FAHREDDİN RÂZÎ TEFSÎRİ (TEFSİR-İ KEBİR)
Mâide Sûresi — FAHREDDİN RÂZÎ TEFSÎRİ (TEFSİR-İ KEBİR) — Sayfa 6
91. Âyetin Tefsiri
"Şeytan içkide ve kumarda, ancak aranıza düşmanlık ve kin düşürmek, sizi Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık siz vazgeçtiniz değil mi?".
Bil ki Cenâb-ı Hak, bu şeylerden kaçınılmasını emredince, bunlarda iki türlü kötülüğün olduğunu zikretmiştir:
a) Dünyevî kötülük olup şöylece beyan buyurulmuştur: "Şeytan İçkide ve kumarda, ancak aranıza düşmanlık ve kin düşürmek ister."
Bil ki düşmanlık ve kinin ne şekilde olacağını önce içki, sonra da kumar yönünden açıklayacağız.
İçkiye Gelince: Bil ki, içki içen kimse hakkında görünen şudur ki, o içkiyi bir grupla birlikte içmektedir ve içmedeki maksadı ise, arkadaşları ile eğlenmek ve onlarla sohbet edip konuşarak neşelenmektir. Binâenaleyh onun bu beraberlikten gayesi, dostluk ve ülfeti kuvvetlendirmektir. Ancak ne var ki çoğu kez bu durum, tersine döner. Zira içki aklı alır. Akıl zail olup gittiğinde ise, aklın hiçbir direnmesi olmaksızın, şehvet ve gazap insanı hakimiyetine alır. Bunların insana hâkim olması ile de, bu dostlar arasında çekişme ve tartışma meydana gelir. Bu çekişmeler çoğu zaman döğüşe, katilliğe ve çirkin sözler söylemeye sebebiyet verir. Bu da, en şiddetli bir düşmanlık ve kin doğurur. Bundan ötürü şeytan (devamlı olarak), içki içmek için biraraya gelmenin, ülfet ve muhabbeti kuvvetlendireceği düşüncesini teşvik eder ve güzel gösterir. Durum âhirette de tersine döner ve orada da düşmanlık ve kinin en şiddetlisi meydana gelir.
Kumarın Kin ve Düşmanlık Doğurması
Kumara Gelince: Bunda, muhtaç kimseler için bir genişlik ve zenginlik söz konusu olmasına karşılık, mal sahibi (zengin) kimseler için de mallarını yitirme ve fakirliğe düşme söz konusudur. Çünkü insan kumarda bir defa yenildiği zaman, bu durum onu, artık bundan sonra çoğu kez kazanırım ümidi ile, kumar oynamayı sürdürmeye davet eder. Bazan umduğuna ulaşamaz, öyle olur ki elinde hiç bir şeyi kalmaz ve artık sakalı, ailesi ve çocukları üzerine kumar oynamaya başlar. Şüphe yok ki bundan sonra o kimse fakir ve muhtaç bir hale düşer, kendisini yenenlerin en şiddetli düşmanlarından birisi olur. İşte bu bakımdan, içki ve kumarın, insanlar arasında düşmanlık ve kinin tahrik edilip kızıştırmasının, iki büyük sebebi olduğu ortaya çıkar. Hiç şüphe yok ki düşmanlık ve kinip çok şiddetli olması, bazan karışıklık ve fitne gibi çok kötü durumlara sebebiyet verebilir. Bütün bunlar ise, cemiyetin menfaatlerine aykırı olan şeylerdir.
Eğer, "içki ve kumar kelimeleri niçin, daha önceki âyette "dikili taşlar" ve "fal okları" ile birlikte zikredildiği halde, bu âyette, sadece bu ikisi zikredilmiştir?" denilir ise, biz deriz ki: "Bu Ayet, "Ey iman edenler, içki, kumar, dikili taşlar ve fal okları..." de delâlet ettiği gibi, mü'minlere hitapdır. Bundan maksad ise, onları İçki ve kumardan nehyetmek ve bu dört şeyin çirkinlik ve kötülük bakımından birbirine yakın olduğunu ortaya koymaktır. İşte bu âyetten maksad, içki ve kumardan nehyetmek olup, içki ve kumarın çirkinliğini iyice belirtmek için, Hak teâlâ bu kelimeleri, "dikili taşlar (putlar)" ve "fal okları" kelimeleri ile birlikte zikredince, bu âyette sadece içki ve kumarı zikretmiştir.
İçki ve Kumarın Dine Zararı
b) İçki ve kumarda bulunan iki çeşit kötülük, dinî bakımdan olanlardır ki bu da, Ayette "sizi Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister" buyruğu ile anlatılmıştır. Biz deriz ki: İçki içmenin, insanı Allah'ı zikretmekten alıkoyması hususu oldukça açıktır. Çünkü içki içmek bir neş'e ve bedenî bir haz doğurur. Nefis bedenî lezzetlere ve nazlara daldığı zaman, Allah'ı anmayı unutur. Kumarın, Allah'ı zikirden ve namazdan alıkoyucu olması da böyledir. Çünkü kişi kumarda kazandığı zaman, kazanma neş'esine iyice dalması, aklına başka bir şeyin gelmesine mâni olur. Şüphe yok ki bu durum, insanı Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoyan şeylerdendir.
Şayet, "Âyet-i kerîme, içkinin haram oluşunun illet ve sebebinin, bu hususlar olduğunu sarih olarak ifâde eder. Amma, haram kılma henüz söz konusu değil iken de bu illet ve sebepler içkide mevcud idi, fakat haram kılınmamıştı. Bu ise, bu ta'lîtin (haramlığın bu sebebe bağlanmasının) sahîh olmasını zedeleyen bir şeydir" denilir ise, biz deriz ki: Bu, hükmün açık illetten (nass ile belirtilen illetten) sonra gelmesinin o şeyin illet olmasını zedelemeyeceğine dâir delillerden birisidir.
Cenâb-ı Hak, içki İçme ve kumar oynamanın, dinî bakımdan böylesi büyük kötülükleri ihtiva ettiğini beyân ettikten sonra, "Artık siz vazgeçtiniz değil mi?" demiştir.
Rivayet edildiğine göre, "Ey iman edenler, siz sarhoşken... namaza yaklaşmayın” (Nisa, 43) ayeti nazil olduğu zaman, Hazret-i Ömer ibn ül-Hattâb (radıyallahü anh) şöyle demiştir: "Allah'ım, içki hakkında tam yeterli bir açıklamada bulun." İşte bu âyet-i kerîme nâzil olduğu zaman da yine O: "Vazgeçtik ey Rabbim" demişti.
Bil ki bu ifâde, soru (istifham) üslûbu olmakla birlikte gerçekte bundan maksad kesin olarak yasaklamadır. Bu şekilde bir mecaz yerinde ve güzeldir. Çünkü Allahü teâlâ bu fiilleri kınamış ve muhataba bunların kötü olduğunu göstermiştir. Bundan sonra ise bu şeyleri terk hususunda böyle soru sorulunca, muhatap ancak o fiilleri terkettiğini söyleyebilir. Buna göre sanki muhataba, "Bu şeylerin böylesine çirkin ve kötü olduğu ortaya çıktıktan sonra, sen onu yine de yapacak mısın?" denilmiştir. Binâenaleyh âyetteki, 'Artık siz vazgeçtiniz değil, mi?" ifâdesi, birşeyden vazgeçmenin, mükellefin, ondan vazgeçmenin faiz olduğunu ikrar etmesiyle birlikte olması hususunda, açık bir ilâhî beyan yerine, geçer.
Bu Ayetin, İçkinin Haramlığına Sekiz Yönden Delâlet Etmesi
Bil ki bu âyet, birçok yönden içki içmenin haram kılındığına delâlet eder:
a) “İnnemâ” (ancak) edatı ile başlamıştır. Bu kelime hasr (sadece, ancak) manası ifâde eder. Buna göre Hak teâlâ sanki şöyle demiştir: "Bu dört şeyden başka, şeytanın ameli olan başka bir şey ve pislik yoktur."
b)Hak teâlâ, içki ve kuman putlara (dikili taşlara) tapmakla birlikte zikretmiştir. Nitekim Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in "İçki içen, puta tapan kimse gibidir" El-Câmiu's-Sağir, II/39. hadisi de bu manadadır.
c) Allahü teâlâ, bunlardan kaçınmayı ve uzaklaşmayı emretmiştir. Emrin zahiri, vücûb (farziyyet) ifâde eder.
d)Cenâb-ı Allah, (bir önceki âyette), "kurtuluşa eresiniz" buyurmuş ve bunlardan uzaklaşmayı, kurtuluşa ermek saymıştır. Uzaklaşma, bir felah olunca; bunları işlemek de, bir hüsran ve bir umduğunu bulamama olur.
e)Allahü teâlâ, dinî ve dünyevî bakımdan, bu şeylerden doğan çeşitli kötülükleri beyân etmiştir. Bunlar, insanlar arasında, düşmanlık, kin ve nefretin meydana gelmesi ve Allah'ı zikretmekten ve namazdan yüz çevirmenin hasıl olmasıdır.
f) Allah "Artık vazgeçtiniz değil mi?" buyurmuştur. Bu ifâde yasaklama üslupları içinde en beliği, en etkilisidir. Sanki şöyle denilmektedir. "Muhakkak ki size, içkinin çok çeşitli kötülüklerini ve zararlarını içeren âyetler okunmuştur. Şimdi siz, bu men edici sebepler karşısında artık vazgeçecek misiniz? Yoksa bu öğütlerden ders almayıp da, aynı hal üzere devam mı edeceksiniz?"
g) Bu, Cenâb-ı Hakk'ın müteakiben gelen âyetidir.
Resule Düşen Sadece Tebliğ Etmektir
92. Âyetin Tefsiri
"Allah ve Resulüne itaat edin ve sakının. Eğer yüz çevirirseniz bilin ki peygamberimize düşen, ancak apaçık bir tebliğdir".
Cenâb-ı Hakk'ın "Allah ve Resûlüne itaat edin ve sakının" buyruğunun zahirinden murad şudur: "Daha önce zikredilmiş olan içki ve kumardan uzaklaşmaya dair Allah'ın ve Peygamberin emirleri hususunda, Allah'a ve Resûlü'ne itaat edin ve bu mükellefiyetler konusunda, Allah'a ve Resûlü'ne muhalefet etmekten sakınınız."
h) Allah'ın şu buyruğu: "Eğer yüz çevirirseniz, bilin ki peygamberimize düşen, ancak apaçık bir tebliğdir." Bu cümle o mükellefiyetler hususunda muhalefet eden ve bunlar hususunda Allah'ın hükmü ile beyânından yüz çeviren kimseler hakkında gelen, büyük bir ilâhî tehdid ve ikâzdır. Yani, "Eğer sizler yüzçevirirseniz, biliniz ki aleyhinize delil kâim olmuştur. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ise, tebliğ etmek, mazeret kapılarını kapatmak ve uyarılarda bulunmak mes'ûliyyetinden kurtulmuştur. Bu mükellefiyetlere muhalefet edip, emirlerden yüz çeviren kimseye verilecek cezaya gelince, bu Allah'a kalmıştır" demektir. Şüphe yok ki bu, son derece şiddetti bir tehdiddir
Böylece bu sekiz sebepten herbiri, içkinin haram kılınması hususunda pek kesin bir delil ve apaçık bir bürhân olmuştur.
Bil ki insaflı olan ve yanlış yolda gitmeyi bırakan, bu âyet-i kerimenin, sarhoşluk veren herşeyin haram olduğu hususunda açık bir nass olduğunu bilir. Çünkü Cenâb-ı Hak, "Şeytan, içkide ve kumarda, ancak aranıza düşmanlık ve kin düşürmek, sizi Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister" (Maide, 91) buyurduktan sonra, "Artık siz vazgeçtiniz değil mi?" buyurmuştur. Böylece o, içki içmekten nehyetme hususunu, içkinin bu kötülüklere sebep oluşuna bağlamıştır. Aklın bedaheti ile malumdur ki, bu kötülükler, içkinin sarhoşluk vermesinden doğmuştur. Bu durum da, kesin olarak Cenâb-ı Hakk'ın, "Artık siz vazgeçtiniz değil mi?" sözünün illetinin, içkinin sarhoşluk vermede müessir oluşu olduğunu gösterir. Bu sabit olunca, sarhoşluk veren her şeyin kesin haram olduğunu söylemek gerekir. İşte her kimin aklı, bu izahları iyice anladığı halde yine de kendi iddiasında ısrar ederse, artık onun inadının devası ve ilacı yoktur. Allah en iyi bilendir.
93. Âyetin Tefsiri
"İman edip, sâlih amellerde bulunanlara, ittîkâ ettikleri, iman edip, sâlih ameller yaptıktan, sonra iyice müttakilerden olup iman ettikleri; yine itikada devam edip güzel işler yaptıkları takdirde, tattıklarından dolayı onlara hiçbir günah yoktur, Allah, iyi hareket edenleri sever".
Bu âyetle ilgili birkaç mesele vardır:
(Maide93) Ayetinin Nuzül Sebebi
Rivayet edildiğine göre, içkiyi haram kılan âyet nazil olunca, sahabe, "Bizim Kardeşlerimiz Uhud gününde içki içtiler, sonra da öldürüldüler (şehid düştüler). Binâenaleyh, onların durumları nasıl olacak?" dedi. İşte bunun üzerine bu âyet-i kerime nazil oldu ki, bunun mânası, "Bu hususta onlara bir günah yoktur. Çünkü onlar içkiyi, helâl olduğu bir sırada içmişlerdi" şeklindedir. Bu âyet, kıblenin Beyt-i Makdis'ten Kabe'ye döndürülmesi ile ilgili olarak indirilen, Allah İmanınızı zayi edecek değildir" (Bakara, 143) âyetine benzemektedir. Yani, "Sizler, Beyt-i Makdis'e yöneldiğiniz zaman, siz oraya ancak benim emrimle yöneldiniz. Binâenaleyh ben bunu (daha önce Beyt-i Makdis'e müteveccihen kılınan namazları) boşa çıkarmam, zayi etmem" demektir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Nihayet rabları onlara icabet etti: "İçinizden gerek erkek, gerek kadın olsun, bir işi yapanın amelini ben elbette boşa çıkarmayacağım" (âl-i imran, 195) buyurmuştur.
Taam Kelimesinin Manası
Genel olarak Arapça'da taam, yiyecek, içecekten başka bir şeydir. Binâenaleyh, âyette bahsedilen "taddıkları şey" ifâdesinin, içecek şeylerden başka bir şeye işaret etmesi gerekir. Ama, yiyecek (taam) kelimesi, bazan meşrubat, içecek şeyler hakkında da kullanılır. Nitekim âyette "...Kim onu tadmazsa (içmezse), artık o bendendir" (Bakara. 249) buyurulmuştur. Buna göre, âyetteki "taddıklarından dolayı ...günah yoktur" tabirinin "içtikleri içkilerden dolayı" anlamında olması caizdir. Yine buradaki tadma (yeme) mânasının, yenilen ve içilen şeylerden duyulan lezzet ve hazza raci olması, bu manaya gelmesı de caizdir. Araplar bazan, "Tad ki, lezzet alasın!" manasında olmak üzere derler. Böylece bu kelime tad alma mânasına gelince, hem yenilen hem de içilen şeyler için kullanılmaya elverişli olur.
Üçüncü Mesele
Bazı câhiller, şunu iddia etmişlerdir: "Allahü teâlâ. içkinin, düşmanlık ve kin meydana getirip, Allah'ı zikirden ve namazdan alıkoyucu olması durumunda haram kılınmış olduğunu beyân edince, bu âyet-i kerimede de bu zararlardan hiçbirisine sebebiyet vermediği zaman, onu (içen) kimse için bir günahın söz konusu olmadığını; hatta, içki içilirken bile taat, takva ve insanlara iyilik yapmak gibi birçok faydaların bulunduğunu beyân etmiştir.. Binâenaleyh bu âyeti, içkinin haram olduğunu ifâde eden âyetten önce içki içen kimsenin durumlarıyla alâkalı görüp bu mânaya hamletmek mümkün değildir.. Çünkü maksat bu olsaydı, Allahü teâlâ "Tadanlara bir günah yoktur.." derdi.. Nitekim, kıblenin tahvili ile ilgili âyette, "Allah imanınızı zayi edecek değildir" (Bakara, 143) buyurmuştur. Fakat Allah böyle dememiş, aksine "İman edip, salih amellerde bulunanlara, sakındıkları. İman ettikleri... takdirde onlara hiçbir günah yoktur" buyurmuştur. Şüphe yok ki edatı, mazi için değil, gelecek zaman mânasını ifâde için kullanılır."
Bil ki bu iddia, bütün ümmetin icmâı ile merduttur. Bu görüşte olanların, " edatı, mazî için değil, gelecek zaman mânasını ifâde için kullanılır" şeklindeki sözlerinin cevabı, Ebû Bekir el-Esamm'ın rivayet ettiği şu haberdir: "İçkinin haramlığını ifâde eden âyet nazil olduğu zaman, Hazret-i Ebû Bekir (radıyallahü anh), "Ya Resûlallah, daha önce içki içtiği ve kumar oynadığı halde ölmüş olan kardeşlerimizin (mü'minlerin) durumu ne olacak ve yine şu anda bizden uzak beldelerde bulunup, Allah'ın içkiyi haram kıldığını bilmeyen ve içkiyi tatmaya devam edenlerin durumu ne olacak?" demişti de, işte bu âyetler nazil olmuştu"' Benzeri hadis Bera Ibn Azib'den Tirmizî, Tefsir (tyaide Suresi); keza İbn Abbas taralından rivayet edilmiştir (Müsned-ı Ahmed, 1, 295). Buna göre içkinin, bu âyetin nüzulünden sonra, gelecek zamanda helâl oluşu, henüz bu nass kendilerine ulaşmamış olan, uzak beldelerdeki mü'minler hakkındadır.
Dördüncü Mesele
Allahü teâlâ bu durumda günahın söz konusu olmayışını, iki kere takva ve imanın, üçüncü defasında da takva ve ihsanın bulunması şartına bağlamıştır. Müfessirler, bu üç mertebenin tefsiri hususunda, değişik izahlar yaparak ihtilaf etmişlerdir:
1) Ekseri müfessirler şöyle demişlerdir: "Birincisi, ittikâ etme işidir; ikincisi, ittikaya devam ve ittikada sebattır; üçüncüsü de, kullara zulümden ittikâ edip, buna bir de insanlara ihsanı (iyiliği) katmaktır."
2) "Birincisi, bu âyetin nüzulünden önce bütün günahlardan ittikâ etmek; ikincisi, içki, kumar ve âyette zikredilen diğer şeylerden ittikâ adip sakınmak; üçüncüsü de, bu âyetin nüzulünden sonra haram kılınacak olan şeylerden ittikâ etmektir." Bu, el-Esamm'ın görüşüdür.
3) "Küfürden, sonra büyük günahlardan, sonra da küçük günahlardan ittikâ etmek."
4) Kaffal (r.h)'ın görüşüdür. O şöyle der: "Birinci takva, "nesh"in doğruluğunu tenkidden ittikâ etmektir. Bu böyledir, çünkü yahûdiler, "Nesh, bedâ'ya (yani Allah'ın bir bilgiye sonradan sahip olması mânasına) delâlet eder" diyorlar Binâenaleyh mü'minlere, önce mubah iken, içkinin haram olduğunu duydukları zaman, yahûdilerin bu fesatçı şüphelerinden ittikâ edip sakınmaları gerekir. İkinci takva, âyette anlatılana uygun amel etmektir ki, bu da içki içmekten sakınma amelidir. Üçüncü takva da, birinci ve ikincide anlatılan takvaya devam edip, sonra buna, insanlara ihsan (iyilik) hususunu katmaktan ibarettir.
5) Bu tekrardan maksad, te'kid ve iman ile takvaya iyice teşviktir. Bu durumda denilse ki: "Öyle ise niçin, tadılan şeylerde günahın söz konusu olmaması, iman ve takvanın olması şartına bağlandı? Çünkü iman ve ittikâ etmeyen ve sonra helâl olan birşeyi yiyen kimse için, bu yemesinden dolayı bir günahın olmayacağı, aksine İman etmeyişinden ve ittikâ etmemesinden dolayı bir günahın söz konusu olduğu malumdur. Fakat bu günahın, o helal şeyi yemesiyle bir alakası yoktur. Binâenaleyh bu şartın, buna bağlanması caiz değildir." Buna mukabil biz deriz ki: Bu, şarta bağla mânasında değil, aksine haklarında bu âyet nazil olan o kimselerin, iman, takva ve ihsan hususundaki hallerini medh-ü sena edip, bu sıfatlar üzere olduklarını beyan etmek içindir. Bunun bir misâli sana, "Zeyd'e, yaptığı şeyden dolayı bir günah var mı?" denilmesi gibidir. Sen, Zeyd'in yaptığı işin mubah olduğunu biliyorsun. Binâenaleyh "İnsan haramlardan ittikâ ettiği, bir mü'min ve muhsin olduğu zaman, mubah birşeyi yapmasında günah yoktur" dersin. Bu sözünle sen, Zeyd'in mü'min ve muhsin kaldığı müddetçe, yaptığı şeyden dolayı hesaba çekilmeyeceğini kastetmiş olursun.
Sonra Cenâb-ı Allah "Allah iyi hareket edenleri (muhsinleri) sever" buyurmuştur. Bunun mânası şudur: "Allahü teâlâ, günahın olmamasını "ihsan" (iyilik yapma) şartına bağlayınca, ihsanın sadece günah olmaması hususunda değil, Allah'ın o kimseyi sevmesi hususunda da tesiri olduğunu beyan etmiştir." Hiç şüphe yok ki bu derece, derecelerin en şereflisi ve makamların en yükseğidir. Allah'ın kutlarını sevmesinin ne mânaya geldiğinin izahı daha önce geçmişti.
İhramlı İken Av Hakkında Hüküm
94. Âyetin Tefsiri
"Ey iman edenler, Allah gayb'ta kendisinden korkanları bilmek için, ellerinizin ve mızraklarınızın erişebileceği avlardan birşey ile mutlaka sizi imtihan edecektir. Kim bundan sonra aşırı giderse, ona pek acıklı bir azap vardır".
Bil ki bu da, Allah'ın hükümlerinden bir diğeridir. Bu âyetin, önceki âyetlerle irtibatı şu bakımdandır: Allahü teâlâ "Ey iman edenler, Allah'ın size helal kıldığı tayyibâtı haram kılmayın..." (Maide, 87) buyurduğu gibi, sonra bunlardan, içki ve kumarı istisna etmiştir. Aynı şekilde, bu çeşit avı da, helal şeylerden istisna etmiş ve bunun haramlara dahil olduğunu beyan buyurmuştur. Burada birkaç mesele bulunmaktadır:
Birinci Mesele
"mutlaka sizi imtihan edecektir" büyruğundaki lâm, kasem lamıdır. Çünkü, lâm ile nün (şeddeli te'kid nûnu) bazan kasemin cevâbı olurlar. Kasem zikredilmediğinde, o ifâde kasemin bulunduğuna delil olsun diye, bu iki harf getirilir.
İkinci Mesele
(......) kelimesindeki vâv harfi, iki sakinin bir araya gelmeşinden dolayı, fetha ile harekelenmiştir.
Üçüncü Mesele
(......) kelimesinin mânası, "O, sizin tâatinizi masiyetinizden ayırır. Yani size, imtihan yapan kimsenin muamelesi gibi muamele eder" şeklindedir.
Dördüncü Mesele
Mukatil İbn Hayyân şöyle demiştir: "Allah Sahabeyi, Hudeybiye senesinde ihramlı oldukları bir sırada, av ile imtihan etti. Öyle ki, vahşî hayvanlar ve kuşlar onların kafilelerini sarmış bürümüştü. Böylece onlar, o av hayvanlarını elleriyle tutmaya ve mızraklarıyla, oklarıyla avlamaya muktedir olabilirlerdi. Onlar böyle bir şeyi hiç görmemişlerdi. Ama Allahü teâlâ, bir imtihan olmak üzere, onlara bunları avlamayı yasaklamıştır." Vâhidî: "Onların, elleriyle yakalayabildikleri avlar, yavrular, yumurtalar ve yabani hayvanların küçükleri idi.. Mızraklarının ulaştığı av hayvanı ise, bunların büyükleriydi" demiştir. Bazıları bunun caiz olmadığını, zira sayd (av) kelimesinin (avlanması) imkânsız değil de diretebilen vahşi hayvanın ismi olduğunu söylemişlerdir.
Beşinci Mesele
"Avlardan bir şey ile..." şeklinde âyette geçen azlık ve küçüklüğün mânası, Cenâb-ı Hakk'ın, bunun meselâ canları ve malları almakla yapmış olduğu bir imtihan gibi teklif edilmesinde çok güçlük ve zorluk bulunan büyük belâ ve fitnelerden birisi olmayıp aksine bunun kolay bir imtihan olduğunu bitmesidir. Çünkü Allah, İsrailoğullarını, deniz avı, yani balık avlamakta imtihan edip denediği gibi, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in ümmetini de kara avıyla imtihan edip denemiştir.
Altıncı Mesele
Hak teâlâ'nın ifadesindeki harf-i cerri, şu iki bakımdan teb'îz ifâde eder:
a) Bundan murad. deniz değil de kara avıdır.
b) İhrama girmeyenin avı değil de, ihramlının avıdır. Zeccac: "Bu harfinin, tıpkı, o halde murdardan, putlardan kaçının" (Hacc, 30) âyetinde olduğu gibi tebyîn için (min-i beyâniyye) olması da muhtemeldir" demiştir.
Yedinci Mesele
Âyette geçen "avdan" sözüyle Hak teâlâ'nın "ellerinizin ve mızraklarınızın erişebileceği" ifâdesinin delaletiyle, mef'ûl mânasını (yani "avlanmış", "avlanabilen") kastetmiştir. Sayd kelimesi masdar mânasına olursa, hades (oluş, yani avlanmak) manasına gelir. Halbuki, elin ve mızrağın ulaşması ile ancak 'ayn, zât olan bir şey vasfedilebilir.
Allah Hakkında (Bilsin Diye) Tabirinin İzahı
Daha sonra Cenâb-ı Hak "Allah, gayb'ta kendisinden korkanları bilmek için.." buyurmuştur. Bu cümle ile ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Bu, mecazî bir ifâdedir. Çünkü, Allahü teâlâ her zaman âlimdir. Âlimler bu ifâdenin ne mânaya geldiği hususunda ihtilaf etmişlerdir: Bunun, "Size, bilmek isteyen kimsenin muamelesi gibi muamele eder" mânasına geldiği ileri sürüldüğü gibi; bunun, "malum olan şeyi ortaya koymak için" mânasına geldiği de ileri sürülmüştür. Bu malum olan şey de, korkan kimsenin korkusudur.. Bu ifâdeden, muzâfın hazfedildiği ve takdirinin, "Allah'ın dostları, gaybta O'ndan korkanları bitmek için, bilmesi için..." seklinde olduğu da ileri sürülmüştür.
Ayetteki (......) Tabiri Hakkında Muhtemel İzahlar
Hak teâlâ'nın bu âyetteki ifadesi hakkında şu iki izah yapılmıştır
a) "Gayba iman etmiş olarak kendisinden korkanları..." demektir. Nitekim yüce Allah bu hususu kitabının başında zikretmiştir ki, bu da O'nun (Bakara. 3) sözüdür.
b) "Durumu insanların görüp görmemesine göre ayarlamama, yani kendisinden tam bir ihlâs ve gerçek anlamda korkanları ve iman edenlerle karşılaştıklarında "iman ettik" diyen; reisleriyle başbaşa kaldıklarında da "biz sizinle beraberiz" diyen münafıklar gibi, bir kimsenin yanında bulunup bulunmamasına göre durumu değişmeyen kimseleri bilmek için..." demektir.
Üçüncü Mesele
(......) tabiri, hal olduğu için nasb mahallindedir. Buna göre mâna, "kendisini kimsecikler görmediği halde de, O'ndan korkan kimseleri... "demektir, "Rahman'a gıyabî saygı gösteren" (Kaf. 33) ve "Ki onlar tenhada da Rablerine candan saygı gösterirler" (Enbiya, 49) âyetleri de böyledir. Ama, bizatihi "gayb" kelimesinin manasını, (Bakara, 3) âyetinin tefsirinde zikretmiştik.
Daha sonra Allah "Kim bundan sonra aşın giderse, ona pek acıklı bir azap vardır" buyurmuştur ki bundan murad, hem âhiret azabı, hem de dünyadaki ta'zırdır. İbn Abbas: "Bu azap, o kimsenin karnına ve sırtına, acıtıcı bir şekilde vurup, elbiselerinin çıkarılmasıdır" demiştir. Kaffal: "Bu caizdir; çünkü "azap" kelimesi, tıpkı zina edenlere vurulan değneğe (celd) isim olarak verilip, "mü'minlerden zümre de bunların azabına şahid olsun" (Nûr, 2); "...onlara hür kadınlar üzerindeki cezanın yarısı..." (Nisa.25)ve Cenâb-ı Hakk'ın, Süleyman (aleyhisselâm)'dan Hûdhûd hakkında nakledip "Onu muhakkak çetin bir azaba uğratacağım" (Neml. 21) buyurduğu gibi, bazan dövme işine de isim olarak verilmiş, buna da "azap" denilmiştir.
95. Âyetin Tefsiri
"Ey iman edenler, siz ihramlı bulunurken, av öldürmeyin. İçinizden kim onu bilerek öldürürse, öldürdüğü o hayvanın benzeri bir ceza vardır ki Kabe'ye ulaşacak bir kurbanlık olmak üzere, buna içinizden adalet sahibi İki adam hükmedecektir. Yâhud bir keffaret vardır ki, (bu da) yoksulu doyurmak, yahud bunun dengi bir oruç tutmaktır. Ta ki bu suretle o, ettiğinin vebâlini tatmış olsun., Allah geçmişi bağışladı. Kim bir daha böyle yaparsa, Allah ondan intikamını alır. Allah mutlak galiptir, intikam sahibidir".
"Ey iman edenler, siz ihvandı bulunurken, av öldürmeyin" buyruğu ile ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Bu âyette geçen "sayd" (av) kelimesi ile ne murad edildiği hususunda iki görüş vardır:
Av Sayılıp Sayılmayan Hayvanlar
Birinci Görüş: Bu, ister eti yenilen cinsten ister yenilmeyen cinsten olsun, yabanî hayvan mânasına gelir. Buna göre, ihramlı kimse, eti yenilmeyen bir yırtıcı hayvanı öldürdüğünde, bu hayvanın kıymetini tazmin eder (tasadduk eder). Fakat bu hayvanın kıymeti, bir koyunun kıymetinden daha fazla olmaz. Bu, Ebû Hanife (r.h)'nin görüşüdür. İmam Züfar ise: "Bu hayvanın kıymetinin, çıkabileceği yere kadar çıkması gerekir" demiştir.
İkinci Görüş: "Sayd" (av), "eti yenilen cinsten hayvan" demektir. Bu görüşe göre, ihramlıya, yırtıcı hayvanları avladığı zaman bir tazmin gerekmez. Bu da, İmâm Şafiî (r.h)'nin İçtihadıdır. Ebû Hanîfe (r.h), "beş zararlı hayvan ile kurdun öldürülmesinden dolayı, bir tazminin gerekmediğini" kabul etmiştir.
Şâfii (r.h)'nin Kur'ân ve Hadis'den delili vardır, Kur'ân'dan delili şudur: Yenilmesi haram olanlar av değildir, binâenaleyh bunların tazmin edilmemesi gerekir. Biz eti haram olanların "av" (sayd) sayılmayacağını söylüyoruz. Çünkü sayd (av), eti yenilen hayvan demektir. Zira Cenâb-ı Hak, bu âyetin hemen sonrasında, "Deniz avı yapmak ve onu yemek, kendinize de, yolcuya da fötde olmak üzere, sizin için helal kılındı, İhramlı bulunduğunuz müddetçe ise kara avı haram kılındı" (Maide, 96) buyurmuştur. Bu âyet, deniz avının her zaman (ihramlı iken ve ihramsız iken), kara avının ise ihramlı olunmadığı zaman helal olduğunu gösterir. Böylece avın, eti yenilmesi helal olan hayvan mânasına olduğu sabit olur. Yırtıcı hayvanın yenilmesi ise helal değildir. Binâenaleyh yırtıcı hayvanın av (sayd) sayılmaması gerekir. Bu hayvanların bir av sayılmadığı sabit olunca, kıymetinin tazmin edilmemesi gerekir. Çünkü asıl olan, tazmin etmemektir. Biz, asıl olana göre, bu âyetin hükmünden ötürü, av sayılan hayvanların kıymetinin tazmin edilmemesi hususunda amel etmedik. Binâenaleyh asıl olan bu durum, av olmayan hayvanlar hususunda asıl olarak kalır. İmam Şafiî'nin hadisden delili ise, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şu meşhur hadîs-i şerifidir: "Beş zararlı hayvanı, ihramlı kimsenin, Hill bölgesinde ve Harem bölgesinde öldürmesinde bir vebal yoktur. Bunlar, karga, çaylak, yılan, akrep ve "ısıran köpek"tir. Müslim. Hacc, 66-69 (11/856-857). Hadisteki (......) kelimesi, aynı zamanda arslan, kaplan, kurd, vb. parçalayıcı hayvanları da ifade eder (İbnu'l-Esir, En-Nihâye, 111/275). Bir diğer rivayette ise, "ete düşkün yırtıcı hayvanlar" ilâvesi vardır.
Bu hadis ile birkaç yönden istidlal edilir:
a)Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, "ete düşkün yırtıcı hayvanlar" ifadesi, bu meselede bir nasstır.
b)Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), bu hayvanları "zararlı" diye tavsif etmiş, sonra da öldürülmelerinin mubah olduğunu söylemiştir. Uygun bir vasfın peşinde zikredilen hüküm, o vasfın, hükmün sebebi olduğunu ihsas ettirir. İşte bu durum da, bu hayvanların zararlı olmasının, onların öldürülmesinin helal oluşunun illeti olduğunu gösterir. Bu hayvanların "fevâsık" (zararlı) olmalarının mânası, onların eziyyet edici olmaları demektir. Halbuki eziyyet verme sıfatı, yırtıcı hayvanlarda daha kuvvetlidir. Binaenaleyh, onların da öldürülmelerinin caiz olması gerekir.
c) Şârî (kanun koyucu), öldürülmenin mubah oluşunu bu hayvanlara has kılmıştır. Sâri bu hükmü bu hayvanlara, eziyyet vermelerinin fazlalığından dolayı tahsis etmiştir. Halbuki yırtıcı hayvanlarda eziyyet verme vasfı daha fazladır. Binâenaleyh, bunların öldürülmelerinin caiz olduğuna hükmetmek gerekir. Bunların öldürülmesinin caiz olduğu sabit olunca, birinci delilde de beyân ettiğimiz gibi, tazmin edilmemeleri de gerekir.
Ebu Hanîfe (r.h)'nin delili de şudur: "Yırtıcı hayvanlara da av denir. Böylece bunlar da, "siz ihramlı bulunurken av öldürmeyin" yasağına girerler. Biz, yırtıcıların bir av olduğunu, hem şâirin; "Kendisine, üstü örtülü bir tuzak kurulup da, avlanılan arslan..."; hem de Hazret-i Ali (radıyallahü anh)'nin "Kralların avı, tavşanlar ve tilkilerdir. Ama ben (binitime) bindiğim zamansa, avım kahramanlardır" şeklindeki sözlerinden dolayı söylüyoruz."
Ebü Hanîfe'nin bu görüşüne şu şekilde cevap verebiliriz: Biz, âyetin delâletine dayanarak, yenilmesi haram olanların bir av olmadığını beyan ettik.. Buna, kime ait olduğu belli olmayan bir şiir beyti karşı koyamaz.. Hazret-i Ali (radıyallahü anh)'nin şiiri ise, varid değildir. Çünkü bize (Şafiîlere) göre, tilki helâldir.
İkinci Mesele
Âyette geçen (......) lâfzı (......) kelimesinin çoğuludur. Bu hususta üç görüş vardır:
a) (......) kelimesinin manası, "Hacc için ihrama girmiş kimselerken..." şeklindedir.
b) "Harem'e girmiş kimselerken..." Âyet ile, bu iki mana da murad edilmiştir.
Bu ifadenin hükmüne umre için ihrama girenler dahil olur mu olmaz mı hususundaysa ihtilâf vardır.
Üçüncü Mesele
Cenâb-ı Hakk'ın "öldürmeyin" buyruğu, hem doğrudan hem de sebebiyyet verme bakımından öldürmeyi yasaklamayı ifade eder. Binaenaleyh kişinin, ihramlı olduğu sürece ne silah ile ne de eğitilmiş köpek ve kuşlar ile, -av ister Hıll, isterse Harem bölgesine ait olsun, - ava sataşması caiz değildir. Ama, ihrama girmemiş olan kimsenin "Hıll" bölgesinde avlanabilme selâhiyeti olduğu halde, Harem'de avlanması caiz değildir. Biz, "Siz ihramlı bulunurken" ifadesinin, her iki durumu, yani ihrama giren kimse ile Harem'de olan kimseyi içine aldığını söyleyip kabul ettiğimiz zaman, âyet bu hükümlerin hepsine delâlet etmiş olur.
Kasden Av Hayvanı Öldürmenin Cezası
"İçinizden kim onu bilerek öldürürlerse, öldürdüğü o hayvanın benzeri bir ceza vardır., " buyruğu ile ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Âsim, Hamza ve Kisâî, (......) kelimesini, tenvinle ve merfû olarak cezânın mislü şeklinde okumuşlardır ki, buna göre mana: "O kimseye, öldürmüş olduğu ava mümasil bir ceza gerekir" şeklindedir. Binaenaleyh mislü kelimesi, cezaun kelimesinin sıfatı olduğu için merfûdur. Kisaî şöyle demiştir: Cezâun kelimesinin mislü kelimesine izafe edilmesi uygun düşmez. Görmüyor musun, mâna, "Ona gerçekte, öldürdüğü şeyin mislinin cezası gerekmez. Aksine ona gereken, Öldürdüğü şeyin cezasıdır; yoksa öldürmediği şeyin (maktulün) cezası değildir" şeklindedir, (......) sözünün, nekire olan cezâun kelimesinin sıfatı olması caizdir. Buna göre mana, "ne'am (deve, sığır, davar)dan olan cezası, öldürdüğü şeyin mislidir" şeklindedir.
Diğer kıraat imamları ise, ceza kelimesini misl kelimesine muzâf kılarak, (......) şeklinde okuyup şöyle demişlerdir: "O kimseye gereken, her nekadar öldürdüğü şeyin mislinin cezası değil de öldürdüğünün cezası ise de, Araçlar "Ben de, senin gibisine ikram ediyorum" derler, bununla da "Sana ikram ediyorum" manasını kastederler. Bunun bir benzeri de, "O'nun benzeri gibisi yoktur" (Şura, 11) âyetidir ki, bu ifadenin takdiri hiçbir şey gibi değildir" şeklindedir. Ve yine Cenâb-ı Hak, "Bir ölü iken kendisini dirilttiğimiz, ona insanların arasında kendisiyle yürüyeceği bir nûr verdiğimiz kimse; içinden çıkamaz halde karanlıklarda kalan kişi gibi olur mu hiç?" (Enâm, 122) buyurmuştur ki, bu ifadenin takdiri de, "karanlıklarda olan gibi.." şeklindedir.
Burada bir başka izah daha vardır ki, o da cümlesinin manasının, tıpkı senin (......) demen gibi olmasıdır ki, bu tabir "gümüşten bir yüzük" anlamındadır.
İhramlının Hataen Öldürülmesi Durumu
Said Ibn Cübeyr: "İhramlı kimse, hataen bir av öldürdüğü zaman, kendisine hiçbir şey gerekmez" demiştir ki, bu Dâvûd ez-Zahirî'nin de görüşüdür. Fukahânın ekserisi ise, "O kimseye, ister kasden isterse hataen öldürsün, tazmin gerekir" demişlerdir. Dâvûd ez-Zahirî'nin delili şudur: Hak teâlâ'nın, "İçinizden kim onu bilerek öldürürse..." kaydı, şart sadedinde zikredilmiştir. Şart olmadığı zaman, meşrut da olamaz. Binaenaleyh, kasıt olmadığı zaman bir cezanın vacip olmaması gerekir. Bu hususu, aynı âyetin sonundaki, "Kim bir daha böyle yaparsa, Allah ondan intikamını alır" ifadesi de te'kid etmektedir. İntikam ise, hataen olanda değil, sadece kasten olanda olur. Hem "Kim bir daha böyle yaparsa..." şartından "Kim, bahsi yukarıda geçen şeylere tekrar dönerse" manası kastedilmiştir. Bu ifade de, daha önce zikredilen ve cezayı gerektiren öldürmenin hataen değil, kasten öldürme olmasını gerektirir.
Cumhûr-u fukahanın delili şudur: Allah, "İhramda bulunduğunuz müddetçe ise kara avı size haram kılındı" (Maide. 96) buyurmuştur. Kara avı, ihram sebebiyle haram olunca, o av fiili de, ihram sebebiyle yasak kılınmış olur. Binaenaleyh, bu yasağın hükmü, hatâ ve cehalet sebebiyle sakıt olmaz. Bu tıpkı, başı tıraş etme ve müslüman malını tazmin etme hususları gibidir. Zira, mâlikin hakkı sebebiyle bir haramlık sabit olunca, bu onun hataen veya kasten olmasıyla değişmez. İşte burada da böyledir. Yine cumhur-u fukaha, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, "İhramlı kimse sırtlanı öldürdüğünde, onun cezası bir koçtur" hadisi ve sahabenin, "Ceylânın öldürülmesinde, ceza olarak bir koyun verilir" şeklindeki ifadeleriyle istidlal etmişlerdir ki, bu ifâdelerde kasten öldürme hususu yer almamıştır.
Davûd buna: "Kur'ân'ın nassı, haber-i vâhidden, sahâbi sözünden ve kıyastan daha hayırlıdır" diyerek cevap vermiştir.
Üçüncü Mesele
Âyetin zahiri, avın cezasının, maktulün (öldürülenin) misli olması gerektiğine delâlet etmektedir. Ancak ne var ki müçtehid imamlar, "misl"in ne olduğu hususunda İhtilaf etmişlerdir. Meselâ Şafiî ve Muhammed eş-Şeybâni: "Av, misli olanlar ve misli olmayanlar diye iki çeşittir" demişlerdir. "Misli olanlar, "ne'am" (deve, sığır ve davar)'dan misli ile tazmin olunur. Misli olmayanlar ise, kıymeti ile tazmin olunurlar" diye eklemişlerdir. Ebû Hanife ve Ebû Yusuf ise, "vacip olan mislin, öldürülenin kıymeti olduğunu" söylemişlerdir.
Şafiî'nin delili, Kur'ân, Hadis, İcmâ ve Kıyastır. Kur'ân'dan deliline gelince bu, "İçinizden kim onu bilerek öldürürse, öldürdüğü o hayvanın benzeri bir ceza vardır.." mealindeki âyettir (Maide, 95). Bu âyetle şu dört yönden istidlal edilmiştir:
a) Bir grup kıraat imamı, tenvîn ile (......) şeklinde okumuşlardır kî, bu okuyuşa göre âyetin mânası, "(ona), "ne'am" (deve, sığır ve davar)dan öldürdüğü şeye mümasil, denk bir ceza gerekir" şeklindedir. Binâenaleyh, "bu ceza, onun kıymeti itibariyle misli" diyenler, Kur'ân'ın nassına muhalefet etmiş olurlar.
b) Diğer bir grup kıraat imamı da, (......) kelimesini (......) kelimesine izafetle okumuşlardır ki, bu okuyuşun takdiri ve mânası, "Ona, Öldürdüğü şeyin "ne'am "dan cezası vardır" şeklindedir. Yani, "Öldürdüğü şeyin mislinin cezasının, "ne'am "dan olması gerekir. Binâenaleyh, bunu farz görmeyenler Kur'ân'ın nassına muhalefet etmiş olur.
c) Ibn Mesudun kıraati, "Onun cezası, öldürdüğü şeyin "ne'am"dan misli ve dengidir" şeklindedir ki, bu da bizim söylediğimiz şey hususunda açık bir ifâdedir.
d)Hak teâlâ'nın, "..Kabe'ye ulaşacak bir kurbanlık olmak üzere, İçinizden adalet sahibi iki adamın hükmü bunu (tayin) edecektir" buyruğu, onlardan iki âdil kimsenin hükmettiği o cezanın, Kabe'ye ulaşacak bir kurbanlık olması gerektiği hususunda sarîh bir ifâdedir.
Buna göre şayet, "O kıymet ile bu kurbanlık hayvan satın alınabilir" denilirse, biz deriz ki:
Nass, iki âdil kimsenin hükmettiği o şeyin, bir kurbanlık hayvan olması gerektiği hususunda sarih bir hüküm ifâde etmektedir. Halbuki siz, vacip ve farz olanın, öldürülen o şeyin kıymeti olduğunu, sonra da bu kimsenin, isterse bu kıymet ile Kabe'ye ulaşan bir kurbanlık hayvan satın alıp almamada muhayyer olduğunu söylüyorsunuz ki işte bu durum nassın hilâfına olur.
Şafiî'nin hadisten delili ise şudur: Câbir İbn Abdillâh, Allah'ın Resulü Hazret-i Peygamber'e, "sırtlan bir av mıdır?" diye sormuş, Hazret-i Peygamber de: "Evet; ihramlı kimse onu yakalarsa, bunun cezası bir koç gerekir" demiştir ki, bu da sarîh bir nasstır.
İcmâ'dan delili şudur: Şafiî (r.h) şöyle demektedir: "Hazret-i Ali, Hazret-i Ömer, Hazret-i Osman, Hazret-i Abdurrahman İbn Avf, Ibn Abbas ve İbn Ömer'in (radıyallahü anh) muhtelif beldelerde ve muhtelif zamanlarda, avın cezasıyla alâkalı olarak, "ne'am "dan olan "misliyyet" ile hükmettikleri rivayetleri birbirini desteklemektedir.Meselâ onlar, "ne'am"dan bir ceza olarak deve kuşunda deveyle; yabanî eşekte, sığır ile; sırtlanda, koç ile; ceylânda, dişi keçi; erkek ceylanda koyun; tavşanda, keçinin dişi yavrusu, bir rivayette de "anâk" (keçinin dişi yavrusu); kelerde, kuzu; tarla faresinde keçinin dişi yavrusu ile hükmetmişlerdir ki bu da, onların avın kıymetine değil de, "ne'am"dan avın en yakın benzerlerine dikkat ettiklerini göstermektedir. Şayet onlar öldürülenin kıymetine göre hüküm vermiş olsalardı, bu kıymet, bu değeri takdir edenlerin farklılığı nisbetinde farklı olurdu. (......) büyük erkek ceylân; (......) dişi ceylân; (......) sahrada olan büyük fare; (......) keçinin annesinden ayrılan dişi yavrusu demektir. Bunun erkeğine cufr; dişisine ise denilir. Bunlara bu isim, bir yıl tamamlanmadan önce güçlü kuvvetli olduklarında verilir.
Şafiî'nin kıyastan delili de şudur: "Tazmin, telef edilenin cezasıdır. Binâenaleyh, benzerlik her ne zaman daha mükemmel ve daha güzel olursa, ceza da o nisbette tam ve mükemmel olur. Böylece mislini vacip kılmak daha evlâ olmuş olur."
Ebû Hanîfe (r.h)'nin delili ise şudur: "Öldürülen avın misli birşey bulunmadığı zaman, bunun kıymetinin tazmin edileceği hususunda aramızda bir ihtilaf yoktur. Binâenaleyh âyetteki, "öldürdüğü o hayvanın benzeri (misli) bir ceza vardır" ifâdesindeki, "misli" kelimesi ile kastedilen, işte bu durumda tazmin edilen kıymettir. Diğer durumlarda da böyle olması gerekir. Çünkü bir lafzı, ancak bir mânaya hamletmek caizdir."
Buna şöyle cevap verilir: Mümâsele'nin (birşeyin benzeri ve misli olmanın) hakiki manası, bilinen bir husustur. Şeriat koyucu olan Allahü teâlâ, mümâseleye riayet etmeyi farz kılmıştır. Bundan dolayı mümkün olduğu nisbette buna riayet etmek gerekir. Binaenaleyh bu mümâselete, şekil bakımından riayet etmek mümkün olur ise bunu yapmak; eğer kıymet bakımından riayet etmek mümkün olur ise, o zaman da mecburen bununla yetinmek gerekir.
Cemaat Halinde Hayvan Öldürmenin Cezası
İhramlı bir cemaatın bir tek avı birlikte öldürmeleri konusunda, Şafiî (r.h): "Onların hepsine tek bir ceza gerekir" demiştir ki bu aynı zamanda Ahmed İbn Hanbel ve İshâk İbn Râhûye'nin görüşüdür.
Ebu Hanîfe, İmâm Mâlik ve Sevri (rahimehümullah) ise: "Bunların herbirine, ayrı ayrı birer ceza ödemesi gerekir" demişlerdir.
Şafiî (r.h)'nin delili şöyledir: "Bu âyet, öldürülen hayvanın mislinin ödenmesinin vacib olduğuna delâlet etmektedir. Bir hayvanın misli bir hayvandır. Bu husus, Hazret-i Ömer (radıyallahü anh)'den de, bizim dediğimiz gibi hükmettiği rivayeti ile te'kîd edilmiştir."
Ebu Hanîfe (r.h)'nin delili ise şöyledir: "O ihramlılardan herbiri, o hayvanın katilidir. Binaenaleyh herbirine, tam bir cezanın farz olması gerekir." Bu delilin, birinci mukaddimesinin (cümlesinin) izahı şu şekildedir: Bir grup insandan herbiri, bir hayvan . öldürmeyeceğine yemin etseler ve sonra hep birlikte bir tek av öldürseler, her birinin bir keffaret ödemesi gerekir. Adam öldürme ile ilgili kısas da böyledir. Yani bir tek kişiyi birlikte öldüren bir grubun hepsine kısas uygulanması gerekir. Bunlardan herbirinin katil olacağı sabit olunca, âyetteki, "İçinizden kim, onu bilerek öldürürse, öldürdüğü o hayvanın benzeri bir ceza vardır..." ifadesinden ötürü, bu insanlardan her birinin tam bir ceza ödemesi gerekir. Çünkü buradaki, "içinizden kim, onu bilerek öldürürse..." cümlesi umûmî bir ifade olup, bütün öldürenleri kapsar."
Şafii (r.h) buna şu şekilde cevap vermiştir: "Öldürme tek bir şeydir. Binaenaleyh öldürme işinin tam olarak gerçekleşmesi, tek bir failden daha fazlası ile olamaz. Bundan dolayı bu grup, bir araya geldiklerinde, hepsinin fiillerinin toplamından, tek bir öldürme meydana gelmiş olur. Durum böyle olunca, onlardan herbirinin gerçekte katil olması imkânsız olur. Bunlardan herbirinin katil olmadığı sabit olunca, bu grup âyetin hükmüne girmez. Bir grup insanın, tek bir adamı öldürmesi meselesine gelince, bu "ta'abbudî" (hikmetini anlayamadığımız ama kul olarak uymaya mecbur olduğumuz ilâhî bir emir) olarak sabit olmuştur. Birden fazla keffaretin vacib kılınması (yani herbirine keffaretin vacib kılınması) da böyledir."
İhramlı Kimsenin Av Hayvanını Göstermesindeki Ceza
Şafiî (r.h) şöyle der: "İhramlı kimse, bir başkasına avı gösterse, o adam da, gösterilen avı öldürse, bu ihramlı gösterdiği avın cezasını tazmin etmez." Ebu Hanife (r.h) ise: "Bu kimse, o avın mislini tazmin eder" demiştir.
Şafiî'nin delili şudur: "Bu âyette, cezanın vacib oluşu, öldürme fiiline bağlanmıştır. Halbuki bir hayvanı, avlayacak kimseye göstermek, "öldürme" değildir. Binaenaleyh bu ihramlının o hayvanın mislini tazmin etmemesi gerekir. Bir de tazmin, öldürülen hayvanın bedelidir. Binaenaleyh katil keffâretinde, diyette ve bir müslümanın malına işaret etme meselesinde olduğu gibi, gösterme yüzünden, bu tazmin farz olmaz."
Ebu Hanife (r.h)'nin delili ise şudur: "Bu mesele, Hazret-i Ömer'e soruldu ve o, Abdurrahman İbn Avf (radıyallahü anh) ile istişarede bulundu. İkisi av hayvanına işaret edip gösteren ihramlıya, cezanın gerekeceği hususunda ittifak ettiler. İbn Abbas (radıyallahü anh)'dan da, av hayvanına işaret eden ihramlıya cezanın vacib olduğu rivayeti gelmiştir."
Şafiî (r.h), Ebu Hanife'nin bu deliline, "Kur'ân'ın nassı, bir sahabînin sözünden daha hayırlıdır" diyerek cevap vermiştir.
Altıncı Mesele
İmam Şafiî (r.h) şöyle demiştir: "Bir kimse erkek ceylanı yaralasa ve o ceylanın kıymeti onda bir nisbetinde düşse, bu kimsenin, bir koyunun kıymetinin onda biri kadar tazmin etmesi gerekir."
Dâvûd ez-Zâhiri, "öldürmenin dışında, kesinlikle bir tazmin söz konusu değildir" derken, Müzeni, "bu kimseye bir tam koyun tazmîn etmesi gerektiğini" söylemiştir.
Dâvûd ez-Zahirî'nin delili şudur: "Âyet, bu cezanın vacib oluşunun, öldürme şartına bağlı olduğunu gösterir. Binaenaleyh ortada öldürme işi bulunmadığına göre, bu kimseye kesinlikle, herhangibir cezanın vacib olmaması gerekir."
Davud'un bu görüşüne cevaben şöyle deriz: Öldürme işine bağlanan, öldürülenin mislinin vacib olması hükmüdür. Bizce bu, öldürme işi olmadığı zaman vacib olmaz. Binaenaleyh Davûd ez-Zahiri'nin görüşü düşer.
Yedinci Mesele
Bir kimse, Hill (Harem'in dışı) bölgesinden, yine Hill bölgesinde bulunan bir ava ok atsa, bu ok da, Harem bölgesindeki bir grup hayvana gitse, İmam Şafiî (r.h)'ye göre bu hayvanın eti haram olduğu gibi, o kimsenin bu hayvanın cezasını da ödemesi gerekir. Ebu Hanife (r.h) ise, "bu hayvanın etinin haram olmayacağını" söylemiştir.
Şafiî'nin delili şudur: "Hayvanı kesmenin sebebi, birkaç cüzden meydana gelmiştir ve bu cüzlerden bazısı mubah, bazısı haram işlerdendir. Haram olan, Harem bölgesine geçiştir. Bir işte hem helal, hem haram bulundu mu, mutlaka haram helâla baskın çıkar. Özellikle aslı haramlık olan kesme işinde.."
Ebu Hanife (r.h)'nin delili ise şudur: "Cenâb-ı Hakk'ın, "Siz ihramlı bulunurken, av öldürmeyin" buyruğu, bu kimseleri, Harem bölgesinde olmaları hâlinde, avlanmaktan nehiydir. Bundan dolayı, bu iki şarttan biri bulunmadığı zaman, haramlığın söz konusu olmaması gerekir."
Sekizinci Mesele
İhramlı olmayan bir kimse, bir hayvan yakalayıp onu Harem bölgesine getirse, o hayvanı salıvermesi gerekir. Eğer onu keserse, bu hayvan haram olur ve o hayvanın bedelini tazmîn etmesi gerekir. Bu, Ebu Hanife (r.h)'nin görüşüdür.
İmam Şafiî ise, "bu hayvanın helâl olduğunu ve bu kimsenin onu tazmîn etmesinin gerekmediğini" söylemiştir.
Şafiî'nin delili: "ihramlı olduğunuz halde avlanmayı helâl saymamak ve size (aşağıda) okunacak olanlar hâriç kalmak şartıyla, davarlar(ın etleri) size helâl kılındı" (Maide. 1) âyetidir.
Ebu Hanife'nin delili de: "Siz ihramlı bulunurken, av öldürmeyin" (Maide. 96) âyetidir. Bu âyette Cenâb-ı Hak, ihramlı iken insanın avlanmasını yasaklamıştır. Bu âyet, kişinin hem Hill, hem de Harem bölgesinde avlanmasını kapsamaktadır.
İhramlının Avlanmayı Tekrar Etmesindeki Ceza
İhramlı bir kimse, bir hayvan avlasa ve bundan dolayı gereken cezayı ödese, sonra yeniden bir hayvan avlasa, tekrar ceza ödemesi gerekir.
Dâvud ez-Zâhirî ise, "bu kimseye yeni bir cezanın gerekmeyeceğini" söylemiştir.
Cumhurun delili şudur: Hak teâlâ'nın, "içinizden kim onu bilerek öldürürse, öldürdüğü o hayvanın benzeri bir ceza vardır" ifâdesinin zahiri, bu cezanın vacib oluşunun sebebinin, öldürme işi olduğunu gösterir. Binaenaleyh sebeb tekerrür ettiğinde, hükmün (cezanın) de tekerrür etmesi gerekir.
Eğer, "bir kimse hanımlarına, "Hanginiz eve girerse, o boştur" dese ve onlardan biri, iki kere eve girse, bundan dolayı tek bir talak gerekir" denir ise, biz deriz ki: "Bu iki mesele arasında şöyle bir fark vardır: Avı öldürme işi, bu cezanın vacib oluşunun sebebidir. Binaenaleyh, sebep tekerrür ettiğinde, hükmün (cezanın) da tekerrür etmesi gerekir. Ama bu meselede, eve girme işi talâkın meydana gelmesinin şartıdır. Binaenaleyh şartın tekerrürü, hükmün tekerrürünü gerektirmez."
Dâvûd ez-Zâhirî'nin delili ise şudur: "Cenâb-ı Hak, "Kim birdaha böyle yaparsa, Allah ondan intikamını alır" buyurmuş ve böylece, bu işi tekrar yapmanın cezasının, keffâret değil, Allah'ın ondan intikam alması olduğunu göstermiştir."
Onuncu Mesele
Şafiî (r.h): "İnsan şaşı, kolu, ayağı kırık bir hayvanı avladığında, onun mislini fidye olarak verir. Bunun karşılığında sağlam bir hayvanı fidye olarak vermesi bana daha sevimli geliyor. Buna göre o hayvanın misli olanın büyüğünü vermek, küçük olanını vermekten daha evlâdır. Binaenaleyh kişi, erkek hayvanı erkek hayvana, dişiyi de dişiye karşılık fidye verebilir. Evlâ olan, bunun tersini yapmamasıdır. Çünkü Kur'ân'ın nassı, o hayvanın mislini vermeyi farz kılmaktadır. Dişi, doğurabilmesi bakımından her ne kadar erkek hayvandan efdal ise de, erkek de dişiden efdaldir. Zira erkek hayvanın eti daha iyi, şekli daha güzeldir" demiştir.
Avın Cezasını Tesbit Edecek Bilirkişi
Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Buna, içinizden adalet sahibi iki adam hükmedecektir" buyurmuştur. Bu ifâde ile ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
İbn Abbas şöyle demektedir: "Allahü teâlâ bu ifadeyle, "sizden, yani sizin dininizde ve şeriatınızda olan kimselerden iki sâlih, âdil ve fakîh kişi, o avın cezası hususunda hüküm verir ve böylece o öldürülen hayvana, ne'amdan (deve, sığır ve davardan) en fazla benzerini araştırıp, buna hükmedecekler" manasını kasdetmiştir."
O hayvanın kıymetinin verilmesinin farz olduğu hususunda, Ebu Hanîfe'nin görüşünü destekleyenler, bu âyetle istidlal ederek: "Araştırmaya ve içtihad etmeye ihtiyaç duyulan nokta, değerlendirmedir. Fakat hayvanın hilkatine ve şekline gelince, bu zaten açık olup, bu hususta içtihâd etmeye ihtiyaç yoktur" demişlerdir.
Buna şu şekilde cevap verebiliriz: "Ne'am ile o av hayvanı arasındaki benzerlikler, çeşitli yönlerden olup çoktur. Binaenaleyh o hayvana en fazla benzeyeni, daha az benzeyenden ayırdetmek için mutlaka ictihad etmek gerekir. Meymûn Ibn Mihran'ın şu ifadesi de bizim söylediğimizin doğruluğunu göstermektedir: "Bir bedevi Arap, Hazret-i Ebu Bekir (radıyallahü anh)'e gelerek, "Ben, şu şu hayvanları avladım" dedi. Ebu Bekir (radıyallahü anh) de, Übeyy İbn Ka'b (radıyallahü anh)'a bunu sordu. Bedevi Arap, "Ben, sana sormaya geldim, sen ise başkasına soruyorsun" deyince, Hazret-i Ebu Bekir (radıyallahü anh), "Bilmediğim için sormuyorum. Fakat Cenâb-ı Hak, "Buna, içinizden adalet sahibi iki adam hükmedecektir" buyurmuştur. İşte bundan dolayı ben, arkadaşımla istişare ettim. Binaenaleyh eğer ikimiz bir hususta ittifak edersek, sana onu yapmanı emrederiz" dedi.
Kubeysa İbn Câbir'den rivayet edildiğine göre o, ihramlı iken bir erkek ceylanı vurup öldürmüştü. Durumu Hazret-i Ömer(radıyallahü anh)'e sormuştu. Hazret-i Ömer (radıyallahü anh)'in yanında da Abdurrahman İbn Avf (radıyallahü anh) vardı. Hazret-i Ömer, Abdurrahman Ibn Avf'a, "Bu hususta ne dersin?" deyince, o: "Ona, ceza olarak bir koyun ödemesi gerekir" dedi. Hazret-i Ömer de: "Ben de aynı kanaatteyim" buyurdu. Bunun üzerine Hazret-i Ömer (radıyallahü anh), Kubeysa'ya: "Git ve Ka'be'ye bir koyun kurbanlık gönder" dedi. Kubeysâ sonra şöyle anlatır: "Arkadaşımın yanına gittim ve ona "Emirü'l-Mü'minîn ne diyeceğini bilemedi de, başkasına sordu" dedim. Derken birgün Hazret-i Ömer karşıma çıkıverdi ve beni kamçısı ile döverek, "Harem'de hem hayvan öldürür, hem de hükmünü bilmezsin. Allahü teâlâ, "Buna, içinizden adalet sahibi iki adam hükmedecektir" buyurmuştur. İki adamdan biri ben Ömer, diğeri de Abdurrahman İbn Avf'tır" dedi."
Sahabenin Tefsirdeki Önemi
Şafiî (r.h): "O hayvanın misli olan, iki çeşittir:
a) Hakkında sahabenin, başkasına dönülemeyecek şekilde hüküm verdikleri çeşit... Bundan, başka hükme dönülemez. Çünkü sahabe, Kur'ân'ın nüzulüne şâhid olmuşlar ve Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) tarafından yapılan tefsirinde hazır bulunmuşlardır.
b) Hakkında sahabenin hükmü olmayanlar... Bu durumda, iki âdil kimsenin içtihadına müracaat edilir. Bu iki adil kimse en'am'ın üç çeşidine (davar, sığır ve deve'ye) bakarlar ve avlanan hayvana bunlardan en çok benzeyenini, ceza olarak farz kılarlar" demiştir.
İmam Mâlik ise: "Hakkında sahabe ister hüküm vermiş olsun, ister vermemiş olsun, iki adil kimsenin buna karar ve hüküm vermesi gerekir" demiştir.
Şafiî (r.h)'nin delili şudur: "Âyet, bu hususa, iki âdil kimsenin karar vermesinin gerekli olduğunu bildirmektedir. Binaenaleyh buna, iki sahabe karar vermiş olduğu zaman, bu da âyetin hükmüne girmiş olur. Hem sonra sahabenin hükmü daha evladır. Zira biz onların, âyetlerin inişine şahîd olduklarını ve tefsirinde hazır bulunduklarını söylemiştik."
Üçüncü Mesele
Şafii (r.h): "Hatâen bir hayvanı öldürdüğü zaman, bu öldüren kimse, iki âdil kişiden birisi olabilir. Eğer o, hayvanı kasten avlamış ise, onun o iki âdil kişiden birisi olması caiz değildir. Çünkü o, bu şekilde avlanmakla fâsık (günahkâr) olmuştur" der.
İmam Mâlik ise, bunun tıpkı telef edilen şeylerin kıymetinin takdir edilmesi meselesinde olduğu gibi, caiz olmayacağını söylemiştir.
Şafiî (r.h)'nin delili şudur: "Allahü teâlâ, buna iki âdil kimsenin karar vermesini vacib kılmıştır. Bir kimse, av hayvanını hatâen öldürür ise, bu kimse âdil olmaktan çıkmaz. Binaenaleyh bu hususa, hem bu kimse, hem de bir diğer insan karar verdiğinde, iki âdil kimse karar vermiş olur. Yine rivayet edildiğine göre bir sahâbtnin atı, bir erkek ceylanı çiğnemişti. O, bu meseleyi Hazret-i Ömer (radıyallahü anh)'e sordu. Hazret-i Ömer (radıyallahü anh): "Sen kendin buna bir hüküm ver" deyince o: "Ey mü'minlerin emiri, sen daha âdilsin, sen hükmet" dedi. Hazret-i Ömer (radıyallahü anh): "Ben sana, hükmetmeni emrettim, beni tezkiye etmeni değil.." dedi. Bunun üzerine sahabî: "Bu hususta sulu ve ağaçlı yerde beslenmiş bir oğlak ödenmesi gerekir kanaatindeyim" dedi. Hazret-i Ömer (radıyallahü anh) de: "Kanaatini yerine getir" dedi." Bu rivayete göre âlimlerimiz "Bilirkişi olacak iki âdil zatın, av hayvanını öldüren kimseler olması caizdir" demişlerdir.
Dördüncü Mesele
İki âdil kimse, misil olacak bir hayvana, diğer iki âdil kimse de, misil olacak başka bir hayvana karar verseler, bu durumda şu iki görüş söz konusudur:
a) Kişi bu hususta muhayyerdir, istediğini tercih eder.
b) Bu iki hükümden, daha ağır olanını tercih eder.
Beşinci Mesele
Kıyâsı delil olarak kabul eden âlimlerden bir kısmı "Âyet, kıyas ve içtihadla amel etmemizin caiz olduğunu göstermektedir. Çünkü Cenâb-ı Hak, avlanan hayvanın mislini ve benzerini belirleme işini insanların içtihadına ve kanaatine havale etmiştir" derler. Bu görüş zayıftır. Zira şüphesiz ki şeriat koyucu Cenâb-ı Allah, şu gibi pekçok meselede, zannımıza göre amel ederek, kulluk yapmamızı emretti.
a) Kıble yönünü belirleme hususunda içtihad etmemiz..
b) İki şahidin şahadetine göre amel etme...
c) Telef olunan malların kıymetleri ve uzuvların diyetleri hususunda değer biçenlerin, biçtikleri değere göre amel etme...
d) Öldürülen av hayvanının mislini ta'yin hususunda, bu âyette olduğu gibi, hüküm verenlerin hükmüne göre amel etme...
e) Avam halkın, aldıkları fetvaya göre amel etmeleri...
f) Dünyevî menfaatler hususunda, zann-ı galibimize göre amel etmemiz...
Fakat biz diyoruz ki: "Eğer siz, şer'î bir hükümde, şer'î bir meselenin, şer'î bir diğer meseleye benzetilmesinin şu saydığımız şeylerin aynısı olduğunu iddia ediyorsanız, bu, aklın da açıkça gösterdiği gibi, bâtıldır. Eğer bunların birbirinden başka olduğunu kabul ediyorsanız, zannın, bir meselede hüccet olması onun kıyas meselesinde hüccet olmasını gerektirmez. Ancak biz bu meseleyi, o meselelere kıyas edersek, bu müstesna... İşte bu, kıyâsın yine kıyâs ile isbât edilmesini gerektirir ki bu da bâtıldır. Hem sonra bu iki husus arasındaki fark son derece açıktır. Zira sayılan bütün bu misallerde hüküm, ancak tek bir hadise, tek bir zaman ve tek bir şahıs hakkında sabit olmuştur. Ama kıyas ile sabit olan hüküm ise, her zaman için devamlı olup, bütün mükellefler hakkında umumî şer'î bir hükümdür. Ferdî ve şahsî hükümler hakkında nass koymak imkansızdır. Ama küllî ve her zaman devam edecek umûmî hükümler hakkında nass koymak imkânsız değildir. Bu iki durum arasındaki fark açıktır. Allah en iyi bilendir.
Kabe'ye Ulaşacak Kurbanlık
Sonra Allahü Teâlâ, "Ka'be'ye ulaşacak bir kurbanlık olmak üzere..." buyurmuştur. Bu ifâde ile ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Âyette ilgili şu iki izah vardır:
1) Bu, "buna, Ka'be'ye gönderilip, orada kesilecek bir kurban olarak, o iki âdil kimse hükmeder" demektir. Bu mana, yaratılış bakımından avlanılan hayvanın mislinin ödenmesini vacib görenlerin görüşünü destekler. Zira Cenâb-ı Hak, "O ikisi buna, bedeli ile bir kurbanlık satın alınabilecek bir miktar olarak hükmederler" buyurmamış, aksine, "bir kurban olarak hükmederler" buyurmuştur ki bu, o iki âdil kişinin ancak bir kurbana hükmedecekleri hususunda açık bir ifadedir.
2) Bu, "O iki âdil kişi, bununla hedy (kurban) olabilecek birşeyi satın alması gerektiğine hükmederler" manasındadır ki, bu âyetin zahirî manasından uzaktır. Doğru olan, birinci mânadır.
Ayetteki, "hedy" kelimesi, (buna) zamirinin hâli olarak mansubtur. Buna göre kelamın takdiri, "O iki âdil kişi, o öldürülenin misli olarak, bir koyun veya bir sığır veya bir deve hükmünü verirler" şeklindedir. Binaenaleyh (......) ifadesindeki zamir, "misi" kelimesine râcîolup, "hedy" kelimesi de, zamirden haldir. Bu iki husus iyice anlaşıldığında, artık kim, vacib olanın hilkat (yaratılış) bakımından bir misil olduğu hususunda şüpheye düşebilir? Allah en iyi bilendir.
İkinci Mesele
Ayetteki (......) ifadesi, Cenâb-ı Hakk'ın (......) kelimesinin sıfatıdır. Zira (......) lâfzının (......) kelimesine izafeti, hakîkî (manevi) olmayıp, lâfzîdir. İfâdenin takdiri ise, (......) şeklindedir. Ancak ne var ki tenvîn, hafiflik olsun diye, hazfedilmiştir. Bunun bir benzeri de "Bu, bize yağmur verici bir buluttur" (Ahkaf, 24) âyetidir.
Üçüncü Mesele
Ka'be'ye, yüksek ve kare şeklinde olduğu için Ka'be' ismi verilmiştir Araplar, kare şeklinde olan her evi, Ka'be diye adlandırırlar. Ka'be lafzıyla, Harem'in tamamı kastedilmiştir. Çünkü kesme ve boğazlama işi ne Ka'be'nin içinde, ne de ona bitişik olarak yapılır.. Bunun bir benzeri ifâde de, Cenâb-ı Hakk'ın, "Sonra, varacakları yer Beyt-i Atîk'e müntehidir" (Hacc. 33) âyetidir.
Dördüncü Mesele
Kurbanın Ka'be'ye ulaşmasının manası, O'nun Harem'de kesilmesidir. Binaenaleyh, öldürülen avın misli, şayet diri olarak fakirlere verilirse, bu caiz olmaz... Aksine, o kimseye bunu, Harem-i Şerifte kesmesi vacib olur. Onu, Harem-i Şerifte kesmesi halinde de Şafiî (r.h): "O kimsenin bunu, Harem-i Şerifte tasadduk etmesi gerekir" dediği halde, Ebu Hanife (r.h): "O kimse bunu istediği yerde tasadduk eder" demiştir.
Şafiî bu kimsenin istediği yerde oruç tutabileceğini kabul etmiştir. Zira bu kimsenin tutmuş olduğu oruçta, Harem-i Şerif'in fakirleri için bir menfaat sözkonusu değildir.
Şafiî'nin delili şöyledir: Kesmek bizzat, elem ve acı vermektir. Binaenaleyh, bunun bir ibâdet sayılması caiz değildir. Aksine ibâdet, tâat, o hayvanın etinin fakirlere ulaştırılmasıdır. Binaenaleyh, Cenâb-ı Hakk'ın, "Kabe'ye ulaşmış bir kurbanlık olmak üzere..." ifadesi, bu kurbanlığın Harem ve Ka'be'nin ehline ulaştırılmasını gerektirir.
Ebu Hanife (r.h)'nin delili şudur: Kurban, Ka'be'ye ulaşınca, bu Ka'be'ye ulaşan bir kurbanlık hayvan olur. Binaenaleyh, böyle yapan kimsenin sorumluluktan kurtulmuş olması gerekir.
Bu Ceza Fakirleri Doyurma Veya Oruç Şeklinde de Olabilir
Daha sonra yüce Allah, "Yahud bir keffaret vardır ki, (bu da) yoksulu doyurmak, yahud bunun dengi bir oruç tutmaktır" buyurmuştur. Bu ifadeyle ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Nâfi ve İbn Amir, (......) lâfzını lâfzına muzaf kılarak şeklinde; diğer kıraat imamları ise, (......) lafzını, hem ref hem de tenvîn ile; (......) lâfzını ise tenvinsiz olarak merfu ile, (......) şeklinde okumuşlardır. Birinci kıraatin izahı şudur: Allahü teâlâ mükellefi, kurban, oruç tutmak ve fakirleri doyurmak gibi şu üç şey arasında muhayyer bırakınca, bu izafe yerinde ve güzel olmuştur. Buna göre sanki, "Bu, "hedy" ve oruç tutma keffâreti değil, fakirleri doyurma keffaretidir" denilmiştir. Böylece de keffâret, bu şeyler cinsinden olduğu için, izafet yerinde ve güzel olmuştur.
Ama bu kelimeyi tenvîn ile (......) şeklinde okuyanlara göreyse, bu kelime Hak teâlâ'nın, (......) kelimesine atfedilmiş olup, tut ifadesi de atf-ı beyan olarak kabul edilmiştir. Çünkü yedirme işi, keffâret demektir. Bu kıraate göre (......) kelimesi (......) lâfzına izafe edilmemiştir. Çünkü keffâret, doyurmak için değil ancak avı öldürmeden dolayı vacib kılınmıştır.
İkinci Mesele
Şafiî, İmam Mâlik ve Ebu Hanife (r.h), bu âyetteki (veya) kelimesinin tahyîr için olduğunu söylerlerken, Ahmed İbn Hanbel ve Züfer, bunun tertîb için olduğunu söylemişlerdir.
Birincilerin delili, "ev" edatı, asıl bakımından tahyîr ifâde eder. Bunun tertîb için olduğunu söylemek, ifâdenin zahirini terketmektir" şeklindedir.
Diğerlerinin delili de şöyledir: "Ev" lâfzı, bazan tahyîrmanası ifade etmeyebilir. Nitekim bu, "öldürülmeleri, ya asılmaları, yahud elleriyle ayaklarının çaprazvari kesilmesi..." (Maide, 33) âyetinde de böyledir. Zira bundan maksat, bu hükümlerden her birine, muayyen bir durumu tahsis etmektir. Böylece bu lâfzın, tertîb manasını ifade edebileceği de sabit olmuş olur.
Buna göre biz diyoruz ki, burada tertibin murad edildiğine, evet, delil delâlet etmiştir. Zira burada vâcib olan, Hak teâlâ'nın, "Ta ki bu sûretie o, ettiğinin vebalini tatmış olsun... Kim bir daha böyle yaparsa, Allah ondan intikamını alır" ifadelerinin delaletiyle de bunların, en ağırından en hafifine doğru meşru kılınmış olmasıdır. Tahyîr ise, bu sıralamaya ters düşer.
Bu görüşe şu şekilde cevap verebiliriz: Öldürülen avın mislini vermek, ceza bakımından, fakirleri doyurmaktan daha ağır değildir. Binaenaleyh, muhayyer bırakmak, mislinin vacib kılınması hususunda meydana gelen cezanın miktarı hususuna zarar vermez.
Üçüncü Mesele
Bir kimse, misli olan bir hayvanı öldürdüğü zaman, Şafiî (r.h), "bu kimsenin şu üç şey arasında muhayyer olduğunu" söylemiştir. Bu kimse isterse, ceza olarak mislini verir; isterse, para bakımından o mislin değerini tesbit eder, bu parayla yiyecek satın alıp, o yiyeceği tasadduk eder. İsterse de oruç tutar. Ama, misli olmayan ava gelince, bu kimse, şu iki şeyde, yani para bakımından o avın kıymetini tesbit edip, o parayla yiyecek alarak o yiyeceği tasadduk etmesi, veyahut da oruç tutması hususunda muhayyerdir. Bu anlatmış olduğumuz şeye göre, misli olmayan avın mislinin kıymetiyle, ancak yiyecek satın alınır. Ebu Hanife ve İmam Mâlik (r.h) ise, "Onun kıymetiyle yiyeceğin satın alınacağını" söylemişlerdir.
Şafiî'nin delili şudur: "Ne'am"dan olan misi, cezadır. Taam ise, bu cezaya bina edilmiştir. Binaenaleyh, fakirleri doyurma ile oruç tutmaya gerek kalmadığı gibi; doyurma ile, ceza olarak mislini ödemeye de gerek kalmaz. Hem, avın misline değer biçmek, avın bizzat kendisine değer biçmekten akla daha yatkın ve kolay gelir.
Ebu Hanife (r.h)'nin delili ise şudur: Telef olunanın mislini tazmin etmek vacib olduğu zaman, mümkün olduğu nisbette, başkasına değil, telef olunana itibar edilir. Fakirleri doyurmak ise, telef olunana bir misil olmak üzere vacib kılınmıştır. Binaenaleyh bu doyurmanın, telef olana göre takdir edilmesi gerekir.
Dördüncü Mesele
Âlimler, bu kıymet biçmenin nerede yapılacağı hususunda ihtilaf etmişlerdir. Bu cümleden olarak fakihlerin çoğu, bu kıymet biçmenin, avın öldürüldüğü yerde yapılacağı kanaatindedirler. Şabî ise, bu kıymet biçmenin Mekke'de, hem de Mekke'nin parasına göre olacağını söylemiştir. Çünkü bu, orada, Mekke'de keffâret olarak ödenecektir.
Beşinci Mesele
Ferrâ: (......) bir şeyin, cinsinden olmayan bir şeye denk olmasına; (......) ise (......) manasına gelir. Nitekim sen, yanında, başka bir köleye denk olan bir köle; veyahut da, başka bir koyuna denk olan bir koyun bulunduğu zaman, (......) dersin; ama, sen onun cinsinden kıymetni murad ettiğinde, ayın harfini meftuh kılarak ... (......)... dersin" demiştir. Ebu'l-Heysem ise, idl kelimesinin misl manasına, adl kelimesinin de "kıymet" manasına; adel kelimesinin ise, başka bir yüke denk ve ona eşit olan bir yük manasına olduğunu söylemiştir. Adl kelimesi, senin bir şeyi, cinsinden olmayan başka bir şey ile değerlendirmende. Zeccâc ve İbnu'l-Arâbî, adl ve idl kelimelerinin aynı manaya geldiklerini söylemişlerdir.
Hak teâlâ'nın, "oruç olarak..." kelimesi, temyiz olduğu için mansubtur. Nitekim sen, "Benim yanımda iki batman bal vardır""Benim yanımda, bir ev dolusu yonca vardır" dersin.. Bu ifadelerde aslolan ve kelimelerinin başına bir harf-i cerrinin getirilmesidir. Eğer (......) kelimesi zikredilmezse, sen bu kelimeyi mansub okursun, harf-i cerrinin getirilmesi halinde sen, dersin...
Altıncı Mesele
Şafiî (r.h)'ye göre, bu kimse, her "müdd"e karşılık bir gün oruç tutar. Bu, Atâ'nın görüşüdür. Ebu Hanife (r.h)'nin mezhebi ise, "Bu kimse, her yarım "sâ"ya mukabil bir gün oruç tutar" şeklindedir. Bu meselede aslolan, Ebu Hanife ile Şafiî'nin, orucun, bir günlük taam ile takdir edilmiş olduğu hususunda anlaşmış olmalarıdır. Ancak ne var ki, Şafiî'ye göre bir günlük taam bir "müdd" ile; Ebu Hanife (r.h)'ye göre ise, yarım "sâ" ile takdir edilmiştir. Biz bu hususu yemin keffâretinde de ele almıştık.
Yedinci Mesele
Fukahanın ekserisi, bu üç şeyden birini tayin etmek hususundaki muhayyerliğin, av hayvanını öldüren kimseye ait olduğunu iddia ederken, Muhammed İbn Hasen eş-Şeybâni (r.h) ise bunun, iki hakeme ait olduğunu söylemiştir. Cumhûr'un delili şudur: Allahü teâlâ bu avı öldüren kimseye üç şeyden birini, muhayyer olarak vacib kılmıştır. Binaenaleyh, avı öldüren kimsenin, bunlardan dilediğini seçme hususunda muhayyer olması gerekir. İmam Muhammed (r.h)'in delili ise şudur: Allah, bu muhayyerliği iki hakeme vererek, "buna içinizden adalet sahibi iki adam, şu veya bu şekilde hükmeder" buyurmuştur.
İmam Muhammed'in bu görüşüne şöyle cevap veririz: Âyetin takdiri, "...Öldürdüğü o hayvanın benzeri bir ceza veya yoksulları doyurmaktan ibaret olan bir keffâret, yahut da bunun dengi bir oruç tutmak..." şeklindedir. Adalet sahibi iki kişinin hükmettiği hususa gelince bu, ya kıymet ya da hilkat, yaratılış bakımından o hayvanın mislini belirlemektir.
Cenâb-ı Hak daha sonra, "Ta ki bu suretle o, ettiğinin vebalini tatmış olsun..." buyurmuştur. Bu ifadeyle ilgili iki mesele vardır:
Birinci Mesele
Vebal kelimesi Arapça'da, kendisinde bir ağırlık ve hoşlanılmayan bir durum bulunan şeyi ifade etmektedir. Bir otlak elverişsiz olduğu zaman, (......) denilir; su devamlı akmadığı zaman, mideye ağır gelen ve hazmedilemeyen yemeğe de, (......) denilir. Nitekim Allahü teâlâ da, biz, onu ağır (sert) bir yakalayışla yakaladık" (Müzzemmil. 16) buyurmuştur.
İkinci Mesele
Allahü teâlâ, bunu bir "vebal" diye ifade etmiştir. Çünkü O, bu kimseyi üç şey arasında muhayyer bırakmıştır. Bunlardan ikisi, malın noksanlaştırılmasını icab ettirir ki bu, insanın tabiatına ağırdır. Bu iki ceza, ya o hayvanın mislini ödemek ya da fakirleri doyurmaktır. Üçüncüsü ise, insanın bedenine eziyet vermeyi gerektirir. Bu, oruç tutmaktır. Yine bu da, insanın tabiatına ağır gelir. Buna göre, bu ifadenin manası, "Allahü teâlâ, avı öldüren kimseye, Harem-i Şerifte ve ihramlı iken av öldürmeden sakınsın diye, insanın tabiatına hepsi de ağır gelen bu üç şeyden birisini yapmayı vacib kılmıştır" şeklinde olur.
Daha sonra Cenâb-ı Allah "Allah geçmişi bağışladı. (Fakat) kim bir daha böyle yaparsa, Allah ondan intikamını alır. Allah azizdir, intikam sahibidir" buyurmuştur. Bu ifadeyle ilgili iki mesele vardır:
Birinci Mesele
Bu âyet hakkında iki görüş vardır:
1) Allah câhiliyye döneminde işlenmiş şeyleri ve İslamiyyet döneminde haram kılınmazdan önce işlenmiş şeyleri affeder.
2) Bu, ancak birinci öldürmede cezayı gerekli görüp ikinci defada cezayı vacib kılmayanların görüşüdür. Bunlar, "Onun bunu ikinci defa işlemesi, tasadduk ederek keffaret ödemesinden daha büyük bir suçtur. Binaenaleyh bu ifadeden murad şudur: "Allah ilk defada, cezayı yerine getirdiği için, o kimsenin geçen suçunu atfetmiştir. Ama o, bu suçu ikinci defa işlerse, onun bu günahının keffareti yoktur, aksine Allah ondan intikam alır" derler. Bu görüşün delili şudur: "Ayetteki, ifadesinin başındaki "fâ" harfi, fâ-i cezadır. Ceza da yeterli olan şey demektir. Binaenaleyh bu, bu intikamın, o günaha yeterli bir ceza olmasını gerektirir. Bunun yeterli oluşu ise, başka bir cezanın gerekli sayılmasına manidir. Bu durumda, o kimseye bir cezanın (keffaretin) vacib olmamasını gerektirir.
İkinci Mesele
Sibeveyh, âyetteki "(Fakat) kim bir daha böyle yaparsa, Allah ondan intikamını alır" ifadesi ile "Kâfir olanı da, az bir zaman faydalandıracağım" (Bakara, 126) ve "kim, Rabb'ine imân ederse, o korkmaz" (Cin, 13) âyetlerinde bir hazfin bulunduğunu ve bunun takdirini takdirinin şeklinde olduğunu söylemiştir. Netice olarak deriz ki: "Burada, fiilin, kendisinin haber olacağı bir mübtedanın takdir edilmesi gerekir. Bunun delili ise şudur: Fiitin bizzat kendisi ceza (cevab) olabilir. Bu durumda cevabın başına gelen harfi (fâ-i cezayı), o filin başına getirmeye ihtiyaç yoktur. Dolayısı ile fâ harfinin, o fiilin başına getirilmesi, lağiv (hata) olur. Ama bu fiilden önce, mukadder (mahzûf) bir mübtedanın olduğunu söylersek, o zaman ceza (cevab) olan cümleyi şart cümlesine bağlaması için, onun başına bir fâ harfini getirme ihtiyacı duyarız. Binaenaleyh burada fâ'nın gelmesi bir lağiv olmaz." Allah en iyi bilendir.
İhramlıya Deniz Avı Mubah, Kara Avı Haramdır
96. Âyetin Tefsiri
"Deniz avı ve yiyeceği siz ve yolcular için bir fayda olmak üzere, sizlere helâl kılındı. İhramda bulunduğunuz müddetçe ise, kara avı size haram kılındı. Huzuruna vanp toplanacağınız Allah'tan ittikâ edin, korkun".
Cenâb-ı Allah, "Deniz avı ve onu yemek, sizin için ve yolcu için bir fayda olmak üzere, sizlere helâl kılındı" buyurmuştur ki bu ifade ile ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Buradaki "av"dan murad, avlanılan şeydir. Denizden avlanılan hayvanların hepsi üç cinstir:
a) Balık olup onun bütün çeşitleri helâldir.
b) Kurbağalar olup onun her çeşidi haramdır.
c) Alimler bu iki cinsin dışında kalanlar hususunda ihtilaf etmişlerdir. Bu babdan olarak, Ebu Hanife (r.h), bu kısmın haram olduğunu; İbn Ebî Leyla ve ekseri âlimler helâl olduğunu söylemişler ve bu hususta, bu âyetin umûmî olan manasına sarılmışlardır. Âyette geçen, "deniz" kelimesinden murad, bütün sular ve nehirlerdir.
Deniz Avı ve Yiyeceği
Allahü teâlâ, deniz yiyeceğini deniz avına atfetmiştir. Atıf, matuf ile ma'tufun aleyhin ayrı ayrı şeyler olmasını gerektirir. Alimler bu hususta şu izahları yapmışlardır:
1) Ebu Bekir es-Sıddîk (radıyallahü anh)'in zikrettiği izah olup en güzeli de budur. Buna göre, "av", diri iken bir tuzak ile avlanılan hayvanlar; yiyecek ise, yakalamak için herhangi bir çareye başvurmaksızın, denizin dışarı attığı veya suyun çekilmesi ile ortada kalan hayvanlardır. İşte bu konuda söylenenlerin en doğrusu budur.
2) "Deniz avı", taze olan "yiyeceği" ise, tuzlu olan (yani salamura yapılan)dır. Çünkü denizin yiyeceği, bayatlayınca ona artık "av" denemez. Bu, Sa'îd Ibn Cübeyr, Sa'id Ibn el-Müseyyeb, Mukâtil ve en-Nehai'nin görüşü olup zayıftır. Çünkü tuzlu olan şey, işin başlangıcında hem taze olmuş olur, hem de "av" olur. O zaman da âyetteki atıf, lüzumsuz bir tekrar olmuş olur.
3) Avlanma, bazan yemek için, bazan da yeme dışında, meselâ inci elde etmek için istiridye, kemikleri ve dişlerinden istifâde etmek için bazı deniz hayvanlarının avlanması gibi, başka bir gaye için olur. Dolayısıyla, deniz avı ile denizin yiyeceğinden yeme, birbirinden farklı şeyler olmuş olur. Allah en iyi bilendir.
Üçüncü Mesele
Şafiî (r.h), denizde ölüp de suyun yüzüne çıkan balıkların helâl olduğunu; Ebû Hanîfe (r.h) ise haram olduğunu söylemiştir.
Şafli'nin delili hem Kur'an, hem de hadistir.Kur'an'dan delili şudur: Yenilebilecek her şeye “ta'am” (yiyecek) denir.Binaenaleyh bu balıkların da, ayetteki “Denizin avı ve yiyeceği... sizlere helal kılındı” ifâdesinden dolayı helâl olması gerekir. Şafiî'nin hadisten delili de, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, deniz hakkındaki Şafiî'nin delili hem Kur'ân, hem de hadistir. Kur'ân'dan delili şudur: Yenilebtlecek herşeye "ta'âm" (yiyecek) denir. Binâenaleyh bu balıkların da, âyetteki "Denizin avı ve yiyeceği... sizlere helâl kılındı hadisden delili de, Hazret-i Peygamber "onan suyu temiz ve meytesi (ölüsü)de helâldir" Ebu Davûd, Tchuvt, 41 (t/21). şeklindeki sözüdür.
Dördüncü Mesele
Âyetteki "yolcular için.." tabiri, "Deniz avı, sizin mukîm ve yolcu olanınız için helâl kılındı. Binâenaleyh taze olanı mukîm, tuzlu (salamura) olanı ise yolcu içindir" mânasına gelir.
Beşinci Mesele
Âyetteki (......) kelimesinin mansub oluşu hususunda, şu iki izah yapılmıştır:
a) Zeccac: "Bu kelime, te'kid için olan mef'ûl-ü mutlak oluşundan dolayı mansub kılınmıştır. Fakat başta (sizin için helâl kılındı) denilince, bu fiil, ifadesinin, in'am edilen bir şey olduğuna delil olur. Bu tıpkı, "Size, anneleriniz haram kılındı" (Nisa, 23)denilince, bu ifâdenin, bu hükmün onlara yazılmış olduğuna bir delil olması gibidir. Binâenaleyh Allahü teâlâ burada, "Allah'ın üzerinizde bir farzı olarak..." (nisa. 24) buyurmuştur" demiştir.
b) Keşşaf sahibi ise: "Bu kelime, mefûl-ü leh olduğu için mansubtur, yani "Size, sizi faydalandırmak için bunlar helal kılındı" demektir" demiştir.
Sonra Cenâb-ı Hak, "İhramda bulunduğunuz müddetçe ise. Hara avı size haram kılındı" buyurmuştur. Bu ifâde ile ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Yüce Allah, ihramlı kimsenin avlanmasının haram olduğunu bu surede üç yerde zikretmiştir
1) "İhramlı olduğunuz halde avlanmayı helal saymamak şartı ile... İhramdan çıktığınız vakit, avlanın" (Maide, 1-2);
2) "İhramlı bulunurken av öldürmeyin" (Maide. 95) ve
3) "İhramda bulunduğunuz müddetçe iser kara avı size haram kılındı" (Maide, 96) âyetleridir.
İkinci Mesele
Deniz avı, sadece suda yaşayandır. Ama, sadece karada yaşayan ile, bazan karada bazan denizde yaşaması mümkün olanlara gelince, bütün bunların hepsi kara avıdır. Buna göra kaplumbağa, yengeç, kurbağa ve su kuşu, işte bütün bunlar kara avı sayılır. Dolayısıyla ihramlı iken bunları öldürene, âyette bahsedilen ceza gerekir.
İhramlı Olmayanın Avladığından, İhramlı Yiyebilir mi?
Müslümanlar ihramlı kimsenin av avlamasının haram olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Ama, ihramlı olmayan kimsenin avladığı avın ihramlı kimseye helal olup olmadığı hususunda ihtilâf etmişlerdir. Bu hususta dört görüş ileri sürülmüştür:
a) Hazret-i Ali, Ibn Abbas, İbn Ömer, Saîd İbn Cübeyr ve Tavusun görüşüdür. Bunu Sevrî ve İshâk zikretmiş olup, buna göre o kimseye her halükârda bu haramdır. Onlar bu hususta Cenâb-ı Hakk'ın "İhramlı bulunduğunuz müddetçe ise, kara avı size haram kılındı" âyetine dayanmışlardır. Bu böyledir, zira "kara avı" ifâdesine, ihramlı olanın da olmayanın da avladığı avlar dahildir. İşte bütün bunlar da kara avı demektir. Ebû Dâvûd, Sünen'inde Humeyd et-Tavil'den, onun da İshâk İbn Abdullah İbn el-Hars'den, onun da babasından rivayet ettiğine göre babası şöyle demiştir: "Abdullah İbnu'l-Hars, Hazret-i Osman'ın Taif'deki temsilcisi idi.. Böylece el-Hars. Hazret-i Osman'a bir yemek hazırlattı ve o yemeğe bıldırcın, keklik ve diğer yabani kuşların etinden koydu... (Yemek hazır olunca) Hazret-i Osman, Ali İbn Ebi Tâlib (radıyallahü anh)'e haber yolladı. Haberci Hazret-i Ali'nin yanına gelip daveti ona ulaştırdı. O da gelince, Hazret-i Ali'ye: "Ye!" dediler. Bunun üzerine Hazret-i Ali, "Bize, helal olan bir azık, yiyecek yedirin; zira biz ihramlıyız" der. Sonra yine Hazret-i Ali (radıyallahü anh), içinizden Eşça Kabilesi'ne mensub kimse varsa Allah için söylesin; "Biliyor musunuz ki bir adam, Resûlullah ihramlı iken Resûlullah'a yabani eşek eti hediye etmiş fakat o bunu yemekten geri durmuştu" der. Bunun üzerine de orada bulunanlar, "Evet haklısın.." dediler.
b) "Avın eti, ihramlının kendisinin onu avlamamış olması ve kendisi için avlanmamış olması şartıyla, ihramlıya helâldir." Bu, Şâfiî (r.h)'nin görüşüdür. Onun bu husustaki delili Ebû Davud'un Sünen'inde Cabir (radıyallahü anh)'den rivayet ettiği şu hadistir: Cabir (radıyallahü anh) demiştir ki: "Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şöyle dediğini duydum: "Onu siz avlamadıkça veya sizin için avlanmadıkça, kata avı(nın eti) size helâldir" Ebu Davûd. Mendsık, 41 (11/171).
c) "Eğer bir av onun yardımı ve göstermesi olmaksızın, ihramlı içinavlanırsa, bu avın eti ona helâldir." Bu Ebû Hanife (rh)'nin görüşüdür. Ebû Katade'den rivayet edildiğine göre o, ihramlı arkadaşları arasında ihramsız iken, bir yabanî eşek avlar. Bunun üzerine arkadaşları, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e bunu sorunca, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "Siz ona, bu avı gösterdiniz mi? ona avında yardım ettiniz mi?" dedi. Onlar, "Hayır" deyince, "o avın etinden daha birşey kaldı mı?" demiştir ve böylece, ihramlı işaret etmediği ve yardım etmediği zaman, o avın ihramlıya mubah olması gerektiğini veciz bir şekilde ifâde etmiştir.
Bil ki bu iki görüş, Kur'ân'ın umûmî hükmünün, haber-i vâhid ile tahsis edilmesine dayanıp ondan dallanır. Hele ikinci görüş son derece zayıftır.
Sonra Cenâb-ı Hak, "Huzuruna varıp toplanacağınız Allah'dan İttikâ edin, korkun" buyurmuştur. Bundan maksad, "insan taata devam etsin, günahtan da kaçınsın" diye bir tehdid ifâde etmektir.
Kabe ve Onunla İlgili İbadetlerin İnsan Toplumunu Ayakta Tutması
97. Âyetin Tefsiri
"Allah Kabe'yi, o Beyt-i Haram'ı, o haram ayı, kurbanı ve (onların) boyunlarındaki gerdanlıkları, İnsanlar için kendisi ile ayakta durulan birşey yaptı. Bu da Allah'ın, göklerde ve yerde olan şeyleri bildiğini ve Allah'ın her şeyi hakkıyla bilici olduğunu sizin de bilmeniz içindir".
Bil ki bu âyetin, daha önceki âyetlerle münasebeti şu şekildedir: Allahü teâlâ, önceki âyette, ihrama girmiş olan kimseye avlanmayı haram kılmıştı. Bundan dolayı Harem-i Şerîf bölgesinin, vahşî hayvanların ve kuşların emniyeti için bir vesile olduğu gibi, insanların âfetlerden ve korku verici şeylerden emin olmalarının; dünya ve âhirette, hayırlar ile mutlulukların meydana gelmesinin sebebi olduğunu beyân etmiştir. Bu ifâde hakkında birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
İbn Âmir (......) kelimesini elifsiz olarak (......) şeklinde okumuştur. Bu kıraatin mânası, onun insanların işlerini son derece mükemmel bir şekilde ıslah edici olduğunu ifâde etmektir. Bu, "Dimdik ayakta duran bir din... "(Enam, 161) âyetinde olduğu gibidir. Diğer kıraat imamları ise, bu kelimeyi elifli olarak okumuşlardır. Biz bu meseleyi, Nisa sûresinde uzunca anlatmıştık.
İkinci Mesele
(......) fiili hakkında iki görüş vardır:
1) Bu, "Beyan etti, hükmetti" mânasındadır.
2) Bu, "kıldı, oldurdu, ..haline getirdi" mânasındadır.
Birincisi, emretmek ve tarif edip anlatmak yoluyla olur.
İkincisi de ona saygı duyup, yaklaşmaları için, insanların kalblerinde, bunun sebeplerini yaratmakla olur.
Ka'be'nin Dildeki Manası
Kabe, yüksek olduğu için "Kabe" diye isimlendirilmiştir. Nitekim genç kızın, memesi tomurcuklanıp biraz büyüdüğü zaman o kıza, (......) ve (......) denilir. İnsanın topuğuna da, bacaktan dışarı taştığı için (......) diye isimlendirilir. İşte (......) ismi dünyada yücelip, şanı-şöhreti arttığı için, Kabe bu isimle isimlendirilmiştir. Bundan ötürü Araplar, işi büyüyen, şanı artan kimse için, "falancanın topuğu yükseldi" derler.
Ka'be'nin Toplumu Ayakta Tutması İzahı
Âyetteki "İnsanlar için, kendisi ile ayakta durulan birşey.." tabirine gelince, bunun aslı (......)'dur. Çünkü bu (kalktı) fiilindendir. Bu kelimenin mânası, kendisi sayesinde işlerin düzeldiği şeydir. Sonra müfessirler, "Kâbe"nin, insanlar için bir "kıyam" (işlerin düzelme sebebi) olması hususunda birkaç izah zikretmişlerdir:
1) Mekkeliler, bütün yıl boyunca ihtiyaç duyacakları şeyin satın alabilmeleri için, diğer beldelerin insanlarının kendilerine gelmelerine muhtaç idiler. Çünkü Mekke ne hayvancılık, ne de ziraat yapılabilecek, küçük bir belde idi. İnsanların ihtiyaç duydukları şeyler, orada pek az bulunurdu. İşte bundan ötürü, Cenâb-ı Hak, insanların kalbinde, Kabe'ye karşı bir saygı ve sevgi yaratmış, bundan dolayı diğer insanlar Kabe'yi ziyaret etme arzusunu duymuşlardır. Bu sebeple, ticaret için uzak ülkelerden, oraya seyahat etmişler, arzu duyulan ve istenilen herşeyi oraya getirmişlerdir. Binâenaleyh bu durum, çeşitli nimetlerin Mekkelilere akmasına bir vesile ve sebep olmuştur.
2) Araplar, birbirleri ile savaşıyor ve birbirlerine baskınlar yapıyorlardı, ancak Harem Bölgesinde bunu yapmıyorlardı. Çünkü Harem'de bulunanlar, hem canlan, hem de malları hususunda emniyette bulunuyorlardı. Hatta öyle ki bir kimse babasının veya oğlunun katili ile Harem Bölgesinde karşılaşsa, ona ilişmezdi. Hatta birisi en büyük suçu işleyip, Harem Bölgesine iltica etse, ona da ilişilmezdi. İşte bundan ötürü Cenâb-ı Allah, "Çevrelerinde İnsanların zorla (yakalanıp) kapılmakta olmasına rağmen, (Mekke'yi) korkusuz (bir yer) yaptığımızı onlar görmediler mi?" (Ankebût, 67) buyurmuştur.
3) Mekkeliler, Kabe (Beytullah) sebebi ile, Allah'ın halkı, has dostları ve Kıyamete kadar bütün insanların efendileri olmuşlardır. Öyle ki herkes onlara yaklaşmak ister ve onlara saygı duyar.
Allahü teâlâ, Kabe'yi, dinî bakımdan da insanlar için bir "kıyam" kılmıştır. Çünkü orada büyük ibadetler ve şerefli taatlar yapılmaktadır. Hak teâlâ işte bu ibadetleri, günahların bağışlanması, manevî derecelerin artması ve şerefin çoğalması için bir sebep ve vesile kılmıştır.
Bil ki âyet-i kerîmenin bu mânaların hepsine birden hamledilmesi uzak bir ihtimal değildir. Çünkü hayatın kıvamı, ya menfaatların çokluğu ile olur, ki bu bizim zikrettiğimiz ilk izah şeklidir, ya zararları defetme ile olur ki bu da ikinci izahdır; yahut makam ve mevkiler elde etmekle olur, bu üçüncü izahdır; yahut da dinî faydalar elde etme ile olur ki, bu da dördüncü izah şeklidir. İşte Kabe, bu dört şeyin hepsinin de meydana gelmesi için bir sebep olup, hayatın kıvamının (ayakta kalabilmesinin) de ancak bu dört şeyle olduğu sabit olunca, Kabe'nin insanların ayakta kalabilmelerinin (hayatlarını sürdürebilmelerinin) bir sebebi olduğu sübût bulur.
Beşinci Mesele
Âyetteki "İnsanlar için, kendisi ile ayakta durulan " ifâdesindeki, "insanlar"dan maksad, bazı insanlardır ki, bunlar da Araplardır. Bu mecazî ifâde güzel ve yerinde olmuştur. Çünkü her belde halkı, "insanlar şunu yapıyorlar, şöyle şöyle ediyorlar" dedikleri zaman, bununla sadece kendi beldelerinin halkını kastederler. İşte bu sebepten ötürü Araplara, ifâde tarzlarına uygun olarak, bu şekilde hitap edilmiştir.
İnsan Hayatını Yükselten Şeair
Bil ki bu âyet-i Kerime, Allahü teâlâ'nın şu dört şeyi, insanların "kıvamı" ve "kıyamı" için bir sebep kıldığını göstermekledir:
a) Kabe ki, biz onun, insanların "kıyam"ı için sebep oluşunun mânasını anlatmıştık.
b)Haram Aylar: Bunların, insanların "kıyam"ının sebebi olmasının mânası şudur: Araplar diğer aylarda biribirlerini öldürüyorlar ve biribirlerine baskınlar düzenliyorlardı. Haram aylar girdiği zaman ise, korku ortamı kayboluyor ve rahatça yolculuk ve ticaret yapabiliyorlar, hem canları, hem de malları hususunda emin oluyorlardı. Böylece de, haram aylarda, bütün bir yıl boyunca kendilerine yetecek kadar erzak ve yiyecek tedârik ediyorlardı. Buna göre eğer, haram aylara hürmetleri olmasaydı, hepsi açlık ve kıtlıktan helak olur, ölürlerdi. İşte böylece haram aylar, onların dünyevî geçim ve hayatları için bir "kıyam" (ayakta durma ve devam etme) sebebi olmuş olur. Bu yine, haccın menasikini yerine getirebilme suretiyle, büyük bir ecir elde etmeye de vesiledir.
Bil ki Hak teâlâ bu âyette, "Haram Ay" ifâdesi ile, haram olan dört ayı kastetmiştir. Fakat bu haram ayları müfred lafız ile ifâde etmiştir. Çünkü burada, kelime cins isim olarak kullanılmıştır.
c) Kurban ki bu da insanların "kıyâm"ı için bir vesile olmuştur. Çünkü hedy (kurban), Kabe'ye hediye gönderilen, orada kesilen ve eti fakirlere dağıtılan şeydir. Böylece bu, onu kesip hediyye eden için bir ibadet, fakirlerin hayatının devam etmesine de bir vesile olmuştur.
d) (O kurbanların) boyunlarındaki gerdanlıklar (kurban olduğunu gösteren süsler): Bunların insanlar için bir "kıyam" olmasının izahı şöyledir: Haram aylarda Kabe'ye yönelen insana, hiç kimse ilişmezdi. Ama bir kimse beraberinde, bir kurban olduğu halde Kabe'ye yönelse, hem onu hem de kendisini Harem'in ağaçlarının kabuğu ve dalı ile süslese, kılâdelendirse, yine ona hiç kimse sataşmazdı.. Öyle ki Araplardan biri, boynuna bu emarelerden biri takılmış olan bir kurbana rastlasa, o kimse acından ölse dahi, o hayvana kesinlikle dokunmazdı.. Bu kurbanın sahibine de sataşılmaz, ilişilmezdi. Bütün bunlar Allah'ın onların kalbine, Beyt-i Haram'a karşı bir saygı ve sevgi hissini koymasından dolayı olmaktadır.. Binâenaleyh, Kabe'ye yönelmek ve ona yaklaşmak isteyen herkes, bütün afet ve korkulardan berî ve emin olmuş olur. Demek ki Cenâb-ı Hak, Kabe'yi, insanlar için bir kıyam yeri, hayatın devamı için bir vesile kılınca bundan sonra şu üç şeyi, yani haram ayı, kurbanı ve gerdanlıkları zikretmiştir. Çünkü bu üç şey, Beyt-i Haram'a nisbetleri sebebiyle, insanların maişetlerinin temin edilmesinin sebebi olmaktadırlar. Böylece bu, Kabe'nin ululuğuna, büyüklüğüne ve son derece şerefli, olduğuna bir delil olmuş olur.
Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Bu da, Allah'ın, göklerde ve yerde olan şeyleri bildiğini ve Allah'ın her şeyi hakkıyla bilici olduğunu sizin de bilmeniz içindir" buyurmuştur.
Bu ifâdenin mânası şudur: Allahü teâlâ, ezelde, Arapların tabiatının gereğinin, öldürmeye ve baskınlar yapmaya ihtiras ve şiddetli tutku olduğunu; şayet, onlardaki bu hal devam ederse, ihtiyaç hissettikleri geçimlerini temin etmekten aciz olacaklarını ve bu durumun, onların tamamıyla yok olmasına, köklerinin kesilmesine sebep olacağını bildiği için, işte bu hususta çok güzel bir tedbir almıştır ki, bu da şudur: Allah onların kalblerine Kabe'ye ve orayla ilgili emirlere ve menâsike saygı duyma konusunda, çok güçlü bir duygu ve inanç yerleştirmiştir. Böylece de bu, Haram beldede ve haram ayda, emniyetin meydana gelmesine bir vesile olmuştur. Binâenaleyh, bu beldede ve bu ayda emniyet meydana gelince onlar, bu ayda ve bu yerde, kendisine ihtiyaç duydukları şeyleri elde edebilmişler ve geçimleri de böylece istikrar bularak yerine oturmuştur. Böyle bir tedbirin, ancak Allahü teâlâ'nın, ezelde bütün malûmatı, onların küllî olanını, cüzî olanını bitmesiyle mümkün olacağı malûmdur. Öyle ki Allah, şerrin, Arapların karakterlerine baskın çıktığını, bunun onların yok olmasına, nesillerinin tükenmesine sebebiyet vereceğini, bunu savuşturmanın da ancak şu latif yolla mümkün olacağını bilmiştir. Bu yol da, onların kalplerine, Kabe'ye karşı sevgi ve saygı hissini atmak, yerleştirmektir. Böylece bu, bazı yerlerde ve bazı zamanlarda emniyetin tahakkuk etmesine bir sebep oluvermiştir. Keza, onların maişet ve hayatları, bu yerde ve bu zamanda istikrarlı olup rayına oturmuştur.
İşte bu, kelâmcıların, Allahü teâlâ'nın âlim olduğu hususunda kendisine tutundukları delilin aynısıdır. Zira kelâmcılar şöyle demektedirler: Cenâb-ı Hakk'ın fiilleri, iyice muhkem, alabildiğine sağlam ve bütün varlıkların maslahat ve faydasına da elverişlidir. Böyle olan herkes ise, âlimdir. Bazı zamanlarda ve bazı yerlerde, emniyetin meydana gelmesine sebep olsun ve böylece de hayatlarını kazanıp sürdürebilsinler diye, Arapların kalplerine Kabe'ye karşı saygı hissini atmanın, son derece sağlam ve muhkem bir fiil olduğu malûmdur. Böylece bu husus, âlemin yaratıcısı olan Hak Subhânehu ve Teâlâ'nın, bütün malûmatın âlimi ve bilicisi olduğu hususunda kahir, ezici bir delil ve apaçık bir hüccet olmuş olur. İşte bu nedenle Cenab-ı Hak, "bilmeniz içindir..." demiştir. Yani, bu latîf tedbir "Hakkında tefekkür edip, böylece de bunun çok hoş bir tedbir, sağlam ve muhkem bir fiil olduğunu bilmeniz içindir." Böylece sizler, işte Allah'ın, göklerde ve yerde olan şeyleri bildiğini anlamış olursunuz. Sonra siz bunu anladığınız zaman, Allahü teâlâ (c.c)'nın ilminin, kadîm, ezelî ve vacibu'l-vücûd bir ilim olduğunu da anlamış olursunuz. Böyle olan bir ilmin ise, sadece bazı şeylere mahsus olması imkânsız olur. Bu sebeple de, O'nun ilminin bütün malûmata taalluk etmesi gerekir. İlim böyle olunca da, Allahü Teâlâ bütün malûmatın alimi olmuş olur. İşte bu sebeple Cenâb-ı Hak, "Ve Allah'ın her şeyi hakkıyla bilici olduğunu..." buyurmuştur. Öyleyse bu durumda, bu tertip ne kadar güzeldir! Hamdolsun Allah'a ki, bizi hidâyetiyle buna iletti. Eğer Allah bize hidâyet etmeseydi, kendiliğimizden bunun yolunu bulamazdık.
98. Âyetin Tefsiri
"Allah'ın azabının çok şiddetli (bununla beraber) Onun, hakikaten çok bağışlayıcı ve merhamet edici olduğunu biliniz".
Allahü Teâlâ, kullarına olan çeşitli rahmetlerinden bahsedince, bundan sonra kendisinin, "cezası çok çetin olan" birisi olduğunu belirtmiştir. Çünkü insan, ancak ümidle ve korkuyla tamam olabilir. Nitekim Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) "Mü'minin korkusuyla ümidi tartılacak olsa, mutlaka bunlar denk olurlar" Keşfu'l-Hafâ, 11/166. buyurmuştur. Cenâb-ı Hak, böyle olduğunu belirtmesinin hemen peşinden rahmetine delâlet eden şeyi getirmiştir ki, bu da O'nun "Gafur ve Rahîm" olmasıdır. Bunun böyle olması da, rahmet tarafının daha galip geldiğine delâlet eder. Çünkü Cenâb-ı Hak, biraz önce, çeşitli rahmet ve kereminden bahsetmiş, bunun peşinden azabının çetin olduğunu belirtmiş, bunun akabinden de rahmet ile ilgili vasıflardan ikisini zikretmiştir ki, bu da O'nun Gafur ve Rahîm olmasıdır. Bu da, şu önemli inceliğe dikkat çekmek içindir: İlk yaratma ve îcad, Cenâb-ı Hakk'ın rahmetinden dolayıdır.. Görünen odur ki akibet, sonuç da yine O'nun rahmetine göre olacaktır.
99. Âyetin Tefsiri
"Peygamberin üzerinde tebliğden başka (hiçbir vazife) yoktur. Allah, neyi açıklar ve neyi gizlerseniz bilir".
Bil ki, Cenâb-ı Hak "Allah, cezası pek çetin olandır... ve Allah, Gafur ve Rahim'dir" (Mâide, 98) ifadesiyle korkutma ve sevindirmeyi önce zikredince, bunun peşinden de, "Peygamberin üzerinde tebliğden başka (hiçbir vazife) yoktur" ifâdesini getirmiştir. Yani, "O, tebliğ ile mükelleftir; tebliği yerine getirdi mi mesuliyetten kurtulur ve gerisi size kalmış olur. Ben, sizin açıkladıklarınızı da gizlediklerinizi de biliyorum. Eğer muhalefet ederseniz, biliniz ki, Allah'ın cezası şiddetlidir; ama itaat ederseniz, yine şunu da biliniz ki, Allah Gafur ve Rahîm'dir.
Maddî ve Manevî Pislik Hakkında
100. Âyetin Tefsiri
"De ki: "Murdarla -temiz murdarın çokluğu hoşunuza gitse de- bir olmaz..Onun için ey selim akıl sahipleri, Allah'dan korkun. Olur ki kurtuluşa erersiniz".
Bil ki Allahü teâlâ, "Allah'ın azabının çok şiddetli (bununla beraber). Onun hakîkaten çok bağışlayıcı ve merhamet edici olduğunu bitiniz" (Mâide. 98) sözü ile, günahdan alıkoyup taata teşvik edince, bunun peşisıra, "Peygamberin üzerinde tebliğden başka (hiçbir vazife) yoktur" (Maide. 99) buyurmuş, daha sonra da taata teşvik ve günahdan uzaklaştırma için, "Allah, neyi açıklar ve neyi gizlerseniz bilir" (Maide 99) buyurmuştur. Müteakiben de, bir başka çeşid taata teşvik ve günahdan uzaklaştırma getirmiş ve "De ki: "Murdar (pis) ile temiz bir olmaz" buyurmuştur. Bu böyledir. Çünkü pis veya temiz olan şey iki çeşittir:
1) Maddî olan... Bu, herkesin görebildiği ve belli olan çeşittir.
2) Manevî olan... Manevî pisliklerin en habîsı, cahillik ve günah; manevî temizlerin en temizi de, Allah'ı bilmek (marifetullah) ve O'na itaattir. Çünkü kendisine necaset (pislik) bulaşmış olan cisim, fıtrat-ı selime sahibi insanlara göre "pis" olur. Aynı şekilde "Allah'ı bilmeme" ve "Allah'a taattan yûz çevirme" sıfattan alan ruhlar da, kâmil ruhlara göre "pis"tir. Ama Allah'ı bilen ve Allah'ın hizmetine ibâdetine devam eden ruhlar, ilâhî marifet nurları ile aydınlanırlar ve temiz mukaddes ruhlara yakınlık ile neşelenirler.
Aynı şekilde cisimler alemindeki pis ile temiz de bir değildir. Yine aynı şekilde ruhani (manevi) âlemdeki pisler ile temizler de aynı değildir. Hatta bu ikisinin birbirinden ayrı oluşu ruhanî âlemde daha şiddetlidir. Çünkü maddeten pis olanın pisliğinin zararı, az ve önemsizdir. Yine maddeten temiz olanın temizliğinin faydası da sınırlıdır. Fakat manen pis olanın pisliğinin zararı, son derece büyük ve ebedîdir. Yine manen temiz olanın temizliğinin faydası, büyük ve ebedîdir ki bu da, âlemlerin Rabbi Allah'a yaklaşıp, mukarreb meleklerin zümresine katılmak; peygamberler, sıddîklar, şehidler ve sâlihlerle arkadaş olmaktır. Böylece bu âyet, taata teşvik ve günahdan uzaklaştırmanın en kuvvetli ifâdelerinden birisi olur.
Sonra Cenâb-ı Allah, "Murdarın (pis olanın) çokluğu hoşunuza gitse de..." buyurmuştur. Yani, "Rûhânî (manevi) âlemde pis olan şey, maddî âlemde bazan temiz, kıymetli ve lezzetli görünebilir. Fakat onun kıymetli görünmesi, lezzetli olması ve elde edilmesi, Yüce Allah'ın "Baki olan iyi ameller, Rabbinin nezdinde sevapça daha hayırlıdır" (Meryem, 77) buyruğu ile işaret ettiği ebedî, devamlı ve bakî saadetlerden mahrum olmaya sebep olur. Durum böyle olunca, pis olanın çok olması, fazlalığı seni hayrete düşürse bile, marifet, muhabbet, taat, ruhanî mutluluk ve rabbânî kerametlerle (ikramlarla) sevinmek demek olan tayyibâta (temiz-güzel şeylere) denk olması imkânsızdır.
Cenâb-ı Allah taata teşvik eden ve günahdan sakındıran birçok şey söyleyince, peşisıra bunları te'kîd eden bir hususu ekleyerek "Onun için, ey selim akıl sahipleri, Allah'dan korkun, olur ki kurtuluşa erersiniz" buyurmuştur. Bu, "Bunca açık seçik izahlardan, kuvvetli tariflerden sonra, artık Allah'dan korkun, O'na muhalefet etmeye yeltenmeyin. Böylece, hiç şüphesiz dünyevî ve dini gayelerinizi elde edersiniz" demektir.
Allah'ın Meakût Bıraktığı İşleri Kurcalamayın
101. Âyetin Tefsiri
"Ey iman edenler, eğer size açıklanırsa ve siz onları Kur'ân nazil olurken sorup da hükmü kendinize açıklandığında fenanıza gidecek şeyleri sormayın. Allah o şeyleri atfetmiştir. Allah gafur ve halimdir".
Allah, "Ey İman edenler, eğer size açıklanırsa... fenanıza gidecek şeyleri sormayın" buyurmuştur. Bu âyetle ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Bu âyetin, daha önceki âyetlerle münasebeti hususunda şu izahlar yapılmıştır:
a)Allahü teâlâ, "Peygamberin üzerinde tebliğden başka (hiçbir vazife) yoktur" buyurunca sanki şöyle demiştir: "Resulün size tebliğ ettiği şeyi alınız ve O'na uyunuz. Resulün size tebliğ etmediği şeye gelince, o hususları sormayın ve o tarafa girmeyin. Çünkü eğer mükellef tutulmadığınız bir şeye dalar ve sorarsanız, bu yersiz davranışınız yüzünden, çoğu kez size ağır ve güç gelecek olan şeyler (hükümler) ile mükellef tutulursunuz."
b) Yüce Allah "Peygamberin üzerinde tebliğden başka (hiçbir vazife) yoktur" buyurmuştur ki bu tebliğden murad, O'nun peygamber olduğunu söylemesidir. Şüphesiz ki kâfirler işi sarpa sardırmak maksadıyla, birtakım mucizelerin zuhur etmesinden sonra, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'den daha başka mucizeler göstermesini istiyorlardı. Nitekim Allahü teâlâ bu hususu, "Onlar dediler ki: "Biz sana, bizim için şu yerden bir pınar akıtmadıkça, yahut hurmalıklardan, üzümlüklerden bir bahçen olup, aralarından şarıl şarıl ırmaklar akıtmadıkça... sana İnanmayız.." De ki: "Fe sübhanellah!. Ben, Allah'ın resulü bir İnsandan başkası mıyım ki" (Isrâ, 90-93) diye anlatmıştır. Buna göre mâna, "Ben, risâleti, ilâhî kanun ve hükümleri size ulaştırmakla emrolunmuş bir peygamberim. Allahü teâlâ, peygamberliğimin doğruluğunu gösteren pek çok mucize ortaya koyarak, deliller ikâme etmiştir. Artık bundan sonra fazlasını istemek, artık tehakküm babından olup hükümde haddini bilmemek olur. Bu da benim gücüm dâhilinde değildir. Olur ki onları izhar etmek sizin canınızı sıkar. Meselâ keyfi olarak istedikleri o mucizeler izhar edilseydi, bundan böyle Resule muhalefet eden herkes dünyada hemen peşin cezayı hakederdi. Sonra mü'minler de, kâfirlerin Resûlullah'dan öyle birtakım şeyler istediklerini işitince, belki de kalplerinden "keşke bunlar gösterilse" diye bir meyil duyarlardı. Onlar bu âyetten, bunu arzu etmenin uygun olmadığını anladılar. Zira çoğu kez bu tür mucizelerin zuhur etmesi, onları üzen bir duruma yol açabilirdi.
c) Bu âyet, Hak teâlâ'nın "Allah neyi açıklar, neyi gizlerseniz bilir" (Maide, 99) âyetine bağlıdır. Buna göre mâna, "işleri oldukları hal üzere (zahirine göre) bırakınız ve onların gizli, açıklanmamış hallerini soruşturmayınız. Zira şayet o hususlar size açıklanırsa sizi üzer” şeklindedir.
Eşyâ Kelimesi Hakkında
(......) kelimesi, (......) kelimesinin çoğuludur. Ve bu kelime gayr-i munsanftır. Nahivcilerin, bu kelimenin gayr-i munsarıf oluşu hususunda şu tür izahları vardır:
a) Halîl ve Sibeveyh şöyle demişlerdir: (......) kelimesinin çoğulu aslında vezninde olmak üzere, (......)'dür. Nahivciler, kelimenin sonunda iki hemzenin bir araya gelmesini ağır görmüşler. Böylece kelimenin lâm-u fiili olan herşeyi kelimenin başına nakletmişler, böylece de vezin, şeklinde olmuştur. Bu da, şu üç sebepten dolayı kelimenin gayr-i munsarif olmasını gerektirir. Bunlardan birisi, kitaplarda zikredilen husustur. İkisi ise, benim hatırıma gelen şeylerdir.
Birincisi ki bu, kitaplarda zikredilen husustur. Buna göre kelime, aslında, tıpkı hamra (kırmızı) lafzı gibi fa'lâ vezninde olunca, hiç şüphesiz hamra lafzı munsarıf kılınmadığı gibi eşya kelimesi de munsarıf kılınmaz.
Kelime, aslında (......) şeklinde olup, sonra da şekline dönüşünce, bu tıpkı "udûl" eden kelimelere benzemiş olur. Meselâ, (......) kelimesinin (......) kelimesinin de (......) kelimesinden udûl etmesi, dönüşmesi gibi.. Udüllük de, gayr-i münsariflik sebeplerinden birisidir.
Biz, bu kelimenin son harfini oradan koparıp, onun baş tarafına getirdik. Böylece kelime, son harfinin koparılmış olması bakımından kelimenin yarısı gibi olmuş olur. Halbuki, kelimenin yarısı ise, i'râb kabul etmez. Kendisinden kopardığımız bu harfi ondan tamamıyle hazfetmeyip aksine kelimenin başına getirmiş olmamız bakımından da, kelime âdeta tamamıyla eksiksiz olarak kalmış oldu.. İşte bu sebepten dolayı, pek yerinde olarak, biz bu kelimeyi, işte bu haline dikkat çekmek için, bütün yönleri bakımından değil, bazı yönlerden i'râb almaktan men ettik. İşte, bu makamda benim hatırıma gelen bu (son iki açıklama)dır.
İkincisi: Ahfeş ve Ferra'nın zikretmiş olduğu şu husustur: Eşya kelimesinin vezni tıpkı (dostlar)ve seçkin zevat) kelimeleri gibi, veznidir. Daha sonra onlar yâ harfi ile iki hemzenin bir araya gelmesini ağır bulmuşlar, böylece hemzeyi kelimenin başına almışlardır. (......) kelimesi aslında, vezninde, şeklinde olup, bu vezin de gayr-i munsarif vezinlerinden olunca, işte bu sebeple de eşya kelimesi de gayr-i munsarıf olmuştur.
Üçüncüsü: Kisaî'nin zikretmiş olduğu husustur: Eşya kelimesi, veznindedir. Ancak ne var ki Araplar, bu vezni gayr-i munsarif kabul etmişlerdir. Çünkü bu vezin zahiren hamrâ (kırmızı) ve safra (sarı) kelimelerine benzemektedir. Zeccac, Kisâî'yi (aynı vezinde olmasına rağmen) esma (isimler) ve ebnâ (oğullar) kelimelerini gayr-i munsarif kabul etmemekle ilzam etmiştir. Bana göre Zeccac'ın bu sorusu, pek mühim değildir. Çünkü Kisâi şöyle diyebilir: Kaide, ebnâ ve esma kelimelerinin böyle olmasını (gayr-i munsarif) gerektirmiştir. Ancak ne var ki, âyetin nassından dolayı, bu kaide ile amel edilmemiştir. Çünkü nass, kıyastan daha kuvvetlidir. Halbuki eşya kelimesinin (munsarif olduğu) hususunda herhangi bir nass yoktur. Binâenaleyh, bu hususta kıyâsa göre hareket edilmesi gerekir. Muhakkak nahiv âlimleri, nahvî kaide ve kuralların, aynilik ve süreklilik arzetmedikleri hususunda ittifak etmişlerdir. Baksana, biz, "kelimenin fail olması (fâiliyyet) merfû olmayı icap ettirir" dediğimizde, bizim, bütün her yerde, meselâ: "onlar bana geldiler" "Beni falanca dövdü" gibi cümlelerimizde, ref'in bulunduğuna hükmetmemiz gerekirdi. Aksine biz diyoruz ki, kaide budur ve bununla amel edilir, meğer ki buna aykırı bir nass bulunsun (o takdirde kıyasın hükmü katmaz). İşte Zeccâc'ın Kisâi aleyhinde ileri sürdüğüne böylece karşı konulur.
Üçüncü Mesele
Enes şunu rivayet etmiştir: Ashap, Hazret-i Peygamber'e soru sordular ve soruyu da iyice çoğalttılar. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber minbere çıktı ve: "Bana sorunuz. Allah'a yemin ederim ki şurada olduğum müddetçe, bana soracağınız her şey hakkında size konuşacağım" dedi. Bunun üzerine Abdullah İbn Hüzâfe es-Sehmî ayağa kalkarak, -ki bu kimse nesebsiz olarak ta'n ediliyordu-, "Ey Allah'ın nebîsi, babam kimdir?" dedi. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber, "Baban, Hüzâfe İbn Kays'dır" dedi. Müslim, Fezail, 136 (4/1832-1833). Yine Sürâka İbn Mâlik, bir rivayete göre de Ukâşe İbn Mihsan, "Ey Allah'ın Resulü, hacc her yıl mı bize farzdır?" dedi. Hazret-i Peygamber cevap vermek istemedi. Ta ki, bu sorusunu iki veya üç kere tekrar edince, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
"Sana yazıklar olsun! "Evet" demem hususunda seni emin kılan nedir?Allah'a yemin ederim ki şayet "evet" demiş olsaydım, hacc her sene farz olurdu. Şayet farz olsaydı terkederdiniz. Şayet terketseydiniz, kâfir olurdunuz. Sizi terkettiğim sürece beni terkedin (size bir şey sormadığım sürece bana bir şey sormayın). Sizden öncekiler, ancak ve ancak çok soru sormaları sebebiyle helak oldular. Size bir şeyi emrettiğim zaman, gücünüz yettiğince onu yapınız. Sizi bir şeyden nehyetriğim zaman da, ondan kaçınınız... " Nesâi, Hacc, 1 (5/110) (Kısmen). buyurmuştur. Bir başkası ayağa kalkarak, "Babam nerede?" dedi. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber de, "Cehennemde..." cevabını verdi.. Hazret-i Peygamberin kızgınlığı artınca, Hazret-i Ömer ayağa kalktı: "Allah'ı Rab; İslâm'ı din; Muhammed'i de nebî olarak kabul ettik.." dedi. İşte bunun üzerine Cenâb-ı Hak bu âyeti indirdi.
Bil ki, bazı meseleleri sormak, çoğu kez, ortaya çıkması hoş olmayan gizli birtakım hallerin zuhur etmesi neticesine götürür. Ve çoğu kez buna da, zor ve güç mükellefiyetler terettüp eder. Binâenaleyh, akıllı olana yakışan, kendisine bir mükellefiyet düşmeyen hususlarda susmasıdır.. Baksana, babasını soran kimse, Hazret-i Peygamber'in. kendisini babasından daha başka birinin nesebine ilhak etmek suretiyle rüsvay etmeyeceğini nasıl garanti edebilirdi?.. Hacc hakkında soru soran kimse de nerdeyse, Hazret-i Peygamber'in haklarında "Müslümanlardan, müslümanlara karşı en büyük suçu işleyen, bir helâlin haram olmasına sebep olan kimsedir" Müslim, Fezâil. 133 (4/1831). dediği kimselerden olacaktı. Çünkü Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, (bu kişinin sorusundan dolayı), haccın her sene için farz olduğunu söylemesinden emin olunamazdı.
Ubeyd İbn Umeyr de şöyle der: "Allah helâl kıldı, haram kıldı.. Binâenaleyh, Allah'ın helâl kıldığını helâl sayınız; haram kıldığından da kaçınınız. Allah bu arada birtakım şeyleri meskût bıraktı ki, onları ne helâl ne de haram kılmıştır.. İşte bu, Allah tarafından bir afdır." Daha sonra da bu âyeti okudu.
Ebû Sa'lebe el-Huşenî de: "Allah birtakım farzları farz kıldı. Binâenaleyh, onları zayi etmeyiniz. O, birtakım şeyleri yasakladı; binâenaleyh, o şeylere saygısızlık edip hududu, sınırı aşmayınız.. Ve birtakım kanunlar koydu, sakın siz onları ihlâl etmeyiniz. Unutmaksızın, birtakım şeyleri de bağışladı; binâenaleyh, o şeyleri kurcalamayınız.." demiştir.
Sorulup Sorulmayacak Meseleler
Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Ve siz onları Kuran nazil olurken sorup da hükmü kendinize açıklandığında..." buyurmuştur. Bu hususta şu izahlar yapılmıştır:
a)Allahü teâlâ âyetin ilk kısmıyla, onların suâl ettiği o şeylerin, kendilerine açıklanması halinde onları üzeceğini; bu ifadesiyle de, şayet onlar onları sorarlarsa, bunların onlara açıklanacağını beyan buyurmuştur. Binâenaleyh, sözün neticesi şu olur: Eğer onlar bunlardan suâl ederlerse, bunlar onlara açıklanır. Eğer onlara açıklanırsa, bunlar onları üzer... Demek ki, bu iki mukaddimenin toplamından şu ortaya çıkar: Şayet onlar, o meseleleri soracak olurlarsa, onlara, onları mesrur edecek şey değil, üzecek şeyler ortaya çıkar...
b) İki şekilde soru vardır:
1) Ne kitapta, ne de sünnette hiçbir şekilde bahsi geçmeyen şeylerden suâl etmektir ki, böyle bir soru, "Ey iman edenler, size açıklanırsa ... fenanıza gidecek şeyleri sormayın" buyruğuyla nehyedilmiştir.
2) Kur'ân'ın getirdiği bir şey hakkında soru sormak.. Ancak ne var ki dinleyen kimse, bu şeyi gerektiği gibi anlayamamıştır. İşte bu durumda soru sormak vaciptir. Ki, bu da, "ve siz onları Kur'ân nazil olurken sorarsanız onlar size açıklanır" buyruğundan maksad budur. Bu kısmın zikredilmesinin faydası şudur: Cenâb-ı Hak ilk ifâdede soru sormayı yasaklayınca, işte bu yasaklama hususu, her türlü soru sormanın yasak olduğu zannını uyandırmıştır. Böylece Allah, bu kısmı öbüründen ayırmak için, bu ikinci ifâdeyi zikretmiştir.
İmdi şayet: (......) buyruğundaki zamiri, (......) buyruğundaki eşya kelimesine râcidir. Binâenaleyh, âyette bahsedilen bizzat o "şeyler" hakkında soru sormanın hem caiz, hem de yasak olması nasıl düşünülebilir?" denilirse, biz deriz ki:
Buna şu iki şekilde cevap verilebilir:
a) Soru sormanın yasak olmasının, Kur'ân nazil olmazdan önce olması; soru sormanın emredilmiş olması ise, o şeyler hakkında Kur'ân-ı Kerim'in nazil olmasından sonra olmuş olması caizdir.
b) Bu iki şey, her ne kadar farklı iki nevi ise de, bunlardan her birinin suale konu teşkıl etmesi itibariyle aynı şey sayılırlar. İşte bu sebepten ötürü, bunlar hakikatte teldi iki şey iseler de, zamirin her ikisini içine alacak şekilde getirilmesi güzel ve yerinde olmuştur.
c) "...şeyleri sormayın" buyruğu, onların o şeyleri sorduklarını göstermektedir. Binaenaleyh Cenâb-ı Hakk'ın, "ve siz onlan sorduğunuzda.." ifâdesi, "Eğer sizler, Kur'ân nazil olurken o sorulan sorarsanız, o soruların sorulmasının caiz olup olmaması hususu, size açıklanır..." anlamına gelir. Sonuç olarak, bu âyetten kastedilen, ilk önce soru sormanın vacip oluşu ile, şunu... şunu sormanın caiz olup olmadığı hususudur.
Daha sonra Allah, "Allah o şeyleri atfetmiştir.." buyurmuştur, iki izah şekli vardır:
a) "Allah, sizin daha evvet soru sormanızı ve bu sorunuz sebebiyle Hazret-i Peygamber'i kızdırmanızı affetti... Binâenaleyh, aynı şeylere bir daha dönmeyiniz..."
b)Allahü teâlâ, "Onların kendisinden sordukları o şeylerin onlara açıklanması hâlinde, onları üzeceğinden bahsetmiş, bunun peşinden de, "Allah o şeyleri atfetmişti" buyurmuştur. Yani, "Allah, o sorular esnasında, sizi üzecek ve size teklif edilmesi halinde zor ve güç gelecek şeyleri affetti..." demektir.
c) Ayette bir takdim ve tehir bulunup, bunun takdiri, "Allah'ın bağışladığı ve size açıklanması halinde sizi üzecek şeyleri sormayın" şeklindedir. Bu görüş zayıftır. Çünkü, nazm değiştirilmeksizin mâna doğru olursa, takdim ve tehire gidilmesi caiz olmaz. Bu görüşe göre buyruğunun mânası, "onları tuttu, zikretmekten vazgeçti ve bu hususta herhangi bir şekilde mükellef tutmadı..." demektir. Bu tıpkı, Hazret-i Peygamber'in "Sizi atların ve kölelerin zekâtından muaf tuttum " İbn Mâce, Zekât. 4 (1/570). yani, "o zekâtı kaldırmak suretiyle, sizin yükünüzü hafiflettim" buyurması gibidir.
Daha sonra Allah, "Allah Gafur ve Halîm 'dir" buyurmuştur. Bu âyet, Hak teâlâ'nın, "Allah o şeyleri atfetmiştir" buyruğundan muradın, bizim bu âyetin tefsirinde birinci şıkta zikrettiğimiz mâna olduğuna delâlet etmektedir.
Yersiz İsteklerde Bulunanların Pişmanlığı
Daha sonra Cenâb-ı Hak,
102. Âyetin Tefsiri
"Sizden evvel de bir kavim onları sordu da, sonra o yüzden kâfirler oldular".
buyurmuştur. Müfessirler şöyle demişlerdir:
a) Bunlar, Salih Peygamberin kavmidir ki, mucize olarak kendilerine bir devenin verilmesini istemişler, sonra da deveyi boğazlamışlardı.
b) Bunlar Musa'nın kavmidir ki, onlar "Bize, Allah'ı ayan beyân göster" demişlerdi. Böylece de bu, onların üzerinde bir vebal olmuştu.
c) Bunlar peygamberine, 'Bize bir hükümdar gönder de, Allah yolunda savaşalım.." (Bakara, 246) diyen İsrailoğulları'dır. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak da şöyle buyurmuştur: "Fakat, ne zaman ki onlara savaş yazıldı içlerinden birazı müstesna olmak üzere yüz çevirdiler" (Bakara. 246) ve, 'Biz hükümdarlığa ondan daha lâyık iken... nasıl olur da bizim başımızda hükümdarlık onun olabilir?" (Bakara, 247) demişlerdi. Böylece, İsrailoğulları da önce bunu istemiş, sonra da onu inkâr etmişlerdi.
d) Bunlar, Hazret-i İsa'nın kavmidir ki, O'ndan bir sofra getirmesini istemişler, sonra da sofrayı inkâr etmişlerdi. Böylece Allah, sanki: "İşte bunlar, istediler.. İstedikleri kendilerine verilince de bu, onları üzdü. Binâenaleyh, siz de birtakım şeyleri isteyip durmayınız. Belki de size, istediğiniz verilecek olsa, o sizi üzer" demek istemiştir.
İmdi şayet, "Allahü teâlâ önceki âyette, "..şeyleri sormayın" buyurmuş; bu âyette ise, "... bir kavim onları sordu" demiştir. Halbuki evlâ olan, demesiydi.. Öyleyse bunun sebebi nedir?" denilirse, biz deriz ki:
Buna şu iki şekilde cevap verilebilir:
Birinci şekil: "Bir şeyden sormak", o şeyin hallerinden bir halini, sıfatlarından bir sıfatını sormaktan ibarettir. "Bir şeyi sormak..." ise, o şeyin bizzat kendisini istemekten ibarettir. Nitekim "ondan bir dirhem istedim"; yine "ona dirhemden sordum" yani, "Dirhemin vasfından ve niteliğinden suâl ettim" denilir. Öncekiler Allah'dan, kaya parçasından deveyi çıkarmasını; gökten sofra indirmesini istemişlerdi. Bu sebeple onlar, bir şeyin kendisini istemişler demektir. Halbuki Hazret-i Muhammed'in ashabı, bunu istememişler, onlar ancak ve ancak eşyanın hallerini ve sıfatlarını sormuşlardı. Binâenaleyh, çeşit olarak bu iki soru farklı olunca, ifâde de, ister istemez farklı olmuştur. Ancak ne var ki her iki kısım da, tek bir vasıfta müştereklik arzediyorlar ki bu da, fuzûlî şeylere dalmak, gerek duyulmayan şeylere girmektir. Halbuki böyle şeylerde fesada düşme tehlikesi bulunmaktadır. Kendisine ihtiyaç duyulmayan ve kendisinde mefsedet tehlikesi bulunan şeylerden insanın kaçınması gerekir. Böylece Cenâb-ı Hak bu şeylerden suâl etme hususunda, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in kavminin, her birisinin gereksiz olma, kendisine girmede herhangi bir fayda bulunmaması hususunda, o suâlleri soran öncekilere benzemiş olduklarını beyân buyurmuştur.
İkinci şekil: sözündeki zamiri, cümlesindeki zamirinin râci olduğu eşya' kelimesine râci değildir. Aksine bu, "Onların o şeyleri sormalarına râcidir. Buna göre kelâmın takdiri, "Sizin zikretmiş olduğunuz o fasit suâlleri, sizden önceki bir kavim de sormuştu... Onların bu istekleri yerine getirilince de, onlar nankörlük etmiş bunu inkâr etmişlerdi" şeklindedir.
Allah'a İftira Edip Haram Kılmadığını Haram Edenler
103. Âyetin Tefsiri
"Allah ne "bahire"den, ne "sâibe"den, ne "vasile"den, ne de "hâm"dan, hiç birini (meşru) tutmamıştır. Fakat o küfredenler, Allah'a karşı yalan düzerler. Onların çoğunun akılları ermez".
Allahü teâlâ "Allah ne "bahîre"den ne "sâlbe'den, ne "vasîle'den, ne de "hâm"dan, hiçbirini (meşru) kılmamıştır" buyurmuştur. Bu âyet ile ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Bil ki Cenâb-ı Hak, insanları, mükellef tutulmadıkları şeyleri araştırmaktan menedince, iltizâm etme mecburiyetinde olmadıkları şeyleri, kendilerine lüzumlu görmekten onları menetmiştir. Kâfirler, yararlanmaya fazlasıyla muhtaç oldukları hayvanlardan istifade etmeyi kendilerine haram kılınca, Cenâb-ı Hak, bunun yanlış ve bâtıl olduğunu belirtmek üzere: "Allah ne "bâhîre'den, ne "sâibe'den, ne "vasile"den, ne de "hâm"dan, hiçbirini (meşru) kılmamıştır" buyurmuştur.
İkinci Mesele
Bil ki Arapça'da, (yaptı, işledi); (başladı); (kıldı, yaptı); (inşa etti, yaptı) ve (yöneldi, yapmaya yöneldi) fiilleri kullanılır. Bu fiillerin bir kısmı, diğerlerinden daha âmm (umûmî mânada)dırlar. Bunların en umûmî olanı (......) fiilidir. Çünkü bu fiil, hem uzuvların işlerini, hem de kalbin (aklın) işlerini ifâde için kullanılır. Bunun, uzuvların işlerini ifâde etmek için kullanılması hususu açıktır. Kalplerin fiillerini ifâde etmek için kullanılmasına gelince bunun delili: "(Allah'a) şirk koşanlar dediler ki: "Eğer Allah dileseydi ne biz, ne de atalarımız, kendisinden başkahiçbirşeye tapmazdık... " Onlardan öncekiler de böyle yaptı (Nahl, 35) âyetidir. fiiline gelince, bu, (......) fiilinden daha husûsidir. Çünkü bu fiil sadece uzuvların fiillerini ifâde etmede kullanılır; düşünme, azmetme, niyetlenme mânalarında kullanılmaz. Bunun delili, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in "Mü'minin niyeti, amelinden daha hayırlıdır" El-Mekasıdu'i-Hasene. S.450 (İsnadı zaîf olmakla birlikte, farklı tariklerle kuvvetlendirdiği bildirilir). hadîs-i şerifidir. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), burada niyetin amelden daha hayırlı olduğunu bildirmiştir. Eğer niyet, "bir amel" olmuş olsaydı, niyyetin yine niyyetten daha hayırlı olmuş olması gerekirdi.
fiiline gelince, bunun birkaç mânası vardır:
a) "Hükmetmek..." "Onlar, Rahmanın kulları olan melekleri dişiler kıldılar (yani böyle hükmettiler)" (Zuhruf, 19) âyetindeki (......) bu manadadır.
b) "Yaratmak" "(o Allah), zulmetleri ve nuru kıldı, yani yarattı" (Enam, 1) âyetinde olduğu gibi...
c) "Kılmak, ...haline getirmek" mânası... "Gerçekten biz onu, anlayasınız diye Arapça bir Kur'ân yaptık" (zuhruf, 3) âyetinde olduğu gibi...
Bunu iyice anladığın zaman deriz ki, âyetteki sözü, "Allah buna hükmetmedi, bunu meşru kılmadı ve bunu emretmedi" demektir.
Bahire
Allahü teâlâ burada dört şeyden bahsetmiştir: Bunlardan birincisi, "bahîre"dir. Bu, yarmak, dilmek mânasına gelen masdarından, "fa'îletün" vezninde bir kelimedir.
Nitekim birisi devesinin kulağını kesip dildiğinde, denilir. Fa'île vezninde olan bu kelime ism-i mefûl (dilinmiş) mânasındadır. Ebû Ubevde ve Zeccâc şöyle demişlerdir: "Deve beş batın (kere) yavrulayıp, en sonuncu yavrusu erkek olunca, o devenin kulağını dilerler, ona binmeyi ve onu kesmeyi kendilerine yasaklarlar ve onu putları için salıp âzâd ederlerdi. Bundan dolayı onun tüyleri kırkılmaz, sırtına binilmez, su içmesine mâni olunmaz, mer'âdan kovulmaz, kendisinden istifâde edilemez, yürüyemeyecek kadar âciz bir insan bile ona rastlasa, haram saydığı için ona binmez."
İkincisi "sâibe"dir. Bu, yeryüzünde akıp, giden mânasına gelen fiilinin ism-i failidir. Nitekim, (su aktı) ve "Yılan aktı (hızla gitti)" denilir. O halde "sâibe", istediği yere gidip dolaşsın diye salıverilen (hayvan) demektir. Bu kelime de, "salıverilmiş" mânasında ism-i mefûl karşılığında kullanılmıştır. Bu tıpkı, (Kari'a, 7) âyetindeki "râdiye" kelimesinin, "razı olunmuş" mânasında, ism-i mef'ul karşılığı kullanılması gibidir. Alimler "sâibe"nin ne olduğu hususunda, birkaç izah yapmışlardır:
1) Ebû Ubeyde der ki: "Bu, şudur: Bir kimse hastalansa veya yolculuktan dönse veya nezretse veyahut da bir nimete şükretmek istese, bunun için bir deve salıverirdi. Böylece bu da, câhiliyye Araplarının "bahire" hayvanı için kabul ettikleri her hususta, aynen bahîre gibi olurdu."
2) Ferrâ şöyle demiştir: "Deve, on batın doğursa ve doğurdukları hep dişi olsa, sahibi onu salıverirdi. Bu deveye binilmez, sütü sağılmaz, tüyü kırkılmazdı, çocuklar ve yolculardan başkası onun sütünü içmezdi."
3) İbn Abbas (radıyallahü anh) şöyle der: "Sâibe, Putlar adına âzâd edilip salıverilen hayvan demektir. Adam, malından istediği kadar hayvanı âzâd eder ve onları putların hizmetçilerine getirirdi. O hizmetçiler de, bu hayvanların sütünü yolculara içirirlerdi."
4) "Sâibe, üzerinde bir velâ (mülkiyet), bir diyet ve bir miras olmamak üzere salıverilen köle demektir."
Vasile
Üçüncüsü vasîte'dir: Müfessirler şöyle derler: "Koyun, dişi doğurursa, bu sahibinin olurdu. Eğer erkek doğurur ise, doğan bu yavru da putlarının olurdu. Eğer erkek ve dişi karışık doğurur ise, "onlar, "Bu kardeşine ulaştı" derler ve erkek yavruyu, putlarına kurban etmezlerdi. Buna göre "vasile", başkasına ulaştırılmış ve bitiştirilmiş mânasında, "mevsûle" karşılığıdır. Bu kelimenin, o yavru, kardeşine bitiştiği için ism-i fail mânasına olması da caizdir.
Ham
Dördüncüsü, "hâm"dır. Bir insan, bir başkasını himaye ettiğinde, denilir. Bunun da ne mânada olduğu hususunda şu izahlar yapılmıştır:
1) Tohumluk (damızlık) deve, yavrusunun yavrusuna döllemek için atladığında, "sırtını binilmekten himaye edip korudu" mânasında, denilir. Dolayısıyla bundan sonra artık ölünceye kadar ona binilmez, onunla yük taşınmaz ve sudan, mer'âdan men edilmezdi. Ölünce de etini hem erkekler, hem kadınlar yerlerdi.
2) "Deve, on batın doğurduğunda, Araplar, "sırtını korudu (kurtardı)" derlerdi." Bu görüşü, Ebû Müslim nakletmiştir.
3) "Bu, on sene, tohumluk için kullanılan ve on seneden sonra salıverilen deve demektir. Bu da, sırtına binilmesi haram olan develerdendir." Bu görüş, Süddî'nin görüşüdür.
İmdi eğer, "Kölelerin ve cariyelerin âzâd edilmesi caiz olduğuna göre, bu hayvanların da kesilmekten, yorulmaktan ve acı çektirilmekten âzâd edilip salıverilmeleri niçin caiz olmasın?" denilir ise biz deriz ki: İnsan, Allah'a hizmet ve kulluk için yaratılmıştır. Binâenaleyh insan Allah'a taattan yüz çevirip direttiği zaman, ona kölelik verilerek cezalandırılır. Bu kimselerden kölelik kaldırılınca da, bunlar tekrar Allah'a ibâdet etme fırsatı bulurlar. Binâenaleyh köle azadı, güzel ve hoş bir ibadet olur. Fakat bu hayvanlar insanların menfaati için yaratılmıştır. Binâenaleyh bunları salıvermek, karşılığında hiçbir fayda elde etmeksizin, sahibinin elinde olan bazı menfaatlerini elden çıkarmasını ifâde eder. Böylece bu iki şey arasındaki fark ortaya çıkar. Yine insan köle olup da âzâd edildiğinde, kendisinin faydasına olan şeyleri elde edebilir. Ama hayvanlar, salıverildiklerinde, faydalarına olan şeyleri gözetemezler. Böylece de bir insanın mülkü iken içinde bulundukları halden daha zor ve daha çetin çeşitli sıkıntılara düşerler. İşte bu bakımdan da, aradaki fark ortadadır.
Sonra Cenâb-ı Hak, "Fakat o küfredenler, Allah'a karşı yalan düzerler. Onların çoğunun akılları ermez" buyurmuştur. Müfessirler şöyle derler: Amr İbn Lühay el-Huzâî, Mekke'ye melik olmuştu. Bu, Hazret-i İsmail (aleyhisselâm)'den gelen dini değiştiren ilk kimsedir. O, bazı putlar yaptırmış ve diktirmişti. Bahire, sâibe, vasile ve hâm'ı, bu şahıs meşru saymıştı. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "Onu cehennemde gördüm. O, cehennemliklere bağırsağının (kötü) kokusu ile eziyyet veriyordu" demiştir. Buradaki (......) kelimesi, bağırsak demek olup, cem'i (......) şeklindedir. Bir başka rivayete göre de, "o, cehennemde bağırsaklarını sürüyüp geziyordu." İbn Abbas (radıyallahü anh): "Yüce Allah, "Fakat o küfredenler..." sözü ile, Amr İbn Lühay ve arkadaşlarını kastetmiştir ki onlar Allah'a "o hayvanları haram kıldı diye iftira ediyorlardı" demiştir. Buna göre bunun mânası, "Onların reisleri, Allah'a yalan isnâd ediyordu. Fakat avam halkın çoğunun aklı ermiyordu. Dolayısıyla onlar, reislerinden alarak bu yalanları Allah'a isnad ediyorlardı" şeklindedir.
Müşriklerin, Müşrik Cedlerinin Yolunda Israr Etmeleri
104. Âyetin Tefsiri
"Onlara, "Allah'ın indirdiğine ve o peygambere gelin" denildiği zaman, "Atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeyler bize yeter" dediler. Ataları hiç bir şey bilmiyor ve hidayete ermemiş olsalar da mı onlara uyacaklar?".
Bu âyetin mânası malum olup, atalarını taklid edenlere bir reddiyedir. Biz, bu hususta pek çok yerde uzun uzun söz ettik. Bil ki, (......) ifadesindeki vâv, başına hemze-i inkârı gelen vâv-ı haliyye olup, takdiri, "Eğer onların ataları hiç bir şey bilmeyen ve hidayete ermemiş kimseler olsaydılar da mı, o onlara kâfi gelecekti!" şeklindedir.
Bil ki uyma (taklid), ancak hakkı ve hakikati bulmuş âlime olursa, caizdir. Alim, sözünü hüccete ve delile dayandırdığı zaman, hakkı ve hakikati bulmuş bir alim olur. Ama böyle olmadığı zaman, o hakkı ve hakikati bulmuş bir âlim olmaz ve ona iktida (uyma) ve onu taklid caiz olamaz.
Kendi Nefsinizi Islah Edin
105. Âyetin Tefsiri
"Ey iman edenler, siz kendinizi (ıslâh etmeye) bakın. Siz hidayete erince, sapanlar size zarar vermez. Hepinizin dönüp varışı Allah'adır. Artık O, yapmış olduğunuz şeyleri size haber verecektir".
Bu âyetle ilgili birkaç mesele bulunmaktadır:
Birinci Mesele
Allahü teâlâ çeşitli mükellefiyetleri, şer'î hükümleri ve hususları beyan ettikten sonra "Peygamberin üzerinde tebliğden başka (hiç bir vazife) yoktur" (maide, 99)... "...Onlara "Allah'ın indirdiğine ve o peygambere gelin" denildiği zaman, "Atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeyler bize yeter" dediler" (Maide, 104) buyurmuştur. Yüce Allah sanki şöyle demiştir: "İşte bu câhiller, daha önce geçen, bunca özür yollarını kapatan âyetlere, uyarmalara ve teşviklere rağmen, bunların hiçbirinden istifâde etmemiş ve cahilliklerinde ayak diretip sapıklık ve cahilliklerinde devam edip gitmişlerdir. Binâenaleyh ey mü'minler onların cehalet ve delâletlerine aldırmayın, Allah'ın mükellef tuttuğu şeylere boyun eğin, O'nun emir ve yasaklarına uyunuz. Böylece onların cehaletleri ve dalâletleri size zarar vermez!' İşte bu mânadan ötürü Hak teâlâ, "Ey iman edenler, siz kendinizi (ıslah etmeye) bakın. Siz hidayete erince, sapanlar size zarar vermez" buyurmuştur.
Arapça'da İsim Fiiller
Âyetteki, "Siz kendinize bakın" ifadesi, "kendinizi, isyan elbisesini giymekten ve günahta ısrar etmekten koruyunuz" demektir. Nahivciler, ve kelimelerini isim fiil kabul etmişlerdir. Meselâ Araplar bu kelimeleri fiil makamında kabul eder, bunlarla mef'ullerini nasbederler ve meselâ Yani, "Zeyd'i tut, çünkü o sana yaklaştı" yani, "Zeyd sana geldi, onu tut" ve yani, "Zeyd sana yaklaştı, onu tut" denilir. Bu üç kelime ile, kendilerinden sonra gelen bir ismi mansûb kılmanın caiz olduğu hususunda, nahivciler arasında bir ihtilaf yoktur. Keşşaf sahibi, bu kelimeyi, Nâfî'nin merfû olarak şeklinde Okuduğunu nakletmiştir.
Ayetinin Nuzül Sebebi
Alimler, bu âyetin sebeb-i nüzulü olarak şunları söylemişlerdir:
1) Kelbî'nin Ebû Salih'den rivayetine göre, İbn Abbas (radıyallahü anh) şunu söylemiştir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), ehl-i kitaptan cizyeyi kabul edip, Araplar'dan da ya müslüman olmalarını ya da kılıcı kabul etmelerini isteyince münafıklar, mü'minlerin, kâfirlerin bir kısmından değil de, diğer bir kısmından cizye kabul etmesini ayıplayınca, bu âyet nazil oldu. Yani, "Siz hidâyet üzere olduğunuz sürece, kınayanların kınaması size zarar veremez" demektir.
2) Mü'minlere kâfirlerin küfür ve dalâletlerinde devam etmeleri ağır geliyordu. İşte bundan dolayı mü'minlere, "siz kendinizi ve nefsinizi hidâyet yolunda ıslâh edip, orada yürümekle mükellef oluşunuza bakınız. Size, ne sapıtanların sapıtması, ne de câhillerin cehaleti zarar vermeyecektir" denilmiştir.
3) Mü'minler, yakınlarının küfür üzere ölmelerinden dolayı kederleniyorlardı. Bunun üzerine bu, onlara yasaklandı. Bana göre bu konuda doğruya en yakın olan husus şudur: Allah, onların bir kısmının, kendilerine "Allah'ın indirdiğine ve Resûl'e geliniz!" denildiğinde, onların "Atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeyler bize yeter" (Maide. 104) dediklerini nakledince, peşinden bu âyeti zikretmiştir. Bundan maksadı şudur: Mü'minlere, bu fasit, bozuk yolda kâfirlere benzemeleri yakışmaz. Aksine uygun olanı, gerekeni, mü'minlerin kendi dinleri üzere devam edip, dinleri hususunda kökleşip sabit kadem oldukları sürece, o cahillerin cehaletinin kendilerine zarar veremiyeceğini bilmeleridir.
Bu Ayette Emr-i Maruf Esasını Nasıl Nasıl Birleştirmeli
İmdi şayet, "Bu âyetin zahiri, emr-i maruf ve nehy-i münkerin vacip olmadığı zannını uyandırmaktadır" denilirse, biz deriz ki: Biz bu soruya birkaç yönden cevap verebiliriz:
a) Ekseri ulemânın benimsediği görüşe göre âyet, buna delâlet etmeyip, tam aksine Rabbine itaat eden kimsenin, isyankârların günahlarından sorgulanmayacağını göstermektedir. Emr-i maruf ve nehy-i münkerin vacip olması ise, delillerle sabittir. Hazret-i Ebû Bekr es-Sıddîk (radıyallahü anh) bir hutbe îrad ederek: "Sizler, "Ey iman edenler, siz kendinizi (ıslâh etmeye) bakın" âyetini okuyor ve bunu, gerektiği gibi anlayamıyorsunuz. Zira ben, Allah'ın Resulünden (sallallahü aleyhi ve sellem), "İnsanlar münkeri görüp de, onu reddetmezlerse, Allah'ın, cezasını bütün insanlara teşmil etmesi yakındır.." İbn Mâce, Fiten, 20 (2/1327). dediğini duydum" demiştir.
b) İbn Mesûd ve İbn Ömer'in şöyle dedikleri rivayet edilmiştir: "Ey iman edenler, siz kendinizi (ıslâh etmeye) bakın" âyetinin gereği, âhir zamanda tecelli edecektir. İbn Mesuda bu âyet okununca o, "Bu vakit, O'nun ifâde ettiği zaman değildir. Kalbleriniz bir olup birbirinize girmeyip, birbirinize de azabınızı tattırmadığınız sürece emredin, nehyedin.. Ama, kalpler ve düşünceler farklı farklı olur, birbirinize girer, bölünür parçalanır ve herkes nefsiyle başbaşa kaldığı zaman, işte o vakit bu âyetin sırrı ve mânası ortaya çıkar" demiştir. Bana göre bu görüş zayıftır. Zira Cenâb-ı Hakk'ın, "Ey iman edenler..." ifâdesi umumî bir hitaptır. Bir de bu ifâde, o anda mevcut olanlara hitaptır. Binâenaleyh daha nasıl, o anda mevcut olanlar âyetin hükmünden istisna edilip, bu hüküm o anda mevcut olmayanlara has kılınabilir?
c) Abdullah İbnu'l-Mübarek'in görüşüdür. Buna göre o, "Bu, emr-i maruf ve nehy-i münkerin vacip olduğu hususunda, en kuvvetli âyettir. Çünkü Cenâb-ı Hak, "siz kendinize bakın" buyurmuştur; yani "siz, kendi dininizin müntesiblerine bakınız.. Size, sapıtan kâfirler zarar veremez.. Bu, tıpkı "...nefislerinizi öldürün.." (Bakara, 54) âyeti gibidir; yani, "Kendi dininize mensup olanları öldürünüz..." demektir. Buna göre Cenâb-ı Hakk'ın, "Siz kendinize bakınız" ifâdesi, "Birbirinize va'zu nasihat edip, hayırlar konusunda birbirinizi teşvik edip, kötülüklerden ve günahlardan nefret ettirmeniz, uzaklaştırmanız suretiyle..." mânasındadır" demiştir. Biz, 'Siz kendinize bakm" ifâdesinin mânasının, "kendinizi muhafaza ediniz" şeklinde olduğunu söylemiştik ki, işte bu mâna da onu tekid etmektedir. Böylece bu, kendi nefsimizi muhafaza etmemizle alakalı bir emir olmuş olur. Bu muhafaza da, sadece emr-i maruf nehy-i münker yoluyla olursa, işte o zaman emr-i maruf nehy-i münker de vacip olmuş olur.
d) Âyet, kendilerine va'z-ü nasihatin fayda vermeyeceği ve emr-i maruf ile küfürlerini terketmeyecekleri bilinen kâfirlere mahsustur. Bu durumda insana, onlara marufu emretmesi vacip olmaz. Bu âyetin sebeb-i nüzulü olarak zikrettiğimiz şu husus da bu görüşü desteklemektedir: Âyet, müşriklerden değil de ehl-i kitaptan cizye alan müslümanları tenkid eden münafıklar hakkında nazil olmuştur.
e) Âyet, insanın, emr-i maruf ve nehy-i münker yapması durumunda, kendisi veya namusu veyahut da malı hususunda endişe duyması haline mahsustur. İşte bu durumda kişi kendisine bakar; ona, sapıtanın sapıklığı, câhilin de cehaleti zarar veremez. İbn Şibrime: "İki kişiden kaçan, kaçmış kabul edilir. Ama, üç kişiden kaçan firar etmiş sayılmaz..." dermiş...
f) "Siz hidâyette olup, emr-i maruf ve nehy-i münker yaptığınızda, sapıtanın ve emr-i marufunuzu kabul etmeyen kimsenin sapıklığı size zarar veremez." demektir.
g) Bu cümlenin mânası, "Siz, vâcibleri ve farzları yerine getirme hususunda kendinize bakınız.. Yapabildiğinizde, emr-i maruf yapmanız da bu vacipler cümlesindendir. Eğer onlar bunu kabul etmezlerse, sizin bundan ürkmemeniz gerekir. Çünkü siz böylece, sorumluluktan kurtulmuş olursunuz... Bu sebeple de, sizden başkalarının sapıklığı size zarar veremez" şeklindedir.
h)Cenâb-ı Hak, Resulüne: "Artık Allah yolunda savaş.. Sen kendinden başkasıyla mükellef (sorumlu) tutulmayacaksın" (Nisa, 84) demiştir. Bu da, Peygamberden emr-i marufun sakıt olmayacağını gösterir. İşte burada da böyledir.
Beşinci Mesele
"Size zarar vermez" ifâdesi, Cenâb-ı Hakk'ın ifâdesinin cevabı olarak meczum olup, râ harfinin fethasıyla okunmuştur. Bu ifâde, râ harfinin zammesiyle de okunmuştur. Bu hususta şu iki izah yapılmıştır:
a) Bu, cümle-i haberiyye olarak bu şekilde okunmuştur. Yani, takdirindedir.
b) Bu kelimenin hakkı, cevap olduğu için sonunun meftun okunmasıdır. Ancak ne var ki, dâd harfinin (muzarinin aynel fiiline ittibâen) dammesinden dolayı, râ harfi mazmum kılınmıştır.
Daha sonra Cenâb-ı Hak, buyurmuştur ki bu, "Sizin ve size muhalefet edenlerin dönüşü Allah'adır; böylece O size, yaptıklarınızı haber verecek; yani amellerinize göre size karşılık verecektir" anlamındadır.
Ölüm Yaklaştığında Vasiyyete Şahit Tutma
106. Âyetin Tefsiri
"Ey iman edenler. Ölüm herhangi birinizin karşısına gelip çattığı zaman, vasiyyet zamanında, aranızda ya içinizden adalet sahibi iki şahid (bulundurun), yahud yeryüzünde sefer ettiğinizde başınıza ölüm musibeti gelmişse, sizden olmayan diğer İki kişiyi (şahid yapın). Onları, şüpheye düşmüşseniz, namazdan sonra alıkoyarsınız da Allah'a şu suretle yemin ederler: "Akraba dahi olsa, buna mukabil hiçbir pahayı (menfeâti) satın almayacağız.. Allah'ın şahitliğini gizlemiyeceğiz. Bu takdirde muhakkak ki, günahkârlardanızdır".
Bil ki Cenâb-ı Hak, "siz kendinize bakın" (Mâide. 105)emriyle nefisleri korumayı emredince, peşinden buyruğu ile de malı muhafaza etmeyi emretmiştir. Bu ifâdeyle ilgili iki mesele vardır:
Maide, 106 Ayetinin Nüzul Sebebi
Alimler, bu âyetin sebeb-i nüzulünün şöyle olduğu hususunda ittifak etmişlerdir: "Hristiyan olan Temîm ed-Dari ile kardeşi Adiyy, beraberlerinde Amr İbnu'l-Âs'ın, müslüman ve muhacir olan kölesi Büdeyl olduğu halde, ticaret maksadıyla Şam'a gitmişlerdi. Şam'a varınca, Büdeyl hastalandı ve yanında bulunanların tamamını ihtiva eden bir mektup yazarak, arkadaşlarına haber vermeksizin kumaşların arasına koydu. Sonra da onlara, ailesinin yanına vardıklarında bu eşyayı ona vermesini emredip vasiyyette bulundu.. Derken, Büdeyl öldü. Bu iki hristiyan, onun eşyasının arasından üçyüz mıskal altın ile, süslenmiş bir gümüş kabı alıp, geriye kalanı da, döndükleri zaman Büdeyl'in ailesine teslim ettiler. Bunun üzerine Büdeyl'in ailesi eşyayı karıştırırken mektubu buldular ve o mektupta böyle bir kaptan da bahsedildiğini gördüler. Bu sebeple de onlar, Temim ve Adiyye: "Bu kap nerede?" dediklerinde, bunlar: "Biz bilmiyoruz.. Bize teslim edileni size verdik." cevabını verdiler.. Bunun üzerine hadiseyi Allah'ın Resulü (sallallahü aleyhi ve sellem)'ne intikal ettirdiklerinde, Cenâb-ı Hak bu âyet-i kerimeyi indirdi.
İkinci Mesele
Cenâb-ı Hakk'ın, "aranızda (şahid yapın" ifâdesi "Aranızdaki şeyin şehâdeti" takdirindedir. tabiri, çekişme ve anlaşmazlıktan kinayedir. İnsanlar çekişme esnasında şahitliğe ihtiyaç duydukları için, âyette "şehâdet" kelimesi, "çekişme"ye muzaf kılınmıştır, buyruğundaki (......)'nın hazfi ise, bilinip açık olduğu için caizdir. Bunun bir benzeri de, (Kehf, 78) âyeti ile ki bunun takdiri şeklindedir. Mansub okuyanlara göre, (En'âm. 94) âyetidir.
Cenâb-ı Hak "Ölüm herhangi birinizin karşısına gelip çattığı zaman, vasiyyet zamanında..." buyurmuştur. Yani, "Ölüm gelip çattığında, kendisine ihtiyaç hissedilen şehâdet..." demektir. "vasiyyet zamanında "tabiri, O'nun, "herhangi birinizin karşısına gelip çattığı zaman" cümlesinden bedeldir. Çünkü, ölümün gelip çatma zamanı, vasiyyet etmenin gelip çattığı zamandır. Böylece bu zaman, kişide beliren bu iki şey ile bilinmiş olur. Bu tıpkı, "Güneş (hadd-i istivadan) batıya meyledince, öğlen namazı vakti bana gel" denilmesi gibidir. Ölümün hazır olmasından maksad, onun yaklaşması ve onun vuku bulmasının emarelerinin görülmesidir. Bu tıpkı, "Sizden birinize ölüm gelip çattığı vakit, eğer mal bırakacaksa, vasiyyette bulunmak size farz edildi" (Bakara, 180) âyeti gibidir. Alimler, âyet-i kerimedeki, "Ölüm herhangi birinizin karşısına gelip çattığı zaman, vasiyyet zamanında.." tabirinin, vasiyyetin vacip oluşunun delili olduğunu söylemişlerdir. Zira Allah ölümün gelip çatma zamanını vasiyyet zamanından başka göstermiştir. Bunun ise, bu iki şeyin birbiriyle çok sıkı bir münasebet arzetmeleri halinde olabileceğini, bu sıkı münasebetin de, ancak vasiyyetin vacip olması halinde söz konusu olabileceğini söylemişlerdir.
"İki Doğru Şahid'den Maksad
Daha sonra Cenâb-ı Hak "içinizden adalet sahibi iki (şahid)" buyurmuştur. Bu tabirle ilgili iki mesele vardır:
Birinci Mesele
Âyette bir hazif bulunup, bu tabirden maksat: "Sizden, âdil iki kimsenin şehâdet etmesidir.." manasıdır. Buna göre âyetin takdiri: "Yukarda nitelikleri belirtilen ölüm gelip çattığında, aranızdaki şeylerin şehâdeti, sizden adil iki kimsenin şehâdet etmesidir" şeklindedir. Malum olduğu için, işte bu hazf son derece yerinde ve güzel olmuştur.
İkinci Mesele
Müfessirler, âyetteki, "içinizden (sizden)" kelimesi hakkında şu iki görüşü belirterek ihtilaf etmişlerdir:
1) Çoğu müfessirlerin görüşüne göre, bundan maksad, "Ey mü'minler cemaati sizden, sizin dininizden, topluluğunuzdan, adalet sahibi iki (şahid) şehâdet eder" mânâsıdır. Binâenaleyh âyetteki, "yahut yeryüzünde sefer ettiğinizde ...sizden olmayan diğer iki kişiyi (şâhid tutun)..." tabiri, "yahut yeryüzünde yolculukta iken, sizin dininizden ve ümmetinizden olmayan diğer iki kişiyi (şahid tutun)" demektir. Buna göre iki âdil müslüman, hem yolculukta, hem de mukîm iken şehâdet etmeye elverişli iki kimse demektir. Bu, İbn Abbas (radıyallahü anh), Ebû Musa el-Eş'ârî (radıyallahü anh), Sa'îd İbn Cübeyr, Sa'id İbn el-Müseyyeb, Şureyh, Mücâhid, İbn Şîrîn ve İbn Cüreyc'in görüşüdür. Bunlar şöyle demişlerdir: "İnsan gurbette (yabancı diyarlarda) olur ve vasiyyetine şehâdet edecek bir müslüman bulamazsa, bu kimse için yahudî veya hristiyan veya mecûsî veya putperest veyahut da her bir çeşit kâfir şâhid olabilir ve bunların şâhidlikleri geçerlidir. Bu durum dışında kâfirin, müslüman hakkında şahidliği caiz değildir.
Şa'bî (r.h) şunu nakletmistir: "Bir müslüman, gurbette hastalanmış ve vasiyyetine şâhid olacak hiçbir müslüman bulamamıştı. Binâenaleyh bu adam, ehl-i kitapdan iki kişiyi şâhid tuttu. Bu iki adam Kûfe'ye vardıklarında, Küfe valisi Ebû Mûsa'l-Eş'ârî'nin yanına gittiler ve durumu ona haber vererek, adamın terikesini ve vasiyyetini ona sundular. Bunun üzerine Ebû Mûsâ (radıyallahü anh): "Bu, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) zamanında olan hadiseden sonra, şimdiye kadar hiç olmamış bir iştir" dedi. Sonra onlara, ikindi namazının peşine Küfe mescidinde, yalan söylemedikleri ve ifâdeleri değiştirmediklerine dâir Allah adına yemin ettirdi ve bu şâhidliklerini geçerli saydı." Bu görüşte olanların bir kısmı: Âyetin bu hükmünün muhkem (değiştirilmemiş) olduğunu, bir kısmı da mensûh (değiştirilmiş) olduğunu söylemişlerdir.
2) Hasan el-Basrî, Zührı ve cumhur-u fukahânın görüşüne göre âyetteki, "içinizden adalet sahibi iki şahid.." tabiri, akrabanızdan âdil iki şahid; "sizden olmayan diğer iki kişiyi.." tabiri de, "yabancılardan, akrabanız olmayanlardan iki kişi.." manasınadır. Bu, "Siz yeryüzünde yolculuğa çıkar, yolculukta iken ölüm size gelip çatarsa ve yanınızda da akrabalarınızdan hiç kimse bulunmaz ise, o zaman bu vasiyyetinize akrabanız olmayan yabancı iki kimseyi şahid tutun" demektir. Cenâb-ı Allah, ölen kimsenin durumlarını daha iyi bildikleri, ona daha şefkatli oldukları ve onun vârislerine daha çok merhamet ve şefkatle davranacaklarını bildiği için, şahidin öncelikle akrabalardan olmasını emretmiştir.
Bu Şahitlerin Gayr-i Müslimlerden Olacağını Söyleyenlerin Delilleri
Birinci görüşün sahipleri, görüşlerinin doğruluğuna şu şekillerde istidlal etmişlerdir:
1)Allahü teâlâ, âyetin başında "Ey iman edenler.." buyurmuş ve bu hitabı bütün mü'minlere teşmîl etmiştir. Binâenaleyh bu hitabından sonra da, 'yahut sizden olmayan diğer iki kişiyi (şahid tutun)..." buyurunca bu, hiç şüphe yok ki, "bütün mü'minlerden başka diğer iki kişiyi..." mânasına olur.
2)Cenâb-ı Hak: "Yahut yeryüzünde sefer ettiğinizde... sizden olmayan diğer iki kişiyi (şâhid yapın)" buyurmuştur. Bu, diğer iki kişinin şahid tutulabilmesinin, bu şahidlik işinin yolculukta olması şartına bağlı olduğunu gösterir. Binâenaleyh eğer bu ifâdeden maksad, diğer iki müslüman kişinin şâhid tutulması olsaydı, bu yolculuk şartına bağlanmazdı. Çünkü müslümanın şâhidliğine başvurmak, hem seferde, hem de mukîm iken caizdir.
3) Âyet, bu iki şahide, namazdan sonra yemin ettirmenin vacip olduğuna delâlet eder. Halbuki müslümanlar, müslüman olan şahidin yemin etmesinin vacip olmadığı hususunda ittifak etmişlerdir. Böylece, bu iki şahidin müslümanlardan olmadıklarını anlıyoruz.
4) Bu âyetin sebeb-i nüzulü, yukarıda da belirttiğimiz gibi müslüman olan Büdeyl hakkında, iki hristiyanın şahidlik etmesidir.
5) Biz, Ebû Musa el-Eş'arî (radıyallahü anh)'nin, kendilerine yemin ettirdikten sonra, iki yahudinin şâhidliğine göre hüküm verdiğini rivayet etmiştik. Hiçbir sahabî, Ebû Mûsâ (radıyallahü anh)'nın bu hareketini reddetmemiştir. Binâenaleyh bu bir icmâ olmuştur.
6) Biz, iki kâfiri şâhid tutmayı, ancak müslümanlardan şâhid tutacak hiç kimse bulamadığımız zaman caiz görüyoruz. Halbuki zaruretler, bazan mahzurlu şeyleri mubah kılar. Baksana yüce Allah, namaz için teyemmümü, namazı kısaltmayı, ramazanda oruç bozmayı ve meyte etinden yemeyi, zaruretler bulunması halinde caiz kılmıştır. Bu durumda da bir zaruret söz konusudur. Çünkü müslüman gurbette öleceğini anlar ve kendisine şahidlik edecek bir müslüman bulamaz ise, kâfirlerin şâhidliği de makbul sayılmaz ise bu müslümanın pek çok işi zâyî olur, ortada kalır. Çünkü çoğu kez bu kimseye zekât ve keffâret farz olmuştur, ama yerine getirememiştir. Yine onun elinin altında birtakım emânetler veya üzerinde bazı borçlar vardır. Erkeklerin vâkıf olmaları mümkün olmadığı için, hayız, hamilelik, doğum ve doğarken çocuğun (canlı olduğunun delili olmak üzere) ağlayıp ağlamadığı gibi, kadınlarla ilgili hallerde zaruret sebebiyle kadınların şahidliği ile yetiniyoruz. Biz bu hususlarda, zaruretten ötürü, kadınların şehâdeti ile yetindiğimize göre, burada da böyle olmalıdır.
Bu Şahitlerin Müslüman Olmalarını Şart Koşanlar
Bu hükmün mensûh olduğunu söyleyenlerin görüşü, gerçekten uzak bir ihtimaldir. Zira ümmetin çoğu, Mâide sûresinin, Kur'ân'ın son nazil olan sûresi olup bu sûrede hiçbir mensûh âyet bulunmadığı hususunda ittifak etmişlerdir.
İkinci görüşün sahipleri de, "İçinizden adalet sahibi iki kişiyi şâhid yapın" (Talak, 2) âyetini, görüşlerine delil getirmiş ve kâfirin âdil olmayacağını söylemişlerdir.
Birinci görüş sahipleri buna şu şekilde cevap vermişlerdir: "Bu âyette bahsedilen adaletten maksadın, din ve îtikâd bakımından âdil olma değil de, yalandan sakınma bakımından âdil olma mânası olması niçin caiz olmasın?"Bunun delili şudur:Biz, kendi mezhep ve inançlarında âdil olmadıkları halde hevâ-vü heveslerine uyanların ve bid'atçilerin şahadetlerinin makbul olduğu noktasında ittifak ettik. Bu kimseler yafandan sakınma hususunda âdil oldukları müddetçe bunların şâhidliklerini kabul ederiz. İşte bu meselede de böyledir: Biz, kâfirin âdil olmadığını kabul ediyoruz. Ancak, "içinizden adalet sahibi iki kişiyi şâhid yapın" (Talâk, 2) âyeti umûmî bir ifâde olup bu âyetteki, "Ya içinizden adalet sahibi iki şâhid, yahud yeryüzünde sefer ettiğinizde, ., sizden olmayan diğer iki kişiyi (şahid yapın)" ifâdesi ise, husûsî bir ifâdedir. Zira Allah, bizden olan âdil kimsenin şâhidliğini, mukim iken farz kılmış, seferde ise bizden olmayan kimsenin şahadetini yeterli bulmuştur. Binâenaleyh bu âyet (sefer durumuna) hastır. Sizin zikrettiğiniz âyet ise, umûmîdir. Hâs (özel hüküm bildiren), âmm (genel hüküm bildiren) âyetten önce nazar-ı itibara alınır. Bilhassa hâs olan âyet, nüzul bakımından daha sonra olursa... Hiç şüphesiz ki Mâide sûresi daha sonra nazil olmuştur. Binâenaleyh hâs olan bu âyetin, sizin zikrettiğiniz genel mânadaki âyetten önce göz önüne alınması ittifakta vacip olmuş olur. Allah en iyi bilendir.
Bu Şahitlik, Gurbet Halinde Sözkonusudur
Daha sonra gelen "yahut yeryüzünde sefer ettiğinize başınıza ölüm musibeti gelmişse, sizden olmayan diğer iki kişiyi (şâhid yapın)..." buyruğu ile ilgili iki mesele bulunmaktadır:
Birinci Mesele
Âyetteki (yahut diğer iki kişi) tabiri (iki şâhid) lâfzı üzerine atfedilmistir. Buna göre âyetin takdiri, "sizi aranızdaki şâhidlik, sizden iki kişinin veya sizin dışınızdakilerden diğer iki kişinin şâhidlik yapmasıdır" şeklindedir.
İkinci Mesele
Âyetteki, ' yeryüzünde sefer edip de başınıza ölüm musibeti gelmişse..." ifâdesinin maksadı, "Müslümanların dışında diğer iki kişinin şâhidliğinin istenmesinin, bu şâhidliği isteyen kimsenin yeryüzünde yolcu olması ve kendisine ölüm emarelerinin gelmesi şartlarına bağlı olduğunu beyan etmektir.
Şahitlerin Namazı Müteakip Alıkonulmaları
Daha sonra "Onları namazdan sonra alıkoyarsınız" buyurulmuş olup bununla ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
"O, iki şahidi alıkor hapsedersiniz" cümlesi, onları durdurursunuz manasınadır. Nitekim bir adam, Asili "Falanca bana atı üzerinde uğradı, (bir süre) atını alıkoydu, yani durdurdu" der. Yine, "Konuşayım diye adamı yolda hapsettim" yani "durdurdum" denilir. Eğer, "Ayetteki bu ifâdenin, sözdeki yeri nedir?" denilir ise, biz deriz ki: Bu, müste'nef (yeni) bir sözdür. Buna göre sanki, "Eğer onlar hakkında bir şüphe bulunur ise, ne yapalım" diye sorulmuş da, cevaben "Sizler onları alıkorsunuz" denilmiştir.
İkinci Mesele
Âyetteki "namazdan sonra" ifâdesi hakkında şu görüşler ileri sürülmüştür:
Birinci Görüş: İbn Abbas (radıyallahü anh): "Bu, o iki şahidin, mensubu oldukları dindaşlarının namazlarından (ibadetlerinden) sonra manasınadır" demiştir.
İkinci Görüş: Müfessirlerin çoğu, buna, "ikindi namazından sonra..." mânasını vermişlerdir. Buna göre eğer, "Âyette mutlak olarak "namaz" zikredildiği halde, bundan "ikindi namazının" kastedildiği nasıl anlaşılmıştır?" denilir ise, biz deriz ki: Bu, şu sebeplere binâen bilinmiştir:
a) Bu vakit, sahabece, yemin ettirme vakti olarak bilinir. Bundan dolayı bilinen ve meşhur olan bir şeyle takyîd etmek, lafızla takyîd etmeye ihtiyaç bırakmamıştır.
b) Rivayet olunduğuna göre bu âyet nazil olunca, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), ikindi namazını kıldırmış ve daha sonra Adiyy ile Temîm'i çağırtmış ve onlardan minbere çıkıp yemin etmelerini istemiştir. Binâenaleyh Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in bu tatbikatı, bu "namaz'ın "ikindi namazı" diye kayıtlanmasına bir delil olmuştur.
c) Her dinin mensupları, bu vakte saygı duyar, bu vakitte tanrıyı anar ve bu esnada yalan yere yemin etmekten sakınırlar. Ehl-i kitap da, güneş doğarken ve batarken namaz kılar (ibadet eder).
Üçüncü Görüş: Hasan el-Basrî: "Âyette bahsedilen namaz kelimesi ile, öğle veya ikindi namazı kastedilmiştir. Çünkü Hicazlılar, muhakeme için, bu iki vakitten sonra otururlardı" demiştir.
Dördüncü Görüş: Bundan murad, hangi namaz olursa olsun, namazın kılınmasından sonra bu işin yapılmasıdır. Yemini, namazın kılınmasından sonra yaptırmanın gayesi şudur: Namaz, fuhşiyyâttan ve münkerâttan (kötü şeylerden) insanı alıkor. Binâenaleyh yemin edecek kimsenin, namazdan sonra, yalan yere yeminden kaçınması ihtimali daha çok ve mükemmeldir. Allah en iyi bilendir.
Üçüncü Mesele
Şâfiî (r.h) şöyle demiştir: "Yeminler, kan davaları, talâk ve köle azadı, ikiyüz dirheme baliğ olduğu zaman mal hususlarındaki yeminler, gerek zaman gerek mekân itibariyle önemli yerlerde ve şiddet ve mehabet ifâde eden lafızlarla yapılır. Böylece, Mekke'de İkindiden sonra, Rükn ile Makam-ı İbrahim arasında; Medine'de (Mescid-i Nebevî'de) minber üzerinde, Beyt-i Makdis'te Sahra (Hazret-i Peygamber'in, üzerine basarak Mirac'a başladığı kayanın) yanında; diğer beldelerde ise, en kıymetli mescidlerde yapılır."
Ebû Hanîfe (r.h): "Yemin, bir zamana veya bir mekâna tahsis edilmeksizin yapılır" demiştir ki, bu görüş âyetin hilâfınadır. Bir de yemin ettirmenin maksadı, korkutmak ve tazim hissini uyandırmaktır. Şafiî (r.h)'nin bahsetmiş olduğu görüşün daha kuvvetli olduğunda herhangi bir şüphe yoktur.
Daha sonra, "Onları, şüpheye düşmüşseniz, namazdan sonra alıkoyarsınız da, Allah'a şu suretle yemin ederler "Akraba dahi olsa, buna mukabil hiçbir pahayı (menfaati) satın almayacağız..." buyurulmuştur. Bu hususta birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
(......) sözünün başındaki fâ harfi, "ceza" mânasını ifâde eder. Yani, "Sizler o iki şahidi tutarsınız da onlar, bu tutmanız sebebiyle, yemin etmeye yönelirler" demektir.
İkinci Mesele
Âyetteki, "şüpheye düşmüşseniz" ifâdesi, yemin ile yemin edilen konu arasına girmiş, bir itirazî (parantez içi) cümledir. Bunun mânası şudur: "Onların durumundan şüphe edip, onları itham ederseniz, onlara yemin ettiriniz." Âyetin, kâfirleri şahid tutma hakkında nazil olduğunu söyleyen kimse, bu görüşle, bu mânayla ihticâc etmiştir. Çünkü ona göre, müslüman şahide yemin ettirmek caiz değildir. Âyetin müslümanlar hakkında nazil olduğunu söyleyenler de, "Bu, mensûhtur" demişlerdir. Hazret-i Ali (radıyallahü anh)'den rivayet edildiğine göre o, töhmet ve şüphe söz konusu olduğu zaman, şahide ve rivayette bulunana yemin ettirirdi.
Hiç Birşey Karşılığında Doğru Şahidlikten Vazgeçmemek
Âyetteki ifâdesi, "O iki şahid, "onu hiçbir paha ve bedel mukabilinde satmayız" diyerek, "Biz Allah'ın ahdini, dünyevî hiçbir şey mukabilinde satmayız" diye, yemin ederler" manasındadır. Bu, "Gerçekten Allah'a olan ahidlerini ve yeminlerini az bir bedel karşılığında satanlar..." (âl-ı imran. 77)âyeti gibidir. Yani, biz ne bir şey alır, ne de değiştiririz. Bir şeyi satan kimse, mutlaka karşılığında bir bedeli satın almış olur.
Âyetteki, "Akraba dahi olsa... "ifâdesi, "biz, Allah'a olan ahdi, dünyevî birşey karşılığında satmayız. İsterse bu şey akrabaların bağışladığı şey olsun, isterse o malın kendisi olsun.." manasınadır. Âyette özellikle "akraba" zikredilmiştir, zira insanların, akrabalarına temayülü daha çok ve onlar sebebi ile yağcılık yapması daha ileri derecede olur. Bu tıpkı, "Ey imân edenler, adaleti titizlikle ayakta tutanlar ve Allah için şâhidlik edenler olun. (Şahidliğiniz), isterse kendinizin, ana-babanızm ve akrabalarınızın aleyhinde olsun..." (Nisa. 135) âyeti gibidir.
Sonra Allahü teâlâ "Allah'ın şâhidliğini gizlemeyeceğiz " buyurmuştur. Bu ifâde ile ilgili iki mesele vardır:
Birinci Mesele
Bu ifâde, "Buna mukabil hiçbir pahayı (menfaati) satın almayacağız" ifâdesi üzerine atıftır. Yani o iki şahid, "Biz buna mukabil hiçbir pahayı (menfaati) satın almayacağız ve Allah'ın şâhidliğini, yani Allah'ın korunmasını ve yapılmasını emrettiği şâhidliği gizlemiyeceğiz" diye yemin ederler.
İkinci Mesele
Şa'bî'den rivayet edildiğine göre o, âyetteki (......) kelimesi üzerinde vakıf yapmış, sonra kasem harfinin mahzûf olduğunu ye onun yerine istifham harfinin getirildiğini belirtmek için, şeklinde başlamıştır. Yine onun, Sîbeveyh'in de bahsettiği gibi, "Allah" lafzının hemzesini medsiz okuduğu da rivayet edilmiştir. Sîbeveyh şöyle demiştir: "Bazı Araplar, (Allah'a yemin olsun ki) manasında, "Allah'a yemin olsun ki, şu şöyle oldu" derler."
Daha sonra Cenâb-ı Hak buyurmuştur ki bu, "Biz, bu şâhidliği gizler isek, günahkârlardan oluruz" demektir.
Güveni Kaybettiren Şahitlerin Yerine Başkalarının Geçmesi
107. Âyetin Tefsiri
Âyetin tefsiri için bak:108
108. Âyetin Tefsiri
"Eğer o iki şahid aleyhine, onların muhakkak bir günahı hak ettiklerine muttali olunur ise o zaman, kendilerine hak terettüp edenlerden iki kişi, ki onlar buna daha layıktır, öbürlerinin yerine geçerler ve "vallahi bizim şâhidliğimiz, o ikisinin şâhidliğinden daha doğrudur. Biz (haddi) aşmadık. Çünkü o takdirde zâlimlerden oluruz" diye Allah'a yemin ederler. Bu, şâhidliği usûlüne uygun (dosdoğru) ifâ etmelerine yahut onların yeminlerinden sonra yeminlerin reddedileceğinden korkup çekinmelerine daha uygundur. Allah'dan ittikâ edin, (O'nun emirlerini) dinleyin. Allah fasıklar güruhuna hidayet etmez (doğruyu buldurmaz)".
Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Eğer o İki şahid aleyhine, onların muhakkak bir günahı hakettiklerine muttali olunur ise..." buyurmuştur. Leys (r.h) şöyle demektedir: Bir kimse, başka bir kimsenin üzerine girip muttali olmadığı bir duruma muttali olduğu zaman bir kimse, bir kimseyi kendi durumuna muttali kıldığında, ve bir kimse, bir şeye takılıp düştüğünde denilir.
Dilciler şöyle demişlerdir: ifadesinin aslı tökezlemek ve düşmek demek olan (......) tabirinden olup manasındadır. Bu böyledir, çünkü tökezleyen kimse ancak, görmediği bir şey sebebiyle tökezlemiş olur. O şey sebebiyle tökezleyince de, ona muttali olur ve onun böylece ne olduğuna bakar... İşte bundan dolayı, kendisine kapalı, gizli ve saklı olan bir şeye muttali olan herkese, "Ona muttali oldu"; başkasını o şeye muttali kıldığında da, "Başkasını muttali kıldı" denilmektedir. Hak teâlâ'nın, "Böylece, onlara muttali kıldık..." (Kehf, 21) âyeti de bu mânadadır. Yani, "Biz muttali kıldık demektir. Buna göre âyetin mânası, "Eğer bir tökezleme ve onların hiyânette bulunduklarına, böylece de yalan yeminleri sebebiyle bir günaha müstahak olduktan öğrenilirse" şeklinde olur.
Daha sonra, O zaman, kendilerine hak terettüp edenlerden iki kişi, ki bunlar buna daha layıktır, öbürlerinin yerine geçerler.." buyurulmuştur. Bu ifâdeyle ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Bil ki Ayetin mânası şöyledir: "Şayet, kendilerine vasiyyet edilen o iki kişinin yemin etmelerinden sonra, onların bir günaha müstehak olduklarına, yani sözdeki yalanları veya maldaki hiyanetleri sebebiyle, yeminlerini bozduklarına muttali olunursa, o zaman yemin etmek üzere, yemin hususunda o iki kişinin yerine geçecek, Ölen kimsenin yakınlarından iki adam kalkar ve: "Hiç şüphesiz andolsun ki biz, bu iki zımmî'nin hiyânetine, yalanlarına, tebdil ve tahriflerine muttali olduk.. Biz bu hususta haddi aşmıyor, yalan da söylemiyoruz.." diyerek, Allah adına yemin ederler..
Rivayet olunduğuna göre bu âyet nazil olunca, Allah'ın Resulü (sallallahü aleyhi ve sellem), ikindi namazını kıldırdı, müteakiben de Temim ile Adiyy'i çağırarak, onlardan minber üzerinde, kendisinden başka ilah olmayan Allah adına, "Bu mal hususunda, bizden herhangi bir hainlik çıkmadı.." diye yemin etmelerini istedi. Onlar yemin edince de, Allah'ın Resulü (sallallahü aleyhi ve sellem), onları salıverdi: Onlar bir süre, bu kabı sakladılar. Daha sonra kab, bulundu...
Alimler bu hususta ihtilâf etmişlerdir. Buna göre bu kabın Mekke'de bulunduğu söylendiği gibi, şu da ileri sürülmüştür: Aradan uzun müddet geçince, onlar bu nakışlı kabı ortaya çıkardılar.. Bu iş, Sehmoğulları'nın kulağına vardı.. Müteakiben Sehmoğulları, bu iki kişiyi arayıp buldular.. Bunun üzerine bu iki kişi de: "Biz bunu, ondan satın aldık.." dediler. Sehmoğulları da: "Biz size, arkadaşımız herhangi bir şey sattı mı demedik mi?" Bunun üzerine siz de, "Hayır!" demediniz mi?" dediklerinde o ikisi: "Bizim bu hususta bir delilimiz yoktu.. Bu sebeple kötülenmekten hoşlanmadık da, bu durumu sakladık..." diye cevap verdiler. Bunun üzerine onlar hadiseyi, Allah'ın Resulü (sallallahü aleyhi ve sellem)'ne intikal ettirdiler. Bunun üzerine Allah "muttali olunursa" âyetini indirdi. Bunun üzerine Amr İbnu'l-Âs ile Sehmî olan Muttalip İbn Ebi Rifâ'a ayağa kalkarak, ikindi namazından sonra Allah'ın adına yemin ettiler. Bu sebeple Allah'ın Resulü (sallallahü aleyhi ve sellem), bu kabı, bu kimselere ve ölünün velilerine teslim etti. Müslüman olduktan sonra Temim ed-Darf şu sözleri söylüyordu: "Allah ve Resûlullah, doğru sözlüdürler. Kabı ben aldım. Allah'a tevbe ediyorum.."
İbn Abbas'tan şu rivayet edilmiştir: Bu hadise, Temîm ed-Darî, Müslüman oluncaya dek saklı kalmıştı. O müslüman olunca, bunu haber vererek: "Ben ve arkadaşım, yalan yere yemin ettik.. Biz kabı, bin dirheme sattık ve parayı aramızda bölüştük" demiştir. Daha sonra da, kendisi beşyüz dirhem verdiği gibi, arkadaşından da beşyüz dirhem çekip almış; böylece bu bin dirhemi meyyitin sahiplerine vermiştir.
İkinci Mesele
Âyetteki "diğer iki kişi, .. Öbürlerinin yerine geçerler" ifâdesi, "Kendi dinleri ve cemaatlerinden olmayan o iki şahidin yerine geçerler" mânasındadır. "Kendilerine hak terettüp edenlerden..., ki onlar buna daha layıktır" sözünden de maksad, ölünün sahipleridir. Alimler, ölünün sahiplerinin niçin bu vasıfla vasıflandırıldıktan hususunda çok söz söylemişlerdir: Bana göre bu hususta en doğru izah bir tane olup o da şudur: Onlar, onların malını alınca, böylece onlara, onların malı hususunda onlar namına bir hak terettüp ettiği için bu vasıfla vasıflandırılmışlardır. Çünkü başkasının malını alan kimse, bu mal ile olan ilgisinin, malın esas sahibinin o mal ile olan ilgisinden daha üstün olması için çaba sarfeder. Böylece de mâlikin, "o bu mala, onun namına müstehak oldu..." diye vasfedilmesi yerinde olmuştur.
Üçüncü Mesele
(......) kelimesi hakkında şu izahlar yapılmıştır:
a) Bu kelimenin, mahzûf mübtedânın haberi olmasıdır. Buna göre kelâmın takdiri, (......) şeklindedir, Bu böyledir, zira Cenâb-ı Hak "diğer iki kişi ...öbürlerinin yerine geçerler" buyurunca, sanki, "kimdir bu iki kişi?" denilmiş buna cevaben de, "kendilerine hak terettüb eden iki kişidir" denilmiştir.
Bu kelimenin, (......) ifadesindeki fail elifinden bedel olmasıdır. Buna göre takdir, (......) şeklinde olur.
c) Ahfeş (......) kelimesinin (......) kelimesinin sıfatı olmasını uygun görmüştür. Bu böyledir, zira "nekire" kelime daha önce geçip sonra da, aynı kelime tekrar zikredilince, marife olarak getirilir. Bu tıpkı, "İçinde bir çerağ bulunan bir hücredir..." (Nûr, 35) âyeti gibidir. Bu âyette, (......) kelimesi nekîre olarak getirilmiş, daha sonra da, "O çerağ bir sırça içindedir.., ." denilmiştir. (......) kelimesinde de durum aynıdır. Bu kelime önce nekîre olarak getirilmiş, daha sonra da marife olarak, (Nûr. 35) denilmiştir. Bu, senin tıpkı "Bir adam gördüm" deyip de, sonra da bir kimsenin "kimdir o adam?" demesi gibidir. Böylece bu kelime, ikinci kez tekrarlanınca, marife olarak, şeklinde getirilmiştir.
d) (......) kelimesinin (......) kelimesinden bedel olması da caizdir. Marife kelimenin nekîre bir kelimeden bedel addolunması çoktur.
Dördüncü Mesele
Yüce Allah bu iki kimseyi, şu iki sebepten dolayı evleyân diye nitelemiştir:
a) Evleyân kelimesinin mânası, "ölenin en yakın iki kimsesi" demektir.
b) Mânanın, "Yemin etmeye en yakın iki kimse" şeklinde olması da caizdir. Bunun sebebi şudur: Kendilerine vasiyyet edilen o iki kişi, ölen kimsenin gümüş kabı sattığını iddia edince, yemin etme işi ölünün sahiplerine intikal eder. Çünkü kendilerine vasiyyette bulunulan bu iki kişi, ölen kimsenin o kabı sattığını iddia edip, ölünün en yakını olan o kişi de bunu kabul etmeyince, böylece yemin etme işi, ölüye en yakın olan bu iki kişinin hakkı olur.. Bu tıpkı şuna benzer: Bir kimse bir başkasına borcu olduğunu kabul edip sonra da o borcunu ödediğini iddia ederse, daha önce borcu olduğunu iddia eden bu kimsenin yemin etmesi gerektiğine hükmedilir. Çünkü bu kimse, "o borcu ödedim.." diye, "müddeâ aleyh" (aleyhine dava açılan kimse) durumuna geçmiş olur.
Farklı Kıraatlere Göre Manalar
Cumhurun meşhur kıraati, tâ harfinin dammesi, hâ harfinin de kesresiyle (......) şeklindedir. El-evleyân kelimesi ise, el-evlâ kelimesinin tesnıyesidır. Biz bunun hangi manaya geldiğini biraz önce izah ettik. Hamza ile Asımın ravisi Ebû Bekr'in kıraati ise, cemî sığasında (......) şeklinde olup, "kendilerine hak terettüp eden, edenler" ifâdesinde bahsedilen bütün vereselerin sıfatıdır. Buna göre kelamın takdiri "Onlar namına, kendilerine mallarından bir hak terettüp eden ilk kimselerden..." şeklinde olur. Onlar, ilk önce zikredilmiş oldukları için, "evvelkiler" diye tavsif edilmişlerdir. Baksana daha önce Allah'ın "Ey iman edenler... aranızdaki şâhidlik..." (Mâide. 106) âyeti geçmişti. (......) ifadesi de aynı şekilde, okunuş bakımından, (Maide, 106) ifâdesinden önce geçmişlerdir. Sadece Hafs, (......) kelimesini, tâ ve hâ harflerinin fethası ile müfred olarak; (......) kelimesini ise tesniye olarak okumuştur. Bu kıraatin izahı şu şekildedir: "Hainlikleri ortaya çıkan o ilk iki vasî, ölen kimse onları vasiliğe tayin ettiği için, buna, kendileri dışındakilerden daha yakın ve uygundurlar. Fakat onlar vârislerin mallarında hainlik yapınca, o ilk iki kimsenin vârisler aleyhine müstehak olduklarının, yani o iki kimsenin, vârislerin mallarında hainlik yapmış olduklarının söylenmesi caiz olmuştur."
Hasan el-Basrî ise, kelimeyi (ilk iki kişi) şeklinde okumuştur ki, bunun manası, geçen izahlardan da anlaşılacağı gibi, açıktır.
Müteakiben, "ve "vallahi bizim şâhidliğimiz, o ikisinin şâhidiiğinden daha doğrudur. Biz (haddi) aşmadık. Çünkü o takdirde zâlimlerden oluruz" diye Allah'a yemin ederler" buyurulmuştur. Bu kısmın mânası açıktır. Yani "Biz, bu malı isteme ve o ilk iki kişiye hainlik isnad etme hususunda haddi aşmadık" demektir. Âyetteki cümlesi ise, "Eğer biz, yalan olduğunu bile bile ve yalan-yanlış şeye inanarak yemin edersek, o zaman zâlimlerden oluruz" mânasındadır.
Daha sonra Hak teâlâ, "Bu, şâhitliği usûlüne uygun (dosdoğru) İfa etmelerine, yahut onların yeminlerinden sonra yeminlerin reddedileceğinden korkup çekinmelerini daha çok temin eder" buyurmuştur. Bu ifâdenin mânası şudur: "Zikrettiğimiz bu hüküm ve koyduğumuz bu usûl, onların şahadeti usûlüne uygun bir şekilde yapmalarım ve en güzel bir şekilde ifâ etmelerim daha çok temin edicidir. Fakat onlar, kendi yeminlerinden sonra, vârislere de yemin havale edileceği, bu sebeple de yalanlarının ortaya çıkarak, insanlar arasında rezil ve rüsvay olacakları korkusu ile, söyledikleri şeyler hususunda yemin etmekten çekiniyorlar."
"Allah'dan ittikâ edin, (O'nun emirlerini) dinleyin. Allah fasıklar güruhuna hidayet etmez. Doğruyu buldurmaz" buyruğu: "Emânetlere hainlik etme hususunda Allah'dan korkun ve Allah'ın öğütlerini dinleyin, yani bu öğütlerle amel edip, bu hususlarda Allah'a itaat edin. Muhakkak ki Allah fâsık olan bir topluluğu hidayete erdirmez" mânasındadır.
Bu, Allah'ın hükmüne ve emirlerine muhalefet edenler hakkında bir tehdid ve uyarı ifâde etmektedir. İşte, müfessirlerin i'rab, nazım ve hüküm batanımdan son derece zor olduğu hususunda ittifak etmiş oldukları bu âyetin tefsiri hakkında söylenecek şeyler bundan ibarettir.
Vahidî (r.h) "el-Basît" adlı eserinde, Hazret-i Ömer İbn el-Hattâb (radıyallahü anh)'in şöyle dediğini nakletmiştir: "Bu âyet bu sürede bulunan hükümlerin en çetin ve en zor olanıdır." Bu âyetle ilgili olarak zikrettiğimiz hüküm, fakihlerin ekserisine göre mensuhtür. Allah, kelâmının sırlarını en iyi bilendir.
Resullerden Ümmetlerin Tutumu Sorulacak
109. Âyetin Tefsiri
"O gün, Allah bütün peygamberleri toplayıp da, "Size, nasıl karşılık verildi?" diyecek. Onlar da, "Bizim hiç bir bilgimiz yok. Şüphesiz gayblan hakkıyla bilen sensin" diyecekler".
Bil ki Hak teâlâ'nın Kur'ân-ı Kerim'dekî âdeti şu şekilde cereyan eder: O, çeşit çeşit sert hüküm ve mükellefiyetler zikrettiği zaman, bunun peşinden, daha önce zikrettiği mükellefiyetleri ve ahkâmı te'kîd edici olsun diye, ya ulûhiyyetle ilgili meseleleri, ya geçmiş peygamberlerin hallerinin izahını, yahut da Kıyamet hallerinin beyanını getirir. İşte bundan dolayıdır ki, Allah daha önce birçok şer'î hükümleri zikredince, bunların peşinden önce Kıyametin hallerini, sonra da Hazret-i İsa (aleyhisselâm)'nın hallerini anlatmıştır. Kıyametin hallerini anlatışı, "O gün Allah bütün peygamberleri toplar..." âyeti olup, bu ifâde ile ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Bu âyet hakkında iki görüş bulunmaktadır:
Birincisi: Bu âyet-i kerîme, daha önceki ifâdelere bağlıdır. Buna göre de, bu âyet hakkında iki izah şekli vardır:
a) Zeccâc, kelâmın takdirinin; "Allah'ın bütün peygamberleri toplayacağı gün Allah'dan korkun" şeklinde olduğunu ve (......) kelimesinin, fiilin zarfı olarak değil; mef'ûl olarak mansûb olduğunu, çünkü insanların, sadece bu gün (Kıyamet günü) için takva ile emredilmemiş olduklarını söylemiştir.
b) Kaffal (r.h) şöyle demiştir: "Bunun takdirinin, "Allah'ın bütün peygamberleri topladığı o günde, Allah fasık kavimleri hidayete erdirmez, yani onları cennetin yollarına hidayet etmez" şeklinde olması caizdir. Nitekim "(Allah) o kâfirleri, cehennemin yolundan başka bir yola hidayet edecek değildir” (Nisa 168) buyurulmuştur" demiştir.
İkincisi: Bu âyet-i kerîmenin, daha önceki ifâdelerle bir münasebeti yoktur. Buna göre de âyetin iki mânası vardır:
a) Bunun takdiri, "Allah'ın bütün peygamberleri toplayacağı o günü (an)" şeklindedir.
b) Takdir, "Allah'ın bütün peygamberleri toplayacağı o günde, şu şu şu olur" şeklindedir.
İkinci Mesele
Keşşaf sahibi: "Âyetteki (ne, nâsıl) ifadesi, (karşılık verildiniz) fiilinin mef'ûl-ü muttakmın mansub oluşu çeşidinden olarak mansubtur. Bunun mânası "Size, nasıl bir icabet ile icabet olundu; İnkâr yollu bir icabet (karşılık) ile mi, ikrar yollu bir icabet ile mi..?" şeklindedir. Şayet burada "cevap" murad edilmiş olsaydı denilirdi" demiştir. Buna göre eğer, "Bu, sorunun ne faydası var?" denilir ise, deriz ki: "Bu, o peygamberlerin kavimlerini azarlamak içindir. Nitekim "Diri diri gömülen kıza, hangi suçtan dolayı öldürüldüğü sorulduğu zaman..." (Tekvîr, 8) buyruğundan maksad da, bu işi yapan insanı azarlayıp kınamaktır."
Resullerin Şahidliğine Dair Bu Ayetle Nisa, 41 Ayeti Nasıl Bağdaşır?
Âyetteki, "Onlarda: "Bizim hiçbir bilgimiz yok. Şüphesiz gaybları hakkıyla bilen sensin" diyecekler" sözünün zahiri, peygamberlerin ümmetlerine şehâdette bulunmayacaklarınla, delâlet etmektedir. Bu âyet ile, "Her ümmetten birer şâhid, onların üzerine de (ey habîbim) seni bir şâhid olarak getirdiğimiz zaman, (onların hali) nice olur?" (nisa, 41) âyetini birleştirmek son derece müşkildir. "Böylece sizi insanlara karşı şâhidler olasınız, bu peygamber de sizin üzerinize bir şâhid olsun diye, vasat (örnek, âdil) bir Ümmet yapmışızdır" (Nisa, 143) âyeti de böyledir. Çünkü bizim ümmetimiz, diğer insanlara şâhidlik edince, bundan ötürü, peygamberlerin de kendi ümmetlerine şâhidlikte bulunmaları öncelikle gerekir?" Buna, birkaç şekilde cevap verilebilir:
a) Müfessirlerden bir topluluk şöyle demiştir: "Onu müşahede etmeleri sebebi ile, insanların kalpleri adetâ yerinden sökülüp kopacağı için, Kıyametin zelzeleleri ve dehşetli korkuları vardır. İşte bu sebeple, Peygamberler (aleyhisselâm), bu dehşetengiz korkulan müşahede ettikleri zaman, birçok şeyi unuturlar da: "Bizim hiçbir bilgimiz yok" derler. Akılları başlarına gelip, korkuları zail olunca, ümmetleri hakkında şahadette bulunurlar." Büyük âlimlerden birçoğu bu görüşü benimsemiş ise de, bu cevap bence zayıftır. Çünkü Allahü teâlâ, sevaba nail olanları vasfederken, "O en büyük korku bunları asla tasaya düşürmez" (Enbiya, 103) buyurmuştur. Yine O: "O gün yüzler vardır, parıl parıl parlayıcıdır; gülücüdür, sevinicidir" (Abese, 38-39); hatta Hak teâlâ, "Şüphe yok ki iman edenler, yahudiler, nasrani ve sabiîlerden) kim Allah'a ve âhiret gününe inanır ve salih amel de işlerse, elbette onların Rabb'i katında ecir ve mükâfaatlan vardır.... Hem onlara bir korku da yoktur, onlar mahzun da olacak değillerdir" (Bakara, 62) buyurmuştur. Enbiyâ ve resullerin halleri ya nasıl bundan daha az olabilir? Şayet onlar korkmuş olsalardı, o zaman onların Cenâb-ı Hakk'ın korkmayacaklarını haber vermiş olduğu o kimselerden daha aşağı mertebede olacakları malumdur.
b) Bundan murad, onların (ümmetlerin) rezil ve rüsvay olacaklarını ortaya koymada mübalağa yapmaktır. Bu tıpkı bir başkasına, "Falanca hakkında ne dersin?" deyip de, o başkasının, "Bunu, sen benden daha iyi bilirsin..." demesi gibidir. Buna göre sanki şöyle denilmek istenmiştir: "Bu açık ve seçik olduğu için, hakkında şehâdette bulunmaya İhtiyaç hissedilmez..." Bu görüş de kuvvetli değildir; çünkü bu soru, bütün Ümmete sorulan bir sorudur. Halbuki ümmetin tamamı kâfir değildir ki, peygamberler ("Bizim hiçbir bilgimiz yok " demek suretiyle) onların kınanmalarını ve rezil rüsvay edilmelerini istesinler.
c) En doğru olan görüş, Ibn Abbas'ın şu görüşü olup buna göre, onlar: "Bizim hiçbir bilgimiz yoktur. Zira onların gizlediklerini de, açıkça yaptıklarını da sen bilirsin. Biz ise, ancak onların açığa vurduklarını biliriz. Binaenaleyh senin onlar hakkındaki ilmin, bizim onlar hakkındaki ilmimizden daha geçerli ve tamdır" demek istemişlerdir. İşte bu sebepten ötürü, peygamberler kendilerinin hiçbir şey bilmediklerini söylemişlerdir. Çünkü Allah'ın ilmine göre, onların ilimleri sanki ilim değil gibidir
d) Onlar şöyle demek istemişlerdir "Bizim hiçbir bilgimiz yoktur. Bizim bildiğimiz, ancak onların bize, biz hayatta iker vermiş oldukları cevaplardır. Biz, vefat ettikten sonra, onların ne yaptıklarını bilemiyoruz. Ceza ve mükâfaat, insanın hatimesine (son anına) göredir. Onların hatimesi ise, bizce malum değildir." İşte bundan dolayı peygamberler, "Bizim hiçbir bilgimiz yok. Şüphesiz gaybları hakkıyla bilen sensin" demişlerdir. Âyetteki bu son ifade de, son iki cevabın doğru olduğuna şehâdet etmektedir.
e) Bu, buraları yazarken aklıma gelen bir izahtır: Usûl'de sabittir ki, ilim başka, zan başka birşeydir. Başka insanın hâli ile ilgili olarak, her insanda mevcut olan bilgi ilim değil, zandır. İşte bundan ötürü, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): "Biz, zahire göre hüküm veririz. Kalplerdeki gizli şeyleri ise Allah bilir" ve "Siz, benim huzurumda mahkemeleşirsiniz de, belki biriniz delilini daha iyi savunur. Binaenaleyh ben, hakkı olmadığı halde kimin lehine hükmedersem, (bilsin ki), sanki onun için cehennem ateşinden bir parça kesmişim gibidir" Müslim, Akdıye, 4 (111/1337). buyurmuştur. Veya bu manaya gelen bir söz söylemiştir. Bundan dolayı peygamberler de: "Onların (ümmetlerimizin) gerçek durumları hakkında bizim ilmimiz yoktur. Bizde, onların durumları hakkında bilinen şey, ilim değil, zarıdır. Zann ise, dünyada nazar-ı itibara alınan bir şeydir. Çünkü dünyevî hükümler, zann üzere bina edilir. Âhirette ise, zanlara itibâr edilmez. Çünkü âhirette hükümler, hakikatlere ve işlerin asıllarına bina edilir" demişlerdir. İşte bundan dolayı peygamberler, "Bizim, senin bize öğrettiğinden başka bir ilmimiz yok" (Bakara, 32) demişler ve kendilerinde bulunan zannı hiç anmamışlardır. Çünkü Kıyamette, zanna bakılmaz.
f) Onlar, Allahü teâlâ'nın, cahil olmayan bir âlim, sefîh olmayan bir hakîm, zâlim olmayan bir âdil olduğunu bildikleri için, kendi sözlerinin hiçbir hayrı temin etmeyeceğini ve hiçbir şerri savuşturmayacağını anlamışlardı. Bundan dolayı susmanın ve işi ölmeyen, hep hayy-u kayyûm olanın adaletine havale etmenin, edebe uygun olduğunu görmüşlerdir.
Dördüncü Mesele
Ayetteki, vasfı nasb ile de okunmuştur. Keşşaf sahibi şöyle demiştir: Kelamın takdiri şudur: Söz, (......) kelimesi ile tamamlanmaktadır. Yani, "Sen, ilim ve benzeri meşhur vasıflarla mevsûfsun" demektir, tabiri ya "ihtisâs"dan, ya "nidâ"dan, ya da, edatının isminin sıfatı olmasından dolayı mansûb kılınmıştır."
Beşinci Mesele
Âyet, Allahü teâlâ hakkında, "Hallâk" (çok yaratan) denilebileceği gibi, "Allah" (çok bilen) de denilebileceğine delâlet etmektedir. Ama, "Allâme" kelimesinin Allah hakkında kullanılamayacağı hususunda âlimler ittifak etmişlerdir. Belki de bunun sebebi, bu kelimenin sonunda müenneslik tâ'sı bulunmasıdır.
Allahü teâlâ'nın Hazret-i İsa'ya Teslisden Berî Olduğunu İkrar Ettirmesi
110. Âyetin Tefsiri
Âyetin tefsiri için bak:111
111. Âyetin Tefsiri
"Allah o zaman şöyle diyecek: "Ey Meryemoğlu İsa, hem senin üzerindeki hem de ananın üzerindeki nimetimi hatırla: Hani ben seni Ruhu'l-Kudüs ile desteklemiştim. Beşikte iken de, yetişkin ikeç de sen insanlara konuşuyordun. Hani sana kitabı, hikmeti, Tevrat'ı, ve İncil'i öğretmiştim. Hani benim iznim ile, çamurdan bir kuş suretinin benzerini yapıyordun ve içine üflüyordun da, benim iznim ile o, bir kuş oluveriyordu. Anadan doğma kör olanı ve abraşı yine benim iznimle İyi ediyordun. Hani ölüleri benim iznimle (hayata) çıkarıyordun, hani İsrailoğullarınm (elini) senden çekmiştim. Kendilerine apaçık mu'cizeler getirdiğin zaman, onlardan kâfir olanlar, "Bu, apaçık bir sihirden başka birşey değil"demişlerdi. Hani Havarilere: "Bana ve resulüme iman edin" diye ilhametmiştim. "İman ettik. Hakiki müslümanlar olduğumuza sen de şahid ol"demişlerdi".
Allahü teâlâ'nın, "Allah o zaman şöyle diyecek: "Ey Meryemoğlu İsa, hem senin üzerindeki, hem de ananın üzerindeki nimetimi hatırla" ifadesi ile ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Bil ki biz, Hak teâlâ'nın, peygamberlere "Size nasıl karşılık verildi?" (Maide. 109) demesinden maksadının, onların ümmetlerinden isyan edip, küfürde diretenleri azarlamak olduğunu beyân etmiştik. Kınanmaya ve azarlanmaya en fazla müstehak olan ümmet, kendilerinin Hazret-i İsa'nın tabiîleri olduğunu iddia eden hristiyanlardır. Çünkü diğer ümmetler sadece peygamberlerini tenkîd ve ta'n etmişlerdir. Bu mel'ûn ümmet ise, Allah'ın celâl ve kibriyasını tenkid edecek kadar ileri gitmişlerdir. Çünkü bunlar ilahı, hiçbir akıllının tavsif etmeyeceği sıfatlarla tavsif etmişlerdir ki bu da, onlarca, Allah'ın eş ve çocuk edinmiş olması iddiasıdır: İşte bundan ötürü Allah peygamberlerinin huzurunda, Hazret-i İsa (aleyhisselâm)'ya verdiği nimetleri tek tek saymıştır. Bu şekilde saymanın gayesi, hristiyanları azarlamak ve bu kötü sözlerinden ötürü ayıplamaktır. Çünkü Hazret-i İsa (aleyhisselâm)'ya verilen nimetlerin her biri, Hazret-i İsa'nın bir ilah değil, bir kul olduğuna delâlet etmektedir. Kur'ân-ı Kerim'de Hazret-i İsa (aleyhisselâm) hakkında böyle bir naklin yeralmış olmasının faydası, bu âyet indiği esnada mevcut olan hristiyanların dikkatlerini, sözlerinin çirkinliğine, mezheblerinin ve itikadlarının bozukluğuna çekmektir.
İkinci Mesele
Âyette geçen (o zaman) edatının, takdirin "Sana diyorum, bu Allah'ın şöyle şöyle dediği zamandır" şeklinde olmasına göre, mübtedanın haberi olarak, mahallen merfû olabileceği gibi, "Allah'ın şöyle şöyle dediği zamanı hatırla..." takdirinde de olabilir.
Üçüncü Mesele
Âyetteki ifadesi, muzârî değil de, mâzî sîgası ile gelmiştir. Bu hususta şu izahlar yapılmıştır:
a) Kıyametin olmuş, bitmiş ve gerçekleşmiş gibi, yakın olduğunu göstermek için böyle gelmiştir. Zira her gelecek, yakındır. Yine gelme zamanı yaklaştığında "Ordu geldi" denilir. Nitekim, "Allah'ın emri geldi" (Nahl, 1) buyurulmuştur.
b) Bu şimdiki zamanın hikâyesi üslûbu ile gelmiştir. Bunun bir benzeri, insanın arkadaşına, "Sanki, sen bizimle idin. Biz falanca beldeye girdik. Orada şu işi yaptık. Derken birisi bağırdı, sen de beni bırakıp, ona icabet ettin"'demesi gibidir. Bunun Kur'ân'da benzeri misaller de: "Onları can kaygısına düştükleri vakit görmelisin. Artık onların kaçacak yerleri de yoktur" (Sebe, 51); "Melekler o kâfirlerin yüzlerine ve arkalarına vura vura canlarını alırken görmeliydin" (Enfal, 50)ve "O zalimler Bablerinin divanında mevkuf dururlarken, sen bir görmelisin..." (Sebe, 31) âyetleridir. Bütün bu âyetlerde, ifade, bizim de belirttiğimiz gibi, şimdiki zamanın hikâyesi olarak getirilmiştir.
Dördüncü Mesele
Âyetteki hitabındaki "İsâ" kelimesinin, bir muzaf ile tavsif edilmiş, müfred bir münâdâ olduğu için "ref" mahallinde olması veya izafet niyeti ile "nasb" mahallinde olması caizdir. Buna göre (......) kelimesi te'kîd için getirilmiştir. Böyle olan her yerde, her iki vecih de caizdir. Meselâ, münâdâlarında olduğu gibi. Nahivciler, birinci ismin merfû ve mansûb olması şekli üzere misalini söylemişlerdir.
Hazret-i İsa'nın ;Üzerindeki İlahi Nimetler
Âyetteki ifâdesi ile, cem'i (nimetler) manası murad edilmiştir. Bu tıpkı, "Allah'ın nimetini, (yani nimetlerini) saymak isteseniz sayamazsınız" (Nahl, 18) âyetinde olduğu gibidir. Bu, cins isim manasına elverişli bir izafet terkibi olduğu için caiz olmuştur.
Onu Ruhu'l-Kudüs İle Desteklemesi
Bil ki Allahü teâlâ, Hazret-i İsa'ya olan nimetini şu şeylerle açıklamıştır:
1) "Hani ben seni Ruhu'l-Kudüs ile desteklemiştim" âyetinin ifade ettiği nimet... Bu ifade ile ilgili şu iki izah yapılmıştır:
a) Ruhu'l-Kudüs, Cebrail (aleyhisselâm)'dir. Rûh, Cebrail; Kudüs ise Allahü teâlâ'dır. (Yani Allah'ın Cebrail'i demektir.) Yüce Allah, sanki Cebrail (aleyhisselâm)'in şanını yüceltmek için onu kendisine muzaf kılmıştır.
b) Ruhlar, mahiyetleri bakımından farklıdırlar. Bazıları, temiz ve nurânîdirler. Bazıları pis ve zulmânidirler. Bazıları, aydınlık; bazıları bozuk ve bulanık; bazıları seçkin; bazıları da değersiz ve ehemmiyetsizdirler? İşte bundan ötürü Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "Ruhlar, bir araya getirilmiş ordulardır (çeşit çeşit gruplardır)" Müslim, Birr, 159-160 (IV/2031-2032). buyurmuştur. Hak teâlâ temiz, nurânî, aydınlık, yüce ve seçkin bir ruhu Hazret-i İsa'ya vermiştir. Birisi: "Bu âyet, Hazret-i İsa'nın, Cebrail veyahut da Allah'tan olan bir rûh ile desteklendiğine delâlet ettiğine göre, bu husus mu'cizelerin, peygamberlerin doğruluğuna delâlet etmesi hususunu zedeler. Çünkü biz, Cebrail (aleyhisselâm)'in ismetini (günahsız olduğunu) bilmezden önce, onun halkı iğvası ve saptırması karşısında, Hazret-i İsa (aleyhisselâm)'ya yardımcı olduğunu mümkün görüyoruz. Binaenaleyh Cebrail (aleyhisselâm)'in ismeti bilinmediği müddetçe, bu soru zail olmaz. Hazret-i İsa (aleyhisselâm)'nın peygamberliği iyice bilinemeyince de, Cebrail (aleyhisselâm)'in ismet sıfatı ile muttasıf olduğu bilinmez. Bu, bir devr-i fasidi gerektirir?" diyebilir.
Buna şu şekilde cevap verilir: "Bizim prensiplerimizde sabittir ki, yaratıcı sadece Allah'tır. İşte bu asıl prensip ile, böyle bir soru zail olur."
Hem Bebeklik Hem Kemal Çağında Konuşma
2) "Beşikte iken de, yetişkin iken de sen insanlara konuşuyordun" âyetinin ifade ettiği nimet.. Hazret-i İsa (aleyhisselâm)'nın beşikte iken konuşması, Cenâb-ı Hakk'ın, "(Onlar) dediler ki "Biz, henüz beşikte bulunan bir sabi ile nasıl konuşuruz?" (İsa) dedi ki: "Ben gerçekten Allah'ın kuluyum. O, bana kitabı (İncil'i) verdi Beni peygamber yaptı" (Meryem, 30-31) âyetlerinde anlatılmıştır. Hazret-i İsa'nın yetişkin iken konuşmasını da, tefsir etmekte olduğumuz âyet anlatmaktadır; Buna göre bu ifâdenin mânası, "Hazret-i İsa, onlara bu iki vakitte de, sözünü değiştirmeksizin, hem bebek iken, hem de yetişkin bir insan iken konuştu" şeklindedir. İşte bu, Hazret-i İsa (aleyhisselâm)'ya has olan şerefli bir özelliktir. Ne ondan önce, ne de ondan sonra hiçbir peygambere bu nasîb olmamıştır.
Kitap ve Hikmetin Verilmesi
3) "hani sana kitabı, hikmeti, Tevrat'ı ve İncil'i öğretmiştim..." âyetinin ifade ettiği nimet... Âyetteki "Kıtab" kelimesi ile ilgili şu iki izah yapılmıştır:
a) Bundan murad, kitabet, yani yazı yazmadır.
b) Bundan kastedilen, cins olarak kitaplardır. Çünkü insan tik önce kolay ve kısa kitapları öğrenir. Daha sonra bunlardan daha yüksek ve zor kitaplara yükselir. "Hikmet" ise, nazarî ve amelî ilimler demektir.
Allah bundan sonra Tevrat ve İncil'i zikretmiştir. Bu hususla ilgili olarak şu iki açıklama yapılmıştır.:
a) Allahü teâlâ, bu iki kitabı, "kitab" kelimesinden sonra, son derece kıymetli olduklarını belirtmek için ayrıca zikretmiştir. Bu tıpkı, "Namazlara ve orta namaza devam edin" (Bakara, 238) ve "hatırla o zamanı ki biz peygamberlerden misaklarını atmıştık. Senden de, Nûh'dan da..." (Ahzab, 7) âyetlerinde olduğu gibidir.
b) Bu, en kuvvetli olan görüştür. Bu görüşe göre, semavî kitapların sırlarına muttali olmak, ancak çeşitli şer'î ilimler ile, âlimlerin anlattıkları zahirî ve aklî ilimlere dalmış olanlar için mümkündür. Binaenaleyh burada "Tevrat'ı ve İncil'i" ifâdesinin yer alması, ancak büyük peygamberlerin muttali olabileceği sırlara bir işarettir.
Çamurdan Yapılan Kuşları Uçurma Gibi-Mu'cizeler
"hani benim iznim ile, çamurdan bir kuş suretinin benzerini yaratıyordun (yapıyordun) ve içine üflüyordun da, benim iznim ile o bir kuş oluveriyordu" âyetinin ifade ettiği nimet... Bu ifâde ile ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Nâfi, kelimeyi (......) diğerleri İse (......) şeklinde okumuşlardır. (......) kelimesi, (koyunlar) (koyun) ve (süvariler), (süvari) kelimelerinde olduğu gibi, (kuş) kelimesinin çoğuludur.
İkinci Mesele
Allahü teâlâ burada, "Onun içine üflüyordun..." buyurmuş, Al-i İmran'da ise Hazret-i İsa (aleyhisselâm)'nın ağzından "(ve ona üflüyorum" (Al-i İmran, 49) buyurmuştur. (Niçin?)
Cevap: Âyetteki ifadesi, "bir kuş suretinin benzeri bir suret yapıyordun" manasınadır. Buna göre, ifadesindeki müennes zamir, kâf edatına râcîdir. Çünkü bu kâf, Hazret-i İsa'nın yaptığı ve içine üflediği kuş suretinin (heyetinin) sıfatıdır. Bu zamir, tayr kelimesine muzaf olan "hey'et" kelimesine râcî değildir. Çünkü bu, Hazret-i İsa'nın yapıp üflediği "hey'et" değildir. Bunu iyice kavradığın zaman biz deriz ki. "Kâf, bu kuş suretinin (hey'etinin) benzeri olan (mahzûf) bir "hey'et" kelimesine delâlet ettiği için mana bakımından müennes, zahirine de müzekkerdir. Durum böyle olunca, bazan müzekker bazan müennes olarak kâf a, zamirin râcî olması caizdir.
Üçüncü Mesele
Allahü teâlâ, çamurun, kuş suretine sokulması meselesi île, bu suretin canlı bir kuşa dönüşmesi meselesinde kendinin izni olmasına dikkat çekti. Âyetteki, "Benim İznim ile..." kelimesini, meydana gelen bu işin Hazret-i İsa'nın kudreti ve yaratması ile değil, kendisinin kudreti ve yaratması ile olduğunu te'kid etmek için iki kere getirdi.
Â'ma (Görmeyen) ve Abraşı İyileştirme
5) "Anadan doğma kör olanı ve abraşı yine benim iznimle iyi ediyordun" âyetinin ifade ettiği nimet... Anadan doğma kör olanın ve abraş olanın iyileştirilmesi meselesi bilinen bir husustur.
Halil: " anasından kör olarak doğan, ise, sonradan kör olan manasınadır" demiştir.
Ölüleri Diriltmesi
6) "Hani ölüleri benim iznimle (hayata) çıkarıyordun" âyetinin ifade ettiği nimet... Bu, "ölüleri kabirlerinden, benim iznim ile, yani sen dua ederken ve ölüye "Allah'ın izni ile kabrinden çık (diril)" derken, bunu benim gerçekleştirmem ile, diri olarak çıkarıyordun" demektir. Hazret-i İsa (aleyhisselâm)'nın bu fiilleri hakkında, "Allah'ın izni"nin zikredilmesi, fiillerin aslının Allah'a izafe edilmesi manasındadır. Bu tıpkı, "Allah'ın izni olmadıkça, hiçbir can ölemez" (Al-i İmran. 145) âyetinde ifade edildiği gibidir. Bu, "O nefsin (canın) ölümü, ancak Allah'ın, onun için ölümü yaratması ile olabilir" demektir.
Yahudilerin Komplosundan Allah'ın Onu Koruması
7) "Hani İsrâiloğullarının (elini) senden çekmiştim, kendilerine apaçık mu'cizeler getirdiğin zaman..." âyetinin ifade ettiği nimet... Bu ifade ile ilgili iki mesele vardır:
Birinci Mesele
"Kendilerine apaçık mu'cizeler getirdiğin zaman..." ifadesi ile, yukarıda geçen (sayılan) mu'cizelerin kastedilmiş olması muhtemeldir. Buna göre, "el-Beyyinât" kelimesinin başındaki elif lâm, "ahd" (malum mânası) ifade eder. Bunun, beyyinat cinsini ifade eden, (yani cins için olan) elif-lâm olması da muhtemeldir.
İkinci Mesele
Rivayet olunduğuna göre, Hazret-i İsa (aleyhisselâm), akıllara durgunluk veren bu mu'cizeleri gösterince, yahudiler O'nu öldürmeye niyetlendiler de, Cenâb-ı Hak, göğe çekmek suretiyle O'nu onlardan kurtardı.
Daha sonra "Onlardan kafir olanlar, "Bu apaçık bir sihirden başka birşey değildir" demişlerdi" buyurulmuştur. Bu ifade ile ilgili iki mesele vardır:
Sihr ve Sahir Kelimelerinin Kıraati
Hamza ve Kisâî, gerek bu âyette, gerekse Yunus, Hûd ve Saff sûrelerinde geçen "sihir" kelimelerini, elifli olarak Sâhir (sihirbaz) şeklinde; İbn Âmir ile Âsim, sadece Yunus sûresindekini elifli olarak; diğer kıraat imamları ise hepsin de elifsiz olarak sihr (sihir) şeklinde okumuşlardır. Bunu. "sâhir" şeklinde okuyanlar, Peygamber'e; "sihir" şeklinde okuyanlar ise peygamberin getirdiği şeylere işaret etmek istemişlerdir. Her iki şekildeki kıraat da güzeldir. Çünkü bunlardan her ikisi de, daha önce zikredilmektedir.
Vahidî (r.h) şöyle der: "Benim tercihim, sihr şeklindeki kıraattir. Zira "sihr" kelimesi, hem hadise, hem de şahıs için kullanılabilir. Bunun bir hadise için kullanılması hususu açıktır. Şahıs için kullanılmasına gelince, mesela sen, büyü sahibi (büyücü) manasını murad ederek, "Bu adam sihirdir" diyebilirsin Bu tıpkı, "Fakat birr (yani bârr, iyi kimse), Allah'a iman edendir..." (Bakara, 177) âyetinde olduğu gibidir. Nitekim şair de, "Dünya hayatı bazan bir yüze gülme, "ikbal"; bazanda bir arka çevirme, "idbâr"dır. Yani, "hazan insanın yüzüne güler, bazan da ona sırt çevirir" demiştir.
İkinci Mesele
İmdi şayet, "Allahü teâlâ, Hazret-i İsa'ya olan nimetlerini saymıştır. Halbuki kâfirlerin, Hazret-i İsa (aleyhisselâm) hakkındaki "Bu apaçık bir sihirden başka birşey değildir" sözleri. nimetlerden biri değildir. O halde, Allahü teâlâ ne hikmetle bunu burada zikretmiştir?" denilir ise şöyle cevap verilir: "Her nimet verilene haset edilmiştir" sözü, meşhur darb-ı mesellerdendir. Kâfirlerin, Hazret-i İsâ (aleyhisselâm)'yı bu sözle tenkid etmeleri, Allah'ın O'na verdiği nimetlerin çok büyük olduğuna delâlet eder. Binaenaleyh işte zikrettiğimiz bu sebepten ötürü, nimetlerin sayıldığı sırada, kâfirlerin (hasedlerinden dolayı söyledikleri) bu sözün zikredilmesi de yerinde ve güzel olmuştur.
8) Hani Havarilere, "Bana ve Resulüme iman edin" diye vahyetmiştim. "İman ettik, hakiki müslümanlar olduğumuza sen de şahid ol" demişlerdi" (Maide, 111) âyetinin ifade ettiği nimet, . Vahyin ne mânaya geldiği daha önce anlatılmıştı. Binaenaleyh âyette bahsedilen "Havariler"in peygamber olduğunu söyleyenler bunun peygamberlere yapılan çeşitten bir vahiy olduğunu; onların peygamber olmadıklarını söyleyenler ise, bunun, "ilham ve kalbe ilkâ edilen şey" manasına olduğunu söylemişlerdir. Bu tıpkı, "Musa'nın annesine, "Onu emzir..." diye vahyettik" (Kasas, 7) ve "Rabbin bal arısına vahyetti ki..." (Nahl, 68) âyetlerinde geçen "vahiy" gibidir. Cenâb-ı Hak, bu hususu, nimetleri sayma sadedinde getirmiştir. Çünkü insanın, diğer insanlar nezdinde sözünün kabul edilmesi ve kalblerinde sevgi kazanması, Allah'ın insana en büyük nimetlerinden biridir. Allahü teâlâ, bunu Havarilerin kalbine ilham ettiğinde, onların iman edip müslüman olduklarını bildirmiştir. Bu âyette "iman"ı, "İslam'dan önce zikretmiştir. Çünkü iman, kalbe âit bir vasıftır, islâm ise zahiren boyun eğip itaat etmekten ibarettir. Yani, "onlar hem kalbleri ile iman ettiler, hem de zahiren inkiyâd ettiler" demektir.
İmdi eğer, "Hak teâlâ, (110.) âyetin başında, "Hem senin üzerindeki hem de ananın üzerindeki nimetimi hatırla" buyurmuştur. Sonra, Hak teâlâ'nın zikretmiş olduğu bütün nimetler Hazret-i İsa'ya tahsis edilmiş olup, bunlardan hiçbirinin Hazret-i İsa'nın annesiyle alâkası yoktur" denilirse, biz deriz ki: Çocuk için meydana gelen, tahakkuk eden bu yüce nimetler ve kıymetli derecelerin hepsi, zımnen ve ikinci derecede olarak, anne için de söz konusudr. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Allah, "Meryem'in oğlunu da, anasını da bir âyet kıldık..." (Mu'minun, 50) buyurmuştur. Böylece, bu ikisinden herbirınin diğerleriyle çok sıkı münasebeti olduğu için, Allah onların ikisini birden tek bir âyet kabul etmiştir. Rivayet olunduğuna göre Allahü teâlâ Hazret-i İsa'ya, "üzerindeki nimetimi hatırla" dediğinde, Hazret-i Isa, kıldan yapılmış elbise giyiniyordu, bitki yiyordu, ertesi gün için herhangi bir şey biriktirmiyor ve "her günün rızkı, o günle beraberdir; harâb olacak evi, ölecek çocuğu olmayan herkes için, nerde akşam orda sabah..." diyordu.
Havarilerin Gökten İnen Sofra İstemeleri
112. Âyetin Tefsiri
"Hani havariler: "Ey Meryem oğlu İsa, Rabbin bizim üstümüze gökten bir sofra indirebilir mi?" demiş, o (da): "Eğer inanmış kimselerseniz, Allah'dan korkun"demişti".
'Hani havariler: "Ey Meryem oğlu İsa, Rabbin bizim üstümüze gökten bir sofra indirebilir mi?" demiş..." buyruğu ile ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Hak teâlâ'nın, (......) ifadesinin terkîbteki yeri hususunda şu iki takdir yapılmıştır:
a) "havariler.. dediğinde, ben havarilere itham ettim..." şeklinde...
b) "Havarilerin... dediği vakti hatırla.." şeklinde...
İkinci Mesele
Kisâî, (......) kelimesini, tâ harfiyle; (......) kelimesini de nasb ile, lâm harfini tâ'ya idğam ederek, "(Ey İsa), Rabbinden... isteyebilir misin?" şeklinde okumuştur. Bu idğâmın sebebi şudur: Lâm ile tâ harflerinin mahreçleri birbirine yakındır. Çünkü bu iki harf de dilin ucundan ve "senâyâ" dişlerinin kökünden çıkarlar. Bu harflerin, mahreçlerinin birbirlerine yakın olması sebebiyle, idğâm edilmesi yerinde ve güzeldir. Bu kıraat, Hazret-i Ali ve İbn Abbas'tan rivayet edilmiştir. Hazret-i Aişe (radıyallahü anhnha)'nin de, "Onlar (havariler), "Rabbin muktedir olabilir mi?" mânasını kastetmeyecek kadar Allah'ı tanıyorlardı. Havariler (böyle değil de), "Sen Rabbinden isteyebilir misin?" demişlerdir" dediği rivayet edilmiştir. Muaz İbn Cebelden de, Allah'ın Resulü, fiili tâ ile; (......) kelimesini de mansub olarak (......) şeklinde okuttuğu rivayet edilmiştir.
Diğer kıraat imamları ise, fiili yâ harfiyle; (......) kelimesini bâ harfini merfû ve de idğam yapmaksızın, (......) şeklinde okumuşlardır.
Birinci kıraate göre bu ifâdenin mânası, "Rabbinden isteyebilir misin?" şeklinde olur. Bu şekilde okuyanlar, bu kıraatin ikinci kıraatten daha evlâ olduğunu söylemişlerdir. Zira bu kıraat, onların, Hazret-i İsa'nın gücü ve kudreti hususunda şüphe etmiş olmalarını gerektirir. İkinci kıraat ise, onların, Allah'ın kudreti hususunda şüphe etmiş olmalarını gerektirir.. Şüphesiz ki birinci kıraat ikincisinden daha uygundur.
Havarilerin Kudret-i İlahiyeden Şüpheleri Olamazdı
İkinci kıraate gelince, böyle okunması halinde, ortaya şöyle bir problem çıkar: Allahü teâlâ, o havarilerin, "İman ettik. Hakîki müslümanlardan olduğumuza sen de şahid ol" demişlerdi" (Maide, 112) dediklerini nakletrniştir. Halbuki, onların iman etmiş olmalarından sonra, onların, Allah'ın buna gücünün yeteceği hususunda şüphe etmiş kimseler olduklarının söylenmesi nasıl caiz olabilir?
Buna birkaç yönden cevap verebiliriz:
1) Allah, onları iman edip müslüman olmakla tavsif etmemiş, aksine onların bu iki şeyi (imanı ve İslâm'ı) iddia edip öne sürdüklerini nakletmiş, sonra da buna, yine onlardan bir nakil olarak, "Rabbin bizim üstümüze gökten bir softa indirebilir mi?" dediklerini ilâve etmiştir. Bu da, onların, şekke düşüp bu hususta tereddüd ettiklerini gösterir. Çünkü böyle bir söz, imanı mükemmel olan bir kimseden sadır olmaz.. Hem onlar, "ve senin, bize hakikaten doğru söylediğini bilelim..." (Mâide, 113) demişlerdir ki bu da, onların kalblerinde bir hastalığın bulunduğuna delâlet eder. Hazret-i İsa'nın onlara, "Eğer inanmış kimselerseniz, Allah'dan korkun" demesi de, onların iman hususunda kâmil olmadıklarına delâlet eder.
2) Onlar mü'min idiler, ancak ne var ki bu mucizeyi, kalbleri iyice mutmaîn olsun diye talep etmişlerdir. Bu tıpkı Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in "Fakat kalbim mutmain olsun diye..." (Bakara. 260) demesi gibidir. Zira, bu nevi mucizeleri görüp müşahede etmek, hiç şüphe yok ki, gönüllerde bir itminan meydana getirir. İşte bu sebepten dolayı havariler, "kalblerimiz yatışsın..." (Mâide, 113) demişlerdir.
3) Bu sözden maksad, bunun, hikmet açısından caiz olup olmadığını sormaktır. Bu böyledir, zira Allah'ın fiilleri çeşitli hikmet vecihlerini görüp gözetmeye dayanınca, bu çeşitli hikmet vecihlerinden herhangi birisinin tahakkuk etmediği yerde, fiil imkânsız olur. Çünkü, hikmet bakımından ters olan birşey, kudret bakımından da ters gibi olur. Bu cevap, Mutezilenin görüşüne göredir.
Ama bizim görüşümüze göre bu, "Allahü teâlâ, buna hükmeder mi? Bunun vuku olacağını bilir mi? Zira, eğer o buna hükmetmez, vukuunu da bilmezse, bu şey Allah'ın gücü dahilinde olmayıp muhal, imkânsız olur. Çünkü, malum olmayan şey "makdûr" da değildir" mânasına hamledilmiştir.
4) Süddî, ifadesinin, "Şayet, ondan bunu istersen, Rabbin sana itaat eder mi?" mânasına geldiğini söylemiştir. Bu, fiilinin, (itaat etti) mânasına kullanılıp, sîn harfinin de zâid kabul edilmesi görüşüne dayanır.
5) Âyet-i kerîmede geçen (......) kelimesiyle murad edilen, belki de Cebrail'dir. Çünkü Cebrail (aleyhisselâm) de, Hazret-i İsa'yı eğitmiş ve ona çeşitli yardımlarda bulunmuştur. İşte bu sebepten dolayı Cenâb-ı Hak, Mâide 110 âyetinin baş kısımlarında, "Hani ben seni Cebrail ile desteklemiştim" buyurmuştur. Yani, "Sen, Cebrail'in seni eğitip, sana çeşitli ikramlarda bulunduğunu iddia ediyorsun. Binâenaleyh o, sana gökten bir sofra indirebilir mi?" demektir.
b) Onların bu sorudan maksatları, bu hususta şüphe etmiş olmalarından ileri gelmemiştir. Aksine onların bundan maksatları, Allahü teâlâ'nın bunu yapabilmesinin son derece açık ve net olduğunu takrir edip ortaya koymaktır. Bu tıpkı, bir kimsenin, bir fakirin, âcizın elinden tutup da, "Hükümdar bu gibileri doyurmaya muktedir değil midir?" demesine benzer.. Onun bu sorudan maksadı, bunun çok açık ve sarih olduğunu; aklı olan hiç kimsenin bu hususta şüphe etmesinin caiz olmayacağını ortaya koymaktır.
Maide Kelimesinin Manası
Zeccâc, (......) kelimesi, "hareket etti" manasına gelen fiilinden, kalıbında bir kelimedir. Binaenaleyh sofra, üzerinde olan ile sallandığı için, adını almıştır" demiştir.
İbnu'l-Enbari ise şu izahı yapmıştır: "Sofraya maide ismi verilmiştir; zira bu sofra bir bağıştır. Bu, Arapların, bir kimse bir kimseye iyilik yaptığında, demelerinden iştikak etmiştir. Bu görüşe göre mâide, atıyye, bağış mânasına gelen meyd masdarından, "faile" kalıbında bir kelimedir."
Ebû Ubeyde de şöyle demiştir: Mâide kelimesi, ism-i fail kalıbında olup, ism-i mefûl mânasındadır. Bu tıpkı, "hoşnut bir yaşayış..." (Karia, 7) âyetinde olduğu gibidir. Kelimenin aslı, olup, sahibine verilmiş bir bağıştır. Yani "O, onu ona verdi ve onunla ona ihsanda bulundu" demektir. Araplar, bir kimse bir kimseye iyilikte bulunduğunda, derler...
Daha sonra gelen, "Eğer inanmış kimselerseniz, Allah'dan korkan" buyruğu hakkında şu iki izah yapılmıştır:
a) Hazret-i İsa, "Mucizeyi tayin etme hususunda Allah'dan korkun. Zira sizin bu yaptığınız, işi yokuşa sürme ve tahakkümdür; bu ise, Rabbın huzurunda kul tarafından yapılmış büyük bir suçtur. Hem bu, daha önce gösterilen birçok mucizeden sonra yeniden bir mucize talep etmek demektir ki, bu da büyük bir suçtur" demiştir.
b)Allahü teâlâ onlara, bu gayelerinin gerçekleşmesine vesile olsun diye, takva ile emretmiştir. Bu, "Kim Allah'dan korkarsa, (Allah) ona bir çıkış yeri ihsan eder ve onu, hatırına gelmeyecek bir cihetten rızıklandırır" (Talâk. 2-3) ve: "Ey iman edenler, Allah'dan korkun, O'na vesile arayın..." (maide, 35)âyetlerinde olduğu gibidir. "Eğer inanmış kimselerseniz.." buyruğuna gelince bu, "Eğer Cenâb-ı Hakk (c.c)'ın sofrayı indirmeye muktedir olduğuna inanıyorsanız, takvanız bu gayenizin gerçekleşmesine vesile olsun diye, Allah'tan korkunuz..." demektir.
Havarilerin İtminan İçin Sofra İstemeleri
Bu âyetle İlgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
113. Âyetin Tefsiri
"Dediler ki: "İstiyoruz ki biz de ondan yiyelim, kalblerimiz mutmain olsun, senin bize gerçekten doğru söylediğini bilelim ve biz de bunun üzerine şâhidlerden olalım".
Bir âyetin mânası sudun O havariler bunu talep edince, sanki Isâ (aleyhisselâm) onlara: "Daha önce birçok mucize geldi. Binâenaleyh artık o kesin mucizelerden sonra, böyle bir mucize isteme hususunda Allah'dan ittikâ edin" demiş de, onlar dâ cevaben: "Biz, bu sofrayı sırf bir mucize olsun diye değil, şu sebeplerin hepsinden dolayı istiyoruz:
1) Biz, bu sofradan yemek istiyoruz. Çünkü iyice acıktık ve yiyecek birşey elde edemedik.
2) Biz, Allah'ın kudretini delilleri ile biliyor isek de, böyle bir sofranın gökten inişini bizzat gördüğümüzde yakînî imânımız artar ve itminanımız o nisbette kuvvetlenir.
3) Biz, her ne kadar diğer mucizelerle, senin doğru olduğunu biliyor isek de, bu mucizeyi de görüp müşahede ettiğimizde yakînimiz ve irfanımız artar, kalbî mutmainliğîmiz kuvvet bulur.
4) Senin getirdiğin bütün mucizeler, yeryüzü ile ilgilidir. Bu ise, semavî bir mucize olup, hem hayrette bırakıcı, hem de büyük bir mucizedir, biz bunu gördüğümüzde, bunun şâhitleri oluruz ve bu mucize hususunda, onu görmeyen İsrâiloğulları yanında şahadette bulunuruz ve bu mucize iter Allah'ın kudretinin mükemmelliğine ve senin peygamberliğine şâhidler oluruz" dediler.
(Bayram) Kelimeleri Hakkında
114. Âyetin Tefsiri
"Meryem oğlu İsâ dedi ki: "Ey Allah'ım, Ey Rabbimiz, üstümüze gökten bir sofra indir ki bizim hem evvelkilerimiz hem sonrakilerimiz için bir bayram ve senden bir ayet (mucize) olsun. Bizi rızıklandır. Sen rızık verenlerin en hayırlıtsısın".
(......) lafzı ile ilgili açıklama, Al-i İmran sûresinde "Ey mülkün sahibi Allah'ım, sen mülkü kime dilersen ona verirsin"
(Âl-i İmran. 26) âyetinin tefsirinde geçmişti. Şuna göre tabiri nidadır. (Ey Rabbimiz) ifâdesi de ikinci bir nidadır, "bizim ...için olan..." kelimesi, (bir sofra) kelimesinin sıfatıdır emrin cevabı değildir. Abdullah İbn Mes'ûd (radıyallahü anh), bunu emrin cevabı kılarak (olsun) şeklinde okumuştur.
Ferrâ şöyle demektedir: Başında emir fiil olan her nekire kelimeden sonra gelen fiil, hem meczûm, hem de merfû okunabilir. Meselâ, "Binâenaleyh bana tarafından bir velî (bir oğul) ihsan et ki bana mirasçı olsun" (Meryem, 5-6) ve "onu da benimle beraber, beni tasdik eden bir yardımcı olarak gönder" (Kasas, 34) âyetlerinde olduğu gibi... Âyetteki, "hem evvelkilerimiz, hem sonrakilerimiz için bir bayram.." ifâdesi, "sofranın indiği o günü hem biz, hem de bizden sonrakiler, kendisine saygı gösterdiğimiz bir bayram sayalım" demektir. Sofra pazar günü inmişti. Bundan dolayı pazar günlerini bir bayram (tatil) edindiler. (......) kelimesi Arapça'da, belli bir vakitte tekrar sana gelen şeye denir. Bu kelime, (döndü) fiilinden alınmıştır. Her sene yeni bir sevinçle dönüp geldiği için, bayrama denilmiştir. Âyette geçen, "Senden bir mucize (âyet) olsun" ifâdesi, "Senin tevhidine (birliğine) ve peygamberinin nübüvvetinin sıhhatine bir delil olsun" demektir. O'nun "Bizi rızıklandır" duası ise, "Bize, yiyebileceğimiz bir rızık ver. Sen, rızık verenlerin en hayırlısısın" demektir.
İkinci Mesele
Âyetteki bu tertip hakkında bir düşün. Zira havariler, gökten gelecek bir sofra isterlerken, onu isteme hususunda birçok sebep zikretmişler, bunun başında da önce "yeme" sebebini getirerek, "istiyoruz ki biz de ondan yiyelim" (Maide, 113)demişler, dinî ve manevî sebepleri geriye bırakmışlardır. Ama Hazret-i İsâ (aleyhisselâm), bu sofrayı isteyip, sebeplerini sıralarken, önce dinî sebepleri söyleyip, yeme sebebini sonraya almıştır. Çünkü O, sözünün sonunda "Bizi rızıklandır" demiştir. İşte bunu iyice düşündüğünde, bir kısmının ruhanî, bir kısmının da maddeye mütemayil olmaları bakımından ruhların derece derece oluşları gözünün önüne serilir. Sonra Hazret-i İsâ (aleyhisselâm)'nın, dini son derece saf, ruhu da alabildiğine aydınlık olduğu için, "Bizi rızıklandır" diyerek, rızıktan bahsedince, o sözle kalmamış, rızıktan rızık verene geçerek "Sen rızık verenlerin en hayırlısısın" demiştir. Buna göre âyetteki (Ey Rabbimiz) ifâdesi, Hak Subhânehû ve Teâlâ'nın ismi ile başlama; "üstümüze gökten bir sofra indir" ifâdesi, zat'tan sıfatlara geçiş; "Bizim hem evvelkilerimiz, hem Sonrakilerimiz için bir bayram olsun" ifâdesi, birer nimet olmaları bakımından değil, nimeti veren Allah'dan sudur etmeleri bakımından, ruhun nimetlerden dolayı sevinmesine bir işaret; "senden bir âyet (mucize) olsun" ifâdesi, bu sofranın, istidlal ve tefekkür edebilecek kimselere bir delil olmasına bir işaret; "Bizi rızıklandır" ifâdesi de, nefse düşen paya bir işarettir. Bunların hepsi, Hazret-i Allah'dan inen şeylerdir. O halde bir bak, Hazret-i İsa (aleyhisselâm), önce en şerefli olandan başlayıp nasıl kademe kademe daha aşağı doğru inmiştir. Oaha sonra O, "Sen rızık verenlerin en hayırlısısın" demiştir ki bu da, yaratılmıştan Yaratan'a, Allah olmayandan, Allah'a; daha aşağıda olandan, daha yukarıda şerefli olana doğru yeniden bir yükseliştir. İşte bunu düşündüğünde, nurânî, ilahî ve aydınlık ruhların nasıl çıkıp indikleri hususunda bir işaret belirir. "Allah'ım, sen bizi böylesi olanlardan kıl."
Üçüncü Mesele
Zeyd (İbn Sabit) (radıyallahü anh) âyeti, (......) şeklinde okumuştur. Bunun (......) şeklinde okunuşu, "âyet" lafzının mânasındaki müenneslikten ötürüdür.
Gökten Sofranın İndirilmesi
115. Âyetin Tefsiri
"Allah dedi ki: "Ben onu sizin üzerinize elbette İndireceğim. Artık (bundan) sonra içinizden kim nankörlük ederse, ben onu muhakkak ki âlemlerden hiç kimseyi azaplandırmadığım bir azap ile azaplandırırım".
Bu âyetle ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
İbn Âmir, Âsim ve Nâfi, kelimeyi şeddeli olarak (......) şeklinde; diğer kıraat imamları ise şeddesiz olarak (......) şeklinde okumuşlardır. Her iki şekil de, ve fiillerine dayanan iki kullanıştır. Bunlardan şeddeli fiil, "tekrar tekrar indirme" mânasına, şeddesiz olanının da, "toptan bir defada indirme" mânasına geldiği söylenmiştir.
İkinci Mesele
"Artık, (bundan) sonra içinizden kim nankörlük ederse.." ifâdesi, "Artık o sofranın indirilmesinden sonra içinizden kim nankörlük ederse, ben onu muhakkak ki kâinatta hiç kimseyi azaplandırmadığım bir azap ile azaplandırırım" demektir. İbn Abbas (radıyallahü anh), âyette bahsedilen azaptan maksadın, Allah'ın onları domuzlar hâline çevirmesi olduğunu söylerken; bu azabın onların maymunlara dönüşmesi olduğu veyahut da başka hiç kimsenin azab edilmediği bir çeşit azab olduğu da söylenmiştir. Zeccac: "Bu azap, dünyevî peşin bir azap olabileceği gibi, âhirete bırakılmış bir azap olması da mümkündür" demiştir. Âyetteki "âlemlerden" tabiri, "Onların yaşadıkları zamanki âlemlerden" demektir.
Üçüncü Mesele
Denildiğine göre onlar, Hazret-i İsa'dan bu sofrayı, su ve yiyecek bulunmayan bir çöle geldikleri zaman istemişlerdir.
İşte bundan ötürü o havârîler, "istiyoruz ki biz de ondan yiyelim" (Maide, 113)demişlerdir.
Dördüncü Mesele
Âlimler, Hazret-i İsâ (aleyhisselâm)'nın, bu sofrayı kendisi için mi, yoksa, her ne kadar zahiren bunu kendisine nisbet ediyorsa da, kavmi için mi istediği hususunda ihtilaf etmişlerdir. Her ikisi de ihtimal dahilindedir. Allah en iyi bilendir.
Sofranın İndirilmediğini ileri Sürenler
Alimler, bu sofranın İnip inmediği hususunda ihtilaf etmişlerdir. Meselâ Hasan el-Basrî ve Mücâhid, sofranın inmediğini söylemişler ve bu görüşlerine şu iki yönden istidlal etmişlerdir:
1) Bunlar, "Ben onu muhakkak ki âlemlerden hiç kimseyi azaplandırmadığım bir azap ile azaplandırırım" kavl-i ilâhisini duyunca, Allah'dan bağışlanmalarını talep etmişler ve "Biz bu sofrayı istemiyoruz" demişlerdir.
2) Sofranın, onların hem evvelkileri, hem de sonrakileri için bir bayram olacağı bildirilmiştir. Binâenaleyh eğer böyle bir sofra inmiş olsaydı, bu bayramın Kıyamete kadar hep devam etmesi gerekirdi.
Müfessirlerin büyük bir çoğunluğu ise bu sofranın indiğini söylemişlerdir. Çünkü Cenâb-ı Hak, "Ben onu sizin üzerinize elbette indireceğim" buyurmuştur. İşte bu ifâde, herhangi bir şarta bağlı olmaksızın o sofranın mutlaka indirileceği hususunda ilahî bir vaaddir. Binâenaleyh bu sofranın indirilmiş olması gerekir.
Hasan el-Basrî ile Mücahidin birinci delillerine şöyle cevap verilir: "Âyetteki "Artık, (ondan) sonra içinizden kim nankörlük ederse, ben onu muhakkak ki... azaplandırırım" ifâdesi, "Ben onu sizin üzerinize elbette İndireceğim" ifâdesi ile ilgisi olmayan müstakil bir şart-ceza cümlesidir."
Onların ikinci delillerine de şu şekilde cevap verilir: "O sofranın indiği gün, onların şeriatları üzere olan hem o günkü, hem de sonraki kimseler için bir bayramdır."
Altıncı Mesele
Rivayet edildiğine göre, Hazret-i İsa (aleyhisselâm) bu sofrayı Allahü teâlâ'dan istemek için duaya hazırlandığında, yünden (sûf'tan) yapılmış bir elbise giyindi ve sonra da: "Allah'ım bize indir..." diye duâ etti. Bunun üzerine, biri altta biri üstte iki bulut arasında, havarilerin gözleri önünde, kırmızı bir sofra indi ve onların önüne geldi. Bunun üzerine Hazret-i Isa (aleyhisselâm) ağlayarak, "Allah'ım, beni şükredenlerden kıl! Allah'ım, o sofrayı bir rahmet kıl ve başkalarına örnek olacak bir ceza vesilesi kılma!" dedi ve onlara "ibadetçe en iyiniz kalksın, o sofrayı açsın, Allah'ın ismini anarak (besmele ile) ondan yesin." Bunun üzerine havarilerin ileri geleni olan Sem'ûn, "Sen bunu yapmaya daha lâyıksın" dedi. Bunun üzerine Hazret-i İsa (aleyhisselâm) kalktı, abdest alıp namaz kıldı ve ağlayarak sofrayı açtı, "Rızık verenlerin en hayırlısı Allah'ın ismi ile..." dedi. Ne görsünler, kılçıksız, pulsuz, kendinden yağ damlayan kızarmış bir balık... Baş tarafında tuz, kuyruk tarafında sirke... etrafında pırasa hariç her türlü sebze ve beraberinde beş yufka.. Bunlardan birinin içinde zeytin, birinde bal, üçüncüsünde tereyağı, dördüncüsünde peynir ve beşincisinde pastırma bulunuyordu. Sem'un, "Ey Allah'ın Ruhu (İsâ), bunlar dünya yiyeceklerinden mi, yoksa âhiret yiyeceklerinden mi?" deyince, Hazret-i İsa (aleyhisselâm): "Bu, ikisinden de değil, fakat Allah'ın yüce kudretiyle yarattığı bir şeydir. Haydi istediğinizi yeyiniz ve Allah'a şükrediniz ki, Allah nimetini devam ettirsin ve fazlından artırsın" dedi. Havariler de: "Ey Rûhu'llah, sen bize, bundan bir mucize daha göstersen ya..." dediler. Bunun üzerine Hazret-i İsa (aleyhisselâm): "Ey balık, Allah'ın izni ile diril" deyince, balık canlandı., sonra da, "Eski haline dön!" deyince, o da kızarmış bir balık haline döndü. Sonra, sofra uçup gitti. Bundan sonraysa onlar, tekrar isyan ettiler; böylece de maymunlara ve domuzlara dönüştüler.
Hazret-i İsa'dan Hristiyanların İnancının Sorulması
116. Âyetin Tefsiri
"Allah: "Ey Meryem oğlu İsa, insanlara Allah'dan başka beni ve anamı iki tanrı edininiz diyen sen misin?" dediği zaman O, (şöyle) söyledi: "Seni tenzih ederim, hakkım olmadık bir sözü söylemem bana yakışmaz. Eğer onu söyledimse elbet bunu bilmişsindir. Benim İçimde olan şeyi sen bilirsin. Ben ise senin zâtında olanı bilmem. Şüphesiz ki gaybları hakkıyla bilen sensin sen...".
"Allah: "Ey Meryem oğlu İsa, insanlara Allah'dan başka beni ve anamı iki tanrı edininiz diyen sen misin?" dediği zaman" buyruğu ile ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Bu âyet, Hak teâlâ'nın "Allah o zaman şöyle diyecek: 'Ey Meryem oğlu İsa, hem senin üzerindeki, hem ananın üzerindeki nimetimi hatırla..." (Mâide, 110) ifâdesine atfedilmiştir. Buna göre, Allah bu sözü, Hazret-i İsa (aleyhisselâm)'ya Kıyamet gününde söyleyecektir. Alimlerin bir kısmına göre de Cenâb-ı Hak bu sözü, Hazret-i İsa'yı göğe kaldırırken söylemiştir. Bunlar, Cenâb-ı Hakk'ın ifadesine tutunmuşlar ve (......) kelimesinin mazi hakkında kullanıldığını söylemişlerdir. Birinci görüş daha doğrudur; çünkü yüce Allah bu hadisenin peşinden, "Bu (gün) doğru söyleyenlerin sadâkatlan kendilerine fayda vereceği bir gündür" (Mâide, 119) âyetini getirmiştir ki, bu günle Kıyamet günü murad edilmiştir.
Bunların edatına tutunmalarına gelince, bununla ilgili cevap daha önce geçmişti.
Hristiyanlar İçinde Kur'an'ın Bildirdiği Şekilde İnananlar
Hak teâlâ'nın "İnsanlara, "Allah'dan başka beni ve anamı iki tanrı edininiz" diyen sen misin?" ifâdesi hakkında şu iki soru bulunmaktadır:
a) Allâmu'l-guyûb (gayblerin bilicisi) olan Cenâb-ı Hakk'ın soru sorması nasıl uygun düşebilir?
b) Allah, Hazret-i İsa'nın bunu söylemediğini biliyordu; o halde daha niçin O'na bu şekilde hitap etmiştir?
Eğer, "O'nun bundan maksadı hristiyanları azarlamak ve onları kınamaktır" derseniz biz deriz ki: Nasâra'dan hiç kimse, Allah'ın ulûhiyyetini kabul etmeyerek, Hazret-i İsa ve Meryem'in ilâh olduklarını söylememiştir. O halde, onlardan hiçbiri bunu söylememişken, bu sözün onlara nisbet edilmesi nasıl caiz olabilir?
Bu sorunun birinci şıkkına şöyle cevap veririz: Bu, inkârı mânada bir istifhamdır ("..demedin değil mi?" mânasında).
İkinci şıkka şu şekilde cevap verilir: İlâh, yaratandır. Halbuki nasârâ, Hazret-i İsa ve Meryem'in elinde zuhur eden mucizelerin yaratıcısının Hazret-i İsa ve Meryem olduğunu; Allahü teâlâ'nın ise, kesinlikle bunları yaratmadığına itikâd ederler. Durum böyle olunca, nasârâ şüphesiz "Bu mucizelerin yaratıcısının, Hazret-i İsa ve Meryem olduğunu; Allahü teâlâ'nın ise bunları yaratmadığını" söylüyorlardı. Bu sebeple onların, bazı şeyler hakkında Allah'ın o şeyin ilâhı olmadığı halde, Hazret-i İsa ve Meryem'in o şeyin ilâhları olduğunu kabul etmiş olmaları doğru olabilir. Böyle bir tefsir ve mânaya göre de, bu nakil ve rivayet, yerinde ve sahih olmuş olur.
Daha sonra "O (şöyle) söyledi: "Seni tenzih ederim, hakkım olmadık bir sözü söylemem bana yakışmaz" buyurulmuştur.
"seni tenzih ederim" ifadesiyle ilgili gerekli açıklamayı, (Bakara, 32) âyetinin tefsirinde yapmıştık.
Bil ki Allah, Hazret-i İsa'ya: "Sen bunu dedin mi?" diye sorduğunda, Hazret-i İsa, "Dedim" veya "demedim" şeklinde cevap vermemiş, aksine o, "hakkım olmadık bir sözü söylemem bana yakışmaz" demiştir. Halbuki böyle söylemek, hak değildir. O halde bu, "Benim bu sözü söylememin, bana yakışmayacağı.." neticesini verir.." demiştir. Cenâb-ı Hak, Hazret-i İsa'nın bu sözü söylemediğini beyan buyurunca, bu sözün ondan sadır olup olmadığı hususunu beyan etmeye başlamıştır. Hazret-i İsa, "Ben bunu demedim, söylemedim..." diyerek cevap vermemiştir. Çünkü böyle bir söz, kendisini tezkiye etme ve temize çıkarma yerine geçmiş olur, bu mânaya gelirdi.. Halbuki bu makam, huşu ve tevazu makamıdır. Yine Hazret-i İsa: "Ben onu söyledim..." diye de cevap vermemiş; aksine bunu, Cenâb-ı Hakk'ın her şeyi kuşatan ilmine havale etmiştir.
İşte bu sebeple de Hazret-i İsa, "Eğer onu söyledimse, elbet bunu bilmişsindir" demiştir ki bu ifâde, gerek edep, gerekse Allahü teâlâ'nın huzurunda tevazu ve alçak gönüllülüğünü, zilletini ortaya koyma ve bütün işleri Hak Subhânehu ve Teâlâ'ya havale etme hususunda mübalağa ifâde eden bir sözdür.
"Benim içimde olan şeyi sen bilirsin. Ben ise senin zâtında olanı bilmem" buyurmuştur.
Allah'ın Hazret-i isa'dan Naklettiği Bu Söze Gelince
Müfessirler bu âyetin tefsirinde çok çeşitli ifâdeler kullanmışlardır:
a) "Sen benim gizlediğimi bilirsin, ben ise senin gizlediğini bilmem."
b) "Sen benim yanımda olanı bilirsin, ben ise senin katında olanı bilmem."
c) "Sen, benim gaybımda olanı bilirsin, bense senin gaybında olanı bilmem."
d) "Sen, dünyadayken benim tarafımdan yapılanı bilirsin; bense âhirette senden sadır olacak şeyleri bilemem.."
e) "Sen, benim söylediğimi, yaptığımı bilirsin; bense senin söylediğini ve yaptığını bilemem..."
İkinci Mesele
Mücessime bu ayette tutunarak, "Nefs, şahıs anlamına gelir. Bu ise, Allah'ın bir cisim olmasını gerektirir" demişlerdir.
Mücessimenin bu görüşüne şu iki bakımdan cevap verebiliriz:
a) "Nefs", "zât" demektir. Nitekim aynı mânaya olarak, "Bir şeyin kendisi; şeyin zâtı..." denilir.
b) Bu tabirden maksat, "Sen benim malûmatımı bilirsin, bense senin malûmatını bilemem" demektir. Ancak ne var ki Cenâb-ı Hak bu sözü "tıbâk" ve "müşâkele" yoluyla zikretmiştir ki, bu şekilde bir ifâde de sözün fasihinden olan bir ifâdedir.
Daha sonra Allahü teâlâ "Şüphesiz ki gayblan hakkıyla bilen sensin sen" buyurmuştur ki bu ifâde de, daha önce geçen iki cümleyi, yani "Eğer onu söyledimse. elbet bunu bilmişsindir" ve "Benim içimde olan şeyi sen bilirsin. Ben ise senin zâtında olanı bilmem" cümlelerini tekîd etmektedir.
Hazret-i İsa (aleyhisselâm)'nın Gerçek Talimatı
117. Âyetin Tefsiri
Âyetin tefsiri için bak:118
118. Âyetin Tefsiri
"Ben onlara senin bana emrettiğinden başkasını söylemedim, (dediğim hep şu İdi:) "Benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a kulluk edin." Ben içlerinde bulunduğum müddetçe üzerlerinde bir kontrolcü idim. Fakat vaktâ ki sen beni aldın, üstlerinde gözcü yalnız sen" oldun. Sen her şeye hakkıyla şahidsin. Eğer onlara azap edersen, şüphe yok ki onlar senin kullarındır. Eğer onları bağışlarsan, mutlak galip, yegâne hüküm ve hikmet sahibi olan da, hakikaten sensin sen..".
Daha sonra Cenâb-ı Hak, Hazret-i İsa'dan naklen, "Ben onlara, senin bana emrettiğinden başkasını söylemedim, (dediğim hep şu idi:) "Benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a kulluk edin" buyurmuştur.
Bu âyette geçen, lafzı, "en-i müfessire"dir. Müfesser olan ise, emredilen söze raci olan lâfzındaki hâ zamiridir. Buna göre kelamın takdiri, "Ben onlara ancak, bana emrettiğin sözü söyledim" şeklinde olur. Emredilen söz de, "Benim (Hazret-i İsa'nın) onlara, "Allah'a, benim ve sizin Rabbinize ibâdet edin" dememdir.." şeklinde takdir edilir. Bil ki aslolan, Hazret-i İsa'nın, "Ben onlara, ancak senin bana emrettiğin şeyi emrettim.." demesiydi.. Ancak ne var ki O, hem kendisini hem de Rabbini, aynı anda âmir (emreden) yapmamak için, güzel terbiye kaidelerine göre, "emretme" sözü yerine, "söyleme, deme.." ifâdesini tercih etmiştir. Aslolanın böyle olduğuna "en-i müfessire"nin zikredilmiş olması da delâlet etmektedir.
"Ben, içlerinde bulunduğum müddetçe, üzerlerinde bir kontrolcü idim" buyurmuştur. Yani, "onların içinde bulunduğum sürece, onların yaptıklarına şehâdet ediyordum."
"Fakat vakta ki sen beni aldın, üstlerinde gözcü yalnız sen oldun."
Bu âyetin başında bulunan (......) kelimesinden maksad Hazret-i İsa'nın göğe çekilmesi, alınmasıdır. Burada "Ey İsa, şüphesiz ki seni öldürecek olan benim, seni kendi nezdime yükseltip kaldıracağım..." (Âl-i imrân, 55) âyetindeki mâna söz konusudur.
Zeccâc: ifâdesinin mânası hakkında, "Onları muhafaza eden, onların hal ve hareketlerini görüp gözeten sendin" demiştir. "Sen her şeye hakkıyla şahidsin." Yani, "Ben onların içinde bulunduğum sürece, benim şahidim sensin. Ben onlardan ayrıldıktan sonra da, onların şahidi de sensin.." demektir. Mânanın böyle olması halinde, âyette geçen şehîd lafzı, şâhid mânasındadır. Bu kelimeyi görme, bilme ve şehâdet mânasında olan "söylemek" mânalarına hamletmek de caizdir. Bütün bu takdirlere göre şehîd lafzı, hakîkî sıfatların isimlerindendir.
"Eğer onlara azâb edersen, şüphe yok ki onlar senin kullarındır. Eğer onları bağışlarsan, mutlak galip, yegâne hüküm ve hikmet sahibi olanda hakikaten sensin sen!.." buyruğu ile ilgili birkaç mesele vardır:
Hazret-i İsa Müşriklerin Affını İster mi?
Âyetin mânası açıktır. Ama, bu ifâdeyle ilgili şöyle bir soru vardır: Allahü teâlâ şirki bağışlamadığı halde, Hazret-i İsa'nın "eğer onları bağışlarsan" demesi nasıl caiz olabilir?
Buna birkaç yönden cevap verilebilir:
a)Cenâb-ı Allah Hazret-i İsa 'ya, "..Allah 'ı bırakıp da beni ve anamı iki tanrı edininiz diyen sen misin?" (Mâide, 116) deyince, anlaşılmıştır ki, hristiyanlardan bazıları bu sözü ondan nakletmişlerdir. Bu küfrü ondan naklederi kimse kâfir değil, aksine bu nakilde yalan söylediği için günahkâr olmuş olur. Günahların affı ise caizdir. İşte bundan dolayı, Allah'ın onu affetmesi, bağışlaması istenmiştir.
b) Bizim itikadımıza göre, Allahü Teâlâ'nın kâfirleri cennete; zâhid ve abidleri de cehenneme sokması caizdir. Çünkü mülk, O'nun mülküdür; hiç kimse O'na itiraz edemez. Bundan dolayı Hazret-i İsa, bu sözü söylemiştir. Bundan maksadı da, bütün işleri Allah'a havale etmek; tecâvüz, haddi aşma ve itirazı da tamamen terketmektir. işte bundan dolayı sözünü, "Mutlak galip, yegâne hüküm ve hikmet sahibi olan da, hakikaten sensin sen.." diye bitirdi. Bu söz şu anlama gelmektedir: "Sen, istediğini yapmaya kadir ve her yaptığında hakîm olansın.. Hiç kimse sana itiraz edemez. Ben nerde, Rubûbiyyet hallerine dalmak nerde!.."
Âyette geçen "Şüphesiz Allah, kendisine eş koşulmasını bağışlamaz.." (Nisa, 48) buyruğu hakkında deriz ki: Bize ve Mu'tezile'den Basralıların cumhuruna göre, Allah'ın şirki de bağışlaması mümkündür. Onlar şöyle demişlerdir "Çünkü azab etmek, Allah'ın günahkar üzerinde birhakkıdır. Azabı düşürmeli (bağışlama) ise, Allah için bir zarar olmadığı halde, günahkâr için bir faydadır. Binâenaleyh bunun "hasen", (güzel) olması gerekir. Fakat şeriatımızda naklî delil, böyle bir affın vâkî olmayacağına delâlet etmektedir. Belki de Hazret-i İsâ (aleyhisselâm)'nın şeriatında böyle bir delil (âyet) mevcut değildi."
c) Hristiyanların bu kesimi, küfür (inkâr) olan bu sözü söyleyince, Hazret-i İsa (aleyhisselâm), onların bir kısmının bundan tevbe edebileceklerini farzedip, "Eğer onlara azap edersen..." deyince, "(Allah'ım) sen o azap olunacakların, küfür üzere öldüklerini biliyorsun. Binâenaleyh senin kulların oldukları için onlara azap edebilirsin. Çünkü sen kullarından kâfir olan herkese azap edeceğini bildirdin. Yok eğer sen onları bağışlarsan, sen onların küfürlerinden tevbe ettiklerini bildiğin için, onları bağışlamışsındır. Çünkü sen kâfirliğinden tevbe edip dönenlere mağfiret edeceğini bildirdin" demek istemiştir.
d) Bazı âlimlerin şöyle dediklerini zikrettik: "Allahü teâlâ, "İnsanlara, "Allah'dan başka beni ve anamı iki tanrı edininiz" diyen sen misin?" şeklindeki sözünü, Hazret-i İsa'ya Kıyamet günü değil, onu göğe çekerken söylemiştir. Buna göre, sorunun cevabı kolaydır. Zira, Hazret-i İsâ (aleyhisselâm)'nın "Eğer onlara azâb edersen, şüphe yok ki onlar senin kullarındır" sözünün mânası, "Eğer onları bu küfürleri üzere öldürür ve bundan dolayı azap edersen, onlar senin kullarındır ve bu senin hakkındır. Yok eğer, onları tevfikinle küfrün karanlığından imanın aydınlığına çıkarıp, geçmiş günahlarını bağışladı isen, bu da senin hakkındır" şeklindedir. Bu mânaya göre, ortada bir müşkil yoktur.
Âyet Faskılar Lehine Şefaate Delildir
Bazı âlimlerimiz, bu âyete dayanarak, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, fasıklara (günahkârlara) şefaat edeceğine şöyle diyerek delil getirmişlerdir: "Hazret-i İsâ (aleyhisselâm)'nın, "Eğer onlara azap edersen, şüphe yok ki onlar senin kullarındır" şeklindeki sözü, mükafaatı ve sevabı haketmiş kimseler hakkında değildir. Çünkü onlara azap etmek uygun düşmez. Bu söz kâfirler hakkında da söylenmiş olamaz. Çünkü Hazret-i İsâ (aleyhisselâm)'nın, "Eğer onları bağışlarsan, mutlak galip, yegâne hüküm ve hikmet sahibi olan da, hakîkaten sensin sen..." sözü, kâfirler hakkında olamaz. Binâenaleyh bu âyet, bu sözün iman ehli kimselerden fâsık olanlar hakkında olduğuna delâlet eder." Hazret-i İsâ (aleyhisselâm)'nın, fâsık (günahkâr) kimselere şefaat edeceği sabit olunca, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) hakkında bu, öncelikle sabit olur. Çünkü bu ikisi arasında bir fark olduğunu söyleyen yoktur."
Ayetin “el-Azizu'l-Hakim” Diye Bitmesinin İzahı
Vahidî (r.h), Abdullah İbn Mes'ud (radıyallahü anh)'un mushafında, bu cümlenin, "Eğer onları bağışlarsan, muhakkak ki sen, gafur ve rahîmsin"şeklinde olduğunu rivayet etmiştir. Aynı zamanda hocam olan merhum babamın şöyle dediğini işitmiştim: "Burada âyetin sonunda "azîz ve hakîm" sıfatlarının yer alışı, "gafur ve rahîm" sıfatlarının yer almasından daha uygundur. Çünkü Allahü teâlâ'nın gafur ve rahîm olması, muhtaç olan herkes için rahmeti ve mağfireti gerektiren bir mânayı ifâde eder. Ama O'nun azîz ve hakîm oluşu, mağfireti icâb ettirmez. Çünkü O'nun azîz oluşu, dilediğini yapıp istediğine hükmetmesini ve O'na karşı hiç kimsenin itirazda bulunamayacağını gösterir. Binâenaleyh Hak teâlâ, azîz ve kulların kendisi üzerinde hak sahibi olmalarından münezzeh olup da, buna rağmen affettiğini bildirince, bu aftaki kerem; bağışlayıp rahmet etmesini gerektiren gafur ve rahîm oluşundaki keremden daha mükemmel ve büyüktür." İşte bundan dolayı, babam (r.h) sözünü "Allah herşeyden azîz yani müstağni olup, buna rahmeti ile hükmedince, bu daha mükemmel olur" şeklinde söylemişti. Diğer bir kısım âlim de: "Eğer Hazret-i İsâ (aleyhisselâm), "Sen gafur ve rahîmsin" demiş olsaydı, bu "Hazret-i İsa'nın onlara şefaatçi olabileceğini ihsas ettirirdi. Ama o böyle demeyip, "mutlak galip (aziz), yegâne hüküm ve hikmet sahibi (hakîm) olan da hakikaten sensin sen..." deyince, bu söz, Hazret-i İsa'nın maksadının, her şeyi Allah'a havale edip, bu konulara hiçbir bakımdan değinmeme olduğuna delâlet eder.
119. Âyetin Tefsiri
Âyetin tefsiri için bak:120
120. Âyetin Tefsiri
"Allah dedi ki: "Bu, doğru söyleyenlerin doğruluklarının kendilerine fayda vereceği bir gündür. Altından ırmaklar akan cennetler onlarındır ki onlar orada ebedi ve daimî kalıcıdırlar. Allah kendilerinden râzî olmuştur, kendileri de O'ndan râzi olmuşlardır. İşte bu, en büyük kurtuluştur. Göklerin yerin ve içlerinde ne varsa hepsinin mülkü Allah'ındır. O, her şeye hakkıyla kadirdir".
"Allah dedi ki: "Bu, doğru söyleyenlerin doğruluklarının kendilerine fayda vereceği bir gündür" buyruğu ile ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Alimlerimiz, burada geçen gün lafzı ile, Kıyamet gününün kastedildiği hususunda ittifak etmişlerdir. Buna göre mâna. "Onların dünyada iken sâdık (özü-sözü doğru) olmaları. kendilerine Kıyamet günü fayda verir" şeklindedir. Âyetten maksadın bu olduğuna delilimiz şudur: Kâfirlerin doğrulukları, Kıyamette kendilerine fayda vermeyecektir. Baksana iblis, "Şüphesiz Allah gerçek vaadde bulundu. Ben de size vaadettim, ama caydım" (ibrahim, 22) diyecektir. Fakat onun bu doğru sözü, kendisine fayda vermeyecektir. Bu âyet, Allahü teâlâ tarafından Hazret-i İsâ (aleyhisselâm)'yı, "Ben, onlara senin bana emrettiğinden başkasını söylemedim" (Maide, 117) şeklindeki sözü hususunda bir tasdiktir.
İkinci Mesele
Kıraat imamlarının cumhuru, yevm kelimesini ref ile; İmam Nâfi ise nasb ile okumuştur. Ebû Ubeyde de bunu tercih etmiştir. Ref ile okuyuş hakkında, Zeccâc şöyle demiştir: Bu ifâdenin takdiri, "Bu gün, doğru kimselerin menfaatlendiği gündür" şeklindedir.
Zaman Zarfı Hakkında Güzel Bir İzah
Nasb ile okunuşa gelince, bunun birkaç izah şekli bulunmaktadır.
a) Bu kelime (......) fiilinin zarfı olmak üzere.. Buna göre ifadenin takdiri şöyledir: "Cenâb-ı Hak bu sözü İsa'ya ...fayda verdiği gün söyledi..."
b) Bu kelâmın takdirinin şu şekilde olmasıdır: "Bu sıdk ve doğruluk, doğruluklarının doğrulara fayda verdiği günde vaki olmuştur." Bu manaya göre zaman zarflarının, hadiselerden haber veren ifadeler kabul edilmesi de caizdir. Nitekim senin, "Cumartesi günü olan savaş..." "Arefe günü olan hacc.." sözlerinde olduğu gibi.
c) Ferrâ şöyle demiştir: "İsim olmayan bir kelimeye izafe edilen yevm kelimesi, (......) kelimesinde olduğu gibi, feth üzere mebni olur."
Basralılar: "Bu yanlıştır, çünkü zarf ancak, mebnî bir kelimeye izafe edildiğinde mebnî kılınır. Nitekim Nâbiğa, "Tutku ve meyiller hususunda (sebebiyle) yaşlılığı azarladığım zaman..." demiş ve (......) kelimesini, mebnî olan (......) kelimesine muzaf olduğu için mebnî kılmıştır. Nitekim "O gün hiçbir kimse malik olamaz..." (İnfitar, 19) âyetinde de (......) kelimesi mebnî olan edatına muzaf olduğu için mebnî kılınmıştır. Ama burada ise, yevm kelimesi mu'reb olan bir kelimeye muzaftır. Çünkü muzaridir; fiil-i muzari de mu'rebtir. Binaenaleyh, yevm kelimesinin (......) fiiline muzaf olması, onun mebnî olmasını gerektirmez..." demişlerdir. Allah en iyi bilendir.
Sonra "Altından ırmaklar akan cennetler onlarındır ki onlar orada ebedî ve daimi kalıcıdırlar. Allah kendilerinden razı olmuştur, kendileri de O'ndan razı olmuşlardır. İşte bu, en büyük kurtuluştur" buyurulmuştur.
Bil ki Allahü teâlâ, sâdık kimselerin dünyadaki doğruluklarının Kıyamet günü onlara fayda vereceğini haber verince, bu faydanın sevap olduğunu açıklamıştır. Sevabın hakikati şudur: Sevap halis, daimî ve tazimle karışık bir menfaattir. Binâenaleyh, âyetteki "Altından ırmaklar akan cennetler onlarındır..." cümlesi, gam ve kederlerden uzak, saf bir menfaate; "onlar orada ebedî ve daimî kalıcıdirlar" ifâdesi de, bu menfaatin daimî olduğuna bir işarettir. Sen bu inceliği iyice düşün; çünkü Allah, mükâfaattan (sevap) bahsettiği her yerde, "Onlar orada ebedî ve daimî kakadırlar" demiş; ehl-i imanın günahkârlarının cezasından bahsettiği her yerdeyse, "hulûd" (çok uzun süre kalış) lafzını, ifâdesini zikretmiş, ama onunla beraber "te'bîd" ifâde eden (ebedî ve sonsuz kalış) lafzını zikretmemiştir. Âyetteki, "Allah kendilerinden razı olmuştur, kendileri de O'ndan razı olmuşlardır. İşte bu, en büyük kurtuluştur" ifâdesine gelince bu da, ta'zîme işarettir. İşte kelâmcıların sözünün zahiri budur.
Fakat, Allah'ın celâl nûrlarıyla aydınlanmış ruhlara sahip kimselere göre, âyetteki, "Allah kendilerinden razı olmuştur, kendileri de O'ndan razı olmuşlardır" buyruğunun içinde, kelimelerin ifâde edemiyeceği harikulade sırlar bulunmaktadır. Allah bizi, bu sırlara muttali olmuş kimselerden eylesin.
Alimlerin çoğu cümlesindeki "İşte bu.." lâfzını "...cennetler onlarındır" sözünden, "...kendileri de O'ndan razı olmuşlardır" sözüne kadar geçen ifâdelerin tamamına racidir. Bana göre bunun, sadece "Allah kendilerinden razı olmuştur, kendileri de O'ndan razı olmuşlardır" ifâdesine has olması da muhtemeldir. Akıl erbabı kimseler nezdinde sabittir ki, Allah'ın rızasına nisbetle, içindeki bütün şeylerle cennet, varlığa nisbetle adeta yokluk gibidir. Nasıl böyle olmasın ki!. Çünkü cennet, insanın nefsinin arzuladığı bir şey; rıdvân ise, Hakk'ın sıfatıdır. Aralarında hangi münasebet bulunur ki!.. Bu, zahire tutunan mütekellimin, kelâmcının tabiatının hoşlanmayacağı bir sözdür; fakat herkese, ne için yaratılmışsa o kolaylaştırılır...
Allahü Teâlâ sonra "Göklerin, yerin ve içlerinde ne varsa hepsinin mülkü Allah'ındır. O, her şeye hakkıyla kadirdir" buyurmuştur. Denildi ki bu, mukadder bir suâlin cevâbıdır. Sanki, "Bu büyük kurtuluşu onlara kim bahşedecek?" diye sorulmuş da, buna "Göklerin ve yerin mülkü kendisinin olan Allah..." diye cevap verilmiştir.
Sûrenin Bu Şekilde Hitama Ermesindeki Sırlar
Mâide Sûresinin böylece, şerefli bir biçimde hitama ermesinde birçok sırlar bulunmaktadır. Biz bu sırlardan pek azını zikredeceğiz:
1) Allah, "Göklerin, yerin ve içlerinde ne varsa hepsinin mülkü Allah'ındır" buyurmuş, ama "içlerinde kim varsa..." buyurmamış, yani âkil olmayan varlıkları âkil olanlara tağlîb etmiştir. Bunun sebebi, yaratılmış bütün varlıkların, Hak teâlâ'nın hakimiyet, kudret, kaza ve kader elinde müsahhar, zelil ve aciz olduklarına bir dikkat çekmedir.. Buna göre, bu teshîr içinde sanki kudreti olmayan cansız varlıklar, aklı olmayan hayvanlar (behâim) gibidirler.. Allah'ın ilmine nisbetle, hepsinin ilmi bir ilimsizlik; yine, Allah'ın kudretine nisbetle hepsinin kudreti, bit kudretsizliktir..
2) Sûrenin başı, rubûbiyyet ile ubûbiyyet (Rablık ile kulluk) arasında yapılmış olan bir ahdi hatırlatma ile ilgiliydi. Binâenaleyh Allah, "Ey iman edenler, bağlandığınız ahidleri yerine getirin.." (Maide, 1) buyurmuştur. Mü'minin halinin kemâli de, kulluğa girmesi, nefsinden tamamen vazgeçerek sırf fena haline ulaşmasındadır.. Bunlardan birincisi şeriattır; ki bu, başlangıçtır.. Diğeri de hakikattir; ki bu da nihaî gayedir. Binâenaleyh, sûrenin başlangıcı şeriattan bahsetmiş, sonu da, Allah'ın kibriyasının, celâlinin, izzetinin, kudretinin ve yüceliğinin zikredilmesiyle bitmiştir. İşte bu hal, hakikat makamına vasıl olmadır; binâenaleyh, bu başlangıç ile bu bitiş arasında ne güzel bir münasebet bulunmaktadır!..
3) Bu sûre, çok çeşitli ilimleri kapsamaktadır...
a) Şer'î kanunların, hükümlerin ve mükellefiyetlerin beyân edilmesi...
b)Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şeriatını inkâr hususunda, yahudîlerle yapılan münazara...
c) Hristiyanlarla, teslis konusunda yapılan münazara.. Böylece bu sûre, bütün bu gayeleri tastamam isbatlayan ve tahakkuk ettiren bir nükte ile son bulmuştur ki, bu nükte de şudur: Allahü teâlâ, "Göklerin, yerin ve içlerinde ne varsa hepsinin mülkü Allah'ındır" buyurmuştur ki bu, "Hak Subhanehû'nun dışında kalan her şey, bizâtihî (zâtı gereği) mümkün olup, Allahü Teâlâ'nın yaratmasıyla var olmuşlardır" mânasındadır. Durum böyle olunca, Cenâb-ı Hak, bütün mümkinâtın ve kâinatın mâliki, ruhların ve bedenlerin mucidi, var edeni olmuş olur. Bunun böyle olduğu sabit olunca bundan, bu sûrede bahsedilen her gayenin ve matlûbun sübût bulmuş olduğu neticesi elde edilir. Cenâb-ı Hakk'ın dilediği ve istediği biçimde mükellef tutmasının güzel oluşu da sabit ve haktır, gerçektir. Zira Allah Subhanehû, her şeyin mâliki olunca, o her şeyde emretmek, nehyetmek, mükâfaat vermek ve cezalandırmak suretiyle dilediği ve istediği biçimde tasarrufta bulunabilir.. Böylece, Hak Subhânehu ve Teâlâ, "Dilediği ve istediği herhangi bir biçimde mükellef tutar.." demek doğru ve yerinde olur.
Yahudilere reddiyede bulunması da şöyledir: Allah mülkün mâliki olunca, mâlikiyyet (sahip ve mâlik oluş) hükmüne göre, Musa'nın şeriatını neshedip, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şeriatını vaz' etmek hakkı var demektir..
Hristiyanlara reddiyede bulunması da şöyledir: Hazret-i İsa ve Meryem, Allah'ın dışında bulunanlar zümresine dahildirler. Çünkü biz, "Mûcid (Yaratan), ya Allah'dır veya başkasıdır. İsa ve Meryem'in bu ikinci kısma dahil olduklarında şüphe yoktur. Biz, Allah'ın dışında kalan her şeyin, zâtı gereği mümkin; Allah'ın îcad etmesiyle mevcut ve O'nun yaratmasıyla var olan varlıklar olduğuna dair delil getirince, Hazret-i İsa ve Meryem'in de böyle olduklarını; ubüdiyyetin de bundan başka bir manasının olmadığını" beyân etmiştik. Böylece bu ikisinin de, yaratılmış birer kul oldukları sabit olmuş olur. Ve bu sebeple de, bahsettiğimiz izahla, Cenâb-ı Hakk'ın bu sûrenin hatimesi kıldığı; yaptığı bu âyetin, bu sürenin ihtiva ettiği bütün ilimlerin sıhhati hususunda, kati bir delil ve burhan olduğu ortaya çıkmış olur. Allah, kelâmının sırlarını en iyi bilendir.
Bu sûrenin tefsiri, Allah'a hamd ile tamamlandı. O'nun salât ve selâmı, Efendimiz, mahlûkatın en hayırlısı, ümmînebî Hazret-i Muhammed ile O'nun âline, ashabına olsun... Ve Allah ona, çok çok selâm etsin..