"Ta'lîmiyye" şöyle demektedir: "Âyet, Allah'a ulaşmanın, ancak O'nu bize tanıtan bir muallim ve O'nun bilgisine bizi irşâd eden bir mürşid sayesinde mümkün olacağına delâlet etmektedir. Bu böyledir, zira Cenâb-ı Hak, kendisine ulaşmayı mutlak mânada emretmiştir. O'na iman, gayelerin en yücesi, maksadların da en şereflisidir. Binâenaleyh, burada da bir vesilenin bulunması gerekir."
Buna şu şekilde cevap verebiliriz: Allahü teâlâ, kendisine iman edilmesinden sonra "vesîle" talebinde bulunmayı emretmiştir. O'na iman etmek, O'nu bilip tanımaktan ibarettir. Böylece bu, O'na iman edip O'nu tanıdıktan sonra, kendisine götüren bir vesîleyi talep etme ile ilgili bir emir olmuş olur. Binaenaleyh bunun kendisini tanımaya götüren bir vesileyi talep etmekle ilgili bir emir olması imkânsız olur. Öyleyse bundan murad, O'nun rızasını elde etmek için kendisine ulaştıran vesîleyi aramaktır ki, işte bu da ibâdet ve taatlarla olur.
Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Ve O'nun yolunda savaşın. Umulur ki, felaha erersiniz" buyurmuştur. Bil ki Cenâb-ı Hak, yapılmaması gerekli olan şeyleri terketmeyi, "Allah'tan ittika edin" ifadesiyle; yapılması uygun olan şeyleri de, "O'na (yaklaşmaya) vesile arayın" ifadesiyle emretmiştir. Bütün bunların hepsi, insanın nefsine ve arzusuna ağır ve güç gelen şeylerdir. Çünkü nefis, sadece dünyaya ve maddî olan lezzetlere davet edip götürmek ister. Akıl ise, ancak Allah'a hizmet edip, O'na taatta bulunmaya ve maddî olan şeylere iltifat etmemeye davet eder. Bu iki durum arasında bir zıddiyyet ve aykırılık bulunmaktadır. İşte bundan ötürü de ulemâ, dünya ve âhiretin talep edildiği yerlerde, bu ikisini iki kuma, iki zıd, doğu-batı, gece-gündüz ile temsil etmişlerdir. Durum böyle olunca, Hak teâlâ'nın, "Allah'tan ittika edin. O'na (yaklaşmaya) vesîle arayın" buyruğunu kabul edip onlara boyun eğmek, insan tabiatına ağır geldiği için, onun nefsine en güç ve zor gelen şeyler cümlesinden olur! İşte bu sebepten dolayı Allah, bu emrin peşinden, "ve O'nun yolunda cihad edin. Umulur ki felaha erersiniz" ifâdesini getirmiştir.
İşte bu âyet, ruhanî birtakım sırları ihtiva eden çok mübarek bir âyettir. Biz burada o sırlardan sadece bir tanesine işaret etmek istiyoruz ki, o da şudur: Allah'a ibâdet edenler iki kısma ayrılır:
Onların bir kısmı, başka hiçbir maksattan dolayı değil, sırf Allah rızası için O'na ibadet ederler.
Bir kısmı ise, başka bir maksat için ibâdet etmiş olabilir.
Birinci makam, çok yüce ve üstün bir makamdır ki, Allah bu makama, "ve O'nun yolunda cihad edin" buyruğu ile işaret etmiştir. Yani, "O'na kulluk yolunda ve O'nu tanıma ve O'na hizmet etmedeki ihlâs yolunda cihâd edin..." demektir.
İkinci makamın derecesi, birincisinden aşağıdır. Yüce Allah bu makama da "Umulur ki felaha erersiniz" ifadesiyle işaret etmiştir. Felah, kötülüklerden kurtulup, sevilen ve umulan şeyleri elde etmeyi kapsayan bir isimdir.
Kâfirler, Kıyamet Günü Azabından Kurtulmak İçin Bütün Dünyayı Vermek İsteyecek
Bil ki Cenâb-ı Hak, mü'minleri, bu âyette bütün hayırların ana noktalarına ve her türlü saadetin elde edildiği anahtarlara irşâd edip ulaştırınca, bunun peşinden kâfirlerin durumunu ve hayat ve saadetin ancak bu dünyada olduğunu zanneden Kimselerin akibetlerini tavsîf etmiş, bu korkunç işler cümlesinden de, şu iki nev'i zikretmiştir:
36
Âyetin tefsiri için bak:37
37
"O inkâr edip kâfir olanlar (yok mu?) Eğer yeryüzünde bulunan her şey ve onun bir o kadarı daha onların olsa da Kıyamet gününün azabından (kurtulmak için) onu feda etseler, yine kendilerinden kabul olunmaz. Onlar için pek acı veren bir azap vardır. Onlar ateşten çıkmalarını dilerler. Halbuki onlar bundan çıkıcı değildir. Onlar için, kendilerini tutup durduracak bir azap vardır".
Bu iki nev'den birincisi, Hak teâlâ'nın, "O inkâr edip kâfir olanlar (yok mu?) Eğer yeryüzünde bulunan her şey ve onun bir o kadan daha onların olsa da kıyamet gününün azabından (kurtulmak için) onu feda etseler, yine kendilerinden kabul olunmaz. Onlar için pek acı veren bir azap vardır" buyruğudur. Bu ifâdeyle ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
(......) edatından sonra gelen cümle (......)'nin haberidir. Buna göre şayet, "Kendisinden önce geçenler cemi olduğu halde, (......) kelimesindeki zamir niçin müfret getirilmiştir?" denilirse, biz deriz ki: Kelamın takdiri şeklindedir.
İkinci Mesele
Âyetteki, "Onlar için pek acıklı bir azap vardır" ifâdesi, hâl cümlesi olabileceği gibi, habere atfedilmiş bir cümle olması da muhtemeldir.
Üçüncü Mesele
Bu sözün maksadı, azabın o kâfirlere vacip, gerekli olduğunu temsîlen ifâde etmektir. Çünkü onların oradan kurtulmaları imkânsızdır. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in; "Kıyamet gününde kâfire şöyle denilir: "Söyle bakalım.. Eğer yeryüzü dolusu altının olsaydı, (bu azaptan kurtulmak için) onu fidye olarak verir miydin?" Bunun üzerine o, "Evet" der. Bunun üzerine de ona, "Senden daha az ve kolayı istenmişti de, sen bundan kaçınmıştın!... " Müslim, Münafıkûn. 51-53 (4/2161). denilir."
Bunların ikinci nev'i de Allah'ın "Onlar ateşten çıkmalarını dilerler. Halbuki onlar bundan çıkın değildir. Onlar için, kendilerini tutup durduracak bir azap vardır" sözüdür. Bu ifâdeyle ilgili olarak da şu iki mesele vardır:
Birinci Mesele
Onların çıkmak istemeleri şu iki mânaya muhtemeldir: a) Onlar bunu kastettiler ve çıkış yolu aradılar.. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Ne zaman oradan çıkmak isterlerse, yine içerisine iade olunurlar" (Hacc, 22) buyurmuştur.
Denildi ki: Cehennemin ateşi onları yukarıya doğru yükselttiğinde, o cehennemden çıkmayı temenni etmişlerdir.
Yine şu da belirtilmiştir: Ateşin kuvvetinden ve azaba uğrayanları savurmasından ötürü, sanki onlar, nerdeyse cehennemden çıkacaklardı...
b) Onlar bunu temennî etmişler ve kalpleriyle istemişlerdir. Nitekim Allah bir başka âyetinde de, cehennemliklerin "Ey Rabbimiz, bizi buradan çıkar. Eğer (yine küm?) dönersek, artık hiç şüphesiz ki biz zalimlerdeniz" (Müminun. 107) sözlerini nakletmiştir. Bu izah tarzını da, bu âyeti yâ harfinin ötresiyle "Ateşten çıkarılmalarını dilerler" şeklinde okuyanın kıraati de tekid eder.
İkinci Mesele
Alimlerimiz, bu âyetle, Allah'ın ihlâsla "Lâ ilahe illâllâh Allah'tan başka Tanrı yoktur" diyen kimseyi cehennemden çıkaracağına dair istidlal ederek şöyle demişlerdir:
Çünkü Cenâb-ı Hak, âyette bahsedileni, kâfirleri tehdit ve onları korkutan şiddetli bir vaîd kabilinden saymıştır. Şayet bu hal kâfirlere mahsus olmasaydı, âyet-i kerimede ifâde edilen durumun kâfirlere tahsis edilmesinin bir mânası olmazdı. Allah en iyi bilendir.
Söylediğimiz bu hususu, Cenâb-ı Hakk'ın "Onlar için, kendilerini tutup durduracak bir azap vardır" ifâdesi de teyîd eder. Çünkü bu ifâdede hasr bulunmaktadır. Binâenaleyh mâna, "Devamlı olan azap başkaları için değil, sadece onlar içindir" demektir. Bu, Allah'ın tıpkı, "Sizin dininiz size..." (Kafirun, 6) buyruğu gibidir. Yani, "Başkaları için değil, sizin içindir" demektir. İşte burada da böyledir.
Hırsızların Cezası
38
Âyetin tefsiri için bak:39
39
Âyetin tefsiri için bak:40
40
"Erkek hırsızla kadın hırsızın -o irtikâb ettiklerine bir karşılık ve ceza, Allah'tan ibret verici bir ukubet olmak üzere- ellerini kesiniz. Allah azizdir, hakimdir. Fakat kim yaptığı o haksız hareketinden sonra tevbe eder, kendisini düzeltirse, şüphesiz ki Allah, onun tevbesini kabul eder. Çünkü Allah, gafur ve rahimdir. Bilmez misin ki göklerin ve yerin hükümranlığı Allah'ındır. O, dilediğine azap eder, dilediğini de bağışlar. Allah her şeye hakkıyla kadirdir".
Âyetin, daha önceki kısımla münasebeti hususunda iki görüş bulunmaktadır:
a) Allahü teâlâ önceki âyette, yol kesmek suretiyle başkasının malmın alınması halinde, el ve ayakların (çaprazlama) kesilmesini farz kılınca, bu âyette de, hırsızlık yaparak başkasının malının alınması halinde de, el ve ayakların kesileceğini beyân etmiştir.
b) Cenâb-ı Hak, "Kim bir canı, bir can mukabilinde veya yeryüzünde birfesâd çıkarmaktan dolayı olmayarak öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de onu kurtarırsa bütün insanları diriltmiş gibi olur" (Maide, 32) buyurarak, haksız yere adam öldürme işinin çok büyük günah olduğunu zikredince, bundan sonra da adam öldürmeyi ve acı çektirmeyi mubah kılan cinayetlerden bahsetmiş, böylece önce yol kesmeden bahsetmiş, ikinci olarak da hırsızlık etme işini zikretmiştir. Âyetle ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Nahivciler, âyetteki, kelimelerinin merfû okunup okunmaması hususunda birkaç görüş üzere ihtilâf etmişlerdir:
a) Bu, Sîbeveyh ve Ahfeş'in görüşü olup, buna göre Hak teâlâ'nın ifâdeleri mübtedâ olarak merfû olup, haberleri ise hazfedilmiştir. Buna göre kelamın takdiri "Size okunan şeyler içinde, hırsız erkek ve hırsız kadın(ın hükmü de vardır), yani "onların hükmü, şöyle yapmaktır" şeklindedir. "Zina eden kadınla zina eden erkekten her birine yüzer değnek vurun" (Nur, 2) ve "Sizlerden fuhşu irtikâb edenlerin her ikisini de eziyyete koşun..." (Nisâ. 16) âyetleri hakkında da söz aynıdır. İsa İbn Ömer, hem bu âyeti, hem de Nûr 2 âyetini mansûp olarak, (......) şeklinde okumuştur. Buraların mansûp okunması Sibeveyh'e göre de tercih edilen okuyuştur. O, şöyle demektedir: "Çünkü birisinin, "Zeyd'e vur!" şeklindeki ifâdesi, "Zeyd, ona vur" ifadesinden daha güzeldir. Hem, "kesiniz.. " kelimesinin, mübtedanın haberi olması caiz değildir. Çünkü mübtedanın haberine fâ harfi gelmez.
b) Ferrâ'nın tercih ettiği görüştür Buna göre, bu kelimeleri merfû okumak, mansûp okumaktan daha evlâdır. Çünkü, kelimelerindeki elif lâm, mânasındadır. Binâenaleyh ifâdenin takdiri, "Hırsızlık yapan erkeğin elini kesiniz..." şeklindedir. Takdirin böyle olması halinde, habere fâ harfinin gelmesi güzel ve yerinde olur. Çünkü haber, ceza (karşılık) cümlesidir. Hırsızlık yapan erkek ile hırsızlık yapan kadının bizzat kendileri kastedilip, ("Hırsızlık yapan şu erkek; hırsızlık yapan şu kadın..." denildiğinde) ancak, nasb okunması da yerinde ve güzel olur. Ama böylesi bir cezayı, böylesi bir fiili yapan herkese yöneltmeyi kastettiğinde, bu kelimeleri merfû okumak daha uygundur. İşte bu görüş, Zeccâc'ın da tercih etmiş olduğu bir görüş olup, mutemed ve güvenilir bir görüştür.
Âyetten, şart ve cezanın murad edildiğine şu hususlar da delâlet etmektedir:
a) Allahü teâlâ, bunu açıkça belirtmiştir. Ki bu da O'nun, "o irtikab ettiklerine bir karşılık ve ceza olmak üzere..." ifadesidir. İşte bu ifâde, el kesmenin, hırsızlık yapma fiiline mukabil, meşru kılınmış bir ceza olduğuna delâlet eder. Binâenaleyh, şartın umûmi olmasından dolayı, cezanın da umumî olması gerekir.
b) Hırsızlık, bir suçtur. El kesmek de bir cezadır. Suçlara ceza vermek, münasip ve uygun bir harekettir. Zira, münasip bir vasfın peşinden bir hükmün zikredilmiş olması, o vasfın, o hükmün illeti olduğuna delâlet eder.
c) Âyeti bu mânaya alırsak, işte, o zaman bir şeyler ifâde etmiş olur. Ama, âyeti muayyen bir hırsıza hamlettiğimizde, o zaman âyet mücmel olur, elde edilmek istenen mânayı da ifâde etmez. Binâenaleyh, birinci mânaya almak daha uygun olur, Sîbeveyh'in benimsediği görüşe gelince, bu nazar-ı dikkate alınacak bir görüş değildir. Bunun böyle olduğuna şunlar da delâlet eder:
a) Bu, gerek Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den, gerekse ümmetin tamamından tevâtüren nakledilmiş olan Kur'ân-ı Kerim'i ta'na yol açar ki, bu kesinlikle bâtıldır. Eğer Sîbeveyh: "Ben, bu ifâdeleri merfû okumanın, caiz olmadığını söylemiyorum. Ben ancak, mansup okumanın daha münasip olduğunu savunuyorum" diyecek olursa, biz deriz ki, bu da kötü bir şeydir. Çünkü sadece İsa İbn Ömer'in okuduğu bir kıraat şeklini, hem Hazret-i Peygamber'in hem de Sahabe ve Tabiîn devrindeki bütün ümmetin okuduğu kıraate tercih etmek, kabul edilmez bir iş ve reddedilen bir söz olur.
b) Şayet mansûp okumak evlâ olsaydı, o zaman kurrâ içinde, Hak teâlâ'nın (Nisa, 16) sözünü mansup okuyanların da bulunması gerekirdi. Kurrâ içinde bu kelimeyi mansup okuyan hiç kimse olmadığına göre, Sîbeveyh'in bu görüşünün sakıt olduğunu anlamış oluruz.
c) Biz, (......) kısmının müptedâ; haberinin de, (......) kısmı olduğunu söylersek, bu durumda cümle müptedâ ve haberiyle tamam olmuş olur. O zaman (......) emrinin başındaki fâ harfi neye taalluk eder? Eğer Sîbeveyh, "Bu fâ harfi, kısmının delâlet ettiği fiil ile ilgili olur, yani, "O, hırsızlık yaptığında, onun elini kesiniz..." şeklinde olur derse, biz deriz ki, "İşin sonunda ifadesinin, "Kim hırsızlık yaparsa.." takdir etmeye ihtiyaç duyduğuna göre, bunu başta söyleyip de, sonradan zikrettiğin ifâdeyi takdir etmeye hiç ihtiyaç duymasaydın ya..."
d) Biz, nasp ile okumayı tercih ettiğimiz zaman, bu, hırsızlık yapmanın, el kesmenin farz oluşunun bir illeti olduğunu göstermez. Ama biz merfû olarak kıraati tercih ettiğimiz zaman, âyet işte bu mânayı ifâde eder. Sonra bu mâna, âyetteki "İrtikâp ettiklerine bir karşılık ve ceza olmak üzere" ifâdesi ile de te'kid edilmiştir. Böylece merfu olarak okuyuşun daha evlâ olduğu sabit olur.
e) Sîbeveyh şöyle demiştir: "Araplar, en mühim olanı sözde en önce zikrederler (ehemmiyet derecesine göre sıralarlar). Ref ile olan kıraat, o kişinin hırsız olmasına onun etinin kesilmesinden daha çok önem vermeyi ifade eder. Bu ise hırsızın, sırf hırsız olması açısından durumu ile ilgili hususları açıklamaya daha çok ihtimam gösterilmesini gerektirir. Nasp ile olan kıraat ise kesme cezasını açıklamaya verilen önemin, onun hırsız olmasına verilen önemden daha fazla olduğunu ifade eder. Halbuki bilindiği üzere, buradaki maksad bu değildir. Zira bu âyetin maksadı hırsızlığın çirkinliğini göstermek ve ondan sakındırmayı kuvvetle ifâde etmektir. Böylece ref kıraati ile ve's-sariku ve's-sarıkatu diye okumanın kesin olan tek kıraat olduğu meydana çıkmıştır. Allah en iyi bilendir.
Âyetin Mücmel Olduğunu Söyleyenler Ve Delilleri
Usulcü müfessirlerden pek çoğu, şöyle demişlerdir: "Âyet, şu bakımlardan mücmeldir:
a) Hüküm, hırsızlık yapmaya bağlanmıştır. Halbuki mutlak olarak her hırsızlık, el kesmeyi icâb ettirmez. Aksine el kesmeyi gerektiren hırsızlığın, belli bir miktar malın çalınması şeklinde olması gerekir. Bu belli miktar ise âyette belirtilmemiştir,
b) Allahü teâlâ, âyette etlerin kesilmesini farz kılmıştır. Halbuki âyette farz olanın sağ elin mi, sol elin mi kesileceği hususu izah edilmemiştir. İki elin birden kesilmeyeceği icmâ ile sabittir. Binâenaleyh âyet işte, bu bakımdan da mücmeldir.
c) "Yed" (el) kelimesi, sadece parmaklan bile ifâde edebilen bir kelimedir. Baksana, bir kimse falancanın elini tutmayacağına yemin etse; onun parmaklarını tutsa bile yeminini bozmuş olur. Binâenaleyh "yed" (el) kelimesi, sadece parmakları da ifâde edebilen bir kelimedir. Bu, hem parmaklarla birlikte avuç içini de ifâde eden bir kelimedir. Yine bu kelime parmakları, avuç içini ve dirseklere kadar kolu da topluca ifâde edebilir. Yine bu kelime, omuzdan parmak uçlarına kadar bütün kolu da ifade edebilir. "Yed" (el) kelimesi, bütün bu manaları muhtemil bir kelime olunca ve âyette bu mânalardan birisi tayin edilip açıkça belirtilmeyince, âyet mücmel olur.
d) Âyette "Kesiniz" emri, bir topluluğa hitaptır. Binâenaleyh bu kesme işi, bütün ümmet-i Muhammed için olabileceği gibi onlardan belli bir grup veya belli bir şahıs için de olabilir. O belli şahıs, alimlerin çoğunun benimsediği görüşe göre, zamanın imamı (müslümanların devlet başkanı)dır. Kesme işinin kimin yapacağı, açıkça belirtilmediği için, âyet mücmel olmuştur. Bütün bu izahlar ile, âyetin her hâlü kârda mücmel olduğu sabit olur. İşte bu görüşte olanların izahları bundan ibarettir.
Âyetin Mücmel Olmayıp, Âmm Olduğunu Söyleyenler
Muhakkik âlimlerden bir grup şöyle demişlerdir: "Âyet, kesinlikle mücmel değildir. Çünkü biz, ifadelerinin başındaki elif-lâmın manasında (şart ifade ettiğini), "(Kesiniz)" ifadesinin başındaki fâ'nın da, ceza (cevap) için olduğunu beyan etmiştik. Buna göre âyetin takdiri, "Hırsızlık eden erkeğin elini kesiniz" şeklinde olur. Bunun bu şekilde olduğu, âyetteki, "o irtikâb ettiklerine bir karşılık ve ceza olmak üzere..." ifâdesi ile de kuvvet kazanır. "İrtikâp etmekten" muradın, mutlaka daha önce bahsedilmiş olan, hırsızlık hadisesi olması gerekir. Binâenaleyh bu, hükmün illetinin ve taalluk ettiği şeyin, hırsızlığın bizatihi kendisi olduğuna delâlet eder. Bunun muktezası (gereği) de, bu şartın meydana geldiği hususta ceza cümlesinin hükmünün (yani kesme işinin) genel olmasıdır, meğer ki bu genel kavramın tahsis edilmesini (daraltılmasını) gerektiren ayrı bir delil bulunsun. Âyetteki (eydiyye) lafzının genel bir mefhum olduğu iddialarına karşı ise deriz ki: Bunun gereği elleri (her iki eli) kesmektir, fakat her iki eli birden kesmek gerekmediği, keza sol elden başlamak gerekmediği de icmâ ile sabit olunca, bu mefhumu genel (umum) olmaktan hariç tutuyoruz.
Onların, "yed (el) kelimesi şu, şu mânaları ifâde eder" şeklindeki görüşlerine karşılık deriz ki: "Biz bunu kabul etmiyoruz. Aksine "yed" (el), bu uzvun parmak ucundan dirseklere kadar olan kısmını ifâde eder. İşte bu sebepten ötürü Cenâb-ı Hak, "Yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi yıkayın" (Maide, 6) buyurmuştur. Şayet pazu, "el" (yed) kelimesinin mânasına dahil olmasaydı, bunu "dirseklerinize kadar" diye sınırlamaya gerek duyulmazdı. Binâenaleyh âyetin zahiri, her iki elin, omuz başından kesilmesini gerektirir. Nitekim haricîlerin görüşü de böyledir. Fakat biz bu hususu, başka bir delilden ötürü terkederiz.
Onların dördüncü olarak söyledikleri, âyetteki "kesiniz" emrinin, herkes için de, belli bir şahıs için de bir hitap olmasının muhtemel olduğu hususundaki görüşlerine de, şöyle cevap veririz: "Zahirine göre bu emir, herkese şâmil olan bir hitaptır. Ancak bu hitap ile, başka bir delile göre tahsis edilen (sınırlama yapılan) yerlerde amel edilmez. Binâenaleyh âyet ile, tahsis edilmeyen yerlerde amel edilir. Netice olarak diyebiliriz ki: Bu âyet âmmdır. Binâenaleyh bazı meselelerde, ayrı bir delil ile tahsis edilmiştir. Bu sebeple âyet, tahsîs edildiği yerlerin dışında, yine umûmî olarak hüccet oluşunu sürdürür. Bu görüşün, "Âyet mücmeldir, bundan dolayı kesinlikle (açık) mâna ifâde etmez" diyenlerin görüşünden daha uygun olduğu malumdur.
Üçüncü Mesele
Fakihlerin cumhuru şöyle demişlerdir: "El kesme cezası, ancak iki şartın bulunması halinde gerekir:
1) Çalınan şeyin değerinin belli bir nisabı geçmesi...
2) Çalınan şeyin, korunan (saklanan) bir şey olması..."
İbn Abbas, İbnuz-Zübeyr ve Hasan el-Basrî, "mikdarın nazar-ı dikkate alınmayacağını, binâenaleyh, çalınan şey ister az ister çok olsun, el kesmenin farz olduğunu" söylemişler; "malın korunması" şartının da nazar-ı dikkate alınmayacağını belirtmişlerdir ki bu, Dâvûd el-İsfehanî ile Haricîlerin görüşüdür. Onlar bu meselede, daha önce de izah ettiğimiz gibi, âyetin umûm oluşuna sarılmışlardır. Çünkü, "Erkek hırsızla kadın hırsızın..." ifâdesi, ister az olsun isterse çok olsun; ister korunmuş muhafaza edilmiş olsun, isterse olmasın, çalınan her şeyi içine alır. Bunun böyle olduğu sabit olunca biz deriz ki: Şayet biz, âyeti tahsis etme cihetine gidersek, bu tahsis etme işi, ya haber-i vâhidle veya kıyasla olur. Halbuki Kur'an'ın umûm olan ifâdelerini haber-i vâhid veya kıyas ile tahsis etmek caiz değildir.
Cûmhur'un Görüşü
Cumhûr-u fukahânın delili şudur: Bizim, âyetin tahsis edildiğini söylememize ihtiyacımız yoktur. Aksine biz diyoruz ki: Sirkat (hırsızlık) lafzı, Arapça bir lafızdır. Yine biz zarurî olarak biliyoruz ki, dilciler, başkasının buğdayından tek bir dane veya tek bir saman çöpü veyahut da küçük bir ekmek kırıntısı alan kimseye, "O, falancanın malını çaldı" demiyorlar. Böylece biz, her ne surette olursa olsun, başkasının malını almanın "sirkat" (hırsızlık yapmak) diye adlandırmadığını anlamış oluruz. Yine "sirkat" lafzı, mal sahibinin gözünün bir an için gafil olması anlamına gelen ifâdesinden de iştikak etmiştir. Şayet çalınan şey, herkesin arzulayıp elde etmek ve elde tutmak istediği; bu sebeple de, hırsızlık edenin onu ele geçirmeye arzu duyduğu, ama malı çalınan kimsenin de onu başkasına vermek istemediği bir şey olursa, işte o zaman, hırsız "mal sahibinin gözünün bir an gafil olmasına" ihtiyaç duyar. İşte bu sebepten dolayı, el kesmenin farz olabilmesi için, alınan malın, emsalinin korunan mallar cinsinden olmasına itibar ettik. Çünkü, muhafaza altına alınmayan şeylerde, mal sahibinin gaflet etmesi mânasına gerek duyulmaz. Böylece de, korunmamış maldan alınan şey, hırsızlık olarak adlandırılmaz.
Davud Zahirî'nin İçtihadına Göre Hırsızlıkta Nisab Aranmaz
Dâvûd ez-Zâhîrî şöyle demektedir: "Biz de, bir tane buğdayın ve tek bir saman çöpünün alınması halinde, el kesmenin farz olduğunu söylemiyoruz. Bilakis, ele geçirilmesi ve elde tutulması arzulanan ve bundan daha az olan şeylerde de elin kesilmesinin farz olduğunu söylüyoruz." Çünkü, azlık ve çokluk miktarları, değişmeyen bir kaideye bağlı değildir (görelik taşırlar). Binâenaleyh çoğu kez, büyük bir kral milyonlarca lira parayı önemsiz görür de, fakir bir kimse de iki buğday tanesini ve ona denk bir malı gözünde büyütür. İşte bundan dolayı Şafiî (r.h): "Bir kimse, "falancanın, bende alacağı büyük bir malı vardır" deyip, sonra da bu büyük malın, bir buğday tanesi olduğunu açıklasa, kendisine son derece ihtiyaç duyduğu ve alabildiğine de fakir olduğu için, bu buğday tanesinin, onun gözünde büyütülmüş, büyük görülmüş olması ihtimalinden dolayı, onun bu sözü kabul edilir" demiştir. Azlık ve çokluk miktarları, belli bir kaideye bağlanmış olmayınca, hükmü, "mal" diye adlandırılacak şeyin en azına bağlamak ve ona bina etmek gerekir. Birisinin bunu çok tuhaf görüp de, "Bir buğday tanesinin çalınması halinde, elin kesilmesi nasıl caiz görülebilir? Çünkü dine karşı olanlar, bunu, şeriatı tenkit etmeye bir sebep sayar ve "Bir elin diyeti beşyüz dinar altın değerinde olunca, daha nasıl, bu kadar az bir mal çalmadan dolayı et kesilir?" derler..." diyemez.
Sonra biz böyle bir tenkide, şu şekilde cevap veririz: Şeriat, bu kadar az bir malı çalıp onu almaya tenezzül etmek suretiyle, bu denli bir alçaklık ve adilik yaptığı için o kimsenin elini kesmiştir. Binâenaleyh şeriatın, bu alçaklık sebebiyle o kimseyi böylesi büyük bir cezaya çarptırması tuhaf karşılanamaz. Bu cevap, onların hepsi tarafından kabul görünce, çalınan şey az veya çok olsun, elin kesilmesinin farz olması hükmü de, tarafımızdan makbul olur. (Dâvüd ez-Zahirî) sözünü şöyle sürdürmüştür: "Bu bahsettiğimiz şeyler, burada, Kur'ân'ın umûm ifâde eden nasslarının, haber-i vâhid ile tahsis edilmesinin caiz olmadığına delâiet etmektedir. Zira, umûm ifâdelerin tahsis edildiğini söyleyenler de, birkaç vecih üzere ihtilaf etmişlerdir: Meselâ Şafiî (r.h): "Bir dinarın dörtte birinin çalınması hâlinde, el kesmek farz olur" demiş ve buna delil olarak da, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, "El ancak bir dinarın dörtte biri miktarı (nın çalınması halinde) kesilir" Müslim, Hudûd, 1-4 (3/1312-1313); Buhâri, Hudûd, 13. hadisini rivayet etmiştir. Ebû Hanife (r.h): "El kesmek, sikkeli, basılmış on dirhem veya daha fazlasının çalınması halinde caiz olur" demiş, bu hususta da Hazret-i Peygamber'in "El ancak bir kalkanın bedeli kadar miktarın çalınması halinde kesilir" Buhari Hudûd, 13. şeklindeki hadisini rivayet etmiştir. Bu ifâdenin zahirinden, "Bir kalkanın bedelinin on dirhemden daha az olmayacağı anlaşılmaktadır. İmâm Mâlik, Ahmed İbn Hanbel ve İshâk elin, üç dirhem veya bir dinarın dörtte bir kıymetinin çalınması talinde kesileceğini söylemişlerdir. İbn Ebî Leylâ ise, bu miktarın, beş dirhem olduğunu söylemiştir. Bu müçtehid imamlardan her biri, diğerinin rivayet ettiği haberi tenkit etmişlerdir. İşte bu durumun böyle olması halinde, (âyetin umumunu) tahsis eden bu hadisler, birbiriyle çelişmiş olurlar. Binâenaleyh, bu tahsis eden haberlerden hiçbirine iltifat etmemek; Allah'ın hükmünü bilmek için Kur'ân'ın zahirine başvurmak gerekir. Hiç kimse, "Sahabe (r.h), elin kesilmesinin ancak, muayyen bir miktarın çalınması halinde farz olduğu hususunda icmâ etmişlerdir" diyemez. Zira, Hasan el-Basrî, el kesmenin, mutlak anlamda hırsızlık yapılması halinde farz olduğunu söyler "Elinin bir dirhem sebebiyle kesilmesinden sakın" derdi. Eğer Sahabe tarafından böyle bir icmâ vaki olmuş olsaydı. Sahabeye çok yakın bir zamanda yaşamış olan ve dinî hususlarda alabildiğine ihtiyatlı davranan Hasan el-Basrî (bu icmâya) muhalefet etmezdi... İşte Hasan el-Basrî ve Dâvûd el-İsfehanî'nin mezhebinin izahı bundan ibarettir.
Cumhura Göre Ceza Nisabtan Fazlasında Uygulanır
Fukahâya gelince onlar, elin kesilmesinin farz olabilmesi için, mutlaka belirli bir miktarın çalınmasının şart olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Bu cümleden olmak üzere Şafiî (r.h): "El kesmek, bir dinarın dörtte biri veya daha fazlasının (veya bu değerde bir malın) çalınması halinde farz olur" demiştir ki, işte bu miktar hırsızlığın nisabıdır. Diğer şeyler de, bu miktara göre değerlendirilir.
Ebû Hanife ve Sevri: "El kesmek, sikkeli on dirhemden daha az bir şeyde farz olmaz. Diğer eşya da, bu kıymete göre hesaplanır" demişlerdir. Mâlik (r.h), "bu miktarın, bir dinarın dörtte biri veya üç dirhem olduğunu"; İbn Ebi Leylâ ise, "beş dirhem olduğunu" söylemişlerdir.
Şafiî (r.h)'nin delili şudur: "Hak teâlâ'nın "Erkek hırsızla kadın hırsızın ellerini kesiniz" emrinin zahiri, az veya çok olsun, bir şeyin çalınması halinde el kesmenin farz olduğunu göstermektedir. Ancak ne var ki fukahâ kendi aralarında, bir dinarın dörtte biri kıymetinden daha az olan şeylerden ötürü el kesmenin farz olmadığı hususunda anlaşmışlardır. Binâenaleyh bir dinarın dörtte biri veya daha fazlası nisabı, nassın zahirinden anlaşılmalıdır. Sonra O, bu görüşünü, Hazret-i Peygamber'in Biraz önce geçti. şeklindeki hadisiyle tekıd etmiştir. Ebû Hanife (r.h)'nin, Hazret-i Peygamber'in, "El ancak, bir kalkanın bedelinin çalınması halinde kesilir" şeklindeki hadisine tutunması, şu iki bakımdan zayıftır:
a) Kalkanın bedeli meçhuldür. Binâenaleyh, Kur'ân'ın umûm ifâde eden âyetini, mücmel ve mânası meçhul olan bir haber-i vâhidle tahsis etmek caiz değildir.
b) Şayet, bu kalkanın bedeli on dirhem olarak takdir edilmiş olursa, bu hadis sebebiyle Cenâb-ı Hakk'ın "Erkek hırsızla kadın hırsızın ellerini kesiniz" emrindeki umumîlik hakkında meydana gelen tahsis, bu âyetin umumîliği hakkında, Hazret-i Peygamber'in: "El ancak birdinann dörtte biri miktan(nm çalınması halinde) kesilir" ifadesiyle meydana gelmiş olan tahsisten daha fazladır. Binâenaleyh tercih, bu taraftan yana olur.
Tekrar Tekrar Çalan Hırsızın Kesilecek Azası
Şafiî (r.h), bir kimsenin ilk hırsızlığında sağ elinin; ikincisinde sol ayağının; üçüncüsünde sol elinin; dördüncüsündeyse sağ ayağının kesilmesine hükmederken; Ebû Hanife ve Sevri, üçüncü ve dördüncü defalarda hiçbir tarafının kesilmeyeceği şeklinde hüküm vermişlerdir. Şâfiî (r.h) bu âyeti, şu iki yönden delil getirmiştir:
a) Hırsızlık, el kesmenin farz oluşunun illetidir. Şayet bu illet, üçüncü defa da tahakkuk ederse, el kesme de üçüncü defa farz olur. Biz, "Hırsızlığın, el kesmenin farz oluşunun illeti olduğunu" söyledik. Çünkü Cenâb-ı Hak, "Erkek hırsızla kadın hırsızın ellerini kesiniz" buyurmuştur. Biz bu ifâdenin mânasının, "Bir kimse şayet çalarsa elini kesiniz" şeklinde olduğunu söylemiştik, Hem İçkili "ellerini kesiniz" buyruğunun başında bulunan fâ harfi de, el kesmenin, yapılan o hırsızlığa mukabil bir ceza olduğunu göstermektedir. Binâenaleyh, hırsızlık el kesmenin illetidir. Şüphesiz ki bu hırsızlık üçüncü defa da tahakkuk etmiştir. Şu halde kesmeyi gerektiren durum, bu üçüncü defada da hasıl olmuştur. Öyleyse gereği neyse yerine getirilmelidir. Bunun gereğinin ilk kerede elinin kesilmiş olması keyfiyetinin olması caiz değildir. Çünkü hüküm, illetinden önce bulunamaz. Bu böyledir, zira el kesme, ilk hırsızlık yapılması ile farz olmuştur. Binâenaleyh geriye, bu hırsızlığın ancak, üçüncü kere de (yapılması halinde), başka bir kesmeyi gerektirmesi durumu kalır ki, işte elde edilmek istenen netice de budur.
b) Allahü teâlâ, buyurmuştur lafzı cemî olan bir lafızdır. Cem'in en azı ise üçtür. Binâenaleyh ifâdenin zahiri, hırsızlık eden erkek ve kadının, ellerinden (yani el ve ayaklarından) üçünün kesilmesinin farz olmasını gerektirir. İlk hırsızlıkta, bu hüküm ile amel edilmemiştir. Binâenaleyh üçüncü hırsızlıkta, bununla amel edilmesi gerekir.
Şaz Kıraatlerin Değerlendirilmesi Hakkında Önemli Not
İmdi eğer, "İbn Mes'ûd (radıyallahü anh), bunu "O ikisinin sağ ellerini kesin" şeklinde okumuştur. Binâenaleyh hüküm mutlak olarak ellere değil, sağ ellere tahsis edilmiştir. Şazz kıraatler de haber-i vâhid yerine geçer" derler ise, biz deriz ki: "Şazz kıraatler, mütevâtir kıraatleri iptal edip, hükümsüz kılmaz. Binâenaleyh biz, mezhebimizin görüşünü isbatta mütevâtir kıraata tutunuyoruz. Hem bizce şazz kıraat bir hüccet değildir. Çünkü biz, şazz kıraatin Kur'ân sayılmayacağını kat'î olarak söylüyoruz. Çünkü eğer o Kur'ân sayılsaydı, mütevâtir olurdu. Çünkü eğer biz, Kur'ân'dan herhangi bir kısmın bize tevatür yoluyla gelmemiş olduğunu mümkün görürsek, Râfızîlerin ve mülhidlerin (inkarcıların) Kur'ân hakkındaki "Belki de Kur'ân'da, Hazret-i Ali İbn Ebû Talib'in halifeline bir nass otark (açıkça) delâlet eden âyetler vardı, ama onlar bize kadar gelmedi. Belki de, şeriatın hükümlerinin çoğunun neshedildiğini ifâde eden âyetler vardı. Ama onlar bize kadar nakledilmedi" şeklindeki ta'nlarına bir kapı açmış oluruz. Bütün bu iddialar bâtıl olunca [hükmediyoruz ki] şayet bunlar Kur'ân olsaydı, mütevâtir olurlardı. Mütevâtir olmadıklarına göre, Kur'ân'dan olmadıklarına kesinlikle hükmederiz. Böylece şazz kıraatlerin kesinlikle bir hüccet olmadıkları sabit olmuş olur.
Hırsız Çaldığı Malı Tazmin Eder mı?
Şâfîî (r.h): "Hırsız çaldığı şeyi tazmîn eder" demiştir. Ebû Hanife, Sevrî, İmam Ahmed ve İshâk: "Elin kesilmesi ile çalınan şeyin geri ödenmesi cezası birlikte uygulanmaz. Eğer hırsız çaldığını tazmîn eder, geri öderse, eli kesilmez. Yok eğer eli kesilmiş ise, çaldığını geri ödemez" demişlerdir. İmâm Mâlik (r.h) ise: 'Herhâlukârda o hırsızın eli kesilir. Ama zengin ise çaldığını geri ödemesi gerekir, fakir ise gerekmez" der.
İmam Şafiî'nin delili şudur: Âyet, hırsızlığın elin kesilmesini gerektirdiğini gösterir. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de, "El aldığı şeyi geri verinceye kadar muhafaza etmelidir" (el, aldığını geri vermek mecburiyetindedir) Keşf'ul-Hafa, 2/69. buyurmuştur. Bu hadis, çalınan şeyin geri ödenmesini gerektirir. Hırsızlıkta, bu iki şey (yani kesme cezası ile geri ödeme, yani tazmin işi) birlikte bulunmuştur. Binâenaleyh hem elin kesilmesi, hem de alınan (çalınan) şeyin ödenmesi vaciptir.
Bir kimse, "Bu iki şeyin aynı anda bulunması imkânsızdır" dese, bu bir muaraza olur. Dolayısıyla delilini getirmesi gerekir. Kaldı ki biz şöyle diyoruz: Allah'ın cezalandırması (Allah'ın hakkını yerine getirip had uygulanması) kutların hakkını vermeye mani sayılamaz. Bunun delili şudur ki, (hacc sırasında) mülk olan bir av hayvanını öldüren ihramlı hacı ceza kurbanı kesmekle beraber o hayvan sahibine ödeme (tazmin) yapması da gerekir. Maide, 95 Ayetinin tefsirine bakınız (Ç). Bunun bir delili de şudur ki: Çalıntı mal mevcut ise, ittifakla onun sahibine geri verilmesi gereklidir. Keza -icmâ ile- hırsızın elinin kesilmesi vaktine kadar, çalıntı malın mal sahibinin mülkiyetinde sayılması da buna delâlet eder. Kesme olduğunda da mülkiyet ya tam kesilme vaktine münhasır olur, yahut hırsızlık vaktinin başlangıcına (çalındığı ilk vakte) isnad edilir. Muarızımız birinci iddiayı benimsemez. İkinci ihtimal konusunda da şöyle demek gerekir: O mal hakkındaki mülkiyet, kesme vaktinden itibaren, o vakitten önceki zamanda meydana gelmiştir. Bu ise fiilin, geçmiş zamanda olmuş olmasını gerektirir. Bu ise imkânsızdır.
Ebû Hanife (r.h)'nin delili ise şudur: "Allahü teâlâ, el kesme işinin bir ceza olduğunu söylemiştir. "Ceza" ise, "yeterli, kâfî" manasınadır. Binâenaleyh bu el kesme cezası, hırsızlık suçu hususunda yeterlidir. Bu yeterli olunca, çaldığını geri ödeme cezasının buna ilave edilmemesi gerekir."
Ebü Hanife'ye şöyle cevap verilir: "Eğer sizin dediğiniz gibi olsaydı, çalınan şeyin mevcut olması halinde de, o malın geri verilmemesi gerekirdi." Allah doğruyu en iyi bilendir.
Kesme Emrini Gerçekleştirecek Merci
İmam Şâffî (r.h): "Efendi, kölelerine şer'î cezaları uygulamaya yetkilidir" derken, Ebû Hanife(r.h), "efendinin böyle bir yetkisi olmadığını" söylemiştir. İmam Şafiî'nin delili şudur: Âyetteki "(O ikisinin) etlerini kesiniz" ifâdesi, herkes için umûmî bir emirdir. Çünkü bu hitapta, kesme işinin, müslümanların bir kısmına değil de, diğer bir kısmına ait olduğuna delâlet eden bir durum yoktur. Her müslüman bu ifâdeye dahil olduğuna göre, kölenin efendisi de dâhildir. İmam ile mevlâ (kölenin efendisi) dışındakiler hususunda bu nassla amel etme terkedilmiştir. Böylece imam ile mevla hakkında bu emrin yürürlükte olması vacip olmuştur.
Âyetin, imam Seçmenin Lüzumuna Delil Olması
Kelâmcılar, bu âyetle, ümmet-i Muhammed'in, kendilerine bir imam (devlet başkanı) bulup tayin etmelerinin farz olduğuna istidlal etmişlerdir. Bunun delili şudur: Allahü teâlâ, bu âyetle hırsız ve zânî olanlara Zina Cezası, Nûr, 2. ayette geçmektedir. cezanın uygulanmasını farz kılmıştır. Binâenaleyh bu hitapların, belli bir şahsa yönelik olması gerekir. Ümmet-i Muhammed, şer'î cezaların suçlulara uygulanmasının, halkın tek tek fertlerine farz olmadığı, aksine hür olan suçlulara cezaları uygulama yetkisinin ancak devlet başkanına ait olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Bu mükellefiyetler, kesin birer vecîbe olup, yerine getirilmeleri de ancak bir imamın (devlet başkanının) bulunmasına bağlı olunca ve bunların ancak imamın bulunması ile gerçekleşeceği sabit olunca ve mükellefin de gücünün yettiği vecîbeleri yerine getirmesi vacip olunca, işte o zaman bir devlet başkanının (imamın) tayin edilmesi gerektiğine kesin hükmetmek gerekir.
Mu'tezile'nin İhbat İddiası ve Reddi
Mu'tezile şöyle der: "Âyetteki "Allah'dan, ibret verici bir ukubet (ceza) olmak üzere..." ifâdesi, bu cezanın, o hırsıza uygulanışının, ancak o hırsızı küçümsemek için olup onu her ve hakîr kılacak bir yolla yapıldığını gösterir. Durum böyle olunca, o kimsenin küçümsenmeye, kınanmaya ve hor-hakîr kılınmaya müstehak olduğunu söylemek gerekir. Durumun böyle olduğu her zaman, o kimsenin övgü ve saygıya müstehak olarak kaldığı söylenemez. Çünkü bu iki durum (yani küçümseme ile saygı) birbirinin zıddıdır. Zıdların arasını birleştirmek imkânsız olur. Bu da, büyük günahın cezasının, taatlerin sevabını silip yokettiğini gösterir."
Bil ki "ihbat" (günahın, sevabı yok etmesi) ile ilgili görüşün batıl ve yanlış olduğu hususunda, (Bakara, 264) âyetini tefsir ederken, birçok delil getirmiştik. Onları burada tekrar etmek istemiyoruz.
Yine de Mu'tezile'nin bu sözüne şöyle cevap veririz: "Biz, bu cezanın tenkil tarzında vaki olmasının, o hırsızın tevbe etmemiş olması şartına bağlı olduğu hususunda sizinle ittifak halindeyiz. Binâenaleyh Allah'ın o kimseyi affettiğine daır bir delilin bulunması halinde, bu cezanın uygulanmasının tenkil suretinde olmayıp imtihan için yapıldığını kesinkes söylemek gerekir. Ne var ki biz, affolunabileceğine dair pek çok delil de zikretmiştik."
Dokuzuncu Mesele
Mu'tezile şöyle demektedir: "Âyetteki, "O İrtikâb ettiklerine bir karşılık ve ceza, Allah'dan bir ibret verici ukubet olmak üzere..." ifâdesi, Allah'ın hükümlerinin ta'lil edilebileceğine (sebep ve illetlere bağlanabileceğine) delâlet eder. Çünkü âyetteki "o irtikâb ettiklerine bir karşılık" ifâdesindeki bâ harf-i cerri, el kesme cezasının, ancak hırsızlık etme sebebine bağlı olduğu hususunda açık bir işarettir. Mu'tezile'nin bu görüşüne, bu sûrede, (Maide, 32)âyeti ile ilgili olarak söylediğimiz şeylerle cevap veririz.
Onuncu Mesele
Âyetteki "O irtikâb ettiklerine bir karşılık ve ceza olarak..." ifâdesi hakkında Zeccâc şöyle demiştir:
"Ceza" kelimesi, mef'ûl-ü leh olduğu için mansup olup, kelamın takdiri, "Yaptıkları işin ceza olduğu için, onların ellerini kesiniz" şeklindedir. "Allah'dan bir ukubet olmak üzere" tabiri de, aynı şekilde mef'ûl-ü leh olduğu için mansuptur. İstersen bu iki kelimeyi, "kesiniz" ifâdesinin delâlet ettiği fiillerin birer mef'ülü mutlakı kılarak, mansup olduklarını söyleyebilirsin. Buna göre âyetin takdiri, "Yaptıkları o işe bir ceza olarak onları cezalandırın ve onları, Allah'dan ibret verici bir ceza ile tenkîl edin" şeklinde olur.
Âyet Sonlarındaki Esma-i Hüsnâ'nın Mânaya Uyumu
Hak teâlâ'nın buyruğu, "O, intikam alma hususunda azîz (kudretli), şeriat ve mükellefiyetleri hususunda da hakîm (hikmetii)dir" manasınadır. Esma'î şöyle der: "Mâide suresini okurken, yanımda bir bedevi Arap bulunuyordu. Bu âyeti yanlışlıkla "Allah, gafur ve rahimdir" şeklinde okudum. Bunun üzerine bedevî, "Bu kimin sözüdür" deyince ben, "Allah'ın sözü" dedim. O, "Bir daha oku" deyince, ben de tekrar aynı yanlışlığı yapıp dedim ve hemen yanlışlığımın farkına vararak, diye okudum. Bundan sonra bedevî, "işte şimdi düzelttin" dedi. Ona, bunu nasıl anladığını sorunca, "Ey be adam, O (Allah) azîz ve hakîm olduğu için, elin kesilmesini emretmiştir. O, mağfiret ve rahmeti ile elin kesilmesini emretmez" diye cevap verdi.
Sonra Cenâb-ı Hak, "Fakat kim yaptığı o haksız hareketinden sonra tevbe eder ve kendisini düzeltirse, şüphesiz ki Allah, onun tevbesini kabul eder. Çünkü Allah, gafur ve rahimdir" buyurmuştur. Âyetle ilgili birkaç mesele vardır:
Mûcerrat Tevbe Affedilmek için Yeterli midir?
Âyet, Cenâb-ı Hakk'ın, tevbe edenin tevbesini kabul ettiğine delâlet etmektedir. Eğer, "Âyetteki "ve kendisini düzeltirse..." ifâdesi, sırf tevbenin kabul edilmediğini gösteriyor?" denir ise, biz deriz ki: Bu ifâdeden maksad, "O kimse Sâlih ve sadık bir niyyet; sahîh ve bütün diğer maksatlardan uzak bir azim ve kararlılık ile tevbe ederse..." demektir.
Tevbe Eden Hırsızın Elinin Kesilmesi Cezası Düşer mi?
Eli kesilmeden önce, kişi tevbe ederse, Allah onun tevbesini kabul eder. Ama, ondan bu el kesme cezası düşer mi? Tabiîn âlimlerinden bir kısmı şöyle demektedirler: "Bu kimseden, had cezası düşer. Çünkü bu âyetin sonunda, gafur ve rahîm kelimelerinin zikredilmesi, azabın, o kimseden sakıt olduğunu gösterir. Halbuki bu âyette zikredilen ceza da, el kesme cezasıdır. Binâenaleyh âyetin zahiri, bu cezanın sakıt olmasını iktizâ eder. Cumhûr-u ulemâ ise: "Bu kimseden bu ceza düşmez; bilakis bu ceza o kimseye, bir imtihan maksadıyla tatbik edilir..." demişlerdir.
Tevbeyi Allah Lütfen Kabul Buyurur
Âyet, tevbenin kabul edilmesinin, Allah üzerine vacip olmadığına delâlet etmektedir. Çünkü Cenâb-ı Hak, tevbeyi kabul etmekle kendini medhetmiştir. Medh ise, görevi olan şeyleri edâ etmekle değil, ancak bir lütuf ve ihsanvarî fiilleri yapmakla olur.
Daha sonra Allah, "Bilmez misin ki göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır? O, dilediğine azap eder, dilediğini de bağışlar. Allah her şeye hakkıyla kadirdir" buyurmuştur.
Bil ki Allahü teâlâ, hırsızın elinin kesilmesinin ve tevbe etmeden ölmesi halinde âhirette azaba uğramasının vacip olduğunu kesin olarak beyan edip, sonra da tevbe ederse, onun tevbesini kabul edeceğini zikredince, bunun peşinden, Allah'ın dilediğini yapacağını ve irâde ettiği şekilde hükmedeceğini, bu sebeple istediğine azap edeceğini, istediğini de bağışlayacağını beyân etmiştir. Hak teâlâ'nın bu âyette, "azap etme"yi, "bağışlamak"dan önce zikretmesinin sebebi, hırsızlığın, tevbeden önce olmuş olmasına mukabele tarzında varid olmasıdır. Vahidî şöyle der: "Bu âyet, "adalet ve zulüm" konusunda, Allah'ın itaatkâr kula merhamet etmesinin, isyankâr kula da azap etmelinin vacip olduğu şeklindeki görüşlerinde. Mu'tezile aleyhine açık bir delildir. Çünkü ayet, rahmet-i ilâhiyenin Allah'ın meşîetine (dilemesine) bağlı olduğuna delâlet eder. Halbuki vücûb iddiası (yani Allah'ın rahmet etmesinin vacip oluşu), buna ters düşer."
Ben diyorum ki; Bu hususta, Mu'tezile'nin görüşünün yanlışlığını gösteren bir başka husus da şudur: Allahü teâlâ, önce "Göklerin ve yerin mülkünün Allah'ın olduğunu bilmedin mi?" buyurmuş, sonra bunun peşisıra, "O, dilediğine azap eder, dilediğini de bağışlar" demiştir. İşte bu durum da, Hak teâlâ'nın bazan azap etmesinin, bazan da bağışlamasının güzel ve yerinde olduğuna delâlet eder. Çünkü O, mahlûkatın sahibi, Rabbi ve Tanrısıdır. Alimlerimizin görüşü de budur. Çünkü onlar şöyle derler: "Allahü teâlâ'nın istediği ve dilediği her şey güzeldir. Zira O, bütün mahlûkatın mâlikidir. Mâlikin, mülkünde istediği ve dilediği gibi tasarruf etme yetkisi vardır. Mutezile ise, "Allah tarafından olan bu fiillerin güzel ve yerinde oluşu, mahlûkatın ilahı ve sahibi oluşundan dolayı değil, aksine kullarının faydasını ve zararını gözetmesinden dolayı güzel olmuştur" derler. İşte bu görüşü, izah ettiğimiz gibi, bu âyetin açık ifâdesi de iptal eder.
Yahudilerin Daha Başka Özellikleri
41
Âyetin tefsiri için bak:43
42
Âyetin tefsiri için bak:43
43
"Ey peygamber, kalpleriyle inanmadıkları halde ağalarıyla "inandık" diyen (münafık)larla yahûdilerden, küfürde koşuşup yarışanlar seni mahzun etmesin. Onlar, durmadan yalan dinleyen, senin yanına gelmeyen diğer bir kavim hesabına casusluk yapan kimselerdir. Onlar, kelimeleri, (Allah tarafından) konuldukları yerlerinden değiştirir (bozarlar). Onlar, "Eğer size şu (fetva) verilir ise onu alın, eğer o verilmez ise, onu (kabul etmekten) çekinin" derler. Allah kimi fitneye düşürmeyi murad ederse, artık sen o kimse için hiç bir şey yapamazsın. Onlar, Allah'ın kalplerini temizlemeyi murad etmediği kimselerdir. Dünyada hor ve hakir olmak onların hakkıdır. Onlara, âhirette de pek büyük bir azap vardır. Alabildiğine yalan dinleyen ve haram yiyenlerdir onlar. Eğersana gelirler ise, İster aralarında hükmet, ister onlardan yüz çevir. Eğer onlardan yüz çevirirsen, sana hiçbir zarar veremezler. Eğer hükmedersen, aralarında adaletle hükmet. Çünkü Allah adalet sahiplerini sever. İçinde Allah'ın hükmü olan Tevrat yanlarında olduğu halde, nasıl oluyor da senin hükmüne başvuruyorlar ve sonra da, bunun arkasından yine yüz çeviriyorlar. Onlar mü'min değillerdir".
Bil ki Allahü teâlâ, tekliflerinin ve hükümlerinin bir kısmını açıkladığı için ve bazı insanların çok süratli bir şekilde küfre düşeceğini bildiği için, Peygamberine, bunlara sabredip katlanmasını emretmiş ve işte bundan dolayı, üzülmemesi gerektiğini belirterek "Ey peygamber, küfürde koşuşup yarışanlar seni mahzun etmesin" buyurmuştur. Bu âyetle ilgili birkaç mesele vardır:
Peygamberimize Vaki Hitapta "Ey Nebi" Buyurulması
Bil ki Cenâb-ı Hak, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e, bir çok âyette "Ey Nebi" diye hitap etmiş, sadece şu iki âyette, Ey Resul" demiştir:
1) Bu âyette,
2) "Ey Resûl, sana indirileni tebliğ et" (Mâide, 67) âyetinde... Şüphesiz bu, bir şeref ve saygı hitabıdır.
İkinci Mesele
Fiiller, yâ harfinin zammesi ile şeklinde de okunmuştur. Buna göre mâna, "Münafıkların çok hızlı bir şekilde küfre düşmelerine üzülme ve aldırış etme." Bu, münafıkların, müslümanlar hakkında her türlü tuzak ve hileye başvurmaları, müşrikleri samimi dost edinmeleri sebebi iledir. Ben (Allah), onlara karşı sana yardım eder ve onların serleri hususunda sana kâfiyim" şeklinde olur. Nitekim, "Hızlıca ihtiyarladı" ve "çabucak fesada düştü, bozuldu" mânasında, (ihtiyarlık ona hızlıca geldi) ve (Fesâd ona hızlıca geldi)denilir.
Yine, o münafıkların küfre süratle koşmaları da, her fırsatını bulduklarında, kendilerini hahca küfrün içine atmalarından ibarettir.
Âyetteki, "Kalpleriyle inanmadıkları hadde, ağalarıyla "İnandık" diyenlerden..." ifâdesinde bir takdim-tehir vardır. Buna göre kelamın takdiri şeklindedir. Şüphe yok ki, bahsedilen bu kimseler münafıklardır.
Sonra Cenâb-ı Hak, "Yahudilerden, durmadan yalan dinleyen, senin yanına gelmeyen diğer bir kavim hesabına casusluk yapan kimseler vardır..." buyurmuştur. Bu ifâdeyle ilgili iki mesele vardır:
Birinci Mesele
Ferrâ ve Zeccâc, burada şu iki izahı yapmışlardır:
a) Söz, "...Yahudilerden...vardır" ifâdesinde tamamlanmıştır. Yeni cümle, daha sonra "Durmadan yalan dinleyenler, senin yanına gelmeyen diğer bir kavim için dinlemektedirler" şeklinde başlar. Buna göre kelamın takdiri, "Münafık ve yahudilerden, küfre dalıp onda yarışanların hali seni mahzun etmesin..." şeklinde olur. Bundan sonra da Cenâb-ı Hak, onların hepsim, "Başka bir kavim için dinleyenler, casusluk yapanlar..." olarak vasfetmiştir.
b) Söz, "Fakat kalpleri iman etmedi..." ifâdesinde tamamlanmıştır. Allah yeni cümleye, "Yahudilerden, durmadan yalan dinleyenler., bulunmaktadır..." şeklinde başlamıştır. Bu takdire göre, Hak teâlâ'nın ifadesi, mahzûf bir kelimenin sıfatı olur ki, bunun takdiri.... "Yahudilerden, durmadan yalan dinleyen bir kavim vardır" şeklindedir. Bunun, mahzûf bir mübtedânın haberi olduğu da ileri sürülmüştür ki, buna göre kelâmın takdiri, "Onlar, durmadan yalan dinleyenlerdir" şeklinde olur.
İkinci Mesele
Zeccâc"Durmadan yalan dinleyenler... tavsifi ile ilgili şu iki açıklamayı yapmıştır:
a) Bu tabirin mânası, "Onlar, yalanı kabul ediyorlar..." şeklindedir. Buna göre burada"duydu, işitti, dinledi" fiili kullanılmış, ama bundan "kabul etmek" mânası kastedilmiştir. Bu tıpkı, "Ondan kabul etme!" mânasına gelen, denilmesi gibidir. "Allah, kendisine hamdeden kimsenin hamdini duydu, kabul etti" ifâdesi de bu mânadadır. Binâenaleyh, onların kabul ettikleri bu yalan, reislerinin, Tevrat'ı tahrif edip, Hazret-i Muhammed'ı tenkid etme gibi, Allah'ın dini hakkında söylemiş oldukları yalanlarıdır.
b) (......) tabiriyle bizzat, dinlemenin kendisi kastedilmiştir. Buna göre lafzının başındaki lâm harfi, "lâm-ı key" "için" manasına gelen lâm'dr. Yani, "sana iftira edip yalan söylemeleri için, seni dinliyorlar..." demektir. ifâdesinin mânası, "Onlar (seni dinleyenler), senin haberlerini kendilerine ulaştırmak için, sana gelmeyen ve meclisinde de bulunmayan bir başka kavim hesabına casusluk yapanlardır" şeklinde olur. Bu takdire göre, Cenâb-ı Hakk'ın ifâdesinin mânası, "Dinlediklerine ilâvede bulunmak veya onları noksanlaştırmak yahut da onları tebdil ve tağyir etmek suretiyle, o bütün duyduklarını birbirine karıştırıp mezcederek O'na iftirada bulunmak için, Allah'ın Resulünü dinlerler.."şeklindedir. ifâdesinin mânası ise: "Yahudilerden başka kavim için, Allah'ın Resulünü dinlerler.. şeklindedir. Ki bunlar, Allah'ın Resulünden duydukları şeyi, meclise gelmeyen topluluklara ulaştırmak maksadıyla, orada bulunan birer gözcüdürler.
Yahudilerin Tevrat'ı Tahrif Etmeleri
Daha sonra Cenâb-ı Hak, o yahudilerin bir başka vasıflarını bildirmek üzere "Onlar, kelimeleri, (Allah tarafindan) konuldukları yerlerinden değiştirir (bozarlar)" buyurmuştur. Yani, "Allah onu, yerlerine yerleştirdikten .. sonra" demektir. Daha açıkçası, "Allah farzlarını farz, helâlini helâl, haramını da haram kıldıktan sonra..." demektir. Müfessirler şöyle demektedirler: "Hayber ahâlisinin soylularından bir erkek ve bir kadın zina etmişlerdi. Tevrat'ta zina haddi ise, recm idi. Bunun üzerine yahudiler, bunlar asil oldukları için, onları recmetmeyi uygun bulmadılar da, böylece evli oldukları halde zina edenlerin hükmünün ne olduğunu Allah'ın Resulüne sormak için bazı kimseleri O'na yollayarak, o kimselere de şu tenbihte bulundular: "Eğer Muhammed, bunların cezasının sopa olduğunu söylerse bunu kabul edin; yok eğer, size onları recmetmeyi emrederse, sakın bunu kabul etmeyin!..." Onlar, bu meseleyi Allah'ın Resulüne sordukları sırada Cebrail, onların recmedileceği hükmünü indirdi.. Ama onlar bunu kabule yanaşmadılar. Bunun üzerine Hazret-i Resûl'e Cebrail (aleyhisselâm): "Seninle onlar arasında İbn (hakem) yap" dedi. Bunun üzenne de Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "Tüysüz, beyaz tenli, şaşı, Fedek'te oturan ve kendisine İbn Sûriyâ denilen bir genç var; onu tanıyor musunuz?" deyince, onlar, "Evet, o yeryüzündeki yahudilerin en âlimidir" dediler ve onun hükmüne razı olacaklarını belirttiler. Bunun üzerine Allah'ın Resulü İbn Sûriyâ'ya, "Kendisinden başka bir İlâh olmayan; Hazret-i Musa'nın geçmesi için denizi yaran; üzerinize Tür dağını kaldıran; sizi Firavun ve hanedanından kurtarıp. Firavun ve hanedanını suya garkeden; size kitabını, helâl ve haram hükümlerini indiren o Allah aşkına söyle: Evli kimselerin zina etmeleri halinde, onların recmedileceklerine dair kitabınız Tevrat'da bir hüküm var mıdır? Böyle bir hüküm biliyor musun?" dedi. Cevaben, ibn Sûriyâ, "Evet, var!" deyince de, yahudilerin ayak takımı İbn Sûrfyi'nın üzerine atıldılar. Bunun üzerine de İbn Sûriyâ: "Eğer O'na yalan söylemiş olsaydım, Üzerimize ilahî azabın ineceğinden endişelendim..." deyip müteakiben Allah'ın Resulüne, bildiği alâmetlerden bazılarını sordu. Bunun üzerine İbn Sûriya, 'Allah'tan başka ilah olmadığına, senin Allah'ın Resulü ve daha önceki peygamberlerin müjdelediği Arap soyuna mensup ümmî peygamber olduğuna şehâdet ederim..." dedi. Daha sonra allah'ın Resulü, zina edenlerin recmedilmesi hükmünü verdi; onlar da Mescid-i Nebevî'nin kapısının önünde recmolundular.
Bu kıssayı iyice kavradığın zaman, buna göre biz deriz ki, cümlesinin mânası, "onlar recm yerine sopa atılması hükmünü koydular.." şeklinde olur.
Zina Yapan Ehl-i Kitap Hakkındaki Hüküm
Cenâb-ı Hak, " Onlar, "Eğer size şu (fetva) verilir ise onu alın, eğer o verilmez ise, onu (kabul etmekten) çekinin" derler" buyurmuştur. Yani, "Muhammed size sopa vurmanızı emrederse, kabul edin; eğer recmetmenizi emrederse, sakın ha kabul etmeyin..." demektir.
Bil ki Şafiî' (r.h)'ye göre, dul veya evli bir zımmî, (zina etmesi halinde) recmedilir. Çünkü Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, böylesi bir kimsenin recmedileceğini emrettiği sahih bir rivayetle bize ulaşmıştır. Binaenaleyh, dul veya evli bir zımminin recmedileceği hususundaki emir, Allah'ın Resulünün getirmiş olduğu dinden elde edilmiş bir emir ise, o zaman maksat sübut bulmuş demektir. Yok, eğer Allah'ın Resulü bunu, Hazret-i Musa'nın şeriatında sabit olan şeye göre emretmişse, bunun bizim dinimizde de meşru kılınmış olması gerekir. Bunun böyle olduğuna şu iki şey de delâlet eder:
a) Allah'ın Resulü (sallallahü aleyhi ve sellem) bu meselede, Tevrat'ın şeriatına, hükmüne muvafık olarak fetva verince, Hak Tealâ'nın "Ona uyunuz..." (A'raf, 158) emrinden dolayı bu meselede O'na ittiba etmek vacip olur.
b) Hazret-i Musa'nın şeriatında sabit olan şeyde aslolan, onu nesneden bir hüküm gelinceye kadar, onun yürürlükte kalmasıdır. Halbuki, bu hükmün neshedildiğine dair şeriatımızda, herhangi bir şey bulunmamaktadır. İşte bu yolla âlimler, Hak teâlâ'nın "Biz onda (Tevrat'ta) onların üzerine (şunu) yazdık: Cana can...." (Maide, 45) hükmünün, bizim şeriatımızda da devam ettiği hususunda ittifak etmişlerdir.
Allah o yahudilerin rezillik ve rüsvaytıklarını iyice ortaya koyunca, "Allah kimi fitneye düşürmeyi murad ederse, artık sen o kimse için hiçbir şey yapamazsın" buyurmuştur.
Bil ki fitne kelimesi, her türlü mefsedet çeşidini içine alabilen bir lâfızdır. Ancak ne var ki bu lafız. Cenâb-ı Hakk'ın açıklamış olduğu küfürlerinin peşinden zikredilince, bu fitneden maksadın, daha önce bahsi geçen o küfürler olması gerekir. Bu takdire göre bu ifadeden maksat, "Allah'ın, küfrünü ve dalâlete düşmesini murad etmiş olduğu kimselerden, bunları gidermeye hiç kimsenin gücü yetmez" şeklinde olur.
Kader Konusunda Mu'tezile'nin Hatası
Daha sonra yüce Allah, bu hususu te'kid ederek, Onlar, Allah'ın, kalplerini temizlemeyi murad etmediği kimselerdir" buyurmuştur.
Alimlerimiz şöyle demişlerdir: "Bu âyet, Allahü teâlâ'nın, kâfirin müslüman olmasını murad etmediğine ve onun kalbini, şekk ve şirkten temizlemediğine delâlet etmektedir... Eğer Allah bunu yapmış olsaydı, bunlar, muhakkak ki iman etmiş olurlardı. İşte bu âyet, Kaderiyye (Mu'tezile)'nin aleyhine delil olan âyetlerin en kuvvetlilerindendir.
Mutezileye Göre Bu Âyetteki Fitnenin Manası
Mu'tezile'ye gelince onlar, bu âyette geçen "fitne" kelimesinin tefsiri hususunda şu izahları yapmışlardır:
1) Burada geçen "fitne" kelimesinin "azab" manasına geldiğini söylemişlerdir. Nitekim "(O gün) kendilerinin ateş üzerinde azaba uğratılacakları gündür" (Zariyat. 13) âyetindeki, (......) kelimesi "azab olunurlar..." demektir. Binaenaleyh, buradaki bu tabirden maksat, "Allah, onların küfür ve nifaklarından dolayı, onlara azab etmeyi diler..." şeklinde olur.
2) "Fitne", rezillik ve rüsvaylık demektir. Buna göre âyetin manası, "Allah kimin rezil ve rüsvay olmasını isterse..." şeklinde olur.
3) Buradaki "fitne" kelimesinin manası, Allah'ın onu saptırmasıdır. O'nun saptırmasından murad ise, onun sapık olduğuna karar verip, onu "sapıtmıştır" diye vasıflamaktır.
4)"Fitne"den maksat, imtihan etmek, sınamaktır. Yani, "Allahü teâlâ kimi, kendisiyle sınayacağı mükellefiyetlerle imtihan etmek ister, sonra da bunu terkederek yerine getirmezse, sen o kimse için, Allah'tan ne bir sevap ne de bir fayda temin etmeye güç yetiremezsin.." demektir.
Âyette Geçen "Kalb Temizlemek" Tabirinin Manası
"Onlar, Allah'ın kalplerini temizlemeyi murad etmediği kimselerdir" buyruğuna gelince, onlar bu konuda iki izah şekli zikretmişlerdir:
1) "Allah onların kalplerine, lütuflan ile yardım etmeyi murad etmemiştir. Çünkü Hak teâlâ, onların kalplerine hiçbir faydası olmayacağı için, onlara lutfetmekte bir faydanın olmayacağını bilmiştir."
2) "Allahü teâlâ, onların kalplerini sıkıntıdan, gamdan ve inkârlarına delâlet eden yalnızlıktan temizlemeyi murad etmemiştir."
3) Bu, onun Allah katında yere batırılmış, rezil rüsvay edilmiş ve fiillerinin çirkinliği ile amellerinin kötülüğü sebebi ile kendisine hiç iltifat edilmeyeceğinin istiare (mecaz) yoluyla anlatılmasıdır. Bu hususların izahı, daha önce tekrar tekrar yapılmıştı.
Daha sonra Cenâb-ı Hak "Dünyada hor ve hakir olmak onların akkıdır" buyurmuştur. Münafıkların hor ve hakîrliği, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in onların yalanlarına muttali olması sebebi ile, onların sırlarının üstündeki perdenin kalkması ve öldürülmekten korkmalarıdır. Yahudilerin hor ve hâkirliği ise, recm cezasının kendilerine de farz kılınmış olduğu hususunda Allah'ın hükmünü gizledikleri için, söyledikleri yalanın ortaya çıkması ve onlardan cizye alınmasıdır.
Allahü teâlâ'nın, "Onlara âhirette de pek büyük bir azab vardır" buyruğundaki büyük azab, onların ebedî olarak cehennemde kalmalarıdır.
Yahudilerin Yalan Dinleyip Rüşvet Yemeleri
Sonra Allah "alabildiğine yalan dinleyen ve haram yiyenlerdir onlar" buyurmuştur. Bu ifade hakkında birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
İbn Kesîr, Ebu Amr ve Kisâî, süht kelimesini, Kur'ân'da geçtiği bütün yerlerde sîn ve hâ harfinin zammesi ile şeklinde; İbn Âmir, Nâfi, Âsim ve Hamza da "onu haram olarak kazandı" fiilinin masdarı olarak, sînin zammesi ve hâ harfinin sükûnu ile suht şeklinde okumuşlardır. Keşşaf sahibi ise, kelimeyi sîn ve hâ harflerinin fethası ile sehat ve sîn harfinin kesresi, hâ harfinin sükûnu He siht şeklindeki kıraatlan nakletmiştir. Bütün bunlar, kelimenin değişik kullanış şekilleridir.
Süht Tabirinin Manası
Dilciler, âyetteki "süht" kelimesi hakkında birkaç izah yapmışlardır:
a) Zeccâc şöyle demiştir: "Kelimenin aslı, "Onun kökünü kazıdı, yok etti, helak etti" manasında olan ifadesidir. Nitekim Hak teâlâ, "Sonra (Allah), azab ile sizin kökünüzü kurutur" (Taha, 61) buyurmuştur. Yahudilerin aldıkları rüşvetler, "süht" kelimesi ile ifâde edilmiştir. Bunun sebebi şudur: Çünkü Allah, onları bundan (yani rüşvet almalarından) dolayı azab ile helak edip köklerini kazıyacaktır. Yahut da aldıkları o şeylerin bereketi yok olup gidecektir. Nitekim Hak teâlâ da: "Allah ribânm (faizin) bereketini tamamen giderir" (Bakara. 276) buyurmuştur.
b) Leys: "Süht, kendisinden dolayı utanılan ve haya duyulan bir haramdır" demiştir. Bu birincisine yakın bir izahdır. Çünkü böyle olan şeyler, insanın fazilet ve şahsiyetini yok eder ve âdeta onun kökünü kazır.
c) Ferrâ da şöyle demiştir: "Süht" kelimesinin asıl manası şiddetli açlıktır. Nitekim Arapça da, bir kimse çok obur olup, hep aç olarak görüldüğü zaman, "midesi daima aç adam" denilir. Buna göre "süht" kelimesi, midesi dâima açlık duyan kimsenin aç gözlülüğü gibi, aşırı bir tamahkârlığın insanı sevkettiği haram şeydir. Bu da, birinciye yakın bir izahtır. Çünkü açlığı şiddetli ve açgözlülüğü aşırı olan kimse, önüne konan bütün yiyecekleri silip süpürür ve büyük bir iştah ile onların adetâ kökünü kazır."
Bunu anladığın zaman deriz ki: "Süht" kelimesi, mahkeme sırasında verilen rüşvet, zinâkâr kadına verilen para, damızlık erkek hayvanların tohumlarını satmak, hacamat yapanın (kan alan kimsenin) kazancı, köpek satmadan elde edilen para, İçkiden elde edilen para, leşin satılmasından elde edilen para, kâhinlere verilen hediye ve günah olan bir iş için yerini kiraya vermek mânalarına gelir. Bu görüş, Hazret-i Ömer, Hazret-i Osman, Hazret-i Ali, İbn Abbas, Ebu Hureyre ve Mücahid'den rivayet edilmiştir. Bazıları bu sayılanlara ilâveler yapmış, bazı diğer âlimler de bunların sayısını azaltmıştır. Bütün bunlar, hiç bir bereketi olmayan ve hasıl olduğu zaman, yapan kimsenin onu gizlemeye çalışacağı bir ar ve utanca sebep olan, değersiz ve âdî bir haram oluşu manasına dayanır. Malumdur ki rüşvet almak böyledir. Binaenaleyh o, bu tür bir haramdır ve bir "süht" olur.
Üçüncü Mesele
Cenâb-ı Hakk'ın, "Alabildiğine yalan dinleyen ve haram yiyenler" buyruğu hakkında birkaç izah şekli vardır:
1) Hasan el-Basrî şöyle demiştir: "İsrailoğullarından hâkim, davasında haksız birisi kendisine rüşvet verdiği zaman, onun sözünü itibara alıyor, hasmının sözlerine değer vermiyordu. Böylece de yalan dinlemiş, rüşvet yemiş oluyordu."
2) Bazı âlimler şöyle demişlerdir: "İsrailoğullarının fakirleri, benimsemiş oldukları yahudilik üzere kalmak için, zenginlerden mal ve para alıyorlardı. Böylece fakirler, zenginlerin yalan yanlış sözlerini dinliyor ve onlardan aldıkları rüşvetleri yiyorlardı."
3) Onlar, Tevrat'a isnad ettikleri yalan yanlış şeyleri çokça dinliyorlar ve "riba almaları sebebi ile..." (Nisa, 161) âyetinde de buyrulduğu gibi, çokça faiz yiyorlardı.
Hazret-i Peygamber Ehl-i Kitap Hakkında Hüküm Verip Vermemekte Muhayyerdir
Sonra Allahü teâlâ, "Eğer sana gelirler ise, ister aralarında hükmet, İster onlardan yüzçevir" buyurmuştur. O, bu sözü ile, peygamberini, onlar hakkında hüküm vermekle onlardan yüz çevirmek arasında muhayyer (serbest) bırakmıştır. Alimler bu hususta şu iki görüşü belirterek ihtilaf etmişlerdir:
1) "Bu, belli bir hadise ile ilgilidir." Bu görüşte olanlar da kendi aralarında ihtilaf etmişlerdir:
a) Mesela İbn Abbas, Hasan el-Basrî, Mücahid ve Zührî, bunun evli bir kimsenin zina etmesi hadisesi ile ilgili olduğunu ve cezasının celde (sopa) ve recm olduğunu söylemişlerdir.
b) Bu, Benî Kureyza ve Benî Nadir yahudilerinden öldürülmüş kimseler hakkındadır. Beni Nadîr daha asîl sayılıyordu. Bundan dolayı öldürülenlerinin diyetleri tam, Kureyza'dan öldürülenlerin diyetleri ise yarım idi. Onlar, davalaşmak üzere Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e başvurunca Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de, hepsinin diyetinin eşit olduğunu söyledi.
c) Bu muhayyerlik, kendilerine karşı bir yükümlülüğe girilmemiş olan anlaşmalı kimselere mahsustur. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), isterse böyle kimseler için hüküm verir, isterse hüküm vermekten yüzçevirir.
2) "Bu âyet, muhakeme edilmek için Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e gelmiş olan bütün kâfirler hakkında umumidir." Bu görüştekiler de ihtilaf etmişlerdir. Onlardan bir kısmı, bu hükmün, diğer meseleler hakkında da geçerli olduğunu ve neshedilmediğini söylemişlerdir ki bu, Nehâi, Şa'bî, Katade, Ata, Ebu Bekr el-Esamm ve Ebu Müslim'in görüşüdür. Bir kısım âlimler de, bu hükmün, "Aralarında Allah'ın indirdiği ile hükmet" (Maide. 49) âyeti ile neshedildiğini söylemişlerdir. Bu, İbn Abbas (radıyallahü anh), Hasan el-Basri, Mücâhid ve İkrime'nin görüşüdür.
Şafiî'ye Göre Zımmîler Hakkında Hüküm Vermek Vaciptir
İmam Şafiî'nin mezhebine göre, müslümanların hâkiminin, zımmîler davalarını kendisine getirdikleri zaman, onlar hakkında hüküm vermesi vaciptir. Çünkü onlar üzerinde İslam'ın ahkâmını yürütmede, onlar için bir tür zillet ve hâkirlik vardır. Ama belli bir zamana kadar müslümanlarla anlaşmalı olan gayr-i müslimler hakkında ise, hakimin hüküm vermesi vacip değildir. Aksine o, bu hususta muhayyerdir. İşte bu âyette bahsedilen muhayyerlik (serbestlik), kendileri ile ahid yapılmış olan gayr-ı müslimlerle ilgilidir.
Sonra Cenâb-ı Hak, "Eğer onlardan yüz çevirirsen, sana hiçbir zarar veremezler "buyurmuştur. Bunun manası şudur: "Onlar, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e mesela recm cezası yerine celde (sopa cezası) uygulamak gibi en hafif ve en kolay hükmü elde etmek için başvururlardı. Peygamber onlardan yüz çevirip, istedikleri şekilde hüküm vermekten kaçınınca, bu, o yahudilere çok ağır gelmiş ve bunun üzerine Hazret-i Peygambere düşman kesilmişlerdir. Hak teâlâ'da, onların düşmanlıklarının, Hazret-i Peygamber'e hiçbir şekilde zarar veremeyeceğini beyan ediyor" demektir.
Sonra Allah, "Eğer hükmedersen, aralarında adaletle hükmet" buyurmuştur. Bu, "Onlar arasında, recme hükmettiğin gibi, adalet ve ihtiyatla hükmet" demektir.
Tevrat Ellerinde İken Hazret-i Peygamberi Hakem Yapmalarının Manası
Sonra Allahü teâlâ, "İçinde Allah'ın hükmü olan Tevrat yanlarında olduğu halder nasıl oluyor da senin hükmüne başvuruyorlar" buyurmuştur. Bu âyetle ilgili iki mesele vardır:
Birinci Mesele
Bu, Tevrat'ta zinanın cezasının ne olduğunu bildikleri halde yahudilerin Hazret-i Peygamber'in hükmüne başvurmalarına, sonra da bu hükmü kabule yanaşmayıp hak ve gerçek olduğuna inandıkları hükümden, bir ruhsat isteyerek, bâtıl olduğuna inandıkları hükme sapmalarına Allah'ın taaccüb etiğini göstermektedir. Hiç şüphe yok ki, bu hadisede yahudilerin cehalet ve inadlan birkaç bakımdan ortaya çıkmaktadır:
a) Onlar, kendi kitaplarının hükmünden uzaklaşmışlardır.
b) Onlar, bâtıl taraftan (yanlış) olduğuna inandıkları kimsenin hükmünü kabul etmişlerdir.
c) Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in hükmüne başvurdukları halde, verdiği hükümden yüz çevirmişlerdir. Bundan dolayı Allahü teâlâ, hiçbir kimse "onlar ehl-i kitaptır ve Allah'ın emrini muhafaza ediyorlar" diye onlara aklanmasınlar diye, cehaletlerinin ve inadlarının halini anlatmıştır. Bu âyetle ilgili iki soru bulunmaktadır:
Birinci soru: Âyetteki "'içinde Allah'ın hükmü olan" cümlesinin i'rabdaki yeri nedir?
Cevap: Ya, "Tevrat" kelimesinden "hal" olarak mansuptur. Buna göre "Tevrat" mübteda, "yanlarındadır" kelimesi haberdir. Yahut bu söz "Tevrat" kelimesinin haberi olarak mahallen merfûdur. Bu, senin "Onların yanında, Allah'ın hükmünü söyleyen Tevrat vardır" demen gibidir. Yahut da bu ifadenin i'rabtan mahalli yoktur. Buna göre mânası, "onların yanında, hükmetmelerine ihtiyaç bırakmayan birşey vardır" şeklindedir. Nitekim sen, "Senin yanında, sana nasihat eden ve doğruyu gösteren Zeyd var. Binaenaleyh başkasını ne yapacaksın?" dersin.
İkinci soru: Burada Tevrat'a müennes zamir ile işaret edilmiştir?
Cevap: Bu husus da, zamirin müennes oluşu, "Tevrat" kelimesinin lafzen müennes olmasından dolayıdır.
İslam'dan Önceki Şeriatlerdenki Hükümlerin Geçerliliği Meselesi
Hanefilerden bir grup âlim, bu âyeti, Tevrat'ın hükümlerinin ve bizden önceki ümmetlerin şeriatlarının, neshedilmedikleri sürece bizim için de geçerli ve gerekli olduğu hususunda delil getirmişlerdir ki bu görüş zayıftır. Eğer durum böyle olsaydı, kendisinde hüküm aramanın farz olması bakımından, Tevrat'ın hükümleri de, Kur'ân'ın hükümleri gibi olurdu. Fakat şeriat, Tevrat'a bakıp, ondan hüküm çıkarmamızı nehyetmiştir. Bu ifadeden murad, aksine o belli hükümdür, yani recm hükmüdür. Çünkü yahudiler, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in hakemliğine başvurmak suretiyle, bir ruhsat (kolaylık) elde etmek istediler.
Sonra Cenâb-ı Hak, "Ve sonra da, bunun arkasından yine yüz çeviriyorlar. Onlar, mü'min değillerdir" buyurmuştur. "ve sonra da, yüz çeviriyorlar" âyeti, O'nun, "... Senin hükmüne başvuruyorlar ifadesine atıftır. O'nun, "bu..." ifadesi de, Allah'ın Tevrat'taki hükmüne işarettir. Bu ifadenin, Hazret-i Peygamber'in hakem kılınmasına ("Senin hükmüne başvuruyorlar.." ifâdesine) işaret edilmiş olması da caizdir.
Cenâb-ı Hakk'ın, "Onlar, mü'min değillerdir" ifadesi hakkında da şu izahlar yapılmıştır:
1) Onlar, her ne kadar Tevrat'a iman ettiklerini izhar etseler dahi, Tevrat'a iman etmiş değillerdir.
2) Bu ifade, onların ömür boyu, Tevrat'a iman etmeyeceklerini haber vermektir. Buna göre bu haber verme işi, geçmişe ait değil, geleceğe ait olmuş olur.
3) Onlar, her ne kadar senden, bu hususta bir hüküm talebinde bulunsalar bile, ancak ne var ki ne sana iman ederler, ne de senin vermiş olduğun hükmün doğruluğuna inanırlar... İşte bu da, onların hiçbir şeye iman etmediklerine ve onların bütün gaye ve maksatlarının, sadece dünyevî maksatları elde etmek olduğuna delâlet eder.
Tevrat'ın Hidayet ve Nur Kaynağı Olarak Gönderildiği
44
"Şüphesiz ki Tevrat'ı biz İndirdik. Onda hidayet ve nur vardır. Kendisini (Allah'a) teslim etmiş olan (İsrail) peygamberleri, yahudiler(e ait davalarda) onunla hükmeder(ler)di. Alimler, fakihler de Allah'ın kitabım hıfza memur oldukları için (yine hükümlerini onunla verirlerdi). Hepsi de onun üzerinde (bilittifak) şahid idiler. O halde (ey yahudiler), siz insanlardan korkmayın, benden korkun. Benim âyetlerimi az bir bahaya satmayın. Kim Allah'ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar kâfirlerin ta kendileridir".
Cenâb-ı Hak, "Şüphesiz ki Tevrat'ı biz indirdik. Onda hidayet ve nur vardır. Kendisini (Allah'a) teslim etmiş olan (İsrail) peygamberleri, yahudilere (ait davalarda) onunla hükmeder(ler)di. Alimler, fakihler de, Allah'ın kitabını hıfza memur oldukları için (yine hükümlerini onunla verilerdi). Hepsi de onun üzerinde (bilittifak) şahid idiler" buyurmuştur.
Bil ki bu, Allahü teâlâ tarafından, recmın farz olduğunu inkâr eden yahudilerin dikkatini çekmek ve onları kendi ümmetlerine gönderilen peygamberler ve selefleri olan müslüman âlimler gibi olmaya teşvik etmek gayesini taşır. Bu ifâdeyle ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Atıf, matuf ile matufun aleyh arasında bir başkalığın bulunmasını gerektirir. Binaenaleyh, hüdâ kelimesiyle nûr kelimesi arasında, mutlaka bir farklılığın bulunması gerekir. Buna göre hüda kelimesi, hükümlerin, kanunların ve tekliflerin izah edilmesi, açıklanması mânasına; nûr kelimesi de, tevhidin, nübüvvetin ve meâd âleminin izah edilmesi manasına hamledilmiştir.
Zeccac, ifadesine, "Onda, onların hakkında Hazret-i Peygamber'den fetva istemek için gelmiş oldukları hükmün beyân ve izahı; (......) kelimesine de, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in nübüvvetinin hak olduğunu beyân ve açıklaması bulunmaktadır" şeklinde mana vermiştir.
Bizden Önceki Şeriatların Geçerlilik İmkanı
"Mensuh olduğuna dair bir delil bulunmadığı müddetçe, bizden öncekilerin şeriatı bizim için de şeriattır" diyenler bu âyetle istidlal etmişlerdir ki, bunun izahı şudur Cenâb-ı Hak, Tevrat'ta hidâyet ve nurun bulunduğunu söylemiştir. Bundan maksat ise, şeriatın hem usûl, hem de fürûunda, Tevrat'ın hidayet ve nur olduğudur. Şayet Tevrat, tamamen neshedilmiş ve hükümleri nazar-ı dikkate alınmamış olsaydı, onda ne bir hidayet ne de bir nûr bulunmazdı. Hidayet ve nûr kelimelerini, dinin sadece asıllarını ilgilendiren hususlara hamletmek mümkün değildir. Çünkü, Allah hem hidayeti hem de nuru zikretmiştir. Şayet, bu ikisinden de, dinin sadece asıllarını ilgilendiren şeyler kastedilmiş olsaydı, o zaman bir tekrar yapılmış olurdu. Yine bu âyet, ancak recm meselesiyle ilgili olarak nazil olmuştur. Binaenaleyh, şer'î hükümlerin de bu âyetin hükmüne dahil olması gerekir. Çünkü biz, her ne kadar âyetin sebeb-i nüzulünden başka şeylerin âyetin hükmüne dahil olup olmadığı meselesinde ihtilâf etmiş İsek de, âyetin sebeb-i nüzulü olan hadisenin, âyetin hükmüne dahil olmasının gerekli olduğu hususunda mutabakat halindeyiz.
Tevrat İle Amel Eden Çok Sayıda Peygamber
Hak teâlâ, "Kendisini (Allah'a) teslim etmiş olan (İsrail) peygamberleri, yahudiler(e ait davalarda) onunla hükmeder(ler)di" buyruğuyla Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'dan sonra gelen peygamberleri (aleyhisselâm) kastetmiştir. Bu böyledir, zira Allahü teâlâ İsrailoğulları arasında, yanlarında bir kitap olmadığı halde, binlerce peygamber göndermişti. Allah onları, sırf Tevrat'ı bihakkın tatbik etsinler, ondaki "hadd" ve yasalarını uygulasınlar, farzlarını ifa etsinler, helâlini helâl, haramını da haram bilsinler diye peygamber olarak göndermiştir.
Buna göre şayet, "Her nebinin mutlaka müslüman olduğu, kendisini Allah'a teatim etmiş olduğu belli iken, Allah'ın 'Kendisini (Allah'a) teslim etmiş olan (İsrail) peygamberleri... ' demesinin faydası nedir?" denilirse, biz deriz ki:
Bu hususta şu izahlar yapılmıştır:
1) Hak teâlâ'nın, "Kendisini teslim etmiş olan..." sözü, "Tevrat'ın hükmüne inkiyad edenler" manasına gelir. Çünkü peygamberler içinde, şeriatı Tevrat'ın şeriatı gibi olmayanlar vardır. Binaenaleyh, Tevrat'ın hükmüne inkiyad edenler, Hazret-i Musa'nın peygamber olarak gönderilmesinden itibaren, Hazret-i İsa'nın peygamber olarak gönderilmesine kadarki zaman içinde gönderilen peygamberlerdir.
2) Hasan el-Basri, Zührî, İkrime, Katâde ve Süddi de, bundan maksadın, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) olduğunu; zira, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, yahudilere, zina edenleri recmetmeleri hükmünü verdiğini; bu hükmün ise, Tevrat'ın hükmü olduğunu; cemi tarzıyla getirilmesinin ise, Hazret-i Peygamberi tazim için olduğunu ve bunun, Cenâb-ı Hakk'ın tıpkı, "Hakikaten İbrahim (başlı başına) bir ümmetti..." (Nahl, 120) ve "Yoksa onlar insanlara haset mi ediyorlar..." (Nisa, 54) âyetleri gibi olduğunu; bunun sebebinin ise Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'de, peygamberlerin ekserisinde bulunmayan iyi hasletlerin mevcut olması olduğunu söylemişlerdir.
3) İbnu'l-Enbarî ise şöyle demektedir: "Bu ifâde, yahudi ve hristiyanlara karşı bir reddiyedir. Çünkü onların bir kısmı, peygamberlerin tamamının yahudi veyahut da hristiyan olduğunu iddia ediyorlardı.. İşte bunun üzerine Yüce Allah, "Kendisini (Allah'a) teslim etmiş olan (İsrail) peygamberleri... hükmeder(ler)di" buyurdu. Yani, "Peygamberler yahudilikle mevsüf değiller", aksine onlar Allah'a teslim olmuş ve O'nun emirlerine boyun eğmişlerdir" demektir.
4) Cenâb-ı Hakk'ın, "Kendisini (Allah'a) teslim etmiş olan peygamberler..." tavsifinden maksad, Tevrat'la amel etmekten gayelerinin ona inanmak, ona boyun eğmek ve Allah'ın hükümlerini ortaya koymak ve onun tekliflerine boyun eğmek olduğunu belirtmektir. Bundan gaye ise, sonra gelen yahudilerin yol ve usûllerinin kabîh ve çirkin olduğuna dikkat çekmektir. Çünkü onların, "Tevrat ile hükmetme iddialarından" esas maksatları rüşvet alıp avam halkın kendilerine tabi olmalarını sağlamadır.
Dördüncü Mesele
"yahudiler(e ait davalarda)" buyruğu ile, ilgili şu iki açıklama yapılmıştır:
a) "Peygamberler Tevrat ile, ancak ve ancak yahudi olanlara hükmederler" demektir. Yani, "Yahudiler ve onların arasında cereyan eden şeyler için..." demektir.
b) Mananın, ifadede bir takdim ve tehirin yapılmasına göre olması da caizdir. Buna göre kelamın takdiri, "Biz, kendisinde yahudiler için hidâyet ve nûr bulunan Tevrat'ı indirdik. O Tevrat ile, kendilerini Allah'a teslim etmiş olan peygamberler hükmederler" şeklinde olur.
Rabbaniyyun ve Ahbar Kelimelerinin Tefsiri
Âyette geçen rabbaniyyûn sözünün tefsiri daha önce geçmişti. Ahbar kelimesine gelince, İbn Abbas bunların fakîhler olduğunu söylemiştir. Dilciler, bu kelimenin müfredinin ne olduğu hususunda ihtilâf etmişlerdir. Ferrâ şöyle demiştir: "Bu kelimenin müfredi, hâ harfinin kesresiyle, hibr kelimesidir. Âlim olan kimseye bu ad verilmektedir. Âlim, mürekkebin koyulduğu şey ile, hokkayla isimlendirilmiştir. Bu böyledir, çünkü âlim de, (mürekkeb ile) kitaplarını yazmıştır."
Ebu Ubeyde: "Bu kelimenin müfredi hâ harfinin fethasıyla habr kelimesidir" der.
Leys; "Bu kelimenin müfredinin, hâ'nın hem kesresi, hem de fethasıyla olabileceğini" söylemiştir.
Esmaî, "Bu kelimenin müfredinin hibr kelimesi mi, yoksa habr kelimesi mi olduğunu bilemiyorum" demiştir.
Bunun neden iştikak ettiği hususuna gelince, bir grup âlim, bunun aslının "güzelleştirmek ve tezyin etmek" anlamına gelen olduğunu söylemiştir. Nitekim hadiste, "Adam, cehennemden, güzelliği gitmiş rengi de uçmuş olarak çıkar...." buyurulmuştur. Bir şeyi süsleyene, (muhabbir) denilir İlim fazilet, güzellik ve mankibe nevilerinin en güzeli olunca, pek yerinde olarak âlim bu ad (ahbâr, hibr) ile adlandırılmıştır. Diğer bazı âlimler ise, bu kelimenin mürekkeb manasına gelen hibr kelimesinden türediğini söylemiştir. Bu, Ferra, Kisaî ve Ebu Ubeyde'nin görüşüdür. Allah en iyi bilendir.
Altıncı Mesele
Âyet, nebîler rabbaniyyûn ve ahbânn, Tevrat ile hükmettiklerine delâlet etmektedir. Bu da, "rabbanilerin derecesinin, "ahbâr"dan daha yüksek olmasını gerektirir. Böylece, "rabbaniyyûn"un, müçtehid imamlar gibi;"ahbar"ın da, diğer ulemâ gibi oldukları sabit olmuş olur. Alimlerin Tevrat'ı Muhafaza Görevleri
Sonra Cenâb-ı Hak, "Allah'ın kitabını hıfza memur için..." buyurmuştur. Bu ifadeyle ilgili iki mesele vardır:
Birinci Mesele
Allah'ın kitabının hıfzı, şu iki şekilde olur:
a) O'nun ezberlenip unutulmaması;
b) O'nun ezberlenerek, zayi olmasının önlenmesi..
Allahü teâlâ, ulemâdan, işte şu iki bakımdan kitabını muhafaza etmeleri için ahid almıştır:
1) Onu kalpleriyle ezberleyip, lisanlarıyla okuyup öğretmeleri...
2) Onun hükümlerini zayi etmeyip, kanunlarını ihmal etmemeleri
İkinci Mesele
"Hıfza memur oldukları için... ifadesinin başındaki bâ harfinin neye müteallik olduğu hususunda şu iki izah yapılmıştır:
a) Bu, "ahbâr"a taalluk eder.. Yani, "Alimlerin öğrenmeleri, Allah'ın kitabım hıfza (muhafazaya) memur olmalarıdır.
b) Mâna, yani: "Allah kitabını muhafaza etme görevleri olduğundan, onlar (o nebî ve âlimler) Allah'ın kitabı ile hükmediyorlardı" şeklinde Olup, bu Zeccâc'ın görüşüdür.
Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Hepsi de onun üzerine (bil-ittifak) şâhid idiler" buyurmuştur. Bu, "O peygamberler, alimler ve fakîhler, Tevrat'ta bulunan her şeyin hak, doğru, Allah katından olduğu hususuna şahadet ederlerdi. İşte bu sebeple hiç şüphesiz onlar, Tevrat'ın hükümlerini yürürlükte tutar ve onu tahrif ve tağyirden muhafaza edip korurlardı" demektir.
Halktan Değil Allah'dan Çekinmek Gerekir
Sonra Hak teâlâ, "O halde (ey yahudiler), siz insanlardan korkmayın, benden korkun" buyurmuştur.
Bil ki Allahü teâlâ, onların peygamberlerinin, âlimlerinin ve fakihlerinin hiçbirseye aldırmadan, Tevrat'ın hükümlerini yürütmek için seferber olduklarını haber verince, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in zamanındaki yahudilere hitab ederek, Tevrat'ı tahrif ve tağyir etmemelerini söylemiştir.
Bil ki, yahudilerin tahrife yönelmeleri, mutlaka bir korku ve endişeden, yahut da bir arzu ve istekten ötürü olup, korku arzudan daha tesirli olunca, Cenâb-ı Hak, Önce korkuyu zikrederek, "insanlardan korkmayın, benden korkun" buyurmuştur. Buna göre ifadenin manası şu şekilde olur: "Sizi insanlardan, krallardan ve eşraftan korkup, onlara uygulanması gereken şer'î cezaları ve Allah'ın mükellefiyetlerini onlardan düşürmek için çeşitli çarelere başvurarak, kitabımı tahrif etmekten sakındırırım. Binaenaleyh insanlardan korkmayın, aksine benden ve benim vereceğim cezadan korkunuz."
Allah'ın Âyetlerini Fânî Çıkarlara Karşılık Satmayın
Allahü teâlâ korku hususunu zikredince, bunun peşisıra arzu ve istek hususunu getirerek, "Benim âyetlerimi az bir pahaya satmayın" buyurmuştur. Yani, sizi korku ve endişeden dolayı hükümlerinizi değiştirme hususunda uyardığım gibi mal ve makam arzusu ile, rüşvet alarak âyetlerimi değiştirip bozmaktan da sizi uyarıp nehyederim. Çünkü dünyanın metâı, hepsi birlikte olsa bile azdır. Sizin onlardan alacağınız rüşvetin kıymeti de son derece azdır. Zira rüşvet bir "süht" olduğu için bereketsiz, devamsız ve az menfaatlidir. İşte bunun gibi, sizin o yolla kazanmış olduğunuz mallar, azdan da azdır. Sonra sizler, bu yüzden dininizi, ebedî mükâfaatınızı ve sonsuz saadetinizi kaybetmiş olursunuz.
Onların Tevrat'ı tahrif ve tağyire yönelmeleri, her iki sebepten birden de olabilir. Yani başkanlarından korkmaları ve halktan rüşvet almaları sebebi ile olabilir. Allahü teâlâ, onları her ikisinden de men edip, herbirinde mevcut olan alçaklık ve adiliğe dikkat çekince, bu onları Tevrat'ı tahrif ve tağyirden alıkoyma hususunda çok kuvvetli bir delil olmuştur.
Allah'ın Ahkâmı İle Hükmetmeyenlerin Durumu
Sonra Allah, bu kesin burhanın peşisıra, şiddetli va'îdini getirerek, "Kim Allah'ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar kâfirlerin tâ kendileridir" buyurmuştur. Bu ifâde ile ilgili iki mesele vardır:
Birinci Mesele
Bu ifadeden maksad, zina eden evli kimsenin cezası ile ilgili ilahî hükmü değiştirme konusunda yahudılen tehdîd etmektir. Bu, "O yahudiler, Allah'ın Tevrat'taki açık hükmünü inkâr edip, bunun farz olmadığını söyleyince, mutlak olarak kâfir olmuş ve böylece de, ne Hazret-i Musa (aleyhisselâm) ile Tevrat'a, ne de Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) ile Kur'ân'a iman eden kimse vasfına müstehak olamamışlardır" demektir.
İkinci Mesele
Haricîler, "Allah'a isyan eden, (yani günah işleyen) herkes kâfirdir" derken, âlimlerin ekserisi durumun böyle olmadığını söylemişlerdir. Haricîler, bu âyeti görüşlerine delil getirerek, "Bu, Allah'ın indirdiği hükümden başka bir hükümle hükmeden herkesin kâfir olduğu hususunda bir nasstır. Günah işleyen herkes, Allah'ın indirdiğinden başka bir hükümle hükmetmiş olur ve binaenaleyh kâfir olması gerekir" demişlerdir.
Kelamcılar ve müfessirler, Hâricilerin ortaya attığı bu şüpheye, şu şekilde birtakım cevaplar vermişlerdir:
1) Bu âyet, yahudiler hakkında nazil olmuştur. Binaenaleyh bu sadece onlarla ilgilidir. Bu görüş zayıftır. Çünkü, sebeb-i nüzulün hususîliğine değil, lâfzın (sözün) umûmî manasına itibar edilir. Bu görüşte olanların bir kısmı, Haricîlerin şüphesini reddetmeye çatışarak şöyle demişlerdir: "Bu ifâdeden maksad, "Daha önce bahsedilen o kimselerden, Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler var ya, işte kâfirler onlardır" manasıdır." Bu görüş de zayıftır. Çünkü Hak teâlâ'nın, "Kim Allah'ın indirdiğiyle hükmetmezse..." buyruğu şart sadedinde (Kim) edatı getirilmiş olan bir sözdür.
Dolayısıyla bu, umûmî manadadır. Halbuki, bundan murad daha önce bahsedilenlerden, Allah'ın hükümleri ile hükmetmeyenler olduğunu söyleyen kimsenin görüşü, âyetin manasına bir ilave olur ki bu caiz değildir.
2) Ata, bunun esas küfürden daha hafif bir küfür olduğunu; Tavus ise, bunun Allah'ı ve âhireti inkâr etme gibi, insanı İslam ümmeti dışına çıkaran bir küfür olmadığını söylemiştir. Buna göre sanki onlar âyeti, dini inkâr etmek manasına değil, nimeti inkâr etmek, nankörlük manasına hamletmişlerdir ki, bu da zayıftır. Çünkü "küfür" lafzı, (mukayyet değil) mutlak olarak zikredildiğinde, dini inkâr manasına hamledilir.
3) İbnu'l-Enbarî şöyle demektedir: "Mananın, kim Allah'ın indirdiğiyle hükmetmezse, kâfirlerin fiillerine benzeyen bir fiil işlemiş ve bundan dolayı da kâfirlere benzemiştir" şeklinde olması da caizdir." Bu görüş de zayıftır. Zira bu, âyetin zahirini terketmektir.
4) Abdu'l-Aziz İbn Yahya el-Kinanî şöyle demiştir: "Cenâb-ı Hakk'ın, "Allah'ın indirdiğiyle" sözü umûm bir ifadedir. Binaenaleyh, ifadesinin manası "kim, Allah'ın indirdiği bütün hususlarda, Allah'ın hükmünün zıddını yaparsa, işte onlar kâfirdirler" şeklinde olur. Binaenaleyh bu gerçektir. Çünkü kâfir, Allah'ın indirdiği her hususta, Allah'ın hükmünün zıddını yapan kimsedir. Ama, fasık olan kimseye gelince o, hepsinde değil de, bir kısmında Allah'ın hükmünün zıddıyla amel eder ki, bu, amel cihetiyledir. Ama fasık, itikâd ve ikrar itibariyle, Allah'ın hükmüne muvafıktır..." Bu da zayıftır; çünkü şayet bu âyet, Allah'ın indirdiği herşey hususunda, Allah'ın hükmüne muhalefet eden kimselere tahsis edilmiş bir vaîd olsaydı, bu tehdit, sadece "recm" hususunda Allah'ın hükmüne muhalefet eden yahudilere şamil olmazdı. Halbuki müfessirler bu tehdidin, "recm" meselesinde, Allah'ın hükmüne muhalefetleri sebebiyle, yahudileri de içine aldığı hususunda ittifak etmişlerdir. Böylece bu İttifak, verilen bu cevabın da sakıt ve geçersiz olduğuna delâlet eder.
5) İkrime şöyle demektedir: "Hak teâlâ'nın, "Kim Allah'ın indirdiğiyle hükmetmezse..." ifadesi, hem kalbi, hem de lisanıyla inkâr edenleri içine almaktadır. Kalbiyle onun Allah'ın hükmü olduğunu bilip, sonra da lisanıyla onun Allah'ın hükmü olduğunu ikrar edip de, buna zıt olan şeyleri yapan kimseye gelince, o da Allah'ın indirdiğiyle hükmetmiş; ama onu bilfiil yapmamış olur. Binaenaleyh, böyle bir kimsenin bu âyetin hükmüne dahil olması gerekmez..." İşte, sahîh olan cevap budur. Allah en iyi bilendir.
Azalardaki Yaralamada Kısas Hükmü
45
"Biz onda onların üzerine (şunu) yazdık: Cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş (karşılıklıdır. Hülasa bütün) yaralar birbirine kısastır. Fakat kim bunu (bu hakkını) sadaka olarak bağışlarsa o, kendisine keffârettir. Kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse, onlar zâlimlerin ta kendileridir".
Daha sonra Cenâb-ı Hak "Biz onda onların üzerine (şunu) yazdık: Cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş (karşılıklıdır. Hülâsa bütün) yaralar birbirine kısastır" buyurmuştur.
Allahü Teâlâ, Tevrat'ta, zina eden evlilerin hükmünün recm olduğunu, ama yahudilerin bunu tağyir ve tebdil ettiklerini beyân buyurmuştur. Bu âyette de, Tevrat'ta, "cana can, göze göz." şeklinde hüküm koyduğunu, ama o yahudilerin bu hükmü değiştirip, Nadiroğullarını Kurayzaoğullarına üstün tuttuklarını, kısas vücûbiyyetini Nadiroğullarına uygulamayıp Kurayzaoğullarına tahsis ettiklerini beyan buyurmuştur ki, işte bu âyetin kendinden öncekilerle münasebeti bu şekildedir. Bu ifadeyle ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Kisaî, kelimelerinin hepsini de merfû okumuştur. Bu okuyuşla ilgili şu izahlar yapılabilir:
a) Bu kelimeler, ifadesindeki (......) kelimesinin mahalline atıftır. Çünkü mâna, "Biz, o Tevrat'ta onlara, can cana mukabil, göz göze mukabildir... diye yazdık" şeklindedir. Zira bu âyetin başındaki (......) kelimesinin manası "dedik..." şeklindedir.
b) Bu cümleler, fiilinin, cümle olarak mef'ulüdürler. Nitekim sen, "Elhamdu lillâhi"yi yazdım" ve "Ben, "Enzelnâhu sûresini okudum" dersin...
c) Bu kelimeler, müste'nef birer cümle oldukları için merfû okunmuşlardır. Ki buna göre ifadenin takdiri, "Nefis, nefse mukabil öldürülür"; "Göz, göze mukabil çıkarılmıştır....." şeklindedir. Bunun bir benzeri de, Cenâb-ı Hakk'ın bu sûrede inzal buyurduğu "Şüphe yok ki iman edenlerle yahudi olanlar, sabiiler, nasranîler..." (Maide. 69) âyetidir. İbn Kesir, Ibn Amir ve Ebu Amr, (......) ifâdesi hariç, bütün bu kelimeleri mansub okumuşlardır. (......) kelimesini ise, merfu okumaktadırlar. Buna göre, (......) kelimeleri, (......) ifadesine atfedildikten için mansub kılınmış; (......) ifâdesi mübtedâ, (......) kelimesi de onun haberi olarak merfu okunmuştur. Nâfi, Asım ve Hamza, bütün bu kelimeleri, bir kısmını bir kısmına atfederek mansub okumuşlar; hepsine haber olarak da (......) kelimesini vermişlerdir. Nafi, Kur'an'ın her yerinde, zâl harfinin sükûnuyla, (......) şeklinde, diğerleri ise, damme ile, (......) şeklinde okumuşlardır ki, bunlar iki kullanış şeklidirler.
İkinci Mesele
İbn Abbas şöyle demektedir: "Cenâb-ı Hak bu ifadenin başındaki lafzıyla, "farz kıldık" manasını murad etmiştir ki, buna göre mana, "Tevrat'ta onlara., farz kıldık..." şeklinde olur ki, O bu ifadesiyle "Kim bir canı, kısas mukabilinde olmaksızın öldürürse, işte Allah, bu durumda o kimse için ne öldürmede, ne de yaralamada diyeti farz kılmamıştır.. Farz olan şey ise ancak ya afvdır, ya da kısastır" manasını murad etmiştir.
İbn Abbas'tan şu rivayet gelmiştir: Onlar, erkeği, kadına mukabil kısas yaparak öldürmüyorlardı.. İşte bunun üzerine bu âyet-i kerime nazil olmuştur. Ama uzuvlara gelince, öldürme hususunda aralarında kısas cerayan eden her iki şahıs arasında, sağlam olma bakımından benzerlik arzettiklerinde, bütün uzuvlar hususunda da kısas cerayan ederdi.. Öldürme hususunda aralarında kısas cereyan etmeyen ve imkânsız kimseler hakkında, uzuvlar bakımından ela kısas imkânsızdır. Cenâb-ı Hak, bu ifâdede birkısım uzuvları açıkça zikredince, kısas hükmünü insanın bütün her şeyi hususunda genelleştirerek, "yaralar birbirine kısastır" buyurmuştur. Bu ifadeden, iki dudak, erkeklik uzvu, husyeler, burun, ayaklar, eller vb. gibi kısas yapılması mümkün olan şeyler kastedilmiştir. Ama, insanın tenini ve etini yaralayıp ezme, kemiğini kırma veyahut da kendisinin ölüme sebebiyet vermesinden korkulan karın bölgesindeki yaralamalar gibi kısasın mümkün olmadığı hususlarda ise, "erş" ve hakimin kararı söz konusudur...
Bil ki bu âyet, bunun Tevratta seri bir hüküm olduğuna delâlet etmektedir. Binaenaleyh, "Daha sonraki açıklamayla neshedilmesi durumu müstesna, bizden öncekilerin şeriatı da bizim için yasadır, şeriattır" diyenler, bu âyetin bizim şeriatımızda bir hüccet olduğunu söylemişlerdir. Bunu kabul etmeyenler ise, bu âyetin, bizim için bir hüccet olmadığını belirtmişlerdir.
Üçüncü Mesele
Bu ifâdede geçen "kısas" kelimesi, kendisiyle ism-i mef'ûl manası murad edilen bir masdar olup, ifadenin takdiri, "Yaralamalar birbirleriyle kısas olunmuşlardır" demektir
Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Fakat kim bunu (bu hakkını) sadaka olarak bağışlarsa o, kendisine keffarettir" buyurmuştur. Bu âyette gecen il ifadesindeki zamirin, hem affedene, hem de afv olunana râci olması muhtemeldir. Affedene râci olması halinde ifadenin manası, "Yaralanan kimse veya maktulün velisi, affettiklerinde, bu affedenler için bir keffâret olur" şeklinde olur. Bu husus, Bakara süresindeki kısasla ilgili, "Fakat kimin (hangi katilin) lehinde olarak maktulün kardeşi (velîsi) taralından cüz'i birşey affolunursa (hemen kısas düşer)" (Bakara. 178) âyetiyle, "... sizin bağışlamanız takvaya daha yakındır" (Bakara, 237) âyeti tarafından da takviye edilmiştir. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, "Sizden biri, Ebu Damdam gibi de mi olamıyor. O, evinden çıkhğı zaman, şahsiyetini insanlara tasadduk ediyor (hakaret edenlere cevap vermiyor, bağışlıyordu)' En-Nihaye, İbnü'l-Esir, 3/209. şeklindeki hadisi de, bu manaya yakındır. Yine Ubade İbnu's-Samid, Hazret-i Peygamber'in şöyle dediğini rivayet etmiştir. "Kim, bedeniyle ilgili (hakkından) herhangi bir şeyi tasadduk ederse, Allah o tasadduk ettiği şey miktarınca, onun günahlarını örter, bağışlar." Müsned, 5/330. Bu, ekseri müfessirlerin görüşüdür.
Bu zamirin, öldürene veya yaralayana ait olmasıdır. Yani, "Aleyhine suç işlenen kimse, suç işleyeni affettiği zaman, bu affetme işi, suç işleyen kimse için bir keffâret olur. Yani, Allahü teâlâ, o caniyi, bu affetmeden sonra artık muaheze etmez. Ama, aleyhine suç işlenen ve affeden kimseye gelince, bunun ecr-u mesûbatı Allah'a aittir" demektir.
Daha sonra Allah, "Kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse, onlar zâlimlerin tâ kendileridir" buyurmuştur.
Bu ifadeyle ilgili şöyle bir soru bulunmaktadır. Allahü Teâlâ, ilk önce "Onlar, kâfirlerin tâ kendileridir" (Maide, 44) buyurmuş, burada da "Onlar, zâlimlerin tâ kendileridir" buyurmuştur. Halbuki küfür, zulümden daha büyüktür. Binaenaleyh, tehditlerin en büyüğünü önce zikredince, bundan sonra bundan daha hafifini zikretmedeki fayda nedir?
Cevap: Küfür, mevlânın nimetlerini inkâr ve o nimetlerin O'ndan olduğunu kabul etmemek olması bakımından, küfürdür. Ama nefsin, devamlı ve şiddetli bir azab bırakılmasını gerektirmiş olması bakımından da, nefse karşı işlenmiş bir zulümdür. Binaenaleyh, önceki âyette Cenâb-ı Hak, kişinin Hâlık subhanehu hakkındaki kusuru hususunda ilgili olanları; bu âyette de, kişinin kendisi hakkındaki kusurlarıyla ilgili olanları zikretmiştir.
İncil Risaleti
46
"Arkadan da (bu peygamberlerin) izlerince Meryem oğlu İsa'yı –kendinden önceki Tervat'ın bir tasdikçisi olarak- gönderdik, O'na da içinde bir hidayet, bir nûr bulunan İncil'i -ondan önceki Tevrat'ın bir tasdikçisi ve takva sahipleri için bir bidayet ve öğüt olmak üzere- verdik"
Bir kimseyi izlediğim zaman söylemiş olduğum ifâdesi gibi, denilir. Sonra bu kelimeler "Onu, falancanın peşine getirdim, peşinden gönderdim" şeklinde de kullanılır. Binâenaleyh bu fiiller, bâ harf-i cerri ile ikinci mef'ûlü de alırlar. Buna göre eğer, "Öyle ise âyette, birinci mef'ûl nerede?" denilir ise, biz deriz ki: O mahzûftur. Âyetteki "izlerince" ifâdesi, sanki hazfedilen mef'ûlün yerine geçmiştir. Çünkü birisi, birisini birisinin peşinden gönderdiğinde denilir. "izleri" ifadesindeki zamîri, "Kendisini (Allah'a) teslim etmiş olan (İsrail) peygamberleri" (maide, 44) ifâdesindeki "peygamberleri" ismine râcîdir. Bu ifâde ile ilgili birkaç soru vardır:
Hazret-i İsa'nın Tevrat'a Yaptığı İlaveler
Birinci Soru: Allahü teâlâ Meryem oğlu Hazret-i İsa'yı, kendinden önce gelmiş olan Tevrat'ı tasdik edici olarak tavsif etmiştir. Bu ise, ancak onun, Tevrat'a göre amel etmesi halinde söz konusu olur. Bunun böyle olmadığı malumdur. Çünkü Hazret-i İsa'nın şeriatı Hazret-i Musa'nın şeriatından başkadır. İşte bundan dolayı Hak teâlâ, âyetin peşisıra, "İncil ehli (hristiyanlar), Allah'ın onun içinde indirdiği (hükümlerle) hükmetsin" (Mâide, 47) buyurmuştur. Bu iki ifâdenin arası nasıl birleştirilir?
Cevap: Hazret-i İsa (aleyhisselâm)'nın, Tevrat'ı tasdik edici oluşu, onun Allah'dan inmiş bir kitap olduğunu ve neshedilmezden önce, onun kendisi ile amel edilmesi gereken bir hak olduğunu ikrar etmesi manasınadır.
İkinci Soru: Cenâb-ı Hak bu âyette, "kendinden önceki Tevrat'ın bir tasdikdsi olarak" ifâdesini niçin tekrar etmiştir?
Cevap: Aslında bunda bir tekrar yoktur. Çünkü birincisinde "Hazret-i İsa (aleyhisselâm) Tevrat'ı tasdik edici olarak", ikincisinde ise, "İncil Tevrat'ı tasdik edici olarak" demektir.
Üçüncü Soru: Allahü teâlâ, "İçinde hidayet, nur bulunan, kendinden önceki Tevrat'ın bir tasdikcisi ve takva sahipleri için bir hidayet ve öğüt olarak..." buyurmuş ve İncil'i beş sıfatla tavsîf etmiştir. Bu ifâde ile ilgili üç konu vardır:
1) Bu beş sıfat arasında ne fark vardır?
2) "Hidayet" vasfı niçin iki kere zikredildi?
3) Niçin bunun sadece muttakîler için bir öğüt olduğu bildirildi?
Birincisine şöyle cevap verilir: İncil, "Tevhide, tenzihe (Allah'ın eksiklik ve noksanlardan münezzeh olduğuna), Allah'ın eşi olmaktan, çocuğu bulunmaktan, benzeri ve zıddı olmaktan beri olduğuna, Hazret-i İsa (aleyhisselâm)'nın nübüvvetine ve âhirete delâlet eden delilleri ihtiva eden" mânasında bir "hidayettir. İşte İncil'in "hidayet" olması ile, bu mâna kastedilmiştir. İncil'in "nûr" olmasından murad ise, şer'î ahkamı ve mükellefiyetlerin detayını açıklayan bir kitap olmasıdır.
Onun kendinden önceki kitabı tasdik edici olması, "Hazret-i Muhammed'in, peygamber olarak gönderileceğini ve geleceğini müjdeleyici olması" mânasına hamledilebilir. İncil'in ikinci kez "hidayet" vasfı ise, bütün insanları Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in peygamberliğine ulaştıran bir vesile olması sebebi ile, "Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in gelişini müjdeleyen" mânasında alınabilir. Müslümanlar ile ehl-i kitap arasında bu hususta son derece ileri bir münakaşa bulunduğu için, Hak teâlâ "hidayet" vasfını, İncil'in Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in peygamberliğine apaçık bir şekilde delâlet ettiğine dikkat çekmek için, ikinci kez getirmiştir. Binâenaleyh İncil, beyân ve izaha daha çok muhtaç bu mesele hususunda bir hidayet olmuş olur. İncil'in bir "öğüt" oluşu ise, nasihatları, mev'ızeteri ve çok kuvvetli bir şekilde insanı günahtan men edici tavsiyeleri ihtiva etmesinden dolayıdır. Bu öğütten istifâde edenler muttakîler olduğu için, bunun sadece onlara ait olduğunu belirtmiştir. Bu tıpkı, "(O Kur'ân), muttakîler için bir hidayettir" (Bakara, 2) âyeti gibidir.
Dördüncü Soru: İncil için zikredilmiş olan, "Kendinden öncekinin bir tasdikcisı..." sıfatı, ne üzerine atfedilmiştir?
Cevap: Bu, "içindi bir hidayet vardır" ifâdesinin mahalli üzerine atfedilmiştir. Bu ifâde, hal olduğu için mahallen mansubtur. Bunun takdiri, "Biz ona, İncil'i bir hidayet, bir nûr ve kendinden öncekini bir tasdik edici olarak verdik" şeklindedir.
İncil Ehlinin Kitaplarına Göre Hükmetme Vazifeleri
47
"İndi ehil (hristiyanlar), Allah'ın, onun içinde indirdiği (hükümler)le hükmetsin. Kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar fâsikların tâ kendileridir".
Allahü teâlâ, "İncil ehil Allah'ın onun içinde indirdiğiyle hükmetsin" buyurmuştur. Hamza, lamın kesresi ve mîm'in fethası ile âyetin başını (......) şeklinde okumuş ve baştaki lamı, "O'na incil'i verdik" ifâdesine bağlamıştır. Çünkü İncil'i Hazret-i İsa'ya vermek, O'na indirmek demektir. Buna göre mâna, "O'na İncil'i, hükmetsin diye verdik" şeklinde olur.
Diğer kıraat imamları, bunu emr-i gâib olarak, hem lâm'ın hem de mîm'in sükûnu ile okumuşlardır. Bu kıraata göre şu iki izah yapılabilir:
1) Bunun takdiri, "Ve biz, "İncil ehli hükmetsin" dedik" şeklindedir.Bu, o zaman İncil'in ihtiva ettiği ahkâm ile hükmetmenin, onlara farz kılınmış olduğunu haber verme olur. Buna göre daha önce geçen, "yazdık", "gönderdik " fiilleri o mânaya delâlet ettiği için, (dedik) fiili hazfedilmiştir. Bunun hazfedilmesi, çokça olan bir şeydir. Nitekim Cenâb-ı Allah, "Melekler de herbir kapıdan onların yanına sokulacaklar, selâmün aleyküm" yani, "selâmün aleyküm" diyecekler" (Rad 23)
2) Bu ifâde hristiyanlara İncil'deki ahkam ile hükmetmelerini emreden bir başlangıç cümlesidir.
Kur'ân Geldikten Sonra İncil İle Hükmetme Caiz midir?
İmdi eğer, "Kur'ân'ın inmesinden sonra onlara, İncil'dekilere göre hükmetmelerini emretmek nasıl caiz olur?" denilir ise, biz de deriz ki: Buna şu bakımlardan cevap verilir:
a) Bundan murad, "İncil ehli, Allah'ın o İncil'de indirdiği Hazret-i Muhamrned (sallallahü aleyhi ve sellem)'in nübüvvetine delalet eden delillerle hükmetsinler" mânâsıdır. Bu, Esamin'in görüşüdür.
b) Bu, "Ehl-i İncil, Allah'ın o kitapda indirdiği ve Kur'ân ile neshetmediği hükümlerle hükmetsinler"demektir.
c) Bundan murad, hristiyanları, tıpkı yahûdilerin Tevrat'taki hükümleri saklamaları gibi, İncil'deki ahkâm ve haberleri değiştirmek ve bozmaktan menetmektir. Buna göre âyetteki, "Hükmetsin..." emri ile, "Ehl-i İncil, Allah'ın o İncil'de indirdiğ şeyleri, bozmadan ve değiştirmeden, aynen indirdiği şekli ile ikrar etsinler" mânası kastedilmiştir.
Sonra Hak teâlâ, "Kim Allah'ın İndirdiği ile hükmetmezse İşte onlar fâsıklârın tâ kendileridir" buyurmuştur. Müfessirler ihtilaf etmiş ve bazıları, bu üç (âyetin sonunda gelen) üç sıfatı yani "Onlar, kâfirlerdir, zâlimlerdir, fâsıklardır" şeklindeki sıfatları, tek bir mevsûfun sıfatı kabul etmişlerdir. Kaffal şöyle demiştir: "Bu üç lafzın herbirinin ifâde ettiği mânalar arasında birbirine zıdlık yoktur, Aksine bu tıpkı, "Kim Allah'a itaat ederse mü'mindir. kim Allah'a itaat ederse ebrârdan (iyi kimselerdendir, kim Allah'a itaat ederse. muttakîdir" denilmesi gibidir. Çünkü bu farklı sıfatların hepsi aynı mevsûfa (varlığa) aittir.
Diğer müfessirler de şöyle demişlerdir: "Bu sıfatlardan birincisi inkâr edenler, ikinci ile üçüncü sıfat ise ikrar ve İmân ettiği halde, imânının gereğini yapmayan kimseleri ifâde eder. Esâmm, birinci ve ikinci sıfatların yahûdiler, üçüncüsünün ise hristiyanlar hakkında olduğunu söylemiştir.
Semavî Kitapların Doğruluklarının Ölçüsü Kur'ân'dır
48
"(Habibim) sana da hak olarak kitabı, kendinden evvelki kitaptan tasdik edici ve ona karşı bir şahid olmak üzere, gönderdik. O halde, (Ehl-i kitap) arasında Allah'ın indirdiği ile hükmet, sana gelen hakikatten dönüp, onların hevâlarına uyma. Sizden herbiriniz için bir şeriat, bir yol tayin ettik. Eğer Allah dileseydi, (topunuzu) bir tek ümmet yapardı. Fakat O, size verdiği şeyde sizi imtihan etmek için (böyle ayırdı). Öyle ise hayırlı işlerde birbirinizle yarışın. Zaten hepinizin en son dönüp gelişi Allah'adır. Artık O, hakkında ihtilaf etmekte olduğunuz şeyleri size haber verecektir".
Allahü teâlâ, "sana da hak olarak kitabı, kendinden evvelki kitapları tasdik edici olarak gönderdik" buyurmuştur. Bu hitap Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'edir. Binâenaleyh, âyetteki "kitap", Kur'ân-ı Kerim'dir; "kendinden evvelki kitapları tasdik edici olarak" ifâdesi ile, Kur'ân'ın dışındaki bütün semavî kitaplar kastedilmiştir.
"Müheymin" Tâbirinin İzahı
Âyetteki, "Ona karşı bir şâhid olmak üzere..." ifadesiyle ilgili birkaç mesele var:
Birinci Mesele
"Müheymin" kelimesi ile ilgili şu iki açıklama yapılmıştır:
1) Halîl ve Ebû Ubeyde şöyle demişlerdir: "Bir kimse, birşeyi gözetip, ona bakıp muhafaza ettiğinde, denilir. Nitekim Şâir Hassan (radıyallahü anh) da, "Hiç şüphesiz kitap (Kur'an), peygamberimizi görüp gözetir, hakkı da akıl sahipleri anlar" demiştir.
2) (Dilciler) şöyle derler: Bizim, (iman etti) sözümüzün asit, iki hemzeli olarak, şeklindedir. Birinci hemze, he harfine çevrilmiştir. Bu tıpkı, (akıttım) kelimesinin şekline; (sadece sana) kelimesinin de, (......) şekline dönüşmesi gibidir. İkinci hemze de yâ harfine çevrilmiş ve kelime "müheymin" şeklini almıştır. İşte bundan ötürü müfessirler, tabirine "kendinden önceki kitaplara emîn (yani muhafız)" mânasını vermişlerdir.
İkinci Mesele
Kur'ân kendinden önceki kitaplara bir "müheymin"dir. Zira bu Kur'ân, Cenâb-ı Hakk'ın da, "Zikri biz indirdik ve onu biz muhafaza edeceğiz" (Hicr, 9) buyurduğu gibi, kesinlikle neshedilmeyen ve değiştirilemeyecek olan bir kitaptır. Bu böyle olunca Kur'ân'ın, Tevrat, İncil ve Zebur hakkındaki şehâdeti, doğru, hak ve ebedî olmuş olur. Böylece de o kitapların özü ve hakikati, iletebed bilinmiş olur.
Üçüncü Mesele
Keşşaf sahibi, bu kelimenin, mîm'in fethası ile şeklinde de şazz olarak okunduğunu, zira Kur'ân'ın, hem daha önce belirttiğimiz âyetlerden hem de, "Ne önünden, ne ardından o (Kur'ân'a) hiçbir batıl ona yol bulamaz" (Fussilet, 42) âyetinden ötürü, tahrif ve tebdilden korunacağı hususunda, Allah katından şahadet edilmiş bir kitap olduğunu, "müheymin aleyhi" (Ona şahadet edenin), Allahü teâlâ olduğunu söylemiştir.
Daha sonra Cenâb-ı Hak, "O halde (ehl-i kitap) arasında, Allah'ın İndirdiği ile hükmet" buyurmuştur. Bu, "Yahudiler arasında, Kur'ân ile ve Allah'ın sana indirdiği vahiy ile hükmet" demektir.
Âyetteki, "Sana gelen hakikatten dönüp, onların hevâlarına uyma" buyruğu ile ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
"Uyma" ifâdesi ile, "Hak'dan sapma" mânasını kastetmiştir. Bundan dolayı fiil, harf-i cerri ile kullanılmıştır. Sanki "onların hevâlarına uyarak, sana gelen hak'dan sapma" denilmektedir.
İkinci Mesele
Rivayete göre bir grup yahûdî "Haydi Muhammed'e gidelim. Belki onu dininden saptırırız" dediler ve yanına giderek, "Ey Muhammed, sen bizim yahûdilerin âlimleri ve eşrafı olduğumuzu biliyorsun. Biz sana uyarsak, bütün yahûdilerin de sana uyacağını anlarsın. Bizim, hasımlarımızla bir davamız var. Onlarla birlikte seni hakem yapacağız. Bizim lehimize hüküm ver, biz sana iman edelim" demişler, bunun üzerine bu âyeti indirmişti.
Üçüncü Mesele
Peygamberlerin ismetini (günahlardan uzak olduklarını) kabul etmeyenler, bu âyete sarılarak, "Peygamberlerin günah işlemesi caiz olmasaydı, Allah "Sana gelen hakikatten dönüp onların nevalarına uyma" demezdi" demişlerdir.
Buna şöyle cevap verilir Günah işleme işi, peygamberlerin kudreti dahilindedir. Fakat onlar, nehyolundukları için bunu yapmazlar. Âyetteki hitabın, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e olduğu, fakat bununla O'nun değil, ümmetinin murad edildiği de söylenmiştir.
Her Ümmete Farklı Şeriat Verilmesi
Daha sonra yüce Allah "Sizden herbiriniz için bir şeriat bir yol ta'yîn ettik" buyurmuştur. Bu ifâde ile ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Âyetteki (......) kelimesinin iştikakı hususunda şu iki izah yapılmıştır:
a) Bunun fiili olan "açıkladı ve izah etti" manasınadır. Nitekim İbnü's-Sikkit şöyle demektedir: lafzı masdardır ve Arapların hayvanı kesip, derisini soyduktan zaman söyledikleri "Deriyi soydum" ifadesinden alınmıştır.
b) Bunun aslı olan (......) fiili, "birşeye başlamak, işin içine girmek" manasına gelen masdarındandır. Arapça'da "şeriat", insanların su içmek üzere girdikleri yol manasınadır. Buna göre "şeri'at", "fa'îletün" vezninde bir kelime olup, ism-i mef'ûl mânasındadır. Binâenaleyh "şerî'at", Cenâb-ı Hakk'ın, mükelleflerin girmelerini emrettiği şeyler demektir. "Minhâc" ise, açık ve geniş yol demektir. Nitekim, "Sana yol açtım" denilir. Fiilin bu iki şekli de kulanılmaktadır.
Alimlerin ekserisi bu âyeti delil getirerek bizden önceki ümmetlerin şeriatlarının, bizim için geçerli olmadığını söylemişlerdir. Çünkü ayetteki "sizden herbiriniz için bir şeri'at ve bir yol ta'yîn ettik" buyruğu, her peygamberin kendisine ait müstakil bir şeriatının olduğunu göstermektedir ki bu da, bir peygamberin ümmetinin, diğer bir peygamberin şeriatı ile mükellef olmadıklarını gösterir.
Peygamberin Talimatlarının Birlik İçindeki Farklılıkları
Kur'ân-ı Kerim'de bütün peygamber ve resullerin yollarının hem bir olduğuna, hem de bunların yollarında farklılıklar bulunduğuna delâlet eden âyetler gelmiştir. Birinci durumla ilgili olan âyetler, Cenâb-ı Hakk'ın, "O, 'Dini doğru tutun, onda tefrikaya düşmeyin" diye, dinden hem Nuh 'a tavsiye ettiğini hem sana vahy'ettiğimizi, hem İbrahim 'e, Musa 'ya, İsa ya tavsiye ettiğimizi sizin için de şeriat yaptık" şûra. ve "Onlar, Allah'ın hidayet etti kimselerdir. O halde sen de onların gittiği doğru yolu tutup ona uy" (Enam, 90) âyetleridir.
İkinci durumla ilgili olansa, bu âyettir. Bu âyetlerin arasını, şöyle diyerek cem etmemiz mümkündür: Birinci durumla ilgili olan âyetler, dinin asılları, itikad ile ilgili olan âyetlerdir. İkinci durumla ilgili olan bu âyet ise, dinin fürûu ile ilgili olan hükümlere hamledilmiştir.
Dördüncü Mesele
Hak teâlâ'nın, "Sizden herbiriniz için bir şeriat ve bir yol tayin ettik" ifâdesindeki hitap, bu üçünün, daha önce geçen, "Şüphesiz ki Tevrat'ı biz indirdik ki, O'nda hidâyet ve nür vardır" (Mâîde.44)ve "Arkadan da (bu peygamberlerin) izlerince Meryem oğlu İsa'yı gönderdik" (Mâide. 46) ve "Sana da kitabı gönderdik" (Mâide. 48) ifâdelerinde zikredilmiş olmaları delaletiyle Hazret-i Musa, Hazret-i İsa ve Hazret-i Muhammed'in ümmetinedir.
Daha sonra Allah, "Sizden her biriniz için bir şeriat ve bir yol tayin ettik" buyurmuştur. Yani, "Her birinin (fürû bakımından) farklı farklı şeriatları vardır. Tevrat'ın kendisine ait, İncil'in kendisine ait ve Kur'ân'ın da kendisine has (fürû hükümleri), şeriatı vardır..." demektir.
Beşinci Mesele
Alimlerden bir kısmı, bu ifâdede geçen ve lafızlarının aynı mânaya geldiklerini, ama te'kid için tekrarlanmış olup bunlardan maksadın "dîn" olduğunu söylerler.
Bazıları ise bu ikisi arasında fark bulunduğunu; buna göre (......) kelimesinin "mutlak mânada şeriat (yol)" anlamına gelip; (......) kelimesinden kastedilen "yol"un ise, "şeriatın güzelliklerinin bütünü" demek olduğunu; buna göre de şeriatın "yol"un başı, tarikatın da devamı ve sonu olduğunu söylemişlerdir. Müberrid, "Şeriat yolun başlangıcı, tarikat ise devam eden yoldur" demiştir ki bu da bizim söylediğimizi ifâde eder. Allah kendi sözünün sırlarının izahını en iyi bilendir.
Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Eğer Allah dileseydi (topunuzu) tek bir ümmet yapardı" buyurmuştur. Yani, "Allah isteseydi sizi, aynı şeriat üzerinde ittifak eden veyahut da aynı dinde muvafakat eden ve de hiç ihtilâfa düşmeyen bir cemaat, bir topluluk haline getirirdi" demektir. Alimlerimiz, bu ifâdenin, her şeyin Allah'ın meşietiyle olduğuna delâlet ettiğini belirtirlerken, Mutezile bunu, Allah'ın "mecbur etme meşieti"ne hamletmiştir.
Daha sonra Allah, "Fakat size verdiği şeyde sizi imtihan etmek için, (böyle ayırdı)" buyurmuştur. Yani, "Sizi muhtelif şeriatlarla imtihan etmiştir. Böylece sizler, o şeriatlarla amel edip, Allah'a inkıyâd ederek tekliflerine boyun eğiyor musunuz; yoksa şüphelere tâbi olup amellerinizde kusur mu ediyorsunuz diye..." demektir. O halde, "Öyle İse, hayırlı işlerde birbirinizle yarışın", yani, "Hayırlı amellere doğru koşup, onlara doğru yarışınız... Çünkü, "Zaten hepinizin en son dönüp varışı Allah'adır.." Bu ifâde, hayırlara koşmanın sebebi olması anlamında, "müste'nef" bir cümledir. Böylece de "Artık O, hakkında ihtilâf etmekte olduğunuz şeyleri size haber verecektir." Bu, "O size, bulunması halinde şüpheye düşmeyeceğiniz; haktan yana olanla olmayanı; amellerini tam yapan ile onlarda kusur edeni birbirinden ayıracak olan cezayı size haber vermektedir.. Bundan maksad şudur: "İş, kendisiyle beraber hiçbir şüphenin kalmayıp kat'î bir bilginin tahakkuk edeceği bir noktaya ve hale varır." Bu da Cenâb-ı Hakkın, itaatkar olanlara itaatlarının karşılığını; isyankâr olanlara da isyanlarının karşılığını verdiği an tahakkuk edecektir.
Allah'ın Emrini Tutup Gayr-i Müslimlerin Arzularına Uymamalı
49
"(Ve şu emri indirdik): Aralarında Allah'ın indirdiği ile hükmet onların keyiflerine uyma; Allah'ın sana indirdiğinin bir kısmından seni sapıtacaklar diye kaçın onlardan. Eğer onlar yüz çevirirlerse, bil ki Allah, bazı günahları sebebiyle kendilerini mutlaka musibete uğratmak istiyordur. İnsanlardan birçoğu muhakkak ki Allah'ın emrinden dışarı çıkarlar...".
Daha sonra Allah "(Ve şu emri indirdik:) Aralarında Allah'ın indirdiği ile hükmet, onların keyiflerine uyma..." buyurmuştur. Bu ifâdeyle ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Şayet ifâdesi neye atfedilmiştir?" denilirse, biz deriz ki bu, "(Habibim) sana da Kitabı gönderdik..." (Mâide, 48) ifâdesindeki lafzına atıftır. Buna göre Sanki, "Ve Biz sana... hükmedesin diye ... indirdik" denilmek istenmiştir. Emir fiilleri de, diğer fiiller gibi bir fiil olduğu için, başına edatı gelebilir. Bu sözün (Maide. 48) kelimesine atfedilmesi de caizdir. Buna göre kelamın takdiri "Biz onu sana hak ile ve ...hükmedesin diye indirdik" şeklindedir. Cenâb-ı Hak "Onların keyfilerine uyma..." buyurmuştur. Biz daha önce, yahudilerin bir araya gelerek, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'i dinini tahrif etmeye sevketmek istediklerini; Allahü teâlâ'nın da, O'nu bundan koruyup muhafaza ettiğini söylemiştik.
İkinci Mesele
Alimler bu âyetin, İster aralarında hükmet İster onlardan yüz çevir" (Maide, 42) buyruğundaki muhayyerliği neshettiğini söylemişlerdir.
Üçüncü Mesele
Önceki âyette zikredilmesine rağmen, burada da "hükmetmek..." emrinin tekrar zikredilmesi, ya te'kid içindir; ya da bunlar, Hazret-i Peygamber'in her ikisiyle de hükmetmekle emrolunduğu ayrı iki hükümdür. Çünkü o yahudiler, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in hükmüne, hem zina eden evli hakkında; hem de aralarında öldürülmüş dan bir maktul hususunda başvurmuşlardı.
Allah'ın Bazı Buyruklarından Uzaklaşma Tehlikesi
Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Allah'ın sana indirdiğinin bir kısmından seni sapıtacaklar diye, kaçın onlardan" buyurmuştur. İbn Abbas şöyle der: "Cenâb-ı Hak bu buyruğuyla, "Onlar seni kendi hevâ ve arzularına döndürmek istiyorlar..." mânasını kastetmiştir. Çünkü, haktan bâtıla dönen herkes, fitneye düşürülmüş demektir. Hak teâlâ'nın, "...nerdeyse seni bile nerdeyse fitneye düşüreceklerdi..." (İsra. 73) ifâdesi de bu anlamdadır. Buradaki fitne, onların, haktan saptıran ve batıla düşüren sözlerinde bulunan fitnedir. Nitekim Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de, "Allahım, hayatın (hayatta karşılaşılan şeylerin) fitnesinden sana sığınırım" Müslim, MMActd, 132 (1/413). buyurmuştur. Bu, doğru ve hak yoldan sapmak, saptırmak demektir." İlim erbabı şöyle demiştir: Bu âyet, peygamberlerin de hata edip unutmalarının caiz olduğuna delâlet etmektedir. Çünkü Allahü teâlâ, "Allah'ın sana İndirdiğinin bir kısmından seni sapıtacaklar diye, kaçın onlardan..." buyurmuştur. Peygamberin bu gibi şeyleri kasten yapması ise caiz değildir; binâenaleyh geriye, sadece hatâ etme ve unutma hali kalır.
Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Eğer onlar yüz çevirirler, yani senin hükmünü kabul etmezlerse, bil ki Allah, bazı günahları sebebiyle kendilerini mutlaka musibete uğratmak istiyordur" buyurmuştur. Bu ifâdeyle ilgili iki mesele vardır:
Birinci Mesele
Bu sözden maksat, "Cenâb-ı Hak, onları dünyada iken, bazılarının işlemiş olduğu günahların cezası ile onları imtihan eder. Ki bu da O'nun seni, onlara hükümran kılıp onları öldürmek ve sürgün etmek suretiyle, onlara azap etmesidir" şeklindedir. Allah bu âyette, "bazı günahları sebebiyle..." buyurmuştur. Çünkü yahudiler, dünyada iken günahlarının bir kısmıyla cezalandırılmışlar ve onların, günahların bir kısmıyla cezalandırılmaları, helak (olup yok) olmalarına kâfi gelmiştir. Allah en iyi bilendir.
İkinci Mesele
Bu âyet, her şeyin Allah'ın iradesiyle olduğunu göstermektedir. Çünkü Cenâb-ı Hakk'ın, onları bazı günahları sebebiyle musibete uğratmayı dilemesi, murad etmesi, ancak onların günah işlemelerini murad etmiş olmasıyla mümkündür. Bu da Cenâb-ı Hakk'ın, hem hayrı hem de şerri irade ettiğine delâlet eder.
Daha sonra Cenâb-ı Hak, "İnsanlardan birçoğu muhakkak ki, Allah'ın emrinden dışarı çıkarlar" buyurmuştur. Yani, "İnsanların pekçoğu küfürde diretip bu hususta haddi aşmışlardır. Zira Allahü teâlâ'nın hükmünden yüz çevirmek, büyük bir isyan olup küfürde çok ileri gitmektir."
Müminler İçin Allah'ın Hükmünden Daha Güzel Yoktur
50
"Onlar hâla, câhiliyyenin hükmünü mü arıyorlar? Şüphesiz ve kafi bir kanaate sahip olacak bir kavm için hükmü Allah'tan daha güzel olan kim bulunabilir ki!".
Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Onlar hâlâ, câhüiyyenin hükmünü mü arıyorlar?" buyurmuştur. Bu cümleyle ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
İbn Âmir, tâ harfiyle ve muhâtab sîgasıyla, "arıyorsunuz"; diğer imamlar ise, yâ harfiyle ve gâib sîgasıyla (......) şeklinde okumuşlardır. Sülemî, mübtedâ yaparak ifâdesini merfû olarak okumuş, (......) kelimesini de haber vermiştir. Haber tarafından mübtedâya râci olacak olan aid zamirini, açık olduğu için düsürmüştür. Katâde ise, (......) şeklinde okumuştur. Ki, bu okunuşa göre ifâdenin mânası şudur: "Onlar talep edip peşine düştükleri bu hükümle, ancak câhiliyye hakimleri gibi hükmederler..." Bu kimseler, kendi arzularına uyarak, Hâtemu'n-nebiyyîn olan Hazret-i Muhammed'in de, o hakimler gibi bir hakim olmasını istemişlerdir.
İkinci Mesele
Âyetle ilgili şu iki izah yapılmıştır:
1) Mukâtil şöyle demiştir: "Allah, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'i peygamber olarak göndermeden önce, Kurayza ile Nadir arasında bir kan davası bulunmaktaydı. Cenâb-ı Hak Hazret-i Muhammed'i peygamber olarak gönderince, bunlar Hazret-i Muhammed'in hakemliğine başvurdular. Bunlardan Kurayzaoğulları şöyle demişti: "Nadîroğulları bizim kardeşlerimizdir. Babamız, dinimiz ve kitabımız tektir.. Binâenaleyh, şayet Nadîroğulları bizden birisini öldürürse bize yetmiş "vesak" (ölçek) hurma verirler. Eğer biz onlardan birisini öldürürsek, o zaman onlar bizden, yüzkırk "vesak" hurma alırlar.. Bizi yaraladıkları zaman verecekleri diyet (erş), onların yaralanmalarına mukabil verilecek olan diyetin yarısıdır.. Binâenaleyh sen, bizimle onlar arasında hükmet.." Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): "Ben, Kurayzalı olan birisinin kanının, Nadirli olan birisinin kanına; Nadirli birisinin kanının, Kurayzalı birisinin kanına denk ve müsavi olduğuna hükmediyorum.. Bunlardan birisinin diğerine ne kan, ne diyet, nede "erş" (yaralama diyeti) hususunda bir üstünlüğü yoktur" dedi. Bunun üzerine Nadiroğulları kızarak, "Biz senin hükmüne razı olmuyoruz; çünkü sen bizim düşmanımızsın..." dediler de, işte bunun üzerine de Cenâb-ı Hak, "Onlar hâlâ, câhiliyye hükmünü mü, yani câhiliyyedeki ilk hükümlerini mi arıyorlar?" âyetini indirdi."
Şu da ileri sürülmüştür: Onların zayıflarına, güçsüz ve arkasız kimselerine bir hüküm vacip olduğu zaman, onlar bu kimseleri, o hükmü yerine getirmeye mecbur tutuyorlardı. Ama onların güçlü ve arkalı olanlarına, kodamanlarına ise bir hüküm vacip olduğunda, o zaman onlar o kimseyi bundan sorumlu tutmazlar ve cezanın uygulanmasını istemezlerdi. İşte Cenâb-ı Hak bu âyet ile, onları böylesi davranıştan men etmiştir.
2) Bu âyetle, yahudilerin ehl-i kitap ve ilim sahibi olmalarına rağmen, sırf cehalet ve apaçık bir hevâ ve arzu demek olan câhiliyye hükmünü arayıp peşine düştükleri için, onları ayıplamak mânası kastedilmiştir.
Daha sonra Allah, "Şüphesiz ve katî bir kanâate sahip olacak bir kavm için, hükmü Allah 'tan daha güzel kim olabilir ki!" buyurmuştur.
kelimesinin başındaki lâm, tıpkı "daha ne duruyorsun, geliver" (Yusuf, 23) tabirinde olduğu gibi, beyân içindir. Yani bu hitap, ve bu soru, yakînen inanan kimseler içindir. Çünkü, hüküm bakımından Allah'tan daha âdil ve beyân bakımından daha güzel olan hiç kimsenin bulunmadığını, ancak bunlar bilirler, anlarlar.
Gayr-i Müslimler! Dost Edinmeyin
51
"Ey iman edenler, ne yahudileri ne de hristiyanlan kendinize dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostlarıdırlar. İçinizden kim onları dost edinirse, o da onlardandır. Şüphesiz Allah, o zalimler topluluğuna hidâyet vermez".
Cenâb-ı Hak "Ey iman edenler, yahudileri de, hristiyanlan da kendinize dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostlarıdırlar" buyurmuştur.
Bil ki bu ifâdede söz, "dostlar..." kelimesiyle tamamlanmıştır. Daha sonra Cenâb-ı Hak, söze yeniden başlayarak "Onlar birbirlerinin dostlarıdırlar" buyurmuştur. Rivayet olunduğuna göre Ubâde İbnu's-Samit (radıyallahü anh), Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e gelmiş ve O'nun yanında yahudilerin dostluğundan teberrî etmiş (yani ilişkisini kestiğini açıklamıştı). Bunun üzerine münafık Abdullah İbn Übey, 'Ama ben o yahudilerden uzaklaşmıyorum. Çünkü o zaman başıma belalar gelmesinden korkuyorum" demişti. İşte bu âyet, bu sebeple nazil olmuştur. Âyetteki, "Ne yahudileri, ne de hristiyanlan kendinize dost edinmeyin" buyruğu, "Onlardan yardım istemeye yönelmeyiniz ve onlara karşı sevgi, dostluk göstermeyiniz" demektir.
Cenâb-ı Allah daha sonra, "İçinizden kim onları dost edinirse, o da onlardandır" buyurmuştur. İbn Abbas(radıyallahü anh): "Hak teâlâ, bununla sanki o, onlar gibidir" manasını murad etmiştir" der. Bu ifade, din konusunda muhalif ve farklı olan kimseden mutlaka uzaklaşılması hususunda, Hak teâlâ'nın te'kidli ve bir açıklamasıdır. Bunun bir benzeri de, "Kim onu tatmaz ise, o bendendir" (Bakara, 249) âyetidir.
Sonra Allahü teâlâ, "Şüphesiz Allah, o zâlimler topluluğuna hidayet vermez" buyurmuştur. Ebû Musa el-Eş'ârî (radıyallahü anh)'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Hazret-i Ömer (radıyallahü anh)'e, "Benim hristiyan bir kâtibim var" dedim. O da, "Hay Allah canını alasıca! Sana ne oluyor? Bir mü'mini kâtip edinsene. Allah'ın, "Ey İman edenler, ne yahudileri ne de hristiyanları kendinize dost edinmeyin" âyetini hiç duymadın mı?" dedi. Ben de: "Onun dini kendine âit, bana lazım olan onun yazısıdır" dedim. Bunun üzerine; "Madem ki Allah onları hor ve hakir kılmıştır, ben onlara ikram etmem. Madem ki Allah onları zelil kılmıştır, ben onları azîz kılmam. Madem ki Allah onları rahmetinden uzaklaştırmıştır, ben onları yaklaştırmam" dedi. Ben de: "Basra işi (yani işim), ancak onunla halloluyor" dedim. Hazret-i Ömer: "Haydi hristiyan öldü, yani farzet ki o kâtip öldü, o zaman ne yapacaksın. Onu öldükten sonra da çalıştıracak değilsin. O halde, şimdilik onu çalıştır ama, yerine mutlaka birisini bul" dedi."
Bazı Münafıkça Tutumlar
52
"İşte kalplerinde bir hastalık bulunan kimselerin, "Başımıza bir felâket gelmesinden korkuyoruz" diyerek, aralarında koşuştuklarını görürsün. Belki Allah fethi veya kendi katından bir emri getirecek ve onlar, İçlerinde gizledikleri şeyden dolayı pişman olacaklar".
Bil ki bu âyetteki, "Kalplerinde bir hastalık bulunan kimseler" tabiri ile Abdullah İbn Übeyy ve arkadaşları gibi münafıklar kastedilmiştir. Âyetteki "aralarında koşuşurlar" ifâdesinin mânası ise, "Onlar, yahudileri ve Necran hristiyanlarını sevme hususunda adetâ yarışırlar. Çünkü o yahudi ve hristiyanlar zengin idiler ve bu münafıklara, işleri hususunda yardımcı olup, borç para veriyorlardı. Bundan dolayı münafıklar da, "Biz, başımıza bir felâket gelmesinden korktuğumuz için, onlarla içli-dışlı oluyoruz" diyorlardı. Vahidî(r.h), "dâire" kelimesinin, "devlet" kelimesi gibi, "devâirü'd-dehri" (zamanın belâları) tabirinden alındığını, "dâire" (dönen şey) lafzının, bir kavimden, diğer bir kavme dönüp dolaşan belâ, bozguna uğrama, korkunç hadiseler gibi, kendisinden korkulan bir musibet mânasında olduğunu, devletin (saltanat ve şansın, insanlar arasında) dönüp dolaşması gibi, devâirin (belâların) da dönüp dolaştığını söylemiştir.
Zeccâc: "Bunun, "Biz, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in işinin, tam yerine oturmadığından endişeleniyoruz ve işin tersine dönerek başlangıçtaki (mağlup) halini alabileceğini hesaba katıyoruz" mânasında olduğunu söylemiştir.
Daha sonra Allah "Belki Allah, fethi veya kendi katından bir emri getirecek ve onlar, içlerinde gizledikleri şeyden dolayı pişman olacaklar" buyurmuştur.
Müfessirter, Allah'ın kendisi için kullandığı (belki) lafzının, mutlaka manasına geldiğini, çünkü kerîm olan Allah, yapacağı hayırlı bir İş hususunda, insanlara ümid verince, bu insanların kendisine iyice bağlandığı ve olmasını ümit ettiği vaad-i ilâhî mesabesindedir. Buna göre âyetin mânası: "Allah mutlaka, Resûlullah'ı ve müslümanları düşmanlarına galip getirmek suretiyle, fethi müyesser edecek yahut da yahudilerin kökünü kurutacak veyahut da onları beldelerinden çıkaracak, böylece de münafıkları vesveselerinden dolayı bin pişman edecek, katından olan bir işi mutlaka verecektir" seklinde olur. Çünkü o münafıklar, Resûlullah'ın başarısının devamından şüphelenerek, "Biz onun bu işinin tamamlanacağını ve süreceğini sanmıyoruz. Görünen o ki, saltanat ve galibiyet şansı, düşmanlarının olacak" diyorlardı. Denildi ki, âyetteki "veya kendi katından bir emir (iş)" ifâdesinden murad, "Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e, münafıkların sırlarını açıklaması ve onları öldürmesi emredilir de, onlar yaptıklarına bin pişman olurlar" demektir.
İmdi şayet, "Birşeyi doğru bir şekilde taksim etmenin şartı, o şeyin birbirine zıd, iki tarafının bulunmasıdır. Halbuki Cenâb-ı Hakk'ın, "Belki Allah fethi veya kendi katından bir emri getirecek..." buyruğu böyle değildir. Çünkü fethi getirme (nasip etme) hususu, "kendi katından bir emir" ifâdesine dahildir" denilir ise, biz deriz ki: Bu sözün mânası, "veya insanların kesinlikle katkısı bulunmadığı bir emri (işi) getirir" şeklindedir. Bu tıpkı, kalplerine Allah'ın korku saldığı ve bu yüzden de, hiç savaşmaksızın kendi elleri ile teslim olan Benî Nadîr yahudilerinin hâdisesinde olduğu gibidir.
53
"iman edenler de, "Her halükârda sizinle beraber olacakları hususunda, var güçleriyle Allah'a yemin edenler bunlar mı? Onların bütün yaptıkları boşa gitmiştir. Böylece onlar hüsrana uğrayanlardan oldular" derler".
Bu âyetle ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
İbn Kesir, Nâfî ve İbn Amir, âyetin başını "vâv"sız olarak okumuşlardır. Bu, Hicaz ve Şam mushaflarında da böyledir. Diğer kıraat imamları ise vâv ile okumuşlardır. Bu da, Irak mushafına uygundur.
Vahidî (r.h) şöyle demiştir: "Burada vâv harfinin hazfedilmesinin ve getirilmesinin bir farkı yoktur. Çünkü (vâvın getirilmesi halinde), bu cümlenin, üzerine atfedildiği cümle ile ilgili bir irtibatı vardır. Zira bir önceki âyetteki, "aralarında koşuşurlar" ifâdesi ile anlatılan kimseler haklarında mü'minlerin, "...Allah'a yemin edenler bunlar mı?" dediği kimselerdir. Binâenaleyh her iki cümlede de, diğeri ile ilgili bir husus bulunduğu için, bunları birbiri üzerine vâv ile veya yâvsız atfetmekpüzel ye yerinde olur. Bunun bir benzeri de "(Ashab-ı Kehfin sayısı) üçtür, dördüncüleri köpekleridir ' diyecekler; "Beştir, altıncıları köpekleridir" diyecekler'"(Kehf. 22) âyetidir. Bu âyetteki her bir cümlede de, atıf vâvının zikredilmesine ihtiyaç bırakmayan müşterek bir hususdan bahsedilmektedir. Bundan sonra Cenâb-ı Hak, "ve "Yedidir, sekizincileri köpekleridir" diyecekler" (Kehf, 22) buyurmuş ve başına atıf vâvı getirmiştir. İşte bu âyet, vâvın getirilmesinin de, getirilmemesinin de caiz olduğunu göstermektedir. Keşşaf sahibi: "Vâv'ın hazfı, "mü'minler o zaman ne derler?" diye soran birisine cevap olarak düşünülmesine göredir. Bu soruya şöyle cevap verilmiş olur: "İman edenler, "Yemin edenler bunlar mı?" derler" der.
Bu âyetin kıraati hususunda daha bir başka yönden de kıraat farkı vardır. Buna göre Ebû Amr, âyeti "iman edenlerin şöyle şöyle demeleri beklenir" manasında, şeklinde nasb ile okumuştur. Bu fiili merfû olarak okuyan kimse ise, başındaki vâv harfini, iki cümleyi birbirine atfeden vavı atıf saymıştır. Vâv harfini hazfeden kimsenin kıraati de bu merfû okuyuşa delalet etmektedir.
İkinci Mesele
Mü'minlerin bu sözü söylemelerindeki fayda şudur: Mü'minler, yahudi ve hristiyanlara dostluk gösterdikleri için münafıkların haline şaşmakta ve şöyle demektedirler: "O (münafıklar), bizimle beraber ve bizim yardımcılarımız oldukları hususunda, var güçleri ile yemin etmektedirler. O halde nasıl olur da, bizim düşmanlarımızın dostu olur, onlarla birarada bulunmaktan ve onlarla yardımlaşmaktan hoşlanırlar!"
Üçüncü Mesele
Âyetteki "bütün yaptıkları boşa gitmiştir" buyruğunun, mü'minlerin sözünün devamı olması muhtemel olduğu gibi, Allah'ın kendi sözü olması da muhtemeldir. Buna göre mâna, "Şu anda yahudi ve hristiyanlara dostluk gösterdikleri için, iddia ettikleri imanları gitmiş ve yaptıkları bütün hayırlar boşa gitmiştir. Böylece o münafıklar hem dünyada, hem de âhirette hüsrana (zarara) uğramışlardır. Çünkü yaptıkları ameller boşa gidince, bu işleri yaparken çektikleri sıkıntı ve zorluklar ise yanlarına kalmış, o amellerin hiçbir semeresini görememişler, aksine dünyada lanete, âhirette ikâba müstehak olmuşlardır" şeklindedir.
Allah Lâyık Olanı Din Hizmetinde Çalıştırır
54
"Ey iman edenler, içinizden kim dininden dönerse (dönsün), Allah, mü'minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı onurlu ve çetin, kendisinin seveceği ve kendisini seven bir kavim getirir ki onlar Allah yolunda savaşırlar ve hiçbir kınayanın kınamasından çekinip korkmazlar. Bu, Allah'ın bir lütfudur. Onu, dilediğine verir. Allah (ihsanı) geniş ve alimdir".
Bu âyetle ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
İbn Âmir ve Nâfî, âyetteki (......) kelimesini, iki dal harfi ile, şeklinde; diğer kıraat imamları ise, şeddeli tek bir dâl ile, (......) şeklinde okumuşlardır. Birinci kıraat şekli bu fiilin muza'af (sonu şeddeli) olduğunu göstermek içindir, ikincisi de idğamdan ötürüdür. Zeccâc şöyle demiştir: İki dâl harfini belirterek okumak asıldır. Çünkü muza'af harflerden İkincisi sakin olduğu zaman, her iki harf de açıkça gösterilir. Bunun bir benzeri "Eğer size bir yara değmişse..." (Al-i imran.140) âyetidir. Dil bakımından bunu, şeklinde söylemek de caizdir.
Hazret-i Peygamber Devrinde Dinden Dönenler
Keşşaf sahibi, "irtidâd eden (dinden dönen)lerin, onbir kabile olduğunu" söylemiştir. Bunlardan üçü, daha Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) hayatta iken irtidâd etmişlerdir:
a) Benû Müdliç Kabilesi: Bunların liderleri, kendisine Zü'l-hımâr da denilen Esvedül-Ansî'dir Bu bir kâhin idi. Yemen'de peygamberlik iddiasında bulunmuş ve Yemen'in bazı bölgelerini istilâ ederek, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in zekat memurlarını oralardan çıkarmıştı. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Yemen valisi Mu'az İbn Cebel (radıyallahü anh)'e ve ileri gelenlerine mektup yazmıştı. Hak teâlâ, Esved ül-Ansî'yi, Feyrûz ed-Deylemî'nin eliyle öldürmüştü. Şöyle ki Feyrûz ona bir gece baskını yapmış ve onu öldürmüştü. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), onun öldürülüşünü, öldürüldüğü gece haber vermiş ve müslümanlar buna sevinmişlerdi. Ertesi gün Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) vefat etmişti. Esved'in öldürüldüğüne dâir haber ise, ancak Rebîü'l-evvel ayının sonunda Medine'ye ulaşmıştı.
b) Müseylimetül-Kezzâb'ın kavmi Benû Hanîfe Müseylime, peygamberlik iddiasında bulunmuş ve Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e şöyle bir mektup yazmıştı: "Allah'ın resulü Müseylime'den, Allah'ın resulü Muhammed'e! Şunu bilesin ki yeryüzünün yarısı benim, yarısı da senin..." Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ona, "Allah'ın Resulü Muhammed'den, Müseylimetü'l-Kezzâb'a (yalancı Müseylime'ye)! Şunu bil ki, yeryüzü Allah'ındır. O, onu, dilediği kuluna miras yapar. İyi âkibet muttekîlerindir" diye cevap vermiştir. Sonra Hazret-i Ebû Bekir (radıyallahü anh), (halifeliği döneminde) İslam ordusunu üzerine gönderip onunla savaşmış ve Müseylime, Hazret-i Hamza (radıyallahü anh)'yı (Uhud'da) öldürmüş olan Hazret-i Vahşî (radıyallahü anh) tarafından öldürülmüştür. Hazret-i Vahşî (radıyallahü anh), bundan sonra şöyle derdi: Câhiliyye (küfür) dönemimde insanların en hayırlısını, İslâm dönemimde de insanların en şerlisini öldürdüm."
c) Tuleyha İbn Huveylid'in kabilesi olan Benû Esed: Tuleyha, peygamberlik iddiasında bulunmuş, bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Halid İbn Velid (radıyallahü anh)'i ordusu ile onun üzerine göndermişti. Tuleyha, savaşta hezimete uğramış ve Şam'a kaçmıştı. Daha sonra müslüman olmuş ve İslam'ın gereğini çok güzel yerine getirmişti.
Hazret-i Ebû Bekir ve Hazret-i Ömer Devrinde Mürted Olanlar
Diğer yedi kabile de, Hazret-i Ebû Bekir (r.h)'in halifeliği döneminde irtidâd etmişlerdir ki bunlar şu kabilelerdir:
d) Uyeyne İbn Hısn'ın kavmi olan Fezâre kabilesi;
e) Kurre İbn Selemeti'l-Kuşeyrî'nin kavmi olan Katafân kabilesi;
f) Fücâe İbn Abdi Yâleyl'in kavmi olan Selîmoğulları kabilesi;
g) Mâlik İbn Nuveyre'nin kavmi olan Benû Yerbû' kabilesi;
h) Secah bintü'l-Münzir'in kavmi olan Temîmoğullarının bir kısmı ki Secâh isimli bu kadın da peygamberlik iddiasında bulunmuş ve Müseylimetü'l-Kezzab ile evlenmişti.
i) Eş'as İbn Kays'ın kavmi olan Kinde kabilesi ve;
k) Hutân İbn Zeyd'in kavmi olan Bahreyn'deki Benû Bekr İbn Vâil kabilesi...
Allahü teâlâ, Hazret-i Ebû Bekir (radıyallahü anh)'in eli ile, bütün bu kabilelerin hakkından gelmişti.
Bir kabile de, Hazret-i Ömer zamanında irtidâd etmişti. Bu da Cebele b. el-Eyhem'in kavmi olan Gassan kabilesi idi. Bu Cebele, Hazret-i Ömer'in zamanında müslüman olmuştu. O, elbisesinin eteklerini yerlerde sürüyerek bir gün Kabe'yi tavaf ediyordu. Derken bir adam, onun elbisesinin eteğine bastı. Buna kızan Cebele, ona bir tokad vurdu. O adam, Hazret-i Ömer'e şikayette bulununca Hazret-i Ömer (radıyallahü anh), o adam için Cebele'ye kısas uygulanmasına hükmetti. Fakat adam isterse onu affedebilecekti. Bunun üzerine Cebele: "Bin dinar verip, o hakkını satın alayım" dedi. Ama adam kısastan vazgeçmeyince, Cebele, teklif ettiği fidyeyi on bin dinara kadar arttırdı. Adam kısasta diretince, Cebele, Hazret-i Ömer (radıyallahü anh)'den mühlet istedi. Hazret-i Ömer de ona bir mühlet verdi. O da Bizans'a kaçıp irtidâd etti.
Üçüncü Mesele
Âyetin mânası şudur: "Ey iman edenler, sizden kim kâfirleri dost edinir de, dininden irtidâd ederse, bilsin ki Allahü teâlâ, bu dine en güzel bir şekilde yardım edecek olan başka kavimler getirir."
Hasan el-Basri (radıyallahü anh) şöyle demiştir: "Allahü teâlâ, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in vefatından sonra bir kavmin İslam'dan döneceğini bildiği için, müslümanlara, kendisini seven ve kendilerini sevdiği bir kavim getireceğini haber vermiştir." Buna göre bu âyet, bir gaybi haberdir. Bu, haber verildiği gibi tahakkuk etmiş ve böylece bir mucize olmuştur.
Âyette Geleceği Bildirilen Kavim
Alimler, bu kavmin kimler olduğu hususunda ihtilaf etmişlerdir. Hazret-i Ali, Hasan el-Basrî, Katade, Dahhâk ve İbnu Cüreyc, "bunların, Hazret-i Ebû Bekir (radıyallahü anh) ve onun askerleri olduğunu; çünkü mürted kabilelerle bunların savaştıklarını" söylemişlerdir.
Hazret-i Âişe (radıyallahü anhnha) ise, "Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) vefat edince birçok Arap kabilesi irtidâd etmiş ve münafıklık yayılmıştı. Babam (Hazret-i Ebû Bekir'in) başına ise, koca koca dağların başına gelse onları darmadağınık edecek büyük gaileler gelmişti" demiştir.
Süddî: "Bu âyet, Ensâr hakkında nazil olmuştu. Çünkü Allah'ın Resulüne yardım edip, İslam'ın muzaffer olması için, O'nu destekleyen ve takviye edenler onların tâ kendileridir" demiştir.
Mücâhid de: "Bu âyet Yemenliler hakkında nazil olmuştur" demiştir.
Merfû olarak rivayet edilen bir hadise göre, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), bu âyet nazil olduğu zaman, Ebû Mûsâ el-Eşârî'yi göstererek, "Âyette bahsedilenler, şunun kavmidir" demiştir.
Diğer âlimler ise bu kavmin, Farslılar (İranlılar) olduğunu söylemişlerdir. Çünkü rivayet edildiğine göre, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e bu âyet sorulduğu zaman o, eliyle Selmân-ı Fârisî (radıyallahü anh)'nin omuzuna vurmuş ve "Bu kavim bu ve bunun arkadaştandır" diyerek, "Eğer din, Süreyya yıldızına asılı olsa ûahi, Fârisilerden bazı yiğitler onu alacaklardır" Buhâri, Tefsir-i Sûrett'l-Cum'a. buyurmuştur.
Diğer bir kısım âlim ise, bu âyetin Hazret-i Ali hakkında nazil olduğunu söylemişlerdir. Bunlara göre, şu iki husus buna delâlet etmektedir:
a) Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Hayber günü sancağı Hazret-i Ali'ye verdiği zaman "Andolsun ki yarın sancağı öyle birine vereceğim ki o, Allah'ı ve peygamberi sever, Allah ve Resulü de onu sever" demiştir. Âyette zikredilen sıfat, işte budur.
b) Allahü teâlâ bundan sonra, "Sizin yâriniz ancak Allah'dır, O'nun peygamberidir. Allah'ın emirlerine boyun eğici olarak, namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren o mü'minlerdir" (Mâide, 55) buyurmuştur. Bu âyet Hazret-i Ali hakkındadır. Binâenaleyh bundan önceki âyetin de onun hakkında olması daha uygundur. İşte âyet hakkında söylenen sözlerin tamamı bundan ibarettir.
Bizim de bu âyetle ilgili söyleyeceğimiz şeyler vardır:
Bu Âyetin (Maide 54), Rafizîlerin İddiasını Çürütmesi
Birinci Makam: Bu âyet, Râfizîlerden İmâmiyye mezhebinin bozukluğunu gösteren en kuvvetli delillerden biridir. Çünkü onlara göre, Hazret-i Ebû Bekir (radıyallahü anh)'in halifeliğini ve imametini (devlet başkanlığını) kabul eden herkes kâfir ve mürted olmuştur. Çünkü onlara göre bu kimseler, Hazret-i Ali (radıyallahü anh)'nin imam (devlet başkanı) olacağına dâir açık nassı inkâr etmişlerdir. Biz de deriz ki: Şayet durum böyle olsaydı, 'İçinizden kim dininden dönerse, Allah mü'minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı onurlu ve çetin, kendisinin seveceği ve kendisini seven bir kavim getirir..." (Mâide, 54)âyetinin de delâlet ettiği gibi, Cenâb-ı Hak, onlarla muharebe edip perişan eden ve onları hak dine çeviren bir topluluk getirirdi. Çünkü âyette geçen (kim) kelimesi, şart sadedinde gelmiş olup, umûm ifâde eder. Böylece bu âyet, Allah'ın İslam'dan dönen herkesi perişan edip püskürtecek, saltanatlarını yıkacak olan bir topluluk getireceğine delâlet eder. Binâenaleyh, Hazret-i Ebû Bekri hilâfete getirenler şayet böyle olsaydı, o zaman bu âyetin hükmüne göre, Allahü Teâlâ'nın onları ezecek ve mezhepleri, bu dinlerini iptal edecek bir topluluğu getirmesi gerekirdi... Halbuki durum böyle olmayıp, tam aksi ortaya çıkmıştır. Zira mezheplerinin bâtıl olduğunu bildiğimizden itibaren, sıkıştırılıp perişan edilen ve bâtıl iddialarını yaymaktan men edilenler Rafızîlerdir... İşte bu görüş, insaflı olan herkes için çok açık ve net bir görüştür.
Bu Âyetin Hazret-i Ebû Bekir'in Hilafetini Müjdelemesi
İkinci Makam: Biz bu âyetin, Hazret-i Ebû Bekir (radıyallahü anh) hakkında nazil olduğunun söylenmesinin vacip olduğunu iddia ediyoruz. Bunun delili şu iki şeydir:
a) Bu âyet, dinden dönenlerden bahsetmektedir. Yukarıda da izah ettiğimiz gibi, mürtedlerle savaşmayı üstlenmiş olan zât, Ebu Bekir'dir. Bu âyetle, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in kastedilmiş olması da mümkün değildir. Çünkü Hazret-i Muhammed'in mürtedlerle savaştığı vaki değildir. Bir de âyette "Allah getirecektir..." buyurmuştur ki bu ifâde, hâle değil, istikbâle ait bir ifâdedir. Binâenaleyh bu toplulukların, bu hitabın vaki olduğu sırada mevcut olmamaları gerekir.
Buna göre şayet, "Bu sizin aleyhinize de bir sözdür. Çünkü, Ebü Bekr (radıyallahü anh), o zaman mevcut idi" denilirse, biz deriz ki:
Buna şu iki bakımdan cevap veririz:
1) Ebû Bekr in, kendileriyle (ordu kurup da) mürted olanlara karşı savaşmış olduğu kimseler, o anda mevcut değillerdi...
2) Âyetin manası şöyledir: "Allahü teâlâ, "Bu harbi yapabilecek, güçlü ve muktedir bir kavim getireceğini" söylemiştir. Binâenaleyh, Ebû Bekir o anda mevcut ve bulunuyor ise de, o anda kendi başına harbetme, emretme ve yasaklar koyma yetkisine sahip değildi. Böylece soru kendiliğinden ortadan kalkar ve bundan maksadın, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) olmasının mümkün olmadığı ortaya çıkar.
Yine, bundan muradın Hazret-i Ali olması da mümkün değildir. Çünkü Hazret-i Ali'nin 'ehl-i Ridde" ile savaşması vaki olmamıştır. O halde bu âyeti nasıl ona hamledebiliriz?
İmdi şayet onlar; "Aksine, Hazret-i Ali'nin savaşı mürtedlerle olmuştur; Zira Hazret-i Ali'ye, imamet hususunda karşı gelen herkes, mürted olmuştur" denilirse, biz deriz ki:
Bu iddia şu iki bakımdan bâtıldır:
1) "Mürted" sözü, sadece ve sadece İslamî kanunları terkeden kimselere şamildir. Halbuki, Hazret-i Ali'ye karşı çıkanlardan hiçbiri, zahiren böyle değillerdi. Ve yine hiç kimse, "Hazret-i Ali'nin İslâm'dan çıktıkları için onlarla savaştığım" söylememiştir. Ve Hazret-i Ali (aleyhi's-selam) da onları katiyyen mürted olarak adlandırmamıştır. Binâenaleyh, -Allah kendilerine lanet etsin- şu Rafizîlerin söylemiş oldukları bu söz var ya, hem bütün müslümanlara, hem de Hazret-i Ali'ye atılmış bir iftiradır.
2) Şayet, imamet konusunda Hazret-i Ali'ye karşı çıkan herkes mürted olsaydı, o zaman hem Hazret-i Ebû Bekr'in hem de onun taraftarlarının mürted olduklarını söylemek gerekirdi. Eğer bu da böyle olsaydı, bu âyetin açık hükmüne göre, Allah'ın onları (Hazret-i Ebû Bekr ve taraftarları) ezen ve onları sahih olan dine yeniden döndüren bir topluluk getirmesi gerekirdi. Bunun böyle olduğu kesinlikle görülmediğine göre, biz, imâm konusunda Hazret-i Ali'ye karşı gelmenin irtidâd olmayacağını anlamış oluruz. Bu bir irtidâd olmadığına göre, âyetin Hazret-i Ali hakkında olduğunu söylemek mümkün olmaz. Çünkü âyet dinden dönenlerle savaşan kimselerden bahsetmektedir.
Bu âyetin, Yemenliler ve Farslılar hakkında nazil olduğunun söylenmesi de mümkün değildir. Çünkü bunların da, mürtedlerle savaştığı vaki olmamıştır. Onların böyle bir savaş yaptıklarını söylesek bile, onlar böyle bir savaşta ancak teba'a, idare edilen ve geriden gelen kimseler olarak bulunmuşlardır. Halbuki o hadisede, reîs olan ve emrine itaat edilen şahıs, Hazret-i Ebû Bekir'dir. Âyetin böyle bir ibâdette (mürtedlerle savaşta) aslolan, temel olan reis ve emrine uyulan kimse hakkında olduğunu söylemek, onun teba'a, idare edilen ve geriden gelen kimseler hakkında olduğunu söylemekten daha uygun olduğu herkesçe malumdur. Böylece zikrettiğimiz bu açık delillerle de, âyetin Hazret-i Ebû Bekr hakkında olduğu ortaya çıkmış olur.
b) Biz şöyle de diyebiliriz: Farzedelim ki, Hazret-i Ali mürtedlerle savaşmıştır.. Ancak ne var ki Hazret-i Ebû Bekr'in mürtedlerle yapmış olduğu savaşın İslâm'daki nam ve ehemmiyeti Hazret-i Ali'nin imamet konusunda kendisine karşı gelenlerle yapmış olduğu savaştan daha büyük ve daha yücedir.. Bu böyledir, zira Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) irtihâl edince, Arapların harekete geçip isyan ettikleri; Hazret-i Ebû Bekr'in de Tuleyha ve Müseylime'yi kahreden kişi olduğu, mütevâtir olarak bilinmektedir... Çünkü, irtidâd eden o yedi fırka ile savaşan, Ebû Bekr (radıyallahü anh)'dir. Ve yine, zekât vermeyenlerle savaşan da O'dur. Hazret-i Ebû Bekir bunları yapınca, İslâmiyet yeniden rayına oturmuş, ihtişamı büyümüş ve devleti güçlenip, kuvvetlenip genişlemişti... Ama, iş (halifelik) Hazret-i Ali'ye geçtiği sırada İslâm, şarkta ve garbta kuvvet bulmuş, dünyanın krallarının boyunları kırılmış, İslâm bütün din ve milletlere hükümran olmuştu. Böylece İslâm'ın güç bulup kuvvetlenmesinde Hazret-i Ebû Bekir'in yaptığı savaşların, Hazret-i Ali'nin yapmış olduğu savaşlardan daha tesirli olduğu kesinleşmiştir. Bu âyetten kastedilenin de, dini takviye edip İslâm'a yardımda gayret gösteren kimseleri tebcil etmek, yüceltmek olduğu malumdur. Bu işi üstlenen, ona komuta eden Hazret-i Ebû Bekir olunca, bu âyetle de, Hazret-i Ebû Bekr'in kastedilmiş olması gerekir.
Üçüncü Makam: Biz, bu âyetin Hazret-i Ebû Bekr'in imametinin sahih ve yerinde olduğuna delâlet ettiğini iddia ediyoruz. Bu böyledir, zira yukarıda anlattıklarımızla, âyetin Hazret-i Ebû Bekir'i te'yid ettiği sabit olunca, biz deriz ki: Allahü teâlâ, bu âyetle murad ettiği kimseleri birtakım vasıflarla nitelemiştir. Şöyle ki:
a) "Allah'ın onları, onların da Allah'ı sevmesi..."
Bu âyetten maksadın Hazret-i Ebû Bekir olduğu sabit olunca, Allah'ın, "Kendisinin seveceği ve kendisini seven" ifâdesinin de, Hazret-i Ebû Bekir hakkında bir vasıf olduğu sabit olur. Cenâb-ı Hakk'ın, kendisini bu şekilde vasfettiği bir kimsenin de zâlim olması imkânsızdır. Bu da Hazret-i Ebû Bekr'in, imametinde haktan yana olup, haksız olmadığına delâlet etmektedir.
b) Cenâb-ı Hakk'ın, "müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı onurlu.. tavsifi.. Bu da Hazret-i Ebû Bekr'in sıfatı olup, daha önce zikretmiş olduğumuz delildir. Bunu, rivayet edilmiş olan şu meşhur (müstefîz) hadis de te'kid etmektedir: "Ümmetimin ümmetime en merhametlisi Ebû Bekir'dir" Keşfu'l-Hafâ, 1/108 (Tirmizî ve Darekutnî'den); ibn Mâce. Mukaddime, II. Böylece Ebû Bekir, mü'minlere karşı şefkatli ve merhametli; kâfirlere karşı da şiddetli, sert olmakla vasfedilmiştir. Bakmaz mısın ki, İslâmiyet'in başlangıcında Hazret-i Peygamber Mekke'de ve de çok sıkıntı ve zahmetler içinde bulunuyorken, Hazret-i Ebû Bekir Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'i nasıl müdâfaa ediyor, O'ndan hiç ayrılmıyor, O'na hizmet ediyor, zorba kâfirlerin ve onların şeytanlarının hiçbirisine aldırmıyordu... İşin, yani hilâfetinin sonunda, aynı şekilde hiç kimsenin sözüne iltifat etmemiş, zekâtı vermeyenlerle savaşması gerektiği kararından vazgeçmemişti.. İş o hale gelmişti ki, o kimselerle savaşmak üzere tek başına çıkmıştı.. Hatta sahabenin büyükleri ona gelmişler, yalvarıp yakararak gitmesine manî olmuşlardır. Sonra üzerlerine asker gönderildiği haberi o mürtedlere ulaşınca, bozguna uğramışlar ve Allahü teâlâ bunu, İslam devleti için bir başlangıç kılmıştır. Bundan dolayı, âyetteki, "müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı onurlu ve çetin" tavsîfi, ancak ona [Hazret-i Ebû Bekir (radıyallahü anh)]'e uygundur.
c) Ayetteki, "onlar Allah yolunda savaşırlar ve hiçbir kınayanın kınamasından çekinip korkmazlar" vasfı Hazret-i Ebû Bekir (radıyallahü anh) ile Hazret-i Ali (k.v)'nin ortak olduğu bir vasıftır. Fakat Hazret-i Ebû Bekir (radıyallahü anh)'in, bu vasıftaki payı daha tam ve mükemmeldir. Çünkü Hazret-i Ebû Bekir'in kâfirlere karşı savaşması, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in peygamberliğinin başlangıcından itibaren idi. O zamanlar İslâm son derece zayıf, küfür ise alabildiğine güçlü idi. Hazret-i Ebû Bekir, olanca gücü ile kâfirlere karşı savaşmış ve Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'i bütün kuvveti ile savunmuştu. Hazret-i Ali (radıyallahü anh)'ye gelince O cihada Bedir ve Uhud'da başlamıştı. O zamanlar ise, İslam kuvvet bulmuş ve İslam ordusu teşekkül etmişti. Binâenaleyh şu iki bakımdan Hazret-i Ebû Bekir (radıyallahü anh)'in cihâdının, Hazret-i Ali'nin cihadından daha mükemmel olduğu ortaya çıkar:
1) Hazret-i Ebû Bekir (radıyallahü anh), zaman bakımından Hazret-i Ali (radıyallahü anh)'den öncedir. Binâenaleyh Hazret-i Ebû Bekir (radıyallahü anh), "Sizden (Mekke'nin) fethinden önce infâk edip savaşanlar (diğerleri ile) denk değildir" (Hadid, 10) âyetinden ötürü, daha efdal olur.
2) Hazret-i Ebû Bekir (radıyallahü anh)'in cihadı, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in zayıf olduğu bir dönemde başlamıştır. Hazret-i Ali (radıyallahü anh)'nin cihad; ise, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in kuvvet bulduğu bir döneme rastlar.
d) Âyette, "Bu, Allah'ın bir lütfiıdur. Onu dilediğine verir" buyurulması... Bu ifâde, Hazret-i Ebû Bekir (radıyallahü anh)'e daha uygun düşer. Çünkü bu, Hak teâlâ'nın "Sizden fazilet ve servet sahibi olanlar, akrabasına, yoksullara ve Allah yolunda hicret edenlere vermede kusur etmesinler..." (Nur, 22) âyeti ile te'kid edilmiştir. Biz bu âyetin de, Hazret-i Ebû Bekir (radıyallahü anh) hakkında olduğunu açıklamıştık. Bu âyetin kesin olarak Hazret-i Ebû Bekir (radıyallahü anh) hakkında oluşu, bütün bu sıfatların da Hazret-i Ebû Bekir (radıyallahü anh) hakkında olduğuna delâlet eden şeylerden birisidir Durum böyle olduğuna göre, bütün bu sıfatların Hazret-i Ebû Bekir (radıyallahü anh) hakkında olması gerekir. Bu sabit olunca, Hazret-i Ebû Bekir (radıyallahü anh)'in imametinin (devlet başkanının)sanin ve yerinde olduğunu kesin söylemek gerekir. Çünkü eğer onun imâmeti ve hilafeti bâtıl olsaydı, bu sayılan sıfatlar ona uygun düşmezdi.
İmdi şayet "Hazret-i Ebû Bekir Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) hayatta iken, bu sıfatlara sahipti. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın vefatından sonra halifeliğe başlayınca, bu sıfatları kaybetmiştir" denilmesi niçin caiz olmasın?" denilirse, biz deriz ki: Bu, kesinlikle yanlış ve asılsızdır. Zira Hak teâlâ, "Allah... kendisinin seveceği ve kendisini seven bir kavim getirir (getirecek)..." buyurmuş ve böylece, âyette bahsedilenlerin bu sıfatlarla mevsûf oluşlarını, ileride getirilmelerine bağlamıştır ki bu da, Allah'ın Hazret-i Ebû Bekir (radıyallahü anh)'in, mürtedferle savaşırken de bu sıfatlarla mevsûf olduğuna şâhidlik ettiğini gösterir. Mürtedlerle savaştığı bu zaman ise, onun halife ve imam olduğu zamandır. Böylece söylediğimiz delillerle, bu âyetin Hazret-i Ebû Bekir (radıyallahü anh)'in hilâfet ve imametinin sahih ve yerinde olduğuna delâlet ettiği sabit olur.
Râfızîlerin (Allah onlara lanet etsin), Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in Hayber günü "Yarın sancağı, Allah'ı ve Resulünü seven ve Allah'ın ve Resulünün de kendisini sevdiği bir yiğide vereceğim Buhâri. Cihâd, 102; Tirmizi, Menâkıb, 21 (5/638). (251 Keşfu'l-Hafâ, 1/245.) hadîs-i şerifine dayanarak, "bu âyetin Hazret-i Ali (k.v) hakkında olduğu ve hadîs-i şerifte de bahsedilenin Hazret-i Ali olduğu" şeklindeki görüşlerine gelince, biz deriz ki: Bu, âhad hadislerdendir ve Râftzîlere göre, âhad hadisleri amelde delil getirmek caiz değildir. Öyle ise bu haberi, ilim hususunda delil getirmek nasıl caiz olur. Hem âyetteki sıfatların Hazret-i Ali'de bulunduğunu söylemek, Hazret-i Ebû Bekir (radıyallahü anh)'de bulunmamasını gerektirmez. Farzedelim ki bunu söylemek bunu gerektirir. Fakat bu söz, o sıfatların hepsinin Hazret-i Ebû Bekir'de olmadığını göstermez. Bu sıfatlardan biri de, Hazret-i Ali'nin atılgan, firar etmeyen cesur birisi oluşudur. Bu sıfat Hazret-i Ebû Bekir (radıyallahü anh)'de olmayınca, sayılan sıfatların hepsi birden, Hazret-i Ebû Bekir'de bulunmuş olmaz. Binâenaleyh "hitap" delili ile amel etmek için yeterlidir.
Ama bütün sıfatların Hazret-i Ebû Bekir'de mevcut olmadığı iddiasına gelince, âyetin lafzında buna delâlet eden birşey yoktur. Binâenaleyh Cenâb-ı Hak, âyette geçen bu sıfatı, Hazret-i Ebû Bekir (radıyallahü anh)'in daha sonra mürtedlerle savaşması durumuna nisbet etmiştir. Farzet ki bu sıfat, daha önce mevcut değildi. Yine de bu, o atılganlık sıfatının, Hazret-i Ebû Bekir'de ileride meydana gelmesine manî değildir. Bir de bizim söylediğimiz şeyler, Kur'an'ın zahirine tutunmaktır. Onların söyledikleri şeyler ise, âhad olarak gelen, yukarıdaki hadîse tutunmaktır. Hem sonra bu hadis, Hazret-i Ebû Bekir (radıyallahü anh)'in, Allah'ı ve Resulünü seven ve Allah'ın sevdiği ve razı olduğu bir kimse oluşuna delâlet eden hadislerle çelişir. Nitekim Allah, Hazret-i Ebû Bekir (radıyallahü anh) hakkında "O, ondan râp olacaktır" (Leyl. 21) buyurmuştur, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) "Allahü teâlâ, (cennette), insanlara umûmi olarak tecelli edecek. Ebû Bekir'e ise husûsî olarak tecelli edecek (görünecek)" Keşfu'l-Hafa, 1/245. ve "Allah, benim gönlüme ne bırakmışsa, mutlaka Ebû Bekir'in kalbine de bırakmıştır " demiştir. Bütün bunlar Hazret-i Ebû Bekir (radıyallahü anh)'in, Allah ve Resulünü seven ve Allah ve Resulü tarafından sevilen bir kimse olduğuna delâlet eder.
Râfızîlerin bu husustaki ikinci iddiaları şudur: "Bu âyetten sonra gelen âyet, Hazret-i Ali'nin imamet ve hilâfetine delâlet eder. Binâenaleyh bu âyetin de onun hakkında olması gerekir."
Bu görüşe şu şekilde cevap veririz: "Biz, bu âyetten sonra gelen âyetin, Hazret-i Ali'nin hilâfetine (yani Hazret-i Peygamber'den hemen sonra halife olmasına) delâlet ettiğini kabul etmiyoruz. İnşaallah bu konuyu ileride açıklayacağız." İşte bu âyetle ilgili açıklama bunlardan ibarettir. Allah en iyi bilendir.
Cenâb-ı Hak, "Kendisinin seveceği ve kendisim seven" buyurmuştur. Sevgi hususunu, Bakara sûresinde, (Bakara, 165) âyetinin tefsirinde açıklamıştık. Binâenaleyh onu burada tekrar etmede fayda yok. Burada şöyle bir incelik bulunmaktadır: Allahü teâlâ, kendisinin bu kimseleri sevmesini, onların kendisini sevmesinden önce zikretmiştir. Bu böyledir, çünkü eğer Allah onları sevmeseydi, onları kendisini sevmeye muvaffak kılmazdı.
Müminlere Mütevazı, Kâfirlere Şiddetli Olma
Daha sonra Cenâb-ı Hak "Müminlere karşı alçakgönüllü, kâfirlere karşı onurlu ve çetin" buyurmuştur. Bu tıpkı, "(onlar) kâfirlere karşı çetin, kendi aralarında merhametlidirler" (Fetih, 29) âyeti gibidir.
Keşşaf sahibi şöyle der: (......) kelimesi "zelil"in cemidir. "Zelûi" kelimesinin cem'i ise "zülel" şeklindedir. Onların zelil olmalarından murad, hor ve hakîr olmaları değil, aksine alabildiğine şefkatli ve yumuşak olduklarını belirtmektir. Çünkü birisi yanında zelîl olan kimse, şüphesiz ki hiçbir büyüklenme ve kibir göstermez. Aksine yumuşaklık ve şefkat gösterir. Burada da böyledir. Buna göre, tabiri, "Kâfirlere karşı katılık ve üstünlük ortaya korlar" demektir." Arapların, ifâdesinin, "Onlar, onlara galip oluyorlar" mânasına geldiği söylenmiştir. Bu, Arapların bir kimse birisine galip ve üstün geldiğinde söylediği tabirlerinden alınmıştır. Buna göre sanki o müslümanlar, kâfirlere karşı kahretme ve üstün gelmede çok şiddetlidirler.
Buna göre şayet, " denilmeli değil miydi?" denilirse biz deriz ki:
Bu hususta şu iki izah yapılabilir:
a) (zillet, hakirlik) kelimesi rahmet ve şefkat mânasını tazammun edebilir."Tezellül ve tevazu göstererek, mü'minlere karşı merhametli ve şefkatli..." makamlarının, faziletlerinin ve şereflerinin çok yüce olduğuna delâlet eder. Bu da onların, aslında zelil olduklarından dolayı değil, aksine bu tezellülün kendi makamlarının yüceliğine, bir de tevazu faziletini katmak istemelerinden dolayıdır. Bu kelimeler, hal olarak (......) ... (......) şeklinde nasb ile de okunmuşlardır.
Daha sonra Cenâb-ı Hak "Onlar, Allah'ın dinine yardım etmek için Allah yolunda savaşırlar ve hiç bir kınayanın kınamasından çekinmezler" buyurmuştur. Bu hususta da şu iki izah yapılabilir:
a) Bu cümlenin başındaki vâv harfi, hâl anlamını ifâde etmektedir. Çünkü münafıklar kâfirleri murakabe ediyor ve onların kınamasından daima çekiniyor, korkuyorlardı. Böylece Allah bu âyette, dinî bakımdan kuvvetli olanların, Allah'ın dinine eliyle, diliyle yardım etme hususunda, herhangi bir kınayanın kınamasından korkmayacağını beyân buyurmuştur.
b) Bu vâv atf ifâde edebilir. mâna "O mü'minlerin, başka bir maksatla değil, sırf Allah rızası için cihâd etmeleri ve Allah'ın dinine yardım hususunda kınayanların kınamasına aldırmaksızın kararlı ve tavizsiz olmaları, onların şanıdır, vasfıdır" şeklinde olur. (......) kelimesi, (......) kelimesinden "masdar-ı binâ-i merre"dir. Hem bu kelimenin hem de (......) kelimesinin nekire (belirsiz) getirilmesi mübalağa mânasını ifâde etmeleri içindir. Buna göre sanki "Onlar, kınayanlardan hiç birinin kınamasından kesinlik ve katiyyetle korkmazlar" demektir.
Daha sonra Allah, "Bu, Allah'ın bir lütfudur. Onu dilediğine verir" buyurmuştur. Buna göre "bu" kelimesi, mü'minlerin daha önce muhabbet, zillet, izzet, mücâhede ve hiç kimsenin kınamasından korkmama gibi niteliklerle vasfedilmelerine işarettir. Böylece Cenâb-ı Hak, bütün bunların kendi fazlı ve insanıyla meydana gelmiş bir vasıf olduğunu beyan buyurmuştur. İşte bu ifâde de, kulların taatlarım Allah'ın yarattığı hususunda sarîh bir ifâdedir. Mutezile bu ifâdeyi, "lütuf fiilleri" mânasına hamletmiştir ki, bu uzak bir ihtimaldir. Zira, lütuf fiilleri herkes hakkında umûmîdir. Binâenaleyh, buradaki tahsisin yeni bir mâna ifâde etmesi gerekir.
Daha sonra Allah "Allah (ihsanı) geniş ve alimdir" buyurmuştur ki, bu ifâdedeki vâsi' kelimesi, O'nun kudretinin mükemmel oluşuna; alîm tabiri de ilminin mükemmel oluşuna bir işarettir. Cenâb-ı Hak, "vasıfları şöyle şöyle olan bir topluluk getireceğini..." haber verince, bunu, kudretinin mükemmelliği ile ve dolayısıyla, bu vaadini yerine getirmekten aciz olmayacağı; ilminin mükemmelliği ile ve böylece de haberlerine ve vaadlerine bir hulfün girmesinin imkânsız olduğı gerçeği ile te'yid etmiştir.
Müminler Yalnız Allah'ı, Peygamberi ve Mü'minleri Veli Edinirler
55
"Sizin velîniz ancak Allah'tır, Onun peygamberidir, Allah'ın emirlerine boyun eğici olarak namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren o mü'minlerdir".
Âyetin, daha önceki âyetlerle münasebeti şudur: Allahü teâlâ, geçen âyetlerde, kâfirleri velî edinmeyi yasaklayınca, bu âyette de, dost edinmeleri vacip olan kimseleri dost edinmeyi emrederek, Sizin veliniz ancak Allah'tır, Onun peygamberidir ve o müminlerdir buyurmuştur. Yani, Bu mezkûr sıfatlarla tavsif edilen mü'minler demektir. Bu ifâdeyle ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Cenâb-ı Hakk'ın, "Ve...o müminler" ifadesiyle ilgili şu iki görüş ileri sürülmüştür:
Bu Âyetin Genel Olduğunu Söyleyenler
Birinci Görüş: Bu sözle bütün mü'minler kastedilmiştir. Bu böyledir, zira Ubâde İbnu's-Samit yahudilerden ayrılıp, "Ben, Kurayza ve Nadîr'in müttefiği olmaktan çıkıyor, Allah ve Resulüne dönerek, Allah ve Resulünü velî ediniyorum" deyince, işte bu âyet, O'nun sözüne uygun ve muvafık olarak nazil olmuştur.
Yine rivayet olunduğuna göre Abdullah İbn Selâm, "Ya Resûlullah, kavmimiz bizi terketti ve bizimle oturup kalkmamaya yemin ettiler. Biz ise, yerleri uzak olduğu için, senin ashabınla bir arada bulunup, onlarla oturup kalkamıyoruz" deyince, işte bu âyet nazil olmuştur. Böylece Abdullah İbn Selâm: "Biz Allah'ı, resûlullah'ı ve müminleri dost edinmeye razı olduk, bundan hoşnutluk duyduk" demiştir. Buna göre de âyet, bütün müminler hakkında umumidir. Binâenaleyh, mümin olan herkes bütün mü'minlerin dostudur. Bunun bir benzeri de, "Mümin erkekler de mümin kadınlar daherbirinin velîsidirler" (Tevbe.71) âyetidir Buna göre Cenâb-ı Hakk'ın, "namazı dosdoğru Kılan, zekâtı veren..." buyruğu, bütün müminlerin sıfatıdır. Bu sıfatların burada zikredilmesinden maksat, müminleri münafıklardan ayırmaktır. Çünkü o münafıklar da iman ettiklerini iddia ediyorlar ve fakat namaz kılmaya ve zekât vermeye devam etmiyorlardı.. Cenâb-ı Hak, onların namazlarını tavsif ederken, "Namaza ancak üşene üşene gelirler..." (Tevbe. 54) ve "Onlar namaza kalktıkları vakit üşene üşene kalkarlar, insanlara gösteriş yaparlar" (Nisa, 142) buyurmuş; zekâtlarını tavsif ederken de, "... hayra, (mala) karşı pek düşkün adamlar tavrıyle..." (Ahzâp, 19) demiştir.
Cenâb-ı Hakk'ın "Allah'ın emirlerine boyun eğici oldukları halde" ifadesine gelince, bu görüşe göre, bu hususta şu izahlar yapılmıştır:
1) Ebu Müslim şöyle demiştir: Burada geçen rukûdan maksat, hudû yani, boyun eğmedir. Yani, "Onlar, Allah'ın bütün emir ve yasaklarına boyun eğip hudû içinde olarak namazlarını kılar, zekâtlarını verirler..." demektir.
2) Bu tabirden maksat, "Namaz kılmak onların şiarıdır ve şanındandır..." demektir. Burada "rükû" böyle olanları teşrif için, "rüku edenlerle birlikte rükû edin..." (Bakara. 44) buyruğu gibidir.
3) Bazı kimseler de şöyle demiştir: "Bu âyet indiği zaman, Hazret-i Peygamber'in ashabı, âyette bahsedilen sıfatlar hususunda farklı durumlarda idiler.. Meselâ onlardan bir kısmı namazını bitirmişti; bir kısmı malını fakire vermişti.. Bir kısmı da, henüz namazda ve rükû halindeydi... İşte onlar bu sıfatlar konusunda farklı farklı olunca, şüphesiz Allahü Teâlâ da bu sıfatları zikretmiştir.
Bu Âyetten Muayyen Bir Kişinin Kastedildiğini Söyleyenler
İkinci Görüş: Bu âyet ile muayyen bir şahıs kastedilmiştir. Buna göre bu hususta şu görüşler ileri sürülmüştür:
a) İkrime bu âyetin Hazret-i Ebû Bekr (radıyallahü anh) hakkında nazil olduğunu söylemiştir.
b) Atâ, îbn Abbas'dan, bu âyetin Ali İbn Ebî Talip (radıyallahü anh) hakkında nazil olduğunu söylemiştir. Rivayet olunduğuna göre Abdullah İbn Selâm şöyle demiştir: "Bu âyet nazil olunca, "Ya Resûlallah, ben Ali'yi, rükûda iken, yüzüğünü bir fakire tasadduk ederken gördüm.. Onun için onu biz dost ediniriz.." dedim.. Ebu Zerr (radıyallahü anh)'den de şöyle dediği rivayet edilmiştir: Bir gün, Allah'ın Resûlüyle beraber öğlen namazını kılıyordum. Derken bir dilenci, mescidde bir şeyler istedi. Ama ona hiç kimse bir şey vermedi. Bunun üzerine dilenci elini göğe doğru kaldırarak, "Allah'ım şahid ol! Ben Resûlullah'ın mescidinde bir şeyler istedim de, hiç kimse bana bir şey vermedi.." dedi. Hazret-i Ali de, rükû halindeydi. Bunun üzerine o dilenciye, serçe parmağını gösterdi. O parmağında bir yüzük vardı.. Bunun üzerine dilenci Hazret-i Ali'ye doğru yönelerek, Hazret-i Peygamber'in gözü önünde yüzüğü aldı. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber, "Allah'ım, kardeşim Musa, senden dilekte bulunarak "Rabbim, benim göğsüme genişlik ver.. ... onu işimde ortak kıl.." dedi" (Tahâ. 25-32) demişti; sen de. "Senin pazunu kardeşinle kuvvetlendireceğiz ve size öyle bir satvet vereceğiz ki..." (Kasas. 35) buyuran âyetini indirmiştin... Allah'ım senin nebin ve safiyyin, seçkin kulun olan Muhammed, diyorum ki: 'Benim göğsüme genişlik ver. İşimi kolaylaştır. Bana, ehlimden Ali'yi vezir yap.. Onunla sırtımı kuvvetlendir!.." demiştir. Ebû Zerr şöyle demektedir: Allah'ın Resulü, sözünü henüz tamamlamamıştı ki, Cibril inerek, "Ey Muhammedr "Sizin dostunuz, ancak Allah'tır âyetini oku!." dedi. İşte bu meselede rivayetlerle ilgili hususun tamamı bundan ibarettir.
Bu Âyetin Hazret-i Alinin Halifeliğine İşaret Ettiği İddiası
Şiâ şöyle demektedir: "Bu âyet, Allah'ın Resulünden sonra halife olacak şahsın, Ali İbn Ebi Talip olduğuna delâlet etmektedir. Bunu şu şekilde izah edebiliriz: Bu âyet, burada işaret bahsedilenlerle muradın, bir İmam olduğunu göstermektedir. Her ne zaman durum böyle olursa bu imamın, halifenin Ali İbn Ebi Talip olması gerekir."
Birinci makamın (mukaddimenin) beyânı şudur: Arapça'da, velî kelimesi, bazan "yardımcı" ve muhib, "seven" anlamına gelir. Bu, tıpkı "mümin erkeklerde, mümin kadınlar da birbirinin dostlarıdır " (Tevbe, 71) âyetinde olduğu gibidir. Bazan da bu "tasarruf eden" anlamına gelir. Nitekim Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "Hangi kadın velisinin İzni olmaksızın evlenirse (nikâhı bâtıldır) Ebu Dâvûd, Nikah, 19 (2/229); Darimî. Nikah, 11 (2/137). buyurmuştur. Buna göre biz deriz ki, burada şu iki açıklama yapılabilir:
a) "Velî" lafzı bu iki mânaya gelmektedir. Halbuki, Allah hangi mânayı murad ettiğini belirlememiştir. Bu iki mâna arasında bir zıdlık da yoktur. Öyleyse, lafa bu iki mânaya da hamletmek gerekir. Bu sebeple âyetin delâleti, bu âyette zikredilen mü'minlerin ümmet hakkında tasarruf sahibi olduklarını gösterir.
b) Şöyle de diyebiliriz: Bu âyette geçen "velî" lafzının, "nasîr-yardımcı" mânasında olması caiz değildir. Binâenaleyh bunun, "mutasarrıf" mânasında olması gerekir. Biz, bu kelimenin "nasır" mânasında olmasının caiz olmadığını söyledik. Çünkü, bu âyette zikredilen "velayet", (......) kelimesinin zikredilmiş olmasının delaletiyle, bütün mü'minleri içine alan ârnm bir lafız değildir. Çünkü (......) kelimesi "hasr" için kullanılır. Bu, tıpkı "Allah, ancak bir tek Tanrıdır" (Nisa, 171) ayeti gibidir. Haibuki, "nustet", "yardım etmek" anlamına gelen "velayet" kelimesi umumîdir; zira Allah "mümin erkeklerde, mü'min kadınlarda birbirinin velileridir" (Tevbe, 71) buyurmuştur. Bu da, bu âyette zikredilen "velâyet"in "nusret" -yardım etmek- mânasında olmadığına kesin olarak hükmetmeyi gerektirir. Buradaki velayet, dostluk, "nusret" -yardım etmek- mânasında olmayınca, tasarruf etmek mânasında olur. Çünkü "velâyet"in bu iki mânadan başka bir mânası yoktur. Buna göre âyetin takdiri, "Ey mü'minler, sizde tasarruf sahibi olan ancak Allah, Resûlullah ve şu şu sıfatlarla vasfedilmiş mü'minlerdir" şeklinde olur. Bu da, bu âyette zikredilen sıfatlarla mevsuf olan mü'minlerin, bütün ümmet hakkında tasarruf sahibi olmalarını gerektirir. Halbuki imamın, (halifenin) bütün ümmet hakkında tasarruf sahibi olan bir İnsan olmaktan başka bir anlamı yoktur. Binâenaleyh şu zikrettiklerimizle, bu âyetin içinde zikredilen şahsın ümmetin imamı olması gerektiğine delâleti kesinleşir."
İkinci makamın (mukaddimenin) beyânı: Zikrettiğimiz şeyler sabit olunca, bu insanın, Ali İbn Ebî Talip olması gerekir. Bunu şu bakımlardan izah edebiliriz:
1) Bu âyetle bir şahsın imamlığını, halifeliğini kabul eden herkes, bu şahsın Hazret-i Ali olduğunu söyler. Daha önce de belirttiğimiz hususlarla, âyetin bir şahsın halifeliğine delâlet ettiği sabit olmuştur. Binâenaleyh, bir farkın bulunduğunu söyleyen kimsenin bulunmaması sebebiyle, o şahsın Hazret-i Ali olması gerekir.
2)Bu âyetin, Hazret-i Ati hakkında nazil olduğu hususunda, birbirini teyid eden rivayetler bulunmaktadır. Binâenaleyh, bu âyetin Hazret-i Ebû Bekir (radıyallahü anh) hakkında nazil olduğunu söyleyen görüşü benimsemek mümkün değildir. Çünkü bu âyet, Hazret-i Ebû Bekir hakkında nazil olmuş olsaydı, bu onun imametine delâlet ederdi. Halbuki ümmet-i Muhammed, bu âyetin onun imametine delâlet etmediği hususunda ittifak etmişlerdir. Böylece de bu görüş bâtıl olmuş olur.
3) Cenab-ı Hakk'ın tabirini önce geçmiş olana atfetmek caiz değildir. Çünkü, namazdan daha önce bahsedilmişti.. Namaz ise, rükûyu da içine alan bir ibâdettir. Böylece rükûun yeniden zikredilmiş olması bir tekrar olur. Bu sebeple, bu cümleyi hâl olarak kabul etmek vacip olur. Yani, "Onlar rükû ederken de zekâtlarını verirler..." demektir. Halbuki ulemâ, rükû halinde iken zekât vermenin, ancak Hazret-i Ali hakkında söz konusu olduğunda ittifak etmişlerdir. Öyleyse, bu âyet ona has olmuş ve izah ettiğimiz şekilde de, onun imametine delâlet etmiş olur. İşte Şia'nın, Hazret-i Ali (radıyallahü anh)'nin halifeliği hususunda bu âyetle istidlal ederken söylediklerinin tamamı bundan ibarettir..
Şiânın Mezkûr İddiasına Cevap
Cevap: "Velî" lafzını, aynı anda, hem "yardımda", hem de "tasarrufta bulunan" kimse anlamına almak caiz değildir. Zira usûl-i fıkıhta, müşterek bir lafzı aynı anda iki mânasına birden hamletmenin caiz olmayacağı kaidesi bulunmaktadır. İkinci makamın cevâbına gelince biz deriz ki, bu âyette geçen "velî" lafzından "yardımcı" ve "seven" mânasının murad edilmesi niçin caiz olmasın? Halbuki biz, velî lafzının bu mânaya alınmasının, mutasarrıf mânasına alınmasından daha münasip olduğuna dair deliller getirip, daha sonra da onların söylediklerine cevap vererek şöyle diyoruz: "Velî" lafzının, nasır "yardımcı" mânasına hamledilmesinin daha münasip ve yerinde olduğuna şu hususlar da delâlet etmektedir:
1) Âyetin, hem öncesine hem de sonrasına ancak bu mâna uygun düşmektedir. Bu mânanın, âyetin öncesine uygun düşmesi şu şekildedir: Cenâb-ı Hak, "Ey iman edenler, yahudileri de hristiyanları da dost edinmeyin..." (Mâide, 51)buyurmuştur. Bu âyet ile O, "Yahudi ve hristiyanları, gerek canlarınız gerekse mallarınız hususunda tasarrufta bulunan imamlar edinmeyin..." mânasını kastetmemiştir. Çünkü böyle bir mânanın bâtıl oluşu, neredeyse zarurî olarak bilinen bir husustur. Aksine bu âyetle "Yahudi ve hristiyanları birer dost ve yardımcı edinmeyiniz.. Onlarla içli dışlı olmayınız ve onlarla, birbirinize destek ve yardim sağlamayınız" mânasını murad etmiştir. Sonra Allah bunu iyice yasaklamak üzere "Sizin dostunuz ancak Allah'tır, Onun peygamberidir, şöyle şöyle vasfedilen mû'minlerdir..." buyurmuştur. Görünen odur ki, bu âyette emredilen "velayet", önceki âyette nehyedilen "velayet"in aynısıdır. Önceki âyette yasaklanan velayet, nusret (yardım) mânasındaki velayet olunca, bu âyette emredilenin de yine nusret mânasındaki velayet olur.
Bu mânanın âyetin sonrasına uygun düşmesi ise şöyledir: Hak teâlâ, "Ey iman edenler, sizden evvel kendilerine kitap verilenlerle kâfirlerden dininizi bir eğlence ve bir oyun tutanları, veliler, dostlar edinmeyin. Allah'dan ittikâ edin eğer inanmış kimselerseniz" (Mâıde. 57) buyurmuş ve böylece yahudî, hristiyan ve kâfirleri dost edinme yasağını tekrar etmiştir. Hiç şüphesiz burada nehyedilen "velayet" (dostluk) de, yardım etme (nusret) manasınadır. Şu halde âyetteki, "sizin dostunuz ancak Allah'dır" ifâdesindeki dostluğun (velayetin) de, nusret mânasına olması gerekir. Taassubu bırakıp âyetin önünü, sonunu hesaba katıp, insafla düşünen herkes, bu âyetteki "velayetin" (dostluğun), sadece yardımcı olan ve seven mânasında bir dostluk olduğunu, "imamet" mânasına gelmesinin mümkün olmadığını açıkça anlar. Çünkü bu, aynı maksad için söylenmiş iki söz arasına farklı bir sözü sokma olur. Böyle olması ise son derece tutuk ve düşük bir ifâde olur. Halbuki Allah'ın kelamını böylesi şeyden tenzîh etmek vaciptir.
2) Şayet biz, velayeti tasarruf ve imamet mânasına alırsak, âyette bahsedilen mü'minlerin, bu âyet nazil olurken, Allah'ın dostları (velileri) olarak tavsif edilmemiş olmaları gerekir. Çünkü Hazret-i Ali (k.v)'nin, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) hayatta iken tasarrufu (imameti) geçerli değildi. Halbuki âyet, mü'minlerin o anda da Allah'ın dostları (velîleri) olduklarını göstermektedir. Ama biz bu velayeti (dostluğu) sevgi ve yardım etme mânasına alırsak, âyette bahsedilen velayet, o anda da mevcut olmuş olur. Böylece velayeti sevgi ve yardım mânasına almanın tasarruf (imamet) mânasına almaktan daha münasip olduğu kesinleşir. Söyleyeceğimiz şu husus da bunu kuvvetlendirir: Allahü teâlâ, mü'minlerin, yahûdi ve hristiyanları dost (velî) edinmelerini yasaklamış, sonra da mü'minlere yine mü'minleri dost edinmelerini emretmiştir. Binâenaleyh olumlu (emir) ve olumsuz (nehiy) cümlelerinin, aynı şey hakkında olabilmeleri için, mutlaka mü'minleri dost edinmenin o anda mevcut olması gerekir. "Tasarruf" mânasına olan velayet, o anda imkânsız olduğuna göre, âyeti de bu mânaya hamletmek imkânsızdır
3) Allahü teâlâ, bu âyette bahsedilen mü'minleri, âyette yedi yerde cemî olarak getirmiştir: Cemî lâfızları, her ne kadar ta'zim (yüceltme) üslûbu ile tek kişi hakkında kullanılabilir ise de, böyle bir kullanış hakîkat değil, mecaz olur. Halbuki sözde aslolan, sözü hakîkî mânasına hamletmektir.
4) Biz, çok açık ve net delillerle, Hak teâlâ'nın 'Ey imân edenler, içinizden kim dininden dönerse..." (Maide, 54) âyetinin, Hazret-i Ebû Bekr (radıyallahü anh)'in imametinin sahîh olduğunu gösteren en güçlü delillerden biri olduğunu açıklamıştık. Binâenaleyh eğer bu âyetde Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den sonra ilk olarak Hazret-i Ali'nin imametinin sahîh olduğuna delâlet eder ise, iki âyet arasında bir tezad olur ki, bu yanlıştır. Dolayısıyla bu âyette Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den sonra ilk olarak halife olacak olanın Hazret-i Ali (radıyallahü anh) olacağına bir delâletin bulunmadığına kesinkes hükmetmek gerekir.
5) Hazret-i Ali (k.v), Kur'ân'ın tefsirini, şu Râfizîlerden (Şia'dan) daha iyi biliyordu. Binâenaleyh eğer bu âyet, kendisinin Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den sonra ilk halife olacağına delâlet etseydi, o bunu her toplulukta delil olarak getirirdi. Şia, "Hazret-i Ali, bunu takiyye yaptığı için söylememiştir" de diyemez. Çünkü onlar, Hazret-i Ali'nin, (Hazret-i Ebû Bekir'in seçildiği) şûranın yapıldığı gün, "Gadir hadîsi "mübâhale hadisi" ve bütün fazilet ve menkıbeleri ile istidlal ettiğini nakletmişlerdir. Halbuki o, imametini isbat için bu âyete kesinlikle tutunmamıştır. İşte bu da, (Allah'ın laneti üzerlerine olasıca) Râfizîlerin bu görüşlerinin düştüğünü kesin olarak söylemeye götürür.
6) Farzet ki bu âyet, Hazret-i Ali'nin hilâfetine delâlet ediyor. Fakat biz, bu âyet indiği esnada, Hazret-i Ali için böyle bir imametin söz konusu olmadığı noktasında anlaşıyoruz. Çünkü Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) hayatta iken, Hazret-i Ali (k.v)'nin ümmet üzerinde tasarrufta bulunması geçerli olamazdı. Binâenaleyh geriye, âyetin Hazret-i Ali'nin daha sonra imam (devlet başkanı) olacağına delâlet etmesi ihtimali kalır. Râfizîler ne zaman bunu savunup ileri sürerler ise, biz de bunu kabul eder ve bunu, Hazret-i Ali'nin halifeliğinin Hazret-i Ebû Bekir, Hazret-i Ömer ve Hazret-i Osman (radıyallahü anh)'ın halifeliklerinden sonra olacağı mânasına alırız. Çünkü âyette, Hazret-i Ali'nin halifeliğinin zamanını gösteren bir ifade yoktur.
İmdi eğer onlar, "Ümmet, bu âyet hakkında iki görüş belirtmiştir. Bir kısmı, bu âyetin Hazret-i Alî'nin halifeliğine delâlet etmediğini söylerlerken; bir kısmı da bunun, onun halifeliğine delâlet ettiği"' söylemişlerdir. Bunun Hazret-i Ali'nin halifeliğine delâlet ettiğini söyleyen herkes, "Bu, Hazret-i Ali'nin, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in hemen peşisıra halife olması gerekdiğine delâlet ediyor" demiş olur. Dolayısıyla âyetin, bunun dışında bir şekilde Hazret-i Ali'nin halifeliğine delâlet ettiğini söylemek, âyet hakkında söylenmiş üçüncü bir görüş olur" derlerse, biz deriz ki: "Bu, yanlıştır. Çünkü buna karşı şöyle diyerek cevap veririz: "Ümmet içinde böyle birşey söyleyen hiç kimsenin olmadığını size kim söyledi? Çünkü mâna muhtemeldir, hatta açık bir mânadır En bu âyeti, Hazret-i Ali'nin imametine (hilâfetine) birileri delil getirdiğinden beri. birisi bu istidlal karşısında geçen soruyu devamlı olarak soran kimse eksik olmamıştır. Binaenaleyh bu muhtemel mâna ile, bu soru, bu istidlalin yapıldığı günden beri birbirinden ayrılmamışlardır.
7) Âyetteki, "Sizin dostunuz ancak Allah'tır, O'nun peygamberidir." ifâdesi, hiç şüphesiz Ümmet-i İslam'a bir hitaptır. Ümmet-i Muhammed, kendileri üzerinde tasarruf sahibinin Allah ve Resûlullah olduğunu kesin olarak kabul etmişlerdir. Cenâb-ı Allah bu ifâdeyi, mü'minlerin gönüllerini hoşnud etmek ve kâfirleri ne dost ne de yardımcı edinmeye ihtiyaçları olmadığını bildirmek için zikretmiştir. Zira, yardımcısı Allah ve Resulü olanın, yahudî ve hristiyanları sevmeye ve onlardan yardım istemeye ne ihtiyacı olabilir? Durum böyle olunca, "Sizin dostunuz ancak Allah'tır, Onun peygamberidir" âyeti ile, nusret ve sevgi mânasına gelen velayet (dostluk) kastedilmiş olur. Şüphesiz ki "velî(dost)" kelimesi âyette bir defa geçmiştir.Binaenaleyh bununla burada, nusret (yardım etme) mânası kastedilince, bir de tasarruf mânasının kastedilmiş olması imkânsızdır. Zira birden çok mânaya gelen (müşterek) bir lafzın, aynı anda iki değişik mânasında kullanılmasının caiz olmayacağı sabittir.
8) Allahü teâlâ bir önceki âyette, "Kendisinin seveceği ve kendisini seven, müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı onurlu ve çetin bir kavim " (Mâide 54) diye, mü'minleri medh-ü sena etmiştir. Binâenaleyh eğer biz, "Sizin dostunuz (veliniz) ancak Allah'tır..." âyetindeki dostluğu (velayeti), sevgi ve yardım mânasına hamledersek, bu âyet, geçen âyetin mânasını ifâde etmiş olur ve geçen âyetteki "Allah yolunda savaşırlar" buyruğu da, bu âyetteki, "namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren..." kısmının îfâ ettiği işlevi yerine getirir. Dolayısıyla bu âyet, bir önceki âyetin mânasını te'kid eden ve ona mutabık olan bir âyet olup daha uygun olur. Böylece bütün bu vecihlerle, (izahlarla), bu âyette bahsedilen velayetin, tasarruf (imamet) mânasına değil, yardım (nusret) mânasına olması gerektiği sübût bulur.
Hasr Edatının Bazen Hasr İfâde Etmemesi
Onların, "âyette zikredilen velayet (dostluk) umumî değildir, nusret (yardım) mânasındaki velayet umumîdir" şeklinde dayandıkları izah şekline gelince, buna da iki şekilde cevap verilir:
a) Biz, âyette zikredilen velayetin umumi olmadığını ve buradaki edatının hasr için olduğunu kabul etmiyoruz. Bunun delili Dünya hayatının hali, gökten indirdiğimiz bir su gibidir..." (Yunus, 24) âyetidir. Şüphe yok ki, dünya hayatıyla ilgili, bundan başka daha pek çok meseleler bulunmaktadır. Nitekim Allah, "Dünya hayatı ancak bir oyundur, bir eğlencedir" (Muhammed, 36) buyurmuştur. Halbuki oyun ve eğlence, dünyanın dışındaki başka şeylerde de bulunur.
b) Nusret (yardım) mânasına olan velayetin, bütün mü'minler hakkında umumî olduğunu kabul etmiyoruz. Bunun izahı şudur: Allahü teâlâ, mü'minlerı iki kısma ayırmıştır:
1) Kendisine velayet edilenler ki, işte bunlar Cenâb-ı Hakk'ın "Sizin dostunuz ancak Allah'tır" sözüne muhatap olanlardır.
2) Velîler ki bunlar da, Allah'ın emirlerine boyun eğici olarak namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren mü'minlerdir. Biz buradaki velayeti nusret mânasına alırsak, mâna, "Allah bu iki kısımdan birini diğeri için yardımcılar kıldı" şeklinde olur. Halbuki, diğer kısmın yardımı, bütün mü'minler için söz konusu değildir. Eğer bu böyle olsaydı, o zaman, yardım gören tarafın kendi kendilerine yardım etmiş olmaları gerekirdi ki, bu imkânsızdır. Böylece, ümmetin iki kısmından birinin yardımının, bütün ümmet için söz konusu olmayıp, aksine bunun ümmetin diğer kısmına has olduğu kesinleşmiş olur. Binâenaleyh, bu âyette zikredilen velayetin hususi olmasından, onun nusret mânasına gelmemesi gerekmez. Bu, hakkında mutlaka düşünülmesi gereken, güzel ve ince bir cevaptır.
Şiânın, bu âyetin Hazret-i Ali hakkında nazil olduğuna dair istidlalleri de kabul edilemez. Zira biz, müfessirlerin ekserisinin bu âyetin bütün ümmet hakkında olduğunu belirttiklerini beyân etmiştik. Buna göre bu âyetten maksat, "Allahü teâlâ'nın müslümanlara, müslümanlardan başka hiç kimseyi dost ve yardımcı edinmemelerini" emretmesıdir. Müfessirlerden, bu âyetin Hazret-i Ebû Bekr hakkında olduğunu söyleyenler de vardır.
Onların, bu âyetin rükû halindeyken zekâtını veren kimseye mahsus olup o şahsın da Ali İbn Ebî Talip olduğu şeklindeki istidlallerine gelince, biz deriz ki, bu da birkaç yönden zayıftır:
a) Zekât, nafile olanın değil, farz olan mali ibâdetin adıdır. Bunun delili "ve zekâtı veriniz..." (Bakara, 43) âyetidir. Binâenaleyh şayet Hazret-i Ali, farz olan zekâtını rükû halindeyken vermiş olsa, o zaman mutlaka o, farz olan zekâtını, vacip olduğu ilk vakitten sonraya bırakmış olurdu ki, böyle bir durum ulemânın ekserisine göre masiyet kabul edilmiş olup, bunun ise Hazret-i Ali'ye isnâd edilmesi caiz değildir. Zekâtı, nafile olan sadaka mânasına hamletmek de, aslolanın hitâfınadır. Zira biz, "zekâtı veriniz" (Bakara, 43) buyruğunun zahirinin, zekât dan herşeyin farz olduğuna delâlet ettiğini beyân etmiştik.
b) Hazret-i Ali (radıyallahü anh)'ye layık olan, namazda iken sadece, bütün kalbiyle Allah'ı zikre gark olmuş olmasıdır. Böyle olan kimsenin zahirî durumu onun, başkasının sözünü dinlemeye ve onu anlamaya yönelmemesini iktiza eder.. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak, "Onlar ayakta iken, otururken, yanlan üstünde iken Allah'ı hatırlayıp anarlar göklerin ve yerin yaratılışı hakkında inceden İnceye düşünürler" (Al-i imran. 191) buyurmuştur. Kalbi bu denli tefekküre dalan kimse, başkasının sözünü dinlemeye nasıl vakit bulabilir?.
c) Namazda iken, fakire yüzüğünü vermek, "amel-i kesir"dir. Halbuki, Hazret-i Ali (radıyallahü anh)'nin şanına yakışan, böyle yapmamasıdır.
d) Meşhur ve yaygın olan, Hazret-i Ali (radıyallahü anh)nin fakir oluşu ve kendisinin, zekât farz olacak kadar malının olmadığıdır. İşte bundan dolayı âlimler, "Hazret-i Ali üç çörek verdiğinde, hakkında Dehr sûresinin nazil olduğunu" söylemişlerdir. Bu ise, ancak Hazret-i Ali'nin fakir olması halinde söz konusu olabilir. Ama kendisinde zekâtın farz olacağı kadar bir malı bulunan kimsenin, üç çörek vermesinden dolayı, o sûrede zikredilen bu büyük övgüye müstehak olması imkânsız olur. Onun kendisinde zekâtın farz olacağı kadar bir malı olmadığına göre, Hak teâlâ'nın, "Allah'ın emirlerine boyun eğici olarak... zekâtı veren..." ifâdesinin, Hazret-i Ali hakkında olduğunu söylemek imkânsız olur.
e) Farzedelim ki, bu âyetle Hazret-i Ali İbn Ebi Talip murad edilmiş olsun.. Ancak ne var ki bu âyetle istidlal, âyette geçen "velî" kelimesiyle murad "yardım eden", "seven" mânası değil, tasarrufta bulunan mânası olduğu zaman ancak tamam olur.. Bu husustaki sözümüz ise, daha önce geçmişti.
Üçüncü Mesele
Bil ki, Hak teâlâ'nın "Allah'ın emirlerine boyun eğici olarak... zekâtı veren..." ifâdesinden kastedilenlerin, "rükû halinde iken zekâtlarını veren kimseler olduğunu" söyleyenler, bu âyetle amel-i kalîlin namazı bozmayacağı hususunda istidlal etmişlerdir. Çünkü bu kimse, namazda iken zekâtını dilenciye vermiştir. Şüphesiz ki bu kimse, namazda iken zekât vermeye niyet etmiştir. Böylece bu, bu tür amellerin namazı bozmayacağına delâlet etmiş olur. Geriye, âyette ilgili şu iki soru kalmıştır:
Birinci Soru: Âyette zikredilenler, Allah, Resûlullah ve müminlerdir. O hâlde daha niçin Cenâb-ı Hak, "sizin dostunuz ancak..." yerine, "sizin dostlarınız ancak..." dememiştir?
Cevap: Sözün aslı, "Sizin dostunuz ancak Allah'tır" şeklindedir. Böylece Allah'ın dostluğu asıl kılınmış oldu. Sonra da, Allah'ın bu dostluğu ipine ikinci derecede olarak Resûlullah'ın ve mü'minlerin dostluğu da dizilmiştir. Şayet "Sizin dostlarınız ancak Allah, Resulü ve iman etmiş olanlardır.." denilmiş olsaydı o zaman bu ifâdede aslolan ve asla tâbi olanlar belirtilmemiş olurdu. Abdullah İbn Mesûd, bu ifâdeyi "Sizin mevlanız ancak..." şeklinde okumuştur.
İkinci Soru: "ki onlar namazı ikâme ederler..." ifâdesinin i'râbtaki mahalli nedir?
Cevap: Bu, sözünden bedel olarak, mahallen merfûdur. Veyahut da kelâmın takdirinin "Onlar, namazı ikame edenlerdir.." şeklinde olması da söylenebilir. Veya bu ifâde, medh üzerine mansûbtur. Burada, bu ifâdenin getirilmesinden maksat ise, samimi ve ihlaslı olan mü'minleri, iman ettiğini iddia edip de münafık olan kimselerden ayırdetmektir. Çünkü bu ihlas, o kimsenin ancak rükû halinde iken, yani hudû ve huşu ile yalnız Allah'a yönelme halindeyken namazına devam etmiş olmasıyla bilinir.
Allah ve Resulünün Himayesine Girenler Galipdirler
Daha sonra Cenâb-ı Hak:
56
"Kim Allah'ı, Peygamberi ve iman edenleri velî edinir (ve yardımcıları olursa) hiç şüphe yok ki, galip gelecek olanlar, Allah'ın cemaatinin ta kendileridir"
buyurmuştur. Bu âyet-i kerime ile ilgili iki mesele vardır:
Hizbullah'ın Manası
Arapça'da hizb kelimesi, kişinin kendi görüşünde olan arkadaşlarının meydana getirdiği topluluktur. Bunlar, kendilerine zor gelen bir işten dolayı, bir araya gelmiş topluluktur. Müfessirler bu tabiri çeşitli şekillerde tefsir etmişlerdir. Meselâ Hatan el-Basri, "Allah'ın ordusu"; Ebu Revk, "Allah'ın vefîteri"; Ebû'l-Âliye, "Allah'ın taraftarları" mânalarını vermişlerdir. Bazıları da bu tabire, "Allah'ın yardımcıları" anlamını vermişlerdir. Ahfeş, "Hizbullah, "Allah'ın dinini din olarak benimseyen, O'na itaat eden ve Allah'ın da kendilerine yardım etmiş olduğu kimselerdir" demiştir.
İkinci Mesele
Allah'ın buyruğu haber yerinde kullanılmış bir cümledir. Mübtedâya ait rabıta zamiri de, malum olduğu için zikredilmemiştir. Haberin takdiri ise, "Allah'ın ordusundan ve yardımcılarından olduğu için, o kimseler galiptirler" şeklindedir.
Dininizle Alay Edenleri Dost Edinmeyin
57
"Ey iman edenler, sizden önce kendilerine kitap verilenlerle, kâfirlerden dininizi bir eğlence ve oyun tutanları dostlar edinmeyin. Allah'tan korkun, eğer inanmış kimselerseniz...".
Bil ki Allahü teâlâ, önceki âyette yahudi ve hristiyanları dost edinmeyi yasaklamış ve bu sözü de, bunu izah için sevketmiştir. Daha sonra da burada, bütün kâfirleri dost edinmeyi yasaklayan umumî bir nehy zikretmiştir ki, işte bu da bu âyettir. Bu hitapta ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Ebû Amr ve Kisaî, "kâfirler" lafzını, Cenâb-ı Hakk'ın "kendilerine kitap verilenlerden.... " (......) ifâdesine atfederek cerr ile okumuşlardır ki, kelamın takdiri (......) şeklindedir... Diğer kıraat imamları da, ifadesine atfederek, nasb ile okumuşlardır ki, bu kıraate göre kelâmın takdiri ise, "kâfirleri de (dost edinmeyin)" şeklinde olur.
İknici Mesele
Denildiğine göre, Rıfae Ibn Zeyd ile Süveyd İbnu'l-Hare, önce iman izhar etmişler, sonra da münafık olmuşlardı.
Müslümanlardan bir grup kimse de onları seviyor, onlara muhabbet besliyordu. İste, onlan seven müslümanlar hakkında Allah bu âyeti indirdi.
Ehl-i Kitap İle Öteki Kafirlerin Farkı
Bu âyet, ehl-i kitabın, kâfirlerden ayrı tutulmasını iktizâ eder. Çünkü atıf, başkalığı (muğayerek)'i gerektirir. Halbuki Cenâb-ı Hakk'ın, "Kendilerine kitap verilen kâfirler... " (Beyyine, 1) ifâdesi, ehl-i kitabın kâfir oldukları hususunda açık bir ifâdedir. Bu iki sözü uzlaştırmanın yolu ise şudur: Müşriklerin küfrü daha şiddetli ve daha büyüktür. İşte bundan dolayı biz, "küfür" ismini hasseten müşriklere tahsis ediyoruz.. Allah en iyi bilendir.
Dördüncü Mesele
Onların, din ile oynamalarının ve istihza etmelerinin mânası, kalben küfürde ısrar ettikleri halde, dilleriyle İslâm olmuş görünmeleridir.. Bunun bir benzeri de, Bakara süresindeki,
"Onlar iman edenlere rastladıkları zaman, "İnandık" derler. Şeytanlarıyla baş başa kalınca ise, "Emin olun, biz sizinle beraberiz. Biz ancak istihza edicileriz" derler" (Bakara, 14) âyetidir. Buna göre ifâdenin mânası, "Âyette bahsedilenler, sizin dininizi alay ve eğlenceye alınca, sizin onları birer dost, yardımcı ve ahbap edinmemeniz gerekir. Çünkü böyle bir durum, aklın almadığı ve kişiliğin kabul etmeyeceği bir iştir" şeklinde olur.
Kâfirlerin Ezanla Alay Etmeleri
58
"Birbirinizi namaza çağırdığınız zaman, (onlar) onu bir eğlence ve bir oyun edinirler. Bu, kendilerinin hakikaten akıllarını kullanmayan bir kavim olmalarındandır".
Cenâb-ı Allah, bir önceki âyette onların, müslümanların dinini oyun ve eğlence edindiklerinden bahsedince, bu âyette de, onların bu dini oyun ve eğlence edinmelerinin bir şeklini zikrederek, "Birbirinizi namaza çağırdığınız zaman, (onlar) onu, bir eğlence ve bir oyun edinirler" buyurmuştur. Bu âyetle ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Âyette gecen (......) kelimesindeki mef'ûl zamiri, ya daha önce geçen salât'a (namaza), ya da "çağırdığınız zaman" fiilinin masdarı olan, "münâdâ" (çağırma) kelimesine râcidir (Yani namaza çağrı olan ezanla ilgilidir).
Rivayet edildiğine göre, Medine'deki hristiyanlardan birisi, müezzinin "Eşhedü enne Muhammeden Resulullah "Şehadet ederim ki, Muhammed Allah'ın Resulüdür dediğini duyduğunda, "Ben bu yalancıyı yakacağım" derdi. Derken bir gece hizmetçisi elinde yanan birşeyle onun evine girdi ve o ateşten bir kıvılcım eve sıçradı. O adam böylece evi ve ailesi ile birlikte yanıp kül oldu.
Yine rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)'in müezzini, namaz için ezan okuyunca, müslümanlar kalkar namaza giderlerdi. Bunun üzerine yahûdîler, "kalktılar kalkmaz olasıcalar; kıldılar, kılmaz olasıcalar!" diyerek alay ederlerdi.
Şu da rivayet edilmiştir: Müslümanlar namaz kılmaya kalktıklarında münafıklar halkı namazdan soğutmak için gülerlerdi.
Yine şu da rivayet edilmiştir: Onlar, "Ey Muhammed, daha öncekilerde duyulup görülmeyen bir bid'at çıkardın. Eğer sen peygamber isen, şüphesiz ki icâd ettiğin bu işte, bütün peygamberlere muhalefet ettin. Binâenaleyh, kervandakilerin nida etmesi gibi, böyle nida etmen sana nerden geliyor?" dediler. İşte bunun üzerine Allah bu âyeti indirdi.
Bu Ayet Ezanın Kur'an'daki Delilidir
Âlimler, bu âyetin, ezanın sırf rüya ile değil, Kur'ân'ın nassı ile de sabit olduğunu gösterdiğini söylemişlerdir.
Üçüncü Mesele
Âyetteki "hüzüv" ve "la'b" (eğlence ve oyun) kelimeleri, iki ayrı şeydir. Çünkü müslümanlar namaza kalktıklarında, münafıklar, "Bizim yaptığımız bu amelleri, Müslümanlarla alay ve istihza etmek için yapıyoruz. Çünkü onlar, biz böyle olmadığımız halde, kendi dinlerinde olduğumuzu sanıyorlar" diyorlardı. Münafıklar bunda ne dinî, ne dünyevî bir fayda ve menfaatin olmadığına inandıkları için, "Bu, bir oyundur" derlerdi.
Daha sonra Hak teâlâ, 'Bu, kendilerinin hakikaten akıllarını kullanmayan bir kavim olmalarındandır" buyurmuştur. Yani, "Eğer onların akılları tam olsaydı, yaratan ve nimet verene ta'zim etmenin, O'na son derece hizmetin oyun ve eğlence olamayacağını, aksine kutların en güzel amelleri ve en şerefli fiilleri olduğunu bilirlerdi" demektir. İşte bundan ötürü bazı hakim kimseler, "Hareketlerin en şereflisi namaz, hareketsizliklerin en faydalısı da oruçtur" demişlerdir.
Ehl-i Kitabın Müslümanlara Karşı Duyduğu Kinin Sebebi
59
"De ki: "Ey ehl-i kitap, sizin bizden hoşlanmayışınız, ancak Allah'a, bize indirilene ve daha evvel indirilmiş olanlara imân etmemizden dolayıdır ve sizin birçoğunuz fâsıksınız".
Bil ki âyetin, kendinden öncekilerle münasebeti şu bakımdandır: Allahü teâlâ, ehl-i kitab'ın ve kâfirlerin, İslam dinini alay ve eğlenceye aldıklarını nakledince, onlara, "Sizin, bu dinden hoşlanmamanızın sebebi nedir? O dinde, alay ve eğlenceye almayı gerektiren hangi şeyi buluyorsunuz?" demiştir.
Ayetle ilgili birkaç mesele vardır:
“Nikme” Tabirinin İzahı
Hasan el-Basrî, kâfin fethası ile kelimeyi, (......) şeklinde okumuştur ki fasîh olan, bu kelimenin kâfinkesresi ile okunmasıdır. Nitekim sen, birşeyden hoşlanmadığında, kâfin kesresi veya fethası ile, veya dersin. Müfessirler âyetteki bu ifâdeye, "Sizler ayıplamıyorsunuz", "sizler yadırgamıyorsunuz", "sizler hoşlanmıyorsunuz" mânalarını vermişlerdir. Bazı âlimler, "ikâb"a (yani cezalandırmaya) da bazan, bu kökten olan (......) kelimesinin kullanıldığını, çünkü ikâbın, hoş olmayan fiillere karşı uygulandığını söylemişlerdir. Diğer bazıları ise, birşeyi hoş karşılamayan kimsece, hoşlanmadığı o şeye karşı gösterdiği gazabın "nikme" diye adlandırıldığını, çünkü hoşlanılmayan şeye karşı gösterilen gazabın da azap mânasına geldiğini söylemişlerdir. Binâenaleyh birinci görüşe göre, "nikme" kelimesi, önce hoşlanılmayan şey mânasına vaz'edilmiş (icâd edilmiş), sonra da, hoşlanılmayan bir şey olduğu için "azap" mânasında da kullanılmıştır. İkinci görüşe göre ise, "nikme" kelimesi, önce "azap" mânasına vaz' edilmiş, sonra da, peşisıra azap geldiği için hoş karşılanmayan şeye de "nikme" denilmiştir.
İkinci Mesele
Âyetin mânası şöyledir: "Allahü teâlâ, ehl-i kitaba, "Niçin bu dini bir oyun ve eğlence ediniyorsunuz?" diyor, sonra da adetâ taaccüp ederek, "Siz bu dinde, sadece Allah'a, Hazret-i Muhammed'e indirilen kitaba ve Hazret-i Muhammed'den önce gelmiş bütün peygamberlere iman etmeyi yadırgıyorsunuz. Fakat böyle bir iman, yadırganacak birşey değildir. Mesela Allah'a iman, bütün ibadetlerin başıdır. Hazret-i Muhammed'e ve diğer bütün peygamberlere iman ise haktır, doğrudur. Zira risâlet ve nübüvvet iddiasında, bir peygamberi tasdîke götüren yol mucizedir. Sonra mucizenin Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in elinde de tahakkuk ettiğini görünce, onun bir resul olduğunu ikrar etmek gerekir. Bazı peygamberleri kabul edip, bazılarını kabul etmeme hususu ise, bir tezâd teşkil edip yanlış bir yoldur. Binâenaleyh üzerinde olduğumuz şeyin bir hak dîn ve müstakim yol olduğu sabit olur. O halde siz, niçin bizim bu imanımızı yadırgıyorsunuz."
İbn Abbas (radıyallahü anh) şöyle demiştir: "Bir kısım yahûdî, Allah'ın Resul (sallallahü aleyhi ve sellem)'üne gelip O'na, hangi peygamberlere iman ettiğini sordular. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "Allah'a bize indirilene ve Hazret-i İbrahim ile Hazret-i İsmail'e indirilene... inandık" deyip "Biz, Allah'a teslim olmuş olanlarız" diye sonuna kadar âyeti okudu. O, sözünde Hazret-i İsa (aleyhisselâm)'yı da iman ettiği peygamberler arasında zikredince, onlar Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in nübüvvetini de inkâr ederek, "Dünya ve âhirette, sizden daha nasibsiz bir dinin müntesibi ve dininizden daha şerli bir din görmedik" dediler de, bunun üzerine Cenâb-ı Allah, bu ve bundan sonraki âyeti indirdi.
Cenâb-ı Hakk'ın "ve sizin birçoğunuz fasıksınız" ifadesinde, bütün kıraat imamları ifâdenin başını elifin fethası ile (......) şeklinde okumuşlar, Nu'aym İbn Meysere ise, elifin kesresi ile, (......) şeklinde okumuştur. Bu ifade ile ilgili birkaç soru vardır:
Birinci Soru: Yahudilerin ekserisi fâsık olduğu halde, müslümanlardan nasıl (niçin) hoşlanmazlar?
Buna birkaç bakımdan cevap verilir:
1) Âyetteki, "Sizin birçoğunuz fâsıksınız" ifâdesi, fâsıklığı onlara has kılmaktır. Binâenaleyh bu söz de ta'riz yolu ile müslümana, onların fâsık oldukları için tabî olmadıklarını gösterir. Buna göre mâna, "Siz, imân ettiğimiz ve sizin gibi fasık olmadığımız için bizden hoşlanmıyorsunuz" şeklinde olur.
2) Allahü teâlâ, yahûdilerin, peygamberlerin hepsine iman etmeyi yadırgadıklarını, halbuki bu imanın, kendilerinin fasıklıklarının yanında yadırganacak bir şey olmadığını, aksine fâsıklığın yadırganması gereken şeylerden olduğunu söylemiştir. Bu gibi ifâdeler, eşleştirme (terazileme, izdivaç) hususunda güzeldir. Nitekim birisi, "Sen, benim ancak iffetli, kendinin fâcir, benim zengin, kendinin fakir oluşundan hoşlanmıyorsun" der. İşte bu, mukabele (zıtları birbiriyle karşılaştırma) yoluyla, mânayı tamamladığı için güzel ve yerinde bir ifâdedir.
3) Bu ifâdenin başındaki "vâv", vâv-ı ma'iyyedir. Yani, "Sizler, birçoğunuz fasık olmanızla birlikte, (fasık olduğunuz halde), bizlerin Allah'a iman etmemizi yadırgıyorsunuz" demektir. Zira, iki hasımdan biri kötü sıfatlarla mevsuf olup, diğeri de pek çok güzel sıfat sahibi olunca, hasmının kötü sıfatlarının yanında, berikinin güzel sıfatlara sahip oluşu, hasmın kalbinde, daha çok buğz ve hasede sebebiyet verir.
4) Bu ifâdede mahzûf bir muzaf vardır ve takdiri "ve sizin, fâsık olduğunuza inanmamızdan hoşlanmıyorsunuz" şeklindedir.
5) Kelâmın takdiri "Siz, bizden ancak Allah'a... ve sizlerin çoğunuzun fâsıklar olduğunuza inanmamızdan hoşlanmıyorsunuz" şeklindedir. Yani, "Fasık olduğunuz için, bizim imanımızdan hoşlanmıyorsunuz" demektir.
6) Bunun mahzûf bir ta'lîle (sebebe) atfedilen bir ta'lil olması da caizdir. Buna göre sanki, "Siz, insafınız (vicdanınız) az olduğu için ve birçoğunuz fâsık olduğunuz için, Allah'a... imanımızı yadırgıyorsunuz" denilmiştir.
İkinci Soru: Yahudilerin hepsi fâsık ve kâfir olduğu halde, Cenâb-ı Hak niçin, onların çoğunun fâsık olduğunu söylemiştir? Buna şu iki bakımdan cevap verilir:
1) Bu, "sizin bir çoğunuz, reislik, makam, mansıb elde etmek, rüşvet almak ve krallara (idarecilere) yaklaşmak için onların yaptıklarını yapıyor ve onların dediklerini diyorsunuz. O halde sizler kendi dininizde âdil değil, fâsıksınız. Çünkü kâfir ve bid'atçılar da bazan dininden döner, bazan dininin fasıkı olur" demektir. Yahûdilerin hepsinin böyle olmadığı malumdur. İşte Cenâb-ı Hak bundan ötürü fâsıklık sıfatını onların çoğuna mahsus kılmıştır
2) Allahü teâlâ, onlardan iman edecek olanların da bu fâsıklığa dahil olacağı zannedilmesin diye, hepsinin değil, ekserisinin fâsık olduğunu söylemiştir.
Yahudilerin Lanet ve Gazaba Uğrayıp, Onlardan Bir Kısmının Maymun Kılığına Sokulması
60
"De ki "Allah katında bir mükâfaat olarak, bundan daha şerlisini size haber vereyim mi; Allah'ın lanet ve gazap ettiği ve içlerinden maymunlar ve domuzlar yaptığı kimseler ve tâguta tapanlar var ya, işte onlar mevkice daha şerli ve dümdüz yoldan daha çok sapmış kimselerdir".
Bu âyetle ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Âyetteki (bundan) ifâdesi, bir önceki âyette geçen o hoşlanmayan kimselere işarettir. Binâenaleyh burada mutlaka mahzûf bir muzaf vardır ve takdiri, "Bu, hoşlanmaytş işinin sahiplerinden daha şerli" şeklindedir. Çünkü Cenâb-ı Allah, "Allah'ın lanet ve gazap ettiği... kimseler" buyurmuştur. Binâenaleyh, "Lanet edilmiş olanlar bu dinden daha şerlidir" denilmez. Aksine, "Lanet edilen kimseler, bu dine müntesip olanlardan daha şerlidir" denilir.
Eğer; "Bu ifâde bu dine girmiş olanların da şerli oldukları mânasına gelir. Halbuki durum böyle değildir?" denilir ise, biz deriz ki: Cenâb-ı Hak bu ifâdeyi, onların görüşlerine ve inançlarına göre getirmiştir. Çünkü onlar, İslam dinine inanmanın şer olduğunu iddia ediyorlardı. Böyle olunca, onlara deniliyor ki: "Farzedin ki iş sizin dediğiniz gibidir. Fakat Allah'ın size laneti, gazabı ve şekillerini maymun ve domuz suretine çevirmesi, bundan daha şerlidir" denilmiştir.
İkinci Mesele
(......) kelimesi, temyiz olarak mansuptur. Bu, "mef'ûle" veznindedir. Tıpkı "mekbule" ve mecvûze" kelimeleri gibidir. Bu, masdar mânasına bir kelimedir. Masdarlar bazan kelimelerinde olduğu gibi "mef'ûl" vezninde gelir.
Buna göre şayet, "Mükâfaat, iyilik etmeye mahsustur. Binâenaleyh, kötülük yapmanın karşılığı olarak nasıl kullanılmıştır?" denilirse, biz deriz ki:
Bu, Cenâb-ı Hakk'ın tıpkı Onları elem verici bir azapla müjdele" (Âl-i imran, 21) âyetiyle, şairin "Aralarındaki selamlaşma, (sanki) acı ve elem veren bir darptır, vuruştur" ifâdesinde olduğu gibidir.
Üçüncü Mesele
Cenâb-ı Hakk'ın ifadesindeki edatının, terkib bakımından şu iki durumda bulunması muhtemeldir:
a) Bu ifade, mahzuf bir mübtedanın haberi olmak üzere, mahallen merfûdur. Çünkü Allah: "De ki: "Allah katında bir mükâfaat olarak, bundan daha şerlisini size haber vereyim mi?" buyurunca, sanki birisi, "kimdir bu?" diye sormuş, bunun üzerine de "Bu, Allah'ın kendisine lanet ettiği kimsedir" diye cevap verilmiştir. Bunun bir benzeri de, "De ki: "Şimdi bundan daha çok kötü olanı size haber vereyim mi? Ateştir" (Hacc, 72) âyetidir. Buna göre Allah, sanki "O, ateştir" demiştir,
b) Bunu (......) kelimesinden bedel olmak üzere, cerr mahallinde olması caizdir. Manası da, "...Allah'ın, kendisine lanet ettiği kimseyi haber vereyim mi?" şeklindedir.
Dördüncü Mesele
Bil ki Allahü teâlâ, onların burada çeşitli birçok sıfatlarını zikretmiştir:
a) Allahü Teâlâ onları lanetlemiştir.
b) O, onlara gazap etmiştir.
c) O, onlardan bazılarını maymunlar, hınzırlar ve tâgûtperestler haline getirmiştir.. Tefsirciler, "Âyetteki "maymunlar" ifadesiyle, Ashâb-ı Sebt (cumartesi yasağını ihlâl edenler); "domuzlar" ifadesiyle, Hazret-i İsa'nın mucizesi olan sofrayı (mâide) inkâr edenler kastedilmiştir" demişlerdir.
Yine rivayet edildiğine göre, domuz ve maymunlar haline getirilenler, Ashâb-ı Sebt'ten idiler. Çünkü Ashab-ı Sebt'in gençleri maymun, ihtiyarları da domuz haline çevrilmişlerdi...
Kelimesindeki Kıraât Vecihleri Ve Hamza'nın Müdafaası
Keşşaf sahibi, âyetteki tirildi ifadesiyle ilgili birçok kıraat zikretmiştir: .
1) Übeyy (radıyallahü anh), bunu "Tâğutâ ibâdet eden kimseler" şeklinde okumuştur.
2) Abdullah İbn Mes'ud (radıyallahü anh), "ve kim tâğuta ibadet ederse..." şeklinde okumuştur.
3) Kelime, (......) kelimesine atfedilerek, "Tağutperest" şeklinde okunmuştur.
4) Yine ifâde, şeklinde de okunmuştur.
5) Bu, (kulları) şeklinde;
6) (kullar) şeklinde;
7) vezni üzere şeklinde;
8) şeklinde;
9) "Abîd" kelimesinin çoğulu olarak, iki zamme ile yine şeklinde;
10) "Kefere" vezninde (......) şeklinde;
11) Aslı olmak üzere (......) şeklinde okunmuştur. Bu sonuncusunda tâ harfi, izafetten dolayı hazfedilmiştir. Yahut da bu, "hadim" kelimesinin şeklinde çoğul oluşu gibi, (......) kelimesinin şeklinde bir çoğuludur.
12) Yine bu kelime şeklinde;
13) şeklinde;
14) şeklinde;
15) Meçhul olarak, (......) şeklinde okunmuştur ki bu, ve "Aralarında tağuta tapılan" manasındadır ve zamir hazfedilmiştir.
16) Yani Allah bırakılıp, tâğut ma'bud edinilerek manasında okunmuştur. Bu tıpkı senin, birisi reis olduğu zaman söylediğin, "O, emir yapıldı" sözün gibidir.
17) Hamza bu kelimeyi, ayn'ın fethası, bâ harfinin zammesi, dal'ın nasbi ve "tâgut" kelimesinin cerri şeklinde okumuştur. Bazi âlimler Hamza'nın bu okuyuşunu tenkid etmiş ve bunu bir kıraat hatası sayarak rivayet edilmesi doğru olmayan bir şeyi zikreden biri olduğunu ileri sürmüşlerdir.
Bazı âlimler ise bunun bir lahin (gramer hatası) ve bir Kıraat hatası olmadığını söylemişler, bununla ilgili şu izahları yapmışlardır:
a) (abud) kelimesi, aslında abd (kul) demektir. Araplar, mübalağa ifâde etsin diye kelimenin bâ harfini ötürelemişlerdir. Bu tıpkı Arapların, "iyice sakınan ve çok zeki olan" mânasına demeleri gibidir. Buna göre ifâdesi, "Tâgut'a ibâdette zirveye ulaşan" demektir. İşte bu, en güzel izahtır.
b) (......) kelimeleri tıpkı, ve (yırtıcı hayvan) kelimeleri gibi, aynı manada iki kullanıştır.
c) (......) kelimesinin çoğulu, (......) kelimesi; (......) kelimesinin çoğulu da şeklidir. Bu tıpkı, (......) kelimesinin, (......) kelimesinin çoğulu olması gibidir. Araplar, iki zammenin peşpeşe gelişini ağır bulmuş ve böylece, bu kelimedeki birinci zamme fethaya çevrilmiştir.
d) Muhtemelen Hamza bu kıraati ile manasını kastetmiştir. Bu durumda bu kelime, (......) yerine kullanılan (paralar) kelimesi gibi olmuştur. Sonra baştaki hemze hazfedilmiş ve harekesi sonra gelen harfe verilmiştir.
e) Muhtemelen Hamza, bununla mânasını kastetmiştir. Sonra fiil-i maziye benzemesin diye, sonundaki tâ harfi hazfedilmiş, bâ harfi ötürelenmiştir.
Altıncı Mesele
Cenâb-ı Hak, "Tağut'a tapanlar..." buyurmuştur. Ferrâ, bu kelimenin tefsirinin, "Allah onlardan, maymunlar ile, Tâğut'a tapanlar halketti" şeklinde olduğunu söylemiştir. Mananın böyle olması halinde ism-i mevsûl ((......) kelimesi) hazfedilmiş olur.
Yedinci Mesele
Âlimlerimiz bu âyete dayanarak, küfrün de Allah'ın kaza ve kaderiyle meydana geldiğini söyleyerek, şöyle demişlerdir: "Zira âyetin takdiri, "Allah, onlardan Tâgût'a tapanlar yarattı" şeklindedir. Bu "yaratma, kılma" işi ancak, Allah onlarda bu ibâdeti yarattığı zaman düşünülebilir. Çünkü, şayet bu ibâdet onlar tarafından meydana getirilmiş olsaydı, Allahü teâlâ onları, puta tapanlar kılmış olmaz; tam aksine onlar kendi kendilerini böyle yapmış olurlardı.. Böyle bir mâna ise, âyetin mânasının hilâfınadır. Mutezile ise bunun mânasının, "Allahü teâlâ onlar hakkında bu şekilde hüküm verip, onları bu şekilde vasfetti. Bu tıpkı, Allah'ın Onlar O Rahmanın bizzat kulları olan melekleri de dişiler yaptılar" (Zuhruf, 19) âyeti gibidir..." şeklinde olduğunu söylemişlerdir. Bu hususla alâkalı görüşümüz, daha önce birkaç defa geçmişti..
Sekizinci Mesele
Âyette bahsedilen "Tâğut"un, İsrailoğullarının taptığı buzağı olduğu ileri sürüldüğü gibi, bunun İsrailoğullarının âlimleri mânasına geldiği de söylenmiştir. Yine bunun, Allah'a isyan hususunda herhangi bir kimseye boyun eğen, itaat eden kimsenin de Tâgût'a ibâdet etmiş olduğu da söylenmiştir.
Daha sonra Cenâb-ı Hak, "İşte onlar mevkke daha şerlidirler" buyurmuştur. Yani, "Kendilerine lanet edilip, maymun ve domuzlar haline getirilenler mekân ve mevki bakımından mü'minlerden daha şerlidirler" demektir. Bu ifâdede lafzının getirilmesi hususunda da şu iki izah yapılmıştır:
a) İbn Abbas (radıyallahü anh), "Çünkü onların mekânları, "sekar" (cehennem)in bir tabakasızdır. "Sekar" tabakasından da daha şerli ve afet bir yer yoktur" demiştir.
b) Hakikatte ehline ait olduğu halde, âyette şer kelimesi lafız bakımından "mekân"a nisbet edilmiştir ki, böyle bir ifâde kinaye babından olur. Bu, Arapların "Falancanın kılıç bağı uzun, külü de çoktur" demesi gibidir. Bunun neticesi, bir şeyin "levazımı ve tevâbii"ni (genellikle, ayrılmayan unsurlarını) zikretmek suretiyle o şeyin kendisine işaret etmekten ibarettir.
Daha sonra Allah "Ve dümdüz yoldan daha çok sapmış olan..." buyurmuştur. Yani, "Doğru ve mutedil yoldan, hak dinden daha çok sapmış olan..." demektir. Müfessirler, "Bu âyet nazil olunca, müslümanlar ehl-i kitabı ayıplayarak, "Ey maymunların ve domuzların kardeşleri..." demiş, bunun üzerine de onlar rezil rüsvay olarak başlarını önlerine eğmişlerdir" demişlerdir.
Nifakın Mümkün Olan İstifadeyi Engellemesi
61
"Sîze geldikleri zaman "iman ettik" derler. Halbuki onlar muhakkak küfür ile girmişler, yine muhakkak onunla çıkmışlardır. Allah onların neler gizlemekte olduklarını çok iyi bilendir".
Bu âyet-i kerime ile ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Âlimler şöyle demişlerdir: Bu âyet, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in yanına girip münafıkça, O'na iman ettiklerini söyleyen bir grup yahudi hakkında nazil olmuştur. Böylece yüce Allah, Hazret-i Peygambere onların durumlarını ve Hazret-i Peygamber'in bildirdiği delillerden O'nun takvirlerinden, nasihatlarından ve hatırlatmalarından hiçbir şey kalplerine nüfuz etmeden, tıpkı ilk başta girdikleri gibi, aynen öylece onun meclisinden çıktıklarını haber vermiştir.
İkinci Mesele
Cenâb-ı Hakk'ın, "Halbuki onlar muhakkak küfür ile girmişler, yine muhakkak onunla çıkmışlardır" buyruğundaki bâ harf-i cerri, onların girerken de çıkarken de, kesinlikle hiçbir değişme ve eksilme olmadan, küfürlerinin kendileriyle beraber devam ettiğini ifâde eder. Bu, senin tıpkı "Zeyd elbisesiyle girdi ve onunla çıktı" demen gibidir. Yani, "onun elbisesi, girerken olduğu gibi çıkarken de aynıydı" demektir.
Üçüncü Mesele
Allah, onların içeri girdiklerini bildirirken, (......) kelimesini getirerek, "Halbuki onlar, muhakkak küfür ile girmişler" buyurmuş; çıkışlarını ifâde ederken de (......) kelimesini getirerek, "yine muhakkak onunla çıkmışlardır" buyurmuştur. Alimler bu hususta şöyle demektedirler; (......) kelimesinin getirilmesinin faydası maziyi hâle yaklaştırmak; (......) kelimesinin getirilmesinin faydası ise küfrün onlara nisbet edilmesi ve bu hususta Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den herhangi bir fiilin sadır olmadığını tekid etmektir.. Yani, "Ey Muhammed, onlar senden, seninle beraber oturdukları müddetçe, küfrü icâp ettirecek herhangi bir şey dinlemediler ki, böylece sen onları küfre düşürmüş olasın!.. Aksine onlar, kendi iradeleriyle küfrü tercih ederek, senin meclisinden çıkan kimselerdir..." demektir.
Dördüncü Mesele
Mu'tezile, "Allahü teâlâ, zemmetme yoluyla giriş ve çıkış hallerinde küfrü onlara nisbet etmiş ve, "yine muhakkak onunla çıkmışlardır" buyurarak, bu nisbeti iyice belirtmiştir. Böylece bu ifâde, küfrün Allah'dan değil, kul tarafından olduğunu gösterir" demiştir.
Mu'tezile'nin bu görüşüne, "Sizin bu söylediğiniz şey, "ilim ve dâî" meseleleriyle çelişir" diyerek cevap veririz.
Daha sonra Cenâb-ı Hak, öyle "Allah onların neler gizlemekte olduklarını çok iyi bilendir" buyurmuştur. Bundan maksat, müslümanlara tuzak kurmak, onlara hileler düzmek, buğz ve düşmanlıkta bulunmak hususunda onların kalplerinde ne denli gayret ve çaba bulunduğunu iyice ortaya koymak, göstermektir.
Bazı Yahudilerin Günahta Yarışıp Haram Yemeleri
62
Sonra Cenâb-ı Hak, "Onlardan birçoğunu görürsün ki günahda, düşmanlıkta ve haram yemede birbirleriyle sürat koşusu yaparlar. Yapmakta oldukları şey elbette ne kadar kötü!..".
buyurmuştur. Bir şeyde yarışmak, o şeye hızlıca girip onun içine dalmak, düşmek demektir. Âyette geçen ism kelimesinin "yatan"; udvân kelimesinin de "zulüm" mânasına geldiği söylendiği gibi, ism kelimesinin, kişinin kendisiyle ilgili günahlar; udvan kelimesinin de başkasıyla alâkalı günahlar olduğu da söylenmiştir. Âyette geçen tabirine gelince, bu da rüşvet almak demek olup, bu husustaki tafsilâtlı ve derin incelememiz, Mâide 42 âyetindeki süht kelimesinin izahında geçmişti.
Bu Âyetteki Bazı Faydalar
Âyette, söylenmesi gereken bazı faydalı noktalar bulunmaktadır. Şöyle ki:
Birinci Fayda: Allahü teâlâ, "insanlardan birçoğunu görürsün..." buyurmuştur. Bunun sebebi, onların hepsinin böyle olmadığıdır. Aksine onların bir kısmı utanarak, bu işi terketmişlerdir.
İkinci Fayda: lafzı genel olarak, hayır ve iyi işler hakkında kullanılır. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Hayır işlerinde de birbirleriyle yarış yaparlar" (Âl-i İmran. 114) ve "Bizim, kendileri için hayırlara koştuğumuzu mu zannediyorlar?..."(Müminlerin, 56) buyurmuştur. Binâenaleyh, buraya uygun düşen, "acele" lafzının kullanılmasıydı. Ancak ne var ki yüce Allah bir incelikten ötürü, burada "müsâraat" lafzını zikretmiştir. O nükte de şudur: "Onlar, sanki bu konuda doğru bir iş yaparcasına o kötü işlere girişiyorlardı" denilmek istenmiştir.
Üçüncü Fayda: İsm lafzı, bütün isyanları ve menhiyyatı kapsamaktadır. Binâenaleyh Cenâb-ı Hak, bu kelimeyi zikrettikten sonra, düşmanlık yapmak ve haram yemek tabirlerini getirince, bu durum, bu iki nevi günahın, masiyet ve günah nevilerînin en büyüğü olduklarına delâlet etmiştir.
Âlimlerin Emr-i Ma'rûf Görevi
Daha sonra Cenâb-ı Hak,
63
"Bari bilginleri, fakihleri onları günah söylemelerinden ve haram yemelerinden vaz geçirmeye çalışsalardı ya.. Her halde yapmakta oldukları bu şey, ne kadar kötü!...
buyurmuştur. Bu âyetin bışındaki edatı, teşvik ve tevbîh (kınama) mânalarını ifâde eder. Bu kelime burada mânasında kullanılmıştır. Rabbaniyyûn ve ahbar kelimelerinin ne anlama geldiği daha önce geçmişti. Hasan el-Basrî: "Rabbaniyyûn, İncil'e inananların âlimleri; "ahbâr" ise, Tevrat'a inananların âlimleridir" demiştir. Hasan el-Basrî'nin dışındaki âlimler ise, bu tabirlerin yahudiler hakkında olup ve bu âyetin, onlarla ilgili bulunduğunu söylemişlerdir.
Buna göre âyetin mânası, "Allah, ehl-i kitabın âlimlerinin, kendilerinin ayak takımını ve avamını günahtan nehyetmediklerini yadırgamış ve akıl almaz bir şey addetmiştir..." şeklindedir. Bu da, nehy-i münkeri terkeden kimsenin, o münkeri yapan kimse gibi olduğuna delâlet eder. Çünkü Cenâb-ı Hak, her iki kısmı da, bu iki âyette aynı lafızla "yapmakta oldukları bu şey ne kötü!" diye zemmetmiştir. Aksine biz deriz ki, nehy-i münkeri bırakan, terkeden kimseyi ayıplaması daha kuvvetlidir. Çünkü Allah, günah işleyenler, düşmanlık yapanlar ve rüşvet yiyenler hakkında, "Yapmakta oldukları şey elbette ne kadar kötü.. (Mâide, 62) ; nehy-i münker yapmayan âlimler hakkında ise, Her halde... yapmakta oldukları şey elbette ne kadar kötü!" (Mâide, 63) buyurmuştur. "Sun' " kelimesinin ifâde ettiği mâna, "amel" kelimesinin ifâde ettiği mânadan daha kuvvetlidir. Çünkü "amel", ancak iyice yerleşmiş, kökleşmiş ve sağlamlaşmış olduğu zaman, "sun' " diye isimlendirilir. Böylece Cenâb-ı Hak önceki âyette lafzıyla o günahları işleyen kimselerin günahını, kökleşmemiş bir günah; nehy-i münkeri terkeden kimselerin günahını da, lafzıyla kökleşmiş ve iyice yerleşmiş bir günah olarak ifâde etmiştir. Hakikatte durum böyledir. Çünkü masiyet ve günah ruhun hastalığıdır. Bunun ilacı ise, Allah'ı, O'nun sıfatlarını ve ahkâmını bilmektir. Bu bilgi meydana geldiği halde, günah ortadan kalkmaz ise, işte bu, sahibi ilaç kullandığı halde iyileşmeyen bir hastalık gibi olmuş olur. Nasıl burada, hastalığın zail olmayacak kadar ileri ve çetin olduğu hususunda bir bilgi meydana gelmiş ise, aynı şekilde âlim olan bir kimse de bir günaha yöneldiğinde bu durum, onun kalbinin hastalığının son derece ileri ve çetin olduğuna delâlet etmiştir. İbn Abbas (radıyallahü anh)'dan, "Bu âyet, Kur'an'daki en ağır âyetlerden birisidir" ve Dahhâk'tan da, "Bana göre, Kur'ân-ı Kerim'de bundan daha korkutucu bir âyet yoktur" sözü nakledilmiştir. Allah en iyi bilendir.
Yahudilerin Allah'a İftira Edip Cimri Demeleri
64
"Yahudiler, "Allah'ın eli bağlı" dediler. Hay kendi elleri bağlanasıcalar! Ve onlar söylediklerinden dolayı lanetlendiler. Hayır, (Allah'ın) İki eli de açıktır. Nasıl dilerse öyle infâk eder O, Rabbinden sana indirilen (âyetler), andolsun ki onlardan birçoğunun azgınlığını ve küfrünü artıracak. Biz onların arasına Kıyamet gününe kadar, düşmanlık ve kin bıraktık. Onlar her ne zaman harp için bir ateş tutuşturdularsa, Allah onu söndürdü. Onlar yeryüzünde hep fesatçılığa koşarlar. Allah ise fesadçıları sevmez".
Bil ki bu âyetle ilgili birkaç mesele vardır:
Meskur Cimrilik İsnadını Nasıl İfade Etikleri
Burada bir müşkil bulunmaktadır, bu da şudur: Allahü teâlâ, yahudilerin böyle söylediklerini nakletmiştir. Allah'ın haber verdiği her hususta doğru söylediğinde hiç şüphe yoktur. Halbuki biz, yahudilerin, böyle bir sözü kesin olarak söylemedikleri ve böyle bir şeye inanmadıkları hususunda ittifak halinde olduklarını görüyoruz. Yine onların akıllılarından nakledilen görüş de, bu iddianın bâtıl olduğunun aklen zarurî olarak bilindiği şeklindedir. Çünkü Allah'ın elinin bağlı olduğunu söylemek, aklın açıkça bâtıllığını gösterdiği bir sözdür. Zira bizim, "Allah" sözümüz, kadim, âlemin yaratılışına ve var edilmesine kadir olan bir varlığın ismidir. Böyle bir varlığın elinin bağlı, kudretinin sınırlı ve noksan olması imkânsızdır. Aksi halde, kudreti eksik olması durumunda, âlemi muhafazası ve tedbiri (evirip-çevirmesi) nasıl mümkün olabilir?
Bu sabit olunca biz diyoruz ki: Bu nakil ve rivayetin doğruluğunu tesbit hususunda son derece zor ve çetin bir müşkil bulunmaktadır. Biz diyoruz ki: Bizce bu hususta birkaç izah şekli vardır:
1) Muhtemelen yahudiler bu sözü, "ilzam" üslûbu ile söylemişlerdir. Çünkü onlar, "Allah'a kim güzel bir borç verirse..." (Bakara, 245) âyetini duydukları zaman, "Eğer Allah borca muhtaç ise, fakîr ve âcizdir" dediler. Onlar, kullarından borç isteyen İlah'ın fakir ve elleri bağlı (cimri) olduğu neticesine varınca, Cenâb-ı Hak onlardan böyle söylediklerini nakletmiştir.
2) Yahudiler, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in ashabının son derece sıkıntı, fakirlik ve ihtiyaç içinde olduklarını görünce, alay ve istihza yoluyla şöyle dediler: "Muhammed'in Tanrısı fakir ve elleri bağlı (cimri)dir." Onlar bu sözü söyledikleri için, Hak teâlâ böyle söylediklerini nakletmiştir.
3) Müfessirler, "Yahudiler, insanlar içinde malı ve serveti en çok olanlar idiler. Cenâb-ı Allah, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'i peygamber olarak gönderip de, onlar da onu yalanladıklarında, Allah, onların geçimlerini darlaştırdı. O zaman yahudiler, (Allah'ın eli bağlı) dediler. Yani Allah'ı cimrilikle tavsif ederek, "O'nun elleri, bağış ve ihsanda bulunmaktan uzaktır" dediler. Ancak câhil bir kimse, sıkıntı, meşakkat ve belâlara dûçâr olduğu zaman, işte böylesi sözler söyler.
4) Belki de onlar içerisinde, filozofların görüşlerini benimseyen kimseler vardı. Filozoflara göre, Allah mucip liz-zât (zatından dolayı bir şeyi gerekli kılan)dır. Binâenaleyh sonradan meydana gelen varlıkların meydana gelişi ancak tek bir tarz ve tek bir şekilde mümkün olur. Allahü teâlâ, o şeyleri meydana geldikleri şeklin dışında başka bir şekilde meydana getirmeye kadir değildir. Binâenaleyh filozofların görüşünü benimseyenler, Allah'ın işte değişik bir şekilde yaratmaya muktedir olmamasını, "elinin bağlı olması" olarak ifâde etmişlerdir.
5) Bazı âlimler şöyle demişlerdir: "Bundan maksad, yahûdilerin: "Allah bize ancak, buzağıya tapmış olduğumuz günler miktarınca azap edecektir" sözüdür. Fakat yahudiler, Hak teâlâ'nın, kendilerine ancak bu kadarcık bir süre azap edeceği hususunu, bu yanlış ibare (cümle) ile belirtmek istemişler, böylece sözün bozukluğu ve edebe uygun omayışı sebebi ile de lanete müstehak olmuşlardır. Bu, Hasan el-Basrî'nin görüşüdür. Bütün bu izahlarla, âyetteki naklin, doğru ve yerinde olduğu sabit olur. Allah en iyi bilendir.
"Elin Bağlılığının Cimrilikten Kinaye Olması
Elin bağlı ve açık olması, cimrilik ve cömertliği ifâde için kullanılan meşhur bir mecazdır. Nitekim, 'Elini boynuna bağlı olarak asma, onu büsbütün de açıp saçma" (isrâ, 29) âyeti de bu mânadadır. Alimler şöyle demişlerdir: "Bunun sebebi şudur: El, işlerin çoğunun, bilhassa mal verip, infâk etmenin yapıldığı bir vasıta ve araçtır. Bundan ötürü, sebebin (aracın) ismini Araplar, müsebbebe (neticeye) vermişler, böylece de cömertlik ve cimriliği, (sebep olan) el, parmaklar, avuç içi veya parmak uçlarına isnâd etmişlerdir. Binâenaleyh cömert olan bir kimseye avucu feyizli; eli açık; parmaklan açık, ve "parmak uçları (çöl gibi) engin" denilir. Cimri olan kimseye de, "Parmakları dar"; "avuç içi dar"; "parmak uçları zayıf, etsiz" denilir.
Niçin Cimri Olmaları İçin Beddua Ediliyor?
Eğer, "Âyetteki, "Allah'ın eli bağlı" ifâdesinden murad, cimrilik olduğuna göre, yine âyetteki, "Hay kendi elleri baglanasıcalar!" tabirinden muradın da, bu iki cümlenin biribirine mutabakatının doğru olabilmesi için, cimrilik olması gerekir. Halbuki cimrilik, Cenâb-ı Allah'ın nehyettiği mezmûm (kötü) sıfatlardan biridir. O halde Allah'ın onlara, böyle olmaları için beddua etmesi nasıl caiz olabilir?" denilir ise, biz deriz ki: "Âyetteki "Allah'ın eli bağlı" sözü, "vermeye ve harcamaya kadir değil" mânasındadır. Hem sonra vermeye kadir olamama, bazan cimrilikten, bazan fakirlikten, bazan da acziyyetten ötürü olur. İşte aynı şekilde âyetteki, "Hay kendi elleri bağianasıcalar!." sözü de, "ister acziyyet ve fakirlik, isterse cimrilik sebebiyle meydana gelmiş olsun, harcamaya imkân ve kudret bulamamaları için, onlara yapılan bir bedduadır." Bu açıklama ile müşkil ortadan kalkar.
Tabirinin Muhtemel İki Tefsirî
Âyetteki, "Hay kendi elleri bağlanasıcalar ve onlar söylediklerinden dolayı lanetlendiler" ifâdesi hakkında iki izah şekli bulunmaktadır:
a) Bu, onlara yapılmış bir bedduadır. Buna göre mâna şudur: Allah bize, bu şekilde onlara beddua etmemizi öğretiyor.. Nitekim Cenâb-ı Hak bize, "İnşaallah, korkusuzca mutlaka Mescid-i Haram'a gireceksiniz..." (Fetih.27) âyetinde istisna yapmayı, yani "İnşaallah demeyi";"Allah da hastalıklarını arttırdı" (Bakara, 10) âyetinde münafıklara beddua etmeyi; "Ebû Leheb'ın elleri kurusun!" (Leheb, 1) âyetinde de, Ebû Leheb'e beddua etmeyi öğretmiştir.
b) Bu, bir haber vermedir. Hasan el-Basrî, "Onların elleri, cehennemde hakikaten bağlanacaktır" demiştir. Yani bu görüşe göre, onlara bir ceza olsun diye, elleri boyunlarına bağlanmıştır.
İmdi şayet; "Eğer bu bağlanma işi, bu görüşe göre, yaptıklarına karşılık, Cenâb-ı Hakk'ın onlara hükmettiği bir ceza olsaydı, o zaman "Böylece de onların "elleri bağlandı" denilmesi daha uygun düşerdi" denilirse, biz deriz ki:
Mukadder de olsa, atfın hazfedilmesi bir faydaya mebni olup, bu da şudur: Allahü teâlâ, atfı hazfedince, O'nun "Hay kendi tileri bağlanasıcalar..." ifadesi, yeni başlanılan bir söz gibi olur. Söze yeni başlanılmış olması da, ona daha bir kuvvet ve daha bir güven verir. Çünkü bir şeye yeniden başlamak, o şeye iyice itina gösterilip ona ehemmiyet verildiğine delâlet eder. "Fâ-i ta'kibiyye"nin hazfedilmesi meselesinde, buranın benzen olan bir ifâde de, "Hani Musa, kavmine: "Allah size muhakkakki bir inek boğazlamanızı emrediyor" demişti. Onlar: "Bizi eğlence mi ediniyorsun?" demişti" (Bakara, 67) âyetidir. Allah bu âyette "Onlar da, "Bizi eğlence mi ediniyorsun..." demişlerdi" dememiştir.
Âyetteki "ve onlar, söylediklerinden dolayı lanetlendiler" buyruğuna gelince Hasan el-Basrî: "Bu, "Onlar dünyada cizye vermek; âhirette de cehennem ile azap olundular" manasındadır" demiştir.
Yedullah Tâbirinin Tefsiri ve Mücessimeyi Tenkid
Allahü teâlâ sonra, Hayır, (Allah'ın) iki eli de açıktır" buyurmuştur. Bil ki, bu âyetten bahsetmek mühim konulardan birisidir. Çünkü Kur'ân'da birçok âyet, Allah'ın eli olduğunu ifâde etmektedir. Bazan zikredilen, sayı belirtilmeksizin "el"dir. Nitekim Cenâb-ı Hak "Allah'ın eli onların elleri üstündedir" (Fetih. 10) buyurmuştur. Bazan, Allah'ın iki eli olduğu ifâde edilir.. Nitekim bu âyette böyledir. Yine bu mânadaki ifâdelerden birisi de, Allah'ın, melun iblise söylemiş olduğu, "Ey iblis, iki elimle yarattığıma secde etmenden seni hangi şey men etti?" (sad, 75) şeklindeki sözdür. Bazan da Allah'ın "ellerinin" olduğu belirtilmiştir. Nitekim Allahü teâlâ, "Ellerimizin işleyip yaptıklarından, kendileri için bunca davarlar yarattığımızı görmediler mi?" (Yasin. 71) buyurmuştur.
Bunu iyice anladığın zaman biz deriz ki: Ümmet-i Muhammed, "Allah'ın eli" ifâdesinin tefsiri hususunda ihtilaf etmişlerdir. Meselâ Mücessime: "Bu, her insanda olduğu gibi, maddî bir organdır" demiş ve görüşüne, Hak teâlâ'nın, "O putların, yürüyecekleri ayakları mı, yoksa tutacakları elleri mi yahut görecekleri gözleri mi, yoksa işitecekleri kulakları mı var?" (A'raf, 195) âyetini delil getirmişlerdir. Mücessime bu âyetle şu şekilde istidlal etmişlerdir: "Allahü teâlâ, putların ulûhiyyetini, bu uzuvları olmadığı için tenkid etmiştir. Binâenaleyh eğer bu uzuvlar Allah'da da bulunmaz ise, o zaman Allah'ın da ulûhiyyeti tenkid edilir. Allah'ın ulûhiyyetini tenkid etmek bâtıl olunca, O'nun bu uzuvlarının bulunduğunu kabul etmek gerekir. Hem sonra "el" kelimesi, bilinen belli uzvun ismi olarak konmuştur. Binâenaleyh bu ismi, başka mânaya hamletmek, onun konulduğu mânayı terketme olur ki bu caiz değildir."
Bili ki, Mücessime'nin bu görüşünün yanlışlığını ortaya koyma, Allah'ın, bir cisim olmadığı meselesine dayanır. Allah'ın, bir cisim olmayışının delili şudur: Cisim, hareket ve sükûn (hareketsizlik) halinden ayrı düşünülemez. Halbuki hareket ve sükûn halleri muhdes (sonradan olma)dırlar. Muhdesten ayrı düşünülemeyen şey de muhdestir. Bir de her cisim sınırlıdır. Miktarı sınırlı olan herşey de muhdestir. Yine her cisim, parçalardan meydana gelir. Böyle olan herşey, bir araya gelme ve çözülme halini kabul eder. Bu durumda olan şey de, kendisini meydana getiren her parçaya muhtaçtır ve başkasına muhtaç olan herşey muhdestir. Binaenaleyh bütün bu izahlar ile, Allah'ın bir cisim olmasının imkânsızlığı sabit olmuş olur Böylece O'nun elinin, cismânî bir uzuv olması da imkânsız olur.
Ehl-i tevhîd'in cumhuru (ehl-i sünnet ve'l-cemaat), "Allah'ın eli" tabiri ile ilgili şu iki görüşü vardır:
a) Bu, "Kur'ân, Allah'ın eli olduğuna delalet ettiğine göre, biz buna inanıyoruz. Akıl da, Allah'ın elinin, belli bir cisimden veya parçalardan meydana gelmiş mürekkeb bir uzuv olmasının imkânsızlığını gösterince, buna da bu şekilde inandık. Fakat "Allah'ın eti nedir, onun hakikati nedir?" hususuna gelince, bunu bilmeyi Allah'a havale ettik" diyenlerin görüşüdür. İşte bu, Selefin görüşüdür.
b) Kelamcılar ise şöyle demişlerdir: "Arapçada, "yed" (el) birçok manaya gelir:
1) Uzuv manasına ki bu bellidir.
2) "Nimet" manasına... Nitekim sen, "Yanımda, falancanın teşekkür ettiğim bir "eli" (nimeti) var" dersin.
3) "Kuvvet" manasına... Nitekim Hak teâlâ, "O (peygamberler), eller ve basiretler sahibidirler" (Sad, 45) buyurmuştur. Müfessirler bunu, "Kuvvet ve akıl sahibidirler" manasında tefsir etmişlerdir. Sibeveyh, Arapların, dediklerini nakletmiştir ki bu, "Senin bunda elin, yani kudretin yok" demektir.
4) "Mülk" yani hakimiyet ve yetki manasına... Nitekim, "Şu mal falancanın elinde yani mülkiyetindedir" denilir. Cenâb-ı Hak da, "nikah düğümü elinde bulunan kimse.." (Bakara, 237)yani "nikah yetkisine malik olan kimse..." buyurmuştur.
5) "Alabildiğine dikkat ve itina gösterme" manasına... Nitekim Allahü teâlâ, "İki elimle yarattığıma...'" (sâd, 75) buyurmuştur ki bundan maksad Hazret-i Adem (aleyhisselâm)'in bu şerefe nail olduğunu beyân etmektir. Çünkü Allah astında, yalnız Hazret-i Adem'in değil bütün mahlûkatın yaratıcısıdır. Yine birisi, bir diğerine bir şeyi taahhüd ettiğinde "elim senin nezdinde rehindir" denir.
Bunu iyice anladığında biz deriz ki: Yed (el) kelimesinin Allah hakkında, bizim bildiğimiz organ (uzuv) manasına gelmesi imkânsızdır. Ama diğer bütün manalar, Allah için söz konusu olabilir.
Burada, bir diğer görüş de şöyledir: Ebu'l-Hasen el-Eş'ârî (r.h), bir görüşüne göre, âyetteki "yed" (el) kelimesinin, Allah'ın zâtı ile kâim bir sıfat olduğunu, busıfattn, kudret sıfatından başka, istifa' (seçme) yolu ile yaratma ve var etme işlevi bulunan bir sıfat olduğunu iddia ederek şöyle demiştir: "Bunun delili şudur: Hak teâlâ, Hazret-i Adem (aleyhisselâm)'e şeref ve mevkiinin yüksekliğine sebep olarak onu "iki eli ile" yaratmasını bildirmiştir. Binaenaleyh eğer "yed" (el) kelimesi, kudret manasına olsaydı, bu iki el ile yaratma işinin, o istifanın (seçmenin) illeti olması imkânsız oturdu. Çünkü kudret manasında "yed" ile yaratma, bütün mahlûkat için söz konusudur. Binaenaleyh, istifa (seçme) yolu ile yaratma ve var etme işinin yapıldığı ve kudret sıfatının dışında bir sıfat-ı ilâhiyenin olduğunu söylemek gerekir."
Alimlerin çoğu Allah hakkında kullanılan "yed" (el) tabirinin, Allah'ın kudret veya nimeti manasına geldiğini söylemişlerdir.
Eğer, "Allah hakkında kullanılan "yed" (el) kelimesini, "kudret" manasına alırsanız, bu bir müşkil (problem) doğurur. Zira Allah'ın kudreti tektir. Halbuki Kur'ân'ın âyetleri, bazan Allah'ın "iki eli", bazan da "elleri" olduğunu ifade etmektedir. Yok eğer bu kelimeyi, Allah'ın nimetleri manasına alırsanız, Kur'ân âyetleri bazan Allah'ın "iki eli" olduğunu belirtir. Halbuki Allah'ın nimetleri sayısızdır. Nitekim O, "Allah'ın nimetini saymaya kalkarsanız, sayamazsınız" buyurmuştur?" denilir ise, buna şöyle cevap verilir: "Biz, "yed" (el) kelimesini, "kudret" manasına tefsir etme yolunu tercih edersek, bahsedilen bu müşkile şu şekilde cevap verilir: Yahudiler, âyette nakledilen "Allah'ın eli bağlı" sözlerini Allah'ın cimri oluşundan kinaye yapmışlardır. Böylece onlara, kendi sözlerine uygun şekilde cevap verilerek, "hayır, (Allah'ın) iki eli de açıktır" denilmiştir. Bu, "Sizin vasfettiğiniz gibi durum, Allah'ın cimri oluşu şeklinde değil, aksine O'nun en mükemmel bir biçimde cömert oluşudur. Çünkü eli veren, en mükemmel şekilde vermiş olur" demektir.
Ama biz "yed" (el) kelimesini, "nimet" manasına alırsak, zikredilen müşkile şu iki şekilde cevap verilir:
a) Bu, cinse göre bir "el" nisbetidir. Sonra bu iki cinsten (yani Allah'ın ve insanın nimetlerinin) herbirinin cinsinin içine, sınırsız nimet türleri girer. Buna göre, "Allah'ın iki nimeti, dinî ve dünyevî veya açık ve gizli veya faydayı temin etme ve zararı giderme, veyahut da sıkıntı anındaki ve bolluk anındaki nimetidir" denilmiştir.
b) Bu tabirden maksad, nimetin vasfında mübalağa yapmaktır. Baksana, Arapların "Lebbeyke" demelerinin manası, "Sana var gücümle tâatte devam ederim" demektir. Yine, "Sa'deyke"nin manası, "Sana var gücümle yardımcı olurum!" demektir. Bu tabirlerle, ne iki tâat, ne de iki saadet kastedilmemiştir. İşte bu âyet de böyledir. Buna göre mana, "Nimetler ardarda gelmekte ve birbirini takip etmektedir; yoksa iddia edildiği gibi, nimetler tutulmuş, men edilmemiş demek değildir" şeklindedir.
Allah, Rızkı Dilediği Şekilde Fazlalaştırıp Azaltır
Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Nasıl dilerse öyle infak eder" buyurmuştur. Yani, "Nasıl dilerse öylece rızık verir ve yaratır. Dilerse daraltır, kıt verir; isterse bol bol verir" demektir. Nitekim Allah, "Eğer Allah, kullarına bol rızık verseydi, yeryüzünde muhakkak ki taşkınlık ederler, azarlardı. Fakat O, (rızıkları) dilediği bir miktar ile indirir" (Sûra, 27); "De ki: "Şüphesiz Rabbim dilediğinin rızkını genişletir, dilediği kîmseninkini daraltır" (Sebe. 36) ve "De ki: "Ey mülkün sahibi Allah, sen mülkü kime dilersen ona verirsin, mülkü kimden dilersen ondan alırsın. Kimi dilersen onun kadrini yükseltir, kimi dilersen onu alçaltırsın. Hayr, yalnız senin elindedir" (Al-i İmran. 26) buyurmuştur.
Bil ki bu âyet, Mu'tezile aleyhinde bir reddiyedir. Çünkü onlar şöyle demektedirler; İtaat eden kimseye, Allah'ın sevab vermesi O'na vacib olduğu gibi, ona azâb etmemesi de vacibtir. Yine Allah'a isyan eden kimseyi cennete sokmaması vacib olduğu gibi, onlardan bazılarına göre ona azab etmesi de vacibtir. İşte bu men etmek, bu yasaklama ve bu kayıt, Allah'ın elinin bağlanması yerine geçer. Binaenaleyh, Mu'tezilî olanlar da, gerçekte Allah'ın elinin bağlı olduğunu söylemiş olurlar. Ehl-i sünnete gelince, onlar, mülkün Allah'ın mülkü olduğunu; hiç kimsenin Allah'da bir alacağı olmadığını, aynı şekilde hiç kimsenin Allah'a itiraz edemiyeceğini söylemektedirler. Nitekim Cenâb-ı Hak, "De ki: "O halde Allah, Meryem oğlu Mesih'i anası (Meryem)i ve yeryüzünde bulunanların hepsini imha etmek isterse kim Allah'a karşı bir şey yapabilir?" (Maide. 17) buyurmuştur. Buna göre, "Hayır, (Allah'ın) iki eli de açıktır. Nasıl dilerse öyle infâk eder" buyruğunun manası, ancak bu mezheb ve görüşe göre doğru olur. Dosdoğru bir din ve sırat-ı müstakim üzere bulunmaktan dolayı Allah'a hamdolsun..
Kur'ân Bazı Kâfirlerin Tuğyanını Artırır
Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Rabb'inden sana indirilen (âyetler), andolsun ki onlardan birçoğunun azgınlığını ve küfrünü arttıracak" buyurmuştur. Bu ifâdeyle ilgili iki mesele bulunmaktadır:
Birinci Mesele
Buradaki "birçoğu..." ifadesinden murad edilen, yahudilerin âlimleridir. Yani, "Rabb'in katından olmak üzere sana Kur'ân'dan âyetler ve deliller nazil olduğu zaman, onların küfürdeki katılıkları ve inkârdaki aşırılıkları arttı..." demektir. Nitekim Arapça'da, "Benim öğütüm, ancak senin şerrini artırdı" denilir. Yine, "onların küfür üzere kalmaları, "küfürlerinin artması manasına gelir" de denilmiştir.
Allah Aslah Olanı Yapmak Zorunda Değildir
Alimlerimiz şöyle demişlerdir: "Bu âyet, Hak teâlâ'nın, dinî ve dünyevî maslahatları gözetmek (zorunda) olmadığına delâlet eder. Çünkü Allah bu âyetleri indirmekle o kâfirlerin küfür ve dalâletlerinin artacağını bilince, eğer O'nun fiilleri kullarının maslahatına riayet etme şartına ve illetine bağlı olsaydı, bu âyetleri indirmesi imkânsız olurdu. Allahü teâlâ bu âyetleri indirdiğine göre, anlıyoruz ki O, kullarının maslahatlarına riayet etmek zorunda değildir. Bunun bir benzeri de, "(Bu âyetler), onların pisliklerine (küfürlerine) pislik (küfür) katıp artırdı" (Tevbe, 125) âyetidir.
Eğer Mutezile, "Allahü teâlâ, onların halinden, bu âyetleri indirse de, indirmese de o kâfirlerin aynı durumda olacaklarını, çünkü onların küfürlerinin artacağını biliyordu. İşte bundan dolayı Allah'ın bu âyetleri indirmesi güzel ve yerinde olmuştur" derlerse, biz (ehl-i sünnet) de deriz ki: "Buna göre, onların küfürlerinin artması bu âyetlerin indirilmesi sebebiyle olmamıştır. Bu, onların küfrünün artışının, bu âyetlerin indirilmesine bağlanmasının yanlış olmasını gerektirir ki, bu da Kur'ân'ın ifâde ettiği şeyi yalanlamaktır."
Ehl-i Kitab Arasındaki İhtilâf ve Kin
Sonra Hak teâlâ, "Biz onların arasına Kıyamet gününe kadar düşmanlık ve kin bıraktık" buyurmuştur.
Bil ki bu kısmın daha önceki kısımla ilgisi şu şekildedir: Allahü teâlâ, o yahudilerin, doğruluğunun delilleri ayan beyan ortaya çıktıktan sonra, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in peygamberliğini, sırf hasedleri, makam-mevkî sevgileri, mal ve liderlik düşkünlükleri sebebi ile inkâr ettiklerini açıklamıştır. Sonra Hak teâlâ, onlar dünyayı âhirete tercih edince, kendisinin de onlara din (âhiret) saadetini haram kılmış olduğunu beyân etmiştir. Aynı şekilde Allah, onlara dünya saadetini de haram kılmıştır. Çünkü onların herbir fırkası, kendi görüşü ve inancında ısrar etmiş, kendi görüşünü desteklemede aşın gitmiş, kendisini büyük göstermek ve mezhebini daha cazib hale getirmek için, diğer mezheb ve görüşleri tenkid etmiştir. Bu ise, onların fırka ve grupları arasında şiddetli bir düşmanlığın meydana gelmesine sebeb olmuştur. Bu düşmanlık o dereceye varmıştır ki, birbirlerini tekfir etmiş ve birbirleriyle savaşmışlardır.
Cenâb-ı Hakk'ın, "Biz onların arasına Kıyamet gününe kadar düşmanlık ve kin bıraktık" ifadesi hakkında iki görüş vardır:
a) Bu ifadeden murad, yahudiler ile hristiyanlar arasındaki düşmanlıktır. Çünkü yahudi ve hristiyanların zikri, daha önce "Ey iman edenler, yahudileride, hristiyanları da kendinize yâr edinmeyin" (Maide, 51) âyetinde geçmişti. Bu, Hasan el-Basri ile Mücahidin görüşüdür.
b) Bundan murad, yahudi fırkaları arasında düşmanlık meydana gelmesidir. Çünkü onların bir kısmı Cebriyye, bir kısmı Kaderiyye, bir kısmı ehl-i Tevnîd, bir kısmı da Müşebbihe idi (yani bu inançlara sahib İdi). Hristiyan fırkaları arasındaki durum da böyledir: Bunların da bir kısmı Melkânt, bir kısmı Nasturî, bir kısmı Ya'kubî idi.
Buna göre eğer, "Bu husus, aynı şekilde müslümanların fırkaları arasında da mevcuttur. Binaenaleyh bunu sadece yahudilerin ve hristiyanların bir kusuru kabul etmek nasıl mümkün olur?" denilir ise, deriz ki: "(Müslümanlar arasındaki) bu bid'atlar ancak Sahabe ve Tabiîn devirlerinden sonra meydana çıkmıştır. Fakat o zaman böyle bir şey mevcut değildi. Bu sebeple, Hazret-i Peygamber ve O'nun ashabının, bunu yahudiler ve hristiyanlar hakkında bir ayıp ve kusur saymaları gerçekten uygun ve yerinde olmuştur."
Onlar Harp Ateşini Yaktıkça Allah Onu Söndürür
Daha sonra Allah "Onlar her ne zaman harb için bir ateş tutuşturdularsa, Allah onu söndürdü" buyurmuştur.
Bu yahudilerin katlanmış oldukları mihnet ve çile nevilerinden, bir başka nevi açıklamadır. Bu da şudur: Onlar, her ne zaman bir işe niyetlenmişlerse, haybet-i emel içinde, hüsrana uğramış, ezilmiş ve lanetlenmiş olarak geri dönmüşler, elleri boşa çıkmıştır- Nitekim bununla ilgili olarak Cenâb-ı Hak, "Onlar nerede bulunurlarsa bulunsunlar, üzerlerine zillet damgası vurulmuştur" (Al-i İmran, 112) buyurmaktadır. Katâde şöyle demiştir: "Hangi ülkede yahudilerle karşılaşırsan, onların insanların en zelil ve en aşağılanmış olanlarından olduklarını görürsün."
Yahudilerin Yeryüzünde Çıkardıkları Fesada Karşı Allah'ın Yardımı
Yüce Allah daha sonra, "Onlar yeryüzünde hep fesatçılığa koşarlar" buyurmuştur. Yani, "Onların işlerinde, izzet ve sağlamlık nevinden hiçbir güç ve kuvvet hasıl olmaz, bulunmaz... Ancak ne varki onlar, yeryüzünde fesatçılığa koşarlar.. Bu da, zayıf olanları aldatmaları ve gizlice, hile ve tuzak çeşitlerine başvurmaları şeklinde olur..." demektir. Yine şu da söylenmiştir: "Onlar, Tevrat'ın hükmüne muhalefet edince, Allah onlara Buhtunnasr'ı musallat kılmıştır. Daha sonra tekrar fesatçılık yapınca, Bizans komutanı Butros'u; sonra, yine fesatçılık yapınca, Mecusîleri; ve nihayet yine fesat çıkarmaktan geri durmayınca, bu sefer de onlara müslümanları musallat etmiştir.'
Cenâb-ı Hak daha sonraysa "Allah ise, fesadcılan sevmez" buyurmuştur. Bu beyan yeryüzünde fesat peşinde koşan kimselerin, Allah katında gazaba uğramış olduğuna delâlet etmektedir.
Din Hem Dünya Hem Âhiret Saadetini Temin Eder
65
Âyetin tefsiri için bak:66
66
"Eğer, ehl-i kitab iman edip de müttakîlerden olsalardı, onların günahlarını elbette örter ve elbette onları nimeti bol cennetlere sokardık. Bir de, eğer onlar Tevrat'ı İncil'i ve Rab'lerinden kendilerine indirileni dosdoğru tutsalar, (tatbîk ve icra etseler)di, muhakkak ki hem üstlerinden, hem ayaklarının altından yiyeceklerdi. İçlerinde, orta yolu tutan bir zümre de bulunmaktadır. Onlardan birçoğunun yapmakta oldukları ise ne kadar kötüdür".
Bil ki Cenâb-ı Hak, onları zemmetme ve tuttukları yolun çirkinliğini ortaya koyma hususunu pek etkili bir şekilde beyan edince, daha sonra da, onların iman edip de müttakilerden olmaları halinde hem dünya hem de âhiret saadetlerini bulacaklarını bildirmiştir.
Âhiret saadetlerine gelince, bunlar iki kısma hasredilmiştir:
a) Cezanın kaldırılması;
b) Kendilerine sevabın ulaştırılması...
Cezanın kaldırılmasına gelince bu, "Onların günahlarını elbette örterdik...." ifadesiyle murad edilen; mükâfaatın, sevabın ulaştırılmasına gelince bu da, "ve elbette onları nimeti bol cennetlere sokardık" ifadesiyle murad edilendir.
Şayet, "Başlıbaşına İman, hem günahların örtülmesini hem de hasenatın, sevabların verilmesini iktiza eder; o halde daha niye buna, bir de "takva" şartı eklenmiştir?" denilirse, deriz ki:
Bundan murad, onun sırf takva ve itaat maksadıyla iman etmiş olmasıdır; yoksa münafıkların yaptığı gibi, dünyevî herhangi bir maksat ve gaye için değil...
Vahyedilen Kitaba Uymanın Lüzumu
Daha sonra Allah, "Birde, eğer onlar Tevrat'ı, İncil'i ve Rab'lerinden kendilerine indirileni doğru tutsalar, (tatbik ve icra etseler)di muhakkak ki hem üstlerinden, hem ayaklarının altından yiyeceklerdi" buyurmuştur.
Bil ki, Cenâb-ı Hak bundan önceki âyette (Maide. 66) onların, iman etmeleri halinde âhiret saadetlerini elde etmiş olacaklarını beyan edince, bu âyette de, aynı şekilde, iman etmeleri halinde onların, dünya saadetlerini, onun güzellik ve hayırlarını bulacaklarını beyan etmiştir. "Bir de, eğer onlar Tevrat'ı, İncil'i... doğru tutsalardı..." buyruğu hakkında üç izah şekli bulunmaktadır:
a) Bu, onların Tevrat ve İncil'de bulunan Allah'ın âhidlerine vefa göstermek ve Tevrat ve İncil'in, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in nübüvvetine delâlet eden delilleri ihtiva ettiğini ikrar etmek gibi... hükümlerle amel etmeleridir.
b) Tevrat'ı dosdoğru tutmak demek, onun hüküm ve cezalarını tatbik edip uygulamalarıdır. Nitekim, "Bir kimse, namazı bütün erkanıyla yerine getirdiğinde, kıldığında" da, denilir. Bu sebeple, namazın bütün şartlarına riayet etmeyen kimse için, o namazı ikâme etti denilmez...
c) Bu, "O'nun hükümlerinden hiç birisinde yanılmamaları için, Tevrat ve İncil'i tam karşılarına koydular, diktiler" demektir. Bütün bu izah şekilleri güzeldir, ama birincisi daha güzeldir. "ve Rablerinden kendilerine İndirileni...." buyruğuna gelince, bunun hakkında da iki görüş bulunmaktadır:
a) Bu, Kur'ân'dır.
b) Bu, diğer peygamberlerin kitabıdır. İş'iya'nın kitabı, Habakkuk'un kitabı, Danyâl'ın kitabı gibi... Çünkü bu kitaplar, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in peygamber olarak gönderileceği müjdesiyle doludurlar.
Cenâb-ı Hakk'ın, "Muhakkak ki hem üstlerinden, hem ayaklarının altından yiyeceklerdi" buyruğuna gelince.. Bil ki yahudiler, Hazret-i Peygamber' yalanlama hususunda ısrar edince, kıtlık ve sıkıntılara uğramışlar ve "Allah'ın eli bağlanmıştır..." diyecek dereceye varmışlardır. İşte bunun üzerine de Allah küfürden vazgeçmeleri halinde, durumlarının tersine döneceğini; bolluk ve genişliğe kavuşacaklarını beyân etmiştir.
Üstlerinden ve Ayaklarının Altından Yemenin Manası
"Muhakkak ki hem üstlerinden, hem ayaklarının altından yiyeceklerdi'" buyruğunda birkaç izah şekli vardır:
a) Bundan murad, bolluk ve bereketin açıklanmasında mübalağa yapmaktır... Yoksa burada, bir "üst" veya "alt" manası murad olunmamıştır. Buna göre mana, "O zaman onlar, ardı arası kesilmeyen, çok bol bir yeyişle yerlerdi..." şeklindedir. Nitekim sen, "falanca, başından ayağına kadar hayra gömülmüştür" der, bununla, o kimse yanında hayrın ne kadar çok ve yoğun olduğunu kastedersin.
b) Üstten yemek, yağmurun inmesidir; ayakların altından yemek ise, bitki bitmesidir... Nitekim Allah A'râf sûresinde, 'Eğer o memleketler halkı iman edip der sakınmış olsalardı elbette üzerlerine gökten ve yerden nice bereketler açardık" (A'raf. 96) buyurmuştur.
c) Üstten yemek, meyve veren ağaçların çokluğudur; ayaklarının aklından yemek ise, sulu tarla, tarla ve ekinlerdir...
d) Bundan murad, Cenâb-ı Hakk'ın onları, meyveleri olgunlaşmış bahçelerle rızıklandırmasıdır. Öyle ki onlar, dalların uçlarından sarkanları devşirir, toplarlar; yere düşmüş olanları da, ayaklarının altından alırlar, toplarlar...
e) Bu, yahudi kabilelerinden Benû Nadir ve Benû Kurayza'nın hurma ağaçlarının kesilmesi, ekinlerinin bozulması ve vatanlarından sürülmelerine bir işarete de benzemektedir.
"Muktasıd" Tabirinin Tefsiri
Sonra Cenâb-ı Hak, "içlerinde orta yolu tutan bir zümre de bulunmaktadır" buyurmuştur. (İktisad) kelimesinin Arapça'daki anlamı, aşın gitmeksizin ve kusurlu davranmaksızın, eksik yapmaksızın, bir işte itidali gözetmek, mu'tedil olmaktır. Kelimenin aslı, kasd, "kastedip dosdoğru yönelmek" kelimesidir. Bu böyledir, çünkü aradığı şeyi iyi bilen kimse, hiçbir tarafa sapmadan ve de hiç tereddüt göstermeden, dosdoğru bir yol üzere, doğruca ona yönelir.. Aradığı şeyin nerede olduğunu bilmeyen ise, şaşırmış durumdadır; bazan sağa gider, bazan da sola.. İşte bu manasından dolayı "iktisad" kelimesi, "hedefe götüren amel"in bir ifadesi olmuştur.
Sonra, buradaki "orta yolu tutan ümmet" hakkında iki görüş bulunmaktadır:
a) Bundan murad, ehl-i kitaptan iman eden kimselerdir. Yahudilerden Abdullah Ibn Selam, hristiyanlardan da Necaşî gibi... Çünkü onlar, dinlerinde, tam itidal ve dosdoğru bir yol üzere bulunuyorlar, ne ifrata ne de tefrite meyletmiyorlardı...
b) Bundan murad, ehl-i kitaptan olup da, dinlerinde âdil olan, kendilerinde katı bir inad ve tam bir sertlik ve katılık bulunmayan kâfirlerdir. Nitekim yüce Allah, "Ehl-i kitaptan öyle kimse vardır ki kendisine bir kantar (altın) emanet etsen, onu sana eksiksiz öder" (Al-i imran. 75) buyurmuştur.
Sonra Cenâb-ı Hak, "Onlardan birçoğunun yapmakta oldukları ise, ne kadar kötüdür!" buyurmuştur. Bu ifâdede, taaccüb manası bulunmaktadır. Sanki şöyle denilmiştir "Onlardan birçoğunun ameli de ne kadar kötüdür!" Bundan murad ise, "Onların içinde, kendilerine delilin tesir etmediği, sözün de etkili olmadığı, gazaba duçar olmuş ve kınanmış aptallar da bulunmaktadır" manasıdır.
Resûlullah, Vahyedilen Her Şeyi Tebliğ Etmiştir
67
"Ey peygamber, Rabb'inden sana indirileni tebliğ et. Eğer yapmazsan, elçiliğini tebliğ etmiş olmazsın. Allah seni insanlardan koruyacaktır. Şüphesiz ki Allah, kâfir olan toplumları hidâyete ulaştırmaz".
Cenâb-ı Hakk'ın, "Ey Peygamber, Rabbinden sana indirileni tebliğ et" emri, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e, doğru yolu tutanların az olup, (asıkların çok oluşuna aldırış etmemesi ve onların hileleri ile kötü niyetlerinden korkmaması hususunda bir emirdir. İşte bundan ötürü Hak teâlâ, "Tebliğ et" yani, "Onların sırlarını ve işlerinin ne derece rezil-rüsvay olduğunu ortaya koymak için, sana indirdiğim şeyleri tebliğ etmeye sabret. Çünkü Allah seni, onların tuzaklarından ve hilelerinden korur" buyurmuştur. Hasan el-Basrî, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:“Allah beni peygamberlik vazifesi ile gönderdi. Ben ise, buna güç yetiremiyeceğimden korktum. Biliyordum ki insanlar beni yalanlayacaklar, yahudiler, hristiyanlar ve Kureyşliler beni korkutacaklar. Fakat Allahü teâlâ bu âyeti indirince bütün korkularım yok oldu. " Müsned, 1/309. (Benzeri bir hadis).
Rivayet edildiğine göre, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Mekke döneminde Kur'ân'ın bir kısmını açıkça okuyor, bir kısmını da, müşriklerin kendisine ve ashabına aşmasından korktuğu için gizli okuyordu. Allah, İslâm'ı kuvvetlendirip, onu mü'minler ile te'yîd edince, Resulüne, "Ey Peygamber, Rabb'İnden sana indirileni tebliğ et" buyurmuştur. Bu, "Onlardan hiçbirini hesaba katma ve başına arzu etmediğin birşey gelecek korkusu ile sana indirilen âyetlerden hiçbirini geri bırakma, mutlaka söyle" demektir.
Sonra Allahü teâlâ, "Eğer yapmazsan, elçiliğini tebliğ etmiş olmazsın" buyurmuştur. Bu ifade ile ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Nâfî bu âyet ile, En'am süresindeki(Enam. 124) âyetindeki "risâlet" kelimelerini cemî olarak (risâlâtihi) şeklinde; A'râf süresindeki (birisâleti) (A'raf, 144) kelimesini de müfred olarak okumuştur. Âsım'dan gelen rivayete göre ise İmam Hafs bunun aksine olarak, (En'âm, 124) ile (Maide, 67) âyetlerinde bu kelimeyi müfred; (Araf, 144)âyetindekini de cemî olarak okumuştur. İbn Kesîr ise, bu üç yerde de kelimeyi müfred olarak okumuştur. İbn Amir ile Âsım'dan olan rivayetine göre, Ebu Bekir, bu üç yerde de kelimeyi cemî olarak okumuştur.
Bu kelimeyi cemî okuyanların hücceti şudur; Peygamberler, şeriat hususunda birçok mesajlar ve muhtelif hükümler ile gönderilirler. Allahü teâlâ'nın, Resulüne (sallallahü aleyhi ve sellem) indirdiği her âyet, bir risâlet (mesâj)dir. Binaenaleyh bu kelimeyi cemî olarak okumak güzel ve yerindedir. Bu kelimeyi müfred olarak okumanın hücceti de şudur: "Kur'ân'ın bütünü tek bir risalet (mesaj)dır. Yine müfred lafız, cemi olmasa da bazan, cemî manasına delâlet eder. Nitekim, "çok helaki çağırın" (Furkan, 14) âyetinde olduğu gibi. Bu âyette, müfred olan "sübûr" (helak) kelimesi, cemî manası üzere gelmiştir. İşte "risâlet" kelimesi de böyledir. Çünkü bu kelime de her ne kadar müfred ise de, onunla cemî manası kastedilmiştir."
İkinci Mesele
Bir kimse, buyruğunun mânası, "Eğer sen O'nun risâletini tebliğ etmezsen, risâletini tebliğ etmemiş olursun" şeklindedir. Binâenaleyh bu sözün faydası nedir?" diyebilir. Müfessirlerin çoğu buna şu şekilde cevap vermişlerdir: "Bundan murad, "Muhakkak ki sen, eğer bu risaletten tek bir şeyi dahi tebliğ etmezsen, o zaman ondan hiç bir şeyi tebliğ etmemiş gibi olursun" mânâsıdır. Bana göre bu cevap zayıftır. Çünkü bir işin bir kısmını yapıp, bir kısmını yapmamış olan kimse hakkında, "o, onun hepsini yapmadı" denilse, bu söz bir yalan olur. Yine, "Bir şeyin bir kısmır; yapmamadan doğacak suçun miktarı, hepsini yapmamadan doğacak suçun miktarı kadardır" denilmesi de imkânsız ve muhaldir. Binâenaleyh müfessirlerin bu cevabı, düşer. Bence en doğrusu şöyle diyerek (cevap vermektir): Bu, şâirin şu şiirinin usulünce söylenmiş bir sözdür: "Ben, Ebu'n-Necm'im ve şiirim de şiirdir." Bu şiirin mânası "Benim şiirim, olgunluk ve fesâhatta öyle bir dereceye ulaşmıştır ki, onun hakkında, "o şiirdir" denilse, o daha fazlası yapılamıyacak şekilde iyice medhedilmiş olur" şeklindedir. Binâenaleyh bu söz, bu bakımdan tam bir mübalağa ifâde etmektedir. Âyetteki bu ifâde de aynı şekilde, "Eğer, onun risâletini (mesajını) tebliğ etmez isen, O'nun risâletini tebliğ etmemiş olursun" demektir. Yani tebliği terketmek öyle bir vebaldir ki, onun hakkında yapılabilecek en müthiş tehdid, ancak onun "tebliği terketme" olduğunu söylemektir. Böylece bu ifâde, tehdidin en ileri derecesini teşkil etmektedir, Vallahu a'lem.
(Maıde 67) Âyetinin Nüzul Sebebi
Müfessirler, âyetin sebeb-i nüzulü hakkında birkaç rivayet zikretmişlerdir:
1) Bu âyet, yahûdilerte ilgili olarak yukarıda (daha önce) geçmiş olan, recm (zina cezası) ve kısas hâdisesi hakkında nazil olmuştur.
2) Bu âyet, yahudilerin dini ayıplamaları, din ile istihza etmeleri ve Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in onlara karşı sükût etmesi üzerine nazil olmuştur:
3) Tahyîr (iki şeyden birini seçme hususunda serbest bırakma) âyeti, yani "Ey Peygamber, zevcelerine de ki: "Eğer siz dünya hayatim ve onun zinetini arzu ediyorsanız, gelin size boşanma bedellerini vereyim ve sizin hepinizi güzellikle salıvereyim. Eğer Allah'ı peygamberini ve âhiret yurdunu diliyorsanız, ..." (Ahzâb, 26-29) âyeti nazil olduğu zaman, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), hanımlarının dünyayı seçmelerinden korkarak bu âyeti onlara bildirmedi. Bunun üzerine, bu âyet nazil oldu.
4) Bu âyet, Zeyd İbn Harise (radıyallahü anh) ile Zeynep binti Cahş (radıyallahü anh)'.in işi (durumu) hakkında nazil olmuştur. Hazret-i Âişe (radıyallahü anhnha): "Kim Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, vahiyden (Kur'ân'dan) birşey gizlediğini iddia ederse, Allah'a büyük bir iftira etmiş olur. Çünkü Allahü teâlâ, "Ey Peygamber, Rabbinden sana indirileni tebliğ et" buyuruyor. Eğer Resûlullah, vahiyden birşeyi gizleyecek olsaydı, "Allah'ın açığa çıkaracağı şeyi, içinde saklıyordun..." (Ahzâb. 37) âyetini gizlerdi" demiştir.
5) Bu âyet, cihad hakkında nazil olmuştur. Çünkü münafıklar cihaddan hoşlanmıyorlar ve Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), onları zaman zaman cihada teşvik etmiyordu.
6) Cenâb-ı Hakk'ın, "Allah'dan başkasına ibâdet edenlere sövmeyiniz. Sonra onlar da haddi aşarak, bilmeksizin Allah'a söverler" (Enam, 108) âyeti nazil olduğu zaman, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), müşriklerin ilahlarını ayıplamaktan vazgeçer. Bunun üzerine bu âyet nazil olur ve Allah, "...Tebliğet..."yani, "Onların ilahlarının ayıplarını söylemeye devam et ve bunları onlardan gizleme. Çünkü Allah seni onlardan mutlaka korur" demiştir.
7) Bu âyet, müslümanların haklan hususunda nâzit olmuştur. Çünkü Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Veda haccında, çeşitli hükümleri ve haccın menâsikini beyân ederken, "Tebliğettim mi?" demiş müslümanlar da, "Evet (tebliğ ettin)" demişlerdi. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de, "Allah'ım sâhid ol!" demişti.
8) Rivayet edildiğine göre, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), bir yolculuğunda bir ağacın altına konakladı ve kılıcını ağaca astı. Derken o uyurken, bir bedevi geldi ve Hazret-i Peygamberin (asılı) kılıcını alıp, kınından çıkardı ve: "Ey Muhammed, seni elimden kim kurtaracak?" dedi. Hazret-i Peygamber, "Allah" dedi. Bunun üzerine bedevî Arabın eli titredi, elinden kılıç düştü ve başını ağaca çarptı, öyle ki beyni dışarı fırladı. İşte bunun üzerine, Allahü teâlâ bu âyeti indirip, O'nu insanlardan koruduğunu beyân buyurdu.
9) Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Kureyşlilerden, yahûdilerden ve hristiyanlardan çekiniyordu. İşte bundan ötürü, Allah bu âyet ile, O'nun kalbindeki korkuyu giderdi.
10) Âyet, Hazret-i Alî (k.v)'nin fazileti hakkında nazil olmuştur. Bu nazil olduğu zaman, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Hazret-i Ali (radıyallahü anh)'nin elini tuttu ve "Ben, kimin dostu isem, Ali de onun dostudur. Allah'ım ona dost olana sen de dost ol ona düşman olana, sen de düşman ol' Keşfu'l-Hafâ, 2/274. buyurdu.
Derken Hazret-i Ömer (radıyallahü anh), Hazret-i Ali (radıyallahü anh) ile karşılaştı ve "Ey İbn Ebi Tâlib, ne mutlu sana! Gözün aydın! Benim dostum ve bütün mü'minlerin ve mü'minelerin dostu oldun" dedi. Bu İbn Abbas (radıyallahü anh) Berâ İbn Âzib (radıyallahü anh) ve Muhammed İbn Ali'nin görüşüdür. Bil ki bu rivayetler çok iseler de, evlâ olan bu âyeti "Allah'ın, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'i yahûdî ve hristiyanların hile ve tuzaklarından emin kılıp, onlara hiç aldırmadan tebliğini yapmasını emrettiği" mânasına hamletmektir. Çünkü bu âyetten önceki birçok âyet, ve yine bundan sonraki birçok âyet yahudî ve hristiyanlarla ilgili olduğuna göre, aradaki bu tek âyeti, öncesine ve sonrasına uygun düşmeyen bir mânaya hamletmek imkânsız olur.
Allah Koruyacağını Vaadettiği Halde Peygamberin Yaralanması Nasıl Açıklanır
Âyetteki, "Allah seni insanlardan koruyacaktır" beyanı ile ilgili şöyle bir soru bulunmaktadır: "Bu ifâde ile, Uhud günü Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in yüzünün yarılıp, dişinin kırılması ile ilgili rivayet nasıl birleştirilebilir?"
Bu soruya iki şekilde cevap verilir:
a) "Bu korumadan murad, öldürülmekten korumadır. Bu mânaya göre, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, öldürülme dışındaki diğer bütün belâ ve sıkıntılara katlanması gerektiği hususunda bir uyarı bulunmaktadır. Zaten peygamberlerin mes'uliyetinden daha ağır ve meşakkatli bir sorumluluk yoktur.
b) Bu âyet, Uhud savaşından sonra nazil olmuştur.
Bil ki "insanlar" kelimesinden burada kâfirler kasdedilmiştir. Çünkü Allahü teâlâ, (bundan sonra), "Şüphesiz ki Allah, kâfir olan toplumları hidâyete ulaştırmaz" buyurmaktadır. Bu buyruk, "Allah o kâfirleri, istediklerini yapmaya muvaffak kılmaz" demektir. Enes (radıyallahü anh)'den rivayet edildiğine göre, bu âyet nazil oluncaya kadar, Sa'd ve Huzeyfe (radıyallahü anh), Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e muhafızlık yaparlardı. Bu âyet gelince, o, deri çadırından başını uzatarak, "Ey insanlar artık gidin. Çünkü Allah beni İnsanlardan (kâfirlerden) korudu (koruyacak)" dedi.
Allah'ın Talimatlarını Uygulamanın Farz Olduğu
68
"De ki: "Ey ehl-i kitap, Tevrat'ı, İncil'i ve Rabbinizden size indirileni dosdoğru tatbik ve icra edinceye kadar, siz hiçbir esasa dayanmış olmazsınız. Andolsunsana Rabbinden indirilen (Kuran), onlardan birçoğunun taşkınlığını ve küfrünü artıracaktır. O halde kâfirler güruhuna karşı gam yeme".
Bil ki Allahü teâlâ, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e, dinleyenin ister hoşuna gitsin, ister ağırına gitsin, tebliği yapmasını emredince, ehl-i kitaba da, her ne kadar gerçekten onların zoruna gidecek şeylerden olsa da, bu sözü söylemesini emretti ve: "De ki: "Ey yahûdi ve hristiyanlardan olan ehl-i kitap, siz hiçbir din üzere değilsiniz ve elinizde hiç doğru ve gerçek birşey yok" buyurdu. Sen, birşeyin değersizliğini ve durumunun küçüklüğünü anlatmak istediğinde aynı şekilde, "Bu, bir şey değil" dersin.
Âyetteki, "Tevrat'ı incil'i ve Rabbinizden size indirileni dosdoğru tatbik ve icra edinceye kadar, siz hiçbir şey üzerinde değilsiniz. Andolsun sana indirilen (Kuran), onlardan birçoğunun taşkınlığını ve küfrünü artıracaktır" buyruğu, daha önce de geçmişti. Burada tekrar edilmesi te'kid içindir.
Sonra Cenâb-ı Allah "O halde kâfirler güruhuna karşı gam yeme" buyurmuştur. Bu ifâde ile ilgili iki izah vardır:
1) "Küfür ve azgınlıklarının artması sebebi ile, onlara esef etme. Çünkü bunun zararı ne sana, ne mü'minlere gelir, sadece onlara gelir."
2) "Onlara lanetin ve azabın inmesi sebebiyle üzülme. Çünkü onlar buna müstehak olun kâfirlerdendir." Ibn Abbas (radıyallahü anh) şunu rivayet etmiştir: "Bir grup yahûdi gelerek, "Ey Muhammed, Tevrat'ın Allah tarafından gönderilmiş hak bir kitap olduğunu ikrar etmiyor musun?" dediler. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "Evet" deyince de, "O halde biz sadece Tevrat'a inanır, başkasına inanmayız", dediler. İşte bunun üzerine bu âyet nazil oldu.
69
"Şüphe yok ki iman edenlerden, yahûdî olanlardan, sabitlerden ve hristiyanlardan, kim Allah'a ve âhiret gününe iman edip salih ameller işlerlerse, artık onlar üzerine hiçbir korku yoktur. Onlar mahzun da olacak değiller".
Bu âyetin tefsiri Bakara sûresinde (62) ayeti geçmişti. Burada geriye birkaç mesele kalmıştır:
Kelimesinin İrabı Hakkında
İ'rabın zahiri, denilmesini gerektirir. Nitekim Ubeyy İbn Ka'b, İbn Mes'ud (radıyallahü anh) ve İbn Kesir de bu şekilde okumuşlar. Nahivciler meşhur kıraatin sebebi hususunda şu izahtan yapmışlardır:
1) Halil ve Sibeveyh'in görüşüne göre, (......) kelimesi, "tehir" niyeti ile, mübteda olmak üzere merfû kılınmıştır. Sanki, "Şüphe yok ki iman edenlerden, yahûdi olanlardan ve hristiyanlardan, kim Allah'a ve âhiret gününe iman edip sâlih ameller işleyenlerse, artık onlar üzerine hiç bir korku yoktur. Onlar mahzun da olacak değiller. Sâbiîler de böyledir" denilmiştir. Binâenaleyh bu kelimenin haberi mahzûftur. Bu kelimenin daha önceki kelimelere atfedilmemesinin hikmeti şudur: Sâbiîler, bu âyette zikredilen ümmetler içerisinde en sapık olanlardır. Buna göre sanki, "Bu fırkaların hepsi, amel-i salihte bulunarak İman ederlerse, Allah onların tevbelerini kabul eder ve günahlarını bağışlar. Sâbiîler bile, böyle iman ederlerse, onları da aynı şekilde bağışlar" denilmektedir.
Ferrâ'nın Tercihe Şayan İzahı
2) Ferrâ'nın görüşüne göre. Âyetin başındaki lâfzı ame etme bakımından zayıftır. Bunun izahı birkaç şekildedir:
a) (......) kelimesi fiile benzediği için âmil olur. Halbuki fiil ile harf arasındaki benzerliğin zayıf olduğu malumdur.
b) (......) harfi, âmil olsa bile, sadece ismi üzerinde âmildir. Haberine gelince, haber, mübtedâ'nın haberi olarak ref üzere kalmıştır. Bu harfin, haberin merfû olmasında herhangi bir tesiri yoktur. Bu şörüş, Küfetilerin mezhebi olup, biz bunu Bakara sûresinde (Bakara. 6) âyetini tefsir ederken, delilleri ile izah etmiştik.
c) (......) lafzının amelinin tesiri ancak bazı İsimlerde görülür. Âmilleri değiştiği, durumları (harekeleri) değişmeyen isimlerde ise, bu lafzın tesiri görülmez. İşte bu âyette de böyledir. Çünkü âyette, harfinin ismi, lâfzıdır. Bu lâfızda ise, ne ref, ne nasb, ne de cerr alâmeti görülmez. Bunun böyle olduğu sabit olunca biz deriz ki: (......)'nin ismi, i'rab alametleri görünmeyen bir kelime olursa, o kelime üzerine atfedilecek kelimeye bu harfin amel ettirilmesine göre nasb, ettirilmemesine göre de ref hali caizdir. Binâenaleyh denilmez. Çünkü burada (......) kelimesinin ismi olan "Zeyd" kelimesi üzerinde i'rab alameti görülüyor. Fakat, "şüphesiz şunlar ve kardeşlerin, bize ikram ederler"; "şüphesiz şunun kendisi cesurdur" ve "Muhakkak ki Katâme ve Hind bizim yanımızdadırlar" denilmesi caizdir. Bunun caiz oluşunun sebebi şudur: " kelimesinin ameli aslında zayıftır. Bunun amelinin tesiri ismi üzerinde görülemeyecek kadar zayıf olursa, bu durumda amelinin tesiri iyice zayıf demektir. Böylece üzerine bu edatın dâhil olmasından önce sabit olan hüküm gereğince, isminin merfû olması caiz olur. O gelmezden önceki hüküm ise, o ismin mübtedâ oluşudur." İşte Ferrâ'nın görüşünün izahı bundan ibarettir. Bu, güzel bir izah olup, Basralıların görüşünden daha evlâdır. Çünkü Basralıların görüşleri, ilahî kelâmın, mevcud tertibinin doğru olmadığı neticesini gerektirir. Onlara göre tertibin doğruluğu, âyetin nazmının bozulmasıyla temin edilir. Ferrâ'nın görüşüne göre, böyle birşeye ihtiyaç voktur. Şu halde bu daha uygun olur.
(......)'nin Ameli Hakkında İzahlar
Bazı nahivciler, "Hiç şüphesin (......) kelimesi, mübtedâ haber cümlesi üzerine dahil olan bir edattır. Mübtedanın mübtedâ, haberin de haber olması, bu harf dahil olduktan sonra da, dahil olmazdan önce de mevcut olan, gerçek bu vasıftır. Mübtedânın mübtedâ olması, merfû olmasını gerektirir" demişlerdir.
Bu sabit olunca biz deriz ki: (......) lâfzının ismi üzerine atfedilen kelimenin, bu harfin amel ettirilmesi ile mansub olması caiz olduğu gibi, gerçekte kendisinden bahsedilen ve haber verilen bir mübtedâ olduğu için merfû kılınması da câizcir.
Keşşaf sahibi bu görüşü tenkîd ederek, şöyle demiştir: (......) lâfzının isminin mahalline atfedilen kelimenin merfû olması, ancak haber zikredildikten sonra sözkonusu olur. Nitekim sen, lafzına göre mansub; 'nin isminin mahalline göre ise merfu olarak, "Zeyd ve Amr gidiyorlar" diyebilirsin. Çünkü burada atıftan önce haber zikredilmiştir. Fakat bu, haber zikredilmeden önce olsaydı caiz olmazdı. Çünkü biz bu kelimeyi, (......)'nin isminin mahalline bakarak merfû okuduğumuzda, (......)'nin ismi üzerinde âmil olan şey, mübtedâ olmuş olur. Böyle olunca da, (......)'nin haberinde âmil olan da, yine mübtedâ olur. Çünkü mübtedâ ye haberde müessir olan, "ibtidâ" lafzıdır. Bu durumda, sonra gelen haberin, hem harfi, hem de, "ibtidâ" lafzı sebebi ile merfü olması gerekir. Bu durumda da, tek bir merfû üzerinde, farklı iki ref edici âmil birleşmiş olur ki bu imkânsızdır."
Bil ki Keşşaf sahibi'nin bu görüşü zayıftır. Bu zayıflığın izahı, birkaç şekilde yapılabilir:
a) Nahivcilerin, "râfi'a" (ref edici) ve "nâsıba" (nasbedici) diye ifâde ettikleri şeyler, zatları ve mahiyetleri icabı böyle değillerdir. Çünkü bunun böyta olduğunu hiçbir akıllı söyleyemez. Aksine bundan murad, bu gibi şeylerin, ad ve ıstılah hasebi ile, bu hareketler için birer muarrif (işaretçi) olarak tanınmalarıdır. Birçok muarriîin aynı şeye işaret etmesi imkânsız değildir. Baksana sonradan var öten varlıkların herbir parçası, Allah'ın varlığına delâlet etmektedir.
b) Keşşaf sahibi bu görüşünü, (......) kelimesinin, hem ismini nasb, hem de haberini ref etmede, tesir sahibi olma özelliğine dayandırmıştır. Kûfeliler ise bunu kabul etmeyerek, "Bu harfin, haberini ref etmede kesinlikle tesiri voktur" demişlerdir. Biz bu meseleyi Bakara sûresinde iyice anlattık.
c) Birçok şeyin birbirleri üzerine affedilmeleri halinde, tek bir haber, hepsinin birden haberi olmaz. Çünkü birşeyin haberi, o şeyin halini anlatma ve durumunu ortaya koymaktan ibarettir. Halbuki bir şeyin halinin ve durumunun, diğer bir şeyin hali ve durumunun aynısı olması imkânsızdır. Çünkü, tek bir sıfat, çeşitli varlıklarla kâim olamaz. Bu sabit olunca, haberin her ne kadar lafız itibari ile tek olsa da, aslında birkaç tane olduğu ortaya çıkmış olur. Bunun da takdir ve niyyete göre olacağında hiç şüphe yoktur. Hakikatte haberin birkaç tane olması ve bazısının (......) harfi ile, bazısının da "ibtidâ" lafzı ile merfû olması imkânsız olmaz. Böyle olması halinde de, tek bir merfû üzerinde, iki değişik ref edici âmil birleşmiş olmaz. Bunu, şu husus da ortaya koyar: Keşşaf sahibi, haberin ve ismin zikredilmesinden sonra, isim üzerine atfedilen kelimenin hem merfu olmasının, hem de mansub olmasının caiz olduğunu kabul etmiştir. Hiç şüphesiz ki bu atıf o kelime için bir haber takdir ettiğimiz için caiz olmuştur. Biz bu takdir edilen haberin de, "ibtidâ" lafzı ile merfû kılındığına hükmediyoruz. Bu sabit olunca, biz deriz ki: "Haberden önce bir ismi, isme (mübtedâ üzerine) atfettiğimiz zaman, akıl, mutlak haberin takdir edilmesi gerektiği hükmünü verir. Bu ise ancak, birden çok haber takdir edildiğinde olur. Böyle olması halinde de, Keşşaf sahibi'nin ileri sürdüğü gereklilik sakıt olur. Allah en iyi bilendir.
Üçüncü Mesele
Cenâb-ı Allah, ehl-i kitabın, imân etmedikleri müddetçe, bir hiç olduklarını beyân edince, bu hükmü herkese teşmil etmiş ve Allah ile âhiret gününe iman edip, sâlih amel işlemediği müddetçe, hiçbir insanın, herhangi bir fazilet ve şerefi olamayacağını açıklamıştır. Bu böyledir, çünkü insanın biri nazarî (teorik) diğeri de amelî (pratik) olmak üzere iki kuvveti vardır. İnsanın nazarî kuvvetinin (teori ve düşünce kuvvetinin) mükemmelliği, ancak Hakk'ı bilip tanıması; ameli kuvvetinin mükemmelliği İse, ancak hayırlı (iyi) amel ve işlerde bulunması ile olur. Şeref bakımından bilgilerin en üstün olanı, varlıkların en şereflisini bilmektir ki o da Allahü teâlâ'dır. O'nu en güzel şekilde tanımak ise, O'nun haşr'a ve neşre (yeniden diriltmeye ve hesaba) kadir olduğunu bilmekle olur. Binaenaleyh hiç şüphe yok ki bilgilerin en üstünü, Allah'a ve âhirete iman etmektir. Amellerin en hayırlısı ve en efdali ise, şu iki şeydir:
a) Ma'bûd'a saygıyı ifâde eden amellere (ibadetlere) devam etmek, ve
b) Mahlûkat'a faydalı olmak için sa'y-ü gayret göstermektir. Nitekim Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) "Allah'ın emrine saygı ve Allah'ın mahlûkatına şefkat göstermek" buyurmuştur.
Daha sonra Allah, böyle bir imân ve amele sahip olan kimsenin, Kıyamete korkusuz ve kedersiz olarak varacağını beyân buyurmuştur. Bu iki ifâdenin, (yani korku ve hüzün kelimelerinin) peşpeşe getirilmesinin hikmeti şudur: Korku istikbâli, keder ise geçmişi alâkadar eden şeydir. Binâenaleyh Cenâb-ı Allah, böyle kimselerin Kıyametin dehşetini görmeleri sebebi ile, üzerlerine hiçbir korkunun gelmeyeceğini; dünyanın lezzetlerini ve hoş şeylerini kaybetmiş olmaları sebebi ile de mahzun olmayacaklarını söylemiştir. Çünkü böylesi insanlar, kendileri için dünyada mevcut olan şeylerden daha büyük daha şerefli ve daha güzelini, orada, âhirette bulacaklardır. Bu durumda olan kimse ise, elinden çıkardığı dünyevî lezzetler ve hoş şeyler yüzünden mahzun olmaz.
Kulun Kıyamette Korkusuz Olması Ne Demektir?
Bu durumda, eğer, "masum (günahsız) olmayan mükellef, nasıl Kıyametin dehşetinden uzak ve korkusuz olabilir?" denilir ise, buna şu iki şekilde cevap verilir:
1) Allahü teâlâ, bunu amel-i sâlih işlemiş olma şartına bağladı. Halbuki insan, günahların hepsini terkettiği ve hiçbirini İşlemediği zaman, amel-i sâlih yapmış olur.
2) Böyle bir korku bulunsa bile, bu geçici bir korku olup, hesaba alınmayacak kadar küçük bir korkudur.
Amel-i Salihi Şart Sayan Mu'tezile'ye Red
Mu'tezile şöyle demektedir: Allahü teâlâ, bu kimseler için orada korku ve kederin olmamasını, iman ve şartına bağlamıştır. Bir şarta bağlı olan şey, o şart bulunmadığı zaman bulunmaz. Binâenaleyh bundan, iman edip de amel-i salih işlemeyen kimseler için korku ve ederin bulunacağı neticesi çıkar. Bu da büyük günah sahibinin affedilmesine mani olur.
Cevap: Allah'ın, büyük günah sahibini affedeceğine dair kesin bir hüküm verilemez.. Binâenaleyh, affedildikleri açıkça belirtilmezden önce, bu korku ve keder mevcut demektir.
Beşinci Mesele
Cenâb-ı Hak, âyetin başında "Şüphe yok ki iman edenler..."; âyetin sonunda da, "..Allah'a iman edenler..." buyurmuştur. Bu tekrarın şu iki faydası bulunmaktadır:
a) Münafıklar, kendilerinin mü'min olduklarını iddia ediyorlardı. Binâenaleyh bu tekrarın faydası, münafıkları, korku ve kederin bulunmaması vaadinin dışında tutmaktır.
b) Allahü teâlâ "İman" lafzını mutlak zikretmiştir. İman sözünün içine, pekçok kısım girer ki, bunların en kıymetlisi, Allah'a ve âhiret gününe iman etmektir. Binâenaleyh, bu tekrarın faydası bu iki kısmın, imanın kısımlarının en şereflisi olduğuna dikkat çekmek olur. Biz, "Ey iman edenler... " ifadesinin tefsirinde, pek çok açıklamada bulunmuştuk ki, bunların hepsi de buraya uygundur.
Altıncı Mesele
(......)nin ismine râcî olacak zamir hazfedilmiş olup takdiri, "Onlardan da iman eden kimse..." şeklindedir. Ama, karîne kaim olduğu için bu zamirin hazfedilmesi güzel ve yerinde olmuştur.
Yahudilerin, Hoşlanmadıkları Talimatlar Getiren Peygamberleri Öldürmeleri
70
"Celâlim hakkı için, biz İsrailoğullarından sapasağlam teminat almış, onlara peygamber göndermişizdir. Ne zaman bir peygamber, kendilerine hoşlanmayacağı bir şeyi getirdiyse birtakımını yalana çıkardılar, birtakımmı da öldürdüler".
Bil ki, Allah'ın bu buyruğundan maksadı, İsrailoğullarının isyanlarını ve Allah'ın ahdini yerine getirme konusunda ne denli direttiklerini beyân etmektir. Bu ifâde, O'nun bu sûreye başlamış olduğu "bağlandığınız ahidleri yerine getirin" (Mâide. 1) konusuyla alâkalıdır. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak, "Andolsun ki biz İsrailoğullarından sapasağlam teminat almıştık..." buyurmuştur. Yani, "Biz, hem delilleri, hem de o delillerden istidlale götüren aklı yarattık ve onlara, şer'i kanunları ve hükümleri tarif edip anlatan peygamberler gönderdik" demektir.
Hak teâlâ'nın, "Ne zaman bir peygamber, kendilerine canlarının hoşlanmayacağı bir şeyi getirdiyse..." buyruğu, âyette geçen "peygamber" kelimesinin sıfatı olan bir şart cümlesidir. Mevşûfa râci olacak olan zamir ise hazfedilmiş olup kelamın takdiri, "Her ne zaman onlardan bir peygamber, onlara, hoşlanmayacakları bir şeyi getirdiyse.." şeklindedir. Yani, "Onların arzularına uymayan, isteklerine ters düşen güç mükellefiyetlerden bir şey getirdiği zaman..." demektir. Bu ifâdeyle ilgili birkaç soru vardır:
a) Ayetteki şartın cevâbı nerededir? Çünkü "Bir takımını yalana çıkardılar, birtakımım da öldürdüler" ifâdesi, şartın cevâbı olmaya elverişli değildir. Çünkü bir tek peygamber iki fırka olamaz..
Cevap: Şartın cevâbı mahzûftur. Bunun hazfedilmesi caizdir. Çünkü zikredilen şeyler, cevabın hazfedildiğine delil olup, kelâmın takdiri, "Her ne zaman bir peygamber onlara geldiyse, onlar savaş ilan edip onun karşısına dikildiler" şeklindedir. Daha sonra da, "Onlar onun karşısına nasıl dikildiler?" denilince de, "Bir kısmını yalanlayıp bir kısmını da yalanlayarak..." şeklinde cevap verilmiştir. Soru soranın, "Tek bir peygamber iki fırka olamaz" şeklindeki sözüne gelince, biz deriz ki: Cenâb-ı Hakk'ın "Ne zaman bir peygamber onlara..." ifâdesi, peygamberlerin çok olduğuna delâlet etmektedir. Binâenaleyh şüphesiz, o peygamberleri iki gruba ayırmıştır.
Muzarî Fiilin Maziye Atfedilmesinin İzahı
b) Cenâb-ı Hak, niçin iki fiilden birisini mazi, diğerini de muzari getirmiştir?
Cevap: Allahü teâlâ, o ehl-i kitabın her durumda ve her vesilede, Hazret-i İsa'yı ve Musa'yı nasıl tekzib ettiklerini; onların, Allah'ın emirlerine ve mükellefiyetlerine karşı nasıl karşı koyup direttiklerini açıklamıştır. Nitekim âlimlerin bazısına göre, Hazret-i Musa zorba kavimle savaşma hususundaki emrini kabul etmeyip direten ümmetinin verdiği uğursuzluk ve ıstırapla çölde vefat etmiştir.
Öldürme işine gelince bu, onların, Hazret-i Zekeriya ve Hazret-i Yahya (aleyhisselâm)'ya yaptıkları şeydir. Yine onlar, şayet Allah onları dileklerinden men etmeseydi, Hazret-i İsa'yı da öldürmeye kastetmişlerdi. Hatta onlar, Hazret-i İsa'yı öldürdüklerini iddia ediyorlardı. Böylece Cenâb-ı Hak "yalanlama" işini, onların Hazret-i Musa'ya karşı yapmış oldukları muamelelerine bir işaret olsun diye mazi siğasıyla getirmiştir. Çünkü o günden bu güne pek çok zaman geçmiştir., öldürme işi de onların Hazret-i Zekeriyya, Yahya ve Isa (aleyhisselâm)'ya yapmış oldukları muamelelerine bir işaret olsun diye, muzari (şimdiki zaman) lafzıyla getirmiştir. Çünkü bu zaman, yakın bir zamandır. Böylece bu adeta, hazır içinde yaşadığımız zaman gibi olmuş olur.
c) (......) ifâdelerinde, mefûl olan kelimenin öne alınmasının faydası nedir?
Cevap: Öne almanın, o şeye gösterilen ihtimam ve ilginin fazlalığından dolayı olduğunu biliyorsun.. Binâenaleyh, yalanlamak ve öldürmek her ne kadar kötü şeyler ise de, peygamberleri yalanlayıp onları öldürmek çok daha fazla çirkin şeylerdir, işte âyetteki bu takdim, böyle bir mânadan dolayı olmuştur.
O Yahudilerin Kör ve Sağır Kesilmeleri
71
"Ve öyle sandılar ki bir belâ olmayacaktır. Kör kesildiler, sağır kesildiler onlar. Sonra Allah onlara tevbe nasip etti. Sonra yine içlerinden birçoğu kör ve sağır oldular. Allah, ne yaparlarsa hakkıyla görücüdür".
Sonra Allah, "Ve öyle sandılar ki bir belâ olmayacak... buyurmuştur. Bu cümle ile ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Hamza, Kisaî ve Ebû Amr, nün harfinin refiyle diğer kıraat imamlarıysa, nün harfinin nasbiyle (......) şeklinde okumuşlardır.
İlmin Derecelerini İfâde Eden Farklı Lafızlar
Vahidî bu mesele hakkında güzel bir izahta bulunarak şöyle der: Fiiller üçe ayrılır:
1) İlim, kati olarak bilmek (teyakkun) ve iyice araştırmak, ortaya çıkarmak (tebeyyün) gibi, bir şeyin sübut bulup karar kıldığına delâlet eden fiiller. Böylesi fiillerden sonra fiili nasbeden sakin değil, şeddeli bulunur. Bu böyledir, çünkü şeddeli bir şeyin sebat bulup karar kılmış olduğuna delâlet eder. Binâenaleyh, ilim, istikrar ve sebata delâlet edip, şeddeli olan de, bu manayı ifade edince, aralarında bir uyum ve benzerlik meydana gelmiş olur. Söylediğimiz bu şeyin Kur'ân'daki misâli Hak teâlâ'nın "Şüphesiz onlar da Allah'ın apâşikâr Hakk'ın ta kendisi olduğunu bileceklerdir" (Nur, 25) "Onlar bilmediler mi ki şüphesiz Allah, kullarından tevbeyi kabul edecek... " (Tevbe, 104) "Allah'ın gördüğünü hiç bilmedi mi?" (Alak, 14) âyetleridir. Bu son âyette (......)nin başında bulunan bâ harfi zaidedir.
2) Sebat ve istikrarın aksine delâlet eden fiiller. Meselâ "arzu ediyorum" tamah ediyorum" "korkuyorum" ve, "umuyorum, ümid ediyorum" vb. fiiller gibi. İşte bu fiillerle ancak, fiili nasbeden sakin (......) kullanılır. Nitekim Allah, "Ceza gününde kusurlarımı bağışlayacağını umduğum O'dur" (Şuara, 82), "İnsanların sizi tutup kapmasından korkuyordunuz..."(Enfâl, 26) ve "Biz de, o çocuğun onları azgınlığa ve küfre sürüklemesinden endişe ettik de..." (Kehf, 80) buyurmuştur.
3) "zannetti" ve kardeşleri gibi, bazan birinci, bazan da ikinci mânaya gelen fiiller. Binâenaleyh, fiili bazan sübut bulmayan ve karar kılmayan şeyler hakkında mânasına; bazan da, sübût bulup karar kılan şeyler hakkında kullanılan "ilim" anlamında ele alınır.
Bunu iyice kavradığın zaman biz deriz ki: Âyette geçen lâfzını, "sübût bulup karar kılan" mânasına hamletmek mümkündür. Çünkü, İsraîloğulları bu yalanlama ve öldürmeleri sebebiyle bir fitneye ve azaba düşmeyeceklerine kesinkes inanıyorlardı.. Yine bu fiili, sübut bulup karar kılmak mânasına hamletmemek de mümkündür. Çünkü onlar bu yalanlama ve adam öldürme işini, makamlarını korumak ve kendilerine yandaş bulmak için yapıyorlardı. Böylece onlar kalbleriyle, bunun bir hata ve isyan olduğunu biliyorlardı. Lafız, söylediğimiz bu iki mânadan her birine muhtemel olunca, hiç şüphesiz bu iki kıraatten her birinin sahih olacağı ortaya çıkmış olur. Binâenaleyh, (......) kelimesini merfû okuyan kimseye göre mana şeklinde olmuş olur ki, daha sonra şeddeli olan deki nunun birisi kaldırılıp, böylece de hazfedilen zamirin yerine bir lâ getirilmiş olur. Binaenaleyh şayet sen, hazfedilen zamirin yerine, "sîn", "sevfe" ve "kad" gibi edatları getirmediğin müddetçe merfû okuyarak demen güzel olmaz.
Bu edatlardan birinin getirildiğine misâl, Cenâb-ı Hakk'ın "Allah muhakkak bilmiştir ki... "(Müzzemmil, 20) âyetidir.Mansûb okunmasının sebebi ise açıktır.
Vahidî, sözüne devamla şöyle der: "Kur'ân-ı Kerım'de her ikisiyle alâkalı olarak da âyet bulunmaktadır. Meselâ: "Mansûb okuyup da, bundan sonra sakin (......)'in geldiğini söyleyenlere misâl, "Yoksa kötülük yapanlar bizim elimizden kaçıp kurtulacaklarını mı sandılar?" (Ankebut, 4); "Yoksa kötülükleri kazananlar kendilerini iman edip salih ameller işleyenler gibi yapacağımızı mı sandılar?" (Casiye. 21) ve "Elif-lâm-mim insanlar bırakılıvereceklerini mi sandılar.." (Ankebut. 1-2) âyetleridir.
Merfû okuyanların âyetten misali ise: "Yahut biz onların içlerinde gizlediklerini ve aralarındaki fısıltılarını işitmiyoruz mu sanıyorlar?" (Zuhruf, 80); "Onlar kendilerine imdâd ettiğimiz (verdiğimiz)... ile..." (Müminûn, 55) ve "İnsan zanneder mi ki biz onun kemiklerini toplayıp bir araya getirmeyeceğiz?..." (Kıyâme, 3) âyetleridir. İşte burada geçen (......)ler, (......)den tahfif edilen (......)dır. Çünkü fiil-i muzariyi nasbedan (......)'den sonra edatı gelmez.
(......) fiili hakkındaki iki görüşün misallerine gelince bunlar, Cenâb-ı Hakk'ın "Anlar ki bel kemikleri kırılacak.." (Kıyame, 25), "Ayakta tutacaklarını zannederlerse.." (Bakara, 230) âyetleriyle, "Gerçek biz de insan (olsun), cin (olsun) Allah'a karşı (hiçbiri) asla yalan söylemez, sanmıştık" (Cin, 5) ve "Hakikaten onlar da, sizin zannettiğiniz gibi, Allah'ın hiçbir kimseyi kat'iyyen diriltemeyeceğini sanmışlar " (Cin. 7) âyetleridir. Bu son iki âyette bulunan tıpkı, "Muhakkak bilmiştir ki..." (Mûzzemmil, 20) âyetinde olduğu gibi, şeddeli olan (......)den hafifletilmiş (......)dir. Çünkü fiil-i muzariyi nasbeden edâtıyla beraber kullanılmaz. Zira edatı te'kid bildirir. Fiil-i muzariyi nasbeden (......) ise, izah ettiğimiz gibi, istikrar ve sübûtun bulunmayışını ifade eder.
İkinci Mesele
(......) fiili, iki mef'ûl alması gereken fiillerdendir. Ancak ne var ki âyetteki "bir belâ olmayacak... "ifadesi, maddesinin iki mef'ûlünün yerini tutan bir cümledir. Çünkü bunun mânası, "Onlar fitne ve belânın, başlarına gelmeyeceğini zannettiler" şeklindedir.
“Fitne”nin Buradaki Manası
Müfessirler (......) kelimesi hakkında birkaç izah zikretmişlerdir. Bu kelimenin mânası, dünya ve âhiret azabına hasredilmiştir. Dünya azâbıysa birkaç çeşittir: Kıtlık, veba, öldürülme, düşmanlık, insanlar arasında olan buğz ve kin, bir de talihin ters gitmesi ve uğursuzluk... bunlardandır. Bütün bunlar ise, onların başına gelmiştir. Müfessirlerden her biri, (......) kelimesini bu manalardan birisine hamletmiştir:
Bil ki, onların başlarına fitne gelmeyeceğini zannetmeleri iki mânaya gelebilir:
a) Onlar, Musa (aleyhisselâm)'nın şeriatının neshedilmesinin imkânsız olduğuna inanıyorlardı. Ve yine onlar, kendilerine başka bir şeriat getiren her peygamberi yalanlamalarının ve öldürmelerinin kendilerine vacip olduğuna inanıyorlardı.
b) Onlar her ne kadar, içlerinden, bu yalanlama ve öldürme hususunda hatalı olduklarına inanıyor iseler de: "Biz Allah'ın evlatları ve dostlarıyız" diyorlar ve atalarının, dedelerinin peygamber oluşunun, bu öldürme ve yalanlama sebebiyle müstehak oldukları cezayı, kendilerinden uzaklaştıracağına inanıyorlardı.
Sonra Cenâb-ı Hak, "Kör kesildiler, sağır kesildiler onlar. Sonra Allah onlara tevbe nasip etti. Sonra yine içlerinden birçoğu kör ve sağır oldular. Allah ne yaparlarsa hakkıyla görücüdür" buyurmuştur. Âyetle ilgili birkaç mesele vardır:
Kör ve Sağır Kesilmelerinin İki Kere Oluşunun Manası
Âyet-i kerime, Hakk'a ulaşma hususundaki körlük ve sağırlıklarının iki defa hasıl olduğuna delâlet etmektedir. Müfessirler, bu iki defa ile ne murad edildiği hususunda ihtilaf ederek, şunları ileri sürmüşlerdir:
1) Bundan murad şudur: Onlar, Hazret-i Zekeriyya, Hazret-i Yahya ve Hazret-i İsa (aleyhisselâm) zamanlarında hidâyete karşı kör ve sağır oldular da, sonra Allah onlardan bir kısmına imanı nasîb ederek, tövbelerini kabul etti. Daha sonra bunların pek çoğu, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in peygamberliğini inkâr etmek sureti ile, O'nun zamanında (ikinci defa) kör ve sağır oldular. Cenâb-ı Hak, "İçlerinden bir çoğu..." buyurmuştur. Çünkü yahûdilerin ekserisi, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'i inkâr hususunda ısrar etmişlerse de, Abdullah İbn Selâm (radıyallahü anh) ve arkadaşları gibi, içlerinden bir grup ona imân etmişlerdir.
2) Onlar buzağıya ibadet ettikleri esnada kör ve sağır olmuşlar, sonra bu şirklerinden tevbe etmişler, Allahü teâlâ da onların tevbelerini kabul etmiştir. Sonra bunlardan pek çoğu, işi sarpa sardırarak, kör ve sağır olmuşlardır ki bu da onların, Allah'ı açıkça görmeyi istemeleri ve meleklerin inmesini talep etmeleridir.
3) Kaffâl (r.h) şöyle demektedir: "Cenâb-ı Hak, İsrâ (Benî İsrail) sûresinde, bu âyetin tefsiri mahiyetindeki birçok âyet getirerek, "Biz kitapta, İsrâiloğullarına şu haberi verdik: "Siz yeryüzünde muhakkak iki kere fesad çıkaracaksınız ve muhakkak büyük bir serkeşlik yapıp azacaksınız. İşte o ikiden birincisinin vakti gelince, çok çetin bir kuvvete sahip kullarımızı üzerinize musallat kıldık ve onlar evlerin(izin) aralarına kadar girip, (sizi) aradılar. (Bu), yerine getirilmiş bir vaad idi. Sonra bunlara karşı size tekrar devlet ve galebe (üstünlük) verdik. Mallarla ve oğullarla sizin imdadınıza yetiştik ve sizi sayıca çoğalttık..." (isrâ, 4-6) buyurmuştur ki bu onların (hidayete karşı) birinci körlük ve sağırlıklarıdır. Sonra Hak teâlâ, "Artık diğer (fesadın) vakti gelince, yüzlerinizi (korkudan) karartsınlar, mescidlerinize, birinci defa girdikleri gibi girsinler, galebe ve istilâ ettiklerini alabildiğine mahvetsinler diye (yine size düşmanlarınızı musallat ettik)" (İsra, 7) buyurmuştur ki bu da, "sonra yine içlerinden bir çoğunun (ikinci defa) kör ve sağır olmalarıdır."
4) Âyetteki, "Kör kesildiler, sağır kesildiler onlar" tabirinin mânası, Hazret-i Dâvûd ile Hazret-i Süleyman ve diğer peygamberlerini, Cenâb-ı Hak onlara peygamber olarak gönderdiğinde tahakkuk etmiştir. Sonra onlar Allah'a imân etmişler ve Allah tövbelerini kabul etmiş, daha sonra araya bir fetret (peygambersizlik) devri girince, yeniden kör ve sağır olmuşlardır.
İkinci Mesele
"Onları Allah kör ve sağır etti" mânasında olmak üzere, bu ifade (......) şeklinde okunmuştur. Bu, "körlüğü ve sağırlığı, onlara Allah verdi ve damga gibi vurdu" demektir.
(Bu tıpkı senin, bir kimseye, kısa bir mızrakla yani (nezk) ile vurduğun zaman dizinle yani "rukbe"nle vurduğun zaman demen gibidir.
Üçüncü Mesele
Âyetteki, "Sonra yine içlerinden birçoğu, kör ve sağır oldular" ifâdesi ile ilgili olarak şu izahlar yapılmıştır:
a) Bu, Araplardan "Onlar, yani pireler beni yedi" diyenlerin kullanışına göre bir ifâdedir.
b) Âyetteki, "içlerinden birçoğu" ifâdesi, "Sonra, kör ve sağır oldular" ifâdesindeki fiillerin fail zamiri olan "vâv"dan bedeldir. Kur'ân-ı Kerim'de, bedel olarak getirilen ifâdeler çoktur. Nitekim Cenâb-ı Hak, herşeyi güzel yapan, yani yaratandır" (Secde, 7) ve "Beytullaha haccetmek, insanlar, yani ona yol bulabilenler üzerinde, Allah'ın bir farzıdır" (Al-i İmran, 97) buyurmuştur. Âyet-i kerimede ifâdesini "bedel" kabul etmek, son derece güzel ve yerindedir. Çünkü Cenâb-ı Hak, bu ifâdeyi kullanmaksızın sadece"Sonra, kor ve sağır oldular" demiş olsaydı, bu, onların hepsinin böyle olduğu zannını uyandırırdı. Ama "içlerinden birçoğu" deyince, bu ifâde onların hepsi için olmayıp, ekserisi için bu durumun tahakkuk ettiğini gösterir.
c) Âyetteki "içlerinden birçoğa" ifadesi, mahzûf bir mübtedanın haberi olup, takdiri, "Onlar, içlerinden birçoğudur" şeklindedir.
Dördüncü Mesele
Hiç şüphesiz âyetteki "kör ve sağırlık"tan maksad, onların cehalet ve küfürleridir. Buna göre biz deriz ki, onlardaki bu cehaletin ve küfrün yaratıcısı ya Allah'tır ya kendileridir. Birinci ihtimal Mu'tezile'nin görüşünü iptal eder. İkinci ihtimal de bâtıldır, zira insan, kendisi için cehaletin ve küfrün tahakkuk etmesini kesinlikle tercih etmez. Buna göre Mu'tezile, "Onlar bunu, cehalet değil, bîr ilim olduğunu zannettikleri için tercih etmişlerdir" der ise, biz de deriz ki: "Bunun neticesi de, onların, bu cehaleti tercih edişleri, bunun dayandığı bir başka cehaletten ötürüdür. Ancak cehaletler teselsül etmez, mutlaka bir ilk cehalette kesilir. Binâenaleyh zikrettiğimiz sebepten ötürü, bu ilk cehaletin failinin kul olması caiz değildir. Bundan dolayı, bunun fail ve yaratıcısının Allahü teâlâ olması gerekir.
Sonra Allahü teâlâ "Allah, onların, peygamberleri öldürme ve yalanlama gibi, yaptıkları herşeyi hakkıyla görendir" buyurmuştur ki bundan maksad ilâhî bir tehdiddir.
"Allah İsa'dır" Diyenler Kâfir Olmuşlardır
72
"Meryem oğlu Mesih, gerçekten Allah'ın kendisidir" diyenler, andolsun ki kâfir olmuş(lar)dır. Halbuki (bizzat) Mesih, "Ey İsrâiloğulları benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a kulluk edin" demişti. Zirâ kim Allah'a eş katarsa hiç şüphesiz Allah ona cenneti haram kılar. Onun varacağı yer ateştir. Zalimlerin hiçbir yardımcıları da yoktur"
Bil ki Allahü teâlâ yahûdilerden çokça bahsedince, burada da hristiyanlardan bahsetmeye başladı ve onlardan bir güruhun "Allah, Meryem'in oğlu Mesih'in (İsa'nın) kendisidir" dediklerini nakletti. Bu, Ya'kûbiyye fırkasının sözüdür. Çünkü onlar, "Meryem bir ilah doğurdu" diyorlardı. Belki bu mezhebin görüşü, onların "Allahü teâlâ, İsa'nın zatına (kendisine) hulul etti ve İsa'nın zatı ile birleşti" demeleridir.
Daha sonra Allahü teâlâ, Mesih (İsa) (aleyhisselâm)'dan, onun, "Ey isrâiloğulları, benim, de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a kulluk edin.." dediğini nakletmiştir. Bu ifâde, hristiyanların sözünün yanlış olduğuna dâir, kat'i ve kesin hüccetin ne olduğuna, bir dikkat çekmedir. Bu böyledir. Çünkü Hazret-i İsa (aleyhisselâm), sonradan meydana gelmenin (hadis olmanın) delillerinin kendi üzerinde açık ve belli olduğu hususunda, kendisi ile diğer insanlar arasında bir ayırım yapmamıştır.
Sonra Cenâb-ı Hak, "Zira kim Allah'a eş katarsa hiç şüphesiz Allah Ona cenneti haram kılar. Onun varacağı yer ateştir. Zâlimlerin hiçbir yaratmaları da yoktur " buyurmuştur ki bunun mânası açıktır. Bizim âlimlerimiz, fasıkların (günahkârların) cezasının ebedî olmayacağı hususunda şöyle istidlal etmişlerdir: "Çünkü Cenâb-ı Hak, müşriklerle ilgili vaîd ve tehdid çeşitlerinin en büyüğünün onlara cennetin haram kılınması, varacakları yerin cehennem olması; onlara yardım edecek hiçbir yardımcı ve şefaat edecek hiçbir şefaatçinin bulunmayışı olduğunu belirtmiştir. Eğer mü'min fasıkların (günahkârların) hâli de böyle olsaydı, müşriklerin, şirklerinden ötürü böyle bir vaîd ile tehdid edilmelerinin bir mânası kalmazdı.
Allah, Üçten Biridir Diyenler Kâfir Olmuştur
73
"Allah hakîkaten üçün, üçüncüsüdür" diyenler andolsun, kâfir olmuştur. Halbuki bir tek tanrıdan başka hiçbir tanrı yoktur. Eğer demekte oldukları bu sözden vazgeçmezlerse, içlerinden o kâfir olanlara, mutlaka elim bir azap dokunacaktır".
Cenâb-ı Hak "Allah hakikaten Üçün, üçüncüsüdür" diyenler andolsun kâfir olmuştur" buyurmuştur. Bu ifâde ile ilgili iki mesele vardır:
Birinci Mesele
Bu âyetteki (......) kelimesi izafetten dolayı meksûr kılınmıştır. Bu kelimeyi, mansûb okumak caiz değildir. Çünkü bu "üçünün biri" şeklindedir Ama sen bu "üçünün biri" şeklindedir. Ama sen dediğin zaman, sonu hem mansûb hem de meksûr okumak câizdir.Çünkü bunun mânası, O "Kendilerine katılmak sureti ile üçü dörde çıkaran" şeklindedir.
Teslis İnancı
Hristiyanların, "O, üçün üçüncüsüdür" sözü hakkında iki izah vardır:
1) Bu, bazı müfessirlerin görüşüdür. Bu görüşe göre, hristiyanlar bu sözleri ile, Allah, Meryem ve Hazret-i İsa'nın üç ayrı ilâh olduğunu kasdetmişlerdir. Bunu te'kid eden bir şey de, Cenâb-ı Allah'ın, Hazret-i İsa (aleyhisselâm)'ya "Ey Meryem oğlu İsa, insanlara "Allah'dan başka, beni ve anamı iki tanrı edininiz" diyen sen misin?" (Maide, 116)demesidir. Buna göre, "üçün üçüncüsü" ifâdesi, "üç ilâhın birisi" veya, "üç ilahtan birincisi" mânasındadır. Bunun mânasının böyle olduğunun delili ise, Allah'ın, onları reddederken, "Halbuki bir tek tanrıdan başka hiçbir tanrı yoktur" buyurmasıdır. Buna göre âyette bir hazif bulunmaktadır. Fakat bu ifâdede "ilahlar" kelimesi zikredilmemiştir. Çünkü bunun, onların inançlarından olduğu malumdur. Vahidî şöyle demiştir: "Allah'ın, üç ilahın üçüncüsü olduğu manasını kasdetmeksizin, "Allah üçün üçüncüsüdür" diyen kimse tekfir edilemez. Çünkü iki şeyin üçüncüsü, ilmi sebebi ile, Allah'tır. Nitekim Hak teâlâ, "Herhangibir üç kişiden bir fısıldaşma olsa, muhakkak o (Allah), bunların dördüncüsüdür. Bir beş kişiden bu vukua gelse, mutlaka o (Allah), bunların altıncısıdır" (Mücâdele. 7) buyurmuştur.
2) Kelâmcılar, hristiyanların şöyle dediklerini nakletmişlerdir: "Cevher tek, unsurları (uknumları) ise üçtür: Baba, oğul ve Ruhu'l-Kudüs... Bu üçü, tek bir ilahtır. Nitekim "güneş", hem "kurs"u (dâire), hem ışığı hem de ısıyı kapsamaktadır." Buna göre hristiyanlar, "Baba" kelimesi ile, Tanrının zâtını; "Oğul" ile, (......) kelimesini; "Ruh" ile de hayatını kastetmişler ve zat, kelime ve hayatın varlığını söyleyerek şöyle demişlerdir: "Hak teâlâ'nın sözü olan "kelime", suyun içki ve süte karışması gibi, Hazret-i İsa'nın bedenine karışmıştır." Yine onlar, "Baba"nın bir ilah, "Oğul"un bir ilah ve "Ruh"un bir ilah ve hepsinin birlikte tek bir ilah olduğunu iddia etmişlerdir.
Bil ki bu görüşün bâtıl olduğu, aklın bedaheti ile malumdur. Çünkü üç, bir olmaz; bir de üç olmaz. Yeryüzünde hristiyanların sözü kadar bâtıl ve bozuk başka bir söz görülmemiştir.
Sonra Allah "Halbuki bir tek tanrıdan başka hiçbir tanrı yoktur" buyurmuştur. Buradaki (...dan) harf-i cerri hakkında iki görüş vardır:
1) Bu, bir bağlaç olup, zâidctir. İfâdenin takdiri, "Ancak tek bir tanrı vardır" şeklindedir.
2) Bu kelime, istiğrak (kapsamlılık) ifâde eder. Âyetin takdiri, "Varlık âleminde, tanrılık hakîkati hususunda sadece tek bir ferd vardır" şeklindedir.
Sonra Cenâb-ı Hak, "Eğer demekte oldukları bu sözden vazgeçmezlerse, içlerinden o kâfir olanlara, mutlaka elim bir azap dokunacaktır" buyurmuştur.
Zeccâc şöyle der: "Bu ifâde, "Bu din üzere devam edenlere, elîm bir azap dokunacaktır" demektir. Çünkü onlardan pek çoğu hristiyanlıktan dönmüşler, tevbe etmişlerdir.
Hristiyanları Tevbeye Davet
74
Âyetin tefsiri için bak:75
75
"Hâlâ Allah'a tevbe edip, O'nun mağfiretini istemeyecekler mi onlar? Allah gafur ve rahimdir. Meryem oğlu Mesîh, ancak bir peygamberdir. Ondan evvel de peygamberler gelip geçmiştir. Onun anası bir sıddîkadır. İkisi de yemek yerlerdi. Bak, biz âyetleri onlara nasıl apaçık bildiriyoruz. Sonra yine bak, onlar nasıl (hak'tan) çevriliyorlar!".
Cenâb-ı Hak, "Hala Allah'a tevbe edip, Onun mağfiretini istemeyecekler mi onlar" buyurmuştur. Ferrâ, bu üslup hakkında, "Bu, Allahü teâlâ'nın, içkinin haram kılınması ile ilgili olarak gelmiş olan, "Artık vaz geçtiniz değil mi?" (Maide. 91) buyruğunda olduğu gibi İstifham şeklipde bir emirdir" demiştir.
Hazret-i İsa, Sadece Peygamberlerden Biridir
Daha sonra Allah "Meryem oğlu Mesih, ancak bir peygamberdir. Ondan evvel de peygamberler gelip geçmiştir. Onun anası da bir sıddîkadır" buyurmuştur. Bu, "O, ancak, kendisinden önce gelip geçmiş peygamberler gibi bir peygamberdir; O, diğer peygamberlerin getirdiği gibi, Allah katından mucizeler getirmiştir. Eğer Allah, O'nun eliyle anadan kör doğanı ve alacalı (abraş) olanı iyileştirmiş ve ölüleri diriltmiş ise, aynı şekilde Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'nın eliyle de bir asaya can vermiş, onu hızla giden bir yılan haline getirmiş ve Kızıldeniz'i varmıştı. Allah onu babasız yarattığı gibi, daha önce de Hazret-i Âdem (aleyhisselâm)'i babasız ve annesiz yaratmıştır" demektir.
Meryem'in Sıddîka Olduğu
Âyetteki, "Onun anası da bir sıddikadır" tabirinin tefsiri ile ilgili birkaç görüş vardır
a) Hazret-i Meryem, Rabbisinin âyetlerini ve oğlunun, Rabbisi hakkında haber verdiği şeyleri tasdik etmiştir. Nitekim Cenâb-ı Allah, O'nu tavsif ederken, "O (Meryem), Rabbinin kelimelerini ve kitaplarını tasdik etti" (Tahrim, 12) buyurmuştur.
b) Hak teâlâ, "Derken biz ona ruhumuzu göndermiştik ve O, kendisine hilkati tam bir insan şeklinde görünmüştü..." (Meryem. 18) buyurmuştur. Hazret-i Cebrail, Meryem ile konuşup, Meryem de O'nu tasdik ettiği için, O'na "sıddîka" denilmiştir.
c) Onun "sıddîka" olmasından maksat, günahlardan tamamen uzak durup, kulluk görevlerini yerine getirmede son derece gayret içinde olmasıdır. Çünkü, bu vasıfların kendisinde mükemmel olarak bulunduğu kimse, "sıddîk" diye isimlendirilir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "İşte onlar, Allah'ın kendilerine nimetler verdiği peygamberlerle, sıddıklarla, şehidlerle, iyi adamlarla beraberdirler" (Nisa 69) buyurmuştur.
Meryem ve İsa, Yemeye Muhtaç Olan Mahluklardı
Daha sonra Cenâb-ı Hak, "İkisi de yemek yerlerdi" buyurmuştur.
Bil ki bundan maksat, hristiyanların görüşünün yanlışlığına istidlal etmektir. Bu birkaç yönden izah edilebilir:
a) Annesi olan herkes, yok iken meydana gelmiş demektir. Böyle olan herkes ise, ilâh değil, mahlûk olur.
b) Bunlar, muhtaç varlıklardır.. Çünkü, onların yiyip içmeye son derece fazla ihtiyaçları vardır. Halbuki ilah, bütün bu şeylerden müstağni olan zât demektir. Binâenaleyh, Hazret-i İsa'nın bir ilah olması nasıl düşünülebilir?
Yiyip İçmenin Tabiî İhtiyaçtan Kinaye Olması Görüşü Zayıftır
c) Bazı alimler, Hak teâlâ'nın "İkisi de yemek yerlerdi" buyruğunun abdest bozmaktan kinaye olduğunu, zira yiyip içen herkesin, mutlaka abdest bozması gerektiğini söylemişlerdir ki, bu şekildeki bir görüş, bana göre birkaç sebepten dolayı zayıftır:
1) Yiyip içen herkes, abdest bozacak diye bir kaide yoktur. Çünkü cennetlikler de yiyip içerler, ama abdest bozmazlar.
2) Yiyip içmek, taâm'a, yemeye-içmeye olan ihtiyaçtan dolayıdır. İşte böyle bir ihtiyaç, O'nun (Hazret-i İsa) ilâh olmadığına delâlet eden en güçlü delillerdendir. Binâenaleyh bizim, bu ifâdeyi başka bir şeyden kinaye kılmamıza gerek yoktur.
3) İlâh, yaratmaya ve îcad etmeye kadir olandır. Şayet, Hazret-i İsa ilâh olsaydı, yiyip içmeksizin de kendisinden açlığın tesirini def etmeye kadir olurdu. Hazret-i İsa, kendisinden zararı gideremediğine göre, O'nun alemlerin ilâhı olması nasıl düşünülebilir? Özet olarak diyebiliriz ki, hristiyanların görüşünün bozukluğu, bu hususta herhangi bir delile ihtiyaç hissettirmeyecek kadar açıktır.
Daha sonra Allah, "Bak, biz âyetleri onlara nasıl apaçık bildiriyoruz. Sonra yine bak, onlar nasıl (haktan) çevriliyorlar!" buyurmuştur.
Bir kimse birisini bir şeyden çevirip vazgeçirdiğinde, denilir. "İfk" yalan söylemek demektir. Çünkü yalan da, haktan dönmek ve yüz-çevirmektir. O halde, bir şeyden çevrilmiş olmak, ondan dönmek, vazgeçmek demektir. Yağmur, kendisinden vazgeçip yağmadığında denilir. Buna göre buyruğunun mânası, "Hak'tan nasıl da çevrilirler?" şeklindedir.
Âlimlerimiz âyetin, onların hakkı düşünmekten dönderilmiş olduklarına delâlet ettiğini; zira insanın, kendisini hak ve doğrudan bâtıla, cehalete döndürmesinin imkânsız olduğunu, çünkü insanın, kendisi için bunu tercih edemeyeceğini söylemişlerdir... Böylece biz, onları bundan çevirenin, Allahü Teâlâ (c.c) olduğunu anlamış olduk.
İnsana Fayda Verip Zararını Önleyemeyen Tanrı Olamaz
76
"De ki: "Allah'ı bırakıp da, size ne bir zarar, ne de bir fayda yapmaya gücü yetmeyen şeylere mi tapıyorsunuz? Halbuki işiten ve bilen, Allah'ın ta kendisidir".
Daha sonra Cenâb-ı Hak, "De ki: "Allah'ı bırakıp da, size ne bir zarar, ne de bir fayda yapmaya gücü yetmeyen şeylere mi tapıyorsunuz?" buyurmuştur. Bu da, hristiyanların görüşünün yanlış olduğuna bir başka delil olup çeşitli deliller ihtiva eden bir ifâdedir.
a) Yahudiler, Hazret-i İsa'ya düşmanca davranıyor ve ona, kötülük yapmaya yönetiyorlardı. Buna karşılıksa, Hazret-i İsa onlara hiç bir zarar veremiyordu; yine O'nun havarileri, arkadaşları ve dostları, O'nu seviyorlardı ama buna rağmen Hazret-i İsa, onlara hiçbir dünyevî fayda temin edemiyordu. Binâenaleyh zarar vermekten ve fayda temin etmekten aciz olan kimsenin, bir ilâh olması nasıl düşünülebilir?
b) Hristiyanlara göre yahudıler Hazret-i İsa'yı çarmıha germişler ve O'nun kaburgalarını paramparça etmişlerdi. Hazret-i İsa susayıp, onlardan su isteyince de, onlar O'nun burun deliklerine sirke dökmüşlerdi. İşte bu derece zayıf olan bir kimsenin, bir ilâh olması nasıl makul ve akla uygun olabilir?
c) Âlemlerin ilâhı olanın, kendisi dışındaki her şeyden müstağni; kendisi dışındaki her şeyin de O'na muhtaç olması gerekir. Şayet Hazret-i İsa böyle olsaydı, O'nun Allah'a ibâdetle meşgul olması imkânsız olurdu. Çünkü ilâh olan başka bir şeye tapmaz. İlâha ibâdet edense, ancak kuldur. Hazret-i İsa'nın ibâdetlere ve taâtlere devam etmiş olduğu tevatür yoluyla bilinince, biz, O'nun bunları, faydaları temin, zararı da def etme hususunda başkasına muhtaç olduğu için yapmış olduğunu anlamış oluruz. Bu durumda olan kimse, nasıl kullara fayda ulaştırmaya ve onlardan zararları savuşturmaya kadir olabilir? Bu durumda olduğuna göre, O da, diğer kullar gibi bir kuldur. İşte bu, Cenâb-ı Allah'ın naklettiği gibi, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in babasına, "Niçin duymayan, görmeyen ve senin hiçbir ihtiyacına cevap vermeyen (putlara) ibadet ediyorsun?" (Meryem, 43) diyerek getirdiği delilin aynısıdır.
Sonra Cenâb-ı Allah, "işiten ve bilen, Allah'ın tâ kendisidir" buyurmuştur. Bundan murad, bir tehdid-i ilahîdir. Bu, "Allah sizin inkârınızı hakkıyla duyan ve kalblerinizdeki şeyleri bihakkın bilendir" demektir.
Dininizde Taşkınlık Etmeyin, Sapkınlara Uymayın
77
"De ki: "Ey ehl-i kitap, dininizde haksız yere haddi aşmayın. Bundan evvel gerçekten hem kendileri sapmış hem de birçok (insanı) saptırmış ve dümdüz yoldan sapmış bir kavmin hevâ ve hevesine uymayın".
Bil ki Allahü teâlâ, ilk önce yahudilerin, ikinci olarak da hristiyanların bâtılları ile ilgili beyanatta bulunup bunların yanlış ve asılsız olduğu hususunda pek kesin ve kuvvetli deliller getirince, daha sonra, her iki güruha da şöyle hitap edip, "Ey ehl-i kitap dininizde haksız yere haddi aşmayın" buyurmuştur. Bu hitaptaki "gulüv", ihmal etmenin zıddı olup, "haddi aşmak" mânasındadır. Bu böyledir, çünkü hak (gerçek) ifrat ve tefrit aşırılıklarının tam ortasında bulunur. Allah'ın dini de, ya haddi aşma ya da ihmal etme aşırılıkları ortasındadır. Âyetteki, "haksız yere" tabiri, mef'ûl-i mutlak olan mahzûf bir kelimenin sıfatıdır. Buna göre kelâmın takdiri, "Dininizde, haksız bir haddi aşma ile, haddi aşmayın" yani, "bâtıl bir haddi aşma ile haddi aşmayın" şeklindedir. Çünkü din hususunda haddi aşma, iki türlü olur:
1) Hak hususunda haddi aşıp, ileri gitmek ki bu hakkı yerleştirip te'kid etmede ileri gitmektir.
2) Bâtıl hususunda haddi aşıp, ileri gitmek ki, bu da, ortaya şüpheler atıp delilleri gizleme hususunda külfete girmek, zorlanmaktır. Âyette bahsedilen bu haddi aşış.
Allah'ın laneti üzerlerine olasıca yahûdilerin, Hazret-i İsa (aleyhisselâm)'nın (hâşâ) veled-i zina olup yalan söylediğini ileri sürmeleri; hristiyanların ise, Hazret-i İsa (aleyhisselâm)'nın bir ilah olduğunu iddia etmeleridir.
Hevâ Tabirinin Açıklanması
Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Bundan evvel gerçekten hem kendileri sapmış, hem de birçok (İnsanı) saptırmış ve dümdüz yoldan sapmış bir kavmin hevâ ve hevesine uymayın buyurmuştur.
Bu âyetle ilgili iki mesele vardır:
Birinci Mesele
"Ehvâ" kelimesi burada, delil ve hüccetlerin değil de, şehvet ve arzunun sevkedip götürdüğü görüşler demektir.
Şa'bî, "Allahü teâlâ Kur'ân'da, "hevâ" kelimesini getirdiği her yerde, "hevâ"yı tenkid edip, kınamıştır. Nitekim, "Hevâ'ya tâbi olma ki o, seni Allah yolundan saptırır" (sad. 26); "Hevâsına uyan kimseler sakın seni bundan alıkoymasın. Sonra helak olursun" "Kendi hevâ-vü hevesinden söylemez O" (Necm, 3) ve "Hevâsmı tanrı edinmiş kimseyi gördün mü?.." (Câsiye, 23) buyurmuştur" der.
Ebû Ubeyde şöyle demiştir: "Biz, "heyâ"kelimesinin hep kötü mânalara kullanıldığını görüyoruz. Mesela "Falanca hayra heves ediyor" denilmeyip, aksine, "Falanca hayır ister ve sever denilir."
Bazı âlimler de: "Hevâ, Allah'ın dışında, ibâdet olunan bir "ilah (put)" manasınadır" demişlerdir.
Sahibini ateşe götürüp uçurduğu için, arzu ve hevese, "hevâ" denildiği de ileri sürülmüştür.
Hevâ-ü hevesi zemmetme hususunda şu beyit söylenmiştir:
"Şüphesiz hevâ, bizatihi horluk ve hakirliktir. Bundan dolayı hevâ ve hevesine uyduğun zaman, horluk ve hakirlikle yüzyüze gelirsin."
Yine birisi, İbn Abbas (radıyallahü anh)'a: "Ben hevâ-vü hevesimi, senin hevâ-vü hevesinin üzerinde kılan Allah'a hamdederim" demiş. Bunun üzerine İbn Abbas (radıyallahü anh): "Her hevâ, sapıklıktır" demiştir.
İkinci Mesele
Allahü teâlâ onları, sapıklık hususunda üç kademe ile tavsif etmiş ve hepsinin de, daha önce sapıtmış olduklarını anlatmış, sonra başkalarını da saptırdıklarını belirtmiş ve daha önceki gibi, şu anda da sapıklıkta devam ettiklerini beyân etmiştir. Biz, bu halden, Allah'a daha uzak ve Allah'ın ikabına daha yakın, başka bir hal göremiyoruz. Bundan Allah'a sığınırız. Bu âyetin şu mânaya gelmesi de muhtemeldir: "Onlar saptılar, saptırdılar ve daha sonra da saptırmalarını bir nevî hakka iletme olarak inandıkları için saptılar." Yine âyette bahsedilen birinci sapma (delâlet) ile, dinden sapma; ikincisi ile de, cennete götüren yoldan sapma mânasının kastedilmiş olması da muhtemeldir.
Emr-i Maruf Yapmayan Yahudilerin Lanetlenmesi
Bil ki Allahü teâlâ, ehl-i kitaba bu şekilde hitap edince, onların alalarının durumunu anlatmak için şöyle buyurmuştur:
78
Âyetin tefsiri için bak:81
79
Âyetin tefsiri için bak:81
80
Âyetin tefsiri için bak:81
81
"İsrailoğullarından kâfir olanlar, Davud'un ve Meryem oğlu İsa'nın diliyle lanetlendiler. Bunun sebebi isyan etmeleri ve ifrata sapmaları idi. Onlar, yaptıkları herhangi bir fenalıktan, birbirini nehyetmezlerdi. Hakîkaten yapmakta oldukları şey ne kötü idi. İçlerinden bir çoğunu görürsün ki, kâfirlere dostluk ederler. Kendilerinin, irtikâb ettikleri şeyler, andolsun ki ne çirkin şeylerdir. (Bu da) Allah'ın kendilerine gazap etmesi ve onların o azap içinde ebedî kalıcı olmalarıdır. Eğer Allah'a, peygambere ve O'na indirilene iman etmiş olsalardı, onları dostlar edinmezlerdi. Fakat onlardan birçoğu fasık kimselerdir".
Müfessirlerin ekserisi, yüce Allah'ın, bu âyet ile Ashab-ı sebt (cumartesi yasağına uymayanlar) ile, Mâide (Gökten inen sofra) ashabını kastetmiştir, demişlerdir. Cumartesi yasağına uymayanlar, Dâvud (aleyhisselâm)'un kavmi olup, bunlar, Eyle halkıdır. Bunlar, Allah'ın A'râf sûresinde de bahsettiği gibi, cumartesi günü balık tutmak suretiyle haddi aşınca, Dâvud (aleyhisselâm): "Allah'ım, onlara lanet et ve onlan bir ibret vesilesi kıl..' dedi. Böylece onlar da maymunlar haline geldiler. Mâide ashabına gelince, bunlar da, o sofradan yeyip içip de, buna rağmen iman etmeyince Hazret-i İsa: "Allah'ım, onlara, Ashab-ı Sebt'e lanet ettiğin gibi, lanet et!" dedi. Böylece bunlar da domuzlar haline geldiler. Bunlar, içlerinde hiçbir kadın ve hiçbir çocuk bulunmayan beşbin kişi idiler. Alimlerden bazıları şöyle demişlerdir: Yahudiler: "Biz peygamber evlatlarıyız" diye övünüyorlardı. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak, onların, peygamberlerin lisanlarıyla da lanetlenmiş olduklarına delâlet etsin diye, bu âyeti zikretmiştir.
Şu da denilmiştir: Hazret-i Dâvûd ile Hazret-i İsa (aleyhisselâm), Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in peygamberliğini müjdelemişler, O'nu tekzib edenleri de lanetlemişlerdi. Bu, Esamm'ın görüşüdür.
Müteakiben Allah, buyurmuştur ki bu, "bu lanet, onların Allah'a isyan edip bu isyanda ileri gitmeleri sebebiyle olmuştur" demektir.
Daha sonra Cenâb-ı Hak, bu ma'siyet ve haddi aşmayı, "Onlar, yaptıkları herhangi bir fenalıktan, birbirini vazgeçilmiyorlardı" buyruğuyla belirtmiştir. Bu ifâdede geçen "Birbirini vazgeçirme tabirinin şu iki anlamı vardır:
a) Cumhurun benimsediği görüşe göre bu fiil, nehy (nehyetmek) masdarının "tefâül" babıdır. (Tenahî) yani, "Onlar birbirlerini kötülükten nehyetmiyorlardı" demektir. İbn Mesûd (radıyallahü anh), Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Kim bir topluluğun amelinden hoşnut olursa, o kimse onlardan olmuş olur. Her kim de, bir grubun sayısını, (kalabalığını) çoğaltırsa, o da onlardan olmuş olur."
b) Bu kelime, (vazgeçmek, bitirmek) anlamındadır. Nitekim bir kimse bir şeyden vazgeçip kaçındığı zaman, denilir.
Daha sonra Hak teâlâ, "Hakikaten yapmakta oldukları şey, ne kötü idi!" buyurmuştur. tabirinin başındaki lâm harfi, kasem lamıdır. Buna göre sanki Allah, "Zâtıma yemin ederim ki, hakikaten onların yapmakta oldukları şey ne kötü idi!" demiştir. Onların yaptıkları şey ise, günahlar irtikâb edip haddi aşarak düşmanlık yapmak ve emr-i maruf ve nehy-i münker yapmamaktır.
Buna göre şayet, "Bir şey olup bittikten sonra, o şeyden vazgeçmek mümkün değildir. O halde Cenâb-ı Hak, ne diye onları bundan dolayı kınamıştır?" denilirse, biz deriz ki:
Buna birkaç yönden cevap verilebilir:
a) Bundan murad, "Onlar, yapmış oldukları bir kötülüğü tekrar yapmaktan, birbirlerini nehyetmiyorlardı" anlamıdır.
b) "Onlar, yapmayı istedikleri, alet ve edavatını hazırladıkları bir kötülükten birbirlerini vazgeçirmiyorlardı."
c) "Onlar, yapmış oldukları kötülükte ısrar etmekten birbirlerini vazgeçirmiyorlardı."
Daha sonra Allah "İçlerinden birçoğunu görürsün ki, kâfirlerle dostluk ederler" buyurmuştur,
Bil ki Allahü Teâlâ, ehl-i kitabın atalarını, yukardaki âyetlerde yer alan tabirlerle vasfedince, onlardan, Kur'ân'ın nüzul zamanında mevcut olanları da, kâfirleri ve putperestleri dost edinmeleri vasfıyla nitelemiştir ki, bundan murad Ka'b Ibn Eşref ve arkadaşlarıdır. Çünkü bunlar müşrikleri Hazret-i Peygamber'in aleyhine kışkırtmış ve onlara yardımda bulunmuşlardı. Biz bu hususu, "...diğer küfredenler için de, "Bunlar iman edenlerden daha doğru bir yoldadır" diyorlar" (Nisa, 51) âyetinin tefsirinde anlatmıştık.
Daha sonra Allah, "Kendilerinin, yapıp gönderdiği şeyler, andolsun ki ne çirkin şeylerdir" buyurmuştur ki bu, "onların, âhiret yurdunda, âhiretleri için takdim etmiş oldukları şey ne kötüdür" demektir.
Allah, "Bu da, Allah'ın kendilerine gazap etmesi ve onların o azap içinde ebedi kalıcı olmalarıdır" buyurmuştur. edatının başına geldiği cümle, mahallen merfûdur. Bu, senin tıpkı "Zeyd, adam olmak bakımından ne kötüdür!" demen gibidir. Bu cümlenin merfû oluşu, tıpkı misâlimizde ki Zeyd kelimesinin merfû oluşu gibidir. Misalimizdeki "Zeyd" kelimesinin merfu oluşu hususunda şu izah yapılmıştır.
a) Zeyd kelimesi mübtedâ, (......) ve kendisinde amel etmiş olduğu şey ise, (......) kelimesinin haberidir.
b) Zeyd kelimesinin, mahzûf bir mübtedânın haberi olmasıdır. Sanki o, deyince, ona, "Kimdir o?" denilmiş de, o da Zeyd, yani demiştir.
Daha sonra, Allah: "Eğer Allah'a, peygambere ve ona indirilene İman etmiş olsalardı, onları dostlar edinmezlerdi. Fakat onlardan birçoğu fasık kimselerdir" buyurmuştur ki bu, "Onlar, iddia ettikleri gibi eğer Allah'a, peygamberlerine, yani Musa'ya ve Tevrat'a, o Musa'ya indirilene inanmış olsalardı, müşrikleri dost edinmezlerdi" demektir. Çünkü müşrikleri dost edinmenin haram edilmesi hem Tevrat'ta, hem de Musa'nın şeriatında te'kid edilmişti. Şu halde, buna rağmen onlar bunu yapınca, onların maksatlarının Hazret-i Musa'nın dinini takrir etmek, yürürlüğe koymak olmayıp, bilakis onların maksatlarının riyaset ve makam olduğu ortaya çıkmış olur. Böylece onlar, bu riyaset ve makamı, güçlerinin yettiği her türlü yolla elde etme gayreti içine girmişlerdir. İşte bu sebepten dolayı Cenâb-ı Hak onları, "fasıklıkta" tavsif ederek, "Fakat onlardan birçoğu fasık kimselerdir" buyurmuştur.
Bu hususta başka bir açıklama da, Kaffal'in yapmış olduğu şu izahtır: "Şayet, müşrikleri dost edinen o yahudiler, Allah ve Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e iman etmiş olsalardı, o yahudiler o müşrikleri dost edinmezlerdi." Bu izah da güzel ve yerinde bir izah olup, âyette buna mâni olabilecek herhangi bir husus bulunmamaktadır.
Müslümanlara En Fazla Düşmanlık Yahudilerden ve Müşriklerden Gelir
82
"İnsanların, iman edenlere düşmanlık bakımından en şiddetlisi, andolsun ki Yahudilerle, Allah'a eş koşanları bulacaksın. Onların, iman edenlere sevgi bakımından daha yakınını da, andolsun, "Biz nasranîleriz" diyenleri bulacaksın. Bunun sebebi şudur: Çünkü onların içinde keşişler, rahipler vardır ve onlar, büyüklenmek istemezler".
Bil ki Allah, ehl-i kitap olan yahudi ve hristiyanlarla ilgili olarak zikretmiş olduğu şeyleri zikredince, bu âyette de, yahudilerin müslümanlara daha fazla düşman olduklarını belirtmiştir. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak yahudileri, düşmanlık hususunda, müşriklerle eş tutmuş, hatta onların, düşmanlık konusunda müşriklerden de katı olduğuna dikkat çekmiştir. İşte bu sebepten dolayı da yahudileri müşriklerden önce getirmiştir. Yemin ederim ki, onlar gerçekten böyledirler. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den de "İki Yahudi bir müslümanla başbaşa kalmaya görsünler; onlar mutlaka o müslümanı öldürmeye kastederler" Keşfu'l-Hafa, 2/187. dediği rivayet edilmiştir.
Müslümanlara En Yakın Olanlar Kendini Dîne Vermiş Hristiyanlardan Çıkar
Allahü teâlâ bu âyette, hristiyanların, yahudilerden daha yumuşak huylu olduğunu ve bu sebeple de müslümanlara daha yakın olduğunu belirtmiştir. Burada iki mesele vardır:
Birinci Mesele
İbn Abbas, Said İbn Cübeyr, Ata ve Süddî: "Bu âyetle Necaşî ve Habeşistan'dan Hazret-i Peygamber'e gelerek O'na iman eden kavmi murad edilmiştir. Müslümanlara düşmanlıkları apaçık iken bütün hristiyanlar murad edilmemiştir" demişlerdir.
Diğerleri ise şöyle demişlerdir: "Yahudilerin inançlarına göre, dinî bakımdan kendilerinden olmayan kimselere, hangi yol ve şartla olursa olsun, kötülük yapmak kendilerine farzdır.. Eğer, öldürmeye güçleri yeterse, öldürürler; yapamazlarsa, malları gasbetmek, hırsızlık yapmak veyahut da çeşitli hile, tuzak ve desiseler kurarak bunu yapmaya çalışırlar.. Ama hristiyanlara gelince, onların inançları böyle değildir. Aksine onların dinine göre başkalarına eziyyet etmek haramdır. İşte bu iki millet arasındaki fark budur."
İkinci Mesele
Bu iki millet arasındaki farkı izah etmekten maksat, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) nezdinde yahudilerin durumunu, (O'na vermiş oldukları keder ve üzüntüyü) hafifletmektir. (......) kelimesinin başındaki lâm harfi, kasem lamı olup, mâna: "Yemin ederim ki, yahudî ve müşrikleri, mü'minlere düşman olmak bakımından insanların en katı ve şiddetli olanı bulursun... Biz sana, bu diretmenin ve bu isyanın, onların eskiden beri devam ettirdikleri örfleri olduğunu açıklayıp izah ettik.. O hâlde gönlünü onlara karşı serbest tut, onların hile ve tuzaklarına aldırış etme" demektir.
Bu İki Millet Arasındaki Farklı Tutumun Sebebi
Daha sonra Allah, bu iki millet arasındaki farklılığın sebebini izah etmek üzere: "Bunun sebebi şudur: Çünkü orûann içinde keşişler, rahipler vardır ve onlar, büyüklenmek istemezler" buyurmuştur. Bu tabirle ilgili olarak da şu iki mesele vardır.
Birinci Mesele
Bu farklılığın sebebi şudur: Yahudiler, dünyaya karşı çok şiddetli bir hırs ve tutku içindedirler. Bunun delili ise, Cenâb-ı Hakk'ın, "Celalim hakkı için, sen onları (yahudileri) İnsanlardan (hatta) müşriklerden daha fazla (dünya) hayatına düşkün bulacaksın" (Bakara, 96) âyetidir. Allah, bu âyetinde yahudileri, dünyaya düşkün olma hususunda, âhireti inkâr eden müşriklere eş tutmuştur. Hırs, kötü ahlâkın kaynağı ve merkezidir. Çünkü dünyaya düşkün olan herkes, dünyayı elde etmek uğruna dinini terkeder ve her türlü haramı ve kötülüğü yapmaya yeltenir. Binâenaleyh muhakkak onun, bir mal veya bir makam elde eden herkese karşı düşmanlığı artar.. Hristiyanlara gelince onlar, pek çok işte dünyadan yüz çevirip ibâdete; riyaset tutkusunu, tekebbürü ve kendini yüksek görmeyi terketmeye yönelirler. Böyle olan herkes hiç şüphesiz ki, başkalarına haset etmez, onlara eziyyet vermez ve onlara düşmanlıkta bulunmaz.. Aksine Hakk'ı talep etmek hususunda yumuşak huylu olur ve o Hakk'a hemen boyun eğer. İşte bu konuda bu iki millet arasındaki fark budur ki, bu da Allah'ın: "Bunun sebebi şudur: Çünkü onların içinde keşişler, rahipler vardır ve onlar, büyüklenmek istemezler" buyruğu ile kasdedilendir.
Burada, dini talep etme hususunda faydalı olan bir incelik vardır ki o da şudur: Hristiyanların küfrü, yahudilerinkinden daha katı ve serttir. Zira, hristiyanlar ulûhiyyette ve nübüvvet hususunda çekişirlerken, yahudiler sadece nübüvvet hususunda münakaşa etmişlerdir. Birinci durumun daha tehlikeli olduğunda bir şüphe yoktur. Hristiyanların, bu kadar katı küfürlerine rağmen, dünyayı talep etme konusundaki hırs ve tutkuları daha fazla olmayıp, aksine onların kalplerinde âhirete yönelik bir meyil ve arzu bulunduğu için, Allahü teâlâ onları, "onların, iman edenlere sevgi bakımından daha yakınını da, andölsun, "Biz nasranileriz" diyenleri bulacaksın tabiriyle onlara bir mevki vermiştir. Yahudilere gelince, onların küfürleri hristiyanlanr küfürlerinin yanında daha hafif olmasına rağmen, Allah onları rahmetinden kovmuş ve lanetin daha büyüğünü onlara göndermiştir. Bu ise sırf onların, dünyaya aşır düşkünlükleri sebebiyle olmuştur. İşte bu durum senin dikkatini, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in "Dünya sevgisi her günahın başıdır" El-Câmiu's-Sağir, 1/146. sözünüı ne kadar doğru olduğu hakikatine çekmektedir.
İkinci Mesele
(......) kelimeleri, hristiyanların başkanlarına verilen addır. Bu kelimelerin çoğulu (......)dir. Urve İbnu'z Zübeyr şöyle demektedir: "Hristiyanlar, İncil'e yapacaklarını yaptılar ve ona, ondan olmayan şeyleri de soktular. Geriye onların âlimlerinden, hak ve din hususunda tek bir kişi kalmıştır ki, onun da ismi "Kıssîs" idi. Binâenaleyh, onun yolu ve dini üzere olan herkes"kıssis'dir. Kutrub da şöyle demektedir: kelimeleri Rûmcada "âlim" mânasına gelir. İşte bu da, her iki dil arasında vaki olan bir muvafakattan ileri gelmektedir. Ruhban kelimesine gelince, bu tıpkı, râkib kelimesinin çoğulunun rûkban (binicler); fâris kelimesinin çoğulunun fursân (süvariler) olması gibi, râhib kelimesinin çoğuludur. Bazıları da ruhban kelimesinin müfred olup, cemisinin ise rehâbîn şeklinde geldiğini ve bunun tıpkı kurban (karabîn) (kurban-kurbanlar) kelimeleri gibi olduğunu; aslının ise, "korku" mânasına gelen (......) kelimesi olduğunu söylemişlerdir.
İmdi şayet, Cenâb-ı Allah "onlar hakkında onların ihdas ettikleri ruhbanlığa..." (Hadid, 27) buyurduğu, Hazret-i Peygamberde, "İslam'da ruhbanlık yoktur" Benzeri bir hadis için bkz. Müsned, 6/226; Dârimî, Nikah, 3 (2/133). dediği halde Allah onları nasıl medhetmiş, övmüştür?" denilirse, biz deriz ki:
Bu, yahudilerin son derece sert ve katı olan tavırları, yolları mukabilinde olarak (nisbî) bir övgü ve medh olmuştur. Bu kadar bir övgüden, onun her halükârda bir övgü olması mânası çıkmaz..
O Din Adamları Vahy Alâmetini Tanıyıp Ağlarlar
83
Âyetin tefsiri için bak:86
84
Âyetin tefsiri için bak:86
85
Âyetin tefsiri için bak:86
86
"Peygambere indirileni dinledikleri vakit de Hakk'ı tanıdıklarından dolayı gözlerinin yaşta dolup taştığını görürsün onların. (Şöyle) derler: "Ey Rabbimiz, iman ettik. Artık bizi (hakka) şahid olanlarla beraber yaz. Zaten biz, Rabbimizin bizi de salih kimseler arasına koymasını umup dururken ne diye Allah'a ve bize gelen hakikate iman etmeyelim?" İşte Allah, onların söylediklerinden dolayı alandan ırmaklar akan cennetleri kendileri oralarda ebedî kaim olmak üzere onlara mükâfaat olarak İhsan etti. Bu, iyi hareket edenlerin mükâfatıdır. O inanmayıp kâfir olanlara, Allah'ın âyetlerini Yalanlayanlara (gelince), onlar da o çılgın ateş ehlidirler".
Daha sonra yüce Allah, Peygambere indirileni dinledikleri vakit de, gözlerinin yaşla dolup taştığını görürsün" buyurmuştur, "dinlediler" fiilinde fail olan vâv zamiri, onlardan man eden kıssîs ile ruhbanlara; ifadesindeki gizli zamiri Kur'ân'a râci olup, "peygambere" ifadesiyle de Hazret-i Peygamber kastedilmiştir.
İbn Abbas şöyle demektedir: Allah bu âyet ile Necaşî ve arkadaşlarını kastetmiştir. Bu böyledir, zira Cafer et-Tayyar, Necaşî ve arkadaşlarına Meryem sûresini okumuş; bunun üzerine Necaşî, yerden bir saman çöpü alarak, "Allah'a yemin olsun ki, o, Allah'ın İncil'de buyurduğuna, (saman çöpünü göstererek) şu kadarcık bir ilâvede bulunmadı!" demiştir. Cafer et-Tayyar, okumayı bitirinceye kadar ağlamalarını sürdürmüşlerdir.
Cenâb-ı Hakk'ın, "gözlerinin yaşla dolup taştığını görürsün" buyruğu ile ilgili olarak şu iki izah yapılmıştır:
a) "Onların gözleri, taşıncaya kadar yaşlarla doldu" demektir. Çünkü (......) kelimesi, kabın veya benzeri şeylerin içindeki, etrafından görülünceye kadar dolup taşmasıdır.
b) Bu tabirle, onların iyice ağlamaları murad edilmiş, böylece de onların gözleri, âdeta dolup taşmış olarak tasvir edilmiştir.
Cenâb-ı Hakk'ın "hakkı tanıdıklarından dolayı..."buyruğunun mânası, "Hazret-i Muhammed'e indirilen hakkı tanımalarından dolayı..." demektir.
Buna göre eğer (......) kelimesindeki ile Hak teâlâ'nın ifadesindeki arasında ne fark bulunmaktadır? denilirse, deriz ki: Birinci harf-i cerri "ibtidâ-i gaye" içindir. Buna göre ifâdenin mânası, "Göz yaşlarının dolup taşması, önce Hakk'ı tanımaktan neşet etmiş ve bundan ötürü, bu sebeple olmuş..." demektir. İkinci ise, "teb'îz" içindir. Yani, "onlar Hakk'ın yani Kur'ân'ın bir kısmını tanımalarıyla yüce Allah onları ağlatı, artık onlar Hakk'ın tamamını tanısalardı kim bilir durum nasıl olurdu!.." demektir.
O Müminlerin "Ya Rab! Bizi de Şahitler İçinde Yaz!" Sözleri
Allahü teâlâ'nın, "Onlar, "Ey Rabbimiz, biz duyduğumuza iman ettik ve onun hak olduğuna şehâdet ettik.. O halde bizi de şahitlerle bareber yaz!" sözüne gelince, bu hususta şu iki izah yapılmıştır:
a) Allahü teâlâ bu ifâdeyle, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in Hakk'a şehâdet eden ümmetini kastetmiştir. Bu, "Böylece sizi vasat (orta) bir ümmet yapmışızdır; insanlara karşı şahidler olasınız., diye.." (Bakara. 143) âyetinden anlaşılmaktadır.
b) "Peygamberlerinden ve kullarının mü'minlerinden, "senin dışında ilâh olmadığına şehâdet edenlerle birlikte yaz!" demektir.
"Zaten biz, Rabbimizin bizi de salih kimseler arasına koymasını umup dururken ne diye Allah' ve bize gelen hakikate iman etmeyelim?" buyruğu ile ilgili şu iki mesele vardır:
Birinci Mesele
Keşşaf sahibi ifadesi manasında olarak, hal olması itibariyle mahallen mansubtur. Bu tıpkı senin, "ayakta olarak.." demen gibidir. ifâdesinin başındaki vâv harfi de, haliyye vâvıdır" demiştir.
Buna göre şayet, "Birinci ve ikinci hâlin âmili olan kelime nedir?" denilirse, biz deriz ki: Birincisinin âmili, ifâdesindeki fiil manasına gelen lâm harfidir. Buna göre sanki, "Biz mü'min olmadığımız halde, eğer mü'min olmazsak, elimize ne geçer?" denilmek istenmiştir. İkincisinin âmili ise, bu fiilin mânâsıdır. Ancak ne var ki ikinci hal de birincisiyle mukayyettir. Çünkü sen, birinci hali aradan çıkarıp da dersen, bu tam bir söz olmaz. Yine (......) kelimesinin (......) kelimesinden hal olması da caizdir.. Şu anlamda ki; Onlar, kendilerinin Allah'ı birlememelerini, bununla beraber, salib kimselerle birlikte olmalarını yadırgamışlar, bunu yakıştıramamıslardır. Bu ifâdenin, "Bize ne oluyor ki, teslîs akidesiyte, salih kimselerle birlikte bulunma arzusunu birleştiriyoruz!" mânasında olarak ifadesine atfedilmiş olması da caizdir.
İyilik ve İhsan Erbabının Amellerinin Karşılığı
Âyetin takdiri, "Rabbimizin, bizi sâlih kavimlerle birlikte cennetine Rıdvan yurduna sokacağını umuyoruz" şeklindedir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "O (Allah), mutlaka onlan, razı olacakları bir yere sokacaktır" (Hacc. 59) buyurmuştur. Fakat âyette bu hususun, malum olduğu için hazfedilmesi güzel ve yerinde olmuştur.
Sonra Allahü Teâlâ, Allah onların söylediklerinden dolayı, altından ırmaklar akan cennetleri, kendileri için ebedi kalıcı olmak üzere, onlara mükâfaat olarak ihsan etti. Bu, iyi hareket edenlerin mükâfaatıdır. O inanmayıp kâfir olanlara, Allah'ın âyetlerini yalanlayanlara (gelince), onlarda o çılgın ateşin ehildirler" buyurmuştur. Bu âyetle ilgili birkaç mesele vardır:
Bu Ayet Sırf Sözden Ötürü Mükafat Verildiğini Bildiriyor, Bu Nasıl Olur?
Âyetin zahiri, onların bu sevabı, sırf sözlerinden dolayı hakettiklerine delâlet etmektedir. Çünkü Allahü teâlâ, "Söylediklerinden dolayı... mükâfaat olarak ihsan etti" buyurmuştur. Bu ise mümkün değildir. Çünkü sırf söz, sevabı gerektirmez.
Alimler buna şu iki şekilde cevap vermişlerdir: .
a) Daha önce, onların vasfı olarak, "söylediklerinde ihlaslı oldukları" hususu geçmişti ki bu, "marifet" (bilme)dir. Bu da, Allah'ın "Hakk'ı tanıdıklarından (bildiklerinden)dolayı..." ifâdesi ile anlatılan husustur. Ma'rifet, ihlâs ile mükemmel bir bağlılık bulunup, sonra da bunlara söz eklenince, şüphesiz ki iman kemâle ermiş olur.
b) Atâ'nın rivayetine göre, İbn Abbas (radıyallahü anh): "âyetteki "söylediklerinden dolayı..." ifâdesi ile, "istedikleri şeyden dolayı..." manası kastedilmiştir İstedikleri şey ise, onların, "Artık bizi (hakka) şâhid olanlarla beraber yaz" şeklinde istekleridir.
Bu Ayet Fasık Mü'minin, Zamanı Gelince Cenetten Çıkacağını Gösterir
Âyet, fâsık mü'minin cehennemde ebedî kalmayacağına delâlet etmektedir. Bunu şu iki şekilde izah ederiz:
1) Hak teâlâ, "Bu, muhsinlerin (iyi hareket edenlerin) mükâfaatıdır" buyurmuştur. Bu muhsin oluşun, mutlaka daha önce geçen marifet (hakkı tanıma) olması gerekir. Bu marifet de, âyetteki "hakkı tanıdıklarından (marifetlerinden) dolayı" ifâdesi ile "hakkı ikrar etme" mânasına gelen, "Allah, onların söylediklerinden dolayı... onlara mükâfaat olarak ihsan etti" ifâdesinden çıkartılmıştır. Durum böyle olunca işte bu âyet, bu marifet ve ikrarın, o mükafâatı gerektirdiğini gösterir. Büyük günah sahibi olan mü'minin de bu marifet ve ikrarı vardır. Binâenaleyh bu mükafaatın, onun için de söz konusu olması gerekir. Büyük günah sahibinin, cennetten cehenneme gönderilmesinin söz konusu olmadığında icmâ vardır. Geriye, "Büyük günah sahibi, günahı nisbetinde cezalandırılır, sonra cennete gönderilir" demek kalır ki, ulaşılmak istenen netice de budur.
2) Allahü teâlâ, "O İnanmayıp kâfir olanlara, Allah'ın âyetlerini yalanlayanlara (gelince), onlar da o çılgın ateşin ehlidirler" buyurmuştur. Bu âyetteki, "onlar da o çılgın ateşin ehlidirler" sözü, hasr mânası ifâde eder. Yani, "cehennemlikler başkaları değil, sadece bunlardır" mânasına gelir. Birşeyin ehli, eşi-dostu ve yârânı, ondan hiç ayrılmayıp, hep onunla birlikte olan demektir. Binâenaleyh cehennem ehli olup, onunla devamlı birlikte olma halinin, kâfirlere has olmasını gerektirir. Bu sebeple bu âyet, cehennemde ebedî kalışın, günahkâr mü'minler için söz konusu olmadığına, işte bu iki bakımdan delâlet eden en güçlü delillerden olur.
87
"Ey iman edenler, Allah'ın size helâl kıldığı tayyibâtı (temiz ve güzel şeyleri), haram kılmayın ve haddi aşmayın. Çünkü Allah haddi aşanları sevmez".
Bil ki Allahü teâlâ, yahudi ve hristiyanlara karşı fazlasıyla deliller zikrederek onlarla iyice münazara ettikten sonra tekrar ilahî hükümlerini açıklamaya dönerek onlardan bir kısmını şöylece bildirmiştir:
Mubah Kılınan Yiyeceklerden Yararlanıp Haddi Aşmayın
Birinci çeşit, yeme-içme ve tayyibat (hoş ve leziz şeylerle) ilgili olan ahkâmdır. İşte bununla alakalı olarak "Ey iman edenler, Allah'ın size helal kıldığı tayyibâtı haram kılmayın" buyurmuştur. Bu hitapla ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
"Tayyibât". "nefislerin arzu duyduğu, kalplerin kendisine meylettiği leziz ve hoş şeyler" demektir. Bu âyetin sebeb-i nüzulü ile ilgili iki görüş vardır:
1) Rivayet edildiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Osman ten Maz'ûn (radıyallahü anh)'un evinde, ashabına uzun uzun Kıyameti anlatmış, onları inzar ve sakındırma hususunda çok söz söylemişti. Bunun üzerine ashab, dünyayı önemsememeye, güzel ve hoş yiyecek ve içecekleri kendilerine haram saymaya, gündüzleri hep oruç tutup, geceleri çokça namaz kılmaya, hiç yatmamaya ve uyumamaya, kendilerini hadım etmeye, eski püskü elbiseler giymeye ve yeryüzünde dolaşmaya niyetlenmişlerdi. Bu durum, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e ulaştığında O, onlara,
"Ben, böyle bir şeyle emrolunmadım. Şüphe yok ki sizde nefislerinizin hakkı vardır. Binâenaleyh hem oruç tutun, hem İftar edin. Hem gece namazı kılın, hem uyuyun. Çünkü ben de hem namaz kılar, hem uyurum; hem oruç tutar, hem İftar ederim. Et ve et (iç) yağı yerim, hanımlarımın yanlarına vannm. Artık kim benim sünnetimden (yolumdan) yüz çevirir ise, o ben(im ümmetim)den değildir" buyurdu.
İşte bu görüşe göre, bu âyet ile daha önceki âyetler arasındaki münasebetin şu şekilde olduğu ortaya çıkar: Allahü teâlâ, hristiyanları "Çünkü onların içinde keşişler, rahipler vardır" (Maide, 82) diyerek medhetmiştir. Halbuki, dünyanın hoş ve leziz şeylerinden sakınmak, bu keşiş ve rahiplerin âdeti idi. Binâenaleyh Cenâb-ı Hak onları medhedince, bu medih, müslümanlara aynı şekilde hareket etme isteği vermişti. İşte bundan dolayı Allahü teâlâ, bunun peşisıra, müslümanların kendilerinin aynı şey ile emrolunmadıkları anlaşılsın diye, bu isteği ve vehmi silecek olan bu âyeti getirmiştir.
Allah Niçin Mubah Nimetlerden Yararlanmamızı İster?
İmdi eğer, "Bu nehyin hikmeti nedir? Zira dünya sevgisi, insanların tabiatlarına ve kalelerine hâkimdir. Binâenaleyh insan lezzetli ve hoş şeylere dalınca, insanların o şeylere karşı meyli artar, arzusu büyür. Nimetler ne zaman böyle çok ve devamlı olur ise, insanın onlara karşı meyli ve arzusu da o nisbette kuvvetli ve büyük olur. Meylin kuvvet ve rağbeti artınca da, insanın dünyayı isteme hırsı artar ve dünyevî şeyleri elde etmeye iyice dalar. Bu ise, insanın marifetullah'a ve Allah'a itaata dalmasına, âhiret saadetlerini istemesine mâni olur.
Fakat dünyanın leziz ve hoş şeylerinden yüz çevirmeye gelince; bu yüz çeviriş ne kadar mükemmel ve devamlı olur ise, insanın dünyaya meyli de o nisbette zayıflar ve azalır. Bu durumda da nefis, marifetullah peşinde koşmaya ve Allah'a hizmete zaman ve imkân bulur. Bu hususların, bu şekilde olduğu herkesçe malumdur. Durum böyle olduğuna göre Cenâb-ı Hakk'ın, mü'minleri (ruhbâniyyetten, dünyadan uzaklaşmaktan) nehyetmesindeki hikmet nedir?" denilir ise, buna şu şekillerde cevap verilir:
a) Aşın ruhbanlık, hoş ve mubah lezzetlerden tamamen sakınma, uzuvların reisi durumunda olan kalbin ve beynin zayıflamasına sebep olur. Bu ikisi zayıflayınca da, tefekkür kabiliyeti zarar görür ve akıl karışır. En büyük mutluluğun ve Allah'a kurbiyyetin (yakınlığın) en büyüğünün, marifetullah olduğunda şüphe yoktur. Aşırı ruhbanlık, anlattığımız şekilde, böyle bir zarara sebebiyet verince, Cenâb-ı Hak bunu yasaklamıştır.
b) Sizin zikretmiş olduğunuz şeyin neticesi şudur: Nefsin maddî ve leziz olan şeyleri elde etmekle meşgul olması, onun manevî mutluluklarla tam ve mükemmel olmasına mâni olur. Bu, zayıf olan nefisler hakkında kabul edilen bir husustur. Ama, alî ve kâmil nefislere gelince, bunların maddî işlerle meşgul olmaları, manevî mutluluklarla tam ve mükemmel olmalarına mani olmaz. Çünkü biz, nefislerin bazen zayıf olduğunu müşahede etmekteyiz. Şöyle ki bu nefis, her ne zaman bir işle meşgul olursa, o nefsin başka bir işle meşgul olması imkânsız olur. Nefis ne kadar güçlü olursa, bu durum da o nisbette mükemmel olur. Bu böyle olunca, işi sadece ruhbanlığa dökmek, bir tür zayıflığın ve kusurun delili olur. Mükemmellik, her iki tarafı da (dünyevî ve uhrevî tarafı) bihakkın yerine getirmede ve insanlar arasında bulunmadadır.
c) Maddî lezzetleri bihakkın yerine getirmek isteyen kimsenin bundan maksadı, manevî lezzetleri bihakkın yerine getirmede yardım sağlamaktır. Çünkü bu kimsenin riyazeti ve mücâhedesi, bütün maddî lezzetlerden yüz çevirenin riyazetinden daha mükemmeldir. Çünkü nefsi kısmen tâate yöneltmek, onun (dünyadaki) pay ve hisselerinden yüz çevirmeden daha güç ve daha zordur. Binâenaleyh, böyle davranmadaki mükemmellik daha tam olmuş olur.
d) Tamamen ruhbanlık, dünyanın harap olmasına, neslin inkıtâya uğramasına yol açar. Ama marifetullah'a, muhabbetullah'a ve tâate devam etmekle beraber, ruhbanlığı terkedip bırakmak ise, hem dünyanın hem de âhiretin mamur olmasını ifade eder. Böylece bu durum daha mükemmel olmuş olur. İşte bu konuda söylenecek sözün tamamı budur.
2) Kaffâl'ın zikretmiş olduğu şu husustur: Allahü teâlâ bu sûrenin başında "ahidleri yerine getirin" (Maide. 1) buyurmuş, böylece de haram kılınmış şeylerin helâl olmasını talep etmek caiz olmayacağı gibi, helâl kılınmış şeylerin de haram kılınmasının caiz olmayacağını beyan buyurmuştur. Araplar, Allah'ın haram kılmadığı hoş ve leziz şeyleri haram sayıyorlardı ki bunlar, "Bahire, Sâibe, Vasile ve Hâm" adları verilen develerdir. Yüce Allah bu hususu hem bu sûrede, hem de En'âm sûresinde anlatmıştır. Zira onlar meyteyi, kanı ve bu ikisi dışında kalan şeyleri helâl addediyorlardı. Böylece Cenab-ı Hak, "Allah'ın helal kıldığını haram kılmamalarını; haram kıldığı şeyi de helal addetmemelerini" emretmiştir. Bu nedenle onlar, Allah'ın "Ey iman edenler, ahidleri yerine getirin" (maide, 1) buyruğunun hükmüne dahil olmuşlardır.
Mübahları Haram Kılmanın Manası
"Allah'ın size helâl kıldığı tayyibâtı (temiz ve güzel şeyleri) " buyruğunun şu mânalara gelmesi muhtemeldir:
1) "Allah'ın size helâl kılmış olduğu şeyleri haram kılmayı itikâd, inanç haline getirmeyiniz.."
2) "Allah'ın size helâl kılmış olduğu şeyleri haram kılmayı lisânınızla ortaya koymayın."
3) "Allah'ın helâl kıldığı şeylerden, haram kıldığı şeylerden kaçmanız gibi bir kaçışla kaçmayınız.." Bu üç mâna, itikad, söz ve amel manasına hamledilmiştir.
4) "Fetvalarınızla, helâlleri başkalarına haram kılmayınız.."
5) "Yemin veya nezretmek suretiyle, helâl olanları haram kılmayı iltizâm etmeyiniz.. (Bu mânada olmak üzere) bu âyetin bir benzeri de "Ey peygamber, Allah'ın sana helâl kıldığı şeyi., niçin haram ediyorsun?" (Tahrim. 1) âyetidir.
6) "Gasbedilen şeyleri, mülkünüze ayırdedilmesi mümkün olmayacak bir şekilde karıştırmayınız. Böyle olması halinde, hepsi de haram olur. Binâenaleyh bu karıştırmak, helâl olan şeyleri haram haline getirmenin sebebidir. Pis olan şeylerin temiz olan şeylere karışması halinde de hüküm aynıdır."
Âyet bütün bu mânalara muhtemeldir. Âyeti bu mânaların hepsine birden hamletmek de uzak bir ihtimal sayılmaz. Allah en iyi bilendir.
Haddi Aşmayınız
Allah "ve haddi aşmayın. Çünkü Allah haddi aşanları sevmez" buyurmuştur. Bu buyrukla ilgili olarak şu izahlar yapılmıştır:
a) Allahü teâlâ, hoş ve temiz olan şeyleri haram kılmayı, bir haddi aşma ve bir zulüm kabul etmiştir. Böylece hükmüne, helâl ve hoş olan şeyleri haram kılmadan nehyetmek de dahil olsun diye, haddi aşmadan nehyetmiştir.
b) Allah, hoş ve leziz şeyleri mubah kılınca, bunlardaki israfı da, "ve haddi aşmayın" hitabıyla haram kılmıştır. Bunun bir benzeri de Cenâb-ı Hakk'ın "Yeyin, İçin, İsraf etmeyin" (Araf, 31) âyetidir.
c) Bu, "Allah size hoş ve leziz olan şeyleri helâl kılınca, sizler bu helâl kılınanlarla iktifa edip, bunları size haram kılınanların sınırına vardırıp da haddi aşmayın" demektir.
Daha sonra Cenâb-ı Hak,
88
"Allah'ın size rızık olmak üzere verdiği şeylerden helâl ve temiz olarak yeyin. Siz, kendisine iman etmiş olduğunuz Allah'dan korkun"
buyurmuştur. Bu hitapla ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Allah'ın "yeyin" sözü bîr emir sîgası olup, bu emrin zahiri vücûb ifâde etmektedir. Burada, bununla mübahlık ve helâl olmak mânası murad edilmemiştir. Şafiî'nin arkadaşları, nafile ibâdetlere başlamakla onları kaza etmenin farz olmayacağı hususunda bu âyetle istidlal ederek şöyle demişlerdir: Âyetin zahiri, mutlak anlamda yemenin mubah olmasını iktizâ eder. Binâenaleyh bu ifâde, oruca başladıktan sonraki zamana da şamildir. Hülâsa bu yeme emri, sadece bazı durumlar ile sınırlanmış genel (âmm) kavramdır. Âmm sınırlandığı (tahsis edildiği) yerin dışında bir delil ve bir hüccettir.
İkinci Mesele
Cenâb-ı Hakk'ın, 'helâl ve temiz olarak..." ifâdesinin yeme ile ilgili bir ifâde olması muhtemel olduğu gibi, yenilen şey ile de ilgili bir ifâde olması muhtemeldir. Bu sebeple birinci ihtimalin olması halinde, ifâdenin takdiri, "Allah'ın size rızık olarak vermiş olduğu şeylerden temiz ve helâl (bir yeyişle) yeyin" şeklinde; ikinci ihtimalin olması halinde ifadenin takdiri, "Helal ve hoş olan rızıktan yeyiniz.." şeklinde olur. Birinci takdire göre bu, Mu'tezile'nin "Rızık ancak helâl olandır" şeklindeki görüşüne bir delildir. Bu böyledir, çünkü âyet bu takdire göre, Allah'ın rızık olarak verdiği her şeyi yemek hususundaki iznine, müsaadesine delâlet etmektedir. Allah ise, sadece helâl olanları yemeye müsaade eder. Binâenaleyh, rızık olan her şeyin helâl olması gerekir.
İkinci ihtimale göre ise bu âyet, âlimlerimizin "Rızık bazan haram olabilir" şeklindeki görüşlerinin delilidir. Çünkü Allahü teâlâ, yeme iznini helâl ve hoş olan rızka tahsis etmiştir. Şayet rızık bazan helâlin gayrinden olmasaydı, böyle bir tahsis ve takyidin bir manası olmazdı.
Üçüncü Mesele
Allah "Allah'ın size rızık olarak verdiği şeyleri yeyiniz" dememiş, ama "Allah'ın size rızık olmak üzere verdiği şeylerden yeyin" buyurmuştur. Buradaki harf-i cerri teb'îz ifâde eder. Buna göre, Cenâb-ı Hak sanki, "size verilenlerin bazısını yemekle iktifa edin; diğer kısımları da sadaka ve hayır yerlerine harcayın" demek istemiştir. Çünkü bu ifâde, israfı bırakmaya bir irşâd ve teşviktir. Bu, O'nun tıpkı, "...ve israf etmeyiniz" (A'raf, 31) buyurması gibidir.
Dördüncü Mesele
"Allah'ın size rızık olmak üzere verdiği şeylerden yeyin" buyruğu, Allahü teâlâ'nın herkesin rızkını tekeffül ettiğine delildir. Zira O, herkesin rızkını tekeffül etmemiş olsaydı, 'Allah'ın size rızık olmak üzere verdiği şeylerden yeyin" buyurmazdı.. Kişinin rızkını Allah tekeffül ettiğine göre, onu talep etmek hususunda aşırı davranmaması ve Allah'ın vaadine ve ihsanına güvenmesi gerekir. Çünkü Allah, vaadinden dönmeyecek derecede kerem sahibidir. İşte bundan dolayı Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "Dikkat ediniz! Allah'a saygılı olun ve (rızkınızı) talep etme hususunda güzel davranın (meşru yollardan sapmayın)" İbn Mâce, Ticârât. 2 (2/725). buyurmuştur. Cenâb-ı Hakk'ın, "Allah'a saygılı olun" emri ise bu emri yerine getirme tavsiyesini pekiştirmektedir. Bunun peşinden gelen, "Kendisine iman etmiş olduğunuz" vasfı ise bu te'kidi daha da artırmaktadır. Çünkü Allah'a iman, O'nun insana çizdiği emirler ve yasaklar çerçevesi içinde kalıp, O'nu saymasını gerektirir.
Yemin Hakkında Hüküm
89
Burada zikredilen hükümlerden İkincisi şu âyette yer alır: "Allah, sizi yeminlerinizdeki lağvden dolayı sorumlu tutmaz. Fakat kalblerinizin azmettiği yeminler yüzünden muaheze eder. Bunun da keffareti, ailenize yedirmekte olduğunuzun orta (derece)sinden on yoksulu doyurmak veya onları giydirmek, yahud bir köle azad etmektir. Fakat kim de bulamazsa, üç gün oruç tutması (lâzımdır). İşte bu, ahdettiğiniz vakit yeminlerinizin kefaretidir. Yeminlerinizi muhafaza edin. Allah âyetlerini size böylece açıklıyor. Ta ki şükredesiniz".
Biz, Allahü teâlâ'nın burada, kanun ve hükümlerinden birkaç nevi beyân ettiğini söylemiştik. Geriye, "Bu hükümle bundan önceki hüküm arasında hangi münasebet var da, böylece bu ikincisinin onun peşinden zikredilmesi güzel ve yerinde olmuştur?" diye sorulması kalmıştır.
Buna göre biz deriz ki: Biz, önceki âyetin (Mâide. 87) sebebi nüzulünün şöyle olduğundan bahsetmiştik: Sahabeden bazıları, yemeyi İçmeyi ve giymeyi kendilerine haram kılıp, ruhbanlığı tercih etmiş ve buna da yemin etmişlerdi. Allah onların bu tutumlarını yasaklayınca onlar: "Ya Resûlallah, biz yeminlerimizi ne yapalım?" dediler. Bunun üzerine Allah bu âyeti gönderdi.
Bil ki yemin-i lağvin ne olduğu hususundaki sözümüz Bakara süresindeki "Allah, yeminlerinizdeki iağvden dolayı sizi sorumlu tutmaz. Fakat kalbleriniztn azmettiği yeminler yüzünden muaheze eder" (Bakara, 225) âyetinin tefsirinde iyice açıklanmıştı. Dolayısıyla, bunu tekrarlamanın bir mânası yoktur.
Sonra yüce Allah "Fakat kalblerinizin azmettiği yeminler yüzünden muaheze eder" buyurmuştur. Bu cümle ile ilgili birkaç mesele vardır:
Kelimesinde Farklı Üç Kırata Göre Tefsirler
Nâfi, İbn Kesir, Ebû Amr ve Asımın ravisi Hafs, elifsiz olarak kâf harfinin şeddesiyle Hamza, Kisaî ve Asım'ın ravisi Ebû Bekr, elifsiz olarak kâf harfini de şeddelemeksizin, İbn Amir ise, şeddesiz olarak elif ile (......) şeklinde okumuşlardır.
Vahidî şöyle demiştir:'Bir kimse, onu iyice kuvvetlendirip te'kid ettiğinde "Falanca yeminini (veya ahdini veya bağını) iyice kuvvetlendirip sağlamlaştırdı" denilir. ile kelimeleri aynı manadadır."
Bunu iyice anladığın zaman biz deriz ki, (......) şeklinde okuyanların kıraati, aza da çoğa da elverişlidir. Nitekim "Zeyd, yeminini akdetti; onlar, yeminlerini akdettiler" denilir.
Şeddeli okuyanlara gelince, bil ki Ebû Ubeyde, bu şekilde okumayı zayıf görmüş ve "Şeddeli okumak, tekrar ifâde eder. Bu sebeple şeddeli okumak, bir defa yapılan yeminden keffâretin sakıt olmasını gerektirir. Zira yemin tekrar etmemiştir" demiştir.
Vahidi (r.h), buna şu iki şekilde cevap vermiştir:
a) Alimlerden bazıları, şeddeli veya şeddesiz olan bu fiilin aynı manaya geldiğini söylemişlerdir.
b) Farzet ki, bu tıpkı "kapıları sımsıkı kapadı" (Yusuf, 23) âyetinde olduğu gibi tekrar ifâde etsin!.. Ancak ne var ki bu tekrar, kişinin o yemini, hem kalbi hem de lisanıyla akdetmesiyle teşekkül etmiştir. Her ne zaman kalp ile lisânın arası birleştirilirse, tekrar mânası meydana gelmiş olur. Ama, yemini birisiyle akdedip, diğeriyle akdetmediği zaman ise, o kimse yeminini akdetmiş olmaz.
Bu fiili "mufâele" babından elif ile okuyanlara gelince, bu, tıpkı "Allah ona afiyet verdi"; 'Nalini kırdım" ve "Hırsızı cezalandırdım" fiillerinde olduğu gibi, müşareket mânasını ifâde etmez. Böylece bu şekilde okumak da, fiili şeddesiz olarak okuma gibi olmuş olur.
İkinci Mesele
Fiille beraber (......) masdar durumundadır (te'vîl-i müfrede çıkar). Buna göre kelâmın takdiri, şeklindedir.
Üçüncü Mesele
Âyet-i kerimede bir hazf bulunup, kelâmın takdiri, ya "Fakat Allah sizi, onları, o yeminleri bozduğunuz zaman, akdettiğiniz yeminler sebebiyle muaheze eder" şeklindedir. Böylece, onlar tarafından bilindiği için, muaheze etme zamanı (yani (......) hazf edilmiştir. Veyahut da, "Fakat Allah sizi akdettiğinizi bozmanız sebebiyle muaheze eder" demektir. Bu takdire göre de bir muzâfın hazfi söz konusudur.
Şafiî'nin, yemin-i gamûs'un ketfâreti icap ettirdiğine dair bu âyetle ne şekilde istidlal ettiğini, Bakara sûresinde zikretmiştik.
Yemin Keffareti
Daha sonra Allahü teâlâ "Bunun da keffareti, ailenize yedirmekte olduğunuzun orta (derece)sinden on yoksulu doyurmak veya onları giydirmek yahut bir köle azâd etmektir" buyurmuştur.
Bil ki âyet, keffaret-i yeminde farz olanın, herhangi birini seçmek serbest olmak kaydı ile, şu üç şeyden biri olduğuna delâlet eder. Eğer insan, bu üç şeyden birini yerine getirmekten âciz olursa, o zaman başka birşey farz olur ki bu da oruç tutmaktır, Bu Âyetle ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Kendisinde seçme (muhayyerlik) imkânı bulunan farz şudur: "İnsanın o üç şeyden herbirini tek tek ayrı ayrı yerine getirmesi farz olmadığı gibi, hepsini birden terketmesi de caiz değildir. Bu üç şeyden hangisini yerine getirirse, o mükellefiyetini yerine getirmiş olur." İşte bu üç kayıt bir araya geldiğinde, kendisinde seçme imkânı bulunan farz teşekkül etmiş olur. Fakihlerden, "Farz olan bunlardan biridir ama, belli biri değildir" diyenler vardır. Bu görüş şu iki manaya gelir:
a) "Kişiye farz olan, bu üç şeyden birisini yapmasıdır, ama belli birisini değil." Bunun olması, aklen mümkün değildir. Çünkü aslında belli olmayan birşeyin, zâtı gereği var olması imkânsız olur. Böyle olan birşey ile de insan mükellef tutulmaz.
b) "Kişiye farz olan, hem haddizatında, hem de Allah'ın ilminde belli olan bir şeydir. Ancak bu, onu yapana göre meçhuldür." Böyle olması da imkânsızdır. Çünkü birşeyin, bizzat kendisi Allah'ın ilminde farz olunca, onun terkedilmesi hiç bir şekilde caiz olmaz. Halbuki ümmet, başkasını yapması halinde, o işin terkedilebileceği noktasında ittifak etmişlerdir. Bu iki görüşü bağdaştırmak menfî ve müsbeti birleştirmek gibi olur ki bu, imkânsızdır. Bu hususta, sözün tamamı "usûl-ü fıkıh"ta zikredilmiştir.
İkinci Mesele
Şafiî (r.h): "Her fakirin hissesinin, bir "müdd" olduğunu ve bunun bir "menn" üçte ikisi miktarınca olduğunu söylemiştir ki bu, İbn Abbas (radıyallahü anh), Zeyd İbn Sabit (radıyallahü anh), Sâ'îd İbn Müseyyeb, Hasan el-Basrî ve Kasımın görüşüdür.
Ebü Hanîfe (r.h) ise, her fakire verilmesi gerekenin, buğdaydan yarım "sa' ", diğer şeylerden ise bir "sa' " olduğunu söylemiştir.
Şafiî'nin delili şudur: Allahü teâlâ, fakiri doyurma hususunda, sadece "ailenize yedirmekte olduğunuz orta (derece)sinden..." tabirini kullanmıştır. "Orta (derece)sinden..." tabiri de, ya örf bakımından orta (normal) olan, ya da şer'î bakımdan orta olanı kastetmektedir. Bu durumda eğer örf bakımından orta olan şey kastedilmiş ise, bir "menn"in üçte-ikisi miktarınca buğday, öğütülüp un haline getirildiğinde veya ondan ekmek yapıldığında, bu yaklaşık bir "menn" kadar olur. Bu da, bir İnsanın bir günlük azığı olarak çok açık ve net yeter. Yok eğer, bu ifâde ile şer'İ bakımdan bir "orta" nisbet kastedilmişse, bu hususta şeri'atta şu söyleyeceğimiz tek şeyin dışında, belli bir miktar belirtilmemiştir: Rivayet olunduğuna göre, Ramazan'da gündüz orucunu bozan kimseye, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), hiç bir miktar belirtmeksızin altmış miskini doyurmasını emretmiştir. Bunun üzerine o adam, "Ben, bu kadar şeyi bulamam" demiş. Daha sonra Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e içinde onbeş sa' yiyecek bulunan bir zembil getirdi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "Bunu yedir" dedi. İşte bu hâdise de, bir fakirin yiyeceği miktarın, bir "sa"ın dörtte biri olarak belirtildiğini gösterir ki bu, bir "müdd"dür. Bu kimseye, yemin kefareti "ailenize yedirmekte olduğunuz..." ifâdesi ile takyîd edilmemiş (sınırlandırılmamış), mutlak "tasadduk etme" ifâdesi ile emredilmiştir. Binâenaleyh yemin keffâretinin miktarı, sadaka-i fıtra göre hesaplanır. Sadaka-i fıtrin miktarı ise, nass ile, bir müdd olarak değil, bir "sa' " olarak belirlenmiştir.
Ebû Hanîfe (r.h)'nin delili ise şudur: "Allahü teâlâ, "Ailenize yedirmekte olduğunuzun orta (derece)sinden" buyurmuştur. "Orta", "normal" demektir. İmâm Şafiî (r.h)'nin söylediği husus ise, yeterli olan miktarın en düşüğüdür. Normal olan, katık ile olan yiyecektir. İbn Abbas (r.h)'dan da, "Bu, katığı ile birlikte bir müdd (yiyecektir)" dediği rivayet edilmiştir. Halbuki katığın kıymeti, ikinci bir müddün kıymeti kadar, hatta genellikle ondan daha fazla olur.
Şafiî (r.h) bu görüşe şu şekilde cevap vermiştir: Âyetteki, "ailenize yedirmekte olduğunuzun orta (derecesin)den" ifâdesi ile, muhtemelen miktar bakımından bir "orta" oluş kastedilmiştir. Çünkü bazı insanlar, gerçekten çok az yerler, bu gibilere tek bir ekmek yeter. Bazı insanlar da çok fazla yer, bu gibilere iki "menn" ekmek de kifayet etmez. Fakat genelde bir insana, bir "menn"e yakın miktardaki ekmek yeter. Âyetteki bu ifâde ile, kıymet bakımından bir "orta" oluş da kastedilmiş olabilir. Bu, ne şeker gibi pahalı, ne de kepek ve mısır gibi ucuz olmamalıdır. Normal (orta) olan, buğday, hurma, kuru üzüm ve ekmektir. Yine âyetteki bu ifâdeden maksadın, lezzet ve hoşa gidiş bakımından "orta olan birşey" olması da muhtemeldir. Lafız, bu iki şeyden herbirine muhtemel olunca, biz deriz ki: Şu iki sebepten ötürü, bu lafzı daha önce söylediğimiz mânaya halmetmek gerekir:
1) Keffâret için yedirmede, katık, icmâya göre farz değildir. Bu durumda geriye, lafzı, yemeğin miktarı bakımından bir orta oluş mânasına hamletmek kalır.
2) Bu miktar, yakîn (kesin) olarak farzdır. Bundan fazlası ise, şüphelidir Çünkü bu ifâdede, o fazlalığa delâlet eden birşey yoktur. Bundan dolayı biz kesin olanı farz saydık, şüpheli olanı bıraktık. Allah en iyi bilendir.
Keffaret Olarak Verilen Şeyde Temlik Meselesi
Şafiî (r.h): "Bu hususta farz olan, o yiyeceği fakirin kendisine verip, onun malı haline getirmektir" dediği halde; Ebû Hanîfe (r.h): "O kimse, sabah veya akşam on fakiri doyurur ise, bu caizdir" der.
Şafiî (r.h)'nin delili şudur: "Keffârette farz olan, yedirmek, giydirmek ve köle azâd etmekten birisidir. Sonra biz "giydirme"de, temlikin (yani giydirilecek şeyin verilip, fakirin mülkü haline getirilmesi) hususunda ittifak halindeyiz. Binâenaleyh, "yedirmede" de temlikin vacip olması gerekir."
Ebû Hanîfe (r.h)'nin delili ise şöyledir: "Âyet, bu hususta "doyurma"nın farz olduğuna delâlet eder. Fakirleri sabah veya akşam yedirmeye de "doyurma" denir. Bunun delili, "(Onlar, yemeğe olan) sevgilerine rağmen, yoksulu, yetimi ve esîri doyururlar" (insan, 8) âyeti ile, bu âyetteki, "ailenize yedirmekte olduğunuzun orta (derece)sinden on yoksulu doyurmak" ifadesidir. Halbuki aileyi yedirmek, "temlik" (yani onları yiyeceğe mâlik kılmak) sureti ile değil, yene imkânı sağlamak suretiyledir. Yine örfte, birisi fakirlere yiyecek verip, onlara yeme imkânı sağladığında, "Falan fakirleri doyuruyor" denilir. Cenâb-ı Hakk'ın "doyurma"yı emrettiği sabit olduğuna göre, bunun (yani yeme fırsatı sağlamanın) yeterli olması gerekir."
Şafiî (r.h) bu görüşe şöyle cevap vermiştir: "Bu keffârette farz olan, ya bir müdd miktarınca yiyecektir veya daha fazlasıdır. Sabah veya akşam fakirlere yedirilen şey, bazan bu miktardan az olabilir. Binâenaleyh bu durumda kişi, bu mükellefiyetten yakını (kesin) olarak kurtulmuş olmaz. Allah en iyi bilendir.
Keffarette Doyuma ve Giydirmenin Nasıl Olacağı
Şafiî (r.h): "Bu hususta, ancak on ayrı fakiri doyurmak yeterli olur" demiş; Ebû Hanîfe (r.h) ise: "Bir kimse aynı fakiri, on gün (övün) yedirse, bu yeterli olur" demiştir. Şafiî (r.h)'nin delili şudur: Bu gibi konular mânası akılla anlaşılamayan "ta'abbüd" (kulluk) esasına dayanır. Böyle olan herşeyde, nassın (âyetin) gelişine dayanmak gerekir.
Beşinci Mesele
"Kisve" Arapça'da, "libâs" (elbise) demektir. Libâs ise, giyilen herşeydir. "Keffâret" için yeterli olan kisve, kendisine "kisve" denilebilecek şeyin en azıdır. Bu en az miktar da, izâr (gibi belden aşağıyı örten elbiseler) veya cübbe (manto-palto) veya gömlek veya pantalon veya sarık veyahut da bir başörtüsüdür. Bunların her biri, bir fakir için bir kisve (giydirme)dir. Bu, İbn Abbas (radıyallahü anh), Hasan el-Basrî ve Mücâhid'in görüşü olup, İmâm Şafiî (r.h)'nin de mezhebidir.
Köle Azadı ve “Rakabe” Tabirinin Menşei
Âyette bahsedilen, "bir rakabe (boyun) âzad etmek" tabirinden maksad, kölenin tamamını âzad etmektir. Rivayete göre bu mecazî kullanışın dayanağı şudur: Araplar, ellerindeki esirlerin ellerini bir iple esirin boynuna bağlarlardı. Bu sebeple, esir salıverilmek istendiğinde bu ip çözülürdü. Bundan dolayı, o ipi çözmek, "fekkü rakabe" (boynu çözmek) diye ifâde edilmiştir. Daha sonra da bu tâbir, kölenin azadı mânasında, mecazen kullanılmıştır. Zahirîlere göre, keffâreti yerine getirmek için, her türlü köle azad edilebilir. Şâfiı (r.h)'ye göre ise, keffâret için yeterfi olabilecek kölenin, mü'min olması şartı ile, iş yapmasına manî olacak kusurlardan salim olması gerekir. Bu kölenin, küçük veya büyük, erkek veya kadın olması farketmez. Yine Şafiî'ye göre hiçbir keffârette, kâfir olan kölenin ve mükâteb olan kölenin âzâd edilmesi ve insanın kendi yakını olan bir köleyi satın alıp âzâd etmesi caiz olmaz. Biz bu meseleleri, Zihâr âyetinin (Mucâdele. 1 -4) tefsirinde zikrettik.
Köle Azadı Daha Değerli İken Niçin Sonda Zikredildi?
Birisi şöyle diyebilir: "Hiç şüphesiz köle âzad etmek daha faziletli iken, âyet-i kerimede "fakirleri doyurma"nın daha önce zikredilmesinin hikmeti nedir?" Buna karşı biz deriz ki: Bunun şu sebepleri olabilir:
a) Böyle olmasından maksad, keffâretin, bir sıraya göre değil, muhayyerlik (herhangi birini seçmeye) göre vacip olduğuna dikkat çekmektir. Çünkü eğer keffâret, bir tertip (sıra) üzere vacip olsaydı, bunlardan en ağırından başlanması gerekirdi.
b) Yedirilecek şey, elde edilme bakımından en kolay olandır. İşte bundan dolayı, önce "doyurma" işi zikredilmiştir. Yine bundan maksad, Allah'ın tekliflerinde, kullarına kolay ve hafif olanı gözettiğine dikkat çekmektir.
c) Doyurmak, daha faziletlidir. Çünkü fakir hür, bazan yiyecek bulamayabilir ve orada kendisine yiyecek verecek bir kimseyi elde edemeyebilir. Böylece de bir darlığa düşebilir. Fakat köleye gelince, onu doyurmak ve giydirmek, efendisine farzdır.
Bunları Yapamayan Üç Gün Oruç Tutar
Daha sonra Allahü teâlâ "Fakat kim de bulamazsa, üç gün oruç tutması (lâzımdır)" buyurmuştur. Bu hüküm ile ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Şafiî (r.h): "Yanında (elinde) bir günlük ve gecelik çoluk-çocuğunun ve kendisinin yiyeceği ile, on fakiri doyuracak kadar fazla yiyeceği bulunan kimsenin, kefâretini "fakirleri doyurmak" suretiyle yerine getirmesi gerekir. Eğer o kimsenin elinde bu kadar yiyeceği yoksa, ancak o zaman keffâretini oruçla yerine getirmesi caiz olur" demiştir. Ebû Hanîfe (r.h) ise: "Elinde, kendisine zekât düşmeyecek kadar bir malı bulunan kimsenin, keffaret için oruç tutması caizdir" demiş ve böylece kendisine zekât farz olmayan kimseyi, "mal bulamayan kimse" saymıştır.
Şafiî (r.h)'nin delili şudur: Allahü teâlâ, oruç tutabilmeyi, âyette bahsedilen üç şeyin bulunmaması şartına bağlamıştır. Şarta bağlı olan şey, şart bulunmadığı zaman bulunmaz. Binâenaleyh bu üç şey bulunduğunda, kişinin oruç tutmasının caiz olmaması gerekir. Biz, kişinin bir gün ve bir gecelik olmak üzere, hem kendi hem de çoluk çocuğunun yiyeceğini bulması halinde, bu esasla amel etmedik. Çünkü bir kimsenin yanında bu kadar miktar malın bulunması, âdeta kendisine zarurî olarak ihtiyaç duyulan bir şey gibidir. Yine biz, şeriatta, kişinin kendisiyle başkasına ait olan hak hususunda bir çelişki meydana geldiğinde, kişinin kendisinin hakkının ön plana alınmasının vacip olduğunu görmekteyiz. Binâenaleyh âyetle, bu durumun dışında amel edilmesi gerekir.
İkinci Mesele
Şafiî (r.h), iki görüşünün en sahih olanında, "bu kimsenin ister ard arda, isterse ayrı ayrı günlerde olmak üzere, üç gün oruç tutması gerektiğini" söylerken, Ebû Hanîfe (r.h), "bu kimsenin peşpeşe üç gün oruç tutmasının farz olduğunu" söylemiştir.
Şafiî'nin delili şudur: Allahü teâlâ, üç gün oruç tutmayı farz kılmıştır. Ayrı ayrı üç gün oruç tutan kimse, üç gün oruç tutmuş demektir. Binâenaleyh, bu kimsenin borcunu edâ etmiş olması gerekir. Ebû Hanîfe (r.h)'nin delili ise şudur: Gerek Übeyy İbn Ka'b'ın gerekse İbn Mesudun, âyetin bu kısmını "Peşpeşe üç gün oruç tutması (lâzımdır)" şeklinde okudukları nakledilmiştir. Onların kıraatleri, kendilerinden yaptlan rivayetlerden gerilkalmaz, farklı değildir.
Buna şöyle cevap verilir: Şazz kıraat kabul edilmez. Çünkü, eğer şazz kıraat Kur'ân olsaydı, mütevâtir olarak nakledilirdi. Zira biz, Kur'ân hakkında, O'nun mütevatir olarak nakledilmemiş olmasını caiz görürsek, Rafızîlerin ve mülhidlerin Kur'ân hakkındaki ta'n ve tenkidlerini bir nevi benimsemiş oluruz.. Bu ise bâtıldır. Binâenaleyh biz, şazz kıraatin merdud olduğunu anlamaktayız. Dolayısıyla bu kıraat hüccet olmaya elverişli değildir. Bir de ramazan orucunun kazasında peşpeşe tutmak gerekmediği halde, Übeyy İbn Kab'ın, âyetin o kısmını (Bakara, 184) şeklinde okuduğu rivayet edilmiştir. Hanefîler buna şöyle cevap vermişlerdir: Hazret-i Peygamberden rivayet edildiğine göre, bir adam Ona. Üzerimde, ramazandan tutmadığım günler, oruçlarım var; onları ayrı ayrı günlerde kaza edeyim mi?" dedi. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): "Söyle bakayım; Eğer bir borcun olsa ve sen de kısım kısım ödesen. O verdiğin para, borcunu ödemene yeterli olmaz mı?" dedi. Adam da, Evet, cevabını verdi. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "Allah, insanlardan daha çok atfeden ve kolaylık gösterendir" dedi.
Biz deriz ki, bu hadis her ne kadar ramazan orucuyla ilgili bir soruya cevap olarak vaki olmuş ise de, bunun lafzı umumîdir; bunun bir illet oluşu da bütün oruçlar hakkında umumîdir. Usûl-i fıkıhta, "sebebin hususiliğine değil, lafzın umumîliğine itibar edilir" şeklinde bir kaide bulunmaktadır. Binâenaleyh bu, mevzûmuzla ilgili olarak da, bu orucun ayrı ayrı günlerde tutulabileceğine delâlet eden delillerin en kuvvetlilerinden birisi olmuş olur.
Üçüncü Mesele
Bir kimse yaptığı iki yeminden dolayı altı gün oruç tutsa, ister bu iki üçten birini yaptığı iki yeminden biri için tayin etsin, isterse etmesin; tuttuğu bu oruç keffâret için yeterli olur. Bunun delili şudur: Allahü teâlâ o kimseye üç gün oruç tutmasını farz kılmıştır. O kimse de bunu yapmıştır. Binâenaleyh, sorumluluktan kurtulmuş olması gerekir.
Daha sonra Allahü teâlâ, "işte bu, ahdettiğiniz vakit yeminlerinizin kefaretidir" buyurmuştur. Cenâb-ı Hakk'ın "Bu" ifadesi, âyette bahsedilen doyurma, giydirme ve köle azad etme gibi hususlara işarettir. Yani, "Yukarda bahsedilen bu şeyler, yemin edip de yemininizi bozduğunuz zaman, yeminlerinizin keffâretidir." Çünkü keffâret, sırf yemin etmekle vacip olmaz. Ancak ne var ki, "yemini bozmak" tabiri, kelâmın ona delâleti sebebiyle âyet-i kerimede zikredilmemiştir. Bu tıpkı, "Artık sizden kim hasta, yahud sefer üzerinde olursa, tutamadığı günler sayısınca başka günlerde (tutar)" (Bakara, 184) âyetinde olduğu gibidir. Yani, takdirinde olup, "...yolcu olup orucunu da yerse" kısmı, sözün delâleti ile anlaşılmaktadır.
Şâfi bu âyete tutunarak yemini bozmadan önce keffâret vermenin caiz olduğunu belirtmiş ve şöyle demiştir: "Âyet, sayılan bu üç şeyden her birinin, yemin edildiği zaman, yeminin keffâreti olduğuna delâlet etmektedir. Binâenaleyh bir kimse yemin edip de yeminini bozmadan önce bu üç şeyden birini yerine getirdiğinde, o kimse yeminin keffâretini yerine getirmiş olur. Durum böyle olunca da, o kimsenin sorumluluktan kurtulmuş olması gerekir." Şafiî sözüne devamla şöyle demiştir: "Yüce Allah'ın sözünde bir nükte vardır ki o da, yemin etmeden önce keffâret vermenin caiz olmayacağına, ama yemin edip de yeminini bozmadan önce bunun caiz olacağına dikkat çekmektir."
Daha sonra Allahü teâlâ, "yeminlerinizi muhafaza edin" buyurmuştur. Bu hususta şu iki izah yapılmıştır:
a) Bundan murad, "Az yemin ediniz; çok yemin etmeyiniz" mânâsıdır. Nitekim şair Kuseyyir şöyle demiştir:
"O, az yemin eden, yemininde duran ve kendisinden daha önce bir yemin sadır olmuşsa, onu yerine getirendir..."
Binaenaleyh şairin kendisinden daha önce yemin sadır olmuşsa (......) ifadesi, onun "yemininde duran" sözünün, kendisi tarafından kendisini yemin etmemekle vasfettiğine delâlet etmektedir.
b) "Yemin ettiğiniz zaman keffâret vermeye ihtiyaç duymayasınız diye, yeminlerinizi bozmayınız, onları muhafaza ediniz" demektir. Bu ifâde her iki mânaya da muhtemeldir. Ancak ne var ki ikinci ihtimal Hazret-i Peygamber'in "Kim bir şeye yemin eder de, yeminine aykırı davranmanın daha hayırlı olduğunu görürse, bu daha hayırli olanı yapsın, sonra da yeminini (bozmuş olmasından dolayı) kefaretini versin El-Câmıu's-Sağir, M/170. hadisiyle tahsis edilmiştir.
Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Allah âyetlerin size böylece açıklıyor. Tâ ki şükredesiniz.." buyurmuştur ki, bunun manası gayet açık olup, bu cümlede geçen ile alakalı sözümüz de birkaç defa geçmişti.
Müskirat, Kumar, Şans Oyunları Hakkında
90
"Ey İman edenler, içki, kumar, (tapmaya mahsus) dikili taşlar, fal okları ancak şeytanın amelinden birer pisliktir. Onun için bundan kaçının ki kurtuluşa eresiniz".
Bil ki bu, burada zikredilen hükümlerin üçüncü çeşididir. Bu âyetin, kendinden önceki ifâdelerle münasebeti şu şekildedir: Allah daha önce, "Ey iman edenler, Allah'ın size helâl kıldığı o en temiz ve güzel şeyleri (kendinize) haram kılmayın. Haddi aşmayın. Çünkü Allah haddi aşanları sevmez. Allah'ın size rızık olmak üzere verdiği şeylerden helâl ve tertemiz olarak yeyin" (Mâide, 87-88) buyurmuştur. Daha sonra, nefse hoş gelen şeylerden birisi de içki ve kumar olunca, pek yerinde olarak bu ikisinin, helal olanlar sınıfından olmayıp, aksine haram kılınmış şeyler cümlesinden olduklarını beyan etmiştir.
Bil ki biz, Bakara sûresinde hamr ve meysir kelimelerinin ne demek olduğunu anlatmıştık. Bu sûrenin başında "dikili taşlar üzerinde boğazlanan (hayvanlar), fal oklanyla kısmet aramanız..." (Mâide. 3) âyetini tefsir ederken ensâb ve ezlâm kelimelerinin ne demek olduklarını da zikretmiştik. Binâenaleyh, meseleye iyice vâkıf olmak isteyen herkes buralara müracaat edebilir.
Hamr kelimesinin neden iştikak ettiği hususunda şu iki açıklama yapılmıştır:
a) İçki, aklı bürüyüp, ona karışarak onu örtüp gizlediği için hamr adını almıştır.
b) İbnu'l-A'râbî, bu tabirin "kokusu değişti" anlamını ifâde eden "Terkedildi de, böylece de kokusu değişti" deyiminden alındığını söylemiştir.
Meysir kelimesi, "Arapların, kesilecek develer hakkında oynamış oldukları kumarları idi. Ansab kelimesi, onların dikip de ibâdet ettikleri ilâhlarıdır. Ezlam kelimesi ise, üzerinde "hayır" ve "şer" kelimelerinin yazılı olduğu fal oklarıdır.
Bil ki Allahü teâlâ bu dört kısmı şu iki sıfatla nitelemiştir:
a) Rics (pislik, murdar) ifadesiyle. Arapça'da rics kelimesi, pis ve çirkin sayılan amellere verilen isimdir. Nitekim bir kimse bir kötü iş yaptığında, denilir. Bu kelimenin aslı, râ harfinin fethasıyla olan recs kelimesindendir ki, bu da "şiddetli ses" anlamına gelir. Nitekim, gök gürültüsünün sesi çok şiddetli olduğu zaman, denilir. Binâenaleyh rics çirkinlikte doruk noktaya ulaşmış ve derecesi çok kuvvetli olan "amel" anlamına gelmiş olur.
b) "şeytanın amelinden" sıfatı. Bu da onun, bir rics (pislik) olmasını tamamlamaktadır. Çünkü şeytan, kâfir olduğu için necıs ve pistir; kâfir de necistir. Zira Allah "Müşrikler ancak bir necistir " (Tevbe, 28) buyurmuştur. Pis olan, ancak pis olan şeylere davet eder. Çünkü Cenâb-ı Hak, "Kötüler (kadınlar veya sözler) kötüleredir" (Nur, 26) buyurmuştur.
Yine, şeytana izafe edilen her şeyin bu izafe edilişi, o şeyin çok aşırı derecede çirkin olduğuna delâlet eder. Nitekim Allah, "Bunun üzerine (Musa) onu bir yumruk vurup öldürdü. "Bu, dedi, şeytanın İşindendir" (Kasas, 15) buyurmuştur.
Daha sonra Cenâb-ı Hak bu dört şeyi, belirttiğimiz bu iki sıfat ile vasfedince, "ondan kaçının" buyurmuştur. Yani, "...ondan uzak olunuz, bir taraf olunuz" demektir.
Hak teâlâ'nın emrindeki hâ zamirinin, neye râci olduğu hususunda da şu iki izah yapılmıştır:
a) Bu rics (pislik, murdar) kelimesine râcidir. Bu kelime de, zikredilen dört şeye şamildir. Binâenaleyh, "kaçının" emir, hepsini kapsamış olur.
b) Bu zamir, mahzûf bir muzâfa râcidir. Buna göre sanki, "içki ve kumarın durumu veya bunların alınıp kullanılmaları veyahut da buna benzer haller ancak..." denilmek istenmiştir. Bundan dolayı da Allah "şeytanın amelinden birer pisliktir" buyurmuştur.
İçkinin Kin ve Düşmanlık Doğurması
91
"Şeytan içkide ve kumarda, ancak aranıza düşmanlık ve kin düşürmek, sizi Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık siz vazgeçtiniz değil mi?".
Bil ki Cenâb-ı Hak, bu şeylerden kaçınılmasını emredince, bunlarda iki türlü kötülüğün olduğunu zikretmiştir:
a) Dünyevî kötülük olup şöylece beyan buyurulmuştur: "Şeytan İçkide ve kumarda, ancak aranıza düşmanlık ve kin düşürmek ister."
Bil ki düşmanlık ve kinin ne şekilde olacağını önce içki, sonra da kumar yönünden açıklayacağız.
İçkiye Gelince: Bil ki, içki içen kimse hakkında görünen şudur ki, o içkiyi bir grupla birlikte içmektedir ve içmedeki maksadı ise, arkadaşları ile eğlenmek ve onlarla sohbet edip konuşarak neşelenmektir. Binâenaleyh onun bu beraberlikten gayesi, dostluk ve ülfeti kuvvetlendirmektir. Ancak ne var ki çoğu kez bu durum, tersine döner. Zira içki aklı alır. Akıl zail olup gittiğinde ise, aklın hiçbir direnmesi olmaksızın, şehvet ve gazap insanı hakimiyetine alır. Bunların insana hâkim olması ile de, bu dostlar arasında çekişme ve tartışma meydana gelir. Bu çekişmeler çoğu zaman döğüşe, katilliğe ve çirkin sözler söylemeye sebebiyet verir. Bu da, en şiddetli bir düşmanlık ve kin doğurur. Bundan ötürü şeytan (devamlı olarak), içki içmek için biraraya gelmenin, ülfet ve muhabbeti kuvvetlendireceği düşüncesini teşvik eder ve güzel gösterir. Durum âhirette de tersine döner ve orada da düşmanlık ve kinin en şiddetlisi meydana gelir.
Kumarın Kin ve Düşmanlık Doğurması
Kumara Gelince: Bunda, muhtaç kimseler için bir genişlik ve zenginlik söz konusu olmasına karşılık, mal sahibi (zengin) kimseler için de mallarını yitirme ve fakirliğe düşme söz konusudur. Çünkü insan kumarda bir defa yenildiği zaman, bu durum onu, artık bundan sonra çoğu kez kazanırım ümidi ile, kumar oynamayı sürdürmeye davet eder. Bazan umduğuna ulaşamaz, öyle olur ki elinde hiç bir şeyi kalmaz ve artık sakalı, ailesi ve çocukları üzerine kumar oynamaya başlar. Şüphe yok ki bundan sonra o kimse fakir ve muhtaç bir hale düşer, kendisini yenenlerin en şiddetli düşmanlarından birisi olur. İşte bu bakımdan, içki ve kumarın, insanlar arasında düşmanlık ve kinin tahrik edilip kızıştırmasının, iki büyük sebebi olduğu ortaya çıkar. Hiç şüphe yok ki düşmanlık ve kinip çok şiddetli olması, bazan karışıklık ve fitne gibi çok kötü durumlara sebebiyet verebilir. Bütün bunlar ise, cemiyetin menfaatlerine aykırı olan şeylerdir.
Eğer, "içki ve kumar kelimeleri niçin, daha önceki âyette "dikili taşlar" ve "fal okları" ile birlikte zikredildiği halde, bu âyette, sadece bu ikisi zikredilmiştir?" denilir ise, biz deriz ki: "Bu Ayet, "Ey iman edenler, içki, kumar, dikili taşlar ve fal okları..." de delâlet ettiği gibi, mü'minlere hitapdır. Bundan maksad ise, onları İçki ve kumardan nehyetmek ve bu dört şeyin çirkinlik ve kötülük bakımından birbirine yakın olduğunu ortaya koymaktır. İşte bu âyetten maksad, içki ve kumardan nehyetmek olup, içki ve kumarın çirkinliğini iyice belirtmek için, Hak teâlâ bu kelimeleri, "dikili taşlar (putlar)" ve "fal okları" kelimeleri ile birlikte zikredince, bu âyette sadece içki ve kumarı zikretmiştir.
İçki ve Kumarın Dine Zararı
b) İçki ve kumarda bulunan iki çeşit kötülük, dinî bakımdan olanlardır ki bu da, Ayette "sizi Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister" buyruğu ile anlatılmıştır. Biz deriz ki: İçki içmenin, insanı Allah'ı zikretmekten alıkoyması hususu oldukça açıktır. Çünkü içki içmek bir neş'e ve bedenî bir haz doğurur. Nefis bedenî lezzetlere ve nazlara daldığı zaman, Allah'ı anmayı unutur. Kumarın, Allah'ı zikirden ve namazdan alıkoyucu olması da böyledir. Çünkü kişi kumarda kazandığı zaman, kazanma neş'esine iyice dalması, aklına başka bir şeyin gelmesine mâni olur. Şüphe yok ki bu durum, insanı Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoyan şeylerdendir.
Şayet, "Âyet-i kerîme, içkinin haram oluşunun illet ve sebebinin, bu hususlar olduğunu sarih olarak ifâde eder. Amma, haram kılma henüz söz konusu değil iken de bu illet ve sebepler içkide mevcud idi, fakat haram kılınmamıştı. Bu ise, bu ta'lîtin (haramlığın bu sebebe bağlanmasının) sahîh olmasını zedeleyen bir şeydir" denilir ise, biz deriz ki: Bu, hükmün açık illetten (nass ile belirtilen illetten) sonra gelmesinin o şeyin illet olmasını zedelemeyeceğine dâir delillerden birisidir.
Cenâb-ı Hak, içki İçme ve kumar oynamanın, dinî bakımdan böylesi büyük kötülükleri ihtiva ettiğini beyân ettikten sonra, "Artık siz vazgeçtiniz değil mi?" demiştir.
Rivayet edildiğine göre, "Ey iman edenler, siz sarhoşken... namaza yaklaşmayın” (Nisa, 43) ayeti nazil olduğu zaman, Hazret-i Ömer ibn ül-Hattâb (radıyallahü anh) şöyle demiştir: "Allah'ım, içki hakkında tam yeterli bir açıklamada bulun." İşte bu âyet-i kerîme nâzil olduğu zaman da yine O: "Vazgeçtik ey Rabbim" demişti.
Bil ki bu ifâde, soru (istifham) üslûbu olmakla birlikte gerçekte bundan maksad kesin olarak yasaklamadır. Bu şekilde bir mecaz yerinde ve güzeldir. Çünkü Allahü teâlâ bu fiilleri kınamış ve muhataba bunların kötü olduğunu göstermiştir. Bundan sonra ise bu şeyleri terk hususunda böyle soru sorulunca, muhatap ancak o fiilleri terkettiğini söyleyebilir. Buna göre sanki muhataba, "Bu şeylerin böylesine çirkin ve kötü olduğu ortaya çıktıktan sonra, sen onu yine de yapacak mısın?" denilmiştir. Binâenaleyh âyetteki, 'Artık siz vazgeçtiniz değil, mi?" ifâdesi, birşeyden vazgeçmenin, mükellefin, ondan vazgeçmenin faiz olduğunu ikrar etmesiyle birlikte olması hususunda, açık bir ilâhî beyan yerine, geçer.
Bu Ayetin, İçkinin Haramlığına Sekiz Yönden Delâlet Etmesi
Bil ki bu âyet, birçok yönden içki içmenin haram kılındığına delâlet eder:
a) “İnnemâ” (ancak) edatı ile başlamıştır. Bu kelime hasr (sadece, ancak) manası ifâde eder. Buna göre Hak teâlâ sanki şöyle demiştir: "Bu dört şeyden başka, şeytanın ameli olan başka bir şey ve pislik yoktur."
b) Hak teâlâ, içki ve kuman putlara (dikili taşlara) tapmakla birlikte zikretmiştir. Nitekim Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in "İçki içen, puta tapan kimse gibidir" El-Câmiu's-Sağir, II/39. hadisi de bu manadadır.
c) Allahü teâlâ, bunlardan kaçınmayı ve uzaklaşmayı emretmiştir. Emrin zahiri, vücûb (farziyyet) ifâde eder.
d) Cenâb-ı Allah, (bir önceki âyette), "kurtuluşa eresiniz" buyurmuş ve bunlardan uzaklaşmayı, kurtuluşa ermek saymıştır. Uzaklaşma, bir felah olunca; bunları işlemek de, bir hüsran ve bir umduğunu bulamama olur.
e) Allahü teâlâ, dinî ve dünyevî bakımdan, bu şeylerden doğan çeşitli kötülükleri beyân etmiştir. Bunlar, insanlar arasında, düşmanlık, kin ve nefretin meydana gelmesi ve Allah'ı zikretmekten ve namazdan yüz çevirmenin hasıl olmasıdır.
f) Allah "Artık vazgeçtiniz değil mi?" buyurmuştur. Bu ifâde yasaklama üslupları içinde en beliği, en etkilisidir. Sanki şöyle denilmektedir. "Muhakkak ki size, içkinin çok çeşitli kötülüklerini ve zararlarını içeren âyetler okunmuştur. Şimdi siz, bu men edici sebepler karşısında artık vazgeçecek misiniz? Yoksa bu öğütlerden ders almayıp da, aynı hal üzere devam mı edeceksiniz?"
g) Bu, Cenâb-ı Hakk'ın müteakiben gelen âyetidir.
Resule Düşen Sadece Tebliğ Etmektir
92
"Allah ve Resulüne itaat edin ve sakının. Eğer yüz çevirirseniz bilin ki peygamberimize düşen, ancak apaçık bir tebliğdir".
Cenâb-ı Hakk'ın "Allah ve Resûlüne itaat edin ve sakının" buyruğunun zahirinden murad şudur: "Daha önce zikredilmiş olan içki ve kumardan uzaklaşmaya dair Allah'ın ve Peygamberin emirleri hususunda, Allah'a ve Resûlü'ne itaat edin ve bu mükellefiyetler konusunda, Allah'a ve Resûlü'ne muhalefet etmekten sakınınız."
h) Allah'ın şu buyruğu: "Eğer yüz çevirirseniz, bilin ki peygamberimize düşen, ancak apaçık bir tebliğdir." Bu cümle o mükellefiyetler hususunda muhalefet eden ve bunlar hususunda Allah'ın hükmü ile beyânından yüz çeviren kimseler hakkında gelen, büyük bir ilâhî tehdid ve ikâzdır. Yani, "Eğer sizler yüzçevirirseniz, biliniz ki aleyhinize delil kâim olmuştur. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ise, tebliğ etmek, mazeret kapılarını kapatmak ve uyarılarda bulunmak mes'ûliyyetinden kurtulmuştur. Bu mükellefiyetlere muhalefet edip, emirlerden yüz çeviren kimseye verilecek cezaya gelince, bu Allah'a kalmıştır" demektir. Şüphe yok ki bu, son derece şiddetti bir tehdiddir
Böylece bu sekiz sebepten herbiri, içkinin haram kılınması hususunda pek kesin bir delil ve apaçık bir bürhân olmuştur.