FAHREDDİN RÂZÎ TEFSÎRİ (TEFSİR-İ KEBİR)
En‘âm Sûresi — FAHREDDİN RÂZÎ TEFSÎRİ (TEFSİR-İ KEBİR) — Sayfa 4
b) Her şeyin yaratıcısı Allah olmasına rağmen, onlar hisselerin bir kısmini Allah'a, bir kısmını da başkasına veriyorlardı ki, işte bu da bir akılsızlık ve beyinsizliktir.
c) Bu hüküm, onların kendilerinin uydurup icad ettikleri bir hükümdür. Bunun doğruluğuna ne akıl, ne de şeriat şehadet etmez. Öyleyse bu da bir beyinsizlik ve akılsızlık olur.
d) Putlara hisse ayırıp tahsiste bulunmak şayet güzel olsaydı, o zaman her taşa ve her özlü çamura (bunlardan yapılan putlara) hisse ayırmaları da uygun olurdu.
e) Hasılatın ve hayvanların meydana gelişinde putların bir tesiri bulunmadığı gibi, onların bu ayrılan hisselerden istifade etme kudreti de yoktur. Binaenaleyh, onlara bir hisse ayırmak, abes olmuş olur.
Bütün bu izahlarla, onların hükümlerinin çok kötü olduğu sabit olmuş olur. Bu gibi bozuk ve fasit inançları anlatmanın maksadı, İnsanların, bu mezhebe taraftar olanların akıllarının az olduğunu bilmelerini temin etmek, böylece onları insanların gözünden düşürmek ve hiç kimsenin kesinlikle onların sözlerine iltifat etmemelerini sağlamaktır.
137
"Yine, Allah'a ortak saydıkları (putların hizmetçileri) müşriklerden birçoğuna -hem onları helâlce düşürmek, hem kendilerine karşı dinlerini karmakarışık etmek için- öz evlatlarını öldürmesini hoş göstermiştir. Eğer Allah dileseydi bunu yapamazlardı. Artık sen onları, uydurmakta oldukları o yalanlarla başbaşa bırak".
Bu ayetle ilgili birkaç mesele vardır:
Müşriklerin Put Uğruna Evlatlarını Öldürmeleri
Bil ki bu, onların fasit hükümleri ile bâtıl inançlarının ikinci çeşididir. Kezalik tabiri, kısmına matuftur. Yani, "Onlar onu yaptıkları gibi, işte bu şekilde, onların ortakları onlardan pek çoğuna çocuklarını öldürmelerini de hoş gösterdi.." demektir. Buna göre mana, "Onların, hem Allah'a hem de ortaklarına birer hisse ayırmaları, yarattp ihsanda bulunanı tanımamak hususunda nasıl nihayetsiz bir cehalet ifade ediyorsa, onların kendi çocuklarını öldürmeye yeltenmeleri de aynı şekilde cehalet ve sapıklıkta nihayetsiz bir noktadır. İşte bu da, onların hüküm ve hallerinin, bozukluk ve adilik bakımından birbirlerine benzediklerine dikkat çeker.
İkinci Mesele
Cahiliyye Arapları, fakirlik ve evlendirme endişesinden dolayı, kız çocuklarını diri diri toprağa gömüyorlardı. İşte ayetten maksad budur. Alimler, ayette geçen şürekâ (ortaklar) tabiriyle neyin kasdedildiği hususunda ihtilaf etmişlerdir. Bu cümleden olarak Mücahid şöyle demiştir: "Onların ortaklan", onlara, kendi çocuklarını geçim sıkıntısı endişesiyle, diri diri gömmelerini emreden, şeytanlarıdır. Şeytanlara, "ortaklar" ismi verilmiştir. Çünkü onlar, Allah'a isyan etme hussunda o şeytanlara itaat ediyorlardı. Ayette, "onların ortakları" denildi, çünkü onlar o şeytanları ortak ediniyorlardı. Bu, tıpkı, "Nerede boş yere (ortak olduğunu) iddia ettiğiniz şeyler?" (En'âm, 22) ayetinde olduğu gibidir."
Kelbî de şöyle demiştir: "Onların putlarının, hizmetçileri ve bakıcıları bulunuyordu. Kâfirlere çocuklarını öldürmeyi hoş gösterenler de, işte bunlardır.Tıpkı Abdulmuttalib'in oğlu Abdullah hakkında yemin etmesi gibi, cahiliyye döneminde birisi kalkıyor ve şayet kendisinin şöyle şöyle... çocukları olursa, onlardan birisini kurban edeceğine yemin ediyordu." Bu görüşe göre de, ayette bahsedilen "ortaklar" o putların bakıcı ve hizmetçileri olmuş olur. Mücahid'in görüşüne göre şeytanlara nasıl şürekâ (ortaklar) denilmişse, bu görüşe göre de hizmetçilere bu isim verilmiştir.
Üçüncü Mesele
Sadece İbn Âmir, (......) kelimesinde, zâ harfini ötre, yâ'yı esre olarak züyyine; (......) kelimesinde lamı ötre, (......) kelimesinde dâl harfini üstün ve (......) kelimesini de mecrur olarak diye okumuştur. Diğer kıraat imamları ise, zâ veya harflerini ötreli; (......) kelimesindeki lamı üstün, (......) kelimesindeki dalı mecrur; (......) kelimesini de ötreli diye okumuşlardır. İbn Amir'in kıraatinin izahına gelince, ayetin takdiri, "Müşriklerden pek çoğuna, ortaklarının onların (müşriklerin) çocuklarını öldürmesi hoş gösterildi..." şeklindedir. Ancak ne var ki bu ktraata göre muzaf ile muzâfun ileyh olan ve mana bakımından mef'ulün bih olanl ifadesinin arası, lafzıyla fasledilmiştir. Halbuki bu, şiirde de hoş karşılanmamıştır:
"Ebû Mezâde'nin genç ve kuvvetli deveye varması gibi, ben de, ktsa bir mızrak ile ona vurdum." (Bu beyitte Zecce ile Ebî Mezade terkibinin arasına kulus kelimesi girdirilmiştir.)
Bu, şiirde hoş karşılanmayınca, fesahat konusunda mu'cize olan Kur'ân'da nasıl hoş karşılanabilir? Bazı kimseler, bunun sebebini şu şekilde açıklamıştır: îbn Amir'i, bu şekilde okumaya sevkeden husus, onun mushaflardan birinde (......) kelimesinin yâ ile yazılmış olduğunu görmüş olmasıdır... Şayet o çocukların, o müşriklerin malları hususunda onların ortakları olmasından dolayı, hema lafzını, hem de lafzını mecrûr olarak okumuş olsaydı, onun yukardaki şekilde okumasına ve külfete girmesine gerek kalmazdı.
Meşhur olan kıraate gelince, bu kıraatte, sadece mefûlün, failine takdim edilmesi söz konusudur. Bunun benzeri durum (Enam, 158) ve (Bakara, 124) âyetlerinde de bulunur. Mefûlun öne alınmasının sebebi, Arapların, en mühim olan, en çok ihtimam gösterdikleri şeyi en önce zikretmeleridir. İfadede itina edilecek ve şaşılacak husus ise, onların, kendi öz çocuklarını dahi öldürmeye cesarete yeltenmeleridir.İşte bu sebepten dolayı, böyle bir takdir bulunmuştur.
Daha sonra "Onları helake düşürmek., için" buyurulmuştur. Irdâ kelimesi Arapça'da, "helak etmek, yok etmek" demektir. Nitekim bir ayette "...Sen az kaldı beni de helak edecektin..." (Sâffât, 56) varid olmuştur. İbn Abbas, "O ortaktan, onları cehennemde helak etmek, yok etmek için..." manasını vermiştir. Buradaki lâm, "lâmu'l-âkibet" manasına hamledilmiştir. Bu tıpkı, "Derken, Fırauun'un adamları, işin sonunda, kendileri için bir düşman ve bir dert olsun diye onu bulup yanlarına aldılar" (Kasas, 8) ifadesi gibidir. "Hem kendilerine karşı dinlerini karmakarışık etmek için" buyurulmuştur. Çünkü onlar, Hazret-i İsmail (aleyhisselâm)'in dini üzere idiler. Bu uydurma ve yanlış şeyleri getirerek onların ellerine verenler, onları o hak dinden kaydırmak ve uzaklaştırmak istemişlerdir. Daha sonra, "Eğer Allah dileseydi bunu yapmazlardı" buyurulmuştur. Alimlerimiz, "Bu ifade, müşriklerin yaptığı her şeyin Allah'ın dilemesiyle olduğuna delâlet ediyor" derlerken, Mutezile, "Bu; Cenâb-ı Hakk'ın mecbur etmeyi dilemesi, manasına hamledilir" demiştir.
Bu husus, defalarca anlatılmıştır.
Cenâb-ı Hak, "Artık sen onları, uydurmakta oldukları yalanlarla başbaşa bırak" buyurmuştur. Cenâb-ı Hakk'ın, "Onları... bırak" emri, Hak teâlâ'nın, "Siz dilediğinizi yapın" (Fussilet, 40) üslubu ve tarzı üzere yapılmış bir emirdir. "Uydurmakta oldukları... şey..." ifadesi de, onların, "çocuklarını öldürmelerini, kendilerine Allah'ın emrettiğini" söylediklerine delâlet eder. O halde onlar, bu sözlerinde de yalancıdırlar.
Hayvanlar Hakkında Müşriklerin Uydurdukları Hükümler
138
"Onlar bâtıl zanlarıyla dediler ki: "Bu davarlarla ekinlere dokunmak yasaktır. Onları bizim dilediklerimizden başkası yiyemez. Şu davarların da sırtları haram edilmiştir. Birtakım davarlar da vardır ki, üzerlerine Allah 'in ismini anmazlar onlar. (Bütün bunları) O'na bir iftira olarak (ortaya çıkarmışlardır).. O, bunları yapmakta oldukları İftiraları yüzünden cezalandıracaktır".
Bil ki bu âyet de, onların fasit hükümlerinin üçüncü çeşididir. Çünkü onlar davarlarını, kısımlara ayırmışlardır.
Birinci kısım: Onlar, "Bu davarlarla ekinlere dokunmak yasaktır" demişlerdir. Hicr kelimesi, fi'l vezninde olup, tıpkı zibh (kesilmiş) ve tıhn (öğütülmüş) lafızları gibi, mef'ul manasındadır. Yani "yasaklanmış" demektir. Bu kelimeyle, müzekker-müennes, müfred ve cemi kelimeler, aynı şekilde vasfedilebilirler. Çünkü bu kelimenin hükmü, sıfatların değil, isimlerin hükmü gibidir. Hicr kelimesi esasen, men etmek manasına gelir. Akıl da, kötülüklerden men ettiği için, hicr diye adlandırılmıştır. Yine "Falanca, kâdînin "hacr"i yani koruması altındadır" denilir. Hasan el-Basrî ve Katâde, ha harfinin dammesiyle hucr şeklinde okumuşlardır. İbn Abbas'ın bu kelimenin yerine, darlık manasına gelen harec kelimesini okuduğu rivayet edilmiştir. O müşrikler hasılatlarından ve davarlarından putlarına paylar ayırdıklarında, "Onları, bizim dilediklerimizden başkası yiyemez" derlerdi. Onlar bu sözleriyle, kadınları değil de, putların hizmetçileriyle erkekleri kastediyorlardı.
İkinci kısım: Onlar, "Şu davarların da sırtlan haram edilmiştir" demişlerdir ki bunlar, "Behîra", "Sâibe" ve "Hâm" gibi hayvanlardır. Bunun tefsiri Maide sûresinde geçmişti.
Üçüncü kısım: "Birtakım davarlar da vardır ki, (keserlerken) üzerlerine Allah'ın ismini anmazlar; onlar ancak onların üzerlerine putlarının isimlerini anarlar..."Onların, o hayvanlar üzerinde haccetmedikleri ve onların sırtında iken, telbiye getirmedikleri de rivayet edilmiştir.
Daha sonra Cenâb-ı Hak, "O'na bir iftira atarak!..." buyurmuştur. Bu ayetteki iftiraen kelimesi, ya mef'ulün leh, ya hâl, veyahut da te'kid için getirilmiş mef'ûlü mutlak olduğu için mansub kılınmıştır. Çünkü onların bunu söylemeleri, bir iftira anlamındadır. .
Daha sonra "O, bunları, yapmakta oldukları iftira yüzünden cezalandıracaktır" buyurulmuştur ki bununla ilahî tehdit kastedilmiştir.
139
"Bir de (şöyle) dediler: "Şu davarların karınlarında bulunanlar (yavrular, canlı doğarsa) sadece erkeklerimiz için (helaldir), kadınlarımıza haram kılınmıştır.Eğer o, ölü (doğar)sa onlar bunda ortaktırlar. " (Allah) onların böylesi iddialarının cezasını verecektir. Şüphesiz ki O, yegâne hüküm ve hikmet sahibidir, hakkıyla bilendir".
Âyetle ilgili birkaç mesele vardır:
Hayvan Yavrularıyla İlgili İddialar
Bu onların bozuk ve bâtıl hükümlerinin dördüncü çeşididir. Çünkü onlar, Bahîra ve Sâibe gibi hayvanların hayvanların ceninleri (karnındaki yavruları) hakkında şöyle diyorlardı: "Bunlardan canlı olarak doğan, sadece bizim erkeklerimize mahsustur. Ondan dişileri yiyemez. Cansız olarak doğanda ise, erkekler ve dişiler müşterektir." Cenâb-ı Hak, "(Allah) onların böylesi iddialarının cezasını verecektir" buyurmuşturk ki, bununla ilâhî tehdid kastedilmiştir. Yine O, men etme işinin hikmetine ve kulun müstehak olmasına göre tahakkuk ettiğini beyan için "O, yegâne hüküm ve hikmet sahibidir, hakkıyla bilendir" buyurmuştur.
Hâlisatun Kelimesinin İzahı
İbnu'l-Enbarî, ayette geçen hâlisatun kelimesinin müennes olması hakkında üç görüş zikretmiştir ki bunlardan ikisi Ferrâ'ya, diğeri de Kisaî'ye aittir.
a) Bu kelimenin sonundaki, durulduğunda hâ okunan (tâ harfi), müenneslik için değildir. Bu, sıfatta mübalağa manası ifade eden tâ harfidir. Nitekim Araplar, raviye (çok anlatan, nakleden); allâme (çok bilen..); nessâbe (iyi neseb alimi, nesebci); dâhiye (müthiş bir belâ) ve tâğiye (azgın bir bela, musibet) dedikleri gibi, yine onlar "Bu, hassaten bana özgedir. O bana aittir" de derler. Bu, Kisaî'nin görüşüdür.
b) (......) buyruğundaki mâ edatı "cenin" manasındadır. Bu lafız, müennes olan cenin manasından ibaret olunca, bu, ayette de olduğu gibi, manaya göre müennes, lafza göre de müzekker yapılması caizdir. Çünkü mâ'daki manadan dolayı, haber olan hâlısa kelimesi müennes; lafzından dolayı da muharrem kelimesi müzekker getirilmiştir.
c) Bu kelimenin masdar olmasıdır. Buna göre ifadenin takdiri, şeklindedir. Bu, Arapların, "senin bağışın, afiyetlidir"; (Yağmur, rahmetlidir) ve Ruhsat ve kolaylıklar, nimetli ve faydalıdır" demeleri gibidir.
Üçüncü Mesele
İbn Amir, fiili tâ ile, ismi ise nasb ile İbn Kesir, fiili yâ ile, ismi ref ile, Âsım'ın ravisi Ebu Bekr fiili tâ ile, ismi nasb ile ve diğer kıraat imamları da, fiili yâ ile, ismi nasb ile, (......) şeklinde okumuşlardır. İbn Amir'in kıraatinin izahı şudur: İbn Amir fail, müennes-i lafzi olduğu için, fiile te'nis alâmeti getirmiştir." İbn Kesir'in kıraatine göre ise, meyte kelimesi yekûn fiilinin ismi olup, bunun haberi ise mukadderdir. Buna göre ayetin takdiri, veya şeklinde olur. Meyte kelimesi meyyit manasında olduğu için, fiil müzekker getirilmiştir.
Ebu Ali de şöyle demiştir: Failin müennesliği müennes-i hakikî olmadığı için, fiile müennesük alâmeti gelmemiştir ve bu kıraate göre kâne maddesi, hadese ve veka'a (meydana geldi) manasına geldiği için, habere muhtaç olmamıştır.
Asım'ın. fiilin tâ ile tekün, ismin de nasb ile meyteten şeklindeki kıraatine gelince, bu ifadenin takdiri, şeklindedir. Fiil, işte bu sebepten dolayı müennes kılınmıştır.
Diğer kıraat imamlarının, fiili yâ ile, ismi de nasb ile okumalarının izahına gelince bu, takdirinde olduğu içindir. Onlar, Hak teâlâ'nın, ifadesindeki mâ'ya râci olan zamire isnâd edildiği için, fiili müzekker getirmişlerdir. Ki bu mâ da, müzekkerdir. Meyte kelimesi de, fiil mâ'ya râci olacak zamire isnad edildiği, (o onun ismi olduğu) için, mansub kılınmıştır.
140
"İlimsizlik yüzünden çocuklarını beyinsizce öldürenlerle Allah 'in kendilerine ihsan ettiği rızkı, Allah'a iftira ederek haram sayanlar, muhakkak ki maddi ve manevî en büyük zarara uğramıştır. Onlar şüphesiz ki sapmışlardır ve doğru yolu da bulamamışlardır".
Bu ayetle ilgili birkaç mesele vardır:
Âyetin Makabli İle Münasebeti
Allahü teâlâ, daha önce onların, çocuklarını öldürdük lerini ve onlara verdiği helâl rızıklan kendilerine haram saydıklarını beyan etmişti. Daha sonra bu iki hususu bu ayette birleştirmiş ve onların böyle hükümlerin kararlarına mukabil gerekli olan şeyi beyan buyurmuştur. Bu da hüsran, sefahet, bilgisizlik, Allah'ın verdiği rızıkları haram kılmak, Allah'a iftira etmek, sapıklık ve hakkı bulamamadır. İşte bu yedi şeyden herbiri, zemm (kınama) için yeterli birer sebeptir.
Bunlardan birincisi, hüsrandır. Çünkü çocuk, Allah'ın kutuna verdiği çok büyük bir nimettir. Binaenaleyh kul bu nimeti hiçe çıkarmaya çalışırsa büyük bir zarara uğramış olur. Bilhassa bu nimeti hiçe çıkarma, dünyada büyük bir ta'n, ahirette de büyük bir ceza sebebi olursa... Dünyada bunun ta'n ve zemmi şöyle olur: İnsanlar, "Falanca, çocuğunu yedirme endişesinden ötürü, çocuğunu öldürdü" derler. Dünyada bundan daha ağır bir kınama olmaz. Ahiretteki cezaya gelince, bu şöyledir: Doğum sebebi ile meydana gelen akrabalık, en büyük bir sevgi vesilesidir. Bunun yanısıra, insan o çocuğa en büyük zararı vermeye kalkıştığında, bu, günah çeşitlerinin en büyüklerinden olur. Binaenaleyh bu, en büyük cezaları gerektirir.
İkincisi, sefâhet (beyinsizlik)tir. Sefahet, kınamaya sebep olan bir hafifliktir. Çünkü bu insanın, çocuğunu öldürmesi, fakirlik endişesinden dolayı olmuştur. Halbuki fakirlik her ne kadar bir zarar İse de, çocuğu öldürmek daha büyük bir zarardır. Hem sonra öldürme, peşin bir zarardır, fakirlik ise maznun (olup olmayacağı kesin olmayan) bir husustur. Kesin olmayan bir zarardan sakınmak için, kesin ve peşin olan büyük bir zararı üstlenmek, hiç şüphesiz bir sefahet (akılsızlık)tır.
Üçüncüsü, bilgisizliktir. Âyetteki, "ilimsizlik yüzünden" ifadesinden murad, bu sefahetin bilgisizlikten kaynaklandığını ve cehaletin en büyük kötülüklerden biri olduğunu ortaya koymaktır.
Dördüncüsü, Allah'ın helal kıldığı şeyleri haram kılmaktır. Bu da, en büyük ahmaklıktır. Çünkü kişi, böylece kendisine lezîz ve faydalı şeyleri haram kılmaktadır. Böyle yapması sebebi ile de, en büyük azab ve ikaba müstehak olmaktadır.
Beşincisi, Allah'a iftira etmektir. Allahü teâlâ'ya karşı cüretkâr olmanın ve O'na iftirada bulunmanın, en büyük bir günah ve suç olduğu malumdur.
Altıncısı gerek dinî ve gerekse dünyevi menfaatlar hususunda, doğru olandan sapmaktır.
Yedincisi, onların hidayete ermemiş olmalarıdır. Bu hususun ayette bahsedilmesinin hikmeti şudur: İnsan, bazan hakdan sapar, ancak yine de hidayete erme şansı vardır. İşte bundan dolayı, Hak teâlâ, onların saptıklarını ve ondan sonra hidayete ermediklerini beyan buyurmuştur. Böylece Allahü teâlâ'nın, çocuklarını öldüren ve Allah'ın helal kıldığı şeyleri haram kılanları, en büyük bir zemmi gerektiren şu yedi sıfat ile kınadığı sabit olur. İşte bu, en beliğ ve en güzel bir ifadedir.
Kur'ân'ın Asıl Maksadları
141
"Çardaklı ve çardaksız bağ ve bahçeleri, tadlan çeşit çeşit hurmaları, ekinleri, zeytinleri ve narları, birbirine hem benzer, hem benzemez bir halde yaratıp yetiştiren O (Allah)dır. Herbiri, ürün verdiği zaman ürününden yeyin. Devşirildiği ve toplandığı gün de hakkını verin; israf etmeyin. Çünkü O (Allah), israf edenleri sevmez".
Bu ayetle ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Allahü teâlâ Kur'ân'ın temelini, tevhidi, nübüvveti ve me'âdı (ahiret inancını) izah etme ve kaza ile kaderi bildirme esasına dayamış, bu esastan onda alabildiğine anlatıp, sözü cennetlik ve cehennemlik kimselerin hallerini şerhetmeye vardırmış, sonra da buradan ölümden sonra dirilmeyi ve Kıyameti inkâr edenlerin yollarını tenkide geçmiş; daha sonra da buna, o münkirlerin bu dört esas hususundaki tutarsız ve bozuk inanç ve görüşlerini anlatmayı eklemiştir. Cenâb-ı Allah'ın böyle yapmasının maksadı, o kafirlerin akıllarının kıt, havsalalarının dar olduğuna dikkat çekip, insanları onların görüşlerine iltifat etmekten ve onların ortaya attıkları şüphelere aldanmaktan uzaklaştırmaktır. Hak teâlâ bütün bunları yapınca, yine asıl maksad olan tevhidi anlatma hususunda delil getirmeye dönerek, ... "o çardaklı... cennet (gibi üzüm) bağlarım yaratıp yetiştiren O (Allah)dır" buyurmuştur.
Nimetlere Bakış Tarzı
Bil ki bu delil, bu sûrede daha önce geçmişti. Bu da, (En'âm, 99) ayetidir. Allahü teâlâ o ayetinde beş şeyden bahsetmiştir: 1) Ekin, 2) Hurma, 3) Üzüm bağları, 4) Zeytin ve 5) Nar.. Tefsirini yapmakta olduğumuz ayette ise, bu beş şeyi aynen zikretmiş, ama aynı sıraya uymamıştır. Çünkü bu ayette önce üzüm, sonra hurma, sonra ekin, sonra zeytin, daha sonra da narı zikretmiştir. Önceki âyette, buyurmuş, bu âyette ise (aynı manada), "(birbirine hem benzer, hem benzemez...") buyurmuştur. Yine önceki ayette, "Bir meyve verdiği zaman, bir de olgunlaştığı vakit bakın..." buyurmuş ve böylece bu bitkilerin hallerine bakıp, bunlardan hakîm yaratıcının varlığına delil çıkarmayı emretmiştir.Bu ayette ise, "ürün verdiği zaman ürününden yeyin, devşirildiği ve toplandığı gün de hakkını verin" buyurup, bunlardan istifade etmeye müsaade etmiş ve bir kısmını fakirlere vermeyi emir buyurmuştur. Binaenaleyh bu iki âyet arasındaki fark şudur; Allahü teâlâ o ayette, o bitkilere bakıp, Sâni-i hakîm'in varlığına istidlal etmeyi emretmiş bu ayette ise, onlardan istifadeye müsaade etmiştir. İşte bu, Sân-i hakim'in (hakîm yaratıcının) varlığına onlarla istidlal etme emrinin, onlardan istifade müsaadesinden önce olduğuna dikkat çekmektedir. Çünkü bu şeylere bakıp istidlalde bulunmanın neticesi, ruhî ve ebedi bir mutluluktur; onlardan istifadenin neticesi ise, maddi ve geçici bir mutluluktur. Binaenaleyh birincisi öne alınmaya daha layıktır. İşte bundan dolayı Hak teâlâ, o bitkilere bakıp istidlal etme emrini, onlardan istifade etme müsaadesinden önce zikretmiştir.
İkinci Mesele
Âyetteki "enşe'e" fiili "haleka" (yarattı) manasınadır. Bir şey ortaya çıkarak, gelişip büyüdüğünde (O şey neş'et buldu) denilir. Yine Allah bir şeyi yaratıp geliştirip büyüttüğünde denilir. Cenâb-ı Hak buyurmuştur, üzüm çubuğu çardağa tutturulduğunda (üzümü asmaladım) denilir. Bunun müfredi arş, çoğulu uruş (çardak, taht) kelimesidir. Yine müfred olarak arîş, oemî olarak uruş şekli de kullanılır. Üzüm çubuğu asma üzerine doğru uzanıp yükseldiği zaman Ciltti denilir.
Çardaklı ve Çardaksız Bağ ve Bahçeler
Bunu iyice kavradığın zaman, biz deriz ki: Âyetteki "O çardaklı ve çardaksız bağ ve bahçeler" ifadesi hakkında şu izahlar yapılmıştır:
1) Çardaklı ve çardaksız olanlar, üzümdür. Çünkü üzümlerin bazısı çardaklı (aşmalı), bazısı ise çardaksız olur ve toprağın üzerine serilir kalır.
2) Çardaklı olan, kendisi için çardak (asma) yapılan üzüm çubuklarıdır; çardaksız olanlar ise, kabak ve karpuz gibi toprağın üzerine serilerek yetişen şeylerdir.
3) Çardaklı olanlar, kendisi için bir çardak (asma) kurulan ve o çardağa tutu a'ak ve sarılarak büyümeye muhtaç olan bitkilerdir. Bu, üzüm ve benzeri bitkiler-; - Çardaksız olan bitkiler ise, sapının gücünden dolayı, düz durmak ve yukarı aoğru yükselmek için bir çardağa ihtiyacı olmayan, her dik bitkidir.
4) Çardaklı bitkiler, bahçelerde ve bakımlı arazilerde, insanların dikip itina gösterdikleri ve güzel büyümeleri için çardak kurduktan bitkilerdir. Çardaksız bitkiler, Allahü teâlâ'nın, çöllerde ve dağlarda yabanî olarak bitirdiği şeylerdir. Bunlar çardaksizdir.
(......) buyruğuna gelince, İbn Abbas (radıyallahü anh), bu ayetteki "ekin"i, "kendisinden azık (yiyecek) olarak istifade edilen bütün hububat çeşitleri" diye tefsir etmiştir.
Nahivdeki Hâl Hakkında Bir Açıklama
(......) yani bunlardan her çeşidin, diğerinde olmayan bir tadı verdir. "Ukul" kelimesi, yenilen herşey manasında olup, burada bununla hurma ve ekinin meyve ve ürünü kastedilmiştir. Bu kelimenin manası ile ilgili izah, (Bakara, 265) ayetinin tefsirinde geçmişti. Bu ayetteki "muhtelifen" kelimesi, "hâl" olarak mansubtur, yani "Allah o bitkileri, yemesi (tadı) farklı olarak yarattp yetiştirdi" demektir. Halbuki, henüz o bitkilerin yenilmesi olmadan ve meyveleri yenilmeden önce onları yaratıp bitirmiştir?..
Buna şöyle cevap verilir: Bu, "Allahü teâlâ onları, meyveleri farklı olarak var etti" demektir. Bunun doğru oluşu, Allahü teâlâ'nın onları daha önce, yani yenmeden önce yaratmış olmasının doğruluğuna ters değildir. Hem sonra bu kelime, o meyveler, bir zaman sonra yenilse bile, yine hal olarak mansub olur. Çünkü onların yenilmesindeki farklılık mukadderdir. Nitekim sen, "Ben, yanında yarın kendisi ile avlanacağı bir şahin bulunan bir adama rastladım" dersin. Bu, "Yarın o şahin ile avlanması mukadder olan bir adama rastladım" demektir.
Kur'ân'ın bütün ayetlerinde, İbn Kesir ve Nâfî, bu kelimeyi kâfin sükûnu ile "ükl" şeklinde; diğer kıraat imamları ise, "üküt" şeklinde okumuşlardır. Bu kelimenin sonundaki zamirin müfred olmasının sebebi ise, onu her ikisine yani hurma ve ekine râcî kılmayıp, sadece birine râcî kılmakla yetinmektir. Bu, Hak teâlâ'nın, "Onlar bir ticaret, yahut bir oyun, eğlence gördükleri zaman, ona yönetip dağıldılar..." (Cum'a, 11) yani "O ikisine yönelip dağıldılar.." ayetinde ve "Allah ve Resulünü, O'nu memnun etmeleri daha doğrudur" (Tevbe, 62) ayetinde olduğu gibidir.
Âyetteki "birbirine hem benzer, hem benzemez bir halde..." ifadesinin tefsiri önceki benzer ayette (En'am, 99) geçmişti.
Daha sonra "Herbiri ürün verdiği zaman ürününden yeyin" buyurulmuştur. Bu ifade ile ilgili birkaç bahis vardır:
"Yeyiniz" Emrinin Hükmü
Birinci bahis:Allahü teâlâ, bütün bunları nasıl yarattığını anlatınca, bunları yaratmadaki asıl maksadın, mükelleflerin onlardan istifade etmesi olduğunu zikrederek, "(Onların) ürününden yeyin..." buyurmuştur. Alimler bu emrin ne ifade ettiği hususunda ihtilaf etmişlerdir. Bazıları bunun mübahlık ifade eden bir emir olduğunu söylemişlerdir. Bazıları da, "Bu tabirin maksadının, o ürünlerin hakkını (zekatını, öşrünü, sadakasını) vermezden önce, ondan yemenin mubah olduğunu belirtmektir. Çünkü Cenâb-ı Hak, o ürünlerde verilmesi gereken bir hakkı vacib kılınca, fakirlerin de onda hakkı olmasından ötürü, sahibinin ondan hakkını vermeden istifade etmesinin haram olma ihtimali doğmuştur. Hatta ayetten anlaşılan esas mana budur ve işte bundan ötürü Cenâb-ı Allah, sahibinin o üründen önceden yemesinin mubah olduğunu bildirmiş ve onda zekatın vacib oluşunu, sahibinin o malda tasarrufuna mani olmayacağına hükmetmiştir" demişlerdir. Diğer bazı alimler ise, "Aksine Allahü teâlâ, bu nimetlerin yaratılmasının maksadının ya yemek, ya da tasadduk etmek olduğunu beyan etmek için, mubah olduğunu bildirmiştir" demişlerdir.
Allahü teâlâ ayette yeme işini, tasadduktan (zekattan) önce zikretmiştir; çünkü insanın kendisini gözetmesi, başkalarını gözetmesinden önce gelir. Nitekim Allahü teâlâ, "Dünyadan nasibini de unutma; Allah sana ihsan ettiği gibi, sen de (insanlara sadaka-zekat vererek) ihsanda bulun"(Kasas, 77) buyurmuştur.
Eşyada Mubah Ve Mutlak Olma Asıldır
İkinci bahis: Bazı alimler, ayetteki "Herbiri ürün verdiği zaman ürününden yeyin" cümlesini delil getirerek, "Menfaatlarda aslolan, mubah ve mutlak (yani kayıtsız-şartsız) olma halidir. Çünkü ayetteki "yeyiniz" emri, her şeyi içine alan umumî bir ifadedir. Binaenaleyh bu ifade, "(Allah) yerde ne varsa hepsini sizin için yarattı" (Bakara, 29) ayeti gibidir" demişlerdir.
Yine bu ayeti "Aslolan sadakanın (zekatın) vacib olmamasıdır" hükmüne delil getirmek de mümkündür. Bu durumda, vacib (farz) olduğunu iddia edenler, bir delile muhtaç olurlar.
Yine bu âyet ile, "Bir deli, Ramazan ayında iyileşip aklı başına geldiğinde, geçen günlerin orucunu kaza etmesinin farz olmadığı konusuna ve nafile oruç tutmaya başlayan kimsenin o orucu bitirmesinin vacib olmadığı konusuna istidlal edilmiştir.
Emir Sığasının Mubahlık İfade Etmesi
Üçüncü bahis: Âyetteki, "(Onların) ürününden yeyiniz" cümlesi emir sigasının bazan farz ve mendûb oluşu gösterme dışında bir manaya da gelebileceğine delâlet eder. İşte bundan dolayı bazı alimler, "Kelimelerin kullanılışında aslolan, hakikaftır. demişlerdir. Bu sebeple emir sığasını, yasak oluşu kaldırmayı ifade eden bir sîga kabul etmek gerekir. İşte bundan dolayı o alimler, "emrin ifade ettiği mana, mübahlıktır" demişlerdir. Fakat biz, Arapça'da bu sığanın, yapma (işleme) tarafını tercih etme manasına geldiğini kesin olarak biliyoruz. Bunu mübahlık manasına hamletmek, ancak başka bir delilin bulunması ile mümkündür.
Âyetteki "Devşirildiği ve toplandığı gün de hakkını verin" buyruğu ile ilgili birkaç bahis vardır:
Birinci bahis: Ibn Âmir, Ebu Artır ve Âsim, hâ harfinin fethası ile kelimeyi, "hasadih şeklinde; diğer kıraat imamları ise, ha'nın kesresiyle hısadih şeklinde okumuşlardır. Vahidî şöyle demiştir: "Bütün dilciler hem hasad, hem hisad hem cidâd, hem cedad (hurma devşirme zamanı); hem katâf, hem kıtâf (meyve toplama zamanı); hem cizaz, hem cezaz (kırılmış -koparılmış) denilebileceğini söylerler."Sibeveyh ise, "Araplar, birşeyin son ve nihaî zamanını muracl ettiklerinde, masdarları feâl vezninde getirirler. Onlar bu hususta bazan da fial veznini kullanırlar" demiştir.
İkinci bahis: "hakkını verin" buyruğunun tefsiri hususunda şu üç görüş bulunmaktadır:
Mahsulâtın Öşrü Hakkında
Birinci görüş: Atâ'nın rivayetine göre İbn Abbas, "Cenâb-ı Hak bununla, yağmur suyuyla sulananlarda öşrü; dolab suyuyla sulananlarda ise, öşrün yarısını (yani yirmide birini) murad ettiğini" söylemiştir ki, bu aynı zamanda Saîd İbnu'l-Müseyyeb, Hasan et-Basrî, Tavus ve Dahhâk'ın görüşüdür.
Zekâtın Hicretten Önce Farzedilmiş Şekli
Buna göre şayet onlar, "Daneler daha başakta iken, hasad günü zekât nasıl ödenir, verilir? Hem bu sûre Mekkî'dir; zekâtın farz olması ise Medenîdir, Medine'de olmuştur" derlerse, biz deriz ki:
Sizin zikretmiş olduğunuz bu detil ile, Cenâb-ı Hakk'ın, "hakkını verin" buyruğunu zahirî manasına göre almak imkânsız olunca, pek tabiî olarak biz bu ifadeyi, "O mala, o vakitte zekât hakkı taalluk eder" manasına hamlettik. Buna göre mana, "Hasad gününde hakkı (öşrü, zekatı) vermeye yönelin, onu, verilmesi mümkün olan vakitten sonraya bırakmayın!" şeklinde olur.
Sualin ikinci şıkkına da şu şekilde cevap verilir: Biz zekâtın, Mekke'de farz olmadığını kabul etmiyoruz. Aksine Medine'de nazil olan ayetin, zekâtı farz kıldığı hususunda bir münakaşa yoktur. Ancak ne var ki bu, (yani zekatın Medine'de farz kılınmış olduğunda ittifakın bulunması), onun Mekke'de farz olmasına mani değildir. Hem bu ayetin de Medenî olduğu ileri sürülmüştür.
Zekat Dışında da Malın Hakkı Vardır
İkinci görüş: Bu, malda zekâtın dışında olan başka bir hakdır. Mücahid şöyle demektedir: "Mahsûlünü hasad ettiğinde, orada da fakirler bulunursa, onlara ondan ver Onu harmanda savurduğunda, onu öğüttüğünde, (yine orada fakirler bulunursa) onlara ondan ver.. Yine, o ürününü kalbura vurduğunda, onlara ondan ver. Kaç ölçek geldiğini tesbit ettiğinde de onun zekatını ayır.."
"Zekat, Öşür Tatbikatını Neshetmiştir" Diyenler
Üçüncü görüş: Bu, zekat farz olmadan önceki hadisedir. Binaenaleyh, zekat farz kılınınca bu husus neshedilmiştir. Bu da, Saîd İbn Cübeyr'in görüşüdür.
Bunlar arasında en doğru olan, birinci görüştür. Bunun delili ise şudur: Hak teâlâ'nın, "hakkını verin" emrinin zikredilip ancak ayetin mücmel olarak kalmaması için, bu hak ancak, bu âyet nazil olmadan önce malum olursa, güzel olur. Nitekim Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de, "Malda, zekatın dışında bir hak yoktur!" İbn Mâce. Zekât, 3 (1/570). buyurmuştur. Binaenaleyh, ayette geçen "hak" ile, zekât hakkının murad edilmesi gerekir.
Meyvelerin Zekâtı Meselesi
Üçüncü bahis:Hak teâlâ'nın, şu beş çeşitten, yani üzüm, hurma, zeytin, ekin ve nardan sonra "Devşirildiği ve toplandığı günde, hakkını verin" cümlesini getirmesi, bütün bunların hepsinde zekatın farz olduğuna delalet eder. Bu da, Ebu Hanife (r.h)'nin de söylediği gibi, meyvelerde de zekatın farz olmasını gerektirir.
Buna göre şayet onlar, "Hasad sözü, ziraat için kullanılan bir kelimedir" derlerse, biz deriz ki, "hasad" kelimesi Arapça'da esasen, ziraate has bir tabir değildir. Bunun delili ise şudur: Arapça'da hasad "kesmek", "koparmak" demektir. Binaenaleyh bu tabir, her türlü mahsule şamildir. Hem, hasadih kelimesindeki zamirin, âyette önce zikredilenlerin en yakınına raci olması gerekir. Bu en yakın olan ise, zeytin ve nardır. Binaenaleyh zamirin, onlara da raci olması gerekir.
Dördüncü bahis: Ebu Hanîfe (r.h). "Öşür, (malın) azında da, çoğunda da farzdır" derken, alimlerin ekserisi, "O malın miktarı, beş "vesak"a ulaştığında farz olur" demiştir. Ebu Hanîfe (r.h) bu ayetle istidlal ederek: "Hak teâlâ'nın, "Deuşirildiği ve toplandığı günde, hakkını verin" buyruğu o malın azında da çoğunda da bir hakkın bulunmasını iktizâ eder. O hak, "zekat" olunca, o malın azında da, çoğunda da zekattn farz olduğuna hükmetmek gerekir" demiştir.
İsrafın Manası ve Çeşitleri
"israf etmeyin" buyruğuna gelince, bil ki "israfın ne demek olduğu hususunda dilcilerin iki görüşü bulunmaktadır:
a) İbnu'l-A'râbî: "İsraf, senin için çizilmiş olan sınırı geçmendir" demiştir.
b) Şemir, "Malın şerefi, fayda elde edilmeksizin, ondan giden şeydir" demiştir.
Bunu iyice kavradığın zaman biz deriz ki: Müfessirlerin bu hususta üç türlü izahı olmuştur:
a) İnsan, malının tamamını verir ve çoluk çocuğuna ondan birşey bırakmazsa, israf etmiş olur. Çünkü hadis-i şerifte, "Önce kendinden, sonra da arzu ettiğin kimselerden (vermeye) başla..." şeklinde varid olmuştur. Rivayet edildiğine göre, Sabit İbn Kays İbn Şemmas, beşyüz tane hurma ağacına yönelir ve onları keser.. Sonra da, bir günde onları dağıtarak taksim eder; onlardan evine de hiçbir şey sokmaz... İşte bunun üzerine Cenâb-ı Hak, "Devşirildiği ve toplandığı günde, hakkım verin, israf etmeyin" yani, "hepsini vermeyin" ayetini indirir....
b) Saîd İbnu'l-Müseyyeb, "israf etmeyin" ifadesine, "tasaddukta bulunmazlık etmeyin..." manasını vermiştir. Bu iki görüş, "israftan murad, haddi aşmaktır" ifadesine birleşmiş olmaktadırlar. Ancak ne var ki birinci görüşe göre israf, vermede haddi aşmadır; ikinci görüşe göre ise vermemede haddi aşmadır.
c) Mukâtil, bunun manasının, "Ekin ve davarlara, putları ortak kılmayın" şeklinde olduğunu söylemiştir. Bu da, haddi aşma nevinden olur. Çünkü putlar, ekinlere ve davarlara ortak kılan, kendisi için çizilen sınırı aşmış, onu geçmiş olur.
d) Zührî bunun manasının, "(Mallarınızı) Allah'a isyan hususunda harcamayınız" şeklinde olduğunu söylemiştir,
e) Mücahid de, şayet Ebu Kubeys Dağı altın olsa, kişi de Allah'a tâat yolunda onu tamamen harcasa, bu kimse israfta bulunmuş olmaz. Ama, Allah'a isyan hususunda tek bir dirhem dahi vermiş olsa, o kimse müsrif olur" demiştir ki, işte bu manayı, Hatem-i Taî, kendisine, "israfta hayır yoktur" denildiğinde o, "Hayırda israf yoktur" diyerek kastetmiştir.. Bu, "israf" kelimesinin açıklanması ile ilgili olan ikinci görüşe göre, israf manasındadır. Çünkü, Allah'a isyan hususunda mal infak eden kimse, malını faydasız ve boş yere infak etmiş olur.
Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Çünkü O (Allah), israf edenleri sevmez" buyurmuştur. Bundan maksat, israfı yasaklamaktır. Çünkü, Allah'ın sevmediği her mükellef, cehennemliklerden olur. Bunun delili ise, "yahudilerle nasranîler (şöyle) dediler: "Biz Allah'ın oğulları ve sevgilileriyiz." De ki: "Öyle de niçin sizi günahlarınız yüzünden azablandınyor?" (Maide, 18) ayetidir. Böylece bu âyet, Allah'ın sevmediği herkesin cehennemliklerden olmadığına delâlet eder ki bu da, bazı yönlerden, Allah'ın sevmediği kimselerin cehennemliklerden olacağını ifade eder.
Hayvanların İnsana Musahhar Edilmesi
142
Âyetin tefsiri için bak:144
143
Âyetin tefsiri için bak:144
144
"Davarlardan yük taşıyacak, (tüyünden) döşek yapılacak (hayvan)ları yaratan da O'dur. Allah'ın size rızık kıldığı şeylerden yeyin. Şeytanın izleri ardınca gitmeyin. Çünkü o, sizin apaçık bir düşmanınızdır. (Allah) sekiz eş (yarattı): Koyundan iki eş, keçiden de iki eş.. De ki: "(Allah) iki erkeği mi, yahud iki dişiyi mi, yoksa bu iki dişinin rahimlerine sannıp bürünen (erkek ve dişi yavruları) mı, (hangisini) haram etti? (Davanızda) doğru iseniz, bana ilme dayanarak haber verin." Deveden de iki, sığırdan da iki eş yarattı.) De ki: "(Allah) iki erkeği mi, yoksa bu iki dişinin rahimlerine sarınıp bürünen (erkek ve dişi yavruları) mı, (hangisini) haram etti? Yoksa, Allah size bunu (haram kılmayı) tavsiye ettiği zaman siz orada mı idiniz?" İnsanları ilme dayanmadan saptırmak için yalanlar uydurup da, Allah'a mal edenlerden daha zalim kim vardır? Şüphesiz ki Allah o zalimler güruhuna hidayet etmez".
Bil ki Allahü teâlâ, kullarına, bitkilerdeki nimetlerle in'âmda bulunduğunu zikredince, bunun peşinden onlara hayvanlar vasıtasıyla ihsan ettiği nimetleri de zikrederek, "Davarlardan yük taşıyacak, (tüyünden) döşek yapılacak (hayvan)lan yaratan da O'dur" buyurmuştur. Bu ayetle ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Bu ayetin başındaki vâv, bu ayetin, kendisinden önce geçen, 141. ayete affedilmesini gerektirir ki, ifadenin buna göre takdirî manası, "O, çardaklı ve çardaksız cennet gibi (üzüm) bağlarını yetiştiren ve davarlardan da yük taşıyan, (tüyünden) döşek yapılan yaratan zattır..." şeklinde olur. Alimler, ayette geçen hamule ve ferş kelimelerini tefsir etmek için, pekçok söz söylemişlerdir ki, bunların hatırda tutulup kavranılmaya en yakın olanları şu ikisidir:
a) Hamule kelimesi, yük taşıyan; ferş ise, kesilmek için yere yatırılan veyahut da tüyünden, yününden ve kılından döşekler için yün elde edilip kumaş dokunulan hayvanları ifade eder.
b) Hamule yük taşımaya elverişli büyük hayvanlar; ferş ise, deve yavruları, buzağılar ve koyunlar gibi küçük olan hayvanlardır. Çünkü bunlar, bedenlerinin küçük olmaları sebebiyle, yeryüzüne döşenmiş döşekler gibi, yere yakın hayvanlardır.
Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Allah'ın size rızık kıldığı şeylerden yeyin..." buyurmuştur. O, bu hitapla "Size helâl kıldığı şeylerden yeyiniz..." manasını kastetmiştir. Mu'tezile şöyle demektedir: "Allahü teâlâ rızıklardan yemeyi emretmiş, haram yemeyi yasaklamıştır. Bu (iki husus) haramın rızık olmayacağı, (rızkın mutlaka helâl olması gerektiği) neticesini verir."
Daha sonra, "Şeytanın izleri ardınca gitmeyin" buyurulmuştur. Yani, "cahiliyyedekilerin yaptığı gibi, kendiliğinizden, bazı şeyleri helâl, bazı şeyleri de haram kılmak gibi hususlarda, şeytana uymayın..." demektir.
Hutuvât kelimesi hutve kelimesinin çoğulu olup, 'buna göre hatve, "iki ayak arasındaki mesafe, yani adım" anlamına gelir. Zeccâc şöyle demektedir: ifadesindeki hutuvât kelimesinin okunuşunda, şu üç şekil bulunmaktadır: Ti harfinin dammesi ile tı'nın fethasıyla ve tı'nın sükûnuyla... Bu ifadenin manası ise, "şeytanın yollan..." demektir. Yani, "Şeytanın, sizin (insanlar) için süslediği, allayıp pulladığı o yollara tâbi olmayın, sülük etmeyin..." demektir.
Daha sonra Cenâb-ı Hak, "çünkü o, sizin apaçık bir düşmanınızdır" buyurmuştur. Yani, "Düşmanlığı tartışılmaz ve apaçık olan...." demektir. O, Âdem'i cennetten çıkaran ve "onun zûrriyetini, birazı müstesna olmak üzere, behemehal kendime bendederim." (İsra, 62) diyendir.
Çift (Zevç) Kelimesi Hakkında
Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Allah) sekiz çift (yarattı)" buyurmuştur. Bu tabirle ilgili iki bahis vardır:
Birinci bahis: Semâniyete lafzının mansub oluşu hakkında, şu iki izah yapılmıştır:
a) Ferrâ, "Bu kelime, daha önceki ifadesinden bedel olduğu için mansub kılınmıştır" demiştir.
b) Kelamın takdirinin, "(Allah'ın size vermiş olduğu rızıklardan), sekiz çift olarak yeyiniz..." şeklinde olmasıdır.
İkinci bahis: Bir, tek başına olduğu zaman buna "tek", yani "eş" denir. Onunla beraber, cinsinden bir başkası da bulunduğu zaman, bunlara "zevc (çift)" denilir. Böyle oluşa çift denilmesinin delili, Hak teâlâ'nın, '(O, iki çifti, erkek ve dişiyi yarattı)" (Necm, 46) ve "(Allah) sekiz çift (yarattı)" ayetleridir. Sonra Cenâb-ı Hak, bu sekiz çifti, koyundan iki çift, keçiden iki çift, deveden iki çift ve sığırdan iki çift diye tefsir etmiştir...
Daha sonra, "koyundan iki çift" buyurulmuştur. Yani erkek ve dişi koyunu kastetmiştir. Da'n kelimesi, yünü olan davar, yani koyun anlamına gelir. Zeccâc bu kelimenin, tıpkı (erkek tacir, dişi tacir) kelimeleri gibi, kelimelerinin çoğulu olduğunu ve bu kelimenin, dadın fethası ve kesresi ile, şeklinde de çoğul yapıldığını söylemiştir.
Âyetteki, "keçiden de iki çift" kelimesi, ayn harfinin fethasıyla şeklinde de okunmuştur. Mâ'z kelimesi, kılı olan davar olup, keçi demektir.
Bu kelimenin tekili mâiz olup, çoğulu mi'zâ kelimesidir. Bu kelimenin, aynın fethasıyla ma'az şeklinde okunması halinde, yine mâiz kelimesinin çoğulu olur. Meselâ, hadem-hâdim (hizmetçi-hizmetçiler), taleb-tâlib (talebe-talebeler), heres-hâris (bekçi-bekçiler) kelimeleri gibi... Bu kelimenin aynın sükûnuyla ma'z şeklinde okunması hande de, yine mâiz kelimesinin çoğulu olur. Bu da, sahb-sâhib (arkadaş-arkadaşlar) tecr-tâcir (tacir-tacirler) ve rekb-râkib (binitli-binitliler) kelimeleri gibidir. Âyetteki isneyn "iki" kelimesinin mansub oluşuna gelince; ayetin takdiri, "Allah sekiz çift yarattı. Koyundan iki, keçiden.de iki çifti yarattı..." şeklinde olduğu içindir.
Âyetteki, (......) cümlesindeki (......) ifadesi, lafzı ile mansub kılınmıştır. İstifhamda, ondan sonraki fiili amel etmiştir; onda ondan önceki şeyler amel edemezler.
Müfessirler şöyle demişlerdir: "Cahiliyye müşrikleri, davar, sığırlar ve develerin bir kısmını kendilerine haram kılıyorlardı. Bundan dolayı Hak teâlâ bu ayette, koyun keçi, deve ve sığırları zikretmek suretiyle onların görüşlerinin bâtıllığını göstermeye delil getirmiş ve bu dört çeşit hayvanın herbirinin erkek-dişi çiftinden bahsetmiştir. Daha sonra ise şöyle buyurmuştur: "Eğer bu hayvanların erkekleri haram ise, erkeklerinin hepsinin haram olması gerekir. Yok eğer bunların dişi olanları haram ise, bütün dişilerinin haram olması gerekir."
Râzî'nin Burada Diğer Müfessirlerden Ayrılması
(......) buyruğunun manası şöyledir: "Eğer, bu iki dişinin rahimlerinde bulunan yavrular haram ise, bütün yavruların haram olması gerekir. Çünkü rahimlerde hem erkek, hem de dişi yavrular bulunur." İşte müfessirlerin bu ayete yaptıkları izah budur. Bu izah bence, cidden uzak bir manadır. Çünkü birisi şöyle diyebilir: Farzet ki bu dört çeşit, yani koyun, keçi, deve ve sığır, erkek ve dişi olanlarına hasredilmiş olsun.. Ancak, müşriklerin haram olduğuna hükmettikleri hayvanların, haram oluş illetinin, erkek veya dişi olmaya hasredilmiş olması gerekmez. Aksine o hayvanları haram saymalarının sebebi, onları "bahîre", "sâibe", "vasîle", "hâm" veya benzeri birşey saymalarıdır. Nitekim biz, "Allahü teâlâ bazı hayvanların, yenilmek için kesilmesini haram kılmıştır" dediğimizde, "Bu hayvanlar, eğer erkek oldukları için haram kılınmış iseler, o zaman her erkek hayvanın haram kılınmış olması gerekir. Yok eğer dişi oldukları için haram kılınmış iseler, o zaman da her dişi hayvanın haram olması gerekir" denilir. Bizim sözümüze karşı, böyle söylenilemiyeceğine göre, müfessirlerin, bu âyet-i kerimenin izahı sadedinde söyledikleri söz de buna benzer. Aklı başında olan insanın, Allah'ın kelamını tefsir ederken, doğru izahlar yapması gerekir. Kelamullah'ı yanlış izahlarla tefsir etmek, caiz değildir.
Binaenaleyh burada bana göre şu iki husus doğruya daha yakındır:
a) Bu âyet, o kâfirlerin görüşlerinin yanlışlığını göstermek için gelmemiş, aksine İstifham-ı inkârı üslubu ile gelmiştir ve "sizler, herhangi bir peygamberin nübüvvetini kabul etmiyor, Şâri'in (Allah'ın) şeriatını tanımıyorsunuz. O halde nasıl, "şu helâldir, şu haramdır" diyebiliyorsunuz?" manasındadır.
b) O müşriklerin, "bahîre", "sâibe", vasîle" ve "hâm" ile ilgili hükümleri develere hastır. İşte bundan ötürü, Cenâb-ı Hak, "en'âm"ın, sayıları o dört çeşit hayvandan ibaret olduğunu beyan etmiş ve "Binaenaleyh develerle ilgili bu hükümleri, "en'âm"ın diğer üç çeşidi olan koyun, keçi ve sığırlar hakkında söylemediğinize göre, bu hükümleri sadece develere nasıl verebiliyorsunuz?" demek istemiştir. İşte bence, âyet ile ilgili yapılması gereken izah budur. Allahü teâlâ, ne kastettiğini daha iyi bilir.
Daha sonraki, "Yoksa, Allah size bunu (haram kılmayı) tavsiye ve emrettiği zaman siz orada mı idiniz?" buyruğundan maksad şudur: "Siz, hiçbir peygambere inanmamış olduğunuz halde, Allah bunu haram kılarken orada mı idiniz?" Bu âyetten elde edilecek netice şudur: Sizler, peygamberlerden hiçbirinin nübüvvetini kabul etmezken, daha nasıl oluyor da, çeşitli helâl-haram hükümlerini verebiliyorsunuz?"
Allahü teâlâ bunu da beyan edince, "İnsanları, ilme dayanmadan, saptırmak için yalanlar uydurup da. Allah'a mal edenlerden daha zalim kim vardır?" buyurmuştur. İbn Abbas (aleyhisselâm). "Allahü teâlâ, bu buyruğu ile, Amr b. Lühey'i kastetmiştir. Çünkü Hazret-i ismail (aleyhisselâm)'in şeriatını bozup değiştiren budur" demiştir. Fakat doğruya daha yakın olan, bu tabirin bu işi yapan herkes hakkında söz konusu olmasıdır. Çünkü ayeton hem lafzı umûmîdir, hem de bu hükmü gerektiren illet umûmîdir. Binaenaleyh, ayetin hükmünü, belli bir şahsa has kabul etmek (tahsis etmek), delilsiz bir davadır.
Muhakkik alimler şöyle demişlerdir: "Helal olan bir şeyi haram kılma hususunda, bir yalan uydurup, bunu Allah'a mal edenlerin (yani Allah bunu haram kıldı diyen kimsenin) böylesi şiddetli bir va'îde müstehak olduğu sabit olunca, tevhid, marifetullah, sıfatullah, nübüvvet, melekler ve âhiret meselelerinde, bir yalan uydurup, bunu Allah'a isnad edenlerin hakedecekleri cezalar, daha şiddetli ve daha güç olur."
Kâdî ise: "Bu, dinden saptırmanın Allah'a yakışmayan kötü birşey olduğuna eder. Çünkü Allahü teâlâ, helâli haram kılmaktan ibaret olan bir saptırmayı kınadığına göre, bundan daha önemli olan saptırma, öncelikle inanmalıdır" demiştir.
Buna şöyle cevap verilir: "Biz insanlarca kınanan her şeyin, Allah katında da mezmum olması gerekmez. Baksana, erkek ile kadını biraraya getirip, onlara şehveti galip getirmek ve onlara günah işleme imkanları vermek, bize göre mezmum olabilir, ama Allah'a göre mezmûm değildir. İşte bu meselede de böyledir."
Daha sonra Cenâb-ı Allah, "Şüphesiz ki Allah, o zalimler güruhuna hidayet etmez" buyurmuştur. Kâdî şöyle demiştir: "Allah, onları mükafaatına ve hidayete erenlere has olan hidayet fazlalığına iletmez." (Ehl-i sünnet) alimlerimiz ise, "Bu ifade ile Allahü teâlâ, o müşriklere hidayet etmeyeceğini, onları küfür karanlıklarından, iman nuruna çıkarmıyacağını haber vermektedir" demişlerdir.
Bu iki görüşten birini diğerine tercih hususunda söylenecek söz malumdur
Daha Önceki Kısım İle Münasebeti
145
Âyetin tefsiri için bak:147
146
Âyetin tefsiri için bak:147
147
"De ki: "Bana vahyolunanlar arasında, yiyen bir kimsenin yiyeceği içinde, haram edilmiş bir şey görmüyorum: Ancak meyte, dökülen-akan kan, domuz eti, ki bu şüphesiz bir murdardır ve Allah 'tan başkasının ismi anılarak boğazlanmış bir fısk olması müstesna... (Bunlar haramdır). Bununla beraber kim, (başkasının hakkına) tecavüz etmemek ve (zaruret miktarını) aşmamak şartıyla, (bunlardan yemeye) mecbur kalırsa (ve yerse), bil ki Rabbin gafur ve rahimdir. Biz, yahudilere, bütün tırnaklı hayvanları haram kıldık. Onlara sığır ve koyunun iç yağlarını da haram kıldık. Bu hayvanların sırtlarına ve bağırsaklarına yapışmış olan, yahud kemiklerine karışmış olan (yağlar) müstesna.. Bu (haramlığı), onlara zulümlerine karşılık bir ceza olarak verdik. Biz elbette sadıklarız. Eğer onlar seni yalanlarlarsa de ki: "Rabbiniz geniş bir rahmet sahibidir. O'nun satvet ve kudreti, günahkârlar güruhundan savuşturulamaz".
Bil ki Allahü teâlâ, cahiliyyedeki insanların bazı yiyecekleri helâl veya haram kılmaları hususundaki metod ve yolların bozuk olduğunu beyan edince, bundan sonra, bu konuda en doğru açıklamayı getirerek, .. "De ki:
"Bana vahyolunanlar arasında.....bir şey görmüyorum" buyurmuştur.
Bu ayetle ilgili birkaç mesele vardır:
Kıraat Farkı
İbn Kesir ve Hamza, fiili tâ ile, ismi de mansub olarak (......) şeklinde okumuşlardır. Bu ifade, "...O şeyin bizzat kendisinin, veya o cüssenin, bedenin ölü olması durumu müstesna..." manasındadır. İbn Amir de, fiili tâ ile, ismi merfû olarak, (......) şeklinde okumuştur ki bu da, "Bir ölü hayvanın bulunması, mevcut olması hali müstesna..." manasındadır. Diğer kıraat imamları ise, fiili yâ ile, ismi de mansub olarak (......) şeklinde okumuşlardır ki bu da, "yenilen o şeyin "meyte" olması"; veyahut da, "Bulunan o şeyin meyte olması müstesna..." manasındadır.
Haramların Bu Dört Şeye Mahsus Olup Olmadığı
Cenâb-ı Hak, bir şeyi haram veya helâl kılmanın, ancak vahiy yoluyla tesbit edileceğini beyan etmek üzere
"Bana vahyolunanlar arasında, yiyen bir kimsenin yiyeceği içinde, haram edilmiş bir şey görmüyorum (...)" buyurmuştur. Yani, "Onu yiyene..." demektir. Allah bu, "onu yiyeni..." tabirini, bundan maksadın helâl ve haram olanların, yenilen şeyler cümlesinden olduğunu beyan etmek için zikretmiştir.
Daha sonra Cenâb-ı Hak, şu dört şeyi zikretmiştir:
a) Meyte,
b) Akan kan,
c) Domuz eti; çünkü bu, bir pisliktir;
d) Fısk.. Bu da, Allah'tan başkası adına kesilen şeyi ifade etmektedir.. O halde, ayetteki, "De ki: "Bana vahyolunanlar arasında, yiyen bir kimsenin yiyeceği içinde, sayılmış olan şu dört şey müstesna, haram edilmiş bir şey görmüyorum (...)" ifadesi, sadece bu dört şeyin haram kılınmış olduğunu beyan etme hususunu tam ve mükemmel bir biçimde anlatmaktır.
Bu böyledir, zira, haram ve helak olan şeyleri öğrenmenin yolunun, ancak vahiy olduğu; Allah katından olan vahyin de, sadece Hazret-i Muhammed'e geldiği ve Allahü teâlâ'nın da O'na, "Şu dört şey müstesna, bana vahyedilenler arasında haram kılınmış olan hiçbir şey, göremiyorum "demesini emrettiği sabit olunca, bu sadece şu dört şeyin haram kılındığını beyan etme hususunda tam ve mükemmel bir açıklama olmuş olur.
Bil ki bu sûre Mekkîdir; böylece Cenâb-ı Hak, bu Mekkî surede, haram kılınanların bu dört şey olduğunu beyan etmiş, sonra da bunu Nahl suresinde, "O, size ancak ölüyü, kanı, domuz etini, bir de Allah'tan başkası için kesilmiş olanı haram kıldı. (Kim) muzdar kalırsa, (kimseye) saldırmamak ve haddi geçmemek şartıyla (yiyebilir). Çünkü Allah gafur ve rahimdir"'(Nahl, 105) ayetiyte tekid etmiştir.
Bu ayetteki innemâ "ancak" demek olup, edat-ı hasr'dır. O halde bizim için, ha ram kılınanların bu dört şeye hasredildiğine delâlet eden iki Mekkf âyet bulunmaktadır. Cenâb-ı Hak, Bakara sûresinde de, -ki bu sûre Medenîdir, - haram kılınan şeylerin sadece bu dört şey olduğunu beyan ederek, "O, size ölüyü, kanı, domuz etini, bir de Allah'tan başkası için kesileni kat'î olarak haram kıldı" (Bakara, 173) buyurmuştur.
Bu ayetteki innemâ hasr ifade eder. O halde Medenî olan bu âyet, Mekkî olan Nahl 105. ayetine mutabıktır. Çünkü, bu ayetlerde bulunan İnnemâ kelimesi hasr ifade eder. O halde Medenî ayetin başında bulunan innemâ kelimesi, Cenâb-ı Hakk'ın Mekkî olan, "De ki: Şu, şu, şu müstesna, bana vahyolunanlar arasında, haram edilmiş bir şey görmüyorum" buyruğuna denk ve mutabıktır. Sonra, Cenâb-ı Hak, Maide sûresinde, "okunacak olanlar hariç olmak şartıyla, davarların etleri) size helâl edildi" (Maide, 1) buyurmuştur. Müfessirler, "okunacak olanlar hariç olmak şartıyla" ifadesiyle murad edilenin, bu surede biraz sonra zikredilen, Cenâb-ı Hakk'ın, "Ölü, kan, domuz eti, Allah'tan başkası adına boğazlanan, -(henüz canı üzerinde iken yetişip) kestikleriniz müstesna olmak üzere- boğulmuş, vurulmuş, yukardan yuvarlanmış, susulmuş, canavar parçalamış olup da ölenler... üzerinize haram edilmiştir" (Maide, 3) ayeti olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Bütün bunlar (bu ayette sayılan diğer şeyler), "meyte"nin kısımlarıdırlar. Bu müşrikler, bunların da helal olduğuna hükmettikleri için, Cenâb-ı Hak bunları yeniden zikretmiştir. Böylece şeriatın, başından sonuna kadar, işte bu hükme ve bu hasr ifadesine dayanmış olduğu sabit olmuş olur.
Haramların Bu Dört Kaleme Münhasır Olduğunun Delilleri
İmdi şayet birisi: "Bu hasrı benimsemeniz ve ileri sürmenizden dolayı, sizin necis ve pis olan şeyleri, içkiyi helal addetmiş olmanız; yine Allahü teâlâ'nın, haram olduklarına hükmetmesine rağmen, sizin boğulmuş, dövülerek öldürülmüş yukardan yuvarlanmış olan ve süsülerek öldürülmüş olan hayvanları da helâl saymış olmanız neticesi ortaya çıkar.." derse, biz deriz ki:
"Biz şu hususlardan dolayı, bunu söylemiş olmayız:
a) Allah bu ayette, "domuz eti, ki bu şüphesiz bir murdardır" buyurmuştur ki bu, "Allah, domuz bir necis ve murdar, pislik olduğu için, onun etini haram kıldı" manasındadır. işte bu ifade, pis olmanın, onu yemenin haram olmasının sebebi olmasını gerektirir. Binaenaleyh, her necis, pis olanın yenilmesinin haram olması gerekir. Bu, ayette zikredilmiş olunca, bu soru kendiliğinden sakıt olur.
b)Cenâb-ı Hak, bir başka ayette, "onlara.... murdar şeyleri de haram kılıyor" (A'râf. 157) buyurmuştur. Bu da, her necis olanın haram kılınmış olmasını gerektirir. Necis olan şeyler, aynı zamanda pistirler.. Binaenaleyh, necis olan şeylerin de haram kılınmış olduklarına hükmetmek gerekir.
c) İslâm ümmeti, necis olan şeylerin alınmasının, yenilmesinin haram olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Farzet ki biz, Hazret-i Muhammed'in dininde, necis şeyler hususunda, mütevatir olan nakillerin delaletiyle, bu surenin tahsis gördüğünü kabul ettik. Binaenaleyh, buna göre bu surenin, necis şeyler dışında, gerek Mekkî gerekse Medenî ayetlerdeki umumî ifadelere tutunularak, aslına uygun olarak kalmış olması gerekir. İşte bu, haram ve helât kılınmış olan yiyecekler hususunda iyice yerleşmiş olan mükemmel bir kaidedir..
İçkiye gelince, buna cevaben deriz ki: İçki de necistir. Dolayısıyla o, "rics" (pislik, murdar)'dan olmuş olur. Böylece de, Cenâb-ı Hakk'ın, "bir murdardır" ifadesiyle, "ve onlara, murdar şeyleri de haram kılıyor" ifadesinin hükmüne girmiş oluyor. Hem içkinin, gerek Hazret-i Muhammed'in dininde haram kılındığına dair mütevatir nakil ile, hem de Cenâb-ı Hakk'ın, "bundan kaçının..."(Maide, 90) ve "Günahları ise faydalarından daha büyüktür" (Bakara, 219) buyruklarıyla tahsis edilmiş olduğu sabittir. Tahsis edilen umûmî ifade, tahsis edildiği yerin dışında bir hüccettir, delildir. Binaenaleyh, bu âyet, tahsis mahallinin dışında da hüccet ve delil olmaya devam eder.
Soru soranın, "sizin boğulmuş, dövülerek öldürülmüş, yukardan yuvarlanmış olan ve süsülerek öldürülmüş olan hayvanları da hetal saymış olmanız neticesi ortaya çıkar" şeklindeki sorusuna cevaben de şunları söyleyebiliriz:
a) Bunların hepsi, "meyte"dirler. Binaenaleyh bunlar da, bu ayetin hükmüne dahil olmuş olurlar.
b) Biz bu ayetin umumiliğini, o ayetle tahsis ediyoruz.
c) Biz şöyle diyebiliriz: Bunlar eğer "meyte" ise, bu ayetin hükmüne dahil olurlar. Yok, eğer "meyte" değillerse, biz bu ayeti o ayetle tahsis ederiz..
Haramlar Nasıl Olur da Bu Âyette Bildirilenlere Mahsus Olur?
İmdi şayet birisi, "Haram kılınan yiyecekler, bu ayette bahsedilenlerden daha çoktur. O halde, bu nasıl izah edilebilir?" derse, alimler buna da şu şekillerde cevap vermişlerdir:
a) Bu ayetin manası, "Cahiliyye insanlarının, bahîra, sâibe vs. şeyler gibi haram kılmış oldukları şeylerden ancak bu ayette zikredilen şeylerin haram olduğunu görüyorum..." şeklindedir.
b) Bundan murad şudur: "Bu âyet nazil olduğunda, bu ayette zikredilenlerden başka hiçbir şey haram kılınmamıştı.... Bundan sonra, diğer şeyler haram kılınmıştır."
c) Farzet ki bu lafız, genel bir lafızdır. Ancak ne var ki, Kur'ân'ın umumî ifadesini haber-i vahid ile tahsis etmek caizdir. İşte biz de, bu umum olan ifadeyi âhad haberlerle tahsis ediyoruz.
d) Bu ayetin muktezâsı, bizi şunu söylemeye götürür: "Hazret-i Peygamber, Kur'ân'da, bunlardan başka haram kılınmış olan şey bulamamıştır... Ama, Cenâb-ı Hakk'ın, bu dört şeyin dışında kalanları, Hazret-i Peygamber'in lisanında (sünnetinde) haram kılmış olması caizdir." Bir kimse, bu cevapların zayıf olduğunu ileri sürerek şöyle diyebilir:
Birinci cevap şu bakımlardan zayıftır...
1)Cenâb-ı Hakk'ın, "De ki: "Bana vahyofunanlar arasında, haram edilmiş bir şey görmüyorum" ifadesinden muradın, cahiliyye insanlarının bahîra, sâibe vs. şeyler kabilinden haram kılmış oldukları şeyler olması caiz değildir. Çünkü âyetten murad edilen bu olsaydı, o zaman "meyte", "akan kan", "domuz eti" ve "putlar adına kesilenler", bu ayetin hükmüne dahil olmazlardı. Eğer bu sayılan şeyler, Hak teâlâ'nın, buyruğunun hükmüne dahil olmamış olsaydı, o zaman bunların istisna tutulması güzel ve yerinde .olmazdı. Biz, bu şeylerin, o ifadeden istisna edildiklerini görünce, o ifadeden muradın, onların ileri sürmüş oldukları şey olmadığını anlamış olduk.
2)Allahü teâlâ, o müşriklerin, o şeyleri (bahîra, vs...) haram kılmaları konusundaki görüşlerinin yanlış olduğuna hükmetmiştir. Daha sonra Cenâb-ı Hak bu ayette, haram kılınanları bu dört şeye tahsis etmiştir. Cahiliyye insanlarının haram kıldığı o şeyleri helal kılmak, onların dışındaki şeyleri helal kılmaya mani değildir. Binaenaleyh, bu ayeti umûm manası üzere bırakmak gerekir. Çünkü bu ayeti tahsis etmek, delilsiz olarak, onun umumîliği ile amel etmeyi bırakmayı gerektirir.
3)Allahü teâlâ Bakara suresinde, (Bakara, 173) buyurmuş ve bu dört şeyden bahsetmiştir. Halbuki innema kelimesi, hasr ifade eder. Cahiliyye insanlarının, bahîra, sâibe, vs. gibi şeyleri haram kıldıklarını ifade eden sözleri ise, bu âyetten önce zikredilmemiştir. Binaenaleyh, ileri sürülmüş olan bu açıklama da düşer.
Onların, "Bu âyet nazil olduğu zaman, sadece bu dört şey haram kılınmıştı" şeklindeki ikinci cevaplarına gelince, bunada şu şekillerde cevap verebiliriz:
a)Hak teâlâ'nın Bakara süresindeki, "O, size ölüyü, kant, domuz etini, bir de Allah 'tan başkası için kesileni kati olarak haram kıldı..." (Bakara, 173) ayeti, din iyice yerleştikten sonra Medine döneminde inmiş bir ayettir. Halbuki innema kelimesi hasr ifade eder, Böylece bu iki âyet, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şeriatında, baştan sona kadar sabit olan hükmün, haram kılınanların sadece bu şeylere hasredilmiş olduğuna delâlet eder.
b) Bu iki ayetin muktezasına göre, haram kılınanların sadece bu dört şeye hasredildiği sabit olunca, bu, onların dışında kalanların helal olduğunu itiraf etmek, kabullenmek olur. O halde beşinci bir şeyin helal kılındığına hükmetmek, nesh olur. Halbuki şeriatın aslının, "Aslolan, neshin bulunmamasıdır" düsturuna dayandığında şüphe yoktur. Çünkü, "nâsihin ortaya çıkma ihtimali, "hükmün, olduğu üzere kalma", ihtimaline denk ve müsavi olsaydı, "O, her ne kadar sabit idiyse de, ancak ne var ki o, zail oldu, mensûh oldu..." denilmesi ihtimali olduğu için, herhangi bir hükmü isbat hususunda hiçbir nassa tutunulamazdı. Herkes, "aslolan, nesh bulunmaması" ve neshi kabul edip, ona taraftar olanın da delile muhtaç olduğu hususunda ittifak edince, biz bu sorunun yanlışlığını anlamış oluruz.
Onların, "Kur'ân'ın umumîliğini, haber-i vahidle tahsis ediyoruz" şeklindeki üçüncü cevaplarına gelince, biz deriz ki bu, bir tahsis değil, aksine açık ve sarih bir neshdir. Zira Cenâb-ı Hakk'ın, "De ki: "Bana vahyolunanlar arasında, yiyen bir kimsenin yiyeceği içinde, haram edilmiş birşey görmüyorum..."ifadesi, sadece bu dört şeyin haram kılındığı hususunda çok net ve açık bir ifadedir. Yine, Cenâb-ı Hakk'ın Bakara 173. ayeti de, haram kılınanların, bu dört şeye hasredildiği hususunda sarîh bir ifadedir. Çünkü innema kelimesi hasr ifade eder. O halde, durumun böyle olmadığını söylemek, bu iki ayetin muktezasına göre şeriatın başında Mekke'de; sonunda da Medine'de sabit olan hükmü görmemek ve bir kenara itmek olur... Üstelik haber-i vahidle Kur'ân'ı neshetmek de caiz değildir.
Onların dördüncü cevapları da zayıftır. Zira ifadesi, bu vahiy ister Kur'ân, isterse Kur'ân'dan başka bir şey olsun, vahiy olan her şeyi içine alır. Hem Cenâb-ı Hakk'ın, Bakara süresindeki (Bakara, 173) ifadesi böyle bir ihtimali ortadan kaldırır. Binaenaleyh, yapmış olduğumuz bu izahlarla, bu sözün ve bu mezhebin kuvveti ve doğruluğu ortaya çıkmış olur ki, bu söz de Malik İbn Enes (r.h)'in vermiş olduğu hükümdür.
Zayıf olan sorulardan birisi de şudur: Pekçok fukaha, bu ayetin umumiliğini, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, "Arapların habis, pis gördüğü her şey haramdır" hadisiyle tahsis etmiş olmalarıdır... Halbuki Arapların pis kabul ettiği şeylerin mazbut ve muayyen olmadığı, bilinen bir husustur. Binaenaleyh. Arapların efendisi, hatta alemlerin seyyidi, Arapları keler yerken görünce "Tabiatım ondan hoşlanmıyor" buyurmuştur. Amma, bu pis addetme, kelerin haram kılınmasının sebebi olamaz. Diğer Araplara gelince, onlardan bir kısmı, hiçbir şeyi pis kabul etmezler.. Yine onlar, bazı şeyler hususunda anlaşmazlığa düşmüşlerdir. Mesela onların bir kısmı o şeyleri pis kabul ederken, diğerleri onu güzel ve hoş kabul etmişlerdir. Böylece, bu pis sayma, addetme işinin betti bir kaide ve düstura göre yapılmadığını, aksine şahısların ve onların durumlarının farklılığına göre değiştiğini anlamış olmaktayız. O halde, kesin olan bir nassı, kendisinin belli bir kaidesi ve belli bir kuralı olmayan bir şey ile neshetmek nasıl caiz olabilir?
Haram Kılınan Dört Kısmın Tafsilatı
Bil ki biz, bu dört şeyle ilgili meseleleri, Bakara sûresin de enine boyuna açıklamşıtık. Dolayısıyla tekrar etmenin bir faydası yok. Bu dört şeyden birincisi, meytedir. Bu, Hazret-i Peygamber'in, "Bize, iki meyte, balık ve çekirge helal kıtındı" hadisiyle tahsis edilmiştir. İkincisi, akan kandır. Sefh kelimesi, dökmek, akıtmak, dökülmek, akmak anlamlarına gelir. Nitekim, kan aktığı zaman, denilir. Ebû Ubeyd, Küseyyir'in şu beytini nakletmiştir:
"Ondan kalan hatıralar karşısında, gözyaşım yavaş yavaş akarken, ben "Allah'ın selamı üzerine olsun, ey sevgili!" dedim; gözyaşlanm boşandıkça boşanıyor..."
İbn Abbas şöyle der: "Cenab-ı Hak bu tabirle canlı oldukları halde, "en'âm" (davar, deve, sığır)dan çıkan ile, kesilirken onların can damarlarından çıkan (kanı) kastetmiştir.." Bu takdire göre bu tabire kendilerinden kan akmadığı için ciğer ile dalak ve ete karışmış olan kan dahil değildir.. Zira bu kan, akıcı değildir...
Ebu Miclez'e, içinde (akmayan) kan bulunan, et ile; kendisinde kanın kırmızılığı görülen çömleğin (tencerenin) hükmü sorulduğnuda o, "mahzuru yok; çünkü Allah, sadece akan kanı yasaklamıştır" demiştir. Üçüncüsü, domuz etidir. Çünkü bu bir pisliktir. Dördüncüsü "ve Allah'tan başkasının adına kesilen birfısk olmasını müstesna..." buyruğudur. Burası, ifadesine atıftır. Cenâb-ı Hak, "Allah'tan başkasının ismi anılarak boğazlanmış olanları", fıska iyice batmış olduğu için, "fısk" diye adlandırmıştır. Nitekim bir kimse cömertlikte ve mertlikte zirveye çıktığında, "Falanca, mahza (sırf) cömertliktir, keremdir" denilir. Cenâb-ı Hakk'ın, "üzerlerine Allah'ın ismi anılmayanlardan yemeyin. Çünkü bu, muhakkak ki bir fısktır..." (En'âm, 121) buyruğu da böyledir.
"Bununla beraber kim (başkasının hakkına) tecavüz etmemek ve (zaruret miktarını) aşmamak şartıyla, (bunlardan yemeye) mecbur katırsa (ve yerse), bil ki Rabbin gafur ve rahimdir" buyruğuna gelince, bu, Allah bu dört şeyin haram olduğunu beyan buyurunca, zaruret halinde (mecbur olma) durumunda, bu haramlığın kalkacağını... beyan etmiştir" demektir. Biz bu âyeti, Bakara sûresinde 173. âyeti tefsir ederken iyice açıklamıştık.
Cenâb-ı Hakk'ın, bunun peşinden "bil ki Rabbin gafur ve rahimdir" buyurması, bu hususta bir ruhsatın bulunduğunu gösterir.
Daha sonra Allahü teâlâ, yahudilere, bu dört şeyin dışında başka şeyleri de haram kıldığını beyan buyurmuştur ki bunlar da iki çeşittir:
a) Allahü teâlâ, o yahudilere bütün tırnaklı hayvanları yasaklamıştır. Bu hususta da birkaç bahis vardır:
Birinci bahis: Vahidî şöyle demektedir: "Âyette geçen zufur kelimesinin çeşitli kullanılışları bulunmaktadır:
1) Fâ harfinin dammesi ile zufur şeklinde kullanılmasıdır ki, bu kullanılışlardan en iyisidir...
2) Fâ harfinin sükûnu ile zufr şeklinde kullanılması... ,
3) Zı harfinin kesresi ve fâ harfinin sükûnu ile, zıfr şeklinde kullanılması ki bu, Hasan el-Basrî'nin kıraatidir. Yine zı ve fâ harflerinin kesresi ile, zifir şeklinde bir başka kullanış daha vardır ki bu, Ebu's-Sımâl'in kullanışıdır."
Vahidî şunu da söylemiştir: "Alimler, Cenâb-ı Hakk'ın yahudifere haram kılmış olduğu bu tırnaklı hayvanların neler olduğu hakkında ihtilafa düşmüşlerdir. İbn Abbas (radıyallahü anh)'dan rivayet edildiğine göre bu sadece devedir. Yine İbn Abbas (radıyallahü anh)'dan gelen bir başka rivayete göre, bunlar, deve ve devekuşudur. Bu, aynı zamanda Mücahid'in görüşüdür. Abdullah b. Müslim, bunun, pençeli her kuş ve toynaklı (tırnaklı) her hayvan olduğunu söylemiş ve daha sonra, "Diğer müfessirler de böyle söylemiştir" diyerek, şöyle devam etmiştir: "Âyet-i kerimede toynak, mecazi olarak zufur (tırnak) diye ifade edilmiştir."
Ben derim ki: "Âyetteki "zufur" kelimesini, toynaklı hayvanlar manasına hamletmek, şu iki bakımdan uzak bir ihtimaldir:
a) Toynaklı hayvanlar, nerede ise hiç "zufur" (tırnaklı hayvanlar) diye adlandırılmazlar.
b) Eğer durum böyle olsaydı, o zaman Allahü teâlâ'nın, onlara toynaklı her hayvanı haram kılmış olması gerekirdi. Halbuki bu böyle değildir. Çünkü âyet, toynaklı olan davarların ve sığırların onlara mubah olduğunu göstermektedir." Bu sabit olunca biz deriz ki: Âyette geçen "zufur" kelimesini, pençeli ve çıynaklı hayvanlar manasına almak gerekir. Çünkü çıynak, av hayvanlarının aletidir, pençe ise yırtıcı hayvanların avlanma aletleridir. Bu durumda ifadeye, her türlü yırtıcı hayvanlar, köpekler, kediler ve avlanmada kullanılan kuşlar girer. Çünkü bu sıfat, bütün bu hayvan cinslerini içine alır.
Bu sabit olunca, yine deriz ki: "Âyetteki, "Biz, yahudilere, bütün tırnaklı hayvanları haram kıldık"cümlesi bu haramlığın, şu iki bakımdan yahudilere has olduğunu gösterir:
a) Âyetteki, "Biz, yahudilere şunu şunu.... haram kıldık..." ifadesi Arapça'da hasr (sadece yahudilere...) manasına gelir.
b) Eğer bu haramlık, herkes için sözkonusu olsaydı, o zaman âyetteki. "Biz, yahudilere şunu şunu... haram kıldık" ifadesinin bir manası kalmazdı. Dolayısıyla yırtıcı hayvanlar ile pençeli kuşların haramlığının, sadece yahudiler için olduğu kesinleşir. Bu sebeple, bunların müslümanlara haram kılınmamış olması gerekir. Böylece bu âyet, o hayvanların müslümanlara helâl olduğuna delâlet eder. İşte bu noktada biz deriz ki: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in her azıdişli yırtıcı hayvan ile her pençeli kuşu haram kıldığına dair rivayet zayıftır. Çünkü bu, Kur'ân-ı Kerim'in hilafına olan bir haber-i vahiddir. Binaenaleyh bunun sahih olmaması gerekir. Bu takdire göre bu meselede İmam Malik'in görüşü kuvvet kazanır.
c)Allahü teâlâ'nın sadece yahudilere haram kıldığı ikinci çeşit, "Onlara sığır ve koyun iç yağlarını da haram kıldık..." ayetinin bildirdiği şeylerdir. Hak teâlâ, yahudilere sığır ve koyunun iç yağlarını da haram kıldığını beyan etmektedir.
Bu ayetle ilgili iki görüş vardır:
a)Allahü teâlâ, bu haramlıktan şu üç şeyi istisna etmiştir:
1) "Bu hayvanların sırtlarına yapışmış olan..." İbn Abbas (radıyallahü anh), bu ifadenin, "O hayvanların sırtlarına yapışmış yağlar müstesna... Çünkü onları haram kılmadım" manasında olduğunu;Katâde ise, "O hayvanların iç taraflarından (karınlarından) sırtlarına ve böğürlerine tutunmuş olan yağlar müstesna..." manasında olduğunu" söylemiştir.
Ben derim ki: "Bu hayvanların sırtlarına ve böğürlerine tutunmuş olan yağlar yoktur. Ama hayvanın bu yerlerinde, kırmızı etle içice ve kat kat olan yağ tabakaları vardır. Bu durumda, istisna edilen kırmızı sırt ve böğür etleriyle içice olan yağlardır. Bu takdire göre, bir kimse "İç yağı yemiyeceğim" diye yemin etse, bu yağ ile iç içe ve kat kat olan etleri yemekle, yeminini bozmuş olması gerekir.
2) "veya bağırsaklara (yapışmış olan yağlar)..." Vahidi, ayetteki bu kelimenin, ince ve kalın bağırsak manasına geldiğini, bunun müfredinin hâviye ve heviyye olduğunu söylemiştir. İbnü'l-Arâbî, bu kelimenin müfredinin heviyye ve haviye olup, bunun koyunun karnındaki işkembe manasına geldiğini söylemiştir. İbnu's-Sikkît ise, bu kelimenin raviye (cem'i revâyâ) (su kırbası) kelimesi gibi haviye (cem'i hevâyâ) şeklinde olduğunu söylemiştir. Bunu iyice kavrayınca, bil ki bundan murad, "kalın ve ince bağırsakların yüzeyine sarılan yağlar, haram değildir" manasıdır.
3) "Yahut (o hayvanların) kemiklerine karışmış olan (yağlar...)" Bütün müfessirlerin görüşüne göre, kastedilen, uyluk kemiklerinin yağlarıdır. İbn Cüreyc, buna "böğürlerde, kellede, gözlerde ve kulaklarda bulunan bütün yağlar" manası vermiş ve şöyle demiştir: "Bunlar, kemiklere karışmış olan yağlardır. Dolayısıyla bu yağlar, yahudilere helâl kılınmıştı." Bu istisnalara göre, Cenâb-ı Hakk'ın yahudilere haram kılmış olduğu iç yağları, karın ve böbrek yağlarıdır.
b) Âyetteki, "veya bağırsaklara (yapışmış olan yağlar).., " ifadesi, müstesnaya değil, müstesna minh üzerine atfedilmiştir. Buna göre manası, "O yahudilere sığır ve koyunun iç yağları veya bağırsaklara (yapışmış olan yağlar) veya kemiklere karışmış olan yağlar haram kılınmıştır. Ancak bu hayvanların sırtlarına yapışmış olan yağlar müstesna... Çünkü bu yağlar haram kılınmamıştı" şeklindedir. Bu görüşte olanlar daha sonra şöyle demişlerdir: Âyetteki bu kelimelerin başındaki ev (veya) edatı, tıpkı, "Onlardan hiçbir günahkâr veya (ev) hiçbir nanköre boyun eğme...."(İnsan, 24) ayetindeki "veya" gibidir. Dolayısıyla bu ayetin manası şöyledir: "Onların hiçbirine itaat edilmeyip, hepsine karşı konulmalıdır. O halde ister buna, ister şuna (hepsine) isyan et." İşte burada da ayetin manası: "Bizonlara şunu şunu haram kıldık"şeklindedir.
Cenâb-ı Allah daha sonra "Bu (haramtığı), onlara zulümlerine karşılık bir ceza olarak verdik" buyurmuştur. Bu, "Biz, bu haramlığı, haddi aşmalarına bir ceza olarak, onlara has kıldık. Onların haddi aşmaları da, peygamberlerini öldürmeleri, faiz almaları ve bâtıl yollarla insanların mallarını alıp yemeleridir. Bu ayetin bir benzen de, "Yahudilerden bir zulüm sebebiyle biz, evvelce kendilerine helâl kılınan temiz ve güzel şeyleri üzerlerine haram ettik" (Nisa, 160) ayetidir.
Allahü teâlâ daha sonra, "Biz, elbette sâdıklarız" buyurmuştur.
Bu, "Onların haddi aştıklarını ve bu haramlığın, haddi aştıkları için onlara has kılındığını haber verişimizde doğruyuz" demektir.
Kâdî şöyle demiştir: "Haram kılma işinin, onlardan sâdır olan bir suça ceza olması caiz değildir. Çünkü mükellefiyet, mükâfaat vesilesi olsun diye verilir. Sevab vesilesi olarak bunu yapmak da, bir ihsan (iyiliktir). Dolayısıyla, mükellefiyetin, daha önce işlenen bir suçun karşılığı şeklinde olması caiz değildir."
Kâdî'nin bu görüşüne şöyle cevap verilir: Birşeyden istifade etmekten menetmek, daha fazla mükâfaat sağlamak için olabileceği gibi, önceden işlenen bir suçtan ötürü de olabilir. Bunlardan hiçbiri uzak bir ihtimal değildir.
Cenâb-ı Allah, daha sonra "Eğer onlar seni yalanlarlarsa, yani nübüvvet ve risalet iddianda ve tebliğ ettiğin hükümlerde seni yalanlarlarsa, "De ki: "Rabbiniz geniş bir rahmet sahibidir". Bundan dolayı sizin cezanızı hemen vermez ve "O'nun satveti ve kudreti, "yani vakti geldiği zaman azabı, "günahkârlargrubundan" yani, söylediğin şeylerde seni yalanlayanlardan savuşturulamaz" buyurmuştur. En doğrusunu Allah bilir.
(Daha Önceki Kısımla Münasebeti)
148
Âyetin tefsiri için bak:149
149
"Müşrikler diyecekler ki: "Eğer Allah diteseydi, ne biz, ne atalanmız şirk koşmazdık, hiç bir şeyi haram da kılmazdık." Onlardan öncekiler de, işte böyle yalanladılar da nihayet bizim azabımızı tattılar. De ki: "Yanınızda herhangi bir ilim varsa, hemen onu bize çıkarın. Siz bir zandan başka (bir şeye) uymuyorsunuz ve siz düpedüz yalan söylüyorsunuz. De: "O halde tam ve kâmil hüccet ancak Allah 'indir. İşte eğer O dileseydi, hepinizi birden muhakkak ki hidayete kavuştururdu".
Bil ki Allahü teâlâ, cahiliyye halkının Allah'ın dini hususunda delilsiz ve hüccetsiz olarak hüküm vermeye yöneldiklerini nakledince, onların yeltendikleri ve yaptıkları her türlü küfür hususunda ileri sürdükleri bahanelerini şöyle nakletmiştir:" Şayet Allah, bizden küfrümüzün sudur etmesini dilemiş olmasaydı, bizi bu küfürden men ederdi. O bizi bundan men etmediğine göre, O'nun bu küfrü dileyip istediği sabit olmuş olur. Şu halde, Allah bunu isteyince, bizim o küfrü bırakmamız imkânsız olur. O halde biz, bu hususta mazuruz."
Bu ayetle ilgili birkaç mesele vardır.
Var Olan Şeylerin İrade Edilmesi Hakkındaki Mu'tezile Görüşü
Bil ki Mutezile, bu ayetin, var olan hadiselerin irade edilmesi meselesinde şu yedi bakımdan kendi görüşlerine delâlet ettiğini iddia etmişlerdir: 1)Allahü teâlâ, kâfirlerden, açıkça Cebriyye'nin görüşünü nakletmiştir. Bu da onların, "Eğer Allah, bizim müşrik olmamamızı dilemiş olsaydı, biz müşrik olmazdık!" şeklindeki sözleridir. Cenâb-ı Hak bu sözü, onlardan zemmetmek ve kötülemek sadedinde nakletmiştir. Dolayısiyle bu, Cebriyye mezhebinin, mezmum ve bâtıl olması gerekir.
2)Allahü teâlâ ayette kezzebe "yalanladı..." buyurmuştur. Bu ifade, şeddeli ve şeddesiz olarak okunmaktadır. Şeddesiz okunmasına gelince bu, o kâfirlerin, bu sözlerinde mutlaka yalancı oldukları hususunda sarîh bir ifadedir. İşte bu da, bu meselede, Cebriyye'nin söyledikleri şeyin yalan olduğunu gösterir...
Bu kelimeyi şeddeli okuma tarzına gelince, bunu, "kâfirler, mezheb sahiplerini (Cebriyye'yi) tekzib etmiş olmaları sebebiyle bu zemm ve kınamaya müstehak olmuşlardır" manasına hamletmek mümkün değildir. Zira ayeti bu manaya alırsak bu mana, bu ifadeyi şeddesiz okuma halinde delâlet etmiş olduğu manaya zıd olmuş olur. Bu durumda da, iki kıraatten biri diğerine ztd olmuş olur. Bu da, Kelâmullah'a, Kur'ân-ı Kerim'e bir tenakuzun dahil olmuş olmasını gerektirir. Bu bâtıl olunca, bunu, "Bundan murad, "Eskiden herhangi bir peygamberi yalanlayan herkes, o peygamberi işte bu yolla tekzib edip yalanlamıştır. Çünkü onların hepsi de, her şeyin Allah'ın dilemesiyle olduğunu söylemişler ve: "Üzerinde bulunduğum bu küfür, ancak Allah'ın dilemesiyle meydana gelmiştir. O, beni bundan men etmemiştir" demişlerdir...." manasına hamletmek gerekir. İşte bu, önceki ve sonraki kâfirlerin, gerek peygamberleri tekzîb etmeleri ve gerekse, o peygamberlerin davetlerini reddetmeleri hususunda belirli ve muayyen bir yoldur. Usuldür. Dolayısiyle ayeti bu manaya hamlettiğimizde bu kelimeyi şeddeli okumak, şeddesiz okumanın manasını te'kid etmiş olur ve her iki kıraat de Cebriyye'nin görüşünün iptal edilmesi gerektiğin delâlet etmiş olur.
3)Hak teâlâ'nın, "nihayet bizim azabımızı tattılar" buyruğu da bu ayetin bizim (Mu'tezile) görüşümüze delâlet ettiğini gösterir. İşte bu âyet, o kâfirlerin, böylesi bir görüşe taraftar olmaları sebebiyle, ilahî bir vaîde müstehak olduklarına delâlet eder.
4) "De ki: "Yanınızda herhangi bir ilim varsa, hemen onu bize çıkarın" ayetidir. Bu ayetin başındaki hel edatının istifhâm-ı inkarî manasını taşıdığında şüphe yoktur. Bu, bu görüşü savunanların, bu hususta bir ilim ve hüccetleri olmadığına delâlet eder ki bu da, bu mezhebin fasid olduğunu gösterir. Çünkü hak olan her şeyi söylemek ve o şekilde hükmetmek, ilim olur.
5)Cenâb-ı Hak diğer ayetlerinde, mesela, (Necm. 28) buyurmuştur. Burada da, "Siz bir zandan başka (bir şeye) uymuyorsunuz..." demiştir.
6)Hak teâlâ'nın, " Ve siz, yalan söyleyenlerden başka kimseler değilsiniz" buyruğudur. Hars yalanın en çirkin şeklidir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Kahrolsun o koyu yalancılar" (Zariyat, 10) buyurmuştur.
Mükemmel Hüccet Allah'ındır
7)Allahü teâlâ'nın, "De: "O halde tam ve kâmil hüccet ancak Allah'ındır..." buyruğudur. Bunu şu şekilde ifade edebiliriz: O kâfirler, "Meydana gelen her şey, Allah'ın dilemesiyle olmuştur. Allah, bu küfrün bizden sâdır olmasını dileyince, bizim onu terketmemiz nasıl mümkün olur? Biz onu bırakmaktan aciz olunca, O, bize onu terketmemizi nasıl emreder? Allah'ın dilemesinin hilâfına olarak bizim herhangi bir fiili yapmamız, bizim kudretimiz dahilinde midir?" diyerek, nebilerin ve resullerin davetini reddetme hususunda istidlalde bulunmuşlardır. İşte, peygamberlere karşı kâfirlerin hücceti budur. Bundan dolayıdır ki Cenâb-ı Hak da, "De; "O halde tam ve kâmil hüccet ancak, Allah'ındır..." buyurmuştur. Bu tam ve kâmil hüccet oluş da, şu iki yöndendir;
a) "Allahü teâlâ size, kâmil bir akıl, tam bir anlayış, duyan bir kulak, gören bir göz vermiş, sizi hayra ve şerre muktedir kılmış, her türlü özür ve engellen tamamiy-le sizden gidermiştir. Binaenaleyh, isterseniz hayırları yapmaya, isterseniz günah ve münker olan şeyleri işlemeye yönelebilirsiniz. Bu kudret ve imkânın mevcudiyeti kesin olarak bilinmektedir. Mania ve engellerin bulunmadığı, ortadan kaldırıldığı da zaruri olarak bilinen bir husustur. Durum böyle olunca da, sizin iman ve taatte bulunmaktan aciz olduğunuzu iddia etmeniz, bâtıl bir dava olur. İşte bu anlattıklarımız ile, sizin Allah'ın aleyhine bir hüccetinizin bulunmadığı; aksine, sizin aleyhinize olarak, Allah'ın tam ve mükemmel bir hüccetinin bulunduğu sabit olur..."
b) Sizler, "Şayet bizim fiillerimiz, Allah'ın dilemesinin hilafına olsaydı, o zaman biz, Allah'a galib gelmiş, ona hükmetmiş ve O'nun meşîetinin hilâfına fiiller yapmış olurduk. Bu ise Allah'ın, âciz ve zayıf olmasını gerektirir, . Bu ise, O'nun ulûhiyyetini zedeler" diyorsunuz... Cenâb-ı Hak da buna, "Acziyyet ve zayıflık ancak, ben onları zoraki ve mecburî olarak iman etmeye ve taatte bulunmaya sevkedemediğim zaman söz konusu olur. Halbuki ben buna kadirim..." diyerek cevap vermiştir. İşte, Allah'ın buna kadir oluşu da, O'nun, "Eğer O dileseydi, hepinizi birden muhakkak ki hidâyete kavuştururdu" buyruğu ile murad edilmiştir... "Ancak ne var ki ben (Allah) sizi, zoraki ve mecburi olarak iman etmeye ve taatte bulunmaya sevketmiyorum. Çünkü bu, tekliften beklenen hikmeti iptal eder..." Böylece, işte bu izahla, onların, "Biz, Allah'ın dilemesinin hilâfına bir iş yapsaydık, bundan, Allahü teâlâ'nın aciz ve zayıf olduğu neticesi çıkardı..." şekilndeki sözlerinin bâtıl bir söz olduğu sabit olmuş olur. Mu'tezile'nin bu ayete tutunması hususunda söylenebilecek sözlerin tamamı bundan ibarettir.
Râzî'nin İrade Konusunda Mu'tezile'ye Cevabı
Bu konuda, itimada şayan cevap, bizim şöyle dememizdir: "Biz, bu surenin başından sonuna kadar, bizim görüş ve mezhebimizin doğruluğuna delâlet ettiğini beyan ettik. Onların (Mu'tezile'nin), bu suredeki her âyet hakkında yapmış oldukları tefsir ve tevilleri naklettik ve yapmış oldukları açıklamalara, kesin olan aklî delillerle de desteklenmiş, açık ve çok kuvvetli cevaplar verdik...
Bunun böyle olduğu sabit olunca, şayet bu ayetten maksat, sizin ileri sürdüğünüz şey olsaydı, o zaman Allah'ın kitabında çok açık bir çelişki bulunmuş olurdu ki, bu da Kur'ân-ı Kerim hakkında en büyük ta'n ve tenkide sebebiyet vermiş olurdu...
Bunun böyle olduğu da sabit olunca biz deriz ki: Allahü teâlâ, kâfirlerin, "Allah dileseydi, biz... eş koşmazdık..."dediklerini nakletmiş, sonra da bunun peşinden, "Onlardan öncekilerde, işte böyle yalanladılar..." badesini getirmiştir. İşte bu da, kâfirlerin, "Her şey Allah'ın dilemesi ve takdiri ile olunca, teklif abes ve anlamsız olur; bu yüzden de peygamberlerin davaları bâtıl, onların nübüvvet ve hsaletleri geçersiz olur" dediklerine delâlet eder... .
Daha sonra Allah, nübüvvet müessesesini iptal etmek hususunda bu yola tutunmanın bâtıl olduğunu beyan etmiştir. Bu böyledir, zira O, istediğini yapan, dilediğine hüküm veren ve yaptığı şeylerde, hiç kimsenin kendisine itiraz hakkı bulunmayan bir ilahtır. O halde O, kâfirin küfrünü dilemiştir. Buna rağmen de, o kâfire peygamberler göndermiş ve ona (bunlar vasıtasıyla) iman etmesini emretmiştir. Emrin, iradenin hilafına meydana gelmesi imkânsızdır. Netice olarak diyebiliriz ki: Allahü Teâlâ, o kâfirlerin, nübüvvet müessesesini iptal etme hususunda kendisinin meşîetine tutunduklarını nakletmiş, sonra da bu tutunmanın fasit ve bâtıl olduğunu beyan buyurmuştur. Zira. her şeyde Allah'ın meşîetinin söz konusu olmasından, peygamberlerin davetlerinin reddolunması gerekmez. İşte sadece bu yolla dahi bu istidlal tamamiyle sakıt olmuş olur. İşte sizin (Mu'tezile), takbih ve ayıplama hususunda zikretmiş olduğunuz bütün izahlar, sizin, peygamberlerin davetini reddetme hususunda Allah'ın meşîetinin mevcudiyetine sarılmanızla alâkalıdır. Binaenaleyh bundan hasıl olan netice, sizin istidlalinizin de bâtıl olması ve bu hususta, Allah'ın meşîetinin söz konusu olduğunu ileri sürmenin bâtıl olduğuna delâlet eden bir delilin kesinlikle bulunmadığı şeklinde olur.
Buna göre şayet o Mu'tezile, "Bu mazeret (karşı tarafın, ehl-i sünnetin istidlali), Hak teâlâ'nın, ifadesindeki kezzebe kelimesini şeddeli olarak kezzebe (yalanladı) okuduğumuz zaman ancak yerinde ve doğru olur. Ama biz onu şeddesiz olarak okuduğumuzda, bu istidlal tamamiyle sakıt olur..." derse, biz deriz ki bu hususta da şu iki izah yapılabilir:
a) Biz bu kıraatin doğruluğunu kabul etmiyoruz. Bunun delili şudur: Biz bu surenin başından sonuna kadar, biz ehl-i sünnetin görüşünün doğruluğuna delâlet ettiğini beyan etmiştik. Binaenaleyh, şayet bu âyet, onların görüşlerinin doğruluğuna delâlet edecek olsa, (o zaman bu suredeki ayetler arasında) bir tenakuz bulunmuş olur ve Kur'an kelamullah olmaktan çıkardı. Bu tenakuz, bizim bu şeddesiz okuyuşu kabul etmemizle savuşturulduğuna göre, bunu yapmak, (yani şeddesiz kıraati benimsememek) gerekir...
b) Biz bu kıraatin doğru olduğunu kabul etsek bile, ancak "kâfirler, "kullarının bütün fiillerinde Allah'ın iradesinin bulunmasından peygamberlerin nübüvvetinin sakıt olması ve onların davetlerinin bâtıl olması gerekir" şeklindeki sözlerinde yalan söylüyorlar" manasına hamlederiz. Bu manaya hamlettiğimiz zaman, Mutezile için, bu ayete tutunma imkânı kalmaz. Bize, bu kuvvetli sorumluluktan sıyrılıp çıkmak için yardım eden Allah'a hamdolsun. Şu rivayet de bizim bu görüşümüzü destekler: İbn Abbas (radıyallahü anh), gözü kör olduktan sonra, "Kaderin olmadığını söyleyenler hakkında ne dersin?" dendiğinde, o, "Eğer evde onlardan birisi varsa, evi onun başına yıkarım. O kimse hiç, "Şüphesiz ki biz, herşeyi bir takdir ile yarattık" (Kamer, 49) ve "Hakikat ölüleri biz diriltiriz biz...(İnsanların) önden gönderdikleri şeyleri ve (bıraktıkları) eserleri biz yazarız" (Yasin, 12) ayetlerini okumuyor mu?" dedi ve şöyle devam etti: "Allah ilk defa kalemi yarattı, sonra ona "Kaderi yaz" dedi ve o da Kıyamete kadar olacak herşeyi yazdı." Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de, "Kaderi inkâr eden müslümanlar, bu ümmetin mecusileridir" Benzeri hd; İbn Mace, Mukkadime, 10(1/35); Ebu Davud, Sünnet, 17 (4/222) buyurmuştur.
Atıfla İlgili Nahiv Meselesi
Sibeveyh, zahir ismi, fiildeki merfu muttasıl zamir üzerine atfetmenin, nahiv bakımından nahoş olduğunu ve (Ben kalktım ve Zeyd) denilemiyeceğini, çünkü ma'tufun aleyhin asıl, ma'tûfun ise onun fer'i olduğunu ve zamirin zayıf, zahir ismin ise kuvvetli olduğunu, kuvvetli olanı, zayıf olanın fer'i kılmanın caiz olmayacağını iddia etmiştir.
Bunu iyice anladığında biz deriz ki: "Eğer cümle müsbet (olumlu) ise, zamiri te'kîd etmek ve (Ben ve Zeyd kalktık) demek gerekir. Eğer cümle menfi (olumsuz) ise, (Ne ben kalktım ne de Zeyd) dersin." Bunun böyle olduğu sabit olunca deriz ki: "Cenâb-ı Allah, "Eğer Allah dileseydi ne biz müşrik olurduk, ne de babalarımız" buyurmuş ve ifadesini (müşrik olmazdık) ifadesindeki nâ (biz) zamiri üzerine atfetmiştir. Fakat araya lâ edatı girdiği için, bu atıf güzel ve yerinde olmuştur, el-İsfehânî, "el-Câmî" adlı eserinde şöyle demiştir: "Atıf güzel olsun ve kuvvetlinin zayıfa atfedilmesi gibi bir mahzur ortadan kalksın diye, atıf harfinin, zamiri te'kid eden kelimeden sonra getirilmesi vacibtir. Bu gaye ancak, dediğimizde gerçekleşebilir. Böylece lâ edatı, atıf harfinden önce gelmiş olurdu. Ama burada atıf harfi, lâ kelimesinden önce gelmiştir. Binaenaleyh o mahzur, burada da söz konusudur." Buna şöyle cevap verilir: "Lâ" edatı, ayetteki âbâunâ (babalarımız) ifadesinin başına gelince, bu, burada bir fiilin takdir edilmesini gerektirir. Çünkü nefyi, babaların bizzat kendilerine irca etmek imkânsızdır. Aksine bu olumsuzluğu onlara değil, onlardan sâdır olan bir fiile vermek gerekir. Onlardan sudur eden fiil ise, müşrik olmalarıdır. Binaenaleyh buna göre ayetin takdiri, "Ne biz müşrik olurduk ve ne de babalarımız müşrik olurlardı" şeklinde olur. Takdirin böyle olması halinde problem kalmaz.
Allah Dilemedikçe İman Etmek Mümkün Değildir
Alimlerimiz, "Herşey Allah'ın dilemesi iledir" şeklindeki görüşlerine, "Eğer O dileseydi, hepinizi birden muhakkak ki hidayete kavuştururdu" ayetini delil getirmişlerdir. Arapçada lev kelimesi, başka birşey bulunmadığı için, o şeyin olmadığını ifade eder. Dolayısıyla bu âyet, Allahü teâlâ'nın hem onları hidayet etmeyi dilemediğine, hem de hidayet etmediğine delâlet eder.
Bu meselenin aklî delil ile izahı şöyledir: Kâfirin kâfir olabilme kudreti, eğer iman etmesine de elverişli olan bir kudret değil ise, Allahü teâlâ onu iman etmeye kadir kılmamış demektir. Eğer Allah onun iman etmesini dilemiş olsaydı, bu imanı, o kul buna kadir olmadığı halde istemiş olurdu. Bu ise imkânsızdır. İmkânsızı dilemek de imkânsızdır. Eğer o kâfirin kâfir olabilme kudreti, iman edebilmesine de elverişli bir kudret ise, o zaman mümkin olan bu kudretin iki tarafından birinin üstünlüğü, tercih ettirici bir sebebe bağlı olmuş olur. İşte bu noktada biz eğer, "O sebebi yaratan Allahü teâlâ'dır" dersek, kulun kadir olmasının yanısıra, bu tercih ettirici sebep de bulunmuş olur. Binaenaleyh kulun kudreti ile sebebin toplamı, o fiilin yapılmasını gerektirir. Bu fiil (yani iman tarafı) ondan sâdır olmadığına göre, buna dair sebebin bulunmadığını da anlamış oluruz. Sebep bulunmayınca, o kişiden imanın sâdır olması imkânsız olur. İmanın ondan sâdır olması imkânsız olunca, Allahü teâlâ'nın o kâfirin imanını dilemesi imkânsız olur. Çünkü Allah'ın imkânsız olanı dilemesi, imkânsız ve muhaldir. Böylece Kur'ân'ın zahirinin, Allahü teâlâ'nın, kâfirin imanını dilememiş olduğuna delâlet ettiği sabit olur. izah ettiğimiz bu aklî delil de buna delâlet etmektedir. O halde, Mutezile'nin görüşü her bakımdan bâtıl olmuş olur.
Mu'tezile'nin, "Bu âyet, Cenâb-ı Allah'ın, zoraki ve mecburî olarak iman ettirmeyi dilemesi manasınadır" şeklindeki sözlerine gelince; buna karşı deriz ki: Bu mana, ancak, ayeti zahirine hamletmenin imkansızlığı aklî delil ile sabit olduğu zaman makbul olabilir. Ama gerçek olanın, ayetin- zahirinin delâlet ettiği mana olduğuna dair aklî delil bulunduğu zaman, nasıl olur da bu anlayışa gidilebilir? Hem sonra biz diyoruz ki: Sizin bu deliliniz birkaç yönden bâtıldır:
a) Bu sözde mutlaka bir takdir yapmak gerekir. Bunun için biz diyoruz ki: "Âyetin takdiri, "Eğer Allah hidayet etmeyi dileseydi, size hidayet ederdi" şeklindedir. Siz ise, ayetin takdirinin (manasının), "Eğer Allah zorla ve cebren hidayet etmeyi dilemiş olsaydı, size hidayet ederdi" şeklinde olduğunu söylüyorsunuz. Sizin yaptığınız takdir (yani ayetin manasına müdahaleniz) daha fazladır. Binaenaleyh bizim verdiğimiz mana, sizinkinden üstün olmuş olur.
b)Allahü teâlâ, kâfirin ihtiyarî olarak (kendi iradesiyle) iman etmesini istemektedir. Halbuki zorla ve cebren olan iman, ihtiyarî imandan farklıdır. Bu takdire göre, Allahü teâlâ'nın, irade ettiği (dilediği) şeyi elde edemediğini söylemek gerekir. Çünkü O'nun dilediği, kulun ihtiyarî imanıdır ve O, sizin dediğinize göre, bunu elde edememiştir. Buna göre, Allahü teâlâ'nın -hâşâ- âciz olduğunu söylemek gerekir.
c) Bu söz, ihtiyarî olarak meydana gelen iman ile zorla ve cebren meydana gelen iman arasında bir farkın bulunmasına dayanır. İhtiyarî iman, ancak kesin bir dâî (sebeb) ve gerekli bir irade bulunduğu zaman olur. Çünkü fiilin dayandığı sebep, kendisine fiilin dayanması ya vacib olan, ya da vacib olmayan bir şekilde olur. Eğer bu vacib ise, zarurî bir sebep olmuş olur. Bu durumda da, bu sebep ile, mecbur bırakan o sebep arasında bir fark kalmaz. Eğer fiilin bu sebebe dayanması vacib değil ise, bu durumda fiilin bu sebepten çok sonra sâdır olması mümkün olur. O halde, bu fiili, bazan o sebepten sonra olarak bazan da sonra olmayarak düşünebiliriz. Dolayısiyle, bu iki vakti birbirinden ayırmak, mutlaka, ilave bir müreccihten dolayı olmalıdır. Halbuki bundan önce meydana gelen, tam sebebe dayanmamaktadır. Sadece biz, onun bu şekilde olduğunu farzettik. Binaenaleyh bu bir hulftür. Sonra bu ilave müreccih eklendiğinde, eğer fiilin meydana gelmesi vacib olursa, bununla zarurî olan arasında bir fark kalmaz. Eğer fiilin meydana gelmesi vacib olmazsa, o zaman bu zaid bir kayda (ilave bir müreccihe) muhtaç olur. Bu durumda da, teselsül meydana gelir ki bu imkânsızdır. Böylece de Mu'tezile'nin "ihtiyarî" diye ileri sürdükleri dâî (sebep) ile, zarurî olan dâî arasında, her ne kadar zahiren düşünülen bir fark olduğu sabit olsa da, iyice incelendiğinde, bunun da bir neticesi olmadığı sabit olmuş olur.
150
"De ki: "Haydi, "Muhakkak Allah bunu haram etti" diye şahidlik edecek şahidlerinizi getirin." Eğer onlar (yalan yere) şahidlik ederlerse, sen onlarla beraber şahidlik etme. Âyetlerimizi yalan sayanların ve ahirete inanmayanların keyiflerine uyma. (Nasıl uyarsın ki) onlar başkalarını Rablerine denk tutmaktadırlar".
Bil ki Allahü teâlâ kâfirlerin bütün hüccetlerini boşa çıkarınca, onların görüşlerine şahidlik edecek hiçbir şahid bulunmadığını beyan etmiştir. Bu ayetle ilgili birkaç mesele vardır:
Helümme Kelimesi Hakkında
Âyetteki, (haydi) kelimesi, birşeye çağırmayı ve davet etmeyi ifade eden bir kelimedir. Buna göre bu, "Haydi, şahidlerinizi çağırın!" demektir. Bu kelimeyle ilgili şu iki açıklama yapılmıştır:
a) Bunun müfredi, tesniyesi, cem'î, müzekkeri ve müennesi aynıdır. Nitekim Cenâb-ı Allah, "De ki: "Haydi şahidlerinizi getirin" ve "Kardeşlerine "Haydi bize gelin" diyenler..." (Ahzab, 18) buyurmuştur.
b) Bu kelimenin tesniyesi; cem'i, müfred müennesi, bunun tesniyesi ve cemî müennesi şeklindedir. Fasîh olan, birinci görüştür.
İkinci Mesele
Bu kelimenin aslının ne olduğu hususunda şu iki izah yapılmıştır:
a) Halil ve Sîbeveyh, "Bunun aslı, hâ harflidir. Sonuna lümme kelimesi eklenmiştir. Dolayısiyle bu kelime, (Yaklaş, toplan) manasınadır. Arapçada, "falancanın grubu var" manasında, denilir. Daha sonra bu iki kelime, tek bir kelime olmuştur. Bunun başına hâ harfini getirmemizin faydası, emrolunanın merhametini celbetme ve onun emrolunduğu şeye yönelmesini temin etme manası vardır. Fakat bu kelime çok kullanıldığı için, dile kolay gelsin diye li daki elif, hazfedilmiştir. Nitekim bu (sınamadım); (görmedim) ve (olmadın) demen gibidir" demişlerdir. Ferrâ ise, bu kelimenin aslının, ve şeklinde olduğunu, Arapların hel ile istifham (soru) manası, ümme ile de "kasdet, yönel" manası kastettiklerini ve bunun takdirinin, şeklinde olduğunu; bu istifhamdan maksadın ise, o kimsenin yönelmesini emretmek olduğunu ve sanki senin (kasdet, yönel!) demiş olduğunu söylemiştir. Bu hususta yapılmış olan başka bir izah da şudur: Bunun aslının, Arapların yani "Sen yemek yemek istiyor musun?" deyiminin olmasıdır. Daha sonraysa, bu ifade her şey hakkında kullandır olmuştur. Nitekim, (......) kelimesi hususî bir manaya mahsus iken, daha sonra umumî bir manada kullanılır olmuştur.
Üçüncü Mesele
Allahü teâlâ, kâfirlerin haram kıldıkları şeyin haramlı-' gına dair şahidleri olmadığını ortaya kıymak için, kâfirlerin şahidleri getirmesi işine dikkat çekmiştir. Buna göre helümme, "şahidlerinizi hazırlayın" manasındadır.
Daha sonra Allahü teâlâ onların yalancı olduklarına dikkat çekmek için, "Eğer onlar şahidlik ederlerse, sen onlarla beraber şahidlik etme" buyurmuş ve onlardan böyle bir şahidlik sâdır olursa, bunun, nevalarına uymalarından dolayı meydana geldiğini açıklamıştır. Bundan dolayı peygamberine, onların keyiflerine uymamasını emretmiştir. Ahirete imân etmediklerini, ba'si ve haşri inkâr ettiklerini bildirerek, onları iyice kınamış ve Rablerine eş koştuklarını belirterek, iyice tenkid etmiştir. Allah en iyi bilendir.
151
"De ki: "Gelin, Rabbinizin size neleri haram kıldığını ben okuyayım: Ona hiçbir şeyi ortak koşmayın ve anaya babaya iyilik edin. Fakirlik (endişesiyle) çocuklarınızı öldürmeyin, sizi rızıklandıran da, onları rızıklandıran da biziz. Kötülüklerin açığına da gizlisine de yaklaşmayın. Allah'ın muhterem kıldığı cana haksız yere kıymayın. İşte, aklınızı başınıza alasınız diye, Allah bunlan size emretti".
Bil ki Allahü teâlâ, kâfirlerin, "Allah bize şunu şunu haram etti..." şeklindeki sözlerinin bozukluğunu beyan edince, bunun peşisıra, onlara haram kıldığı şeylerin neler olduğunu açıkladı. Bunlar, işte bu âyet-i kerimede sayılan şeylerdir. Bu ayetle ilgili birkaç mesele bulunmaktadır:
(Gel) Kelimesinin Manası
Keşşaf Sahibi şöyle demiştir: (gel, haydi) husûs manada bir kelime iken, umûmî manada kullanılir hale gelen kelimelerden olmuştur, Bunun astı, yukarıda bulunan birisinin, aşağıda bulunan birisine, (yukarı gel) demesine dayanır. Daha sonra bu kelime çok kullanılarak, herşey hakkında kullanılan umûmî bir kelime olmuştur." Âyetteki, buyruğunun başındaki mâ, mahallen mansubtur. Bunu neyin nasbettiği hususunda şu iki izah yapılmıştır:
1) Bu, (Ben okuyayım) fiili ile nasbedilmiştir, (Yani bu fiilin mefulüdür). Buna göre takdir şöyledir:
2) Bu, harreme (haram kıldı) fiili ile nasbedilmiş olup, kelamın takdiri: şeklindedir.
Muhtemel İrablara Göre Manalar
İmdi eğer, "Âyetteki, "O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana babaya iyilik edin..." kısmı, "Rabbinizin size neleri haram kıldığı..." ifadesinde mücmel bırakılan hususu, adeta tafsil ve tefsir etmektedir. Bu olamaz, çünkü şirki bırakmak ve ebeveyne iyilik etmek, haram değil, vacibtır?" denilir ise, buna birkaç yönden cevap verilir:
a) Âyette bahsedilen haram kılmadan murad, Allahü teâlâ'nın bu işlere belli bir harîm (yasaklık) vermiş olmasıdır. Bu da o işi, mazbut ve belli bir şekilde açıklamak suretiyle olur. Buna göre âyetteki, "Rabbinizin size nelere haram kıldığını ben okuyayım" ifadesi, "Cenâb-ı Hakk'ın, kendisine belli bir yasak bölge çizmek suretiyle tam ve mükemmel bir şekilde açıkladığı şeyleri size okuyayım" manasında olur. Âyetin bu manada olması halinde, soru kendiliğinden kalkar.
b) Söz, ayetteki "Rabbinizin haram kıldığı şeyleri okuyayım" kısmında tamamlanmıştır. Allahü teâlâ yeni bir söze başlıyarak tıpkı "Aleykümüs'selâm" (size selam) denildiği gibi, "size düşen, O'na hiçbirşeyi ortak koşmamanızdır" buyurmuştur. Yahut cümle, "Rabbinizin size neleri haram kıldığını ben okuyayım" kısmında tamamlanmış, daha sonra tekrar başlanarak, manasında..... "O'na hiçbirşeyi ortak koşmayasınız diye..."denilmiştir. Buna göre ayetin manası, "Siz, Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmayasınız diye, Rabbinizin size neleri haram kıldığını okuyayım" şeklindedir.
c) Âyetteki ifadesindeki en edatı, ey (yani) manasına gelen en-i mütessire'dir. Buna göre ayetin takdiri, "Rabbinizin size neleri haram kıldığını ben okuyayım. Yani haram kılınan bu şey, O'na hiçbirşeyi ortak koşmamanızdır" şeklinde olur. Buna göre eğer: "Âyetteki, "Ve anaya babaya iyüik edin" ifadesi, "O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın" ifadesi üzerine atfedilmiştir. Binaenaleyh "ve anaya-babaya iyilik edin" sözünün de, "Rabbinizin size neleri haram kıldığını ben okuyayım" kısmını açıklıyor olması gerekir ve bundan dolayı ana-babaya iyilik etmenin haram kılınan şeylerden olması icab eder, bu ise bâtıldır?" denilir ise, buna karşı deriz ki: "Ana-babaya iyilik etmeyi, iyi davranmayı Allahü teâlâ vacib kılınca, onlara kötü davranmayı haram kılmış olmaktadır.
Âyette Farz Kılınan Beş Şey
Şirk Koşmayın
Cenâb-ı Hak bu ayette, beş şeyi vacib (farz) kılmıştır: Birincisi; "O'na hiçbirşeyi ortak koşmayın" buyruğunun anlattığı husustur. Bil ki Allahü teâlâ, müşriklerin fırkalarını (çeşitlerini) bu surede en güzel şekilde açıklamıştır. Bu böyledir. Çünkü müşriklerden bir kısmı, putları Allah'ın ortakları kabul ediyorlar. Bu gruba, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'den naklen, şu âyet ile işaret edilmiştir: "Bir zaman İbrahim, babası Âzer'e, "Sen putları tanrı mı ediniyorsun? Doğrusu ben, seni de, kavmini de apaçık bir sapıklık içinde görüyorum" demişti" (En'âm, 74).
Müşriklerden ikinci kısım yıldızlara tapanlardır ki, bunlar Cenâb-ı Hakk'ın, İbrahim (aleyhisselâm)'in "Ben böyle sönüp batanları sevmem" (En'âm, 76) sözü ile görüşlerini iptal ettiğini bildirdiği kimselerdir.
Müşriklerin üçüncü taifesi de Cenâb-ı Hakk'ın, "Cinleri O (Allah'a) ortak yaptılar" (En'âm, 100) diye bahsettiği kimselerdir. Bunlar, Yezdan ve Ehrimen'in iki ilah olduğunu söyleyen (mecûsî)lerdir.
Dördüncü müşrik taifesi ise, "Allahü teâlâ'nın oğulları ve kızları olduğunu" söyleyen kimselerdir.
Cenâb-ı Allah, işte bu müşrik taife ve fırkalarının inançlarının bozukluğuna dair pek çok deliller getirmiştir. Allah, bu grupların görüşlerinin bozuk olduğunu delillerle açıklayınca, burada da, "O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın" buyurmuştur.
Anaya Babaya İyi Davranın
İkincisi, "Anaya babaya iyilik edin" buyruğunun anlattığı husustur. Cenâb-ı Hak, bu ayette ikinci olarak, bu mükellefiyeti zikretmiştir. Çünkü insan üzerindeki nimet çeşitlerinin en büyüğü Allah'ın nimetidir. Bunun peşinden ana-babanın verdiği nimetler gelir. Çünkü insanın var olmasındaki hakiki müessir Allahü teâlâ'dır. Zahirde ise anne ve babadır. Hem sonra ana-babanın insan üzerindeki nimeti de gerçekten büyüktür. Bu nimet terbiye, şefkat, küçük iken insanı yok olmaktan ve helakten koruma ve benzeri iyiliklerdir.
Evlatlarınızı Öldürmeyin
Üçüncüsü: "Fakirlik endişesiyle çocuklarınızı öldürmeyin, sizi de onları da rızıklandıran biziz" buyruğunun anlattığı husustur. Buna göre Cenâb-ı Allah, ana-baba haklarına riayetten sonra, çocukların haklarına riayeti vacib kılmıştır. Âyetteki, "Fakirlikten çocuklarınızı öldürmeyin" buyruğu, "Fakirlik korkusu ile çocuklarınızı öldürmeyin" demektir. Cenâb-ı Allah, buradaki "korku" kelimesini, "Evlatlarınızı fakirlik korkusuyla öldürmeyin"(Isra. 31) ayetinde açıkça zikretmiştir. Bundan maksad, kız çocuklarını diri diri toprağa gömmeyi yasaklamaktır. Çünkü Arapların bir kısmı cahiliyye döneminde, fakirlik korkusuyla, bazıları da kıskançlıktan dolayı olmak üzere kız çocuklarını diri diri toprağa gömüyorlardı. Fakat fakirlik korkusu, daha umûmî olan bir sebep idi. Allahü teâlâ bu sebebin yanlışlığını, "Sîzi de onları da rızıklandıran biziz" buyurarak beyan etmiştir. Çünkü babanın ve çocuğunun rızkının kefili Allahü teâlâ olduğuna göre, aynı şekilde ana-babaya da doğan canın hayatta kalması için gayret etmek ve onun rızkı hususunda Allah'a tevekkül etmeleri gerekir. İşte çocuğun durumu hakkındaki söz böyledir.
Şemir şöyle demiştir: hem lazım, hem de müteaddi bir fiildir. Arapçada, insan fakir düştüğü zaman, (Adam fakir düştü); "Artık o, fakirdir" denilir. Bu fiilin, "lazım" olarak kullanılışıdır. Yine, bozup yok ettiği zaman,
"Zaman onun yanında olan şeyi mahvetti" denilir. Buna göre, imlak kelimesi, fesad anlamına gelir."
Günahın Gizlisine de Açığına da Yaklaşmayın
Dördüncüsü: "Kötülüklerin açığına da gizlisine de yaklaşmayın..." buyruğunun anlattığı husustur. İbn Abbas (radıyallahü anh) şöyle demiştir: "Cahiliyye Arapları, alenî olarak zina yapmaktan çekiniyorlar, ama bunu gizlice yapıyorlardı. İşte bundan dolayı Allahü teâlâ ister gizli, ister açık olsun, hertürlü zinayı yasaklamıştır. Evlâ olan, bu nehyi, belli bir çeşid günaha tahsis etmemektir. Bilakis bu nehiy (yasak), gizli-açık bütün çirkin ve kötü işlerde (günahlarda) umûmî olarak söz konusudur. Çünkü lafız umûmîdir. Bu nehyi gerektiren mana ki bu o fiilin çirkin olmasıdır, bu mana da umûmîdir. Lafız ve mana umûmî olduğu halde, burada bir tahsise gitmek, delilin hilafına yapılmış bir iştir.
Âyetteki, "Açığına da gizlisine de..."tabirinde bir incelik vardır. O da şudur: Bir kimse zahirde bir.günahtan kaçınıp, gizli hallerde ondan kaçınmadığı zaman, bu, onun bu günahtan kaçınmasının Allah'a kulluk ve taattan dolayı olmayıp, insanların kınamasından korktuğu için olduğuna delalet etmektedir. Bu davranış yanlıştır. Çünkü insana, insanların kınaması Allah'ın ikabından daha tesirli oluyor ise, böyle bir kimsenin küfre düşmesinden korkulur. Ama hem aşikâr, hem gizli, her türlü günahı terkeden kimsenin durumu ise, onun bu günahları ancak Allahü teâlâ'nın emrine saygı, azabından korku ve kulluğunu arzulama sebebiyle terkettiğini gösterir.
Adam Öldürmeyin
Beşincisi: "Bir hak ile olmadıkça, Allah'ın muhterem kıldığı cana haksız yere kıymayın" buyruğunun anlattığı husustur. Bil ki bu da, günahlara dahildir. Ama Cenâb-ı Allah, şu iki faydadan ötürü bunu müstakil olarak zikretmiştir:
a) Bir şeyi müstakil olarak zikretmek, onun önemine ve büyüklüğüne delâlet etmektedir. Nitekim, (Bakara, 98) ayetinde de böyledir. Meleklere Cibril ve Mikail de Dahil Olduğu Halde, Önemlerine Dikkat Çekmek.
b)Allahü teâlâ, "cana kıyma"dan istisna yapmak istemiştir. Halbuki böyle bir istisna, her gühahta yapılamaz. Bunu iyice anladığın zaman deriz ki: Âyetteki "Bir hak ile olmadıkça..." kaydı. "Muhterem kılınmış olan bir canı, bazan ondan sâdır olan bir günah sebebi ile öldürmek bir hak ve yerinde bir iş olur" manasındadır. Yine şu hadis-i şerif de, bu manaya uygundur: "Şu üç şeyden birisi olmadıkça müslüman bir kimsenin kanı helal değildir: 1) İmandan sonra kâfir olma, 2) Evlendikten sonra zina yapma, 3) Haksız yere bir kimseyi öldürme... Buhârî, Diyât, 6; Müslim, Kasâme, 25-26 (3/1302-1303).246-247 Kur'ân-ı Kerim, bunlara ilave dördüncü bir sebebe işaret etmektedir. Bu da, "Allah ve Resulüne harb açanların, yeryüzünde fesatçılığa koşanların cezası, ancak öldürülmeleri, veya asılmalandır..."(Maide, 33) ayetidir. Netice olarak diyebiliriz ki: Asi olan bir insanın öldürülmesinin haramlığıdır. Bunun helal oluşu ancak ayrı bir delil ile sabit olur. Sonra Cenâb-ı Hak, bu beş kısmın (farzın) hallerini beyan edince, bunun peşinden kalbin bunları kabul etmesini kolaylaştıran şu tabiri getirerek, "... İşte O (Allah), bunları emretti" buyurmuştur. Bu ifadede bir re'fet ve incelik bulunmaktadır. Bütün bunlar ise, mükellef bu hükümleri daha kolay kabul etsin içindir. Sonra Hak teâlâ, bunun peşinden buyurmuştur. Yani, "Bu teklif ve emirlerin, dinî ve dünyevî faydalarını düşünüp akledesiniz diye..." demektir.
Âyetin Önceki Kısımla Münasebeti ve Dört Adet Hüküm
152
"Yetimin malına, o rüşdüne erinceye kadar, en güzel olan şekilden başka bir suretle yaklaşmayın. Ölçüyü ve tartıyı adaletle, tastamam yapın. Biz bir kimseye gücünün yettiğinden başkasını yüklemeyiz. Hakkında söz söylediğiniz kimse, akrabanız dahi olsa, (doğru söyleyin), Allah'a verdiğiniz ahdi tutun. İyice düşünüp tutasınız diye, Allah size bunları emretti".
Bil ki Allahü teâlâ, bir önceki ayette beş çeşit mükellefiyet zikretmiştir. Bunlar, üzerlerinde tefekkür ve içtihada gerek olmayan açık ve net şeylerdir. Allahü teâlâ daha sonra, bu ayette bir diğer dört tane mükellefiyet zikretmiştir. Bunlar da, aklı başında olan bir kimsenin, miktarını ve ölçüsünü bilebilmek için düşünmeye ve ictihadda bulunmaya ihtiyaç duyduğu kapalı hususlardır:
Yetim Malını Gözetmek
Birincisi: Bu ayette zikredilen mükellefiyetlerden birisi, "Yetimin matına, o rüşdüne erinceye kadar, en güzel olan şekilden başka bir suretle yaklaşmayın" ayetinin ifade ettiği husustur. Bil ki Cenâb-ı Allah, Bakara suresinde, "Bir de sana yetimleri sorarlar. De ki: "Onları yararlı ve iyi bir hale getirmek hayırlıdır" (Bakara, 220) buyurmuştur. Bunun manası şudur: "Bu malı arttırma, onunla kâr ve kazanç temin etme ve onun kıymet ve değerini arttırmanın çeşitli yollarını gözetme hususundaki sa'y-ü gayret göstermek müstesna, yetimin malına yaklaşmayınız!..." Sonra, bu mala velayet ve bekçilik yapan kimse eğer fakir ve muhtaç bir kimse ise, o maldan, (dinen belirlenen miktara göre) alması; eğer zengin ise, bundan kaçınması, (almaması) daha münasip olur... Buna göre "En güzel olan şekilden başka bir surette..." buyruğunun manası, "Kim zengin ise kaçınsın; kim de fakir İse, örfe göre yesin..." (Nisa, 6) ayetinin manası gibi olur.
Cenâb-ı Hakk'ın, buyruğunun manası, "O kimse, rüşdüne erinceye kadar, onun malını koruyunuz.. O, rüşdüne erdiğinde ise, ona malını veriniz..." şeklindedir.
Âyette geçen eşüdd kelimesinin tefsirine gelince Leys şöyle demektedir: "Eşüdd kelimesi kişinin, hikmet ve marifete ulaşmış olduğu (rüşd) zamanıdır." Ferrâ, "eşüdd" kelimesinin müfredinin, kıyasen şedd olduğunu söylemiştir ki, ben bu kelimenin müfredi olduğunu duymadım... Ebu'l-Heysem, eşüdd kelimesinin müfredinin şidde olduğunu; nitekim en'um (nimetler, ihsanlar) kelimesinin müfredinin de ni'me kelimesi olduğunu söylemiştr. "Şiddet", kuvvet ve celâdet; "şedîd" ise, kuvvetli ve güçlü olan adam, demektir...
Alimler bu ayette geçen "rüşde erme" işini, kendisinden bir rüşdün, (ehliyetin) görülmesi şartıyla, "ihtilam olma" diye tefsir etmişlerdir. Ki biz bu konuda, Nisa suresinin baş kısmında, iyiden iyiye açıklamada bulunmuştuk.
Doğru Ölçüp Tartınız
İkincisi:Hak teâlâ'nın, "Ölçüyü ve tartıyı adaletle, tastamam yapın..." buyruğudur.
Bil ki her şey, tam kemale erdiğinde vâfidir, yani tam ve mükemmeldir. Nitekim, "Tam bir dirhem" ve "Tam bir ölçek" denilir. Yine, birisine hakkını tastamam verdiğinde, denilir. Bir kimse, eksik koymayıp tam doğru ölçtüğünde de, "Ölçüyü tam yaptı" denilir. Cenâb-ı Hakk'ın ve'l-mîzan tabirine gelince; bu, "tartı terazi vb. ile tartmayı... ifade edip, bi'l-kıst ifadesi ise "cimrilik yapmaksızın, noksanlaştırmadan, adaletle..." demektir...
Şayet, "ölçüyü ve tartıyı tastamam yapmak, adaletin bizzat kendisidir, o halde bunu tekrarlamanın faydası ve manası nedir?" denilirse, biz deriz ki: Allah, verene, "Hak sahibine hakkını eksiksiz vermeyi"; alacaklıya da, "hakkını alırken, fazlasını istemeksizin hakkını almasını" emretmiştir.
Bil ki, insan bu işin gerçek manada yerine getirilmesinin gerekli olduğunu; bunun ise adaleti temin bakımından çok zor bir şey olduğunu düşünebileceğinden, Allahü teâlâ bu tür zorluğu ortadan kaldıran şeyi böyle bir zannın peşinden getirerek, "Biz bir kimseye, gücünün yettiğinden başkasını yüklemeyiz.." buyurmuştur. Yani, ölçüyü ve tartıyı tastamam ifa etmede vacib ve gerekli olan husus, işte onların yerine getirilmelerinde mümkün olan bu miktardır. Ama, onları hakikî manada tahakkuk ettirebilmek ise, bu vacib değildir demektir.
Kâdî şöyle demektedir: Zorlaştırılan husus kulun kudreti dahilinde olduğu halde, Cenâb-ı Hak mükellefe böyle bir kolaylaştırmada bulununca, O'nun, kâfir kulunun kudreti dahilinde olmadığı halde, ona imanı teklif etmesi nasıl düşünülebilir? (Hatta ehl-i sünnet), "Allah, kâfirde küfrü yaratır; ondan onu irade eder; ona onu hükmeder; onda, küfrü gerektiren kudreti ve sebebi yaratır; sonra da onu küfürden nehyeder..." demektedir. Halbuki Allahü teâlâ, kuluna, gerçek manada ölçü ve tartıyı tastamam yerine getirme olan bu kadar şiddet ve zorluğu teklif etmeyi uygun bulmayınca, O'nun bu gibi zorluğu ve şiddeti (iman etme), kuluna zorlaştırması nasıl tecviz edilebilir (düşünülebilir)?"
Bil ki biz, Kâdî'ye ve onun hocalarına, bu gibi yerlerde, "ilim" ve "dâî" meselesiyle karşı çıkıyoruz. Ve bu durumda da söz sona erer ve Mutezite'nin öne sürdüğü görüşlerin de tadı tuzu, güzelliği kalmaz.
Doğru Söylemek
Üçüncüsü, Cenâb-ı Hakk'ın, "Hakkında söz söylediğiniz vakit, akrabanız kimse dahi olsa (doğru söyleyin)" buyruğudur. Bil ki bu da, Cenâb-ı Hakk'ın, kendisinde emanetini yerine getirilmesini vacib kıldığı, gizli, açık olmayan şeylerdendir. Müfessirler bu kelimeyi sadece şehadeti, emr-i marufu ve nehy-i münkeri yerine getirme manasına hamletmişterdir. Kâdî ise durumun böyle olmadığını, "aksine buna, söz ile ilgili olan her şeyin dahil olduğunu ve dolayısıyla da buna, kişinin, dine davet etme ve bu hususta, manaları birbirine yakın, alışılmış mûtâd lafızlar ilave etmekten ve haşviyyattan, boş sözlerden uzak olarak delili zikretmek suretiyle, delilleri izah etme hususundaki sözleri; fazla sıkıntı verip ürkütmeksizin, gerekli olandan da noksanlaştırmaksızın tam adafet üzere ve dengeli olarak yapılan emr-i maruf ve nehy-i münker; bir ilave ve noksanlaştırmada bulunmaksızın, kişinin nakletmiş olduğu rivayetler ile ki, insanların mesajlarını yerine ulaştırmak da bu cümledendir; çünkü bunu da, herhangi bir ilavede ve noksanlaştırmada bulunmaksızın yerine ulaştırmak vacibtir. Yine hakimin sözlü olarak vermiş olduğu hüküm de... buna dahildir" demiştir.
Daha sonra Cenâb-ı Hak, burada yakın ile uzak olanın eşit tutulmasının gerekli olduğunu; zira bundan maksadın, Allah'ın rızasını talep etmek olduğunu ve dolayısıyla da bunun, yakınlık veya uzaklığa göre değişmeyeceğini beyan buyurmuştur....
Dördüncüsü de, Cenâb-ı Hakk'ın, "ve Allah'a verdiğiniz ahdi tutun" buyruğudur. Bu da, gizli işler cümlesindendir. Çünkü kişi kendi kendine yemin eder de, böylece onun yemini gizli olur. Haliyle, onun yeminini bozduğu, ya da onu sürdürdüğü hususu da gizli kalır. Cenâb-ı Hak bu kısımları anlatınca, te (Allah) size, İyice düşünüp tutasınız diye bunları emir ve tavsiye etti"buyurmuştur.
Buna göre şayet, "Hak teâlâ'nın, önceki ayetin sonunu, "İşte O, aklınızı başınıza alasınız diye, bunları emir ve tavsiye etti" (En'am. 151) buyruğu ile ve bu ayetin sonunu da, "İşte (Allah) size, İyice düşünüp tutasınız diye bunları emir ve tavsiye etti" buyurarak bitirmiş olmasının sebebi nedir?" denilirse, biz deriz ki:
Önceki ayette zikredilen beş teklif, açık ve net olan hususlardır. Binaenaleyh, onları akledip anlamak gerekir. Bu ayette itidal ve denge üzere bulunabilsin diye, üzerinde mutlaka tefekkür edilmesi, içtihad ve gayret gösterilmesi gerekli olan kapalı (çok gizli) hususlardır. İşte bu sebepten dolayı da Cenab-ı Hak, "İyice düşünesiniz diye..." buyurmuştur. Hamza, Kisâî ve Âsım'ın ravisi Hafs, Kur'ân'ın her yerinde şeddesiz olarak tezekkerûn; diğer kıraat imamları ise, zal'ın şeddesiyle tezzekkerûn şeklinde okumuşlardır ki, bu iki okuyuş şekli de aynı manadadır.
153
İşte benim dosdoğru yolum. O halde ona uyun... (Başka aykırı) yollara tâbi olmayın ki sizi O'nun yolundan ayırmasın... İşte o, (kötülükten) sakınasınız diye Allah, size bunları emretti".
Bu ayetle ilgili birkaç mesele vardır:
Farklı Kıraatler
İbn Âmir, elifin fethası, nun'un da sükûnuyla enne; Hamza ve Kisaî ise elifin kesresi ve nûnun da şeddesiyle inne diye okumuşlardır. İbn Amir'in kıraatine göre bu kelimenin aslı, ennehû şeklindedir. Buradaki hüve zamiri, şa'n ve söz, (kıssa) zamiridir. Buna göre enne edatı, hafifletilerek en şeklini alır. Nitekim şairel-A'şâ da,
"Hind kılıçlan gibi (bıçkın) delikanlılar içinde.... Onlar, bilirler ki yalınayak kalan da, ayakkabı giyen de, işin sonunda yok olacaktır, demiştir ki, burada, manasınadır. Bu ifadeyi şeddeli ve kesre ile inne şeklinde okumaya gelince; bunun takdiri, "Allah'ın haram kıldığını okuyayım ve yine; bunun, benim yolum olduğunu okuyayım..." şeklindedir ki, buradaki etlü (okuyayım...) kelimesi "Ben diyeyim, söyleyeyim; ekûlü manasındadır. Bu ifadenin, müste'nef bir söz olarak meksûr okunduğu da ileri sürülmüştür.
Bunun, enne şeklinde okunmasına gelince; Ferrâ, "Bu cümlenin başında enne ile başlayan kısım etlü fiilinin mef'ulü olduğu için meftun okunur. İstersen, bu cümlenin mahallini mecrûr da kabul edebilirsin. Buna göre kelamın takdiri: şeklindedir" demiştir. Ebu Ali ise şöyle demektedir: "Bu ayeti enne şeklinde meftun okuma da kaideye uygundur. Nitekim Sîbeveyh bu ifadeyi, Hak teâlâ'nın buyruğu ile irtibatlandırmıştır. Buna göre bu ifadenin takdiri, "Bu benim, dosdoğru yolum olduğu için ona uyunuz!" şeklindedir. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın, "Muhakkak, bu sizin ümmetiniz tek bir ümmettir" (Mü'minun, 52) ayeti gibidir. Sîbeveyh, bu ayetin takdirinin, şeklinde olduğunu ve Cenâb-ı Hakk'ın,
"Hakikatte mescidler Allah'ındır. Öyleyse Allah ile birlikte hiçbir şeye tapmağın" (Cin, 18) ayetinin takdirinin ise, şeklinde olduğunu söylemiştir..."
İkinci Mesele
İbn Âmir hariç, bütün kurra, kelimesinin, yâ harfinin sukûnuyla okunacağı hususunda ittifak etmişlerdir. İbn Âmir ise, yâ harfini fethalıyarak (......) şeklinde okumuştur. İbn Kesir ve Ibn Amir bu kelimeyi sîn ile; Hamza sâd ile zâ harfleri arası bir ses ile; diğer kıraat imamları ise, halis ve katıksız bir sâd harfiyle okumuşlardır ki, hepsi de aynı anlamda olan kullanışlardır. Keşşaf sahibi şöyle demektedir: A'meş, bu kelimeyi (......) şeklinde okumuştur. Bu ifade Abdullah İbn Mes'ud'un mushafında "Bu sizin, Rabbinizin yoludur" şeklinde; Ubeyy'in mushafında ise, "Bu, senin Rabbinin yoludur..." şeklinde geçmektedir.
Allah'ın Sırat-ı Müstakimi
Cenâb-ı Hak, bundan önceki iki ayette emir buyurduğu şeyleri ayrıntılı biçimde açıklayınca, bundan sonraki ifadeyi, hem önce geçen hükümlerin, hem de şeriatın diğer hükümlerinin girmesini iktiza eden bir mücmellikle zikrederek, "İşte benim dosdoğru yolum" buyurmuştur. Böylece buna, Hazret-i Peygamber'in İslâm dini hakkında yapmış olduğu her türlü açıklama dahil olur. Binaenaleyh bu kuvvetli bir usûl ve sağlam, dosdoğru bir yoldur. O halde sizler, o kitabın mücmeline de mufassalına da uyunuz; ondan yüz çevirmeyiniz.. Eğer yüz çevirirseniz, sapıklıklara düşersiniz. İbn Mes'ud'un rivayetine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), bir çizgi çizerek, "Bu, doğru olan yoldur" dedi. Sonra da, o çizginin sağına ve soluna birtakım çizgiler çizerek, "Bu da, birtakım yollardır ki, her yolun üzerinde o yola çağıran bir şeytan bulunmaktadır., " dedi. Sonra da, işbu: "Şüphesiz ki bu benim, dosdoğru yolumdur" ayetini okudu. İbn Abbas'tan da şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Bunlar, kendisinden önceki hiçbir kitabın neshedemediği muhkem ayetlerdir. Kim o ayetlerle amel ederse, cennete; kim de, onlarla amel etmeyi bırakırsa, cehenneme girer!"
Daha sonra Cenâb-ı Hak, "İşte (kötülükten) sakınasınız diye, Allah size bunları emretti" buyurmuştur.
Dördüncü Mesele
Bu âyet, gerçeğin (hakkın) tek olduğuna delalet eder. Bundan, "Her tek olan gerçektir" neticesi çıkmaz. Binaenaleyh gerçek tek olunca, onun dışındaki her şey bâtıl olur. Hakkın dışında olan şeyler, pek çoktur. Binaenaleyh her çok olanın, bâtıl olduğuna hükmetmek gerekir. Ancak yukarıdaki kaziyyedeki (hükümdeki) düsturdan hareketle, her bâtılın çok olması neticesi çıkmaz.
Âyete Summe İle Başlamanın İzahı
154
"Ayrıca biz Musa'ya (hükümleri) iyi tatbik edenlere karşı (nimetimizi) tamamlamak, her şeyi iyice açıklamak ve bir hidayet, bir rahmet olmak üzere, o kitabı (Tevrat'ı) verdik. Ta ki onlar, Rablerine kavuşacaklarına iman etsinler".
Bil ki bu ayetteki "Ayrıca biz verdik" ifadesi ile ilgili birkaç izah vardır:
1) Bunun manası şöyledir: "Yine haramları ve diğer hükümleri saydıktan sonra, Musa'ya o kitabı verdiğimi size haber veriyorum." Allahü teâlâ burada bu verme işinin sonra olduğunu göstermek için değil, bir haberin öbüründen sonra olduğunu göstermek için "sonra" kelimesini getirmiştir. Bunun bir benzeri de, "Andolsun sizi yarattık, sonra size suret verdik. Sonra da meleklere, "Adem'e secde edin" dedik" (A'raf, 11) ayetidir.
2) Önceki ayetlerde zikredilen dokuz mükellefiyet, şeriatlar değişse bile değişmeyen, ilk teklif edilişinden Kıyamete kadar devam etmeleri vacib olan hükümlerdir. Ama tevbenin meşru kılındığı şeriatlara gelince bunlar, işte bu dokuz mükellefiyetten sonra olmuşlardır. Buna göre ayetin takdiri, "Allahü teâlâ o dokuz mükellefiyeti zikredince, "Ey Ademoğulları, işte O Allah'ın size, önceden de şimdi de emrettiği şeyler bunlardır" demiş, sonra da "Musa'ya kitabı verdik" buyurmuştur" şeklindedir.
3) Âyette takdiri şöyle olan bir hazif vardır: "Sonra de ki, ey Muhammed, "Biz (Allah) Musa'ya... o kitabı verdik." Bunun takdiri de şöyledir: "Sana vahyolunanı oku ve sonra da onlara, Musa'ya verdiğimiz şeyin haberini bildir."
Cenâb-ı Hakk'ın, "İyi tatbik edenlere karşı, tamamlamak için" buyruğu ile ilgili olarak şu izahlar yapılmıştır:
1) Bunun manası, "iyi tatbik edenlere, yani muhsin ve salih olan herkese karşı, ikramımızı ve nimetimizi tamamlamak için..." şeklindedir. Bunun böyle olduğunun delili, Abdullah b. Mes'ûd (radıyallahü anh)'un, bu ayeti "Muhsin olanlara..." şeklinde okumuş olmasıdır.
2) Bundan murad, "Tebliği ve taatı güzel yapan ve emrolduğu her şeyi hakkıyla yerine getiren kulumuza, nimetimizi ve ikramımızı tamamlamak için” manasıdır.
3) Bu, "Musa'nın ilim ve şeriatı bildirmek suretiyle iyifik yaptığı kimselere, nimetimizi tamamlamak için..." manasındadır. Binaenaleyh ayetteki "ahsene" (iyi yaptı) ifadesi, birisi ilmini tamamlamak için, ilmine yeni bilgiler kattığı ve bilgisini geliştirdiği zaman, onun için kullanılan '. (O şeyi güzel yaptı) deyimindedir.
Bu ifadeyi Yahya b. Ya'mer, şeklinde, yani, takdirinde (O en iyi olan kimseye) manasında okumuştur. Bu kıraate göre mübteda olan hüve hazf edilmiştir. Bu (Bakara, 26) ayetindeki kelimeyi, şeklinde ref ile okuyanın kıraati gibidir. Buna göre ayetin takdiri: "Dini bakımdan en iyi, en beğenilir kimseye karşı, tamamlamak için..." şeklinde olur. Yahut da bundan murad, "Musa'ya kitabı tam olarak, yani, kitapların, olması gereken en güzel bir şekilde tam ve mükemmel olarak verdik" manasıdır. Bu Tevrat'ı O'na (Musa'ya) en güzel bir şekilde verdik" demektir ki, Kelbî'nin şu sözü de bu manayadır: "Cenâb-ı Hak, O'na Tevrat'ı en güzel bir kitab olarak verdi." Daha sonra Cenâb-ı Allah, Tevrat'ta bulunan dinî nimetleri beyan buyurmuştur. Bu da ayetteki, . "ve her şeyi iyice açıklamayı ona verdik" ifadesinin anlattığı husustur. Bu ifade ile, dinî hükümler kastedilmiştir. Dolayısiyle buna, nesholunanlar hariç, bizim peygamberimizin nübüvvetinin, dininin, şeriatının ve diğer delilleri ile hükümlerinin Tevrat'ta açıklanması da girer. İşte bundan dolayı Allahü teâlâ. "Bir hidayet ve bir rahmet olmak üzere..."buyurmuştur. "Hidayet", bilinen birşey olup, delâlet (yol gösterme) manasınadır. Rahmet ise nimet manasınadır. Allahü teâlâ. "Tâ ki onlar Rablerine kavuşacaklarına iman etsinler" yani, "Onlar Rablerine kavuşacaklarına iman etsinler diye, bunu verdik" buyurmuştur.
Bu kavuşmadan murad ise, Allahü teâlâ'nın onlara vaadettiği sevab veya ikâba kavuşmalarıdır.
Kur'ân Öbür Kitapları Nesheder
155
Âyetin tefsiri için bak:157
156
Âyetin tefsiri için bak:157
157
"İşte bu (Kur'ân) da indirdiğimiz kuttu bir kitaptır. Artık buna tâbi olun ve (kötülükten) kaçının. Ta ki rahmete nail olasınız. (O kitabı indirmemiz), "Bizden evvel kitap yalnız iki taifeye indirildi, biz ise onları okuduklarından habersizdik" dememeniz için, yahud "Bize de kitab indirilseydi muhakkak onlardan daha doğru yolda olurduk" dememeniz içindir, İşte size de Rabbinizden apaçık bir delil, bir hidayet, bir rahmet gelmiştir. Artık Allah'ın ayetlerini yalan sayandan, onlardan yüz çevirenden daha zalim kimdir? Biz ayetlerimizden yüz çevirenleri bu sebeple, yaman birazab ile cezalandıracağız...".
Bil ki, Cenâb-ı Hakk'ın bu âyette geçen "Kitab" kelimesinden maksadının, Kur'ân olduğu hususunda şüphe yoktur. Bunu, "kutlu" (mübarek) diye vasfetmenin faydası ise, diğer iki kitab (Tevrat ve İncil) gibi kendisinden sonra gelecek bir kitap, neshe maruz bir kitap olmadığını ifade etmek içindir. Yahut da bununla, o kitabın hayrının ve faydasının çok olduğu murad edilmiştir.
Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Artık buna tâbi olun" buyurmuştur ki, bunun ne demek olduğu açıktır.
Sonra "ve (kötülükten) kaçının. Ta ki rahmete nail olasınız"buyurmuştur. Yani, "Merhamet olunmanız için..." demektir.
Bu ifade hakkında şu üç açıklama yapılmıştır:
a) "İlahi rahmeti umabilmeniz için, kitaba muhalefet etmekten sakınınız."
b) "Merhamet olunmanız için sakınınız"; yani, "Takvanızdan maksad, Allah'ın rahmeti olsun."
c) Takvanıza bir mükâfaat olarak merhamet olunmanız için, kaçının..."
Daha sonra Cenâb-ı Hak, "(O kitabı indirmemiz), "Bizden evvel kitab yalnız iki taifeye indirildi..." dememeniz içindir" buyurmuştur.
Birinci bahis: Bu hususta şu izahlar yapılmıştır:
a) Kisaî ve Ferrâ, ayetin takdirinin, "Onu, ... dememeniz için indirdik" şeklinde olduğunu, daha sonra da, hem harfi cenin, hem de olumsuzluk edatının hazfedildiğini ve bunun "Allah size şaşırmayasınız diye, açıklıyor" (Nisa, 176) ayetiyle, yine "sizi sarsmasın diye yere kazıklar (gibi olan dağları) çaktı..." (Lokman, 10) ayeti gibi olduğunu söylemişlerdir.
b) Basralıların görüşü olup, buna göre ayetin manası ve takdiri, "Biz onu, ... demeniz hoş görülmediği için indirdik" şeklindedir. Basralılar, lâ edatının takdir edilmesini uygun görmezler. Zira onlara göre, "Sana ikram etmemem için..." manasında olmak üzere, denilmesi caiz değildir. Biz bu meselenin aslını Nisa sûresinin sonunda (Âyet, 176) anlatmıştık.
c) Ferrâ, "en" edatının, kendinden önceki "kaçının" emrine taalluk etmesini ve mananın, "Kitab ancak, bizden evvel yalnız iki taifeye indirilmiştir" demekten kaçının" şeklinde olmasının caiz olduğunu söylemiştir.
İkinci bahis: "Dememeniz içindir..." buyruğu, Mekkelilere hitabtır. Buna göre mana, "(Biz o kitabı), Mekkeliler, kitab (yani, Tevrat ve İncil), yalnız bizden önceki iki taifeye, (yani yahudi ve hristiyanlara) indirildi demeleri hoş görülmediği için indirdik" şeklinde olur."biz ise, onların okuduklarından habersizdik ..." buyruğunun başındaki in, inne'nin hafifletilmiş şeklidir. (......) kelimesinin başındaki lam muhaffefe ile nâfiyeyi birbirinden ayıran lamdır. İfadenin aslı ise, (......)dır. Bu ifadelerden murad ise, Mekkelilerin, Kıyamet gününde, "Tevrat ve İncil, bizden önceki iki taifeye indirilmiştir. Biz onlarda ne var ne yok bilmiyorduk" dememeleri için, Hazret-i Muhammed'e Kur'ân'ı indirmek suretiyle onların aleyhine delil getirmektir. Böylece Cenâb-ı Hak, onlara Kur'ân'ı indirmek suretiyle, onların (bu husustaki) mazeretlerini ortadan kaldırmıştır. "Biz ise, onların okuduklarından katiyyen habersizdik" buyruğu, "Biz onun (onların) ne olduğunu bilmiyorduk; zira, onların kitapları bizim dilimizde değildi..." manasındadır.
Hak teâlâ'nın “Yahut, "Bize de kitab indirilseydi muhakkak onlardan daha doğru yolda olurduk" dememeniz içindir" buyruğu, "Sizler, (yani Mekkeliler), böyle söyleyip de bu şekilde istidlalde bulunmamanız için..." manasında olmak üzere, bundan önceki cümleyi tefsir eder, açıklar...
Daha sonra Cenâb-ı Hak, onların bu şekilde getirecekleri hücceti geçersiz kıldığını beyan etmek üzere: “İşte size de Rabbinizden apaçık bir delil gelmiştir" buyurmuştur. Burada bahsedilen "beyyine", Kur'ân ile Hazret-i Peygamber'in getirdiği şeyler, açıklamalardır.
Daha sonra "bir hidayet, bir rahmet..."buyurulmuştur.
Buna göre şayet, "Beyyine" ve "hüdâ" kelimeleri aynı manalardadır. O halde bunları tekrarlamanın hikmeti ve faydası nedir?" denilirse, biz deriz ki:
Kur'ân-ı Kerim, naklen bilinen hususlarda bir beyyine; naklen ve aklen bilinen hususlarda ise, bir hidayettir. Bu iki kelimenin fayda ve manaları farklı farklı olunca, böyle bir atıf yerinde ve güzel olmuştur. Biz "Rahmefin manasının, "dinî bakımdan bir nimet" olduğunu daha önce beyan etmiştik.
Daha sonraki "Artık Allah 'in ayetlerini yalan sayandan, onlardan yüz çevirenden daha zalim kimdir?" buyruğundan maksad, Allah'ın ayetlerini yalanlayanla, o ayetlerden yüz çeviren, insanları ondan uzaklaştıran kimsenin küfrünün çok büyük olduğunu bildirmektir. Çünkü birincisi sapıklık ve dalâl, ikincisi ise, Hak'tan men etmek ve saptırmaktır.
Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Biz ayetlerimizden yüz çevirenleri bu sebepte, yaman bir azab ile cezalandıracağız... " buyurmuştur. Bu tıpkı, "kâfir olup da, Allah'ın yolundan men edenler (yok mu?) Biz onların (çektikleri) azabın üstünde, (dünyada) çıkarageldikleri fesadlara mukabil, bir azab daha katıp arttırdık" (Nahl, 88) ayeti gibidir.
Allah ve Meleklerin Gelmesini İstemeleri
158
"Onlar (inanmak için) kendilerine ille (azab yapacak) meleklerin gelmesini, yahut (bizzat) Rabbinin gelmesini ueya Rabbinin ayetlerinden birinin gelmesini mi bekliyorlar? Rabbinin ayetlerinden biri geldiği gün, daha evvelden iman etmiş veya imanında bir hayır kazanmış olmayan hiç bir kimseye (o günkü) imanı asla faide vermez... De ki: "Bekleyin! Biz de bekliyoruz!".
Hamza ve Kisaî, hem burada, hem de Nahl suresinde ye'tiyehum; diğer kıraat imamları ise tâ harfiyle te'tiyehüm şeklinde okumuşlardır.
Bil ki Cenâb-ı Hak, mazeretleri bertaraf etmek ve her türlü bahane ve mazereti ortadan kaldırmak için kitab indirdiğini; onların kesinlikle de iman etmeyeceklerini beyan edip, onların imana girmelerinden ümitsiz olmayı gerektiren birtakım halleri de açıklayınca, "Onlar kendilerine ille (azab yapacak) meleklerin gelmesini... mi bekliyorlar?" buyurmuştur.
Bu ayetin bir benzeri ayet de, Bakara suresindeki (Bakara, 210) ayetidir. Buna göre (......) kelimesinin manası, "bekliyorlar..." demektir. Bu ayetin başındaki hel istifham edatının manasıda olumsuzluktur. Buna göre ayetin takdirî manası, "Onlar, sana ancak şu üç şeyden birisi geldiği zaman iman ederler.
a) Meleklerin gelişi;
b) Rabbi Zü'l-Celâl'in gelişi;
c) Yahud da, Rab tarafından kesin ve kahir ayetlerin gelmesidir.
İmdi şayet, " "Yahut (bizzat) Rabbinin gelmesini..."ifadesi, O'nun gelip gidebildiğine delalet etmez mi?" denilirse biz deriz ki: Buna şu bakımlardan cevap verilebilir:
a) Bu, kâfir durumunda olan o insanlardan yapılmış bir nakildir. Kâfirin inancı ise bir delil olamaz.
b) Bu mecazî bir ifadedir. Bunun bir benzeri de, "Allah onların binalarına geldi (yıktı)" (Nahl, 26) ve "Allah'a eza edenler..." (Ahzâb, 57) ayetleridir.
c)Allahü teâlâ'nın gelip gtimesine dair kati deliller getirmek imkansızdır. Bu görüşlerin doğruya en yakın olanı, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in yıldızlara tapanları reddederken söylemiş olduğu, "Ben böyle sönüp batanları (tanrı diye) sevmem" (En'âm, 76) şeklindeki ifadedir.İmdi. eğer, "Âyetteki, buyruğunun, O'nun kudretinin eserlerinden herhangi bir eseri Allah hakkında kabul etme manasında olduğunu söylemek mümkün değildir. Çünkü bu takdirde bu "veya Rabbinin âyetlerinden birinin gelmesini..." ayetinin aynısı olmuş olur. Binaenaleyh o ilahî buyruktan maksad, "Rabbin gelmesi" manası olduğunu söylemek gerekir" denilir ise, biz deriz ki: Bu konuda güvenilir cevap şudur: "Bu, kâfirlerin görüşünü nakletmektir. Bundan dolayı, bir hüccet olmaz. Yine bu ifadeden muradın, "Rabbinin bir azab getirmesi" veya "Rabbinin ayetlerinden bazılarının gelmesi, yani kesin ve kahir mu'cizelerin gelmesi" manası olduğu da söylenmiştir.
Kıyamet Alâmetleri
Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Rabbinin ayetlerinden biri geldiği gün, daha evvelden iman etmemiş veya İmanında bir hayır kazanmış olmayan hiç bir kimseye (o günkü) imanı asla faide vermez" buyurmuştur. Alimler bahsedilen ayetlerden muradın "Kıyamet alametleri" olduğu hususunda icma etmişlerdir. El-Berâ b. Âzib (radıyallahü anh)'den rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: "Biz Kıyamet meselesi üzerinde konuşuyorduk. Derken yanımıza birden Allah'ın Resulü (sallallahü aleyhi ve sellem) geldi ve dedi ki: "Neyi müzakere ediyorsunuz?" "Kıyameti müzakere ediyoruz" dedik. Bunun üzerine o şöyle dedi:
"Kıyamet, siz önce şu on şeyi görmedikçe kopmayacaktır:
1) Duhan (duman),
2) Dâbbetü'l-arz,
3) Doğuda bir yerin batması,
4) Batıda bir yerin batması,
5) Arabistan yarımadasında bir yerin batması,
6) Deccal(ın çıkması),
7) Güneşin, battığı yerden doğması,
8) Ye'cüc ve Me'cüc'ün (çıkması),
9) Isa (aleyhisselâm)'nın yeryüzüne inmesi ve
10) Aden'den bir ateşin çıkması..." Âyetteki, "Daha evvelden iman etmemiş" ifadesi, "Hiçbir kimse" ifadesinin birinci sıfatı; "veya imanında bir hayır kazanmamış olan..." ifadesi de onun ikinci sıfatı olup, birinci sıfata atfedil mistir. Buna göre ifadenin manası şöyle olur: "Kıyametin alâmetleri ortaya çıktığı zaman, teklif ortadan kalkar. Bundan önce iman etmemiş olan ve imanı hususunda bir hayır işlememiş olan bir kimseye artık bundan sonraki imanı fayda vermez."
Daha sonra Allahü teâlâ, "Deki: "Bekleyin! biz de bekliyoruz!" buyurmuştur ki bu, bir va'îd ve tehdid ifadesidir.
Âyette Kıraat Farkları
159
"Dinlerini parça parça edip fırka (olanlar yok mu?) Sen hiçbir şekilde onlardan değilsin. Onların işi, ancak Allah'a kalmıştır. Sonra O, yapmakta oldukları şeyleri onlara haber verecektir".
Hamza ve Kisâî, ferrekû fiilini, elifti olarak fârekû (terkettiler) şeklinde; diğer kıraat imamları ise, ferrekû şeklinde okumuşlardır. Aslında iki kıraatin manası da birdir, Çünkü, "bir kısmını kabul etti, bir kısmını inkâr etti" manasında olmak üzere, "dinini parça parça etmiş" olan kimse, aslında onu terketmiş demektir. Âyet hakkında birkaç görüş bulunmaktadır:
Âyette Bahsedilen Dinler
Birinci görüş: Burada bahsedilen dinler İslâm'ın dışındaki inançlar ve dinlerdir. İbn Abbas (radıyallahü anh) şöyle demiştir: "Allahü teâlâ bu ayetle müşrikleri kastetmiştir. Çünkü onların bir kısmı meleklere tapmakta ve meleklerin Allah'ın kızları olduğunu iddia etmekteydiler. Bir kısmı ise putlara tapmakta ve "işte bunlar, Allah yanında bizim şefaatçilerimiz" demekteydiler. Âyetteki "Dinlerini parça parça edenler ve ayrı ayrı fırkalar meydana getirenler" ifadesinin manası, "sapıklıkta fırka fırka, grup grup olanlar..." şeklindedir."
Mücahid ve Katâde ise şöyle demişlerdir: "Bu ayette bahsolunanlar yahudi ve hıristiyanlardır. Çünkü Hıristiyanlar birçok fırkaya ayrılmışlar ve birbirlerini tekfir etmişlerdir. Keza yahudiler de böyledir. Onlar aynı kitabın bağlılarıdır. Aynı zamanda yahudiler hristiyanları da tekfir etmişlerdir.
Âyetten Maksad Resmî Tahsisatlardır
İkinci görüş: Bu ifadeden murad, "Kitabın bir kısmını alıp inandılar, bir kısmını terkettiler" manasıdır. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Yoksa siz kitabın bir kısmına inanıyorsunuz da, bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz" (Bakara, 85) ve "Allah'ı ve peygamberlerini inkâr ederek kâfir olanlar, bir de Allah ile peygamberlerinin arasını ayırmak isteyenler, "Kimine inanırız, kimini inkâr ederiz" diyen kimseler (yok mu?)..." (Nisa, 150) buyurmuştur.
Üçüncü görüş: Mücâhid şöyle demiştir: "Dinlerini parça parça yapanlar, Muhammed ümmetindendir. Bunlar bidâtcılar ve şüphe ehli kimselerdir." Bil ki bu ayetten murad, müslümanların sözünün özünün bir olmasına ve din hususunda fırkalara aynimayarak bid'atlar çıkarmamalarına bir teşviktir.
Âyetteki "Sen hiçbir şekilde onlardan değilsin" ifadesi hakkında iki görüş vardır:
1) Bunun manası, "Sen onlardan, onlar da senden uzaktırlar" şeklindedir. Bunun izahı şöyledir: Sen onların sözlerinden ve görüşlerinden uzaksın. Bu bâtıl ve yanlış görüşlerinden dolayı gereken ceza, sadece onlara hasredilmiş olup, onlardan başkasında carî olamaz...
2) "Sen onlarda, (şu anda) hiçbir biçimde savaş halinde değilsin..." demektir. Süddî şöyle demiştir: "Alimler, "Hazret-i Peygamber, onlarla savaşmakla (henüz) emredilmemişti... Onlarla savaşmakla emredilince, bu neshedildi..." demişlerdir..." Bu izah, son derece uzak ihtimaldir. Çünkü mana, "O vakit, sen onlarla, hiçbir şekilde savaş durumunda değildin" şeklindedir. Binaenaleyh, başka bir vakitte savaş ile ilgili emrin varid olması, neshi icab ettirmez...
Daha sonra Cenâb-ı Hak, “Onların işi, ancak Allah'a kalmıştır" buyurmuştur. Yani, "onlara zaman tanımak, mühlet vermek ve onların kökünü kazıyıp helak etmek gibi konularda, onların işleri ancak Allah'a aittir" demektir.
Daha sonra, “Sonra O, yapmakta oldukları şeyleri onlara haber verecektir" buyurmuştur. Bu ifade ile de, ilahî tehdit ve vaîd kastedilmiştir.
160
"Kim bir iyilik yaparsa, ona bunun on katı verilir. Kim de bir kötülük yaparsa, o sadece misliyle cezalandırılır. Onlar asla haksızlığa uğratılmazlar".
Bu ayetle ilgili birkaç mesele vardır:
İyiliğe On Kat Mükâfaat Kötülüğe Yalnız Bir Günah
Bazı alimler, bu ayette geçen "hasene"nin, "Lâ ilahe illallah!" sözü olduğunu; "seyyie"nin ise, şirk manasına geldiğini söylemişlerdir ki, bu uzak bir ihtimaldir. Dolayısiyle bu ifadenin, ya lafza tutunarak veyahut da bunun kendisine uygun bir vasfa göre getirilmiş bir hüküm olup, hükmün bu vasıfla muallel olmasını gerektirdiğinden bunun umûmî manaya hamledilmesi gerekir. Binaenaleyh illet umûmî olduğu için, hükmün de umûmî olması gerekir.
İkinci Mesele
Vahidî (r.h) şöyle demiştir: buyruğundaki aşr kelimesinin sonundaki, durulduğunda (ha) olabilen tâ harfi hazfedilmiştir. Halbuki emsal kelimesi (misil) kelimesinin çoğuludur; "misil" ise, müzekkerdir. Çünkü bu ifade ile, "Onun misli olan on iyilik hasene, sevab" manası kastedilmiştir. Daha sonraysa, hasenat kelimesi hazfedilmiş, onun sıfatı olan emsaliha kelimesi, hasenat kelimesinin yerine geçmiştir. Arapça'da, mevsûflar çoğu kez hazfedilirler..."
Bu görüşü, ayetin bu ifadesini, ref ve tenvîn ile şeklindeki okuyanların kıraati de desteklemektedir.
Üçüncü Mesele
Biz ehl-i sünnete göre, "sevab" (mükâfaat), gerçekte Allah'ın bir lütfudur. Böyle olması halinde, ayette herhangi bir problem söz konusu değildir. Ama, Mu'tezile'ye gelince; onlar, "Sevab (mükâfaat), hak edilen menfaat; lütuf ise, hak edilmeyen menfaattir..." diyerek, mükâfaat ile lütfü birbirinden ayırmışlardır. Sonra onlar, kendi mezheblerinin tafsilatında ihtilaf ederek, bazıları "ayette geçen on mislinin verilmesinin, ilâhî bir lütuf; sevab (mükâfaat)ın ise, bundan başka bir şey olduğunu" söylemiştir ki, bu Cübbaî'nin görüşüdür. O, şöyle demiştir: "Şayet bu "birr", sevab (mükâfaat) (geriye kalan) "dokuz" da bir lütuf olsaydı, o zaman, sevabın lütuftan aşağı ve az olması gerekirdi. Halbuki bu caiz değildir. Zira lütufta bulunmanın aded ve kıymet bakımından sevaba denk olması caiz olsaydı, o zaman kesinlikle yükümlü tutmanın bir manası kalmazdı; böylece de teklif abes ve çirkin bir şey olmuş olurdu. Bu bâtıl olunca, biz mükâtaatın. miktar, değer, şeref bakımından, lütuftan daha üstün olması gerektiğini anlamış oluruz..."
Diğerleri de şöyle demiştir: "Bu "on" dan birinin sevab, geriye kalan dokuz kısmın lütuf olması; ve fakat bu "birr"in, geriye kalan dokuzdan durum ve kıymet bakımından daha üstün, daha yüce ve daha büyük olması da uzak bir ihtimal değildir."
Dördüncü Mesele
Bazıları, "Bunu "on" sayısıyla takdir etmekten murad, bu sayıyı sınırlamak değildir. Aksine bununla, mutlak manada kat kat vermek manası kastedilmiştir. Bu, bir kimsenin, "Bana bir iyilikte bulunursan, ben seni onun "on" katıyla mükâfatatlandırırım., ." demesi gibidir" demişlerdir. Yine, tehdit ifadelerinde de, "Bana "bir" söylersen, sana "on" söylerim!..." denilir; halbuki bu sözlerle bir sınırlama ve tahdit kastedilmez. İşte burada da böyledir. Bunu "tahdit etmek" manasına almanın mümkin olmadğına dair delil, Cenâb-ı Hakk'ın, "Mallarını Allah yolunda harcayanların hali, yedi başak bitiren, her başakta yüz "dane" bulunan birtek tohumun hali gibidir. Allah kime dilerse, ona kat kat verir..." (Bakara, 261) âyetidir.
Allah, Lütfundan Dolayı İyiliklerin Sevabını Artırır
Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Kim de bir kötülük yaparsa o, bu miktardan başkasıyla cezalandırılmaz" buyurmuştur. Yani o, kötülüğe denk ve onun tam mukabili olan cezalarla cezalandırılır" demektir.
Ebu Zerr, Hazret-i Peygamber(sallallahü aleyhi ve sellem)'in şöyle dediğini rivayet etmiştir:
Allahü teâlâ şöyle buyurmuştur: "İyilik(in karşılığı) on misli veya daha fazladır; kötülük(ün karşılığı) ise, birdir ya da afvolunmadır. O halde, birleri onlarına galip gelen kimselere yazıklar olsun..." Müsned, 5/148, 155.
Yine Hazret-i Peygamoer (sallallahü aleyhi ve sellem), "Allah şöyle buyurur: "Kulum bir iyiliğe niyet eder de onu yapamazsa, ona bir iyilik yazın!... Eğer onu yaparsa, (mükâfaatı) onun "on" mislidir. Kulum eğer bir kötülüğe niyet eder de (onu yapmazsa), onu yazmayın; ama, onu yaparsa, onun (cezası), tek bir seyyiedir...) Müslim, İman. 203-207 (1/117-118); Buhârî. Rikâk, 31. buyurmuştur.
Ayetteki "Onlar haksızlığa uğratıln, azlar" ifadesi, "Onların tâatlarının sevabı eksiltilmez; günahlarının ikâbı da arttırılmaz..." manasındadır...
Âyetle ilgili birkaç sual bulunmaktadır:
Mahdut Zamandaki İnkâr, Nasıl Ebedî Cezaya Sebep Olur?
Birinci sual: Bir saatlik inkâr, nasıl ebedî ve son derece şiddetli bir ikabı gerektirir?
Cevap: Kâfir, eğer ebedî olarak yaşasa, ebedî olarak bu inanç üzere katma azmindedir. Binaenaleyh bu azim ebedî olduğuna göre, bu, günahkâr müslümanın aksine, ebedî bir ikâb ile cezalandırılır. Çünkü günahkâr müslüman, her zaman, kendisini bu günahtan kurtarma azmindedir; bundan dolayı da, muhakkak ki onun azabı ebedî değil, sınırlı olur.
Keffarette Eşitsizlik Olabilir mi?
İkinci sual: Tek bir köleyi azad etmek Zıhar keffâretinde olduğu gibi, bazan altmış günlük oruca, bazan da birkaç günlük oruca bedel sayılmıştır. Bu da bir eşitliğin nazar-ı dikkate alınmadığına delalet eder?
Cevap: Eşitlik ancak, şeriatın hüküm koyması ile olur.
Üçüncü sual: Bir kimse bir insanın başını, kafatası kemiği görünecek şekilde iki yerden yaralasa, buna karşı iki "erş"(ceza) gerekir. Ama yaralarken bu iki yerin arasında yaralanmamış bir yer bırakmasa, ona tek bir ceza gerekir. Halbuki bu durumda suçun nisbeti artmış, ceza ise azalmıştır. Binaenaleyh bunda da bir eşitlik nazar-ı dikkate alınmamıştır.
Cevap: Bu şeriatın te'abbudî ve tahakkümi meselelerindendir.
Dördüncü sual: İnsanın her uzvunun ekseri kısmının işe yaramaz hale getirilmesine karşılık, tam bir diyet ceza ödemek gerekir. Eğer birisi sonra onu öldürüp, bütün uzuvlarını böylece işe yaramaz hale getirdiği zaman da, yine tek bir diyet gerekir. Bu da, bir eşitliğin gözetildiğini söylemeyi imkânsız kılar.
Cevap: Bu da, şeriatın tahakkümi meselelerindendir Allah en iyi bilendir.
Sırat-ı Müstakim ve Kıyam Tabirlerinin İzahı
161
"De ki: Şüphe yok ki Rabbim beni doğru yola, dimdik ayakta duran dine, Allah'ı tek tanıyan İbrahim'in dinine iletmiştir.O (İbrahim), (hiçbir zaman) müşriklerden biri olmamıştır".
Bil ki Allahü teâlâ, peygamberine tevhidin ve Allah'ın eşi, benzeri, ortağı olduğunu söyleyenlere karşı reddin çeşitli delillerini öğretip, tevhidi anlatıp, Allah'ın eşi, benzeri, ortağı olduğunu söyleyenleri reddedince ve tevhidi kabul edip de kaza ile kadere inanmayanlara karşı delilleri iyice izah ederek, bâtıt inançları hususunda cahiliyye insanlarına reddiyede bulununca, o peygamberine (aleyhisselâm), sözünü, "Ben, Rabbimin dosdoğru bîr yola ilettiği kimseyim" diyerek noktalamasını emretmiştir. İşte bu ifade, hidayetin ancak Allah sayesinde olduğuna delalet eder.
Âyette geçen "Din" kelimesi şu iki sebepten ötürü mansub kılınmıştır:
a) Âyetteki "sırat" kelimesinin mahallinden bedel olduğu için. Çünkü bu ifade, "O (Allah) beni, Sırat-ı Müstakim'e iletti" takdirindedir. Nitekim Cenâb-ı Hak bir başka ayetinde "(Bu), Seni sırat-ı Müstakim'e ilettiği içindir" (Fetih, 2) buyurmuştur.
b) Bu sözün takdiri, "dine sarılın" şeklinde olabilir. Keşşaf sahibine göre, ayetteki kıyemen kelimesinin aslı şöyledir: "Kayyûm" kelimesi kâme (kalktı) fiilinden feyyil "vezninde bir isimdir. Nitekim "Seyyid" kelimesi de, aynı şekilde, sâde (idare etti, efendi oldu) fiilinden gelmiştir. Kayyûm kelimesi, "kâim" kelimesinden daha beliğ (mübalağalıdır. Küfeliler bu kelimeyi, kâfin kesresi ve şeddesiz ya ile, kıyem şeklinde okumuşlardır. Zeccâc ayetteki kıyemen kelimesinin tıpkı sığerun, kiberun, htvelun, şıbe'un kelimeleri gibi, kıyam manasında bir masdar olduğunu söylemiştir. Buna göre ayetteki kelime ' "Kıymetli bir din" manasındadır. Dini böyle tavsif etmek, kıymetini iyice belirtmek içindir. Cenab-ı Hak, Hanif İbrahim'in milleti" buyurmuştur. Binaenaleyh "millet" kelimesi, "dinen kıyemen" ifadesinden bedeldir, "hanîf" kelimesi de, İbrahim'in "hafi olduğu için mansubtur. Buna göre mana, "Rabbim beni, hidayet etti ve Hanîflik vasfına sahib olan İbrahim'in dinini bana tanıttı" şeklinde olur. Cenâb-ı Allah daha sonra, Hazret-i İbrahim'i "O, (hiçbirzaman) müşriklerden biri olmadı" diye anlatmıştır. Bundan murad, müşriklerin İddialarını reddir.
Âyetin Makabli İle İlgisi
162
Âyetin tefsiri için bak:163
163
"De kî: "Şüphesiz benim namazım da, ibadetlerim de, hayatım da, memâtım da, hiçbir ortağı olmayan alemlerin Rabbi Allah'a aittir. Ben böylece emrolundum. Ben müslümanların ilkiyim" ..
Bil ki Allahü teâlâ, Peygamberine dosdoğru olan din-i hakkı öğretip tanıttığı gibi, o dini nasıl yerine getirip eda edeceğini de öğretmiştir. Binaenaleyh ayetteki, "De ki: şüphesiz benim namazım da, ibadetlerim de, hayatım da, mematım da, alemlerin Rabbi Allah'a aittir" buyruğu, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in o dini, ihlâs ile edâ ettiğine delâlet eder. Allahü teâlâ bu hususu, "Hiçbir ortağı olmayan., . ifadesi ile de te'kîd etmiştir. İşte bu ifade de, ibadetlerin rastgele ifâ edilmelerinin yeterli olmadığına, aksine tam bir ihlâs ile yerine getirilmelerinin gerekli olduğunu gösterir. Bu âyet, namazın sıhhatinin şartının, ihlas ile birlikte edâ edilmesi olduğuna delâlet eden en güçlü delillerden birisidir.
Nüsük Hakkında İzah
Âyetteki nüsükî kelimesine gelince nüsük kelimesinin, "kesilen hayvanın (kurbanın) kendisi" manasında olduğu söylenmiştir. Nitekim, "Kim şöyle yaparsa, ona bir nüsük, yani akıtacağı bir kan (kurban) cezası gerekir" denilir. Cenâb-ı Allah bu kelime ile "salât"ı (namazı) birlikte zikretmiştir. Bu tıpkı, "Rabbin için namaz kıt ve kurban kes" (Kevser, 2) ayetinde olduğu gibidir. Sa'leb, İbnü'l-A'rabî'nin şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Nüsük, hâlis dökme gümüş manasınadır. Her eritilip dökülmüş madenin, bir kalıbı vardır. İbadet edene de "nâsik" denir. Çünkü o kendisini, günah kirlerinden arındırmış ve posasından ayırdedilmiş dökme gibi, kendisini halis bir hale getirmiştir. Bu izaha göre "nüsük", Allah'a yaklaşmaya vesile olan herşeydir. Fakat örfte genellikle bu kelime, kesilen kurban manasında kullanılmıştır.
Âyetteki, "hayatım da, memattm da..."ifadesi, "ölümüm de hayatım da Allah'a aittir" manasındadır.
Bil ki Cenâb-ı Allah, "De ki: "Şüphesiz benim namazım da, ibadetlerim de, hayatım da, mematım da, alemlerin Rabbi Allah'ındır" buyurmuş ve böylece bütün bunların Allah'a ait olduğunu bildirmiştir. Halbuki hayat ve ölümün, "Allah'a itaat için yapılan" manasında, Allah için olan şeyler değildirler. Çünkü bu imkânsızdır. Aksine onların Allah'ın olmalarının manası, Allah'ın yaratması ile meydana gelmiş olmalarıdır. Namaz ve ibadetlerin (kurbanların) Allah için olmaları da, bunların Allah tarafından yaratılmaları manasındadır. İşte bu da, kulun bütün taatlarının Allah tarafından yaratılmış olduğunu gösteren en kuvvetli delillerden birisidir.
Nâfî, mehyâye kelimesindeki son ya harfini sakin olarak mehyây şeklinde inerken; memâtî kelimesini yâ'nın nasbi ile memâtiye şeklinde okumuştur. Halbuki mehyaye kelimesinde son ya'yı sakin okumak şaız olup, kullanılmayan bir şekildir, burada, ne düz yazıda, ne de şiirde karşılaşılmayan bir tarzda, iki sakini birleştirme vardır. Bazıları bu şekilde kullanılışın, bazı Arapların lehçesi olduğunu söylemişlerdir. Netice olarak diyebiliriz ki: Allahü teâlâ peygamberine, namazının, tedetlerinin, hayatının ve ölümünün, velhasıl herşeyinin Allah'ın yaratması, takdiri, kazası ve hükmü ile olduğunu açıklamasını emretmiş, sonra da Allah'ın mahlûkat arasında bir eşi ve benzeri bulunmadığını açıkça belirtmiştir. Buna göre ayetin takdiri "Sonra o peygamber, "Bana, sadece bu, yani tevhid emredildi" der. Yine o pegamber, "Ben müslümanların ilkiyim, yani, Allah'ın kaza ve kaderine teslim olanların ilkiyim" der. Peygamberin, bütün müslümanların ilki olmadığı malumdur. Binaenaleyh onun, kendi zamanındaki müslümaniann ilki olması gerekir.
164
"De ki: "O, herşeyin Rabbi iken, ben Allah'dan başka bir Rab mi arayacağım? Herkesin kazanacağı kendisinden başkasına aid değildir. Günahkâr hiçbir nefs diğerinin (günah) yükünü taşımaz. Nihayet dönüşünüz ancak Rabbinizedir. Artık O, ihtilâfa düşmüş olduğunuz şeyleri size tek tek bildirecektir".
Bil ki Allahü teâlâ, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e sırf tevhidi emredince, ki bu, o peygamberin, "Şüphesiz benim namazım da, ibadetlerim de, hayatım da, memâtım da, hiçbir ortağı olmayan, alemlerin Rabbi Allah'ındır" (En'âm. 162-163) demesidir. Bundan sonra o peygambere bu tevhidin doğruluğuna dair delil olabilecek şeyleri anlatmasını emretmiştir. Bu hususu şu iki şekilde açıklayabiliriz:
Müşrikler de Allah'ın Rububiyyetini İkrar Ederler
a) Müşrikler dört çeşittir; çünkü putperestler, Allah'a ortak koşmuşlardır. Yıldızperestfer de, Allah'a ortak koşmuşlardır. Yezdan ve Ehrimen'in de ilah olduğunu söyleyenler, ki bunlar, Cenâb-ı Hakk'ın kendileri hakkında, "Cinleri O'na ortak saydılar" (En'âm, 100) buyurduğu kimselerdir, bunlar da Allah'a ortak koşmuşlardır. Yine Mesih'in Allah'ın oğlu; meleklerin de Allah'ın kızları olduğunu söyleyenler de, Allah'a ortak koşmuşlardır. İşte bunlar, müşriklerin çeşitli gruplarıdır ki bunların hepsi de, Allah'ın, her şeyin yaratıcısı olduğunu kabul ederler. Bu böyledir, zira putperestler, göklerin, yerin ve alemde mevcut olan her şeyin yaratıcısının Allah (c.c.) olduğunu itiraf ederler. (Bu demektir ki), puttan ve taptıkları heykellerin hepsini yaratan da O'dur.
Yıldızperestlere gelince; onlar da Allah'ın o yıldızlan yaratıp var ettiğini kabul ederler. Yezdan ve Ehrimen diye iki ilahın bulunduğunu söyleyenler de şeytanın "muhdes" (sonradan yaratılmış) olduğunu; onun yaratıcısı ve var edeninin ise, Allahü teâlâ olduğunu kabul ederler.
Mesih'in, Allah'ın oğlu, meleklerin de Allah'ın kızı olduğunu kabul edenler de, Allah'ın her şeyin yaratıcısı olduğunu itiraf ederler. Böylece anlattıklarımızla, bütün müşrik grupların, o ortak koşulan şeyleri yaratanın Allahü teâlâ olduğu hususunda ittifak edip mutabık oldukları ortaya çıkar.
Rububiyyet ve Uluhiyyet'in Eşanlamlı Olduğu
Bunu iyice kavradığın zaman, bil ki Allahü teâlâ Peygamberine, "Ey Muhammed, "De ki: Ben Allah'tan başka bir Rab mi arayacağım?" demiştir. Şu kadar var ki, Allah'tan başkasını rab edinenler de, her şeyin yaratıcısının Allah olduğunu kabul ederler. Hiç, "merbub" (yaratılıp, bakılıp büyütülen)i rabbe şerik kılmak, kulunu efendisine ortak kılmak, mahluk olanı Hâlık olana şerîk tutmak akla sığar mı? Durum böyle olunca, bu delil ile Allah'tan başkasını rab edinmenin fasit bir söz ve batıl bir itikad olduğu sabit olmuş olur.
b) Mevcut olan, ya zâtı gereği vacibtir, veyahut da zâtı gereği mümkin varlıktır. Zâtı gereği vacib olanın tek olduğu sabittir. Böylece de, O'nun dışında katanların, zatı gereği mümkin varlıklar olduğu sabit olmuş olur. Yine, zatı gereği mümkin olanın, ancak zâtı gereği vacib olanın var etmesiyle var olup meydana geldiği de sabittir. Durum böyle olunca da, Allahü teâlâ'nın, her şeyin rabbi olduğu ortaya çıkmış olur.
Hiç Kimse Başkasının Günahından Sorumlu Olmaz
Bu da sabit olunca biz deriz ki, yaratılıp bakılıp, büyütüleni (merbûbu) rabbe şerik kılmanın; mahluk olanı, Halik olana ortak tutmanın caiz olmayacağına akıl da açıkça şehâdet eder. İşte "De ki: "O, her şeyin rabbi iken, ben Allah'tan başka bir rab mi arayacağım?" buyruğundan kastedilendir... Sonra Cenâb-ı Hak, bu kesin delil ile tevhidini bu şekilde ortaya koyunca, onların küfür ve şirklerinden herhangi bir zemm ve ikabm, bu tevhide yönelemiyeceğini beyan ederek, "Herkesin kazanacağı kendisinden başkasına ait değildir" buyurmuştur ki bu, "suç işleyenin günahı, başkasına değil, ancak kendisine aittir..." demektir.
Sonra "Günahkâr hiçbir nefs diğerinin (günah) yükünü taşımaz" buyurulmuştur. Yani, "Hiçbir günahkâr kişi, diğer bir günahkârın günahıyla sorgulanmaz.." demektir...
Sonra Cenâb-ı Hak, o müşriklerin, Allah'tan başka hiçbir hakim ve amirin bulunmayacağı bir yere döneceklerini beyan ederek, "Nihayet dönüşünüz ancak Rabbinizedir. Artık O, size ihtilâfa düşmüş olduğunuz şeyleri tek tek bildirecektir" buyurmuştur.
"Halife"nin Buradaki Manası
165
"O sizi yeryüzünün halifeleri yapan, size verdiği şeylerde sizi imtihana çekmek için kiminizi derecelerle kiminizin üstüne çıkarandır. Şüphe yok ki Rabbinin, cezası pek çabuk olandır ve muhakkak ki O, gafur ve rahimdir".
Bil ki, "Sizi, yeryüzünün halifeleri yaptı..." buyruğu hakkında şu izahlar yapılmıştır:
a) Allah, onları yeryüzünün halifeleri yapmıştır. Zira, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem). peygamberlerin sonuncusudur. O halde O'nun ümmeti, diğer ümmetlerin halefidir.
b) Allah onları, birbirine halef yapmıştır.
c) Onlar, Allah'ın yeryüzünde oraya sahip olan ve orada tasarrufta bulunan halifeleridir.
Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Kiminizi derecelerle kiminizin üstüne çıkardı..." buyurdu. Yani, "şeref, akıl, mal, makam, rızık, vs. gibi hususlarda..." demektir. Böylesi bir farklılık göstermek, Allah'ın aciz, cahil ve cimri oluşundan dolayı değildir. Çünkü O, böylesi sıfatlardan yüce ve münezzehtir. Bu ancak, bir imtihan ve sınama için böyle olmuştur ki "Size verdiği şeylerde sizi İmtihana çekmek için..." buyruğu ile bu kastedilmiştir. Biz, hakikî manada, denemek ve imtihan etmenin Allah için muhal olduğunu söylemiştik, ancak bu kavramdan, "insanları yükümlü kılmak" kasdedilmektedir. Şer'î tabiriyle teklif denilen bu yükümlü kılma işi, biz insanların, başkasını sınama ve imtihan etme kasdıyla yaptığımız işe benzer. İşte bu benzerlikten dolayı, Allahü teâlâ'nın bu işlemine "teklif" ismi verilmiştir. Sonra mükellef, teklif olunduğu hususlarda ya kusurlu olur veyahut da onu tastamam yapar.. Eğer birinci durum söz konusu ise, onun hissesi korkutma ve sakındırma olur ki, işte bu "Şüphe yok ki Rabbin, cezası pek çabuk olandır" ayetiyle ifade edilen husustur. Her gelecek, yakın olduğu için, ayetteki ceza, hızlılık sıfatıyla vasıflanmıştır. Eğer ikinci durum yani mükellefin taatlan tam tamına yapması sözkonusu olursa o zaman da bu kimsenin payı onu teşrif ve isteklendirme, terğib olur ki, bu da, "ve muhakkak ki O, gafur ve rahimdir" buyruğunun ifade ettiği husustur. Yani, "Cenâb-ı Hak, dünyada iken fazlı, keremi ve rahmetinin perdeleriyle günahları ve kusurları örter ve bağışlar. Âhirette de, o kimsenin üzerine çeşitli nimetlerini, adeta akıtıp dökmesiyle bunu yapar..." demektir. Bu söz, mazeretleri ve inzarları, terğib ve terhibleri açıklama hususunda, hiçbir ilavede bulunulamayacak bir dereceye ulaşmıştır... İşte bu, En'âm suresinin tefsiri hususunda söylenen sön sözdür. Hamd, Melik ve Allâm olan Allah'a aittir.