İbn Kesîr'i Tefsiri

En‘âm Sûresi — İbn Kesîr'i Tefsiri

3. Âyetin Tefsiri

Allah Teâlâ kendini övüyor, kullarına oturacakları bir mahal ola­rak gökleri ve yeryüzünü, faydalanacakları geceleri ve gündüzleri, ka­ranlıkları ve aydınlığı yaratmasından dolayı hamdediyor. Karanlıklar lafzını çoğul olarak getirirken, şerefli olmasından dolayı aydınlık ke­limesini tekil halde getirmiştir. Başka bir âyet-i kerîme'de : «... Gölge­lerini sağa ve sollara vurarak...» (Nahl, 48) buyururken bu sûrenin so­nunda da : «Ve şüphesiz ki bu; Benim dosdoğru yolumdur. Ona hemen uyun. Başka yollara uymayın ki, sonra sizi O'nun yolundan ayırır.» (En'âm, 153) buyurmuştur.

Allah Teâlâ : «Sonra da kâfirler bunları Rablanna denk tutuyor­lar.» buyurmuştur ki; bütün bunlarla birlikte kullarının bazısı onu in­kâr etmiş, onunla birlikte ona başka ortak ve denkler kabul etmiş, ar­kadaş ve çocuklar edinmişlerdir. Allah Teâlâ bütün bunlardan yücedir, münezzehtir.

Allah Teâlâ : «O'dur sizi bir çamurdan yaratan.» buyurmakla asıl­ları olan ve kendisinden çıktıkları babalan olan Âdem'i kasdetmekte-dir. Ondan çıkarak Doğu ve Batıya yayılmışlardır.

Allah Teâlâ : «Sonra size bir ecel ta'yîn eder. Bir de O'nun katında belli bir ecel vardır.» buyuruyor. İbn Abbâs'tan rivayetle Saîd İbn Cü-beyr «Sonra size bir ecel ta'yîn eder.» âyetinde ölümün; «Bir de O'nun katında belli bir ecel vardır.» âyetinde de âhiretin kaydedildiğini söy­lemiştir. Mücâhid, İkrime, Saîd İbn Cübeyr, Hasan, Katâde, Dahhâk, Zeyd İbn Eşlem, Atiyye, Süddî, Mukâtil İbn Hayyân ve başkalarından da böyle rivayet edilmiştir.

Kendisinden gelen rivayetlerden birinde Hasan şöyle der : «Sonra size bir ecel ta'yîn eder.» Bu, yaratılma ile ölüm arasındaki süredir. «Bir de O'nun katında belli bir ecel vardır.» Bu da ölümden sonra ye­niden diriltilinceye kadar geçen süredir. Bu, daha önceki görüşün ay­nıdır. Bu, özel ecelin takdiri, her bir insanın ömrü; bütün ecelin tak­diri ki, bu da bütünüyle dünyanın ömrü olup sonra sona ermesi ve âhiret yurduna gidişin takdiridir.

İbn Abbâs ve Mücâhid'den rivayete göre «Sonra size bir ecel ta'yîn eder.) âyetinde dünyanın süresi; «Bir de O'nun katında belli bir ecel vardır.» âyetinde ise ölüm zamanına kadar insanın ömrü kasdedilmek-tedir. Sanlci bu, bundan sonraki: «O'dur, geceleyin sizi kendinizden geçiren. Gündüzün de ne yaptığınızı bilir.» (En'âm, 60) âyetinden alın­mış gibidir.

îbn Abbâs'tan rivayetle Atiyye, «Sonra size bir ecel ta'yîn eder.» âyetinde uykunun kasdedildiğini, zîrâ onda ruhun kabzedilip uyanma sırasında sahibine tekrar döndüğünü; «Bir de O'nun katında belli bir ecel vardır.» âyetinden ise, insanın ölüm zamanının kaydedildiğini söy­lemiştir ki; bu, garîb bir sözdür.

«O'nun katında.» sözü; bunu O'ndan başka hiç kimse bilemez, an-lamınadır. Nitekim başka âyetlerde de şöyle buyrulur: «De ki: Onun bilgisi ancak Rabbımızın katmdadır. Onun vaktini kendisinden baş­kası beîirtemez...» (A'râf, 187). «Kıyametin ne zaman gelip çatacağını soruyorlar. Senin neyine onun zamanını bildirmek. O'nun nihayeti an­cak Rabbına aittir.» (Nâziât, 42-44).

Allah Teâlâ: «Siz hâlâ şüphe edip durursunuz.» buyuruyor ki; Süddî ve başkaları burayı; Siz, kıyamet hususunda hâlâ şüphe edip' duruyorsunuz, şeklinde anlamışlardır.

Allah Teâlâ : «O, göklerde de yerde de Allah'tır. Gizlinizi de, aşikâ­rınızı da bilir. Ne kazanacağınızı da bilir.» buyuruyor. Cehmiyye'nin sözünün yanlış olduğunun kabulünde ittifak ettikten sonra, bu âyeti tefsir edenler; muhtelif görüşlere ayrılmışlardır: Cehmiyye şöyle de­mişti : «Allah Teâlâ her yerdedir.» Onlar bu âyeti bu mânâya hamlet-mişlerdir. Halbuki görüşlerin en sıhhatli olanına göre; O (Allah), gök­lerde ve yerde Allah olarak çağrılandır. Yani göklerde ve yerde olanlar ona ibâdet eder, onu birler ve onun ilâhlığını kabul ederek ona Allah ismini verir, isteyerek veya korkarak ona duâ ederler. Cinlerden ve in­sanlardan kâfir olanlar bunun dışındadır. Bu görüşe göre bu âyet: «Gökte de ilâh, yerde de ilâh olan O'dur.» (Zuhruf, 84) âyeti gibidir. Yani O, gökte olanların da yerde olanların da ilâhıdır.

İkinci görüş; bu âyetten maksad Allah Teâlâ'nın göklerde ve yerde gizli ve açık her şeyi bildiğidir.

İbn Cerîr'in de tercih ettiği görüşe göre;. «O göklerde de Allah'tır.» kısmında vakf-ı tâm yapılır. Sonra haber başlar da «Yeryüzünde gizli­nizi de aşikârınızı da bilir. Ne kazanacağınızı da bilir.» buyurulur.

Allah Teâlâ : «(Hayırlı olamyla, kötü olamyla bütün amellerinizi) ne kazanacağınızı da bilir.» buyurmuştur.

«Karanlıkları ve aydınlığı vareden» yani meydana getiren. Yarat­ma anlamına gelen kelimesiyle tek bir mef ûl olan ve kılma anlamına gelen kelimesi arasındaki farka gelince: Yarat­mada takdir anlamı, kılmada ise tazmîn anlamı vardır. Bunun için karanlık ve aydınlık meydana getirme ifâde edilmek istendiğinde, dua-listlerin sandıklan gibi karanlık ve aydınlığın kendiliğinden varolma-yacaklanna dikkati çekmek üzere kelimesi kullanılır. Ka­ranlık kelimesi ise sebebleri çok olduğundan ve buna sevk eden cisim­lerin fazlalığından dolayı cemî olarak kullanılır. Yahut aydınlıkla hi­dâyet, karanlıkla dalâlet kasdedilir. Bilindiği gibi, hidâyet tektir dalâ­let ise pekçoktur. Karanlıkların önce, aydınlığın sonra zikredilmesi ise yokoluşların kâbiliyyetlerden önce bulunmasmdandır. Karanlığın araz ve aydınlığın zıddı olduğunu iddia edenler bu âyeti delil göstermişler­dir. Halbuki onlar körlük gibi yeteneksizliğin sırf adem olmadığını ve bu sebeple varlık ona taalluk etmeyeceğini bilmiyorlar.

Karanlıklan ve aydınlığı vareden. Buradaki kelimesi yaratma anlammadır. Yani karanlıklan ve aydınlığı yaratmış olan demektir. Süddî karanlıklar ile gecelerin karanlığının, aydınlıklar ile gündüzün aydınlığının kasdedildiğini söyler. Hasan ise; karanlıklarla küfrün, nûr ile îmânın kasdedildiğini söyler. Denilir ki; karanlıklardan maksad cehalet, nurdan maksad ilimdir. Başkaları da karanlıklardan maksad; ateş, nurdan maksad cennettir, derler. Katâde der ki: Allah gökleri yeryüzünden önce yaratmıştır. Karanlığı da nurdan önce, cen­neti de cehennemden önce yaratmıştır.

Bu bölümü tek başına aç →

6. Âyetin Tefsiri

Allah Teâlâ bu âyet-i kerîme'de inâdçı, yalanlayıcı müşriklerden haber vererek onlara her ne kadar âyetlerinden bir âyet; Rabbın birli­ğine, şerefli elçilerinin doğruluğuna delâlet eden, mucize ve hüccetler gelse de; bunlardan yüz çevireceklerini, bunlar üzerinde düşünmeye­ceklerini ve bunlara aldırmayacaklarını haber vermektedir. Allah Teâ­lâ : «Onlar; kendilerine gelince, hakkı yalanladılar. Ama onlara alaya aldıkları şeyin haberi gelecektir.» buyurmaktadır ki; bu, onları bir teh-dîd ve hakkı yalanlamalanndan dolayı şiddetli bir vaîddir. Onların ya­lanlamakta olduklarının haberi onlara mutlaka gelecektir, mutlaka' bunun akıbetini görecekler ve vebalini tadacaklardır.

Sonra Allah Teâlâ, onlara öğüt verir ve geçmiş asırlarda yeryü­zünü i'mâr etmede, yeryüzünün mahsûllerinden istifâdede, mal ve ço­cuklarda 'kendilerinden daha fazla, daha kalabalık, güç ve kuvvette on­lardan daha şiddetli olan benzerlerinin başına gelmiş, dünyevî azabın onlara da isabet etmesinden onları sakındırarak «Görmediler mi ki; Biz, onlardan önce nice nesilleri yok ettik. Biz, onları sizi yerleştirme­diğimiz şekilde (mal, evlâd, ma'mûreler, geniş yerler, bolluk ve ordu­larla mücehhez bir şekilde) yeryüzüne yerleştirmiş, gökten bol yağmur yağdırmış, (onların küfürlerini arttırmak ve onlara mühlet vermek üzere) altlarından ırmaklar akıtmıştık. Sonra onları (işlemiş oldukları kötülükleri, hatâları) günâhlarından dolayı yok ettik. {İlkler, giden dün gibi gittiler, onlan birer söz kıldık.) Ve arkalarından (denemek üzere) başka bir nesil yetiştirdik.»' buyurmaktadır ki, onlar da evvelkilerin ameli gibi ameller işlemiş ve onlar gibi helak edilmişlerdir. Ey bu âyet­lere muhâtab olanlar; onların başına gelenin sizin de başınıza gelme­sinden sakınınız. Sizler, Allah'a karşı onlardan daha güçlü değilsiniz.

Sizin yalanlamış olduğunuz Rasûl, Allah katında onlann rasûllerinden daha şereflidir. Allah'ın lutfu ve ihsanı olmasaydı elbette cezanın ça­bucak gelivermesine sizler onlardan daha lâyık idiniz.

Bu bölümü tek başına aç →

11. Âyetin Tefsiri

Allah TeâJâ müşriklerin küfürlerinden, inâdlarından, hakka karşı direnip çekişmelerinden haber vererek şöyle buyuruyor; «Eğer sana kağıt içinde bir kitab indirmiş olsaydık da elleriyle ona dokunsalardi (onu açıkça müşahede edip inişini görseler ve ona çok yakın olsalardı) yine de küfretmiş olanlar derlerdi ki: Bu, apaçık büyüden başkası de­ğildir.» Nitekim Allah Teâlâ onların, duyu organlarıyla hissedilebilecek şeyler hakkındaki inâdlaşmalarından haber vererek şöyle buyurmak­tadır : ((Onlara gökten bir kapı açsak da (yukarı) çıkmağa koyulsa-lardı; gözlerimiz döndü, biz herhalde büyülendik, derlerdi.» (Hicr, 14 -15), «Gökten bir parça düşer görseler, birbiri üstüne yığılmış bulut­tur, derler.» (Tûr, 44).

«Ona bir melek indirilmeli değil miydi?» dediler. Allah Teâlâ da: «Eğer Biz, bir melek indirseydik; elbette iş bitiirlmiş olurdu da, sonra kendilerine göz bile açtınlmazdı.» buyuruyor. Şayet onlar bu halde iken melekler inseydi, Allah'tan onlara azâb gelirdi. Nitekim başka âyetlerde de Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: «Biz, melekleri ancak hak ile indiririz. O zaman da kendilerine mühlet verilmez.» (Hicr, 8), «Melek­leri görecekleri gün; işte o gün günahkârlara hiç iyi haber yoktur.» (Furkân, 22).

Allah Teâlâ : «Eğer Biz, onu bir melek kılsaydık; onu bir erkek (şeklinde) yapardık da düştükleri şüpheye onları yine düşürürdük.» buyuruyor. Beşerden olan elçi ile birlikte bir de melek indirseydik, yani beşere melek bir elçi göndermiş olsaydık, konuşmasının anlaşılması, ondan bir şeyler alınması ve istifâde edilmesi için o da bir erkek şeklin­de olurdu. Böyle olsaydı da beşerden birinin elçiliğini kabulde nasıl kendi kendilerine şüpheye düşmüşlerse, durum onlara yine karışık ve şüpheli gelirdi. Nitekim Allah Tealâ: «De ki: Eğer yeryüzünde yerleş­miş dolaşan melekler olsaydı; Biz ancak onlara gökten bir meleği pey­gamber olarak indirirdik.» (İsrâ, 95) buyurmaktadır. Allah Teâlâ'nın yaratıklarından her bir sınıfa, birbirlerini davet etsinler, gerek konuş­ma ve gerekse soru sorma hususlarında birbirlerinden faydalanmaları mümkün olsun diye kendilerinden elçiler göndermesi; Allah'ın yara­tıklarına rahrnetindendir. Nitekim başka bir âyette de Allah Teâlâ şöyle buyurur : «Andolsun ki; Allah mü'minlere büyük bir lütuf da bu­lunmuştur. Zîrâ onlara Allah'ın âyetlerini okuyan, onları tezkiye eden... kendi içlerinden bir peygamber göndermiştir.» (Âl-i İmrân, 164).

Dahhâk, İbn Abbâs'ın bu âyet hakkında şöyle dediğini nakleder: Şayet onlara bir melek gelseydi, o, ancak bir erkek şeklinde onlara ge­lirdi. Zîrâ onlar, nurdan meleklere bakmaya güç yetiremezlerdi. «Düş­tükleri şüpheye onları yine düşürürdük.» Onlara şüpheli gelen şeyi kendilerine yine şüpheli gösterirdik. Vâlibî İbn Abbâs'ın bu âyeti «On­lara durumu karıştırır ve benzetirdik. (Bir benzerini koyardık.)» şek­linde açıkladığını rivayet etmiştir.

Allah Teâlâ : «Andolsun ki, senden önce de peygamberlerle alay edilmişti. Onlarla eğlenenleri, alaya aldıkları şey çepeçevre kuşatıver-di.» buyurmuştur ki; bu, kavminden kendisini yalanlayanların yalan­lamaları hususunda elçisi Muhammed (s.a.) i bir teselli, hem ona ve hem de ona inananlara zafer (veya yardım), dünya ve-âhirette güzel akıbet va'didir.

Allah Teâlâ : «De ki: Yeryüzünde gezip dolaşın da sonra bir görün. Yalanlayanların sonu nice olmuştur?» buyuruyor. Kendinizi düşünün. Allah'ın elçilerini yalanlayıp, onlarla inâdlaşan, geçmiş devirlerdeki kimselere Allah'ın indirdiği azaba, âhirette onlar için biriktirip hazır­lamış olduğu acıtıcı azâb ile birlikte dünyadaki cezaya bakınız ve gö­rün elçilerini, inanan kullarını nasıl kurtarmıştır.

Bu bölümü tek başına aç →

16. Âyetin Tefsiri

Allah Teâlâ göklerin, yerin ve onlarda bulunanların mâliki ve sa­hibi olduğunu, yüce zâtına rahmeti yazmış olduğunu haber vermek­tedir. Buhârî ve Müslim'de A'meş kanalıyla... Ebu Hüreyre'den rivayet edildiğine göre; Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: Allah Teâlâ yaratıkları yarattığında kendi katında Arş üzerine: Muhakkak rah­metim öfkeme galebe çalmıştır, diye yazdı.

Allah Teâlâ : «Andolsun ki; hepinizi, hakkında hiçbir şüphe olma­yan kıyamet gününde toplayacaktır.» buyurarak kendi nefsine yeminle kullarını mü'min kullan katında hiçbir şek ve şüphe olmayan belli günün belli vaktinde toplayacağını bildiriyor. Onu inkâr ile yalanla­yanlar ise şüphelerinde devam edeceklerdir.

Bu âyetin tefsirinde îbn Merdûyeh der ki: Bize Muhammed îbn Ahmed tbn İbrahim'in... tbn Abbâs'tan rivayetine göre; o, şöyle demiştir: Allah Rasûlü (s.a.) ne âlemlerin Rabbı huzurunda durulduğunda orada su olup olmayacağı soruldu. Şöyle buyurdular: Nefsim kudret elinde olan (Allah'a) yemin ederim ki; orada mutlaka su olacaktır. Allah'ın dosttan, peygamberin havuzlarına geleceklerdir. Allah Teâlâ ellerinde ateşten sopalar bulunan yetmişbin melek gönderecek ve bun­lar, kâfirleri peygamberlerin havuzlarından uzaklaştıracaktır.

. Bu, garîb bir hadîstir. Tirmizî'de ise şöyle bir hadîs vardır: Her peygamberin mutlaka bir havuzu olacak ve onlar, havuzlarına gelen­lerin çokluğu ile birbirlerine karşı övüneceklerdir. Umarım ki havuzu­na en çok gelenin bulunduğu kimse ben olacağım.

Allah Teâlâ: «Nefislerini ziyana uğratanlar, işte onlar inanmaz­lar.» buyuruyor ki, onlar âhireti doğrulamaz ve o günün kötülüğünden korkmazlar.

Allah Teâlâ : «Gecenin ve gündüzün içinde barınan her şey O'nun-dur.» buyuruyor. Göklerde ve yerdeki her canlı, herkes O'nun kulu ve yaratığıdır. O'nun galebesi (kahrı) ve idaresi altındadır. O'ndan başka ilâh da yoktur.

«Ve O, Semî'dir, Alîm'dir.» Kullarının sözlerini işiten, onların dav­ranışlarını, gönüllerindeki gizlilikleri bilendir.

Sonra Allah Teâlâ güçlü şerîati ve büyük sevgi ile göndermiş ol­duğu kulu ve elçisi Muhammed (s.a.) e hitâb ederek, insanları doğru yola çağırmasını emrediyor ve: «De ki: Ben Allah'tan başka bir dost mu edinirim? Gökleri ve yeri yoktan vareden O'dur.» buyuruyor. Baş­ka bir âyette de şöyle buyurmaktadır : «De ki: Allah'dan başkasına ibâ­det etmemi mi buyurursunuz ey câhiller?» (Zümer, 64). Buranın anla­mı şudur: Tek ve ortağı olmayan Allah'tan başka bir dost edinmem. Göklerin ve yerin daha önce geçmiş bir örneği olmaksızın yoktan var edicisi O'dur.

«Ve O, yedirir, ama yedirilmez.» Yaratıklarına muhtaç olmaksızın bol bol nzık veren O'dur. Başka bir âyette de şöyle buyurur : «Ben cin­leri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.» (Zâriyât, 56). Bazıları bu âyeti: «Ve o yedirir, ama yemez.» şeklinde okumuşlardır. Bu kırâet Mücâhid, İbn Cübeyr, A'meş, Ebu Hayve, Amr İbn Ubeyde ve kendisinden gelen rivayetlerden birinde Ebu Amr'ın kırâetidir.

Süheyl îbn Ebu Salih kanalıyla... Ebu Hüreyre'den rivayet edil­diğine göre; o, şöyle demiştir: Kubâ halkından ve ansârdan birisi Hz. Peygamber (s.a.) i davet etmişti. Onunla birlikte gittik. Hz. Peygam­ber (s.a.) yemek yeyip ellerini yıkadığında şöyle duâ buyurdular: Ye­diren ve yemeyen, bize nimet verip hidâyet bahşeden, bize yediren ve bizi sulayan, her bir güzel imtihanla bizi imtihan eden Allah'a hamde-derinı. Terkedilmemiş, cezalandırılmamış, inkâr edilmemiş ve O'ndan müstağni olmamışken Allah'a hamdolsun. Yemeklerden bize yediren, içeceklerden bize içiren, çıplaklıktan bizi giydiren, sapıklıktan bizi hi­dâyete erdiren, körlükten bizi kurtaran, yarattıklarının bir çoğundan bizi üstün kılan Allah'a hamdolsun. Âlemlerin Rabbı olan Allah'a hamdederim.

«De ki : Doğrusu ben müslümanlarm ilki olmakla emrolundunı. Sakın müşriklerden olma. De ki: Ben Rabbıma karşı gelirsem büyük günün azabından korkarım. O gün kim (azâbdan) döndürülürse, şüp­hesiz o (Allah kendisine merhamet ettiği için) rahmete ermiştir. îşte apaçık kurtuluş budur.» Başka bir âyette de Allah Teâlâ : «O vakit kim ateşten uzaklaştırılır, cennete sokulursa; artık o kurtulmuştur.» (Âl-i îmran, 185) buyurmuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

19. Âyetin Tefsiri

başka tanrılar vardır? De ki: Ben şehâdet etmem. De ki: O, ancak tek bir tanrıdır. Ve ben gerçekten sizin şirk koş­tuklarınızdan uzağım.

Bu bölümü tek başına aç →

21. Âyetin Tefsiri

Allah Teâlâ zarar ve faydanın mâliki olduğunu, yaratıkları üzerin­de dilediği gibi tasarrufda bulunduğunu, hükmünü ve kazasını geri çe­virecek (veya geciktirerek) hiç bir şey olmadığını haber vererek : «Eğer Allah, sana bir sıkıntı dokundurursa; onu kendisinden başka gidere­cek hiçbir kimse yoktur. Şayet sana bir hayır da dokundurursa; işte O, herşeye Kadirdir.» buyuruyor. Başka bir âyette de şöyle buyurmakta­dır : «Allah'ın insanlar için açtığı rahmeti tutacak yoktur, tuttuğunu da ardından döndürecek yoktur.» (Fâtır, 2). Sahîh bir hadîste Allah Rasûlü (s.a.) şöyle duâ buyururdu : Ey Allah'ım, Senin verdiğine mâni olacak (engelleyecek), Senin engellediğini de verecek yoktur. Sana karşı zenginin zenginliği hiçbir fayda vermez. Bunun içindir ki Allah Teâlâ : «O kullarının üstünde yegâne mutasarrıftır.» buyurmuştur. Kullar O'na boyun eğer. Güçlüler O'nun karşısında zelil olur, yüzler O'na baş eğer, karşısında eğilir, her şey O'nun karşısında mağlûb olur, ya­ratıklar O'na 'karşı alçalır, eşya O'nun kudreti, yüceliği, azameti ve celâlinin büyüklüğü karşısında yerlere serilir, O'nun önünde, kahrı ve hükmü altmda alçalır, zayıflar.

«Ve O, (yaptığı her şeyde) Hakîm'dir. (Eşyanın yerlerinden) Ha-bîr'dir. (Ancak hak edene verir ve ancak hak edene vermez.)»

Allah Teâlâ : «De ki: Şâhid olarak hangi şey daha büyüktür? De ki: Benimle sizin aranızda Allah şâhiddir. (Size getirdiğimi ve sizin bana söylediklerinizi bilendir O) Bu Kur'an; bana, sizi de; ulaştığı kim­seleri de, uyarmam için vahyolundu.» buyuruyor ki Kur'an, kendisine ulaştığı herkesi uyarıcıdır. Başka bir âyette de Allah Teâlâ şöyle buyu­rur : ((Herhangi bir güruh onu inkâr ederse onun varacağı yer ateştir.» (Hûd, 17).

İbn Ebu Hatim der M: Bize Ebu Saîd el-Eşecc'in... Muhammed İbn Kâ'b'dan rivayetine göre o, «Ulaştığı kimseleri de uyarmam için...» âyeti hakkında Kur'an kendisine ulaşan kimse Hz. Peygamber (s.a.) i görmüş gibidir, demiştir. Râvî Ebu Hâlid şöyle ilâve eder: Onunla ko­nuşmuş gibidir. İbn Cerîr'in Ebu Ma'şer kanalıyla Muhammed İbn Kâ'b'dan rivayetine göre; o, şöyle demiştir: Kime Kur'an ulaşmışsa onu Muhammed (s.a.) ulaştırmıştır.

Abdürrezzâk'ın Ma'mer'den, onun Katâde'den «Bu Kur'an; bana, sizi de; ulaştığı kimseleri de uyarmam için vahyolundu.» âyeti hakkın­da rivayetine göre Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuşlardır: Allah'ın emrilerini tebliğ edin. Allah'ın kitabından kime bir âyet ulaşmışsa mu­hakkak ona Allah'ın emri ulaşmıştır.

Rebî' İbn Enes der ki: Allah Rasûlü (s.a.) ne tâbi olan kişinin Al­lah Rasûlü (s.a.) nün davet ettiği gibi davet etmesi, onun uyardığı gibi uyarması bir görevdir.

Allah Teâlâ: Ey müşrikler, «siz mi şâhidlik ediyorsunuz ki, Allah'la beraber başka tanrılar vardır? De ki: Ben şehâdet etmem.» buyuruyor. Nitekim Allah Teâlâ başka bir âyette de : «Eğer onlar şâhid­lik ederlerse; sen onlarla beraber olup da tasdik etme.» (En'âm, 150) buyurmaktadır. Burada devamla şöyle buyuruyor: «De ki: O, ancak tek bir tanrıdır. Ve ben gerçekten sizin şirk koştuklarınızdan uzağım.»

Allah Teâlâ kitab ehlinden haber vererek, onların daha önce geçen nebî ve rasûllerden yanlarında bulunan haberler vasıtasıyla çocukla­rını bildikleri gibi, Hz. Peygamberin kendilerine getirdiği gerçeği tanı­dıklarını bildirmektedir. Zîrâ bütün rasûller Muhammed (s.a.) in var­lığını, peygamber olarak gönderileceğini, niteliğini, memleketini, hicret edeceği yeri ve ümmetinin niteliklerini müjdelemişlerdir. Bunun içindir ki, bundan sonra şöyle buyurmaktadır : «Nefislerini (bütünüyle) ziyana uğratanlar, işte onlar (peygamberlerin müjdelediği, eski ve yeni za­manlarda ismi yüceltilen bu açık ve zahir emre duruma) inanmazlar. Allah'a karşı yalan uyduran ve âyetlerini yalan sayandan daha zâlim kimdir?» Allah Teâlâ; kendisini elçi olarak göndermemişken, Allah'ın kendisini elçi olarak gönderdiğini ileri sürerek Allah'a karşı yalan söy­leyenden daha zâlim kimse yoktur. Allah'ın âyetlerini, hüccetlerini, bur­hanlarını ve delillerini yalanlayandan daha zâlim kimse de v yoktur. «Muhakkak ki, zâlimler felaha ermezler.» Ne o, ne öteki; ne yalan uy­duran ve ne de yalanlayan asla kurtuluşa ermeyecektir.

Bu bölümü tek başına aç →

26. Âyetin Tefsiri

Allah Teâlâ : «Ve onların hepsini toplayacağımız gün...» buyura­rak, müşriklerden haber vermektedir. Kıyamet günü Allah Teâlâ: Al­lah'ın dışında ibâdet etmiş oldukları putlar ve ortaklarım : «Nerede iddia ettiğiniz ortaklarınız?» diyerek şirk koşanlara soracaktır. Allah Teâlâ Kasas sûresinde de : «O gün Allah onlara seslenip : Benim ortağım olduklarını ileri sürdükleriniz nerededirler? der.» (Kasas, 62) bu­yurmaktadır.

Allah Teâla: «... Başka çâreleri kalmaz.» buyurmaktadır ki; on­ların âyette belirtilen sözleri söylemekten başka dayanakları yoktur, îbn Abbâs'tan rivayetle Atâ el-Horasânî; onların ma'zeretlerinin olma­yacağını, söylemiştir. Katâde de böyle söyler, tbn Abbâs'tan rivayetle İbn Cüreyc; onların âyette belirtilen sözlerinden başka sözleri olma­yacağım söylemiştir. Dahhâk da böyle söyler. Atâ el-Horasânî der ki: Onlar imtihana (hesaba) çekildiklerinde; onların imtihanları «andol-sun Allah'a ki, ey Rabbıımz, bizler müşriklerden değildik.» demelerin­den ibarettir.

tbn Cerîr der ki: Doğru olan şudur: Biz onları imtihan ettiğimiz esnada, daha önceki Allah'a şirjf koşmalarından özür dileyerek «An-dolsun Allah'a ki, ey Rabbum^ bizter müşriklerden değildik, demele­rinden başka sözleri olmayacakör:»

îbn Ebu Hatim der ki: Bize fc'bu Saîd el-Eşecc'in... Saîd tbn Cü-beyr'den rivayetine gör.e; bir adam .İbn Abbâs'a gelerek : Ey Ebu Abbâs, Allah Teâlâ'nın «Allah'a andolsun ki, ey Rabbımız, bizler müşrikler­den değildik.» sözünü işittim. Sen ne dersin? diye sordu. îbn Abbâs şöyle dedi: «Allah'a andolsun ki, ey Rabbımız, bizler müşriklerden de­ğildik.» sözüne gelince; onlar cennete ancak namaz ehlinin gireceğini görünce ((Gelin inkâr edelim?» derler. İnkâr ederler de Allah Teâlâ onların ağızlarını mühürter, «ileri ve ayakları ?ehâdet eder ve Allah'tan bir sözü gizleyemezler. Şimdi kalbinde bir şey (bir şüphe) var mı? Kur'an'da, hakkında bir şey nazil olmayan hiçbir kısım yoktur. Ancak siz onun te'vîlini bilmezsiniz.

îbn Abbâs'tan rivayetle Dahhâk; bu âyetin münafıklar hakkında nazil olduğunu söylemiştir. Ancak bu şüphelidir. Zîrâ bu âyet, Mekke'­de nazil olmuştur. Münafıklar ise Medine'de ortaya çıkmışlardır. Mü­nafıklar hakkında nazil olan, Müeâdile süresindeki: «Allah hepsini dirilteceği gün,... O'na da yemîn ederler.» (Mücâdile, 18) âyetidir. Böy­lece onlar hakkında «Bak kendileriae nasıl yalan söylediler, yalan yere' uydurdukları (ma'bûdlan) kendilerinden nasıl kayboluverdi?» buyur­muştur. Nitekim başka bir âyette de şöyle buyurur: «Sonra onlara de­nilir ki: Nerde şirk koştuklarınız? Allah'tan başka. Derler ki: Bizden uzaklaştılar.» (Ğâfir, 73-74).

Allah Teâlâ : «İçlerinden seni dinleyenler vardır. Halbuki Biz onu anlarlar diye kalplerine örtüler, kulaklarına da ağırlık koyduk.» Sana, senin okumam işitmek (dinlemek) üzere gelirler. Ancak bu, onlara hiç­bir fayda getirmez. Zîrâ Aflaîı Teâlâ Kur'an'ı anlamamaları için «Kalb-lerine örtüler.» Faydalı bir işitmeyi engellemek üzere «kulaklarına da ağırlık.» koymuştur. Onlar Allah Teâlâ'nın şu âyette nitelediği gibi­dirler : «Küfredenleri çağıranın misâli; bağırıp çağırmadan başka bir şey duymayan (hayvanlara) haykıramnki gibidir...» (Bakara, 171).

Allah Teâlâ : «Onlar her âyeti görseler de yine inanmazlar.» bu­yuruyor. Onlar her ne kadar âyetleri, delâletleri, açık hüccetleri gör­seler de; inanmazlar, Zîrâ onlarda, ne anlayış ne de insaf vardır. Nite­kim başka bir âyette de Allah Teâlâ : «Şayet Allah onlarda bir hayır görseydi onlara işittirirdi...» (Enfâl, 23) buyurmuştur.

Allah Teâlâ buyurur ki: «Hattâ sana geldiklerinde seninle (hak hususunda bâtıl ile münazara ve mücâdele ile) çekişirler. O küfreden­ler derler ki: Bu (senin getirdiğin) eskilerin kitaplarından alınma, (on­lardan nakledilme) eskilerin masallarından başka bir şey değildir.»

Allah Teâlâ : «Onlar hem bundan vazgeçmeye çalışırlar, hem de kendileri ondan uzaklaşırlar.» buyuruyor. «Onlar bundan vazgeçmeye çalışırlar.)) âyetinin anlamında iki görüş vardır :

1- Burada kasdedilen anlam şudur: Onlar, insanları hakka uy­maktan, Allah Rasûlünü doğrulamak ve Kur'an'a boyun eğmekten alı-korlar. Hiç kimseyi ondan faydalanmaya bırakmazlar.

Ali İbn Ebu Talha, «Onlar bundan vazgeçirmeye çalışırlar.» âyeti hakkında İbn Abbâs'ın şöyle dediğini nakleder: İnsanları Muhanımed (s.a.) e îmân etmekten men'ederlerdi.

Muhammed İbn el-Hanefiyye de der kî: Kureyş kâfirleri Hz. Pey­gamber (s.a.) e gelmezler ve ona gelmeyi engellerlerdi. Mücâhid, Ka-tâde, Dahhâk ve birçokları da böyle söylemiş olup en kuvvetli görüş budur. En doğrusunu Allah bilir. İbn Cerîr de bu görüşü tercih et­miştir.

2- Süfyân es-Sevrî'nin... İbn Abbâs'tan rivayetine göre o, «Onlar bundan vazgeçirmeye çalışırlar.» âyeti hakkında şöyle demiştir: Ebu Tâlib hakkında nazil oldu. O, Hz. Peygamber (s.a.) e eziyyet edilmesini engellerdi.

Kasım İbn Muhaymera, Habîb İbn Ebu Sabit ve Atâ îbn Dînâr da bu âyetin Ebu Tâlib hakkında nazil olduğunu söylemişlerdir.

Saîd İbn Ebu Hilâl de der ki: Bu âyet, Hz. Peygamber (s.a.) in amcaları hakkında nazil olmuştur. Onlar on kişi idiler. Zahiren onunla birlikte olmada insanların en şiddetlisi, gizlice ise onun aleyhinde olma hususunda yine insanların en şiddetlisi idiler. Saîd İbn Ebu Hi-lâl'in bu sözünü îbn Ebu Hatim rivayet etmiştir. Muhammed İbn Kâ'b el-Kurazî ise «Onlar bundan vazgeçirmeye çalışırlar.» âyetini; insan­ları onu öldürmekten alıkorlar. (İnsanların onu öldürmesini engeller­ler.) şeklinde anlamıştır.

Allah Teâlâ buyuruyor ki: «Hem kendileri ondan uzaklaşırlar. On­lar sadece (bu hareketleriyle) kendilerini helake sürüklerler (ve bu­nun vebali sadece kendilerine döner) de farkına varmaz (hissetmezler)».

Bu bölümü tek başına aç →

30. Âyetin Tefsiri

Alah Teâlâ kıyamet gününde ateşin başında durdukları, ondaki zincir ve bukağılan gördükleri, bu büyük işleri ve korkulan gözleri ile müşahede ettikleri zamanda kâfirlerin durumunu anlatıyor. O sırada onlar: «Keski geri döndürülseydik ve Rabbımızın âyetlerini yalan say-masaydık da mü'minlerden olsaydık.» diyerek sâlih ameller işlemek, Rablarının âyetlerini yalanlamamak ve mü'minlerden olmak üzere dün­ya yurduna geri getirilmelerini temenni edeceklerdir. Allah Teâlâ da; «Hayır, öteden beri gizleyegeldikleri şeyler karşılanna çıkacak.» buyu­ruyor. Gerek dünyada ve gerekse âhirette hoşlanmasalar da içlerinde gizlemiş olduklan küfür, yalanlama ve inâdlaşma onlann karşılanna çıkacaktır. Nitekim biraz Önce de Allah Teâlâ şöyle buyurmuştu : «Son­ra onlann, sadece : AndoLsun Allah'a ki, ey Habbımız, bizler müşrikler­den değildik, demelerinden başka çâreleri kalmaz.» buyurmuştur.

Muhtemeldir ki; kendilerine uyanlara aksini gösterseler bile, dün­yada iken içlerinden bilmekte olduklan peygamberlerin getirdiklerinin doğruluğu onlara zahir olacaktır. Nitekim Allah Teâlâ Musa'dan haber vererek onun Firavun'a: «Andolsun ki; sen, bunları göklerin ve yerin Rabbınm açık deliller olarak indirmiş olduğunu biliyorsun.» (îsrâ, 102)

dediğini bildirmektedir. Başka bir âyette de Allah Teâlâ Firavun ve kav­minden haber vererek : «Gönülleri kesin olarak kabul ettiği halde zu­lüm ve kibirle bunları bile bile inkâr ettiler.» (Nemi, 14) buyurmuştur.

Burada insanlara mü'min görünüp te içlerinde küfür gizleyen mü­nafıklar da kasdedilmiş olabilir. Bu ifâde; kıyamet günü kâfirlerden bir grubun diliyle vuku bulacakları haber verme tarzında da olması mümkündür. Bu, münafıklık Medine halkının bazısı ile Medine civa­rındaki araplarda meydana gelmişken bu âyetin Mekke'de nazil olma­sına münâfî değildir. Allah Teâlâ münafıkların ortaya çıkışını, Mekkî sûrelerden biri olan Ankebût sûresinde şöylece zikretmektedir: «Elbet­te Allah inananlan bilir ve doğrusu O, münafıkları da bilir.» (Anke­bût, 11). Buna göre bu, âhiret yurdunda azabı gördüklerinde münafık­ların halini haber vermekten ibarettir. O zaman küfrü, fâsıklığı ve münafıklığı gizlemiş olmalarının akıbeti onlara görünecektir. En doğ­rusunu Allah bilir.

«Hayır, öteden beri gizleyegeldikleri şeyler karşılarına çıktı.» âye-tindeki yüzçevirmeye gelince : Onlar, îmân etmeyi arzuladıklarından dolayı dünyaya dönüşü istememektedirler. Bilakis içinde bulundukları küfrün bir cezası olarak müşahede etmiş oldukları azâbdan korktuk­ları için dünyaya dönmeyi, görmüş oldukları ateşten kurtulmak için is­teyeceklerdir. Bunun içindir ki Allah Teâlâ : «Eğer geri döndürülse-lerdi yine kendilerine yasaklanan şeylere döneceklerdi. Doğrusu onlar (îmân sevgisi ve arzusuyla dönme temennilerinde) yalancılardır.» bu­yurmuştur.

Allah Teâlâ onların şayet dünya evine döndürülselerdi, kendilerine yasaklanan şeylere mutlaka döneceklerini haber vererek «Doğrusu on­lar; keski geri döndürülseydik ve Rabbımızm âyetlerini yalan sayma-saydık da mü'minlerden olsaydık.» demelerinde, «(yalancılardır», bu­yuruyor. Bilakis onlar «Hayat ancak bu dünyadaki hayatımızdır. Ve biz dirilecek de değiliz.» deyip kendilerine yasaklanan şeylere dönecek­lerdir. Ve onlar muhakkak ki yalancılardır. «Hayat ancak bu dünya­daki hayatımızdır. (Bu dünyadan başka hayat yoktur, bundan sonra dönüş ve hayat yoktur.) Ve biz diriltilecek de değiliz.» diyeceklerdir.

Sonra Allah Teâlâ : «Bir görseydin eğer Rablannın huzurunda dur­dukları zaman O; bu, hak değil miymiş? deyince...» buyuruyor. Sizin sandığınız gibi bâtıl olmayıp bu dönüş gerçek değil miymiş? diye Allah onlara soracak. Onlar da : «Rabbımız hakkı için evet.» diyecekler. Allah Teâlâ da şöyle buyuracak : «Öyleyse küfür edegeldiğinizden (ve yalan-layageldiğinizden) dolayı tadın azabı.» «Bu bir büyü müdür, yoksa siz görmüyor musunuz?» (Tûr, 15).

Bu bölümü tek başına aç →

32. Âyetin Tefsiri

Allah Teâlâ kendine kavuşmayı yalanlayanların kıyamet ansızın geliverdiğindeki kaybım, eksik bıraktığı amellerine, geçmişte yaptığı çirkin işlere pişmanlığım haber vererek : «Nihayet kıyamet ansızın gelip çattığı zaman yüklerini sırtlarına yüklenerek : Orada yaptığımız eksikliklerden dolayı yazıklar olsun bize, derler.» buyurmaktadır.

îbn Ebu Hatim der ki: Bize Ebu Saîd el-Eşecc'in... Ebu Merzûk'-dan rivayetine göre; o, şöyle demiştir : Kâfir —veya günahkâr— kab­rinden çıkışı sırasında çok çirkin suratlı ve çok pis kokan bir şey ta­rafından karşılanır ve sen kimsin? diye sorar. O da: Beni tanımıyor musun? der. O kişi: Hayır, ancak şurası var ki Allah senin yüzünü çirkinleştirmiş ve kokunu pis kılmıştır, der. O şey de : Ben senin kötü işinim. Sen, dünyada böylece çirkin amelde bulunan birisiydin. Madem ki dünyada sen bana bindin, o halde şimdi gel, ben de sana bineceğim, diyecek. İşte Allah TeâlâJnın «Yüklerini sırtlarına yüklenerek...» sö­zünün anlamı budur.

Esbât, Süddî'nin şöyle dediğini rivayet eder: Zâlim bir kişi ölüp de kabrine girdiğinde; ona çirkin yüzlü, siyah renkli, pis kokulu ve üzerinde kirli bir elbise olan birisi onunla birlikte kabrine girer. Zâlim kişi onu gördüğünde : Yüzün ne kadar çirkin? der. O kişi: Senin amelin de böylece çirkindi, diye cevab verir. Kokun ne kadar pis? sözüne de senin amelin de böyle pis kokuluydu, cevabını alır. Elbisen ne kadar pis? dediğinde de; o kişi: Muhakkak ki senin amelin de pis idi, diye cevab verir. Zâlim kişinin; sen kimsin? sorusuna; ben, senin amelinim, diye cevab verir. Onunla beraber kabrinde kalır. Kıyamet günü diril-tildiğinde de kendisine şöyle söyler: Ben dünyada seni lezzet ve arzu­larla taşımıştım. Bu gün de sen beni taşıyacaksın. Onun sırtına biner ve onu ateşe sokuncaya kadar sürer. İşte Allah Teâlâ'nin : «Yüklerini sırtlarına yüklenerek... dikkat edin. Ne kötüdür yüklendikleri şeyler.» sözünün tefsiri böyledir.

Allah Teâlâ buyuruyor ki: «Dünya hayatı (nın büyük bir çoğun­luğa) ancak oyun ve eğlenceden ibarettir. Âhiret yurdu ise; müttâkîler için daha hayırlıdır. Hâlâ aklınızı başınıza almayacak mısınız?»

Bu dünya hayatı kafirlere göre zevk duyulup eğlenilen, keder ve gamlardan uzaklaşılan bir hayattır. Gerçekte ise bu hayat âhiret hayatı için hiçbir fayda ve menfaat sağlamaması nedeniyle oyun ve eğlen­ceden başka bir şey değildir. Çocukların oyunu gibi sonunda fayda sağlamayan iş ile basit geçici fayda sağlayan iş arasında bir durumdur. Oyunun faydası gam ve kederleri geçici olarak ortadan kaldırmaktır. Bazı filozofların dünya zevklerinin tümü sübjektiftir, çünkü acılan izâle etmek içindir, sözleri de bu gerçeği açıklar. Meselâ yemek zevki, açlığın elemini izâle etmek içindir. Bu acı ne kadar çok olursa onu izâle etmekten duyulan zevk de o kadar büyük olur. Su içme zevki, susuzluk acısını izâle etmek içindir. Rakı, afyon ve sigara gibi uyarıcı ve uyuş* turucu şeyleri içmeye gelince; ilkin istenmeyen şeylere ve acılara ta­hammül etmek gerekçesiyle başlar. Çünkü tecrübe edenlerin de bil­dirdikleri gibi, bütün bunlar kendiliğinden hoşlanılmayan şeylerdir. Geçici bir zevk peşinde koşmak için onları içen kişi, başkalarım taklîd ederek kendini buna zorlar. Sonra bu acıları geçici olarak ortadan kal­dırmak için içilen bu şeylerin alışkanlıkları ona denk bir acıya vesile olur. Çünkü bunlar zehirlidir, kendiliğinden istenmeyen şeylerdir. Ne zaman bu zehirler sinirleri etkilerse, bunun arkasından onun zıddı olan bir elem ve acı gelir. Ve bunun üzerine kişi yeniden içmeye başlar. Sar­hoşluğun etkisini temsil etmek için alkolik şâirlerin en ünlülerinden biri şöyle demiştir: «Hastalık olan şeyle beni tedâvî ettiler. Zevkle bir kâse içtim sonra bundan zehirlendim.» Bu ilk zevk sahtedir. Çünkü kişi bundan zevk almış değildir. Sâdece zevk aldığım sanmıştır ve alkol mübtelâlarım taklîd ile yetinmiştir. Bazan da sarhoşlukla içkinin verdiği acının dışında üzüntü ve kederlerin izâle edilmesi gayesi güdülür. Çünkü sarhoşluk kişinin aklını ve şuurunu yokeder. Kişi sarhoş olduğu an hiçbir acı hissetmez. Ancak bazan içkinin elemi diğer acıların şuu­runa varmaktan daha fazla olur ve kusma, mide kaynaması, ya da psikolojik rahatsızlıklardan daha kötü bir rahatsızlığa düşer...

Denilir ki; mûsikî âleti ve şarkı dinlemek bu kaidenin genel hü­kümleri içerisine girmez. Çünkü mûsikînin zevki ruhîdir, bedenî acılar değildir. Bu konuyu iyice tedkîk edenler bilirler ki; mûsikî kişisel ha­yatın ve insan türünün zarurî ihtiyâçlarından değildir. Bunun için mûsikî arzusu, beslenme arzusu, cinsel temas arzusu gibi güçlü olma­yan zayıf bir arzudur.Bunun bulunmayışı insana acı vermez. Ancak bu konulara fazla tutkun olanları rahatsız eder. Binâenaleyh mûsikî de bu umûmî kaidenin içinde yer alır. Çoğunluğu teşkil eden diğer bilginlere göre mûsikî zevki, ona iten motifin zayıflığı ölçüsünde zayıf bir zevktir ve mûsikî hayatın ana unsurlarından sayılmayacağı gibi insanlık için özel gayeler arasında da yer almaz. Mûsikî ile ancak ha­yatın acılarından ruhu dindirmek isteyenler, huzur bulurlar, yoksa ona sevkeden motifin acılarından değil. Bunun için mûsikîye lehv adı vermek ve mûsikî aletlerine de eğlence ve oyun âleti demek adet ol­muştur. Çünkü bunlar kendiliğinden kasdedilmiş şeyler değildir.

. Âyette bir başka vecih daha var ki bunu birinci vecihle cem'etmek sahih olur. Şöyle ki: Bu dünya hayatına hâs olan eğlencenin değeri azdır, süresi kısadır. Düzgün aklî yapıya sahib olanın onunla gurur­lanması doğru olmaz. Bu eğlence ve oyun, kısalığı itibariyle çocukların oyunundan farksızdır. Bilindiği gibi çocuk, kısa zamanda her oyundan bıkar. Kaldı ki çocukluk demleri hep habersizlik demleridir. Ya da bu oyun süresinin kısalığı itibariyle kederli insanın kederinden kurtulması için kendini bir oyuna vermesi tarzındadır. Binâenaleyh kendiliğinden istenen ve arzulanan bir hal değildir.

Bu bölümü tek başına aç →

36. Âyetin Tefsiri

Allah Teâlâ peygamberi (s.a.) ni, kavminin kendisini yalanlaması ve ona muhalefet etmelerinden dolayı teselli ederek: «Gerçekten bili­yoruz ki; söyledikleri söz seni üzüyor.» buyurmaktadır. Yani kavminin seni yalanlaması ve senin onlara üzülmeni ve esef etmeni biz çok iyi biliyoruz. Allah Teâlâ başka âyetlerde de şöyle buyurur: «Öyleyse on­lara üzülerek kendini harâb etme.» (Fâtır, 8), «İnanmıyorlar diye ne­rede ise kendini mahvedeceksin.» (Şuarâ, 3), «Demek ki bu söze (Kur1 an'a) inanmayanların ardından üzülerek neredeyse kendini mahvede­ceksin.» (Kehf, 7).

Allah Teâlâ buyuruyor ki : «Onlar hakikatte seni yalanlamıyorlar. (Gerçekte seni yalanla itham etmiyorlar). Lâkin o zâlimler Allah'ın âyetlerini inkâr ediyorlar.» Hak ile inâdlaşıyorlar ve onu göğüslerinden çıkarıp atıyorlar. Nitekim Süfyân es-Sevrî, Ebu îshâk kanalıyla... Ali'­den rivayet eder ki; Ebu Cehil Hz. Peygamber (s.a.) e : Biz seni ya­lanlamıyoruz, fakat biz senin getirdiklerini yalanlıyoruz, demiş ve Al­lah Teâlâ da : «Onlar hakikatte seni yalanlamıyorlar. Lâkin o zâlimler Allah'ın âyetlerini inkâr ediyorlar.» âyetini indirmiştir. Hadîsi İsrail kanalıyla Ebu İshâk'dan rivayet eden Hâkim: Buhârî ile Müslim'in şartlarına göre sahihtir, ancak tahrîc etmemişlerdir, der.

İbn Ebu Hatim der ki: Bize Mekke'de Muhammed İbn el-Vezîr el-Vâsikî'nin... Ebu Yezîd el-Medenî'deh rivayetine göre, Hz. Peygam­ber (s.a.) Ebu Cehil ile karşılaşmış ve onun elini sıkmıştı. Bir adam ona : Nasıl olur, seni bu Sâbiî ile el sıkışırken görüyorum? demişti. Bunun üzerine Ebu Cehil: Allah'a yemîn ederim ki, ben onun bir pey­gamber olduğunu kesinlikle biliyorum.. Fakat, biz ne zaman Abd Me-nâfdan bir peygambere uyduk? diye cevab verdi. Râvî Ebu Yezîd : «Onlar hakikatte seni yalanlamıyorlar. Lâkin o zâlimler Allah'ın âyet­lerini inkâr ediyorlar» âyetini okudu.

Ebu Salih ve Katâde derler ki: «Senin muhakkak ki Allah'ın el­çisi olduğunu biliyor da inkâr ediyorlar.»

Ebu Cehil kıssasını Muhammed İbn İshâk Zührî'den rivayetle şöy­le anlatır : Geceleyin Ebu Cehil, Ebu Süfyân, Sahr îbn Harb, Ahnes İbn Şerik Hz. Peygamber (s.a.) in (Kur'an) okuyuşunu dinlemek üzere gelmişler ve biri diğerini hissetmemişti. Sabaha kadar onun (Kur*an) okuyuşunu dinlediler. Sabah yaklaşınca dağıldılar da yolda karşılaş­tılar. Onlardan her biri diğerine : Seni getiren nedir? diye sormuş, o da başına geleni anlatmıştı. Sonra Kureyş'in gençleri olanları öğrenir ve onların gelişi ile fitneye dûçâr kalır korkusuyla bir daha dönme­mek üzere anlaştılar. İkinci gece olunca, onlardan her bireri daha önce geçen anlaşmaları gereğince diğer ikisinin gelmediği zannıyla tekrar geldi. Toplanınca yine yolda buluştular ve karşılıklı olarak birbirleri-. ni ayıpladılar. Bir daha dönmeyeceklerine andiçtiler. Üçüncü gece olun­ca yine geldiler ve sabahleyin bu duruma bir daha dönmemek üzere yine andiçtiler.

Sabah olunca Ahnes İbn Şerîk bastonunu aldı ve çıkarak Ebu Süf-yân îbn Harb'ın evine geldi. Şöyle konuştu: Ey Ebu Hanzala; Mu-hammed'den işittiğin şey hususunda görüşünü bana söyle. Ebu Süf-yân şöyle dedi: Ey Ebu Salebe, Allah'a yemîn ederim ki; bildiğim ve ne kasdettiğini anladığım şeyler işittiğim gibi, mânâsını ve ne kas-dettiğini anlayamadığım şeyler de işittim. Ahnes ona: Senin yemîn ettiğine ben de yemîn ederim ki ben de öyleyim, dedi. Sonra onun yanından çıkıp Ebu Cehil'e geldi ve evine girerek; Ey Ebu'l-Hakem, Muhammed'den işittiklerin konusunda görüşün nedir? diye sordu. Ebu Cehil şöyle cevâb verdi: Ne işittin? Biz ve Abdmenâf oğulları şeref hususunda tartıştık. Onlar yedirdi, biz de yedirdik. Onlar yüklendi, biz de yüklendik. Onlar verdi, biz de verdik. Nihayet diz üstü çöküp yararlı yarış atları gibi kalınca; bizden bir peygamber var. Gökten ona vahiy geliypr, dediler. Biz bunu ne zaman anladık (kabul ettik)? Allah'a yernîn olsun ki, asla ona îmân etmeyeceğiz ve onu doğrulama-yacâğız. Ahnes onun yanından kalkıp gitti.

İbn Cerîr, Esbât kanalıyla Süddî'den rivayet ediyor ki: «Gerçek­ten biliyoruz ki; söyledikleri söz seni üzüyor. Onlar hakikatte seni ya­lanlamıyorlar. Lâkin o zâlimler Allah'ın âyetlerini inkâr ediyorlar.» âyeti hakkında şöyle demiş : Bedr günü Ahnes İbn Şerîk, Zühre oğul­larına şöyle seslendi: Ey Zühre oğulları, muhakkak ki Muhammed, sizin kız kardeşinizin oğludur. Ondan geri durmaya en lâyık olan siz­lersiniz. Şayet o peygamber ise, bugün onunla savaşmamış olursunuz. Şayet yalancı ise; kız kardeşinizin oğlundan geri durmuş olanların en lâyığı olursunuz. Ebu'l-Hakem onlara kavuşuncaya kadar burada du­runuz. Şayet Muhammed mağlûb olursa salim olarak dönersiniz. Eğer Muhammed gâlib gelirse muhakak ki kavminiz size bir şey yapmaya­caktır. İşte o gün ona Ahnes adı verildi. Daha önce ismi Übeyy idi. Ahnes ve Ebu Cehil karşılaştılar da Ahnes Ebu Cehl'i tenhâ bir yere çekip : Ey Ebu'l-Hakem, bana Muhammed'den haber ver; o, doğru sözlü mü, yoksa yalancı mıdır? dedi. Burada; benden ve senden başka Kureyş'ten sözümüzü işitecek kimse yok. Ebu Cehil şöyle karşılık ver­di : Yazıklar olsun sana, Allah'a yemin olsun ki Muhammed, doğru sözlüdür. Muhammed asîâ yalan söylememiştir. Fakat Kusayy oğulla­rı sancağı, hacılara su vermeyi, Kâ'be'nin perdedârlığmı ve peygam­berliği alıp götürürse, Kureyş'in diğerlerine ne kalacak? İşte Allah Teâlâ'nm «Onlar hakikatte seni yalanlamıyorlar. Lâkin o zâlimler Al­lah'ın âyetlerini inkâr ediyorlar.» kavli budur ve Allah'ın âyetleri Mu-hemmed (s.a.)dir.

Allah Teâlâ'mn: «Andolsun ki; senden önce nice peygamberler yalanlandı da yalanlanmalarına ve eziyyet edilmelerine sabrettiler. Nihayet onlara yardımımız gelip yetişti.» âyeti; kavminden kendini yalanlayanlar hususunda Hz. Peygamber (s.a.)i teselli etmektedir. Ulü'1-Azm olan peygamberlerin sabrettiği gibi Hz. Peygamberin de sabretmesini emretmekte, daha önceki peygamberlere nasıl yardım olunmuşsa ona da yardım olunacağını va'd etmektedir. Kavimlerinin yaptıkları şiddetli eziyyet ve yalanlamadan sonra âkibet peygamber­lerin olacağına dair bir zafer müjdesidir. Nasıl âhirette yardım onlar içinse, dünyada da en sonunda yardım onlara (peygambere) gelmiştir. Bunun içindir ki; Allah Teâlâ : «Allah'ın (mü'min kullarına dünya ve âhirette yardımı va'd ettiği, yazdığı) kelimelerini değiştirebilecek yok­tur», buyurmuştur. Nitekim başka âyetlerde de şöyle buyurur: «An­dolsun ki; bizim peygamber kullarımıza sözümüz vardır. Onlar mu-hakak ki yardım görenlerdir ve şüphesiz ki bizim askerlerimiz, gâlib-lerdir.» (Sâffât, 171 -173), «Allah : Ben ve peygamberlerim elbette gâ-lib geleceğiz, diye yazmıştır. Şüphesiz ki Allah Kavî'dir, Azîz'dir.» (Mü-câdile, 21).

Allah Teâlâ buyuruyor ki: «Andolsun ki; peygamberlerin haberin­den (nasıl yardım olunmuşlar, kavimlerinden kendilerini yalanlayan­lara karşı nasıl desteklenmişler) bir kısmı sana gelmiştir.» Onlarda senin için güzel bir örnek vardır. Onlar senin için uyulacak (davra­nışları örnek alınacak) kimselerdir. Allah Teâlâ buyuruyor ki: «Eğer onların (senden) yüz çevirmeleri sana ağır ve zor geliyorsa; yeri del­meğe, (gücün yetip oraya gitmek suretiyle) ve göğe merdiven daya­maya gücün yetip de (onda yükselip getirdiğin âyetlerden daha üs­tün bir âyet getirmek ister ve) onlara bir âyet gösterirdin.» Katâde, Süddî ve başkaları da âyeti bu şekilde anlamışlardır.

Allah Teâlâ burada: «Şayet Allah dileseydi, onları hidâyet üze­rinde birleştirirdi. Sakın bilgisizlerden olma.» buyururken; başka bir âyette de : «Eğer Rabbın dileseydi yeryüzündeki insanların hepsi îmân ederdi.» (Yûnus, 99) buyurmuştur. Ali İbn Ebu Talha'mn rivayetine göre ((Şayet Allah düeseydi onları hidâyet üzerinde birleştirirdi.» âyeti hakkında İbn Abbâs şöyle demiştir: Allah Rasûlü (s.a.) bütün İnsan­ların îmân ederek hidâyet üzre ona uymaları hususunda çok istekli idi. Allah Teâlâ da ancak birinci bikirde kendileri için mes'ûd olduk­larına dâir Allah'dan bir söz sâdır olanların îmân edeceğini haber verdi.

Allah Teâlâ: «Ancak dinleyenler icabet ederler.» buyuruyor. Ey Muhammed senin çağrına ancak sözü işiten, onu anlayan kimseler icabet ederler. Nitekim başka bir âyette de şöyle buyurulur: «(Bu Kur'an'ı ona verdik ki) diri olanları uyarsın ve kâfirlerin üzerine söz hak olsun.» (Yâsîn, 70). «Ölülere gelince; onları Allah diriltir.» âyetinde bu kâfirler kasdedilmektedir. Zîrâ onların kalbleri ölüdür. Böylece Allah Teâlâ onları cesedleri ölü kimselere benzeterek: «Ölü­lere gelince; onları Allah diriltir. Sonra O'na döndürülürler.» buyur­muştur ki bu, onlarla alay ve onları hafife alma kabîlindendir.

Bu bölümü tek başına aç →

39. Âyetin Tefsiri

Allah Teâlâ müşriklerden haber vererek buyuruyor ki: «Ve dedi­ler ki: Ona Rabbından (onların hakkında çekişip inkâr ettikleri ve isteklerinin gereğinden daha üstün) bir âyet indirilmeli değil miydi?» Nitekim başka bir âyette haber verildiği üzere onlar şöyle demişler­di : «Dediler ki: Sen bize yerden bir kaynak fışkırtıncaya kadar sana asla inanmayacağız.» (İsrâ, 90).

Allah Teâla da buyuruyor ki: «Şüphesiz Allah âyet indirmeye ka­dirdir. Ne var ki, onların çoğu bilmezler.» Evet, Allah Teâlâ'mn buna gücü yeter. Ancak onun hikmeti bunun geciktirilmesini gerektirmek­tir. Zîrâ onların istekleri üzere Allah Teâlâ âyet indirse de onlar îmân etmemiş olsalardı; geçmiş ümmetlerde olduğu gibi Allah Teâlâ onla­rın cezasını (azabını) çabuklaştınverirdi. Nitekim Allah Teâlâ, başika âyetlerde de şöyle buyurur: «Bizi, âyetler göndermekten alıkoyan şey, ancak öncekilerin onları yalanlamış olmalarıdır. Semûd'a da gözleri göre göre bir dişi deve vermiştik. Ona zulmetmişlerdi. Halbu­ki biz âyetleri ancak korkutmak için göndeririz.» (İsrâ, 59), «Diler­sek, onlara gökten bir âyet indiririz de ona boyunları eğik kalır.» (Şuarâ, 4).

Allah Teâlâ : «Yerde yürüyen hiçbir hayvan ve iki kanadıyla uçan hiçbir küş yoktur ki; onlar da sizin gibi birer ümmet olmasınlar.» buyuruyor. Mücâhid der ki: İsimleriyle bilinen tasnif edilmiş sınıflar olmasın, demektir. Katâde ise şöyle der : Kuşlar bir ümmet, insanlar bir ümmet ve cinler de bir ümmettir. Süddî ise «Onlar da sizin gibi birer ümmet olmasınlar.» âyetini; sizin gibi yaratılmış olmasınlar, şeklinde anlamıştır.

Allah Teâlâ : «Biz kitabda hiçbir şeyi eksik bırakmadık.» buyu­ruyor ki; hepsinin ilmi Allah katındadır. Karada olsun, denizde ol­sun onlardan hiçbirinin rızkını ve idaresini asla unutmaz. Başka bir âyette de Allah Teâlâ : «Yeryüzünde yürüyen hiçbir canlı yoktur ki; rızkı Allah'a âit olmasın. Onların durup dinlenecek ve saklanacak yer­lerini de bilir. Hepsi apaçık kitabtadır.» (Hûd, 6) buyurur. Onların isimlerini, sayılarım ve yerlerini açıkça bilen, hareket ve duruşlarım kuşatan O'dur. Nitekim başka bir âyette de : «Nice canlılar vardır ki; rızkını kendi taşımaz. Sizin de, onlann da rızkını Allah verir. Ve O Semî'dir, Alîm'dir.» (Ankebût, 60) buyurmuştur.

Hafız Ebu Ya'lâ der ki: Bize Muhammed İbn el-Müsennâ'nın... Câbir İbn Abdullah'dan rivayetine göre; o, şöyle demiştir: Hz. Ömer (r.a.)in halifelik yıllarından birinde çekirge azaldı. Bunu sordu da kendisine bir haber verilmedi. Buna kederlendi ve çekirge görülüp görülmediğini sormak üzere bir atlıyı falan yere, bir diğerini Şam'a ve bir diğerini de Irak'a gönderdi. Yemen taraflarından bir atlı, bir avuç çekirge getirip Hz. Ömer'in önüne bıraktı. Çekirgeleri görünce; Ömer, üç kere tekbîr getirip Allah Rasûlü (s.a.) nü şöyle buyururken işitmiştim: Allah Tealâ bin ümmet yaratmıştır. Bunlardan altıyüzü denizde, dörtyüzü karadadır. Bu ümmetlerden ilk helak olacak olan ise çekirgedir. O helak olduğunda bir tertîb üzere yollan kesilinceye kadar peşpeşe geleceklerdir.

Allah Teâlâ : «Sonra onlar Rablanna toplanırlar.» buyuruyor. îbn Ebu Hâtim'in Ebu Saîd el-Eşecc kanalıyla îbn Abbâs'tan rivayetine göre; o, «Sonra onlar Rablanna toplanırlar.» âyeti hakkında şöyle de­miştir : Onları ölüm toplar.

Yine İbn Cerîr'in İsrail kanalıyla... İbn Abbâs'tan rivayetine göre; o, hayvanların ölümü, toplanmalarıdır, demiştir. Aynı açıklamayı İbn Abbâs'tan Avfî de rivayet etmiştir. İbn Ebu Hâtim'in söylediğine göre; aynı görüş Mücâhid ve Dahhâk'dan da rivayet edilmiştir.

İkinci görüşe göre ise; hayvanlann toplanmalan kıyamet günü diriltilmeleridir. Nitekim başka bir âyette de Allah Teâlâ: «Vahşî hay­vanlar bir araya toplandığı zaman.» (Tekvîr, 5) buyurmaktadır. İmâm Ahmed der ki: Bize Muhammed İbn Ca'fer'in... Ebu Zerr'den rivaye­tine göre; Allah Rasûlü (s.a.) toslaşan iki koyun görmüş ve : Ey Ebu Zerr, neden toslaştıklarını biliyor musun? diye sormuş. Ebu Zerr'in hayır cebabı üzerine : Fakat Allah biliyor ve aralarında hükmedecek­tir, buyurmuş.

Abdürrezzâk'ın Ma'mer kanalıyla... Ebu Zerr'den rivayetinde ise o, şöyle demiştir : Ben Allah Rasûlü (s.a.) nün yanında iken birden iki keçi toslaştı. Allah Rasûlü (s.a.) : Niçin toslaştıklannı biliyor mu­sunuz? diye sordu. Bilmiyoruz, cevabı üzerine de şöyle buyurdu : Fa­kat Allah biliyor ve aralarında hükmedecektir. Hadîsi İbn Cerîr riva­yet etmiştir. Yine İbn Cerîr'in Münzîr es-Sevrî kanalıyla Ebu Zerr'­den rivayetinde şu fazlalık vardır : Ebu Zerr der ki: Biz Allah Rasûlü (s.a.) nü terkettiğimizde gökte iki kanadıyla uçan hiçbir kuş yoktur ki ondan bize bir ilim zikredilmiş olmasın.

Abdullah îbn İmâm Ahmed, babasının Müsned'inde der ki: Bana Abbâs îbn Muhammed ve Ebu Yahya el-Bezzâr'ın... Hz. Osman (r.a.) dan rivayetine göre; Allah Rasûlü (s.a.) : Kıyamet günü boynuzsuz koyun ile boynuzlu koyun arasında mutlaka kısas yapılacaktır, bu­yurmuşlardır.

Abdürrezzâk der ki: Bize Ma'mer'in... Ebu Hüreyre'den rivayeti­ne göre; o, «Onlar da sizin gibi birer ümmet olmasınlar. Biz kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Sonra onlar Rablanna toplanırlar.» âyeti hakkında şöyle demiştir: Bütün yaratıklar kıyamet günü. toplanır: Hayvanlar, kuşlar ve herşey. O gün Allah Teâlâ'nın adaleti boynuzsuz koyunun boynuzludan hakkım alması derecesine ulaşacaktır. Râvî şöy­le devam eder: Sonra Allah Teâlâ: Toprak olun, buyuracak. İşte bunun içindir ki, kâfir: «Keşke ben de toprak olaydım.» (Nebe', 40) di­yecektir. Bu, su hadîsinde merfû' olarak da rivayet edilmiştir.

Allah Teâlâ: «Ayetlerimizi yalanlayanlar ise karanlıklarda kalmış sağırlar, dilsizlerdir.» buyurmuştur. Bilgisizliklerinde, ilimlerinin azlı­ğında ve anlayışsızlıklarında onların misali; duymayan sağır, dilsiz gibidir. O, bunlarla birlikte görülmeyen (hiçbir şeyi görmesi mümkün olmayan) bir karanlık içindedir. Bunun gibisi nasıl yol bulacak, veya İçinde bulunduğu durumdan nasıl çıkacaktır? Nitekim Allah Teâlâ başka âyetlerde şöyle buyurmaktadır: «Onların misâli; ateş yakanın misâli gibidir ki, ateş çevresindekileri aydınlatınca, Allah onların ışı­ğını giderdi. Karanlıklar içerisinde görmez halde bırakıverdi. Sağır­dırlar, dilsizdirler, kördürler. Onlar artık dönmezler.» (Bakara, 17-18), «Veya (kâfirlerin ameli) engin denizin karanlıklarına benzer. Onu üs-tüste dalgalar burur ve dalgaların üstünde de bulutlar örter. Karan­lık üstünde karanlıklar. İnsan, elini uzattığı zaman neredeyse onu bile göremez. Allah'ın nûr vermediği kimsenin asla nuru olmaz.» (Nûr, 40). Yine bunun için burada da : «Allah kimi dilerse onu şaşırtır, kimi de dilerse, onu dosdoğru yol üzerinde tutar. (Yaratıkları hakkında di­lediği ile tasarruf da bulunan O'dur.)» buyurmaktadır.

Yani yeryüzünde depreşen hiçbir canlı türü yoktur ki ve yine gökyü­zünde uçuşan hiçbir kuş türü yoktur ki, ey insanlar size benzer ümmet­ler olmanındır. Nitekim botanik bilginleri şöyle diyorlar : «Ayağa kalk­mış hiç bir ağaç, gökte dalbudak salmış hiçbir kök, topraktan beslenmiş hiçbir ot yoktur ki; kendine has özellikleri ve ortak nitelikleri bulu­nan gruplar halinde teşekkül etmiş olmasın. Bu özelliklerle gruplar birbirinden ayrılırlar.» Buradaki kelimeleri lâfız bakımından müfred olup lügat bakımından bir cinsin kasdedildiği kelimelerdir. Nitekim siz, güvercin ve arıdan bahsederken «tâir» der­siniz de merkeb ve diğer yerdeki canlılardan bahsederken «dâbbe» dersiniz. Tıpkı incir ağacı, zakkum ağacı dediğiniz gibi. «Dâbbe» keli­mesinin yeryüzünde yürüyen hayvanlar için; «tâir» kelimesinin ise kanatlarıyla uçan hayvanlar için sıfa,t olarak kullanılışı sakın seni yanıltmasın. Her ne kadar tâir kelimesi bunu gösterirse de ve bu ifâde mecaz yolunu tıkayıp hakikat için kullanılan bir ifâde ise de, uçma ile hızm kaydedilmesine de cevaz verilmiştir... Zikri geçen kaydın dı­şında buna cevaz verilme ihtimâlinin daha başka güçlü münâsebet­leri de vardır. Nitekim kuşun yerde yürüyen canlıya atfedilmesi bu­nun örneğidir. Çünkü dâbbe kelimesi, hafif yürüyüş anlamına gelir.

Bunun mukabilinde hızlı yürüyüş yer alır ki bu uçmaya benzer. Ba­zıları da uçmanın yukardaki niteliklerine ilâveten bir başka noktayı zikretmişlerdir. Bu da görülmemiş uçan hayvanın. okuyucu veya din­leyicinin zihninde yaratıcının gücüne ve hikmetine delâlet etmesi için tasvir edilmiş olmasıdır. Bu ifâde de güzel bir değerlendirmedir ve öncekilerle çelişik değildir. Uyuşan noktalar ve birleşen hikmetler arasında bir çatışma mevcûd değildir. Tefsîrcilerin çoğunluğu ise, «dâbbe» ve «tâir» kelimelerini aslî anlamlarına hamletmede bir en­gel görmezler. Buna göre; nefiy ifadesiyle bütün ferdlerin kuşatıl­ması kaydedilmiştir. Ümmetler diye bildirilmesi ise genel mâhiyetteki topluluk mânâsına hamledilmeleri itibariyledir.

Balığa gelince; karada yürüyen canlılar içerisinde kuşa en yakın olan hayvandır. Hepsinin de kuşun kanadına benzeyen kollan vardır. Kimisi büyük kimisi küçüktür...

Bize göre Allah Teâlâ; canlı türlerinin hepsinin insanlar gibi top­luluklar olduğuna dikkatleri çekmiştir. Ancak aradaki benzerlik yö­nünü açıklamamıştır. Bundan maksad, bizim bu benzerliği bulabilme­miz için duyu ve zekâmızı kullanmamızdır. Bu benzerliklerin birçok çeşidi vardır. Bilginler, bunlardan bir kısmım görmüşler ve bir kısmı­nı da daha başkaları görebilecektir. Özellikle her bilim ve teknikte mütehassıs elemanların çoğaldığı bu asırda, bu husus çok açık olarak ortaya çıkmıştır. Araştırma vâsıtaları kolaylaşmıştır. Çünkü bilim ve medeniyyet diyarlarında çeşitli hayvanlar, haşareler ve evcil, yabanî hayvanlar, kuşlar ve balıklar için özel parklar bulunmaktadır. Onla­rın eğitimiyle ilgilenen bilginler, onların tabiatları ve çalışmaları hak­kında araştırma yapmakta ve bu konuda pekçok garîb sırlara ve sa­yısız bilgilere ulaşmış bulunmaktadırlar. Özellikle karıncaların bir­birleriyle savaşması ve çalışmaları konusunda insanlara benzer garîb-likler üzerinde durmuşlardır. Karıncalardan birbiriyle savaşan grup, yenileni kendi gücünün arasına katmak ve kendi yuvasını kurmakta nasıl kullandığını tesbît etmişlerdir. Bilim ve medeniyyet sahibi mil­letler, her çeşit hayvanın türünü devam ettirmesine özen göstermek­tedirler. Sözgelimi bazı kuşların türlerinin azaldığını görünce, onun yokolmasından korkarak halkın o kuşları avlamasını yasaklamakta­dırlar. Kaldı ki bize göre bu âdetin sünnet-i seniyye'de pekçok delili vardır. Rivayete göre, Hz. Peygamber —Mısır hükümetinin itlaf ekip­lerine benzer şekilde— Medine'deki saldırgan köpeklerin öldürülmesi­ni istemiş ve hattâ bunu emretmişti. Sonra bu emrinden vazgeçerek : Eğer köpekler ümmetler gibi bir ümmet olmamış bulunsalardı, bun­ların hepsinin öldürülmesini emrederdim. Siz onlardan katışıksız si­yah olanını öldürün. İmâm Ahmed ve sünen sahipleri bu hadîsi rivâyet etmişler, Tirmizî de onu sahîh kabul ederek Abdullah îbn MuğafiT-den nakletmiştir. Ahmed ve Müslim'in bir başka hadîsinde ise; katı­şıksız siyah köpeklerin öldürülmesine neden olarak onların şeytân ol­ması belirtilmiştir. Yâni zararlı ve rahatsız edici demektir. Çünkü şey­tân kelimesi lügat bakımından; arsız, çirkin ve hayâsız insan, cin ve hayvana itlâk olunan bir kelimedir. Nitekim Abbasî halîfesi Mansûr, Amr İbn Ubeyd'e bu hadîsin sebebini sorduğunda, o bilememiş. Bu­nun üzerine Mansûr demiş ki: Çünkü, o, yolcuyu ürkütür, dilenciyi korkutur.

«Kitabta hiçbir şeyi eksik bırakmadık.» âyetinde geçen ( U»_^ ) kelimesi, tefrit anlamına olup birşeyi eksik bırakmak ve kaybolunca-ya kadar yitirmek anlamına gelir. Sıhâh'ta böyle denir. Kâmûs ve Li­san el-Arab'ta da bu mânâ verilmiştir. Abdullah İbn Abbâs, buradaki kitâb kelimesini kitabın anası olarak tefsir etmiş, sonra diğer müfes-sirler de bu kelimeyi kitabın aslı ve bütünü diye yorumlamışlardır. Ve demişlerdir ki: Bu kitâbdan maksad, Levh el-Mahfûz'dur. Levh el-Mah-fûz, gayb âleminden bir yaratık olup Allah Teâlâ ilâhî kanun adı ve­rilen nizâm uyarınca; olmuş ve olacak her şey ile birlikte mahlûkâ-tın miktarım o levhaya kaydetmiştir. Bazı rnüfessirler de buradaki kitâb kelimesini —Ra'd ve Zuhruf sûrelerindeki kitabın anası tabiri­ni de— 'herşeyi kuşatan ilâhî bilgi diye tefsir etmişlerdir. Bu bilgi ki­taba benzetilmiştir, çünkü kitâb gibi tesbît edilmiş bulunmaktadır ve unutulmaktan korunmuş olmaktadır. Bazıları da derler ki: Buradaki kitâbdan maksad Kur'an'dır. Ancak Kur'an'm, kitabın anası olması sahîh olmaz. Çünkü «kitabın anası» ta'bîri, hem Kur'an'ı hem de Al­lah Tealâ'nın diğer kitâblan ile mahlûkâtınm miktarını da ihata eder. Nitekim Zuhruf sûresinde Kur'an zikredildikten sonra : «O, bizim ka-tınuzdaki kitâbm anasmdadır», buyurulmaktadır.

Âyetin anlamı şöyle olmaktadır : Biz kitâbda eksiklik ve ihmâl neti­cesi tesbît etmemiş olduğumuz hiçbir şey bırakmadık. Herşeyi onda say­dık, zikrettik. Veya kitabı herşeyin açıklayıcısı kıldık. Kitâb ile ilâhî kanun veya Levh el-Mahfûz kasdedilirse; âyetteki istiğrakı zahirine hamletmek gerekir. Bununla Kur'an kasdediliyorsa; bunu ifâde eden herşey kavliyle dinin konusunu teşkil eden şeyin kasdedilmiş olması gerekir. Nitekim peygamberlerin gönderilmesi ve kitapların indiril­mesi dinin konusunu teşkil eden şeylerdir ki, bunun da aslı hidâyet­tir. Herşeyin umumiyeti kendine göredir. Yani mânâ peygamberlerin gönderildiği hiçbir hidâyet şekli yoktur ki onu biz kitâbda terk etmiş ve açıklamamış olalım. Onda bu husustaki herşeyi açıkladık. Bu açık­lanan şeyler dinin esâsları, kaideleri, hükümleri ve diğer kurallarıdır. Allah'ın herşeyi insanoğlunun emrine vermesi ve bunun sonucu olarak insanın bedenî ve aklî kuvvetlerini eşyadan yararlanmaya sevk ederek Allah Teâlâ'nm kanun ve sünnetlerine riâyet etmektir. Bu hu­suslarda Kur'an-ı Kerîm, mânâ veya nass olarak açıklamalar getir­miştir. Zooloji gibi bilgi ve inancın mükemmellesmesine götüren ilim­ler vasıtasıyla bizi bu yola sevketmiştir. Biz bu sûrenin başlarında ki­tabın bütün dinî konuları nasıl içerdiğini açıklamıştık...

İnsanlardan bir kısmı da derler ki: Kur'an-ı Kerîm bütün kâi­nat ilimlerini ihtiva etmektedir. Gûyâ Şeyh Muhyiddîn İbn el-Arabî eşeğinden düşmüş ve ayağını kırmış. Halka kendisini kaldırmaları için izin vermemiş. Yere düşeceğini ve ayağının kırılacağını Fatiha sûre­sinden istihraç ettikten sonra kendisini yerden kaldırmalarına izin vermiş. Bu sözü ne Sahabe ne Tabiîn ne de Selef-i Sâlihîn'in bilginle­rinden hiçbirisi söylememiştir. Bunu ancak ölülerin yazdıkları şeyle­rin hepsinin hak olduğunu, akıl kabul etmese de nakil göstermese de, lügat delâlet etmese de bunları kabul etmek gerektiğini söyleyen kim­selerden başkası benimsemez. Hatta Selef-i Sâlihî'nin önderleri derler ki: Kur'an-ı Kerîm nass'm ve mânânın delâleti şeklinde de olsa za­rurî ibâdetlerin teferuâata dâir hükümlerinin hepsini bile içermez.' Kur'an sâdece Rasûlullah'a uymanın gerektiğini belirtir. Bu da Rasû-lullah'ın sünnetinde yer alan herşeyin uyulması gereken esâs olduğu­nu gösterir. Kur'an, kıyâs kaidelerini ve diğer fıkhı kaideleri tesbît eder ve bu sayede bütün fer'î ve cüz'î konulan ihtiva edecek kuralla­rın çıkarılmasını gösterir. Hintli Mesîh Ahmed el-Kâdiyânî gibi bazı­ları halkın Muhyiddîn İbn el^Arabî gibi kişilere mal ederek naklet­tiği hurafelere dayanarak Fâtdha sûresinin tefsirinde kendisinin bek­lenen mesîh olduğuna dâir deliller bulunduğunu söyleme cür*etini gös­termesine neden olmuştur. Bütün bunlar, boş hezeyanlardır. Onun ifâde ettiği en tuhaf şeylerden birisi de Fatiha süresindeki Rahman isminin peygamberlerin hâtemi Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sel-lem'in gönderilmesine, Rahîm ismi de kendisinin gönderilmesine işa­ret olduğu hezeyanıdır...

Canlılardaki acâib hayatı tedkîk etmek. isteyen herkes için, hay­vanlar açık bir kitab sayılır. Hayvan türlerinin sayısının iki milyonu aştığı tahmîn edilmektedir. Buna rağmen, bugüne kadar bunlann an­cak çok az bir kısmı araştırıl abilmiştir. Bu çok az kısmın tetkiki bile, onu yaratıp şekillendiren Allah'ın varlığına apaçık delildir.

Hayvanların sindirim sistemleri yaşadıkları ortamın şartlarına ve bulduğu gıdalara göre, çok farklı biçimler almıştır. Meselâ; sindirim sisteminin ilki olan ağız, gördüğü vazifeye uygun bir keyfiyet alarak adeta yaratıcının azametini dile getirmektedir.

Arslanlar, kaplanlar, kurtlar, sansarlar ve çölde yaşayıp avlanarak beslenmek durumunda olan bütün yırtıcı hayvanların ağızlan kuvvetli ve sağlam bir yapıdadır. Zira bu hayvanların avlarına hücum etmeleri, onları keskin ve kuvvetli dişleriyle yakalamaları zorunludur.

Aynı şekilde, avına hücum ederken adalelerini de kullanmak zo­runda bulunduğundan, ayaklan kuvvetli adaleler, keskin tırnak ve pençelerle teçhiz edilmiştir. Mideleri de et ve kemikleri sindirici asitler ve mayiler ihtiva etmektedir.

Bazı hayvanlar meralarda yaşar. İnsanlar tarafından güdülen bu hayvanların gıdalarının esâsını bitkiler teşkil eder. Koyun ve keçi bu hayvanlann başlıcalarmdandır. Bunların hazım sistemleri de çevreye mütenâsib olarak pekleşmiştir. Ağızları nisbeten geniştir. Parçalayıcı ve kuvvetli köpek ve azı dişleri yoktur. Fakat kesici dişleri oldukça gelişmiştir. Kuru otları ve bitkileri sür'atle keserler. Yutma kabiliyet­leri fazladır.

İlim diyor ki; geviş getirme ameliyesi, bu nevi hayvanlar için za­ruri ve hayatîdir. Çünkü onların sindirimi güçtür. Bütün hücreleri selü­lozla kaplı bulunduğundan sindirimi için hayvanın uzun bir zamana ihtiyâcı vardır. Eğer geviş getirmez ve midesinde husûsî deposu bulun­mazsa, vaktinin uzun bir kısmını, hemen hemen bütün gününü otla­makla geçirmesi lâzım gelir. Bu vesile ile adaleleri de uzun süre otla­ma ve sindirimi için çalışmaya katılmalıdır. Sür'atle yemesi, depola­ması, bir miktar ekşimeden sonra iade edilmesi, ezmek, öğütmek ve yutmak imkânı verir. Hayvanın çalışmasını, gıdâlanmasmı ve yediğini iyice Sindirmesini sağlar.

Kuşlann hazım organları diğer hayvanlann hazım organlarından tamamen farklıdır. Kuşların sindirim organlan yaşayış şartlanna uy­gun tarzda halk edilmiştir. Aynca bedîî bir güzellik arzetmektedir. Her kuşun baş kısmında gaga adını verdiğimiz dişsiz bir kısım öne doğru uzanır. Diğer hayvanlardaki ağız, dudak ve diş yerine kâim olur. Ve beslenmesini te'nıîn eder. Umumiyetle kuşlar gıdâlannı çiğnemeden yu­tarlar. Her kuşun gagası, beslenme şartlanna uygun biçimde geliş­miştir.

Baykuş ve delice (dölengeç) kuşu gibi .parçalayıcı kuşlar, etleri ezebilmek için çengel biçiminde, eğik ve keskin kuvvetli gagalara sa­hiptir.

Kaz ve ördeklerin ise geniş, enli ve kepçe gibi yaygın gagaları bu­lunur. Çamur ve suda gıdalarını araştırmaya müsaittir. Gaganın iki yanında testere gibi kuru otları kesmeye yarayacak dişleri vardır.

Tavuk, güvercin ve yerden tane toplayan diğer kuşların gagalan ise kısadır. Halbuki martının oldukça uzundur. Aşağı kısmında da balıkçı ağı gibi irice bir torba uzanır. Zîrâ martının aslî gıdası balıktır.

Çavuş kuşunun gagaları da uzunca ve eğikçedir. Çoğunlukla toprak altında bulunan haşere ve kurtçukları arayıp çıkarmaya müsait bir tarz­da yaratılmıştır.

Modern ilim diyor ki; her kuşun besinini, gagasına dikkatle bak­mak suretiyle anlamak mümkündür.

Kuşların sindirim sistemlerinin diğer kısımları da cidden acâibdir. Kuşlarda diş olmadığı için, yemek hazmettiren kursak ve taşlık ya­ratılmıştır. Kuş, sert maddeleri ve küçük taşları da alır ve bu taşlık sayesinde sindirir.

İlmî çalışmalar, kuşların rahatlıkla uçabilmeleri için kemiklerinin ince ve içi hava ile dolu olduğunu ortaya koymuştur.

Bizi ilâhî kuvvetle yüzyüze getiren bir araştırma da, hayvanların ayaklarında müşahede ettiğimiz ilâhî hilkat eserleridir.

Nitelikleri, yürümek ve yük taşımak olan at ve eşek gibi hayvan­ların, sür'atle hareket edebilmeleri için ayaklarının kuvvetli olduğunu görüyoruz. Aynı şekilde çok yürüdüğünden ayağında koruyucu sert bir tırnak bulunmaktadır.

Sığır ve manda cinsinin ayaklan ise kısa ve güçlüdür. Sert ve ikiye aynlmış bir çatal tırnakla sona erer ki, yumuşak tarlalarda yü­rümesi mümkün olsun. Halbuki devenin ayaklan, altında yumuşak ve kaim yastıkları bulunan yank tırnaklarla son buluyor ki, bu ayağının kuma batmasını engelliyor. Develerin ayaklannın üstünde yürürken taş ve kumlardan koruyacak sert deriden bağlar bulunur.

Kuşların ayakları da aynı şekilde tabiatın durumuna ve şartlarına göre değişmektedir. Meselâ; et yiyen kuşların ayaklan kuvvetli olduğu gibi pençeleri de serttir. Bu pençeler, meselâ, doğan, kerkenez, baykuş ve delice gibi kuşlarda, avlarını yakalayabilmelerine imkân verecek tarzda şekillendirilmiştir.

Tavuk ve güvercin gibi tane yiyen kuşlarda ise, ayaklann toprağı eşelemek için kavisli tırnaklara sahlb olduğu görülür.

Gıdalarını suda aramak durumunda olanların parmak aralannda bir deri perdesi vardır ki, yüzerken onu kanat gibi kullanmaktadırlar.

Hayvanlann yaşadıkları ortama uyabilmelerinin en açık delille­rinden birisi de, beslenmek için uzun müddet suda kalmak zorunda olan kuşlann, tüylerinin suda uzun müddet ıslanmayacak şekilde meydana getirilmiş olmasıdır. Böylece bu kuşlar suyun soğukluğunu his­setmemekte ve vücutlarına ıslaklık ulaşmamaktadır.

Yine hayvanların yaşadıkları ortama göre şekillenmesine en bariz delil de büyük yılanlarda müşahede edilen husustur ki, yılanların ağzı­nın arka tarafında engel yoktur. Böylece ağız yeterince genişleyip, bü­yüklüğüne bakmaksızın avım yutabilir.

Bazı canlılarda bulunan ve gıdasında kullandığı enteresan metod-lar, belki de gelecek misâllerde görüleceği gibi yaratıcı kudretteki garib kuvvet için büyük bir şâhiddir.

Tabiî tarih âlimlerinin araştırma mevzularının çoğunda şâhid ol­dukları ve zikrettikleri gagaların en acâibi, Yeni Zelanda kargalarının gagalandır. Çünkü, dişinin gagaları erkeğinkinden büyük bir farkla ayrılır. Erkeğinki; sert, sağlam, uzunca ve eğridir. Halbuki dişisinin gagası uzun, kıllı ve eğridir. Erkeği kurtlanmış ağaca kuvvetli gaga­sıyla vurup kurdun bulunduğu yere kadar gelir. O zaman dişisi uzun ve eğri gagasını uzatıp, içindeki kurtçuğu çıkarır, eşit olarak bölüşürler.

Ya'sub : Bir nevi kuş adıdır ki, çekirgeden küçük veya büyük olur. Kelebek nevindendir.

Çekirgeye benzeyen Ya'sub, sivrisineklerle beslenir. Ya'sub ve siv­risinek, çok hızlı uçmakla meşhurdurlar. Ya'sub'un ağzı yeryüzündeki .ağızların en acâibidir. Ağız, her tarafa hareket edebilecek bir şekilde mafsallardan meydana gelmiştir. Bu tuhaf yaratılışıyla Ya'sub, yeşil otlar arasında, su birikintileri üzerinde durur. Aniden ağzını açarak sür'atle geriye çevirir. Ve otlar üzerinde olan sivrisinekleri bir anda yu-tuverir. İşte Halik Teâlâ'nm hikmeti.

Vücûduna oranla tüm canlılar arasında en uzun dile sahip olanı kurbağadır. Dili, vücudunun yarısı uzunluğundadır. Dilinin üzerinde sinekleri yakalayabilmesi için yapışkan maddeler mevcûddur. Dili, in­san dilinin aksine, önden bağlı, arkadan ise serbesttir.

Kurbağa, sinek kendisine yaklaşmcaya kadar bekler. Sonra temel gıdasını teşkil eden sinekleri yapıştırıp yutmak için dilini uzatır.

Kurbağada müşahede edilen bir acâiblik de şudur : Kafasını hare­ket ettirip etrafını görebilmesi için müsait boynu olmadığından, her tarafa hareket eden, bariz iki göze mâlik bulunmaktadır.

Ahtapot; adaleleri olmayan bir hayvandır. Pençe ve tırnaklarından mahrumdur. Gaga veya dişleri de mevcûd değildir. Buna rağmen, avına yaklaştığında, onu mutlaka öldürür. Hattâ bu avı bizzat insan dahi olabilir.

Ahtapotun bizzat şekli, onun yaratılışmdaki i'câza kâfl bir delil sayılır.

Ahtapot, kaygan ve elâstikî bir et yığınıdır. Canlı olduğunu dü­şünmek mümkün değildir. Avı kendisine yaklaştığında, bir anda bu yığın açılır. Sekiz koldan meydana gelmiştir. Her kolda iki sıra halinde ağızlar bulunur. Her sıra üzerinde yirmibeş adet kan emici borusu var­dır. Böylece ahtapotun kan emici boru sayısı dörtyüze varmaktadır.

Avının kuvvet derecesine göre, bu kollarından birkaçını sarar. En kuvvetlisinde ise beşi birden sarılır. Geri kalanlanyla da avını bağlı tutmak için bir kayaya sarılır. Ağızlarında bulunan kan emici borular avın vücûduna saplanır.

Bu hareket, ahtapotun, avının kanını emip geri kalan kısmım atması için kısa bir manevradan başka birşey değildir.

Garibtir ki, ahtapotun bu kollarının kesilmesi, kaygan ve elâstikî olması sebebi ile mümkün değildir. Böylece bütün silâhlardan çok daha emniyetlidir.

Uzak Doğu'nun bazı denizlerinde avcı balığı denilen bir balık çe­şidi bulunur. Bu balık gayet muhkem cihazı ile avladığı haşerelerle beslenir. Boğazının üst kısmında derince bir kanal mevcûddur. Ağzını kapatıp bastırdığında yay gibi bir şerid yukarlara doğru çıkar.

Su kenarlarındaki bitkiler üzerinde bir haşere gördüğünde, onun üzerine tazyikli su fışkırtır. Haşereler su damlaları ile beraber aşağıda bekleyen balığın açık ağzına düşer.

Hayvanlarda teneffüs cihazı da, hazım cihazı gibi yaşadığı orta­mın şartlarıyla mütenâsib olarak değişmektedir.

Karada yaşayan hayvanlarda, çalışması bakımından insanlarınki­ne benzeyen akciğer mevcûddur. Karbondioksit ile oksijen değişimini te'mîn eden ameliye için gerekli olan herşey bu nevi hayvanlarda vardır.

Hem karada, hem de suda yaşayan hayvanlarda ise, karada iken gereken akciğer vardır. Suda iken de balıklarda olduğu gibi suda kul­landıkları solungaçları bulunur. Bunlar sudan oksijen te'mîn eden acâib cihazlardır.

Teneffüs cihazlarının en acâibi, ciğer veya solungaca sahib olma­yan kurtçuklarda bulunur. Bu kurtçukların solunumu sâdece cildinin üzerinde bulunan açık borucuklardan (trake) yaptığını görürsünüz.

Bugün ilmin tesbît ettiği verilere göre, memeli hayvanların büyük ekseriyeti keskin koku alma hâssasıyla temayüz etmektedir. Görme hâssası ise aksine çok zayıftır. Halbuki kuşlar bunun zıddına, keskin görme ve koku alma hâssasına maliktirler. Bunun sebebi şudur.

Memeli hayvanlar, yerdeki gıdaları ancak koku alma hâssasıyla. anlayıp te'mîn ediyorlar. Halbuki kuşlar, uçarken yüksekten yerdeki gıdasını bulmak için keskin bir görme kuvvetine sahib olmalıdır.

Tabiat tarihi âlimlerinin yaptıkları araştırmalar isbât etmiştir ki; her hayvan, içinde yaşadığı şartlara uygun bazı duygularla teçhiz edil­miştir. Böylece hayatta müşahede edilen garib tedbirler; ilmin, yara­tıcının azameti ve yaratılışının itiraftan kendisini alamadığı bu tedbir ve duygulan veren güçlü bir kudretin varlığında hiç bir şüphe bıra­kamaz. İşte bazı örnekler:

Balığın çok enteresan bir duyu organı vardır. Bu hâssa, denizin karanlık derinliklerinde taş ve engellere çarpmamasını sağlar. Âlimler bu hususu araştırırken balıkların her tarafında bulunan yüzgeçlerin bu vazifeyi yaptığı neticesine varmışlardır. Bunların mikroskopla ince­lenmesinde de, ince ve korkunç derecede hassas organlar oldukları mü­şahede edilmiştir. Balıklar, bir kaya veya herhangi bir engele yaklaş­tığında bu organlar, engele çarpması sonunda suda meydana gelen değişikliği, hafif bir dalgalanma bile olsa hisseder ve ona göre yolunu değiştirir.

Âlimler, yarasanın bina ve ağaçlara çarpmaktan nasıl korunduğu hususunda hayrete düşmüşlerdir. Çünkü yarasa, görüş kudretinin az­lığına, geceleyin hiç bir ziya olmadığı zamanda ve gecenin zifirî karan­lığında maniaların görünmediği yerlerde uçar.

İtalyan âlimi Spalanzanî, yarasanın bu gücünü şu güzel deneyle gerçekleştirmiştir:

Spalanzanî, bir odanın tavanında çok sayıda ip sarkıtmış, bunlara hafif bir temasla ses çıkaran ziller asmıştır. Sonra odayı tâm manâ­sıyla karartıp, içine bir yarasa bırakmıştır. Yarasa defalarca içeride dolaşmasrna rağmen zillerin hiç biri ses çıkarmamış; yani yarasa İplere çarpmamıştır.

Bunun sebebini şöyle izah ediyorlar:

Yarasanın derisi bildiğimiz deri nevilerinin en incesidir. Bu sayede, herhangi bir engelle karşılaştığı zaman, havanın sıkışma durumunu hissetmesi mümkündür.

Son senelerde ortaya atılan bir nazariyeye göre, yarasa, ültra tit­reşimle bazı sesler yayıyor ve bu titreşimler bir engele çarpınca yankı halinde geri geliyor, böylece yarasa engeli hissediyor.

Birşeyi görmeden bilmesi ise, doğrudan doğruya atom asrının hâ­rika buluşlarından olan radar nazariyesine benzer.

Düşün ki, asrımız âlimlerinin, dünyayı hayrette bırakan bu kor­kunç keşifleri, yarasada bundan milyonlarca sene önceden beri mev-cûddur.

Hayvanlarda hayatı idâme ettiren tedbîrlerin en garîblerinden biri de arı kurtlarında müşahede ettiğimiz şeklidir.

Küçük kurtçuk doğarken, çok hareketli olabilecek şekilde altı ayağa mâliktir. Bu hareketi sayesinde bir çiçeğe yerleşip arıyı bekle­meye başlar. Arıyı gördüğü anda üzerine sıçrar. Ve an peteği yapıp, bal ve yumurtasını bırakana kadar sırtında kalır. Daha sonra arıyı bırakır. Yumurtasını yer ve balın üzerinde beslenerek yaşar. Bu andan itibaren kurtçuğu, ayaklarını gizlemiş, ayaksız ve bal içinde ince ve beyaz bir kütle olarak görürüz.;.

Bir takım tavşan yavruları, (Levran) kendilerini korumak için çok garîb bir taktik kullanırlar. Meselâ; bir tehlike ânında; hayvan bazı husûsî organlarını hareket ettirir ve kuyruğunu vücûdundan ayı­rarak düşürür. Bu kuyruk, yerde bir saat kadar hareket eder. Bu ha­reketi ve rengi ile kendisine hücum eden insan veya hayvanın dikka­tini üzerine çeker, sonra da fırsatım bulup kaçar.

Bir müddet sonra kuyruğu yeniden meydana gelir.

Su ve gıdanın kıt bulunduğu çölde yaşayan bu hayvan, gıdasını ve suyunu uzun bir zaman hörgücünde nasıl depo etmektedir. Bu onun kudreti ile mi olmaktadır? Ayrıca "bütün hayvanları kendine boyun eğ­diren insanın, yediğini depolaması mümkün müdür?

Yine develerin gözleri etrafında bulunan ve çölde kum fırtınaları­na karşı bir ağ gibi tozlardan koruyan uzun kirpiklerine dikkat ettiniz mi? Deve, bu kirpikleri sayesinde normal olarak görür. Biz gözümüzü korumak için kapatmak mecburiyetinde kaldığımız halde, o bu ihti­yâcı hissetmez bile. Devenin »burnu da çöl hayatına uygun şekilde ya­ratılmıştır. Fırtınalar eserken bile açılıp kapanacak bir şekil almıştır. Üst dudağımn niçin yarık olduğunu biliyor musunuz? Zooloji ilmi, çoğu zaman dikensi olan çöl bitkilerini yiyebilmesi için üst dudağının yarık olması gerektiğini söylüyor.

Ayakların çatal veya tek tırnaklı olmak yerine yastıklı bir biçimde olması ise kumlara batmaması içindir.

Bu bölümü tek başına aç →

45. Âyetin Tefsiri

Allah Teâlâ, kendisinin dilediğini yapan, yaratıkları hakkında di­lediği şekilde tasarrufda bulunan olduğunu; O'nun hükmünü değiş­tirecek hiçbir şey olmadığını, yaratıklarından O'nun hükmünü çevir­meye hiç kimsenin gücünün yetmeyeceğini, O'nun tek ve ortağı olma­dığını, kendisinden bir şey istenildiğinde dilediğine icabet ettiğini ha­ber vermektedir. Bunun içindir ki burada: «De ki: Bana haber verir misiniz, eğer üzerinize Allah'ın azabı gelse, veya size kıyamet gelirse, Allah'tan başkasını mı çağırırsınız? Eğer sâdıklardan iseniz.» buyur­maktadır. O'ndan başka hiç kimsenin bunu defetmeye gücü yetmeye­ceğini bildiğinizden dolayı başkasını çağırmazsınız. Bunun için: «(Onunla birlikte ilâhlar edinmenizde) eğer sâdıklardan iseniz. Hayır, ancak onu çağırırsınız da isterse çağırdığınız şeyi giderir ve siz de şirk koştuğunuz şeyleri unutursunuz.» buyurmuştur. Zaruret zamanı O'n­dan başka hiç kimseyi çağırmazsınız. Ve putlarınız, Allah'a koştuğunuz eşler yokoluverir. Nitekim başka bir âyette de şöyle buyurulmuştur: «Denizde size Mr sıkıntı dokununca yalvardıklarınızm hepsi kaybolur. Ancak Allah kalır.» (îsrâ, 67).

Allah Teâlâ buyuruyor ki: «Andolsun ki; Biz, senden önceki üm­metlere de peygamberler gönderdik. Yalvarsınlar (Allah'a duâ etsin­ler ve O'na boyun eğsinler.) diye, onları darlık (fakirlik ve geçim dar­lığına) soktuk. Onlar hiç değilse kendilerine bir azabımız geldiği (on­ları bununla imtihan ettiğimiz) zaman; (Bize) yalvarmalı (ve Bize sarılmalı) değiller miydi? Fakat kalbleri (incelme ve boyun eğme ye­rine) katılaşmış, şeytân da onlara yaptıklarını (şirk koşma ve günâhla­rını) süsleyip püslemişti. Onlar kendilerine hatırlatılan şeyleri unu­tunca; (yüz çevirince, unutmuş görününce ve arkalarına atınca) Biz de kendilerine her şeyin (seçtikleri her şeyden rızık) kapılarını açtık. (Bu, Allah Teâlâ tarafından onların küfürlerini bir arttırma ve onlara bir mühlet verme idi. Allah'ın hilesinden yine Allah'a sığınırız.) Niha­yet kendilerine verilen (mallar, çocuklar ve rızıklar) yüzünden sevinin­ce; onları, ansızın (gaflet halinde) yakaladık ve bütün (hayır) ümit­lerinden mahrum kaldılar (ümitlerini kestiler).»

Hasan el-Basrî der ki: Allah kimin rızkım genişletir de kendisi­nin imtihan edildiğini görmezse; onun sıhhatli bir görüşü yoktur. Allah kimin rızkını daraltır da o kişi kendisine yardım edildiğini görmezse; onun da sıhhatli bir görüş ve aklı yoktur. Sonra Hasan el-Basrî: «On­lar kendilerine hatırlatılan şeyleri unutunca; Biz de kendilerine her şeyin kapılarını açtık. Nihayet kendilerine verilen yüzünden sevinince; onları ansızın yakaladık ve bütün ümitlerinden mahrum kaldılar.» âyetini okuyup: Kâ'be'nin Rabbma yemîn ederim ki; istedikleri ken­dilerine verilip te sonra geri alman kavim, hileleri karşılığında cezaya uğratılmıştır, demiş.

Yine İbn Ebu Hâtim'in rivayetine göre; Katade şöyle demiştir : Bir kavim Allah'ın enirine karşı gelmişti. Allah Teâlâ bir kavmi ancak on­ların sarhoşluğu, gafleti ve nimet içinde oldukları zamanda alıp yaka-layıverir. Allah'ın nimeti ile gururlanmayınız. Allah'ın nimeti ile an­cak günahkâr kavimler gururlanır.»

İmâm Ahmed der ki: Bize Yahya İbn Ğıylân'm... Ukbe İbn Âmir'-den rivayetine göre; Allah Rasûlü: Günâhlarına rağmen Allah Teâlâ'-nın bir kula arzulayıp istediği şeyleri verdiğini görürsen; bil ki bu, onun günâhlarını arttırmaktır, buyurup «Onlar kendilerine hatırlatılan şey­leri unutunca, Biz de kendilerine her şeyin kapılarını açtık. Nihayet kendilerine verilen o şeyler yüzünden sevinince' onları ansızın yakaladık ve bütün ümitlerinden mahrum kaldılar.» âyetini okudular. Hadîsi îbn Cerîr ve İbn Ebu Hatim, Harmele ye İbn Lehîa kanalıyla... Ukbe İbn Âmir'den rivayet etmişlerdir.

İbn Ebu Hatim der ki: Bize babamın... Ubâde İbn Sâmit'ten riva­yetine göre; Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyururdu : Allah Teâlâ bir kav­min kalmasını veya gelişmesini dilerse; .onlara* adalet ve iffet verir. Bir kavmin de kökünün kesilmesini dilerse; onlara ihanet kapısını açar.

Allah Teâlâ : «Nihayet kendilerine verilen o şeyler yüzünden sevi­nince; onları yakaladık ve bütün ümitlerinden mahrum kaldılar.» de­dikten sonra «Ve -böylece -zulmedenler güruhunun kökü kesilmişti. Hamd âlemlerin Rabbı, olan Allah'a mahsûstur.» buyuruyor.

Bu bölümü tek başına aç →

49. Âyetin Tefsiri

Allah Teâlâ elçisi (s.a.) ne kitabına karşı çıkıp yalanlayanlara; «Bana haber verir misiniz; eğer Allah kulağınızı, gözlerinizi (size ver­diği gibi) alırsa...» demesini emreder. Zîrâ «Sizi yaratan ve sizin için kulaklar, gözler ve kalbler vareden O'dur.» (Mülk, 33).

Bunun, onlardan meşru' faydalanma İle istifâdenin men'edüme-sinden ibaret olması da mümkündür. Bunun içindir ki: «Kalblerini-zin üstüne mühür vurursa.» buyurmuştur. Nitekim başka âyetlerde de şöyle buyurmaktadır: «Kulak ve gözlere hükmeden kimdir?» (Yûnus, 31), «Hem bilin ki, Allah şüphesiz kişi ile kalbi arasına girer.» (Enfâl, 24).

Allah Teâlâ : «Allah'tan başka onları size getirecek ilâh kimdir?» buyuruyor ki, Allah Teâlâ bunları sizden soyup aldığında, size bunları geri vermeye Allah'tan başka güç yetirecek birisi var mıdır? Hayır, Allah'tan başka hiç kimse buna güç yetiremez. Bunun içindir ki; «Bak, âyetlerimizi nasıl açıklıyoruz.» buyurmuştur. Yani Allah'tan başka ilâh olmadığına, O'nun dışında ibâdet ettiklerinin bâtıl ve sapıklık olduğuna delâlet etmek üzere bunları beyân ediyor, açıklıyor ve tefsir ediyoruz. «Sonra onlar yüz çeviriyor.».Bu açıklama ile beraber onlar haktan yüz çeviriyorlar ve insanları, ona uymaktan men'ediyorlar.

Allah Teâlâ buyuruyor ki: «De ki: Bana haber verir misiniz; AJlah'ın azabı size (siz onu hissetmeden) ansızın veya açıkça gelirse, zâlimler güruhundan başka kimse helake uğratılmış olur mu?» Allah'a şirk koşmaları yüzünden sâdece zâlimleri kuşatmış olur ve şeriki olmaksızm Allah'a ibadet etmiş olanlar ise kurtulurlar. Onlara korku yoktur. Onlar üzülecek de değillerdir. Nitekim başka bir âyette de Allah Teâlâ : «îmân edenler; îmânlarını zulüm ile bulaştırmayanlar, işte onlara emniyet vardır.» (En'âm, 82) buyurmuştur.

Allah Teâlâ buyuruyor ki: Biz, peygamberleri ancak (Allah'ın îmân eden kullarına hayırları) müjdeleyici ve (Allah'ı inkâr edenleri de musibetler ve cezalarla) uyarıcı olarak göndeririz. Öyleyse her kim (kalbi onların getirdiklerine) inanır ve (onlara uyması ile işlerini) ıs­lâh ederse; artık onlar için (İlerde başlarına gelecek şeyler hususunda) korku yoktur ve onlar (geçenlere ve dünya işlerinden arkalarında bı­raktıklarına) üzülecek de değillerdir.» Zîrâ onların arkada bıraktıkla­rının velîsi, terkettiklerinin koruyucusu da Allah'tır.

Allah Teâlâ: ((Âyetlerimizi yalanlayanlara ise fâsıklık eder olma­larından dolayı azâb dokunacaktır.» buyuruyor ki, peygamberlerin ge­tirdiklerini inkâr etmeleri, Allah'ın emirlerinden ve itâatından çıkma­ları, haramlarını ve yasaklarını işlemeleri ve haramlarına dalmaları yüzünden azâb onları yakalayacaktır.

Bu bölümü tek başına aç →

50. Âyetin Tefsiri

olduğumu da söylemiyorum. Ben; bana vahyolunandan başkasına uymam. De ki: Hiç görenle görmeyen bir olur mu? Hiç düşünmüyor musunuz?

Bu bölümü tek başına aç →

54. Âyetin Tefsiri

Allah Teâlâ, elçisi (s.a.) ne şöyle emrediyor : «De ki: Size, Allah'ın hazîneleri benim yanımdadır, demiyorum.» Ben onlara sahip değilim. Onlarda tasarruf eden de değilim. «Ben gaybı da bilmem.» Ben demi­yorum ki gaybi biliyorum. Bu, ancak Allah'ın indindendir. Allah'ın beni muttali' kıldıkları dışında gaybdan hiçbir şeye muttali' değilim. «Ve size bir melek olduğumu da söylemiyorum.)) Ben, melek olduğumu ileri sürmüyorum. Ben, ancak bir beşerim. Allah Teâlâ tarafından bana vahyolunuyor. Allah beni bununla şereflendirip bununla bana nimet vermiştir. «Ben, bana vahyolunandan başkasına uymam.» Ondan ne bir karış ne de daha az olmak üzere çıkacak değilim. «De ki: Hiç görenle görmeyen bir olur mu?» Hakk'a uyup ona ileten ile, ondan sapan ve ona boyam eğmeyen bir olur mu? «Hiç düşünmüyor musu­nuz?» Bu, Allah Teâlâ'mn şu sözü gibidir: «Sana Rabbından indirile­nin gerçek olduğunu bilen, hiç kör gibi midir? Ancak akıl sahipleri ibret ahrlar.» (Ra'd, 19).

Allah Teâlâ : «Rablarına toplanacaklarından korkanları sen onun­la uyar. O'ndan başka bir dost ve şefaatçıları yoktur.» Ey Muhamnıed sen bu Kur'an ile : «Rablarmdan korkarak titreyenler» i (Mü'mi-nûn, 57), «Rablarmdan korkan ve kötü hesâbtan ürkenler» i (Ra'd, 21) uyar.

«(Kıyamet günü) Rablarına toplanacaklarından korkanları sen onunla uyar. (O gün) senin onlar için dilemiş olduğun azâb hususun­da) bir dost (bir yakınları) ve şefâatçılan yoktur. Umulur ki sakına-lar.» Allah'tan başka hiçbir hâkimin bulunmayacağı o günle onları uyar. «Umulur ki sakınalar.» Ve bu dünyada kıyamet günü kendilerini Allah'ın azabından kurtaracak, onlar için sevabı kat kat arttırılacak ameller işleyeler.

Allah Teâlâ : «Sabah akşam Rablarına, rızasını dileyerek dua eden­leri kovma.» buyuruyor. Bu sıfatla muttasıf olanları kendinden uzak­laştırma. Bilakis onları, birlikte oturduğun yakın dostlarından kıl. Ni­tekim başka bir ayette de Allah Teâlâ şöyle buyurur: «Bizi anmasını unutturduğumuz, hevâ ve hevesine uymuş, haddi aşmış kimselere bo­yun eğme.» (Kehf, 28).

Allah Teâlâ: «Sabah akşam Rablarına (ibâdet edip) dua eden­ler...» buyurmaktadır. Saîd îbn el-Müseyyeb, Mücâhid, Hasan ve Ka-tâde bununla farz namazların kasdedüdiğini söylemişlerdir. Bu, «Rab-bmız; Bana kulluk edin ki, size karşılığını vereyim (kabul edeyim) bu­yurdu.» (Ğâfir, 60) âyeti gibidir.

Allah Teâlâ : «Rablannın rızâsını dileyerek...» buyurmaktadır ki; onlar, bu amelleri ile yüce Allah'ın rızâsını dilerler. Onlar, işlemiş ol­dukları ibâdet ve tâatlarda ihlâs sahibidirler.

Allah Teâlâ : «Onların hesabından sana bir şey yoktur. Senin he­sabından da onlara bir şey yoktur.» buyuruyor ki Nûh (a.s.) da ((Alçak ve hakîr kimseler sana uymuşken biz sana îmân mı edeceğiz?» diyen­lere cevaben şöyle demişti: «Onların yapmakta oldukları şeyler hak­kında bir bilgim yoktur. Onların hesabı ancak Rabbıma aittir. Keski düşünseniz.» (Şuarâ, 112-113). Onların hesabı ancak Allah'a aittir. Benim hesabımdan onlara 'birşey olmadığı gibi, onların hesabından da bana bir şey yoktur. «Ki onları kovasın da zâlimlerden olasın.»

İmâm Ahmed der ki: Bize Esbât İtan Muhammed'in... îbn Mes'ûd'-dan rivayetine göre; o, şöyle demiştir : Kureyş'den bir grup Allah Ra-sûlü (s.a.) ne uğramıştı. Onun yanında Habbâb, İbn Eret Suheyb er-Rûmî, Bilâl el-Habeşî ve Ammâr İbn Yâsir vardı. Ey Muhammed, bun­lardan hoşnûd oldun mu? dediler de onların hakkında «Rablarına top­lanacaklarından korkanları sen onunla uyar... Allah şükredenleri daha iyi bilen değil midir?» âyetleri nazil oldu.

Hadîsi İbn Cerîr, Eş'as kanalıyla... İbn Mes'ûd'dan şöyle rivayet eder : «Allah Rasûlü (s.a.) nün yanında Suheyb, Bilâl, Ammâr, Habbab ve müslümanlann zayıflarından diğerleri varken ona, Kureyş'ten bir grup uğradı: Ey' Muhammed, kavminden bunlara mı razı oldun? Aramızdan Allah'ın kendilerine nimet verdikleri bunlar mı? Biz, -bun­lara mı uyacağız? Onları yanından kov. Onları kovduğun takdirde belki sana uyabiliriz, dediler de : «Sabah akşam Rablarına, rızasını di­leyerek duâ edenleri kovma...» ve «Biz böylece onların bir kısmını bir kısmıyla denedik...» âyetleri nazil oldu.

İbn Ebu Hatim der ki: Bize Ebu Saîd İbn Yahya İbn Saîd el-Kat-tân'ın... Habbâb'dan rivayetine göre «Sabah akşam Rablanna, rızâ­sını dileyerek duâ edenleri kovma.» âyeti hakıknda o, şöyle demiştir: Akra' îbn Habis et-Temîmî ve Uyeyne İbn Hısn el-Fezarî geldiler. Allah Rasûlü (s.a,) nü Suheyb, Bilâl, Ammâr ve Habbâb ile müslümanlann zayıflarından bir grup içinde oturur buldular. Onları Hz. Peygamber (s.a.) in etrafında görünce, küçümsediler. Allah Rasûlü'ne gelip onunla başbaşa oturarak dediler ki: «Biz, bize ayrı bir oturma yeri yapmanı istiyoruz. Araplar bizim üstünlüğümüzü biliyor. Arap elçileri sana ge­liyorlar. Arapların bizi bu kölelerle birlikte görmelerinden utanıyoruz. Biz sana geldiğimizde onları bizden ayrı oturt. Biz bitirince onlarla di­lediğin kadar otur. Allah Rasûlü -bu isteğe pekiyi, dedi. Onlar: Bunu bize bir mektup olarak yaz, dediler. Allah Rasûlü bir sayfa ile yazmak üzere Hz. Ali'nin gelmesini istedi. Biz, bir köşede oturuyorduk. Cibril gelerek: «Sabah akşam Rablanna rızâsını dileyerek duâ edenleri kov­ma...» dedi. Allah Rasûlü (s.a.) sayfayı atarak bizi çağırdı ve biz de onun yanına geldik. Hadîsi Esbât kanalıyla tbn Cerîr rivayet etmiştir. Ancak bu hadîs garîbtir. Zırâ âyet mekkî olup, Akra' îbn Habis ve Uyeyne ancak hicretten bir süre sonra müslüman olmuşlardır.

Süfyân es-Sevrî Mikdâm İbn Şüreyh kanalıyla... Sa'd'dan rivayet ediyor ki; o, şöyle demiştir: Bu âyet, Hz. Peygamber (s.a.) in ashabın­dan altı kişi hakkında nazil olmuştur. İbn Mes'ûd onlardandır. Biz Hz. Peygamber (s.a.) e koşar, ona yakın olur ve ondan dinlerdik. Kureyş : Bunları bizden yakın tutuyor, dediler de: «Sabah akşam Rablanna, rızâsını dileyerek duâ edenleri kovma.» âyeti nazil oldu. Müstedrek'in­de hadîsi Hâkim de Süfyân kanalıyla rivayet etmiş ve Buhârî ile Müs­lim'in şartlarına uygundur, demiştir. Hadîsi tbn Hibbân da Sahîh'inde Mikdâm İbn Şüreyh kanalıyla tahrîc etmiştir.

Allah Teâlâ buyuruyor ki: «Biz böylece onların bir kısmını bir kıs­mıyla denedik (imtihan etik) ki; Aramızdan Allah bunlara mı lütfet­ti? desinler.» Peygamberliğin başlangıcında Allah Rasûlü (s.a.) ne tâbi olanların çoğunluğu kadın, erkek, köle ve cariyelerden insanlann en zayıflan idi. Eşraftan çok az kişi ona tâbi olmuştu. Nitekim Nûh (a.s.) un kavmi ona şöyle demişti: «İçimizde sadece ayak takımının, başlangıçta düşünmeden sana uydukları gözümüzün önündedir.» (Hûd, 27). Rûm kralı Heraklius da Eıbu Süfyân'a: Ona insanların zaafları mı yoksa eşrafı mı tâbi oldu? diye sormuş; onun Bilâkis zayıflan, cevâbı üzerine de : Onlar peygamberlerin tâbileridir. (Onlar peygamberlere uyanlardır.) demişti.

Kureyş müşrikleri, zayıflardan Hz, Peygambere îmân edenlerle alay ediyor ve onlardan güç yetirebildiklerine işkence ediyorlardı. On­lar diyorlardı ki: «Aramızdan Allah bunlara mı lütfetti?» Allah bizi bırakıp da bunları —şayet ulaştıkları hayır ise— hayra ulaştıracak değildir. Nitekim" onlar: «Bu iş, bir hayır olsaydı onlar bizi geçemez­lerdi.» (Ahkâf, 11) demişlerdir. Yine Allah Teâlâ basjka bir âyette şöy­le buyurmuştur: «Âyetlerimiz kendilerine açıkça okunduğu zaman; küfreden o adamlar mü'minlere : Bu iki takım insanın hangisinin ma­kamı daha iyi ve yeri daha güzeldir? derler.» (Meryem, 73). Allah Teâlâ böyle diyenlere cevab olarafe şöyle 'buyurur: «Onlardan önce nice nesilleri yok ettik ki, varlıkça ve gösterişçe bunlardan çok daha üstündüler.» (Meryem, 74). Onların «Aramızdan Allah bunlara mı lüt­fetti?» demelerine karşılık ise Allah Teâlâ: «Allah, şükredenleri daha iyi bilen değil midir?» buyurmuştur. Allah Teâlâ sözleri ile, işleri ve gönülleri (kalbleri) ile Allah'a şükredenleri en iyi bilen.değil midir? Onları muvaffak kılıp selâmet yollarına ulaştıracak, onları karanlık­lardan aydınlığa çıkaracak ve kendisine varan doğru yola ulaştıracak­tır. Nitekim başka bir âyette şöyle buyurmuştur: «Bizim uğrumuzda mücâhede edenleri elbette yollarımıza eriştiririz. Şüphesiz ki Allah, ihsan edenlerle beraberdir.» (Ankebût, 69). Sahih bir hadîste şöyle buyurulmuştur:

Allah Teâlâ sizin suretlerinize ve mallarınıza değil, kalelerinize ve. işlerinize bakar.

îbn Cerîr der ki: Bize Kâsım'ın... îkrime'den rivayetine göre; o, «Rablarına toplanacaklarından korkanları sen onunla uyar.» âyeti haKkında şöyle demiştir: Kâfirlerden ve Abdmenâf oğullarının eşra­fından bir grup, aralarında Utbe İtan Rabîa, Şeybe İbn Rabîa, Mut'im îbn Adiyy, Haris İbn Nevfel ve Karaza İbn Abdamr îbn Nevfel, Ebu Tâlib'e gelerek şöyle etedüer: «Ey-Ebu Tâlib, kardeşin oğlu Muham-med köleleri ve bize karşı anlaşmış olanları yanından kovsa ya. Mu-hakak ki onlar, bizim kölelerimiz ve işçilerimizdir. Böyle yapsaydı bi­zim gönüllerimizde daha büyük, bizim katımızda itaate daha lâyık, kendisine uymamız ve onu doğrulamamıza daha yakın olurdu. Ebu Tâlib Hz. Peygamber (s.a.)e gelerek onların söylediklerini nakletti. Ömer İtin Hattâb (r.a.) şöyle dedi: Onların ne istediklerini ve bu söz­leri ile nereye varacaklarını görmen için keski bunu yapsaydın. Bu­nun üzerine Allah Teâlâ: «Rablânna toplanacaklarından korkanları sen onunla uyar... Allah şükredenleri daha iyi bilen değil midir?» âyet­lerini indirdi. Onlar: Bilâl, Anınıâr İbn Yâsir, Ebu Huzeyfe'nin kölesi Salim ve Üseyd'in kölesi Sabîha idiler. İbn Mes'ûd, Mikdâd İbn Amr, Mes'ûd İbn el-Kârî, Vâkıd İbn Abdullah el-Hanzalî, Amr İbn Abdamr, Zû'ş-Şimâleyn, Mersed İbn Ebu Mersed ve Hanıza İbn Abdülmutta-lib'in dostu Ebu Mersed'in müttefikleri idiler. Bunlar ve benzeri müt­tefikler ile yukarda isimleri sayılanlar bu kadardır. Kureyş'in küfürde ileri gelenleri, köleler hakkında ise «Biz, böylece onların bir kısmını bir kısmıyla denedik ki: Aramızdan Allah bunlara mı lütfetti?» desin­ler...» âyeti nazil olmuştur. Bu âyet nazil olunca, Ömer (r.a.) gele­rek yukarda zikredilen sözünden dolayı özür dilemiş ve Allah Teâlâ da: «Âyetlerimize îmân edenler sana geldiklerinde...» âyetini indir­miştir.

Allah Teâlâ : «Âyetlerimize îmân edenler, sana geldiklerinde de ki: Selâm size» buyuruyor. Onların selâmlarına, karşılık vermekle on­lara ikramda bulun. Allah'ın onlara geniş ve şümullü rahmetini müj­dele. Allah Teâlâ bunun içindir ki: «Habbımız rahmeti kendi üzerine yazdı.» buyurmuştur. Lutfu, ihsanı ve nimeti olarak kendi nefsine rah­meti vâcib kılmış, yazmıştır.

Allah Teâlâ: (ficinizden her kim ki bilmeyerek bir fenalık ya­par...» buyuruyor ki seleften birisi : Allah'a isyan eden herkes bilgi­siz, câhildir, demiştir.

Mu'temer İbn Süleyman'ın... îkrime'den rivayetine göre o: «İçi­nizden her kim ki bilmeyerek bir fenalık yaparsa...» âyeti hakkında : Dünya bütünü ile bilgisizliktir, demiştir. İkrinıe'nin bu sözünü İbn Ebu Hatim rivayet etmiştir.

Allah Teâlâ buyuruyor ki: «Bundan sonra tevbe eder ve işlerini düzeltir (yapagelmekte olduğunuz kötülüklerden döner, onları atar, onlara asla dönmemeye azmeder ve gelecekteki işlerini düzeltirseniz) muhakkak ki Allah Teâlâ Ğafûr'dur, Rahîm'dir.»

İmâm Ahmed der ki: Bize Abdürrezzâk'm... Ebu Hüreyre'den ri­vayetine göre; Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurdular:

Allah Teâlâ yaratmaya hükmettiğinde kendi katında Arş'm üze­rindeki kitaba şunları yazdı: «Muhakkak rahmetim gazabımı yen­miştir.»

Hadîsi Buhârî ve Müslim tahrîc etmişlerdir. Hadîsi A'meş de... Ebu Hüreyre'den bu şekilde rivayet etmiştir. Mûsâ İbn Ukbe ise A'reç kanalıyla Ebu Hüreyre'den bu hadisi rivayet eder. Leys ve başkaları ise hadîsi Muhammed İbn Aclân kanalıyla... Ebu Hüreyre'den, o da Hz. Peygamberden rivayet etmişlerdir.

İbn Merdûyeh, Hakem İbn Ebân kanalıyla... İbn Abbâs'tan riva­yet ediyor ki; Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuşlardır :

Allah Teâlâ yaratıklar arasındaki hükmünü bitirince; Arş'm al­tından : Muhakkak rahmetim, gazabımı geçmiştir. Ben merhametlile­rin en merhametlisiyim, yazısını çıkarır. Bir veya iki avuç alır da hiçbir hayır işlememiş olan yaratıkları ateşten (cehennemden) çıka­rır. Bunların gözleri arasında (alınlarında) «Allah'ın azâdlılan» ya­zılıdır.

Abdürrezzâk der ki: Bize Ma'mer'in... Selmân'dan rivayetine göre; o, (iRabbımız kendine rahmeti yazdı.» âyeti hakkında şöyle demiştir : Biz, Tevrât'da iki sevgi (şefkat) buluyoruz. Allah Teâlâ gökleri ve yeri yaratmış; yaratıkları yaratmazdan önce de yüz rahmet halketmiş, sonra yaratıkları vücûda getirerek onların arasına bir tek rahmet bı­rakmış ve doksandokuz rahmeti kendi katında alıkoymuştur. Onunla birbirlerine merhamet eder, birbirlerine şefkat taşır, birbirlerine verir, birbirlerini ziyaret ederler. Onunla deve inler (şefkatinden), onunla inek sevgi taşır, koyun meler, kuşlar birbirlerinin peşisıra gider ve denizde balıklar birbirini ta'kîb eder. Kıyamet günü olunca, Allah Teâlâ bu rahmeti katında olanla birleştirir. Onun rahmeti en üstün ve en geniştir.

Bu hadîs başka bir kanaldan ve merfû' olarak da rivayet edil­miştir. Buna uygun hadîsler: «Rahmetim ise her şeyi kuşatmıştır.» (A'râf, 156) âyetinin tefsirinde geniş olarak yeralacaktır.

Hadîslerden bu âyete uygun düşenlerden biri şöyledir: Allah Ra­sûlü (s.a.) Muâz İbn Cebel'e şöyle buyurmuşlardı: Allah Teâlâ'nm kullar üzerindeki hakkı nedir biliyor musun? O'na ibâdet (kulluk) etmeleri, O'na hiçbir şeyle ortak koşmamalandır. Sonra şöyle buyurdular: Bunu yaptıklarında kulların Allah üzerindeki hakkı nedir? Bi­lir misin? Onlara asla azâb etmemesidir. Hadîsi îmam Ahmed, Kümeyi İbn Ziyâd kanalıyla Ebu Hüreyre'den rivayet etmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

59. Âyetin Tefsiri

Allah Teâlâ bu âyetlerde buyuruyor ki: «(Hidâyet ve olgunluk yoluna delâlet eden hüccetleri, hak ile mücâdele ve hakka karşı diren­meyi kötüleyen delilleri daha , önce açıkladığımız gibi) Biz, böylece (muhâtablann açıklanmasına ihtiyâç duydukları) âyetlerimizi açıklanz ki, (peygamberlere muhalefet eden) suçluların yolu sana besbelli olsun.»

Allah Teâlâ buyuruyor ki: «De ki: Şüphesiz ben Rabbımdan (O'-nun bana vahyettiği şeriatına dâir) bir hüccet üzereyim. Siz ise onu (Allah'tan bana gelen gerçeği) yalanladınız. Sizin acele istediğiniz (azâb) yanımda değildir. Hüküm ancak Allah'ındır.» Bu işler ancak Allah'a aittir. Dilerse bu hususta istediklerinizi sizin için çabuklaştırır. Dilerse kendince bilinen büyük hikmetlerden dolayı geciktirip te'cîl bu­yurur. Bunun içindir ki «Hüküm ancak Allah'ındır. Doğrusu O, hakkı naber verir. Ve O, ayırdedenlerin en hayırlısıdır.» buyurmuştur. O, hü­kümleri ayırdedenlerin, kullan arasında hüküm verenlerin en hayır­lısıdır.

Allah Teâlâ yine buyuruyor ki: «De ki: Acele istediğiniz şey, be­nim yanımda olsaydı, (sizin acele istediğiniz şeyin dönüşü bana olaydı sizin müstehak olduğunuzu hemen yerine getirirdim de) benimle ara­nızdaki iş bitmiş olurdu. Allah, zâlimleri çok daha iyi bilendir.»

Bu âyet ile Buhârî ve Müslim'de İbn Vehb kanalıyla... Hz. Âişe'-den rivayet edilen şu hadîsin aralarını te'lîf etmek nasıl mümkün ola­caktır? Bu hadîste Hz. Aişe Allah Rasûlü (s.a.) ne sormuş : Ey Allah'ın Rasûlü, Uhud gününden sana daha zor gelen bir gün oldu mu? Allah Rasûlü şöyle cevâb vermiş: Senin kavminden öylesi şeylere uğradım ki Akabe gününde onlardan gördüğüm çok daha şiddetli ve ağırdı. Kendimi tbn Abd Yâleyl, İbn Abd Külâl'e arzetmiştim. Onlar, benim arzuladığım cevâbı vermemişlerdi. Onlardan ayrılarak yüzümün dönük olduğu tarafa doğru düşünceli bir halde yürüdüm. Karn-ı Seâlib'e va­rıncaya kadar ayılmadım. (Orada) başımı kaldırdım ve bir de gördüm ki beni gölgeleyen bir bulut var. Bir de baktım ve gördüm ki Cibril (a.s.) orada ve bana şöyle sesleniyor : Muhakkak ki Allah Teâlâ kavr minin sana olan sözünü, sana verdikleri cevâbı işitti. Onlar hakkında dilediğini emretmen için Allah sana dağların meleğini gönderdi. Dağ­ların meleği bana seslenip selâm verdi ve şöyle dedi: Ey Muhamnıed, Allah Teâlâ kavminin sana olan sözünü işitti ve (dilediğin) emri bana vermen için Rabbm beni sana gönderdi. Ne dilersin? Dilersen, Ahşebân dağlarını onların üzerine kapatıvereyim. Allah Rasûlü ise şöyle bu­yurdu : Bilakis Allah Teâlâ'mn onların soyundan Allah'a ibadet eden, O'na hiçbir şey ile ortak koşmayanları çıkaracağım umarım. Hadîsin lafzı Müslim'indir. Bu hadîse göre melek, Allah Rasûlü'ne onlara azâb etmeyi ve onların kökünü kazımayı arzetmiş; Allah Rasûlü ise, onların soyundan Allah Teâlâ'mn, Allah'a hiçbir şeyle ortak koşmayanları çı­karacağı ümidi ile bunda acele etmemiş ve onlar için geciktirme iste­ğinde bulunmuştur. İşte bu hadîs ile Allah Teâlâ'nm bu âyette: «De ki: Acele istediğiniz şey, benim yanımda olsaydı, benimle aranızdaki iş bitmiş olurdu. Allah, zâlimleri çok daha iyi bilendir.» sözünün te'lîfi nasıl olacaktır? Buna —en doğrusunu Allah bilir ya— cevâbımız şöyle olacaktır: Bu âyet-i kerîme şayet Allah Rasûlünden istemiş oldukları azabın meydana gelmesi ondan bunu istedikleri sırada onun elinde olsaydı, bunu onlar için gerçekleştirebileceğine delâlet etmektedir. Ha­dîste ise onlar için azabın vuku bulmasını istedikleri yoktur. Bilakis dağların meleği bunu arzetmiş ve dilerse Ahşebân dağlarını onların üzerine kapatacağını söylemiştir. Ahşebân dağları, Mekke'yi güney ve kuzeyden kuşatan ikrdağdır. Bu sebepledir ki, Allah Rasûlü bu azabın hemen yerine getirilmesini istememiş ve onlara rıfk ile muamele etmek istemiştir.

Allah Teâlâ : «Gaybuı anahtarı O'nun kalandadır. O'ndan başka kimse bilmez.» buyuruyor. Buhârî der ki: Bize Abdülazîz İbn Abdul­lah'ın... Salim İbn Abdullah'tan, onun da babasından rivayetine gö­re; Allah Rasûlü şöyle buyurmuştur : Gaybın anahtarı beştir. Onları Allah'tan başka hiç kimse bilmez: «Kıyametin (ne zaman kopacağı) bilgisi O'nun katındadır. Yağmuru indirir, rahimlerdekini bilir, hiçbir nefis yarın ne kazanacağım bilmez, hangi yerde öleceğini de bilemez. Muhakkak Allah Alîm'dir, Habîr'dir.» (Lukmân, 34).

Ömer'den rivayet edilen bir hadîste Cibril, Allah Rasûlü'ne bir Bedevî şeklinde göründüğünde; ona İslâm'ı, îmânı ve ihsanı sormuş. Allah Rasûlü (s.a.) ona söyledikleri içinde; beş şey var ki onları Al­lah'tan başka hiç kimse bilmez, buyurmuş ve, «Kıyametin (ne zaman kopacağı) bilgisi Allah katındadır...» (Lukman, 34) âyetini okumuştur.

Allah Teâlâ: «Karada ve denizde olanı da O bilir.» buyuruyor ki, O'nun yüce ilmi denizde ve karada olan bütün varlıkları kuşatmıştır. Bunlardan hiç bir şey, gökte ve yerde bir zerre ağırlığı dahi olsa hiçbir şey O'na gizli değildir. Şâir es-Sarsarî ne güzel söylemiş : «Bakanlara görünsün veya gizli kalsın, O'na zerre bile gizli kalmaz.»

Allah Teâlâ : «Bir yaprak düşmez ki onu bilmesin.» buyuruyor. Can­sızlardan gelse bile her hareiketi bilir. O halde hayvanlar hakkındaki bilgisine ne dersin? Bir de bunlar cin ve insan soyundan olan mükellef­ler ise. Nitekim başka bir âyette de şöyle buyurur : «O, gözlerin hain­liğini ve göğüslerin gizlediğini bilir.» (Ğâfir, 19).

İbn Ebu Hatim der ki: Bize babamın... İbn Abbâs'tan rivaye­tinde o, «Bir yaprak düşmez ki onu bilmesin.» âyeti hakkında şöyle demiştir : Denİ2de olsun, karada olsun; hiçbir yaprak yoktur ki ondan düşeni yazmak üzere onun için görevlendirilmiş bir melek olmasın.

Allah Teâlâ : «Yerin karanlıkları içindeki tek bir tane, yaş ve kuru müstesna olmamak üzere her şey apaçık bir kitabdadır.» buyuruyor. Muhammed İbn îshâk der ki: Yahya İbn Nadr'dan rivayet edildiğine göre... Abdullah İbn Amr tbn el-Âs şöyle demiş: Üçüncü yerin altında ve dördüncünün üstünde öyle cinler vardır ki; onlar size görünseler siz onlarla birlikte hiçbir aydınlık görmezdiniz. Bunlar yeryüzünün dört bir köşesine dağılırlar. Yeryüzünün dört bir köşesinde Allah Teâlâ' nın mühürlerinden bir mühür vardır. Onlardan her biri üzerine Allah'ın gönderdiği bir melek vardır. Allah Teâlâ onlara katındakilerden her gün bir melek ile «Yanındakileri muhafaza et.» emrini gönderir.

İbn Ebu Hatim der ki: Bize Abdullah İbn Muhammed İbn Abdur-rahmân'ın... Abdullah İbn el-Hâris'den rivayetinde o, şöyle demiş: Yeryüzünde bir ağaç ve bir iğne yeri kadar hiçbir yer yoktur ki; ıslan­dığında ıslaklığım, kuruduğunda kuruluğunu Allah Teâlâ'ya iletmekle görevli bir melek olmasın: Bu hadîsi İbn Cerîr de Ebu'l^Hattâb Ziyâd İbn Abdullah kanalıyla Mâlik İbn Sâir'den rivayet etmiştir.

Yine İbn Ebu Hatim der ki: Ebu Huzeyfe'den anlatıldığına göre... İbn Abbâs: «Allah Teâlâ Nûn'u —ki bu kalemdir— ve levhaları ya­rattı. Yaratılmış bir yaratığın son bulmasına, helâl veya haram bir rızka, iyinin veya günahkârın ameline (işine) varıncaya kadar dünya­nın işlerini ona yazdı, demiş ve sonuna kadar «Bir yaprak düşmez ki onu bilmesin...» âyetini okumuş.

Bu bölümü tek başına aç →

62. Âyetin Tefsiri

Allah Teâlâ kullarım geceleyin uykularında (kendilerinden geçir­mek suretiyle) öldürdüğünü haber veriyor ki; bu, küçük ölümdür. Nitekim Allah Teâlâ başka âyetlerde de şöyle buyurur: «Allah buyur­du ki: Ey îsâ, seni öldürecek olan Benim. Seni kendime yükseltip kal­dıracak da... Benim.» (Al-1 İmrân, 55), «Allah, ölüm ânında ruhları alır, ölmeyenin ise uykusunda ölmelerine hükmettiği kimselerinkini tutar, diğerlerini belli bir süreye Jcadar salıverir.» (Zümer, 42). Bu âyette biri büyük ve diğeri küçük olmak üzere iki ölüm zikredilip, bu iki ölümün hükmü de kaydedilmiş ve: «O'dur, geceleyin sizi kendinizden geçiren. Gündüzün de ne yaptığınızı bilir.» buyurulmuştur. «Gündüzün ka­zandığınız amelleri de bilir.» kısmı bir isti'nâf cümlesi olup Allah Teâlâ' nın, yaratıkları gece ve gündüz sükûnet ve hareket hallerinde ihatalı bir şekilde bildiğine delâlet eder. Nitekim başka âyetlerde de şöyle buyurur : «Aranızdan birisi; ister sözü gizlesin, ister açığa vursun, ister geceye bürünerek gizlensin, ister gündüzün ortaya çıksın hiç fark yoktur.» (Ra'd, 10), «O'nun rahmetindendir ki; dinlenmeniz için ge­ceyi ve lütfedip verdiği rızkı aramanız için gündüzü yaratmıştır. Tâ ki şükredesiniz.» (Kasas, 73). «Geceyi bir örtü yaptık. Gündüzü de maişet vakti kıldık.» (Nebe', 10-11). Burada da şöyle buyuruluyor: «O'dur, geceleyin sizi kendinizden geçiren. Gündüzün de ne yaptığınızı (ve ka­zandığınızı) bilir. Sonra sizi tekrar kaldırır.» Bu âyetin tefsirini Mücâ-hid, Katâde ve Süddî; O'dur, geceleyin sizi kendinizden geçiren, gündü­zün de ne kazandığıma bilir, sonra sizi gündüzün tekrar diriltir, şeklinde yapmışlardır. îbn Cüreyc ise Abdullah İbn Kesîr'den rivayetle; sonra sizi uykunuzda (rü'yâda) tekrar diriltir, açıklamasını getirmiştir. An­cak birinci açıklama daha kuvvetlidir. îbn Merdûyeh kendi isnadı ile... îbn Abbâs'tan rivayet ediyor ki; Hz. Peygamber (s.a,) şöyle buyurmuş­lardır : Her insanla birlikte bir melek vardır. Uyuduğu zaman onun nefesini alır. Sonra ona tekrar geri verilir, Allah Teâlâ onun ruhunu kabzetme (canını alma) izni verirse canını alır, değilse ona geri verir.

îşte «O'dur, geceleyin sizi kendinizden geçiren.» âyetinin delâlet ettiği mânâ budur.

«Tâ ki, belirli bir ecelin hükmü yerine gelsin.» âyetinde insanlar­dan her birerinin eceli kaydedilmektedir. «Sonra (kıyamet günü) sizin dönüşünüz O'nadir. Sonra ne yaptığınızı haber verecek (bunların kar­şılığım verecektir. Eğer hayır iseler karşılık da hayır; kötülük ise kar­şılığı da kötü olacaktır). O, kullan üzerinde yegâne hâkimdir.» Her şe­yin hâkimi O'dur. Her şey O'nun celâline ve büyüklüğüne boyun eğer. «Ve size koruyucu (melekler) yollar.» İnsanın bedenini koruyacak me­lekler gönderdiği gibi, onun işlerini koruyup sayacak melekler de gön­derir. Nitekim başka âyetlerde de şöyle buyurmaktadır: «Ardından ve önünden onu ta'kîb edenler vardır. Allah'ın emriyle onu gözetirler.» (Ra'd, 11), «Halbuki sizin üzerinizde koruyucular vardır.» (İnfitar, 10), «Sağında ve solunda onunla beraber oturan ve onun amellerini tesbît etmekte olan iki melek vajdır. O bir söz atmaya dursun, mutlaka ya­nında hazır bir gözcü vardır.» (Kâf, 17 -18). «Nihayet herhangi biriniz (eceli gelip sekerât haline girip) ölüm gelince elçilerimiz (olan ölümle görevli melekler) bir eksiklik yapmaksızın onun canını alırlar.» İbn Abbâs ve bir çokları derler ki: Ölüm meleğinin de diğer meleklerden yardamcılan vardır. Bunlar ruhu cesedden çıkarırlar, ölüm meleği de can (rûh) hulkûma gelince onu yakalayıp alır. İbn Abbâs ve başkala-nndan rivayet edilen bu hadîsin doğruluğuna delâlet eden bu konu ile ilgili hadîsler, «Allah, inananları... sağlam bir söz üzerinde tutar.» (İb-râhîm, 27) âyetinin tefsirinde gelecektir.

Allah Teâlâ «Elçilerimiz bir eksiklik yapmaksızın onun canını alır­lar.» buyurmaktadır ki; onlar öldürülenin ruhunu muhafazada eksiklik yapmazlar. Bilâkis onu muhafaza eder ve Allah Teâlâ'nm dilediği yere götürüp indirirler. Şayet o iyilerden idiyse, illiyyûn cennetlerine; gü­nahkârlardan idiyse —Allah bizleri bundan korusun— Siccîn cehennem­lerine götürüp indirirler.

Allah Teâlâ : «Sonra onlar gerçek mevlâlanna döndürülürler.» bu­yuruyor. İbn Cerir der ki: «Sonra onlar (melekler) gerçek mevlâlanna döndürülürler.» Burada İmâm Ahmed'in rivayet etmiş olduğu şu hadîsi de zikredelim : O der ki: Bize Hüseyn İbn Muhainmed'in... Ebu Hü-reyre'den rivayetinde Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: Melek­ler, ölünün yanında hazır bulunurlar. Eğer o, sâlih bir kişi idiyse şöyle derler : Temiz cesedde bulunan ey temiz nefs, övülmüş olarak rahat ve istirahat ile çık. Öfkeli olmayan Rabbın müjdesi sanadır. Bunlar rûh çıkıncaya kadar söylenmeye devam ederler. Sonra rûh göğe yükseltilir ve açılması istenir. Bu kimdir? diye sorulduğunda, falancadır, denilir. Ona; temiz cesedde bulunan temiz rûh, merhaba. Övülmüş olarak gir, rahat ve istirahat ile. Öfkeli olmayan Rabbından müjde sana, denilir. O, Allah Teâlâ'nın bulunduğu göğe erişinceye kadar bunlar söylenmeye devam ederler. Şayet o, kötü bir kimse idiyse; şöyle derler : Pis cesedde bulunan ey pis nefs çık, kötülenmiş olarak çık. Kavurucu ateş ve irinle buna benzer bir eşini sana müjdeleriz. Rûh çıkıncaya kadar bunlar söy­lenmeye devam ederler. Sonra o göğe yükseltilip onun için açılması istenilir. Bu kimdir? diye sorulduğunda, falancadır, diye cevab verilir. Bunun üzerine : Pis ceseddeki pis nefs rahat olma, (sana merhaba yok), kötülenmiş olarak dön. Gök kapılan sana açılmayacaktır, denilir ve gökten (geri çevrilip) gönderilir. Sonra kabre gidilir. Salih kişi (orada) oturtulup birinci sözde söylenenlerin bir misli kendisine söylenir. Kötü kişi de oturtularak birinci hadîste söylenenlerin bir benzeri kendisine söylenilir. Bu hadis garîbtir. «Sonra onlar, gerçek mevlâlanna döndürü­lürler.» âyetinde kıyamet günü bütün yaratıkların Allah'a döndürülüp onlar hakkında Allah'ın adaletiyle hükmedeceği kastedilmiş olabilir. Nitekim başka âyetlerde de Allah Teâlâ : «De ki: Şüphesiz hem ön­cekiler, hem de sonrakiler, belli bir günün belli bir vaktinde mutlaka toplanacaklardır.» (Vakıa, 50), «Hiçbirim bırakmaksızın toplarız on­ları... Ve Rabbın kimseye asla zulmetmez.» (Kehf, 47-49) buyururken burada da: «Gerçek mevlâlanna döndürülürler. Dikkat edin, hüküm O'nundur. Ve O, hesab görenlerin en sür'atlisidir.» buyurmuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

65. Âyetin Tefsiri

Allah Teâlâ : «Karanın ve denizlerin karanlıklarında» zor durum­da kalmış kullarını kurtarışındafci nimeti hatırlatıyor. Onlar karadaki felâketlere, fırtına patladığında denizdeki dalgalara kapılıp düşmüş ve şaşırmış halde iken sâdece ortağı olmayan Allah'a duâ ederler. Nite­kim Allah Teâlâ, başka âyetlerde de şöyle buyurmaktadır: «Denizde size bir sıkıntı dokununca yalvardıklannızın hepsi kaybolur. Ancak Allah kalır.» (îsrâ, 67), «Sizi karada ve denizde yürüten Allah'tır. Bu­lunduğunuz gemi, içindekileri güzel bir rüzgârla götürürken; yolcular neşelenirler. Bir fırtına çıkıp onları her taraftan dalgaların sardığını, çepeçevre kuşatıldıklarını sandıkları anda ise; Allah'ın dinine sarıla­rak : Bizi bu tehlikeden kurtarırsan andolsun ki, şükredenlerden olu­ruz, diye O'na yalvarırlar.» (Yûnus, 22), «Yoksa karanın ve denizin karanlıklarında size yol bulduran ve rahmetinin önünde rüzgârları müj­deci olarak gönderen mi? Allah'ın yanında başka bir ilâh mı? Allah onların koştukları ortaklardan münezzehtir.» (Nemi, 63). Burada ise şöyle buyurmaktadır : «De ki: Karanın ve denizlerin karanlıklarından sizi kim kurtarır? Siz gizlice ve (açıktan) O'na yalvarır yakanrsınız : Bizi bu (sıkmtı ve dar durumdan) kurtarırsa, andolsun (bundan sonra) şükredenlerden olacağız.» Allah Teâlâ da (buna cevaben) şöyle buyurur: «De ki: Allah kurtarır sizi ondan da, her sıkıntıdan da. (Bundan) sonra da siz şirk koşarsımz.» Refah, genişlik ve bolluk halinde onunla birlikte başka ilâhlara da ibâdet edersiniz.

Allah Teâlâ: «Sonra da siz şirk koşarsınız.» buyurduktan sonra bunun peşinden : «De ki: (Sizi azâbdan kurtardıktan sonra) üstünüz­den ve altınızdan size azâb göndermeye... Kadir olan O'dur.» buyur­maktadır. Nitekim İsrâ sûresinde de şöyle buyurmuştur: «Rabbınız O'dur ki; lutfundan elde edesiniz diye gemileri sizin için denizde yüz­dürür. Muhakkak ki O, sizin için Rahim olandır. Denizde size bir sı­kıntı dokununca yalvardıklanmzın hepsi kaybolur. Ancak Allah kalır. Ama O, sizi karaya çıkarıp kurtarınca yüz çevirirsiniz. Ve insan zaten pek nankördür. Kara tarafında sizi yere batırmasından veya başınıza taş yağdırmasından emîn mi oldunuz? Sonra kendiniz için bir vekîl de bulamazsınız. Yoksa sizi bir kere daha oraya döndürüp üzerinize orta­lığı yıkan bir fırtına göndererek küfretmiş olmanızdan dolayı sizi suda boğmasından mı emîn oldunuz? Sonra bize karşı sizi ta'kîb edecek bi­rini de bulamazsınız, (tsrâ, 66 - 69). îbn Ebu Hatim der ki; Müslim îbni"hrâhîm kanalıyla... Hasan, «De ki rüştünüzden ve altınızdan size azâb göndermeye... Kadir olan O'dur.» âyeti hakkında şöyle demiştir: Bu, müşrikler içindir. Mücâhid'den rivayetle İbn Ebu Necîh ise bu âyetin Muhammed (s.a..) ümmeti için olduğunu ve Allah'ın onları affettiğini söyler. Burada bu konuyla ilgili olarak vârid olan hadîsleri ve haberleri zikredelim. Allah'tan yardım diler ve O'na güveniriz.

Buhârî der ki: Bize Ebu Nu'mân'm... Câbir îbn Abdullah'dan riva­yetinde o, şöyle demiştir : «De ki: Üstünüzden azâb göndermeye...,Ka­dir olan O'dur.» âyeti indiğinde Allah Rasûlü (s.a.) : Sana sığınırım, dedi. «Altınızdan size azâb göndermeye Kadir olan O'dur.» âyeti inin­ce : Sana sığınırım, buyurdu. «Sizi fırka fırka yapıp, kiminizin hıncını kimine tattırmaya Kadir olan Ö'dur.» âyeti inince de; Allah Rasûlü (s.a.) : Bu daha hafiftir, —ya da daha kolaydır.— buyurdu. Hadîsi İmâm Buhârî Kitab'üt-Tevhîd'de Kuteybe kanalıyla Hammâd'dan ri­vayet eder. Neseî de tefsirinde bu hadîsi Kuteybe, Muhammed İbn en-Nadr İbn Mesâvir,- Yahya İbn Habîb kanalıyla Hammâd îbn Zeyd'-den rivayet etmiştir. Yine bu hadîsi Hunıeydî Müsned'inde Süfyân İbn Uyeyne kanalıyla... Câbir'den rivayet eder. İbn Hibfcf&n Sahihinde bu hadîsi Ebu Ya'lâ el-Mavsılî kanalıyla... Süfyân İbn Uyeyne'den rivayet etmiştir. îbn Cerîr de tefsirinde Ahmed İbn Velîd, Saîd İbn Rebî' ve Süfyân İbn Vekî kanalıyla Süfyân İbn Uyeyne'den rivayet eder. Ha­dîsi Ebu Bekr İbn Merdûyeh ise Âdem İbn Ebu İyâz kanalıyla... Süf­yân İbn Uyeyne'den rivayet etmiştir. Yine bu hadîsi Saîd İbn Mansûr... Amr İbn Dinar'dan rivayet eder. Hadîsin başka bir kanaldan rivayeti şöyledir : Ebu Bekr İbn Merdûyeh Tefsîr'inde der ki: Bize Süleyman İbn Ahmed'in... Câbir'den rivayetinde o, şöyle demiştir : «De ki: Üstü­nüzden size azâb göndermeye Kadir olan O'dur.» âyeti indiğinde Allah Rasûlü (s.a.) : Bundan Allah'a sığınırım, buyurdu. «Veya altınızdan size azâb göndermeye Kadir olan O'dur.» âyeti indiğinde, Allah Rasûlü (s,a.) : Bundan Allah'a sığınırım, buyurdu. «Fırka fırka yapıp kimini­zin hıncını kimine tattırmaya O'dur Kadir olan.» âyeti indiğinde ise : Bu daha kolay, buyurdu. Bu âyet-i kerîme ile ilgili bir çok hadîs vârid olmuştur.

İmâm Ahmed İbn Hanbel MÜsned'inde der ki: Bize Ebu Yemmân' m... Sa'd İbn Ebu Vakkâs'tan rivayetinde, o şöyle,demiştir : Allah Rasû­lü (s.a.) ne «De ki: Üstünüzden ve altınızdan size azâb göndermeye Ka­dir olan O'dur,» âyeti soruldu da : Bu, vuku bulmuştur. Ancak henüz yorumu gelmedi, buyurdular. Hadîsi Tirmizî, Hasan İbn Arefe kana­lıyla... Ebu Bekr İbn Ebu Meryem'den tahrîc edip, garib bir hadîstir, demiştir. İmâm Ahmed der ki: Bize Ya'lâ İbn übeyd'in... Sa'd İbn Ebu Vakkâs'tan rivayetinde, o şöyle demiş : Allah Rasûlü (s a.) ile bir­likte geldik ve Muâviye oğulları mescidine uğradık. Allah Rasûlü gidip iki rek'ât namaz kıldılar. Biz de onunla birlikte kıldık. Rabbma uzunca duâ etti ve şöyle buyurdu: Rabbımdan üç şey istedim : Ümmetimi bo­ğulma ile helak etmemesini istedim. Bunu bana verdi. Ümmetimi ku­raklıkla helak etmemesini istedim. Bunu da bana verdi. Onların korku, şiddet ve helakinin kendi aralarından olmamasını istedim. Bunu ise bana vermedi. Hadîsi rivayette Müslim tek kalmıştır. Hadîsi Müslim, Kitâb'ül-Fiten'de Ebu Bekr İbn Ebu Şeybe kanalıyla... Osman İbn Ha-kîm'den rivayet eder.

İmâm Ahmed der ki: Abdurrahmân İbn Mehdî okuyarak... Câbir İbn Atîk'ten.rivayet eder ki; o, şöyle demiş : Abdullah İbn Ömer, Muâ­viye oğulları —ansârm köylerinden birisidir— ile birlikte bize geldi ve bana: Sizin bu mescidinizde Allah Rasûlü (s.a.) nerede namaz kıldı biliyor musun? diye sordu. Evet, diyerek onun bir köşesini işaret ettim. Orada duâ buyurdukları üç şey neydi biliyor musun? diye sordu. Ben yine evet, deyince; Onları bana haber ver, dedi. Ben ; Dışardan bir düş­manın onlara gâlib gelmemesine, kıtlıkla helak olunmamalarına duâ buyurdu ve bu ikisi kendisine verildi. Korku, şiddet ve felâketlerinin kendi aralarından kılınmamasına duâ buyurdular, fakat bu kendileri­ne verilmedi, dedim. Doğru söyledin, fitne ve karışıklık kıyamet gününe kadar devam edecektir, dedi. Bu hadîs, Kütüb-ü Sitte'de olmamakla birlikte isnadı ceyyid ve 'kuvvetlidir. Hamd ve minnet Allah'a mah­sûstur.

Muhammed İbn İshâk der ki: Hakîm İbn Hakîm ibn Abbâd İbn Huneyf kanalıyla... Huzeyfe İbn el-Yemmân'dan rivayete göre; o, şöyle demiştir : Allah Rasûlü (s.a.) ile birlikte Muâviye oğulları taşlığına çık­tım. Sekiz rek'at namaz kılıp rek'atlan uzattı. Sonra bana dönüp, seni alakoydum mu? buyurdu. Ben : Allah ve Rasûlü en iyi bilendir, dedim. Bunun üzerine şöyle buyurdu : Allah'tan üç şey istedim, ikisini verdi, birini vermedi: Ümmetim üzerine kendilerinden olmayan bir düşmanı musallat etmemesini istedim. Bunu bana verdi. Onları boğulma ile helak etmemesini istedim. Bunu da bana verdi. Felâket ve korkularının kendi aralarından kılınmamasım istedim. Bunu bana vermedi. Hadîsi İbn Merdûyeh, İbn İshâk kanalıyla rivayet etmiştir.

İmâm Ahmed der ki: Bize Ubeyde İbn Humeyd'in... Muâz İbn Ce-bel'den rivayetinde o, şöyle demişti: Allah Rasûlü (s.a.) nü aramak üzere gelmiştim. Bana; biraz önce çıktı, denildi. Her kime uğradıysam bana; biraz önce uğradı, diyordu. Gittim ve nihayet onu ayakta namaz kılarken buldum. Vanp arkasına durdum. Namazı uzattılar. Namazla­rım bitirince : Ey Allah'ın elçisi, ne kadar uzun namaz kıldınız? dedim. Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurdular : Ümit ve korku namazı kıldım; Allah'tan üç şey istedim. İkisini bana verdi, birini vermedi. Ümmetimi boğulma ile helak etmemesini istedim, bana verdi. Kendilerinden olma­yan düşmanın onlara gâllb gelmemesini istedim, bunu da bana verdi. Felâket ve korkularının kendi aralarında kılınmamasını istedim. Bunu geri çevirdi. Hadîsi İbn Mâce de «el-Fiten» de Muharnmed İbn Abdul­lah kanalıyla... A'meş'den rivayet etmiştir. Bu hadîsin aynını veya benzerini İbn Merdûyeh de Ebu Avâne kanalıyla... Muâz İbn Cebel'den rivayet eder. İmâm Ahmed der ki: Bize Hârûn İbn Ma'rûfun... Enes İbn Mâlik'ten rivayetinde, o şöyle demiştir : Bir seferde Allah Rasûlü (s.a.) nün kuşluk namazını sekiz rek'at olarak kıldığını gördüm. Na­mazdan ayrılınca şöyle buyurdu : Muhakkak ben ümit ve korku na­mazı kıldım. Rabbımdan üç şey istedim; bana ikisini verdi, birini ver­medi : Ümmetini kıtlıkla (kuraklıkla) imtihan etmemesini istedim. Böyle yaptı. Düşmanlarını onlar üzerine. galip getirmemesini istedim. Böyle yaptı. Onları fırka fırka ayırmamasını istedim. Bunu kabul bu-yurmadı. Hadîsi Neseî de «es-Salât» da Muhammed İbn Seleme'den, o da İbn Vehb'den rivayet etmiştir.

İmâm Ahmed der ki: Bize Ebu Yemmân'ın... Habbâb İbn Eret-—Zühre oğullarının kölesi olup Allah Rasûlü (s.a.) ile birlikte Bedir'de bulunmuştu— den rivayetine göre, o şöyle demiştir : Bütünüyle namaz kıldığı bir gecede Allah Rasûlü (s.a.) nü gözledim. Fecirle birlikte Allah Rasûlü (s.a.) namazdan selâm verdiğinde : Ey Allah'ın Rasûlü, bu gece o kadar namaz kıldınız ki böyle namaz kıldığınızı hiç görmemiştim, dedim. Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurdular : Evet, o, ümit ve korku namazı idi. Rabbımdan üç şey (haslet) istedim. Bana ikisini verdi, bi­rini vermedi: Rabbımdan bizi, bizden önceki ümmetleri helak ettiği ile helak etmemesini istedim. Bunu bana verdi. Rabbımdan bizi fırka fırka ayırmamasını istedim. Bunu ise vermedi. Hadîsi Neseî de Şuayb İbn Ebu Hamza kanalıyla rivayet etmiştir. Değişik bir kanaldan İbn Hibbân da hadîsi Sahîh'inde Salih İbn Keysân'dan; Tirmizî ise «el-Fiten»inde Nu'mân İbn Râşid kanalıyla Zührî'den rivayet etmiş; hasen ve sahîh olduğunu söylemiştir.

Ebu Ca'fer İbn Cerîr Tefsîr'inde der ki: Bana Ziyâd İbn Ubeydul-lah el-Müzenî'nin... Nâfi' İbn Hâlid el-Huzâî'den, onun da babasından rivayetine göre; Hz. Peygamber (s.a.) rükû' ve secdeleri tamâm olan kısa bir namaz kıldı ve şöyle buyurdu : Bu, ümit ve korku namazıydı. Allah'tan üç şey istedim. İkisini verdi, birini vermedi: Allah'tan; size; sizden öncekilere isabet ettirdiği azabı vermemesini istedim. Bunu kabul etti. Allah'tan sizin üzerinize, sizin toplumunuzu ve ül­kenizi ayaklar altına alacak bir düşman musallat kılmamasını iste­dim. Bunu da kabul etti. O'ndan sizi fırka, fırka bölmemesini, kimini­zin hıncını kiminize tattırmamasını istedim. Bunu ise vermedi. Ebu Malik der ki: Ona; baban bunu Allah Rasûlü (s.a.) nün ağzından işit­miş mi? diye sordum. Evet, bunu Allah Rasûlü (s.a.) nün ağzından işittiğini bir topluluğa anlatırken ben onu işittim, diye cevâbladı.

İmâm Ahmed der ki: Bize Abdürrezzâk'ın... Şeddâd İbn Evs'den rivayetinde, Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur : Allah Teâlâ yeryü­zünü benim için toplayıp katladı da onun doğu ve batılarını gördüm. Muhakkak ümmetimin hükümranlığı benim için toplanıp katlanan yere ulaşacaktır. Bana beyaz ve kırmızı iki hazîne (Şam ve İran'ın hazî­neleri) verildi. Rabbınıdan ümmetimi genel bir kuraklık ve kıtlıkla he­lak etmemesini, üzerlerine onları toptan helak edecek bir düşmanı mu­sallat kılmamasını, onları fırka fırka bölmemesini, kiminin hıncını kimine vermemesini istedim. Rabbım, Ben hüküm verdiğimde, bu hüküm asla geri çevrilmez. Ben senin ümmetini genel bir kuraklıkla helik etmemeyi, kendiler-inden başka düşmanlarından onları toptan yok edecek birini musallat kalmamayı sana bağışladım. Tâ ki bazısı -diğer bazısını helak etsin, bazısı diğer bazısını öldürsün ve diğer bir kısmı bir kısmını esîr etsin. Hz. Peygamber (s.a.) şöyle devam etti: Ben muhakkak ki ümmetim için saptıran imamlardan (başkanlardan) korkarım. Ümmetimin arasına kılıç konduğunda, kıyamet gününe ka­dar onlardan bir daha kalkmaz. Bu hadîs, Kütüb-ü Sitte'de olmamakla birlikte isnadı iyi ve kuvvetlidir. Hadîsi İbn Merdûyeh de Hammâd İbn Zeyd, Abbâd İbn Mansûr ve Katâde kanalıyla... Sevbân'dan yukarda-kine benzer şekilde rivayet etmiştir. En doğrusunu Allah bilir.

Hafız Ebu Bekr İbn Merdûyeh der ki: Bize Abdullah İbn İsmail îbn -İbrahim ile Meymûn îbn îshâk İbn Hasan'ın... Nâfi' İbn Hâlid'-den, onun da babasından —babası Allah Rasûlü (s.a.)nün ashabından ve Bîat-ı Rıdvan'da bulunanlardan idi— rivayetlerine göre, Allah Ra­sûlü (s.a.) etrafında insanlar olduğu zaman namaz kıldığında, rükû' ve secdeleri tamâm olmak üzere namazı kısa kılarlardı. Bir gün otur­du ve oturuşunu uzattı. Nihayet bir kısmımız diğer bir kısmımıza; susunuz, muhakkak ki ona (vahy) iniyor, diye işaret etti. Allah Rasûlü bu halini (oturuşunu) bitirince topluluktan birisi: Ey Allah'ın Rasû­lü, oturuşu o kadar uzattın .<ki, bir kısmımız diğer bir kısmımıza mu­hakkak ki ona vahy iniyor diye işaret etti, dedi. Allah Rasûlü; hayır buyurduktan sonra şöyle devam etti: Fakat o, bir ümit ve korku na-mazrydı. Onda Allah'tan üç şey istedim, ikisini bana verdi, birini vermedi. Allah'tan sizden öncekilere azâb ettiği azâbla size azâb etme­mesini istedim, bunu bana verdi. Ümmetim üzerine onların kökünü kazıyacak bir düşmanı musallat etmemesini istedim, bunu da bana ver­di. Sizi fırka fırka (bölmemesini, bir kısmınızın hincini diğer bir kıs­mına tattırmamasını istedim, bunu vermedi. Ben ona (Nâfi' îbn Hâ-lid'e); baban bunu Allah Rasûlü (s.a.)nden işitmiş mi? diye sordum. Evet, onu şöyle derken işittim: Bunu Allah Rasûlünden parmaklarım sayısınca —ki 10 parmaktır— kişi işitti, diye cevapladı.

İmâm Ahmed der ki: Yûnus İbn Müeddeb'in rivayetine göre Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuş: Rabbımdan dört şey istedim, bana üçünü verdi, birini vermedi: Ümetimin sapıklık üzere toplanmama­sını Allah'tan diledim. Bunu bana verdi. Allah'tan onlara kendilerinin dışından bir düşmanın gâlib gelmemesini diledim. Bunu da bana ver­di. Allah'tan onları fırka fırka bölmemesini ve bir kısmının hıncını di­ğer bir kısmına tattırmamasını diledim. Bunu vermedi. Kütüb-ü Sitte sahiplerinden hiç biri bu hadîsi tahrîc etmemiştir.

Taberanî der ki: Bize Muhammed İbn Osman İbn Ebu Şeybe... Ali'den nakletti ki; Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuş: Rabbımdan üç haslet istedim; ikisini bana verdi, birini vermedi. Ey Rabbım, üm­metimi açlıkla helak buyurma, dedim. Bu, senindir, buyurdu. Ey Rab­bım, kendi dışlarından onların kökünü kazıyacak bir düşmanı —ki şirk ehlini fcasdediyor— onların üzerine musallat kılma, dedim; bu da se­nindir, buyurdu. Ey Rabbım, onların musibet ve şiddetini aralarından kılma, dedim; bunu bana vermedi.

Hafız Ebu Bekr îbn Merdûyeh der ki: Bize Muhammed İbn Ah­med îbn İbrahim... İbn Abbâs'tan nakletti ki Allah Rasûlü (s.a.) şöy­le buyurmuş: Ümmetimden dört şeyi kaldırması için Rabbıma duâ ettim, Allah onlardan ikisini kaldırdı, ikisini kaldırmayı kabul buyur-madı: Gökten taş yağdırmayı ve yerden boğulmayı kaldırması, onla­rı fırka fırka bölmemesi ve bir kısmının hıncım diğer bir kısmına tat­tırmaması için Rabbıma duâ ettim. Allah Teâlâ onlardan gökten taş yağdırmayı ve yerden de boğulmayı kaldırdı. Kâtl (öldürme) ve karı­şıklık (fitne) ı kaldırmayı ise Allah Teâlâ kabul buyurmadı. Hadîsin yine İbn Abbâs'tan ve başka bir kanaldan rivayeti şöyledir: İbn Mer­dûyeh der ki: Bana Abdullah İbn Muhammed İbn Zeyd... İbn Ab­bâs'tan nakletti ki; o, şöyle demiş : «De ki: Üstünüzden ve altınızdan size azâb göndermeye, sizi fırka fırka yapıp kiminizin hıncını kimine tattırmaya Kadir olan O'dur.» âyeti nazil olunca; Hz. Peyamber (s.a.) kalkıp abdest aldı, sonra şöyle buyurdu : Ey Allah'ım, ümmetime üst­lerinden ve altlarından azâb gönderme. Onları fırka fırka bölme. Ki­minin hıncını kimine tattırma. Râvî şöyle devam eder: Cibril geldi ve dedi ki: Ey Mühammed, muhakkak Allah Teâlâ senin ümmetini; üzerlerinden ve altlarından azâb ile azâblanmaktan korumuştur.

İbn Merdûyeh der ki: Bize Ahmed İbn Muhammed İbn Abdul­lah'ın... Ebu Hüreyre'den rivayetinde Hz. Peygamber (s.a.) şöyle bu­yurmuştur : «Rabbımdan ümmetim için dört haslet istedim. Üçünü bana verdi, birini vermedi. Ümmetimin hepsinin küfre düşmemesini istedim, bunu bana verdi. Kendilerinden önce geçen ümmetlerin azâb edildikleri ile onlara azâb etmemesini istedim, bunu da bana verdi. Kendilerinin dışındaki bir düşmanın onlara gâlib gelmemesini iste­dim, bunu da bana verdi. Musibet, felâket ve şiddetlerinin kendi ara­larından kılınmamasmı istedim, bunu bana vermedi. Hadîsi İbn Ebu Hatim, Ebu Saîd İbn Yahya İbn Saîd'den, Amr İbn Muhammed'den yukardakine benzer şekilde rivâyat etmiştir.

Süfyân es-Sevrî der ki: Rebî' İbn Enes kanalıyla... Übeyy İbn Kâ'b'dan rivayete göre; o, şöyle demiştir: Dört şey bu ümmetten olup bunların ikisi geçmiş ve ikisi kalmıştır. «De ki: üstünüzden azâb gön­dermeye Kadir olan O'dur.» Bu, gökten taş yağmasıdır. «Sizi fırka fır­ka yapıp kiminizin hıncını kiminize tattırmağa Kadir olan O'dur.» Süfyân der ki: Burada taş yağması ve yer batması kasdedilmektedir. Ebu Ca'fer er-Râzî'nin Rebî' İbn Enes kanalıyla... Übeyy İbn Kâ'b'dan rivayetine göre; o, «De ki: Üstünüzden ve altınızdan size azâb gönder­meye, sizi fırka fırka yapıp kiminizin hıncını kiminize tattırmağa Ka­dir olan O'dur.» âyeti hakkında şöyle demiştir: Bunlar dört haslet olup ikisi Allah Rasûlü (s.a.) nün vefatından yirmibeş sene sonra or­taya çıkmıştır. Müslümanlar; fırkalara bölünmüşler ve bir kısmının hıncını diğer bir kısmı tatmıştır. Kalan ikisi ise mutlaka vuku bula­caktır. Bunlar taş yağması ve yer batmasıdır. Hadîsi Ahmed, Vekî'-den ve Ebu Ca'fer'den rivayet etmiştir. Hadîsi İbn Ebu Hatim de ri­vayet eder. İbn Ebu Hatim der ki: Bize Münzir İbn Şâzân... Hasan'm «De ki: Üstünüzden ve altınızdan size azâb göndermeye... Kadir olan O'dur.» âyeti hakkında şöyle dediğini rivayet ediyor : Günâhı işle-yinceye kadar, cezası hapsolunur da günâhı işlediğinde cezası gönde­rilir. Saîd îbn Cübeyr, Ebu Mâlik, Mücâhid, Süddî ve İbn Cüreyc «Üs­tünüzden size azâb göndermeye...» âyeti ile yer batmasının kasdedil-diğini söylemişlerdir. İbn Cerîr bu görüşü tercih etmiştir. İbn Cerîr'in Yûnus kanalıyla... Abdurrahmân İbn Zeyd İbn Eslem'den rivayetine göre; o, «De ki: Üstünüzden ve altınızdan size azâb göndermeye Ka­dir olan O'dur.» âyeti hakkında şöyle demiştir: Abdullah İbn Mes'ûd bir mecliste —veya minberde— yüksek sesle şöyle diyordu : Ey insan­lar, uyanın; size mutlaka bir musibet gelecektir. Allah Teâlâ : «De ki: Üstünüzden ve altınızdan size azâb göndermeye Kadir olan O'dur.» buyuruyor. Şayet gökten size azâb gelseydi, sizden hiçbirinizi bırak­mazdı. «Altınızdan size azâb göndermeye Kadir olan O'dur.» buyuru­yor. Şayet yer batsaydı, sizi helak eder ve sizden hiç kimse kalmazdı. «Sizi fırka fırka yapıp kiminizin hıncım kimine tattırmağa Kadir olan O'dur.» buyuruyor. Uyanın, muhakkak ki bu üçün en kötüsü si­zin başınıza gelmiştir.

Bu husustaki ikinci görüş ve açıklama şöyledir : İbn Cerîr ve İbn Ebu Hatim derler ki: Bize Yûnus İbn Abd'ül-A'lâ'nın... îbn Abbâs'-tan rivayetine göre; o, «De ki: Üstünüzden ve altınızdan size azâb göndermeye Kadir olan O'dur.» âyeti hakkında şöyle dermiş : Üstü­nüzden gelecek azâb, kötü idarecidir. Altınızdan gelecek azâb ise kötü hizmetçilerdir. Ali İbn Ebu Talha rivayet ediyor ki; İbn Abbâs'tan üstünüzden gelecek azâb; idarecileriniz, altınızdan gelecek azâb ise köleleriniz ve ayak takımınızdır, demiştir. Bunun bir benzerini İbn Ebu Hatim, Ebu Sinan ve Umeyr İbn Hânî'den rivayet eder. İbn Cerîr der ki: Herne kadar bu görüşün sıhhatli bir açıklaması var ise de birinci görüş daha açık ve kuvvetlidir. Bu, İbn Cerîr —Allah ona rah­met eylesin—'in söylediği gibidir. Bu görüşün doğruluğunu, şu âyet-i kerîme de desteklemektedir: «Gökte olanın sizi yerin dibine geçirme­sinden emin mi oldunuz? O zaman yer sarsıldıkça sarsılır. Gökte ola­nın başınıza taş yağdırmasından emin mi oldunuz? Benim tehdidi­min nasıl olduğunu yakında bileceksiniz.» (Mülk, 16-17). Nitekim ben­zerleri ile birlikte bunlar kıyametin alâmetleri, şartlan ve kıyamet gününden önce ortaya çıkacak alâmetlerde zikredilmişlerdir. înşaal-lah yerinde tekrar gelecektir.

Allah Teâlâ : «Sizi fırka fırka yapmağa Kadir olan O'dur.» buyu­ruyor. Vâlibî, îbn Abbâs'tan rivayetle; burada heveslerin kasdedildi-ğini söylemiştir. Mücâhid ve bir çokları da böyle demişlerdir. Muhte­lif kanallarla Allah Rasûlünden rivayet edilen bir hadîste, Efendimiz şöyle buyurur: Bu ümmet, yetmişüç fırkaya bölünecek. Bir tanesi hâ­riç hepsi ateştedir.

«Kiminizin hıncını kiminize tattırmaya Kadir olan O'dur.» âyeti hakkında İbn Abbâs ve bir çokları şöyle derler: Bir kısmınızı diğer bir kısmınıza azâb ve öldürme ile musallat kılmaya Kadir olan O'dur.

Allah Teâlâ buyuruyor ki: «Bak, onlar iyice anlasınlar (Allah'ın âyetleri, hüccetleri ve burhanları üzerinde iyice düşünsünler) diye âyetlerimizi nasıl açıklıyor (beyân ediyor ve anlatıyor) uz.»

Zeyd İbn Eşlem der ki: «De ki: Üstünüzden ve altınızdan size azâb göndermeye Kadir olan O'dur.» âyeti nazil olunca Allah Rasûlü : Benden sonra kiminiz kiminizin boynunu kılıçla vuran kâfirler haline dönüşmeyiniz, buyurdular. Biz; Allah'dan başka ilâh olmadığına ve senin Allah'ın elçisi olduğuna şehâdet ederken mi? dediler. Allah Rasûlü; evet, buyurdular. İnsanlardan bazısı: Biz müslümanlar iken bir kısmımızın diğer bir kısmımızı öldürmesi asla olmayacak, dediler de «bak, onlar iyice anlasınlar diye âyetlerimizi nasıl açıklıyoruz. Kav­min, onu yalanladı. Halbuki o haktır. De ki: Ben sizin üzerinize vekü değilim.», «Her haberin karârlaşmış bir zamanı vardır. Siz de yakında bileceksiniz» âyetleri nazil oldu. Hadîsi İbn Ebu Hatim ve îbn Cerîr rivayet etmişlerdir.

Müslümanlardan birçoğu, Sevbân ve diğerlerinin fitnelerle ilgili hadîslerini yanlış anlıyor ve kötü te'vîl ederek kendilerinin zararına olan mânâya hamlediyorlar. Halbuki böyle bir anlayış, ne Rasûlul-lah'tan sâdır olmuş ne de Rasûlullah böyle bir anlayışa rızâ göster­miştir. Öyleyse bu konudaki gerçeği açıklamamız gerekir. Biz deriz ki: Genellikle milletlerin dinî nasslan ve diğer konulan anlayışların­da karakter yapılarının te'sîri büyüktür. Filozofların, şâirlerin durumu da ilim ve felsefedeki gelişmeleriyle alâkalıdır. Güç ve kuvvet bakı­mından ilerlemiş, bilgi ve hikmette derinleşmiş olanların anlayışı daha sağlam, hükümleri daha doğru, kavrayış ve idrâkleri daha üstün, görgüleri daha güzel olmaktadır. Bilgisizlik ve budalalığın yayılma­sının sonucu güçsüzlük ve horlufc yerleşince anlayış tâm tersine dön­mektedir. Buna örnek olarak size tamahı, dünya malına ve ziynetine hırsla bağlanmayı zemmeden âyetleri ve hakimane ifâdeleri verebili­riz. Âhireti teşvik eden ve malı hak yolunda harcamak gibi konulan güzel gösteren hükümleri misâl olarak verebiliriz. Bu âyetler, hik­metler, şiirler ve meseller İslâm ümmetinin gelişmesine, ilerlemesine, zaferlerden zaferlere koşup basan sağlamasına ve her alanda efendi olarak önde koşmasına, nzık te'mîn etmesine engel olan bir mania değildir. Aksine buna teşvik eden ve milleti yüceltmek, ümmetin du­rumunu ilerletmek için ehemmiyeti hâiz birer etkendirler. Onun için müslümanlar mallarını onca cömertlikle son haddine 'kadar harcı­yorlar, iyi işlerde ve hayır yolunda infâk ediyorlardı. Bizim daha son­ra gelen nesillerimiz, öncekilerin bırakmış olduklan vakıfları ve ben­zeri kurumlan umûmun yaranna, milletin iyiliğine kurmuş olduklan te'sîsleri koruyabilselerdi sâhib olduklan topraklann çoğunun vakıf olduğunu göreceklerdi. Hattâ geçmişlerin birçok kerreler aynı yerleri vakfetmiş olduğunu anlayacaklardı. Öyle ki Selef-i Sâlihîn'in vakıfları, neticede mülk haline dönüşecekti. Nitekim babamın amcası Seyyid Ahmed abartılmış olsa da bu hususa temas ederek şöyle der: Trab-lusşam'da her yüz senede vakıf mülk haline, mülk de vakıf haline dönüşür. Bütün bu âyetler ve hikmetler dünya hayatıyla ilgili husus­lardaydı. Temiz beslenme; bedenin sağlam yapıya sâhib olması, kuv­vetinin artması, hayatını koruması, öldürücü her türlü şeylerden uzak­laşması gibi hayra vesile olan hususların korunmasını gerektirmiştir. Ama sonra bu hükümler, zayıflık döneminde hasta bedendeki sağlam besin durumuna düşmüş ve zayıflığın artmasından, bozulmanın ço­ğalmasından /6a§ka bir şeye yaramamıştır. Öyle ki bu ifadeler ve hikmetler; tenbelliği, gevşekliği, ona buna yükolmayı, asalaklığı, fa­kirliği ve horluğu dinin ana ma^sadlarından biri haline getirecek şe­kilde yorumlanmış ve zayıflıkları, acizlikleri artmaktan başka bir şeye yaramaz hale getirilmiştir. Buna karşılık öyle davranırken de hırsları, cimrilikleri, aşağılıkları gittikçe daha fazla artmıştır.

Bu örneği iyice düşündükten sonra sen onu Hz, Peygamber'in ha­dîslerinde, İslâm ümmetinin geleceğiyle ilgili haberler için bir ayna yap. İslâm ümmetinin iktidarının yeryüzünün doğularına ve batıları­na yayılacağı, sonra bütün milletlerin onun kabından yemeğe koşu­şacağı, müslümanlarm bölük bölük olarak birbirlerine düşecekleri ve benzeri fitne haberleriyle, kıyamet kopmazdan önce ortaya çıkacak hâdise ve yeni vak'aları değerlendir. İyi bil ki: İslâm ümmeti ceha­letin yayılmasından sonra, bu hadîsleri çok kötü yorumlamıştır. Bu kötü yorumlayışın neticesinde bizim yukardaki örnekte işaret ettiği­miz gibi davranarak o hadîslerde belirtilen kötülüklere düşmüşlerdir. Asırlarca, müslüman kitleler, bu hadîslerde ilerde vuku bulacağı bil­dirilen haberleri, fitne ve kötülükleri bekleyerek oturup durmuşlar, Allah'ın emrettiği şekilde iyilikleri emir, kötülükleri nehyedecekleri-ne, Hakk'a karşı beliren fenalıkları —güçleri yettiğince— defedecek­lerine, yerlerinde yatıp kalmışlardır. Sonra da bunun bir kader oldu­ğunu ve bu olayların vuku bulacağının daha önce Peygamber tara­fından haber verildiğini, binâenaleyh onlardan kaçıp kurtulmanın mümkün olmadığını söyleyerek ma'zeret bulmaya çalışmışlardır. Keza güçlü milletlerin güçlülük sebeblerini ve ilerleme, zenginleşme yolla­rını arayıp bulma konusunda da bu ma'zeretlerini öne sürerek, hiçbir çalışma yapmamışlardır. Tamahtan kaçındırmayı, dünya zevklerini küçümsemeyi bildiren hikmet ve nassları yanlış anlayarak çalışmayı terketmişlerdir. Değerli işlere ve ebedî hayata kendilerini vermelerini emreden hükümleri .ters anlamışlardır. Halbuki bu konularda âyetler­de onların dayanabileceği hiçbir dayanak yoktur. Aksine Allah'ın eşsiz hüccetleri onların aleyhinde işlemektedir. Biz bu tefsirde ve başka yerlerde defalarca bu konuyu açıkladık.

Bunun yanı sıra, geçmişleri gibi çalıştıkları takdirde âyetlerde ve hadîslerde kendilerine va'dedilen hayırlı ve üstün durumu elde etmek için çabaiamamışlardır. Halbuki çalışmayı teşvik eden bu vaadlerden birçoğunun te'vîli henüz gelmemiştir, birçoğu da gelecektir. Çünkü Allah'ın va'di mutlaka yerini bulacaktır. Ayrıca onlar, âhiret hayatı­nı dünyaya tercih ettiklerini iddia etmelerine ve bunu ortaya koyma­ya çalışmalarına rağmen, Allah yolunda hiçbir fedâkârlığa katlanma­mışlar ve bu konudaki âyetlerle amel etmemişlerdir. Gerçek odur ki; onlar bilgisizlikleri, tenbellikleri ve uyuşuklukları ile güçlerini yitir­mişler, hor düşmüşlerdir. Bilgisizlikleri içerisinde yorgun düşmekte­dirler. Arzu ve heveslerine tâbi olarak çalışmak yerine aşağılık ve şah­sî keyiflerini tercih etmişlerdir. Umûmun menfaatini düşünmemişler, kendilerinin faydalarına olan noktalara kafa yormamışlardır. Bilakis bütün bunları terk ederek, kendilerini Allah'a adadıklarım, Allah'ın dinine göre davrandıklarını iddia etmişler ve tevekkül ettiklerini söy­lemişlerdir. Hattâ bir kişi onları tenkîd edecek veya milletin ve üm­metin hukuku konusunda aşın bir davranışla çekindirecek olursa; o zaman işi kadere yükleyerek ma'zeret beyân etmişler ve: Dünya safi­rin dünyası, âhiret ise kendilerinin olduğunu söylemişlerdir. Bu şüp­helerinin bozuk olduğunu defalarca belirttik. Ama Allah'a sığınan ki­şiler ancak öğüt alırlar.

Hz. Peygamber, ümmetine; gelecekte bölünmelerin ve tefrikanın vuku bulacağına, kitab ehlinin bid'at ve hurafelerinin peşinde koşu­lacağına ve diğer milletlerle müslümanlar arasında ortak olan benzer konularda fitnelerin meydana geleceğine dâir haberleri bildirmemiş­tir. Söylediği sâdece müsiümanların onların zararlarından korunmak için uyanık olmalarını ve onların kötülüklerine düşmekten kaçınma­larım sağlamak içindir. Rasûlullah, fitnelere bulaşmamaları ve tefri­ka ateşine yanmamalan için bazı uyanlarda bulunmuştur. Bunun mi­sâli bilmedikleri bir toprağa giden yolculara; o topraklarda yaygın olan hastahklan haber veren doktorun misâlidir. Doktor bu hastalık-lan söylerken, yolcuların o hastalıklara tutulmalannı önlemek ve tu­tulanlar varsa onlan iyileştirmek maksadını güder. Yoksa yoiculann o hastalıklara ve mikroplara yakalanarak ölmelerini sağlamak için söylemez. İlk asır müslümanları, bu nassları böyle anlıyorlardı. Nite­kim Hz. Âişe (r.a.), kitab ehlinin peygamberlerinin mescidlerini kabir edinmeleri nedeniyle lanetlendiklerini bildiren hadîsin gerekçesini şu sözüyle açıklamıştır: Onlann yaptıklanndan müslümanlan kaçındır­mak istiyordu. Âyet-i kerîmeler, tefrika ve ihtilâftan kaçındırmakta ve bunun neticesinin ehl-i kitab'ın düştüğü çukura düşmek olduğunu açıklamaktadır. Böylece müslümanlarm, aynı bilgisizlik ve cehalet çukuruna düşmemelerini sağlamak istemektedir. Onların durumuna düşme halinde, gerekçeler uydurmamamızı bildirmektedir. Bunun için Allah Tealâ; «hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Ancak akıl sa­hipleri öğüt alırlar» buyurmaktadır. Eğer Sahabe ve Tâbiîn'dn bilgin­leri tefsir kitablan yazmış olsalardı, hadîs şerhleri te'lîf etmiş olsalardı bize bu hususu açıklarlardı.

Eski ve yeni müellifler, Kur'an ve hadîsin Allah'ın milletlerle ala­kalı kanunlarını değerlendirip inceleme konusunda doğru yolu açık­lamak için gösterdikleri eksikliğin hiçbirisini kitab ve sünnet bilgi­sinde göstermemişlerdir. Eğer onlar fıkhı ahkamın teferruatıyla ilgili, kelâm kâideleriyle alâkalı konulara gösterdikleri özenin bir kısmını bu hususlarda göstermiş olsalardı, İslâm ümmetinin dinini ve dünyasını koruyacak nice ifâdeler serdederlerdi. Taharet, necaset, icar, selem ve benzeri fıkhî konuların derinliklerine gereksiz biçimde dalmış olduk­ları kadar, bu konulara dalmamışlardır. Allah'ın kullanyla ilgili hu­suslardaki kanunu bilmekten daha üstün şey, ancak Allah Teâlâ'nın zâtım, sıfatlarını ve fiillerini bilmektir. Bu konuda bazı bilgin hikmet sâhibleri dikkat göstermişler ve Ebu Hâmid el-öazzâlî, övülen bilgi­lerden İhya el-Ulûm kitabında belirli miktarda beğenilen ve övülen bilgilerden bahsetmiştir. Ve demiştir ki: En son noktada övülen bilgi kısmına gelince; bu, Allah Teâlâ'nın zâtı, sıfatı, fiilleri, yaratıklarıyla ilgili konulardaki kanunları, âhiretin dünyaya dayanmasıyla alâkalı hikmetleri konusundaki bilgilerdir. Bu bilgiler, kendiliğinden, aranan ve istenen bilgilerdir. Sonra Ğazzâlî bu bilgi sâhiblerini; kelâmcılar ve fakîhler gibi diğer bütün bilginlerden üstün tutmuştur...

Ey okuyucu; bunu düşündükten sonra bil ki: Bu âyetin tefsîriyle ilgili vârid olan haberler ve eserler, ayrıca fitne ve kıyamet ile ilgili hadîsler İslâm ümmetinin çökeceğine ve düşeceğine delil olamazlar. Allah'ın kanunlarını bilmeyen, Allah'ın rahmetinden ümidini kesmiş olan bazı kişilerin söyledikleri gibi, müslümanlarm zayıflık ve cehalet­lerinin devamına vesîle olamaz. Kaldı ki öteki âyet-i kerîmeler, her düşüşün bir kalkışı olacağını ve her okun yeniden fırlayacağını ha^ ber vermekte ve müslümanlarm yeryüzünün halîfeleri olacaklarını bildirmektedir. Bu yeryüzünün hilâfeti hâdisesi henüz tamamlanma­mıştır. Nitekim Arap toprağı çayırlık ve ırmaklarla doluncaya, Irak'la Mekke arasında yolcu yol yitirme korkusu olmaksızın yürüyünceye kadar kıyamet kopmaz, haberi henüz gerçekleşmemiştir. İmâm Ah-med bu haberi nakletmektedir. Bu haberin birinci bölümü henüz ger­çekleşmemiştir. Keza Müslim'in Sahîh'inde Medine'nin alanının İhab denilen bölgeye kadar gelişeceğine dâir vârid olan ve Medine'nin yer­leşim alanının millerce mesafeye ulaşacağını bildiren haber henüz ger­çekleşmemiştir. Ey müslümanlar topluluğu; müjdeleyenler olun, kor­kutanlar değil. «Bir süre sonra onun haberini öğreneceksiniz.»

Bu bölümü tek başına aç →

66. Âyetin Tefsiri

66 — Kavmin onu yalanladı. Halbuki o, haktır. De ki: Ben sizin üzerinize vekîl değilim.

Bu bölümü tek başına aç →

69. Âyetin Tefsiri

Allah Teâlâ bu âyetlerde buyuruyor ki: Kavmin Kureyş onu, se­nin onlara getirmiş olduğun Kur'an'ı hidâyeti ve beyânı yalanladılar. Halbuki o, kendisinden başka hiçbir hak ve gerçek olmayan bir hak­tır. «De ki: Ben sizin üzerinize vekil değilim.» Allah Teâlâ başka bir âyette de şöyle buyuruyor : «De ki: Gerçek Rabbınızdan (gelen) dir. İsteyen İnansın, isteyen inkâr etsin.» (Kehf, 29). Bana düşen tebliğ edip ulaştırmaktır. Size düşen ise işitip itaat etmektir. Bana uyan dünya ve âhirette mutlu olur. Bana karşı çıkan ise dünyada ve âhirette mutsuz olacaktır. Bunun içindir ki Allah Teâlâ : «Her bir habe­rin karârlaşmış bir zamanı vardır» buyurmaktadır. İbn Abbâs ve bir çokları derler ki: Her. bir haberin bir hakikati, yani bir müddet sonra dahi olsa her haberin bir meydana gelişi vardır. Nitekim Allah Teâlâ başka âyetlerde de : «O'nun haberini bir müddet sonra öğreneceksi­niz.» (Şa'ti, 88), «Herkesin süresi yazılıdır.» (Ra'd, 37) buyuruyor ki bu, kuvvetli bir tehdîd ve vaîd'dir. Bu sebepledir ki bundan sonra: «Siz de yakında bileceksiniz.» buyurmuştur. Allah Teâlâ devamla şöy­le buyuruyor -«Âyetlerimizi (yalanlama ve alaya almakla) çekişmeye dalanlaıı gördüğün vakit onlar (yalanlamakta oldukları sözün dışın­da) başka bir söze geçinceye kadar, kendilerinden yüzçevir. Eğer şey­tân sana unutturursa, —ki burada Allah'ın âyetlerini tahrif eden, on­ları gerektiği yerlerinden başka yerlere koyan yalanlayıcüarla birlik­te müslüman ümmetten hiçbir kimsenin oturmaması kasdedilmekte-dir. İşte onlardan birisi unutarak oturursa— hatırladıktan sonra artık zâlimler güruhu ile oturma.» Bu sebepledir ki bir hadîste şöyle Duyu­rulmuştur : Ümmetimden hatâ, unutma ve yapmaya zorlandıkları şeylerin günâhı kaldırılmıştır. Ebu Mâlik ve Saîd İbn Cübeyr'den nak­len Süddî «Eğer şeytân sana unutturursa...» âyeti hakkında şöyle der: .Unutur da sonra hatırlarsan onlarla birlikte oturma. Mukâtil İbn Hayyân da böyle söylemiştir. «O, size kitâbda: Allah'ın âyetleri­ne küfredildiğini ve alaya alındığını işittiğinizde, onlar başka bir mev­zua intikâl edinceye kadar yanlarında oturmayın. Yoksa siz de onlar gibi olursunuz.» (Nisa, 140) âyetinde işaret edilen âyet işte budur. Yani siz onlarla birlikte oturup onların (söylediklerini zımnen) kabul ettiğiniz takdirde onların içinde bulundukları durumda onlarla eşit olursunuz.

'Allah Teâlâ: «Allah'tan sakınanlara; onların hesabından bir şey yoktur.» buyuruyor ki; onlardan sakınır ve bu durumda onlarla bir­likte oturmazlarsa onların uhdesinden sıyrılmış ve onların günâhın­dan kurtulmuş olurlar. îbn Ebu Hatim der ki: Bize Ebu Saîd el-Eşecc... Ebu Mâlik ve S&îd İbn Cübeyr'in «Allah'tan sakınanlara; onların he­sabından bir şey yoktur.» âyeti hakkında şöyle dediklerini rivayet etti: Böyle yaptığın, yani onlardan sakınıp yüz çevirdiğin takdirde, onların Allah'ın âyetleri hakkında çekişmeye dalmalarından dolayı sana bir vetöl yolftur. Başkaları ise şöyle diyor: Bilakis bunun mânâ­sı şöyledir {Onlar; onlarla birlikte otursalar dahi, onların hesabından bunlara bir şey yoktur. Böylece bu âyetin Nisa süresindeki: «Yoksa siz de onlar gibi olursunuz.» (Nisa, 140) âyeti ile —ki bu âyet Medi­ne'de nazil olmuştur— mensûh olduğunu sanmışlardır. Bu görüş Mü-câhid, Süddî, İbn Cüreyc ve başkalarına aittir^ Onların açıklamalarına göre; âyet böylece anlaşılacaktır: «Fakat bir öğüttür. Olur ki sa­kınırlar.» Fakat Biz size onlardan yüz çevirmenizi emrettik. Bu, içle­rinde bulundukları durum hakkında onlara bir hatırlatmadır. Umu­lur ki bundan sakınır ve bir daha ona dönmezler.

Bu bölümü tek başına aç →

70. Âyetin Tefsiri

Allah Teâlâ : «Bırak o dinlerini oyun ve eğlence edinenleri; dünya hayatının aldattığı kimseleri...» buyuruyor ki; bırak onları, onlardan yüz çevir, onlara biraz mühlet ver. Onlar büyük bir azaba dûçâr ola­caklardır. Bu sebeple : ((Sen onunla (Kur'an'la) öğüt ver», Allah'ın kıyamet günündeki elîm azabı ile intikamından onları sakındır, bu­yurmaktadır. «Allah Teâlâ : Bir kimse kazandığından ötürü yok ol­masın.» buyurur. İbn Abbâs'tan rivayetle, Dahhâk, Mücâhid, İkrime, Hasan ve Süddî âyetteki kelimesinin teslim edilme anla­mında olduğunu söylemişlerdir. Ibn Abbâs'tan rivayetle, Vâlibî; rüs-vây olma, anlamına geldiğini, Katâde de; hapsolunma, anlamında ol­duğunu söyler. Mürre ve İbn Zeyd; muâhaze olunma, Kelbî ise; cezalan­dırılma, anlamına geldiğini söylemişlerdir ki bu ibarelerin hepsi de anlamca birbirine yakındırlar. Netice olarak bu kelime, «Helake teslim etme, hayırdan alıkoyma ve arzulanana ulaşmaktan alıkoyma» anla­mına gerektedir. Nitekim başka bir âyette Allah Teâlâ : «Her nefis kazandığı ile bağlıdır. Ancak sağcılar müstesnadır.» (Müddesir, 38 - 39) buyurmaktadır.

Allah Teâlâ: «Allah'tan başka dostu ve (kendisine şefaat edecek hiçbir) şefaatçisi ve (yakını) olmayan bir kimse...» buyurmaktadır ki; başka bir âyette de şöyle buyurmaktadır: «Alış-verişin, dostluğun ve şefaatin olmadığı gün gelmezden evvel... Kâfirler, işte zulmedenlerin kendileridir.» (Bakara, 254).

Allah Teâlâ: «O, bütün varını fidye olarak verse de kabul olun­maz.» buyuruyor. Her şeyi verse dahi bu, ondan kabul olunmaz. Nite­kim başka bir âyette de Allah Teâlâ : «Doğrusu küfredip te kâfir olarak ölenler; yeryüzü dolusu altını fidye verecek olsalar, yine de hiçbirin­den kabul edilmez.» (Âl-i İmrân, 91) buyururken burada da: «îşte on­lar, kazandıklarından ötürü yok olanlardır. Küfür edegeldiklerinden do­layı onlara kaynar sudan içecek ve elîm bir azâb vardır.» buyurmak­tadır.

Bu bölümü tek başına aç →

73. Âyetin Tefsiri

Süddî der ki: Müşrikler inananlara: Bizim yolumuza uyun ve Muhammed'in dinini bırakın, dediler de Allah Teâlâ : «De ki: Allah'ı bırakıp ta bize fayda ve zarar veremeyen şeylere mi yalvaralım? Ök­çelerimizin üstünden gerisin geri küfre mi dönelim? (Bu durumda biz şeytanın yeryüzünde saptırdığı kişi gibi oluruz.)» âyetlerim indirdi. Yani Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: îmândan sonra eğer küfre düşer­seniz; siz şu adam .gibi olursunuz ; Yolda bir kavimle beraber iken yolu kaybetmiş, şeytân kendisini şaşırtıp yeryüzünde saptırmış, arkadaşları yolda olup onu kendilerine çağırarak; bize gel, biz yoldayız, demeye başlarlar. O ise; onlara gitmemekte diretir. İşte Hz. Muhammed (s.a,) i tanıdıktan sonra onlara uyanın benzeri budur. Yola çağıran Hz. Mu­hammed (s.a.) in ta kendisidir. Yol ise İslam'dır. Bu hadîsi İbn Cerîr rivayet etmiştir.

İbn Abbâs'tan rivayetle Ali tbn Ebu Talha : «De ki: Allah'ı bıra­kıp ta bize fayda ve zarar veremeyen şeylere mi yalvaralım?» âyeti hak­kında şöyle demektedir : Bu, Allah Teâlâ'nın ilâhlar ile onlara çağıran­lar ve Allah'a çağıranlar (davet edenler) hakkında vermiş olduğu bir örnektir. Bir adam düşünün : Yolunu kaybetmiş, sapıtmış. O sırada bi­risi kendisini; ey falan oğlu falan, yola gel, diye çağırıyor. Onun arka­daşları var ve kendisini; yola gel, diye çağırıyorlar. Birinci çağırana uyarsa onu tutup götürüyor ve helake ulaştırıyor. Kendisini hidâyete çağıranlara icabet ederse yolu buluyor. Bu birinci çağıran, onu helak edicidir. Allah'dan başka bu ilâhlara tapanın örneği budur 'ki; o kişi, kendisine ölüm gelinceye kadar bunun doğru olduğuna inanır da he­lake ve-nedamete (pişmanlığa) düşer. Allah Teâlâ : «Şeytânların sap­tırıp çöle düşürmek istedikleri kimse gibi...» buyuruyor ki; bunlar he­lak edicilerdir. Onu ismi ile, babasının ve dedesinin ismi ile çağırırlar. O da bunun doğru bir şey olduğunu sanarak ona uyar. Nihayet onu he­lake atarlar, belki de yerler. Veya yeryüzünde kapkaranlık bir yere atarlar da orada susuzluktan helak olur. İşte bu, Allah'tan başka ibâdet edilen ilâhlara icabet edenin örneğidir. Hadîsi İbn Cerîr rivayet etmiş­tir. İbn Ebu Necîh ise Mücâhid'den naklen «Şeytânların saptırıp şaşkın bir halde çöle düşürmek istedikleri kimse gibi...» âyeti hakkında şöyle der : Şaşkın durumdaki kişiyi arkadaşları yola çağırıyor. îşte bu, hidâyete erdikten sonra sapıklığa-düşenin örneğidir. İbn Abbas'tan naklen Avfî, «Arkadaşları doğru yola çağırırken şeytânların saptırıp şaşkın bir halde çöle düşürmek istedikleri kimse gibi...» âyeti hakkında şöyle der : Bu, Allah'ın hidâyetine icabet etmeyen, şeytâna itaat eden, yeryüzün­de günâh işleyip haktan meyleden, sapan kişidir. Arkadaşları kendisini hidâyete çağırırlar. Ve onu çağırıp emrettiklerinin hidâyet olduğunu sanırlar. Allah Teâlâ bunu, insanlardan bunların dostları için söy­leyip, «Allah'ın tüdâyeti, asıl hidâyetin kendisidir.» buyuruyor. Sapık­lık ise, cinlerin kendisine çağırdıklarıdır. İbn Abbâs'ın bu sözünü riva­yetten sonra İbn Cerîr der ki: Bu, arkadaşlarının onu hidâyet sanarak sapıklığa çağırmalarını gerektirir. Halbuki bu, âyetin zahirine terstir. Zîrâ Allah Teâlâ, arkadaşlarının onu hidâyete çağırdıklarını haber ver­mektedir. O halde Allah Teâlâ'mn hidâyet olduğunu haber vermesiyle birlikte onun sapıklık olması caiz değildir. Bu, İbn Cerîr'in söylediği gibidir. Âyetin akışı, şeytânların saptırdığı kişinin şaşkın olmasını ge­rektirir. Onun arkadaşları doğru yolda yürümektedirler. Onu kendi­lerine ve en güzel yolda onlarla birlikte gitmeye çağırmaya başlamış­lardır. Burada sözün takdiri şöyle olmalıdır: «Onlardan yüz çevirip onlara dönmemektedir. Şayet Allah dileseydi, onu hidâyete eriştirir ve onu doğru yola geri çevirirdi.» İşte bu sebepledir ki, Allah Teâlâ: «De ki: Allah'ın hidâyeti, a&ü hidâyetin kendisidir.» buyurmuştur. Nite­kim başka âyetlerde de şöyle buyurmaktadır : «Allah kimi de hidâyete erdirirse, onu saptıracak yoktur.» (Zümer, 37), «Onların hidâyeti bul­malarına ne kadar hırs göstersen muhakkak ki, Allah dalâlete sapanı hidâyete erdirmez. Ve onların yardımcıları da yoktur.» (Nahl, 37). Allah Teâlâ burada devamla şöyle buyuruyor: «Ve <biz emrolunduk ki; âlem­lerin Habbma teslîm olalım, (ortağı olmaksızın sâdece O'na ibâdet edelim.) Ve bir de namaz küm ve O'ndan korkun diye.» Namaz kılmakla ve her durumda O'ndan korkmakla emrolunduk. «O'dur, (kıyamet gü­nü) kendisine varıp toplanacağınız. O'dur, gökleri ve yeri hak ile (ada­letle) yaratan. (Her ikisinin yaratıcısı, sahibi, onları ve onlardakileri idare eden.)», «O'nun; ol, dediği gün; hemen olur.» âyetinde kıyamet günü kaydedilmektedir. O gün Allah Teâlâ «Ol.» buyuracak ve göz açıp kapama veya ondan daha kısa bir zamanda O'nun emri olacak, mey­dana gelecektir.

Müfessirler, «Sûr'a üfleneceği gün...» âyetinin tefsirinde ihtilâf etmişlerdir. Bazıları şöyle der: «Buradaki 'Sûr* kelimesinden maksad, suret kelimesinin çoğuludur. Böylece mânâ, suretlere üflenip de diril-tildikleri gün, şeklinde olacaktır. Halbuki doğru olan, buradaki sûr ke­limesi ile İsraf îl (a.s.) in üfleyeceği borunun fcasdedilmiş, olmasıdır. İbn Cerîr der ki: Bize göre doğru olan, Hz. Peygamtjer'den gelen haberle­rin desteklediği görüştür ki; Allah Rasûlü: Muhakkak ki İsrafil sûr*u ağzına almış ve alnını (yüzünü) eğip döndürmüştür. Ne zaman emredi­lecek de üfürecek diye beklemektedir, buyurmuştur. İmâm Ahmed der ki: Bize İsmâîl... Abdullah İbn Amr'dan rivayet etti ki; bir bedevî: Ey Allah'ın Rasûlü; sûr nedir? diye sordu. Allah Rasûlü de : Kendisine üflenecek boynuzdur, buyurdular. Sûr hadîsi bize Hafız Ebu'l-Kâsım et-Taberânî kanalıyla onun «et-Tıvâlât» kitabında rivayet edilmiştir. O, şöyle demektedir : Bize Ahmed İbn el-Hasan'ın... Ebu Hüreyre (r.a.) den rivayetine göre; o, şöyle demiştir: Ashabından bir grupun arasın­da bulunduğu sırada Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurdular : Allah Teâlâ göklerin ve yerin yaratılmasını bitirince, sûr'u yaratıp onu İsrafil'e verdi. O bunu; ne zaman emredilecek diye beklemek üzere gözünü Arş'a dikerek ağzına koydu. Ben: Ey Allah'ın Rasûlü; sûr nedir? diye sor­dum. Boynuzdur, buyurdular. Ben: O nasıldır? diye sordum. Şöyle bu­yurdular : Büyüktür. Beni hak ile gönderen (Allah) a yemîn ederim ki; onun bir halkasının (boğumunun) büyüklüğü göklerle yerin genişliği gibidir. Ona üç defa üflenecektir: Birinci üfürme, korku üfürmesidir. İkincisi, yıkılma üfürmesidir. Üçüncüsü ise kalkıp âlemlerin Rabbınm huzuruna dikilme üfürmesidir. Allah Teâlâ İsrafil'e )birinci üfürmeyi emredip; üfür, buyuracak. O, korku üfürmesini üfürüp Allah'ın dile­dikleri dışında bütün gökler ve yer halkı korkacak. Allah Teâlâ ona emredecek de uzatacak ve kesinti yapmayacak, (fütur getirmeyecek). Bu, Allah Teâlâ'nın : «Bunlar bir tek çığlık beklemektedirler. Ki, onun bir an gecikmesi yoktur.» (Sâd, 15) kavli gibidir. Allah Teâlâ dağlan yürütecek. Onlar bir bulut gibi geçecek ve serâb olacaklar... Sonra yer­yüzü halkını öyle bir sarsacak ki, dalgaların çarptığı denize atılmış Mr gemi gibi olacak. Yeryüzündeki halkı ters çevirip rüzgârların salladığı, Arş'da asılı bir kandil gibi yapacak. Bu durum, Allah Teâlâ'nın: «O gün bir sarsıntı sarsar. Ve peşinden bir başkası gelir. O gün. kalbler titrer.» (Nâziât, 6-8) âyetlerinde haber verdiği durumdur. İnsanlar, onun üzerinde sarsılıp çalkalanacak. Süt veren kadınlar çocuklarını unutacak, hamileler karmlarındakini bırakacak (doğuracak), çocuklar ihtiyarlayacak, şeytânlar korkudan uçar gibi kaçacaklar. Yeryüzünün kenarlarına varınca, melekler onlara gelip yüzlerine vuracaklar ve onlar da dönecek. İnsanlar arkalarına dönüp kaçacak. Allah'ın emrinden on­ları koruyacak hiçbir şey olmayacak. Birbirlerini çağıracaklar. İşte bu, Allah Teâlâ'nın çağrışma günü, buyurduğu gündür.

Onlar bu halde iken, yeryüzü bir baştan diğer bir başa kadar ya­rılıp çatlayacak. Bir benzerini görmedikleri büyük bir durumu göre­cekler. Bundan dolayı en iyisini Allah Teâlâ'nm bildiği üzüntü ve korku onları kaplayacak. Sonra gökyüzüne bakacaklar ki o; erimiş bir maden gibi olmuş. Sonra yarılıp yıldızlar saçılacak, güneş ve ay batacak. Allah Rasûlü (s.a.) buyurdular ki: Ölüler bundan hiçbir şey bilmeyecekler. Etou Hüreyre : Ey Allah'ın Rasûlü; Allah Teâlâ'nın : «Sûr'a üfürüleceği gün, Allah'ın dilediklerinden başka göklerde olanlar da, yerde olanlar da korku.içinde kalırlar.» (Nemi, 87) âyetinde istisna ettikleri kimler­dir? diye sordu. Allah Rasûlü şöyle buyurdu : Bunlar şehîdlerdir. Korku, dirilere ulaşacaktır. Onlar da Allah katında diriler olup rızıklanmak-tadırlar. Allah Teâlâ, o günün korkusundan onları koruyup emîn kıla­caktır. Bu, Allah Teâlâ'nın yaratıklarının kötüleri üzerine göndereceği bir azâbtır. Allah Teâlâ bu hususta şöyle buyurmaktadır : «Ey insanlar, Rabbınızdan sakının. Doğrusu, kıyamet saatinin sarsıntısı büyük bir şeydir. Onu gördüğünüz gün, her emzikli (kadın) emzirdiğini unutur, her yüklü (kadın) yükünü düşürür. İnsanları sarhoş gibi görürsün. Oysa sarhoş değildirler, ama Allah'ın azabının çok çetin olmasından­dır.» (Hacc, 1-2). Onlar, Allah'ın dilediği kadar bu azâb içinde kala­caklardır. Şu kadar var ki bu, uzun olacaktır.

Sonra Allah Teâlâ İsrafil'e yıkılma üfürmesini emredecek. O da yıkılma üfürmesini üfürecek ve Allah'ın diledikleri dışında gökler ve yer halkı yıkılacak. Bunlar bitince Ölüm meleği Cebbâr'a gelecek ve : Ey Rabbım, Senin dilediklerin dışında gökler ve yer ehli öldü, diyecek. Allah Teâlâ; kimlerin kaldığını en iyi bildiği halde; kimler kaldı? diye soracak. Ölüm meleği: Ey Rabbım, ölmeyecek diri olan Sen, Arş'ı taşı­yanlar, Cibril ve Mîkâîl ve bir de ben kaldım, diyecek. Allah Teâlâ : Cibril ve Mikâîl ölsünler, buyuracak. Allah Arş'ı konuşturacak ve o diye­cek ki: Ey Rabbım, Cibril ve Mîkâîl ölüyor! Allah Teâlâ : Sus; ben, Arş'ı-mın altında olan her şeye ölümü yazdım, buyuracak ve o ikisi ölecekler. Sonra ölüm meleği Cebbâr'a gelip : Ey Rabbım, Cibril ve Mîkâîl öldü, diyecek. Allah Teâlâ kimlerin kaldığını en iyi bilen olduğu halde; kim kaldı? diye soracak. Ölüm meleği: Asla ölmeyecek diri olan Sen, Arş'mı taşıyanlar ve bir de ben kaldım, diyecek. Allah Teâlâ : Arş'ımı taşıyan­lar ölsünler, buyuracak ve onlar da ölecekler. Allah Teâlâ Arş'a emre­decek ve o, sûr'u İsrafil'den alacak. Sonra ölüm meleği gelip: Ey Rab­bım, Arş'ını taşıyanlar Öldü, diyecek. Allah Teâlâ kimlerin kaldığını en iyi bilen olduğu halde; kim kaldı? diye soracak. Ölüm meleği; Ey Rabbım, asla ölmeyecek diri olan Sen ve bir de ben kaldım, diyecek. Allah Teâlâ: Sen, yaratıklarımdan bir yaratıksın. Şu gördüğünü gör­men için seni yaratmıştım, sen de öl, buyuracak ve o da ölecek. Vâhid, Ahâd, Kahhâr olan, doğmamış ve doğurmamış olan Allah'dan başka, hiçbir şey kalmayınca ilk olduğu gibi Allah Teâlâ son da olacak. Gök­leri ve yeri kitapları katlar gibi katlayacak sonra yayıp düzleyecek ve üç kere onları atacak ve: Ben Cebbâr'ım, Ben Cebbarım, Ben Ceb­bâr'ım, diye söyleyip üç kere : Bu gün mülk kimindir? diye seslenecek. Ona hiç 'kimse cevab vermeyecek ve kendi kendine : Vâhid, Kahhâr olan Allah'ım, buyuracak. Allah Teâlâ : «O gün yer, başka bir yerle değişti­rilir. Gökler de başka göklerle.» (İbrahim, 48> buyuruyor ki; gökleri ve yeri yayacak, Ukkâz köselesi gibi onları uzatıp yayacak. Sen onlarda hiç bir eğrilik göremeyeceksin.

Sonra Allah Teâlâ yaratıklara öyle bir seslenecek ki; onlar bu de­ğiştirilmiş yeryüzünde bir öncekinde oldukları gibi1 olacaklar. Onun vâ-dîsinde olanlar yine vadisinde, yüksek yerinde olanlar yine yükseklerin­de olacaklar. Sonra Allah Teâlâ, Arş'ın altından onların üzerine bir su gönderecek ve gökyüzüne yağmur yağdırmasını emredecek. Yeryüzüne kırk gün yağmur yağdıracak. Su onların üzerinde oniki kulaç olacak. Sonra Allah Teâlâ cesedlere, kamış —veya bakla— gibi bitmelerini em­redecek de onlar bitecekler. Nihayet cesedleri, daha önce olduğu gibi tâm olarak teşekkül edecek. Allah Teâlâ: Arş'ımı taşıyanlar dirilsin, buyuracak ve onlar dirilecekler. Allah Teâlâ İsrafil'e emredecek ve o, sûr'u alıp ağzına koyacak. Sonra Allah Teâlâ : Cibril ve Mîkâîl dirilsin, buyuracak ve onlar dirilecekler. Allah Teâlâ ruhları çağıracak. Onlar getirilecekler. Müslümanların ruhları nûr saçarken, kâfirlerin ruhları karanlık olacak. Allah Teâlâ hepsini alıp sûr'un içine koyacak. Daha sonra İsrafil'e dirilme üfürmesini üfürmeyi emredecek ve o, dirilme üfürmesini üfürecek. Ruhlar arı gibi çıkacaklar. Gökle yer arasını dol­durmuş olacaklar. Allah Teâlâ : İzzet ve Celâl'im hakkı için, muhakkak her rûh cesedine dönecek, buyuracak ve ruhlar yeryüzündeki cesedle-rine girecekler. Önce genizlere girip sokulan kişide zehirin yürümesi gibi cesedin içinde yürüyecek. Sonra yeryüzü sizden ayrılacak (siz, yer­yüzünden ayrılacaksınız, çıkacaksınız). Yeryüzünün kendisini bıraka­cakların ilki ben olacağım. Rabbmıza doğru çıkıp sür'atle varacaksınız. . «O çağırana koşarak; kâfirler: Bu, zorlu bir gündür, derler.» (Kamer, 8). Yalınayak, çıplak ve sürmetsiz olarak ölçüsü yetmiş yıl olan bir yerde duracaksınız. Allah Teâlâ size bakmayacak ve aranızda hüküm verme­yecek. Gözyaşları bitinceye kadar ağlayacaksınız. Gözyaşları bitince; onun yerine kan dökeceksiniz. Terden boğulacak derecede veya ter çenelerinize ulaşıncaya kadar terleyecek; bizim aramızda hükmetmesi için Rabbımıza bizim için kim şefâatta bulunacak? diyeceksiniz. Buna babanız Âdem'den daha lâyık kini olabilir? Allah Teâlâ onu eliyle ya­ratmış, ona ruhundan üfürmüş, ve ilk olarak onunla konuşmuştur, diyeceksiniz. Âdem'e vanp bunu ondan isteyecekler. O ise kabul etme­yip; bunun sahibi (bunu yapacak olan) ben değilim, diyecek. Birer birer her peygambere bu isteği iletecekler. Her peygambere vardıklarında on­lar bunu kabul etmeyecekler. Allah Rasûlü (devamla) şöyle buyurdular: Nihayet bana gelecekler. Ben, Fahs'a gideceğim ve secdeye kapanacağım. Ebu Hüreyre : Ey Allah'ın Rasûlü; Fahs nedir? diye sordu. Allah Rasûlü şöyle buyurdular: Arş/ın önüdür. Nihayet Allah Teâlâ bana bir melek gönderecek ve o pazumdan tutup beni kaldıracak. Bana : Ey Muham-med, buyuracak. Ben: Evet, Rabbım, diyeceğim. AÜah Teâlâ en iyi bildiği halde; durumun nasıl? diye soracak. Ben: Ey Rabbım, bana şefaati va'detmiştin, yaratıkların hususunda beni şefaatçi kıl (şefaati­mi kabul buyur) ve onların arasında hükmeyle, diyeceğim. Allah Teâlâ : Senin şefaatini kabul eyledim, onlara geliyorum, aralarında hükmede­ceğim, buyuracak.

Allah Rasûlü (s.a.) buyuruyor ki: Geri dönüp insanlarla birlikte duracağım. Biz, bu halde dikilirken gökyüzünden şiddetli bir ses duya­cağız ve bu bizi korkutacak. Dünya semâsı halkı, yeryüzündeki cin ve insanların iki misli olarak inecekler. Yeryüzüne yaklaştık! arında, yer­yüzü onların nuru ile aydınlanacak ve saflarında yerlerini alacaklar. Biz onlara: Rabbımız içinizde mi? diye soracağız. Onlar: Hayır, o ge­liridir (geliyor), diyecekler. Sonra ikinci gök halkı inen meleklerin iki misli, orada bulunan cin ve insanların iki misli olarak inecekler. Yer­yüzüne yaklaştıklarında yeryüzü onların nuru ile aydınlanacak ve on­lar da saf tutacaklar. Biz onlara: Rabbımız, içinizde mi? diye soraca­ğız. Onlar: Hayır, gelicidir. diyecekler. Sonra onlar, böyle kat kat ine­cekler ve nihayet bulut ve meleklerin gölgeliğinde Cebbar olan Allah Teâlâ inecek. O gün Arş'mı sekizi —ki onlar bu gün dörttür— taşıya­cak. Ayaklan yeryüzünün en alt sınırlarında olacak. Yeryüzü ve gökler onların bellerinde olacak. Arş omuzlarında iken onlar teşbihlerinde ken­dilerine hâs sesleriyle şöyle diyecekler: Arş ve ceberut sahibini tesbîh ederiz. Hükümranlık ve melekût sahibini tesbîh ederiz. Diri olup ölme­yeni tesbîh ederiz. Yaratıkları öldürüp kendisi ölmeyeni tesbîh ederiz. (O), Sübbûh'tur, Kuddûs'tur, Kuddûs'tur, Kuddûs'tur. En yüce Rab-bımızı, meleklerin ve ruhun Rabbım tesbîh ederiz. Yaratıkları öldüren ve kendisi ölmeyen en yüce Rabbmuzı tesbîh ederiz. Allah Teâlâ KürsT-sini yeryüzünün dilediği yerine koyar ve sesi ile seslenip şöyle buyurur: Ey cin ve insanlar topluluğu; sizi yarattığımdan bu gününüze kadar sizi dinledim, sözünüzü işitip işlerinizi gördüm. Beni dinleyin; işte işleriniz, sizlere okunan sayfalarınız. Kim hayır bulursa Allah'a ham-detsin. Kim bundan başkasını bulursa kendisinden başkasını kesinlikle ayıplamasın.

Sonra Allah Teâlâ cehenneme emreder ve onun parlayan bir kısmı çıkar. Allah Teâlâ şöyle buyurur : «Ey Âdemoğullah, ben size : Şeytâna tapmayın. O muhakkak ki sizin apaçık bir düşmanmızdır. Ve: Bana kulluk edesiniz, işte bu dosdoğru yoldur, diye ahdetmedim mi? Andol-sun ki; o, sizden birçok nesilleri saptırmıştır. Hâlâ aklınızı başınıza al­maz mısınız? İşte bu, size va'dolunan cehennemdir. Küfretmekte oldu­ğunuzdan dolayı bugün oraya girin.» (Yâsîn, 60 - 64).

Allah Teâlâ insanların arasını ayırır ve ümmetler diz çöker. Allah Teâlâ bu hususta şöyle buyurur : «Her ümmeti diz üstü çökmüş görür­sün. Her ümmet kendi kitabına çağrılır. Bugün yaptığınızın karşılığı size verilecektir.» (Casiye, 28). Allah Teâlâ cinler ve insanlar âlemi dı­şında yaratıkları arasında hükmeder (hüküm verir). Vahşî hayvanlar ve dört ayaklılar (dört ayaklı hayvanlar) arasında hüküm verir. O kadar ki; boynuzlu koyundan boynuzsuz koyunun hakkını alır. Allah Teâlâ bunu bitirip hiçbirinin yanında bir diğerine âit hak kalmayınca: Top­rak olun, buyurur. İşte o sırada kâfir : «Keski ben de toprak olaydım.» der. (Nebe*, 40).

Sonra Allah Teâlâ kullan arasında hüküm verir. Hakkında hüküm verileceklerin ilki kanlardır. Allah yolunda öldürülen herkes gelir. Al­lah Teâlâ her öldürülene emreder de; boyun damarlarından kanlar aka­rak başım taşıyıp gelir ve: Ey Rabbım, bu, beni niçin öldürdü? diye sorar. Allah Teâlâ en iyi bilen olduğu halde; onları niçin öldürdün? diye sorar. Öldüren: İzzet senin için olsun diye onları öldürdüm, diye cevab verir: Allah Teâlâ ona: Doğru söyledin, buyurup onun yüzünü güneyin nuru gibi kılar ve melekler kendisini cennete götürürler: Bun­lardan başka (bunların dışındaki) öldürülenlerin hepsi boyun damar­larından kan akarak başını taşıyor halde gelir ve: Ey Rabbım, beni şu öldürdü, der. Allah Teâlâ en iyi bilen olduğu halde; onları niçin öldürdün? buyurur. Öldüren: Ey Rabbım, İzzet Senin ve benim için olsun diye onları öldürdüm, diye cevab verir. Allah Teâlâ da: Helak oldun, buyurur. Sonra bir nefsi öldüren herkes, istisnasız karşılığında öldürülür. Hiç bir zulüm kalmaz, karşılığı alınır. Bütün bunlar, Allah'ın dilemesi içindedir: Dilerse azâb eder ve dilerse ona merhamet eyler. Sonra Allah Teâlâ, geriye kalan yaratıkları arasında hüküm verir. Ni­hayet, hiç kimsenin yanında hiç kimseye âit bir zulüm kalmaz ki zâ­limden mazlumun hakkı alınmış olmasın. O kadar ki, süte su katıp sonra satan dahi süt sudan ayrılıncaya kadar sorumlu tutulur. Allah Teâlâ bütün bunları bitirdiğinde birisi çıkıp seslenir, bütün yaratıklar duyarlar : Dikkat edin; her kavim ilâhlarına ve Allah'tan başka ibâdet edegelmekte olduklarına katılsın. Allah'tan başkasına ibâdet eden hiç kimse kalmaz ki önünde ilâhları temessül ettirilmiş olmasın. O gün meleklerden birisi, Uzeyr şekline girdirilir. Meleklerden biri de Meryem Oğlu îsâ suretine büründürülür. Birine yahûdîler, öbürüne hıristiyan-lar uyar. Sonra onların ilâhları kendilerini cehenneme sürükler. İşte bu, Allah Teâîâ'nan şu sözüdür : «Şayet bunlar tanrı olsaydı oraya gir­mezlerdi. Ve hepsi orada temelli 'kalacaklardır.» (Enbiyâ, 99).

İçlerinde münafıklar olduğu halde inananlardan başka hiç kimse kalmadığında; Allah Teâlâ onlara dilediği şekilde gelir ve: Ey insan­lar; - insanlar gitti. İlâhlarınıza ve tapageldiklerinize katılın, buyurur. Onlar: Allah'a yemîn olsun ki bizim için Allah'tan başka ilâh yoktur. Biz, O'ndan başkasına ibâdet etmiş de değiliz, derler. Ve onlardan ayrı­lırlar. Onlara gelen Allah'ın kendisidir. Kalmayı dilediği kadar kalıp sonra onlara tekrar gelir ve : Ey insanlar; insanlar gitti, ilâhlarınıza ve tapagelmekte olduklarınıza katılın, buyurur. Onlar yine: Allah'a yemîn olsun ki, bizim için Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur. Ve biz, O'ndan başkasına ibadet etmiş de değiliz, derler. Allah Teâlâ onlara görünür ve onların; Hablan olduğunu bilecekleri azametiyle onlara te­cellî eder. Yüzleri üzeri kapanıp secde ederler. Her bir münafık ensesi üzere yere yıkılır. Allah Teâlâ onların sırtlarını inek boynuzlan gibi kılar. Sohra onlara izin verir ve kalkarlar. Allah Teâlâ tırpan (veya bıçak) keskinliğinde —veya kılıç keskinliğinde— cehennemin iki tarafı arasına Sırât'ı kurar. Onun üzerinde çengeller* ucu kıvrık demirler, demir dikeni gibi dikenler vardır. Önünde ise kaygan bir köprü vardır. Onlar göz açıp kapaması gibi veya şimşek çakması gibi veya rüzgâr gibi veya cins atlar gibi veya cins binekler gibi, yahut da cins balıklar (soylu kişiler) gibi geçerler. Salim olarak kurtulan, tırmalanmış olarak kur­tulan; cehenneme, yüzü üzeri, elleri-ayaMan toplanmış olarak atılanlar vardır.

Cennet halkı, cennete ulaştırıldığında: Cennete girmemiz için Rabbımıza bize kim şefaat edecek? derler. Buna babanız Âdem (a.s.) den daha lâyık kim olabilir? Allah onu bizzat yaratmış, ruhundan üflemiş ve ilk önce onunla konuşmuştur, diyerek Âdem'e vanr ve ondan bunu isterler. O, bir günâhı zikredip bunun sahibi (bunu yapacak olan) ben değilim. Fakat Nuh'a gidiniz, o Allah'ın rasûllerinin ilkidir, der. Nuh'a varılır ve kendisinden şefaat istenilir. O da bir günâhı zikredip bunu yapacak olan ben değilim, Musa'ya yapışın. Muhakkak kî münâ-caatta onu Allah Teâlâ kendine yakın kılmış, onunla konuşmuş ve ona Tevrat'ı indirmiştir, der. Musa'ya varılıp bu kendisinden istenilir. O da bir günâhı zikredip bunun sahibi ben değilim, fakat siz, Allah'ın ruhu ve kelimesi olan Meryem Oğlu îsâ'ya yapışınız, der. Meryem Oğlu îsâ'ya varılıp bu husustaki istek kendisine iletildiğinde; size bunu yapıvere-cek olan ben değilim. Fakat siz, Muhammed'e yapışın, der. Allah Rasûlü (s.a.) buyurur ki: Bana gelirler. Benim için Rabbım katında üç şefaat vardır. Gider ve cennete varıp kapısının halkasına yapışırım. Açılmasını isterim. Cennet 'bana açılır. Ben selâmlanırım. Cennete gir­diğimde Rabbımı görüp secde ile yere kapanırım. Yaratıklarından hiç­birine izin verilmeyen bir miktarda, Allah'a hamd ve sena etmeme izin verilir. Ve : Ey Muhammed, kaldır başım; şefaat et, şefaatin kabul edi­lecek. İste, sana verilecek, buyurur. Başımı kaldırdığımda en iyi bilen olduğu halde Allah Teâlâ : Durumun nedir? diye sorar. Ben: Rabbım, bana şefaati va'detmiştin. Cennet halkı hususunda beni şefaatçi "kıl da cennete girsinler, derim. Allah Teâlâ : Seni şefaatçi 'kıldım (senin şefaatim kabul eyledim) ve cennete girmeleri hususunda onlara izin verdim, buyurur.

Allah Rasûlü (s.a.) buyururdu ki: Nefsim kudret elinde olan (Allah) a yemîn olsun ki; sizler dünyada eşlerinizi ve meskenlerinizi cennet halkının eşlerini ve meskenlerini bildiğinden datıa iyi bilemez­siniz. Onlardan birinin yetmişiki hanımı olacak. Yetmişi Allah Teâlâ'nm (orada) yarattıklarından; ikisi de Âdem oğullarından olacak. Bu ikisi dünyada iken Allah'a ibâdetlerinden dolayı Allah'ın (orada) yarattık­larından daha üstün olacaklar. Bunlardan birincisiyle yakuttan bir oda­da, üzerinde yetmiş çift atlas ve kalın ipek bulunan incilerle süslü al­tından bir yatak üzerinde zifafa girecek. Sonra o, elini bu birinci eşi­nin omuzuna koyacak ve (temiz ve şeffaflığından) elini onun göğsün­den, elbise, deri ve etinin arkasından görecek. Onun baldır kemiğine baktığında onu; yakuttan bir kamıştaki ipe bakanın gördüğü gibi gö­recek. Bu eşin ciğeri ona bir ayna, onun ciğeri de bu eşe bir aynadır. O bu eşin yanında iken onu asla usandırmayacak, o da kendisini usan­dırmayacak. Defalarca vardığı halde her seferinde onu bakire bulacak. Arzusu hiç kesilip kırılmayacak, bu eşi bundan asla şikâyet etmeyecek. O, bu halde iken nida edilecek: Senin ondan, onun senden usanmadı­ğını biliyoruz. Şurası muhakkak ki; burada ne sana, ne ona ölüm var. Şu kadar var ki; senin için ondan başka eşler de var. Ve onun yanından çıkacak. (Diğer) eşlere t>irer birer varacak. Her birine vardığında; Al­lah'a yemîn olsun ki, cennette senden daha güzelini görmüyorum, cen­nette bana senden daha sevgili hiçbir şey yok, diyecekler.

Cehennem halkı cehenneme düştüğünde; Rabbınm yaratıkların­dan, amellerinin kendilerini helak ettiği bir grup oraya'düşecek. On­lardan kimisi vardır ki; ateş ayaklarını yakalamıştır, daha yukarı çık­mıyor. Kimileri vardır ki; bacaklarının yarılarına kadar ateş yakala­mıştır. Kimilerinin dizlerine, kimilerinin böğürlerine kadar, kimilerinin yüzü dışında bütün cesedini ateş yakalamıştır. Allah Teâlâ yüzü ateşe haram kılmıştır. Allah Rasûlü (s.a.) buyurur ki: Ben; ey Rabbım, ümmetimden ateşe kim düştü? (Veya: Ey Rabbım, ateşe düşenler benim ümmetimdendir.) diyeceğim. Tanıdıklarınızı çıkarınız, buyuracak. On­lardan bir tanesi kalmaymcaya kadar onlar çıkacak. Sonra Allah Teâlâ şefâata izin verecek ve hiçbir peygamber ve şehîd kalmamacasına şefaat edecekler. Allah Teâlâ: Kalbinde dînâr ağırlığı îmân bulduklarınızı çı­karınız, buyuracak. Bir tanesi kalmamak üzere bunlar çıkacak. Sonra Allah Teâlâ şefaatta bulunup: Kalbinde üçte iki dînâr (ağırlığı) îmân olanları çıkarınız, buyuracak. Sonra; üçte bir dînâr, daha sonra; dörtte bir dînâr, bir kırat, bir hardal tanesi, buyuracak. Bir tanesi kalmayın­caya kadar bunlar <İa çıkacaklar. Nihayet, Allah için tjir hayır işleyen asla ateşte kalmayacak, şefaat hakkı olanlardan şefaatte bulunmamış hiç kimse de kalmayacak. O kadar ki, Allah'ın rahmetini görerek ken­disinin de şefaatta bulunmasına izin verileceği umuduyla İblîs dahi buna kalkışacak. Sonra Allah Teâlâ: Merhametlilerin en merhamet­lisi olduğum halde Ben kaldım, buyurup elini cehenneme sokacak ve başkasının sayamayacağı kadarım ondan çıkaracak. (Bu çıkanlar) kö­mür gibidirler. Hayat nehri denilen bir nehre atılacaklar. Humuslu top­rakta (alüvyonda) tanenin bitmesi gibi bitecekler. Güneşe karşı olanlar yeşilce, gölgede kalanlar ise sanca olacaklar. Zerre misâli oluncaya ka­dar kolgan dikeni (veya kamış) gibi bitecekler. Boyunlarında; cehen­nemlikler, Rahmân'ın âzâdlılan, yazılı olacak. Cennet halkı, bu yazı ile onların Allah için hiçbir hayır işlememiş olduklarım bilip tanıyacak. Cennette Allah'ın dilediği kadar boyunlarında bu yazı ile kalacaklar. Sonra; Rabbumz, bu yazıyı bizden sil, diyecekler. Ve Allah Teâlâ da bunu kendilerinden silecek.

Bu hadîs gerçekten garîbtir. Ancak değişik hadîslerde bunun bir kısmı için şâhidler vardır. Bazı lafızlarında nekâret vardır. (Bazı la­fızları münkerdir.) Medine halkının hikayecisi olan îsmâîl tbn Râfi' bu hadîsi rivayette tek kalmış olup bunun hakkında ihtilâf edilmiş; bazı­ları güvenilir derken, diğer bazıları onu zayıf görmüşlerdir. îmâmlar-dan bir çoğu —Ahmed İbn Hanbel, Ebu Hâtîm er-Râzî ve Amr İbn Ali gibileri— bu hadîsin münker olduğunu belirtmişlerdir. İmamlardan; o, metruktür, diyenleri vardır. İbn Adiyy der ki: Bütün hadîsleri şüp­helidir. Şu kadar var ki hadîsini zayıflar içinde (zayıf râvüer cümle­sinden olarak) yazar.

Ben de derim ki: Bu hadîsin isnadı üzerinde bir çok yönlerden ih­tilâf edilmiş olup buna başlı başına bir kitab tahsis ettim. Akışına ge­lince; bu, gerçekten garîbtir. Bir çok hadîsten bunu toplamış ve bir hadîs gibi zikretmiştir. Bu sebeple de münker görülmüştür, denilmiş olup şeyhimiz Hafız Ebu'l-Haccâc el-Mizzî'yi şöyle derken işittim: O, Velîd İbn Müslim'e âit bir eser görmüş. Onda bu hadîsin bazı kısımlan için, bütün şâhidler toplanmış durumdaymış. En dorusunu Allah bilir.

İbrâhîm, Rahmân'ın halîl'i, Nûh Aleyhisseiâm'dan sonra peygam­berlerin en büyük atası olan, İbrahim Aleyhisselâm'ın özel ismidir. Tevrat'ın tekvin kitabında; Hz. İbrahim'in, Nuh'un oğlu Sâm'ın so­yundan onuncu karnı teşkil ettiği belirtilir. Hz. İbrahim, Kildânî ülke­sinde bir kent olan Ur şehrinde dünyaya gelmiştir. Ur kelimesi, KÜdân dilinde nûr veya ateş anlamına gelir. Denildi ki: Ur şehri, bugün Haleb vilâyeti yakınlarında olan Urfa diye bilinen şehirdir (Eserin yazıldığı zaman Osmanlı İmparatorluğunda Haleb vilâyetine bağlı Urfa sancağı­nı kasdetmektedir). Tarihçilerden bir kısmı bunu tercih etmişlerdir. Başkaları da Irak yarımadasında vâki' şehirlerden bir şehir olduğunu söylerler. Eski dünya ülkelerinde Ur kelimesiyle başlayan birçok yer ve şehir adı bulunmaktadır. Bundan sonra gelen kelime muzâfun ileyh olarak kendisi muzâf olmaktadır. Bunlardan en meşhuru, Kudüs şehri için söylenen Orşelim'dir. Derler ki: Bunun mânâsı, selâmet mülkü ve­ya selâmet mirası. Selim İbrâncada arapçadaki selâm demektir. Bazı Arap tarihçileri, Hz. İbrahim'in Küfe çevresinde yer alan Küi adı veri­len bir köyde doğduğunu söylerler. İbrahim adı İbranca Abram keli­mesinden alınmıştır. Derler ki: Bunun mânâsı, yüceliğin babası de­mektir. Bu kelimenin sâınî dillerden olan Arapçada baba mânâsına gelen eb kelimesinden birleştirilmiş ve ram kelimesi buna izafe edilmiş­tir. Tevrat'ın tekvin kitabında belirtildiğine göre; Allah Teâlâ doksan-dokuz yaşında, iken Hz. İbrahim'e görünmüş, onunla konuşmuş ve ona olan soyunu çoğaltacağı ve kendisine ebedî olarak Ken'ân (Filistin) di­yarının mülkünü vereceği şeklindeki ahdini tekrarlamıştır. Ve onu soyuna Abram yerine İbrahim diye tanıtmıştır. Derler ki: İbrahim'in mânâsı topluluğun, yani büyük bir. ümmetin babası demektir. Bu da Allah Teâlâ'nm Hz. İbrahim'e oğlu İsmail ve İshâk kanalıyla neslini çoğaltacağına dâir vermiş olduğu müjde anlamını taşır. Bu ifâde, baştaki elifin kesre olmasıyla çelişmez. Bilindiği gibi kelimenin aslı üstündür ve İbrahim kelimesindeki ilk ifâde Abram kelimesindeki eb ifâ­desinin aynıdır. Öyleyse kelimenin ilk bölümü arapçadır. İkinci bölü­mü, kildânca veya arapçanın kardeşleri olan diğer sâmî dillerin dalla­rından herhangi bir dildendir. Arapça sâmî dillerin en büyüğü, en genişidir. Öyle ki bazı filozoflar, bu dili asıl dil saymışlar ve İbranca, Süryânca gibi diğer sâmî dillerin arapçadan doğduğunu söylemişlerdir.

Arap tarihçileri İbrahim isminin okunuşunda arapçada yedi farklı lügat bulunduğunu zikrederler. Bu ifâdeler tbrâhîm, İbrâhâm, İbrâ-hum, İbrâhun, Ebrehem. Bazılan da bu kelimenin aslında süryânca olduğunu, sonra arapçaya çevrildiğini söylemişlerdir. Bir başka grup ise, kelimenin aslının Rahîm'in babası veya Rahîn'in babası anlamına eb-Kahîm veya eb-Rahîn olduğunu söylemişlerdir. Bu takdirde kelime her iki bölümüyle de arapça olmaktadır. (...)

Derler ki Hz. İbrahim'in çağdaşı olan Hammurabi, arap asıllıdır. Bu Hammurabi iyilik ve selâmet hükümdarlarının başında yer alır ve Ahd-i Atîk'de onun Allah'ın yüce kâhini olduğu belirtilir. Ve yine Ahd-i Atîk'de belirtildiğine göre; o, İbrâhîm'i karşılamış ve Hz. İbrahim ona henşeyin onda birini vermiştir. Çağdaş araştırmalardan ve arap tarihi tedkîklerinden öğrendiğimize göre Hz. İbrahim; oğlu İsmail'i, Mısır asıllı olan annesi Hâcer ile beraber Mekke'de kurduğu selâmet vadisine yerleştiımiş ve Allah Teâlâ bu anne ve oğula Cürhüm adı verilen bir topluluğu hizmetkâr olarak göndermiştir. Cürhüm kabilesi de buraya yerleşmiştir. Hz. İbrahim, ara ara yavrusunu ve eşini ziyaret edermiş. O ve oğlu İsmâîl, Allah'ın haremi olan Beytullah'ı bina etmişler ve arap diyarında İslâm dinini yaymışlardır. Buradan da anlaşılıyor ki eski arapça İbrâhîm ve Hâcer'in dilidir. Hammurabi ve kavmiyle eski Mısır'lılar da bu dili yahut bu iki bölgede bulunan yaygın dili fculla-nırlarmış. (...)

İbrahim Aleyhisselâm'm babasına gelince; bu âyetlerden birinci­de, onun Âzer adında bir kişi olduğu belirtilmiştir. Tevrat'ın Tekvin kitabında ise, onun adının Tare olduğu belirtilmiştir. Bu kelimenin tenbelleşen anlamına geldiği söylenir. Ne garîbtir ki tefsîrcilerin, tarih­çilerin ve dil bilginlerinin ekseriyeti onun adının Taraâh olduğunu (noktalı ha ile) kaydetmektedirler. Ve Âzer kelimesinin de onun, yahut kardeşinin veya babasının veya putunun adı olduğunu belirtmektedir­ler. Zeccâc ve Ferrâ gibi bilginler; onun adının Tareh veya noktalı ha ile Tareh olduğu, konusunda neseb ve tarih bilginlerinin ihtilâfı bu­lunmadığını belirtirler. Biz bu görüşlerin hiç birisi için Hz. Peygam-ber'e dayanan bir söz bilmediğimiz gibi, eski araplardan da buna ben­zer bir nakle rastlamadık. Bu, sâdece ehl-i kitab'dan olup ta bilâhare İslâm'a girmiş olan Vehb İbn Münebbih ve Kâ'b el-Ahbâr gibi İslâm'a birçok îsrâiliyâtı sokmuş olan kimselerden nakledilmiş rivayet olabilir. Keza İbn Hibbân gibi kişilerin onun yahûdî ve hıristiyanlardan Kur'an' m bilgisini onlann kitablanna uygun olarak aldığı belirtilen ve yalanla cerh edilmiş olan Mukâtil İbn Süleyman'dan menkûl olabilir. (...)

İnsanlardan bir kısmı, Âzer'in Hz. İbrahim'in babası olmayıp amca­sı olduğunu ve buna dayanarak bütün peygamberlerin ve özellikle bizim peygamberimizin babasının kâfir olmadığını ifâde ederler. Çünkü derler: İbrâhîm. Âzer'e katı ve ağır konuşmuştur. Bu ise bir peygam­ber için uygun düşmez. Râzî bu görüşü Ç« t'ya izafe eder ve açıklamasını uzatarak Eş'arîlerin ve Ehl-i sünrlet'in hepsinin; Âzer'in, Hz. İbra­him'in babası olup kâfir olduğu kanâatim serd ettiklerini belirtir. On­ların Şîa'nuı görüşünü red ettiklerini ifâde eder. Âlûsî ise der ki: Ehl-i sünnetten büyük çoğunluğun üzerinde karara vardığı husus, Âzer'in Hz. İbrahim'in babası olmadığıdır. Onlar, peygamberlerin ba­balarının asla kâfir olmadıklarını iddia ederler. Çünkü Rasûlullah (s.a.); ben temiz babaların sulbünden temiz annelerin rahimlerine in­tikâl edegeldim, buyurmuştur. Müşrikler ise neciptirler. (...)

Âlûsî'nin, «Ben temiz babaların sulbünden temiz anaların sulbüne intikâl edegeldim.» hadîsine dayanarak Peygamberin Hz. Âdem'den Abdullah'a kadar atalarının îmân üzere olduğuna delil getirmesi husu­suna gelince; bu, Kur'an'm zahirine ve sahîh hadîslere aykırı bir gö­rüştür. Nitekim Ebu Nuaym'm Delâil'de rivayet ettiğine göre; Abdul­lah İbn Abbâs şöyle der: Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki; Anne ve ba­bamdan hiçbirisi ahlâksızlık üzerinde buluşmadı. Allah Azze ve Celle beni temiz ve arınmış olarak nakledegeldl Bunlar iki dala ayrıldıkları zaman ben en hayırlılarında kaldım.» Bu gün elimizde bulunan Delâil nüshalarında böyle yazılıdır. Suyûtî ise bu ifâdeyi temiz sulblerden temiz rahimlere şeklinde kaydetmiştir. Ancak biz Âlûsî'nin zikrettiği ifâdeyi hiçbir muhaddisin naklettiğini görmedik. Yalnızca hadîsleri kay­naklarından nakletmeye çalışmayan, kolaylığa kaçan ve duydukları şe­kilde aktaran kişiler bu şekildeki metni nakletmektedirler. Birçok tef-sîrci ve kelâmcılar gibi. Daha önce Fahreddîn Râzî de Âlûsî'den evvel bu ifâdeyle hadîsi nakletmiş, ancak her zamanki alışkanlığında olduğu gibi râvînin ve sahâbe'nin adını zikretmemiştir. Nakledilen rivayette Hz. Peygamber'in atalarının hiçbirisinin ahlâksızlık yoluyla birleşerek çocuk yapmadıkları anlamından başka bir mânâ görülmez. Bu sahîh bir manâdır ve bu konuda başka hadîsler de vârid olmuştur. (...)

- Zayıf ve münker rivayetlere dayanarak uzak ihtimâller peşinde koşanlar, Rasûlullah'ın anne ve babasının îmân ettiğini isbât' etmeye çalışmaktalar ve bunun için bir çok âyet-i kerîme'yi ve sahîh hadîsleri —açık olduğu halde— te'vîle yönelmektedirler. Bunu yaparken önemli bir konuyu görmezlikten gelmektedirler. Şöyle ki: Kur'an-ı Kerîm birçol. kerre Hz. İbrahim'in babasının ve yine Nûh Aleyhisselâm'ın oğ­lunun küfürde ısrar ettiğini açıkça belirtmektedir. Bunu zikrederken Rur'an'ın ortaya koymak istediği hikmet ve faydalan onlar görme­mektedirler. Hz. Peygamber'in, İbrâhîm Halîlullah'ın kıyamet gününde babasıyla olan durumunu açıklayıp anne ve babasının ateşte olduğunu tasrîh etmesine ve Allah Teâlâ'nm annesi ve kendisini yetiştirmiş olan amcası hakkında mağfiret dilemesi için izin vermemesine dikkatleri çeken hikmeti görememektedirler. Halbuki onu amcası yetiştirmişti ve üzerinde onun çok büyük haklan vardı. Keza Peygamber'in amcası ola­rak Ebu Leheb'in durumunun kötülüğü ve cehennemdeki akıbetini tas­vir eden bir sûrenin indirilmesindeki hikmeti de kavrayamamakta-dırlar.

Bu konudaki eşsiz hikmet ve bu nass'lardan ortaya çıkan önemli fayda şudur: Allah ile peygamber arasındaki fark ortaya konularak putperestliğin önemli bir kuralını yıkan tevhîd akidesinin yerleştiril­mesi esâs alınmaktadır. Şöyle ki; peygamberler (Allah'ın salât ve se­lâmı onlar üzerine olsun) ancak korkutucu ve uyarıcı o? arak gönde­rilmişlerdir. Onların görevi, yalnızca Allah'ın dinini tebliğ edip uygu­lamaktır. Onların elinde bir şey yoktur. Kimseye fayda veya zarar ve­remezler. Bilfiil kimseyi doğru yola ve hidâyete götüremezler. Onlar için sadece öğretme ve delil. getirme vardır. Onlar, sevdiklerini hidâ­yete erdiremeyecekleri gibi, Allah'ın huzurunda kendi sevdiklerine de hiçbir şey yapamazlar. İsterse insanlar arasında en yakın en sevimli saydıkları birisi olsun uhrevî münâsebetlerinde onlara bir şey yapa­mazlar. Arap putperestleri ve diğer putçular, kullardan bir kısmım; yaratma ve varetme, mutlu veya mutsuz kılma, alma veya verme gibi konularda kullar ile tanrı arasında aracı olarak -bazı kimseleri dost ve yakın edinirlerdi. Bunlar, yalnızca tebliğ ve irşâd konusunda değil, saydığımız bütün konularda Allah ile kul arasında vâsıta idiler. Put­perestler bunu yaparken Cenâb-ı Allah'ı despot kralların yanına yak­laşan ve hükümdarların çevresinde yeralan insanlarda görüp alışagel-1 dikleri şeyler ile kıyâs ediyorlardı. Bunun için de onlar Allah'tan ayrı olarak veya Allah ile beraber onlara ibâdet ediyorlardı. (...)

Her ne kadar Hz. İbrahim'in ve Hz. Peygamber'in atalarıyla diğer peygamberlerin atalarının mü'min olduklarını ve Ebu Tâlib'in îmân ettiğini söyleyip isbâta çalışanların sözleri bu genel kaide içerisinde yeralırsa da onlar bu aracıların ve yakınların hidâyet sebebi olduğunu ve dolayısıyla bu kişilerin üstünlüklerinin sonsuz olduğunu iddlâ edi­yorlardı, özellikle küfür üzere devam etmelerinden hoşlanmadıkları ve rahatsız oldukları yakınları için böyle bir iddia vârid idi. (...)

Allah Teâlâ'nın kitabında ve Rasûlullah'ın hadîsinde; küfürleri ve cehennemde azâb çektikleri söz konusu olan kişilerin açıklajımasının hikmeti: Bu dinin bir ana ilkesinin yerleştirilmesi idi. İyi bil ki: Şerhan uygun olan tavır; bu kişilerin durumlarının ta'lîm niteliğinde zikredil-mesidir. Kur'an, tefsir, hadîs rivayeti ve şerhleri, peygamberler tari­hiyle İslâm tarihini öğrenmek, ehl-i sünnet ve cemâat akîdesiyle onlara uyan yasaları belleyip oha muhalefet edenleri reddetmek için bu hususlar bahis konusu edilebilir. Bunun ötesine geçmek edebi ağacak noktaya varmak ise caiz değildir. Gerek Hz. Peygamberi gerekse onun soyundan gelenleri rahatsız edici davranışlar doğru değildir. Anne ve baba şöyle dursun Ebu Leheb ve Ebu Tâlib gibilere karşı da böyle dav­ranmak gerekir. Peygamberin amcası olarak Ebu Leheb'in bile kötü ni­teliklerle tavsif edilmemesi, ancak durumlarının öğrenilmesi ve açık­lanması için yukarda geçen saygı tavrı içerisinde zikredilmeleri gere­kir. Nitekim Hz. Âişe (r.a.) nin hadîsinde denir ki: Hassan İbn Sabit Hz. Peygamberden müşrikleri yermek için izin istediğinde; Hz. Pey­gamber : O nasıl olur, benim soyum da onlardan değil mi? demiştir. Hassan İbn Sabit: Ben hamurdan kıl çeker gibi seni onlardan çeker ayırırım, demişti. Yani senin soyun « ud yermeyecek biçimde onları hicvederim, demişti. Bir başka rivayete gö-e Hassan İbn Sabit, Hz. Pey-gamber'den Ebu Süfyân'i hicvetmek için izin istemiş, Hz. Peygamber de: O nasıl olur, ya benim ona yakınlığım? diye sormuş. Hassan İbn Sabit de yukarda geçen şekilde cevâb vermiştir. Halbuki Rasûlullah'm bunu söylediği zaman, Hz. Peygambere karşı insanların en acımazı, en' çok düşman olanı Ebu Süfyân idi.

Bu konuda Selefi Sâlihîn'den birisi olan Ömer îbn Abdülazîz'den iki vak'a nakledilir: Ben onların bilgisi ve hidâyeti doğrultusunda yü­rümeni isterim. Birincisi; Ömer İbn Abdülazîz'e fcâtiblik yapan bir kişi getirilmiş ve babası kâfir imiş. Getiren adama şöyle demiş: Muhacir­lerin çocuklarından birini getirseydin ya. Kâtib buna karşılık: Rasû-lullah'ın babasının kâfir olması o'na zarar vermemiştir, demiştir. Ömer İbn Abdülazîz ise şöyle demiş : Ben bunu bir örnek için vermiştim. Benim huzurumda ebediyyen eline kalem almayacaksın. İkincisi; Ömer İbn Abdülazîz, Süleyman îbn Sa'd'a demiş ki: Bana ulaştığına göre, falan yerdeki valimizin babası zındık imiş. Süleyman îbn Sa'd demiş ki: Ey Mü'minlerin emîri bunun ne zararı var? Hz. Peygamberin ba­bası da kâfir idi, ama bu o'na zarar vermemiştir. Ömer İbn Abdülazîz şiddetle kızarak: Bana örnek vermek için peygamberden başka bi­rini bulamadın mı demiş ve onu dîvân kâtibliğinden azletmiş. Keza İmâm Şafiî merhum da der ki: Rasûlullah (s.a.) kavmi arasında seç­kin olan bir kadının elini kesmiş ve onun için şöyle demiş : Falanca da —saygıdeğer bir kadın— hırsızlık yapmış olsaydı onun da elini keser­dim. Aslında hadîste Hz. Peygamber; Fâtıma da hırsızlık yapmış ol­saydı, buyurmuştur. Ancak İmâm Şafiî merhum Hz. Fâtıma'yı adım vermeden kinayeli olarak zikretmiş ve bunda ijstün bir edeb tarzını ortaya koymuştur. Kaldı ki hadîste. açık olarak Hz. Fâtıma'nm adı zikredilmiş ve eğer hırsızlık yapsaydı, diye bir varsayım olarak bah­sedilmiştir. Gerçekte ise böyle bir şey mevcûd değildir. (...)

Daha önce de belirtildiği gibi Âlûsî, İbrâhîm Aleyhisselâm'ın bafoa-sının îmân ettiği konusunda ehl-i sünnet imamlarından büyük bir ço­ğunluğun ittifak ettiğini söylüyor ki, bu; Allah affetsin onun bir sürç­mesidir. Çok açıktır ki; bu ifâde, sünnet ehlinin mezhebine intisâb eden kişilerden, bir risale veya kitafo tasnif etmiş, usûl veya furû'a dâhil küçük bir şey yazmış olan kimselerin görüşüdür. Bu görüşün mut­lak olarak yaygınlaştırılması doğru değildir.

Bu bölümü tek başına aç →

79. Âyetin Tefsiri

İbn Ebu Hâtim'in belirttiğine göre; Dahhâk İbn Abbâs'tan riva­yetle şöyle demiştir : İbrahim'in babasının ismi Âzer değildir. Onun ismi Târeh'tir. Yine İbn Ebu Hatim der ki: Bize Ahmed İbn Amr İbn Ebu Âsim... İbn Abbâs'tan rivayetle «Hani İbrahim babası Âzer'e de­mişti ki...» âyetindeki Âzer ile putun kaydedildiğini; İbrahim'in baba­sının isminin Târeh, annesinin isminin Mesânî, hanımının isminin Sâre, İsmail'in annesinin isminin Hâcer olduğunu, Hâcer'in İbrahim'in oda­lığı olduğunu, söylemiştir. Neseb âlimlerinden bir çoğu da İbrahim'in babasının isminin Târeh olduğunu söylerler. Mücâhid ve Süddî, Âzer kelimesinin bir put ismi olduğunu söylerler. Ben derim ki: Bu puta hizmeti yüzünden ona, Âzer ismi gâlib gelmiş gibidir. En doğrusunu Allah bilir. İbn Cerîr: Başkaları ise; bu, onların dilinde bir sövme ve ayıp olup, anlamı; eğri, eğrilmişdir, demişlerdir, derken bunu herhan­gi bir kimseden nakletmemiş ve herhangi bir kimseye isnâd etmemiştir.

İbn Ebu Hatim demiştir ki: Mu'temir İbn Süleyman'dan zikre-dildiğine göre; o, babasının «Hani İbrahim babası Âzer'e demişti iki....» âyetini okuduğunu ve şöyle dediğini işitmiş: Bana ulaştığına göre; bu kelime, eğri, yamuk, anlamında olup İbrâhîm (a.s.) in söylemiş olduğu en ağır kelimedir. Sonra îbn Cerîr der ki: Doğrusu, onun babasının isminin Âzer olduğudur. İbn Cerîr burada neseb âlimlerinin onun baba­sının isminin Târeh olduğuna dâir sözlerini serdeder ve onun iki ismi olduğu cevâbını verir. Nitekim insanlardan bir çoğunda böyledir. Ve­ya bu iki isimden biri lakab olabilir. İbn Cerîr'in bu sözü iyi ve kuv­vetlidir. En doğrusunu Allah bilir.

Burada kasdedilen şudur: îbrâhîm (a.s.), putlara tapınma husu­sunda babasına nasihatte bulunmuş, onu bundan men'etmiş, fakat o bunları bırakmamıştır. Nitekim Allah Taâlâ şöyle buyurur: «Hani îb-râhîm babası Âzer'e demişti ki: Sen putları tanrı mı ediniyorsun? (Al­lah'tan başka tapındığın bir putu tanrı mı ediniyorsun?) Doğrusu ben, seni ve (Senin yolunda giden) kavmini apaçık bir sapıklık için­de görüyorum,» Onlar şaşkın olup hangi yola gireceklerini bilmiyor­lar. Aksine şaşkınlık ve bilgisizlik içindedirler. Bilgisizlik ve sapıklık içindeki durumunuz her sıhhatli akıl sahibi için son derece açıktır. Allah Teâlâ başka bir âyette de şöyle buyurmaktadır : «Kitabda îbrâhîm'i de an. Şüphesiz o, dosdoğru bir peygamberdi. Hani babasına demişti ki: Babacığım, işitmeyen, görmeyen ve sana bir, faydası olmayan şeylere niçin tapıyorsun? Babacığım, doğrusu sana gelmemiş olan bir ilim bana gelmiştir. Öyleyse, bana uy da seni dosdoğru bir yola ileteyim. Babacığım şeytâna tapma. Çünkü şey­tân, Rahmân'a baş kaldırmıştır. Babacığım, doğrusu sana Rahman katından bir azabın gelmesinden korkuyorum. Böylece şeytânın dos­tu olarak kalırsın. Babası dedi ki: Sen, benim tanrılarımı beğenmi­yor musun, ey İbrâhîm, andolsun ki; bundan vazgeçmezsen seni taş­larım, uzun bir müddet benden ayni git. tferâhîm dedi ki: Selâm ol­sun sana, senin için Rabbımdan mağfiret dileyeceğim. Zîrâ O, bana karşı çok lutufkârdır. Sizi ve Allah'tan başka taptıklarınızı bırakıp çekilirim. Rabbıma yalvarırım. Rabbıma yalvarışımda mahrum kal­mayacağımı umarım.» (Meryem, 41-48). îbrâhîm, (a.s.), hayatı bo­yunca babasına bağışlanma talebinde . bulunmuştu. Babası müşrik olarak ölüp de İbrâhîm bunu anlayınca; babasına bağışlanma tale­binde bulunmaktan vazgeçti ve bundan teberrî eyledi. Nitekim Allah Teâlâ bir âyette şöyle buyurur: «İbrâhîm'in babası için mağfiret di­lemesi; sâdece ona verdiği bir vaadden dolayı idi. Ama onun Allah'ın düşmanı olduğu kendisine belli olunca, ondan uzaklaştı. Muhakkak ki, îbrâhîm çok içli ve halîm idi.» (Tevbe, 114). Sahîh bir hadîste belirtildiğine göre; İbrâhîm, kıyamet günü babası Âzer ile buluştu­ğunda; babası ona şöyle diyecek: Oğulcuğum, bu gün sana karşı çıkmayacağım. îbrâhîm: Ey Rabbım, haşrolunacak günde beni rüs-vây etmeyeceğini bana va'detmemiş miydin? En uzak (rahmetten ve cennetten uzaklaştırılmış) babamdan daha şiddetli bir rüsvâylık var mıdır? diyecek. Kendisine : «Ey tbrâhîm, arkana bak.» Duyurulacak. Bir de görecek ki o, (babası) çamura bulanmış bir kurt olmuş, ayak­larından yakalanmış cehenneme atılıyor.

Allah Teâlâ: «İşte böylece yakînen bilenlerden olması için biz İbrahim'e göklerin ve yerin melekûtunu gösteriyorduk.» buyuruyor. Göklerin ve yerin yaratılışına bakmasmdaki delâlet yönünü; bunların Allah'ın hükümranlığına, yaratılışına ve bunlardaki birliğine, O'ndan başka İlâh, O'ndan başka Rabb olmadığına delaletlerini açıklıyor. Ni­tekim başka âyetlerde de şöyle buyurmaktadır: «Göklerde ve yerde neler var, bir bakın, de.» (Yûnus, 101), «Onlar göklerin ve yerin me-lekûtuna... hiç bakmazlar mı?» (A'râf, 185), «Gökten ve yerden ön­lerinde ve arkalarında olanı görmüyorlar mı? Biz istersek onları yere geçiririz veya üzerlerine gökten bir parça indiririz. Muhakkak ki bunda Allah'a yönelen her kul için âyet vardır.» (Sebe*, 9).

îbn Cerîr ve diğerleri Mücâhid, Atâ, Saîd îbn Cübeyr, Süddî ve başkalarından rivayet edilen hadîse gelince: —hadisin lâfzı Mücâ-hid'indir.— «Gökler ona açıldı, göklerde bulunanlara baktı.» Bir baş­kası «kulların günâhlarına bakmaya ve onlara beddua etmeye başla­dı. Allah Teâlâ kendisine: Ben, kullarıma senden daha merhametli­yim. Onların tevbe etmeleri ve dönmeleri umulur, buyurdu.» ilâve­sini getirir... Bu hususta İbn Merdûyeh, Muâz ve Ali'den iki rnerfû' hadîs rivayet ederse de, bu hadîslerin isnâdlan sahih değildir. En doğ­rusunu Allah bilir.

İbn Ebu Hâtim'in Avfî kanalıyla İbn Abbâs'tan rivayetine göre; o, «îşte böylece yakînen bilenlerden olması için Biz, İbrahim'e gök­lerin ve yerin melekûtunu gösteriyorduk.» âyeti hakkında şöyle de­miştir : Allah Teâlâ işlerin gizli ve aşikâr tarafını açıkça gösterdi. Yaratıkların işlerinde ona gizli olan hiçbir şey kalmadı. Günahkâr­lara la'net etmeye başlayınca Allah Teâlâ: «Sen buna güç yetiremez-sin.» buyurup onu eski haline geri çevirdi. Bunun, onun gözünde bir açılış olması, ya da basiretinde bir açılma olması ve böylece kalb gözüyle görüp bunlardaki parlak hikmetleri, kesin delâletleri bilmiş olması mümkündür. Nitekim İmâm Ahmed ve Tirmizî'nin Muâz İbn Cebel'den rivayet ettikleri ve Tirmizî'nin sahîh'tir, dediği hadîste Al­lah Rasûlü şöyle buyurur: Rabbım bana en güzel şekliyle gelip : Ey Muhammed, el-Mele' el-A'lâ hangi hususta münâkaşa ederler? bu­yurdu. Ben : Rabbun, bilmiyorum, dedim. Elini omuzlarım arasına koydu, parmaklarının soğukluğunu göğsümde hissettim. Her şey bana tecellî etti ve bildim... Ve Râvî hadîsin tamâmını zikretti.

Allah Teâlâ buyuruyor ki: «Gece bastırınca bir yıldız görmüş; bu -mu benim rabbım? demiş. Batınca da; ben batanları sevmem; de­mişti.» Katâde der ki: Rabbmm dâim ve baki olduğunu bildi. «Sonra ayı doğarken görünce; bu mu benim Rabbım? demiş, o da batınca; eğer Rabbım beni hidâyete erdirmeseydi muhakkak sapanlar güru­hundan olurdum, demişti. Sonra güneşi doğarken görünce; bu mu Rabbım? Bu yıldız ve aydan daha büyük, onlardan daha fazla aydın­latıcı, demiş, ama batınca; ey kavmim, ben sizin şirk koştuğunuz şeylerden uzağım, demişti. Doğrusu ben, gerçekten yüzümü şirkten tevhide çevirmiş bir muvahhid olarak gökleri ve yeri yaratana çevir­dim. Dinimi temizledim ve ibâdetimi ona tahsis ettim. Ve ben müş­riklerden değilim.» Müfessirler bu makam hususunda ihtilâf etmiş­lerdir: Bu, bakış (Hz. İbrahim'in bu varlıklara bakması) makamı mı, yoksa münâkaşa makamı mıdır? İbn Cerîr, Ali İbn Ebu Talha ka­nalıyla İbn Abbâs'tan; bu makamın bakış makamı olduğunu gerek­tiren bir görüş rivayet eder. İbn Cerîr, «Eğer Rabbım beni hidâyete erdirmeseydi...» âyetini delil getirerek bu görüşü tercih eder. Mu-hammed İbn îshâk der ki: Bu, annesinin kendisini doğurmuş oldu­ğu yeraltı evinden (veya mağaradan) çıktığında olmuştur. Nemrûd îbn Ken'ân'a hükümranlığının ellerinden, gideceği bir çocuk doğaca­ğı haber verilmiş; o da, o sene doğacak çocukların öldürülmesini em­retmişti. İbrahim'in annesi, ona hâmile kalıp doğum vakti gelince; onu, şehrin üstünde (yukarı kısmında) bir yeraltı evine götürmüş, İbrahim'i doğurarak orada bırakmıştı. İbn İshâk, selef ve haleften bir çok müfessirin zikrettiği hârik'ul-âde (bir çok mucizeyi) burada zik­retmiştir.

Gerçek şu ki; İbrâhîm (a.s.) bu makamda kavmi ile münâkaşa halinde olup, onlara tapagelmekte oldukları heykel ve putlara ibâ­detlerinin bâtıl olduğunu açıklamaktadır. Birinci makamda babasıy­la birlikte onların semavî melekler şeklindeki yeryüzü putlarına —ta­pagelmekte olduklarından daha küçük gibi görünen en büyük yara­tıcı katında kendilerine şefâatta bulunsunlar diye— ibâdet etmele­rinde hatalı olduklarını beyân etmiştir. Onlar nzık, zafer ve muh­taç oldukları başka şeylerde kendilerine onun katında şefâatta bu­lunsunlar diye Allah'a, O'mın meleklerine ibâdetle tevessülde bulu­nurlardı. Bu makamda ise yedi seyyare (gezegen) ye ibâdetlerindeki hatâ ve sapıklıklarını açıklamıştır. Bu yedi gezegen: Ay, utârid, züh-re, güneş; merin, müşteri ve Zühal'dir. Onlara göre aydınlatması en güçlü olan güneş, sonra ay, sonra zühre'dir. İlk önce Zühre'nin ilâh olmaya uygun olmadığını açıklamıştır. Zîrâ o, takdir edilmiş muay­yen bir seyre (yolculuğa) boyun eğmiştir. Bundan sağa ve sola mey-ledemez. Kendisi hakkında tasarrufa sahip değildir. Sâdece Allah Teâlâ'nın, büyük hiknıetiyle aydınlatıcı (nûr saçıcı) olarak yaratmış olduğu, gök cisimlerinden bir tanesidir. Doğudan doğar, batıp göz­lerden kayboluncaya kadar Doğu ile Batı arasında seyreder. Sonra gelecek gece aynı minval üzere görünür. Bunun gibisi ilâh olmaya uygun değildir. Sonra ayı görür. Ve yıldız hakkında geçen açıklama­sı gibi bunun hakkında da açıklamada bulunur. Sonra aynı şekilde güneşe intikâl eder. Gözlerin gördükleri cisimlerin en aydını olan bu üç gezegenden tanrılık nefyedilip, kesin delillerle bunu anlayınca: «Ey kavmim, ben sizin şirk koştuğunuz şeylerden (onlara tapınma ve onlara sevgi beslemeden) uzağım, demişti. Doğrusu ben, gerçekten yü;ümü bir muvahhid olarak gökleri ve yeri yaratana çevirdim. Ve ben müşriklerden değilim.» Gerçekten ben eşyayı yaratana, onları müsahhar kılan takdir edip idare edene, her şeyin melekûtu elinde olana, her şeyin yaratıcısı, Rabbı, hâkimi, ilâhı olana ibâdet ederim. Nitekim Allah Teâlâ, başka bir âyette şöyle buyurmaktadır: «Muhak­kak ki sizin Rabbınız gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra Arş'a hükmeden Allah'tır. Gündüzü, durmadan kovalayan gece ile bürür. Güneş, ay ve yıldızlar O'nun emrine müsahhar kılınmışlardır. Bi­lin ki, yaratma da, emir de O'nundur. Âlemlerin Rabbı olan Allah'ın sânı ne yücedir.» (A'râf, 54). Allah Teâlâ'nm hakkında : «Andolsun ki, daha önce İbrahim'e de doğru yolu bulma kabiliyetini verdik. Ve Biz onu biliyorduk. Hani o babasına ve kavmine demişti ki: Bu tapı­nıp durduğunuz heykeller de nedir? Muhakkak ki îbrâhîm; başlıba-sına bir ümmetti. Allah'a itaat ederdi. Ve bir muvahhiddi. Hiçbir za­man için müşriklerden olmamıştır. Rabbmın nimetlerine şükrederdi. Onu beğenip seçmiş, kendisini doğru bir yola iletmişti. Dünyada ona iyilik verdik, doğrusu o, âhirette de iyilerdendir. Sonra sana: Mu­vahhid olarak İbrahim'in dinine uy, o hiçbir zaman müşriklerden olmadı, diye vahyettik.» (Nahl, 120-123). «De ki: Şüphesiz Rabbım beni dosdoğru yola iletti. Hâlis muvahhid olan İbrahim'in dinine. İbrahim müşriklerden olmadı.» (En'âm, 161) buyurduğu İbrahim bu makamda nasıl sâdece bir bakıcı olabilir? Buhârî ve Müslim'de Ebu Hüreyre'den rivayet edilen bir hadîste Allah Rasûlü (s.a.) şöyle bu­yurur : Her doğan, fıtrat üzere doğar. Müslim'in Sahîh'inde İyâz'dan rivayet edilen bir hadîste Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurur: Allah Teâlâ: Kullarımı hanîfler (muvahhidler) olarak yarattım, buyurmuş­tur. Allah Teâlâ Kur'an-ı Kerîm'de şöyle buyurmaktadır: «öyle ise sen yüzünü... Allah'ın fıtratına çeVlr ki, Allah insanları bunun üze­rine yaratmıştır. Allah'ın yaratışında değişme yoktur.» (Rûm, 30), «Hani Rabbın ÂdemoğuUarının sulbünden soyunu çıkarmış ve kendi­lerini nefislerine şâhid tutmuş : Ben sizin Rabbınız değil miyim? de­mişti. Onlar da demişledi ki: Evet...» (A'râf, 172).

Bu, diğer yaratıklar hakkında böyle ise Allah Teâlâ'nın: «Başlı-başına bir ümmet kıldığı, Allah'a itaat eden bir muvahhid olan, hiç­bir zaman müşriklerden olmayan.» (Nahl, 120-121) kıldığı İbrahim Halîl, -bu makamda nasıl sâdece bir bakıcı olabilir? Bilakis o, Allah Rasûlü (s.a.)nden sonra en doğru seciye ve salim fıtrata hiç şüphe­siz insanların en lâyığıdır. Onun bu makamda sâdece bir bakıcı ol­mayıp kavmi ile şirk koşmaları hususunda münâkaşa halinde oldu­ğunu bu âyetin hemen peşinden gelen âyetler de teyîd etmektedir.

Bu bölümü tek başına aç →

83. Âyetin Tefsiri

Ve muhakkak ki Rabbın, Hakîm, AJîm'dir.

Allah Teâlâ burada, kavminin Hz. İbrâhîm ile tevhîd hususun­da mücâdele ve münâkaşa ettiklerini haber veriyor. O, şöyle demiş­ti : «Beni doğru yola iletmişken Allah hakkında mı benimle tartışı­yorsunuz?» Kendisinden başka tanrı olmadığı, bana basiret verip ger­çeğe ilettiği ve benim kendisi hakkında hüccetlere sâhib olduğum halde benimle Allah hakkında mı mücâdele ediyorsunuz? Sizin bozuk sözlerinize ve bâtıl şüphelerinize nasıl dönüp bakarım? «Rabbımıtı bir şey dilemiş olması dışında O'na şirk koştuklarınızdan korkmam.» Sizin tapınmakta olduğunuz tanrıların hiçbir te'sîr icra edemeyece­ği, sizin onlar hakkındaki sözlerinizin bâtıl olduğuna benim onlardan korkmamam ve onlara aldırmamam bir delildir. Şayet onların yapa­cakları bir şey varsa; beni onlarla imtihana tâbi tutun. Bunu gecik­tirmeyin, aksine hemen yapın. «Rabbım ilimce herşeyi kuşatmıştır.» O'nun ilmi her şeyi kuşatmış olup O'na hiçbir şey gizli değildir. Size açıkladığım hususlarda, bu tanrıların bâtıl olduğunu anlayıp onlara ibâdetten vazgeçmek üzere «Hâlâ düşünüp öğüt almayacak mısınız?» Kur'an-ı Kerîm'de anlatılan ve Allah'ın peygamberi Hûd (a.s.)'un, kavmi Âd'a getirmiş olduğu hüccet, bunun bir benzeridir. Bu husus­ta Allah'ın kitabında şöyle buyurulmaktadır: «Onlar dediler ki: Ey Hûd; sen bize apaçık bir burhanla gelmedin, senin sözünden dolayı ilâhlarımızı terketmeyiz ve sana inanmayız. İlâhlarımızdan biri seni fena çarpmış, demekten başka bir şey de söylemeyiz. Dedi ki: Doğru­su ben, Allah'ı şâhid tutuyorum. Şiz de şâhid olun. Sizin Allah'tan başlca şirk koştuğunuz şeylerden ben uzağım. Hepiniz birlikte tuzak kurun bana; sonra da hiç müsâade etmeyin. Ben; sâdece benim de, sizin de Rabbınız olan Allah'a dayanıp güvendim. Yürüyen hiçbir can­lı yoktur ki, O alnından tutmasın...» (Hûd, 53-56).

Allah Teâlâ buyuruyor ki: «Hem siz; Allah'ın bize hiçbir delil ve bürhân indirmediği şeyleri O'na şirk koşmaktan korkmazken, kendişine şirk koştuğunuz (Allah'tan başka kendilerine ibâdet etmekte olduğunuz bu putlardan) ben nasıl korkarım?» îbn Abbâs ve seleften birçokları; âyetteki «sultan» kelimesini, hüccetle tefsir etmişlerdir. Allah Teâlâ başka âyetlerde de şöyle buyurur: «Yoksa Allah'ın din­den izin vermediği bir şeyi onlara şeriat kılacak ortaklan mı vardır?» (Şûra, 21). «Bunlar sizin ve atalarınızın taktığı adlardan başka bir şey değildir. Allah onlara hiçbir güç indirmemiştir.» (Necin, 23)

Allah Teâlâ: «Şimdi bu iki zümreden hangisi emîn olmaya daha lâyıktır. (Hangisi daha doğrudur.) Eğer biliyorsanız.» buyuruyor. Bu iki gruptan hangisi daha doğru söylemektedir? Zarar ve fayda elinde olana ibadet' eden mi; yoksa ellerinde hiçbir delil yokken zarar ve fay­da vermeyecek olana ibâdet eden mi? Kıyamet günü Allah'ın azabın­dan emîn olmaya hangisi daha lâyıktır? Allah Teâlâ: «îmân eden­ler, îmânlarını zulüm ile bulastırmayanlar, işte onlaradır emniyet.» buyuruyor ki bunlar, ibâdeti tek ve ortağı olmayan Allah'a tahsis edepler, Allah'a hiçbir şeyle ortak koşmazlar. İşte kıyamet günü em­niyette olanlar, dünya ve âhirette hidâyete erdirilmiş olanlar, ancak bunlardır. Buhârî der ki: Bize Muhammed îbn Meşşâr*m... Abdullah'­tan rivayetine göre; o, şöyle demiştir: «îmânlarını zulüm ile bulaş-tırmayanlar...» âyeti nazil olunca Hz. Peygamber'in ashabı, hangi­miz nefsine zulmetmez? demiş ve «Muhakkak ki şirk, en büyük zu­lümdür.» (Lukman, 13) âyeti nazil olmuştur. İmâm Ahmed der ki: Bize Muâviye'nin... Abdullah'dan rivayetinde, o şöyle demiştir: «îmân edenler, îmânlarmı zulüm ile bulaştırmayanlar...» âyeti nazil olun­ca; bu, insanlara, ağır geldi ve: Ey Allah'ın elçisi, hangimiz kendine -zulmetmez? dediler. Allah Rasûlü : Burada siz kasdedilmlyorsunuz, salih kulun: «Ey oğulcuğum, Allah'a şirk koşma: Muhakkak ki şirk, en büyük zulümdür.» (Lukmân, 13) dediğini işitmediniz mi? Bu (zu­lüm) şirktir, buyurdu.

İbn Ebu Hatim der ki: Bize Ömer îbn Şebbe'nin... Abdullah'tan rivayetinde; Allah Rasûlü «îmânlarını zulüm ile bulaştırmayanlar...» âyetini; îmânlarını şirk ile bulaıştirmayanlar, şeklinde yorumlamıştır. Bu hadîsin bir benzeri Ebubekir es-Sıddîk, Ömer, Übeyy îbn Kâ'b, Selmân, Huzeyfe, İbn Abbâs, İbn ömör, Amr İbn Şurahbü, Ebu Ab-durrahmân es-Sülemî, Mücâhid, İkrime, Nehaî, Dahhâk, Katâde ve Süddî'den rivayet edilmiştir. îbn Merdüyeh der ki: Bize Şafiî'nin... Abdullah'dan rivayetine göre; «îmân edenler, îmânlarım zulüm ile bu­laştırmayanlar...» âyeti nazil olunca, Allah Rasûlü (s.a.) : Bana; sen onlardansın, denildi, buyurmuştur.

İmâm Ahmed der ki: Bize İshâfc îbn Yûsuf un... Cerîr îbn Ab­dullah'dan rivayetinde; o, şöyle demiştir: (Bir gün) Allah Rasûlü (s.a.) ile birlikte çıkmıştık. Medine'den uzaklaştığımızda bize doğru hızla gelen bir süvari gördük. Allah Rasûlü (s.a.) : Bu binitli sanki bizi arıyor gibi, buyurdular. Adam yanımıza geldi ve selâm verdi. Biz selâmım aldık. Hz. Peygamber (s.a.) ona : Nereden geliyorsun? (Ne­reden geldin?) diye sordular. O: Ailemden, çocuklarımdan ve aşire­timden, ddye cevapladı. Allah Rasûlü: Nereye gidiyorsun? diye sordu­lar. O : Allah'ın elçisine gidiyorum, dedi. Allah Rasûlü : İsabet ettin (ona ulaştın), buyurdular. Adam: Ey Allah'ın elçisi, bana îmân ne­dir, öğret, dedi. Hz. Peygamber: Allah'tan başka ilâh olmadığına, Mu-hammed'in Allah'ın elçisi olduğuna şehâdet eder, namazı kılar, ze­kâtı verir, Ramazân orucunu tutar ve Allah'ın evini haccedersin, bu­yurdular. Adam : İkrar ettim (kabul ettim), dedi. Sonra devesinin aya­ğı bir tarla faresi yuvasına girdi de devesi yıkılınca adam da yıkılıp tepesi üstü düşerek öldü. Hz. Peygamber (s.a.) : Adamı bana getiri­niz, buyurdular. Ammâr İbn Yâsir ve Huzeyfe İbn el-Yemmân ona doğru koşup adamı oturttular ve: Ey Allah'ın elçisi, adam ölmüş, dediler. Allah Rasûlü (s.a.) yüzünü onlardan çevirip ikisine : Yüzümü adamdan çevirdiğimi görmediniz mi? Muhakkak ki ben; iki melek gör­düm; onun ağzına cennet meyvelerinden koymaktaydılar. Bildim ki o, aç olarak ölmüş, buyurdular. Daha sonra Allah Rasûlü (s.a.) : İşte bu adam, Allah Teâlâ'nın «îmân edenler, îmânlarını zulüm ile bulaş-tırmayanlar...» buyurduğu kimselerdendir. Kardeşinizi alınız, buyur­dular. Onu yüklenip suya götürdük. Yıkadık, kefenleyip tabutladık ve kabre götürdük. Allah Rasûlü (s.a.) gelip kabrin kenarına oturdu­lar ve : Lâhid yapınız, düz bir yarık halinde çukur kazmayınız. La-hid bizim için, düz yarık halinde çukur kazmak bizim dışımızdakiler için, buyurdular. Hadîsi İmâm Ahmed, Esved İbn Âmir kanalıyla Ce-rîr îbn Abdullah'dan rivayet etmiş ve benzerini zikretmiştir. Onda şu fazlalık vardır: Bu, az amel işleyen, çok ecir kazananlardandır.

İbn Ebu Hatim der ki: Bize babamın... îbn Abbâs'tan rivayetine göre; o, şöyle demiştir: Yolculuklarından birinde Allah Rasûlü (s.a.) ile birlikteydik. Bir Bedevi karşısına çıkarak: Ey Allah'ın elçisi, seni hak ile gönderene yemin olsun ki; senin hidâyetinle hidâyete ermek, senin sözünü durup dinlemek üzere memleketimden, mal ve mülküm­den çıktım. Sana ulaştığımda yeryüzünün yeşilliklerinden başka hiç­bir yiyeceğim kalmamıştı. Bana (İslâm'ı) anlat, dedi. Allah Rasûlü (s.a.) ona (İslâm'ı) anlattı. O da kabul etti. Onun çevresine yığıldık. Devesinin ayağı bir fare yuvasına girdi de bedevi düştü ve -boynu kırıldı. Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurdular: Doğru söyledi. Beni hak ile dinleyip sözümden (bir şeyler) almak üzere memleketinden, mal ve mülkünden çıkıp gelmişti. Bana ulaştığında yeryüzünün yeşilliklerinden başka hiçbir yiyeceği kalmamıştı. Az amel işleyip çok ecir ka­zananı duydunuz mu? İşte bu, onlardandır. «îmân edenler, îmânla­rını zulüm ile bulaştırmayanlar, işte onlaradır emniyet ve onlar, hi­dâyete ermiş olanlardır» buyurulduğunu işittini2 mi? İşte bu, onlar­dandır.

Allah Teâlâ: «İşte bu, bizim huccetimizdir. Onu 'kavmine karşı İbrahim'e verdik. (Bu hücceti kavmine karşı yönelttik.)» âyeti hak­kında Mücâhid ve başkaları derler ki: Bununla Allah Teâlâ'nın: «Hem siz; Allah'ın size hiçbir delil ve burhan indirmediği şeyleri O'na şirk koşmaktan korkmazken, kendisine şirk koştuğunuz şeyler­den ben nasıl korkarım? Şimdi bu iki zümreden hangisi emîn olma­ya daha lâyıktır? Eğer biliyorsanız.» âyeti kaydedilmektedir. Allah onu doğrulamış, onun lehine emniyet ve hidâyetle hükmetmiş ve şöy­le buyurmuştur: «îmân edenler, îmânlarını zulüm ile bulaştırmayan­lar, işte onlaradır emniyet. Ve onlar, hidâyete ermiş olanlardır.» Bü­tün bunlardan sonra Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: «İşte bu, bizim huccetimizdir; onu kavmine karşı İbrahim'e verdik. Dilediğimizi de­recelerle yükseltiriz. Ve muhakkak ki Rabbun (işlerinde ve sözlerin­de) Hakîm, (ateyhine hüccet ve burhanlar dikilse dahi sapıklığa dü­şürdüklerini) iyi bilendir.» Nitekim Allah Teâlâ başka bir âyette: «Doğrusu üzerlerine Rabbının sözü hak olanlar inanmazlar. Onlara her türlü âyet gelse bile, elem verici azabı görünceye kadar inanmaz­lar.» (Yûnus, 96-97) buyururken burada da: «Ve muhakkak ki Rab-tam Hakîm, Alîm'dir.» buyurmaktadır.

Bu bölümü tek başına aç →

90. Âyetin Tefsiri

Allah Teâlâ burada, yaşı ilerledikten sonra İbrahim'e, İshâk'ı ih­san buyurduğunu haber vermektedir. O ve eşi Sâre çocuktan ümitle­rini kesmişlerdi. Onlar Lût kavmine giderlerken, melekler kendisine gelmiş ve ikisine İshâk'ı müjdelemişlerdi. «Eşi buna şaşmış ve şöyle demişti: Vay başıma gelenler, ben mi doğuracağım? Ben kocamış biri, şu erim de bir ihtiyar iken. Doğrusu bu şaşılacak bir şey, dedi.

Allah'ın işine mi şaşarsın ey evin hanımı? Allah'ın rahmeti ve bere­keti sizin üzerinizedir. O, Hamîd'dir, Mecîd'dir, dediler.» (Hûd, 72-73). Onun vücûda geleceği müjdesiyle birlikte peygamber olacağını, nesli­nin devam edeceğini müjdelemişlerdi. Allah Teâlâ başka bir âyette' de : «Ona sâlihlerden olan İshâk'ı nebî olarak müjdeledik.» (Sâffât, 112) buyurmaktadır. Bu, müjdenin en mükemmeli ve nimetin en bü­yüğüdür. Allah Teâlâ şöyle buyurur: «Biz de ona îshâk'ı, îshâk'ın ar­dından Ya'kûb'u müjdeledik.» (Hûd, 71). Sizin hayatınızda iken bu çocuğun da bir çocuğu olacak. Babasının gözü aydın olduğu gibi si­zin de gözünüz aydın olsun. Muhakkak ki çocuğun çocuğu ile sevin­mek neslin devamı sebebiyle daha fazla olur. Yaşlı ana-babanın zayıf­lığından' dolayı çocuklarının neslinin devam etmediği sanıldığı için, bu müjde verilmiş ve müjdede onun çocuğunun ismi Ya'kûb olarak aynca müjdelenmiştir. Ya'kûb kelimesi, «Zürriyyet ve son» anlamın­da (Akb) kökünden türetilmiştir. Kavminden ayrılması, onları terke-dip onlardan uzaklaşması, yeryüzünde Allah'a ibâdet etmek üzere on­ların ülkesinden hicret etmesi üzerine bu, İbrahim'e bir mükâfat ol­muştur. Allah Teâlâ onun kavmi ile aşiretine bedel olarak, kendi sul­bünden kendi dinine bağlı sâlih evlâd vermiştir. Bunlarla onun gözü aydın olacaktır. Başka bir âyette de Allah Teâlâ : «Onları Allah'tan başka taptıklarıyla başbaşa bırakıp çekilince; ona îshâk'ı ve Ya'kûb'u bahşettik. Ve her birini peygamber yaptık.» (Meryem, 49) buyururken burada da: «Ve Biz ona îshâk'ı ve Ya'kûb'u ihsan ettik. Her birini hidâyete erdirdik.» buyurmaktadır.

Allah Teâlâ buyuruyor ki: «(İbrahim'i hidâyete erdirdiğimiz gibi) daha önce de Nuh'u... hidâyete erdirdik. (Ona sâlih bir zürriyyet bah­şettik.)» Bu ikisinden her birinin kendine hâs büyük özellikleri var­dır : Nûh (a.s.)a gelince : Allah Teâlâ onunla birlikte gemide bulu­nanlardan ona îmân edenler dışında yeryüzü halkını suda boğunca, onun züriyyetini devam ettirmiştir. Bütün insanlar Nuh'un zürriyye-tindendir. İbrahim Halil (a.s.) de böyledir. Allah Teâlâ onun zürri-yetinden olanlardan başka kendisinden sonra peygamber gönderme­miştir. Başka âyetlerde de Allah Teâlâ şöyle buyurur : «Soyundan ge­lenlere kitab ve peygamberlik verdik.» (Ankebût, 27), «Andolsun ki Biz Nuh'u ve İbrahim'i gönderdik. Peygamberliği de, kitabı da onla­rın ;soyuna verdik.» (Hadîd, 26), «İşte bunlar Allah'ın kendilerine ni­metler verdiği peygamberlerden Âdem'in soyundan, Nûh ile beraber (gemide) taşıdıklarımızdan ve İbrâhîm ile İsmail'in neslinden, hidâ­yete erdirdiğimiz ve seçtiğimiz kimselerdendir. Rahmân'ın âyetleri on­lara okunduğu zaman ağlayarak secdeye kapanırlardı.» (Meryem, 58),

Allah Teâlâ: «Onun soyundan Davud'u, Süleyman'ı... hidâyete erdirdik.» buyurmaktadır. Buradaki zamîr «Nûh»a dönebilir. Zîrâ zik­redilenlerin en yakını odur. Bu, açık olup îbn Cerîr bu görüşü tercih etmiştir. Bunda bir kapalılık da yoktur. Âyetin bahis mevzuu ettiği İbrahim'e dönmesi ise daha güzeldir. Fakat bu durumda Lût'un duru­mu müşkildir. Çünkü o, İbrahim'in soyundan olmayıp kardeşi Mârân îbn Âzer*in oğludur. Ancak burada onun zürriyyetine tağlîb yoluyla dâhil edilmiştir, denebilir. Nitekim başka bir âyette: «Yoksa Ya'kûb'a ölüm geldiğinde siz orada mıydınız? Hani o oğullarına : Benden sonra neye ibâdet edeceksiniz? demişti. Onlar da : Senin ilâh'ına ve atala­rın İbrahim'in, İshâk'ın tek ilâhı olan Allah'a ibâdet edeceğiz. Ve biz O'na teslim olmuşuz, demişlerdi.» (Bakara, 133) buyurulmaktadır. Halbuki İsmâîl, onun amcasıdır. Tağlîb yoluyla babalan içine girmiş­tir, îsâ'nın İbrahim veya diğer kanâata göre, Nuh'un zürriyyeti için­de zikredilmesi ise kızların çocuklarının, kişinin zürriyetine dâhil edil­diğine delâlet eder. Zîrâ îsâ (a.s.), İbrâhîm (a.s.) e ancak annesi ile nis-bet edilebilir. Çünkü onun babası yoktur. İbn Ebu Hatim der ki: Bize Sehl İbn Yahya'nın... Ebu Har-b İbn Ebu'l-Esved'den rivayetinde, o şöyle demiştir: Haccâc, Yahya İbn Ya'mer*e (birini) gönderip şöyle demiş: Bana ulaştığına göre; sen, Hasan ve Hüseyin'in Hz. Peygamber (s,a.) in zürriyetinden olduğunu iddia ediyormuşsun. Bunu, Allah'ın kitabında mı buluyorsun? Ben onu başından sonuna kadar okudum, bulama­dım. O da şöyle cevâb vermiş: En'am sûresini okumadın mı? «Onun soyundan Davud'u, Süleyman'ı... hidâyete erdirdik... Yahya'yı, îsâ'yı da.» O: Evet, okudum, deyince; babası olmadığı halde îsâ, İbrahim'in zürriyetinden değil midir? diye sormuş ve Haccâc da: Doğru söyledin, demiş. Bu sebeple kişi, zürriyetine bir vasiyyet ettiğinde, vakıf yaptı­ğında onlara bir şey hîbe ettiğinde kızların çocukları bunlara dâhil­dir. Ama kişi, oğullarına verdiğinde veya onlara vakıfda bulunduğun­da bu, sâdece kendi sulbünden olan oğullarına ve oğullarının oğulla­rına aittir. Diğer bazıları ise; kızların oğullan da bunlara dâhildir, diyerek Buhâri'nin Sahîh'indeki şu hadîsi delil getirirler: AUah Ra-sûlü (s.a.) Hz. Ali'nin oğlu Hasan için: Bu oğlum, Seyyiddir. Allah Teâlâ'nın onunla müslümanlardan iki büyük zümrenin arasını düzel­teceğini umarım, buyurmuş ve onu «oğul» olarak isimlendirmiştir ki, bu da onun oğulları içine dâhil olduğuna delâlet eder. Diğer bazılan ise bunun mecaz olduğunu söylemişlerdir.

Allah Teâlâ : «Onlann babalanndan zürriyyetlerinden, kardeşle­rinden kimini de.» buyurup usûl ve fürûlannı, onlann tabakalanndan olanlan, onlann tamâmının genel vasfının hidâyet ve seçilme oldu­ğunu zikretmiştir. Bunun için de : «Onları seçtik ve onları dosdoğru bir yola ilettik.» buyurmuştur. Sonra Allah Teâlâ şöyle buyurur: «İşte bu, Allah'ın hidâyetidir ki, kullarından dilediğini onunla hidâ­yete erdirir.» Bütün bunlar, Allah'ın onlara bir tevfîki ve onları hidâ­yete erdirmesi ile meydana gelmiştir. «Eğer onlar da şirk koşsalardı, yapageldikleri şeyler boşa çıkardı.» buyurarak; şirkin ne kadar ağır ve ona karışmanın ne kadar büyük bir şey olduğu belirtilmiştir. Başka bir âyette de: «Andolsun ki; sana da, senden öncekilere de şöyle vah-yolunmuştur: Eğer Allah'a ortak koşarsan şüphesiz amellerin boşa gider...» (Zümer, 65) buyuruluyor ki bu, bir şarttan ibarettir. Şart, ise onun vuku bulmasının cevazını gerektirmez. Nitekim başka âyet­lerde de bu kabilden olmak üzere şöyle buyrulur: «De ki: Eğer Rah-mân'ın çocuğu olsaydı; kulluk edenlerin ilki ben olurdum.» (Zuhruf, 81), «Eğer bir eğlence edinmek isteseydik, elbette onu kendi katımız­dan edinirdik. Fakat asla edinmedik.» (Enbiyâ, 17), «Şayet Allah, ço­cuk edinmek isteseydi; yaratıklarından dilediğini seçerdi. O, (bun­dan) münezzehtir. O, tek, gücü herşeye yeten bir Allah'tır.» (Zümer, 4).

Allah Teâlâ buyuruyor ki; «Onlar, (kullara merhamet olmak üze­re ve yaratıklara lutfumuz olarak) kendilerine kitab, hikmet ve pey­gamberlik verdiklerimizdir. Şimdi bunlar, onları (veya peygamberliği) tanımayıp da küfrederlerse...» Buradaki zamirin kitab, hikmet ve peygamberliğe ircaı da mümkündür.

((Şimdi bunlar...» âyetinde Mekke halkının kasdedildiğini İbn At>-bâs, Saîd İbn el-Müseyyeb, Dahhâk, Katâde ve Süddî söylemişlerdir. Allah Teâlâ buyuruyor ki: «Biz, onu inkâr etmeyen bir kavmi buna vekîl kılmışızdır.» Kureyş'ten ve onların dışındaki yeryüzü halkından Arap, Acem, Kitab ehli ve diğer dinlerden bu nimetleri inkâr edenler çıkarsa; işte Biz, onu inkâr etmeyen bir diğer kavmi buna vekîl kılmı-şızdır. Ki bunlar muhacirler, ansâr ve kıyamet gününe kadar onlara tâbi olanlardır. Bunlar «Onu inkâr etmeyenlerdir.» Ondan hiçbir şeyi inkâr etmezler, ondan bir harfi bile geri çevirmezler. Muhkemi ve mü-teşâbihi ile bütününe inanırlar. Allah Teâlâ nimeti, keremi ve ihsanı ile bizleri onlardan kılsın.

Allah Teâlâ, kulu ve elçisi Muhammed (s.a.) e hitâbla şöyle buyu­ruyor : «İşte bunlar (zikredilen peygamberler ile birlikte onlara ekle­nen babalan, zürriyyetleri, onlara benzeyen kardeşleri) Allah'ın hidâvet ettikleridir. (Onlar, hidâyet ehlidir» başkaları değil.) Öyleyse sen de qnlarin hidâyetine uy (ve tâbi ol).» Bu, Allah Rasûlü (s.a.) ne bir emîr ise; elbette ümmeti de bu hususta onun koyduğu kanunlarda ve emrettiklerinde kendisine tabidirler. Bu âyetin tefsirinde Buhârî der ki: Bize îbrâhîm İbn Musa'nın... Mücahid'den rivayetine göre; o, İbn Abbâs'a : Sâd'da secde var mı? diye sormuş. İbn Abbâs evet deyip «Ve Biz ona îshâk'ı ve Ya'kûb'u ihsan ettik... Sen de onların hidâyetine uy.» âyetini okumuş ve: O da onlardandır, demiş. Yezîd İbn Hârûn, Muhammed îbn Ubeyd ve Seni îbn Yûsuf... Mücâhid'den rivayetle şu fazlalığı getirirler: Mücâhid demiş ki: İbn Abbâs'a sorduğumda, peygamberimiz (s.a.) onlara uymakla emredilenlerdendir, diye cevab verdi.

Allah Teâlâ : «Ben buna karşı (bu Kur'an'ı size tebliğimden dolayı) sizden hiçbir ücret istemem. Bu, ancak âlemler İçin bir öğüttür.» bu­yuruyor ki, onlar bunu düşünürler de körlükten hidâyete, sapıklıktan doğru yola ve küfürden îmâna dönerler.

Bu bölümü tek başına aç →

92. Âyetin Tefsiri

Allah Teâlâ buyuruyor ki: Allah'ı gerektiği şekilde ta'zîm etme­diler. Zîrâ onlar, Allah'ın kendilerine gönderdiği elçilerini yalanlamış­lardır, îbn Abbâs, Mücâhid ve Abdullah İbn Kesîr bu âyetin Kureyş hakkında nazil olduğunu söylemişler ve İbn Cerîr bu görüşü tercîh et­miştir. Yahudilerden bir grup hakkında, Yahudilerden Finhas hakkın­da ve Mâlik İbn Sayf hakkında nazil olduğu da söylenmiştir. Allah Teâlâ : «Allah hiçbir insana bir şey indirmedi, dediler.» buyuruyor ki; yukarda zikredilen nüzul sebeplerinden birincisi daha kuvvetlidir. Zîrâ âyet, Mekke'de nazil olmuştur. Yahudiler, gökten kitab indirilmesini İnkâr etmemektedirler. Halbuki Kureyş —ve bütünüyle araplar— be­şerden bir elçi gönderilmesini uzak görüyorlardı. Nitekim Allah Teâlâ başka âyetlerde şöyle buyurmaktadır: «İçlerinden birine : İnsanları uyar... diye vahyetmemiz insanların tuhafına mı gitti?...» (Yûnus, 2), «Onlara hidâyet geldiği zaman, insanları inanmaktan alıkoyan; sâdece: Allah, peygamber olarak bir beşeri mi göndermiştir? demeleridir. De ki: Eğer yeryüzünde yerleşmiş dolaşan melekler olsaydı, Biz ancak on­lara peygamber olarak gökten bir melek indirirdik.» (îsrâ, 94-95). Burada da Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır : «Allah; hiçbir insana bir şey indirmedi, demekle Allah'ı sânına yaraşır şekilde tanıyamadılar. De ki: Musa'nın insanlara bir nur ve hidâyet olmak üzere getirdiği... o kitabı kim indirdi?» Ey Muhammed, Allah katından herhangi bir kitab indirilmesini inkâr edenlere; cüz'î bir meseleyi isbât ile herkese cevab teşkil edecek olan şu sözleri söyle: «Musa'nın insanlara getirdiği o kitabı kim indirdi?» Burada sizin ve herkesin iyi bildiği Tevrat kasde-dilmektedlr. Muhakkak ki AHah Teâlâ, onu İmrân Oğlu Musa'ya müş-killerin halledilmesinde kendisiyle aydınlanılacak bir nûr ve kendisiy­le şüphe karanlıklarından hidâyete erilecek bir hidâyet olmak üzere indirmiştir. Allah Teâlâ: «Sizin de parça parça kâğıtlar haline koyup açıkladığınız, çoğunu da gizlediğiniz...» buyurmuştur ki; onu yükle­nenler onu ellerindeki aslî kitabtan yazdıkları parça parça kâğıtlar ha­line getirmişler, ondakileri tahrif edip değiştirmişler ve yorumlamış­lar, sonra da; bu, Allah katındandır, demişlerdir. Onlar bu sözleriyle, söylediklerinin indirilen kitabda olduğunu ileri sürmüşlerdir. Halbuki bunlar, Allah katından değildirler. İşte bunun içindir ki Allah Teâlâ : «Sizin de parça parça kâğıtlar haline getirip açıkladığınız, çoğunu da gizlediğiniz...» buyurmuştur. Allah Teâlâ: «Sizin de, atalarınızın da bilmediğiniz şeyler size öğretilmiştir.» buyuruyor ki size Kur*an'ı in­diren Allah onda size geçenlerin haberini, ne sizin ne de babalarınızın bilmemekte olduğu geleceğin haberini öğretmiştir. Katâde bunların, arap müşrikleri olduğunu söylerken Mücâhid bunun müslümanlar hak­kında olduğumu ifâde etmiştir.

Allah Teâlâ: «Allah, de» buyurmaktadır. İbn Abbâs'tan rivayetle Ali tbn Ebu Talha burayı: Onu Allah indirmiştir, de, şeklinde-açıkla­mıştır. İbn Abbâs'm bu açıklaması bu kelimenin tefsirinde taayyün etmiş olan (doğru) açıklamadır. Değilse müteahhirûn'dan bazılarının söylediği gibi burada anlam sâdece «Allah, de» şeklinde değildir.

Allah Teâlâ : «Sonra onları bırak da daldıkları sapıklıkta oynaya-dursunlar.» buyurmaktadır. Sonra onları kendilerine yakîn gelinceye kadar bilgisizlikleri ve sapıklıkları içinde bırak, oyalanadursunlar. Gü­zel akıbetin onlara mı yoksa Allah'ın müttakî kullarına mı olacağını yakında bilecekler.

Allah Teâlâ buyuruyor, ki: «Şehirlerin anası (Mekke) ile çevresin­deki (arap kabilelerini, âdemoğullarmdan arap olsun, acem olsun diğer toplulukları da) uyarasın diye sana indirdiğimiz İşte bu kitab (Kur'an) mübarektir.» Allah Teâlâ diğer âyetlerde de şöyle buyurmaktadır : «De ki: Ey insanlar, ben gerçekten Allah'ın hepiniz için gönderdiği pey­gamberiyim...» (A'râf, 158), «Bu Kur'an bana, sizi de ulaştığı kimse­leri de uyarmam için vahyolundu.» (En'âm, 19), «Herhangi bir güruh onu inkâr ederse, onun varacağı yer ateştir.» (Hûd, 17), «Hakkı bâtıl­dan ayırdeden Kur'an'ı, kuluna dünyaları uyarmak üzere indiren Allah yücelerin yücesidir.» (Furkân, 1), «Kendilerine kitab verilenler ve ki-tabsız ümmetlere : Siz de îslâm oldunuz mu? de. Eğer İslâm olurlarsa doğru yola girmişlerdir. Şayet yüz çevirirlerse; sana yalnız tebliğ et­mek düşer. Ve Allah kullarını görendir.» (Âl-i İmrân, 20). Buhârî ve Müslim'de rivayet edilen bir hadîste Allah Rasûlü (s.a.) : Benden önce hiçbir peygambere verilmeyen beş şey bana verildi, buyurmuş ve onlar için de şöyle demiştir: Peygamber (benden önce) kendi kavmine gön­derildi. Ben ise bütün insanlara gönderildim. Bu sebepledir ki: «Âhirete inananlar buna da inanırlar.» Duyurulmuştur. Ey^Muhammed, Allah'a ve âhiret gününe inanan herkes sana indirdiğimiz mübarek kitab Kur'an'a inanır. «Ve onlar namazlarına da devam ederler.» Kendilerine farz kılınan namazları vakitlerinde edâ eder, yerine getirirler.

Bu bölümü tek başına aç →