En‘âm SûresiKurtubî Tefsîri

EN'ÂM SÛRESİ

Rahmân ve Rahîm Allah'ın İsmi ile

Çoğunluğun görüşüne göre Mekke'de inmiştir. İbn Abbâs ve Katade derler ki: Bu süre, Medine'de inmiş iki âyeti müstesna -tümüyle Mekke'de inmiş bir sûredir. -Medine'de inen âyetlerinden birisi:

"Allah'ı şanına yakışacak bir şekilde takdir edemediler" (el-Enâm, 6/91) âyetidir. Bu âyeti kerîme, yahudi olan Mâlik b. es-Sayf ile Kâb b. Eşref hakkında nâzil olmuştur. Diğeri ise yüce Allah'ın;

"Çardaklı ve çardaksız o bağları,., yaratıp yetiştiren O'dur" (el-En’âm, 6/141) âyetidir. Bu da Ensardan olan Sabit b. Kays b. Şemmâs hakkında nâzil olmuştur, İbn Cüreyc İse; Bu, Muâz b. Cebel hakkında inmiştir derken, el-Maverdî de aynı görüşü ifade etmiştir,

es-Sa'lebî de der ki: el-En'âm Sûresi -Medine'de inmiş, altı âyet müstesnâ-Mekke'de inmiştir. Sözkonusu bu âyet-i kerimeler:

"Allah'ı şanına yakışacak bir şekilde takdir edemediler" âyetinden itibaren üç âyetin sonuna kadar ile,

"De ki; Gelin Rabbinizin size neleri haram, kıldığım okuyayım" (el-En'âm, 6/151) âyetinden itibaren üç âyetin sonuna kadarki âyetlerdir

İbn Atiyye der ki: Bu âyetler, (bu sûredeki) muhkem âyetlerdir.

İbnü'l-Arabî de yüce Allah'ın:

"De ki: Bana vahyolunanlar arasında... haram olduklarını bulduğum yiyecekler yalnızca şunlardır" (el-En'âm, 6/145) âyetinin Mekke'de Arefe günü nâzil olduğunu nakletmektedir. Yüce Allah'ın izniyle bütün bu hususlara dair açıklamalar ileride gelecektir.

Varid olmuş bir haberde belirtildiğine göre, sözü geçen altı âyet dışında sûrenin bir defada nâzil olduğu ve yetmiş bin meleğin bu sûreye eşlik ettiği ve bu suredeki âyetlerden yalnızca birisine on iki bin meleğin eşlik ettiği belirtilmektedir ki, sözkonusu bu âyet-i kerîme

"Gaybın anahtarları O'nun yanındadır, O'ndan başkası bunları bilmez" (el-En’âm, 6/59) âyeti kerimesidir. Melekler bu sûre ile geceleyin ve oldukça yüksek sesli bir şekilde teşbih ve hamd getirerek inmişlerdir. Bunun üzerine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) vahiy kâtiplerini çağırarak o gece bu sûreyi yazdılar.

Ebû Cafer en-Nehhâs senedini kaydederek der ki: Bize Muhammed b. Yahya anlattı, bize Hadramevtlilerin mevlası (azadlısı) Ebû Hatim Ravh b. el-Farâc anlattı dedi ki: Bize, Ahmed b. Muhammed Ebû Bekr el-Umerî anlattı: Bize İbn Ebi Fudeyk anlattı, bana Ömer b. Talha b. Alkame b. Vakkâs anlattı, o, Nafî’ b. Ebi Sehl b. Mâlik'ten, o, Enes b. Mâlikten söyle dediğini nakletti: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "En'âm Sûresi gökler ile yer arasını kapatacak kadar çok ve yüksek sesle tesbih getiren bir melekler kafilesi ile birlikte inmiştir." Yer, melekler dolayısıyla sarsılıyor, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da: "Subhane rabbiyelazim" diyor ve bunu üç defa tekrarlıyordu.

Dârimî Ebû Muhammed de Müsned'inde Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh)'dan şöyle dediğini nakletmektedir: el-En'am sûresi, Kur'ân’ı Kerîm'in en üstün sûrelerindendir. Dârimî, Fedaihfl Kur'ân 16. Yine Dârimî'nin Müsned (Sünen) inde Kâb'dan söyle dediği nakledilmektedir: Tevrat'ın fatihası, En'âm'ın fatihası (başlangıcı) dır. Tevrat'ın nihâyetinde yer alan bölüm de Hûd Sûresi'nin sonundaki âyetlerdir. Dârimî, Fedailul Kur'ân 16. Vehb b. Münebbih de böyle demiştir.

el-Mehdevî'nin naklettiğine göre müfessirler şöyle demişlerdir: Tevrat, yüce Allah'ın:

"Hamd gökleri ve yeri yaratan... Allah'adır" âyeti ile başladığı gibi, yüce Allah'ın:

"Evlat edinmeyen, mülkte hiçbir ortağı olmayan ... Allah'a hamd olsun" (el-îsra, 17/111) âyeti ile sona ermektedir.

es-Sa'lebÎnin naklettiğine göre, Hazret-i Cabir de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şöyle buyurduğunu rivâyet etmektedir: Her kim el-En'âm Sûresi'nin baş tarafından "O, ne kazanacağınızı da bilir'" âyetinin sonuna kadar üç âyet-i kerîme okuyacak olursa, yüce Allah onun için kırkbin melek görevlendirir. Bunlar Kıyâmet gününe kadar kendi ibadetlerinin mislini onun için yazarlar Yedinci semâdan bir melek de beraberinde demirden bir balyoz ile iner. Şeytan o kişiye vesvese vermek, yahut kalbine bir kötülük telkin etmek istedi mi, ona öyle bir darbe indirir ki, o kişi ile şeytan arasında yetmiş perde (hicab) meydana gelir. Kıyâmet günü oldu mu yüce Allah şöyle buyurur: "Gölgemden başka hiçbir gölgenin olmadığı bu günde haydi benim gölgemde yürü. Cennetimin meyvelerinden ye, Kevser suyundan iç. Selsebil suyu ile yıkan. Sen Benim kulumsun. Ben de senin Rabbinim." Süyûtî, ed-Durrul-Mensûr, III, 245-246.

Buhârî'de de İbn Abbâs'tan şöyle dediği kaydedilmektedir: Eğer Arapların bilgisizliklerini öğrenmek hoşuna gidiyor ise, el-En'âm sûresinde 130. âyetinden sonra (sından itibaren):

"Bilgisizlik yüzünden evlatlarını beyinsizce öldürenler... gerçekten büyük bir zarara uğramışlardır. Şüphesiz onlar sapmışlar ve doğru yolu da bulamamışlardır." (el-En'âm, 6/140) (âyetine kadar olan bölümleri) oku.

Burada bir hususa dikkat çekelim. İlim adamları der ki: Bu sûre müşriklere, onların dışında kalan bid'atçiler ile öldükten sonra dirilişi ve amellerin hesaplarının verilmesini yalanlayanlara karşı tartışırken delil ortaya koymakta aslî bir dayanaktır. Bu ise sûrenin bir defada indirilmiş olmasını gerektirmektedir. Çünkü sûre, hüccet bakımından aynı anlamı taşıyor. Her ne kadar bu delillendirme birçok şekillerde ortaya çıkmakta ise de bu böyledir. Kelamcılar da dinin asıllarını buna bina ederek inanç esaslarını açıklamışlardır. Çünkü bu sûrede diğer sûrelerden farklı olarak Kaderiyyenin görüşlerini reddeden apaçık âyetler de vardır. Yüce Allah'ın yardım ve desteği ile inşaallah ileride bu açıklamalarımızı daha da geniş bir şekilde sunacağız.

1

Hamd, gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı var eden Allah'ındır. Sonra da kâfir olanlar -buna rağmen- Rabblerine (putları) eşit tutarlar.

Bu âyete dair açıklamalarımızı beş başlık halinde sunacağız:

1. Allah'a Hamd Etmek:

Şanı yüce Allah bu sûreye:

"Hamd... Allah'ındır" âyeti ve ulûhiyeti isbat etmekle başlamaktadır. Yani, hamd bütünüyle Allah'ındır, O'nun hiçbir ortağı yoktur.

Denilse ki: Bundan başka sûreler de hamd ile başlamıştır. O halde, yalnızca bir sûre ile hamd ile başlamak diğerlerine ihtiyaç bırakmayacak şekilde yeterli olmalıydı.

Şöyle cevap verilir: Hamd'in bulunduğu her bir yerde kendine has bir anlamı vardır. Hamd'in çeşitli nimetler ile ilgisi bulunması dolayısı ile yer aldığı her bir yerde başkasının yerini tutmayacak şekilde ifade ettiği özel bir anlamı vardır. Aynı şekilde bu Rabblerine eş koşanlara karşı delil getirme sadedinde olduğu için burada da bir özellik arzetmektedir.

"Hamd"in ne demek olduğuna dair açıklamalar el-Fâtiha Sûresi'nde (4. bölüm, 1. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

2. Allah Her Şeyi Yaratandır:

Yüce Allah:

"Gökleri ve yeri yaratan..." âyeti ile kudret, ilim ve iradesini haber vererek şöyle buyurmaktadır: O, gökleri ve yeri yaratan, yani onları yoktan var eden, meydana getiren, inşa eden ve daha önce olmadıkları halde onları yaratandır.

"Yaratmak: halk" icad etmek anlamına geldiği gibi takdir etmek anlamına da gelir. Buna dair açıklamalar daha önce geçmiştir. Burada her iki anlam da kast edilmektedir. İşte bu da göklerin ve yerin sonradan yaratılmış olduklarına bir delildir. O, direksiz olarak semâyı yükseltmiş ve onda herhangi bir eğrilik bulunmaksızın muntazam bir şekilde yaratmıştır. Orada güneşi ve ayı iki âyet olmak üzere varetmiş, göğü yıldızlarla süslemiştir. Yine bir alâmet olmak üzere bulutlan da orada var etmiştir. Yeri de yayıp döşemiş, oraya da rızık ve bitkileri tevdi etmiş, birçok âyet olmak üzere oraya her bir canlıdan yaymıştır. Yerde sağlam kazıklar gibi dağlan yaratmış, orada yollar açmıştır. Nehirler akıtmış, denizler varetmiştir. Taşlardan da pınarlar fışkırtmıştır.

Bütün bunların herbirisi O'nun birliğine, kudretinin büyüklüğüne, bir, tek ve kahhar olan Allah'ın bizzat kendisi olduğuna birer belgedir. Bununla gökleri ve yeri yaratmış olmakla herşeyi yaratanın kendisi olduğunu beyan etmiştir.

3. Bir Hadiste Belirtilen Aşamalarıyla Yaratış:

Müslim, rivâyet ettiği bir hadiste şöyle demektedir: Bana, Süreye b. Yûnus ile Harun b. Abdullah naklederek dediler ki: Bize Haccâc b. Muhammed anlattı dedi ki: İbn Cüreyc dedi ki: Bana İsmailb. Umeyye haber verdi. O, Eyyub b. Halid'den, o, Ummu Seleme'nin azadlısı Abdullah b. Rafi'den o, Ebû Hüreyre'den naklederek dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) elimden tutup dedi ki: "Aziz ve celil olan Allah toprağı (yeri) Cumertesi günü yarattı. Pazar günü de orada dağları yarattı. Pazartesi günü ağaçları yarattı. Salı günü hoş olmayan şeyleri (mekruh) yarattı. Çarşamba günü nuru (aydınlığı) yarattı. Perşembe günü orada canlıları yarattı. Âdem (aleyhisselâm)'ı da Cuma günü ikindinin -bütün yaratıklardan sonra- son saatinde yarattı." Müslim, Sıfatu'l-Münâfikîn 27; Müsned, II, 327.

Derim ki: İlim adamları bu hadisi bu sûrenin başında yer alan bu âyete tefsir olmak üzere kaydetmişlerdir. Beyhakî der ki: Hadis âlimleri, tefsir âlimleri ile tarihçi ilim adamlarının kabul ettiklerine muhalif olması dolayısıyla bu hadisin mahfuz olmadığını iddia ettikleri gibi, kimisi de İsmail b. Umeyye'nin bu hadisi İbrahim b. Ebi Yahya'dan, onun da Eyyub b. Halid'den nakletmiş olduğunu ve İbrahim'in rivâyetinin delil gösterilemeyeceğini iddia ederler. Muhammed b. Yahya da naklederek der ki: Ben, Ali b. el-Medinî'ye Ebû Hüreyre'nin naklettiği: "Allah toprağı (yeri) Cumartesi günü yarattı" hadisine dair soru sordum, Ali şöyle dedi: Bu, Medenî (yani Medineli ravilerin naklettikleri) bir hadistir. Bunu, Hişam b. Yusuf, İbn Cüreyc'den, o, İsmail b. Umeyye'den, o, Eyyub b. Halid'den, o, Ummu Seleme'nin azadlısı Ebû Rafi'den, o, Ebû Hüreyre'den naklen rivâyet etmiştir. Ebû Hüreyre dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) elimi tuttu. Ali dedi ki: İbrahim b. Ebi Yahya elini elime kenetledi ve bana dedi ki: Eyyub b. Halid elini elime kenetledi ve bana dedi ki: Abdullah b. Rafi' elini elime kenetledi ve bana dedi ki: Ebû Hüreyre de elini elime kenetledi ve bana dedi ki: Ebû'l-Kasım Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da elini elime kenetleyerek şöyle buyurdu: "Allah yeri Cumartesi günü yarattı" deyip az önceki şekle yakın hadisi nakletti. Ali b. el-Medinî der ki: Benim görüşüme göre İsmail b. Umeyye bu hususu ancak İbrahim b. Ebi Yahya'dan almıştır, el-Beyhakî der ki: Mûsa b. Ubeyde er-Rebezî, Eyyub b. Halid'den kaydettiği rivâyet ile de ona mütabaat etmiştir. Şu kadar var ki, Mûsa b. Ubeyde zayıf bir ravidir. Ayrıca Bekr b. eş-Şerrud'dan, o, İbrahim b. Ebi Yahya'dan, o da Safvan b. Süleym'den, o, Eyyub b. Halid'den -ki isnadı zayıftır- o da Ebû Hüreyre'den, o da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan şöyle buyurduğunu nakletti: "Şüphe yok ki Cuma'da öyle bir saat vardır ki, o saatte aziz ve celil olan Allah'tan denk düşürüp bir şey isteyen herkese mutlaka ona o-istediği şeyi verir." Beyhakî, es-Sunenu'l-Kübrâ, IX, 5-6. Abdullah b. Selâm dedi ki: Şüphe yok ki aziz ve celil olan Allah, mahlukatı yaratmaya başlayıp, yeri Pazar günü ve Pazartesi günü yarattı. Gökleri de Salı günü ile Çarşamba günü yarattı. Gıdaları ve yerde bulunan diğer şeyleri Perşembe günü ile Cuma günü ikindi namazı vaktine kadar olan sürede yarattı. İkindi namazı ile güneşin batışına kadar geçen zamanda ise, Âdem'i yarattı. Bu hadisi de Beyhakî rivâyet etmiştir. Beyhakî, es-Sunenu'l-Kübrâ, IX, 5.

Derim ki: Bu hadiste yüce Allah'ın yaratmaya Cumartesi günü değil, Pazar günü başladığı kaydedilmektedir. Yine el-Bakara Sûresi'nin tefsirinde (2/29. âyet 6. başlıkta) İbn Mes'ûd'dan da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ashâbından başka kimselerden de böyle rivâyetler kaydedilmişti. Yine orada yüce Allah'ın önce yeri mi, yoksa semayı mı yarattığına dair görüş ayrılıklarından yeteri kadar söz edilmişti. Allah'a hamd olsun.

4. Karanlıkların ve Nurun Yaratılışı:

Yüce Allah:

"Karanlıkları ve aydınlığı var eden" âyeti ile cevherlerin yaratılışından sonra, ârâzın yaratılışından sözetmektedir. Çünkü cevher ârâzsız olamaz. Hadis şeylerden uzak kalamayan da hadistir. Cevher ise kelâmcıların bir terimi olarak araz taşıyan ve parçalanması mümkün olmayan parçadır. Biz, buna dair açıklamalarımızı "el-Kitabu'l-Esmâ fi Şerhi Esmaillahi'l-Hüsnâ" adlı eserimizde yüce Allah'ın "el-Vâhid" ismini açıklarken yapmış bulunuyoruz.

Araz'a ârâz denilmesinin sebebi ise, arazın cisim ve cevherde arız olup bu araz sayesinde cisim ve cevherin bir halden diğer hale doğru değişiklik göstermesinden dolayıdır. Cisim ise, cevherlerden bir araya gelendir. En az bir araya gelmiş iki cevhere cisim ismi verilebilir. Bu terimler her ne kadar ilk asırda bulunmuyor idiyse de Kitap ve sünnet mana itibariyle bunlara delâlet ettiğinden bu terimleri inkârın bir anlamı yoktur. Diğer taraftan ilim adamları da bunları kullanmış ve bunları ıstılah (terim) olarak kullanmak konusunda kendi aralarında anlaşmış ve sözlerini de bu terimlere bina etmiş, bu yolla da kendilerine hasım olanları katletmişlerdir. Kelamcıların inkarcı felsefecilere karşı koyarken bu kavramları kullanmakla bu işi başardıklarına işaret etmektedir. Nitekim bu kabilden açıklamalar el-Bakara Sûresi'nde daha önceden yapılmıştır.

Âyet-i kerimede geçen, karanlıklar (zulumat) ile aydınlık (nûr)dan hangi anlamın kastedildiği hususunda ilim adamlarının farklı görüşleri vardır, es-Süddî, Katade ve müfessirlerin çoğunluğunun görüşüne göre maksat, gecenin karanlığı ile gündüzün aydınlığıdır. el-Hasen ise, küfür ve imandır demektedir. İbn Atiyye ise der ki: Böyle bir açıklama laf zırt zahirinin dışına çıkmaktır.

Derim ki: Lâfız bunu da kapsamına almaktadır. Nitekim Kur'ân-ı kerîmde yüce Allah:

"Ölü iken kendisini dirilttiğimiz, insanlar arasında ona yürümesi için nûr verdiğimiz kimse, içinden çıkamayacağı karanlıklarda kalan kimse gibi midir?" (el-En'âm, 6/122) diye buyurmaktadır.

Burada "yer" cins ismidir. Lafzen onun tekil olarak zikredilmesi, çoğul olarak zikredilmesi gibidir. Aynı şekilde "nûr" kelimesi de böyledir. Şanı yüce Allah'ın şu âyeti de bunu andırmaktadır:

"Sonra sizi bir bebek olarak çıkartır." (el-Mu'min, 40/ 67) Şair de şöyle demektedir:

"Siz karnınızın bir bölümünde (bir bölümünü dolduracak kadar) yiyin ki, iffet sahibi olasınız."

Bu beyit önceden geçmiştir.

Burada "Ceale: Varetti" yarattı, anlamındadır. Başka bir anlam câiz değildir. Bunu da İbn Atiyye ifade etmiştir.

Derim ki: Buna göre lâfız ve mana arasında bir uyum ortaya çıkmaktadır. Böylelikle çoğul çoğula, tekil de tekile atfedilmiş olur ve bu durumda lâfız arasında mücâneset olduğu ortaya çıkar ve fesahat da belirgin bir şekilde kendisini gösterir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

Şöyle denilmiştir: Yüce Allah burada "karanlıklar"ı çoğul, buna karşılık "aydınlık"ı da tekil zikretmiştir. Çünkü karanlıklar kendisini aşarak başka bir şeye geçmez. Nûr ise kendisini aşarak başkasına geçer. es-Sa'lebi’nin de naklettiğine göre, kimi meânî alimi şöyle demektedir: Burada yer alan; "Ceale: Varetti" zaittir. Araplar söz arasında bu kelimeyi fazladan kullanırlar. Şairin şu beyitinde olduğu gibi:

"Ve ben ikiyi dört görmeye,

Biri de iki görmeye başladım; yaşlılık beni yıkınca."

en-Nehhâs der ki: Bu kelime, yarattı anlamındadır. Yaram anlamına kullanılacak otursa, yalnızca bir mef'ûle geçiş yapar. Bu anlamdaki açıklamalar ve bunun hangi anlamlara geldiğine dair bilgiler önceden el-Bakara Sûresi'nde (2/22. âyetin tefsirinde) yeteri kadar geçmiş bulunmaktadır.

5. Buna Rağmen Kâfirler Şirk Koşarlar:

Yüce Allah'ın:

"Sonra da kâfir olanlar buna rağmen Rabblerine eş koşarlar" âyeti, mübtedâ ve haberdir. Âyetin anlamı da şöyledir: Yine de kâfir olanlar, Allah'a denk tutarlar, O'na ortak koşarlar. Halbuki herşeyi tek başına yaratan O'dur.

İbn Atiyye der ki: Burada "(........): Sonra" edatı, kâfirlerin işledikleri fiilin çirkinliğine delalet etmektedir. Çünkü âyetin anlamı şöyledir: "O, gökleri ve yeri yaratmıştır. O'nun âyetleri (varlığının ve birliğinin delilleri) apaçık ortadadır. Bu yolla ihsan ettiği nimetler de açıkça görülmektedir. Sonra bütün bunlara rağmen yine de kâfirler Rabblerine eş koşmaktadır." Bu da şöyle demeye benzer: Ey filan kişi, ben sana çok şeyler verdim, ikramda bulundum, iyilikler yaptım. Sonra da bana sövmeye kalkışıyorsun.

Eğer bu âyette ve benzerlerinde atıf "vav" ile yapılmış olsaydı, "sonra" ile İfade ettiği şekilde azar anlamını ifade etmezdi. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

2

O, sizi çamurdan yaratandır. Sonra bir ecel takdir edendir. O'nun katında belirli bir ecel daha vardır. Sonra yine de siz hâlâ şüphe edersiniz.

Yüce Allah'ın;

"O sizi çamurdan yaratandır..." âyeti bir haberdir. Bunun anlamı ile ilgili olarak iki görüş vardır: Daha meşhur olan ve çoğunluğun kabul ettiği birinci görüşe göre burada çamurdan yaratılandan kasıt, Âdem (aleyhisselâm) ile, onun soyundan gelen bütün İnsanlardır. Çünkü fer' aslına izafe olunur. Bundan dolayı çoğul olarak:

"Sizi çamurdan yaratan" diye buyurulmugtur. Diğer bütün insanlar onun soyundan geldikleri için bütün insanlara yönelik bir hitab gibi ifade edilmiştir. Bu, el-Hasen, Katâde, İbn Ebi Necîh, es-Süddî, ed-Dahhâk, İbn Zeyd ve diğerlerinin kabul ettiği görüştür.

İkinci görüşe göre, şanı yüce Allah insan nutfesini çamurdan yaratmış olduğundan burada hakikat anlamında kullanılmıştır. Sonra Allah bu nutfeyi değişikliklere uğratmış ve nihayet insan ondan yaratılmıştır. Bu görüşü de en-Nehhâs zikretmektedir.

Derim ki: Özetle aziz ve celil olan Allah, büyük alemi yaratmaktan söz ettikten sonra küçük âlem olan insanı yaratmaktan sözetti. O, İnsan da el-Bakara sûresinde tevhid âyetinde (2/164. âyet, 14. başlıkta) açıklamış olduğumuz gibi, büyük alemde bulunanları da varetmiştir. -Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. Allah'a hamd olsun.

Hafız Ebû Nuaym Kitab'ında "Hilyetu'l-Evliyamda. Murre'den, o, İbn Mes'ûd'dan rivâyet ettiğine göre, Rahîm ile görevli olan melek, nutfeyi alıp onu avucuna koyar, sonra şöyle der Ey Rabbim, bu hilkati belirli bir nutfe mi, yoksa hilkati belirsiz bir nutfe mi olacak? Eğer yüce Allah hilkati belirli olacak diyecek olursa şöyle der: Rabbim rızkı nedir, eseri (amelleri) nedir, eceli nedir?. Yüce Allah şöyle buyurur: Ummu'l-Kitab'a bak. O da Levh-i Mahfuz'a bakar. Orada kişinin rızkını, eserini, ecelini ve amelini görür. Gömüleceği toprağı alır ve onunla nutfesini yoğurur. İşte yüce Allah'ın:

"Sizi ondan yarattık ve sizi tekrar ona iade ederiz" (Tâ-Hâ, 20/55) âyetinde İşaret edilen budur.

Ebû Hüreyre'den de şöyle dediğini rivâyet eder: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Doğan ne kadar insan varsa, mutlaka onun üzerine mezarının toprağından saçılır."

Derim ki: Buna göre, her bir insan çamurdan ve hakir sudan (meniden) yaratılmış olur. Nitekim yüce Allah el-Mu'minûn Sûresi'nde (23/12-14. âyetlerin tefsiri) böylece bize haber vermektedir. Buna göre âyetler ve hadisler arasında tam bir uyum ortaya çıkmakta, böylelikle işkâl (içinden çıkılamayan durum) ve tearuz deliller çatışması da ortadan kalkmaktadır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

Âdem (aleyhisselâm)'ın yaratılışına dair habere gelince, el-Bakara Sûresi'nde Âdem'den ve bu kelimenin türeyişinden (el-Bakara, 2/31) söz edilmiş bulunuyor. Burada ise buna bir parça daha açıklamalarla birlikte onun nitelikleri, yaşı ve vefatına dair bazı bilgiler eklemek istiyoruz. İbn Sa'd, "Tabakafda Ebû Hüreyre'den şöyle dediğini kaydetmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "İnsanlar, Âdem'in çocuklarıdırlar. Âdem de topraktandır." İbn Sa'd, Tabakat, I, 25. Saîd b. Cübeyr'den de şöyle dediği nakledilmektedir: Yüce Allah Âdemi necna' diye adlandırılan bir yerden yaratmıştır.

el-Hasen dedi ki: Onun göğsünü de Dariyye denilen yerden yaratmıştır. el-Cevherî ise der ki: Dâriyye, Basra yolu üzerinde Mekke'ye daha yakın, Kilâboğullarına ait bir kasabadır. İbn Mes'ûd'dan da şöyle dediği nakledilmektedir: "Şüphe yok ki yüce Allah İblis'i gönderdi, o da yeryüzünden onun tatlı tarafından da tuzlu tarafından da alıp geldi, ondan Âdem (aleyhisselâm)'ı yarattı. Onun tatlı tarafından yarattığı herbir şey cennete gidecektir. İsterse o bir kâfirin oğlu olsun. Tuzlu tarafından yarattığı her bir şey de cehenneme gidecektir. İsterse takvâlı birisinin oğlu olsun. İşte bundan dolayı İblis:

"Ben bir çamur olarak yarattığın kişiye secde eder miyim" (el-İsra, 17/61) demişti. Çünkü çamuru getiren o olmuştu. Bundan dolayı da Âdem'e Âdem ismi verilmiştir. Buna sebep ise onun yerin "edin"in'den (yani yeryüzü toprağından) yaratılmış olmasıdır.

Abdullah b. Selam'dan da şöyle dediği nakledilmektedir: Allah Âdemi Cuma gününün son vaktinde yarattı.

İbn Abbus'tan da şöyle dediği nakledilmektedir. Allah Âdem'i yarattığında başı semâya değiyordu. Boyunu altmış zira oluncaya kadar yere doğru kısalttı. Eni de yedi zira idi.

Ubey b. K'âb'dan şöyle dediği nakledilmektedir: Âdem (aleyhisselâm) gür saçlı, uzun boylu idi. Oldukça uzun bir hurma ağacını andırıyordu.

Yine İbn Abbâs'tan nakledilen uzunca bir hadiste şöyle dediği zikredilmektedir: Âdem (aleyhisselâm) Hindistan'dan Mekke'ye ayakları üzerinde yürüyerek kırk defa haccetti. Âdem, yere indirildiği sırada başı semâya sürtünüyordu. İşte bundan dolayı başındaki saçlar dökülmüş ve bu şekilde saçların dökülmesini de çocuklarına miras bırakmıştı. Karada yaşayan canlılar uzunluğundan ürktüklerinden dolayı o günden bu yana o canlılar yabanileşmelerdir. Çocukları ve torunları kırk bini bulmadan Önce vefat etmedi. Yüce Allah'ın, kendisini indirmiş olduğu dağın tepesinde vefat etti. Bunun üzerine Şis, Cebrâîl (-ikisine de selam olsun-)'e dedi ki: "Haydi Âdem'in cenaze namazını kıl." Cebrâîl (aleyhisselâm) ona şöyle dedi: Sen öne geç ve babanın namazını kıl. Onun namazını kılarken otuz defa teşbih getir. Bunun beş tanesi namaz içindir. Yirmi beşi ise Âdem'in fazileti dolaylıyladır.

Ona dört tekbir getirerek namazı kıldığı da söylenmiştir. Şis'in oğulları Hazret-i Âdem'i bir mağaraya koydular (gömdüler). Mağaranın kapısına da bir bekçi bıraktılar. Kabiloğullarından kimseyi oraya yaklaştırmadılar. Oraya gelip Hazret-i Âdeme mağfiret dileyenler Şis'in oğulları idi. Hazret-i Âdem'in yaşı dokuzyüz otuz altı yıldı.

Şöyle sorulabilir: Âyet-i kerimede bütün cevherlerin aynı cinsten olduklarına dair bir delil var mıdır? Cevap: Evet vardır. Çünkü, çamurun canlı, kadir ve bilgi sahibi bir İnsana dönüşmesi mümkün olduğuna göre, bu çamurun cevherlerin bütün hallerinin her birisine de dönüştürülmesi mümkündür. Çünkü akıl, hüküm itibariyle bunlar arasında bir fark görmemektedir. Diğer taraftan bu âyetin delâleti ile cansızın canlı bir varlığa dönüştüğü de sahih olarak sabit olmaktadır.

Yüce Allah'ın:

"Sonra bir ecel takdir edendir" anlamındaki âyet, mef ûldür.

"O'nun katında da belirli bir ecel daha vardır" anlamındaki âyet da mübtedâ ve haberdir.

ed Dahhâk der ki: Burada

"bir ecel"den kasıt ölüm ile ilgili eceldir.

"O’nun katında belirli bir ecel daha vardır" ise, Kıyâmet günü için belirlenen vadedir. Buna göre âyetin anlamı şöyle olur: O, bir eceli hükme bağladı ve size ölüme kadar orada kalacağınızı bildirmekle birlikte Kıyâmetin vadesini ne zaman olacağını size bildirmemiştir.

el-Hasen, Mücahid, İkrime, Husayf ile Katade lâfız el- Hasen'e ait olmak üzere şöyle demişlerdir; O, seni yarattığında öleceğin vakte kadar dünyadaki eceli hükme bağlamıştır.

"O'nun katında belirli bir ecel daha vardır" âyeti ile de âhireti kastetmektedir,

"Bir ecel takdir edendir" âyetinin, bizim bildiğimiz şekliyle hilallerin doğuş vakitleri, ekin zamanları ve bunlara benzer şeyler oldukları, buna karşılık

"belirli bir ecel"in de ölümün vadesi olduğu söylenmiştir, Çünkü insan ne zaman öleceğini bilmemektedir.

İbn Abbâs ve Mücahid de der ki; Âyetin:

"Bir ecel takdir edendir" âyeti dünyanın sonu ile ilgili vadidir.

"O'nun katında belirli bir ecel daha vardır" âyeti ise âhiret hayatının başlayacağı zaman hakkındadır.

Şöyle de denilmiştir: Birinci ecel uyurken ruhların kabzedilmesi, ikincisi ise ölüm esnasında ruhların kabzedilmesidir. Bu görüş de İbn Abbâs'tan nakledilmiştir.

Yüce Allah'ın:

"Sonra yine de sîz hâlâ şüphe edersinin" anlamındaki âyet da mübtedâ ve haberdir. Yani, O'nun bir tek ilâh olduğunda şüphe etmektesiniz.

Şöyle de açıklanmıştır: Hâlâ siz bu hususta şüphe etmekte, tartışmaktasınız. Yani, şüphe edenlerin tartıştığı gibi tartışıyorsunuz. Tartışma (et-Temâri) ise şüphe yollu mücadele etmektir. Yüce Allah'ın:

"Acaba siz onunla gördükten hakkında şüphe yollu tartışır mısınız?" (en-Necm, 53/12) âyetinde de böyledir.

3

Göklerde de yerde de Allah sadece O'dur. Gizlinizi de açı da bilir. O, ne kazanacağınızı da bilir.

Yüce Allah'ın;

"Göklerde de yerde de Allah sadece O'dur" âyeti ile Elgili olarak şöyle bir soru sorulmaktadır:

"Göklerde de yerde de" âyetinde yer alan zarftaki i'rabın âmili nedir? Buna dair birkaç türlü cevap verilebilir:

1- O, göklerde de yerde de ta'zim olunan, yahut da kendisine ibadet olunan Allah'tır, demektir. Nitekim: Zeyd doğuda da batıda da halifedir derken, onun hükmü geçerlidir, denmek istenmektedir.

2- Âyetin anlamı şöyle de olabilir: O, göklerde ve yerde İdare ve tedbiri tek başına elinde bulunduran Allah'tır. Nitekim: Amr, hem insanların ihtiyaçlarını görür, hem de namaz kılar demek de buna benzemektedir.

3- Bu âyetin haber arkasına haber şeklinde vârid olmuş olması da mümkündür O takdirde anlam şöyle olur: O, göklerde de Allah olandır, yerde de Allah olandır.

4- Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: O, göklerde olsun, yerde olsun açıkladığınızı da gizlediğinizi de bilen Allah'tır. O'na hiçbir şey gizli kalmaz,

en-Nehhâs der ki: Bu, bu hususta yapılan açıklamaların en güzelidir, Muhammed b. Cerir der ki: O, göklerde Allah olandır. Yerde gizlediğinizi de açıkladığınızı da bilir. Burada her iki yerde de "bilir" takdim edilmiştir. Ancak, birinci açıklama daha uygundur ve herhangi bir müşkil ortaya çıkarmaktan daha uzaktır. Başka şekillerde de açıklanmıştır.

Bu konuda uyulması gereken kural ise, yüce Allah'ın hareketten, intikalden ve mekân işgal etmekten tenzih edilmesinden ibarettir.

"O, ne kazanacağınızı da bilir." Yani, hayır ve şer türünden ne kazanırsanız bilir. Kazanmak (el-Kesb) ise, ya bir faydayı elde etmek yahut da bir sararı önlemek Eçin yapılan bir fiildir. Bundan dolayı yüce Allah'ın fiiline kesb denilmez.

4

Onlara Rabblerınin âyetlerinden bir âyet gelse, mutlaka ondan yüz çevirirler.

Yüce Allah'ın;

"Onlara Rabblerinin âyetlerinden bir âyet gelse" âyetindeki âyet, ayın yarılması ve buna benzer bir alâmettir,

"Bir âyet" deki (......) cinsin istiğrakı (yani âyet türlerinin tamamım kapsamak) içindir. Nitekim "Evde hiçbir kimse yoktur" demek de böyledir.

"Rabblerinin âyetlerinden" âyetindeki ikinci ise, tab'îz (kısmilik) ifade etmek içindir.

"Yüz çevirirler" âyeti, nin haberidir.

Yüz çevirmek (el-İ'râd) ise yüce Allah'ın vahdaniyetine delil olarak görmeleri gereken âyetler üzerinde düşünmeyi terk etmektir. Bunlar Allah'ın gökleri, yeri, ikisinin arasında bulunanları yaratması, bütün bunları kadîm, hayy ve hiçbir şeye muhtaç olmayan, hiçbir şeyin âciz bırakamadığı, her şeye güç yetiren, tüm getirdikleri doğruluğuna delil olarak görülsün diye Peygamberi (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın lehine ortaya koymuş olduğu her türlü mucizeden kendisine hiçbir şeyin gizli ve saklı kalmadığı, her şeyi bilen Allah'a delâlet ettiği üzerinde düşünmemektir.

5

İşte onlar, hak kendilerine geldiğinde onu yalanladılar. Fakat kendisiyle alay etmekte oldukları şeyin haberleri yakında onlara gelecektir.

Yüce Allah'ın;

"İşte onlar... yalanladılar" âyeti ile kastedilenler, Mekke müşrikleridir.

"Hak" ile kast edilen de Kur'ân-ı kerimdir. Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) olduğu da söylenmiştir.

"Fakat... yakında onlara gelecektir." Yani, ceza gelip onları bulacaktır Burada sözü geçen

"haberler" ile kastedilen ise azaptır. Tehdit yollu: Sabret, pek yakında haber -yani azap- sana gelecektir, demeye benzer. Maksat ise Bedir günü ve benzeri durumlarda başlarına gelen şeylerdir.

Bundan kastın Kıyâmet günü olduğu da söylenmiştir.

6

Görmediler mî ki, Biz kendilerinden önce nice nesilleri yok ettik. Onları, sizi yerleştirmediğimiz bir şekilde yeryüzünde yerleştirmiş, gökten üzerlerine bol bol yağmur indirmiş, altlarından ırmaklar akıtmıştık. Böyleyken günahları yüzünden onları helâk ettik ve arkalarından başka bir nesil yarattık.

Yüce Allah’ın:

"Görmediler mi ki, Biz kendilerinden önce nice nesilleri yok ettik" anlamındaki âyetinde yer alan; : Nice,

"Helâk ettik" âyetinin etkisi ile nasb mahallindedir;

"Görmediler mi ki" âyeti ile değil. Çünkü istifham (soru) lâfzında ondan önceki amel etmez, ondan sonra gelen amel eder Çünkü soru olmayan cümlede sözün başında yer alması gereken odur. Âyetin anlamı da şöyledir: Peygamberlerini yalanladıklarından ötürü, kendilerinden önce helâk etmiş olduğumuz ümmetlerden ibret almazlar mı?.

Yani bunlar, bunu bilmiyorlar mı?

Nesil (el-Karn); insanlardan bir ümmet, bir toplum demektir. Çoğulu ise kurun (nesiller) şeklinde gelir. Şair der ki:

"Senin aralarında yaşadığın o nesil geçip gitti mi

Ve sonradan gelen nesil arasında geriye bırakılacak olursan,

Hiç şüphesiz sen bir garipsin."

Buna göre kartı, çağında yaşayan her bir âlemdir. Bu da "iktiran" dan alınmadır. Yani, birbirleriyle iktiran halinde (birlikte) bulunan âlem demektir Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)dan gelen hadiste de (kam kelimesini kullanarak) şöyle buyrulduğu na ki edilmektedir: "İnsanların en hayırlısı benim kuşağım (karn)'dır -ashâbı kastetmektedir-. Sonra, onlardan sonra gelenler, sonra da onlardan sonra gelenler." Müslim, Fedailu's-Sahâbe 210-214; Ebû Dâvûd, Sünne 9; Tirmizî, Filen 45, Şehüdât 4 Menâkib 56; İbn Mâce Ahkâm 27; Müsned, I, 378.,., II, 228..., IV, 267..., V, 350... Karn ile ilgili olarak yapılan en doğru açıklama budur.

Şöyle de denilmiştir: Âyetin anlamı, nice nesillerin ahalisi arasından.... şeklinde olduğu da söylenmiş ve (muzafun ileyh) hazfedilmiştir. Yüce Allah'ın:

"Sen o kasabaya sor" (Yûsuf, 12/82) âyetinde olduğu gibi.

Bu açıklamaya göre karn bir zaman süresidir. Bunun, atmış yıl, yetmiş yıl, seksen yıl ve yüz yıl olduğu söylenmiştir. Hadis âlimlerinin çoğunluğunun kabul ettiği görüşe göre bir karn (asır) yüz yıldır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın da Abdullah b. Busr'a: "Sen bir karn yaşayacaksın" İbnu'l-Esir, en-Nihaye, IV, 51 demesini ve onun da yüz yıl yaşamasını delil gösterirler. Bunu da en-Nehhâs nakletmektedir.

Karn aslında hayvanlardan boynuzu bulunanların boynuzu gibi dışarı doğru çıkan şey (boynuz) demektir.

"Onları, sizi yerleştirmediğimiz bir şekilde yeryüzünde yerleştirmiş" âyetinde gaibten söz edişten hitaba geçilmiştir. Bunun aksi ise şu âyette vârid olmuştur:

"Nihayet siz gemilerde bulunduğunuz zaman, onlar da güzel bir rüzgâr ile kendilerini alıp götürdüklerinde..." (Yûnus, 10/22)

Basralılar da şöyle demişlerdir: "Yüce Allah aralarında Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) ile ashâbı bulunduğu halde onlar hakkında;

"Görmediler mi ki" diye haber vermekte, sonra da onlarla da beraber olarak hepsine hitab etmektedir. Araplar da konuşma sırasında: "Ben Abdullah'a, Allah ona ne kadar çok ikramda bulunmuş, dedim" ile: "Ben Abdullah'a, Allah sana ne kadar çok ikramda bulunmuş dedim" anlamında ifadeler kullanırlar. Eğer, geçen âyetler gaib kipi ile gelmiş olsaydı: "(Sizi yerleştirmediğimiz yerine) onları yerleştirmediğimiz" şeklinde gelmesi gerekirdi.

"T«nkîn"den fiilin "lâm" harf-i cerri ile teaddi etmesi (geçişli olması) mümkün olduğu gibi harf-i cersiz teaddisi de mümkündür. Her iki şekilde de kullanılmıştır. Manası ise: Biz onlara dünyalıktan size vermediğimiz şeyleri vermiştik, şeklindedir.

"Gökten üzerlerine bol bol yağmur indirmiş" âyetiyle çokça yağmur yağdırıldığı kastedilmektedir. (Âyet-i kerimede); "semâyı gönderdik" denilmesi, yağmurun semâdan İnişinden dolayıdır. Şairin şu mısraı da bu kabildendir:

"Semâ(dan gelen yağmur) bir kavmin toprağına düşerse.,

"Midrârâ: Bol bol" yapı olarak çokluğa delâlet eder. Meselâ, çokça erkek doğuran kadına; denilmesi, çokça kız çocuk doğuran kadına da; denilmesi de bu kabildendir. Süt sağanın eline sütün oldukça fazla gelmesi halinde; denilir.

"Bol bol"nin mansûb gelişi ise hal olmasından dolayıdır.

"Altlarından ırmaklar akıtmıştık" ağaçlarının ve evlerinin altından akıtmıştık, demektir. Fir'avun'un:

"Ve altımdan akan şu nehirler benim değil mi?" (ez-Zuhruf, 43/51) ifadesi de bu kabildendir.

Âyetin anlamı ise şudur: Biz onlara bol bol nimetler vermiş olduğumuz halde onlar bunlara karşı nankörlük ettiler.

"Böyle iken günahları yüzünden" yani, inkâr ve küfürleri sebebiyle

"onları helâk ettik." Buna göre günahlar, intikamın ve nimetlerinin zevalinin bir sebebidir.

"Ve arkalarından başka bir nesil yarattık" var ettik. O halde bunlar da helâk edilmekten korksunlar, çekinsinler.

7

Eğer Biz sana kâğıt üzerinde yazılı bir kitap indirseydik, kendileri de elleriyle ona dokunsalardı, kâfir olanlar yine: "Bu, ancak apaçık bir büyüdür" derlerdi

Yüce Allah'ın:

"Eğer Biz sana kâğıt üzerinde yazılı bir kitap İndirseydik..."

âyetinin anlamı şöyledir: Ey Muhammed, eğer Biz onların istedikleri ve iddia ettikleri şekilde, gözlerinin önünde bir kâğıt üzerinde yazılı bir kitabı sana indirmiş olsaydık... İbn Abbâs'tan nakledildiğine göre ise, sema ile arz arasında asılı bir kitap indirmiş olsaydık.,.

Bu âyet bizlere, tenzilin (kitabın İndîrilişinin) iki türlü olduğunu beyan etmektedir. Birincisi, meleğin indirmesi şeklînde kitap sana inseydi anlamında. İkincisi ise, Allah'ın sema ile arz arasında asılı bulunduracağı bir kâğıt üzerinde yazılı bir kitap olarak indirmiş olsaydık anlamında.

Burada; ": îndirsey" dik ifadesinin mübalağa kipî ile kullanılması, kitabın sema ile arz arasında duracağı uzun sürenin ifadesi içindir.

Kitab, kitabet: Yazmak anlamında bir mastardır. Böylelikle kitabın bir kırtas (kâğıt) üzerinde olduğunu beyan etmektedir. Çünkü, ya bir kâğıt veya bir sahife üzerinde olmaksızın yazının bulunması makul değildir. Kırtas (mealde; kâğıt) sahife demektir. Bu kelime "kurtâs" şeklinde söylenir. (......) ise, ok atan bir kimsenin hedefte yapıştırılmış bulunan sahifeye isabet ettirmesini anlatmak için kullanılır.

"Kendileri de elleriyle ona dokunsalardı" yani, bunu gözleriyle görüp teklif ettikleri şekilde elleriyle ona dokunup, sahlfelerini elleriyle yoklayıp evirip çevirecek olsalar ve böylelikle her türlü -şüpheleri ortadan kalksın ve her türlü tereddütleri zail olsun diye bu şekilde yapmış olsaydık; yine bu hususta inatlarını sürdürürler, küfürlerini devam ettirirler ve şöyle derler: Bu, apaçık bir sihirdir. Olsa olsa bizim gözlerimiz döndürülmüş ve büyülenmişizdir. Bu âyet-i kerîme onların:

"Üzerimize okuyacağımız bir kitap indirmediğin sürece" (el-İsra, 17/93) şeklindeki sözlerine bir cevaptır. Yüce Allah, ezelî ilmine göre eğer öyle bir şey inecek olsaydı, yine mutlaka onu yalanlayacaklarını bize bildirmektedir. el-Kelbî der ki: Bu âyet-i kerîme en-Nadr b. el-Haris ile Abdullah b. Ebi Ümeyye ve Nevfel b. Huveylid hakkında nâzil olmuştur. Onlar:

"Bize yeryüzünden bir pınar fışkırtmadıkça asla sana îman etmeyiz" (el-İsra, 17/90) demişlerdi.

8

"Ona ne diye bir melek İndirilmedi" dediler. Eğer Biz bir melek indirseydik, herhalde iş bitirilmiş olurdu. Ve sonra kendileri ne bir süre verilmezdi.

Yüce Allah'ın:

"Ona ne diye bir melek İndirilmedi, dediler" âyeti, onlar böyle bir teklifte de bulunmuşlardı, demektir. "(......) : Ne diye... medî". lâfzı;...medi, değil miydi, anlamındadır.

"Eğer Biz bir melek indirseydik, herhalde iş yitirilmiş olurdu" İbn Abbâs der ki: Eğer onlar meleği aslî suretinde görmüş olsalardı, onu görmeye tahammül gösteremeyeceklerinden mutlaka öleceklerdi, Mücahid ve İkrime; mutlaka kıyâmet kopardı, diye açıklamışlardır. el-Hasen ve Katade, şöyle demişlerdir: Kökten İmha edilmek azabıyla helâk edilirlerdi. Çünkü yüce Allah'ın sünneti, kim bir mucize İster de o mucize ona gösterildiği halde îman etmeyecek olursa, Allah'un- onu derhal helâk etmesi şeklinde cereyan edegelmiştir.

"Ve sonra kendilerine bir süre verilmezdi" hiçbir şekilde onlara mühlet verilmez ve ertelenmezlerdi.

9

Eğer onu bir melek yapsaydık, onu da elbette bir adam yapardık. Ve herhalde onları (başkalarını) düşürmekte oldukları şüpheye düşürürdük,

"Eğer onu bir melek yapsaydık, onu da elbette bir adam yapardık." yani, onlar meleği gerçek suretinde göremezlerdi. Meleği ancaft kesif cisimler şeklinde mücessem bir hal aldıktan sonra görebilirlerdi. Çünkü, her bir tür, kendi türüne ısınır ve kendisinden başka türlerden nefret edip uzaklaşır.

Şanı yüce Allah, eğer İnsanlara gönderdiği elçiyi bir melek olarak göndermiş olsaydı, ona yaklaşmaktan uzak dururlardı. Orta ısınamaz, yanaşmazlardı. Onun konuşmasından dolayı içlerine korku girer ve ondan çekinirlerdi. Bunun sonunda da onun sözüne kulak asamazlardı. Bu korku, ona soru sormalarına engel olurdu. Bu suretle de peygamber gönderme maslahatı herkese, şamil olmazdı. Eğer elçi olarak gönderdiği o meleği melek suretinden çıkartıp, ona ısınsınlar ve onun yanında huzurları kaçmasın diye suretlerine benzer bir surete dönüştürmüş olsaydı, bu sefer: Sen bir melek değilsin, sen ancak bir insansın. Biz de sana îman etmiyoruz diyecekler ve eski hallerine döneceklerdi.

Melekler, peygamberlere insan suretinde gelirlerdi. Nitekim melekler, Hazret-i İbrahim ile Hazret-i Lût'a insan suretinde gelmişlerdi. Hazret-i Cebrâîl, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e Dihye el-Kelbî suretinde gelirdi. Yani, eğer melek inmiş olsaydı, peygamberlere meleğin gelmesindeki adet üzere mutlaka onu da bir insan suretinde göreceklerdi. Eğer melek, aslî suretinde inmiş olsaydı onu göremeyeceklerdi. Biz onu, bir insan suretinde göndermiş olsaydık, bu sefer işin İçinden çıkamaz ve şöyle derlerdi: Bu da senin gibi bir sihirbazdır.

ez-Zeccâc der ki: Yüce Allah'ın:

"Ve herhalde onları... şüpheye düşürürdük." âyeti, onların başkanları, zayıf ve güçsüzlerini içine düşürdükleri şüphe gibi bir şüpheye düşürürdük, demektir. Çünkü başkanlar zayıflara: Muhammed bir insandır. Onunla sizin aranızda bir fark yoktur, diyorlar ve böylelikle onları şüphe ve tereddüde düşürüyorlardı. Yüce Allah onlara, eğer insan suretinde bir meleği indirmiş olsaydı, yaptıkları gibi yine şüphe ve karışıklığa düşürmek için bir yollarının bulunacağını bildirmektedir.

Karıştırmak demektir. Meselâ; İşi ona karışık gösterdim denilir. Bu kelime ise aslında elbise ve benzeri şeylere bürünüp örtünmek anlamındadır. Yüce Allah "Şüpheye düşürürdük" diye buyurmak suretiyle bunu kendisine izafe etmesi, yaratma cihetiyledir, Buna karşılık: "Başkalarını düşürmekte oldukları" âyetinde de fiili kendilerine izafe etmesi ise kesb yönüyledir.

10

Yemin olsun, senden önce geçen peygamberlerle de alay edildi onlarla eğlenenleri, alaya aldıkları şey çepeçevre kuşatıverdi.

Daha sonra yüce Allah, Peygamberine -salât ve selâm ona- teselli vermek ve gönlünü hoş etmek üzere:

"Yemin olsun senden önce geçen peygamberlerle de alay edildi,., kuşatıverdi" diye buyurmaktadır. Yani, peygamberleriyle alay etmelerinin bir cezası olarak, o peygamberlerin ümmetlerine helâk edilmeleriyle sonuçlanan azap indi.

İndi, (mealde; kuşattı) anlamındadır. Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır: "(Kötü tuzak ancak sahiplerini kuşatır." (Fâtır, 35/43)

Yüce Allah'ın:...dıkları" âyetindeki; anlamındadır. Mastar anlamında olduğu da söylenmiştir. Alaylarının akıbeti kendilerini çepeçevre kuşattı, demek olur.

11

De ki: "Yeryüzünde gezip dolaşın da, yalanlayanların sonu nice oldu, bir bakıverin."

Yüce Allah'ın:

"De ki Yeryüzünde gezip dolaşın..." Yani, ey Muhammed, şu alay eden, eğlenen ve yalanlayanlara de ki; Yeryüzünde gezip dolaşın ve sizden Önceki kâfirlerin başına gelen cezalan ve acıklı azapları bilmek için bakın, bunlara dair haber almaya çalışın.

Geçmiş ümmetlerin ve o yurtlarda sakin olmuş olanların bıraktıkları eserlerle ve akıbetini görerek ibret almak üzere yapılacak olan böyle bir yolculuk menduptur. Burada sözü geçen "yalanlayıcılar" batılı yalanlayan değil, hakkı ve hak ehlini yalanlayan kimselerdir.

12

De ki: "Göklerde ve yerde olanlar kimindir?" De ki "Allah'ındır. O, rahmeti kendi üzerine yazmıştır. Yemin olsun ki, hepinizi hakkında hiç şüphe olmayan Kıyâmet gününde toplayacaktır. Kendilerini zarara uğratanlar, İşte onlar îman etmezler."

"De ki: Göklerde ve yerde olanlar kimindir?" Bu da yine onlara karşı getirilen bir delildir. Âyetin anlamı da şudur: Ey Muhammed onlara:

"Göklerde ve yerde olanlar kimindir" diye sor. Şayet onlar Peki kimindir, diye soracak olsalar, sen de de ki o:

"Allah'ındır."

Yani: Göklerde ve yerdekilerin hepsi O'nun olduğu ve ister onların itiraflarıyla, isterse de onlara karşı getirilen delillerle, her şeyin yaratıcısının O olduğu sabit olduğuna göre, şanı yüce Allah, dünyada onlara çabucak bir azap göndermeye de kadirdir, öldükten sonra onları diriltmeye de kadirdir.

Fakat Allah:

"Rahmeti kendi üzerine yazmıştır." Yani, kendi lütuf ve kereminden bunu vâdetmiştir. Mühlet vermiş (cezalandırmamış)tır.

Yüce Allah'ın burada "nefs : kendi" tabirinin zikrolunması, O'nun var olan zatı demektir. Ve va'dini pekiştirmekte, bu hususta aradaki aracıların varlığım ortadan kaldırmaktadır. İfadenin anlamı; şanı yüce Allah'ın, kendisinden kaçıp uzaklaşanlara, kendisine geri dönmeleri için karşılıksız bir merhametidir. O'nun, kullarına oldukça merhametli olduğunu ve cezalandırmakta acele etmediğini, dönüşlerini ve tevbelerini kabul edeceğini haber vermektir

Müslim'in Sahîh'inde Ebû Hüreyre'den söyle dediği kaydedilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: Yüce Allah, mahlukata dair kazasını (hükmünü) izhar edince, nezdinde alıkonulmuş bir kitaba kendisi hakkında: "Muhakkak Benim rahmetim gazabıma galip gelir" diye yazmıştır. Az farkla: Müslim, Tevbe 14. Ayrıca: Buhârî, Tevhid 15, 22, 28, 55, Bed'ul-Halk 1; Müslim, Tevbe 16; Tirmizî, Deavât 99; İbn Mâce, Mukaddime 13, Zühd J5; Müsned, II, 242, 260.,.

Yanı yüce Allah, hükmünü, kazasını izhar edip dîlediği kimseye bunu açıklayınca, Lehv-i Mahfuzda -veya dilediği bir şeyde- muktezâsı hak bir haber ve doğru bir va'd olan: "Muhakkak Benim rahmetim gazabıma galip gelir" diye bir yazı izhar etti. Yanı, Benim rahmetim gazabımı geçer ve ondan daha fazladır.

Yüce Allah'ın:

"Yemin olsun ki, hepinizi... toplayacaktır" âyetindeki "lâm", kasem (yemin) lâm'ıdır. "Nun" harfi ise te'kid "nûn"udur. el-Ferrâ' ve başkaları der ki: İfadenin bitişinin; Rahmet., yazmıştır" âyeti ile tamam olması mümkündür Bundan sonra ise, beyan yotu ile yeni bir cümle olabilir. O takdirde;

"Yemin olsun ki, hepinizi... toplayacaktır" âyetinin anlamı, size mühlet verecek ve sizi biraraya toplamayı erteleyecektir, demektir.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir; Yani, O sizi, kabirlerden inkâr ettiğiniz günde toplayacaktır. Burada; (........) e" a'nın; :... de anlamında olduğu da söylenmiştir. Yani, yemin olsun ki, hepinizi... kıyâmet gününde toplayacaktır, demek olur.

". Yemin olsun ki hepinizi... toplayacaktır" âyetinin, rahmetten bedel olarak nasb mahallinde olmasının mümkün olduğu da söylenmiştir. O takdirde başındaki "lâm" anlamında olur ki, anlam şu demek olur: Rabbinîz kendi üzerine sizi toplayacağını yazmıştır.

Nahivcilerin bir çoğu yüce Allah'ın: "Sonra bütün o delilleri görmelerinin ardından onu bir süreye kadar mutlaka zindana atacaklar diye bir görüşe sahip oldular" (Yûsuf, 12/35) âyetini da; onu zindana atmayı uygun gördüler diye açıklamışlardır.

Bunun,: Yazmıştır âyeti ile nasb mahallinde olduğu da söylenmiştir. Yüce Allah'ın:

": Rabbiniz kendi üzerine rahmeti yazdı. Şöyle ki, içinizden kim bilmiyerek kötü bir iş işler de..." âyetinde yer alan; edatının böyle olduğu gibi. Bu da rahmeti kıyâmet gününe kadar mühlet vermek şeklinde tefsir ettiği görüşüne göre böyledir. Bu açıklama da ez-Zeccâc tarafından yapılmıştır.

"Hiç şüphe olmayan" hakkında hiç bir tereddüt bulunmayan.

"Kendilerini zarara uğratanlar, işte onlar îman etmezler" âyeti, mübtedâ ve haberdir. ez-Zeccâc bu açıklamayı yapmıştır. Bu hususta yapılan en güzel açıklama da budur. Nitekim bir kimse: "Bana ikram edene bir dirhem var" demek de böyledir. Burada "fa" harfi şart ve cevap manasına da gelir. el-Ahfeş de der ki: Arzu edilirse...ler, kimseler, ": Andolsunki hepinizi., toplayacaktır" âyetindeki "siz" zamirinden bedel olarak nasb mahallinde de kabul edilebilir. Yanir kendilerini zarara uğratan müşrikleri hiç şüphesiz toplayacaktır.

Ancak, el-Müberred bu açıklamayı kabul etmeyip bunun hatalı olduğunu söylemiştir. Çünkü hiçbir zaman ne muhatapdan, ne de hitap edenden bedel yapılmaz. Meselâ Ben sana, yani sen Zeyd'e uğradım ve sen bana, yani ben Zeyd'e uğradın denilmez. Çünkü, bunun anlaşılmayacak bir tarafı yoktur ki açıklanmasına gerek bulunsun. Ancak el-Kutebî şöyle demektedir: Burada (; ...ler) kimseler'in daha önce kendilerinden söz edilen "yalanlayanlardan bedeî olmak üzere ceza veya onlar için sıfat da olabilir. Bunun, başlı başına bir nida olduğu da söylenmiştir.

13

Gecenin ve gündüzün içinde barınan her şey O'nundur. O, herşeyi işitendir, bilendir.

Yüce Allah'ın:

"Gecenin ve gündüzün İçinde barınan her şey O'nundur." âyeti, bu böylece sabit olmuş değişmez bir gerçektir," demektir. Bu da onlara karşı getirilen bir delildir.

Denildiğine göre, bu âyet-i kerimenin iniş sebebi, onların söyledikleri şu sözlerdir: Bizler, seni bütün bunları yapmana itenin muhtaçlıktan başka bir şey olmadığını biliyoruz, İşte o bakımdan sen aramızda en zenginimiz oluncaya kadar senin için aramızda mal toplayacağız. Yüce Allah bunun üzerine buyurdu ki: Sen de onlara herşeyin Allah'ın olduğunu bildir. O, beni muhtaçlıktan kurtarmaya kadir olandır.

": Sükûn bulan, barınan" âyetindeki sükûn bulmak, sakinleşmek, karar bulmak, yerleşmek demektir. Maksat ise, sükun bulan ve hareket eden her şey demektir. İşitenin bunu bilmesi dolayısıyla hareket eden ayrıca hazf edilmiştir.

Şöyle de açıklanmıştır: Özellikle sükûn bulanın zikredilmesi, sükûnun kapsamına giren şeylerin hareketin kapsamına giren şeylerden daha çok olduğundan dolayıdır. Şöyle de denilmiştir; Âyetin anlamı, yarattığı herşey demektir Bu, hareket edeniyle, sükûn bulanıyla bütün mahlukat hakkında umumidir. Çünkü bütün bunlar üzerinden gece ve gündüz akıp gitmektedir. Buna göre sükûn bulmaktan kasıt, hareketin zıddı değil, bütün mahlukattır, Bu hususta yapılan en güzel açıklama budur. Çünkü, bu husustaki bütün farklı görüşleri bir araya toparlayabilmektedir.

"O, herşeyi" bütün varlıkların seslerini

"işitendir" ve gizliliklerini en iyi

"bilendir."

14

De ki: "Ben, gökleri ve yeri yaratan Allah'tan başkasını mı dost edinecekmişim? Ve O, yediriyor ama yedirilmiyor." De ki: "Ben İslâm'a girenlerin ilki olmakla emrolundum ve (bana:) Sakın müşriklerden olma, (denildi)."

Yüce Allah'ın:

"De ki... Allah'tan başkasını mı dost edinecekmişim?" âyetinde, (biri Allah'tan başkası, diğeri de veli olmak üzere.) iki mef'ûl vardır. Müşrikler onu atalarının dini olan putlara ibadete davet edince, yüce Allah da ona ey Muhammed

"de ki: Allah'tan başkasını mı dost edinecekmişim" âyetini indirdi. Yani ben, Allah'tan başka bir Rabb, bir mabud ve bir yardımcı mı edinecek mişim?

O Rab ki,

"gökleri ve yeri yaratandır." Burada

"yaratan" anlamına gelen; kelimesi Allah lâfza-i celalinin sıfatı olarak esreli okunur. el-Ahfeş ise, mahzuf bir mübteda takdiri ile merfü' okunmasını da câiz görmüştür. ez-Zeccâc da der ki: medh övgü olmak üzere mansub olması da caizdir. Ebû Ali el-Fârisî de der ki: Mahzuf bir fiil takdiri ile nasb edilmesi caizdir. "Gökleri ve yeri yaratanı terk mi edeyim" demiş gibidir. Çünkü yüce Allah'ın:

"Ben... Allah'tan başkasını mı dost edinecek misim" âyeti, Allah'ı dost edinmeyi terke delalet etmektedir. Bu delaletin güçlülüğü dolayısıyla da böyle bir fiil takdirine gitmek güzel bir şeydir.

"Ve O, yediriyor ama yedirilmiyor." Genel olarak bu şekilde okunmuştur, Yani O, rızık veriyor, ama O'na rızık verilmiyor. Bunun delili de yüce Allah’ın şu âyetidir

"Ve bana yemek yedirmelerini de istemiyorum." (ez-Zariyat, 51/57.)

Saîd b. Cübeyr, Mücahid ve el-A'meç ise bunu, O ise yemek yedirir fakat kendisi yemez diye okumuşlardır ki, bu da güzel bir kıraattir. Yani O, kullarına rızık vermekle birlikte kendisi yaratıkların ihtiyaç duyduğu gıdaya muhtaç değildir, bundan münezzehtir. Bununla birlikte her iki fiilde de "yâ" harfleri ötreli, "ayn" harfleri de esreli okunmuştur ki, anlamı şöyle olur: Şüphesiz ki Allah kullarına yemek yedirir ve onları rızıklandırır, Halbuki veli (edinilen put) ise ne kendisine yemek yedirebilir, ne de kendisini veli edinenlere (kendisine tapanlara). Birinci fiil, "yâ ve ayn" harfleri üstün diye okunmuştur. Yani, veli (edindikleri put)'nın kendisi yemek yer, ikinci Fiil ise, "yâ" harfi ötreli, "ayn" harfi de esreli olarak okunmuştur Yani, veli (edindikleri put) ise yemek yediremez.

Özellikle başka nimetler arasından yemek yedirmenin zikredilîşi İse, bütün mahlukatın yemek yemeye ihtiyaçlarının en önemli ihtiyaçlar arasında yer alışından dolayıdır.

"De ki; Ben islâm'a girenlerin îlki olmakla emrolundum." Yani. yüce Allah'ın emrine bağlanıp teslimiyet gösterenlerin ilki olmakla emrolundum. Kavmimden ve ümmetim arasından ibadetini Ona halis kılanların ilki olmakla emrolundum, diye de açıklanmıştır. Bu açıklama da el-Hasen ve başkalarından nakledilmiştir,

"Ve sakın müşriklerden olma." Yani: Ve bana:

"Sakın müşriklerden olma" denildi, demektir.

15

De ki: ‘Eğer Rabbime isyan edersem, gerçekten ben o büyük günün azabından korkarım.’

"De ki: Eğer Rabbime isyan edersem, gerçekten ben o büyük günün azabından korkarım," Yani, başkasına ibadet etmek suretiyle O'na isyan edecek olursam beni azaplandıracağından korkarım.

Korkmak (havf); hoşlanılmayan şeyin umulup beklenilmeğidir. İbn Abbâs der ki: Burada

"korkarım", bilirim anlamındadır.

16

O gün (azap) kimden çevirilip giderilirse, (Allah) ona rahmet buyurmuş olur, İşte bu, apaçık bir kurtuluştur.

"O gün" Kıyâmet gününde kimden azap çevrilip giderilirse, sallallahü aleyhi ve sellemılırsa

"ona rahmet buyurmuş olur." Yani o, umduğuna nail olmuş, kurtulmuş ve merhamete mazhar olmuş olur.

Kûfeliler;

"Giderilirse" âyetini, "ya" harfini üstün ve "râ" harfini esreli olarak okumuşlardır ki, Ebû Hatim ve Ebû Ubeyd'in tercih ettiği kıraat budur. Çünkü daha önce yüce Allah şöyle buyurmuştur:

"De ki: Göklerde ve yerde olanlar kimindir?" Yine ayrıca :

"Ona rahmet buyurmuş olur" âyetinde, "rahmet buyrulmuş olur" diye meçhul buyurmamıştır. Ayrıca Ubeyy de bunu; Allah onu kimden giderecek olursa" diye okumuştur. Sîbeveyh ise -Medinelilerin ve Ebû Amr'ın kıraati olan- birinci kıraati tercih etmiştir.

Sîbeveyh der ki: Sözde hazfedilenler ne kadar az olursa o kadar güzeldir.

"Yâ" harfini üstün olarak okuyanların (Kûfelilerin ve diğerlerinin) kıraatine gelince, bu kıraatin takdiri de: Allah o azâbı kimden uzaklaştırırca...şeklinde olur. Diğer kıraate göre ise ifadenin takdiri şöyle olur: Azap kimden uzaklaştırılırca...

"İşte bu apaçık" besbelli bir

"kurtuluştur."

17

Eğer Allah sana bir zarar dokundurursa yine O'ndan başka onu giderecek kimse yoktur. Eğer sana bir hayır dokundurursa... İşte O, herşeye gücü yetendir.

Yüce Allah'ın:

"Eğer Allah sana bir zarar dokundurursa yine O'ndan başka onu giderecek kimse yoktur" âyetinde geçen

"dokunmak" ve

"gidermek, açmak" cisimlerin sıfatlarındandır. Burada bir mecaz ve ifadenin kullanımında bir genişlik vardır. Yani: Ey Muhammed, sana fakirlik yahut hastalık gibi bir sıkıntı inecek olursa, bunu O'ndan başka kaldıracak ve önleyecek kimse yoktur. Eğer sana bir afiyet, bolluk ve nimet isabet edecek olursa,

"işte O, herşeye gücü yetendir" yani, hayır olsun zarar ve sıkıntı olsun.

İbn Abbâs rivâyetle der ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın terkisinde bulunuyordum. Bana dedi ki: "Ey delikanlı -yahut yavrucuğum- sana Allah'ın kendileriyle fayda vereceği bir takım kelimeler öğreteyim mi?" Ben, buyur dedim. Şöyle buyurdu: "Allah'ı (n hükümlerini) koru ki O da seni korusun. Allah'ı(n hükümlerini) koru ki, O'nu rehber bulasın. Rahatlık zamanlarında sen Allah için iyilik yap ki, O da sıkıntılı zamanlarında sana yardımcı olsun. Dilekte bulunacağın vakit Allah'tan iste. Yardım isteyeceğin vakit Allah'tan dile. Çünkü ne olacaksa, kalem artık onları yazmış ve kurumuştur. Eğer bütün mahlukat hep birlikte sana Allah'ın senin hakkında takdir etmediği bir şey ile zarar vermek isteyecek olsalar, buna güç yetiremezler. Sen, Allah için şükür ve yakîn ile amel et ve şunu bil ki, hoşuna gitmedik şeylere sabretmende büyük bir hayır vardır. Ve hiç şüphesiz zafer, sabır ile birliktedir. Kurtuluş, sıkıntılarla beraberdir ve muhakkak zorlukla beraber bir kolaylık vardır." Bunu, Ebû Bekr b. Sabit el-Hatib, "el-Faslu ve'l-Vasl" adlı eserinde rivâyet etmiştir. Sahih bir hadistir. Tirmizî de bu hadisi rivâyet etmiştir Tirmizî, Sıfatu'l- Kıyame 59; Müsned, I, 293, 303, 307. ama bu rivâyet daha tamdır

18

Kullarının üstünde kahir olandır O. O, hikmeti sonsuz olandır, herşeyden haberdardır.

Yüce Allah'ın:

"Kullarının üstünde kabir olandır O" âyetindeki kahr, galebe demektir. Kahir de galip gelen demektir. Kişi, kahredilen ve zelil kılınanın haline düşürülecek olursa, denilir. Şair de der ki:

"Husayn kavminin önder olmasını temenni etti.

Ama Husayn, akşamı zelil kılınmış ve kahredilmiş etti."

Kahredildi, yenik düşürüldü, mağlûb edildi anlamındadır.

"Kullarının üstünde" âyetinin anlamı ise, onlara kahir olmak ve galip gelmek suretiyle onlardan üstün olmak anlamındaki bir üstünlüktür. Yani onlar, onun müsahhar kılması, emir ve hükmü altındadırlar. Yoksa buradaki üstünlük mekânı anlamdaki bir üstünlük değildir. Nitekim: Sultan raiyesinin üstündedir derken, mevki ve rütbesi itibari ile üstündür anlaşılır. "Kahr" ifadesinde kudrette bulunmayan fazladan bir mana vardır. Kahr, başkasını istediğine ulaşmaktan engellemek demektir.

"O" emrinde

"hikmeti sonsuz olandır" kullarının yaptıkları amellerinden ve

"herşeyden haberdardır." Yani, bu sıfatlara sahip olana hiçbir şekilde şirk koşmamak icabeder. Yüce Allah'ın:

"De ki: Kimin şahidliği en büyüktür" âyetine gelince, müşrikler, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a şöyle demişlerdi: Senin Allah'ın Rasulü olduğuna dair lehine kim şahidlik eder. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme inmişti. Bu, el-Hasen ve başkalarından rivâyet edilmiştir.

19

De ki: "Kimin şahidliği en büyüktür?" De ki: "Benimle sizin aranızda Allah şahiddir. Şu Kur'ân bana, onunla; sizi ve her kime ulaşırsa onları korkutup uyarmam için vahyolundu. Acaba Allah ile birlikte başka ilâhların varlığına gerçekten siz mi şahidlik edersiniz?" De ki: "Ben şehadet etmem." De ki: "O, ancak tek bir ilâhtır ve ben, muhakkak sizin ortak koştuklarınızdan uzağım."

Buradaki "şey (mealde: Kim)" lâfzı, Allah'ın ismi makamındadır. Yani, en büyük şahadet Allah'ın şehadetidir, O'nun rububiyetinin tekliği, vahdaniyetine dair deliller, şahidlik itibariyle en büyük ve en muazzamdır. O, benim ile sizin aranızda, benim size tebliğde bulunduğuma, size söylediklerimde ve risalet ilânımda doğru söylediğime dair benimle sizin aranızda şahiddir.

"Şu Kur'ân bana onunla sizi" ey Mekkeliler

"ve her kime ulaşırsa onları" yani Kur'ân'ın kendisine ulaştığı her kimseyi

"korkutup uyarmam için vahyolundu" yani bu Kur'ân-ı Kerîm de benim peygamberliğimin şahididir.

"Kime ulaşırsa onu" âyetinde

"O" anlamına gelen "he" zamirinin hazf edilmesi, sözün uzamasından dolayıdır.

Burada (böyle bir hazf sözkonusu olmayıp) "ergenlik çağına baliğ olan" anlamına geldiği de söylenmiştir. Bu da ergenlik çağına ulaşmayan kimsenin, şer'i bakımdan muhatap alınmadığına ve ondan ibadetin talep olunmadığına delâlettir. Kur'ân ve sünnetin tebliğ edilmesi ise, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın bunları tebliğ etmekle emrolunduğu gibi, (sair mükelleflerin de) emrolundukları bir şeydir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Ey Peygamber! Rabbinden sana indirileni tebliğ et." (el-Mâide, 5/67)

Sahih-i Buhârî'de Abdullah b. Amr'dan Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şöyle buyurduğunu nakletmektedir: "Bir âyet dahi olsa benden tebliğ ediniz. İsrail oğullarından da naklediniz. Bunda bir mahzur yoktur. Ama kim kasti olarak aleyhime yalan uydurursa o cehennemdeki yerine hazırlansın." Buhârî, Enbiyâ 50; Tirmizî, ..... 13; Müsned, III, 46. Yine haberde şöyle denilmektedir: Her kime Allah'ın Kitabından bir âyet ulaşacak olursa, o kimseye -ister gereğince amel etsin isterse terk etsin- Allah'ın emri ulaşmış olur.

Mukâtil de şöyle demiştir: Cinden olsun, insanlardan olsun kime Kur'ân ulaşırsa o, onun için bir uyarıcı, korkutucu olur. el-Kurazî der ki: Her kime . Kur'ân ulaşırsa o, tıpkı Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı görmüş ve ondan işitmiş gibidir.

Ebû Nehîk ise, malum bir fiil olarak; "şu Kur'ân'ı bana... vahyetti" diye okumuştur ki, cemaatin kıraatinin anlamı da budur.

"Acaba Allah ile birlikte başka ilahların varlığına gerçekten siz mi şahidlik edersiniz?" Âyetindeki soru, azarlamak ve başa kakmak içindir. Buradaki

"Siz mi?" âyeti, aslı üzere iki hemze ile okunmuştur, İkinci hemze hafifletilecek olursa; diye okunur, el-Esmaî ise, Ebû Amr ve Nafi'den; diye okuduklarını rivâyet etmiştir ki, bu da bilinen bir söyleyiştir, İki hemze arasına iki hemze yanyana gelmesi hoş olmadığından dolayı med harfi konulur. Şair der ki:

"Ey Celacil ile Nekaa tepesi arasında bulunan yumuşak kumların ceylanı!

O, sen misin yoksa Um Salim mi?"

(Soru olarak değil de) haber olmak üzere Siz şahidlik edersiniz; şeklinde okuyanların kıraatine gelincet bu kıraat, onların şirklerinin muhakkak olduğunu kabul etmek şeklinde açıklanır.

"Başka İlâhlar " denilip de : Diğer denilmeyişine gelince, el-Ferrâ' şöyle demektedir: Çünkü ilâhlar (anlamındaki: Âl-ine) çoğuldur, Çoğul hakkında da müennes siga kullanılabilir. Nitekim yüce Allah'ın şu âyeti da bu kabildendir:

"Güzel isimler yalnız Allah'ındır. O'na, onlarla dua ediniz" (el-Âraf, 7/180); %J$ı öj'JS\ jc nî):

"De ki, önceki nesillerin hali nedir?" (Tâ-Hâ, 20/51) Şayet bunların sonunda müenneslik alâmeti getirilmeden kullanılacak olsalar (Kur'ânın dışındaki konuşmalarda) sahihtir

"De ki: Ben şehadet etmem." Yani ben sizinle birlikte şehadet etmem demektir. "Birlikte"nin hazfedilmesi ise sözün buna delâlet etmesinden dolayıdır. Yüce Allah'ın:

"Eğer anlar şehadet ederlerse, sen onlarla beraber şahidlik etme" (el-En'âm, 6/150) âyeti de buna benzemektedir.

20

Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler, onu kendi öz oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Kendilerini zarara uğratanlar ise onlar Îman etmezler.

Yüce Allah'ın:

"Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler" âyeti ile hakkı bilen ve buna rağmen inat eden yahudilerle hıristiyanlar kastedilmektedir. Bu anlamdaki açıklamalar daha önce el-Bakara Sûresi'nde (2/146. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Âyet-i kerimede geçen

"Kimseler," mübtedâ olarak ref mahallindedir.

"Onu tanırlar" ise, haber mahallindedir. Yani, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı tanırlar. Bu açıklama da el-Hasen ve Katade'den nakledilmiştir ez-Zeccâc’ın görüşü de budur.

Buradaki zamirin kitaba ait olduğu da söylenmiştir. Yani onlar, onu neye delâlet ediyorsa o şekilde bilir ve tanırlar. Bunun da anlamı şudur: Onlar, bu kitabın Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı peygamberliğinin sıhhatine delâlet etmesi şeklindeki aslî niteliği ile tanırlar.

"Kendilerini zarara uğratanlar" âyeti, sıfat mahallindedir. Mübtedâ olması da mümkündür. Haberi de:

"Onlar îman etmezler" âyetidir.

21

Allah'a karşı yalan uyduranlardan veya âyetlerini yalanlayanlardan daha zalim kim olur? Gerçek şu ki, zâlimler kurtuluşa eremez.

Âyetin tefsiri için bak: 22

22

O günü (hatırla ki); onların hepsini toplayacak, sonra da şirk koşanlara: "İddia ettiğiniz ortaklarınız nerede? diyeceğiz.

Yüce Allah'ın:

"... daha zalim kim olur" âyeti mübtedâ ve haber olup, "Allah'a karşı yalan uydurandan veya âyetlerini yalanlayanlardan" daha zalim hiç bir kimse olmaz, demektir.

Allah’ın âyetlerinden kasıt Kur'ân ve mucizelerdir.

"Gerçek şu ki, zâlimler kurtuluşa eremez." Bunun, dünyada kurtuluşa ermeyecekleri anlamında olduğu söylenmiştir. Daha sonra yüce Allah (âhiret ile İlgili olarak) bir sonraki âyet-i kerimede:

"O günü onların hepsini toplayacağız." Yani, onların hepsini toplayacağımız o günü hatırla demektir.

Anlamının şöyle olduğu da söylenmiştir: Zâlimler dünya hayatında da iflah olmazlar, onları toplayacağımız günde de itlâlı olmazlar. Bu takdire göret bir sonraki âyet ile ilişkili olduğundan dolayı; "Zâlimler" diye biten âyetin sonunda vakıf yapılmaz.

Şöyle de denilmiştir: Bu âyet, bundan sonra gelecek olan "... bir bak" ile alâkalıdır. Yani, onların kendilerini toplayacağımız günü nasıl yalanladıklarına bir bak, demektir. Bunun da anlamı, onları haşredeceğimiz günü nasıl yalanlarlar? şeklindedir.

"Sonra da şirk koşanlara: İddia ettiğiniz ortaklarınız nerede diyeceğiz."

Bu onları rezil etmek için sorulacak bir sorudur. Yoksa durumlarını açıklamaları için değil. "İddia ettiğiniz" de, Allah nezdinde kendi iddianıza göre sizin için şefaat edeceklerini ve sizleri O'na yaklaştıracaklarını iddia ettiğiniz ortaklarınız nerede demektir. Bu da onlar için bir azardır. İbn Abbâs der ki: Kur'ân-i Kerîm'de; İddia etti, kökünden türeyen ne kadar kelime varsa; yalan söylemek anlamındadır.

23

Bundan sonra: "Rabbimiz olan Allah hakkı için biz müşriklerden olmadık" demelerinden başka bir mazeretleri olmayacak.

Yüce Allah'ın:

"Bundan sonra... başka bir mazeretleri olmayacak" âyetinde geçen (ye; "mazeret" diye meali verilen) fitne: Denemek demektir. Yani, onlar böyle bir soru ile denenip gerçekleri gördüklerinde ve artık iddialarının da çürüklüğü anlaşıldıktan sonra

"Rabbimiz olan Allah hakkı için biz müşriklerden olmadık" diyerek mazeret ileri sürecek ve böylelikle şirkten uzak olduklarını, onunla bir İlişkilerinin bulunmadığını iddia edeceklerdir. Buna sebep ise, yüce Allah'ın mü’minleri affedip bağışladığını görmeleri teşkil edecektir.

İbn Abbâs der ki: Yüce Allah, ihlâs sahibi (muvahhid)lere günahlarını bağışlayacak ve bağışlayacağı hiçbir günahı, bağışlanmayacak kadar büyük görmeyecektir. Müşrikler bunu göreceklerinde şöyle diyeceklerdir: Şüphesiz Rabbimiz günahlan bağışlayandır. Fakat şirki affetmez. Gelin şöyle diyelim: Biz günahkâr kimselerdik ama müşrik kimseler değildik. Bunun üzerine yüce Allah şöyle buyuracaktır: Bunlar şirki gizlediklerine göre, haydi ağızlarına mühür vurunuz. Bunun üzerine ağızlarına mühür vurulacak, bu sefer dünyada iken kazandıklarına dair elleri konuşacak ve ayakları şahidlik edeceklerdir. İşte o vakit müşrikler Allah'tan hiçbir sözün gizlenemeyeceğim bilip öğrenmiş olacaklardır. Yüce Allah'ın:

"Ogün inkâr edenler ve Peygambere isyan edenler yerle bir edilselerdi, temennisinde bulunacaklardır, Allah'tan hiçbir sözü de gizleyemeyeceklerdir" (en-Nisa, 4/42) âyetinde kastedilen budur.

Ebû İshâk ez-Zeccâc da der ki: Bu âyet-i kerimenin te'vili gerçekten oldukça inceliklidir. Yüce Allah müşriklerin kıssalarını ve onların şirkleri sebebiyle fitneye düşeceklerini (yani mazeret ileri süreceklerini) haber verdikten sonra, onların fitnelerinin gerçekleri görmeleri halinde yalnızca şirki reddetmekten ibaret olduğunu da bildirmektedir. Dilde bunun bir benzeri şudur: Sen, bir kimsenin azgın birisini sevdiğini görürsün. O kişi helâk olduğu bir duruma düştüğü takdirde hemen ondan uzaklaşır ve o : Senin ona olan sevgin seni ancak ondan uzaklaşma noktasına getirdi, denilir.

el-Hasen de der ki: Bu husus münafıklara has olacaktır. Dünyadaki âdetlerini orada da sürdüreceklerdir. Burada "mazeretleri (fitneleri)"nin anlamı, fitnelerinin yani küfre sapmalarının akıbeti... demektir.

Katade de der ki: Burada "fitne" nin anlamı, ileri sürecekleri mazeretleri demektir. Müslim'in Sahih'inde Ebû Hüreyre'den gelen hadiste şöyle denilmektedir: "(Yüce Allah) kuluna karşı çıkar, ona ey filan, der. Sana ikramda bulunmadım mı, seni ileri gelen birisi kılmadım mı, sana eş vermedim nü, atları develeri sana müsahhar kılmadım mı, kavmine başkanlık edip ganimetlerinin dörtte birini alacak (yahut da herhangi bir sıkıntı ve ihtiyacın olmayacak bir hale getirmedim) mi?. Der ki: Öyledir ey Rabbim. Yine sorar: Peki sen Benim huzuruma çıkacağını zannediyor muydun? O, hayır der. Yine şöyle buyurur: Sen beni nasıl unuttuysan, Ben de seni böylece unuturum. Sonra ikincisiyle karşılaşır, yine ona böyle der. O da, ötekinin söylediğinin aynısını söyler, sonra üçüncüsü ile karşılaşır, ona da bunun gibi söyler, O da şöyle der: Rabbim Sana, kitabına, Peygamber'ine îman ettim. Namaz kıldım, oruç tuttum, sadaka verdim. Ve gücü yettiğince yaptığı hayırlarından söz eder. Bu sefer şöyle denilir: O halde olduğun yerde dur. Sonra ona şöyle denir: Şimdi sana karşı şahidlik edecek birisini göndereceğiz. O da kendi kendisine, benim hakkımda kim şahidlik edecek diye düşünürken, ağzına mühür vurulur. Baldırına, etine, kemiklerine: Konuş denilir. Baldırı, eti, kemikleri onun yaptıklarını söyler dururlar. Bunun böyle yapılması ise bizzat kendi bedeninden azalarının şahidliği ile, ileri sürecek bir mazeretinin bırakılmamasıdır. Burada sözü geçen ise münafıktır, İşte yüce Allah'ın kendisine gazap edeceği kişi budur." Müslim, Zühd 16; Tirmizî, Sıfatu'l-Kıyâme 6

24

Kendi aleyhlerine nasıl yalan söylediklerine ve iftira ettikleri Şeylerin de nasıl önlerinden kaybolup gittiğine bir bak!

Yüce Allah'ın:

"Kendi aleyhlerine nasıl yalan söylediklerine... bir bak"

âyetinde sözü geçen müşriklerin söyledikleri yalan, onların: Putlara ibadet bizi Allah'a yakınlaştırır, demeleridir. Oysa onlar, bunu zan yolu ile söylemişlerdi. Bu zanları ise bir hata idi, onlar için mazeret teşkil etmeyecektir. Yalancı niteliğini üzerlerinden gidermeyecektir. Münafıkların yalan söylemeleri ise, batıl şeyler mazeret göstermeleri, münafıklık yaptıklarını inkâr etmeleri olacaktır.

"İftira ettikleri şeylerin de nasıl Önlerinden kaybolup gittiğine bir bak." Yani, onların söyledikleri yalanların önlerinden nasıl kaybolup gittiğini bir gör. Bunun da anlamı şudur: İlâhlarının şefaat edeceklerine dair kanaatleri tamamıyla çürümüş ve tutarsızlığı ortaya çıkmış olacaktır.

"İftira ettikleri şeylerin de nasıl önlerinden kaybolup gittiğine bir bak" âyetinin şu anlama geldiği de söylenmiştir: Onların Allah'tan başka taptıkları onlardan ayrılıp gidecektir. Ve onlara hiçbir fayda sağlamayacaktır. Bu açıklama el-Hasen'den nakledilmiştir.

Şöyle de denilmiştir: Âyet, dehşetleri ve akıllarının başlarından gideceğinden ötürü iftiraları kendilerinden uzaklaşıp gidecektir demektir. Yüce Allah'ın:

"Bir bak" âyetinde geçen "bakmak"dan kasıt ise ibretle bakıştır. Diğer taraftan

"Yalan söylediklerine" âyetinin, yalan söylemekte olduklarına... bak anlamında olduğu da söylenmiştir.

Gelecekte meydana gelecek olan bu durum mazi (dili geçmiş) sigası ile ifade edilmiştir. Ahirette yalan söylemeleri de mümkündür. Çünkü orası dehşet, şaşkınlık ve akılların başlardan gideceği bir yerdir.

Şöyle de denilmiştir: Ahirette onların yalan söylemeleri mümkün değildir. Çünkü orası, dünyada olanların, yapılanların karşılıklarının görüleceği yerdir. -Ki, kelam âlimlerinin (ehlî nazar) çoğunluğu bu görüştedir-. Sözü geçen söyledikleri yalan, dünyadaki yalanlarından ibarettir.

"Rabbimiz olan Allah hakkı için biz müşriklerden olmadık" âyetinin, buna göre anlamı şöyle olur: Biz, kendi kanaatimize göre müşriklerden değildik. Ahirette yalan söylemelerinin mümkün olduğunu kabul eden görüş ile, yüce Allah'ın şu âyeti tearuz etmektedir:

"Allah'tan hiçbir sözü de gizleyemeyeceklerdir." (en-Nisâ, 4/42) Ancak herhangi bir tearuz veya bir tenakuz sözkonusu değildir. Çünkü dillen, elleri ve ayakları yaptıkları amellerine dair aleyhlerine şahidi ik edeceği bazı konumlarda onlar, Allah'tan hiçbir söz gizleyemeyeceklerdir. Ancak, daha önce de geçtiği üzere, azaların şahidlik etmelerinden önce bazı konumlarda kendileri aleyhine yalan söyleyeceklerdir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

Saîd b. Cübeyr de yüce Allah'ın:

"Rabbimiz olan Allah hakkı için biz muşriklerden olmadık" âyeti hakkında şöyle demektedir: Onlar, hem mazeret belirtmiş olacaklar, hem yemin edecekler. İbn Ebi Necih ve Katade de böyle demiştir.

Mücahid'den de şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Onlar Allah'a şirk koşmanın dışında günahların bağışlandığını ve insanların da cehennemden çıkartıldıklarını görecekleri vakit:

"Rabbimiz olan Allah hakkı için biz müşriklerden olmadık" diyeceklerdir.

Şöyle de açıklanmıştır:

"Rabbimiz olan Allah hakkı için biz müşriklerden olmadık." Yani, bizler taşların herhangi zarar ve fayda vermediğini biliyorduk. Eğer bunu söyleyecekleri doğru ise, onlar bu sözlerinde doğru söylemiş olacaklar ve hiçbir sözü de gizlemeyecekler. Fakat bu onlar için bir mazeret olarak kabul edilmeyecektir. Çünkü küfür üzere ısrar eden inatçı, mazereti kabul olunmayacak bir kâfirdir.

Diğer taraftan yüce Allah'ın:

"Bundan sonra... başka bir mazeretleri olmayacak" âyeti, beş ayrı kıraatle okunmuştur. Hamza ile el-Kisâî, "ya" harfi ile; şeklinde, Mazeretleri kelimesini de mansub olarak ve; ın haberi diye okumuştur.

"Demelerinden başka" ise, onun ismidir. Yani onlar, mazeret olarak ancak bunu söyleyebileceklerdir demektir ki, bu açıkça anlaşılan bir kıraattir.

Medineliler İle Ebû Amr; "te" ile; şeklinde, buna karşılık "Onların mazeretleri" kelimesini de nasb ile okumuşlardır.

"Demelerinden başka" âyeti ise, onların söyledikleri söz ancak böyle olacaktır, demektir.

Ubeyy ve ibn Mes'ûd da; "Bundan sonra... olmadı" yerine, Olmadı, diye okumuşlardır. 'ı ise nasb ile okumuşlardır.

İbn Âmir ve Hafs'ın rivâyetine göre de Âsım ile, el-Mufaddal'ın rivâyetine göre el-A'meş, el-Hasen, Katade ve başkaları ise "te" ile; Sonra olmadı, diye ve Mazeretleri" kelimesini de-, 'in ismi olarak merfu' okumuşlardır. Haberi ise;

"Demelerinden başka" âyetidir. Bunlar, dört ayrı kıraat.

Beşinciye gelince, "Sonra olmadı" şeklinde "ye" harfi ile "Mazeretleri" lâfzını da merfu' olarak okumuşlardır. "Fitne" kelimesi futun (sınamak) anlamına geldiği için de müzekker olarak gelir. Yüce Allah'ın şu âyeti de buna benzemektedir:

"Her kime Rabbinden bir öğüt gelir de vaz geçerse..." (el-Bakara, 2/275)

"Allah hakkı için" âyetindeki "vav" kasem vavıdır.

"Rabbimiz olan" âyeti de aziz ve celil olan Allah lâfzının sıfatıdır veya ondan bedeldir. Bu lâfzı mansub olarak okuyan ise, nida olarak mansub okur. Yani, Allah hakkı için ey Rabbimiz... demek olur ki, bu da güzel bir kıraattir. Çünkü bu kıraatte boyun eğiş ve yakarış anlamı vardır. Şu kadar var ki, bu kıraate göre kasem ile cevabı arasına münâdâ sokulmuş ve birbirlerinden ayrılmış olurlar.

25

İçlerinden seni dinleyenler vardır. Halbuki Biz onu anlayamasınlar diye kalplerine perdeler, kulaklarına ağırlık koyduk. Onlar, her âyeti görseler yine de onlara îman etmezler. Hatta sana gelseler seninle mücadele ederler. O kâfirler: "Bu eskilerin masallarından başka bir şey değildir" derler.

Şanı yüce Allah'ın:

"İçlerinden seni dinleyenler vardır" âyetinde

"dinleyen" fiilinin tekil gelmesine rağmen, Mekke müşriklerinin kâfirleri kastedilmektedir.

"Halbuki Biz... kalplerine perdeler... koyduk" âyeti de şu demektir: Biz bunu, küfürlerinin bir cezası olmak üzere onlara böyle yaptık. Yoksa bunun anlamı: Onlar işitmezler ve anlamazlar şeklinde değildir. Ama işittiklerinden faydalanamayan kimseler oldukları ve hakka boyun eğmedikleri için, hiç işitmeyen ve anlamayan kimseler durumunda olmuşlardır. "Perdeler, örtüler" anlamında olup, 'ın çoğuludur. "Mızrakla!1, yularlar," kelimeleri gibi. Herhangi bir şeyi bir şeyin içerisine koyup muhafaza altına almayı ifade etmek için de tabiri kullanılır. Saklamayı ifade etmek üzere de denilir. Kirvâne (ok torbası) de bilinen bir kelime'dir. (Aynı kökten gelen): ise, üvey anne demektir. Bunun kardeşin veya oğlun hanımı anlamına geldiği de söylenmektedir. Çünkü bu kadın, nikâhı altında olduğu kimsenin himayesi, örtüsü altında saklıdır.

"Anlayamasınlar diye" âyeti onu kavrayamasınlar diye, demektir. Bu da nasb mahallindedir. Onu anlamaları istenmediğinden yahut onu anlayamasınlar diye, anlamındadır.

"Kulaklarına da ağırlık koyduk" âyeti de bir öncekine atfedilmiştir.

Kulağın ağırlaşması ve sağırlaşması anlamına gelen; da buradan gelmektedir. Asknda kıyasa göre bu kelimenin mastarının (kaf) harfinin harekeli gelmesi gerektiği halde sakin olarak gelmiştir. Allah'ım kulağına ağırlık ver; diye beddua edilir. Ebû Zeyd de Araplardan meçhul bina ile; Ağırlaştırılmış kulak, diye bir tabir kullandıklarını nakletmiştir. Buna göre (fiili vav'lı olarak) ağırlaştı ...diye gelir,

Talha b. Mûsarrif ise bu kelimeyi, (vav harfi esreli olarak); diye okumuştur. Yani o, kulaklarına sözü işitmesine engel olacak şekilde tıkayan bir tıkaç koymuştur. Bu da develerin taşıdıkları yüke (vikr)'e teşbih yoluyla kullanılmıştır. Vikr ise devenin taşıyabileceği kadar yük demektir. Çokça meyve veren hurma ağacı hakkında kullanılan; tabiri de bu kökten gelmiştir. Vakur kimse hakkında da; tabiri kullanılır, şeklinde fiili kaf harfi ötreli de üstün olarak da kullanılır.

"Onlar her âyeti görseler yine de onlara îman etmezler." Yüce Allah onların inatlarını haber vermektedir. Çünkü onlar, ayın yarılmış olduğunu gördüklerinde; bu bir büyüdür, dediler. Yüce Allah da herhangi bir delile dayanmaksızın onların mucizeleri reddedişlerini bildirmektedir.

Yüce Allah'ın:

"Hatta sana gelseler, seninle mücadele ederler." Onların mücadele etmeleri: Kendi öldürdüğünüz hayvanların etlerini yersiniz, Fakat Allah'ın öldürdüklerini yemezsiniz, şeklindeki sözleridir. Bu açıklama İbn Abbâs'tan nakledilmiştir.

"O kâfirler... derler" âyetindeki kâfirlerden kasıt da Kureyş kâfirleridir. İbn Abbâs der ki: en-Nadr b. el-Haris'e: Muhammed ne diyor, diye sordular, o da şu cevabı verdi: Ben onun dudaklarını kıpırdattığını görüyorum. Onun söylediği ise öncekilerin masallarından ibarettir. Tıpkı benim size geçmiş nesiller hakkında anlattıklarım gibi şeylerdir. en-Nadr oldukça kıssa bilen ve çokça yolculuk yapan bir kişi idi. Acem diyarında Rüstem ve İsfendiyar gibilerin kıssalarını işitmiş ve onlara bu kıssaları anlatırdı.

"Esatir: Masallar, efsaneler" kelimesi çoğul olup, tekili "estâr" şeklinde, "ebyât ve ebayît" gibi gelir. Bu açıklama ez-Zeccâc'dan nakledilmiştir.

el-Ahfeş ise şöyle demektedir: Bunun tekili "uhdüsa" ve "ehadi" " kelimelerinde olduğu gibi "ustûra"dır. Ebû Ubeyde ise tekili "istâre"dir. en-Nehhâs ise tekili (........) -Taze hurma salkımı gibi- "ustur" şeklindedir.

Bunun estârın çoğulu olduğu da söylenmektedir. Estar ise satr’ın çoğuludur. Setr ve setar da denilir. Setr ise, kitap satın gibi uzunlamasına ve birbiriyle kaynaşmış haldeki şeydir.

el-Kuşeyrî'nin açıklamasına göre ise bunun tekili estîrdir. Bunun, tekili olmayan bir çoğul kelime olduğu da söylenmiştir. Mezâkîr, abâdît ve ebabil gibi. Anlamı İse, öncekilerin kitaplarda satır satır yazdıkları şeyler, demektir. el-Cevherî ve başkaları da şöyle demektedir: Esâtîr, batıl şeyler ve saçmalıklar anlamına gelir. Derim ki: Hocalarımdan birisi de bana şu beyiti nakletti:

"Gecem uzayıp durdu, vesveselerim üzerime hücum etti.

Saçma sapan ve batıl şeyleri getiren birisinden ötürü."

26

Onlar hem (başkalarını) ona uymaktan alıkoyar, hem kendileri de ondan uzaklaşırlar. Bu şekilde ancak kendilerini helâk ediyorlar. Ama işin farkında değillerdir.

Yüce Allah'ın:

"Onlar hem ona uymaktan alıkoyar, hem kendileri de ondan uzaklaşırlar" âyetindeki, Alıkoymak, engellemek ise, uzak kalmak, uzaklık demektir. Bu âyet bütün kâfirler hakkında umumidir. Yani kâfirler, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'a tabi olmaktan alıkoydukları gibi kendileri de ondan uzak dururlar. Bu şekildeki açıklama İbn Abbâs ve el-Hasen'den nakledilmiştir.

Şöyle de açıklanmıştır: Bu âyet özel olarak Ebû Talib hakkındadır. Kâfirleri Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'a eziyet etmekten alıkoymakla birlikte kendisi ona îman etmekten uzak dururdu. Bu açıklama da İbn Abbâs'tan nakledilmiştir.

Siyer bilginlerinin rivâyet ettiklerine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bir gün Kabe'ye çıkıp namaz kılmak istemişti. Namaza başladığında Ebû Cehil -Allah'ın laneti üzerine olsun- şöyle dedi: Kim kalkar da bu adamın namazını İfsad eder. Bunun üzerine İbnü'l-Zi'bârî kalkıp pislik ve kan alarak o pislik ve kan ile Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in yüzünü kirletti, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) namazını bırakıp amcası Ebû Talib'in yanına gitti ve şöyle dedi: "Amcacığım bana ne yapıldığını görmüyor musun?" Ebû Talib: Bunu sana kim yaptı deyince, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem); "Abdullah b. ez-Zibârî yaptı" dedi. Bunun üzerine Ebû Talib ayağa kalktı, kılıcını omuzuna alarak Hazret-i Peygamberle birlikte yola koyuldu. Nihayet oradakilerin yanına vardı. Ebû Talib'in geldiğini görmeleri üzerine kalkmaya başladılar. Bu sefer Ebû Talib şöyle dedi: Allah'a yemin ederim eğer aranızdan birisi kalkıp gidecek olursa, şu kılıcımla ona bir darbe indiririm. Bunun üzerine oturdular. Yanlarına varıp şöyle dedi. Evladım sana bu işi kim yaptı. Hazret-i Peygamber, "Abdullah b. ez-Zibarî yaptı" deyince Ebû Talib aynı şekilde bir pislik ve kan aldı ve onunla hepsinin yüzlerini, sakallarını, elbiselerini kirletti, onlara ağır söz söyledi. Bunun üzerine şu:

"Onlar, hem ona uymakten alıkoyar, hem kendileri de ondan uzaklaşırlar" âyetini indirdi. Bunun üzerine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu. Amcacığım senin hakkında bir âyet indi. Hangisidir deyince, Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: "Sen, Kureyş'in bana eziyet vermesine engel oluyorsun ama, bununla birlikte de kendin bana îman etmekten yüz çeviriyorsun." Bunun üzerine Ebû Talib şöyle dedi:

"Allah'a yemin olsun ki, birlik olsalar bile sana asla ulaşamazlar.

Ben toprağa gömülüp yatırılmadığım sürece.

Sen kendi işini açıkça tebliğ et. Bundan dolayı hiçbir şekilde zelil olmayacaksın.

Müjde olsun bu sana ve gözün aydın olgun.

Beni de (dinine) davet ettin.

Bana Öğüt verdiğin kanaatiyle.

Yemin olsun ki, doğru söylüyorsun, önceden de emin idin sen.

Öyle bir din sundun ki, ben de biliyorum ki o,

İnsanların kabul ettikleri dinlerin en hayırlısıdır.

Şayet kınanmaktan yahut da bana kötü söz söylenmesinden

çekinmemiş olsaydım.

Hiç şüphesiz benim bu işe gönül hoşluğuyla ve sağlam bir kanaat ile

bağlandığımı görecektin."

Peki ey Allah'ın Rasulü dediler, Ebû Talib'in bu şekilde destek vermesinin kendisine bir faydası olacak mı? Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: "Evet. O, bu desteği dolayısıyla bukağılara vurulmaktan, şeytanlarla birlikte zincirlenmekten kurtuldu. Yılan ve akreplerin bulunduğu kuyuya girmeyecek. Onun göreceği azap ayaklarına geçireceği ateşten iki ayakkabı ile olacaktır. Bunlardan dolayı başında beyni kaynayacaktır. Böylesi cehennem halkı arasında azâbı en hafif olanıdır." Yakın ifadelerle: Müslim, Îman 361-364 Allah da Rasulune: "Peygamberlerden azim sahibi olanlar gibi sen de sabret" (el-Ahkâf, 46/35) âyetini indirdi.

Müslim'in Sahih'inde de Ebû Hüreyre'den şöyle dediği kaydedilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) amcasına: "Lailahe İllallah de Kıyâmet gününde bununla senin lehine şahidlik edeyim" demiş, kendisi şu cevabı vermiş: Şayet Kureyş beni ayıplayarak: Onu bunu söylemeye iten (ölüm) korkusudur demeyecek olsalardı, şüphesiz bu sözü söyleyerek senin gözünün aydın olmasını sağlardım. Bunun üzerine yüce Allah:

"Şüphesiz ki sen sevdiklerini hidayete erdiremezsin. Fakat Allah dilediğine hidayet eder" (el-Kasas, 28/56.) âyetini indirdi. Müslim, Îman 41, 42; Tirmizî, Tefsir 28. sûre 1; Müsned, II, 434, 441.

Bu hadisin meşhur rivâyeti, (korku anlamına gelen kelimenin): (.........) şeklinde "cim ve ze" harfleri ile rivâyet edilmiştir. Ebû Ubeyd der ki: Bu kelime (.......) şeklinde, noktalı "lıı ve noktasız radıyallahü anh" iledir. Bunun da anlamı zaaf ve gevşekliktir.

Yine Müslim'in Sahihinde İbn Abbâs'tan şöyle dediği nakledilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki; "Cehennemlikler arasında azâbı en hafif olan Ebû Talib'tir. Ona cehennem ateşinden iki (tek) ayakkabı giydirilmiş olacaktır ki, bunlardan Ötürü beyni kaynayacaktır." Müslim, Îman 362; Müsned, I, 290, 295.

Abdullah b. ez-Zi'bârî'ye gelince, o da Mekke'nin fethedildiği günü İslâm'a girmiş ve İslâm'a güzel bir şekilde bağlanmıştır. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a özür beyan etmiş o da özrünü kabul etmişti. İyi bir şairdi. Hazret-i Peygamberi öven birçok şiirleri vardır ki, bunlar sayesinde kâfirliği döneminde yaptıklarını affettirebilmiştir. Hazret-i Peygamberi övdüğü şiirlerinden birisinde şöyle demektedir:

"Kapkaranlık gecenin evin dört bir yanını örttüğü bir sırada kederler ve

üzüntüler uyku bırakmadı bende.

Buna sebep ise bana ulaşan Ahmed'in beni kendisi dolayısıyla kınadığı husustur.

Ben de geceyi âdeta sıtmalıymışım gibi geçirdim.

Ey güçlü devenin sırtında taşıdığı ve elleri hem yumuşak (müsamahakâr)

hem de yakaladı mı şiddetle yakalayan kişi!

Sapıklıkta serserice dolaştığım sırada, o yaptıklarımdan dolayı

senden özür diliyorum.

Hâni Selimlilerin bana yapmamı emrettikleri o en kötü işi ve

Mahzumluların o emrettikleri işi?

Helâk oluşun yollarında gidiyordum ve azgınların emri benim dizginlerimi tutuyordu.

Onların emri ise uğursuzdu. Bugün ise kalbim Peygamber Muhammed'e îman etmiş bulunuyor.

Zaten bunu elde edemeyen mahrum demektir.

Düşmanlık geçip gitti ve sebepleri artık ortada kalmadı.

Aramızda artık sağlam bağlar kurma zamanı ve birbirimizi bağışlama vakti geldi.

Anam da babam da sana feda olsun, yanılgılarımı affet.

Çünkü sen merhametlisin, hem rahmete mazhar olansın.

Üzerinde herşeyin maliki olan Allah'tan bir alamet vardır.

Apaydınlık bir nûr ve besbelli bir mühür.

Sana sevgisini verdikten sonra bir de şerefini artırmak için kendi burhanını da verdi.

Mutlak ilâhın burhanı ise çok büyüktür.

Tanıklık ederim ki, senin dinin gerçektir, doğrudur ve sen kullar arasında çok büyüksün.

Allah da tanıklık eder ki Muhammed Muatafadır (seçilmiştir).

Ve o salihler arasında karşılanacak şerefli bir kimsedir,

Buyû'k bir efendidir O. Haşim oğullarından yapısı yüksek büyük bir efendidir.

Zirvelerde yükseklerde yer etmiş bir daldır."

Yüce Allah'ın:

"Ona uymaktan alıkoyarlar" âyetinin anlamı: Yani şu Kur'ân'ı dinleyenler yine Kur'ân'dan, başkalarını alıkoyarlar. "Hem kendileri de ondan uzaklaşırlar" demektir.

İlk iki görüşe göre: ": Ondan, ona"deki iki "he" zamiri Peygambere, Katade'nin görüşüne göre ise Kur'ân'a racidir,

"Bu şekilde ancak kendilerini helâk ediyorlar" anlamındaki âyette yer alan (......) nefy edatıdır. Yani onlar, küfür üzere İsrar etmek ve kendilerini ona uymaktan alıkoydukları kimselerin günahlarını yüklenmek suretiyle ancak kendilerini helâk etmektedirler.

27

Onları ateşin başında durdurulup da: "Keşke biz geri dönseydik. Rabbimizin âyetlerini yalanlamazdık, mü’minlerden olurduk" diyecekleri vakit bir görsen.

Yüce Allah'ın:

"Onları ateşin başında durdurulup da" yani, yarın durdurulacakları vakitte... görsen demektir. (......) , bazan (......) : Zamanda" yerinde kullanılır. Yine (......) yerinde kullanıldığı da olur. Burada ileride olacak durum, olmuş gibi değerlendirilmiştir. Çünkü yüce Allah'ın verdiği haber haktır ve doğrudur. Bundan dolayı olacak bu durumdan "mazi" kipiyle haber verilmektedir.

"(......) : Durdurulacakları vakit" âyeti alıkonacakları vakit demektir. İbn es-Sumeykâ ise bunu, (......) şeklinde (durdukları vakit anlamında) "vav ve kaf harflerini üstün olarak okumuşiur. "(......) : Ateşin başında" yani onlar, sırat üzerinde ateş aklarında kendileri de ateşin üstünde durduruldukları vakit demektir, Burada; (......) edatının "ba" anlamına geldiği de söylenmiştir. Yani, ateşe yakın ve onu görebilecekleri bir yerde durdukları vakit anlamındadır.

ed-Dahhâk da der ki; Bunun anlamı, toplandıkları vakittir. Yani, ateşin kapıları üzerinde toplanacakları vakit anlamına gelir. Ateş altlarında ve cehennemin üzerinde durdurulacakları vakit diye de açıklanmıştır. Nakledilen bir haberde bildirildiğine göre; insanların bütünü cehennemin sırtı üzerinde, âdeta eritilmiş bir yağın döküldükten sonra altının üstüne geldiği şekli andıran cehennemin sırtı üzerinde durdurulacaklar. Sonra bir münadi cehenneme şöyle seslenecek: Haydi arkadaşlarını al, benim arkadaşlarımı da bırak.

"Durduruldukları" âyetinin, oraya girdikleri anlamına geldiği de söylenmiştir. -Allah bizi ondan muhafaza buyursun-. Buna göre (......) edatı, (......) anlamındadır. Yani, cehennemde duracakları vakit demektir.

"(.....) ... se" edatının cevabı ise, hatıra herşey gelsin diye hazfedilmiştir. Böylelikle bu korkutma anlamı itibariyle daha beliğdir. Âyetin anlamı şöyle olur: Sen onları bu durumda görecek olsan elbette en kötü bir durumu görmüş olacaksın. Yahutta dehşet verici bir manzara göreceksin veya hayret verici bir iş göreceksin. Bu kabilden benzeri ifadeler takdir edilebilir.

Yüce Allah'ın: "(......) Keşke biz geri döndürülseydik, Rabbimizin âyetlerini yalanlamazdık, mü’minlerden olurduk diyecekleri vakit" âyetinde her üç fiil de atıf edilmek suretiyle ref’ okuyuş, Medineliler ve el-Kisaînin okuyuşudur. Ebû Amr ile Âsım'dan Ebû Bekr ise (bütün fiilleri) ötreli okumuştur. İbn Âmir ise, (......)'ı merfü', (........)'i da mansub okumuştur. Hepsi de temenni edilen şeylerin kapsamına girmektedir. Yani, onlar geri döndürülmeyi, yalanlamamayı ve mü’minlerden olmayı temenni ederler demektir. Sîbeveyh ise; "(......) : Yalanlamazdık" âyetinde, (atfı değil de) kat'ı tercih etmiştir. O takdirde bu, temenniye dahil olmaz. Bunun da anlamı şöyle olur: Biz hiç bir şekilde yalanlamayacaktık. Yani yalanlamayı terk üzere sebat gösterecektik. Yani ister geri döndürülelim, ister döndürülmeyelim yine yalanlamayacağız. Sîbeveyh der ki: Bu da birisinin diğerine Beni bırak bir daha da yapmayacağım demesi gibidir. Yani, ister beni bırak, ister bırakma durum ne olursa olsun ben bu işi tekrar yapmayacağım demektir. Ebû Amr, bunun temenninin kapsamı dışında oluşuna (bir sonraki âyet-i kerimede gelecek olan):

"Çünkü onlar şüphesiz yalancıdırlar" âyetini delil göstermektedir. Çünkü, temenni edilen bir şey hakkında yalancılık sözkonusu olmaz. Yalancılık haber verilen şeyler hakkında sözkonusu olur.

Bunun da temenni edilen şeylerin kapsamına girdiğini kabul edenler de şöyle demektedir: Âyetin anlamı şöyledir: Onlar dünyada iken öldükten sonra dirilişi inkâr etmek ve peygamberi yalanlamak hususunda yalan söyleyenlerdi.

Hamza ve Hafs ise; (......) ile (......) 'i temenninin cevabı olarak mansûb okumuşlardır. Çünkü geri döndürülmeleri vacip bir iş olmadığı gibi, şu anlamıyla bu iki fiil temenninin kapsamı içerisindedir. Onlar dünyaya geri döndürülmeyi, yalanlamayı terk etmeyi ve mü’minlerle birlikte olmayı temenni edeceklerdir. Ebû İshak der ki:

"Yalanlamazdık" âyeti; eğer döndürülsek yalanlamayacağız anlamındadır.

(.......) ile (......) 'ın mansub okunması da (......) 'ın takdiri iledir. Nitekim istifhamın, emrin, nehyin ve arzın cevabında muzari fiilin mansub kılınması da böyledir. Çünkü bütün bunlar vacib olmayan şeyler henüz vukua gelmiş ve bundan dolayı birinci mastara atfedilmiş gibi "vav" ile birlikte cevap mansub gelir. Şöyle demiş gibi olurlar: Keşke bizim için dönüş, yalanlamaktan uzak kalış ve mü’minlerden oluş mümkün olabilse. Böylelikle bütün bunlar -anlam merfu'muş gibi bir hal aldığından- (ı)'ın mastarına hamledilmiş oldu. Böyle bir durumda ise; (.......)’ın takdiri kaçınılmazdır. Bu durumda her iki fiilin de mansub okunması mümkün olur.

İbn Âmir de temenninin cevabı olmak üzere; (......) 'ı nasb ile okumuştur. "(......) ; Keşke bize dönsen de biz de sana ikram etsek," ifadesinde olduğu gibi Yani, dönüşün keşke vaki olsa ve keşke bizim de sana ikramımız vuku bulsa, her iki fiili de temenni kapsamına almaktadır. Ya da bununta - önceden de geçtiği üzere- ikinci fiili atf etmeyip kat' ederek (sen ister gel ister gelme her durumda) biz sana ikram edeceğiz, anlamının kastedilmiş olması da muhtemeldir.

Ubeyy ise; (......) Ebediyyen Rabbimizin âyetlerini yalanlamazdık diye okumuştur. Yine Ubey'den ve İbn Mes'ûd'dan da "Keşke biz geri döndürülseydik... yalanlamaydık" diye "fa" harfi ile fiili mansub olarak okudukları rivâyet edilmiştir. "He" harfi ile de upkı "vav" harfi ile fiil nasb edildiği gibi cevapta da yine nasb edilir. Bu açıklama ise ez-Zeccâc'dan nakledilir. Basralıların çoğunluğu İse, cevabın nasb edilmesini ancak "tâ" ile câiz kabul ederler.

28

Hayır, evvelce gizledikleri şeyler karşılarına çıktı. Eğer geri döndürülürlerse yine kendilerine yasaklanan şeylere geri dönerler. Çünkü onlar şüphesiz yalancıdırlar.

Yüce Allah'ın:

"Hayır, evvelce gizledikleri şeyler karşılarına çıktı" âyetinde yer alan ve (hayır) anlamına gelen): edatı, onların temenni ve geri döndürüldükleri takdirde îman edecekleri iddialarının reddolunduğunu ifade etmektedir.

"Karşılarına çıktı" âyetinin anlamı ile ilgili olarak; kastedilenlerin kimliklerinin tayini hususunda farklı görüşler belirtmişlerdir. Denildiğine göre burada kastedilenler münafıklardır. Çünkü "küfür" ismi onları da kapsamına alır. O bakımdan zamir daha Önce sözü geçenlerin bir bölümüne ait olmaktadır. en-Nehhâs der ki: Bu ise tatlı ve fasih sözlerden sayılır.

Yine maksat kâfirler olduğu da söylenmiştir. Çünkü, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) kendilerine öğüt verdiği takdirde hem korkarlar, hem de zayıf olanları fark etmesinler diye bu korkularını gizli tutarlardı. Kıyâmet günü ise bu korktukları açıkça ortaya çıkacaktır. Bundan dolayı el-Hasen: "Karşılarına çıktı" âyetini, onların bir kısmının diğerlerinden sakladıkları şeyler karşılarına çıktı, diye açıklamıştır.

Şöyle de açıklanmıştır: Hayır, daha önce inkâr ettikleri ve:

"Rabbimiz olan Allah kakkı için biz müşriklerden olmadık" (el-En'âm, 6/23) diye reddettikleri şirkleri kendilerine açıkça görünecek, karşılarına çıkacaktır. Yüce Allah onların azalarını konuşturacak ve kâfir olduklarına dair azaları aleyhlerine şahidlik edecektir. İşte

"evvelce gizledikleri şeyler karşılarına çıktı" âyetinin tecelli edeceği zaman budur. Bunu da Ebû Ravk söylemiştir.

"Karşılarına çıktı" âyetinin, sakladıkları, gizledikleri küfür karşılarına çıktı, anlamına geldiği de söylenmiştir. Yani, onların kötü amelleri kendilerine görünmüş olacaktır. Nitekim yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:

"Ama, Allah'tan hesap etmedikleri şey kendilerine görünür." (ez-Zümer, 39/47) el-Müberred der ki: Daha önce gizledikleri küfürlerinin cezası karşılarına çıkmış olacaktır.

Şöyle de açıklanmıştır: Anlamı şudur: Hayır, azgınlara uyan kimselerin karşısına, o azgınların kendilerinden gizledikleri öldükten sonra diriliş ve kıyâmet açıkça görünmüş olacaktır. Çünkü bundan sonra yüce Allah'ın:

"Onlar: Bu, ancak dünya hayatımızdır. Biz diriltilecek de değiliz derler" (el-En'âm, 6/29.) âyeti gelmektedir.

Yüce Allah'ın:

"Eğer geri döndürültirlerse" azâbı gördükten sonra.... diye açıklandığı gibi, azâbı görmeden önce.... diye de açıklanmıştır.

"Yine kendilerine yasaklanan şeylere geri dönerler." Kendilerine yasak kılınan şirke geri dönerler, tekrar onu işlerler. Çünkü yüce Allah onların îman etmeyeceklerini bilmiştir. İblis de yüce Allah'ın bunca âyetim görmesine rağmen yine inadından vazgeçmedi.

Yüce Allah'ın:

"Çünkü onlar şüphesiz yalancıdırlar" âyeti de onlar hakkında verdiği bir haberdir. Dünyada peygamberleri yalanlamak, öldükten sonra dirilişi inkâr etmek şeklindeki hallerini bildirmektedir. Nitekim yüce Allah:

"Şüphesiz Rabbin hüküm verir" (en-Nahl, 16/124) diye buyurmuştur. Bu âyeti, yüce Allah gelecekteki hallerini bize nakletmektedir. Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Şüphe yok ki onlar, yalanlanmayacaklarına ve mü’min olacaklarına dair kendileri hakkında verdikleri haberde yalan söylemektedirler. Yahya b. Vessâb da

"Geri döndürülürlerse" âyetini, "re" harfini esreli olarak okumuştur. Çünkü bunun aslı şeklindedir. Bu kıraate göre "dâl" harfinin esresi "râ" harfine nakledilmiş olmaktadır.

29

Onlar; "Bu, ancak dünya hayatımızdır. Biz, diriltilecekler de değiliz" dediler.

Yüce Allah'ın:

"Onlar, bu ancak dünya hayatımızdır... dediler" âyeti mübtedâ ve haberdir. ise nefy edatıdır.:

“Biz... değiliz" âyetindeki (......) : Biz zamiri; (......) olumsuzluk edatının ismidir. "Diriltilecekler" de onun haberidir. Bu da onların dünya hayatında söylediklerine dair yeni bir mübtedâ ve haberdir.

İbn Zeyd der ki: Bu, yüce Allah'ın:

"Eğer geri döndürülürlerse yine kendilerine yasaklanan şeylere geri dönerler" (el-En'âm, 6/28) âyetinin kapsamı içerisindedir.

"Ve... bu ancak dünya hayatımızdır, derler." Yani yine küfre geri dönerler ve içinde bulundukları halin lezzeti ile meşgul olurlar. Bu da İblis'in durumunda açıkladığımız gibi, inatçı kâfir hakkında yorumlanır, ya da yüce Allah'ın hakkı bilmelerinden sonra yine gerçeği bulma İmkânı onlara vermez diye yorumlanır. Bu da aklen uygun bir şeydir.

30

Sen, Rabblerinin huzurunda durdurulacakları zamanı bir görşeydin. O: "Bu hak değil miymiş?" diye buyuracak, onlar da: "Rabbimize yemin olsun ki evet" diyeceklerdir. O da: "Öyleyse küfre saptığınızdan dolayı azâbı tadın" buyuracak.

Yüce Allah'ın:

"Sen, Rabblerinin huzurunda durdurulacakları zamanı bir görsen" âyetindeki "durdurulacakları" âyeti, alıkonulacakları,

"Rablerinin huzurunda" âyeti de, Allah'ın onlar hakkında vereceği emrin ne olacağının ortaya çıkması için durdurulacakları zamanı bir görsen anlamındadır.

Buradaki nın, (......) : Yanında, indinde anlamına geldiği de söylenmiştir. Yani, onun meleklerinin ve cezasının yanında durdurulacakları anlamına gelir ki, orada Allah'tan başkasının hiçbir hakimiyeti ve etkisi olmayacaktır. Nitekim; (......) ifadesi, yanında durdu anlamındadır. se, sa'nın cevabı, bu durduruluşun azameti dolayısıyla hazfedilmiştir.

"Bu hak değil miymiş? diye buyuracak." Bu soru onlara doğruyu söyletmek ve azarlanmaları maksadıyla sorulacaktır. Yani, bu öldükten sonra diriliş olacak, meydana gelecek birşey değil miymiş?

"Onlarda... evet diyeceklerdir." Böyle diyecekler ve bu dediklerini de

"Rabbimize yemin olsun ki evet" diye yemin ile pekiştireceklerdir.

Şöyle de denilmiştir: Melekler, onlara Allah'ın emri ile öldükten sonra diriliş ve azap hak değil miymiş diye soracak, onlar da: "Evet, Rabbimize yemin olsun ki" şüphesiz ki o bir gerçektir, diye cevap vereceklerdir. Bunun üzerine o da:

"Öylese küfre saptığınızdan dolayı azâbı tadın, buyuracak."

31

Allah'a kavuşmayı yalanlayanlar gerçekten ziyana uğramışlardır. Nihayet Kıyâmet kendilerine ansızın gelip çattığı zaman, günahlarını sırtlarına yüklenerek: "Orada yaptığımız kusurlardan dolayı yazıklar olsun bize" diyeceklerdir. Dikkat edin, yüklendikleri ne kötüdür!

Yüce Allah'ın:

"Allah'a kavuşmayı yalanlayanlar, gerçekten ziyana uğramışlardır" âyeti ile ilgili olarak denildiğine göre,

"Allah'a kavuşmak"tan kasıt öldükten sonra dirilişi ve amellerin karşılığının görülmesini (cezayı) yalanlamaktır. Buna delil ise Hazret-i Peygamberin "Her kim müslüman bir kimsenin malını o vesileyle kesip almak için yalan yere yemin edecek olursa, Allah kendisine gazap etmiş olarak Allah'ın huzuruna çıkar" Buhârî, Tevhid 2<S; Müslim Îman 218; Tirmizî, Tefsir 3. sûre 21; Nesâî, Kudât. 30; Dârimî, Buyû’ 62; Muvatta’', Akdiye 11; Müsned, I, Î89, 190, 416, V. 26O; VI, 212. âyetidir. Bu da yaptığı o İşin cezası ile karşılaşır anlamındadır.

Çünkü (kıyâmette) görüleceğini kabul edenlerin görüşüne göre, Allah'ın gazap ettiği kimse Allah'ı göremeyecektir, (âyetidir). el-Kaffal ve başkaları bu görüşü benimsemişlerdir. el-Kuşeyrî ise der ki: Bu kıymeti olan bir görüş değildir. Çünkü, mevcut herhangi bir delil dolayısıyla bir yerde kavuşmanın ceza görmek diye yorumlanması her yerde aynı te'vilin yapılmasını gerektirmez. O bakımdan bu âyet-i kerimede "kavuşmak" zahir anlamı üzere anlaşılmalıdır. Kâfirler İse, yaratıcıyı İnkâr ediyorlardı. Allah'ın görüleceğini inkâr edenler ise böyle bir şeyin var olacağını kabul etmezler.

Yüce Allah'ın;

"Nihayet kıyâmet kendilerine ansızın gelip çattığı zaman..." buyruğunuda kıyâmet, kendisinde görülecek hesabın çabukluğu dolayısıyla "sâ'a" diye adlandırılmıştır. (......) ise, ansızın demektir. Hal olarak nasb edilmiştir. Sîbeveyh'e göre hal mevkiinde mastardır.. (......) : Ona yemek ve su vermeksizin öldürdüm, demek gibi. Sîbeveyh ayrıca şu beyiti nakletmektedir:

"Mafsalları (yani kendisi) oldukça zayıf fakat serkeş bir binek üzerine

Gencimizi bindirmek istediğimiz her seferinde zor ve güç belâ bindirebiliyoruz."

Sîbeveyh buna kıyas yapılmasını câiz görmez. Ve buna göre "Filan kişi hızlıca geldi anlamında;.(......) : denilmez.

Yüce Allah'ın:

"Yazıklar olsun, bize diyeceklerdir" âyetinde, hasret (yazıklar olsun) başına nida geldiği halde gerçekte bu münadâ (kendisine seslenilen) değildir. Ancak bu, çokça hasret çekileceğine delildir. Meselâ: "(......) : Vay be! hayret, bu ne biçim bolluk!" ifadeleri de böyledir. Gerçekte bunlar münâdâ değildirler. Ancak, çokça hayret edildiğine ve bolluğun çokluğuna delâlet eden tabirlerdir. Sîbeveyh der ki: Şöyle demiş gibidir: Ey şaşkınlık gel, işte geleceğin bu demdir. Nitekim: Ey hasret gel, işte bu dem geleceğin demdir, demek de bu kabildendir. Kendisine nida olması sahih olmayan diğer bütün lâfızlar da bu şekilde kabul edilirler. Bu da "hayret ettim" tabirinden daha beliğ bir tabirdir. Şairin şu sözü de bu türdendir:

"Üstüne vurulan yüke doğrusu hayret!"

Şöyle de denilmiştir. Bu, insanların karşı karşıya kalacakları büyük hasret de dikkatlerini çekmek içindir. Yani, ey insanlar, o gündeki büyük hasretten dolayı dikkatli olunuz.

Böylelikle nida harfi gerçekte münadâ olmayan bir lâfzın başına gelmiştir. Nitekim: Seni burada görmeyeyim denildiği zaman, nehiy, gerçekte nehy edenden başkası hakkında sözkonusu olmuştur.

Şanı yüce Allah'ın:

"Orada yaptığımız kusurlardan dolayı" âyeti, kıyâmet için önden birşeyler göndermek hususundaki kusurlarımızdan dolayı...anlamındır. Bu açıklama el-Hasen'den nakledilmiştir. "Yaptığımız kusur," âyetin kaybettiğimiz demektir. Asıl anlamı ise ileri gitmektir. Meselâ denildiği zaman, filan kişi daha önce ve önden suya vardı demektir. Hazret-i Peygamber'in: "Havuzun üzerine ben sizden daha önce gitmiş olacağım" Buhârî, Rikaak 53, Fiten 1; Müslim, Fedail 25, 26; İbn Mâce, Fiten 5, Zühd 36; Müsned. I, 257...II, 408... IH, 18.., IV, 313...V, 41. âyeti de buradan gelmektedir. "Suya daha önce giden, anlamında da buradan geldiği gibi, cenaze namazında küçük çocuk için yapılan duada Allahım, onu ebeveyni için önceden gitmiş bir hayır kıl" Bk. Buhârî, Cenâiz 66; İbn Mâce, Cenâiz 26. şeklindeki dua da buradan gelmektedir. Buna göre, onların söyleyecekleri nakledilen; (......) âyeti, önceden göndermiş olduğumuz acizlik anlamındadır. Bunun şanı yüce Allah'a itaat hususunda başkalarının bizi geçmesi, bizim de geri kalmamız dolayısıyla... (yazıklar olsun bize) anlamına geldiği de söylenmiştir.

Orada" ise, kıyâmet için ameli terk etmek suretiyle dünyada... anlamındadır. Taberî der ki: Buradaki "O" zamiri aslında alıç verişe racidir. O da onların imanı verip karşılığında küfrü, ahireti verip de karşılığında dünyayı satın almakla alış verişlerinin zarara uğradığım açıkça görmeleri üzerine: "O alış verişte yaptığımız kusurlardan dolayı yazıklar olsun bize" diyeceklerdir. Hüsranın, ayrıca zikredilmeyip (zamirin zikredilmesi) ise, sözün ona delalet etmesi dolayısıyladır. Çünkü hüsran ancak alış verişteki zararda sözkonusu olur. Buna delil de yüce Allah'ın:

"Ticaretleri kâr etmedi onların" (el-Bakara, 2/16) âyetidir.

es-Süddî de der ki: Cennete götüren amellerden kaybettiklerimiz dolayısıyla yazıklar olsun bizlere, anlamına geldiğini söylemiştir. Ebû Said el-Hudrî'nin Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan rivâyetine göre bu âyet-i kerîme hakkında şöyle buyurmuştur: "Cehennemlikler cennetteki konak yerlerini görecekler, bunun üzerine: "Yazıklar olsun bize" diyeceklerdir."

Yüce Allah'ın:

"Günahlarını sırtlarına yüklenerek" âyetinde geçen (......) Günahları" anlamındaki kelime (......) : Yük'ün çoğuludur. Burada mecazi bir ifade, ifadenin genişletilmesi ve bir ağırlık taşıyana bir benzetme yapılmıştır. Bu kökten olmak üzere; "(......) : Yük taşıdı taşır, yüklendi yüklenilir" filleri de kullanılmaktadır. Bunun aslı ise dağ demek olan (......) kelimesidir. Bir cenaze ile birlikte evlerinden çıkıp giden kadınlar hakkında söylenen Hadîs-i şerîfte yer alan: "(......) Ecir almaksızın günah yüklenmişler olarak geri dönünüz" İbn Mâce, Cenâiz 50 âyetindeki "günah" da bu kökten gelmektedir.

Ebû Ubeyd der ki: Avam genel olarak (......) diye "vav" yerine hemze kullanırlar. Sanki Ebû Ubeyd bu ifadesiyle bunun izah edilecek bir tarafını ima etmek istemektedir. Çünkü bu kelime kök itibariyle hemzeli değil "vav"lı (......) 'den gelmiştir. Yine Ebû Ubeyd der ki: Adam elbisesini yayıp içine eşyayı koydu mu, ona ağırlığını taşı anlamında; (......) denilir. "Vezir" kelimesi de buradan gelmektedir. Çünkü vezir, kendisine verilen yönetim işlerinin idaresinin ağırlıklarını taşımaktadır.

Âyetin anlamı İse: Onlar günah taşıdıkları için, taşıdıkları bu günahlar dolayısıyla ağır bir yük yüklenmiş gibi olacaklardır, şeklindedir.

"Dikkat edin yüklendikleri ne kötüdür." Yani, o yüklendikleri şey ne kadar kötü bir şeydir.

32

Dünya hayatı bir oyundan, bir oyalanmadan başka bir şey değildir. Âhiret yurdu İse; takva sahipleri için elbette daha hayırlıdır. Hâlâ akıllanmayacak mısınız?

Bu âyete dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1. Dünya Hayatının Gerçek Mahiyeti:

Yüce Allah'ın:

"Dünya hayatı bir oyundan bir oyalanmadan başka bir şey değildir" diye buyurması süresinin kısalığından dolayıdır. Nitekim şair şöyle demiştir:

"Şunu bil ki dünya, uyuyanın gördüğü rüyaya benzer.

Daimi olmayan bir hayat hayırlı bir hayat olamaz.

Dün tadıp da tükettiğin bir lezzeti düşün:

Gerçekten bir rüya gibi gelmiyor mu sana?"

Bir başka şair de şöyle demektedir:

"Ağır ağır çalış, şüphesiz sen öleceksin.

Ve ey insan, kendin için de çabala

Geçip gittiği için olmuş olan âdeta olmamış gibidir

Ve olacak olan bir şey de sanki oldu gibi."

Şöyle de denilmiştir: Âyet; dünya hayatının metaı, oyun ve oyalanmadır, anlamındadır. Yani, dünyada arzu edip canlarının çektiği birşeyin iyi bir sonucu yoktur. Oyun ve oyalanma gibidir. Süleyman b. Abdulmelik aynaya bakıp: Ben genç bir hükümdarım deyince, bir cariyesi ona şöyle demiş:

"Sen en iyi bir meta'sın eğer kalıcı olsaydın

Şu var ki, insan için kalıcılık yoktur.

Gördüğümüz kadarıyla biz, insanlarda gördüğümüz bir kusuru sende bulamadık.

Ama ne var ki, sen de fanisin."

"Oyun ve oyalanma"nın batıl ve aldanış anlamına geldiği de söylenmiştir. Nitekim yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:

"Dünya hayatı bir aldanış metaından başka birşey değildir." (Âl-i İmrân, 3/185)

Âyetten kasıt, kâfirlerin:

"Bu, ancak dünya hayatımızdır" şeklindeki sözlerini yalanlamaktır. Oyunun ne demek olduğu bilinmektedir. Çokça oyun oynayan kimseye; (......) denilir. Oyun oynama yerine de; (......) denilir. Fiil olarak; (......) şeklinde gelir.

Oyalanma (lehv)in de ne demek olduğu bilinmektedir. Seni meşgul eden herşey, seni oyalamış olur. Bunun asıl anlamının bir şeyden alıkoymak anlamına geldiği de söylenmiştir. Arapların bu anlamda; (......) : Ondan alıkoydum, şeklindeki ifadelerinden gelmektedir.

el-Mehdevî der ki: Ancak bunun böyle olması uzak bir ihtimaldir. Çünkü, yüzçevirmek anlamına gelen fiilin "lâm" harfi (üçüncü son harfi) "yâ"dır. Buna delil ise, onların bu anlamdaki fiilden (......) şeklindeki kullanımlarıdır. Birincisinin "lâmu’l-füli" ise "vav"dır.

2. Dünyada Âhiret için Yapılan İşler Oyun ve Oyalanma Değildir:

Dünyada âhiret için yapılan işler oyun ve oyalanma kabilinden sayılmazlar. Çünkü, oyunun gerçek mahiyeti kendisinden yararlanılmayan, oyalanmanın mahiyeti ise kendisiyle oyalanılan şeydir. Âhiret için yapılan ise, bu ikisinin de dışında kalır. Adamın birisi, Ali b. Ebî Tâlib (radıyallahü anh)'ın huzurunda dünyayı yerdi. Bunun üzerine Hazret-i Ali şöyle dedi: Dünya, ona karşı doğru davrananlar için doğruluk yurdudur. Ondan anlaması gerekeni anlayan için kurtuluş yurdudur. Oradan azık edinen kimseler için de zenginlik yurdudur.

Mahmud el-Verrâk da der ki;

"Başına musibet gelse dahi, dünyanın ve onun değişip duran günlerinin ardından yergi gönderme.

Çünkü, âhiretin dünya ile kazanılması, onun şeref ve faziletini ortaya koyar."

Ebû Ömer b. Abdi’l-Berr de Ebû Said el-Hudrfden şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Dünya da mel'undur, ondaki herşey de mel'undur. Ancak ondaki Allah'ı zikretmek, veya Allah'ı zikretmeye götüren şey müstesnadır. Alim ve ilim öğrenen ecirde ortaktırlar. Sair insanlar ise sıradan ayak takımıdır, onlarda hayır yoktur." Bunu, Tirmizî de Ebû Hüreyre'den rivâyet etmiş ve: Hasen, garib bir hadîstir demiştir. Tirmizî, Zühd 14; İbn Mâce, Zühd 3. Ancak "Sair insanlar..." kısmı yok. Bu kısım, Dârimî, Mukaddime 32’de 329. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan şöyle dediği de rivâyet edilmiştir: "Allah'a yalnızca dünyada asi olunması ve Allah'ın nezdinde bulunan mükâfatlara ancak dünyayı terketmekle nail olunması, dünyanın Allah nezdindeki basit değerinden kaynaklanmaktadır."

Tirmizî Sehl b. Sa'd'dan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Eğer dünya Allah nezdinde bir sivri sinek kanadı kadar bile değer taşıyor olsaydı ordan bir kâfire bir içim su dahi içirmezdi." Tirmizî, Zühd 13; İbn Mâce, Zühd 3. Şair de şöyle demektedir:

"Eğer kararlı bir kimse isen işit günlerin ne dediğini:

Çünkü onlar sana ya bir şeyi emretmekte, ya da bir şeyi yasaklamaktadır.

Dünya eğer bir kişinin dînine zarar vermezse

Artık eline geçiremediği hiçbir şey için üzülmeye değmez.

Bir sivrisinek kanadına dahi denk değildir dünya

Ne de bir uçan kuşun kanadındaki küçük bir tüy ağırlığında

Mü’min için sevap alarak Allah dünyayı kabul etmediği gibi

Yine kâfir için bir ceza olarak kabul etmemiştir."

İbn Abbâs da der ki: Bu (dünya hayatının âyette belirtildiği gibi oluşu), kâfirin hayatıdır. Çünkü o, aldanış ve batıl içerisinde dünyanın günlerini sürdürüp gider. Mü’minin hayatı ise salih ameller kapsar. O bakımdan onun hayatı oyun ve oyalanma olamaz.

Yüce Allah'ın:

"Âhiret yurdu ise elbette daha hayırlıdır" âyetinde kastedilen ise, bekası dolayısıyla cennettir, Ona ahiret denilmesi ise, bizden tehir edilmesi, yani sonraya kalmasıdır. Dünyaya bu ismin verilmesi ise bize denî (yakın) oluşundan dolayıdır.

İbn Amir "lâm" ile Ahiret yurdu ise., diye okumuştur. Bu âyetteki (âhiret yurdu) İzafette ise muzafın hazfı mukadder olup, asıl sıfat rauzafın yerine ikâme edilmiştir. İfadenin takdiri de: Ahiret hayatı yurdu" şeklindedir. Cumhûrun kıraati olan kıraatinde ise "lâm", lâm-ı ibtidâ'dır. : Yurt," mübtedâ olduğu için merfu'dur. "Âhiret" onun sıfatıdır. Haberi; ... leri için elbette daha hayırlıdır" âyetidir. Bunu da yüce Allah'ın şu âyeti pekiştirmektedir:

"İşte Biz ahiret yurdunu..." (el-Kasas, 28/83');

"Âhiret yurdu ise şüphesiz ki asıl hayat yurdu orasıdır." (el-Ankebut, 29/65) Bu iki âyette da "ahiret" kelimesi "Yurt" kelimesine sıfat olarak gelmiştir,

"Takva sahipleri"nden kasıt şirkten sakınanlardır.

"Hâlâ akıllanmayacak mısınız" anlamındaki; âyeti, hem "te" ile, hem de "ye" akıllanmayacaklar mı anlamında) okunmuştur. Yani, durumun böyle oluduğunu akledip de dünyaya karşı zahidane hareket etmiyecekler mi?

Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

33

Onların söylediklerinin seni mahzun ettiğini elbette biliyoruz. Onlar aslında seni yalanlamıyorlarmış. Fakat o zâlimler bile bile Allah'ın âyetlerini inkâr ediyorlar.

Yüce Allah’ın:

"Onların söylediklerinin seni mahzun ettiğini elbette biliyoruz" anlamındaki âyette yer alan; edatının esreli olarak gelmesi, (haberinin başına) "lâm"ın gelişi dolayısıyladır.

Ebû Meysere der ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Ebû Cehil ve arkadaşlarının yanından geçerken, ona ey Muhammed dediler. Allah'a yemin olsun ki biz seni yalanlamıyoruz. Şüphesiz bize göre sen doğru söylüyorsun. Fakat senin getirdiğini yalanlıyoruz. Bunun üzerine bu:

"Onlar aslında seni yalanlamıyorlarmış. Fakat o zâlimler bile bile Allah'ın âyetlerini inkâr ediyorlar" âyeti nâzil oldu, Tirmizî, Tefsir 6. sûre 1. daha sonra da:

"Yemin olsun senden önce gelen peygamberler de yalanlanmışlardı" âyeti ile Allah onu teselli buyurdu.

"(.......) Seni yalanlamıyorlar" âyetindeki (zel harfi) hem şeddeli hem şeddesiz okunmuştur. Her iki okuyuşun da aynı anlama geldiği söylenmiştir. "Onu gizledim, sakladım" gibi. Ebû Ubeyd ise, şeddesiz kıraati tercih etmiştir. Bu Ali (radıyallahü anh)'ın da kıraatidir. Hazret-i Ali'den rivâyet olunduğuna göre Ebû Cehil, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a: Şüphesiz ki biz seni yalanlamıyoruz. Fakat senin getirdiğini yalanlıyoruz deyince, yüce Allah da:

"Onlar aslında seni yalanlamıyorlarmış..." âyeti nâzil oldu. Tirmizî, aynı yer.

en-Nehhâs der ki: Bu hususta Ebû Ubeyd'e muhalefet olunmuştur. Buradaki; "Seni yalanlamıyoruz" ifadesi, (zel harfi) şeddesiz olarak; diye de rivâyet olunmuştur. Bunun üzerine yüce Allah "zel" harfi şeddeli olarak: "Seni yalanlamıyorlarmış" âyetini indirdi.

Bu hususu şu rivâyet de pekiştirmektedir: Adamın birisi, İbn Abbâs'ın huzurunda; "Onlar aslında seni yalanlamıyorlarmış" âyetini şeddesiz olarak okumuş, bunun üzerine İbn Abbâs da: diyerek şeddeli okumasını düzeltmiş, Çünkü onlar Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a "el-Emîn" ismini veriyorlardı. -Şeddeli olarak- kıraatinin anlamı ise dilcilere göre seni yalana nisbet et(mi) yorlar ve söylediklerini de red et( mi) yorlar şeklindedir. Buna karşılık; şeklindeki şeddesiz okuyuş senin yalan söylediğini görmüyorlar, demektir. Nitekim bir kimsenin yalancı olduğunu gördüğünü ifade etmek için; denildiği gibi, cimri olduğu görüldüğü zaman da bunu ifade etmek için denilir. Yani, onlar eğer senin getirdiğin üzerinde düşünecek olurlarsa, senin yalancı olduğunu görmeyeceklerdir. Anlamın şu şekilde olması da mümkündür. Senin hakkında yalan söylediğini tesbit edemeyeceklerdir. Zira, bir kimseye karşı delil getirip onun yalancı olduğunu açıkladığın takdirde Onun yalancı olduğunu oıtaya koydun denilir.

Şeddeli okuyuş ise, herhangi bir delil ve bir belgeye dayanarak seni yalanlamıyorlar anlamına gelir. Buna da yüce Allah'ın:

"Fakat o zâlimler bile bile Allah'ın âyetlerini inkâr ediyorlar" âyeti delâlet etmektedir.

en-Nehhâs der ki: Bu hususta kabul edilecek görüş Ebû Ubeyd'in görüşüdür. Onun getirdiği delil de bağlayıcıdır. Zira bu hadisi rivâyet eden Ali (radıyallahü anh)'dir. Onun, şeddesiz olarak okuduğu da sahih olarak sabit olmuştur, el-Kisâî de Araplardan, bir kimsenin yalan söyleyip yalanı naklettiğini bildirmek halinde; " Adamı yalanladım" tabirini kullanırlar. Bir kimsenin yalancı olduğunu haber vermek için de; "Onu yalancı bildim," denilir. ez-Zeccâc da böyle demiştir: Bir kimseye dediğin zaman, onu yalanlamış olursun. Onun bildirdiği şeyin yalan olduğunu hatırlatmak isterken de denilir.

34

Yemin olsun senden önce gelen peygamberler de yalanlanmıslardı. Fakat yalanlanmalarına rağmen sabrettiler. Onlara eziyet de edildi. Nihayet onlara yardımımız gelip yetişti. Allah'ın kelimelerini değiştirebilecek yoktur. Yemin olsun ki, (önceki) peygamberlerin haberlerinden bir kısmı sana gelmiştir.

Yüce Allah'ın:

"Fakat yalanlanmalarına rağmen sabrettiler" âyeti de sen de sabrettikleri gibi sabret anlamındadır.

"Onlara eziyet de edildi. Nihayet onlara yardımımız gelip yetişti." Sana da vadolunduğun şey gelecektir.

"Allah'ın kelimelerini değiştirebilecek yoktur" âyeti de ona gelecek yardımı açıklamaktadır. Yani, yüce Allah'ın vadettiği şeyi hiç kimse önleyemez, engelleyemez. Kimse O'nun hükmünü bozamaz, O vadinden asla caymaz ve:

"Her bir vade için yazılı bir vakit vardır" (er-Râ'd, 13/38);

"Yemin olsun Biz, peygamberlerimize ve îman edenlere... yardım ederiz" (el-Mu'min, 40/51);

"Yemin olsun ki, peygamber olarak gönderdiğimiz kullarımıza şu sözümüz verilmiştir: Muhakkak onlar, elbette zafere erdirileceklerdir ve şüphesiz Bizim ordumuz elbette galip geleceklerdir" (es-Sâffat, 37/171-173);

"Allah: Yemin olsun Ben ve peygamberlerim elbette galip geleceğim diye yazmıştır." (el-Mücadele, 58/21)

"Andolsunki, peygamberlerin haberlerinden bir kısmı sana gelmiştir" âyetinde; : Sana gelmiştir" fiilinin faili gizlidir. Sana peygamberlerin haberlerinden bir haber gelmiştir, demektir.

35

Eğer onların yüzçevirmeleri sana ağır geliyorsa, istersen yere bir menfez açıp yahut göğe de bir merdiven dayayıp onlara bir âyet getirmeye gücün yeterse (hiç durma yap). Allah dileseydi onları muhakkak hidâyet üzere toplardı. Öyleyse sakın cahillerden olma.

"Eğer onların yüzçevirmeleri" yüzçevirmeleri ve îman etmeyip arkalarını dönmeleri

"sana ağır geliyorsa, istersen yere bir menfez açıp" içinden geçip başka bir tarafa çıkacağın bir dehliz yapıp...

Buradaki

"menfez" anlamına gelen; (........) kelimesi ile cerboanın yuvası olarak bilinen, aynı kökten gelmektedir. Buna dair açıklamalar daha önceden el-Bakara Sûresi'nde (2/3. ayet, 24. başlıkta,) geçmiş bulunmaktadır. "Münafık" kelimesi de buradan gelmektedir. Yine buna dair açıklamalar daha önceden geçmiştir.

"Yahut... bir merdiven" âyeti, ona atf edilmiştir. Semaya seni yükseltecek bir araç demektir. Buradaki ifade temsilî bir ifadedir. Çünkü üzerine çıkılan merdiven o yere giden bir yoldur. Kelime olarak müzekkerdir. el-Ferrâ''nın naklettiği bu Kelimesinin müennes olduğuna dair nakli bilinen birşey değildir. Katade de der ki: Merdiven demek çıkılan basamak demektir. ez-Zeccâc der ki: Bu kelime; "Esenlikten" türetilmiştir. Sanki merdiven arzuladığın yere esenlikle seni götürüp teslim ettiği için bu ismi almış gibidir.

"Onlara bir âyet getirmeye" bu da öncekine atfedilmiştir, yani îman etmeleri için bunu yapmaya gücün yetiyorsa, durma bunu yap, demektir. Cevabın hazfedilmesi, işitenin bunu bilmesi dolayısıyladır.

Şanı yüce Allah, Peygamberine, îman etmedikleri için ileri derecede üzülmemesini emretmektedir. Nitekim onları kendisi hidayete getirme gücüne de sahip değildi.

"Allah dileseydi onları muhakkak hidayet üzere toplardı." Onları mü’min olarak yaratır ve tabiatları gereği îman etmelerini sağlardı. Yüce Allah, Kaderiyyenin görüşünü reddederek, onların küfre sapmalarının kendi meşîeti ile olduğunu beyan etmektedir.

Bunun anlamının şöyle olduğu da söylenmiştir: Onlara ister istemez îman etmeye mecbur edecek bir âyet (mucize) gösterirdi. Fakat, O yüce Allah, aralarından îman edip iyilik işleyenlere sevap vermeyi murad etmiştir.

"Öyleyse sakın cahillerden olma." Yani, bu aşırt üzüntü ve hasretleri kendilerini ileri derecede sabırsızlığa ve helâl olmayan bir konuma iten kimselerden olma. Yani, kâfir oldular diye üzülme. O takdirde senin durumun da cahillerin durumuna yakın olur.

Şöyle de denilmiştir: Hitab ona olmakla birlikte maksat ümmetidir. Çünkü müslümanların kalpleri, insanların kâfir oluşları ve kendilerine verdikleri eziyetler dolayısıyla daralıyor idi.

36

Ancak dinleyenler kabul ederler. Ölüleri İse Allah diriltecektir. Sonra yalnız O'na döndürüleceklerdir.

Yüce Allah'ın:

"Ancak dinleyenler kabul ederler" âyetinde,

"dinleyenler" den kasıt, kulak vererek, anlayarak, hakkı isteyerek dinleyenlerdir. Bunlar işittiklerini kabul eden, bundan yararlanan ve gereğince amel eden mü’minlerdir. Bu anlamdaki açıklamaları el-Hasen ve Mücahid yapmıştır.

Burada ifade tamam olmaktadır. Daha sonra yüce Allah:

"Ölüleri ise Allah diriltecektir" diye buyurmaktadır ki, bunlardan kasıt, el-Hasen ve Mücahid'den nakledildiğine göre kâfirlerdir. Yani kâfirler hakkı kabul etmemek ve hiçbir delile kulak vermemek bakımından ölüler gibidirler. Buradaki ölülerin öten herkes olduğu da söylenmiştir. Bunları

"Allah" hesap vermek için

"diriltecektir." Birinci görüşe göre diriltilmelerinden kasıt, Allah'a ve Rasulüne îman ederek hidayet bulmalarıdır. el-Hasen'den nakledildiğine göre ise, kasıt; ey Muhammed, -ölümün yaklaşması esnasında- dünyada başka bir çarelerinin kalmaması durumunda sana îman edinceye kadar şirklerinden diriltilmeleri (uyandırılmaları)dır.

37

"Rabbinden ona bir âyet indirilseydi ya" dediler. De ki: "Allah bir âyet İndirmeye elbette kadirdir. Fakat onların çoğu bilmezler."

Yüce Allah'ın:

"Rabbinden ona bir âyet indirilseydi ya dediler" âyeti ile ilgili olarak da el-Hasen şöyle demektedir; Burada şeydi ya" âyeti, meli değil miydi, anlamındadır.

Şair de şöyle demektedir:

"Ey beş parasız, iriyarı ve adi herifin oğulları, sizler en şanlı şerefli işinizi, yaşlı kocamış develeri kesmek kabul ediyorsunuz.

Silahlarını kuşanmış, miğferi ile başını örtmüş kimseyi böyle kabul etmeli değil miydiniz?"

Onların, bunca deliller ortaya çıktıktan, içinde anlatılanlar ve gayba dair bilgiler dolayısıyla bir sûresinin dahi benzerini getirmekten acze düştükleri Kur'ân-ı Kerîm ile karşılarına delilin ortaya konulmasından sonra, yine bir mucize istemeleri, onların işi yokuşa sürmelerinden başka birşey değildi.

"Fakat onların çoğu bilmezler." Yani, aziz ve celil olan Allah'ın kullarının maslahatını taşıyan âyetleri indirdiğini bilmezler. Soylarından kendisine îman edecek topluluklar geleceğini bildiği gibi O, onları kökten imha etmeyi murad etmemişti.

“Fakat onların çoğu bilmezler" âyetinin: Allah'ın bu âyeti indirmeye kadir olduğunu bilmezler, anlamında olduğu da söylenmiştir.

ez-Zeccâc der ki: Onlar, kendilerini hidayet üzere, kendileri istemeseler dahi toplamasını istemişlerdi. (Yani istedikleri mucize buydu)

38

Yeryüzünde yürüyen herbir canlı ve iki kanİsmi ile uçan bütün kuşlar, ancak sizin gibi birer ümmettirler. Biz o Kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Sonra ancak Rabblerinin huzurunda toplanırlar.

Yüce Allah'ın:

"Yeryüzünde yürüyen herbir canlı..." âyetinde geçen canlı, (ed-Dâbbe)'nin anlamı ile buna dair açıklamalar, daha önce el-Bakara Sûresi'nde (2/164. âyet, 8. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Bu kelime, aslında (isim değil) sıfattır ve; 'den gelmektedir. İsm-i faili de; şeklindedir. Kısa adımlar ile yürümek (debelenmek) demektir.

"İki kanadıyla uçan bütün kuşlar." Âyetindeki; Kuş kelimesi, Dabbe lâfzına atfen mecrûrdur.

el-Hasen ve Abdullah b. Ebi İshâk;şeklinde mahalline atf ile merfu' olarak okumuşlardır. ise fazladan gelmiş kabul edilmiştir. İfadenin takdiri ise, her bir canlı şeklindedir. "iki kanadıylaibaresi de, te'kid ve müphemliği izale etmek için zikredilmiştir. Çünkü Araplar, kuşların dışındaki varlıklar hakkında da uçma tabirini kullanırlar. Meselâ birisine; "Bu ihtiyacım için uç" denildiği zaman, çabucak git, demek isterler. Bu nedenle burada "iki kanadıyla" ifadesi, sözkonusu olanın uçan kuş olduğu açıkça belli olsun diye zikredilmiştir. Kuştan başkası hakkında ise uçmak tabiri mecazidir.

Denildiğine göre, kuşun gövdesinin iki kanadı arasında dengeli duruşu, onun uçuşuna yardım etmektedir. Eğer bu denge olmasaydı, sağa veya sola yan yatardı. Böylelikle bize uçmanın iki kanatla gerçekleştiğini ve

"onları Allah'tan başka kimsenin tutmadığını" (en-Nahl, 16/79) bildirmiş olmaktadır.

Kanat (cenah), kuşun havada kendileri vasıtasıyla uçma imkânını bulduğu iki kanattan birinin adıdır. Cenah, aslında cihetlerden herhangi birisine meyletmek anlamındadır. Meselâ, gemi yere doğru meyledip, yere yapışıp duracak olursa, denilmesi buradan gelmektedir. İnsanın "tâir"i ise ameli demektir. Tâir uçan kuş anlamındadır. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm’de şöyle buyrulmaktadır:

"Her insanın tairini (amelini) kendi boynuna doladık." (el-İsra, 17/13)

"Ancak sizin gibi birer ümmettirler." Yüce Allah tarafından yaratılmış oldukları, onların rızıklarını tekeffül ettiği, haklarında âdil davranması bakımından onlar da sizin gibi topluluklardır. Sizin de onlara zulmetmemeniz ve bu hususta size verilen emirleri aşmamanız gerekir.

"Dâbbe", hareket eden her şey hakkında kullanılır. Semâdakilerden söz edilmeyip yalnızca yerde hareket edenlerin sözkonusu edilmesi, insanların görüp tanıdıklarının yerdekiter oluşundan dolayıdır.

Şöyle de denilmiştir: Bunlar da teşbih ve Allah'ın varlığına delalet bakımından bizim gibidirler. Yani: Ne kadar canlı ve uçan bir kuş varsa, o da yüce Allah'ı tesbih etmekte ve kâfirler üzerinde düşünecek olurlarsa, onun vahdaniyetine delâlet etmektedir.

Ebû Hüreyre der ki: Onlar da yarın diğer hayvanlar haşredilip boynuzsuz olan lehine boynuzlusundan kısas yapılacağı bakımından bize benzemektedirler. Bu kısastan sonra da yüce Allah onlara toprak olunuz, diyecektir, ez-Zeccâc'ın tercih ettiği görüş de budur. Çünkü O:

"Ancak sizin gibi birer ümmettirler" âyeti hakkında yaratılış, rızık, ölüm, öldükten sonra diriliş ve (Kıyâmette) kendilerine kısas uygulanması bakımından sizin gibidirler. Böylelikle birinci görüş de bunun kapsamına girmiş olmaktadır.

Süfyân b. Uyeyne de der ki: Yani, hayvanlardan ve kuşlardan ne kadar tür varsa, mutlaka insanlar arasında da onun benzeri vardır. İnsanlardan kimisi arslan gibi hücum eder, kimisi domuz gibi aç gözlülükle saldırır, kimisi köpek gibi ulur, kimisi tavus gibi kabarır, böbürlenir... İşte benzer olmanın anlamı budur, el-Hattabî bunu güzel bir açıklama kabul ederek şöyle der: Şüphe yok ki sen de işte bu gibi hayvan ve yırtıcı varlıklarla oturup kalkmakta, ilişki kurmaktasın. O halde, ihtiyatı elden bırakma.

Mücahid de yüce Allah'ın:

"Ancak sizin gibi birer ümmettirler" âyeti hakkında şöyle demektedir: Nasıl ki sizin kendileriyle tanındığınız isimleriniz varsa, onların da öylece kendileriyle tanındıkları isimleri bulunan sınırlar halindedirler. Bunun dışında sahih olmayan bir takım açıklamalar da yapılmıştır. Meselâ bilgi bakımından da onlar da bizim gibi imişler, onlar da haşredilecek ve cennette nimete mazhar kılınacaklarmış. Dünyada çektikleri acıların bedeli onlara verilecek, cennet ehli onların şekillerini görerek ünsiyet elde edeceklermiş.

Ancak sahih olan şu ki:

"Ancak sizin gibi birer ümmettirler" âyeti, yaratıcıya delâlet eden birer yaratık ve O'na muhtaç olan ve -sizin rızkınızın Allah tarafından verilmesi gibi- O'nun tarafından rızıklandırılan varlıklar olmaları bakımından size benzemektedirler. Süfyan'ın açıklaması da güzeldir. Çünkü onun bu açıklaması, varlık aleminde görülen bir benzetmeyi ifade eder.

Yüce Allah'ın:

"Biz, o Kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık" âyetinde Kitap'tan kasıt, Levh-i Mahfuzdur. Yüce Allah o Kitapta meydana gelecek olayları tesbit etmiştir. Kitaptan kastın Kur'ân-ı Kerîm olduğu da söylenmiştir. Yani biz, Kur'ânda din ile ilgili olup da açıklamadık ve ona dair delilleri ifade etmedik hiçbir şeyi bırakmadık. Ya beyan edilmiş ve açıklanmış bir delâlet ile bunu yaptık, yahut da beyanı Rasulden, ya da icmâdan yahut da Kitabın nassı ile sabit olmuş kıyastan beyanı öğrenilecek mücmel bir surette açıkladık. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Sana bu Kitabı herşeyin apaçık bir beyânı olmak üzere kısım kısım indirdik" (en-Nahl, 16/89);

"Biz sana bu Zikri (Kurân'ı) insanlara kendilerine ne indirildiğini açıkça anlatasın diye indirdik" (en-Nahl, 16/44); "Peygamber size ne verdiyse onu alın ve neyi yasak ettiyse sakının. " (el-Haşr, 59/7) Böylelikle yüce Allah, bu âyet-i kerîme ile el-Nahl Sûresi'ndeki âyet-i kerimede açıkça zikretmediği şeyler arasından nass ile sözkonusu etmediği hususları mücmel olarak ifade etmekte, böylelikle yüce Allah'ın, Kitapta sözünü etmedik herhangi bir şeyi bırakmadığına dair delilin doğruluğu ortaya çıkmaktadır. O, herbir şeyden, ya tafsilâtını zikrederek yahut da onun aslını (esasını), kıyasa temel olacak delilini zikrederek beyan etmiş, ve:

"Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim" (el-Mâide, 5/3) diye buyurmuştur.

Yüce Allah'ın:

"Sonra, ancak Rabblerinin huzurunda toplanırlar" âyetindeki toplanmaktan kasıt ise, Ebû Hüreyre'den gelen haberde açıklandığı gibi amellerinin karşılığını görmek için toplanacaklarıdır. Müslim'in Sahih'inde de ondan gelen rivâyete göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmaktadır: "Yemin olsun ki, Kıyâmet gününde bütün haklar sahiplerine eksiksiz ödenecektir. O kadar ki, boynuzsuz koyun lehine boynuzlu koyundan kısas uygulanacaktır" Müslim, Birr 60; Tirmizî, Sıfatu'l Kıyâme 2; Müsned II, 235, 301, 371, 411.

İşte bu âyet, hayvanların Kıyâmet gününde haşredileceğine delalet etmektedir. Ebuzer, Ebû Hüreyre, el-Hasen ve diğerlerinin de görüşü budur. İbn Abbâs'tan da bu görüş rivâyet edilmiştir.

Kendisinden nakledilen bir rivâyette İbn Abbâs şöyle demektedir: Hayvanların ve kuşların haşredilmeleri (toplanmaları) ölmeleridir. ed-Dahhâk da bu görüştedir.

Ancak, âyetin zahiri ve bu husustaki sahih haber dolayısıyla birinci görüş daha sahihtir. Kur'ân-ı Kerîm’de de şöyle buyrulmaktadır:

"Vahşi hayvanların haşredildiği (bir araya toplandığı) zaman..." (et Tekvir, 81/5) Cafer b. Birkân'ı Yezid b. el-Asam'dan, onun da Ebû Hüreyre'den rivâyetine göre, Ebû Hüreyre şöyle demiş: Kıyâmet gününde Allah bütün mahlukatı, hayvanları, diğer canlıları, kuşları ve herşeyi haşredecektir. O günde yüce Allah'ın adaleti, boynuzsuz hayvan lehine boynuzludan hakkın alınacağı seviyeye kadar ulaşacaktır. Daha sonra yüce Allah bunlara

"toprak olunuz" diyecektir. İşte yüce Allah'ın:

"O gün kâfir: Keşke toprak olsaydım diyecektir" (en-Nebe’, 78/40) âyetinde kastedilen budur.

Atâ der ki: Âdem oğulları ve onların içinde bulundukları rahatsızlık ve huzursuzluğu görecekleri vakit hayvanlar: Bizi sizin gibi yaratmamış olan Allah'a hamd olsun. Biz ne cenneti umuyoruz, ne de cehennemden korkuyoruz, diyeceklerdir. Yüce Allah da onlar:

"Haydi toprak olunuz" diyecektir. İşte o vakit kâfir toprak olmayı temenni edecektir.

Bir topluluk da şöyle demiştir: Âyet-i kerimede sözü geçen toplanma (haşr), kâfirler ile alakalıdır. Arada geçen diğer açıklamalar ise, mu'tariza (ara cümleleri) ve bir takım delilleri ortaya koymak sadedindedir. Hadise gelince, ondan maksat hesap, kısas (haksızlardan hakkın alınması) ve bu hususta ona verilecek ehemmiyetin ne kadar Önemli ve büyük bir İş olduğunu anlatmak için bir temsilde bulunmaktır. Tâ ki, bu temsilden herkes için bunların kaçınılmaz olduğu anlaşılsın, bundan kurtuluşun bulunmayacağı idrâk edilsin.

Onlar bu görüşlerini sahih kabul edilmeyen bir hadisin bazı mavileri tarafından nakledilen rivâyetinde yer alan şu fazlalığı zikrederek desteklerler: O kadar ki, boynuzsuz koyun lehine boynuzlusundan kısas uygulanacak, taşa niçin taşın üstüne çıktığı, sopaya niçin başka bir sopayı çiziktirdiği sorulacaktır. Bu görüşün sahipleri derler ki: İşte bundan da anlaşılmaktadır ki, bu ifadelerden kasıt, ibret alma ve dehşeti ifade edecek temsilî bir anlatımdır. Çünkü cansızlara hitapta bulunmanın (teklifi hitabı kastediyor), onların sevap almalarının ve ceza çekmelerinin aklen kabul edilebilir bir tarafı yoktur. Aklı başında herhangi bir kimse de böyle bir kanaate sahip olmadığı gibi böyle bir şeyi tasallallahü aleyhi ve sellemvur eden kimse, olsa olsa ahmak ve bunaklar arasında sayılır. Derler ki: Çünkü kalem (yapılanlardan sorumluluğun kaydedilmesi) onlar hakkında cereyan etmez. Dolayısıyla sorumlu tutulmaları da mümkün değildir.

Derim ki: Sahih olan, Ebû Hüreyre'den nakledilen Hadîs-i şerîf dolayısıyla birinci görüştür. Her ne kadar ahkâm konularında onlar hakkında da kalemin cereyanı (mükellefiyet ve sorumluluk) sözkonusu değilse bile, aralarındaki hususlarda sorumlu tutulacaklardır.

Ebû Zer'den de şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın huzurunda iki koyun birbirleriyle toslaştı,

Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: "Ey Ebû Zer bunların ne için toslaştıklarını biliyor musun"? Ben, hayır dedim. Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: "Fakat yüce Allah bilir ve ikisi arasında hüküm verecektir." Müsned, V, 162, 173.

Bu da açık bir nastır. Bu hususlara dair daha geniş açıklamalarımız "et-Tezkira bi Ahvâli'l -Mevta ve Umuri'l Âhirâ" adlı eserimizde zikretmiş bulunuyoruz. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

39

Âyetlerimizi yalanlayanlar, karanlıklarda kalmış sağırlardır, dilsizlerdir. Allah dilediğini saptırır, dilediğini de dosdoğru yol üzerinde tutar.

Yüce Allah'ın:

"Âyetlerimizi yalanlayanlar... sağırlardır, dilsizlerdir" âyeti, mübtedâ ve haberdir. Yani bunlar, kulak ve gözleriyle yararlanma imkânını kaybetmişlerdir. Hayvanlardan ve diğerlerinden herbir ümmet kendi menfaatine olan şeylere yol bulabildiği halde, kâfirler bunlara yol bulamamaktadır. Bu hususa dair açıklamalar el-Bakara Sûresi'nde (2/18. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

"Karanlıklarda" âyetinden kasıt ise küfrün karanlıklarıdır. Ebû Ali der ki: Buradaki "sağırlık ve dilsizliksin âhiretteki sağırlık ve dilsizlik olması mümkündür. O taktirde bununla, mecaz sözkonusu olmaksızın hakikat anlamı kastedilmiş olur.

"Allah dilediğini saptırır." Bu, Şanı yüce Allah'ın kâfirin sapmasını irade etmiş olduğunu ve onun hakkında adaletinin uygulanması için dilediğini göstermektedir. Nitekim yüce Allah'ın:

"... dilediğini de dosdoğru yol üzerinde tutar" âyeti de buna işaret etmektedir. Yani, böylesi hakkında da lütfunu uygulamak için onu İslâm dini üzere tutar. Bu ifadeler Kaderiyye mezhebini iptal etmektedir.

Meşiet (dilemek), yalanlayanlar ile ilgilidir. Bu yalanlayanlardan, Allah kimisini saptırır, kimisini de hidâyete erdirir.

40

De ki: "Bana söyleyin eğer size Allah'ın azâbı gelirse yahut size kıyâmet gelip çatarsa Allah'tan başkasını mı çağıracaksınız? Şayet doğru kimseler iseniz (bana söyleyin)."

Yüce Allah'ın:

"Deki: Bana söyleyin...." âyetinde Nâfi', iki hemzeyi de tahfif ile okumuştur, O, buradaki birinci hemzenin harekesini kendisinden önceki harfe verirken, ikincisinin de harekesini belli belirsiz okur. Ebû Ubeyd'in ondan naklettiğine göre, hemzeyi kaldırır ve onun yerine elif okurdu. en-Nehhâs der ki: Ancak, Arapça bilginlerine göre bu, onun hakkındaki yanlış bir kanaattir. Çünkü burada "yâ" harfi sakin, "elif de sakindir. îki sakin ise bir araya gelmez.

Mekkî der ki: Verş'den onun hemzeyi elife değiştirdiği (ibdâl ettiği") rivâyet edilmiştir. Çünkü ondan gelen rivâyete göre, ikinci hemzeyi med ile okur. Med ancak ibdâl ile mümkün olabilir. Bedel ise, usulün bir fer'idir. Aslolan ise hemzenin üstün harekeli hemze ile elif arasında okunmasıdır. Verş'in dışında ikinci hemzeyi tahfif ile okuyan herkesin kıraati de bu şekildedir. Kendisinden sonraki harf sakın olmakla birlikte hemzede ibdalin câiz oluşunun güzel görünmesi, birinci harfin med ve lîn harfi oluşu dolayısıyladır. Sakin harf ile birlikte yapılan med ise ikinci sakinin söyleyişine vasledilen bir hareke durumuna gelir.

Ebû Amr, Âsım ve Hamza ise, kelimesinde her iki hemzeyi tahkik ile okumuşlar ve kelimeyi aslı üzere telaffuz etmişlerdir. Çünkü bu kelimede aslolan hemzeyi okumaktır. Çünkü baştaki soru hemzesi 'deki hemzenin başına gelmiştir. Görüldüğü gibi buradaki hemze de aynu'l-fiil (fiil kökünün ikinci harfidir) "Yâ" harfi ise merfu' muttasıl zamirin bitişmesi dolayısıyla sakindir.

Îsa b. Ömer ve el-Kisâî, ikinci hemzeyi hazfederek; diye okumuşlardır. en-Nehhâs der ki: Arapça'da bu uzak bir ihtimaldir. Ancak şiirde caizdir. Araplar: Zeyd'in durumunun ne olduğunu bir gördün mü? derler ve hemzeyi açıkça telâfuz ederler, hazf etmezler.

Basralıların kanaatine göre ise, (sondaki) "kefile mîm" harfleri hitab içindir. Dolayısıyla bu harflerin İ'rabtan payları (mahalleri) yoktur. ez-Zeccâc'ın tercihi de budur. Ancak, el-Kisâî, el-Ferrâ' ve diğerlerinin görüşüne göre, buradaki "kef ile mîm", görme işinin üzerlerinde cereyan etmesi dolayısıyla nasb mahallindedir. Manası da; kendinizi gördünüz mü? şeklindedir. Eğer bu iki harf -te'kid için fazladan olmak üzere- hitab için gelmiş ise, o takdirde "Size... gelirse" âyetindeki; (al) ...se, "görmek" fiilinin mef'ûlü olarak nasb mahallinde olur. Eğer nasb mahallinde bir isim ise, o takdirde (.......)'de ikinci mef'ûl yerine geçer. Birinci açıklamaya göre buradaki "görmek" tek bir mef'ûte teaddisi (geçiş yapması) dolayısıyla göz ile görmekten gelir. Buradaki görmek, ilim (bilmek) anlamında kabul edilirse, o takdirde iki mef ûl alır.

Yüce Allah'ın:

"Yahut size kıyâmet gelip çatarsa" âyeti, yahut size kendisi için diriltileceğiniz kıyâmet saati gelecek olursa... demektir. Bundan sonra da:

"Allah'tan başkasını mı çağıracaksınız. Şayet doğru kimseler iseniz" diye buyurmaktadır.

Âyet-i kerîme, kendisinin bir yaratıcısı olduğunu kabul eden müşriklere karşı getirilen bir delildir. Yani sizler, sıkıntılı zamanlarınızda Allah'a dönmektesiniz. Bu böyle olduğu gibi kıyâmet gününde de O'na döndürüleceksiniz. O halde bu rahatlık döneminizde ne diye şirk koşmakta ısrar ediyorsunuz? Çünkü onlar, bir taraftan putlara ibadet ediyor, bir taraftan azâbın üzerlerinden giderilmesi için de Allah'a dua ediyorlardı.

41

Hayır, yalnız O'na yalvarırsınız. O da dilerse yalvardığınız şeyi giderir, siz de şirk koştuğunuz şeyleri unutursunuz.

Yüce Allah'ın:

"Hayır, siz O'na yalvarırsınız" âyetindeki; birinci hususun kabul edilmediği, geçerli olmadığını (idrâb) anlatmakta, ikincisinin ise vacib olduğunu ifade etmektedir. (Yani, Allah'tan başkasını çağırmıyor, Allah'a dua ediyorsunuz).

"Yalnız O'na" âyeti

"Yalvarırsınız" âyeti ile nasb edilmiştir.

"O da dilerse yalvardığınız şeyi giderir." Yani, üzerinizden giderilmesi için dua ettiğiniz o sıkıntıyı dileyecek olursa, açar ve giderir "sîz de şirk koştuğunuz şeyleri unutursunuz."

Denildiğine göre şirk koştuklarını unutmaları azâbın gelişi halinde sözkonusu olur. el-Hasen der ki: Yani, o şirk koştuğunuz şeylere, unutan bir kimsenin aldırış etmediği gibi, aldırış etmezsiniz. Zira onun tarafından kurtarılacağınıza dair ümidinizi kesmiş olacaksınız. Çünkü, o şirk koştuğunuz şeyde bir zarar, ya da bir faydanın size gelmesi umulamaz. ez-Zeccâc der ki: Buradaki anlamın: "Şirk koştuklarınızı unutursunuz" şeklinde olması da mümkündür. en-Nehhâs der ki: Yüce Allah'ın:

"Yemin olsun ki Biz, bundan önce Âdem'e vahyettik de o da unuttu" (Tâ-Hâ, 20/115) âyetini andırmaktadır.

42

Yemin olsun ki, senden önceki ümmetlere Biz nice peygamberler gönderdik. Onları, yalvarırlar diye darlığa ve sıkıntıya uğrattık.

Yüce Allah'ın:

"Yemin olsun ki, senden önceki ümmetlere Biz nice peygamberler gönderdik" âyeti, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e bir tesellidir. Bu âyette hazf edilmiş bir takım kelimeler vardır. Yani, Biz senden önceki ümmetlere peygamberler gönderdik. (Âyette lafzen olmamakla beraber siyakından anlaşıldığı için mealde bu ayrıca hazf edilmemiştir). Yine bunda âyetin zahirinin delalet ettiği bir başka hazf edilmiş ifade vardır ki, onlar da yalanladılar, Biz de onları azâb ile yakaladık, takdirindedir.

Bu âyet-i kerimenin, önceki âyet ile ilişkisi bir halin bir hal ile olan ilişkisi gibidir, ona oldukça yakındır. Şöyleki, bu kavimler peygamberlerine muhalefet yolunda, kendilerinden önceki kavimlerin kendi peygamberlerine muhalefet yolunda izledikleri aynı yolu izlediler. O halde bunlar da kendilerinden öncekilere nâzil olan belâ ve musibetlerin bir benzerinin başlarına inmesi tehlikesi ile karşı karşıya bulunmaktadırlar.

"Darlık"dan kasıt, maldaki musibetlerdir.

"Sıkıntı"dan kasıt ise bedenlerdeki musibetlerdir. Çoğunluğun görüşü budur. Kimi zaman bunların biri ötekinin yerine de kullanılabilir. Şanı yüce Allah kullarım darlıkla sıkıntıyla ve dilediği herşeyle te'dip eder. Çünkü O,

"yaptığından sorumlu tutulamayandır." (el-Enbiya, 21/23)

İbn Atiyye der ki: Abid kimseler kendilerini, mallarını dağıtmak suretiyle darlıkla, bedenlerini de açlık ve çıplaklık ile sıkıntıya sokmak suretiyle te'dip hususunda bu âyeti delil göstermişlerdir.

Derim ki: Bu âyeti bu uygulamalara asli bir dayanak olarak almak, bunu böyle anlayan ve böyle uygulayanların bilgisizliklerini ortaya koymaktadır. Çünkü âyet-i kerimede sözü geçen durum, bu yolla kendilerini mihnete sokmak istediği kullarından dilediği kimselere bir cezadır. Bizim ise bu âyete kıyas ile kendimizi mihnetlere sokmaya ve mükâfatlandırmaya kalkışmamız câiz değildir. Çünkü, bizim nefislerimiz sırtlarında keramet yurduna (cennete) ulaştığımız ve onun vasıtasıyla Kıyâmet gününün dehşetlerinden kurtuluşa erdiğimiz bineklerimizdir. Kur'ân-ı Kerîm'de de yüce Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:

"Ey Peygamber, hoş olan rızıklardan yiyin ve salik amel işleyin" (el-Mu'minûn, 23/51);

"Ey îman edenler, kazandıklarınızın en güzellerinden... infak edin." (el-Bakara, 2/267) Bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır:

"Ey îman edenler, size rızık olarak verdiğimiz şeylerin temiz olanlarından yiyin..." (el-Bakara, 2/172)

Böylelikle yüce Allah, mü’minlere bizzat peygamberlere lütab ettiği şekilde emir vermiştir. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ve ashâbı da güzel ve temiz şeyleri yer, en güzel elbiseleri giyer, onlarla süslenirlerdi. Onlardan sonra gelen tabiin de böyleydi ve bu böylece sürüp gitti. Nitekim daha Önce el-Mâide Sûresi'nde (5/88. âyetin tefsirinde) geçti ve ileride elbise giyinmenin ve diğer hususların hükmü ile alakalı el-A'raf Sûresi'nde (7/32. âyet, 1. başlık ve devamında) gelecektir.

Eğer durum bunların iddia ettiği ve delil gösterdikleri gibi olsaydı, şanı yüce Allah'ın ekinlerle, güzel bahçelerle bütün meyve mahsul ve bitkilerle, Allah'ın bize müsahhar kıldığı ve etlerinden yemeyi, sütlerinden içmeyi, yünleriyle ısınmaya -ve buna benzer bize lütfettiğini bildirdiği diğer hususları- zikretmesinin bunları bize müsahhar kılmış olduğunu hatırlatıp bu lütfüna dikkatimizi çekmenin büyük bir faydası olmazdı. Eğer kendi kanaatlerince kabul ettikleri yolun fazilet olduğu doğru olsaydı, elbette bunu öncelikle Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın, ashâbının, onlardan sonra gelen tabiîn ve ulemânın yapması öncelikle sözkonusu olurdu. Malın fazileti, faydası ve mal toplamayı kabul edenlerin kanaatlerinin reddedilmesine dair açıklamalar Bakara Sûresi'-nin son taraflarında (2/283. âyet, 20. başlık ve devamında) önceden geçmiş bulunmaktadır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da bedenlerin zayıf düşmesi korkusuyla visal: (iftarsız, sahursuz peşpeşe oruç tutmayı) yasaklamış olduğu gibi, bu gibi cahil zenginlerin kanaatlerini de reddetmek üzere malın zayi edilmesini boşa tüketilmesini yasaklamıştır. Yüce Allah'ın:

"Yalvarırlar diye" âyeti dua ederler ve zilletlerini arz ederler diye, demektir.

"Yalvarırlar," zillet demek olan 'den alınmıştır. : Yalvardı demek olup ism-i faili : Yalvaran şeklindedir.

43

Bari onlara azabımız geldiğinde yalvarsalardı. Fakat kalpleri katılaşmıştı. Şeytan da yaptıklarını kendilerine süslü göstermişti.

Yüce Allah'ın:

"Bari onlara azabımız geldiğinde yalvarsalardı" mealindeki âyette :Bari, teşvik ifade etmektedir. Bu da fiil ile birlikte kullanılan; : ...mel) değil miydi anlamındadır.

Bu onların duayı terk edişleri dolayısıyla bir serzeniş, onların azâbın inmesi esnasında yalvarıp yakarmadıklarını haber veriştir. Bununla birlikte ihlaslı olmayan kimselerin yalvarıp yakardıkları gibi dua etmiş olmaları, yahut da azapla iç içe oldukları sırada yalvarmaya başlamış olmaları da mümkündür. Bu şekilde yalvarıp yakarmanın bir faydası yoktur. Dua hem rahatlık zamanlarında, hem sıkıntılı zamanlarda emrolunmuştur. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Rabbiniz buyurdu ki: Bana dua edin ki, Ben de duanızı kabul edeyim"(el-Mu'min- 40/60) Daha sonra şöyle buyurmaktadır:

"Muhakkak Benim ibadetimden" yani duamdan "(yüzçevirerek) büyüklük taslayanlar, yakında zelil kılınmışlar olarak cehenneme gireceklerdir." (el-Mu'min, 40/60) Bu; çok ağır bir tehdittir.

"Fakat kalpleri katılaşmıştı." Sertleşti ve katı bir hal aldı. Bu küfürden ve masiyet üzere İsrar etmekten İbarettir. Allah'tan bizi esenliğe kavuşturmasını dileriz.

"Şeytan da yaptıklarını kendilerine süslü göstermişti." Masiyetlerle onları kandırıp azdırmış ve masiyet İşlemeye itmişti.

44

Onlar, kendilerine hatırlatılan şeyi unutunca, Biz de üzerlerine herşeyin kapılarını açtık. Nihayet kendilerine verilenlere sevinince, ansızın onları tutup yakalayıverdik de ümitsiz kalıverdiler.

"Onlar kendilerine hatırlatılan şeyi unutunca..." âyeti ile ilgili olarak: Kendilerinin yaptıkları bir iş olmamakla birlikte, niye unutmaktan dolayı yerildiler, diye sorulacak olursa, cevap şudur: Burada

"unuttular", kendilerine hatırlatılan ve verilen öğüdü terkettiler, anlamındadır. Bu açıklama İbn Abbâs ve İbn Cüreyc'den nakledilmiştir. Ebû Ali'nin görüşü de budur. Çünkü, birşeyden yüzçevirmek suretiyle onu terkeden kimse, o şeyi unutmuş olduğu bir şey seviyesine indirmiş olur. Nitekim unutmayı anlatmak için de "terketmek" kullanılır.

Bir diğer cevap: Onlar, kendi istekleriyle kendilerini unutmaya maruz bıraktıkları için yerilmeleri yerindedir. Nitekim, yüce Allah'ın gazabına ve cezasına kendisini maruz bırakanların da yerilmesi o bakımdan yerinde bir iştir.

"Biz de üzerlerine herşeyin tapılarını açtık." Yani, her türlü nimet ve hayrın kapılarını açtık; bu hayırlar) onlara çok çok verdik. Arap dili bilginlerine göre İfadenin takdiri şöyledir: Onlar için kapalı bulunan her bir şeyin kapılarım Üzerlerine sonuna kadar açtık.

"Nihayet kendilerine verilenlere sevinince" azgınlaşınca, bundan dolayı böbürlenmeye başlayınca, kendilerine verilen bu nimetlerin hiç son bulmayacaklarım sanınca ve bunu yüce Allah'ın kendilerinden razı oluşuna bir delil olarak görmeye başlayınca

"ansızın onları tutup yakalayıverdik." Yani Biz, onların kökünü imha ettik, onları azabımızın zorluluğuyla yakaladık.

"Ansızın" anlamına gelen; ise, öncesinde herhangi bir emare bulunmaksızın, farkında olmadan, gafilken alıp yakalamak demektir. İnsan, farkında olmadan ve gaflet halinde iken yakalanacak olursa, : Ansızın alınmış olur. İnsana en ağır gelen de bu şekilde karşı karşıya kaldığı şeylerdir.

Şöyle de denilmiştir: Önceden geçmiş bulunan ve kendilerinin yüz çevirdikleri o hatırlatma, daha Önceki emare (yani azap ile yakalanacaklarının emaresi) yerine geçmektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allahtır.

: Ansızın, daha önceden de geçtiği gibi, Sîbeveyh'e göre, kendisine kıyas olunmamak üzera hal mahallinde bir mastardır.

(Bu şekilde herşeyin kapılarının üzerlerine açılması), onlar hakkında Allah'tan bir istidrac (yavaş yavaş azaba yaklaştırılmaları) kabilinden idi. Nitekim yüce Allah bir başka yerde:

"Ben onlara mühlet veririm. Muhakkak ki Benim yakalamam şiddetlidir" (el-A'raf, 7/183) diye buyurmaktadır. Gazabından ve mekrinden Allah'a sığınırız.

Kimi ilim adamı şöyle demektedir: Yüce Allah şu:

"Nihayet kendilerine verilenlere sevinince, ansızın onları tutup yakalayıverdik" âyeti üzerinde dikkatle düşünene rahmetini ihsan elsin. Muhammed b. en-Nadr el-Harisî der ki: Bu gibi kimselere yüce Allah yirmi yıl mühlet vermişti. Utbe b. Âmir de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şöyle buyurduğunu rivâyet etmektedir: "Yüce Allah'ın kullara masiyet işlemelerine rağmen dilediklerini verdiğini görecek olursanız, biliniz ki bu, O'nun tarafından onlar için bir istidracdır." Daha sonra da:

"Onlar kendilerine hatırlatılan şeyi unutunca..." âyetini tamamen okudu Taberânî, el-Mu'cemu'l-Evsat, X, 125-126.

el-Hasen der ki: Allah'a yemin olsun ki, Allah bir kimseye dünyada bir bolluk verecek olursa, o da bu bolluk ile kendisine karşı bir mekrin (imtihanın) olabileceğinden korkmayacak olursa, mutlaka ameli azalır ve re'yinde acizlik başgösterir. Allah, eğer bu dünya nimetlerini bir kimseye vermeyip kısar da o kimse bunun dünyada kendisi için daha hayırlı olduğu kanaatine sahip olmazsa, yine mutlaka ameli azalır ve re'yinde acizlik başgösterir.

Haberde nakledildiğine göre, yüce Allah Mûsa (aleyhisselâm)'a şunu vahyetmiş: "Fakirliğin sana doğru geldiğini görecek olursan, salihlerin şiarına merhaba de. Zenginliğin sana doğru geldiğini görecek olursan İşte bu, cezası dünyada iken (acilen) verilen bir günahtır de,"

Yüce Allah'ın:

"Ümitsiz kalıverdiler" âyetinde, ümitsiz anlamına gelen; kelimesi, kötü durumu nedeniyle karşı karşıya kaldığı sıkıntının fazlalığından ötürü doğru dürüst cevap veremeyecek hale düşen, hayırdan yana ümidini kesmiş, üzülmüş, afallamış kimse demektir. el-Accâc der ki:

"Ey arkadaş! Sen, deve pisliklerinin üst üste kerme haline geldiği

yıkık yer ve harabeleri tanır mısın? Evet tanırım dedi ve bundan dolayı dehşetini izhar etti."

Yani, gördüğünün dehşetinden şaşkınlığını ortaya koydu, işte "İblis" ismi de buradan türetilmiştir.

".......: Sustu," demektir. Bu fiil, dişi deve hakkında kullanıldığında erkek deveyi aşırı derecede arzulaması dolayısıyla sesini çıkarmaması halini anlatır. Bu durumdaki dişi develere de denilir.

45

Böylece zulmedenlerin ardı arkası kesildi. Âlemlerin Rabbı olan Allah'a hamd olsun.

Yüce Allah'ın:

"Böylece zulmedenlerin ardı arkası kesildi" âyetindeki ": Son" demektir.

Bir topluluğun sonuncusu olarak en arkada gelen kimseyi ifade etmek üzere denilir. Abdullah b. Mes'ûd yoluyla rivâyet edilen hadiste de şöyle denilmektedir; "İnsanlar arasında namaza ancak en son vaktinde yetişenler vardır." İbnu'l Ashâb, en-Nihâye, II, 97, Yani, vaktin sonunda namazını kılan vardır. Burada bu âyetin anlamı ise, soylarını kesmesi, onların yerine başkalarını getirmesi ve onlardan geriye kimsenin kalmaması demektir. Kutrub der ki: Burada onların kökten imha edilip helâk edildiklerini anlatmaktadır. Umeyye b. Ebi Salt da der ki:

"En sonuncularını dahi imha eden bir azapla helâk olundular

Ne onu geri çevirebildiler, ne de onlara yardım olundu."

"Tedbîr" kelimesi de buradan gelmektedir. Çünkü tedbir, işin âkibetini sağlama bağlamak için çalışmak demektir.

"Âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamd olsun." Denildiğine göre bu hamd, zâlimler topluluğunun helâk edilmeleri dolayısıyladır. Allah'a nasıl hamd edeceklerinin mü’minlere öğretilmesi için olduğu da söylenmiştir. Bu âyet, beraberinde kökün kesilmesini getirdiği, ebedi azaba götürdüğü ve övmek vasfına sahip herkesin övgüsünün kesilmesini gerektirdiği için zulmün terk edilmesinin vacib olduğuna dair delili de ihtiva etmektedir.

46

De ki: "Bana söyleyin. Eğer Allah sizden işitmenizi ve gözlerinizi alsa, kalplerinizin üstüne mühür vursa, Allah'tan başka onları size geri verecek İlah kimdir?" Bak, âyetlerimizi nasıl türlü türlü açıklıyoruz da, sonra onlar yüzçeviriyorlar?

"De ki: Bana söyleyin; eğer Allah sizden işitmenizi ve gözlerinizi alsa."

Bunları giderse ve yaptıkları işi ortadan kaldırsa.

Burada

"işitme" nin tekil gelişi çoğula delâlet eden mastar oluşundan dolayıdır.

"Kalplerinizin üstüne mühür vursa." Âyetine dair açıklamalar daha önce Bakara Sûresi'nde (2/7. âyet, 1. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

": ...se, sa"nin cevabı hazf edilmiş olup: Size bunları geri getirecek olan kimdir? takdirindedir ve nasb mahallindedir. Çünkü bu, hal mahallindedir. Konuşma esnasında; ": Çıkarsa onu vur," demeye benzer. Maksat ise hal anlamında, çıkması halinde vur demektir.

Diğer taraftan şöyle açıklanmıştır: Burada maksat, bu organların yaptıkları işlerdir, görevleridir. Şanı yüce Allah hem azaları, hem de bu azaların gördükleri İşleri yok edip geriye bunlardan hiçbir şey bırakmayabilir. Nitekim yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:

"Bir takım yüzleri silip tanınmaz hale getirmeden..." (en-Nisâ, 4/47.) Âyet-i kerîme, kâfirlere karşı bir delildir.

"Allah'tan başka onları size geri verecek ilâh kimdir?" âyetinde; : Kim, mübtedâ olarak merfu'dur. : İlah lâfzı onun haberidir. ". ... dan başka" ise onun sıfatıdır.

Aynı şekilde

": Size geri verecek" de

"ilâh" lâfzının sıfatı olarak ref mahallindedir. Bu ise istifham (soru) şeklindedir. Bu istifhamın bir parçasını teşkil ettiği cümle ise

"söyleyin" anlamı verilen; 'nin iki mef'ûlü mahallindedir.

": Bana söyleyin", bunu biliyorsunuz, bildiniz mi anlamındadır. Zamirin raci olduğu şeyler çoğul olmakla birlikte; ": Onu" (mealde Onları)'nin tekil gelmesinin sebebi ise, kastedilen şeylerin alınacak şeyler olan (işitme ve görmeler) olduğundan dolayıdır. İşte buradaki tekil zamir, bu sözü edilenlere râcidir. Yalnızca açıkça zikredilmiş ve tekil olarak gelen "işitme"ye râci olduğu da söylenmiştir. Yüce Allah'ın şu âyetinde olduğu gibi:

"Allah'a ve Rasulüne gelince, onu (ikisini) razı etmeleri daha uygundur." (et-Tevbe, 9/62) Gözler ve kalpler ise, bu zamirin mercii kapsamına, bunların da muhtevalarının delâleti ile girmektedir.

"Allah'tan başka onları size geri getirecek ilâh kimdir?" âyetinde, geri getirilecekleri kastedilen sözü edilenlerden birisi olduğu söylendiği gibi; mananın; ihtiva ettiği hidâyet verecek kimdir, anlamında olduğu da söylenmiştir.

Abdurrahman b. el-A'rac ": Onları... bak" şeklinde "he" harfini aslı üzere ötreli olarak okumuştur. Çünkü aslolan bu "he" harfinin ötreli okunmasıdır. ", Onunla geldim" ifadesinde olduğu gibi.

en-Nekkâş der ki: Bu âyet-i kerimede gerek burada, gerekse de bir başka âyette, işitmenin görmekten daha faziletli oluşuna bir delil vardır. el-Bakara Sûresi'nin baş taraflarında yeterli açıklamalar yapılmıştır. (2/7. âyet, 7. başlıkta)

"Âyetlerin tasrif edilmesi" türlü türlü açıklanması ise, ileri sürecek herhangi bir mazeret bırakmamak, uyarmak, terğîb (teşvik), terhib (korkutmak) ve buna benzer değişik şekillerde âyetleri açıklamak demektir.

"Sonra onlar yüzçeviriyorlar." İbn Abbâs, el-Hasen, Mücahid, Katade ve es-Süddî, (......) yüzçevirmek diye açıklamışlardır. Birşeyden yüzçevireni anlatmak üzere, ........ denilir. Tesadüf ve müsadefe de onun cihetinden yüzçevirmek halinde o kimseyle karşılaşmak demektir. İbnü'r-Rikaâ' der ki:

"O kadınlar bir söz naklettiler mi, en güzelini söylerler,

Ve onlar sakınılması gereken her türlü kötülükten yüz çevirenlerdir."

Deve hakkında "sadef" ise, ön ya da arka ayağının olmaması gereken tarafa kaymasıdır. Âyet-i kerimede geçen "yüzçevirmeleri" ise, kendilerine karşı getirilen delil ve belgelere iltifat etmeyip yan çizmeleri, onlardan yüzçevirmeleri demektir.

47

De ki: "Bana söyleyin; eğer Allah'ın azâbı size ansızın yahut açıktan açığa gelip çatsa, zâlimler topluluğundan başkası helâk olur mu?"

Yüce Allah'ın: "De ki: Bana söyleyin. Eğer Allah'ın azâbı size ansızın, yahut açıktan açığa gelip çatsa" âyeti hakkında el-Hasen der ki: "Ansızın", geceleyin demektir. Açıktan açığa da gündüzün demektir. Buradaki ansızın, sözlük anlamında kullanıldığı da söylenilmiştir. el-Kisâî der ki: Bir topluluk herhangi bir durum ile "ansızın" karşılaşacak olurlarsa bu kelime kullanılır ki, buna dair açıklamalar az önce geçmiş bulunuyor.

"Zâlimler topluluğundan başkası helâk olur mu?" Bunun bir benzeri de; "fasıklar topluluğundan başkası helâk edilirmi ki" (el-Ahkâf, 46/35) âyetidir. Yani siz, şirkinizden başka bir sebep dolayısıyla helâk edilir misiniz. Burada zulüm, şirk anlamındadır. Nitekim Hazret-i Lukman oğluna:

"Oğulcağızım Allah'a şirk koşma. Çünkü muhakkak şirk çok büyük bir zulümdür." (Lukman, 31/13) demiştir.

48

Biz, peygamberleri ancak müjdeleyiciler ve uyarıcılar olarak göndeririz. Artık kim îman edip ıslâh ederse, onlara korku yoktur, onlar üzülmezler de.

Yüce Allah'ın:

"Biz, peygamberleri " tergîb ve terhîb (teşvik ve korkutma) ile "ancak müjdeleyiciler ve uyarıcılar olarak göndeririz." el-Hasen der ki: Dünyada geniş rızıkla, âhirette de sevap ve mükâfat ile müjdeleyiciler olarak, demektir. Buna da yüce Allah'ın şu âyeti delildir;

"Eğer o ülkeler halkı îman edip de sakınmış olsalardı, üzerlerine gökten ve yerden nice bereketler açardık."(el-A'râf, 7/96)

"Uyarıcılar" inzâr ediciler âyeti ise, Allah'ın cezası ile korkutucular, demektir. Yani, Biz peygamberleri bu maksatla, bunun için gönderdik. Yoksa, onlara getirmeleri teklif edilen mucizeler için değil. Onlar, ancak getirdiklerinin belgelerini teşkil edecek ve doğruluklarını ortaya çıkaracak âyetler (mucizeler) getirirler.

Yüce Allah'ın:

"Artık kim îman edip ıslah ederse, onlara korku yoktur, onlar üzülmezler de" âyetine dair açıklamalar daha önceden geçmiş bulunmaktadır.

49

Âyetlerimizi yalanlayanlara -fasıklık edip durdukları için- azâb dokunacaktır.

Yüce Allah'ın:

"Âyetlerimizi yalanlayanlara" âyeti, Kur'ân'ı ve mucizeleri yalanlayanlara diye açıklandığı gibi, Muhammed (salât ve selâm ona)'i yalanlayanlara.....diye de açıklanmıştır.

"Fasıklık edip durdukları için" yani, kâfir oldukları için.

"Azâb dokunacaktır" isabet edecektir, gelip çatacaktır.

50

De ki: "Ben size yanımda Allah'ın hazineleri vardır, demiyorum. Ben, gaybı da bilmem. Ben size hiç şüphesiz bir meleğim de demiyorum. Ben, ancak bana vahyolunana uyarım." De ki: "Hiç görmeyenle gören bir olur mu? Hiç düşünmüyor musunuz?"

Yüce Allah'ın:

"De ki: Size yanımda Allah'ın hazineleri vardır demiyorum" âyeti, onların söyledikleri bildirilen:

"Rabbinden ona bir âyet indirilseydi ya" (el-En'âm, 6/37) sözlerine bir cevaptır. Yani, Allah'ın kudretinin hazineleri yanımda değildir ki, teklif etmiş olduğunuz âyetleri İndirebileyim. Gaybı da bilmiyorum ki, size gayba dair haber vereyim.

Hazinelerin çoğulu olan: İçinde herhangi bir şeyin saklandığı yer" demektir. Şu hadiste de bu kökten kelimeler geçmiş bulunmaktadır:

"Sizden herhangi bir kimse, izni olmaksızın başkasına ait bir davarı asla sağmasın. (Hadisin bu bölümü Kurtubî tarafından alınmamıştır). Çünkü onların davarlarının memeleri onlara yiyeceklerini depolamaktadır. Sizden herhangi bir kimse, eşyasının saklandığı yere gidilmesini ve mahzeninin kırılmasını kabul edebilir mı?" Buhârî, Lükata 8; Müslim, Lukata 13; Ebû Dâvûd, Cihad 88; İbn Mâce, Ticarat 68; Muvatta’', İsti'zân Î7.

"Allah'ın hazineleri" ise, Allah'ın kudreti içerisinde olan her şeydir. Yani ben, sizin teklif ettiğiniz şeyler arasından istediğim herşeyi yapabilmek imkânına sahip değilim.

"Ben, gaybı da bilmem, ben size hiç şüphesiz bir meleğim de demiyorum." Çünkü onlar, meleklerin daha faziletli olduklarını zannediyorlardı. Yani ben, melek değilim ki, Allah'ın emri olan işlerden insanların şahit olmadığı şeylere şahit olabileyim.

Meleklerin peygamberlerden daha faziletli olduğunu söyleyenler bunu delil göstermişlerdir. el-Bakara Sûresi'nde (2/33. âyet, 3- başlıkta) buna dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. Oraya başvurulabilir.

Yüce Allah'ın:

"Ben ancak bana vahyolunana uyarım." Âyetin zahiri şunu gerektirmektedir: O, hakkında vahiy bulunmadıkça hiçbir işi kestirip atrnazdt. Sahih olan şu ki, peygamberlerin ictihad etmeleri caizdir. Nass ile belirlenen şeylere kıyas yapmaları da caizdir. Kıyas zaten şer'i delillerden birisidir. İleride buna dair açıklamalar, el-A'raf Sûresi'nde (7/12. âyet, 3. başlıkta) geleceği gibi, peygamberlerin içtihadda bulunmalarının cevazı ile ilgili açıklamalar da yüce Allah'ın izniyle Enbiya Sûresi'nde (21/78-79. âyet, 6. başlıkta) gelecektir.

Yüce Allah'ın:

"De ki: Hiç görmeyenle gören bir olur mu" âyetinde kastedilenler, Mücahid'den ve başkalarından nakledildiğine göre, kâfir ile mü’mindir. Cahil ile âlimin kastedildiği de söylenmiştir.

Bu ikisinin bir olmayacağı hususu üzerinde "hiç düşünmüyor musunuz?"

51

Rabblerinin huzurunda toplanacaklarından korkanları sen O'nunla uyar. Onların O'ndan başka ne bir dostları, ne de bir şefaatçileri vardır. Olur ki sakınırlar.

"...Sen, O'nunla" yani, Kur'ân ile

"uyar."

Uyarmak (inzâr); bildirmek, haber vermek demektir. Buna dair açıklamalar, daha önceden el-Bakara Sûresi'nde (2/6. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

"O'nunla" âyeti ile, Allah ile diye açıklandığı gibi, âhiret günü ile diye de açıklanmıştır. Özel olarak "Rabblerinin huzurunda toplanacaklarından korkanların zikredilmesi ise, bu gibi kimselere karşı getirilen delilin korkmayı daha bir gerektiriri oluşundan dolayıdır. Çünkü bunlar, Allah'ın azabından korkan kimselerdir. Yoksa, Allah'ın huzurunda toplanmaktan (hasrolunmaktan) tereddüt içerisinde bulunduklarından dolayı değil. Buna göre "korkanlar"dan kasıt, haşredilmek azabından çekinenler, bunu bekleyenler demektir. Burada "korkanlar" in bilenler anlamına geldiği de söylenmiştir. Eğer bu, müslüman ise, masiyetleri terketmesi için uyarılır. Eğer kitab ehline mensub bir kimse ise hakka tabi olması için uyarılır.

el-Hasen de der ki: Maksat mü’minlerdir. ez-Zeccâc da şöyle demiştir: Mü’min olsun, kâfir olsun öldükten sonra dirilişi ikrar eden herkestir. Şöyle de denilmiştir: Âyet-i kerîme müşrikler hakkındadır. Yani sen onları Kıyâmet gününü hatırlatarak korkut, inzar et demektir. Ancak, birinci görüş daha kuvvetli görünmektedir.

"Onların O'ndan başka" yani, Allah'tan başka

"ne bir dostları, ne de bir şefaatçileri vardır." Bu, babaları olduğunu iddia ettikleri (Allah'ın) kendi kanaatlerine göre kendilerine şefaat edeceğini ileri sürdükleri yahudi ve hıristiyanların kanaatlerini reddetmektedir. Çünkü onlar:

"Biz Allah'ın oğulları ve sevdikleriyiz" (el-Mâide, 5/18) diyorlardı.

Aynı şekilde müşrikler de kendi putlarının Allah nezdînde kendilerine şefaat edeceklerini zannetmişlerdi. Yüce Allah, böylelikle kâfirler lehine şefaatin sözkonusu olmayacağını bildirmektedir.

Bu âyet-i kerimenin mü’minler hakkında olduğunu söyleyenler ise, bunu şöyle açıklamaktadırlar: Peygamberin mü’minlere şefaati Allah'ın izni iledir. Buna göre gerçek şefaatçi O'dur. Kur'ân-ı Kerîm'de de şöyle buyurulmuştur:

"Onlar ancak O'nun rızasına ermiş olanlara şefaatte bulunabileceklerdir" (el-Enbiyâ, 21/28);

"O'nun nezdinde şefaat, kendisine izin verilenden başkasına fayda vermez" (Sebe', 34/23);

"O'nun izni olmaksızın nezdinde kim şefaat edebilir." (el-Bakara, 2/255)

"Olur ki sakınırlar" yani, gelecekte takvaya ererler. Sakınmak (ittika); îman üzere sebat göstermek demektir.

52

Sırf O'nun vechini (rızasını) dileyerek sabah akşam Rabblerîne dua edenleri kovma. Onların hesabından sana birşey düşmediği gibi, senin hesabından da onlara birşey düşmez ki onları kovasın. (Kovarsan) o takdirde zâlimlerden olursun.

Yüce Allah'ın:

"... Rabblerine dua edenleri kovma" âyetinin iniş sebebi şudur: Müşrikler -Selman, Suheyb, Bilâl ve Habbâb'ı kastederek-: Biz bu gibiler ile oturmaya razı değiliz. Onları yanından kov, dediler ve hususta kendilerine bir yazı yazıp vermesini istediler. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bunu yapmak istedi. Yazmak üzere de Hazret-i Ali'yi çağırdı. Fakirler kalkıp bir kenara oturdular. Bunun üzerine yüce Allah da bu âyet-i kerimeyi indirdi. İşte Sa'd (b. Ebi Vakkas), sahih hadiste geçen: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın içinden Allah'ın geçmesini dilediği şeyler geçti, şeklindeki ifadeleriyle buna işaret etmektedir ki, ileride gelecektir. (Bk. el-Kehf, 18/28. âyetin tefsiri) Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın böyle bir teklife meyleder gibi olması, onların ve kavimlerinin İslâm'a girmelerini ummasından dolayıdır. Diğer taraftan bunun, ashâbının elinden herhangi bir imkânı kaçırmayacağını, onların kıymetlerini azaltmayacağını görmüştü. Bu görüşe meyleder gibi olunca, yüce Allah da bu âyet-i kerimeyi indirerek içinden geçirdiği "onları yanından uzaklaştırmaktan nehyetti. Yoksa, fiilen onları kovmuş değildir.

Müslim, Sa'd b. Ebi Vakkas'dan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Biz, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile beraber altı kişi idik. Müşrikler Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a: Bunları yanından kov ki bize karşı bir cesaretleri olmasın, dediler. (Sa'd b. Ebi Vakkas) dedi ki: O sırada da ben, İbn Mes'ûd, Huzey kabilesinden bir kişi, Bilal ve şu anda isimlerini hatırlayamadığım iki kişi idik. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın içinden Allah'ın geçmesini dilediği şeyler geçti. Kendi kendisine bu hususta birşeyler belirledi. Bunun üzerine aziz ve celil olan Allah da:

"Sırf O’nun vechini (rızasını) dileyerek sabah akşam Rabblerine dua edenleri kovma" âyetini indirdi. Müslim, Fedailu's-Sahabe 45-46; İbn Mâce, Zühd 7. İbn Mâce, bu sahabelerin isimlerini de vermektedir ki, Kurtubî, bu rivâyeti birazdan nakledecektir.

Denildiğine göre, burada geçen

"dua etmek"ten maksat, farz namazı cemaatle kılmaya devam etmektir. Bu açıklama, İbn Abbâs, Mücahid ve el-Hasen tarafından yapılmıştır. Bundan maksadın zikir ve Kur'ân kıraati olduğu da söylenmiştir. Bununla birlikte günün başında ve sonunda duanın kastedilmesi İhtimali de vardır. Böylelikle Allah'ın muvafakiyetini arzu ederek günlerine dua ile başlasınlar, mağfiret talebi ile günlerini dua ile bitirsinler.

"Sırf O'nun vechini dileyerek" âyetindeki "vechi"nden kasıt İtaat ve bu itaati O'na ihlâsla yapmaktır. Yani, amel ve ibadetlerini Allah için ihlasla yapmak ve bununla başkasına değil de yalnızca O'na yönelmek isteyenler, kastedilmektedir. Şöyle de açıklanmıştır. Vechi bulunmakla vasfedilen, Allah'ı dileyenler diye de açıklanmıştır. Nitekim yüce Allah başka yerlerde şöyle buyurmaktadır:

"Ve celal ve ikram sahibi Rabbinin vechi (zatı) kalır." (er-Rahmân, 55/27) Bu da yüce Allah'ın:

"Ve Rabblerinin vechini (rızasını) umarak sabredenler" (er-Ra'd, 13/22) âyetini da andırmaktadır.

Özel olarak,

"sabah ve akşam" in zikredilmesine gelince, genel olarak insanlar bu iki vakitte yoğun bir şekilde işlerle uğraşırlar. Meşguliyeti sırasında ibadete yönelen bir kimse, boş kaldığı zamanlarda daha çok amel eder.

Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bu âyetin nâzil olmasından sonra;

"Sabah akşam Rabblerine sırf O'nun vechini (rızasını) dileyerek dua edenlerle beraber sabret. Dünya hayatının, süsünü arzu edip de gözlerin onlardan başkasına kaymasın" (el-Kehf, 18/28) âyetinde, Allah'ın kendisine emrettiği şekilde onlarla beraber bulunurdu. Öncelikle onlar kalkmadıkça kendisi ilk olarak kalkmıyordu. Bu anlamdaki açıklamaları tam ve açıklanmış bir şekilde İbn Mâce Süneni'nde Habbâb b. el-Eret'ten yüce Allah'ın:

"Sırf O'nun vechini dileyerek sabah akşam Rabblerine dua edenleri kovma... o takdirde zâlimlerden olursun" âyeti hakkında şunu nakletmektedir: Temimli el-Akra' b. Habis Fezareli Uyeyne b. Hisn geldiler. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı, Suhayb, Bilal, Ammar ve Habbab ile birlikte, mü’minlerden zayıf olanlarının bir bölümü ile oturmakta olduklarını gördüler. Bunları Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın etrafında görünce, onları küçümsediler. Hazret-i Peygambere gidip onunla başbaşa kaldılar ve şöyle dediler: Biz, senin bize, Arapların bu vesileyle üstünlüğümüzü bilip tanıyacakları özel bir meclis tertiplemeni istiyoruz. Çünkü Arapların kafileleri senin yanına gelir, biz de Arapların bizleri bu kölelerle birlikte görmelerinden utanınz. O bakımdan biz yanına geldik mi, bunları yanından kaldır, gitsinler. Biz yanından ayrılıp gittik mi, arzu edersen onlarla beraber oturursun. Hazret-i Peygamber de: "Olur" dedi. Bu sefer onlar: Bu hususta bize bunu yerine getireceğine dair bir belge yaz dediler. (Habbab devamla) der ki: Bir sahife getirilmesini istedi ve Ali (radıyallahü anh)'ı da biz bir tarafta oturuyorken yazmak üzere çağırdı, Bunun üzerine Cebrâîl (aleyhisselâm) inip şöyle dedi:

"Sırf O’nun vechini dileyerek sabah akşam Rabblerine dua edenleri kovma. Onların hesabından sana bir şey düşmediği gibi, senin hesabından da onlara birşey düşmez ki onları kovasın. O takdirde zâlimlerden olursun." Daha sonra el-Akra b. Habis İle Uyeyne b. Hısn'dan söz ederek şöyle dedi:

"Biz böylece onların bir kısımını diğer bir kısmı ile denedik ki:

"Allah aramızda bunlara mı lütfetti" desinler diye. Allah şükredenleri daha iyi bilen değil midir?" (el-En'âm 6/53) Daha sonra şöyle dedi:

"Âyetlerimize îman edenler, sana geldiklerinde onlara de ki: Selam sizlere. Rabbiniz kendi üzerine rahmeti yazdı". (el-En'am, 6/54) (Habbab devamla) der ki: Bunun üzerine biz de ona o kadar yaklaştık ki, dizlerimizi onun dizi üzerine koyduk. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da bizimle beraber otururdu. Kalkmak istedimi kalkar ve bizi bırakırdı. Bu sefer yüce Allah:

"Sabah akşam Rabblerine sırf O'nun rızasını dileyerek dua edenlerle beraber sabret Dünya hayatının süslerini arzu edip de gözlerin onlardan başkasına kaymasın" ve onları bırakıp soylularla oturmayasın "kalbine bizi anmaktan yana gaflet verdiğimiz" bununla Uyeyne ve Akra'ı kastediyor,

"heva ve heveslerine uymuş, işinde haddini aşmış kimselere de itaat etme" (el-Kehf, 18/28) âyetini indirdi." Burada "haddi aşmak"tan kasıt ise helâk olmuş kimse demektir. (Habbab devamla) der ki: Bununla Uyeyne ve Akra'nın durumunu kastetmektedir. Daha sonra kendilerine bu iki adamın misali ile dünya hayatının misalini verdi. Habbab (devamla) der ki: Bunun üzerine biz de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile otururduk. Nihayet onun kalkıp gideceği vakit gelince, biz de o da kalkıp gitsin diye kalkar ve onu bırakırdık.

İbn Mâce bu hadisi, Ahmed b. Muhammed b. Yahya b. Said el-Kattân'dan rivâyet etmiştir. Ahmed b. Muhammed dedi ki: Bize, Amr b. Muhammed el-Ankazî anlattı. Bize, Esbağ es-Süddî'den anlattı. O, Ebû Said el-Ezdî'den -ki, Ezdi ilerin en iyi Kur'ân okuyucuları idi- o da Ebû'l-Kenûd'den, o da Habbab'dan... diye nakletti. İbn Mâce, Zühd: 7.

Bunu, ayrıca Sa'd'dan da şöylece rivâyet etmektedir: Bu âyet-i kerîme biz altı kişi hakkında nâzil olmuştur. Benim, İbn Mes'ûd'un, Suheyb'in, Ammar'ın, Mikdâd ve Bilal'in hakkında. (Devamla) Sa'd dedi ki: Kureyşliler Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a: Gerçek şu ki biz bunlara tabi olmaya razı olamıyoruz. O bakımdan onları yanından kov, dediler. (Sa'd) dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın,kalbine bundan dolayı yüce Allah'ın girmesini dilediği şeyler girdi. Bunun üzerine yüce Allah:

"... sabah akşam Rabblerine dua edenleri kovma" âyetini indirdi. İbn Mâce aynı yer.

Burada

"sabah" anlamına gelen kelime, diye de okunmuştur. Yüce Allah'ın izniyle ileride buna dair açıklamalar el-Kehf Sûresi'nde (18/28. âyetin tefsirinde) gelecektir.

Yüce Allah'ın:

"Onların hesabından sana birşey düşmediği gibi..." âyeti, onların cezalarından, ihtiyaçlarının karşılanmasından, azıklarından sana birşey düşmez, demektir. Yani, onların amellerinin karşılığını vermek de rızıklarını vermek de Allah'a aittir. Senin de amelinin karşılığını vermek, rızkını vermek yine Allah'a aittir. O'ndan başkasına değil.

Bu âyetteki ilk teb'îz (kısmîlik bildirmek) içindir, ikincisi ise te'kid için fazladan gelmiştir, Aynı şekilde

"... gibi, senin hesabından da onlara birşey düşmez" âyeti de böyledir. Yani, durum böyle olduğuna göre, sen de onlara yönel, onlarla otur, din ve fazilet bakımından onların durumunda olmayan kimselerin hatırına riâyet ederek onları kovmaya kalkışma. Böyle birşey yapacak olursan, zalim olursun.

Hazret-i Peygamber kendisinden böyle bir şey vuku bulmasından münezzehtir. Ancak, bu âyet hükümleri beyan etmekte ve müslümanlar arasından onlardan başka herhangi bir kimseden benzeri bir davranış ortaya çıkmasın diye gelmiştir. Bu âyet, (bu yönüyle) yüce Allah'ın:

"Eğer şirk koşarsan, yemin olsun ki, muhakkak amelin boşa çıkar..." (ez-Zümer, 39/65) âyetine benzemektedir. Yüce Allah onun hiçbir şekilde şirk koşmayacağını ve dolayısıyla amelinin de boşa çıkmayacağını elbette ki biliyordu.

"... ki, onları kovasın" âyeti, hesabın düşmeyeceğini bildiren nefyin cevabıdır. " O takdirde zâlimlerden olursun" âyetinde fiil nehyin cevabının başına gelen "fe" ile nasb edilmiştir. Yani: Rabblerine dua eden kimseleri kovma. O takdirde zâlimlerden olursun. Hem senin hesabından onların üzerine birşey düşmez ki onları kovasın. Bu, takdim ve tehire göre ifadelerin dizilişini göstermektedir.

Zulüm, asıl anlamı itibariyle, birşeyi olması gereken yerinden başka bir yere koymaktır. Buna dair açıklamalar, yeteri kadar önceden el-Bakara Sûresi'nde (2/35. âyet, 13- başlıkta) geçmiş bulunmaktadır,

Bu âyet-i kerimeyle Hadîs-i şerîfin kuvvetle ifadelerinden anlaşıldığına göre; herhangi bir kimsenin makam, mevki ve elbisesi dolayısıyla ta'zim edilmesi yasak olduğu gibi, bir başkasının fakirliği, elbisesinin de kötülüğü dolayısıyla hakir görülmesi de aynı şekilde yasaktır.

53

Biz böylece onların bir kısmını diğer bir kısmı ile denedik ki: "Allah aramızdan bunlara mı lütfetti" desinler diye. Allah, şükredenleri daha iyi bilen değil midir?

"Biz böylece onların bir kısmını diğer bir kısmı ile denedik." Yani, bu şekilde senden Önce denediğimiz gibi bunları da böylece denedik. Denemek (anlamını verdiğimiz fitne); sınamak demektir. Yani Biz onlara, denenenlere yapılan muamele gibi muamelede bulunduk-

": Ki--, desinler diye" âyeti anlamındaki "lâm" ile nasb edilmiştir. Diyecek olanlar eşraf ve zenginlerdir.

"Allah aramızdan bunlara mı lütfetti" diye kastedilenler de zayıf ve fakirlerdir. en-Nehhâs dedi ki: Bu, anlaşılması zor (müşkil) âyetlerdendır. Çünkü, şöyle denilebilir: Nasıl denendiler ki, bu âyet-i kerimede geçen sözü söylesinler? Çünkü, eğer onlar bu sözü inkâr yoluyla söylemiş iseler, bu onların kâfir olduklarını ortaya koymaktadır.

en-Nehhâs'ın bu sorusuna iki şekilde cevap verilebilir. Birinci cevap, bunun anlamı Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın nezdinde aynı mertebede tutulmaları suretiyle zenginlerin fakirlerle denenmeleridir. Ve böylelikle onlar, inkâr yollu değil de, sorup öğrenmek (istifham) maksadıyla:

"Allah aramızdan bunlara mı lütfetti" desinler diye bu sınama yapılmıştır.

Diğer cevap: Onlar, bu şekilde sınanmalan üzerine bunun sonucunda böyle bir sözü inkâr kastı ile söyleyecek noktaya kadar vardılar. O takdirde bu âyet, yüce Allah'ın şu âyetini (bu yönüyle) andırmaktadır:

"Fir'avun hanedanı onu aldılar ki, kendilerine düşmanlığa ve üzüntülerine sebep olsun." (el-Kasas, 28/8)

"Allah şükredenleri daha iyi bilen değil midir?" O bakımdan, kâfir olduklarını bildiği başkanlar bir yana, bu şükredenlere imanı lütfeder. Bu takrir (doğruyu söyletmek) için sorulmuş bir sorudur. Onların:

"Allah aramızdan bunlara mı lütfetti" şeklindeki sorularına da bir cevaptır.

Şöyle de açıklanmıştır: Âyetin anlamı şöyledir: Ben, kendisini İslâm'a yönelttiğim, hidâyet verdiğim takdirde, müslümanlığa kimin şükredeceğini en iyi bilen Allah değil miyim?

54

Âyetlerimize îman edenler sana geldiğinde onlara de ki: "Selâm sizlere! Rabbiniz kendi üzerine rahmeti yazdı. Bilin ki, içinizden kim bilmeyerek kötü bir İş işler de sonra arkasından tevbe eder, düzeltirse şüphesiz O, mağfiret ve merhamet edendir."

Yüce Allah'ın:

"Âyetlerimize îman edenler sana geldiğinde onlara de ki: Selâm sizlere!" Âyetinde geçen

"selâm" selamet ile aynı anlamdadır.

"Selam sizlere" ise, Allah dininizi ve nefislerinizi esenliğe kavuştursun ve selâmete erdirsin demektir.

Bu âyet, Hazret-i Peygamberin kendilerini kovması yasaklanan kimseler hakkında inmiştir. O bakımdan Hazret-i Peygamber bunları gördü mü, öncelikle kendisi onlara selam verir ve: "Ümmetimin arasında önce benim kendilerine selâm vermemi emrettiği kimseler kılan Allah'a hamd olsun" derdi. el-Vahidi, Esbâbu Nüzûü'l-Kur'ân s, 221, İkrime'den gelen mürsel bir rivâyet olarak.

Buna göre, (âyet-i kerimede sözü geçen selâm) Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) tarafından onlara verilen selamdır. Şöyle de açıklanmıştır; Bu selâm, yüce Allah tarafından onlara verilmiştir. Yani, onlara Bizim selâmımızı bildir, demektir. Her iki açıklamaya göre de onların Allah nezdindeki faziletlerine ve üstün değerlerine bir delil vardır. Müslim'in Sahih'inde Âiz b. Amr'dan nakledildiğine göre Ebû Süfyan, Selman, Suhayb, Bilal ve bir gurup kişinin yanından geçince onlar şöyle demişler: Allah'a yemin olsun ki, Allah'ın yolunda cihad edenlerin kılıçları Allah düşmanının boynuna inmesi gereken yere inmedi. Bunun üzerine Ebû Bekir (radıyallahü anh) şöyle dedi: Siz bu sözü Kureyş'in şeyhine ve efendisine mi söylüyorsunuz?. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) gelince, onların neler söylediklerini Hazret-i Peygambere haber verdi. Hazret-i Peygamber de şöyle buyurdu: "Ey Ebû Bekir, muhtemeldir ki sen onları kızdırmış olabilirsin. Eğer onları kızdırmış isen yemin olsun ki, Rabbini de kızdırmışsın demektir." Bunun üzerine Hazret-i Ebû Bekir yanlarına gitti ve onlara şöyle dedi: Kardeşlerim ben sizi kızdırdım mı? Onlar: Hayır, Allah sana mağfiret buyursun kardeşimiz, dediler. Müslim, Fedâilus-Sahâbe 170; Müsned, V, 64.

İşte bu, bu âyet-i kerimenin anlamını açıklarken -beyan ettiğimiz gibi- onların üstün mevkilerine ve saygınlıklarına açık bir delildir. Bu hadisten salih kimselere gereken saygıyı göstermenin, onları gazablandıracak, yahut rahatsız edecek şeylerden uzak kalmanın gerekliliği de anlaşılmaktadır. Çünkü, bununla Allah da kızdırılmış olur. Yani, yüce Allah gerçek dostlarından herhangi birisine eziyet vereni azaplandırır.

İbn Abbâs der ki: Âyet-i kerîme, Ebû Bekir, Ömer, Osman ve Ali (radıyallahü anhüm) hakkında nâzil olmuştur.

Fudayl b. Iyâd der ki: Müslümanlardan bir grup Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın yanına gelerek şöyle dediler: Biz bir takım günahlar işledik, bizim için mağfiret dile. Hazret-i Peygamber kendilerinden yüzçevirince bu âyet-i kerîme nâzil oldu. Enes b. Mâlik'ten de bunun benzeri bir rivâyet nakledilmiştir.

Yüce Allah'ın:

"Rabbinde kendi üzerine rahmeti yazdı" âyeti şu demektir: O, gerçek ve doğru olan haberi ile bunu kendisine vacib kıldığını bildirdi. O'nun va'di de haktır. Böylelikle, Allah'ın kulları bir kimse birşey yazdı mı, onu kendisine vacib kılmış olduğu şeklindeki bilgilerine uygun bir şekilde hitab edilmiştir. Burada

"yazdı"nın, Levh-i Mahfuz'daki yazmak olduğu da söylenmiştir.

"Şöyle ki, İçinizden kim bilmeyerek kötü bir iş işler de" yani, kasti olmayan bir hata, bir günah işler de... Mücahid der ki: Cehaleti dolayısıyla helali haramdan ayırd edemeyip o işi işliyecek olursa... Çünkü, herhangi bir günahı işleyen herkes, o günah sebebiyle cahil olur. Bu anlamdaki açıklamalar, daha önceden en-Nisâ Sûresi'nde (4/17-18. âyetler, 2. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Dünyayı âhirete tercih eden cahildir, diye de açıklanmıştır.

"Şüphesiz O, mağfiret ve merhamet eden;" âyetinde geçen ": Şüphesiz 'i, İbn Âmir ve Âsım, hemzeyi üstün olarak okumuşlardır. Daha önce geçen "şöyleki içinizden kim... bir i; işler de" âyetinde yer alan 'ı da böyle okumuşlardır. Nafi' de burada onlara muvafakat ederek bu şekilde okumuştur. Diğerleri ise, her iki yerde de esreli olarak okumuşlardır. Bu âyeti esreli okuyanlar, isti'nâf (yeni bir cümle başlangıcı) olmak üzere böylece okumuşlardır. Bu durumda "Şöyle ki..." rahmeti açıklayıcı bir cümle olmaktadır.

Cümlelerin başına geldiği takdirde esreli okunur. "Fâ"dan sonrasının hükmü ise ibtidâ ve isti'nâf olduğundan (âyetin sonunda) bundan dolayı esreli okunmuştur.

Bunları üstün okuyanların kıraatine göre ise, birincisinin üstün okunuşu "rahmet"ten bedel olmak üzere nasb mahallinde oluşundandır. Ve bu, bir şeyin birşeyden (bedelu'l-iştimâl) bedelidir. O bakımdan bunda; .....Yazdi amel etmiştir ve şöyle denilmiş gibidir ": Rabbiniz üzerine şunu yazdı ki kim... iş işlerse."

": Şüphesiz ki O, mağfiret edendir" âyetinin üstün okunuşuna gelince, bu da iki şekilde açıklanabilir. Birincisine göre mübtedâ olarak ref mahallinde olup, haberinin de gizli olmasıdır. Şöyle buyrulmuş gibidir: Onun için şu vardır: Şüphesizki O, Gafûrdur, Rahîmdir. Çünkü "fa" harfinden sonra gelen mübtedâdır. Yani onun için Allah'ın mağfireti vardır demektir.

İkinci açıklamaya gelince, mübtedâ takdir edilir ve bu durumda; ve kendisinde amel ettiği ifadeler de bu mübtedanın haberi olur. Bunun takdiri şöyle olur: Onun işi, Allah'ın ona mağfiret edeceği şeklindedir. Bu da Sîbeveyh'in tercihidir. Sîbeveyh birinci şekli câiz görmemektedir. Ancak Ebû Hatim birinci şekli câiz kabul eder.

Şöyle de denilmiştir: : Yazdı, bunda amel etmiştir. Yani: "Rabbiniz muhakkak ki O, gafurdur ve rahimdir diye yazmıştır."

Ali b. Salih ile İbn Hürmüz ise, isti'naf olmak üzere birincisinin esreli okunduğunu, ikincisini de mübtedâ, yahut mübtedanın haberi veya az önce geçtiği üzere "yazdrnın amel ettiği bir lâfız olarak üstün ile okumuştur. Birincisini üstün okuyan -ki, o da Nafi'dir- bunu rahmetten bedel kabul etmiş, ikincisini ise "fe"den sonra olduğundan dolayı istinaf olarak (üstün) okumuşturki bu da açıkça anlaşılan (açıklanabilen) bir kıraattir.

55

Günahkârların yolu belli olsun diye âyetleri böylece açıklıyoruz.

Yüce Allah'ın:

"Âyetleri böylece açıklıyoruz" âyetinde geçen "açıklama (tafsil)," anlamları açıkça ortaya koyan beyân demektir. Âyetin anlamı da şöyledir: Biz, bu sûrede müşriklere karşı getirilecek delilleri ve tartışma usullerimizi sana geniş geniş açıkladığımız gibi, din ile ilgili gerek duyduğunuz her hususta âyetleri; aynı şekilde batıl ehlinin inkâr ettiği her hakka dair delillerimizi ve belgelerimizi size açıklıyoruz.

el-Kurtubî der ki:

"Ayetleri açıklıyoruz," Biz onları bölüm bölüm ardı arkasına açıklıyoruz. Onları bir arada ve bir defada indirmiyoruz, demektir.

"Günahkârların yolu belli olsun diye" âyetinin baş tarafında yer alan "lâm" harfinin fiiline taalluk ettiği söylenmektedir. Peki bu "lâm'ın taalluk ettiği fiil nerededir? Kûfeliler der ki, bu fiil mukadderdir.

Yani, : Biz böylece size açıklayalım diye âyetleri (ve günahkârların yolu da) açıkça belli olsun diye (açıklıyoruz).

Bu kadar ifadelerin hazfedilmiş olduğunu kabut etmeye gerek yoktur. İfadenin takdiri şöyledir: ": İşte âyetleri Biz böylece açıkladık. Onları açık açık anlattık."

Şöyle de denilmiştir: Başa "vav" harfinin gelmesi, manaya atıf içindir. Yani, hak böylelikle açıkça ortaya çıksın ve (günahkârların yolu) da belli olsun diye. (lâfzı, hem "ye" ile, hem "te" ile okunmuştur. : Yol lâfzı ise, sonundaki "lâm" harfinin ref ve nasbi ile okunmuştur. Birinci kelimenin "te" ile okunması, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a hitab olduğunu ifade eder. Yani, ey Muhammed sen, günahkârların yolunu açık seçik göresin diye... demek olur.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) zaten bunu açık seçik görüyordu, diye itiraz edilecek olsa, ez-Zeccâc'a göre bunun cevabı şöyle olur. Peygambere hitap onun ümmetine hitaptır. Buna göre mana, siz (Muhammed ümmeti) günahkârların yolunu açıkça göresiniz diye, demek olur.

Eğer: Peki mü’minlerin yolunu niçin sözkonusu etmedi, diye sorulacak olursa, buna da iki türlü cevap verilir: Birinci cevap: Bu âyet, yüce Allah'ın:

"Sizi sıcaktan koruyacak elbiseler..." (en-Nahl, 16/81) kabilindendîr. Çünkü bunun anlamı sıcaktan ve soğuktan koruyacak... şeklindedir, daha sonrası hazfedilmiştir. Buna göre burada da âyetin anlamı şöyle olur: Ve mü’minlerin de yolu açıkça belli olsun diye. Daha sonra bu hazfedilmiştir. Diğer cevap: Şöyle denilir: Eğer günahkârların yolu açıkça ortaya çıkacak olursa, buna bağlı olarak mü’minlerin yolu da açıkça ortaya çıkar.

Yol (anlamına gelen sebîl); müzekker olarak da, müennes olarak da gelir. Temîmliler bunu müzekker bir kelime olarak kabul ederken, Hicazlılar müennes kabul etmektedirler. Kur'ân-ı Kerîm’de de:

"Hidâyet yolunu bilseler, onu yol edinmezler" (el-A'raf, 7/146) âyetinde müzekker;

"Ne diye Allah'ın yolundan alıkoyarsınız" (Âl-i İmrân, 3/99) âyetinde de müennes olarak gelmiştir.

Aynı şekilde ": Belli olsun diye" âyeti hem "ye" hem de "te" ile okunmuştur, "Te" İle okuyuşa göre hitap Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a olmakla birlikte maksat onun ümmetidir.

56

De ki: "Sizin Allah'ı bırakarak ibadet ettiğinize ibadet etmem bana kesin olarak yasak edildi." De ki: "Ben, hevalarınıza asla uymam. O takdirde sapmış olurum da hidâyete erenlerden olmam."

Yüce Allah'ın:

"De ki: Sizin Allah'ı bırakarak İbadet ettiğinize ibadet etmem bana kesin olarak yasak edildi" âyetinde yer alan; ": Dua ettiğiniz" âyeti ibadet ettiğiniz anlamındadır. (Mealde olduğu gibi). Şöyle de denilmiştir: Zorlu işlerinizde ibadet kastıyla kendilerine dua ettiklerinize... Bununla da kastedilen onların taptıkları putlarıdır.

"De ki: Ben hevalarınıza asla uymam." Sizin isteğiniz olan eşyaya ibadet ve yanımdan kovmanızı istediğiniz kimseleri kovmak hususlarında hevâlarınıza uymam.

"O takdirde sapmış olurum." Hevâlarınıza uyacak olursam, haktan uzaklaşır, saparım

"da hidâyete erenlerden" yani, doğru ve hidâyet yolu üzere yürüyenlerden

"olmam."

": Sapmış olurum" âyetindeki "lâm" harfi hem esreli, hem üstün olarak okunmuştur ki, bunlar iki ayrı söyleyiştir. Ebû Amr b. el-Alâ der ki: "Lâm" harfinin esreli olarak okunuşu Temimlilerin ağzıdır. Yahya b. Vessâb ile Talha b. Mûsarrif in kıraati de budur. Ancak, birincisi hem daha sahih, hem daha fasihtir. Çünkü, Hicazlıların söyleyişi de böyledir, Cumhûrun kıraati de böyledir. el-Cevherî der ki: Sapmak (dalâl ve delâlet) doğruluğun (reşad)'ın zıddıdır. Bu fiil; şeklinde kullanılır. Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır:

": De ki: Eğer ben saparsam, ancak kendi aleyhime sapmış olurum," (Sebe', 34/50) Bu, Necidlilerin söyleyişidir, fasih olan söyleyiş de budur, el-Âl-iyeliler ise, diye söylerler.

57

De ki: "Şüphesiz ben, Rabbimden gelmiş apaçık bir delil üzerindeyim. Siz ise onu yalanladınız. Sizin acele gelmesini istediğiniz şey benim yanımda değildir. Hüküm ancak Allah'ındır. O, doğruyu haber verir ve O, ayırt edenlerin en hayırlısıdır."

Yüce Allah'ın:

"De ki şüphesiz ben, Rabbimden gelmiş apaçık bir delil üzerindeyim." Apaçık bir delalet, kesin bir bilgi, bir belge ve bir burhana sahibim. Hevâ üzere değilim.

Hakkı açıkça ortaya koyup, onun açık seçik görünmesini sağladığından dolayı, kesin delile "beyyine" denilir.

"Siz ise onu yalanladınız" Yani, sîz o beyyineyi, apaçık delili yalanladınız. (Burada beyyineye ait ve müennes olması gereken zamirin müzekker gelmesinin sebebi, beyân (müzekker bir kelime) anlamında olduğundan dolayıdır. Yüce Allah'ın şu âyetinde olduğu gibi:

"Paylaştırma sırasında yakınlar, yetimler ve yoksullar da hazır bulunursa, ondan kendilerini rızıklandırın." (en-Nisa, 4/8) Nitekim orada (belirtilen âyet, 3- başlıkta) bunu açıkladık.

Bu zamirin "Rabb'e ait olduğu da söylenmiştir. Yani siz, Rabbimi yalanladınız. O'na raci oluşunun kabulü de daha önce bundan söz edilmiş olmasıdır.

Azaba raci olduğu söylendiği gibi, Kur'ân'a raci olduğu da söylenmiştir. Bu âyet-i kerîme ile bundan önceki âyetin ihtiva ettiği anlamı Mus'ab b. Abdullah b. ez-Zübeyr'in kendisi adına söylediği şu şiir dile getirmektedir. Mus'ab b. Abdullah b. ez-Zübeyr (radıyallahü anh) iyi bir şair idi. O, şöyle der:

"Kemiklerim gevşeyip titredikten,

ve ölüm bana en yakın bir şey haline geldikten sonra yine oturur muyum?

İtiraz eden her hasımla tartışırım ve ben, onun dinini dinim adına bir hedef edinirim.

Benden başkasının görüşü dolayısıyla bildiğimi terk mi ederim?

Sıradan bir görüş, kesin bir bilgi gibi ise hiç olamaz.

Benim tartışmayla ne ilgim var ki, çünkü tartışma sağa da çekilir, sola da çekilir.

Bizim için dosdoğru sünnetler açıkça gösterilmiştir

ve bunlar dağdaki yollarda da vadideki yollarda da parıl parıl parıldamaktadır.

Hakkın hiçbir gizli tarafı yoktur. Apaydınlık tan yerinin ağarması gibi parlaktır.

Cehlin getirdiği yol bizim için alternatif değildir; o emin olan Âmine'nin oğlunun yoluna

Benim bildiklerim bana yeter, bilmediklerimi ise benden uzak tutunuz."

Yüce Allah'ın:

"Sizin acele gelmesini istediğiniz şey" yani, azap "benim yanımda değildir." Aşırı yalanlamaları dolayısıyla alay olsun diye azâbın çabucak gelmesini istiyorlardı. Yüce Allah'ın şu âyetinde onlardan naklettiği şu sözlerde olduğu gibi:

"Yahut iddia ettiğin gibi gökyüzünü üzerimize parça parça düşür" (el-îsra, 17/92);

"Allah'ım eğer bu Senin katından gelmiş hakkın kendisi ise, durma üzerimize gökten taş yağdır." (el-Enfal, 8/32)

Sizin gelmesini, gösterilmesini istediğiniz âyet ve mucizeler yanımda değildir, anlamına geldiği de söylenmiştir.

"Hüküm ancak Allah'ındır." Azâbın ertelenmesi veya erken getirilmesi hususunda hüküm yalnız Allah'a aittir. Hak ile batılı birbirinden ayırd edici hüküm Allah'ın hükmüdür, diye de açıklanmıştır.

"O, doğruyu haber verir." Yani, hak olan kıssayı anlatır. Olayı gerçek şekliyle nakleder.

Kur'ân-ı Kerîm'de mecazın varlığını kabul etmeyenler bunu delil göstermişlerdir. Bu şekildeki kıraat Nâfi', İbn Kesîr, Âsım' Mücahid, el-A'rac ve İbn Abbâs'ın kıraatidir. İbn Abbâs der ki: Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Biz sana... kıssanın en güzelini anlatacağız." (Yûsuf, 12/3) Diğerleri ise bunu noktalı dâd harfi ile diye okumuşlardır. (Hakkı hükmeder, hükme bağlar, anlamındadır). Ali (radıyallahü anh) ile Ebû Abdurrahman es-Sülemî ve Said b. el-Müseyyeb de böyle okumuşlardır. Ancak Mushafta bu kelime bu okuyuşa göre sonda "ye" ile yazılması gerekirken "ye"sız olarak yazılmıştır. Bundanda dolayı buna vakıf yapmamak gerekir. Kelime burada "kaza"dan (hüküm vermekten) gelmektedir. Bundan sonraki âyet da buna delil teşkil etmektedir;

"O, ayırt edenlerin en hayırlısıdır." Ayırd etmek (el-Fasl), kasasta değil de ancak hüküm vermede (kazada) sözkonusu olur. Yine bunu, bundan önce yer alan:

"Hüküm ancak Allah'ındır" pekiştirmektedir. Ayrıca, İbn Mes'ûd'un ": Hüküm ancak Allah'ındır. O, hak ile hüküm verir" kıraati de bunu pekiştirmektedir. Burada "Hak" kelimesinin başına "be" harfinin gelmesi, yargı anlamını da pekiştirmektedir.

en-Nehhâs der ki: Buna gerek yoktur. Çünkü "Hüküm vermek" gelir ve yapar; anlamındadır. Buna göre anlam, hak gelir şeklinde olur. Ayrıca bunun hakkın gerektirdiği şekilde hüküm verir, anlamında olması da mümkündür.

Mekkî der ki: "Sâd" ile kıraat daha çok sevdiğim bir kıraattir. Çünkü her iki Harem halkı Mekkeliler ile Medineliler ve Âsım bu kıraat üzere ittifak etmişlerdir. Diğer taraftan eğer bu kelime hüküm vermekten (kaza)'den gelmiş olsaydı, bunda İbn Mes'ûd'un kıraatinde olduğu gibi "be" harfinin de gelmesi gerekirdi.

en-Nehhâs şöyle demektedir: Bu delilin ifade ettiği şekilde buna gerek yoktur. Çünkü böyle bir "be" çokça hazfedilir.

58

De ki: "Eğer o acele İstediğiniz şey benim yanımda olsaydı, elbette benimle sizin aranızdaki İş bitirilmiş olurdu." Allah zâlimleri çok iyi bilendir.

Yüce Allah'ın:

"De ki: Eğer o acele istediğiniz şey benim yanımda olsaydı" yani, çabucak gelmesini istediğiniz azap yanımda olsaydı, iş sonuna kadar olup bitsin diye bu azâbı üzerinize indirirdim. Acele gelmesini istemek (isti'câl), bir şeyin vaktinden önce gelmesini taleb etmek demektir.

"Allah zâlimleri" yani, müşrikleri ve onları cezalandıracağı zamanı

"çok iyi bilendir."

59

Gaybın anahtarları O'nun yanındadır. O'ndan başkası bunları bilmez. Karada ve denizde ne varsa O bilir. Bir yaprak düşmeyegörsün mutlaka onu bilir. Yeryüzünün karanlıklarında tek bir tane bile olsa, yaş ve kuru hiçbir şey müstesna olmamak üzere hepsi apaçık bir kitaptadır.

Bu âyete dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:

1. Gaybın Anahtarları Ve Gayb Bilgisi:

Nakledildiğine göre bu âyet-i kerîme ile oniki bin melek inmiştir.

Buhârî’de İbn Ömer yoluyla Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şöyle buyurduğunu rivâyet etmektedir: "Gaybın anahtarları beştir. Bunları Allah'tan başkası bilemez. Rahîmlerin neyi eksilttiğini Allah'tan başkası bilmez. Yarın ne olacağını Allah'tan başkası bilmez. Yağmurun ne zaman geleceğini Allah'tan başkası bilmez. Kimin nerede öleceğini Allah'tan başka kimse bilmez. Kıyâmetin de ne zaman kopacağını Allah'tan başka kimse bilmez." Müslim'in Sahih'inde de Hazret-i Âişe'den şöyle dediği kaydedilmektedir: Her kim Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Buhârî, İstiskaa 29, Tefsir 6, sûre 1; Müsned, II, 24, 52, 58, 122 in, yarın neler olacağını haber verdiğini iddia edecek olursa, Allah'a karşı büyük bir iftirada bulunmuş olur. Çünkü yüce Allah da şöyle buyurmaktadır:

"De ki: Göklerle yerde olan gaybı Allah'tan başka kimse bilmez." (en-Neml, 28/65 ) Müslim, Îman 287; Tirmizî, Tefsir 6. Sûre 5,

"Anahtarlar" anlamındaki: ise, 'ın çoğuludur. Fasih söyleyiş de budur. Bununla birlikte -elif li olarak-: da denilip çoğulu da; ...diye gelir. Bu İbn es-Semeyka'ın da kıraatidir.

(Anahtar anlamındaki) miftâh, evin kapısı üzerindeki kilit gibi maddi, yahut da kıyas gibi aklî her bir kapalı şeyi çözüp açana denilir.

İbn Mâce, Sünen'inde, Ebû Hatim el-Bustî Sahih'inde Enes b. Mâlik'ten şöyle dediğini rivâyet ederler: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "İnsanlar arasında öyleleri vardır ki, hayrın anahtarları, şerrin de kilitleridirler. Yine insanlar arasında öyleleri vardır ki, şerrin anahtarları, hayrın kilitleridirler. Allah'ın hayrın kilitlerinin açılışını ellerine nasip kılmış olduğu kimselere ne mutlu! Şerrin anahtarlarının açılışını da ellerine nasip kıldığı kimselere de veyl olsun!" İbn Mâce, Mukaddime 19.

Burada

"Anahtar" âyet-i kerimede nasıl ki anahtar aracılığı ile insan için gaip olan (görünmeyen) şeylere ulaşılabiliyor ise, gayblara ulaşmak (onları bilmek) den kinayedir. O bakımdan bazı ilim adamları şöyle demişlerdir: Buradaki "anahtarlar anlamındaki mefâtîh" kelimesi insanların; Bana şunu aç, demelerinden alınmıştır ki, bu da; bana kendisi vasıtasıyla ulaşabileceğim şeyi ver veya öğret, anlamındadır.

Gaybın ilmi Allah'ın yanındadır. Gayba ulaştıran yollar da O'nun elindedir. Buna O'ndan başka kimse sahip değildir. O, kimi bunlara muttali kılmak dilerse onu muttali kılar. Kimi de bunlardan alıkoymak istersealıkoyarve perdeler. Böyle bir şey (muttali kılma) ise ancak Onun rasullerine ilminin feyzini vermesi ile olur. Buna delil de yüce Allah'ın şu âyetleridir:

"Allah sizi gayba da muttali kılmaz. Fakat Allah, peygamberlerinden kimi dilerse onu seçer" (Âl-i İmrân, 3/179);

"O, gaybı bilendir. O, kendi gaybına hiçbir kimseyi muttali kılmaz. Meğer ki beğenip seçtiği bir peygamber ola." (el-Cin, 72/26)

"Anahtarlar" ile rızık hazinelerinin kastedildiği de söylenmiştir ki, bu görüş es-Süddî ile el-Hasen'den nakledilmiştir. Mukâtil ve ed-Dahhâk ise yeryüzü hazineleri olduğunu söylemişlerdir.

Buradaki ifade mecazi bir ifadedir. Bununla gayba hangi vasıtalar ile ulaşılabileceğini ifade etmektedir. Bunun dışında hadisin ihtiva ettiği manaya uygun görüşler de ileri sürülmüştür. Yani ecellere ve ecellerin sona ereceği vakte dair bilgiler O'nun yanındadır, demektir.

Şöyle de açıklanmıştır: Ömürlerin akibeti ile amellerin ne ile sonuçlanacağına dair bilgiler O'nun nezdindedir. Buna benzer daha başka görüşler de ileri sürülmüş ise de tercih edilen görüş, birincisidir.

Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

2. Gaybı Bildiğini İddia Ve Zannedenler:

İlim adamlarıma der ki: Şanı yüce Allah Kitabında birden çok âyet-i kerimede gayb bilgisinin -kullarından seçtikleri müstesna- yalnızca kendisine ait olduğunu ifade etmiştir.

Her kim yarın yağmur yağacaktır deyip, bunu kat'i bir İfade ile dile getirirse kâfir olur. Buna dair haberini ister bir emareye dayanarak ileri sürmüş olsun, ister bir emareye dayanmaksızın ileri sürmüş olsun, farketmez.

Yine rahimde olanı bildiğini söyleyen de kâfirdir. Şayet kesin bir ifade kullanmayıp: Filan yıldızın doğması halinde adeten yüce Allah yağmur yağdırır ve adeten bu yıldızın doğuşu yağmura sebeptir. Bu yıldızın yağmura sebep teşkil etmesi de Allah'ın kaderi ve ezelî bilgisine göredir, diyecek olursa kâfir olmaz.

Şu kadar var ki, bu şekilde konuşmaması da müstehaptır. Çünkü bu gibi ifadeler kâfirlerin sözlerine benzer. Yüce Allah'ın latîf (oldukça incelikli) hikmetlerini bilmemenin ifadesidir. Çünkü O, yağmuru ne zaman dilerse İndirir. Kimi zaman filan yıldızın doğuşu ile indirdiği gibi, kimi zaman yıldızsız da İndirir. Şanı yüce Allah (kudsi hadiste) şöyle buyurmaktadır: "Kullarımdan kimisi Bana mü’min, yıldızı da inkâr etmiş olarak sabahı etti..." diye buyurmuştur. Buhârî, Ezan 156, İstiskaa 28, Meğâzî 35; Müslim, Îman 125; Ebû Dâvûd, Tıb 22; Nesâî, istiskaa 16; Muvatta’', istiskaa 4. Buna dair açıklamalar yüce Allah'ın izniyle ileride Vakıa Sûresi'nde (56/82. âyetin tefsirinde) gelecektir.

İbnü'l-Arabî der ki: Doktorların şu sözleri de bu kabildendir: Eğer gebe kadının sağ meme ucu kararmsş İse, doğacak çocuk erkektir. Eğer sol memenin ucu kararmışsa doğacak çocuk dişidir. Şayet; gebe kadın sağ yanının daha ağır olduğunu hissediyorsa, doğacak çocuk dişidir, deyip o bunu hilkatte bir vacip (gerekli, zorunlu) olarak değil de adeten böyle olur, diyerek iddiada bulunacak olursa, ne kâfir olur, ne de fasık. Ömrünün gelecek zamanlarında belli bir şeyi yapacağım veya kazanacağını iddia eden kâfir olur. Yahut olmadan önce olaylar hakkında mücmel ve mufassal olarak haber veren kimsenin de kâfir olacağında hiç bir tereddüt yoktur.

Ayın ve güneşin tutulması ile ilgili haberler veren hakkında da ilim adamlarımız: Böyle bir kimse te'dip edilir, fakat hapsedilmez demişlerdir. Bunun tekfir edilmeyişinin sebebi, bir kesim ilim adamının: Bu, şanı yüce Allah'ın:

"Ve Bis, aya konaklar tayin ettik" (Yasin, 36/39) âyetinde verdiği habere uygun olarak, konak yerlerinin takdiri ile tesbit edilebilen bir husustur, demiş olmalarıdır.

Te'dip edilmelerinin sebebine gelince, bu gibi kimseler bu sözleriyle avamı şüpheye düşürürler. Zira avam, bu ve diğer gaybî iddialar arasındaki farkı idrak edemezler. Böylelikle avamın inançlarında şaşırmalarına ve yakîn ile kabul ettikleri kaidelerini terketmelerine sebep teşkil ederler. Böyle bir şeyi bildikleri takdirde, bu bilgiyi gizleyip onu açığa vurmamaları için te'dip edilmeleri öngörülmüştür.

Derim ki: Müslim'in Sahihinde Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın zevcelerinden birisinden gelen şu rivâyet de bu kabildendir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Her kim bir arrâftn yanına gider de ona herhangi bir şey hakkında soru soracak olursa, kırk gün süreyle onun hiç bir namazı kabul edilmez." Müslim, Selâm 125; Müsned IV, 68, V, 380.

Arrâf, gaybi bildiği iddiasında bulunan ve geleceğe dair tahminlerde bulunan, müneccimlik eden kimsedir. Bu kelime "irafefden türümektedir. Bu işi yapana da arrâf denilir. Arraf, bildiğini iddia ettiği bir takım sebep ve bir takım mukaddimelerin delâleti ile bu iddialarda bulunur. Bu iddia sahiplerinden bazıları bu hususta zecr, tark Zecr: Kuşların sağa-sola uçuşlarını uğurlu ya da uğursuz kabul edip yorumlamaktır. Bir çeşit kâhinlik ve iyâfet'tir. (İbnu’l-Esîr, en-Nikaye, II, 297) Tark: Kadınların yaptığı şekilde çakıl taşlarını vurmaktır. Reml diye de bilinen kumlara bir işin hayırlı mı, şerli mı olacağını bilmek arzusuyla çizgi çekmek... olduğu da söylenmiştir. ve yıldızlar ile bu hususta kullanılması itiyat hâline getirilmiş bir takım sebeplerin de yardımı ile bu iddialarını destekliyebilirler. Bunların desteklerini alma tekniğine de iyâfet denilir. Hapsi hakkında kehanet ismi kullanılabilir. Bu açıklamaları Kâdı Iyâd yapmıştır.

Kehânet, gaybı bilmek iddiasında bulunmaktır. Ebû Ömer b. Abdi’l-Berr "el-Kâfi" adlı eserinde der ki: Haram oldukları icma ile kabul olunmuş kazanç yollan arasında şunlar da vardır: Fâiz, fuhuş yapan kadınların ücreti, haram yolla elde edilen mallar, rüşvet, ağıt ve şarkıcılık karşılığında alınan ücretler, kâhinlik, gaybı bilmek ve semadan haber vermek iddialarına karşılık alınan ücretler, çalgı çalmak, oyun oynamak ve bütün batıllar karşılığında alınan ücretler.

İlim adamlarımız derler ki: Bu çağda işler ters yüz oldu. Özellikle Mısır'da insanlar, müneccimlere ve kâhinlere gider oldular. Onların başkanları, başkanlarına tabi olanlar, prensleri arasında müneccim edinmek yaygınlık kazandı. Hatta, fıkıh ve dindarlığa müntesip olan birçok kimse dahi bu kâhin ve ariflere aldandılar. Bunlar da onlara karşı imkânsız olanı allayıp pulîadılar, onlardan mallarını çekip aldılar. Onların söyledikleri sözlerden ise bir takım serap ve boş hayallerden başka birşey ellerine geçmediği gibi, dinleri aleyhlerine olmak üzere fesada uğradı ve sapıttılar. Bütün bunlar büyük günahlardandır. Çünkü Hazret-i Peygamber: "Onun kırk gün süreyle hiçbir namazı kabul olunmaz" diye buyurmuştur. Peki, bunları yanına görevli olarak alıp onların söylerine güvenerek onlara harcamalarda Bulunanın hali ne olur!

Müslim -Allah'ın rahmeti üzerine olsun- Âişe (radıyallahü anha)'dan şöyle dediğini rivâyet eder: Bazı kimseler Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a kâhinler hakkında soru sordular, O da: "Onlar hiçbir şey değildirler" diye buyurdu. Soranlar: Ey Allah'ın Rasulü, onlar bize bazen bir şey söylüyorlar, o da gerçek olarak ortaya çıkıyor. Bu sefer Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "İşte o doğru çıkan cinninin bellediği hak sözdür. O, bu hak sözü tavuğun sakinleşip sesini kesmesi gibi kendi dostunun kulağına fısıldar. Ve o hak söze yüz tane yalan katarlar." Buhârî, Edep 117; Müslim, Selâm 123; Müsned, VI, 87.

el-Humeydî der ki: Yahya b. Urve'nin babası yoluyla Hazret-i Âişe'den Sahih'te bundan başka bir rivâyeti yoktur. Bu hadisi Buhârî de Ebû'l-Esved Muhammed b. Abdurrahman'dan, o, Urve'den, o da Âişe'den şöylece rivâyet etmektedir: Âişe (radıyallahü anha) Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı şöyle buyururken dinlemiş: "Melekler bulutlar arasında inerler. Semada hükme bağlanmış bir husustan söz ederler. Şeytanlar da gizlice sözler dinlemeye çalışırken bu sözü işitirler ve bunu kâhinlere fısıldarlar. Kâhinler de kendiliklerinden ona yüz tane daha yalan katarlar." Buhârî, Bed'u’l-Halk 6 ve (yakın lâfızlarla): 11.

İleride bu anlamdaki açıklamalar yüce Allah'ın izniyle Sebe' Sûresi'nde (34/14. âyetin tefsirinde) gelecektir.

3. Allah'ın Bilgisi Herşeyi Kuşatmıştır:

Yüce Allah'ın:

"Karada ve denizde ne varsa O bilir" âyetinde özel olarak kara ve denizi bildiğini sözkonusu etmesi, kara ve denizin İnsanlara yakın yaratıkların en büyükleri oluşundan dolayıdır. Yani, yüce Allah karada ve denizde neyin bitip tükendiğini, sona erdiğini bilir.

Şöyle de açıklanmıştır: O, karadaki bitki, tane, çekirdek ve tohumlan bildiği gibi, denizde bulunan canlıları ve oradaki rızıkları da bilir. "Biryaprak düşmeyegörsün mutlaka onu bilir."

Yezid b. Harun, Muhammed b. İshâk'dan, o, Nafı'den, o, İbn Ömer'den naklettiğine göre, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Yeryüzünde ne kadar ekin, ağaçlar üzerinde ne kadar meyve, yerin karanlıklarında ne kadar tane varsa mutlaka onun üzerinde: Bismillahirrahmanirrahim (bu) filan oğlu filanın rızkıdır, diye yazılıdır." Suyûtî, ed-Dürru'l-Mensûr, III, 278. İşte yüce Allah'ın Kitab-ı Kerîminde muhkem bir âyet olarak yer alan:

"Bir yaprak düşmeyegörsün mutlaka onu bilir, yeryüzünün karanlıklarında tek bir tane bile olsa, yaş ve kuru hiçbir şey müstesna olmamak üzere hepsi apaçık bir kitaptadır" âyeti de bunu ifade etmektedir. en-Nekkâş da Cafer b. Muhammed'den naklettiğine göre,

"yaprak"tan kasıt, Âdem oğullarından düşük olarak dünyaya gelenlerdir.

"Tane"den kasıt ise düşük olmayan çocuklardır,

"Yaş"tan kasıt canlıdır,

"kuru "dan kasıt ise ölüdür.

İbn Atiyye der ki: Böyle bir açıklama rumuzlu ifadelere uygun düşer. Ancak bu, Cafer b. Muhammed'den sahih olarak nakledilmiş bir ifade değildir, buna iltifat edilmemesi gerekir.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir:

"Bir yaprak düşmeyegörsün." Yani, ağaç yapraklarından herhangi birisinin mutlaka ne zaman düşeceğini, nerede düşeceğini, havada ne kadar dolaşıp duracağını bildiği gibi, her bir tanenin de ne zaman yeşerip biteceğini, kaç tane vereceğini, onu kimin yiyeceğini de bilir.

"Yer yüzünün karanlıklarında" yani, onun görünmeyen iç taraflarında demektir. Bu, daha sahih bir açıklamadır. Ayrıca bu, hadise de uygundur, âyetin muktezası da budur. Hidayete ulaşma başarısını veren Allahtır.

Şöyle de açıklanmıştır:

"Yeryüzünün karanlıklarında." Yani, yedi arz tabakasının en altında bulunan kayanın içerisinde demektir, "; Yaş ve kuru hiç bir şey..." âyetinin mecrur okunması lâfza atfendir. İbn es-Semeyka, el-Hasen ve başkaları ise her iki kelimeyi de; " Bir yaprak../ âyetinin (lâfzına değil de) mahalline atfen merfu olarak okumuşlardır.' Bu kıraate göre te'kid için gelmiş demek olur.

"Hiç bir şey müstesna olmamak üzere hepsi apaçık bir kitaptadır." Yani, Levh-i Mahfuzda yazılıdır. Bunun yazılı olması, meleklerin bunu İtibara alması içindir. Yoksa, şanı yüce Allah unutur diye bunları yazmış değildir. O, bundan çok yücedir.

Şöyle de denilmiştir: Yüce Allah'ın bütün bunları bildiği halde yazması, işin azametini ortaya koymak içindir. Yani, şunu biliniz ki, şu hakkında sevabın da cezanın da sözkonusu olmadığı her bir şey bile yazılıdır. Ya sevap ve cezayı gerektiren şeylerin durumu nedir?

60

O, geceleyin sizi öldürendir. Gündüzün de ne kazandığınızı bilendir. Sonra belli bir ecel tamamlanıncaya kadar onda sizi gene diriltendir. Sonra dönüşünüz O'nadır. Sonra da neler yaptığınızı size haber verecektir.

"O, geceleyin sizi öldürendir." Âyeti, sizin için bir ayrıcalık olan nefislerinizi kabzetmek suretiyle sizi uyutandır, demektir. Bu, gerçek anlamıyla bir ölüm değildir. Bu sadece ölüm ile kabzedildiği şekilde, uyku ile ruhların tasarrufta bulunmaktan kabzedilmesi (alıkonulması) dır. Teveffî (burada öldürmek), bir şeyi eksiksiz yapmak, yerine getirmek demektir. Ölenin vefat etmesi, ömür olarak kendisine biçilen günlerin sayısını tamamlamasıdır. Uyuyan bir kimseye, sanki uyanıkken yapması takdir edilmiş bulunan hareketleri tamamıyla yerine getirmiş olduğundan dolayı bu isim verilmiş gibidir. Vefat da ölüm demektir. Malı eksiksiz sana verdim, anlamında: tabiri kullanılır. Malı tamamen aldığın zaman da : Onu tamamen aldım, denilir. Şair de şöyle demektedir:

"Şüphesiz Edredoğulları kimseye (hiç bir kabileye) mensup değillerdir,

Kureyş de sayılarını tamamlamak kastıyla onları kendilerinden saymazlar."

Şöyle de denilmektedir: Uyku halinde ruh bedenden çıktığı vakit, kişide hayat devam eder. Hareket ve teneffüs bundan dolayı kişide vardır. Ömrü sona erdi mi artık ruhu tamamıyla çıkar ve hayatı kesilir. Kişi böylelikle, hareket etmeyen, nefes almayan cansız bir hal alır.

Kimisi de şöyle demiştir: Uyku halinde ruh kişiden çıkmaz. Ondan sadece zihin denilen şey çıkar. Şöyle de denilmektedir: Bu, hakikatini Allah'tan başka kimsenin bilmediği bir husustur. En sahih görüş de budur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

"Sonra.... onda sizi gene diriltendir." Yani, gündüzün sizi gene diriltendir, Bundan kasıt da uyanıkken sizi diriltendir.

"Belli bir ecel tamamlanıncaya kadar" her bir insan kendisi için tayin edilmiş vadeye tümüyle erişinceye kadar, demektir.

Ebû Reca ile Talha b. Mûsarrif : "Nezdindeki belirli eceli sona erdirsin diye" anlamında okumuştur.

"Kazandığınız" anlamında olup (bu fiilin bu anlamdaki kullanışına dair açıklamalar) daha önceden el-Mâide Sûresi'nde (5/4. âyet, 3- başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Âyet-i kerimede takdim ve tehir vardır. İfadenin takdiri de şöyledir: O, sizi geceleyin öldürendir. Sonra gündüzün de sîzi diriltir. O süre içerisinde ne kazandığınızı da bilir... Yüce Allah burada gündüzün diriltilişin kendisi sebebiyle gerçekleştiği daha önemli olanı (neler kazanacaklarını) öne almıştır. İbn Cüreyc de der ki:

"Sonra da... onda sizi gene diriltendir" âyeti ile kastedilen, yani uykuda sizi diriltendir demektir. Buna göre âyetin anlamı şöyle olur: Yüce Allah'ın kâfirlere mühlet vermesi, onların küfürlerinden yana gaflette olduğundan dolayı değildir. O, her şeyi sayısıyla tesbit etmiş, bilmiş ve öylece kaydetmiştir. Bu mühlet verişinin asıl sebebi, rızık ve hayat türünden belirlediği ecelin gerçekleşmesidir. Sonra hepsi O'na döndürülecekler ve O da onlara amellerinin karşılığını verecektir. Bu durum ise, öldükten sonra diriltmek suretiyle haşre ve neşre (amel defterlerinin verilmesine) delâlet etmektedir. Çünkü, birinci yaratıştan sonra ikinci yaratma, -bunlardan birisine güç yetiren ikincisine de güç yetirmesi bakımından- uykudan sonra uyanışa benzemektedir.

61

O, kullarının üzerinde kahir olandır. Üzerinize koruyucular da gönderir. Nihayet birinize ölüm gelse, elçilerimiz onun ruhunu alırlar. Onlar eksik de yapmazlar.

Yüce Allah'ın:

"O, kullarının üzerinde kahir olandır" âyetindeki "üzerinde oluş" İle mevki ve rütbe bakımından bir üstte oluş kastedilmektedir. Yoksa, mekan ve cihet itibariyle bir üstte oluş kastedilmemektedir. Sûrenin baş taraflarında da açıklandığı gibi...

"Üzerinize koruyucular da gönderir." Bu koruyucular meleklerdendir. "Gönderme"nin gerçek anlamı ise, beraberinde taşıdığı mesaj ile birlikte birşeyi serbest bırakmaktır. Buna göre meleklerin gönderilmesi, kendilerine emrolunan ve taşıdıkları koruyuculuk görevi ile gönderilmeleri demektir. Nitekim yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:

"Şüphe yok ki, üzerinizde koruyucular vardır." (el-İnfitâr, 82/10)

Yani, kullarının amellerini koruyup tesbit eden, onları afetlerden muhafaza eden melekler vardır.

"Hafaza" hafız (koruyucu)nun çoğuludur. Ketebe kelimesinin kâtib'in çoğulu olması gibi. Hafazadan kastın, geceleyin iki ve gündüzün İki melek olduğu söylenmiştir. Bunlardan birisi hayrı yazar, diğeri de şerri. İnsan yürüdüğü vakit, bunlardan birisi önünde, diğeri de arkasında olur. Oturduğu takdirde de birisi onun sağında, diğeri de onun solunda bulunur. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Sağında ve solunda oturan, yaptıklarını tesbit eden iki (melek) vardır." (Kaf, 50/17)

Şöyle de denilmektedir: Her bir İnsanın beş meleği vardır. İkisi geceleyin ikisi gündüzün onunla birlikte bulunur. Beşincisi ise gece gündüz yanından ayrılmaz. Doğrusunu en iyi bilen Allahtır.

Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh) da şöyle demiştir:

"İnsanlardan kimisi bedbaht olarak yaşar

Kalbi cehalet içerisinde uyanıkken de gaflettedir

Eğer bu kişi bir vefa ve sağlam bir görüş sahibi ise

Ölümden korkar ve Hafaza meleklerinden de sakınır

İnsanların kimisi yola koyulur gider, kimisi yerinde ikâmete devam eder

Ayrılıp giden, kalana bir öğüttür."

Yüce Allah'ın:

"Nihayet birinize ölüm gelse" âyeti ile daha önce el-Bakara Sûresi'nde de (2/133- âyetin tefsirinde) geçtiği gibi, ölümün sebepleri kastedilmektedir.

": Elçilerimiz onun ruhunu alırlar" âyetindeki fiilin müennes gelmesi (fail olan elçilerimizin) çoğul oluşundan dolayıdır. Nitekim şanı yüce Allah bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır:

": Yemin olsun peygamberlerimiz onlara apaçık âyetlerle gelmişlerdi" (el-Mâide, 5/32);

": ... Peygamberler de yalanlanmıştı." (Fatır, 35/4)

Hamza, çoğul olan Öznenin fiilini müzekker kabul ederek; : diye okuduğu gibi, el-A'meş. de hem müzekker hem de baş tarafını bir "te" fazlalığı ile; diye okumuştur.

Burada kastedilenler, ölüm meleğinin yardımcılandır. Bunu da İbn Abbâs ve başkaları ifade etmiştir. Rivâyete göre bu ölüm meleğinin yardımcıları ruhu cesetten çekip alırlar. Nihayet ruhun kabzedilmesi noktasına gelinince onu ölüm meleği kabzeder.

el-Kelbî der ki; Ölüm meleği ruhu cesetten kabzeder. Sonra bu ruhu, ölen mü’min ise rahmet meleklerine, kâfir ise azap meleklerine teslim eder. Denildiğine göre, ölüm meleği ile birlikte yedi rahmet meleği ve yedi de azap meleği bulunur. Mü’min bir ruhu kabzetti mi, bunu rahmet meleklerine teslim eder. Onlar da bu ruha sevap müjdesini verirler ve onu alıp semaya çıkartırlar. Kâfir bir ruhu kazbetti mi, bunu da azap meleklerine teslim eder. Onlar da bu ruha azap müjdesini verirler ve onu korkuturlar. Daha sonra bu ruhu semaya doğru yükseltirler, arkasından ise o ruh Siccin'e geri döndürülür. Mü’minin ruhu ise İlliyyîn'e çıkartılır.

Ruhun alınması, kimi zaman ölüm meleğine izafe edilmektedir, Yüce Allah'ın:

"De ki, size vekil kılınan ölüm meleği, ruhunuzu alacaktır" (es-Secde, 32/11.) âyetinde olduğu gibi. Bu âyet-i kerimede ve diğerlerinde olduğu gibi bazen bu meleklere de izafe edilir. Çünkü bu işi üstlenenler onlardır. Gerçek anlamıyla ruhu alan yüce Allah olduğu için, canı almak kimi zaman Allah'a da İzafe edilir, Yüce Allah'ın şu âyetinde olduğu gibi:

"Allah, ölümleri zamanında ruhları alır" (ez-Zümer, 39/42);

"Allah sizi diriltir, sonra sizi öldürür" (el-Casiye, 45/26);

"O, ölümü ve hayatı yaratandır." (el-Mülk, 67/2)

Meleklerden görevli olan her bir melek kendisine ne emrolunursa ancak onu yapar. "Onlar eksik de yapmazlar." Yani, hiçbir emri boşa çıkartmaz ve kusurlu iş yapmazlar. Yani, Allah'ın emrine itaat ederler.

Tefrit, aslında -önceden geçtiği gibi- öne geçmekten alınmadır. Buna göre ": Acizliğini ortaya koydu," anlamına gelir. (Bu durumda âyet; onlar, kendilerine emrolunanları yerine getirmekten acze düşmezler anlamında olur)

Ebû Ubeyde der ki: Bu hususta herhangi bir gevşeklik göstermezler, demektir. Ubeyd b. Umeyr de;

"Onlar eksik de yapmazlar" âyetini, şeddesiz olarak; diye okumuştur. Yani onlar, kendilerine emrolunana (ölene) ikramda bulunmak veya onu küçük düşürmek hususlarında haddi aşmazlar.

62

Sonra onlar, hak mevlâları olan Allah'a döndürülürler. Bilin ki hüküm ancak O'nundur ve O, hesap görenlerin en süratlisidir.

"Sonra onlar, hak mevlâlari olan Allah'a döndürülürler." Yani, hesap vermek üzere, öldükten sonra diriltmek suretiyle Allah onları geri döndürür.

"Hak olan mevlâları" onların yaratıcıları, rızık verenleri, diriltenleri ve mullak malikleri demektir. : Hakk'ın esreli okunuşu Cumhûrun kıraatidir. Ve bu, zatı yüce Allah'ın ism-i celaline sıfat olarak böyle okunmuştur. el-Hasen ise, şeklinde nasb ile; Yani, takdirine binaen veya mastar olarak okumuştur. Mastar olarak okunuşuna göre ise, gerçekten... döndürüleceklerdir, anlamında olur.

"Bilin ki hüküm ancak O'nundur." Bunu bilin ve deyin ki: Kıyâmet gününde hüküm, yani hüküm vermek ve haklıyı haksızdan ayırt etmek yetkisi yalnız O'nundur.

"Ve O, hesap görenlerin en sür'atlisidir." Bunun için düşünmeye, konuyu tetkike ve elleri ile saymaya ihtiyacı yoktur. Bu türden açıklamalar daha önceden (el-Bakara, 2/202. âyet, 2. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

63

De ki: "Bizi bundan kurtarırsa elbette şükredenlerden olacağız diye kendisine gizli ve açık olarak yalvarıp yakardığınız zaman, karanın ve denizin karanlıklarından sizi kim kurtarır?"

Yüce Allah'ın:

"Karanın ve denizin karanlıklarından sizi kim kurtarır?"

âyetinde kastedilen bunların zorluk ve sıkıntılarından sizi kim kurtarır, demektir. "Oldukça karanlık bir gün" denilerek zorlu, sıkıntılı bir gün kast edilir, en- Nehhâs der ki: Araplar zorlu bir günü anlatmak için "karanlık bir gün" tabirini kullanırlar. Şayet bu işin büyüklüğünü daha bir vurgulamak isteyecek olurlarsa: "Yıldızları doğan bir gün" derler. Sîbeveyh de bu kabilden olmak üzere şu beyiti nakletmektedir:

"Ey Esedoğulları! Oldukça çirkin, ağır ve yıldızlı bir gün olduğunda;

Bizim belâmızın ne olduğunu bilir misiniz?"

"Karanlıklar" anlamındaki; 'ın çoğul gelmesi, hem karanın, hem denizin, hem gecenin, hem de bulutun karanlığının kastedilmesi dolayısıyladır. Yani sizler, bu karanlıklarda yolunuzu şaşırıp helâk olmaktan korkuya kapıldığınızda O'na dua eder, O'nu yardıma çağırırsınız:

"Bizi bundan" yani bu sıkıntılardan

"kurtarırsa, elbette şükredenlerden" yani, itaat edenlerden

"olacağız diye ..."

Yüce Allah, rahat zamanlarında kendisi ile beraber başkasına da dua edip yardıma çağırdıkları halde, zorlu ve sıkıntılı zamanlarda yalnızca kendisine dua ederek yardıma çağırmaları dolayısıyla "sonra da sîz şirk koşarsınız" âyeti ile ağır bir şekilde onları azarlamaktadır.

el-A'meş ise,

"gizlice" anlamına gelen; kelimesini korkudan türeyen bir kelime olarak; diye okumuştur. Ebû Bekr İse, Âsım'dan bu kelimeyi "hı" harfi esreli olarak; diye okumuştur. Diğerleri ise bunu ötreli olarak okumuşlardır ki, bu iki okuyuş bu kelimenin iki ayrı söyleyişidir. el-Ferrâ' ise bunlardan ayrı olarak; söyleyişlerini de eklemektedir. Kullanışı itibariyle bu kelimenin bir benzeri de kelimesidir. el-A'meş'in kıraati uzak bir ihtimaldir. Çünkü "açık" anlamına gelen tazarruun manası zilleti izhar etmektir. "Gizli"nin anlamı ise onun benzerini gizleme'nızdir.

Kûfeliler; -": Bizi... kurtarırsa" diye okumuş iseler de, bu âyette anlamın uygun düşmesi için "te" harfi İle ": Bizi kurtarırsan" şeklinde okunmalıdır. Nitekim Medineliler ile Şamlılar da böyle okumuşlardır.

64

De ki: "Onlardan da, her türlü sıkıntıdan da sizi Allah kurtarır. Sonra da siz şirk koşarsınız."

Yüce Allah'ın:

"De ki: Onlardan da hertürlü sıkıntılardan da sizi Allah kurtarır" âyetinde yer alan; ": Sizi kurtarır" kelimesini Kûfeliler şeddeli olarak; diye okumuşlardır. Diğerleri ise şeddesiz okumuşlardır. Bunların her ikisinin anlamının; "- Kurtuldu, onu kurtardım" şekillerinde olduğu gibi, şeddeli okuyuşun çokluk ifade etmek için olduğu da söylenmiştir.

“: Sıkıntı" ise, kişinin ruhunu bürüyen gam ve keder demektir. : Sıkıntılı, gamlı kederli adam" tabiri de buradan gelmektedir. Şair Antere der ki:

"Ve nice gamlı kederli ki, onun gam ve kederini giderdim

Beni çağırdığında, kafayı gövdeden ayıran bir (kılıç) darbe(si)yle."

Gam, keder, sıkıntı anlamına gelen; da bundan türemiştir.

Yüce Allah'ın:

"Sonra da siz şirk koşarsınız" âyeti bir azar ve bir sitemdir. Yüce Allah'ın, sûrenin baş taraflarında yer alan:

"Sonra yine de siz hâlâ şüphe edersiniz" (el-En'âm, 6/2) âyetini andırmaktadır. Çünkü bilmekten ve delil ortaya konduktan sonra artık İhtasla ibadet vacib olur. Onlar ise yalnızca Allah'a ihlasla ibadet etmek yerine şirk koşmuşlardır. Bu nedenle, kurtarılmadan önce de müşrik olsalar dahi bu sebepten ötürü azarlanmaları ve onlara sitem edilmesi uygun düşmektedir.

65

De ki: "O, size üstünüzden yahut ayaklarınızın altından bir azap göndermeye, ya da sizi guruplar halinde birbirinize katıp kiminize kiminizin hıncını tattırmaya kadir olandır." İyice idrâk etsinler diye âyetleri nasıl açıkladığımıza bir bak.

Yani O, sizi sıkıntılardan kurtarmaya güç yetirendir, sizi azaplandırmaya da güç yetirendir.

"Üstünüzden" âyetinin anlamı; taş yağdırmak, tufan, çığlık ve rüzgârdır. Nitekim yüce Allah, Âd, Semûd, Şuayb'ın kavmi, Lût'un kavmi ve Nûh'un kavmini böyle azaplandırmıştır. Bu açıklama Mücahid, İbn Cübeyr ve diğerlerinden nakledilmiştir.

"Yahut ayaklarınızın altından" âyetinde sözü edilen de yerin dibine geçirilmek ve sarsıntı suretiyle olur, Karun'a ve Medyen ashâbına yaptığı gibi.

"Üstünüzden" âyetinin zalim yöneticiler anlamına geldiği,

"ayaklarınızın altından" âyetinin ayak takımı ve kötü köleler anlamına geldiği de İbn Abbâs ile yine Mücâhid'den nakledilmiştir.

"Ya da sizi guruplar halinde birbirinize katıp..." âyetinde yer alan

": Birbirinize katıp" kelimesinin el-Medeni'nin şeklinde "ye" harfini ötreli olarak okuduğu da rivâyet edilmiştir. Yani O, azâbı üzerinize örter ve azap her tarafınızı kuşatır. Bu kıraat ise, "lâm" harfi ötreli olmak üzere; ": Şüphe ve karışıklık" kökünden gelir, "ye" harfinin üstün okunuşu; giyilen şey ve karanlığın karışık hal alması anlamına gelen; 'den gelmektedir.

Aslında bu âyet, anlaşılması zor (müşkil) bir yerdir. Ancak, İ'rab buna açıklık getirmektedir. Yani": İşinizi sizin için içinden çıkılmaz bir hale sokar," demektir.

Burada iki mef'ûlden birisi ile harf-i cer hazfedilmiştir. Yüce Allah'ın şu âyetinde olduğu gibi:

"Onlara ölçü ile, yahut tartı ile verdiklerinde ise..." (el-Mutafifin, 83/3) âyetinde olduğu gibi.

Bu "katıştırma" ise, işlerinin karışık bir ha) alması ve böylelikle onların değişik hevâ ve görüşlere sahip olacak hale getirilmeleri demektir. Bu şekildeki açıklama, İbn Abbâs'tan gelmiştir.

"Yahut sizi guruplar halinde birbirinize katıp..." âyetinin şu anlama geldiği de söylenmiştir: Onlar, sizin aranıza girinceye kadar düşmanınıza güç ve kuvvet verir. İşte düşmanınız sizinle karıştı mı, sizin aranıza girmiş olur.

": Guruplar halinde" diye anlamlandırılan kelime ise fırkalar halinde demektir. Yani O, sizi birbirinizle çarpışan fırkalar haline getirir, demektir. Bu da dünyaya sahip olmak uğrunda işlerini İçinden çıkılmaz bir hale getirmek, yönetici ve başkanlarının arasında tefrika ortaya çıkarmakla olur. İşte yüce Allah'ın:

"Kiminize kiminizin hıncını tattırmaya kadir olandır" âyetinin anlamı da budur. Yani, Savaş ve fitne zamanlarında birbirlerinizi öldürmeniz suretiyle bunu yapmaya kadir olandır, demektir. Bu açıklama Mücahid'den nakledilmiştir, Âyet-i kerîme bütün müslümanlar ve kâfirler hakkında umumîdir. Özel olarak kâfirler hakkında olduğu da söylenmiştir. el-Hasen ise, bu âyet-i kerîme namaz ehli olan kimseler hakkındadır, (yani kıble ehlinin tefrikaya düşmesi ile ilgilidir) der.

Derim ki: Sahih olan da budur. Çünkü, varlık aleminde görülen de budur. Evet, düşman bizim yurdumuzda bizim aramıza kadar girmiş, can ve mallarımıza egemen olmuş bulunmaktadır. Bununla beraber de birbirimizi öldürmek ve kimimiz kimimizin malını mubah kabul etmesi suretiyle de fitne bizi istilâ etmiş bulunmaktadır. Görüneniyle, görünmeyeni ile bütün fitnelerden Allah'a sığınırız. Yine el-Hasen'den bunu, ashâb-ı kiram arasında cereyan eden olaylar hakkında yorumladığı da rivâyet edilmiştir.

Müslim'in naklettiğine göre Sevbân şöyle demiş: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Allah yeryüzünün tamamını önüme topladı. Doğularını da batılarını da gördüm. Şüphesiz ümmetimin mülkü yerden önüme toplanıp getirilen (ye gösterilen) yerlere kadar ulaşacaktır. Bana kırmızı ve beyaz her iki hazine de verildi. Ben Rabbimden ümmetim adına, ümmetimi genel bir kıtlık ile helâk etmemesini, onlara yurtlarını ve korumaları gereken şeylerini mubah kılacak şekilde kendilerinden olmayan bir düşmanı kendilerine musallat kılmamasını diledim. Benim Rabbim de gerçekten şöyle buyurdu: Ey Muhammed, şüphe yok ki Ben bir iş hakkında hüküm vermiş bulunuyorum. Ve bu asla geri çevirilemez. Ben, sana senin ümmetin lehine, onları genel bir kıtlık ile helâk etmeyeceğimi ve yurtlarını ve korumalan gereken şeylerini kendisine mubah kabul edecek şekilde kendilerinin dışında herhangi bir düşmanı onlara, isterse yerin dört bir yanında bulunanlar onlara karşı toplanıp bir araya gelmiş olsun, -ya da: Her tarafından toplanıp gelmiş olsalar bile, dedi- musallat etmeyeceğime dair isteğini sana verdim. Tâ ki onların bir bölümü bir bölümünü helâk edinceye ve onların bir kısmı bir diğer kısmını ashâb alıncaya kadar." Müslim, Fiten 19; Ebû Dâvûd, Fiten 1; Tirmizî, Fiten 14; Müsned, V, 278, 284.

Nesâî de Habbâb b. el-Eret'den -ki, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte Bedir'de hazır bulunmuştu- rivâyet ettiğine göre o, sabah tan yeri ağarıncaya kadar gece boyunca Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı gözetip durmuş. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) namazını bitirip selam verince, Habbâb yanına gidip şöyle demiş: Ey Allah'ın Rasulü, anam-babam sana feda olsun. Sen bu gece öyle bir namaz kıldın ki, buna benzer bir namaz kıldığını görmedim. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Evet, bu bir korku ve bir ümit namazıydı. Aziz ve celil olan Allah'tan bu namazda üç husus istedim. Bana ikisini verdi, birisini vermedi. Aziz ve celil olan Rabbim'den, geçmiş ümmetleri helâk ettiği şeylerle bizi helâk etmemesini diledim bunu bana verdi. Yine aziz ve celil olan Rabbimden bizden olmayan bir düşmanı bize üstün getirmemesini diledim, onu da bana verdi. Yine aziz ve celil Rabbimden bizi guruplar halinde birbirimize düşürmemesini diledim, bunu bana vermedi." Nesâî, Kıyâmu’l-Leyl 16; Müsned, V, 109.

Bu hususa dair rivâyetleri "et-Tezkire" adlı kitabımızda nakletmiş bulunuyoruz. Cenab-ı Allah'a hamd olsun.

Rivâyet olunduğuna göre, bu âyet-i kerîme nâzil olunca, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Hazret-i Cebrâîl'e: "Ey Cebrâîl, ümmetim bu hali üzere ne kadar kalacaktır?" diye sorunca, Hazret-i Cebrâîl ona: "Ben de senin gibi bir kulum, hadi rabbine dua et ve ümmetin lehine ondan istekte bulun" dedi. Bunun üzerine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) kalktı, güzel bir şekilde abdest aldı, en güzel şekliyle bir namaz kıldı. Sonra dua etti. Cebrâîl inip şöyle dedi: "Ey Muhammed, şüphesiz ki yüce Allah senin söylediklerini işitti. Ve onları, iki haslet olan üstlerindeki azap ile ayaklarının altındaki azaptan kurtardı." Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: "Ey Cebrâîl, benim ümmetimin arasında değişik hevalar (görüşler) olup da onların bir bölümünün hıncını diğerine tattıracak olursa, ümmetimin kalacağı süre ne kadardır?" Bunun üzerine Hazret-i Cebrâîl:

"Elif, Lâm, Mim. İnsanlar îman ettik demeleriyle ve imtihan olunmaksızın bırakılıverileceklerini mi sandılar?" (el-Ankebut, 29/1-2) âyetini indirdi.

Amr b. Dinar da Cabir b. Abdullah'tan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Şu: "De ki: O, size üstünüzden, yahut ayaklarınızın altından bir azap göndermeye... kadir olandır" âyeti nâzil olunca, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) "yüce Allah'ın himayesine sığınırım" diye buyurdu. "Yahut sizi guruplar halinde birbirinize katıp, kiminizin hıncını kiminize tattırmaya kadir olandır" âyeti nâzil olunca, bu sefer: "Bu ikisi ehvendir" diye buyurdu. Buhârî, Tefsir 6. sûre 2, Tevhid 16; Tirmizî 6. sûre 2; Müsned, III, 309

İbn Mâce'nin Sünen'inde de İbn Ömer'den şöyle dediği nakledilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) sabah ve akşam olduğunda mutlaka şu duaları yapardı:

"Allah'ım, dünyada da âhirette de Senden afiyet isterim. Allah'ım, dinimde, dünyamda, aile halkımda ve malımda Senden af ve afiyet dilerim. Allah'ım, kusurlanmı ört, korkularımı güvenliğe dönüştür. Önümden, arkamdan, sağımdan, solumdan, üstümden beni koru. Altımdan da suikasta uğramaktan Sana sığınırım." (Hadisin ravilerinden birisi olan) Veki' dedi ki: Bununla yerin dibine geçirilmeyi kastetmektedir. İbn Mâce, Duâ 14; Ebû Dâvûd, Edeb 101; Müsned, II, 25.

Yüce Allah'ın:

"İyice idrâk etsinler diye âyetleri nasıl açıkladığımıza bir bak" âyeti ile: İzledikleri şirk ve masiyetlerin batıl olduğunu iyice anlamaları için kendilerine belge ve delilleri ne şekilde açıkladığımıza bir bak! demektir.

66

Kavmin de onu yalanladı. Halbuki o hakkın tâ kendisidir. De ki: "Ben sizin üzerinizde bir vekil değilim."

Yüce Allah'ın:

"Kavmin de onu yalanladı" âyeti ile, Kur'ân'ı yalanladıkları kastedilmektedir.

İbn Able:

": Yalanladı" kelimesini, "te" harfi ile-, şeklinde okumuştur.

"Halbuki o hakkın tâ kendisidir." Yani o, hakkı anlatan bir kitaptır.

"De ki; Ben, sizin üzerinizde bir vekil değilim." el-Hasen der ki: Ben amellerinizin gözetleyicisi değilim ki, onların karşılığını size vereyim. Ben ancak uyarıp korkutanım. Size, bana verilen emirleri de tebliğ etmiş bulunuyorum. Bunun bir benzeri de yüce Allah'ın şu âyetidir:

"Yoksa ben, sizin üzerinizde bir koruyucu değilim." (Hûd, 11/86) Yani, sizin amellerinizi koruyan, tesbit eden bir kimse değilim.

Diğer taraftan: Bu âyet-i kerîme kıtal âyeti ile nesh olmuştur, denildiği gibi nesh olmadığı da söylenmiştir. Çünkü, onların îmana gelmelerini sağlamak, onun gücü çerçevesinde olan bir şey değildir.

67

Her bir haberin kararlaştırılmış bir zamanı vardır. Siz de yakında öğrenirsiniz.

"Her bir haberin kararlaştırılmış bir zamanı vardır." Her bir haberin bir gerçeği vardır. Yani, her bir şeyin ileri geçmeksizin geri de kalmaksızın meydana geleceği belli bir zamanı vardır. Her bir amelin bir karşılığı vardır, diye de açıklanmıştır.

el-Hasen der ki: Bu, yüce Allah'ın kâfirlere yaptığı bir tehdididir. Çünkü onlar, öldükten sonra dirilişi kabul etmiyorlardı. ez-Zeccâc der ki: Bunun, dünyada başlarına gelecek bir tehdit olması da mümkündür.

es-Süddî der ki: Onları, kendisiyle tehdit etmiş olduğu azap, Bedir gününde kararlaştırıldığı şekilde gerçekleşti.

es-Sa'lebînin naklettiğine göre o, tefsirlerden birisinde şunu görmüş: Bu âyet-i kerîme bir kâğıt üzerine yazılıp o kâğıt parçası dişin üzerine konulacak olursa, diş ağrısına karşı faydalı olur.

68

Âyetlerimize dalanları gördüğün zaman, onlar başka bir söze dalıncaya kadar kendilerinden yüzçevir! Eğer şeytan sana unutturursa, artık hatırladıktan sonra o zâlimler topluluğu ile oturma!

Yüce Allah'ın:

"Âyetlerimize dalanları gördüğün zaman, onlar başka bir söze dalıncaya kadar kendilerinden yüzçevir" âyetine dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1. Allah'ın Âyetlerine Dil Uzatanlardan Yüzçevirmek:

Yüce Allah'ın:

"Âyetlerimize" yalanlamak, reddetmek ve alay etmek suretiyle

"dalanları gördüğün zaman, onlar başka bir söze dalıncaya kadar kendilerinden yüzçevir" âyetinde hitap, mücerred olarak Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a yöneliktir. Şöyle de denilmiştir: Mü’minler de bu hitaba onunla birlikte dahildirler, Bu, sahih bir görüştür. Çünkü, bu yüzçevirmenin gerekçesi, Allah'ın âyetlerine dalınmakta olduğunu işitmektir. Bu da hem mü’minleri hem onu kapsamına alır.

Şöyle de açıklanmıştır: Bununla kastedilen yalnızca Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dır. Çünkü, onun müşriklerin yanından kalkıp gitmesi, müşriklere oldukça ağır gelirdi. Mü’minlerin kalkıp gitmesi ise onlar tarafından böyle değerlendirilmiyordu. Bununla Hazret-i Peygamber âyetlere dalıp alay ettikleri takdirde yanlarından kalkıp gitmek suretiyle onlardan uzaklaşmakla emrolundu. Böylelikle edeplerini takınarak Allah'ın âyetlerine dalıp onlarla alay etmeyi terk etsinler.

Dalmak (havd), aslında suda olur. Daha sonra bu kelime bilinmeyen şeylerin derinliklerine -insanın üstünü örtüp kapatan yüksek sulara benzetilerek- dalması hakkında kullanılır oldu. Böylelikle hissedilir ve maddi olan bir anlam, akıl ile kavranılan manevi bir anlam hakkında istiare yoluyla kullanılmış oldu. Bu kelimenin karıştırmaktan alınmış olduğu da söylenmiştir. Buna göre, daldığın her bir şeyi karıştırdın, anlamı vardır. Nitekim su, bala karıştırıldığı vakit de: ": Suyu bala kattı, karıştırdı," denilir.

Şanı yüce Allah, bu âyet-i kerîme ile Peygamberine -Salat ve Selam ona-edep öğretmektedir. Çünkü o, müşrik bir topluluğun yanına oturur, onlara öğüt verir ve onları davet ettiği halde onlar Kur'ân-ı Kerîm ile alay ediyorlardı. Yüce Allah onların bu tavırlarını reddeden bir şekilde onlardan yüzçevirmesini emretti. İşte bu da şuna delildir: Bir kimse başkasının münker işlediğini bilse ve yapacağı nasihatini kabul etmeyeceğini de bilecek olsa, onun bu davranışını reddeden bir eda ile yüzçevirmesi ve ona yönelmemesi gerekir.

Şibl, İbn Ebi Necih'ten, o da Mücahid'den yüce Allah'ın:

"Âyetlerimize dalanları gördüğün zaman" âyeti hakkında şöyle dediğini nakletmektedir: Bunlar Allah'ın Kitabı ile alay eden kimselerdir. Şanı yüce Allah, unutması hali dışında onlarla beraber oturmasını kendisine yasakladı. Eğer unutur da oturacak olursa, hatırlamasıyla birlikte kalkıp gitmeli. Verkâ da İbn Ebi Necih'ten, o, Mücahid'den şöyle dediğini nakletmektedir: Burada sözü geçenler, Kur'ân-ı Kerîm hakkında hak olmayan şeyler söyleyenlerdir.

2. Bid'at Sahiplerine Karşı Takınılması Gereken Tavırlar:

Hüccet olan İmâmlarla onların peşinden gidenlerin, takiye olmak üzere fasıklarla beraber oturup kalkabileceklerini ve onların görüşlerinin doğruluğunu ifade edebileceklerini iddia edenlere karşı bu âyet-i kerimede aziz ve celil olan Allah'ın Kitabındaki bu âyette açık bir red bulunmaktadır.

Taberî, Ebû Cafer, Muhammed b. Ali (radıyallahü anh)'dan şöyle dediğini zikretmektedir: Çeşitli davalar ileri sürerek birbirine düşmanlık eden husumet sahibi kimselerle birlikte oturup kalkmayınız. Çünkü onlar Allah'ın âyetleri hakkında (bilgisizce) dalan kimselerdir.

İbnü’l-Arabî der ki: Bu da büyük günah işleyen kimselerle oturup kalkmanın helal olmadığına delildir.

İbn-Huveyzimendad der ki: Allah'ın âyetleri hakkında dalan kimselerle oturup kalkmak terkedilir ve ondan uzak kalınır. İster mü’min, ister kâfir olsun. Yine şöyle demektedir: Aynı şekilde bizim mezhep âlimlerimiz, düşman topraklarına, onların kilise ve havralarına girmeyi uygun görmediği gibi, kâfirlerle ve bid'at ehli ile de oturup kalkmayı uygun görmemişlerdir. Onların (mü’minlere) sevgi gösterdiklerine inanılmaması, sözlerine kulak verilmemesi ve onlarla tartışılmaması da gerekir,

Bid'at sahiplerinden birisi Ebû İmrân en-Nehaî’ye şöyle demiştir: Benim bir sözümü dinle. Ancak, Ebû İmrân ondan yüz çevirmiş ve senin yarım sözünü dahi dinlemem, demiştir. Buna benzer bir rivâyet Eyyub es-SahtiyârüMen de rivâyet edilmiştir.

el-Fudayl b. Iyad der ki: Bid'at sahibi birisini seven bir kimsenin Allah amelini boşa çıkarır. Onun kalbinden İslâm'ın nurunu çıkartır. Her kim kızını bir bid'atçi ile evlendirecek olursa kızıyla akrabalık bağını koparmış olur. Bid'at sahibi bir kimse ile oturana hikmet verilmez. Bir kimsenin bid'atçi birisine buğzederse Allah'ın da ona mağfiret edeceğini ümit ederim.

Ebû Abdullah el-Hâkim de Âişe (radıyallahü anha)'dan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Her kim bid'at sahibi birisine saygı gösterecek olursa o, İslâmın yıkılışına yardımcı olmuş olur."

Bunlar, bid'at sahibi kimselerle oturup kalkmanın -onlarla beraber olanlar kulaklarını korudukları takdirde- câiz olduğu İddiasında bulunanların görüşleri çürütülmüş olur.

Yüce Allah'ın:

"Eğer şeytan sana unutturursa artık hatırladıktan sonra o zâlimler topluluğu ile oturma" âyetine dair açıklamalarımızı da iki başlık halinde sunacağız:

1. "...Unutturursa..."

Yüce Allah'ın:

": Sana unutturursa" âyetindeki, şart edatıdır. Çoğunlukla bununla beraber (fiilinde) şeddeli "nun" gelir. Gelmediği de olur. Şairin şu beyitinde olduğu gibi:

"Bir düşman, düşmanlık hususunda bir gün sana isabet ettirirse

Bir zamanlar sen de (ona karşı) üstünlük sağlıyor ve zafer elde ediyordun."

İbn Abbâs ve İbn Âmir ise, çokluk ifade etmek üzere "sin" harfini şeddeli olarak; diye okumuşlardır. aynı anlamda iki ayrı söyleyiştir. Şair de der ki:

"Süleymâ dedi ki, bugün yola (geceleyin) koyulacak mısın, yoksa kalmaya mı karar vereceksin?

Çünkü kimi ihtiyacı sana unutturur, tembellik."

Şair İmruu’l-Kays da şöyle demektedir;

"Ayağa kalktığım vakit bana şalvarımı (çekmeyi) unutturur."

(Âyet-i kerimenin) anlamı şudur: Ey Muhammed, eğer şeytan yanlarından kalkıp gitmeyi sana unutturur da yasaktan sonra onlarla beraber oturmaya devam edecek olursan, "artık hatırladıktan sonra" yani, bu yasağı hatırladığın takdirde "o zâlimler" yani müşrikler "topluluğu ile oturma."

2. Bu Âyetin Muhatapları Ve Hazret-i Peygamberin Unutması:

Bu âyet Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a hitap olmakla birlikte ümmetinin kastedildiği söylenmiştir. Bu görüşü ileri sürenler, Hazret-i Peygamberin unutmaktan uzak olduğu kanaatiyle bu görüşü belirtmişlerdir Bunun, Hazret-i Peygambere has bir hitap olduğu ve Hazret-i Peygamberin unutmasının mümkün olduğu da söylenmiştir.

İbnü'l-Arabî der ki: Bizler, bizim mezhep âlimlerimizin, şanı yüce Allah'ın:

"Yemin olsun... eğer şirk koşarsan mutlaka amelin boşa çıkar." (ez-Zümer, 39/65) âyetinin Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın adına ümmete -onun şirk koşmasının imkânsızlığı dolayısıyla- hitap olduğu şeklindeki görüşlerinde mazur görsek dahi, Hazret-i Peygamberin unutmasının imkânı hususunda onların mazur görülecek bir tarafları yoktur. Çünkü Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur: "Âdem unuttu, o sebepten onun zürriyeti de unuttu." Tirmizî, Tefsir 7. sûre. Bu hadisi Tirmizî rivâyet etmiş olup, sahih olduğunu belirtmiştir. Yine Hazret-i Peygamber kendisi hakkında da şöylece haber vermektedir; "Ben de ancak sizin gibi bir insanım. Siz nasıl unutuyorsanız ben de unuturum. O bakımdan unutacak olursam bana hatırlatınız." Bu hadisi de Buhârî rivâyet etmiştir. Buhârî, Salât 31; Müslim, Mesâcid 89, 92-94; Ebû Dâvûd, Salât 189-190; Nesâî, Sehv 25, 26; İbn Mâce, İkametu's-Salât 129, 133; Müsned, 1, 379, 420, 424, 438. Görüldüğü gibi Hazret-i Peygamber bu hadiste unutmayı kendisine izafe etmiştir. Yine bir adamın Kur'ân okuyuşunu işittiği sırada şöyle buyurmuştur: "Bu bana daha önce unutturulmuş bulunan şu şu âyeti hatırlattı." Buhârî, Fedâilu'l-Kurân 26; Müslim, Salâtu'l-Müsafırîn 225; Müsned, VI, 138.

Hazret-i Peygamberin unutmasının mümkün olduğunu kabul edenler, bu unutmasının tebliğ ile ulaştırılması gereken fiiller ile şeriatin hükümleri hakkında sözkonusu olup olmadığı hususunda farklı görüşlere sahiptir. Kâdı Iyâd'ın naklettiğine göre, genel olarak ilim adamları ve kelâmcılar birinci görüşü kabul etmişlerdir. Nitekim Kur'ân ve hadisin zahirinden de anlaşılan budur. Şu kadar var ki, ileri gelen kelâmcılar, şu şartı koşmuşlardır: Şanı yüce Allah bu durumda onu uyarır ve onu bu unutkanlık hali üzere bırakmaz. Bundan sonra yine bu uyarmanın olay ile bitişik ve derhal yapılmasının gerekip gerekmediği hususunda da farklı görüşleri vardır. Kadı Ebû Bekr ile ilim adamlarının çoğunluğunun görüşü (bunun derhal yapılması gerektiği) doğrultulsun )dadır.

Bunun (unuttuğu hususun kendisine hatırlatılıp uyarılmasının) ömrü sona ermeden ve tebliği kesintiye uğramadan gerçekleşmesi câiz midir? Ebû'l-Meâli bu görüştedir. İlim adamlarından bir kesim ise, tebliğ ile ilgili fiiller ve serî ibadetler hususunda yanılmasını mümkün kabul etmezler. Tebliğ ile ilgili sözlerde ise bunun sözkonusu olmayacağım ittifakla kabul etmişlerdir. Bu hususta varid olan zahir haberleri çeşitli şekillerde tevil etmişlerdir. Üstad Ebû İshâk da bu görüşe meyletmiştir.

Batiniler ile kalp ilmi erbabından bir kesim istisna teşkil ederek şöyle demişlerdir: Hazret-i Peygamberin unutması câiz değildir. O, kastî olarak unutur ve bir hükmü sünnet olarak ortaya koymak için kasten unutmuş gibi bir görünüm verir. Tahkik İmâmlarından büyük bir kişi olan Ebû'l-Muzaffer el-İsferayinî de "el-Evsat" adlı eserinde bu görüşe meyletmiştir. Ancak bu doğru bir görüş olamaz. Çünkü, zıddın zıd ile bir arada olması uzak ve imkânsız bir şeydir.

69

Sakınanlara onların hesabından herhangi bir sorumluluk yoktur. Fakat sakınırlar diye (onlara) hatırlatmaları gerekir.

İbn Abbâs der ki:

"Kendilerinden yüzçevir" müşriklerle beraber oturmayın diye emreden yüce Allah'ın âyeti ile müslümanlar bizim Mescid-i Haram'a girmemize ve Beyti tavaf etmemize artık imkânımız kalmadı, dediler. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nâzil oldu.

"Fakat, sakınırlar diye hatırlatmaları gerekir." Yani, şayet mü’minler onlarla birlikte oturacak olurlarsa, onlara hatırlatsınlar, öğüt versinler. Belki bunun sonucunda bulundukları durumu terk hususunda Allah'tan sakınırlar, korkarlar.

Diğer taraftan şöyle denilmiştir: Bu da, yüce Allah'ın:

"O, size kitapta şunu indirdi: Allah 'in âyetlerinin inkâr edildiğini ve onlarla alay edildiğini işittiğiniz vakit, onlar başka bir söze dalıncaya kadar yanlarında oturmayın" (en-Nisa, 4/140) âyeti ile neshedilmiştir. Böyle bir ruhsat Mekke fethinden önce idi ve o zamanlar takiye yapılacak zamanlardı.

Yüce Allah:

"O size Kitapta şunu indirdi" âyeti ile:

"Dinlerini bir oyuncak ve bir eğlence edinip... kimseleri" (el-En'âm, 6/70) âyetine işaret etmektedir.

el-Kuşeyrî der ki: Daha zahir olan, âyet-i kerimenin mensuh olmadığıdır. Anlamı da şöyle olur: Müşriklerin hesabından size bir şey düşmez. Size düşen onlara hatırlatıp öğüt vermek ve onları kötülüklerinden vazgeçirmeye çalışmaktır. Eğer kabul etmeyecek olurlarsa, onların hesaplarını görmek Allah'a aittir.

"Hatırlatmak" mastar olmak üzere nasb mahallindedir. Ref mahallinde olması da mümkündür. Yani: Fakat onların yapmaları gereken şey hatırlatmaktır. Yani, onlara öğüt verip hatırlatmak düşer (bu onlara bir görevdir). el-Kisâî de der ki: Âyetin anlamı: Fakat bu, bir öğüttür, şeklindedir.

70

Dinlerini bir oyuncak ve bir eğlence edinip dünya hayatının aldatmış olduğu kimseleri terket. Allah'tan başka bir dost ve bir şefaatçisi olmayan her bir nefsin, kazandıkları yüzünden helake sürüklenmemesi için sen, onunla hatırlat. Ne kadar fidye verse de ondan alınmaz. Onlar kazandıkları yüzünden helake sürüklenmiş kimselerdir. İnkâr edegeldiklerinden dolayı, onlar için kaynar sudan bir içecek ve can yakıcı bir azap vardır.

Yani sen kalbini onlarla meşgul etme. Çünkü onlar, -sen kendilerine öğüt vermekle emrolunmuş olsan dahi- inatlaşan, işi yokuşa süren kimselerdir. Katade der ki: Bu âyet mensuhtur.

"Müşrikleri artık nerede bulursanız öldürün" (et-Tevbe, 9/5) âyeti ile neshedilmiştir.

"Bir oyuncak ve bir eğlence”nin anlamı senin davet etmiş olduğun dini alay konusu ederler demektir. Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Onlar, kabul ettikleri din ile alay etmektedirler. Çünkü gereğince amel etmiyorlar.

Alay etmek (istihza) hiç bir dinde uygun görülmüş bir şey değildir.

"Bir oyuncak ve bir eğlence" batıl ve şımarıklık şeklinde de açıklanmıştır. Bu kabilden açıklamalar daha önceden (el-En'âm, 6/32. ayet, 1 ve 2. başlıklarda) geçmiş bulunmaktadır. Oyun (un eğlenceden) önce zikredildiği yerler (Kur'ân-ı Kerîm'de) dört tanedir. Bu yerler de şöylece şiir halinde İfade edilmiştir:

"(Önce) oyun (cak) ve (sonra) eğlence gelip de

Bunun Kur'ân-ı Kerîm'de kaç yerde böyle geldiğim (sorarsan bil; ki):

Birisi el-Hadid Sûresi'nde (57/20. âyette) diğeri Kıtal Sûresi'nde (Muhammed, 47/36) dir.

el-En'âm Sûresi'nde ise (6/32 ve 70'de olmak üzere) iki yerdedir,"

Burada "din"den kastın bayram olduğu da söylenmiştir. el-Kelbî şöyle demektedir: Yüce Allah her bir kavme ta'zim gösterecekleri ve yüce Allah'a namaz kılıp ibadet edecekleri bir bayram tayin etmiştir. Her bir kavim bayram günlerini oyun ve eğlence edindiler. Bundan Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) ümmeti müstesnadır. Onlar bayram günlerini namaz, zikir ve sadaka verdikleri günler olarak bildiler. Cuma, Ramazan Bayramı ve Kurban Bayramı günleri gibi.

Yüce Allah'ın:

"Dünya hayatının aldatmış olduğu kimseleri" âyeti dünya hayatından zahir olandan başkasını bilmeyen kimseleri

"terket" demektir.

"...Kazandıkları (günahlar) yüzünden helake sürüklenmemesi için" rehin olarak alıkonulup helake teslim edilmemesi için

"sen onunla" yani, Kur'ân ile veya hesap ile

"hatırlat." Bu şekildeki açıklama Mücahid, Katade, el-Hasen, İkrime ve es-Süddî'den nakledilmiştir.

(Helake sürüklenmek diye meali verilen:) îbsûl: Kişinin helake teslim edilmesi demektir. Bu kelimenin sözlükte bilinen anlamı budur. şeklinde aynı kökten gelen tabir: Çocuğumu rehin bıraktım, demek olur. Avf b. el-Ahvas b. Cafer der ki:

"Ve benim, işlediğimiz herhangi bir suç ve

Döktüğümüz herhangi bir kan olmaksızın çocuklarımı rehin verişim..."

Avf b. Cafer, Kuşeyroğullarından zengin birisi adına es-Suceyfe'nin iki oğlunun kan bedelini yüklenmek istemiş, onlar da: Biz senin bu işi yüklenmene razı olmuyoruz deyince, barış kastı ile çocuklarını onlara rehin vermişti. Nabiğa el-Cadi de şöyle demektedir:

"Ve biz, el-Ufâke'de Âmir'i rehin verdik;

ed-Derdâ'da olanlara karşılık rehin olarak;

Sonunda her ikisi de helâk oldular."

El Ufâke günü, câhiliyye dönemi Araplarının meşhur bir günüdür.

ed-Derdâ ise, onlara ait bir askeri birliğin adıdır.

"Allah'tan başka bir dost ve bir şefaatçisi olmayan her bir nefisin..." âyetine ait açıklamalar, daha önceden geçmiş bulunmaktadır. (Bk. el-Bakara, 2/48-49 ile 255 ve 257. âyetler ile; Âl-i İmrân, 3/68. âyetin tefsiri.)

Yüce Allah'ın:

"Ne kadar fidye verse de ondan alınmaz" âyetine dair açıklamalar daha önce el-Bakara Sûresi'nde (2/48-49. âyetlerin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. el-Hamîm (kaynar su), oldukça sıcak su demektir. Âyet-i kerimede şöyle buyurulmaktadır:

"Başları üzerinden oldukça kaynar su (el-hamîm)" (el-Hac, 22/19);

"Onlar, bununla son derece sıcak su (el-hamîm) arasında gidip geleceklerdir." (er-Rahmân, 55/44)

Âyeti kerîme (nin hatırlatmayı emreden bölümü) kıtal âyeti ile nesih olmuştur. Bunun mensuh olmadığı da söylenmiştir. Çünkü yüce Allah'ın:

"Dinlerini bir oyuncak ve bir eğlence edinip... kimseleri terket" âyeti, yüce Allah'ın:

"Onları bırak yesinler, faydalansınlar" (el-Hicr, 15/3) âyeti gibi bir tehdittir. Anlamı da; onlar için üzülme! Çünkü sana düşen sadece nefislerin helake teslim olunmasını hatırlatıp tebliğ etmekten ibarettir, şeklindedir. Çünkü, bu şekilde kendisini helake terkeden kimse, ona teslim etmiş ve rehin alınmış olur. İbsâl'in asıl anlamının haram kılmak, yasaklamak olduğu da söylenmiştir. Bu da Arapların; bu sana haramdır, anlamında şeklindeki ifadelerinden alınmıştır. Bu tabir, onların cennetten mahrum kılınmaları ve cennetin kendilerine haram kılınmış olması dolayısıyla bu anlamda kullanılmış olabilir. Şair der ki:

"Sizin komşunuz bize haram ve yasak da

Bizim komşumuz da, onun kocası da size helâl, (öyle) mi?"

Buna göre burada ibsâl, haram kılmak, yasak kılmak anlamındadır.

71

De ki "Allah'ı bırakıp bize fayda ve zarar vermeyen şeylere mi ibadet edelim? Allah bizi hidayete kavuşturduktan sonra ökçelerimiz üzerine gerisin geriye mi döndürülelim? Hani arkadaşları: "Bize gel" diye hidayete çağırdıkları halde yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşırken şeytanların saptırdıkları kimse gibi mi olalım?" De ki: "Asıl hidayet Allah'ın gösterdiği doğru yoldur. Ve biz, âlemlerin Rabbine teslim olmakla emrolunduk."

Âyetin tefsiri için bak: 73

72

Bir de: "Namazı dosdoğru kılın ve O'ndan korkun" diye. Huzuruna varıp toplanacağınız yalnız O'dur.

Âyetin tefsiri için bak: 73

73

O, gökleri ve yeri hak ile yaratandır. O'nun "ol" diyeceği gün herşey oluverir. Sözü haktır O'nun. Sûr'a üfürüleceği günde mülk yalnız O'nundur. Görüneni de görünmeyeni de bilendir. O, Hakimdir, herşeyden haberdar olandır.

Yüce Allah'ın:

"De ki: Allah'ı bırakıp bize" dua ve ibadet ettiğimiz vakit

"fayda ve", terkedip bıraktığımız takdirde de

"zarar vermeyen şeylere mi ibadet edelim" âyetinde putlar kastedilmektedir.

"Allah bizi hidayete kavuşturduktan sonra ökçelerimiz üzerine gerisin geriye mi döndürülelim?" Yani, hidayete erdikten sonra sapıklığa mı geri dönelim?

"Filan kişi ökçeleri üzerine geri döndü" tabiri, arkasını dönüp giden hakkında kullanılır. Ebû Ubeyde der ki: İhtiyacını göremeyip karşılayamaksızın geri dönen kimse hakkında; "ökçeleri üzerine gerisin geri döndü" tabiri kullanılır. el-Müberred de der ki: Bu, hayırdan sonra ona şer geldi, anlamındadır.

(Ökçeler anlamına gelen âkâb'ın tekili olan akib'in) asıl anlamı, âkibet ve ukbâ'dan gelmektedir. Âkibet ve ukbâ ise, birşeyden sonra mutlaka gelmesi gereken şeyler hakkında kullanılır. Meselâ:

"Güzel âkibet takva sahiplerinindir" (el-A'raf, 7/128) âyeti de buradan gelmektedir. Ayağın ökçesi (akib'i) de buradan alınmıştır. (Ceza anlamına gelen) ukubet de buradan gelmektedir. Çünkü ukubet, işlenen suç ve günahın akabinde gelir ve ondan dolayı sözkonusu olur.

"Hani arkadaşları bize gel diye hidayete çağırdıkları halde, yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşırken, şeytanların saptırdıkları kimse gibi mi olalım?" âyetinde yer alan benzetme edatı, hazf edilmiş bir mastara sıfat olarak nasb mahallindedir.

"Yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşırken şeytanların saptırdıkları" azdırıp, hevasını kendisine süslü, güzel gösterdikleri, heva ve hevesinin gereklerine çağırdıkları kimse gibi mi olalım?

Bir şeye doğru hızlıca gitmeyi ifade etmek üzere -heva kökünden gelen: fiilleri kullanılır. ez-Zeccâc der ki: Bu, nefsin hevâsı ile ilgisi bulunan iden gelmektedir. Şeytanın hevasını kendisine süslü gösterdiği kimse gibi mi olalım? demektir.

Cemaat ": Saptırdıkları" şeklinde çoğul failin müennes okunması esasına göre okumuşlardır. Hamza ise çoğulu müzekker yapma esasına göre; ": şeytanların saptırdıkları kimse" şeklinde okumuştur. İbn Mes'ûd'dan ise, ": Şeytanın saptırdığı kimse" diye okuduğu rivâyet edilmiştir. Bu kıraat el-Hasen'den de rivâyet edildiği gibi Ubeyy'in Mushaf'ında da böyledir.

"Bize gel," bize uy anlamına gelmektedir. Yine Abdullah b. Mes'ûd'dan "Kendisini apaçık bir hidayete çağıran" şeklinde bir kıraat nakledilmiştir. el-Hasen'den de ": Şeytanların kendisini saptırdıkları kimse" diye okuduğu da rivâyet edilmiştir.

": Şaşkın şaşkın dolaşırken" kelimesi hal olarak nasb edilmiştir. Bunun gayr-ı munsarıf oluşu ise müennesinin; şeklinde oluşundan dolayıdır. ": Sarhoş erkek, sarhoş kadın, kızgın adam, kızgın kadın" kelimeleri gibi. Şaşkın ise, işinin gereği olarak gitmesi gereken yönü bir türlü bulamayan kimse demektir. ": Tereddüt gösterdi, şaşırdı kaldı", demek olan fiilin mastarları da; şeklinde gelir. Çıkış yeri bulunmayan su birikintisine de "hâir" denilmesi buradan gelmektedir. Bunun çoğulu da; şeklinde gelir ise, suyun biriktiği ve gidecek yer bulamadığı yer anlamına da gelir. Şair der ki:

"Çukur ve etrafı su ile dolu bir alanda bulunan bir dal..."

İbn Abbâs der ki: Âyetin anlamı şudur: Puta tapanın misali, kendisini davet eden cinlerin arkasından giderek sabahleyin de kendisini yolunu bulamayacağı ve helâk olmaya maruz kalacağı bir yerde bıraktığını gören kimsenin durumuna benzer. İşte böyle bir kişi, kaybolunacak yerde, şaşkın ve ne yapacağını bilmez bir haldedir.

Ebû Salih yoluyla gelen rivâyette de şöyle demektedir: Bu âyet-i kerîme, Ebû Bekr es-Sıddîk'ın oğlu Abdurrahman hakkında nâzil olmuştur. Abdurrahman babasını küfre çağırıyordu. Onun anne-babası ve diğer müslümanlar kendisini İslama davet ediyorlardı. İşte yüce Allah'ın:

"Hani arkadaşları: Bize gel diye çağırdıkları halde" âyetinin anlamı budur. Kendisi ise bu çağrılan kabul etmiyordu.

Ebû Ömer der ki: Abdurrahman'ın annesi, Ki naneli el-Haris b. Ğanm'in kızı Um Ruman'dır. Abdurrahman, Hazret-i Âişe'nin anne-baba bir öz kardeşidir. Hazret-i Ebû Bekir'in oğlu Abdurrahman, Bedir'de ve Uhud'da kâfir olarak kavmi ile birlikte Savaşa katılmıştı. Kendisiyle çarpışacak er istemiş, babası onunla çarpışmak üzere ayağa kalkmak istediğinde -nakledildiğine göre- Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ona; "Senden mahrum olmak istemiyorum" diye buyurmuştu. Abdurrahman daha sonra müslüman olmuş ve güzel bir şekilde İslama bağlanmış, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte de Hudeybiye barışında hazır bulunmuştu. Siyer âlimlerinin söyledikleri budur. Onların naklettiklerine göre asıl ismi Abdu'l-Kâ'be imiş. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), onun ismini Abdurrahman diye değiştirmiştir. Hazret-i Ebû Bekir'in yaşça en büyük oğlu budur. Denildiğine göre, arka arkaya aynı soydan dört kişi, baba ve çocukları olarak Hazret-i Peygambere yetişmiş, sadece Ebû Kuhafe, onun oğlu Ebû Bekir, Ebû Bekir'in oğlu Abdurrahman ve Abdurrahman'in oğlu da Ebû Atik Muhammed'dir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

Yüce Allah'ın:

"Ve biz âlemlerin Rabbına teslim olmakla emrolunduk. Bir de namazı dosdoğru kılın ve ondan korkun diye" âyetinde yer alan ": Teslim olmakla" âyetindeki "lâm", "lâm-ı key" diye bilinir. Biz, müslüman olalım ve namazı kılalım diye emrolunduk, demektir. Çünkü izafet harfleri birbirlerine atfedilebilir.

el-Ferrâ' der ki: Âyetin anlamı: : Müslüman olmakla emrolunduk, şeklindedir. Çünkü Araplar, aynı anlamda olmak üzere; : Sana gitmeni emrettim, derler.

en-Nehhâs da derki: Ben, Ebû'l-Hasen b. Keysan'ı, buradaki "lâm"ın "hafd lâm"ı (yani, harf-i cer olan lâm) olduğunu söylediğini dinledim. Bütün "lâm"lar ise üç türlüdür: "Hafd lâm"ı, "emir lâm"ı ve "te'kid lâm"ı. Bunun dışındaki maksatlarla kullanılan bir lâm edatı yoktur.

"İslâm" ihlâs demektir. Namazın dosdoğru kılınması (ikâmesi) ise, onu devamlı olarak gereği gibi ifa etmektir. Ayrıca; ": Bir de namazı dosdoğru kılın" âyetinin manaya atıf olması da mümkündür. Yani onu, hem hidayete hem de namazı dosdoğru kılın diye davet ederler. Çünkü, ": Bize gel"in anlamı; : Bize gel... diye (çağırırlar), seklindedir.

Yüce Allah'ın:

"Huzuruna varıp toplanacağınız yalnız O'dur" âyeti, bir mübteda ve haber cümlesidir. Aynı şekilde: "O gökleri ve yeri hak ile yaratandır" âyeti de böyledir. Yani, kendisine ibadet olunması gereken O'dur. Putlar değildir. "Hak ile" de hak kelimesi ile demek olup o, "ol" âyeti ile yaralandır, anlamındadır.

Yüce Allah'ın;

"Onun ol diyeceği gün her şey oluverir" de, "ol" diyeceği günü hatırla, yahut da ol diyeceği günden sakının, demektir. Ya da ol diyeceği günü iyi düşün, anlamına gelir. Bunun, yüce Allah'ın: " Ve ondan korkun" âyetine atf olduğu da söylenmiştir. el-Ferrâ' der ki: "oluverir" denildiğine göre bu, özel olarak Sûr için sözkonusu olacaktır. Yani, o gün Sûr'a ol diyecektir, o da oluverecektir.

Şöyle de açıklanmıştır: Yani, insanların ölümü ve hayatı gibi dilediği herşey oluverir.

Bu iki açıklamaya göre "sözü haktır O'nun" âyeti, mübteda ve haberdir. Yüce Allah'ın:

"Sözü" anlamındaki;, ile ref olduğu da söylenmiştir. Yani, O'nun emrettiği şey olur, demektir. : Hak da "sözün"ün bir sıfatıdır. Bu açıklamaya göre ifade;

": O'nun hak sözü gerçekleşir" âyetinde tamam olur.

İbn Âmir ise, mansub olarak; diye okumuştur. Bu ise, hesabın ve ba's'ın (öldükten sonra dirilişin) ne kadar sür'atli olacağına işarettir. Bu hususa dair yeterli açıklamalar daha önceden el-Bakara Sûresi'nde (2/117. âyet, 5 ve 6. başlıklarda) geçmiş bulunmaktadır.

"Sûr'a üfürüleceği günde mülk yalnız O'nundur." Yani, Sûra üfürüleceği gün her şeyin mülkiyeti, sahipliği yalnız O'nundur. Veya: Sûr'a üfürüleceği günde hak yalnız O'nundur. Bunun "O'nun ol diyeceği günü" âyetinden bedel olduğu da söylenmiştir. (O takdirde âyetin anlamı şöyle olur: Sûr'a üfürüleceği gün olan o günde mülk yalnız O'nun olacaktır.)

Sûr: Kendisine üflenilecek nurdan bir boynuzdur. Birinci üfürüş canlıların yok olması içindir. İkincisi ise yeniden yaratmak içindir. Bazılarının ileri sürdüğü gibi Sûr'un çoğulu; şeklinde gelmez. Bu iddiaya göre -ileride açıklayacağımız üzere- ölülerin suretlerine (şekillerine) üfürülür manası verilir.

Çünkü Müslim, Abdullah b. Amr yoluyla gelen bir hadiste şöyle denildiğini rivâyet etmektedir: "... Sonra Sur'a üfürülür, onu işiten herkes mutlaka boynunu o tarafa doğru döndürür veya uzatarak kulak verir. Onun sesini İşitecek İlk kişi, develerinin su içtiği havuzu sıvayıp düzelten bir adam olacaktır. O da sair insanlar da baygın yere düşecekler, sonra yüce Allah, çisintiyi andıran bir yağmur yağdıracak. -Yahut da; indirecek ifadesini kullandı-. Bu yağmurdan insanların cesetleri bitecek. Sonra tekrar Sûr'a üfürülecek ve ansızın kalkıp bakınacaklardır,.." Müslim, Fiten 116.

Nitekim yüce Allah'ın Kitabında da:

": Sonra ona ikinci bir defa üfürülür" (ez-Zümer, 39/68) diye buyurulurken, (Sûr'un "suret" kelimesinin çoğulu olduğunu söyleyenlerin görüşlerinin aksine); (.......) denilmemiştir. Böylelikle Sûr'un "sûret"in çoğulu olmadığı anlaşılmış olmaktadır.

Sûra üfürecek olanın İsrafil (aleyhisselâm)'ın olacağını bütün ümmetler icma ile kabul etmişlerdir. Ebû'l-Heysem der ki: Sûr'un bir boynuz olacağını kabul etmeyen bir kimse, Arşı, Mizanı ve Sıratı inkâr eden ve bunları çeşitli şekillerde te'vile kalkışan kimse gibidir. İbn Faris der ki: Hadiste sözü geçen Sûr, kendisine üflenilecek boynuzu andıran bir şeydir. Sûr da "suretin çoğuludur, el-Cevherî ise der ki: Sûr, karn (boynuz) demektir. Nitekim recez vezninde şair şöyle demiştir:

"İki ordunun karşı karşıya geldiği sabah,

onlara öyle şiddetlice tosladık ki,

iki boynuzla (sûrla) toslaşmaya benzemezdi."

"Ve Sûr'a üfürüleceği günde" (en-Neml, 27/87) âyeti de bu kabildendir. el-Kelbî der ki: Sûr'un ne olduğunu bilemiyorum. Bunun ": Taze hurma" gibi suret'in çoğulu olduğu da söylenmektedir. Yani Ölülerin ve ervahın (ruhların) suretlerine üfürülür demek olur.

el-Hasen ise, ": Suretlere üfürüleceği günde" diye okumuştur, şeklinde "sad"ın esreli okunuşu ise, suretin çoğulu olan; 'ın bir başka söyleyişidir. Bunun da çoğulu; şeklinde geldiği gibi "yâ" ile şeklindeki çoğul da bunun bir başka söylenişidir.

Amr b. Ubeyd de der ki: İyâd: ": Suretlere üfürüleceği gün" şeklinde okumuştur. Bu kıraat ile mahlukat kastedilir.

Derim ki: Bu âyet-i kerimede yer alan "Sûr'un" suretin çoğulu olduğunu söyleyenler arasında Ebû Ubeyde de vardır. Her ne kadar bu, ihtimal dahilinde ise, bizim Kitab-ı Kerîm’den ve sünnet-i seniyeden zikrettiğimiz delillerle red olunur. Aynı şekilde öldükten sonra diriliş için Sûr'a iki defa ütürülmeyecektir. Diriliş için yalnızca bir defa üfürülecektir. İsrafil (aleyhisselâm), boynuz şeklinde olan Sûr'a üfürecek. Şanı yüce Allah da suretleri diriltecektir, Kur'ân-ı Kerîm'de ise:

"Fakat Biz ona ruhumuzdan üfürdük" (et-Tahrim, 66/12.) diye buyurulmaktadır.

Yüce Allah'ın:

"Görüleni de görülmeyeni de bilendir" âyetinde yer alan; ": Bilen" kelimesi, 'in sıfatı olmak üzere merfu' okunur, Yani: Gökleri ve yeri yaratan, görüneni görünmeyeni bilen O'dur. Mübtedanın hazfi dolayısıyla merfu' olması da mümkündür. Bazı kıraat âlimlerinin; ": Üfürür" şeklinde okuduğu da rivâyet edilmiştir. Buna göre üfürmek fiilinin faili; ": Görünmeyeni bilen" olması mümkündür. Çünkü ona üfürmek, yüce Allah'ın emri ile olduğuna göre, bunun doğrudan Allah'a nisbet edilmesi de mümkün olur. ": Bilen" kelimesinin manaya hamledilmek suretiyle merfu olması da mümkündür. Nitekim Sîbeveyh (buna benzer olan) şöyle bir mısra nakletmektedir:

"Yezid için. ağlatısın (çünkü) bir davaya yardımcı olmak için çağrıldığında yardımcı olur o."

el-Hasen ile el-A'meş ise şeklinde ve "; O'nundur" âyetindeki "o" anlamına gelen "he" den bedel olmak üzere esreli olarak okumuştur.

74

Hani İbrahim, babası Âzer'e: "Sen bir takım putları İlâh mı ediniyorsun? Gerçekten ben, seni ve kavmini apaçık bir sapıklık içinde görüyorum" demişti.

Yüce Allah'ın:

"Hani İbrahim, babası Âzer'e... demişti" âyeti hakkında bir takım açıklamalarda bulunmuşlardır. Eş'arî ve Şâfiî mezhebine mensub Ebû Bekr Muhammed b. Muhammed b. el-Hasen el-Cuveynî el-Eş'arî "en-Nükel; Mine't-Tefsir" adlı eserinde şunları söylemektedir: İbrahim'in babasının adının Târeh olduğu hususunda insanlar arasında görüş ayrılığı yoktur. Kur'ân-ı Kerîm'deki âyet ise adının Âzer olduğuna delalet etmektedir. Denildiğine göre Âzer, onların dilinde yerici bir isimdir. Bu takdirde âyet şöyle bir anlam taşır: Hani ibrahim babasına, ey hata içerisinde olan!

"Sen bir takım putları ilâh mı ediniyorsun... demişti." Eğer durum bu şekilde ise, o takdirde tercih edilen görüş bunun (nida dolayısıyla Âzer kelimesinin) merfu' oluşudur. Âzer'in put ismi olduğu da söylenmiştir. Durum böyle ise, o takdirde bir fiil takdiri ile nasb mahallinde olur ve şöyle demiş gibidir: Hani İbrahim babasına, sen Âzer'i ilâh mı ediniyorsun yani sen bir takım putları ilahlar mı ediniyorsun demişti.

Derim ki: (Ebû Bekr Muhammed b. Muhammed)'in iddia ettiği gibi bu görüş, ittifakla kabul edilmiş bir kanaat değildir. Çünkü Muhammed b. İshâk, el-Kelbî ve ed-Dahhâk şöyle demişlerdir: Âzer, İbrahim (aleyhisselâm)'ın babasının adıdır. Târeh de odur. Tıpkı İsrail ve Yakub'un (aynı kişinin İsimleri) olması gibi.

Derim ki: Buna göre -önceden de geçtiği gibi- onun iki ismi vardır. Mukâtil der ki; Âzer, lakabtır. Târeh de isimdir. es-Sa'lebî de bunu İbn İshâk el-Kuşeyrî'den naktetmiştir. Bunun aksi olması da mümkündür.

el-Hasen der ki: Babasının ismi Âzer idi. Süleyman et-Teymî de der ki: Âzer, sövme ve ayıplanma ifadesidir. Onların dilinde bu kelime eğri adam demektir. el-Mu'temir b. Süleyman, babasından şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Bana ulaştığına göre Âzer eğri demektir. Bu da İbrahim'in babasına söylediği en ağır sözdür.

ed-Dahhâk der ki: Âzer, farsçada oldukça yaşlı kişi, ihtiyar demektir. el-Ferrâ' der ki: Bu, onların dilinde yerid bir sıfattır. Ey hata eden, demiş gibidir.

Âzer'i merfu' okuyanlara Ya da onu esreli okuyanlara göre hani İbrahim, hata içerisinde olan babasına... demişti, gibi bir anlam taşır.

Âzer kelimesinin gayr-ı munsarıf oluşu ise, vezninde olduğundan dolayıdır. Bunu da en-Nehhâs söylemiştir.

el-Cevherî der ki: Âzer, Arapça olmayan bir isimdir. Ve bu kelime aslında bir kimseye yardım edeni anlatmak üzere; Filan kişi filana yardımcı oldu, destek verdi, ifadesinden türetilmiştir. Buna göre Âzer, putlara İbadet hususunda kavmine yardımcı olan, destek veren demek olur. Bunun, güç anlamına gelen el-ezr'den türemiş olduğu da söylenmiştir ki, bu da İbn Fâris'den nakledilmiştir. Mücahid ile Yeman ise, Âzer bir put adıdır, demişlerdir.

Bu açıklamaya göre İse Âzer, nasb mahallinde olup ifadenin takdiri: Sen Azeri bir ilâh kabul edip putlar mı edinirsin? demek olur.

İfadede takdim ve tehir olduğu da söylenmiştir. Ve ifadenin takdiri: Sen Âzer'i putlar mı edinirsin? şeklinde olur.

Derim ki: Buna göre Âzer, bir cins ismi olur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

es-Sa'tebî, "Kitabu'l-Arâis"de şöyle demektedir: İbrahim'in babasına., babasının verdiği isim Târeh’dir. Târeh, Nümruz (Nemrud) ile birlikte ilahlarının mabedinin görevlisi olunca, Nümruz ona, Âzer ismini vermişti.

Mücahid de der ki: Âzer onun babasının ismi değildir. Âzer bir put adıdır. Hazret-i İbrahimin babasının ismi Târeh'dir. Onun babası Nâhûr, onun babası Sarû\ onun babası Arğû, onun babası, Faluğ, onun babası Âbir, onun babası Şalîh, onun babası Erfahşed, onun babası Sam, onun da babası Nûh (aleyhisselâm)'dır.

"Âzer" kelimesinin bir kaç türlü okuyuşu vardır: Birincisi üstün, ikincisi esreli olmak üzere; şeklinde İbn Abbâs'tan gelen okuyuş. Yine ondan iki tane üstün hemzeli; şeklindeki okuyuş, merfu’ olarak da okunmuş olup bu da İbn Abbâs'tan rivâyet edilmiştir. İbn Abbâs'tan gelen ilk iki kıraatte; ": Edinir (mi)sin" de hemze yoktur. el-Mehdevî der ki: ": İzr mi?" de İzr'in, bir put ismi olduğu söylenmiştir. Ve bu; İzr'i mi edinirsin? takdirinde nasb halindedir. Aynı şekilde; da böyledir. Bunun, şeklinde 'den türemiş kabul edilerek okunması da mümkündür. Bu da mef'ûlün leh olarak destek ve yardımcı anlamına gelir. Şöyle demiş gibidir: Sen, destek ve güç edinmek için mi bir takım putlar edinmektesin?

Bunun, şeklinde ve (yük anlamına gelen); anlamında olup, "vav" harfinin hemzeye dönüştürülmüş olması da mümkündür.

el-Kuşeyrî der ki: Müşriklere karşı delil getirmek üzere Hazret-i İbrahim'in ve onun putlara ibadet konusunda babasına verdiği cevap zikredilmiştir. Bütün insanlar arasında öncelikle İbrahim'e uymaları gerekenler ise, Araplardır. Çünkü Araplar onun soyundan gelmişlerdir. Yani, İbrahim'in babasına... dediği zamanı hatırla, demek olur. Ya da: "Her bir nefisin... helake sürüklenmemesi için sen onunla hatırlat ve ayrıca İbrahim'in... dediğini de hatırlat" anlamında olur.

"Âzer" kelimesi, tekil nida olmak üzere, ey Âzer anlamında; şeklinde de okunmuştur. Bu da Ubeyy, Yakub ve diğerlerinin kıraatidir. Bu kıraat: Âzer, İbrahim'in babasının adıdır, diyenlerin görüşünü pekiştirmektedir.

"Sen bir takım putları ilâh mı ediniyorsun?" anlamındaki âyet,

"ediniyor... sun" kelimesinin (biri putlar, diğeri de ilahlar olmak üzere) iki mef'ûlüdür. Bu da inkâr anlamım taşıyan bir istifhamdır.

75

Biz İbrahim'e kesin bilgiye varanlardan olsun diye göklerin ve yerin mülkünü böylece gösterlyorduk.

Yüce Allah'ın:

"Biz İbrahim'e... göklerin ve yerin mülkünü böylece gösteriyorduk" âyetinde "melekût", mülk anlamındadır. Sıfatta mübalağa için fazladan "vav" ile "te" getirilmiştir. Rahabût ve Ceberut kelimeleri de bunun gibidir. Ebû's-Simmal el-Adevî, "lâm" harfini sakin olarak "melkût" diye okumuştur. Sîbeveyh'e göre ise, esasen hafif olduğu için (lâm'ın üzerindeki) fethanın hazfedilmesi câiz değildir. Bununla birlikte bu, bir söyleyiş de olabilir. İse, gösterdik anlamındadır. Burada fiil (aslında muzaridir, fakat) mazi anlamındadır.

Şöyle denilmiştir: Yüce Allah bununla göklerde bulunan meleklerin ibadeti ve hayret verici şeyler ile, yerde bulunan Âdem oğullarının isyanını kastetmektedir. Çünkü Hazret-i İbrahim, isyan edeni gördüğü vakit, ona beddua eder, yüce Allah da onu helâk ederdi. Allah ona: Ey İbrahim, kullanma beddua etmekten vazgeç. Sen Benim isimlerimden birisinin "es-Sabûr: çok sabreden, tahammül gösteren" olduğunu bilmiyor musun? Bu'anlamdaki bir hadisi Hazret-i Ali, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan rivâyet etmiştir.

Şöyle de denilmiştir: Şanı yüce Allah ona -Arş ve yerlerin en aşağısı da dahil olmak üzere-, gökleri ve yeri gösterdi. İbn Cüreyc, el-Kasım'dan rivâyetine göre, İbrahim en-Nehaî şöyle söylemiş: Yedi gök, Hazret-i İbrahim'in gözü önünde yarıldı. O da Arş'a varana kadar onları bakıp gördü. Yerler de onun önünde açıldı ve onlara baktı. Cennetteki yerini de gördü. İşte yüce Allah'ın:

"Biz ona dünyada da ecrini verdik" (el-Ankebut, 29/27) âyetinin işaret ettiği de -es-Süddî'den nakledildiğine göre- budur.

ed-Dahhâk ise der ki: Allah, göklerin mülkünden anlatmış olduğu şekilde yıldızlan, yerin mülkünden ise denizleri, dağları, ağaçları ve buna benzer Allah'ın varlığına delil olarak gördüğü şeyleri gösterdi.

İbn Abbâs da buna yakın bir açıklamada bulunmuş ve şöyle demiştir: Hazret-i İbrahim, doğduğu sırada yer altında bir mahzene konuldu. Onun rızkı ise, parmaklarında idi. O parmaklarım emerdi. Mel'un Nemrud ise, bir rüya görmüş ve onun gördüğü bu rüya, doğacak bir kimsenin eliyle mülkünün ortadan kaldırılacağı şeklinde yorumlanmıştı. O da erkeklerin kadınlardan azil yapmalarını emretmişti. Doğan her erkek çocuğun öldürülmesini emrettiği de Söylenmiştir. Âzer ise, kıral Nemrud'un yakın kimselerinden idi. Bir gün onu bir ihtiyacını görmek üzere göndermiş, o da hanımına yaklaşmış idi. Hanımı da Hazret-i İbrahim'e gebe kalmıştı.

Bir başka açıklamaya göre o, putların bulunduğu yerde hanımı ile birlikte olmuş, hanımı gebe kalınca derhal putlar da yüzleri üstü yıkılmışlardı. Hazret-i İbrahim'in babası, hamile kalan annesini, Hazret-i İbrahim doğuncaya kadar dağlar arasındaki yollardan birisine götürüp bırakmıştı. Hazret-i İbrahim'e yer altında bir mahzen kazdı ve yırtıcı hayvanlar gelip onu yemesin diye bu mahzenin kapısına büyük bir kaya parçası koymuştu. Annesi zaman zaman yanına gider ona süt verirdi. Parmaklarını emdiğini görürdü. Parmaklarından birisinden bal, birisinden su, birisinden de süt geliyordu. Hazret-i İbrahim, büyümüş ve bir yaşına gelmiş idi, ama üç yaşındaki bir çocuk gibi gösterişli idi. Babası onu mahzenden çıkartınca, herkes onun birkaç yıldan beri dünyaya gelmiş olduğunu zannediyordu. Hazret-i İbrahim annesine Rabbim kim diye sorunca, annesi benim demişti. Peki senin Rabbin kim diye sorunca babandır demişti. Ya babamın Rabbi kimdir diye sorunca, Nemrud demişti. Peki onun Rabbi kim, diye sorunca, ona bir tokat atmıştı. Annesi böylelikle mülklerinin ellerinden kimin vasıtasıyla gideceğini öğrenmiş oldu. Bu husustaki kıssa, el-Kisaînin "Kısasu'l-Enbiya" adlı eserinde bütünüyle zikredilmiş bulunmaktadır. Bu ise, örnek alınacak, uyulacak bir kitaptır.

Kimisi de şöyle demiş: Hazret-i İbrahim, Harran'da doğmuş, babası da onu Babit'e götürmüştü. Geçmişlerden (selef) ilim adamları genel olarak şöyle demektedir: İbrahim, Nemrud b. Ken'ân b. Sencarib b. Kuş b. Sam b. Nûh döneminde dünyaya gelmiştir. Buna dair açıklamalar daha Önceden el-Bakara Sûresi'nde (2/258. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Tufan ile Hazret-i İbrahim'in doğuşu arasında 1263 yıl geçmiştir. Bu, Âdem'in yaratılışından 3330 yıl sonra demektir.

Yüce Allah'ın:

"Kesin bilgiye varanlardan olsun diye" âyetinin anlamı da şudur: O, kesin bilgiye varanlardan olsun diye Biz ona bunları yani melekûtu (göklerin ve yerin mülkünü) göstermiş idik.

76

Gece onu bürüyüp örtünce bir yıldız gördü: "Bu (muymuş) benim rabbim?" demişti O, sönüp gidince de: "Ben öyle sönüp gidenleri sevmem" demişti.

Yüce Allah'ın:

"Gece onu bürüyüp örtünce" âyetindeki;": Karanlığıyla onu örtünce" demektir. ": Cennet, cinnet, cünnet (kalkan), cenin, micen (kalkan) ve cin" kelimeleri buradan gelmekte olup, hepsi de örtmek anlamındadır. Gecenin cenanı ise, iyice kararması ve örtmesi demektir. Şair der ki:

"Olmayaydı eğer gecenin karanlığı, bizim koşuşumuz yetişmişti mutlaka Iyad b. Nâşib'e;

Zürrima ile (kumlarda biten ağaçlık olan) el-Ertâ'da."

Gecenin karanlığı demek olan "cenânu’l-leyl" anlamında "cünûnu’l-leyl” de kullanılır. ": Gece onu bürüdü, örttü," anlamındadır.

"Bir yıldız gördü" âyetinde sözü edilen ona göklerin melekûtunun sunulduğu kıssadan başka bir kıssadır. Denildiğine göre o, bu yıldızı içinde bulunduğu mahzenin ağzında bulunan kayanın bıraktığı aralık arasından görmüştü. Şöyle de denilmiştir: Babası kendisini mahzenden çıkarttığı sırada güneşin batım vakti idi. Bu sırada develeri, atları ve koyunları görmüş, mutlaka bunların bir Rabbi olmalıdır diye düşünmüştü. O sırada Müşteri (Jüpiter) veya Zühre (Venüs) gezegenlerini, sonra da ayı, daha sonra da güneşi görmüştü. Bu ayın son günlerinde olmuştu. Muhammed b. İshâk der ki: O sırada İbrahim onbeş yaşında idi. Yedi yaşında olduğu söylendiği gibi, Nemrud ile tartıştığı sırada onyedi yaşında olduğu da söylenmiştir,

"Bu, (muymuş) benim rabbim" âyetinin anlamı hakkında farklı görüşler vardır. Hazret-i İbrahim bu sözü, düşünme ve çocukluk dönemi ile bu konuda onun delilleri görmesinden önceki sürede söylemişti. Böyle bir durumda bu gibi yaklaşımlar küfür de olmaz, îman da olmaz. Bu görüşü kabul edenler, Ali b. Ebi Talha'dan, İbn Abbaş'tan yaptıkları şu rivâyeti delil gösterirler.

İbn Abbâs dedi ki:

"Gece onu bürüyüp Örtünce bir yıldız gördü. Bu (muymuş) benim rabbim demişti." O da kayboluncaya kadar o yıldıza ibadet etmişti. Güneş ve ay da böyle olmuştu. Fakat, düşünme ve tetkiki sona erince:

"Ben sizin ortak koştuğunuz şeylerden tamamen uzağım" (el-En'am, 6/78) demiş ve bunların kayboluşlarını (ilâh olamayacaklarına) delil görmüştür. Çünkü onların kayboluşları sonradan yaratılmış (hadis) olmalarının en açık bir belgesi idi.

Kimisi de şöyle demiştir: Böyle bir rivâyet sahih değildir. Ayrıca yüce Allah'ın peygamber olarak gönderceği bir kimsenin herhangi bir dönemde yüce Allah'ı tevhid etmeyeceği, O'nu tanımayacağı, Allah dışındaki her türlü mabuttan uzak ve O'ndan ilişiğini kesmeyeceği bir zamanın olması mümkün değildir. Ayrıca böyle bir şey, yüce Allah'ın şirkten koruduğu (ismet) ve önceden beri kendisine doğru yolu ve hidâyeti vermiş olduğu kesin bilgi sahibi olanlardan olması için ona göklerin ve yerin melekûtunu gösterdiği kimse için nasıl düşünülebilir? Onun, Allah'ı bilip tanımamakla nitelendirilmesi câiz olamaz. Aksine o, ilk bakışından itibaren yüce Rabbi tanımıştır.

ez-Zeccâc der ki: Kanaatimce böyle bir cevap hatalıdır ve söyleyenin bir yanlışıdır. Çünkü yüce Allah Hazret-i İbrahim'in şöyle dediğini bize haber vermektedir:

"Beni de evlatlarımı da putlara tapmaktan uzak tut." (İbrahim, 14/35) Yine yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:

"Hani o, Rabbine salim bir kalp ile gelmişti." (es-Saffat, 37/84) Yani o, yüce Allah'a hiçbir şekilde ortak koşmamıştı. (ez-Zeccâc devamla) der ki: Kanaatimce cevap şudur; O, bu sizin dediğinize göre benim rabbimdir, demiştir. Çünkü onlar, putlara, güneşe ve aya tapıyorlardı. Bunun bir benzeri de yüce Allah'ın:

"Ortaklarım nerede?" (en-Nahl, 16/27) âyetidir. Halbuki, şanı yüce Allah ortağı olmayan, bir ve tektir, Âyetin anlamı ise şudur: Sizin iddianıza göre ortağım olduğunu söyledikleriniz nerede?

Şöyle de denilmiştir. Hazret-i İbrahim, mahzenden çıkınca Rabbini arayışı sırasında yıldızın ışığını görmüş ve bu ışığı rabbinin aydınlığı zannetmiş, o bakımdan: "Bu benim rabbimdir" yani, işte O'nun nuru bana görünüyor demişti. "O sönüp gidince de" kendisinin rabbî olmadığını anlamıştı, "Sonra ayı doğarken görence" ve onun ışığına bakınca: "Bu (muymuş) benîm rabbim demiş, o da kaybolunca: Eğer Rabbim bana hidayet etmezse ben mutlak sapıklardan olurum demişti. Sonra güneşi doğarken görünce, rabbim (sizin dediğinize göre) bu olmalıdır" demişti. Böyle bir şey söylemek ise şirk değildir. O, ışığı Rabbine nisbet etmişti. Fakat onun ortadan kaybolup gittiğini görünce, ilim ona bunun Rabb olmaya hak sahibi olmadığını gösterdi, böylelikle kalbiyle bunun olamayacağım ve bunun da Rabbinin bulunduğunu, Rabb olmasının sözkonusu olmadığını idrak etmiş oldu.

Şöyle de açıklanmıştır: Hazret-i İbrahim'in "bu benim rabbim" demesi, kavmine karşı delili ortaya koyması içindi. O, zahiren onlara uygun düşündüğünü göstermişti. Fakat yıldız kaybolunca delili ortaya koyup: Değişen bir şeyin Rabb olması mümkün değildir, dedi, Halbuki kavmi yıldızlan ta'zim ediyor, onlara tapınıyor ve yıldızlara göre hüküm veriyorlardı. en-Nehhâs der ki: Bu hususta söylenen en güzel açıklama, İbn Abbâs'tan sahih olarak gelen ve yüce Allah'ın:

"Nûr üstünde nurdur" (en-Nûr, 24/35) âyeti hakkındaki şu açıklamasıdır: İşte mü’minin kalbi böylece aziz ve celil olan Allah'ı bilip tanır ve kalbiyle O'na delil getirir. O'nu bilip tanıdı mı, nuruna nûr katılır.

İşte Hazret-i İbrahim de böyledir. Yüce Allah'ı kalbiyle bilip, diğer delillerle O'nun varlığına delil gösterince kendisinin bir Rabbi ve bir yaratıcısı olduğunu kesinlikle bilmiş oldu. Yüce Allah ona kendisini tanıtınca, onun da Allah hakkındaki marifeti artmış ve şöyle demişti:

"Beni doğru yola iletmişken benimle Allah hakkında mücadele mi ediyorsunuz?" (el-En'âm, 6/80)

Şöyle de açıklanmıştır: Bu, onların yaptıklarını reddeden bir üslupla soru ve azar anlamındadır. Yani, bu muymuş benim rabbim? Yahut bunun gibi birisi nasıl rabb olur? anlamında olup soru edatı hazfedilmiştir. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm’de bir başka yerde şöyle buyrulmaktadır:

"Sen öldükten sonra onlar ebedi mi kalacaklar" (el-Enbiya, 21/34) anlamındadır. el-Hüzelî der ki:

"Beni teskin ettiler ve dediler ki: Korkma ey Huveylid

O yüzleri tanımayarak dedim ki: Bunlar bunlar (mı) dır?"

Bir başka şair de şöyle demektedir:

"Ömrün hakkı için. -her ne kadar bilip anlayan birisi isem de- bilemedim.

Onlar cemreye yedi (taş mı) attılar, yoksa sekiz taş mı?"

Manası: "Sizin iddianıza göre benim rabbim budur" şeklinde olduğu da söylenmiştir. Nitekim yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:

"İddia ettiğiniz ortaklarım nerede?" (el-Kasas, 28/74) Bir başka yerde de şöyle buyrulmaktadır:

"Tad bakalım. Çünkü sen (dünyada) aziz ve kerim idin (imişsin)?" (ed-Duhan, 44/4?) Yani sen kendi kanaatine göre böyleymişsin.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Sizler, bu benim de Rabbimdir diyorsunuz. Burada "diyorsunuz" anlamındaki kelimeyi hazfetmiştir. Hazf ise Kuran-ı Kerîm'de çokça görülmektedir. Manası: Bu benim Rabbime delildir, olduğu da söylenmiştir.

77

Sonra ay'ı doğarken görünce de: "Bu (muymuş) benim rabbim" demiş, o da kaybolunca: "Eğer Rabbim bana hidayet etmezse ben mutlak sapıklardan olurum" demişti.

Allah'ın:

"Sonra ayı doğarken görünce de" âyetindeki;

": Doğarken" anlamındadır. Ayın doğmaya başladığını anlatmak üzere; denilir. İse, yarmak demektir. Ay, âdeta aydınlığıyla karanlığı deler gibi olduğundan onun hakkında bu tabir kullanılır. Veteriner, atın kanını akıttığı takdirde ": Baytar atın kanını akıttı" denilmesi de buradan gelmektedir.

"Eğer Rabbim bana hidayet etmezse" hidayet üzere bana sebat vermezse. Çünkü, zaten hidayet bulmuş idi. Buna göre bunun onun tetkik ve düşünme mühleti sırasında cereyan etmiş olması yahut da aklen mümkün olduğundan dolayı kendisine sebat verilmiş olmasını istemesi de sözkonusudur.

Nitekim Hazret-i Şuayb şöyle demişti:

"Bizim için Rabbimiz olan Allah'ın dilemesi müstesna tekrar ona (dininize) geri dönmemiz olacak şey değildir." (el-A'raf, 7/89) el-Fâtiha Sûresi'nde de:

"Bizi dosdoğru yola ilet" (el-Fâtiha, 1/6) diye buyurulmaktadır. Bize hidayet üzere sebat ver, demektir. Buna dair açıklamalar daha Önceden ( işaret ettiğimiz âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

78

Sonra güneşi doğarken görünce: "Rabbim bu olmalıdır. Çünkü bu daha büyük" demişti. O da batınca: "Ey kavmim, ben sizin ortak koştuğunuz şeylerden tamamen uzağım" demişti.

Yüce Allah'ın:

"Sonra güneşi doğarken görünce" âyetindeki

"doğarken" anlamına gelen kelimesi hal olarak nasb edilmiştir. Çünkü gözün görüşü ile onun böyle olduğunu görmüştü. Doğuş hakkında; (.......) fiili kullanıldığı gibi, batış hakkında da; kullanılır. Bu âyette; ": Bu" işaret zamiri müzekkerdir. Halbuki;

": O da batınca" âyetinden da anlaşıldığı gibi "güneş" müennesdir. (Buna dair) şöyle bir açıklama yapılmıştır: Güneşin müennesliği onun şanını yüceltmek için ve onun büyüklüğü dolayısıyladır. Bu da Arapların bir adam hakkında; ": İleri derecede neseb bilgini ve büyük bir alim adam," demelerine benzer.

" Rabbim bu" demesi ise, : Rabbim, bu doğan olmalıdır, anlamında olduğu içindir. el-Kisâî ve el-Ahfeş bu açıklamayı yapmıştır. Başkaları ise bunun ışık anlamında olduğunu söylemişlerdir. Ebû'l-Hasen Ali b. Süleyman ise: Bu, kişi anlamındadır demiştir. Nitekim şair el-A'şâ şöyle demiştir: (Bunlar da az önce geçen işaret zamirinin müzekker oluşu ile ilgili açıklamalardır).

"Kalkıp kabri başında ona ağladı:

Senden sonra benim kimim var ey Âmir?

Yurtta beni garip bir kişi olarak bıraktın

Zaten yardımcısı olmayan zelil düşmüştüm (diyerek)."

79

Şüphesiz ki ben yüzümü hanif olarak gökleri ve yeri yaratana çevirdim. Ve ben müşriklerden değilim.

"Şüphesiz ki ben yüzümü... çevirdim" âyeti, ben ibadetimi ve tevhidimi yalnızca yüce Allah'a yönelttim, demektir.

Burada "yüz'ün sözkonüsu edilmesi, kişinin en çok yüzü ile tanınması ve yüzün en belirgin organ olmasından dolayıdır.

"Hanif olarak" hakka dönen olarak.

"Ve ben müşriklerden değilim" anlamındaki; âyeti, ‘nın ismi ve haberini teşkil etmektedir. Eğer üzerinde vakıf yapılacak olursa, harekeyi ifade etmek için "elif" de okunur ki, fasih olan lügat budur.

el-Ahfeş der ki: Araplar arasında (elif siz olarak diyenler de vardır. el-Kisâî de der ki: Araplar arasında diyenler de vardır. Buna göre (ben anlamına gelen) bu zamirin üç türlü söyleyişi var demektir. Vasıl halinde de üç söyleyiş sözkonusudur. Vakıf yapmaksızın okuma sırasında "elif" hazfedilir. Çünkü "elif," sadece vakıf halinde harekeyi beyan etmek için fazladan getirilmiştir. Araplardan vasıl halinde de "elifi tesbit ederek okuyanlar da vardır. Şairin şu mısraında olduğu gibi:

"Ben, aşiretin kılıcıyım. Tanıyın beni."

Kaysoğullarının bir bölümü ile Rabialıların şivesi budur. Bu açıklama el-Ferrâ''dan nakledilmiştir. Araplardan, vasıl halinde; (........) şeklinde söyleyenler de vardır. Onu da el-Kisâî, kimi Kudâalılardan nakletmiştir.

80

Kavmi ona karşı delil getirmeye kalkıştı. O da dedi ki: "Beni doğru yola iletmişken benimle Allah hakkında mücadele mi ediyorsunuz? Ben ise O'na ortak koştuğunuz şeylerden korkmam. Meğer ki Rabbim bir şey dilemiş olsun. Rabbimin ilmi herşeyi kuşatmıştır. Hâlâ düşünüp öğüt almayacak mısınız?

Yüce Allah'ın;

"Kavmi ona karşı delil getirmeye kalkıştı" âyeti delil getirmeye ve tartışmaya bir delildir. Onlar, Allah'ın vahdaniyeti hususunda ona karşı delil getirmeye kalkışmışlardı.

"O da dedi ki: Benimle Allah hakkında mücadele mi ediyorsunuz..."

"Benimle... mücadele mi ediyorsunuz" âyetindeki "nûn"u, Nâfi’ şeddesiz olarak okumuş, diğerleri ise şeddeli okumuşlardır. Hişam rivâyetiyle İbn Amir'den bu "nun" okuyuşu hususunda farklı rivâyetler gelmiştir,

"Nûn"u şeddeli okuyanlar derler ki: Bunda aslolan iki "nûn" ile okumaktır. Birincisi ref alâmetidir, diğeri ise fiil ile "yâ"yı birbirinden ayırmak içindir. Fiilde birbirine benzer iki harf bir araya gelip bu da ağır olduğundan dolayı "nûn"un birisi diğerine idğam olundu ve böylelikle şeddeli bir "nun" ortaya çıktı, iki sakinin -"vâv" İle şeddeli iki nun'un birincisinin- bir araya gelmemesi için "vav"ın med ile okunulması kaçınılmazdır. Böylelikle bu med, her iki sakini birbirinden ayıran fasıla olmuştur.

"Nûn"u şeddesiz okuyan ise, birbirinin aynısı olan iki harf bir araya geldiğinden dolayı tahfif kastıyla ikinci "nûn"u hazfetmiştir. Birinci "nun" hazfedilmiş olamaz, çünkü o ref alametidir. Eğer birinci "nün" hazfedilecek olsa, merfu, meczüm ile mansuba benzemîş olurdu, Ebû Amr b. el-Alâ'dan nakledildiğine göre böyle bir kıraat lâhn'dir. Sîbeveyh ise bunu câiz kabul ederek: Araplar tad'ifı (yani aynı harfi iki defa okumayı) ağır bulmuşlardır, demiş ve şu beyiti örnek göstermiştir:

"Misk sürülürken onu (saçlarım, kuruyunca bembeyaz kesilen) yandık otu gibi görürsün

Saçımdan bit ayıkladıklarında bit, ayıklayan kadınların hoşuna gitmez."

"Ben İse O'na ortak koştuğunuz şeylerden korkmam." Çünkü, o ortak koştuklarının ne faydası ne de zararı vardır.

Hazret-i İbrahim'i tapındıktan ilahların çokluğuyla korkutmuşlardı. O putlardan korkması, ancak yüce Allah'ın onlara hayat vermesi, kudret vermesi halinde sözkonusu olabilir. O takdirde ancak onların zararlarından korkulur. İşte yüce Allah'ın:

"Meğer ki Rabbim bir şey dilemiş olsun" âyetinin anlamı budur. Yani, ancak benim Rabbim işlemiş olduğum bir günah dolayısıyla hoşuma gitmeyen bir şeyin beni gelip bulmasını dilemiş olsa, o takdirde O'nun iradesi yerini butur. Bu istisna, birincisinden istisna edilmiş değildir. (Yani, munkatı bir istisnadır). ": Ona" daki zamirin yüce Allah'a ait olması ihtimali olduğu gibi, mabuda gitmesi de mümkündür. Ayrıca Hazret-i İbrahim; "Meğer ki Rabbim birşey dilemiş olsun" demiş, bununla da yüce Allah benim onlardan korkmamı dilememiştir, demek istemiştir. Bundan sonra da:

"Rabbimin ilmi herşeyi kuşatmıştır." Yani, O'nun ilmi kapsamı dışında hiçbirşey yoktur, diye ifadelerini tamamlamıştır. Buna dair açıklamalar daha önceden (el-Bakara, 2/115. ayet, 5. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

81

"Allah üzerinize Ona dair bir delil ve belge indirmediği şeyi siz O'na ortak koştuğunuz halde korkmuyorsunuz da, ben sîzin ortak koştuklarınızdan nasıl korkarım? Şimdi bu iki guruptan hangisi güven duymaya daha lâyıktır? Eğer biliyorsanız (söyleyin).

Yüce Allah'ın:

"Ben sizin ortak koştuklarınızdan nasıl korkarım?" âyetinde "nasıl" anlamına gelen; 'nin inkâr anlamı vardır. Onların kendileri Allah'tan korkmadıkları halde-kendisini putlarla korkutmasını - inkâr ve red etmektedir. Yani sizler, herşeye gücü yeten Allah'tan korkmazken, ben nasıl olur da cansız putlardan korkarım.

"Allah üzerinize ona dair bir delil ve belge" herhangi bir hüccet

"indirmediği şeyi..." Buna (hüccet, delil, belge anlamına gelen "sultan" kelimesine) dair açıklamalar daha önceden (Al-i İmrân, 3/152. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

"Şimdi bu iki guruptan hangisi" Allah'ın azabından yana

"güven duymaya daha lâyıktır." Muvahhid olan mı, yoksa şirk koşan mı?

82

Îman edenler ve imanlarına zulüm karıştırmayanlara gelince: İşte onlaradır güvenlik, onlardır hidâyete ermiş olanlar.

İşte yüce Allah aralarında hüküm veren olarak şöyle buyurmaktadır:

"Îman edenler ve" şirk ile "imanlarına zulüm karıştırmayanlar güven duymaya daha lâyıktırlar. Bunu Ebû Bekir es-Sıddik, Ali, Selman ve Huzeyfe (radıyallahü anhüm) böylece açıklamışlardır.

İbn Abbâs der ki: Bu da Hazret-i İbrahim'in söylediği sözler arasındadır. Âl-im bir kimsenin başkasına soru sorup bizzat kendesinin cevaplandırması gibi.

Bunun, Hazret-i İbrahim'in kavminin söylediği söz olduğu da söylenmiştir. Yani onlar, aleyhlerine delil olacak şekilde cevap verdiler. Bu açıklama İbn Cüreyc tarafından yapılmıştır.

Buhârî İle Müslim'de İbn Mes'ûd'dan nakledildiğine göre:

"Îman edenler ve imanlarına da zulüm bulaştırmayanlar..." âyeti nâzil olunca bu, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'in ashâbına ağır geldi ve: Bizden hangimiz nefsine zulmetmiyor ki dediler? Bunun üzerine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Durum sizin zannettiğiniz gibi değildir. Fakat Lukman'ın oğluna dediği şekilde: "Oğulcağızım Allah'a ortak koşma. Çünkü şirk hiç şüphesiz çok büyük bir zulümdür" (Lukman, 31/13) sözünde zikrettiği gibidir." Buhârî, Îman 23, Enbiyâ 8, 41, Tefsir 6. sûre 3, 31. sûre 1, İstilâbetu'l-Mürteddîn 1, 9: Müslim, Îman 197; Tirmizî, Tefsir 6. sûre 4; Müsned, I, 378, 424, 444.

"Onlardır hidâyete ermiş olanlar" dünyada doğru yol üzere bulunanlar.

83

İşte bu, kavmine karşı İbrahim'e verdiğimiz hüccetimizdir. Biz kimi dilersek onu derece derece yükseltiriz. Şüphesiz Rabbin tam hikmet sahibidir, herşeyi çok iyi bilendir.

Yüce Allah'ın:

"İşte bu, kavmine karşı İbrahim'e verdiğimiz hüccetimizdir." âyetinde,

"İşte bu" ile, Hazret-i İbrahim'in kavmiyle tartışması esnasında onlara karşı getirmiş olduğu ve kendilerini bunlar vasıtasıyla yenik düşürmüş olduğu bütün delillerine işaret edilmektedir, Mücahid der ki: Bundan kasıt, İse:

"îman edenler ve. imanlarına da zulüm karıştırmayanlardır" (el-Enâm, 6/82) âyetidir.

Şöyle de açıklanmıştır: Hazret-i İbrahim'in kavmine karşı delili şuydu: Kavmi, Hazret-i İbrahim'e: Kendilerine dil uzatıp sövdüğün için putlarımızın aklını başından alacağından korkmuyor musun? O da onlara: Ya sizler ibadet ve ta'zim hususunda küçük ile büyüğü birbirine eşit kıldığınız için büyüğün gazaplanarak, hiddetlenerek aklınızı başınızdan alacağından korkmuyor musunuz? demişti.

"Biz kimi dilersek onu derece derece yükseltiriz." İlim, anlayış, İmâmet ve mülk vermek suretiyle.

Kûfeliler

"derece derece" anlamına gelen; kelimesini tenvin ile okumuşlardır. Bunun bir benzeri de Yusuf Sûresi'nde (12/76. âyette)'dir. Onlar, fiili

": Kimi" kelimesi üzerinde amel ettirmişlerdir. Çünkü gerçekte dereceleri yükselten O'dur. İfadenin takdiri de ; ": Dilediğimiz kimseyi derecelere yükseltiriz" şeklindedir. Daha sonra e, a... hazfedilmiştir. Harameyn halkı ile Ebû Amr, İzafet olmak üzere tenvinsiz okumuşlardır. Bu durumda fiil "= Derecelerle" lâfzı üzerinde amel eder. (Anlamı da şöyle olur: Biz dilediğimiz kimsenin derecelerini yükseltiriz). Çünkü dereceler yükseltilince, o derecelerin sahibi de yükseltilmiş olur. Bu kıraati de yüce Allah'ın:

": Dereceleri yükselten..." (el-Mu'min, 40/15) âyeti ile Hazret-i Peygamberin: "Allah'ım onun derecesini yükselt" Müslim, Cenâiz 7; Müsned, VI, 297. âyeti pekiştirmektedir. Burada görüldüğü gibi yükseltme, derecelere izafe edilmiştir. O, kendisinden başka ilâh bulunmayan, şeref ve lütfünda yüce ve üstün olandır.

Her iki kıraat de birbirine yakındır. Çünkü dereceleri yükseltilmiş olan bizzat yükseltilmiş demektir. Bizzat yükseltilenin de dereceleri yükseltilmiş demektir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

"Şüphesiz Rabbin tam hikmet sahibidir." Her şeyi yerli yerine koyandır, "her şeyi çok iyi bilendir.

84

Biz ona, İshâk İle Yakub'u bağışladık. Her birine hidayet verdik. Daha önce de Nûh'a hidâyet vermiştik. Onun zürriyetinden Davud'a, Süleyman'a, Eyyub'a, Yusuf a, Mûsa'ya ve Harun'a da. Biz, ihsan edenleri işte böyle mükâfatlandırırız.

Âyetin tefsiri için bak: 86

85

Zekerîyya'yâ, Yahya'ya, Îsa'ya, îlyas'a da. Hepsi salihlerdendi.

Âyetin tefsiri için bak: 86

86

İsmail'e, Elyesa'a, Yûnus'a ve Lût'a da. Her birini âlemlere üstün kıldık.

Bu âyete dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:

1. Hazret-i İbrahim'in Soyundan Gelen Peygamberler:

Yüce Allah'ın:

"Biz ona İshâk ile Yakub'u bağışladık." âyeti, din hususunda getirdiği deliller ve tartışmaları, bu uğurda canını feda etmesine bir mükâfat olmak üzere bağış olarak bunları ona vermiştik, demektir.

"Her birine hidâyet verdik." Onların her birisi hidâyeti bulmuştu.

": Her birine" âyeti,

": Hidâyet verdik" ile nasb edilmiştir.

": Nûh'a da" âyeti ise, ikinci olarak gelen-,

": Hidâyet vermiştik"1 dolayısıyla nasb edilmiştir.

"Onun," yani İbrahim'in

"zürriyetinden." Nûh'un zürriyetinden diye de açıklanmıştır ki, bu açıklamayı el-Ferrâ' yapmış, Taberî ile Kuşeyrî, İbn Atiyye ve onlardan başka bir takım müfessirler de bunu tercih etmişlerdir. ez-Zeccâc da birinci görüşü kabul etmiştir. Ancak bu görüşe Yûnus ve Lût'un da onun zürriyetinden gelenler arasında sayıldığı belirtilerek itiraz edilmiştir. Çünkü her ikisi de Hazret-i İbrahim'in zürriyetinden değildi. Lut onun kardeşinin oğluydu. Kızkardeşinin oğlu olduğu da söylenmiştir.

İbn Abbâs dedi ki: Bütün bu peygamberler Hazret-i İbrahim'in zürriyeti arasında sayılırlar. Bunlar arasında onun cihetinden bir baba veya bir anne yoluyla akrabalığı olmayan kimseler bulunsa dahi bu böyledir. Çünkü Lut, Hazret-i İbrahim'in kardeşinin oğludur. Araplar ise, -yüce Allah'ın Hazret-i Yakub'un çocuklarından söylediklerini haber verdiği şekilde bildirdiği gibi- amcaya da baba derler:

"Senin ilahına ve babaların İbrahim, İsmail ve İshâk'ın bir tek olan ilahına ibadet edeceğiz" (el-Bakara, 2/133) İsmail ise Hazret-i Yakub'un amcastdır. Hazret-i Îsa da ancak onun soyundan gelen kızının oğlu olduğu halde Hazret-i İbrahim'in zürriyeti arasında sayılmıştır. Buna göre Hazret-i Fatıma'nın çocukları da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in zürriyetidirler.

İşte, kızların çocuklarının "çocuklar"ın kapsamına girdiği görüşünde olanlar da bunu delil kabul etmişlerdir ki, bu husus bir sonraki başlığımızın konusunu teşkil etmektedir.

2. Çocuklar Tabirinin Kapsamına Kız Çocukları Da Girer Mi?

Ebû Hanîfe ve Şâfiî derler ki: Bir kimse "çocuklarına ve çocuklarının çocuklarına" bir vakıf yapacak olur ise, o vakfın kapsamına hem oğullarının çocukları, hem de kız çocuklarının çocukları soyları devam ettiği sürece dahildir.

Aynı şekilde akrabalarına diye vasiyette bulunacak olursa, kız çocukların çocukları da bu vasiyetin kapsamına dahildir.

Ebû Hanîfe'ye göre "akraba" mahremliği bulunan her zu-Rahîm akrabadır. Ona göre amca ve hala, dayı ve teyzelerin çocukları sakıt olur. Çünkü bunlar mahrem değildirler.

Şâfiî de der ki: Akraba, mahrem olsun olmasın bütün zû-Rahîm akrabadır. Ona göre, ne amca çocuğu, ne de başkası sakıt olmaz.

Mâlik ise der ki: Böyle bir vakfın kapsamına kız çocuklarının çocukları girmezler. Vakfedecek olanın

"akrabalarıma ve soyumdan gelecek olanlara şeklindeki sözü," erkek çocuklarıma ve çocuklarımın çocuklarına, sözü gibidir. Bunun kapsamına oğullarının çocukları ve babanın asabesi ile sulbüne raci olanlar girdiği halde, kız çocuklarının çocukları bunun kapsamına girmez.

Daha önce Âl-i İmrân Sûresi'nde (3/61. âyet, 3. başlıkta) Safirden buna yakın bir görüşe de işaret etmiş bulunuyoruz. Her ikisinin lehine delil, şanı yüce Allah'ın:

"Allah, çocuklarınız hakkında size şöyle vasiyet ediyor" (en-Nisa, 4/11) âyetidir. Müslümanlar, bu âyetin zahirinden ancak sulben evlat ile özel olarak da oğlun çocuklarını anlamışlardır.

Yüce Allah'ın: "Peygambere ve yakın akrabalara" (el-Enfal, 8/41) âyeti dolayısıyla Hazret-i Peygamber dayı çocuklarını dışarda tutarak amcalarının çocuklarını akrabaları arasında kabul ederek onlara pay vermiştir. Kızların çocukları da aynı şekilde babaya neseb yoluyla intisab etmezler. Ve her hangi bir babada onunla birleşmezler.

İbnü’l-Kassar der ki: Kız çocukları da akrabaların kapsamına girer diyenlerin delilleri, Hazret-i Peygamberin el-Hasan b. Ali'ye: "Şüphesiz benim bu oğlum bir seyyiddir" Buhârî, Sulh 9, Fedâilu Ashâbı'n- Nebiyy 22, Fiten 20; Ebû Dâvûd, Sünne 12; Tirmizî, Menâkıb 30; Nesâî, Cumua 27; Müsned, V, 38, 44, 49, 51. diye buyurmuş olmasıdır. Kız çocuklarının çocukları hakkında bunlar, annelerinin babalarının çocuklarıdır, demeyi kabul etmeyen bir kimse olduğunu bilmiyoruz. Anlam da bunu gerektirmektedir. Çünkü çocuk (anlamına gelen el-veled) tevellüdden türemiştir. Kızın çocukları ise kaçınılmaz olarak annelerinin babalarından tevellüd edip doğarlar. Anne cihetinden tevellüd ise baba cihetinden tevellüd gibidir. Kur'ân-ı Kerîm de buna delalet etmektedir: Şanı yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Onun zürriyetinden Davud'a, Süleyman'a... hepsi salihlerdendi" diye buyurmakta ve Hazret-i Îsa'yı aslında soyundan gelen bir kızın oğlu olduğu halde onun (yani Hazret-i İbrahim'in) zürriyetinden olmakla nitelendirmiştir.

3. Arapça Grameri Açısından Bu İsimler Ve Bu İsimlerin Kıraati:

en-Nisa Sûresi'nde (4/163. âyetin tefsirinde) bu isimlerden hangilerinin munsarıf olmadığına dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.

"Dâvud" ismi ise Arapça olmayan bir isim olduğundan dolayı munsarıf değildir. Ayrıca "fâ'ûl vezninde olduğu için de başında "elif lâm"ın getirilmesi güzel kaçmaz ve munsarıf da olmaz.

İlyas da Arapça olmayan bir isimdir. ed-Dahhâk der ki: İlyas, Hazret-i İsmail'in,soyundan idi, el-Kutebî'nin de naklettiğine göre İlyas, Yuşâ b. Nûn'un torunlarındandı.

el-A'rec, el-Hasen ve Katade; şeklinde, "elifi vasî ile okumuşlardır. Haremeyn ehli ile Ebû Amr ve Âsım ise, tahfif edilmiş bir "lâm" ile; diye okumuşlardır. Âsım dışında kalan Kûfeli kıraat âlimleri ise bunu; şeklinde okumuşlardır. el-Kisâî de böyle okumuş ve; diye okuyanların kıraatini reddetmiş ve şöyle demiştir: Çünkü vezninde bir isim kullanılmaz; gibi.

en-Nehhâs ise şöyle demektedir: Ancak böyle bir cevap bağlayıcı olmaktan uzaktır. Çünkü Araplar derler. Eğer nekire kabul edilir ise, o takdirde; şeklinde (marife olarak) getirilir.

Ebû Hatim ise; şeklinde okuyanların kıraatini reddeder ve şöyle der: (Arap dilinde ) şeklinde bir isim olmaz.

en-Nehhâs yine şöyle der: Yine böyle bir cevap bağlayıcı değildir. Çünkü Arapça'da Haydar ve Zeyneb şeklinde isimler kullanılmıştır. Bunda ise gerçek şu ki, bu Arapça olmayan bir isimdir. Arapça olmayan (ucme) isimler ise, kıyas ile kabul veya reddedilmez. Bunlar ancak sem'a yoluyla öğrenilir. Araplar da bu şekilde aldıkları kelimeleri çokça değişikliğe uğratırlar. Dolayısıyla bir ismin iki ayrı lügatte (farklı söyleyişte) kullanılması garip karşılanacak bir durum değildir.

Mekkî der ki: "Elyasa" isimîni iki "lâm" ile okuyanların kıraatine göre ismin asli; şeklindedir, Daha sonra da bunun başına tarif için "elif" ve "lâm" gelmiştir. Eğer bunun aslı ( en ) şeklinde olsaydı, başına "elif ile "lâm" gelmezdi. Zira "elif ile "lâm," birer erkek ismi olan Yezid ve Yeşkur'un başına gelmezler. Çünkü bunlar marife ve özel isimdirler, ise, nekire olduğundan dolayı tarif için başına "elif" ile "lâm" gelir. Bununla birlikte tek bir "lâm" ile kıraati daha güzel görmekteyim. Zira, kıraat âlimlerinin çoğunluğu bu şekilde okumuşlardır.

el-Mehdevî der ki: Tek bir "lâm" ile; şeklinde okuyanların kıraatine göre isim şeklindedir. "Elif" ile "lâm" zaid olarak girmiştir. Nitekim bunların: Onbeş'in başına fazladan getirilmeleri de böyledir. Şairin şu beyitinde de aynı şey sözkonusudur.

"Biz1, el-Yezid b. el-Velid'i mübarek ve omuzlarına

Halifeliğin ağır yükleri binmiş gördük."

Şu beyitte olduğu gibi Araplar, muzari fiilin başında da fazladan "elif-lâm" getirmişlerdir:

"Cerboayi kazdığı tünelin çıkış yerinden ve eş-Şiha'da bulunup girişini açtığı yuvasından çıkartır."

Şair burada demek istemektedir.

el-Kuşeyrî der ki: Bu isim "lâm" harfi şeddeli ve şeddesiz olarak da okunmuştur. Bilinen bir peygamberin ismi olması hususunda anlamı birdin îsmail ve İbrahim gibi. Fakat, başına "elif-lâm" getirilmesi suretiyle Arapça olmayan isimlerin taşımadığı bir özelliğe sahip olmuştur. Bazılan, "Elyasa"nın İlyas olduğunu zannetmiştir. Ancak, durum böyle değildir. Çünkü şanı yüce Allah her birisini ayrıca zikretmiştir. Vehb (b. Münebbih) der ki: Elyasa, İlyas'ın arkadaşıdır. Her ikisi de Zekeriya, Yahya ve Îsa'dan önce idiler. İlyas, İdris'in kendisidir, de denilmiştir. Ancak bu da doğru değildir. Çünkü İdris, Nûh'un dedesidir. İlyas ise Nûh'un zürriyetindendir. İlyas'ın, Hızır olduğu söylenmiş ise de, hayır Elyasa Hızır'ın kendisidir de denilmiştir.

"Lût" de Arapça olmayan bir isim olmakla birlikte, hafif oluşu dolayısıyla munsarıf olmuştur. Bunun iştikakı (türeyişi) ile ilgili açıklamalar ileride el-A'raf Sûresi’nde (7/80. âyet, 1. başlıkta) gelecektir.

87

Onların babalarından, zürriyetlerinden ve kardeşlerinden bazılarını da (hidâyete erdirdik), Onları seçtik ve onları doğru bir yola da ilettik.

Yüce Allah'ın:

"Onların babalarından, zürriyetlerinden..." âyetindeki teb'îz (kısmilik bildirmek) içindir. Yani biz onların babalarının, zürriyetlçrinin ve kardeşlerinin bazısını hidâyete erdirdik, anlamındadır.

"Onları seçtik." Mücahid der ki: Biz onları arındırdık, demektir. Dilcilere göre bu, onları seçip tercih ettik anlamındadır.

Bu kelime, suyu havuzda toplamak anlamına gelen 'den türetilmiştir. Buna göre; yanına aldığın kimseyi özel adamlarının arasına koyman demektir. Aynı kökten gelen, da, havuz anlamındadır. Şair der ki:

"Iraklı şeyh'in dolup taşan havuzu gibi,"

Istıta (seçmek)nin ve hidâyetin anlamına dair açıklamalar (el-Bakara, 2/130. âyetin tefsiri ile el-Fâtiha, 1/6. âyetin tefsirinde) geçmiştir.

88

Bu, Allah'ın hidâyetidir. O, kullarından kimi dilerse onunla hidâyete erdirir. Eğer onlar dahi şirk koşsalardı, yaptıkları herşey boşa giderdi.

Yüce Allah'ın:

"Bu, Allah'ın hidâyetidir. O, kullarından kimi dilerse onunla hidâyete erdirir. Eğer onlar dahi şirk koşsalardı." Yani, Benden başkasına ibadet etmiş olsalardı, onların dahi amelleri boşa çıkardı. Fakat Ben onları (şirkten korudum).

" Boşa çıkmak" ise batıl olmak demektir. Buna dair açıklamalar daha önceden el-Bakara Sûresi'nde (2/217-218. âyetlerin tefsiri, 8. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

89

Onlar kendilerine kitap, hikmet ve nübüvvet verdiğimiz kimselerdir. Şimdi bunlar onları inkâr ederlerse, Biz de onları inkâr etmeyen bir topluluğu onlara vekil kılmışizdır.

Yüce Allah'ın:

"Onlar kendilerine kitap, hikmet ve nübüvvet verdiğimiz kimselerdir" âyeti, mübtedâ ve haberdir. Burada ("hikmet" anlamını verdiğimiz) "el-Hukm" ilim ve fıkıh (dinin inceliklerini anlamak) demektir.

"Şimdi bunlar" yani, senin çağdaşın olan kâfirler, ey Muhammed

"onları" âyetlerimizi

"inkâr ederlerse, Biz de onları inkâr etmeyen bir topluluğu onlara vekil kılmışızdır" âyetinde

"şimdi bunlar onları inkâr ederlerse" şart cümlesi,

"Bizde..." şartın cevabıdır. Yani Biz, bu âyetlerimize îmana onları inkâr etmeyen bir topluluğu vekil kılmışızdır (görevlendirmişizdir). Bununla Medinelilerden Ensar'ı, Mekkelilerden de Muhacirleri kastetmektedir.

Katade ise der ki: Bununla yüce Allah'ın bize anlattığı peygamberleri kastetmektedir. en-Nehhâs der ki: Bu, âyetin anlamına en yakın ve uygun düşen bir görüştür. Çünkü, bundan sonra yüce Allah:

"İşte bunlar, Allah'ın hidâyet ettiği kimselerdir, o halde sen de onların hidâyetlerine uy" (el-Enâm 6/90) diye buyurmaktadır.

Ebû Recâ da şöyle demektedir: Bunlar, meleklerdir. Şöyle de açıklanmıştır: Bu, cinlerden, insanlardan ve meleklerden mü’min olan her kişi hakkında umumidir.

"İnkâr etmeyen" âyetinin başındaki "be" harfi te'kid olmak üzere fazladan gelmiştir.

90

İşte bunlar, Allah'ın hidâyet ettiği kimselerdir. O halde sen de onların hidâyetlerine uy. De ki; "Ben buna karşılık sizden bir ücret istemiyorum." Bu, âlemlere bir öğütten başka bir şey değildir.

Yüce Allah'ın:

"İşte bunlar, Allah'ın hidâyet ettiği kimselerdir. O halde, sen de onların hidâyetlerine uy" âyetine dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1. Allah'ın Hidâyet Verdiği Kimselerin Hidâyetine Uymak:

Yüce Allah'ın:

"O halde sende onların hidâyetlerine uy" âyetinde sözü geçen uymak.(iktida.), fiilinde başkasına uygunluğu gözetmektir. Âyetin anlamının, onlar sabrettikleri gibi sen de sabret, şeklînde olduğu söylendiği gibi;

"O halde sen de onların hidâyetlerine uy" âyetinin tevhide uy, şeriatler ise farklı farklıdır, anlamında olduğu da söylenmiştir. Bazı ilim adamları bu âyet-i kerimeyi hakkında nas bulunmayan hususlarda geçmiş peygamberlerin şeriatlerine tabi olmanın vacib olduğuna delil göstermişlerdir.

Nitekim Müslim'in Sahih'inde ve başka kaynaklarda belirtildiğine göre, er-Rubeyyi' Um Harise'nin kız kardeşi, birisini yaralamıştı. Bunlar Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın huzurunda davacı oldular. Bunun üzerine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): "Kısas, kısas" diye buyurunca, Um er-Rubeyyi', "Ey Allah'ın Rasulü filana kısas mı uygulanacak? Allah'a yemin ederim ona kısas uygulanmaz" deyince, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Fesubhanallah. Ey Um er-Rubeyyi' kısas Allah'ın farz kıldığı bir hükümdür." Yine Um er-Rubeyyi': Allah'a yemin ederim hayır, ebediyyen ona kısas uygulanmayacak, dedi Bu şekilde ısrarını onlar diyeti kabul edinceye kadar sürdürdü. Bunun üzerine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Allah'ın kulları arasında öyleleri vardır ki, Allah adına yemin verdi mi, Allah da onun yeminini yerine getirir." Buhârî, Tefsir 2. söre 23, 5, sûre 6, Sulh 8; Müslim, Kasâme 24; Ebû Dâvûd, Kısas 28; Nesâî, Kasâme 17, 18; İbn Mâce, Diyât 16; Müsned, III, 284,

Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem); "Kısas Allah'ın farz olarak yazdığı hükümdür" âyeti ile yüce Allah'ın:

"Biz onda (Tevrat'ta) onlara şunu yazdık: Cana can, göze göz..." (el-Mâide, 5/45) âyetine atıfta bulunmuştuk Yüce Allah'ın Kitabında ise bu âyetin dışında herhangi bir yerde diş hususunda kısas uygulanacağına dair bir nas bulunmamaktadır. Bu âyet-i kerîme ise Tevrat'taki şeriattan haber vermektedir. Bununla birlikte Hazret-i Peygamber de onun gereğince hüküm vermiş ve onun hükmüne atıfta bulunmuştur.

İşte Mâlik'in ve Şâfiî'nin arkadaşlarının büyük çoğunluğu bu görüştedir ve onlara göre geçmiş şeriatlerde bulunan hükümler gereğince amel etmek icab etmektedir.

İbn Bukeyr der ki: Mâlik'in usûlünün gerektirdiği de bu olmakla birlikte Mâlik ve Şâfiî ashâbından ve Mu'tezile'den bir çok kimse bu hususta muhafefet etmişlerdir. Buna gerekçe olarak da yüce Allah'ın:

"Sizden herbiriniz için bir şeriat ve bir yol tayin ettik" (el-Mâide, 5/48) âyetini göstermektedirler. Ancak, bu âyette bu hususta görüşlerine delil olacak bir taraf yoktur. Zira bu âyetin kayıtlanmış olma ihtimali vardır. Bu kayıt da, kitabınızda yer almayıp, onların haberlerinden size anlattıkları müstesna şeklindedir. Nitekim Buhârî'nin Sahih'inde el-Avvam'dan şöyle dediği nakledilmektedir: Ben Mücahid'e, Sâd Sûresi'nde secde hakkında sordum, şöyle dedi: Ben de İbn Abbâs'a Sâd Sûresi'ndeki secdeye dair soru sordum, o da şöyle dedi: Sen hiç: "Onun zürtiyetinden Davud'a, Süleyman'a... işte onlar Allah'ın hidâyet ettiği kimselerdir. O halde sen de onların hidâyetlerine uy" âyetini biliyor musun? İşte Dâvûd da yüce Allah'ın Peygamberimizin kendisine uymakla emrolunduğu peygamberler arasında idi. Buhârî, Enbiya 39, Tefsir 6. Sûre 5, 38. sûre 1.

2. Kıraat'e Dair Açıklamalar:

Hamza ve el-Kisâî: ": Uy; de ki" âyetinin vasıl ile okunması halinde, "he" harfi olmaksızın diye okumuşlardır, İbn Âmir ise, şeklinde okumuştur. en-Nehhâs der ki: Bu okuyuş, bir lahn'dir. Çünkü, "he" harfi vakıf halinde harekeyi beyan etmek içindir. Bu "he", zamir "he"si olmadığı gibi ondan sonra ne "vav" ne de "ye" harfleri vardır. Aynı şekilde; şeklindeki okuyuş da câiz değildir. Lahinden uzak kalıp büyük kalabalığın kıraatine tabi olan kimseler İse, diye okurlar ve burada vakıf yapar, vasıl etmezler. Çünkü, "he" harfi ile vasıl yapılacak olursa, lahn olur. Eğer bu harfi hazfedecek olursa, bu sefer çoğunluğun kıraatine de muhalefet etmiş olur. Cumhûr ise, bu harfin hatta (yazıda) sabit olmasına bağlı olarak vakıf niyeti ile ve dere ile okumak niyetiyle vasıl halinde "he" harfini okumuşlardır. İbn Ayyaş ve Hişam "he" harfini esreli olarak; diye okumuş iseler de bu yanlıştır, Arapçada câiz değildir.

"De ki: Ben buna karşılık sîzden bir ücret istemiyorum." Yani, Kur'ân-ı Kerîmî tebliğe karşılık sizden herhangi bir mükâfat beklemiyorum. "Bu" yani Kur'ân-ı Kerîm "âlemlere öğütten başka birşey değildir." O, bütün insanlar için bir öğüttür. Yüce Allah burada hidâyeti peygamberlere izafe ederek

"onların hidâyetlerine uy" diye buyurmaktadır. Çünkü onlar fiilen hidâyete ermişlerdi. Diğer taraftan (88. âyette): "Bu Allah'ın hidâyetidir" diye buyrulmuştur. Çünkü hidâyeti yaratan O'dur.

91

"Allah hiç bir insana bir şey indirmedi" demekle Allah'ı şanına yakışacak bir şekilde takdir edemediler. De ki: "Mûsa'nın insanlar için bir nûr ve hidâyet olmak üzere getirdiği ve sizin onu parça parça kâğıtlar haline koyup kimini açıklayıp çoğunu da gizlediğiniz kitabı kim İndirdi? Üstelik sizin de atalarınızın da bilmediğiniz şeyler size öğretilmiştir." "Allah'tır" de. Sonra onları bırak da daldıkları sapıklıklarında oynaya dursunlar.

"Allah hiçbir İnsana bir şey indirmedi demekle Allah'ı şanına yakışacak bir şekilde takdir edemediler." Yani onlar, yüce Allah'ın zatı hakkında vacip olan O'nun için imkânsız ve mümkün olan şeyleri tesbît edemediler, bilemediler.

İbn Abbâs der ki: O'nun her şeye kadir olduğuna îman etmediler. el-Hasen der ki: O'nu gereği gibi ta'zim edemediler. Bu da Arapların: Filanın kaderi vardır şeklindeki deyimlerinden alınmış demektir. Bunun açıklaması da şöyledir. Onlar:

"Allah hiçbir insana bir şey İndirmedi" demekle yüce Allah'ı, kullarına karşı delil getirmemekle ve onlara kendilerinin salahına olan şeyleri emretmemekle nitelendirip hakkettiği şekilde ta'zim etmediler ve O'nu bilip tanımaları gereken şekilde bilip tanımadılar,

Ebû Ubeyde der ki: Onlar, Allah'ı hakkı ile bilip tanımadılar. en-Nehhâs der ki: Bu, güzel bir açıklamadır. Çünkü, bir şeyi takdir etmek onun miktarını bilmek demektir. Buna da yüce Allah'ın:

"Allah, hiçbir insana bir şey İndirmedi demekle..." âyeti delalet etmektedir. O'nu hakkı ile bilemediler. Zira, O'nun peygamber göndermesini inkâr ettiler. Bu iki anlam da birbirine yakındır.

Şöyle de açıklanmıştır: Onlar Allah'ın nimetlerinin kadrini kıymetini gereği gibi bilemediler.

Ebû Havye âyetini, "dal" harfi üstün olarak; şeklinde okumuştur ki, bu da bir söyleyiştir.

"Allah hiçbir insana bir şey İndirmedi demekle" âyeti hakkında İbn Abbâs ve başkaları derler ki: Yüce Allah bununla Kureyş müşriklerini kast etmektedir. el-Hasen ve Saîd b. Cübeyr şöyle demektedir: Bunu söyleyen yahudilerden birisi idi. O, Allah semadan bir kitap indirmiş değildir, demişti. es-Süddî de der ki: Bu'sözü söyleyenin ismi Finhâs idi.

Yine Saîd b. Cübeyr'den şöyle dediği nakledilmektedir: Bu sözleri söyleyen Mâlik b. es-Sayfdır. O, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile tartışmak üzere geldiğinde, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ona şöyle demişti: "Tevrat'ı Mûsa'ya indiren hakkı için sana soruyorum: Tevrat'ta şüphesiz Allah şişman din alimine buğz eder, şeklinde bir ifade bulmuyor musun?" Mâlik b. es-Sayf de gerçekten şişman bir haham'idi. Bunun üzerine kızdı ve şöyle dedi: Allah'a yemin ederim Allah hiçbir insana hiç bir şey indirmiş değildir. Bu sefer, onunla beraber bulunan arkadaşları ona şöyle dediler: Yazıklar olsun sana. Mûsa'ya da mı indirmemiştir deyince, şöyle dedi: Allah'a yemin ederim, Allah hiçbir insana birşey indirmemiştir, demesi üzerine bu âyet-i kerîme nâzil oldu. el-Vâhidî, Esbabu Nüzulil-Kur'ân, s. 223.

Daha sonra yüce Allah, hem onların bu sözlerini çürütmek, hem de bu iddialarını reddetmek üzere şöyle buyurmaktadır:

"De ki: Mûsa'nın insanlar için bir nûr ve hidâyet olmak üzere getirdiği ve sizin onu parça parça kâğıtlar haline koyup, kimini açıklayıp çoğunu da gizlediğiniz kitabı kim İndirdi?" Yani, parçalar içerisinde yazdığınız ve sakladığınız o kitabı indiren kimdir? Bu, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in niteliklerini ve onun dışında kalan bir takım hükümleri saklayıp açıklamayan yahudilere bir hitaptır.

Mücahid der ki: Şanı yüce Allah'ın:

"De ki Mûsa'nın getirdiği kitabı kim indirdi" âyeti müşriklere bir hitaptır.

"Sizin onu parça parça kağıtlar haline koyup..." âyeti ise yahudilere hitaptır.

"Üstelik sizin de atalarınızın da bilmediğiniz şeyler size öğretilmiştir" âyeti müslümanlara hitaptır. Bu da;

": Onu parça parça kâğıtlar haline koyup, kimini açıklayıp çoğunu da gizledikleri" şeklinde (fiilleri "te"li olarak değil de) "ye"li olarak okuyanların kıraatine göre uygun bir açıklamadır. Ancak, "teli kıraate göre hitap tümüyle yahudilere yönelik olur. O takdirde

"Üstelik sizin de... bilmediğiniz şeyler size öğretilmiştir" âyeti de: Sizin de atalarınızın da bilmediğiniz şeyler size öğretilmiştir, anlamında ve Tevrat’ın üzerlerine indirilmesi suretiyle onlara minnet yoluyla söylenmiş olur.

Tevrat, sahifeler halinde getirilmişti. Bundan dolayı "parça parça kâğıtlar haline koyup kimini açıklayıp..." diye buyurulmaktadır. Yani siz, bu kâğıt parçalarına yazdığınız Tevrat’ın bir bölümünü açıklıyordunuz. Bu ise onlara yönelik bir yergidir. Bundan dolayı ilim adamları Kur'ân-ı Kerîm'in ayrı ayrı cüzler (parçalar) halinde yazılmasını hoş karşılamamışlardır.

"Allah'tır de." Yani, ey Muhammed de ki, O kitabı Mûsa'ya, bu kitabı da bana indiren Allah'tır, yahut da kitabı size öğreten Allah'tır de, anlamındadır.

"Sonra onları bırak da daldıkları sapıklıklarında oynayadursunlar." Onları sapıklıkları içerisinde oynar halde bırak demektir. Eğer; : Oynayadursunlar" kelimesi, emrin (bırak emrinin) cevabı olsaydı; demesi gerekirdi. (O takdirde anlam: Onları bırak oynar dururlar şeklinde olur). Bu ifadenin anlamı ise onları tahdit etmektir. Bunun kıtal emri ile nesh olmuş âyetlerden olduğu da söylenmiştir.

Dîğer taraftan şöyle de denilmiştir: ": Parça parça kâğıtlar haline koyuyorlar" âyeti "bir nûr ve hidâyet olmak üzere" âyetinin sıfatı mahallindedir. O takdirde bu da ism-i mevsul'ün sılası arasında yer alır. Ancak, yeni bir ifade olması ihtimali de vardır. O vakit ifadenin takdiri: Onu parça parça kâğıtlar halinde koyuyorlar şeklinde olur. : Onların bir bölümünü açıklıyorlar, bir çoğunu da gizliyorlar" şeklinde fiillerin "yâ"lı kıraatine göre bu bölümün, "parça parça kâğıtların sıfatı olma ihtimali vardır. Çünkü nekire olan bir kelime, cümleler ile vasfedilebilir. Az e eectiei üzere İstinaf yani cümle olma ihtimali de vardır.

92

Bu ise, İndirdiğimiz bir kitaptır. Mübarektir. Kendisinden öncekileri doğrulayıcıdır. Şehirlerin anasını ve çevresindekileri uyarman için (indirdik onu). Âhirete inanmakta olanlar buna da îman ederler. Ve onlar namazlarına da devam ederler.

"Bu ise, indirdiğimiz bir kitaptır." âyetinde

"bir kitap"tan kasıt Kur'ân-ı Kerîm'dir.

"İndirdiğimiz" onun sıfatıdır.-

"Mübarektir." Yani, ona bereketler verilmiştir. Bereket fazlalık demektir. Bu kelimenin Kur'ân dışında hal olarak nasbedilmesi de caizdir. (O takdirde mübarek olarak indirdiğimiz bir kitaptır anlamına gelir).

Aynı şekilde:

"Kendisinden öncekileri doğrulayıcıdır" âyeti de böyledir. Kendisinden önce indirilmiş olan kitapları doğrulamaktadır. Şirki reddetmek ve tevhidi tesbit etmekte önceki kitaplarla uyum halindedir.

"Şehirlerin anasını." Maksat Mekke'dir. Mekke'ye bu ismin verilişine dair açıklamalar daha önceden (Âl-i İmrân, 3/97. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Kasıt ise oranın ahalisidir, muzaf hazfedilmiştir. Yani Biz, bu Kitabı bereket ve înzâr için indirmişizdir.

"Ve çevresindekileri" yani, bütün afaki, herkesi,

"uyarman için" indirdik.

"Âhirete inanmakta olanlar buna da Îman ederler," Bununla yüce Allah'ın şu âyetinin delili ile Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'a tabi olanlar kast edilmektedir:

"Ve onlar namazlarına da devam ederler." Ahirete îman etmekle birlikte Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a ve onun getirdiği Kitaba îman etmeyen bir kimsenin bu imanının hiç bir değeri yoktur.

93

Allah'a yalan iftira edenden, yahut kendisine hiçbir şey vahyolunmamışken "bana da vahyolundu" diye söyleyenden, bir de: "Allah'ın İndirdiği gibi ben de indiririm" diyenden daha zalim kim olabilir? Sen zâlimleri ölümün sıkıntıları içinde, meleklerin ellerini uzatarak; "Ruhlarınızı çıkarın. Allah'a karşı haksız yere söylediklerinizden, âyetlerine karşı kibirlendiğinizden dolayı bugün zillet azabıyla cezalandırılacaksınız" derken bir görsen!

Yüce Allah'ın:

"Daha zalim kim olabilir" anlamındaki âyeti,mübtedâve haberdir. Ondan daha zalim kimse olamaz anlamındadır.

"Allah'a yalan iftira edenden" yalan uydurup söyleyenden

"yahut kendisine hiçbir şey vahyolunmamışken bana da vahyolundu" Kendisinin peygamber olduğunu ileri sürerek böyle

"söyleyenden... daha zalim kim olabilir?"

Bu âyet, Rahmânu'l Yemâme diye adlandırılan (Müseylimetü'l-Kezzab), el-Esved el-Ansî ve Müseylime'nin karısı yalancı peygamber Secah hakkında inmiştir. Bunlar, peygamberlik iddiasında bulunmuş ve Allah'ın kendilerine vahiy indirdiğini iddia etmişlerdi.

Katade der ki: Bize ulaştığına göre yüce Allah bu âyeti Müseylime hakkında indirmiştir. Bunu, İbn Abbâs da ifade etmiştir.

Derim ki: Fıkıhtan ve sünnetlerden selefin izlemiş olduğu yoldan yüz çeviren şu kimseler de bu kabildendir: Bunlar: Benim kalbime şöyle doğdu yahut kalbim bana bunu bildirdi deyip, kalplerinde doğana ve hatırlarından geçene göre hüküm vererek, bunu da kalplerinin hertürlü bulandırıcı unsurdan arındırılmış olmasına ve kalplerinin ağyardan (mâsivadan) tamamıyla uzak bulunmasına bağlarlar. Kalpleri böyle olduğundan dolayı, İlahi ilimler ve rabbani hakikatler kalplerine güya tecelli ediyormuş. O bakımdan onlar, külli meselelerin sırlarına vakıf oldukları gibi, cüziyatın hükümlerini de bilmek iddiasında bulunurlar ve bunlar vasıtası ile de külli şer'i hükümlere ihtiyaçlarının olmadığını İleri sürerek şöyle derler: Bu gelen şer'i hükümler ile ancak ahmaklar ve avam hüküm verir. Evliya ve havas ehlinin ise bu gibi naslara ihtiyaçları yoktur. Onların naklettikleri arasında da: "Müftüler sana fetva verseler dahi sen yine de kalbinden fetvayı sor" sözü de vardır. Ayrıca bu iddialarına Hazret-i Hızır'ın, kendisine tecelli eden bu tür ilimler vasıtası ile Mûsa (aleyhisselâm) nezdinde bulunan şeriat türü kavrayışlara muhtaç olmadığını da delil gösterirler.

Böyle bir İddia zındıklık ve kuturdur. Bunu söyleyen, tevbe etmesi istenmeksizin öldürülür. Böyle bir iddia ile birlikte onlara (bu sözlerinizle ne demek istiyorsunuz) kabilinden soru sormaya, cevap almaya gerek yoktur. Çünkü böyle bir iddia kaçınılmaz olarak şer'î hükümleri yıkar ve Peygamberimizden sonra bir takım peygamberlerin varlığını kabul etmek sonucuna götürür. Bu hususa dair daha geniş açıklamalar, yüce Allah'ın İzniyle Kehf Sûresi'nde (18/82. âyet, 2. başlıkta) gelecektir.

Yüce Allah'ın:

"Bir de:

"Allah'ın indirdiği gibi ben de indiririm diyenden daha zalim kim olabilir." Âyetinde yer alan; "...yen..." cer mahallindedir. Yani, ben de Allah'ın indirdiği gibi indiririm diyenden daha zalim kim olabilir? Bununla kastedilen ise, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a vahiy kâtipliği yaparken sonraları irtidat edip müşriklere iltihak eden Abdullah b. Ebi Serh'tir.

Mütessirlerin naklettiklerine göre bu irtidadının sebebi şudur: Mu'minun Sûresi'nde yer alan yüce Allah'ın:

"Andolsunki Biz, insanı süzülmüş bir çamurdan yarattık." (el-Mu'minun, 23/12) âyeti nâzil olunca, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onu çağırıp bu âyeti ona okudu. Yüce Allah'ın;

"Sonra onu başka bir yaratık olarak yarattık" (el-Mu'minun, 23/14) âyetine gelince Abdullah, insanın yaratılışı ile ilgili bu geniş açıklamalardan hayrete düşerek:

"Yaratanların en güzeli olan Allah'ın şanı ne yücedir" (el-Mu'minun, 23/14) deyiverdi. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da: "Benim üzerime de bu şekilde nâzil oldu" deyince, Abdullah şüpheye düştü ve şöyle dedi: Eğer Muhammed doğru söyleyen bir kimse ise yemin olsun ki, ona vahyolunduğu gibi bana da vahyolundu. el-Vahidî, Esbabu Nüzûli'l-Kur'ân, s. 223-224. '"Eğer o yalan söyleyen birisi ise ben de onun dediği gibi söylemiş oldum, diyerek İslâm'dan irtidat etti ve gidip müşriklere katıldı. İşte yüce Allah'ın:

"Bir de;

"Allah'ın İndirdiği gibi ben de indiririm diyenden..." âyeti ile kastedilen budur. Bunu da el-Kelbî, İbn Abbâs'tan rivâyet etmiştir. Muhammed b. İshâk da bunu naklederek şöyle demektedir: Bana Şûrahbil anlatarak dedi ki: Şu:

"Bir de: Allah'ın indirdiği gibi ben de indiririm diyenden..." âyeti, İslâm'dan irtidat, eden Abdullah b. Sa'd b. Ebi Şerh hakkında nâzil olmuştur. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'in Mekke'ye (fetih sırasında) girişi esnasında onun, Abdullah b. Hatal'ın ve Mikyas b. Subabe'nin Kabe'nin örtüleri altında bulunacak olsalar dahi öldürülmelerini emretmiş idi. Abdullah b. Ebi Şerh, Osman (radıyallahü anh)'a kaçıp sığınmıştı. Hazret-i Osman, Abdullah'ın süt kardeşi idi. Abdullah'ın annesi onunla birlikte Hazret-i Osman'ı da emzirmişti. Hazret-i Osman onu sakladı. Sonunda Mekke halkına eman verildikten sonra Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın yanına onu da götürüp, onun için Hazret-i Peygamber'den eman istedi. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) uzun bir süre sustuktan sonra: "Evet" deyiverdi. Osman (radıyallahü anh) meclisten ayrılıp gidince, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Benim susmamın tek bir sebebi vardı. O da sizden birinizin kalkıp onun (Abdullah'ın) boynunu vurması idi." Bu sefer ensardan birisi: Ey Allah'ın Rasulü, ne diye bana gizlice işaret etmedin? deyince, Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: "Şüphesiz Peygamber'in hain bir bakışının olmaması gerekir." Ebû Dâvûd, Hudûd 1, Cihad 117; Nesâî, Tahrîmu'd-Dem 14.

Ebû Ömer (b. Abdi’l-Berr) der ki: Abdullah b. Sa'd b. Ebi Şerh, Mekke'nin fethi günlerinde İslâm'a girdi, İslâm'a güzel bir şekilde bağlandı. Bundan sonra onun hoş karşılanmayacak herhangi bir davranışı görülmedi. O, Kureyş'in akıllı ve asil insanlarından birisi idi. Amr b. Lüey oğullarının arasında hatırı sayılır bir süvari idi. Daha sonra Osman (radıyallahü anh) onu Meri 25 yılında Mısır valisi olarak tayin etti. 24 yılında Afrika onun kumandanlığında feth edildi. Oradan 31 yılında Nube (Sudan) topraklarından siyahilere gaza yaptı ve bugüne kadar geçerli olan barış antlaşmasını da yaptı, 34 yılında ise, deniz yoluyla Bizans topraklarına bir gazada bulundu. Bu seferlerinden geri döndüğünde, İbn Ebi Huzeyfe onun Fustat'a girmesini engelledi. O da Askalan'a gitti ve Osman (radıyallahü anh) şehid edilinceye kadar orada ikamet etti. Fitneden kaçmak arzusuyla ölünceye kadar Remle' de ikâmet ettiği de söylenmiştir. O, Rabbîne dua etmişti: Allah'ım, son amelimi sabah namazını kılmak olsun, diye dua etmişti. Abdest aldı, sonra namaza durdu. Birinci rekatta Fâtiha Sûresi ile Âdiyat sûresini okudu, ikincisinde ise, Fâtiha ile bir başka sûre okudu. Sağına selam verdi, soluna selam verecekken Allah ruhunu kabzetti. Bütün bunları is,e Yezid b. Ebi Habib ve başkaları nakletmiştir. Abdullah, Hazret-i Ali'ye de Muaviye'ye de bey'at etmemişti. O, İnsanlar Muaviye etrafında toplanmadan Önce vefat etmişti. Afrika'da vefat ettiği de söylenmiştir. Sahih olan ise onun Askalan'da 36 ya da 37 yılında vefat ettiğidir. Tedbir görüş olarak 36 yılında vefat ettiği de söylenmiştir.

Hafs b. Ömer, el-Hakem b. Eban'dan, o, İkrime'den bu âyet-i kerimenin en-Nadr b. el-Haris hakkında nâzil olduğunu rivâyet etmektedir. Çünkü, en-Nadr b. el-Haris, Kur'ân-ı Kerîme nazire yazmak istemiş ve: "Öğüttükçe öğütenlere, hamur yoğurdu kça yoğuranlara, ekmeği oldukça pişirenlere ve onu lokma lokma yiyenlere yemin olsun" diye Kur'ân'a nazire yazmak istemişti.

Yüce Allah'ın:

"Sen, zâlimleri ölümün sıkıntıları İçinde, ölümün zorlu halleri ve sekaratı içerisinde... bir görsen!" (........); Zorlu ve sıkıntı demektir. Bu kelimenin aslı, bir şeyi örtüp bürümek hakkında kullanılır. Su onu örttü anlamındaki; tabiri de buradan gelmektedir. Daha sonra bu kelime, zorlu, sıkıntılı ve hoşa gitmeyen şeyleri anlatmak üzere kullanılır olmuştur. Savaşın zorlu halleri ve sıkıntılı zamanları anlamına gelen; tabiri de buradan gelmektedir. el-Cevherî der ki: (........) Zorlu hal ve sıkıntı demektir. Çoğulu ise (........) şeklinde gelir. el-Kutebî, Nûh (aleyhisselâm)'ın gemisini anlatırken şöyle demektedir:

"Ve derken o her tarafı örtüp kapatan suların geri çekilme zamanı geldi."

(.......): Ölümün sıkıntıları, demektir.

"Meleklerin ellerini uzatarak" âyeti mübtedâ ve haberdir. (Buna göre anlamı, melekler de ellerini uzatmış olacaklardır şeklinde olur).

"; Uzatanlar" anlamındaki kelimenin aslı; şeklindedir. (İzafet dolayısıyla sondaki nûn düşmüştür).

Denildiğine göre, melekler ellerini azap ile ve demir balyozlarla uzattıkları zaman anlamındadır. Bu açıklama el-Hasen ile ed-Dahhâk'tan nakledilmiştir. Meleklerin ellerini, ruhlarını kabzetmek için uzatacakları şeklinde de açıklanmıştır. Bir başka yerde de şöyle buyurulmaktadır:

"Melekler o kâfirlerin yüzlerine ve arkalarına vura vura... canlarını alırken bir görsen." (el-Enfal, 8/50) Bu âyet-i kerîme böylelikle bu husustaki iki görüşü de bir arada dile getirmektedir. Arapça'da: Elini ona hoş olmayan şeyle uzattı, tabiri kullanılır.

"Ruhlarınızı çıkarın" yani, eğer imkanınız varsa azaptan ruhlarınızı kurtarın, anlamındadır. Ve bu bir azardır. Şöyle de açıklanmıştır: Hoşunuza gitmese dahi ruhlarınızı çıkartın. Çünkü, mü’minin ruhu Rabbi ile karşılaşmak için çıkmak arzusunu taşır. Kâfirin ruhu ise, zorlu ve sıkıntılı bir şekilde çekilip çıkartılır. Ve şöyle denir: Ey murdar nefs, kendin de gazaplanmış ve gazaba uğramış olarak Allah'ın azabına ve O'nun hakir düşürmesine çık! Ebû Hüreyre ve başkası yoluyla rivâyet edilen hadiste böyle zikredilmektedir. Müsned, IV, 287'de zikredilmektedir.

Biz bu hadisi "et-Tezkire" adlı eserimizde zikretmiş bulunuyoruz. Allah'a hamd olsun.

Şöyle de denilmiştir: Bu âyet, bir kimsenin azap ettiği kişiye; Sana azâbı tattıracak ve hiç şüphesiz canını çıkartacağım şeklinde söylediği sözü andırmaktadır. Çünkü, bizzat kendileri canlarını çıkartmazlar. Aksine ölüm meleği ve onun yardımcıları onların ruhlarını kabzeder.

Bu sözün kâfirlere cehennemde oldukları sırada söyleneceği de ifade edilmiştir. Bunun cevabı ise, işin büyüklüğü dolayısıyla hazfedilmiştir. Yani: Sen, zâlimleri bu haldeyken görecek olsan, hiç şüphesiz büyük bir azaba uğratılmakta olduklarını görecektin. : Zillet ile aynı şeydir,

"Kibirlendiğinizden" yani, O'nun âyetlerini kabul etmeye yanaşmayıp büyüklendiğinizden dolayı (zillet azâbı ile cezalandırılacaksınız") demektir.

94

Yemin olsun sizi İlk defa yarattığımız gibi yapayalnız teker teker huzurumuza geldiniz ve size bağışladığımız şeyleri arkanızda bıraktınız. İçinizde gerçekten ortak olduklarını boş yere iddia ettiğiniz şefaatçılarınızı da aranızda görmüyoruz. Yemin olsun onlarla aranızdaki bağlar kesilmiş ve zannettiğiniz şeyler önünüzden kaybolmuş gitmiştir.

Yüce Allah'ın:

"Yemin olsun... yapayalnız, teker teker huzurumuza geldiniz" âyeti, Mahşerde gerçekleşecek hali ifade etmektedir. "Teker teker" anlamındaki kelime, hal olarak nasb mahallindedir. Sonunda te'nis elifi (maksûre) geldiği için munsarıf değildir. Ebû Hayve ise, bu kelimeyi: şeklinde tenvin ile okumuş olup, Temimlilerin şivesi böyledir. Onlar, ref mahallinde ise; şeklinde tenvinli kullanmazlar. Ahmed b. Yahya ise tenvinsiz (ve medsiz) olarak; şeklindeki bir söyleyişi de nakletmekte ve: Üçer ve dörder kelimelerine benzediğini söylemektedir.

“: Teker teker" kelimesi, 'nin çoğuludur. Sarhoşlar kelimesinin, çoğulu-, : Tembeller kelimesinin de, kelimesinin çoğulu olması gibi.

Bunun tekilinin "râ" harfi sakin olmak üzere, şeklinde olduğu söylendiği gibi, "râ" harfi esreli veya üstün olarak kullanıldığı da söylenmiştir. Yine 'nin de bunun tekili olduğu söylenmiştir,

Âyetin anlamı şudur: Siz, bize teker teker gelmiş olacaksınız. Her biriniz tek başına, ailesiz, malsız, çocuksuz ve yardımcısız olarak; sapıklığınızda sizinle birlikte olanlardan ayrı olarak geleceksiniz. Allah'tan başka taptıklarınızın da size bir faydası olmayacaktır.

el-A'rec ise bunu şeklinde (yâ harfinden sonra) "elif'siz olarak okumuştur.

"Sizi ilk defa yarattığımız gibi" tek başınıza yaratıldığınız gibi demektir. Şöyle de açıklanmıştır: Annelerinizin karnından çıktığınız şekilde çıplak, ayakkabısız, sünnetsiz ve sonradan kazanılmış herhangi bir musibetsiz olarak geleceksiniz. İlim adamları derler ki: Yarın, kıyâmet gününde kul doğduğu günkü azaların hangisine sahipse, onların hepsine sahip olarak haşredilecektîr. Kendisinden herhangi bir organ kesilmiş olan kimseye o organı kıyâmet gününde geri verilecektir. İşte (Hadîs-i şerîfte geçen Hazret-i Peygamberin): "Sünnetsiz olarak" Buhârî, Enbiyâ 8, 48, Tefsir 5. sûre 14, 21. süre 2, Rikaak 45; Müslim, Cennet 56, 57; Nesâî; Tirmizî, Sıfatu'l-Kıyame 3; Tefsir 80. sûre 2... hadisindeki ifadenin kastettiği mana budur. Yani, sünnet oldukları vakit kendilerinden kesilen parça dahi kendilerine geri iade edilecektir.

"Ve size bağışladığımız şeyleri arkanızda bıraktınız." Size verdiğimiz, mülkiyetinize bıraktığımız şeyleri arkanızda bırakmış bulunuyorsunuz. Verilen bu şeyler ise, yüce Allah'ın insana bağışladığı köleler ve türlü nimetlerdir.

"İçinizde gerçekten ortak olduklarını boş yere iddia ettiğiniz şefaatçilerinizi de aranızda görmüyoruz." Allah'tan başka kendilerine ibadet ettiğiniz ve Allah'a ortak koştuğunuz şeyleri -putları- kastetmektedir. Yani, Bana ortak koştuğunuz şeyleri beraberinizde görmüyoruz. Çünkü, müşrikler: Putlar Allah'ın ortakları ve O'nun nezdinde bizim şefaatçilerimizdir, diyorlardı.

": Yemin olsun, onlarla aranızdaki bağlar kesilmiş..." âyetini, Nâfi', el-Kisâî ve Hafs bunu zarf olarak nasb ile okumuşlardır. Yani, sizinle onlar arasındaki ilişki yemin olsun ki kopmuş bulunmaktadır. Burada "ilişki" anlamına gelen "vasi" kelimesinin hazfedilmiş olduğuna yüce Allah'ın:

"Boş yere iddia ettiğiniz şefaatçilerinizi de aranızda görmüyoruz" âyeti delil teşkil etmektedir. İşte bu, kıyâmet gününde onlarla koştukları ortaklar arasında ilişkilerin koparılacağına, birbirlerinden uzaklaşacaklarına delalet etmektedir. Bu İse, koştukları ortakların onlardan uzaklaşıp onlarla birlikte olmayacaklar) bir zamanda olacaktır. Onlarla ilişkilerinin koparılması ise, onların bunlarla ilişkilerinin bulunduğunu iddia ettikleri halde onları terketmeleridir. Bundan dolayı "Kesilmiş" âyetinden sonra "bağlar, ilişkiler" anlamında "vasrin hazfedildiğini kabul etmek güzel bir şeydir. Çünkü ifade zaten buna delâlet etmektedir, İbn Mes'ûd'un kıraatinde de bunun nasb ile kıraatine delâlet edecek şekilde şöyledir: "Yemin olsun, aranızdaki şeyler (bağlar) kesilmiş" şeklindedir ki, böyle bir kıraatte nasb'tan başka birşey câiz olmaz. Çünkü bu ifadede kesilen sözkonusu olmaktadır ki, buna da; ile işaret edilmiştir. Şöyle buyrulmuş gibidir: Yemin olsun, aranızdaki ilişki kopmuş, kesilmiş bulunmaktadır. şöyle de açıklanmıştır: Âyetin anlamı: Yemin olsun, aranızdaki durum kesilmiş bulunmaktadır. Bu da yakın bir mana ifade eder.

Diğerleri ise, şeklinde merfu' olarak zarf olmayan bir isim diye fiili ona isnad ederek merfu' okumuşlardır. Yüce Allah'ın:

": Bizimle senin aranda da bir perde vardır" (Fussilet, 41/5) âyetinde harf-i cer'in girmiş olmasıyla :

"İşte bu, benimle senin ayrılışımızdır" (el-Kehf, 18/78) âyetlerin ": Ara" İsim olması görüşünü güçlendirmektedir. Diğer taraftan bu kelimenin mansub okunuşunun ref anlamında olması da mümkündür. Nasbedilmiş olması ise, ref mahallinde olmakla birlikte mansub bir zarf olarak çokça kullanılması dolayısıyladır ki, el-Ahfeş'in görüşü de budur.

Buna göre her iki kıraatin de anlamı aynı olur. O bakımdan bunlardan herhangi birisiyle okumak mümkündür.

"Ve zannettiğiniz şeyler" yani, dünya hayatında iken yalanlayıp gerçek olmadığını iddia ettiğiniz şeyler

"ise önünüzden kaybolup gitmiştir." Bu âyetin en-Nadr b. el-Haris hakkında indiği rivâyet edilmiştir.

Rivâyet edildiğine göre Âişe (radıyallahü anha) yüce Allah'ın:

"Yemin olsun, sizi ilk defa yarattığımız gibi yapayalnız teker teker huzurumuza geldiniz" âyetini okumuş ve: Ey Allah'ın Rasulü, ya avretlerimiz ne olacak? Erkekler kadınlar hep birlikte, biri ötekinin avretine bakacak şekilde mi haşredilecekler? Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuş: "O gün onlardan her birisinin başka şeylerle uğraşmasına fırsat vermeyecek kadar bir işi olacaktır. Erkekler kadınlara, kadınlar da erkeklere bakmayacaklar ve birbirlerine bakamayacak kadar başka şeylerle uğraşacaklardır" Bu lâfızlarla: Hâkim, el-Müstedrek, 565; aynı manada yakın lâfızlarla: Müslim, Cennet 56; Nesâî, Cenâiz 118; Müsned, VI, 90 Bu, Sahih'te sabit olmuş ve Müslim'in de bu manada rivâyet ettiği bir Hadîs-i şerîftir.

95

Şüphesiz Allah taneyi ve çekirdeği çatlatıp yarandır. Ölüden diriyi O çıkarır. Diriden ölüyü de çıkarandır. İşte Allah budur. Nasıl oluyor da çevriliyorsunuz?

Yüce Allah:

"Şüphesiz Allah taneyi ve çekirdeği çatlatıp yarandır" âyetinde, ilâhlarının yapmaktan acze düşeceği hayret verici fiillerinin en basit gibi görünenini saymaktadır.

: Yarıp çıkarmak, demektir. Yani O, ölü çekirdeği yarar da ondan yemyeşil yapraklar çıkartır. Tanenin durumu da böyledir. Yeşil yapraktan ise, ölü bir çekirdek ve tane çıkartmaktadır. İşte, ölüden diriyi çıkartmasının, diriden de ölüyü çıkartmasının anlamı, -el-Hasen ve Katade'den nakledildiğine göre- böyledir. İbn Abbâs ve ed-Dahhâk da şöyle demektedir: "Yarıp çıkara yaratan demektir. Mücahid der ki: Yüce Allah burada yarmak ile tane ve çekirdekteki yarıkları kastetmektedir. da çekirdek anlamına gelen; 'in çoğuludur. Kayısı ve şeftali gibi çekirdeği olan herşey hakkında kullanılır,

"Ölüden diriyi O çıkarır, diriden ölüyü de çıkarandır." Canlı olan insanı cansız nutfeden, cansız nutfeyi de canlı insandan çıkartır. Bu açıklama İbn Abbâs'tan nakledilmiştir. Katade ve el-Hasen'in görüşü de az önce geçmişti. Buna dair açıklamalar daha önce de Al-i İmrân Sûresi'nde (3/27. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Müslim'in Sahih'inde de Hazret-i Ali'den şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Taneyi yarıp çıkartan ve canlıyı var eden hakkı için bu ümmi Peygamberin -Allah'ın salat ve selamı üzerine olsun- bana söylediği sözdür: Beni ancak mü’min olan kimse sever ve bana ancak münafık olan kişi buğzeder. Müslim, .... 131.

"İşte Allah budur" âyeti mübtedâ ve haberdir.

"Nasıl oluyor da çeviriliyorsunuz? " Yani, aziz ve celil olan Allah'ın kudretiyle yarattıklarını görmenize rağmen haktan nasıl olur da döndürülüyorsunuz?

96

Sabahı yarıp çıkarandır. Geceyi de bir sükûn (vakti), güneş ve ayı da birer hesap (işareti) kıldı. Bu, Aziz olanın, hakkıyla bilenin takdiridir.

Yüce Allah'ın:

"Sabahı yarıp çıkarandır" âyeti, (bir önceki âyet-i kerimede geçen) yüce Allah adının sıfatıdır. Yani, işte bu, sabahı yarıp çıkaran Rabbiniz Allah'tır.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Muhakkak Allah sabahı (el-İsbâh) yarıp çıkarandır. Subh ve sabah, gündüzün İlk bölümleridir. İsbâh da aynı anlama gelir. Yani, hergün sabahı yarıp çıkaran O'dur. Bununla da kasıt şafak vaktidir. İsbâh; nin mastarıdır. Yani: Karanlıktan aydınlığı yarıp çıkaran O'dur.

ed-Dahhâk der ki: Sabahı yarıp çıkarmak, günü yaratmak demektir. Burada "el-İsbâh", marife olup hiçbir nahivciye göre tenvinli gelmesi câiz değildir.

el-Hasen ve Îsa b. Ömer ise, hemzeyi üstün olarak; : Sabahları yarıp çıkarandır, diye okumuştur ki, bu da "SublV'un çoğuludur, el-A'meş, İbrahim en-Nehaî'den; şeklinde fiili, feale vezninde ve "İsbâh"ın hemzesini esreli ve son harfi olan "hâ"yı da üstün olarak okumuştur. (Anlamı: Sabahı yarıp çıkarır, şeklinde olur)

el-Hasen, Îsa b. Ömer, Hamza ve el-Kisâî ise, ": Geceyi de bir sükûn (vakti) kıldı" şeklinde (Fiildeki "cim" harfinden sonra) "elipsiz olarak (yani, kılan anlamına gelecek şekilde "câil" olarak değil) okumuşlardır. Ayrıca " Geceyi" mansub olarak, her iki yerde de; : Çatlatıp yaran ve yarıp çıkaran kelimesini fiil anlamına hamlederek okumuşlardır. Çünkü burada yaran, yarıp çıkaran (ism-i faili) fiil anlamındadır. Zira bu, olup biten bir iştir. O bakımdan manaya hamledilir. Diğer taraftan bundan sonra gelen fiiller de mazi fiildir. Bunlar da yüce Allah'ın: :

"Sizin için yıldızları yarattı" (el-En'âm, 6/97);

"Gökten bir su indirdi" (el-En'âm, 6/99) âyetleridir. Böylelikle âyetlerin baştarafında yer alan "yarıp çıkaran" anlamındaki lâfızlar, sonradan gelen fiil anlamına hamledilmiş olmaktadır. Diğer taraftan, bunu bir fiil takdiri ile "güneş ve ay" anlamındaki kelimelerin nasb ile kıraati üzere tema edip bunların başındaki fiili "fail" vezninde kabul ederek esreli okumayışları da pekiştirmektedir. Bu açıklamayı Mekkî -Allah'ın rahmeti üzerine olsun- yapmıştır.

en-Nehhâs da der ki: Yezid b. Kutayb es-Sekûnî ise, bu bölümü ': Geceyi bir sükûn vakti, güneş ve ayı da birer hesap (işareti) kılandır diye" şeklinde "güneş ve ay" anlamındaki kelimeleri esreli olarak ve lâfza atıf ile okumuştur.

Derim ki: Mekkî, el-Mehdevî ve diğerleri bu açıklamalarıyla yedi kıraat İmâmının bu şekildeki okuyuş üzere icma ettiklerini kastetmektedirler. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. Yakub, Ruveys'in kendisinden yaptığı rivâyete göre; ": Geceyi de sakin kılan" diye okumuştur.

Medineliler ise ": Geceyi de bir sükûn.,.kılandır" yani, sükûn mahalli, zamanı diye okumuşlardır.

Muvatta’''da Yahya b. Said'ten nakledildiğine göre ona, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) dua ederken şöyle dediğinin ulaştığı (belegahû) nakledilmektedir:

"Sabahı yarıp çıkartan, geceyi sükûnet vakti kılan, güneş ve ayı hesaba işaret kılan Allah'ım! Borcumu bana ödet, beni fakirlikten, İhtiyaçtan kurtar. Senin yolunda kulağımdan, gözlerimden ve gücümden güzel bir şekilde beni faydalandır." Muvatta’'; Kur'ân 27.

Hazret-i Peygamberin burada "kulağımdan, gözlerimden beni faydalandır" dediği nakledilmekle birlikte kulaklar ve gözler beden ile birlikte çürüyüp gittikleri halde Nesâî, Tirmizî ve diğer hadis kitaplarında bunlar hakkında Tirmizî, Deâvât 66 Ve bunları benden mirasçı kıl" diye dua ettiğine dair rivâyet Bk. Tirmizî, Menâkıb 16. nasıl açıklanır? diye sorulursa şöyle cevap verilir: İfadede bir mecaz vardır. Yani: Allah'ım, ben hayatta kaldıkça bu duyularımı benden alma demektir. Şöyle de açıklanmıştır: Burada işitmekten ve görmekten kasıt Ebû Bekir ile Ömer'dir. Çünkü, Hazret-i Peygamber ikisi hakkında: "Onlar gözüm ve kulağım mesabesindedirler" diye buyurmuştur. Ancak bu, oldukça uzak bir İhtimaldir, bu hadiste maksat, işitme ve görme organlarıdır.

" Birer hesap işareti" âyetinin anlamına gelince; yani onları kulların maslahatlarının kendisine taalluk ettiği bir hesab ile yaratmıştır. İbn Abbâs, yüce Allah'ın:

"Güneşi ve ayı da birer hesap (işareti) kıldı" âyetini bunları hesap ile yarattı, diye açıklamıştır.

el-Ahfeş der ki: kelimesi, hisab kelimesinin çoğuludur. Şihab kelimesinin çoğulunun şuhban diye gelmesi gibi. Yakub

"hüsban" kelimesi; : Şeyi hesab ettim'den mastardır. "Hisab" ise isimdir, demektedir.

Başkası da şöyle demiştir: Yüce Allah, güneş ve ayın hareketini artıp eksilmeyen bir hesap ile takdir etmiştir. Yüce Allah bunlarla insanlara kudret ve vahdaniyetini göstermektedir.

"Hüsban: hesab işareti"nin ziya, aydınlık anlamına geldiği de söylenmiştir. Çünkü hüsban, bir şiveye göre ateş anlamına da kullanılmaktadır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

": Üzerine ise gökten bir ateş (yıldırım) İndirir..." (Kehf, 18/40) İbn Abbâs, buradaki "hüsban" ı ateş diye açıklamıştır. "el-Hüsbâne" ise, küçük yastık demektir.

97

Karanın ve denizin karanlıklarında, kendileriyle doğru yolu bulasınız diye sizin için yıldızları yaratan O'dur. Şüphesiz Biz, bilen bir topluluk için âyetleri geniş geniş açıkladık.

Yüce Allah:

"Karanın ve denizin karanlıklarında... sizin için yıldızları yaratan Odur" âyeti ile kudretinin kemalini beyan etmektedir. Yıldızların yaratılışında oldukça büyük faydalar vardır. Yüce Allah bu âyet-i kerimede faydalarının bir kısmını zikretmektedir ki, şeriatın bilinip öğrenilmesini teşvik ettiği işte bu faydalardır.

Kur'ân-ı Kerîm'de başka yerlerde de şöyle buyrulmaktadır;

"Ve itaatin dışına çıkan her şeytana karşı koruduk" (es-Sâffat, 37/7);

"Ve Biz onları şeytanlara karşı atış taneleri yaptık." (el-Mülk, 67/5.) Burada yaratmak anlamındadır. (Mealde olduğu gibi)

"Şüphesiz Biz bilen bir topluluk için âyetleri geniş geniş açıkladık." Yani Biz, ibret almak hususunda daha ileri derecede olsun diye âyetlerimizi etraflı bir şekilde açıkladık. "Bilen kimselerin" özel olarak sözkonusu edilmeleri ise, bu âyetlerden yararlanan kimselerin onlar oluşundan dolayıdır.

98

Sizi tek bir candan yaratan da O’dur. Sonra bir karar yeri bir de emanet yeri vardır. Biz âyetleri iyice anlayan bir topluluk için uzun uzadıya açıkladık.

Yüce Allah’ın:

"Sizi tek bir candan yaratan da O'dur" âyetinde kast edilen tek can, Âdem (aleyhisselâm)'dır. Sûrenin baş taraflarında (el-En'âm, 6/2 âyetinin tefsirinde) buna dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır)

"Sonra bir karar yeri" anlamındaki kelimesinin İbn Abbâs, Saîd b. Cübeyr, el-Hasen, Ebû Amr, Îsa, el-A'rec, Şeybe ve en-Nehaî "kaf" harfini esreli, diğerleri ise üstün olarak okumuşlardır. Kelime mübtedâ olarak ref mahallindedir. Şu kadar var ki, "kaf" harfini esreli olarak okuyanların kıraatine göre "O nefislerden kimisi bir karar yerinde durur" takdirinde olur. Üstün ile okuyuş ise, "Her bir nefs için bir karar yeri vardır" anlamında olur

Abdullah b. Mes'ûd der ki: Her bir nefsin rahimde bir karar yeri ve öleceği arzda emanet olarak kalacağı yeri vardır. Bu tefsir kelimedeki "kaf" harfinin üstün okunacağına delâlettir. el-Hasen de der ki: Karar yeri kabirdedir.

Tefsir bilginlerinin çoğunluğu ise şöyle derler: Karar bulan, rahimlerde olandır. Emanet bırakılan İse, sulblerde bulunanlardır. Bu açıklamayı Saîd b. Cübeyr, İbn Abbâs'tan rivâyet ettiği gibi, en-Nehaî de bunu böyle açıklamıştır.

Yine İbn Abbâs'tan şöyle dediği nakledilmektedir: Karar kılınacak yer arzdadır. Emanet bırakılan yer ise sutblerdedir. Saîd b. Cübeyr de şöyle demektedir: İbn Abbâs bana evlendin mi diye sordu, ben hayır dedim. Şöyle dedi: Aziz ve celtl olan Allah, senin sırtından oraya emanet bıraktığı şeyleri çıkartacaktır.

Yine İbn Abbâs'tan gelen rivâyete göre karar bulan şey, yaratılandır. Emanet olarak bırakılan şey ise henüz yaratılmamış olandır. Bu açıklamayı da el-Maverdî nakletmektedir. Yine İbn Abbâs'tan, emanet bırakılan şey, Allah nezdinde bulunandır dediği de rivâyet edilmiştir ki, bunu da el-Maverdî nakletmiştir. Yine İbn Abbâs'tan: Emanet bırakılan şey Allah nezdinde olandır, dediği rivâyet edilmiştir.

Derim ki: Kur'ân-ı Kerîm'de bir başka yerde şöyle buyurulmaktadır: "Yeryüzünde sizin için bir süreye kadar karar yeri ve faydalanacak şey vardır." (el-Bakara, 2/36) Emanet bırakmak ise, onların kabirde hesap için diriltilecekleri vakte kadar kalacaklarına bir işarettir ki, el-Bakara Sûresi'nde (2/36. âyet, 4. başlıkta) buna değinmiş idik.

"Biz âyetleri iyice anlayan bir topluluk için uzun uzadıya açıkladık." Katade der ki: "Uzun uzadıya açıkladık" beyan ettik ve geniş geniş İfadelerle anlattık, demektir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

99

Gökten bir su İndiren de O'dur. Biz bununla her türlü bitkiyi çıkardık. Ondan da taze ve yeşil bitkider) çıkardık. Ondan da bir birinin üstüne binmiş taneler meydana getirdik. Hurma tomurcuğundan birbirine yakın salkımlar, birbirine hem benzeyen, hem benzemeyen üzüm bağları, zeytin ve nar bahçeleri de (bitiririz). Her birinin meyvesine bir (ham) meyve verdiği zaman, bir de olgunlaştığı zaman bakıverin. Şüphe yok ki bunlarda îman edenler için birçok âyetler vardır.

Bu âyete dair açıklamalarımızı yedi başlık halinde sunacağız:

1. Bitkilere Hayat Veren. Su:

Yüce Allah'ın:

"Gökten bir su indiren" âyetindeki

"su" yağmur demektir.

"İndiren de O’dur. Biz, onunla hertürlü bitkiyi çıkardık." Bütün bitki çeşitlerini onunla çıkardık. Her hayvanın rızkı diye de açıklanmıştır.

"Ondan da birbirinin üstüne binmiş" yani, başak gibi biri diğerinin üstünde bulunan

"taneler meydana getirdik."

Âyet-i kerimedeki âyetini el-Ahfeş yeşil diye açıklamıştır. Nitekim Araplar (bu kelimeyle aynı vezinde olmak üzere): Sen bana parça parça bulutu göster, ben de sana onun yağmur yağdıracağını söyleyeyim" derler. (Buradaki ikinci ve dördüncü kelimeler, "feil" veznindedirler. Müfessir bu vezne örnek vermek için bu deyimi zikretmiştir). Yeşil ise, yaş baklagiller, sebzeler demektir. İbn Abbâs ise, yüce Allah bununla buğday, arpa, yulaf, mısır, pirinç ve sair taneli yiyecekleri kast etmektedir, demiştir.

2. Hurma Salkımları:

Yüce Allah'ın:

"Hurma tomurcuğundan birbirine yakın salkımlar... vardır" âyeti, mübtedâ ve haberdir. el-Ferrâ' ise, Kur'ân’ın dışında; Yakın salkımlar" âyetinin şeklinde bir öncesine atf ile okunmasını da uygun görmüştür. Sîbeveyh-der ki: Araplar arasında; ) şeklinde (kaf harfini esreli değil de ötreli olarak) söyleyenler vardır. el-Ferrâ' da der ki: Bu, Kayslıların şivesidir. Hicazlılar İse "kâr harfi esreli olarak derken, Temimliler derler. Ancak, hepsi de tekil olarak; diye kullanırlar.

“Tomurcuk" ise, henüz çiçek açmamış olan hali ifade eder. Çiçeğe de bu isim verildiği gibi, hurma ağacı salkımının görünen bölümüne de bu isim verilir, Salkımlar" lâfzı, çoğuludur. Bunun tesniyesi de "nün" harfi esreli olarak, şeklinde gelir. kelimesi gibi. Bu kelimenin çoğulu tesniye lâfzı gibi gelmiştir. el-Cevherî ve başkaları derler ki: Tesniye olunca denilir ama, çoğul olarak "nün" harfi ötreli olarak şeklinde kullanılır. Tekil olan; , salkım" demektir. Çoğulu ise, şeklinde gelir. Şair şöyle demiş:

"Salkımları da salkımlarının sapları da uzundur."

el-Cevherî’den başkalarına göre ise; (.........) çoğulu cem-i kıllet'dir.

el-Mehdevî de der ki: İbn Hürmüz bu kelimeyi "kaf" harfini üstün olarak' (.......) diye okumuştur. Ötreli olarak okuduğu da rivâyet edilmiştir. Üstün okuyuşa göre bu, mükesser olmayan bir çoğula isimdir. Çünkü fa'lân vezni çoğula örnek teşkil eden vezinlerden değildir.

"Kaf' harfinin ötreli okunuşu, bunun; 'in çoğulu oluşuna göredir. Bu ise, hurma salkımı anlamındadır. "Ayn" harfi üstün olarak bizzat hurma ağacının kendisine denilir. (........)'in hurma ağacı göbeği anlamına geldiği de söylenmiştir.

Yakın" oturanın da ayakta olanın da ele geçirebileceği yüksekte olmayan yakın demektir. Bu açıklama İbn Abbâs, el-Berâ b. Âzib ve diğerlerinden nakledilmiştir.

ez-Zeccâc der ki: Âyet, kimi salkımlar yakındır, kimi de uzaktır takdirindedir. Fakat ikincisi hazfedilmiştir. Bunun bir benzeri de yüce Allah'ın şu âyetidir:

"Sizi sıcaktan koruyacak elbiseler... yaptı." (en-Nahl, 16/81)

Ancak, özellikle yakın olanı zikretti. Çünkü, âyet-i kerimeden maksat, nimette Allah'ın kudreti ve nimetini, lütuf olarak hatırlatmaktır. Yakın olduğu için kolaylıkla alınabilende lütuf daha büyüktür.

3. Birbirine Benzeyen Ve Benzemeyen Bağlar, Bahçeler:

Yüce Allah'ın:

"Üzüm bağları:" âyeti Biz onlara üzüm bağları... da bitiririz, anlamındadır. Muhammed b. Abdurrahman b. Ebi Leylâ ve el-A'meş -aynı zamanda Âsım'in kıraatinden sahih olan rivâyete göre şeklinde ref ile okumuşlardır. Ebû Ubeyd ile Ebû Hatim bu kıraati kabul etmemişlerdir. O kadar ki, Ebû Hatim bu kıraatin imkânsız olduğunu söylemiştir. Çünkü, bağların, bahçelerin hurmadan olması sözkonusu değildir.

en-Nehhâs ise şöyle demektedir: Bu kıraat de caizdir. Kıraatin tevili de bu şekilde yapılmaz. Bu kelimenin burada merfu okunması, mübtedâ olması dolayısıyladır. Haberi de hazfedilmiştir. yani: "Onlar için üzüm bağları...vardır" demektir. Nitekim kurradan bir grup;

"İri gözlü huriler de vardır" (el-Vakıa, 56/22) diye okumuşlar ve böyle bir şeyi Sibevyeh, el-Kisâî ve el-Ferrâ' câiz kabul etmişlerdir ki, bunun benzerleri de pek çoktur. Yine buna göre aynı âyeti İri gözlü huriler (de var ettik)" şeklinde okumak da mümkündür. Bunu da Sîbeveyh nakletmiş olup, örnek olmak üzere şu beyiti zikretmektedir:

"Sen bana kavimlerine karşı Bedroğulları gibi (yararlı) kimseler getir

Yahut da Manzur b. Seyyar'ın ailesi gibisini."

Şöyle de açıklanmıştır: İfadenin takdiri: Ve bir takim üzüm bağları ki, onları bitirdik" şeklindedir. Bu da konuşma esnasında: Abdullah'a ikram ettim ve kardeşine de" yani, bu ifade Kardeşine de aynı şekilde ikramda bulundum," ifadesine benzer.

Zeytin ve nar anlamındaki kelimelerine gelince, bu iki kelimenin, bu husustaki icma dolayısıyla nasb'dan başka okunması sözkonusu değildir.

Şöyle de açıklanmıştır. Bağlar, bahçeler"in meri'u' olarak okunuşu lâfız itibariyle Salkımlar" kelimesine atf yoluyladır. Anlam itibariyle onun türünden olmasa bile.

"Birbirine hem benzeyen, hem benzemeyen üzüm bağları, zeytin ve nar bahçeleri de (bitiririz)." Yani yaprakları itibariyle birbirine benzeyen ve benzemeyen demektir. Çünkü, zeytin ağacmın yaprağı, bütün dalı kapsaması ve yapraklarının hacmi itibariyle nara benzemekle birlikte meyvelerinin tİsimleri birbirine benzememektedir. Bu şekildeki açıklama Katade ve başkalarından nakledilmiştir.

İbn Cüreyc der ki: Görünüş itibariyle birbirine benzeyen, tadı itibariyle birbirine benzemeyen demektir. Meselâ iki tane narın rengi bir olmakla beraber tİsimleri farklı farklıdır. Özellikle nar ve zeytinin söz konusu edilmesi ise, bu meyvelerin Arapların yakınlarında yetişmeleri ve onlar nezdinde meyveler arasında iyi bir yer sahibi olmalarındandır. Bu da (bu bakımdan) yüce Allah'ın:

"Onlar devenin nasıl yaratıldığına bakmazlar mı?" (el-Gaşiye, 88/17) âyetine benzemektedir. Burada onların deveye bakmalarını söz konusu etmesi, daha çok tanıdıkları varlık o olmasından dolayıdır.

4. Meyvelere Dikkat Etmek:

Yüce Allah'ın: "(Her birinin) meyvesine bir meyve verdiği zaman... bakıverin" âyeti, tefekkürden uzak, sadece gözle gören bir bakışla değil, ibretli bir bakışla bakıverin, demektir. Meyve, sözlükte ağaçtan toplanan mahsul demektir.

Hamza ve el-Kisâî, peltek "se" ve "mim" harflerini ötreli olarak; Meyvesine diye okumuşlardır. Bir İnek inekler, bir ağaç-ağaçlar gibi. Diğerleri 'in çoğulu olarak her iki harfi de üstün ile okumuşlardır. Mücahid der ki: Çeşitli mallar" anlamındadır ise, sadece hurma ağacının meyvesi (hurma) demektir. Mücahid'in bu açıklamasına göre âyet: Çeşitli mahsullerin elde edildiği mallara bir bakınız, demektir.

Peltek "se" ile "mim" harflerinin ötreli okunuşu ise, nemâlandınlmış mal demek olan Yin çoğulu olur. Aynı kelimenin, el-A'meş'den; şeklinde peltek "se" ötreli ve "mim" harfi de sakin olarak okunduğu da rivâyet edilmiştir. Bu kıraatte "mim" harfinin ötresinin hazfı ise hafif olsun diyedir. Bununla birlikteMeyve kelimesinin çoğulu olması da mümkündür. İki harfin ötreli okunuşunun cem'u'l cem (çoğulun çoğulu) olması da mümkündür. Çoğulun çoğulu değil de, şeklinde peltek "se" ve "mim" harfleri üstün olan tekil meyve, mahsul kelimesinin çoğulu olması da mümkündür.

5. Meyvelerin Olgunlaşma Zamanına İbretle Bakış:

Yüce Allah'ın:

"Bir de olgunlaştığı zaman..." âyetini, Muhammed bt es-Semeykâ: diye de okumuştur. İbn Muhaysın ve İbn Ebi İshâk ise "ya" harfini ötreli olarak diye okumuşlardır. el-Ferrâ' der ki: Bu, Necid halkının bir bölümünün şivesinde böyledüvtçid Meyve olgunlaştı, olgunlaşır şeklinde fiilleri kullanılır, olgunlaşmış meyveye de (ismi fail olarak) denilir. Bununla birlikte; şeklinde de kullanılır. Burada meyvenin olgunlaşması zamanı demektir. Mahsul ve meyve olgunlaştı mı, bunu ifade etmek üzere; ' şeklinde fiil kullanılır. el-Haccâc irad ettiği hutbesinde: "Olgunlaşmış ve toplanma zamanı gelmiş bir takım kelleler görüyorum" demiştir.

İbnü’l-Enbarî der ki: -Âyet-i kerimedeki şekliyle- 'ın çoğuludur. Bu da olgunlaşmış, yetişmiş anlamındadır. el-Ferrâ' ise der ki: Şekli, 'den daha çok kullanılır. Bunun anlamı kızarmış demektir.

Nitekim Mülane hadisinde rivâyet edilen: . Eğer onu kırmızı renkli bir boncuk gibi kırmızı doğuracak olursa" ifadesi de buradan gelmektedir. Burada geçen , akik, yahut da bir çeşit akik olduğu söylenmiştir.

Âyet-i kerîme basiretiyle, kalbiyle görüp düşünen kimseye şunu göstermektedir: Değişip duran şeyleri mutlaka değiştiren birisi vardır. Çünkü yüce Allah: "(Her birinin) meyvesine bir meyve verdiği zaman, bir de olgunlaştığı zaman bakıverin" diye buyurmuştur.

Önce bir tomurcuk olarak ortaya çıkar, sonra da bu tomurcuk açılıp ham bir meyve haline gelir. (Hurma) tomurcuk olduktan sonra beih (henüz tadı gelmemiş sarı hurma), sonra "seyâb, sonra yeşerip olgunlaşmadan önce yuvarlak bir hal almaya başladığı vakit de cedâl, irileşmeye başladığı vakit de busr, kızarmaya başladığı vakit zeh ismini alır. Kızardıktan sonra, yer yer sarı benekler de varsa buna muvekket ismi verilir. Eğer bu benekler hurmanın baş tarafında ise buna müzennebe denilir. et-Teznüb da denir. Yumuşamaya başladımı se'd denilir. Kızarması yarısına kadar gelince, mücezzea ismini alır. Üçte ikisine geldimi, hulkâne denilir. Her bir tarafını kapatınca, artık mülsibite ismini alır. Bundan sonra kuruyunca, artık ona temr ismi verilir. İşte şanı yüce Allah bu meyvenin halden hale intikalini değişip durmasını ve daha önceleri yokken var oluşunu, vahdaniyetine, kudretinin kemaline ve onu yaratan kadir ve âlim yüce zatın varlığına dikkat çekmektedir. Ayrıca bu, öldükten sonra dirilişin mümkün olduğuna da delildir. Çünkü, bitki daha önce kuru iken tekrar yaratılıp var edilmektedir. el-Cevherî der ki: "Meyve olgunlaştı, olgunlaşır" anlamındadır.

6. Dalındaki Meyvenin Olgunlaşmadan Satışı Ve Olgunlaşmayı Hızlandırmak için Yapılan Suni Müdahalelerin Etkisi:

İbnü’l-Arabî der ki: Mâlik dedi ki: Meyvenin olgunlaşması, çürüklük ve bozukluk ile herhangi bir nakşın sözkonusu olmaksızın, olgunlaşması demektir.

Mâlik der ki: Nakış ise, Basralıların meyve nemlenip olgunlaşmaya başlasın diye meyveyi havanın içerisine daha çabuk girmesini sağlayacak şekilde delmek demektir.

Ancak, Kur'ân-ı Kerîm'de kastedilen olgunlaşma bu olmadığı gibi, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın satışın kendisine bağlı olarak câiz olacağını söylediği olgunlaşma da bu değildir. Kur'ân'ın ve Resûlüllah'ın kastettiği olgunluk, herhangi bir müdahale olmaksızın kendiliğinden meydana gelen olgunlaşmadır. İncir yetişen kimi soğuk bölgelerde incir ağız tarafına zeytin yağı sürülmüş bir çubuk sokulmadıkça olgunlaşmaz. Meyve olgunlaştı mı artık satışı helal olur. Bunun böyle yapılması ise, orda havanın bunu zorunlu kılması ve o beldede bunun adet edilmesidir. Böyle bir işlem yapılmayacak olursa meyve, olgunlaşması gereken zamanda olgunlaşmaz.

Derim ki: Hurmanın satışının câiz oluşunun güzel bir şekilde yenilmesinin ve artık gelecek musibetlerden etkileneceğinden yana emin olunmasının kendisine bağlı kılındığı olgunluk, şanı yüce Allah'ın cereyan eden sünneti ve ilim ve kudreti gereğince koymuş olduğu sağlam hükmüne uygun olarak Süreyya (Ülker) yıldızının doğuşuna tesadüf eder. el-Muallâ b. Esed, Vuheyb'den, o, İsi b. Süfyan'dan, o, Atâ'dan, o da Ebû Hüreyre (radıyallahü anh)'dan şöyle dediğini nakletmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Süreyya yıldızı sabah vakti doğunca, artık o belde halkı üzerinden musibetler kaldırılır." Vuheyb'den itibaren senedi aynen olmak tizere, Müsned, II, 341. Ayrıca bk. Müsned, II, 388.

Süreyya'nın bir yıldız olduğunda ise hiçbir görüş ayrılığı yoktur. Sabahleyin doğuşu ise, Mayısın 12. gününe tesadüf eder.

Buhârî’de de şöyle bir rivâyet vardır: Bana Harice b. Zeyd b. Sabit'in naklettiğine göre Zeyd b. Sabit, Süreyya yıldızı doğup, meyvenin sarısı kırmızısından seçilinceye kadar bağının meyvelerini satmazdı. Buhârî, Buyû'’ 85; Muvatta’', Buyû’ 13.

7. Toplanmadan Önce Satılan Mahsullere İsabet Eden Afetlerin Hükmü:

Mahsullerde afetleri düşüren kimseler, bu rivâyetleri ve bunlara benzer Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in, olgunlaştığı ortaya çıkıncaya ve musibet ihtimali ortadan kalkıncaya kadar meyvenin satışını yasaklayan rivâyetleri delil gösterirler. Bk. Buhârî, Buyû’ 85, Müslim, Buyû’ 49 vd.; Ebû Dâvûd, Buyu' 22; Tirmizî, Buyû’ 15; Nesâî, Buyû' 28; Muvatta’'; Buyû’ 10; Müsned, 11, 7, 46, 56." Osman b. Süraka der ki: Ben, İbn Ömer'e bunun ne zaman sözkonusu olacağını sordum, o da: Süreyya yıldızının çıkışı vakti diye cevap verdi.

Şâfiî ise şöyle demektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın mahsullere isabet eden afetlerin dürüleceğine dair herhangi bir hadisi benim nezdimde sabit olmuş değildir. Eğer bana göre bu konuda bir rivâyet sabit olmuş olsaydı, ona muhalif kanaat ifade etmezdim. İcma ile kabul olunan asıl kaide şu ki, herhangi bir kimse satışı ve kabzedilmesi câiz olan bir şeyi satın alacak olursa, ona isabet eden afet onun hesabından gider. Yine Şâfiî der ki: Eğer ben, afetlerin düşürüleceği görüşünü kabul etseydim, azını da çoğunu da indirirdim. Bu ise, es-Sevrî ve Kûfelilerin görüşüdür.

Mâlik ile Medine ahalisinin çoğunluğu, afetlerin düşürüleceği görüşündedirler. Çünkü, Hazret-i Cabir yoluyla rivâyet edilen hadise göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) musibetlerin (miktarının) İndirilmesini emretmiştir. Bu hadisi Müslim rivâyet etmiştir. Müslim, Musâkaat 17; Ebû Dâvûd, Buyû’ 23, 58; Nesâî, Buyû’ 30; İbn Mâce, Ticarât 33; Müsned, 111, 309. Ömer b. Abdulaziz de bu şekilde hüküm verirdi, Muvatta’', Buyû 16. Ahmed b. Hanbel ile sair hadis ehlinin görüşü de budur.

Zâhirîler ise, hadisin umumundan yola çıkarak az olsun, çok olsun musibelleri satın alanın hesabından düşmüşlerdir. Şu kadar var ki, Mâlik ve arkadaşları, musibetin mahsulün üçtebir ve daha fazla miktarda olmasını nazarı itibara almışlardır. Üçtebirden daha aşağı olan miktarım nazarı itibara almamış ve bunu alışverişe tabi bir zarar olarak değerlendirmişlerdir. Zira, mahsullerin az bir bölümünün olgunlaşmaması ve onun az bir bölümünün bozulmaması mümkün değildir.

Esbağ ve Eşheb, mahsulü değil de kıymeti nazarı itibara alırlardı. Eğer bu musibetin kıymeti üçtebiri ve daha fazlasını bulacak olursa ondan düşürülür.

İbnü'l-Kasım'a göre musibet, önlenmesi mümkün olmayan şeydir. Buna göre hırsızlık musibet değildir. Muhammed'in Kitab'ında da böyledir. el-Kitab'da ise bunun musibet olduğu kaydedilmektedir. İbnü'l-Kasım'dan da bu görüş rivâyet edilmekle birlikte arkadaşları ve diğerleri bu hususta ona muhalefet etmişlerdir. Mutarrif ve Înü'l-Macişun derler ki: Mahsule semadan isabet eden küflenme, soğuk, kuraklık, sıcaklık ve ağacın kırılması gibi Âdem oğlunun yaptığı bir iş sonucu meydana gelmeyen şeyler bir musibettir. Kuraklık hususunda ihtilaf edilmiştir. İbnü'l-Kasım'ın rivâyetine göre bu bir musibettir. Sahih olan bunun sebzelerde de tıpkı diğer meyvelerde olduğu gibi musibet olacağı şeklindedir.

Bir kimse olgunlaşıp olgunlaşmayacağı belli 'olmadan meyve dalında kalmak şartıyla satacak olursa, bu satış feshedilir ve geri çevrilir. Çünkü bu hususta açık bir nehiy vardır. Diğer taraftan böyle bir alış veriş malın batıl yollarla yenilmesi kapsamına girmektedir. Zira Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Allah, mahsulü vermeyecek olursa, sizden herhangi bir kimse kardeşinin haksızca aldığı malını neyin karşılığında alacaktır." Buhârî, Zekat; Müslim, Musâkaat 51: Ebû Dâvûd Buyû'' 58; Nesâî, Buyû' 29: Muvalta, Buyû' 11.

Cumhûrun görşü budur. Ebû Hanîfe ve arkadaşları da bu görüşün sahih olduğunu kabul etmişler ve buradaki nehyin kerahet ifade ettiği şeklinde açıklamışlardır.

Yine Cumhûr, meyvenin olgunlaşıp olgunlaşmayacağı ortaya çıkmadan önce hemen kesilip toplanması şartıyla satışını câiz kabul etmişlerdir. es-Sevrî ve İbn Ebi Leyla ise bu hususta varid olan nehyi esas alarak kabul etmemişlerdir. Cumhûr ise bunu celî kıyasa istinadan tahsis etmişlerdir. Çünkü, bu şekilde bir mahsulün satışı, akid esnasında kabzedilmesi mümkün olan ve belli bir şeyin satışıdır. O halde bunun da diğer satılan şeyler gibi satışı sahih olmalıdır.

100

Cinleri Allah'a ortak kıldılar. Halbuki bunları O yaratmıştır. Bundan başka bilmeksizin O'na oğullar ve kızlar uydurup iftira ettiler. Hâşâ O, onların nitelemelerinden münezzehtir, yücedir.

Yüce Allah'ın: "Cinleri Allah'a ortak kıldılar" âyeti ile, onların içine düştükleri cahilliklerden bir başka çeşidini dile getirmektedir. Yani, onların arasında cinlerden kimisinin Allah'ın ortağı olduğuna inanan kimseler de vardır.

en-Nehhâs der ki; Bu âyette -daha sonra gelen- "el-Cin" kelimesi, birinci mef'ûldür. "Ortaklar" anlamına gelen "şürekâ" kelimesi de ikinci mefûldür. Yüce Allah'ın:

"Ve sîzi hükümdarlar yaptı" (el-Mâide, 5/20) buyurğu ile:

"Ve kendisine uzun uzadıya mal verdiğim" (el-Müddesir, 74/12) âyetinde olduğu gibi. Bu kabilden âyetler Kur'ân-ı Kerîm'de pek çoktur. İfadenin takdiri ise Cinleri Allah'a ortaklar kıldılar" şeklindedir. "el-Cin" kelimesinin " ortaklardan bedel olması, ikinci mef'ûlün ise, "Hilali: Allah'a" olması da mümkündür. (Buna göre âyetin manası): Onlar Allah'a ortaklar koştular. Yani, cinleri ortak ettiler şeklinde olur. el-Kisâî ise, "o ortak koştukları cinlerdir" anlamına gelecek şekilde "el-Cin" kelimesini merfu' okunmasını câiz kabul etmiştir.

“Halbuki bunları O yaratmıştır." Cemaat bu şekilde okumuştur. Yani, O'na ortak koşanları yaratan O'dur. Ortak koşulan cinleri yaratan O'dur diye de açıklanmıştır. İbn Mes'ûd ise, bunu "O" anlamındaki zamir ziyadesiyleşeklinde okumuştur. Yahya b. Yâmer ise, "lâm" harfini sakin olarak; diye okumuş ve şöyle demiştir: Yani, onlar kendi elleriyle meydana getirip yaptıklarını Allah'a ortak koştular. Zira onlar, önce bir şeyi yapıyor, sonra da tapıyorlardı.

Âyet-i kerîme, Arap müşrikleri hakkında nâzil olmuştu. Onların cinleri ortak koşmalarının anlamı ise, yüce Allah'a itaat ettikleri gibi cinlere itaat etmeleridir. Bu görüş, el-Hasen ve başkasından rivâyet edilmiştir.

Katade ve es-Süddî der ki: Burada sözü geçenler, melekler Allah'ın kızlarıdır, diyenlerdir.

el-Kelbî de der ki: Bu âyet-i kerîme zındıklar hakkında nâzil olmuştur. Çünkü zındıklar, Allah ve İblis iki kardeştir birbirine denkler). Allah insanları ve sair canlıları yaratandır. İblis ise cinleri, yırtıcı hayvanları ve akrepleri yaratandır, demişlerdir.

Buna yakın bir inanış da Mecûsîlerin inanışıdır. Onlar şöyle demişlerdir; Kâinatın iki yaratıcısı vardır. Birisi kadim bir ilahtır, ikincisi ise kadim ilahın düşüncesinden meydana gelmiş şeytandır. Onlar, kötülüğü yapanın sonradan meydana gelmiş olduğunu iddia etmişlerdir. Ahmed b. Hâit'in görüşünü kabul eden, Mutezile'nin bir kolu olan el-Hâitiyye de kâinatın iki yaratıcısı olduğu iddiasındadırlar. Bunların birisi kadim olan ilahtır. Diğeri ise sonradan meydana gelmiş olup, yüce Allah onu herşeyden önce yarattıktan sonra, kâinatı idare etmeyi ona havale etmiştir. Âhirette insanları hesaba çekecek olan budur.

Yüce Allah, zâlimlerin ve inkarcıların söylediklerinden çok çok yüce ve münezzehtir.

"Uydurup iftira ettiler" anlamındaki kelimenin "râ" harfini şeddeli olarak; şeklindeki kıraat, Nafi'in kıraatidir ki, bu da çokluk ifade eder. Çünkü müşrikler, yüce Allah'ın kızları olduğunu ve bunların da melekler olduklarını iddia etmişler, gözle görünmeyip saklı olduklarından dolayı bunlara "cin" ismini vermişlerdir.

Hıristiyanlar da Hazret-i Mesih'in Allah'ın oğlu olduğunu iddia ettikleri gibi, yahudiler de Üzeyr Allah'ın oğludur, demişlerdir. İşte bu, onların küfürleri cümlesinden çokça işledikleri bir küfürdür. Manaya uygun düşmesi için o bakımdan fiil (deki "râ" harfi) de şeddeli okunmuştur. Şanı yüce Allah, onların söylediklerinden yücedir, münezzehtir.

Nafi'in dışındakiler "râ" harfini azlık ifade eden kipe uygun olarak şeddesiz okumuşlardır.

Hasan-ı Basrî'ye şeddeli okuyuşun ne anlama geldiği sorulunca, şöyle açıklamış: Şeddesiz okuyuş, Arapça bir kelimedir. Kişi, oturup kalktığı mecliste yalan söyleyecek olur ise, onun hakkında " Kabe'nin Rabbi hakkı için o bunu yalan söyledi," denirdi. Bir bilginleri de şöyle demiştir: Şeddesiz okuyuşun anlamı, uydurdular, aslı astarı olmadık bir iddiada bulundular şeklindedir. Şeddeli okuyuş ise, bunun çoklukla yapıldığını ifade eder.

Mücahid, Katade, İbn Zeyd ve İbn Cüreyc ise, şeddesiz okuyuşun yalan söylediler anlamına geldiğini söylemişlerdir. aynı anlama yani, olmadık şeyi ortaya atmak manasına geldiği de söylenmiştir.

101

Gökleri ve yeri yoktan var eden O'dur. O'nun bir eşî yokken nasıl bir oğlu olabilir? Hem her şeyi O yaratmıştır ve her şeyi hakkıyla bilen de O'dur.

"Gökleri ve yeri yoktan var eden O'dur." Yani, onları meydana getiren O’dur. Oğlunun olması nasıl mümkün olabilir?