KEŞŞÂF TEFSİRİ

En‘âm Sûresi — KEŞŞÂF TEFSİRİ

Mekkî’dir. İbn Abbâs’tan, 6 âyet hariç mekkî olduğu da rivayet edilmiştir. 165 âyettir.

Rahmân Rahîm Allah’ın Adıyla

1. Âyetin Tefsiri

[1011] Ce‘ale fiili, َر ُّ אتِ وَا َ ُ ُّ َ ا َ َ ”karanlıkları ve aydınlığı var etti“) وَ[En‘âm 6/1]) âyetindeki gibi, ahdese (var etti) ve enşe’e (meydana getirdi) anlam-ları taşıdığı zaman bir mef‘ûl alırken, ًא َא ِ إِ َ ْ َّ אدُ ا َ

ِ ْ ُ َ ِ َّ َ ا ئِכَ َ َ ْ ا ا ُ َ َ وَ(“Rahman’ın kulları olan melekleri dişi haline çevirdiler.” [Zuhruf, 43/19]) âyetin-deki gibi, sayyera (çevirme, başkalaştırma) anlamına geldiğinde, iki mef‘ûl alır. Halk ile ca‘l arasındaki fark şudur: Halk lafzında, takdir (ölçüp biçme, belirle-me) anlamı bulunurken, ca‘l kelimesinde tazmin (içine katma) anlamı vardır. Tıpkı, [i] bir şeyden bir şeyi meydana getirmek veya [ii] halden hale sokmak yahut [iii] bir yerden bir yere nakletmek gibi. Şu âyetlerde bu anlamlar vardır: א َ َ א زَوْ َ ْ ِ َ َ َ אتِ ,(Ondan eşini meydana getirdi.” [A‘râf 7/189]“) وَ َ ُ ُّ َ ا َ َ وَرَ ُّ çünkü karanlıklar, iç içe- (Karanlıkları ve aydınlığı var etti.” [En‘âm 6/1]“) وَاgeçmiş yoğun varlıklardır; nur ise, ateşten meydana gelmiştir- א ً ْ أزَْوَا כُ َ َ َ َّ ُ (“Sonra sizi eşler haline getirdi.” [Fâtır 35/11]) ve ا ً ِ א وَا ً َ َ إِ َ ِ ْ َ ا َ َ Bütün“) أَbu ilahları tek bir ilâh mı yapmış?” [Sād 38/5]).

[1012] ŞayetNûr kelimesi neden tekil kullanıldı?” dersen şöyle derim:א َ אئِ َ أرَْ َ َ َכُ َ ْ Melekler göğün dört bir yanına saçılmışlardır.” [Hâkka“) وَا69/17]) âyetindeki gibi cins anlamı kastedildiğinden yahut karanlıklar çok ol-duğundan. Çünkü varlıklar içinde bulunan her bir cinsin bir gölgesi vardır ve onun gölgesi bir karanlıktır. Nûr ise böyle değildir. Çünkü nûr tek bir cinsten meydana gelmiştir ki oda ateştir.

[1013] Şayet “َن ُ ِ ْ َ ْ ِ ِّ َ ِ وا ُ َ َ כَِ َّ َّ ا ُ (Böyleyken, inkâr edenler Rableri-

ne denk tutuyorlar.) ifadesi nereye atfedildi?” dersen şöyle derim:Ya, “Hamd Allah’a mahsustur” ifadesine ma‘tūftur ki bu durumda anlam şöyle olur: Allah, yarattığı şeylerden dolayı hamdedilmeyi hak etmektedir. Çünkü yarattığını sadece nimet olsun diye yaratmıştır. Böyleyken, inkâr edenler O’na denk tut-makta ve O’nun nimetini inkâr etmektedirler.

Yahut “Gökleri yarattı” ifadesine ma‘tūftur ve mâna şu şekildedir: Kendisinden başka hiç kimsenin gücünün yetmediği yaratıkları O yarattı. Bunlar ise, O’nun yarattıklarından hiçbirine gücü yetmeyen ‘şey’leri O’na denk tutmaktalar!.. ŞayetSümme [sonra] demesinin anlamı nedir?” dersen şöyle derim:Kudre-tinin belirtileri açığa çıktıktan sonra, onların Yüce Allah’a ortak koşmalarını imkânsız kabul etme anlamını vurgulamaktadır. “Böyleyken siz şüphe ediyor-sunuz!” [En‘âm 6/2] âyetinde de aynı anlamdadır. Onların, kendilerine hayat veren, öldüren ve tekrar diriltenin Allah Teâlâ olduğu kesinlik kazandıktan sonra, O’nun hakkında şüphe etmeleri imkânsız görülmektedir.

Bu bölümü tek başına aç →

2. Âyetin Tefsiri

[1014] Ecel kelimesi, “size bir ecel tayin eden” ifadesinde ölüm vakti, “O’nun katında, ayrıca adı konulmuş bir ecel vardır.” cümlesinde ise kıyamet vaktidir. Şöyle de denilmiştir: Birinci ecel, yaratılışla ölüm arasındaki vakit; ikincisi, ölümle tekrar diriliş arasındaki vakittir ki o da berzahtır. [Ayrıca] birin-cisinin uyku, ikincisinin ölüm olduğu da söylenmiştir.

[1015] Şayet“Nekire mübtedânın sonra gelmesi, haberi zarf olduğunda zorunludur. Öyleyse, ُه َ ِ ًّ ُّ ٌ َ O’nun katında, ayrıca adı konulmuş) وَأَbir ecel vardır.) ifadesinde, nasıl önce gelebilmiş?” dersen şöyle derim:Çünkü sıfatla “özel”leşmiş ve ma‘rifeye yaklaşmıştır. Nitekim ٍك ِ ْ ُ ٌ ْ َ ٌ ِ ْ ُّ ٌ ْ َ َ وَ(Mümin bir köle hür bir Müşrikten daha hayırlıdır.” [Bakara 2/221]) âyetinde de böyledir. Şayet“Yaygın kullanım, ‘indî sevbün ceyyidün (Benim güzel bir giysim var.), lî ‘abdün keyyisün (Benim zeki bir kölem var.) vb. şekillerdedir. O halde, âyetteki mübtedânın takdimini gerekli kılan nedir?” dersen şöyle derim:Mâ-nanın, kıyamet vaktinin önemini belirtmek için, eyyü ecelin müsemmen ‘indehû (hem hangi ‘adı konulmuş’ ecel O’nun katındadır!) şeklinde olması, takdimi gerekli kılmıştır. Zira sözde bu anlam bulunduğu zaman, takdim zorunlu olur.

Bu bölümü tek başına aç →

3. Âyetin Tefsiri

[1016] “Göklerde” ifadesi, Allah isminin anlamına mütealliktir, sanki şöyle denilmiştir: O [Allah], göklerde kulluk edilendir. Nitekim “O, gökte de ilahtır yeryüzünde de ilâhtır” [Zuhruf 43/84] âyetinde de böyledir. Veya anlam, “İlah diye bilinen sadece O’dur” yahut “göklerde tek ilâh O’dur” ya da “O, göklerde Allah denilen Zât’tır. O’na bu isimde hiçbir şey ortak koşulamaz.” şekillerinde de ola-bilir.

Yine, “Göklerde yegâne ma‘bud O’dur” ifadesinin, haberden sonra gelmiş [ikinci] bir haber olması da mümkündür, [bu durumda] anlam, “O, Allah’tır ve O, göklerde ve yeryüzündedir” olur. [O’nun göklerde ve yeryüzünde bulunması] göklerde ve yeryüzünde bulunanları bilmesi, sanki Zât’ı oralarda bulunuyor-muş gibi, hiçbir şeyin O’na gizli kalmaması anlamındadır.

[1017] Şayet“ ْ כُ َ ْ َ ْ وَ כُ َِّ ُ َ ْ َ (Gizlinizi de aşikârınızı da bilir) sözünün

konumu nasıldır?” dersen şöyle derim:“İlahlıkta tek olma” anlamını kasteder-sen, bu söz onu pekiştirmiş olur. Çünkü ilminde gizli ve açık her şeye muttali bulunan yalnızca Allah’tır. “Göklerde” ifadesini haberden sonra gelmiş [ikinci] bir haber kabul edersen de aynı durum geçerlidir. Bunun dışında ْ כُ َّ

ِ ُ َ ْ َ ْ כُ َ ْ َ -ifadesi, “gizlinizi de bilir, aşikârınızı da” anlamında bir ibtidâiyye cüm وَlesidir. Ya da üçüncü bir haberdir. O, hayır ve şer “bütün yaptıklarınızı bilir”, onun karşılığında [size] mükâfat ve ceza verir.

Bu bölümü tek başına aç →

5. Âyetin Tefsiri

[1018] ٍ َ آ ْ ِ (Herhangi bir âyet) ifadesindeki ْ ِ istiğrâk, ْ ِ ِّ رَ َאتِ آ ْ ِ (Rablerinin âyetlerinden) ifadesindeki ْ ِ ise teb‘îz anlamı taşır, “onların önü-ne çıkan, incelenmesi, delil olarak kullanılması ve dikkate alınması gereken delillerden herhangi biri” demektir. “Ondan mutlaka yüz çevirmişlerdir” yani korkmadıkları ve akıbetlerini düşünmedikleri için delili önemsemeyerek ve de-lile dikkat kesilmeyerek incelemeyi terk etmektedirler.

[1019] ْ ُ אءَ א َّ َ yani, fesâhatta ileri seviyede bulunmalarına rağmen, kendilerine meydan okunup da benzerini getirmekten âciz kaldıkları Kur’ân kendilerine geldiğinde, “onu yalanlamışlardır.” Bu cümle, hazfedilmiş bir söze ircâ edilmekte olup sanki şöyle denilmiştir: Onlar âyetlerden yüz çevirmişlerse, nitekim en üstün, en büyük âyet olan bu gerçeği de yalanlamışlardı. “Ama alay edip durdukları şeyin” yani Kur’ân’ın “haberleri ileride onlara gelecektir!” Yani Kur’ân’ın haberleri ve halleri demektir, neyle alay edip durduklarını ileride öğ-renecekler ve onun alay edilecek bir şey olmadığı açık seçik ortaya çıkacaktır. Bu, dünyada veya âhirette kendilerine azap gönderildiği zaman yahut İslâm’ın ortaya çıkıp İslâm ilkelerinin yükseldiği anda gerçekleşecektir.

Bu bölümü tek başına aç →

6. Âyetin Tefsiri

[1020] [Lâm ile] mekkene le-hû fi’l-ard ifadesi “Ona yeryüzünde bir yer ver-di.” demektir. Arrada le-hû ( َّא ifadesi de benzer anlamdadır. Tıpkı (أرّض כَّ َ َّא إِرَْضِ ْ ِ ا ُ َ (“Doğrusu, Biz onu bölgesine hâkim kılmıştık.” [Kehf 18/84]) ve ْ َ أوََْ ُ َ ْ

כِّ َ ُ (“Onları (Harem’e) Biz yerleştirmedik mi?” [Kasas 28/57]) âyetlerinde olduğu gibi. [Lâm’sız] Mekkentühû fi’l-ard ise “Onu yeryüzüne yerleştirdim / sabit kıldım.” demektir. Nitekim ِ ِ ْ َّאכُ כَّ َ א إِنْ َ ِ ْ ُ َّא כَّ َ ْ َ َ ,Aslında bunlara“) وَsize vermediğimiz imkânlar bahşetmiştik.” [Ahkāf 46/26]) âyetinde bu mâna ge-çerlidir. Bu iki anlam birbirine yakınlığından dolayı ْ כِّ َ ُ ْ َ א رَْضِ ْ ِ ا ْ ُ َّא כَّ َ ْ َכُ (“Yeryüzünde size bahşetmediğimiz güç ve imkânları onlara bahşetmiştik.” [En‘âm 6/6]) âyetinde toplanmıştır. Anlam şöyledir: Âd, Semûd ve diğer kavim-lere verdiğimiz beden gücü, mal bolluğu ve dünya imkânlarına hâkimiyetin benzerlerini Mekke halkına vermedik.

[1021] Semâ’ ya gölgelendiren demektir -çünkü su buluta oradan iner- ya da bulut veya yağmurdur. Midrâran, bol bol [yağmur] anlamındadır.

[1022] Şayet“Artlarından bir başka neslin inşâ edilmesinden bahsedilme-sinde ne fayda vardır?” dersen şöyle derim:Bir nesli yok edip ülkelerini onlar-dan temizlemenin, Yüce Allah’a zor gelmediğine delâlet vardır. Zira, ülkelerini kendileri vasıtasıyla kuracağı başka kimseleri onların yerine getirmeye O’nun gücü yeter. Nitekim “O bunun sonucundan endişe etmez.” [Şems 91/15] buy-rulmuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

9. Âyetin Tefsiri

ًא [1023] א אسٍ ,”yazılmış“ כِ ِْ ِ “ince deri / parşömen üzerine” demektir.

“Ona bizzat elleriyle dokunsalardı.” cümlesinde, “bakışlarımız bulandı.” [ Hicr 15/15] demesinler, ileri sürecekleri bir mazeret kalmasın diye, onların halini sadece ‘görme’ ile sınırlı tutmadı, anlamı vardır. Hak ortaya çıktıktan sonra, ona karşı kibirlenip inat ettiklerinden dolayı “Bu, apaçık büyüden başka bir şey değil!’ derlerdi.”

[1024] “O zaman iş bitirilmiş olurdu.” ifadesi, helâklerine dair buyruk ve-rilmiş olurdu, melek indirilmesinden sonra onlara göz açıp kapama süresi dahi tanınmazdı. Çünkü [i] Peygamber (s.a.)’e gerçek sûretiyle inen meleği [Buhārî, “Bed’ü’l-halk”, 7] apaçık görseler, -ki meleğin gerçek sûretinden daha açık ve tat-min edici hiçbir âyet yoktur- sonra da “Biz onlara melekleri indirseydik ve ölü-ler kendileriyle konuşsaydı…” [En‘âm 6/111] âyetinde belirtildiği gibi, yine iman etmeselerdi, o zaman sofra sahiplerinin helâk edildiği gibi helâk edilmekten başka ihtimal kalmazdı. [ii] Ya da melekler indiği taktirde, yükümlülüğün esası olan seçme yetisi ortadan kalkacak ve dolayısıyla helâk edilmeleri gerekecekti. [iii] Veya herhangi bir meleği gerçek sûretinde görselerdi, gördükleri şeyin kor-kusundan dolayı helâk olurlar, ölürlerdi.

[1025] ‘Sonra’ demenin anlamı, iki şey -yani işin bitirilmesi ile süre tanın-maması- arasındaki uzaklıktır. Süre tanınmaması, işin bitirilmesinden daha et-kili [bir ceza] sayılmıştır. Çünkü şiddetin ansızın gelmesi, şiddetin kendisinden daha etkilidir.

[1026] “Oysa Biz bir melek indirseydik” cümlesi, onların teklif ettikleri gibi “peygamberi melek yapsaydık” demektir. Zira şöyle diyorlardı: Muham-med’e melek indirilse ya!.. Kimi zaman da şöyle diyorlardı: “Bu, sadece sizin gibi bir insandır.” [Müminûn 23/33], “Rabbimiz dileseydi (peygamber olarak) melekler indirirdi.” [Fussilet 41/14]

[1027] “Onu erkek görünümlü yapardık” ifadesi, onu bir adam sûretinde gönderirdik demektir. Nitekim Cebrâil Aleyhisselâm, Peygamber (s.a.)’e genellik-le Dihye [v. 50/670] sûretinde iniyordu [Buhārî, “Salât”, 11]. Çünkü insanlar melek-leri gerçek sûretlerinde görerek canlı kalamazlar.“Düştükleri şüpheye onları yine şüpheye düşürürdük” yani, birbirlerinin başına dolamaya -aklını çelmeye- çalış-tıkları şeyi onların başına dolardık. Zira meleği insan sûretinde görünce “Bu in-sandır, melek değil” derlerdi, şayet melek onlara “Benim melek olduğumun de-lili, mucize olan Kur’ân’ı getirmemdir. O, benim, insan değil, melek olduğumu söylemektedir” dese Muhammed (s.a.)’i yalanladıkları gibi onu da yalanlarlardı. Bunu yaptıklarında da şu an yüzüstü ortada kaldıkları gibi ortada kalırlardı.

İşte, Yüce Allah’ın onların kafasını karıştırması budur. Şu anlamın kastedil-mesi de mümkündür: Allah’ın apaçık âyetlerini inkâr ederek o Kıyamet saati hakkında içine düştükleri kafa karışıklığı gibi, o zaman da kafalarını karıştı-rırdık. İbn Muhaysın [v. 123/741] ْ ِ ْ َ َ א ْ َ َ .şeklinde tek Lâm ile okumuştur وَ Zührî [v. 124/742] ise, َن ُ ّ ِ َ ُ א َ ْ ِ ْ َ َ َא ْ َّ َ َ şeklinde [“sürekli insanların aklını وَçeldikleri hususta kafalarını iyice karıştırırdık” anlamında Bâ’yı] şeddeli okumuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

10. Âyetin Tefsiri

[1028] “Gerçek şu ki alay edilmişti…” ifadesi Peygamber (s.a.)’i kav-minden karşılaştığı zorluklara karşı teselli etmektedir. Fe-hâka bi-him, “alay ettikleri şey, yani hak onları kuşattı.” demektir, hak ile alay ettikleri için helâk olmuşlardır.

Bu bölümü tek başına aç →

11. Âyetin Tefsiri

[1029] Şayet“Allah Teâlâ’nın وا ُ ُ א َ [Neml 27/69] sözü ile buradaki وا ُ ُ ْ َّ ا ُ sözü arasındaki fark nedir?” dersen şöyle derim:وا ُ ُ א َ ifadesinde bakıp in-celeme, dolaşmanın sonucu sayılmış, adeta şöyle denmiştir: Bakıp inceleme amacıyla dolaşın, gafillerin gezmesi gibi dolaşmayın. “Gezip dolaşın, sonra da bir bakın! (وا ُ ُ ْ ا َّ ُ )” ifadesinin anlamı ise, ticaret ve diğer menfaatler için yeryüzünde gezmenin mübahlığı, fakat helâk olanların eserlerini / izlerini ince-lemenin zorunluluğudur. Yani mübah ve zorunlu olma arasındaki uzaklıktan dolayı, buna sümme ile dikkat çekilmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

12. Âyetin Tefsiri

[1030] “Göklerde ve yeryüzünde bulunanlar kimindir?” cümlesi, azarlama anlamı taşıyan bir sorudur. “De ki: Allah’ındır” ifadesi ise onlar adına bir onaydır. Yani o, Allah’a aittir, sizinle benim aramda bu hususta hiçbir ayrılık yoktur. Siz de O’na ait bir şeyi O’ndan başkasına nispet edemezsiniz.

[1031] “O merhameti ilke edinmiştir.” yani, “sizi ma‘rifetullāha ulaştırma konusunda ve Allah’ın tekliğini gösteren -sizin de kabul ettiğiniz gökleri ve yer-yüzünü yaratması gibi- delilleri karşınıza dikme hususunda merhametli olmayı zâtına gerekli kılmıştır.” demektir.

[1032] Sonra, bakıp incelemeyi ihmal etmelerine ve hiçbir şey yaratama-yan ‘şey’leri O’na ortak koşmalarına karşı, “hakkında şüphe olmayan kıyamet günü hepinizi mutlaka bir araya getirecek” ve şirkinizden dolayı sizi cezalandı-racak“tır” sözüyle onları tehdit etmiştir.

[1033] ْ ُ َ ُ ْ وا أَ ُِ َ َ ِ َّ -ifadesi, ya kına (Kendilerini hüsrana uğratanlar) ا

ma anlamıyla mansūbdur yahut merfû‘dur. Yani kendilerini hüsrana uğratan-ları kastediyorum veya sizler kendilerini hüsrana uğratanlarsınız.

[1034] Şayet“[Kendilerini hüsrana uğratanlardır ki, iman etmezler cümlesinde] iman etmemeleri, nasıl hüsrana uğramalarının neticesi kabul edilmiştir, hal-buki durum tam tersidir?” dersen şöyle derim:Bunun anlamı, “inkârı tercih edecekleri için Allah’ın ilminde kendilerini hüsrana uğratmış olanlar, iman et-mezler.” şeklindedir.

Bu bölümü tek başına aç →

13. Âyetin Tefsiri

[1035] “O’nundur.” ifadesi [12. âyetteki] “Allah’ındır.” ifadesine atfedilmiş-tir. ِאر َ َّ ِ وَا ْ َّ ا

ِ َ כَ َ א َ ifadesinde sekene, es-süknâ masdarındandır ve ْ ُ כَ َ وَْ ُ َ ُ ا أَ ُ َ َ َ ِ َّ ِ ا אכِ َ َ ِ (“Kendilerine zulmedenlerin yurtlarına yerleştiniz.” [İbrâhim 14/45]) âyetindeki gibi mef‘ûlünü ile almıştır. İşitilebilecek her şeyi “işiten,” bilinebilecek her şeyi bilen “mutlak ilim sahibi O’dur.” Dolayısıyla gece ve gündüzün kuşattığı [canlı-cansız] hiçbir şey O’na gizli kalmaz.

Bu bölümü tek başına aç →

16. Âyetin Tefsiri

[1036] [ ُ ِ َّ ِ أَ ّٰ َ ا ْ َ -cümlesinde] ğayra’llāh, ettehızü fiilinden sonra değil de is أَtifhâm Hemze’sinden sonra gelmiştir ve anlam e-veliyyün ğayra’llāh (Allah’tan başka bir velî mi?!) şeklindedir. Çünkü istifhâmın ifade ettiği inkâr/ret, Al-lah’tan başkasını velî edinme hakkında olup, mutlak velî edinme hakkında de-ğildir. Bu sebeple ğayra’llāh ifadesinin öne geçmesi daha uygun olmuştur. َ ْ َ َ نَ أَ ُ ِ א َ ْ א ا َ ُّ ُ أَ ُ ْ أَ

ِّ و ُ ُ ْ َ ِ ّٰ Ey cahiller! Allah’tan başkasına mı kulluk etmemi“) اbana emrediyorsunuz?!” [Zümer, 39/64]) ve ْ َכُ أذَِنَ ُ ّٰ -Size Allah mı bildir“) آdi…?!” [Yûnus, 10/59]) âyetleri de buna benzer.

اتِ] [1037] َ َ َّ ا ِ ِ א َ ifadesinde] fâtır kelimesi Allah lafzının sıfatı olarak mecrûr da okunmuştur, övgü kastedilerek merfû‘ da okunmuştur. Zührî [v. 124/742] ise fetara şeklinde okumuştur. İbn Abbâs’dan şöyle rivayet edilmiştir: Ben ِرَْض اتِ وَا َ َ َّ ِ ا ِ א َ ifadesinin anlamını, yanıma gelip bir kuyu hakkında mahkemeleşen iki bedevî ile karşılaşana kadar bilmiyordum. Bunlardan biri ene fetartühâ, yani “kuyuyu ilk olarak ben açtım / kazdım.” diyordu.

[1038] ُ َ ْ ُ َ ُ وَِ ْ ُ َ ُ -yani, “herkesi rızıklandıran ama hiç kimse tara وَ

fından rızıklandırılmayan” demektir. Nitekim “Ben, onlardan hiçbir rızık is-temiyorum, Beni doyurmalarını da istemiyorum.” [Zâriyât 51/57] âyetinde de böyledir. Mâna, “bütün menfaatler O’nun katındandır ve bunlardan O’nun faydalanması söz konusu değildir.” şeklindedir. ُ َ ْ ُ َ -ifadesindeki Yâ fetha وَlı da okunmuştur. İbnü’l-Me’mûn, Ya‘kūb’dan [v. 205/821] ُ

ِ ْ ُ و ُ َ ْ ُ و (Allah’tan başka, “kendisi doyurulup, başkasını doyuramayan” şeyler) şeklinde, birinci fiilin mechûl, ikinci fiilin ma‘lûm kipte ve zamirin ِ ّٰ َ ا ْ َ ifadesine râci sayıldığı bir kıraat nakletmiştir. Eşheb [v. 204/820], ُ

ِ ْ ُ ُ و ِ ْ ُ şeklinde و

iki fiili de ma‘lûm okumuştur. Bu durumda âyetin anlamı, “yedirir, yemek iste-mez.” şeklinde tefsir edilmiştir. Ezherî [v. 370/980], et‘amtü (yedirdim) fiilinin is-tet‘amtü (yedirmesini istedim) anlamına geldiğini nakletmiştir. Bunun benzeri, efedtü fiilinde de vardır (fayda sağladım - faydalandım). Mâna “maslahata göre kimi zaman doyurur, kimi zaman doyurmaz.” şeklinde de olabilir. “Verir, ver-mez”, “bol verir, az verir”, “zenginleştirir, fakirleştirir” ifadelerinde olduğu gibi.

[1039] “Ben, O’na teslimiyet gösterenlerin ilki olmakla emrolundum…” Müslümanların ilki, zira Peygamber (s.a.), Müslümanlık konusunda ümmeti-nin en önde olanıdır. Nitekim “Müslümanların ilki olarak ben bununla memu-rum.” [En‘âm 6/163] âyeti ile Mûsâ Aleyhisselâm’ın “Seni tenzih ederim!.. Mü-minlerin ilki olarak Sana tevbe ediyorum.” [A‘râf 7/143] sözü de böyledir.

[1040] Bana “Sakın Müşriklerden olma” denildi, yani Müslüman olmam emredildi, şirk koşmam yasaklandı.

[1041] “O gün” azap “kimden uzaklaştırılırsa şüphesiz Allah ona” en bü-yük merhametle “merhamet etmiştir” yani ebedî kurtuluşu nasip etmiştir. Tıpkı “Zeyd’i doyurup açlığını giderirsen ona gerçekten iyilik etmiş olursun.” demen gibi ki bu sözünle “Ona yaptığın iyiliği tam yapmış olursun.” anla-mını kastediyorsundur. Anlam, “… Allah onu mutlaka cennete koymuştur.” şeklinde de olabilir çünkü azap edilmeyen kimsenin mükâfatla karşılaşması mutlaktır.

[1042] ُ ْ َ فْ َ ْ ُ َ ifadesi yasrif şeklinde ma‘lûm da okunmuştur ki bu durumda anlam, “o gün Allah kimden [azabı] uzaklaştırırsa, ona merhamet et-miştir.” olur. Yani “Allah kimden [azabı] savar ve onu korursa” demektir. Azabın kimden savılacağı malumdur [yükümlü olan herkes], savılan şey ise, ya malum olduğundan ya da daha önce geçtiğinden, ki azaptır, zikredilmemiştir.

[1043] Yevme’izin (o gün) kelimesinin, yasrif fiilinin mef‘ûlün bihi şeklinde mansūb olması mümkündür, yani Allah, kimden o günü, yani onun dehşetini uzaklaştırmışsa ona merhamet etmiştir. Übeyy b. Kâ‘b’ın [v. 33/654] ُ ّٰ ف ا ِ ْ َ َ ُ ْ َ [Allah’ın, (azabı) kendisinden uzaklaştırdığı] şeklindeki kıraati de bunu destekler.

Bu bölümü tek başına aç →

17. Âyetin Tefsiri

[1044] “Şayet Allah sana” hastalık yahut fakirlik veya başka “bir zarar do-kundurursa” O’ndan başka hiç kimse bu zararı gideremez. Yok “eğer sana” zen-ginlik ya da sıhhat gibi “bir hayır dokundurursa O’nun her şeye gücü yeter” yani, o hayrı devam ettirmeye de sonlandırmaya da kadirdir.

Bu bölümü tek başına aç →

18. Âyetin Tefsiri

אدِهِ [1045] َِ قَ ْ َ (kullarının üstünde) ifadesi, [ Firavun’a ait] َون ُ

ِ א َ ْ ُ َ ْ َ َّא وَإِ(“Biz onların üzerinde hakimiyet sahibiyiz.”[A‘râf 7/127]) ifadesindeki gibi, güç ve üstünlükle sağlanan yücelik ve hakimiyeti tasvir etmektedir.

Bu bölümü tek başına aç →

19. Âyetin Tefsiri

[1046] Şey’ kelimesi, bilinmesi ve haber verilmesi mümkün her bir varlık hakkında geçerli olduğundan, umumi mâna taşıyan en kapsamlı ifadedir. Do-layısıyla kadîm, cisim, ‘araz, imkânsız ve mümkin [ ِ َ ْ ُ ] hakkında kullanılabi-lir. Bu sebeple Allah Teâlâ için, şey’ün lâ ke’l-eşyâ’i [Varlık, ama diğer varlıklar gibi değil] denilmesi sahih kabul edilmiştir. Zira adeta “Bilinir, ama diğer bilinenler gibi değil” demiş oluyorsun. Yalnız, “Cisimdir; ancak diğer cisimler gibi değil” denmesi doğru olmaz. [ًאدَة َ َ ُ َ أכَْ ءٍ ْ َ ifadesiyle] “şahitlik bakımından hangi أيَُّ şahit daha büyüktür?” demek istemektedir. Yani umumi lafızla mübalağa yap-mak için, şehîd yerine şey kelimesini kullanmıştır.

[1047] ْ َכُ ْ َ ِ وَْ َ ٌ ِ َ ُ ّٰ ِ ا ُ ifadesinde cevabın, [i] Allāhu ekberu şehadeten

(Tanıklık bakımından en büyük, Allah’tır.) anlamındaki ُ ّٰ ِ ا ُ (De ki: Allah) ifadesinde tamamlanması sonra “O sizinle benim aramda şahittir.” anlamında-ki ْ َכُ ْ َ ِ وَ

ْ َ ٌ ِ َ ifadesiyle yeni bir cümlenin başlamış olması mümkündür. [ii] ْ َכُ ْ َ ِ وَ

ْ َ ٌ ِ َ ُ ّٰ -ifadesinin, ceva (.Benimle sizin aranızda Allah şahittir) اbın tamamı olması da muhtemeldir. Çünkü bu şuna delâlet etmektedir: Allah Teâlâ, Peygamber (s.a.) ile onlar arasında şahit olduğu zaman, Peygamber için, en büyük ‘şey’in şahitliği gerçekleşmektedir.

[1048] “Ulaştığı herkesi” ifadesi, Mekke halkı için kullanılan muhatap za-mirine [küm] ma‘tūfdur. Yani anlam, “ Kur’ân’la sizi ve ulaştığı Arap olan - ol-mayan herkesi uyarmam için” şeklindedir. ْ َ ifadesiyle, insanların ve cinlerin kastedildiği de “ Kur’ân’ın kıyamete kadar ulaştığı herkesin” kastedildiği de söy-lenmiştir. Sa‘îd b. Cübeyr’den [v. 94/713] şöyle nakledilmiştir: Kur’ân’ın ulaştığı kimse, Muhammed (s.a.)’i görmüş gibidir.

[1049] “Yoksa siz şahitlik ediyor musunuz?!” Yadırgama ve uzak bulma anlamındaki bu soru cümlesi, Müşrikler adına bir ikrârdır. “De ki: Ben” sizinki gibi “şahitlik etmem.”

Bu bölümü tek başına aç →

21. Âyetin Tefsiri

[1050] “Kitap verdiğimiz kimseler” yani Yahudi ve Hristiyanlar. Bunlar, Peygamber (s.a.)’i, Tevrat ve İncil’de kayıtlı bulunan hilye ve sıfatlarıyla tas-tamam biliyorlardı. Aynen “öz oğullarını”, hilye ve sıfatlarıyla -kendilerine yabancı gelmeyecek ve başkalarıyla karıştırmayacak kadar- “tanıdıkları gibi.” Burada Ehl-i Kitab’ın, Peygamber (s.a.)’i tanımaları ve nübüvvetinin doğru olduğu hakkındaki bilgileriyle Mekkelilere şahit gösterilmektedir.

[1051] Sonra şöyle buyurmuştur: “Kendilerini hüsrana uğratanlardır ki” yani Müşrikler ve bile bile inkâr eden Ehl-i Kitap, Muhammed (s.a.)’e “iman etmezler.” Müşrikler iki zıt şeyi bir araya getirmişlerdir. [i] Hakkında hiçbir de-lil bulunmayan şeyleri yalan yere Allah’a isnat etmişler, [ii] apaçık delil ve doğru kanıtla ispatlanmış olan bir şeyi ise yalanlamışlardır. Nitekim şöyle demişler-dir: “Şayet Allah dileseydi, ne biz ne de atalarımız şirk koşardı.” [En‘âm 6/148], “Bunu bize Allah emretti.” [A‘râf 7/28], “Melekler Allah’ın kızlarıdır.”,“Bunlar, Allah katında bizim şefaatçilerimizdir.” [Yûnus 10/18]. Ayrıca, kulağı yarılıp sa-lıverdikleri hayvanları [bahîre] ve putlara adadıkları hayvanları [sâibe] Allah’ın haram kıldığını söylemişlerdir. Buna mukabil, doğru yoldan saparak Kur’ân ve mucizeleri yalanlamışlar, mucizelere sihir demişler ve Peygamber (s.a.)’e inan-mamışlardır.

Bu bölümü tek başına aç →

24. Âyetin Tefsiri

[1052] ْ ُ ُ ُ ْ َ مَ ْ َ -ifadesini nasbeden âmil mahzûf olup “Onları haşret وَtiğimiz gün şöyle şöyle olacak!..” şeklinde takdir edilir. Ancak, korkutmanın içerdiği gizem ve kapalılık devam etsin diye âmil zikredilmemiştir.

[1053] ُ כَאؤُכُ َ ُ َ ْ ifadesi “Allah’a ortak koştuğunuz (?ortaklarınız nerede) أَ‘ilah’larınız nerede?” anlamındadır. َن ُ ُ ْ َ ْ ُ ْ َ כُ

ِ َّ ifadesi, “ortak olduklarını اiddia ettiğiniz” anlamındadır. [Tez‘umûne fiilinin] iki mef‘ûl[ü, yani hum ve şurakâ’ lafızları] hazfedilmiştir. [ُل ُ َ َّ ُ א ً

ِ َ ْ ُ ُ ُ ْ َ ifadesi] yahşuruhüm ve yekūlü şeklinde Yâ ile okunmuştur [“Allah onları haşrettiği gün… Sonra … der” anlamında]. Bu söz Müşriklere, azarlama üslubuyla söylenecektir.

[1054] Müşriklerin, ‘ilah’ları görmeleri de mümkündür, ancak kendilerine fayda vermedikleri ve umdukları şefaati sağlayamadıkları için adeta ortadan kaybolmuş gibi değerlendirilmişlerdir. Yine, Müşriklerle ‘ilah’ları arasına azar-lama anında perde çekilmiş de olabilir çünkü ümit bağladıkları saatte onları yanlarında bulamamış, kendilerini rezil kepaze edip için için yakacak nihaî yerlerini görmüşlerdir.

[1055] Onların fitnesi, inkârlarıdır anlam “onların -yaşamları boyunca bağlı kaldıkları, uğruna savaştıkları, övündükleri ve ‘bu atalarımızın dinidir’ dedikleri- inkârlarının sonu, bu inkârlarını yalanlamaktan, ondan kaçınmak-tan ve şirki bir din olarak kabul etmediklerine dair yemin etmekten başka bir şey olmamıştır.” şeklindedir. “Cevap olarak sadece şunu söyleyeceklerdir” anla-mında da olabilir ki cevabın fitne kelimesiyle adlandırılması, yalan olmasından dolayıdır.

[1056] ْ َכُ fiili77 Tâ ile, ً َ ْ ِ ise [onun haberi olarak] mansūb okunmuştur, en

kālû ifadesi haberin müennes olması sebebiyle müennes kabul edilmiştir. Senin şu sözün de böyledir: Men kânet ummuke? [“Senin annen kim?” ifadesinde men,

umm kelimesinden dolayı müennes kabul edilmiştir.] Ayrıca fitneten mansūb, fiili ise Yâ ile; fitnetun merfû‘ fiili hem Yâ hem de Tâ ile okunmuştur. [Rabbinâ ifadesi]

münâdâ kabul edilerek [Rabbenâ şeklinde] mansūb da okunmuştur.

[1057] “Haklarında, ilâh oldukları” ve şefaat edecekleri “yalanını uydurup durdukları şeyler nasıl'da onları terketti” ortadan kayboluverdi?!

[1058] Şayet“Müşriklerin işin gerçeğine muttali olduklarında hâlâ yalan söylemeleri nasıl mümkün olur, kaldı ki yalanlama ve reddetmenin hiçbir fay-dası olmayacaktır?” dersen şöyle derim: Bir mihnetle sınanan kişi, dehşet ve şaşkınlıktan dolayı kendine fayda sağlayacak - sağlamayacak her şeyi birbirin-den ayırt etmeksizin söyler. Dikkat edersen, ebedi kalacaklarını yakînen bildik-leri ve bunda şüphe etmedikleri halde, “Ya Rabbi! Bizi buradan çıkar. (Tekrar inkâra) dönersek, o zaman gerçekten zalimiz demektir.” [Mü’minûn 23/107] di-yecekler yine, işlerinin bitirilmeyeceğini bildikleri halde, “Ey Mâlik! Rabbin bizim işimizi bitirsin artık!” [Zuhruf 43/77] diyeceklerdir.

77 Zemahşerî’nin Yâ’lı kıraati esas aldığı anlaşılıyor. / ed.

[1059] “ َ כِ ِ ْ ُ َّא א כُ َ ifadesi, kendimize göre aslında Müşrik değildik ve inancımızda bir hata üzere olduğumuzu da bilmiyorduk demektir, ‘Bak, nasıl kendi aleyhlerine yalan söylediler!’ [En‘âm 6/24] ifadesindeki yalanı da dünya-da söylemişlerdir.” diyenlerin görüşüne gelince bu, kurnazlıktan öte gitmeyen zorlama bir yorumdur, son derece fasih bir sözü âciz ve çaresiz hale sokan bir tahriftir. Çünkü zâhip oldukları mâna, söz konusu âyetin ne ifade ettiği ne de uygun düştüğü bir anlamdır ve âyetin bildirdiği ile son derece alakasızdır. Tefsiri böyle olan biri, “Bile bile yalan yere yemin ederler.” [Mücâdile 58/14] âyetinden sonra gelen “Allah’ın, tamamını dirilteceği ve tıpkı bugün size yemin ettikleri gibi, bir başarı elde edecekleri vehmiyle O’na da yemin ede(rek maze-ret ürete)cekleri gün... Bakınız, bunlardır işte yalancılar!” [Mücâdile 58/18] âyeti hakkında ne gibi ustalıklar sergiler acaba?! Bilemiyorum doğrusu! Zira Allah Teâlâ, münafıkların âhiretteki yalanlarını dünyadaki yalanlarına benzetmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

26. Âyetin Tefsiri

[1060] Sen Kur’ân’ı okuduğun zaman “içlerinde sana kulak verenler” olu-yor. Rivayete göre, Ebû Süfyân, Velîd b. Mugîre, Nadr b. Hâris, Utbe b. Rebî‘a, Şeybe b. Osman, Ebû Cehil ve benzerleri Peygamber (s.a.)’in okuduklarını dinlemek üzere toplanmışlar ve içlerinden Nadr b. Hâris’e “Ya Eba Kuteyle! Bu Muhammed ne söylüyor?” demişler. Nadr da “ Kâbe’yi evi kılan zâta yemin olsun ki onun ne dediğini anlamıyorum. Sadece dilini kıpırdatıyor ve geçmiş topluluklara dair benim size anlattıklarımın benzeri olan eskilerin masallarını söylüyor.” demiş. Ardından Ebû Süfyân “Ben söylediklerinin gerçek olduğunu düşünüyorum.” deyince, Ebû Cehil “Hayır, kesinlikle gerçek değil!” demiş… İşte âyet bunun üzerine nâzil olmuştur.

[1061] “Kalplerinin üzerindeki örtüler” ve “kulaklarının içindeki ağır-lıklar” ifadeleri inkârcıların kalp ve kulaklarının, Kur’ân’ı kabulden ve onun doğruluğuna inanmaktan son derece uzak olması anlamında bir benzetmedir. [Yoksa anlamalarını bizzat Allah engelliyor değildir.] “Koyduk” fiilinin Allah Teâlâ’nın zâtına isnat edilme amacı, söz konusu hükmün -sanki fıtratlarına yerleşmiş gibi- onlar hakkında kesin olduğunu ve onları terk etmeyeceğini göstermektir.

Veya amaç, “Kulaklarımızda bir ağırlık, seninle bizim aramızda da bir perde var!” [Fussilet 41/5] şeklindeki kendi sözlerini hikâye etmektir. [Vakran ifadesini] Talha [v. 112/730], Vav’ın kesresiyle vikran şeklinde okumuştur.

َכَ [1062] ُ אدِ َ ُ אءُوكَ َ إِذَا َّ َ ifadesindeki hattâ (üstelik), kendisinden sonra cümleler gelen hattâ olup bu cümle, وا ُ َ َ כَ ِ َّ لُ ا ُ َ َכَ ُ אدِ َ ُ אءُوكَ َ إِذَا [yanına tartışmak için geldiklerinde şöyle derler inkârcılar] sözüdür. ََכ ُ אدِ َ ُ ifade-si hâl konumundadır. Hattâ harf-i cer olarak, َאءُوك َ cümlesinin mecrûr إِذَا mahallinde bulunması da mümkündür, mâna “onların [tartışmak için] yanı-na gelme vaktine kadar” şeklindedir, ََכ ُ אدِ َ ُ hâldir. وا ُ َ َ כَ ِ َّ لُ ا ُ َ cümlesi َכَ ُ אدِ َ ُ ifadesinin tefsiridir ve anlam, “Bunların âyetleri yalanlamaları, seninle tartışmaya ve hileyle seni alt etme teşebbüsüne kadar varmıştır!” şeklindedir. Onların mücadelesini de “eskilerin masallarından başka bir şey değildir, derler” -yani en doğru söz olan Allah kelâmını hurafe ve yalandan ibaret sayarlar ki bu, yalanlamanın en ileri derecesidir- ifadesiyle tefsir etmiştir.

[1063] İnsanlara “hem onu” yani Kur’ân’ı veya Peygamber (s.a.)’i ve ona uymayı “yasaklıyorlar” insanların ona iman etmesini engelliyorlar “hem de” kendileri “ondan uzak duruyorlar.” Yani doğru yoldan hem sapıyor hem de saptırıyorlar. Oysa “sadece kendilerini helâke sürüklemekteler!” Peygamber (s.a.)’e zarar verdiklerini zannetseler de söz konusu zarar kendilerinden başka-sını etkilememekte.

[1064] Bu âyetteki fâilin Ebû Tālib [v. 619] olduğu da söylenmiştir. Zira o, Kureyşlilerin Peygamber (s.a.)’e saldırmalarını engelliyor; fakat kendisi de ondan uzak duruyordu, ona iman etmiyordu. Rivayete göre, Kureyşliler Ebû Tālib’in kapısında toplanmışlar, Peygamber (s.a.)’e kötülük yapmak istemişler, bunun üzerine Ebû Tālib şöyle demiştir:

Vallāhi, ben kabre konup hâk ile yeksan oluncaya kadar ilişemeyecekler sana!Hiçbir şeyden çekinmeden açıkça yay dinini, gönlün hoş, gözün aydın olsun bu konuda.Beni davet ettin ve benim iyiliğimi istediğini iddia ettin. Gerçekten doğru söylemekteydin, sen hep doğruydun zira.Öyle bir din ortaya koydun ki şüphesiz, insanlık dinlerinin en hayırlılarındandır.Kınanmaktan, hakkımda ileri geri konuşulmasından korkmasaydım, davetini kabul ettiğimi görürdün, rahatlıkla.

Âyet bunun üzerine inmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

28. Âyetin Tefsiri

ى [1065] َ َ ْ َ ifadesinin cevabı hazfedilmiştir, mâna şöyle takdir (görsen) وَedilir: “Eğer görsen rezalet bir şey görmüş olurdun.” َِّאر َ ا َ ا ُ ِ cümlesinin وُanlamı, “Gözleriyle bizzat görmeleri için ateş onlara gösterildi.” veya “Ateş alt-larında olduğu halde, ona muttali kılındılar.” ya da “Ateşe sokuldular ve verdiği acının ölçüsünü anladılar.” şeklindedir. Bu, birine bir şeyi anlatıp iyice öğretti-ğin zaman söylediğin vakkaftuhû ‘alâ kezâ (Onu buna vâkıf kıldım.) kullanı-mındandır. ا ُ ِ -fiili, -vakafe ‘aleyhi vukūfen (Ona tamamen vâkıf oldu.) cüm وُlesinde olduğu gibi- ma‘lûm kabul edilerek vakafû şeklinde de okunmuştur.

[1066] İnkârcıların temennisi ُّد َ ُ َא َ ْ َ َא ifadesiyle tamamlanmış, daha son-ra, iman etme sözü vererek şöyle demeye başlamışlardır: “Rabbimizin âyetlerini yalanlamıyor ve iman ediyoruz.” Adeta “Artık yalanlamıyoruz, yakînen iman ediyoruz.” demiş olmaktadırlar. Sîbeveyhi [v. 180/796] bunu, Arapların şu sö-züne benzetmiştir: “Beni bırak, tekrar yapmayacağım.” Bu söz şu anlamdadır: “Bırak beni, -bıraksan da bırakmasan da- artık yapmıyorum.” [İnkârcıların kul-landığı söz konusu ifadenin] ُّد َ ُ cümlesine ma‘tūf yahut hâl olması da mümkün-dür. Bu durumda anlam “Keşke yalanlayanlardan olmaksızın ve müminlerden olarak geri döndürülsek.” şeklinde olur ve bu ifade temenni kapsamına girer.

[1067] Şayet“[28. âyetteki] “Gerçekten yalancıdırlar!” cümlesi bu mâna ile uyuşmamaktadır çünkü temennide bulunan kişi yalancı olmaz” dersen şöyle derim: Bu, va‘d / söz anlamı içeren bir temennidir, dolayısıyla yalanlamay-la ilişkili olması mümkündür. Nitekim biri şöyle diyebilir: “Keşke Allah beni malla rızıklandırsa da sana iyilik yapsam ve yaptığın işe karşılık seni mükâfat-landırsam!” Temennide bulunan, söz veren gibidir, eğer kendisine imkân bah-şedilip de arkadaşına iyilikte bulunmaz, onu mükâfatlandırmazsa yalan söyle-miş olur. Çünkü adeta [adak adarcasına] “Allah bana imkân bahşederse, yaptığın iyiliğe karşı seni mükâfatlandıracağım.” demiştir.

نَ [1068] َכُ بَ ... وَ ِّ כَُ َ -fiilleri, [öncelerinde gelen] temenninin cevabı ol وَmak üzere gizli bir en edatıyla mansūb okunmuştur, mâna şöyledir: “Eğer geri döndürülürsek, yalanlamayız ve müminlerden oluruz.”

[1069] “Hayır! Önceden gizleyip durdukları” çirkinlik ve rezillikleri, amel defterlerinde ve organlarının aleyhlerine tanıklık etmesiyle “karşılarına çıktı da ondan…” Yani bu sebeple, içine düştükleri sıkıntıdan dolayı temennide bu-lunmaktalar, yoksa “geri döndürülsek mutlaka iman ederiz!” şeklinde kesin ka-rarlılığa sahip değiller. -Bu anlamın, münafıklar hakkında ve gizledikleri nifa-kın ortaya çıkacağına dair olduğu da söylenmiştir. Ayrıca Ehl-i Kitap hakkında ve onların, Peygamber (s.a.)’in nübüvvetinin doğruluğuyla ilgili gizlediklerinin ortaya çıkacağına dair olduğu da dile getirilmiştir.- “Şayet” ateşle karşı karşıya geldikten sonra tekrar dünyaya “döndürülselerdi, kendilerine yasaklanan şeyle-ri” yani inkâr ve günahları yine “yaparlardı.” Zira, kendi kendilerine verdikleri sözlerinde “gerçekten yalancıdırlar” o sözde durmazlar.

Bu bölümü tek başına aç →

29. Âyetin Tefsiri

[1070] Bu cümle [28. âyetteki] אدُوا َ َ ifadesine ma‘tūf olup anlam “Geri döndürülseler, inkâr ederler ve kıyameti gözleriyle görmeden evvel söyledik-leri gibi, ‘Hayat sadece bu dünyadaki hayatımızdır.’ derler.” şeklindedir. ا ُ א َ وَcümlesinin [28. âyetteki] َن ُ َכَאذِ ْ ُ َّ .ifadesine ma‘tūf olması da mümkündür وَإِO zaman mâna şöyle olur: Bunlar her konuda yalan söyleyen bir topluluktur, bunlar “Hayat sadece bu dünyadaki hayatımızdır.” diyenlerdir. Bu sözleri de onların yalancı olduklarına yeterli bir delildir.

Bu bölümü tek başına aç →

31. Âyetin Tefsiri

[1071] ْ ِ ِّ رَ َ ا ُ ِ cümlesi, -suçlu kölenin efendisinin azarlaması için وُonun huzurunda tutulması gibi- azarlanmak ve sorguya çekilmek için alıko-nulma anlamında mecazdır. Anlamın “Rablerinin vereceği cezaya vâkıf kılın-dılar.” şeklinde olduğu ayrıca “Rableri tamamen kendilerine tanıtıldı.” şeklinde olduğu da söylenmiştir.

[1072] [ ِّ َ ْ א ِ ا َ ْ َ אلَ أَ ifadesindeki] َאل fiili, “O’nun huzuruna çıkarıldıkları zaman Rableri onlara ne dedi?” diyen bir kimseye cevap olup buna cevaben şöyle denilmiştir: “Gerçek değil miymiş bu?” Burada, yalanladıkları ve yeniden diriltilip yaptıklarının karşılığını alacaklarına dair söylenenleri işittiklerinde “Bu gerçek değil boş bir şey!” dedikleri için Allah Teâlâ tarafından yüzlerine kara çalınmaktadır.

[1073] Âhiret Allah ile karşı karşıya geleceğinizi, yani Âhirete -ve onunla bağlantılı şeylere- ulaşacağınızı “inkâr edip durmanıza karşılık…” Başka yerler-de bu konuyla alakalı tatminkâr sözler söylenmiştir.78

[1074] [31. âyette geçen] hattâ edatı, hasira (kaybettiler) fiiline değil de kez-zebû (yalanladılar) fiiline ait son noktadır çünkü onların kayıplarının sonu yoktur. Anlam, “Yalanlamaları, kıyamet anındaki âhu vâhlarına kadar sürdü.” şeklindedir.

[1075] Şayet “Ölürlerken âhu vâh etmeyecekler mi?” dersen şöyle derim:Ölüm âhiret anında ve onun belirtileri içerisinde gerçekleştiğinden, kıyamet türünden sayılmış ve onunla isimlendirilmiştir. Bu sebeple Peygamber (s.a.) “Ölen kimsenin kıyameti kopmuştur.” buyurmuştur [Buhārî, “Rikāk”, 42].79 Ya-hut kıyametin ölümden hemen sonra gelişi süratinden dolayı hiç ara vermek-sizin meydana gelmiş gibi kabul edilmiştir.

[1076] Bağteten, ansızın demektir. Bâğiteten [aniden gelen] anlamında hâl ol-duğundan veya [bağatethumu’s-sâ‘atu bağteten şeklinde] mef‘ûl-i mutlak kabul edildi-ğinden, mansūb okunmuştur, adeta şöyle denilmiştir: Kıyamet onları ansızın yakalamıştır.

א [1077] ِ א ْ َّ َ ifadesindeki zamir, ‘dünya hayatı’na râcidir. Dünya hayatı -metinde geçmemiş olsa da- bilindiğinden dolayı, kendisinin yerini tutan za-mirle zikredilmiştir. Yahut söz konusu zamir, ‘ kıyamet’e râcidir, bu durumda anlam şöyle olur: “Kıyametin önemi ve ona iman konusunda kusur işledik.” Senin ferrattu fî fulânin (falanca hakkında kusur işledik) sözün de bunun gibi olup aynı şey, ِ ّٰ ِ ا ْ َ ِ ُ ْ َّ َ א َ (“Rabbime karşı işlediğim bunca kusurdan dolayı” [Zümer 39/56]) ifadesi için de geçerlidir.

78 Örneği: Yûnus 10/15 hk. / ed.79 “Sekerâtü’l-mevt” başlığı altında nakledilen bir rivayetin dipnotunda.

[1078] “Günah yüklerini sırtlarına yüklenmiş olarak” ifadesi, “ellerinizle yaptıklarınızdan dolayıdır” [Şûrâ 42/30] ifadesi gibidir. Zira “kesbin/yapmanın eller vasıtasıyla olduğu” bilindiği gibi “ağırlıkların sırtlara yüklendiği” de alı-şılmış bir şeydir. َرُون ِ َ א אءَ cümlesi, “Yüklendikleri şey bir yük / sorumluluk olarak ne kötüdür.” anlamındadır. Nitekim ُم ْ َ ْ ً ا َ َ אءَ َ (“O topluluk ne kötü bir örnektir.” [A‘râf 7/177]) âyeti de böyledir.

Bu bölümü tek başına aç →

32. Âyetin Tefsiri

[1079] Allah Teâlâ dünyaya yönelik işleri bir oyun ve eğlence, âhirete yö-nelik işlerin sağladığı büyük yararlar gibi menfaat sağlamayan, kazandırmayan bir meşgale kabul etmiştir. “Sakınanlar için” ifadesi, sakınanların amelleri dı-şındakilerin bir oyun ve eğlenceden ibaret olduğuna delildir.

[1080] İbn Abbâs [v. 68/688], [ُة َِ ْ ارُ ا َّ َ ةِ [ifadesini (son yurt) وَ َ

ِ ْ ارُ ا َ َ -Âhi) وَret yurdu) şeklinde okumuştur. َن ُ ِ ْ َ fiili, hemTâ hem de Yâ ile okunmuştur [Hâlâ aklınızı başınıza almayacak mısınız?! / Hâlâ akıllarını başlarına almayacaklar mı?].

Bu bölümü tek başına aç →

33. Âyetin Tefsiri

[1081] ُ َ ْ َ ْ َ cümlesindeki kad edatı, fiilin çokluk ve fazlalığını ifade eden rubbemâ (nice, çok) anlamındadır. Nitekim şu şiirde de böyledir:

‘Güvenilir biri’dir, içki tüketemez malını. Ancak ‘o’na ulaşabilenler tüketirler hep o malı.

ُ َّ כَُ ,daki hû, şân zamiridir’إِ ُ ْ َ َ ’daki Yâ, hem fethalı hem de [if‘âlden] zammeli olarak okunmuştur. Söyledikleri şey “Muhammed büyücüdür, ya-lancıdır.” şeklindeki sözleridir. Bir kimsenin diğerini iddiasında yalancı saydığı zaman söylenen kezzebehû ile, bir kimsenin birinin yalancı olduğunu gördü-ğü zaman söylenen ekzebehû ifadelerindeki gibi, ََכ ُ ِّ כَُ fiili de hem şed-deli hem de şeddesiz okunmuştur. Anlam şöyledir: Senin yalanlanman, Allah Teâlâ ile ilgili bir husustur çünkü sen O’nun mucizelerle desteklenmiş elçisisin. Dolayısıyla onlar, gerçekte seni yalanlamıyorlar. Onlar, âyetlerini inkâr ederek ve kitabını küçümseyerek, tamamen Allah Teâlâ’yı yalanlıyorlar! Bu sebeple, kendini üzmekten vazgeç. Zira onlar, doğru olmana rağmen seni yalanladılar.

Bu duruma aldırma, daha önemlisiyle meşgul ol ki o, Yüce Allah’ın âyetlerinin inkâr edilmesini ve O’nun kitabının küçümsenmesini senin asıl büyük sorun olarak görmendir. Bu [ifade şekli], efendinin kölesine -bazı insanlar onu kü-çümsediği zaman- şöyle demesi gibidir: Onlar seni küçümsemiyor, asıl beni küçümsüyorlar! Şu âyet de aynı üsluba sahiptir: “Sana biat edenler, aslında Al-lah’a biat etmektedirler.” [Fetih 48/10] Anlamın “Onlar seni kalpleriyle yalanla-mıyor, ancak dilleriyle inkâr ediyorlar.” şeklinde olduğu, yine “Onlar kesinlikle seni yalanlamıyorlar çünkü sen onlara göre doğruluk ve güvenilirlikle meşhur dürüst birisin.Onlar asıl, Allah’ın âyetlerini inkâr ediyorlar.” Şeklinde olduğu da söylenmiştir. İbn Abbâs’ın [v. 68/688] şöyle dediği rivayet edilmiştir: Pey-gamber (s.a.) “emîn” lakabıyla isimlendirilirdi. Zira onun hiçbir konuda yalan söylemediğini biliyorlardı fakat inkâr ediyorlardı. Ebû Cehil şöyle diyordu: “Biz seni yalanlamıyoruz çünkü sen bize göre dosdoğru birisin. Biz sadece se-nin bize getirdiklerini yalanlıyoruz.” Ahnes b. Şerīk’ın [v. 15/636?] Ebû Cehil’e “Ya Ebe’l-Hikem! Söyle bana, -burada bizden başka kimse yok- Muhammed doğru mu söylüyor, yoksa yalancı mı?” diye sorduğu, Ebû Cehil’in de şöyle dediği rivayet edilmiştir: Vallāhi, Muhammed doğrudur ve hiç yalan söyle-memiştir. Fakat Kusayoğulları, sancaktarlık, hacılara zemzem dağıtma yetkisi, Kâbe perdedarlığına ek olarak bir de nübüvveti ele geçirirlerse Kureyş’in geri kalanları ne yapacak?! İşbu âyet bunun üzerine nâzil oldu.

[1082] َ ِ ِ َّא ا َّ כِ -ifadesinde, “inkârcıların, yalanladıkları için zulmet وَmiş oldukları”nı göstermek için zamirin yerine zahir isim kullanılmıştır80.

Bu bölümü tek başına aç →

34. Âyetin Tefsiri

[1083] “Gerçek şu ki yalanlandı.” cümlesi, Peygamber (s.a.) için bir tesel-lidir. Bu, “Aslında onlar seni yalanlamıyorlar.” [En‘âm 6/33] âyetinin Peygamber (s.a.)’in yalanlanmadığı anlamında olmadığını, senin, kölene “Onlar seni de-ğil, asıl beni küçümsediler!” demen gibi olduğunu göstermektedir.

وَأوُذُوا [1084] ا ُ ِّ כُ א َ َ َ “yalanlanmalarına ve eziyet görmelerine karşı” anlamındadır.

80 Yani “Allah’ın âyetlerini reddediyorlar” demekle yetinilmemiş; “… reddediyorlar zalimler!” ifadesi ek-lenmiştir. / ed.

[1085] “Allah’ın verdiği sözleri değiştirebilecek yoktur.”, yani “Biz elçi olarak gönderdiğimiz kullarımıza, tarafımızdan yardım edileceğine dair kesin söz vermiştik.” [Sāffât 37/171-172] âyetlerinde bahsedildiği üzere, O’nun verdiği sözleri, ettiği vaatleri…

[1086] “Peygamberlere dair birtakım önemli haberler” yani onlara dair mühim haber ve kıssalardan bazıları, Müşrikler karşısında peygamberlerin ne gibi sıkıntılara katlandıkları “sana da gelmişti.”

Bu bölümü tek başına aç →

36. Âyetin Tefsiri

[1087] Kavminin inkâr etmesi ve getirdiği mesajlardan yüz çevirmesi, Peygamber (s.a.)’e ağır geliyordu. Bunun üzerine şu âyetler nâzil oldu: “… Nerede ise kendini paralayacaksın.” [Şu‘arâ 26/3], “Şüphesiz, sen sevdiklerini doğru yola getiremezsin” [Kasas 28/56], “Bunların yüz çevirmeleri sana ağır geliyorsa haydi, yapabiliyorsan yerin içinde bir tünel” yani yerin altına girip inanacakları bir mucize çıkartacağın bir menfez “aç yahut göğe bir merdiven daya da” oradan “onlara bir mucize getir.” Yani bunu yapamazsın. Burada murat, Peygamber (s.a.)’in, kavminin Müslüman olmasını çok istediği ve bu yönde adeta kendini tükettiğidir. Öyle ki eğer onlara gökyüzünün üst-lerinden yahut yerin derinliklerinden bir mucize getirebilse -inanacakları umuduyla- onu mutlaka getireceği kastedilmektedir. Şöyle de denilmiştir: Ondan mucize getirmesini istiyorlar, Hazret-i Peygamber de iman etmeleri-ni çok istediği için, bu tekliflerine [Allah katından] olumlu cevap verilmesini arzu ediyordu. İşte, “Bunu yapabiliyorsan yap.” buyrularak, iman edecekleri umuduyla o istedikleri mucizeleri getirmek için elinden gelse böyle bir giri-şimde bulunacak kadar hırslandığı gösterilmiş oldu. Yerin içinde tünel açma yahut göğe merdiven dayama isteğinin, mucize getirme anlamına gelmesi de mümkündür. Buna göre “Yerin altına girebilsen veya göğe yükselebilsen bunu kesinlikle yapardın ve belki bu, -gerçekleşmesi durumunda- onların inanacağı sana ait bir mucize olabilir.” denilmiş olur.

[1088] İn şart edatının cevabı hazfedilmiştir. Nitekim senin “Falanı ziyaret etmek üzere bizimle gelmek istersen… (buyur gel)” sözün de böyledir: “Allah dileseydi” kuşatıcı bir mucize getirerek “onları doğru yolda birleştirirdi.” Fakat O, hikmetinin dışında bulunduğu için bunu yapmaz. “O halde, sakın cahiller-den” yani bunu bilmeyip de tersini arzulayanlardan “olma!”

[1089] “(Sana) ancak kulak verenler icabet ederler.” yani seni tasdik etme-lerini çok istediğin adamlar, işitmeyen ölüler gibidir. Halbuki ancak işitenler tasdik edebilir. Nitekim “Ölülere gerçekten işittiremezsin.” [Neml 27/80] buy-rulmuştur.

[1090] “Ölüleri Allah diriltir.” ifadesi, Allah Teâlâ’nın kıyamet günü ölüleri kabirlerinden tekrar diriltebilecek yegâne varlık olduğunu kabule bunları zorla-yabileceğinin temsilî anlatımıdır. “Sonra da” karşılık görmek için “O’na döndü-rülürler.” dolayısıyla, inkârlarından dolayı ‘ölü’ olan bu kimselere imanla hayat vermeye O kadirdir, [ey Muhammed] senin buna gücün yetmez. Mânanın şöyle olduğu da söylenmiştir: O ‘ölü’leri -yani inkârcıları- Allah diriltir sonra O’na döndürülürler ve işte o zaman işitirler, daha önce işitmelerine imkân yoktur.

نَ [1091] ُ َ ْ ُ fiili, Yâ’nın fethasıyla [yerci‘ûne şeklinde] de okunmuştur [“O’na dönerler.” meâlinde].

Bu bölümü tek başına aç →

37. Âyetin Tefsiri

[1092] ٌ َ ِ آ ْ َ َ لَ ِّ ُ َ ْ َ (Ona Rabbinden bir mucize indirilse ya?!) ifadesin-deki nüzzile fiili, ünzile anlamındadır; َل ِّ َ ُ -de şeddeli ve şeddesiz okunmuş أنَْ tur. َل ِّ ُ َ ْ َ ifadesinde fiil, fâ‘ili müennes olmasına rağmen müzekker kipte kullanılmıştır çünkü âyet kelimesi gayr-i hakiki müennestir. [Üstelik, fiille fâ‘il arasında] fâsıla bulunduğundan, bu kullanım yerinde olmuştur. İnkârcılar âyet-te anlatılan sözü Peygamber (s.a.)’e çok sayıda mucize indirilmesine rağmen sanki ona hiçbir mucize inmemiş gibi, ona indirilenleri önemsemediklerinden dolayı, sırf inat olsun diye söylüyorlardı. Onlara “de ki:” Kendilerini imana zorlayacak yahut inkâr ettikleri takdirde başlarına azabın geleceği -İsrâiloğul-larının üzerine Tūr’un kaldırılması gibi- bir “ mucize indirmeye sadece Allah’ın gücü yeter. Fakat” mucize indirmeye Allah’tan başkasının kadir olmadığını ve hikmet kaynaklı bir engelin o mucizeyi indirmeye engel olduğunu “onların” yani inkârcıların “çoğu bilmez.”

Bu bölümü tek başına aç →

38. Âyetin Tefsiri

[1093] “Onlar da sizin gibi” -sizin rızık, ecel ve amellerinizin takdir edil-diği gibi- rızık, ecel ve amelleri belirlenmiş topluluklardır. “Biz kitapta” yani Levh-i Mahfûz’da “hiçbir şeyi eksik bırakmamışızdır” terk etmemiş, gözden kaçırmamışızdır, yazmadığımız hiçbir mevcut, yani belirlenmesi gerekip de belirlemediğimiz özel hiçbir şey yoktur. “Sonra” onlar, yani uçan ve yürüyen bütün [canlı] topluluklar, “Rablerinin huzuruna toplanırlar” ve O, onları bir-birleriyle denkleştirir ve hak sahibi olanların hakkını diğerlerinden alır. Ni-tekim “Allah Teâlâ’nın, boynuzsuz koçun hakkının boynuzlu koçtan alacağı” rivayet edilmiştir.

[1094] Şayetet-Tā’ir ve ed-dâbbe kelimeleri tekil olmalarına rağmen, illâ ümemun ifadesi nasıl [çoğul] söylenmiştir” dersen şöyle derim:ِ ٍ َّ دَا ْ ِ א َ وٍَ َאئِ َ رَْضِ وَ ْ -ifadesi, istiğrâk anlamına delâlet ettiğinden ve ve mâ min devâb اbe ve lâ tayrin şeklinde [çoğul] söylenmesine ihtiyaç bırakmadığından, bu anla-ma dayanılarak illâ ümemun şeklinde kullanılmıştır. Şayetve mâ min dâbbetin ve lâ tā’irin illâ ümemun emsâlüküm denilseydi daha iyi olmaz mıydı? Fi’l-‘ard ve yatīru bi cenâhayhi ifadelerinin eklenmesinin ne anlamı var [Dâbbe zaten yer-de yürür; tā’ir de elbette iki kanadıyla uçar.]?” dersen şöyle derim: Bunun mânası, anlamdaki genellik ve kapsamlılığın artırılmasıdır. Sanki şöyle denilmektedir: Yedi tabaka yeryüzünün bütününde hiç ama hiçbir canlı ve gökyüzü boşluğun-da iki kanadıyla uçanların bütününden hiç ama hiçbir uçucu yoktur ki sizin gibi ‘işleri ihmal edilmeden durumları kaydedilen’ birer topluluk olmasın.

[1095] Şayet“Bu anlatımın amacı nedir?” dersen şöyle derim:Amaç, Al-lah Teâlâ’nın muazzam kudretini, her tür inceliğe nüfuz edebilen ilmini, otori-tesinin her şeyi kapsadığını, farklı cinslerdeki ve arttıkça artan türlerdeki bunca mahlukatı planladığını göstermektir. Allah, bunların lehindeki - aleyhindeki her şeyi korumaktadır, durumlarını kontrol altında tutmaktadır. Herhangi bir durum, başka bir durumla ilgilenmesini engellemez ve bu, O’nun sadece mü-kellef mahlukları ile alâkalı olmayıp buların dışındaki diğer canlıları da kapsa-maktadır.

[1096] ٍ אئ ifadesini İbn Ebî Able [v. 151/768], mahallini gözeterek [ve lâ و tā’irun] okumuştur ki buna göre şöyle buyrulmuş olmaktadır: Ve mâ dâbbetün ve lâ tā’irun. Alkame [v. 62/682], şeddesiz mâ feratnâ şeklinde okumuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

39. Âyetin Tefsiri

[1097] Şayet, “Allah Teâlâ [38. âyetin devamında] nasıl “Âyetlerimizi yalan-layanlar…” buyurmuştur?dersen şöyle derim : Allah Teâlâ, rubûbiyyetine şahitlik eden ve büyüklüğünü haykıran mahlukatından ve kudretinin göster-gelerinden söz edince “[Âyetlerimizi] yalanlayanlar, küfür karanlıklarında yolla-rını kaybetmiş kimselerdir, uyarıcının sözünü işitmeyen ‘sağır’lar ve doğruyu konuşmayan ‘dilsiz’lerdir. Bunlar, içinde bulundukları durumu araştırmaktan ve düşünmekten de gafildirler.” buyurmuş daha sonra onların, kalpleri mühür-lenmiş kimseler olduğunu duyurarak, “Allah, kimi dilerse onu şaşırtmaktadır.” buyurmuştur. Yani onu yüz üstü ve dalâleti ile baş başa bırakır, ona lütufta bu-lunmaz çünkü lütfu hak eden kimselerden değildir. “Allah kimi dilerse onu da dosdoğru bir yol üstünde tutmaktadır.” yani ona lütufta bulunmaktadır çünkü lütuf, ona fayda sağlar.

Bu bölümü tek başına aç →

41. Âyetin Tefsiri

[1098] ْ כُ َ ْ -ifadesindeki ikinci zamirin [küm] i‘rabda ma (söyleyin bana) أرََأَhalli yoktur çünkü sen [burada misalen] e-ra’eyteke Zeyden mâ şe’nuhû? (Zeyd’in du-rumunun nice olduğunu söylesene) demektesin, cümledeki Kâf zamirini i‘rabda mahalli var kabul edersen, adeta e-ra’eyte nefseke Zeyden mâ şe’nuhû? şeklinde bir cümle kurmuş olursun ki böyle bir kullanım mümkün değildir. Burada, “söyle-mesini istemek” mânasıyla alâkalı fiil mahzûf olup takdiri şöyledir: “Size Allah’ın azabı gelse veya (Kıyamet) saat(i) gelip çatsa kime dua edersiniz?” buyurmuş, son-ra da onları “Allah’tan başkasına mı dua edersiniz?” sözüyle azarlamıştır. Yani başınıza herhangi bir zarar geldiğinde, -âdetiniz olduğu üzere- sadece ilahlarınıza mı dua edersiniz, yoksa ilahlarınızı bırakıp Allah’a mı dua edersiniz?

[1099] “Hayır! Şirk koştuklarınızı unutarak” o anda ilahlarınızı terk eder, onları hatırlamazsınız bile çünkü o anda zihinleriniz sadece Rabbinizi anmakla meşguldür. Evet, ilahlarınıza değil “sadece O’na dua edersiniz ve” giderilmesi için “dua ettiğiniz sıkıntıyı -dilerse-” yani eğer size ihsanda bulunmayı isterse ve herhangi bir olumsuzluk bulunmazsa O “kaldırır,” zira zararı ortadan kal-dırmaya tek gücü yeten, O’dur.

[1100] “Söylesenize!” buyrularak istihbar edilen, yani kendisinden haber alınmak istenen konunun “Allah’tan başkasına mı dua edersiniz?” cümlesiyle ilgili olması da mümkündür. Buna göre şöyle denilmiş olur: “Söylesenize, Al-lah’ın azabı gelecek olsa Allah’tan başkasına mı dua edersiniz?!”

[1101] Şayet“Kendisinden haber alınmak istenen şeyi ‘Allah’tan başkası-na mı dua edersiniz?’ cümlesine bağlarsan o zaman ‘veya kıyamet gelip çatsa’ [En‘âm 6/40] cümlesiyle beraber ‘dua ettiğiniz sıkıntıyı O kaldırır’ [En‘âm 6/41] ifadesini ne yapacaksın? Kıyametin kapıyı çalan felaketleri Müşriklerin üze-rinden kaldırılmaz ki” dersen şöyle derim:Felaketin kaldırılmasında “meşîet” -yani “dilerse” ifadesi- şart koşulmuştur. Bu şu demektir: Eğer Allah felaketi giderirse bunun bir hikmeti vardır. Ancak daha şâyan-ı tercih bir başka hik-metten dolayı bunu yapmaz.

Bu bölümü tek başına aç →

45. Âyetin Tefsiri

[1102] Be’sâ’ ve darrâ’ kelimeleri, meşakkat ve zarar demektir. Be’sâ’nın, ku-raklık ve açlık; darrâ’nın, hastalık, malın ve neslin azalması demek olduğu da söylenmiştir. Anlam şöyledir: Biz onlara peygamberler gönderdik, peygamber-leri yalanladılar, Biz de onları felâketlere maruz bıraktık. َن ُ َّ َ َ َ ْ ُ َّ َ َ (ki yal-varıp yakarsınlar) ifadesi, “…ki alçakgönüllülük göstersinler, Rablerine karşı boyun eğerek, günahlarından tevbe etsinler” anlamındadır.

[1103] “Azabımız kendilerine geldiğinde yalvarıp yakarsalardı ya!” cümlesi yalvarıp yakarmanın olmadığını anlatmaktadır. Burada adeta “azabımız onla-ra geldiğinde yalvarıp yakarmadılar” denmektedir. Tedarra‘û fiili levlâ edatıyla kullanılmıştır ki yakarmayı terk ederken -inatlarından, kalplerinin katı olu-şundan ve şeytanın kendilerine cazip gösterdiği tutum ve davranışlarını beğen-mekten başka- hiçbir mazeretleri bulunmadığı gösterilmiş olsun.

[1104] “Kendilerine” meşakkat ve zararlar yoluyla “verilen öğütleri göz ardı edince,” yani bunlardan çıkartmaları gereken dersi çıkartmayınca, söyle-nenlerin bir faydası olmayıp kendilerini [yanlıştan] alıkoymayınca -tıpkı oğluna şefkat besleyen baba gibi, hani, sadece iyiliğini istediği oğluna karşı kimi za-man sert, kimi zaman da lütufkâr davranır ya, işte Biz de- “üzerlerine” sağlık, bolluk ve nimet çeşitlerinden “bütün her şeyin kapılarını açtık ki” darlık ve bolluk nöbetleri arasında onları rahatlatsın. “Sonunda kendilerine verilen mal-mülk ve nimetler yüzünden azınca, herhangi bir minnettarlık göstermeksizin, tevbeye ve özür dilemeye kalkışmaksızın, şımarıklık ve çalım satmanın üzerine [olumlu] herhangi bir şey eklemeyince, “onları ansızın yakaladık!.. Ve bir de baktık ki tamamen ümitsizleşmişler” içe kapanmış, konuşmuyorlar ye’se düş-müş, âh u vâh ediyorlar!

[1105] “Ve böylece,” o toplumun son bireyine kadar “kökü kurutulurdu” yani kökleri kazınarak onlardan geriye hiç kimse bırakılmazdı. “Âlemlerin Rabbi Allah’a hamdolsun!” cümlesi, zalimleri helâk ettiğinde Allah’a hamd etmek gerektiğini, bunun en büyük nimetlerden ve en bol kısmetlerden biri olduğunu ifade etmektedir.

َא [1106] ْ َ َ ifadesi, şeddeli olarak [fettahnâ (açtıkça açtık) şeklinde] de okun-muştur.

Bu bölümü tek başına aç →

46. Âyetin Tefsiri

[1107] “Şayet Allah” sağırlaştırmak ve körleştirmek sûretiyle “kulağınızı ve gözlerinizi alsa ve” anlayışınızı ve aklınızı giderecek bir şeyle “kalplerinizi” ör-terek “mühürlese…” ِ ِ ْ כُ

ِ ْ َ (onu size getirebilecek) ifadesi, ye’tîküm bi-zâlike demektir, yani zamir ism-i işaret yerine kullanılmıştır. Ya da “O’nun aldığı ve mühürlediği şeyi” َن ُ ِ ْ َ

81 yani ortaya çıktıktan sonra o mucizelerden yüz çeviriyorlar.

Bu bölümü tek başına aç →

47. Âyetin Tefsiri

81 Âyette çok sayıda kelime geçmesine rağmen, nasıl tekil bir zamir kullanılabildiğini açıklıyor. / ed.

[1108] el-Bağtetü “bir şeyin anlaşılmaksızın ve belirtileri ortaya çıkmak-sızın [aniden] gerçekleşmesi” anlamında olduğu içindir ki ًة َ ْ َ ً أوَْ َ ْ َ (aniden ya da göz göre göre) denil[erek, cehrin karşılığında kullanılabil]miştir. Hasan-ı Bas-rî’den [v. 110/728] “gece yahut gündüz” mânası rivayet edilmiştir. İfade bağateten ev ceheraten şeklinde de okunmuştur.

َכُ [1109] ْ ُ ْ َ (helâk edilir mi?) cümlesi, “gazaptan kaynaklanan ve azap şeklinde olan helâke sadece zalimler maruz kalır” demektir. Yâ fethalı kabul edilerek hel yehlikü şeklinde de okunmuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

48. Âyetin Tefsiri

[1110] “Müjdeci ve uyarıcı olarak” yani kendilerine ve getirdikleri vahye iman edip itaat edenleri müjdeleyen, yalanlayıp karşı gelenleri de uyaran… Allah Teâlâ peygamberleri, alay edilsin ve peygamber oldukları kesin delillerle ortaya çıktıktan sonra kendilerinden mucize istensin diye göndermemiştir.

[1111] “Durumunu” yani düzgün yapması gereken yükümlülüklerini “dü-zeltirse.”

Bu bölümü tek başına aç →

49. Âyetin Tefsiri

[1112] Allah Teâlâ azabı, insanlara istediği gibi acı verebilen bir canlıymış gibi “dokunan” olarak nitelendirmiştir. Arapların, akıllı varlıklar için kullanı-lan kalıpla çoğul yaptıkları şu sözleri de benzer bir kullanıma sahiptir: Lekītu minhu’l-emerrîne ve’l-akarrîne [Ondan yana nice acıtıcılar (felaketler), nice yıkıcılar (âfetler) gördüm]. Şu âyet de böyledir: “Ateş kendilerini uzak bir yerden görünce, onun kızıp köpürdüğünü ve homurdandığını işitirler.” [Furkān 25/12]

Bu bölümü tek başına aç →

50. Âyetin Tefsiri

[1113] Yani, aklen imkânsız görülen şu nitelikleri taşıdığımı iddia etmi-yorum: Bir insanın, Allah’ın hazinelerinin -yani, Allah’ın mahlukat arasında taksim ettiği, onları nasiplendirdiği şeylerdir- hâkimiyetini elinde bulundur-ması ve gaybı bilmesidir. Allah’ın yarattıklarının en şereflisi olan, en üstün ve O’na en yakın konumda bulunan meleklerden olduğumu da iddia etmiyorum.

Yani ben, ilâhlık iddiasında da meleklik iddiasında da bulunmuyorum -çünkü ilâhlıktan sonra meleklik mertebesi kadar yüksek bir mertebe yoktur- ki siz, benim dâvamı imkânsız göresiniz ve kabul etmeyesiniz. Ben, birçok insan için benzeri söz konusu olabilen peygamberlik iddiasında bulunuyorum.

[1114] “Hiç, kör ile gören bir olur mu?” Bu ifade, doğru yoldan sapan ve doğru yolda bulunan kimse hakkında bir misaldir. Kendisine vahyedilen-lere uyan ile uymayan ya da mümkün olan nübüvvet iddiasında bulunan ile imkânsız olan ilâhlık veya meleklik iddiasında bulunan kimse hakkında misal olması da mümkündür.

[1115] “Öyleyse hâlâ düşünmeyecek misiniz” ki körlere benzeyen sapkın-lar olmayasınız ya da insana yakışmayan bir şeyi iddia etmediğimi öğrenesiniz veya bana vahyolunana uymamın gerekli olduğunu bilesiniz!?

[1116] Şayet “ َ ْ َ ْ ُ ا َ ْ ?cümlesinin i‘rabda mahalli nedir (gaybı bilirim) أَdersen şöyle derim: ِ ّٰ ُ ا ائِ َ ي ِ ْ ِ sözüne ma‘tūf olduğundan dolayı mansūb-dur. Zira makūl-i kavlin yani söylemin bir parçasıdır, adeta şöyle demektedir: “Bu sözü ve şu sözü size söylemiyorum.”

Bu bölümü tek başına aç →

51. Âyetin Tefsiri

[1117] “Onunla uyar” cümlesindeki zamir, [önceki âyette geçen] “bana vah-yolunana” ifadesine râcidir [yani “sana vahyedilenle uyar”].

[1118] “Toplanacaklarından korkanlar” ya İslâm’a girip öldükten sonra di-riltilmeyi kabul edenlerdir -ancak bu kişiler salih amel işlemede ihmalkârdırlar ve bu sebeple peygamber kendisine vahyolunanla onları uyarır “ki sakınsınlar”, yani müttakî Müslümanlar topluluğuna katılsınlar- ya da Ehl-i Kitap’tır çünkü öldükten sonra diriltilmeyi kabul etmektedirler. Yahut Müşriklerden bir grup insandır ki bunların halinden, ‘öldükten sonra diriltilmenin gerçek olduğu ve bu durumda Müşriklerin helâk olacağı sözünü duyduklarında korktukları’ anlaşılmaktadır. Bu [üç] topluluk -inatçı olanları hariç- uyarının kendilerine fayda sağlayacağı ümit edilen kimselerdir. Bu sebeple Allah Teâlâ, onları uyar-masını [peygamberine] emretmiştir.

[1119] “O’ndan başka bir velî ve şefaatçileri olmadığı…” ifadesi, وا ُ َ ْ ُ fiilinin hâli konumunda olup mâna şöyledir: Kendilerine yardım ve şefaat edil-meksizin haşredilecek olmalarından korkarlar. Çünkü bundan kaçış yoktur, herkes haşredilecektir. Öyleyse korkulan tek şey, işbu durum üzere haşredil-mektir.

Bu bölümü tek başına aç →

52. Âyetin Tefsiri

[1120] Allah Teâlâ [önceki âyette] takva ehli olmayan Müslümanları zikretti ve sakınmaları için uyarılmalarını emretti ve bu kimselerin ardı sıra, takva sahi-bi Müslümanları zikretti ve peygambere, Müslümanları kendisine yaklaştırma-sını, onlara değer vermesini ve onlar hakkında bunun aksini isteyen kimseye uymamasını emretti. Ayrıca, takva sahibi Müslümanları, Rablerine sürekli dua -yani ibadet- ettikleri ve bu uğurda gayret sarfettikleri için övdü.

[1121] “Sabah” -“akşam” kelimelerinin zikredilmesinden maksat devam-lılıktır. Bunun anlamının, “sabah ve ikindi namazını kılarlar” şeklinde oldu-ğu da söylenmiştir. Ayrıca, ُ َ ْ ونَ وَ ُ ِ ُ (Rablerinin rızasını dileyerek) sözüyle Allah Teâlâ onları, ibadette samimiyet ile nitelemiştir. Bir şeyin zâtı ve gerçek varlığı vech kelimesiyle ifade edilir.

[1122] Rivayete göre, ileri gelen bazı müşrikler üzerlerinde yün cübbeler bulunan Ammar [v. 37/657], Suheyb [v. 38/659], Bilâl [v. 20/641], Habbâb [v. 37/658], Selman [v. 36/656] ve benzeri fakir Müslümanları Rıdvânullāhi Aley-him kastederek, Peygamber (s.a.)’e “Şu köleleri ve elbiselerinin pis kokularını yanımızdan uzaklaştırırsan seninle birlikte oturur, sohbet ederiz.” demişlerdi. Peygamber (s.a.); “Müminleri kovacak değilim!” deyince “Bari biz geldiğimizde onları yanımızdan uzaklaştır, biz kalktığımızda istersen onlarla oturabilirsin.” dediler. Peygamber (s.a.) onların iman etmesini istediği için “Tamam, oldu.” dedi. -Ömer (r.a.)’ın, Peygamber (s.a.)’e “Ne yapacaklarını görene kadar Müş-riklerin istediklerini yapsan” dediği de rivayet edilmiştir.- [ Müşrikler Peygamber’e] bu anlaşmalarını yazmasını söylediler. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber bir sahife ve -yazması için- Ali (r.a.)’ı istedi. İşte âyet bu sebeple nâzil olmuştur. Âyet nâzil olunca, Peygamber (s.a.) elindeki sahifeyi attı, Hazret-i Ömer de söylediklerinden dolayı özür diledi [İbn Mâce, “Zühd”, 7].

[1123] Selman ve Habbâb şöyle demişlerdir: “Bu âyet bizim hakkımızda nâzil oldu. Peygamber (s.a.) bizimle beraber oturur ve bize yakın dururdu. Öyle ki onun diziyle bizim dizlerimiz birbirine değerdi. Kalkmak istediği zaman da kalkar, yanımızdan uzaklaşırdı. “Sabah akşam Rablerine dua edenlerle birlikte olma konusunda sabret.” [Kehf 18/28] âyeti nâzil olunca, biz onun yanından ayrılana kadar bizim yanımızdan ayrılmamaya başladı ve ‘Ümmetimden bir grupla birlikte bulunmaya sabretmemi bana emredene kadar canımı almayan Allah’a hamdolsun! Hayat da sizinle memat da…’ dedi.”

[1124] “Onların hesabından sana bir sorumluluk yoktur.” ifadesi, [ Nûh Peygamber’den naklen verilen] “Onların hesabını görmek Rabbime aittir.” [Şu‘arâ 26/113] ifadesi gibidir. Bu, Müşriklerin Müslümanları, din ve samimiyetleri hususunda karalamaları ile alakalı olup, Allah Teâlâ, samimiyetlerine ve amel-lerinde Allah rızasını talep ettiklerine şahitlik ettikten sonra “Onların hesabın-dan sana bir sorumluluk yoktur.” buyurmuştur. Anlam şöyledir: Eğer Allah katında durum söyledikleri gibiyse, senin sadece görünene itibar etmen ve müttakîlerin örnek hayatını ilke edinmen gerekir. Yok eğer Allah’ın rıza göster-mediği bir gizli tarafları varsa hesapları onları bağlar, bunun seninle bir alâkası yoktur. Aynı şekilde, senin hesabının da sorumlusu sensin, bunun da onlarla bir alâkası yoktur. Nitekim “Hiçbir yük sahibi bir başkasının yükünü çekmez.” [Zümer 39/7] buyrulmuştur.

[1125] Şayet“Onların hesabından sana bir sorumluluk yoktur’ sözü yet-miyor muydu ki Allah bu söze ‘senin hesabından da onlara bir sorumluluk yoktur’ kısmını ilave etmiş?” dersen şöyle derim:İki cümle, bir cümle olarak kabul edilmiş ve bu iki cümleyle tek bir anlam hedeflenmiştir. O da “Hiçbir yük sahibi bir başkasının yükünü çekmez.” [Zümer 39/7] âyetinde kastedilen anlamdır. Bu anlamı ancak söz konusu iki cümle birlikte ifade edebilir. Adeta şöyle denilmiştir: Ne sen ne de onlar yekdiğerinin hesabından sorumlu tutulur.[ ْ ِ ِ א

ِ ve ْ ِ ْ َ َ ifadelerindeki] hum zamirinin Müşriklere râci olduğu da söylen-miştir. O zaman mâna şöyle olur: Onlar senin yaptıklarından sorumlu tutul-mayacaklar, sen de onların yaptıklarından sorumlu tutulmayacaksın ki onların inanması seni ilgilendirsin ve bu husustaki hırsın seni müminleri kovmaya sevk etsin. Bu durumda, ْ ُ دَ ُ ْ َ َ nefyin, َ ِ ِ َّא َ ا ِ نَ َכُ َ ise nehyin cevabıdır [Yani, “sorumlu tutulmayacaksın ki kovasın…” “Kovma, [kovarsan] zalimlerden olursun.”]. An-cak bu [ikinci] ifadenin, sebebinin o olduğunu göstermek üzere ْ ُ دَ ُ ْ َ َ cümle-sine ma‘tūf olması da mümkündür [yani kovup da zalimlerden olasın]. Çünkü Pey-gamber (s.a.)’in ‘zalim’ olması, müminleri yanından kovmasının bir neticesidir.

[1126] [ ِِّ َ ْ اةِ و َا َ ْ א ِ ifadesi,] bi’l-ğudveti ve’l-aşiyyi şeklinde de okunmuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

53. Âyetin Tefsiri

[1127] “Böylece” yani böylesine muazzam bir ayartmayla “denemekte-yiz.” Fetennâ ba‘da’n-nâsi bi-ba‘din (İnsanları birbiriyle ayarttık) cümlesi, “on-ları birbiriyle denedik” demektir. Nitekim Müşrikler Müslümanlar hakkında “Allah’ın aramızdan nimet verdiği kimseler bunlar mıymış?!” diyorlardı. Yani bizler önder ve lider, onlarsa köle ve fakirken, Allah’ın doğruya muvaffak kı-larak ve katında bizi değil onları mutlu ederek nimet verdiği kimseler bunlar mıymış?! Ancak kendileri gibilerin hak üzere olduğunu düşündükleri ve ken-dileri dururken bunların [manevî] hayır ve nimetlere mazhar kılındığını kabul etmedikleri için böyle söylüyorlardı. Benzeri: “İlâhî mesaj aramızdan ona mı iletilmiş?!” [Kamer 54/25] ve “Bu, hayırlı bir iş olsaydı, onlar bunda bizi geçe-mezlerdi!” [Ahkāf 46/11]

[1128] “Denedik ki böyle desinler” ifadesinin anlamı “Onları yüzüstü bı-raktık da ayartıldılar. Öyle ayartıldılar ki bu sözü söyleyebildiler!” şeklindedir. Çünkü bunlarınkine benzer bir sözü, ancak yüz üstü bırakılmış ve ayartılmış biri söyleyebilir.

[1129] “Allah şükredenleri daha iyi bilmez olur mu hiç?” Yani Allah, kimle-rin iman ve şükr edeceğini daha iyi bilir ve onu imana muvaffak kılar. O, inkârda ısrar edenleri de iyi bilir ve onları yüzüstü bırakarak, onlardan tevfîkini esirger.

Bu bölümü tek başına aç →

54. Âyetin Tefsiri

[1130] “Selâm olsun size!’ de” ifadesi ya Peygamber (s.a.)’in Allah’ın sela-mını müminlere ulaştırmasını ya da Peygamber (s.a.)’in müminlerle yaptığı konuşmaya -onlara değer verdiğini göstermek ve kalplerinin ferahlaması adına- selamla başlamasını emretmektedir. Aynı şekilde “Rabbiniz merhameti Kendi-sine ilke edinmiştir” ifadesi de Peygamber (s.a.)’in sözünün parçası olup bunu, müminleri sevindirmek, Allah’ın rahmetinin enginliğini ve tevbelerini kabul edeceğini müjdelemek için söylemektedir.

[1131] ُ َّ ُ ve أَ َّ َ َ ifadeleri, isti’nâf cümlesi kabul edilerek [inne şeklinde] kes-reli de okunmuştur. Bu durumda rahmet tefsir edilerek “[merhameti ilke edinmiş-tir] şöyle ki sizden kim kötü bir amel işler de…” denilmiştir. Harf rahmetten bedel kabul edilerek [enne şeklinde] fethalı da okunmuştur.

[1132] ٍ َ א َ ِ (bilmeyerek) ifadesi hâl konumundadır, yani “kötülüğü cahil olarak yaparsa” demektir. Burada iki mâna söz konusudur. Birincisi: O kimse câhillerin yapacağı bir iş yapmıştır çünkü sonuçta zarara götürecek olan bir fiili bilerek veya kanaat getirerek işleyen kimse, aptalın ve cahilin teki olup hikmet-li, tedbirli biri değildir. Şairin aşağıdaki sözünde bu anlam vardır:

Kadını ziyaret ettiğim akşam demişti ki: “Bile bile aptalca davrandın,

oysa bilmez değildin [bir kadının akşam akşam ziyaret edilmeyeceğini]!..”

İkincisi: O kimse kendisiyle ilgili kötü ve zararlı şeyi bilmemektedir. Oysa hikmetli birinden beklenen, durumunu ve keyfiyetini bilene kadar herhangi bir şeye teşebbüs etmemesidir.

[1133] Bu âyetin [ Peygamber (s.a.)’e] inkârcıların isteklerini kabul etmesini -kötü bir şey olduğunu bilmeksizin- söyleyen Ömer (r.a.) hakkında inzâl edil-diği söylenmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

55. Âyetin Tefsiri

[1134] َ ِ َ ْ َ ِ fiili, sebîl kelimesi merfû‘ [fâil] kabul edilerek hem Tâ hem وَde Yâ ile [testebîne ve yestebîne] okunmuştur. Zira sebîl kelimesi hem müzekker hem de müennes kabul edilir. Ayrıca Peygamber (s.a.)’e hitaben ve sebîl keli-mesi mansūb kılınarak Tâ ile de okunmuştur. “Durum belli oldu” anlamında istebâne’l-emru ve tebeyyene; “durumu açığa çıkarttım” anlamında da istebentü-hû ve tebeyyentühû denir. Anlam şöyledir: Kur’ân âyetlerini böylesine belirgin bir anlatımla açıklıyor ve mücrimlerin durumlarını kategorize etmede o âyet-leri anahatları ile anlatıyoruz. Şöyle ki onlardan kiminin kalbi mühürlenmiştir, Müslüman olması umulmaz, kiminde İslâm’ı kabul etme belirtisi vardır, ancak o, kıyamet dile getirildiği zaman korkar. Kimisi de İslâm’a girer, ancak onun kurallarını gözetmez [çiğner]. Böylelikle onların gittikleri yolu iyice anlayasın da her birine, davranılması gerektiği şekilde muamelede bulunasın. İşte bu şekilde belirgin bir anlatımla sana açıklamış bulunuyoruz.

Bu bölümü tek başına aç →

58. Âyetin Tefsiri

[1135] “Bana yasaklandı” yani ben, benliğime yerleştirilmiş aklî deliller ve bana verilmiş sem‘î delillerden dolayı, “Allah’tan başka” kulluk ettiklerinize kulluk etmekten uzaklaştırıldım ve men edildim. Bu sözde, Müşriklerin cahil oldukları belirtilmekte ve içinde bulundukları durumda düşüncesizce tehlike-ye atıldıkları anlatılmaktadır.

[1136] “De ki: Ben sizin arzu ve ihtiraslarınıza uymam” yani dininizde izlediğiniz ‘delile değil, arzu ve isteğe uyma’ metodu doğrultusunda hareket etmem. Bu, Müşriklerin sapkınlığa neden düştüklerini açıklamakta, doğruyu bulup yanlıştan uzak durmak isteyen herkesin dikkatini çekmektedir. “Aksi takdirde” yani sizin isteklerinize uyarsam o zaman “sapmış olurum” ve hidayet namına hiçbir şeyin içinde bulunmam ki siz işte böylesiniz!

[1137] Allah Teâlâ, arzuların uyulmaması gereken şeyler olduğunu be-lirtince, uyulması gerekene şu sözle dikkat çekti: “De ki: Şüphesiz ben Rab-bimden gelen aşikâr bir delil üzereyim.” Yani Rabbimden aldığım bir bil-giyle hareket ediyorum, O’ndan başka kulluk edilecek hiçbir varlık yoktur. Ben apaçık bir delille, doğruya tanıklık eden bir rehberin izinde gidiyorum. “Siz ise” Allah’a ortak koşarak “O’nu yalanlamaktasınız!” -Bir şey sana göre kesin bir delille sabit olduğunda ene alâ beyyinetin min hâze’l-emri ve ene ‘alâ yakīnin minhu denilir.- Daha sonra, Müşriklerin Allah’ı yalanlamala-rının ne büyük bir vebal olduğunu belirten, bundan dolayı onlara olan öf-kesinin şiddetine işaret eden ve köklerini kazıyacak bir azapla ansızın helâk edilmeyi hak ettiklerini gösteren delilleri zikretti. Ve şöyle buyurdu: “Sizin acele istediğiniz (azap) benim yanımda değil!” Bu, onların “Gökten üzeri-mize taş yağdır!” [Enfâl 8/32] diyerek acele gerçekleşmesini istedikleri azaptır.

Size gelecek azabın ertelenmesine dair “hüküm, tamamen Allah’a aittir, O da gerçek neyse ona hükmeder” yani bütün şekilleriyle, ertelerken de hemen ger-çekleştirirken de doğru hükmü O verir. Çünkü “hüküm verenlerin en hayırlı-sı O’dur.” ‘Ayıranlar’ anlamındaki َ ِ ِ א ْ kelimesi hüküm verenler demektir ا[ hak ile batılı, haklı ile haksızı verdiği hükümle ayırmaktadır]. [ َّ َ ْ ا ِ ْ َ ifadesi] ُّ ُ َ َّ َ ْ şeklinde de okunmuş olup “karar verdiği ve belirlediği hususlarda hakkı ا

takip eder, doğruya uyar” anlamındadır; kassa eserahû (izini takip etti) cümle-sinden gelmektedir.

[1138] “Acele istediğiniz o azap benim yanımda olsaydı” yani benim tak-dirim ve gücüm dâhilinde bulunsaydı “sizinle benim aramdaki iş çoktan biti-rilmiş olurdu.” Rabbimin gazabından ve O’nu yalanlamanızdan kaynaklanan öfkemden dolayı sizi hemen helâk ederdim ve sizden çabucak kurtulmuş olur-dum. Hâlbuki “Allah, zalimleri” ve cezalandırılmalarının aslına dair hikmetin gereğini “çok iyi bilir!”

[1139] ِّ ْ رَ ِ ٍ َ ِّ َ َ ifadesinin, “Rabbimden gelen bir delil üzereyim ki o da Kur’ân’dır” anlamında olduğu söylenmiştir. “Siz ise onu” yani delili “ya-lanladınız” demektir. [Beyyine müennes olmasına rağmen] zamirin müzekker yapıl-ması, söz konusu kelimenin el-beyân yahut el- Kur’ân anlamında kabul edilme-sindendir.

[1140] Şayet“[ َّ َ ْ ِ ا ْ َ ifadesinde] el-Hakka neden mansūb yapıldı?” dersen şöyle derim:ِ ْ َ fiilinin masdarının sıfatı kabul edildiğinden dolayıdır, yani yakdī’l-kadā’e’l-hakka [O, doğru hüküm verir]. el-Hakka kelimesinin mef‘ûl bih ol-ması da mümkündür ki bu, [demirci] zırhı yaptığı zaman söylenen kada’d-dir‘a sözlerinden alınmadır. Yani doğruyu yapar ve doğruya yönlendirir. İbn Mes‘ûd (r.a.)’ın [v. 32/653] kırâatında yakdī bi’l-hakk (hakka hükmeder) şeklindedir.

[1141] Şayet“ ِ ْ َ fiilinin sonundaki Yâ neden yazılmamış?” dersen şöyle derim: Hat / yazı telaffuza uygun olsun diye yazılmamıştır, harfin telaffuzda düşmesinin sebebi ise iki sakin harfin [Yâ ve Elif ] bir arada bulunmasıdır.

Bu bölümü tek başına aç →

59. Âyetin Tefsiri

[1142] Allah Teâlâ, isti‘âre üslubuyla gaybın ‘anahtarları’ olduğunu söy-lemiştir. Zira kapı ve kilitlerle güvence altına alınmış hazinelerin içindekilere anahtarlar vasıtasıyla ulaşılır. Gaybın anahtarlarını ve nasıl açılacağını bilen kimse ona ulaşır. Allah Teâlâ, gaybî haberlere ulaşanın, sadece kendisi olduğu-nu ve O’ndan başkasının gayba ulaşamayacağını kastetmiştir. Nitekim ancak, hazinelerin kilitlerinin anahtarlarına sahip ve onları nasıl açacağını bilen kimse o hazinelerin içindekilere ulaşabilir. Mefâtih, anahtar anlamındaki miftah keli-mesinin çoğuludur, mefâtîh şeklinde de okunmuştur. Mefâtihin, hazine anla-mındaki meftahın -Mim’in fethasıyla- çoğulu olduğu da söylenmiştir.

[1143] ٍ ِ א وَ ٍ ْ رَ وَ ... ٍ َّ َ ٍ ,kelimeleri وَ َ kelimesine ma‘tūftur وَرَve i‘râb bakımından ona tâbidir. Sanki şöyle denilmiştir: “Bu şeylerden yere düşen herhangi birini Allah kesinlikle bilir.” ٍ ِ ُ אبٍ ِ כِ َّ apaçık bir kitapta) إِmutlaka kayıtlıdır) ifadesi, א ُ َ ْ َ َّ sözünün bir tekrarı (onu mutlaka bilir) إِgibi olmuştur. Çünkü א ُ َ ْ َ َّ ٍ ve إِ ِ ُ אبٍ ِ כِ ifadelerinin anlamları birdir. el-Kitâbü’l-mübîn, Allah Teâlâ’nın ilmi veya Levh-i Mahfûz’dur. Ve lâ habbetün, ve lâ ratbünve lâ yâbisün şeklinde merfû‘ olarak da okunmuştur ki bunda iki i‘râb yönü vardır. Birincisi: ٍ َ ْ وَرَ ِ ifadesinin [merfû‘] mahalline ma‘tūf olmasıdır. İkincisi: Mübtedâ kabul edilerek merfû‘ olmasıdır ki haberi ٍ ِ ُ אبٍ כِ ِ َّ إِcümlesidir. Senin şu sözün buna benzer: Lâ racülün minhüm ve lâ imraetun illâ fi’d-dâr (Onların bütün kadın ve erkekleri evdedir).

Bu bölümü tek başına aç →

60. Âyetin Tefsiri

[1144] “Geceleyin sizi vefat ettiren O’dur.” âyetinde hitap inkârcılara yö-neliktir. Yani siz bütün gece ölü gibi sırt üstü yatıyorsunuz. ِאر َّ א ِ ْ ُ ْ َ َ א ُ َ ْ َ وَyani gündüzleyin işlediğiniz günahları bilir. “Sonra sizi” ömürlerinizi uğruna harcadığınız şeyler -gece uyuma, gündüz günah işleme- hakkında ve bunlar sebebiyle kabirlerinizden “diriltir.” Senin fî-me de‘avtenî? (Beni ne hakkında / neden çağırdın?) sözün de böyledir [yani ِ ِ ْ כُُ َ ْ َ َّ ُ ifadesindeki gibidir], bunu şöyle cevaplarsın: Fî emri kezâ [Şu olay hakkında / sebebiyle].

[1145] ًّ َ ُ ٌ َ ْ أَ ُِ (Adı konulmuş süre tamamlansın diye) ifadesin-

deki ecel, Allah Teâlâ’nın ölüleri diriltmek ve amellerine karşılık vermek için adını koyduğu ve belirlediği vakittir. “Sonra nihaî dönüşünüz Allah’adır.” Bu, hesaba çekilmek üzere bekletileceğiniz durağa dönüştür. “Sonra O” gece -gün-düz bütün “yaptıklarınızı size bir bir haber verecektir.”

Bu bölümü tek başına aç →

62. Âyetin Tefsiri

[1146] ً َ َ َ (gözcüler) amellerinizi kayıt altına alan melekler, yani Kirâ-men Kâtibîn melekleridir. Rivayete göre, Ebû Hâtim es-Sicistânî [v. 255/869; hocası] Asma‘î‘nin [v. 216/831] ağzından çıkan bütün faydalı bilgileri yazıyor-muş. Sonunda Asma‘î “Kirâmen Kâtibîn gibi, söylenen her şeyi kaydediyorsun yahu!” (ente şebîhu’l-hafazah / tektubu lâfza’l-lafazah) deyince, Ebû Hâtim “İşte bu da yazılması gereken bir şey!” demiş.

[1147] ŞayetAllah Teâlâ, ilmi sayesinde meleklerin yazmasına ihtiyaç duymaz öyleyse meleklerin yazmasının faydası nedir?” dersen şöyle derim: Meleklerin yazmasında Allah’ın kullarına bir lütfu vardır. Zira kullar, Allah’ın kendilerini gözettiğini ve O’nun en şerefli mahlûku olan meleklerin bu konu-da kendileri için görevlendirildiklerini, kıyamette aleyhlerine olacak amelleri-ni kaydettiklerini ve bu amelleri kıyamet meydanında bütün milletin önünde açıklanacak sayfalara yazdıklarını bildikleri zaman, bu bilgi onları çirkin amel-den alıkoyacak ve kötülükten uzaklaştıracaktır.

א [1148] ُ ُ رُ ُ ْ َّ َ َ “onun ruhunu tamamen alırlar” anlamındadır ki ruhu alanlar, ölüm meleği ve onun yardımcılarıdır. Mücâhid’in [v. 103/721] şöyle dediği rivayet edilmiştir: Yeryüzü ölüm meleğine bir kap gibi sunulur. Ondan alacağı her bir kimseyi alır. Her bir ev halkının üzerinde günde iki kez dolaşır.

ُ ْ َّ َ َ fiili, teveffâhu şeklinde de okunmuş olup, teteveffâhu (canını almak) anla-mında hem mazi hem de muzari olması mümkündür.

نَ [1149] ُ ِّ َ ُ hem şeddeli hem de şeddesiz olarak [yuferritūn ve yufritūn] okunmuştur. Tefrît, “gevşek olmak, sınırdan geri durmak”; ifrât ise “sınırı aş-mak” demektir. Mâna, “o melekler emredildiklerini eksik yapmazlar” yahut “emredildiklerinin fazlasını yapmazlar” şeklindedir.

[1150] “Sonra da gerçek Mevlâ’ları” yani işlerini idare eden sahipleri “Allah’a” yani O’nun hükmüne ve vereceği karşılığa “döndürülürler” ki sadece doğru hük-mü veren, gerçek âdil O’dur. “Bakınız” Allah’tan başka hiçbir kimsenin yetkisinin bulunmadığı o gün, “hüküm tamamen O’nundur ve O, hesap görenlerin en hızlısıdır.” Gördüğü herhangi bir hesap, bir diğer hesabı görmesine engel olmaz.ِّ َ ْ kelimesi, medih üslubuna dayanılarak mansūb da okunmuştur. Nitekim ا

senin şu sözün böyledir: Elhamdü li’llâhi’l-hakka [Allah’a hamdolsun, o Hakk’a…]

Bu bölümü tek başına aç →

64. Âyetin Tefsiri

[1151] ِ ْ َ ْ ِّ وَا َ ْ אتِ ا ُ ُ (Karanın ve denizin karanlıkları) ifadesi, karanın ve denizin ürkütücü ve korkunç taraflarını anlatan bir mecazdır. Zor, sıkıntılı gün için yevmun muzlimun (karanlık bir gün), yevmun bâridun (soğuk bir gün), yevmun zû-kevâkibe (yıldızlı bir gün) ifadeleri kullanılır. Çünkü gündüzün ka-ranlığı o kadar artmıştır ki adeta gece olmuştur. Mezkûr ifadeyle “günahları sebebiyle karada yerin dibine geçme ve denizde boğulma afetlerinin” kaste-dilmesi de mümkündür. Yalvarıp yakardıkları zaman, yerin dibine geçme ve denizde boğulma felaketlerini Allah onlardan uzaklaştırır ve neticede karanın ve denizin karanlıklarından kurtulmuş olurlar.

[1152] “Şayet bizi bundan” yani bu karanlıktan, bu sıkıntıdan “kurtarırsa” cümlesi [âfete mâruz kalanlarca] söylenmiş kabul edilmektedir.

[1153] ْ כُ ِّ َ ُ fiili hem şeddeli hem şeddesiz [yüneccîküm ve yüncîküm], א א ْ أَfiili, encânâ ve enceytenâ [kurtarırsa / kurtarırsan] şekillerinde, ً َ ْ ُ kelimesi, zam-meli ve kesralı olarak [hufye ve hıfye] okunmuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

67. Âyetin Tefsiri

[1154] “Gücü yeten O’dur” yani o sizin güçlü olarak bildiğiniz eksiksiz kudret sahibi O’dur. Lût kavmine ve fil sahiplerine taş yağdırdığı ve Nûh kav-mine tufan gönderdiği gibi “üstünüzden” ya da Firavun’u boğduğu ve Kārûn’u yerin dibine batırdığı gibi “ayaklarınızın altından…” Bununla birlikte, “üs-tünüzden” ifadesinin, büyükleriniz ve sultanlarınız tarafından; “ayaklarınızın altından” ifadesinin ise, ayak takımı ve köleleriniz tarafından anlamına geldiği de söylenmiştir. Bu iki ifadenin, yağmurun ve bitkinin kesilmesi anlamında olduğu da dile getirilmiştir.

א [1155] ً َِ ْ כُ َ ِ ْ َ yani, “veya sizi farklı talepleri olan muhtelif gruplar أوَْ

halinde karıştırır ve sizden her bir grup bir lidere uyar.” Onların karıştırılması, “aralarında savaş patlak verip karışmaları ve savaş meydanında birbirlerine gir-meleri” anlamındadır. Aşağıdaki şiirde de bu anlam vardır:

Nice toplulukları birbirine kırdırdım. Onlar birbirine girince, ‘el’imi aradan çekiverdim.

[1156] Peygamber (s.a.)’in şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Üstlerinden veya altlarından ümmetime azap göndermemesini Yüce Allah’tan istedim, bu istediğimi bana verdi. Yine O’ndan, ümmetimin bir kısmının şiddetini di-ğer kısmına tattırmamasını istedim, ama bu istediğimi vermedi. Cebrâil Aley-hisselâm bana, ümmetimin sonunun kılıç[savaş]la geleceğini haber verdi.” [İbn Mâce, “Fiten”, 9]

[1157] Câbir b. Abdullah’ın [v. 78/697] da şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Üstünüzden…” ifadesi nâzil olunca, Peygamber (s.a.) “Senin zâtına sığını-rım!” dedi “ayaklarınızın altından veya sizi birbirinize kırdırmaya…” ifadesi nâzil olunca, “Bu ikisi daha hafif.” buyurdu [Buhārî, “İ‘tisām”, 11]

[1158] Âyetin kastı, sayılan azap çeşitlerinden biriyle tehdit etmektir.[1159] “Gerçek olduğu halde,” yani başlarına mutlaka geleceği halde, “

onu yalanladı.” Zamir azâba râcidir. [1160] “De ki: Ben, sizin üzerinize vekil değilim” yani sorumluluğunuzun

verildiği bir koruyucu değilim ki yalanlamaktan sizi zorla alıkoyayım; sadece bir uyarıcıyım.

[1161] “Her mühim haberin” yani haber verilen her önemli şeyin -ki bu azaba uğrayacaklarının onlara haber verilmesi ve bununla tehdit edilmeleridir- kaçışı olmayan “bir gerçekleşme” ve meydana gelme “vakti vardır.” ifadesin-deki zamirin Kur’ân’a râci olduğu söylenmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

69. Âyetin Tefsiri

א [1162] ِ א ِ آ نَ ُ ُ َ ifadesi âyetlerimiz hakkında, yani âyetlerimizle alay etme ve onlara saldırma hususunda aşırı gidenler demektir. Kureyşliler mec-lislerinde böyle yapıyorlardı. “Başka bir söze geçinceye kadar, onlardan uzak dur” onlarla birlikte oturma ve yanlarından uzaklaş, başka bir söze geçtikle-rinde onlarla birlikte oturmanda bir mahzur yoktur. “Şeytan sana unuttura-cak olursa” yani onlarla birlikte oturma yasağını unutman için vesvese vererek seni oyalayacak olursa söz konusu yasağı “hatırladıktan sonra” onlarla “beraber oturma.” ََّכ َ

ِ ْ ُ fiili, şeddeli olarak [yunessiyenneke şeklinde] de okunmuştur. Şu da kastedilmiş olabilir: Bu yasaktan evvel şeytan, alay edenlerle beraber otur-manın çirkinliğini sana unutturmuşsa… Zira onlarla birlikte oturmak, aklın hoş karşılamayacağı bir davranıştır. Bu sebeple, ى َ כْ

ِّ َ ا ْ َ yani Biz sana onun çirkinliğini anlatıp seni uyardıktan sonra oturma.

[1163] “Müttakîlere onların hesabından bir sorumluluk düşmez” yani ya-lanlayanların günahları sebebiyle verecekleri hesaptan hiçbir şey, onlarla be-raber oturan müttakîleri bağlamaz. “Fakat” âyetlerimizle alay ettiklerini işit-tiklerinde yanlarından ayrılıp hoşlanmadıklarını hissettirerek ve “onlara” öğüt vererek “hatırlatmaları gerekir ki sakınsınlar” yani müttakî arkadaşlarından hayâ ederek, onları üzdüklerini düşünerek âyetler hakkında ileri geri konuş-maktan kaçınsınlar… Zamir [kâfirlere değil] َن ُ َّ َ َ ِ َّ ,ifadesine de râci olabilir اbu durumda mâna şöyle olur: Müttakîler, kendi takvalarını devam ettirmek ve artırmak isteğiyle onlara bunu hatırlatırlar.

[1164] Rivayete göre, Müslümanlar “ Müşrikler Kur’ân’la her alay ettiğinde kalkıp gidecek olursak, o zaman Mescid-i Haram’da oturamaz ve tavaf yapama-yız!” demişler de işbu ruhsat bunun üzerine verilmiş.

[1165] ŞayetZikrâ kelimesinin i‘rabda mahalli nedir?” dersen şöyle de-rim:Ve lâkin yuzekkirûnehum zikrâ [tezkîran] şeklinde takdir edilerek mansūb,ve lâkin ‘aleyhim zikrâ şeklinde takdir edilerek merfû‘ olması mümkündür. Mâ fi’d-dâri min ehadin ve lâkin Zeydün sözünde olduğu gibi ٍء ْ َ ْ ِ ifadesinin ma-halline atfedilmesi doğru değildir çünkü [ٍء ْ َ ْ ِ ifadesini kayıtlayan] ْ ِ ِ א

ِ ْ ِ sözü bunu engellemektedir.

Bu bölümü tek başına aç →

70. Âyetin Tefsiri

[1166] “Dinlerini oyun ve eğlence edinenler” yani benimsemeleri gereken dinlerini oyun ve eğlence edinenler. Şöyle ki puta tapma ve kulağını yararak, çayıra salarak [bahîra, sâibe dedikleri] hayvanları kutsallaştırma gibi şeyler oyun, eğlence kabilinden, nefsin arzusuna uyma ve şehvetle hareket etme tarzında ciddiyetsiz, saçma şeylerdir. Mâna “puta tapma gibi oyun ve eğlenceleri kendi-lerine din edindiler” şeklinde de “davet edilerek yükümlü tutuldukları dinleri-ni, yani din-i celîl-i İslâm’ı -küçümsemek ve onunla alay etmek sûretiyle- oyun ve eğlence edindiler” şeklinde de olabilir. Denilmiştir ki: Allah Teâlâ her bir topluluk için yücelttikleri, girdiğinde dua ve niyaz ederek, Allah’ı anarak ihya ettikleri bir bayram belirlemiştir. Müslümanlar hariç, Müşrikler de Ehl-i Kitap da bayramlarını oyun ve eğlence edinmişlerdir. Müslümanlar ise bayramlarını, Allah’ın belirlediği ölçülerde benimsemişlerdir.

[1167] Onları “bırak”, yani onlardan yüz çevir, yalanlamalarına ve alay et-melerine aldırma, kalbini onlarla meşgul etme “onunla” yani Kur’ân’la “öğüt vermeye devam et ki hiç kimse tutuklanmasın.” [ ٌ ْ َ َ َ ْ ُ ifadesi, herkesin [أنَْ helâk ve azaba sürüklenip kötü amellerine karşılık rehin alınacağı korkusu bu-lunduğu için [öğüt ver] anlamındadır. İbsâlin asıl anlamı engellemedir. Zira [bi-rini helâke teslim ettiklerinde] kendisine teslim edilen, teslim edileni[n çıkmasını / kaçmasını] engellemektedir. Şair Avf b. Ahvas şöyle demiştir:

İşlediğimiz bir suç ve döktüğümüz bir kan olmadığı haldeoğullarımı kendi ellerimle teslim etmek [beni kahrediyor!]

Hâzâ ‘aleyke beslün (bu sana yasaktır) cümlesi de bu anlamdadır. Bâsil, cesur anlamındadır çünkü kendisini akranından korumaktadır veya asık suratlıdır. Birinin somurtkanlığı arttığında besera’r-racülü denilir, iyice art-tığında ise besele fiili kullanılır. Âbis “yüzü ekşimiş / buruşmuş kimse” an-lamındadır.

א [1168] ْ ِ ْ َ ْ ُ لٍ ْ َ َّ لْ כُ ِ ْ َ -her ne şekilde fidye verirse versin” de“ وَإِنْ mektir. ‘Adl fidye vermek anlamındadır çünkü fidye veren, verdiği şeyi benze-riyle eşit tutmaktadır. ٍل ْ َ َّ ْ .mef‘ûl-ü mutlak olarak mansūbdur כُ َ ْ ُ fiilinin nâib-i fâ‘ili minhâ olup ‘adlün kelimesi[ne dönen müstetir] zamir değildir çünkü ‘adlün masdardır ve bu sebeple ahz fiili ona isnat edilememektedir. Ancak َ وَلٌ ْ َ א ْ ِ ُ َ ْ ُ (“Kimseden bedel alınmaz” [Bakara 2/48]) âyetinde, “fidye ola-rak verilen şey, bedel” anlamındadır, dolayısıyla ahz fiilinin ona isnat edilmesi mümkün olmuştur.

[1169] “İşte bunlar,” yani dinlerini oyun ve eğlence edinen kimseler. Âye-tin -oğlu Abdurrahman’ın putlara kulluk etmeye çağırdığı- Ebû Bekr (r.a.) hakkında indiği de söylenmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

71. Âyetin Tefsiri

[1170] “De ki:” Yararın da zararın da kaynağı olan Allah’dan başka bize “ne yarar ne de zarar verebilen şeylere mi dua” yani kulluk “edelim?! Allah bizi” şirkten kurtarıp “İslâm’a ulaştırdıktan sonra, ıssız yerde” cinlere uyarak yolunu şaşırmış vaziyette iken yol “arkadaşları ‘yanımıza gel’ diye kendisini doğru yola çağırdıkları” yani doğru yolu göstermek için davet ettikleri “halde” -doğru yol burada el-hüdâ olarak isimlendirilmiş de olabilir- “şeytanların” yani inatçı cin ve gulyabanilerin aklını çeldiği” istikametini şaşırmış, ne yapacağını bilmeyen, arkadaşlarının çağrısına kulak asmayan, onların yanına gitmeyen bir “kimse gibi” şirke yönelerek “gerisingeri mi dönelim?!”

[1171] Bu tema, “cinler insanın aklını çeler, gulyabaniler ise üzerine çulla-nır” şeklindeki Arap iddiaları üzerine bina edilmiştir “ Şeytan çarpmış kimse” [Bakara 2/275] ifadesinde de böyledir. Müslümanlar kendisini İslâm’a çağırdık-ları halde onlara iltifat etmeyerek, şeytanın adımlarını izleyen ve İslâm yolun-dan sapan kimseyi Allah işte bu kişiye benzetmiştir.

[1172] “De ki: Hidayet sadece Allah’ın hidayetidir” yani İslâm. Onun dı-şındakiler ise sapkınlıktan ve haddi aşmaktan başka bir şey değildir. “Kim İs-lâm’dan başka din ararsa…” [Âl-i İmrân 3/85], “Haktan sonra dalâletten başka ne vardır?!” [Yûnus 10/32]

[1173] Şayet“ ُ ْ َ ْ َ ْ ي ا ِ َّ -ifadesin (ıssız yerde aklını çeldiği kimse gibi) כَאdeki Kâf ’ın i‘râbdaki mahalli nedir?” dersen şöyle derim:א ِ א ْ َ أَ دُّ َ ُ (geri-singeri mi dönelim?!) sözündeki zamirden [nahnü] hâl olmak üzere mansūbdur. Mâna şöyledir: Şeytanların aklını çeldiği kimseye benzeyerek [İslâm’dan] mı ca-yalım?!

[1174] Şayet“ ُ ْ َ ْ َ ْ ifadesinin anlamı nedir?” dersen şöyle derim: Kişi اbir yerde kaybolduğunda kullanılan hevâ fi’l-ard fiilinin istif‘âl kalıbıdır, mâna “Onun kaybolmasını istedi, bunun için çaba sarfetti.” şeklindedir.

[1175] Şayet“א ِْ :fiilinin i‘râbdaki mahalli nedir?” dersen şöyle derim أُ

“Hidayet, sadece Allah’ın hidayetidir.” cümlesinin mahalline ma‘tūf olduğu için mansūbdur. Zira her ikisi de söylenmektedir. Adeta şöyle denmektedir: “Bu sözü de söyle ‘Bize teslim olmamız emredildi’ de de.” Şayet“ َ

ِ ْ ُ ِ ifade-sindeki Lâm’ın anlamı nedir?” dersen şöyle derim:Emrin sebebini göstermek-tir ve anlam “Müslüman olmak için bununla memuruz, bize ‘Müslüman olun’ denildi.” şeklindedir.

[1176] Şayet “Bu âyet Ebû Bekr (r.a.) hakkında inmişse o zaman Peygam-ber Aleyhi’s-salâtu ve’s-selâm’a ‘De ki: Allah’tan başkasına mı kulluk edelim?!’ denilmesi nasıl açıklanır?” dersen şöyle derim:Bu, Peygamber (s.a.) ile mü-minlerin -özellikle de ‘özü sözü doğru’ Ebû Bekr (r.a.) ile Peygamber’in- bir / bütün kabul edilmesinden dolayıdır.

Bu bölümü tek başına aç →

73. Âyetin Tefsiri

[1177] Şayet“ا ُ ِ :ifadesi neye atfedilmiştir?” dersen şöyle derim وَأنَْ أَ[Önceki âyetteki] َ

ِ ْ ُ ِ ifadesine atfedilmiştir. Adeta ve umirnâ en-nüslime ve en akīmû denilmiştir. Şu şekilde de takdir edilebilir: Ve umirnâ li-en nüsli-me ve li-en akīmû. Yani Müslüman olmamız ve namazı dosdoğru kılmamız için…

[1178] [ ُّ َ ْ ُ ا ُ ْ َ نُ َכُ َ ْ لُ כُ ُ َ مَ ْ َ ُّ [ifadesinde وَ َ ْ ُ ا ُ ْ َ mübtedâ, ُل ُ َ مَ ْ َ de وَonun mukaddem haberidir. Haberin mansūb oluşu, taşıdığı istikrar82 anlamın-dan dolayıdır. Nitekim yevme’l-cumu‘ati el-kıtâlü (savaş Cuma günüdür) der-sin. Yevm zaman anlamında olup mâna şöyledir: Allah gökleri ve yeri bir gaye ve hikmetle yaratmıştır, herhangi bir şeye “ol” dediği zaman o şey, O’nun ger-çek sözü ve hikmetin ta kendisi olur. Yani gökler, yer ve diğer bütün mevcudat, tamamen hikmetle ve gaye ile meydana gelmiştir. ُ َ ْ ُ مَ ْ َ (üfürüleceği gün) ifadesi, ُכ ْ ُ ْ ُ ا َ مَ .sözünün zarfıdır (hakimiyet O’nundur) وَ ْ َ ْ כُ ا ْ ُ ْ ِ ا َ ِ [“Bu gün hakimiyet kimindir?!” (Gâfir 40/16)] âyeti gibi. ُّ َ ْ ُ ا ُ ْ َ ifadesinin ُن َכُ fiilinin fâ‘ili olması da mümkündür ki mâna şöyle olur: “Hak sözünden, yani gerçek hükmünden dolayı ‘ol’ dediği zaman, gerçek hükmü meydana gelir.” O zaman مَ ْ َ kelimesi, ِّ َ ْ א ِ ifadesinin delâlet ettiği mahzûf bir âmilden dolayı mansūb olmuş olacaktır, adeta şöyle denmektedir: Bir şey takdir edilip yaratıldığında, mutlaka gerçek olarak meydana gelmiştir.

[1179] ِ ْ َ ْ ا ُِ א ifadesi “O ki Gaybı da bilir” anlamında olup, medih

anlamı taşıması sebebiyle merfû‘ olmuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

74. Âyetin Tefsiri

[1180] Âzer, İbrâhim Aleyhisselâm’ın babasının ismidir. Tarih kitapların-da onun isminin Süryanca Târah olduğu geçer. Âzer kelimesinin Târeh, Âber, Âzer, Şâleh, Fâleğ ve onların isimlerinden bunlara benzeyenler gibi fâ‘al vez-ninde olması kabule şayan en uygun görüştür. َآزَر kelimesi, ِ َ ِ (babası) keli-mesinin atf-ı beyanıdır. Âzer kelimesi nidâ olmak üzere Râ’nın zammesiyle ُآزَر şeklinde de okunmuştur. Âzer kelimesinin bir putun ismi olduğu, ona tapmaya özenle devam etmesi sebebiyle bu ismin İbrâhim’in babasına nispet edildiği de söylenmiştir. Tıpkı İbn Kays’ın [v. 75/694] güzelliklerini överek methettiği Rukayyeler’e nispet edilip de İbn Kays er-Rukayyât diye isimlendirilmesi gibi. Yenilerden / Muhdesînden olan bir şâirin şiirinde şöyle geçer:

Onun (sevgilinin) kabilesi içinde Esmâ diye çağrılırım. Adeta ‘esmâ’mdan [isimlerimden] biri haline geldi Esmâ.

82 Kelime istikrâ’ şeklinde kayıtlı olup, Gülnûş Valide Sultan nüshası [93a] esas alınarak değiştirilmiştir./ ed.

Âzer kelimesiyle âbidu Âzer (Azer’in kulu) anlamı kastedilmiş de ola-bilir. Buna göre muzāf hazfedilmiş ve muzāfun ileyh onun yerine ikame edilmiş olur.

[1181] [ ً َ ِ اٰ א ً َא ْ اَ ُ ِ َّ َ اَ ً [ifadesi ازَٰرَ َ ِ א اٰ ً َא ْ ُ اَ ِ َّ َ -şeklinde de okunmuş أإَِزْرًا tur. İzran putun ismi olup mâna şöyledir: Hazret-i İbrâhim, inkâr ederek, yani yadırgayarak “İzr’e mi tapıyorsun?” demiş sonra da bu mânayı pekiştirmek ve ortaya koymak için “Yonttuğun putları tanrı ediniyorsun ha!” demiştir. -Bu ikinci kısım da inkârın hükmüne dâhildir çünkü inkârın beyanı gibidir.-

Bu bölümü tek başına aç →

76. Âyetin Tefsiri

[1182] ُ ْ َّ اِْ َ َ َّ َ א َّ َ َ (“Gece üzerini bürüyünce…” [En‘âm 6/77]) cüm-

lesi, ِ َ ِ ُ ٰ ْ اِ َאلَ (İbrâhim babasına dedi) cümlesine ma‘tūftur. ي ِ ُ ِכَ وَכََِ ا ْ -cümlesi, bahsedilen ma‘tūf ile ma‘tū [Böylece Biz İbrâhim’e… gösteriyorduk] إِ

fun aleyh arasında parantez cümlesidir. Anlam şöyledir: İşte böyle bir tarif ve gösterme ile İbrâhim’e göklerin ve yerin melekûtunu, yani evrenin gerçek Rab-binin, yegâne ilâhının kim olduğunu tarif edip gösteriyor, onu rubûbiyyet ve ulûhiyeti tanımaya muvaffak kılıyor ve kalbine açtığımız şeyle onu doğruya yönlendiriyorduk. Böylece biz onun bakışını düzelttik ve ona istidlal / delil çıkartma yolunu gösterdik. Bunu da, yakînen inananlardan olsun diye yaptık.

ي [1183] ِ ُ (gösteriyorduk) fiili, geçmişteki bir halin hikâyesidir. İbrâhim’in babası Âzer ve kavmi putlara, Güneş’e, Ay’a ve yıldızlara tapıyorlardı. İbrâhim, dinleri hususunda düştükleri hataya dikkatlerini çekmek ve onları gözleme da-yalı düşünme ve delil çıkartma yani nazar ve istidlâl yoluna sevketmek istedi. Yine onlara, doğru bir düşünce ve bakışın, bu taptıkları şeylerin hiçbirinin ilahlığını doğru saymamaya götüreceğini öğretmek istedi çünkü bunlarda hu-dûs (sonradan olma) delili geçerli idi. Bunların arkasında onları sonradan var eden bir muhdis, onları yaratan eşsiz bir sanatkâr [Sāni‘] ve onların doğuşlarını, batışlarını, intikallerini ve yürüyüşlerini ve diğer hallerini yöneten planlayıcı bir güç [Müdebbir] vardı.

[1184] “Benim Rabbim bu herhalde!” ifadesi, hasmının batıl bir iddia üze-re olduğunu bildiği halde ona insafla davranan ve meramını ‘mezhebine taas-supla bağlı olmayan bir kişi gibi’ ifade eden kişinin sözüdür. Çünkü bu, hakka daha çok davet edici ve kötülüğü kışkırtmaktan daha koruyucudur. Sonra o, meramını ifade etmesinin peşinden hasmına yüklenir ve getirdiği delillerle has-mının batıl iddialarını boşa çıkartır.

[1185] “Ben batıp kaybolanları” yani bir halden diğer hale geçen, bir mekândan diğer mekâna intikal eden ve bir örtüyle perdelenip görünmez hale gelen batıl ‘rab’lere kulluk etmeyi “sevmem” çünkü bunlar, [gerçek ma‘bûdun değil] gök cisimlerinin sıfatlarındandır.

Bu bölümü tek başına aç →

77. Âyetin Tefsiri

א [1186] ً َאزِ kelimesi, “doğuşun başlangıcında olan” anlamındadır. “Rab-bim beni hidayete erdirmezse” ifadesiyle kavminin dikkatini batıp kaybolma bakımından yıldızlara benzeyen Ay’ı ilâh edinen birinin kesinlikle dalâlete düş-müş olacağına ve gerçeği bulmanın ancak Allah’ın tevfîk ve lütfu ile gerçekle-şeceğine çekmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

78. Âyetin Tefsiri

[1187] “Bu daha büyük!” ifadesi de yine hasma karşı insaflı davranma ni-yetiyle kullanılmış bir sözdür. “Ben sizin şirk koştuklarınızdan” yani Yaratıcı’la-rına ortak kıldığınız gök cisimlerinden “berîyim!”

Bu bölümü tek başına aç →

79. Âyetin Tefsiri

[1188] “Ben, varlığımı samimi bir muvahhit olarak, gökleri ve yeri yarata-na” yani sonradan meydana gelmiş olan [yıldız, Ay ve Güneş gibi] şeylerin, varlı-ğına - birliğine ve kendilerini yoktan yaratanın O olduğuna delâlet ettiği Zât’a “yönelttim.”

[1189] Hazret-i İbrâhim’le ilgili bu olayın, gerçeği bulmak üzere onun biz-zat kendi içinde yaşadığı düşünce ve istidlâl olup Allah Teâlâ’nın bunu haber verdiği de söylenmiştir. Ancak “Rabbim beni hidayete erdirmezse…” [77. âyet] ve “Ey kavmim! Ben sizin şirk koştuklarınızdan berîyim!” [78. âyet] ifadeleri sebebiyle birinci görüş daha açıktır.

[1190] Şayet“Neden Hazret-i İbrâhim, kavmine [gök cisimlerinin] doğu-şuyla değil de batışıyla delil getirdi? Halbuki ikisi de bir halden diğer hale intikaldir” dersen şöyle derim: Batışla delil getirme daha açıktır. Çünkü o, gizlenmeli, perdelenmeli bir intikaldir [‘doğuş’ ise nispeten yetkinlik ve güzellik ifade etmektedir].

[1191] Şayet“Benim Rabbim bu olmalı!’ sözündeki bu (ا َ َ ) ile [müennes bir kelime olan] şemse, yani Güneş’e işaret edildiği halde bunun müzekker ol-masının hikmeti nedir” dersen şöyle derim:Bunun hikmeti, her ikisinin de aynı şeyden ibaret olması sebebiyle mübtedânın haber gibi kılınmasıdır. Tıpkı mâ câ’et hâcetüke (Senin hacetin gelmedi) ve men kânet ümmüke (senin annen kimdi?) sözlerinde ve ا ُ א َّ أنَْ ْ إِ ُ ُ َ ْ

ِ ْ َכُ ْ َ (“[Bizi] kandırmaya çalışmak adına söyleyebilecekleri tek şey … demekten ibaret olacaktır” [En‘âm 6/23]) âyetinde olduğu gibi [yekun - tekun]. Hâzânın kullanılmasında böyle bir yolun tercih edil-mesi rabb kelimesini müenneslik şüphesinden korumak içindir. Dikkat eder-sen onlar, müenneslik alametinden sakınmak için Allah’ın sıfatı olarak ‘allâm (her şeyi en iyi bilen) dediler de ‘allâme demediler. Halbuki ‘allâme kelimesi ‘allâmdan daha beliğdir.

[1192] [75. âyette] nurî kelimesi Tâ ile ve melekût kelimesi ref‘ ile olmak üzere, ِرَْض ْ وَا اتِ َ ٰ َّ ا تُ َכُ َ َ ٰ ْ اِ ي ِ ُ ِכَ ٰ şeklinde de okunmuş olup وَכَ“Böylece göklerin ve yerin melekûtu, İbrâhim’e rubûbiyyet delillerini göster-miş oluyordu.” anlamındadır.

Bu bölümü tek başına aç →

82. Âyetin Tefsiri

[1193] “Ama kavmi onunla cedelleşti. O da dedi ki: Siz benimle (…) Allah hakkında mı cedelleşiyorsunuz?!” Kavmi Allah’ın birliğini ve ortağı bulunma-dığı inancını yadırgayarak onunla cedelleşmiştir. “O da dedi ki: Beni doğru yola” yani tevhide “Allah iletmişken siz O’nun hakkında mı benimle cedelle-şiyorsunuz?!”

[1194] “Ben sizin O’na ortak koştuklarınızdan korkmam!” [dedi.] Çünkü Hazret-i İbrâhim’i, sahte mabutlarının kendisine bir kötülük dokundurma-sıyla korkutmuşlardı. “-Rabbim bir şey dilerse (yani, bana zarar gelmesini O isterse) o zaman başka.-” Yani Rabbimin korkulacak bir şey dileme vakti başka. Buna göre cümlede vakt kelimesi hazfedilmiştir. Yani ben sizin mabutlarınız-dan hiçbir vakit [asla] korkmam. Çünkü onlar hiçbir faydaya ve zarara güç yetiremezler. Ancak, bir günah işleyerek başıma kötü bir şey gelmesine bizzat kendim sebep olmam şartıyla, Rabbimin o sahte mabutlar cihetinden bana korkutucu bir şey dokundurmayı dilemesi müstesna. Beni bir yıldızla (meteor) taşlaması, Güneş ve Ay’dan kopan bir parçayla cezalandırması yahut onları bana zarar verebilecek bir kuvvet ve kudrette yaratması gibi.

[1195] “Benim Rabbim, bilgi bakımından her şeyi kuşatmıştır” yani Allah Teâlâ’nın ilminde, putlar tarafından beni korkutacak bir şeyin vukua gelmesi, acayip ve uzak karşılanabilecek bir şey değildir. “Hâlâ düşünüp ders çıkarma-yacak mısınız” ki doğru ile yanlışı ve kādirle âcizi birbirinden ayırabilesiniz?!

[1196] “Ben” kendisinden korkulmaktan güvende olunan ve hiçbir şekilde zarar verme özelliği taşımayan bir şeyle beni korkutmaya çalışmanızdan “nasıl korkabilirim ki!? Oysa” siz, bütün korkuların kendisine bağlı bulunduğu ‘şey’den, yani ortaklıkları hususunda Allah’ın size hiçbir güçlü kanıt indirmediği varlık-ları O’na ortak koşmanızdan “korkup çekinmiyorsunuz.” Allah’a ortak koşma, doğruluğu hakkında hiçbir delilin asla sahih kabul edilmeyeceği bir husustur. İbrâhim Aleyhisselâm bu sözüyle adeta şöyle demek istemiştir: “Sizin ne gibi bir gerekçeniz var ki benim hakkımda güven yerinde güvende olmayı yadırgıyor da kendiniz hakkında korku yerinde güvende olmayı yadırgamıyorsunuz?”

[1197] Hazret-i İbrâhim, nefsini tezkiye etmiş olmamak için “Güvende olmaya hangimiz, siz mi yoksa ben mi lâyıkım?” demedi de bundan vazgeçe-rek “bu iki zümreden” -yani Müşrik ve muvahhidlerden- dedi. Sonra cevabı sorudan ayırıp yeni bir başlangıç yaparak şöyle dedi: “İmanlarına zulüm bu-laştırmayanlar” yani imanlarına kendilerini fıska düşürecek bir günah bulaş-tırmayanlar. Zulmü inkâr anlamıyla tefsir etmeye lebs lafzı mâni olmaktadır83.83 Müfessir muhtemelen, “Aynı kişide inkârla ‘karışık’ bir iman olmaz ama aynı kişide salih amelle fasit

amel ‘karışık’ halde olabilir.” demek istiyor. / ed.

Bu bölümü tek başına aç →

83. Âyetin Tefsiri

[1198] “… verdiğimiz” yani İbrâhim’e gösterdiğimiz, ortaya koymaya kendi-sini muvaffak kıldığımız “… budur” yani, İbrâhim Aleyhisselâm’ın “Gece üzerini bürüyünce…” [En‘âm 6/76] âyetinden başlayarak “Doğru yolda gidenler de on-lardır” [En‘âm 6/82] âyetine kadar kavmine karşı ileri sürdüğü delillerin tamamı. “Biz” ilim ve hikmette “dilediklerimizin derecelerini yükseltiriz.” ٍאت َ kelimesi دَرَtenvinle de okunmuştur. [“Biz, dilediklerimizi derece derece yükseltiyoruz” anlamında.]

Bu bölümü tek başına aç →

85. Âyetin Tefsiri

85. Zekeriyyâ’ya, Yahyâ’ya, Îsâ’ya ve İlyâs’a... -Hepsi salihlerdendir.-
Bu bölümü tek başına aç →

86. Âyetin Tefsiri

kıldık.-

Bu bölümü tek başına aç →

87. Âyetin Tefsiri

da... -Bunları derleyip kendilerine getirdik ve dosdoğru bir yola ilettik.-

Bu bölümü tek başına aç →

88. Âyetin Tefsiri

erdiriyor. Bu(rada sayıla)nlar da şirk koşsalardı, onların yapageldikleri şeyler de boşa giderdi!

[1199] “Onun soyundan” kelimesindeki zamir ya Hazret-i Nûh veya Hazret-i İbrâhim’e aittir. َدَاوُد ismi ise א ً ُ kelimesine atfedilmiştir. Mânası “Dâvûd’a da doğru yolu göstermiştik” demektir. “Onların atalarından” yani onların atalarından da bir kısmını üstün kıldık. Bu ifade, ًّ ”…her birine“) כُ[En‘âm 6/84]) kelimesine atfedilmek sûretiyle nasb makamındadır.

[1200] “Bu(rada sayıla)nlar da” üstünlüklerine, önde olmalarına ve dere-celerinin yüksek olmasına rağmen “ şirk koşsalardı” amellerinin boşa gitmesi bakımından onlar da başkalarıyla aynı durumda olurlardı. Nitekim Allah Teâlâ ve Tekaddes, “Şayet (Allah’a) ortak koşarsan, amellerin kesinlikle boşa gider!” [Zümer 39/65] buyurmaktadır.

Bu bölümü tek başına aç →

89. Âyetin Tefsiri

[1201] “Kendilerine kitabı verdiklerimiz” ifadesindeki kitapla kitap cinsi an-lamını murad etmiştir. “Şayet şunlar” yani Mekke ehli, “bunu” yani kitabı, hik-meti ve nübüvveti veya sadece nübüvveti “inkâr ediyorlarsa…” א ً ْ َ (kavim) keli-mesinden maksat, ismi zikredilen peygamberler ve onlara tâbi olanlardır. Bunun delili, “İşte bunlardır Allah’ın hidayet ettikleri!.. Öyleyse (şimdikilere değil) sadece bunların hidayetine uy” [En‘âm 6/90] âyeti ve “Şayet şunlar, bunu inkâr ediyorlar-sa” ifadesinin, öncesine vasledilmesidir. Bununla birlikte, bahsedilen kimselerin, Peygamber (s.a.)’in ashâbı ve ona iman eden herkes, Âdemoğullarından mümin olan herkes ve melekler olduğu da söylenmiştir. Ensâr Radıyallâhu ‘Anhum, bah-sedilen kişilerin kendileri olduklarını iddia etmişlerdir. Mücâhid [v. 103/721] ise “bunların İran coğrafyasındakiler olduğunu” söyler. İlahi mesajın onlara havale edilmesinden maksat da onların buna inanmaya muvaffak olmaları ve onun hu-kukunu hakkıyla yerine getirmeleridir. Tıpkı bir işi yapmak üzere vekil kılınan bir adamın o işi tam anlamıyla üstlenip gereği gibi yapması ve onu muhafaza etmesi gibi.

א [1202] َ ِ (bunu) ifadesindeki Bâ, َ ِ כَא ِ (kâfirler) kelimesiyle bağlantılı olup َ ِ כَא ِ ’deki ise nefyi pekiştirmek içindir.

Bu bölümü tek başına aç →

90. Âyetin Tefsiri

[1203] “Öyleyse sadece bunların hidayetine uy” yani uymak için sade-ce bunların hidayetlerini tercih et ve başkasına değil sadece bunlara uy. Zira mef‘ûlün takdim edilmiş olması böyle bir mânayı ifade etmektedir. “Bunların hidayeti”nden murat, onların Allah’a inanmaları, O’nu birlemeleri ve dinin temelleri / esasları hususunda takip ettikleri yoldur, şeriatler bunun dışındadır çünkü bunlarda peygamberden peygambere farklılık söz konusudur. Dolayı-sıyla şeriatler neshedilmedikleri takdirde hidayettirler neshedildikleri takdirde artık hidayet olma özellikleri kalmaz. Fakat dinin temelleri / esasları böyle de-ğildir bunlar ebedi olarak hidayettir.

هْ [1204] ِ َ ْ -kelimesindeki Hâ, üzerinde vakıf yapılması için getiril (uy) اmiştir vasıl halinde düşer. Ancak Mushaf ’ta Hâ yazılı olduğundan, vakfın ter-cih edilmesi daha güzel görülmüştür.

Bu bölümü tek başına aç →

91. Âyetin Tefsiri

[1205] “Allah’ı hakkıyla takdir edememişlerdir…” Yani peygamber gön-derilmesini ve vahyi inkâr ederken, kullarına olan rahmeti ve lütfu bakımın-dan Allah’ı hakkıyla tanıyamamışlardır. Halbuki bu risâlet ve vahiy, Allah’ın en büyük rahmeti ve en yüce nimetidir. Bu sebepledir ki Cenâb-ı Hak Pey-gamber (s.a.)’e hitaben “Biz seni tamamen âlemlere rahmet’ olarak gönderdik” [Enbiyâ 21/107] buyurmuştur. Veya onlar, kâfirlere olan hışmı ve onları azapla şiddetli bir şekilde yakalaması bakımından Allah’ı hakkıyla tanıyamamışlar da nübüvveti inkâr etmek üzere bu büyük sözü söylemeye yeltenirken Allah’tan korkmamışlardır. Bu sözü söyleyenlerden murat, ُ َ ُ َ ْ َ (onu kılıyorsunuz) kelimesini ve yine א َ َ و ُ ْ ُ (onu açıklıyorsunuz) ve َن ُ ْ ُ (gizliyorsunuz) keli-melerini Tâ ile okuyanların kıraatine göre Yahudilerdir. Bunlar bu sözü ancak Kur’ân’ın Peygamber (s.a.)’e indirilişini inkârda mübalağa için söylemişler fa-kat Tevrat’ın Mûsâ Aleyhisselâm’a indirilişi gibi mutlaka ikrar etmeleri gereken bir delille ilzâm olunmuş, susturulmuşlardır. Cenâb-ı Hak onları azarlamayı, kendi kitapları karşısındaki cehaletleri ve onun gereğini yerine getirmemele-ri sebebiyle onları yermeyi, kitaplarını tahrif etmelerini ve yine kitaplarının bir kısmını açıklayıp bir kısmını gizlemelerini bu ilzâmın altına dercetmiş ve şöyle buyurmuştur: “Mûsâ’nın insanlar için nur ve hidayet olarak getirdiği o kitap…” Fakat onlar bunu değiştirmiş bir kısım hükümleri ondan eksiltmiş ve istediklerini açıklayıp işlerine gelmeyenleri gizleyebilmek için onu parça parça kâğıtlar haline getirmişlerdir.

[1206] Rivayete göre, Yahudilerin âlim ve reislerinden Mâlik b. es-Sayf ’a Peygamber (s.a.), şöyle dedi: “ Tevrat’ı Hazret-i Mûsâ’ya indirene seni şahit tutarak soruyorum: Sen Tevrat’ta ‘Şüphesiz Allah, göbeği yağ bağ-lamış şişman alime buğzeder’ şeklinde bir ifade buluyor musun? İşte orada bahsedilen şişman âlim sensin! Zira sen, Yahudilerin sana verdiği malın-dan yiye yiye böyle semirdin!” Bu söz üzerine orada bulunanlar güldüler.

Mâlik öfkelendi ve Ömer (r.a.)’a dönerek “Allah hiçbir insana hiçbir şey indir-memiştir!” dedi. Bunun üzerine Mâlik’in kavmi “Yazıklar olsun sana! Seninle ilgili bize ulaşan bu durum ne böyle!?” dediler. O da Peygamber’in kendisini öfkelendirdiğini söyledi. Bunun üzerine kavmi onu başkanlıktan azlederek, ye-rine Kâ‘b b. Eşref ’i getirdi.

[1207] “Allah hiçbir insana hiçbir şey indirmemiştir!” sözünü söyleyen-lerin Kureyş olduğu ve Tevrat’ın indirilmesiyle bunların da ilzâm olunduğu söylenmiştir. Çünkü onlar, Medine’de Yahudilerden Hazret-i Mûsâ ve Tevrat hakkında bazı şeyler işitiyorlar ve “Bize de kitap indirilseydi şüphesiz biz onlar-dan daha doğru yolda giderdik” [En‘âm 6/157] diyorlardı.

[1208] “Sizin ve atalarınızın bilmediği şeylerin, sayesinde size öğretildi-ği...” Buradaki hitap Yahudileredir. Yani Tevrat’ı yüklenen kimseler olduğunuz halde sizin ve sizden daha âlim olan geçmiş atalarınızın bilmediği şeyler, kendi-sine vahyedilen bilgiler sayesinde Muhammed Aleyhisselâm’ın lisanı üzere size öğretildi. Nitekim bu hususta şöyle buyrulmaktadır:“Bu Kur’ân, anlaşmazlığa düştükleri şeylerin çoğunu İsrâiloğullarına anlatmaktadır.” [Neml 27/76] Hita-bın, Kureyş’e olduğu da söylenmiştir; “Ataları uyarılmadığı için gafil kalmış bir kavmi uyarasın diye...” [Yâsîn 36/6] âyetindeki gibi.

[1209] “Tabiî ki Allah, de...” Yani, o Tevrat’ı Allah indirdi, de. Çünkü sana aksi bir cevap veremezler. “Sonra da bırak onları daldıkları yanlış yolda” yani içine daldıkları batıllarında “oyalanadursunlar!” Zira onları delille ilzâm ettikten sonra artık sana bir sorumluluk yoktur. Kendisine faydasız bir şeyle uğraşan kişiye “Ne oynuyorsun öyle!” denilir. َن ُ َ ْ َ (oyalanadursunlar) ifade-si, ْ ُ ْ veya (bırak onları) ذَرْ ِ

ِ ْ َ (daldıkları yanlış yol) kelimesinden haldir.

ْ ِِ ْ َ ِ ifadesinin, َن ُ َ ْ َ ’den hal olması da َن ُ َ ْ َ veya ْ ُ ifadesine sıla ذَرْ

olması da câizdir.

Bu bölümü tek başına aç →

92. Âyetin Tefsiri

[1210] Mübârek, menfaatleri ve faydaları çok olan demektir. “Uyarasın diye…” ifadesi, kitabın sıfatının delâlet ettiği şeye atfedilmiş ve sanki şöyle denilmiştir: Biz o kitabı bereketlere vesile olsun, kendinden önceki kitapları tasdik etsin ve uyarsın diye indirdik. َر ِ ْ ُ ِ Yâ ile de Tâ ile de okunmuştur وَ[Uyarasın diye… / Uyarsın diye…]

[1211] Mekke, ümmü’l-kurâ yani, anakent diye isimlendirilmiştir çünkü insanlar için ortaya konulmuş ilk yerdir. Bu sebeple, bütün şehirlerin ve belde-lerin kıblegâhı ve insanların ziyaretgâhı olmuştur. Zira şanı en yüce şehir odur. Mekke’ye komşu olanlardan biri [kendisini kastediyor] bir beytinde şöyle der:

Kim, diğer bazı beldelere ve köylere kervanını uğratırsa uğratsın,

Ümmü’l-Kurâ’dır benim kervanlarımın varacağı, tekrar tekrar geleceğim yer.

[1212] “Âhirete iman edenler” yani onu tasdik edip ondan korkanlar “buna da” bu kitaba da “iman ederler.” Çünkü dinin aslı âhiretten, [dünyada yapılan] işlerin akıbetinden korkmaktır. Kim ondan korkarsa bu korku onu mutlaka imana eriştirir.

[1213] Âyette namaz özellikle zikredilmiştir çünkü namaz dinin direğidir. Kim namazı hakkıyla kılarsa namazın kardeşleri olan [zekât vb.] ibadetleri de hakkıyla yerine getirir.

Bu bölümü tek başına aç →

93. Âyetin Tefsiri

[1214] “Uydurduğu yalanı Allah’a isnat edip” de Allah’ın kendisini pey-gamber olarak gönderdiğini iddia edenden “yahut kendisine bir şey vahye-dilmediği halde, ‘Bana da vahyolundu!’ diyenden” -ki o Hanîfeoğullarından Müseylimetu’l-Kezzâb [v. 12/633] veya San‘â’nın yalancısı Esvedu’l-‘Ansî’dir [v. 12/633]- “daha zâlimi olabilir mi?” Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Rü-yamda elimde iki altın bilezik olduğunu gördüm. Bunları görmek bana ağır geldi ve beni kaygılandırdı. Bunun üzerine Allah Teâlâ bana bu iki bileziğe üflememi vahyetti, üfledim ve bu iki bilezik uçup benden uzaklaştı. Ben bu iki bileziği bizzat aralarında bulunduğum iki yalancı yani Yemâme’nin yalancısı Müseylime ve San‘â’nın yalancısı Esvedu’ l-‘Ansî olarak tabir ettim.” [Buhārî, “Menakıb” 25; Müslim, “Rüya” 21]

[1215] “Ve ‘Allah’ın indirdiklerinin benzerini ben de indireceğim!’ diyen birinden” -ki o da Abdullah b. Sa‘d b. Ebî Serh el-Kureşî’dir [v. 36/657]- “daha zalimi olabilir mi?” Abdullah, Peygamber (s.a.)’e vahiy kâtipliği yapıyordu. Yalnız Peygamber Aleyhisselâm ondan semî‘an ‘alîmen yazmasını istediğinde o ‘alîmen hakîmen yazıyor, ‘alîmen hakîmen yaz dediğinde de ğafûran rahîmen ya-zıyordu. “Gerçek şu ki Biz insanı çamurdan süzülmüş bir özden yarattık…” [Mü’minûn 23/12-14] âyetleri nâzil olunca, Abdullah, insanın yaratılışı ile ilgili verilen bu tafsilata hayran kaldı ve “Ne kadar zengin ve cömerttir sanatkârların en güzeli olan Allah!” dedi. Bunun üzerine Peygamberimiz Aleyhisselâm: “O söylediğini âyetin devamı olarak yaz çünkü [14.] âyet böyle nâzil oldu” buyur-du. O zaman Abdullah, Peygamberimiz hakkında şüphe etmeye ve “Eğer Mu-hammed doğru ise bu ona nasıl vahyolunmuşsa bana da vahyolunmuştur. Yok yalancı ise o nasıl söylediyse ben de öyle söyledim demektir!” diye düşünmeye başladı. Neticede dinden çıkıp Mekke’ye gitti. Sonra Mekke fethi öncesinde tekrar Müslüman olup geri döndü. Bahsedilen kişinin Nadr b. el-Hâris ve Pey-gamberimiz’le alay eden diğerleri olduğu da söylenmiştir.

[1216] “Ah görseydin…” şartının cevabı mahzuf olup “gerçekten çok bü-yük bir durum görürdün” şeklindedir. Allah’ın “bu zalimler” ifadesinden mu-radı, zikrettiği Yahudiler ve yalancı peygamberlerdir. Dolayısıyla, kelimenin başındaki Lâm, ahd içindir. Bunun cins için olması da câiz olup o zaman bü-tün zalimler bunun içine girer.

تِ [1217] ْ َ ْ ا ات َ َ َ ifadesi, ölümün verdiği zorluklar, sıkıntı ve sarhoş-luklar demektir. Ğamratün kelimesinin aslı, bir yeri basan, kaplayan sudur. Bu mânadan hareketle kelime, isti‘âre yoluyla insana galip gelen sıkıntı için kul-lanılmıştır.

[1218] “Melekler,” ruhlarınızı getirin, onları bedenlerinizden çıkarıp bize verin, diyerek “ellerini onlara uzatmaktadırlar.” Bu ifade, meleklerin o insanları öldürmede ve ruhlarını almada, hiç nefes aldırmaksızın ve en küçük bir mühlet tanımaksızın gösterdikleri şiddeti, ısrar ve baskıyı anlatmaktadır. Adeta melek-ler o zalimlere, borçlunun başına musallat olmuş alacaklının ona yaptığı gibi yapmaktadır. Nitekim o alacaklı, üzerinde hakkı bulunan kişiye ellerini uzatır, borcunu istemede ona sert davranır, hiç mühlet tanımaz ve şöyle der: “Sendeki alacağımı şu an hemen çıkartıp bana ver, onu senin göz bebeklerinden çekip almadıkça asla buradan ayrılmayacağım!” Bu ifadenin, “ melekler onlara elle-rini azapla uzatırlar” anlamına geldiği de söylenmiştir “çıkarın canınızı” yani, canlarınızı bizim elimizden kurtarın, ama buna asla gücünüz yetmeyecektir.

[1219] “O’nun âyetlerine karşı büyüklük taslayıp” da onlara iman etme-menizden “ötürü bugün cezalandırılacaksınız.” Melekler “bugün” ile, onların öldürülme vaktini ve can verirken çektikleri şiddetli sıkıntıları veya azabın ken-dilerine ulaşacağı berzah ve kıyametteki o uzun zaman dilimini murat etmişler-dir. Hûn ve hevân kelimeleri, şiddetli anlamına gelmektedir. ‘Azâb kelimesinin hûn kelimesine izâfe edilmesi, racül kelimesinin sû’ kelimesine izâfesi gibi olup “sertlikte karar kılmış, son derece sert” anlamındadır.

Bu bölümü tek başına aç →

94. Âyetin Tefsiri

[1220] “İşte, sizi ilkin nasıl yarattıysak” yaratıldığınız teklik hali üzere “ay-nen öyle (yapayalnız, teker teker)” yani mallarınızdan, evlatlarınızdan, hırsla sarıldığınız şeylerden, tercih ettiğiniz dünya[lıkları]nızdan ve hem Allah’ın or-takları hem de şefaatçileriniz olduğunu iddia ettiğiniz putlarınızdan büsbütün uzaklaşıp yalnızlaşarak “Bize geldiniz. Size verdiğimiz,” dünyada kendileriyle size lütufta bulunduğumuz ve bu sebeple âhiretten gafil kaldığınız “şeyleri ar-kanızda bıraktınız.” Bunlar size bir fayda sağlamadı; onlardan zerre kadar bir şeyi yanınızda taşıyamadınız ve onu kendi lehinize olacak şekilde âhirete gön-deremediniz.

[1221] “Sizde” yani sizden kulluk beklemekte Allah’ın “ortağı oldukla-rını (sandığınız şefaatçileriniz)…” Çünkü Müşrikler, o putlara ilâh olarak dua edip taptıklarında onları kendi içlerinde ve ibadetlerinde Allah’a ortak kılmış sayılmaktadırlar. ادٰى َ ُ (yapayalnız, teker teker) kelimesi tenvinle fürâ-den, sülâse (üçer) sıygasında fürâde ve sekrâ (sarhoş) gibi ferdâ şekillerinde de okunmuştur.

[1222] Şayet“ ْ َאכُ ْ َ َ א َ -tabiri hangi mahalde bu (sizi yarattığımız gibi) כَlunmaktadır?” dersen şöyle derim : א ُ ُ ئْ ِ (bize geldiniz) fiilinin masdarına sıfat olarak nasb mahallinde olup sizi ilk yarattığımız gibi bir gelişle geldiniz, demektir.

[1223] ْ َכُ ْ َ َ َّ َ َ (Aranızdaki tüm bağlar koptu) yani aranızda bir kopuş ve uzaklaşma meydana geldi. Nitekim sen, iki şey arasında bir birleşme mey-dana geldiğini ifade etmek üzere cumi‘a beyne’ş-şey’eyni dersin. Ki bu te’vile göre fiil masdarına isnat edilmiş olur. ْ َכُ ْ َ (aranızda) kelimesini ref‘ ile beynukum şeklinde okuyan ise fiili zarfa isnat etmiş olur. Senin kūtile halfukum ve emâmu-kum (önündekilerle ve arkandakilerle savaşıldı) demen gibi. İbn Mes‘ûd (r.a.) [v. 32/653], ْ َכُ ْ َ א َ َ َّ َ َ ْ َ َ (aranızda olan şeyler, tüm bağlar koptu) şeklinde okumuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

95. Âyetin Tefsiri

[1224] Bitkilerle ve ağaçlarla “dâneleri ve çekirdekleri çatlatan Allah’tır.” Mücâhid’den [v. 103/721], bundan maksadın hurma çekirdeği ve buğday dane-sinin iki tarafı olduğu nakledilmiştir. “Ölüden diriyi” yani ölü konumundaki nutfelerden ve yumurtalardan canlıyı, dane ve çekirdekten büyüyüp gelişen bitkileri “çıkarıyor.” Bu ölü nesneleri canlıdan ve büyüyüp gelişen bitkilerden “çıkaran da O’dur.”

[1225] Şayet“Nasıl oldu da Allah, ِ ِّ َ ْ َ اِ َّ َ ْ جُ ا ِ ْ ُ (ölüden diriyi çıka-

rıyor) ifadesinden sonra ism-i fâ‘il lafzıyla ّ َ ْ َ اِ ِ ّ ِ َ ْ جُ ا ِ ْ ُ (diriden ölüyü

çıkartan) buyurdu?” dersen şöyle derim: Bunu fiile değil, ى ٰ َّ وَا ِّ َ ْ ا ُ ِ א َ (dâneleri ve çekirdekleri çatlatan) kısmına atfetmiştir. ِ ِّ َ ْ َ ا

ِ َّ َ ْ جُ ا ِ ْ ُ cüm-lesi, ى ٰ َّ ِّ وَا َ ْ ُ ا ِ א َ ifadesini beyan edici cümle yerindedir. Çünkü dâne ve çekirdeğin, gelişip büyüme özelliği taşıyan ağaç ve bitkilerle çatlaması, ölüden diri çıkartma cinsindendir. Zira gelişip büyüme özelliği olan bitkiler canlı hük-mündedir. Dikkat edersen, bu mânada א َ ِ ْ َ َ ْ َ رَْضَ ْ ِ ا ْ ُ ölü vaziyetteki‘) وَyeryüzünü O canlandırır.’ [Rûm 30/19]) buyurmuştur.

[1226] “İşte” rubûbiyyet vasfının tüm kemaliyle kendisi için gerçekleştiği, hayat veren ve öldüren “Allah budur! O halde, nasıl olup da” O’ndan “döndü-rülüyor”, O’nu bırakıp başkasını velî ediniyor“sunuz?”

Bu bölümü tek başına aç →

96. Âyetin Tefsiri

אحِ [1227] َ ِْ ْ .kelimesi, sabahın kendisiyle isimlendirildiği bir masdardır ا

Hasan-ı Basrî [v. 110/728] bunu subh kelimesinin çoğulu olarak Hemze’nin fet-hiyle el-asbâh şeklinde okumuş ve şu beyti şahit getirmiştir:

Akşamın - sabahın art arda gelişi (yani zamanın getirdiği musibetler)Rabâh’ı da yok etti, Rabâh’ın oğullarını da.

Bu beyitte imsâ’ ve ısbâh kelimeleri masdar olarak Hemze’nin kesrasıyla mesâ’ ve subh kelimelerinin çoğulu olarak da Hemze’nin fethasıyla okun-muştur.

[1228] Şayet“Şairin,

Şarap, doldurulduğu kâsenin üstünü kabarcıklarıyla örttü; sonra da gecenin gündüzün beyazından ayrılması gibi onun yüzeyinden ayrıldı

beytinde dile getirildiği üzere, sabahtan ayrılan, karanlığın bizzat kendisi olduğu halde feleku’s-subhun (tanyerinin ayrılmasının) anlamı nedir?” der-sen şöyle derim : Bu hususta iki görüş vardır. Birincisine göre mâna, saba-hın karanlığını ayırıp ağartan demektir ki bu karanlık, gecenin sonundaki, peşinden sabahın geldiği alacakaranlıktır. İkincisine göre mâna, fecrin sütu-nu olan tanyerini gündüzün beyazlığından ayırıp ağartan demektir. Araplar inşekka ‘amûdu’l-fecri ve’ns ada‘a’l-fecru (fecrin sütunu ikiye ayrıldı ve şafak söktü) demişler ve fecri, meflûk (ayrılmış, ağarmış) anlamında felak diye isimlendirmişlerdir. Nitekim et-Tā’î [v. 687] şöyle der:

Fecrin mavi rengi beyazından önce görünür.Yağmur da baştan damla damladır ama sonra şarıl şarıl dökülür.

Âyet medih üzere nasb ile ًא כَ َ ِ ْ َّ ا َ ِ א َ وَ אحِ َ ِْ ْ ا َ ِ א َ (O ki tanyerini

ağartmakta, geceyi dinlenme vakti kılmaktadır) şeklinde de okunmuştur. İbrâhim en- Naha‘î [v. 715] ise َ ْ َّ َ ا َ َ אحَ وَ َ ْ

ِ ْ َ ا َ َ (tanyerini ağarttı ve ge-ceyi dinlenme vakti kıldı) şeklinde okumuştur.

[1229] Seken, eş-dost gibi insanın kendisiyle ünsiyet edip huzur ve mutluluğa erdiği şeydir, kendisiyle ısınılması sebebiyle ateşe de bu sebeple seken denmiştir. Nitekim ateşe mü’nise derler. İşte, gece de gündüz vak-ti yorulan kişinin istirahat edip huzura erdiği dinlenme vaktidir. “Sizin için geceyi dinlenesiniz diye (karanlık) yaptı…” [Yûnus 10/67] ifadesinden hareketle âyete, “geceyi de içinde sükûnete erilen bir zaman dilimi kıldı” anlamı da verilebilir.

[1230] َ َ َ ْ َ وَا ْ َّ -kelimeleri üç harekeyle de okun (…Güneş ve Ay) وَاmuştur. [i] Nasb hali, fiilin gizlenmiş olma ihtimaline göredir ki ِ ْ َّ ا ُ

ِ א َ (geceyi kılan…) ifadesi84 bu gizli fiile delâlet etmektedir. Mânası “Güneş’le Ay’ı da zaman ölçüm vasıtası kılmıştır” şeklindedir. Veya bu iki kelime leyl kelimesinin mahalline atfedilmiş ve bu yüzden mansūb olmuştur. Şayet“ ُ ِ א َ ِ ْ َّ ifadesindeki izâfet hakiki olduğu halde leyl kelimesi için nasıl, bir mahal اolabilir? Çünkü kendisine bir şey izâfe edilen ism-i fâ‘il mazi anlamı taşır, oysa [bu tür bir cümle kurarak] Zeydun dāribun ‘Amranemsi (Zeyd, dün Amr’ı dövmek-tedir) demen doğru olmamaktadır” dersen derim ki: Bu şekilde muzāf olan câ‘il ism-i fâ‘ili mazi anlamı ifade etmez. Bu kelime, çeşitli zamanlarda devam eden sürekli bir yapıp etmeye delâlet etmektedir. ِّ َ ْ ُ ا ِ א َ (daneleri çatlatan) ve ِאح ْ ِ ْ ُ ا ِ א (tanyerini ağartan) ifadelerinde de aynı durum söz konusudur. Nitekim Allāhu kādirunâlimun (Allah kādirdir, âlimdir) dersin de bununla sadece belli bir zamanı kastetmezsin. [ii] Şems ve kamer kelimelerinin cer ile okunması, leyl kelimesine atfedilmeleri ihtimaline göre,[iii] ref‘ ile okunmaları ise bunların mübtedâ olma ihtimaline göredir. Buna göre haber mahzuf olup takdiri şöyledir: Güneş ve Ay belli bir hesaba göre yaratılmışlardır veya onlar çok ince bir ölçüye göre hesaplanmışlardır. Dolayısıyla Güneş ve Ay’ın husbân (sayma / hesap) kılınması, bunların belli bir hesaba göre yaratılması anlamına gelmektedir. Çünkü vakitlerin hesabı, bu ikisinin dönüş ve hareketlerine göre yapılmaktadır. Hâ’nın zammesiyle husbân kelimesi, hasebe [yahsubu] kökünden masdardır. Hâ’nın kesrasıyla hisbân ise (sanmak, öyle hesap etmek) hasibe [yah-sebu] kökünden masdardır. Benzeri, küfrân ve şükrân kelimeleridir.

[1231] “Bu”, yani Güneş ve Ay’ın belli bir hesaba göre yaratılmaları… Gü-neş ve Ay için geçerli olan bu belirli ölçüye göre hareket etme durumu, bunları emri altına alan “mutlak izzet sahibinin” ve bunları idare etmeyi ve döndürme-yi en iyi bilen “mutlak ilim sahibinin takdiridir.”

Bu bölümü tek başına aç →

97. Âyetin Tefsiri

[1232] “Karanın ve denizin karanlıklarında…” ifadesi, “karada ve denizde gecenin karanlıklarında” anlamında olup aralarında var olan alaka sebebiyle zulumât kelimesini berr ve bahr kelimelerine izâfe etmiştir. Veya yolların karı-şıklığını karanlıklara benzetmiştir.

84 Zemahşerî, bu kıraati tercih etmekte ve âyetin tefsirini de bu kıraat üzerinden devam ettirmektedir. / çev.

Bu bölümü tek başına aç →

98. Âyetin Tefsiri

[1233] kelimesinin Kāf ’ını fetha okuyanlara göre [bu kelime ism-i mekân olduğu gibi peşinden gelen] müstevda‘ kelimesi de onun gibi ism-i mekân veya masdar olur. Kāf ’ı kesre okuyanlara göre kelime ism-i fâ‘il olur, müstevda‘ da ism-i mef‘ûl olur. Mâna şöyledir: Sizin için rahimde nihaî bir kalış yeri, sulbde emâneten kalınacak bir yer vardır. Veya sizin için yerin üstünde nihaî bir kalış yeri, yerin altında ise emaneten kalınacak bir yer vardır. Yahut kiminiz kalıcıdır, kiminiz emâneten saklanmaktadır.

[1234] Şayet “Niçin yıldızlardan söz ettikten sonra َن ُ َ ْ َ (bilenler) fiili, Ademoğullarının yaratılmasının bahsinden sonra ise َن ُ َ ْ َ (anlayanlar) fiili kullanıldı?” dersen şöyle derim: İnsanların bir tek nefisten/cinsten yaratılması ve muhtelif haller arasında dolaştırılması, sanat bakımından çok daha latif ve tedbir bakımından çok daha ince bir iştir. Dolayısıyla kıvrak zekâyı kullanmak ve iyiden iyiye incelemek anlamındaki fıkh fiilinin zikredilmesi buna uygun düşmüştür.

Bu bölümü tek başına aç →

99. Âyetin Tefsiri

[1235] “Biz her şeyin bitkisini” yani bitki çeşitlerinden her bir çeşidi “onunla” o su ile “çıkardık.” Yani sebep tek -ki sudur- müsebbep, yani sonuç ise pek çok çeşittir. Nitekim şöyle buyrulmuştur: “Her biri aynı su ile sulanır, fakat onları tat bakımından birbirinden üstün kılmışızdır.” [Ra‘d 13/4]

[1236] “Ondan” o bitkiden “yemyeşil öyle bir filiz çıkardık…” A‘veru ve ‘avirun (şaşı, tek gözü kör) sıygasında ahdaru ve hadırun (yemyeşil / her dem taze) denilir ki bitkinin aslından dallanan ve daneden yarılıp çıkan filiz demek-tir. “O filizden yığın yığın daneler” yani başaklar “çıkardık.”

انٌ [1237] َ ْ ِ (salkımlar) kelimesi, mübtedâ olmak üzere merfû‘dur, َ ِ وَِ ْ َّ א .kelimesi onun haberidir (hurmadan) ا َ ِ ْ َ ْ ِ (hurmanın tomurcuğun-dan) kelimesi ise ِ ْ َّ -den bedeldir. Sanki “hurmanın tomurcuğundan salkım’اlar oluşmuştur” denmiştir. َא ْ َ ْ אَ َ (Biz çıkardık…) fiilinin kendisine delâleti sebebiyle burada haberin mahzuf olması da câizdir. Takdiri ise “hurmanın to-murcuğundan salkımlar çıkarılmıştır” şeklindedir. ٌ اכِ َ َ ُ ٌّ َ ُ ْ ِ جُ ُ ْ َ (ondan yığın yığın daneler çıkar) şeklinde okuyanlara göre ise kınvânun kelimesi hab-bun kelimesine ma‘tūf olur. Kınvânun, kınvun (salkım) kelimesinin çoğuludur. Bunun benzeri sınvun (ikiz) ve sınvânun (ikizler) kelimesidir. Kınvân kelimesi Kāf ’ın zammesiyle kunvân ve fethasıyla kanvân şeklinde de okunmuştur. An-cak kanvân şeklinde okunuşu rakbun (biniciler) gibi ism-i cem‘ olması itibariy-ledir. Çünkü fa‘lân, cem‘-i teksir vezinlerinden değildir.

[1238] ٌ َِ -yani derilmesi, kopartılması kolay, rahat (…Aşağıya sarkmış) دا

lıkla alınabilecek, yakınlaşmış ve iyice sarkmış bir şey gibi koparacak olan ki-şiye arz olunmuş. Çünkü oturan kişinin bile kolaylıkla alabileceği alçaklıkta olan hurma ağacı, uzun zaman beklemeden meyvesini verir. Hasan-ı Basrî’ye [v. 110/728] göre dâniyetün kelimesi, “biri diğerine yakın” anlamındadır. Allah Teâlâ, hurma salkımlarından yakın olanları zikretmiş, fakat uzak olanlardan bahsetmemiştir. Çünkü nimet, yakın olanlarda daha zahirdir. Veya yakın olan-lardan bahsedilmesi uzak olanlara da delâlet etmiştir. Tıpkı “sizi sıcaktan koru-yacak elbiseler” [Nahl 16/81] âyetindeki “sıcak” kelimesinin açıkça zikredilme-yen “soğuk” kelimesine delâlet etmesi gibi.

َאبٍ [1239] ْ ْ اَ ِ َّאتٌ َ -85 ifadesinde iki izah mümkün(…Üzüm bağları) وَdür. Birincisine göre, hurma bağlarıyla beraber burada üzüm bağları da vardır. İkincisine göre, “hurmadan salkımlar ve üzüm bağları çıkarılmıştır” anlamında olmak üzere ٌَّאت َ (bağlar) kelimesi ٌان َ ْ ِ (salkımlar) kelimesine atfedilmiştir. َّאتٌ َ ءٍ ,kelimesi (bağlar) وَ ْ َ ِ ّ َאتَ כُ َ (her şeyin bitkisi) ifadesine atfedilerek nasb ile de okunmuş ve “Biz o suyla üzüm bağları çıkardık” anlamı kastedil-miştir. َאن َّ ُّ نَ وَا ُ ْ َّ kelimeleri de bu şekildedir. Ama (Zeytin ve nar ağaçları) وَاdaha güzeli, sahip oldukları üstünlükleri sebebiyle zeytûn ve rummân kelime-lerinin ihtisas üzere mansup kılınmış olmalarıdır, tıpkı [dört merfû‘ ismin ortasın-da mansūb olarak getirilen] َة َّ َ ا ِ ِ ُ ْ (hele, gerçek dindarlar” [Nisâ 4/162]“) وَاifadesinde olduğu gibi.85 Zemahşeri, ٍَאب ْ ْ اَ ِ َّאتٌ َ .kıraatini esas almaktadır. / çev وَ

[1240] ٍ ِ א َ َ ُ َ ْ َ وَ א ً ِ َ ْ ُ (benzeşseler de birbirine benzemeyen…) İştebe-he’ş-şey’âni teşâbehâ (iki şey birbirine benzedi) denilir ki isteveyâ ve tesâveyâ ile aynı mânadadır. Çünkü istif‘âl ve tefâ‘ul bapları pek çok yönden ortak mânalar ifade ederler. Âyetin bu kısmı ٍ ِ א َ َ ُ َ ْ َ א وَ ً ِ א َ َ ُ şeklinde de okunmuştur. Tak-diri şöyledir: Zeytinlerin bir kısmı birbirine benzerken, bir kısmı benzemez. Narlar da böyledir. Tıpkı

O (kuyu sebebiyle atılan) iftiradan ben de berîyim anam - babam da!..beytinde olduğu gibi. Mâna şöyledir: Bunların bir kısmı ölçü, renk ve tat bakımından birbirine benzediği gibi bir kısmı da benzemez. Bu da ihmâl-siz, kasdî ve iradî bir yaratmanın olduğuna delildir.

[1241] “Bunların bir, meyve verdiği” yani onu ilk çıkardığı “zamanki meyvesine bakın” onu nasıl zayıf, çelimsiz ve neredeyse kendisinden bir fayda sağlanamayacak şekilde çıkarıyor “bir de olgununa...” Yani o meyvenin pişip olgunlaşmış haline bakın, nasıl bütün faydaları ve lezzetleri kendinde toplayan bir duruma erişiyor! Yalnız bu bakışınız ibret alan, gerçeği görmeyi sağlayan ve bunu bu şekilde ölçülü yaratıp idare ederek, bir halden diğer hale nakleden yaratıcının kudretini gösteren bir bakış olsun. ِ ِ ْ َ kelimesi Yâ’nın (olgununa) وَzammesiyle ve yun‘ih şeklinde de okunmuştur. Araplar meyvenin olgunlaşma-sını ifade etmek için yene‘at es-semeratü yen‘an ve yun‘an derler. İbn Muhaysın [v. 123/741] ise bu kelimeyi ve yâni‘ihî (olgunlaşanına) şeklinde okumuştur. Yine semerihî kelimesi de Sâ ve Mim’in zammesiyle sümürihî (meyvelerine) diye okunmuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

100. Âyetin Tefsiri

כَאءَۤ [1242] َ ُ ِ ِّٰ kelimelerini ا ُ َ َ (koştular) fiilinin iki mef‘ûlü yaparsan

o takdirde َّ ِ ْ כَאءَۤ ,kelimesini ا َ ُ kelimesinden bedel olarak mansūb kılarsın [“Allah’a ortaklar ihdas ettiler, yani görünmez varlıkları” anlamında]. ِ ّٰ ِ kelimesini zarf yaparsan o takdirde َّ ِ ْ כَאءَۤ ا َ ُ kelimelerini, ikincisi birincisine takdim edilmiş iki mef‘ûl yaparsın [“O görünmez varlıkları Allah’a ortak koştular” anlamında]. Şayet “Bu öne almanın [yani şurakâ’ kelimesini el-cinden önce zikretmenin] faydası ne?” dersen şöyle derim: Bunun faydası, ister melek ister cin, ister insan veya başka bir şey olsun herhangi bir mahlûku Allah’a ortak koşmanın çok büyük bir gü-nah olduğunu belirtmektir. Allāh isminin şurakâ’ kelimesine takdim edilmesi de aynı gayeye ma‘tūftur.

[1243] َّ ِ ْ kelimesi ref‘ ile de okunmuştur. Sanki “O ortaklar kim?” diye اsorulmuş ve cevap olarak “Onlar, görünmez varlıklardır.” denmiştir. Bu keli-me, tebyîn için olan izâfetle cer ile de okunmuştur. Mâna şöyledir: Onları, Al-lah’a kulluğa ortak koştular çünkü Allah’a itaat edildiği gibi onlara itaat ettiler.

[1244] Âyette bahsedilen kişilerin hayrın ve tüm faydalı şeylerin yaratıcı-sının Allah, buna mukabil şerrin ve tüm zararlı şeylerin yaratıcısının da İblis olduğunu iddia edenler olduğu da söylenmiştir.

[1245] “Onları” yani Allah’a ortak koşanları “Allah yaratmışken…” Bu-nun anlamı şudur: Onlar, kendilerini yaratanın görünmez varlıklar değil Al-lah olduğunu bilmektedir fakat bu bilgileri, hiçbir şey yaratamayan nesneleri Allah’a ortak koşmalarına engel olamamaktadır. ْ ُ َ َ َ -kelimesindeki za وَmirin görünmez varlıklara ait olduğu da söylenmiştir. Yine, ْ ُ َ َ َ Lâm’ın وَsükûnuyla, ihtilâkahum li’l-ifk anlamında ْ ُ َ ْ َ -yani “bu varlıkları uydu وَruşlarını” şeklinde de okunmuştur. Buna göre, tıpkı “Bu yüz kızartıcı çirkin işleri bize Allah emretti.” [A‘râf 7/28] sözlerinde olduğu gibi, çirkin tutum ve davranışlarını Allah’a nispet ederek uydurdukları yalanları Allah’a yamamaya çalışmış olmaktadırlar.

[1246] “O’na oğul ve kız isnat ettiler!” Bu âyet, Ehl-i Kitap olan iki gru-bun Hazret-i Üzeyr ve Îsâ Mesih hakkındaki sözleriyle, Kureyş’in melekler hakkındaki sözlerini haber vermektedir. Hepsi aynı mânada olmak üzere [yani “yalan uydurdu” anlamında], haleka’l-ifke, harakahû, ihtelekahû ve ihterakahû de-nir. Hasan-ı Basrî’ye [v. 110/728] َق َ َ kelimesinin anlamı sorulduğunda şöyle cevap vermiştir: “Bu, Arapların kullandığı Arapça bir kelimedir. Mesela bir adam, mecliste bir yalan söylese bazıları onun hakkında kad harakahâ vallāhi (Attı vallahi!) derler.” Haraka kelimesinin haraka’s-sevbe (elbiseyi yırttı / biçti) kökünden gelmesi de câizdir. Buna göre mâna, “Allah’a oğullar ve kızlar biçtiler / türettiler” şeklinde olur. Benîn (oğullar) ve benât (kızlar) kelimelerinin çoğul olması sebebiyle çokluğu belirtmek üzere harakū kelimesi şedde ile harrakū (uydurdular da uydurdular!) şeklinde de okunmuştur. İbn Ömer [v. 73/692] ve İbn Abbâs [v. 68/688] ise bu kelimeyi “asılsız konuştular” (رُوا anlamında (زوَّharrafû şeklinde okumuşlardır ki mânası, “Sahtekârlık yapıp gerçeği ters yüz ederek, Allah’a çocuk isnat ettiler.” demektir. Çünkü müzevvir, gerçeği tahrif edip hakkı batıla çeviren kimse demektir.

[1247] “Bilgiye dayanmaksızın…” yani doğru yanlış gerçekte ne söyledik-lerini bilmeksizin, yeterli derecede bir tefekkürde bulunmaksızın, sırf manevi körlük ve cehaletten kaynaklanan bir tarzda...

Bu bölümü tek başına aç →

101. Âyetin Tefsiri

اتِ [1248] َ ٰ َّ ا ُ َ (Göklerin ve yerin ‘ön örnek’siz yaratıcısı…) terki-bindeki izâfet, sıfat-ı müşebbehenin fâ‘iline izâfeti kabilindendir. Fülânun be-dî‘u’ş-şi‘ri sözünde olduğu gibi ki “onun şiirinin örneği yoktur” anlamındadır. Veya “O, göklerde ve yerde eşsiz yaratıcıdır” anlamındadır. Fülânun sebtu’l-ğadri ifadesinde olduğu gibi ki “Falanca, hainliği sabit olan biridir” demektir. Buna göre âyetin mânası “O, göklerde ve yerde benzeri ve misli bulunmayandır” şek-linde olur. Bedî‘ kelimesinin mübdi‘ anlamında olduğu da söylenmiştir. Bunun ref‘ ile okunması, mahzuf bir mübtedanın haberi olması sebebiyledir. Veya bu, mübtedadır, haberi ise ٌ َ ُ وَ َ نُ َכُ ّٰ -cümle (!?O’nun nasıl çocuğu olabilir) اَsidir. Yahut bu, önceki âyetin sonunda yer alan ٰ א َ َ (yücedir, münezzehtir) fiilinin fâ‘ilidir. Yine bu kelime, önceki âyette geçen ِ َّ ِ ا ُ َ َ ifadesinden veya وَُ َ א ْ ُ kelimesinden bedel olarak cer ile okunmuştur. Medih olmak üzere nasb ile okunması da mümkündür.

[1249] Bu âyette Allah’a çocuk isnat etmenin bâtıllığı üç yönden izah edil-miştir: Birincisi: Fevkalade büyük cisimler olan göklerin ve yerin eşsiz yaratıcısı olan Allah’ın, çocuk edinmekle vasıflandırılması doğru olamaz. Çünkü çocuk doğurmak, yaratılmış cisimlerin bir sıfatıdır. Cisimleri yoktan yaratan Allah cisim değildir ki baba olabilsin. İkincisi: Çocuk ancak aynı cinsten iki ‘eş’in birleşmesinden meydana gelir. Allah ise cinsi olmaktan münezzehtir, yücedir. Onun için bir zevce tasavvur etmek mümkün olmadığına göre çocuğunun ol-ması da düşünülemez. Üçüncüsü: Kâinatta ne varsa hepsinin yaratıcısı ve en iyi bileni Allah’tır. Bu şekilde yüce bir vasfa sahip olan Allah her şeyden müstağnî olur. Halbuki çocuğu, ona muhtaç olan biri talep eder.

[1250] ٌ َِ א َ ُ َ ْ َכُ ْ َ ifadesi Yâ ile ve lem (bir hayat arkadaşı da yokken) وَ

yekun şeklinde de okunmuştur. Böyle bir durum [yani, fâ‘il hakiki müennes oldu-ğu halde fiilden te’nîs alametinin kaldırılması], fiil ile fâ‘il arasına bir fâsıla girdiğinde câizdir. Nitekim

Kötü bir ana doğurmuş bu Ahtal’cığı

beytinde böyle bir kullanım bulunmaktadır86.86 Araya mef‘ûl girdiğinden, velede fiili müzekker olmuştur. / ed.

Bu bölümü tek başına aç →

102. Âyetin Tefsiri

[1251] ُ כُِ daha önce zikredilen sıfatlarla mevsuf olan Zât’a işaret ,(İşte) ذٰ

olarak mübtedadır. Kendinden sonra gelen ifadeler ise “İşte O, Allah’tır. İşte O, Rabbinizdir. İşte O, O’ndan başka ilâh yoktur. İşte O, her şeyin yaratıcı-sıdır” şeklinde birbirini takip eden müteradif haberlerdir. Yani işte O, sayılan bütün bu sıfatları kendinde toplayandır. “O halde yalnızca O’na kulluk edin” ifadesi, cümlenin kapsamından çıkan bir sonuçtur. Yani bütün bu yüce sıfatlar kendisinde toplanan Zât, kendisine kulluk edilmeye gerçek hak sahibi olandır. Dolayısıyla, yalnızca O’na kulluk edin ve O’nun dışında bir takım yaratıklara kulluk etmeyin. Sonra “Ve O, her şeye vekildir.” buyurdu. Yani bütün bu sıfat-larla beraber O, rızıklar ve eceller gibi her şeyin sahibidir ve kulların amellerini gözetlemektedir.

Bu bölümü tek başına aç →

103. Âyetin Tefsiri

[1252] Basar, Allah Teâlâ’nın bakma duyusuna yüklemiş olduğu latîf bir cevherdir ki görülebilen şeyler bununla algılanıp görülür. Mâna şöyledir: Göz-ler Allah’a ilişemez, O’nu algılayamaz. Çünkü Allah zâtı itibariyle görüleme-yecek kadar yücedir. Gözler ise ancak cisimler ve durumlar gibi ya aslen veya tâbi‘an bir yönde bulunan şeylere ilişebilir. “O ise bütün gözleri algılar.” Algı-lanabilecek şeyleri algılayışı çok ince olması sebebiyle Allah, hiçbir algılayıcı-nın algılayamayacağı bu latîf cevherleri algılar. Çünkü “O’dur Latîf ” gözlerin kendisini algılayamayacağı derecede ince “Habîr” bütün inceliklerden haber-dar. Bundan dolayı O, bütün gözleri algılamakta, gözler O’nun algısı dışında kalamamaktadır. Bu âyette, leff [ü neşr-i müretteb] vardır.

Bu bölümü tek başına aç →

104. Âyetin Tefsiri

[1253] “Ben sizin başınıza dikilmiş bir gözcü değilim!” ifadesi, “Rabbi-nizden size, gözlerinizi açacak göstergeler gelmiş bulunuyor…” sözünün Pey-gamber (s.a.)’in lisanı üzere vârid olduğunu göstermektedir. Basar gözün gör-mesini sağlayan nur olduğu gibi, basîret de kalbin görmesini sağlayan nurdur.

Mâna şöyledir: Size vahiyden ve Allah hakkında câiz olan ve olmayan hususlara dikkat çeken bilgilerden, kalpler için basîretler [gerçeği gösteren nurlar] konumun-da olan göstergeler gelmiş bulunuyor. “Artık kim” gerçeği “görür” ve ona iman eder“se kendi lehine” görmüş olur ve bunun faydası sadece kendinedir. “Kim de” gerçeğe karşı kör davranırsa “kendi aleyhine” körlük yapmış olur ve bu körlüğün zararı sadece kendinedir. “Ben sizin üzerinize dikilmiş” amellerinizi kaydeden ve ona göre size karşılık verecek olan “bir gözcü değilim” sadece bir uyarıcıyım. Sizin üzerinize gözcü olan yalnızca Allah’tır.

Bu bölümü tek başına aç →

105. Âyetin Tefsiri

ا [1254] ُ ُ َِ ifadesinin cevabı mahzuf olup takdiri, “Sen (ki desinler) وَ

ders almışsın desinler diye âyetleri türlü türlü şekillerde açıklıyoruz” şeklindedir. َ ْ -kelimesi, “okumuşsun, öğrenmişsin” anlamındadır. Bu ke (ders almışsın) دَرَ

lime, [i] “Sen âlimlerden ders almışsın!” anlamında dâraste, [ii] Kur’ân hakkında “öncekilerin masalları” [En‘âm 6/25] demeleri gibi “Bu âyetler eskidi, bir hükmü kalmadı.” anlamında deraset, [iii] “eskimesi ve yok oluşu şiddetlendi” anlamında ve derasetin mübalağalı şekli olmak üzere Râ’nın zammesiyle deruset, [iv] “okun-du” anlamında ve meçhul kalıbında duriset ve [v] Muhammed (s.a.)’e Yahudi-lerin öğrettiği kastedilerek dâraset şekillerinde okunmuştur. Burada Yahudiler ifadesinin hazfedilmesi câizdir çünkü Müşriklere göre dirâset, yani ders almak, ders vermek dendiği zaman şöhret Yahudilere aittir. Dâraset (ders verme) fiilinin, âyetlerin ehli kastedilerek âyetlere ait olması da câizdir, “Âyetlerin ehli olan ve onları ezberleyip taşıyanlar -ki bunlar Ehl-i Kitap’tır- bunları Muhammed Aley-hisselâm’a öğrettiler.” anlamında. Yine, [vi] “Muhammed öğrendi” anlamında de-rase, [vii] “eski masallar” anlamında veya “dersler barındıran âyetler” anlamında dârisâtun şeklinde de okunmuştur, tıpkı ٍ َ

ِ ٍ رَا َ َ ُ َ (“O [kendisini] razı eden bir hayat içinde olacaktır.” [Hâkka 69/21]) âyetindeki gibi.

[1255] Şayet“ا ُ ُ َِ ُ ve (ki desinler) وَ َ ِّ َ ُ

ِ fiillerinin (açıklayalım diye) وَbaşında yer alan iki Lâm arasındaki fark nedir?” dersen şöyle derim : Bunların arasındaki fark şudur: Birincisi mecâz, ikincisi ise hakikidir çünkü âyetlerin tasrîfi, yani türlü türlü şekillerde verilmesi, gerçeklerin beyan edilmesi içindir yoksa “Sen ders almışsın!” demeleri için değil. Fakat âyetlerin tasrîfi, gerçek-lerin beyan edilmesine vesile olduğu gibi, Müşriklerin böyle söylemelerine de sebep olmuştur. Dolayısıyla li-yekūlû fiili li-nubeyyinehûya benzemiş, onun kullanıldığı şekilde kullanılmış ve li-nubeyyinehû dendiği gibi aynı konumda li-yekūlû denmiştir.

[1256] ŞayetLi-nubeyyinehû ifadesindeki zamir nereye râcidir?” dersen şöyle derim: Âyât (âyetler) kelimesine râcidir çünkü o, (müzekker bir kelime olan) Kur’ân anlamındadır. Âyette adeta “İşte, Kur’ân’ı böyle türlü türlü şekiller-de açıklıyoruz.” denilmektedir. Veya zamir, açıkça zikredilmese de zaten biliniyor olması sebebiyle Kur’ân’a dönmektedir. Yahut zamir, nubeyyinu fiilinin masdarı olan tebyîn kelimesine râcidir. Tıpkı darabtuhû Zeyden (O darbeyi Zeyd’e vur-dum) sözünde zamirin, darabe fiilinin masdarı olan darben kelimesine dönmesi gibi. Âyetteki deraste kelimesini, (kitabı öğrendin) anlamında deraste ve dâraste şeklinde okuyanlara göre ise zamir, takdir edilecek bir kitaba döner.

Bu bölümü tek başına aç →

106. Âyetin Tefsiri

[1257] َ ُ َّ َ اِ ٰ اِ ۤ َ (O’ndan başka tanrı yoktur) ifadesi cümle-i mu‘teriza olup bununla vahye ittiba etmenin gerekliliği tekit olunmuştur. Bunun i‘rabda mahalli yoktur. Bu cümlenin َِّכ ْ رَ ِ (Rabbinden) kelimesinden hal olması da mümkündür. Ancak bu, ًא ِّ َ ُ ُّ َ ْ َ ا ُ Oysa o, ellerindekini doğrulayan bir“) وَkitaptır.” [Bakara 2/91]) âyetinde olduğu gibi hâl-i müekkidedir.

Bu bölümü tek başına aç →

108. Âyetin Tefsiri

[1258] “Onların Allah’tan başka yalvardıkları şeylere” yani ‘ilah’lara “sövme-yin sonra onlar da Allah’a söverler.” Bu âyet, Müşriklerin, “Şüphesiz, hem siz hem de Allah’tan başka taptıklarınız Cehennem odunusunuz!” [Enbiyâ 21/98] âyeti nâzil olunca, Peygamber (s.a.)’e: “Ya ilahlarımıza sövmeyi yasaklarsın, değilse biz de senin ilahını kötüleriz!” demeleri üzerine inmiştir. Bir başka rivayete göre, Müslümanlar onların ilahlarına sövüyorlardı. Bu sövmelerinin Allah’ın sövülmesine sebep olma-ması için bundan nehyolundular. Şayetİlahlara sövmek doğru bir davranıştır ve taattir. O halde, bunu nehyetmek nasıl sahih olabilir? Ancak günahların yasaklan-ması sahih olabilir.” dersen şöyle derim : Nice taat vardır ki onun bir mefsedet olduğu anlaşılınca, o artık taat olmaktan çıkar. Böylece onun, taat olduğu için değil, masiyet olduğu için yasaklanması gerekli olur. Taatlerin en önemlilerin-den biri olan ‘münkeri nehyetmek’ gibi. Bir münkeri nehyetmek, bunu yap-manın daha büyük bir şerre sebep olacağı bilindiği takdirde günaha dönüşür ve münkeri nehyetmek vacip olduğu gibi bu nehyi nehyetmek de vacip olur.

Şayet“Rivayete göre Hasan-ı Basrî [v. 110/728] ve [Muhammed] İbn Sîrîn [v. 110/728] bir cenazede hazır bulunmuşlar. Muhammed, orada bir kısım kadın-ların olduğunu görmüş ve cenazeye katılmayıp geri dönmüş. Bunun üzerine Hasan [ İbn Sîrîn’in yaptığını onaylamayarak] masiyet[e düşme riski] sebebiyle taati terk edecek olursak, dinimizde taatlerin terki hızla yayılırdı’ buyurmuş” dersen şöyle derim:Bunun, şu an bizim bahsettiğimiz konuyla alakası yoktur. Erkek-lerin cenazeye katılmaları bir taat olup kadınların oraya gelmesi için bir sebep değildir. Yani erkekler oraya gelse de gelmese de kadınlar cenazeye katılabilirler. Fakat putlara sövmek böyle değildir. [Çünkü bu, -hâşâ- Allah’a sövülmesine sebep olmaktadır.] Burada İbn Sîrîn, kadınlarla beraber cenazeye katılmanın putlara sövmek gibi olduğunu düşünmüş, Hasan-ı Basrî ise yaptığı bu işin doğru ol-madığı hususunda onu uyarmıştır.

وًا [1259] ْ َ (haddi aşarak) yani, zulmederek ve düşmanlık yaparak. Bu ke-lime aynı anlamda olmak üzere Ayın’ın zammesi ve Vâv’ın şeddesiyle ‘uduvven şeklinde de okunmuştur. Masdarları aynı anlamda olmak üzere ‘adâ fülânun ‘adven ve ‘udven ve ‘udvânen denilir. İbn Kesîr [v. 120/738] kelimeyi, “birer düş-man olarak” anlamında Ayın’ın fethiyle ‘aduvven şeklinde okumuştur.

[1260] ٍ ْ ِ ِ ْ َ ِ (bilmeyerek…) yani Allah hakkında ve hatırlanılması gere-ken hususlarda tam bir bilgisizlikle…

[1261] “İşte böyle” yani bu şekilde cazip göstererek “Biz” kâfirlerden “her ümmete kendi yaptıkları kötü amelleri cazip göstermişizdir.” Yani onları ken-di halleriyle baş başa bırakmış, onların bu yanlışlarına engel olmamışızdır. Ve böylece kötü amelleri kendilerine güzel görünmüştür. Ya da Şeytana mühlet tanımışız (kıyamete kadar berhayat kılmışız) da onlara kötü amellerini o cazip göstermiştir. Veya “Bunu bize Allah emretti, bize O cazip gösterdi.” [A‘râf 7/28] sözlerinde ortaya çıktığı üzere, kendi iddialarınca o kötü amellerini onlara Biz cazip göstermiş oluruz. “(Yapmakta olduklarını) O kendilerine bir bir haber verir” bu sebeple onları ayıplayıp kınar, azarlar ve cezalandırır.

Bu bölümü tek başına aç →

109. Âyetin Tefsiri

[1262] “Kendilerine” talep ettikleri cinsten “bir mucize geldiği takdirde kesinlikle ona iman edeceklerine dair… De ki: Mucizeler tamamen Allah ka-tındadır.” Yani O mucize indirebilir ancak, mucizeleri hikmeti gerektirdiği zaman indirmektedir. Veya mucizeler tamamen Allah katında olup benim ya-nımda değildir. O halde, nasıl olur da ben sizin bu konudaki talebinize icabet edebilir ve o mucizeleri size getirebilirim!? “Nereden biliyorsunuz, belki” ta-lep ettikleri “ mucize kendilerine geldiği zaman da” ona “iman etmeyecekler?!” Yani, ben biliyorum ki o mucize kendilerine geldiği zaman onlar ona iman etmeyecekler fakat siz bunu bilmiyorsunuz. Bu böyledir çünkü müminler, bekledikleri mucize geldiğinde o kâfirlerin iman edebileceklerini umuyor, bu yüzden o mucizenin gelmesini temenni ediyorlardı. Bu sebeple Allah Teâlâ, “Nereden bileceksiniz, belki iman etmeyecekler.” buyurmuş ve “Gelen muci-zeye iman etmeyeceklerine dair Benim ezelî ilmimi siz bilmezsiniz.” anlamını kasdetmiştir. Dikkat edersen, “Ona işin başında iman etmedikleri gibi” [En‘âm 6/110] denmiştir.

[1263] Arapların i’ti’s-sûka enneke teşterî lahmen (Çarşıya gel belki et satın alırsın) sözünden hareketle âyette geçen ennehâ (şüphesiz o mucize) kelime-sinin, le‘allehâ (belki o mucize) anlamında olduğu da söylenmiştir. Nitekim İmru’u’l-Kays’ın [v. 545m.]

(Yağmur ve rüzgârlarla) niteliğini kaybeden harap diyarlara doğru bükülsün boyunlar. Belki İbn Hizâm gibi biz de ağlar dururuz şu diyarlara.

beytinde li-ennenâ kelimesi le‘allenâ anlamında kullanılmıştır. Übeyy b. Kâ‘b’ın âyeti َن ُ ِ ْ ُ َ אءَتْ َ א اِذَا َ َّ َ َ şeklinde okuması da bu mânayı destekle-mektedir. Hemze’nin kesriyle innehâ şeklinde de okunmuştur ki buna göre innehânın öncesinde “onlardan meydana gelecek şeyi nereden bileceksiniz?” anlamında söz tamamlanmış olmakta sonra Allah onlar hakkında kendi ka-tında var olan bilgiyi haber vererek “O mucize kendilerine geldiğinde onlar kesinlikle iman etmeyecekler.” buyurmuş olmaktadır. Hemze’nin fethiyle ennehâ kıraatine göre lâ yü’minûn cümlesindeki Lâ’yı zait yapanlar olmuş ve âyet َن ُ ِ ْ ُ َ אءَۤتْ َ اِذَا אۤ َ َّ ْ اَ ُ ُ

ِ ْ ُ א َ -Kendilerine mucize geldiği za) وَman iman edeceklerini nereden biliyorlar?!) şeklinde okunmuş olup mâna şöyledir: Bunlar mucize geldiği zaman mutlaka iman edeceklerine yemin ediyorlar ama nereden biliyorlar, belki o zaman kalpleri, Kur’ân’ın ve başka âyetlerin nüzulü sırasında olduğu gibi mühürlenmiş olacak da kendilerine gelen o mucizeye inanmayacaklar…

Bu bölümü tek başına aç →

110. Âyetin Tefsiri

[1264] ُ ِّ َ ُ ْ ve (çevireceğiz) وَ ُ رُ َ َ نَ ,fiilleri (bırakacağız) وَ ُ ِ ْ ُ َ (iman etmeyecekler) fiiline atfedilmiştir ve bunların hepsi ْ כُ ُ

ِ ْ ُ א َ -nereden bili) وَyorsunuz) ifadesinin hükmüne dâhildir. Mâna şöyledir: Nereden biliyorsunuz, belki iman etmeyecekler. Nereden biliyorsunuz, Biz onların kalplerini ve gözle-rini yine çevireceğiz, yani kalplerini ve gözlerini mühürleyeceğiz de daha önce âyetlerimizin nüzûlü esnasında olduğu gibi kalpleriyle hakkı anlamayacak ve gözleriyle de hakkı göremeyecekler veya kalpleri mühürlü olduğu için iman edemeyecekler. Nereden biliyorsunuz, Biz onları şaşkınlıkları içinde bırakaca-ğız, yani onları kendi halleriyle baş başa bırakacak, onları taşkınlıktan alıkoy-mayacağız ki taşkınlıkları içinde şaşkın şaşkın dolaşsınlar…

[1265] ُ ِّ َ ُ ْ ve وَ ُ رُ َ َ fiilleri, Yâ ile yukallibu ve yezeruhum şeklinde de وَokunmuştur, o zaman fâ‘il Allah olur. A‘meş [v. 148/765] ise âyeti ْ ُ ُ َ

ِٔ ـ ْ ُ اَ َّ َ ُ وَ

ْ ُ אرُ َ ْ .şeklinde okumuştur (onların kalpleri ve gözleri çevrilecek) وَاَ

Bu bölümü tek başına aç →

111. Âyetin Tefsiri

na getirseydik de ölüler kendileriyle konuşsaydı -Allah dilerse başka, ama- yine de iman etmezlerdi. Fakat çoğu bunu bilmez...

[1266] Onların, “Bize de melekler indirilse” [Furkān 25/21] dedikleri gibi “Biz onlara melekleri indirseydik”, “Getirin o halde atalarımızı!” [Duhān 44/36] dedikleri gibi “ölüler kendileriyle konuşsaydı” ve “Allah’ı ve melekleri karşımı-za getirmelisin” [İsrâ 17/92] dedikleri gibi “her şeyi toplayıp karşılarına getir-seydik…” ً ُ ُ kelimesi, onları müjdelediğimiz ve uyardığımız şeylerin doğru olduğuna “kefiller” olarak veya “cemaat cemaat, grup grup” anlamına gelir. Bu kelimenin mukābeleten yani karşı karşıya anlamına geldiği de söylenmiştir. Yine bu kelime “açıkça, aleni bir şekilde” anlamında kıbelen şeklinde de okunmuş-tur. “Allah” zorlayıcı, mecbur kılıcı bir dilemeyle “dilerse başka. Fakat çoğu bil-mez” de âyetlerin nüzûlü esnasında kalplerinin durumuyla ilgili bilmedikleri şey hakkında var güçleriyle Allah adına and içerler. Veya Müslümanların çoğu, bu Müşriklerin iman etmeyeceklerini bilmez, ancak Allah kendilerini mecbur kılarsa inanacaklarını zanneder. Bundan dolayı bekledikleri mucize kendilerine geldiğinde onların iman edeceklerini umarlar.

Bu bölümü tek başına aç →

112. Âyetin Tefsiri

[1267] “İşte” seni düşmanlarınla karşı karşıya getirdiğimiz gibi, “bütün peygamberlere … düşman ettik,” yani senden önceki peygamberler ve düş-manları hususunda da aynı şekilde davrandık ve o düşmanların düşmanlıkları-na engel olmadık. Çünkü böyle yapmamızda, sebat ve sabrın, pek çok ecir ve sevabın ortaya çıkmasına sebep olacak bir imtihan söz konusudur.

[1268] َ א َ َ ( Şeytanlar) kelimesi, ‘aduvven kelimesinden bedel olarak nasbedilmiştir. Veya hem şeyâtīn hem de ‘aduvven kelimeleri, tıpkı ِ َّ ِ ا ُ َ َ وََّ ِ ْ ا כאءَ َ ُ (“Görünmez varlıkları Allah’a ortak koştular.” [En‘âm 6/100]) âye-tindeki şurakâ’ ve cin kelimelerinde olduğu gibi iki mef‘ûl olarak mansūb kı-lınmışlardır.

[1269] “Birbirlerine fısıldıyorlar…” yani cin şeytanları insan şeytanlarına vesvese veriyor. Aynı şekilde bir kısım cinler diğer bir kısım cinlere, bir kısım insanlar da diğer bir kısım insanlara vesvese veriyorlar. Mâlik b. Dînâr Rahime-hu’llāh [v. 131/748’den önce] der ki: Benim için insan şeytanları cin şeytanların-dan daha kötü ve zararlıdır. Çünkü ben Allah’a sığındığım zaman cin şeytanı yanımdan uzaklaşıp gidiyor insan şeytanları ise bana gelip beni açıkça günaha sürüklüyorlar.

لِ [1270] ْ َ ْ فَ ا ُ ْ -yani şeytanın insana süslü gösterdi (…Yaldızlı sözler) زُği ve gerçeğin zıttına sunduğu sözler, vesveseler ve günaha teşvik niteliğinde şeyler… “Aldatmak için” yani tuzak kurup aldatarak yakalayıp kendi safına çekmek için… “Senin Rabbin dileseydi bunu yapamazlardı.” Yani sana düş-manlık yapamazlardı. Veya Allah’ın onları engellemesi ve kendi halleriyle baş başa bırakmaması sebebiyle birbirlerine yaldızlı sözler fısıldayamazdı.

Bu bölümü tek başına aç →

113. Âyetin Tefsiri

[1271] ۤ ٰ ْ َ ِ kelimesinin cevabı mahzuf olup takdiri (…Meyletsin diye) وَşöyledir: Böyle olsun diye bütün peygamberlere insanların ve cinlerin şeytan-larını düşman ettik. Buna göre kelimenin başındaki Lâm, lâm-ı sayrûret, yani sonuç bildiren Lâm olup, tahkiki de ُ َ ِّ َ ُ

ِ َ وَ ْ ا دَرَ ُ ُ َِ -ki ‘Sen ders al…“) وَ

mışsın!’ desinler. Ve Biz onu, bilen bir kavme açıklamış olalım.” [En‘âm 6/105])âyetindeki Lâm’ların izahında zikredildiği şekildedir. ِ ْ َ kelimesindeki (ona) اِzamir, ُه ُ َ َ א َ (bunu yapmazlardı) kelimesindeki zamirin döndüğü yere döner, yani kâfirlerin kalpleri, peygamberlere düşmanlık ve şeytanların vesvesesi ile ilgili zikredilen şeylere meyletsin, nefisleri için ondan hoşlansınlar ve işledikleri suçu işlemeye devam etsinler diye [böyle yaptık].

Bu bölümü tek başına aç →

114. Âyetin Tefsiri

[1272] “Allah’dan başka hakem arar mıyım hiç?” Bu ifade, söylenmesi is-tenerek varit olmuştur, yani Ey Muhammed de ki: Muhataplarını âciz bırakan mu‘ciz “kitabı size anlayacağınız dille indiren Allah’ken” benimle sizin aranız-da hüküm verecek ve haklı olanımızı haksızdan ayıracak O’ndan başka bir hâkim talep eder miyim hiç?! ً َّ َ ُ (anlayacağınız dille) yani içerisinde hakla batılı ayıracak gerçeklerin açıklandığı ve benim doğru olduğuma, sizin ise ifti-ra ettiğinize dair şahitliğin yer aldığı kitabı… Sonra Kur’ân’ın hak olduğunu, Ehl-i Kitab’ın onun hak olduğunu bilmesiyle teyit etti çünkü Kur’ân, onların elindeki Tevrat’ı tasdik etmekte ve onunla aynı gerçekleri dile getirmektey-di: “Öyleyse, sakın şüpheye düşenlerden olma” ifadesi, “Sakın Müşriklerden olma” [En‘âm 6/14] âyetinde olduğu gibi tahrik ve teşvik içindir [Yani aman, şirk-ten uzak durmaya devam et]. Veya Ehl-i Kitab’ın, Kur’ân’ın senin Rabbinin katın-dan gerçek olarak indirilmekte olduğunu bildikleri hususunda “sakın şüpheye düşenlerden olma” ve onların birçoğunun Kur’ân’ı inkâr ve reddetmeleri seni şüpheye düşürmesin. َّ َ َכُ َ َ (Sakın olma!) hitabının herkese ait olması da câizdir, mâna şöyle olur: Kur’ân’ın doğruluğu hususunda deliller birbirini des-teklediğinde, bu konuda hiç kimsenin herhangi bir şüphe duyması gerekmez. Bununla birlikte Peygamber (s.a.)’e hitabın, onun ümmetine hitap olduğu da söylenmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

115. Âyetin Tefsiri

[1273] “Senin Rabbinin sözleri”87 yani haber verdiği, emrettiği -yasakla-dığı, va‘dettiği- tehdit ettiği her şey, “hem doğruluk hem de adalet yönünden eksiksizdir. O’nun sözlerini değiştirebilecek yoktur.” Yani Allah’ın sözlerinden hiçbirini, ondan daha doğru ve daha âdil bir sözle değiştirebilecek hiç kimse yoktur. ً ْ َ ًא وَ ْ ِ (hem doğruluk hem de adalet yönünden) kelimeleri, hal ol-mak üzere mansuptur. َِّכ אتُ رَ َ ِ ِّכَ ,ifadesi כَ ُ رَ َ ِ şeklinde de okunmuş olup כَ“Allah’ın konuştuğu” anlamındadır, [kelimenin] Kur’ân olduğu da söylenmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

116. Âyetin Tefsiri

[1274] “Yeryüzünde bulunan insanların çoğunluğuna uyarsan seni saptı-rırlar.” Çünkü ‘çoğunluk’lar genelde arzu ve ihtiraslarına uyar. Nitekim şöyle buyurmuştur: “Çünkü sadece zanna uyarlar.” Bu, atalarının hak üzere olduk-ları ve kendilerinin de onların izinden gittikleri kanaatinde olmalarıdır. “Ve onlar yalnızca tahmin yürütürler” ifadesi de kendilerinin doğru bir şey üze-rinde olduklarını iddia ederler. Veya “Allah şunu haram, şunu helâl kılmıştır” sözlerinde yalan söylerler.

Bu bölümü tek başına aç →

117. Âyetin Tefsiri

[1275] ُّ ِ َ kelimesi, ’nın zammesiyle “Allah’ın kimi saptırdığını” anla-mında yudıllu şeklinde de okunmuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

119. Âyetin Tefsiri

ا [1276] ُ כُ َ (O halde, yiyiniz) emri haramı helâl, helâli haram sayan sap-tırıcılara uyulmasını yadırgamanın sonucudur. Çünkü bu saptırıcılar, Müslü-manlara “Siz Allah’a kulluk yaptığınızı zannediyorsunuz. Oysa Allah’ın öldür-düğü hayvanın etini yemek, bizzat kendinizin kestiği hayvanın etini yemekten daha uygundur.” diyorlardı. İşbu sebeple, Müslümanlara, eğer gerçekten mü-minseniz o halde sadece “kesilirken üzerine Allah’ın adı anılan hayvanlardan yiyiniz,” kesilirken Allah’dan başkasının -yani putlarının- adı anılan veya ken-diliğinden ölen hayvanlardan yemeyiniz, denilmiştir. “Üzerine Allah’ın adı anı-lan hayvan”, Bismillâh denilerek kesilen hayvandır.

[1277] “Sizin ‘ne’niz var ki yemiyorsunuz?” Yani yememenizin gerekçesi nedir? “Size hangi hayvanların haram olduğu” ve hangilerinin haram olmadığı “Size ölü eti … haram kılınmıştır” [Mâide 5/3] âyetiyle “size uzun uzadıya açıklan-mıştır” yani size en güzel şekilde beyan edilmiştir. ْ כُ ْ َ َ م ّ א َ ْ َכُ ّ ifadesi, [bu şekilde fussıle ve hurrime okunduğu gibi] ma‘lûm olarak da okunmuştur ki buna göre fâ‘il Allah Teâlâ’dır [size hangi hayvanları haram kıldığını Allah size uzun uzadıya açıklamıştır].

[1278] Size haram kılınanlardan yemeye “mecbur kalmanız dışında.” Çün-kü zaruret halinde bunu yemeniz size helâldir. َن ُّ ِ

ُ َ ا ًِ ifadesi Yâ’nın وَإِنَّ כَ

fethası ve zammesiyle okunur. Yani “Doğrusu, birçokları,” şeriata bağlı kal-maksızın sırf “arzu ve ihtiraslarına,” şehvetlerine “uyarak (insanları) saptırıyor” da istediklerini haram, istediklerini de helâl sayıyorlar.

Bu bölümü tek başına aç →

121. Âyetin Tefsiri

[1279] “Günahın açığını da terk edin, gizlisini de...” Yani açıktan yaptığı-nızı da gizli yaptığınızı da, -bir başka yoruma göre- bildiğinizi de niyet ettiği-nizi de terkedin. Günahın açık olanının genelevlerde zina etmek, gizlisinin ise gizli dost / metres tutmak olduğu da söylenmiştir.

[1280] ٌ ْ ِ َ ُ َّ ifadesindeki zamir, üzerine (Bu şüphesiz kesin bir fısktır) وَاِnehiy harfinin gelmiş olduğu ا ُ َאْכُ َ ,fiiline dönmektedir. Yani (yemeyin) وَharam olan o etten yemek kesin bir fısktır. Veya “o haram eti yemek kesin birfısktır” anlamında [א َّ ِ ’daki] mevsūle dönmektedir. Yahut üzerine Allah’ın adı-nın anılmadığı hayvanın kendisi fısk kılınmıştır. Şayet“Müçtehitlerden bir grup, ister unutarak ister kasten, üzerine Allah’ın adının anılmadığı şeyin yen-mesinin câiz olduğunu söylemişlerdir” dersen şöyle derim: Bunlar, yenilecek olan şeyi meyte / ölü olarak ve “ve yoldan çıkılarak Allah’tan başkası adına kesilen” [En‘âm 6/145] âyetinde olduğu gibi üzerine Allah’tan başkasının adı anılan şey olarak te’vil etmişlerdir. “O şeytanlar” Müşrik “dostlarına sizinle iyi cedelleşsinler diye” ‘[kendi kestiğinizi yiyor da] Allah’ın öldürdüğünü niçin yemi-yorsunuz?!’ diyerek “vesvese verir”, telkinde bulunurlar. Bu sebeple, yenilecek olan şeyi meyte olarak te’vil edenin görüşü tercih edilir.

[1281] “Şüphesiz siz de Müşrik olursunuz.” Çünkü dinî hususlarda Al-lah Teâlâ’dan başkasına uyan kimse, uyduğu kişiyi Allah’a ortak koşmuş olur. Dolayısıyla, basiret sahibi bir kişinin din hususunda yapması gereken şey, ne şekilde olursa olsun âyetteki bu büyük ikaz ve ihtar sebebiyle üzerine Allah’ın adının anılmadığı şeyleri yememesidir. Her ne kadar Ebû Hanîfe Rahimehu’l-lāh [v. 150/767] kasten değil de unutma durumunda, Mâlik [v. 179/795] ve Şâfi‘î Rahimehuma’llāh [v. 204/820] ise her iki durumda da bunu yemeğe ruhsat vermiş olsalar da…

Bu bölümü tek başına aç →

122. Âyetin Tefsiri

[1282] Allah Teâlâ burada, dalâlette iken hidayet edip - hak taraftarları ile batıl taraftarlarını, doğru yolda gidenlerle yanlış yolda olanları sayesinde birbirinden ayırdığı- yakîne ermeye muvaffak kıldığı kişinin halini, “ölü iken Allah’ın dirilttiği, kendisine insanlar arasında yürüyebileceği bir nur bahşettiği ve o nurla aydınlanarak, insanları birbirinden ayırıp, özelliklerini birbirinden ayırt edebilen bir kişi”nin haline benzetmekte; yanlış yolda giden kişiyi de ka-ranlıklar içinde bocalayan ve ondan bir türlü ayrılıp kurtulamayan kimseye benzetmektedir.

[1283] “Karanlıklarda kalıp oradan çıkamayan birinin temsili,” yani sıfatı “gibi…” Ki bu sıfat da karanlıklarda kalıp oradan çıkamamaktır. Mâna “O, hiç çıkamayacak şekilde karanlıklar içindedir.” şeklindedir. Tıpkı Allah Teâlâ’nın “Müttakîlere va‘dedilen Cennet’in temsili şöyledir: Orada nehirler vardır…” [Muhammed 47/15] âyeti gibi ki sıfatı böyle olan demektir, sıfat da “orada nehir-ler vardır” kısmıdır.

[1284] “İnkârcı nankörlere cazip gelmekte…” Yani şeytan onu cazip gös-termekte. Veya “yaptıklarını kendilerine cazip gösterdiğimiz” [Neml 27/4] âye-tinin delâletiyle Allah Teâlâ onu cazip göstermekte… Nitekim bir sonraki âyet de bu mânaya delâlet etmektedir:

Bu bölümü tek başına aç →

123. Âyetin Tefsiri

[1285] “Böylece, her şehirde, ileri gelenleri oranın mücrimleri kıldık…” Yani Mekke’de, orada tuzaklar kurmaları için ileri gelenler var ettiğimiz gibi aynı sebeple her şehirde ileri gelenleri oranın mücrimleri kıldık. Yani, tuzak kurmaları için onları serbest bıraktık, onların tuzak kurmalarına engel olma-dık. Âyette özellikle “ekâbir / ileri gelenler” zikredilmiştir çünkü insanları sa-pıklığa sürükleyen ve onlara tuzak kuranlar bunlardır. “… oranın kodamanla-rına emrederiz” [İsrâ 17/16] âyeti de bu mânaya işaret etmektedir. א َ ِ ْ ُ َ ِ اכََאifadesi ekbera mücrimîhâ şeklinde de okunmuştur. Çünkü Araplar aynı mâna-da yani [onlar kavimlerinin ileri gelenleridir] anlamında olmak üzere hum ekberu kavmihim ve ekâbiru kavmihim derler.

[1286] “Aslında sadece kendilerine tuzak kuruyorlar.” Çünkü kurdukları tuzaklar kendilerini kuşatacaktır. Bu ifade, Peygamber (s.a.)’i teselli etmekte ve düşmanlarına karşı ona yardım edileceğinin ilk müjdelerini vermektedir. Riva-yete göre Velid b. Muğîre [v. 1/622] şöyle demiş: “Peygamberlik gerçek bir şey olsaydı [Ey Muhammed], ben ona senden daha lâyık olurdum. Çünkü senden daha yaşlıyım, malım senden daha çok!” Yine rivayete göre Ebû Cehil de şöyle demiş: “Biz şerefte Abdümenâfoğullarıyla her alanda rekabet ettik, hatta baş başa giden iki at gibi olduk. Fakat sonunda onlar, ‘Bizden kendisine vahyedilen bir peygamber çıktı’ dediler. Vallahi bize de aynı şekilde vahiy gelmediği sürece ondan hoşnut olmayacağız ve asla ona ittibâ etmeyeceğiz!” İşbu âyet bunun üzerine nâzil olmuştur. Şu âyet-i kerime de bunun benzeridir: “Aslında, kendi-sine, basbayağı açıp okuyacağı sayfalar verilmesini istiyor her biri...” [Müddessir 74/52]

Bu bölümü tek başına aç →

124. Âyetin Tefsiri

[1287] ُ َ ْ ُ اَ ّٰ -ifadesi, Müşriklerin iddialarını red (…Allah daha iyi bilir) اَdeden, Allah’ın peygamberliğe ancak ona lâyık olacağını bildiği kimseyi se-çeceğini gösteren ve Allah’ın peygamberliği hangi mekâna koyacağını da çok iyi bildiğini ifade eden başlangıç cümlesidir. O şehirlerin ileri gelenlerinden mücrimleri, kibirleri ve büyüklenmelerinden sonra bir alçaklık, küçüklük ve değersizlik ve iki dünyada esaret, ölüm ve ateş azabından şiddetli bir azap çar-pacaktır!..

Bu bölümü tek başına aç →

125. Âyetin Tefsiri

[1288] “Allah kimi hidayete erdirmek,” ona hidayet lütfunda bulunmak “isti-yorsa” -ki O ancak [iman ve amel-i salihi ortaya koymak sûretiyle] lütfu hak edene lütuf-ta bulunur- “onun göğsünü (yani zihnini) İslâm’a açıyor,” ona lütufta bulunuyor, neticede o kişi İslâm’a rağbet ediyor, gönlü ona razı oluyor ve ona girmeyi sevi-yor. “Kimi saptırmak” yani yüz üstü, kendi haliyle baş başa bırakmak “istiyorsa”

-ki o da kendisine lütufta bulunulmayacak biridir- “onun da göğsünü daraltı-yor, sıkıyor”, ona olan lütuflarını engelliyor, sonunda o kişinin kalbi katılaşıyor, hakkı kabulden uzaklaşıyor, kapıları kapanıyor ve artık oraya iman giremiyor. א ً ِّ َ kelimesi şedde ile dayyıkan ve tahfif ile daykan şeklinde de okunmuştur; א ً َ َ kelimesi de kesra ile haricen ve masdarla vasıflama kabilinden fetha ile haracen şeklinde okunmuştur.

[1289] “Sanki o kişi göğe doğru yükseliyormuş gibi…” Yani sanki gerçek-leşmesi imkânsız bir işe girişiyormuş gibi. Çünkü bir insanın göğe yükselmesi; imkânsız olan, istitā‘atin dışında kalan ve kendisine kolay kolay güç yetirile-meyecek hususlarda mesel haline gelmiştir. ُ َّ َّ َ kelimesi yassa‘‘adu (zorlana zorlana ve aşama aşama yükseliyor) şeklinde okunmuştur ki aslı yetesa‘‘adudur. Nitekim İbn Mes‘ûd (r.a.) [v. 32/653] kelimeyi bu şekilde yani yetesa‘‘adu olarak okumuştur. Yine kelime yessā‘adu şeklinde okunmuştur ki aslı yetesā‘adudur. Yine kelime sa‘adeden yas‘udu ve as‘adeden yus‘idu şeklinde de okunmuştur.

[1290] “Allah murdarlığı” yani kendi haline terkedilmişliği ve tevfikin esir-genmesini. “Boca ediyor!” Burada hızlân (kendi haline terkedilmişliği), -tevfîk kelimesinin kendisiyle vasıflandırıldığı tayyib (tertemiz, hoş) kelimesinin zıttı olan- rics (murdarlık, pislik) ile vasıflandırmıştır. Veya bununla, ricse -ki azap-tan ibarettir- götüren ıstırap anlamındaki irticâs fiilini murat etmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

126. Âyetin Tefsiri

[1291] “Bu, senin Rabbinin” muttarit, yani homojen, kesintisiz “dosdoğ-ru” ve adaletli “yolu” olup muvaffak kılma ve kendi haliyle baş başa bırakma-daki ilâhî âdet ve hikmet bunu gerektirmektedir. א ً َ ْ ُ kelimesinin nasbı, َ ُ وَאً ِّ َ ُ ُّ َ ْ -O [ Kur’ân], ellerindekini doğrulamak üzere gerçeğin ta kendisi“) اdir.” [Bakara 2/91]) âyetindeki musaddıkan kelimesinde olduğu gibi tekid edici hal olmasından dolayıdır.

Bu bölümü tek başına aç →

127. Âyetin Tefsiri

[1292] “Dârusselâm” yani dâru’llāh olan cennet “bunlara”, düşünüp ders çıkaran topluluğa “aittir.” Allah, cenneti değerini yüceltmek için kendine izâfe etmiştir. Veya onlar için her türlü afet ve kederden selâmette olan esenlik yur-du… “Rableri katında” yani O’nun garantisi altında. Nitekim “Falanın benim katımda unutulmaz bir hakkı vardır” dersin. Veya mahiyetini bilmedikleri hazi-neler ve rızıklar onlara aittir. Nitekim, “…kendileri için saklanmış bulunan göz aydınlıklarını hiç kimse bilmez.” [Secde 32/17] âyeti bu gerçeği haber vermektedir.

“Kendi yapmakta oldukları sayesinde” yani yapmakta oldukları ameller sebe-biyle “velîleri” yani sahip ve dostları, sevenleri veya düşmanlarına karşı yar-dımcıları “da O’dur.” Veya yapmakta oldukları amellerin karşılığını vermeyi üstlenen O’dur.

Bu bölümü tek başına aç →

128. Âyetin Tefsiri

[1293] ْ ُ ُ ُ ْ َ مَ ْ َ ifadesi, mahzuf (Onların tamamını haşredeceği gün) وَbir fiille mansup olup onların tamamını toplayacağımız günü hatırla, demek-tir. Veya onların tamamını toplayacağımız gün, “Ey cin topluluğu!...” diyece-ğiz. Yahut onların tamamını toplayacağımız ve “Ey cin topluluğu!...” diyeceği-miz gün, korkunçluğunu ve iğrençliğini vasfetmenin mümkün olmadığı şeyler meydana gelecek. ْ ُ ُ ُ ْ َ kelimesindeki “onlar” zamiri, iki ağırlıklı varlık -yani insanlar ve cinler- ile onların dışındakilere aittir. Cinler de şeytanlardır.

[1294] “İnsanlardan birçoğunu siz yoldan çıkardınız ha?!” Yani onlardan birçoğunu dalâlete sürüklediniz veya onları tâbileriniz haline getirdiniz de bu yüzden onlardan kalabalık bir grup sizinle beraber haşr oldu. Nitekim sen de “emîr çok sayıda asker toplamış” anlamında isteksera’l-emîru mine’l-cunûdi, yine “falan çok sayıda taraftar edinmiş” anlamında isteksera fülânun mine’l-eşyâ‘i dersin.

[1295] “Bunların dostu olan,” vesveselerine kulak vererek onlara itaat eden “insanlar, ‘Ya Rabbi! Hepimiz birbirimizden faydalanmaya çalıştık.’ derler.” Yani, kendilerini şehevî arzulara düşürmeleri ve bunlara ulaşmanın yollarını göster-meleri sebebiyle insanlar şeytanlardan faydalanırken, kendilerine itaat etmeleri, insanları aldatma hususunda arzu ve isteklerinin gerçekleşmesine yardımcı olma-ları sebebiyle de cinler insanlardan faydalanmışlardır. İnsanların cinlerden fay-dalanmalarının “Meğer, insanlardan bazı ‘er’ler, cinlerden birtakım ‘er’lere sığı-nıyorlarmış...” [Cin 72/6] âyetinde haber verildiği şekilde olduğu da söylenmiştir. Nitekim bir adam, bir vadide konaklayıp korktuğu zaman, cinlerin büyüğünü kastederek “Bu vadinin rabbine sığınırım!” derdi. Cinlerin insanlardan fayda-lanmaları ise insanların, cinlerin kendilerinden zararlı şeyleri uzaklaştırmaya ve kendilerini koruyup kollamaya muktedir olduklarını kabul etmeleridir.

[1296] “Bizler için belirlediğin ecelimize ulaştık.” Bununla, yeniden diriliş gününü kastederler. Bu söz; insanların şeytanlara uyduklarının, boş arzularının peşine düştüklerinin ve yeniden dirilişi yalanladıklarının bir itirafı olup ayrıca onların, Rablerine tam bir teslimiyet göstereceklerini ve hallerine derin bir piş-manlık duyacaklarını da haber vermektedir.

[1297] “Hepinizin yeri, temelli kalacağınız Ateş’tir!.. Allah’ın dilediği ha-riç.” Yani ateş azabının içinde ebediyen kalacaklardır. Allah’ın dilediği hariç [ ّٰ אء ا َ א َ َّ ifadesi, Allah’ın dilediği vakitler hariç demektir ki bu vakitlerde de [إِateş azabından zemherîr denilen soğuk azaba nakledileceklerdir. Rivayete göre onlar orada, içinde zemherîr bulunan bir vadiye girerler. Soğuk onların tüm eklemlerini birbirinden ayırır. Onlar da köpek gibi ulumaya başlarlar ve tekrar ateş azabına geri döndürülmek isterler. Veya buradaki istisna şu söz kabilin-dendir: Canciğer arkadaşı öldürülüp de tek kalan bir kişi, arkadaşını öldüren katili yakalamış, onu öldürmek üzere boğazına sarılmış ve şiddetli bir öfkeyle ona dişlerini gıcırdatıyor. Katil ise boğazını sıkmayı bırakmasını istiyor. Buna karşılık o: “Eğer senin boğazını sıkmayı bırakırsam, Allah beni helâk etsin. Ancak böyle bir şey dilersem hariç!” diyor. Bunu söylerken, gücünün yettiği en şiddetli bir şekilde katilden öç almaktan başka bir dileğinin olmadığını da kesinlikle biliyor. Dolayısıyla, bu kişinin “Ancak böyle bir şey dilersem hariç” ifadesi, tehdit edilen o kişiyle alay etmeyi de içine alan en şiddetli tehditlerden biri olur. Çünkü o, bu sözü, [gerçekte kesinlikle böyle bir şey olmadığı halde] muha-taba kurtulmayı tamah ettirecek bir istisna sûretinde söylemiş oluyor.

[1298] “Senin Rabbin, gerçekten mutlak hikmet sahibi” olup ancak hik-metin gerektirdiği şeyleri yapar, “mutlak ilim sahibi” olup kâfirlerin ebedî aza-bı hak ettiklerini bilir.

Bu bölümü tek başına aç →

129. Âyetin Tefsiri

[1299] “İşledikleri” inkâr ve günahlar “yüzünden zalimleri birbirinin pe-şine işte böyle takarız!” Onları kendi halleriyle baş başa bırakırız, onlar da şey-tanların ve doğru yoldan sapmış insanların yaptığı gibi birbirlerini velî edi-nirler, birbirlerinin peşine takılırlar. Veya dünyada oldukları gibi Biz onları Kıyamet günü de birbirlerinin velîsi ve yakın arkadaşı kılarız.

Bu bölümü tek başına aç →

130. Âyetin Tefsiri

[1300] Kıyamet günü kendilerine kınama kabilinden şöyle denilir: “İçi-nizden elçiler gelmemiş miydi?!” Cinlere, kendilerinden elçiler gelip gelmediği hususunda ihtilaf edilmiştir. Bir kısım âlimler, âyetin zahirini dikkate alarak onlara kendi cinslerinden bir elçinin gelmesi noktasında insan mükellefler-le cin mükellefler arasında bir fark görmemişlerdir. Zira insanlar ancak insan bir elçi ile, cinler de ancak cin bir elçi ile ünsiyet ve ülfet edebilirler. Başka âlimler ise elçilerin sadece insanlardan geldiğini söylemişlerdir; âyette ْ כُ ْ ِ ٌ ُ رُ(içinizden elçiler) buyrulmuştur. Bu elçiler her ne kadar insanlardan olsa da insanlar ve cinler birlikte muhatap alındığından, böyle buyrulması doğru ol-muştur. Tıpkı, “İnci ve mercan çıkar ikisinden de...” [Rahmân 55/22] âyetinde olduğu gibi [ki inci ve mercan, tatlı ve tuzlu denizlerin sadece birinden çıkmaktadır]. Allah Teâlâ’nın bununla, elçilerin cinlere uyarıcı olarak gönderdikleri cin elçi-leri murat ettiğini söyleyenler de olmuştur. Nitekim “(Okuma) bitince de birer uyarıcı olarak kavimlerine döndüler.” [Ahkāf 46/29] âyetinde bu uyarıcı elçiler-den bahsedilir. Kelbî [v. 146/763] ise şöyle demektedir: “Muhammed (s.a.)gön-derilmezden evvel elçiler sadece insanlara gönderilmekteydi. Peygamber (s.a.) ise hem insanlara hem de cinlere gönderilmiştir.”

[1301] “Ya Rabbi! Kendi aleyhimize şahitlik ederiz” ifadesi, onların “size elçi gelmedi mi?” sorusuna olan tasdiklerini ve buna verdikleri cevabı anlat-maktadır. Çünkü elçilerin gelmesini nefyeden cümlenin başındaki Hemze [soru değil,] yadırgama anlamında olup onlara gerçeği kabul ettirmek istemek-tedir. Nitekim onların “Kendi aleyhimize şahitlik ederiz.” sözleri, Allah’ın delilinin kendilerini ilzam ettiğinin, karşı koyamayacakları şekilde kendileri-ni susturduğunun ikrarıdır. Şayet“Bunlar nasıl, bu âyette [Müşrik olduklarını] itiraf ediyorlar da “Rabbimiz Allah’a yemin ederiz ki biz Müşrik değildik!” [En‘âm 6/23] âyetinde bunu inkâr ediyorlar [Yani bu iki âyet çelişmiyor mu]?” der-sen derim ki: O uzun Kıyamet gününde birbirinden farklı çeşitli haller, ko-numlar ve safhalar olacaktır. Bunların bir safhasında ikrarda bulunacaklar; bir başka safhasında ise inkâr edeceklerdir. Veya bu ikrarla, ağızlarına mühür vu-rulduğu zamanki ellerinin, ayaklarının ve derilerinin yapacağı şahitlik murat olunmuştur. Şayet“Kendi aleyhlerine şahitlikleri niçin tekrar edildi?” dersen

derim ki: Birincisi; onların bu sözü nasıl söylediklerini ve suçlarını nasıl itiraf ettiklerini anlatmak içindir. İkincisi ise onları kınamak, görüşlerinin hatalı ol-duğunu ortaya koymak, kendileri üzerinde ne kadar az düşünüp gözlem yap-tıklarını belirtmek ve dünya hayatının ve hâlihazırdaki zevklerin kendilerini aldattığı kimselerden olduklarını haber vermek içindir. Bu sebeple, sonuçta kâfir olduklarını söyleyerek kendi aleyhlerine şahitlik yapmak, Rablerine tes-limiyet göstermek ve O’nun azabını hak ettiklerini söylemek zorunda kalmış-lardır. Allah da bunu sırf, dinleyenleri onların haline düşmekten sakındırmak için söylemiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

131. Âyetin Tefsiri

ِכَ [1302] -ism-i işareti, daha önce geçen elçi göndermeye ve bu elçile [bu] ذٰrin kötü bir akıbete karşı kendilerini uyarmalarına işaret etmektedir. Bu kelime, hazfedilmiş bir mübtedânın haberi olup el-emru zâlike (durum böyle) takdirin-dedir. “(Bu da) senin Rabbin, hiçbir şehir halkını helâk edici olmadığı içindir.” ifadesi, sebep bildirmektedir. Yani sana anlattığımız bu durum, senin Rabbinin hiçbir şehir halkını zalimce helâk etmesinin söz konusu olmadığını haber ver-mek içindir. Bu mâna, En edatının, fiilleri nasbeden edat olması ihtimaline göredir. Bunun, Enne’den tahfif edilmiş En olması da câizdir. Buna göre mâna, “Durum ve söz şudur ki senin Rabbin hiçbir şehir halkını zalimce helâk edici değildir.” şeklinde olur. En edatını zâlikeden bedel yapman da mümkündür. Tıpkı ٌع ُ ْ َ ءِ ُ َ ِ َ أنََّ دا ْ َ ْ כَ ا

ِ ِ ذ ْ َ א إِ ْ َ َ -Ve ona, ‘bunların kökünün kazı“) وَnacağına yönelik emri[mizi] bildirdik” [ Hicr 15/66]) âyetinde olduğu gibi.

[1303] ٍ ْ ُ ِ (Zulm ile…) Yani yöneldikleri bir zulüm sebebiyle… Veya zâlimce… Yani eğer onlar bir peygamber ve kitapla uyarılmadan, böyle bir şeyden gafil oldukları halde Allah onları helâk etseydi, bu zulüm olurdu. Allah ise her türlü zulümden ve her türlü kötülükten yücedir.

Bu bölümü tek başına aç →

132. Âyetin Tefsiri

[1304] Mükelleflerden “her birinin yapıp ettiklerine göre” yani amelleri-nin karşılığı olarak “dereceler” yani makamlar “vardır. Senin Rabbin onların yaptıklarından gafil değildir” ki bu amellerin miktarları, durumları ve bunlara göre elde edilecek karşılıklar O’na gizli kalsın.

Bu bölümü tek başına aç →

133. Âyetin Tefsiri

[1305] “Senin Rabbin”, kullarından ve onların ibadetlerinden “müstağni-dir, merhamet sahibidir;” onları daimî menfaatlere yönlendirmek için dinî tek-liflerle [haram ve helâllerle] onlara merhamette bulunur. Ey âsiler! Allah “isterse sizi giderir ve arkanızdan sizin yerinize” itaatkâr yaratıklardan “dilediklerini getirir” de onlar, sizin gibi [kötü] sıfatlara sahip olmazlar. “Nitekim sizi de bir başka kavmin soyundan” onların evlatları kanalından “getirmiştir.” Burada “bir başka kavmin soyundan” ifadesiyle kastedilenler, Nûh Aleyhisselâm’ın gemisin-de bulunan kimselerdir.

Bu bölümü tek başına aç →

135. Âyetin Tefsiri

[1306] Mekânet kelimesi, bir kimsenin bir yere sağlam bir şekilde yerleşti-ğini ifade etmek için mekune mekâneten ifadesindeki gibi masdar da olur; yer / mekân anlamında da kullanılır. Bu mânada mekânun ve mekânetun; makāmun ve makāmetun denilir. ْ כُ

ِ َ כَא َ ٰ َ ا ُ َ ْ ;ifadesi şu anlamlara gelebilir: Birincisi اgücünüz ve imkânınız neye yetiyorsa bunların hepsini son noktasına kadar kullanarak yapmak istediğinizi yapın. İkincisi; üzerinde bulunduğunuz yön ve sahip olduğunuz hal üzere devam edin. Nitekim, sahip olduğu hal üzere devam etmesi emredilen kişiye, “Bulunduğun hal üzere devam et, ondan sapma!” anlamın-da ‘alâ mekânetike yâ fülân denilir.“Tabiî, ben de yapacağım!” Yani üzerinde bulunduğum yol ve sahip olduğum hal üzere devam edeceğim. Âyetin anlamı şöyledir: [Ey kâfirler!] Siz küfrünüz ve bana düşmanlığınız üzere devam edin. Şüphesiz ben de İslâm dini üzere hareket etmeye ve sizin eziyetlerinize sabırla katlanmaya devam edeceğim. Övgüye değer âkıbetin ikimizden hangisine ait olacağını ileride bileceksiniz. “Siz elinizden geleni yapın!” emrinde tutulan yol, “İstediğinizi yapın!” [Fussılet 41/40] emrindeki gibi olup kendisine bu şekilde emredilen kişiden kötülükten başka bir şey gelmeyeceğini tescillemek ve önü-nü açmak için kullanılmıştır. Sanki o kişi böyle yapmakla emrolunmuş, böyle davranması ona kesinlikle vacip olmuştur; adeta hiçbir şekilde ondan ayrılması ve ona aykırı davranması mümkün değildir.

[1307] Şayet“[ ْ َ نَ ُ َ ْ َ فَ ْ َ َ ifadesinde] Men edatının cümle içindeki yeri nedir?” dersen derim ki: Eyyu (hangisi) anlamında olduğu ve ‘ilm fiilinin ken-disiyle alakası kesildiği zaman ref makamında, ellezî anlamında olduğu zaman ise nasb makamındadır [‘ilmin mef ‘ûlüdür].

[1308] “Şu yurdun âkıbeti” yani Allah Teâlâ’nın şu dünya yurdunu kendisi için yarattığı güzel âkıbet… Bu [“Şu yurdun, sonunda kimin olacağını ileride bilecek-siniz” ifadesi] öyle bir ikaz metodudur ki bir yandan sert bir tehdit içermekte ve uyaranın haklı, uyarılanın ise haksız olduğunu belirtmekte fakat bir yandan da yumuşak bir yol tutularak söz insaflıca [yani karşı tarafa da hak verir tarzda] kullanılmaktadır.

Bu bölümü tek başına aç →

136. Âyetin Tefsiri

[1309] Müşrikler, ekin ve davarlardan bir kısmını Allah’a, bir kısmını da putlarına ayırıyorlardı. Allah’a ayırdıklarının artmakta, çoğalmakta ve kendi içinde hayırlı anlamda ziyadeleşmekte olduğunu gördüklerinde kararlarından dönüyor ve onu putlarına ait kılıyorlardı. Putları için ayırdıklarında bir artma söz konusu olduğunda ise onu yine putlarına terk ediyorlardı. Sebep olarak da Allah’ın zengin olduğunu, buna ihtiyacı bulunmadığını ileri sürüyorlardı. Halbuki bunun gerçek sebebi, onların putlarına olan sevgileri ve onları tercih etmeleri idi.

א ذَرَاَ [1310] َّ ِ (Allah’ın yarattığından) ifadesi, [ekin ve davarlardan] artan ve çoğalan kısmın Allah’a ayrılmasının daha doğru olacağını çünkü bunları yara-tıp çoğaltanın bizzat Allah olduğunu beyan etmektedir. Diğer taraftan da artan ve çoğalan bu kısmın, bunları ne yaratmaya ne de çoğaltmaya güçleri yeten putlara ayrılmasının doğru olmayacağını haber vermektedir.

[1311] ْ ِِ ْ َ ِ (kendi iddialarınca) kelimesi, zamme ile bi-zu‘mihim şeklin-

de de okunmuştur. Yani onlar, bunlardan bir kısım şeylerin Allah’a ait olduğu-nu iddia etmişlerdir. Halbuki Allah, onlara böyle bir şey emretmemiş ve şirk olan böyle bir taksimi asla meşrû görmemiştir. Çünkü onlar böyle davranmak-la, kendilerine yakınlaşma bakımından Allah ile putları arasında bir ortaklık bulunduğunu düşünüp şirke düşmüşlerdir.

[1312] “[Ama ortaklara ait olanlar] Allah’a ulaşmaz.” Yani ortaklarına ait olan bu mallar, normalde bunları harcamaları gereken misafirlere ikram ve miskin-lere tasadduk gibi yerlere ulaşmaz. “Allah’a ait olanlar” ise yanlarında kurban kesilmek, putların bekçilerine ödeme yapmak vb. yollarla “ortaklarına gidi-yor!” Putlarını Allah’a tercih etmeleri ve kendilerine meşru kılınmayan bir şeyi yapmaları hususunda “hükmedegeldikleri şey ne kötü!..”

Bu bölümü tek başına aç →

137. Âyetin Tefsiri

[1313] “İşte bunun gibi…” Yani bu cazip gösterme gibi… Bu, yakınlık ve-silesi olacak şeylerin Allah Teâlâ ile putlar arasında taksim edilmesinde şirkin cazip gösterilmesidir veya şeytanlardan öğrenilen bu aşikâr cazip gösterme gi-bidir. Mâna şöyledir: Onların şeytanlardan veya putların bekçilerinden ortak-ları, onlara çocuklarını diri diri toprağa gömerek veya putlara kurban ederek öldürmelerini cazip göstermiştir. Cahiliye döneminde bir adam: “Şu kadar erkek çocuğum olursa mutlaka birini boğazlayacağım!” diye yemin ederdi. Nitekim [Peygamberimiz’in dedesi] Abdulmuttalib [v. 652 m.] de bu şekilde yemin etmişti.

[1314] Zeyyene (cazip gösterdi) fiili ma‘lûm olarak okunmuş, şurekâ’uhum (onların ortakları) kelimesi onun fâ‘ili olmuş ve katle evlâdihim (çocuklarını öl-dürmek) de nasb ile okunmuştur. Bu fiil, zuyyine [cazip gösterildi] şeklinde meçhul olarak da okunmuştur. Katlu evlâdihim (çocuklarının öldürülmesi) de ref‘ ile okunmuştur. Şurekâ’uhum kelimesinin merfû‘‘ olması ise zuyyine fiilinin delâ-let ettiği gizli bir fiille olmuştur. Buna göre “Onlara, çocuklarının öldürülmesi cazip gösterildi.” denildiğinde adeta “Bunu kim cazip gösterdi?” diye sorulmuş, cevap olarak da “Bunu onlara ortakları cazip gösterdi.” denilmiştir. İbn Âmir’in[v. 118/736] âyeti, katl kelimesini şurakâ’ kelimesine izâfe edip zarf olmaksızın ikisinin arasını ayırarak katlu evlâdehum şurekâ’ihim (ortaklarının onların çocuk-larını öldürmesi) şeklinde okumasına gelince, bu öyle bir şeydir ki şâirin

Genç deveyi Ebû Mezâde’nin dürtüp yaraladığı gibi…88 beytinde olduğu gibi, zaruret yerlerinde bile olsa çirkin ve merdut sayı-lırken, nasıl olur da mensur bir sözde, hele hele nazmının güzelliği ve cezâletiyle mu‘ciz bir kelâm olan Kur’ân’da çirkin ve merdut sayılmaz?! 88 Beytin aslı, Zecce Ebî Mezâde’l-kalûsa şeklindedir. Bununla birlikte, “mütevâtir bir kıraatin herhalde

Arap dili zevkine uygun olacağı, Zemahşerî’nin ise ana dili Arapça olmadığından bunu zevk edeme-diği” de söylenmiştir. Gerçekten de İbn Âmir kıraatinde; Behçet Kemal Çağlar’ın, X. Yıl Marşı’ndaki “Türk’üz, cumhûriyyetin göğsümüz tunç siperi” ifadesine benzer bir kullanım hissedilmektedir. Bu şiirde de tamlayan ile tamlanan arasına ‘göğsümüz’ kelimesi girmiştir. / ed.

İbn Âmir’i âyeti böyle okumaya iten şey, mushaflardan birinde şurekâ’ihim ke-limesinin Yâ ile כא şeklinde yazıldığını görmesidir. Eğer evlâd ve şurakâ’ kelimelerinin cerri ile evlâdihim şurakâ’ihim (“evlâtlarını, yani ortaklarını öl-dürmek…” şeklinde) okusaydı -çünkü çocuklar mallarında onların ortağıdır- böyle bir suçu işlemekten kurtulup farklı bir alternatif bulmuş olurdu.

[1315] “Ortakları, kendilerini alçaltmak” yani aldatmak sûretiyle onları helâk etmek “ve onları dinlerinde şüpheye düşürmek” yani dinlerini onlara karışık ve anlaşılmaz hale getirmek “için…” “Din”lerinden maksat, üzerinde bulundukları İsmâil Aleyhisselâm’ın dinidir. Sonunda bu dinden kayıp şirke düşmüşlerdi. Denilmiştir ki dinlerinden maksat, üzerinde bulunmaları gere-ken dindir. Bu ifadenin, “onları karmakarışık bir dinin içine sürüklemek için” anlamında olduğu da söylenmiştir. Şayet“[ ْ ُ دُو ْ ُ

ِ ve ا ُ ِ ْ َِ kelimelerindeki] Lâm وَ

ne anlama gelmektedir?” dersen şöyle derim: Eğer bahsi geçen cazip gösterme şeytanlardan ise Lâm, sebep bildirmek içindir. Eğer putların bekçilerinden ise o zaman Lâm, sonuç bildirmek içindir.

[1316] “Allah” mecbur edici bir dileyişle “dilemiş olsaydı bunu yapamaz-lardı” yani Müşrikler, kendilerine cazip gösterilen bu öldürme işini yapamaz-lardı. Veya şeytanlar ya da putların bekçileri bu cazip kılma veya alçaltma yahut karıştırma işini yapamazlardı. Zamirin ism-i işaret mecrasında olduğu görüşü-ne göre ise bunların hiçbirini yapamazlardı.

[1317] “Uydurdukları şey”den maksat, uydurdukları yalanlar veya iftira-lardır.

Bu bölümü tek başına aç →

138. Âyetin Tefsiri

[1318] ٌ ِْ (dokunulmaz) kelimesi fi‘lun kalıbında olup mef‘ûl anlamın-

dadır. Tıpkı zibhun (boğazlanmış) ve tıhnun (öğütülmüş) kelimelerinde olduğu gibi. Bu sıfatla vasıflanmada müzekker, müennes, tekil ve çoğul eşittir çünkü bunun hükmü sıfat değil isimlerin hükmüdür. Hasan-ı Basrî [v. 110/728] ve Katâde [v. 117/735] Hâ’nın zammesiyle hucrun, İbn Abbâs [v. 68/688] ise daralt-ma kökünden ٌج ْ َ şeklinde okumuştur.

[1319] Müşrikler, ekinlerinden ve davarlarından putları için bir şey ayırdık-larında “Bunları bizim dilediklerimizden başkası yiyemez.” diyorlar, bununla da putların bekçilerini ve kadınları dışarıda tutarak sadece erkekleri kastediyor-lardı.“Birtakım hayvanlar da vardır ki bunların da sırtları haramdır (binilmez, yük vurulmaz.)” Bunlar bahîra, sâibe ve hâm diye isimlendirip gruplandırdık-ları hayvanlardır89. “Bir kısım hayvanlar da vardır ki” bunları keserken “üzerle-rine Allah’ın adını anmazlar,” sadece putlarının adlarını anarlar. Söylendiğine göre Müşrikler bu tür hayvanların üzerinde haccetmezler ve bunların üzerinde oldukları halde telbiye getirmezlermiş. Mâna şöyledir: Onlar hayvanlarını kı-sım kısım ayırıyorlar; “şu hayvanlar dokunulmaz, şu hayvanların sırtı haramdır [binilmez, yük vurulmaz]; şu hayvanların üzerine de kesilirken Allah’ın adı anıl-maz” diyorlardı. Böylece onları kendi batıl arzularına göre sınıflandırıyor ve bu sınıflandırmayı - Allah’a iftira ederek- O’na nispet ediyorlardı. Yani bütün bunları Allah’a iftira olarak yapıyorlardı. Oysa Allah, bu zalimlerin dedikle-rinden son derece yücedir, uzaktır. İftirâ’en kelimesinin mansup oluşu, onun mef‘ûlün leh veya hal olması sebebiyledir yahut masdar-ı müekkide olması ihti-malinden dolayıdır; çünkü onların bu sözleri iftira anlamındadır.

Bu bölümü tek başına aç →

139. Âyetin Tefsiri

[1320] Müşrikler, kulaklarını yardıkları [bahîra] hayvanlarla, serbest bı-raktıkları [sâibe] hayvanların ceninleri hakkında şöyle diyorlardı: Onlardan canlı doğan sadece erkeklere aittir, dişiler ondan yiyemezler. Ölü doğanlar-da ise erkekler ve dişiler ortaktır. ٌ َ ِ א َ (yalnızca) kelimesi, mâna dikkate alınarak müennes kılınmıştır. Çünkü âyetin başında yer alan Mâ edatı, ecin-netun (ceninler) anlamındadır. ٌم َّ َ ُ (haram) kelimesi ise lafız dikkate alına-rak müzekker yapılmıştır. Benzeri َك ِ ْ ِ ْ ِ ا ُ َ َ َّ إِذا َ כَ ْ َ ُ إِ

ِ َ ْ َ ْ َ ْ ُ ِْ وَ

(“Bunların içinde seni dinleyenler de var... Hatta, yanından çıktıklarında…” [Muhammed 47/16]) âyetidir. [Lafza nazaran yestemi‘u müfred gelmişken mânaya na-zaran haracû çoğul olmuştur.] Hālisatün kelimesinin sonundaki Tâ’nın, rāviye-tu’ş-şi‘ri (şiirci) ifadesinde yer alan rāviyetun kelimesindeki gibi mübalağa için olması da câizdir. Bu kelimenin, [hālisa sahibi] anlamında hālis kelimesinin yerine kullanılmış âkıbet gibi bir masdar olması da mümkündür ki kelime-yi nasb ile hālisaten şeklinde okuyanların kıraati buna delâlet etmektedir.

89 Bkz. el-Keşşaf, Mâide 5/103 hk.

Buna göre li-zûkûrinâ (erkeklerimiz için) kelimesi haber, hālisaten kelimesi de masdar-ı müekkide olur. Kelimenin, öne geçmiş hal olması câiz değildir. Çün-kü hal, zü’l-hal olan mecrurun önüne geçemez. İbn Abbâs Radıyallāhu ‘Anh [v. 68/688] kelimeyi izâfetle hālisuhû [halisi] şeklinde okumuştur. İbn Mes‘ûd [v. 32/653] mushafındada hālisun şeklindedir.

[1321] “Yavru ölü olursa” yani o hayvanların karınlarındaki cenin ölü olursa… Müennes olarak ve in tekun (ceninler ölü olursa) şeklinde de okun-muştur. Mekkeli [kārî]ler ise kâne fiilini tam fiil olarak değerlendirip kelimeyi te’nis ve ref‘ ile ve in tekun meytetun şeklinde okumuşlardır. ُۤכَאء َ ُ

ِ ْ ُ َ (hepsi ona ortak) ifadesindeki zamirin müzekker olması, meytenin, erkek veya dişi ölü doğan tüm yavrular için kullanılmasından dolayıdır. Âyette adeta ve in yekun meytun fe-hum fî-hi şurakâ’ (erkek yavru ölü doğarsa hepsi ona ortak olur) de-nilmiştir.

[1322] “Bu [asılsız] tavsiflerinin” yani helâl ve haram kılmada Allah adına yalan isnat etmelerinin “cezasını Allah yakında verecek!..” Şu âyet-i kerime de onların bu hallerini haber vermektedir: “[Aslı-astarı olmadığı halde] dillerinizin yalan yere nitelendiregeldiği şeyler için ‘Şu helâldir, bu haramdır’ demeyin…” [Nahl 16/116]

Bu bölümü tek başına aç →

140. Âyetin Tefsiri

[1323] Bu âyet, esir düşme ve fakir kalma korkusuyla kız çocuklarını diri diri gömen Rebî‘a, Mudar ve diğer Arap kabileleri hakkında nâzil olmuştur. “Bilgisizlikleri yüzünden beyinsizce…” yani akıllarının zayıflığı ve çocukları-nın rızkını verenin kendileri değil bizzat Allah olduğunu bilmemeleri sebe-biyle…Katelû (öldürdüler) fiili şedde ile ve aynı mânada kattelû şeklinde de okumuştur.

[1324] “Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiği şeyler”den maksat kulakla-rını yardıkları [bahîra], serbest bıraktıkları [sâibe] vb. hayvanlardır.

Bu bölümü tek başına aç →

141. Âyetin Tefsiri

[1325] Allah, “çardaklı çardaksız” yani kendisine çardak yapılmaksızın toprak üzerine terkedilmiş vaziyette üzüm “bağları var etti.” Denilmiştir ki çar-daklı olanlar, insanların ekip diktiği, bu işe önem verip çardaklar yaptığı ziraat, bolluk ve bayındırlığın olduğu bölgeler için geçerlidir. Çardaksız olanlar ise Allah’ın steplerde, çöllerde ve dağlarda yabani olarak bitirdikleridir ki bunların çardağı yoktur. Nitekim üzümler için, budanmış dalların kendisine bağlanıp tutturulacağı direkler ve çatılar yaptığın zaman, bunu ifade etmek üzere ‘arraş-tu’l-kerme dersin. Evin tavanı da onun Arşı / çardağıdır.

[1326] Renk, tat, hacim ve koku bakımından “ürünleri birbirinden fark-lı…” Âyetteki ukuluhû (ürünleri) kelimesi zamme ve sükûn ile ukluhû şek-linde de okunmuş olup bitkinin yenilebilir meyvesi anlamındadır. Kelimenin sonundaki zamir hurmaya aittir. Ekin de hurmanın üzerine atfedilmiş olması sebebiyle onun hükmüne dâhildir. Muhtelifen (farklı) kelimesi hal-i mukadde-redir; çünkü bağlar ve bahçeler var edildiği vakitte henüz ne o ürünler ne de onlardaki farklılık söz konusu idi. Tıpkı “Temelli olarak girin oraya” [Zümer 39/73] âyetindeki “temelli olarak” [hālidîn] kelimesinde olduğu gibi90. [Semerihî (ürünü) kelimesi] iki zammeyle sümürihî (ürünleri) şeklinde de okunmuştur.

[1327] Şayet“Bitki mahsul vermediğinde ondan bir şey yenmesinin zaten mümkün olmadığı bilindiği halde, “mahsul verdiği zaman” ifadesinin kulla-nılmasının faydası nedir?” dersen şöyle derim: Onlara bitkilerin ürünlerinden yemek mübah kılınınca, mübahlığın ilk vaktinin, ağacın ürünü ortaya çıkar-dığı vakit olduğunun bilinmesi ve ‘üründen istifade ancak olgunlaştığı zaman mübah olur’ gibi yanlış bir düşünceye sapılmaması için bu ifade kullanılmıştır.

[1328] “Hasat edildiği gün de hakkını verin...” Bu âyet Mekkîdir, zekât ise ancak Medine’de farz kılınmıştır. Dolayısıyla burada bahsedilen hak ile mah-sullerin hasat edildiği günde fakir ve miskinlere tasadduk edilen kısım murat edilmiştir. Yerine göre öşrün ve yerine göre de öşrün yarısının farz kılınma-sıyla neshedilinceye kadar bu hakkı ödemek, mükelleflere vacipti. Bu âyetin Medenî, haktan muradın da farz olan zekât olduğu da söylenmiştir. Mâna şöyledir: Bu hakkı verme hususunda azimli olun, gayret edin ve hasat günü onu vermeye ihtimam gösterin de verilmesi mümkün olan ilk vaktinden onu geciktirmeyin. Zekâtı ve sadakayı verirken “israf etmeyin.” Tıpkı Sâbit b. Kays b. Şemmâs’ın [v. 12/633], beş yüz hurma ağacının ürününü toplayıp tamamını dağıtması ve onlardan hiçbir şeyi evine sokmaması gibi. [Halbuki âyette şöyle buyrulmaktadır:] “Elini büsbütün de açma, yoksa oturursun kınanmış, acınacak duruma düşmüş vaziyette!” [İsrâ 17/29]90 Temelli oluş, cennete girdiklerinde henüz yoktur; sonuç itibariyle gerçekleşmektedir. / ed.

Bu bölümü tek başına aç →

143. Âyetin Tefsiri

א [1329] ً ْ َ وَ ً َ ُ َ (yük yüklenen ve kesilen) kelimeleri, [önceki âyetteki] cennâtin (bağlar-bahçeler) kelimesine atfedilmiştir. Yani Allah, yük yüklenen ve boğazlanmak üzere yere yatırılan yahut kılından, yününden ve saçından yaygı dokunan ehlî hayvanları da var etmiştir. Denilmiştir ki hamûle binmeye ve yük yüklemeye elverişli olan büyük hayvanlar; ferş ise henüz sütten kesilmiş deve yavruları, buzağı ve koyun gibi küçük hayvanlardır. Çünkü bunlar, yere serilen yaygı gibi, cisimlerinin letafeti ve küçüklüğü sebebiyle yeryüzüne yakın durmaktadırlar.

[1330] Câhiliyye ehlinin yaptığı gibi şahsi görüşlerinizden hareketle bir kısım şeyleri helâl, bir kısım şeyleri haram kılma konusunda “şeytanın adım-larını izlemeyin.”

َ ازَْوَاجٍ [1331] َِ א َ َ (Sekiz eş olarak) ifadesi, א ً ْ َ ً وَ َ ُ َ kelimelerinden be-

deldir. ِ ْ َ ْ kelimesiyle erkek ve dişi olmak üzere ‘bir çift’ anlamını murat (iki) اetmiştir. Bir çift deve için cemel ve nâka, bir çift sığır için sevr ve bakara, bir çift koyun için kebş ve na‘ce, bir çift keçi için de teys ve ‘anz kelimelerinin kullanılması gibi. Bunlardan biri tek başına olduğu zaman fert anlamı taşır. Ya-nında cinsinden diğeri olduğunda ise her biri zevc ve ikisi birlikte zevcân diye isimlendirilir. Bunun delili, ْ ُ ْ َ وَا כَ َّ ِ ا ْ َ وْ َّ َ ا َ َ (“Erkek-dişi iki eşi yaratan O’dur” [Necm 53/45]) âyetidir. Bahsedilen hayvanların erkek ve dişisinin murat edildiğinin delili ise şudur: Önce “sekiz eş” buyurmuş, sonra bunu şu şekilde tefsir etmiştir: Koyundan iki, keçiden iki, deveden iki, sığırdan iki... Arapların, yanında aynı cins bir başka şey olması şartıyla ferdi zevc diye, yani ‘tek’i ‘eş’ diye isimlendirmelerinin bir örneği de içinde şarap olması şartıyla camı kâse [ke’s] diye isimlendirmeleridir.

[1332] Tecr kelimesi tâcirin çoğulu olduğu gibi, da’n dā’in (koyun); ma‘z da mâ‘iz (keçi) kelimesinin çoğuludur. Bu iki kelime, ayne’l-fiilin fethasıyla da’en ve me‘az diye de okunmuştur. Übeyy b. Kâ‘b [v. 33/654], ve mine’l-mi‘zâ diye okumuştur. İsneyn (iki) kelimesi de mübtedâ olmak üzere isnâni şeklinde okunmuştur.

[1333] ِ ْ َ כَ َّ -ifadesindeki Hemze yadırgama bildirmek (?İki erkeği mi) اٰۤtedir. İki erkekten maksat, -cins isim olarak- ‘koyun’un erkeği ile ‘keçi’nin er-keği; iki dişiden maksat da ‘koyun’un dişisi ve ‘keçi’nin dişisidir. Burada Allah Teâlâ’nın koyun ve keçiden, onların erkeklerinden, dişilerinden ve iki cinsin dişilerinin karınlarında taşıdıklarından herhangi bir şeyi haram kıldığı inkâr edilmektedir. Deve ve sığırların erkeklerinde, dişilerinde ve bunların dişilerinin karınlarında taşıdıklarında da durum aynıdır. Bunun sebebi şudur ki onlar, bazen hayvanların erkeklerini, bazen dişilerini, bazen de -yavruların erkek, dişi veya [erkekli dişili] karışık olmaları durumunda erkek dişi fark etmeksizin- on-ların yavrularını haram kılıyor ve “Bunları, Allah haram kıldı!” diyorlardı. İşte âyet, onların bu iddialarını yadırgamakta, beğenmemektedir. Bunları Allah’ın haram kıldığı hususunda “doğru söylüyorsanız, bir ilme” yani haram kıldığınız şeylerin haramlığına dair Allah tarafından gelmiş, bilinen bir emre “dayanarak haber verin Bana!”

Bu bölümü tek başına aç →

144. Âyetin Tefsiri

[1334] “Yoksa siz orada mı idiniz?!” Bu ifadenin başında yer alan Hemze inkâr içindir. Yani, “Yoksa size bu şekilde haram kılmayı emrederken Rabbini-ze tanık mıydınız siz?!” Allah, bu tanıklık işini onların düşüncelerini dikkate alarak zikretmiştir çünkü onlar peygambere inanmıyor, “Bizim haram kıldık-larımızı Allah haram kılmıştır” diyorlardı. Dolayısıyla, “Yoksa siz orada mı idi-niz?!” sualiyle Allah, “Bahsettiğiniz hayvanları haram kıldığını bizzat Allah’ı görerek mi öğrendiniz?! Çünkü siz peygamberlere inanmıyorsunuz!” anlamın-da onlarla alay etmektedir.

[1335] “İnsanları bilgisizce saptırmak için, kendi uydurduğu yalanı Allah’a isnat edip” de haram kılmadığı şeyleri haram kılmış gibi O’na nispet eden “bi-rinden daha zalimi olabilir mi?!” Bu şahıs, develeri bahîra ve sâibe diye ayırma modasını ortaya çıkaran Amr b. Lühay b. Kam‘a’dır.

[1336] Şayet“Niçin sayılan hayvanların bir kısmını diğerinden ayır-dı, bunları peş peşe getirmedi?” dersen şöyle derim: Bunların arasına, cüm-le-i mu‘teriza olarak sayılanlara yabancı olmayan bir ayırıcı cümle gelmiştir.

Bunun sebebi şudur: Allah Teâlâ, menfaatleri için hayvanları yaratmak ve bun-ları kendilerine mubah kılmak sûretiyle insanlara büyük bir lütufta bulunmuş ve bu arada bunları haramlaştıranlar aleyhine bir delil ileri sürmüştür. Bunları haramlaştıranlar aleyhine delil ileri sürmek ise sayılan hayvanların helâl kılın-dığını tekit etmekte ve doğrulamaktadır; cümle-i mu‘terizalar da söz içinde tekitten başka bir şey için kullanılmazlar.

Bu bölümü tek başına aç →

145. Âyetin Tefsiri

[1337] “Bana vahyolunanlar arasında” ifadesi, haram kılmanın nefsin arzusuyla değil ancak Allah Teâlâ’nın vahyi ve şeriatiyle gerçekleşebileceğine dikkat çekmektedir. א ً َّ َ ُ (Haram olan), sizin haram kıldığınız yiyeceklerden haram olan yiyecek demektir. Ancak o haram kılınan şeyin ölü olması, ciğer ve dalak gibi değil de damarlardaki kan gibi akmış, dökülmüş kan olması müs-tesnâ. Hayvan kesildikten sonra damarlarda kalan kanların yenmesine ruhsat verilmiştir ve yoldan çıkılarak Allah’tan başkası adına kesilen olması müstes-nâ. Fiskan (yoldan çıkılarak) kelimesi, kendisinden önce mansūb kılınmış olan meyteten (ölü) kelimesine atfedilmiştir. Allah’tan başkası adına kesilen hayvan fısk olarak isimlendirilmiştir; çünkü bu hususta taat çizgisinden ileri derece-de çıkıp uzaklaşma söz konusudur. “Üzerine Allah’ın adı anılmayanlardan da [normalde helâl olsalar bile] yemeyin. Çünkü bu şüphesiz kesin bir fısktır.” [En‘âm 6/121] âyeti de aynı hususu dile getirmektedir. َّ ِ -fiskan keli ,(adına kesildi) أmesinin sıfatı olup mahallen mansuptur. Bununla birlikte fiskan kelimesinin َّ ِ fiilinin mef‘ûlün lehi olması da câizdir. Buna göre âyet “fasıklık olsun diye أ

Allah’tan başkası adına kesilen” şeklinde düşünülmelidir. “Peki, bu izaha göre َّ ِ fiilini nereye atfediyorsun ve bi-hîdeki zamir nereye gidecek?” dersen şöyle أ

derim: َّ ِ fiili öncesinde geçen yekûnu fiiline atfedilir, zamir de yekûnüde gizli أolan zamirin döndüğü yere döner.

[1338] “Kaldı ki azıtmamak” yani kendisi gibi zor durumda kalmış kişi-nin hakkına tecavüz etmemek ve yiyeceği onunla paylaşmayı terk etmemek ve “haddi aşmamak” yani yerken ihtiyacı olan miktarı geçmemek “şartıyla, mecbur kalan” yani zaruretin, kendisini haram kılınan bu şeylerden yemeğe kesin bir şekilde zorladığı “biri için bile senin Rabbin gerçekten bağışlayıcıdır, merhametlidir”; onu cezalandırmaz.

Bu bölümü tek başına aç →

146. Âyetin Tefsiri

[1339] Zî-zufur ifadesi parmağı olan bütün hayvanları ve kuşları kapsar. Aslında parmaklılardan bir kısmı onlara helâldi, zulmedince bunlar da ken-dilerine haram kılındı ve böylece haram olma özelliği bütün parmaklıları kapsamına almış oldu. Nitekim şu âyet-i kerîme bunun delilidir: “Yine, zul-metmeleri… yüzünden kendilerine helâl kılınmış tertemiz şeyleri Yahudilere yasakladık.” [Nisâ 4/160]

[1340] “Sığır ve koyunun da iç yağlarını onlara haram kıldık.” Burada, izâfetle aradaki irtibatı artırmak isteyerek söylediğin min Zeydin ehaztü mâlehû (Zeyd’den malını aldım) sözüne benzer bir üslup söz konusudur. Mâna şöyle-dir: Allah onlara bütün parmaklıların etlerini, yağlarını ve onlardan yenebi-lecek her şeyi haram kılmıştır. Sığır ve koyunu helâl olarak bırakmış, [mide ve bağırsaklarını saran] halis iç yağı ve böbrek yağları dışında bunların hiçbir şeyini haram kılmamıştır.

[1341] “Sırtlarının yüklendiği” yani sırtlarında ve yanlarında bulunan yağ-lar “ya da bağırsaklarının yüklendiği” yani bağırsaklar üzerinde bulunan yağlar “veya kemiğe karışan yağlar (ki kuyruk yağıdır) müstesna...” el-Havâyâ (ba-ğırsaklar) kelimesinin, önce geçen şuhûmehumâ (o ikisinin iç yağları) kelimesi üzerine atfedildiğini söyleyenler de olmuştur. Ev edatı ise câlisi’l-Hasene evi’bne Sîrîn sözündeki ev konumundadır91.

[1342] “Ancak bu” temiz ve helâl olan şeylerin haram kılınması, “azgın-lıklarından dolayı” yani zulümleri sebebiyle “kendilerini cezaya çarptırdığımız içindi. Elbette Biziz” âsileri tehdit ettiğimiz hususta “doğruyu söyleyen.”92 Biz, taat ehline verdiğimiz sözden dönmeyeceğimiz gibi, âsileri ettiğimiz tehditten de dönmeyiz. Dolayısıyla onlar isyan edip azgınlık yapınca söz konusu tehdidi onlara kavuşturduk ve söz konusu azabı başlarına geçirdik.

91 “ Hasan-ı Basrî ile veya İbn Sîrîn ile hemdem ol” yani, bu iki salih zâttan biriyle beraber olabilir; ders-lerine devam edebilirsin; aynı anda ikisiyle birlikte de bulunabilirsin. İşte burada da şuhûm [iç yağları] ile el-havâyâ [bağırsaklar] ya o ya bu şeklinde birbirine alternatif değildir; ikisi de aynı anda kastediliyor olabilir. / ed.

92 Yani bu ağır mükellefiyetlerin sebebi hakkında doğruyu söyleyen, Yahudi alimleri değil, Biziz. / ed.

Bu bölümü tek başına aç →

147. Âyetin Tefsiri

[1343] Onlar bu hususta “seni yalanlar,” Allah’ın rahmetinin geniş oldu-ğunu dolayısıyla azgınlığın cezasını vermeyeceğini ve lutf u keremiyle tehdi-dinden döneceğini iddia ederlerse onlara “de ki: Sizin Rabbiniz” taat ehline “geniş rahmet sahibidir; ama O’nun şiddetli azabı” rahmetinin onca genişliği-ne rağmen “mücrim kavimden döndürülmez!” Bu sebeple, O’nun rahmetini ummakla sakın azabından korkup sakınma hususunda kendini aldatma!

Bu bölümü tek başına aç →

148. Âyetin Tefsiri

[1344] “ Müşrikler diyecekler” ifadesi, onların ileride söyleyecekleri sözü haber vermektedir. Onlar bu sözü söylediklerinde ise Allah haklarında şöyle buyurmuştur: “ Müşrikler, ‘Allah dileseydi O’ndan başka bir şeye biz tapmaz-dık’ dediler.” [Nahl 16/35] Bu sözleriyle onlar, küfür ve isyanları sebebiyle, ken-dilerinin ve atalarının şirk koşmalarının ve Allah’ın helâl kıldıklarını haramlaş-tırmalarının ancak Allah’ın dilemesi ve istemesiyle olduğunu kastediyorlardı; buna göre “Allah’ın dilemesi olmasaydı bunların hiçbiri meydana gelmezdi” ki bu, ayniyle Cebriyye mezhebinin görüşüdür.

[1345] “Onlardan öncekiler de Bizim şiddetli azabımızı tadıncaya” yani yalanlamaları sebebiyle azabı başlarına indirinceye “kadar böyle yalanlayıp durmuşlardı!” Yani mutlak bir yalanlama ile yalanlamışlardı. Çünkü Allah Teâlâ, kötülük ve günahları dileme vasfından berî ve müstağnî olduğunu gös-teren delilleri akıllara yüklemiş ve kitapta inzâl etmiştir. Peygamberler de bunu bu şekilde haber vermişlerdir. Bu sebeple, artık kim küfür ve günahlar gibi kötü şeyleri Allah’ın dileğine bağlarsa tam anlamıyla yalanlamanın içine düş-müş olur ki bu da Allah’ı, kitaplarını ve peygamberlerini yalanlamak ve aklî ve naklî delilleri arkasına atmaktır.

[1346] “De ki: Elinizde, bize karşı çıkarıp ortaya koyabileceğiniz” ve söyledik-lerinizin doğruluğuna delil olabilecek “bir bilgi” yani bilinen bir emir “var mı?” Bu ifadeyle onlarla alay edilmekte ve bu tür sözlerinin doğruluğunu ispatlayacak bir delil getirilmesinin muhal olduğuna şahitlik yapılmaktadır. Siz bu sözünüzde “sadece zanna uyuyorsunuz ve sadece tahmin yürütüyorsunuz!” Yani işin sizin zannettiğiniz gibi olduğunu takdir ediyorsunuz veya yalan söylüyorsunuz.

[1347] Âyetin ْ ِِْ َ ْ

ِ َ ِ َّ بَ ا َّ ِכَ כَ -Onlardan öncekiler de böyle ya) כَlanlayıp durmuşlardı!) kısmı tahfif ile ْ ِ

ِْ َ ْ

ِ َ ِ َّ بَ ا َ ِכَ כَ -Onlardan ön) כَcekiler de böyle yalan söyleyip durmuşlardı!) şeklinde de okunmuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

149. Âyetin Tefsiri

[1348] “De ki: İptali imkânsız kesin kanıt yalnızca Allah’a aittir,” yani için-de bulunduğunuz durum iddia ettiğiniz gibi Allah’ın dileğiyle olsaydı, yine sizin düşüncenize göre Allah’ın iptali imkânsız kanıtı aleyhinize olurdu. “O di-leseydi hepinizi” yani sizi de dinde size muhalefet edenleri de “(zorla) hidayete erdirirdi.” Çünkü sizin, dininizi Allah’ın dileğine bağlamanız size muhalefet edenlerin de aynı şekilde dinlerini O’nun dilemesine bağlamalarını gerektirir. Buna göre sizin onlara dostluk edip düşmanlık etmemeniz ve onlara muvafakat edip muhalefet etmemeniz lazım gelir. Çünkü [ilâhî] dilek, sizin içinde bulun-duğunuz din ile onların içinde bulundukları dini cem etmektedir [yani Allah’ın meşieti inkarcılığa bahane edilemez].

Bu bölümü tek başına aç →

150. Âyetin Tefsiri

[1349] َّ ُ َ (Getirin) kelimesi Hicazlılara göre müfred, cemi, müzekker ve müennes için kullanılır. Benî Temîm ise kelimeyi [helummet şeklinde] müennes ve [helummû şeklinde] cemi yaparlar. Mânası, “şahitlerinizi getirin ve onları yak-laştırın” dır. Şayet“Nasıl oldu da Allah önce, Peygamber (s.a.)’e ‘Müşrikler-den, haram zannettikleri şeylerin Allah tarafından haram kılındığına şahitlik edecek tanıklarını getirmelerini istemesini’ emretti; peşinden de ondan, bu ya-lancı şahitlerle beraber tanıklık etmemesini istedi?” dersen şöyle derim: Allah Peygamber’e ‘şu bâtıl şahitlerini onlara getirtmesini’ emretti ki böylece, onları delille ilzam etsin, onlara zokayı yuttursun ve şahitlik edemeyeceklerinin kesin-leşmesiyle birlikte, lehinde şahitlik yapılan (!) Müşriklere, kendilerinin doğru bir yol üzere olmadıkları gerçeğini ayan beyan anlatsın ve böylece, tutunabile-cekleri sağlam bir ‘asl’a dayanmadıkları hususunda, şahitlerle lehinde şahitlik edilenlerin ayaklarının aynı noktada durduğu görülmüş olsun.

[1350] “Sen onlarla beraber şahitlik etme,” yani şahitlik yaptıkları hususta on-lara teslim olma ve bu konuda onları tasdik etme. Zira Peygamber (s.a.) onlara teslim olursa, sanki onlarla beraber ve tıpkı onlar gibi şahitlik yapmış olacak ve onlardan biri haline gelecektir. “Ve Bizim âyetlerimizi yalanlayanların arzu ve ihti-raslarına uyma.” Burada zamir yerinde açık isim kullanılmıştır ki sebebi, Allah’ın âyetlerini yalanlayan ve başkasını O’na denk tutan kimsenin, başka bir şeye değil sadece arzu ve ihtiraslarına uyan bir kişi olduğunu göstermektir. Çünkü delile uy-saydı âyetleri tasdik ederek Allah’ı ‘bir’ kabul eden [muvahhit] bir kişi olurdu.

[1351] Şayet“ا مَ َّ َ َ ّٰ ونَ أنََّ ا ُ َ ْ َ اءَ َ ُ َّ ُ َ (“Allah şunu kesinlikle haram kıldı’ diye şahitlik edecek şahitler getirin) denilmesi gerekmez miydi? Bu ifade ile âyetin orijinal ifadesi [َون ُ َ ْ َ َ َّ ا ُ اءَۤכُ َ َ ُ (… diye şahitlik eden şahitlerinizi…)] arasındaki fark nedir?” dersen şöyle derim: Maksat; lehlerine şahitlik edecek-leri, inanç ve düşüncelerini destekleyecekleri bilinen şahitleri getirmeleridir ki lehlerine şahitlik edilen [Müşrik]ler bunların dediklerini tartmadan benimseye-cek; onlara güvenerek, şahitliklerinden güç alacaklardır. Ve böylece, kendisine tutunarak ayakta durdukları şey yıkılmış olacak, hak galip gelmiş, batılın ba-tıllığı ortaya çıkmış olacaktır. Bu sebeple [şahitlerinizi buyrularak] şahitler onlara izâfe edilmiştir. Ardından, bu şahitlerin Müşrikler lehine şahitlik yapmakla ve onların inanç ve düşüncelerine destek olmakla ma‘rûf, bu şekilde damgalı şa-hitler olduğunu göstermek üzere de ellezîne kaydı getirilmiştir. Bunun delili ise ‘Bunlar şahitlik etseler de sen onlarla beraber şahitlik etme.’ ifadesidir. Eğer ونَ ُ َ ْ َ اءَ َ ُ َّ ُ َ (şahitlik edecek şahitler getirin) denilseydi mâna, ‘Sizin bu söylediklerinizin haram olduğuna şahitlik edecek birtakım insanlar getirin.’ şeklinde olur ve bununla, zahiren doğru şahitlik yapacak şahitlerin getirilmesi kastedilmiş olabilirdi. Halbuki maksat bu değildir; ‘Bunlar şahitlik etseler de sen onlarla beraber şahitlik etme.’ ifadesi bu mânaya ters düşmektedir.

Bu bölümü tek başına aç →

151. Âyetin Tefsiri

אل [1352] َ َ (Gel) kelimesi, başlangıçta özel bir anlam ifade ederken sonra genel bir anlama kavuşan kelimelerden birisidir. Aslında o, yukarıda olan bir kişinin aşağıdakine “Gel!” demesi için kullanılır. Sonra kelimenin kullanımı çoğalmış, kullanım alanı genişlemiş ve her türlü “Gel!” anlamını verebilecek genel bir hüviyet kazanmıştır.

مَ [1353] َّ َ א َ (Haram kıldığı şeyleri) ifadesi, ُ ْ -fiili ile man (okuyayım) أَsuptur. Mânası, “Rabbinizin hangi şeyleri haram kıldığını söyleyeyim” anlamın-da “Rabbinizin haram kıldığı veya haram kılacağı şeyleri okuyayım” şeklin-dedir. ا כُ ِ ْ ُ َّ ifadesinde En, müfessire / açıklayıcıdır, Lâ ise (şirk koşmayın ) اَnehiydir. “Bu En’in fiili nasb eden En olduğunu, en lâ tüşrikû ( şirk koşmayınız) ifadesinin de mâ harrame (haram kıldığı şeyleri) ifadesinden bedel olduğunu söylemen gerekmez miydi?” dersen şöyle derim: ا כُ ِ ْ ُ َ ( şirk koşmayın), َ وَا ۤ ُ ُ ْ َ (öldürmeyin), ا ُ َ ْ َ َ َ ve (yaklaşmayın) وَ ُ ُّ ا ا ُ ِ َّ َ başka yollara) و uymayın [En‘âm 6/153]) ifadelerinin, âyetlerde geçen emirlerin kendilerine at-fedildiği nehiyler olması gerekir. Bu emirler, ‘ana-babanıza [iyi davranın]’ diye başlayıp devam eden emirlerdir. Takdiri şöyledir: Ana-babaya en güzel şekilde davranın, ölçmeyi de tartmayı da eksiksiz ve doğru yapın, konuştuğunuz za-man da âdil olun, Allah’ın ahdini mutlaka yerine getirin. [En‘âm 6/152] Şa-yet “Enne’yi fetha ile okuyana göre ُه ُ ِ َّ א َ אً ِ َ ْ ُ ِ ا ِ ا -İşte, Be‘) وَأنََّ nim dosdoğru yolum budur. O halde, ona uyun.’ [En‘âm 6/153]) ifadesini ne yapacaksın? Oysa bunun, 151. âyetteki ا כُ ِ ْ ُ َّ ifadesine (şirk koşmayınız ) اَatfedilmesi, ancak ondaki En edatını muzari fiili nasbeden En yaptığın zaman doğru olabilir. Böylece de mâna, ‘Ben size şirk koşmanın yasaklığını ve tevhi-di okuyayım ve Benim dosdoğru yolumun bu olduğunu okuyayım.’ şeklinde olur” dersen şöyle derim: Ben, ًא ِ َ ْ ُ ِ ا ِ ا ifadesini, başına bir Lâm وَأنََّ takdir ederek ittibânın illeti yapacağım. Tıpkı ًا َ ِ أَ ّٰ َ ا َ ا ُ ْ َ َ ِ َّ ِ َ ِ א َ ْ وَأنََّ ا(Ayrıca, mescitler Allah’a aittir; öyleyse, Allah’la beraber hiç kimseye dua etme-yin” [Cin 72/18]) âyetinde olduğu gibi. Buna göre mâna, ‘Bu, Benim dosdoğru yolum olduğu için ona uyun.’ olur ki âyetin başındaki Enne’nin Hemze’nin kesriyle İnne diye okunması da buna delildir. Sanki, ‘Benim yoluma uyun; çünkü o dosdoğrudur.’ veya ‘Benim yoluma uyun ki o dosdoğrudur.’ denilmiş olmaktadır.“ا כُ ِ ْ ُ َّ مَ ifadesindeki En edatını, [kendinden sonraki] اَ َّ َ א َ ْ ُّכُ رَ(Rabbinizin haram kıldığı şeyler) ifadesine mu‘allak olan tilâvet fiilinin müfes-siri yaptığın zaman, ondan sonrasının tümüyle yasaklanmış ve haram kılınmış olması gerekir; tıpkı şirk ve peşinden başına nehiy harfi gelen diğer hususlar gibi… Peki, buna göre emir sıygasında gelenleri ne yapacaksın?” dersen şöyle derim: Bu emirler nehiylerle beraber zikredilip haram kılma fiili hepsinden önce gelince ve hepsi o haramlık hükmünün altına girmekte birleşince, bun-dan anlaşıldı ki haram kılma, bu emirlerin zıtlarına dönmektedir. Ki bunlar da ana-babaya kötülük yapmak, ölçü ve tartıyı eksik yapmak, sözde adaletli olmayı terketmek ve Allah’a verilen sözü bozmaktır.

قٍ [1354] ْ إِ ْ ِ (fakirlikten dolayı…) yani fakirlik sebebiyle ve fakirlik korkusuyla… Nitekim bir diğer âyet-i kerîmede “fakirlik korkusuyla” [İsrâ 17/31] ifadesi geçmektedir. َ َ َ א َ وَ א َ ْ ِ َ َ َ א َ [gizlisiyle - aşikârıyla yüz kızartıcı suçlar] ifadesi, ُ َ َא َ ا وَ َא (“günahın açığı ve gizlisi” [En‘âm 6/120]) âyeti ile aynı anlama gelmektedir. ِّ َ ْ א ِ َّ ifadesinden (haklı gerekçe ile olan başka) إِmaksat ise kısas, dinden dönme sebebiyle öldürme ve recm gibi hususlardır.

Bu bölümü tek başına aç →

152. Âyetin Tefsiri

[1355] ُ َ ْ َ اَِ َّ א ِ َّ (...En güzel bir tutumla [onun lehine] olursa başka) اِ

Yani yetim malı hakkında tutulacak en güzel bir yol olursa başka ki o da o malı en güzel şekilde muhafaza etmek ve onu artırıp çoğaltmaktır. Mâna şöyledir: “Erginlik çağına gelinceye kadar yetimin malını muhafaza edin. Erginlik çağı-na gelince de malını kendisine verin.”

[1356] ِ ْ ِ ْ א ِ eşitlik ve adaletle demektir.

[1357] “Biz hiç kimseye, gücünün yettiğinden başkasını yüklemeyiz” yani ona ancak gücünün yettiğini ve yapmaktan âciz kalmayacağı miktarını yük-leriz. Allah Teâlâ bu ifadeyi, ölçmeyi ve tartmayı eksiksiz ve doğru yapmanın peşinden getirdi. Çünkü hiçbir ziyade ve noksan olmadan adaletin sınırlarını korumak, içinde zorluk bulunan hususlardandır. Bu sebeple Allah Teâlâ gü-cün yettiği kadarını emretmiş, gücün sınırını aşan kısımlarının ise affedileceği-ni bildirmiştir. ٰ ْ ُ ْ כَאنَ ذَا َ Yani, şahitlik etmede veya (…Akraba dahi olsa) وَbaşka durumlarda lehinde ya da aleyhinde söz söylenecek kimse şahitlik yapa-nın akrabalarından bile olsa bu, söylenecek söze herhangi bir şey ilave etmeyi veya ondan herhangi bir şeyi eksiltmeyi gerektirmez. Tıpkı, “Bizzat kendinizin, ana-babanızın veya akrabanızın aleyhine de olsa [sadece adaleti esas alan ‘Allah şahit-leri’ olun]” [Nisâ 6/135] âyetinde olduğu gibi.

Bu bölümü tek başına aç →

153. Âyetin Tefsiri

א [1358] ً َ ْ ُ ا َِ ا َ ٰ ,ifadesi (İşte, Benim dosdoğru yolum budur) وَانََّ

Enne’nin tahfifiyle ve en hâzâ şeklinde de okunmuştur. Aslı, şân ve konuşma zamiriyle birlikte Ve ennehû hâzâ sıratī (Durum şu ki bu benim yolumdur) şeklindedir. A‘meş [v. 148/765], bu ifadeyi ve hâzâ sıratī (Bu, benim yolumdur) şeklinde okumuştur. Yine bu ifade İbn Mes‘ûd (r.a.)’ın [v. 32/653] mushafında Ve hâzâ sırâtu Rabbikum (Bu, Rabbinizin yoludur) şeklinde, Übeyy b. Kâ‘b’ın [v. 33/654] mushafında ise ve hâzâ sırâtu Rabbike (Bu, senin Rabbinin yoludur) şeklinde geçmektedir.

[1359] “Başka yollara uymayın” yani din hususunda Yahudilik, Hristiyan-lık, Mecûsîlik ve diğer bid‘at ve dalâlet yollarına uymayın; “çünkü” bu yollara uymanız sizi -[Güney Arabistan’daki büyük medeniyet] Sebe’nin ‘kol’larının, yani oymak ve boylarının birbirinden ayrışması gibi- paramparça yapar ve sizi Al-lah’ın dosdoğru yolu olan İslâm’dan ayırır. Fe-teferraka (ayırır) fiili, Tâ’nın id-ğamıyla fe’tteferraka şeklinde de okunmuştur.

[1360] Ebû Vâ’il’in [v. 82/701] İbn Mes‘ûd’dan [v. 32/653] rivayet ettiğine göre Peygamber (s.a.), düzgün bir çizgi çekmiş ve “İşte bu, Allah’ın dosdoğ-ru yoludur” buyurmuştur. Sonra o düz çizginin sağından ve solundan çeşitli çizgiler çekerek “Bunlar da başka yollardır ki her bir yolun üzerinde insanları kendine çağıran bir şeytan vardır” buyurmuş ve “İşte, Benim dosdoğru yolum budur, ona uyun” âyetini okumuştur [İbn Mâce, “Mukaddime”, 1].

[1361] İbn Abbâs’ın [v. 68/688], bu âyetlerin muhkem olduğunu ve ilâhî kitaplardan herhangi birinin bunları neshetmediğini söylediği nakledilmiştir.Yine denilmiştir ki bunlar Kitab’ın özü, anasıdır; bunlarla amel eden cennete, bunları terk edense cehenneme girer. Kâ‘bu’l-ahbâr’ın [v. 32/653] da “Kâ‘b’ın canını elinde tutan Allah’a yemin ederim ki bu âyetler, Tevrat’ın da aslî âyetle-ridir.”dediği nakledilmiştir:

[1362] Şayet “ََאب כِ ْ َ ا ُ َא ْ َ َّ اٰ ُ (“Ayrıca Mûsâ’ya o kitabı vermiştik” [En‘âm 6/154]) ifadesi nereye atfedilmiştir?” dersen şöyle derim:ِ ْ כُ ّٰ -size bunu em) وَretmektedir) fiili üzerine atfedilmiştir. “Peki, bu atfın sümme / sonra edatıyla ya-pılması nasıl doğru olabilir? Oysa Mûsâ’ya kitabın verilmesi, bu hususların [üm-met-i Muhammed’e] emredilmesinden çok uzun bir zaman önce gerçekleşmiştir.” dersen şöyle derim: Bu hususların emredilmesi çok kadimdir çünkü bunlar ken-di peygamberleri vasıtasıyla bütün ümmetlere emredilmiştir. Nitekim İbn Abbâs [v. 68/688], bu âyetlerin muhkem olduğunu ve ilâhî kitaplardan herhangi birinin bunları neshetmediğini söylemişti. Âyette adeta ‘Kadimiyle, moderniyle ey [bütün] Âdemoğulları! Allah bunları hepinize sakınasınız diye emretmekte’ denilmektedir.

Bu bölümü tek başına aç →

154. Âyetin Tefsiri

[1363] “Ayrıca” bunlardan daha büyük bir nimet olarak Biz “Mûsâ’ya o ki-tabı verdik”, bu mübarek kitabı indirdik. Bu cümlenin, En‘âm sûresinin ortala-rından evvel geçen “Biz İbrâhim’e İshâk ve Ya‘kūb’u verdik.” [84. âyet] ifadesine atfedilmiş olduğunu söyleyenler de vardır.

[1364] َ َ ْ اَ يۤ َّ ا َ َ א ً א َ َ (ihsan üzere hareket eden için eksiksiz ola-rak…) Yani yaptığını en güzel biçimde yapan yararlı, liyakatli kimselere şeref ve nimeti tamamlamak üzere… Bu mânaya göre burada “muhsinler” cinsi murat olunmuştur ki İbn Mes‘ûd (r.a.)’ın [v. 32/653], ا ُ َ ْ أَ َ ا َ َ (ih-san üzere hareket edenler için) şeklindeki okuyuşu da buna delâlet etmekte-dir. Veya bununla Mûsâ Aleyhisselâm kastedilmiştir. Yani tebliği ve kendine emredilen bütün hususlarda taati en güzel şekilde yapan o kulun şeref ve değerini tamamlamak için… Veya Mûsâ Aleyhisselâm’ın çok iyi bildiği ilmî ve şer‘î hükümleri tamamlamak için… Çünkü Araplar, kişinin bir şeyi çok iyi bildiğini ifade etmek için ahsene’ş-şey’e derler. Yani onu tamamlayıp kemâ-le erdirmek maksadıyla Mûsâ Aleyhisselâm’ın ilmine ziyade olarak… Yahyâ b. Ya‘mer [v. 89/708] bu ifadeyi ref‘ ile ‘ale’llezî ahsenu (en güzel olanı) diye okumuştur ki mübtedânın hazfiyle ‘ale’llezî huve ahsenu [en güzel olan için] de-mektir. Tıpkı, ٌ َ ُ َ א ً َ َ (“Bir sivrisinek misali” [Bakara 2/26]) âyetinin ref‘ ile kıraatinde olduğu gibi. Buna göre mâna şöyle olur: En güzel ve Allah’ın en çok razı olduğu dini tamamlamak üzere… Veya Biz Mûsâ’ya kitabı, ilâhî kitapların olabileceği en güzel bir tarz ve en güzel bir yol üzere tam ve kâmil bir şekilde verdik. Nitekim Kelbî’nin [v. 146/763] “Allah, Mûsâ için kitabı en güzel bir şekilde tamamladı.” sözünün anlamı da budur.

Bu bölümü tek başına aç →

156. Âyetin Tefsiri

ا [1365] ۤ ُ ُ َ …Yani demenizi hoş görmeyerek (…dersiniz diye) انَْ ٰ َ ِ ْ َ َ َאئِۤ (iki topluluğa…) sözleriyle Tevrat’ın ve İncil’in sahiplerini, taraftarlarını murat ediyorlar. َّא -ifadesindeki İn, İnne’nin tahfif edilmiş şeklidir. [Le-ğâ وَاِنْ כُfilîn ifadesindeki] Lâm ise bununla olumsuzluk bildiren İn’in arasını ayırmak için gelmiştir. İfadenin aslı َ ِ ِ א ْ ِ

ِ َ ْ دِرا َ َّא ُ כُ َّ biz onların öğretilerinden) وَإِtamamen gafiliz) şeklinde olup innehû kelimesindeki zamir, şan zamiridir. ْ َ ْ ِ

ِ َ -yani onları okumaktan [gafiliz]; onların oku (Onların öğretilerinden) دِراduğu gibi biz bunları okumayı bilmiyoruz.

Bu bölümü tek başına aç →

157. Âyetin Tefsiri

[1366] Biz, ümmî olmamıza rağmen zihinlerimizin keskinliği, anlayışımı-zın delip geçiciliği, eyyâm-ı arabı, onların başından geçen olayları, Arapların hutbelerini, şiirlerini, seci ve emsallerini ezberlemedeki hıfz gücümüzün çoklu-ğu sebebiyle “şüphesiz biz onlardan daha doğru yolda giderdik.”

[1367] [156. ve 157. âyetlerdeki] en tekūlûve ev tekūlû (“dersiniz diye…” ve “ya da dersiniz diye”) ifadeleri Yâ ile en yekūlû ve ev yekūlû (“derler diye…” ve “ya da derler diye…”) şeklinde de okunmuştur.

[1368] “Size de Rabbinizden apaçık bir delil geldi” ifadesi, Müşrikleri de-lille susturmak için gelmiştir. Bu ifade, en yekūlû kıraatine göre daha güzeldir; çünkü bu durumda iltifat [gâibden muhataba geçme] sanatı söz konusu olmakta-dır. Mâna şöyledir: “Kendinizle alakalı öteden beri sayıp döktüğünüz hususta ben sizi doğrulasam bile, işte size Rabbinizden apaçık bir delil geldi. [Haydi, gösterin kendinizi!]” Burada şart cümlesi hazfedilmiştir ki bu, haziflerin en gü-zellerindendir.

[1369] “Bu durumda,” sıhhat ve doğruluğunu bildikten veya bunun ma-rifetine sahip olduktan sonra “Allah’ın âyetlerini yalanlayıp onlardan yüz çevi-ren,” insanları da onlardan yüz çevirten, böylece kendisi saptığı gibi başkalarını da saptıran “birinden daha zalimi olabilir mi?! Âyetlerimizden yüz çevirenleri, yakında berbat bir azaba çarptıracağız.” Nitekim “İnkâr edip de Allah yolun-dan uzaklaşanların, azabına azap katmışızdır.” [Nahl 16/88] âyeti de aynı gerçeği beyan etmektedir.

Bu bölümü tek başına aç →

158. Âyetin Tefsiri

[1370] “Melekler”den maksat, ölüm veya azap melekleridir. “Ya da bizzat senin Rabbinin gelmesini…” Bu ifade, âyetin “Rabbinin âyetlerinden birinin gelmesini…” kısmının delâletiyle “Rabbinin âyetlerinin hepsinin gelmesini…” anlamına da gelir. Bu âyetlerden maksat, kıyamet alametleri ve toplu helâk işaret-leridir. Bir kısım âyetlerden maksat da Güneş’in batıdan doğması ve benzeri gibi kıyamet alâmetleridir. Nitekim Berâ’ b. Âzib’in [v. 717/690] şöyle dediği rivayet edilir: Aramızda kıyamet hakkında konuşuyorduk. Tam o sırada Peygamber (s.a.) yanımıza geldi ve “Ne hakkında konuşuyorsunuz?” diye sordu. Biz de kıyamet hakkında konuştuğumuzu söyledik. Bunun üzerine şu açıklamada bulundu: “Siz şu on işareti görmeden kıyamet kopmayacaktır: Duman, dâbbetu’l-arz, batıda bir bölgenin yerin dibine geçmesi, doğuda bir bölgenin yerin dibine geçmesi, Arap yarımadasında bir bölgenin yerin dibine geçmesi, Deccâl, Güneş’in batıdan doğması, Ye’cûc ve Me’cûc, Îsâ Aleyhisselâm’ın nüzûlü ve Aden tarafından çıka-cak bir ateş.” [Müslim, “Fiten” 39-40; Ebû Dâvûd, “Melahim” 12]

[1371] ُ ْ َ ِْ ْ َ َ ْ اٰ َכُ ْ َ (daha önce iman etmemiş olan) ifadesi nefsen ke-

limesinin sıfatıdır. ا ً ْ َ א َ ِ א َ ۤ ا ْ َ َ veya imanlı olarak herhangi bir hayır) اوَْ כَkazanmamış olan) ifadesi de âmenet (iman etti) fiiline atfedilmiştir. Mâna şöy-ledir: Kıyamet alâmetleri ortaya çıktığında -ki bunlar kişiyi iman etmeye zor-layan ve mecbur bırakan alâmetlerdir- bu durumda artık sorumlu olma vakti sona erer; o zamanda edilen iman, bu alâmetler zuhur etmeden önce iman etmemiş veya öncesinde iman etmiş fakat imanlı olarak herhangi bir hayır kazanmamış olan kimseye bir fayda sağlamaz. Dikkat edilirse Allah Teâlâ bura-da, vakti geçtikten sonra iman ettiğinden dolayı kâfir sayılan kişi ile vaktinde inanıp da herhangi bir hayır kazanmamış kimse arasında bir fark görmemiştir. Bundan anlaşılmaktadır ki “ İman edip salih ameller işleyenler” [Örneği: Bakara 2/25] ifadesi iki ayrılmaz parçanın [yani iman ve amelin] arasını birleştirmektedir. Bu ikisi birbirinden ayrılmamalıdır ki bunlara sahip olanlar kurtulup [ebedî] saadete erebilsinler. Aksi bir durum bedbahtlık ve helâk sebebi olacaktır.

[1372] “De ki: Bekleyin, şüphesiz biz de beklemekteyiz!” ifadesi, bir teh-dittir.

[1373] ُ ئِכَ ۤ ٰ َ ْ ا ُ ُ َِ אْ َ kendilerine meleklerin gelmesini…” ifadesi hem“ انَْ

Tâ ile te’tiyehum şeklinde hem de Yâ ile ye’tiyehum şeklinde okunmuştur. İbn Sîrîn [v. 110/728], lâ yenfe‘u (fayda vermez) kelimesini, iman kelimesinin mü-ennes bir zamire muzāf olmasından dolayı -ki böylece onun bir kısmını teşkil etmektedir- [müennes sıyga ile] lâ tenfe‘u şeklinde okumuştur. Tıpkı zehebet ba‘du esābi‘ihî (parmaklarının bir kısmı gitti) cümlesinde olduğu gibi.

Bu bölümü tek başına aç →

159. Âyetin Tefsiri

[1374] “Dinlerini parça parça edip…” yani Yahudi ve Hristiyanların yap-tığı gibi din konusunda aralarında anlaşmazlığa düşüp “gruplaşanlarla…” Ha-dis-i şerifte şöyle buyrulmuştur: “ Yahudiler yetmiş bir fırkaya ayrıldılar. Bunla-rın hepsi cehenneme girecek, sadece biri kurtulacaktır. Hristiyanlar yetmiş iki fırkaya ayrıldılar. Biri hariç bunların hepsi de cehenneme gireceklerdir. Benim ümmetim ise yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. Biri hariç bunların da hepsi cehen-neme girecektir.” [Tirmizi, “ İman” 18; Ebû Dâvûd, “Sünnet” 1]

[1375] “Dinlerini parça parça edip…” ifadesinin, “dinlerinin hükümlerini kısımlara ayırdılar, bunların bir kısmına iman edip bir kısmını inkâr ettiler” anlamına geldiği de söylenmiştir. ْ ُ َ ا د ُ َّ َ ifadesi, fârekū dînehum (dinlerini terk ettiler) şeklinde de okunmuştur.

א [1376] ً َِ ا ُ yani fırka fırka oldular ve her bir fırka kendi imamının وَכَא

arkasına düştü, onun taraftarı oldu. “Senin onlarla hiçbir alâkan yoktur.” Yani onlar hakkında ve niçin parçalanıp gruplara ayrıldıkları hususunda merak edip soru sormak seni ilgilendirmez. Veya onların cezalandırılıp cezalandırılmaması hususunda senin yapacağın bir şey yoktur da denilmiştir. -Yalnız, bu âyetin, kılıç âyeti [Tevbe 9/5] ile neshedildiği söylenmiştir.-

Bu bölümü tek başına aç →

160. Âyetin Tefsiri

א [1377] َ ِ َא ْ اَ ُ ْ َ (bunun on katı) ifadesinde, cins-i mümeyyizin sıfatı mevsuf makamına konmuştur. Takdiri,‘aşru hasenâtin emsâlihâ (benzerleri gibi on sevap) şeklindedir. Bu ifade, vasfiyet üzere ikisinin de refi ile ‘aşrun emsâluhâ (benzerlerinin on katı) şeklinde de okunmuştur. “Bire on” kat kat olarak va‘de-dilen mükâfatın en azıdır. Zira bire yedi yüz va‘dedildiği gibi, hesaba gelmeye-cek kadar çok sevap da va‘dedilmiştir. İyiliklere kat kat mükâfat verilmesi lütuf, günahlara denk cezanın verilmesi ise adalettir. “Hiçbirine haksızlık edilmez”, sevaplarından bir şey eksiltilmediği gibi azaplarına da bir şey ilave edilmez.

Bu bölümü tek başına aç →

161. Âyetin Tefsiri

ًא [1378] ٍ ,kelimesi (dine) د َ ْ ُ اطٍ َِ ٰ -ifadesi (dosdoğru bir yola) اِ

nin mahallinden bedel olmak üzere mansuptur. Çünkü א ًא ا َِ َכَ ِ ْ َ و

(“Böylece, seni dosdoğru bir yola iletmiş oldu.” [Feth 48/2]) âyetinin delâletiyle hedânî sırātan (beni bir yola iletti) anlamındadır. Kayyim de kāme (ayağa kalktı) fiilinden fey‘il vezninde bir kelimedir; tıpkı sâde (אد ) fiilinden türeyen seyyid (efendi, başkan) kelimesi gibi. Kayyim, kā’im kelimesinden daha beliğ olup, kıyemen (doğru, pâyidâr) şeklinde de okunmuştur. Kıyem, kıyâm anlamında bir masdar olup kendisiyle [din] vasıflanabilmiştir. َ ٰ ْ اِ َ َّ

ِ (İbrâhim’in dinine) ifadesi, א ً َ

ِ ًא א .ifadesinden atf-ı beyandır (doğru, pâyidar dine) د ً َ (samimi bir muvahhit) kelimesi ise İbrâhim kelimesinden haldir.

Bu bölümü tek başına aç →

162. Âyetin Tefsiri

[1379] “De ki: Şüphesiz, benim dua ve yakarışım, kurban ettiğim hay-vanlar…” Yani ibadetim ve beni Allah’a yaklaştıracak bütün amellerim… Bu-radaki nüsükî kelimesinden maksadın “ kurban ettiğim hayvanlar” anlamına geldiği de söylenmiştir. Böyle olunca âyet-i kerîmede dua ve yakarışla kurbanın arası cem edilmiş olmaktadır; tıpkı “Sen de sadece Rabbine yakar ve (O’na) kes ‘ kurban’ı...” [Kevser 108/2] âyetinde olduğu gibi. Âyetin anlamının, “nama-zım ve -hac menâsikinden hareketle- haccım” şeklinde olduğu da söylenmiştir. “Hayatım ve ölümüm,” hayatımda yaptığım işler ve iman ve salih amelden üzerinde bulunurken öldüğüm şeyler “tamamen Âlemlerin Rabbi Allah’a ait-tir,” sadece O’nun rızası içindir.

Bu bölümü tek başına aç →

163. Âyetin Tefsiri

[1380] “Ben bununla” yani ihlâs ile [yani şaibesiz, samimi bir tevhitle] “emro-lundum ve ben Müslümanların ilkiyim.” Çünkü her bir peygamberin Müslü-man oluşu, kendi ümmetinin Müslüman oluşundan öncedir.

Bu bölümü tek başına aç →

164. Âyetin Tefsiri

[1381] “De ki: Allah, her şeyin Rabbi iken” yani Allah’tan başka her şey Al-lah’ın yaratması ve terbiyesi altında iken “Allah’tan başka Rab arar mıyım ben?!” Bu âyet, Müşriklerin Peygamber (s.a.)’i kendi ‘ilah’larına ibadete çağırmalarına cevap olup, Hemze inkâr bildirir, yani O’ndan başka Rab aramam yadırganacak bir şeydir. Tıpkı “Siz bana Allah’tan başkasına kulluk etmemi mi emrediyorsu-nuz?” [Zümer 39/64] âyetinde de ifade edildiği gibi varlık âleminde Allah’tan başka rubûbiyet vasfına sahip hiç kimse yoktur. “Herkes ne kazanırsa tamamen kendi aleyhine kazanmış olur” ifadesi de Müşriklerin, “Siz bizim yolumuza uyun, biz sizin günahlarınızı yükleniriz.” [‘Ankebût 29/12] sözlerine cevaptır.

Bu bölümü tek başına aç →

165. Âyetin Tefsiri

[1382] “… verdikleri ile” yani mal ve makam nimetiyle “sizi denemek için” -Bakalım bu nimetlere nasıl şükredeceksiniz? Şerefli olan düşük olana, hür kö-leye, zengin fakire nasıl muamele edecek?- “sizi yeryüzünün şu anki sahipleri yapan…” Hazret-i Muhammed (s.a.) peygamberlerin sonuncusu olduğu için ümmeti de bu dünyaya diğer ümmetlerin ardından gelmiştir. Veya Allah üm-met-i Muhammed’i, bir kısmı diğerinden sonra gelecek şekilde yarattı. Yahut Allah onları yeryüzünde kendi halifeleri kıldı; oraya sahip oluyor ve orada iste-dikleri gibi tasarrufta bulunuyorlar. “Ve sizi” şeref ve rızık bakımından “birbi-rinizden derece derece üstün kılan O’dur.”

[1383] “Senin Rabbinin” nimetlerine nankörlük edenleri “cezalandırması elbette hızlıdır; ama O, aynı zamanda” nimetlerine şükredenler için de “ba-ğışlayıcıdır, merhametlidir.” Allah, cezalandırmayı hızlı olmakla vasıflandırdı; çünkü gelecek olan şey, yakındır.

[1384] Peygamber (s.a.)’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Bana En‘âm sûresi bir defada indirildi. Subhâna’llāhi ve’lhamdulillâhi (Allah her tür eksikten münezzehtir, hamd O’na aittir) sesleriyle birlikte yetmiş bin melek onun inişine eşlik etti. Her kim En‘âm sûresini okursa Allah onu destekler, ona esenlik verir; bu yetmiş bin melek de En‘âm sûresinin her bir âyeti adedince gece gündüz onun için istiğfar eder.”

Bu bölümü tek başına aç →