En‘âm SûresiFahreddîn er-Râzî Tefsîri (Tefsîr-i Kebîr) — Sayfa 2

Nâfî, (......) ifadesindeki, (......) edatının hemzesini fetha, (......) ifadesindekini de kesre ile (......) şeklinde okumuştur. Asım ve İbn Amir, her ikisini de fetha ile, diğer kıraat imamları ise her ikisini de kesre ile okumuşlardır. Ayetteki birinci edatının hemzesinin fetha okunması, bunun, kendinden önce geçen "rahmet" kelimesinin tefsiri (izahı) olmasından ötürüdür. Buna göre sanki, "Rabbiniz kendi üzerinde, "içinizden kim bilmeyerek bir fenaltk yapar da.." diye yazdı" denilmektedir. İkinci (......) edatının hemzesinin fetha okunması ise, bunun birinciden bedel kılınmasından ötürüdür. Bu tıpkı "O size, "öldüğünüz ve bir toprak, bir kemik olduğunuz vakit, mutlaka çıkarılacaksınız" diye mi vaadediyor" (Mü'minun, 35) (O şeytan) üzerine şu (hüküm) yazılmıştır "Kim onu dost edinirse, şüphesiz o şeytan, onu saptırır" (Hacc. 4) ve "Hala şu hakikati anlamadılar mı? Kim Allah'a ve Resulüne karşı yan çizerse, ona, içinde ebedi kalıcı olmak üzere, cehennem ateşi vardır" (Tevbe, 63) âyetlerinde olduğu gibidir.

Ebû Ali el-Fârisî şöyle demiştir: "Birincisini fethalı okuyanlar, onu "rahmet" kelimesinden bedel yapmışlardır. İkincisini fetha okuyanlar ise, ya ona, kendisini geçmiş bir haber takdir etmişlerdir; buna göre takdir, şeklindedir. Bu, "onun için, Allah'ın mağfireti ve rahmeti vardır" mânasındadır. Yahut da, bu ifâdenin haber olacağı bir mübteda takdir etmişlerdir ve bu takdir, "Onun işi, Allah'ın ona mağfiret ve rahmet etmesidir" şeklinde olur. Her iki hemzeyi kesreli olarak okuyuşun sebebi ise şudur: "Cenâb-ı Allah, "Rabbiniz kendi üzerine rahmeti yazdı" buyurunca, bu söz böylece bitti. Daha sonra yeni bir cümleye başlayıp, "İçinizden kim bilmeyerek bir fenalık yapıp da sonra arkasından tevbe etmiş ve kendini düzeltmiş İse, şüphesiz ki O, (Allah) çok mağfiret eden, merhametli olandır" buyurmuştur. Böylece şart cümlesinin cevabının başına "fâ" gelmiş oldu. Bu ikinci hemze kesreli kılınmıştır, çünkü bu (......) mübteda-haber cümlesinin başına gelmiştir. Sanki sen bununla "O (Allah), gafur ve rahimdir" demiş oldun. Fakat bu sözün başında (......) edatını getirmek daha te'kidlidir." İşte bu Zeccac'ın görüşüdür.

Nâfi birincisini fetha, ikincisini de kesre ile okumuştur. Çünkü birincisini "rahmet" kelimesinden bedel, ikincisini de "müste'nef" bir cümle kılmıştır. Allah en iyi bilendir.

Üçüncü Mesele

Hak teâlâ, "İçinizden kim bilmeyerek bir fenalık yapıp da.." buyurmuştur. Hasan el-Basrî: "Günah isteyen herkes cahil (bilmeyen) kimsedir" demiştir. Alimler bu "cahillik" (bilmeme) hususunda ihtilaf etmişlerdir. Denilmiştir ki:"Günah işleyen, kaçırdığı mükafaatın ve hakettiği cezanın miktarını bilemez." Yine denilmiştir ki: "O, her ne kadar bu fiilin neticesinin kötü olduğunu bilse bile, dünyevî lezzeti, âhıretin birçok hayrına tercih etmiştir. Azı çoğa tercih eden kimseye ise, örfen "câhil" denir." Velhasıl şunu deriz: O insan, her ne kadar câhil değil ise de, câhillere yakışan bir iş yapınca, ona "câhil" denilmiştir.

Bu âyetin, bir zarar olacağını bilmeksizin bu mucizeyi isteyen kimselerin mutlaka kâfir olacaklarını söylediği zaman Hazret-i Ömer (radıyallahü anh) hakkında nazil olduğu ileri sürülmüştür.

Bu âyetin bir benzeri de "Allah indinde (makbul) tevbe, kötülüğü ancak cahillik sebebi ile yapacakların...tevbesidir" (nisa. 17) âyetidir.

Dördüncü Mesele

Ayetteki "Sonra arkasından tevbe etmiş ve kendini düzeltmiş ise., ." buyruğundaki "tevbe etmiş" ifâdesi, "bu kimsenin geçmişte yaptığı günahlardan dolayı pişmanlık duyması" manasına; "düzelmiş" lafzı da, o kimsenin bundan sonra yapacağı sâlih amellerine bir işarettir.

Daha sonra Cenâb-ı Allah "Şüphesiz ki O (Allah), çok mağfiret eden, çok merhametli olandır" buyurmuştur. Binâenaleyh Allah, ikâbı (cezayı) silmesi sebebiyle "gafur", rahmette son nokta olan mükâfaat vermesi sebebi ile de "rahîm"dir. Allah en iyi bilendir.

Âyetindeki Kıraat Farklarına Göre İzahlar

55

"İşte bu şekilde, mücrimlerin yolu sana iyice belli olsun diye, âyetleri açıklıyoruz".

Bu cümleden maksad şudur: "Biz sana bu sûrede, tevhid, nübüvvet, kaza ve kaderin doğruluğu hususundaki delillerimizi serdettiğimiz gibi, aynı şekilde ehl-i bâtılın inkâr ettiği her hakkı isbat hususunda da delil ve hüccetlerimizi sana tafsilatlı olarak anlatıp, hakkı bâtıldan ayırıyoruz."

Âyetteki, 'mücrimlerin yolu sana iyice belli olsun" ifâdesi, mâna bakımından bir atıf olup, sanki "hak ortaya çıksın ve mücrimlerin yolu iyice belti olsun" denilmektedir. Birinci kısım, sözden anlaşıldığı için, hazfedilmesi güzel ve yerinde olmuştur.

Kıraat imamları âyetteki (......) kelimesinin okunuşunda ihtilâf etmişlerdir: Nafî bu fiili tâ ile (......) şeklinde, "sebil" kelimesini de mansûp olarak (fetha ile) okumuştur. Bu, "Ey Muhammed sen, mücrimlerin yolunu iyice belli edip ortaya kovasın" mânasındadır.

Hamza, Kisâî ve Âsım'ın râvisi Ebû Bekr, bu fiili ya ile, "sebil" kelimesini de merfü olarak okumuşlardır. Diğer kıraat imamları, "sebil" kelimesini müennes kabul ederek fiili tâ ile, "sebil" kelimesini de merfû (fail) olarak okumuşlardır. Hicazlılar. "sebil" kelimesini müennes, Benî Temîm Kabilesi ise müzekker sayarlar. Kur'ân-ı Kerim her İkisine göre de nazil olmuştur. Meselâ: "Hak teâlâ, '(Onlar), doğru yolu görseler bile, onu (kendilerine) bir yol edinmezlerdi" (A'râf, 146) ve "(Onlar), Allah'ın yolundan alıkorlar ve onu eğriliğe çevirmek isterler" (ibrahim. 3) buyurmuş, (birincisinde "sebil" kelimesini müzekker, ikincisinde müennes olarak getirmiştir).

Âyetin "İktifa" Sanatına Örnek İhtiva Etmesi

İmdi eğer, "Cenâb-ı Hak niçin, "Mücrimlerin yolu iyice belli olsun" diyerek, mücrimlerin yolundan bahsetmiş de, mü'minlerin yolundan bahsetmemiştir?" denilir ise, biz deriz ki: "Bu iki kısımdan birinin zikredilişi, diğerine delâlet eder. Nitekim, "Sizi sıcaktan koruyacak libaslar... " (Nahl, 81) ifâdesinde, (elbiselerin) "soğuktan" kelimesi zikredilmemiştir. Yine iki zıd şey, aralarında bir ilgi olmayacak bir şekilde bulunup, her ne zaman birinin özelliği ortaya çıkarsa, diğerinin özelliği de oraya çıkar. Hak ile bâtıl arasında da bir ilgi yoktur. Binâenaleyh mücrimlerin yolu iyice belli olunca, hak ehlinin yolu da iyice belli olur.

Şirkin Akıldan Çok Uzak Olması

56

Âyetin tefsiri için bak:57

57

"De ki "Allah'ın dışında taptığınız şeylere tapmam bana yasak edildi." De ki: "Ben sizin hevâ-ü heveslerinize asla uymam. O takdirde ben muhakkak sapmış ve doğm yola erenlerden olmamış olurum." De ki: "Şüphesiz ben Rabbimden apaçık bir hüccet üstündeyim. Siz ise onu yalan saydınız. Sizin çarçabuk (gelmesini) istediğiniz (azap), benim yanımda değildir. Hüküm ancak Allah'a âittir. O hakkı haber verir ve O, ayırdedenlerin en hayırlısıdır".

Bil ki Allahü teâlâ, geçen âyetlerde, hakkı ortaya koymak ve mücrimlerin (günahkârların) yolunu iyice belli etmek için âyetlerini açıkladığına delâlet eden şeyleri zikredince, bu âyette de, o günahkârların yollarına girmeyi yasaklamış, "De ki: "Allah'ın dışında taptığınız şeylere tapmam bana yasak edildi" buyurmuş ve onların o taptıkları şeylere, hüccet ve delil yolu ile değil, ancak sırf hevâ-ü heves ve taklidden dolayr ibâdet ettiklerini açıklamıştır. Çünkü onların taptıkları putlar, cansız varlıklar ve taşlardır. Putlar, insandan çok aşağı derecededirler. Halbuki daha şerefli olanın, daha âdî olana ibadet etmesi aklın açıkça reddedeceği bir iştir. Hem kâfirler, o putları kendileri yontup yapıyorlardı. O putları yontup yapanların, kendi yaptıkları şeylere tapmalarının çirkinliği (yanlışlığı), akılca bedîhî olarak anlaşılan bir husustur. Binâenaleyh onlara ibadetin, ibâdet edenlerin hevâ-vü hevesine dayandığı ve hidayete ters olduğu sabit olur. Âyetteki, "De ki: "Ben sizin hevâ-vü heveslerinize asla uymam" ifâdesinden murad budur. Sonra Cenâb-ı Allah, "o takdirde muhakkak ben sapmış ve doğru yola erenlerden olmamış olurum" (de)" buyurmuştur. Bu, "Eğer sizin hevâ-vü hevesinize uyarsam sapmış olurum ve doğruya erenlerden olmam" demektir. Bundan maksad şudur: Sanki Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onlara, "Siz böylesiniz" demiştir. Allahü teâlâ, hevâya uyulmasını yasaklayınca, "De ki: "Şüphesiz ben Rabbimden apaçık bir hüccet üstündeyim" buyruğu ile, uyulması gereken şeye işaret etmiştir. Yani Allah'dan başka bir ma'bûdun olmadığını anlatmıştır. "Halbuki siz ey kâfirler, yalan söylüyorsunuz. Çünkü Allah'a başkalarını ortak koşuyorsunuz."

Bil ki Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem), onları, bu şirkleri yüzünden başlarına bir azabın İnmesi ile tehdid ediyordu. Kâfirler ise, küfürlerinde ısrar ettikleri için, o azabın bir an önce gelmesini istiyorlardı. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak, "Ey Muhammed de ki: "Sizin çarçabuk (gelmesini) istediğiniz (azap), benim yanımda değildir" buyurmuştur. Hak teâlâ bu âyetle, kâfirlerin "Ey Allah, eğer bu, senin katından (gelen) hak (kitabın) kendisi ise, durma bizim üstümüze gökten taş yağdır, yahut bize acıklı bir azap gönder" (Enfal, 32) şeklindeki sözlerini kastetmiştir. Bundan murad, "Allah bu azabı, dilediği vakitte indirir. O azabı öne almak veya geriye bırakmak benim elimde değil" mânâsıdır.

Daha sonra Cenâb-ı Allah, "Hüküm ancak Allah'a aittir" buyurmuştur. Bu, mutlak bir ifâde olup, her türlü hükmü içine almaktadır. Burada, "onların başına gelecek azabı geciktirme hususundaki hüküm ve tasarruf ancak Allah'a aittir" mânası kastedilmiştir. Âyetteki " o hakkı haber verir" ifâdesi, "Allah, te'hir etme ve acele verme hususundaki her hükmünde, hak olanı yapar" demektir. "O, ayırdedenlerinr yani hükmedenlerin, en hayırlısıdır."

Bu âyetle ilgili iki mesele bulunmaktadır:

Hüküm Ancak Allah'ındr

Alimlerimiz, "Hüküm ancak Allah'a aittir" âyetini, kulun, Allah'ın takdir ve hükmettiği şeyler dışında hiç bir şeye kadir olamayacağına delil getirmişlerdir. Binâenaleyh Allah takdir ve hükmetmediği müddetçe, kuldan "inkâr" sâdır olmaz. Bunun delili, Allahü teâlâ'nın, "Hüküm ancak Allah'a aittir" âyetidir. Çünkü bu söz, hasr mânasını ifâde eder. Zira bu, "Allah'dan başka hiç kimse için hüküm söz konusu değildir" demektir.

Mutezile ise, "O, hakka hükmeder, hakkı haber verir" ifâdesi ile istidlal etmiştir. Bu "Allah'ın hükmettiği herşey hakdır" mânasına gelir. Bu da Allah'ın, ne kâfirin küfrünü, ne de günahkârın günahını murad etmemiş olmasını gerektirir. Çünkü bunlar hak değildir. Allah en iyi bilendir,

İkinci Mesele

İbn Kesir, Nâfî ve Âsim, bu fiili, "Kasas" masdanndan olmak üzere, sâd harfi ile, (......) şeklinde okumuşlardır. Bu, "Allah'ın haber verip emrettiği herşey, hakkın kıssalarındandır" demektir. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın, "Biz sana bu Kur'ân'ı, kıssaların en güzeli olarak anlatacağız" (Yusuf, 3) âyetinde olduğu gibidir. Diğer kıraat imamları ise bunu (......) şeklinde okumuşlardır. Mushaflarda bu kelime sonunda yâ harfi olmaksızın şeklinde yazılmıştır. Çünkü bu yâ, ictima-i sâkineynden (iki sakin harfin yanyana gelmesinden) dolayı hazmedilmiştir. Nitekim mushafta "Biz, zebanileri çağırırız" (Alak, 18)ve "Fakat tehdid edenler (onlara), fayda vermiyor" (Kamer, 5) şeklinde yazılmıştır.

Âyetteki ifâdesi hakkında Zeccâc şöyle demiştir: Bu hususta iki izah vardır:

a) "Hak" kelimesinin, mahzûf bir masdarın (mef'ûl-ü mutlakın) sıfatı olması caizdir. Buna göre bu kelamın takdiri, "O, hak hükmü hükmeder" şeklindedir.

b) Bu, ifadenin "O, hakkı yapar" mânasında olması da caizdir. Zira Allah'ın her yaptığı şey haktır. Buna göre de, "hak" kelimesi mef'ülün bih olur, fiili ise, burada "yaptı" mânasına gelmiş olur. Nitekim Ebû Züeyb el-Huzelî şöyle demiştir:

"Onların üzerinde (sanki) Davud'un yapmış olduğu; ya da, geniş zırhlar yapmada mahir olan Tubba'ın yaptığı iki zırh bulunuyordu."

Yani "Davud onları yaptı" demektir. Ebû Amr.bu kıraatin doğruluğuna, âyetin devamındaki, "O, ayırdedenlerin, yani hükmedenlerin en hayırlısıdır" cümlesini delil getirerek, "Fas! (ayırma), kıssalarda değil, hükümlerde olur" demiştir.

Ebû Ali el-Farisî, Ebû Amr'a şöyle cevap vermiştir: "Burada "kasas", söz manasınadır. Fasl (ayırdetme), söz için de sözkonusudur. Nitekim Cenâb-ı Hak, "O, (hak ile bâtılı) ayırdeden bir sözdür" (Tarık. 13); "O, âyetleri muhkem kılınmış ve fasledilmiş (iyice bildirilmiş) bir kitaptır" (Hud. 1) ve "Biz, âyetleri faslederiz, açıklarız" (Enam. 55) buyurmuştur.

58

"De ki: "Eğer o acele istediğiniz şey benim yanımda olsaydı, iş benimle sizin aranızda çoktan olup bitmişti." Allah zâlimleri çok iyi bilir".

Bil ki bunun mânası şudur: "Eğer o acele istediğiniz azap, yanımda, yani gücüm ve imkânım dahilinde olsaydı, iş sizinle benim aramızda olur biterdi, yani Rabbimin rızası için size duyduğum buğz sebebiyle ve sizin O'nu yalanlamanızın kısası (cezası) olarak, sizi hemen imha eder ve hemen sizden kurtulurdum. Halbuki Allah zâlimleri ve hikmetine göre, onlara ne zaman ve ne kadar azap etmesi gerektiğini bilir." Buna göre mâna, "Ben, zâlimlere ne zaman azap olunacağını bilemem. Bunu ancak Allah bilir. Binâenaleyh o azabı vaktine kadar bırakan O'dur" şeklindedir. Allah en iyi bilendir.

Gayb Anahtarları ve Hazineleri Allah Katındadır

59

"Gaybın anahtarları O'nun yanındadır. O'ndan başkası bunları bilmez. Karada ve denizde ne varsa hepsini O bilir. Onun ilmi dışında bir yaprak bile düşmez. Yerin karanlıkları içindeki tek bir tane, yaş ve kuru müstesna olmamak üzere hepsi apaçık bir kitaptadır".

Bil ki Allahü teâlâ önceki âyette, "Allah zâlimleri çok iyi bilir" yani, "O, herşeyi bilir. Binâenaleyh acele yapılması gerekeni hemen yapar, geriye bırakılması daha iyi olanı da geriye bırakır" buyurmuştur.

Bu âyetle ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

"Mefâtîh" kelimesi, "miftah" ve "meftah" kelimesinin cem'idir. "Miftâh" kelimesi, kendisi ile kilidin açıldığı şey (anahtar) mânasındadır. "Meftah" kelimesi ise, bir şeyin saklanıp kitlendiği (hazine) yer manasınadır. Her bir çeşit eşyanın saklanıp belirdiği yere, "meftah" denir.

Ferrâ, Cenâb-ı Hakk'ın "(O Karun'un hazinelerinin) anahtarları güçlü kuvvetli büyük bir topluluğa ağır geliyordu" (Kasas, 76) âyetindeki, "anahtarları" kelimesine, "onun hazineleri" mânasını vermiştir. Binâenaleyh âyette geçen "mefâtîh" kelimesinden, "anahtarlar" mânası veya "hazineler" mânası murad edilmiş olabilir. Birincisine göre, Cenâb-ı Hak gaybın anahtarları ifâdesini mecazî olarak kullanmıştır. Çünkü "anahtarlar" sayesinde, Kimler ve bukağılar ile emniyet altına alınmış hazinelerdeki şeylere ulaşılır. O halde, anahtarları ve bunların kilitleri açmada nasıl kullanılacağını bilen kimsenin, o anahtarlar sayesinde, hazinelerde mevcut şeylere ulaşması ve elde etmesi mümkündür. İşte burada da böyledir. Hak teâlâ herşeyi bilince, herşeyi bildiğini, âyetteki ifâde ile anlatmıştır. "Mefâtih" kelimesi, (......) şeklinde de okunmuştur. Bu kelimenin muhtemel ikinci mânasına göre, bu ifâde ile, Allah'ın bütün mümkinâta kadir olduğu mânası kastedilmiştir. Nitekim bu husus Hak teâlâ'nın, "Hiçbir şey (hâriç) olmamak üzere, (herşeyfn) hazineleri bizim nezdimizdedir" (Hicr, 21) âyetinde belirtilmiştir.

İslam Feylesoflarının Bu Âyeti Tefsirleri

Hükemânın (feylesofların) bu âyetin tefsiri hususunda, kendi prensiplerine dayandırılmış değişik bir izahları vardır: Onlar şöyle derler: "İlleti" (sebebi) bilmenin, "ma'lûlü" (neticeyi) bilmenin yolu olduğu; ma'lûlü bilmenin ise, illeti (sebebi) bilmenin yolu olmadığı sabittir. Bu sabit olunca biz deriz ki: Mevcut olan şeyler, ya zâtı gereği "vacip", ya da zâtı gereği "mümkin" olur. Zâtı gereği vacip olan, sadece Allahü teâlâ'dır. Allah'ın dışındaki herşey, "mümkin li-zâtihî" varlıklardır. Zâtı gereği mümkin olanlar, ancak "vacip li-zâtihî"nin tesiri ve var etmesi ile varolur. O halde, Hak teâlâ'nın dışındaki her şey, O'nun var etmesi ile var, meydana getirmesi ile meydana gelmiş olur. Bu var oluş da, ya vasıtasız, ya tek bir vasıta ile, ya da Allah katından enine boyuna bir tertip ile gelen birçok vasıta ile olur.

Bu sabit olunca biz deriz ki: Cenâb-ı Allah'ın zâtını bilmesi, kendisinden sâdır olan ilk tesirini bilmesini gerektirir. O'nun ilk tesirini bilmesi de, ikinci tesirini bilmeyi gerektirir. Çünkü ilk tesir, ikinci tesirin yakın illetidir. Nitekim biz, "illeti" bilmenin, "ma'lûlü" bilmeyi gerektirdiğini söylemiştik. İşte bununfa ortaya çıkıyor ki, gaybı bilmek, ancak Hak teâlâ'nın, kendi husûsî zâtını bitmesidir. Sonra Cenâb-ı Hakk'ın, kendi zâtını bilmesi, muteber sıraya göre, zâtından sâdır olan tesirleri bilmesini doğurur. Allah'ın kendi zâtını bilmesi, ancak zâtı için olunca, "Caybm anahtarları, O'nun yanındadır " denilmesi doğru olmuştur." İşte bu, hükemânın (İslam filozoflarının), kendi metodlarına göre âyeti tefsir edişleridir.

Kur'an Üslûbunun Hususiyeti (Mücerredi Müşahhas Kılma)

Sonra bil ki burada şöyle bir başka incelik daha vardır: Sırf aklî olan kaziyyeterin, tam ve mükemmel bir şekilde bilinmesi çok zordur. Ancak, maddî ve hayalî kaziyyelerden yüz çevirip, sırf aklî şeylerle zihnen meşgul olan, bu alışkanlığa sahip olan ve bunu hep yapan kâmil akıl sahipleri için durum böyle değildir. Böylesi insan çok nâdirdir.

Âyetteki, "Caybm anahtarları Onun yanındadır. Ondan başkası bunları bilmez" ifâdesi, mücerred (soyut), sırt aklî bir kaziyyedir. Binâenaleyh aklı bu kaziyyenin vhükmün, cümlenin) mânasını iyice anlayıp kuşatabilecek insanlar gerçekten nâdirdir. Halbuki Kur'ân, insanlar kendisinden istifade etsin, kendisini anlasın diye indirilmiştir.

Burada bir başka izah da şudur: Sırf aklî olan bir kaziyyeyi söyleyen, bu kaziyyeyi herkesin anlamasını istediği zaman, aklî olan bu kaziyye, maddî olan bir misalin yardımı ile herkesçe anlaşılabilecek bir hale gelsin diye, o aklî ve külli kaziyyenin hükmüne dâhil olan bazı maddî (görülen-bilinen) misaller getirir. İşte bu âyet de, bu usûle göre gelmiştir. Çünkü Cenâb-ı Hak önce, "Gaybın anahtarları Onun yanındadır. Ondan başkası bunları bilmez" buyurmuş, sonra da sırf aklî ve küllî olan bu kaziyyeyi (cümleyi), maddî ve cüzi olan bir kaziyye (cümle) İle te'kid ederek, "Karada ve denizde ne varsa hepsini o bilir" buyurmuştur.

Bu böyledir. Çünkü Allah'ın bildiği şeylerden bir kısmı da, kara ve denizde yaşayanların tamamıdır. Hisler ve hayal, kara ve denizin büyüklüğünü bilir. İşte bu sebeple Allah, aklî olan bu şeyin, gerçek büyüklüğünü ortaya koymak için, maddî olan (yani görülen-bilinen) bu şeylerden bahsetmiştir.

Deniz İle Kara Varlıklarının Mukayesesi

Burada şu şekilde bir başka incelik daha vardır: Allahü teâlâ âyette önce, "kara"yı zikretmiştir. Çünkü insan yeryüzünün hallerini ve orada bulunan pek çok şehir, köy, ova, sahra, dağ, tepe ile canlılar, bitkiler ve madenleri görür, bilir. Denize gelince, insan aklı onun hallerinin pek azını görüp, bilebilir. Fakat duyularımız az da olsa, denizin enteresan hallerinin daha çok, eninin-boyunun daha fazla ve ondaki canlılar ile çeşitli varlıkların daha şaşırtıcı olduğunu anlar. Binâenaleyh hayalimiz (düşüncemiz), denizin ve karanın durumlarını bu şekilde zihinde toplayıp, sonra da bunların ikisinin toplamının, Hak teâlâ'nın, "Caybm anahtarları O'nun yanındadır. Ondan başkası bunları bilmez" ifâdesinin hükmüne giren şeylere nazaran, önemsiz olduğunu anlayınca, işte insanların görüp-bildiği bu maddî misal, "Caybm anahtarları O'nun yanındadır. Ondan başkast bunları bilmez" âyetinin hükmündeki büyüklüğü te'kid edici ve tamamlayıcı olur.

Sonra Hak teâlâ, kara ve denizdeki şeyleri zikretmek suretiyle, "Caybın anahtarları O'nun yanındadır" âyetinin ifâde ettiği şeyin büyüklüğünü ortaya koyduğu gibi, kara ve denizin büyüklüğünü de, "O'nun İlmi dışında bir yaprak bile düşmez" ifâdesi ile ortaya koymuştur. Bu böyledir. Çünkü insanın aklı, yeryüzünde bulunan şehirler, köyler, sahralar, dağlar ve tepeler gibi her şeyi zihinde toplayıp, sonra da yeryüzünün bütün otları ve ağaçların ne kadar olduğunu ve her bir yaprağın halinin değişmesini Allah'ın bildiğini düşünür. Sonra da bu misalden (bilgiden), durumu daha kuvvetli olana geçer. O da Hak teâlâ'nın, Terin karanlıkları içindeki tek bir tane..." ifâdesi ile anlattığı husustur. Çünkü tane, son derece küçüktür. Yerin karanlıkları ise en büyük cisimlerin bile saklanabilecekleri bir yerdir. Binâenaleyh insan, onca genişliğine ve büyüklüğüne rağmen, o yeryüzünün karanlıkları içine atılmış bu küçük tanenin bile, ilm-i ilâhinin kesinlikle dışında kalmadığını duyunca, işte bu misaller, Allahü teâlâ'nın, "Gaybın anahtarları O'nun yanındadır. Ondan başkası bunları bilmez" ifâdesi ile işaret ettiği hususun, ne kadar büyük ve yüce olduğuna dikkat çekmiş olur. Çünkü akıllar bu hususta şaşakalır, fikirler ve gönüller bu esaslara ulaşmaktan ve onları tam olarak anlamaktan âciz olur.

Sonra Allahü teâlâ sırf aklî olan bu kaziyyeyi (hükmü, cümleyi), o maddî cüz'î (görünen-bilinen) şeyleri zikretmek suretiyle kuvvetlendirince, bunların peşisıra, o sırf aklî olan kaziyyeyi, başka bir ibare ile yeniden zikrederek, "Yaş ve kuru müstesna olmamak üzere hepsi apaçık bir kitaptadır" buyurmuştur ki bu, Hak teâlâ'nın, "Gaybın anahtarları O'nun yanındadır. O'ndan başkası bunları bilemez" buyruğu ile anlattığı şeyin aynısıdır. İşte bu kıymetli âyetin tefsiri hususunda düşünebildiğimiz şeyler bunlardır. Muvaffakiyyet Allah'tandır.

Cenab-ı Allah'ın Cüz'iyyatı Bilmesi Hakkında

Kelamcılar "Allahü teâlâ, cevherleri ile, arazları ile bu âlemin en sağlam bir biçimde yaratanıdır. Böyle olan bir varlık, bunları bilir. Binâenaleyh Allahü teâlâ'nın, bütün bu cevher ve arazları bilmesi gerekir" demişlerdir.

Filozoflar ise, "Allahü teâlâ, bütün mümkinâtın mebde'idir. Mebde'i bilmek, eseri bilmeyi icap ettirir. Binâenaleyh Hak teâlâ'nın, herşeyi bilmesi gerekir" demişlerdir.

Bil ki bu söz, Allahü teâlâ'nın, zamanî olan her türlü cüz'iyyatı (teferruatı) bildiğini gösteren en kuvvetli delillerdendir. Çünkü Allahü teâlâ'nın, kendi zatı dışındaki her şeyin mebde'i (yaratıcısı) olduğu sabit olunca, O'nun tesiri ile bu cüz'iyyatın da mebde'i olması gerekir. Binâenaleyh O'nun, bunların değişken ve zamana ait olmaları bakımından da, bu değişiklikleri ve zamanî olan şeyleri bilmesi gerekir. Ki elde etmek istediğimiz netice de budur.

Bu Âyetin Tevhide Delaleti

Cenâb-ı Hakk'ın, "Gaybın anahtarları O'nun yanındadır. O'ndan başkası bunları bilmez" buyruğu, O'nun, zıddan, eş ve benzerden münezzeh olduğunu gösterir. Bunu şu şekilde izah edebiliriz: "Gaybın anahtarları O'nun yanındadır" cümlesi, "hasr" ifâde eder. Yani, "Başkasının değil, ancak O'nun yanındadır" demektir. Binâenaleyh şayet, "vacibu'l-vücûd" olan bir başka varlık daha olsaydı, o zaman, "Gaybın anahtarları" onun yanında da mevcut olurdu. Bu durumda da "hasr" mânası bâtıl olur, bozulurdu. Hem, âyetin lafzı bu tehvid'e, tekliğe delâlet ettiği gibi, aklî delil de buna muvafıktır.

Aklî delilin izahı da şöyledir: Eserlerin, neticelerin ve sanatların bilgisini elde etmenin başlangıcı, "müessir"i bilmektir. Halbuki, her türlü mümkinat hakkında ilk müessir, Hak teâlâ'dır. O haide, bütün malumatı bilmenin ilk anahtarı, Cenâb-ı Hakk'ı bilmek, tanımaktır. Ancak ne var ki, O'nu bilmek ancak O'ndan ötürüdür. Çünkü, O'nun dışında kalanlar eserdir. Eseri bilmek ise, müessiri bilmeyi ifâde etmez. Binâenaleyh, bu aklî delil ile de, gaybın anahtarlarının ancak Hak teâlâ Hazretlerinin yanında olduğu ortaya çıkar. Allah en iyi bilendir.

Dördüncü Mesele

Âyetteki kelimeleri merfu olarak, şeklinde de okunmuştur. Bu, şu şekilde izah edilebilir:

a) Bu kelimelerin âyette geçen (......) kelimesinin mahalline atfedilmiş olmaları...

b) Bunların mübteda olarak merfu; haberlerin ise, "hepsi apaçık bir kitaptadır" ifadesi olmasıdır. Bu senin, "Onlardan hiçbir erkek ve kadın yoktur ki, evde bulunmamış olsun..." demen gibidir.

Levh-i Mahfuz'da Yazmanın İfade Ettiği Mana

"...hepsi apaçık bir kitaptadır" ifâdesi hakkında da, şu iki açıklama yapılmıştır:

a) Bu Kitâb-ı Mübîn, Cenâb-ı Hakk'ın ilmi olup, başka bir şey değildir.. Doğru olan da bu görüştür.

b) Zeccâc şöyle demektedir: "Cenâb-ı Allah'ın, yaratıkları yaratmadan önce, malûmat (bilinecek şeylerin) keyfiyyetini bir kitapta yazıp tesbit etmiş olması caizdir.. Nitekim O, "Yerde ve nefisleriniz hakkında meydana gelen her musibet, onu yaratmamızdan önce, mutlaka bir kitapta (tesbit edilmiştir)" (Hadid, 22) buyurmuştur.

Bu yazma ve tesbit etmenin faydalan şunlardır:

1) Allah, bu halleri Levh-i Mahfüz'a, meleklerin, Allahü teâlâ'nın ilminin malûmata nüfuz ettiğine; yerde ve gökte hiçbir şeyin O'nun bilgisi dışında olmadığına vakıf olmaları için kaydetmiştir.Böylece bu hususta, "Levh-i Mahfuz" için görevlendirilmiş bulunan melekler hakkında tam ve mükemmel bir ibret bulunur. Çünkü bu melekler, bu âlemin sahifelerinde meydana gelecek şeyleri bu kitapla karşılaştırırlar, böylece de bunların Levh-i Mahfûz'daki kayıtlara muvafık olduğunu görürler.

2) Şöyle de denilebilir: Allahü teâlâ mükelleflerin dikkatini hesap işine yöneltmek ve onların bu dünyada yapmış oldukları hiç bir şeyin, Allah'ın elinden kurtulamıyacağını bildirmek için, işte burada yapraktan ve tanelerden bahsetmiştir.. Zira O, haklarında herhangi bir mükâfaat, herhangi bir ceza ve herhangi bir mükellefiyetin söz konusu olmadığı şeyleri ihmal etmeyince, sevap ve ikâbı ihtiva eden halleri ihmâl etmemesi daha evlâdır...

3) Yüce Allah, bütün mevcudatın hallerini bilir. Binâenaleyh onların, O'nun ilminin muktezâsı dışına çıkmaları imkânsızdır.. Aksi halde, Allah'ın câhil olması gerekir. Binâenaleyh Cenâb-ı Hak, bütün mevcudatın hallerini, detaylı bir biçimde bu kitaba kaydedince, bu halleri değiştirmek imkânsız olur. Aksi halde, Allah'ın yalan söylemiş olması gerekir. Binâenaleyh, bütün bu hallerin bu kitaba kaydedilmesi, sonraya kalan şeyin öne alınmasının; öne geçen şeyin de sona kalmasının imkânsızlığı hususunda tam bir gerekçe ve mükemmel bir sebep olmuş olur. Nitekim, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "Kalem, Kıyamete kadar olacak her şeyi yazıp kurudu" buyurmuştur. Allah en iyi bilendir.

60

"Geceleyin sizi öldüren (öldürür gibi uyutan), gündüzün ne elde ettiğinizi bilen, sonra sizi o zaman (diriltircesine) uyandıran Odur. Ta ki muayyen olan bir ecelin (bir ömrün) hükmü İcra ve İtmam edilmiş olsun. Yine dönüşünüz ancak Onadır. (Bundan) sonra ise O, size (dünyada) yaptığınız şeyleri tek tek haber verecektir".

Bil ki Allahü teâlâ, önceki âyetle, ilminin ne kadar mükemmel olduğunu beyan edince, bu âyetle de, kudredinin ne kadar mükemmel olduğunu beyân etmiştir. Bu da Cenâb-ı Hakk'ın, zâtları ölümden hayata; uyku halinden uyanıklık haline geçirmeye kadir olması ve bütün hallerde onları koruyup gözetme hususunda müstakil ve bağımsız olması; uyku ve uyanıktık hallerinde, onları en güzel biçimde düzenleyip yönetmesidir.

Allah'ın Geceleyin İnsanları Öldürür Gibi Uyutması

(......) buyruğunun mânası, "Allahü teâlâ sizi uyutur; böylece de, kendisi vasıtasıyla anlamaya ve temyize kadir olduğunuz nefisleriniz (âdeta) ölür..." demektir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Allah (ölenin) ölümü zamanında; ölmeyenin de uykusunda ruhlarını alır. Bu suretle, hakkında ölümü hükmettiği (ruhu) tutar, diğerini de muayyen bir vakte kadar salıverir..." (Zümer, 42) buyurmuştur. Binâenaleyh Allah (c.c), ölümle, ruhları tasarruftan alıkoyduğu gibi, uyku ile de tasarruftan alıkoyar.

Burada incelenmesi gereken bir konu vardır ki, o da şudur: Uyuyan kimse, hiç şüphesiz diridir. O kimse her ne zaman diri olursa, onun ruhu kesinlikle kabzolunmamış demektir. Durum böyle olunca, "Allah onu öldürdü" denilmesi doğru olmaz. Binâenaleyh, burada mutlaka bir tevil yapmak gerekir. Bu tevil de şudur: Uyku hali, duyan ve hisseden ruhların, zahirden çıkıp bâtına dalmasıdır.. Böylece, zahirî duyu organları iş yapamaz hâle gelir. Binâenaleyh uyurken de, bedenin zahiri bazı işleri yapamaz hale gelir. Halbuki ölüm halinde bedenin tamamı hiç bir işi yapamaz hale gelir. İşte böylece, uykuyla ölüm arasında bu açıdan bir benzerlik bulunmuş olur da, bu sebepten dolayı "vefat" ve "ölüm" lafızlarının uyku hakkında kullanılması doğru olur.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "gündüzün ne elde ettiğinizi de bilir..." buyurmuştur. Cenâb-ı Hak bu tabiriyle, "Gündüzün işlediğiniz, yaptığınız şeyleri bilir.." mânasını kastetmiştir. Nitekim başka bir âyette "...yetiştirdiğiniz avcı hayvanların kazandıkları da.. "(Mâide, 4) buyurmuştur. Bu âyette de geçen lafzıyla, kuşlardan ve yırtıcılardan kâsib, yani kazananlar murad edilmiştir ki, bu kelimenin müfredi (......) kelimesidir. Keza "kötülükleri kazananlar..." (casiye, 21) buyurmuştur ki, (......) kelimesinin manası "iktisâb etti, yaptı.." şeklindedir. Kısaca bundan murad, uzuvların yapmış olduğu işlerdir.

Sonra yüce Allah "Sonra sizi, o zaman (diriltircesine) uyandırır..." buyurmuştur. Yani, "Ruhlarınızı, gündüz size geri verir..." Âyette geçen (......) kelimesi, uyandırmak anlamını ifâde eder. Daha sonra "Ta ki muayyen olan bir ecelin (bir ömrün) hükmü icra ve itmam edilmiş olsun..." buyurmuştur. Bundan maksad, "yazılmış ömürleriniz..." demektir. Bu ifâde, "Birde Onun katında malûm bir ecel vardır" (Enam, 2) tabiri gibidir. Buna göre bu kelimenin mânası, "Sizi, ecellerinize varıncaya kadar, uykunuzdan (diriltircesine) uyandırır..." şeklindedir. (......) kelimesi, tastamam bir biçimde, işi hail ü fasletmek, bitirmektir.. Ecelin kazasının mânası ise, ömrün müddetini, ölüm ile, başkasından ayırmak demektir.

Bil ki Cenâb-ı Hak, ilk önce onları uyuttuğunu, ikinci olarak da onları uyandırdığını zikredince, şüphesiz bu durum, öldürdükten sonra diriltme yerine geçmiştir. İşte bu sebeple Cenâb-ı Hak, hiç şüphesiz, bu âyetle öldükten sonra dirilmenin ve kıyametin vuku bulacağına istidlalde bulunarak "Yine dönüşünüz ancak O'nadir. (Bundan) sonra ise O, size, ' gecenizde gündüzünüzde, bütün hallerinizde ve amellerinizde yapmış olduğunuz şeyleri tek tek haber verir..." buyurmuştur.

Allah'ın Kullar Üzerinde Hâkim Olmasının Geniş İzahı

61

Âyetin tefsiri için bak:62

62

"O, kullarının üzerinde (yegâne) hakimiyet ve galebe sahibidir. Size bekçiler yolluyor. Nihayet herhangi birinize ölüm geldi mi, elçilerimiz, onlar artık ve eksik bir şey yapmaksızın, onun canını alırlar. Sonra bunlar, bütün işlerine hak ve adalet ile malik olan mevlâlarına (Allah'a) döndürülmüşlerdir. İyi bilin ki, bütün hüküm Onundur. O, hesap görenlerin en hızlısıdır".

Bil ki bu, Cenâb-ı Hakk'ın kudret ve hikmetinin mükemmel olduğuna delâlet eden bir başka delildir. Bunun izahı şöyledir: Biz daha önce, bu âyetteki "üstünlüğün" mekân ve cihet bakımından olmasının murad edilemiyeceğini, aksine bundan maksadın hakimiyet ve kudret bakımından üstünlük olması gerektiğini izah etmiştik.. Bu tıpkı, "ondan daha iyi ve daha nüfuzlu..." mânasında olmak üzere, "Falancanın emri, filancanın emrinin üstündedir" denilmesi gibidir. "Allah'ın eli onların elleri üstündedir" (Feth. 10) âyeti de bu manadadır. Bu âyetten maksadın bu (hakimiyet mânası) olduğunu te'kid eden hususlardan biri de, buyruğunun, bu galibiyyetin, "fevkiyyet (üstte olma)" sebebiyle hasıl olduğunu ifâde etmesidir. "Kahr" sıfatını ifâde eden "fevkiyyet" (üstünlük) ise, cihet bakımından değil, kudret bakımından olan üstünlüktür.. Zira mekan bakımından yüksek olan şeyin bazen makhûr (yönetilen, hükmedilen) olduğu malûm bir keyfiyyettir.

Buradaki "kahr" kelimesinin izahı, birkaç yönden yapılabilir:

a) Cenâb-ı Hak, yaratması ve halketmesi ile ademi (yokluğu) kahretmiştir.

b) Allah, yoketmek ve bozmak suretiyle de, varlığı kahretmiştir (yani varlık dünyasına hükmetmektedir). Çünkü O, mümkin olan birşeyi bazan yokluktan varlığa, bazan da varlıktan yokluğa geçirir. O halde, bütün mümkinât için varlık ve yokluk, ancak O'nun varetmesi ve yoketmesi ile olur.

c) Allahü teâlâ, herşeyi zıddı ile kahreder. Meselâ nuru zulmet ile, zulmeti (karanlığı) nur ile; gündüzü gece ile, geceyi de gündüz ile kahredip yokeder. Bunun tam bir izahı, Hak teâlâ'nın şu âyetindedir: "De ki: "Ey mülkün sahibi Allah, sen mülkü kime dilersen ona verirsin, mülkü kimden dilersen ondan alırsın. Kimi dilersen onun kadrini kıymetini yükseltir, kimi dilersen onu alçaltırsın..." (Âl-i İmran, 26)

Sözün üslûp ve usûlünü iyice kavrayınca, bilirsin ki bu, sahili bulunmayan bir okyanustur. Çünkü her yaratılmışın bir zıddı vardır. Meselâ "üsf'ün zıddı "alftır; "geçmiş"in zıddı "gelecek"tir; "ışığın" zıddı "karanlık"tır; "hayat"ın zıddı "Ölüm"dür; "kudret"in zıddı da acziyyettir. Aralarında zıddiyetin bulunmasının, bu şeylere "kahredilmiş, âciz, noksan" deme imkânı verdiğini anlayabilmen için, diğer haller ve sıfatları da iyice düşün. Mümkin varlıklarda bu sıfatların bulunması, [âyette, "O, kullarının üzerine kahr-u galebe sahibidir" buyurduğu üzere] onların kadir, kahir, zıddı bulunmaktan münezzeh, benzeri olmaktan ve şekilden uzak bir müdebbirinin bulunduğuna delâlet eder.

d) Şüphesiz bu beden, dört asıl mizaçtan (hararet, bürudet, nütubet ve yübuset) meydana gelmiştir. Halbuki bunlar birbirine zıt, birbirini sevmeyen ve tabiatları itibarı ile birbirinden uzak şeylerdir. Binâenaleyh bunların biraraya gelmeleri, mutlaka bunları buna zorlayan bir zorlayıcının zorlaması ile olmuştur. Bu zorlayıcının, bizzat insanın kendisi olduğunu söyleyenler hatadadır. Bunu, İbn Sînft "el-İşârât" adlı eserinde zikretmiştir. Bu hatâdır, çünkü ruhun bedenle ilgisi, ancak bu karışımın ve birleşimin hasıl olmasından sonra olmuştur. Bu elementleri bir araya gelmeye zorlayan, bu birleşmeden önce mevcuttur. Bu birleşmeden önce bulunan ise, birleşmeden sonra ortaya çıkan şeyden başkadır. Binâenaleyh bu dört asıl elementi bir araya gelmeye zorlayanın ancak Allahü teâlâ olduğu sabit olur. Nitekim O, "O, kullanma üzerine kahr-u galebe sahibidir" buyurmuştur.

Hem beden, kesîf, süffî, zulmânî (karanlık) ve kokuşabilen bir varlıktır. Ruh ise lâtif, ulvî (yüce), nûrânî, aydın, bakî ve temiz bir varlıktır. Binâenaleyh bu ikisi arasında da alabildiğine bir uzaklık ve zıdlık vardır. Sonra Cenâb-ı Hak, bu ikisini zorla biraraya getirip, herbirini diğeri ile tamamlanan ve diğerinden faydalanan bir varlık kılmıştır. Meselâ ruh, bedeni kokuşmaktan, bozulmaktan ve dağılıp parçalanmaktan korur. Beden ise ruhun ebedî saadetleri ve ilâhi bilgileri elde etme vesilesi olur. Bundan dolayı işte bu birleşme ve birbirinden faydalanma işi, ancak Hak teâlâ'nın bu dört asıl tabiatı kahren biraraya getirmesiyle mümkün olmuştur. Nitekim O, "O, kullarının üzerine kahr-u galebe sahibidir" buyurmuştur.

Keza rûh bedene girdiğinde, ruha iki zıd şeyi yapma ve iki zıddan birini elde edebilme gücü verilir. Fakat bazan yapma tarafının, yapmama tarafına; bazan da yapmama tarafının yapma tarafına üstün gelmesi imkânsız olur. Ancak ne var ki bu üstünlük (tercih), muarızdan uzak kesin bir sebebin bulunmasıyla olur. Eğer böyle bir sebep bulunmaz ise, bir şeyi yapmak veya yapmamak imkansızlaşır. Binâenaleyh kulun kalbinde Allah tarafından yaratılan bu sebep vasıtasıyla, failin (kulun) bazan yapmaya, bazan da yapmamaya yönelmesi, bir kahr (zorlama) yerine geçer. Böylece de Allah, kulu bu bakımdan zorlamış olur. Bu hususları iyice düşündüğünde, mümkinâtın, mahlûkâtın, âdî ve yüce şeylerin, zatların ve sıfatların hepsinin, Allah'ın kahr-u galebesi altında olduklarını, Allah'ın âmâde kılması ile musahhar olduklarını görürsün. Nitekim Allahü teâlâ, "O, kullarının üzerine kahr-u galebe sahibidir" buyurmuştur.

İnsana Bekçi Meleklerin Görevlendirilmesi ve Amellerinin Yazdırılması

Cenâb-ı Allah'ın, "(O), size bekçiler yolluyor" buyruğundan maksad şudur: "Hafaza (bekçi) meleklerini, kullarına göndermesi de, O'nun kullarına karşı olan kahr-u galebesindendir. Bu hafaza melekleri, Hak teâlâ'nın "O (insanın), önünden ve arkasından, kendisini Allah'ın emriyle gözetleyen takipçi (melekeler) vardır" (Rad 11); "O (insan), bir söz söylemeyedursun, mutlaka yanında hazır bir gözcü vardır" (Kâf. 18) ve "Halbuki sizin üstünüzde hakiki bekçiler, çok şerefli yazıcı (melekler) vardır" (İnfitar, 10-11)âyetleriyle işaret ettiği meleklerdir. Alimler, insanın yanında bu meleklerin bulunmasının maksadının, insanların amellerinin kaydedilmesi olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Sonra kendi aralarında ihtilaf etmişler, bazıları Hak teâlâ'nın, "Bu kitaba ne oluyor; küçük, büyük hiç bir şey bırakmayıp sayıp dökmüş" (Kehf, 49) âyetini delil getirerek, bu meleklerin, taat, günah ve mubah, insanın ne işi varsa hepsini yazdıklarını söylemişlerdir.

İbn Abbas (radıyallahü anh)'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Her insanın yanında iki melek vardır. Bunlardan biri insanın sağında, diğeri solundadır. Binâenaleyh insan eğer güzel bir şey söylerse, onu sağındaki melek yazar. Kötü bir şey konuştuğu zaman ise, sağındaki, solundakine: "Ona mühlet ver. Belki bu sözünden tevbe eder" der. Eğer insan tevbe etmez ise, soldaki melek bunu o insanın aleyhine (günah) olarak yazar." Birinci görüş daha kuvvetlidir. Çünkü âyetteki, "(O) size bekçiler yolluyor" ifâdesi, bu meleklerin kayıtsız-şartsız herşeyı yazdıklarını gösterir.

Bekçi Melekler Kalbe Muttali Olamazlar

İkinci Konu: Âyetlerin zahiri o hafaza meleklerinin, insanların bütün sözlerine ve fiillerine muttan olduklarını göstermektedir. Fakat kalbe âit özellikler olan ilim ve cahillik gibi hususlara muttali olmalarına gelince, âyetlerde bunu açıklayan herhangi bir ifâde yoktur. O meleklerin, insanın sözlerine muttali olduklarının delili, "O (insan), bir söz söyhmeyedursun, mutlaka yanında hazır bir gözcü vardır" (Kâf, 18) âyetidir. Onların, insanın bütün amellerine (işlerine) muttali olduklarının delili de, "Halbuki sizin üstünüzde hakikî bekçiler, çok şerefli yazıcı (melekler) vardır. Onlar her ne yaparsanız bilirler" (infitâr, 10-12) âyetidir.

Ama iman, küfür, ihlâs ve şirk gibi hususlara meleklerin muttalî olduklarını gösteren bir delil yoktur.

Meleklerin İnsan Üzerinde Görevlendirilmesinin Hikmeti

Üçüncü Konu: Alimler, Cenâb-ı Hakk'ın insanoğlu üzerinde melekleri vazifelendirmesinin hikmetleri hususunda şunları söylemişlerdir:

a) Mükellef (insan), üzerlerinde meleklerin görevlendirildiğini, bu meleklerin onun bütün işlerini zabt ve kaydettiklerini ve amellerini Kıyamet günü şâhidler huzurunda sunulacak defterlere yazdıklarını bilince, bu onu kötülüklerden men eden birşey olur.

b) Amellerin yazılmasının bir faydası da, Kıyamet günü o sahifelerin tartılması ihtimâlidir. Çünkü amellerin kendisini tartmak imkânsızdır. Ama sahifeleri (amel defterlerini) tartmak mümkindir.

c) Allah istediğini yapar, dilediği gibi hükmeder. Bize düşen, hikmetini ister anlayalım, ister anlamayalım, şeriatın getirdiği herşeye imân etmektir. Bunlar, şeriat âlimlerinin söyledikleri şeylerin özüdür.

Hafaza Meleklerinin Görevleri Hakkında Hikmet Ehlinin İzahatı

Hikmet ehlinin (felsefeciler) görüşleri ise şu farklı şekildedir:

1) Sonraki hikmet âlimleri şöyle demişlerdir: "Cenâb-ı Hak, "O, kullarının üzerine kahr-u galebe sahibidir" buyurmuştur. Birbirine zıd mizaçları birbirine karıştırıp, birbiriyle uyuşmayacak unsurları mezcetmesi de, Allah'ın bu kahrı cümlesindendir. Binâenaleyh bu zıd şeyler arasında, böylesine bir uyum meydana gelince, bu karışım ve birleşim sebebi ile, o karışan unsurlar, kendisini idare eden bir nefs (can) ile his, hareket ve konuşma kuvvetlerini alabilecek bir hale gelir." İşte bundan dolayı bu âlimler "(O) size bekçiler yolluyor" âyetinden muradın, işte o idare eden nefisler (ruhlar) ile bu kuvvetler olduğunu, çünkü bunların, biraraya gelmeye zorlanan o elementleri muhafaza eden bekçiler olduğunu söylemişlerdir.

2) Önceki bazı hikmet âlimlerinin (filozofların) görüşüne göre: "Beşerî nefisler ile insanî ruhlar, cevlerleri bakımından farklı ve mahiyetleri bakımından birbirlerine zıddırlar. Bu sebeple, onlardan bir kısmı hayırlı, bir kısmı şerli ruhlardır. Zekî, ahmak, hür, değersiz, şerefli, âdî ve benzeri sıfatlar hususunda söylenecek söz de aynıdır. Bu süflî ruhlardan herbir kısım için, semavî birtakım ruhlar vardır ki bu semavî ruh, uyanıkken, uyurken, bazan rüya, bazan ilham yoluyla, işlerinde o süflî ruha yardım eden şefkatli bir baba ve merhametli bir efendi gibidir. Binâenaleyh şerli ruhların, felekler âleminde bulunan bazı dayanakları vardır. Hayırlı ruhlar da böyledir. İşte bu dayanaklar, hükemânın (filozofların) ıstılahında, "tıbâ'ı tâm" diye ifâde edilir. Yani o felekî ruhlar, bu yaratılış içerisinde tam ve mükemmeldirler. Onlara dayanan bu süflî ruhlar ise, o felekî ruhlardan daha zayıftırlar. Çünkü her hususta ma'lûl (tesir altında kalan), illetten (tesir edenden) daha zayıftır. Büyücüler ve okuyup üfleyicilerin. bu konuda çok sözleri vardır.

3) Hiç şüphe yok ki bedenlerden ayrı olan nefisler (ruhlar, nüfus-i müfarıka) karakter ve mahiyet bakımından, bedene denk olduğu için, aralarında bulunan benzerlik ve uyum sebebi ile bedene bağlı olan nefislere temayül eder. Yine o nefislerin, herhangi bir şekilde bu bedenle bir alâkası olur ve karakterleri itibarı ile, bedendeki nefse yardımcı olurlar.

İşte bu üç izah ile hak olan şeriatın getirdiği şeyden felsefecilerin (hükemânın) kaçınmasının mümkün olmadığı sabit olur. Çünkü hepsi de neticede, , şeriatın söylediğine yakın şeyleri kabul etmektedirler. Durum böyle olunca, onların cahil olanların dini tekzibte ısrar etmeleri bâtıl olur. Allah en iyi bilendir.

Hak teâlâ'nın "Nihayet herhangi birinize ölüm geldi mi elçilerimiz onun canını alırlar" buyruğu ile ilgili olarak iki konu vardır:

Canı Alan Fail Konusundaki İşkâl ve Cevabı

Birinci Konu: Allahü teâlâ "Allah, ölüm zamanında canlan alır" (Zûmer, 42) ve "O (Allah), ölümü ve hayatı yaratandır" (Mülk. 2) buyurmuştur. İşte bu iki âyet, canların alınmasının, ancak Allah tarafından olduğuna delâlet etmektedir. Sonra Allahü teâlâ, "De ki: "Sizin canınızı alan ölüm meleğidir ' (Secde, 11) buyurmuştur. Bu ise, ölümün. ancak ölüm meleğinden olmasını gerektirir. Sonra bu âyette de, 'Elçilerimiz onun canını alırlar" buyurmuştur.

Sanki bu üç nass birbirine zıd gibidirler. Buna şöyle cevap verilir: "Ölüm (canın alınması) aslında Allah'ın kudreti ile olur. Zahiren ise, bu ölüm meleği [Azrail (aleyhisselâm)'e] bırakılmıştır. Ölüm meleği bu hususta, kayıtsız şartsız başkandır. Onun yardımcıları, hizmetçileri ve askerleri (olan başka melekler) vardır. Binâenaleyh can alma işinin, bu üç bakımdan, bu üç şeye nisbet edilmesi güzel ve yerindedir. Allah en iyi bilendir.

İkinci Konu: Bazı âlimler şöyle demektedirler: "Can alma işi kendileri vasıtasıyla olan o elçi melekler, o bekçi meleklerin bizzat kendileridir. Onlar, onları hayatları süresince Allah'ın emriyle gözetirler. Ölüm geldiğinde ise, o melekler o insanların canlarını alırlar." Ekseri ulemâ ise, gözeten meleklerin, öldürme işini üstlenen meleklerden başka melekler olduğu görüşündedirler. Halbuki, âyetin lafzında böyle bir farka delâlet eden bir ifâde yoktur. Ancak ne var ki, ekseri ulemânın benimsediği görüş, ikincisidir.. Yine, aklî kıyâslar yoluyla da sabit olmuştur ki rahmet, hayır ve rahatın kaynağı olan o melekler, hüznün ve kederin aslı ve temeli olan meleklerden başkalarıdırlar. Binâenaleyh, bir kısım melek huzur, rahatlık ve mutluluğu ifâde ettikleri için, "rühaniyyün" diye adlandırılmışlardır. Bir kısım melekler de sıkıntıların, gam ve üzüntülerin sebebi oldukları için, "kerûbiyyûn" diye adlandırılmışlardır.

Üçüncü Konu: Cenâb-ı Hakk'ın, "De ki: "Sizin canınızı alan, ölüm meleğidir" (Secde. 11) ifâdesinden anlaşılan odur ki, ölüm meleği tek bir melek olup, canları almakla görevli olan meleklerin başkanıdır. Bu âyette zikredilen "gözcü melekler" ile murad edilen de, ona bağlı ve tâbi olanlardır..

Mücâhid'den şu rivayet edilmiştir: "Cenâb-ı Hak yeryüzünü, ölüm meleği için bir leğen gibi yapmıştır.. O melek (orada) yakaladıklarını yakalar.. Hiç bir ev yoktur ki, Ölüm meleği her gün onları iki defa yoklamamış olsun..." Yine haberlerde (hadislerde), dünya yok olup sona ererken, ölüm meleğinin sıfatları ve nasıl öleceği hususunda çok şaşırtıcı durumlar zikredilmiştir.

Dördüncü Konu: Hamza, elif ile ve imâle yaparak, diğer kıraat imamları ise, tâ harfiyle olarak (......) şeklinde okumuşlardır. Hamza'nın bu şekilde okuyuşunun iki sebebi vardır: Birisi, fiilin öne geçmiş olması; diğeri ise, çoğul kelimelerin bazan müzekker kabul edilmesi... İkinci okuyuşun sebebi ise, cemi kelimelerin müennes kabul edilmesidir.

"Onlar artık ve eksikbirşey yapmaksızın... "buyruğu, "Onlar, Allah'ın kendilerine emrettiği şeylerde hiçbir kusur etmezler" demektir. Bu da, canları almakla görevli meleklerin, em rol undu klan şeylerde kusur etmeyeceklerine delâlet etmektedir.

Yüce Allah'ın, cehennem meleklerinin nitelikleri hususunda îrad etmiş olduğu, "...ki onlar Allah'ın kendilerine emrettiği şeylere asla isyan etmezler..." (Tahrim, 6) âyeti de, azap meleklerinin, emrolunduklan meselelerde kusur etmediklerini gösterir.. Meleklerin, bu gibi hallerde masum olduklarını söyleyenler, onların mutlak manada masum olduklarını söylerler.. Binâenaleyh bu âyet, meleklerin mutlak mânada masum olduklarının sübutuna delâlet etmektedir.

"Sonra bunlar, bütün işlerine hak ve adalet ile mâlik olan Allah'a döndürülmüşlerdir" buyruğu hakkında birkaç bahis bulunmaktadır:

Ölen Kimsenin Ruhunun Allah'a Döndürülmesi

Birinci Bahis: Bu döndürülenlerin, melekler olduğu ileri sürülmüştür. Yani, "insanoğlu öldüğü gibi, o melekler de ölür.." demektir.. Bu döndürülenlerin, insanlar olduğu da ifâde edilmiştir. Yani, "O insanlar, ölümlerinden sonra Allah'a döndürülürler.." demektir.

Bil ki bu âyet, insanın, sırf bu bünyeden ibaret olmadığına delâlet eden delillerden birisidir. Çünkü âyetin açık ifâdesi, ölümün kut için meydana geldiğini göstermektedir. Yine aynı âyet, kulun ölümünden sonra da, Allah'a döndürüldüğüne delâlet etmektedir. Halbuki ölünün, ölü olduğu halde, Allah'a döndürülmesi mümkün değildir. Çünkü bu döndürülme işi, mekân ve cihet itibariyle değildir. Zira, Allahü teâlâ, mekân ve cihtten âlî ve münezzehtir.. Bilakis bu döndürülmenin, "O kimsenin, Allah'ın hükmüne inkiyâd ederek O'nun kaza ve kaderine itaat etmiş olması.." şeklinde tefsir edilmesi gerekir.. Halbuki, diri ve canlı olmayan kimse hakkında böyle bir mâna doğru olmaz.. Binâenaleyh, burada bir ölüm ve bir hayatın bulunduğu sabit olmuş olur. Ölüm, bedenin nasibidir; geriye, hayatın da, canın ve ruhun nasibi olması hali kalır. Cenâb-ı Hak, "Sonra bunlar, Allah'a döndürülmüşlerdir" buyurup, geriye döndürülenin de can ve rûh olduğu sabit olunca, insanın (esasen) sadece nefis ve ruhtan ibaret olduğu sabit olmuş olur ki, elde edilmek istenen netice de budur.

Ruhların Bedenlerden Önce Yaratılmış Olması

Bil ki, "Sonra bunlar, Allah'a döndürülmüşlerdir" buyruğu, ruhun bedenden önce mevcut olduğunu ihsas etmektedir. Çünkü, bu âlemden o celâl sahibi Allah'ın huzuruna döndürülmek, ruhun bedenle alâka kurmadan önce mevcut olması halinde ancak mümkün olur... Bunun bir benzeri de "dön Rabbine..." (Fecr, 28) ve, "Hepinizin dönüşü ancak O'nadır" (Yunus, 4) âyetleridir. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in de, "Allahü teâlâ ruhları, bedenlerin yaratılışından tkibin yıl önce yaratmıştır" dediği nakledilmiştir. Felsefecilerin, beşerî nefislerin, beden yaratılmadan önce bulunmadığı hususunu isbat için getirmiş oldukları delil, zayıf olduğunu aklî ve felsefi meselelerle ilgili kitaplarda açıklamış olduğumuz zayıf bir hüccettir.

İkinci Bahis: "Allah'a.." kelimesinin başındaki harf-i cerri, intihât gaye" (mesafenin sona erdiğini) gösterir.. Binâenaleyh, ifadesi, Cenâb-ı Hak için bir mekân ve cihet bulunduğunu ihsas eder ki, bu bâtıldır. Binâenaleyh bu ifâdenin "Onlar, Allah'dan başka bir mâlik ve hâkimin bulunmayacağı bir yere döndürülmüşlerdir" mânasına hamledilmesi gerekir.

Esmâ-yı Hüsnadan el-Mevla ve el-Hakk İsimleri

Üçüncü Bahis: Allahü teâlâ bu iki âyette, zatını iki isimle adlandırmıştır.

a) "Mevlâ" ismi... Sen biliyorsun ki, "mevlâ" ve "velî" lafızları, yakınlık manasına gelen (......) kelimesinden iştikak etmiştir.. Allahü teâlâ da, "yakın-uzak, "zâhir-bâtın" olandır. Zira Cenâb-ı Hak, "Biz ona şah damarından daha yakınız.., " (Kaf, 16) ve "Herhangi bir üçden bir fisıltı vaki olmayadursun, muhakkak ki o, bunların dördüncüsüdür..." (Mücâdele. 7)buyurmuştur. Yine, kölesini azad eden kimseye de "mevlâ" denmiştir.. Bu da, Allah'ın kullarını azabından azad edeceğini hissettirmektedir. Ki, bu mâna Cenâb-ı Hakk'ın şu kudsî hadisinde kastedilen husustur: "Rahmetim gazabımı geçmiştir, ondan öncedir". Yine Allah, kendisini kuluna izafe ederek, "bütün işlerine hak ve adalet ile mâlik olan mevlâlarına, Allah'a..." buyurmuş, ama onları kendisine nisbet etmemiştir ki, bu da sonsuz bir rahmettir.. Hem Yüce Allah, "Hak olan Mevtalarına" buyurmuştur ki bunun mânası, "onlar dünyada iken bâtıl mevtaların tasarruf ve tasallutu altındaydılar. Bu bâtıl mevtaları da, onların nefisleri, şehvetleri ve gazapları, öfkeleridir." Nitekim Allah, "ve hevâ ve hevesini Tanrısı edineni gördün mü?" (casiye. 23) buyurmuştur. Binâenaleyh, insan ölünce bâtıl mevlâların tasarrufundan kurtulup, Hak olan Mevlây-ı Zülcelâlin tasarrufâtına geçmiş olur..

b) "el-Hak..." ismidir.. Alimler, "Hakk.." kelimesinin, Cenâb-ı Hakk'ın isimlerinden olup olmadığı hususunda ihtilaf etmişlerdir. Bu cümleden olarak denilmiştir ki, "hak " kelimesi bir masdar olup, "bâtılın zıddıdır.. Halbuki masdar olan isimler, fâallerine ancak mecazî olarak verilirler.. Meselâ bizim, "Falanca adalettir, ümittir, berekettir, keremdir, fazldır" dememiz gibi...

Şöyle de denilebilir: "Hakk", mevcut olan demektir. Eşyanın içinde var olmaya en lâyık ve müstehak olan ise, Allahü teâlâ'dır. Çünkü Cenâb-ı Hak, zâtı gereği vacibu'l-vücûd olandır. Binâenaleyh, eşya (varlıklar) içinde hak olmaya müstehak olan, sadece O olmuş olur. Bil ki, el-Hakk kelimesi, medh olmak üzere, nasb ile şeklinde de okunmuştur. Bu senin "Hamd, Allah'a mahsustur.. Yani, O Hakk olanı kasdediyor ve medhediyorum" demen gibidir.

Allah'ın Mutlak Hüküm Sahibi Olması

"İyi biliniz ki, bütün hüküm Onundur. O, hesap görenlerin en hızlısıdır" buyruğuna gelince, bu hususta da birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

(......) ifâdesinin manası, "Hüküm sadece Allah'a aittir" şeklindedir. Bu mâna, "Hüküm de Allah dan başkasının değildir..." (Enam, 57) âyetiyle de kuvvetlenir.. Ki bu da, Allah'dan başka hiç kimsenin herhangi bir şey üzerinde bir hükmü ve gücünün olmamasını gerektirir. İşte bu söz de, hayır ve şerrin tamamının, Allah'ın hüküm ve kazasına göre olmasını gerektirir. Binâenaleyh Cenâb-ı Hak, saîd olan kimseye saadeti; şaki olan kimseye de şakaveti hükmetmiş olmasaydı, bu böyle olmazdı.

İkinci Mesele

Alimlerimiz, "Bu âyet, taatın mükâfatı; isyanın da cezayı îcap ettirmediğine delâlet eder" demişlerdir. Zira, bu böyle olsaydı, o zaman, Allah'a itaat eden kimsenin Allah üzerinde bir hükmünün bulunduğu sabit olurdu ki, bu da onun mükâfaat almasıdır. Halbuki bu, âyetin kendisine delâlet ettiği "hüküm ancak Allah'a mahsustur" ifâdesine ters düşer.

Cübbai'nin Kelamullah'ın Hudüsu Hakkındaki İddiasına Red

Cübbaî, bu âyetle Kelâmullah'ın (Allah'ın kelâmının) hadis olduğuna istidlal ederek şöyle demiştir: "Zira, Cenâb-ı Hakk'ın kelâmı kadîm olsaydı, o zaman O'nun, şu anda ve yaratmadan önce de, hesaba çekmeyi konuşmuş olması gerekirdi. Halbuki bu, imkânsızdır. Çünkü hesaba çekmek daha önce yapılan bir amelin anlatılmasını ve nakledilmesini gerektirir.." Alimlerimiz, Cübbaî'nin bu görüşüne, "ilim" meselesiyle karşı çıkmışlardır. Zira Cenâb-ı Hak, yaratmadan önce, o işin olacağını biliyordu.. O iş var olduktan sonra da, onun bundan önce de var olduğunu biliyordu.. Binâenaleyh, bundan ilmin değişmesi neticesi çıkmaz... Aynı şeyin, Kelâmullah hususunda da olması niçin caiz olmasın?.. Allah en iyi bilendir..

Allah'ın Kıyamette Mahlukları Hesaba Çekmesinin Mahiyeti

Alimler, bu hesaba çekilmenin nasıl olacağı hususunda ihtilaf etmişlerdir. Bu cümleden olarak bazıları, "Allahü teâlâ bizzat kendisi, tek bir defada mahlûkatı hesaba çeker ve O'nu, bir söz, diğer sözleri duymaktan alıkoymaz.." derlerken, bazıları da "Hayır, aksine Cenâb-ı Hak, meleklere emreder, bunun üzerine de her bir melek, O'nun kullarından her birini hesaba çeker..

Çünkü, Allah'ın bizzat kendisi, kâfirleri hesaba çekmiş olsaydı, onlarla konuşmuş olurdu. Halbuki, bu bâtıldır. Zira Cenâb-ı Hak, kâfirlerin durumu hakkında "Allah onlarla konuşmaz..." (Al-i-İmran. 77) buyurmuştur." Bu muhasebenin izahı hususunda, hükemânın da görüşü vardır ki, bu da, şu iki mukaddimeyi sunmakla ancak ortaya çıkar:

Birinci Mukaddime: Fiillerin çok olması ve tekrarı, kuvvetli, köklü ve sabit melekelerin hâdis (mahluk) olmasını gerektirir. Yapılacak tam bir "istikra", söylediğimiz şeyin doğruluğunu ortaya çıkaracaktır. Baksana, amellerden bir amele (işe) devamı ve onu yapışı daha çok olan kimsede, bu amel hususundaki melekenin kök salısı daha kuvvetli olur.

İkinci Mukaddime: Bir amelin tekrar tekrar yapılışı, köklü bir melekenin meydana gelmesini sağladığına göre, bu amellerden herbirinin, bu melekenin meydana gelmesinde bir tesiri olması gerekir. Hatta herbir amelin herbir parçasının, bu melekenin meydana gelmesinde herhangi bir şekilde tesiri olması gerekir. Akıllı kimseler, bu konuda birçok misaller getimişlerdir:

Birinci Misal: Meselâ, yüzbin men (ölçek) bir şey yüklenmiş büyük bir geminin olduğunu farzetsek. Bu gemi suya bir karış batar. Eğer sadece bir buğday tanesi daha konulacak olsa geminin bu buğdayın ağırlığı nisbetinde batmasını gerektirir. Bu miktar, insan hissinin farkedemeyeceği kadar az olsa bile...

İkinci Misal: Hükemâya göre, "basit" varlıkların tabiî şekillerinin küre olduğu sabittir. Binâenaleyh suyun yüzeyinin de küre şeklinde olması gerekir. Tek bir merkez etrafındaki dâirelere benzeyen yaylar, birbirinden farklıdırlar. Çünkü büyük dairenin yayının kamburu, küçük dairenin yayının kamburundan daha az olur. Durum böyle olunca mesela su kabı su ile doldurulup, dağın altına konulduğunda; bu suyun yüzeyinin kavsi (kamburu), su kabının, dağın üzerine konulduğu zaman meydana gelecek kavsinden daha büyük olur. Bu kavis, her ne zaman daha büyük olursa, kabın içinde suyun bulunma ihtimali de o nisbette çok olur. İşte bu da, su kabının dağın altında olması halinde, içinde su bulunma ihtimalinin, dağın üstünde olması halinde içinde su bulunma ihtimalinden daha fazla olmasını gerektirir. Fakat aradaki fark çok az olduğu için, insanın duyuları onu tam olarak farkedemez.

Üçüncü Misal: Biri diğerine yakın olan iki insanın her birinin ayakları, dünyanın merkezine başlarından daha yakındır. Çünkü ağır kütleler, fezadaki çevreden, dünyanın merkezine daralarak inerler. Fakat bu kadarcık farkı da, insanın duyuları anlayamaz.

Sen bunları iyice anlayıp, fiillerin çok yapılışının, melekelerin hasıl olması neticesini verdiğini gördüğünde biz diyeceğiz ki: Hayır ve şer, az veya çok her fiil insanın üzerinde bir tesir meydana getirirler. Bu tesir ya saadet, ya şekavet babından olur. İşte bu durumda, bu kesin aklî delil ile, Kim zerre ağırlığınca bir hayır yaparsa, onun (karşılığını) görecek; kim de zerre ağırlığınca şer yapar ise onun (karşılığını) görecek" (Zilzal. 7-8) âyetinin, gerçeğin ta kendisi olduğu ortaya çıkmış olur. Fiillerin, melekelerin meydana gelmesini sağladığı ve elin işlediği fiillerin, o belli melekelerin meydana gelmesinde tesirli olduğu sabit olup, yine ayaktan çıkan fiillerin de aynı durumda olduğu bilinince, eller ve ayaklar Kıyamet günü insanın aleyhine şâhidlik ederler. Bunun mânası şudur: "Şüphesiz bu nefsânî tesirler, o uzuvlardan çıkan fiiller vasıtasıyla, nefsin cevherinde meydana gelir. Böylece de bu belli organlardan o fiillerin çıkışının, nefis cevherinde belli eserlerin (tesirlerin) meydana geldiğine şâhidlik ederler. Hesaba gelince, bundan maksad, toplanan ve çıkarılandan geriye ne kaldığını bilmektir. Biz hayır ve şer olan her bir zerrenin, nefis (ruh) cevherindeki bu şekillerden birinin meydana gelişinde bir tesiri olduğunu beyan ettik. Bu şekiller, ya temiz ve pâk, ya da değersiz ve adî olur. Şüphesiz insanın amelleri farklı farklıdır. Binâenaleyh onların bazısı bazısının karşılığı olur. Bu karşılık oluşdan sonra geriye nefiste, güzel huya veya kötü huya dair bir miktar kalır. Beden öldüğü zaman güzel huyun ve kötü huyun nisbeti ortaya çıkar. Bu da, bölünemeyecek kadar az bir anda meydana çıkar. Bu an, ruhun beden ile ilgisinin kesildiği andır. İşte bu hal, "en hızlı bir hesap" olarak ifâde edilmiştir. Bunlar, nebevi hikmetin, felsefî hikmete uygunluğu hususunda yapılmış izahlardır. İşlerin hakikatlerini tam manasıyla bilen ancak Allah'dır.

63

Âyetin tefsiri için bak:64

64

"De ki: 'Karanın ve denizin karanlıkları içinden sizi kim kurtarıyor ki, ona (aşikâr ve) gizli yalvararak duâ edersiniz: Eğer bizi bundan selâmete erdirirse, andolsun şükredenlerden olacağız." De ki: "Sizi ondan ve her sıkıntıdan Allah kurtarır da, sonra siz yine (O'na) eş koşarsınız".

Bil ki bu, Cenâb-ı Hakk'ın ilahî kudretiyle rahmet, fadl ve ihsanın mükemmelliğine delâlet eden delillerden bir başka delildir. Bu ifâdeyle ilgili birkaç mesele vardır:

(......) Kelimesindeki Farklı Kıraatlerin İzahı

Asım, Hamza ve Kısaî, her iki âyetteki, lafzını, şeddeli olarak diğer kıraat imamları ise, şeddesiz olarak (......) şeklinde okumuşlardır. Vahktî şöyle demiştir:

"Bu fiiller gerek şeddeli, gerekse şeddesiz olarak, (kurtuldu) fiilinden alınan iki kullanıştır. Bu fiili istersen istersen babından getirebilirsin. Bu mesela, (Onu sevindirdim) ve (onu borçlu kıldım) denilmesi gibidir. Kur'ân'da da bu fiil, her iki şekilde de gelmiştir. Meselâ "Onu ve yanında olanları kurtardık" (Araf, 64) ve "İman edenleri kurtardık... ' (Fussilet, 18)âyetlerinde olduğu gibi... Kur'ân-ı Kerim her iki kullanışa göre de inince, bu iki kıraatin güzellik bakımından birbirine eşit olduğu ortaya çıkar. Ancak ne var ki, tercih edilen kıraat, kelimeyi şeddeli olarak okumaktır. Çünkü bu durum (kıraat) Cenâb-ı Hak katından defalarca meydana gelmiştir.

(......) Kelimesindeki Farklı Kıraatler

Ebu Bekr'in rivayetine göre Asım, (......) kelimesini, hâ harfinin kesresiyle diğer kıraat imamları ise hâ harfinin zammesiyle (......) şeklinde okumuşlardır ki, bu da iki kullanıştır. A'râf süresindeki kelime de, aynen bu ihtilaf üzere okunur.

Ahfeş'den (......) ve (......) kelimelerinin iki kullanış olduğu rivayet edilmiştir. (......) kelimesi, "ihfa" "gizlemek" manasından gelirken, (......) kelimesi ise, "korkmak" manasından gelir. Cenâb-ı Hakk'ın, ifadesi de bundandır.

Asım, Hamza, ve Kisaî gaib sigasıyla olmak üzere, "Eğer bizi., selamete erdirirse..." şeklinde; diğer kıraat imamları da, muhatab sigasıyla "Eğer bizi... selamete erdirirsen" şeklinde okumuşlardır. Gaib sigasıyla okuyan birinci gruptakilere gelince, onlar da bunda ihtilaf etmişlerdir. Meselâ Asım, "tefhim ile okurken, diğerleri ise "imâle" ile okumuşlardır.

Bu fiili gâib sigasıyla okuyanların delili şudur: Bu kelimeden önceki ve sonraki ifadeler, gaib sigasıyla zikredilmişlerdir. Kendisinden önceki kelimeye gelince bu, (O'na dua edersiniz), (buradaki "hüve" "O'na" zamiri) ifadesi, sonrakine gelince, bu da "Deki: "Sizi ondan Allah kurtarır (Buradaki, "Allah kurtarır") ifadesidir. Kelimeyi muhatab sigasıyla okumak ise, bir takdir yapmayı gerektirir. Buna göre takdir, "Derler ki: Eğer bizi selamete çıkarırsan.." şeklinde olur. Oysaki takdirde bulunma cihetine gitmek, asl olanın aksine bir durumdur. Bu fiili muhatab sigasıyla okuyanların delili ise, başka bir âyetteki "Eğer bizi bundan kurtarırsan, andosun ki, şükredenlerden olacağız" (Yunus, 22) ifadesidir.

Karanın ve Denizin Karanlıklarından Maksad

"Karanın ve denizin karanlıkları içinden..." ifadesi bunların korku ve dehşet veren şeylerini anlatan bir mecazi ifadedir. Arapça'da sıkıntılı, şiddetli güne ve denilir. Yani, "Gece olacak denli, karanlık ve zulümatı şiddetlenmiş gün.." Bu konuda sözün hakikati şudur: "Ona, durum şiddetlenir ve ondan nasıl çıkacağını bilemez.. Çıkış yollarını bulamaz" demektir.

Alimlerden, bu tabiri hakikî mânasına hamledip de şöyle diyenler de vardır: Denizin karanlıklarına gelince, bu, gecenin, denizin ve bulutların karanlığının bir araya gelerek, buna çetin rüzgarların ve korkunç dalgaların eklenmesi ve insanların ondan nasıl kurtulacaklarını, aynı zamanda bu korkunun büyüklüğünü bilememeleridir.

Karanın karanlıklarına gelince bu, gece ile bulutların karanlıkları, düşmanın hücum etmesinden duyulan şiddetli bir korku ile yine doğru yolu bulamamadan şiddetli biçimde korkmadır..

Tehlike Sırasında İnsanın Yürekten Allah'a Yönelişi

Bu ifâdeden maksad şudur: "Şiddetli korkuları gerektiren böylesine şiddetli ve sıkıntı verici sebepler bir araya geldiğinde, insan ancak Allah'a döner ve bu dönüş de, hem zahiren hem de bâtınen olur.. Çünkü böyle bir durumda, insanın Cenâb-ı Hakk'a karşı olan ihlâs ve samimiyeti artar ve Allah'ın dışındaki varlıklardan ümidi kesilir..." İşte Cenâb-ı Hakk'ın, "O'na (aşikâr ve) gizli yatvararak duâ edersiniz" buyruğundan murad da budur. Binâenaleyh, Cenâb-ı Allah beyân ediyor ki, fıtrat-ı selime ve aslî yaratılış, bu durumda Allah'dan başka sığınak ve O'nun fazl-u kereminden başka bir dayanak olmadığını gördüğü zaman, bu İhlasın bütün durumlarda ve zamanlarda bulunması've devam etmesi gerekir.. Ama bu böyle olmaz, çünkü insan esenliğe ulaştıktan ve kurtuluşa erdikten sonra, bu kurtuluşu maddî sebeplere bağlayarak şirke yönelir...

Bazı müfessirler "Bu âyetten maksat, kendisine tapınılan put ve heykellerin ilâh olabileceğini ta'n ve tenkid etmektir.." demişlerdir.

Ben de derim ki: Ubûdiyyet yolunda Allah'dan başka bir şeye bağlanmak, bir puta bağlanmaya yakın bir şey olur. Zira ehl-i tahkîk, bu hali "şirk-i hafî" (gizli şirk) olarak isimlendirmişlerdir. Âyetin lafzı, böylesi sıkıntılı ve şiddetli durumlar meydana geldiği zaman insanın şöylesi bazı şeyleri yaptığına delâlet eder:

1) Duâ,

2) Yalvarıp yakarma..

3) Gönülden ihlas.. Ki, âyetteki "(aşikâr ve) gizlice..." kelimesinden murad budur..

4) Sürekli olarak şükürle meşgul olmak... Âyetteki, "Eğer bizi bundan selâmete erdirirse, andolsun şükredenlerden olacağız..." buyruğuyla murad edilen budur..

Cenâb-ı Hak, sonra onları bu korkulardan ye korku ve sıkıntı doğuran diğer şeylerden kurtardığını, ama insanın bunun peşinden hemencecik şirke yöneldiğini beyân etmiştir.. Bu âyetin bir benzeri de, "Ondan (Allah'dan) başka taptığınız şeyler kaybolur gider" (isrâ, 67) ve "Sanıtlar ki onlar çepçevre kuşatılmışlardır. (O zaman) onlar, Allah'ın dininde hâlis ve samimi kimseler olarak O na duâ ederler" (Yunus, 22) âyetleridir.

Özet olarak söylemek gerekirse, insanların ekserisinin âdeti şudur: "Korkunç bir durumla karşılaştıklarında, o vakit tam bir ihlâs sahibi olurlar; güven ve refaha kavuştukları zaman ise, Allah'a şirk koşarlar..."

65

"De ki: "O, size üstünüzden, yahud ayaklarınızın altından bir azap göndermeye veya sizi birbirinize katıp kiminize kiminizin hıncını taddırmaya kadirdir." Bak, âyetleri, onlar iyice anlasınlar diye, nasıl türlü türlü açıklıyoruz..".

Bu âyetle ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Bil ki, tevhid delillerinin bir başka çeşidi olup, bir nevi korkutmayla karışıktır.. Cenâb-ı Hak, insanlara bu değişik yollardan azabını ulaştırmaya kadir olduğunu beyân etmiştir. Azabın insanlara, bazan üstlerinden, bazan da ayaklarının altından gönderilmesi hususunda iki görüş bulunmaktadır:

Yukarıdan ve Yerden Gelen Azabın Açıklanması

Birinci Görüş; Âyetin lafzının, hakikî mânasına hamledilmesi itibariyledir. Buna göre biz diyoruz ki: Azap onların üzerlerine, Nûh (aleyhisselâm)'un kıssasında olduğu gibi, üzerlerine gökten inen yağmur ve yıldırımlar gibi; Lût kavminin taşa tutulmasında ve Fit ashabının taşlanmasında olduğu gibi, üzerlerine gökten gelen sayha, korkunç çığlık seklinde iniverir... Azabın, ayaklarının altından gelmesi ise, yerin sarsılması, Karun'un yere geçirilmesi v.b. şeklinde olur. Bu azapların yağmurun yağdırılmaması ve bitkinin bitirilmemesi şeklinde olduğu da söylenmiştir. Kısaca bu âyet, gökten inmesi ve yerden ortaya çıkması mümkün olan her türlü azabı içine alır..

Ümmetin Tefrikaya Düşmesine Dair

İkinci Görüş: Âyetin lafzının mecazî bir mânaya hamledilmesine göredir. İkrime'den gelen bir rivayette, İbn Abbas (radıyallahü anh), "üstten gelen azab"ın, yöneticilerden; "ayakların altından gelecek azab"ın da, köleler ve ayaklar takımından gelecek olan şeyler mânasında olduğunu" söylemiştir.

Âyetteki, "Veya sizi birbirinize katıp... " tabirine gelince, bil ki (......) kelimesi, (......) kelimesinin çoğuludur. Bir şey üzere birlesen, ittifak eden her topluluğa "şîa" denilir. Bu kelimenin çoğulu, ve şeklinde gelir. Nitekim Cenâb-ı Allah "Bundan evvel benzerlerine de yapıldığı." (Sebe, 54) buyurmuştur. Bu kelimenin aslı, peşinden gelmek, izlemek manasında olan (......) kelimesidir. Binaenaleyh (......) kelimesi, "birbirini izleyen, birbirlerine tabi olan insanlar" anlamındadır.

Zeccac: Âyetteki tabiri "Sizin işlerinizi öylesine karıştırır ki, bu karışıklıktan sonra bir daha bir araya gelemezsiniz.. Böylece O sizi, çeşitli fırkalar haline getirir de, artık bir daha tek bir fırka olamazsınız... Fırka fırka olduğunuz zaman da birbirinizle savaşırsınız..."mânasındadır.İste, "kiminize kiminizin hıncını taddumaya..." tabirinin mânası da budur demiştir.

İbn Abbas (radıyallahü anh)'dan rivayet edildiğine göre, Cebrail (aleyhisselâm) bu âyeti getirdiğinde, bu Hazret-i Peygamber'e çok ağır geldi ve "Bu şekilde muamele görürlerse, ümmetimin sonu ne olur?" dedi.. Bunun üzerine Cebrail (aleyhisselâm), "Ben de senin gibi bir kulum.. Binâenaleyh, ümmetin için Rabbine duâ et!" dedi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de, Rabbinden, ümmetine bunu yapmamasını istedi.. Ve Cebrail (aleyhisselâm), "Muhakkak ki Allahü teâlâ, ümmetini şu iki çeşit azabtan emîn kıldı: Yani, Nûh ve Lût (aleyhisselâm)'un kavimlerine gönderdiği gibi, üzerlerinden; Karun'u da yere geçirdiği gibi, altlarından bir azap vermeyecektir.. Ama onları, çeşitli hevâ ve hevesleri sebebiyle, fırka fırka olmaktan ve kılıçlarla vuruşarak birbirlerinin hınçlarını tattırmaktan emin kılmamıştır... diye haber getirir.. Nitekim Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Muhakkak ki ümmetim yetmişiki fırkaya ayrılacaktır.. Kurtulacak olansa, tek bir fırkadır.." Bir rivayette ise, "Hepsi cennette olacaktır; ama zındıklar müstesna..." şeklinde varid olmuştur.

Ayetin Ef'al İbad Bakımından Delaleti

Âyetteki, "Sizi birbirinize katıp..." ifâdesinin zahiri, insanları çeşitli hevâ ve heveslere; birbirine zıt görüşlere sevkedenin Cenâb-ı Hak olduğunu ifâde eder. Bu çeşitli görüşlerden hak ve gerçek olanın, sadece birisi olduğu; onun dışında kalanların ise bâtıl ve yanlış olduğu açık ve zahirdir.. Bu ise, Allah'ın, mükellefi bâtıl itikada sevketmiş olmasını gerektirir. Cenâb-ı Hakk'ın, "kiminize kiminizin hıncını taddırmaya..." buyruğuna gelince, hiç şüphe yok, taddırılan bu hınç ve kötülüklerin çoğu, zulüm ve günahtır.. Binâenaleyh bu da, Allahü teâlâ'nın, hem hayrın hem de şerrin yaratıcısı olduğunu gösterir.. Bu görüşe muhalif olan (Mutezile) ise buna, "Âyet, Allah'ın buna kadir olduğuna delâlet etmektedir.. Bizce de Allah, "kabîh" olan fiile kadirdir.. Esas münakaşa ise, Allah onu yapar mı yapmaz mı meselesindedir..." diyerek cevap vermiştir.

Biz onlara şöyle cevap veririz: Âyetten, başka bir yönden istifâde edilir. Çünkü Allah'ın, buyruğu, "hasr" mânasını ifâde etmektedir. Binâenaleyh, Allah'dan başka hiç kimsenin buna kadir olamaması gerekir.. İnsanlar arasındaki bu ihtilâf ise, daima mevcuttur. Bahsedilen "hasr" ile de, bu ihtilafın, Allahdan başkasından sâdır olmaması gerektiği hususu sabit olmuş olur.. Binâenaleyh bunun ancak Allah'dan meydana gelmiş olması vacip olur ki, bu da bizim elde etmek istediğimiz neticeyi verir.

Üçüncü Mesele

Taklidden yana olanlar ile, "Hasviyye": "Bu âyet, tefekkür ve istidlalde bulunmamaya delâlet eden delillerin en kuvvetlilerindendir... Bu böyledir, çünkü bu kapıları açmak, inançlar mevzuunda çekişmelerin ve ihtilâfların meydana gelmesine ve insanların çeşitli din ve mezheplere ayrılmalarına sebebiyet verir.. Bu ise, bu âyetin hükmüyle kınanmıştır. Kınanmış olana yol açan da kınanmıştır.. Binâenaleyh, din mevzuunda tefekkür ve İstidlal kapısını açmanın kınanmış olması gerekir..." demiştir. Bunun cevabı kolaydır. Allah en iyi bilendir..

Sonra Cenâb-ı Hak, âyetin sonunda, "Bak, âyetleri onlar iyice anlasınlar diye, nasıl türlü türlü açıklıyoruz..." buyurmuştur. Kadî: "Bu, Allahü teâlâ'nın, o âyetleri açıklamak ve o açıklamaları iyice ortaya koymak suretiyle, herkesin bu delilleri anlamasını; yine herkesin, bu apaçık beyyine ve delilleri iyice anlamasını dilediğine delâlet eder..." demiştir.

Buna şöyle cevap veririz: Bilakis âyetin zahiri, Allah'ın bu âyetleri ancak iyice anlayan ve kavrayan kimseler için türlü türlü açıkladığına delâlet eder.. Ama, âyetlerden yüz çevirip inad eden kimseye gelince, Cenâb-ı Hak bu âyetleri böyle kimseler için açıklamış değildir... Allah en iyi bilendir.

Her Şeyin Tayin Edilmiş Bir Vâdemi Vardır

66

Âyetin tefsiri için bak:67

67

"O hak olduğu halde, kavmin onu yalan saydı. De ki: "Ben sizin üzerinize bir vekil değilim." Her haberin kararlaştırılmış bir zamanı vardır. Siz de yakında öğreneceksiniz".

Âyetteki "onu yalan saydı" ifâdesindeki, "onu" zamirinin neyi gösterdiği hususunda çeşitli görüşler bulunmaktadır:

1) Zamir, bir önceki âyette bahsedilen azaba râcidir, yani, "o azap haktır, mutlaka onların başına gelecektir" demektir.

2) Bu zamir, "Kur'ân'a râcidir ve âyet, "o Kur'ân, Allah katından indirilmiş bir kitap olması hususunda hak ve doğrudur" mânasına gelir.

3) Bu zamir, "âyetlerin iyice açıklanması"na râcidir ve âyet şu mânayadır; "O haktır. Çünkü onlar bu şeylerin, delil olduklarını yalanlıyorlar."

Sonra Allahü teâlâ, "De ki: "Ben sizin üzerinize bir vekil değtyil" buyurmuştur. Bu, "Ben sizin üzerinizde bir muhafız değilim ki, yalanlamanıza ve delillerden yüz çevirmenize karşılık sizi cezalandırayım. Ben, ancak bir uyarıcıyım. Amellerinize karşılık sizi cezalandıracak olan ise Allah'dır" mânasındadır. İbn Abbas (radıyallahü anh) ve müfessirler: "Bu âyeti, cihad âyetleri neshetmiştir" demişlerdir ki bu uzak bir görüştür.

Daha sonra Hak teâlâ, "Her haberin kararlaştırılmış bir zamanı vardır" buyurmuştur. "Müstekar" kelimesi, istikrar bulunan (karar kılınan) yer mânasına gelebileceği gibi, bizzat istikrarın kendisi mânasına da gelir. Çünkü sülâsî (üçlü) fiillerden daha ziyade harfi bulunan fiillerin masdarları ism-i mef'ûl vezni üzere gelir. Mesela "medhal" ve "mahreç" kelimeleri, "idhâl" ve "ihraç" mânasına da gelir. Buna göre bu tabirin mânası, "Allah'ın haber verdiği her haberin, meydana geleceği değişmez ve geriye bırakılmaz bir vakti ve bir yeri vardır" şeklindedir.

Eğer bu kelimeyi, "istikrar" mânasına alır ise, âyet "Allah'ın her vaadinin ve vaîdinin istikrarı vardır, kesindir. Meydana gelmesi ve inmesi anında, her işin Allah'ın haber verdiği gibi olacağını insanların mutlaka bilmeleri gerekir" demek olur. Bu, kâfirleri korkutmak için kullanılmış bir tabirdir. Bundan murad kâfirlerin âhiretteki azabı olabileceği gibi, dünyada iken, müslümanların kâfirlere harp, savaş ve galibiyet ile hakim olmaları mânası da olabilir.

68

"Ayetlerimiz hakkında (münasebetsizliğe) dalanları gördüğün zaman, onlar Kurandan başka bir sözle meşgul oluncaya kadar, kendilerinden yüz çevir. Eğer şeytan sana unutturursa, o halde hatırladıktan sonra artık o zâlimler güruhu ile oturma...".

Bil ki Cenâb-ı Allah âyette, "O hak olduğu halde, kavmin O'nu yalan saydı.. De ki: "Ben sizin üzerinize bir vekil değilim" (Enam. 66)buyurmuş ve bununla, Hazret-i Peygamber'in, bu dini yalanlayanların peşini bırakmaması ve onlar üzerinde daima gözcü olması gerekmediğini beyân etmişti... Sonra bu âyette ise, eğer bu yalanlayıcılar, küfür ve yalanlamalarına, dinle alay ve O'nu ta'n etmeyi de eklerlerse, kendisinin onlarla bir arada bulunmaktan kaçınması ve meclislerini terketmesi gerektiğini açıklamıştır. Bu âyetle ilgili birkaç mesele vardır:

Dinle Alay Edenlerle Birlikte Oturmama Emri

"gördüğünzaman..." tabirinin, Hazret-i Peygamber'e yöneltilmiş bir hitap olmakla beraber esas başkalarının kasdedildiği; yine, bu hitabın esasen Hazret-i Peygamber'den başkasına tevcih edildiği, yani "Ey dinleyen kimse, âyetlerimiz hakkında (münasebetsizliğe) dalanları gördüğün zaman..." denilmek istendiği söylenmiştir... Vahidinin naklettiğine göre, "müşrikler, mü'minlerle bir mecliste bulundukları zaman Allah'ın Resulünü ve Kur'ân'ı tenkid ediyor, onlarla alay ve istihza ediyorlardı. Bunun üzerine Hak teâlâ, mü'minlere, müşrikler Kur'ân'dan başka bir söze datıncaya kadar onlarla oturmamalarını emretti. (......) kelimesi Arapça'da bir oyun ve eğlence olarak birşeye dalmak, girmek, birşeyden bahsetmek mânasını ifâde eder. Nitekim Cenâb-ı Allah, kâfirlerin "Biz de (bâtıla) dalanlarla beraber dalardık" (Muddessir, 45) diyeceklerini habervermiştir. Bir kimseye, bir grup insan hakkında sorulup da o kimse derse, bu söz, o insanların yakışıksız sözleri konuşmaya dalmış olduklarını ifâde eder.

Haşviyye'nin Tefekkür Hakkında Yanlış Bir İstidlali

Haşviyye'den bazıları, Allahü teâlâ'nın zâtı ve sıfatları hususunda tefekkür ve istidlalin yasak olduğu görüşünde bu âyete tutunmuşlardır. Bunlar şöyle derler: "Çünkü bu, bir nevî Allah'ın âyetlerine dalmadır. Allah'ın âyetlerine dalmak ise, bu âyetin de ifâde ettiği gibi, haramdır.'

Buna karşı şöyle cevap verilir: "Biz, müfessirlerden bazısının, (dalma) kelimesinin, "Tenkid ve istihza maksadı ile Allah'ın âyetlerine dalma, onlardan bahsetme..." mânasında olduğunu söylediklerini nakletmiştik. Yine bu kelimenin, aslında tam bu mâna için icâd edilmiş olduğunu açıklamıştık. Binâenaleyh -Haşviyye'nin bu görüşü hükümsüz kalır. Allah en iyi bilendir.

İkinci Mesele

İbn Amir (......) kelimesini şeddeli olarak (......) şeklinde okumuştur. ve vezinleri, daha önce geçtiği birçok yerde de açıkladığımız gibi, aynı mana için kullanılırlar.

Nitekim Cenâb-ı Allah "Sen şimdilik o kâfirlere mühlet ver, biraz zaman tanı" (Tarık. 17) buyurmuştur. Asıl muhtar olan mâna, Allahü teâlâ'nın "Onu buna ancak şeytan unutturdu" (Kehf, 63) âyetindeki (kelime)den dolayı, diğer bütün kıraat imamlarının okuyuşudur. Buna göre âyetin mânası, "Eğer sen unutur da onlarla oturmaya devam edersen, hatırladıktan sonra orada oturma, hatırlar hatırlamaz oradan kalk" şeklindedir.

Âyetteki, "zikrâ" kelimesi, Leysin söylediğine göre, "hatırlamak ve hatırlatmak" mânasında bir isimdir. Ferrâ ise, "Zikrâ, kelimesi zikretmek (anmak) manasınadır" demiştir. Âyetteki, "Zâlimler güruhu ile..." tabiri "müşriklerle beraber..." mânasındadır.

Üçüncü Mesele

Hak teâlâ'nın, "Kendilerinden yüz çevir" buyruğundaki "yüz çevirme", onların yanından kalkıp uzaklaşmak sureti ile olabileceği gibi, başka bir şekilde de olabilir. Cenâb-ı Allah bundan sonra, "O halde hatırladıktan sonra artık onlarla oturma..." buyurunca, bu tabir, burada kastedilenin, onların yanından kalkıp uzaklaşmak suretiyle yüz çevirme olduğuna bir delil olmuş olur. Bu hususta birkaç soru bulunmaktadır:

Birinci Soru: Yüz çevirmenin, onların yanından kalkıp gitmenin dışında, başka bir şekilde olması caiz midir?

Cevap: Lâfızların zahirlerine tutunan ve kelimeleri zahirî mânalarına hamletmek gerektiğini söyleyenler, bunu caiz görmemektedirler. Asit muteber olanın mâna olduğunu söyleyenler ise, bunu caiz görmüş ve şöyle demişlerdir: "Çünkü bu yüz çevirmeden maksad, onların fikrine katılmamayı, onları reddetmeyi ortaya koymaktır. Binâenaleyh bu maksadı ifâde eden her yol caizdir."

Peygamber İle Ümmetinin Müşriklerden Çekinme Konusunda Farkı

İkinci Soru: "Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), eğer onların yanından kalkıp gitmekten korkmuş olsaydı, buna rağmen kalkıp gitmesi caiz olur mu?"

Buna şöyle cevap verilir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e yapması vacip kılınan herbir şeyi, O'nun yapması vaciptir, ister bunda bir korku eseri olsun, ister olmasın... Çünkü, eğer biz, korku sebebi ile Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in vacibi terkedebileceğini söylersek, bu takdirde O'nun bize ulaştırdığı mükellefiyet ve emirlere tam itimad etmememiz gerekir. Fakat peygamberlerin dışındaki kimselerden, bazan korkudan dolayffarzlar düşebilir. Çünkü o insanın bu farzı terketmeye yönelmesi, Peygamberlerler için söz konusu olan mahzura sebebiyet vermez.

Dördüncü Mesele

Cenâb-ı Hakk'ın "Eğer şeytan sana unutturursa, o halde hatırladıktan sonra oturma" buyruğu, unutan kimseden mükellefiyetin düştüğünü göstermektedir. Cübbâî şöyle der: "Bir şeyi bilmemek, o husustaki mükellefiyetin düşmesini gerektirir ise, bırşeye kadir olamamak, haydi haydi o hususta mükellefiyetin düşmesini gerektirir. Bu da, "teklîf-i mâla yutak"in bulunmadığına ve yine "istitaa" (bir şeye güç yetirebilme)'nın, fiilin yapılmasından önce insanda mevcut olduğuna delâlet eder. Çünkü istitaa eğer ancak tam fiilin yapıldığı anda olmuş olsaydı, fiilden önce mevcut olmamış olurdu. O zaman da, kâfirin imana kadir olamaması ve böylece de ona iman etme emrinin yöneltilmemesi gerekirdi."

Bil ki bu gibi sözler, tefsirimizde cevaplan ile çokça zikredilmiştir. Bu sebeple, burada ona cevap vererek sözü uzatmak istemiyoruz. Allah en İyi bilendir.

Dini Tebliğ Maksadıyla Müşriklerle Oturma İzni

69

"Takva üzere olanlara, onların hesabından hiç bir şey gerekmez. Fakat (onlara düşen), bir nasihattir. Umulur ki (onlar da) ittikâ ederler".

İbn Abbas (radıyallahü anh) şöyle demiştir: "Müslümanlar, "Müşrikler Kur'ân ile istihza edip, onun hakkında ileri geri konuşmaya daldıklarında, eğer onların yanından kalkıp ayrılırsak, Mescid-i Haram'da oturmaya ve Kabe'yi tavaf etmeye imkân bulamayız" dediler ve bunun üzerine işte bu âyet nazil oldu. Bu âyet ile, mü'minlere o müşriklerle birlikte oturma, onlara öğüt ve nasihat ile dini anlatma ruhsatı ve müsaadesi verilmiş oldu. İbn Abbas (radıyallahü anh), âyetin mânasının, "Şirkten, büyük günahlardan ve hayasızlıklardan ittikâ edenler için, o kâfirlerin hesaplarından, yani günahlarından hirşey gelmez. Fakat o müttakilere gereken, öğüt vermeleridir" şeklinde olduğunu söylemiştir.

Zeccâc ise şöyle demiştir: "Âyetteki "zikrâ" kelimesi, ref mahallinde de, nasb mahallinde de sayılabilir. Bu kelimenin ref mahallinde sayılması, şu iki şekilde izah edifebilir:

a) takdirindedir, yani, "Fakat size gereken, onlara öğüt ve nasihat etmenizdir" demektir.

b) Yine bunun, "Fakat sizin onlara emredeceğiniz şey, bir öğüt ve nasihattir" takdirinde olması da caizdir. Birinci izaha göre, "zikrâ" kelimesi, "hatırlatma" mânasında; ikinci izaha göre ise, "zikir" (anma) mânasındadır.

Bu kelimenin nasb mahallinde sayılmasına göre, kelamın takdiri., "Onlara iyice öğüt veriniz, umulur ki ittikâ ederler" şeklindedir. Buna göre mâna, "Umulur ki onlara yaptığınız öğüt, onları böyle lüzumsuz şeylere dalmaktan alıkor" şeklinde olur.

Kâfirlerle Oturup Kalkmayı Bırakmak, Tebliği Terke Yol Açmamalıdır

70

"Dinlerini bir oyuncak ve bir eğlence edinen, kendilerini dünya hayatı aldatmış bulunan kimseleri bırak... Sen yalnız onunla öğüt ver ki, hiç bir kimse kazandığıyüzünden helake sürüklenip atılmasın... Ona Allah'dan başka ne bir dost, ne de bir şefaatçi yoktur. O, bütün varını fidye olarak verse, yine ondan alın(ıp kabulolun)maz. Onlar, kazandıkları yüzünden helake sürüklenmiş kimselerdir. Küfür ve inkâr etmekte olduklarından dolayı, kaynar su ve acıklı azap onlar içindir".

Bil ki bunlar, Cenâb-ı Hakk'ın, "âyetlerimiz hakkında "(münasebetsizliğe) dalanlar..." buyruğuyla anlatılan kimselerdir. Âyette bulunan (......) kelimesinin manası, "onlardan yüz çevir, onlara aldırış etme" demektir. Bundan maksad, onların inzâr edilmemeleri değildir. Çünkü Cenâb-ı Hak bundan sonra, "sen yalnız onunfa va'z et..." buyurmuştur. Bunun bir benzeri de, "İşte bunlar! Allah öyle kimselerin kalplerinde olanı bilir. Artık onlardan yüz çevir..." (Nisa.63)âyetidir. Bilakis bundan murad, onlarla içli dışlı olmamak ve onlara itaat ederek şefkat etmemektir.. Yoksa onların inzâr edilme ve korkutulmalarının terkedilmesi değildir...

Terk Edilmesi Gereken Kimselerin Vasıfları

Bil ki yüce Allah, Peygamberine şu iki sıfatla muttasıf olan kimseleri terketmesini emretmiştir:

Birinci Sıfat: Onların sıfatlarının, kendi dinlerini oyun ve eğlence edinmeleridir. Bu sıfatın izahı hususunda şunlar zikredilmiştir:

a) Onların, mükellef tutuldukları ve kendisine davet edildikleri dinlerini, İslâm dinini oyun ve eğlence edinmeleridir... Çünkü onlar onunla alay ederek, onunla istihza etmişlerdir.

b) Onlar putlara tapmayı vb. şeyler gibi, oyun ve eğlenceyi kendilerine din edinmişlerdir.

c) Kâfirler, "Sâibe" ve "Bahira'yı haram kılmak gibi, Allah'ın dini hususunda sırf şehvet ve arzularına göre hüküm veriyorlar, dinî hususlarda ihtiyatlı olmuyorlar ve bu konuda sırf taklitle yetiniyorlardı.. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak, onlardan "Dinlerini oyun ve eğlence ediniyorlar" şeklinde bahsetmiştir.

d) İbn Abbas şöyle demektedir: "Allahü teâlâ her kavme, kendisine saygı duyacakları, kendisinde namaz kılıp, onu Allah'ın zikri ile imar edecekleri bir bayram vermiştir.. Sonra, insanların yani müşrik ve ehl-i kitabtn pek çoğu, bu bayramlarını oyun ve eğlence edinmişlerdir. Müslümanlarsa, böyle değildir. Zira onlar, bayramlarını, Allah'ın meşru kıldığı şekilde bayram edinmişlerdir."

e) Doğruya en yakın olan görüş bu olup, buna göre gerçek dindar, kendi dininin hak, doğru ve gerçek olduğuna dair delil bulunduğu için, dinine yardım eden kimsedir.. Ama, makam ve riyaset elde etmek, rakibine üstün gelmek ve mal toplamak için dinine yardım edenlere gelince, bunlar dünyaları için dinlerine yardım etmişlerdir, demektir. Halbuki Onâb-ı Hak diğer âyetlerinde, dünyanın bir oyun ve eğlenceden ibaret olduğuna hükmetmiştir. Binâenaleyh, "Dinlerini bir oyuncak ve bir eğlence edinen... kimseleri bırak" buyruğundan maksad, dinini, dünyasını elde etmeye vesile ve alet edinen kimselere bir işaret olmuş olur. İnsanların ekserisinin durumu hakkında düşündüğünde, onların bu sıfatla muttasıf olduklarını ve bu durumla ilgili hükme dahil olduklarını görürsün. Allah en iyi bilendir.

İkinci Sıfat: Cenâb-ı Hakk'ın, "kendilerini dünya hayatı aldatmış..." ifadesidir. Bu da, bizim anlattığımız, (e) maddesindeki görüşü tekid etmektedir. Buna göre Cenâb-ı Hak sanki, "Onları dünya hayatı aldattığı için, dinlerini oyun ve eğlence edinmişler; dünya sevgisi kalplerini istila ettiği için de dinin hakikatinden yüz çevirmiş, böylece dünya malını elde etmek için, dış görünüşlerini tezyin edip süslemekle yetinmişlerdir" demek istemiştir.

Bunu iyice anladığında, şunu bil ki "Dinlerini bir oyuncak ve bir eğlence edinen... kimseleri bırak" buyruğunun mânası, "onlardan yüz çevir, yalanlanma ve istihzalarına aldırış etme, onlara zerre kadar değer verme..." şeklindedir.

Hak teâlâ, "Sen yalnız onunla öğüt ver" buyurmuştur.

Âlimler, bihî kelimesindeki zamirin neye râci olduğu hususunda ihtilaf etmişlerdir. Bu zamirin Kur'ân'a râci olduğu ve mânasının, "Sen yalnız Kur'ân ile öğüt ver" şeklinde olduğu ileri sürüldüğü gibi, şöyle de denilmiştir: Allahü teâlâ, "Dinlerini bir oyuncak ve eğlence edinen ... kimseleri bırak" buyurmuştur ki bundan murad, din olarak benimsemeleri ve doğruluğuna inanmaları gereken "din"dir. Binâenaleyh, âyetteki bihî kelimesindeki zamir, bahsedilen "din"e râci olur ki, o zaman mâna, "Yalnız bu din ile vaaz u nasihat et!" şeklinde olur. Çünkü zamirin, zikredilenlerin en yakınına atfedilmesi gerekir. Zikredilenlerin en yakını ise, "din"dir. Şu halde zamirin dine raci olması gerekir.

Tabirinin Mânası

"...ki, hiç bir kimse kazandığı yüzünden helake sürüklenip..." buyruğuna gelince. Keşşaf sahibi şöyle demektedir: (......) kelimesinin aslı, men etmektir. (......) tabiri de bu mânadadır. Yani, "Bu, sana yasak ve mahzurludur" demektir. Hasmına aldırış etmediği veyahut da yüzünü çok ekşittiği (vakur ve ciddî göründüğü) için, cesur kimseye de (......) denilir. Nitekim, yüzünü iyice ekşitip astığı zaman "Adam yüzünü ekşitti, iyice döktü" denilir; bu hal daha da fazlalaştığı zaman ise, Araplar (......) demektedirler. Can sıkıntısı yüzüne vurmuş kimseye de, (......) derler.

Sen bunu iyice anladığın zaman biz deriz ki: İbn Abbas, "kazandığı yüzünden helake sürüklenmesin" tabirinin mânası, "Her nefsin, dünyada kazandığı şeyler sebebiyle cehennemde rehin tutulmaması için... " şeklindedir" demiştir. Hasan el-Basri ve Mücahid, "Bunun mânası, "Her nefis, helake maruz kalmaması, yani muradından men olunup yardımsız bırakılmaması için..." şeklindedir" demişlerdir. Katâde, "Cehennemde alıkonulmaması için.." mânasını vermiştir. Yine İbn Abbas'tan (......) ifâdesinin mânasının, "rezil rüsvay olunmamaları için..." ifadesinin manasının ise, "rezil ve rüsvay olundular..." şeklinde olduğu da rivayet edilmiştir. Buna göre âyetin mânası, "onlara Kur'ân ile vaaz u nasihat et; dinin gereği, işledikleri suçlar sebebiyle onların cehennemde alıkonmaktan endişe edip korkmaları, sakınmalarıdır... İşte böylece de onlar, korkarlar ve bu sebeple de ittikâ ederler..." şeklindedir.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Ona, o nefse, Allah'dan başka ne bir dost, ne de bir şefaatçi yoktur. O, bütün varını fidye olarak verse, yine ondan alın(ıp kabul olun)maz.." buyurmuştur.. Yani, "Her türlü fidyeyi verse dahi..." demektir. Âyette geçen adl kelimesinin mânası, "fidye" demektir. Yani, "O adl ve fidye, o nefisten alınıp kabul edilmez.." demektir. Keşşaf sahibi şöyle demiştir: Âyetteki adl kelimesi, fiilinin nâib-i faili olamaz. Çünkü burada "adl" kelimesi masdardır. Binâenaleyh bu fiil ona isnad edilemez. Ama âyetinde bu kelime, "fidye olarak verilen şey" manasınadır. Binâenaleyh burada bu fiilin, "adl" kelimesine isnad edilmesi doğrudur. Biz deriz ki; Şu âyette fiili "kabul doğrudur. Biz deriz ki; Şu âyette "kabul edilme" manasınadır. Nitekim Cenâb-ı Hak "O, sadakaları alır" yani kabul eder" (Tevbe, 104) buyurmuştu. Bu sabit olunca, buradaki fiili de "kabul etme" manasına alınır ve böylece o soru zail olur. Allah en iyi bilendir.

Bu âyetten maksad, nefsin bütün kurtuluş yollarının kapalı olduğunu, bu mahzuru gidermeyi üstlenen bir velînin (dostun), ona şefaat edecek bir şefaatçinin ve kabul edildiğinde kurtulma vesilesi olacak bir fidyenin bulunmadığını, hatta, Allah'ın azabından kurtulmak için bütün dünya fidye olarak verilse bile, o azaptan kurtulma hususunda o nefse fayda vermeyeceğini beyan etmektir. Binâenaleyh dünyada bu üç şeyin kurtuluş sebebi olup, bunların da âhirette kesinlikle hiç bir şey ifâde etmeyecekleri sabit olup; âhirette ancak rehin tutulma, kapanıp kalma ve teslim olma demek olan "ibsâl"dan başka birşeyin bulunmadığı zahir olduğuna göre, nefsi Allah'ın azabından kurtarabilecek hiç bir şey yoktur. Kişi, azabın böyle olacağını düşündüğünde, Allah'a isyana yeltendiği zaman, nerede ise tir tir titrer.

Daha sonra Allahü teâlâ, insanların rehin tutulmalarına ve hapsolunmalarına sebep olan şeyi beyan ederek, "Küfür ve inkâr etmekte olduklarından dolayı, kaynar su ve acıklı azap onlar içindir" buyurmuştur. Bu, son derece elem verici bir husustur Allahu a'lem.

Hidayetten Sonra Dalâlete Dönmekten Korkmalıdır

71

Âyetin tefsiri için bak:72

72

"De ki: "Allah'ı bırakıp da bize ne fayda ne zarar veremeyecek olan şeylere mi tapalım? Allah bize hidayet ettikten sonra, şeytanların saptırıp, şaşkın bir halde çöle düşürmek istedikleri ve arkadaşlarının "Bize gel!" diye hidayete çağırdıkları kimse gibi, ökçelerimizin üzerine gerisin geri (şirke) mi döndürülelim?" De ki; "Allah'ın hidayeti, şüphesiz hidayetin ta kendisidir ve biz âlemlerin Rabbine teslim olmakla emrolunduk. Bir de "Namazı küm ve (Allah'dan) ittikâ edin" (diye emrolunduk). Varıp huzuruna toplanacağınız O'dur"

Bil ki bu âyetin maksadı, putperestleri reddetmektir. Ve bu, daha önceki "De ki: "Allah'ı bırakıp da taptığınız şeylere tapmak bana yasak kılındı" (Enam, 56)âyetini te'kid etmektedir. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Allah, "De ki: "Allah'ı bırakıp da bize ne fayda ne zarar yapamayacak olan şeylere mi tapalım? Allah bize hidayet ettikten sonra, ökçelerimizin üzerinde gerisin geri (şirke) mi döndürülelim?" buyurulmuştur. Yani "Faydayı ve zararı veren Allah'ı bırakıp, bize hiç bir fayda ve zarara gücü yetmeyen şeylere mi tapalım? Allah bizi bunlardan kurtarıp, İslâm'a ilettikten sonra, gerisin geri şirke mi dönelim" de" demektir. Haktan bâtıla dönen herkese, "Arkaya döndü, ökçesi üzeri gerisin geri döndü, geriye döndü" denilir. Bunun sebebi şudur: İnsanda aslolan (asıl olarak mevcut olan) cehalettir. Sonra insan terakki ve tekâmül ettiğinde, ilim elde etmiş olur. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Allah sizi analarınızın karınlarından, kendiniz hiç bir şey bilmiyorken çıkardı. Size, şükredesiniz diye kulaklar, gözler ve gönüller verdi..." (Nahl, 78) buyurmuştur. Binâenaleyh, insan ilimden yeniden cehle dönünce, sanki o, tekrar başa dönmüş olur. İşte bu sebepten dolayı, "Falanca, topukları üzere gerisin geriye döndü" denilir.

Tabirinin İzahı

"Şeytanların saptırıp da... kimse gibi" buyruğuna gelince, bil ki Allahü teâlâ bu insanı (bu âyette) şu üç çeşit sıfatla tavsif etmiştir:

Birinci Sıfat: Bu, Cenâb-ı Hakk'ın "şeytanlar onu saptırdı..." tabiridir. Bu hususta iki mesele vardır:

Birinci Mesele

Hamza, müzekker olarak elif diğer kıraat imamları ise tâ ile (......) şeklinde okumuşlardır. Çünkü çoğul isim, cem mânasına göre müzekker olmaya; cemaat mânasına göre de müennes olmaya müsaittir.

İkinci Mesele

Alimler, bu fiilin neden iştikak ettiği hususunda ihtilaf ederek, şu iki hususu ileri sürmüşlerdir:

a) Bu kelime, "Yere yuvarlandı, düştü tabirinden alınmıştır ki bu, yüksek bir yerden, yerin içindeki derin ve alçak bir çukura inmek (düşmek) demektir. İşte böylece Allah sapıtan kimsenin durumunu buna benzetmiştir ki, işte bu "Kim Allah'a eş koşarsa, o, yüksekten düşüp de..." (Hacc, 31) âyetinde ifâde edilen husustur. Şüphesiz ki bu insanın, yüksek bir yerden karanlık ve derin bir çukura yuvarlanıp düştüğü zamanki durumu, son derece ızdıraplı, acz ve dehşet uyandıran bir şekilde olur..

b) Bu kelime, nevaya uyup, haktan sapmak mânasına gelen kelimeden müştaktır (ondan türemiştir). Zira, böyle olan herkes, çoğu kez son derece şaşkın bir durumda bulunur.

Birinci görüş daha uygundur; çünkü bu görüş, dehşet ve acziyyet haline daha fazla delâlet eder.

İkinci sıfat: Bu, Cenâb-ı Hakk'ın, "Şaşkın bir halde. ifadesidir. Esmaî şöyle demektedir: " (Hayret etti, şaştı-şaşıyor-şaşmak hayret etmek) denilmektedir.." Ferrâ buna, ve masdarlarını da eklemiştir. "Hayret" in manası, bir işte, çıkışını bulamayacak bir biçimde tereddüde düşüp, şaşkın şaşkın dönüp dolaşmadır. "Tereddüd edip dönüp dolaştı" manasında olmak üzere, "su bulutta dönüp dolaştı"; yine su ile dolup, kendisinde su dönüp dolaşmaya başladığında, "su bahçede dönüp dolaştı.." denilir. Bil ki bu benzetme, son derece güzeldir. Zira, yüksek bir yerden derin bir çukura düşen bir şey, oraya dönerek düşer. Çünkü taş, yüksek bir yerden daha alçak bir yere düşerken, işte dönerek düşer.. Ki, işte bu, şaşkınlık ve tereddüdün, dönüp dolaşmanın mükemmel olmasını icap ettirir.. Yine o şey, (kimse) buraya düşerken, düşmesi sebebiyle belâsının fazlalaşacağını ya da azalacağını bilemediği bir yere yuvarlanır.. Binâenaleyh, bütün bu halleri göz önünde bulundurduğun zaman, şaşırıp korkan şaşkın bir kimse için, bundan daha güzel ve daha mükemmel bir mesel ve benzetme bulamayacağını anlamış olursun..

Üçüncü Sıfat: Bu, Cenâb-ı Hakk'ın "Onun, "bize gel" diye hidâyete çağıran arkadaşları vardır" âyetinin ifâde ettiği husustur. Alimler, bu âyetin Abdurrahman İbn Ebû Bekr es-Sıddîk (radıyallahü anh) hakkında nazil olduğunu, zira onun, babasını küfre; babasının ise onu imana davet ettiğini ve ona, cahillerin yolundan hidâyete, küfrün zulmetinden imanın nuruna dönmesini emrettiğini söylemişlerdir.. Bundan muradın, "Bu sapık kimsenin, kendisini, bu sapıklığa davet eden ve o sapıklığı da hidâyet diye adlandıran birtakım arkadaşları vardır..." şeklinde olduğu da söylenmiştir ki, bu uzak bir ihtimaldir. Sahih olan görüş, birincisidir.

Daha sonra Allah "Deki "Allah'ın hidâyeti, kâmil, faydalı ve şerefli olan hidâyetin tâ kendisidir" buyurmuştur. Nitekim sen, "İlim, Zeyd'in ilmidir" "Mülk, Amr'ın mülküdür" dediğin zaman, bunun mânası, bizim de açıkladığımız gibi, bu işin çok mükemmel ve kıymetli olduğunu beyan etmektir.

Daha sonra "ve biz, âlemlerin Rabbine teslim olmakla emrolunduk..." buyurulmuştur. Bil ki, "Allah'ın hidâyeti, şüphesiz hidâyetin ta kendisidir" buyruğunun muhtevasına, bütün emredilen şeyleri yapmak ile, nehyedilen bütün şeylerden sakınmak dahildir. Bu söz şu şekilde izah edilebilir: Kendisine Allah'ın emrinin taalluk etmiş olduğu her şey, ya yapmak veyahut da yapmamak cinsinden olur. Birinci kısma gelince bu, ya kalplere ait ameller, veyahut da uzuvlara ait fiiller cinsinden olur. Kalbin amellerinin en önde geleni, Allah'a iman edip, O'na teslim olmaktır. Uzuvlarının amellerinin en önde geleni ise, namazdır. Yapmama cinsinden olanlara gelince, bu takvâadır. Takva ise, uygun olmayan her şeyden sakınıp onu yapmamaktan ibarettir.. Halbuki Allahü teâlâ, ilk önce faydalı olan hidâyetin, ancak Allah'ın hidâyeti olduğunu beyan etmiş, bu küllî ve umumî olan sözün peşinden de, sırayla o hidâyetin kısımlarının en şereflisini zikretmiştir ki bu da, manevî taatlerin en başta geleni olan İslâm (iman ederek kendini Allah'a teslim etme) ile, maddi taatlerin başı olan namaz ve terketme, uygun olmayan şeylerden sakınma faslının en başta geleni olan takvadır..

Daha sonra Cenâb-ı Hak, bu amellerin faydalarını beyan ederek, "Varıp huzuruna toplanacağınız Odur" buyurmuştur. Yani, "Bu amellerin faydaları, ancak haşr, öldükten sonra dirilme ve Kıyamet gününde ortaya çıkar, görülür" demektir.

İmdi şayet, "Cenâb-ı Hakk'ın, "...namazı talin..." buyruğunun O'nun, "Ve biz, âlemlerin Rabbine teslim olmakla emrolunduk..." sözüne atfedilmesi nasıl yerinde ve güzel olmuştur?" denilirse biz deriz ki: Zeccâc. bu hususta şu iki izahı yapmıştır:

a) İfâdenin takdirinin, "Biz emrolunduk; akabinde bize, "Âlemlerin Rabbine teslim olun ve namazınızı kılın" denildi.." şeklinde olmasıdır.

Buna göre şayet, "Farzedelim ki bu âyetten kastedilen şey, sizin söylemiş olduğunuz husustur.. Ancak ne var ki, bu zahir ile, akla muvafık olan bu terkibten, mânasını, aklın ancak tevil yoluyla anlayabileceği o lafza, izaha dönmedeki hikmet nedir?" denilirse biz deriz ki:

Bu böyledir, zira kâfir olan kimse, küfründe devam ettiği sürece (muhatap alınmaya değmeyen) gâib gibi olur. Binâenaleyh, bu sebeple de ona, gâib kimselere yapılan bir hitap ile hitap olunur da, kendisine, "Ve bizr âlemlerin Rabbine teslim olmakla emrolunduk.., " denilir. Ama o kimse müslüman olup, iman edip, böylece de tam olarak imana girdiğinde, artık o kimse karşımızda duran, yakın olan kimse gibi olur, bu sebeple ona, karşımızda hazır olan kimselere yapılan hitap ile hitap edilir de, "Birde, "Namazı kılın ve (Allah'dan) ittikâ edin" (diye emrolundu). Varıp huzuruna toplanacağınız Odur" buyurulur. Bu iki nevi hitabın zikredilmesinden maksat, küfür ile iman hali arasındaki farka dikkat çekmektir. Bunun izahı şöyledir: Kâfir, uzak ve gâib; mü'min ise, yakın ve hazır olandır... Allah en iyi bilendir.

73

"O, gökleri ve yeri hak ve hikmetle yaratandır. Onun "ol" diyeceği gün (her şey) oluverir. Sözü hakdır. "Sûr"a üfürüleceği gün de hakimiyet Onundur. Görünmeyeni de, görüneni de bilendir. O, yegâne hikmet sahibi, (her şeyden) hakkıyla haberdar olandır".

Bil ki Cenâb-ı Hak, önceki ayetlerde putperestlerin yollarının batıl olduğunu beyan edince, burada, bir olan Allah'dan başka ibadete müstehak olan hiç kimse bulunmadığına delâlet eden bu âyet-i kerimeyi zikretmiştir.

Yüce Allah bu âyette, çok çeşitli delillerden bahsetmiştir:

Birinci delil: "O, gökleri ve yeri hak ile yaratandır" buyruğudur. Cenâb-ı Hakk'ın göklerin ve yerin yaratıcısı oluşunu, 'Hamd gökleri ve yeri yaratan Allah'a mahsustur.." (Enam, 1) âyetinin tefsirinde açıkladık. Allah'ın gökleri ve yeri hak ile, hak olarak yaratması da, Âl-i İmran süresindeki "Ey Rabbimiz, sen bunları boşuna yaratmadın" (Al-i İmran, 191) âyetinin ve "Göğü, yeri ve bunların arasında bulunan şeyleri, oyun olsun diye (eğlenmek için) yaratmadık. Biz, bunları gerçek bir maksadla yarattık" (Duhan, ss-39) âyetlerinde bahsedilen aynı husustur. Bu hususta iki görüş bulunmaktadır.

Allah'ın Mahlukatı "Hak İle Yaratmasının" Manası

Birinci Görüş: Bu ehl-i sünnetin görüşü olup, buna göre Allah bütün "muhdes varlıklar"ın, bütün kâinatın mâlikidir. Halbuki, mâlikin mülkündeki tasarrufu, alelitlâk (her halükârda) güzel ve doğrudur.. Binâenaleyh bu tasarruf, mutlaka güzel ve mutlaka hak olmuş olur.

İkinci Görüş: Bu, Mutezile'nin görüşü olup, buna göre, "onun hâk" olması, kulların fayda ve menfaatlarına uygun olması demektir. Kâdî şöyle demiştir: Hükmüne, gökler ve yerin yaratılmasıyla faydalanması mümkün olsun diye, Cenâb-ı Hakk'ın önce mükellefi yaratmış olması hususu da bu âyetin hükmüne dahildir." Bu konuda, İslâm feylesoflarının başka bir izah tarzları bulunmaktadır ki, o da şudur: "Allah bu büyük kütlelere birtakım imkânlar ve hassalar koymuştur. İşte bu kâinatın işleyişine ve faydalarına uygun işlerin, hareketlerin ve tesirlerin ortaya çıkması, bu imkân ve kuvvetler sayesinde olmaktadır.

İkinci delil: Cenâb-ı Hakk'ın, "O'nun, "ol" diyeceği gün, (her şey) oluverir" âyetidir. Bu âyetin yorumu hususunda da şu iki açıklama yapılmıştır:

a) Ayetin takdiri, "O, gökleri ve yeri yaratan olduğu gibi "ol deyince herşeyin hemen oluvereceği" günü de yaratandır" seklindedir. Bu günden murad, Kıyamet günüdür. Bunun mânası ise şudur: Allahü teâlâ, dünyanın ve dünyada bulunan bütün feleklerin, tabiatların ve unsurların yaratıcısı olduğu gibi "kün feyekûn, (ol deyince hemen meydana getirme)" usulüyle kıyamet gününü, ba'si ve ruhları bedenlere yerleştirme işini de yaratandır.

b) Şöyle diyebiliriz: Âyetteki, (......) kelimesi mübteda; "O'nun "ol" diyeceği gün (her şey) oluverir" ifâdesi ise, habere delâlet eden zarfdır. Buna göre kelâmın takdiri, "O'nun hak olan sözü, O'nuny "ol" deyip de, (her şeyin) oluverdiği günde vaki olacaktır" şeklindedir. Bu, senin (......) demen gibidir ki, bunun manası, "Savaş, cuma günü olacaktır" şeklindedir. Allah'ın sözünün, bu günde hak oluşundan murad şudur: Allahü teâlâ ancak hak ile ve doğru olarak hükmeder. Çünkü O'nun hükümleri zulümden ve abesten münezzehtir.

Üçüncü delil: "Sûra üfürüteceği gün de hakimiyet "Onundur" buyruğudur. "Mülk O'nundur" kısmı, hasr ifâde eder. Buna göre bu, "sûra üflendiği gün hakimiyet sadece Allahü teâlâ'nındır" mânasındadır. Binâenaleyh âyetteki bu ikinci cümleden murad, abes ve bâtıl olmaktan uzak olan hak hükmün ne olduğunu anlatmaktır. Bu son ifâdeden murad ise, savuşturulamayan ve karşı gelinemeyen, tam ve mükemmel bir kudretin olduğunu anlatmaktır.

Allah'ın Hakimiyetini Kıyamete Tahsis Etmenin Mânası

Eğer bir kimse, "Allah'ın sözü her zaman hak, kudreti ise her zaman mükemmeldir. O halde bu iki vasfın, bu (Kıyamet) (gününde bilhassa söz konusu olduğunun belirtilmesindeki hikmet nedir?" der ise, biz deriz ki: Bunun hikmeti, o gün hiç kimsenin fayda ve zarar veremiyeceği bir gün olmasıdır. Gerçekten o gün durum Hak teâlâ'nın, "Ogün, emir yalnız Allah'ındır" (İnfitar, 19) diye anlattığı şekilde olur. İşte bu sebepten ötürü, böyle bir tahsîs(has kılış) güzel ve yerinde olmuştur.

Dördüncü delil: Âyetteki, "Görünmeyeni de, görüneni de bilendir" buyruğudur. Yani, "O Allah, görünmeyeni de, görüneni de bilendir."

Bil ki bu mükemmel kitapta, Allahü teâlâ ne zaman Kıyametteki ba'sin (dirilişin) hallerini anlatsa, mutlaka şu iki prensibi zikretmiştir:

a) O Allah'ın her türlü mümkinata kadir oluşu., ve

b) Hertürlü malûmatı bilir oluşu. Zira O'nun her mümkînata kadir olmadığı farzedildiğinde, öldükten sonra diriltmeye, haşre ve ruhları bedenlere geri döndürmeye de kadir olmaması gerekir; O'nun bütün cüziyyatı (tafsilatı) bilmediği farzedildiğinde de, bütün bu şeyleri yapamaması gerekir. Zira o bu durumda, çoğu kez itaat edeni, isyan edene; mü'mini kâfire ve sıddıkı zındıka karıştırır. Böylece de öldükten sonra diriliş ve Kıyametten elde edilecek olan asıl maksad gerçekleşmemiş olur. Fakat deliller ile, bu iki sıfatın Cenâb-ı Hak'ta varlığı sabit olunca, maksad tamamlanır. Binaenaleyh, âyetteki, "Sûra iifürüleceği gün de hakimiyet O'nundur" buyruğu, Allah'ın mükemmel kudretine; "(O) görünmeyeni de, görüneni de bilendir" ifâdesi ise, mükemmel ilmine delâlet eder. işte böylece, hiç şüphe yok ki bu sıfatın toplamından, O'nun sözünün hak, hükmünün doğru, kaza ve kaderinin de, zulüm ile bâtıllıktan münezzeh olduğu ortaya çıkar.

a) Daha sonra Cenâb-ı Hak, "O, yegâne hikmet sahibi, (her-şeyden) hakkıyla haberdar olandır" buyurur. Allah'ın hakîm oluşundan murad, yaptığı işlerin tam isabetli olması; habir oluşundan maksad ise, bütün o işlerin gerçek mahiyetlerini, birbirine karıştırmaksızın ve tereddüde düşmeksizin bitmesidir. Allah en iyi bilendir.

Allah'ın “Kün” Emrinin İzahı

Biz bu tefsirin pek çok yerinde, Hak teâlâ'nın (Ol) buyruğunun bir hitab ve emir olmadığını anlattık. Eğer bu, yok olan bir varlığa yapılmış bir emir ise, bu imkânsızdır. Yok eğer var olan bir şeye emir ise, o zaman zaten var olan bir şeye var olması hususunda bir emir olur ki, bu da imkânsızdır. Aksine bundan murad, kâinatın yaratılmasında ve mevcudatın var edilmesinde, Allah'ın kudret ve meşîetinin geçerli olduğuna dikkat çekmedir.

Kıyamette Üflenecek Sûr Hakkında

Âyetteki, "Sûra üfleneceği gün" ifadesi ile, şüphe yok ki haşr günü murad edilmiştir. Yine ehl-i İslâm'a göre, Cenâb-ı Hakk'ın, bir meleğin üfleyeceği bir boynuz (boru) yaratmış olduğunda da şüphe yoktur. Bu (boru) Kur'ân'ın pek çok yerinde, Allah'ın burada da zikrettiği gibi "sûr" diye adlandırılmıştır. Fakat âlimler, bu âyetteki "sûr"dan ne kasdedildiği hususunda şu iki görüş üzere ihtilaf etmişlerdir:

1) Bundan maksad kendisine üflenip çalınan o boynuz (boru)dur ki, onun hususiyeti diğer sûrelerde anlatılmıştır.

2) Buradaki "sûr", "suret" kelimesinin çoğuludur. Burada bahsedilen sûra üfleniş de, ölülerin suretlerine üflemekten ibarettir. Ebû Ubeyde, "sûfe" kelimesinin cemisinin "sûf" oluşu gibi, sûr kelimesinin de "suret" kelimesinin cem'i olduğunu söylemiştir. Vahidî (r.h) şöyle demiştir: "Ebul-Fazl el-Arûzî El-Ezheri'nin el-Münziri'den, onun da Ebu'l-Heysemden rivayetine göre Ebu'l Heysem'in şöyle dediğini bana haber verdi: "Bazı insanlar, (......) kelimesinin, (......) kelimesinin; (......) kelimesinin de (......) kelimesinin cem'i oluşu gibi, (......) kelimesinin de, (......) kelimesinin cem'i olduğunu iddia etmiş ve bu görüşü Ebu Ubeyde den nakletmişlerdir." Ebu'l-Heysem şöyle devam eder:"Bu, fahiş bir hatadır. Zira Cenâb-ı Hak, "O, size suret (şekil) verdi, hem de suretlerinizi güzel yaptı" (Tegabun. 3) ve "sura üflendi" (zümer, 68) buyurmuştur. Binaenaleyh kim bunları ve (......) şeklinde okumaya kalkarsa, yalan yere iftirada bulunmuş ve Allah'ın kitabını değiştirmiş olur. Ebu Ubeyde çeşitli rivayetleri ve garip kelimelerin manasını bilir. Fakat onun nahiv (gramer) bilgisi yoktur."

Ferrâ şöyle demiştir:"Müfred müzekker şeklinde olup, cem'i müfredine sebkat eden her cemî kelimenin müfredi, bir tâ-i te'nis ziyadesi ile yapılır. Mesela ve kelimelerinde olduğu gibi... Bunlardan herbiri, ifade ettikleri cinsin bütününü gösteren isimlerdir. Bunların müfredi, sonlarına bir tâ-r te'nis ilavesi ile olur. Çünkü bu kabil kelimelerin cemileri, müfredlerine sebkat etmiş (yani daha önce meydana çıkmış)tir. Eğer, (......) kelimesi, (......) kelimesinden önce olsaydı (......) kelimesinin ve (......) kelimesinin de şeklinde cemîlenişi gibi, (......) kelimesini şeklinde; (......) kelimesini şeklinde cemî yaparlardı. Fakat "boynuz" (boru) manasına gelen "sûr" kelimesinin ifade ettiği şey tektir ve müfredinin olduğunu söylemek doğru değildir. "İnsanın sureti" ifadesindeki "suret" kelimesi ise, müfredi cemisini geçtiği için, şeklinde cemilenmiştir." el-Ezheri, Ebu'l-Heysem görüşünde haklıdır. Bence de, bundan başkası caiz değildir" der.

Ben de derim ki: "Şu husus da bu görüşü kuvvetlendirmektedir: "Eğer bundan maksad, insanların suretlerine (ruh) üflemek olsaydı, o zaman bu üfleme işini Allahü teâlâ kendisine nisbet ederdi. Çünkü insanların suretlerine ruhu üfleme işini, O kendisine nisbet etmiş ve nitekim, "O halde ben onun yaratılışını bitirdiğim ve ona ruhumdan üflediğim zaman siz (melekler) derhal ona secdeye kapanın" (hicr, 29); "Biz bundan dolayı o (Adem'e) ruhumuzdan üfledik" (Tahrim, 12) ve "Daha sonra onu başka bir yaratılışla İnşa ettik" (Mûminûn, 14) buyurmuştur. Fakat "boynuz" (boru) manasındaki sûra üfleme işini Cenâb-ı Hak kendisine nisbet etmemiş ve nitekim, "sûra üflendiği zaman... ' (Müddessir. 8) ve "(Birinci) sûra üftirülmüş, artık Allah'ın diledikleri müstesna, göklerde kim varsa, yerde kim varsa düşüp ölmüş sonra ona bir daha üfürülmüş, o anda bir de bakarsın ki, (herkes) ayakta bakmıp duruyorlar" (Zümer. 66) buyurmuştur. İşte bu konudaki sözün tamamı bundan ibarettir. En doğrusunu Allah bilir.

74

"Hani İbrahim, babası Âzer'e, "Sen putları tanrı mı ediniyorsun? Doğrusu seni ve kavmini apaçık bir dalalet içinde görüyorum" demişti".

Bu âyetle ilgili birkaç mesele bulunmaktadır:

Hazret-i İbrahim'in Milletler Katındaki Mümtaz Yeri

Bil ki Cenâb-ı Hak, Kur'an'ın bir çok yerinde Hazret-i İbrahim'in davranışlarını, müşrik Araplara karşı delil olarak kullanmıştır. Çünkü bütün milletler ve gruplar, Hazret-i İbrahim'in üstünlüğünü kabul etmişlerdir. Mesela müşrikler, Hazret-i İbrahim'in üstünlüğünü itiraf edip, kendilerinin O'nun soyundan olduğunu ikrar etmişlerdir. Yahudiler, hristiyanlar ve bütün müslümanfar O'na saygı duyar ve O'nun üstünlüğünü, değerini itiraf ederler. İşte bu sebeple, tam yerinde olarak Cenâb-ı Hak, müşriklere karşı münazarada O'nun durumunu nakletmiştir.

Bil ki, bu büyük makam, -ki bu dünya halkının ekserisinin O'nun üstünlüğünü ve mertebesinin yüceliğini itiraf ve kabul etmesidir, Hazret-i İbrahim'e nasib olduğu şekilde başka hiç kimseye nasib olmamıştır. Bunun sebebi şudur: Rabbi ile kulu arasında bir ahid bulunmaktadır. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Ahdimi (bana verdiğiniz sözü) yerine getirin, ben de size karşı olan ahdimi yapayım" (Bakara, 40) buyurmuştur. Binâenaleyh, Hazret-i İbrahim de, kulluk ahdini bihakkın yerine getirmiştir. Allahü teâlâ da buna, bazan icmâlen, bazan da mufassal biçimde şehâdette bulunmuş, tanıklık yapmıştır. İcmali şehâdeti, şu iki âyette ifadesini bulmuştur:

a) Allahü teâlâ, "Ve hatırlayın o zamanı ki, Rabbi, İbrahim'i birtakım kelimelerle imtihan edip de O, bunları tamamen yerine getirdiğinde... "(Bakara. 124) buyurmuştur. İşte bu, Hazret-i İbrahim'in kulluk ahdini tam olarak yerine getirdiği konusunda, Allah tarafından yapılan bir şahadettir.

b) Allahü teâlâ'nın, "Rabbi ona: "(Kendini Hakka) teslim et " dediği zaman O, "Alemlerin Rabbine teslim oldum" demişti" (Bakara. 131) âyetidir.

Hazret-i İbrahim'in Muhatapları İle Münazarası

Mufassal olarak şahadetine gelince, bu Hazret-i İbrahim'in birçok makamda, "tevhid"! (Cenab-ı Hakk'ın birliğini) isbat; Allah'a eş ve ortak koşma itikadını iptal hususunda münazara etmesidir.

Bu konuda Birinci Makam, O'nun, babasına karşı yapmış olduğu münazaradır. Çünkü o babasına, "Babacığım, işitmeyen, görmeyen ve sana faydası olmayan şeylere niçin tapıyorsun?" (Meryem. 43) demiştir.

İkinci Makam, O'nun kavmine karşı yapmış olduğu münazaradır. Ki bu da Cenâb-ı Hakk'ın, "İşte o, üstünü gece bürüyüp örtünce bir yıldız görmüş, " "Bu mu benim Rabbim?" demiş....." (Enam. 76-79)âyetlerinde ifade edilen husustur.

Üçüncü Makam, O'nun zamanının kralına karşı yapmış olduğu münazaradır. İşte bu sebeple o, "Benim Rabbim hem diriltir, hem öldürür" (Bakara. 258) demiştir.

Dördüncü Makam, O'nun bilfiil kâfirlere karşı yapmış olduğu münazaradır. Ki bu da Cenâb-ı Hakk'ın, "Derken o, bunları (putları) parça parça etti. Yalnız onların büyüğünü bıraktı, belki ona müracaat ederler diye... "(Enbiya. 58) vd. âyetlerinde ifade edilen husustur. Daha sonra Hazret-i İbrahim'in kavmi ise, "Dediler: "Onu yakın! Tanrılarınıza yardım edin, eğer (bir iş) yapacaksanız..." (Enbiyâ, 68) demişlerdir.

Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm), bu olaydan sonra, çocuğunu seve seve bağışlayarak şöyle demiştir: "Evladım, rüyamda seni boğazladığımı görüyorum. Bak artık ne düşünürsün?" (Saffat, 102). İşte bu duruma göre Hazret-i İbrahim'in gençlerden, (gözü pek kimselerden) olduğu sabit olmuş olur. Çünkü o kalbini irfana (marifetullah'a); dilini burhana (delil, hüccet); bedenini ateşe; çocuğunu kurban etmeye, malını da misafirlere teslim etmişti. Daha sonra O (aleyhisselâm), Rabbinden talepte bulunarak, "Sonrakiler içinde benfm için (bir) Itsân-ı sıdk ver (iyi namımı daima yaşat)" (Suârâ, 84) demiştir. Binâenaleyh, Allahü teâlâ'nın keremine uygun olan, O'nun duasına icabet etmesi ve bu istekle elde etmek istediği gayeyi gerçekleştirmesidir. İşte bu sebeple muhakkak ki Cenâb-ı Hak, O'nun duasına icabet etmiş, duasını kabul etmiş ve O'nu Kıyamete kadar, bütün din mensupları ve cemaatler için makbul bir zât kılmıştır. Araplar, O'nun üstünlüğünü kabul ettikleri için, şüphe yok ki Cenâb-ı Hak, Hazret-i İbrahim'in kavmine karşı yapmış olduğu münazarasını, müşrik Arablara karşı bir delil kılmıştır.

Müşriklerin Muhtelif Nevileri Hakkında

Bil ki âlemde hiç kimse, vücub, kudret, ilim ve hikmet bakımından Allah'a denk olacak şerikin bulunduğunu söylememiştir. Şu kadar var ki, Seneviyye, iki ilah bulunduğunu söyler... Bunlardan birisi, hayır işlerde bulunan "hikmetli tanrı"; diğeri ise serleri yapan, meydana getiren "hikmetsiz tanrı"dır."

Allah'dan başkasına ibadetle meşgul olanlar ise pekçoktur. Mesela bunlardan birisi, yıldızlara tapanlardır. Bunlar da iki kısma ayrılırlar. Bazılarının görüşü şöyledir: Allahü teâlâ yıldızları yaratmış ve bu süflî âlemin işlerini tedbir etmeyi, yönetmeyi o yıldızlara havale etmiştir. Binâenaleyh bu yıldızlar, bu alemin yöneticileridir. Bu sebeple, bizim de bu yıldızlara ibadet etmemiz gerekir. Sonra bu felek ve yıldızlar, Allah'a ibadet ve O'na itaat ederler.

Bunlardan diğer kısmı ise, bir yaratıcının varlığını kabul etmeyen aşırı kimselerdir. Bunların görüşleri şudur: Bu felekler ve yıldızlar, zatları gereği vacibu'l-vücud olan birtakım yıldızlardır. Bunların yok olup fani olmaları imkansızdır. İşte bunlar, en aşağı derecedeki alemin hallerini tedbir edip yönetenlerdir... Bu görüşte olanlar, sırf Oehriyecilerdir. Allah'dan başkasına İbadet edenlerden birisi de, Mesih'e tapan hristiyanlardır. Bunlardan puta tapanlar da vardır.

Şirkin Yaygınlığının Düşündürdüğü Bazı Meseleler

Bil ki burada, mutlaka bahsedilmesi gereken bir husus vardır ki, o da şudur: Putperestlik dininden daha eski bir din yoktur. Bunun delili şudur: Detaylı bir şekilde tarihleri bize kadar ulaşan en eski peygamber, Hazret-i Nuh (aleyhisselâm)'dur. Hazret-i Nuh da, ancak putperestliği reddetmek için peygamber olarak gelmiştir. Nitekim Cenâb-ı Hak, Hazret-i Nuh (aleyhisselâm)'un kavminin şöyle dediğini nakletmiştir: "Sakın taptıklarınızı bırakmayın. Hele 'Ved'den, "Suvaa"dan, "Yeğuus'dan, "Yeûuk'danve "Neşr"den zinhar vazgeçmeyin" dediler" (Nuh, 23). İşte bu da, putperestlik dininin Hazret-i Nuh (aleyhisselâm)'dan önce de bulunduğuna delalet eder. Bu din, bu zamana kadar da süre gelmiştir. Zira, yeryüzünün her tarafında oturan kimselerden pekçoklan, hala putperestlik dinini sürdürmektedirler. Durumu böyle olan bir dinin, batıl olduğunun bilinmesi, aklın bedahetinde imkansızdır. Ne var ki, şu anda yontulan bu taşın, beni, semayı ve yeri yaratan olmadığını bilmek, zaruri (yani kesin) bir ilimdir. Halbuki, büyük bir topluluğun zaruri bir nesneyi inkâr etmekte birleşmeleri imkansızdır. İşte bu sebeple putperestlik itikadında, putun, gök ve yerin yaratıcısı olmadığı ortaya çıkmış olur. Bilakis, onların bu konuda bir açıklama ve izah şekillerinin bulunması gerekir. Âlimler bu konuda pekçok izah yapmışlardır ki, biz bu bahsi Bakara sûresinin baş kısımlarında ele almıştık. Daha fazla fayda temin etmek için, bunları burada tekrarlamamızda bir sakınca yoktur.

Yıldızlara Tapanların Şirkleri Hakkında Yorum

Birinci Tevil (İzah): En kuvvetlisi olan bu izaha göre, insanlar, en aşağıda olan bu âlemin hallerinin değişmesinin, yıldızların durumlarının değişmesine bağlı olduğunu görmüşlerdir. Zira güneşin, tepe noktasına ("semtu'r-re's") uzaklığına ve yakınlığına göre dört mevsim meydana gelmektedir. Bu dört mevsimin meydana gelmesi sebebiyle de, bu alemde farklı farklı durumlar oluşur.

Sonra bu insanlar, diğer yıldızların hallerini de gözetlemiş, bunun neticesinde de birtakım mutluluk ve mutsuzlukların, insanların farklı farklı durumlar üzerinde olmaları hususunda, o yıldızların nasıl doğduklarına bağlı olduklarına inanmışlardır. Onlar buna inanınca, insanların pekçoğu zann-ı galible, bu alemde meydana gelen hadiselerin başlangıcının, bu felek ve yıldızlarla ilgili haller olduğuna inanmışlardır. Binâenaleyh, onlar buna inanınca, bu felek ve yıldızlara saygı duyma hususunda aşın gitmişlerdir. Sonraysa onlardan bazıları, bu felek ve yıldızların zatları gereği "vâcib" olduğuna; bazıları da bu yıldızların hadis olduğuna, en büyük ilahın mahlûkları olduklarına inanmışlardır. Ancak ne var ki onlar "Bunlar, en büyük ilahın mahlukları ise de, ancak ne var ki bu âlemin hallerini idare edenler bunlardır" demişlerdir. İşte bu görüşte olanlar, en büyük ilah ile, bu âlemin muhtelif halleri arasında vasıtalar bulunduğunu kabul eden kimselerdir. Her iki takdire, görüşe göre de, putperestler topluluğu, bu yıldızlara ibadet etmek ve onlara tazimde bulunmakla meşgul olmuşlardır... Sonra onlar, bu yıldızların çoğu zaman insanların görmelerinden uzaklaşıp kaybolduklarını görünce; her yıldız için, o yıldıza mensup olan cevherden bir put edinmişlerdir. Mesela onlar, güneş putunu altından yapmışlar ve o putu, güneşe (güneşin cevherine) mensup olan taşlarla süslemişlerdir. Ki bu taşlar yakut ve elmastır. Yine onlar, ay putunu da gümüşten yapmışlardır. Diğerleri de buna kıyaslanabilir. Daha sonraysa bu kimseler, bu putlara tapmaya yönelmişlerdir ki, onların bu putlara tapmalarının maksadı, (aslında) o yıldızlara ibadet etmek ve bu yolla onlara yaklaşabilmektir. İşte bu noktada, "Bu putlara tapmaktan asıl maksadın, yıldızlara tapma olduğu" hususu ortaya çıkmaktadır.

Şirke Karşı Peygamberlerin İzledikleri Yol

Peygamberlere (as) gelince, onların bu hususta iki makamı vardır: Birincisi, bu yıldızların, bu alemin hal ve durumları hususunda, katiyyen bir tesir ve bir etkilerinin bulunmadığı hususunda delil getirmektir. Nitekim Cenâb-ı Hak, bu yıldızların da ilahi emre boyun eğmiş olduklarını beyan ettikten sonra, "Haberiniz olsan ki yaratmak da, emretmek de O'na mahsustur" (Araf, 54) buyurmuştur.

İkincisi ise şudur: Bu yıldızların bir şeyler yapmaları ve bu âlem hakkında, onlardan birtakım tesir ve etkilerin sudur ettiği fazedilse dahi, bunların sonradan var olduklarına dair deliller bulunmaktadır. Binâenaleyh, onların mahluk olmaları gerekir. Bu sebeple, "asi" olana ibadet etmekle meşgul olmak, "fer" olana ibadetle meşgul olmaktan daha evlâdır.

Putperestlik dininin daima bulunduğuna dair delil, bizim zikrettiğimiz şu husustur: Allahü teâlâ, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in, babası Âzer'e "Hani İbrahim, babası Âzer'e, "Sen putları mı tanrı ediniyorsun? Doğrusu seni ve kavmini apaçık bir dalalet içinde görüyorum" demişti..." dediğini nakledince, O, böylece bu sözüyle putlara tapmanın bir cehalet eseri olduğu hususunda fetva vermiş oldu. Daha sonra Hazret-i İbrahim, delil getirmekle meşgul olunca, yıldızlar, ay ve güneşten hiçbirinin ilah olmaya layık olmadıklarına delil getirmiştir ki, işte bu da, putperestlik dininin neticesinin, bu yıldızların ulûhiyyetini benimseme noktasına vardığına delalet eder. Aksi halde, bu âyetler birbirini nefyedip, birbirlerine zıt olurlardı... Bunu iyice kavradığın zaman, putperetslik itikadını iptal etme yolu, ancak güneşin, ayın ve diğer yıldızların, bu alemin ilahı olmalarının, böylece de bu alemi yönetmelerinin geçersiz kılınması ile ortaya çıkar...

İkinci İzah: Putperestlik itikadının gerçek yüzünü ortaya koyma hususundaki ikinci izah da, Ebu Ma'şer, Cafer İbn Muhammed el-Müneccim el-Belhi (r.h.)'nin zikretmiş olduğu şu husustur: O bazı kitaplarında şöyle demektedir: "Çin ve Hindlilerin pek çoğu, ilahın ve melaikenin bulunduğunu kabul ederler... Ancak ne var ki onlar ilahın cisim olduğuna ve en güzel bir surette bulunduğuna; meleklerin de çok güzel bir şekli bulunduğuna; ancak ne var ki bunların gökler sebebiyle kendilerine görünmediklerine inanırlar... İşte bu sebeple de, manzarası son derece hoş, görünüşü ve şekli çok güzel birtakım heykeller ve putlar yaparlar... Böylece de, son derece güzel olan bir suret, bir şekil elde eder, bunun, "İlahın heykeli olduğunu..." söylerler. Birincisinden daha aşağı olan diğer bir şekil daha edinir, bunu da, meleğin (tahayyül ettikleri) şekline göre yaparlar. Daha sonra onlar, bu ibadetleriyle Allah'a ve meleklere yaklaşmayı kastederek, putlara ibadetlerini sürdürürler." Binâenaleyh, eğer Ebu Ma'şer'in ileri sürdüğü bu husus doğru ise, putlara ibadet etmenin sebebinin Allahü teâlâ'nın cisim olduğuna ve o'nun bir mekanda bulunduğuna inanç olduğu ortaya çıkmış olur.

Şirkin Menşei Hakkında

Bu konuda Üçüncü İzah da şudur: Kafir kimseler, Allahü teâlâ'nın, yeryüzünün her bir bölgesinin idaresini, muayyen bir meleğe bıraktığına ve bu alemin mülkünün her bir parçasının idaresini de, bizzat semavi olan birtakım ruhlara bırakmış olduğuna inanarak, şöyle demektedirler: Denizlerin idarecisi bir melektir; dağların idarecisi de bir başka melektir. Bunun gibi, bulutların, yağmurların, rızıkların, harb ve savaşların idarecileri de başka başka meleklerdir. Onlar, buna inanınca o meleklerin her biri için, hususi bir put ve hususi bir heykel yapıp; böylece her puttan, o semavi ruha uygun düşen tesir ve tedbirler taleb ederler...

Âlimlerin, bizim Bakara sûresinin başında zikrettiğimiz şekilde, bu üç izahtan başka diğer açıklamaları da bulunmaktadır. Biz burada bu kadar açıklamayla yetinelim. Allah en iyi bilendir.

Hazret-i İbrahim'in Babasının İzahı

Bu âyetin zahiri, Hazret-i İbrahim'in babasının isminin, Âzer olduğuna delalet eder. Bazı alimler, bunun isminin Târeh olduğunu söylemişlerdir. Zeccâc, "Neseb âlimleri arasında, Hazret-i İbrahim'in babasının isminin Târeh olduğu hususunda bir ihtilaf yoktur" demiştir. Mülhidlerden bazıları, bunu Kur'an'ı ta'n etme vesilesi kılmışlar ve, "Bu nesep yanlıştır, doğru değildir" demişlerdir. Alimlerin bu konuda takındıkları iki tavır vardır:

Birinci Tutum: Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in babasının ismi Âzer'dir. Bazı alimlerin, "Nesebçiler, Hazret-i İbrahim'in babasının isminin Târeh olduğu hususunda ittifak etmişlerdir" şeklindeki sözlerine gelince, biz deriz ki, bu iddia zayıftır. Zira, bu ittifak ancak onların birbirlerini taklit etmesinden meydana gelmiştir. Neticede bu icma, mesela Vehb, Ka'b vb. birkaç kişinin görüşüne dayanmaktadır. Bunlar da çoğu kez yahudi ve hristiyanlardan gelen haberlere sarılmışlardır ki, Kur'an'ın açık ifadesi karşısında buna itibar edilemez.

İkinci Tutum: Biz onun isminin Târeh olduğunu kabul etsek bile, biz burada şu izahları da yapabiliriz:

Âzer Kelimesi Hakkında Çeşitli İzahlar

Birinci İzah: Hazret-i İbrahim'in babası, belki de bu iki isimle anılıyordu. Binâenaleyh, onun asıl isminin Âzer; lakabının ise Târeh olup neticede de, lakabının daha fazla şöhret bularak, ismininse kapalı katmış olması; Allahü teâlâ'nınsa, onu ismiyle anmış olduğunun söylenmesi muhtemel olduğu gibi, aksinin olması da muhtemeldir. Bu da, Târeh'in onun asıl ismi, Âzer'in de onun genel lakabı olup, Cenab-ı Allah'ın da Onu bu lakabıyla anmış olmasıdır.

İkinci İzah: "Âzer" kelimesi onların dillerinde belirli bir sıfatı ifade ediyordu. Bu isim onlarda kötüleme için kullanılan bir isim olup "hata eden" manasınadır. Buna göre sanki âyetin manası, "İbrahim hatalı olan babasına dedi ki..." şeklindedir. Sanki Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) babasını, haktan saptığı, kâfir olduğu ve doğru yoldan uzaklaştığı için kınayıp ayıplamıştır. "Âzer" kelimesinin, Harzemcede "ihtiyar" manasına geldiği de söylenmiştir. Bu aynı zamanda aslı Farsça olan bir kelimedir.

Bil ki bu iki izah Kur'an-ı Kerim'de, az da olsa Arapça olmayan kelimeler bulunabileceğini söyleyenler açısından yapılabilecek birer izahtır.

Üçüncü İzah: "Âzer", Hazret-i İbrahim'in babasının tapmış olduğu putun ismidir. Cenâb-ı Hak, Hazret-i İbrahim'in babasını şu iki sebebten dolayı böyle isimlendirmiştir:

a) Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in babası, kendisini o puta ibadete adamıştı. Bir kimseyi sevmede çok ileri giden herkese, sevdiği o şeyin ismi verilir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "O gün herbir insan sınıfını biz imamlarıyla çağıracağız" (isrâ, 71) buyurmuştur.

b) Bu kelimenin takdiri"Âzer'e tapan" şeklindedir. Bundan, muzaf olan "âbid" kelimesi hazfedilmiş ve muzafun ileyh, muzafın yerini tutmuştur.

Dördüncü İzah: Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in babası "Târeh" idi. Âzer ise onun amcasıydı. Bazan amcaya "baba" denir. Nitekim Cenâb-ı Hak, Ya'kûb (aleyhisselâm)'un çocuklarının, "Senin tanrına ve babaların İbrahim'in, İsmail'in ve İshâk'ın tanrısı olan tek tanrıya ibadet edeceğiz"(Bakara, 133) dediklerini nakletmiştir. Halbuki Hazret-i İsmail'in, Hazret-i Yakub'un amcası olduğu malumdur. Onlar ise bu sözlerinde amcalarını, baba olarak ifade etmişlerdir. İşte burada da böyledir.

Bil ki, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in babasının isminin "Âzer" olmadığı hususunda çok açık bir delil bulunmuş olsaydı, o zaman bu gibi tekellüflere girmek gerekirdi. Halbuki böyle bir delil yoktur. O halde, hangi ihtiyaç bizi böyle te'villere götürmüştür? Âyetin zahirinin delalet ettiği mananın doğruluğuna dair en kuvvetli delil, yahudi, hristiyan ve müşriklerin, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'i yalanlama ve O'na karşı öfkelerini ortaya koymada son derece hırslı olmalarıdır. Binâenaleyh eğer âyetin bildirdiği bu neseb (babalık) yalan olsaydı, örfen, yahudi, hristiyan ve müşriklerin Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'i yalanlama hususunda susup kalmaları imkansız olurdu. Onlar, O'nu bu hususta yalanlamadıklarına göre, bu nesebin doğru olduğunu anlarız. Allah en iyi bilendir.

Azer'in Hazret-i İbrahim'in Babası Olduğunu Reddeden Şianın İddiası

Şi'a "Hazret-i Peygamber'in babası ve dedelerinden hiçbiri kafir değildi" demiş, Hazret-i İbrahim'in babasının kâfir olduğunu da kabul etmeyip, şunu ileri sürmüşlerdir: "Âzer, Hazret-i İbrahim'in babası değil, amcasıdır." Şi'a görüşlerine şunları delil getirmişlerdir:

1) Peygamberlerin babaları (ataları) kafir olmazlar. Buna şunlar da delalet eder:

a) Cenâb-ı Allah, "O (Allah), kıyam ettiğin vakit seni ve secde edenler içinde dolaşmanı görendir." (Şu'ara, 218-219) buyurmuştur. Denildi ki: "Bunun manası, "O'nun (Hazret-i Muhammed'in) ruhu, bir secde edenden, diğer secde edene geçer" şeklindedir. Bu manaya göre, âyet Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in. bütün ecdadının müslüman olduğuna delalet eder. Bu durumda Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in babasının da müslüman olduğuna kesin hükmetmek gerekir.

Ayetteki Tabirinin Tefsiri

İmdi, eğer denilirse ki: "Âyetteki, "Secde edenler içinde dolaşman..." ifadesi, şu manalara da gelebilir:

Birincisi: Gece namazının farziyyeti nesh olununca, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), ashabın fazla ibadet etmeye düşkünlüğünden ötürü, o gece onların ne yaptıklarını görmek için, sahabenin evlerini dolaşmış ve sahabenin Kur'an okumalarının, tesbih ve tevhidlerinin duyduğu seslerin çokluğundan dolayı, o evleri yabani arı kovanları gibi görmüş. İşte âyetteki, "Secde edenler içinde dolaşman..." ifadesinden murad, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in o gece, secde edenleri, (gece kalkmış) olanları dolaşmasıdır.

İkincisi: Bundan murad şudur: Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem), cemaatle namaz kılardı. Buna göre "Secde edenler içinde dolaşma "sının manası, O'nun, onların arasında olması ve beraber kıyam, rüku ve secde yapmalarıdır.

Üçüncüsü: Bundan murad, "Sen her nezaman kalkıp ibadetle meşgul olmada, secde edenlerle birlikte dönüp dolaşırsan, bu halin Allah'a saklı kalmaz" manasıdır.

Dördüncüsü: Bundan murad, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, arkasında namaz kılanları görebilmesi ve onlar üzerinde bakışlarını dolaştırmasıdır. Bunun delili, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şu hadisidir: "Rükû ve secdelerinizi tam olarak yapınız. Çünkü ben sizi, arkamdan görürüm." İşte bu dört izah da ayetin zahirinin ifade edebileceği manalardır. Binâenaleyh sizin ileri sürdüğünüz şey geçersizdir."

Bu itiraza Şiiler şöyle cevap verirler: "Âyetin lafzı bütün bu manalara gelebilir. Bunlardan hiçbirinin, öbür manalardan daha geçerli olduğu ileri sürülemez. Bundan dolayı âyeti, bunların hepsine birden hamletmek gerekir. Bu durumda da maksadımız hasıl olmuş olur. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in atalarından hiçbirinin müşrik olmadığına, şu hadis-i şerif de delalet eder: "Ben hep, temiz erkeklerin sulbünden, temiz kadınların rahimlerine naklolundum." Nitekim Allahü teâlâ, "Müşrikler ancak necistir" (Tevbe, 27) buyurmuştur. İşte bu da, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in ecdadından hiçbirinin müşrik olmadığını kabul etmeyi gerektirir. Bunun böyle olduğu sabit olunca, biz (Şi'a) deriz ki: Anlattığımız bu şeylerle, Hazret-i İbrahim'in babasının müşrik olmadığı anlaşılır. Halbuki "Âzer"ln müşrik olduğu sabittir. Binâenaleyh Hazret-i İbrahim'in babasının, Âzer'den başka bir kimse olduğunu kesin olarak söylemek gerekir.

2) Azer, Hazret-i İbrahim'in babası değildir. Çünkü bu ayet, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in, Azer ile çok sert ve ağır bir şekilde, sözlü olarak münakaşa ettiğini göstermektedir Halbuki babaya böyle sert ve ağır söz söylenmesi caiz değildir. İşte bu da, Âzer'in Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in babası olmadığına delalet eder.

Biz, şu iki sebebten ötürü bu ayete göre, Hazret-i İbrahim'in, babasına karşı ağır ve sert konuştuğunu söyledik:

a) Ayet, "Azer" kelimesinin ötüresi ile "Hani İbrahim babasına, "Ey Azer" demişti" şeklinde de okunmuştur. Bu kıraat "Âzer" kelimesinin, münâdâ olmasına göredir. Babaya, böyle ismi ile nida etmek, en büyük bir kabalıktır.

b) Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm), Âzer'e, "Doğrusu seni ve kavmini apaçık bir dalâlet içinde görüyorum" demiştir. Bu da, kaba ve eziyet veren en büyük sözlerden birisidir. Böylece onun, Âzer'e sert konuştuğu anlaşılıyor.

Biz, şu sebeplerden ötürü babaya sert ve ağır konuşulmasının caiz olmayacağını öne sürüyoruz:

a) Cenâb-ı Allah, "Rabbin, "Kendinden başkasına kulluk etmeyin ve ana-babaya İyi muamele edin' diye hükmetti" (isra, 23) buyurmuştur ki, bu hüküm kafir olsun, müslüman olsun, bütün babalar hakkında umumidir.

Yine ebeveyn hakkında Allah: "Onlara "öf bile deme ve onları azarlama " (isra. 23) buyurmuştur ki bu da umumi bir ifadedir.

b) Allahü teâlâ, Hazret-i Musa'yı Firavn'a göndermiş ve Firavn'a yumuşak davranmasını emrederek, "(Gidin de) ona yumuşak söz söyleyin. Olur ki nasihat dinler, yahut (Allah'dan) korkar" rraha. 44) buyurmuştur. Bunun sebebi, onu büyütmüş olan Firavun'un hakkına riayet etmektir. Öyleyse baba yumuşak davranılmaya daha layıktır.

c) Birşeye yumuşak davranarak davet etmek, kalblere daha çok tesir eder. Ama kaba ve sert davranış, nefreti ve kabul etmemeyi doğurur. İşte bundan dolayı Hak teâlâ, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e "Onlarla en güzel bir şekilde mücadele et" (Nahl, 125) buyurmuştur. O halde dine davette, babasına böyle sert konuşması Hazret-i İbrahim'e nasıl yakışır?

d) Allahü teâlâ, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in "halim" olduğunu bildirerek, "İbrahim cidden yumuşak huylu (halim), yüreği yanık ve kendisini tamamen Allah'a vermiş biri idi" (Hûd, 75) buyurmuştur. Halbuki böyle halîm-selim bir kimsenin, babasına bu şekilde sert davranması nasıl uygun düşer? Yaptığımız bu izahlar ile, Âzer'in, Hazret-i İbrahim'in babası değil amcası olduğu sabit olur. O'nun babası "Târeh'tir. Daha önce de ifade ettiğimiz üzere Yakûb (aleyhisselâm)'un çocukları babalarının amcası olduğu halde, Hazret-i İsmail'i, babaları Ya'kûb'un "babası" olarak nitelendirmişlerdir. Demek ki bazan amca, "baba" olarak ifade edilir. Nitekim Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), amcası Hazret-i Abbas (radıyallahü anh)'ı kastederek, "Babamı bana teslim edin " demiştir.

Keza Âzer'in, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in annesinin babası (dedesi) olması da muhtemeldir. Bazan bu dedeye de baba denir. Bunun delili "... onun neslinden Davud'u, Süleyman'ı... İsa'yı ve İlyas'ı (hidayete erdirdik)" (En'am, 84-85)âyetidir. Bu âyette, İsa (aleyhisselâm), anne tarafından dedesi olduğu halde Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in zürriyetinden sayılmıştır.

Ehl-i Sünnet alimleri ise: Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in babasının kafir olduğunu ve Kur'an'ın bu âyetinin, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in babası Âzer'in kafir olduğuna delalet ettiğini söylemişlerdir. Hem sonra Cenâb-ı Allah, "İbrahim'in babasına istiğfar etmesi ancak ona verdiği bir sözden dolayı İdi. Ne zaman ki onun bir Allah düşmanı olduğu kendisine besbelli oldu, derhal ondan uzaklaştı" (Tevbe, 114)buyurmuştur. İşte bu da bizim görüşümüzün doğruluğuna delalet eder.

"Secde edenler içinde dolaşman..." (Şu'ara, 219) âyetine gelince, deriz ki: "Bu âyetin, başka manalara da gelebileceğini anlatmıştık. Şi'a'nın, "Ayet, bu manaların hepsine birden hamledilir" şeklindeki sözüne karşı da deriz ki: "Bu imkansızdır. Çünkü müşterek (birden çok manaya gelen) bir lafzı, bütün manalarına birden hamletmek caiz değildir. Yine bir lafzı aynı anda, hem hakiki, hem mecazi mânasına hamletmek de caiz değildir. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in "Ben hep, temiz erkeklerin sulbünden, temiz kadınların rahimlerine naklolundum" hadis-i şerifi, O'nun nesebinde bir bozukluk ve zinanın olmadığı manasına hamledilir.

Şi'a'nın, "Babasına karşı sert ve katı davranması, Hazret-i İbrahim'e uygun düşmez" şeklindeki görüşüne karşı deriz ki: "Belki de o, küfründe ısrar etmiştir. İşte bu ısrarından dolayı, böyle davranılmaya müstehak olmuştur. Allah en iyi bilendir.

Beşinci Mesele

"Âzer" kelimesi, (babasına)tabirinin atf-ı beyanı olarak mansub, münâdâ olarak da merfu okunmuştur. Birisi bana şöyle bir soru sordu: "Âzer kelimesi bu iki kıraata göre de okunmaktadır. Ama (bunun benzeri olan), "Musa, kardeşi Harun'a dedi ki..." (Araf, 142) âyetinde "Harun" kelimesi sadece mansub olarak okunmuş, hiç merfu olarak okunmamıştır. Bu ikisinin farkı nedir?" Buna karşı dedim kî: "Zammeli okumak, münâdâ sayılmasından ötürüdür. Ama bir kimseye ismi ile çağırmak, o çağırılan kimseye fazla değer verilmediğini gösterir. İşte bu, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'ın hadisesine uygundur. Çünkü Azer inkârda diretmiştir. Binâenaleyh ona, -bu çirkin ısrarından men edebilmek için-ağır bir şekilde seslenmek güzel ve yerinde olmuştur. Ama Musa (aleyhisselâm)'nın kıssasına gelince, O, bazan kardeşi Harun'u, kavminin başına kendine halife olarak bırakıyordu. Binâenaleyh bu durumda, ona değer vermeme uygun düşmez. İşte bundan dolayı, "Harun" kelimesini, burada merfu okumak caiz değildir."

İlah Kelimesinin Manası

Âlimler, "ilah" kelimesinin tefsiri hususunda ihtilaf etmişlerdir. En doğru görüş, bunun, "tapılan şey" (ma'bud) manasına geldiğidir. İşte bu âyet de bu manaya delalet etmektedir. Çünkü Hazret-i İbrahim'in kavmi, ibadet etmek maksadıyla putlar yapmışlardı. Bundan dolayı Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) babasına, "Sen, putları mı Hah ediniyorsun?" demiştir ki bu da, "ilah" kelimesinin, "ma'bûd" (ibâdet olunan, tapınılan şey) manasına geldiğine delalet eder.

Putların Batıllığı

Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in bu âyette geçen sözü, şu iki bakımdan putperestlerin görüşlerinin bozuk ve bâtıl olduğuna dair bir aklî delil ihtiva etmektedir:

a) Hak teâlâ'nın, "Sen putları ilah mı ediniyorsun?" buyruğu, putperestlerin, birçok ilahın bulunduğunu söylediklerine delalet eder. Ancak ne var ki birçok ilahın bulunması, Cenâb-ı Hakk'ın, "Eğergöklerde ve yerde Allah'dan başka tanrılar olsaydı onların ikisi de muhakkak ki harap olup gitmişti..." (Enbiyâ, 22) âyetinden anlaşılan aklî delil ile bâtıldır.

b) Bu putların, şayet hayra ve şerre güçler: yetmiş olsaydı, tek bir put da yeterdi. Tek bir put yeterli olmadığına göre bu, bunlar çok olsalar dahi, onlarda kesinlikle hiçbir faydanın bulunmadığına delalet eder.

Sekizinci Mesele

Bazı alimler bu âyette, Allah'ı bilmenin ve O'nun şükrüyle meşgul olmanın vacib olduğunun, naklî delil ile değit de, aklî delil ile bilindiği hususunda istidlalde bulunmuşlardı.

Zira Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm), onların sapık olduklarına hükmetmiştir. Eğer aklî vücubiyyet olmasaydı, onlar hakkında sapık hükmünü veremezdi. Çünkü bu yol, Hazret-i İbrahim'in tebliğinden önce bulunuyordu. Mamafih biri çıkıp diyebilir: Bu yol, Hazret-i İbrahim'den önce olan peygamberlerin şeriatının hükmü itibariyle "dalâl", sapıklık olmuştur.

Hazret-i İbrahim'e Melekût Âleminin Gösterilmesi

75

"Böylece biz İbrahim'e kesin ilme erenlerden olması için göklerin ve yerin büyük mülkünü gösteriyorduk...".

Bu âyette birkaç mesele vardır:

Ayetteki Kezalike Tabirinin Manası

(......) tabirindeki kaf harfi teşbih içindir. Bu ise, daha önce geçmiş olan bir gaibe işarettir. Burada daha önce zikredilen İse, Hazret-i İbrahim'in, putlara tapmayı çirkin ve kabih addetmiş olmasıdır. Bu da O'nun, "Doğrusu seni ve kavmini apaçık bir dalalet içinde görüyorum..." ifadesidir. Buna göre mana, "Hazret-i İbrahim'e, putlara tapmanın çirkinliğini gösterdiğimiz gibi, O'na göklerin ve yerin büyük mülkünü de gösteriyoruz..." şeklinde olur. Burada aklî bir incelik vardır ki, o da şudur: Allah'ın celâlinin nuru, kesinlikle inkıtâya uğramaksızın ve de zeval bulmaksızın devamlı parlar. Beşeri ruhlar, arada bir perdenin bulunması hali müstesna, o nurlardan hiç mahrum olmazlar. Bu perde ise, Allah'tan başkasıyla meşgul olmaktan başka bir şey değildir... Durum böyle olunca, bu mania ve perdeler zail olup aradan kalktığı nisbette, bu ilahi tecelliler meydana çıkar. Binâenaleyh, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in "Sen, pulları İlah mı edeniyorsun?.." (En-âm, 74)sözü, Allah'dan başkasına İbadetle meşgul olmanın çirkinliğine bir işarettir. Çünkü, Allah'ın dışında kalan her şey, Allah'dan alıkoyan bir perde mesabesindedir. Binâenaleyh, o perde yok olunca, şüphe yok ki, "göklerin melekûtu" ona tamamen tecelli eder. Bu sebeple, Cenâb-ı Hakk'ın "Böylece biz İbrahim'e, göklerin büyük mülkünü de gösterîyorduk..." buyruğu, "Allah'dan başkasıyla meşgul olmak sona erip zail olunca, Allah'ın celalinin nuru ona tecelli etti" demektir. Binâenaleyh, Cenâb-ı Hakk'ın tabiri de, bu şerefli ve ruhanî, manevî faydanın kaynağı olmuş olur...

İkinci Mesele

Bir kimse şöyle diyebilir: "Bu gösterme işi, daha önce de bulunuyordu. Binâenaleyh evla olan, "böylece biz, İbrahim'e göklerin ve yerin melekûtunu göstermiştik..." denilmesidir. O halde, daha niye bu lafız yerine, "Böylece biz... gösteriyoruz..." denilmiştir?"

Biz deriz ki, buna şu şekillerde cevap verilebilir:

a) Âyetin takdirinin, "İşte böylece biz, İbrahim'e göklerin ve yerin melekûtunu gösteriyor idik..." şeklinde olmasıdır. Böylece bu ifade, mazinin hikayesi olmuş olur... Buna göre mana şu şekilde olur: "Allahü teâlâ Hazret-i İbrahim'in, hak dine son derece kuvvetli bağlılığından dolayı, babasıyla yüzyüze sert bir biçimde konuştuğunu nakledince, sanki "İbrahim, dinî salâbet hususunda bu üstün dereceye nasıl ulaşmıştır?" denilmiş de bunun üzerine, "O, ta bulûğa erdiği zamandan beri, kesin ilme erenlerden olsun diye, İbrahim'e çocukluğundan itibaren göklerin ve yerin büyük mülkünü gösteriyorduk..." şeklinde cevap verilmiştir.

b) Bu, öncekinden daha kıymetli bir açıklama olup, buna göre biz deriz ki: Allah'ın, İbrahim'e göklerin ve yerin melekûtunu göstermesinden maksat, İbrahim'in, sırf bu melekûtu görmesi değildir. Aksine bundan maksat, O'nun o melekûtu görmesi ve böylece de, Allah'ın celâlinin kudsiyyetinin, yüceliğinin ve ululuğunun marifetine nail olması, ulaşmasıdır. Halbuki Allah'ın mahlûkatı, her ne kadar zat ve sıfatları bakımından sonlu ve fani iseler de, bunların zatlara ve sıfatlara delalet etme cihetleri sonsuzdur... Babam Şeyh el-İmâm Ömer Ziyâuddin (r.h)'in şöyle dediğini duymuştum: "Ben, Şeyh Ebu'l-Kasım el-Ensarî'nın şöyle dediğini duydum: İmâmul-Harameyn'in şöyle dediğini duydum: "Allah'ın malumatı sonsuzdur. O'nun, o malumatlardan herbiri hakkındaki malumatı da sonsuzdur. Bu böyledir, zira tek bir atom (cevher-i ferd)'un, bedeliyyet yolu üzere, sonsuz yerlerde bulunması ve aynı yol üzere, sınırsız sıfatlarla muttasıf olması mümkündür. Halbuki o takdir ve farz edilen hallerin hepsi de, Allah'ın hikmetine ve kudretine delalet etmektedirler. Cevher-i ferd (atom) ile bölünmeyen cüz böyle olunca, Allah'ın bütün melekûtu hakkındaki söz ya nasıl olur? Böylece, Allah'ın mülkünün ve melekûtunun, O'nun celalinin sıfatlarına, azamet ve izzetinin alametlerine delaletinin sınırsız olduğu sabit olmuş olur. Halbuki, sınırsız olan malûmatın, insanların akıllarında bir kerede bulunmaları imkansızdır. O halde bu bilgileri elde etmenin yolu, bir nihayete ermeksizin ve son bulmaksızın, gelecekte bu bilgilerin birbiri ardınca meydana gelmesiyle olur... Allah daha iyisini bilir ya, işte bu sebepten dolayı O, "böylece biz İbrahim'e göklerin ve yerin melekûtunu gösterdik..." demedi de, aksine O, "Böylece biz, İbrahim'e göklerin ve yerin melekûtunu gösteriyoruz..." buyurdu. Ki, işte bu muhakkik alimlerin, "Allah'a doğru yolculuğun bir nihayeti vardır; ama Allah'da yolculuğun bir sonu yoktur..." şeklindeki sözlerinden murad edilen husustur. Allah en iyi bilendir.

Melekut Ne Demektir?

"el-Melekût", mülk demektir. Sondaki ta harfi, mübalağa için getirilmiştir. Bu tıpkı, "rağbet, kelimesinden olan (rağbet etmek) ve (......) kelimesinden olan korkmak..kelimeleri gibidir. Bil ki, buradaki "gösterme" fiilinin açıklanması hususunda iki görüş bulunmaktadır:

Hazret-i İbrahime Melekûtun Gösterilmesinin Keyfiyeti

Birinci görüş: Allahü teâlâ Hazret-i İbrahim'e, "melekût"u bizzat gözüyle gösterdi. Bu görüşte olanlar, sözlerini şöyle sürdürmüşlerdir: "Allah, Hazret-i İbrahim için, Arş'ı, Kürsî'yi ve madde aleminin üstünün kendisinde son bulduğu yere kadar olan kısmı görsün diye, semâvatı (gökleri); yine, maddi alemin kendisinde son bulacağı en son safha kadar olan yerleri yarıp açtı... Böylece Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm), göklerin ve yerin içindeki son derece şaşırtıcı ve akıllara durgunluk veren şeyleri gördü..."

İbn Abbas'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm), göğe yükseltilip gökte ve yerde olanları gördüğünde, birisini kötü bir iş yaparken gördü. Böylece, hem ona hem de diğerine, helak olmaları için beddua etti. Bunun üzerine Cenâb-ı Allah Hazret-i İbrahim'e, Kullanma ilişme; onlar şu iki hal arasındadırlar... Benonlardan, ya temiz bir zütriyet halk ederim; yahut da onlar tevbe eder, ben de onları bağışlarım, veyahut da onların arkalarında cehennemi yaratırım..." demiştir.

Kadı, bu rivayeti şu açılardan tenkid etmiştir:

a) "ûöktekiler, mukarreb meleklerdir. Halbuki onlar, Allah'a isyan etmezler. Binâenaleyh, "Hazret-i İbrahim göğe kaldırıldığında kötü bir iş yapan bir kul gördü... denilmesi uygun olmaz, "

b) Peygamberler, Allah'ın emri olmaksızın günahkâr kimsenin helak olması için dua etmezler. Allah bu hususta müsaade edince de, hiçbir şeyin o peygamberin duasının kabul olunmasına mani olması caiz olmaz.

c) Bu dua, ya doğru olur veya yanlış olur. Eğer doğru olursa, daha niçin onu ikinci kere reddeder? Eğer yanlış olursa, niçin onu ilk seferde kabul etmiştir? Daha sonra Kâdî sözüne devamla şöyle der: " Ahad haberler, aklî delillerin hilafına olarak varid oldukları zaman, o konuda "tevakkuf etmek" (lehte ya da aleyhte bir şey söylememek) gerekir."

Hazret-i İbrahim'in Melekûtu Görmesinin Ruhani Olduğunu Söyleyenler

İkinci Görüş: Bu "gösterme" işi, maddî göz ve zahirî hislerle değil, basiret ve akıl gözüyle olmuştur. Bu görüşü savunanlar şu şekillerde delil getirmişlerdir.

Birinci Delil: Göklerin melekûtu, göğün mülkünden ibarettir. Mülk ise, kudretten ibarettir. Halbuki Allah'ın kudreti görülemez, ancak akıl ile anlaşılır. Bu, kesin bir sözdür. Ne var ki "göklerin ve yerin melekûtuyla murad edilen, göklerin ve yerin bizzat kendisidir" denilebilir. Ancak böyle olması halinde de, "melekût" lafzı nazar-ı itibara alınmamış ve ondan fazla bir mana etde edilmemiş olur.

İkinci Delil: Allahü teâlâ bu "gösterme" işini, âyetin başında icmali olarak zikretmiştir ki, bu O'nun "Böylece biz, İbrahim' egösteriyorduk" buyruğudur. Bundan sonra da bu "gösterme" işini, "İşte O, üstünü gece bürüyüp örtünce bir yıldız görmüş..." (En'âm, 76) ifadesiyle tefsir etmiştir. Böylece bu istidlalin zikredilmesi, o göstermeyi şerh ve tefsir etmek için getirilmiş olur. Bu sebeple de o gösterme işinin, işte bu istidlalden ibaret olduğunun söylenmesi gerekir.

Üçüncü Delil: Cenâb-ı Allah, bu âyetlerden sonra da, "İşte bunlar, kavmine karşı İbrahim'e verdiğimiz hüccetlerdir..." (En'am, 83) buyurmuştur. Halbuki göz ile görmek, kavminin aleyhine bir hüccet olamaz. Çünkü onlar, bu hüccet gösterilirken orada bulunuyorlardı... Yine onlar, bu konuda Hazret-i İbrahim'i yalanlıyorlardı. Onlar, ayrı bir delil ve çok açık ve net bir mucize olmadan, o davada Hazret-i İbrahim'i tasdik edemezler. Hazret-i İbrahim'in, yıldızlarla istidlal etme hususunda kavmine karşı getirmiş olduğu bu hüccet, ancak Kur'an'ın açıklamış olduğu yol ile olmuştur. Çünkü o deliller, Hazret-i İbrahim için olduğu kadar, onlar için de apaçık ve ayan beyan idi...

Dördüncü Delil: Âlemin tamamını göstermek, alemin her türlü mümkinata kadir olan bir ilahının bulunduğu hususunda, zaruri bir ilim ifade eder (kesin olarak bildirir). Halbuki böyle bir durum sebebiyle insan, medhe ve tazime müstehak olamaz... Baksana, kafirler âhirette Allah'ı zaruri olarak bilir ve tanırlar. Halbuki, onlar için bu tanımadan dolayı bir mükafaat ve bir övgü söz konusu değildir... Ama, yaratılanların sıfatlarıyla, bir yaratıcının varlığı, O'nun kudret ve hikmeti hususunda istidlal etmeye gelince, işte medhi ve tazimi gerektiren budur...

Beşinci Delil: Allahü teâlâ, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) hakkında, "Böylece biz, İbrahim'e göklerin ve yerin büyük mülkünü gösteriyorduk..." buyurmuştur. Tıpkı bunun gibi, bu ümmet hakkında da, "Gerek afakda, gerek kendi nefislerinizde âyetlerimizi yakında onlara göstereceğiz" (Fussilet, 53) buyurmuştur. İşte bu gösterme işi, maddi gözle olmayıp kalb gözüyle olduğu gibi, Hazret-i İbrahim'e yapılan gösterme işinin de böyle olmuş olması uzak ihtimal değildir.

Altıncı Delil: Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) yıldız, ay ve güneş ile istidlalde bulunmayı tamamlayınca, bundan sonra, "Şüphe yok ki ben, bir muvahhid olarak, yüzümü o gökleri ve yeri yaratmış olan Allah'a yönelttim..." (Enam, 79) demiş, böylece de göklerin ve yerin, yıldız, ay ve güneş hakkında zikretmiş olduğu delilden dolayı yaratılmış olduklarına hükmetmiştir. Şayet bu delil, bütün gökler ve yer hakkında umumi olsaydı, o zaman umumi olan hüküm, hususi bir delile bina edilmiş olurdu ki, bu yanlıştır... Böylece bu delilin, umumi bir delil olduğu sabit olmuş olur ve bu sebeple de, yıldızın, ayın ve güneşin zikredilmesi, "melekût"un gösterilmesinin bir misali gibi olmuş olur. Binaenaleyh, "melekût'un gösterilmesi"nden murad, -değişmeleri mümkün ve hadis varlık olmaları sebebiyle- bunların alîm, kadir ve hakîm... olan bir ilahın varlığına, nasıl delalet ettiklerini bildirmek olması gerekir... Böylece de bu gösterme işi, göz ile değil, kalb ile olmuş olur.

Yedinci Delil: "Yakîn" kendisinden önce bir şekk ve şüphe bulunduğu zaman, düşünme ve tefekkür ile elde edilmiş olan ilimden ibarettir. Binaenaleyh, Cenâb-ı Hakk'ın, "kesin time erenlerden olması için... "buyruğu, bu göstermenin bir maksad ve gayesi gibi olmuş olur. Böylece de âyetin takdiri ve mânası, "kesin ilme erenlerden olsun diye, İbrahim'e göklerin ve yerin melekûtunu gösteriyoruz..." şeklinde olur. Binaenaleyh, "Yakîn", delilden elde edilen ilim olunca, bu göstermenin de yapılan istidlalden ibaret olması gerekir.

Sekizinci Delil: Cenâb-ı Hakk'ın bütün yaratıkları, aynı itibarla, yaratıcının varlığına ve kudretine delalet etmektedirler. Halbuki bu yaratıklar, "muhdes" ve "mümkin"dirler. Her "muhdes", "mümkin"dir; o halde bu varlıklar, bir yaratıcıya muhtaçtırlar. İnsan bu tek izahı iyice bilip anladığı zaman, işte bu, o kimseye yaratıcının varlığı hususunda istidlalde bulunması için yeter ve kâfi gelir... Binâenaleyh o kimse, bu iki mukaddimeyi bilmekle, aklının gözü ve aklının kulağı ile, bütün melekûtun başkasına muhtaç olduğunu bilmiş olur. Halbuki buradaki "görme-rü'yet", kesinlikle zeval bulmayan, devamlı bir görmedir. Sonra bu, insanı Allah'dan alıkoymaz. Aksine bu, kalbin ve ruhun Allah ile meşgul olmasını sağlar.

Maddi gözün görmesine gelince, insanın, bu gözüyle tek bir bakışla pekçok şeyi tastamam görmesi mümkün değildir. Baksana, yazılmış bir sayfaya bakan herkes, o sayfanın ancak tek bir kelimesini mükemmel ve tam olarak görebilir... Eğer, onun bakışı diğer bir kelimeye yönelir, gözü onunla meşgul olursa, o zaman da o, önceki ilk kelimeyi idrak etmekten ve görmekten mahrum olur. Böylece pekçok şeyin, bir bakışla görünmesinin mümkün olmadığı sabit olur. Bunun mümkün olduğu farzedilse bile, devamlı olmaz. Devamlı olduğu farzedilse de bu, insanı Allah'dan alıkor. Baksana Cenâb-ı Allah, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'i, göz ile görüşe itibar etmediği için medhederek, "(Onun)gözü, kaymadı ve şaşmadı" (Necm.17) buyurmuştur. Bütün bu delillerle, bu "gösterme" işinin, maddi göz bakımından değil, akıl ve kalb gözü bakımından olduğu sabit olur.

Mezkur Görmenin Ruhani Olmasına İtiraz

Eğer, "Bu açıklamaya göre kalbin görmesi, tevhid ehli olan herkes için mevcuttur. O halde hangi sebebten dolayı Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) için böyle bir üstünlük söz konusu olmuştur?" denilir ise, biz deriz ki: "Bütün tevhid ehli, her nekadar bu delilin aslını biliyor iseler de, bu alemdeki herbir mahlukatta, cinslerine, türlerine, çeşitlerine, şahıslarına ve hallerine göre bir hikmet-i ilahi bulunduğuna muttali olmak, ancak büyük peygamberler içinsöz konusudur. İşte bundan ötürü Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) duasında, "Allahım, bize herşeyl, nasıl ise öyle göster" buyurmuştur. Binaenaleyh bu müşkil ortadan kalkmış olur. Allah en iyi bilir.

Tefsirlerde Geçen "Zaid" Tabirinden Maksad

Âlimler, âyetteki "ve kesin ilme erenlerden olması için..." buyruğunun başındaki vav harfi hususunda ihtilaf ederek, şu izahları yapmışlardır:

a) Bu vâv zâiddir. Buna göre takdiri, "Biz kesin ilme erenlerden olması için İbrahim'e, göklerin ve yerin melekûtunu gösterdik" şeklindedir.

b) Bu ifade, göstermenin sebebini açıklayan müste'nef bir cümledir. Buna göre manası, "O, kesin ilme erenlerden olsun diye, İbrahim'e göklerin ve yerin melekûtunu gösteriyoruz" şeklindedir.

c) Bu gösterme işi bazan gerçekleşir ve Firavunda da olduğu gibi, dalaletin artmasına sebep olur. Nitekim Cenâb-ı Allah, "Celalim hakkı için, biz ona, âyetlerimizin hepsini gösterdik de, o yine yalanladı ve dayattı" (Tâha, 56) buyurmuştur. Bazan da bu gösterme, hidayetin ve yakînin artmasına sebep olur. Binaenaleyh bu her iki duruma da muhtemel olduğu için, Hak teâlâ, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) hakkında, "O inkar edenlerden olsun diye değil, onları görsün ve mükınînden (kesin ilme ulaşanlardan) olsun diye, bu âyetleri ona gösteriyoruz." demek istemiştir. Allah en iyi bilendir.

Yakîn Tabirinin Manası, İlm-i Yakini

"Yakîn", düşünme ve tefekkür sebebi ile şüphe zail olduktan sonra hâsıl olan bir ilim (bilgi) mânasındadır. İşte bundan dolayı ilm-i ilâhî, "Yakînî ilim" diye tavsif edilemez. Çünkü Allahü teâlâ için, ilminden önce bir şüphe söz konusu değildir ve bu ilim, düşünme ve tefekkür yoluyla elde edilmemiştir. Bil ki istidlalde bulunduğu hususun başlangıcında insanın kalbi, bazı bakımlardan şekk ve şüphe içindedir. Ama deliller iyice çoğalıp, hepsi birbiriyle uyum sağlayıp birbirini desteklediğinde, bu durum o hususta "yakîn"in meydana gelmesine sebep olur. Bu birkaç yönden böyledir:

a) Bu delillerden herbirinin bir çeşit tesiri ve gücü vardır. Bu tesir ve güç gittikçe artıp katlanarak, kesinlikle zirveye ulaşır.

b) Fiilin çokça tekrarlanması, bir melekenin meydana gelmesine sebep olur. Binâenaleyh çeşitli ve değişik delilleri, aynı şeye delil getirmek, âdeta bir dersi tekrar etme gibi olur. Çokça tekrar, kalbten silinmeyecek çok güçlü bir ezberi sağladığı gibi, burada da aynı şey olur.

c) Kalb, istidlal sırasında (varılacak netice hakkında) bir karanlık (yani kararsızlık) içindedir. Binâenaleyh kalbte ilk delil ile elde edilen bir inanç meydana geldiği zaman, bu istidlalin nuru, kalbteki diğer sıfatların karanlığına karışır. Böylece, nûr ve karanlığın karışımı olan o durum sebebi ile, kalbte bir şüphe meydana gelir. İkinci bir istidlal yapılınca, bunun nuru (aydınlığı), birinci hale karışır. Böylece gitgide kalbin aydınlığı ve parlaklığı tastamam olur. Güneş doğarken, önce onun ışıkları gözükür. İşte bu, sabah vaktidir. Aynen bu şekilde, ilk istidlal, sabah vakti gibi olur. Sonra sabahın aydınlığı, güneşin gitgide tepe noktasına yükselmesi sebebi ile, devamlı artar. Binâenaleyh güneş tepe noktaya (zenit'e) ulaştığında, aydınlık en mükemmel halini alır. İnsan da böyledir.

İnsan ne zaman, Allah'ın mahlukatının mertebelerini çokça düşünür ve tefekkür ederse, onun marifet ve tevhid nurunun aydınlığı da o nisbette parlak olur. Fakat âlemin güneşi ile ilim güneşi arasında şu fark vardır: Âlemin güneşinin yükselmesinde ve ışığının fazlalaşmasında, daha ileriye geçemeyeceği belli bir sınırı vardır. Ama marifet, akıl ve tevhid güneşinin yükselmesinin bir nihayeti ve ışığının artmasının bir sonu yoktur. İşte bundan dolayı, Cenâb-ı Allah'ın "Böylece biz İbrahim'e göklerin ve yerin melekûtunu da gösterdik" buyruğu delil ve beyyinelerin mertebelerine; "Kesin İlme erenlerden olması için..." ifadesi de, tecelli nurları ile marifet ve tevhîd güneşinin aydınlıklarının derecelerine bir işaret olmuş olur. Allah en iyi bilendir.

76

Âyetin tefsiri için bak:79

77

Âyetin tefsiri için bak:79

78

Âyetin tefsiri için bak:79

79

"İşte o, üstünü gece bürüyüp örtünce bir yıldız görmüş, "Bu(mu) benim Rabbim?" demiş, o sönüp gidince ise şöyle demişti: "Ben böyle sönüp batanları sevmem." Sonra ay'ı doğar halde görünce de, "Bu(mu) benim Rabbim?" demiş; fakat o da batıp gidince: "Andolsun ki eğer Rabbim bana hidayet etmemiş olsaydı muhakkak sapanlar güruhundan olurdum" demişti. Sonra güneşi doğar halde görünce, "Bu mu imiş benim Rabbim? Bu hepsinden de büyük" demiş. Batınca da: "Ey kavmim, ben sizin (Allah'a) eş koştuklarınızdan katiyyen uzağım, şüphesiz ki ben yüzümü, bir muvahhid olarak, gökleri ve yeri yaratmış olan Allah'a yönelttim. Ben müşriklerden değilim" demişti ".

Bu âyetlerle ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Keşşaf sahibi şöyle der: "Âyetteki, "Üstünü gece, bürüyüp örtünce..." kısmı, "Hani İbrahim, babası Azer'e demişti ki..." (En'âm, 74) ifadesine atıftır. "Böylece biz İbrahim'e (...) gösterdik" (Enam.75) âyeti ise, ma'tuf ile ma'tûfun aleyh arasına girmiş bir istiraziyye cümlesidir.

Cin, Cennet, Cünun, Cenin Kelimelerinin Manası

Vahidî (r.h), şöyle demektedir: "Gece onu bürüdü.." denilir. Yine, bir şeyi örten her şey hakkında (......) ifadeleri kullanılır. Yine, (......) denilir. Yani, "Gece, onu örttü.." Ancak ne varki tercihe şayan olan (......) denilmesidir. Bu, bütün dilcilerin görüşüdür, (......) fiilinin manası, örttü, kapadı demektir, (......) kelimeleri de böyle olup, bunlar sırasıyla şu manalara gelirler: "Cennet, cin, delilik, cin, cenîn (ana rahmindeki çocuk), kalkan, kabir ve gizlenilen yer" manalarına gelir. Bazı nahivciler, "Gece bir şeyi karanlığıyla bürüdüğü zaman, denilir; işte bu sebepten dolayı, (gece) kelimesinin başına harf-i cerri gelmiştir.Bu, tıpkı senin, karardı karanlığı çöktü) fiilini kullanman gibidir. Ama, tabiri ise bu (karardı...) manasını içine almaksızın, "onu örttü, gizledi" manasına gelir" demişlerdir.

İbrahim (aleyhisselâm)'a Melekutun Gösterildiği Zaman

Bil ki, pekçok müfessir şunu zikretmişlerdir: "O zamanın kralı, bir rüya görmüştü. Rüyayı tabir edenler de, "Bunu, mülkü konusunda kendisine karşı gelecek bir oğlan çocuğunun doğması..." şeklinde yorumladılar. Bunun üzerinekral, doğan her erkek çocuğun kesilip öldürülmesini emretti. Derken Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in annesi, ona hamile kaldı, ama bunu kimseye belli etmedi. Doğum sancıları başlayınca, dağdaki bir mağaraya gidip orada doğurdu. Sonra mağaranın girişini bir taşla kapattı. Bunun üzerine Cebrail (aleyhisselâm) gelerek, parmağını İbrahim'in ağzına koyunca O da onu emdi. Böylece O'nun rızkı bu parmaktan hasıl oldu. Cibril (aleyhisselâm) zaman zaman onu ziyaret ediyordu. Annesi de sık sık yanına gelip onu emzınyordu. İbrahim (aleyhisselâm) büyüyüp aklı gelişip, bir Rabbi olduğunu anlayıncaya kadar, bu hal böylece devam etti.

Bir gün annesine, "Benim Rabbim kim?" diye sorar. Annesi de: "Senin rabbin (yani seni terbiye edip büyüten), benim" der. Bunun üzerine İbrahim (aleyhisselâm), "Ya senin Rabbin kim?" diye sorunca o, "Baban..." cevabını verir. Hazret-i ibrahim bunun üzerine babasına, "Senin Rabbin kim?" diye sorar. Babası, "Şehrin kralı..." cevabını verir. ından dolayı o, ana ve babasının Rablerini tanımadıklarını anlar. Böylece Rabbisinin varlığına istidlal edebileceği birşey görebilmek için mağaradan dışarı bakar. Gökteki yıldızların en parlağını görür ve "İşte Rabbim budur" der. Bu iş, -kıssanın sonuna kadar bildiğimiz şekilde- devam eder... Sonra bu görüşteki müfessirler, aralarında ihtilaf etmişler ve bazıları bu hadisenin, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in baliğ olup, mükellefiyet çağına ulaşmasından sonra olduğunu; bazıları ise, bulûğ çağından önce meydana geldiğini söylemişlerdir. Muhakkik âlimlerin pekçoğu birinci görüşün yanlışlığı hususunda ittifak ederek şu delilleri getirmişlerdir:

1) Yıldızların rab olduğunu söylemek, ittifakla küfürdür. Halbuki peygamberlerin kafir olması, icmâ ile mümkün değildir.

2) İbrahim (aleyhisselâm), Rabbisini bu hadiseden önce, delillerle tanıyıp bilmişti. Bunun doğruluğunun delili, Cenâb-ı Allah'ın, bu hadiseden önce onun babası Âzer'e "Sen putları tanrı mı ediniyorsun? Doğrusu seni ve kavmini apaçık bir dalalet içinde görüyorum " (Enam, 74) demiş olduğunu haber vermesidir.

3) Allahü teâlâ, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in, babasını, putlara ibadeti bırakıp, tevhide gelmeye yumuşaklıkla çağırdığını nakletmiştir. Çünkü Hazret-i İbrahim, babasına: "Babacığım, işitmez, görmez ve sana hiçbir faydası olmaz şeylere niçin tapıyorsun?" (Meryem. 43) demişti. Halbuki Cenâb-ı Hak burada, O'nun, babasını putlara ibadeti bırakmaya ve tevhide sert sözlerle ve kırıcı kelimelerle davet ettiğini anlatmıştır. Malumdur ki başkasını Allah yoluna davet eden, yumuşaklığı sertliğe; iyi ve güzel davranmayı kabalığa tercih eder. Sertliğe ve kabalığa ancak uzunca süren bir tebliğ döneminden ve muhataptan tamamen ümid kesildikten sonra başvurur. Binâenaleyh bu, bu istidlal hadisesinin, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in, babasını defalarca ve tekrar tekrar tevhide çağırmasından sonra olduğunu gösterir. Hiçşüphesiz Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm), kendi işini hallettikten sonra, babasını tevhide çağırmaya yönelmiştir. Bundan dolayı bu hadisenin, Hazret-i İbrahim'in Allah'ı bilip tanımasından bir müddet sonra meydana geldiği sabit olur.

4) Bu hadise, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'e Cenâb-ı Hak göklerin ve yerin metekûtunu gösterdikten sonra meydana gelmiştir. O, böylece Arş'ın ve Kürsi'nin üstünde olanları ve bu ikisinin altından, yerin altına kadar olan şeyleri de görmüştür. Dinî bakımdan böyle bir mertebede bulunan ve Allah'ı bu şekilde bilen bir kimsenin, yıldızların ilah olabileceğini düşünmesi nasıl uygun düşer?

5) Gök cisimlerinin mahluk olduklarının delilleri, onbeş ve hatta daha fazla yönden açık olarak mevcuttur. Binâenaleyh bu kesin delillere rağmen, en akıllı ve en alim kimse şöyle dursun, akıl ve anlayış bakımından nasibi çok az olan kimselere bile, yıldızların "rab" olduğunu söylemek uygun düşmez.

6) Cenâb-ı Allah, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'i anlatırken, "Çünkü o, Rabbine tertemiz bir kalb ile gelmişti" (Saffat, 84) buyurmuştur. Derece bakımından kalbin temiz ve selim oluşunun en azı, küfürden temiz ve selim olmasıdır. Yine Cenâb-ı Allah Hazret-i İbrahim'i överek, "Celalim hakkı için, biz, daha evvel İbrahim'e rüşdünü verdik ve biz O'nun her türlü halini biliyorduk" (Enbiya, sd; yani "O'na rüşdünü, tefekkür çağına gelmeden önce verdik" buyurmuştur. "Biz, onu biliyorduk" buyruğu, "Biz, onun temizliğini ve kemalini biliyorduk" demektir. Bu âyetin bir benzeri de, "Allah risaletini (peygamberliğini) nereye vereceğini çok iyi bilendir" (Enam. 124) âyetidir.

7) Allahü teâlâ, "Böylece biz, İbrahim'e, kesin lime erenlerden olması için, göklerin ve yerin melekûtunu gösteriyorduk" (Enam, 75) buyurmuştur. Bu âyet, "İbrahim, bu gösterme sebebi ile mûkınînden (kesin ilme erenlerden) olsun diye..." demektir. Cenâb-ı Hak, bundan sonra, (En'âm. 76) buyurmuştur ki ifadenin başındaki fâ harfi, tertibî (bu işlerin peş peşe olduğunu) gösterir. Böylece bu hadisenin, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm), rabbini tanıyan kesin ilim sahibi kimselerden olduktan sonra vâkî olduğu sabit olur.

8) Bu hadise, İbrahim (aleyhisselâm), kavmi ile münazara etmesi sebebi ile olmuştur. Bunun delili şudur: Allahü teâlâ bu hadiseden bahsettikten sonra, "İşte kavmine karşı İbrahim'e verdiğimiz hüccetimiz idi "(En âm, 83) buyurmuş ve "Kavmine karşı" demiş, ama "Kendine karşı, kendi için" dememiştir. Binâenaleyh bu münazaranın, O'nun kendisi için dini ve marifetullahı elde etmek için değil, kavmini imana ve tevhide götürmek üzere yapılmış olduğu anlaşılır.

9) Bu müfessirler, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in mağarada iken yıldızlara, aya ve güneşe bakmakla meşgul olduğunu söylemektedirler ki bu yanlıştır. Zira eğer durum böyle olsaydı, mağarada ne O'nun kavmi ne de herhangi bir put olmadığı halde, O daha nasıl, "Ey kavmim, ben sizin (Allah'a) şirk koştuğunuz şeylerden katiyyen uzağım" demiş olabilir?

10) Cenâb-ı Allah, "Kavmi ona hüccet getirmeye kalkıştı. O dedi ki: "Allah beni doğru yola iletmişken, siz benimle O'nun hakkında hâla çekişiyor musunuz?" (En'am. 80) buyurmuştur. Halbuki ne onlar Hazret-i İbrahim'i, ne de Hazret-i İbrahim onları henüz görmemiş iken, onlar O'nunla nasıl çekişip münakaşa edebilirler? İşte bu da, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in, kavminin içine girip, onların putlara taptıklarını gördükten ve kendisini de o putlara ibadete çağırmalarından sonra, yıldızlara, aya ve güneşe bakarak istidlal etmekle meşgul olduğunu gösterir. İşte böylece O, onları reddetmek ve görüşlerinin batıllığına onların dikkatlerini çekmek için, "Ben böyle sönüp batanları sevmem" demiştir.

11) Allahü teâlâ, kavmine Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in, "Hem siz, Allah'ın (tanrılıklarına dair) hiçbir delil ve burhan indirmediği şeyleri Ona eş tanımış olmanızdan korkmazken, ben sizin Allah'a eş tuttuğunuz o nesnelerden niçin korkayım?" (En'am, 81) dediğini nakletmiştir. Bu ifade, kavminin onu, putları ile korkuttuklarını gösterir. Nitekim Cenâb-ı Allah, Hûd (aleyhisselâm)'un kavminin, Hazret-i Hûd (aleyhisselâm)'a, "Biz, "Tanrılarımızdan kimi seni fena çarpmış!" (demekten) başka birşey söylemeyiz " (Hûd, 54) dediklerini anlatmıştır. Binâenaleyh bu sözün, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) henüz mağarada iken söylenemeyeceği malumdur.

12) Bu istidlal hadisesinin geçtiği geceden önce bir gündüz geçmiştir ve güneş o gündüzde doğup batmıştır. Binâenaleyh Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in. güneşin o geceden önceki gündüzde batışı ile, bir ilah olamayacağına istidlal etmiş olması gerekirdi. Bu delil ile güneşin ilah olamayacağı anlaşılınca, bu, ay ve yıldızlar hakkında da haydi haydi söz konusudur. Bu izah, ancak "Bu hadiseden maksad, İbrahim (aleyhisselâm)'in kendisi için marifetullahı elde etmesidir" dersek, geçerli olur. Ama "Bundan maksad, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in, kavmini hakkı kabule mecbur bırakmasıdır" dersek, böyle bir soru vârid olmaz. Çünkü şöyle denilebilir: Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in kavmi ile münazarası, yıldızlar doğarken başlamış ve ay ile güneş doğuncaya kadar devam etmiştir. Mananın böyle olması halinde, bu soru vârid olmaz. Binâenaleyh bütün bu açık delillerle, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in, (Kesin böyle olduğuna inanarak), "Bu, benim Rabbimdir" demiş olmasının söylenilemeyeceği sabit olur.

Bu yanlış olunca, burada geriye şu iki ihtimal kalır:

Birinci İhtimal: Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in bu sözleri, buluğa erdikten sonra söylemiş olmasıdır. Fakat onun bu sözlerden maksadı, yıldızların rab olduğunu söylemek değil, aksine şu yedi şeyden birisidir:

a) Denilebilir ki: Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm), "Bu, benim rabbimdir" ifadesini, bir haber olarak söylememiştir. Aksine bundan maksadı, yıldıza tapanlarla münazara etmektir.

Çünkü onların inancına göre, onların rableri ve ilahları yıldızlardır. Bundan dolayı Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm), onların söyledikleri bu sözü, onların kelimeleri ile, ifadeleri ile aynen söylemiş ki böylece o söze dönüp, onu iptal edebilsin... Bunun bir benzeri de şudur: İçimizden biri, maddenin kadim (ezeli ve ebedi) olduğunu söyleyen bir kimse ile münazara ederken, (önce), "Madde kadimdir" der. (Sonra ilave eder): "Eğer madde kadim ise, niçin biz onun mürekkeb (parçalardan meydana gelmiş) olduğunu ve değiştiğini görüyoruz?" Binâenaleyh bu kimse, hasmının sözünü önce tekrar edip, sonra bunun imkansız olduğunu göstermek için, "madde kadimdir" demiştir. İşte burada da böyledir. Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm), hasmının sözünü nakletmiş olmak maksadı ile, "Bu, benim Rabbim " demiş, sonra da bunun peşinden, onun görüşünün batıl ve yanlış olduğunu gösteren şu sözü söylemiştir: "Ben, böyle sönüp batanları sevmem." İşte cevap olarak, itimad edilebilecek izah tarzı budur. Bunun delili, Cenâb-ı Hakk'ın şu ayetin başında bu münazaraya işaret eden şu buyruğudur. "İşte kavmine karşı İbrahim'e verdiğimiz hüccetimiz idi" (Enam. 83).

Kur'an'da Bazan İddia Ve Kavi Takdir Edilmesinin Örnekleri

b) Deriz ki: Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in, "Bu, benim Rabbim'dir" sözü, "Bu, sizin inancınıza ve iddianıza göre benim Rabbimdir" manasına gelir. Bunun bir benzeri de, tevhid ehli olan bir kimsenin, bir mücessimeye, istihza ile "Onun ilahı, sınırlı bir cisimdir" demesidir. Bu, "Onun iddia ve inancına göre böyledir" manasındadır. Nitekim Cenâb-ı Hak, "üstüne düşüp taptığın tanrına bak!..." (Tâha, 97) ve "O gün (Allah) onlara, "Hani batıl zan ile iddia edip durduğunuz ortaklarınız nerede?" diye nida edecek" (Kasas, 62) buyurmuştur. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de, "Ey İlahlar ilahı" derdi ki, bundan maksadı, "O müşrik ve kafirlerin iddiasına göre ilah olanların ilahı" mânâsıdır. Yine "Tat (o azabı). Çünkü sen (iddianca) çok ulur çok şerefli idin" (Duhân, 49) buyruğu da bu kabildendir. "Sen (iddiana göre, dünyada) çok ulu, çok şerefli idin" demektir.

c) Bu ifadenin başında, mahzuf bir istifham-ı inkarı vardır. Fakat sözden anlaşıldığı için, ihtiyaç hissedilmediğinden dolayı istifham harfi düşürülmüştür. (Yani bu ifade "Bu mu benim Rabbim?!" manasındadır.)

d) Bu ifadenin başında mahzuf bir "kavi" (demek) maddesi vardır. Buna göre ifadenin takdiri, "Hazret-i İbrahim, "Onlar, bu benim Rabb'imdir" derler" demiştir" şeklindedir. Kur'an-ı Kerim'de, (......) maddesinin takdir edildiği yerler pek çoktur. Mesela, bu Cenâb-ı Hakk'ın, "Hani İbrahim o Beytin temellerini, İsmail ile birlikte yükseltiyordu", "Ey Rabbimizr bizden kabul buyur..." (Bakara. 127) âyeti böyledir. Yani, "Diyorlardı ki: "Rabbimiz..." demektir. Yine, Cenâb-ı Hak, "Onu bırakıp da kendilerine birtakım dostlar edinenler, "Biz, bunlara ancak bizi Allah'a daha (azlayaklaştırsınlar diye tapıyoruz..." (Zumer, 3) buyurmuştur. Yani, "Biz onlara ancak... diye tapıyoruz" derler" demektir. Binâenaleyh burada da ifadenin takdiri, " İbrahim (aleyhisselâm) kavmi hakkında "Onlar, bu benim Rabbimdir" diyorlar..." demiştir" şeklindedir. Yani, "Bu, benim işlerimi idare eden ve beni büyütüp besleyendir" demektir.

e) İbrahim (aleyhisselâm)'in bu sözü istahza yollu söylemesidir. Nitekim, bir topluluğa önder olan aciz bir kimseye, istihza yoluyla, "Bu sizin liderinizdir, önderinizdir!.." denilir.

f) İbrahim (aleyhisselâm), onların yıldızların Rab olduğu şeklindeki görüşlerini iptal etmek istemiştir. Ancak ne var ki İbrahim (aleyhisselâm), onların, atalarını taklit edip onların tabiatlarının, delilleri kabul etmekten uzak olduğunu biliyordu. Binâenaleyh Hazret-i İbrahim Allah'ı tanımaya davet etme işini açıktan açığa yapmış olsaydı, onlar onun sözünü kabul etmez ve ona iltifat etmezlerdi. İşte bu sebeple, tedrici olarak onların, delili dinlemelerine imkan verecek bir metoda yöneldi... Çünkü Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm), kalbi imanla mutmain olduğu halde, önce, onların yıldızların rubûbiyyetine inanma şeklindeki dinlerini reddetmediği zannını uyandıran bir söz söylemiştir. Bundan maksadı ise, bunun bâtıl ve bozuk olduğuna delil getirmek, böylece onların da kendi sözünü dinlemelerini temin etmekti...

Bu görüşün tam izahı şöyledir: Hazret-i İbrahim, Allah'a davet etmeye bu yolun dışında başka bir yol bulamayıp, dine davet etmekle yükümlü olunca O, küfr ifade eden bir kelimeyi söylemek zorunda olan kimse gibi olmuş oldu. Halbuki, ikrah (zorlama, mecburiyyet) anında, sadece dille küfür kelimesini telaffuz etmenin caiz olduğu malumdur... Nitekim Cenâb-ı Hak, "Kalbi iman üzere mutmain olduğu halde, zorlananlar müstesna..." (Nahl, 106) buyurmuştur. Binâenaleyh, tek bir şahsın bekasını temin için küfür kelimesini lisanla söylemek caiz olduğuna göre, büyük bir insan grubunu küfürden ve ebedî azabtan kurtarmak için, küfür kelimesini (sadece) lisanen söylemek, haydi haydi caiz ve yerinde olur. Yine, namaz kılmamaya zorlanan bir kimse, şayet namaz kılsa da bu yüzden öldürülse, muhakkak ki büyük bir ecir ve mükâfaata hak kazanır. Ama, kâfirlerle savaşma vakti geldiğinde namaz kılması halinde İslâm ordusunun hezimete uğrayacağını anladığında, bu kimsenin (o anda) namazı terketmesi ve düşmanla savaşa tutuşması vacib olur... Hatta, savaşmayıp namaz kılsa günahkâr olur... Şayet namaz kılmayıp da savaşa dalsa, bir mükâfaata müstehak olur... Bundan da öte, biz deriz ki, namazda olan bir kimse, bir çocuğun veya bir âmânın, boğulma ile ya da yanma ile yüzyüze geldiğini görünce, o kimsenin, o çocuğu veya o âmâ kimseyi o beladan kurtarması için namazı kesip bozması vacib olur... İşte burada da böyledir. Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm), kendisinin o kavme muvafakat ettiğini belirtmek için, (önce) bu ifadeyi söylemiştir. Böylece onlara, görüşlerini iptal eden delili getirince, onların bu delili kabul etmeleri daha tam; onların bunu dinlemekten elde ettikleri fayda da daha mükemmel olmuştur. Allahü teâlâ'nın, Hazret-i İbrahim'den, bir başka yerde bu metodu yine nakletmiş olması da bu izahı kuvvetlendirir... Bu da Cenâb-ı Hakk'ın, "Derken yıldızlara bir nazar atfetti de, "Ben, muhakkak ki hastayım" dedi. O vakit, ona arkalarını dönüp uzaklaştılar..." (Saffat, 88-90) âyetlerinde belirttiği husustur. Bu böyledir çünkü o kavim, "yıldız ilmi"ne daynarak ileride meydana gelecek hadiseler hakkında istidlalde bulunuyorlardı. Binâenaleyh Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm), ruhen ve kalben bundan son derece uzak olduğu halde, şeklen bu metodda onlara muvafakat etmişti. Ki O'nun bundan maksadı da, bu yolla putları kırabilmek idi. Binâenaleyh, Hazret-i İbrahim kalben ve ruhen bundan son derece uzak olduğu halde, burada şeklen bir muvafakat ve mutabakat caiz olduğuna göre, bunun bizim buradaki meselemiz hakkında da aynı olması niçin caiz olmasın?

Hem kelâmcılar şöyle demektedirler: "Ulûhiyyet iddia eden kimselerin elinde, Cenâb-ı Hakk'ın harikulade haller ortaya koyması sahih ve doğru olur. Çünkü, bu iddia edilen şeyin bizzat kendisi, şekli ve biçimi, onun yalan olduğunu zaten gösterir... Binâenaleyh, o kimsenin elinden harikulade şeylerin zuhur etmesi sebebiyle, bu hususta herhangi bir karışıklık meydana gelmez. Ancak ne var ki, Cenâb-ı Hakk'ın bu harikulade şeyleri, peygamberlik iddiasında bulunan kimsenin elinde izhar etmesi caiz olmaz... Zira bu, bir karışıklığa sebebiyet verir... İşte burada da böyledir. Hazret-i İbrahim'in "Bu benim Rabbimdir" ifadesi, bir sapıklık ve dalaleti gerektirmez. Çünkü, bunun bâtıl olduğunun delilleri gayet açık ve nettir. Böyle söylenilmesinde ise büyük bir menfaat bulunmaktadır ki bu da, onları tedricî olarak delili kabul etmeye yöneltmektir. Binâenaleyh, böyle söylenilmesi caiz olur. Allah en iyi bilendir...

g) Hazret-i İbrahim'in kavmi, O'nu yıldızlara tapmaya davet edince, onlar da bu münazarayı, en parlak yıldız doğuncaya kadar sürdürünce, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) "Bu, benim Rabbimdir..." demiştir. Yani, "Beni kendisine davet ettiğiniz Rab budur" demiş, sonra bir müddet susmuş; yıldız batınca da, "Ben, böyle sönüp batanları sevmem.." demiştir. Birinci ihtimale karşı verilen cevapların izahının tamamı budur... Ki birinci ihtimal, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in, ("Bu, benim Rabbimdir") şeklindeki sözünü, buluğa erdikten sonra söylemiş olduğudur...

İkinci İhtimal: Hazret-i İbrahim'in bu sözü bulûğa ermeden, bulûğa yaklaştığı bir sırada söylemiş olmasıdır... Bunun izahı da şöyle yapılabilir: Allahü teâlâ, Hazret-i İbrahim'e, mükemmel bir akıl ve tertemiz, saf bir zeka vermişti. İşte bu sebeple O'nun kalbine, daha bulûğa ermeden önce, yaratıcı olan Hak teâlâ'nın isbat edilmesi hususu gelmiş, bunun akabinde tefekküre dalmış, derken yıldızı görmüş, hemen bunun peşinden de, "Bu, benim Rabbimdir" demiştir. Hazret-i İbrahim, yıldızın hareket ettiğini müşahede edince, "Ben, böyle sönüp batanları sevmem" demiştir. Daha sonra Cenâb-ı Hak, bu esnada O'nu bulûğa erdirmiş, o anda da İbrahim (aleyhisselâm), "Ben, sizin ortak koştuğunuz şeylerden kesinlikle uzağım..." (Enam, 78) demiştir. Bu münazaranın, Hazret-i İbrahim'in, kavmini tevhide davetle meşgul olduğu sırada geçtiğine dair zikretmiş olduğumuz pekçok delilden dolayı, birinci ihtimal daha fazla kabule şayan ise de, bu ihtimalde de bir beis bulunmamaktadır. Allah en iyi bilendir.

Ayetteki Farklı Kıraatler ve Onların Delilleri

Ebu Amr ve Nâfi'nin ravisi Yerş, Kur'an-ı Kerim'de geçtiği her yerde, râ harfinin fethası, hemzenin de kesresiyle İbn Amir, Hamza ve Kisaî de her ikisinin kesresiyle olmak üzere (......) şeklinde okumuşlardır.. ve (seni gördü, onu gördü) tabirlerinde olduğu gibi, eliften sonra kaf veya hâ harfleri olduğu zaman, Hamza ve Kisaî, râ harfini kesreli; İbn Amir ise fethalı okurlar... Yahya, Asım'ın ravisi Ebu Bekr'den. Asımın Hamza ve Kisai gibi okuduğunu rivayet etmiştir. Mesela "Güneşi gördü; ayı gördü" ifadelerinde olduğu gibi, bu fiili başında vasi hemzesi bulunan bir kelime izlediğinde, Hamza, Yahya'nın rivayetine göre; Ebu Bekir ve Nasr'ın rivayetine göre de Kisaî, râ harfini kesreli, hemzeyi ise fethalı okumuşlardır. Geriye kalanlar ise, bunların hepsini râ harfinin ve hemzenin fethasıyla okumuşlardır. Kıraat imamları, (seni gördüler) ve (onu gördüler) kelimelerinin fethalı okunacağı hususunda ittifak etmişlerdir. Vahidî şöyle demektedir: "Râ ve hemzeyi fethalı okuyanların yaptıkları şey açık olup, bu de elifi aslı üzere bırakmaktır. Ama, ra'yı fethalı, hemzeyi ise kesreli okuyanlara gelince, (......) kelimesindeki elifi yâ harfine uygun olarak imale yapmak için, hemzeyi kesreye doğru imale yapmışlar, râ harfini de aslı üzere meftûh olarak bırakmışlardır. Ama, hem rayı hem de hemzeyi kesreli okuyanlara gelince, bu rânın harekesinin hemzenin harekesine benzer olmasından dolayıdır..." Vahidi bu konuda, "Kitabu'l-Basît" adlı eserinde uzun uzun açıklamalar yapmıştır ki, bunlar için oraya müracaat edilebilir. Allah en iyi bilendir.

Peygamberler İçin İrhasın Cevazı

Hazret-i İbrahim'in, mağarada doğduğu, annesinin onu orada bıraktığı ve Hazret-i Cebrail'in O'nu büyüttüğü şeklinde zikrettiğimiz kıssanın tamamı, bir nebze de olsa muhtemeldir... Kâdî ise şöyle demektedir: "Mucize yerine geçecek her şey, (peygamberlikten önce) caiz değildir. Zira mucizenin, peygamberlik iddiasından önce meydana gelmesi, Mutezile'ye göre caiz değildir. İşte buna, "İrhâs" (peygamberde peygamberlik öncesinde zuhur eden harikulade işler) denilir. Ancak o zamanda, Allah tarafından gönderilmiş bir peygamberin bulunması müstesna; bu durumda, o harikulade şeyler, o peygamberin bir mucizesi kabul edilmiş olur." Ama, ehl-ı sünnet alimlerine göre "irhâs" caizdir. Böylece, bu şüphe zail olmuş olur. Allah en iyi bilendir.

Ufûl ve Bunun Şirki İptal Etmesinin Manası

Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) yıldızın batıp kaybolmasıyla, yıldızın, kendisinin Rabbi ve yaratıcısı olamayacağına dair istidlalde bulunmuştur. Bizim, burada şu iki şeyden bahsetmemiz gerekir:

a) "Ufûl" nedir?

b) "Ufûl" yıldızların rab olmadıklarına nasıl delalet edebilir?

Buna göre biz deriz ki, "ufûl" (batıp kaybolmak) bir şeyin, ortaya çıkıp, sonra da batıp kaybolmasından, görülmez hale gelmesinden ibarettir.

Bunu iyice kavradığın zaman, bil ki: Bir kimse bir soru sorarak, şöyle diyebilir: "Ufûl, bir hareket olması bakımından, "hudûs"a (sonradan olmaya) delalet eder. Buna göre, "tulü" (doğma) da, "hudûs"a delalet eder. O halde İbrahim (aleyhisselâm) niçin, doğmasıyla o yıldızın hadis olduğuna istidlalde bulunmamış da, bu gayesini gerçekleştirmek için yıldızların batmalarına dayanmıştır?"

Cevap: Doğup ve batmanın, hudûs'a delalet etme konusunda müşterek olduklarında şüphe yoktur. Ancak ne var ki peygamberlerin, bütün insanları Allah'a davet etme sadedinde istidlalde bulundukları delilin, onu anlama hususunda zeki, aptal ve akıllı kimselerin müşterek olacakları bir biçimde, mutlaka açık ve net olması gerekir. Hareketin, hudûsa delaleti her ne kadar yakînî ise de, ancak ne var ki bu, insanların sadece ileri gelenlerinin anlayabileceği ince bir iştir. Ama, "ufûl" (batıp kaybolma)nın, (hudûsa delalet etmesine) gelince, bu herkesin anlayabileceği açık bir delalettir. Çünkü yıldızın kudreti, batarken kaybolmuş (zeval bulmuş) olur. Böylece de, "ufûl"un bu maksada delaleti, daha tam ve daha mükemmel olur.

Nitekim, bazı muhakkik alimler imkan tarafına meyletmek ufûldür demişlerdir. Sözün en güzeli, havas, avam ve orta tabaka insanların kendisinde hissesi olan (yani birşeyler anladıklardır. O halde, "sönüp batmadan", "imkan delilini" anlarlar. Her mümkin muhtaçtır. Muhtaç olanın, ihtiyaçlarının bir sonu yoktur. Binâenaleyh bu ihtiyaçların, varlığı ile bu ihtiyaçlar son bulan ve mümkin olmaktan münezzeh olan bir zata dayanması gerekir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Şüphesiz ki en son gidiş ancak Rabbinedir" (Necm, 42) buyurmuştur. Orta tabaka ise, sönüp batmaktan mutlak hareketi anlarlar. Binâenaleyh her hareket eden muhdestir ve her muhdes kadir olan bir kadim varlığa muhtaçtır. Bundan dolayı batıp kaybolan birşey ilah olamaz. Aksine gerçek ilah, o batıp kaybolanın muhtaç olduğu varlıktır. Avam tabaka da, "ufûl"den (sönüp kaybolmaktan) batmayı anlarlar. Onlar her yıldızın batmak üzere oluşunu müşahede ederler. O yıldızların ışığı ekşitiyor, kudreti kayboluyor ve sanki terkedilmiş gibi oluyor. Bu durumdaki hiçbir varlığın ilah olmaya hakkı yoktur. Binâenaleyh bu tek kelime, yani Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in, "Ben böyle sönüp batanları sevmem (afilin)" ifadesi, mukarreb insanların, mü'minlerin ve kafirlerin anladığı payı ifade etmekte ve böylece delillerin en mükemmeli ve burhanların en üstünü olmaktadır.

Burada şu şekilde bir başka incelik daha vardır: İbrahim (aleyhisselâm), yıldızların durumlarına vâkıf (müneccim) bir kavim ile münazara etmiştir. Müneccimlerin fikrine göre mesele şudur: Yıldız, doğu rub'unda bulunup göğün ortasına doğru yükseldiğinde, tesiri çok kuvvetli olur. Batıp kaybolmaya yüz tuttuğunda ise, tesiri zayıflar ve azalır. Bundan dolayı Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) bu incelik ile, ilah olanın kudretinin, acziyete ve kemalinin noksanlığa doğru değişmeyeceğine dikkat çekip şöyle demek istemiştir: Halbuki, ey müneccimler sizin inancınıza göre yıldız batı rub'unda olduğu zaman kuvveti zayıflar, tesiri eksilir ve idare etmekten (müdebbir olmaktan) aciz olur. Bu da, yıldızların ilah olmasının tenkid edilebileceğine delalet eder." Böylece (müneccimlerin) görüşüne göre, batıp kaybolmanın, yıldızın ilah oluşunu zedelemeyi gerektirmede daha tesirli olduğu ortaya çıkmış olur. Allah en iyi bilendir.

İkinci Makam: Burada ikinci bir incelik de yıldızların batıp kaybolmalarının, rab olmalarına manî olduğunu izah etmektir. Birisi şöyle de diyebilir: "Bu konuda söylenebilecek en ileri söz yıldızın batıp kaybolmasının, onun muhdes (sonradan yaratılmış) bir varlık olduğuna delalet ettiğini söylemektir. Fakat yıldızın muhdes olması, Hazret-i İbrahim'in Rabbi ve ma'bûdu olmasına mani değildir. Baksana müneccimler ile putları Allah'a ulaşma vasıtası sayanlar, en büyük ilahın yıldızları yarattığını, icad ve var ettiğini, sonra bu yıldızların, en aşağı alemdeki bitkileri ve canlıları yarattıklarını söylüyorlar. Böylece yıldızların batıp kaybolmaları, her ne kadar kendilerinin hadis (yaratılmış) olduklarına delalet etse de, hadis oluşlarının, insanların rabbi ve bu alemin ilahları olmalarına mani olmayacağı sabit olur?"

Cevap: Buna karşı ileri süreceğimiz iki makam vardır:

Gök Cisimlerinin İlah Olmadıklarının İsbatı

Birinci Makam: Rab ve ilah "ihtiyaçların varıp kendisine dayandığı varlık" demektir. Batmaları sebebi ile yıldızların hadis oldukları ve aklın bedaheti ile de, her muhdes varlığın, varlığı hususunda başkasına muhtaç olduğu sabit olunca, bu yıldızların var olmada, başkasına muhtaç olduklarını kesin olarak söylemek gerekir. Bu böyle olunca, yıldızların, "ihtiyaçlar varıp kendisine dayanan" ilah manasında, rabler ve ilahlar olmaları imkansızdır. Şu halde, kesin olarak anlaşılır ki yıldızların batan varlıklar oluşu, onların rabler ve ilahlar olmasını cerheder.

İkinci Makam: Rab ve ilahdan maksad, o varlığın bizim yaratıcımız, zatımızın ve sıfatlarımızın var edicisi olan bir zat olmasıdır. Buna göre deriz ki: Yıldızların batıp kaybolması hem onları yaratmaktan ve var etmekten aciz olduklarına, hem de onlara ibadet etmenin caiz olmayacağına delalet eder. Bu birkaç şekilde izah edilebilir:

1) Yıldızların batıp kaybolmaları, hadis olduklarına delalet eder. Bunların hadis olmaları da, kadım ve kadir bir fâil-i muhtar (ilaha) muhtaç olduklarını gösterir. Binâenaleyh bu kadir varlığın, kudretinin de ezelî olması gerekir. Aksi halde O'nun kudreti de başka bir kadire muhtaç olur ve bu teselsülü gerektirir. Teselsül ise imkansızdır. Binâenaleyh O (ilah'm) kudretinin ezetî olduğu sabit olur. Bu sabit olunca biz deriz ki: Bu varlığın makduru (mahlûku) olan o şey, mümkün varlık olması bakımından ancak O ilahın makduru olabilir. Halbuki bütün mümkün varlıkların "imkan" (dahilinde oluşları) aynıdır. Binâenaleyh bazı mümkün varlıkların Allah'ın makduru (mahlûku) oluşuna sebep olan şeyin, her mümkinde mevcud olduğu sabit olur. Bundan dolayı her mümkin varlığın, Allah'ın makduru (yani kudret-i ilahiye ile yaratılmış) olması gerekir. Bu sabit ofunca, bu makamın doğruluğunu yakînî delillerle Usûl (tevhid) ilminde de açıkladığımız gibi, mümkin varlıklardan hiçbirinin, O (ilah) olmaksızın meydana gelmesi imkanı yoktur. Velhasıl diyebiliriz ki: Yıldızların batıp kaybolmalarının, -her nekadar bu husus ancak birçok mukaddime ile elde edilse bile-, onların muhdes olduğunu gösterdiği delillerle sabit olmuş olur. Hem sonra o yıldızların bizzat kendilerinin muhdes oluşları, her nekadar bu hususta ancak pekçok mukaddimelerle elde edilse bile, bunların yaratmaya ve var etmeye kadir olduklarının imkansız olduğunu söylemeyi gerektirir. Küf'an'ın delillerinde, mukaddimelerin ancak temel unsurları zikredilir, detay ve tafsilat ise ancak cedel (münazara ve münakaşa) ilmine düşer. Binâenaleyh Hak teâlâ bu iki mukaddimeyi, remz ve işaret yoluyla zikredince, yıldızların yaratmaya ve var etmeye kadir olamayacaklarının anlatılması hususunda bu iki mukaddime ile yetinilmiştir. İşte bu sebeple Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm), batıp kaybolan varlıklar olmalarına dayanarak, o yıldızların bu âlemdeki mahlukların rableri ve ilahları olamayacaklarına istidlal etmiştir.

2) Yıldızların batıp kaybolmaları hadis olduklarını; hadis oluşları da onların, var olmaları hususunda kadir ve hür irade sahibi bir yaratıcıya muhtaç olduklarını gösterir. Binâenaleyh o kadir yaratıcı, feleklerin ve yıldızların da yaratıcısıdır. Vasıtasız olarak yıldızlan ve felekleri yaratabilen, insanları haydi haydi yaratabilir. Çünkü en büyük varlıkları yaratabilen, en küçük ve önemsiz şeyleri mutlaka yaratabilir. İşte bu hususa Hak teâlâ, "Şüphesiz ki göklerin ve yerin yaratılışı insanların yaratılışından daha büyük (daha zordur)" (Mümin, 57) ve "Gökleri ve yeri yaratan, onlar gibisini yaratmaya kadir değil midir? Elbette (kadirdir.) O, (herşeyf) yaratan ve bilendir" (Yasin, 81) âyetleriyle işaret etmiştir. Binâenaleyh bu izah yoluyla, en büyük ilahın, insanları yaratmaya ve feleki (semavî) kütlelerin aracılığı olmaksızın- en aşağı alemi yönetmeye de kadir olması gerektiği sabit olur. Durum böyle olunca, en büyük ilaha (gerçek ilaha) ibadetle meşgul olmanın, güneşe, yıldızlara ve aya ibadetle meşgul olmaktan daha uygun olduğu ortaya çıkar.

3) Eğer bazı yıldızların yaratıcı ve var edici olmaları doğru olsaydı, bu ihtimal bütün yıldızlar için de söz konusu olurdu. Bu takdirde de insan, kendisini yaratanın, şu yıldız mı, bu yıldız mı yoksa bütün yıldızlar mı olduğunu bilemez ve böylece de yataranını bilme hususunda şüpheler içinde kalırdı. Fakat biz bütün yıldızları tanıyıp, yaratma, varetme ve yönetme işini, bütün yıldızların yaratıcısına isnad edersek, gerçek yaratıcıyı ve var edeni bilmemiz mümkün olur ve ona ibadet ve şükür ile meşgul olabiliriz. İşte bütün bu izahlar ile, yıldızların kaybolup batmasının onların kadîm olamayacaklarını gösterdiği gibi, bu alemin ilahları ve hayvanlar ile insanların rableri olmalarının imkansız olduğuna da delalet ettiği sabit olur. Allah en iyisini bilir ya, bu delilin izahı hususunda söylenecek şeylerin hepsi budur.

Eğer: "Bu (istidlalin yapıldığı) geceden önce, gündüzler ve geceler geçmiş olduğu hususunda, yine yıldızların, ayın ve güneşin batıp kaybolmasının, o geçen gece ve gündüzlerde de meydana gelmiş olduğu hususunda hiçbir şüphe yoktur. Binâenaleyh yapılan bu izah ile, bahsedilen gecede meydana gelen "batıp kaybolmanın" fazla bir önemi söz konusu değildir?" denilir ise, buna şöyle cevap verilir: Biz, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in bu delili, yıldızlara tapmaktan vazgeçip tevhide gelmeye davet ettiği kimselere karşı getirdiğini izah etmiştik. Binâenaleyh, "O gecelerden bir gece bu insanlarla oturmuş ve onları yıldızlara ibadet etmekten menetmeye (uğraşmış.) Tam o bu sözü anlatırken gözü, geçmekte (batmakta) olan bir yıldıza takılmış. O yıldız batınca da, "Eğer bu yıldız bir ilah olsaydı yüksekten alçağa, kuvvetten zaafa geçmezdi" demiş. Yine daha sonra, bu konuşma esnasında ay doğup batmış ve o insanlara (yıldız için söylediği) sözü aynen tekrarlamış. Aynı şeyi güneş içinde söylemiş" denilmesi uzak bir ihtimal değildir. İşte Hazret-i İbrahim'in delilini izah hususunda söyleyebileceğimiz (aklımıza gelen) şeylerin tamamı budur.

Altıncı Mesele

Gazali bazı kitaplarında felsefe yaptı ve bu âyette geçen "yıldız"ı, her yıldızda bulunan cani, nefs-i natıka; "ay'ı", her felekte bulunan nefs-i natıka; "güneş'i" de, bütün hepsi için olan "mücerred akıl" manasına hamletti. Ebu Ali İbn Sina, âyetteki "ufûlü" (yani batıp kaybolmayı) "imkan delili" manasına aldı. Böylece Gazali de, bunların batıp kaybolmasından kastedilenin, aslında bu şeylerin mümkin varlıklar olduklarını anlatmak olup ayetteki, "Ben, böyle sönüp batanları sevmem" tabirinden muradın da, bunların hepsinin zatları gereği mümkinü'l-vücud olduklarını, dolayısı ile her mümkinin mutlaka bir müessiri (yaratıcısı) olduğunu ve her mümkinin mutlaka vâcibu'l-vücud bir varlığa dayanması gerektiğini iddia etmiştir. Bil ki bu iddiada bir sakınca yoktur. Fakat âyeti bu manaya hamletmek, uzak bir ihtimaldir. Bazı alimler de, âyetteki "yıldız" kelimesini "duyular", "ay" kelimesini "hayal ve vehim", "güneşi" de, "akıl" manasına hamletmişlerdir. Halbu ki idrak edici bu üç kuvvet, kısır ve sınırlıdır. Âlemin müdebbiri olan Allah ise, bunların hepsinin hâkimi ve kahiridir. Allah en iyi bilendir.

"Ufül Edenleri , Sevmem" Tabirimi Delaletleri

Âyetteki, "Ben, böyle sönüp batanları sevmem" tabiri pekçok hükme delalet eder:

Birinci Hüküm: Bu âyet, Hak teâlâ'nın "cisim" olmadığfna delalet eder. Çünkü eğer Allahü teâlâ bir cisim olsaydı, bizden ebediyyen gaib olup geçip gitmiş olurdu. Yine Cenâb-ı Hakk'ın, bazan Arş'dan göğe inmesi, bazan da gökten Arş'a yükselmesi imkansız olur. Aksi halde Cenâb-ı Hak için de, batıp kaybolma (ufûl) söz konusu olurdu.

İkinci Hüküm: Bu âyet-i kerime, Kerrâmiyye fırkasının iddia ettiği gibi, Cenâb-ı Hakk'ın, sonradan meydana gelme sıfatlara bir mahal (mevsuf) olmadığına delalet eder. Aksi halde Allah değişken bir varlık olurdu ve o zaman da yine O'nun için "ufûl" söz konusu olurdu ki bu imkansızdır.

Üçüncü Hüküm: Bu âyet, akidenin taklid üzerine değil, deliller üzerine bina edilmesi gerektiğini gösterir. Aksi halde böyle bir istidlalde bulunmanın bir faydası olmaz.

Dördüncü Hüküm: Âyet-i kerime, peygamberlerin, Rableri hakkındaki bilgilerinin zarurî değil, istidlalî (yani istidlal ve tefekkür ile elde edilmiş) olduğuna delalet eder. Aksi halde, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) istidlalde bulunmaya ihtiyaç duymazdı.

Beşinci Hüküm: Âyet, marifetullahın. ancak Allah'ın yarattığı şeylerin halleri üzerinde düşünüp istidlalde bulunma yoluyla olduğuna delalet eder. Çünkü bu bilgiyi bir başka yolla elde etmek mümkün olsaydı, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) bu yola yönelmezdi. Allah en iyi bilendir.

Hak teâlâ'nın "Sonra ay'ı doğar halde görünce de, "Bu mu benim Rabbim?" demiş. Fakat o da batıp gidince, "Andolsun ki eğer Rabbim bana hidayet etmemiş olsaydı muhakkak sapanlar güruhundan olurdum" demişti" buyruğu ile ilgili olarak iki mesele vardır:

Birinci Mesele

Arapçada, ay doğmaya başladığı zaman, (Ay doğdu); yine güneş doğmaya başladığında(güneş doğdu), ve "doğmuş yıldızlar" manasında, denilir, el-Ezheri şöyle demiştir: "Bu kelime sanki "parçalamak ve yarmak' manasına gelen (......) kelimesinden alınmıştır. Buna göre sanki yıldız, doğuşu ile karanlığı yarıp parçalamaktadır." Binâenaleyh âyet, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in, yıldız hakkında söylediğinin aynısını, ay hakkında da kullandığını ifade etmektedir.

İkinci Mesele

Âyetteki "Andolsun ki eğer Rabbim bana hidayet etmemiş olsaydı muhakkak sapanlar güruhundan olurdum" ifadesi, hidayetin ancak Allah'dan olduğuna delalet etmektedir. "Hidayet" kelimesinin, "(doğruyu bulmaya) muktedir kılmak, engelleri ortadan kaldırıp, (hidayetin) delillerini dikmek" manasına hamletmek rnümkün değildir. Çünkü bunların hepsi zaten mevcut idi. Binâenaleyh bu şeyler mevcut olduğu halde, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in Allah'dan istediği hidayetin, bunların üstünde birşey olması gerekir. Bil ki Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in, bizim mezhebimiz (inancımız) üzere olduğu, hiçbir akıllıya şüpheli ve karışık gelmeyecek bir şekilde açıktır. Çünkü o, bu âyette hidayeti açıkça Allah'a nisbet etmiştir. Cenâb-ı Hakk'ın "(O rab), beni yaratan ve bana hidayet edendir" (Şu'arâ. 78) âyeti ile, "Beni de, oğullarımı da putlara tapmaktan uzak tut" (İbrahim, 35) âyetinde de durum böyledir.

Şems Hakkında (......) Denilmesinin İzahı

Allahü teâlâ'nın 'Sonra güneşi doğar görünce, "Bu mu imiş benim Rabbim? Bu hepsinden de büyük" demiş" buyruğu ile ilgili birkaç mesele bulunmaktadır:

Birinci Mesele

Allahü teâlâ, "güneş" (şems) kelimesi müennes olduğu halde, bunun için (müzekker olan) (......) (Bu) zamirini kullanmış, şeklini kullanmamıştır. Bunun birkaç izah şekli vardır:

1) "Şems" kelimesi, ışık ve aydınlık manasındadır. Bu nedenle Hak teâlâ, kelimeyi bu manaya göre kullanmış ve böylece de müzekker kabul etmiştir.

2) "Şems" kelimesinde açık bir müenneslik alameti bulunmamaktadır. Bu kelimenin lafzı müzekker bir lafza benzeyip, "nûr" (ışık) manasına da gelince, işte bu iki bakımdan kelimeyi müzekker kabul etmek doğru ve yerinde olmuştur.

3) Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) "Doğan şu şey..." veya, "Gördüğüm şu şey..." manasında, bu zamiri kullanmıştır.

4) Kelimeyi bu şekilde kullanmaktan maksad, edebe riayet etmektir.Bu edeb de, rubûbiyyeti ifade eden bir lafız kullanıldığı zaman, onu müennes yapmamaktır.

Güneş Hakkında Hazret-i İbrahim'in “Haza Ekber” Sözünün İzahı

Âyetteki, "Bu hepsinden de büyük" ifadesi, "Bu, yıldızların en büyüğü ve en kuvvetlisidir. Binâenaleyh ilah olmaya diğerlerinden daha uygundur" manasındadır. Eğer, "Batıp kaybolma (Ufûl), güneş için de söz konusu olduğuna göre, "Ufûl", rab oluşa mani olup böylece de güneşin rab olmasının imkansızlığı sabit olunca, bu imkansızlık ay ve diğer yıldızlar için haydi haydi söz konusudur. Bu yol ile, güneş hakkında bu sözü söylemenin, aynı şeyi ay ve yıldızlar hakkında söylemeye İhtiyaç bırakmadığı ortaya çıkar. Binâenaleyh Hak teâlâ, îcaz ve ihtisara (özlü ve kısa ifade kullanmaya) riayet ederek, niçin bu âyetlerde sadece güneşi zikretmekle yetinmemiştir?" denilir ise biz deriz ki: Bir meseleyi en aşağıdan yukarıya doğru kademe kademe yükselerek ele almanın, o meseleyi anlatmada, izah etmede ve te'kid etmede yapacağı tesir, diğer üslûblarda bulunmaz. Bu sebeple, Hak teâlâ'nın bu hususları bu şekilde anlatması daha münasip ve yerinde olmuştur.

Allahü teâlâ'nın "Ey kavmim, ben sizin (Allah'a) eş koştuklarınızdan katiyyen uzağım " demişti" âyetine gelince bunun manası şudur: "Delillerin de gösterdiği gibi, bu yıldızların rab ve ilah olamayacakları ortaya çıkınca, Hazret-i İbrahim şirkten uzak ve beri olduğunu ifade etmiştir."

Birisi şöyle diyebilir: "Farzedelim ki delillerin delaletiyle yıldızların, ayın ve güneşin rab ve ilah olamayacakları sabit olmuş olsun. Fakat bu kadarlık bir sabit oluş ile, mutlak manada Allah'ın ortakları olmadığını ve tevhidi söylemek gerekmez. O halde Allah'ın mutlak manada bir olduğunu isbat etme, bu yıldızların rab olamayacaklarına dair delil üzerine bina edilmiştir?" Buna şöyle cevap verilir: Bu kavim, (yıldızlar dışında), Allah'a eş koşulan diğer şeyleri nefyetmeye müsait idiler. Onlar ancak bu belli hususta (yani güneş, ay ve yıldızların, Allah'ın şerikleri olup olmadıkları hususunda) karşı çıkmışlardı. İşte bu deliller ile, bu varlıkların da rab ve ilah olmadıkları ortaya çıkıp, bunların dışındaki varlıkların ilah olmadığı hususunda ittifak olunca, mutlak manada bütün şirk koşulan şeyleri nefyetmek kesinleşmiştir.

Ayetteki, "Şüphesiz ki ben yüzümü, bir muvahhid olarak, gökleri ve yeri yaratmış olan Allah'a yönelttim! Ben müşriklerden değilim" buyruğu ile ilgili iki mesele vardır:

Birinci Mesele

Nâfi, İbn Âmir ve Âsım'dan rivayet eden Hafs, (......) kelimesindeki yâ harfini fethalı olarak (......) şeklinde; diğer diğer kıraat imamları ise bunu fethasız olarak (......) tarzında okumuşlardır.

İkinci Mesele

Bu sözü, zahirî manasına hamletmek mümkün değildir. Bilakis bu ifadeden murad, "İbadetimi ve taatımı (Allaha) yönelttim" mânâsıdır. Bu mecazi mananın caiz oluşunun sebebi şudur: Başkasına itaatkâr olan, onun emirlerine uyar ve ona inkiyad eder. Binâenaleyh o yüzünü ona çevirir. Böylece "yüzünü ona doğru döndürme" tabiri "itaat" etme mânasına gelen mecazi bir ifade olur.

Allahü teâlâ'nın "Gökleri ve yeri yaratmış olan (Allah'a) yönelttim" buyruğunda şöyle bir incelik bulunmaktadır: Hak teâlâ, şeklinde harf-i cenini kullanmamış, aksine bu harf-i cerri terkederek, şeklini kullanmıştır. Bunun hikmeti şudur: Kalb yüzünü Allah'a doğru döndürme olmaz. Çünkü Hak teâlâ, bir mekanda ve yönde bulunmaktan münezzehtir. Bilakis kalb yüzü, Allah'a ibadet etmek için, O'nun hizmetine ve taatine döndürülür. İşte burada (ona doğru) kelimesinin zikredil mey ip, onun yerine "lâm" harf-i cerrinin kullanılması, Ma'bûd'un mekândan ve yönden münezzeh olduğuna delalet eder. (......) kelimesi ise, "Bu ikisini, gökleri ve yeri varlık alemine çıkardı" manasınadır. Bu kelimenin asıl manası, "yarmak"tır. Nitekim Arapça'da, ağaç yaprak ve çiçek açtığı zaman, (Ağaç, yaprak ve çiçek çıkararak yarıldı) denilir. Âyetteki "hanif" kelimesi ise, "(bâtıldan) meyledip, sapan" manasındadır. Ebu'l-Âliye, "Hanif, namaz kılarken Kabe'ye meyledip yönelen kimse manasındadır" demiştir. Yine bu kelimenin, "Allah'dan başka hertürlü ma'bûddan yüz çevirip uzaklaşan kimse" manasında olduğu da söylenmiştir.

80

"Kavmi ona hüccet getirmeye kalkıştı. O dedi ki: "Allah bana hidayet etmiş iken, siz benimle O'nun hakkında hâla çekişiyor musunuz? Ben O'na ortak koşmgunuz şeylerden korkmam. Ancak Rabbim birşey dilerse, o müstesna. Rabbimin ilmi herşeyi sarıp kuşatır. Hâla düşünüp öğüt almayacak mısınız?"

Bil ki Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) onlara, yukarıda geçen delilleri getirince, kavmi de ona karşı, kendi inançlarının doğruluğuna dair bazı deliller getirmişlerdir:

1) Onlar, "Biz atalarımızı, bir din üzere bulduk (gördük) " (Zuhruf, 22) şeklindeki sözlerinde ve peygamberleri hakkında söyledikleri, "O, (bütün) tanrıları bir tek tanrı mı yapmış? Bu, gerçekten acafb bir iştir" (sâd. 5) şeklindeki sözlerinde de olduğu gibi, "taklid"e tutunmuşlardır.

2) Onlar, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'i. "Eğer sen, bu putların Hanlığını tenkid edersen, putların çeşitli musibet ve belalarına uğrarsın " diye korkutmaya çalışmışlardır. Bunun bir benzeri de, Hûd (aleyhisselâm)'un kavminin kıssasında Cenâb-ı Allah'ın naklettiği onların şu sözleridir: "Biz, "Tanrılarımızdan biri seni fena çarpmış!" (demekten) başka (birşey) söylemeyiz" (Hûd, 54). Binâenaleyh Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in kavmi de O'na karşı böyle sözler söylemişlerdir.

Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm), onların (birinci) hüccetlerine "O dedi ki: "Allah bana hidayet etmiş iken, siz benimle O'nun hakkında hâla çekişiyor musunuz?" şeklinde cevap vermiştir. Bu, "Hidayete ermeyi ve yakînî bilgiyi gerektiren deliller ile, sözümün doğruluğu ortaya çıkınca, daha nasıl sizlerin sakat hüccetlerinize ve yanlış sözlerinize iltifat edilir ki?.." demektir.

O onların, kendisini putların (gazabı) ile korkutması hususundaki ikinci delillerine ise, "Ben O'na ortak koştuğunuz şeylerden korkmam. Çünkü ancak tayda ve zarar verme gücünde olandan korkulur. Putlar ise, hiçbir şeye gücü yetmeyen ve ne fayda ne zarar veremeyen cansız nesnelerdir. Öyle ise onlardan niçin korkutsun ki?.." diye cevap vermiştir.

Eğer: "Şüphe yok ki tılsımların (sihirlerin) de bazı belli tesirleri vardır. Binâenaleyh bu bakımdan, sihirlerden korkulması niçin mümkün olmasın?" denilir ise, biz de deriz ki: Sihrin tesiri, yıldızların tesirlerine bağlıdır. Biz daha önce yıldızların bazı tesirler icra edebilmesinin, ancak Allah'ın yaratması ile olabileceği hususunda deliller getirmiştik. Binâenaleyh ümid ve korku aslında ancak Allah'dan olur.

Âyetteki, "Ancak Rabbim birşey dilerse o müstesna..." ifadesinin birkaç izahı vardır:

1) Bu, "Ancak, bir günah işleyip de bundan dolayı Cenâb-ı Allah'ın bana bir ceza indirmeyi dilemesi müstesna..." demektir.

2) Bu, "Allahü teâlâ'nın. beni dünya meşakkatlarıyla imtihan edip, bundan dolayı benden bazı mûtad nimetlerini kesmeyi dilemesi durumu müstesna..." demektir.

3) Bu şu manadadır: "Rabbimin dileyip de, sizin şirk koştuğunuz şeylere hayat verip, onlara zarar ve fayda verme gücü vermek ve onları, bana hayır ile şer ulaştırmaya kadir kılmak suretiyle, benim sizin o şirk koştuğunuz şeylerden korkmam hali müstesna..." Âyetin lafzı, bütün bu manalara gelebilir. İşin özü şudur: İnsanın gelecek hayatında başına hoş olmayan şeylerin gelmesi mümkündür. Ahmak olan insanlar, onun başına gelen bu nahoş şeylerin, onun, putların Hanlığını ta'n edip tenkit etmesine bağlamaktadırlar... Bundan dolayı İbrahim (aleyhisselâm), eğer başına bir kötülük gelirse, bunu böyle bir sebebe bağlamadığını göstermek için bu sözü söylemiştir.

Sonra Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) "Rabbinin ilmi her şeyi sarıp kuşatmıştır" demiştir. Yani, "O, Allâmu'l-guyûb" (gayblerin en iyi bilicisidir); bundan dolayı O, ancak iyi, uygun ve hikmetli olanı yapar... İnsanın başına, dünyanın hoş olmayan şeyleri gelirse, bu da böyledir. Çünkü Allahü teâlâ, putların ilahlığını tenkide mukabil bir ceza olmak üzere değil, ama o hoş olmayan şeylerde bir maslahat ve hayır tarafı bulunduğunu bildiği (bu nahoş şeyi) vermiştir.

Allahü teâlâ daha sonra "Hâlâ düşünüp öğüt almayacak mısınız?" buyurmuştur. Bu, "Allah'ın şerikleri, zıdları ve ortakları (endâd) olmadığını söylemenin, başa bela gelmesini ve bir azabın inmesini gerektirmediğini ve Allah'ın tevhidi ve münezzehliğini isbat etmenin de bir azaba duçar olmayı hak etmeyi gerektirmediğini düşünmüyor musunuz?" demektir. Allah en iyisini bilendir.

İkinci Mesele

Nâfi ve İbn Âmir, iki nundan birisini hazfetmek suretiyle, şeddesiz nun ile (......) şeklinde; diğer kıraat imamları iki nûnu birbirine ıdğam ederek şeddeli olmak üzere, (......) şeklinde okumuşlardır, Âyetteki ifadesini ise, Nâfi ve İbn Amir, kelimenin aslına uygun bir biçimde yâ harfini belirtmek suretiyle, (......) şeklinde; diğer kıraat imamları ise, kolaylığı gözeterek, bu yâ harfinin hazfedilmesiyle (......) şeklinde okumuşlardır.

Üçüncü Mesele

Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm), kavmine karşı, Allahü Teâlâ hakkında, Ben, böyle sönüp batanları sevmem" (Enam, 76) ifadesiyle hüccet getirmiş, kavmi de O'na karşı Allah hakkında hüccet getirmişti. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın onlar hakkında haber verdiği şu ifadesinde anlatılmaktadır: "Kavmi ona hüccet getirmeye kalkıştı. O dedi ki: "Siz... Onun hakkında hâla çekişiyor musunuz?.." Bu âyetten elde ettiğimiz netice şudur: Allah hakkında delil getirmek bazan büyük bir medhi ve ileri derecede bir övgüyü gerektirir....Ki bu, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in yaptığı şekilde delil getirmedir... Bu medh ve övgü ise, Cenâb-ı Allah'ın, "İşte bunlar kavmine karşı İbrahim'e verdiğimiz hüccetlerdi..." (Enam, 83) âyetinde belirtilmiştir.

Allah hakkında hüccet getirmek, bazan da kınanmayı gerektirecek şekilde olur... Bu da Cenâb-ı Hakk'ın, "Siz benimle Onun hakkında hâla çekişiyor musunuz?" buyruğunda anlatılmıştır. Bu ikisi arasında bir fark bulunmamaktadır. Ancak ne var ki, hak dini iyice anlatma hususunda delit getirmek, medhü sena çeşitlerinin en büyüklerine nail olmayı; bâtıl dini yerleştirme hususunda hüccet getirmek ise, kınanma ve ayıplama çeşitlerinin en büyüğüne hedef olmayı gerektirir...

İşte bu asi sabit olunca, şu gelen şey, muteber bir kaide olur: "Kur'an-ı Kerim'de gelen ve kendisindeki haberler, hüccet getirme ve münazara yapma işinin çirkin görüldüğüne delâlet eden yerlerdeki açıklamalar, bâtıl dinin yerleştirilmesiyle ilgili (hüccet getirmeler) manasına; bunların övüldüğüne delalet eden her yerde de, hak dinin ve doğru inancın anlatılması için (hüccet getirme) ve münazara manasına hamledilir..." Allah en iyisini bilendir.

81

Âyetin tefsiri için bak:82

82

"Hem Allah'ın size (haklarında) hiç bir delil ve burhan indirmediği şeyleri siz (Ona) eş koştuğunuzdan korkmazken, ben eş koştuğunuz o nesnelerden niyekorkayım? İki zümreden hangisi emin olmaya daha lâyıktır; biliyorsanız (söyleyin bakalım?) İman edenler ve imanlarım zulüm ile bulaştırmayanlar (yokmu), işte ancak onlarındır emin olma hakkı; ve onlar, doğru yolu bulmuş kimselerdir".

Bil ki bu açıklamalar, önceki ifadedeki cevabın geri kalan kısmıdır. Mânanın takdiri ise şu şekildedir: "Sizler, günahların en büyüğü olan şirkten korkmazken, hiçbir fayda ve zarar veremeyen putlardan ben niye korkayım?"

Tabirinin İzahı

Cenâb-ı Hakk'ın "Size (haklarında) hiçbir delil ve burhan İndirmediği" ifadesi hakkında iki izah bulunmaktadır:

a) Bu ifade, böyle bir kıssa (ve davada), bir hüccet ve delilin bulunmasının imkansızlığını ifade eden bir kinayedir. Bunun bir benzeri de Cenâb-ı Hakk'ın, "Kim Allah'la beraber diğer bir tanrıya -buna dair hiçbir delil olmamasına rağmen- taparsa..." (Mü'minûn, 117) buyruğudur. Bundan murad ise, bu konuda bir delilin bulunmasının imkansız olduğunu beyandır.

b) Bu heykelleri ve suretleri, dua ve namazlar için kıblegâh edinmekle emrolunmak, aklen imkansız değildir. Buna göre Allahü teâlâ'nın "Size haklarında hiçbir delil ve burhan indirmediği şeyler..." tabirinin manası, bu konuda bir emrin varid olmadığıdır. Bu sözün neticesi (özü) şudur: "Size ne oluyor ki emniyet duyma durumunda benim kendimi emniyette görmemi reddediyorsunuz, ama korku duyulacak durumda iken kendinizi emniyette hissetmenize şaşmıyorsunuz?" Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm), "Hangimizin durumu emin olmaya daha uygun, benim mi, sizin mi?" demedi. Kendi nefsini tezkiye etmiş olmamak için, bunun yerine, "İki zümreden hangisi yani müşrikler zümresi ile muvahhidler zümresinden hangisi emin olmaya daha layıktır " dedi. Sonra bu soruya cevap olarak, şu sözünü getirdi: "iman edenler ve imanlarını zulüm ile bulaştırmayanlar..." Bu, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in hüccet getirme hususundaki sözüne dahildir ve bunun manası, "Kendileri için mutlak manada emniyetin söz konusu olduğu kimseler, kendilerinde şu iki vasfı bir araya getirmiş olanlardır: Birincisi, iman; ki bu, "kuvve-i nazariyye" (tefekkür gücü)nün mükemmelliğini ifade eder. İkincisi, onların, imanlarına herhangi bir zulüm bulaştırmamalartdır. Ki bu da, "kuvve-i ameliyye" (tatbik (pratik) kuvveti)nin mükemmelliğini gösterir..

Güven Duyma, Müminlerin Hakkıdır

Cenâb-ı Hak daha sonra, "İşte ancak onlarındır emin olma hakkı; ve onlar, doğru yolu bulmuş kimselerdir" buyurmuştur. Bil ki bu âyete, bir taraftan bizim ehl-i sünnet âlimleri, diğer taraftan da Mutezile tutunmuştur. Bizim âlimlerimizin bu âyete tutunma sebeplerine gelince biz diyoruz ki: Allahü teâlâ, emniyete vesile olan imanda zulmün bulunmamasını şart koşmuştur. Eğer iman denilen şeyin parçalarından birisi de "zulmü terketmek" olsaydı, böyle bir kayıt ve şart abes olurdu. Binâenaleyh, fasıkın da mü'min olduğu sabit olup, bu izahla, Mutezile'nin görüşünün de batıllığı anlaşılmış olur.

Mutezile'nin Bu Ayete Tutunması Ve Onlara Reddiye

Mutezile ise bu âyete şu bakımdan tutunmuştur: "Allahü teâlâ, emniyetin meydana gelebilmesi için şu iki şeyin bulunmasını şart koşmuştur: İman ve imana zulmün karışmaması... Binâenaleyh, fasık (günahkâr) için, emniyetin bulunmaması gerekir. Bu da, onun için bir vaid ve tehdidin bulunmasını gerektirir."

Âlimlerimiz buna şu iki şekilde cevap vermişlerdir:

Birinci Vecih: Hak teâlâ'nın, "ve imanlarını zulüm ile bulaşürmayanlar..." buyruğunda geçen "zulüm"den maksad şirktir. Zira Cenâb-ı Hak, Lokman (aleyhisselâm)'dan, oğluna, "Evladım, Allah'a ortak koşma. Çünkü şîrk elbette büyük bir zulümdür" (Lokman, 13) dediğini nakletmiştir. Burada murad edilen ise, Allah'a iman edip, O'na tapmada, tapınılır olmada O'na ortak isnat etmeyenlerdir. Bunun böyle olduğunun delili ise, bu kıssanın başından sonuna kadar şerikleri, zıdları ve ortakları nefyetmek konusunda varid olmasıdır. Bu kıssada, taat ve ibadetler zikredilmemiştir. Binâenaleyh âyetteki "zulm"ü bu manaya hamletmek gerekir.

İkinci Vecih: Ehl-i salât (müslümanların) fasıklarına yapılan tehdit ve vaidin "Allah'ın onlara azab etmesi..." veyahut da, "onları affetmesi..." manalarına gelmesi muhtemeldir. Her iki takdirde de, emniyyet bulunmayıp korku var ve söz konusu demektir. Binâenaleyh, emniyyetin bulunmayışı sebebiyle, mutlaka azaba uğrayacaklarına hükmetmek gerekmez... Allah en iyi bilendir.

83

İşte bunlar, kavmine karşı İbrahim'e verdiğimiz hüccetlerdi. Biz kimi dilersek, onu derece derece yükseltiriz... Şüphe yok ki, Rabbin tam hikmet sahibidir, hakkıyla bilendir...".

Bu âyetle ilgili birkaç mesele vardır:

Hazret-i İbrahim'e Verilen Hüccet

Cenâb-ı Hakk'ın, bu âyetin başındaki tilke "İştebunlar..." sözü, daha önce geçen bir söze işarettir. Bu sözün ne olduğu hususunda şu izahlar yapılmıştır:

a) Bu, Cenâb-ı Hakk'ın "Ben böyle sönüp batanları sevmem" (En'âm, 76) buyruğuna işarettir.

b) Bu, Hazret-i İbrahim'in kavminin O'na, "ilahlarımızı tenkit ettiğin için, seni ilahlarımızın çarpmasından korkmaz mısın?" şeklindeki sözlerine işarettir. Bunun üzerine İbrahim (aleyhisselâm) onlara, "Allah'a şirk koştuğunuz ve alemin Halikı, Müdebbir'i ile, yontulmuş ağaç ve elle yapılmış putları, ibadet hususunda müsavi tuttuğunuz için, sizler korkmuyor musunuz?" demişti...

c) Bununla, hepsinin murad edilmiş olması muhtemeldir...

Bunu iyice kavradığın zaman biz deriz ki: Tilke mübteda, hüccetuna ise onun haberidir, "İbrahim'e verdiğimiz..." ifadesi de haberin sıfatıdır.

İkinci Mesele

Cenâb-ı Hakk'ın, "İşte bunlar, İbrahim'e verdiğimiz hüccetlerdir" buyruğu o hüccetlerin, Hazret-i İbrahim'in aklına, ancak Cenâb-ı Hakk'ın getirmesi ve o hücceti O'nun aklında açığa çıkarması, izhar etmesiyle meydana geldiğine delalet eder. Bu da, iman ve küfrün ancak Allah'ın yaratmasıyla meydana geldiklerine delalet eder. Bu husus Cenâb-ı Hakk'ın, "Biz kimi dilersek, onu derece derece yükseltiriz... " buyruğu ile de kuvvet kazanır. Zira bu ifadeyle, Hak teâlâ'nın Hazret-i İbrahim'e o delili vermesi sebebiyle, O'nun İbrahim'in derecesini yükseltmesi kasdedilmiştir. Eğer o hüccet sebebiyle elde edilen için, Allah tarafından değil, aksine Hazret-i İbrahim tarafından olmuş olsaydı, o zaman İbrahim (aleyhisselâm), kendi kendinin derecelerini yükselten zat olmuş olurdu... Bu durumda da Cenâb-ı Hakk'ın, "Biz kimi dilersek, onu derece derece yükseltiriz..." buyruğunun manası batıl olmuş olurdu... Binâenaleyh, bu ifadenin bizim, "Hidayet ve dalalet, Allah'tandır..." şeklindeki görüşümüz hakkında açık bir ifade olduğu sabit olur.

Ayetin Haşeviyyeyi Reddetmesi

İşte bu âyet, Haşeviyye'nin, tefekkürü, delil ve hücceti zikretmeyi tenkid eden tutumlarının yanlış olduğunu gösteren delillerden birisidir... Çünkü Allahü teâlâ, Hazret-i İbrahim'e bu yüksek makamı ve yüksek derecelere nail olmayı; tevhid hususunda delil getirmesi, onu izah etmesi ve o-delilini savunması sebebiyle vermiş, nasib etmiştir. İşte bu da, nübüvvet ve risaletten sonra, bu mertebeden daha yüce ve daha şerefli bir mertebenin bulunmadığına delalet eder.

Mükâfat Olarak Verilen “Derecatın” İzahı

Âsim, Hamza ve Kisâi, izaîetsiz ve tenvin ile diğer kıraat imamları ise, izafetle (......) şeklinde okumuşlardır. Birinci kıraatin mânası, "Biz dilediğimiz kimseleri, pekçok derecelere yükseltiriz..." şeklinde olur. Böylece, âyette geçen ifadesindeki lâfzının mahalli mansûb olmuş olur. İbn Mukassim, "Bu kıraat, derece ve mertebe bakımından, onların birbirlerine üstün kılındıklarına daha fazta delalet eder..." demiştir. Ebu Amr ise, "izafet, tek bir dereceye delalet ettiği gibi, pekçok derecelere de delalet eder... Halbuki tenvin, sadece pekçok derecelere delalet eder..." demiştir.

Beşinci Mesele

Âlimler, o derecelerin ne olduğu hususunda ihtilaf etmişlerdir... Bu cümleden olarak denilmiştir ki, o dereceler, o kimsenin amellerinin âhiretteki dereceleridir. Yine, "o hüccetler, yüksek derecelerdir. Zira onlar, büyük bir mükâfaat gerektirirler" denilmiştir. Yine bu âyete, "Biz, istediklerimizi, dünyada kendisine nübüvvet ve hikmeti; ahirette de cennet ve sevabı, mükafaatı vermek suretiyle derecelerini yükseltiriz" şeklinde mâna verilmiştir. Öte yandan bu âyete, "Biz, istediklerimizin derecelerini ilim ile yükseltiriz" şeklinde de mâna verilmiştir. Bil ki bu âyet, en mükemmel mutluluğun, ruhanî sıfatlarda, maddî sıfatlardan uzaklaşmada bulunduğuna en çok delalet eden delillerdendir... Bunun böyle olduğunun delili ise, Hak teâlâ'nın, (Önce) "İşte bunlar, kavmine karşı İbrahim'e verdiğimiz hüccetlerdi..' buyurup, daha sonra da, "Biz kimi dilersek, onu derece derece yükseltiriz..." buyurmuş olmasıdır. İşte bu, bu yüce makamın elde edilmesine vesile olan şeyin, o hüccetin verilmiş olması olduğunu gösterir. Bu da nefsin, o hüccetin özüne, hakikatine vâkıf olup, onun aydınlığına muttali olmasının, insan ruhunun maddi alemin en aşağı derecesinden, manevi alemin zirvesine yükselmesini iktiza ettiğini gösterir. Bu ise, yücelik ve mutluluğun sadece ruhani ve manevi şeylerde olduğuna delalet eder. Allah, en iyisini bilendir.

Cenâb-ı Hakk'ın, "Tam hikmet sahibidir, hakkıyla bilendir..." ifadelerine gelince bunun manası, "Cenâb-ı Hak, dilediği kimselerin derecelerini, arzusuna göre ve gelişigüzel değil, ancak hikmet ve ilminin muktezasına göre yükseltir, yüceltir. Zira, Allahü teâlâ'nın fiilleri abesten, fesâd ve bâtıl olmaktan münezzehtir" şeklindedir.

84

Âyetin tefsiri için bak:88

85

Âyetin tefsiri için bak:88

86

Âyetin tefsiri için bak:88

87

Âyetin tefsiri için bak:88

88

"Biz ona İshak ile Yakûb'u ihsan ettik ve her birini hidayete erdirdik. Daha evvel de Nuh'u ve O'nun neslinden Davud'u, Süleyman'ı, Eyyûb'u, Yusufu, Musa'yı ve Harun'u hidayete kavuşturduk. Biz iyi hareket edenleri işte böyle mükâfaatlandınnz... Zekeriyyâ'ya, Yahya'ya, İsa'ya, İlyâs'a da (böyle hidayet verdik). (Onların) hepsi Salihlerdendir. İsmail'i, Elyasa'yı, Yunus'u, Lut'u da (hidayete ilettik). Her birini, kendi zamanlarında yaşayan insanlara üstün kıldık. Onların babalarından, zihniyetlerinden, biraderlerinden kimini de (yine üstün imtiyazlara mazhar ettik), onları seçtik, onları doğru bir yola ilettik... İşte o, Allah'ın hidayet yoludur ki, bunu kullarından kime dilerse ona nasib eder. Eğer onlar da Allah'a ortak koşsalardı, yapageldikleri her şeyr kendi hesaplarına elbette boşa gitmişti...".

Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'e Verilen Nimetler

Bil ki, bu âyetlerle ilgili birkaç mesele vardır: Allahü teâlâ Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in tevhid hususunda Allah'ın hüccetini izhar edip, bu delili desteklediğini ve O'nu müdafâ ettiğini nakledince, Hazret-i İbrahim'e vermiş olduğu çeşitli nimet ve ihsanlarını sayıp dökmüştür. Bunlardan birincisi, O'nun, "İşte bunlar, kavmine karşı İbrahim'e verdiğimiz hüccetlerdir" (En'âm, 83) âyetinin ifade ettiği husustur. Bundan maksad "İbrahim'e o hücceti biz verdik; O'nu, o hüccete biz ulaştırdık ve onu, o hüccetin özüne biz vakıf kıldık..." demektir. Cenâb-ı Hak, fiillerini büyük hükümdarların söz söyleme üslûbuna uygun olarak, azamet ve büyüklüğe delalet eden "cemi" (çoğul) zamiriyle beyan buyurmuştur. Nitekim hükümdarlar "Biz yaptık..., biz dedik..., biz söyledik..." şeklinde ifade ederler. Yüce Allah, burada kendisini, azamet ve ululuğa delalet eden bir üslubla zikrettiğine göre, bu azametin mükemmel, yüce ve çok şerefli bir azamet, Hazret-i İbrahim'e vermiş olduğu o hüccetin, nimetlerin en şereflilerinden ve bağışların ve hediyyelerin de en ulularından olduğuna delalet eder...

Bunların İkincisi, Allahü teâlâ'nın yüceliği ve, yüce derecelere nail olmayı, Hazret-i İbrahim'e tahsis etmesidir. Bu da Cenâb-ı Hakk'ın, "Biz kimi dilersek, onu derece derece yükseltiriz..." âyetinin ifade ettiği husustur.

Üçüncüsü, Allah'ın Hazret-i İbrahim'i dünyada aziz kılmasıdır. Zira, Allahü Teâla, insanların en şereflileri olan nebî ve resulleri, onun neslinden ve zürriyetinden getirmiş ve bu ikramı, onun neslinde Kıyamete kadar sürdürüp devam ettirmiştir. Çünkü insanın, kendi neslinden peygamberlerin ve kralların geleceğini bilmesi, en büyük mutluluk ve neşe sebeplerindendir. Bu âyetlerden Cenâb-ı Hakk'ın maksadı, Hazret-i İbrahim'in, tevhidin delillerini hakkıyla müdafaa etmesine bir mükâfaat olarak, Hazret-i İbrahim'e verdiği nimetleri saymaktır. İşte bu cümleden olarak, "Biz ona, onun sulbünden İshak'u ondan sonra da, İshak'ın sulbünde Yakûb'u ihsan ettik..." buyurmuştur.

Bu Makamda Hazret-i İsmail'in Zikredilmemesinin İzahı

Buna göre şayet, "Allahü teâlâ niçin Hazret-i İsmail'i Hazret-i İshâk'la beraber zıkretmeyip de, aksine O'nu, Hazret-i İshâk'tan çok sonra zikretmiştir?" denilirse, biz deriz ki: (Bunları) burada zikretmekten maksat, İsrailoğullarının peygamberlerini zikretmektir. Onların hepsi de, İshak ve Yakub'un zürriyetidir. İsmail (aleyhisselâm)'e gelince, O'nun sulbünden, Hazret-i Muhammed'den başka hiçbir peygamber gelmemiştir. Hazret-i Muhammed'in, bu makamda zikredilmesi uygun düşmez... Zira Allahü teâlâ, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e, Araplara karşı Allah'a şirk koşmayı nefyetme hususunda, "Hazret-i İbrahim, şirki bırakıp tevhid akidesinde sebat edince, Allahü teâlâ ona gerek dinî, gerekse dünyevi hususlarda çok büyük nimetler vermiştir. Hazret-i İbrahim'e dünyevi bakımdan verdiği en büyük nimetlerden birisi de, ona peygamber ve hükümdar olacak nesiller vermesidir..." diye istidlalde bulunup delil getirmesini emretmiştir. Binâenaleyh, bu hücceti getiren bizzat Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) olunca, O'nun bu makamda, bu sadedde zikredilmesi imkansız olur. İşte bu sebepten dolayı Hazret-i İsmail, Hazret-i İshak ile beraber zikredilmemiştir.

Cenâb-ı Hakk'ın "daha evvel de Nuh'u... hidayete kavuşturduk" buyruğuna gelince bundan murad. Allahu Zülcelâl hazretlerinin, Hazret-i İbrahim'i nesebleri en şerefli olanlar arasında kıldığını beyandır. Bu böyledir, zira Allah Hazret-i İbrahim'e, Hazret-i İshâk ve Yakûb gibi çocuklar nasib etmiş, İsrailoğullarının peygamberlerini bu ikisinin neslinden meydana getirmiş ve Hazret-i İbrahim'i ve Hazret-i Nûh, İdris ve Şîs (Şit) gibi temiz ecdadın sulbünden çıkarmıştır. Bundan maksad ise, Hazret-i İbrahim'e gerek çocukları gerekse ataları bakımından yapılmış olan ikram ve izzeti ortaya koymaktır.

Hazret-i Nuh'un Zürriyeti Hakkında

Cenâb-ı Hakk'ın "Ve onun neslinden Davud'u, Süleyman'ı..." buyruğuna gelince, , (......) ifadesindeki zamirin, Nûh (aleyhisselâm)'a ait olduğu ileri sürülmüştür. Bunun böyle olduğuna şunlar da delalet eder:

a) Âyette bu zamire en yakın olarak zikredilen kelime (ve Nûhen) "ve Nuh'u..." kelimesidir. Binâenaleyh, zamirin en yakın kelimeye raci olması vacibtir.

b) Allahü Teâlâ, bu peygamberler içinde Lût (aleyhisselâm)'u da zikretmiştir. Halbuki, Lût, Hazret-i İbrahim'in kardeşi oğlu olup, Hazret-i İbrahim'in zürriyetinden değildir. Aksine Lût, Hazret-i Nûh (aleyhisselâm)'un zürriyetinden olup, Hazret-i İbrahim zamanında peygamberdir...

c) Bir kimsenin çocuğu hakkında, "O, onun zürriyetidir" denilemez. Binâenaleyh, buna göre İsmail (aleyhisselâm), Hazret-i İbrahim'in zürriyetinden değil, tam aksine Hazret-i Nûh (aleyhisselâm)'un zürriyetindendir.

d) Yunus (aleyhisselâm)'un da, Hazret-i İbrahim'in zürriyetinden olmadığı; O'nun, Nûh (aleyhisselâm)'un zürrivetinden olduğu da söylenmiştir.

2) ifadesindeki zamirin, Hazret-i İbrahim'e raci olmasıdır. Buna göre kelamın manası, Dâvud ve Süleyman (aleyhisselâm) da, Hazret-i İbrahim'in zürriyetindendir " şeklinde olur. Bu görüsü benimseyenler şu şekilde istidlalde bulunmuşlardır: Bu âyetlerde, esasen zikredilmek istenen zat, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'dir. Allahü teâlâ, Hazret-i Nuh'u ancak, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in O'nun çocuklarından olmasının, Hazret-i İbrahim'in derecesinin yükselmesini icab ettiren hususlardan biri olduğu için zikretmiştir.

Bil ki Cenâb-ı Allah, ilk önce dört peygamberden bahsetmiştir. Bunlar: Nûh, İbrahim, İshâk ve Yakûb (aleyhisselâm)'dur. Daha sonra da, bunların zürriyetlerinden ondört tane peygamber zikretmiştir ki bunlar da: Dâvud, Süleyman, Eyyûb, Yûsuf, Musa, Harun. Zekeriyyâ, Yahya, İsâ, İlyâs, İsmail, Elyesa, Yûnus ve Lût (aleyhisselâm)'dur. Her iki kısmın toplamı, onsekizdir.

Nebileri Sayarken Tertib Gözetilmemesinin Sebebi

Buna göre şayet: "Tertibe riayet etmek vacibtir. Tertib ise, ya fazilet ve derece itibariyle; yahut da zaman itibariyle yapılır. Halbuki âyet-i kerime'de, bu iki itabare göre de tertiplenme nazar-ı itibara alınmamıştır. Öyleyse bunun sebebi nedir?" denilirse, biz deriz ki:

Gerçek olan şudur ki, vav harfi tertibi gerektirmez. Bunun böyle olduğunun delillerinden birisi de, tefsirini yaptığımız bu âyettir. Çünkü vâv harfi bu âyetlerde de mevcuttur. Ancak ne var ki bu harf, ne şeref ne de zaman bakımından kesinlikle bir tertib ifade etmemiştir. Ben derim ki bana göre burada bir çeşit tertib vardır. Çünkü Cenâb-ı Hak, her bir kısım peygambere, ayrı ayrı fazilet ve ikramlar vermiş, tahsis etmiştir.

Nebilerin Özellikleri Hakkında

İnsanların ekserisine göre nazar-ı itibare alınan mertebeler pekçoktur.

Birinci Mertebe: Mülk, hükümranlık ve kudrettir... Allahü teâlâ, Hazret-i Dâvud ve Süleyman'a, işte bu türden pek büyük bir hisse vermiştir.

İkinci Mertebe: Çok şiddetli belâ ve büyük sıkıntılardır. Allahü Teâlâ, bu mertebeyi ve özelliği de Hazret-i Eyyub'a tahsis etmiştir.

Üçüncü Mertebe: (Peygamberler) içinde, bu iki hali kendisinde toplamış olanlar da bulunmaktadır. Bu, Yusuf (aleyhisselâm)'dur. Çünkü O, işin başında çok şiddetli belalara uğramış, işin sonunda da hükümranlığa (mülke) nail olmuştur.

Dördüncü Mertebe: Peygamberlerin faziletlerinden ve özelliklerinden dördüncüsü, mucizelerin kuvvetli, aklî delillerin çok olması, saygı uyandıran bir heybet ve görünüm, çok şiddetli ve çetin bir kuvvet sahibi olma ve Allah'ın onlara, en büyük yakınlığı ve mükemmel bir ikramt tahsis etmesidir ki bu da Hazret-i Musa ve Harun hakkında söz konusudur.

Beşinci Mertebe: Alabildiğine zühd, dünyaya iltifat etmeme ve insanlarla iç içe bulunmamadır. Bu da, Hazret-i Zekeriyyâ, Yahya, İsa ve İlyâs (aleyhisselâm) hakkında söz konusudur. İşte bu sebepten dolayı Cenâb-ı Hak onları, "Onlar salihlerdendir" diye tavsif etmiştir.

Altıncı Mertebe: İnsanlar arasında taraftarları ve kendilerine uyan kimseleri kalmayan peygamberlerdir. Bunlar, İsmail, Elyesa, Yûnus ve Lût (aleyhisselâm)'dur. Biz, nazar-ı dikkate aldığımız bu izaha itibar ettiğimizde, peygamberlerin zikredilmesinde bir sıranın gözetildiği ortaya çıkmış olur.

Hidayet Tabirinin Bu Ayetteki Manası

Allahü teâlâ "Biz ona İshâk ile Yakûb'u ihsan ettik ve herbirini hidayete erdirdik " buyurmuştur. Âlimler, Hak teâlâ'nın bu peygamberleri neye hidayet ettiği hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Bu ihtilaf, âyetteki "Daha evvel de Nuh u hidayete kavuşturduk" buyruğu ile, âyetin sonundaki, "İşte o, Allah'ın hidayet yoludur ki o, bunu kullarından kime dilerse ona nasib eder" ifadesindeki "hidayet" hakkında da söz konusudur.

Bazı muhakkik alimler şöyle demektedirler: "Bu "hidayetlerden murad, büyük bir mükafaattır. Bu büyük mükafaafda, Cenâb-ı Allah'ın, onları cennet yoluna hidayet edip, ulaştırmasıdır. Bu böyledir, çünkü Cenâb-ı Allah, bu hidayetten bahsedince peşisıra, "Biz iyi hareket edenleri (muhsinleri), işte böyle mükâfaatlandırırız" buyurmuştur. Bu, o hidayetin, muhsinlerin iyiliklerine karşılık verilmiş bir mükafaat olduğuna delalet eder. Münşinin iyiliğine karşı ceza (mükafaat) da ancak sevabtır. Böylece bu "hidayet" ile, "cennete hidayet etme, ulaştırma" manası kastedildiği sabit olur. Dine irşâd etme ve insanın kalbinde (tevhid) bilgisini meydana getirme mânasındaki hidayet, insanın amelinin (ve iyiliklerinin) mükafaatı olmaz. "Bu hidayetten maksad, dine ve marifete hidayet etmektir. Bu da, o peygamberlerin iyiliklerinin bir mükafaatı olmuş olur. Çünkü onlar hakkı arama hususunda sa'y-u gayret göstermişler, Allahü teâlâ da bu bu güzel arayışlarına karşılık, onları hakka hidayet etme ile mükafaatlandırmıştır. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Bizim uğrumuzda mücahede edenlere, biz elbette yollarımızı gösteririz" (Ankebut, 69) buyurmuştur" da denebilir.

Bu hususta üçüncü bir görüş de şudur: Bu hidayetten murad, nübüvvet ve risalete iletmektir. Çünkü peygamberlere has olan hidayet bundan başka birşey değirdir. Buna göre eğer onlar, "şayet durum böyle olsaydı, "Biz, iyi hareket edenleri, işte böyle mükâfaatlandırırız" âyeti, peygamberliğin, bir amelin ve ibadetin karşılığı olduğunu, (yani kesbi olduğunu, insanın gayretiyle kazanılabileceğini) ifade ederdi ki, bu sizce bâtıldır" derlerse, biz de deriz ki: Hak teâlâ'nın "Biz, iyi hareket edenleri işte böyle mükâfaatlandırırız" ifadesi, mükafaat ve ikram manasına olan "ceza"ya hamledilir.. Binâenaleyh bu müşkil zail olur. Allah en İyi bilendir.

Nebilerin Meleklerden Üstün Olması Meselesi

Peygamberlerin meleklerden efdal olduğunu söyleyenler, Cenâb-ı Allah'ın bu âyetlerde peygamberleri saydıktan sonra buyurmuş olmasını delil getirmişlerdir. Bu böyledir, çünkü "âlem", Allahü teâlâ'nın dışındaki bütün mevcudatın adıdır. Binâenaleyh "âlemler" ifadesine melekler de ' dahildir. Bu sebeple, "Herbirini âlemlere üstün kıldık" buyruğu, peygamberlerin bütün âlemlerden üstün olmalarını gerektirir.

Bu, onların meleklerden de üstün olmaları sonucunu doğurur. Bu âyetten çıkarılan hükümlerden birisi de, peygamberlegn bütün velilerden üstün olmaları gerektiğidir. Çünkü âyetteki, "Herbiriniâlemlere üstün kıldık" ifadesinin umumi olan manası, bunu da gerektirmektedir. Bazıları Cenâb-ı Hakk'ın bu buyruğunun "Biz o peygamberleri, kendi zamanlarında yaşayan insanlara üstün kıldık" manasında olduğunu söylemişlerdir. Kâdî şöyle der; "Bundan muradın, "Peygamberlerden herbiri kendileri dışındaki âlemlere üstün kılınmışlardır" manası olması da muhtemeldir. Bundan sonra, "Peygamberlerden hangisi hangisinden efdaldir?" hususu, konunun başı ile alakası olmayan başka bir konudur. Allah en iyi bilendir.

Dördüncü Mesele

Hamza ve Kisai, kelimeyi lâm'ın şeddesi ve ya'nın sükunu ile şeklinde; diğer kıraat imamları ise, tek lam ile (......) şeklinde okumuşlardır. Zeccac, "Bu kelime, lâm'ın şeddesi ile ve şeddesiz olarak (......) ve (......) şekinde okunur" demiştir.

Bu Ayet, Hasaneyn'in Hazret-i Peygamberin Zürriyeti Sayıldığına Delildir

Âyet, Hazret-i Hasan ve Hüseyn'in, Allah'ın Resulünün zürriyetinden olduğuna delalet etmektedir. Çünkü Allahü teâlâ Hazret-i İsa'yı, Hazret-i İbrahim'e sadece annesi tarafındanmensub olduğu için, onun zürriyetinden kabul etmiştir. İşte Hasan ile Hüseyin'in de, Allah'ın Resulünün zürriyetinden olmaları bunun gibidir. Eğer onlar, Allah'ın Resulüne anneleri tarafından nisbet edilirse, onların, Allah'ın Resulünün zürriyetinden olmaları gerekir. Ebû Cafer el-Bakır'ın, Haccac İbn Yûsuf'un yanında, (ona karşı) bu âyetle istidlal ettiği de söylenmiştir.

Altıncı Mesele

Cenâb-ı Hakk'ın "Onların babalarından, zürriyetlerinden, biraderlerinden kimini de..." buyruğu, pek çok hüküm ifade etmektedir:

Nebinin Soyundan Hidayette Olmayan Kimse Bulunur Mu?

a) Allahü teâlâ, "babalar", "zürriyetler" ve "kardeşler"i zikretmiştir. Buna göre, "babalar", "usûl" (asıl olanlar)dır; "zürriyetler" ise, "fürû" (tali olanlar)dır; kardeşler ise, usûlün (babaların) fürûlandır. İşte bu buyruk da, Cenâb-ı Hakk'ın o peygamberlerle ilgili olan herkese bir tür şeref ve ikram tahsis ettiğini gösterir.

b) Allahü teâlâ, "Onların babalarından..." buyurmuştur. Bu ifadenin başında bulunan harf-i cerri, ba'ziyyet ifade eder. Buna göre şayet, "Biz, âyette bahsedilen hidayetten muradın, mükâfaata ve cennete hidayet etmek, iletmek veya imana, marifetullah'a hidayet etmek, iletmektir..." dersek, o zaman bu kelime, o peygamberlerin ecdadı içinde, mü'min olmayan ve cennete ulaşamayan kimselerin bulunduğuna delalet eder. Ama biz şayet, "Bu hidayetten murad, peygamberliktir" dersek, o zaman bu söz böyle bir şeyi ifade etmez.

Nebilerin Yalnız Erkeklerden Gönderilmesi

c) Biz, ayette geçen "hidayet" lafzını "peygamberlik" ile açıklarsak, Hak teâlâ'nın, "Onların babalarından, zürriyetlerinden, biraderlerinden kimini de..." ifadesi, insanın, Allah katından gönderilmiş bir peygamber olmasının şartının, onun erkek olması olduğuna; kadının ise, peygamber olamayacağına delalet eder gibi olur. Cenâb-ı Hakk'ın bundan sonra gelen "Onları seçtik...." lâfzı, nübüvveti ifade eder. Çünkü, "seçilmek", peygamberler hakkında zikredildiğinde bunu ancak "nübüvvet ve risalet" manasına hamletmek uygun düşer.

Daha sonra Allahü teâlâ, 'işte o, Allah'ın hidayet yoludur ki O, bunu kullarından kime dilerse ona nasib eder" buyurmuştur. Bil ki buradaki "hidayet"ten muradın, tevhid ve Allah'ın ortaktan münezzeh olduğu bilgisini vermedir. Çünkü Allahü teâlâ bunun peşisıra, "Eğer onlar da eş koşsalardı, yapageldikleri herşey, kendi hesaplarına elbette boşa gitmişti" buyurmuştur. İşte bu da, buradaki "hidayet" ile, "şirkin zıddı olan şey" mânasının kastedildiğine delalet eder.

Bu hidayetten muradın, Allah'ın birliğini bilme manası olduğu sabit olup, bunun Allah'dan olduğu da açıkça ifade edilince, imanın ancak Allah'ın yaratması ile gerçekleşeceği sabit olur.

Hak teâlâ daha sonra bu âyetlerini, şirki nefyederek tamamlayıp, "Eğer onlar da eş koşsalardı..." buyurmuştur. Bunun mânası, "Eğer o peygamberler şirk koşmuş olsalardı, onların taatları ve ibadetleri boşa çıkardı" şeklindedir. Bundan murad, tevhidi izah edip, şirk yolunun bâtıllığını göstermektir. Amellerin boşa çıkması (ihbat) konusunu, Bakara Sûresinde uzun uzadıya ele almıştık. Binâenaleyh onları tekrar etmeye gerek yok. Allah en iyi bilendir.

Kitap, Hüküm Ve Nübüvvet

89

"İşte onlar, kendilerine kitab, hikmet ve peygamberlik verdiğimiz kimselerdir. Şimdi onlar, bu nübüvveti tanımayıp kâfir olurlarsa biz bunu inkâr etmeyen bir topluluğu vekil kılmışızdır".

Bil ki âyetteki "onlar" ifadesi, daha önce zikredilmiş olanlara işarettir. Bunlar da, Cenâb-ı Hakk'ın saymış olduğu onsekiz peygamberdir. Allahü teâlâ, o peygamberlere kitab, hüküm ve nübüvvet verdiğini söyleniştir.

Bil ki atıf, "başka oluşu" gerektirir. Binâenaleyh birbirine atfedilen bu üç şeyin, ayrı ayrı üç şey olması gerekir. Bil ki, insanlara hükmedenler, üç kısımdırlar:

a) İnsanların gönüllerine ve ruhlarına hükmedenler... Bunlar, âlimlerdir.

b) İnsanların zahirlerine hükmedenler... Bunlar, maddi hakimiyet ve disiplinle insanlara hükmeden padişahlardır.

c) Bu kısım, peygamberlerdir. Bunlar, kendilerine Allahü teâlâ'nın, sayesinde insanların içlerinde ve ruhlarında tasarruf edebilecekleri ilim ve bilgileri vermiş olduğu kimselerdir. Hak teâlâ yine bunlara, sayesinde insanların zahirlerine hükmedecekleri kudret ve imkanı da vermiştir. Peygamberler bu iki vasfı kendilerinde topladıkları için, mutlak manada hükmedenler olmuşlardır.

Bu mukaddimeyi anladığın zaman, bil ki, âyetteki "Kendilerine kitab verdiğimiz..." ifadesi, Allahü teâlâ'nın peygamberlere çok ilim verdiğine; "hikmet" ifadesi, o peygamberleri insanlara hakim kılıp, hükümlerinin dünyevi bakımdan insanlar üzerinde geçerli olduğuna; "peygamberlik" ifâdesi de üçüncü bir mertebeyi verdiğine işarettir. Bu mertebe, geçen ilk iki mertebenin varlığı, kendisinin varlığına dayanan yüksek, yüce ve kıymetli bir derecedir. Âlimler bu üç kelimeyi, çok çeşitli şekillerde tefsir etmişlerdir. Bize göre tercihe şayan olan, bu bahsettiğimiz izahtır.

Bil ki âyetteki, "Kendilerine kitab verdiğimiz..." buyruğundaki "verme" ile, "vahye başlamak ve Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'e sahifelerin, Hazret-i Musa(aleyhisselâm)'a Tevrat'ın, İsâ (aleyhisselâm)'a İncil'in ve Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e Kur'an'ın verilişinde olduğu gibi, o peygambere bir kitap indirmek" manası kastedilmiş olabileceği gibi, Allah'ın o peygambere, kitapta mevcut olan şeyleri tam anlamayı, kitabın hakikatini ve sırlarını kuşatabilecek bir ilmi vermesi mânası da kastedilmiş olabilir. Evla olan bu ikinci izahtır. Çünkü Allahü teâlâ, sayılan o onsekiz peygamberden herbihne belli ve hususi ilahi bir kitap indirmemiştir.

Nübüvvet Yolunda Gidecek Topluluğun Kim Olduğu

Daha sonra Cenâb-ı Allah, "Şimdi onlar, bu nübüvveti tanımayıp kâfir olurlarsa..:" ifadesi, "Eğer Kureyş kâfirleri şirki tenkidi ve tevhidi kabul etmezler ise, biz ona bunları inkar etmeyen bir kavmi vekil kılarız" demektir. Bu âyetle ilgili bazı meseleler bulunmaktadır:

Birinci Mesele

Âlimler bu kavmin kimler olduğu hususunda şu değişik görüşleri belirtmişlerdir:

a) Bunlar, Medineli Ensârdır.

b) Bunlar, Muhacirler ve Ensârdır.

c) Hasan el-Basri, "Bunlar, daha önce sayılmış olan onsekiz peygamberdir" demiştir. Bu.Zeccâc'ın da tercih ettiği görüştür. Zeccâc şöyle demiştir: "Bunun delili, Cenâb-ı Allah'ın bu ifadenin peşisıra, "Onlar, Allah'ın hidayet ettiği kimselerdir. O halde sen de onların hidayet yoluna uy" (Enâm, 90) buyurmuş olmasıdır."

d) Ebu Recâ: "Bunlar, meleklerdir" demiştir ki bu uzak bir ihtimaldir. Çünkü "kavim" kelimesi, insanoğlunun dışındaki varlıklar için, çok nadir olarak kullanılır.

e) Mücâhid, "Bunlar, Fars (İranlılar)dır" demiştir.

f) İbn Zeyd ise: "İster melek, ister peygamber, ister Sahabi ve isterse tabiînden olsun, kâfir olmayan herkes bu "kavm" ifadesine dahildir" der.

İman ve İlahi Lütuf Arasındaki ilişki

Cenâb-ı Hakk'ın "Biz ona bunu inkar etmeyen bir kavmi vekil kılarız" buyruğu Allahü teâlâ'nın bu kavmi iman etmeleri için yarattığını gösterir. Fakat Cenâb-ı Allah, başka insanları iman etmeleri için yaratmamıştır. Çünkü eğer O, herkesi iman için yaratmış olsaydı, açıklama, imkan verme ve lütfetme fiilleri, mü'min ile mü'min olmayan arasında müşterek olmuş olurdu. Bu durumda da Hak teâlâ'nın, "Biz ona bunu inkâr etmeyen bir kavmi vekil kılarız" buyruğunun bir manası kalmazdı.

Kâ'bî buna şi iki bakımdan cevap vermiştir:

1) Allahü teâlâ, mü'minler iman ederken de, ettikten sonra da, sayısını ancak Allah'ın bildiği lütuflarını, faydalan ve kıymetli hikmetlerini onlar için fazla fazla verir.

2) Kâ'bî, ikinci izah olarak şöyle der: "Mü'min ve kâfir bu bakımdan eşit olmuş olsalar bile, birisi görevini yerine getirmediği ve o lütuflardan istifade etmediği için, zahiren "Allah'ın nimetleri onun için söz konusu değildir" denilebilir. Bu tıpkı bağış yapmada çocuklarına eşit davranan babanın durumuna benzer. Çocuklardan birisi kendisine yapılan bağışı zayi edip, değerlendiremediği zaman, "Baba, onlardan buna değil de şuna bağışta bulundu" denilebilir.

Bil ki birinci cevap zayıftır. Çünkü insanı imana götüren ilahi lütuflar, hem kâfir hem mü'min için söz konusudur. Mu'tezile'ye göre bu lütufları birine tahsis etmek caiz değildir. İkinci izah da yanlıştır. Çünkü baba, bağış vermede çocuklarına eşit davrandığı ve onlardan biri, kendisine yapılan bağışı zayi ettiği zaman, bu durumda hangi akıllı insan, "Babası ona bağışta bulunmadı" denilmesini tecviz edebilir?

Bu Âyette Tezahür Eden Gaybî İhbar

Bu âyet, Hak teâlâ'nın, peygamberine yardım edeceğine, dinini kuvvetlendireceğine ve onu peygambere düşman olan herkese hükümran ve karşı çıkanlara kahir kılacağına delâlet etmektedir. Allahü teâlâ'nın bu âyetle verdiği haber, aynen gerçekleşmiştir. Binâenaleyh bu âyet, gaibten haber verme nev'inden birşeydir ve bu bir mucize sayılmalıdır. Allah en iyi bilendir.

90

"Onlar, Allah'ın hidayet ettiği kimselerdir. O halde sen de onların hidayet yoluna uy. De ki: "Ben buna karşı sizden hiç bir ücret istemiyorum. O, âlemler için bir öğütten başka bir şey değildir".

Bu âyetle ilgili birkaç mesele bulunmaktadır:

Hazret-i Peygamberin, Nebilerin Hidayetine Tabi Olmasından Maksad

Âyetteki "Onlar, Allah'ın hidayet ettiği kimselerdir" ifadesi ile, daha önce bahsedilmiş olan peygamberlerin kasledilmiş olduğunda şüphe yoktur. Yine âyetteki, 'O halde sen de onların hidayet yoluna uy " buyruğunun Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e bir emir olduğunda da şüphe yoktur. Binâenaleyh mesele, Allahü teâlâ'nın Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e, o peygamberlere hangi hususta uymasını emrettiği konusunu belirlemektir.

Bu hususta bazı âlimler: "Bundan murad, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in onlara, (şeriatlarının) bir ve müşterek olduğu hususlarda uymasıdır. Bu hususfar da tevhid inancı ile zatı, sıfatları, fiilleri ve diğer akli meselelerde Allah'a uygun olmayan şeylerden Allah'ı tenzih etmedir" demişlerdir.

Bazıları: "Bundan murad, mesele akılsız ve cahil kimselerin eziyetlerine katlanıp onları affetmek gibi, bütün güzel ahlak ve olgun sıfatlar hususunda, o peygamberlere uymasıdır" demişlerdir.

Diğer bazıları da: "Bundan murad, delillerin (âyetleri) tahsis ettiği (yani belirleyip, sınırını daralttığı) konular dışında, o peygamberlere şeriatlarında uymaktır" demişlerdir. Muradın böyle olması halinde bu âyet, "Bizden önceki ümmetlerin şeriatlarının, bizim için de geçerli ve gerekli" olduğu hususuna bir delil olur.

Diğer bazı alimler de şöyle demişlerdir: "Allahü teâlâ, peygamberlerin şirkten kaçınıp, şirkin bâtıllığmı göstermek için gayret sarfettiklerini açıklamak için, bir önceki âyette peygamberlerden bahsetmiştir. Bunun delili ise, Hak teâlâ'nın o âyetleri, "Eğer onlar (Allah 'a) şirk koşsalardı, yapageldikleri herşey kendi hesablarına elbette boşa gitmişti" (Enam. 88) diye sona erdirmiş, sonra da, "Şimdi onlar, bunları tanımayıp kâfir olurlarsa, biz ona bunlan İnkar etmeyen bir kavmi vekil kılarız" (Enam, 89) sözü ile. peygamberlerin tevhidde sebat edip, şirki inkâr ettiklerini te'kid etmiştir.

Önceki Şeriatların Hükmü

Daha sonra da bu âyette, "Onlar, Allah'ın hidayet ettiği kimselerdir" buyurmuştur. Yani, "Cenâb-ı Hak bu peygamberleri , 'şirki iptale, tevhid akidesini ise isbata ulaştırmış, iletmiştir. O halde, "Onların hidayetine uy" yani, şirki nefyedip tevhidi isbat etme hususunda onlara uy ve bu konuda cahil kimselerin göstermiş olduğu kabalık ve beyinsizliklere katlan" demektir.

Başkaları da: "Lafız, mutlaktır; ayrı bir delilin tahsis ettiği durumlar hariç, lafız bütün bu mânalara hamledilebilir" demişlerdir.

Kadı: "Şu sebeplerden dolayı, âyeti, Hazret-i Peygamberin geçmiş peygamberlere, onların şeriatları hususunda uymasını, ittiba etmesini emretme manasına hamletmek uzak bir ihtimaldir" demiştir:

a) Onların şeriatları farklı farklı olup, birbirlerine zıddır. Binâenaleyh, o şeriatlar birbirleriyle çelişirken, Hazret-i Peygamber'in bu çelişen hükümler hakkında o peygamberlere uymakla emredilmiş olması doğru olmaz.

b) "Hidayet", bizzat amelin kendisi değil, ona ileten delilden ibarettir. Bunun böyle olduğu sabit olunca, biz deriz ki: Onların şeriatlarının devam etmekte olduğunun delili, onun dışındaki vakitlere değil, sadece o vakte tahsis edilmiş olmasıdır. Binâenaleyh, bu hidayet hususunda onlara ittiba etmek, o fillerin sadece o vakitlerde vacib olduğunun bilinmesidir. O halde, bununla daha nasıl, her zaman onların şeriatlarına uymak hakkında istidlal edilebilir?..

c) Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın, peygamberlere, şeriatları hususunda uyması, O'nun makam ve mevkiinin, o peygamberlerin makam ve mevkiinden daha aşağı olmasını icab ettirir ki, böyle bir şey icmaen bâtıldır. Binâenaleyh yapılan bu izahlarla, bu âyeti, şeriatları hususunda onlara uymanın vacib olduğu mânasına hamletmenin mümkün olmadığı sabit olur.

Bu Konuda Mu'tezilî Kâdî'nin Görüşünün Tutarsızlığı

Kadî'nin birinci görüşüne şu şekilde cevap verilir: Hak teâlâ'nın, "O halde sen de onların hidayet yoluna uy" buyruğu, hepsini içine alan bir ifadedir. Ama, sizin (geçmiş peygamberlerin) hükümlerinin bir kısmının, kendi şeriatları itibariyle tezad teşkil ettiklerini söylemenize gelince biz deriz ki, bu umumi olan ifadenin, sadece bu gibi yerlerde tahsis edilmesi gerekir. Binâenaleyh bu ifade, bu gibi yerlerin dışında hüccet olmaya devam eder.

İkinci görüşüne de şu şekilde cevap verilir: Şayet Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), önceki peygamberlerin istidlal ettiği delil ile istidlalde bulunmakla emredilirse, bu istidlalde bulunma onlara uymak, tabi olmak sayılmaz. Çünkü müslümanlar, âlemin hadis oluşu meselesiyle bir yaratıcının varlığına istidlal ettiklerinde, "Onların bu konuda yahudi ve hristiyanlara uyduğu..." söylenemez. Bu böyledir, zira bir delil ile istidlal eden kimse, o hükümde asıl olur. O kimsenin, kendisinden öncekilerle kesinlikle bir ilgisi ve alakası kalmaz. Halbuki iktida ve ittiba, birincinin fiili, o fiilin ikinciye vacib olmasına sebep olduğu zaman söz konusu olur. İşte bu izahla da, bu soru kendiliğinden düşer.

Ayet, Hazret-i Peygamberin En Üstün Mertebesini Gösterir

Kâdî'nin üçüncü görüşüne de şu şekilde cevap verebiliriz: "Allahü teâlâ Hazret-i Peygamber'e, bütün güzel sıfatlar ve yüksek ahlak hususunda, onların hepsine uymasını emretmiştir. Bu ise, peygamberin mertebesinin onların mertebesinden daha aşağı olmasını gerektirmez. Aksine bu, O'nun mertebesinin, eğer Allah dilerse bundan sonra açıklanacağı gibi, hepsinden daha yüce olmasını gerektirir. Böylece anlattıklarımızla, bu âyetin, bizden önceki şeriatların bizim için gerekli olduğuna delalet ettiği anlaşılmış olur.

Hz- Peygamberin Kûllî Fazileti

Alimlerimiz bu âyet ile, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in bütün peygamberlerden üstün olduğu hususuna istidlal etmişlerdir. Bunu şu şekilde izah edebiliriz: Biz, mükemmel ve kâmil olmanın özellikleriyle, şeref vasıflarının, o peygamberlerde bütünü itibariyle dağıtılmış olduğunu izah etmiş ve (bu cümleden olarak), Dâvud ve Süleyman (aleyhisselâm)'ın, nimetlere şükredenlerden; Eyyüb'un, bela ve sıkıntılara sabredenlerden; Yûsuf'un, her iki durumu da kendisinde bulundurmuş olanlardan olduğundan; Musa'nın kuvvetli, hükümran, şeriat ve apaçık mucizeler sahibi olduğundan; Hazret-i Zekeriyya, Yahya, İsâ ve İlyas'ın zühd ve takva ehli olduklarından; İsmail (aleyhisselâm)'in sadâkat sahibi olduğundan; Yûnus (aleyhisselâm)'ın da dua, niyaz ve yakarış ehli olduğundan bahsetmiştik. Böylece Allahü Teâlâ'nın, bu peygamberlerden herbirini zikrettiği sabit olmuş olur. Çünkü her birinde baskın olan ve görülen, muayyen bir medh ve şeref özelliğidir. Daha sonra Cenâb-ı Hak, bu peygamberlerin hepsini zikredince, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e, onlardan hepsine uymasını emretmiştir. Böylece de kelamın takdiri, "Cenâb-ı Hak sanki Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e, o peygamberlerin hepsine dağıtılmış olan bütün sıfatlar ile, kulluk ve taat hasletlerini kendisinde toplamasını emretmiştir..." şeklinde olur. Allahü teâlâ, Hazret-i Muhammed'e emrettiğine göre, "O'nun, bunları elde etme hususunda kusur ettiği..."nin söylenmesi imkansız olur. Binâenaleyh, O'nun bütün bunları elde etmiş olduğu sabit olmuş olur. Durum her ne zaman böyle olursa, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'de, peygamberlerin tamamına dağıtılmış olan o güzel hasletlerin bir araya gelmiş olduğu sabit olmuş olur. Durum böyle olunca da: "Hazret-i Muhammed'in bütün peygamberlerden üstün olduğunun" söylenmesi gerekir. Allah en iyisini bilendir.

Üçüncü Mesele

Vahidî şöyle demektedir: "Cenâb-ı Hakk'ın "Allah hidayet etti..." tabiri, hidayetin onlara tahsis edildiğinin delilidir. Zira Cenâb-ı Hak, bütün mükelleflere hidayet etmiş olsaydı, o zaman "İşte onlar, Allah'ın hidayet ettiği kimselerdir" buyruğunun bir tahsis manası olmazdı..."

Dördüncü Mesele

Vahidî şöyle demektedir: "Arapça'da "iktidâ", birincisi onu yaptığı için, ikinci kişinin birincinin fiilinin aynısını yapmasıdır... Lihyanî, "Kisaî'nin, "Sende benim için uyulacak bir örnek var; sen bana nümune-i imtisalsin" denildiğini dediğini rivayet etmiştir.

Beşinci Mesele

Vahidî şöyle demektedir: "İbn Amir, dal harfinin kesresiyte ve yâ harfine varmaksızın, hâ harfine kesre kokusu vererek (......) kelimesindeki Kıraatler (işmam ile) şeklinde; diğerleri ise hâ harfini sakin yaparak (......) şeklinde okumuşlardır. Ancak ne var ki, Hazma ve Kisaî, hâ harfini vasi halinde hazfedip, vakf halinde ise okumuşlar; diğer kıraat imamları da, hem vasi hem de vakf halinde hâ harfini isbat ederek okumuşlardır. Netice olarak diyebiliriz ki:"Kıraat imamları, vakf halinde hâ harfinin okunacağı hususunda ittifak etmişlerdir..."

Vahidî, en uygun olan okuyuşun, vakf halinde hâ'nın okunup, vasi halinde ise, hazfedilmesi olduğunu söylemiştir. Çünkü bu hâ harfi, ibtidâ halindeki hemze-i vasi gibi, sekte yapılabilsin diye getirilmiş bir hâ harfidir. Bu böyledir, zira hâ harfi vakf içindir. Nasıl ki hemze-i vasi, harf-i sakin ile başlayabilmek içindir. Vasi halinde hemze isbat edilmediği gibi buradaki hâ harfi de, (vasi halinde) sabit olmaz. Ancak ne var ki, hâ harfini isbat ederek okuyanlar, Mushaf'a muvafakat etmeyi istemişlerdir. Çünkü, Mushaftn hattında hâ harfi bulunmaktadır. Bu sebeple gerek vakf, gerekse vasi halinde Kur'an'ın hattına muhalefet etmeyi uygun bulmamışlar, böylece de bu harfi isbat ederek okumuşlardır. Ama, İbn Âmir'in kıraatine gelince, Ebu Bekr ve Ebu Bekr bin Mücahid, "bu galattır" demişlerdir. Çünkü bu hâ harfi, vakf için olan hâ'dır. Binâenaleyh, hiç bir durumda i'râb almaz. Bu ancak, kendisi sayesinde, kendisinden önceki harfin harekesi ortaya çıksın, belli olsun diye zikredilir... Ebu Ali el-Farisî de şöyle demektedir: "Bu okuyuş yanlış değildir; bunun izahı, hâ harfinin masdara râci kılınmasıdır. Buna göre kelamın takdiri, "O halde sen, onların hidayet yoluna, iyice adam akıllı uy..." şeklinde olur. Böylece, fiil kendisine delalet ettiği için, lâfzı hazfedilmiştir. Bunun kaidesi, vakf yaptığın zaman, hâ harfini sakin kılmandır. Çünkü, zamir olan hâ harfi, vakf halinde sakin kılınır. Bu, senin tıpkı (onu satın al) demen gibidir. Allah en iyi bilendir. Cenâb-ı Hakk'ın "Ben buna karşı sizden hiçbir ücret İstemiyorum..." buyruğuna gelince, bununla şu murad edilmiştir: Allahü teâlâ, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e, önceki peygamberlerin hidayet yoluna uymasını emredip, dini ulaştırma ve şeriatı tebliğ etme hususunda ücret istememe de, onların hidayet yolları cümlesinden olunca, hiç şüphesiz Hazret-i Peygamber bu hususta onlara ittiba ederek, "Ben buna karşı sizden hiçbir ücret istemiyorum..." yani, "Ben sizden bir mal ve bir karşılık istemiyorum... Bu Kur'an, âlemler için ancak bir öğüttür..." demesi emredilmiştir. Hazret-i Peygamber bu ifadesiyle, Kur'an'ın, gerek dünyevi gerekse uhrevi hususlarda insanların kendisine ihtiyaç duyduklarıher şeyi ihtiva etmiş olduğunu kastetmiştir. Cenâb-ı Hakk'ın, "O, âlemler için bir öğütten başka bir şey değildir" buyruğu, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in muayyen bir kavme değil de, bütün dünya insanlarına peygamber olarak gönderildiğine delalet eder. Allah en iyisini bilendir.

Bu Ayetin, Makabli İle Münasebeti

91

"Allah'ın kadrini ona layık olacak bir surette, hakkıyla takdir edemediler. Çünkü, "Allah hiçbir beşere bir şey indirmedi" dediler. De ki: "Musa'nın insanlara bir nûr ve hidayet olmak üzere getirdiği ve sizin de parça parça kağıtlar haline getirip (işinize geleni) açıkladığınız, (ama) çoğunu gizlediğiniz o kitabı kim indirdi? Sizin de, atalarınızın da bilmediğiniz şeyler size öğretilmiştir." Sen, "Allah (indirdi)"de; sonra onları bırak, daldıkları bataklıkta oynayadursunlar...".

Bil ki biz bu kitapta, Kur'an'ın, tevhid'i, nübüvveti ve meâd'İ isbat etme etrafında döndüğünü söylemiştik... Allahü teâlâ, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in tevhîd'in delilini getirerek şirki iptal ettiğini nakledip, Cenâb-ı Hak da bu delili açık beyanlarla ortaya koyunca, bundan sonra nübüvvet meselesini izah etmeye başlayarak, onlar (yahudiler) nübüvvet ve risaleti inkâr ettikleri için, "Onlar, Allah'ın kadrini. Ona lâyık olacak bir surette, hakkıyla takdir edemediler" buyurmuştur. İşte bu âyetlerin birbiriyle olan münasebetlerinin izahı budur. Bu münasebet de son derece güzeldir. Âyetle ilgili birkaç mesele vardır:

Allah'ın Kadrini Layık Vechile Bilemeyenler

Cenâb-ı Hakk'ın, "Allah'ın kadrini Ona layık olacak bir surette hakkıyla takdir edemediler" buyruğuna şu manalar verilmiştir:

a) İbn Abbas, "Onlar, Allahü teâlâ'yı hakkıyla, gerçek manada tazim edemediler" demiştir. Yine İbn Abbas'tan, bunun manasının, "Onlar, Allah'ın her şeye kadir olduğuna iman etmediler..." şeklinde olduğunu söylediği de rivayet edilmiştir...

b) Ebu'l-Âliye, "Onlar, Cenâb-ı Hakk'ı, layıkt veçhile tavsif edemediler."

c) Ahfeş, "Onlar, Allah'ı layıkıyla tanıyamadılar..." şeklinde manalar vermişlerdir. Vahidî (r.h) bu konuyu iyice tahkik etmiş ve şöyle demiştir: "Bir kimse bir şeyi iyice ölçüp takdir ettiğinde, düzelttiğinde, miktarını bilmek istediğindeyse, zamme ile (onun miktarını belirliyor, tayin ediyor...) denilir. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, "Eğer hava bulutlu olur da ayı göremezseniz, onu öğrenmeye, bilmeyettayin etmeye çalışınız" Buhârî, Savm. 5: Müslim. Sıyâm. 6-9 (2/759).ifadesi de bu manadadır. İşte bu kelimelerin Arapça'daki asıl manası budur..." Vahidi sözüne devamla şöyle der: "Bir şeyi bilip tanıyan kimse için;ama, o onu sıfatlarıyla bilip tanıyamazsa, denilir. Buna göre Cenâb-ı Hakk'ın, "Allah'ın kadrini, O'na layık olacak bir surette, hakkıyla takdir edemediler" hakkında söylenilen bütün manalar doğrudur.

Vahyi inkâr Edenler

Cenâb-ı Hak, "onların, Allah'ın kadrini, O'na lâyık olacak bir surette, hakkıyla takdir edemediklerini nakledince, bunun sebebini de açıklamıştır ki, bu da onların "Allah, hiçbir beşere bir şey indirmedi" şeklindeki sözleridir.

Bil ki nübüvvet ve risaleti inkâr eden herkes, gerçekte Allah'ı hakkıyla tanıyamamıştır. Bunu birkaç bakımdan izah edebiliriz:

1) Peygamber göndermeyi ve peygamberlik müessesesini inkâr eden kimse, ya "Allahü teâlâ, hiçbir insanı, asla mükellef tutmamıştır" veyahut, "Allahü teâlâ onları birtakım mükellefiyetlerle yükümlü kılmıştır" der... Birincisi batıldır; çünkü bu, Allahü teâlâ'nın onlara, Allah'a sövmeleri; O'nu, uygun olmayan şeylerle vasfetmeleri; bütün nebi, resul ve din mensubu kimseleri hafife almaları ve in'âm edene şükretmekten yüz çevirip, in'âm edene kötülükle mukabelede bulunmaları gibi, bütün münker ve çirkin şeyleri mubah kilmiş olmasını iktiza eder... Halbuki bütün bu şeylerin bâtıl olduğu malumdur. Veyahut da bu kimse, Allahü teâlâ'nın, insanları birtakım emir ve yasaklarla mükellef tuttuğunu kabul eder. Böyle olması halinde de, bir Mübelliğ'in, bir Şahin (kanun koyucunun) ve bir mübeyyinin (açıklayıcının) mutlaka bulunması gerekir. Bu kimse de, peygamberden başkası değildir.

Gerçeği İdrak Etmede Aktın Yeterli Olup Olmadığı

Buna göre şayet, "Dinen yapılması gerekli olan şeyleri farz kılıp, kaçınılması gerekli olan şeylerden de kaçınmayı emretme hususunda aklın yeterli olduğunun söylenmesi niçin caiz olmasın?" denilirse, biz deriz ki:

Farzedelim ki durum sizin dediğiniz gibi olsun... Ancak ne var ki, aklî tariflerin, ifadesini nebi ve resullerin lisanında bulan şer'î tariflerle te'kid edilmiş olması imkansız değildir. Böylece, peygamber göndermeyi ve risalet müessesesini kabul etmeyen herkesin, Allahü teâlâ'nın hikmetine ta'n etmiş olduğu; bunun ise, ulûhiyyet sıfatını bilmeme olduğu; böylece de, onun hakkında Cenâb-ı Hakk'ın, "Allah'ın kadrini O'na lâyık olacak bir surette, hakkıyla takdir edemediler" şeklindeki buyruğunun yerinde ve doğru olduğu sabit olur.

2) Nebî ve resuller göndermenin imkansız olduğunu söyleyen insanlar bulunmaktadır. Çünkü, bu insanlara göre, o peygamberi tasdik etmek üzere, O'nun iddiasına uygun bir şekilde mucize ortaya koymak imkansızdır. Bu görüşü savunanların, iki makamları bulunmaktadır:

Nebilerin Mucize İle Te'yid Edilmeleri

Birinci Makam: Onların, "Ne harikulade şeyler, ne de câri olan adetin hilafına şeyler meydana getirmek mümkün değildir" demeleridir.

İkinci Makam: Bunun mümkün olduğunu söyleyen kimseler vardır. Fakat bunu söyleyenler, "Bu harikulade şeylerin olabileceğini kabul etsek bile, bunlar risalet iddia eden kimsenin doğruluğuna delalet etmez" derler. İşte bu iki görüşden herbiri, Teâlâ'nın kudretinin mükemmelliğini zedeler mahiyettedir.

Birinci makama gelince, sabittir ki cisimler birbirlerine benzer. Yine birşeyin muhtemel olduğu şeye, benzerinin de muhtemel olması gerekir. Durum olunca, güneş ve ay'ın kütlelerinin, parçalanmaya ve dağılmaya elverişli olduğu çıkar. Buna göre eğer biz, Tanrının buna kadir olmadığını söylersek, bu, Tanrıyı ve kudretinin noksanlığı ile vasfetmek olur. O zaman da bu sözü söyleyen hakkında, "O, Allah'ın kadrini, O'na layık olacak bir surette hakkıyla takdir denilmesi doğru olur. Yine biz eğer, "Allahü teâlâ buna kadirdir" dersek, bölünmesi ve benzeri mucizelerin meydana gelmesi aklen imkansız olmaz.

Nübüvveti İnkâr, Allah'ı Tanımamak Demektir

Peygamberlik iddiasında bulunan kimsenin bu iddiada bulunurken, birtakım harikulade fiillerin meydana gelişinin, o peygamberliğin doğruluğuna delalet etmesi; hususundaki İkinci makama gelince; bu da, usûl kitaplarında izah edildiği gibi, açıktır. Böylece peygamber göndermeyi ve peygamberliği inkar eden herkesin, Allah'ın aciz ve kudret ile kuvvetinin noksan olduğunu söylemiş olduğu sabit olur. Böyle söyleyen herkes, Allah'ı hakkıyla takdir edip, anlayamamış olur.

3) Âlemin hadis (sonradan, mahluk) olduğu sabit olunca biz deriz ki: "Âlemin hadis oluşu âlemin ilahının kadir, âlim ve hakim olduğunu; bütün mahlukatın O'nun kulu ve O'nun da mutlak mânada onların maliki ve meliki olduğunu gösterir. Kendisine itaat olunan melikin, bazı emir ve yasaklarının, kulları üzerinde bazı mükellef itaatkârlara karşı vaadlerinin ve isyan edeceklere karşı va'îdlerinin olması Bu da ancak peygamberler göndermesi ve kitaplar indirmesi ile tam ve mükemmel bir şekilde olur. Binâenaleyh bunları kabul etmeyen herkes, Hak teâlâ'nın, "itaat olunan bir melik" oluşunu tenkid etmiş, kabul etmemiş olur. Böyle inanan herkes de, Allah'ı hakkıyla takdir etmemiş olur. Böylece de, "Allah hiçbir beşere hiçbirşey indirmedi" diyen herkesin Allahü teâlâ'yı hakkıyla takdir edemedikleri, yani kadrini bilemedikleri sabit olmuş olur.

Allah Layıkı İle Bilemyenlerin Kimler Olduğu

Bu âyette, zor bir konu bulunmaktadır. O da birkaç ihtimalin varid olmasıdır: Bunlar, Allahü teâlâ'nın, "Allah hiçbir beşere hiçbirşey indirmedi" dediklerini anlattığı kimseler olabilir."Bunlar, Kureyş kâfirleridir" denilmesi de mümkündür, "Bunlar, ehl-i kitab olan yahûdi ve hristiyanlardır" ihtimali de variddir. Eğer birincisi söylenir ise, bunların sözlerinin, "De ki: "Musa'nın İnsanlara getirdiği o kim İndirdi" âyeti ile iptal edilmesi nasıl mümkün olur? Çünkü Kureyş kafirleri ile Brahmanlar, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in peygamberliğini inkar ettikleri gibi, diğer bütün peygamberleri de inkar ediyorlardı. Binâenaleyh bu ilzam (yani onları böyle bir sözle hakikati kabule mecbur etme) nasıl güzel ve yerinde olabilir.

İkinci ihtimal söylenir ise, yani bunların, yahûdi ve hristiyanlardan bir grubun olduğunu söylemektedir, bu da zor ve müşkildir. Çünkü onlar böyle birşey söylemezler. Hem onlar nasıl böyle birşey söyleyebilirler ki, onların inancına göre de, Tevrat, Allahü teâlâ'nın Hazret-i Musa'ya, İncil de Hazret-i İsâ (aleyhisselâm)'a indirdiği bir kitaptır.

Hem sonra bu sûre mekkîdir. Halbuki Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile yahûdi ve hristiyanlar arasında geçen bütün münakaşalar Medine döneminde olmuştur.

Binaenaleyh ayeti bu manaya hamletmek nasıl mümkün olur? İşte bu ayetteki müşkil budur. Bil ki alimler bunun izahında şu iki görüşü belirterek ihtilaf etmişlerdir:

Bu Ayetle İlgili Birkaç Müşkile Cevap

Âyetin Nüzul Sebebi:

Birinci Görüş: Bu âyet yahûdiler hakkında nazil olmuştur. Âlimlerin çoğuna göre, meşhur görüş budur. İbn Abbas (radıyallahü anh) şöyle demiştir: "Mâlik b. Sayf, Yahûdi alimlerinden ve reislerinden, semiz ve şişman bir adamdı. Bir gün Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in yanına geldi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ona, "Tevrat'ı Musa'ya indiren Allah aşkına söyle bakalım, o tevrat'ta, "Allah, şişman âlime buğzeder " diye buluyor musun? Sen de şişman bir âlimsin. Yahudilerin yedirdikleri şeylerle şişmanlamışsın" Bunun üzerine oradakiler güldüler ve Malik b. Sayf kızarak Hazret-i Ömer (radıyallahü anh)'e dönüp, "Allah hiçbir beşere hiçbirşey indirmedi" dedi. Bunun üzerine yahûdi kavmi ona, “ Yazıklar olsun, bize böyle demiyordun!" dedi. O da, "O (Muhammed), beni kızdırdı” dedi. Yahûdiler, bu sözünden dolayı onu azledip, yerine Ka'b b. Eşrefi kendilerine başkan yaptılar. İşte bu âyetin sebeb-i nüzülü hakkındaki en meşhur rivayet budur. Bu hususta birkaç soru vardır:

Birinci Soru: Lâfız (söz), her ne kadar aslî lügat manası bakımındanan mutlak mâna ifade ederse de, bazan örfe göre takyid edilir (manası sınırlandırılır.) Baksana, bir kadın evden çıkmak istediği ve kocası da ona kızıp, "Eğer bu evden çıkarsan boşsun" dediği zaman, fakihlerin çoğu, "Bu söz, her ne kadar mutlak ise de, örf bakımından, bir seferki çıkış ile takyid edilir " demişlerdir. Burada da böyledir. Âyetteki "Allah hiçbir beşere hiçbirşey indirmedi" sözü, her ne kadar aslî lügat manası mutlak ise de, örf bakımından bu hadise ile sınırlıdır. Binâenaleyh "Allah beşere hiçbirşey indirmedi" diyen kimse bundan, "Allah, şişman alime buğzettiğine dair, hiçbir kimseye hiçbirşey indirmedi" manasını murad etmiştir. Bu mutlak manalı söz, bu mukayyed (sınırlı, belli) manaya hamledilir ise, âyetteki "Musâ'nın getirdiği o kitabı kim indirdi?" ifadesi, bu kimsenin sözünü iptal eder.

İste sorulardan birisi budur.

Âyetin Yahudilerden Malik b. Sayf Hakkında İnmesi

başkalarına karşı büyükleniyordu. Bu kesin inancına rağmen, "Allah hiçbir beşere hiçbir şey indirmedi" demesi ya akta şaşkınlık veren bir kızgınlıktan ötürüdür veya azgın bir ifade yoluyla söylenmiştir. Allahü teâlâ'ya, böyle bir sözü iptal etmek için, ebediyyen bakî olan Kur'an'dan (bir âyet) indirmesi uygun düşmez.

Bir Yahudi Vahyi Nasıl İnkâr Edebilir?

Üçüncü Soru: Âlimlerin ekserisi, bu sûrenin Mekki olduğu ve bir defada toptan nazil olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Halbuki yahûdilerin Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) ile münakaşaları, Medine döneminde olmuştur. O halde bu âyetin, yahûdiler ile yapılan münazaralarla ilgili olduğunu söylemek nasıl mümkün olur? Yine bu sûre bir defada nazil olduğuna göre, "şu âyet, falanca hadise hakkında nazil olmuştur" denilmesi nasıl mümkün olur? İşte bunlar, bu görüşe karşılık ileri sürülen sorulardır. Bana göre, doğruya en yakın olan şöyle denilmesidir: Belki de Malik b. Sayf, bu sözden rahatsız olunca Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in peygamberliğini tenkid etmiş ve "Allah, , sana hiçbirşey indirmemiştir. Sen, Allah tarafından gönderilmiş bir peygamber değilsin" demiştir. İşte bu söz üzerine bu âyet inmiştir. Bundan maksad şudur: "Sen Allahü teâlâ'nın Musa'ya Tevrat'ı indirdiğini kabul ettiğine göre, Allah'ın bana hiçbirşey indirmemiş olduğu hususunda ısrar etmen mümkün değildir. Çünkü ben nasıl bir insan isem, Musa da bir insan idi. Sen, Allahü teâlâ'nın bir insana vahiy ve kitap indirdiğini kabul edince, Allah'ın bana hiçbirşey indirmediğini kafi ve kesin olarak söylemen imkansız olur." Binâenaleyh bu âyetten kastedilen şey, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in iddia ettiği şeyin, imkansız bir şey olmayıp, yahûdi olan muarızın da onu inkarda ısrar etmesinin bir anlamı bulunmadığını, bilakis bu hususta yapabileceği en son şeyin Hazret-i Peygamber'den bir mucize istemek olup; eğer O, bu mucizeyi getirebilir ise, zaten maksadın da bu olduğunu; böyle bir talepte bulunmazsa, zaten bir meselenin olmayacağını beyan etmektir. Bu yahûdinin, Allahü teâlâ'nın Hazret-i Musa'ya kitap indirdiğine inandığı halde, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e, hiçbirşey indirmediğini kesin olarak söylemesi, sırf cehalet ve takliddir. Bu izah ile ilk iki soruya cevap verilmiş olur.

Bu Ayetin Mekkî Olup Olmadığı

Üçüncü soruya gelince, bu soruyu soranın, "Bu sûre Mekkîdir ve bir.defada nazil olmuştur. Bu iki husustan herbiri, "Şu âyetin nüzul sebebi, yahûdi Malik'in Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile münazara etmesidir" demeyi imkansız kılar" şeklindeki iddiasıdır. Biz buna karşı şöyle deriz: Bu görüşü savunanlar şöyle derler: "Bu sûrenin tamamı Mekkîdir ve bu âyet müstesna, tek bir defada nazil olmuştur. Çünkü bu âyet Medine'de ve bu hadise hakkında nazil olmuştur." İşte bu cevab hususunda söylenebilecek son söz budur.

Vahyi İnkâr Edenlerin Kureyş Müşrikleri Olduğu

İkinci Görüş: Buna göre, "Allah hiçbir beşere, hiçbirşey indirmedi" sözünü söyleyen kimse, Kureyş kâfirlerinden bir gruptur. Bu görüş, bazı âlimlerce benimsenmiştir.

Tevrat'ı Delil Getirip Müşrikleri Reddetmek Mümkün müdür?

Geriye şöyle demek kalır: Kureyş kâfirleri, bütün peygamterlerin peygamberliğini inkar ediyorlardı. Binâenaleyh onları, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'nın peygamberliğini ileri sürerek ilzam etmek (susturmak) nasıl mümkün olur. Yine bu âyetin devamındaki, "Sizin de parça parça kağıtlar hâline getirip açıkladığınız, (ama) çoğunu gizlediğiniz o kttab... Sizin de, atalarınızın da bilmediğiniz şeyler size öğretilmiştir" ifadeleri, Kureyş kâfirlerine değil, ancak yahûdilere uygun düşmektedir. Binâenaleyh açıkça anlaşılan şudur ki, bütün bu hususlar ancak yahûdilere uymaktadır. Bu, âyetin başının kafirlere, son tarafının ise yahûdilere bir hitab olduğunu söyleyenlerin görüşü olup, bozuk ve yanlıştır. Çünkü bu, âyetin nazmının (dizisinin) dağılmasını ve terkibinin bozulmasını gerektirir. Bu ise, âlemlerin Rabbi'nin kelamı olması yanında, sözlerin en güzeli olan Kur'an-ı Kerim'e yakışmaz. İşte bu görüşe göre ortaya çıkan müşkilin izahı budur.

Bu husustaki birinci soruya gelince; bunu, Kureyş kâfirlerinin yahûdi ve hristiyanlaria İçice olduğunu, her iki gruptan da mütevatir olarak, asayı yılan şekline getirme, denizi yarma, dağı insanların üzerine gölgelik gibi kaldırma ve benzeri bariz ve kesin mucizelerin, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'nın elinde zuhur ettiğini duymuş olduklarını söyleyerek savunmak mümkündür. İşte kâfirler de, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'den bu gibi mucizeler istedikleri için, onun peygamberliğini tenkid ediyorlar ve: "Eğer sen bize böyle mucizeler getirseydin, sana inanırdık" diyorlardı. İşte bütün bu sözler, onların Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın nübüvvetini kabul etmiş olmalarını gerektiren bir ifade yerine geçmektedir. Durum böyle olunca da, "Allah hiçbir beşere, hiçbirşey indirmemiştir" şeklindeki sözleri hususunda onları susturmak için, Hazret-i Musa'nın nübüvvetini söz konusu etmek, uzak ve alakasız birşey olmaz.

Buradaki ikinci soruya da şöyle cevap verilir: Kureyş kâfirleri, yahûdiler ve hristiyanlar, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in peygamberliğini inkar etme noktasında müşterek ve ortak olunca, aynı sözün bir kısmının Mekke kâfirlerine, bir kısmının da yahûdi ve hristiyanlara bir hitab olarak gelmesi uzak görülecek bir ihtimal değildir. İşte bu zor meselenin çözümü hususunda aklımıza gelen budur. Muvaffakiyyet Allah'dandır.

Uiuhiyyetin Gerçek Mahiyetini Bilme imkanı

Muhakkik alimlerden pek çoğunun görüşü şudur: "İnsan aklı, marifetullahın künhüne kesin olarak ulaşamaz." Sonra bu görüşte olanların çoğu, görüşlerinin doğruluğuna, "Allah'ın kadrini ona layık olacak bir surette, hakkıyla takdir edemediler" âyetini delil getirmişlerdir. Binâenaleyh bu âyet, "Onlar, Allah'ı gerçek bir bilgi ile bilemediler" demektir. Bu, uzak bir istidlaldir. Çünkü Allahü teâlâ bu tabiri üç yerde zikretmiştir ve hepsi de kâfirler hakkındadır. Burada bu ifade, yahûdiler veya Mekke kâfirleri hakkındadır. Diğer iki yer (Hacc, 74 ve Zümer, 67. âyetleri) nakkındaki durum da aynıdır. Binâenaleyh böyle bir istidlalde bulunmanın bir manası kalmaz. Allah en iyi bilendir.

Beşinci Mesele

Bu âyette bazı hükümler bulunmaktadır:

Menfî Nekirenin Umum İfade Etmesi

Birinci Hüküm: Nefy cümlesinde gelen nekire isim, umumi mana ifade eder. Bunun delili, bu âyettir. Çünkü Allahü teâlâ'nın, "Allah hiçbir beşere, hiçbir şey indirmemiştir" buyruğundaki "beşer" ve "şey" kelimeleri, olumsuz cümledeki nekire kelimelerdir. Binâenaleyh bukelimeler lamımı mana ifade etmemiş olsaydı, "De ki: Musâ'nın getirdiği kitabı kim indirdi?" âyeti, o ifadeyi iptal etmez ve tenakuzunu göstermiş olmazdı. Eğer böyle olmasaydı, bu istidlal yanlış olurdu. Bu yanlış olunca, nefy cümlesinde gelen nekire kelimenin, umumi mana ifade ettiği sabit olur. Allah en iyi bilendir.

Tenakuz, Sözü Zedeler

İkinci Hüküm: Herhangi bir sözde tenakuza düşmek o sözün doğruluğunu zedeler. Çünkü Allahü teâlâ o kâfirlerin "Allah hiçbir beşere, hiçbir şey indirmemiştir" şeklindeki sözlerini, "Deki: "Musa'nın getirdiği kitabı kim indirdi?" sözü ile nakzedip çürütmüştür. Eğer tenakuz, bir sözün bozukluğuna delalet etmemiş olsaydı, Allahü teâlâ'nın getirdiği delil, istenen gayeyi gerçekleştirmezdi.

Bil ki, "İki ifade arasında farkın bulunduğunu ortaya koymak, tenakuzun iptale yol açmasını önler" diyen kimsenin görüşü zayıftır. Çünkü eğer durum böyle olsaydı, Allahü teâlâ'nın bu âyetteki hücceti kendiliğinden düşerdi. Zira o yahûdi, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e, "Musa'nın mucizeleri, senin mucizelerinden daha açık ve daha etkili idi" diyordu. Binâenaleyh Hazret-i Musa'nın nebi olduğunu söylemek, Hazret-i Muhammed'in de nebiliğini kabulü gerektirmez. Eğer bu iki durum arasındaki fark geçerli sayılsaydı, bu hüccet kendiliğinden düşerdi. Bu hüccetin düştüğünü söylemek caiz olmadığı için, biz "tenakuzun bulunması, mutlak suretle sözü iptal eder" hükmünü çıkarıyoruz. Allah en iyisini bilendir.

Üçüncü Hüküm: Gazali felsefe yaparak, bu âyetin mantıki şekillerden ikinci şekil üzerine bina edildiğini iddia etmiştir. Çünkü ona göre, bunun neticesi şuraya varır: Allah, Hazret-i Musa'ya bir şey indirmiştir. Oysa Allah hiçbir beşere, hiçbir şey indirmemiştir. Öyleyse Hazret-i Musa, beşer değildi. Bu ise hulf (mantığa aykırı), muhal birşeydir. Bu imkansızlık, ne bu kıyasın şekli bakımındandır, ne de birinci mukaddimenin (cümlenin) doğru oluşu bakımındandır. Binâenaleyh geriye ancak bunun, ikinci mukaddimenin doğru olmasının kabulü halinde gerekeceği neticesi kalır. İkinci mukaddime, kâfirlerin "Allah hiçbir beşere, hiçbirşey indirmemiştir" sözüdür. Böylece bu mukaddimenin yalan olduğunu söylemek gerekir. Binâenaleyh bu âyetin, istenilen neticeye delaletinin ancak, mantıki şekillerden ikincisinin doğru olduğunun ve "hulf kıyasının doğru olduğunun kabul edilmesi ile olabileceği ortaya çıkmış olur. Allah en iyisini bilendir.

Tevrat'ın Bazı Sıfatları

Bil ki Allahü teâlâ, "De ki: "Musâ'nın getirdiği kitabı kim indirdi?" buyurunca, bunun peşisıra O'na gönderdiği kitabı bazı sıfatlarla tavsif etmiştir;

Birinci Sıfat: O kitabın insanlar için bir nur ve hidayet olmasıdır. Bil ki Allahü teâlâ, o kitabı, yolu aydınlatan ışığa benzeterek, "nûr" diye nitelendirmiştir. Eğer bazıları, "Bu tefsire göre, Tevrat'ın bir nûr olması ile, insanlar için bir hidayet rehberi olması arasında bir fark kalmaz. Halbuki bu iki kelimenin birbirine atfedilmiş olması, başka başka şeyler olmalarını gerektirir" derlerse, biz deriz ki: "Nûr"un iki özelliği vardır. Birincisi: Bizzat kendisinin açık ve aşikâr olması; ikincisi ise başka varlıkların görünmesine vesile olabilecek bir durumda olmasıdır. İşte Tevrat'ın bir nûr ve hidayet olmasından murad, bu iki durumdur. Bil ki Allahü teâlâ, Kur'an-ı Kerim'i de bir başka âyette bu iki sıfat ile tavsif ederek "Fakat biz o (Kur'ân'ı) bir nûr yaptık. Bununla, kullarımızdan dilediğimize hidayet ederiz" (Şûra, 52) buyurmuştur.

Bu Âyetteki Farklı Kıraatlerin İzahı

İkinci Sıfat: Âyetteki (işinize gelen kısmını) "Sizin de parça parça kağıtlar haline getirip, (işinize gelen kısmını) açıkladığınız, (ama) çoğunu gizlediğiniz..." buyruğunun anlattığı sıfattır. Bu ifade ile ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Ebû Amr ve İbn Kesir ifadenin başını gaib sigasıyla, "yec'alûnehu" şeklinde; diğer iki fiili de aynı siga ile yubdûnehâ ve yuhfûne (yani onu açıklıyorlar ve gizliyorlar) şeklinde okumuşlardır. Çünkü o kimseler, (âyetler nazil olurken) mevcut olmayan insanlardı. Cenâb-ı Hakk'ın, "(Onlar), Allah'ın kadrini, ona layık olacak bir surette, hakkıyla takdir edemediler" ve "Çünkü, "Allah hiçbir beşere, hiçbir şey indirmedi" dediler" buyrukları da buna delalet eder. Bu ifadeler gaib sigasıyla geldiğine göre, âyetteki diğer ifadelerin de aynı olması gerekir.

Bu kelimeleri, muhatab sigasıyla (tec'alûnehu, tubdûnehâ diye) okuyanlara göre ise, ifadenin manası "Onlara de ki: "Sizin parça parça kağıtlar haline getirip, açıkladığınız, (ama) çoğunu gizlediğiniz (o kitab)..." şeklindedir. Âyetteki, Bilmediğiniz şeyler size öğretilmiştir" buyruğu da, bu kıraatin hüccetini teşkil eder. Bu ifade muhatab sigasıyla gelmiştir. Binâenaleyh önceki fiiller de bu siga ile gelmelidir.

Tevratı Kırtaslar Haline Getirmenin Manası

Ebu Ali el-Fârisi, "Âyetteki sözü, "Onlar o kitabı sahifeli hale getiriyorlar, yani onu sayfalara aktarıyor, yazıyorlar " demektir" der.

Eğer, "Her kitap mutlaka sayfalara yazılmıştır. Binâenaleyh bûtûn kitaplar için durum böyle olunca, Allahü teâlâ'nın bu âyette, yahûdileri kınamak için bunu söylemesinin sebebi nedir?" denilir ise, deriz ki: Kınamak, sadece bu hususta olmamıştır. Aksine bundan murad şudur: Onlar, Tevrat'ı sahifeler (kitap) haline getirip, onu bölümlere ve kısımlara ayırınca, bir kısmını açıklayıp, bir kısmını gizlemeye imkan bulmuşlardır. Gizledikleri şeyler de, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in sıfatları belirtilmiş olan Tevrat sahifeleridir.

Tevrat'ın Tahrifi Meselesi

Eğer, "Tevrat, , doğuda batıda, bütün insanlara ulaşmış ve pekçok ilim sahibi tarafından da öğrenilip ezberlenmiş bir kitap olduğu halde, yahûdiler bu gizlemeyi nasıl yapabilmişlerdir? Böylesi (yaygın) bir kitaba ilavelerde bulunmak veya ondan bazı şeyleri çıkarmak (gizlemek) mümkün değildir. Bunun delili şudur: Zamanımızda bir kimse, Kur'an-ı Kerim'e bazı ilaveler yapmak veya ondan birşeyler çıkarmak istese bunu yapamaz. İşte o gün için Tevrat hakkında da aynı durum söz konusudur?" denilir ise, biz deriz ki: Daha önce, Bakara sûresinde, yahûdilerin Tevrat'ı tahrif etmelerinden muradın, günümüzde de batıldan yana olanların Kur'an âyetlerine yaptığı gibi, Tevrat'ın ayetlerini yanlış ve batıl şekillerde tefsir etmeleri olduğunu anlatmıştık.

Buna göre eğer, "Farzedelim ki Tevrat'ta, Hazret-i Muhammed'in peygamberliğine delâlet eden âyetler bulunuyordu, ama bunlar az idi; yahûdiler de, Tevrat'taki sadece bu âyetleri gizliyorlardı. Öyleyse Cenâb-ı Hak niçin, "(ama) çoğunu gizliyorlar tguliyorsunuz)" demiştir?" denilirse, biz deriz ki:

Yahûdiler, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in peygamberliğine delalet eden âyetleri gizledikleri gibi, ahkamı ihtiva eden âyetleri de gizliyorlardı... Baksana onlar, evli zinakârın recmedilmesiyle ilgili âyeti gizlemeye yeltenmişlerdi.

"Sizin Ve Atalarınızın Bitmediği Şeyler"

Üçüncü sıfat: Âyetteki, "Sizin de, atalarınızın da bilemediğiniz şeyler size öğretilmiştir" ifadesinin anlattığı husustur. Bundan maksad şudur: "Tevrat, Hazret-i Muhammed'in geleceğinin müjdelerini taşımaktaydı. Yahudiler, Hazret-i Muhammed'in gelmesinden önce, her ne kadar manalarını tam olarak anlamıyor idiyseler de, bu âyetleri okuyorlardı. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) gönderilince, bu âyetlerden muradın, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in bi'seti ve peygamber olarak gönderilişi olduğu ortaya çıktı... İşte, "Sizin de, atalarınızın da bilemediğiniz şeyler size öğretilmiştir" buyruğundan kastedilen, bu mânadır.

Bil ki, Cenâb-ı Hak Tevrat'ı bu üç sıfatla vasfedince, "Allah de... " buyurmuştur. Bunun manası şudur; Cenâb-ı Hak, âyetin başında, "De ki: Şu şu vasıflara sahip olan kitabı kim indirdi?" buyurmuş, bundan sonra da, "Allah indirdi" de", buyurmuştur. Bu şu manaya gelmektedir: "Akl-ı selim ve bozulmamış fıtrat, zikredilen sıfatlarla mevsuf ve Musa (aleyhisselâm)'nın mucizeleri gibi açık ve etkili mucizelerle sahibinin sözünü teyid eden böyle bir kitabın ancak Allah katından gönderileceğine şehadet eder..." Bu mâna, bu kesin hüccetin ortaya çıkması sebebiyle aşikar olunca, Allahü teâlâ Hazret-i Muhammed'e, "De ki: Bu kitabı İndiren, ancak Allah'dır" buyurmuştur... Bunun bir benzeri de, "De ki: "Şahid olmak bakımından hangi şey daha büyük?" De ki: "Allah..." (En'am, 19) âyetidir. Yine, yaratıcının varlığı hakkında delil getirmeye çalışan bir kimse, "yok iken, hayatı var eden kimdir? Cehaletten sonra aklı var eden kimdir? Göz bebeğine görme gücünü, kulağa da işitme gücünü veren kimdir?" der; sonra, kendi kendine "Allah!" cevabını verir. O'nun bundan maksadı şudur: Bu delil ve apaçık beyyineler öylesi bir dereceye ulaşmıştır ki, muarızımız ister kabul etsin ister etmesin, bunu her akıllının itiraf ve kabul etmesi gerekir... Binâenaleyh, maksat bu kadarcık sözle meydana gelmektedir.

Sonra, Cenâb-ı Hak bunun peşinden, "Sonra onları bırak, daldıkları bataklıkta oynayadursunlar" buyurmuştur. Bu ifadeyle ilgili iki mesele vardır:

Birinci Mesele

Bunun manası şudur: "Sen onlara karşı delil getirdiğinde uyarmada bulunup onlara özür ileri sürme kapılarını kapama hususunda da böylesi büyük bir dereceye vardığında, o zaman, onlar hakkında sana hiçbir sorumluluk kalmaz... Bunun bir benzen de, "Sana düşen, sadece tebliğ etmektir " (Şûra, 42) âyetidir.

Bu Ayette Nesh İddiasının Yersizliği

Bazı âlimler, "Bu âyet, cihad âyetleriyle nesholunmuştur" demişlerdir. Bu, uzak bir ihtimaldir. Çünkü âyette geçen "Sonra onları bırak, daldıkları bataklıkta oynayadursunlar..." ifadesi, tehdit için zikredilmiştir ve bu, cihad yapılmasına ters değildir. Binâenaleyh savaşın vacib olduğuna delalet eden bir âyetin gelmesi, bu âyetin ifade ettiği hükümlerden birini kaldırmaya yol açmaz. Bundan dolayı, bu âyette nesh yoktur. Allah en iyi bilendir.

92

İşte bu, bir feyz kaynağı olarak ve kendinden önceki (Tevrat ile İncil'i) tasdik edici olarak, bir de başkent (Mekke) ile bütün çevresindeki yerleri uyarman için indirdiğimiz bir kitaptır. Âhirete inananlar, o (Kur'an'a) inanırlar ve onlar namazlarına devam ederler".

Bil ki Allahü teâlâ, "Allah, hiçbir beşere hiçbirşey indirmedi" diyen kimsenin sözünün yanlışlığını delillerle gösterince, bunu müteakip Kur'an-ı Kerim'in, Allah'ın kitabı olduğunu ve onu Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e indirdiğini söylemiştir. Bil ki "İşte bu" sözü, Kur'an'a işarettir ve Kur'an'ın bir kitap olduğunu bildirmektedir. "Kitap" Kelimesinin tefsiri Bakara sûresinin başında geçmişti.

Kur'an'ın Vasıflarının Açıklanması

Hak teâlâ daha sonra Kur'an'ı, bu âyette birçok sıfatla tavsif etmiştir:

Münzel (İndirilmiş) Olması

Birinci Sıfat: Âyetteki, "indirdiğimiz" ifadesidir. Bundan maksad, Kur'an'ın Hazret-i Peygamber tarafından değil, Allahü teâlâ tarafından olan bir kitab olduğunu bildirmektir. Çünkü Hak teâlâ'nın, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e, sayesinde bu şekilde fesahat özelliğine sahip bir Kur'an meydana getirebileceği birçok ilimler vermiş olması uzak bir ihtimal değildir. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Allah, durumun böyle olmadığını ve Cebrail (aleyhisselâm)'indili ile Kur'an vahyini indirme işini bizzat üzerine aldığını beyan etmiştir.

Mübarek Olması

İkinci Sıfat: Âyetteki "Mübarek olarak" (bir feyz kaynağı olarak) tabiridir. Me'ânî âlimleri "Mübarek bir kitap", bereketi ve menfaati devamlı olan, hayrı çok, sevap ve mağfiretle müjdeleyip, kötü fiillerden ve günahlardan insanı alıkoyan bir kitaptır" demişlerdir. Ben de diyorum ki: "İlimler ya nazari (teorik)tir, ya da ameli (pratik)tir. Nazarî ilimlerin en şereflisi ve mükemmeli, Allah'ın zatını (varlığını), sıfatlarını, fiillerini, hükümlerini ve isimlerini bilmektir. Görmez misin ki bunlar en mükemmel ilimlerdir ve bu kitapta bulduğun ilimlerden daha şereflisi yoktur. Amelî ilimlere gelince, buradaki amelden maksad, ya azaların amelleridir, ya da kalbin amelleridir. Kalbin amelleri, "ahlakı temizlemek" ve "nefsi tezkiye etmek" diye isimlendirilir. Sen bu iki ilmi, bu kitapta bulduğun tarzda başka hiçbir yerde göremezsin. Hem sonra, Allahü teâlâ'nın nizamı (âdeti), o yüce ilmi arayan ve ona tutunan kimse için hem dünyanın izzeti, hem de ahiretin saadeti hâsıl olacak şekilde cereyan etmektedir.

Bu kitabın musannifi (yazan) Muhammed b. Ömer er-Râzi der ki: "Ben, birçok nakli ve aklî ilimleri öğrenip naklettim; fakat bu Kur'an ilmine hizmet sayesinde elde ettiğim mutluluğu, başka hiç bir ilim sayesinde elde edemedim."

Önceki Semavî Kitapları Hem Tasdik, Hem de Neshetmesi

Üçüncü Sıfat: Âyette, "Kendinden önceki (Tevrat ve İncil'i) tasdik edici olarak" sıfatıdır. Bu ifadeden murad, O'nun, kendisinden önce indirilmiş olan kitapları tasdik edici olmasıdır. Durum hakikatte böyledir; çünkü diğer semavi kitaplarda bulunan şeyler, ya "usûl" (tevhid'le alakalı) ilmidir, yahud da fürû ile ilgilidir; usûl ilminde, zaman ve mekanların değişmesiyle bir farklılığın meydana gelmesi imkansızdır. Binâenaleyh, Kur'an'da zikredilen şeylerin Tevrat, Zebur, İncil ve diğer semavi kitaplarda zikredilen şeylere muvafık ve mutabık olduğunu kesin olarak söylemek gerekir. Fürû ile alakalı olan ilme gelince, Kur'an'dan önceki semavi kitaplar, Hazret-i Peygamber'in geleceğinin müjdesini taşımaktaydılar. Durum böyle olunca, bu kitaplarda mevcut olan mükellefiyetlerin, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in ortaya çıkış zamanına kadar devam edip geçerli olması; ama, O'nun şeriatının ortaya çıkışından sonra mensuh olması gerektiği sonucu ortaya çıkar. Binâenaleyh bu kitaplar, o hükümlerin, bu vecihle sübûtuna delalet edip, Kur'ân'ın da bu manaya muvafık ve mutabık olduğu; böylece de Kur'ân'ın, bütün usûl ve fürû ilmi itibariyle, bütün semavi kitapları tasdik edici olduğu, sabit olmuştur.

Bütün İnsanlığa Gönderilmesi

Dördüncü Sıfat: Âyetteki, "bir de başkent (Mekke) ile bütün çevresindeki yerleri uyarman için..." ifadesidir. Burada birkaç bahis bulunmaktadır:

Mekke'ye Ümmü'i-Kurâ (Başkent) Denilmesinin Sebebi

Birinci Bahis: Alimler, bu âyette bir mahzufun bulunduğu ve takdirinin "bir de başkent olan (Mekke)nin halkını uyarman için..." şeklinde olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Yine, "başkent"in (Ümmü'l-Kura'nın) Mekke olduğu hususunda ittifak, ama Mekke'nin bu şekilde isimlendirilmesinin sebebi hakkında ihtilaf etmişlerdir. İbn Abbas, "Mekke, bütün yeryüzü, onun altından ve etrafından itibaren genişletilip bu hale getirildiği için Ümmü'l-Kurâ (şehirlerin anası) diye isimlendirilmiştir" demiştir. Ebu Bekr el-Esamm ise şöyle demiştir: "Mekke, bütün dünyanın kıblesi olduğu için böyle isimlendirilmiştir. Binâenaleyh o, sanki bir asıl (ana, kök), diğer belde ve şehirler de, ona bağlı olan yerler gibidir. Yine, dünyadaki mü'minlerin temel ibadetlerinden birisi de hacc olup, hacc da ancak bu beldede yapılabilir. İşte bu sebepten dolayı, bütün insanlar, çocukların annelerinin etrafında toplanması gibi, onun etrafında toplanır. Yine dünyanın bütün müslümanlan, hacc sebebiyle orada toplandıkları zaman, o beldede, başka beldelerde bulunmayan birçok ticaret ve istifadeler hasıl olur. Şüphe yok ki, kazanç ve ticaret, geçim yollarının asıllarından, temellerindendir... İşte bu sebepten dolayı Mekke, şehirlerin anası diye isimlendirilmiştir. Yine denildiğine göre Mekke, "Kabe, ibadet maksadıyla, insanlar için yapılmış olan ilk yapı olduğu için" Ümmü'l-Kurâ diye isimlendirilmiştir. Bir de, "Mekke, yeryüzünde meskun olan ilk belde olduğundan böyle adlandırılmıştır" denilmiştir.

Bunu anladığın zaman biz deriz ki, âyetteki "çevresindeki yerler..." tabirine diğer bütün beldeler ve şehirler dahildir.

Hazret-i Peygamberin Risaletinin Evrenselliği

İkinci Bahis: Bazı yahudiler Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, sadece Araplara gönderilmiş bir peygamber olduğunu iddia ederek, görüşlerinin doğruluğuna da bu âyeti delil getirip şöyle demişlerdi: "Allahü teâlâ, bu Kur'an'ı Hazret-i Muhammed'e Mekkeliler ile Mekke'nin etrafındaki belde halklarına tebliğ etmesi için indirmiştir... Mekke'nin etrafından maksad, Arabistan yarımadasrdır. Eğer Muhammed, bütün dünyaya gönderilmiş olsaydı, bunu, "Bir de şehirlerin anası (Mekke) ile bütün çevresindeki yerleri uyarman için" ifadesiyle kayıtlamak yanlış ve geçersiz olurdu.

Buna şöyle cevap verilir: Bu yerleri hassaten, özellikle zikretmek, hükmün, bu beldelerin dışında bulunmadığına, ancak mefhûnvu muhalif ile delalet eder ki, bu da zayıftır. Hele Hazret-i Muhammed'in kat'î ve açık bir tevatür yoluyla, kendisinin bütün alemlere gönderilmiş bir peygamber olduğunu söylediği sabit olmuşken... Yine, "bütün çevresindeki yerleri..." tabiri de bütün beldeleri ve o beldeleri kuşatan köyleri içine alır. Bu takdire göre de, bu ifadenin içine, alemin bütün beldeleri dahil olur. Allah en iyi bilendir.

Üçüncü Bahis: Ebu Bekr'in rivayetine göre Asım kıraati, inzar edeni "kitab" kabul ederek, fiili yâ harfiyle ... (uyarması için...) şeklinde okumuştur. Çünkü kitapta da inzar edicilik vasfı bulunmaktadır. Baksana, Cenâb-ı Hak, "Onunla, yani kitapla tehlikelerden haberdar edilsinler.., " (ibrahim, 52): "Sen onunla, yani kitapla inzar et ki..." (En'âm, 51) ve "Ben ancak vahy ile sizin başınıza gelecek tehlikeleri haber veriyorum..." (Enbiya, 45) buyurmuştur. Binâenaleyh, mecazi olarak inzar etmenin kitaba isnad edilmesi imkansız değildir. Diğer kıraat imamlarına gelince onlar, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e bir hitab olmak üzere, fiili tâ harfiyle (......) şeklinde okumuşlardır. Çünkü, inzar etmekle memur ve mevsuf olan, Hazret-i Peygamber'in bizzat kendisidir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Sen ancak bir uyarıcısın..." (Rad. 7) ve "Sen onunla, korkan kimseleri inzar et..." (Enam, 51) buyurmuştur.

"Ahirete İnananlar Kur'an'a İnanırlar"

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "âhirete inananlar, ona inanırlar..." buyurmuştur. Bu ifadenin zahiri, âhirete İman etmenin, Allah'ın resulüne iman etmenin yerine geçmesini iktiza eder. Âlimler bu sebebiyyetin izahı hususunda şunları zikretmişlerdir:

a) Âhirete iman eden, "vaade, vaîde, (sevaba ve cezaya) iman eden kimse" demektir. Böyle olan herkesin, sevabı elde etme hususunda arzusu; cezadan kurtulmak hususundaki endişesi artar. Tevhid ve nübüvvetin delilleri hususunda iyi tefekkür eder, düşünür; böylece de ilme ve imana ulaşmış olur.

b) Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in dini, öldükten sonra dirilme ile Kıyamete iman etme esasına bine edilmiştir. Bu kaidenin yerleştirilmesi için, Hazret-i Muhammed'in şeriatında olduğu kadar, diğer hiçbir peygamberin dininde gayret gösterilmemiştir... İşte bu sebepten dolayı, Hazret-i Peygamber'in nübüvvetiyle ahiretin hak ve gerçek olduğuna inanmak, birbirinden ayrılmaz iki şey olmuşlardır.

c) Bu tabirden maksad, Asr-ı saadet'teki Mekke liderlerinin bu dini kabul etmekten uzak kalacaklarına dikkat çekme de olabilir. Çünkü, o tefekkür ve istidlalde bulunma sıkıntısını yüklenip, dünya önderliğini, kini ve hasedi terketmeye sevkeden, sevab elde etme arzusuyla cezadan korkup kaçınma arzusundan başka bir şey değildir. Halbuki Mekke kâfirleri öldükten sonra dirilme ile Kıyamete inanmayınca, onların hasedi ve dünya riyasetini terketmeleri imkansız olur. Binâenaleyh, onların bu dini kabul etmeleri ve Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in nübüvvetini ikrar ve itiraf etmeleri, haliyle uzak bir ihtimal olur.

Namaz İle Ahiretin Münasebeti

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "ve onlar namazlarına devam ederler" buyurmuştur ki bundan maksad, "Ahirete İman, insanı nübüvveti tasdike sevkettiği gibi, beş vakit namaza devam etmeye de sevkeder..." şeklindedir. Hiç kimse, "Ahirete iman, bütün taatlere teşvik eder... O halde, namazın özellikle zikredilmesinin bir anlamı yoktur" diyemez. Çünkü biz diyoruz ki bundan maksat, Allah'a imandan sonra namazın, ibadetlerin en şereflisi ve en kıymetlisi olduğuna dikkat çekmektir... Baksana namaz hariç, zahirî ibadetlerden hiçbirisi hakkında "îman" ismi kullanılmamıştır. Nitekim Cenâb-ı Hak "Allah imanınızı, yani namazınızı zayi edecek değildir..." (Bakara, 143) buyurmuştur. Yine, namazın terkinden başka, hiçbir isyan ve günah hakkında küfür ismi kullanılmamıştır. Nitekim Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "Her kim kasden namazı terkederse, kâfir olur" Keşfu'l-Hafâ, 2/238 (Dârekutni'den... aynı hadis, biraz değişik olarak Tirmizî, Nesâî ve Müsned'de de bulunmaktadır). buyurmuştur. Binâenaleyh, namaza bu kadar kadr ü şeref tahsis edilince, Cenâb-ı Hakk'ın burada namazı hassaten belirtmesini normal karşılamak gerekir. Allah en iyi bilendir.

Allah Hakkında Yalan Düzenden Daha Zalim Kimse Yoktur

93

"Allah hakkında yalan uydurandan, yahud kendisine hiçbir şey vahyedilmemişken, "Bana da vahyolundu" diyenden, bir de "Allah'ın indirdiği gibi ben de indireceğim" diye söyleyenden daha zalim kim olabilir? Ölümün şiddetleri içinde, meleklerin de ellerini uzatarak kendilerine "canlarınızı kurtarın! Allah'a karşı haksız olanı söyleyegeldiğiniz ve Allah'ın âyetlerinden kibirlenerek uzaklaşmış olduğunuz içindir ki bugün hakaret azabıyla cezalandırılacaksınız" (dedikleri zaman) sen o zâlimleri bir görsen!".

Bil ki Cenâb-ı Hak, Kur'an'ın, kendi katından nazil olan bir kitap olduğunu açıklayıp, O'ndaki celal, şeref ve yücelik sıfatlarını beyan edince, bunun peşinden yalan ve iftirada bulunmak suretiyle, peygamberlik ve nübüvvet iddia eden kimseler için vaid ve tehdide delalet eden ifadeyi zikretmiş ve "Allah'a karşı iftira atandan daha zalim kim olabilir?" buyurmuştur. Bu ifadeyle ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Bil ki Cenâb-ı Hak, şu üç şeyden birisini söyleyenlerin cezasının çok büyük olacağını bildirmiştir:

a) Allah'a karşı yatan uydurup, iftira etmek. Müfessirler şöyle demektedirler: Bu ifade, Yemâmeli Müseylimetu'l-Kezzab ile, San'alı el-Esvedu'l-Ansî hakkında nazil olmuştur. Çünkü bunlar, bir yalan ve bir iftira olmak üzere, Allah katından gönderilmiş birer nebî ve resul olduklarını iddia ediyorlardı... Müseylime, "Muhammed, Kureyş'in peygamberi, ben de Hanifeoğullarının peygamberiyim" diyordu.

Allah'ı Olduğundan Başka Tavsif Etme de Buna Dahildir

Kâdî şöyle demektedir: "Allah'a karşı yalan uyduranlar zümresine, yalan yere peygamberlik iddiasında bulunanlar girer... Ancak ne var ki bu ifade, yalan yere peygamberlik iddia edenlere hasredilemez...Çünkü ne var ki bu ifade, yalan yere lafzın umumi oluşunadır... Binâenaleyh gerek zatı, gerek sıfatları, gerekse fiilleri hususunda Allah'ın kendisinden berî ve münezzeh, uzak olduğu herhangi bir şeyi Allah'a nisbet eden herkes, bu tehdidin hükmüne dahil olur..." Kâdî sözüne devamla şöyle der: "Sıfatları hususunda Allah'a iftira etmek.. Mesela, Mücessime gibi ve adaleti hususunda yine, Allah'a iftira etmek... Cebriyye gibi düşünmekle olur. Çünkü bunlar, Allah'a yalan iftirada bulunmak suretiyle, zulmün en büyüğünü irtikab etmişlerdi..." Ben derim ki, Kâdî'nin, "Mücessime, Allah'a yalan uydurmuştur" şeklindeki sözü gerçektir. Ama onun, "Bu, Allah'a sıfatları hususunda bir iftiradır" şeklindeki sözü doğru değildir. Çünkü zatın, cisim olup mekanda bir yer işgal etmiş olması, bir sıfat değil, aksine bizzat o zatın kendisidir. Binâenaleyh, alemin cisim olmadığını iddia eden kimsenin bu sözünün manası şudur: Bütün cisimler ve bir mekan işgal edenler, muhdestirler, sonradan yaratılmışlardır. Bunların hepsinin de herhangi bir mekan işgal etmeyen, mevcut olan bir yaratıcısı vardır... Halbuki mücessime bu zatı nefyeder... Binâenaleyh muvahhid ile mücessime arasındaki ihtilaf sıfatla değil, zatın bizzat kendisindedir. Çünkü Muvahhid bu zatın varlığını kabul eder; Mücessime ise bunu kabul etmez... Böylece bu ihtilafın sıfatta değit zat hususunda olduğu ortaya çıkar.

Kâdî'nin "Cebriyye Allah'a sıfatlar hususunda iftira atmışlardır" şeklindeki sözü de doğru değildir. Çünkü Kâdrye şöyle denebilir: Cebrîler "Mümkin olan bir varlığın, mutlaka bir "müreccirfi vardır..." şeklindeki sözlerine başka bir şey ilave etmezler. Binâenaleyh, eğer onlar bu görüşlerinde yalancı olurlarsa, onların ilahın varlığını tanıyıp bilmeleri mümkün olmaz. Eğer onlar bu görüşlerinde doğru iseler, o zaman fiilin meydana gelmesinin, Allah'ın yaratmasıyla meydana gelen sebeplere dayandığını ikrar etmeleri gerekir... Ki işte bu, bizim cebr diye adlandırdığımız şeyin aynısıdır. Böylece Kâdı'nin, "Allah'a iftiradır" şeklinde tavsif ettiği şey bâtıl olmuş olur. Aksine Allah'a iftira eden kimse, "Mümkin varlığın iki tarafından birinin (var olup olmamasının) diğerine üstünlüğünün, bir müreccihin varlığına dayanmadığını" söyleyendir... Çünkü bu sözü söyleyen kimseye, yaratıcıyı tamamıyla reddetmiş olur. Hatta o kimse böylece hem eserleri hem de müessirleri tamamıyla nefyetmiş olur.

b) Allah'ın iftira diye vasfetmiş olduğu şeylerden birisi de O'nun, "yahud kendisine hiçbir şey vahyedilmemişken, "Bana da vahyolundu" diyen..." buyruğunda belirtilen husustur. Bu sözle bundan önceki söz arasındaki fark şudur: Birincisinde o kimse, kendisine vahyedildiğini iddia ediyor, ama Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e vahy geldiğini yalanlamıyordu. Ama burada ise bu kimse, kendisine vahy geldiğini söylüyor, ama Hazret-i Muhammed'e gelmediğini iddia ediyor. Böylece bu, yalanın iki büyük çeşidini bir arada bulundurmak olur; ki bu da, var olmayanı var göstermek; var olan şeyin de yok olduğunu öne sürmektir.

c) Allahü teâlâ'nın, "Allah'ın indirdiği gibi ben de indireceğim..." buyruğudur. Müfessirler şöyle demektedirler: "Bu ifadeyle Nadr İbn el-Hars'ın, "Eğer dilersek biz de elbet bunun benzerini söyleriz..." (Enfal, 31) şeklindeki sözüyle, yine onun Kur'an hakkındaki, "Bu eskilerin masallarındandır... Herkes böyle bir sözü söyleyebilir..." şeklindeki sözü kastedilmiştir.

Netice olarak diyebiliriz ki, bu sözü söyleyen kimse, Kur'an'a muaraza etmeyi iddia etmiştir. Yine rivayet edildiğine göre Abdullah İbn Sa'd İbn Ebî Sarh, Hazret-i Peygamber'e gelen vahiyleri yazıyordu. Cenâb-ı Hakk'ın, "Andolsun biz insanı çamurdan (süzülmüş) bir hülasadan yarattık..." (Mü'minûn, 12) âyeti nazil olunca, Hazret-i Peygamber bu âyeti (ve müteakib âyetleri) yazdırdı. Yazma işi, "Bilahere onu başka bir yaratılışla inşa ettik..." (Müminûn, 14) buyruğuna gelince, Abdullah bu ifadeden taaccüb ederek, "Suret yapanların en güzeli olan Allah'ın şanı ne yücedir!" dedi. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber, "işte âyet bu şekilde, (senin söylediğin gibi) nazil oldu..." deyince, Abdullah, (bir müddet susarak), sonunda şunu söyledi: "Eğer Muhammed doğru söylüyorsa, (bu demektir ki) bana da vahiy geliyor. Eğer yalan söylüyorsa, ben ona muâraza'da bulundum..." İşte Cenâb-ı Hakk'ın, "Allah'ın indirdiği gibi ben de indireceğim..." ifadesiyle, bu murad edilmiştir.

"Gamerât " Kelimesinin İzahı

Cenâb-ı Hakk'ın "Ölümün şiddetleri içinde... Sen o zalimleri bir görsen!" buyruğuna gelince, bil ki bu âyetin başında bulunan, "Allah'a karşı iftira atandan daha zalim kim olabilir?" sözü, genel bir biçimde büyük bir tehdit ve korkutma ifade eder. Binâenaleyh, Cenâb-ı Hakk'ın bundan sonra gelen "Ölümün şiddetleri içinde... Sen o zalimleri bir görsen!" buyruğu, o mücmel ve genel ifadeyi âdeta izah etmiştir. Burada geçen "zatimler"den maksat, Allah'ın âyette bahsettiği kimselerdir...

(......) tabirine gelince, buradaki (......) kelimesi, "ölümün şiddeti, sıkıntısı" manasına gelen (......) kelimesinin coğuludur. tabirinin mânası, "O şeyin çokluğu, büyüklüğü.!" demektir. (suyun çokluğu, muazzam oluşu) ve (harbin büyüklüğü, muazzam oluşu) deyimleri de böyledir. Yine bir şey bir şeyin üzerine çıkarak onu sarıp bürüdüğünde, (o şey onu sardı, bürüdü) denilir. Zeccâc şöyle demektedir: "Çok olan birşeyin içine dalıp onun içinde kalan herkese, "O, onu sardı, bürüdü "; yine borcun içinde boğulup kalmış olan kimse hakkında da "Borç, onu kapladı..." denilir. İşte, kelimenin asıl lügat manası budur. Daha sonra sıkıntılar, istenilmeyen şeyler hakkında da (......) kelimesi kullanılmıştır. Âyetteki (......) kelimesinin cevabı mahzuftur. Yani, "Çok büyük, müthiş bir şey görmüş olurdun.." şeklindedir.

Cenâb-ı Hak "Meleklerin de, pençelerini uzatarak..." buyurmuştur. İbn Abbas, bu ifade hakkında, "Azab melekleri, onları döverek ve onlara azab ederek pençelerini uzatırlar. Nitekim "Ona elini, kötülükle, istenmeyen bir şeyle uzattı" denilir" demiştir.

Meleklerin Can Almak Üzere Ellerini Kafirlere Uzatmaları

Cenâb-ı Hak, "Canlarınızı kurtarın!.." buyurmuştur. Burada bir hazf söz konusu olup, ifadenin takdiri, "Canlarınızı kurtarın, derler..." şeklindedir. Bu ifadeyle ilgili iki mesele vardır:

Birinci Mesele

Bu ifade hakkında şöyle bir soru bulunmaktadır: "Meleklerin, onların ruhunu bedenlerinden çıkarmaya güçleri yetmez. O halde bu sözün söylenmesinin faydası nedir?"

Biz deriz ki: Bu kelimenin tefsiri hususunda şu izahlar yapılmıştır:

1) "Şayet zalimleri, ahiretteki çeşitli azab ve sıkıntılara duçar olup, cehenneme sokuldukları zaman bir görsen!.. Binâenaleyh, âyette geçen "ölümün şiddetleri" tabiri ahiret'te onların başına gelecek olan çeşitli sıkıntı ve azablardan, azaba duçar olmalardan ibaret olmuş olur. (O zaman), melekler onları susturarak ve "Eğer gücünüz yetiyorsa, canınızı bu şiddetli azabtan kurtarın bakalım!" diyerek, azab vermek üzere ellerini onlara uzatmışlardır..."

2) Mâna şöyle de olabilir: "(Ya Muhammed) sen, dünyada iken onlara ölüm musibeti, felaketi geldiğinde, zalimlerin, ölümün sıkıntıları içine düştükleri zamanı bir görseydin!" Melekler, "Canınızı bu şiddetlerden kurtarın ve bu bela ve elemlerden uzaklaştırın..." diyerek, onların canlarını almak için onlara ellerini uzatmışlardır.

3) Cenâb-ı Hakk'ın, "Canlarınızı kurtarın" emri, yani "Nefislerinizi bedenlerinizden çıkarıp (bize verin)" demektir. Bu da, ruhu çıkarmak hususunda, nefes aldırmaksızın ve zaman tanımaksızın, meleklerin tatbik etmiş olduğu şiddet ve dehşet ile yine meleklerin o insanlara, borçlunun peşini bırakmayan ve ısrarlı olan alacaklı kimsenin elini borçlu şahsa uzatıp, borcunu isterken ona şiddetli davranması ve ona mühlet tanımaması gibi; yine, alacaklı olduğu o kimseye, "Malımı, alacağımı bana şu anda ver!.. O borcu, senden söke söke almadıkça, şuradan ayrılmam..." diyen kimsenin muamelesi gibi muamele etmelerinden ibarettir.

4) Bu lafız, onların çok şiddetli bir sıkıntı içinde olup, belâ ve sıkıntı hususunda, kendi kendilerinin canlarını çıkarıp teslim edecekleri bir raddeye varmış olmalarından kinayedir.

5) Cenâb-ı Hakk'ın, "Canlarınızı kurtarın" sözü, bir emir değil, aksine bir tehdit olup yürekleri yerinden hoplatmak için getirilmiştir... Bu, tıpkı bir kimsenin, "Şu anda git bakalım, başına gelenleri göreceksin!.." demesi gibidir.

Ruhun Bedenden Çıkması

Müfessirler şöyle demektedir: Mü'minin ruhu, Rabbine kavuşacağı için, bedeni terketmekten ötürü neşe duyar. Halbuki kâfirin ruhu ise, azabın en şiddetlisine duçar olacağı için bundan hoşlanmaz, bu sebeple de bedeni terketmek ona zor gelir. Nitekim Allah'ın Resulü (sallallahü aleyhi ve sellem), "Kim, Allah'a kavuşmak isterse, Allah da ona kavuşmak ister. Kim de Allah ile karşılaşmak istemezse, Allah da onunla karşılaşmak istemez" Buhâri. Rikâk. 41 buyurmuştur. Bu, can çıkarken söz konusudur. İşte bu sebeple o kâfirleri, melekler, ruhlarının çıkması hususunda zorlarlar...

Ruhun Bedenden Ayrı Olduğu Hakkında

İnsanda bulunan bu ruhun, "insanî nefsin" insanın bu kalıbından ve bedeninden başka bir şey olduğunu söyleyenler, bu âyeti görüşlerine delil getirerek şöyle demişlerdir:

"Şüphe yok ki Cenâb-ı Hakk'ın, "Canlarınızı kurtarın" buyruğu, "Canlarınızı bedenlerinizden kurtarıp çıkarın" manasınadır. Bu da, "Can"ın (yani ruhun), bedenden başka birşey olduğuna delalet eder. Fakat eğer biz âyeti, yapılan beş izahtan ilk ikisine göre anlar isek, böyle bir istidlal yapılamaz.

Azâbe'l-Hûn Tabirinin İzahı

Cenâb-ı Hak'daha sonra "Bugün hakaret azabı ile cezalandırılacaksınız." buyurmuştur.Zeccâc, "Âyetteki"azâbe'l-Hûn" (zillet azabı) tabiri, "çok şiddetli bir zillete sebebiyet veren azab" manasınadır" demiştir. Nitekim Allahü teâlâ "O doğanı, (sağ bırakıp) hakaretle mi (yani hor ve hakir olarak mı) tutacak, yoksa o (kız çocuğunu) toprağa mı gömecek..." (Nahl, 59) buyurmuştur. Bu azabtan maksad, Hak teâlâ'nın elem verme ile hor ve hakir kılmayı birlikte yaptığı azabtır. Çünkü mükâfaatın saygı ile içice olan bir menfaat olması şarttır. Aynı şekilde cezanın da, hor ve hakir kılma ile birlikte bulunan bir zarar olması şarttır. Bazı kimseler "hûn" kelimesinin, "hevân" (zillet) manasına geldiğini; "hevn" kelimesinin ise vakar ve tevâzû manasına olduğunu; Hak teâlâ'nın da "O Rahmanın, yeryüzünde hevn ile, yani vakar ve tevâzû ile yürüyen kullan..." (Furkân, 63) buyurmuş olduğunu söylemişlerdir.

Allahü teâlâ'nın "Allah'a karşı haksız olanı söyleyegeldiğiniz ve Allah'ın âyetlerinden kibirlenerek uzaklaşmış olduğunuz için..." buyruğu, bu şiddetli azabın, ancak Allah'a iftirada bulunma işi ile O'nun âyetlerine karşı kibirlenme işinin toplamı sebebi ile olacağına delalet eder. Ben derim ki: "Bu iki çeşit âfet ve belaya, ilim elbisesine bürünmüş kimselerin çoğunun düştüklerini ve bunu sürdürdüklerini görürsün. Bunun neticelerinden Allah'a sığınırız." Vahidî, âyetteki "Allah'ın âyetlerinden kibirlenerek uzaklaşmış olduğunuz için..." sözünü, "Allah rızası için namaz kılmadığınızdan ötürü..." manasına olduğunu ve nitekim Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in de "Kim Allah için, doğru bir niyetle bir secde eder ınamaz kılarsa), kibirden uzak olmuş olur" buyurmuş olduğunu söylemiştir.

94

"Andolsun ki sizi ilk defa (doğumunuzda) yarattığımız gibi yapayalnız, tek tek huzurumuza geldiniz ve size ihsan ettiğimiz malları da arkanızda bıraktınız. Kendilerinin (Allah'ın) ortakları olduğunu iddia ettiğiniz şefaatçilerinizi de şimdi yanınızda görmüyoruz! (Bakın işte), onlarla aranızdaki bağ(lar) bir bir koptu ve (şefaatçi tanrılar olduklarını) boş yere iddia ettiğiniz o şeyler (putlar) yanınızdan uzaklaşıp gitmişler!" En'âm, 94).

"Tek Tek Huzurumuza Geldiniz" Buyruğunun İzahı

Bil ki âyetteki "Andolsun ki yapayalnız, fek tek huzurumuza geldiniz" buyruğu şu iki manaya gelebilir:

a)

Bu kısım, meleklerin, "Canlarınızı kurtarın. Allah a karşı haksız olanı söyleyegeldiğiniz (...) için, bugün hakaret azabıyla cezalandırılacaksınız" (En'âm, 93) şeklindeki sözleri üzerine atfedilmiştir. Cenâb-ı Allah, o meleklerin o sözü kâfirlere ayıplama sadedinde söyledikleri gibi, Allah namına "Andolsun ki... yapayalnız, tek tek huzurumuza geldiniz" diyeceklerini de beyan etmiştir. Binâenaleyh bu sözün tamamı, meleklerden bir nakil olup; bunları melekler kâfirlere söylerler. İşte buna göre, bu sözü söyleyenler, can almakla görevli melekler veya o kâfirlere azab etmekle görevli meleklerdir.

Allah Ahirette Kafirlere Hitap Edecek mi?

b) Bu, Allahü teâlâ'nın kendi sözüdür. Âyetin izahındaki bu ihtilafın menşei, Allah'ın ahirette kâfirlerle konuşup konuşmayacağı meselesine dayanır. Bundan dolayı kâfirler hakkındaki, "Allah onlarla konuşmayacak" (Al-i imran. 77) âyeti, Allahü teâlâ'nın onlarla konuşmayacağını; "Rabbine yemin olsun ki biz onların hepsine (hesab) soracağız" (Hicr, 92) ve "Kendilerine (peygamber) gönderilenlere de mutlaka (hesab) soracağız, onlara gönderilen (peygamberlere) de..." (Araf. 6) âyetleri İse, Hak teâlâ'nın onlarla konuşacağını göstermektedir. İşte ihtilafın sebebi budur. Birinci görüş daha kuvvetlidir. Çünkü âyet, kendinden öncekine atfedilmiştir. Atıf ise, beraberliği gerektirir.

Kıyamette Allahın Huzuruna İnsanın Tek Başına Çıkması

(......) kelimesi, cemidir ve müfredi hakkında iki görüş vardır:

a) İbn Kuteybe, "furâdâ kelimesi, tıpkı "sekrân" ve "sükârâ" (sarhoş); "keslân" ve "küsâlâ" (tembeller) kelimelerinde olduğu gibi, (......) kelimesinin çoğuludur,

b) Diğer alimler İse, "Bu kelime, "redir ve "rüdâfa" kelimesinde olduğu gibi, "ferid" kelimesinin çoğuludur" derler. Ferrâ da "Bu kelime, ferd, ferde, ferîd ve ferdan kelimelerinin çoğuludur" demiştir.

Kâfir Orada Perişan, Mü'min İse Tedariklidir

Bunu anladığın zaman bil ki, âyetteki "Andolsun ki yapayalnız, tek tek huzurumuza geldiniz" buyruğu ile, bir azarlama ve korkutma kastedilmiştir. Çünkü o kâfirler, dünyada bütün gayret ve çabalarını, şu iki şeyi elde etmek için sarfetmişlerdi:

a) Makam ve mevki elde etmek...

b) Allah yanında kendilerine şefaatçi olacaklarına inandıkları putlara tapmak... Sonra onlar Kıyamette Mahşer'e geldiklerinde, dünyadaki mallarından hiçbirşey bulunmaz ve yanlarında, Allah katında şefaatçi olacaklarını sandıkları putlarını göremezler. Böylece de dünyada elde ettikleri ve son derece güvendikleri şeylerden tamamen uzak, tek başına kalmış olurlar. Halbuki iman ehli kimseler böyle değildir. Çünü onlar ömürlerini, gerçek bilgiyi ve salih amelleri elde etmek için harcamışlardır. Bu bilgiler ve. ameller, kabirlerinde iken onlarla birlikte kaldığı gibi, Kıyamet meydanında da onları yalnız bırakmazlar. Binâenaleyh mü'minler orada yapayalnız olmaz, aksine ahiret azıklarıyla birlikte bulunurlar.

Âyetteki Kıraat Farkları

Daha sonra Allahü teâlâ, "Andolsun, onlarla aranızdaki (bağlar) bir bir koptu" buyurmuştur. Bununla ilgili iki mesele vardır:

Birinci Mesele

Nâfî, Asımın râvisi Hafs ve Kisâî, kelimeyi mansub olarak beynekum şeklinde; diğer kıraat imamları ise, merfu olarak, beynukum şeklinde okumuşlardır. Zeccâc, "Merfu kıraatin manası daha güzeldir. Çünkü bu, "Aranızdaki bağ(lar) kopmuştur" manasına gelir. Mansub olma hali de caiz olup manası da, "Aranızdaki ortaklıklar bir bir koptu" şeklindedir" demiştir. Ebû Ali ise, "Bu kelime şu iki şekilde kullanılır:

a) "Ayrılmak" manasında, munsarıf bir isim olarak...

b) Daha güzeli ise, bu kelimenin bir zarf olarak kullanılmasıdır. Bunu merfu olarak okuyanlara göre, merfu olan bu kelime aslında zarf olup, bir isim olarak kullanılmıştır. Bunun bir isim olabileceğinin delili, "Bizimle senin aranda bir perde var..." (Fussilet.5) ve "İşte bu, benimle senin ayrılışımızdır"( Kehf, 78) âyetleridir. Kelime, bu gibi yerlerde bir isim olarak kullanıldığına göre, bunu merfû okuyanlarca fiiline bunun fail yapılması caizdir. Bu kelimenin, kullanılış sahası geniş olan bir zarf veya bir masdar olmaktan halî olmayışı da, merfu okunan şeklinin de bir zarf olarak kullanılacağını gösterir. Bunun masdar olması bâtıldır. Aksi halde âyetin takdiri, "Andolsun ki sizin ayrılışınız paramparça oldu" şeklinde olurdu. Bu ise, kastedilen mananın zıddıdır. Çünkü âyetten maksad, "sizin bağlarınız ve geçmişte üzerinde olduğunuz (kendine güvendiğiniz) şeyler paramparça oldu" manasıdır.

Buna göre eğer, "Aslında "ayrılmak" (iftirak) "bölünüp, parça parça olmak" manasına geldiği halde, "vuslat" (birleşme) manasına kullanılması nasıl mümkün olur?" denilir ise, deriz ki: Bu kelime, bazı bakımlardan aralarında bir birlik ve alaka bulunan iki şeyin birbirinden ayrılması hakkında kullanılır. Bu, Arapların "Onunla aramda bir ortaklık vardır"; "Onunla aramızda bir akrabalık bağı vardır" demelerinde olduğu gibidir. Binâenaleyh bukelimenin, vuslat manasında kullanılması güzel ve yerinde olmuş olur. Buna göre tabiri, "Bağınız kopmuştur" manasındadır.

Bu ifadeyi, mansub olarak beynekum şeklinde okuyanların kıraatinin izahı şöyledir: Bunda fail mukadderdir. İfadenin takdiri, "Aranızda olan ilgi ve bağ kopmuştur" şeklindedir. Sibeveyh şöyle der: "Araplar, "Yarın olunca, bana gel" derler. Bu, "Yarın bir ümid veya bir bela söz konusu olursa, bana gel" demektir. Halihazırdaki durumdan anlaşıldığı için, bunlar açıkça söylenmemiştir." İbnü'l-Enbârî ise, âyetin takdirinin, "Andolsun ki aramızda olan şey kopmuştur" şeklinde olduğunu ve manası açıkça anlaşıldığı için (U) kelimesinin hazfedildiğini söylemiştir.

Kâfirin Büyük Ziyan

Bil ki bu âyet, Kıyamet hallerini anlayıp kavrama hususunda değerli kaideler ihtiva etmektedir:

1) İnsanın canı (ruhu), hiç şüphe yok ki, gerçek bilgileri ve yüce ahlâkı kazanma vesilesi olan şu bedene bağlanmıştır.

Ruh, bu iki matlûbu hiç elde etmemiş olarak bedenden ayrıldığı zaman, pişmanlığı büyür ve sayesinde ebedi saadeti kazanabileceği böylesi kıymetli bir vesileyi (âleti) bulduğu halde, daha sonra onu kaybettiği, boşa çıkardığı ve ondan hiç faydalanamadığı için, başına gelen bela kuvvetli olmuş olur. İşte, "Andolsun ki sizi ilk defa yarattığımız gibi, yapayalnız, tek tek huzurumuza geldiniz" âyeti ile anlatılmak istenen budur.

2) Bu can (ruh), o beden aleti ile ruhanî (ebedî) saadeti ve kemali kazanamadığı gibi, birincisinden daha fena bir iş yapmıştır. Çünkü o, ömrü boyunca mal ve makam elde etme gayreti, bunları güçlendirip kuvvetlendirme çabası içinde olup bunları sevmiştir. Halbuki insan gerçekte maddi alemden, manevi aleme yöneliktir. Oysa bu aciz ve miskin, hükmü tersyüz etmiş, önermeyi tersinden kurmuş ve ruhanî gayeyi bırakıp, maddi aleme yönelmiş, esas gayesini unutmuş ve birtakım maddi lezzetlere aldanmıştır. Ölünce de, ister istemez önerme onunkinin tersine dönmüş; böylece de maddi alemden manevi aleme yönelmiştir. Kazandığı ve elde etmek için bütün ömrünü harcadığı o maftar, geride (dünyâda) kâimışfır. frisanın geride tartan mallarından istifade etmesi mümkün değildir. İnsan, istifade edemeyeceği halde, maddi (dünyevi) aleme Milat etmiş olması sebebi ile, çoğu kez bunlardan faydalanamaz, boynu bükük ve sükût-i hayale uğramış olarak kalakalır. İşte bu da, son derece büyük bir pişmanlığı, üzüntüyü ve yazıklanmayı gerektirir ki, âyetteki, "Size ihsan ettiğimiz şeyleri arkanızda bıraktınız" buyruğu ile anlatılmak istenen de budur.

Bu, insanın kazanıp da hayır yerlerine sarfetmediği bütün malların, Hak teâlâ'nın bu âyette bahsettiği hal üzere olduğuna delalet eder. Ama insan o malları Allah'ın emirlerine hürmet ve O'nun mahlûkatına şefkatle ilgili yönlere harcaması halinde, onları geride bırakmaz ve fakat Cenâb-ı Allah'ın, "Kendiniz için önden ne hayır yollarsanız, Allah katında onu bulursunuz" (Bakara, 110) âyetinde de buyurduğu gibi, onların hayrı, kendisine kavuşur.

3) Bu miskin insanlar, batıl dinlere ve yanlış mezheblere yardımcı olma yolunda nefislerine (hevâ-vü heveslerine) uymuşlar ve Kıyamet mahfiline vardıkları zaman bu işlerinden istifade edeceklerini zannetmişlerdir. Onlar oraya varıp, o inançlarına karşılık orada bulunan şiddetli azabı ve daimî cezayı gördüklerinde, şu birçok yönden kendileri için azablar meydana gelir:

a) Pişmanlık ve nedamet azabı: Bu azap: "Nasıl oldu da, güç belâ kazandığım o sermayemi, onca fedakârlıklarla harcamamdan şimdi elime geçen yine müthiş bir dert ve azap oldu" pişmanlığıdır.

b) Mahcubiyet azabı: Bu, dünya yurdunda inandığı herşeyin, orada sırf bir cehalet ve açık bir sapıklık olduğunun kendisine zahir olmasıdır.

c) Büyük bir ümidin yanında, alabildiğine bir ümidsizliğin olması... Şüphe yok ki bütün bunlar, şiddetli bir azabı ve manevi büyük bir elemi gerektirir. Âyetteki "Aranızda, kendilerinin (Allah'ın) ortaklan olduğunu iddia ettiğiniz şefaatçilerinizi de şimdi yanınızda görmüyoruz" buyruğu ile anlatılmak istenen budur.

4) Kendisi ile hayır elde edebileceği şeyi elden çıkardığını ve yanında çeşitli zararları gerektirenin kaldığını anlayınca, insanın, elden kaçırdığı şeyleri bazı bakımlardan elde etme ümidi kalır. Bu ümidden dolayı, o üzüntü ve acıları bir nebze hafifler. Ama elden çıkardığı şeyleri tekrar elde etmenin imkansız olduğunu ve o noksanları gidermenin mümkün olmadığını kesin olarak anlayınca, üzüntüsü artar, derdi büyür. İşte bu hususu, Hak teâlâ, "Andolsun, onlarla aranızdaki (bağlar), bir bir koptu" ifadesi ile anlatmıştır. Bu, "Ruh ile beden arasındaki bağlar paramparça olmuş, onu yeniden elde etmek, bağlamak imkansızlaşmıştır" demektir. Bu mertebelerin hakikatlerine vâkıf olunduğunda, dalalet ehlinin hallerini açklama hususunda, Kur'an'ın bu beyanının üstünde başka bir beyanın olamayacağı ortaya çıkmış olur.

95

"Taneleri ve çekirdekleri çatlatıp açan Allah'dır. Ölüden diriyi çıkarır. Diriden lüyü çıkaran da Odur. İşte Allah (Hak Ma'bud) Odur. O halde nasıl olup da imandan) döndürülüyorsunuz?" En'âm. 95).

Âyetle ilgili birkaç mesele vardır:

Âyetin, Makabli İle Münasebeti

Bil ki Cenâb-ı Allah, tevhidi anlatıp, peşinden nübüvvet meselesini izah edip, daha sonra da bu asılların bazı ayrıntıları ile ilgili konulardan bahsedince, bütün akli ve nakli şeyler ile hertürlü hikmetli gayelerden asıl maksadın, ancak Allahü teâlâ'nın varlığını, sıfatlarını ve fiillerini bilmek olduğuna dikkat çekmek için, bu âyette yeniden, yaratıcının varlığına; ilminin, hikmetinin ve kudretinin mükemmelliğine delalet eden delilleri zikretmeye yönelmiştir.

Falıku'l-habb Vasfının İzahı

Âyetteki "(O), taneleri ve çekirdekleri yaratandır" vasfı ile ilgili iki görüş vardır:

1) Bu, İbn Abbâs (radıyallahü anh)'dan rivayet edilen ve Dahhâk ile Mukâtil'in de tercih ettiği görüş olup, "O taneleri ve çekirdekleri yaratandır" manasına gelir. Vahidî şöyle der: "Bunlar, "fâlık" (yarıp çıkaran) kelimesini, 1âtır (yaratan) kelimesi yerine koymuşlardır. Ben derim ki: "Fatr, yarmak manasındadır. Faik kelimesi de aynı manayadır. Binâenaleyh birşey varlık alemine girmezden önce serâpâ yokluk ve olumsuzluktur. Akıl o yokluk hakkında, kendisinde bir aralanma, bir açılma olmayan devamlı ve koyu bir karanlık tasavvur eder. Yaratıcı, mevcut olmayan o şeyi yokluktan varlığa çıkarınca, insanın hayal ve tasavvuruna göre sanki yokluğu yarıp, içinden daha önce mevcud olmayan o varlığı meydana getirmiş olur. İşte bu izaha göre, "falık" (yarıp çıkaran) kelimesini, "icadeden, yaratan ve yoktan var eden" manalarına hamletmek uzak bir ihtimal sayılmaz."

2) Âlimlerin ekserisinin görüşüne göre; "faik" kelimesi, "yarmak" manasınadır. "Habb", tıpkı buğday, arpa ve benzeri şeylerin tanesi gibi, bizzat "tane" manasınadır. "Neva" ise, şeftali, hurma ve benzeri şeylerin çekirdeği gibi, meyvenin içinde bulunan "çekirdek" manasındadır.

Dane Ve Çekirdekten Bitkinin Yaratılması

Bunu iyice kavradığın zaman deriz ki: Tane veya çekirdek rutubetli bir yere düşüp, aradan bir zaman geçince, Allahü teâlâ o çekirdeğin ve tanenin hem üstünden, hem de altından birer yarık ortaya çıkarır. Bunlardan üst tarafta meydana gelen yarıktan, yukarı doğru çıkan fidan, çekirdeğin altında meydana gelen yarıktan ise "kökler" diye ifade edilen ve yerin derinliklerine uzanan kısım çıkar. Böylece de o çekirdek veya tane, yukarı doğru çıkan fidan (ve bitkinin), yerin derinliklerine uzanan köklerle birleşmesini sağlar. Sonra burada birtakım enteresan şeyler meydana gelir. Şöyle ki:

a) O çekirdeğin özelliği, eğer yerin derinliklerine doğru uzanıp gitmeyi gerektiriyorsa, daha nasıl bunun çekirdeğinden, bir de yukarı doğru yükselen bir fide çıkabiliyor? Yok eğer o çekirdeğin özelliği ve karekteri, yukarı doğru çıkmayı gerektiriyor ise, ondan yerin derinliklerine uzanan kökler nasıl meydana gelmiştir? Binâenaleyh duyular ve akıl bu iki ağaçtan (yani fidan ile köklerden) herbirinin vasfının diğerinin vasfına zıt olduğuna şehadet ettiği halde, o çekirdek ve taneden bu iki bitki (kök ve fidan) meydana gelince, bu durumun onların tabiat ve özelliği sebebiyle olmadığını, aksine yaratma, varetme, icad etme ve tekvin gereği olduğunu anlarız.

b) Yerin altı, kuvvetli çuvaldızın batamayacağı ve keskin bir bıçağın saplanamayacağı kadar sert ve katıdır. Diğer taraftan biz, o köklerin uçlarının çok ince ve nazik olduğunu, hatta en ufak bir kuvvet kullanarak sıkıştırdığında su haline geldiğini görüp biliyoruz. Sonra bunlar, son derece ince ve yumuşak olmalarına rağmen, o katı ve sert toprağı delip geçiyorlar ve o kesif kütlenin derinliklerine dalabiliyorlar. Binâenaleyh son derece yumuşak ve zayıf bu cisimlerde, böylesine bir kuvvetin meydana gelişi, mutlaka ve mutlaka aziz ve hakim bir Zât'ın takdiri ile olması gerekir.

Ağaçtan Çiçek Ve Meyvenin Çıkması

c) Bu çekirdekten bir ağaç çıkar. Bu ağaçta çeşitli unsurlar bulunur. Ezcümle onun gövdesinin kabuğunun belli bir özelliği vardır. Bu kabuğun içinde ağacın kütlesi yer alıp, bunun içinde atılmış yüne benzeyen yumuşak bir kısım vardır. Daha sonra ağacın gövdesinden dallar çıkar. Bu dalların üstünde önce yapraklar, daha sonra çiçekler ve tomurcuklar çıkar. Üçüncü olarak da meyveler çıkar. Meyvenin, bazı durumlarda, dört nevi kabuğu bulunur, tıpkı ceviz gibi. Çünkü cevizin en üstünde yeşil, onun altında ise, ağactn gövdesi gibi sert kabuk yer alır. Bu kabuğun altında da, cevizin özünü kuşatan ince bir zar vardır. Zarın içinde de cevizin özü bulunur. Bu öz de tıpkı kabuk gibi, birtakım kesif maddeler ile ceviz yağı gibi birtakım latif maddeleri ihtiva eder ki asıl maksad da budur. Binâenaleyh tabiatın, yıldızların, dört mevsimin ve dört unsurun tesirleri eşit olmasına rağmen, karekterleri, sıfatları, renkleri, şekil ve tadlan farklı olan bu cisimlerin meydana gelişi, bunların tabiat ve "dört unsur"un yönetmesi ile değil, hakîm, Rahîm, hür irade sahibi ve mutlak kadir olan bir zatın tedbiri ile meydana geldiklerine delalet eder.

d) Bu dört unsurun bazen sen tek bir meyvede de mevcut olduğunu görürsün. Mesela turunçgillerin kabuğu hem hararetli, hem de kurudur... İçi, hem serin, hem de rutubetlidir. Asidi, serin ve kurudur. Tohumu ise, hararetli ve kurudur. Üzüm de böyledir... Onun kabuğu ve çekirdeği serin ve kuru; suyu ve içi, sıcak ve rutubetlidir...

Binâenaleyh tek bir taneden, karakterleri birbirine zıt, özellikleri başka olan şeylerin meydana gelmesi, mutlaka bir Fâil-i Muhtar'ın yaratmasıyla olur.

Meyve Ve Hububattaki Çeşitlilik

e) Sen, meyvelerin durumlarının farklı farklı olduğunu görürsün... Bir kısmının, mesela ceviz ve bademde olduğu gibi, özü içte, kafcuğu dıştadır... Bir kısmının, mesela şeftali ve"zerdalide olduğu gibi, yenilecek kısmı dışta, sert çekirdeği içtedir, Zerdalinin ve şeftalinin çekirdeklerinde olduğu gibi, bir kısmının çekirdeğinin "özü" vardır. Hurmanın çekirdeğinde gördüğümüz üzere, bir kısmının da özü yoktur. Mesela incir gibi bazı meyvelerin, ne içte ne de dışta bir kabuğu bulunmayıp, hepsi de yenilir kısımdır. İşte bunlar, meyvelerdeki farklı farklı durumlardır. Hububat da şekil ve biçim bakımından farklıdır. Mesela buğdayın şekli, adeta bir dairenin yarısı; arpanın şekli ise, tabanları birbirine bitişmiş olan iki koni gibidir. Mercimeğin şekli de, adeta bir dairedir. Nohutun şekli de bir başka tarzdadır. İşte bu muhtelif şekillerin mutlaka Yaratıcının, terkiblerinin ancak bu şekle göre mükemmel olacağını bildiği birtakım sırlardan ve hikmetlerden ötürü böyle olması gerekmiştir... Yine yüce yaratıcı, her çeşit hububata, başka başka özellikler, başka başka menfeatler koymuştur. Yine, tek bir meyve, bir canlı için bazan gıda, diğer bir canlı içinse zehir olur... Binâenaleyh, tabiatların ve yıldızların tesirinin aynı olmasıyla beraber, sıfatların, şekillerin ve durumların farklı farklı oluşları, bütün bunların hür irade sahibi hakîm bir Fâil'in yaratmasıyla meydana geldiklerine delalet eder.

Allah'ın Bitki Yapraklarında Tezahür Eden İhtimamı

f) Sen, ağaçtan tek bir yaprak aldığında, onun ortasında dümdüz bir çizgi bulursun... Bu, o yaprağa nisbetle, tıpkı, insan bedeninde omurganın içindeki sinir gibidir... İnsanın omurgasının içindeki sinirden, bedende sağa sola ayrılan pekçok sinir çıkıp, sonra da her bir sinirden başka başka sinirler çıkarak, küçüklüğü sebebiyle, gitgide duyu ve algı organlarının farkedemiyeceği bir hale gelinceye dek, bölünüp incelmeye devam ettikleri gibi, aynen bu şekilde o yaprağın ortasında bulunan o büyük çizgiden, sağa sola damarlar, çizgiler ayrılır... Bunların herbirinden de, birinciden daha ince, farklı farklı kılcal damarlar ayrılır. Bu iş, o kılcal damarlar ve çizgiler, duyu organlarının idrak alanı dışına çıkıncaya kadar devam ederler... İşte Allahü teâlâ, bunu böyle yapmıştır... Ta ki, o yaprağın kütlesinde bulunan cazibe, çekim kuvveti, bu ince kılcaf damarlar vasıtasıyla, yerin içinde bulunan çok ince gıda maddelerini çekip emebilsin... Binâenaleyh, yaratıcının o tek yaprağı yaratmadaki ihtimam ve dikkatini gördüğün zaman, O'nun o ağacı yaratmadaki ilgi ve özeninin ne kadar çok olduğunu anlar ve O'nun o bitkilerin tamamını yaratmadaki ihtimamının da ne kadar çok olduğunu bilmiş olursun...

Sonra sen, Cenâb-ı Hakk'ın, canlıların faydasına olmak üzere bütün bitkileri yarattığını anladığın zaman, O'nun canlıları yaratmadaki ihtimamının ne kadar mükemmel olduğunu anlarsın. Canlıları yaratmasındaki esas maksadının da insanın kendisi olduğunu bilince, O'nun insanı yaratmasındaki ihtimam ve itinasının, ne kadar eşsiz ve mükemmel olduğunu anlarsın. Sonra Allahü teâlâ, bu alemde bitki ve canlıları, bedeni itibariyle insan için bir gıda ve deva olsun diye yaratmıştır... Halbuki, Cenâb-ı Hakk'ın insanı yaratmasından maksat, marifetullah, muhabbetullah ve Allah'a hizmet gayesidir... Nitekim Allahü teâlâ, "Ben, cinleri ve insanları ancak, bana ibadet etsinler diye yarattım..." (Zâriyat, 56) buyurmuştur.

Binaenaleyh, ey aciz insan, sen bu maddi gözünle.o ağacın tek bir yaprağına bak! O damarların ve kirişlerin, o yaprakta nasıl yaratıldıklarını anla.. Daha sonra da, bunlardaki en son maksadın, beşerî ruhlarda marifetullah ve muhabbetullahın meydana gelmesi olduğunu anlayıncaya kadar, bir mertebeden, onun üstündeki başka bir mertebeye geç!.. İşte böylece sana, mükâşefe kapılarından, sonu olmayan bir kapı açılır, böylece sen de, Allah'ın sana olan nimetlerinin sonsuz olduğunu anlarsın. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Allah'ın nimetlerini tek tek saymaya kalksanız, onları sayamazsınız..." (Nahl, 18) buyurmuştur. Bütün bunlar, çekirdek ve taneden çıkan o yaprağın yaratılış keyfiyetinden ortaya çıkar. İşte Hak teâlâ'nın, "Taneleri ve çekirdekleri çatlatıp açan Allah'tır" buyruğunun tefsiri hususunda özet olarak söylenebilecek olan sözler bunlardır. İnsan bu kadarına vakıf olduğu zaman, O'nun bunları nihayetsiz olarak dallandırıp sınıflandırması mümkündür. Allahü teâlâ'dan tevfik ve hidâyetini talep ederiz...

Ölüden Diri, Diriden Ölü Çıkarması

Cenâb-ı Hakk'ın, "O, ölüden diriyi çıkarır. Diriden ölüyü çıkaran da O'dur" buyruğuna gelince, bu hususta birkaç bahis bulunmaktadır:

Birinci bahis :Hayy "diri", canlılıkla nitelendirilen her şeyin adıdır. Meyyit ise, kendisinde hayat sıfatı bulunmayan şeyin adıdır. Bu takdire göre bitkiler "hayy" değildir.

Bunu iyice kavradığın zaman bil ki, âlimler, âyette geçen "diri" ve "ölü" kelimelerinin tefsiri hususunda şu iki görüşü ileri sürmüşlerdir.

Ölü ve Diri Kelimelerinin Hakikî Manalarına Göre İzah

Birinci görüş: Bu iki lafzı, hakikî manaya hamletmektir. İbn Abbas şöyle der: "Cenâb-ı Hak, nutfeden canlı bir beşer, canlı beşerden de ölü bir nutfe çıkarır. Yine aynı şekilde, yumurtadan canlı civcivi, tavuktan da ölü yumurtayı çıkarır. Bundan maksat, canlı ile ölünün birbirlerinin zıddı olup, birbirlerini nefyettiklerini ifade etmektir. Binaenaleyh, benzer bir şeyin benzer bir şeyden meydana gelmesi, bunun tabiat ve hassalar icabı olduğu zannını uyandırabilir. Ama, zıddın zıddan meydana gelmesine gelince, bunun tabiat ve o şeylere ait özellikler sebebiyle olması imkânsızdır. Bilakis bunun, Hakîm olan bir yaratıcının takdiri ve Alîm olan bir müdebbirin yönetmesiyle meydana gelmesi gerekir...

Ölü ve Diri Kelimelerinin Mecazî Manalarına Göre İzah

İkinci görüş: "Hayy" ve "Meyyit" kelimelerinin, bizim zikrettiğimiz manalar ile, yine bazı mecazî manalara hamledilmesidir. Bu hususta da şu izah şekilleri bulunmaktadır:

a) Zeccâc şöyle demiştir: "Cenâb-ı Hak, yeni, taze yeşil bitkiyi, kuru taneden; kuruyu da, canlı ve büyüyen bitkiden çıkarır."

b) İbn Abbas şöyle demiştir: "Hazret-i İbrahim'de olduğu gibi, mü'mini kâfirden; Hazret-i Nûh (aleyhisselâm)'da olduğu gibi, kâfiri (Nuh'un oğlunu) mü'minden; isyan edeni itaat edenden; itaat edeni isyan edenden çıkarır..."

c) Kesin olarak zararlı olduğuna hükmedilen bazı şeyler, büyük faydalara vesile olabilir. Bunun aksi de söz konusudur. Tıb bilginleri şöyle bir olay nakletmişlerdir: "Bir şahsa, ölsün diye içeceğine çok miktarda afyon katılmıştı. O şahıs bu afyonu alınca, yanındakiler de "nasıl olsa ölecek" diye onu bulunduğu yerden alıp karanlık bir yere koymuşlardı. Meğer, oradan büyük bir yılan çıkarak, adamı sokmuş. Böylece, yılanın sokması, o afyonun zararının o adamdan bertaraf edilmesine sebep olmuş.... Çünkü afyon soğuk olması sebebiyle öldürücüdür; yılanın zehiri ise sıcaklığının kuvveti ile öldürür. Böylece yılanın sokması, o afyonun öldürücü tesirinin bertaraf edilmesine sebep olmuş." Binâenaleyh burada, büyük zararı vereceğine inanılan şeyden, en büyük hayır meydana gelmiştir. Bazan da bunun aksi olabilir. Bütün bu farklı haller ve birbirine zıt olan bu fiiller, bu âlemin hakîm; mahlûkatın maslahatlarını ihmal etmeyen ve onları başıboş bırakmayan bir müdebbir'i olduğuna delâlet eder. Bu konuların altında, daha nice yüce ve kıymetli bahisler bulunmaktadır.

İkinci bahis: Nâfi, Hamza, Kisaî ve Asım'ın ravisi Hafs, geçtiği her iki yerde de kelimeyi "meyyit" şeklinde; diğer kıraat imamları ise, şeddesiz olarak "meyt" şeklinde okumuşlardır. Bu kelimelerin Kur'ân'da geçtiği diğer yerlerde de aynı şekilde kıraat farklılığı mevcuttur.

İsim Cümlesinin Fiil Cümlesine Atfı Meselesi

Üçüncü bahis: Bir kimse şöyle diyebilir: "Cenâb-ı Hak önce "O, ölüden diriyi çıkanrd "daha sonra da, "Diriden ölüyü, çıkaran da O'dur" buyurmuştur. Halbuki, isim cümlesinin fiil cümlesine atfedilmesi güzel değildir. Öyleyse Cenâb-ı Hakk'ın böyle ifade etmesinin sebebi nedir?"

Biz deriz ki: Cenâb-ı Hakk'ın, buyruğu, "... taneleri ne çekirdekleri yaratandır.." sözüne atfedilmiştir. Zira bu, o sözün adeta bir beyânı ve tefsiri gibidir. Çünkü, bitki ve büyüyen ağacı bitirmek için taneyi ve çekirdeği çatlatmak, ölüden canlı çıkarma cinsindendir. Çünkü, "büyüyen", canfı hükmündedir. Cenâb-ı Hakk'ın, "Arzı, ölümünün ardından, O canlandırıyor., " (Rum, 19) âyetine bakmaz mısın?

Birincide Fiil, İkincide İsim Cümlesi Kullanmanın Sebebi

Burada yapılacak bir başka izah da şudur: "Fiil cümlesi, o failin, o fiile her an ve her zaman itina gösterdiğine delâlet eder. Ama, isim cümlesine gelince bu, her zaman yenilenmeyi ve itina göstermeyi ifâde etmez.. Üstad Abdul-Kâhir el-Cürcanî, Delâilu'l-İ'câz isimli kitabında buna bir misâl vererek şöyle der:

"Cenâb-ı Hak, "Sizi gökten ve yerden rızıklandıracak Allah'dan başka bir yaratan var mı?" (Fatır, 3) buyurmuştur. O burada, "sizi rızıklandıracak..." fiil cümlesini getirmiştir. Çünkü fiil sîgası, Cenâb-ı Hakk'ın o canlıları, aralıksız ve kesintisiz olarak rızıklandırdığını ifade eder. Ama, isim sığasına gelince, bunun misali Cenâb-ı Hakk'ın "Köpekleri de, giriş yerinde iki kolunu uzatmakta idi..." (Kehf, 18) âyetidir. Bu âyetteki, (......) kelimesi, aynı hal üzere kalmayı ifade eder.."

Bunun böyle olduğu sabit olunca, "canlı cansızdan daha kıymetlidir; binâenaleyh, diriyi ölüden çıkarma hususunda gösterilen itinânın, ölüyü diriden çıkarmaya gösterilen itinâdan daha fazla olması gerekir. İşte bu mânadan dolayı, diriyi ölüden yaratmaya gösterilen ihtimam ve dikkatin ölüyü diriden yaratmaya gösterilen itinadan daha fazla ve daha mükemmel olduğuna dikkat çekmek için, birincisi fiil, ikincisi de isim cümlesiyle getirilmiştir." Allah, muradını en iyi bilendir.

"İşte Allah O'dur" Sözünden Maksad

Daha sonra Cenâb-ı Hak, âyetin sonunda "İşte Allah (hak ma'bud) O'dur. O halde nasıl olup da, (imandan) döndürülüyorsunuz?)" buyurmuştur. Bu ifadeyle ilgili iki mesele vardır:

Birinci Mesele

Bazı âlimler, "Bunun manası "müdebbir, hâlık, fayda veren, zarar veren, dirilten ve. öldüren Allah işte O'dur. O hâlde nasıl olup da putlara ibâdet edileceği gerektiği iftirasında bulunuyorsunuz?" şeklindedir" demişlerdir.

İkinci bir manaya göre bu âyetten maksad şudur: "Allahü teâlâ'nın ölüden diriyi, diriden ölüyü çıkardığını müşahede ettiğiniz, sonra canlı bedeni, bir defada ölü nutfeden (menîden) çıkardığını müşahede ettiğiniz halde, daha nasıl olur da, çürümüş ölünün toprağından yeniden' canlı bedeni çıkarabileceğini uzak ihtimal görürsünüz?" Bundan maksad, o insanların haşr ve neşri yalanlamalarını reddir. Hem sonra bu iki zıt şey nisbet hususunda birbirine denktir. Binaenaleyh iki zıddan birinden diğerine geçiş nasıl imkansız ise, diğerinden birinciye geçiş de aynı şekilde imkânsız olmalı... Hayat varken ölümün bulunması nasıl imkânsız ise, aynı şekilde (bir bedende) ölüm varken de hayatın bulunması imkânsız olur. Her iki takdirde de, öldükten sonra dirilmenin mümkün olduğu neticesi çıkar.

İkinci Mesele

Sâhib İbn Abbad, âyetteki, "O halde nasıl olup da döndürülüyorsunuz?" ifâdesine sarılarak, nsanın fiillerini Allah'ın yaratmadığını söylemiştir. Çünkü, ona göre, Allahü teâlâ eğer kulda "döndürme" fiilini insanda yaratmış olsaydı, buna rağmen Cenâb-ı Hakk'ın, "Nasıl olup da döndürülüyorsunuz" demesi uygun düşer miydi?

Buna şu şekilde cevap verilir; Kudret, her iki zıdda nisbetle denktir. Binaenaleyh bir müreccih (tercih eden) olmaksızın, iki taraftan (yani bir işi yapma ve yapmama taraflarından) birisi diğerine üstün gelir ise, bu durumda bu üstünlük kul tarafından olmaz, aksine sırf tesadüf olur. Binaenaleyh daha nasıl insanlara, "O halde nasıl olup da döndürülüyorsunuz?" denebilir? Tercih edilen şey, eğer bir müreccihin (yani bir şeyi yapmaya götüren sebebin) bulunmasına dayanırsa, bu sebebin mevcudiyeti Allah'tan olur. Bu sebep bulunduğu zaman da o fiil mutlaka meydana gelir. Bu durumda da, bizi susturmak için ileri sürdüğünüz her delil, sizin aleyhinize döner. Allah en iyi bilndir.

96

"(Karanlığı) yarıp sabahı ortaya çıkaran O'dur. Geceyi bir sükün, güneşi ve ayı bir hesab vesilesi kılan O'dur. İşte bütün bunlar azız ve alîm (Allah'ın) takdiridir".

Âyetin Mâkabliyle Münasebeti

Bil ki bunlar, yaratıcının varlığının, ilminin kudretinin ve hikmetinin delillerinden bir diğer çeşididir. Binaenaleyh önceki âyette zikredilen çeşit, bitkilerin ve canlıların hallerinin bu hususlara delil oluşundan alınmıştı. Bu âyetteki çeşit ise, feleklerin (gökteki cisimlerin) hallerinden çıkarılmış delillerdir. Bu böyledir. Çünkü gecenin karanlığının, sabahın aydınlığı ile yarılıp bölünmesi, bitki ve ağacın kendisinden çıkışı için tanenin ve çekirdeğin yarılıp bölünmesinden daha fazla kudret-i ilâhiyenin mükemmelliğine delâlet eder. Birde gökteki cisimlerin hallerinin kalb üzerindeki tesirlerinin, yeryüzü hallerinin tesirinden daha fazla olduğu açıkça bilinen hususlardandır.

Fecrin Meydana Gelişi

Bu çeşit delil birkaç yönden izah edilir:

1) Biz deriz ki: İki çeşit sabah (fecir) vardır: Birinci sabah (fecir), kurdun kuyruğu gibi (ufukta) dikine görünen fecirdir. Sonra bunu katıksız bir karanlık izler. Bu karanlığın peşine de bütün ufku (enlemesine) kaplayan bir aydınlık (fecir) doğar. Buna göre deriz ki, "peşisıra katıksız bir karanlık meydana gelen ve ufukta dikine (bir çizgi gibi) görünen aydınlık olan birinci sabah, Allahü teâlâ'nın kudret ve hikmetine delâlet eden en güçlü delillerdendir. Bu böyledir; çünkü diyoruz ki: Bu aydınlık ya güneş yuvarlağının tesiri iledir, ya da böyle değildir. Birincisi söz konusu değildir. Çünkü güneşin merkezi, Geceyarısı Dairesine ulaştığında, bu daire kendileri için ufuk olan insanlara güneş doğularından doğmuştur. Yine bu gece yarısı dairesinin içinde yeryüzünün yarısı bulunmaktadır. İşte bu bize göre dünyanın doğu rub'unda ışığın mevcut olmasını gerektirir. Halbuki bu ışık, ufkun her tarafına yayılmış ve sarmış bir şekilde görünür. Yine ufukta görünen bu dikey ışığın, saat be saat gittikçe kuvvetlenmesi ve artması gerekir. Halbuki bu ilk sabah (fecir), eğer güneş yuvarlağının eseri olsaydı, ufukta dikine bir çizgi hâlinde olması imkansız olur, aksine bütün ufka enlemesine yayılıp, ufku kaplayan ve gittikçe artan bir ışık olması gerekirdi. Durum böyle olmayıp, aksine onun, dikine beyaz bir ışık çizgisi halinde olduğunu gördüğümüze, hatta bundan dolayı Arapların bunu kurdun kuyruğuna benzettiğini bildiğimize, bunun peşisıra katıksız bir karanlığın meydana geldiğini, daha sonra bütün ufku kaplayan aydınlığın meydana geldiğini müşâhade ettiğimize göre, ufukta itk olarak meydana gelen bu dik ışık çizgisinin güneş yuvarlağından ve güneşin ışığı cinsinden olmadığını anlarız. Binaenaleyh bu aydınlıkların ve ışıkların ancak Allah'ın yaratması ile ve karanlıkların sürmesinin de yine ancak Allah'ın takdiri ile olduğuna dikkat çekmek için olup, bunların varlığının, doğrudan doğruya Allah'ın yaratmasına bağlı olması gerekir. Nitekim Allahü teâlâ bu surenin başında, "O (Allah), karanlıkları ve aydınlığı çaredendir" (En'âm, 1) buyurmuştur.

2) Biz iyice araştırıp düşündüğümüzde, güneşin, ayın ve diğer yıldızların ışıklarının, ancak kendilerine tekabül eden kütleler üzerine düştüğünü anlarız. Ama, onlara tekabül etmeyenlere gelince, onların ışıklarının onlara düşmesi imkânsızdır. Bu, felsefecilerle, aydınlatan ışığın hallerinden bahseden matematikçiler arasında, üzerinde ittifak edilmiş olan bir husustur. Onların bunu izah sadedinde, çok güzel açıklamaları vardır.

Bunu iyice kavradığın zaman biz deriz ki, güneş sabahleyin doğarken, ufuktan henüz yükselmemiştir. Binaenaleyh, güneşin kütlesi, yeryüzünün bütün cüzlerine tekabül etmez. Böylece de güneşin ışığının yeryüzüne düşmesi imkânsız olur. Durum böyle olunca da, sabah aydınlığının, güneşin yuvarlağının tesiriyle olması imkânsız olur. Bu sebeple bunun, hür ve irâde sahibi olan bir failin yaratmasıyla olması gerekir.

İmdi, (bu meseleyle ilgilenen) âlimler, eğer "Güneş, yerin altında olduğunda, kendisine tekabül eden atmosferin aydınlanmasını gerektirir. Sonra bu atmosfer, yeryüzünün üstünde bulunan havaya tekabül eder. Böylece de, yerin altında duran havanın ışığı, yerin üzerinde bulunan havanın aydınlanmasına sebep olur. Sonra bu ışık, bir havadan, kendisine bitişik olan başka bir havaya nüfuz eder. Böylece de bu, bizi kuşatan atmosfere ulaşır. İşte bu izah, Ebu Ali İbnu'l-Heysem'ın bunu izah hususunda el-Manâzıru'l-Kesse adlı eserinde istinad etmiş olduğu bir izahtır" derlerse, buna şöyle cevap verilir: Bu mazeret şu iki yönden geçersizdir:

a) Hava, rengi olmayan şeffaf bir kütledir. Böyle olan herşey, zatında ve cevherinde ışığı ve rengi kabul etmez. Bu, felsefecilerin üzerinde ittifak ettikleri bir husustur. Onlar buna şu şekilde istidlal etmişlerdir: "Eğer ışık, havanın yüzeyinde karar kılsaydı, gözümüz havanın sathını görebilirdi. Eğer görebilseydi, havanın ötesini göremez, havanın sathını görmesi, ondan ötesini görmesine mani olurdu. Binaenaleyh durum böyle olmadığına göre, havanın, zatı ve cevheri bakımından renk ve ışığı kabul etmediğini anlarız. Böyle olan bir varlıktan ışığın bir başka şeye aksetmesi imkansızdır. Binaenaleyh güneş ışığının, tam karşısında olan bir havanın aydınlanmasına sebep olması da imkânsızdır."

Şayet onlar, "Ufukta, buharlardan ve dumanlardan meydana gelen birtakım kesif kısımlar vardır. Bu kısımlar kesif olduğu için güneş yuvarlağından gelen ışığı kabul eder (gösterir). Bu kısımlarda ışığın yer alması, bunların karşısında bulunan havada da ışığın görünmesine sebep olur denilmesi niçin caiz olmasın?" derlerse, biz deriz ki: "Eğer bunun sebebi, söylediğiniz şey olsaydı, o zaman ufuktaki buhar ve dumanların çokluğu nisbetinde, sabah aydınlığının çok olması gerekirdi, Ancak durum böyle değil, bunun tam aksidir. Binaenaleyh bu mazeret geçersizdir.

b) İbnu'l-Heysem'in söylediği sözün yanlışlığını gösterme hususunda ikinci izah da şudur: Bizim için ufuk dairesi olan daire, aynı zamanda bir başka (yerdeki) insanlar için nısfu'n-nehâr (gündüz yarısı) dairesidir. Bu sabit olunca biz deriz ki: "Güneşin merkezi, Nısfu'l-Leyl (gece yarısı) dairesine ulaşıp onu geçtiğinde, güneş o insanlar üzerine doğmuş olur ve orada yılın yarısı tamamen aydınlık (gündüz) olarak geçer. Bizim bulunduğumuz yer için doğu rub'u olan feleğin rub'u, o beldeye nisbetle aynen batı rub'udur. Bu böyle olunca da güneş, Nısfu'l-Leyl dairesinin merkezini geçtiğinde, güneş kütlesi, bizim bulunduğumuz yer itibarı ile, "doğu rub'u"nun havası hizasında olur. Binaenaleyh eğer hava, güneşin ışığını kabul etmiş olsaydı, o zaman, bulunduğumuz yere göre, "doğu rub'u"nun havasında ışığın ve aydınlığın, gece yarısından sonra meydana gelmesi ve yine gece yarısından sonra doğu rub'unun havasının tamamen aydınlık olması gerekirdi. Durum böyle olmadığına göre, havanın, zatında ışığı kabul etmediğini anlıyoruz. Bu, geçersiz olunca, İbnü'l-Heysem'in söylediği şey de geçersiz ve bâtıl olmuş olur. Çünkü biz, aydınlığı ve karanlığı, güneş yuvarlağının değil, Allahü teâlâ'nin yarattığı hususunda, tamamen aklî iki dakik delil zikrettik. Allah en iyi bilendir.

3) Farzet ki bu âlemde meydana gelen ışık, güneşin tesiriyledir.Fakat biz diyoruz ki; Cisimler mahiyetleri bakımından birbirine benzerler. Durum böyle olduğuna göre, güneş yuvarlağındaki bu özettiğinin, hür ve irade sahibi bir failin yaratması ile olmuş olması gerekir. Birinci makamı -ki o da cisimlerin, cisim olma ve mekanda yer tutma bakımından birbirlerine benzer olmalarıdır- şöyle izah ederiz: Müşareket (benzeme) sebebi, muhalefet sebebinden başka olmasından ötürü, şayet aralarında bir ihtilaf (aykırılık) olsaydı, bu ihtilaf, cismiyyet kavramından başka bu kavramda olurdu. Bu takdirde şu üç ihtimal söz konusudur:

1) Ya bu durum, cismiyyete mahal olur.

2) Ya cismiyyetin içinde bulunur, ona dahil olur.

3) Yahut bu iki şıktan hiçbiri olmaz.

Birinci ihtimal batıldır, zira cismin, bir başka varlıkla (zatla) kaim bir sıfat olmasını gerektirir. Bu ise imkânsızdır, çünkü bu mahal, eğer bir mekân olursa, o zaman cismin mahalli, cisimden başka bir şey olur ki bu da muhaldir. Eğer durum böyle olmaz ise, boşlukta bulunan hiçbir mekan ve cihetle alakası olmayan bir mahalle dahil olmuş olması gerekir. Bu ise, aklın bedaheti ile kabul edilmeyen bir husustur. İkinci ihtimal de bâtıldır. Çünkü böyle olması hâlinde, zatlar cisim olmuş olurlar, farklılığı meydana getiren şeyfer de sıfatlar olmuş olur. Birşey hakkında geçerli olan herşey, onun benzeri için de geçerli olur. Binaenaleyh zatlar, bütün mahiyetleri bakımından birbirlerinin benzeri olurlarsa, onlardan her biri için geçerli olanın, diğeri için de doğru olması gerekir. İşte elde etmek istediğimiz netice de budur. Üçüncü ihtimale gelince -ki bu, farklılığı meydana getiren şeyin, hem cisme mahal oluşunu, hem de cisme dahil (onun içinde) olduğunu kabul etmektedir bunun yanlış olduğu da meydandadır. Binaenaleyh bu aklî delil ile, bütün cisimlerin mahiyetleri bakımından birbirine benzediği sabit olur.

Bu sabit olunca biz deriz ki: İki benzer şeyden birisi için söz konusu olan herşey, ikincisi için de söz konusudur. Cisimler, "bedeliyyet" (birinin yerine bir diğerinin geçmesi) yolu ile bütün sıfatları kabul etme hususunda birbirine eşit olunca, güneşin maddesine, bu aydınlatma sıfatının verilmesi, mutlaka hür ve irade sahibi bir yaratıcının has kılması ile olması gerekir. Bu sabit olunca, gerçekte, sabahı ıgecenin karanlığından) yarıp çıkaran Hak teâlâ olmuş olur. Zaten elde etmek istediğimiz netice de budur. Allah en iyi bilendir.

Karanlığın Mahiyeti Hakkında

4) Karanlık, ademe (yokluğa) benzer. Hatta kesin aklî deliller, karanlığın "yokluğu" ifade eden bir mefhum, nurun (ışığın, aydınlığın) da, tamamen var oluşu ifade eden bir mefhum olduğuna delâlet etmektedir. Binaenaleyh gece karardığı zaman, bütün insanların kalbinde bir korku ve endişe doğar. Derken onları uyku bürür ve onlar sanki ölürler. Hareket edenler durur, tesirler kesilir, bütün işler durur. Sabahın aydınlığı gelince ise, sanki sûra hayat maddesi ve idrak kuvveti üflenmiş gibi olur. Böylece uykular zayıflar, uyanışlar başlar. Sabahın aydınlığı iyice artıp kuvvetlenince, canlıların his ve hareket kuvveti de aynı nısbette kuvvetlenir. Hak teâlâ'nın, mahlûkat üzerinde en büyük nimetinin, hayat, his ve idrak kuvveti olduğu malumdur. Bunların meydana gelmesi için, aydınlık aslî sebep olunca, nurun (aydınlık ve ışığın) yaratılmasında Allah'ın kudretinin tesiri, en büyük bir nimet ve en yüce bir fazl-u kerem olmuş olur.

Bunu iyice anladığında bil ki, Hak teâlâ'nın, sabahı gecenin karanlığından yarıp çıkaran olması, kudretinin mükemmelliğini göstermesi hususunda ve bunun mahlûkâta bir rahmet-i ilâhiyye ve ihsan-ı ilâhî olması hususunda, en büyük ve en yüce bir delil olmuş olur. Âyetteki, "Sabahı yarıp çıkaran...." vasfının, hükümleri seçmede hür ve irade sahibi bir yaratıcının varlığına delâlet ettiğini anlatmada, aklımıza gelenler bunlardan ibarettir. Allah en iyi bilendir.

Bu delilleri kıymetli bir netice ile bitiriyor ve diyoruz ki: "Allahü teâlâ, yokluk karanlığını, yaratma ve halketme sabahı ile; cansızlık karanlığını, hayat ve akıl ve hidayet sabahı ile cehâlet zulmetini, akıl ve idrâk sabahı ile; maddî âlem karanlığını, kudsî ruhu kurtarıp, felekler âleminin sabahına ulaştırması ile ve mümkinât âlemi ile meşgul olma karanlıklarını da, yaratıkları yöneten zatı tanıma aydınlığının sabahı ile, yarıp çıkarandır .

Isbah Kelimesinin İzahı

Âyette geçen ısbah kelimesinin tefsiri hususunda, şu izahlar yapılmıştır:

a) el-Leys şöyle der: "Subh ve sabah kelimeleri, gündüzün başlangıcı manasınadır. İşte buna "Isbâh" da denir. Nitekim Allahü teâlâ, "fâlıku'l-ısbah (sabahı çıkaran)" buyurmuştur. Şair şöyle demiştir:

"Akşamların ve sabahların (ardı arası kesilmeksizin) birbirlerini izlemesi, bazı ruhları yok etmiş, bazı ruhları da kurmuş (dünyaya gelmelerine vesile olmuş) tur. "

Âyetteki Müşkilin İzahı

b) Bu kelime, "sabah" manasında kullanılan bir masdardır. İmdi eğer, "Âyetin zahiri, Allahü teâlâ'nın sabahı yardığını ifade etmektedir. Halbuki durum böyle değildir. Çünkü Allahü teâlâ, sabahı çıkarmak için karanlığı varmıştır. Bu nasıl izah edilebilir?" denilir ise, biz deriz ki: Bu hususta şu izahlar yapılabilir:

1) Allahü teâlâ'nın, "sabahı yaran" ifadesi ile, "sabahın karanlığını yaran" mânası kastedilmiştir. Çünkü kuzey, batı ve güney taraflarında ufuk karanlıkla dopdoludur. Sabahın aydınlığı ise (başlangıçta) sadece doğu tarafında görülür. Binaenaleyh ufuk sanki karanlıkla dopdolu bir deniz gibidir. Allahü teâlâ bu karanlıklar denizinde, birtakım nurdan kanallar açarak yarar. Netice olarak diyebiliriz ki, "Âyetteki bu tabirden maksad, "Allah, sabahın karanlığını, sabahın aydınlığı ile yarandır" manasıdır. Âyetten bu mananın kastedildiği malum olunca, böyle bir hazif güzel ve yerinde olmuş olur.

2) Allahü teâlâ, zulmet denizini, sabahın nuru ile yardığı gibi, sabahın nurunu da yarıp, ondan gündüzün aydınlığını çıkarandır. Binaenaleyh, "sabahı yarıp çıkaran " ifadesi, "gündüzün aydınlığı için, sabahı yarıp çıkaran" manasınadır.

3) Sabah vakti aydınlığın ortaya çıkması, ancak Allah'ın o karanlığı yarması ile olmuştur. Binaenaleyh âyetteki, "sabahı yarıp çıkaran" vasfı, "sabahı çıkaran" manasındadır. Fakat onu çıkarmak için, zulmeti (karanlığı) yarmak gerektiği için, sebep zikredilmiş, ama bununla netice kastedilmiştir.

4) Bazıları şöyle demişlerdir: "Âyetteki "fâlık" kelimesi, "yaratan" manasınadır. Binaenaleyh âyet "O, sabahı yaratandır" manasındadır. Buna göre, bu soru zail olur. Allah en iyi bilendir.

Cenâb-ı Hakk'ın "Geceyi bîr sükûn (vesilesi) kıldı" ifâdesine gelince, bil ki Allahü teâlâ bu âyette, tevhid hususunda, gökle ilgili üç delil zikretmiştir:

Birincisi: Sabahın aydınlığının ortaya çıkışı... Biz bunu, anlayabildiğimiz kadarı ile tefsir etmeye çalıştık.

İkincisi: Allahü teâlâ'nın, "(O), geceyi bir sükûn vesilesi kıldı" buyruğudur. Bu ifâde ile ilgili birkaç bahis vardır:

Gecenin Sükûnet ve İstirahat Kılınması

Birinci bahis; Keşşaf sahibi şöyle der: "Seken kelimesi, insanın, koca ve sevgili gibi, yanında sükûnete erip rahatladığı ve kendisinde itminan bulduğu şeydir. Işığı sayesinde etrafa ünsiyet peydah edildiği için ateşe "seken" denilmesi de, bu manadan dolayıdır. Baksana, sen Arapların, ateşi "munise" (ünsiyet veren, huzur veren şey) diye adlandırdıklarını görürsün. İnsan gecede de huzur bulur ve sükûnete erer. Çünkü insan gündüz iyice yorulup istirahat edebileceği bir zamana ihtiyaç duyar. İşte bu zaman, gecedir.

Cennette Uyku Bulunmaz

"İnsanlar, cennette en güzel yaşayış ve en tatlı bir zaman içinde olmayacaklar mı? Halbuki orada, gece yoktur. Binâenaleyh biz, gece ve gündüzün bulunuşunun, hayatın lezzet ve hayırlarını elde etmenin gereklerinden olmadığını anlıyoruz?" denilir ise, biz deriz ki: Sözümüz, gece ve gündüzün, bu dünya âlemi için faydalı olan şeylerin gereklerinden olması hakkındadır. Ama âhirette, böylesi şeyler devam etmez. Böylece iki âlem arasındaki fark ortaya çıkar.

İkinci bahis: Âsim ve Kisâî, fiil sigası ile şeklinde; diğer kıraat imamları ise, tsm-i fail sigası ile (......) şeklinde okumuşlardır. İsm-i fail sigası ile olan kıraatin delili âyette bundan önce geçen fâlıku'l-habb ve fâlıku'l-isbah ifâdelerinin de ism-i fail sigasıyla gelmiş olmasıdır. Câ'il kelimesi de ism-i faildir. Binaenaleyh ma'tufun, ma'tufun aleyhe benzemesi gerekir.

Fiil-i mazı sigasıyla olan kıraatin delili ise şudur: Âyetteki "şems ve kamer" kelimeleri mansubturlar. Binaenaleyh mutlaka bunları nasbeden bir âmil (fiil) olması gerekir. Bu âmil de, "güneşi ve ayı, bir hesab üzere yaratan" manasında olmak üzere, takdirinin yapılmasıdır. Bu da, aynı manaya gelir.

Güneş ve Ayın, Vakti Hesaplama Vesilesi Olması

Âyetteki "(O), güneşi ve ayt bir hesab üzere (yaratandır)" buyruğu ile ilgili birkaç bahis vardır:

Birinci bahis: Bunun manası, "Allah, güneşin ve ayın hareketini belli bir hesaba göre takdir etmiştir" şeklindedir. Nitekim O, bunu, "Güneşi ziya, ayı nâr yapan, yılların sayısını ve hesabı bilmeniz için, ona menziller tayin eden O (Allah'dır)" (Yunus, 5) âyeti ile, "Güneş de, ay da hesab iledir" (Rahman, 5) âyetinde de bildirmiştir. Bu hususta sözün özü şudur: Allahü teâlâ güneşin hareketini, gerek sür'at, gerek yavaşlık bakımından, devrini bir senede tamamlayacak biçimde, muayyen bir miktarla tayin etmiştir.Yine, ayın hareketini de, devrini bir ayda tamamlayacak biçimde takdir etmiştir. İşte, ancak bu miktar ve takdir etmeler sebebiyle, dört mevsimde de, âlemin faydaları, işleri bir nizam içine girer ve bu miktar ve tayin etmeler sebebiyle.meyvelerin olgunlaşması ve kazançlar etde etmek gibi, insanların ihtiyaç duyduğu şeyler de hasıl olur. Binaenaleyh, biz bu miktarların, olduğundan daha hızlı veya yavaş olduğunu takdir edersek, o zaman âlemin nizamı bozulur, faydalar yok olur. İşte Cenâb-ı Hakk'ın, "(O), güneşi ve ayı bir hesab üzere (yaratandır)" buyruğundan maksad budur.

"Husbân" Kelimesi Hakkında

İkinci bahis: Ayetteki "husbân" kelimesi hakkında iki görüş vardır:

1) Bu, Ebu'l-Heysem'in görüşüdür. Buna göre husbân kelimesi, tıpkı, rikâb (cem'i, rükbân) (binit, deve) ve şihâb, (cem'i şuhbân) "yıldız, yıldızlar" kelimelerinde olduğu gibi hisâb (hesab) kelimesinin çoğuludur.

2) Husbân kelimesi, tıpkı rüchan (üstünlük) ve nuksan (noksan) kelimeleri gibi bir masdardır. Keşşaf sahibi şöyle demektedir: "Kesre ile olmak üzere hisbân kelimesi hasibe (hesapladı...) fiilinin masdarı olduğu gibi, damme ile olan (......) kelimesi de, bu fiilin masdarıdır. Gufran (mağfiret etmek), şükran, (teşekkür etmek, şükretmek) ve küfrân (nankörlük yapmak) kelimeleri de böyledir."

Bunu iyice kavradığın zaman biz deriz ki: "(O), güneşi ve ayı, bir hüsban üzere (yaratandır)" ifadesinin manası, "Onları bir hesap üzre yarattı, var etti" demektir. Çünkü, vakitlerin hesabı, ancak bu ikisinin devir ve hareketleriyle bilinebilir.

Üçüncü bahis: Keşşaf sahibi şöyle demektedir: "Âyetteki kelimeleri üç türlü, üç harekeyle de okunmuşlardır. Bu sebeple, bunların mansûb okunmaları, Cenâb-ı Hakk'ın, "geceyi yaratandır" ifadesinin delâlet ettiği bir fiilin takdir edilmesi itibariyledir. Yani, "Güneşi ve ayı, bir hesab üzere yarattı" demektir. Bu kelimelerin mecrûr okunuşları, onlar ifadesindeki kelimelerine atfedildikleri içindir. Merfu okunmaları ise, bu kelimelerin, haberleri mahzuf olan birer mübtedâ olmalarından dolayıdır. Böyle olması halinde ifadenin takdiri, "Güneş ve ay ise, bir hesap ile yaratılmışlardır", yani "iyice hesaplanmışlardır " demektir.

Cenâb-ı Hak, âyetini "İşte bütün bunlar, azız ve alim o (Allah'ın) takdiridir"ifadesiyle sona erdirmiştir. Bu ifadede bulunan el-Azîz vasfı O'nun kudretinin; el-Alîm kelimesi de O'nun ilminin mükemmel olduğuna bir işaret olup bunun manası şudur: "Feleklerin kütlelerinin, hızlılık ya da yavaşlılık bakımından, muayyen ve hususî miktarlarla ve hususi sıfatlar ve muayyen durum ve hareketlerle takdir edilmiş olması, bütün mümkinâta taalluk eden kâmil bir kudret; malûmatın bütün külliyât ve cüz'iyyâtında geçerli olan bir ilim ile ancak elde edilebilir. Bu, bu hallerin ve sıfatların, o maddelerin tabiat ve özelliklen sebebiyle değü, ancak bir Fâil-i Muhtar (Allah)'ın bunu onlara tahsis etmesiyle olabileceğinin bir açıklanmasıdır. Allah en iyisini bilendir.

Yıldızların İnsanlara Sağladığı Fayda

97

"O, karanın ve denizin karanlıktan içinde kendileriyle yol bulmanız için, sizin yararınıza olarak yıldızları yaratandır. Biz âyetleri, bilen kimseler için, gerçekten açıkça beyan ettik".

Bu, Allah Tealâ'nın, kudretinin, rahmetinin ve hikmetinin kemâline delâlet eden delillerin üçüncü çeşidi olup, kulların faydalanması gayesiyle yıldızları yaratmış olmasıdır. Bu menfaat birkaç bakımdandır:

Birincisi: Hak teâlâ, yıldızları, insanlar güneşi ve ayt göremedikleri zaman, karanın ve denizin karanlıkları içinde yollarını ve yönlerini bulmaları için yaratmıştır. Çünkü bu esnada insanlar gitmek istedikleri yol ve yönleri, yıldızlar sayesinde bulabilirler.

İkincisi: İnsanlar, güneşin hareketindeki muhtelif haller ile, namaz vakitlerini tayin ve tesbit ederler. Onlar, gündüz kıbleyi ancak güneşin hareketine bakarak, geceleyin ise yıldızların durumlarına bakarak bulabilirler.

Üçüncüsü: Allahü teâlâ, bundan başka surelerde de, yıldızların gökyüzünün süsü olduğundan bahsederek, "Gökte burçlar yaratan, onların içinde bir ışık ve nurlu bir ay barındıran (Allah'ın) şanı ne yücedir!" (Furkan, 61); "Gerçekten biz, en yakın göğü bir zinetle, yıldızlarla (donatıp) süsledik" (Saffat, 6) ve "Burçlar sahibi göğe yemin olsun ki..." (Buruc, 1) buyurmuştur.

Dördüncüsü: Allahü teâlâ, yıldızların faydaları sadedinde onların şeytanları taşlayıp kovma vasıtası olduğunu bildirmiştir.

Yıldızlarla Yol Bulma Hakkında İşarı Mâna

Beşincisi: Şöyle denilebilir: "Karanın ve denizin karanlıkları içinde, kendileriyle yol bulmanız için...." ifadesi, "Ta'tîl ve teşbih karanlıklarında yollarınızı bulaşınız diye..." demektir. Çünkü Muattıla (ta'tîl ehli) Cenâb-ı Hakk'ın, fâil-i muhtar bir yaratıcı olduğunu kabul etmez... Müşebbihe (teşbih ehli), Allah'ın bir mekânda bulunan bir cisim olduğunu isbata çalışır. Böylece Allah, bu yıldızlarla şu iki çeşit zulmetten kurtulunsun diye, bu yıldızları yaratmıştır. Ta'tîl diyarının karanlıklarından kurtulmaya gelince, bu şöyledir: Biz bu yıldızların, sıfatları bakımından çok farklı olduklarını müşahede etmekteyiz. Bu cümleden olarak bu yıldızların bir kısmı gezegen, bir kısmı ise sabittirler. Sabit yıldızların bir kısmı (yerin orta) mıntıkasına tekabül etmekte, bir kısmı ise kutuplardadır. Yine sabit olanlar parlak ve ışıklıdır; gezegenler ise parlak değildir. Yine bunların bazısı alabildiğine ışıklı olan büyük yıldızlardır, bazıları ise ışığı az ve hafif olan küçük yıldızlardır. Yine âlimler bu yıldızların mertebelerinin yedi olduğunu söylemişlerdir.

Bunu iyice kavradığın zaman biz deriz ki, (yukarda) cisimlerin mahiyetleri itibariyle birbirlerine benzediklerine işaret etmiş ve durum her ne zaman böyle olursa, bunların herbirine belirli bazı sıfatların has kılınmış olmasının, ancak fâil-i muhtar bir zâtın takdiri ile olabileceğine delil teşkil ettiğini bildirmiştik ki "Muattıla diyarının karanlıklarından" yıldızlar sayesinde kurtulmanın manası budur.

Bu yıldızlarla "teşbih denizinin zulmetlerinden" kurtulmanın izahına gelince, biz deriz ki;Yıldızların ilâh olmasını zedeleyen şey, kusur, onların sadece cisim olmalarıdır. Bu sebeple, bu yıldızlar birtakım cüzlerden ve parçalardan meydana gelmiş olurlar. Hem o yıldızlar, sonlu ve sınırlıdırlar. Yine onlar, değişen hareket eden ve bir hâlden başka bir hâle geçen şeylerdir. Binaenaleyh, bütün bu sayılan şeyler (yıldızların) uluhiyetleri hususunda birer kusur addeditmezlerse, onların (yıldızların) ilâh oluşları hususunda birer kusur kabul edilirlerse, Allah'ı bütün bunlardan tenzih etmek gerekir ve böylece de, âlemin, göklerin ve yerin ilahının cisim olmaktan, uzuvlardan, cüzlerden, sınırlı ve sonlu olmaktan, mekândan ve cihetten münezzeh olan bir ilâh olduğuna kesinkes hükmetmek gerekir. İşte bu yıldızlar vasıtasıyla Muattıla diyarı ile Müşebbihe denizinin zulmetlerinden kurtulup halâs olmanın izahı budur. Bu izah, lafzın her ne kadar hakikî manasından mecazî manasına geçmek sayılsa da, Allah'ın kitabının azametine uygun olan doğru bir izah olduğunda şüphe yoktur.

Bu yıldızların faydalarından altıncısı, Allahü teâlâ'nın, "Göklerin ve yerin yaratılışı hakkında inceden inceye düşünürler. "Ey Rabbimiz. Sen bunları boşuna yaratmadın..." (Al-i imran, 191) âyetinde zikrettiği husustur. Allahü teâlâ bu âyette genel olarak, bu varlıkların her birinin varoluşunda yüce bir hikmet ve üstün bir fayda bulunduğuna ve aklımızın ayrıntılarıyla kavrayamadığı her şeyi inkâr etmek gerekmediğine; binaenaleyh, kıyas ölçüsü ve hayal tanısıyla, Allah'ın mülk ve melekûtundaki hikmetlerini ölçmek isterse, apaçık bir sapıklıkla sapıtacağına işaret buyurulmuştur.

"Bilenler İçin Açıkladık" Ne Demektir?

Sonra Cenâb-ı Hak, bu yıldızların durumlarıyla istidlalde bulunmayı anlattıktan sonra, "Biz âyetleri, bilen kimseler için, gerçekten, açıkça beyân ettik..." buyurmuştur. Bu hususta birkaç izah bulunmaktadır:

1) Bundan maksad şudur: Bu yıldızlar ile, karanın ve denizin karanlıkları içinde yolları bulup tayin etmek nasıl mümkün ise, aynı şekilde hakîm olan yaratıcının varlığına, kudret ve ilminin kemâline istidlal etmek de mümkündür.

2) Âyette bahsedilen ilim akıl manasına olabilir. Binaenaleyh, "Biz âyetleri, bilen kimseler için, gerçekten açıkça beyan ettik..." ifadesi, Bakara süresindeki, "Şüphesiı göklerin ve yerin yaratılışında., aklı ile düşünen kimseler için nice âyetler vardır" (Bakara, 164) âyetiyle, "Hakikat, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde hâlis akıl sahipleri için elbet ibret verici deliller vardır" (Al-i imran, 190) âyetinin benzeridir.

3) Âyetteki, "bilen kimseler için..." tabiri, "Düşünen, tefekkür eden, görüp ısıttığı (müşahhas) şeyler vasıtasıyla aklî meselelere istidlal eden, görünen şehâdet âleminden görünmeyen gayb âlemine yol bulan bir topluluk için..." manasında olabilir.

İnsanların Tek Bir Candan Çoğaltılmaları

98

"O, sizi bir tek candan yaratandır. Sonra (sizin için) bir karar yeri, bir de emanet yeri (vardır). Biz iyi anlayacak kimselere, âyetlerimizi hakikaten açıkça bildirdik".

Bu, Allah'ın varlığı ile O'nun ilim ve kudretinin mükemmel olduğuna dair delillerin dördüncüsü olup, insanın yaratılışındaki birtakım halleri, Allah'ın birliği hakkında delil kılmaktır. Bu sebeple biz diyoruz ki, âyette geçen "tek bir can"ın, Âdem (aleyhisselâm) olduğunda şüphe yoktur. O da, tek bir candır. Havva onun kaburgalarının birinden yaratılmıştır. Binaenaleyh, bütün insanlar tek bir candan meydana gelmiş olurlar ki, bu tek bir can da, Hazret-i Adem'dir.

Hazret-i İsa'nın Yaratılışı

Buna göre şayet, "Hazret-i İsa hakkındaki hüküm nedir?" denilirse, biz deriz ki: O da, bir ana bir babadan meydana gelmiş olan Meryem (aleyhisselâm)'den yaratılmıştır.

Buna göre eğer onlar, "Kur'ân, Hazret-i İsa'nın kelimeden veya, o kelimeye üflenen ruhtan yaratılmış olduğuna delâlet etmiyor mu? O halde, bu nasıl doğru olabilir?" derlerse, biz deriz ki: ifadesinin başındaki (......) kelimesi, "ibtidâ-i gaye (ibtidaiyye) manası ifade etmektedir. Hazret-i İsa'nın Meryem'den meydana geldiği hususunda bir ihtilaf yoktur. İşte bu kadar (izah), bu lafzın sahih ve doğru olması için yeterlidir.

Kâdî şöyle demektedir: "Hak teâlâ'nın, enşe'ekum "sizi inşa etti, yarattı" tabiriyle, halekakum "sizi halketti" ifadesi arasında fark bulunmaktadır. Zira, O'nun enşe'ekum sözü, O'nun sizi (insanları), doğrudan değil, ama ebeveynden ortaya çıkarmadan geliştirmek ve büyütmek, çoğaltmak suretiyle yarattığını ifade eder. Nitekim bitkiler hakkında, büyümek ve olgunlaşıncaya kadar gelişmek manasında olmak üzere, "Allahü Teâlâ onu inşa etti" denilmektedir."

Müstakar ve Müstevde'

Cenâb-ı Hakk'ın "Sonra (sizin için) bir müstakarr, bir de müstevde' (vardır)" buyruğu hakkında birkaç bahis bulunmaktadır:

Birinci bahis: İbn Kesir ve Ebu Amr, kâf harfinin kesresiyle, fe mustakırrun; diğer kıraat imamları ise, kâf harfinin fethasıyla fe mustakarrun şeklinde okumuşlardır. Ebu Ali el-Farisî, Sibeveyh'in şöyle dediğini söylemiştir:

"Arapça'da, "Mekânına yerleşti, istikrar buldu" denilmektedir.

Binaenaleyh, kim bu ifadeyi kâf harfinin kesresiyle okursa, o zaman müstakırrun kelimesi, karr (karar kılmış olan, yerleşmiş olan) manasında olur. Böyle olunca da, onun mukadder olan haberinin minkum "sizden..." kelimesi olması gerekir. Yani, "sizden, yerleşip karar kılanlar vardır..." demektir. Bu ifade kâf harfinin fethasıyla mustakarrun şeklinde okunursa, o zaman bu kelime mef'ul olmaz...

Çünkü ıstakarre fiili teaddi etmez... Binaenaleyh, onun mef'ul-ü bihi olmaz.. O zaman da bu kelime, "karar kılınan yer (makarr)" manasında olmak üzere, ism-i mekân olur. Durum böyle olunca, onun mukadder haberinin minkum olması caiz olmaz.. O zaman kelamın takdiri, lekum makarrun "Sizin için bir karar kılma yeri bulunmaktadır" şeklindedir. Müstavde' kelimesine gelince, istevde'e fiili, iki mef'ul alan bir fiildir. Nitekim sen, (Zeyd'e bin dirhem emanet ettim) veya, (O miktarı emanet ettim) dersin. O halde müstevde' kelimesi, hem "emanet edilen yer", hem de "kendisine emanet bırakılan insan" hakkında kullanılmaktadır."

Bunu iyice kavradığın zaman biz deriz ki: Bu kelimeyi, kâî harfinin fethasıyla müstakarr şeklinde okuyan kıraat, matufun aleyh'in aynısı olsun diye, müstevde' kelimesini de ism-i mekân olarak kabul etmiştir.. Buna göre kelamın takdiri, "Sizin için, bir karar kılma ve bir emanet bırakılma yeri vardır.." şeklindedir. Allah en iyisini bilendir. Fakat kâf harfinin kesresiyle müstakirr kıraatine göre o zaman bu ifadelerin manası, "Sizden, karar kılanlar ile, yine sizden emânet bırakanlar vardır..." şeklinde olur ki, bunun da takdiri, "Sizden karar kılanla, emânet bırakan kimseler vardır" şeklindedir. Allah en iyisini bilendir.

İkinci bahis: Müstakarr tabiriyle müstevde' arasındaki fark şudur: "Mustekarr" kelimesinin manası, bitkiler hakkında, "müstevde"' kelimesinden daha elverişli bir manadır. Binaenaleyh, bir yerde bulunan ve zeval bulup gitmeye mahkûm olmayan her şey hakkında, "orada karar kılmıştır" ifadesi kullanılır. Ama. bir yerde bulunup zevale maruz olan her şey hakkında da, müstevde'.. kelimesi kullanılır. Zira bir yerde emanet bırakılan şeyin geri istenmesi mümkündür..

Bu İki Tabir Hakkında Yapılan Tefsirler

Bunu iyice kavradığın zaman biz deriz ki: Bu iki lafzın tefsiri hususunda müfessirlerin arasında hayli farklı görüşler olup bunları şöyle sınıflandırabiliriz:

Birinci görüş: Bu, rivayetlerin ekserisinde İbn Abbâs'tan nakledilen görüştür. Buna göre, müstekarr "anaların rahimleri"; müstevde' de, babaların sulbleridir. Kureyb şöyle demektedir: "Cerir, İbn Abbâs'a, bu âyetleri sormak için bir mektub yazdı da, İbn Abbas da, "müstevde", "babaların sulbleri"; müstekarrda "anaların rahimleri" diye cevap verdi, sonra da "Sizi, dileyeceğimiz muayyen bir vakte kadar rahimlerde durduruyoruz..." (Hacc, 5) âyetini okumuştur. Bu görüşün kuvvetliliğine, tek bir nutfenin babanın sulbünde uzun zaman kalmayıp da, ceninin anaların rahminde uzun zaman kalması keyfiyeti de delâlet eder. Anaların rahminde bekleme süresi, babaların sulbünde bekleme süresinden daha çok olunca, "istikrar" fiilini, anaların rahminde kalmak, bekleme manasına hamletmek daha münasip olur.

İkinci görüş: Müstekarr: "Babaların sulbü", müstevde' ise, "annelerin rahmidir. Çünkü nutfe, başkasından olmaksızın babaların sulbünde bulunur. Halbuki yine o nutfe, anaların rahminde başkasının fiiliyle meydana gelir. O halde o nutfenin, anaların rahminde, erkek (koca) vasıtasıyla bulunması hali, "vedia - emânet bırakılan şey"e teşbih edilmiştir. Zira Cenâb-ı Hakk'ın, "Sonra (sizin için) bir karar yeri, bir de emanet yeri (vardır)" buyruğu, "müstekarr"ın, "müstevde'"den önce olmasını gerektirir. Babaların sulbündeki nutfe de, o nutfenin anaların rahminde yer almasından daha önce mevcuttur. Bu sebeple "müstekarr"ın, babaların sulbünde olan; "müstevda"tn da, annelerin rahminde olan şey" olmaları gerekir.

Üçüncü görüş: Hasan el-Basri'nin görüşü olup buna göre müstekarr, kişinin ölümünden sonraki halidir, durumudur. Zira kişi, saîd (mutlu ve iyi kul) olursa, işte karar kılıp iyice yerleşmiş olan şey, o saadet halidir; eğer şakî bedbaht ve kâfir ise, işte karar kılan şey, o mutsuzluk ve bedbahtlık halidir. Ölümünden sonra, insanın hallerinde herhangi bir değişiklik meydana gelmesi söz konusu değildir. Ama, ölümden önce hallerde bir değişiklik meydana gelebilir. Mesela, kâfir bazan mü'min; zındık da, bazan sıddîk, sözü ve ameli doğru olan kimse haline gelebilir. Binaenaleyh bu haller, yok olma ve sona erme ile yüz yüze bulundukları için, bunların yok olup kaybolma ile yüzyüze olan "vedîa-emânete" teşbih edilmiş olması uzak bir ihtimal sayılmaz.

Dördüncü görüş: Esamm'ın görüşü olup buna göre "müstekarr" ilk nefisten yaratılarak dünyaya giren ve orada karar kılan kimsedir. "Müstevda'.." ise, henüz yaratılmamış, fakat yaratılacak olandır.

Beşinci görüş: Yine Esamm'a ait bir görüş olup buna göre, "müstekarr" dünyada karar kılan; "müstevda"' ise. diriltilinceye kadar kabirlerde olanlardır. Katâde'den bunun aksi rivayet edilmiştir ki o. "Kabirde olanlara "müstekarr" (yerleştirilmiş), dünyadaki kimselere de "müstevda'..." (emanete bırakılmış) denilir..." demiştir.

Altıncı görüş: Ebu Müslim el-İsfehanî'nin görüşü olup buna göre kelamın takdiri, "O sizi tek bir candan yaratandır. Bir de bakarsın ki sizden, erkek olan "müstekarr"lar, dişi olan "müstevda'lar" vardır..11 şeklindedir. Ancak ne var ki Cenâb-ı Hak, erkeği "müstekarr" sözüyle ifade etmiştir. Çünkü "nutfe", ancak erkeğin sulbünde oluşur ve orada karar kılar. Allah dişiyi ise müstevda' diye ifade etmiştir. Çünkü dişinin rahmi, o nutfenin emanet bırakıldığı bir yere benzemektedir. Allah en iyisini bilendir.

Üçüncü bahis: Bu sözden maksad şudur: İnsanlar, tek bir şahıstan meydana gelmişlerdir ki, bu da Âdem (aleyhisselâm)'dir. Daha sonra âlimler, yukarda bahsedilen izahlar itibariyle müstekarr ve müstevda' kelimelerinin manası hususunda ihtilâf etmişlerdir. Bu cümleden olarak biz deriz ki: İnsanların şahısları, cisim olmak bakımından eşit ve fakat sıfatları bakımından birbirlerinden farklıdırlar. Müstekarr ve müstevda'daki farklılık da bu sıfatlardan ötürü meydana gelmiştir. O sıfatlardaki farklılığın, mutlaka bir sebebi ve müessiri bulunmaktadır. Bunun sebebi, cisim olmak ve, cisimden ayrılması mümkün olmayan sıfatlar değildir. Aksi halde, sıfatlar hususunda bir farklılığın bulunması imkânsız olurdu. Binaenaleyh, bunun sebebinin, hakîm, hür ve irade sahibi bir fail olması gerekir. (Bu manaya) delâlet bakımından bu âyetin benzeri olan bir ifade de, Cenâb-ı Hakk'ın, "O dillerinizin ve renklerinizin birbirine uymaması da (...) O'nun delillerindendir" (Rum, 22) buyruğudur.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Biz iyi anlayacak kimselere, âyetlerimizi hakikaten açıkça bildirdik" buyurmuştur. Âyette bahsedilen, bu "açıkça bildirmek" tabirinden maksad, Cenâb-ı Hakk'ın bu delilleri, birbirinden ayırmak suretiyle, beyan etmiş olmasıdır. Baksana, Hak teâlâ ilk önce, bitkilerin ve ağaçların, tane ve çekirdekten oluşturulmasına dikkat etmeyi, bundan sonra da, üç bakımdan felekî delillere sarılmayı zikretmiş, daha sonra da insanın meydana getirilmesi, yaratılması hallerine dikkat vermekten bahsetmiştir. Böylece de Cenâb-ı Hak bu delilleri birbirinden ayırmış ve iyi anlayan kavimler için, bu delilleri böylece iyiden iyiye açıklamıştır.

"İyi Anlayacak Kimseler" Hakkında

Bu tabirle ilgili birkaç bahis vardır:

Birinci bahis: "Cenâb-ı Hakk'ın, "iyi anlayacak kimselere âyetleri iyice açıkladık" ifadesinin zahiri, Allahü teâlâ'nın fiillerini bir maksat ve hikmete binaen yaptığını göstermektedir?"

Ehl-i sünnetin buna verdiği cevap şudur: (......) ifadesindeki lâm harfi, "lâmü'l-âkibe"dir. Veyahut da bu ifade, bir fiili, herhangi bir maksat için yapan kimsenin haline benzetme manasına hamledilmiş olur.

İkinci bahis; Bu âyet, Cenâb-ı Hakk'ın, bütün insanlarda iyi ve ince anlama kabiliyeti ve imanı murad edip onların hiçbirinin kâfir olmasını dilemediğine delâlet eder. Bu, Mutezile'nin görüşüdür.

Ehl-i sünnetin buna verdiği cevap şudur: Bu ifâdeden murad şudur: Cenâb-ı Hak sanki şöyle demek istemiştir: "Ben bu beyân ve açıklamayı, bilen, iyi ve ince anlayan ve iyice anlayıp kavrayan kimseler için iyiden iyiye açıkladım, tafsil ettim... Bu kimseler ise, başkaları değil, mü'minlerdir."