122. Âyetin Tefsiri
"Hani sen, mü'minleri savaşa uygun yerlere yerleştirmek üzere, erkenden ailenden ayrılmıştın. Allah semî' ve âlimdir. O zaman içinizden iki zümre nerede ise bozuluyordu. Halbuki onların yardımcısı Allah'dı. Müminler ancak Allah'a tevekkül etsin"
Bil ki Allahü teâlâ, "Eğer sabreder, sakınırsanız onlarin hileleri size hiçbir şekilde zarar veremez" buyurunca, bunun peşisıra onlar sabredip ittikâ ettiklerinde, ilâhî nusret, yardım ve onlardan düşmanın zararlarını gidermedeki ve sabretmedikleri takdirde bunun aksini yapmadaki sünnetullahına delâlet eden hususu zikretmiş ve "Hani sen, mü'minleri savaşa uygun yerlere yerleştirmek üzere, erkenden ailenden ayrılmıştın..." buyurmuştur. Bu: "Onlar, Uhud gününde savaş için çok sayıda kimse idiler. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in emrine muhalefet edince, hezimete uğradılar. Halbuki Bedir günü savaşa yetecek sayıda adamları yoktu ve savaşa hazırlıklı da değildiler. Fakat Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın emrine itaat etlikleri için galip gelip düşmanlarına üstün oldular" demektir ki, bizim görüşümüzü te'kid eder. Burada bir başka izah da şudur: Uhud gününde mü'minlerin kırılmaları münafık Abdullah İbn Übeyy'in ordudan ayrılmasıyla vuku bulmuştur. Bu da münafıkları sırdaş edinmenin caiz olmayacağına delâlet eder. Bu âyetle ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Âyetteki "Hanisen, erkenden ailenden ayrılmıştın" buyruğu hakkında şu.üç izah yapılmıştır:
a) Âyetin takdiri, "erkenden ayrıldığın o vakti hatırla..." şeklindedir.
b) Ebû Müslim şöyle demiştir: "Bu ifâde, atıf vâvı ile, "(Bedir savaşında) karşılaşan iki toplulukta sizin için bir ibret vardır. Onlardan biri Allah yolunda dögüşüyordu, diğeri ise kâfirdi..." (Al-i İmran, 13) âyetine atfedilmiştir. Yani Hak teâlâ, şöyle demek istemiştir: "Allah'ın mü'minlere yardım ettiğini bilesiniz diye, Allah'ın az olan mü'minlere, sayısı çok kâfirlere karşı yardım etmesinde sizin için ibret alınacak pek çok şey vardır. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), mü'minleri savaşa uygun yerlere yerleştirmek için evinden erkenden çıkışında da onlar için böyle ibret vardır."
c) Bu ifâdenin âmili, lâfzıdır. Takdiri ise "Allah, onların yaptıklarım ve erkenden... çıktığın zamanı bilir" şeklindedir.
Bunun Hangi Savaş Olduğunda Farklı Görüşler
Âlimler, bu günün hangi gün olduğu hususunda ihtilaf etmişlerdir. Ekseri âlimler "Bu, Uhud günüdür" demişlerdir. İbn Abbas, Süddi, İbn İshâk, Esamm ve Ebu Müslim'in görüşü budur. Bunun, Bedir günü olduğu söylenmiştir ki, bu Hasan el-Basrî'nin fikridir; Ahzâb (Hendek) günü olduğu da ileri sürülmüştür ki, bu da Mücahid ve Mukatil'in görüşüdür. Bu günün Uhud günü olduğunu söyleyenlerin delilleri şunlardır:
a) Siyer âlimlerinin ekserisi, bu âyetin Uhud savaşı hakkında nazil olduğunu öne sürmüşlerdir.
b) Hak teâlâ bu âyetin hemen peşinden, "Andolsun ki Allah size, Bedir'de yardım etmişti" (Al-i imran. 123) buyurmuştur ki, aşikâr olan, bu sözün önceki söze atfedilmesidir. Matufun, "matufun aleyh"ten başka olması gerekir. Bunun, Hendek günü olduğu görüşüne gelince, ashâb, Ahzâb gününde değil de Uhud gününde Hazret-i Muhammed'e muhalefet etmişlerdir. Binaenaleyh, bu ifâdenin Uhud kıssası hakkında olması daha uygundur. Çünkü bu kıssanın zikredilmesinden maksat, Hak teâlâ'nın, "Eğer sabreder ve ittikâ ederseniz, onların hileleri size hiçbir şekilde zarar veremez" (Âl-i imran, 120) âyetini izah etmektir. Böylece bu günün Uhud günü olduğu ortaya çıkmıştır.
c) Müslümanların kırılmaları ve düşmanların baskın çıkması, Ahzâb gününden ziyâde, Uhud gününde meydana gelmişti. Çünkü Uhud gününde onlar, sahabenin ileri gelenlerinden büyük bir topluluk öldürmüşlerdi. Ahzâb günündeyse böyle bir şey olmamıştır. Binaenaleyh âyeti Uhud gününe hamletmek daha evlâ olur.
Uhud Savaşı Konusunda Hazret-i Peygamber'in İstişare Etmesi
Rivayet olunduğuna göre müşrikler çarşamba günü Uhud'da karargâh kurdular. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabı ile istişare etti ve daha önce hiç çağırmadığı halde Abdullah İbn Übeyy'i çağırıp onunla da istişare etti. O ve çoğu ensar, "Ya Resûlullah Medine'de kal, onlara doğru çıkma. Biz şimdiye kadar hangi düşmana karşı çıktıksa, hezimete uğradık. Fakat hangi düşman üzerimize geldiyse, biz de onu hezimete uğrattık. Sen içimizde iken, ya nasıl olur? Binâenaleyh onları bırak, eğer orada durur iseler, kötü bir yerde durmuş olurlar. Yok eğer üzerimize gelirlerse erkeklerimiz onlarla yüz yüze harbeder, kadın ve çocuklarımız onlara taş atarlar. Eğer dönerler ise, umduklarını bulamadan pişman olarak geri dönmüş olurlar" dediler. Diğer bazıları da: "Bizi, şu köpeklere karşı çıkar da kendilerinden korktuğumuzu zannetmesinler" dediler. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): "Hüyamda, yanımda bir sığır kesildiğini gördüm ve bunu hayra yordum. Kılıcımın ucunda bir gedik gördüm ve bunu da bir hezimete yordum. Sanki sağlam bir zırha sokulduğumu gördüm. Bu zırhı da Medine diye yordum. Medine'de kalıp, onları kendi haline bırakmaya ne dersiniz?" buyurdu.
Bedir savaşına katılamayan ve Ubud'da Allah'ın kendilerine şehâdeti nasîb ettiği bir grup müslüman, "Bizi, düşmana karşı çıkar" dediler ve bu hususta sonuna kadar ısrar ettiler. Binâenaleyh Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'de ümmeti hatırına zırhını giydi. O zırhını giyince, ısrar edenler pişman oldular ve "Biz ne kötü yaptık! Hazret-i Peygamber'e vahiy geldiği halde, Ona yol göstermeye kalktık" diye pişman oldular da, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e "Ya Resulallah, nasıl istiyorsan öyle yap" dediler. Hazret-i Peygamber de, "Ümmeti hatırına zırhını giyen bir peygambere, savaşmadan o zırhı çıkarmak yakışmaz" dedi.
Hazret-i Peygamberin Askere Savaş Düzeni Vermesi
Cuma günü, namazdan sonra çıktı. Cumartesi sabah şevvalin ortasında Uhud'un Şi'b bölgesine ulaştılar. Piyade olarak yürüyordu. Ashabını savaş için saf haline getirdi. Safları o kadar düzgün yapıyordu ki ileri çıkan bir göğüs gördüğünde "geri çekil" diyordu. Uhud vadisinin bir tarafına kondu, kendinin ve askerinin sırtını Uhud dağına verdi. Abdullah İbn Cübeyr (radıyallahü anh)'i okçulara kumandan yaparak, "Düşmanın arkamızdan saldırmaması için, bizi oklarınızla koruyun" dedi. Okçulara da, 'Burada sağlam durun, düşman sizi görünce dönecektir. Sakın dönenleri takip etmeyin ve buradan kesinlikle ayrılmayın" dedi.
Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Abdullah İbn Übeyy münafığının görüşüne muhalefet ettiği için bu, onun gücüne gitmiş ve "O, çocukların sözünü tuttu da benimkini tutmadı" demişti. Sonra kendi adamlarına da: "Muhammed, düşmanı ancak sizinle yenebilir. Ashabına, düşmanın kendilerini görünce hezimete uğrayacağını va'ad etti. Binâenaleyh onların düşmanlarını gördüğünüz zaman siz bozulunuz, onlar da bozulur ve peşinizden gelir. Böylece iş, Peygamberin dediğinin aksine olmuş olur" dedi. İki ordu karşılaşınca Abdullah ibn Übey, üçyüz arkadaşıyla kaçınca geriye yediyüz müslüman kaldı. Sonra Hak Tealâ onlara güç verdi, böylece onlar müşrikleri bozguna uğrattılar.
Mü'minler Galip Gelince Okçuların Çoğunun Yerlerinden Ayrılmaları
Mü'min okçular, müşriklerin bozguna uğradığını görünce ve Allahü teâlâ onları böylece müjdelediği için bu hâdisenin Bedir gibi olacağını düşünerek, kaçanların peşine düştüler ve arzuladıkları şeyi Allah onlara gösterdikten sonra, Peygamberin emrine muhalefet ederek mevzilerini terkettiler. Böylece Allahü teâlâ, Peygambere bir daha muhalefet etmesinler ve Bedir günü elde ettikleri zaferin Allah'a ve Resûlullah'a itaat etmelerinin bereketiyle olduğunu ve Allahü teâlâ'nın onları düşmanla başbaşa bırakması halinde onlara mukavemet edemeyeceklerini bilsinler diye, bu gibi hareketlerden onları iyice koparmak istedi. Sırf müslümanların Hazret-i Peygamber'e muhalefetleri yüzünden Cenâb-ı Hak müşriklerin kalplerinden korkuyu alıverdi ve tekrar dönüp hücuma geçtiler.
Müslüman Ordusunun Dağılması
Müslümanlar Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in etrafından dağıldılar. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Hani siz, durmadan uzaklaşıyor ve hiç kimseye bakmıyordunuz. Peygamber ise arkanızdan sizi çağırıyordu" (Âl-i imran, 153) buyurmuştur. O esnada Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in yüzü yaralandı ve dişi kırıldı. Talha (radıyallahü anh)'nın Hazret-i Peygamberi korurken kolu kesildi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in yanında sadece Hazret-i Ebu Bekir, Hazret-i Ali, Hazret-i Abbas, Hazret-i Talha ve Hazret-i Sa'd (radıyallahu anhüm) kalmıştı. Asker arasında "Muhammed öldürüldü" sesleri yükseldi. Ensar'dan künyesi Ebû Süfyan olan birisi Ensara şöyle sesleniyordu: "Allah'ın Resulü işte, Allah'ın Resûlü işte.." Bunun üzerine muhacir ve Ensar ona doğru geldiler. Bu savaşta müslümanlarda yetmiş kişi şehid olmuş, pek çok kişi de yaralanmıştı. Bundan dolayı Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "Kardeşini savunan müslümana Allah merhamet etsin" buyurdu ve beraberindekilerle birlikte müşriklerin üzerine hücum etti. Onları, ölüler ve yaralılar verdirerek uzaklaştırdı." En iyisini Allah bilir.
Bu Kıssadan Çıkan Ders
Bu kıssanın gayesi şudur: Kâfirler üçbin, müslümanlar ise bin, hatta daha az idiler. Sonra Abdullah İbn Übeyy üçyüz kadar adamıyla müslümanlardan ayrılınca, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) yediyüz kişiyle kaldı. Bundan dolayı Allahü teâlâ onlara yardım etti de kâfirleri hezimete uğrattılar. Sonra onlar Hazret-i Peygamber'in emrine muhalefet edip, ganimet elde etme arzusuna düşünce, durum aleyhlerine çevrildi de bozguna uğradılar ve olan oldu. Bütün bunlar, Hak teâlâ'nın, "Eğer sabreder ve ittikâ ederseniz, onların hileleri size hiçbir surette zarar veremez" (âl-i imran, 120) buyruğu ile, düşmanla yüzyüze gelip ona karşı koyanın, Allah'ın kendisine yardım ettiği kimseler; düşmandan yüz çevirip kaçanın da, Allah'ın kendisinden yardımını kestiği kimseler olduğu hususunu te'kid eder.
Dördüncü Mesele
Bir kimseyi bir yere yerleştirip ondurduğunda, denilir. kelimeleri de, konaklama yeri anlamına gelir. Buna göre Cenâb-ı Hakk'ın, "Savaşa uygun yerler" ifâdesinin manası, "savaşma yerleri, savaşma mahalleri" demektir. Araplar, ve kelimelerinin mekân manasında kullanılmaları hususunda sınırı geniş tutmuşlardır. Hak teâlâ'nın, "Hak ve doğruluk meclisinde..." (Kamer, 55) ve "Sen makamından kalmadan önce" (Neml, 39) âyetleri de böyledir. Yani, "Sen, meclisinden ve hüküm yerinden kalkmadan önce..." demektir. Cenâb-ı Hak burada, şu iki sebepten dolayı, mekânı, yeri lafzıyla ifade etmek istemiştir.
a) Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onlara bulundukları yerde kalmalarını ve oradan hiç ayrılmamalarını emretmişti. Bir yerde oturan kimse, oradan ayrılmaz. Böylece Cenâb-ı Hak, onların orada kalmakta memur olduklarına ve kesinlikle oradan ayrılmayacaklarına dikkat çekmek için orasını diye isimlendirmiştir.
b) Savaşanlar bazan, düşmanla yüzyüze gelinceye kadar belirli mıntıkalarda bulunur; gerektiğinde de, savaşmak için oralardan kalkarlar. İşte Cenâb-ı Hak o yerleri, bu sebepten dolayı diye adlandırmıştır.
Beşinci Mesele
Cenâb-ı Hakk'ın "Hani sen, mü'minleri savaş için uygun yerlere yerleştirmek üzere, erkenden ailenden ayrılmıştın" buyruğudur. Rivayet olunduğuna göre, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) sabah erkenden Hazret-i Aişe'nin hanesinden ayrılmış ve yaya olarak Uhud'a kadar gitmiştir. Bu, Mücahid ve Vakıdî'nin rivayetidir. Böylece bu nass, Hazret-i Aişe (radıyallahü anhnha)'nin (o sıralarda) Hazret-i Peygamber'in hanımı olduğuna delâlet etmiştir. Yine Cenâb-ı Hak, "Temiz kadınlar temiz erkeklere; temiz erkekler de temiz kadınlaradır" (Nûr, 26) buyurmuştur. Böylece bu nass, Hazret-i Aişe'nin her türlü çirkin fiillerden tertemiz ve uzak olduğuna delâlet eder. Bakmaz mısın? Hazret-i Nuh'un çocuğu kâfir olunca Cenâb-ı Hak, "O, senin ailenden değildir" (Hud, 46) buyurmuştur. Lût (aleyhisselâm)'un karısı da böyledir (Tahrim, 10).
Cenâb-ı Hak daha sonra, "Allah, herşeyi hakkıyla işiten ve hakkıyla bilendir" buyurmuştur. Yani, "Allah sizin sözlerinizi hakkıyla duyan, sizin kalplerinizde sakladığınız şeyleri ve niyetlerinizi yine hakkıyla bilendir, " Biz daha önce, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in bu harp konusunda ashabıyla müşavere ettiğini zikretmiştik. Ashabından bazıları O'na, "Medine'de kal!" bazıları da, Medine dışına çık" demişlerdi. Onların her bir kısmının böyle söylemelerinde birer maksatları var idi. Her bir görüşe de hem taraftar, hem de muhalif olanlar var idi. İşte bunun üzerine de Cenâb-ı Hak, "den onların dediklerini bihakkın işiten ve gizlediklerini de bihakkın bilenim" buyurdu.
Cenâb-ı Hak daha sonra, "O zaman içinizden iki zümre, neredeyse bozuluyordu" buyurmuştur. Bu hususta birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Hak teâlâ'nın bu beyânında âmil olan kelimenin ne olduğu hususunda şu açıklamalar yapılmıştır:
a) Zeccâc, bunun âmilinin (......) kelimesi olduğunu, mananın da, "Yerleştirmek işi o zamanda idi" şeklinde olduğunu söylemiştir.
b) Bunun âmilinin, O'nun sözünün olması..
c) Bu ifâdenin, sözünden bedel olması da caizdir.
İkinci Mesele
Âyette bahsedilen iki taifeden maksat, Ensârdan olan iki kabiledir ki bunlar da, Hazreç'ten Benû Seleme ve Evs'ten Benû Harise'dir. Abdullah İbn Ubey münafığı ordudan ayrılınca, bu iki grup da İbn Ubeyy'e tabi olmayı gönüllerinden geçirmişlerdi. Ama Cenâb-ı Hak onları korudu da, böylece onlar Resulullah'ın yanında kaldılar. Alimlerden bazıları şöyle demişlerdir: Allahü Teâlâ bu iki cemaatın kim olduğunu açıkça söylemeyip müphem bırakmış ve bunu gizli tutmuştur. Binaenaleyh bizim, Allah'ın saklı ve gizli tuttuğu şeyin perdesini kaldırmamız caiz olmaz.
Cenâb-ı Allah'ın Günahkâr Kimseyi Himaye Etmesi Meselesi
(......) kelimesi, korkmak ve çığlık atmak anlamlarına gelir. Buna göre şayet, "Bir şeye kastetmek, azmetmek demektir. Binâenaleyh, âyetin zahiri bu iki taifenin korkmaya ve savaşı bırakmaya azmettiklerine delâlet eder. Bu ise masiyettir. O halde daha nasıl bu iki cemaat hakkında "Halbuki onların yardımcısı Allah'dı" (Al-i İmran, 122) denilebilir?" denilirse, buna şöyle cevap verilir:
(......) kelimesiyle bazan azmetmek, bazan düşünmek, bazan kişinin zihninden bazı şeyler geçirmek kastedilir; bazan ise bu kelimeyle, düşmanın gücüne, sayısının çokluğuna, teçhizatının mükemmel olduğuna delâlet eden bir mâna murad edilir. Çünkü, kendisinden böyle şeyler sadır olan kimsenin, kalbinin zayıflamasına sebebiyet veren şey kendisinden sadır olması sebebiyle, korkmayı ve feryâd etmeyi aklından geçirmiş olmakla vasfedilmesi doğru olur. Böylece Cenâb-ı Hakk'ın, "O zaman içinizden iki zümre, neredeyse bozuluyordu" buyruğu onlardan herhangi bir masiyet ve günahın çıkmış olduğuna delâlet etmez. Hem, onlardan böyle bir masiyetin sudur ettiği farzedilse bile, bu masiyetin, O'nun, "Halbuki onların yardımcısı Allah'dı" buyruğunun delaletiyle, büyük günahlardan değil de küçük günahlardan olduğu söylenebilir. Çünkü böyle bir şeye kastetmek, eğer büyük günahlardan olsaydı, Allah'ın onların yardımcısı olması söz konusu olmazdı.
Cenâb-ı Hak daha sonra, "Halbuki onların yardımcısı Allah'dır" buyurmuştur. Burada birkaç mesele vardır:4.
Birinci Mesele
Abdullah İbn Mesud, bu tabiri "Allah onların yardımcısıdır" şeklinde okumuştur. Bu, Hak teâlâ'nın tıpkı "Mü'minlerden iki taife vuruştuklarında..." (Hucurat, 9) buyurması gibidir.
İkinci Mesele
Bu tabirin mânası hakkında şu izahlar yapılmıştır:
a) Bundan murad, bu niyetin, onları Allah'ın dostluğundan çıkarmadığını beyân etmektir.
b) Sanki şöyle denilmek istenmiştir: Allahü teâlâ, onların yardımcısı ve onların işlerinin idarecisidir. O halde daha nasıl onlara bu korku ve, Allahü teâlâ'ya tevekkül etmeme yakışabilir?
c) Burada, bu korku ve hezimete uğramanın vuku bulmadığına dikkat çekmek söz konusudur. Çünkü Allahü teâlâ, bu iki grubun da dostudur. Böylece, tevfiki ve ismetiyle onlara yardım etmiştir. Bundan maksat, Hak subhânehû'nun muvaffak kılması ve doğruya iletmesi olmasaydı, hiçkimsenin günahların karanlıklarından kurtulamayacağını beyân etmektir. Bu izahın doğruluğuna, O'nun, bu sözün hemen peşinden getirmiş olduğu, "Mü'minler ancak Allah'a tevekkül etsin" ifâdesi de delâlet etmektedir.
Buna göre şayet, "Bazı kimselerin, bu âyet nazil olduğunda Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in "Allah'a yemin olsun ki, Allah bize o ikigrubun dostu ve yardımcısı olduğunu haber vermişken, o iki gurubun kasdetmiş olduğu şeye bizim kastehnemiş olmamız bizi sevindirmedi?" dediğini rivayet etmelerinin manası nedir?" denilirse, biz deriz ki: Bunun mânası, Allahü Teâlâ'nın, onları övmesi, haklarında, kendisinin onların yardımcısı olduğunu söyleyen bir âyet indirmesi ve bu düşüncenin onları Allah'ın oostluğundan çıkarmamış olması sebebiyle onlar için meydana gelmiş olan şereften dolayı çok büyük bir sevinç ve neşe duymaktır.
Sonra Cenâb-ı Hak, "Mü'minler ancak Allah'a tevekkül etsin" buyurmuştur, (......) kelimesi babından bir masdardır. Bu kelime, bir kimse bir işi kendi üzerine almayıp, o hususta başkasının yeterliliğine itimad ettiği zaman söylenilen, falancaya bıraktı" tabirinden alınmadır. Âyet-i kerime, insanın, kendisine arız olan kötülük ve belâları, Allah'a tevekkül ederek savuşturmasının ve bu tevekkül ile feryadı, figânı yok etmesi gerektiğine bir işaret vardır.
Bedirdeki Yardım Takva Sebebiyle Olmuştu
123. Âyetin Tefsiri
"Andolsun ki, siz daha zayıf olduğunuz halde Allah size "Bedir"de kati bir zafer verdi. Binâenaleyh Allah'tan ittikâ edinr tâ ki şükretmiş olasınız" .
Âyetin öncesi ile irtibatı hususunda iki izah vardır:
a) Allahü teâlâ, Uhud'dan bahsedince peşisıra Bedir savaşı kıssasını getirmiştir. Çünkü müslümanlar Bedir günü, alabildiğine fakir ve güçsüz idiler. Kâfirler ise, bunun aksine son derece güçlü ve kuvvetli idiler. Daha sonra Allahü teâlâ bu müslümanları, müşriklere galip kıldı ve bu, insanın maksad ve gayesine ancak Allah'a tevekkül ve O'nun yardımını dilemesiyle ulaşabileceğine delâlet eden en kuvvetli delillerden biri oldu. Bu hadiseyi zikretmenin maksadı, "Eğer sabreder ve sakınırsanız, onların hileleri size hiçbir şekilde zarar veremez" (Al-i İmran. 120) ve "Mü'minler ancak Allah'a tevekkül etsin" (Al-i İmran. 122) âyetlerini te'kid etmektir.
b) Allahü teâlâ bu iki cemaatin, nerede ise bozulmak üzere olduğundan bahsetti, daha sonra da, "Halbuki onların yardımcısı Allah'dı. Mü'minler ancak Allah'a tevekkül etsin" yani, "yardımcısı ve destekçisi Allah olan kimselere böyle dağılma, korku ve za'af nasıl uygun düşer!" buyurdu. Cenâb-ı Hak, bunu Bedir hadisesi ile te'kid etti. Çünkü müslümanlar, o zaman son derece güçsüz idiler. Allahü teâlâ onlara yardım ettiği için, gayelerine ulaşmış ve düşmanlarını ezmişlerdi. İşte burada da böyledir. Âyetin öncesi ile münâsebetinin izahı budur. Bu âyetle ilgili birkaç mesele bulunmaktadır:
Bedr Kelimesi Hakkında
"Bedir" kelimesi hakkında şu görüşler vardır:
a) "Bedir", bu ismi taşıyan bir adamın sahip olduğu kuyunun ismidir. O kuyu, sahibinin adıyla adlandırılmıştır. Bu, Şa'bî'nin görüşüdür.
b) "Bu kelime, bir kuyunun adıdır. Bu, bir yerin, sahibinin ismi verilmeksizin başka bir isimle isimlendirilmesi gibidir." Vahidî ve hocalarının görüşü böyledir. Bunlar, Şa'bî'nin görüşünü kabul etmemişlerdir. Bedir, Mekke ile Medine arasında bulunan bir su (kuyu)dur.
İkinci Mesele
(......) kelimesi, "zelil"in çoğuludur. Vahidî şöyle demiştir: "Fa'il" vezni üzerinde bulunan kelimeler sıfat iseler, "zarif" kelimesinin "zurefâ"; "kesir" kelimesinin "küserâ" ve "şerik" kelimesinin "şürekâ" vezninde cemî olması gibi, fu'alâ vezninde cemîlenirler. Fakat Araplar muzaaf (şeddeli) olan kelimeleri, fu'alâ vezninde cemîlemekten kaçınmışlardır. Çünkü onlar eğer, "kalîl"in cemisi olarak halîl"in cemisi olarak demiş olsalardı, aynı cinsten iki harf bir arada bulunmuş olurdu. Bundan dolayı fu'alâ kalıbını bırakıp "ef'ile" kalıbına dönmüşlerdir. Çünkü fa'îl vezninin cemilerinden birisi de "ef'ile"dir. Meselâ ve kelimelerinde olduğu gibi. Böylece Araplar, "zelil" kelimesini (......) şeklinde cemî yapmışlardır. Keşşaf sahibi, (......) kelimesinin cem-i kıllet vezninde olduğunu, Cenâb-ı Hakk'ın da, onların zelil oluşlarının yanısıra saytca azlıklarına delâlet etmesi için bu vezni zikrettiğini söylemiştir.
Üçüncü Mesele
Âyetteki "Siz daha zayıf olduğunuz halde.." cümlesi "hal"dir. Müslümanlar şu sebeplerden dolayı zelil (zayıf) idiler:
a) Allahü teâlâ, "Halbuki şeref, kuvvet ve gâlibiyyet Allah'ındır, peygamberindir, mü'minlerindir" (Münâfikûn. 8) buyurmuştur. Binâenaleyh burada bahsedilen zilletin, bu âyetin manasına ters düşmeyecek şekilde tefsir edilmesi gerekir. Bu da, kelimenin, "müslümanların sayılarının az olması, hallerinin zayıflığı, silah ve mallarının yetersizliği, düşmana karşı koyacak gücü olmama" ile tefsir edilmesidir. Buna göre buradaki zilletin manası, düşmana karşı koyamamadır ki bunun zıddı izzettir. İzzet de, şeref, kuvvet ve gâlibiyyet demektir. Müslümanların Bedir'de üçyüz küsur oldukları, sadece bir tek süvarilerinin bulunduğu, ekserisinin piyade olduğu ve çoğu kez bir grubun tek deve ile idare ettikleri; kâfirlerin ise ikibin kadar oldukları, çok silah ve mükemmel hazırlıklarının yanısıra yüz civarında süvarileri bulunduğu rivayet edilmiştir.
b) Belki de bundan murad, sayıları ve silahları az olduğu için, müslümanların, müşriklerin inanç ve iddialarına göre zelil sayılmalarıdır. Bu husus, Cenâb-ı Hak, kâfirlerin "En şerefli ve kuvvetli olan, oradan en zelil olanı muhakkak çıkaracaktır" (Münafikun, 8) dediklerini nakletmesi gibidir.
c) Sahabe Mekke'de, kâfirlerin bir güç ve servet içinde olduklarını görüyorlardı. Bu vakte kadar, kâfirler üzerinde bir hükümranlığın kurulduğu görülmemişti. Böylece, onların heybetleri müslümanların kalplerinde varlığını sürdürüyor, onların büyük ve kuvvetli sanılması, gönüllerinde yer ediyordu. Bu sebeple müslümanlar, onlardan korkuyor ve onlardan çekmiyorlardı.
Daha sonra Hak teâlâ, "Resûlüyle sebat etme hususunda Allah'tan korkunuz"; "Umulur ki, takvanız ile, Allah'ın size nimet olarak vermiş olduğu yardıma şükretmiş olursunuz" buyurmuştur. Veyahut da "Cenâb-ı Hak size. kendisine şükredeceğiniz bir başka nimeti in'âm eder" şeklindedir. Böylece şükür in'amın sebebi olduğu için, Cenâb-ı Hak şükür kelimesini "in'âm etmek" kelimesi yerinde kullanmıştır.
Üçbin Meleğin Yardıma Gelmesi
124. Âyetin Tefsiri
"O vakit sen mü'minlere, "İndirilen üçbin melekle Rabb'inizin size imdâd etmesi yetmez mi size?" diyordun" .
Bu âyette birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Müfessirler, bu va'adin Bedir gününde mi, yoksa Uhud gününde mi meydana geldiği hususunda ihtilâf etmişlerdir. edatının âmilinin izahı dâ, bu iki görüşe göre yapılmaktadır. Biz bu va'adin Bedir gününde yapıldığını söylersek, ifâdesinin âmili, "Allah size zafer verdi" ifâdesi olur. Buna göre ifâdenin takdiri şöyledir: "Sizler zayıf olduğunuz halde, Allah size zafer verdiğinde sen mü'minlere... diyordun." Bu va'adin Uhud günü olduğunu söylediğimizde, (......) kelimesi, "Hani erkenden yola çıkmıştın..." sözünden ikinci bedel olmuş olur.
Melek Gönderme Vaadi Uhud İçin Yapılmıştır
Bunu iyice anladığın zaman biz deriz ki:
Birinci görüş, bu va'adin tahakkuk ettiği günün Uhud günü olduğunu söylemektedir. Bu, İbn Abbas, Kelbî, Vahidî Mukâtil ve Muhammed İbn İshâk'ın görüşüdür. Bu görüşün birkaç yönden delili vardır:
Birinci delil: Bedir gününde Hazret-i Peygamber'e, bin melek ile yardım olunmuştu. Allahü Teâlâ Enfâl sûresinde, "Hani siz, Rabb'inizden yardım istiyordunuz da, O da: "Muhakkak ki ben size ard arda gelen bin melek ile yardım edeceğim" diyerek duanızı kabul buyurmuştu" (Enfal, 9) buyurmuştur. O halde Bedir gününde üçbin ve beşbin meleğin indirilmesinden nasıl bahsedilebilir?
İkinci delil: Kâfirler Bedir günü bin veya bine yakın bir sayıda idiler. Müslümanlar ise, bunların üçde biri kadardı. Çünkü müslümanların sayısı, üçyüz küsur idi. İşte bunun üzerine Allahü Teâlâ Bedir günü bin melek indirdi. Böylece kâfirlerin sayısı, müslümanların sayısı hâriç, meleklerin sayısına denk olmuştu. İşte bu nedenle kâfirler bozguna uğradılar. Aynı şekilde Uhud gününde, müslümanların sayısı bin, kâfirlerinki ise üçbin idi. Bu günde de, Bedir'de olduğu gibi, müslümanlar kâfirlerin üçte biri kadardı. Bundan dolayı Allahü teâlâ bu günde, kâfirlerin sayısı, müslümanlar hariç meleklerin sayısına denk olsun diye, üçbin melek indirmeyi va'adetti. Böylece bu husus, müslümanların, Bedir'de onları hezimete uğrattıkları gibi, Uhud'da da bozguna uğratabileceklerine bir delil olmuş oldu. Sonra bu üçbin melek, o gün müslümanların kalplerinin kuvveti artsın ve korkuları şilinsin diye beşbine çıkarılmıştır. Bu va'adin Uhud günü olduğunu söylersek, bu mananın meydana geleceği malumdur.
Üçüncü delil: Allahü Teâlâ, "(Düşmanlar da) ansızın üstünüze gelecek olurlarsa, Rabb iniz size alemetli beş bin melekle imdâd edecektir" (Âl-i Imran, 125) buyurmuştur. Bundan murad, "Size düşmanlarınız ansızın geldiklerinde..." demektir, Düşmanların müslümanlara ansızın geldiği gün, Uhud günüdür. Ama Bedir gününde, düşmanları onlara gelmemiş, aksine onlar (müslümanlar) düşmanlarına gitmiştir.
Uhud Savaşını Kabul Etmekteki Müşkil
Buna göre şayet, "Hak teâlâ'nın, "İndirilen üçbin melekle Rabb'inizin size imdâd etmesi yetişmez mi?" âyetinin Uhud günü hakkında olduğunu söylersek, sonra bu yardım da meydana gelmeyince, yalan söylenmiş olur" denilirse buna iki şekilde cevap verilir:
a) Cenâb-ı Hakk'ın beşbin melek indirmesi, müslümanların ganimetler konusunda sabredip ittika etmelerine bağlanmıştır. Sonra birkısım müslümanlar da ganimetler hususunda sabr ve ittikâ etmeyip, aksine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in emrine muhalefet etmişlerdir. Binaenaleyh, şart tahakkuk etmeyince, "meşrut" da bulunmaz.. Üçbin melek indirmesi hususuna gelince, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bunu, savaş için elverişli mahallere yerleştirdiği ve kendilerine, bu mahallerde katıp sebat etmelerini emrettiği mü'minlere va'adetmiştir. İşte bu da, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in onlara, o mahallerde kalmaları şartıyla, bu va'adde bulunduğunu gösterir. Onlar bu şarta riayet etmeyince, haliyle meşrut da meydana gelmemiştir.
b) Biz, meleklerin inmediğini kabul etmiyoruz. Vakıdî'nin Mücâhid'den rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir: "Uhud günü melekler geldiler, ama savaşmadılar." Yine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in sancağı Mus'ab İbn Umeyr'e verdiği, Mus'ab şehid edilince onu, Mus'ab'ın suretinde olan bir meleğin aldığı, bunun üzerine de Hazret-i Peygamber'in, ileri geç, ya Mus'ab dediği, bunun üzerine meleğin, "Ben Mus'ab değilim!" cevabını verdiği, böylece Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in bunun, kendisine yardım eden bir melek olduğunu anladığı., rivayet edilmiştir. Yine Sa'd İbn Ebî Vakkas (radıyallahü anh)'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: "O gün ben ok atıyordum; attığım oku bana, beyaz ve güzel yüzlü bir adam geri getiriyordu. Ben, onun kim olduğunu bilmiyordum. Bunun üzerine ben onun bir melek olduğunu zannettim, (anladım)" Bu hususun izahı hakkında söyleyeceğimiz şey, bundan ibarettir.
Bunu iyice kavradığın zaman biz deriz ki, bu açıklamaya göre, âyetin kendinden önceki âyetlerle münasebet vechi şudur: Allahü Teâlâ Uhud savaşını zikretmiş, daha sonra da, "Müminler ancak Allah'a tevekkül etsin" buyurmuştur. Yani, tevekküllerinin, sayılarının ve teçhizatlarının çokluğuna değil, yalnız Allah'a olması gerekir. Çünkü Allahü teâlâ, zelil bir halde iken, size Bedir'de zafer ihsan etmiştir. Tıpkı bunun gibi, Cenâb-ı Hak diğer yerlerde de, savaş meydanlarında da bu gibi şeylere kadirdir. Cenâb-ı Hak sözü daha sonra Uhud kıssasına getirerek, "O vakit sen müminlere, "indirilen üçbin melekle Rabb'inizin size imdâd etmesi yetişmez mi size?" diyordun" buyurmuştur.
Ekseriyete Göre, Melekler Bedir Günü Gelmiştir
İkinci görüş: Bu va'adin Bedir günü meydana gelmesidir ki, bu ekseri müfessirinin görüşüdür. Bu görüşte olanlar, görüşlerinin doğruluğu hususunda şu delilleri getirmişlerdir:
Birinci hüccet: Allahü teâlâ, "Andolsun ki siz daha zayıf olduğunuz halde, Allah size Bedir'de kafi bir zafer verdi" (Âl-i İmran. 123), "O vakit sen mü'minlere, ... diyordun" (Âl-i İmran, 124) ve şöyle şöyle buyurmuştur. Böylece bu ifâdelerin zahiri, Allahü Teâlâ'nın onlara, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in mü'minlere bu sözü söylediğinde yardım etmiş olmasını gerektirir ki bu da, Hazret-i Peygamber'in bu sözü Bedir gününde söylemiş olmasını gerektirir.
İkinci hüccet: Sayının ve teçhizatın azlığı Bedir gününde daha fazla söz konusudur. Bu günde, kalplerin takviye edilmesine daha çok ihtiyaç vardır. Binâenaleyh bu sözü, Bedir gününe hamletmek daha evlâ olur.
Üçüncü hüccet: Cenâb-ı Hakk'ın üçbin melek indireceğine dair va'adi, herhangi şarta bağlanmamış ofüp mutlaktır. Binaenaleyh, bunun meydana gelmiş olması gerekir. Bu ise ancak, Uhud değil, Bedir gününde meydana gelmiştir. Hiç kimse, neteklerin indiklerini, fakat savaşmadıklarını söyleyemez. Çünkü va'ad, üçbin melekle yardım etmek şeklinde idi. Ve, meleklerin sırf indirilmesiyle de yardım tahakkuk etmez; aksine meleklerin bizzat yardım etmesi, destek vermesi gerekir. Meleklerin yardımı ise, Uhud gününde değil. Bedir gününde olmuştur.
Sonra bu görüşte olanlar, birinci görüşte olanların delillerine cevap vermiş ve şöyle demişlerdir:
"Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e, Bedir günü bin melekle yardım edilmiştir." şeklindeki birinci delilinize iki bakımdan cevap verilir:
1 - Allahü Teâlâ, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in ashabını bin melekle desteklemiş, sonra onlara ikibtn melek daha göndermiştir. Böylece meleklerin sayısı üçbin olmuştur. Sonra buna ikibin melek daha ilâve etmiş ve sayı beşbine ulaşmıştır. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabına sanki, "Rabbinizin size bin melekle yardım etmesi, yetmez mi size?" demiş, onlar da, "Evet, yeter" demiş. Sonra Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "Rabb'inizin üçbin melekle yardım etmesi, yetmez mi size?" demiş, onlar yine, "Evet, yeter" diye cevap vermişler. Daha sonra Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onlara, "Eğer sabreder ve muttakilerden olursanız, Rabb'iniz sizi beşbin melekle destekleyecek" demiştir. Bu, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in ashabına söylediği rivayet edilen şu söz gibidir:
"Cennet ehlinin dörtte biri olmanız sizi sevindirir mi?" Dediler ki: "Evet, sevindirir." Bunun üzerine, "Cennet ehlinin üçte biri olmanız sizi sevindirir mi?" buyurdu. Dediler ki, "Evet, sevindirir." Bunun üzerine Hazret-i Peygamber "Ben sizin, cennet ehlinin yarısı olmanızı umuyorum" buyurdular." Müslim, İman, 376 (1/200-201); Tirmizî, Cennet, 13 (4/684).
2- Bedir savaşına katılanlara, Enfâl sûresinde zikredildiği üzere, bin melek ile yardım edilmiştir. Sonra müslümanlara, bazı müşriklerin kalabalık bir sayıyla Kureyşlilere yardım etmek istediği haberi ulaşınca onlar bundan korkmuşlar ve, sayılarının azlığından dolayı bu onlara çok zor gelmişti. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak, mü'minlere, "Eğer kâfirler Kureyşlilere yardımcı olarak gelirlerse, ben de size beşbin melekle yardım ederim" va'adinde bulunmuştu. Sonraysa, bu yardım Kureyş'e gelmemiş, aksine, Kureyş'in hezimete uğradığı haberi kendilerine ulaşınca da gerisin geriye dönmüşlerdi. Bundan dolayı da müslümanların, bine ilâve sayıdaki bir yardımla desteklenmesine gerek kalmamıştı.
"Kâfirler Bedir gününde bin kişiydiler, bunun için de Cenâb-ı Hak bin melek indirmişti. Uhud gününde ise üçbin kişi olduklarından, Cenâb-ı Hak üçbin melek indirmiştir" şeklindeki ikinci delilinize gelince, buna da şöyle cevap verilir: Bu güzel bir "takrîb"dir; deliller güzel sevkedilmiştir. Fakat bu, durumun böyle olmamasını gerektirmez. Bilakis Cenâb-ı Hak, iradesine göre, sayıyı ister artırır, isterse eksiltir.
"Cenâb-ı Hakk'ın, "Eğer onlar size ansızın gelecek olurlarsa..." (Âl-i İmran, 125) buyruğuna tutunmak olan üçüncü delile ise şöyle cevap verilir:
Müşrikler, Hazret-i Peygamber ve ashabının Kureyş kervanına saldırdığını duyduklarında, kalplerindeki kin ve kızgınlık artmış, toplanarak Hazret-i Peygamber ve (ordusunun) üzerine yürümeyi tasarlamışlardı. Sahabe bunu duyunca korkar, bunun üzerine de Cenâb-ı Hak onlara, şu haberi verir: "Eğer onlar size ansızın gelecek olurlarsa, Rabb'iniz size beşbin melekle yardım edecektir." İşte bu iki görüşün ortaya konulmasında söylenilmiş olanların neticesi bundan ibarettir. Allah, kendi muradını en iyi bilendir.
Gelen Meleklerin Adedi
Âlimler meleklerin sayısı hakkında ihtilâfa düşmüştür. Meleklerin sayısı hakkındaki görüşlerin tesbitini şöyle yapabiliriz: Âlimlerden bazıları, eksik olan sayıyı fazla olan sayıya ilâve etmişler ve şöyle demişlerdir: Çünkü üçbin melekte yardım etmede bir şart söz konusu değildir. Beşbin melek ile yardım etme ise, sabretmeye, muttakî olmaya ve de, kâfirlerin ansızın mü'minlere gelmesine bağlanmıştır. Binâenaleyh, bunların başka başka olması gerekir. Bu görüş zayıftır. Çünkü beşbin melekle yardım etmenin bir şarta bağlanmış olmasından, onun cüz'ü ve kısmı olan üçbin melekle yardım etmenin de aynı şartla meşrut olması gerekmez. Bir kısım âlimler ise, eksik olan sayıyı fazla olan sayının içinde mütâlâa etmişlerdir.
Birinci ihtimâlin kabul edilmesi haline gelince: Eğer biz âyet-i kerimeyi Bedir kıssasına hamledersek, o takdirde meleklerin sayısı dokuzbin olur. Çünkü Cenâb-ı Hak bin, üçbin ve beşbin sayılarını zikretmiştir ki, bunun toplamı dokuzbin eder. Eğer âyeti Uhud kıssasına hamledersek, bu takdirde burada bin sayısı zikredilmemiştir. Bilâkis bu kıssa hakkında üçbin ve beşbin sayıları zikredilmiştir ki, toplamı sekizbin eder.
İkinci ihtimalindi bu, eksik olan sayıyı fazla olan sayıya girdirmek idi, -kabul edilmesi haline gelince, bu görüşte olanlar şöyle demişlerdir: Meleklerin sayısı beşbindir. Çünkü onlara bin melekle yardım va'adedilmiştir. Sonra ise buna diğer ikibtn ilâve edilmiş, böylece onlara üçbin melek ile yardımın va'adedilmiş olması gerekmişti. Sonra bu sayıya ikibin daha ilâve edildi, böylece de onlara beşbin melekle yardım edileceği va'adedilmiş oldu.
Biz âlimlerin birinin şöyle dediğini rivayet etmiştik: "Bedir'e katılan müslümanlara Din melek ile yardım edilmiştir." Denildi ki, Kürz İbn Câbir el-Muharibî, müşriklere yardım etmeyi isteyince, bu müslümanlara zor geldi. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onlara, "Müşriklere yardım gelmesi halinde, Rabb'inizin de size üçbin ve beşbin melekle yardım etmesi yetmez mi size?" demiştir. Sonraysa müşriklere yardım gelmemiştir. Aynen bunun gibi, binin üzerindeki melekler, müslümanlara yardıma gelmemiştir. İşte bu açıklamalar, hepsi de muhtemel olan izahlardır. Allah, muradını en iyi bilendir.
Meleklerin Fiilen Savaşıp Savaşmadıkları
Tefsir ve siyer âlimleri, Allahü teâlâ'nın, Bedir günü melekleri indirdiği ve meleklerin kâfirlerle savaştığı hususunda icmâ etmişlerdir. İbn Abbas (radıyallahü anh), "Melekler, Bedir gününden başka bir günde savaşmamışlardır. Bedir'in dışındaki savaşlarda ise, sadece sayı ve destekçi olarak bulunuyorlar; ne savaşıyorlar, ne de vuruşuyorlardı." demiştir. Bu görüş aynı zamanda, ekseri âlimlerin görüşüdür. Ebu Bekr el-Esamm ise, bu fikri şiddetle reddetmiş ve bunun aleyhine şu delilleri getirmiştir:
Birinci hüccet: Tek melek, bütün yeryüzünü helak edebilir. Meşhur olan şudur ki, Cebrail (aleyhisselâm) kanadını Lût kavminin dört şehrinin altına sokmuş ve kanadı yedinci kat yer tabakasına kadar ulaşmış; sonra da onu göklere kaldırarak altını üstüne getirmiştir. Binâenaleyh Cebrail (aleyhisselâm) Bedir gününde hazır bulunduysa, müslümanların kâfirlerle savaşmasına ne gerek var? Sonra, onun hazır bulunduğunu kabul etmemiz halinde, diğer melekleri göndermenin faydası ne ki?
İkinci hüccet: Kâfirlerin ileri gelenleri meşhur idiler. Yine, bu meşhur kâfirlerin her birinin karşısında da bilinen ve tanınan bir sahabe bulunmaktaydı. Durum böyle olunca, o kâfirlerin öldürülmesini kâfirlere isnad etmek imkânsız olur.
Üçüncü hüccet: Eğer melekler savaşmış olsalardı, onlar ya insanların onları gördüğü yerde bulunurlardı, veyahut da insanların görmediği yerde.. Eğer insanlar onları görmüşlerse, onları ya insan suretinde görmüşlerdir, veyahut da başka bir surette. Birinciyi kabul edersek, bu takdirde Hazret-i Peygamber'in ordusundan müşahede edilen miktarın üçbin veya daha fazla olması gerekirdi ki, hiçkimse bunu söylememiştir. Birde Cenâb-ı Hakk'ın, "Sizi de onların gözlerinde azaltıyordu" (Enfal. 44) âyetinin aksine olmuş olur. Eğer müslümanlar o melekleri, insan suretinde görmemişlerse, o zaman o insanların kalplerine çok şiddetli bir korkunun düşmesi gerekirdi. Çünkü, meselâ cinni gören kimse çok korkar.. Bu husus ise, kesinlikle nakledilmemiştir.
İnsanların melekleri görmemiş olması durumunda kelamın takdiri şöyle olur:
"Melekler savaşıp, düşmanların başlarını koparıp, karınlarını deşip ve kâfirleri atlarından düşürdükleri zaman insanlar, bunu yapanlardan hiç kimseyi görmedikleri halde, bu fiillerin meydana geldiğini müşahede ediyorlardı. İşte bu gibi şeyler, en büyük mucizelerdendir. Bu durumda, böyle bir hali inkâr edenin inatçı bir kâfir olması gerekir. Böyle bir inkâr olmadığına göre, bu delilin yetersizliği de ortaya çıkar (yani insanların melekleri görmemiş olması ihtimali geçersiz olur.)
Dördüncü hüccet: İnen bu meleklerin, ya kesîf veyahut da latîf bir cisim oldukları söylenebilir. Birinci ihtimale göre onları herkesin görmüş olması ve, onları görmenin, başkalarını görmek gibi olması gerekir. Halbuki durumun hiç de böyle olmadığı bilinen bir gerçektir, Eğer onlar, mesela hava gibi latîf cisimler idiyseler, onlarda katılık, sertlik gibi özellikler bulunmaz; böylece onların atlara binmiş olmaları da imkânsız olmuş olur. Bütün bunlar ise, sizin de kabul ettiğiniz hususlardır.
Bil ki böyle bir şüphe, ancak Kur'ân'ı ve nübüvveti inkâr eden kimseye yakışır. Ama Kur'ân'ı ve peygamberliği kabul eden kimseye, böyle bir şey söylemesi hiç mi hiç yakışmaz. Kur'ân nassının bunu belirtmiş olması ve bu hususun, rivayet edilmiş olan haberlerde mütevâtir derecesine ulaşmış olması sebebiyle, Ebû Bekr el-Esamm'ın bunu inkâr etmemesi gerekirdi. Abdullah İbn Ömer'in şöyle dediği rivayet edilmiştir: Kureyş Uhud'dan döndüğünde meclislerinde başarılarını konuşuyor ve şöyle diyorlardı: "Biz Bedir gününde gördüğümüz alaca atları ve beyaz adamları Uhud'da görmedik.." Ortaya atılan bu şüpheyi Allah'ın kudretinin kemâliyle karşılaştırdığımızda, böyle bir şüpheye yer kalmaz, ortadan kaybolur. Çünkü Allahü teâlâ bütün mümkinâta kadir olduğu için, istediğini yapar, her türlü ihtiyaçtan münezzeh olduğu için, dilediği her şeye hükmeder.
Meleklerin Mü'minlere Yaptıkları Yardımın Şekli
Alimler, meleklerin yardımının şekli hususunda ihtilâf etmişlerdir. Bazıları onların mü'minlerle birlikte savaştıklarını; bazıları da bu yardımın, onların kalplerine kuvvet vererek, onlara muzaffer olacaklarını bildirerek ve kâfirlerin kalplerine korku atarak olduğunu söylemişlerdir. Yardım hususunda açık o an husus şudur ki, melekler, kendilerine ihtiyaç hissedildiğinde savaşta bizzat orduya katılmışlardır. Savaşta bizzat orduya katılmalarına ihtiyaç kalmaması ve mü'minlerin kalplerini güçlendirmek için orada bulunmalarının yeterli olacağını söylemek de caizdir. Müfessirlerden pekçoğu meleklerin Bedir'de savaştıklarını; diğer savaşlardaysa savaşmadıklarını iddia etmişlerdir.
Beşinci Mesele
"Yetmez mi size..?" buyruğu hakkındadır. "Kifâye" masdarının manası, ihtiyacı gidermek ve işi yerine getirmek demektir. Birisi, bir başkasının ihtiyacını giderdiğinde "Ona, o şu işte yetti" denilir. "İmdad" masdarının manası, bir seyi peyderpey vermektir. Mufaddal, bu imdadın, takviye ve yardım şeklinde olması halinde denildiğini; ek yardım şeklinde olması halinde de denildiğini ve, Hak teâlâ'nın, "denizde ona yardım eder.." Lokman. 271 buyruğunda da böyle olduğunu söylemiştir.
Altıncı Mesele
İbn Amir (......) kelimesini, teksir ve mübalağa sigasıyla, zâ harfini şeddeli ve fethalı olmak üzere, (......) şeklinde okumuştur. Diğer kıraat imamları ise, zâ harfinin fethasıyla . desız olarak (......) şeklinde okumuşlardır ki, bunlar iki kullanıştır.
Yedinci Mesele
Keşşaf sahibi şöyle demiştir: Kalplerini kuvvetlendirmek, onları sebata teşvik edip azimlendirmek ve Allah'ın yardımına güvenlerini artırmak için, meleklerin ineceği va'adi de yapılmıştır. "Size yetmez mi?' ifâdesinin mânası. "Onlara, üçbin melekle yapılan yardımın yetmeyeceği zannını reddetmek olup istifhâm-ı inkarîdir. yani yeteceğini ifâde etmektir " Azlıkları, zayıflıkları ve düşmanlarının sayısının çoklukları sebebiyle, onların zaferden ümidi kesmiş kimseler gibi olduklarını ihsas ve buna işaret için fiil olumsuzluğu tekid eden (......) edâtıyla beraber gelmiştir.
125. Âyetin Tefsiri
Elbette siz sabreder, ittiko ederseniz, onlar da ansızın üstünüze gelecek olurlarsa. Rabbiniz size nişanlı beşbin melekle yardım edecektir.
Âyette birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
(......) kelimesi, edatımdan sonra gelen ifâde için olumluluk ifâde eder. Yanı mâna şudur: 'Bilâkis, bu yardım size yetecektir." Böylece bu kelime, mutlaka yeteceğini göstermiştir. Cenâb-ı Hak sonra, "Siz sabreder, ittika ederseniz, onlarda ansızın üstünüze gelecek olurlarsa..." buyurmuştur. Yani, "Eğer müşrikler, ansızın üstünüze gelecek olurlarsa, Rabb'iniz size, bundan daha fazla sayıdaki meleklerle yardım eder. Bu da beşbin melektir." Buna göre beşbin meleğin gelmesi, üç şartın tahakkuk etmesine bağlanmıştır: Sabır, takva ve kâfirlerin ansızın bastırıvermesi... Bu şartlar bulunmadığı için, meşrut da bulunmamıştır.
İkinci Mesele
(......) kelimesi, tencere kaynadığında Arapların söylemiş olduğu "Tencere kaynadı" tabirinden alınma bir masdardır. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Nihayet emrimiz gelip de fırın kaynadığı zaman." (Hûd, 40) buyurmuştur. Bu kelimenin, tencere kaynarken suyun kabarmaya başladığı ilk yere denildiği de söylenmiştir. Sonraysa Araplar bu lâfzı, istiare yoluyla, sürat ve hız anlamında kullanmıştır. Nitekim "Falanca geldi ve süratle geri döndü" denilir. Fıkıh usûlcülerinin, "Emir, fevr veya terahî içindir" (Emir derhal veya gecikmeli olarak yapmayı ifâde eder) sözleri bu kabildendir. Bunun ifâde etmek istediği mana, "Düşmanın gelişinin hızlılığını, isteğini ve süratini" ifâde etmektir.
“Alâmetli” (Nişanlı) Tabirinin Manası
İbn Kesîr, Ebû Amr ve Âsim, vâv harfinin kesresi ile, kelimeyi şeklinde, yani "kendilerini husûsî bir takım alametlerle alametlendirmiş oldukları halde" manasında okumuşlardır. Rivayetlerin çoğu, o meleklerin atlarını bir takım nişanlarla alametlendirdiklerini ifâde eder. Diğer kıraat imamları ise, bu kelimeyi, vâv'ın fethası ile şeklinde, yani "Allah veya kendileri tarafından alâmetlendirilmiş olarak" manasında okumuşlardır. Buna göre, bu kelimenin ifâde ettiği "tesvîm" (alâmetlendirme)den ne murad edildiği hususunda şu iki görüş vardır:
a) (......) kelimesi, "bir şeyi başkalarından ayıran ve tanınmasını temin eden alâmet" manasınadır. Bunun tefsiri, (Âl-i İmran. 14) âyetinin tefsirinde geçmişti. Bu alâmet, düşmanla karşılaşıldığında süvarinin tanınmasını sağlayan şeylerdir. Nitekim hadis-i şerifte Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in Bedir günü "Kendinizi alâmetlendiriniz. Çünkü melekler de kendilerini alâmetiendirdiler" dediği yer almıştır. İbn Abbas (radıyallahü anh), "Melekler, kendilerini sarı sarıklar sararak alâmetlendirmişler ve atlarını da nişan lam ıslardı. Onlar, alın ve kuyruklarına beyaz yünler takılmış alaca atlar üzerinde idiler " demiştir. Hazret-i Hamza İbn Abdulmuttalib (radıyallahü anh)'in, deve kuşu tüyü takarak; Hazret-i Ali (radıyallahü anh)'nin beyaz yün takarak; Hazret-i Zübeyr (aleyhisselâm)'in sarı sarık sararak; Ebu Bücane (radıyallahü anh)'nin kırmızı sarık sararak kendilerini alâmetlendirdikleri rivayet edilmiştir.
b) Bu kelime, "salıverilmiş" manasınadır ve Arapların otlağa salıverilmiş develer tçin kullandıkları "Deveyi saldım" tabirinden alınmıştır. Bu fiilin "tef'îl" babında denilir. Bu tıpkı senin ve demen gibidir. Bu kelimeyi vâvın kesresi ile "müsevvimîn" şeklinde okuyanlara göre manası, "melekler, kâfirleri öldürmek ve esir etmek için, atlarını onların üzerine salıverdiler" şeklinde olur. "Müsevvemin" diye okuyanlara göre ise mana, "Hayvanların otları ve bitkileri helak etmesi gibi, Allahü teâlâ da müşrikleri helak etsinler diye, melekleri onların üzerine salmıştır" şeklinde olur.
Bu Yardımın Müminleri Müjdelemek İçin Yapılması
126. Âyetin Tefsiri
Âyetin tefsiri için bak:127
127. Âyetin Tefsiri
"Allah bu (yardımı), ancak size bir müjde olsun ve kalpleriniz onunla yatışsın diye yaptı. Nusret ancak aziz ve hakim olan Allah'ın yanındadır. (Bir de bunu)kâfirlerin Heri gelenlerini kessin, yahut onlan tepesi aşağı getirip de emellerine kavuşmayanlar olarak gerisin geri dönsünler diye (yaptı)" .
Bu âyetteki (Bunu., yaptı) ifâdesindeki zamir masdara râcîdir. Hak teâlâ sanki, "Allah bu yardım ve desteği, ancak muzaffer olacağınıza bir müjde yaptı" buyurmaktadır. Bir önceki âyetteki (size yardım edecek) buyruğu bu yardıma delâlet etmektedir ve yardım bu âyette zamirle ifade edilmiştir. Nitekim Allahü teâlâ "(Kesilirken) üzerlerine Allah'ın ismi anılmayanlardan yemeyin. Çünkü bu bir fısktır" (Enam. 121) buyurmuştur. Bu, "Onu yemek bir fısktır" manasına gelir. Buna, "yemeyin" fiili delâlet etmektedir ve bundan dolayı zamirle ifâde edilmiştir. Zeccâc, "Bu âyet, "Allah, bu yardımı ancak size bir müjde olsun diye zikretmiştir" manasındadır" demiştir. "Büşrâ" kelimesi, masdarından bir isimdir. Bu kelimenin izahı (Bakara. 85) âyetinin tefsirinde geçmişti.
Fiilin İsme Atfedilmesinin İzahı
Allahü Teâlâ daha sonra, "ve Kalpleriniz onunla yatışsın dîye.." buyurmuştur. Bununla ilgili bir soru vardır, o da şudur: Âyetteki (......) kelimesi fiil, (......) kelimesi ise isimdir. Fiilin isme atfedilmesi güzel kabul edilmez. Binâenaleyh ya "ancak size bir müjde ve itminan olsun diye., .", veyahut da "ancak sizi müjdelemek ve kalpleriniz itminan bulmak için..." şeklinde olması gerekirdi. Öyle ise hiçin bunlar bırakılmış ve fiilin isme atfedilmesi yoluna başvurulmuştur? Buna iki şekilde cevap verilir:
1- "İmdâd" kelimesinin zikredilmesinde iki gaye bulunmakta olup bunlardan birisi, arzu edilme bakımından diğerinden daha kuvvetlidir. Bu gayelerin birincisi, mü'minlerin kalbine neşe vermek, onları neşelendirmektir. Cenâb-ı Hakk'ın, "ancak bir müjde olsun diye" buyruğu ile murad edilen budur. İkincisi ise, Allah'ın yardım ve muzafferiyetinin onlarla beraber olduğu, bu sebeple de savaştan korkmamaları hususunda bir itminan ve güven meydana gelmesidir. Esas maksad da, işte budur. İşte, arzu edilme bakımından bu iki durum arasında bir farklılığın bulunduğuna dikkat çekmek için Cenâb-ı Hak bu iki ifâdeyi ayrı ayrı zikretmiştir. Binaenaleyh bunun bir müjde olması, arzu edilen bir şeydir; ama daha güçlü olarak arzu edilen ise, bu itmi'nân ve güvenin meydana gelmesidir. İşte bu sebeple Cenâb-ı Hak, illet bildiren lâm harfini itmi'nân fiilinin başına getirerek, "ve., yatışsın, güven bulsun diye, ." buyurmuştur. Bunun bir benzeri de, Cenâb-ı Hakk'ın, "Hem onlara binmeniz için, hem zînet için de atları, katıdan, merkepleri yarattı" (Nahl, 8) buyruğudur. Esas maksat binmek olduğu için, illet bildiren lâm harfi, "binmek" fiilinin başına getirilmiştir. İşte, burada da böyledir.
2- Cevap sadedinde bazıları şöyle demiştir: Buradaki vâv harfi zaiddir. Kelamın takdiri ise, "Allah bunu ancak, kalpleriniz onunla yatışsın diye size bir müjde yapmıştır" şeklindedir.
Cenâb-ı Hak daha sonra, "Nusret ancak Allah'ın yanındadır" buyurmuştur. Bundan maksat, mü'minlerin tevekküllerinin meleklere değil ancak Allah'a olması gerektiğidir. Bu, kulun imanının ancak, sebebleri bir tarafa bırakıp, müsebbibü'l-esbâb olan Allah'a tamamıyla yönelmekle kemâle ereceğine dikkat çekmektedir. Allah'ın, "Aziz ve hakîm olan" tavsifine gelince, "azîz" kelimesi O'nun kudretinin kemâline; "hakîm" kelimesi ise O'nun ilminin kemâline işaret etmektedir. Binâenaleyh kulların ihtiyaçları Hak teâlâ'ya gizli kalmaz ve O, kulların dualarına icabette acze düşmez. İşte muzafferiyet ancak böyle olan bir zat'ın rahmetinden; yardım da ancak böyle olan bir varlığın lütf-u kereminden beklenebilir. Hak Tealâ daha sonra "Kâfirlerin ileri gelenlerini kessin..." buyurmuştur. Bu ifâdenin başındaki lâm harf-i cerri, "Nusret ancak, aziz ve hakim olan Allah'ın yanındadır" cümlesine mütealliktir. Buna göre manası, "Allahü teâlâ'nın size, melekleri imdada göndererek yardım etmesinden maksadı, o mü'minlerin kâfirlerden bir gmbu kesmeleri, yani onları vurup öldürmeleridir. Yine bu lâm harf-i ceninin, ifâdesine ma'tuf olduğu da söylenmiştir. Fakat bu ifâde, başında atıf vâvı olmaksızın getirilmiştir. Çünkü cümlenin kısımları birbirine yakın olduğu zaman atıf harfinin düşürülmesi caizdir. Bu, efendinin hizmetkârına, atıf harfini hazfederek, "Sana, benim hizmetimi görmen, bana yardım etmen ve hizmetimi yerine getirmen için ikramda bulundum" demesi gibidir. Çünkü bu cümlenin kısımları birbirine yakın oldukları için atıf harfi düşmüştür. İşte burada da böyledir. Âyetteki (......) kelimesi, bir taife ve cemaat manasınadır. Burada "vasat" (orta) kelimesinin değil de "taraf" kelimesinin getirilmesi yerinde olmuştur. Zira.birşeyin ortasına ancak onun bir tarafından aldıktan sonra ulaşılabilir. Bu, "Kâfirlerden size yakın olanlarla muharebe edin" (Tevbe, 123) ve "Görmediler mi ki biz yeryüzüne yönelerek onu etrafından eksiltiyoruz" (Ra'd, 41) âyetlerine uygundur.
Sonra Cenâb-ı Allah "yahut onları tepesi aşağı getirir" buyurmuştur, (......) kelimesi Arapça'da birşeyi yüz üstü yere vurmaktır. Meselâ "Onu, yüz üstü yere vurdum, o da yüz üstü yere çakıldı" denilir. Kelimenin izahı budur, sonra ileride yine izah edilecektir. Bundan murad, rezil rüsvay etmek, helak itmek, lanetlemek, hezimete uğratmak, kızmak ve zelil kılmaktır. İşte bu kelimenin tefsiri hakkında müfessirler, bunları zikretmişlerdir.
Âyetteki "emellerine kavuşamayanlar" kelimesine gelince, (......) kelimesi, mahrumiyet manasınadır. Bu kelime ile "ye's" arasındaki fark şudur: Haybet, ancak birşey umulduğunda meydana gelir. Ye's ise, bazan birşeyin olmasını umduktan önce, bazan da sonra olur. Bu sebeple "ye's"in zıddı, recâ (ümit), haybet'in zıddı ise "zafer" (elde etme)dir. Allah en iyisini bilir.
128. Âyetin Tefsiri
"İşten hiçbirşey sana ait değildir. (Allah) ister onların tevbesini kabul eder, ister onları azaplandırır. Çünkü onlar zâlimdirler" .
Âli İmran 128. Âyetinin Nüzul Sebebi Hakkında Rivayetler
Bu âyetle ilgili birkaç mesele bulunmaktadır:
Birinci Mesele
Bu âyetin sebeb-i nüzulüne dair iki görüş vardır:
a) Meşhur olan görüşe göre, bu âyet-i kerime Uhud kıssası hakkında nazil olmuştur. Bu görüşte olanlar üç değişik izah üzere ihtilaf etmişlerdir:
1- Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), kâfirlere beddua etmek isteyince bu âyet nazil olmuştur. Bunu söyleyenler de üç ihtimal zikretmişlerdir:
Birincisi: Rivayete göre Utbe İbn Ebî Vakkas, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in başını yardı ve dişini kırdı. Bunun üzerine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in yüzünden kanlar akmaya başladı. Ebu Huzeyfe'nin kölesi Salim (radıyallahü anh) ise, bir taraftan Hazret-i Peygamber'in yüzündeki kanları yıkarken, bir taraftan da, "Kendilerini yaratıcılarına inanmaya çağıran peygamberlerinin yüzünü kanlara boyayan bir kavim nasıl iflah olur!" diyordu. Sonra Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) o kâfirlere beddua etmek isteyince, bu âyet nazil oldu.
İkincisi: Salim İbn Abdullah'ın babası İbn Ömer (ra.)'den rivayet ettiğine göre, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem), müşrik topluluklara lanet ederek şöyle demiştir: "Allah'ım Ebu Süfyan'a lanet et; Hars İbn Hişam'a lanet et; Safvan İbn Ümeyye'ye lanet et!" İşte bunun üzerine, o âyet nazil olmuştur. Âyetteki "(Allah) ister onların tevbesini kabul eder" buyruğunun de gösterdiği gibi, Cenâb-ı Hak bu kimselerin tevbesini kabul etmiş ve bunlar çok güzel müslümanlar olmuşlardır.
Üçüncüsü: Bu âyet, Hazret-i Hamza İbn Abdulmuttalib (radıyallahü anh) hakkında nazil olmuştur. Çünkü Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), savaş meydanında Hazret-i Hamza'nın cesedini ve ona müşriklerin yaptığı işkenceleri görünce, "Yemin ederim ki ben de onlardan otuz kişiye işkence yapacağım" demişti ve bunun üzerine bu âyet nazil oldu. Kaffâl (r.h) şöyle demiştir: "Bütün bunlar Uhud savaşında olmuştur. Binaenaleyh âyet, hepsi hakkında birden nazil olmuş olup, bütün ihtimallere hamletmek imkansız değildir."
2- Bu âyet, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in emrine muhaletet eden ve mevzilerini terkeden müslüman okçulara lanet etmek istemesi sebebiyle nazil olmuştur. Böylece Hak teâlâ, onu bundan menetmiştir. Bu, İbn Abbas (radıyallahü anh)'dan rivayet edilmiş olan görüştür.
3- Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), emrine muhalefet eden, bozguna sebep olan ve kendilerine beddua ettiği müslümanlar için istiğfar dilemek istedi de bu âyet nazil oldu. İşte bütün bu ihtimal ve izahlar, "Bu âyet, Utıud kıssası hakkında nazil olmuştur" şeklindeki görüşümüze dayanmaktadır.
b) "Âyet-i kerime başka bir hâdise hakkında nazil olmuştur, o da şudur: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), ashabının seçkinlerinden bir topluluğu, Kur'an öğretmeleri için Bi'r-i Ma'ûne halkına göndermişti. Âmir İbn Tufeyl, askerleriyle birlikte onların üzerine gitti ve onları yakalayıp öldürdü. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) buna çok üzüldü ve kâfirlere kırk gün beddua etti. İşte âyet, bunun üzerine nazil olmuştur." Bu, Mukâtil'in görüşü olup, uzak bir ihtimaldir. Çünkü ekseri âlimler, bu âyet-i kerimenin Uhud kıssası hakkında olduğunda ittifak etmişlerdir. Sözün gelişi de buna delâlet eder. Burada sözün başı ve sonuyla ilgisi olmayan bir kıssa anlatmak uygun değildir.
Hazret-i peygamber'in İsmeti Hakkındaki Şüpheye Cevap
Bu âyetin zahiri, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in yapma durumunda olduğu bir iş hakkında gelmiş olduğuna delâlet etmektedir. Böylece bu, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'i o davra- nıştan menetmek gibi olmuştur. Bu durumda ortaya şöyle bir müşkil çıkmaktadır: Eğer Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in du davranışı Allah'ın emriyle olmuşsa, Allahü teâlâ, O'nu bundan nasıl menetmiş olabilir? Eğer bu davranışın Allah'ın emri ve izni ile olmadığını söylersek, bu durum Cenâb-ı Hakk'ın, "O (Peygamber), kendi hevâ-vü hevesinden söylemez" (Necm, 3) âyetiyle nasıl uyuşur? Yine âyet-i kerimeler, peygamberlerin ismetine (günahsız olduklarına) delalet etmektedir. Buna göre bu âyette menedilmiş olan şey, eğer iyi ise, Allah onu niçin menetmiştir? Eğer çirkin ise, onu yapan nasıl mâsûm (ismet sahibi) sayılır?
Bu soruya birkaç şekilde cevap verilebilir:
1- Bir işten menetmek, menedilen şeyin yapılmış olduğunu göstermez. Çünkü Cenâb-ı Hak, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e "Eğer şirk koşarsan, andolsun ki amellerin boşa gider" (Zümer, 65) demiştir. Halbuki Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) hiç şirk koşmamıştır. Yine Hak teâlâ, "Ey Peygamber Allah'tan kork..." (Ahzab, 1) buyurmuştur. Bu emir, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in Allah'tan korkmadığına delâlet etmez. Bunun peşine Cenâb-ı Allah, "Kâfirlere itaat etme" (Ahzab, 1) buyurmuştur. Bu da, onun kâfirlere itaat ettiğine delâlet etmez. Bu menetmenin faydası şudur: Amcası Hazret-i Hamza'ya öldükten sonra işkence edilmesi ve müslümanların öldürülmesi gibi çok şiddetli hüzün ve büyük kızgınlıklara sebep olabilecek hadiseler meydana gelmişti. Açık olan şudur ki, kızgın, insanı uygun olmayan söz ve fiillere sevkedebilir. İşte bu nahoş durumları görmüş olması Hazret-i Peygamber'i, yakışmayan söz ve fiillere sevketmesin diye, ismetini takviye ve temizliğini te'yid için, Hak teâlâ O'nu bu âyetle menetmiştir.
2- Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), bu işi yapmış olsa bile, bu efdal ve evlâ olanı terketme kabilinden olan birşeydir. Bundan dolayı Allahü teâlâ ona, efdal ve evlâ olanı seçme yolunu göstermektedir. Bunun bir benzeri de, "Eğer, herhangi bir ceza ile karşılık verecek olursanız, ancak size yapılan ukubetin misliyle cezalandırın. Sabrederseniz, andolsun ki bu sabredenler için daha hayırlıdır. Sabret. Senin sabrın ancak Allah('ın muvaffak kılmasıyladır)." (Nahl, 126) âyetidir. Allahü teâlâ sanki "Eğer sen bu zâlimi cezalandıracak isen, misliyle mukabele etmekle yetin" demiş, sonra da şöyle devam etmiştir: "Eğer onu serbest bırakırsan bu daha evladır." Daha sonra ise, Hazret-i Peygambere onu bırakmasını kesin olarak emrederek, "Sabret senin sabrın ancak Allah'ın muvaffak kılmasıyladır." buyurmuştur.
3- Belki de Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in gönlü onlara lanet okumaya meyledince bu hususta Rabb'inden izin istemiş, Cenâb-ı Hak da bu âyette, onu bundan nehyetmiştir. Bu açıklamaya göre, buradaki nehiy Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in ismetine bir zarar vermez.
Üçüncü Mesele
Cenâb-ı Hakk'ın, "İşten hiçbir şey sana alı değildir" buyruğu hakkında iki görüş vardır:
1- Bunun manası, "Bu vakıa ve bu hadiseden sana terettüb eden bir şey yoktur" şeklindedir. Buna göre müfessirlerden şu açıklamalar nakledilmiştir:
a) "Vahyettiğim şeylerin dışında, kullarımın maslahatlarından sana bir şey terettüp etmez."
b) "Onları helak etme meselesinde sana terettüp eden herhangi bir şey yoktur. Çünkü Allahü Teâlâ onların maslahatlarının ne olduğunu daha iyi bilir ve çoğu kez onların tövbelerini kabul eder."
c) "Allah'ın, onların tevbelerini kabul etmesi veya onlara azâb etmesinde sana herhangi bir şey terettüp etmez."
Hazret-i Peygamberin Kâfirlere Lanet Etmeyişinin Hikmeti
2- Bundan murad, nehyin zıddı olan emirdir. Buna göre mana, "Benim emrime uygun olması durumu hariç, kullarımın işinden sana terettüp eden bir şey yoktur" şeklindedir. Bu Hak teâlâ'nın, "İyi biliniz ki bütün hüküm Allah'ındır" (Enam, 62)ve "Önünde de sonunda da emir Allah'ındır" (Rum, 4) âyetlerinde olduğu gibidir. Bu iki görüşe göre de âyetin maksadı, Cenâb-ı Hakk'ın izni ve emri olması durumu hariç, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'i her türlü fiil ve sözden men etmektir. Bu da, kulluk derecelerinin en mükemmeline iletme ve irşâd etmedir. Sonra âlimler Hazret-i Peygamber'in lanet etmekten men edilmesinin hangi sebepten dolayı olduğu hususunda ihtilâf etmişlerdir. Bazıları, bunun sebebi, "Cenâb-ı Hakk'ın çoğu kez bazı kâfirlerin halinden onların tevbe edeceğini biliyor veyahut tevbe etmese bile, ne varki Cenâb-ı Hak, o kâfirden müslüman, itaatkâr ve müttakî bir çocuğun doğacağını biliyor. Allah'ın rahmetine lâyık olan böyle bir kimseye, tevbe etmesine veya böyle bir çocuğun ondan dünyaya gelmesine kadar, dünyada mühlet vererek, çeşitli belâları ondan savuşturmastdır. Hazret-i Peygamber bu kimselere helak olmaları için beddua ettiğinde eğer onun duası kabul olunursa, böyle bir gaye elden kaçırılmış olurdu. Eğer duası kabul olunmazsa, bu Hazret-i Peygamber'e önem vermemek gibi bir şey olurdu. İşte bu mânalardan dolayı Cenâb-ı Hak, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'i lanet etmekten men etmiş ve ona, her şeyi Allah'ın ilmine havale etmesini emretmiştir" demişlerdir. Bazıları da bunun maksadının, kulluk acziyyetini ortaya koymak ve kulun, Allah'ın mülk ve metekûtu hakkındaki inceliklere ve sırlara dalmamasını tembihtir. Bana göre en güzel olan izah şekli budur ve rubûbiyyet, ubûdiyyet hakikatine delâlet eden usûl bilgisine en uygun olan da budur.
Dördüncü Mesele
Ferrâ, Zeccâc ve bunların dışında kalanlar, bu âyet hakkında şu iki hususu zikretmişlerdir:
1- Hak teâlâ'nın, "(Allah) ister onların tevbesini kabul eder" buyruğu, kendinden önceki ifâdelere atıftır. Kelamın takdiri ise, "Kâfirlerin ileri gelenlerini kessin, yahut onları tepesi aşağı getirsin, yahut onların tevbesini kabul buyursun veyahut da onlara azap etsin" şeklindedir. Buna göre Hak teâlâ'nın, "İşden hiçbir şey sana ait değildir" buyruğu, matuf ile matufun aleyh arasına girmiş olan başka tyr söz gibi olur. Bu senin, "Zeyd'i döğdüm -Bunu bil- ve Amr'ı da döğdüm" demen gibidir. Bu görüşe göre bu âyet, kendinden önceki ifâdelerle irtibatlıdır.
2- Buradaki edatı, veyahut da öl manasındadır. Bu senin demen gibidir ki bu, veya demektir. Bu ifâdenin manası ise, "Hakkımı verinceye kadar, sen hakkımı vermedikçe, peşinden ayrılmayacağım" demektir. Bu izaha göre bu âyetin manası şöyle olur: "Allah onların tevbelerini kabul edinceye ve sen de onların bu durumundan sevinç duyuncaya kadar; veyahut Allah onlara azap edip de sen de onlardan kurtuluncaya kadar sana onların durumundan bir şey terettüb etmez."
Allah'ın Kulda Tevbeyi Yaratması
Cenâb-ı Hakk'ın, "(Allah) ister onların tevbesini kabul eder" buyruğu bizim alimlerimize göre Cenâb-ı Hakk'ın insanlarda tevbeyi halketmesi diye tefsir edilmiştir ki, bu da O'nun, o insanlarda, yapmış oldukları şeye karşı pişmanlık hissini ve gelecekte de aynı şeyleri bir daha yapmama hususunda bir azim yaratmasından ibarettir. Âlimlerimiz sözlerine şöyle devam etmektedirler: "Bu mâna, aklî delillerle de te'kid edilmiştir. Çünkü pişmanlık, geçmişte, gelecekteki fiillerden bir fiili terketmeyle ilgili bir iradenin bulunmasından ibarettir. Kalpte irâdelerin ve isteksizliklerin bulunması, kulun fiiliyle olmaz. Çünkü kulun fiilinden önce irade vardır. Eğer irâde etmeler kulun fiili olsaydı, kul o irâdeleri yapma hususunda başka bir iradeye muhtaç olurdu; bu durumda da teselsül gerekirdi ki, bu da imkansızdır. Böylece biz kalpte istek ve isteksizliğin bulunmasının, doğrudan ancak Allah'ın yaratması ve var etmesiyle olduğunu anlamış oluruz. Tevbe, pişmanlık duyup aynı şeyi bir daha yapmamaya azmetmekten ibaret olup, bunlar da isteme ve istememe cinsinden bir şey olunca, tevbenin kulda ancak Allah'ın yaratmasıyla meydana gelmiş olduğunu anlamış oluruz. Böylece bu aklî delil, Kur'ân'ın zahirinin, yani, "(Allah) ya onların tevbesini kabul eder" ifâdesinin delâletine uygun düşmüş olur. Mutezile ise Hak teâlâ'nın bu ifâdesini, O'nun lütuf fiilleri veya tevbeyi kabul etmesi şeklinde tefsir etmişlerdir. Hak teâlâ'nın, "Çünkü onlar zalimdirler" buyruğuna gelince, bu hususta birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Eğer âyetten maksat, Hazret-i Peygamber'i kâfirlere beddua etmekten men etmek ise, bu söz doğrudur. Bu da Cenâb-ı Hakk'ın kâfirleri zâlim diye adlandırmış olmasıdır. Çünkü şirk, zulümdür. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Muhakkak ki şirk, büyük bir zulümdür" (Lokman, 13) buyurmuştur. Yok eğer bu ifâdeden maksat, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'i, emrine muhalefet eden müslümanlara beddua etmekten men etmek ise, ifâde yine doğru olur. Çünkü Allah'a asi olan herkes kendisine zulmetmiş demektir.
İkinci Mesele
Bu âyette zikredilen azaptan muradın, öldürmek ve esir almak demek olan, dünya azabı olması muhtemel olduğu gibi, bundan muradın âhiret azabı olması da muhtemeldir. Her iki takdire göre de bunun ilmi, Allah'a havale edilmiştir.
Üçüncü Mesele
Hak teâlâ'nın, "Çünkü onlar zâlimdirler" ifâdesi müstakil bir cümledir. Ancak ne var ki, bunun burada zikredilmesinin maksadı, onlara azap etmenin yerimde olmasının sebebini açıklamaktır. Buna göre mâna, "Yahud da onları azâplandırır. Çünkü, eğer Allah onlara azâb ederse, onlara ancak zâlim oldukları için azâb etmiştir."
Göklerin ve Yerin İdaresi Allah'a Aittir
129. Âyetin Tefsiri
"Göklerde ve yerde bulunan her şey Allah'ındır. O, dilediğini bağışlar, dilediğine de merhamet eder. Allah çok bağışlayıcı ve çok merhamet edicidir" .
Bu hususta iki mesele vardır:
Birinci Mesele
Bu ifâdeden maksat, Cenâb-ı Hakk'ın daha önce zikretmiş olduğu, "İşden hiçbir şey sana ait değildir" (Al-i imran, 128) ifâdesini te'kid etmektir. Buna göre mana, "İş ancak, mülk kendisinin olan kimseye aittir. Göklerin ve yerin mülkü, yalnız Allah'a aittir. O halde, göklerde ve yerde bulunan bütün işler Allah'a aittir. İşte bu, kesin aklî delildir.
İkinci Mesele
Cenâb-ı Hak, değil de, "Göklerde bulunan her şey ve yerde bulunan her şey" buyurmuştur. Çünkü O'nun maksadı, hakikat ve mahiyetlere işaret etmektir. Bu sebeple her şey, bu hakikat ve mahiyetin içine dahil olmuştur.
Allah Dilediğini Af, Dilediğine Azab Eder
Cenâb-ı Hakk'ın, "O dilediğini bağışlar, dilediğine de merhamet eder" buyruğuna gelince, bil ki: Âlimlerimiz bu âyet-i kerime ile, Cenâb-ı Hakk'ın, ulûhiyyetinin hikmeti gereği bütün kâfir ve âsileri cennete; bütün Allah'a yakın kulları (mukarrebûn) ve sıddîkleri de cehenneme sokabileceği ve bu işler hususunda kendisine itiraz edilemiyeceği konusunda istidlal etmişlerdir. Âyetin bu manaya delâleti açıktır. Aklî delil de bunu te'kid etmektedir. Bu böyledir, çünkü kulun fiili irâdeye dayanır. O iradeyi de Allah yaratmıştır. Allah o iradeyi yaratınca, kul itaat eder. Allah başka bir irâde yaratınca ise, kul isyan eder. Binaenaleyh kulun tâatı da masiyeti de Allah'tandır. Halbuki Allah'ın fiili, kendisine hiçbir şeyi kesinlikle vâcib kılmaz; binâenaleyh, tâat sevabı, ma'siyet de ikâbı gerektirmez. Aksine bütün bunlar, Allah'ın uluhiyyeti, kahrı ve kudreti'nin hikmeti muktezasınca O'ndandır. Böylece bizim yukarıda öne sürdüğümüz, "Şayet Allah bütün mukarreb kullara azâb etse, bu güzel olur; bütün firavunlara merhamet etse, bu da doğru olur" şeklindeki görüş doğru olur. Bu, "O, dilediğini bağışlar, dilediğine de merhamet eder" ifâdesinin zahirinin öeâte eformş olduğu a.fi bvt Buna. göre şayet, "Allah' kâfirleri bağışlamıyacağı ve meleklere, peygamberlere azap etmeyeceği sabit olan bir husus değil midir?" denilirse, biz deriz ki: Âyetin mânası şudur: Allah dilerse yapar. O'na itiraz edilemez. Bu kadar bir ifâde, O'nun bunu yapacağını ya da yapmayacağını gerektirmez. Bu söz, son derece açık bir sözdür.
Daha sonra Cenâb-ı Hak bu ifâdesini, "Allah çok bağışlayıcı ve çok merhamet edicidir" sözüyle bitirmiştir ki, bu ifâdenin maksadı şunu açıklamaktır: Bütün bunlar, Allah'tan güzel olan şeylerdir. Ancak ne var ki, Cenâb-ı Hakk'ın mağfiret ve merhamet tarafı, vücub yolu üzere değil, ama fazl ve ihsan yolu üzere olmak üzere, gâlibtir.
Faizin Yasaklanması
130–131. Âyetlerin Tefsiri
Âyetin tefsiri için bak:132
132. Âyetin Tefsiri
"Ey iman edenler, ribâyı öyle kat kat arttırılmış olarak yemeyin. Allah'tan korkunuz ki, felaha eresiniz. Ve, kâfirler için hazırlanmış olan ateşten sakının. Ve, Allah'a ve Peygamber'e itaat edin. Umulur ki, merhamet edilirsiniz" .
Bil ki, âlimlerden bazıları şöyle demişlerdir: "Allahü teâlâ, mü'minlere, din ve cihad ile ilgili, kendilerine en uygun olana iletmesiyle alâkalı olarak nimetlerinin büyüklüğünü açıklayınca, bunun peşinden emir, nehiy, terğîb ve sakındırmayla ilgili şeyleri getirmiş ve "Ey İman edenler, ribâyı yemeyin" buyurmuştur. Bu takdire göre âyet, bir başlangıç cümlesi olup, makabli (öncesi) ile bir münasebeti yok demektir. Kaffâl (r.h), "Müşriklerin, ribâ sebebiyle toplamış oldukları malları ordularına harcamış olmaları cihetiyle de âyetin kendinden önceki ifâdelerle ilgili olması da muhtemeldir. Böylece bu durum, müslümanların, mal toplayıp kendi ordularına harcayıp, bu suretle kâfirlerden intikam alabilmeleri için ribâya yönelmelerine bir sebep ve davet edici olmuştur. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak, hiç şüphesiz müslümanları bundan nehyetmiştir" demiştir.
Kat Kat Faizin Manası
Hak teâlâ'nın, "Kat kat" ifâdesi hakkında iki mesele vardır:
Birinci Mesele
Câhiliyye döneminde bir kimsenin bir başkası üzerinde, belirli bir zamana kadar yüz dirhem alacağı olduğunda, borcun ödenme zamanı gelip de, borçlu kimse o borcu ödeyemediğinde alacaklı olan kimse, "Benim için, sen malı artır; ben de sana ödeme mühletini uzatayım" derdi. Çoğu kez, bu yüz dirhemi ikiye katlayarak, ikiyüz dirhem yapardı. Daha sonra, bu ikinci ödeme zamanı gelince, aynı şeyi yapardı. Bu iş, pekçok kereler yapılırdı. Böylece alacaklı olan kimse, o yüz dirheme mukabil, onun kat kat fazlasını alırdı. İşte, "Kat kat" tabirinden murat budur.
İkinci Mesele
(......) kelimesi, hâl olduğu için mansûbtur. Cenâb-ı Hak daha sonra, Allah'tan korkunuz ki, felaha eresiniz" buyurmuştur. Bu nehy nakkında Allah'tan ittikâ etmenin vacip olduğunu ve felahın da ittikâya dayandığını bil. Binâenaleyh bir kimse ribâ yese ve ittikâ etmese, felah söz konusu olamaz. İşte bu tabir ribânın, küçük günahlardan değil, kebâirden olduğu hususunda bir nastır. Cenâb-ı Allah'ın, (......) ifâdesinin tefsiri, Bakara sûresinde (Âyet, 21) âyetinin tefsirinde geçmişti. Yine ribâ ile ilgili sözün tamamı, Bakara sûresinde (Âyet, 275-280) geçmişti.
Cenâb-ı Hak sonra, "Ve, kâfirler için hazırlanmış olan ateşten sakının" buyurmuştur. Bu hususta da birkaç soru vardır:
Âyetle İlgili Bazı Sorular ve Cevaplar
Birinci soru: Kâfirler için hazırlanan ateş, onların küfürleri miktarınca olur. Bu ise, müslüman bir kimsenin, fıskı sebebiyle hakettiğinden daha fazla olur. O halde daha nasıl Cenâb-ı Hak, "Ve, kâfirler için hazırlanmış olan ateşten sakının" buyurmuştur?
Cevap: Âyetin takdiri, "Ribânın haram kılındığını inkâr etmekten sakınınız. Aksi halde kâfir olursunuz" şeklindedir.
Cehennem Kâfirler İçin Hazırlanmış İse Mümin Girer mi?
İkinci soru: Hak teâlâ'nın, "Kâfirler için hazırlanmıştır" ifâdesinin zahiri, cehennemin sadece kâfirler için hazırlanmış olmasını gerektirir. Bu da, mü'minlerden hiçkimsenin cehenneme girmeyeceğine kesin olarak hüküm vermeyi gerektirir ki, bu hüküm, diğer âyetlerin aksine bir hüküm olur.
Buna birkaç bakımdan cevap verilir:
1- Cehennemde, bir kısmı kâfirler, bir kimi da fasıklar için hazırlanmış olan çeşitli "dereke" (tabakaların) bulunması uzak bir ihtimal değildir. Buna göre Cenâb-ı Hakk'ın, "Kâfirler için hazırlanmış olan ateş..." tabiri, Cenâb-ı Hakk'ın kâfirler için hazırlamış olduğu hususî tabakalara bir işaret olmuş olur ki bu, O'nun, kâfirlerin dışındakilere hazırlamış olduğu başka tabakalar bulunmasına mâni değildir.
2- Cehennemin kâfirler için hazırlanmış olması, mü'minlerin oraya girmesine mâni değildir. Çünkü, cehennemliklerin ekserisi kâfir olduğu için, cehennemin onlar için hazırlanmış olduğunu söylemek uzak bir ihtimal sayılmaz. Nitekim, herhangi bir ihtiyacı için üzerine binmiş olduğu bir hayvan hakkında bir kimse, "Ben bunu, müşriklerle savaşmak için hazırladım (besliyorum)" derse, o, her ne kadar o saatte başka bir gayeyle ona binmiş olsa dahi, bu sözünde doğru söylemiş olur. İşte burada da böyledir.
Kur'an'ın Tamamı Bir Tek Sûre Gibidir
3- Kur'ân, tek bir sûre gibidir. Binaenaleyh, bu ayet, cehennemin, kâfirler için hazırlanmış olduğuna, diğer âyetler de cehennemin hırsızlık yapan, adam öldüren, zina eden ve iftira atan kimseler için hazırlandığına delâlet eder. Bunun misali, Cenâb-ı Hakk'ın, "Bir güruh onun içine atılınca, kendilerine bekçiler sordular: "Size, azap ile uyaran (resul) gelmedi mi?" (mülk, 8) âyetidir. Halbuki bu, bütün kâfirlere denilmez. Yine Cenâb-ı Hak, "Artık onlar da, o azgınlar da, İblis'in orduları da toptan yüz üstü cehenneme atılmışlardır. Orada birbiriyle çekişerek şöyle dediler: "Allah'a andolsun ki, gerçekten biz apaçık bir sapıklık içindeydik. Çünkü sizi, âlemlerin Rabbiyle aynı seviyede tutuyorduk" (Şuarâ. 94-98) buyurmuştur. Halbuki bu, onların tamamının sıfatı değildir. Ancak ne var ki bu şartlar, diğer sûrelerde de zikredilince, burada zikredilen gibi olmuştur. İşte bizim zikrettiğimiz konuda da durum aynıdır. Allah en İyi bilendir.
4- Cenâb-ı Hakk'ın, "kâfirler için hazırlanmıştır" buyruğu, cehennemin kâfirler için hazırlandığını tsbât etmektedir. Bu tabir cehennemin sırf kâfirler için hazırlanmış olduğunu göstermez. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın tıpkı, cennet hakkında, "Müttakiler için hazırlanmıştır" (Âl-i İmran. 133) buyruğu gibidir ki, bu ifâde, cennete onların dışında kalan çocukların, delilerin ve hurilerin girmeyeceklerine delâlet etmez.
5- Cehennemin, kâfirler için hazırlanmış olmakta vasfedilmesinden maksat, caydırıcılığın ve men etmenin oranını arttırmaktır. Bu böyledir, çünkü, kendilerine günahtan sakınmaları söylenilen mü'minler, takvadan ayrıldıkları zaman kâfirler için hazırlanmış olan cehenneme sokulacaklarını bildiklerinde ve, onların akıllarında da kâfirlerin cezasının azameti yer edince, işte o zaman onların günahlardan sakınmaları daha ileri bir seviyede olmuş olur, Bu tıpkı, babanın çocuğunu, "Bana isyan edersen, seni vahşi hayvanların bulunduğu yere sokarım" diyerek korkutmasına benzer. Bu ifâde, oraya, başkalarının girmeyeceğine delâlet etmez.
Cehennem Şimdi Mevcut mudur?
Üçüncü soru: Âyet, cehennemin şu anda yaratılmış olup olmadığına delâlet eder mi?
Cevap: Evet delâlet eder. Çünkü, Hak teâlâ'nın, "Hazırlandı' sözü geçmişten haber veren bir ifâdedir. Binâenaleyh o şeyin varlık âlemine girmiş olması ve mevcut olması gerekir.
Cenâb-ı Hak sonra, Allah'a ve Peygamber'e itâat edin. Umulurki, merhamet edilirsiniz" buyurmuştur. Hak teâlâ vâ'idden bahsedince, Kur'ân'da her zamanki âdeti üzere, peşisıra va'adini getirmiştir. Muhammed İbn İshâk İbn Yesâr, bu âyetin, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Uhud günü müslümanlara emirlerini verdiği zaman, ona isyan eden kimselere bir itâb olarak diğini söylemiştir. Mu'tezile, bu âyetin, Allah'ın rahmetinin, O'na ve Resulüne itaata bağlı olduğuna delâlet ettiğini, bunun umûmî bir ifâde olduğunu ve zahirinin de her nangi bir hususta Allah ve Resulüne isyan edenlerin ilâhi rahmete ehil olmayacaklarını gösterdiğini söylemiştir ki bu "ashab-ı va'îd"in görüşüne delâlet eder.
Müttakiler İçin Hazırlanan Cennet
133. Âyetin Tefsiri
"Rabb'inizin mağfiretine ve müttakiler için hazırlanmış, eni göklerle yer kadar olan cennete koşuşun" .
Bu âyetle ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Nâfi ve İbn Amir, başına vav getirmeksizin âyeti (......) şeklinde okumuşlardır ki Medine ve Şam mushaflarında da böyledir. Diğer kıraat imamları İse vâv harfi ile okumuşlardır ki Mekke ve Irak mushafları ile Hazret-i Osman'ın mushafında da böyledir. Başına vâv getirenler, âyeti kendinden önceki ifâdelere atıf saymışlardır. Bunun takdiri, "Allah'a ve Resûlullah'a itaat edin ve... cennete koşuşun" şeklindedir. Bu ifâdenin başına vâv getirmeyenler ise, bu ifâde ile, bundan önceki "Allah'a ve Peygambere itaat edin" sözünü tek bir şey gibi saymışlardır. Bu iki ifâde, manaca birbirlerine yakın oldukları için atıf vâvı düşürülmüştür.
İkinci Mesele
Kisâî'nin (Mü'mînûn, 61) ve (Mü'minûn, 56) âyetlerinde imâle yaptığı rivayet edilmiştir. Bu, medden sonra gelen râ harfi meksûr olduğu zaman caizdir.
Bu durumda râ harfi meftûh olursa imâle yapılmaz. O, aynı şekilde meksûr "râ" harfinde de imâle yapıyordu.
Üçüncü Mesele
Âlimler, bu ifâdede bir hazfin bulunduğunu söylemişlerdir ki buna göre mana, "Rabb'inizin mağfiretini icâb ettiren şeylere... koşuşun" şeklindedir. Allah'ın mağfiretini gerektiren şeyin, emredilenleri yapıp, yasaklananları terketmek olduğunda şüphe yoktur. Binâenaleyh bu, emredilenleri yapmaya, ve nehyedilen şeyleri bırakmaya koşmayı emirdir. Usûlcülerin pek çoğu, bu âyeti delil getirerek, emrin zahirinin fevrîliği (hemen yerine getirmeyi) gerektirdiğini ve terâhîye (sonraya bırakmaya ve geciktirmeye) manî olduğunu söylemişlerdir ki, bunun izahı açıktır.
Mağfiret'in Buradaki Mânası
Müfessirlerin "mağfiret" kelimesi hakkında bazı tefsirleri vardır:
a) İbn Abbas, "Bu, İslâm manasınadır" demiştir ki bunun izahı açıktır. Çünkü âyette "mağfiret" kelimesi nekire olarak zikredilmiştir ki bundan murad, son derece büyük bir mağfirettir. Böyle olan ise, İslâm ile elde edilen mağfirettir.
b) Hazret-i Ali (radıyallahü anh)'nin, bu mağfiretten muradın, farz ibâdetleri yerine getirme olduğunu söylediği rivayet edilmiştir. Bunun izahı şöyledir: Bu lâfız mutlaktır, dolayısıyla her ibâdeti içine alması gerekir.
c)"Bundan maksad ihlastır." Bu, Hazret-i Osman (radıyallahü anh)'ın görüşüdür. Bunun izahı da şöyle olur: Bütün ibâdetlerin maksadı ihlastır. Nitekim Cenâb-ı Hak "Halbuki onlar Allah'a, O'nun dininde ihlâs erbabı olarak ibâdetten başka birşeyle emrolunmamışlardı..." (Beyyine, 5) buyurmuştur.
d) Ebul-Âliye, bunun hicret mânasına olduğunu söyledi.
e) Dahhâk ve Muhammed İbn İshâk, bunun cihâd manasına olduğunu söylemişlerdir. Çünkü, (Âl-i imran, 121) âyetinden itibaren altmış âyeti Uhud savaşı hakkında nazil olmuştur. Binâenaleyh bütün buradaki emir ve nehiyler, cihâd ile ilgili olmuş olurlar.
f) Sa'îd İbn Cübeyr, bunun namazın iftitah tekbiri olduğunu söyledi.
g) Osman, bunun beş vakit namaz olduğunu söyledi.
h) İkrime, bunun taatların hepsi mânasına olduğunu söylemiştir. Çünkü burada "mağfiret" lâfzı umûmidir, dolayısıyla taatların hepsini içine alır.
i) Esâmm şöyle demiştir: "Koşuşun" emri, ribâ'dan (faiz) ve günahlardan bir an önce tevbe etmeye koşun" demektir. Bu şu şekilde izah edilir: Allahü teâlâ, önce ribâyı yasaklamış, sonra da "Rabb'inizin mağfiretine... koşuşun" buyurmuştur. İşte bu, bundan muradın, daha önce yasaklanan şeyi terketmeye koşma olduğunu gösterir. Evlâ olan, bu ifâdeyi, daha önce de söylendiği gibi vacipleri edâ edip, bütün mahzurlu şeylerden tevbe edip uzak durma mânasına hamletmektir. Çünkü burada "mağfiret" lafzı umûmîdir, onu tahsis etmeye imkân yoktur.
Cennetin Boyutlarından Maksat
Sonra Hak teâlâ, mağfiretine koşuşmanın gerektiğini beyân buyurduğu gibi, cennetine koşuşmanın (yarışmanın) vacip olduğunu da beyan etmiş ve bu ikisini birbirinden ayırmıştır. Çünkü "mağfiret", cezayı kaldırmayı; cennet ise, sevaba ulaştırmayı ifâde eder. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak, mükellefin bu iki emri mutlaka yerine getirmesi gerektiğini belirtmek için, bu âyette her ikisini de zikretmiştir. Cennetin eninin gökler kadar olduğunu beyan etmesinden, hakîkî mânanın kastedilmediği malumdur. Çünkü bizzat gökler, cennetin eni olamazlar. O halde bu ifâdeden maksad, "göklerin ve yerin eni gibi..." manasıdır. Bu hususta birkaç sual vardır:
Birinci sual: Cennetin eninin, gökler ve yerin eni gibi olması ne demektir? Bu hususta şu izahlar yapılmıştır:
a)Bundan murad şudur: Şayet gökler ve yerlerin herbir tabakası, parçalanmayan cüzlerden (atomlardan) oluşmuş birer satıh haline getirilse ve hepsi yanyana konulup tek bir satıh (tabaka) elde edilse, işte bunun eni, cennetin eni kadar olur. Bu, ancak Allah'ın bilebileceği son derece geniş bir mesafedir.
b) Eni, gökler ve yerin eni gibi olan cennet, bir tek insanın hissesine düşecek olan cennettir. Çünkü insan, mal ve mülk hususunda son derece arzuludur. Bundan dolayı, her birinin mülkü olan cennetin miktarının bu kadar çok olması gerekir.
c) Ebu Müslim şöyle demektedir: "Bunun bir diğer izahı da şudur: Eğer cennet, alış-veriş yoluyla, gökler ve. yer karşılığında satışa çıkarılsa, gökler ve yerler ancak cennetin fiatı olabilir. Çünkü sen, birşeyi, başka birşey karşılığında sattığında, ve dersin. Böylece bu "arz" (en) kelimesi, arasındaki miktar bakımından eşitliğin yerine konulmuş olur. "Kıymet" (değer) kelimesinin manası da böyledir. Çünkü bu da, birşeyi başka birşeyle değerlendirme ve karşılaştırma manasından alınmıştır. Bu iki şeyden herbiri, diğerinin bir misli ve kıymeti olmuş olur.
d) Maksad, o cennetin alabildiğine geniş olduğunu anlatmaktır. Çünkü bize göre yer ile göklerden daha geniş hiçbir şey yoktur. Bunun bir benzeri de, "(Onlar), gökler ve yer durdukça orada ebedî kalındırlar" (Rad 107) âyetidir. Çünkü bize göre, herşeyin en uzun ömürlüsü gökler ve yerdir. Böylece biz insanlara, bildiklerimize uygun şekilde hitap edilmiştir. İşte burada da böyledir.
İkinci sual: Cenâb-ı Allah, burada özellikle niçin cennetin eninden bahsetmiştir? Cevap: Bunun iki izahı vardır:
a) Eni, bu kadar olan bir şeyin, uzunluğunun daha fazla olacağı açıktır. Bunun bir benzeri de "O (döşeklerin) astarları atlastandır" (Rahman, 54) âyetidir. Allahü Teâlâ burada, döşeklerin astarından bahsetmiştir. Astarın, yüzünden daha az kıymetli olacağı malumdur. Astarı bu kadar kıymetli olan bir şeyin, ya yüzü nasıl olur! İşte burada da böyledir, eni böyle olanın, ya boyu ne olur!"
b) Kaffâl şöyle demektedir: "Buradaki enden maksat, uzunluğun aksi olan en değildir. Aksine bu genişlik manasındadır. Nitekim Araplar, "Geniş bir memleket" der. Yine, "Bu, geniş ve büyük bir dâvadır" denilir. Bu hususta asıl olan şudur: Eni geniş olan, dar olmaz. Fakat eni dar olan ince olur. Böylece en, genişlikten kinaye kılınmıştır."
Üçüncü sual: Siz, cennetin göklerde olduğunu söylüyorsunuz. O halde cennetin eni, nasıl göklerin eni gibi olur?
Cevap: Buna şu iki bakımdan cevap veririz:
a) Bizim bu sözümüzden maksadımız, cennetin göklerin üstünde ve Arşın altında olduğunu ifade etmektir. Nitekim Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Firdevs cennetini anlatırken "Onun tavanı, Rahman'ın Arşıdır" buyurmuştur. Rivayet olunduğuna göre Bizans İmparatorunun elçisi Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e bir soru yönelterek, "Sen, eni gökler ve yer kadar olan ve müttakiler için hazırlanmış olan bir cennete çağırıyorsun. Öyle ise ya cehennem nerede?" diye sormuştur. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) "Sübhânallah! Gündüz geldiğinde gece nerede!" buyurmuştur ki, Allah en iyisini bilir ya, bunun manası şudur: Felekler döndüğü zaman âlemin bir tarafında gündüz, diğer tarafında ise gece meydana gelir. Tıpkı bunun gibi cennet üst tarafta, cehennem ise alt taraftadır. Enes İbn Malik (radıyallahü anh)'e, cennetin yerde mi gökte mi olduğu sorulduğunda o, "Hangi yer ve gök cenneti içine alabilir!" diye cevap verdi. "O halde nerededir?" denildiğinde de o, "cennet yedi kat göğün üstünde ve Arş'ın altındadır" dedi.
b) Cennet ve cehennemin, şu anda yaratılmış olmadıklarını, Allah'ın onları kıyamet koptuktan sonra yaratacağını söyleyenler (vardır). Bu takdirde, cennetin göklerin yerinde; cehennemin de yeryüzünün yerinde yaratılacak olmaları uzak bir ihtimal sayılmaz. Allah en iyi bilendir.
Hak teâlâ'nın, "Müttakiler için hazırlanmış" ifâdesinin zahiri, cennet ile cehennemin şu anda yaratılmış olduklarına delâlet etmektedir ki bunun zahı daha önce geçmişti.
Allah'ın Övdüğü Faziletli İnsanların Vasıfları
134. Âyetin Tefsiri
"Onlar, bollukta ve darlıkta infak eden, öfkelerini yutan ve insanları affedenlerdir. Allah iyilik edenleri sever" .
Bil ki Allahü teâlâ, cennetin müttakiler için hazırlanmış olduğunu bildirince, insanlar o sıfatları kazanıp elde etmek suretiyle cennete ulaşabilsinler diye müttakilerin sıfatlarını zikretmiştir.
Darlık ve Bollukta Allah İçin Harcarlar
Birinci sıfat: "Olar, bollukta ve darlıkta infâk edenlerdir" ifâdesinin anlattığı sıfattır. Bu hususta şu izahlar yapılmıştır:
a) Bunun mânası, "Onlar, bollukta, genişlikte ve darlıkta infâkı bırakmazlar" demektir. Hulâsa, zenginlik; ise fakirlik manasınadır. Seleften bir zatın çoğu kez soğan tasadduk ettiği hikaye edilmiştir. Hazret-i Aişe (radıyallahü anhnha)'nin de, bir üzüm tanesini tasadduk ettiği rivayet edilmiştir.
b) Bu, "Onlar ister sevinç, ister üzüntü; ister darlık, isterse bolluk içinde bulunsunlar, insanlara iyilik etmeyi bırakmazlar" manasındadır.
c) Bunun mânası şudur: "Bu ihsan (iyilik) ve infâk, ister tabiatlarına uygun olduğu için onları mesrur etsin, isterse tabiatlarına uygun gelmediği için onları üzsün, onlar herhalde infak ederler." Zor ve güç bir taat olduğu için, Hak teâlâ burada önce infaktan bahsetmiştir. Bir de, infak o zamanda, düşmanla cihâd etmek ve müslümanların fakirlerini güçlendirmek için kendisine daha çok ihtiyaç olduğundan dolayı, taatların en kıymetlisi idi.
"Öfkelerini Yutanlar"
İkinci sıfat: "Öfkelerini yutan(lar)" ifâdesinin anlattığı sıfattır. Bu hususta, iki mesele vardır:
Birinci Mesele
Bir insan, öfkesini tutup, onu ne bir söz, ne de bir fiil ile göstermediği zaman (Gayzını tuttu) denilir. Müberred, bunun mânasının, "Öfke ile dolmasına rağmen öfkesini gizleyen ve tutan" şeklinde olduğunu söylemiştir. Nitekim, kırbasını (su tulumunu) doldurup, ağzını bağladığı zaman insan, (......) der. Yine, su tulumu iyice dolup, daha birşey almayacak hale geldiği zaman, "Falanca, su tulumunu bağlayamıyor" denilir. Bir su kanalını, bir kapıyı veya bir yolu tıkayan herşeye, (......) denilir. Tıpaya da ve denilir. Yine yeraltından geçen su kanalına ve borusuna da, dopdolu su kabı gibi, su ile iyice dolu oldukları için (......) denilir. Birisi, birisinin boğazını tuttuğunda, (......) denilir. Çünkü boğaz, insanın nefesinin dolduğu yerdir. Yine deve, geviş getirmeyip karnındakini tuttuğu zaman, (......) denilir. Buna göre, âyetteki (......) tabiri, "öfkelerinin neticesini yürütmeyip, onu tutarak, içlerine geri çevirenler" manasınadır. Bu vasıf, sabrın ve hilmin çeşitlerinden biridir. Bu tıpkı, "(Onlar) Öfkelendikleri zaman, bağışlarlar" (şura, 37) âyetinde olduğu gibidir.
İkinci Mesele
Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Öfkesinin gereğini yerine getirebilecek güçte olduğu halde öfkesini yutan kimsenin kalbini Allah emniyet ve iman ile doldurur." Ebu Davud, Edeb, 3 (İV/248). Yine O, ashabına, "Tasadduk ediniz" dedi de, ashab altın, gümüş ve yiyeceklerinden tasaddukta bulundular. Bir müslüman da hurma kabuğu getirip tasadduk etti. Birisi de Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e gelerek, "Sadaka olarak verecek hiçbirseyim yok. Ancak ben de şerefimi tasadduk ediyor ve aleyhimde konuşanları cezalandırmıyorum" dedi. Bu, adamın kabilesinden bir heyet Hazret-i Peygamber'e geldi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de, "Sizden bir adam bir sadaka verdi ve andolsun ki Allah onu kabul etti. O, şerefini tasadduk etti" buyurdu. Yine Hazret-i Peyamber (sallallahü aleyhi ve sellem): "Öfkesini çıkaracak güçte ikenr kim öfkesini yutarsa, Allah onu istediği kadar huri ile evlendirir" Ebû Davud, Edeb, 3 İV/248; Keşfu'l-Hatâ, 11/275-276; (bn Mâce, Zühd, 18 (11/1400). buyurmuştur.
Yine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
"Allah'a şu iki yutkunmadan daha sevgili olan başka bir yutkunma yoktur: Sahibinin, sabır ve güzel bir katlanma ile yutkunduğu, acı verici bir (elem karşısında) yutkunması ve, sahibinin yutkunmuş olduğu kızgınlık yutkunması..." Camiu's-Sağir, li/149.
Yine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "Güçlü, güreşte galip gelen değildir. Fakat güçlü, kızdığı zaman nefsine hakim olabilendir" Câmiu's-Sağir, 11/135. buyurmuştur.
İnsanların Kusurlarını Bağışlarlar
Üçüncü sıfat: "İnsanları atfedenlerdir" tabirinin anlattığı sıfattır. Kaffâl (r.h) şöyle demiştir: "Bu ifâdenin, faiz yeme hususunda müşriklerin fiilini kınama ile ilgili olması muhtemeldir. Böylece mü'minler faiz yemekten men edilmiş ve güç durumda olanlardaki alacaklarını bağışlamaya teşvik edilmişlerdir.
Nitekim Cenâb-ı Hak, ribâ (faiz) ve borçlanma âyetlerinin peşisıra, "Eğer (borçlu) darlık içinde bulunuyorsa, ona geniş bir zamana kadar mühlet (verin). (O alacağı), sadaka olarak bağışlamanız İse, sizin için dana hayırlıdır" (Bakara, 280) buyurmuştur. Bunun, Cenâb-ı Hakk'ın, diyet hakkındaki "Fakat kimin (hangi katilin) lehinde maktulün kardeşi (velîsi) tarafından cüz'İ birşey affolunursa, (kısas düşer)" (Bakara 178) ifâdesi gibi olması da muhtemeldir.
Yine bu âyetin, müşrikler Hazret-i Hamza'ya müsle yaptıklarında. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in kızıp da, "Ben de onlara müsle yapacağım" dediğinde ve bundan dolayı Hazret-i Peygambere öfkesini yutmasını, sabırlı olmasını ve söylediği şeyi yapmamasını teşvik için inmiş olması da muhtemeldir. Böylece O'nun, bu müsleyi yapmaması bir af olmuş olur. Nitekim Cenâb-ı Hak, bu hâdise hakkında, "Eğer herhangi bir ceza ile mukabele edecek olursanız, ancak size reva görülen ukubetin misillemesiyle ceza verin. Sabrederseniz, andolsun ki bu sabredenler için daha hayırlıdır" (Nahl. 126) buyurmuştur. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de: "Kul, kendisiyle münasebeti kesen akrabalarına süa-yı rahim yapmadıkça, kendisine zulmedeni atfetmedikçe ve kendisine vermeyene vermedikçe fazilet sahibi bir kimse olamaz" Benzeri için bkz. Müsned, İV/148. "Seninle münasebeti kesen akrabanı ziyaret et, seni mahrum bırakana ver!.." demiştir. Hazret-i İsa (aleyhisselâm)'nın da şöyle dediği rivayet edilmiştir: "İyilik, sana iyilik edene iyilik etmen değildir. Bu bir karşılıktır. İyilik, sana kötülük edene iyilik etmendir."
Hak teâlâ, "Allah iyilik edenleri sever" buyurmuştur. Bil ki bu ifâdedeki eliflamın cins için olması ve her ihsan (iyilik) edeni içine alıp, bahsedilen bu sıfat sahiplerinin de bunun muhtevasına girmiş olması mümkün olduğu gibi, bu eliflamın "and" için olup, âyette vasıflan belirtilen belli kimselere bir işaret olması da mümkündür.
Bil ki başkasına iyilik, ya ona fayda vermek veya ondan zararı gidermek suretiyle olur. Ona fayda vermek, âyetteki "Onlar, bollukta ve darlıkta infâk eden(lerdir)" kısmı ile ifâde edilmiştir ki buna ilim İnfâk etmek de girer. Bu da, câhil insanlara ilim öğretmek ve sapıkları doğru yola çekmekle olur. Yine bu ifâdenin içine, çeşitli hayır ve İbâdet yollarında mal infak etme de girer. Başkasından zararı gidermek ya dünyevî olur ki bu, kötülüğe kötülükle karşılık vermemekle olur. Âyetteki, "Öfkelerini yutan(lar)" kısmı ile ifâde edilen budur. Yahut zararı giderme uhrevî olur ki bu, insanın zimmetinin, âhirette çeşitli hesaplardan beri olmasıdır. Bu da, "İnsanları affedenlerdir" tabiri ile kastedilen husustur. Binaenaleyh bu âyet, bu bakımdan başkalarına iyilik yapmanın bütün yollarını göstermektedir. Bu üç şey, başkasına iyilik etmede müşterek olduğu için, Cenâb-ı Hak üçünün sevabını, "Allah iyilik edenleri sever" buyurarak ifâde etmiştir. Çünkü Allah'ın, kullarını sevmesi, hertürtü mükâfaat derecelerini içine alır.
135. Âyetin Tefsiri
Âyetin tefsiri için bak:136
136. Âyetin Tefsiri
"Ve (Onlar) çirkin bir günah işledikleri, yahut nefislerine zulmettikleri vakit Allah'ı hatırlayarak, hemen günahlarının bağışlanmasını isteyenlerdir. Cünahları Allah'tan başka kim bağışlar! Bir de onlar, işledikleri (günah) üzerinde, bile bile ısrar etmeyenlerdir. İşte onların mükafaatı, Rab Taâlâ'dan bir bağışlanma ve altından ırmaklar akan cennetlerdir. (Onlar) orada ebedi kalıcıdırlar. (Böyle) yapanların mükafaatı ne güzeldir!" .
Bil ki, bu âyetlerin, önceki âyetlerle münasebeti şu iki bakımdandır:
1- Allahü teâlâ, cennetin müttakiler için hazırlandığını bildirince, müttakilerin iki kısma ayrıldığını da beyân etmiştir: Birincisi, tâat ve ibâdete yönelen kimselerdir ki Hak teâlâ onları, bollukta ve darlıkta infâk eden, öfkelerini yutan ve insanları affeden kimseler olarak tavsif etmiştir. İkincisi, günah işleyip de sonra tevbekâr olanlardır ki, işte bunlar da kısmı ile anlatılan kimselerdir. Allahü teâlâ böylece, bu topluluğun da, birincisi gibi, muttakilerden olduğunu beyân etmiştir. Çünkü günahkâr, günahından tevbe ettiği zaman, durumu, Allah katında bir makam ile ikrama müstehak olmada, hiç günah işlememiş olan kimsenin durumu gibi olur.
2- Allahü teâlâ, insanı önceki âyette başkalarına iyilik etmeye; bu âyette de kendisine iyilik etmeye teşvik etmiştir. Çünkü günahkâr tevbe ettiği zaman, kendisine iyilik yapmış olur. Âyetle ilgili birkaç mesele bulunmaktadır:
Âl-i İmran 135-136 Âyetlerinin Nüzul Sebebi
İbn Abbas (radıyallahü anh) şunu rivayet etmiştir: Bu âyet, birisi ensardan, birisi de Sakil kabilesinden olan iki adam hakkında nazil olmuştur. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), bu iki müslümanı birbirlerine kardeş kılmıştı ve bunlar hiç birbirlerinden ayrılmıyorlardı. Sakîf'li olan, kur'a neticesinde Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile bir sefere gitti. Aralarında anlaşma olduğu için ensardan olan, onun ailesine bakmayı üzerine aldı ve bunu yerine getirdi. Sonra onu, hanımını öpmeye yeltendi. Kadıncağız ellerini yüzüne kapadı. Bunun üzerine adam pişman oldu. Sakîf'li olan Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile seferden dönünce, ensarlı olanı göremedi. Ensarlı, tevbe etmek için başını alıp dağlara gitmişti. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) durumu öğrenince, bu âyet nazil oluncaya kadar bekledi, hiç birşey söylemedi.
İbn Mes'ûd (radıyallahü anh) da şöyle demiştir: "Mü'minler Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e, "jsrâiloğulları Allah katında bizden daha kıymetli. Çünkü onlardan biri bir günah işlediğinde, günahının keffâreti, evinin eşiğine, (mesela), "Burnunu kes, şöyle şöyle yap..." diye yazılması idf." dediler. İşte bunun üzerine Hak teâlâ, bu âyeti indirip, böylece ümmet-i Muhammedin günahlarının keffâretinın tevbe olduğunu bildirerek, onların İsrailoğullarından daha şerefli olduğunu beyân buyurmuştur.
Fahişe Kelimesinin Mânası
Âyetteki "fahişe" kelimesi, mahzûf bir kelimenin sıfatıdır. takdiri ise, "çirkin bir fiil" şeklindedir. Âlimler, âyetteki "fahişe" (çirkin günah) ile nefse zulmetme arasındaki farkı göstermek için şunları söylemişlerdir:
a) Keşşaf Sahibi şöyle demiştir: "Fahişe, yapılması tamamen çirkin olan bir şeydir. Nefse zulüm ise, insanın hesaba çekildiği herhangi bir günahtır."
b) "Fahişe", büyük günah, nefse zulüm ise küçük günah manasınadır. Küçük günahlardan istiğfar etmek, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, "günahından dolayı istiğfar et" (Muhammed. 19) âyetiyle mağfiret talebinde bulunmakla emrolunmasından dolayı, vaciptir. Halbuki Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in istiğfarı küçük günahlar için değil efdâl olanı bırakmadan (terk-i evlâ) dolayıdır.
c) "Fahişe", zina; nefse zulüm ise, öpme, dokunma ve bakmadır. Bu, âyeti İbn Abbas'dan rivayet ettiğimiz sebeb-i nüzule göre alanların görüşüne göredir. Bir de bunun sebebi şudur: Cenâb-ı Hak zinayı "fahişe" diye adlandırmış ve "Zinaya yaklaşmayın. Şüphesiz o, bir "fahişe"dir" (isra. 32) buyurmuştur.
Günahtan Sonra Allah'ı Hatırlama
Hak teâlâ'nın, "Allah'ı hatırlarlar" buyruğu hakkında şu iki izah yapılmıştır:
1- Bunun mânası, "Onlar, Allah'ın va'îdini veya ikâbını veyahut da Allah'ı saymayı ve O'ndan utanmayı gerektiren celâlini hatırlarlar" şeklindedir. Buna göre, bu ifâdedeki "Allah" lafzının muzâfı hazf edilmiştir. Buradaki "zikir", "nisyan" (unutma)nın zıddıdır. Bu, Dahhâk, Mukâtil ve Vâkidî'nin görüşünün ifâde ettiği manadır. Çünkü Dahhâk şöyle demiştir: "Onlar, Allah'a karşı en büyük arzedilişi (yani kıyameti) hatırlarlar." Mukâtil ile Vâkidî ise, "Onlar, Allah'ın kendilerini hesaba çekeceğini düşünürler" demişlerdir. Bu böyledir. Çünkü Cenâb-ı Allah, bu kelimenin peşinden, "Hemen günahlarının bağışlanmasını isterler" buyurmuştur ki, bu da, bağışlanma isteyişin, o hatırlamanın bir neticesi ve eseri gibi olduğunu gösterir. İstiğfarı gerektiren hatırlamanın, ancak Allah'ın ikâbını, nehyini ve va'îdini hatırlama olacağı malumdur. Bu âyetin bir benzeri de "Takvaya erenler (yok mu?), işte onlara şeytandan herhangi bir vesvese iliştiği zaman, İyice düşünürler, bir de bakarsın ki onlar (gerçeği) görüp bilmişlerdir" (A'raf, 201) âyetidir.
2- Bu âyetteki "zikir"den murad, Allah'ı medh-ü sena edip, zikretmektir. Çünkü Allah'tan bir şey isteyen kimseye, o isteğini ifâde etmeden önce Allah'ı hamd-ü sena etmesi gerekir. Burada da, murad onların günahlarının bağışlanmasını istemeleri olunca, onlar önce Allah'ı hamd-ü sena edip, sonra da istiğfara yönelmişlerdir.
Daha sonra Allahü Teâlâ, "Hemen günahlarının bağışlanmasını isterler" buyurmuştur. Bundan murad, tevbeyi doğru bir şekilde yapmaktır. Bu da, gelecekte o günahın benzerini yapmamaya kesin kararlı olarak, yaptığı işe pişman olmaktır. İşte tevbenin hakikati budur. Dil ile istiğfar etmeye gelince, bunun günahı silmede bir tesiri yoktur. Fakat töhmeti kaldırmak ve Allah'a yöneldiğini ortaya koymak için, insanın dili ile açıktan istiğfar etmesi vaciptir. lâfzındaki lâm harf-i cerri, "günahlarından dolayı" manasınadır.
Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Günahları, Allah'tan başka kim bağışlar" buyurmuştur ki bundan maksat, kulun, bağışlanmayı ancak Allah'tan isteyebileceğidir. Çünkü dünya ve âhirette insanları cezalandırmaya kadir olan Allah'tır. Binâenaleyh o günahın cezasını kaldırmaya kadir olan da O'dur. Öyle ise mağfiret ancak O'ndan talep edilebilir.
Sonra Cenâb-ı Allah: "Bir de onlar, işledikleri (günah) üzerinde ısrar etmeyenlerdir" buyurmuştur. Bil ki âyetteki "Günahları, Allah'tan başka kim bağışlar" buyruğu, ma'tûf ile ma'tûfun aleyh arasına girmiş bir mu'tarıza (ara) cümlesidir. Buna göre takdir, "(Onlar) hemen günahlarının bağışlanmasını isteyenler ve işledikleri (günah) üzerinde ısrar etmeyenlerdir" şeklindedir.
Hak teâlâ'nın, "Bile bile (bildikleri halde)" buyruğu hakkında da şu iki izah yapılmıştır:
a) Bu ifâde, fiilinin failinden "hal"dir. Takdiri ise, "Onlar, o günahın mahzurlu ve haram olduğunu bilip dururken, o günahta ısrar etmezler" şeklindedir. Çünkü bir İşin haram olduğunu bilmeyenler bazan mazur sayılabilirler. Fakat haram olduğunu bilenler, bile bile yaptıkları o işten dolayı kesinlikle mazur sayılmazlar.
b) Bu tabirden maksat, akıl, temyiz (iyiyi kötüden ayırma) ve günahlardan kaçınabilme imkânı kastedilmiştir. Binaenaleyh, bu ifâde Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, "Üç kimseden kalem (mesuliyet) kaldırılmıştır..." Keşfu'l-Hafâ, 1/434. hadisinde ifâde ettiği şey gibidir.
Daha sonra Hak teâlâ, "İşte onların mükâfaatı, Rab Teâlâ dan bit bağışlanma (mağfiret) ve altlarından ırmaklar akan cennetlerdir. (Onlar) orada ebedi kalıcıdırlar. (Böyle) yapanların mükâfaatı ne güzeldir!" (Âl-i İmran, 136) buyurmuştur. Bu, şu mânaya gelir: "Elde edilmek istenen (mutlûb) şey ikidir. Birincisi, Cenâb-ı Hakk'ın ikâbından emin olmak ki, Allah buna "Rab Taâlâ'dan bir bağışlanma" ifadesiyle işaret etmiştir. İkincisi ise, kullara mükâfaat vermesidir ki, bu da "Altlarından ırmaklar akan cennetler ki (onlar) orada ebedi kabadırlar" buyurmakla göstermiştir. Daha sonra Cenâb-ı Hak, "(Böyle) yapanların mükâfaatı ne güzeldir!" diyerek, onlar için meydana gelen şeyin bir mağfiret olduğunu ve cennetlerin de onların amellerinin bir mükafaatı ve karşılığı olduğunu beyân etmiştir. Kâdr şöyle demiştir: "Bu ifâde, "mükâfaat, Allah'ın bir lütfudur, insanların amellerine karşı verilmiş bir karşılık değildir" diyenlerin görüşünü iptal eder."
137. Âyetin Tefsiri
Âyetin tefsiri için bak:138
138. Âyetin Tefsiri
"Gerçekten, sizden evvel nice vak'alar, şeriatlar gelip geçti... Onun için Yeryüzünde gezip dolaşın ve (peygamberleri) yalanlayanların akıbetinin nasıl olmuş olduğunu görün. Bu, insanlar için bir beyan, müttakiler için bir hidayet ve öğüttür" .
Bil ki Allahü teâlâ, taatta bulunanlara ve günahlarından tevbe edenlere bağışlamayı ve cenneti va'adedince, bunun peşinden, onları, taatlan yapıp günahlardan tevbe etmeye sevkedecek bir hususu zikretmiştir. Bu da, geçmiş ümmetlerden itaat veya isyan edenlerin hallerini düşünmektir. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Allah, "Gerçekten, sizden önce nice vak'alar, şeriatlar gelip geçti..." buyurmuştur. Bu âyetle ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Vahidî şöyle demiştir: "Arapça'da masdarının asıl manası "yalnızlık"tır. Meskun olmayan yerlere, "hâlî" denilir. Bu kelime, geçmiş zaman mânasında da kullanılır. Çünkü geçen şey, varlık âleminden ayrılıp uzaklaşmış olur. Ümem-i haliye (geçmiş ümmetler) de, bu mânadadır.
Sünnet Kelimesinin Mânası
"Sünnet", dosdoğru yol ve uyulan örnek demektir. Bu kelimenin iştikakı hususunda şu izahlar yapılmıştır:
1- Bu kelime, "Suyu peşpeşe dökme" manasında söylenilen (Suyu döktü) fiilinden, "fu'letün" vezninde bir kelimedir. "Suyu devamlı dökmek" manasınadır. Araplar, dosdoğru olan yolu, dökülen ve devamlı olan suya benzetmiştir. Çünkü su devamlı aktığı zaman, tek parça gibi olur. "Sünnet", ism-i mef'ûl manasında ve "fu'let" veznindedir.
2- Bu kelime, mızrağın ve bıçağın ucunu bilediğin zaman söylediğin tabirinden alınmıştır. Böylece Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e nisbet edilen fiil, "yol kılmış olduğu bir şey" manasında "sünnet" diye adlandırılmıştır.
3) Bu kelimenin, Arapların, deveyi güzel otlattığı zaman söyledikleri ifâdesinden alınmıştır. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in her zaman yaptığı fiit, devamlı yapıp, güzelce riayet ettiği için "sünnet" diye adlandırılmıştır.
İkinci Mesele
Bu âyetten maksat şudur: "Sizden önce, geçmiş ümmetler hakkında Allah'ın sünnetleri vardı." Âlimler Allah'ın sünnetleri hususunda ihtilaf etmişlerdir. Müfessirlerin ekseriyeti bundan muradın, Cenâb-ı Hakk'ın, "Yalanlayanların akıbetinin nasıl olmuş olduğunu görün" ifâdesinin delaletiyle, helak etme ve kökünü kurutma kanunları olduğunu söylerler. Bu böyledir, çünkü onlar, dünyaya ve dünya lezzetlerini arzulamaya çok düşkün olmalarından dolayı nebî ve resullere muhalefet etmişler, sonra da yok olup giderek, onların dünyada herhangi bir izi ve eseri kalmamış; geriye dünyada onlara lanet, âhirette de şiddetli bir ceza kalmıştır. Böylece Cenâb-ı Hak, ümmet-i Muhammed'i, onları Allah'a ve peygamberlere imana sevketsin ve dünyada riyaset ve makam peşinde koşmaktan da yüz çevirsinler diye, geçmiş ümmetlerin hallerini düşünmeye teşvik etmiştir.
Müeahid ise bundan muradın, "Allah'ın gerek kâfir gerekse mü'minler hakkındaki değişmez kanunlarıdır. Çünkü dünya, ne mü'mine ne de kâfire kalır. Ancak, mü'min için geriye ölümünden sonra dünyada güzel bir övgü, âhirette de bol mükâfaat; kâfir içinse dünyada lanet, âhirette de şiddetli bir azab kalır" şeklinde olduğunu söylemiştir.
Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Yalanlayanların akibetinin nasıl olmuş olduğunu görün" buyurmuştur. Çünkü bu iki kısımdan birinin halini düşünmek, öteki kısmın halini bilme konusunda yeterlidir. Yine bundan maksadın, kâfirleri küfürlerinden men etmek olduğu da söylenebilir. Bu da ancak, yalanlayıctların ve inatçıların hallerini düşünmekle bilinebilir. Bu âyetin bir benzeri de, Cenâb-ı Hakk'ın, "Andolsun ki gönderilen kullarımız (resullerimiz) hakkında bizim geçmiş bir (va'adimiz) vardır: Muhakkak onlar, kesin mansur ve muzafferdirler. Muhakkak ki bizim ordumuz galip olacaktır" (Saffat. 171-173); "(Güzel) sonuç, müttakilerindir" (A'raf. 128) ve "Yeryüzüne ancak salih kullarım, mirasçı olur" (Enbiya, 105) âyetleridir.
Üçüncü Mesele
Hak teâlâ'nın, "Yeryüzünde gezip dolasın" buyruğundan maksadı, şüphesiz ki bunu emretmek değildir. Bilâkis bundan maksat, onların hallerini anlamak ve bilmektir. Yeryüzünde yürümeksizin bu bilgi meydana geldiği zaman, maksat yine hasıl olmuş olur. Yine, "Daha önce yaşamış olan kavimlerin durumlarını ve hallerini müşahede etmenin, onların hallerini dinlemeden daha fazla ve daha güçlü tesiri vardır" denilmesi de imkânsız değildir. Nitekim şair:
"Bizim eserlerimiz bize delâlet etmektedirler. Binâenaleyh senr bizden sonra bizim geriye bıraktığımız eserlere bakınız..." demiştir.
Beyân ve Mev'izanın İzahı
Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Bu, insanlar için bir beyân, müttakîler için bir hidâyet ve öğüttür" buyurmuştur. Cenâb-ı Hak, (bu) ifadesiyle, daha önce geçmiş olan emri, nehyi, va'adi, vaîdi ve zikretmiş olduğu çeşitli delil ve mu'cizeleri kastetmektedir. Burada beyân, hidâyet ve öğüt kelimelerinin aralarındaki farkı belirtmek gerekir. Çünkü atf, başkalığı gerektirir. Buna göre biz deriz ki: Bu hususta şu iki izah yapılmıştır:
a) "Beyân", şüphe mevcut iken, onu izâle etmeyi ifâde eden bir delâlettir. Binaenaleyh fark, "beyân"ın, hangi mânada olursa olsun, o mânalar hakkında umûm ifâde etmesidir. "Hidayet", bir kimseye, sapıklık ve azgınlık yoluna uymasın diye, doğruluk yolunu izah etmek demektir. "Öğüt" ise, din hakkında uygun olmayan şeylerden men etmeyi ifâde eden bir sözdür, kelâmdır. Binâenaleyh, netice olarak diyebiliriz ki beyân, altında iki nev'i bulunan bir cinstir: Birincisi, dinî hususlarda uygun olan şeyleri yapmaya teşvik eden bir kelâmdır ki, bu (......) ifadesidir. İkincisi ise, dinî bakımdan yapılması uygun olmayan şeylerden men eden kelâmdır ki, bu da (......) ifadesidir.
b) Beyân, delâlet etmedir. Hidâyet ise hidayeti kabul etmeye götürme şartını taşıyan bir delâlettir. Bu konu, Cenâb-ı Hakk'ın Bakara süresindeki Bakara âyetinin tefsirinde geçmişti.
Dördüncü Mesele
Âyette, beyân, hidâyet ve mevizenin muttakılere tahsis edilmesinin iki izahı vardır:
a) Bunlardan istifâde edenler, ancak müttakılerdir. Binâenaleyh bu hususlar, müttakî olmayanlar için yok gibidir. Bunun benzeri olan âyetler de. Cenâb-ı Hakk'ın, "Sen, ancak ondan (kıyametten) korkacak kimselere o tehlikeyi haber verensin" (Nâzıat. 45); "Sen ancak, o zikre uyanı inzâr edeceksin" (Yasin. 11) ve Allah'dan, kulları içinde ancak âlimler korkar" (Fatır. 28) ifâdeleridir. Bu hususun izâhı, Cenâb-ı Hakk'ın, (Bakara. 2) âyetinin tefsirinde geçmişti.
b) Hak teâlâ'nın, "Bu, insanlar için bir beyândır" buyruğu umumî bir sözdür. Müttakiler için bir hidâyet ve öğüttür" buyruğu ise müttakilere tahsis edilmiştir. Çünkü arzu edilene fclaştırıcı olması şartıyla delâlet etmeye denilir. Şüphe yok ki bu mana ancak müttakîler hakkında bulunmaktadır. Allah doğruyu en iyi bilendir.
İnanıyorsanız Elbette Üstünsünüz
139. Âyetin Tefsiri
"Gevşemeyin, mahzarı olmayın. Siz, eğer mümin iseniz, en üstün olanlarsınız" .
Bil ki, Cenâb-ı Hakk'ın, daha önce geçen "Gerçekten, sizden evvel nice vak'alar, şeriatlar gelip geçti..." (Âl-i imran, 137) ifadesiyle, "Bu, insanlar için bir beyândır" (Âl-i İmran, 138) buyrukları, O'nun "Gevşemeyin, mahzun olmayın" (Âl-i İmran, 139) buyruğu için bir mukaddime gibidirler. Cenâb-ı Hak sanki şöyle demiştir: "Geçmiş milletlerin durumlarını incelediğinizde, her ne kadar bâtıla müntesib olan kimseler bazan başarı elde etmiş olsalar bile, işlerinin neticesinin güçsüzlük ve gevşekliğe müncer olduğunu; haktan yana olanların devlet ve ihtişamının yüce olup bâtıldan yana olanların başarılarının da silindiğini anlarsınız. Binâenaleyh, Uhud'da kâfirlerin size karşı bir başarı elde etmeleri, sizin kalbinizin zayıflamasına, korkmanıza ve acziyyete düşmenize sebebiyet vermesi yakışık almaz. Bilâkis sizin kalbinizin güçlenip kuvvetlenmesi gerekir. Çünkü üstünlük ve hakimiyet ancak sizin olacak, güç ve kudret ancak size yönelecektir."
Sonra biz deriz ki, Cenâb-ı Hakk'ın, hitabı "Cihada karşı gevşeklik göstermeyin ve zayıflamayın" demektir. Bu fiilin masdarı olan (......) kelimesinin masdarı, zayıflık, güçsüzlük demektir. Nitekim Cenâb-ı Hak, Hazret-i Zekeriyya'dan naklen "Gerçekten ben... Benim kemiklerim zayıfladı, gevşedi" (Meryem, 4) buyurmuştur.
"(Sizden ölüp yaralananlar hakkında) mahzun olmayın" demektir.
Cenâb-ı Hakk'ın, "Sizler, en üstün olanlarsınız" buyruğu hakkında da şu izahlar yapılmıştır:
a) Öldürülme hususunda sizin durumunuz onlardan daha iyidir. Çünkü siz onları Bedir gününde; onların sizi Uhud gününde uğratmış oldukları musibetten daha şiddetli ve daha elîm bir musibete uğratmıştınız. Bu Cenâb-ı Hakk'ın tıpkı, "Sizer iki katını başlarına getirdiğiniz bir musibet gelip çatmış olduğu için mi, Bu, nereden (geldi)" dediniz" (Âl-i imran. 165) âyeti gibidir. Veya, "Sizin savaşınız Allah rızası için; onların savaşı ise şeytan içindir." Veyahut da, "onların savaşları bâtıl din, sizinkisi ise hak dini içindir. Bütün bunlar, sizin onlardan daha iyi olmanızı gerektirir."
b) Bundan maksadın, "Siz hüccet, dine sarılma ve güzel neticelere ulaşma bakımından daha üstünsünüz" şeklinde olmasıdır.
c) Mananın, "Sizler, neticede onlara galip gelmeniz ve onlara üstün olmanız bakımından en üstünsünüz..." şeklinde olmasıdır. Bu izah, kendisinden önceki ifâdeye daha uygundur. Çünkü ashabın, bu gevşeklikten dolayı kalpleri kırılmıştı. Onlar, kalplerinde kuvvet, gönüllerinde inşirah ve ferahlık meydana getirecek şeylere muhtaç idiler. Böylece Allahü Teâlâ onları, işte bu şekilde müjdeledi.
Cenâb-ı Hakk'ın, "Siz eğermü'min iseniz" sözü hakkında da şu izahlar yapılmıştır:
a)"Siz, imanınızda devam ettiğiniz müddetçe, en üstünsünüz.." Bu ifâdenin maksadı ise, Allahü Teâlâ'nın, onların İslâm'a sımsıkı sarılmalarından dolayı derecelerini yükseltmeyi tekeffül ettiğini beyân etmektir.
b)"Siz, üstünsünüz; o halde, Allah'ın size va'adettiği ve sizi kendisiyle müjdelediği galibiyeti tasdik ediyor iseniz, bu müjdeyi bihakkın tasdik ediniz.."
c) Takdirin, "Gevşemeyin, mahzun olmayın. Siz eğer mü'min iseniz, en üstün olanlarsınız. Çünkü Allahü Teâlâ, bu dine yardım edeceğini, onu muzaffer kılacağını va'adetmiştir. Eğer siz gerçekten mü'min iseniz, bu halin olduğu gibi devam etmeyeceğini; devlet ve üstünlüğün müslümanların eline geçeceğini ve Müslümanların düşmanlara hükümran olacaklarını bilirsiniz" şeklinde olmasıdır.
140. Âyetin Tefsiri
Âyetin tefsiri için bak:141
141. Âyetin Tefsiri
"Eğer siz bir yara almış iseniz, o kavim de o kadar yara almış idi. Biz, o günleri insanların arasında döndürür dururuz. Bu, Allah'ın iman edenleri bilmesi (ortaya çıkarması) ve içinizden şehidler edinmesi, mü'minleri tertemiz yapıp kâfirleri de helak etmesi içindir. Allah zalimleri sevmez" .
Bil ki, bu söz, Hak teâlâ'nın "Gevşemeyin, mahzun olmayın. Siz, eğermü'min iseniz, en üstün olanlarsınız" (Al-i imran, 139) âyetini tamamlayan bir sözdür. Böylece Cenâb-ı Hak, onlara isabet eden bu yara-berenin, onların düşmanla cihad etme hususundaki gayret ve çabalarını yok etmemesi gerektiğini beyân buyurmuştur. Çünkü, bu yara ve bereler müslümanlara isabet ettiği gibi, bundan önce de, aynısı onların düşmanlarına da isabet etmişti. Onlar, kendi bâtıl inançları ve bunun kötü neticeleri yanında, kendilerine isabet eden yaralanma ve ölümlerden dolayı harb konusunda bir gevşeklik izhâr etmemişlerdi. Binaenaleyh, elde edeceğiniz güzel netice ve hakka sarılmış olmanız sebebiyle böyle bir gevşekliğin size arız olmaması daha evlâdır. Âyetle ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Hamza, Kisaî ve Âsım'ın ravisi Ebu Bekr, kâf harfinin dammesiyle (......) şeklinde okumuşlardır ki, aynı kıraat Cenâb-ı Hakk'ın, "kendilerine yara isabet ettikten sonra" (Âl-i imran, 172) âyeti için de geçerlidir. Diğer kıraat imamları ise, her iki yerde de kâf harfinin fethasıyla (......) şeklinde okumuşlardır. Onlar şu şekilde ihtilâf etmişlerdir:
a) İkisinin manası da bir olup, "Bolluk, zenginlik, vecd..." ve zayıflık kelimeleri iki kullanıştırlar.
b) Fetha ile okumak Tihâme ile Hicaz'ın; damme ile okumak ise, Necid'in okuyuş şeklidir.
c) Fetha ile okunursa masdar, damme ile okunursa isim olur.
d) Bu, Ferrâ'nın görüşüdür. Buna göre fetha ile okunursa, bizzat yaranın kendisi; damme ile okunursa, yaranın acısı, sızısı anlamına gelir.
e) İbn Mıksem, bunların iki ayrı lügat olduğunu, ama ne var ki fethalı okunmasının, bu kelimenin, (......) kelimesinin çoğulu olmasını hatıra getirdiğini
İkinci Mesele
Âyet hakkında şu iki izah yapılmıştır:
a) Size Uhud günü bir yara-bere, acı dokunduysa, Bedir'de de onlara bunlar isabet etmişti. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın tıpkı, "Size, iki katını onların başlarına getirdiğiniz bir musibet gelip çatmış olduğu için mi, "Bu nereden (geldi)" dediniz" (Al-i İmran. 165) âyeti gibidir.
b) Uhud'da sizin başınıza gelen yaralanma ve öldürülme gibi musibetlerin bir misli de, Bedir'de o kâfirlerin başına gelmişti. Çünkü onlardan yirmi küsur kimseyle sancakdartarı öldürülmüştü. Pekçoğu da yaralanmıştı. Bütün atlarıysa, oklanarak öldürülmüştü. Ve onlar gündüzün evvelinde hezimete uğratılmışlardı.
Buna göre eğer, "Uhud'da müslümanların yarası müşriklerinki kadar olmadığı halde, niçin Cenâb-ı Hak, "Onun misli kadar bir yara" buyurmuştur?" denilirse biz deriz ki, buradaki, (......) kelimesinin, ölülerin sayısıyla değil, sırf bozulma ve hezimete uğrama ile tefsir edilmesi gerekir.
İlahî Hikmet Gâh Zafer, Gâh Mağlubiyet İster
Cenâb-ı Hak sonra, "diz o günleri insanların arasında döndürür dururuz" buyurmuştur. Bu hususta birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
(......) kelimesi mübteda, sıfat (müşârun ileyh), ifâdesi ise, mütbedânın haberidir. "O günler.." ifâdesinin, mübteda ve (......) haber olduğu da söylenebilir. Bu senin, "Bu günlerdir ki, her yeniyi eskitirler" demen gibidir. Buna göre Hak teâlâ'nın "o günler" tabiri şaşırtıcı bütün olayların günlerine işarettir. Böylece Cenâb-ı Hak, bu günlerin dönüp dolaştığını, bazan insan aleyhine, bazan de lehine olduğunu; harbteki muzafferiyetin nöbet nöbet olduğunu beyân etmiştir:
İkinci Mesele
Kaffâl şöyle demektedir: (......) kelimesi, bir şeyi bir kimseden başka bir kimseye nakletmektir. Nitekim, bir şey elden ele dolaştığında denilir. Hak teâlâ'nın, (Haşr. 7) âyeti de böyledir. Yani, "Ta ki sizden sadece zenginler arasında dolaşan bir mal (devlet) olmasın" demektir. Yine denilir ki bu, dünyanın, bir toplumdan başka bir topluma, ondan da daha başka bir topluma... geçmesi demektir. Yine, zaman bir kimsenin lehine çalıştığında denilir. Buna göre, âyetin mânası şudur: Dünyanın günleri insanlar arasında dönüp dolaşır. O'nun ne sevinci, ne de tasası devamlı değildir. Bir gün, kişinin kendisi için sevinç, düşmanı içinse keder meydana gelirken, başka bir gündeyse bunun aksi olur. Dünyanın hiçbir durumu daima aynı kalmaz, hiçbir eseri de daima kalıcı olmaz..
Bil ki bu elden ele dolaşmadan maksad, Allahü Teâlâ'nın bazan mü'minlere, bazan da kâfirlere yardım etmesi değildir. Bu böyledir, çünkü Allah'ın yardımı şerefli bir makam ve büyük bir izzettir. Binaenaleyh, bu kâfire lâyık değildir, Bilâkis bu elden ele dolaştırmadan maksad, Cenâb-ı Hakk'ın, sıkıntı ve meşakkatleri bazan kâfirlere, bazan da mü'minlere çok vermesidir. Bunun faydası şunlardır:
a) Cenâb-ı Hak, şayet, her zaman kâfirlerin sıkıntısını arttırıp, mü'minterin de sıkıntısını gidermiş olsaydı, iman etmenin hak, etmemenin ise bâtıl olduğuna dair zarurî bir ilim meydana gelmiş olurdu. Eğer bu böyle olsaydı, o zaman da teklifin, mükâfaat ve cezanın anlamı kalmazdı. İşte bu sebepten dolayı, şüpheler bulunmaya devam etsin ve mükellef de, İslâm dininin gerçek olduğuna delâlet eden delilleri inceleyerek bu şüpheleri gidersin, böylece de Allah katındaki mükâfaatı büyüsün ve çoğalsın diye, mihnet ve sıkıntıyı bazan iman edenlere, bazan da kâfirlere musallat eder.
b) Mü'min, bazan isyan etmeye yeltenir. Böylece de, Allah'ın o kimseye dünyada şiddetli bir meşakkat ve mihnet vermiş olması, onun için Allah Tââlâ katında bir terbiye etme olmuş olur. Ama kâfirin sıkıntısını arttırması, Allahü teâlâ'nın ona olan gazabı ndand ir.
c) Dünyanın lezzet ve elemleri devamlı değil, onun muhtelif halleri sonlu ve sona ericidir. Devamlı olan saadetler, ancak Ahiret yurdunda tahakkuk eder. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak, dirilttikten sonra canlıları öldürür; sıhhat verdikten sonra da hasta eder. Cenâb-ı Hakk'ın bu fiilleri güzel ve uygun olunca, O'nun sevinci sıkıntıya; kudreti acizliğe dönüştürmesi niçin güzel olmasın? Rivayet edildiğine göre Ebû Süfyan Uhud gününde hem dağa tırmanıyor, hem de "Nerede İbn Ebî Kebşe (Hazret-i Peygamber); nerede İbn Ebî Kuhâfe (Hazret-i Ebu Bekir) ve nerede İbnul-Hattâb (Hazret-i Ömer)?" diyordu. Bunun üzerine Hazret-i Ömer, "Şu, Allah'ın Resulü, şu Ebü Bekir; ben Ömer de işte!" dedi. Buna karşılık Ebû Süfyan, "Gün, güne mukabildir. Günler, insanlar arasında dönüp dolaşır. Harb (de muzafferiyet), nöbetleşedir" dedi. Buna mukabil, Hazret-i Ömer, "Hayır, bunlar birbirine denk değildir. Bizim ölülerimiz cennette, sizinkiler ise cehennemdedir" dedi. Ebû Süfyan da, "Eğer durum sizin iddia ettiğiniz gibiyse, biz muhakkak ki umduğumuzu bulamadık ve hüsrana uğradık demektir.." dedi.
Hak teâlâ'nın "Bu, Allah'ın ilmini iman edenlere açıklaması içindir" buyruğu hakkında birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
(......) lafzındaki lâm harfi, ya kendisinden önce, ya da kendisinden önce takdir edilen bir fiile mütealliktir. Kendisinden sonra takdir edilmesi halinde, ifâdenin takdiri, "Biz iman edenleri bildirelim, tanıtalım diye bu devlet ve hakimiyetin elden ele dolaşmasını yaptık, yarattık" şeklinde olur. Kendisinden önce takdir edilmesi halinde ifâdenin takdiri, "Biz şu sebeplerden dolayı, o günleri insanların arasında döndürüp durduk:
a) Allah iman edenleri bildirsin diye...
b) Sizden şehitler edinmek için..
c) Mü'minleri tertemiz yapmak..,
d) Kâfirleri helak etmek..
Bütün bunlar, zamanın döndürüp dolaştırılması için bir sebep ve illet gibidirler.
"Allah Bilsin Diye Şöyle Yaptı" Tabirinin İzahı
Hak teâlâ'nın, sözünün başındaki vâv harfinin benzerleri Kur'ân-ı Kerim'de pek çoktur. Nitekim Cenâb-ı Hak "Kesin ilme erenlerden olması için..." (Enâm, 75) ve "Bir de, âhirete inanmayanların gönülleri ona meyletsin... diye" (En'âm, 113) buyurmuştur. Bu kelâmın takdiri ise, "şöyle şöyle olsun... ve bir de Allah bildirsin, tanıtsın diye o günleri biz insanlar arasında dönüp dolaştırıyoruz" şeklindedir. Burada, başlarına gelmiş olan musibetlerden dolayı onları teselli etmek, onlara, bu vakayı ve bu vakadaki durumlarını bildirmek ve bunda, bilmeleri halinde kendilerini mesrur edecek çeşitli faydaların mevcut olduğunu bildirmek ve bu döndürüp dolaştırmada sadece tek bir maslahatın bulunmadığını ihsas etmek için, ma'tufun aleyh hazfedilmiştir.
Üçüncü Mesele
Hak teâlâ'nın "Bu, Allah'ın ilmini iman edenlere açıklaması... içindir" buyruğunun zahiri, Allahü Teâlâ'nın bu döndürüp dolaştırmayı böyle bilgiyi elde etmek için yaptığını ihsas ettirmektedir. Halbuki, Allah hakkında böyle bir şeyin imkânsız olduğu malûmdur. Bir müşkillik arzetme bakımından bu âyetin benzeri ifâdeler, "Yoksa siz -Allah içinizden savaşanları belit etmeden- sebat edenleri belli etmeden cennete girivereceğinizi mi sandınız?" (Âl-i İmran, 142), "Andolsun, biz onlardan evvelkileri de imtihan ettik. Allah muhakkak ki dosdoğru olanları da bilir, elbette yalancı olanları da bilir" (Ankebut, 3), "İki zümreden hangisi ne kadar beklediklerini daha iyi hesab edicidir, bilelim diye" (Kehf, 12). "Ta ki sizden mücahidleri ve sabredenleri bilelim diye..." (Muhammed, 31), "O peygambere uyanları... bilelim içindir" (Bakara. 143) ve "Hanginizin daha güzel amel edeceğini imtihan etmek için..." (Mülk, 2) âyetleridir. Hişam İbn Hakem, bu âyetlerin zahirine tutunarak, Allahü Teâlâ'nın, sadece meydana gelirken hadiseleri bildiğini iddia etmiş ve bütün bu âyetlerin, Allahü teâlâ'nın, eşya meydana gelirken onların meydana gelişlerini bildiğine delâlet ettiğini söylemiştir.
Kelâmcılar buna şu şekilde cevap vermişlerdir: "Aklî deliller, Allahü teâlâ'nın hadiseleri, vuku bulmadan önce bildiğine delâlet eder. Binâenaleyh Allah'ın ilminde bir değişmenin imkansız olacağı sabit olmuştur. Fakat "İlim" kelimesinin."malum" (bilinen); "kudret" kelimesinin de "makdûr" (güç yetirilen kudrete konu olan şey) mânasına kullanılması meşhur bir mecazdır. Meselâ bir insanın bildiği şeyler kastedilerek, "Bu, falancanın ilmidir"; yine gücünün yettiği şeyler kastedilerek, "Bu, falancanın kudretidir" denilir. Binâenaleyh yukarıda zikredilen her âyetin zahiri, Cenâb-ı Hakk'ın ilminin teceddüd ettiğini (yenilendiğini ve sanki değiştiğini) hissettirse bile, yenilenen ilmi değil, ilminin taalluk ettiği şeylerdir.
Bunu böylece kavradığın zaman biz deriz ki, bu âyeti tefsir için şu izahlar yapılmıştır:
a) "İhlaslı olanı münafık olandan, mü'mini de kâfirden ayırıp ortaya koymak için...";
b) "Allah (dostları) bilsin diye..." Böylece Cenâb-ı Hak bu işi yüceltmek için kendisine izafe etmiştir.
c) "İmtiyazın (aralarında farklılığın) bulunduğunu göstermek için..." Böylece "ilim" kelimesi, imtiyazı gösterme manasında kullanılmıştır. Çünkü farklılığın olduğuna hükmetme ancak ilimden sonra olur.
d) "Bu vakıanın onlardan sudur edeceğini bildiği gibi, bizzat sudûrunu da bilmek ve görmek için..." Çünkü mücâzât ve mükâfaat, gerçekleşmemiş bilgiye göre olmayıp, bizzat tahakkuk eden şeye göre olur.
Dördüncü Mesele
"İlim" (bilmek) fiili bazan bir mef'ul alır. Meselâ, (Zeyd'i bildim) yani, "Zeyd'in kendisini bildim ve tanıdım" denilmesi gibi. Bu fiil, bazan da iki mef'ul alır. Meselâ, "Zeyd'i, (cömert tanıdım)" denilmesi gibi. Bu âyette murad edilen, bu ikinci şekildir. Fakat âyette ikinci mef'ul hazfedilmiştir ve takdiri şöyledir: "Allah, imân edenleri imanlarıyla başkalarından ayrılmış olduklarını bilsin ve görsün diye..." Yani, günleri insanlar arasında böyle dolaştırmanın hikmeti, iman edenlerin, sabırları ve İslâm'da sebatları ile, imân ettiklerini iddia eden münafıklardan ayrılmalarını temin etmedir." Buradaki "ilim" fiilinin, o insanların kendilerini bilme manasında, tek mef'ul alan (İlk) kısımdan olması da muhtemeldir. Buna göre mâna, "onların düşmanlarına karşı cihadda gösterdikleri sabır sebebiyle, Allah imân edenleri tanısın ve görsün diye..." yani, "onların bizzat kendilerini tanısın diye.." şeklinde olur. Fakat ne var ki, bu ilmin meydana gelmesinin sebebi olan şey, yani "sabrın ortaya çıkması" âyette hazfedilmiştir.
Şehadet Mertebesinin Yüksekliği
Hak teâlâ'nın, "ve içinizden şehidler edinmesi (içindir)" buyruğundan murad, bu müdâvele (günleri döndürme)nin ikinci hikmetini zikratmektir. Bu tabirle ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Bu tabirin izahı hususunda şu iki görüş ileri sürülmüştür:
1- "Onlardan sâdır olan günah ve itaatsizlikler sebebiyle siz müslümanlardan, insanlara karşı şâhidler edinmek için..." Çünkü müslümanların, insanlar aleyhine şâhid oluşları yüksek bir makam ve yüce bir derecedir.
2- Bundan maksad. "Allah bir topluluğa, şehidlikle ikramda bulunsun diye..." mânâsıdır. Çünkü müslümanlardan bir kısım, Bedir savaşında bulunamamışlardı. Onlar, düşmanla karşı karşıya gelmeyi ve kendileri için Bedir gibi bir gün gelip de düşmanla savaşıp şehid olmayı istiyorlardı. Hem Kur'ân, şehidlerin yüceliğini gösteren ifâdelerle doludur. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma. Bilakis onlar Rab Taâlâ katında diridirler.. (Cennet nimetleriyle) rızıklanıyorlar" (âl-i İmran, 169). "Peygamberler ve şühedâ getirildi..." (Zümer.69) ve "Kim Allah'a ve Peygambere itaat ederse işte onlar, Allah'ın kendilerine nimet verdiği peygamberlerle, siddiklarla, şühedâ ile ve sâlihlerle beraberdirler..." (Nisa, 69) buyurmuştur. Binâenaleyh bu makam, nübüvvetten sonra gelen üçüncü makamdır. Durum böyle olunca bu, bu müdâveleden elde edilmek istenen faydaların birisi de bazı mü'minler için şehidlik makamının elde edilmesi olmuş olur.
İkinci Mesele
Âlimlerimiz bu âyeti, bütün hâdiselerin Allah'ın irâdesi ile olduğuna delil getirerek şöyle demişlerdir: "Sizin söylediğinize göre şehâdet makamını, şayet kâfirleri mü'minlere musallat kılmaksızın elde etmek mümkün olsaydı "sizden şehitler çıkarmak için Allah böyle yaptı" ifâdesinde bildirilen sebep mânâsız olurdu. Yok, eğer mümkün olmaz ise, bu durumda, kâfirlerin mü'minleri öldürmesi, o şehâdetin ayrılmaz bir parçası olur. Binâenaleyh o şehâdetin kul için meydana gelmesi murad-ı İlâhî olması halinde, bu öldürüşün de Allah'ın istediği birşey olması gerekir. Yine Hak teâlâ'nın "ve içinizden şehidler edinmesi (içindir)" buyruğu bu şehâdetin Allah'tan olduğunu gösteren bir nasstır. Bu da kulların fiillerini Allah'ın yarattığına delâlet eder.
Şehid Kelimesinin Mânası
"Şühedâ", "Küremâ" (Kerimler) ve "Zürefâ" (zarifler) vezninde olup, "şehid" kelimesinin cem'idir. Müslümanlardan, kâfirlerin silahıyla öldürülenlere "şehid" denilir. Bu ismin neden verildiği hususunda da şu izahlar yapılmıştır:
1- Nadr İbn Şümeyl şöyle demiştir: "Şühedâ, "Bilâkis onlar Rableri katında diridirler... (cennet nimetleriyle) rızıklanıyorlar" (Âl-i İmran, 169) âyetine göre, aslında diridir. Binâenaleyh onların ruhları hayatta olup, selâmet yurdu cennetlerdedirler. Onların dışındaki ölülerin ruhları ise cennette şâhid (hazır) değildirler."
2- İbnü'l-Enbârî şöyle demiştir: "Allahü teâlâ ve melekler, onların cennetlik olduklarına şahadet ederler. Binâenaleyh "şehîd" kelimesi, fa'îl vezninde olup mef'ul (yani şahadet edilen) manasındadır."
3- Şehitler, Kıyamet gününde peygamberler ve sıddîklarla birlikte bulunacakları için "şühedâ" diye adlandırılmışlardır. Nitekim Cenâb-ı Hak, "İnsanlara karşi (gerçeğin) şâhidleri olasınız diye..." buyurmuştur.
4- Onlar, öldürüldükleri anda hemen cennete götürüldükleri için, bu ismi almışlardır. Bunun delili, kâfirlerin (ruhlarının) ölür ölmez cehenneme atılmalarıdır. Nitekim Cenâb-ı Allah, "(Onlar) suda boğuldular ve hemen cehenneme atıldılar" (Nuh. 25) buyurmuştur. Burada da, Allah yolunda öldürülen o kimselerin, ölür ölmez hemen cennete sokulduklarının söylenmesi gerekir.
Sonra Cenâb-ı Hak, "Allah zâlimleri sevmez" buyurmuştur. İbn Abbas (radıyallahü anh), buradaki zalimlerin, "Şüphesiz ki şirk en büyük bir zulümdür" (Lokman. 13) âyetinden dolayı, "müşrikler" manasında olduğunu söylemiştir ki bu ifade âyette sebepler arasında zikredilmiş bir cümle-i i'tirâziyye olmuş olur. Bu âyetle ilgili şu izahlar yapılmıştır:
a) Allah, imânda sebat etmeyen ve cihâdda sabır göstermeyenleri sevmez.
b) Burada, Allahü teâlâ'nın, mü'minlere karşı, kâfirleri bazan güçlendiriyorsa, bunun az önce sıralanan hikmet ve faydalardan ötürü olup, kâfirleri sevmesinden ileri gelmediğine işaret vardır.
Sonra Cenâb-ı Allah, "Mü'minleri tertemiz yapıp kâfirleri de helak etmesi içindir..." buyurmuştur. Bu, "mü'minleri günahlardan temizleyip, o günahları mü'minlerden gidermesi.." demektir. Arapça'da (......) kelimesi, temizlemek; (......) kelimesi ise, noksanlık demektir. Mufaddal birşeyin tamamen yok olup, geriye bir izinin görünmemesidir. Hak teâlâ'nın, "Allah ribânm bereketini tamamen giderir" (Bakara, zrg buyruğu da bu mânadadır, yani, "kökünü kazır" demektir. Zeccâc, âyetin, "Allahü teâlâgünleri müslümanlarla kâfirler arasında dönüp dolaşan birşey kılmıştır. Binâenaleyh eğer kâfirler galip gelirlerse, maksad-ı ilâhi mü'minlerin günahlarını temizlemektir. Yok eğer mü'minler galip gelirler ise, bu durumda maksad-ı ilâhi, kâfirlerin kökünü kazıyıp onları yok etmektir. Böylece Cenâb-ı Hak, mü'minleri günahlardan temizlemeyi, kâfirleri helak etmeye mukabil .kılmıştır. Çünkü mü'minleri günahlarını yok etmek suretiyle temizlemek, kâfirlerin bizzat kendilerini yok etmenin mukabilidir. Bu, mâna bakımından çok latîf ve güzel bir mukabeledir. Doğruya en yakın olan şudur: Buradaki kâfirlerden maksat, onlardan belli bir kısımdır ki bunlar Uhud günü, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e karşı savaşanlardır. Biz, Hak teâlâ'nın, bütün kâfirleri mahvetmediğini, aksine çoğunun küfrüne devam ettiğini bildiğimiz için, bu mânayı verdik. Allah en iyisini bilendir.
Cennet Ucuz Değildir
142. Âyetin Tefsiri
Âyetin tefsiri için bak:143
143. Âyetin Tefsiri
"Yoksa siz, Allah içinizden savaşanlarda savaşmayanlan) belli etmeden ve sabredenlerde sabretmeyenleri) ayırmadan cennete girivereceğinizi mi sandınız? Andolsun ki siz ölümle karşılaşmadan önce onu arzulamıştınız. İşte şimdi onu, gözlerinizle bakarak görüyorsunuz!" .
Bil ki, Cenâb-ı Hak, birinci âyette bu günlerin insanlar arasında döndürülüp dolaştırılmasını icab ettiren gerekçelerden ve sebepterdenbahsedince, bu âyette bunun esas sebebinin ne olduğunu anlatarak, "Yoksa siz, maşakkatlara katlanmadan cennete girivereceğinizi mi sandınız?" buyurmuştur. Âyette birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Âyetin başında bulunan (......) munkatıa'dır. Bunun ne manaya geldiği Bakara sûresi 108. âyetin tefsirinde geçmişti. Ebu Müslim, ifâdesinin, kınamak için olan harf-i istifhamla getirilmiş bir nehiy olduğunu söylemiştir ki bunu kısaca şu şekilde anlatabiliriz: "Sizden cihâd vuku bulmadıkça, cennete gireceğinizi sanmayınız!.." Bu Cenâb-ı Hakk'ın tıpta, "Elif, lâm, mim. İnsanlar, inandık demeleriyle bırakılıvereceklerini, kendilerinin imtihana çekilmeyeceklerini mi sandı?" (Ankebut, 1-2) âyeti gibidir. Cenâb-ı Hak, bu söze, Arapların çoğunlukla sözlerinde, bizzat fiilde değil de, fiilin kime vâki olduğu hususunda şüpheye düştüklerinde kullandıkları (......) edatıyla başlamıştır. Mesela, Araplar, iki şahıstan birisinin dövüldüğüne kesinlikle inanmamakla beraber, hangisinin dövüldüğünü belirlemek için "Zeyd'i mi, yoksa Amr'ı mı dövdün?" derler. Ebû Müslim, sözüne devamla şöyle demektedir: "Arapların âdeti, istifhamın bu nev'ini tekid için getirmeleridir. Binâenaleyh Cenâb-ı Hak, "Gevşemeyin, mahzun olmayın" (Al-i imran, 139) deyince, O sanki şöyle demek istemiştir: "Bunun, sizin kendisiyle emrolunduğunuz gibi mi olduğunu biliyorsunuz, yoksa cihâd etmeksizin, sabr ü metanet göstermeksizin cennete gireceğinizi mi sanıyorsunuz?" Cenâb-ı Hak bunu pek uzak bir ihtimal görmüştür, çünkü Cenâb-ı Hak bu hadiseden (Uhud) önce cihâdı ve onun sıkıntılarına, meşakkatlerine katlanma konusunda sabr göstermeyi farz kılmış ve cihaddaki, gerek dinî gerekse dünyevî muhtelif faydaları beyan etmiştir. Durum böyle olunca, insanr bu tâati ihmâl ettiği halde saadet ve cennete naîl olması pek uzak bir ihtimaldir."
İkinci mesele
Zeccac şöyle demektedir: Falanca yaptı" dendiğinde, buna "yapmadı" diye cevap verilir Ama. "Muhakkak ki falanca yaptı..." denildiğinde bunun cevabı, "Henüz yapmadı..." şeklindedir. Çünkü, kişi müsbet tarafı edâtıyla tekid edince, hiç şüphesiz cevap veren kimse de olumsuz taraftı ile tekid etmiştir."
Üçüncü Mesele
Ayetin zahiri, nefyin ilim, yani bilmeye vaki olduğuna delalet eder. Halbuki maksat, bu nefyin malum hakkında olmasıdır (Burada malum, cihaddır). Buna göre ifâden takdiri, "Yoksa sizden cihad sadır olmadığı sürece, cennete gireceğinizi mi sanıyorsunuz?" şeklinde olur. Bunun izahı şöyledir: Malum hangi durumda bulunuyorsa o haliyle ilim maluma taalluk eder. Binâenaleyh ilimle malum arasında böyle bir mutabakat bulununca, şüphesiz bu iki kelimeden birisinin diğerinin yerine geçmiş olması güzel olmuştur. Bu husustaki sözün tamamı, daha önce geçmiş;
Cenâb-ı Hakk'ın, "Ve sabredenleri belli etmeden" buyruğuna gelince şunu bil ki: Hasan el-Basri, bu ifâdeyi cezm ile, Hak teâlâ'nın, lâfzına atfederek (......) şeklinde okumuştur. Bu fiilin nasb ile okunmasına gelince, bu durumda başında bir edatı takdir edilerek okunur. Buradaki vâva "vâvu's-sarf" (men etme vâvı) denilir. Bu senin tıpkı, "Süt içerek balık yeme!" yani, "ikisini bir arada yapma.." demen gibidir. Bunun gibi burada da maksad, cennete girme ile cihada sabredememenin bir arada bulunamayan şeyler cümlesinden olmasıdır. Ebû Amr, bu kelimeyi, başındaki vâvı, hâliyye vâvı addederek ref ile (......) şeklinde okumuştur. Buna göre sanki şöyle denilmek istenmiştir: "Sizler, sabırlı bir vaziyette cihad etmemişken..."
Bil ki, sözün neticesi şudur: Dünya sevgisi, âhiret mutluluğu ile birlikte bulunamaz. Bunlardan birisi arttıkça, diğeri de o nisbette azalır. Bu böyledir, çünkü dünya mutluluğu kalbin ancak dünyayı arzu etmesiyle elde edilir. Âhiretteki mutluluk ise, ancak kalbin Allah'tan başka her şeyden uzaklaşması ve Allah sevgisiyle dopdolu olmasıyla elde edilebilir. Bu iki husus ise birarada bulunamayacak şeylerdendir. İşte bu incelik ve sırdan dolayı bu âyette, bu iki hususun bir arada bulunamayacağı konusunda şiddetli bir redd ifâdesi yer almıştır. Yine, Allah ve âhiret sevgisi, iddia etmekle elde edilemez. O halde, Allah'ın dinini ikrar eden herkes sâdıklardan olamaz. Fakat bu konudaki esas ölçü, Allah'ın insanlara hem kötü, hem de sevilen şeyleri musallat kılmasıdır. Çünkü sevgi, cefâ ile noksanlaşmayan, vefa ile de artmayan sevgidir. Çünkü, çeşitli belâlar musallat kılındığında da sevgi devam ediyorsa, işte bu sevginin hakiki bir sevgi olduğu ortaya çıkmış olur. İşte bu sebepten dolayı Cenâb-ı Hak, "Allah sizi dhadla ve çok şiddetli belâ ve sıkıntılarla imtihan etmeden önce, sırf Peygamberi tasdik etmeniz sebebiyle, yoksa cennete gireceğinizi mi sandınız?" buyurmuştur. Allah en iyi bilendir.
Uhud Savaşının Zor Anları
144. Âyetin Tefsiri
"Muhammed sadece bir peygamberdir. O'ndan önce daha nice peygamberler gelip geçmiştir. Şimdi o ölür, yahut öldürülürse topuklarınız üstünde (geri mi) döneceksiniz? Kim iki topuğu üzerinde geri dönerse, elbette Allah'a hiçbir şekilde zarar veremez. Allah şükredenlere mükâfaat verecektir".
Burada birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
İbn Abbas, Mücâhid ve Oahhâk şöyle demişlerdir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Uhud'a varınca, okçulara dağın eteğinde kalmalarını, durum (müslümanların) ister lehine isterse aleyhine olsun, oradan ayrılmamalarını emretti. Okçular orada kalıp, müslümanlar kâfirlere hücum edip, onları hizemete uğratıp Hazret-i Ali kâfirlerin sancaktarı olan Talha İbn Ebi Talha'yı öldürüp; Zübeyr ve Mikdâd da müşrikler üzerine iyice yüklenip, daha sonra Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabıyla beraber hücuma geçip, Ebu Süfyan'ı yenince, sonra okçulardan bazıları kâfirlerin hezimete uğradıklarını görünce hepsi birden ganimet elde etmek için yerlerini terkederek savaş meydanına koştular. Halid İbn Velid, kâfirlerin ordusunun sağ kanadını teşkil ediyordu. Okçuların yerlerini terkettiklerini görünce müslümanların üzerine hücum ederek onları hezimete uğrattı, birliklerini dağıttı ve müslümanlara ağır zayiatlar verdirdi.
Hazret-i Peygamberin Öldürüldüğü Şayiası
Abdullah İbn Kumey'e el-Harisî, Allah'ın Resulüne taş atarak, onun mübarek dişini kırıp yüzünü yaraladı. Onu öldürmeye yeltendi. Gerek Bedir'de gerekse Uhud'da sancaktar olan Mus'ab İbn Umeyr (radıyallahü anh) Hazret-i Peygamberi savundu. Derken İbn Kumey'e, Mus'ab'ı öldürdü. Allah'ın Resulünü öldürdüğünü sanarak, "Muhammed'i öldürdüm!" dedi. O esnada bir kimse, "iyi bilin ki Muhammed öldürüldü" diye bağırıyordu. Bu, şeytan idi. Bunun üzerine, insanlar arasında Hazret-i Muhammed'in öldürüldüğü haberi yayıldı. O zaman orada, müslümanlardan birisi, "Keşke Abdullah İbn Ubey, Ebu Süfyan'dan bizim için bir emân alsa.." dedi. Münafıklardan bir kısmı da, "Şayet o peygamber olsaydı, öldürülmezdi. O halde, kardeşlerinize, dininize dönünüz" dedi. Bunun üzerine Enes İbn Mâlik'in amcası, Enes İbn Nadr (radıyallahü anh), şöyle dedi: "Ey müslüman topluluğu! Eğer Hazret-i Muhammed öldürüldü ise, şüphesiz Muhammed'in Rabbi ölmeyen bir Hayy (diri)dir. Allah'ın Resulünden sonra, yaşayıp da ne yapacaksınız? O halde, O'nun savaştığı dava uğrunda savaşınız, ve O'nun öldüğü dava uğrunda ölünüz!" Daha sonra da: "Allah'ım, onların söylediği şeylerden dolayı, sana özür beyân ederim.." dedi, sonra kılıcını çekti, şehid edilinceye kadar savaştı. Derken muhacirlerden birisi, kanlar içinde kıvranıp duran bir ensâriye rastlayarak, "Ey falanca, Hazret-i Muhammed'in öldürüldüğünü duydun mu?" deyince, o kimse "Eğer o öldürüldüyse, muhakkak ki tebliğini yaptı.. O halde siz, dininiz uğrunda savaşın" dedi.
İbn Kumey'e Hazret-i Peygamber'in yüzünü yaralayıp, dişini kırınca, O'nu Talha İbn Ubeydullah sırtına aldı. Hazret-i Ebu Bekr, Hazret-i Ali ve onlarla beraber olan bir topluluk ise onu müdâfa ettiler. Sonra Hazret-i Peygamber nida etmeye başlayarak, "Ey Allah'ın kulları, bana geliniz, , banal..." dedi. Bunun üzerine ashabından bir grup, derhal O'nun etrafında toplandı. O da onları, bu kaçışlarından dolayı kınadı.. Bunun üzerine onlar da, "Ya Resûlellah! Babamız annemiz sana feda olsun.. Bize, senin öldürüldüğün haberi geldi. Bunun için korku kalblerimizt istila etti de, biz de korkup gerisin geriye kaçtık" dediler. Buna göre âyetin manası şöyledir: "Muhammed sadece bir peygamberdir. Ondan önce daha nice peygamberler gelip geçmiştir." Binaenaleyh, o gelip geçen peygamberler gibi, Muhammed de gelip geçecektir. O peygamberlerden sonra onlara tâbi olanlar, nasıl onların dinlerine sarılıp kalmışlarsa, sizin de Hazret-i Muhammed'in gelip geçmesinden sonra, O'nun dinine sımsıkı sarılmanız gerekir. Çünkü peygamber göndermenin maksadı, risâleti tebliğ ve gerekli olan hücceti getirmektir; yoksa o peygamberlerin, kavimleri arasında ebedî olarak bulunmaları değil..
İkinci Mesele
Ebu Ali şöyle der: "Resul" kelimesi iki manaya gelir:
a) Bu kelimeyle "mürsel" (gönderilen) manasının murad edilmesi;
b) Bununla "risaleî" manasının murad edilmesi.. Burada bu kelimeyle, Hak teâlâ'nın, "Muhakkak ki sen, gönderilmişlerdensin" (Bakara. 252) âyetinin de delaletiyle "mürsel" (gönderilen) manası murad edilmiştir. Cenâb-ı Hakk'ın, "Ey resul tebliğ et!" (Mâide. 67) âyetindeki "resul" kelimesi feûl" vezninde olup, bazan bu kalıbla mef'ûl manası kastedilebilir. Meselâ ve kelimelerinin binilen şey ve sağılan süt hakkında kullanılmaları gibi... "Resul" kelimesi, risâlet manasına da gelir. Nitekim şair şöyle demiştir:
"Andolsun ki, dedikoducular yalan söyledi. Çünkü ben, onların yanında ne bir sim ifşa edip söyledim, ne de onlara bir "risale" (mektup) yolladım." Yani demektir.
Sonra Cenâb-ı Hak, "Şimdi o ölür, yahud öldürülürse topuklarınız üstünde (geri mi) döneceksiniz" buyurmuştur. Bu ifâdede birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
İstifham harfi olan hemze, şart cümlesinin başına gelmiştir. Hakikatteyse, ceza cümlesinin başında bulunmaktadır. Buna göre mâna, "Topuklarınız üzere geri mi döneceksiniz eğer Muhammed ölür ya da öldürülürse?" şeklindedir. Bunun bir benzeri de, Arapların "Zeyd ayakta mı?" demesidir. Sen esasında bu ifâdelerle, Zeyd'in ayakta olup olmadığını soruyorsun; ama ne var ki istifham edatı olan (......) kelimesini isminin başına getirirsin.. Allah en iyi bilendir.
İkinci Mesele
Allahü Teâlâ pekçok âyette, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in katledilmeyeceğini açıklamıştır. Cenâb-ı Allah, "Muhakkak sen de öleceksin, onlar da ölecekler" (Zümer.30); "Allah seni insanlardan koruyacaktır" (Mâide, 67) ve "... O dini her dine galip kılmak için..." (Tevbe.33)buyurmuştur. Binâenaleyh hiç kimse, çıkıp, "Allah, Hazret-i Peygamberin öldürülmeyeceğini bildiği halde niçin "yahut öldürülürse.." demiştir?" diyemez. Çünkü buna birkaç şekilde cevap verilir:
a) Şart kaziyyesinin doğru olması, şartın her iki cüzünün de doğruluğunu gerektirmez. Meselâ sen, "Eğer beş sayısı, bir çift sayı olsaydı, iki eşit parçaya ayrılabilirdi" dersin. Burada şart kaziyyesi doğru olmakla birlikte iki cüzü de yalandır. Nitekim Cenâb-ı Allah, "Eğer (gökle ve yerde) Allah'tan başka tanrılar bulunsaydı, onların ikisi de muhakkak harap olurdu" (Enbiya. 22) buyurmuştur. Göklerde ve yerde tanrılar olmadığı ve bir harab oluş bulunmadığı halde, bu şart cümlesi doğrudur. Burada da böyledir.
b)Bu, ilzam (susturma) üslubuyla gelmiştir. Çünkü Musa (as.) ölmüş, fakat ümmeti O'nun getirdiğinden dönmemiştir. Hristiyanlar İsa (aleyhisselâm)'nın öldürüldüğünü iddia etmişler, fakat O'nun dininden dönmemişlerdir. Burada da böyledir.
c) Peygamberin ölümü, ümmetin O'nun dininden dönmelerini gerektirmez. Aynen onun gibi peygamberin katledilmesi de ümmetin o dinden dönmelerini icâb ettirmemesi gerekir. Çünkü bu iki durum arasında bir fark yoktur. Bu mânaya dönüldüğünde, bundan makşad, dinin doğruluğu hususunda şüpheye düşen ve irtidad etmeye yeltenen kimseleri reddetmektir.
Üçüncü Mesele
"Topuklarınız üstünde (geri) mi döneceksiniz" tabiri "İman ettikten sonra kâfir mi olacaksınız" manasındadır. Daha önce üzerinde bulunduğu halden dönen herkes için (arkasına döndü, geri döndü), (topuğu üstünde geri döndü), ve (topukları üstünde gerisin geri döndü) denilir. Bu şöyle olmuştur: Münafıklar zayıf inançlı müslümanlara, "Muhammed öldürüldüğüne göre siz de eski dininize dönün dediler. Bunun üzerine ensardaan bazıları da: "Muhammed öldürülse de Muhammed'in Rabbi öldürülmez. Öyleyse haydin, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in uğrunda çarpıştığı dava uğrunda siz de çarpışın" dediler. Sözün özü şudur: Allahü teâlâ Hazret-i Peygamber'in öldürülmesinin, iki delilden dolayı, O'nun dininde bir zayıflığı gerektirmediğini beyan etmiştir: Birincisi, diğer peygamberlerin ölümleri ve öldürülmelerine kıyas ile.. İkincisi ise şudur: Peygambere, dini tebliğ için ihtiyaç vardır. Bunun dışında O'na ihtiyaç yoktur. Bundan dolayı peygamberin öldürülmesinden, dinin bozulup değişmesi gerekmez. En iyi, Allah bilir.
Dördüncü Mesele
Hiç kimse, "Cenâb-ı Hakk'ın, "O ölür, yahut öldürülürse.." sözü şüphe ifâde eder. Bu ise Allah hakkında caiz değildir" diyemez. Çünkü biz diyoruz ki: Bu ifâdeden murad, "ister şu, ister bu meydana gelsin, her ikisi de birdir. Bundan dolayı dinin zayıflamasında ve dinden dönmeyi gerektirmede bunun hiçbir tesiri yoktur" mânâsıdır.
Sonra Cenâb-ı Hak, "Kim iki topuğu üzerinde geri dönerse, elbette Allah'a hiçbir şekilde zarar veremez" buyurmuştur. Bundan maksad, tehdidi te'kid etmektir. Çünkü aklı başında olan herkes, kâfirlerin küfrünün Allah'a zarar veremeyeceğini bilir. Daha doğrusu bu tabirle anlatılmak istenen, böyle bir kimsenin ancak kendisine zarar vereceğidir. Bu tıpkı, adamın çocuğuna, azarlarken "Bu senin yaptığın ister, ne göklere, ne yere zarar verir" demesine benzer. Bu ifadesiyle o adam, bu işlerin zararının ancak o çocuğun kendisine döneceğini kasteder. İşte burada da durum böyledir.
Hak teâlâ bu va'îdin peşisıra va'adini (müjdesini) getirerek "Allah, şükredenlere mükafaat verecektir" buyurmuştur. Bundan maksad şudur: Bu hezimet sebebiyle, bazı müslümanların kalplerinde şüpheler meydana geldiği halde âlim ve kuvvetli mü'minlerin kalplerinde şüphe meydana gelmeyip, onlar imanda sebat edip, imana sımsıkı sarılabildikleri için Allah'a şükredince, Cenâb-ı Hak da onları, "Allah, şükredenlere mükafaat verecektir" diye medhetmiştir. Muhammed İbn Cerîr et-Taberî'nin Hazret-i Ali (radıyallahü anh)'den rivayet ettiğine göre, o, "Allah'ın bu âyetinde bahsedilen şükrederlerden murad, Hazret-i Ebû Bekir ve onun arkadaşlarıdır" demiştir. Hazret-i Ali'nin, "Ebû Bekir, şükredenlerdendir. O, Allah dostlarındandır" dediği de rivayet edilmiştir. Doğruyu en iyi Allah bilir.
Ecel Gelmedikçe İnsan Ölmez
145. Âyetin Tefsiri
"Allah'ın izni olmadıkça hiç bir kimseye ölmek yoktur. O, va'desiyle yazılmış bir yazıdır. Kim dünya sevabını dilerse, kendisine ondan veririz. Kim de âhiret sevabını isterse, ona da bundan veririz. Biz şükredenleri mükafaatlandıracağız" .
Bu âyetle ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Bu âyetin, önceki âyetlerle irtibatı hususunda birkaç izah vardır:
1- Münafıklar, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in öldürüldüğü haberini yaymışlardı. Bundan dolayı Allahü teâlâ, hiç bir insanın Allah'ın izni, kaza ve kaderi olmaksızın ölmeyeceğini söylemiştir. Binâenaleyh Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in öldürülmesi, ancak Allah'ın takdir ve tayin etmiş olduğu vakitte meydana gelebileceği için, vefat etmesi gibidir. O, nasıl evinde ölmüş olsaydı, bu onun dininin bozukluğuna delâlet etmeyecek idiyse, aynen bunun gibi, öldürülmesinin de dinin fesadını göstermede bir tesiri yoktur. Bundan maksad, münafıkların, zayıf müslümanlara, "Muhammed öldüğüne göre, daha önce benimsemiş olduğunuz dininize geri dönünüz" şeklindeki sözlerini iptal etmiştir.
2- Bu ifâdeden muradın, sakınmanın kaderi savuşturamayacağını, hiç kimsenin eceli dolmadan ölemeyeceğini, ecel geldiği zaman ölümü hiçbirşeyin geri çeviremeyeceğini, binâenaleyh korkunun ve korkaklığın ecele hiçbir faydası olmadığını bildirmek suretiyle müslümanları cihâda teşvik etmektir.
3-Bu tabirden murad, Allah'ın Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'i koruması ve O'nu bu korkunç savaştan sağ salim kurtarmasıdır. Çünkü bu hadisede, hertürlü helak sebebi var idi. Ancak Cenâb-ı Hak koruyup muhafaza edince O'na hiçbirşey zarar verememiştir. Burada ashabın Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'i müdâfaada kusur ettiklerine bir dikkat çekme vardır.
4- Allah'ın izni olmadıkça kimse ölemez. O halde, Hazret-i Peygamber'in ölümü haberini yayan kimselerin bu asılsız haberlerinde, Hazret-i Peygamber'in ölümünü gerçekleştiren veyahut küfrün kuvvet bulmasına yardım eden birşey yoktur. Aksine Cenâb-ı Hak O'nu, İslâm dini bütün dinlere galip ve üstün gelinceye kadar, hayatta bırakmıştır.
5- Bu ifâdeden maksat, münafıkların sözlerine cevap vermektir. Çünkü sahabe, içlerinden bazıları öldürülmüş olduğu halde dönünce, münafıklar, "şayet onlar bizim yanımızda yer almış olsalardı, ne ölür ne de öldürülürlerdi" demişlerdir. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak, ölümün ve öldürülmenin ancak Allah'ın izni ve ecelin gelip çalmasıyla olduğunu haber vermiştir. Allah doğruyu en iyi bilendir.
Ölüm Allah'ın İzniyle Olur Sözünün Mânası
Âlimler âyette geçen "izin" kelimesinin tefsiri hakkında ihtilâf etmiş ve şu görüşleri belirtmişlerdir:
a) "Buradaki "izin", emir verme manasınadır." Bu, Ebû Müslim'in görüşüdür. Buna göre mâna, "Allahü teâlâ, ölüm meleğine ruhları almasını emreder ve herkes bu emir sebebiyle ölür" şeklindedir.
b) Bu kelimeden maksad, "Bir şeyin (olmasmı) dilediğimiz zaman sözümüz ancak ona "ol" dememizden ibarettir. O da hemen oluverir" (Nahl, 40) âyetinde anlatılan husustur. Buna göre, "ol" emrinden maksad, Allah'ın tekvini, yaratması ve var etmesidir. Çünkü Allah'tan başka hiç kimse öldürmeye ve diriltmeye kadir olamaz. O halde bu âyetteki "izin"den maksat, "Herkes ancak Allah'ın öldürmesi ile ölecek" mânâsıdır.
c) Buradaki "izin"den maksadın, salıverme, kendi haline bırakma, kahr ve icbar ile men etmeyi bırakmaktır. (Yani birşeyi yapmaya müsaade etmektir.) Hak teâlâ'nın, "Allah'ın izni olmadıkça onunla hiç bir kimseye zarar verici değillerdir" (Bakara, 102) âyeti de böyle tefsir edilmiştir, yani, "Allah'ın salıvermesi olmadıkça..." demektir. Çünkü Allahü teâlâ, onları bundan zorla engellemeye kadirdir. Buna göre âyetin mânası, "Hiç bir nefis, Allah'ın, katil ile maktul arasından çekilerek onlara müsaade etmedikçe, ölmeyecek şeklinde olur. Fakat Cenâb-ı Hak, peygamberini korur ve peygamberi ile gönderdiği dinin tebliği onun elinde tamamlansın diye, peygamberinin önüne ve arkasına koruyucu ve gözetleyici (melekler) kor. Yine Cenâb-ı Hak, insan için takdir ettiği ecel doluncaya kadar, o insan ile ölümü arasından çekilmez. Binâenaleyh bundan sonra savaş ve gazvelerinizde, "Hazret-i Muhammed öldürüldü" diye asılsız haber yayanların şayiaları ile hayal kırıklığına uğramayınız."
d) Buradaki "izin", ilim manasınadır. Buna göre âyet, "Herkes, ancak Allah'ın öleceğini bildiği zaman ölür. O vakit gelince, ölüm kaçınılmaz" manasındadır. Nitekim Cenâb-ı Hak, "(Ümmetlerin) ecelleri geldiği zaman, artık bir saat geri de kalamazlar, öne de geçemezler" (Yunus, 49) buyurmuştur.
e) İbn Abbas(radıyallahü anh), buradaki "izin" kelimesinin, Allah'ın kaza ve kaderi manasına olduğunu söylemiştir Çünkü hiçbirşey, Allah'ın mesî'eti ve irâdesi olmadan meydana gelemez. Böylece bu, temsîlî olarak, sanki, Allah'ın izni olmadan kimsenin teşebbüs etmesinin uygun olmadığı bir fiil kılınmıştır.
Üçüncü Mesele
Ahfeş ve Zeccâc, bu âyetteki lâm harfinin nefiy manasında olduğunu ve takdirinin, "Allah'ın izni olmadan hiç kimse ölmez" şeklinde olduğunu söylemişlerdir.
Öldürülen İnsan da Eceliyle Ölür
Âyet-i kerime, öldürülen insanların da ecelleriyle öldüğüne ve ecellerin değişmesinin imkânsız olduğuna delalet eder, Allahü Teâlâ'nın, "(O) va'desiyle yazılmış bir yazı(dır)" buyruğu hakkında birkaç mesele bulunmaktadır:
Birinci Mesele
Bu tabir, makablinin delâlet ettiği (mahzûf) bir fiil ile mansubtur. Çünkü "Allah'ın izni olmadıkça hiçbir kimseye ölmek yoktur" âyeti, (Allah yazdı) sözünün yerine kâim olan bir ifâdedir. Buna göre kelâmın takdiri, "Allah, vadesiyle yazılmış bir yazı olarak yazdı" şeklindedir. Bunun bir benzeri de, "Allah'ın size bir farzı olarak..." (nisa, 24) âyetidir. Çünkü "Analarınız... size haram kılındı., ." (Nisa, 23) âyetinde, bu haremliği yazıp farz kıldığına bir delâlet vardır. Kur'ân'daki (Neml, 68); (Rûm, 6); (Rûm. 30) Ve (Bakara, 136) ifâdeleri de bunlar gibidir.
İkinci Mesele
"Kitab-ı müeccel"den murad, ecelleri yazan kitapdır. Bunun Levh-i Mahfuz manasında olduğu da söylenmiştir. Nitekim hadiste, "Allah (kader) kalemine "yaz" dedi de, o da kıyamete kadar olacak herşeyi yazdı" diye bildirilmiştir.
Bil ki, bütün hadiselerin, Allah'ın malûmatı dahilinde olması gerekir. Alemin yaratma, rızık verme, ecel, saadet ve şekavet gibi bütün hâdiselerinin mutlaka Levh-i Mahfûz'da yazılmış olması gerekir. Binâenaleyh hâdiseler eğer Allah'ın ilminin aksine vuku bulacak olursa, ilm-i ilâhi, cehalete, bu kitap da (kader de) yalana dönüşmüş olur ki, bunlar imkânsızdır. Durum böyle olunca, herşeyin, ancak Allah'ın kaza ve kaderi ile meydana geldiği sabit olmuş olur. Âlimlerden birisi, bu manayı, bu ayetin tefsirinde zikrederek, bunu sâdık ve masdûk (doğru ve doğrulanmış) olan Hazret-i Peygamber'in şu meşhur hadisi ile te'kid etmiştir: "Hazret-i Adem, Musa'ya hüccet getirerek gâlib geldi." Buhârî, Tefsir, sûre 20, 1-3; Müslim, Kader, 13-15 (4/2042-2043). Kâdî şöyle demiştir: "Ecel ve rızık Allah'a nisbet edilmiştir. Fakat küfür, fasıklık, iman ve taat, bütün bunlar kula nisbet edilmiştir. Allah bu gibi şeyleri takdir ettiğinde, kulun onları tercih edeceğini bildiği için takdir etmiştir. Bu da kulu, yerilmekten veya övülmekten kurtarmaz."
Bil ki, mes'elenin müşkil cihetini gözardı etmesi, burada Kâdî'den beklenir. Çünkü biz, Allah, kulun kâfir olacağını bilip, bunu Levh-i Mahfuz'a yazdığında, kul imân edecek olursa bu, iki zıddı birleştirmek olur. Çünkü onun kâfir olacağını bilmek ve kâfir olmayacağı halde onun kâfir olacağını doğru bir haber diye bildirmek, iki zıddı birleştirmek olur ki bu imkânsızdır. Meselede susturma (ilzam) yeri burası olunca, bu ilzam ile alakası olmayan yabancı kelimelerle meseleyi ifâde etmeye kaçma Kâdî'ye nereden fayda verecek?
Hak teâlâ, "Kim dünya sevabım dilerse, kendisine ondan veririz. Kim de âhiret sevabını isterse, ona da bundan veririz. Biz şükredenleri mükafaatlandıracağız" buyurmuştur.
Bil ki Uhud'da bulunan müslümanlar iki kısım idiler. Bir kısmı dünya menfaatini, bir kısmı da âhiret sevabını istiyorlardı. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın bu sûrede, biraz ileride bahsettiği şekildedir. Dünya için savaşa katılanlar ganimet elde etmek ve şöhret kazanmak için katılmışlardı. Bunların mutlaka hezimete uğraması gerekiyordu. Din için katılanların ise, mutlaka yenilmemeleri gerekiyordu. Sonra Allahü Teâlâ, bu âyette dünyayı isteyenlerin maksadlarının bir kısmına ulaşacaklarını, âhireti isteyenlerin de aynı durumda olacaklarını beyân etmiştir. Bunu Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in "Ameller niyetlere göredir..." Buhârî'nin ilk hadisi. hadis-i şerifi izah eder.
Bil ki bu âyet, bilhassa cihad hakkında ise de, bütün ameller hakkında umumî bir ifâdedir. Çünkü sevâb veya ikâba müstehak olmada müessir olan, amellerin zahiri değil, maksad ve niyetlerdir. Çünkü karşısında güneş varken öğleyin alnını yere koyan kimse, bu secdesi ile Allah'a ibâdet niyetinde olursa, bu İslâm'ın temel ibadetlerinden biri olmuş olur. Fakat bununla güneşe secde etmeyi kastederse, bu da tam bir küfür olur. Ebû Hureyre (radıyallahü anh), Allahü Teâlâ'nın kıyamet günü, Allah yolunda savaşan Kimseye, "Niçin savaştın?" diye soracağını, onun da, "Yolunda cihâd etmemizi emrettin, ben de savaştım ve öldürüldüm" diyeceğini, bunun üzerine Hak teâlâ'nın "Yalan söylüyorsun! Aksine sen, "Falanca iyi savaşçıdır" desinler diye savaştın ve bu da senin için söylendi (artık benden alacağın bir mükâfaat kalmadı)" diyeceğini ve sonra onun cehenneme atılmasını emredeceğini rivayet emiştir.
Önceki Peygamberlerle Beraber Mücahede Edenler
146. Âyetin Tefsiri
"Nice peygamberlerin yanında birçok âlimler muharebe ettiler ve Allah yolunda başlarına gelen (belâlardan) dolayı ne gevşeklik ne zayıflık gösterdiler, ne de düşmana boyun eğdiler. Allah sabredenleri sever"
Bil ki Allahü teâlâ, müslümanları terbiye edişinin bir tamamlayıcısı olarak, Uhud günü hezimete uğrayanlara "sizden önce geçmiş olan peygamberler ile onların ümmetlerinde, sizin için güzel bir örnek vardır. Geçmiş peygamberlere iman edenlerin yolu, cihâda sabır ve fîrâr etmeme olduğuna göre, bu firâr ve hezimet size nasıl yakışır?" buyurmuştur. Bu âyetle ilgili bazı meseleler vardır:
Birinci Mesele
İbn Kesir, âyetin başını (......) vezni üzere, hemzeli, şeddesiz ve medli olarak (......) şeklinde okumuştur. Diğer kıraat imamları ise, şeddeli olarak ve vezninde (......) şeklinde okumuşlardır. Bu, Kureyş lügatine göredir. Cerir'in şu şiiri, birinci lügata (kıraate) göredir:
"Belâlara mübtelâ olan kendisi bile olsa, bu engin vadilerde beni görüp gözeten nice dostlar vardır."
Mufaddal da şu şiiri nakletmiştir:
"Mahallede, akrabalık bağları bulunan nice kimse görürsün..."
İkinci Mesele
İbn Kesir, Nâfî ve Ebû Amr, (......) şeklinde, diğer kıraat imamları ise, (......) şeklinde okumuşlardır. Birinci kıraate göre âyetin manası, "Birçok peygamber öldürülmüş ve fakat onlardan sonra hayatta kalan mü'minler ise dinlerinde gevşeklik göstermemiş, aksine düşmanlara karşı cihâda ve dinlerine yardım etmeye devam etmişlerdir. Binâenaleyh, ey ümmet-i Muhammed, sizin de böyle olmanız gerekir" şeklinde olur. Kaffal (r.h) şöyle demiştir: "Bu açıklamaya göre vakf, Cenâb-ı Hakk'ın, lafzı üzerinde yapılır. O'nun, 'Tanında birçok âlimler..." ifâdesi ise, haldir. Yani, "Yanında âlimler bulunduğu halde öldürüldü" demektir. Veyahut da mâna, takdim ve tedvire göre olur. Yani, "Nice peygamber vardır ki, yanında, öldürülen birçok âlim vardır. Bu denli çok öldürülmelerine rağmen bu âlimler zayıflık göstermemişlerdi" demektir.
Burada yapılacak bir başka izah da şudur: Bu da, mânanın, "nice peygamber vardır ki, kendisiyle birlikte ve de kendi dini üzere olan nice âlimler öldürülmüştür. Ama, geride kalanlar zayıflamamış ve öldürülen kardeşlerinden dolayı da öldürülmeye boyun eğmemiş, aksine cihad etmeye devam etmişlerdir. Binâenaleyh, sizin durumunuzun da böyle olması gerekir" şeklinde olmasıdır. Âyeti bu şekilde okumanın hücceti şudur: Bu âyeti bu şekilde okumanın maksadı, Ümmet-i Muhammed bu hususta kendilerinden öncekilere tâbi olsunlar, onlar gibi olsunlar diye, diğer peygamberlerin başına geleni nakletmektir. Hiç şüphesiz Cenâb-ı Hak, "Şimdi o ölür, yahut öldürülürse topuklarınız üstünde (geri mi) döneceksiniz?" (Âl-i İmran, 144) buyurmuştur. Binâenaleyh burada zikredilen kıtalin, onların savaşması değil, diğer peygamberlerin öldürülmesi olması gerekir. Bu ifâdeyi "Onunla beraber savaştı" şeklinde okuyanlara göre manâ, "Nice peygamber vardır ki, onunla birlikte çok sayıda ashabı savaşmış, düşmanlarından onlara birçok yara-bere isabet etmiş ama onlar hiç gevşememişti. Çünkü onlara isabet edenler, ancak Allah yolunda, O'na tâat, dinini ayakta tutma ve peygamberine yardım etme uğrunda isabet etmiştir Binâenaleyh, işte ey ümmet-i Muhammed, sizin de aynen böylece davranmanız gerekir" biçimindedir. Bu şekilde okuyanların hücceti de şudur: Bu âyetin maksadı, Hazret-i Peygamber'le beraber bulunanları, savaşa teşvik etmektir. Binâenaleyh, burada zikredilen şeyin savaşmak olması gerekir. Yine, Saîd İbn Cübeyr'den, "Savaşta bir peygamberin öldürüldüğünü hiç duymadım" dediği rivayet edilmiştir.
(......) Kelimesinin İzahı
Vahidî şöyle demektedir: "Âlimler, burada bulunan"nice.." manasında olduğu hususunda ittifak etmişlerdir ki, bu tabirden maksad, sıfatları böyle olan peygamberlerin sayısının ne kadar çok olduğunu anlatmaktır. Bunun benzeri ifâdeler de, "Nice memleket var ki biz onları helak ettik" (Hacc, 45) ve "Nice memleket var ki, biz onlara mühlet tanıdık" (Hacc.48)âyetleridir. Bu tabirin başındaki kâf harfi, istifham için kullanılan "hangisi" kelimesinin başına gelen teşbih, benzetme kâfidir. Bu, (......) kelimesindeki kâf harfinin zâ harfine ve (......)deki kâfin da'nın başına gelmesi gibidir. (......) kelimesinde bir teşbih mânası olmadığı gibi, bu tabirde de bir teşbih manası yoktur. Nitekim sen, (......) dersin ki, bunun mânası, "Benim, falancada şu kadar alacağım var.." demektir. Binâenaleyh, burada teşbih manası yoktur. Ancak ne var ki, bu kâf harfi, hazfedilmesi caiz olmayan, lâzım olan bir ziyâde ve ilâvedir. Şunu bil ki, tenvîn ancak, sadece bu harfte, bu şekilde yazılmıştır. Bu kelimenin kullanılması da böyledir; binâenaleyh bu tabir, çokluk ifâde etmek için vaz olunmuş olan tek bir kelimedir.
Rıbbıyyûn Kelimesinin Mânası
Keşşaf sahibi şöyle demiştir: (......) kelimesi (......) demektir. Bu kelime râ harfinin üç türlü harekesiyle okunmuştur ki, fetha ile okunması kaideye göre okuyuştur. Rânın damme ve kesre ile okunuşu ise, nisbetin değişmesinden dolayıdır." Vahidî, Ferrâ'nın şöyle dediğini nakletmiştir: " kelimesinin mânası, "evvelkiler" demektir." Zeccâc ise, bunların, "kalabalık cemaatlar" manasına geldiğini; kelimenin müfredinin ise olduğunu söylemiştir. İbn Kuteybe, bu kelimenin aslının, cemâat anlamına gelen (......) kelimesi olduğunu söylemiştir. Sanki bu, (......) kelimesine nisbet edilmiş gibi denilmiştir. Ahfeş, "ribbiyyûn"un, Rabbe ibâdet ettikleri çin bu şekilde isimlendirildiklerini söylemiştir. Sa'leb ise bu konuda Ahfeş'i tenkid ederek, (......) kelimesine nisbet edilebilmesi için bunun şeklinde söylenmesi gerektiğini söylemiştir. Ahfeş'in görüşünden yana olanlar buna cevap vererek şöyle demişlerdir: Araplar, bir şeyi bir şeye nisbet ettiklerinde o şeyin harekesini değiştirirler.. Nitekim Basra'ya nisbetle "dehr"e nisbetle denilmektedir. İbn Zeyd şöyle demiştir: "Rabbâniyyûn", imamlar ve önderlerdir. "Ribbuyyûn" ise tebaadır; çünkü onlar "efendiye (Rabbe) mensubturlar."
Bil ki Allahü Teâlâ, "Ribbuyyûn" olanları iki çeşit sıfatla medhetmiştir:
a) Menfî sıfatlarla.
b) Müsbet sıfatlarla. Cenâb-ı Hakk'ın onları olumsuz sıfatlarla medhi, O'nun "Allah yolunda başlarına gelen (belâlardan) dolayı ne gevşeklik, ne zayıflık gösterdiler; ne de düşmana boyun eğdiler' buyruğudur. Muhakkak ki bu üç vasıf arasında bir fark vardır. Keşşaf sahibi şöyle demiştir: "Peygamberin öldürülmesi sırasında gevşeklik göstermediler; ondan sonra cihâd etme konusunda zayıflık göstermediler; düşmana da boyun eğmediler.. Bu, münafıkların Hazret-i Peygamberin öldürüldüğü haberini yaydıkları sırada müslümanların göstermiş olduğu gevşeklik ve güç-kuvvetlerinin kırılması; bu sebeple müşriklerle cihad hususunda zayıflık gösterip, münafık Abdullah İbn Ubey'den yardım isteyip, onun vasıtasıyla Ebû Süfyân'dan emân dileyecek kadar, kâfirler karşısında boyun eğmeleri dolayısıyla onlara bir ta'rizde bulunmadır. Yine, gevşeklik göstermenin, onları korkunun istilâ etmesiyle; zayıflık göstermenin, imanlarının zayıflayıp kalblerine şek ve şüphelerin arız olmasıyla: "boyun eğme" ifâdesinin de kendi dinlerinden düşmanlarının dinlerine geçmekle tefsir edilmesi de muhtemeldir."
Burada üçüncü bir izah şekli daha vardır ki, bu da şudur: Gevşeklik, kalbe arız olan zayıflıktır. Mutlak mânada zayıflık ise, bedendeki kuvvet ve kudretin bozulup za'fa uğramasıdır. "Boyun eğme" ise. bu zayıflık ve acziyyeti izhar etmektir... İşte bütün bu açıklamalar güzel olup muhtemeldir. Vahidî ise, (......) kelimesinin boyun eğmek anlamına geldiğini, bunun ise, her dilediğini kendisine yapması için başkasına boyun eğip itaat etmesi anlamına geldiğini söylemiştir.
Cenâb-ı Hak daha sonra, "Allah sabredenleri sever" buyurmuştur. Bunun mânası şudur: Allah yolunda meşakkatları sırtlanmaya kim sabreder, feryad ü figan, acziyyet ve sabırsızlık izhar etmezse, muhakkak ki Allah, böyle olan bir kimseyi sever. Allah'ın kulu sevmesi ise, kula izzet-u ikrâm'da bulunmayı, onu tazim etmeyi murad etmesinden; onun için sevap ve cennete hükmetmesinden ibarettir. Bu ise, arzu edilen şeylerin zirvesi ve en mükemmelidir.
Müminlerin Yaptıkları Duâ
147. Âyetin Tefsiri
Sonra Cenâb-ı Hak, bunun peşinden onları müsbet sıfatlarla medhederek şöyle buyurmuştur: "İşte onların sözü: "Ey Rabb'imiz, bizim günahlarımızı ve işimizdeki taşkınlığımızı bağışla. Ayaklarımıza güç ve sebat ver. Kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et" demelerinden başka bir şey değildi" .
Bu âyette iki mesele vardır:
Birinci Mesele
Cenâb-ı Hakk'ın, "Ayaklarımıza güç ve sebat ver" duası kulun fiilini Allah'ın yarattığına delâlet eder. Mutezile ise, bunu, lütuf fiillerini îfâ etme, yapma mânasına hamletmişlerdir.
İkinci Mesele
Allahü teâlâ, onların bu durumda duâ etmek ve Cenâb-ı Hakk'ın meded ve inayetini talep etmek suretiyle kendilerini sabra sevketmeye ve metanet göstermeye kabiliyetli ve ehil olduklarını beyân etmiştir. Cenâb-ı Hakk'ın bu buyruğundan maksadı ise, Ümmet-i Muhammed'in işte bu yolda, bu hususta onlara tabi olmasını temin etmektir. Çünkü kendi işlerini başarmak isteyen kimse nefsine güvenince, zelil ve hakir olur; Allah'a sığınan ve O'na sarılan kimse ise, gayesine ulaşır. Kadî şöyle demektedir: "Bu âyette bahsedilen kimseler, "Ey Rabb imiz, bizim günahlarımızı ve işimizdeki taşkınlığımızı bağışla. Ayaklarımıza güç ve sebat ver..." duasını önce zikretmişlerdir. Çünkü Cenâb-ı Hak mü'minlere yardım edeceğini kendi uhdesine alıp garanti edince; bu yardım işi de gerçekleşmeyip, aksine düşmanın hükümran olma emareleri ortaya çıkınca, bu mü'minterden bir günahın ve bir kusurun sadır olduğuna açıkça delâlet etmiş olur. İşte bu sebepten dolayı onların, önceden, tevbe ettiklerini ve istiğfarda bulunduklarını; Allah'dan yardım talebinden önce zikretmeleri gerekmiştir. Böylece Allahü teâlâ, onların işe, her türlü günahtan tevbe etmekle başladıklarını beyan etmiştir ki, bu da onların, "Ey Rabb'imiz, bizim günahlarımızı bağışla..." niyazlarıyla kastedilen husustur. Böylece bu ifâdenin muhtevasına, ister büyük ister küçük olsun, bütün günahlar girmiş olur. Sonra onlar, büyük olmasından ve cezası da büyük olacağından dolayı, daha sonra özellikle büyük günahlarını zikretmişlerdir ki, bu da onların "ve işimizdeki taşkınlığımızı..." sözlerinden kastedilen husustur. Çünkü, herhangi bir şeyde israf etmek, onda aşırı gitmektir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "De ki: "Ey kendilerinin aleyhinde haddi aşanlar..." (Zümer, 53). "O da öldürmede israf etmesin" (isra. 33) ve "Yeyin, için, israf etmeyin" (A'raf. 31) buyurmuştur. Yine bir kimse harcamasında aşırı gidip israf ettiğinde, "Falanca müsriftir" denilir... Sonra bu kimseler, bu tür isteklerini sona erdirdikten sonra Rab Taâlâ'dan, kendilerini sâbit-kadem kılmasını istemişlerdir ki, bu da Cenâb-ı Hakk'ın, onların kalplerinden korkuyu ye gönüllerinden bozuk düşünceleri kaldırıp yok etmesiyle olur. Daha sonra da, Allah'tan kâfir topluluklara karşı yardım etmesini istemişlerdir. Çünkü Allah'ın bu nevi yardımında, onları sâbit-kadem kılmasından fazla olan bazı şeyler vardır. Bunlar da Cenâb-ı Hakk'ın, o kimselerin kalplerine korku salması, onların, yüzlerine gözlerine toz toprak dolduran rüzgarlar estirmesi ve bulundukları yerlere sel akıtmak gibi onların hezimete uğramalarına sebep olacak semavî veya arzî birtakım hâdiseleri yaratmasıdır. Sonra Kâdî şöyle demiştir: "Bu, ister cihad isterse başka hususlarda olsun, musibet ve sıkıntılar esnasında dualarla nasıl istekte bulunacakları hususunda Allah tarafından yapılan bir terbiyedir.
O Müminlere Verilen Mükâfaat
148. Âyetin Tefsiri
"Allah da onlara hem dünya nimetini, hem de âhiret sevabının güzelliğini verdi. Allah ihsanda bulunanları sever" .
Bil ki Allahü Teâlâ, sabır ve duâ hususunda "ribbiyyün"un yolunun ne olduğunu beyân edince, onlara buna mukabil gerek dünyada gerekse âhirette ne karşılık vereceğini de zikrederek, "Allah da onlara hem dünya nimetini hem de âhiret sevabının güzelliğini verdi" buyurmuştur. Bu hususta birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Bu ifâde, Allah'ın onlara iki şey verdiğini gösterir. Bunlar da dünya nimeti (sevâb), Allah'ın yardımı, ganimet, düşmana galebe etme, güzel bir nam, imân nuru ile kalplerin ferahlanması, şüphe karanlıklarının giderilmesi, günah ve isyanlarının affedilmesidir. Âhiret sevabı ise, şüphesiz cennet ile cennetteki faydalar, lezzetler, çeşitli sevinç ve saygılardır. Halbuki bu, şu anda mevcut değildir. Binâenaleyh bundan murad, Allahü Teâlâ'nın âhirette bunların olacağını onlara kesin bildirmesidir. Cenâb-ı Hakk'ın bunun olacağını bildirmesi, bizzat olması yerine geçmiştir. Bu, Allah'ın va'adinde yalancı, adaletinde de zâlim olmasının imkânsız oluşu gibidir. Veya Cenâb-ı Hakk'ın "Allah... onlara verdi" beyânı, "Allah'ın emri geldi" (Nahl, 1) yani "gelecek", âyetinde olduğu gibi, "Allah onlara verecek" manasına hamledilir. Kâdî şöyle demiştir: "Bu âyetin sırf şehidlerle ilgili olması imkânsız değildir. Allahü teâlâ, şehidlerin bazılarının diri olup, Rab'leri yanında rızıklandırılmakta olduklarını haber vermiştir. Binâenaleyh bu "Ribbiyyûn"un durumları da böyle olur. Çünkü Hak teâlâ, bu âyeti indirirken, gök cennetlerinde onlara âhiret mükâfaatının güzelini vermişti."
İkinci Mesele
Cenâb-ı Hak, onların mükâfaatlarının ne kadar büyük olduğuna dikkat çekmek için, "âhiret sevabının güzelliği" tabirini kullanmıştır. Çünkü âhiret sevabının hepsi son derece güzeldir. Cenâb-ı Hakk'ın "âhiret sevabının güzelliği" tabiri ile bu nev'in en güzeli diye seçtiği kısmın ne kadar güzel olacağını artık sen düşün! Allahü teâlâ, dünya sevabını (faydasını), azlığından, zararla karışık oluşundan ve sonlu oluşundan ötürü bu şekilde tavsif etmemiştir. Kaffâl (r.h), burada güzelliğin, "İnsanlara güzelliği, yani, güzel söyleyin" (Bakara, 83) âyetindeki "güzellik" kelimesi gibi olması da muhtemeldir. Bundan maksad, sözün güzel olmasını mübalağa ile ifâde etmektir. Sanki güzel şeyler, atabildiğine güzel oldukları için, adetâ "güzellik" olmuşlardır. Nitekim bir kimse cömertlik ve keremin zirvesine çıktığında, "Falanca (sanki) cömertlik ve keremin kendisidir" denilir. Allah en iyi bilendir.
Üçüncü Mesele
Cenâb-ı Hak, daha önce, "Kim dünya sevabını dilerse, kendisine ondan veririz. Kim de âhiret sevabım isterse, ona da bundan veririz" buyurmuş ve bu ifâdede "kısmen" oluşu ifâde eden (teb'iz) edatını zikretmiştir. Bu âyette de "Allah da onlara hem dünya nimetini, hem de âhiret sevabının güzelliğini verdi" buyurmuş, fakat bu lâfzı kullanmamıştır. Binâenaleyh bu iki ifâde arasındaki fark şudur: Âhiret sevabını isteyenler, bu sevaba nail olmak için, kullukla meşgul olmuşlar ve bundan dolayı onların kulluktaki dereceleri daha düşük olmuştur. Fakat burada zikredilenler, kendilerinde günah ve kusur bulunduğunu itiraf etmişlerdir ki bu, Hak teâlâ'nın "Ey Rabb'imiz bizim günahlarımızı ve işimizdeki taşkınlığımızı bağışla" (Âl-i İmran. 147) âyetinde anlatılan husustur. Onlar, tedbirin, yardımın ve zaferin sadece Rab Taâlâ'dan olabileceğine inanmışlardır ki bu da, "Ayaklarımıza güç ve sebat ver. Kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et" âyetinde anlatılan husustur. Binâenaleyh bunların kulluktaki makamı kemalin zirvesinde olmuş olur. Bu sebeple, önceki âyette bahsedilenler sevabın bir kısmını, bunlar ise tamamını elde etmişlerdir. Yine onlar Allah'ın mükafaatını istemişler, bunlar ise Allah'ın mükâfaatını değil, mevtalarına hizmet etmeyi istemişlerdir. Bundan dolayı, Allah'tan başka bütün varlıkların, Allah'ın hizmetine yönelen her insana hizmete yöneleceğini bildirmek için, öncekilerin bu sevaptan mahrum edildiği, bunlara ise sevabın tamamının verildiği bildirilmiştir.
Sonra Allahü teâlâ, "Allah insanda bulunanları sever" buyurmuştur. Bu ifâdede, bir güzel incelik vardır. Oda, bunların, "Ey Rabbimiz bizim günahlarımızı ve işimizdeki taşkınlığımızı bağışla" diyerek, kendilerinin hatalı olduklarını itiraf etmiş olmalarıdır. Onlar bu itirafta bulununca, Allah onları "muhsin" (iyilikte bulunan) diye adlandırmış ve sanki onlara şöyle demek istemiştir: "Sen hatanı ve aczini kabul edip, itiraf edince, kul için Allah'ın huzuruna ulaşmasının ancak zillet, meskenet ve acizliğini ortaya koyması ile mümkün olduğunu bilesin diye, seni ihsan ile tavsif ediyor ve kendime sevgili bir kul kılıyorum." Yine onlar cihâd etmek istediklerinde, Allah'ın dini uğrunda ayaklarını sâbit-kadem kılmasını ve düşmana karşı kendilerine yardım etmesini Allah'tan istedikleri için, Allah onları "muhsin" diye adlandırmıştır. Bu da kulun, bu güzel fiili yapmasının, ancak Allah'ın ona bu güzel fiili nasip edip yardımcı olduğu zaman mümkün olacağını gösterir. Hem sonra Cenâb-ı Allah, "İyiliğin mükâfaatı ancak iyiliktir" (Rahman, 60) ve "İyi iş, güzel amel yapanlara, cennet ve bir de ziyâdesi vardır" (Yunus. 26) buyurmuştur. Bütün bunlar, kula o güzel fiili, Allah'ın nasip ettiğine ve bütün bunların Allah'tan ve Allah'ın yardımıyla olduğunu bilsin diye kulu mükâfaatlandırdığına delâlet eder.
Kâfirler, Müminleri Dinden Çıkarmak İsterler
149. Âyetin Tefsiri
Âyetin tefsiri için bak:150
150. Âyetin Tefsiri
"Ey iman çdenler, eğer inkâr edenlere itaat ederseniz, onlar sizi ökçelerinizin üstünde (gerisin geri küfre) çevirirler de büyük zarara uğrayan kimselere dönersiniz. Hayır, sizin mevlânız Allah'tır. O, yardım edenlerin en hayırlısıdır" .
Bil ki bu âyet, önceki âyetin devamı ve tamamlayıcısıdır. Çünkü kâfirler, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in öldürüldüğü haberini asılsız olarak yayıp, münafıklar da zayıf inançlı müslümanları kâfir olmaya çağırınca, Hak teâlâ, bu âyetle müslumanları, o münafıkların sözlerine iltifat etmekten men etmiş ve "Ey iman edenler, eğer küfredenlere itaat ederseniz..." buyurmuştur. Bu tabirle ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Bu ifâdede kastedilen kâfirlerin "Ebû Süfyan" olduğu söylenmiştir. Çünkü Ebû Süfyan (radıyallahü anh), o gün kâfirlerin büyüğü ve reisi idi. Süddî de, bu ifâdeden maksadın, Ebû Süfyan olduğunu, çünkü onun, o zamanda fitne ağacı olduğunu söylemiştir. Başka âlimler ise, buradaki "inkâr edenler" tabirinden maksadın, Abdullah İbn Übey ve onun münafık arkadaşları olduğunu, bunların zayıf inançlı kimselerin kalplerine şüphe sokan ve "şayet Muhammed, Allah'ın peygamberi olsaydı, başına böyle birşey gelmezdi. O, diğer insanlar gibi bir insandır. Bazı günler lehine, bazı günler aleyhine olur. Binâenaleyh daha önceki dininize dönün" diyenler olduğunu söylemişlerdir. Bir ktsım âlimler de bundan muradın yahudiler olduğunu, çünkü Medine'de bir grup yahudinin mevcut olduğunu ve bunların, özellikle Uhud hâdisesinden sonra müslümanların kalplerine şüphe attıklarını söylemişlerdir. Doğruya en yakın olan, bu ifâdenin bütün kâfirlere şamil olmasıdır. Çünkü âyetin lâfzı umûmidir, sebebin (sebeb-i nüzulün) hususî olması, âyetin umûmî manaya gelmesine mâni değildir.
İkinci Mesele
Hak teâlâ'nın "eğer İnkâr edenlere itaat ederseniz..." buyruğu, dedikleri her hususta kâfirlere itaat etme mânasına hamledilemez. Aksine bu ifâdeyi tahsîs (sınırlandırmak) gerekir. Bundan dolayı, bunun "Uhud gününde, size İslâm'ı terketmenizi emretmelerinde eğer onlara itaat ederseniz..."; "Eğer siz, onlara emrettikleri dalâlet hususunda itaat ederseniz..."; müşavere hususunda veyahut da savaşı bırakma hususundaki bu onların "Bizim yanımızda olsalardı ölmez ve öldürülmezlerdt..." (Âl-i İmran. 156) şeklinde sözleridir, "eğer onlara itaat ederseniz..." şekillerinde olabileceği söylenmiştir.
Sonra Allahü teâlâ, "Onlar sizi ökçelerinizin üstünde çevirirler" yani, "onlar sizi, imanınızdan sonra küfre dönderirler. Çünkü onların küfre davet hususundaki sözlerini kabul etmek küfürdür" buyurmuştur.
Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Zarara uğrayan kimselere dönersiniz buyurmuştur.
Bil ki, lâfız umumî olunca, muhtevasına hem dünya hem de âhiret hüsranının girmesi gerekir. Dünya hüsranına gelince, dünyada insanlara en zor gelen şey, düşmana boyun eğip, ona tezellül edip, ona muhtaç duruma düşmektir. Âhiret hüsranına gelince bu, insanın ebedi olan mükâfaattan mahrum olması ve, ebedi ve daimî olan bir cezaya duçar olması demektir.
Sonra Cenâb-ı Hak, "Hayır, sizin mevtanız, Allah'tır. O, yardım edenlerin en hayırlısıdır" buyurmuştur. Bunun mânası, "Sizler, gayelerinize ulaşma hususunda onlar size yardım edip desteklesinler diye kâfirlere itaat ediyorsunuz; ama bu bir cehalettir. Çünkü onlar âciz ve şaşkın kimselerdir Akıllı olan, yardımı sadece Allah'tan talep eder. Çünkü o. size, düşmanınıza karşı yardım eden ve sizden düşmanlarınızın hile ve tuzaklarını savuşturan sadece O'dur. Sonra Cenâb-ı Hak kendisinin, "yardım edenlerin en hayırlısı" olduğunu beyân buyurmuştur. Eğer Cenâb-ı Hakk'ın, "Hayır, sizin mevtanız Allah'tır. O, yardım edenlerin en hayırlısıdır" buyruğu ile O'nun nusreti ve yardımı kastedilmiş olmasaydı, bunun peşinden "yardım edenlerin en hayırlısıdır" sözünü getirmesi uygun olmazdı.
Allahü teâlâ şu sebeplerden dolayı yardım edenlerin en hayırlısı olmuştur:
a) Allahü teâlâ, istediğin her hususta sana yardım etmeye bir kadir; kendisine, senin yalvarıp yakarmanın gizli kalamayacağı bir âlim; cömertlik konusunda cimrilik yapmayan bir kerîm varlıktır. Kulların, birbirlerine yardım etmeleri bütün bu sayılan hususlarda böyle değildir.
b) Allahü teâlâ sana, hem dünya hem de âhirette yardım eder. Halbuki başkaları böyle değildir.
c) O, sana, sen istemeden ve sen ihtiyacını bilmeden önce yardım eder. Nitekim O, "De ki "geceleyin ve gündüzün sizi... kim koruyabilir" (Enbiya, 42) buyurmuştur. Halbuki başkaları böyle değildir.
Bil ki âyetteki "O yardım edenlerin en hayırlısıdır" sözünün zahiri, bundan münezzeh olduğu halde Hak teâlâ'nın diğer yardım eden varlıklar cinsinden olmasını gerektirir. Fakat burada söz, "Bu. Ona göre pek kolaydır" (Rum. 27) buyruğunda olduğu gibi, insanların örf ve anlayışlarına göre gelmiştir.
Kâfirlerin Kalplerine Korku Salmanın Mânası
151. Âyetin Tefsiri
"Hakkında Allah'ın hiçbir hüccet indirmediği şeyleri Ona eş koştuklarından dolayı inkâr edenlerin kalplerine korku salacağız. Onların yurtları cehennemdir. Zâlimlerin dönüp varacağı yer ne kötüdür!" .
Bil ki bu âyet, daha önce geçen âyetlerin devamı ve tamamlayıcısıdır. Çünkü Cenâb-ı Hak, cihâda teşvik ve kâfirlere aldırış etmeme hususunda birçok hususlar zikretmiştir. Bunlardan biri de, bu âyette zikredilen, Allah'ın kâfirlerin kalplerine korku attığı hususudur. Şüphe yok ki bu, müslümanların kâfirlere üstün geleceğini gösteren hususlardandır. Bu âyetle ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Âlimler, bu ilahi va'adin sadece Uhud günü için mi olduğu. yoksa bütün zamanlar için umumî bir va'ad mi olduğu hususunda ihtilâf etmişlerdir. Müfessirlerden pek çoğu, bunun bu güne, yani Uhud gününe has olduğunu, çünkü daha önce geçmiş âyetlerin Uhud savaşı hakkında olduğunu söylemişlerdir. Sonra, bu görüşte olan âlimler, Allahü teâlâ'nın Uhud günü müşriklerin kalbine korku salısının nasıl olduğu hususunda iki izah yapmışlardır:
a) Kâfirler, müslümanlara (başlangıçta) üstün gelip onları hezimete uğratınca. Hak teâlâ, kâfirlerin kalplerine bir korku düşürmüş ve onlar müslümanları bırakıp, hiç sebep yokken onlardan kaçmışlardır. Hatta rivayet edildiğine göre, Ebû Süfyan dağa çıktp, "İbn Ebî Kebşe (Hazret-i Peygamber) nerede! İbn Ebî Kuhâfe (Hazret-i Ebu Bekir) nerede? İbnu'l-Hattâb nerede?" diye bağırmıştı. Hazret-i Ömer (radıyallahü anh)'de ona karşılık vermiş ve aralarında sözler geçmiş, ama Ebû Süfyan dağdan inip onların yanına varmaya cesaret edememişti.
b) Kâfirler, Mekke'ye dönerlerken, yolun yarısında, "Biz, hiçbirşey yapmadık. Onların pekçoğunu öldürdük ve sonra tam galibken onları bıraktık. Haydi dönüp, bunların kökünü tamamen kazıyalım" dediler. Onlar tam bunu kararlaştırırlarken, Allahü teâlâ, kalplerine bir korku attı.
Bu husustaki diğer görüşe göre, bu va'ad sadece Uhud günü ile ilgili olmayıp, umûmîdir. Kaffâl (r.h) şöyle demiştir: "Sanki şöyle denilmek istenmektedir: Bu hadise, her nekadar sizin için Uhud gününde vuku bulmuş ise de, Allahü Teâlâ, kâfirleri ezmek ve dininizi diğer dinlere üstün getirmek için, bundan sonra da kâfirlerin kalplerine siz müslümanların korkusunu atacaktır. Allahü teâlâ, bunu yapmıştır. Böylece İslâm dini, bütün din ve milletlere üstün gelmiştir." Bu âyetin bir benzeri de, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, "Bir aylık mesafede iken, (Allah'ın, kâfirlere) korkumu vermesiyle yardım olundum " Buhârî, Teyemmüm 1; Müslim, Mesâcid, 3, 5 (1/371). hadis-i şerifidir.
İkinci Mesele
Bu kelimeyi, Kur'ân'ın her yerinde İbn Âmir ve Kisâî, ayn harfinin zammesiyle, şeklinde; diğer kıraat imamları ise, aynın sükûnu ile, (......) şeklinde okumuşlardır. Vahidî, her iki kıraatin de, kullanılan iki lügat (şekil) olduğunu söylemiştir. Nitekim (......) denilir (......) kelimesinin masdar, (......) kelimesinin de bu masdardan bir isim olması da mümkündür.
Üçüncü Mesele
(......) "Kalpte meydana gelen korku" manasınadır. Bunun asıl manası, "doldurmak'tır. Sel, vadileri ve nehirleri doldurduğunda (......) denilir. Korkuya da, kalbi korkuyla doldurduğu için, (......) denilmiştir.
Dördüncü Mesele
"İnkâr edenlerin kalplerine korku salacağız" tabirinin zahirî, bu korkunun bütün kâfirlerin kalplerine düşmüş olduğunu ifâde eder. İşte bundan dolayı, bazı âlimler bu âyeti zahiri manası ile almışlardır. Çünkü İslam'a karşı olan herkesin kalbinde, ya savaşırken veya müslümanlarla tartışırlarken, müslümanlara karşı bir tür korku bulunur.
Hak teâlâ'nın, "İnkâr edenlerin kalplerine korku salacağız" ifâdesi, kâfirlerin kalbine hertürlü korkunun düştüğünü göstermez. Bu ifâde ancak, onların kalbine bazı bakımlardan bu korkunun düşmüş olmasını gerektirir. Müfessirlerden bir grup, bu korkunun o kâfirlere has olduğu kanaatindedirler.
Hak teâlâ'nın, "Allah'a eş koştuklarından dolayı" buyruğuna gelince, bil ki buradaki (......) lâfzı, mâ-i masdariyye olup, manası, "Allah'a şirk koşmaları sebebiyle" şeklindedir. Bil ki bunun mâkûl bir şekilde izahı şöyledir: Dua, çaresiz kalma durumda iken kabule daha yakındır. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Yoksa çaresiz kalmışa kendisine dua ettiği zaman icabet eden (Allah mı)" (Neml, 62) buyurmuştur. Allah'ın, bir eşi ve benzeri bulunduğuna inanan kimse için, bir bunalma hali söz konusu değildir. Çünkü o "Eğer bu tanrı bana yardım etmezse, şu diğeri bana yardım eder" der. Eğer onun kalbinde böyle bir bunalma olmazsa, ne duası makbul olur, ne de yardım gerçekleşir. Bu olmayınca, onun kalbinde bir korku ve dehşetin olması gerekir. Binâenaleyh Allah'a ortak koşmanın, bir korkuyu gerektirdiği sabit olmuş olur.
Sultan Kelimesinin Mânası
Hak teâlâ'nın, "Hakkında Allah'ın hiç bir hüccet indirmediği şeyleri..." buyruğu hakkında birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Âyette geçen "sultân" kelimesinin manası, hüccet ve delil demektir. Bu kelimenin izahı hususunda şu görüşler ileri sürülmüştür:
a) Bu kelime, kendisiyle kandilin tutuşturulup yandığı "susam yağı" kelimesinden türemiştir. Kendileri sayesinde insanlar haklarını elde edebildikleri için hükümdarlara ve ümerâya "sultanlar" denilmiştir.
b) Arapçada "sultan" kelimesi hüccet demektir. Hüccet ve burhan sahibi olduğu için hükümdara da "sultân" denilmiştir.
c) Leys şöyle demiştir: "Sultan" kudret demektir. Çünkü bu kelime binası (......) kelimesindendir. Bu izaha göre (......) ifâdesinin mânası, "Hükümdarın kuvvet ve kudreti" demektir. Bâtılı defedip savaştırmaya kudreti olduğu için "burhân"a (aklî delile) de "sultân" ismi verilmiştir.
d) İbn Dureyd şöyle demektedir: "Her şeyin sultanı, o şeyin keskinliği demektir. Bu kelime "keskin dil, tenkit edici dil" ifadesinden alınmıştır. (......) kelimesi de keskinlik ve hiddet anlamındadır.
Tabirinin Tefsiri
Hak teâlâ'nın, "Hakkında Allah'ın hiç bir hüccet indirmediği şeyleri..." buyruğu, bu hususta bir hüccetin bulunduğunu, ama ne var ki Cenâb-ı Hakk'ın onu indirip izhâr etmediği zannını uyandırırsa buna şöyle cevap verilir: Eğer bu böyle olsaydı, Allahü Teâlâ onunla ilgili bir hüccet indirirdi. Allah onunla ilgili bir hüccet indirmediğine göre, onun bulunmadığı sabit olur. Bu husustaki netice-i kelâm, kelâmcıların söylemiş olduğu şu sözlerdir: Bu, delili olmayan şeylerdendir. Binâenaleyh isbâtı caiz değildir. Bazı kelâmcılar biraz daha ileri giderek, "Bunun delili yoktur; binâenaleyh yokluğu gerekir" demişlerdir. Bazı kelâmcılar da bu yolla, Cenâb-ı Hakk'ın birliğine istidlal edip şöyle demişlerdir: "Yaratıcı ancak, "muhdes" varlıkların kendisine muhtaç olmasıyla isbat edilir. Bu ihtiyacın giderilmesi, bir yaratıcının isbâî edilmesi için kâfidir. Binaenaleyh birden fazla olanı isbât etmenin imkânı yoktur; bu sebeple de onu isbâta kalkışmak caiz değildir."
Üçüncü Mesele
Bu âyet, taklîd'in bozukluğuna delâlet etmektedir. Bu böyledir, çünkü âyet, şirkin bir hüccet ve delilinin bulunmadığına delâlet eder. Binâenaleyh onun varlığına hükmetmenin bâtıl olması gerekir. Bu, ancak, varlığına dair delil bulunmayan şeyin isbât edilmesinin bâtıl olduğu söylendiği zaman doğru olur. Binâenaleyh taklidin geçerli olduğunu söylemenin fasid olması gerekir.
Sonra Cenâb-ı Hak, 'Onların yurttan cehennemdir" buyurmuştur.
Bil ki Cenâb-ı Hak, müşriklerin dünyadaki hallerini beyân etmiştir; ki bu halleri de onların kalplerine korku düşmesidir. Yine onların âhiretteki hallerini de beyan etmiştir ki bu da, onların varacakları yerin ve meskenlerinin cehennem olduğudur.
Sonra Cenâb-ı Hak, 'Zâlimlerin dönüp varacağı yer ne kötüdür!" buyurmuştur. Mesva kelimesi, insanın karar kılıp varacağı, yerleşeceği yer, mekân demektir. Bu kelime, Arapların tabirlerinden alınmıştır. Mesva kelimesinin çoğulu mesâvî "meskenler, barınaklar" şeklinde gelir.
Allah'ın Zafer Vaadinin Bağlı Olduğu Şartlar
152. Âyetin Tefsiri
"Celâlim hakkı için: Allah size olan va'adini, -O'nun izni ile onları öldüregeldiğiniz, hatta sevmekte olduğunuz (zafer)i de size gösterdiği zamana kadar yerine getirmişti. Sonra siz gevşeklik gösterdiniz, isyan ettiniz, işlerin idaresi hususunda çekiştiniz. İçinizden kimi dünyayı istiyor, içinizden kimi de âhireti arzuluyordu. Sonra Allah, sizi imtihan etmek için sizi onlardan geri çevirdi. Allah sizi muhakkak bağışladı da. Zaten Allah mü'minlere bol lûtfu inayet sahibidir".
Bil ki, bu âyetin daha önceki âyetlerle münasebeti pekçok bakımdandır:
a) Hazret-i Peygamber ve ashabı, Uhud'da başlarına gelen musibetle Medine'ye dönünce, ashâbtan bazıları, "Bu, bizim başımıza nederen geldi? Halbuki Allah bize yardım edeceğini va'adetmişti..." dediler. İşte bunun üzerine Allahü teâlâ bu âyeti inzal etti..
b) Ashâbtan bazıları şöyle demişlerdi: "Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) rüyasında bir koç kestiğini görmüştü. Cenâb-ı Hak O'nun rüyasını, Uhud gününde müşriklerin sancaktarı olan Talha İbn Osman ile, bundan sonra yine sancaktarlık yapan dokuz kişinin öldürülmesiyle gerçekleştirmişti ki, bü Cenâb-ı Hakk'ın "Andolsunki, Allah'ın size olan vaadi yerine geldi" buyruğunun manasıdır. Cenâb-ı Hak bu ifâdeyle, Resulü Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in rüyasını doğrulayıp gerçekleştirmeyi kastetmiştir.
c) Bu va'adin, Hak teâlâ'nın, "Evet, siz sabreder, sakınırsanız; onlar da ansızın üstünüze gelecek olurlarsa, Rabb iniz size yardım edecektir..." (Al-i İmran, 125) âyetinde zikretmiş olduğu husus olması da caizdir. Ancak ne var ki bu, sabretmek ve muttaki olmak şartına bağlanmıştır.
d) Bu va'din, Cenâb-ı Hakk'ın, "Dinine yardım edenlere elbet Allah da yardım edecektir" (Hacc. 40) âyetinde belirttiği husus olması da caizdir. Ama ne var ki, bu da bir şartla kayıtlanmıştır.
e) Bu va'adin, "Hakkında Allah'ın hiç bir hüccet indirmediği şeyleri O'na eş koştuklarından dolayı, küfre girenlerin kalplerine korku salacağız..." (Al-i İmran. 151) âyetinde belirtilen husus olması da caizdir.
f) Buradaki va'adin, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın okçulara, "Buradan ayrılmayın; çünkü biz, siz buradan ayrılmadığınız sürece mutlaka galip geleceğiz" şeklindeki sözleri olduğu da söylenmiştir.
g) Ebû Müslim şöyle demiştir: Cenâb-ı Hak, önceki âyette onlara, kâfirlerin kalplerine korku salacağını va'adedince, bu hususu, Uhud vakasında onlara yardım va'adini gerçekleştirdiğini hatırlatmakta te'kid etmiştir. Çünkü Cenâb-ı Hak, onlara, sabredip muttaki olmaları şartıyla yardım edeceğini va'adedip. onlar da bu şarta harfiyyen uyunca, şüphesiz Cenâb-ı Hak meşrutu yerine getirmiş, onlara yardımını yapmıştı. Vaktâ ki onlar şartı ihlâl ettiler, meşrut olan (yardım da) ellerinden kaçtı.
Okçuların Gevşeyip Yerlerini Bırakmaları
Âyetin münasebet vecihlerini iyice kavrayınca şunu deriz ki, bu âyette birkaç mesele vardır:
Vahidî (r.h) şöyle demiştir: fiili, iki mef'ûl alır. Meselâ sen, "Ben ona olan vaîdi ve va'adi yerine getirdim" dersin...
İkinci Mesele
Uhud vakasında, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, Uhud'u arkasına alıp yüzünü Medine'ye doğru çevirdiğini, okçuları dağın eteğine yerleştirdiğini ve onlara, "Burada kalın; savaş ister bizim lehimize isterse aleyhimize olsun, sakın yerinizden ayrılmayın..." şeklinde emir verdiğini'zikretmiştik. Müşrikler savaşa yöneldiğinde okçular onlara ok atmaya başladılar. Diğer müslümanlar da onlara kılıç darbeleri indiriyordu. Derken, müşrikler yenilgiye uğradılar. Müslümanlar da onların kökünü kazımak (hiss) için, onları takib ediyorlardı...
Leys, buradaki (......) kelimesinin "geniş çaplı bir öldürme" anlamına geldiğini; binâenaleyh buradaki tabirinin mânasının, "Sizler onları çokça öldürüyordunuz" şeklinde olduğunu söylemiştir. Ebû Ubeyd, Zeccâc ve İbn Kuteybe de şöyle demektedir: (......) kelimesi, öldürerek köklerini kazımak manasına gelir. Nitekim, soğuk kendilerini öldürdüğü zaman, "Ölmüş çekirgeler" denilir. Her şeyi kasıp kavurduğu zaman "kırıp geçiren kıtlık..." denilir. Buna göre tabirinin mânası, "öldürerek onların kökünü kazıyordunuz.." şeklinde olur. İştikak âlimleri, bir kimse birisini öldürdüğünde, bunu ifâde için lâfzının kullanıldığını söylemişlerdir. Çünkü o kimse, öldürmek suretiyle maktulü hissiz ve duyarsız bir hale getirmiştir. Bu, bir kimsenin karnı ağrıdığında (......); başı ağrıdığında da (......) denilmesi gibidir. Cenâb-ı Hakk'ın, sözünün mânası, "O'nun ilmiyle..." demektir. Buna göre bu tabirin mânası şudur: "Allahü Teâlâ, size muttaki olup tâatına sabrü sebat etmeniz şartıyla yardım edeceğini va'adedip, siz de bu şartı tastamam yerine getirdiğiniz için, O va'adini gerçekleştirdi ve düşmanlarınıza karşı size yardım etti. Ama ne zaman ki şartlara riâyet etmeyip Rabb'inizin emrine isyan ettiniz, hiç şüphesiz o zaman o ilahî yardım ve nusret de yok olup gitti, zail oldu. Cenâb-ı Hakk'ın, "Derken siz gevşeklik gösterdiniz; sevdiğiniz şeyi size gösterdikten sonra isyan ettinizr emr hususunda çekiştiniz" buyruğu hakkında birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Bir kimse şöyle diyebilir: "Hak teâlâ'nın, "Derken siz gevşeklik gösterdiniz" ifâdesi, zahirine göre şart cümlesi gibidir. Bunun mutlaka bir cevabı olması gerekir; o halde bunun cevabı nerededir?"
Bil ki, âlimler bu konuda şu iki yolu izlemişlerdir:
Birinci yol: Bu ifade, bir şart cümlesi değildir. Aksine, buyruğunun mânası, "sizden bir gevşeklik ve emir konusunda bir münakaşa sadır oluncaya kadar, muhakkak ki Allah size yardım etmişti" şeklindedir. Çünkü Cenâb-ı Hak, onların müttakî olmaları ve tâatlara sabretmeleri şartıyla, onlara yardım edeceğini va'adetmişti. Binâenaleyh, onlar korkup, yılgınlık gösterip ve de isyan edince, Allah'ın yardımı sona erdi. Bu görüşe göre, lafzı, (...caya kadar) manasında olmak üzere, bir "gaye" ifâde eder. Binâenaleyh, âyetteki, terkibinin manası, (caya kadar) veya (yılgınlık gösterdiğiniz zamana, vakte kadar...) şeklinde olur.
İkinci yol: Cenâb-ı Hakk'ın, , buyruğunun bir şart cümlesi olmaya elverişli olmasıdır. Bu görüşe göre âlimler, bu şartın cevabı hususunda ihtilâf edip şu izahları yapmışlardır:
a) Basralıların görüşü olup, buna göre buradaki şartın cevabı mahzûftur. Buna göre kelâmın takdiri ise, "Derken siz gevşeklik gösterip; Allah sevdiğiniz şeyi size gösterdikten sonra isyan ederek emr hususunda çekişince, Allah sizden yardımını çekti.." şeklinde olur. Hak teâlâ'nın, "Celâlim hakkı için, Allah size olan va'adini yerine getirmişti" buyruğunun mânası, böyle bir cevabın takdir edileceğine delâlet ettiği için, bu cevabın hazfi güzel ve yerinde olmuştur. Bu nevi âyetler Kur'ân-ı Kerîm'de pekcoktur. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Eğer yeryüzünde bir tünel, veya semâda bir merdiven bulabilir de, onlara bir mucize getirebilirsen" (Enam. 35) buyurmuştur ki bunun cevabı, (bunu yap!) emri olup şart, cevabın bu şekilde olacağına delâlet ettiği için hazf edilmiştir. Yine O, "Yoksa o, gecenin saatlerinde kıyam edip (namaz kılan) kimse mi?" (Zümer, 9) buyurmuştur ki, kelâmın takdiri, "Yoksa, kıyam eden kimse, böyle olmayan kimse gibi midir?"şeklindedir.
b) Küfelilerin görüşü, Ferrâ'nın da tercihi olup buna göre, bu ifâdenin cevabı, Cenâb-ı Hakk'ın, "İsyan ettiniz" sözüdür. Bu ifâdenin başındaki vâv harfi zâiddir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Vakta ki ikisi de Allah'ın emrine teslim oldular, (İbrahim) onu alnı üzere yıktı. Biz ona... nida ettik" (Saffât, 103-104) buyurmuştur. Esasen mâna, vâv harfi olmaksızın "Biz ona... nida ettik." şeklindedir. İşte burada da böyledir. Yılgınlık gösterme ve çekişme isyan etmeye sebep olunca kelâmın takdiri; "Derken siz gevşeklik gösterip emir hususunda çekişince, isyan etmiş oldunuz..." şeklinde olur. Buna göre buradaki vâv harfi zâid olmuştur. Bu görüşü destekleyenlerden bazıları, Hak teâlâ'nın, "Nihayet oraya vanp, kapılan açılınca..." (Zûmer, 73)âyetinin deliliyle, li sözünün cevabına vâv getirmenin, Arapların usûlü olduğunu iddia etmişlerdir. Buna göre âyetin takdiri, "Nihayet oraya vardıklarında, oranın kapıları açıldı" şeklinde olur. Buna göre eğer, "sizin yılgınlık gösterip çekişmeniz bir mâsiyettir. Bundan dolayı biz yılgınlık göstermeyi ve çekişmeyi mâsiyetin sebebi kabul eder isek, birşeyin yine kendisinin sebebi olması gerekir ki bu fasittir" denilir ise, biz deriz ki: "Buradaki isyandan murad, onların o yerden ayrılmalarıdır. Şüphesiz yılgınlık gösterme ve çekişme de, onların o yerlerinden çıkmalarını gerektiren şeylerdir. Binâenaleyh bunda, birşeyi yine kendisinin sebebi kılma yoktur." Bil ki Basralılar, bu cevabı kabul etmezler. Çünkü onların ekolüne göre, buradaki vâv harfini "zaide" kabul etmek caiz değildir.
c) Âyetin takdiri şöyle olabilir: "(Allah) size sevmekte olduğunuz (zafer)i gösterdikten sonra, siz gevşeklik gösterip isyan edip, emir (işlerin idaresi) hususunda çekişerek iki kısma ayrıldınız: Kiminiz dünyayı, kiminiz de âhireti istiyordu. "Binâenaleyh bu şartın cevabı, "iki kısma ayrıldınız..." ifadesidir. Fakat, âyetteki "içinizden kimi dünyayı istiyor, kimi de âhireti diliyordu" sözü, aynı faydayı sağlayıp, aynı manayı ifâde ettiği için, bu cevap sözde hazf edilmiştir. Çünkü edatı teb'îz (kısmîlik) ifade eder ki bu da böyle bir bölünmeyi gösterir. Bu, hatırıma gelen bir ihtimaldir.
d) Ebû Müslim, "Bu ifâdenin cevabı, âyetteki "Sizi onlardan geri çevirdi" kısmıdır ve bunun takdiri, "Sonra siz yılgınlık gösterdiniz... Allah sizi imtihan etmek için, sizi onlardan geri çevirdi" şeklindedir. Bu sözün başındaki (sonra) kelimesi sanki yok gibidir" demiştir. Ebû Müslim'in bu izahı, son derece uzak ihtimaldir. Allah en iyisini bilir.
İkinci Mesele
Allahü teâlâ, bu âyette üç şey zikretmiştir:
Birincisi: Feşel (gevşeklik göstermedir ki bu zayıflık manasına gelir. "Fese!" kelimesinin, korkaklık manasına geldiği de söylenmiştir ki bu Hak teâlâ'nın, "Çekişmeyin, yoksa zayıflarsınız" (Enfal. 46) âyetinin delaletiyle bâtıldır. Çünkü burada bu kelimenin, "yoksa korkarsınız" manasına gelmesi uygun düşmez.
İkincisi: Emir (işlerini idaresi) hususunda çekişmedir ki bu konuyla ilgili şu iki bahis vardır:
1- Bu çekişmeden murad, şudur: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, okçulara yerlerinden kesinlikte ayrılmamalarını emredip, Abdullah İbn Cübeyr (radıyallahü anh)'i onlara reis tayin edip müşrikler ortaya çıkınca, bunlar da onları bozguna uğrayıncaya kadar ok yağmuruna tutmuşlardı. Sonra bu okçular, müşriklerin kadınlarının dağa tırmanıp -ayaklarındaki halhallar görünecek şekilde- bacaklarının açıldığını gördüklerinde, "Ganimet, Ganimet!" dediler. Bunun üzerine reisleri Abdullah (radıyallahü anh), "Allah'ın Resulü bize buradan ayrılmamamızı tembih etti" deyince, onlar onu dinlememiş ve ganimet elde etmek için koşup gitmişlerdi. Geride Abdullah ile birlikte on kişiden daha az bir grup kalmıştı ki onların hepsini de müşrikler öldürmüşlerdi. İşte âyette bahsedilen "çekişme"den maksad budur.
2- Âyetteki "emir hususunda" tabiri hakkında şu iki izah yapılmıştır:
a) Buradaki "emir", durum, hal ve vaziyet manasınadır. Yani, "İçinde olduğunuz durum hakkında..." demektir.
b) Buradaki "emir", nehyin zıddı olan emirdir. Buna göre mana, "Sizler, Hazret-i Peygamber'in, yerinizden ayrılmama emri hususunda çekiştiniz" şeklindedir.
Üçüncüsü, Sevmekte olduğunuz (zafer)i size gösterdikten sonra isyan etmenizdir ki bundan maksat, "Bulunduğunuz yerde durmayıp, orayt terketmek suretiyle İsyan ettiniz" manasıdır.
Geriye, bu âyetle ilgili birkaç soru kalır:
1- Allahü teâlâ, feşel, yani "gevşeklik gösterme"yi niçin "çekişme ve isyan etme"den önce zikretmiştir?
Cevap: Okçular, kâfirlerin bozguna uğradığını görüp, ganimet elde etme sevdasına düşünce, bu arzu yüzünden, gönüllerinde orada durma hususunda bir gevşeme meydana geldi. Sonra kendi kendilerine (vicdanlarında), "ganimet elde etmek için gidelim mi, gitmeyelim mi?" diye bir çekişme içine düştüler. Daha sonra da, ganimet elde etmekle meşgul oldular.
2- O yerden ayrılmak suretiyle işlenen bu isyan, onlardan sadece bir kısmına ait iken, hiçin âyetteki itâb (kınama), umûma yöneltilmiştir?
Cevap: Bu (isyan ettiniz) hitabı, hernekadar umûmî ise de, kendisinden sonra onu tahsîs eden (sınırlayan) bir ifâde gelmiştir. Bu da, "İçinizden kimidünyayı istiyor, içinizden kimi de âhireti diliyordu" sözüdür.
3- Âyetteki, "arzu ettiğiniz (zafer)i de size gösterdikten sonra..." ifâdesinin mânası nedir?
Cevap: Bunun maksadı, isyanın büyüklüğüne dikkat çekmektir. Çünkü, Allahü teâlâ'nın, va'adini gerçekleştirmek suretiyle kendilerine ikram ettiğini müşahede ettiklerinde, onlara böyle bir isyandan kaçınmak gerekirdi. Onlar, böyle bir günaha cesaret edip, bunu işleyince, Hak teâlâ bu ikramını onlardan geri çekmiş ve onlara isyanlarının cezasını tattırmıştır.
Sonra Cenâb-ı Hak, "Sonra (Allah) sizi imtihan etmek içîn, sizi onlardan geri çevirdi" buyurmuştur. Bu âyetin tefsiri hususunda, bizim (Ehl-i sünnet) âlimleri ile Mu'tezile'nin görüşleri farklıdır. Çünkü Allah'ın onları kâfirlerden geri çevirmesi bir günahtır. Binâenaleyh Allahü teâlâ, bu geri çevirme işini kendisine nasıl nisbet etmiştir? Bizim âlimlerimize göre müşkilat yoktur. Çünkü âlimlerimize göre, hayır da şer de Allah'ın yaratması ve irâdesi iledir. Buna göre âlimlerimiz, bu âyetteki "geri çevirme"nin, "Allahü teâlâ müslümanlan kâfirlerden geri çevirdi, kalplerine bozgun fikrini attı ve kâfirleri onlara musallat kıldı" manasında olduğunu söylemişlerdir. Bu, müfessirlerın, bu mananın caiz olmadığını ve bunun caiz olmayacağına aklî delillerin de delâlet ettiğini söylemiştir. Onlar "Naktî delil, Hakikaten, iki ordu karşılaştığı gün, içinizden geri dönenler (yok mu), onları, yaptıkları bazı şeylerden dolayı ancak şeytan kaydırmak istedi..." (Al-i İmran, 155) âyetidir. Allahü teâlâ, bu âyette, onlardan sâdır olan şeyi şeytana nisbet etmiştir. Binâenaleyh bundan sonra bu şeyi artık nasıl olur da kendisine izafe edebilir? Aklî delil ise şudur: Allahü teâlâ, onları bu geri dönmeden dolayı kınamıştır. Allah'ın insanları boylarının uzunluğu veya kısalığmdan, hastalıklı veya sıhhatli olmalarından ötürü kınaması caiz olmadığı gibi, böyle bir filüden ötürü, bu insanları kınaması da caiz değildir" demişlerdir.
Daha sonra onlar, şu açıklamaları yapmışlardır:
a) Cübbaî şöyle der: "Okçular iki kısma ayrıldılar: Bir kısmı, ganimet elde etmek için mevzilerini terketmiş, bir kısmı ise orada kalmıştı. Sonra orada kalanları düşman kuşattı. Eğer yerlerini terkedenler de orada katmış olsalardı, şüphe yok ki, düşman onları da hiç faydasız yere öldürecekti. İşte bundan dolayı onların orayı terkedip, düşmandan korunabilecekleri bir yere çekilmeleri caizdir. Baksana, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabından bir grup ile dağa doğru çekilip, sırtlarını dağa verip kendilerini muhafazaya almışlar ve böyle yapmakla âsî olmamışlardı. Böyle bir geri çekilme caiz olunca, "Allah'ın izni ve emriyle oldu" manasında, Hak teâlâ bu işi kendisine nisbet etmiştir, Daha sonra da Hak teâlâ, "Sizi imtihan etmek için..." buyurmuştur ki, bundan murad şudur: "Allahü teâlâ onları o yere döndürüp onlar da orada kendilerini muhafaza altına alınca, orada da cihad etmelerini ve geri kalan müslümanlan müdafaa etmelerini emretmiştir. Hezimete uğradıktan ve harb meydanında akrabaları ile dostlarının öldürüldüğünü gördükten sonra, müslümanların yeniden cihâda yönelmeleri, hiç şüphe yok ki en büyük bir imtihan olmuştur."
Şayet, "Bu izaha göre, Allah'ın kâfirlerden geri çevirdiği müslümanlar, günah işlemiş olmazlar. Öyle ise, daha niçin Cenâb-ı Hak, "Allahsizi muhakkak bağışladı.." buyurmuştur?" denilir ise, biz (Mu'tezile) deriz ki: "Âyet, bu geri dönme hususunda mazur olanları da olmayanları da içine almaktadır. Mazur olmayanlar, ilk önce bozgunu başlatıp, devam eden ve emre isyan edenlerdir. Binâenaleyh Allah'ın, "Sizi onlardan geri çevirdi" ifâdesi, mâzûr olanlarla ilgili olmuş olur. Çünkü âyet, iki kısma ve iki hükme şâmil olunca, her hüküm ilgili olduğu kısma âit olmuş olur. Bu âyetin bir benzeri de, Hak teâlâ'nın, "(Resûlullah) ancak o iki (kişinin) ikincisi idi. Hani onlar mağarada idiler. Peygamber o vakit arkadaşı (Ebu Bekir'e), "Tasalanma, Allah hiç şüphe yok ki bizimle beraberdir" diyordu. Bunun üzerine Allah onun üzerine sekînesini indirdi" (Tevbe, 40) âyetidir. Burada, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, kendisine "Tasalanma..." dediği, Hazret-i Ebû Bekir (radıyallahü anh)'dir. Çünkü Hazret-i Ebû Bekir (radıyallahü anh), bu sözden önce korkuyordu. Bunu duyunca korkusu dindi ve sakinleşti. Cenâb-ı Hak daha sonra, "(Allah) O (peygamberi) görmediğiniz ordularla güçlendirmiştir" (Tevbe, 40) buyurmuştur ki bununla da Hazret-i Ebu Bekir (radıyallahü anh)'i değil, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'i kastetmiştir. Çünkü bunların ikisi birlikte zikredilmişlerdir." İşte Cübbâi'nin bu konuda söylediklerinin hepsi budur.
b) Ebû Müslim el-İsfehânî'nin söylediği şu izahtır: "Hak teâlâ'nın, "Sizi onlardan geri çevirdi" buyruğundan maksad, "Müslümanların isyanlarına ve gevşeklik göstermelerine bir ceza olsun diye, kâfirlerin kalplerindeki müslümanlardan duydukları korkuyu giderdi" manasıdır. Sonra Cenâb-ı Hak, "Sizi imtihan etmek için.." buyurmuştur ki bu, "Emrine muhalefet edip, ganimet elde etmeye yönelmeniz hususunda, Allah'a dönüp, O'na yönelerek, O'ndan mağfiret talep edesiniz diye, bu geri çevirmeyi size bir belâ kıldı" manasınadır. Daha sonra Hak teâlâ onlara, kendilerini affettiğini bildirmiştir."
c) Ka'bî bu ifâdenin, "sonra size birçok nimetler verip, yükünüzü hafifletmek suretiyle sizi imtihan etmek için, Allahü teâlâ hemen yeniden savaşa dönmenizi emretmemek suretiyle, sizi onlardan çevirmiştir" manasında olduğunu söylemiştir. Bu konuda, onların yaptığı izahlar işte bunlardır. Allah en iyisini bilendir.
Sonra Cenâb-ı Allah, "(Allah) sizi muhakkak bağışladı" buyurmuştur ki bu ifâdenin zahiri, onlardan daha önce bir günah sâdır olmasını gerektirir. Kâdî şöyle demiştir: "Eğer bu, küçük günahlardan ise, Cenâb-ı Hakk'ın onu tevbe edilmeden de affedebileceğini söylemek doğru olur. Eğer bu, büyük günahlardan ise, büyük günah sahibi olanların, tevbe etmeden af ve mağfirete uğrayamayacaklarına delil bulunduğu için, onların mutlaka tevbe etmiş olduklarını kabul etmek gerekir."
Bil ki bu günah şüphesiz, bir büyük günahtır. Çünkü o okçular, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in nassının (hadisinin) açık manasına muhalefet etmişlerdir. Bu muhalefet, müslümanların bozulmasına ve ileri gelen bir çok müslümanın öldürülmesine sebeb olmuştur. Bütün bunların, günah-ı kebâir cinsinden olduğu herkesin malûmudur. Yine Hak teâlâ'nın, "Kim böyle bir günde o (kâfirlere) arka çevirirse..." (Enfal, 16) âyetinin zahiri de, bu işin büyük günah olduğuna delâlet eder. Bu son âyetin, Bedir savaşındaki müslümanlara has olduğunu söyleyenlerin görüşü zayıftır. Çünkü âyetin lâfzı umûmîdir ve maksadda da bir farklılık yoktur. Binâenaleyh âyeti tahsis etmek (sınırlandırmak) imkânsızdır. Sonra bu âyetin zahiri, Hak teâlâ'nın onları tevbesiz olarak affettiğini gösterir. Çünkü âyette tevbeden bahsedilmemektedir. Binâenaleyh bu, Allahü teâlâ'nın, büyük günah sahiplerini de bazan affedebileceğine bir delildir. Mu'tezile'nin, bunun imkânsızlığına dair delilinin cevabı, Bakara sûresinin tefsirinde geçmişti.
Sonra Cenâb-ı Allah, "Zaten Allah mü'minlere bol lütf-u inayet sahibidir" buyurmuştur ki, bu ifâde, daha önce geçen ilâhî yardım, ve günahkârları af ile ilgilidir. Bu âyet, büyük günah sahibinin mü'min olduğuna delâlet etmektedir. Çünkü biz bu günahın, günah-ı kebâirden olduğunu açıklamıştık. Allahü teâlâ bu buyruğunda onları "mü'minler" diye adlandırmıştır ki bu, Mu'tezile'nin iddiasının aksine, büyük günah sahiplerinin de mü'min olmasını gerektirir. Allah en iyisini bilendir.
Uhud Günü Müslüman Ordusunun Dağılması
153. Âyetin Tefsiri
"O vakit siz, boyuna uzaklaşıyor, hiç kimseye dönüp bakmıyordunuz. Peygamber İse, arkanızdan sizi çağırıyordu. Bunun üzerine (Allah), sizi keder üstüne kederle cezalandırdı. (Bu), ne elinizden gidene, ne de başınıza gelene esef etmemeniz içindir. Allah, ne yaparsanız hakkıyla haberdardır".
Bu âyet hakkında şu iki görüş vardır:
Birinci görüş: Bu âyet de, makabli ile ilgilidir. Bu görüş, göre, şu izahlar yapılabilir:
a) Cenâb-ı Hak sanki şöyle demek istemiştir: "Boyuna uzaklaştığınız o zaman, Allah sizi affetti." Çünkü Allah'ın onları affetmesi, mutlaka onların işledikleri bir işten dolayıdır. Bu iş de, "boyuna uzaklaşıyordunuz" ifâdesinin anlattığı iştir ki bundan maksad, onların mevzilerini bırakıp, o vadide hiç kimseye dönüp bakmayacak şekilde bozguna uğramış gibi hareket etmeleridir.
b) "Siz boyuna uzaklaşırken, Allah sizi onlardan geri çevirdi."
c) Bunun takdiri, "Siz boyuna uzaklaşırken, Allah sizi imtihan etmek için, sizi onlardan geri çevirdi" şeklinde de olabilir.
İkinci görüş: Bu, öncesi ile herhangi bir ilgisi olmayan bir âyettir. Buna göre kelâmın takdiri, "Hatırla o vakti ki siz o zaman boyuna uzaklaşıyordunuz..." şeklindedir.
Âyetle ilgili birkaç mesele bulunmaktadır:
Birinci Mesele
Keşşaf sahibi şöyle demiştir: "Hasan el-Basri, bu ifâdeyi (hani dağa çıkıyordunuz) şeklinde; Ubey İbn Ka'b (Hani vadide uzaklaşıyordunuz) şeklinde, Ebû Hayve de, te harfinin fethası ve ayn harfinin şeddesi ile, (merdivene tırmandı) fiilinden olarak, (tırmanıyordunuz) şeklinde okumuşlardır."
İkinci Mesele
(......) masdarı, yeryüzünde gitmek ve uzaklaşmak manasına gelir. (Dağa tırmandı), (Yüksek bir yere çıktı) ve, "Mekke'den Medine'ye doğru uzaklaştık" denilir. Ebu Muaz en-Nahvî şöyle demiştir: "Vadi, nehir ve boğaz gibi aşağısı ve yukarısı olan herşey hakkında bir kimse onun aşağısından yukarılarına çıktığı zaman (falanca vadinin yukarılarına çıktı) denilir. Merdiven gibi şeylere tırmanma için fiili kullanılır."
Üçüncü Mesele
Hak teâlâ'nın, Hiç kimseye dönüp bakmıyordunuz" buyruğuna gelince, yani, "Harbin şiddetinden dolayı hiç kimseye dönüp bakamiyordunuz" demektir. Bu tabirin aslı şudur: "Bir şeye dönüp bakmak isteyen kimse oraya doğru boynunu veyahut da hayvanın yularını meylettirir hiçbir şeye meyietmeyip çekip gittiği zaman ise o kimse için "ona dönüp bakmadı" denilir" şeklindeki kullanıştır. Daha sonraysa bu fiil, bir şeye meyletmemek ve iltifat etmemek manasında kullanılmıştır. Meselâ, yani, "falanca o şeye dönüp bakmadı, ona aldırış etmedi" denilir.
Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Peygamber ise sizi çağırıyordu" buyurmuştur. Yani, Hazret-i Peygamber, yani, "Ey Allah'ın kulları, bana, bana geliniz.. Ben, Allah'ın resulüyüm... Kim hücum ederse, muhakkak ki onun için cennet vardır" diyordu. Bu ifâdeden muradın, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in onları kendisine çağırması, böylece de onların Hazret-i Peygamber'in yanında toplanıp ayrılmamaları olması muhtemel olduğu gibi, bundan muradın Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in onları düşmanla savaşmaya çağırmış olması da muhtemeldir.
Cenâb-ı Hak sonra, buyurmuştur ki, "Yani sizin arkanızdan" demektir. "Onların önünde ve başında geldim" denildiği gibi, "İnsanların peşinde geldim.." de denilir. Yine, "Falanca, insanların peşinden, sonunda geldi" denilir. Buna göre mana, "Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onların arkalarında durmuş olarak onları çağırıyordu. Çünkü ashâb, bozguna uğramaları sebebiyle, onun önüne geçmişlerdi" şeklinde olur.
Ganimet Yerine Gam Elde Edilmesi
Cenâb-ı Hakk'ın, "Bunun üzerine Allah, sizi keder üstüne kederle cezalandırdı" buyruğuna gelince, bu ifâde hakkında birkaç mesele vardır:
Birinci mesele
(......) lâfzı, genel olarak hayır hakkında kullanılır. Bu kelimenin şer hakkında kullanılması da caizdir. Çünkü bu lâfız, Arapların yani, "Aklı ona döndü" tabirinden alınmıştır. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Hani biz Beyt'i insanlar için bir toplantı yeri yapmıştık" (Bakara. 125) buyurmuştur. Evli kadına da denilmektedir. Çünkü, onunla cinsi münasebette bulunan erkek o kadına varır, ona döner. "Sevap" kelimesinin aslı, ister hayır ister şer olsun, failin fiilinin karşılığının onu yapana (faile) dönmesidir. Ama ne var ki örfte bu kelime hassaten hayır işler hakkında kullanılmaktadır. Binaenaleyh buradaki "sevap" lâfzını, asıl mânasına hamledersek sözümüz doğrudur. Ama bu kelimeyi örfteki manasına hamledersek, bu kelime burada tehekküm ve alay üslûbunda gelmiş olur. Bu, "Adetâ senin selâmın vurmak; azarlaman da kılıçtır" denilmesi gibidir. Yani, âyetteki "gam", onların umdukları sevap ve mükâfaat yerine mükâfaat olarak gam verildiği bildirilmiştir, Bu, Hak teâlâ'nın, "Onları elîm bir azap ile müjdele" (Tevbe. 34) buyruğundakine benzer bir durumdur.
İkinci Mesele
"Keder üstüne kederle" tabirindeki bâ harf-i cerrinin, "mukabele", (bedel, karşılık) bâ'sı olması muhtemeldir. Bu, "Bu, buna mukabildir" denilmesi gibidir. Yani, "Bu, falancaya bedeldir, mukabildir" demektir. Yine bu bâ harfinin, "ile, beraber" mânasında olması da muhtemeldir. Buna göre âyetin takdiri, "Onları gam üstüne gam ile cezalandırdı" şeklindedir. Ama birinci mânaya göre ise, bu konuda şu izahlar yapılmıştır:
a) Zeccâc'ın görüşü olup buna göre mâna şöyle olur: "Siz, peygamberin emrine isyan etmeniz sebebiyle, Resule bir gam ve keder tattırınca, Allahü teâlâ da size bu gam ve kederi tattırdı." Bu da onların hezimete uğramaları ve dostlarının öldürülmesi sebebiyle ortaya çıkan kederdir, gamdır. Buna göre mâna, "Allahü teâlâ size, o gamdan dolayı bu gammı vermiştir" şeklinde olur.
b) Hasan el-Basrî şöyle demiştir: "Cenâb-ı Hak bu ifâdeyle, Uhud gününde müslümanlarda meydana gelen gammın, Bedir gününde müşrikler hakkında meydana gelen gamma bedel olduğunu kastetmiştir ki, O'nun bundan maksadı, "sizin kalbinizde dünyaya karşılık herhangi bir meyil ve iltifat bırakmamasıdır..." Binâenaleyh, "Dünyanın size yönelmesiyle sevinmeyin; sırt çevirmesiyle de mahzun ve mükedder olmayın.." demektir ki, bu Hak teâlâ'nın, "Uhud harbinde, "Elinizden çıkana tasalanmayasınız" (Hadid, 23); Bedir harbinde de, "Elinize geçen ile sevinip şımarmayısınız" (Hadid, 23) buyruğunun mânâsıdır."
Kadı, Hasan el-Basri'nin bu açıklamasını tenkid ederek şöyle demiştir: "Uhud gününde, onların kederleri, kâfirlerin istilası ve üstün gelmesi sebebiyle olmuştu ki, bu bir küfür ve ma'siyettir. O halde daha nasıl, Allah bu gammı kendisine nisbet eder?" Kadî'nin bu tenkidine şu şekilde cevap verilebilir: Allahü teâlâ'nın, kâfirleri müslümanlara musallat kılmasında, müslümanlar için bir çeşit maslahatın bulunduğunu bilmesi sebebiyle böyle yapmış olması uzak bir ihtimal değildir. Bu maslahat da, onların, dünyanın kendilerine gülmesiyle sevinmemeleri; kendilerine sırt dönmesiyle de üzülmemeleri, böylece de kalplerinde Allah'tan başkasıyla meşguliyyet halinin kalmamasıdır.
c) Hak teâlâ'nın, (......) ifâdesindeki fail olan zamirin, Hazret-i Peygamber'e râci olması da caizdir. Buna göre mana şöyle olur: "Sahabe (radıyallahü anh), Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in yüzünün yaralandığını, dişinin kırıldığını ve amcasının da öldürüldüğünü görünce kederlenip mahzun olmuşlardı. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de, onların, ganimet elde etmek için Rab Taâlâya âsi olduklarını; sonra da ganimetten mahrum kaldıklarını ve akrabalarının öldürüldüğünü görünce, işte bütün bunlardan dolayı gamlanıp kederlen misti. Böylece Cenâb-ı Hakk'ın, tabirinden kasdedilen, bu olmuş olur.
İkinci takdire göre, ki bu da bâ harf-i cerrinin manasına olmasıdır, mana şöyle olur: "gam üstüne gam" veya "gamla beraber gam..." Bu da mümkün olan bir mânadır. Çünkü harf-i cerler birbirlerinin yerine geçebilirler. Meselâ sen, "Yapıncaya kadar, başından ayrılmadım" "Yapıncaya kadar, onun yanından ayrılmadım" Benî Fülân'ın, yanına vardım" veya "Benî Fulan'ın yanına indim, konakladım, vardım" diyebilirsin.
Müminlere Gelen Gam Üstüne Gam ne Demektir?
Bil ki buradaki gamlar, çok çeşitli idi:
a) Düşmanlarının, gerek mallarına gerekse canlarına vermiş olduğu zayiattan dolayı meydana gelmiş olan gam.
b) Diğer mü'minlerin başlarına gelmiş olan bu tür şeylerden dolayı gamlanmaları.
c) Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in yüzünün yaralanıp dişinin kırılmasından dolayı hüzünlenmeleri.
d) Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in öldürülmüş olduğu şeklinde yayılmış olan asılsız haberin sebebiyet verdiği gam.
e) Kendilerinden sudur eden günah ve o günahın cezasından korkmalarından dolayı meydana gelmiş olan gam.
f) Kendilerine vacip olan tevbenin onlara vermiş olduğu gam...
Bu böyledir, çünkü onlar o isyanlarından tevbe ettiklerinde tevbeleri, ancak hezimeti bırakıp bu yenilgiden sonra tekrar savaşa dönmeleriyle tamam olacaktır. Bu da en zor olan şeyler cümlesindendir. Çünkü insan, mağlup olduktan sonra kalbi zayıflayıp korkak hale getir. Binâenaleyh, tekrar savaşa dönmesi emrolunduğunda, şayet bu emre uyarsa öldürüleceğ:nden korkar; yapmazsa küfre düşmekten veyahut da âhiret cezasından korkar... İşte hiç şüphesiz bu gam, gamların ve hüzünlerin en ağırı ve en büyüğüdür. Sen bu cümleyi iyice kavradığın zaman, bii ki müfessirlerden her biri bu âyeti, bu izahlardan birisiyle tefsir etmiştir.. Biz de bunları aşağıda sayacağız:
1- Birinci gam, gevşeme ve çekişme sırasında kendilerine isabet eden gamdır. İkinci gam ise, bozguna uğradıklarında meydana gelen gamdır.
2- Birinci gam, ganimetler elde edememekten dolayı meydana gelen gam; ikinci gam ise, Ebû Süfyan ile Halid İbn Velîd'in, müslümanların durumuna muttali olarak onların üzerine hücum edip, onlardan büyük bir topluluğu öldürmeleriyle meydana gelen gamdır.
3- Birinci gam, Ebu Süfyan ile Halîd İbn Velid'in müslümanlara, onları öldürmeye yöneldikleri sırada vermiş oldukları üzüntü ve gam. İkinci gam ise, müşrikler savaş meydanından ayrıldıkları zaman, geride kalan müslümanların, müşriklerin tekrar geriye dönerek hepsini öldürmek istemeleri gibi bir endişeyi taşımalarından doîayt meydana gefen gamdır. İşte bu gam, onlara birinci gammı unutturacak bir hale geldi.
4- Birinci gam, müslümanlara, canlan ve malları sebebiyle ulaşan gam; ikinci gam ise, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in öldürülmesi hakkında yayılmış olan asılsız haberden'dolayı onlara ulaşan, arız olan gamdır.
Bu âyet hakkında bir üçüncü görüş daha vardır ki, Kaffâl (r.h) onu tercih etmiş ve şöyle demiştir: "Bize göre Allahü teâlâ, tabiriyle, iki tür gammı kastetmemiştir. O, bu ifâdeyle ancak gamların birbirine bitişmesini ve geniş ve kapsamlı olmasını murad etmiştir. Yani "Cenâb-ı Hak sizi, pekçok gamlarla cezalandırdı. Meselâ kardeşlerinizin ve akrabalarınızın öldürülmesi; müşriklerin dağın tepesinden üzerinize, ekseriyetinizin imha edilmesinden emin olmayacağınız tarzda hücum etmeleri ve, günah işlemeye yönelmeniz, atılmanız gibi.." Binaenaleyh, Cenâb-ı Hak sanki şöyle demek istemiştir: "Sizi günaha yönelmekten men etmesi ve Allah'ın emrine muhalif olan şeylerle meşgul etmekten alıkoyması için, işte bu birbirini izleyen kederlerle cezalandırmıştır."
Üçüncü Mesele
Allahü Teâlâ'nın onları, gam üstüne gam ile cezâlandırmasının mânası, O'nun müslümanlarda kederi yaratması demektir. Mu'tezile'ye gelince, bu açıklama onların prensiplerine uygun düşmemektedir. Onlar bu nisbetin sebebi hususunda şu izahları yapmışlardır:
a) Ka'bî şöyle demiştir: "Münafıklar, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in öldürüldüğüne dair asılsız haber yayıp, Allahü teâlâ da yayılan bu haberin yalan olduğunu beyân etmeyince, sanki bu gammı yapanın Allah'ın bizzat kendisi olmuş olur. Bu, -yanında o haberin yalan olduğunu bilen birisi olduğu halde- kendisini gamlandıran bir haber alan bir adamın durumuna benzer. Yanındaki adam o haberin yalan olduğunu bildirmez ve kişiyi bu hususta düşünmeye sevkeder, daha sonra ona bunun asılsız olduğunu haber verir ise, bu adam haber verene, "Beni kederlendirdin, hüznümü uzattın" der. Halbuki bu adam, onu hüzünlendirme ve kederlendirme babında hiçbirşey yapmamış, sadece susup, haberin asılsızlığını daha başta iken söylememiştir İşte burada da böyledir.
b) Gam, hemekadar kulun fiillerinden ise de, onun sebebi Allah'ın fiilidir. Çünkü Allahü teâlâ, kullarını, başlarına gelen musibetlerden dolayı kederlenecek şekilde yaratmıştır. Kullar, bu kederden dolayı ne övülürler, ne de kınanırlar.
c) Allahü teâlâ'nın, kulların maslahatlarını gözetmek için. bazı mükelleflerin kalbinde kederi yaratmış olması da uzak bir ihtimâl değildir.
Sonra Cenâb-ı Hak, "Esef etmemeniz içindir..." buyurmuştur. Bu hususta iki izah şekli vardır:
a) Bu tabir Cenâb-ı Hakk'ın, "Andolsun ki Allah sizi atfetmiştir" (Âl-i İmran, 152) ifadesiyle irtibatlıdır. Allahü Teâlâ sanki şöyle buyurmuştur: "Hüzünlenmeyesiniz diye Allah sizin günahlarınızı bağışladı. Çünkü Allah'ın affında, bütün gam ve hüzünleri gideren hususiyetler vardır, "
b) Bu ifâdenin başındaki lâm harfi, (Bunun üzerine sizi cezalandırdı...) ifâdesine mütealliktir. Sonra, âlimler bu görüş hakkında değişik izahlar zikretmişlerdir:
1-Zeccâc şöyle demiştir: "Âyetin mânası, "Sizi, Peygamber'e muhalefet etmenizden dolayı kendisini gamlandırdığınız için, bu gamınız ganimeti kaçırmanızdan ve başınıza hezimet gelip çatmasından dolayı değil de, sadece O'na muhalefet etmenizden dolayı olsun diye, hezimet gamıyla cezalandırmıştır. Bu böyledir, çünkü günaha yönelme sebebiyle meydana gelen gam, dünyevî musibetler sebebiyle meydana gelen gamı unutturur" şeklindedir."
2- Hasan el-Basrî şöyle demiştir: "Allah, sizin kâfirleri Bedir gününde gamlı ve mükedder kılmanıza karşılık, dünya işleri gözünüzde önemsiz olsun, böylece de onları elinizden kaçırmanızdan dolayı hüzünlenmeyip; elde ettiğinizden dolayı sevinip şımarmayasınız diye, Uhud gününde de sizi gamlı ve mükedder yapmıştır." Bu iki izah, bizim, ifâdesindeki bâ harfinin bedel ve karşılık ifâde eden bir harf olduğunu kabul etmemiz halinde yapılmıştır. Fakat bu harfin "ile, birlikte" manasında olduğunu söylersek âyetin manası "Siz, "Eğer bu yerde kalsaydık ve Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in emrini tutsaydık, ganimeti elden kaçırma gamına düşerdik" dediniz. Fakat biliniz ki, siz Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in emrine muhalefet edip, ganimet elde etme sevdasına düşünce, herbiri o gamdan kat kat daha büyük olan şu büyük gamlara düştünüz. Akıllı olanın, iki zarardan birini seçme durumunda kaldığında, daha büyük olan zararı giderme yolunu seçmesi gerekir. Bundan dolayı size gam üzerine gam gelişi, ganimeti elden kaçırmadan dolayı hüzünlenmenize manî olmuş ve sizi bundan menetmiştir" şeklinde olur.
Sonra Cenâb-ı Allah onları, dünyada hâsıl olan böyle bir men etme ile bu günahtan alıkoyduğu gibi, ganimette bulunan engeller sebebiyle, ondan da men etmiş ve "Allah, ne yaparsanız hakkıyla haberdardır" buyurmuştur. Yani, O, sizin bütün amellerinizi, maksadlarınızı ve gayelerinizi bilen, ve onlara eğer hayır ise hayır olarak, yok eğer şer ise şer olarak karşılık vermeye kadir olandır. İşte bu durum, kulu günaha yönelmekten alıkoyacak şeylerin en büyüklerindendir. Allah en iyisini bilir.
Hezimetten Sonra Allah'ın Müminlere Güvenlik Verip Rahatlatması
154. Âyetin Tefsiri
"Sonra o kederin ardından (Allah) üzerinize öyle bir eminlik, öyle bir uyku indirdi ki O, içinizden bir cemaatı örtüp buruyordu. Diğer bir cemaat da canları sevdasına düşmüştü. Allah'a karşı, câhiliyet zannı gibi, hakka aykırı bir zan besliyorlar ve "Bu İşten bize ne?" diyorlardı. De ki: "dütün iş Allah'ındır." Onlar sana açıkça söyleyemeyecekleri şeyi içlerinde saklıyorlar ve "Bu İşte elimizde bir şey olsaydı, burada öldürülmezdik" diyorlardı. De ki: "Eğer evlerinizde olsaydınız bile, kendilerine öldürülme takdir edilmiş olanlar, yine muhakkak ki yatacakları yerlere çıkıp gidecekti. (Allah bunu), göğüslerinizin içindekini yoklamak, yüreklerinizdekini temizlemek için (yaptı). Allah, sinelerde olan her şeyi hakkıyla bilendir"
Bu âyetin, önceki âyetlerle münasebeti hususunda şu iki izah yapılmıştır:
1- Allahü teâlâ, kâfirlere karşı mü'minlere yardım va'adeclip, bu yardımdan önce de, mü'minlerin kalplerinden korkuyu gidermesi gerekince, bu âyette, mü'minlere yardım va'adini gerçekleştireceğine bir işaret olsun diye, mü'minlerin kalplerinden korkuyu giderdiğini beyân etmiştir.
2- Hak teâlâ, önce mü'minlere yardım ettiğini beyân buyurmuş; onlardan bazıları isyan edince, kalplerine bir korku salmış, sonra da onlara bir uyku vererek, bu korkuyu, imânında sâdık ve dininde sebatlı kimselerin kalbinden giderdiğini bildirmiştir.
Bil ki Uhud günü Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte bulunanlar iki kısım idi:
a) Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, Allah tarafından gönderilmiş hak bir peygamber olduğuna, onun kendi hevâ ve arzusuna göre değil, ancak vahiy üzere konuştuğuna kesinkes inanan kimseler.., Bunlar, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den, Hak teâlâ'nın bu dine yardım edeceğini ve bu dini diğer dinlere üstün getireceğini işitip inanmış ve bu vak'anın kendilerinin köklerini kazımayacağını kesin olarak bilmişlerdi. Böylece, onlar hiç şüphe yok ki güven hissediyorlardı ve bu güven, rahatça uyuyabilecekleri bir dereceye varmıştı. Çünkü korku varken uyku tutmaz. Uyku tutması, korkunun tamamen kaybolduğuna delâlet eder. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Allah, Uhud kıssasında, bu âyette onlar hakkında, "Sonra o kederin ardından (Allah) üzerinize, öyle bir eminlik, Öyle bir uyku indirdi ki..." buyurmuş ve Bedir kıssasında da "O vakit Allah, kendi tarafından bir enıinlik olmak üzere hatif bir uyku ile sizi buruyordu" (Enfal, 11) buyurmuştur. Uhud kıssasında Hak teâlâ eminliği, uykudan önce; Bedir kıssasında da uykuyu, eminlikten önce zikretmiştir.
b) İkinci kısım ise Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in nübüvveti hususunda şüpheye düşen münafıklar idi. Onlar, savaşa, sırf ganimet elde etmek için katılmışlardı. Bunlar, ufak bir sıkıntıda hemen feryadı basan çok korkak kimselerdi. Sonra Cenâb-ı Hak her iki taifenin durumlarını anlatarak, mü'minler hakkında, "Sonra o kederin ardından (Allah) üzerinize, öyle bir emînlik, öyle bir uyku indirdi ki..." buyurmuştur. Bu ifâde hakkında bazı meseleler bulunmaktadır
Birinci Mesele
Vahidî şöyle demiştir: (......) kelimesi, (......) kelimesi gibi masdardır. Bunun benzeri olan diğer masdarlar da, meselâ, "Azamet, ululuk" ve "galebe, üstünlük" gibi masdarlardır." Cübbâî ise, "(Falanca emin oldu) fiilinin güvenlik manasında olarak emn, emene ve emân masdarları bulunduğunu söylemiştir.
İkinci Mesele
Keşşaf sahibi şöyle demiştir: (......) kelimesi, mîm harfinin sükûnuyla (......) şeklinde okunur. Çünkü bu siga, kökünden "masdar-ı binâ-i merre" dir.
Üçüncü Mesele
Âyetteki (......) kelimesi hakkında şu iki izah söz konusudur:
1- Bu, fciî (bir uyku) kelimesinden bedeldir.
2- Mef'uldür. Buna göre, âyetteki (......) kelimesi hakkında şu ihtimaller vardır:
a) Bu, öne geçmiş bir haldir. Bu, tıpkı senin "Bir adamı binitli olarak gördüm" demen gibidir.
b) Bu kelime, "Emniyet duygusundan dolayı uyudunuz" takdirinde mef'ûlün lehtir.
c) Bu kelime, "emniyet hissedenler" manasında (siz) zamirinden haldir.
Sonra Cenâb-ı Hak, "İçinizden bir topluluğu örtüp buruyordu' buyurmuştur. Bununla ilgili olarak iki mesele vardır:
Müminlerin Uykuya Dalmalarının Sağladığı Faydalar
Bu cemaatin, imânlarında basîret (şuur) üzere olan mü'minler olduğunu söylemiştik. Ebû Talha (radıyallahü anh) şöyle demiştir: "Biz saf halinde beklerken, üzerimize bir ağırlık geldi. Bundan dolayı meselâ birimizin elindeki kılıç düşüyor, o onu atıyor, derken tekrar düşüyor, tekrar alıyordu."
Hazret-i Zübeyr (radıyallahü anh)'in de şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Korku iyice arttığında Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in yanında idim. Derken Allah, bize bir uyku verdi ve ben, uyuklarken Mu'teb İbn Kuşeyr'in, "Eğer bize bu işten bir şey (bir pay) olsaydı, burada öldürülmezdik" dediğini duyuyordum." Abdurrahman İbn Avf (radıyallahü anh) da, "Uhud günü üstümüze bir uyku atıldı" demiştir. İbn Mes'ud (radıyallahü anh)'un, "Savaşta uyumak bir emniyet, namazda uyuklama ise şeytandan olan bir iştir" dediği rivayet edilmiştir. Bu böyledir, çünkü savaştaki emniyet, Allah'a son derece güvenmeden ve o nisbette de dünyadan yüz çevirmeden dolayı meydana gelir. Namazdaki uyuklama ise, Allah'tan son derece uzaklığı gösterir.
Bil ki bu uyuklamada birçok fayda vardır:
1- Bu hal, alışılmış bir şekilde (bazı insanları) değil, bütün mü'minleri saran bir hal olmuştur. Böylece bu, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in açık bir mu'cizesi olmuş olur. Hiç şüphe yok ki mü'minler, meydana gelen bu yeni mu'cizeyi müşahede ettiklerinde, imanları kat kat artıyordu. Böyle olunca da, düşmana karşı savaş hususunda istek ve gayretleri ile Allah'ın va'adini gerçekleştireceğine güvenleri artıyordu.
2- Uyku tutmama ve uyuyamama, bıkkınlık ve zayıflığı gerektirir. Uyku ise, kuvvet ve neşenin geri gelmesini ve artmasını temin eder.
3-Kâfirler, müslümanları öldürmekle meşgul olunca, Hak teâlâ, kıymetli arkadaşlarının öldürülmesini görmesinler, böylece de kalplerindeki korku ve çekingenlik artmasın diye, sağ kalan müslümanlara bir uyku vermiştir.
4-Düşmanlar, müslümanları öldürmeye son derece hırslı ve arzulu idiler. Binâenaleyh müslümaniann, bu uykuya rağmen, harp meydanında sağ salim kalmaları, Allahü teâlâ'nın onları koruyup kolladığına delâlet eden delillerin en büyüklerindendir. Bu da müslümanların kalplerindeki korkuyu siliyor ve Allah'ın va'adine güvenlerinin artmasını sağlıyordu. Bazı âlimler buradaki "uyku" lafzının, ileri derecede bir emniyet hissini kinaye yollu ifade etmek için getirildiğini söylemişlerdir ki bu görüş zayıftır. Çünkü bir lâfzı, hakîkî mânasını bırakıp mecazi manada kullanmak, ancak hakiki manasını kullanmaya mânı bir delil (durum) bulunduğu zaman söz konusu olur. Mezkûr fayda ve hikmetleri kapsadığı halde bu lâfzın hakikî manası nasıl terkedilebilir?
İkinci Mesele
Hamza ve Kisâî, zamiri âyetteki "eminlik" ifâdesine râcî kılabilmek için, fiili ta ile (o bürür) şeklinde; diğer kıraat imamları ise, zamiri "bir uyku" ifâdesine verebilmek için (......) şeklinde okumuşlardır ki bu ikinci şekli Ebu Hatim, Halef ve Ebu Ubeyd de tercih etmişlerdir.
Bil ki "eminlik" ve "uyku" kelimelerinden her biri diğerine delâlet eder. Bundan dolayı fiildeki zamiri hangisine versen, güzel olur. Bu, "Şüphesiz o zakkum ağacı, günaha düşkün olanın yemeğidir. (O), karınlar içinde, erimiş madenler gibi kaynar" (Duhân, 43-45) âyetinde olduğu gibidir. Buradaki fiil şeklinde de okunabilir. Her iki okunuşun da caiz olduğunu anladığın zaman biz deriz ki: Ta harfi ile olan kıraati güçlendiren, âyette asıl olan lâfzın "eminlik" olması ve nuâsen (bir uyku) kelimesinin ondan bedel oluşudur. Zamiri asıl olana vermek daha yerindedir. Hem "emînlik" maksûd olan şeydir. Maksûd olan "eminlik" bulunduğu zaman, "uyku" da bulunur. Çünkü "eminlik", uykunun sebebidir. Zira korkan kişi, nerede ise hiç uyuyamaz. Bu fiili yâ ile okuyanların detili ise şudur: Burada müslümanları bürüyen uykudur. Çünkü Araplar, "Bizi uyku bürüdü" derler. Nadiren de "Beni, uykudan dolayı bir emniyet bürüdü" derler. Hem bu kelime, (Enfal, 11) âyetinde fiili ile birlikte zikredilmiş ve fiilin hemen arkasından gelmiştir. Bu, cümle dizilişinde fiile (......) kelimesinden daha yakındır. O halde, fiili müzekker (yani yâ ile) getirmek daha uygundur.
Sadece Canlarının Derdine Düşen Güruh
Sonra Cenâb-ı Allah, "Bir taife de canlan sevdasına düşmüştü" buyurmuştur. Bu ifâde ile ilgili iki mesele vardır:
Birinci Mesele
Bu âyette bahsedilenler, Abdullah İbn Übey, Mu'teb İbn Kuşeyr ve taraftarları gibi münafıklardır. Bunların bütün endişeleri, canlarını kurtarmaktı. Nitekim Arapça'da denilir ki bu, "Benim kastım ve gayem şu şeydir" manâsındadır. Ebû Müslim şöyle demektedir: "Arapların korkan kimseye, (O, canı derdine düştü) demeleri âdetlerindendir. Bu münafıklar da, öldürülmekten çok korktukları için, uykuları kaçmıştı." Şöyle de denilmiştir: Mü'minlerin gaye ve düşünceleri, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile diğer mü'min kardeşleridir. Münafıkların gaye ve düşünceleri ise sadece kendi canlandır. Bu hususta sözün özü şudur: İnsan birşeyle fazlaca meşgul olup, ona iyice daldığında, onun dışındaki herşeyden habersiz kalır. Binâenaleyh insana kendi canı herşeyden daha sevgili olunca, canının tehlikeye girdiğini hissettiğinde, canından başka hiçbirşey düşünemez olur ki işte Cenâb-ı Allah'ın' "(Onlar) canları sevdasına düşmüştü" tabirinden maksad budur. Çünkü korkunun sebeplerinden olan, düşmanın (onların) canlarına kastetmesi mevcut idi. Bu korkuyu defedecek olan, Allah'ın ve Resulünün va'adine güvenme ise, onlarda mevcut değildi. Çünkü onlar, kalben peygambere inanmıyorlardı. İşte bundan dolayı da kalplerindeki korku artıyordu.
İkinci Mesele
(......) kelimesi mübtedâdır ve merfûdur. Bunun haberi, cümlesidir. Bu mübtedanın haberinin, kısmı olduğu da söylenmiştir. Sonra Allahü Teâlâ bu ikinci güruhu, çeşitli sıfatlarla tavsif etmiştir:
“Zann”ın Buradaki Mânası
Birinci sıfat: "Allah'a karşı, câhiliyetzannıgibi, hakka aykırı bir zan besliyorlardı" âyetinin ifâde ettiği sıfattır. Bu ifâde ile ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Burada bahsedilen "zan" hakkında şu iki ihtimal söz konusudur:
a) Bu en açık manadır. Buna göre, bu zan, onların kendi kendileri, "Eğer Muhammed davasında doğru olsaydı, Allah, kâfirleri ona musallat kılmazdı" diye düşünmeleridir. Bu, fâsid bir zandır. Fakat Ehl-i Sünnet'in görüşüne göre Allahü teâlâ dilediğini yapar, istediği gibi hükmeder, hiç kimsenin Allah'a karşı itiraz etmeye hakkı yoktur. Çünkü peygamberlik, Hak teâlâ'nın, seçkin kullarını şereflendirdiği bir elbisedir. Aklen, efendi kölesine bir elbise hediye ederek ikramda bulunduğu zaman, ona ikinci bir elbise ile İkramda bulunması vacip değildir. Aksine Allahü teâlâ, ulûhiyetinin hikmetine göre, peygamberine istediği gibi emir ve yasaklarda bulunabilir.
Allah'ın fiil ve hükümlerinde, kulların maslahatını gözetmesi gerektiği görüşünde olan (Mu'tezile'ye) göre, Allahü teâlâ'nın müslümanlart ezecek şekilde onlarla kâfirlerin arasından çekilmesinde gizli bir hikmetin ve gözetilen bir inceliğin mevcut olması da uzak bir ihtimal değildir. Çünkü dünya bir imtihan yurdudur. İnsanların maslahatlarının ne şekilde olacağı akıllara kapalıdır. Bazan kâfirin mü'mini ezmesine sebebiyet verecek şekilde, kâfirle mü'mini başbaşa bırakmada bir maslahat ve menfaat bulunabilir. Bazan da menfaat, fakirlik ve kötürümlüğün mü'minlere musallat olmasında olur. Kaffal şöyle demiştir: "Eğer mü'minin hak üzere olması, bu gibi şeylerin (belâların) yok olmasını gerektirseydi, hakkı kabul etmeye insanlar mecbur edilmiş olurlardı. Bu ise, "teklif" hikmetine ve "sevâb ile ikâbı haketme" manalarına aykırı bir durumdur. Aksine insan, kendisinin haktan yana olduğunu ancak yanındaki deliller ve belgeler ile bilebilir. Zorlamaya gelince, bazan batıldan yana olan kimse, haktan yana olan kimseyi zorlar; bazan da haktan yana olan, bâtıldan yana olan kimseyi zorlar. İşte devleti, gücü ve üstün kuvveti ellerinde bulundurdukları için, o kimselerin hak üzere bulunduklarına istidlal etmenin caiz olamayacağını ortaya koyma hususunda bu açıklamalar kâfidir.
b) Bu zan, onların, hertürlü makdûrâta (güç yetirilebilecek şeye) kadir ve her malûmatı bilen bir ilâh ile peygamberlik ve ölümden sonra dirilmeyi inkâr etmeleridir. Bundan dolayı onlar, Allahü Teâlâ'nın müslümanları kuvvetlendirip onlara yardım edeceğini söyleyen peygambere güvenmemişlerdir.
İkinci Mesele
Âyetteki, (hakka aykırı) tabiri masdar hükmündedir; mânası ise, "Onlar Allah hakkında zannolunması gereken hak ve doğru zandan başka bir zanda bulunuyorlar" şeklindedir. "Cahiliyye kısmı ise bundan bedeldir. İfâdenin bu şekilde tertibindeki İncelik ise şudur: Hak olmayan pek çok din ve inanç vardır. Bunların en kötüsü ise, cahiliyye insanlarının söyledikleri sözlerdir. Bu sebeple Hak teâlâ önce, onların Allah hakkında gerçek (hak) olmayan bir zanda bulunduklarını zikretmiş, sonra da onların hak olmayan din çeşitlerinden en bozuk ve en batılını seçtiklerini beyan etmiştir. Bu da, cahiliyye insanlarının zannıdır. Nitekim, "Dini, mülhidlerin dinidir" manasında (Falancanın dini hak değildir) denilir.
Üçüncü Mesele
"Câhiliyye zannı" tabiri hakkında iki görüş vardır:
1- Bu, tıpkı senin, "Cömert(lik kahramanı) Hatam" ve "Adalet (timsali) Ömer" sözlerin gibidir. Buna göre Hak teâlâ, cahiliyyet inancına has zannı kastetmektedir.
2- Bundan murad, câhiliyye insanının zannıdır.
Allahü teâlâ'nın, münafıklar hakkında kullandığı ikinci sıfat, "Bu fşfen bize ne?" demeleridir.
Bil ki, "Bu işten bize ne?" ifâdesi, nifak ehlinin tutunduğu şüpheyi nakletmektedir. Bu sözün birkaç manaya gelmesi muhtemeldir:
a) Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Uhud hadisesi öncesinde Abdullah İbn Übey ile müşavere edince, O, Medine'den çıkmama görüşünü beyân etmişti. Daha sonra (genç) sahabe-i kiram, müşrikleri şehrin dışında karşılama hususunda ısrar edince, Abdullah İbn Übey buna kızdı ve, "Benim sözümü dinlemedi de çocuklara uydu" dedi, daha sonra Hazreç kabilesinden çok kişi öldürülüp, Abdullah İbn Übey geri dönünce, ona, "Hazrecoğulları öldürüldü" denildi. O da bunun üzerine, "Bu işten bize ne?" yani, "Muhammed, ben ona Medine'de kalıp oradan çıkmamasını emrettiğim zaman benim sözümü kabul etmedi" dedi. Bunun bir benzeri de, Cenâb-ı Hakk'ın münafıklardan nakletmiş olduğu, "Eğer bizi dinleselerdi ölmeyeceklerdi" (Al-i İmran, 168) sözüdür. Bunun manası, "Bizim itaat edeceğimiz bir iş mi var!" demektir. Bu, inkâr üslubuyla gelmiş olan bir istifhamdır.
b) Devlet ve güç, düşmanlarının elinde olduğu zaman, "iş onun uhdesinde (elinde)" demek, Arapların adetlerindendir. Buna göre, âyetteki, "Bu işten bize ne?" ifâdesinin mânası. "Muhammed'in bize vaadettiği zafer ve kudretten bize ne!" şeklindedir. Bu, inkâr üslûbu ile varid olan bir istifhamdır. Münafıkların bundan maksadı, bununla, bir nusret ve Allah'ın ümmet-i Muhammed'i koruyacağı hususundaki vâ'adinde Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in yalancı olduğuna istidlal etmek istemeleridir. Bu da, inkâr yoluyla varid olmuş bir istifhamdır.
c)Bu ifâdenin takdirinin, "Şunlara karşı galibiyetin bizden taraf olabileceğini umabilir miyiz?" şeklinde olmasıdır. Bundan maksad ise, cihad konusunda ve kâfirlerle savaş hususunda daha sebatlı olmaları için müslümanları sabra teşvik etmektir.
Cenâb-ı Hak sonra bu şüpheye "Deki: "Bütün iş Allah'ındır" sözüyle cevap vermiştir. Bu tabirle ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Ebu Amr, (......) kelimesini, lâm harfinin ref'i ile şeklinde; diğer kıraat alimleri ise nasb ile (......) şeklinde okumuşlardır.
Ref'i ile okunması halinde bunun izahı şöyle olur: (......) kelimesi mübteda, (......) kelimesi ise onun haberidir. Sonra bu mübteda-haber cümlesi lâfzının haberidir. Nasb ile okunmasına gelince; çünkü lafzı te'kîd içindir. Bu sebeple (hepsi) kelimesi gibi olmuştur. Eğer (......) denilmiş olsaydı, (......) kelimesi sadece mansub olabilirdi. İşte, (......) denildiğinde de böyledir.
İkinci Mesele
Bu cevabın izahı, daha önce açıklamış olduğumuz şu husustur: Biz ehl-i sünnetin görüşünü benimsediğimiz zaman, öldürmek, diriltmek, fakir kılmak, zengin etmek, mutluluk verme ve sıkıntı verme gibi fiillerinden hiçbirisi hakkında Allah'a itiraz edilemez. "Kullarının maslahatını gözetmesi gerekir" diyen (Mu'tezile'nin) görüşünü benimsersek, şu söylenebilir: Maslahat şekillen gizli olup, onların hepsini ancak Allah bilebilir. Binâenaleyh bazan sevinç ve lezzet vermede maslahat bulunduğu gibi, bazan da hüzün ve elemleri musallat kılmada maslahat bulunabilir. İşte böylece münafıkların buyönden gelen şüpheleri giderilir.
Sonradan Meydana Gelen Bütün İşler Allah'ın Takdiri İledir
Bizim âlimlerimiz, bu âyet ile, sonradan meydana gelen bütün şeylerin, Allah'ın kaza ve kaderi ile olduğuna istidlal etmişlerdir. Bu böyledir: Çünkü münafıklar, "Eğer Muhammed tam görüşümüzü ve nasihatimizi kabul etseydi, bu sıkıntılara düşmezdi" demişler ve Allahü teâlâ da onların bu sözüne, "Bütün iş Allah'ındır" diye cevap vermişti. Bu cevap ancak, kulların fiillerinin de Allah'ın kaza, kader ve meşî'eti ile olması halinde uygun olan bir cevaptır. Çünkü bu fiitter eğer Allah'ın meşî'etinin dışında olmuş olsaydı, bu cevap münafıkların şüphesine bir cevap olamazdı. Böylece bu âyetin, söylediğimiz şeye delil olduğu sabit olmuştur.
Yine bu âyetin zahiri, "burhân-ı aklî" (aklî açık delil)e de uygundur. Çünkü mevcut olan şeyler, ya zâtı gereği zaruri (vâcib li-zâtihî), ya da zatı gereği mümkin (mümkin li-zâtihi) bir varlıktır. Zatı gereği mümkin olan şeyin varlığı yokluğuna, ancak zatı gereği vâcib olana dayanıldığı zaman üstün gelir. Binâenaleyh Allah'ın dışındaki bütün varlıkların, O'nun tcâd ve yaratmasına dayandıkları ortaya çıkmaktadır. Bu kaide, sadece bazı muhdes (sonradan olma) veya sadece bazı mümkin varlıklara has değildir. Bu sebeple, kulların fiilleri, hareketleri ve hareketsizlikleri de bu kaideye dahildir. İşte Allahü teâlâ'nın, "Bütün iş Allah'ındır" buyruğu ile kasdettiği budur. Bu, Allah'ın kendisini insaflı olmaya muvaffak kıldığı kimse nazarında son derece açık bir sözdür. Hak teâlâ daha sonra "Onlar sana açıkça söyleyemeyecekleri şeyi içlerinde saklıyorlardı" buyurmuştur. Bil ki Allahü teâlâ, onların "Bu işten bize ne?" dediklerini nakletmiştir ki bu, iki şeye muhtemeldir: Belki de bu sözü söyleyen gerçek mü'minterden idi ve onun bundan maksadı da, korkusunu ifâde etmek, kurtuluşun ne zaman olacağını ve muzafferiyetin ne zaman gerçekleşeceğini sormak idi. Belki de bunu söyleyen, münafıklardan idi. Bu takdirde o bu sözü, Hazret-i Muhammed'in nübüvvetini ve İslâm'ı tenkid etmek için söylemişti. İşte Hak teâlâ bu âyet-i kerîmede, bu kimselerin, bu sözü söylemekten maksadlarının bu ikinci ihtimal olduğunu beyan etmiştir. Bu tenbihin faydası ise, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in o münafıkların hile ve desiselerine karşı uyanık olmasını temin etmektir.
Razî'nin Mutezili İle Münafık Arasında Bulduğu Benzerlik
Üçüncü sıfat: Allahü teâlâ'nın münafıklardan naklettiği şeylerin üçüncüsü olan, "Bu işte elimizde bir şey olsaydı, burada öldürülmezdik" sözleridir. Burada bîr müşkil (problem) vardır, o da şudur: Bir kimse, "Bu söz ile, daha önce geçmiş olan, "Bu işten bize ne?" ifâdesi arasında ne fark var?" diyebilir. Buna iki şekilde cevap verilebilir:
1- Allahü teâlâ onların, "Bu işten bize ne?" dediklerini nakledince, buna, "Bütün iş Allah'ındır" sözü ile cevap vermiştir. Münafıklar, "Şayet bu işte bizim elimizde birşey olsaydı, Medine'den çıkmaz ve orada öldürülmezdik." Binâenaleyh, bu da gösteriyor ki, sizin iddia ettiğiniz gibi bütün işler Allah'a ait değildir" diye, bu cevabı tenkid etmişlerdir. Bu ehl-i sünnet ile Mu'tezile arasında cereyan eden münazaraya benzer. Çünkü ehl-i sünnete mensup olan kimse, "Tâat ve masiyet, iman ve küfür hususunda, bütün iş Allah'ın elindedir" derken, Mu'tezilî olan şahıs, "Hayır, durum böyle değildir. Çünkü insan irâde sahibi olup, fiillerinde hürdür. Dilerse iman eder. dilerse kâfir olur" der. Bu izaha göre, bu ifâde basit başına bir delîl olmaz. Daha doğrusu bundan maksad, Allahü teâlâ'nın münafıkların birinci şüphelerine verdiği cevabı tenkid etmektir.
2- Hak teâlâ'nın, "Bu işten bize ne?" tabirinden maksad, "Muhammed'in va'adettiği yardımdan bize birşey var mı, bize ne?"; "Bu işte elimizde birşey olsaydı, burada öldürülmezdik" tabirinden maksad da, Abdullah İbn Übey'in söylemiş olduğu, "Şayet Muhammed benim sözümü tutup. Medine'den çıkmasaydı, burada öldürülmezdik" sözüdür.
Hak teâlâ bu şüpheye üç yönden cevap vermiştir:
Birinci cevap: "De ki: "Eğer evlerinizde olsaydınız bile, kendilerine öldürülme takdir edilmiş olanlar, yine muhakkak ki yatacakları yerlere çıkıp gidecekti" âyetidir. Bunun manası şudur: Sakınmak, kaderi savuşturamaz. Tedbir takdire karşı koyamaz. Bu sebeple, Allahü teâlâ'nın, öldürülmesini takdir ettiği kimselerin, her halükarda öldürülmeleri kaçınılmaz. Çünkü Allahü teâlâ, onun öldürüleceğini haber verdiği halde, o öldürülmez ise, Allah'ın ilmi cehalete dönüşmüş olur. Yine biz daha önce, öldürülmenin "mümkin" bir iş olduğunu ve bunun Allah'ın yaratmasına dayanması gerektiğini açıklamıştık. Allahü teâlâ onu yaratmayacak olsaydı, O'nun kudreti acizliğe dönüşmüş olurdu. Bütün bunlar, Allah hakkında düşünülemeyecek şeylerdir. Açıkladığımız gibi, "vâcib" olanın meydana gelmesinin kaçınılmaz olduğuna delâlet eden şeylerden birisi de, Allahü teâlâ'nın, "kendilerine öldürülme takdir edilmiş olanlar" ifadesidir. Buradaki " (Takdir edilmiş) ifâdesi, "vacip" oluşu gösterir. Çünkü Hak teâlâ'nın, "Size oruç farz kılındı" (Bakara. 183) ve "Size kısas farz kılındı" (Bakara, 178) buyruklarındaki (......) fiili, bu işin yapılmasının vacip (farz) olduğunu ifâde etmektedir. Burada ise, bu kelimeyi işin vücûbuna hamletmek mümkin değildir. Bu sebeple onu, bu işin meydana gelmesinin "vacip" (zorunlu) olduğu manasına hamletmek gerekir. İşte bu, Allahü teâlâ'nın, tevfiki ile desteklediği kimse nazarında son derece açık bir sözdür.
Sonra deriz ki: Bu sözün izahı hakkında müfessirlerin iki görüşü vardır:
a) "Şayet siz, evlerinizde oturup bekleseydiniz bile, Allah'ın, sizlerden öldürülmesini takdir ettiği kimseler, yatacakları (yani öldürülüp serilecekleri) yerlere çıkarlardı da, Allah'ın meydana geleceğini bildiği şey, yine meydana gelirdi."
b) Münafıklara sanki şöyle denilmiştir: "Şayet siz, evlerinizde oturup cihaddan geri kalmış olsaydınız bile, kâfirlerle savaşmaları takdir edilmiş mü'minler yine öldürülüp yatacakları yerlere çıkarlar ve sizin geri kalmanız yüzünden, onlar bu taattan geri kalmazlardı."
İkinci cevap: "(Allah bunu) göğüslerinizin içindekini yoklamak... için (yaptı)" buyruğudur. Bu böyledir. Çünkü münafıklar bu savaşa çıkmanın bir zarar olduğunu iddia etmişlerdi. İş onlara kalsaydı onlar savaşa çıkmayacaklardı. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: İddianızın aksine bu savaşın iki faydası vardır; Allah'ın emrine uyanları, münafıklardan ayırdetmek bunlardan birisidir. Meşhur bir darb-ı meselde, "Fitneleri kötü görmeyin, çünkü onlar münafıkları ortaya çıkarır" denilmiştir. "Allah'ın imtihan etmesi"nin izahı daha önce birçok kere geçti.
Allah'ın Hikmeti Mü'minleri Sınamak İster
Şayet, "Sonra Allah sizi imtihan etmek için, sizi onlardan geri çevirdi" (Âl-i İmran. 152) âyetinde "imtihan" zikredildiği halde, burada ikinci kez "imtihan" niçin zikredilmiştir?" denilir ise, deriz ki "Söz uzadığı için, Cenâb-ı Allah bu kelimeyi tekrar zikretmiştir. Yine önceki "imtihan"ın mü'minlerin hezimeti, ikincisinin ise diğer haller ve hâdiseler olduğu da söylenmiştir.
Üçüncü cevap: "Ve yüreklerinizdekini temizlemek için (yaptı)" buyruğudur. Bu ifâdenin iki izah şekli vardır:
a) "Bu Uhud hadisesi, sizin kalplerinizi vesvese ve şüphelerden temizler."
b) "Bu hadise, sizin günahlarınızın keffâreti olur, böylece sizi günahların ve kötülüklerin mesuliyetlerinden arındırır." Cenâb-ı Hak "imtihan ve ibtila" kelimelerinin yanısıra "göğüsler (sudur)" kelimesini; "temizlemek ve arındırmak" kelimesi ile birlikte ise "kalpler" (yürekler) kelimesini zikretmiştir ki, bu hususta bir araştırma gerekir.
Zâtü's-Sudûr Ne Demektir?
Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Allah göğüslere sahip olanı hakkıyla bilendir" buyurmuştur. Bil ki göğüslerin sakladığı şeyler, göğüslerde mevcut olan, sırtar ve gizliliklerdir. Zira bunlar, oraya yerleşmiş, ona refakat ve musahabet eden şeylerdir. Bir şeyin sahibi ise, onu elde edendir. Allahü teâlâ bunu sırf imtihan edişinin, göğüslerde bulunan şeylerin veya diğer şeylerin kendisine gizli oluşundan dolayı olmadığını göstermek için zikretmiştir. Çünkü O, bütün herşeyi bilendir. O, kullarını ancak, ya sırf utûhiyyetinden dolayı veyahut da kulların durumlarını iyileştirmek için imtihan etmektedir.
Düşman Karşısında Kaçanlar Şeytana Uymaktadırlar
155. Âyetin Tefsiri
"Gerçekten iki ordu karşılaştığı gün içinizden geri dönenler (yok mu), onları, yaptıkları bazı şeyler yüzünden, ancak şeytan kaydırmak istedi. Andolsun Allah (yine de) onları affetti. Çünkü Allah gâfur ve halimdir".
Bil ki bundan murad şudur: "Uhud günü, iki ordu karşılaştığı zaman geri dönen ve yerlerinden ayrılarak uzaklaşan kimseleri Allahü teâlâ atfetmiştir." Bu âyetle ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Uhud günü kimlerin sebat edip, kimlerin yüz çevirdiği hususunda değişik haberler vardır. Muhammed İbn İshâk, o gün insanların üçte birinin yaralandığını, üçte birinin bozularak yerlerini bıraktıklarını, üçte birinin ise sebat ettiklerini zikretmiştir. Âlimler, bozularak yerlerini terkeden kimseler hakkında ihtilaf etmişlerdir. Bunlardan birinin Medine'ye gelip, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in öldürüldüğünü haber verdiği söylenmiştir ki bu Sa'd İbn Osman'dır. Bu adamdan sonra yine bazı adamların geldiği, hanımlarının yanına girdiği ve hanımlarının onlara "Allah'ın Resûlü'nün yanından mı kaçıyorsunuz?" dedikleri, onların yüzlerine toprak saçtıkları ve "İşte ip bükeceği, al (bari kadınlar gibi) ip bük!" dedikleri söylenmiştir. Âlimlerden bazısı da şöyle demiştir: "Müslümanlar dağı öte geçmemişlerdir, (kaçmamışlardı)."
Kaffâl ise şöyle demiştir: "Genel olarak haberlerin delâlet ettiği husus şudur ki, onlardan bir grup geri dönüp uzaklaşmış; bir kısmı Medine'ye girmiş; bir kısmı da başka taraflara gitmiştir. Ama, müslümanların çoğu, dağın yanında kalmış ve orada toplanmışlardır. Hazret-i Ömer de bozguna uğrayanlardandı; ama o ilk bozguna uğrayanlardan olmayıp, oradan uzaklaşmamış, aksine Hazret-i Peygamber dağa tırmanana kadar orada kalmıştı. Hazret-i Osman da bunlardandı. O, ensardan Sa'd ve Ukbe adındaki iki adamla beraber bozguna uğrayarak kaçmıştı. Çok uzak bir yere varıncaya kadar onlar uzaklaşmışlar; müteakiben üç gün sonra da geri dönmüşlerdi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de, "Andolsun ki çok uzak gittiniz!" buyurmuştu. Hazret-i Fatıma, Hazret-i Ali'ye, "Osman ne yaptı?" diye sorunca, o da Hazret-i Osman'ı tenkid ederek kusurlu görmüştü. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber, "Ya Alî, kızkardeşlerin kocaları, birbirlerini sevmek konusunda beni yordular" buyurdu. Hazret-i Peygamber'in yanında kalanlar ise, yedisi ensardan yedisi de muhacirlerden olmak üzere ondört kişiydiler. Muhacirden olanlar Hazret-i Ebû Bekir, Hazret-i Ali, Abdurrahman İbn Avf, Sa'd İbn Ebî Vakkas, Talha İbn Ubeydullah, Ebû Ubeyde İbnu'l-Cerrah ve Zübeyr İbn el-Avvâm (radıyallahü anhnhüm) idiler. Ensardan olanlar ise, el-Habbâb İbnu'l-Münzir. Ebu Dücâne, Âsim İbn Sabit, el-Hars İbn es-Sımme, Seni İbn Huneyf, Useyd İbn Hudayr ve Sa'd İbn Muâz (radıyallahü anhnhüm) idiler. Rivayete göre bunlardan sekiz tanesi, o gün ölünceye kadar savaşmak üzere sözleşmişlerdi: Bunlardan üçü muhacirden olup, Hazret-i Ali, Talha ve Zübeyr idiler. Beş tanesi ise ensardan olup bunlar da, Ebu Dücane, el-Hars İbn es-Sımme, Habbâb İbnu'l-Münzir, Âsim İbn Sabit ve Sehl İbn Haneyf idiler. Bunlardan hiçbiri öldürülmedi. İbn Uyeyne, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile beraber otuz kadar müslümanın yaralandığını, herbirinin gelip Hazret-i Peygamber'in önünde diz çökerek, "yüzüm yüzüne, canım canına feda olsun; ve, ebedî selam ve esenlik senin üzerine olsun" dediklerini rivayet etmiştir.
İkinci Mesele
"Gerçekten iki ordu karşılaştığı gün içinizden geri dönenler (yok mu?)" buyruğu, hassaten mü'minlere, yani Uhud gününde bozguna uğrayıp dağılan mü'minlere hitaptır. "Onları ancak şeytan kaydırmak İstedi" ifâdesinin mânası ise, şeytan onları zelleye, bu günahı işlemeye sevketmiştir" şeklindedir. ve kelimeleri Arapça'da aynı manaya gelir. Allahü Teâlâ, "Derken şeytan onların (ayağım) oradan kaydırdı" (Bakara. 36)buyurmuştur. İbn Kuteybe ise şöyle demiştir: tabirinin manası, "şeytan onların ayağını kaydırmak istedi" şeklindedir. Nitekim, onun acele etmesini istedim mânasında olmak üzere, ve onun iş yapmasını istedim manasında, denilir."
Üçüncü Mesele
Ka'bî şöyle demiştir: "Bu âyet, günahların Allah'a nisbet edilmeyeceğine delâlet eder. Çünkü Allahü Teâlâ, bu âyette onları şeytana nisbet etmiştir. Bu, Allahü Teâlâ'nın Musa (aleyhisselâm)'dan naklettiği, "Bu, şeytanın işindendir" (Kasas, 15); Yusuf (aleyhisselâm)'dan rivayet ettiği, "Şeytan benimle kardeşlerimizin arasım bozduktan sonra da..." (Yusuf. 100) ve, Musa (aleyhisselâm)'nın arkadaşı Yûşa (aleyhisselâm)'dan naklettiği, "Bunu baha ancak şeytan unutturdu" (Kem. 63) sözleri gibidir.
Şeytanın Mü'minleri Kandırmasının İzahı
Hak teâlâ, şeytanın onların ayaklarını hangi hususta kaydırmak istediğini beyân etmedi. Çünkü, affı zikrederken günahın çeşidini belirtmeye gerek yoktur. Ama âlimler bundan muradın, ganimete rağbet ederek, cihaddan gevşeklik göstererek ve de ihlastan saparak, onların mevzilerini terketmesi olabileceğini söylemişlerdir. Bunlardan hangisi olmuş olursa olsun, doğrusu şu ki, Allahü teâlâ onları atfetmiştir. Rivayet edildiğine göre Hazret-i Osman (radıyallahü anh), Uhud günü bozulup dağılmasından dolayı azarlandı da, bunun üzerine o "Bu, gerçi bir hata idi, ama ne var ki Allah bunu bağışlamıştır" dedi ve bu âyeti okudu.
Ayetteki, "Yaptıkları bazı şeyler yüzünden" tabiri ile ilgili iki izah bulunmaktadır:
1- Buradaki bâ harfi, "Kalem ile yazdım" ve "Bıçak ile kestim" sözlerinde olduğu gibi, "ilsâk" ifâde etmektedir ve manası da, "onlardan birtakım günahlar sadır olmuştu.. Ve bu günahlar sebebiyle de şeytan, onların ayaklarını kaydırabilmişti" şeklindedir, Bu takdire göre birkaç vecih söz konusudur:
a) Zeccâc şöyle demiştir Onlar ne inatlaşarak, ne de dünyaya rağbetlerinden dolayı ordudan kaçmış değillerdi. Ancak şeytan onlara, daha önceki birtakım günahlarını hatırlatmış, bundan dolayı da onlar, Allah'a ancak onun razı olacağı bir hâl üzere ve ihlaslı bir tevbeden sonra kavuşmayı istemişlerdi. İşte, onların akıllarına gelen buydu ve bunda da yanılıyorlardı.
b) Onlar, bu mevzilerini terketmek suretiyle günah işleyince, şeytan bu günahın bedbahtlığı sebebiyle onların ayağını kaydırmış ve onları hezimete düşürmüştür. Çünkü günah, bir başka günaha götürür; tâat da başka bir tâata sevkeder ve bu tâatta da bir lütuf bulunur.
c) Onlar, yılgınlık göstermeleri ve birbirleriyle çekişmeleri sebebiyle günah işleyince, işte o zaman bu günaha düşmüşlerdi.
2- Bunun manasını, "Şeytan, yaptıkları bütün şeylerde değil, fakat bazı şeylerde onların ayağını kaydırıp günaha düşürmüştü" şeklindedir. Bundan murad, onların kâfir olmayıp dinlerini terketmediklerini; aksine bu ayak kaymasının onların bazı amellerinde vuku bulduğunu beyân etmektir.
Şeytanın Kandırdığı Mü minleri Allah Affetmiştir
Allahü Teâlâ sonra, "Andolsun, Allah (yine de) onları affetti" buyurmuştur.
Bil ki bu âyet, o zellenin küfür sebebiyle olmadığına delâlet eder. Çünkü Cenâb-ı Hakk'ın, "Muhakkak ki Allah, kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz. Ondan başkasını, dileyeceği kimseler için bağışlar" (Nisa. 48) âyetinin delaletiyle, küfrü affetmek caiz değildir. Sonra Mu'tezile şöyle demiştir: Bu günah eğer küçük günahlardan idiyse, tevbesiz olarak affedilmesi caizdir. Ama, büyük günahlardan ise, ancak tevbe ile affedilebilir. Binâenaleyh onların, -her ne kadar âyette zikredilmemişse de, - bu aftan önce tevbe etmiş olmaları gerekir. Kadî şöyle demiştir: "'Doğruya en yakın olan şudur ki, bu günah küçük günahlardan idi. Buna iki husus delâlet etmektedir:
a) Büyük günahlar hakkında neredeyse, "zelle" ifâdesi kullanılmaz. Bu ancak, küçük günahlar için kullanılır.
b) Müslüman okçular, (savaşın başında) müşrikler hezimete uğradıklarında, o mevzilerinde durmalarına artık gerek kalmadığını zannettiler ve oradan inerek ganimet elde etmeye koştular.. Böyle bir şeyin küçük günahlardan olması uzak bir ihtimal değildir. Çünkü böylesi meselelerde içtihada mesağ, cevaz yoktur."
Bizim âlimlerimizin görüşüne göreyse, küçük ve büyük günahların affı caizdir; binâenaleyh bu gibi zorlamalara girmeye gerek yoktur.
Allahü teâlâ sonra, "Çünkü Allah, gafur ve halimdir" yani, "Tevbe eden ve kendisine rücû edeni bağışlar; onu çabucak cezalandırmaz" buyurmuştur. Alimlerimiz bu âyeti, o günahın büyük günahlardan olduğuna delil getirmişlerdir. Çünkü o günah küçük günahlardan olsaydı, Mu'tezileye göre Allah'ın bunu affetmesi gerekirdi. Ve, Allah'ın onu affetmesi vacip olsaydı, Allah'ın bundan dolayı medhü sena edilmesi güzel olmazdı. Çünkü, bir insana zulmeden kimsenin, 'Onu affetti ve onu bağışladı" şeklinde medhedilmesi güzel ve uygun değildir. Bundan dolayı Allahü teâlâ, bu medhi zikredince anlıyoruz ki, bu günah büyük günahlardandır. Ve yine, Allah bunu affedince, anlıyoruz ki, büyük günah affedilir. Allah en iyi bilendir.
Savaşta Ölenler Hakkında "Sefere Çıkmasaydı Ölmezdi" Demeyin
156–157. Âyetlerin Tefsiri
Âyetin tefsiri için bak:158
158. Âyetin Tefsiri
"Ey iman edenler, siz, o kâfir olup da yeryüzünde seyahat ve seferde, yahut gazada bulundukları zaman ölen kardeşleri hakkında: "Bizim yanımızda olsalardı ölmezler, öldürülmezlerdi" diyenler gibi olmayın. Allah bunu onların yüreklerinde bir hasret, iç yarası yaptı. Allah hem diriltir, hem öldürür. Allah ne yaparsanız hakkıyla görendir. Andolsun, eğer Allah yolunda öldürülür veya ölürseniz, Allah'dan olan bir bağışlama ve merhamet onların toplayacakları şeylerden muhakkak daha hayırlıdır. Andolsun, ölseniz de, yahut öldürülseniz de, muhakkak ki hepiniz ancak Allah'ın huzuruna toplanacaksınız".
Bil ki münafıklar, mü'minlerin kâfirlere karşı savaşmalarını, "Bizim yanımızda olsalardı ölmezler, öldürülmezlerdi" diyerek ayıplıyorlardı. Daha sonra mü'minlerin bir kısmından, cihâd hususunda bir gevşeklik ve yılgınlık zuhur edip, Uhud'da meydana gelen hadiseler meydana gelip, Allah da lütfuyla onları affedince, bu âyette, hiçbir mü'minin münafıkların sözlerine benzer söz söylememesini buyurmuş ve, "Ey iman edenler, cihada çıkmak isteyen kimselere, "Eğer cihada çakmasaydınız, ne ölür ne de öldürülürdünüz" demeyin.. Çünkü, öldüren de, dirilten de Allah'tır. Hayatta kalmasını takdir ettiği kimseler, cihadda öldürülmezler. Ölümünü takdir ettiği kimseler de, savaşmasalar dahi hayatta kalamazlar. İşte bu da Allahü teâlâ'nın, "Allah hem diriltir, hem öldürür" buyruğu ile kastedilendir.
Yine cihadda öldürülecekler, cihada çıkmasalar dahi hiç şüphesiz yine öleceklerdir. Binaenaleyh, ölmek muhakkak ve mukadder olunca, büyük bir sevaba nail olabilmek için cihadda öldürülmeleri, boşuna ve faydasız yere öldürülmelerinden daha hayırlı olur. Bu da Cenâb-ı Hakk'ın, "Andolsun, eğer Allah yolunda öldürülür veya ölürseniz, Allah'dan olan bir bağışlama ve merhamet, onların toplayacaktan şeylerden (dünyalıklardan) muhakkak daha hayırlıdır" âyetiyle kasdedilendir" şeklinde buyurulmuştur. Âyette ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Âlimler, Hak teâlâ'nın "O inkâr edenler gibi" buyruğu ile kimlerin kastedildiği hususunda ihtilâf etmişlerdir. Bazıları, bu ifâdenin mutlak olduğunu, binâenaleyh ister münafık olsun isterse olmasın, bu sözü söyleyen herkesin bu sözün muhtevasına girebileceğini söylemiştir. Diğer bazıları ise, bunun münafıklara has bir ifâde olduğunu, çünkü âyetin başından sonuna kadar onların hallerini açıklamaya tahsis edildiğini söylerlerken, diğer bazıları da bu sözün, Abdullah İbn Ubey İbn Selûl ile Mu'teb İbn Kuşeyr ve diğer arkadaşlarına has olduğunu söylemişlerdir. Bu iki görüşe göre âyet, Kerrâmiyye'nin dediği gibi, imanın lisan ile ikrardan ibaret olmadığına delâlet eder. Çünkü eğer böyle olsaydı, münafık da mü'min sayılırdı. Şayet o mü'min olsaydı, Allah onu kâfir diye adlandırmazdı.
İkinci Mesele
Keşşaf sahibi şöyle demiştir: "Hak teâlâ'nın buyruğu "Kardeşlerinden ötürü., diyenler" manasınadır. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın, "O kâfirler, imân edenler hakkında dedi ki: "Eğer (iman) bir hayır olsaydı, bizden evvel ona koşmazlardı" (Ahkâf, 11) buyruğu gibidir." Bunun izah şekli şöyledir: Onlar, "Bizim yanımızda olsalardı ölmezler, öldürülmezlerdi" deyince, bu ifâde, onların bu sözü söyledikleri esnada, kardeşlerinin ölmüş ve öldürülmüş olduklarına delâlet eder. Binâenaleyh, Cenâb-ı Hakk'ın, buyruğundan muradın, onların bu sözü kardeşlerinden ötürü" söylemiş olmaları gerekir. Bundan murad, onların, bu sözü kardeşleriyle birlikte, yani yan yana ve karşı karşıya söylemiş olmaları değildir.
Üçüncü Mesele
Hak teâlâ'nın, "kardeşten..." tabirinden muradın, her ne kadar ölenler müslüman olsalar dahi, neseb bakımından bir kardeşlik olması muhtemeldir. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın, "Âd'e de kardeşleri Hûd'u gönderdik" (Hûd. 50) ve, "Semûd'a da, kardeşleri Salih'i gönderdik..." (Hûd. 61) ifâdeleri gibidir. Çünkü bu âyetlerdeki kardeşlik, din kardeşliği değil, neseb kardeşliğidir. Belki de müslümanlardan ölmüş olan o kimseler, münafıkların akrabaları idiler. İşte bundan dolayı münafıklar bu sözü söylemişlerdi. Bu kardeşlikten muradın, dindeki müştereklikten dolayı olması da muhtemeldir. Bazı savaşlarda münafıklardan bazısının öldürülmüş olmaları, geri kalan münafıkların da bunu söylemiş olması muhtemeldir.
Dördüncü Mesele
Münafıklar kendilerinden ayrılarak uzak bir yolculuğa çıkanlara ki Cenâb-ı Hakk'ın, "yeryüzünde yürüdüklerinde" ifadesiyle kasdettiği bunlardır-, ve savaşa çıkanlara Cenâb-ı Hakk'ın, "yahûd gazada bulunduklarında" kasdettiği kimseler bunlardır-öldükleri veya öldürüldükleri zaman, bunun onlara sırf sefere çıkmaları ve savaşa katılmaları sebebiyle geldiğini zannediyor ve bunu, insanları cihaddan uzaklaştırmak için bir vesile ediniyorlardı. Bu böyledir, çünkü insanların yaratılışında hayatı sevme, ölüm ve öldürülmeden hoşlanmama hisleri hakimdir. Çünkü bir kimseye, "Eğer yolculuktan ve cihaddan kaçınırsan hayatta kalırsın, yaşantın güzel olur; ama eğer bunlardan birini körükörüne seçersen, ölürsün veya öldürülürsün" denildiğinde, genel olarak kişinin yaratılışı bundan nefret eder ve evinden ayrılmamaya arzu ve iştiyak duyar. Bu da, mü'minleri cihaddan uzaklaştırma hususunda münafıkların kurdukları tuzaklardan birisidir.
Buna göre şayet, "Cenâb-ı Hak, muhtevasında bulunduğu halde, "yeyüzünde seyahat etmek" ifâdesinden sonra, "gazaya, savaşa katılmak" sözünü niçin zikretmiştir?" denilirse, biz deriz ki:
Çünkü yeryüzünde yürümekten, yolculukta uzaklaşmak kastedilir, yakın yolculuk değil; savaşta ise, yolculuğun uzağı ile yakını arasında hiçbir fark yoktur. Çünkü Medine'den Uhud dağına yola çıkan kimse, gazi olsa dahi, mesafe yakın olduğu için yeryüzünde seyahat etmekle vasfedilemez. İşte savaşın, yeryüzünde yürümekten ayrı olarak zikredilmesinin mânası budur.
Bu Âyette Muzari Yerine Mazi Fiil Kullanılmasının İzahı
Âyette bir müşkil vardır ki o da Hak teâlâ'nın, "Kardeşleri hakkında... dediler" ifâdesinin geçmiş zamana; "Yeryüzünde seyahat ve seferde bulundukları zaman..." ifâdesinin ise gelecek zamana delâlet etmesidir. O halde, bu iki tabir nasıl birleştirilebilir? Aksine Cenâb-ı Hak, "Yürüdükleri zaman..." manasında olmak üzere demiş olsaydı, bir müşkilât olmazdı.
Buna şu şekillerde cevap verebiliriz:
a) Hak teâlâ'nın, "Dediler..." buyruğunun anlamı, "derler, diyorlar.." şeklindedir. Buna göre sanki, "... inkâr edenler ve, o kardeşlen hakkında şöyle şöyle... diyenler gibi olmayın..." denilmiştir. Burada, şu iki faydadan dolayı muzari zaman, mazi, geçmiş zamanla ifâde edilmiştir.
1- Gelecek zamanda olması zarurî olan bir şey, bazan "oldu, oluyor" diye ifâde edilir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Allah'ın emri geldi" (Nahl, 1) ve "Sen muhakkak kir ölüsün" (Zümer, 30)buyurmuştur. Binâenaleyh bu durum, muzari bir sigayla ifade edilmiş olsaydı, bu ifâdede te'kîd ve mübalağa anlamı bulunmazdı. Ama, mazi lafzıyla ifade edilince bu, onların arkadaşlarına o şüpheyi yerleştirme hususunda göstermiş oldukları gayret ve çabaların had noktaya ulaştığına delâlet eder. İşte bu gayretten dolayı, gelecekte olacak olan şey, olmuş ve meydana gelmiş gibi oldu.
2- Cenâb-ı Hak, gelecek olanı mazî zaman sîgası ile bildirince, bundan maksat, bu sözün onlardan sadır olduğunu haber vermek değildir. Aksine bundan maksat, bu şüpheyi yerleştirme hususunda onların gösterdikleri faaliyetlerin ne derece fazla olduğunu haber vermektir. Bana göre, bu hususta itimat edilecek cevap işte budur. Allah en iyisini bilendir.
b) Bu sözün, geçmiş zamanın hikâyesi şeklinde söylenmiş olmasıdır. Buna göre mana, "Onların kardeşleri yeryüzünde seyahat ve sefere çıktıklarında, kâfirler, "Onlar yanımızda kalsalardı ne ölür, ne de öldürülürlerdi" diyorlardı, şeklinde olur. Binâenaleyh onların böyle dediklerini haber veren kimsenin, mutlaka "Dediler.." sığasını kullanması gerekir. İşte bizim, "Bu söz, geçmiş zamanın hikâyesi olarak söylenmiştir" sözümüzden murad budur.
Kur'ân'la İstişhad Etme Şiire Tercih Edilir
c) Kutrub şöyle demektedir:" (......) ile (......) edatlarının birbirlerinin yerine kullanılmaları caizdir." Ben derim ki, Kutrub'un bu sözü güzel bir sözdür. Bu böyledir, çünkü biz, bir kelimenin, söyleyeni meçhul bir adamdan nakledilen meçhul hali bilinmeyen bir şiir ile isbat edilmesinin caiz olduğunu söylediğimize göre, bunun Kur'ân-ı Kerim ile isbat edilmesi haydi haydi doğru ve yerinde olur. Bu konuda söylenebilecek en son söz şudur: ül edatı, gelecek zaman için hakiki manada kullanılır. Ancak ne var ki, lil He âl, arasındaki şiddetli benzerlikten dolayı, lal edatının mecaz yoluyla mazi hakkında kullanılması niçin caiz olmasın? Çoğu zaman nahivcileri, Kur'ân'da bulunan lâfızların izahı hususunda şaşakalmış vaziyette görüyorum. Onlar, Kur'ân'ın lâfızlarını izah etme hususunda meçhul bir beyitle istişhad ettiklerinde son derece seviniyorlar. Ben onların bu hallerine çok şaşıyorum. Çünkü onlar, o lâfzın o meçhul beyitte bulunmasını, onun (o lâfzın) sıhhatine delil yaptıklarına göre, herhangibir lâfzın Kur'ân'da yer almasını, o lafzın sıhhatine haydi haydi delil saymaları gerekir.
Altıncı Mesele
(......) "kelimesi" "söyleyen", "rüku eden" ve "secde eden" kelimelerinin çoğulu olan ve (......) kelimeleri gibi, (......) kelimesinin çoğuludur. Nakıs fiillerden bunun benzeri olan bir fiil de, fiilidir. Yine bu kelimenin çoğulunun, (atan) ve (kadı) kelimelerinin çoğulu olan ve (......) kelimesi gibi, şeklinde olması da caizdir. Arapça (......) kelimesinin manası, düşmana yönelmek, kastetmektir. Nitekim, (......) kelimesinin manası, maksad ve gayedir.
Yedinci Mesele
Vahidî şöyle demektedir: "Âyette, sözün delâlet ettiği bir hazf vardır. Bunun takdiri ise, "Onlar yeryüzünde sefere çıkıp (öldüklerinde, yahud savaşıp da öldürüldüklerinde), şayet bizim yanımızda olsalardı ne ölür ne de öldürülürlerdi" şeklindedir. Binâenaleyh, Cenâb-ı Hakk'ın, "Ölmezler ve öldüriilmezlerdi" ifâdesi, onların öldüklerini ve öldürüldüklerini gösterir.
Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Allah bunu onların yüreklerinde bir hasret bir iç yarası yaptı" buyurmuştur. Bu hususta da şu iki izah yapılmıştır;
1- Kelamın takdiri, "Onlar, Allah bu sözü onların kalplerinde bir hasret kılmak için bu sözü söylemişlerdir" şeklindedir. Bu tıpkı, "Bana eziyyet etsin diye onu terbiye edip büyüttüm ve bana kahredip ezsin diye ona yardım ettim..." denilmesi gibidir. Bunun bir benzeri de, Cenâb-ı Hakk'ın, "Böylece Firavun'un adamları, onu buldular ve yitik olarak aldılar. Çünkü o, neticede kendileri için bir düşman ve bir tasa olacaktı" (Kasas, 8) âyetidir. Bunu iyice kavradığın zaman biz deriz ki, âlimler bu sözün nasıl, onların kalplerinde hüzün ve hasretin meydana gelmesini takip ettiği, izlediği hususunu beyân etme hakkında şu izahları yapmışlardır:
a)Ölenlerin akrabaları "Onlar bizim yanımızda olsalardı ölmezlerdi ve öldürülmezlerdi" sözünü duyduklarında, kalplerdeki hasret ve hüzün artıyordu. Çünkü onların her biri şöyle inanıyordu: Şayet kendisi, ölen şahsın sefere çıkma ve savaşa katılmasını engelleme hususunda daha fazla çaba gösterseydi, o ölmeyecekti. O şahıs ancak, bu insanın onu men etmek hususunda kusurlu davranması sebebiyle ölmüş veya öldürülmüştür. Böylece bu sözü duyan kimse, kendisi nazarında çok kıymetli olan o şahsın ölmesine ve öldürülmesine bizzat kendisinin sebebiyet verdiğine inanıyordu. Buna bu şekilde inandığı sürece de, hiç şüphesiz hayıflanması ve tehassürü artıyordu. Ama, hayatın ve ölümün ancak Allah'ın takdiri ve kazası ile olduğuna inanan müslüman kimsenin kalbinde ise böyle bir hayıflanma ve tehassür bulunmaz. Böylece, münafıkların zikretmiş olduğu o şüphelerin, onlara hasret ve hayıflanmalarının artmasından başka bir şey sağlamadığı ortaya çıkmış olur.
b) Münafıklar bu şüpheyi kardeşlerinin kalbine attıkları zaman, onlar savaşa ve cihada katılmıyor, bundan geri duruyorlardı. Müslümanlar savaş ve cihad ile meşgul olup, bu sebeple de büyük ganimetler elde edip, düşmanlarına üstün gelerek emniyete ulaşınca, bu sırada savaşa katılmayanlar bir pişmanlık ve tehassür içinde kalakalıyorlardı.
c) Bu hasret (pişmanlık), Allah'ın mücâhidlere alabildiğine ikramda bulunduğunu ve onlara yüksek dereceler verdiğini, kendilerini ise alabildiğine rezil ve rüsvay edip, lanetleyerek cezalandırdığını görünce, kıyamet günü münafıklarda meydana gelecek olan bir pişmanlıktır.
d) Münafıklar bu şüpheyi, inanç bakımından zayıf müslümanlara ilkâ edip, bu hile ve tuzaklarını o zayıf müslümanlar üzerinde tesirli oluşunu ve onların da bunu kabul ettiklerini gördükleri zaman, son derece seviniyorlardı. İşte bundan dolayı Hak teâlâ, bu şüpheyi ilkâ etmede yanlış yolda olduklarını anladıklarında, yaptıkları bu işin, o münafıkların kalplerinde bir pişmanlığa dönüşeceğini söylemektedir.
e) Onların şüpheleri çoğaltıp, sapıklık telkin etmedeki faaliyetleri, kalplerini körleştirir. Bundan dolayı onlar bir şaşkınlığa, pişmanlığa ve gönül darlığına düşerler ki işte âyetteki "hasref'ten murad budur. Bu, Hak teâlâ'nın, "(Allah) kimi de sapıklıkta bırakmak dilerse, onun kalbini son derece daraltır, sıkar" (Enam, 125) âyetinde ifâde edildiği gibidir.
f) Onlar, bu şüphelerini müslümanların imanca güçlü olanlarına vermek isteyip, onlar da bu gibi şeylere iltifat etmeyince, münafıkların gayretleri boşa çıkmış ve tuzakları işe yaramamış oluyordu. İşte bundan dolayı o münafıkların kalplerinde bir pişmanlık (hasret) oluyordu.
2- Âyetteki, buyruğunun başındaki lâm harfi, nehyin delâlet ettiği şeye taalluk etmektedir. Bunun takdiri, "Siz onlar gibi olmayınız, ta ki: Sizin kendileri gibi olmayışınızı, Allah onların kalplerinde bir pişmanlık ve nedamet pınarı kılsın" şeklinde olur. Çünkü söyledikleri ve inandıkları şeylerde onlara muhalefet edip, onlara zıd davranmak ian gayza sevkeden şeylerdendir.
Sonra Cenâb-ı Hak, "Allah hem diriltir, hem öldürür" buyurmuştur. Bu hususta da şu iki izah yapılmıştır:
1- Cenâb-ı Hakk'ın bu sözden maksadı, onların bu şüphelerine karşı verilecek cevabın ne olduğunu beyân etmektir. Bunun izahı şöyledir: Dirilten ve öldüren ancak Allah'tır. Diriltme ve öldürmede, hiçbirşeyin tesiri yoktur. Çünkü Allah'ın ilmi değişmez. Onun hükmü değişmez. O'nun kaza ve kaderi değişmez. O halde, evde oturup kalmak, ölmemeye nasıl çare olabilir?
İmdi eğer, "Allah'ın kaza ve kaderinin değişmeyeceğini söylemek, ölmekten ve öldürülmekten sakınma hususunda çalışıp tedbir almanın bir mana ifâde etmeyeceğini gösterir: Yine Allah'ın kaza ve kaderinin değişmeyeceğini söylemek, âhiret cezasından sakınma hususunda amel etmenin de bir mana ifâde etmeyeceğini gösterir. Bu ise, "teklif" (mükellefiyet)'in lüzumlu oluşuna mânidir. Halbuki bu âyetten maksad, cihad ve mükellefiyet işini anlatıp iyice zihinlere yerleştirmektir. Böyle bir cevap âhirete yönelik mükellefiyetin düşmesi neticesine götürünce, bu sözün sübûtu da mükellefiyetin olamayacağı neticesine götürür ki bu batıl olur" denilir ise, şöyle cevap verilir: Bize göre teklifin güzeli, bir illet ve maslahatı gözetmeye bağlı olmayan tekliftir. Daha doğrusu, bize göre Allah dilediğini yapar, istediği hükmü verir."
2- Bu sözden maksad, münafıkların ortaya attıkları o şüpheye cevap vermek değildir. Aksine Allah, mü'minleri, münafıkların sözüne benzer bir söz söylemekten nehyedince, Allah'ın, nuru ve furkanı ile, Allah'a ve Allah dostlarına itaat edenlerin kalplerini dirilteceğini, münafıklar gibi Allah düşmanlarının kalplerini de öldüreceğini murad ederek, "Allah hem diriltir, hem öldürür" buyurmuştur.
Sonra Allahü teâlâ, "Allah, ne yaparsanız hakkıyla görendir" buyurmuştur ki bu tabirle ilgili iki mesele vardır:
Birinci Mesele
Bu ifâdeden maksad, insanları mü'minlerin yoluna teşvik ve münafıkların yolundan sakındırmaktır.
İkinci Mesele
İbn Kesir, Hamza ve Kisâi, gâib sîgasıyla fiili (......) şeklinde okumuşlardır ki bunun manası, "Allah, onlar ne yaparlarsa hakkıyla görür" şeklinde olur. Diğer kıraat imamları, bu cümleden önceki "Kâfir olanlar... gibi olmayınız" ifâdesi ile, bundan sonra gelen, "Andolsun eğer Allah yolunda öldürülür veya ölürseniz" âyetine uygun düşsün diye, muhatab sîgası ile (tâ'lı olarak) (ne yaparsanız) şeklinde okumuşlardır.
Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Andolsun, eğer Allah yolunda öldürülür veya ölürseniz, Allah'tan olan bir bağışlama ve merhamet onların toplayacakları şeylerden muhakkak daha hayırlıdır" buyurmuştur.
Bil ki bu ifâde münafıkların şüphelerine karşı verilen ikinci cevaptır ve izahı şöyledir: Ölüm mutlaka olacaktır. Ölümden veya öldürülmeden kurtuluş yoktur. Bu ölüm veya öldürülme, Allah yolunda veya O'nun rızasını talep etme yolunda meydana gelmesi, bunun dünya ve ölümden sonra kesinlikle istifâde edilemeyecek dünya lezzetlerini elde etme yolunda olmasından daha hayırlıdır. Çünkü insan cihada yöneldiğinde, gönlü dünyadan sıyrılır ve âhirete yönelir. Binâenaleyh bu insan cihadda öldüğünde, sanki düşmanından kurtulup sevdiğine kavuşmuş gibi olur. Fakat insan, evinde ölümden korkarak ve dünya malı toplamaya arzulu olarak otururken öldüğünde, sanki ma'şukuna ulaşamamış ve yabancı bir memlekete atılmış garip bir kimse gibi olur. Birincisi şüphe yok ki saadetin zirvesinde, ikincisi de şekâvetin (bahtsızlığın) zirvesinde olmuş olur.
Bu âyetle ilgili birkaç mesele bulunmaktadır:
Birinci Mesele
Nafi', Hamza ve Kisâî, mîm harfinin kesresi ile fa şeklinde; diğer kıraat imamları ise, mîm'in zammesi ile (......) şeklinde okumuşlardır. Birinciler bu kelimeyi, ve fiilleri gibi, fiilinden almışlardır. Fiilin bu şeklini Müberred rivayet etmiştir. Bu şekil doğru olunca, bu kıraat da doğrudur. Fakat ekseri kıraat imamlarının okuyuşuna gelince bu ifâde, fiili gibi, şeklinden alınmıştır.
İkinci Mesele
Vahidî (r.h) şöyle demiştir: "Âyetteki (......) sözünün başındaki lâm harfi, "Allah'a yemin ederim ki, eğer Allah yolunda öldürülürseniz..." takdirinde olarak, kasem vâvıdır. Hak teâlâ'nın, buyruğunun başındaki lâm da kasemin cevabı olup, başına geldiği ifâdenin bir ceza ve karşılık olduğuna delâlet eder. Bana göre doğru olan, bu lamın, te'kid lamı olduğunun söylenmesidir." Buna göre mana şöyle olur: "Eğer sizin, seferinizde ve savaşınızda ölmeniz ve öldürülmeniz vacip olmuşsa, aynen bunun gibi, sizin mağfireti de elde etmeniz vacip olur. Binâenaleyh, daha niçin bundan kaçınıyorsunuz?" Sanki şöyle denilmek istenmektedir: "Şüphesiz ölüm ve öldürülme, mutlaka tahakkuk etmesi gerekmez. Sonra, tahakkuk etmesi takdir edildiğinde de bunu, muhakkak olarak mağfiretin tahakkuk etmesi izler. Bu sebeple aklı olanın bundan kaçınması hiç münasip olur mu?"
Üçüncü Mesele
Asım'ın ravisi Haîs, gâib sîgasıyla olmak üzere yâ harfiyle "topluyorlar"; diğer kıraat imamları ise muhatab sîgasıyla olmak üzere tâ harfiyle, "topluyorsunuz" şeklinde okumuşlardır. Gâib sîgasıyla okunması halinde mana, "Şüphesiz Allah'ın mağfireti, o münafıkların biriktireceği, toplayacağı fani dünya malından daha hayırlıdır"; muhatab sîgasıyla okunması halinde ise mana, "Allahü teâlâ sanki mü'minlere hitap edip, onlara "Allah'ın mağfiret sizin dünyada bir araya toplayıp yığacağınız mallardan daha hayırlıdır" şeklinde olur.
Allah'ın Rahmetinin Dünya Nimetlerinden Daha Hayırlı Olmasının Sebebi
Biz, şu sebeplerden dolayı Allah'ın rahmet ve mağfiretinin dünya nimetlerinden daha hayırlı olacağını söyledik:
a) Mal talep eden kimse, o malı talep etme peşinde yorgunluk içine düşer. Yarından önce öleceği için, belki de o, o maldan yarın istifâde edemiyecektir. Ama rahmet ve mağfireti talep etmeye gelince, kişinin mutlaka ondan istifâde etmesi söz konusudur. Çünkü Allahü teâlâ va'adinden dönmez. Nitekim Hak teâlâ, "Kim zerre ağırlığınca bir hayır yaparsa, onun (sevabını) görecektir" (Zilzâl, 7) buyurmuştur.
b) Farzedelim ki o kimse yarına çıktı. Fakat belki bu mal yarına çıkamayacak. Çünkü nice insanlar bir hükümdar olarak sabahlamış, ama bir esir olarak akşamlamıştır. Ahiretin hayırları ise, Hak teâlâ'nın, "Bakî olan iyi (amel ve hareketler), Rabb'înin nezdinde sevabca daha hayırlıdır" (Kehf, 46) ve "Sizin nezdinizdekt tükenir, Allah 'in indindeki ise bakidir" (Nahl, 96) âyetlerinin de ifâde ettiği gibi, asla sona ermez.
c) Bu insanın ve o malın yarına çıktığını kabul etsek bile, belki de bir hastalık, bir acı, bir elem veya benzeri bir mani onun bu maldan faydalanmasını engelleyebilir. Halbuki ahiretin faydaları böyle değildir.
d) Yarın insanın o maldan istifade edebileceğini farzetsek bile, dünya lezzetleri elem ve acılarla karışıktır ve dünya menfaatleri sıkıntılarla doludur. Bu, gizli olmayan bir durumdur. Ahiretin menfaatleri ise böyle değildir.
e) Bu faydaların, yarın sıkıntı ve elemlerden uzak olarak meydana geleceğini Kabul etsek bile, ne var ki bunlar devam etmezler ve sürekli olmazlar. Bilâkis sonlu ve fânidirler. Dünya lezzeti ne kadar kuvvetli ve mükemmel olursa, onu yitirdiği zaman insanın duyacağı üzüntü ve tahassür de o derece şiddetli olur. Âhiret menfaatları ise, sona ermekten ve zeval bulmaktan masundurlar.
f) Dünya menfaatleri hissidir. Âhiret menfaatleri ise aklîdir. Hissî olan değersiz, aklî olan ise şerefli ve üstündür. Sen, eşeğin yemekten ve cinsi münasebetten duyduğu lezzetin, mukarreb meleklerin ilâhî nurlarla aydınlandıklarında duydukları sevince denk olduğunu söyleyebilir misin? İşte bu altı husus, dikkatini Hak teâlâ'nın, "Allah 'tan olan bir rahmet ve mağfiret onların toplayacakları şeylerden muhakkak daha hayırlıdır" sözünün doğruluğunu gösteren, nihayetsiz izahlara çekmektedir.
Buna göre şayet, "Sizin topladığınız şeyde, herhangibir hayır olmadığı halde, mağfiretin daha nasıl "sizin topladığınız şeylerden" daha hayırlı olduğu söylenebilir?" denirse, biz deriz ki: "Onların bu dünyada toplamış oldukları şeyler bazan "hayır" sayılan helâl mal kabilinden olur. Hem bu onların, "Mallar hayırlı şeylerdir" demelerine ve böyle inanmalarına karşı söylenen bir ifâdedir. Binâenaleyh onların sözüne karşı, "Mağfiret-i ilâhi, sizin hayır sandığınız o şeylerden daha hayırlıdır" denilmiştir.
Sonra Cenâb-ı Hak, "Andolsun ölseniz de, yahut öldürülseniz de, muhakkak ki hepiniz ancak Allah'ın huzuruna toplanacaksınız" buyurmuştur. Bil ki Allahü teâlâ, bundan önce mücahitleri Allah'ın mağfiretinde toplanmaya teşvik etmiş; bu âyette ise, derecelerini daha da yükselterek Allah'ın huzuruna toplanmaya teşvik etmiştir. Rivayet olunduğuna göre Hazret-i İsa (aleyhisselâm), bedenleri zayıf düşmüş ve yüzleri sararmış bir topluluğa rastladı ve onlarda ibâdet emareleri görerek, "Ne elde etmek istiyorsunuz?" dedi. Onlar, "Biz, Allah'ın azabından korkuyoruz" dediler. Bunun üzerine Hazret-i İsa, "O, sizi azabından kurtarmamaktan daha kerimdir" (yani, sizi azabından kurtarır) dedi. Daha sonra bir başka cemaata rastladı. Onların üzerinde de aynı emare ve işaretleri görerek aynı şeyi onlara da sorunca, onlar, "Biz cenneti ve Allah'ın rahmetini istiyoruz" dediler. Bunun üzerine Hazret-i İsa (aleyhisselâm), "O, size rahmetini esirgemekten daha kerimdir, yani, esirgemez" dedi. Daha sonra üçüncü bir topluluğa rastladı. Onların üzerinde daha çok kutluk izleri görerek, onlara da aynı soruyu sordu. Onlar, "Biz, bir korku veya bir arzumuzdan dolayı değil, O, bizim ilâhımız, biz de onun kulları olduğumuz için Allah'a ibâdet ediyoruz" dediler. Bunun üzerine Hazret-i İsa (aleyhisselâm), "ihlastı olanlar ve gerçek ibâdet edenler sizlersiniz" buyurdu.
Cenâb-ı Hakk'ın bu âyetteki tertibine bir bak! Çünkü O, ilk âyette, "Allah'tan olan bir mağfiret bağışlama..." buyurmuştur ki bu, ikâbından korkarak kendisine ibâdet eden kimselere bir işarettir. Sonra, "ve rahmet" buyurmuştur ki bu, mükâfaatını elde etmek için kendisine ibadet eden kimselere işarettir. Daha sonra da, âyetin sonunda "Muhakkak ki hepiniz ancak Allah'ın huzuruna toplanacaksınız" buyurmuştur ki bu da Allah'a sırf Rab olduğu için ve kulluktan dolayı ibâdet eden kimselere işarettir. İşte bu, kulluktaki derecelerin en yükseği ve makamların en yücesidir. Baksana, Hak teâlâ melekleri şereflendirince, "Onun huzurundaki (melek)ler, O'na ibâdet etmekten asla kibirlenmezler.." (Enbiya, 19) buyurmuş ve sevap ehlinden mukarrep insanlar için de, "(Onlar), kudret sahibi yüce hükümdar (Allah'ın) yanındadırlar" (Kamer, 55) demiş ve böylece Allah'a taat ve Allah düşmanlarıyla cihad etme yolunda canlarını ve bedenlerini veren o kimselerin, Allah'ın huzurunda toplanacaklarını, Allah'ın keremi ile birbirlerine ünsiyet duyacaklarını ve rubûbiyyet nurunun aydınlığından istifade edeceklerini beyân buyurmuştur ki, bu anlatılması çok uzun sürecek bir konudur. Görmek isteyene, bizim söylediğimiz kadarı yol gösterir.
Biz yine tefsire dönelim. Âyette sanki şöyle denilmek istenmiştir: Eğer cihadı bırakır, ölümden ve öldürülmeden korkarsanız, dünyanın bu değersiz lezzetleri ile kısa bir zaman yaşar ve sonra onları bırakmaya mecbur kalırsınız. Böylece onların lezzetleri başkasına, mesuliyet ve hesabı sizin üzerinize kalmış olur. Fakat siz dünya lezzet ve tadlarından yüz çevirir, nefsinizi ve malınızı mevlâmz için harcarsanız haşriniz (toplanışınız, ) Allah huzurunda duruşunuz Allah'ın rahmetinin eşiğinde ve lezzetiniz de Allah'ı zikretmede olmuş olur. Binâenaleyh bu iki derece ve makamın arası çok uzaktır.
Allah'ın Huzuruna Toplanmanın Manası
Bil ki, Hak teâlâ'nın, "Muhakkak ki hepiniz ancak Allah'ın huzuruna toplanacaksınız " âyetinde bir çok incelik vardır:
a) Allah, Allah'ın huzurunda toplanacaksınız) değil, "Muhakkak ki hepiniz ancak Allah'ın huzurunda toplanacaksınız" buyurmuştur. Ki bunun manası, "Bütün âlemler, başkasının değil ancak Allah'ın huzurunda toplanacaklardır" şeklindedir. Bu da o kıyamet gününde yegane hâkim'in Allah olduğuna ve O'ndan başka hiçbir zarar veren veya fayda veren bulunmadığına delâlet eder. Nitekim Allahü teâlâ, 'Bugün mülk kimindir? Bir olan, kahhar olan Allah'ındır " (Mü'min, 16) ve "Bugün iş Allah'ındır" (infitar, 19) buyurmuştur.
Hak teâlâ, "Allah" ismini, isimlerinden biri olarak zikretmiştir ki isimlerinin en büyüğüdür ve rahmeti ile kahrının mükemmel olduğunu gösteren bir isimdir. Binâenaleyh bu isim, rahmetinin mükemmelliğine delâlet ettiği için va'ad çeşitlerinin en büyüğünü, kahrinin mükemmelliğine delâlet ettiği için de va'îd çeşitlerinin en şiddetlisini ifâde etmektedir.
c) Cenâb-ı Hak, "Muhakkakki Allah'ın huzuruna..." buyururken, Lafza-ı Celâlin başındaki harf-i cerre te'kîd lamının getirilmiş olması.... bu, senin dikkatini, ilâhlığın bu toplanma ve diriltilmeyi gerektirdiği, iktiza ettiği hususuna çekmektedir.
Nitekim Cenâb-ı Hak, "Ben onu nemen hemen, herkes neye çalışıyorsa, kendisine onunla mukabele edilsin diye gizliyorum..." (Taha. 15) buyurmuştur.
d) Cenâb-ı Hakk'ın, ifâdesi, bu haşrin faili Cenâb-ı Hak olduğu halde, faili belirtilmemiş bir fiildir. Burada fail sarahaten açıklanmamıştır; çünkü zâtı yüce ve mukaddes olan yüce Allah öyle ulu bir varlıktır ki, akıllar, yaratan ve sonra insanları iade ederek diriltecek olanın; inşâ ve iade edenin ancak O yüce Allah olduğuna şehâdet etmiştir. Böylesi yerlerde sarahaten bildirmenin terkedilmesi, Cenâb-ı Hakk'ın azametine daha fazla delâlet etmektedir. Bunun bir benzeri de Cenâb-ı Hakk'ın, "Denildi ki: "Ey arz, suyunu yut..." (Hûd. 44) ifadesidir.
e) Cenâb-ı Hak onların hasrolunmasını, onların dışındakine nisbet etmiştir. Bu ise.bütün varlıkların kudret kabzasında ve meşîet-i ilahîyenin tesiri hususunda çaresiz ve boyun eğmiş olduklarına; ister ölü isterse hayatta olsunlar, rubûbiyyetin hükümran gücü ve uluhiyyetin de, kibriyâ ve azametinden dışarı çıkamama konusunda hepsinin eşit ve müsavi olduğu hususunda aklın dikkatini çekmektedir.
f) Cenâb-ı Hakk'ın, "toplanacaksınız.." buyruğu, herkese yöneltilen bir hitaptır. Bu da, bütün âlemlerin haşrolunacağına ve kıyamet meydanıyla adalet sergileri üzerinde durdurulacaklarına, binâenaleyh, zâlimle mazlumun, katille maktulün bir araya geleceğine, Cenâb-ı Hakk'ın kulları arasında, cevr ve zulümden uzak olan adaletiyle hükmedeceğine delâlet etmektedir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Biz kıyamet gününe mahsus adalet terazileri koyacağız" (Enbiya, 47) buyurmuştur. Cenâb-ı Hakk'ın, "Muhakkak ki hepiniz, ancak Allah'ın huzuruna toplanacaksınız" âyetini düşünen ve kendisine tevfîk-i ilahî yardım eden kimse, zikrettiğimiz bu mânaların bu âyete yerleştirilmiş esrar denizlerinden bir damla gibi olduğunu anlar. Kadî, bu âyeti, maktulün ölü (meyyit) olmadığına delil getirerek, "Çünkü Cenâb-ı Hakk'ın "Andolsun, ölseniz de, yahutöldüriilseniz de..." ifâdesi, maktulün meyyitin üzerine atfedilmiş olmasını gerektirir. Bir şeyin, yine kendisine atfedilmesi imkânsızdır" demiştir.
Resûlullah'ın Mü'minlere Olan Şefkati
159. Âyetin Tefsiri
"Sen, Allah'tan bir rahmet sayesindedir ki, onlara yumuşak davrandm. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, onlar muhakkak ki etrafından dağılıp gitmişlerdi. Artık onları bağışla, onların günahlarının affedilmesini dile.. İş hususunda onlarla müşavere et. Bir kerre azmettin mi artık Allah'a güvenip dayan. Çünkü Allah kendisine güvenip dayananları sever".
Bil ki, müslümanlar Uhud gününde bozularak Hazret-i Peygamber'den uzaklaştıklarında, daha sonra geri döndükleri vakit Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onlara sert ve şiddetli davranmayıp, onlara yumuşak bir biçimde hitap etti, konuştu. Sonra Allahü Teâlâ, geçen âyetlerde onları dünyaları ve âhiretleri hususunda kendilerine faydalı olan şeylere irşâd edip onları affetmesi de bu şeyler cümlesinden olunca, Cenâb-ı Hak "Sen, Allah'tan bir rahmet sayesindedir ki, onlara yumuşak davrandm" buyurarak, onları affettiğinden ve onlara karşı sert davranmadığından dolayı Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'i övmek ve medhetmek suretiyle, onun fazl-u ihsanını arttırdı. İnsaflı olan kimse, bunun söz dizisinde güzel bir tertip olduğunu bilir. Bu âyetle ilgili bazı meseleler bulunmaktadır:
Birinci mesele
Bil ki, Hazret-i Peygamber'in müslümanlara karşı olan yumuşaklığı, O'nun müslümanlara karşı takındığı güzel hlâkından ibarettir. Allahü Teâlâ, "Sana tâbi olan mü'minlere kanadını indir" (Şuarâ. 215); "Sen kolaylık yolunu tut, iyiliği emret Cahillerden yüz çevir" (A'raf, 199); "Hiç şüphesiz sen, büyük bir ahlâk üzerindesin" (Kalem, 4) ve "Andolsun, size içinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız Ona çok ağır ve güç gelir; size çok düşkündür. Mü'minlere karşı pek şefkatli, bağışlayıcıdır" (Tevbe, 128) buyurmuştur. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de; Allah'a, bir önderin hilmi ve yumuşaklığından daha sevgili olan başka bir hilm yoktur. Yine, Allah'a, bir önderin cehalet ve ahmaklığından daha sevimsiz gelen başka bir cehalet yoktur" buyurmuştur. Binâenaleyh, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bütün âlemlerin imamı olduğuna göre, onların en halimi ve en güzel ahlâklısı olması gerekir.
Rivayet edildiğine göre Hazret-i Osman'ın hanımı, Hazret-i Peygamber ile Hazret-i Ali, silahlarını temizlerken, Hazret-i Peygamber'in yanına geldi ve İbn Affân ne yaptı? İyi biliniz, Allah'a yemin olsun ki, siz onu ordunun önünde göremezsiniz..." dedi. Bunun üzerine Hazret-i Ali ona, "Muhakkak ki Osman, zamanı utandırdı, (rezil etti)" dedi. Hazret-i Peygamber ise Hazret-i Ali'ye, "sus!" dedi. Yine rivayet edildiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) o vakit, "Kız kardeşlerin kocaları, sevişmek hususunda beni yordular" demiştir. Hazret-i Osman iki arkadaşıyla beraber Hazret-i Peygamber'in yanına geldiğinde, "Çok uzağa gittiniz!" demekten başka bir şey söylememiştir.
Sahabeden birisinin de, "Allahü Teâlâ bize olanca ihsanını verdi. Biz müşrikler idik.. Eğer Hazret-i Peygamber bu dini bize toptan getirseydi ve Kur'ân'ı bir defada indirseydi, bu mükellefiyetler bize ağır getir, bundan ötürü de İslâm'a girmezdik.. Fakat O, bizi bir tek kelimeye davet etti. Biz onu kabul edip, imanın tadını anlayınca, O'nun arkasındakileri de, din tamamlanıncaya, şeriat mükemmelleşinceye kadar, rıfk yoluyla kelime kelime (yavaş yavaş) kabul ettik" dediği rivayet edilmiştir. Yine rivayet edildiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
"Ben size karşı ancak, bir baba gibiyim. Sizden birisi def-i hacet için gittiği zaman, kıbleye yüzünü ve arkasını dönmesin" Benzeri hadis: Ebu Davud, Taharet, 4 (1/3); İbn Mâce, Taharet, 16 (1/114). buyurmuştur.
Bil ki, güzel ahlâkın sırrı ikidir: Söyleyenin ve yapanın haline bakmak, itibar etmek... Söyleyenin haline bakmaya gelince, bu şundan dolayıdır: Nefislerin cevherleri, mahiyet bakımından farklıdır. Nitekim Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) "Ruhlar, nefisler silahlandırılmış ordulardır" Buhari, Enbiya, 2. İnsanlar, altın ve gümüş madenleri gibi, maden madendir" Buhâri, Enbiya. 19; buyurmuştur. Yine insanların ruhları, noksanlık hususunda ahmaklığın, hakirliğin, alçaklığın, kendilerini şehvet ve gazabın istila etmesi, mal ve lezzet sevgisinin kendisini bürümesi halinin zirvesine ulaştığı gibi kemâl cihetinden de, kudret ve celâlin, azametin zirvesine ulaşırlar..
Nazari kuvvet (tefekkür) bakımından olana gelince, bu Cenâb-ı Hakk'ın "Nur üstüne nurdur" (Nur.35) ve "Ve sana bilmediklerini öğretti. Allah'ın senin üzerindeki lüttu, keremi çok büyüktür" (Nisa, 113) buyruklarıyla anlattığı gibidir. Ameli kuvvet bakımından olan kemâle gelince bu da, Allah'ın, "Muhakkak ki sen, büyük bir ahlâk üzerindesin" (Kalem, 4) beyanıyla anlattığı gibidir. Hazret-i Peygamber'in ruhu, adeta meleklerin ruhu cinsindendir; bundan dolayı şehvetine uymaz, gazaba çağıran şeylere meyletmez, mal ve makam sevgisinden etkilenmez.. Çünkü herhangi bir şeyden etkilenen, müessir olandan daha zayıf demektir, Binaenaleyh nefis, bu maddi ve hissî olan şeylere meylettiği zaman, nefislerin ruhanî tarafı cismani taraflarından daha zayıf olmuş olur. Ama onlara meyletmeyip iltifat etmediği zaman, ruhanî tarafı cismani tarafına üstün olmuş olur. İşte bu hususiyetler nazarîdir. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in mukaddes ve münezzeh nefsi, bu hususiyetler bakımından son derece mükemmel ve yüce idi.
Failin haline bakma bakımından olan güzel ahlaka gelince, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bu hususta, "Kim, Allah'ın kader sırrını anlarsa, musibetler o kimseye kolay gelir " buyurmuştur. Çünkü o kimse, yeryüzünde meydana gelen hadiselerin, ilahî sebeplere dayandığını bilir. Bundan dolayı, sakınmanın kaderi savuşturmayacağını anlar. Artık arzu ettiği şeyi elinden kaçırdığı zaman gazaplanıp kızmaz ve sevdiği bir şeyi elde ettiği zaman da, ona fazla ünsiyet duyup sevinmez. Çünkü o, bu cismanî varlıklardan daha üstün olan ruhanî hakikatlere muttalidir. Binaenaleyh, bu dünyanın lezzet ve hoş şeylerinden herhangi birisini elde etme hususunda, bu dünyadaki hiç bir kimseyle çekişmeye girmez ve dünyanın arzulanan bu şeylerinden herhangi birisini elinden kaçırdığı için de, hiç kimseye kızmaz. İnsan böyle olduğu zaman güzel ahlâklı ve insanlarla güzel geçimli birisi olur. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), güzel ahlâkı gerektiren bu sıfatlar konusunda insanların en mükemmeli olunca, güzel ahlâkta da mahlûkatın en mükemmeli olmuştur.
Allah'ın Lütfu Hakında
Âlimlerimiz, "Sen, Allah'tan bir rahmet sayesindedir ki onlara yumuşak davrandm" buyruğunu kaza ve kader meselesinde bir hüccet olarak kabul etmişlerdir. Bununla istidlal edilme şekli şöyledir: Allahü teâlâ, Hazret-i Peygarnber'in insanlara karşı olan güzel ahlâkının, ancak Allah'ın rahmeti sebebiyle olduğunu açıklamıştır. Binaenaleyh biz diyoruz ki, Mutezile'ye göre Allah'ın rahmeti bütün mükellefler hakkında umumîdir. Buna göre Cenâb-ı Hakk'ın, Hazret-i Muhammed'e yaptığı hidayet, da'vet, beyân ve irşadın bir benzerini O; İblis, Firavun, Hâmân, Ebû Cehil ve Ebû Leheb'e de yapmıştır. Bu görüşe göre, Allahü teâlâ'nın bu hususta mükelleflere yaptığı şeylerin hepsi, temiz kulların en temizi ile bedbaht kulların en bedbahtı arasında müşterek olunca, güzel ahlâkın ve mükemmel bir gidişatın onların bazılarına tahsis edilmesi, Allah'ın rahmeti sebebiyle olmamış olur.
Bu görüşe göre, Hazret-i Peygamber'in güzel ahlâkının, Allah'ın rahmeti sebebiyle olduğunu söylemek bâtıl ve asılsız olur. Böyle bir izah ise bâtıl olacağına göre, kulların bütün fiillerinin, Allah'ın kaza ve kaderiyle olduğunu anlamış oluruz. Mu'tezile bunu, daha fazla lütufta bulunmak manasına hamletmektedir. Bu, son derece uzak bir ihtimaldir. Çünkü, mümkün olan bütün lûtufları bütün mükellefler hakkında yapmıştır. Mükellefin, tâatından dolayı hak kazanacağı daha fazla lütuf ise, gerçekte Allah'tan değildir; mükellef onu kendisi kesbetmiştir. Çünkü o taat yaptığı zaman, bu fazla lütfü hak etmiş olur. Bu fazlalığın ona verilmesi vacip olur. Tâat yapmadığı zaman ise bu fazlalığın ona verilmesi imkânsız olur. Binaenaleyh bu, kulun kendisinden olup Allah'tan olmamış olur.
(......) deki Ma'nın Zaid Olması Meselesi
Âlimlerden çoğu, buyruğundaki lâfzının, zâid bir ism-i mevsul olduğunu düşünürler. Nitekim . Cenâb-ı Hak, "Az sonra..." (Mü'minun, 40) "Bir ordudur ki, işte şurada" (Sâd, 11) "Muhalefetleri sebebiyle.." (Nisa, 155) ve "O günahlarından ötürü..." (Nün, 25) buyurmuştur. Bu görüşte olan âlimler şöyle demişlerdir: "Araplar bazan tekid için, gerekli olmayan şeyi söze ilâve etmektedirler. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Fakat müjdeci gelip de..." (Yusuf, 96) buyurmuş, bununla "geldiğinde" manasını kastederek, bunu edâtıyla tekid etmiştir. Muhakkik âlimler ise şöyle demişlerdir: "Ahkemu'l-Hâkimin olan Allah'ın kelâmında mânâsız ve zâid bir lafzın bulunması caiz değildir. Buradaki (......) edatının, teaccüb ifade eden bir istifham mâ'sı olması mümkündür. Bunun takdiri, "Allah'tan hangi rahmetle onlara yumuşak davrandm!" şeklindedir. Çünkü, onların suçları çok büyük olup, sonra da Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), sözünde bir katılık ve sertlik izhar etmeyince, onlar bunun ancak rabbanî bir teyid ve ilahî bir tevfik ile olduğunu anladılar. Binaenaleyh bu, bu teyid ve tevfikin mükemmelliğine hayret etme makamı olmuş ve "Allah'tan hangi rahmetle onlara yumuşak davrandın?" Bence en doğru olanı bu görüştür.
Bütün Rahmetler Gerçekte Allah'tandır
Bil ki, bu âyet-i kerime, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in ümmetine karşı rahîm olmasında, Allah'ın rahmetinin âmil olduğuna delâlet etmektedir. Bu âyetin hakikatini düşündüğün zaman onun, bütün rahmetlerin, ancak Allah'a ait olduğuna delâlet ettiğini anlarsın.. Bunun izahı birkaç yöndendir:
a) Eğer Allahü teâlâ, kulunun kalbine hayra, rahmete ve lütfa davet eden bir his ve istidâd yerleştirmemiş olsaydı, kul bu hususlarda hiçbir şey yapamazdı. Allahü teâlâ insanın kalbine davet edici bu sebepleri, duyguları atınca, şüphesiz ki kul bu fiilleri yapar. Bu takdire göre, rahmet ancak Allah'tandır.
b) Allah'ın dışındaki bütün merhametli varlıklar, rahmetine mukabil, ya bir cezadan kurtulma şeklinde, veya bir sevabı ve mükâfaatı elde etme şeklinde veyahut da güzel bir isim yapma gayesiyle bir karşılık bekler. Böylesi beklentilerden uzak bir durum farzetsek bile, bu durumda ondaki sebep de, kendi cinsinden olan varlıklara karşı duyulan bir rikkat, acıma ve şefkat duygusu olmuş olur. Binaenaleyh, acı içinde kıvranan bir canlı mahlûku gören kimsenin kalbi rikkate getir, üzülür; onu elem içinde müşahede etmesinden dolayı acı duyar, bundan dolayı da kalbindeki bu rikkati, acıma hissini uzaklaştırmak için, o canlıyı bu elemden kurtarır. Eğer onda, bu maksatlardan herhangi bir şey bulunmamış olsaydı, ona kesin olarak merhamet etmeyecekti. Ama Cenâb-ı Hakk'a gelince, O'nun merhameti hiçbir gayeden ötürü değildir. Binaenaleyh, rahmet ancak Allah'a aittir.
c) Allah'ın dışında merhamet eden her varlık ancak, merhamet ettiği o kimseye ya bir mal vermek suretiyle, veyahut da, belâ ve sıkıntı veren şeylerden herhangi birisini ondan uzaklaştırmak suretiyle merhamet edebilir. Ama ne var ki, merhamet edilen kimse bu maldan, ancak uzuvları salim ve sıhhatli olduğu takdirde istifade edebilir. Uzuvların sıhhatli olması ise, ancak Allah'tandır. Binaenaleyh, gerçekte rahmet ancak Allah'a aittir. Ama görünürde, Allah'ın rahmet etmesine yardım ettiği herkes "rahîm" diye isimlendirilmiştir. Nitekim Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), 'Merhamet edenlere. Rahman olan Allah merhamet eder..." Allahü Teâlâ da, Hazret-i Peygamber'i vasfederken, "Mü'm'mlere karşı çok şefkatli, çok merhamet edicidir (rahimdir)" (Tevbe. 128) buyurmuştur.
Sonra Cenâb-ı Hak, 'Eğerkaba, kah yürekli olsaydın, onlar muhakkak ki etrafından dağılıp gitmişlerdi" buyurmuştur.
Bil ki Allah'ın Hazret-i Muhammed hakkındaki rahmetinin kemâli, Hazret-i Peygamber'e Kabalık ve katılığın kötülüklerini öğretmiş olmasıdır. Bu âyetle ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Vahidî (r.h) şöyle demiştir: "Kabalık ve katılık, kötü ahlakın bir tarafıdır. Arapçada, "Kaba oldun - kaba oluyorsun - kaba olmak, kabalaşmak- Sen, kaba ve katısın" denilir. Bu kelimenin aslı; "korktun" kelimesinden (......), "sakındın" kelimesinden de, (sakınan) ismi gibi (......)dür. Fakat bu vezinde olan muzaaf kelime, (inen adam) tabirinde olduğu gibi idğam olunur. Bu kelimenin aslı (......)dür. Dâd harfi ile olan (......) kelimesi, birşeyi ayırmak manasınadır. (......) tabiri de, "Kavim birbirinden ayrıldı" manasınadır. Allahü teâlâ, "Onlar bir ticâret yahut bir oyun gördükleri zaman, ona yönelip dağıldılar.." (Cuma, 11) buyurmuştur, "Kitabı açtım" ve, "Allah, ağzım (ağzındaki dişleri) dağıtmasın" tabiri de bu köktendir.
Buna göre eğer, "fazz (kaba) ve katı yürekli arasında ne fark var?" denirse, biz deriz ki, fazz, kötü huylu demektir. "Katı yürekli" ise, kalbi hiçbir şeyden müteessir olmayan demektir. İnsan bazan kötü huylu ve hiçbir kimseye eziyet verici olmadığı halde, diğer insanlar için rikkat ve rahmet de duymayabilir. Binaenaleyh bu ikisi arasındaki fark meydandadır.
Peygamber İnsanları Toplayıcıdır
Peygamber gönderilmesinden maksad, peygamberin Allah'ın yüklediği mükellefiyetleri insanlara tebliğ etmesidir. Bu maksad ise, ancak insanların kalpleri o peygambere meylettiği ve gönülleri o peygamberin yanında huzur ve sükûnet bulduğu zaman tamam olur. Yine bu maksad ancak o peygamber merhametli ve kerim olup, onların kusurlarını ve hatalarını bağışlayıp affettiği ve onlara herçeşit iyilik, ikram ve şefkati gösterdiği zaman tamam olur. Bu sebeplerden dolayı peygamberin, kötü ahlaktan uzak olması gerekir. Böyle olan kimsenin de katı yürekli olmaması, aksine zayıflara yardıma meyli, fakirlere yardıma yönelişi, insanların kötülüklerini affı ve hatalara karşı müsamahası çok olan bir kimse olması gerekir. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Allah, "Eğer kaba ve katı yürekli olsaydın, onlar muhakkak ki etrafından dağılıp gitmişlerdi" buyurmuştur. Eğer onlar etrafından dağılsalardı, bi'set ve risâletten (peygamberlikten) gözetilen maksad elde edilememiş olurdu. Kaffal (r.h) bu âyetin Uhud gazvesi ile ilgili olduğunu ileri sürmüş ve bu âyetin, "Sen, Uhud günü hezimete uğrayıp dağıldıktan sonra sana geri döndükleri zaman, Allah'tan olan bir rahmet sayesinde, o müslümanlara yumuşak davrandın. Eğer kaba ve katı yürekli olsaydın ve bu bozgundan dolayı onlara ağır konuşsaydın, senden çekinecekleri ve uğradıkları hezimetten dolayı utanacakları için, etrafından dağılıp giderlerdi. Bu ise, düşmanının, senin ve müslümanlar hakkında hiç beklemediği birşey olurdu" manasında olduğunu söylemiştir.
Allah'ın Şefkatinden Fazla Şefkat Olmaz
Yumuşaklık ve rıfk ancak, Allah'a ait haklardan bir hakkı ihmâle götürmediği zaman caizdir. Fakat böyle bir ihmâle götürür ise caiz değildir. Cenâb-ı Allah, "Ey Peygamber, kâfirlerle ve münafıklarla savaş, onlara karşı çetin ol" (Tevbe. 73) buyurmuş ve zina haddini (cezasını) uygulama hususunda mü'minlere, "Allah'ın dini hususunda (o zina eden erkek ve kadına) acıyacağınız tutmasın" (Nur. 2) diye emretmiştir.
Burada bir diğer incelik daha bulunmaktadır, o da şudur Allahü teâlâ, bu âyette Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'i sertlikten men ederken, "Onlara karşı çetin ol" (Tevbe, 73) âyetinde ona sertliği emretmiştir. Buradaki âyette mü'minlere karşı sert davranmaktan onu nehyetmiş, diğerinde ise kâfirlere karşı sert olmasını emretmiştir. Bu, "Mü'minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı onurlu ve çetin" (Mâide, 54) ve "Kâfirlere karşı çetin, kendi aralarında ise merhametlidirler" (Fetih, 29) âyetlerinde ifade edildiği gibidir. Bu sözün izahı şöyledir: İfrat da tefrit de (yani aşırılıklar) zemmolunmuştur, fazilet bu ikisi ortasında olandadır. Bundan dolayı sert davranma bazan emredilmiş, bazan nehyedilmiştir. Bu ancak, ifrat ve tefritten uzaklaşmak için olur ve geriye sırat-ı müstakim olan orta yol kalır, İşte bu sıradan dolayı Hak teâlâ, "Böylece siz (Ümmet-i Muhammed'i) vasat (mutedil) bir ümmet yaptık" (Bakara, 143) buyurarak, orta yolu medhetmiştir.
Allahü teâlâ daha sonra, "Artık onları bağışla, günahlarının mağfiretini dile... İş hususunda onlarla müşavere et" buyurmuştur. Bil ki Allahü teâlâ, bu âyette üç şeyi emretmiştir:
Birincisi: "Onları bağışla (affet)" emridir. Bununla ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Kulun halinin kemali, ancak Allah'ın ahlakıyla ahlâklanmasındadır. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "Allah'ın ahlâkı ileahlaklanm" demiştir.Sonra Allahü teâlâ, önceki âyetlerde müslümanları affettiğini bildirince, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e de, Allah'ın ahlâkı ile ahlâklanma faziletini elde etsin diye, onları affetmesini emretmiştir.
İkinci Mesele
Keşşaf sahibi, âyetin manasının "Senin hakkınla ilgili hususlarda onları affet, Allah'ın hakkıyla ilgili hususlarda ise, onların günahlarının mağfiretini dile" şeklinde olduğunu söylemiştir.
Üçüncü Mesele
Emrin zahiri vücûb (farz oluşu) ifâde eder, "Artık onları bağışla..." buyruğunun başındaki fâ harfi, ta'kîb (hemen) manasına delâlet eder. Binaenaleyh bu Allah'ın Hazret-i Peygambere derhal affetmesini vacip kıldığını gösterir. Bu da, Cenâb-ı Hakk'ın rahmetinin kemâline delâlet eder. Çünkü O, o müslümanları affetmiş ve sonra peygamberine de onları derhat affetmesini vacip kılmıştır. Bil ki, "Artık onları bağışla" âyeti, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e affı vacip kılmaktadır. Bu emir ümmete döndüğünde, bu onlara vacip olmaz, ancak mendub olur. Nitekim Allahü teâlâ, mukarreb (Allah'a çok yakın) insanların günah sayılan işlerinin, ebrâr (iyi insanlar)ın hasenatı gibi olduğunu bildirmek için, "İnsanların kusurlarını affedenler..." (Al-i imran, 134) buyurmuştur.
İkincisi: "(Onların) günahlarının mağfiretini dile" emridir. Bu hususta da birkaç mesele vardır:
Bu Âyet Büyük Günahların Affedilebileceğine Delildir
Bu âyette, Allah'ın, büyük günah sahiplerini de affedebileceği ne kuvvetli bir delâlet vardır. Çünkü muharebe esnasında bozulup kaçmak, "Kim böyle bir günde o (düşmana) arka çevirirse, muhakkak ki Allah'ın gazabına uğramıştır" (Enfal, 16) âyetinden dolayı, bir büyük günahtır. Binâenaleyh Uhud'da müslümanların hezimete düşmelerinin büyük günahlardan olduğu sabit olmaktadır. Hem sonra Allahü teâlâ geçen âyette onları affettiğini beyân etmiş, bu âyette de Peygamberine onları affetmesini, sonra da onlar için istiğfarda bulunmasını emretmiştir. Bu husus, bizim söylediğimiz şeye delâlet eden delillerin en güçlülerindendir.
İkinci Mesele
Âyetteki, "(Onların) günahlarının mağfiretini dile.." emri, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e, büyük günah sahipleri için mağfiret talep etmesini emretmektedir. Allahü teâlâ, ona mağfiret istemesini emrettiği zaman, onun bu duasıra icabet etmemesi caiz olmaz. Bu böyledir, çünkü, kerîm olana bu yakışmaz. Bundan dolayı bu âyet, Allahü teâlâ'nın, Hazret-i Peygamberi bu dünyada büyük günah sahiplerine şefaatçi kıldığına delâlet etmektedir. Binaenaleyh Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in onlara kıyamette şefaat etmesi daha evlâdır.
Üçüncü Mesele
Allahü teâlâ, "Andolsun Allah onları affetti" (Âl-i İmran, 155) âyetinde beyân ettiği gibi, önce onları affetti, sonra da bu âyette, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e, onlar için ve onlardan dolayı istiğfar etmesini emretti. Sanki ona şöyle denilmekte idi: "Ey Muhammed, onlar için istiğfar et, çünkü ben onları sen onlara istiğfar etmeden önce bağışladım. Onları bağışla, çünkü ben, sen onları bağışlamadan önce, onları bağışladım." Bu Cenâb-ı Allah'ın bu ümmete olan rahmetinin kemâline delâlet etmektedir.
Şûra Kelimesi Hakkında
Üçüncüsü, "İş hususunda onlarla müşavere et" emridir. Bu ifâde ile ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Arapçada, (Onlarla müşavere et, İstişare et), "müşavere", "şivâr" (istişare etmek), "meşvere" denilir. "Meşvere eden topluluk" manasında da denilir. "Şûra" kelimesi masdardırve "Onlar gizli konuşurlarken" (isrâ, 47) âyetinde olduğu gibi, topluluk bu kelime ile tavsif edilmiştir. "Müşavere" kelimesinin, balı yerinden aldığın ve çıkarttığın zaman söylediğin sözünden alındığı veya Arapların, bir hayvanı teşhir ettiklerinde söyledikleri sözlerinden alındığı söylenmiştir. Bundan dolayı hayvanların teşhir edildiği yere de "mişvâr" denir. Sanki teşhir ile onun iyisi kötüsü bilinmektedir. Aynı şekilde müşavere ile de, işlerin hayırları ve serleri bilinmektedir.
Şûrânın Faydaları
Allahü teâlâ'nın, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e müslümanlarla müşavere etmesini emretmesinde birçok faydalar bulun- maktadır:
1- Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in onlarla müşaveresi, , onlara değer verme ve derecelerini yükseltme mânasına gelir. Bu ise, müslümanların Hazret-i Peygamberi çok sevmelerini ve ona ihlasla itaat etmeleri neticesini doğurur. Eğer O, bu müşavereyi yapmamış olsaydı, bu onları küçümseme anlamına gelir, böylece kötü ahlak ve kabalık olmuş olurdu.
2- Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), akılca insanların en mükemmeli o ise de, insanların bilgileri sonsuzdur. Binâenaleyh bilhassa dünyevi meselelerde maslahat (menfaat) yönlerinden Hazret-i Peygamber'in aklına gelmeyen bir hususun başka bir insanın aklına gelmesi uzak bir ihtimal değildir. Nitekim Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "Siz dünya işlerinizi daha iyi bilirsiniz, ben de dinişlerinizi daha iyi bilirim" Müslim, Fezâil. 141 (4/1836); İbn Mâce, Rühûn, 15(2/825). buyurmuştur. İşte bundan dolayı, Hazret-i Peygamber şöyle demiştir:
3- Hasan el-Basrî ve Süfyan İbn Uyeyne, "Allahü teâlâ bunu ona, sırf başka insanlar müşavere yapma hususunda onun yolunca gitsinler ve ümmet-i Muhammed için bir sünnet olsun diye emretmiştir" dediler.
4- Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Uhud hadisesinde onlarla müşavere etti, onlar da Medine'den çıkma tarafına işaret ettiler. Halbuki Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) çıkma taraftarı değildi. Çıktıkları zaman olan oldu. Binâenaleyh eğer Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), bundan sonra onlarla müşavere yapmayı bıraksaydı, bu durum, onun kalbinde onlarla müşavere ettiğinden dolayı bir iz kalmış olduğuna delâlet ederdi. Bu sebeple Hak teâlâ, onun kalbinde bu hadiseden dolayı bir iz kalmış olduğuna delâlet etsin diye, bundan sonra ona, onlarla müşavere etmesini emretmiştir.
5- Bu, "İş hususunda, onların re'yinden ve ilminden istifâde etmek için değil, fakat akıllarını, anlayışlarını, sana olan sevgilerinin derecesini ve sana itaattaki ihlâslarını aniayasın, böylece daha faziletli olan az faziletli olandan senin yanında ayırdedilsin ve onlara makamlarının kadr-ü kıymeti açıkça görünsün diye, onlarla müşavere et" manasındadır.
6- Bu, "İş hususunda onlarla müşavere et. Fakat bu, sen onlara muhtaç olduğun için değil, aksine iş hususunda onlarla müşavere ettiğin zaman, onlardan herbiri, o hadise ve işteki en uygun yönü bulmaya gayret edeceği ve böylece, temiz ruhların meydana gelmesinde yardımlaştıkları bir şeyde biribirlerine uygun gelişi gibi, onların ruhları da o işteki en uygun şeyin meydana gelmesi hususunda biribirlerine mutabık ve muvafık olacağı içindir. Namazlarda cemaat oluştaki ve cemaatla namazın tek başına kılınan namazdan daha faziletli oluşundaki sır, işte budur.
7- Cenâb-ı Allah, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e, ümmeti ile müşavere etmesini emredince, bu, Allah katında ümmet-i Muhammed'in kadr-ü kıymetinin olduğuna delâlet eder. Bu, onların hem Allah katında, hem Hazret-i Peygamber katında, hem de bütün insanlar katında bir değerleri olduğunu gösterir.
8- Büyük padişah, önemli ve mühim işlerde ancak yanındaki has ve yakın adamları ile istişare eder. İşte bunlar bir günah işledikleri zaman, Allah onları affetti. Bundan dolayı bazan onların aklına, "Her ne kadar Allah bizi fazlı ile affetti ise de, bu günahtan dolayı bizim o büyük derecemiz artık kalmamıştır" fikri gelebilir. Binâenaleyh Allahü teâlâ, tevbe ettikten sonra o dereceyi noksanlaştırmayıp, aksine daha da artıracağını beyân etmiştir. Bu şöyledir: "Bu hadiseden önce Ben (Allah), Resulüme sizinle müşavere etmesini emretmem iştim. Bu hadiseden sonra ise, kendinizin şimdi öncekinden daha yüce bir makamda olduğunuzu anlayasınız diye, ona sizinle müşavere etmesini emrettim. Bunun sebebi şudur: Siz, bu hadiseden önce amellerinize ve taallarınıza güveniyordunuz. Şimdi ise benim fazlıma ve affıma güveniyorsunuz. Bundan dolayı affımtn, amellerinizden daha büyük; keremimin, taatlarınızdan daha çok olduğunu anlayasınız diye, şu andaki derecenizin ve makamınızın öncekinden daha büyük olması gerekir"Zikredilen ilk üç vecih, daha önce zikredilmiş olan izahlardır. Sonrakiler ise, bu mevzuyu yazarken benim aklıma gelen şeylerdendir. Murâdını ve kitabının sırlarını en iyi bilen Allahü teâlâ'dır.
Nass Varid Olmayan Her Hususta Istişare Caiz midir?
Alimler, hakkında Allah'tan bir vahiy nazil olmuş olan herhangi bir mesele hakkında, peygamberin ümmetiyle istişare etmesinin caiz olmayacağı hususunda ittifak etmişlerdir. Çünkü nass varid olduğunda, re'y ve kıyas geçersiz olur. Ama, hakkında nass olmayan bütün şeyler hakkında istişare etmek caiz midir değil midir? meselesine gelince, Kelbî ve pekçok ulemâ, bu emrin, harblerde müşavere etmeye mahsus olduğunu söylemişlerdir. Bunların delili şudur: Âyet-i Kerîme'deki ifâdesindeki elif-lâm istiğrak için değildir. Çünkü hakkında vahiy inmiş olan hususta müşavere etmenin caiz olamayacağını açıklamıştık. Binâenaleyh buradaki elif-lâmı daha önce geçen ve bilinen bir şeye hamletmek gerekir. Bu âyette daha önce geçen ve bilinen iş ise, harp ve düşmanla karşı karşıya kalma hususundaki işlerdir. Bundan dolayı âyetteki, "Onlarla iş hususunda müşavere et" emri bu hususla ilgili olmuş olur.
Sonra bu görüşte olanlar şöyle dediler: "Bedir günü Habbâb İbn el-Münzir, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile, orduyu suyun yanında konaklatma hususunda istişare etmiş, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de onun bu re'yini kabul etmişti. Yine iki Sa'd, yani Sa'd İbn Mu'âz (radıyallahü anh) ile Sa'd İbn Ubâde, Hendek muharebesinde, savaşa katılmamalarına Karşılık Medine'nin meyvelerinin bir kısmını vererek Gatafan Kabilesi ile yapılmak istenen anlaşmayı bırakma görüşünde olduklarını Hazret-i Peygamber'e arzetmişler, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de onların bu görüşlerini kabul etmiş, anlaşma sahifesini yırtınıştır."
Yine âlimlerden bazıları, bu lâfzın umûmi olduğunu, hakkında vahiy gelmiş hususların bu umûmun dışında kaldığını, vahiy gelmemiş konularda âyetin hüccet olmaya devam ettiğini söylemişlerdir. Sözün özü şudur; Allahü teâlâ, akıl sahiplerine, kıyas yapmalarını emrederek "Ey akıl ve basiret sahipleri ibret alsın"(Haşr, 2) buyurmuştur. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), akıl sahiplerinin efendisidir. Yine Cenâb-ı Hak, kıyasla hüküm çıkaranları medhederek, "(Onlar), bunu hüküm çıkaranlardan öğrenirlerdi" (Nisa. 83) buyurmuştur. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), insanların en akıllısı ve en zekisi idi. Bu da, onun kendisine vahiy gelmediği zaman ictihad etmekle emrolunduğuna delâlet eder. İctihad ise, meseleyi tartışmak ve görüşmekle kuvvetlenir. İşte bu sebepten ötürü, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de istişare etmekle emrolunmuştu. O, Bedir günü ashabı ile, esirler hakkında istişare etmiştir ki, bu dinî bir mesele idi. Nassın, kıyas ile tahsis edilemeyeceğinin delili şudur: Nass, Hazret-i Âdem'e secde etme hususunda, bütün melekleri içine almıştır. Daha sonra iblis, kıyas yaparak tahsîste bulunmuş ve kendisini bunların dışında saymış, "Ben o (Âdem')den hayırlıyım. (Çünkü) beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın" (Araf, 12) demiş ve böylece lânetlenenlerden olmuştur. Eğer nassı kıyas ile tahsis etmek caiz olsaydı, iblis bundan dolayı lanete müstehak olmazdı.
Müşavere Emrinden Maksad Farziyyet midir?
Emrin zahiri vücub ifâde eder. Binâenaleyh Cenâb-ı Hakk'ın "iş hususunda onlarla müşavere et" emri farziyeti gösterir. Şafiî (r.h) bu emri nedb (mendub oluş) manasında alarak, "Bu, tıpkı Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, "Bakire kız evlendirilirken kendisinin görüşü de alınır" Ebu Davud, Nikah, 25 (2/232); Tirmizî, Nikah, 18 (4/415). hadîs-i şerifi gibidir. Fakat babası bakire kızı evlenmeye zorladığında bu da caiz olur. Ancak kızın gönlünü hoş etmek için onunla istişare etmek daha evlâdır. İşte bu âyette de böyledir" demiştir.
Beşinci Mesele
Vahidî, "el-Vâsit" adlı tefsirinde Amr İbn Dinar'dan, İbn Abbas'ın şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Bu âyette, Hazret-i
Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, müşavere etmekle emrolunduğu kimseler, Hazret-i Ebu Bekir (radıyallahü anh) ile Hazret-i Ömer (radıyallahü anh)'dir." Bana göre bu hususta bir müşkil vardır. Çünkü bu âyette Allahü teâlâ'nın, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e, kendileriyle istişare etmesini emrettiği kimseler, kendilerini affedip kendileri için mağfiret istemesini emrettiği kimselerdir ki bunlar da bozguna uğrayan müslümanlardır. Düşün ki Hazret-i Ömer de bunlardan birisidir. Bu sebeple âyetin muhtevasına girmektedir. Fakat Hazret-i Ebu Bekir (radıyallahü anh) onlardan değildir. Öyle ise o, nasıl âyetin muhtevasına girebilir. Allah en iyi bilendir.
Şûradan Sonra Karar ve Tevekkül
Sonra Cenâb-ı Allah, "Bir kere azmettin mi artık Allah'a güvenip dayan" buyurmuştur. Bu ifâde ile ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Bu ifâdenin manası şöyledir: İstişare ile kuvvetlenen bir görüş ortaya çıktığında, buna itimad etmek vacip değildir; aksine Allah'ın yardımına, tevfikine ve korumasına itimad edip dayanmak vacip olur. Bunun maksadı da, kulun bütün işlerinde sadece Allah'a itimad edip güvenmesinin şart olduğunu ortaya koymaktır.
İkinci Mesele
Âyet, tevekkülün, bazı cahillerin söylediği gibi, insanın kendisini ihmal etmesi olmadığına delâlet etmektedir. Aksi halde, müşavereyi emretmek, tevekkülü emretmeye zıd olurdu. Bilâkis tevekkül, insanın zahirî sebepleri görüp gözetmesi; ve fakat bununla beraber o sebeplere kalbiyle istinâd etmeyip, aksine Hakk'ın hıfz u emânına, himayesine dayanmasıdır.
Üçüncü Mesele
Cabir İbn Zeyd'in, tâ harfinin ötresiyte, "Azmettiğim zaman..." şeklinde okuduğu nakledilmiştir. Buna göre Cenâb-ı Hak sanki Resulüne, "Ben azmettim mi, sen tevekkül et!..." demiştir. Bu, şu iki sebepten dolayı zayıftır:
a) Allah'ı "azmetmekle" vasfetmek caiz değildir. Bu azmin, îcâb ve ilzam manasında olduğu söylenebilir. Buna göre mâna, "Onlarla, iş hususunda müşavere et... Ben seni bir şeye mecbur edip, seni ona irşâd ettiğimde bana güven.. Artık, bundan sonra hiç kimseyle müşavere etme" şeklinde olur.
b) Bu kıraati, sahabeden hiç kimse okumamıştır. Dolayısıyla, bu kıraati Kur'ân'a ilhak etmek caiz değildir. Allah en iyi bilendir.
Sonra Cenâb-ı Hak, "Çünkü Allah, kendisine güvenip dayananları sever" buyurmuştur. Bu tabirden maksad, mükellefleri Allah'a yönelme ve Allah'ın dışında bulunan bütün şeylerden yüz çevirmeye teşviktir.
Allah Size Yardım Ederse Sizi Kimse Yenemez
160. Âyetin Tefsiri
"Allah size yardım ederse, artık sizi yenecek yoktur. Sizi yardımsız bırakırsa, ondan sonra size yardım edebilecek kimdir? Mü'minler, ancak Allah'a güvenip dayanmalıdır".
Ibn Abbas şöyle demektedir: "Size, Bedir gününde yardım ettiği gibi yardım ederse, size hiç kimse galip gelemez. Uhud gününde sizi yardımsız bıraktığı gibi yardımsız bırakırsa, size hiç kimse yardım edemez..." Bu âyette birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Âyetin maksadının, (insanları) tâate teşvik ve ma'siyetten sakındırmak olduğu ileri sürülmüştür. Bu böyledir, çünkü Cenâb-ı Hak, daha önce, Allah'a isyan etmekten kaçınan kimselere yardım edeceğini beyân buyurmuştur ki bu, "Evet, siz sabr-ü sebat eder, sakınırsanız, onlar da ansızın üstünüze gelecek olurlarsa, Rabb'iniz size alametti beşbin melekle imdâd edecektir" (Âl-i İmran, 125) âyet-i kerîmesidir. Daha sonra Cenâb-ı Hak bu âyette de, kendisine yardım ettiği kimseyi hiç kimsenin yenemiyeceğini beyân buyurmuştur. Binâenaleyh, bu iki mukaddimenin toplamından ortaya şu netice çıkar: Allah'tan ittikâ eden kimse, dünya ve âhiret mutluluğunu elde etmiş olur. Çünkü o, yanında hiçbir bedbahtlığın bulunmadığı bir saadeti ve yanında hiçbir zilletin bulunmadığı bir izzeti elde etmiş, böylece de kendisine hiç kimsenin galip gelemiyeceği bir kimse haline gelmiştir. Ama, isyan eden kimselere gelince, Allah onları yardımsız bırakmıştır. Allah'ın yardımsız bıraktığı kimseler ise muhakkak ki, yanında hiçbir saadetin bulunmadığı bir bedbahtlığa ve yanında hiç bir izzetin bulunmayacağı bir zillete düşmüştür.
İkinci Mesele
Alimlerimiz bu âyetle, imanın, ancak Allah'ın yardımı; küfrün de, ancak Allah'ın bu yardımını kesmesiyle tahakkuk edeceği hususuna istidlal etmişlerdir ki, bunun izahı son derece açıktır. Zira bu, bütün işlerin Allah'a ait olduğuna delâlet etmektedir.
Üçüncü Mesele
Ubeyd İbn Umeyr, bir kimse bir kimseyi yardımsız ve çaresiz bıraktığında Arapların söylemiş olduğu tabirinden olmak üzere, âyeti (......) şeklinde okumuştur.
Dördüncü Mesele
Cenâb-ı Hakk'ın, "Ondan sonra" tabiri hakkında da iki izah yapılmıştır:
a) Yani, "Yardımını kestikten sonra.."
a) Bu senin "Falancadan sonra sana yardım edecek hiç kimse olmadı" demen gibidir. Cenâb-ı Hak daha sonra, "Mü'minler, ancak Allah'a güvenip dayanmalıdır" buyurmuştur. Yani, "Bütün işin Allah'ın elinde olduğu, O'nun kazasını geri çevirip hükmünü men edecek hiçbir şeyin bulunmadığı sabit olunca, mü'minin ancak Allah'a tevekkül etmesi gerekir. Cenâb-ı Hakk'ın, "Mü'minler, ancak Allah'a güvenip dayanmalıdır" buyruğu hasr ifâde etmektedir. Yani, "Yalnız Allah'a güvenip dayansın mü'minler; başkasına değil!" demektir.
Peygamber Hıyanet Etmez
161. Âyetin Tefsiri
"Bir peygamberin emânete hainlik etmesi? Bu, olur şey değil. Kim, hainlik ederse, kıyamet günü hainlik ettiği şeyi(n vebalini) yüklenerek gelir.. Sonra herkese, kazandığı şey eksiksiz verilir. Onlar haksızlığa uğratılmazlar...".
Bil ki, Cenâb-ı Hak cihada teşvik hususunu mübalağa ile beyân edince, bunun peşinden cihad ile ilgili hükümleri zikretmiştir. Bu hükümlerden bir tanesi de, emânete hainlik etmekten mendir. İşte bu âyeti, bu manada zikretmiştir. Âyet hakkında birkaç mesele vardır:
“Gıll” Kelimesinim Lügat Manası
(......) fiilinin masdarı olan (......) kelimesi, hainlik etmek anlamına gelir. Kelimenin aslı, "Bir şeyi gizlice almak.." anlamına gelmektedir. Deride, hainlik yaparak bir miktar setbıraktıkları zaman Arapçada buna, "Hayvanı kesen ve derisini yüzen kimse hainlik yaptı denilmektedir.
Bu kökten gelen, (......) kelimesi ise, insanın sinesinde saklamış olduğu gizli kin anlamına gelir. ise, elbiselerin altına giyilen iç elbiseye verilen isimdir. Yine, ağaçların dibinden akan suya da, denilmektedir; çünkü sbu su, ağaçlar tarafından gizlenmektedir. Yine, dağılıp gizlendiği zaman, bu deyimiyle ifade edilir. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ise şöyle buyurmuştur: "Bir kimseyi bir işe yoüarsak, o kimse de o işte herhangi bir hainlik yaparsa, onu boynunda taşıyarak kıyamet gününe gelir' Aynı manada hadis: İbn Mâce, Zekât, 14 (1/579); Müsned, 1/414; Buhâri, Eymân, 3. Yöneticilere verilen hediyeler de gütül (hainlik)tir" Müsned, 5/424'de hadis, "Zekat toplayanların aldığı hediyeler gulüldür" şeklindedir. Hainlik etmemiş olan emanetçinin tazminat ödemesi gerekmez" "Ne hainlik vardır, ne de çekip almak, çalmak.." Darimî, Siyer, 50 (2/231). Yine, bir kimsedir kimseyi hain olarak bulduğu zaman denilir. Bu tıpkı senin, veya demen gibidir. Yani "onu siyah, kara, kömür gibi buldum" veya "onu cimri buldum" demektir.
İkinci Mesele
İbn Kesîr, Âsim ve Ebû Amr, yâ harfinin fethası, gayn harfinin de dammesiyle, (......) şeklinde okumuşlardır ki, yani, "Peygamberin hıyanet etmesi yakışık almaz.." demektir; diğer yedi kıraat imamları ise, yâ harfinin dammesi ve gayn harfinin fethasıyla yi seklinde okumuşlardır ki, "Peygambere hainlik edilmesi yakışık almaz" demektir.
161. Âyetin Nüzul Sebebi
Âyet-i kerîmenin sebeb-i nüzulü hakkında âlimler İhtilâf etmişlerdir ki, bu sebeplerden bir kısmı birinci kıraate; diğer bir kısmı da ikinci kıraate muvafık düşmektedir.
Birinci nev'e gelince, bu kısımda şu rivayetler bulunmaktadır:
a) Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) savaşların birisinde birtakım ganimetler elde etmiş, sonra da, elde ettiği bu ganimetleri bir araya toplamış, ama bazı sebeplerden dolayı ganimetlerin taksimi gecikmişti. Bunun üzerine bir topluluk O'na gelerek, "Ganimetlerimizi taksim etmiyor musun?" deyince, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "Şayet sizin Vhuddağı kadar altınınız olsa, ondan tek bir dirhemini bile alıkoymam. Siz, ganimetlerinize hıyanet ettiğimi mi sanıyorsunuz?" buyurmuş ve bunun üzerine Hak teâlâ bu âyeti indirmiştir.
b) Bu âyet, vahyin tebliği hususunda nazil olmuştur. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), müşriklerin dinlerini kınayan ve ilahlarına hakaret eden ifâdelerin yer aldığı Kur'ân âyetlerini onlara okuyordu. Onlar da, ondan bunu yapmamasını isteyince, işte bu âyet nazil oldu.
c) İkrime ve Sa'id İbn Cübeyr şunu rivayet etmeşlerdir: "Âyet, Bedir günü (ganimet içinden) kaybolan kırmızı bir kadife hakkında nazil olmuştur. Bu kadifeden dolayı bazı câhiller, "Belki de onu peygamber aldı" demişlerdir. Bu âyet, işte bundan dolayı nazil olmuştur."
d) İbn Abbas (radıyallahü anh)'dan, bir başka yolla şu rivayet edilmiştir: "Ashabın ileri gelenleri, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e ganimet mallarından ilâve birşey vermeyi arzu etmişlerdi de, bundan dolayı bu âyet nazil olmuştur."
e) Rivayet olunduğuna göre, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), öncü birlikler göndermiş ve onlar bazı ganimetler elde etmişlerdi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bu ganimetleri dağıtmış, fakat öncülere pay ayırmamıştı. Bunun üzerine bu âyet nazil oldu.
f) Kelbî ve Mukâtil şöyle demişlerdir: "Bu âyet-i kerîme, Uhud günü o okçular, ganimet elde etme arzusu ile mevzîlerini terkedip de, "Biz Allah Resûlü'nün, "Kim birşey alırsa o, onundur" demesinden ve Bedir gününde yaptığı gibi, burada da ganimetleri taksim etmemesinden korkuyoruz" dedikleri, bunun üzerine de Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, "Siz, bizim hainlik edip size ganimetten pay vermeyeceğimizi mi zannettiniz" demesi üzerine nazil olmuştur.
Bil ki birinci rivayete göre âyetten murad, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'i, kendisi için, ganimetten herhangi birşeyi ashabından gizlemekten nehyetmektir. Daha sonraki üç rivayete göre ise ondan murad, onu, sahabenin bir kısmına verip, bir kısmına vermemek suretiyle ganimette hainlik etmekten nehyetmektir.
Ammeye Ait Ganimet Malından Birşey Aşırmanın Tehlikesi
İkinci kıraate uygun olan rivayetlere gelince: Rivayet edildiğine göre Huneyn günü, Hevâzin ganimetleri Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in eline geçince, bir adam ganimet içinden bir iğneyi gizlice alır. İşte âyet, bunun üzerine nazil olmuştur. Bil ki Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), hainlik yapma işinin ehemmiyetine dikkat çekmiş ve onun büyük günahlardan olduğunu belirtmiştir. Sevbân'ın Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den rivayetine göre, "Kimin ruhu, şu üç şeyden uzak olarak bedenini terkederse, cennete girer: Kibir, hainlik ve borç" Tirmizî, Siyer, 21 (4/138); İbn Mace, Sadakat, 12 (2/806). buyurmuştur.
Abdullah Ibn Amr (radıyallahü anh)'dan rivayet edildiğine göre, ismi Kerkere olan bir adam, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in mallarına nezaret ediyordu. Bu şahıs öldü. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) "O, cehennemdedir" buyurdu. Sahabe de, bakmaya gittiklerinde adamın üzerinde gizlice almış olduğu bir elbise ve yelek buldular. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "İpliği ve iğneyi bile yerine veriniz. Çünkü onlar kıyamet günü bir utanç, bir ateş ve çok çirkin bir fiil olacaktır. Muvatta, Ghâd, 22 (1/304).
Ruveyfi b. Sabit el-Ensari'nin rivayetine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Allah'a ve âhiret gününe inanan bir kimsenin, müslümanların ganimetinden olan bir hayvana, zayıf düşürüp de öyle geri verecek şekilde binmesi helâl değildir, yine Allah'a ve âhiret gününe inanan bir kimsenin bir elbiseyi eskitip de öyle geri verecek şekilde giymesi helâl değildir" Ebû Davud, Cihâd, 131 (3/67). buyurmuştur.
Rivayet edildiğine göre, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Selman (radıyallahü anh)'ı ganimeti korumakla vazifelendirdi: Derken ona bir adam gelerek, "Selman, elbisem yırtık idi. Ganimetten bir iğne iplik alıp onu diktim. Bana günah var mı?" dedi. Selman da, "Herşey, miktarına göredir" dedi. Bunun üzerine adam, elbisesinden o ipliği çekip çıkararak, ganimet malının içine kattı. Yine rivayet edildiğine göre bir adam, ganimet içinden bir veya iki ayakkabı bağı alıp, "Bunları Hayber günü ben ele geçirmiştim" dedi. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "Cehennemde olan bir veya iki ayakkabı' bağı" Buhâri. Megâzî, 38; Müsüm, İmân, 183 (1/108); Ebu Davud, 3/68. buyurmuştur. Yine rivayete göre bir adam Hayber'de ok atıyordu. Bu adam öldüğü zaman ashab, "Ne mutlu, şehid oldu!" dediler. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ise: "Hayır. Muhammed'in canı elinde olan (Allah'a) yemin ederim ki, onun taksim edilmeden önce ganimetlerden (gizlice) almış olduğu o kadife, özerinde bir ateş gibi yanacaktır" Buhâri, Megazî. 38; Müslim, İman, 183 (1/108); Ebu Davud, 3/68. buyurmuştur.
Bil ki, bu nehiyden şu iki durum müstesnadır:
1- İnsanın ihtiyaç nisbetinde, kendi yiyeceğini ve hayvanın yemini ganimetten alması.. Abdullah İbn Ebî Evfâ (radıyallahü anh), "Huneyn günü bir yiyecek elde ettik. Bir adam geliyor, ondan kendisine yetecek kadar alıyor ve gidiyordu" demiştir. Yine Selmân (radıyallahü anh)'ın. Medâin savaşında bir kaç ekmek, biraz peynir ve bir bıçak elde ettiği ve o peynirden keserek, "Haydi besmeleyle yeyiniz" dediği rivayet edilmiştir.
2- İnsan o aldığı şeye muhtaç olduğu zaman... Bera İbn Azib (radıyallahü anh)'in, Yemâme günü müşriklerden bir adamı vurduğu, o adamın da sırt üstü düştüğü, böylece o müşrikin kılıcını alarak onu o kılıçla öldürdüğü rivayet edilmiştir.
Nübüvvet ile Hainlik ve Hırsızlık Bir Arada Bulunmaz
Âyetteki fiilini, yâ harfinin fethası ve ğaynın zammesi ile, " O peygambere hıyanet etmesi., uygun düşmez" şeklinde okumanın şu iki izahı vardır:
1- Bundan murad, peygamberlik ile hıyanetin bir arada bulunamayacağıdır. Bu böyledir. Çünkü hıyanet, dünyada arın, âhirette de nârın sebebidir. Hıyanete istekli olan nefis, son derece alçak bir nefistir. Peygamberlik, insanî mertebelerin en yücesidir. Binâenaleyh bu, ancak son derece yüce ve şerefli nefislere yakışır. Aynı şahısta bu iki zıt sıfatın bulunması imkansızdır. Binâenaleyh nübüvvet ve hiyânetin birlikte bulunamayacağı sabit olmuş olur. Bu âyetin bir benzeri de, "Allah'ın evlad edinmesi, olacak şey değil" (Meryem, 36) buyruğudur. Yani uluhiyyet ve çocuk edinme bir arada bulunamaz. Âyetteki (......) kelimesindeki lâm'ın, lâm-ı menkûle olduğunu, bunun takdirinin ise, şeklinde olduğu ve bunun "Allah'ın evlâd edinmesi olacak şey değil" (Meryem. 36) âyeti gibi, yani "Allah çocuk edinmez" şeklinde olduğu söylenmiştir.
2- Bu kıraata göre âyetin ikinci izahı şöyledir: Bir grup müslüman, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den kendilerine ganimetten daha fazla hisse vermesini istemişlerdi. Şüphe yok ki, eğer Hazret-i Peygamber bunu yapsaydı, bu bir hıyanet olmuş olurdu. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak, peygamberini bundan iyice uzaklaştırmak için bu âyeti indirmiştir. Bunun bir benzeri de, "Eğer, (faraza Allah'a ortak koşacak olursan, yemin.olsun ki amellerin boşa gider" (Zümer.65) ve "Eğer (Peygamber), bazı sözleri bizim adımıza kendiliğinden uydurmuş olsaydı, elbette onun sağ elini (kuvvetini) alırdık " (Hakk. 44-45) âyetleridir. Binâenaleyh, buyruğu "Bu ona helâl olmaz, helâl olmayınca da o, bunu yapmaz" demektir. Bunun bir benzeri âyet de, "Onu duyduğunuz zaman, "Bunu söylemek bize yakışmaz" demeniz (lâzım) değil miydi" (Nur. 16) yani, "Bize bunu söylememiz helâl olmaz" ifadesidir.
Bu kıraata göre âyetin izahını iyice anladığında, biz deriz ki: Bu kıraatin birçok delilleri vardır:
a) Bu âyetin sebeb-i nüzulü olarak rivayet edilen haberlerin çoğuna göre, o kimseler Hazret-i Peygamber'i hiyânet etmekle suçlamışlardı. Bundan dolayı Allahü teâlâ, bu âyetle bu hususiyetin peygambere yakışmayacağını beyân buyurmuştur.
b) Kur'ân'da bu kabil âyetlerde fiil, failine isnâd edilmiştir. Nitekim "Allah'a her hangi bir şeyi ortak tutmamız bizim için (doğru) olmaz" (Yusuf, 38), "O, kardeşini tutabilecek değildi" (Yusuf, 76) ve "Allah'ın izni olmadıkça, hiçbir kimseye ölmek yoktur" (âl-i imran, 145); "Allah bir kavmi, onlara hidayet ettikten sonra... saptıracak değildir" (Tevbe, 5) ve "Allah sizi gaybına muttali kılacak değildir" (âl-i imran, 179) âyetlerinde olduğu gibi. "Zeyd'in döğülmesi olacak şey değil" denilmesi nâdirdir. Durum böyle olunca bu âyeti de, Kur'ân-ı Kerim'de çoğunlukla bulunan kısma katmak gerekir. Bunu, Ebu Ubeyde'nin Yunustan rivayet ettiği şu husus da te'kid etmektedir: Yunus, bu kıraati tercih ediyor ve "Arapça'da, tâ harfinin zammesi ile "Senin dövülmen olacak şey değil" gibi bir kullanış yoktur" diyordu.
c) Bu kıraat, Ibn Abbas (radıyallahü anh)'ın tercih ettiği kıraattir. Ona, "Ibn Mes'ud, (......) şeklinde okuyor" denilince, o, "Onlar, peygamberi öldürmek istiyorlardı. O halde hiç peygamberi hainlikle suçlamaz olurlar mı?" dedi.
İkinci şekildeki kıraate gelince, ki bu yâ harfinin zammesi ve gayın harfinin fethası ile "hıyanet olunması..." şeklinde okunmuştur. Bu kıraatin iki izah şekli vardır:
a) Mana, "Peygambere hiyanet edilmesi olacak şey değildir" şeklindedir. Bil ki herkese karşı yapılan hıyanet haram kılınmıştır. Fakat burada bilhassa Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e yapılan hainliğin zikredilmesinde birkaç fayda vardır:
1- Kendisine karşı suç işlenen kimsenin derecesi daha büyük ve yüksek olunca, ona karşı yapılan hâinlik de o nisbetle çirkin olur. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), insanların en üstünüdür. Binâenaleyh ona karşı yapılacak ihanet, en çirkin bir ihanet olur.
2- Vahiy Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e, peyder pey nazil oluyordu. Bu sebeple ona karşı hainlik eden kimse hakkında vahiy geliyordu. Bundan dolayı o kimse hakkında, ahiret azabının yanı sıra, dünyanın rezil ve rüsvaylığı da söz konusu oluyordu.
3- Müslümanlar o zaman çok fakir İdiler. Bu sebeple, o zamanda yapılan bu hainlik son derece çirkin oluyordu.
b) Kelime kökündendir. Yani, "Hainliğe nisbet edilme" manasında, bu, anlamındadır. Müberred şöyle demiştir: "Araplar, "Onu kâfir sayıp, küfre nisbet ettin" manasında diyorlar." Utbî ise, "Şayet maksad bu olsaydı, tıpkı "fıska nisbet etme" manasında "günaha nisbet etme"manasında ve "küfre nisbet etme" manasında denildiği gibi, burada da denilmesi gerekirdi. Evlâ olan, bu ifâdenin tıpkı, "Onu cimri buldum" ve "Onu çok siyah buldum" mânasında, ve denilmesi gibi, "Onu hâin buldum" manasında olmak üzere islitl fiilinden olduğunu söylemektir" demiştir. Keşşaf sahibi de şöyle demiştir: Bu izah şekline göre, bu kıraatin manası, birinci kıraatin manasına yakındır. Çünkü bu kıraatin bu manasına göre, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in hâin bulunması doğru değildir. Çünkü o, ancak hâin olması halinde, hain olarak bulunur (öyle olmayınca demek ki hain değildir).
Dördüncü Mesele
Biz, "gulül" kelimesinin hıyanet manasına olduğunu söyledik. Ancak bu kelime örfte ve kullanılışta ganimet malında yapılan hıyanetlere has olmuştur. Bununla beraber ganimet dışındaki hıyanetler hakkında da kullanıldığı olur. Nitekim Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): "Size hıyanetlerin en büyüğünü haber vereyim mi? Aralarında bir ev ve arazi bulunan fkf adamdan biri, arkadaşının hissesinden bir çakıl taşı kadar yeri alsa, onu yedi kat yer olarak boynuna dolamış olur" Benzeri bit hadis için bkz: Müslim, Müsâkât, 139-142 (3/1231). buyurmuştur. Bu te'vile göre, âyet "Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in hertürlü hainlikten uzak olduğunu" ifade eder. Kâfirler, peygamberlik iddiasından vazgeçmesi için, bu uğurda büyük mallar harcamaya hazır oldukları halde o mallara dönüp bakmazken, hainin o Hazretten uzak olduğunu söylemeyip ne yapacağız! Bu durumda olan ve kendisine yedi kat gök ötesinden gelen vahiy için Allah'ın emin bir kulu olan kimsenin, insanlara hainlik yapacağı nasıl düşünülebilir?
Hıyanet Edip Mal Çalan, Kıyamette Onu Yüklenerek Gelir
Hak teâlâ sonra, "Kim hainlik ederse, kıyamet günü hainlik ettiği şeyin (vebalini) yüklenerek gelir" buyurmuştur. Bu hususta iki izah şekli vardır:
1- Bu, ekseri müfessirlerin görüşü olup, âyeti zahirine hamletmektir. Bu âyetin bir benzeri de, zekâtı vermeyen kimse hakkında olan şu âyettir: "O gün, ki bunlar, üzerlerinde (yakılacak) cehennem ateşinin içinde kızdırılacak da, o kimselerin alınları, böğürleri ve sırtlan bunlarla dağlanacak. "İşte bu, nefisleriniz için toplayıp sakladıklarınız! Artık tadın (bunların acısını)" (denilecek)" (Tevbe, 35). Buna Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şu hadisi de delâlet etmektedir:
"Kıyamet günü hiçbirinizi boynunda böğüren bir deve veya böğüren bir sığır veya meleyen bir koyun taşır vaziyette gelip "Ya Muhammed! Ya Muhammed!" diye bana seslendiğini görmeyeyim! Ben (o zaman ona): "Allah'tan gelecek azap hususunda sana asla faydalı olamam. Zaten ben sana (bunu) tebliğ etmiştim" derim" Müslim, Imâre, 24 (3/1461)
İbn Abbas (radıyallahü anh)'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: "O şey cehennemin dibinde o kimseye gösterilir ve ona "Oraya in ve onu al" denir. O da oraya iner cehennemin dibine ulaştığında, onu yüklenir ama, bu kabul edilmez." Muhakkik âlimler, "Bunun manası şudur: "O adam, boynunda hiyanetle aldığı şeyi taşır vaziyette kıyamet günü geldiğinde, rezil ve rüsvaylığı artar" demişlerdir.
2- "Bu tabirden maksad, onun zahirî manası değildir. Aksine bundan maksad, temsil ve tasvir yolu ile va'idi şiddetlendirmektir. Bunun bir benzeri de, "Evladım, yapılan iyi veya kötü iş, bir hardal tanesi ağırlığında olsa dahi, bir kaya içinde, yahut göklerde veya yerin içinde olsa bile, Allah onu meydana çıkarır" (Lokman, 16) âyetidir. Bu âyetten maksad, zahirî mananın kendisi değildir. Aksine bundan maksad, Allahü teâlâ'nın ilminden ve muhafazasından, yerdeki ve gökteki bir zerrenin bile hariç kalmayacağını göstermektir. Burada da aynı şekilde bu âyetten maksad, tehdidin şiddetini ifade etmektir." Bu görüşte olanlar iki vecih zikretmişlerdir:
a) Ebu Müslim, "Bundan murad şudur: Allahü teâlâ, bu hainliği onun aleyhine tesbit eder ve kıyamet günü bundan dolayı onu azarlayıp cezalandırır. Çünkü hiçbir sır, Allah'a gizli kalmaz" demiştir.
b) Ebul-Kâsım el-Ka'bî şöyle demiştir: "Bundan murad o insanın, bu hainliği ile, bu şeyi yüklenen kimsenin meşhur oluşu gibi meşhur olacağını (teşhir edileceğini) ifade etmektir." Bil ki bu, muhtemel bir izahtır. Fakat Kur'ân ilminde itibar edilen asıl prensip, Kur'ân lâfızlarının hakiki manalarına hamledilmesinin gerektiğidir. Ancak buna mani bir delil bulunursa bu müstesna.. Burada âyetin, zahiri manasına göre alınmasına bir manî yoktur. Binâenaleyh zahirî mananın alınması gerekir.
Sonra Cenâb-ı Allah, "Sonra herkese kazandığı şey eksiksiz verilir" buyurmuştur. Bu tabir ile ilgili iki sual bulunmaktadır:
Birinci sual: Bu ifadenin, öncesine uygun düşmesi için "Sonra ona kazandığı tastamam verilir" şeklinde olması gerekmez miydi?
Cevap: Bu şekilde umûmî ifâdenin kullanılmasının faydası şudur: Hainlik yapan, kıyamette herkesi hayır olsun şer olsun, ameline göre cezalandıran bir zâtın olduğunu bilirse, kazandıkları ne kadar çok olursa olsun, onların dışında kalamayacağını anlar.
İkinci sual: Mu'tezile, kulun kendi fiilinin faili (yaratıcısı) olduğu görüşünde ve fasıklar için de va'idin olduğu iddialarında bu âyete tutunmuştur. Birincisine gelince, çünkü Allahü teâlâ bu âyette, kutun kesbine karşılık cezalandırılacağını veya mükafaatlandırılacağtnı ifâde etmektedir. Binâenaleyh eğer kulun kesbi, Allah'ın fiili olsaydı, Allah kulu, o kulda yarattığı şeyden dolayı cezalandırmış olurdu. İkincisine gelince çünkü Hak teâlâ, kasden adam öldüren hakkında, "Onun cezası cehennemdir" (Nisa, 93) buyurmuştur. Bu âyette de, her fiil sahibinin fiilinin cezasının ona ulaşacağını bildirmiştir. Binâenaleyh her iki âyetin toplamından, fasıklar (günahkarlar) için ilahî tehdidin kesin olduğu neticesi çıkmaktadır.
Cevap: Kulun fiili ile ilgili sualin cevabı şöyledir: Bu, "ilim meselesi" ile tezad teşkil etmektedir. Va'id meselesi ile ilgili suâle gelince, bu umumi ifâde, tevbe etme hali ile tahsis edilmiştir. Tıpkı bunun gibi, aff-ı ilâhiye delâlet eden âyetlerden ötürü, affedilme halinde de bu umûmî ifâdenin tahsis edilmesi (sınırlandırılması) gerekir.
Sonra Hak teâlâ, "Onlar, haksızlığa uğratılmazlar" buyurmuştur. Kâdî şöyle demiştir: "Bu ifâde, Allah'ın fiillerinde zulmün olabileceğini gösterir. Bu da, Cenâb-ı Hakk'ın eksik mükafaat veya fazla ceza vermesiyle olur. Bu ise, Cebriye mezhebinde olanların, "Allah'ın yaptığı herşey adalet ve hikmettir. Çünkü O, herşeyin mâlikidir" şeklindeki inançlarının aksine bir görüş beyân ettiğimiz zaman mümkün olur." Buna şöyle cevap verilir: Cenâb-ı Hakk'ın zulmetmeyeceğini söylemek, O'nun fiillerinde zâlim olabileceğini göstermez. Nitekim, "Onu ne bir uyuklama tutabilir, ne de bir uyku" (Bakara, 255) âyeti de, Allah hakkında uyku ve uyuklamanın mümkin olacağını göstermez.
162. Âyetin Tefsiri
"Allah'ın rızasına tâbi olan kimse, Allah'ın hışmına uğrayan gibi midir? Onun durağı cehennemdir. O, ne kötü dönüş yeridir'.
Bil ki Allahü teâlâ, "Sonra herkese kazandığı şey eksiksiz verilir " buyurunca, bunun peşisıra bu cümlenin tafsilatını getirmiş, itaatkâr olanların mükafaatı ile günahkâr olanların cezasını beyân etmiş ve buyurmuştur. Bu âyetle ilgili bazı meseleler vardır:
Birinci Mesele
Müfessirlerin, bu hususta çeşitli izahları vardır:
1-"Ganimette hainlik yapmama hususunda, Allah'ın rızasına tabî olan kimse, hainlik yaparak Allah'ın hışmına uğrayan kimse gibi olur mu?" Bu, Kelbî ve Dehhâk'ın görüşüdür.
2-"İman etmek ve O'na taatla ibâdet etmek suretiyle Allah'ın rızasına tâbi olan kimse, Allah'ı inkâr etmek ve O'na karşı günah işlemek suretiyle O'nun hışmına uğrayan (gazabına uğrayan) kimse gibi olur mu?"
3-"Allah'ın rızasına tabî olan muhacirler, Allah'ın hışmına uğrayan münafıklar gibi olur mu?"
4- Zeccâc şöyle demiştir: "Müşrikler, müslümanlara hücum edince, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de müslümanları, müşriklere hücum etmeye çağırdı. Bazısı bu çağrıya uydu, bazısı uymadı. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak, "Allah'ın rızasına tâbi olan kimse ki bunlar, Allah'ın emrine uyan kimselerdir, "Allah'ın hışmına uğrayan gibi olur mu?" ki bunlar da, Cenâb-ı Hakk'ın sözünü kabul etmeyen kimselerdir.
Kadî şöyle demiştir: "Bütün bu izahlar doğrudur. Lâfzı, bunlardan birisine hasretmek caiz değildir. Çünkü lâfız umumî bir lâfızdır; bu sebeple de bütün bunları içine alması gerekir. Çünkü tâatte bulunan herkes, Hak teâlâ'nın, "Allah'ın rızasma tâbi olan kimse" buyruğunun muradına; nefsine ve şehvetine uyan herkes de, O'nun, Allah'ın hışmına uğrayan gibi midir?" sözünün muhtevasına girmektedir. Bu babta söylenebilecek sözün özü şudur: "Âyet, muayyen bir hadise hakkında nazil olmuştur. Ancak ne var ki sen, sebebin hususî olmasının, hükmün umumîliğine mâni olmayacağını biliyorsun."
İkinci Mesele
Hak teâlâ'nın, "Allah'ın rızasına tabi olan kimse.." buyruğundaki hemze, inkâr ifâde etmekte olup, fâ harfi de bir mahzûfa atf için getirilmiştir. Kelâmın takdiri ise, "İttikâ edip, böylece de Allah'ın rızâsına tâbi olan.. gibi midir?" (elbette onun gibi değildir) şeklindedir.
Üçüncü Mesele
Hak teâlâ'nın, (......) ifâdesi, "Allah'ın gazabına uğradı, onu sırtlandı" anlamındadır. Biz bu hususu, Bakara sûresi 61. âyetin tefsirinde açıklamıştık.
Dördüncü Mesele
Âsım'dan rivayet edilen iki rivayetin birinde o, râ harfinin dammesiyle; diğer kıraat imamları ise, râ harfinin kesresiyle (......) şeklinde okumuşlardır ki, bu iki kalıt) da, "hoşnut oldu" fiilindenmasdardırlar. Bu ifâdenin damme ile okunması gibi; kesreyle okunması da "zannetmek" kelimesi gibidir.
Beşinci Mesele
Hak teâlâ'nın, "Onun durağı cehennemdir" buyruğu, kendisinden önceki ifâdelerle ilgilidir. Kelâmın takdiri ise, "Allah'ın hışmına uğrayıp da, varacağıyer de cehennem olan kimse gibi olur mu?" şeklindedir. Cenâb-ı Hakk'ın, "O, ne kötü dönüş yeridir!" buyruğu kendisinden öncesiyle alâkalı olmayıp, yeni başlayan bir sözdür. Cenâb-ı Hak sanki, cehennemi zikrettiği için, bunun peşinden onun vasfını getirmiş gibidir.
Altıncı Mesele
Bu âyetin bir benzeri de, "Yoksa kötülükleri kazananlar, kendilerini, iman edip de iyi amel (ve hareketlerde bulunanlar gibi mi yapacağız, dirim ve ölümleri bir mi olacak sandı(lar)?" (Casiye, 21), "Öyle ya, mü'min olan kimse, imandan hariç kişi gibi midir? Onlar, müsavi olmazlar" (Secde, 18) ve "Yoksa biz, iman edip de güzel güzel amel edenleri yeryüzünde fesad çıkaranlar gibi mi tutacağız? Yahud, müttakileri doğru yoldan sapanlar gibi mi sayacağız?" âyetleridir. (Mutezile) topluluğu bu âyet ile, Allahü teâlâ'nın itaatkârları cehenneme, günahkârları da cennete sokmasının caiz olmadığı hususunda istidlal etmiş ve şöyle demişlerdir: "Allahü teâlâ bunu, istib'âd (tuhaf görme, imkansız görme) yoluyla zikretmiştir. Bu şayet, aklen imkânsız olmasaydı, aksi halde bu tuhaf görme hoş ve güzel olmazdı." Kaffâl bunu te'kîd ederek şöyle demiştir: "Hikmet-i ilâhiyyede günahkârın muhsin ile müsavi tutulması caiz değildir. Çünkü böyle bir durumda, günahlara teşvik, onu mubah kılma ve tâatleri de terk söz konusudur.
İnsanların Birbirinden Farklı Olmaları
163. Âyetin Tefsiri
Onlar ise Allah katında derece derecedir. Allah, ne yapıyorlarsa hakkıyla görücüdür",
Cenâb-ı Hak sonra "Onlar ise Allah katında derece derecedir" buyurmuştur. Bu hususta birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Kelâmın takdiri, "Onlar için, Allah katında dereceler vardır" şeklindedir. Ama ne var ki bu hazf, yerinde ve güzel olmuştur. Çünkü onların amellerinin farklı oluşu, onları, zatları bakımından da farklı farklı kılmıştır. Böylece bu mecazî ifâde, hakîki ifâdeden daha beliğ olmuştur. Feylezoflar şöyle demiştir: Beşerî nefisler, mahiyyetleri ve hakikatleri itibariyle farklı farklıdırlar. Binaenaleyh bunların bir kısmı zekî, bir kısmı ahmak, bir kısmı nurlarla aydınlanmış, bir kısmı da karanlıklarla bulanmış, bir kısmı hayırlı, bir kısmı ise faydadan uzak ve hayırsızdır. Bu vasıfların farklı farklı oluşu, bedenî mizaçların farklılığından değil, aksine nefislerin mahiyetlerinin farklılığından ileri gelmektedir.
İşte bundan dolayıdır ki, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "İnsanlar, altın ve gümüş madenleri gibi, maden madendirler" Buhari, Enbiya, 19. ve yine o, "Ruhlar, teçhiz edilmiş ordulardırlar" Buhârî, Enbiya, 2. buyurmuştur. Durum böyle olunca, insanların farklı farklı derecelerde bulundukları kesinleşmiş olur; yoksa, 'Onlar için bazı dereceler vardır" demek değil...
İkinci Mesele
Âyet-i kerimenin başındaki zamiri, . (âl-ı imran, 162) sözündeki, (......) kelimesine râcidir. Çünkü lâfzı, mana bakımından cemidir. İşte bundan dolayı, bu zamirin lâfzına râci olması doğru olmuştur. Bunun bir benzeri de, "Öyle ya, mümin olan kimse, imandan hariç kişi gibi olur mu? (onlar) müsavi olmazlar" (Secde. 18) âyetidir. Çünkü, Hak teâlâ'nın, (......) ifâdesi, cemi sîgasında olup, fail olan vâvın mercii lafzıdır.
Derecelerin İyiler Veya Kötüler Hakkında Olduğu
Hak teâlâ'nın, "Onlar" sözü, daha önce bahsi geçen kimselere râcidir. Daha önce zikri geçenler ise, Allah'ın rızâsına tâbi olanlar ile, Allah'ın hışmına uğramış olanlardır. Binâenaleyh bu zamirin ilk geçene, ikincisine veya her ikisine birden ait olması muhtemeldir, İşte bu üç ihtimalin dışında başka bir ihtimal yoktur.
a) Bu zamirin, ilk geçen ifâdeye râci olması hali.. Bu ifâdenin takdiri ise, "Allah'ın rızasına tâbi olanların hepsi aynı mıdır. Hayır, aksine onlar, Allah katında, amellerine göre derece derecedirler" şeklindedir. Zamirin ilk geçen ifadeye râci olup, bunun daha evlâ olduğuna şunlar delâlet eder:
1- Örfte çoğunlukla "derece" mükafaat ehli için; "dereke" de ikâb ehli için kullanılır.
2- Hak teâlâ, kendi hışmına uğrayanları, "Onların durağı cehennemdir. O, ne kötü dönüş yeridir" diyerek tavsif etmiştir. Binâenaleyh O'nun, "Onlar, derece derecedir" sözünün, Allah'ın rızâsına tabî olanlarla ilgili olması gerekir.
3- Kur'ân'ın. genel âdeti, mükafaat ve rahmete dair olan şeyleri, Allah'ın kendisine nisbet etmesi, ikâba dair olan şeyleri ise Allah'ın kendisine nisbet etmemesidir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Rabb'iniz kendi üzerine, rahmeti yazdı" (En'am, 54); "Size kısas yazıldı (farz kılındı)" (Bakara, 178) ve "Size oruç yazıldı (farz kılındı)" (Bakara. 183) buyurmuştur. Cenâb-ı Hak bu dereceleri, 'Onlar İse Allah katında derece derecedir" diyerek kendisine izâle edince, bunların sevap ehline âit sıfatlardan olduğunu anlıyoruz.
4- Bu, "Baksana, biz onların kimini kiminden nasıl üstün kıldık. Elbette âhiret derece bakımından daha büyüktür, üstün kûma bakımından da daha büyüktür" (isra, 21) âyetiyle de te'kid edilmiştir.
b) Bu zamirin, "Allah'ın hışmına uğrayanlar" sözüne âit olması... Bunun delili de, zamirin, kendisine en yakın mercie âit olma kâidesidir. Bu, Hasan el-Basrî'nin görüşüdür. O şöyle demiştir: "Bu ifâdeden maksad, cehennemliklerin azap basamaklarındaki farklılıklarıdır. Bu, Hak teâlâ'nın "Herkesin, yaptıktan şeylere göre dereceleri vardır" (En-âm) âyetinde olduğu gibidir. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in de "Muhakkak ki cehennemde, ince ateş tabakaları olduğa gibi, yoğun, kalın ince ateş tabakaları da bulunmaktadır. Ve ben, Ebu Tâlib'in, cehennemin bu ince ateş tabakasında olacağını ümid ediyorum"ye, cehennemliklerden azabı en hafif kimse, kendisine iki ateş ayakkabı giydirilmiş olan ve onların hararetinden beyni kaynayan kimsedir. O, "Ey Rabb'im, benim çektiğim bu azabı çeken hiç başka kimse var mı?" diye feryad eder" Berberi hadis için bkz: Müslim, İmân, 362-364 (1/196). hadis-i şeriflerinde olduğu gibidir.
c) Bu ifâdenin, her ikisine birden râci olmasıdır. Bu böyledir, çünkü gerek sevap ehlinin, gerekse ikâb ehlinin dereceleri kendi amellerinin farklılığına binaen farklıdır. Çünkü Cenâb-ı Hak, "Kim zerre ağırlığınca bir hayır yaparsa, onu görecektir. Kim de zerre ağırlığınca bir kötülük yaparsa, onu görecektir" (zilzal, 7-8) buyurmuştur. Günah ve tâat fiilleri hususunda insanların mertebeleri farklı farklı olunca, ikâb ve sevabın dereceleri hususunda da mertebelerinin farklı olması gerekir.
Dördüncü Mesele
Hak teâlâ'nın, "Allah katında" tabiri, "Allah'ın hükmü ve ilminde" demektir. Bu, "Şu mesele, Şafiî nezdinde şöyle, Ebû Hanife nezdindeyse böyledir.." denilmesi gibidir. İşte böylece de, Müşebbihe'nin, "Onun huzurunda bulunan kimseler İbâdet etmekten asla kibirlenmezler" (Enbiya, ısjve "Kudret sahibi, mülkü çok yüce olanın yanındadırlar" (Kamer, 55) âyetlerini delil getirmelerinin yanlışlığı ortaya çıkar.
Cenâb-ı Hak sonra, "Allah, ne yapıyorlarsa hakkıyla görücüdür" buyurmuştur. Bundan maksad şudur: Allahü teâlâ herkese amelinin miktarına göre karşılık vereceğini belirtip, bu husus da O'nun, kulların bütün fiillerini zandan, şek ve şüpheden halî, uzak ve detaylı bir biçimde bitmesiyle tamam olunca, ounun peşinden, bu manayı te'kîd etmek için her şeyi bildiği açıklamasını getirmiştir. Bu ise O'nun, "Allah, ne yapıyorlarsa hakkıyla görücüdür" ifadesidir. Megazî sahibi olan Muhammed Ibn İshâk, Cenâb-ı Hakk'ın, "Bir peygamberin hainlik etmesi! (Bu) olacak şey değil!" (Âl-i İmran) âyetinin izahı hususunda başka bir vecih zikrederek şöyle demiştir: "Bu ifadenin manası şu şekildedir: Peygamberin, insanlara olan arzusundan veya onlardan korkmasından dolayı, Allah'ın onlara tebliğ edilmesi için gönderdiği şeyi insanlardan gizlemesi olacak şey değil!.. Sonra Allahü Teâlâ, "Allah'ın rızasına tabi olan kimse.." Yani, "Allah'ın rızasını insanların rızasına tercih eden ve insanların gazabı ve hışmı yerine Allah'ın hışmını hesaba katan kimse", "Allah'ın hışmına uğrayıp..." da, "Allah'ın değil de insanların hışmını ve gazabını hesaba katan ve insanların rızâsını Allah'ın rızasına tercih eden kimse gibi midir?" buyurmuştur.
Bu izaha göre, buradaki âyetlerin münasebeti şu şekildedir: "Allahü teâlâ, "Artık onları bağışla, Allah'tan, günahlarının bağışlanmasını iste. İş hususunda onlarla müşavere et.." (Al-i İmran, 159) buyurunca, bunun, ancak dine uygun olduğu zaman muteber olduğunu, ama dinin hilâfına olduğu zaman caiz olmadığını; binâenaleyh Allah'ın rızâsına tâbi olup Allah'a itaat eden kimseyle, insanların rızâsına tebaiyyet sunan kimse arasında bir müsavat ve eşitliğin mümkün olamıyacağını beyan etmiştir." İbn İshâk'ın zikrettiği bu mâna da muhtemeldir. Çünkü biz, "gulül"ün gizlice hainlik etmek manasından ibaret olduğunu, ganimet hususunda hainlik etmek manasına tahsis edilmesinin ise, daha sonra ortaya çıkmış bir örf ve kullanış olduğunu beyân etmiştik.