37. Âyetin Tefsiri
"Hani İmrân'ın karısı: "Ya Rabbi karnımdakini hür bir kul olarak sana adadım. Bunu benden kabul buyur. Muhakkak ki hakkıyla İşiten, kemâliyle bilen, ancak sensin sen" demişti. Ama çocuğunu (kız) doğurunca, Allah onun ne doğurduğunu daha iyi biliyor iken: "Ya Rabbi, işte ben bir kız doğurdum. Erkek, kız gibi değildir. Hakikaten ben onun adını Meryem koydum. Ben onu da, zürriyetini der kovulmuş şeytandan sana sığındırırım" dedi. Bunun üzerine Rabbi onu güzel bir kabul ile kabul etti ve onu, güzel bir bitki gibi büyüttü ve onu Zekeriyyâ'ya emânet etti. Zekeriyyâ ne zaman mihraba girdiyse, onun yanında bir yiyecek bulurdu. "Meryem, bu sana nereden (geliyor?)" dedi. O da: "Allah taraûndandır. Şüphe yok ki, Allah kimi dilerse ona hesapsız rızık verir" dedi" Âl-i imran, 35-37).
Bu âyetle ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Âyetteki (......) kelimesinin i'râbdaki yeri hakkında şu görüşler takdim edilmiştir:
a) Ebu Ubeyde, bu kelimenin mânâda bir etkisinin olmadığını söylemiştir. Buna göre mânâ, bu kelimenin i'râbda mahalli olmayacak şekilde, "İmrân'ın karısı dedi" şeklinde olur.
Zeccâc: "Ebu Ubeyde bu hususta herhangi birşey yapmadı. Çünkü, Allah'ın kitabındaki bir harfi mânasız ve hükümsüz addetmek ve zaruret olmadan, O'nun kitabından herhangi bir harfi hazfetmek caiz değildir" demiştir.
b) Ahfeş ile Müberred, Âyetin takdirinin, ' "İmrân'ın karısının... dediği vakti hatırla...." şeklinde olduğunu ve Allah'ın kitabında bunun pekçok misâli olduğunu" söylemişlerdir.
c) Zeccâc, âyetin takdirinin, "Allah, "İmrân'ın karısı., dediği zaman, İmrân'ın soyunu kendi zamanının âlemlerine üstün kılmıştır" şeklinde olduğunu söylemiştir.
Îbnu'l-Enbârî bu hususu tenkid ederek şöyle der: "Allahü Teâlâ, İmrân'ın ailesini seçmesini, Hazret-i Âdem ve Nuh'un seçilmesi ile beraber zikretmiştir. Cenâb-ı Hakk'ın Hazret-i Âdem ve Nuh'u seçmesi, İmrân'ın karısının sözünden önce tahakkuk ettiğine göre, bu seçmenin, İmrân'ın karısının bu sözü söylediği o vakit ile kayıtlı olduğunu söylemek imkânsız olur." Buna şu şekilde cevap verilebilir: Bunların herbirinin seçilmesinin tesiri, onlardan her birinin vücuda geldiği ve tâatleri de zuhur ettiğinde söz konusu olur. Binâenaleyh, Allah'ın, Hazret-i Âdem'i onu yaratırken; Hazret-i Nuh'u, onu var ederken; İmrân'ın ailesini de, İmrân'ın hanımı bu sözü söylediği zaman seçtiğinin söylenmesi caizdir.
d) Bazı âlimler de, bu ifâdenin kendisinden önceki ifâdelerle ilgili olup kelâmın takdirinin ise"Allah, İmrân'ın karısı bu sözü söylerken, bihakkın duyan ve bihakkın bilendir" şeklinde olduğunu söylemişlerdir.
Buna göre şayet, "Allah, İmrân'ın karısı bu sözü söylemeden önce de bihakkın duyan ve bilen idi. Buna göre böyle bir kayıt zikretmenin mânası nedir?" denilirse, biz deriz ki: Allahü Teâlâ'nın o sözü duyması, o sözün meydana gelmesiyle; Allahü Teâlâ'nın o sözün söylendiğini bilmesi de, o sözün zikredilmesiyle mukayyettir. İlim ve duyma konusundaki değişiklik, ancak nisbet ve taalluk cihetiyledir.
Meryem'in Annesinin Adağının Mahiyeti
Zekeriyyâ İbn Ezen (?) ile İmrân İbn Mâ'sân aynı çağda yaşamışlardır. İmrân'ın hanımı ise Hannân Bintî Fâküz'dür. Hazret-i Zekeriyyâ, Hazret-i Meryem'in kızkardeşi olan İsa'nın kızı ile evliydi. Yahya (aleyhisselâm) ise, teyzesinin oğluydu. Sonra, bu adağın keyfiyyetine dair pekçok rivayet vardır.
Birinci rivayet: İkrime şöyle demiştir: Hanne, hiç çocuk doğuramamıştı, Çocuğu olan diğer kadınlara gıbta ediyordu. Sonra o, şöyle dedi: "Allah'ım, eğer sen bana bir çocuk nasib edersen, Beytu'l-Makdis'in hizmetçisi olması gayesiyle, senin rızan için onu Beytu'l-Makdis'e vakfediyorum."
İkinci rivayet: Muhammed İbn İshâk da şöyle demiştir: "Hazret-i Meryem'in annesinin çocuğu olmamıştı. Derken kadın yaşlanmıştı. Bir gün ağacın gölgesi altında iken, yavrusuna bir şeyler yediren bir kuş gördü. Bunun üzerine gönlünde çocuk sevgisi kımıldadı.. İşte bu sebeple Rabb'ine, kendisine bir çocuk bağışlaması için duâ etti. Derken Meryem'e hamile kaldı. Bu arada İmrân da öldü. Hazret-i Meryem'in annesi, kendisinin hamile olduğunu hissedince, Beytu'l-Makdis'e vakfetti.
Hasan el-Basrî de şöyle demiştir: O bütün bunları Allah'ın ilhamıyla yapmıştır. Eğer Allah'ın ilhamı olmasaydı, o bunu yapamazdı. Bu, Hazret-i İbrahim'in, rüyasında oğlunu kesmesi, böylece de bunun, her ne kadar vahye dayanmasa dahi, Allah'ın bir emri olduğunu anlaması, Allah'ın Hazret-i Musa'nın annesine de ilham edip, böylece onun bir vahiy olmaksızın, Hazret-i Musa'yı denize bırakması hadisesi gibidir.
Muharrer Kelimesi Hakkında Bilgi
Âyette geçen (......) tabirinin mânası, "Hâlis, mahzâ, katıksız hür, azâd edilmiş..." demektir. Meselâ, bir köleyi kölelikten kurtarıp azâd ettiğinde, kitabı düzeltip, onda herhangi bir yanlışlık bırakmayacak bir biçimde hatadan arındırdığı zaman da (......) denilir. Yine, bir kimsenin kendisini herşeyden tecrid edip, başkalarına olan bütün bağımlılığını kestiği zaman, kumdan, taştan, balçıktan ve herhangi bir kusurdan uzak ve temiz olduğu zaman da, (......), yani hâlis çamur) denilir.
Bu kelimenin tefsiri" manasına gelince, Şâ'bî, "sırf ibâde tahsis edilmiş olarak" manasına geldiğini söylerken, bunun manasının "Mabede hizmetçi olarak"; "Allah'a tâat etmek için dünya işlerinden azade olarak"; "havrada kitâb'ı okuyup onu öğrenen kimselere hizmetçi olarak..." gibi anlamlara geldiği de söylenmiştir. Bütün bunların mânası, "Hanne'nin bu çocuğu, Allah'a itaat için vakfetmiş olduğudur."
Esâmm ise şöyle demiştir: " İsrailoğullarının ne bir ganimeti, ne de bir esiri yoktu. Bunun için, onların hürriyete kavuşturup azâd etmeleri, çocuklarını, yukarıda anlatmış olduğumuz şekilde vakfetmeleriyle oluyordu. Çünkü, onların dinine göre, çocuk hizmette bulunabileceği çağa geldiğinde, onun ebeveynine hizmet etmesi vâcib oluyordu. Böylece de onlar, adakta bulunmak suretiyle çocukların bu şekildeki hizmetlerinden feragat ediyor; onları, Beytu I-Makdis'e hizmet ile Allah'a itaat ve ibâdete tahsis ediyorlardı."
Yine bu şekilde hürriyete kavuşturulan kimseler, bulûğa erinceye kadar havrada kalıyor, oranın hizmetlerini görüyor, sonra da burada kalıp kalmama hususunda muhayyer bırakılıyorlardı. Eğer çocuk burada kalmayı istemeyip gitmek isterse, gidiyordu. Eğer kalmayı isterse, artık bundan sonra oradan bir daha ayrılamazdı. Bütün peygamberlerin neslinde, Beytu'l-Madis'e adanmış bir hizmetçi bulunmaktadır, denilmiştir.
Dördüncü Mesele
Bu adak, ancak erkek çocuklar için caizdir. Kız çocuklarına gelince, hayız ve diğer özel halleri sebebiyle, bu işe ehil görülmüyorlardı. Sonra, Hanne mutlak mânada bir adakta bulunmuştu. Bu, ya o işi takdire göre düşündüğü içindir veyahut da bu adağı erkek çocuk arzusuna vesile kıldığı içindir..
Beşinci Mesele
Âyetteki (......) kelimesinin mansub oluşunun iki izah şekli vardır:
a) O, lafzından hal olarak mansûbtur. Takdiri de, "Karnımdakıni hür olarak sana adadım" şeklindedir.
b) Bu, İbn Kuteybe'nın görüşüdür; buna göre mâna "karnımdakıni senin için azâd etmeye nezrettim, adakta bulundum" şeklindedir.
Daha sonra Cenâb-ı Hak Hanne'den naklederek, Bunu benden kabul buyur. Muhakkak ki hakkıyla işiten, kemâliyle bilen, ancak sensin sen..." buyurmuştur.
Tekabbül, birşeyi hoşnut olarak alıp kabul etmektir. Vahidî şöyle demiştir: "Bu kelimenin aslı mukabele (karşılıklı alıp verme) kelimesidir. Çünkü bir mükâfaat ile mukabelede bulunmayı ifade eder. Bu, yaptığı bu şeyle ancak Allah'ın rızasını talep ve Allah'a ibâdette ihlâsı talep eden kimsenin sözüdür. Sonra Hanne, "Muhakkak ki hakkıyla işiten, kemâliyle bilen, ancak sensin sen" demiştir; bu, "Ancak sensin benim tazarrûmu, duamı ve yakarışımı işiten ve kalbimdekini, gönlümdekini ve niyetimdekini bilen..." demektir.
Bil ki, bu çeşit nezr, İsrailoğullarının şeriatı'nda mevcut idi. Ama bizim şeriatımızda mevcut değildir. Şeriatların bu gibi konularda farklılık arzetmesi imkânsız değildir.
Allahü Teâlâ "Vaktaki (kız) çocuğunu doğurunca" buyurmuştur. Bil ki, buradaki (......) zamiri, ya onun karnındaki kız çocuğu hakkındadır, çünkü Cenâb-ı Allah onun kız olacağını bilmektedir, veyahut bu hususta şöyle denilir: Bu zamir müennes ve mukadder olan (nefs, can) ve (canlı, ruh sahibi) kelimelerine aittir. Veyahut da bu kelime, nezredilmiş olan şeye (......) kelimesine aittir denilebilir.
Sonra Cenâb-ı Hak, "Rabb'im, muhakkak ki ben onu kız olarak doğurdum.. dedi" buyurmuştur. Bil ki, bu sözün manası şudur: Karnındakini vakfetme konusunda, daha önce verilmiş bir nezri vardır. Onun zann-ı galibine göre, bu erkek olacaktı. Binâenaleyh, bu adağında bunu bir şart olarak belirtmedi. Onların âdetine göre, Mescid'e hizmet ve Allah'a tâat ve ibadet için adanan ve âzâd edilen çocuklar kız çocukları değil, oğlan çocukları idi. Bunun için Hanne, adağının kabul görecek bir şekilde olmadığından korkarak ve daha önceki nezrini mutlak zikretmesinden özür beyân ederek, "Ya Rabbi, işte ben bir kız doğurdum" der; bunu Allahü Teâlâ'ya bildirmek amacıyla zikretmez, çünkü Allahü Teâlâ onun bildirmesine muhtaç olmaktan münezzehtir. Bilakis, özür beyan etmek amacıyla zikreder.
Allahü Teâlâ, "Allah onun ne doğurduğunu daha iyi biliyor İken..." buyurmuştur. Âsım'dan rivayetinde Ebu Bekr ile İbn Âmir ifâdeyi Hanne'nin sözünün bir hikâye edilişi olmak üzere, tâ harfinin ötresiyle (......) şeklinde okumuştur. Buna göre bundaki fayda şu olur: Hanne, "İşte ben bir kız doğurdum" deyince, bunu Allah'a haber verdiğinin sanılmasından korkmuş, bundan dolayı da, "Allah benim ne doğurduğumu daha iyi bilir ya!" ifadesiyle böyle bir şüpheyi izâle etmiştir. Böylece onun bu sözü, Allah'a bildirmek için değil de, özür beyân amacıyla söylemiş olduğu sabit olur.
Diğer kıraat âlimleri de, Allahü Teâlâ'nın sözü olarak, sükûn ile (......) şeklinde okumuşlardır. Bu kıraata göre mana şöyle olur: Allahü Teâlâ, onun çocuğunun şanını yüceltmek ve Hanne'nin bu çocuğun kadrini takdir edemediğini göstermek için, "Allah onun ne doğurduğunu daha İyi biliyor iken..." buyurmuştur. Buna göre mâna şöyle olur: "Allahü Teâlâ onun doğurduğu ve ona takdir ve tahsis ettiği büyük şeyleri; onu ve çocuğunu, âlemler için bir mucize kılacağını en iyi bilendir. O ise, bunun câhilidir, bu konuda hiçbir şey bilemez. İşte bundan dolayı üzüldü..."
İbn Abbas (radıyallahü anh)'ın kıraatinde bu ifâde, Allahü Teâlâ'nın ona bir hitabı olarak, "Allah senin ne doğurduğunu daha iyi biliyor..." şeklinde okunmuştur. Yani, "Sen, sana bağışlanan bu şeyin kıymetini bilemezsin. Ondaki harikulade halleri ve mucizeleri yegâne bilen ancak Allah'tır" demektir.
"Erkek, Kız Gibi Değildir" Sözünün İzahı
Allahü Teâlâ, sonra, Hanne'den naklederek, Erkek, kız gibi değildir" buyurmuştur. Bu ifâdeyle ilgili iki izah şekli vardır:
a) Onun muradı, erkek çocuğun kız çocuğundan üstün olduğunu ifâde etmektir. Bu üstünlük, birkaç yöndendir:
1- Onların şeriatına göre, oğlan çocuklarını bırakıp da kız çocuklarını âzâd etmek caiz değildir.
2- Erkek çocuklarının, ibâdet yerine hizmette daim olmaları mümkündür; ama hayız ve kadınlara mahsus özel haller sebebiyle, kadınların devam etmesi mümkün değildir.
3- Güçlü ve kuvvetli oldukları için bu hizmete erkekler daha elverişli olup, kadınlarsa uygun değildirler. Çünkü kadınlar zayıf varlıklar olup, bu hizmeti lâyıta veçhile beceremezler.
4- Bu hizmeti yaparken insanlarla bir arada bulunmasında bir mahzur ve ayıp yoktur; kadınlar ise böyle değildir.
5- Erkeklerin insanlar arasına karışmasında, kadınlar için söz konusu olabilecek töhmet sözkonusu değildir. İşte bunlar bu mânada olmak üzere, erkeklerin kadınlardan üstün olmalarını iktiza eder.
b) Bu sözden maksat, o kız çocuğunu erkeğe tercih ettiğini belirtmektir. O sanki şöyle demiştir; "Benim arzum, erkek çocuğu idi; bu kız çocuğu ise, bana Allah'ın bir bağışıdır. Arzum olan erkek çocuğu, Allah'ın hibesi olan kız çocuğu gibi olamaz." Bu söz bu kadının, Rabb'in kuluna yaptığı şeyin, kulun kendisi için murad ettiğinden daha hayırlı olduğunu bilerek, Celâlullah'ın marifet ve bilgisine dalmış olduğunu gösterir.
Meryem İsmi Verilmesi Hakkında
Sonra Hak teâlâ, Hanne'den ikinci bir söz olarak"Hakikaten ben onun adım Meryem koydum" sözünü nakletmiştir. Bununla ilgili bazı bahisler bulunmaktadır:
Birinci bahis: Bu sözün zahiri, bizim de anlattığımız gibi, Hanne, Meryem'e hamile kaldığında, İmran'ın ölmüş olduğuna delâlet eder. İşte bundan dolayı, burada, doğan çocuğa isim verme işini anne üstlenmiştir. Çünkü âdete göre bu, babaların üstlenmiş olduğu bir iştir.
İkinci bahis: (......) kelimesi, onların dilinde, "İbâdet eden, âbid kadın" mânasına gelmekteydi. Hanne onu bu şekilde isimlendirmek suretiyle, Cenâb-ı Allah'tan, onu dinî ve dünyevî belâlardan korumasını talep etmeyi murad etmiştir. Onun, bundan sonra söylemiş olduğu şu söz de, bu görüşü te'kid etmektedir: "Ben onu da, zürriyetini de, kovulmuş şeytandan sana sığındırırım."
Üçüncü bahis: Bu sözün mânası, "Ben onu bu kelimeyle isimlendirdim", yani, "Bu kelimeyi ona isim yaptım, kıldım" şeklindedir. Bu, isim, müsemmâ (isimlendirilen şey) ve tesmiye (İsim verme)'nin üç farklı şey olduğuna delâlet eder.
Allahü Teâlâ sonra, üçüncü bir söz olarak ondan, "Ben onu da, zürriyetini de, kovulmuş şeytandan sana sığındırırım" ifâdesini nakletmiştir. Çünkü, Mescide hizmet etmesi için arzu etmiş olduğu oğlan çocuğuna nail olamayınca, Allahü Teâlâ'ya, o kız çocuğunu kovulmuş şeytandan korumasını ve bu kızı, mutî ve sâlih kadınlar cümlesinden kılmasını niyaz etti... "Kovulmuş şeytan" tâbirinin tefsiri, bu kitabın başında geçmişti.
Cenâb-ı Allah, Hanne'nin bu sözlerini nakledince, "Bunun üzerine Rabb'i onu güzel bir kabul ile kabul etti" buyurmuştur. Bununla ilgili iki mesele vardır:
Birinci Mesele
Allahü Teâlâ burada buyurdu, ama fiile uygun olarak, buyurmadı. Zira bu ki masdar da birbirine yakın mânaya gelir. Allahü Teâlâ: "Allah sizi yerden nebat (gibi) bitirdi" (Nuh, 17) buyurmuştur. Burada, mastarı yerine, aynı mânada olan (......) kelimesini kullanmıştır.
Kabul kelimesi, Arapların, bir kimse bir şeyden hoşnut olduğunda bunu ifâde etmek için söylemiş oldukları (......) tabirinden alınma bir masdardır. Sibeveyh şöyle demiştir: (......) vezni üzere gelen beş, masdar vardır. Bunlar (temizlenmek), (abdest almak), (tutuşmak) ve (düşkün olmak) kelimeleridir. Fakat çoğunlukla, (......) kelimesi mastar olduğu zaman ötreli vükûd şeklinde okunur." Ferra ve Zeccâc, kabûlen kelimesinin, ötreli olarak kubûlen şeklinde olmasını caiz görmüşlerdir.
Sa'leb, İbnu'l-A'rabî'den bu kelimenin şeklinde kullanıldığını rivayet etmiştir. Âyetteki bu kelime hakkında bir başka izah daha vardır ki, o da şudur.vezni, söz konusu olan işi ortaya koyan kimsenin, o işi çok itinâ ile yaptığına delâlet eder. Meselâ ve benzeri kelimelerde olduğu gibi... Çünkü bu iki kelime, sabır ve celâdet göstermede ciddiyeti ifâde etmektedir. Buradaki tekabbele fiili de bunun gibi, kabul göstermede ileri bir dereceyi ve mübalağayı gösterir.
Buna göre eğer, "Öyleyse Allahü Teâlâ niçin vurgunun daha mükemmel olması için (......) buyurmamıştır?" denilirse, buna şöyle cevap verilir. Tekabbül lafzı, her ne kadar bizin söylediğimiz mânayı ifâde ediyorsa da, aynı zamanda, mizacın aksine bir çeşit tekellüfü ve zora girmeyi de ifâde etmektedir. Kabul lafzı ise, mizaca uygun ve tekellüfsüz bir kabul etme mânasını taşımaktadır. İşte bundan dolayı Allahü Teâlâ önce, ciddiyet ve önem vermeyi ifâde etmek için tekabbele fiilini, sonra bunun, mizacın hilâfına değil de mizaca uygun bir kabul olduğunu ifâde etmek için kabul masdarını getirmiştir. Bu mânalar, Cenâb-ı Allah hakkında her ne kadar imkânsız ise de, mecaz yoluyla bu, bu kız çocuğunun terbiyesine Cenâb-ı Hakk'ın büyük bir ilgi ve itinâ gösterdiğine delâlet eder. İşte bu izah, yerinde ve makul bir açıklamadır.
Allah'ın 'Güzelce Kabûlü'nün Mânâsı
Müfessirler bu "güzel kabul"ün izahı konusunda bazı açıklamalar ve vecihler zikretmişlerdir. Birinci vecih: Allahü Teâlâ, Meryem'i ve çocuğu İsa (aleyhisselâm)'yı, şeytanın dokunmasından himaye etmiştir. Ebu Hüreyre (radıyallahü anh), Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir;
"Doğan her çocuk doğduğunda, ona şeytan dokunur da, şeytanın dokunmasından dolayı o, çığlıklar atarak doğar.. Meryem ve oğlu İsa bundan müstesnadır. " Buhâri, Enbiya, 44; Müslim, Fezâil. 146 (4/1838). Ebu Hüreyre (radıyallahü anh) daha sonra, "Eğer isterseniz, "Ben onu da, zürriyetini de kovulmuş şeytandan sana sığındırırım" âyetini okuyunuz" demiştir.
Kâdî, bu hadisi şöyle diyerek tenkid etmiştir: "Bu, kat'î delilin hilâfına olan bir haber-i vâhiddir. Binâenaleyh, bu haberin reddedilmesi gerekir. Biz, birçok sebepten dolayı, "o, delilin hilâfınadır!"
a) Şeytan ancak, hayır ve şerri bilen kimseyi şerre davet edebilir.. Çocuk ise böyle değildir. dedik:
b) Eğer şeytanın dürtmeye gücü olsaydı, salih kimseleri yok edip onların güzel hallerini bozmak için, bundan daha fazlasını yapabilirdi. ile Hazret-i İsa'ya has kılınmıştır?
d) Eğer şeytanın dürtmesi söz konusu olsaydı, ona tesiri kalmaya devam
c) Sonra bu istisna niçin diğer peygamberlere de değil de, sadece Hazret-i Meryem ederdi ve eğer tesiri de katmaya devam etseydi, çocuğun çığlık ve ağlaması devam ederdi..." Durum böyle olmayınca, bunun yanlış olduğunu anlamış olduk..."
Bil ki, bütün bu vecihler, ihtimal dahilindedir. Ama bu gibi şeylerle, bir haberi reddetmek caiz değildir. Allah en iyisini bilendir.
İkinci vecih: Rivayet edildiğine göre, Hanne, Meryem'i doğurunca, onu bir beze sararak mescid'e götürdü ve, Harun (aleyhisselâm) neslinden olan âlimlerin yanına koydu. Onlar, Kabe'nin perdedarları gibi Beytu'l-Makdis'in hizmetkârları idiler. Oraya varınca o, "şu vakfedilmiş kız çocuğunu alın.." dedi. Bunun üzerine onlar, onu almak hususunda birbirleriyle yarıştılar. Zira o, önderlerinin kızı idi... Mâsânoğulları, İsraîloğullarının önderi, âlimleri ve idarecileri idiler. Bunun üzerine Zekeriyya (aleyhisselâm) onlara, "Ben onu alıp büyütmeye sizden daha lâyığım.. Onun teyzesi benim hanımımdır" dedi. Onlar da, "Hayır, kura çekmeden olmaz" dediler. Bunun üzerine, yirmiyedi kişi olan onlar, nehrin kıyısına vardılar ve vahiy yazmış oldukları kalemleri, "Kimin kalemi suyun yüzüne çıkarsa, o üstün gelsin" diye, nehre attılar... Böylece kalemlerini üç defa suya attılar. Her seferinde de Zekeriyya (aleyhisselâm)'nın kalemi suyun yüzüne çıktı, ama onların kalemi battı. Neticede Meryem (aleyhisselâm)'in bakımını Zekeriyya (aleyhisselâm) üstlendi.
Üçüncü vecih: Kaffâl, Hasan el-Basrî'den onun, "Nasıl Hazret-i İsâ çocuk iken konuşmuş ise, Meryem de çocuk iken konuştu ve hiç meme emmedi.. Çünkü onun rızkı, cennetten geliyordu " dediğini rivayet etmiştir.
Dördüncü vecih: Onların şeriatında âdet şöyle idi: Çocuk, ancak oğlan olduğunda ve, akıl baliğ olup mescid'e hizmete de gücü yettiği vakit vakfedilebilırdi.. Burada Allahü Teâlâ bu kadının duasına icabet edince bu kız çocuğunu, henüz küçük ve mescide de hizmete gücü yetmeyeceği bir hal ve durumda kabul etmiştir. "Güzel kabul"ün tefsiri hakkında zikredilmiş olan muhtelif açıklamalar işte bunlardır.
Meryem'in Nebat Gibi Büyütülmesi
Sonra Cenâb-ı Hak, Ve onu, güzel bir bitki gibi büyüttü" buyurmuştur. İbnu'l-Enbarî, bu ifâdenin takdirinin, Allah onu büyüttü, o da güzel bir bitki gibi büyüdü" şeklinde olduğunu söylemiştir Sonra bazı âlimler bu güzel büyütmeyi, dünyevî bir büyütme anlamına alırken, diğer bazıları da dinî bir büyütme anlamına almışlardır. Birinci görüşte olanlar, "Bunun mânası şudur: Meryem bir günde, diğer çocukların bir senede büyüdüğü kadar büyüyordu.." demişlerdir.
Büyütmenin dinî bakımdan olduğunu söyleyenler de, "Çünkü o, salâh, doğruluk, iffet ve tâat bakımından büyüyüp gelişiyordu" demişlerdi.
Meryem'in Hazret-i Zekeriyya (aleyhisselâm)'ın Uhdesine Verilmesi
Sonra Cenâb-ı Hak, "Ve onu, Zekeriyyâya emânet etti" buyurmuştur. Bu tabirde iki mesele vardır:
Birinci Mesele
Bu kelime, "Taahhüd etti, ediyor-taahhüd etmek ve taahhüd eden" şeklinde kullanılmaktadır. (kefil olan), bir kimseye harcamada bulunan ve onun işlerini ıslâh ve düzeltme konusunda özel ihtimam gösteren şahıs demektir. Hadis-i şerifte, Ben ve, yetimin kefili, (cennette) şu iki parmağım gibi (yan yana olacağız) " buyurulmuştur. Cenâb-ı Hak da, ' "Onu da bana bırak" (Sâd, 23) buyurmuştur.
İkinci Mesele
Âsim, Hamza ve Kisâî, buradaki fiili şeddeli olarak (......) şeklinde okumuşlar; ama (......) kelimesinin okunuşunda ihtilâf etmişlerdir. Âsim, med ile okumuş; Hamza ve Kisaı de, "Allah Meryem'i Zekeriyyâ'nın himayesine verdi" manasında olmak üzere, kasr ile okumuşlardır. Med ile Şeklinde okuyan, nasb halini açıkça göstermiştir. Kasr ile okuyana göreyse, kelimesi mahallen mansubtur. Diğer kıraat âlimleri de med ile merfû olarak, "Zekeriyyâ onu kendi yanına, himayesine aldı" anlamında olmak üzere (......) şeklinde okumuşlardır.
Tercih edilen görüş budur; çünkü bu, Cenâb-ı Hakk'ın, "Onların hangisi Meryem'i himayesine alacak" (Âl-i İmran, 44) âyetine münasip düşmektedir. Çoğunluk da bu görüştedir. İbn Kesîr'den gelen bir rivayette ise, fa harfinin kesresi ile bu kelime (......) şeklinde okunmuştur. (......) kelimesini med ve kasır ile okumaya gelince bunlar (......) ve (harb) kelimeleri gibi, iki kullanıştır. Mücâhid ise, âyetteki her üç fiilin de emir sîgası üzere (Onu kabul et), (Onu büyüt yetiştir) ve (Onu emânet et) şeklinde (......) kelimesini de mansub (fethalı) okumuştur. Buna göre Hanne, Allahü teâlâ'ya şöyle diyerek dua etmiştir: "Ey (bu çocuğun) Rabb'i, onu kabul et"; "Ey bu çocuğun Rabb'i, onu büyütüp yetiştir ve Zekeriyya'yı onun vekili kıl."
Üçüncü Mesele
Âlimler, Zekeriyya (aleyhisselâm)'nın Hazret-i Meryem'e ne zaman kefil olduğu hususunda ihtilâf etmişlerdir. Çoğu âlimler bunun, Meryem (aleyhisselâm) henüz bebek iken olduğu görüşündedirler. Bu hususta birçok rivayet bulunmaktadır. Diğer bazı âlimler ise, Zekeriyya (aleyhisselâm)'nın, Meryem'in bakımını, onun sütten kesilmesinden sonra üstlendiğini söylemişler ve buna da şu iki şeyi delil getirmişlerdir:
a) Allahü teâlâ, önce "Onu, güzel bir bitki gibi büyüttü" buyurmuş, sonra "ve onu, Zekeriyya'nın uhdesine verdi" demiştir. Bu, söz konusu kefilliğin, o güzel büyütüşten sonra olduğunu hissettirir.
b) Cenâb-ı Hak, "ve onu Zekeriyya'nın uhdesine verdi. Zekeriyya ne zaman mihraba girdiyse, onun yanında bir yiyecek bulurdu. "Meryem, bu sana nerden (geliyor?)" dedi O da, "Bu, Allah tarafındandır" dedi" buyurmuştur. Bu ifâde, Hazret-i Meryem'in bu kefalet esnasında sütten ayrılmış olduğuna delâlet eder. Birinci görüşü savunan kimseler, bu âyetteki vâv (ve) lafzının, bir sırayı göstermediğini, bu güzel bir şekilde büyütme ve Zekeriyya (aleyhisselâm)'nın ona kefil oluşunun aynı zamanda olabileceğini söyleyerek cevap vermişlerdir. Bu görüştekiler, şu ikinci delili de öne sürmüşlerdir: Zekeriyya (aleyhisselâm)'nın, Hazret-i Meryem'in yanına varıp, ona bu şekilde soru sorması, belki de kefil olduğu zamanın sonunda meydana gelmiştir.
Meryem'e Mihrabda Rızık Verilmesi
Sonra Cenâb-ı Hak, "Zekeriyya ne zaman mihraba girdiyse, onun yanında yiyecek bulurdu" buyurmuştur. Bu âyet ile ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
"Mihrab", "yukarıda ve yüksekte bulunan yer, oda" demektir. Nitekim şâir Ömer b. Ebî Rebî'a şöyle demiştir:
"Mihrabın, odanın sahibesi... O'na geldiğimde merdivene çıkmadıkça, ona yaklaşamadım."
Esma'î, "Hani onlar mihraba tırmanmışlardı" (Sad, 21) âyetini delil getirerek, mihrabın, "oda" manasında olduğunu söylemiştir. Çünkü(tırmanıp aşmak) fiili, ancak yüksek bir yer olduğunda söz konusu olur. Yine "mihrab"ın, en yüce ve en kıymetli meclis manasına geldiği de söylenmiştir.
Rivayet olunduğuna göre, Hazret-i Meryem, genç bir kız olunca, Zekeriyyâ (aleyhisselâm), ona mescid içinde bir oda inşâ eder. Onun kapısını ise, ancak bir merdivenle çıkılabilecek şekilde yüksekte duvarın orta yerinden açar. Zekeriyyâ (aleyhisselâm) mescidden çıktığı zaman, üzerine yedi kapıyı kilitlerdi.
Bu Âyet Evliyanın Kerametinin Delillerindendir
Bizim âlimlerimiz, evliyanın kerametinin hak olduğuna bu âyeti delil getirmişlerdir. Bu âyet ile buna şöyle istidlal edilir: Allahü teâlâ Zekeriyyâ (aleyhisselâm) her ne zaman, Meryem (aleyhisselâm)'in yanına mihraba girdiğinde, onun yanında bir rızık bulduğunu, ona"Ey Meryem, bu sana nerden geliyor?" dediğini, onun da "Bu, Allah katındandır" diye cevap verdiğini bildirmiştir. Öyle ise bu rızkın onun yanında bulunması ya harikulade bir olaydır veya değildir. Bunun harikulade (olağanüstü) bir hâdise olmadığını söylersek, bu görüş şu beş bakımdan geçersiz olur:
a) Bu takdirde, bu rızkın Hazret-i Meryem'in yanında bulunması, onun şânının yüceliğine, şerefinin derecesine ve bu meziyet ile diğer insanlardan üstün oluşuna bir delil olmazdı. Halbuki bu âyetten muradın, bunu ifâde etmek olduğu malumdur.
b) Hak teâlâ bu âyetten sonra, "Orada Zekeriyya Rabb'ine, "Yarabbi, bana senin tarafından çok temiz bir zürriyet bağışla " diye duâ etti" (âl-i imran, 38) buyurmuştur. Kur'ân-ı Kerim, Zekeriyyâ (aleyhisselâm)'nın hem kendisinin hem de hanımının ihtiyarlığı sebebi ile, bir çocuk sahibi olmaktan ümidi kesmiş olduklarına delâlet etmektedir. Zekeriyya (aleyhisselâm), Hazret-i Meryem'deki bu harikulade hadiseyi müşahede edince, kendisinin de bir çocuğu olmasını arzu etti. İşte bu sebeple de, "İşte orada Zekeriyya Rabbine şöyle dua etti.." âyeti yerinde olmuştur. Şayet onun, Meryem (aleyhisselâm)'de müşahede ettiği şey, harikulade bir hadise olmasaydı, onun bu hadiseyi görmüş olması, yine Harikulade bir şekilde yaşlı hanımından bir çocuğu olması arzusunu doğurmazdı.
c) Ayetteki (......) kelimesinin nekire olması, bu rızkın şânının yüceliğine delâlet etmektedir. Sanki şöyle denilmiştir: "Bir rızık, yani, nadide ve hayranlık uyandıran bir rızık..." İşte bu hâdise eğer harikulade bir olay olursa, ancak o zaman bu âyetin siyakına uygun düşen bir mana ifâde etmiş olur.
d) Hak teâlâ, "Kendisini de oğlunu da âlemlere bir mu'cize kıldık" (Enbiya, 91) buyurmuştur. Bu gösterir ki, Meryem ve Hazret-i İsa'da harikulade haller zuhur etmiştir. Aksi halde bu âyetin ifâde ettiği mana doğru olmazdı. Eğer, "Bundan murad, "Allahü teâlâ'nın Meryem (aleyhisselâm)'e bir erkekten olmaksızın bir oğul vermiş olmasıdır" denilmesi niçin caiz olmasın?" denilir ise deriz ki: Bu, tek başına bir mu'cize değildir, bilakis bunun doğru olduğunu ortaya koymak için başka bir mu'cizeye ihtiyaç vardır. O halde, bu âyeti o mânâya nasıl hamledebiliriz? Aksine bu âyetten murad, Meryem (aleyhisselâm)'in doğru olduğuna ve temizliğine delâlet edecek şeyleri ortaya çıkarmaktır. Bu ise, ancak oğlu İsâ (aleyhisselâm)'nın elinde de tecelli edeceği gibi, onun elinde harikulade şeylerin zuhur etmesiyle mümkündür.
e) Çok sayıdaki rivayete göre, Zekeriyya (aleyhisselâm), Hazret-i Meryem'in yanında yazın kış meyvelerini, kışın da yaz meyvelerini buluyordu. Böylece Meryem (aleyhisselâm) için tecellî eden bu durumun, harikulade bir iş olduğu ortaya çıkmaktadır. Biz deriz ki: Şöyle de denilebilir: Bu hâdise, peygamberlerden birisinin mu'cizesi idi, veya böyle değildi. Birinci ihtimal bâtıldır. Çünkü o zaman, Zekeriyya (aleyhisselâm) peygamber idi. Şayet bu, onun bir mu'cizesi olsaydı bu işin halini ve gerçek durumunu bilir, bu mesele ona kanşıktgelmez ve ona "Bu, sana nerden geliyor?" demezdi. Yine Hak teâlâ'nın, "İşte orada Zekeriyya Rabbine şöyle dua etti.." ifâdesi, Hazret-i Zekeriyya (aleyhisselâm)'nın, Meryem'e bunları sorduğunu, Meryem'in de bunun Allah katından olduğunu söylediğini, bunun üzerine Zekeriyya (aleyhisselâm)'nın da kısır, yaşlı ve doğuramayacak durumda olan karısından harikulade bir şekilde bir çocuk elde etme arzusuna düştüğünü bildirmektedir. Bu ise, Zekeriyya (aleyhisselâm)'nın bu hallere, ancak Meryem'in bildirmesi ile vakıf olduğuna delâlet eder. Durum böyle olunca, bu harikulade hâlin Hazret-i Zekeriyya'nın bir mu'cizesi olmadığı kesinlik kazanır.
Geriye söylenecek tek şey kalmaktadır: Bu, ya İsâ (aleyhisselâm)'nın, ya da Hazret-i Meryem'in kerametidir. Hangisi olursa olsun, her iki durumda da maksad hasıl olmaktadır. İşte velilerin kerametlerinin vâki ve hak olduğuna dâir, bu âyetle istidlal şekli böyledir.
Ebu Ali el-Cübbâi buna itiraz etmiş ve şöyle demiştir: "Bu harikulade hallerin, Zekeriyya (aleyhisselâm)'nın mu'cizelerinden olduğunun söylenmesi niçin caiz olmasın? Bu, iki şekilde açıklanabilir:
1- Zekeriyya (aleyhisselâm), Hazret-i Meryem için, genel olarak Allah'ın ona rızık ulaştırmasına dua etti. Allah indinden ona gelen rızıkların tafsilatından çoğu kez habersiz idi. Binâenaleyh herhangi bir zamanda, bizzat rızık olan bir şeyi gördüğünde ona, "Bu, sana nereden geliyor?" dedi. Meryem de, "Bu, Allah katındandır" diye cevap verdi. İşte buna göre, Allahü teâlâ'nın bu mu'cizeyi, Zekeriyya (aleyhisselâm)'nın duası ile ortaya çıkardığı anlaşılmış olur.
2- Zekeriyya (aleyhisselâm)'nın, Hazret-i Meryem'in yanında alışılmış fakat gökten gelen bir rızık görmüş olması muhtemeldir. Bu durumda, Zekeriyya (aleyhisselâm), bunun Meryem'e bir insan tarafından gönderildiğinden endişe ederek sormuş, Meryem (aleyhisselâm) de, "Bu, Allah katındandır, başkasından değil..." diye cevap vermiştir.
İkinci bir izah olarak biz Meryem (aleyhisselâm)'in yanında harikulade herhangibir şeyin meydana geldiğini kabul etmiyoruz. Aksine âyetin manası şöyledir: "Allahü teâlâ, zühd ve ibâdet ile meşgul olan hanımlara infâkta bulunmaya can atan bazı mü'minler eliyle, Hazret-i Meryem'i rızıklandınyordu. Zekeriyya (aleyhisselâm), bu yiyeceklerden herhangibir şey görünce, bunun ona, uygun olmayan bir şekilde gelmiş olmasından korktu. İşte bundan dolayı, durumun aslını ona sordu."
Cübbâî'nin, âyetin tefsiri olarak söylediği söz bundan ibarettir. Onun bu izahları son derece zayıftır. Çünkü, eğer bu, Zekeriyya (aleyhisselâm)'nın bir rnu'cizesi olsaydı, ona bu şeyleri taleb etme hususunda Allah katından izin verilirdi. Bunu taleb etme hususunda izinli olsaydı, onun meydana geleceğini kesin olarak bilirdi. Bunu bilince de, durumun aslını Hazret-i Meryem'den sorması imkansız olurdu. Yine buna göre, Cenâb-ı Hakk'ın, "İşte orada Zekeriyya Rabbine şöyle dua etti.." âyetinin bir manası kalmazdı. Bu, aynı zamanda Cübbâî'nin ikinci izahı için de bir cevaptır.
Onun üçüncü sualine gelince, bu da son derece zayıftır. Çünkü bu takdirde, böylesi bir hadiseyi, sadece Hazret-i Meryem'e tahsis etmenin bir mânası yoktur. Yine eğer Zekeriyya (aleyhisselâm)'nın kalbinde, bu yiyeceklerin ona, uygun olmayan bir şekilde gelmiş olabileceği ihtimali var idiyse, bu şüphenin, sırf Meryem'in sözü ile zait olması nasıl kabul edilebilir? İşte biz böylece, bu suallerin geçersiz olduğunu anlamış olduk. Muvaffakiyyet ancak Allah'tandır.
Mu'tezile, bu harikulade hallerin, peygamberlerin doğruluklarının delilleri olduğunu söyleyerek, kerametin imkânsız olduğuna istidlal etmişler ve "nasıl ki sapasağlam bir işin, bir bilgiyi göstermesi, o işin âlim olmayan bir kimse tarafından yapılamayacağını gösteriyor ise, aynı şekilde nübüvvetin delili, peygamberlerden başkası elinde bulunamaz" demişlerdir. Buna birkaç bakımdan cevap verilir;
1- Harikulade bir fiilin zuhur etmesi, iddiada bulunan kimsenin doğruluğuna bir delildir. Bu harikulade fiilin sahibi eğer peygamberlik iddia etmiş ise, bu fiil onun gerçekten peygamber olduğuna delalet eder. Eğer o şahıs, "velilik" iddia etmiş ise, bu onun bir velî olduğunu gösterir.
2- Bazı âlimler şöyle demişlerdir: "Peygamberler, bu mu'cizeleri izhâr etmekle; veliler ise bu harikulade hallerini gizlemekle emrolunmuşlardır."
3- Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bir mu'cize getirdiğini öne sürmüş ve o hususta kesin konuşmuştur. Velilerin ise, harikulade halleri hususunda kat'î konuşması mükmün değildir.
4- Mu'cizeye karşı konulamaması gerekir. Keramete karşı konulması ise mümkündür. Bu konuda sözün özü işte budur. Muvaffakiyyet ancak Allah'tandır. Hak teâlâ sonra, Hazret-i Meryem'den naklederek, "Şüphe yok ki Allah kimi dilerse, ona hesapsız rızık verir" buyurmuştur. Bu ifâdenin, Hazret-i Meryem'in sözüne dahil olması muhtemel olduğu gibi, Hak teâlâ'nın kendi sözü olması da muhtemeldir.
"Hesapsız" tabiri, "çokluğu ölçülemeyecek derecede", veya "isteyen bir kimsenin, meydana gelmesine uygun bir şekilde istemesi bulunmaksızın, yani istenmeden" manasındadır. Bu, "(Allah) onu, hesaba katmadığı bir taraftan rızıklandırır" (Alâk, 3) âyeti gibidir. İşte Hanne'nin kıssası hakkındaki söz burada sona ermektedir.
İkinci Kıssa
Hazret-i Zekeriyya (aleyhisselâm)'nın Kıssası
38. Âyetin Tefsiri
"Orada Zekeriyya Rabbine, "Ya Rabbi, bana senin tarafindan çok temiz bir zürriyet ihsan et. Muhakkak ki duayı hakkıyla işitip kabul eden ancaksensin" diye duâ etti" .
Bu âyetle ilgili bazı meseleler bulunmaktadır:
Birinci Mesele
Bil ki, (orada, ) ve (orada) kelimeleri mekan için(esnasında, zamanında) kelimeleri de zaman için kullanılır. Allahü teâlâ, "Artık orada yenildiler ve zelil ve makhûr geri döndüler" (A'raf. 119) buyurmuştur ki buradaki (orada) kelimesi, onların bulunduğu mekâna işaret etmektedir. Yine Allahü teâlâ "Elleri boyunlarına tegfr olarak, o (cehennemin) en dar yerine atıldıkları vakit orada "(Yetiş ey) helak!" diye bağırırlar" (Furkân, 13) yani, "o dar yerde.." buyurmuştur.
(......) kelimesi bazan, zaman için de kullanılır. Nitekim Hak teâlâ, "İşte o zamanda velayet hak olan Allah'ındır" (Kehf, 44) buyurmuştur. Bu âyette (......) kelimesi, duruma ve zamana işaret etmektedir.
Bunu anladığın zaman deriz ki: Tefsir ettiğimiz âyetteki (......) kelimesini mekan manasında almamız caizdir, yani "Meryem (aleyhisselâm)'in yanında Zekeriyya (aleyhisselâm)'nın oturmuş olduğu o mekanda bu kerametleri müşahede etti ve Rabb'ine duâ etti..." demek olur. Yine bu kelimeyi zaman manasında almamız da caizdir ve "Bu vakitte Rabb'ine duâ etti.." demek olur.
İkinci Mesele
Bil ki, ."Orada dua etti" cümlesi, Hazret-i , Zekeriyya (aleyhisselâm)'nın, bu esnada, bu dua ile alakalı bir işi görünce bu duayı yaptığını ifâde eder. Âlimler bu hususta ihtilaf etmişlerdir. Muhakkik âlimlerden ve müfessirlerden büyük bir çoğunluk şöyle demişlerdir: "Zekeriyya (aleyhisselâm), Hazret-i Meryem'in yanında, kışın yaz meyveleri, yazın da kış meyveleri gördü. Onun yanında bu harikuladelikleri gördüğü zaman, Allahü teâlâ'nın kendisi için de böyle harikulade haller vermesini ve ihtiyar, kısır hanımından bir çocukla kendisini rızıklandırmasını arzu etti."
Bu husustaki ikinci görüş, evliyanın kerametini ve peygamberlerin irhâsâtını inkâr eden Mu'tezile'nin görüşüdür. Onlar, "Zekeriyya (aleyhisselâm), salah, iffet ve takva izlerinin Hazret-i Meryem'de toplanmış olduğunu görünce, bir çocuğu olmasını arzuladı ve bunu temenni edip, bu esnada dua etti" demişlerdir. Bil ki birinci görüş daha uygundur. Çünkü bir kimsede zühd, iffet ve güzel ahlakın meydana gelmesi, harikulade hallerin olduğuna delâlet etmez. Binâenaleyh bunları görmek, insanı harikulade halleri istemeye sevketmez. Ama harikulade halleri görmek, bazan insanı harikulade bir işin kendisi için de olmasını istemeye arzulandırır. İhtiyar bir erkek ile kısır bir kadının çocuklarının olması, harikulade hallerdendir. Bundan dolayı âyeti, birinci mânâda anlamak daha uygundur.
İmdi şayet, "Siz, Zekeriyya (aleyhisselâm)'nın, Allahü teâlâ'nın harikulade halleri yaratmaya kudreti olduğunu, ancak Meryem'in yanındaki bu kerametleri müşahede ettiği zaman anladığını söylüyorsanız, bu, Allah'ın kudreti hususunda Zekeriyya (aleyhisselâm)'ya şüphe isnâd etmek olur?" denilir ise ve biz de buna karşı "O, Allah'ın bunlara kadir olduğunu biliyordu. Bu harikulade halleri görmesi, Allah'ın kudreti hususundaki bilgisinin artması için bir sebep olmamıştır. Binâenaleyh o kerametleri görmesinin, bu hususta bir tesiri yoktur" der, ve âyetteki (Orada veya o zaman) sözünün bir mânâsı kalmaz" denilir ise,
Buna şöyle cevap verilir: Zekeriyya (aleyhisselâm), bundan önce de bunların mühim olduğunu biliyordu. Fakat bunlar hiç olmuş mu, olmamış mı, onu bilmiyordu. Bu halleri bizzat görünce, onlar vuku bulduğunda bir velinin kerameti olduğunu ve bir peygamber için mu'cize olarak haydi haydi meydana gelebileceğini bilip anladı. Hiç şüphesiz, bu kerametleri müşahede edince bu evlat arzusu kuvvetlendi.
Peygamberin Her Duası Kabul Edir Mi?
"Nebîve Resullerin duaları, dualarının kabulünün bir menfaat temin etmeyecek olması ve böylece de dualarının reddolunması ihtimaline karşı, ancak Allah'ın izninden sonra olur. Çünkü onların dualarının kabul edilmemesi peygamberlik makamında bir noksanlık olur." İşte kelamcılar böyle söylemişlerdir. Bana göre burada bir mesele vardır. Çünkü Allahü teâlâ mutlak olarak duaya izin verip, duaları bazan kabul edeceğini, bazan da kabul etmeyeceğini beyân ettiğine göre, peygamberlerin de günah olmayan hususlarda her istedikleri ve diledikleri zaman dua etmeye hakları var. Sonra Hak teâlâ, onların da dualarını bazan kabul eder, bazan etmez. Bu, onların peygamberlik mertebeleri için bir eksiklik olmaz. Çünkü onlar, Allah'ın rahmet kapısında dilenmektedirler. Eğer Allahü Teâlâ onlara icabet eder, dualarını kabul ederse, bu O'nun fazlından ve ihsanındandır. Yok eğer onlara icabet etmez ise, peygamber de nihayet bir mahlûktur. Yaratanın kapısında daha üstün bir mertebesi olsun diye (böyle olmuştur).
Hak teâlâ'nın Zekeriyya (aleyhisselâm)'dan naklettiği"Bana, senin tarafından çok temiz bir zürriyet ihsan et" buyruğu ile ilgili bazı meseleler bulunmaktadır:
Birinci Mesele
Burada ki (......) kelimesi ile ilgili izah, Kehf Sûresi'nde gelecektir. Bu âyette onun zikredilmesinin faydası şudur: Örf ve âdette bir çocuğun olmasının, belli bazı sebepleri vardır. Zekeriyya (aleyhisselâm), bu sebepler kendinde olmadığı halde bir çocuk isteyince, bunun manası, "Allah'ım, bu hadisedeki sebepleri ortadan kaldırmanı ve bu sebeplerden hiçbiri vasıta olmaksızın sırf kudretinle bu çocuğu yaratmanı senden niyaz ediyorum" şeklinde olmuştur.
İkinci Mesele
"Zürriyet", nesil ve soy manasında bir kelimedir ve müfredi, cem, müzekkeri, müennesi hep bu lafızla ifâde edilir. Âyetteki bu kelimeden murad, tek bir çocuktur. Bu, Hak teâlâ'nın, "Binâenaleyh bana, tarafindan bir velî, oğul ihsan et" (Meryem, 6) âyetinde olduğu gibidir.
Ferrâ, "Zürriyet kelimesi zahiren müennes olduğu için, "tayyibeten" kelimesi de müennes getirilmiştir. Müzekkerlik ve müenneslik bazan lafızdan, bazan mânadan dolayı olur. Biz bu hususun, ancak cins isimleri için böyle olduğunu söylüyoruz. Bu, alem isimlerde caiz değildir. Çünkü meselâ denilemez. Zira alem isimler, ancak ismi olduğu şahsı ifâde ederler. O şahıs eğer müzekker ise, ancak o takdirde, o ismin fiili müzekker getirilebilir" demiştir.
Üçüncü Mesele
Hak teâlâ'nın, Muhakkak ki sen, duayı hakkıyla işitensin" buyruğundan murad, Allah'ın duâ edenin sesini duyması değildir. Çünkü bu zaten malumdur. Binâenaleyh bundan murad, Allah'ın onun duasına icabet 'edip, ümidini boşa çıkarmamasıdır. Bu, tıpkı namaz kılanların "Allah kendisine hamdedeni işitti" demeleri gibidir. Onlar bununla Allah'ın mü'minlerden hamdedenlerin hamdini kabul etmesini kastederler. Bunun böyle olduğu, Hak teâlâ'nın, Meryem Sûresi'nde Hazret-i Zekeriyya (aleyhisselâm)'dan naklettiği, "Ya Rabbi, sana dua etmekle bedbaht olmadım " (Meryem, 5) sözü ile de kuvvet bulmuştur.
39. Âyetin Tefsiri
Âyetin tefsiri için bak:40
40. Âyetin Tefsiri
"O, mihrabda durup namaz kılarken melekler ona şöyle nida ettiler: "Gerçekten Allah sana, kendisinden bir kelimeyi tasdik edici efendi hâkim ve sâlihlerden bir peygamber olan Yahya'yı müjdeler." O da, "Ya Rabbi bana ihtiyarlık gelip çatmış iken ve karım da kısır olduğu halde, benim nasıl bir oğlum olabilir?" dedi. (Allah), "Allah, işte böyle ne dilerse yapar" dedi" .
Âyetle ilgili iki mesele vardır:
Birinci Mesele
Hamza ve Kisâî, fiili müzekker getirerek ve imâle ile (......) şeklinde, diğer kıraat imamları ise, "melâike" lafzı müennes olduğu için (......) şeklinde okumuşlardır. Fiilin müzekker olmasının sebebi, fiilin isimden önce gelmiş olması; müennes olmasının izahı ise fiilin meleklere ait olmasıdır. "Mihrâb" kelimesini, İbn Âmir imâle ile, diğerleri ise tefhim ile okumuşlardır. Bu âyeti İbn Mes'udi (Cebrail ona şöyle nida etti) şeklinde okumuştur.
İkinci Mesele
Lafzın zahiri bu nidanın melekler tarafından olduğuna delâlet etmektedir. Bunun büyük bir şeref verme olduğunda şüphe yoktur. Binâenaleyh başka bir delil nida edenin sadece Cebrail (aleyhisselâm) olduğunu gösterir ise, biz o zaman o manaya geçer ve bu lafzı te'vil ederiz. Çünkü yiyecek ve giyeceklerin hepsini yiyip giymediği malum olduğu halde, "Falanca güzel yemekler yer, ve güzel elbiseler giyer" denilir ki bu, "O şahıs bu cinsten yer ve bu cinsten giyinir" manasındadır. Kur'ân'da şu âyet bunun misalidir: "İnsanlar onlara şöyle dediler..." (Al-i İmran, 173) âyetidir. Bu âyetteki "insanlar"dan murad, sadece Nu'aym İbn Mes'ud el-Eşca'î'dir. O, "İnsanlar size karşı ordu hazırladı" (Al-i İmran. 173) demiştir. Bu ifâdesindeki "insanlar"dan muradı da sadece Ebû Süfyan'dır. , Mufaddal İbn Seleme şöyle demektedir: "Eğer sözü söyleyen bir lider ve başkan olur ise arkadaşları ve ordusu da beraberinde olduğu için, onun hakkında cemî sîgası kullanmak caizdir. Cebrail (aleyhisselâm) meleklerin başkanı olduğu ve çoğu zaman beraberinde meleklerden bir grupla gönderildiği için, böyle söylemiş olabilir."
Hak teâlâ:O, mihrabda durup namaz kılarken..." ifâdesi, Zekeriyyâ (aleyhisselâm)'nın şeriatında da namazın farz olduğuna delalet eder. ıhrab" in, ne manaya geldiğini daha önce söylemiştik.
Hak teâlâ'nın, "Gerçekten Allah sana, Yahya'yı müjdeler" beyanı ile ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
"Müjdeleme" (beşaretin) ne olduğunu (Bakara. 25) âyetinin tefsirinde açıklamıştık. Hak teâlâ'nın, "Gerçekten Allah sana, Yahya'yı müjdeler" buyruğu için şu iki açıklama yapılmıştır:
a) Allahü teâlâ, Zekeriyyâ (aleyhisselâm)'ya ismi Yahya olan ve kendisinin şerefli bir soyu gelecek birisinin peygamberler arasında yer alacağını daha önce bildirmişti. Buna göre, Hazret-i Zekeriyya'ya "İsmi Yahya olan o peygamber senin çocuğun olacak" denilince, bu Zekeriyyâ (aleyhisselâm)'yı, Yahya (aleyhisselâm) ile müjdeleme olmuştur.
b) Bu, "Allah, ismi Yahya olan bir çocukla seni müjdeler" demektir.
İkinci Mesele
İbn Âmir ve Hamza, hemzenin kesresi ile diğer kıraat imamları ise hemzenin fethası ile (......) şeklinde okumuşlardır. Kesre ile okuyanlar, orada "kavi" masdarından mahzuf bir fiil olduğunu, veyahut da "nida etme" fiilinin de bir se bu "Melekler, "Allah seni müjdeliyor" diye ona nida ettiler" şeklinde olduğunu düşünerek böyle okumuşlardır.
Üçüncü Mesele
Hamza ve Kisâî, yâ harfinin fethası, bâ'nın sükûnu ve şın harfinin ötüresi ile (......) şeklinde, diğer kıraat imamları ise (......) şeklinde okumuşlardır. Bu (......) şeklinde de kıraat olunmuştur. Ebu Zeyd, bu fiilin sülâsî birinci babtan tef'îl ve if'âl batılarından aynı manaya gelmek üzere kullanıldığını söylemiştir.
Dördüncü Mesele
Hamza ve Kisâî, yâ harfinden dolayı "Yahya" kelimesini imâle ile, diğerleri ise tefhim ile okumuşlardır. Bu peygamberin "Yahya" diye isimlendirilişinin sebebini Meryem sûresinde anlattık.
Yahya (aleyhisselâm)'nın Üç Sıfatı
Bil ki Allahü Teâlâ bu âyette Yahya (aleyhisselâm)'nın şu üç sıfatını zikretmiştir:
Birinci sıfat: "Allah'tan bir kelimeyi tasdik edici" sözüdür. Bununla ilgili iki mesele vardır:
Birinci Mesele
Vahidî, "musaddıkan " kelimesinin, nekire olduğu için ve "Yahya" kelimesi de marife olduğu için hal olarak mansub olduğunu söylemiştir.
Hazret-i İsa'ya "Allah'ın Kelimesi" Denilmesinin Mânâsı
Âyetteki Allah'tan bir kelime" sözünün mânası hakkında iki görüş vardır:
a) Bu, Ebû Ubeyde'nin görüşüdür. Buna göre, bu ifade, "Allah'tan olan bir kitap" manasındadır.
Ebû Ubeyde, "kelime"nin kitap manasına geldiğine, Arapların, uzun bir kasideyi kastederek söyledikleri "Falanca bir kelime inşâd etti" demelerini delil getirmiştir.
b) Bu, âlimlerin ekserisinin görüşüdür. Buna göre, bu ifâdeden maksad, Hazret-i İsâ (aleyhisselâm)'dır. Bu hususta Süddî şöyle demiştir: "Birisi Yahya (aleyhisselâm)'ya. diğeri de İsâ (aleyhisselâm)'ya hamile iken, Hazret-i Yahya'nın annesi Hazret-i İsa'nın annesiyle karşılaşır ve ona "Meryem, biliyor musun ben hamileyim?" dedi. Meryem de "Ben de hamileyim" dedi. Zekeriyyâ (aleyhisselâm)'nın hanımı "Ben karnımdaki çocuğun, senin karnındaki çocuğa secde ettiğini hissediyorum" dedi. İşte, "Allah'tan olan bir kelimeyi tasdik edici" âyeti ile ifâde edilen budur.
İbn Abbas (radıyallahü anh) şöyle demiştir: "Yahya (aleyhisselâm). Hazret-i İsa'dan altı ay daha büyük idi ve Hazret-i İsa (aleyhisselâm)'nın Allah'ın kelimesi ve ruhullah (yani Allah'ın üflediği bir ruh) olduğuna ilk iman eden ve tasdik eden Yahya (aleyhisselâm) olmuştu. Sonra Yahya (aleyhisselâm), İsa (aleyhisselâm) göğe kaldırılmazdan önce öldürüldü.
İmdi eğer, 'Bu âyette ve "Meryem oğlu İsa Mesih, yalnızca Allah'ın peygamberi ve kelimesidir" (Nisa, 171) âyetinde, İsâ (aleyhisselâm), niçin "Kelime" diye adlandırılmıştır?" denilir ise, biz şöyle deriz: Bunun sebepleri şunlar olabilir:
1- Allahü teâlâ, onu bir baba vasıtası olmaksızın (ol) kelimesi ve emriyle yaratmıştır. Yaratılışı sırf Allah'ın kelimesi ile olduğu ve baba ile tohum vasıta kılınmaksızın yaratıldığı için, "mahlûk" (yaratılmış) şeyin, "halk" (yaratma); "makdûr" (güç yetirilen) şeyin, "kudret" (güç); "mercüvv" (umulan) şeyin "recâ" (ümid) ve "müştehâ" (arzu edilen) şeyin "şehvet" (arzu) diye adlandırılışı gibi, Hazret-i İsa (aleyhisselâm) da "Kelime" diye adlandırılmıştır. Bu Arapça'da yaygın bir kullanış şeklidir.
2- Çocukluğunda konuşup, ona daha çocuk iken Allah kitap vermiştir. Böylece O, konuşma hususunda büyük bir dereceye erişmiştir. Bu izaha göre O, "Kelime" diye adlandırılmıştır. Bu, bir insan cömertlik ve ikbâlde mükemmel olduğunda ona, "Falanca serâpâ cömertlik ve ikbâldir" denilmesi gibidir.
3- "Kelime"nin, mana ve hakikatleri ifâde edişi gibi, Hazret-i Isâ (aleyhisselâm) da hakikat ve ilâhi sırları anlatıyordu. İşte bundan dolayı O, "Kelime" diye adlandırılmıştır.
Yüce Allah'ın O'na "Ruh" adını vermesi de böyledir. İnsan ruhla yaşadığı gibi, Allah, Hazret-i İsa vasıtasıyla insanları dalâletten kurtarıp hayata kavuşturmuştu.
Allahü teâlâ, Kur'ân-ı Kerim'i de "Rûh" diye adlandırmış ve 'İşte biz, böylece sana da emrimizden bir rûh vahyettik" (şura, 52) buyurmuştur.
4- Hazret-i İsa (aleyhisselâm)'nın geleceği, kendinden önceki peygamberlerin kitaplarında müjdelenmiştir. O peygamber olarak geldiğinde, "İşte bahsedilen o "Kelime" (müjde) budur" denilmiştir. İşte bundan dolayı o, "kelime" diye adlandırılmıştır. Âlimler bu görüşü izah ederken şöyle demişlerdir: Bunun mecazî manası şu şekildedir: Birisi bir şeyin olacağını haber verdiğinde ve o şey de meydana geldiğinde, "Sözüm çıktı. Ben dememiş miydim?" der. Yani, "Söylemiş olduğum ve konuştuğum şey gerçekleşti" demektir. Bunun bir benzeri de, "Kâfirlere karşı Rabb'inin, "onların muhakkak cehennemlik olacakları" sözü ("kelime'si) işte böylece gerçekleşmiştir" (Mümin, 6) ve "Fakat azab kelimesi kâfirlerin üzerine hak oldu" (Zümer, 71) âyetleridir.
5- İnsan bazan "fazlullah" ve "lütfullah" (Allah'ın fazlı ve lütfü) diye adlandırılır. Tıpkı bunun gibi, Hazret-i İsa (aleyhisselâm)'nın alem olan ismi de "Kelimetullah" ve "Ruhullah" (Allah'ın kelimesi ve ruhu) olmuş olur. Bil ki, Allah'ın kelimesi, bizzat O'nun kelâmıdır. Ehl-i Sünnet'e göre Allah'ın kelâmı, zâtı ile kâim ve kadîm bir sıfatıdır. Mu'tezile'ye göre ise, Allahü teâlâ'nın bir cisimde yarattığı ve konuluş itibari ile (vad'an) belli birtakım manalara delâlet eden seslerdir. Kadîm sıfatın veya birtakım arazlar olan ve devam etmeyen o seslerin, Hazret-i İsa (aleyhisselâm)'nın bizzat zâtının kendisi olduğunun söylenmesinin imkânsız olacağına dair zarurî bir ilim bulunmaktadır. Aklın bedahetine göre bu bâtıl olunca, geriye sadece bu ifâdeyi te'vil etmek kalır.
İkinci sıfat: Hak teâlâ'nın, "efendi" ifadesidir. Müfessirler bu hususta da şunları zikretmişlerdir. İbn Abbas, "seyyid" kelimesinin mânasının "halîm" anlamına geldiğini söylemiştir.
Cübbaî şöyle der: "O, mü'minlerin seyyidi, dinî hususlarda, yani ilim, hilm, ibâdet ve takva konularında onların önderi idi."
Mücahid, bunun mânasının, "Allah katında kerîm';' İbnu'l-Müseyyeb "âlim, fakiri"; İkrime ise, "gazabına mağlup olmayan" şeklinde olduğunu söylemişlerdir. Kadî ise, "seyyid"in, önder ve kendisine başvurulan, mercî anlamlarına geldiğini söyler. O, dinî bakımlardan seyyid olunca, dinî hususlarda kendisine başvurulan kişi ve kendisine uyulan kimse olmuş olur. Böylece de bu mefhuma, ilim, hilm, kerem, iffet, zühd ve takva gibi zikredilmiş olan bütün sıfatlar dahil olmuş olur.
Hazret-i Yahya'nın Hasûr Vasfının İzahı
Üçüncü sıfat: Hak teâlâ'nın"Nefsine hakim" tavsifidir. Bu ifâdede birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Arapça'da (......) kelimesinin manası, hapsetmek, engellemek, vb. mânâlara gelir, (Onu hapsetti, engelledi) denilir. Adamın sidiği bağlandığında, denilir, ise, sır tutan ve sırrı gizleyen kimseye denildiği gibi, aynı zamanda, son derece cimri ve eli sıkı kimse anlamına da gelir. Müfessirlerin bu hususta iki görüşü vardır:
a) Yahya (aleyhisselâm), kadınlara yaklaşmaktan (cimâ'dan) âciz idi. Sonra âlimlerden bir kısmı bunun, onun cinsiyyet uzvunun küçük olmasından ileri geldiğini; bazıları, inzal vâki olmadığı için; diğer bazıları da, bunun iktidarsızlıktan ileri gelmiş olduğunu söylemiştir. Bu açıklamaya göre (......) vezninde olan (......) kelimesi, mef'ûl mânasına gelmektedir. Buna göre sanki o, kadınlara karşı mahbûs ve mahsur, yani engellenmiş demektir. Bu ifâdenin benzer kalıpları ise, (......) kelimesini (binilmiş) kelimesinin de (sağılmış) anlamına gelmesidir.
Bize göre, bu görüş yanlıştır. Çünkü bu, bir noksanlık alâmetidir. Medh makamında noksanlık ifâde eden sıfatı zikretmek ise, caiz değildir. Bir de, meseleyi bu açıklamaya göre alırsak Yahya (aleyhisselâm), bu konuda herhangi bir mükâfaat ve saygıya müstehak olamaz.
b) Bu, muhakkik alimlerin tercihi olan görüştür. Buna göre Yahya (aleyhisselâm) acziyetinden dolayı değil, iffet ve zühdünden dolayı kadınlara yaklaşmazdı. Çünkü hasûr, nefsini çok engelleyen ve gemleyen kimse demektir. Nitekim, çok yiyen kimseye denilir. Yine bu anlamda olmak üzere, (çok içen), (çok zulmeden) ve (çok haksızlık ve zulmeden) kelimeleri kullanılır. Nefsi engelleme ancak, onun sebebi bulunması halinde mümkün olur. Eğer kudret ve sebep yoksa, insanın hasûr (kendini çok engelleyen) olması şöyle dursun, hasır (kendini engelleyen) olması bile düşünülemez. Çünkü, kendini çokça men etme ve engelleme, ancak çok arzu etme, sebepler ve kudret, buna güç yetirebilme bulunduğu zaman tahakkuk edebilir. Bu takdire göre "hasûr" kelimesi vezninin manasına gelmesi gibi hasûr kelimesi hasır anlamına gelmektedir.
İkinci Mesele
Âlimlerimiz bu âyeti, evlenmeyip bekâr kalmanın daha faziletli olduğuna delil getirmişlerdir. Çünkü Cenâb-ı Hak, Yahya (aleyhisselâm)'yı evlenmediği için medhetmiştir. Bu, evlenmemenin Yahya (aleyhisselâm)'nın şeriatında efdal olduğuna delâlet eder. O'nun şeriatında evlenmemenin efdal olduğu sabit olunca, durumun bu şeriatta da, hem naklen hem de nassan böyle olması gerekir. Nassdan olan delile gelince bu, Cenâb-ı Hakk'ın, "Onlar, Allah'ın hidâyet ettiği kimselerdir. O halde sen de onların gittiği doğru yolu tutup ona uy" (Enam, 90) âyetidir.
Aklî delil de şudur: Mevcut olan şeylerde aslolan, o şeyin olduğu üzere devam etmesidir. Nesh ise, aslın hilâfına bir durumdur. olan şeyleri y
Dördüncü sıfat: Hak teâlâ'nın, "Ve bir peygamber..." sözüdür. Şunu bil ki seyyidlik, şu iki şeye işarettir:
a) Seyyid olan kişinin, dini öğretme ile ilgili meselelerde, insanların faydasına apmaya muktedir olabilmesidir.
b) Onların terbiye edilmeleri ve, emr-i maruf ve nehy-i münker ile ilgili hususlarda, insanların yararlarına olan şeyleri belirleyip, bunları yerine getirmek ise, tam ve eksiksiz bir zühde işarettir. Seyyidlik ile hasûr bir arada bulunduğu zaman, işte nübüvvet o vakit meydana gelir. Çünkü, bu iki durumdan sonra bulunan şey ancak nübüvvettir.
Beşinci sıfat: Hak teâlâ'nın "Sâlihlerden..." sözüdür. Bu ifâde için şu üç izah yapılmıştır:
a) Bunun mânası, "Yahya (aleyhisselâm), sâlih Kimselerin zürriyetindendir" demektir.
b) Bunun mânası; "O, hayırlıdır" şeklindedir. Nitekim, hayırlı bir kimse hakkında, "O, sâlihlerdendir" denilmektedir.
c) Hazret-i Yahya'nın sâlih olması, diğer peygamberlerin salâh hâlinden daha tam ve daha mükemmeldir. Çünkü Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
"Hiçbir peygamber yok ki, günah İşlememiş veya günaha niyet etmemiş olsun; Yahya müstesna... Çünkü o, ne günah istemiştir, ne de günaha niyet etmiştir!.. " Yakın manada bir hadis için bkz. Müsned, 1/254, 292. buyurmuştur.
Eğer: "nübüvvet mertebesi, sâlih olma mertebesinden daha üstün olduğuna, Cenâb-ı Hak da onu nübüvvet vasfı ile nitelediğine göre, bundan sonra ayrıca onun sâlih olma vasfıyla nitelemesinin faydası nedir?" denilirse, biz deriz ki: Süleyman (aleyhisselâm) peygamber olduğu halde "Rahmetinle beni salih rın arasına ilhak eyle" (Neml, 19) dememiş midir? Bu husustaki sözün tahkiki ve özü şudur: Peygamberlerin, sâlih olmak bakımından öyle bir dereceleri vardır ki, eğer bu bulunmazsa, peygamberlik de bulunmaz. Onlara nisbetle salih olmanın bu derece ve mikdarı, bize nisbetle farzları ifâ edip, muhafaza etmek gibidir. Salihliğin bu derece ve miktarına ortak olmalarından sonra, bu miktarın üzerindeki fazlalık bakımından onların dereceleri birbirlerinden farklıdır. Payı, bu miktardan daha fazla olan her peygamberin, kadri ve mertebesi de daha yüce olur. Allah en iyi bilendir.
Hazret-i Zekeriyya, Allah'ın Kendisine Çocuk Vermesini Neden İmkânsız Gördü?
Allahü Teâlâ'nın, "Va Rab, "Nasıl benim bir oğlum olabilir?" dedi" âyetiyle ilgili iki soru vardır:
Birinci soru: Ayetteki (......) kelimesi, ya Allah'a, veyahut da meleklere karşı bir hitaptır. Bunun Allah'a karşı hitap olması caizdir, çünkü bir önceki âyet, Zekeriyya'ya nida edip seslenenlerin melekler olduğunu göstermektedir. Buna göre bu sözün, başkasına değil, yine aynı münadiye hitap olması gerekir..
Oysaki bunun, nida eden meleklere bir hitâb olması caiz değildir. Çünkü insanın, bir meleğe, ya Rabbil demesi caiz değildir?
Cevap: Müfessirlerin bununla ilgili iki izahı vardır:
a) Melekler Zekeriyya'ya seslenip de, O'na Yahya (aleyhisselâm)'yı müjdeleyince, Zekeriyya (aleyhisselâm) şaşırdı ve bu taaccübü izâle etmek için, Allah'a yöneldi.
b) Bu, meleklere karşı bir hitaptır. Buradaki (......) kelimesi, "mürebbî- terbiye eden" anlamına işarettir. Mahlûkun da bu kelimeyle nitelenmesi caizdir. Nitekim "Falanca beni terbiye ediyor ve bana güzel davranıyor" denilir.
İkinci soru: Oğul isteyen, Zekeriyya (aleyhisselâm)'nın bizzat kendisi olduğu halde, sonra Cenâb-ı Allah onun duasını kabul edince, o niçin bundan dolayı teaccüb etti ve bunu olmayacak bir şey gördü?
Cevap: Onun bu sözü, Allah'ın buna kadir olup olamıyacağı hususunda bir şüphesi bulunduğu için değildir. Bunun böyle olmadığının iki delili vardır:
a) Herkes bilir ki, çocuk normal olarak nutfeden yaratılır. Çünkü, insandan olmayan bir nutfe veya nutfeden olmayan bir yaratık bulunsaydı, o zaman teselsül ve hadiselerin ezelde meydana gelmiş olmaları gerekirdi ki, bu imkânsızdır. Böylece biz, Allahü Teâlâ'nın nutfeden olmaksızın yarattığı bir insanın veya insandan olmaksızın yarattığı bir nutfenin varlığını kabul etmemiz gerektiğini anlarız.
b) Zekeriyya (aleyhisselâm) bunu, Allahü Teâlâ'dan talep etmiştir. Eğer bu, ona göre muhal ve imkânsız olsaydı, bunu Allah'dan istemezdi. Binâenaleyh, bu iki izah ile, O'nun, "Ya Rabbi, nasıl benim bir oğlum olabilir?" sözünü, bunu ihtimal dışı gördüğü için söylememiş olduğu sabit olur. Bilakis âlimler bu hususta bazı açıklamalarda bulunmuşlardır:
1- Âyetteki lafzı, "nereden, nasıl (olacak)?" mânasındadır. Buna göre âyetin manasının, "Sen, ister normal şekilde, isterse ikinci alışılmadık şekilde olsun, nasıl bir çocuk verirsin?" şeklinde olması muhtemeldir. Bu böyledir, çünkü Zekeriyya (aleyhisselâm) için çocuğun olmasının iki yolu vardır:
Birincisi: Allahü Teâlâ'nın onu tekrar gençleştirmesi, sonra da ileri yaşına rağmen, ona bu çocuğu vermesi... Buna göre, buyruğunun mânası, "Allahım, gerek normal şekilde, gerekse alışılmadık şekilde olsun, çocuğu bana nasıl verirsin?" şeklindedir. Ona da, "İşte bu şekilde olur bu..
Çünkü Allah dilediğini yapar.. " denilmiştir. Bu görüş, Hasan el-Basri ve Esamm'ın görüşüdür.
İkincisi: Bir şeyden ümidini kesmiş olan kimse, onun meydana gelmesini uzak ihtimal zanneder. Ama, bu maksadının meydana geldiğini görünce, sevincinin şiddetinden dolayı âdeta dehşete düşerek, -kendisine çok büyük mallar bağışlayan bir kimseyi görüp, "Bu malları nasıl hibe ettin? Neden bunları hibe etmeyi istedin, nasıl olup da bu kadar mal hibe etmeye gönlün razı oldu!" diyen kimse gibi, - "Bu nasıl oldu? Bu nereden vaki oldu?" der.. Burada da böyledir; Zekeriyyâ (aleyhisselâm) bunu uzak ihtimal zannettiği hâlde, Allahü Teâlâ'nın kendisinin duasına icabet ettiğini görünce, onun neşesi ve sevinci artmış, bundan dolayı da böyle söylemiştir.
2- Melekler, Zekeriyyâ (aleyhisselâm)'yı Yahya ile müjdelediklerinde o, kız tarafından mı, yoksa kendi sulbünden mi bu çocukla rızıklandırılacağını bitemedi.. İşte bu ihtimalden dolayı o bu sözü zikretti.
3- Kul, bir şeye çok arzulu olur da, onu efendisinden isterse, sonra efendisi de, ona istediğini vereceğini vaadederse, isteyen kişi bu va'adi duymaktan dolayı son derece lezzet alır ve çoğu zaman, bu cevabın tekrar edilmesi için, isteğini tekrar eder, böylece de bu cevabın tekrarlanmasına tekrar tekrar tad alır.İşte Zekeriyyâ (aleyhisselâm)'nınbu sözü tekrarlamasının sebebi, bu kabil birşey olabilir.
4- Süfyfin İbn Uyeyne'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: Zekeriyyâ (aleyhisselâm)'nin duası, çocukla müjdelenmesinden altmış yıl önceydi.. Öyle ki O, müjdeleme anında, böyle istekte bulunduğunu unutmuştu. Binâenaleyh O, ihtiyarlığında böyle bir müjdeyi duyunca, Allah'ın kudreti hakkındaki şüpheden dolayı değil, mûtad durumdan ötürü bunu yadırgamış, pek uzak ihtimal zannetmiş ve yukardaki sözünü söylemişti.
5- Süddî, Zekeriyyâ (aleyhisselâm)'ın bu müjdeyi duyduğu zaman, O'na şeytan gelerek, müjdeyi veren bu sesin şeytandan olduğunu ve ona, "Bu şeytan seninle alay etmiştir" dediğini; bunun üzerine de Zekeriyyâ (aleyhisselâm)'nın durumu birbirine karıştırdığını, işte bundan dolayı da, "Ya Rabbi, nasıl benim bir oğlum olabilir?" dediğini; O'nun bu sözden maksadının ise, Allah'ın bu sözün şeytanın likasından değil, vahiy ve meleklerin sözü olduğuna delâlet eden bir âyeti göstermesi olduğunu" söylemiştir.
Kâdî de şöyle der: "Peygamberlere vahyedilirken meleklerin sözünün şeytanların sözüne karışması caiz değildir. Çünkü biz böyle bir şeyin olabileceğini söylersek, bütün şeriatlara karşı duyulan güven kaybolur."
Şöyle denilmesi de mümkündür: Dinî konular hususundaki vahyin doğruluğuna dair mu'cizeler bulununca, o zaman bu vahyin şüphesiz melekler vasıtasıyla Allah'tan olduğuna; bunda şeytanın bir parmağı bulunmadığına dair bir güven ve itimad meydana gelmiş olur. Ama dünyevî işler ve çocukla ilgili olan hususlara gelince, mu'cizeler çoğu kez bunu desteklemez.. Bu sebeple de muhakkak geriye, onun şeytandan olması ihtimali kalır. Binâenaleyh, muhakkak ki kişi, bu ihtimali zihninden atabilmek için, Allah'a müracaat eder.
Cenâb-ı Hakk'ın Bana hakikaten ihtiyarlık gelip çatmış iken..." sözü hakkında birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
(......) lafzı, insan yaşlandığı zaman söylenilen?(Adam yaşlandı, yaşlanıyor) tabirinin masdarıdır. İbn Abbas, "Hazret-i Zekeriyya'nın, çocukla müjdelendiği günde 120, hanımının ise 98 yaşında olduğunu" söylemiştir.
İkinci Mesele
Ehl-i meânî şöyle demiştir: Kendisine rastlayıp ulaşmış olduğun herşey, aynı zamanda sana rastlamış ve ulaşmış demektir. dili "ihtiyarlığa ulaştım, ihtiyarladım" demek her ne zaman caiz olursa, "yaşlılık bana yetişti, ulaştı" denilmesi de caiz olur. Bunun böyle olduğuna, Arapların, "Duvarla karşılaştım ve, duvar benimle karşılaşıyor" demeleri delâlet eder.
Buna göre eğer, (şehre ulaştım) yerine(şehir bana ulaştı) demek caiz olur" derseniz, biz deriz ki: Bu caiz olmaz. Bu iki durum arasındaki fark şudur: İhtiyarlık, insanı adeta isteyen, arzulayan bir şey gibidir. Binâenaleyh, insan ihtiyarladığında, ihtiyarlık âdeta ona gelmiş gibi olur. İnsan da, üzerinden yıllar geçmiş olması sebebiyle, ihtiyarlığa varmış, ulaşmış olur. Ama belde, şehir, ona giden insanı arzulayan gibi değildir... İşte böylece, bu iki durum arasındaki fark ortaya çıkmış olur.
Cenâb-ı Hakk'ın, "Karım da kısır olduğu halde..." tabirine gelince; Bil ki, âkir kelimesi, doğum yapmamış, yapamamış kadın için kullanılır(kısır oldu, kısır olmak...) denilir. Yine, denilir; yani, "Adamın zürriyeti olmadı" Hiçbirşey bitmeyen toprağa da denilir. Bil ki, Zekeriyya (aleyhisselâm), bu uzak ihtimal sayma durumunu pekiştirmek için, kendi yaşlılığının yanısıra, hanımının da kısır olduğunu belirtmiştir.
Cenâb-ı Hakk'ın, "Allah, işte böyle ne dilerse yapar" dedi" buyruğuna gelince, bu konuda iki bahis vardır:
a) Cenâb-ı Hakk'ın, sözü, daha önce geçmiş olan şeye râcidir. Önce geçmiş olan şey de, O'nun, "Ya Rabbi, nasıl benim bir oğlum olabilir? dedi" ifâdesindeki (Rabbim...) sözüdür. Biz bunun failinin Allah veyahut da Cibrîl olmasının muhtemel olduğunu söylemiştik.
b) Keşşaf sahibi, tabirinin mübteda olduğunu söylemiştir.. Yani, "Allah işte bu sıfat üzeredir, böyledir" demektir. (Dilediğini yapar) sözü ise, onun beyânıdır. Yani, "Allah, istediği harikulade fiili yapar" demektir.
41. Âyetin Tefsiri
"(Zekeriya) "Ya Rabbi, bana bir alâmet göster" dedi. Allah, "Senin alâmetin, işaretleşmenin dışında, insanlara üç gün bir şey söyleyememendir... Bununla birlikte sen, Rabb'ini çok zikret ve akşam sabah O'nu tesbih et" dedi" .
Bil ki, Zekeriyya (aleyhisselâm) kendisine verilen müjdenin aşırı sevinci, Rabb'inin ikramı ve kendisine olan in'âmına güveninden dolayı, kendisine bu hamileliğin bulunduğuna dair bir alâmetin gösterilmesini istedi.. Çünkü, hamilelik durumu hemen belli olmaz. İşte bunun için O, "Ya Rabbi, bana bir alâmet göster" deyince, Cenâb-ı Hak da, "Senin alâmetin, işaretleşmenin dışında, insanlara üç gün birşey söyleyememendir" buyurmuştur. Bu hususta birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Cenâb-ı Hak burada "üç gün", Meryem sûresinde ise, "üç gece"yi zikretmiştir. Böylece bu iki âyetin toplamı, bu alâmetin geceleriyle beraber üç gün içinde bulunduğuna delâlet eder.
İkinci Mesele
Âlimler, bu âyetin tefsiri hususunda şunları söylemiş- terdir:
a) Allahü Teâlâ Zekeriyya (aleyhisselâm)'nın konuşma kabiliyetini almış, o da insanlarla ancak remz ve işaretleşme yoluyla konuşabil mistir. Bunda şu iki fayda vardır:
1- Bunun, hanımının çocuğa kaldığına alâmet olması..
2- Allahü Teâlâ, o süre içerisinde kendini zikir ve kendisine tâatla meşgul olsun da bu büyük nimete şükretsin diye, O'nu dilini dünyevî şeylerden alıkoymuş ve onu zikr, tesbîh ve tahlilde bulunmaya teşvik etmiştir. Bu açıklamaya göre, tek şey maksûdun bir alâmeti ve bu nimetin şükrünün edası olur. Böylece de bu şey, bütün maksatları kendinde toplamış olur.
Sonra şunu bil ki, bu hâdise birçok yönden bir mu'cizeyi ihtiva etmektedir:
1- O'nun tesbîh ve zikirde bulunmaya gücünün olup, dünyevî meseleleri konuşamaması, en büyük mucizelerdendir.
2- Bünyesi sağlam ve yapısı da elverişli olduğu halde, bu aczin, belli ve muayyen günlerde tahakkuk etmesi, diğer mu'cizeler cümlesindendir.
3- Zekeriyya (aleyhisselâm)'da bu hal meydana geldiğinde çocuğun da meydana geleceğinin bildirilmesi, sonra durumun aynen onun haber verdiği gibi ortaya çıkması da, mu'cizelerden bir mu'cize olur.
b) Ebu Müslim'in görüşü olup buna göre bu âyetin mânası şöyledir:. Zekeriyya (aleyhisselâm) Cenâb-ı Hak'tan hamileliğin meydana geldiğine dair bir alâmet isteyince, Allahü Teâlâ ona, "senin alâmetin, konuşamamandır; yani sen üç gün üç gece insanlarla konuşmayıp, insanlardan ve dünyadan yüz çevirerek, zikir, tesbih ve tehlil ile meşgul olup, böyle bir bağışından dolayı Allah'a şükretmekle emrolunursun.. Eğer bir şeye ihtiyacın olursa, bunu işaretle göster.. Bu tâatla emroluhduğun zaman şunu bil ki, senin bu arzun meydana gelecektir" demiştir. Bu görüş, bana göre güzel ve makûldür. Ebu Müslim'in tefsir hususundaki sözü güzeldir; o sözdeki inceliklere ve nüktelere çokça temas etmektedir..
c) Katâde'den rivayet edildiğine göre, Zekeriyya (aleyhisselâm), meleklerin müjdesinden sonra bir alâmet istemiş olduğu için cezalandırılmış, konuşma melekesi engellenerek, konuşamaz hâle getirilmiştir.
Hazret-i Zekeriyya'nın İşaretle Konuşması
Cenâb-ı Hakk'ın "İşaretleşmenin dışında..." buyruğuna gelince bunda iki mesele vardır:
Birinci Mesele
(......) kelimesinin aslı, hareket etmektir. Bir şey hareket ettiği zaman, denilir. Bu anlamda olmak üzere, denize de denilir.
Sonra âlimler, buradaki remz hususunda, çeşitli görüşler belirterek ihtilâf etmişlerdir:
a) Bu, nasıl olursa olsun et, baş, kaş, göz veya dudaklarla yapılan işaretten ibarettir.
b) Remz, konuşma veya ses olmaksızın, kelimeyi dudak hareketleriyle göstermekten ibarettir. Alimler, "Remz kelimesini bu mânaya hamletmek daha uygundur; çünkü remz ile konuşma sırasındaki dudakların hareketi, sesli konuşma sırasındaki dudak hareketlerine uygun olacağı için, işaretle anlatım, mümkün bir şeydir. Buna göre bu hareketlerle, kişinin zihnindeki mânaları anlamak daha kolay olmuş olur.
c) Zekeriyya (aleyhisselâm)'nın gizli ve alçak bir sesle konuşmuş olması mümkündür. Buna göre, sadece yüksek sesle konuşması yasaklanmıştı...
Eğer, "Remz, bir söz çeşidi değildir; o halde niçin insanlarla konuşmamandır" ifâdesinden istisna edilmiştir?" denilirse, biz deriz ki:
Remz, konuşmadan kastedilen amacı yerine getirdiği için, "söz" olarak isimlendirilmiştir. Ve yine bu istisnanın, "istisna-yı munkatî" olması da mümkündür. Ama biz "remz" kelimesini alçak sesle konuşma manasına alırsak, buradaki problem kendiliğinden ortadan kalkar.
İkinci Mesele
Yahya İbn Vessâb, buradaki (......) kelimesini, (rumuz, işaret) kelimesinin çoğulu olarak şeklinde iki ötre ile okumuştur.. Nitekim (peygamber, elçi) kelimesinin çoğulu da, bunun gibi gelmektedir... Bu kelime yineharflerinin fethasıylaşeklinde de okunmuştur. Bu durumdakelimesi, Zekeriyya (aleyhisselâm) ve diğer insanlardan hâl olmuş olur. Buna göre ifâdesinin mânası "Nasıl ki insanlar bir dilsizle işaretlerle konuşuyor, dilsizler de onlara işaretlerle cevaperiyorsa, bunun gibi, sen de insanlarla karşılıklı olarak remz ve işaretlerle konuşacaksın" şeklinde olur.
Zikir Konusunda Buradan Alınacak Ders
Hak teâlâ sonra, "Sen, Rabb'ini çok zikret" buyurmuştur. Bunun iki izahı bulunmaktadır:
a) Allahü Teâlâ onun dilini, işaret ile konuşmanın dışında, dünya meselelerini konuşmaktan alıkoydu. Ama, zikir ve tesbihat konusundaysa, dili normal işini icra ediyordu.. İşte bu da, apaçık mu'cizeler cümlesindendir.
b) Buradaki zikir'den murad, kalb ile zikirdir. Bu böyledir, çünkü Allahü Teâlâ'nın marifet denizine gark olmuş olanların âdeti, başlangıçta bir süre lisân ile zikre devam etmektir. Kalb, Allah'ın zikrinin nurlarıyla dolduğundaysa, dil susar, zikir kalbte devam eder. İşte bundan dolayı arif kimseler, "Allah'ı tanıyanın, dili tutulur" demişlerdir. Buna göre Zekeriyyâ (aleyhisselâm) sanki, susmak ve zikir ile marifetin mânalarını kalbinde hatırlayıp tutarak, onları devam ettirmekle ernrolunmuştur.
Aşiyy ve İbkâr Kelimelerinin Mânası
"Ve akşam sabah O'nu tesbih et" sözünde iki mesele vardır:
Birinci Mesele
(......) kelimesi, güneşin ufka doğru inmeye başladığı zamandan ufukta kayboluncaya kadar geçen zamanı ifâde etmektedir. Nitekim şair şöyle demiştir:
"Ne, kuşluk serinliğinin katlanabileceğin gölgesi vardır. Ne de akşam serinliğinin tadacağın gölgesi..."
(......) kelimesi, güneşin zeval vaktinden, tamamiyle battığı süreye kadar geçen zaman içerisindeki gölgedir.
(......) kelimesi ise, bir kimse sabah erkenden bir iş için yola çıktığı zaman söylenilen, (......) kelimesinin masdarıdır. (......) kelimeleri de aynı mânaya gelmektedir. İlk çıkan mahsûle ve meyvelere adının verilmesi de bundandır. İşte kelimenin kök mânası budur. Daha sonra, fecrin doğuşu ile kuşluk vaktine kadar olan zamana, (......) ismi verildiği gibi, (......) ismi verilmiştir.
Bazı âlimler ise bu kelimeyi, hemzenin fethasıyta (......) şeklinde okumuşlardır. Bu, (seher vakti) kelimesinin çoğulunun oluşu gibi, (......) kelimesinin çoğuludur. Nitekim, bâ ve kâf harflerinin fethasıyla (Ona sabah erkenden geldim) denilir.
İkinci Mesele
Âyetteki ifâdesi hakkında şu iki görüş zikredilmiştir:
1- Bundan murad, "namaz kıl" demektir. Çünkü namaz da "Tesbih" diye adlandırılmıştır. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Haydi akşama girerken ve sabaha ererken Allah'ı "tesbih edin" (Yani namaz kılın)" (Rum, 17) buyurmuştur. Namaz içinde tesbih de yapıldığından ötürü, namazın "Tesbih" diye adlandırılması caiz olmuştur. İşte burada delil, şu iki bakımdan bu ihtimalin olabileceğini göstermektedir:
a) Şayet biz bu ifâdeyi "tesbih" ve "tehlîl" etme manasına alır isek, bu âyet ile bundan önceki "Rabb'ini çok zikret" âyeti arasında bir fark olmazdı. Binâenaleyh bu bâtıl olmuş olur. Çünkü birşeyin yine kendisine, (aynısına) atfedilmesi caiz değildir.
b) Bu, Hak teâlâ'nın, "Gündüzün iki tarafinda namaz kıl" (Hûd, 114) âyetine son derece uygundur.
2- Hak teâlâ'nın "Rabb'ini çok zikret" ifadesi lisân ile zikretme mânâsına hamledilir.
Üçüncü Kıssa
Hazret-i Meryem'in Tertemiz Oluşu
42. Âyetin Tefsiri
Âyetin tefsiri için bak:43
43. Âyetin Tefsiri
"Hani melekler: "Ey Meryem, şüphesiz ki Allah sana seçkin bir hususiyet verdi. Seni tertemiz (büyüttü), seni dünyadaki bütün kadınlar üzerinde mümtaz kıldı. Ey Meryem huşu ile Rabb'inin divanına dur, secdeye kapan ve rükû edenlerle beraber rükû et" demişlerdi" .
Bu âyetle ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Buradaki (......) kelimesinin i'rabtaki âmili, bu sûrenin âyetinin (35. âyet) başındaki (......) ifadesidir. Sonra bu âyet, 35. âyete atfedimiştir. Bunun takdirinil (Meleklerin şöyle şöyle dediği zamanı hatırla) şeklinde olduğu da söylenmiştir.
İkinci Mesele
Âlimler, buradaki "Melekler" den maksadın, sadece Cebrail (as) olduğunu ve bunun aynen, "O (Allah), kendi emri ile meleklerle ruhu (vahyi) gönderir" (Nahl, 2). (Yani, Cebrail (aleyhisselâm) ile...) âyeti gibi olduğunu söylemişlerdir. Her nekadar bu mânâ, âyetin zahirini bırakma gibi görünüyor ise de, verilmesi gereken bir mânâdır. Çünkü Meryem Süresindeki bir âyet, Hazret-i Meryem ile konuşanın Cebrail (aleyhisselâm) olduğunu göstermektedir. O da, şu âyettir: "Derken biz ona ruhumuz (Cebrail'i) göndermiştik de o kendisine yaratılışça tam bir beşer şeklinde görünmüştü" (Meryem.18).
Üçüncü Mesele
Bil ki, Meryem (aleyhisselâm), bir peygamber değildi. Çünkü Allahü teâlâ, "Biz senden evvel de kendilerine vahyettiğimiz erkeklerden başkasını (peygamber olarak) göndermedik" (Enbiya, 7) ve (Yusuf, 109) buyurmuştur. Durum böyle olunca, Cibril (aleyhisselâm)'i ona göndermek, ya onun için bir keramettir, ki bu velilerin kerametini mümkin gören kimselerin görüşüdür; ya da Hazret-i İsa (aleyhisselâm) için bir irhâstır, ki bu da hem bize, hem de Mu'tezile'den Ka'bî'ye göre caizdir; Yahut da Hazret-i Zekeriyya (aleyhisselâm) için bir mu'cizedir, ki bu da Mu'tezile'nin ekserisinin görüşüdür. Bazı âlimler bunun, Cenâb-ı Hakk'ın da "Musa'nın anasına da... diye vahyettik" (Kasas.7)âyetinde belirttiği gibi, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın annesine olduğu gibi, ruha bir mana üfleme, kalbe ilkâ ve ilham kabilinden bir şey olduğunu söylemişlerdir.
Hazret-i Meryem'in Istıfa Edilmesinin Mânası
Bil ki bu âyette ilk önce "istifa" (seçme, seçkin kılma), sonra ikinci olarak temizleme, üçüncü olarak da, âlemlerin kadınları üzerine mümtaz kılma (ıstıfâ) zikredilmiştir. Birinci istifa'nın, ikinci "ıstıfa" ile aynı mânada olması caiz değildir. Çünkü birşeyi aynen tekrar etmek uygun düşmez. Binâenaleyh birinci "ıstıfa"yı, Hazret-i Meryem'in ömrünün ilk yıllarında başına gelen güzel işlere, ikinci "ıstıfa"yı ise ömrünün son yıllarında karşılaştığı güzel şeylere hamletmek gerekir.
Birinci istifa şunlarla alakalıdır:
1- Allahü teâlâ, ondan başka hiçbir kadına böyle olmayı nasip etmemiş iken, kadın olmasına rağmen onun Beyt-i Makdis'in hizmeti için verilmesini kabul buyurmuştur.
2- Hasan el-Basri şöyle demiştir: "Hazret-i Meryem'i annesi doğrurur doğurmaz ona hiçbirşey yedirip emzirmeden onu Hazret-i Zekeriyya (aleyhisselâm)'ya teslim etmiş ve onun rızkı cennetten gelmeye başlamıştır."
3- Allahü teâlâ, onu kendisine ibâdet etsin diye başka meşgalelerden uzaklaştırmış ve bu mânada çeşitli lütuf, hidayet ve ismetlerini ona has kılmıştır.
4- Hak teâlâ, onun iaşesini, kendi uhdesine almış, böylece "(Zekeriyya), "Meryem bu sana nereden (geliyor?) dedi. O da, "Bu, Allah tarafindandır" (âl-i imran. 37) âyetinde de belirtildiği gibi, onun rızkı Allah tarafından gelmiştir.
5- Cenâb-ı Allah, ona meleklerin sözünü açıkça duyurmuştur. Bu, ondan başka hiçbir kadına nasib olmamıştır. İşte birinci "ıstıfa"dan maksad bunlardır.
Âyetteki temizleme (tertemiz büyütme)nin manaları da şunlardır:
1- Allahü teâlâ onu inkâr ve günahtan tertemiz kılmıştır. Bu, tıpkı Allahü teâlâ'nın Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in hanımları hakkında buyurduğu, "(Allah) sizi tertemiz yapmak diler" (Ahzâb. 33) âyeti gibidir.
2- Allahü teâlâ, onu erkeklerin dokunmasından uzak tutup temizlemiştir.
3- Onu, hayızdan temiz ve uzak kılmıştır. Âlimler onun hiç hayız görmediğini söylemişlerdir.
4- Allah, onu kötü işlerden ve çirkin âdetlerden uzak tutarak temizlemiştir.
5- O, Meryem'i yahudilerin katilliğinden, töhmet ve yalanlarından muhafaza ederek temiz kılmıştır.
İkinci "ıstıfâ"dan murad ise şudur: Allahü teâlâ, Hazret-i İsa'yı ona babasız olarak vermiş, İsâ (aleyhisselâm)'yı, annesinden doğarken konuşturmuş ve böylece o da, annesinin ileri sürülen töhmetlerden temiz olduğunu gösterecek şeylerle şehâdette bulunmuş ve Cenâb-ı Hak hem onu, hem de oğlunu bütün insanlar için bir mu'cize kılmıştır. İşte bu üç lafızdan kastedilen manalar bunlardır.
Beşinci Mesele
Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) "(örnek olarak) âlemin kadınlarından şu dördü saha yeter: Meryem, Firavun'un karısı Asiye, Hatice ve Fatma" buyurduğu rivayet edilmiştir. Bu hadisin, sayılan dört kadının, bütün kadınlardan efdal olduğuna delâlet ettiği; âyetin de Meryem (aleyhisselâm)'ın bunların hepsinden efdal olduğuna delâlet ettiği ve buna göre bundan muradın, Hazret-i Meryem'in kendi zamanındaki kadınlar üzerine seçilip mümtaz kılındığını söylemenin, zahiri manayı bırakmak olduğu ileri sürülmüştür.
Sonra Hak teâlâ "Ey Meryem huşu ile Rabb'inin divanına dur, secdeye kapan" buyurmuştur. Âyette geçen "Kunût" kelimesinin ne manaya geldiği, (Bakara, 238) âyetinin tefsirinde geçti. Hülâsa olarak diyebilirz ki, Allahü teâlâ kendisinden olan bu büyük bağış ve lütuflarını Hazret-i Meryem'e has kıldığını beyân buyurunca o güzel nimetlere şükretmesi için daha fazla taatta bulunmasını gerekli kılmıştır. Bu âyetle ilgili şu sorular vardır:
Meryem'in Secde Ve Rükû İle Mükellefiyeti Hakkında
Birinci soru: Allahü Teâlâ niçin bu âyette secdeyi rükûdan önce zikretmiştir?
Cevap:
a) Bunların başındaki atıf vâvı, tertibi değil, beraberliği ifâde eder.
b) Kulun, Allah'a en yakın olduğu zaman, secde ettiği zamandır. Nitekim Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)"Kulun, Rabb'ineen yakın olduğu zaman, secde esnasındaki hâlidir" Müslim, Salat, 215 (1/350). buyurmuştur. Secde bu derece faziletli ve şerefli olduğu için, Cenâb-ı Hak onu diğer ibâdet şekillerinden önce zikretmiştir.
Sonra Cenâb-ı Allah "ve rükû edenlerle beraber rükû et" buyurmuştur. Bu, Allah'ın ona namaz kılmayı emrettiğinin bir işaretidir. Buna göre sanki Cenâb-ı Hak ona, çoğu zaman secdeye devam etmesini emretmiştir. Fakat o, namazı belli vakitlerde kılıyordu.
c) Ibnu'l-Enbârî, âyetteki tabirinin genel olarak, ibâdeti emir, bundan sonraki tabirinin ise, uygun vakitlerde secde ve rükûyu emir manasında olduğunu; yoksa bundan muradın, hem secdeyi hem de rükûyu beraber yapıp, secdeyi rükûdan önce yapması manasında olmadığını belirtmiştir. Allah en iyi bilendir.
d) Namaz, "secde" diye de adlandırılır. Nitekim Cenâb-ı Hakk'ın, "Secdelerin arkasından da O'nu tesbih et" (Kâf, 40) âyetinde de "secde" namaz manasına alınmıştır. Hadiste "Sizden biri mescide girdiği zaman iki secde yapsın, yani iki rekat namaz kılsın" buyurmuştur. Yine "mescid" lafzı da, "sücûd" (secde etme) masdarından bir isimdir ki, bundan maksat, secde edilecek değil, namaz kılınacak yer demektir. Bir de namazın en şerefli parçası secdedir. Bir şeyi en şerefli parçasının ismi ile adlandırmak, meşhur bir mecâz çeşididir.
Bunun böyle olduğu sabit olunca biz deriz ki Hak teâlâ'nın, emrinin mânası, "Ey Meryem kalk"emrinin mânası ise "namaz kıl" demektir. Binâenaleyh "secde" ile namaz kastedilmiş olur. Bunun peşine "ve rükû edenlerle beraber rükû et" buyurmuştur ki bu ya ona cemaatla namaz kılmasını emir olur; bu durumda 'Secdeye kapan" buyruğu, tek başına namaz kılmayı, "ve rükû edenlerle beraber rükû et" buyruğu da cemaatla namaz kılmasını emir olur. Veyahut da rükûdan maksat tevâzûdur. Bu durumda da "secdeye kapan" sözü, açıkça namazı emir, "rükû edenlerle beraber rükû et" sözü ise namazda kalben huşu ve huzur içinde olmasını emretmek olur.
e) Belki de onların şeriatına göre, secde rükûdan önce idi.
İkinci soru: Âyetteki "Rükû edenlerle beraber rükû et" emrinden murad nedir?
Cevap: Bunun manasının, "Onların yaptığı gibi yap" şeklinde olduğu, ve yine bu emirden muradın, her nekadar Meryem, insanların içine karışmasa dahi, Beyt-i Makdis'in etrafında yaşayan kimselerle birlikte Beyt-i Makdis'te cemaat halinde namaz kılmasının emredilmesi olduğu da söylenmiştir.
Üçüncü soru: Cenâb-ı Hak niçin "Rükû eden kadınlarla birlikte rükû et" dememiştir?
Cevap: Çünkü erkeklerin içine karışmadan uygun bir yerde erkeklere uymak, kadınlara uymaktan daha efdaldır.
Bil ki müfessirler şöyle demişlerdir: "Melekler bu sözleri açıkça bizzat Hazret-i Meryem'e söyleyince o kalkıp namaz kılmaya başlamış ve ayakları şişip, ayaklarından kanlar akıncaya kadar namaz kılmıştır.
Bu Gaybî Hadiseleri Bildirmek Hazret-i Peygamberin Nübüvvetinin Delilidir
44. Âyetin Tefsiri
"Bunlar, sana vahyetmekte ğumuzgayb haberlerindendir. Meryem'ionlardan hangisi himayesine alacak diye kalemlerini atarlarken senyanlarında eğildin. Çekişirlerken de yine yanlarında yoktun" .
Bu âyetle ilgili bazı meseleler bulunmaktardır:
Birinci Mesele
(Bunlar) lafzı, yukarıda geçen şeylere işarettir. Buna göre mânası, "yukarıda geçen Hanne, Zekeriyya, Yahya ve Meryem oğlu İsa'nın kıssaları gayb haberlerindendir. Binâenaleyh sen bunları ancak vahy ile bilebilirsin" şeklindedir.
İmdi, eğer: "Hazret-i Peygamberin, o hâdiseleri görmediği bildiriliyor. Bu zaten belli olup şüphe konusu değildir. Halbuki onları, o kıssaları bilenlerden nakletmesi zannı bulunduğu halde böyle bir nakil şüphesi reddedilmiyor?" denilirse cevaben deriz ki: Bu yahudilerce yakînen bilinen bir şeydi. Çünkü Hazret-i Peygamberi(sallallahü aleyhi ve sellem) okuyup yazan birisi değildi ve onlar da vahyi inkâr ediyorlardı. Bu durumda geriye sadece müşahede kalmıştı. Bu müşahedede, olmayacak bir şey görülse de, okuyup yazmasını bilmediğini bildikleri halde, vahyi inkâr edenlere hakaret olsun diye, nefyedilmiştir. Bunun bir benzeri de, "Musa'ya o emri vahyettiğimiz zaman sen batı tarafında (hazır) değildin, görenlerden de değildin " (Kasas. 4); "Nidâ ettiğimiz vakit de sen Tûr dağının yanında değildin" (Kasas. 46); "(Yusufun kardeşleri) işleyecekleri işi kararlaştırırlarken sen yanlarında değildin" (Yusuf, 102) ve "Onları bundan evvel ne sen biliyordun ne kavmin" (Hüd, 49) âyetleridir.
İkinci Mesele
(......) gaybtan haber vermektir. (......) ise, Kur'ân-ı Kerim'de çeşitli manalarda kullanılmıştır. Bu manaları, "Vahy, vahyolunana işaret etme, yazma ve bunlar gibi başka gizli yollarla birşeyi bildirmektir" şeklindeki tarif toplar. Bu tarife göre, ilham da vahiy sayılır. Nitekim Hak teâlâ, "Rabb'in bal arısına vahyetti..." (Nahl, 68);Şeytanlar hakkında, "Onlardostlarına vahyederler" (Enam, 121), ve "(Zekeriyya) onlara "sabah akşam tesbihte bulunun" dîye vahyetti" (Meryem, 12) buyurmuştur. Buna göre Cenâb-ı Hak bu şeyleri Cebrail (aleyhisselâm) vasıtası ile, başka insanlara gizli ve kapalı olacak bir biçimde Hazret-i Peygamber (aleyhisselâm)'e ulaştırınca, bunu "vahiy" olarak isimlendirdi.
Cenâb-ı Allah'ın, "Meryem, onlardan hangisi himayesine alacak diye kalemlerini atarlarken (sen yanlarında değildin)" buyruğu ile ilgili birkaç mesele vardır:
Meryem'e Kimin Bakacağı Hususunda Kur'a Çekmeleri
Âlimler, o kalemlerin ne olduğu hususunda şu izahları yapmışlardır:
a) "Kalemler"den murad, onların Tevrat ve diğer kitapları yazdıkları kalemlerdir. Bu kalemler ile şu şekilde kura çekmişlerdir: Kalemi, suyun akış istikâmetinin ters yönüne doğru giden, bu kefalete hak kazanacaktı. Onlar bunu yaptıklarında, Zekeriyya (aleyhisselâm)'nın kalemi sadece bu şekilde suyun aksi istikametine gitti. İşte böylece onlar, Hazret-i Meryem'i onun himayesine almasını kabul ettiler. Bu, âlimlerin çoğunun görüşüdür.
b) Onlar değneklerini akan suya attılar, sadece Zekeriyya (aleyhisselâm)'nın değneği suyun akış istikâmetinin tersine gitti. Böylece kurayı o kazandı. Bu, Rebî'in görüşüdür.
c) Ebu Müslim şöyle demiştir: "Onların kalemlerini atmaları, ümmetlerin ihtilâf esnasında kur'a çekmeleri manasındadır. Onlar böylece, üzerlerinde isimleri yazılı olan şeyleri kur'a için çekiyorlar, kimin ismi çıkar ise, onu ona veriyorlardı. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Derken onlar kur'a çekmişlerdi de (Yunus) yenilenlerden olmuştu" (Saffat, 141) buyurmuştur. Bu, Arapların kumarda kazanılan devenin etini paylaşmak için çektikleri fal oklarına benziyor. Bu hisseler, kesilip parçalandığı için, "kalemler" diye adlandırılmıştır. Birşeyi parça parça edersen (......) dersin. İşte bu sebepten dolayı, yazı yazılan şeye de "kalem" denmiştir.
Kâdî şöyle demiştir: "Bu şeylere kalem denilmesi, aslî iştikak bakımından doğru ise de, örf, "kalem" kelimesini yazı yazılan şey mânasına tahsis etmiştir. Binâenaleyh bu lafzı bu mânâya almak gerekir.
İkinci Mesele
Âyetin zahiri onların, o istedikleri şeyi elde etme hususunda kalemlerini, bazısının bazısından imtiyazlı olduğunu ortaya koyacak bir biçimde bir şeye attıklarına delâlet etmektedir. Fakat bu atmanın nasıl olduğuna dâir bir işaret yoktur. Ancak ne var ki haberde, onların kalemlerinin suyun akış yönünün ters istikametinde hareket etmesi şartıyla kalemlerini suya attıkları ve böylece de ona mâlik oldukları rivayet edilmiştir. Sonra bu iş, Hazret-i Zekeriyya (aleyhisselâm) için tahakkuk etmiştir. İşte bu sebeple de O, Hazret-i Meryem'e kefalet etmeye hak kazanmıştır. Allah en iyisini bilendir.
Üçüncü Mesele
Âlimler, neticede onları münakaşaya götüren Hazret-i Meryem'e kefil olma arzularının sebebinin ne olduğu hususunda ihtilaf etmişlerdir. İşte bundan dolay bazıları, Hazret-i Meryem'in babası İmran'ın onların başkanı ve ileri gelenleri olduğunu, babasının bu hakkından dolayı Hazret-i Meryem'e kefil olma hususunda istekli olduklarını; bazıları da annesinin onu Allah'a ibâdete ve Beyt-i Makdis'in hizmetine adamış olması, bu sebeple onların ona kefalet etmede arzulu olduklarını söylemişlerdir. Diğer bazıları da şöyle demişlerdir: "Hayır, önceki ilâhî kitaplarda Hazret-i Meryem'in ve Hazret-i İsa'nın halleri haber verildiği için, bu sebepten dolayı onu ibâdet olsun diye himaye etmek istemişler ve bundan ötürü çekişmişlerdir.
Dördüncü Mesele
Bu münakaşa edip çekişenlerin kimler olduğu hususunda ihtilaf etmişlerdir. Bazıları, onların Beyt-i Makdis'e hizmet edenler; bazıları da bunların, onların âlimleri, din adamları ve vahiy kâtipleri olduğunu söylemişlerdir. Onların, dinî bakımdan faziletli ve bu yolda istekli havas kişiler olduklarında şüphe yoktur.
Hak teâlâ'nın"Meryem'i onlardan hangisi himayesine alacak" sözünde bir hazif vardır. Takdiri ise, Meryem'i hangisinin himayesine alacağını görsünler diye kalemler, ni atıyorlardı" şeklindedir. Bu husus zaten malum olduğu için, hazfedilmesi daha güzel olmuştur.
Hak teâlâ'nın "Çekişirlerken de yanlarında yoktun" buyruğunun mânası, "Onlar Hazret-i Meryem'i kimin himaye edeceğini belirlemek için kur'a atarlar ve münakaşa ederlerken orada bulunmuyordun" şeklindedir. Bu çekişmeden muradın, kur'adan önceki durum olması muhtemel olduğu gibi, kur'adan sonra meydana gelen bir başka çekişme olması da muhtemeldir. Netice olarak diyebiliriz ki bu âyetten maksat, onların Hazret-i Meryem'i himaye hususunda çok arzulu olduklarını göstermektir. Bu da ancak annesi Hanne'nin duası sebebiyle olmuştur. Çünkü o, "Benden olan bu (adağı) kabul et. Şüphesiz hakkıyla işiten, kemaliyle bilen sensin sen" (Âl-i İmran, 35) ve "Ben onu da, zürriyetini de o taşlanmış şey tandan sana sığındırırım" (Âl-i İmran, 36) demiş idi.
Meleklerin Meryem'i İsa İle Müjdelemeleri
45. Âyetin Tefsiri
Âyetin tefsiri için bak:46
46. Âyetin Tefsiri
"Hani melekler şöyle demişlerdi: "Ey Meryem, Allah, kendinden bir kelimeyi sana müjdeliyor. Adı Meryem oğlu İsâ Mesîh. Dünyada da âhirette de itibarlıdır. (Allah'a) çok yakın olanlardandır. Beşiğinde de yetişkinlik hâlinde de insanlara söz söyleyecektir. O, sâlihlerdendir" dediği zaman (da sen yanlarında değildin)" .
Bil ki, Allahü teâlâ, Hazret-i Meryem'in işinin başındaki ve sonraki hallerini iyice açıklayınca, Hazret-i İsa (aleyhisselâm)'yı nasıl doğurduğunu da açıklayarak"Melekler, "Ey Meryem, Allah seni müjdeliyor dediği zaman..." demiştir. Bu ifâde hususunda iki mesele vardır:
Birinci Mesele
Âlimler buradaki, edatının amitinin ne olduğu susunda ihtilaf etmişlerdir.
1- Bunun âmilinin, bir önceki âyetteki son "Sen yanlarında değildin" sözü,
2- Veya, "çekişiyorlar" sözü olduğu söylendiği gibi;
3- (35. âyetin başındaki) (......) kavline atfedilmiş olduğu da söylenmiştir.
4- Keza, kelamın takdiri şöyle yapılmıştır: "sana anlattığım işbu Zekeriyya'ya ait meseleler ve Allah'ın ona Yahya'yı ihsan etmesi, meleklerin Meryem'e: "Ey Meryem, Allah seni müjdeliyor" dedikleri sırada olmuştu."
5- Ebû Ubeyde ise bu konuda bilinen mezhebini sürdürür ki, o da, bu gibi âyetlerdeki lafızlarının zâid sayılmasıdır. Bil ki ilk iki görüşte bazı zayıflıklar vardır. Çünkü Hazret-i Meryem, onlar kalemlerini atarlar ve bu hususta münakaşa ederlerken, Hazret-i İsa ile müjdelenecek yaşta değildi. Fakat Hasan el-Basrî'nin şu sözü bu konuda istisna edilebilir: "Hazret-i Meryem, küçük yaşta iken de akıllı idi. Çünkü bu ona yapılan bir ikramdı." Eğer bu doğru ise, o yaşta iken ona meleklerin Hazret-i İsa'yı müjdelemeleri caiz olur. Aksi halde bu müjdenin, onun bunları akledebileceği bir zamana kadar tehir edilmesi gerekir. Baz; âlimler buna cevap hususunda zorlanarak şöyle demişlerdir: "Bu çekişme ve müjdenin uzun bir zaman içinde meydana gelmiş olduğu söylenebilir. Nitekim sen, "Ben onunla falan sene karşılaşmıştım" dersin." Bu, son derece uzak bir ihtimaldir. Bu hususta doğru olan üçüncü ve dördüncü izahlardır. Ebu Ubeyde'nin görüşünün zayıflığını ise, size izah etmiştik. Allah en iyi bilendir.
İkinci Mesele
Hak teâlâ'nın, "Melekler, "Ey Meryem, Allah seni müjdeliyor" dediği zaman" sözünün zahiri, meleklerin birden fazia olduğunu gösterir. Fakat bu hususta meşhur olan görüş, bu nida edip müjdeyi verenin Cibril (aleyhisselâm) olduğudur. Bu hususu daha önce izah etmiştik. "Müjdeleme" (beşâret)in ne olduğunu da, Ay (Bakara, 25)âyetinin tefsirini yaparken söylemiştik.
Hazret-i İsa'ya "Kelime" Denilmesi Hangi Mânaya Gelir?
Cenâb-ı Hakk'ın, "Kendinden bir kelime" ifâdesindeki "keli-me"nin ne olduğunu birçok mânâ ile izah etmiştik. Fakat buraya en uygunolanı şu iki izahtır:
a) Her çocuk, Cenâb-ı Hakk'ın (ol) "kelimesi" vasıtası ile yaratılmış ise de, Hazret-i İsa (aleyhisselâm) hakkında âdeten ve örfen doğum için, bilinen sebep olan baba yoktur. Bu sebeple, onun meydana gelmesinin bu kelimeye nisbeti daha mükemmel ve tam olmuştur. Böylece bu açıklamaya göre, Hazret-i İsa (aleyhisselâm) sanki "kelime"nin kendisi gibi kabul edilmiştir. Nitekim çok cömert ve ikbâl sahibi olanlara, mübalağa yoluyla, mertliğin bizzat kendisidir, mahza keremdir ve ikbali açık olandır" denilir. Burada da böyledir.
b) Âdil hükümdar bazan, adaletin gölgesinin ve ihsanın nurunun meydana çıkmasına sebep olduğu için, "Allah'ın yeryüzündeki gölgesi (Zıllullah) ve O'nun nuru (Nurullah)" diye vasıflandırılır. Hazret-i İsa (aleyhisselâm) da, açıklamalarının çokluğu, Allah'ın kelamı hususundaki şüphe ve tahrifatı gidermesi sebebi ile, Allah'ın kelâmının ortaya çıkmasına vesile olduğu için "Kelimetullah" diye isimlendirilmesi yadırganacak birşey değildir.
Hazret-i İsa'nın Babasız Yaratılmasının İzahı
Eğer, "Niçin bir babanın tohumu olmadan, bir çocuğun doğması mümkündür" dediniz?" denilir ise, biz deriz ki: Müslümanların usul ve kaidelerine göre, bu açıktır. Buna, şu iki şey delâlet eder:
1- Cisimlerin, hayat, anlayış, konuşma meydana gelecek bir şekilde terkib edilip birleşmeleri, "mümkin" olan bir iştir. Allahü teâlâ'nın bütün mümkinata kadir olduğu sabittir. O halde, Allahü teâlâ bir şahsı, baba nutfesi olmadan da yaratabilir. Bu hususun "mümkin" olduğu sabit olup, peygamberin de doğruluğuna mucizeler delâlet edince, bunun doğru olması gerekir. Sonra Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), mümkin olan bu işin vuku bulmuş olduğunu haber vermiştir. Sâdık olan birisi, bir mümkinin meydana geldiğini haber verince, onun bu şekilde olduğuna kesin hüküm vermek ve inanmak gerekir. Böylece bizim söylediğimiz şeyin doğruluğu sabit olmuş olur.
2- Hak teâlâ'nın, "Muhakkak ki İsa'nın hâli de, Allah indinde Âdem'in hâli gibidir" (Âl-i imran, 59) âyetidir. Buna göre Allah'ın Hazret-i Adem'i babasız olarak yaratması imkansız görülmediğine göre, Hazret-i İsa'yı babasız yaratması hiç imkansız görülemez. İşte bu açık bir hüccettir.
Felsefecilerin prensiplerine göre de, bunun mümkün olduğu açıktır. Bunun böyle olduğuna şu hususlar delalet eder:
a) Felsefeciler, doğurtma suretiyle olmayan bir üreme yoluyla insanların meydana gelmelerinin imkansız olmadığı hususunda ittifak etmişlerdir. Onlar şöyle demişlerdir: "Çünkü insanın bedeni, bu bedendeki hususî mizacın meydana gelmesi ile o bedeni yöneten nefs-i natıkayı kabule kabiliyetlidir. Bu mizaç ise ancak, dört unsurun (ateş, su, hava, toprak) belli bir süre içinde ve belli miktarlarda karışımı ile meydana gelir. Bu sebeple, bu unsurların parçalarının insanın bedenine uygun miktarlarda bir araya gelip imtizaç etmeleri imkansız değildir. İşte, mizaç ile ilgili keyfiyet ve hususiyetlerin bir araya gelmesi esnasında bu unsurların imtizacı vâcib olur. Mizaç ile ilgili keyfiyet ve hususiyetlerin meydana gelmesi esnasında, o bedene ruhun girmesi vâcib olur.
Böylece insanın üreme yoluyla meydana gelmesinin mâkûl ve mümkin olduğu sabit olur. Durum böyle olunca insanın, bir baba olmaksızın meydana gelmesi öncelikle caiz ve mümkin olur.
b) Biz, meselâ farenin balçıktan, yılanların bitkilerden ve akreplerin de güzel kokulu bir tür nebattan meydana gelmesi gibi tevellüt yolu ile birçok canlının (normal olmayan bir üreme ile) meydana geldiklerini müşahede etmekteyiz. Bu durum böyle olunca, bir çocuğun babasız olarak meydana gelmesinin imkansız olmaması, haydi haydi mümkündür.
c) Zihindeki tahayyüller çoğu zaman, bir çok hadisenin meydana gelmesine sebep olmaktadır. Çünkü olumsuz bazı şeyleri düşünmek, gazabın ortaya çıkmasına ve bedende ısının yükselmesine sebep olur. Uzun bir tahta, yere konulduğunda insan onun üzerinde yürüyemez mi? Tabiî ki yürür. Fakat bu tahta köprü gibi derin bir çukurun üzerine uzatıldığında, insan onun üzerinde yürüyemez. Aksine her yürüdüğünde düşer. Bu ise, sırf o insanın düşeceğini tasavvur etmesinin bu düşmeye sebep olmasından dolayıdır. Felsefeciler, kitaplarında bu konuyla ilgili pek çok misaller zikretmişler ve bunları, mu'cize ile kerametlerin olabileceğini beyân için bir asıl ve düstur saymışlardır. Buna göre, Hazret-i Meryem'in de, Hazret-i İsa'nın suretini zihninde hayal ettiğinde bunun, o çocuğun kendisinin rahmine yapışmasına kâfi geldiğinin söylenmesine hangi mâni vardır? Bütün bu hususlar mümkün ve muhtemel olunca, Hazret-i İsa (aleyhisselâm)'nın babasız olarak meydana geldiğini söylemek, imkansız olmayan bir söz olur. Şayet sen gelmiş geçmiş bütün tabiî ilimler, tıp ve felsefe bilginlerinden bir çocuğun babasız olarak meydana gelmesinin imkansızlığını gösterecek ikna edici bir delil getirmelerini istesen, onlar, örf ve âdetin istikrasına (yani taranmasına) başvurmaktan başka bir yol bulamazlar. Halbuki filozoflar, bu gibi tarama ile elde edilen neticelerin ilim şöyle dursun, zann-ı galip bile ifâde edemeyeceği hususunda ittifak etmişlerdir. Böylece biz, bunun mümkün bir iş olduğunu anlamış olduk. Binâenaleyh Allah, insanlara bunu bildirdiğine göre, bunun böyle olduğuna kesin inanmak gerekir.
Hak teâlâ'nın, ifâdesindeki harf-i cerri, teb'îz (bazısı, kısmen) manasını ifâde etmez. Çünkü eğer böyle olsaydı, Allahü teâlâ'nın, cüzlerden ve kısımlardan meydana gelmiş olması ve o zaman toplanabilen, ayrılabilen bir varlık olması gerekirdi. Böyle olan her varlık ise muhdes (sonradan meydana gelme)dir. Allah, böyle olmaktan münezzehtir. Aksine buradaki lafzının manası, "ibtida-i gâye"dir. Çünkü Hazret-i İsa'nın babası olmadığı için, yaratılıp meydana getirilmesinde, Cenâb-ı Hakk'ın "ol" kelimesinin tesiri, daha mükemmel ve açık olmuştur. Buna göre, Allah'ın kelimesinin, Hazret-i İsa'nın, meydana gelmesinin başlangıcı olması daha mükemmel olmuş olur. Binâenaleyh mana, hristiyanların ve hulûliyye nin vehmettiği şey değil, bizim zikrettiğimiz şey olur.
Mesih Lafzının Mânası
Hak teâlâ'nın, "Adı, İsa Mesih, Meryem'in oğlu" tabiri ile ilgili birkaç sual vardır:
Birinci sual: "Mesih" lafzı, müştak (türemiş) bir isim midir, yoksa bu mânaya verilmiş bir özel isim midir?
Cevap: Bu hususta iki görüş vardır:
1- Ebü Ubeyde ve Leys şöyle demişlerdir: "Bunun İbrancada aslı "Meşîhâ"dır. Araplar bu kelimeyi arapçalaştırmış ve lafzını değiştirmişlerdir. "İsa" kelimesinin aslı da, îşû" idi. Niketim onlar, "Musa" lafzının aslının İbrancada "Muşa" veya "Mîşâ" olduğunu da söylemişlerdir. Bu görüşe göre, bu kelime müştak değildir.
2- "Bu, müştak bir kelimedir." Âlimlerin çoğu bu görüştedirler ve bu hususta şu izahları yapmışlardır:
a) İbn Abbas (radıyallahü anh) şöyle der: "Hazret-i İsa, Mesih diye adlandırılmıştır. Çünkü onun meshedip dokunduğu her hasta iyileşirdi."
b) Ahmed b. Yahya şöyle der: "Çünkü o, yeryüzünü mesheder, yani dolaşıp gezerdi. Yüzölçümü "mesaha" da bu köktendir. Bu manaya göre, çok fasık ve içkici adama denildiği gibi, mübalağa ifade etsin diye Hazret-i İsa (aleyhisselâm)'ya da "Mesih" (çokça gezen) denilmiştir.
c) O, mesih idi. Çünkü Allah rızası için yetimlerin başını meshederdi. Bütün bu görüşlere göre "fa'îl" vezninde olan bu kelime, "râhîm" manasında olan "rahîm" kelimesi gibi, ism-i fail manasındadır.
d) O, günahları ve kötülükleri meshedip silerdi.
e) O, "Mesih" diye adlandırılmıştır, çünkü ayağında çukur yok idi, yani düztaban idi.
f) O, "Mesih" diye isimlendirilmiştir. Çünkü ona, ancak peygamberlere sürülen temiz ve mübarek bir koku sürülmüştür. Sonra bu görüştekiler şöyle demişlerdir: "Cenâb-ı Hakk'ın, bu kokuyu, doğduğu zaman kendisine bu koku sürülen herkesin peygamber olacağını melekler bilsin diye, bir alâmet kılmış olması mümkündür."
g) O, "Mesih" olarak isimlendirilmiştir. Çünkü o doğduğu zaman, Cebrail (aleyhisselâm), onu şeytanın dokunmasından korumak için, kanadıyla onu meshedip sarmıştır.
h) O, "Mesih" diye isimlendirilmiştir. Çünkü ana karnından ilahi bir koku sürülmüş olarak doğmuştur.
Bu görüşlere göre ise, "mesîh" kelimesi, ism-i mef'ul manasında olarak "memsûh" (meshedilmiş) yerine olmuş olur. Böylece fa'îl vezni mef'ûl manasına gelmiş olur.
Ebû Amr b. Alâ, Mesih'in "melik, hükümdar"; Nehaî ise, "siddîk, sözü özü doğru" manasına geldiğini söylemişlerdir. Allah en iyisini bilendir. Belki de bu ikisi bunu, kelimenin kendisine delâlet etmesi sebebiyle değil de, Hazret-i İsa'yı medhetme cihetinden söylemişlerdir.
Ama, Deccâl'in Mesih diye adlandırılmasına gelince, o şu iki sebepten dolayı bu ismi almıştır:
a) Onun iki gözünden birisi, silme ve dümdüz ve kör olduğu için...
b) Kısa bir zamanda, yeryüzünü dolaşıp katettiği için.. Âlimler sözlerini şöyle sürdürmüşlerdir: Yeryüzünde dolaştığı ve onun her tarafını katetmiş olduğu için, ona Deccâl ismi verilmiştir. Nitekim, Deccâl bu işi yaptığında, denilir. Deccâl'in, Deccâl diye isimtendirilmesinin sebebinin, "Bir kimse göz boyayıp da, işi karmakarışık ettiği" zaman söylenilen tabirinden alındığı ileri sürülmüştür.
Hazret-i İsa İle İlgili Bazı Sorular ve Cevaplar
İkinci sual: "Mesîh, Onun lakabı, İsa da O'nun ismi gibidir... O halde, niçin lakab isimden önce getirilmiştir?"
Cevap: Mesih, Siddîk ve Faruk lakapları gibi, O'nun çok şerefli olduğunu ve mertebesinin de çok kıymetli olduğunu ifâde eden bir lâkap gibidir. Böylece Allahü Teâlâ O'nu, derecesinin yüksekliğini ifâde etsin diye, önce lakabıyla, sonra da kendi özel ismiyle zikretmiştir.
Üçüncü sual: Hitâb, zaten Meryem (aleyhisselâm)'e yapılmışken, daha niçin "Meryem oğlu İsa" denilmiştir?
Cevap: Çünkü peygamberler, annelerine değil, babalarına nisbet edilirler. Cenâb-ı Hak Hazret-i İsa'yı babaya değil, annesine nisbet edince, bu Hazret-i Meryem'e, Hazret-i İsa'nın babasız olarak dünyaya geleceğini bir bildirme olmuştur. Böylece de bu, faziletinin artmasına ve derecesinin yücelmesine sebep olmuş olur.
Dördüncü sual: Hak teâlâ'nın, "Onun ismi" sözündeki zamir, lafzına racidir. Halbuki, "kelime" lafzı ise, müennestir. O halde niçin zamir müzekker olarak getirilmiştir?
Cevap: "Kelime" lafzı her ne kadar müennes ise de, onunla isimlenen şey müzekkerdir.
Beşinci sual: Cenâb-ı Hak niçin demiştir? Halbuki bu ifâdede isim olan, sadece "İsa" lafzıdır? Mesih ise lakab, "Meryem'in oğlu" kısmı ise sıfattır...
Cevap: İsim, müsemmânın alâmeti ve onu bildiren şeydir. Buna göre sanki, "O'nun kendisiyle tanıtılıp ortaya konulduğu şey, bu üç şeyin toplamıdır" denilmiştir.
Hazret-i İsa Dünyada da Ahirette de İtibarlıdır
Cenâb-ı Hakk'ın, "Dünyada da ahirette de itibarlıdır" tavsîfine gelince, bunda iki mesele vardır:
Birinci Mesele
Vecîh kelimesinin mânası, makam, şeref ve kadr ü kıymet sahibi, itibarlı demektir. Bir kimsenin hem halk hem de idare nezdinde makam ve rütbesi yüksek olduğu zaman denilir. Bazı dilciler de şöyle demişlerdir: Vecîh, kerîm anlamına gelir. Çünkü insanın uzuvlarının en şereflisi, onun yüzüdür.. Böylece yüz, kerem ve kemâlden bir istiare olmuş olur. Bil ki, Cenâb-ı Hak Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'yı da, "itabarlıdır" diye vasfetmiştir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Ey iman edenler, siz de Musa'yı incitenler gibi olmayın. Nihayet Allah onu dedikleri şeyden temize çıkardı. O, Allah katında itibarlı idi" (Ahzâb, 69) buyurmuştur. Sonra müfessirler bu tabirin tefsiri hakkında şu görüşleri ileri sürmüşlerdir:
a) Hasan el-Basrî şöyle der: "O, peygamber olması sebebiyle dünyada, Allah katında derecesinin yüce olması sebebiyle de ahirette itibarlıdır."
b) Musa (aleyhisselâm), Allah katında itibarlıdır. İsa (aleyhisselâm)'ya gelince, duası müstecâb olması, ölüleri diriltip, anadan doğma körler ile alacalı hastaları iyileştirmesi sebebiyle dünyada; Cenâb-ı Hakk'ın onu, kendisine inanan ümmetine şefaatçi kılıp, ulü'l-azm peygamberlerin şefaatini kabul ettiği gibi, ümmeti hakkındaki O'nun şefaatini kabul ettiği için, âhirette itibarlıdır, O, vecîhtir...
c) Allahü Teâlâ O'nu, yahudilerin kendisini vasfetmiş olduğu kusur ve ayıplardan temiz kılmış olması sebebiyle dünyada; sevabının çokluğu ve Allah katındaki derecesinin yüksekliği sebebiyle âhirette itibarlı, makam ve mertebe sahibi kılmıştır.
İmdi şayet, "Yahudiler, O'na hertürlü kötü muameleyi reva görmüşken, o bu dünyada nasıl makam ve mevki sahibi, itibarlı olabilir?" denilirse biz deriz ki, Allahü Teâlâ Hazret-i Musa'yı, yahudilerin O'nu kınamış olmalarına ve Cenâb-ı Hakk'in O'nu, onların dediklerinden temiz ve berî kılıncaya kadar O'na eziyyet etmiş olmalarına rağmen, "vecîh", (gözde, itibarlı) diye isimlendirmiş olduğunu söyledik. Bu da, Hazret-i Musa'nın itibarlı, makam ve mertebe sahibi olmasına bir zarar vermez... İşte burada da böyledir.
İkinci Mesele
Zeccac, (......) kelimesi, hal olduğu için mansûbtur" demiştir. Buna göre mâna ise, "Allah seni, dünya ve âhirette itibarlı olan şu evlatla müjdeler" şeklinde olur. Ferrâ ise, bu kelimenin harf-i tariften tecerrüd ettiği için (......) şeklini aldığını söylemiştir. Buna göre sanki o, bu tabirin aslının, "Meryem'in itibarlı ve gözde olan oğlu İsa..." şeklinde olduğunu söylemiş, böylece de bu kelimeden harf-i tarifin tecrid edilmiş olduğunu ifâde etmiştir.
Hak teâlâ'nın, "(Allah'a) çok yakın olanlardandır" buyruğuna gelince, bu hususta şu görüşler belirtilmiştir:
a) Allahü Teâlâ bu tabiri ile meleklere büyük bir medihde bulunmuş, bu sıfat vasıtasıyla onu da meleklere ilhak etmiş, onların derecesine çıkarmıştır.
b) Bu vasıf, Hazret-i İsa (aleyhisselâm)'nın göklere yükseleceğine ve meleklerle arkadaş olacağına, âdeta dikkat çekmektedir.
c) Âhirette her İtibarlı kimsenin, mukarreb ve Allah'a yakın olması söz konusu değildir. Çünkü cennetlikler de kendi aralarında derece derecedirler. İşte bu sebepten dolayı Cenâb-ı Hak, "Siz de üç sınıf olmuşsunuzdur: Sağ ehli... O sağ ehli ne mutludurlar! Sol ehli. ..O sol ehil ne bedbahttır! Hayır yarışlarında ta öne geçip kazananlara gelince: Onlar öncüdürler.. İşte onlar, (Allah'a) en çok yaklaştırılmış olanlardır" (vakıa, 7-11) buyurmuştur.
Hazret-i İsa'nın Beşikte ve Olgunluk Çağında Konuşması
Hak teâlâ'nın, "Beşiğinde de, yetişkinlik halinde de insanlara söz söyleyecektir" buyruğuna gelince, bu hususta birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Bu sözün başındaki vâv harfi, atıf vâvı olup, bu ifâdeyi kendinden önce geçmiş olan (......) kelimesine atfetmektedir. Buna göre kelamın takdiri, şöyledir: Cenâb-ı Allah sanki, "itibarlı ve insanlara söz söyleyen..." demiştir. Bana göre, yapılmış olan bu takdir zayıftır; çünkü bir zaruret ve elde edilecek bir fayda olmadığı sürece, fiil cümlesini isim cümlesine atfetmek caiz değildir. Evlâ olanı ise, âyetin takdirinin, "Allahü Teâlâ seni, dünya ve âhirette itibarlı; Allah'a yakın kullardan, mukarreblerden sayılmış; ismi, Meryem oğlu İsa Mestti olan bir kelime ile müjdeler..." şeklinde olmasıdır. İşte bu kelamın tamamı, tek bir cümledir. Sonra Cenâb-ı Hak, "... Ve insanlara söz söylemektedir" buyurmuştur ki, böylece bu kelam Cenâb-ı ifâdesine atfedilmiş olur.
İkinci Mesele
Âyette geçen (......) kelimesiyle ilgili, iki görüş bulunmaktadır:
a) Bunun mânası, "annesinin kucağı" demektir.
b) Süt döneminde çocuğun yattığı yer olarak bilinen maruf şey, yani beşiktir. Bu ifâdeden murad, "o insanlara, çocukların beşiğe muhtaç oldukları bir durumda iken konuşmuş olması..." olduğu halde, bu nasıl olmuştur?.. Halbuki maksat, ister annesinin kucağında isterse beşikte olsun değişmez.
Üçüncü Mesele
Âyetteki"ve yetişkinlik halinde" kelimesi "beşiğinde" ifâdesine atfedilmiştir. Buna göre sanki şöyle denilmek istenmiştir: "O, insanlarla küçük iken de, yetişkin iken de konuşur." Burada birkaç sual vardır:
Birinci sual: "Kehl", ne mânaya gelir?
Cevap: Arapça'da bu kelime, insanın güçlü kuvvetli olup, delikanlılığının kemâle ermesi durumuna denir. Bu ifâde, bitkiler büyüyüp kemâle erdikleri zaman Arapların kullandıklarsözünden alınmıştır. Nitekim A'şa, şu şiiri söylemiştir:
"Birbirine giren ve çok da güzel olan bitkilerle bürünmüş; olgunluğunun zirvesine ulaşmış, suya da iyice kanmış bitkinin büyük bir kısmı güneşle beraber döner..."
O, buradaki "Müktehil" kelimesi ile, son derece güzel ve mükemmel oluş manasını kastetmiştir.
İkinci sual: Hazret-i İsa'nın beşikte iken konuşması bir mû'cizedir. Fakat yetişkin iken konuşması, bir mu'cize değildir. O halde bunu söylemenin faydası nedir?
Cevap: Buna, birkaç bakımdan cevap verilebilir:
1- Bu sözden murad, Hazret-i İsa'nın çocukluktan yetişkin oluncaya kadar birçok değişik haller geçirmiş olduğunu açıklamaktır. Halbuki yüce İlah hakkında böyle değişiklikler imkânsızdır. Bu ifâdeden maksad ise, İsâ (aleyhisselâm)'nın bir ilah olduğunu söyleyen Necran heyetinin sözünü reddetmektir.
2- Bundan murad, onun insanlarla, annesinin temizliğini ve iffetini göstermek için beşikte iken bir defa, yetişkinliğinde ise vahyi ve nübüvveti açıklamak için çokça konuştuğunu göstermektir.
3- Ebu Müslim şunu söylemiştir: "Bu ifâdenin mânası şöyledir:'O, hem beşikte iken, hem de yetişkinlik döneminde insanlarla aynı şekilde ve aynı biçimde konuşmuştur." Bu, şüphe yok ki son derece tesirli bir mû'cizedir."
4- Esamm şöyle demiştir: "Bundan murad, "O yetişkinlik çağına ulaşır" demektir.
Kehl Tabirinin Mânâsı
Üçüncü sual: Hazret-i İsa'nın göğe yükseltilinceye kadarki ömrünün otuzüç yıl altı ay olduğu nakledilmiştir. Bu duruma göre o, yetişkinlik çağına varmamıştır.
Cevap: Buna iki yönden cevap verilebilir:
a) Biz, (......) kelimesinin Arapça'da tam ve kâmil olmaktan ibaret olduğunu beyân etmiştik. İnsanın en mükemmel hali ise, o otuz ilâ kırk yaşı arasında bulunduğu zaman olur. Binâenaleyh, Hazret-i İsa'nın bu yaşta iken, diye vasfedilmiş olması doğru olmuş olur.
b) Bu, Hüseyn İbn Fadl el-Becelî'nin görüşüdür. Buna göre, Hak teâlâ'-nı tabirinden maksat, Hazret-i İsa'nın âhir zamanda semâdan inerek insanlarla konuşup, Deccâl'i de öldürmesinden sonra, böyle yeryüzüne ineceğine dair bir nass bulunmaktadır" demiştir.
Hazret-i İsa'nın Bebek İken Konuşmasına Hristiyanların İtirazı
Hristiyanlar, Hazret-i İsa'nın beşikte konuşmasını kabul etmemişler ve kendi görüşlerinin doğruluğuna da, şöyle istidlal etmişlerdir: Onun beşikteyken konuşması, en garip ve en şaşırtıcı bir durumdur. Bu gibi vakıaların meydana gelmesi durumunda hiç şüphesiz ki, eğer bu hâdise meydana gelmişse, bu hâdisenin mutlaka sözlerine itibar edilecek ve hükme medar olacak çok kalabalık bir topluluğun huzurunda meydana gelmiş olması gerekirdi... Çünkü bu gibi mu'cizelerin bir iki kişiye mahsus olması mümkün değildir. Gerçekten son derece hayret verici bir vakıa, kalabalık bir topluluğun huzurunda meydana gelirse, muhakkak ki bunu rivayet etmenin sebep ve yolları da fazlalaşır. Böylece de bu, tevatür derecesine ulaşmış olur. Tevatür derecesine ulaşmış olan bir şeyi gizlemek ise, imkânsızdır. Ve yine, eğer böyle bir şey meydana gelmiş olsaydı, bunu gizlemek imkânsız olurdu. Çünkü hristiyanlar, Hazret-i İsa'yı sevme konusunda çok aşırı davranarak, onun bir iiâh olduğunu dahi söylemişlerdir.. Böyle olan kimselerin, Hazret-i İsa'nın menkîbe ve faziletlerini gizleme hususunda çaba sarfetmeleri imkânsız olur; bilakis, onun hakkındaki bir menkîbeyi bin yapar... Böylece, böyle bir vakıa şayet meydana gelmiş olsaydı, bunu en iyi bilen kimselerin hristiyanlar olması gerekirdi. Onlar bunu inkâr etme hususunda mutabık olunca, bu işin kesinlikle meydana gelmemiş olduğunu anlamış oluruz.
Kelâmcılar bu şüpheye şu şekilde cevap vermişler ve şöyle demişlerdir: Hazret-i İsa'nın beşikte konuşması, ancak Hazret-i Meryem'in fuhuş ve zinadan beri ve masum olduğuna bir detil olsun diye meydana gelmiştir... Orada bulunanlar ise, az bir topluluk idi.. Böylece bu sözü duyanlar pek az bir topluluk olmuştur. Böylesi az sayıdaki topluluk içinde, hakikatlerin gizlenmesi hususunda bir ittifakın meydana gelmesi uzak bir ihtimal değildir. Bunun şöyle olması muhtemeldir: O az sayıdaki topluluk, bunu anlatmıştır, amma o yahudiler onları bu konuda yalanlayarak, iftirada bulunmakla suçlamışlardır. Bunun üzerine onlar da bu sebepten dolayı susmuşlar, bu sebeplerden ötürü mesele, Allahü Teâlâ onu Hazret-i Muhammed'e bildirmesine kadar gizli ve saklı kalmıştır. Kaldı ki bütün hristiyanlar bunu inkâr etmemektedir. Çünkü, meselâ Ca'fer İbn Ebî Tâlib'den şu rivayet edilmiştir: Necaşî'ye Meryem sûresi okunduğu zaman Necaşî, "İsa (aleyhisselâm)'nın hadisesiyle, bu sözde zikredilen hadise arasında zerrece fark bulunmamaktadır" demiştir.
Cenâb-ı Hak daha sonra"O, salihlerdendir" buyurmuştur. Eğer, "Hazret-i İsa'nın Allahü Teâlâ'dan bir kelime olması; dünyada ve âhirette itibarlı olması, Allah katında O'na çok yakın olanlardan olması, insanlarla beşikte ve yetişkinlik çağında konuşması... Evet, bu sıfatlardan her biri, onun salih kimselerden olması sıfatından daha yüce ve daha şereflidir.. O hâlde Cenâb-ı Hak, Hazret-i İsa'nın sıfatlarını niçin, "Ve, sahillerdendir" vasfı ile bitirmiştir?" denilirse, deriz ki: Kişinin sâlih olmasından daha büyük bir rütbe yoktur. Çünkü kişi böyle olduğu zaman, yaptığı ve yapmadığı bütün işlerde en güzel yola ve en mükemmel usûle uyar, devamlı ona tâbi olur. Bunun, gerek dünyevî, gerek dinî hususlarda, kalbî ve uzvî fiillerin bütününe dair makamları içine aldığı, herkesçe malumdur. Binâenaleyh, Allahü Teâlâ, bazı tafsilatları zikredince, bunun peşinden derecelerin en yükseğine delâlet eden bu sözü getirmiştir...
47–48. Âyetlerin Tefsiri
Âyetin tefsiri için bak:49
49. Âyetin Tefsiri
"Dedi ki: "Rabb'im, bana bir beşer dokunmamışken, benim nasıl çocuğum olabilir?" (Allah), "Öyle.. (Fakat) Allah dilediğini yaratır. Bir işe hükmettiği zaman, ona sadece ol! der, o da oluverir.." dedi. Allah ona yazmayı, hikmeti, Tevrâti ve İncil'i öğretecek.. Onu İsrailoğullarına peygamber gönderecek... (Onlara o), "Muhakkak ki ben size Rabb'inizden bir mu'cize getirdim. Gerçekte, ben size çamurdan kuşa benzer bir şey yapar, ona üflerim de Allah'ın izniyle o, derhal bir kuş olur. Allah'ın izniyle anadan doğma körü ve alacalıyı iyileştirir, ölüleri diriltirim. Evlerinizde ne yiyor, ne biriktiriyorsunuz, onları size haber veririm. Muhakkak ki bunlarda, sizin için, eğer iman ediciler iseniz, bir ibret vardır" deyecek" .
Müfessirler şöyle demişlerdir: Hazret-i Meryem, böyle demiştir. Çünkü, bir şey ile müjdelemek, âdetin hilafına vaki olan şeyden teaccüb etmeyi gerektirir. Biz bunun aynısını Hazret-i Zekeriyya'nın kıssasında açıklamıştık. Cenâb-ı Hakk'ın, "Bir işe hükmettiği zaman, ona sadece ol! der, o da oluverir" tabirinin tefsiri Bakara, 117. âyetin tefsirinde geçmişti.
Hak teâlâ'nın 'Allah ona yazmayı, hikmeti, Tevrat'ı ve İncil'i öğretecek" buyruğuna gelince, bunda iki mesele vardır:
Birinci Mesele
Nâfî ve Âsim, yâ harfiyle diğer kıraat imamları da nün ile (......) şeklinde okumuşlardır. Yâ harfiyle okunması halinde, bu cümle "(Fakat) Allah dilediğini yaratır" cümlesine atfedil mistir. Müberred, "bu ifâdenin "Seni bir kelimeyle müjdel' (Âl-i İmran, 45) âyetine atfedildiğini" söylemiştir. Nûn ile okuyanlar, âyetin takdirinin şöyle olduğunu söylemişlerdir: "Meryem, "Ya Rabbi, benim nasıl çocuğum olabilir?" demişti... Bunun üzerine de, Cenâb-ı Hak ona, "Öyle.. (Fakat) Allah dilediğini yaratır. Bir işe hükmetiği zaman, ona sadece ol! der, o da oluverir" demişti. Bu, her ne kadar gaib sîgasıyla bir haber verme ise de bu, Allahü Teâlâ'nın kendisinden bir haber vermesidir. Bu sebeple hiç şüphesiz, bu ifâdeye, gayb sîgasıyla olmayan haber vermeyi birleştirmesi güzel olmuş, bundan ötürü de "ve, ona öğreteceğiz..." buyurmuştur. Çünkü Cenâb-ı Hakk'ın, buyruğunun mânası, 'İşte böylece biz, dilediğimizi yaratıyor, kitabı ve hikmeti öğretiyoruz" şeklindedir. Allah en iyisini bilendir.
Kitap, Hikmet, Tevrat ve İncil'in Sıralanmasındaki Sır
Bu âyette, atıf vâvıyla birbirine atfedilmiş olan dört mevzu bulunmaktadır. Bana göre doğruya en yakın olanı şöyle denilmesidir; Kitap kelimesinden murad, yazı ve kitabet sanatını öğretmektir. Hikmet'den murad, ilimleri öğretip, ahlâkı güzelleştirmektir. Çünkü insanın kemâli ve mükemmelliği, hakkı zâtı gereği, hayrı da, onunla amel etmek için bilip tanımasındadır. Bu ikisinin toplamı "hikmet" diye adlandırılmıştır. Sonra Hazret-i İsa, hat ve yazı sanatını öğrenip, aklî ve şer'İ ilimleri de kavrayınca, Cenâb-ı Hak ona Tevrat'ı öğretmiştir. Hak yazının öğretilmesinden sonra öğretmişti; çünkü Tevrat ilahî bir kitab olup, içinde de büyük sırlar bulunmakta idi. İnsanın, birçok ilimleri öğrenmedikçe, ilahî kitapların sırlarından bahsetmeye girişmesi mümkün değildir. Sonra Cenâb-ı Hak, dördüncü olarak İncil'i zikretmiştir. O, İncil'i Tevrat'tan sonra getirmiştir. Çünkü önce yazıyı öğrenip, sonra hak ilimlerini elde edip, daha sonra da, Hak teâlâ'nın ondan önceki peygamberlere göndermiş olduğu kitapların sırlarını iyice ihata edip anlayınca, O'nun böylece ilimdeki derecesi yükselmiş olur. Buna göre Cenâb-ı Hak o kimseye, bundan sonra başka bir kitap indirip, onu o kitabın sırlarına vakıf kılınca işte bu; ilimde, anlayışta, aklî-şer'î sırları kavrayışta ve ulvî ve süflî hikmetlere muttali olmada en yüksek nokta ve en yüce payedir. İşte, bu dört lafzın tertibi hususunda söyleyebileceklerim bundan ibarettir.
Hazret-i İsa'nın, İsrailoğullarına Resul Gönderilmesi
Cenâb-ı Hak daha sonra, "Onu İsrailoğullarına bir peygamber gönderecek.. (Onlara O), "muhakkak ki ben size Rabb'inizden bir mu'cize getirdim(diyecek)" buyurmuştur. Bu âyet hakkında birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Bu âyetle ilgili şu izahlar bulunmaktadır:
a) Âyetin takdiri, "Biz ona yazı yazmayı, hikmeti, Tevrat'ı ve İncil'i öğreteceğiz; onu, İsrailoğullarına, "Ben size Rabb'inizden bir mu'cize getirdim, ." diyen bir peygamber olarak yollayacağız.. şeklindedir. Herhangi bir karışıklığa sebebiyet vermediği sürece hazfler yapmak "güzeldir.
b) Zeccâc, şöyle demiştir: "Bana göre kelamın takdirinde tercih edilmesi gereken durum, "O, insanlarla bir resul olarak konuşuyordu" şeklinde olmasıdır. Biz bu takdiri, Hazret-i İsa'nın, "Ben size... getirdim" ifâdesi münasebetiyle yaptık.. Buna göre mana, "Hazret-i İsa onlarla, "Ben size bir mû'cize getirdim" diyen bir resul olarak konuşuyordu, şeklinde olur" demiştir.
c) Ahfeş, "İstersen, vâv harfini zâid kabul edebilirsin; buna göre takdir de, "Allah ona yazı yazmayı, hikmeti, Tevrat'ı ve onu İsrailoğullarına, kendilerine "Ben size bir mu'cize getirdim diyen bir peygamber olarak İncil'i de öğretecektir" şeklindedir.
İkinci Mesele
Bu âyet, bazı yahudilerin görüşlerinin hilâfına olarak, Hazret-i İsa'nın bütün İsrailoğullarına bir peygamber olarak gönderildiğine delâlet eder. Bazı yahudiler ise Hazret-i İsa'nın, içlerinden hususi bir topluluğa peygamber olarak gönderilmiş olduğunu söylemişlerdir.
Üçüncü Mesele
Âyet-i kerimede geçen (......) kelimesiyle, müfred bir mana, cins mânası kastedilmiştir. Çünkü Allahü Teâlâ burada, tek bir tane değil, birçok mu'cizeyi sayıp tâdâd etmiştir. Ki, bunlar da ölüleri diriltmek, anadan doğma körler ile alacalı hastaları iyileştirmek, gayblardan haber vermektir.. Buna göre Cenâb-ı Hakk'ın, "Muhakkak ki ben size Rabb'inizden bir mu'cize getirdim" buyruğundaki "mu'cize" kelimesinden murad müfred, tek birşey olmayıp cinstir...
Cenâb-ı Hak, daha sonra "Gerçekte, ben size çamurdan kuşa benzer bir şey yapar, ona üflerim de Allah'ın izniyle derhal bir kuş olur" buyurmuştur.
Bil ki, Allahü Teâlâ burada Hazret-i İsa'nın mu'cizesi olarak beş çeşit mu'cizeden bahsetmiştir.
Birinci Çeşit Mucize
Hazret-i İsa'nın Mucizelerinden Birinci Nev'i: Çamurdan Kuş
Burada, bu âyette zikretmiş olduğu mu'cize olup bunda birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Hamza, hemzenin fethasıyla (......); Nâfi ise, hemzenin kesresiyle (......) şeklinde okumuşlardır. Buna göre, meftuh okuyanlar, bu kısmsözünden bedel yapmışlardır. Buna Cenâb-ı Hak sanki, "Ben size, çamurdan kuşa benzer bir şey yapma (mu'cizesini) getirdim..." demiştir. Kesre ile okuyanların kıraatinin ise iki izahı bulunmaktadır:
a) Bu, müste'nef (yeni başlayan) bir sözdür ve bu ifâdenin mâkabliyle de bir münasebeti kalmamıştır.
b) Hazret-i İsa, "mu'cize, âyet "Muhakkak ki ben, size çamurdan kuşa benzer birşey yaparım..." sözüyle açıklamıştır. Önceki cümlenin, mübtedâ olacak bir biçimde gelen daha sonraki bir cümleyle tefsir edilmesi caizdir. Nitekim Cenâb-ı Hak, iman edip de güzel ameller işleyenlere vaadetmiştir" (Maide, 9) buyurmuş, daha sonra da va'adedilen şeyi"Onlar için bir mağfiret vardır" şeklinde açıklamıştır. Yine Cenâb-ı Hak "Muhakkak ki İsâ'nın hâli, Allah katında, Âdem'in hâli gibidir" (Âl-i İmran, 59) buyurmuş, daha sonra "gibi.." kelimesin"Onu topraktan yarattı" sözüyle açıklamıştır. Bu izah çok güzeldir. Çünkü bu, mânâ bakımından "Muhakkak ki ben yaratırım" ifâdesini (......) kelimesinden bedel kılarak fetha ile okuyan kimsenin kıraati gibidir.
Halk (Yaratma) Burada "Ölçmek, Takdir” Manasındadır
cümlesinin mânası, Yani, "Ben onu takdir eder, Ölçüp biçer, şekil verir; bu şekilde mey-. Biz Cenâb-ı Hakk'ın, (Bakara, 21) âyetinin tefsirinde, "halk" (yaratma) kelimesinin "takdir etmek, ölçüp değerlendirmek" mânasına geldiğini açıklamıştık. Bunu, burada da zikretmemizde bir mahzur yoktur. Biz deriz ki, bunun bu manaya geldiğine Kur'ân, şiir ve istişhâd delâlet etmektedir.
Kur'ân'a gelince, bunlar şu âyetlerdir:
a) Allahü Teâlâ'nın, "yaratıp, takdir edenlerin en güzeli olan Allah'ın şanı ne yücedir" (Mü'minûn, 14) âyeti.. Bu böyledir, çünkü kulun, yaratma ve îcât etme mânasında "hâlık, yaratıcı" olamayacağı sabittir. Binâenaleyh onun "hâlık" olması, "takdir etmek, ölçüp biçmek ve inceden inceye düzenlemek, tesviye etmek" mânasına alınması gerekir.
b) "Halk" (yaratma) fafzı, yalana da ad olarak verilebilir. Nitekim Cenâb-ı Hak, Şuarâ sûresi 137. âyetinde, "Bu, evvelkilerin yalan ve düzmecelerinden başka birşey değildir"; Ankebût sûresi 17. âyetinde, "Yalan uydurup düzüyorsunuz" ve Sâd sûresi 7. âyetinde de, "Bu, ancak bir uydurmadır" buyurmuştur. Buna göre yalan söyleyen kimse, hâlık diye adlandırılmıştır. Çünkü o kimse, kafasında yalan takdir edip, sonra ona şekil vererek gerçekleştirir.
c) Tefsirini yapmakta olduğumuz, "Gerçekte, ben size çamurdan kuş biçimi gibi bir şey yapar, yani onu düzenler ve tesviye ederim..." âyetiyle, Mâide süresindeki, "Hanı, çamurdan kuşa benzer bir şey yapıyordun.." (Mâide, 110) âyeti, "halk" kelimesinin takdir ve tasvir etme, suret verme manalarına geldiğine delâlet eder.
Hak teâlâ'nın, "Yerde olan her şeyi sizin için yaratan... Odur..." (Bakara, 29) âyetidir. Bu ifâdedeki lafzı, maziye, yani geçmiş zamana işarettir. Biz bu ifâdeyi icâd ve ibda mânasına alırsak, mâna, "Yeryüzünde olan herşeyi Hak teâlâ geçmiş zamanda icâd etmiştir" şeklinde olur ki, bu da ittifakla yanlıştır. O halde, sözün doğru olabilmesi için "halk" (yaratmak) kelimesini, takdir etmek manasına hamletmek gerekir. Bu hususta doğru olan mâna da, "Allahü Teâlâ, geçmişte, yeryüzünde şu anda meydana gelen her şeyi takdir etmişti..." şeklinde olan mânâdır.
Şiirden delile gelince, bu, şairin şu beytidir:
' yemin olsun ki sen, kafandan uydurduğun şeyleri iftira ediyorsun. Halbuki bazıları iser kafalarından birşeyter tasarlıyorlar ama başkasına iftira olarak söylemiyorlar."
Yine başka bir şairin, şu beytidir:
"Deriyi ölçüp biçen kadın ve erkek işçilerin elinde ancak derinin güzeli gıcırdar."
Istişhâda gelince, bu da şudur: Bir başka örneğe bakarak ayakkabıyı ölçüp biçip, onu iyice düzelttiğinde denilir. (......) kelimesi, bir miktar hayır, pay, hisse demektir. Yine, , "Hakkı, müstehak olduğu şey budur" mânasında olmak üzere denilir. Düz ve çıplak kaya parçasına denilir. Çünkü düz olmada istiva; sert, girintili çıkıntılı olmada ise, ihtilaf ve pürüzler bulunmaktadır. Böylece, "halk" (yaratmak) kelimesinin takdir etmek, düzenlemek mânasından ibaret olduğu ortaya çıkmış oldu.
Allah'a Hâlık İsmi Verilmesine İtiraz Edenlere Cevap
Bütün bunları iyice anladığın zaman biz deriz ki, Allah'a (Hâlık) isminin verilip verilemiyeceği hususunda ihtilâf etmişlerdir. Ebu Abdillah el-Basri "Hakiki mânada olmak üzere, Allah'a bu kelimenin isnâd edilmesinin caiz olmadığını; çünkü takdir edip düzenlemenin, zan ve hesaplar yapmaktan ibaret olduğunu, bunun ise, Allah hakkında muhal olacağını" söylemiştir.
Âlimlerimiz ise, "Hâlık, ancak Allah'tır" demişler ve bunun böyle olduğuna şu âyeti delil getirmişlerdir: "Allah her şeyin halikı, yaratıcısıdır" (Zümer, 62).
Âlimlerimizden bazıları da, Cenâb-ı Hakk'ın, "Sizi gökten ve yerden rızıklandıracak, Allah'tan başka bîr yaratan var mı?" (Fâtır, 3) âyetiyle istidlal etmişlerdir ki, bu zayıftır. Çünkü bunun mânası, "Allah'tan başka gökten rızık vermek vasfıyla nitelenmiş olan bir yaratıcı var mıdır?" demektir. Bizim, "Durumu bu olan yaratıcı sadece Allah'tır" şeklindeki sözümüzün doğru olmasından, "Allah'tan başka hâlık yoktur" sözünün doğru olması gerekmez.
Âlimlerimiz, Ebu Abdillah el-Basrî'nin bu sözünü şu şekilde cevaplandırmışlardır: "Takdir edip iyice düzenlemek, ilim ve zandan ibarettir. Ancak ne var ki zan, Allah hakkında imkânsız olsa bile, O'nun hakkında ilim mutlaka sabittir.
Bunu iyice anladığın zaman biz deriz ki, Hak teâlâ'nın, buyruğunun mânası, "Ben tasvîr ve takdir ediyor, suret veriyor, ölçüp biçiyorum..." şeklindedir. O'nun, Kuşa benzeyen bir şey" sözündeki hey'e kelimesinin mânası, "hazırlanmış, takdir edilmiş şekil, heyet" demektir. Bu, senin bir şeyi ölçüp takdir ettiğin zaman söylemiş olduğuntabirinden alınmıştır. O'nun "derken ona üflerim" sözünün mânası ise, "Ben bu şekillendirilmiş, tasvir edilmiş çamura üflerim" demektir.
Cenâb-ı Hakk'ın, "Allah'ın izniyle, derhal bir kuş olur" buyruğuna gelince, bu hususta birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Nâfi, bu ifâdeyi elif ile ve müfred olarak (bir kuş); diğer kıraat imamları ise, cemî sîgâsıyla (......) şeklinde okumuşlardır. Maide süresindeki 110. âyette geçen (......) kelimesi hakkında da durum aynıdır (......) kelimesi cins isim olup, hem müfrede hem de cem'e ıtlak edilebilir, söylenebilir. Rivayet olunduğuna göre Hazret-i İsa (aleyhisselâm), peygamber olduğunu iddia edip mu'cizeler izhâr edince, onlar Hazret-i İsa'nın işini zorlaştırmaya başlayarak, ondan bir yarasa meydana getirmesini, yaratmasını istemişlerdir. O da bunun üzerine bir balçık almış ve ona, yarasa şeklini vermiş; sonra da ona üfleyince, o gök ile yer arasında uçmuş...
Vehb, şöyle demiştir: "O, insanlar kendisini görebildikleri müddetçe uçuyor, onların gözlerinin göremiyeceği bir yere varınca, ölüp yere düşüyordu."
Sonra âlimler, bu hususta ihtilâf ederek, içlerinden bir grup, Hazret-i İsa'nın yarasadan başka birşey yaratmadığını; bu manadan dolayı Nâfi'nin bu kelimeyi müfred olarak (......) şeklinde okuduğunu söylerken; başkaları da, Hazret-i İsa'nın çok çeşitli kuşlar yarattığını, bu mânadan dolayı da, diğer kıraat imamlarının bu kelimeyi çoğul olarak, (......) şeklinde okuduklarını söylemişlerdir.
Hazret-i İsa'nın Nefesi (Üflemesi)
Kelâmcılardan bazıları bu âyetin, ruhun, rüzgâr gibi ince bir cisim olduğuna delâlet ettiğini, bundan dolayı da Cenâb-ı Hakk'ın onu "üflemek..." ile vasfettiğini söylemişlerdir. Sonra burada, incelenmesi gereken bir husus vardır. Bu da şudur: "Allahü Teâlâ Hazret-i İsa (aleyhisselâm)'nın nefesine öyle bir hususiyet vermişti ki, O herhangi bir şeye üflediğinde O'nun o şeye üflemesi, o şeyin hayatiyet kazanmasını gerektiriyordu" denilebilir mi? Veyahut da, "Hayır, durum böyle değildi; bilakis Allahü Teâlâ, Hazret-i İsa'nın o şeye üflemesi sırasında bir mu'cize izhâr etmek suretiyle, kendi kudretiyle o cisimde hayâtı yaratıyordu..." denilebilir mi? Bu ikinci görüş, doğru ve gerçek olan görüştür, çünkü Cenâb-ı Hak, "O, ölümü de, hayatı da yaratandır" (Mulk. 2) buyurmuştur.
Ve yine Cenâb-ı Hak, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in hükümdar (Nemrud) ile olan münazarası sırasında, "Rabb'tm, dirilten ve öldürendir" (Bakara, 258) dediğini nakletmiştir. Eğer, diriltme sıfatı Allah'tan başkaları için de söz konusu olsaydı, hiç şüphe yok ki Hazret-i İbrahim'in bu istidlali geçersiz olurdu.
Üçüncü Mesele
Kur'ân-ı Kerim, Hazret-i İsa (aleyhisselâm)'nın, Cibril (aleyhisselâm)'in Meryem (aleyhisselâm)'e üflemesinden tevellüt edip, meydana geldiğini göstermektedir. Cibril (aleyhisselâm) ise, sırf ruh ve mahza ruhanî bir varlıktır. Binâenaleyh şüphesiz, Hazret-i İsa (aleyhisselâm)'ya üflemesi, ona hayat ve rûh vermek içindir.
Dördüncü Mesele
Hak teâlâ'nın, (......) buyruğunun mânası, "Allah'ın izni olmadıkça, (Âl-i İmran, 145) yani, "Ancak Allah'ın ölümü icâd edip yaratması bulunmadıkça, hiçbir nefsin ölmesi mümkün değildir" âyetinden dolayı, Allah'ın yaratması ve tekvîniyle demektir. Hazret-i İsa, bu şüpheyi izâle etmek ve, "Ben bunu tasvir ediyorum, ama ona can verip onda hayatı yaratan, peygamberlerinin elinden mu'cizeler izhar etmek için bunu yapan Allah'dır" hükmüne dikkatleri çekmek için, "Allah'ın izniyle" kaydını zikretmiştir.
İkinci, Üçüncü Ve Dördüncü Çeşit Mucizeler: Hastalar Ve Ölüler
Bu Hak teâlâ'nın "Allah'ın izniyle anadan doğma körü ve alacalıyı İyileştirir, ölüleri diriltirim..." buyruğudur.
Dilcilerin çoğu, ekmeh kelimesinin, anadan doğma kör olan kimse anlamına geldiği kanaatindedirler. Halil ve başka âlimler, bu kelimenin, daha önce görüyorken sonradan görmez olan kimse anlamına geldiğini söylemişlerdir. Mücahid'den de bunun, "geceleyin görmeyen kimse" anlamına geldiği rivayet edilmiştir. Bu ümmet (tabiîn) içinde, tefsir sahibi Katâde İbn Diâme es-Sedûsî'den başka anadan doğma kör kimse olmadığı söylenmiştir. Rivayet edildiğine göre, Hazret-i İsa (aleyhisselâm)'nın yanına elli bin kişi toplanmıştı; gücü yetenler onun yanına geliyor, gücü yetmeyenlerin yanına da Hazret-i İsa gidiyordu. Onun iyileştirmesi, sadece duâ ile oluyordu.. Kelbî, "Hazret-i İsa'nın ölüleri, 'Ta Hayy, ya Kayyûm!.." diyerek dirilttiğini; dostu olan Azer'i böylece dirilttiğini, Sâm İbn Nuh'u kabrinden çağırdığını, onun da diri olarak kabrinden çıktığını;, sonra bir ihtiyarın, o anda ölmüş olan oğluna uğradığını, O'nun hemen Allah'a duâ ettiğini, onun da diri olarak tabutundan çıkıp, çoluk çocuğunun yanına döndüğünü" söylemiştir. Hazret-i İsa'nın "Allah'ın izniyle" demesi, onun bir ilâh olduğuna inanan kimselerin, bu vehimlerini bertaraf etmek içindir.
Beşinci Nev'i Mucize: Gaybdan Haber Vermesi
Bu, onun gaybdan haber vermesidir ki, Cenâb-ı Hak bu mu'cizeyi, Hazret-i , İsa'nın bir sözü olarak, "Evlerinizde ne yiyor, ne biriktiyorsunuz, onları size haber veririm" sözünde belirtmiştir. Bu ifâde hakkında iki mesele vardır;
Birinci Mesele
Bu âyet hakkında şu iki izah ve görüş bulunmaktadır
a) Hazret-i İsa, ilk önce gaybfardan haber veriyordu.
Süddî şunu rivayet etmiştir: "O, çocuklarla oynuyor, sonra onlara, babalarının ve annelerinin ne yaptığını haber veriyordu. Bunun üzerine O, çocuğa annesinin kendisi için şunları şunları sakladığını haber veriyordu; çocuk ise evine dönüyor ve, o şeyi alıncaya kadar ağlıyordu.. Sonra ise ana-babalar çocuklarına, "Bu sihirbazla oynamayın!" diyor ve onları bir evde topluyorlardı. Hazret-i İsa onları aramaya geldiğinde ise, çocukların anne-babalan Hazret-i İsa'ya, "Çocuklar evde değiller!" diyorlardı. Hazret-i İsa da, "Peki, evde kim var?" diye sorduğunda, onlar, "Domuzlar var.." diyorlardı. Hazret-i İsa da, "İşte, öyle olsunlar!" deyince onlar da domuz haline geliyorlardı.
b) Hazret-i İsa'nın gayblardan haber vermesi, gökten sofra indiği zaman zuhur etmişti. Bu böyledir, çünkü İsrailoğulları, bu sofradan geriye birşey bırakıp biriktirmekten nehyedilmişlerdi. Ama onlar, yine de yiyecek biriktirip, saklıyorlardı. Hazret-i İsa da, işte onlara neler sakladıklarını haber veriyordu.
İkinci Mesele
Bu şekilde gaybten haber vermek, bir mu'cizedir Çünkü, (gaybten) haber verdiklerini iddia eden müneccimmlerin bunu haber vermeleri, ancak daha önce geçmiş olan bir soruya İstinâd ediyordu. Onlar bu soruyu sorduktan sonra, bir âlet vasıtasıyla bu haberleri ortaya koymaya çalışıyor, bu âlet vasıtasıyla yıldızların çeşitli hal ve durumlarını bilip tesbit etmeye gayret sarfediyorlardı. Sonra müneccimler, kendilerinin çoğu kez yanılmış olduklarını da kabul etmektedirler. Ama gaybta haber vermeye gelince bu, daha önce herhangi bir soru bulunmadan ve de bir âletten de istifâde etmeksizin, sadece Allah'tan alınan vahiy ile olmaktadır.
Sonra Hazret-i İsa (aleyhisselâm) sözünü "Muhakkak ki bunlarda sizin için, eğer iman ediciler İseniz, bir ibret vardır" diye bitirmiştir. Bu sözün mânası, "mu'cizevî delillerin, peygamberlerin doğruluğuna delâlet ettiğine inanan herkes için bu beş şeyde, iddia sahibinin doğruluğunu gösteren güçlü ve susturucu mu'cizeler vardır. Evet, mu'cizenin, iddia sahibinin doğruluğuna delalet ettiğini inkâr edenler de vardır. Bunlar, Brahmanlardır. Çünkü mu'cizelerin meydana gelmesi bunlara kifayet etmez. Fakat mu'cize'nin, iddia sahibinin doğruluğuna delâlet ettiğine inanan kimselerin bu mu'cizeler hakkında söyleyecekleri hiçbir söz yoktur.
50. Âyetin Tefsiri
Âyetin tefsiri için bak:51
51. Âyetin Tefsiri
"Benden önceki Tevrat'ı tasdik edici olarak ve size haram kılınmış olanbazı şeyleri helâl kılmak için (geldim). Size Rabb'inizden âyet (mu'cize) getirdim. Artık Allah'tan korkun ve bana itaat edin. Şüphe yok ki Allah benim de Rabb'imr sizin de Rabb'inizdir. Öyle ise O'na kulluk edin. İşte sırat-ı müstakim budur" .
Hazret-i İsa'nın Tevrat'ı Tasdik Etmesinin Mânası
Bil ki Hazret-i İsa (aleyhisselâm), bu apaçık mu'cizeler ile, kendisinin Allah katından gönderilmiş bir peygaber olduğunu açıklayınca, bunun peşisıra hangi sebeplerle gönderildiğini beyân etmiştir. Onlar da şu iki şeydir:
1- "Önümdeki Tevrat'ı tasdik edici olarak..." Bu tabir ile ilgili iki mesele vardır:
Birinci Mesele
Biz, bir önceki âyetteki sözünün takdirinin "Ben, "Muhakkak size bir âyet getirdim" diyen birisini İsrailoğullarına peygamber olarak gönderiyorum" şeklinde olduğunu söylemiştik. Buna göre bu âyetteki (......) kelimesi, oradaki cümlesine ma'tuftur. Bunun takdiri ise şu şekildedir: "Ben, muhakkak size âyet getirdim ve önümdeki Tevrat'ı tasdik edici olarak gönderildim" diyen birisini İsrailoğullarına peygamber olarak gönderiyorum" sözün delâlet etmesi sebebiyle, bu kısımların hazfi yerinde olmuştur.
İkinci Mesele
Her peygamberin, bütün peygamberleri tasdik etmesi gerekir. Çünkü onların peygamberliklerinin sabit olmasının yolu da mu'cizedir. Buna göre mu'ci- zesi bulunan herkesin peygamber olduğunu kabul etmek gerekir. İşte bu sebepten ötürü biz, Hazret-i İsa (aleyhisselâm)'nın, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ya Tevrat'ın verilmiş olduğunu tasdik etmesi gerektiğini söyledik. Hazret-i İsa'nın İsrailoğullarına peygamber olarak gönderilişinin maksatlarından birisi belki de, Tevrat'ı iyice anlatıp münkirlerin şüphelerini ve cahillerin yaptığı tahrifatları ortadan kaldırmaktır.
Hazret-i İsa'nın Şeriatının Bazı Haramları Helal Kılması
2- "Ve size haram kılınmış olan bazı şeyleri size helâl kılmak için..." Bu hususta bir suâl vardır, o da şudur: "Bu son kısım bir önceki ifâde ile tezad teşkil eder. Çünkü bu, Hazret-i İsa'nın Tevrat'ta İsrailoğullarına haram kılınmış olan bazı şeyleri helâl kılmak için geldiğini gösteren açık bir ifâdedir. Bu da İncil'in hükmünün, Tevrat'ın bu hususlardaki hükmünün aksini ifâde etmesi gerekir. Binâenaleyh bu, Hazret-i -İsa'nın "Önümdeki Tevrat'ı tasdik edici olarak" şeklindeki sözü ile tezad teşkil eder?
Buna şöyle cevap verilir: Bu iki ifâde arasında herhangi bir tenakuz yoktur. Çünkü Tevrat'ı tasdik etmek demek, onda bulunan herşeyin hak ve doğru olduğuna inanmaktan başka birşey değildir.
İkincisi Tevrat'ta zikredilmediğine göre, Hazret-i İsa'nın Tevrat'ta haram kılınan şeyleri helâl kılması, O'nun Tevrat'ı tasdik edişine ters düşmez. Yine Hazret-i İsa (aleyhisselâm)'nın geleceği Tevrat'ta müjdelendiğine göre, Hazret-i İsa'nın gelmesi ve O'nun şeriatı, Tevrat'a ters düşmüş olmaz.
Sonra âlimler bu hususta ihtilaf ederek, bazıları, Hazret-i İsa'nın Tevrat'ın hiçbir hükmünü değiştirmediğini söylemişlerdir. Vehb İbn Münebbih şöyle demiştir: "Hazret-i İsa (aleyhisselâm), Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'nın şeriatında idi. O da cumartesi yasağını kabul ediyor ve kıble olarak Beyt-i Makdis'e dönüyordu."
Sonra Vehb, "Size haram kılınmış olan bazı şeyleri size helâl kılmak için (geldim)" ifâdesini şu iki şekilde tefsir etmiş ve:
a) "Yahudi âlimleri, kendi kendilerine bazı asılsız hükümler uydurmuş ve bunları Hazret-i Musa'ya nisbet etmişlerdi. Hazret-i İsa (aleyhisselâm) gelince, bu gibi hükümleri kaldırmış ve bunların asılsız olduğunu belirtip, durumu Hazret-i Musa (aleyhisselâm) zamanındaki şekline getirmiştir.
b) Allahü teâlâ, İsrai loğ utlarının işledikleri bazı günahlardan ötürü, onlara bir ceza olsun diye, bazı şeyleri onlara haram kılmıştı. Nitekim Hak teâlâ, "Yahudilerin işledikleri bir zulüm sebebi ile, biz (evvelce) kendileri için helâl kılınan temiz ve güzel şeyleri onlara haram kıldık" (Nisa. 160) buyurmuştur.
Sonra bu haram kılma, yahudiler için devam edegelmiştir. Daha sonra Hazret-i İsa (aleyhisselâm) gelerek, bu çetin hükümleri kaldırmıştır" demiştir. Diğer bazı âlimler ise şöyle demişlerdir: Hazret-i İsa (aleyhisselâm), Tevrat'ın birçok hükmünü kaldırmıştır. Fakat bu, onun, yukarıda da açıkladığımız gibi, Tevrat'ı tasdik etmiş olmasına bir zarar vermez. O, cumartesi ile ilgili hükmü kaldırmış, onun yerine pazar günü hükmünü koymuştur. O, yaptığı her işte isabetlidir. Çünkü biz, nâsih ile mensuh'un, ikisinin de hak ve doğru olduğunu beyân etmiştik.
Daha sonra Cenâb-ı Allah "Size Rabb'inizden âyet (mu'cize) getirdim" buyurmuştur. Bu ifâde tekrar edilmiştir. Çünkü insanı, eskiden beri alıştığı şeylerin tesirinden koparmak zordur. İşte bundan dolayı Hazret-i İsa'nın sözü onların kalplerine daha faydalı ve tabiatları üzerinde daha tesirli olsun diye, mu'cizeleri tekrar zikretmiş, sonra onları korkutarak Artık Allah'tan korkun ve bana itaat edin" demiştir. Çünkü peygambere itaat etmek, Allah'tan ittikâ etmenin gereklerindendir. Böylece O, "Gerçekten Allah'tan korktuğunuz zaman, Rabb'im adına size emrettiğim şeylerde de bana itaat etmeniz gerekir" demiş, daha sonra da sözünü şöyle bitirmiştir "Şüphe yok ki Allah benim de Rabb'im, sizin de Rabb'İnizdir. Öyle ise O'na kulluk edin. İşte sırat-ı müstakim budur." Hazret-i İsa (aleyhisselâm)'nın bu sözden maksadı, kendisi hakkında bâtıl şeyler uydurup, O'nun ilâh veya İlâh'ın oğlu olduğunu söylemesinler diye, Allah'a boyun eğdiğini izhâr etmek ve O'nun kulu olduğunu itiraf etmektir. Çünkü O'nun, Allah'a kul olduğunu kabul edip ikrar etmesi, câhil hristiyanların O'nun hakkında iddia ettiği şeylere manî olur. Sonra O, "Öyle ise Allah'a kulluk edin" demiştir ki bu, "Allahü teâlâ bütün mahlukatın Rabb'i olduğuna göre, herkesin O'na ibâdet etmesi gerekir" manasındadır. Sonra da o bu hükmünü, "İşte sırat-ı müstakim (en doğru yol) budur" diyerek te'kid etmiştir.
52–53. Âyetlerin Tefsiri
Âyetin tefsiri için bak:54
54. Âyetin Tefsiri
"Ne zaman ki İsa onlarda inkâr emareleri gördü, dedi ki: "Allah'a (doğru giden yolda) bana yardım edecekler kim?" Havariler: "Biziz Allah'ın (dininin) yardımcıları. Allah'a İnandık. Sen de şâhid ol ki, biz muhakkak müslümanlarız" dediler. "Ey Rabb'imiz, senin indirdiğin (o kitaba) inandık, o peygambere de tâbi olduk. Artık bizi şahitlerle beraber yaz." (Yahudiler) hileye saptılar, Allah da onların hilelerine ceza verdi. Allah hilekârları cezalandıranların en hayırlısıdır" .
Bil ki, Allahü teâlâ, Hazret-i Meryem'i Hazret-i İsa gibi bir çocukla müjdeleyişini anlatıp, onun özelliklerini iyice açıklayınca, mu'cizelerini bildirip, burada doğumunun hikayesini anlatmayarak, bu hadiseyi derinlemesine Meryem Sûresi'nde zikredince, Hazret-i İsa (aleyhisselâm) bu mu'cizeleri kendilerine gösterdiği ve bu delilleri ortaya koyduğu zaman o yahudilerin ne yaptıklarını beyân etmeye başladı. "Ne zaman ki İsâ onlarda inkâr emareleri gördü" buyurdu. Bu ifâde ile alâkalı bâzt meseleler bulunmaktadır.
Hazret-i İsa'nın Yahudilerde İnkâr Alametleri Görmesi
(......) kelimesi, birşeyi duyup hissetmek manasından ibarettir. Bunun iki izahı vardır:
a) Bu kelimeyi zahiri mânasına vererek, "Onlar, inkârlarını söylüyorlardı. Hazret-i İsa da Allah'ın izniyle bunu duyup hissetti" mânâsında olduğunu söylemek.
b) Bu kelimeyi te'vil ederek, bundan murad şudur demek: "Hazret-i İsa, onların küfürde ısrarlı olduklarını, kendini öldürmeye niyetlendiklerini bildi." Bu, şüphesi olmayan kesin bir bilgi haline gelince, Allahü teâlâ, duyularla meydana gelen bu ilmi, "hissetme" diye ifâde etmiştir.
İkinci Mesele
Âlimler, yahudilerin inkârlarının ortaya çıkmasına sebep olan şeyin ne olduğu hususunda, şu görüşleri belirterek ihtilaf etmişlerdir:
1- Süddî şöyle demiştir: "Allahü teâlâ, Hazret-i İsa (aleyhisselâm)'yı İsrailoğullarına bir peygamber olarak gönderdiği zaman, o gelip onları Allah'ın dinine davet etmişti. Onlar küfürlerinde inâd edip ona uymadılar. Bunun üzerine o onlardan korktu ve saklandı. İsa (aleyhisselâm)'nın kavmi içindeki durumu, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in durumu gibi idi. O da Mekke'de iken mustaz'af (güçsüz bırakılmış) bir kimse idi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in müşrikler onu öldürmek istedikleri zaman Sevr mağarasında ve kendine inanan mü'minlerin evlerinde gizlenişi gibi, Hazret-i isa (aleyhisselâm)da İsrailoğullarından gizlenmiş idi. Sonra annesiyle birlikte, yeryüzünü dolaşmak için (saklandığı yerden) çıktı. Bir şehre, bir adama rastladı. Bu adam son derece izzet-ü ikram gösterdi. Orada zâlim bir hükümdar vardı. İşte bu adam bir gün, mahzun bir şekilde Hazret-i İsa'nın yanına geldi. Hazret-i İsa (aleyhisselâm) bunun sebebini sorunca şöyle dedi: "Bu şehrin adamı, zalim bir adamdır. O, bizden her adama, kendisini ve ordusunu yedirip içireceği bir gün tayin etti.. Bu günse benim sıram; ama durumum kötü..." Hazret-i Meryem (aleyhisselâm) bunu duyunca, "Evladım, Allah'a dua et de, Allah o adama isteğini versin.." dedi. Bunun üzerine Hazret-i İsa, "Anneciğim, eğer bunu yaparsam, bundan bir şer meydana gelir." dedi. Buna karşılık Hazret-i Meryem, "O, ihsanda bulunup ikram etti.. Onun için, ona da mutlaka ihsanda bulunup ikram etmek gerekir" deyince, Hazret-i İsa (aleyhisselâm) şöyle dedi: "O hükümdarın gelmesi yaklaştığı zaman, tencere ve kırbalarını suyla doldur. Sonra da bunu yapıp bitirdiğini bana bildir.." O adam bu işleri yapıp bitirince Hazret-i İsa, Allah'a duâ etti.. Bunun üzerine, tencerede bulunan şeyler pişip (yemek haline), su kırbalarındaki su da şarap haline geldi.. Hükümdar geldiği zaman, yedi, içti ve bu içkinin nereden alındığını sordu. Bu soru üzerine adam, cevap vermemek için oyalandı. Hükümdar ise ısrar edip, neticede ona anlattırdı, gerçeği öğrendi.
Hükümdar bunu öğrenince, "Allah'a duâ ederek suyu şarap haline getiren bir kimseye, çocuğunu, Allah'ın diriltmesi için duâ ettiğinde mutlaka icabet olunur" dedi. Kralın oğlu, birkaç gün önce ölmüş idi. Bunun üzerine hükümdar Hazret-i İsa'yı çağırtarak, ondan duâ etmesini istedi. Bunun üzerine de, Hazret-i İsa "Bunu yapamayız.. Çünkü o yaşarsa, bir şerre sebep olabilir" dedi. Bu cevap üzerine kral, "Ne olacağı umurumda değil, yeter ki ben onu göreyim.. Eğer sen onu diriltirsen, bu yaptığın şeye müsaade ederim..." dedi. Bu teklif üzerine Hazret-i İsa, Allah'a duâ etti.. Bunun üzerine çocuk (dirilip ayağa kalktı) ve böylece döndü. Ülkesinin insanları onun yaşadığını görünce, derhal silaha sarılarak birbirleriyle savaşmaya başladılar.. Hazret-i İsa'nın durumu da, halk arasında böylece son derece meşhur oldu.. Yahudiler, bundan dolayı, öldürmeyi amaçlayarak, onu kınayıp, açıkça onu inkâra başladılar.
2- Yahudiler, Hazret-i İsa'nın Tevrat'ta müjdelenen Mesîh olduğunu.ve kendi dinlerini neshedeceğini biliyorlardı. İşte bu sebeple onlar, işin hemen başında ona ta'n ettiler ve öldürmeye çalıştılar. Hazret-i İsa açıktan açığa davete başlayınca, yahudilerin kızgınlıkları arttı.. Onu rahatsız etmeye başlayarak, öldürmek istediler.
3- Hazret-i İsa, kendilerini imana davet etmiş olduğu kavminin iman etmeyeceğini ve çağrısının onlara hiçbir fayda vermeyeceğini zannetti.. Böylece, onlar hakkındaki bu zannının gerçek olup olmadığını anlamak için onları denemek istedi de, onlara, "Allah'a (doğru giden yolda) bana yardım edecekler kim?" dedi. Bu soru üzerine O'na, havarilerden başka hiç kimse olumlu cevap vermedi.. İşte o zaman, havarilerin dışında kalan herkesin kâfir olduğunu; dinini inkâr etme ve kendisini de öldürme hususunda kararlı ve ısrarlı olduklarını anladı.
Cenâb-ı Hakk'ın "Allah'a (doğru giden yolda) bana yardım edecekler kim?" sözü hakkında iki mesele vardır:
Birinci Mesele
Âyetle ilgili şu izahlar yapılmıştır
a) Hazret-i İsa (aleyhisselâm), İsrailoğullarını dine davet edip, onlar da bu konuda diretince, onlardan uzaklaşarak yeryüzünde dolaşmaya başladı. Derken, balık avlayan bir grup avcının yanına geldi. Onların içinde Şemûn, Yakûb ve Yuhanna İbn Zebedî bulunuyordu. Bu kimseler daha sonra, oniki havariye dahil olacaklardır.. Hazret-i İsa onlara şöyle dedi: "Şu anda balık avlıyorsunuz, ama bana tâbi olursanız, ebedî hayat için insanları avlayan kimseler olursunuz..." Bunun üzerine avcılar Hazret-i İsa'dan bir mu'cize istediler.. Şemûn ağını o gece suya atmış, ama hiçbir şey de avlayamamıştı. Hazret-i İsa ona, ağını ikinci kez suya atmasını emretti.. Bu sefer, Şemûn'un ağı, nerdeyse parçalanacak kadar balıkla doldu taştı; bu durum karşısında onlar, başka bir geminin çalışanlarından yardım istediler, tam iki gemi dolusu balık elde ettiler.. O zaman onlar, Hazret-i İsa'ya iman ettiler...
b) Hazret-i İsa, "Allah'a (doğru giden yolda) bana yardım edecekler kim?" sözünü, yahudiler O'nu öldürmek için bir araya toplanıp anlaştıkları zaman, işin en sonunda söylemiştir. Sonra burada şu iki ihtimal söz konusu olabilir:
Birinci ihtimal: Yahudiler, O'nu öldürmek için arayıp, O da onlardan uzaklaşmak istediğinde, bu ontki havariye, "Allah tarafından bana benzetilmek suretiyle, yerime öldürülmeye karşılık, cennette benim arkadaşım olmayı hanginiz ister?" dedi. Bu soruya onların bir kısmı icabet etti.
Hristiyanların İncil'lerinde zikrettikleri de şudur: "Yahudiler, Hazret-i İsa'yı yakalayınca, Şemûn kılıcını çekip, içlerindeki büyük bir âlime ait olan bir köleye vurarak, onun kulağını uçurdu. Bunun üzerine Hazret-i İsa ona, "Yeter!" dedi. Sonra da, kölenin kulağını alarak yerine koydu; kulak tıpkı eski haline geldi.. Netice olarak, Hazret-i İsa'nın yardım talep etmesinden maksadı, onları, kendisine yönelebilecek kötülüğü savuşturmaya yöneltmek, teşvik etmektir.
İkinci ihtimal: Hazret-i İsa onları, yahudilerle savaşmaya davet etmişti. Çünkü Cenâb-ı Hak, başka bir sûrede, "Nitekim Meryem oğlu İsa, havarilerine, "Allah'a (doğru giden yolda) benim yardımcılarım kim olacak?" demiş, havariler de, "Allah'ın yardımcıları biziz" demişlerdi. İşte İsrailoğullarından bir zümre iman etmiş, bir zümre de küfürde kalmıştı. Nihayet biz, o iman edenleri düşmanlarına karşı destekledik de, bu suretle galip geldiler" (saf. 14) buyurmuştur.
İkinci Mesele
Bu, Cenâb-ı Hakk'ın "Allah'a..." buyruğudur. Bu hususta da şu izahlar yapılmıştır:
a) Bunun takdiri, "Allah'a gitmem veya O'na iltica etmem durumunda, kim bana yardımcı olur?" şeklindedir.
b) Bunun takdiri, "Allah'ın emrini açıklayıp, O'nun dinini ortaya koyuncaya kadar, benim yardımcılarım kim olacaktır?" şeklindedir. Bu ikinci takdire göre (......) harf-i cerri, gaye mânasını ifâde eder. Buna göre Hazret-i İsa sanki, "Davetim tamamlanıp, Allahü Teâlâ'nın emri de ortaya çıkıncaya kadar, bana yardım etmeyi kimler idame ettirecektir?" mânâsını murad etmiştir.
c) Dilcilerin ekserisi buradaki (......) harf-i cerrinin (......) (ile) manasına geldiğini söylemişlerdir. Nitekim Cenâb-ı Hakk'ın, ların mallarını kendi mallarınızla beraber yemeyiniz " (Nisa, 2) âyetinde de (......) kelimesi, manasındadır.
Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de "Az sayıdaki deve, az sayıdaki deveyle beraber deve sürüsü olur" buyurmuştur.
Zeccâc (......) kelimesi anlamına gelmez; çünkü sen, mesela Zeyd, Amr'ın yanına gitti" dediğin zaman, "Zeyd Amr'la beraber gitti" demiş olmazsın. Çünkü harf-i cerri bir sınırı (gayeyi) ifâde eder. (......) ise, bir şeyin başka bir şeye katılmasını, bitişmesini ifâde eder. Bilakis bizim, "Buradaki harf- anlamındadır" dememizin anlamı harf-i cerri, (......)'nın temin etmiş olduğu mânâyı sağlar. Çünkü (......) ifâdesinin manası, kendi "Allah'ın yardımı yanısıra, yardımını kim bana katar, verir?.." şeklindedir. Hak teâlâ'nın, (......) ifâdesinin mânâsı, "(O yetimlerin) malını kendi malınıza katarak yemeyiniz..." Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) (......) ifâdesinin mânası da "Deve topluluğu deve topluluğuna katıldığı zaman sürüyü meydana getirir" şeklindedir" demiştir.
d) Mâna, "Allah'a yaklaşma ve O'na giden yolda yardımcılarım kimdir?" şeklindedir. Nitekim, hadis-i şerifte, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in kurban kestiği zaman "Allah'ım sendendir, sanadır.." yani, "Sana yaklaşmak içindir. dediği varid oimuştur. Yine bir kimse başkasını yanına çağırdığı zamander; yani, "Bana katıl, bana gel!" der. Burada da böyledir. Buna göre mânâ, "Allah'a bir yaklaşma ve ibadet olacak şeyler hususunda, yardımcılarım kimdir?" şeklinde olur.
e) Buradaki, afzının "lâm" anlamına gelmesidir. Buna göre Hazret-i İsa sanki, "Allah için yardımcılarım kimdir?" demiştir. Bunun bir benzeri de Cenâb-ı Hakk'ın, Deki: "sn şerikleriniz içinden hakkı gösterecek bir kimse var mıdır?" De ki: "Hakkı gösterecek ve O'na iletecek Allah'dır" (Yunus, 35) âyetidir.
f) Âyetin takdiri, "Allah yolunda yardımcılarım kimdir?" şeklindedir. Buna görer harf-i cerrinin anlamına gelmesi caizdir. Bu Hasan el-Basrî'nin görüşüdür.
Havari Kelimesinin Mânası
Hak teâlâ'nın"Havariler, "Biziz Allah'ın yardımcıları..." dediler" ifâdesi hakkında birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Âlimler bu âyette geçen Havari" lafzı hakkında şu izahları yapmışlardır:
a) Havârî", bir kimsenin özelliği ve hususiyetini ifâde etmek için va'ad olunmuş bir isimdir. Katıksız, sırf öz olduğu için, "un"a, havârî denilmesi de, bundandır.
Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de, Zübeyr'e "O, benim halamın oğludur ve ümmetim içinde benim havarimdir." Benzeri bir hadis için bkz Buhâri, Fezâil'ül-Ashab, 13; Müslim, Fezâilü's-Sahâbe, 48, (4/1879). buyurmuştur.
Tenleri ve cilt renkleri temiz ve duru olan kadınlara da denilir.
Buna göre âyette geçen, (......) kelimesinden murad, peygamberleri tasdik ve onlara yardım konusunda samimî ve son derece ihlâslı olan, peygamberlerin seçkin ve kendilerine yakın dost ve tâbîleridir.
b) (......) kelimesinin aslı (......) kelimesidir. Bu kelimenin anlamı da, bembeyaz anlamındadır. Una da havârî denilmiş olması, bundan dolayıdır. kelimeleri de böyledir; bunların mânası, gözün beyaz kısmının iyice beyaz olmasıdır. Senin elbiseyi iyice temizleyip bembeyaz yaptığın zaman demen de bu anlamdadır.
İşte bu takdirlere göre, âlimler, havarilerin niçin bu isimle adlandırıldıkları konusunda ihtilaf etmişlerdir. Buna göre Saîd İbn Cübeyr, elbiselerinin beyaz olması sebebiyle bu ismi almış olduklarını söylemiştir. Onların, çamaşırcı oldukları ve elbiseleri temizleyip beyazlattıkları söylenmiştir. Yine, onların kalpleri her türlü nifak, şekk ve şüpheden arınıp tertemiz olduğu için, onları medhedip, kalplerinin, son derece beyaz bir elbise gibi son derece temiz olduğuna işaret etmek için bu ismi almış oldukları da söylenmiştir. Bu, bir kimse kötü fiillerden uzak ve berî olduğunda "Falanca, yakası pâk ve eteği de temiz olandır" denilmesi gibidir. Yine bir kimse kötü fiilleri yaptığı zaman "Falanca, elbisesi kirli olandır" denilir.
c) Dahhâk şöyle demektedir: Hazret-i İsa (aleyhisselâm), çamaşır yıkayan bir topluluğa uğradı ve onları imana çağırdı. Bunun üzerine onlar da iman ettiler. Çamaşır yıkayan kimseye Nabat dilinde (......) denilirdi ki, bu çamaşırcı demekti. Daha sonra bu kelime Arapçalaştırılarak (......) şeklini aldı.
Mukâtil İbn Süleyman, havarilerin çamaşırcı olduklarını söylemiştir. Bu lafzın iştikakının aslı iyice kavrandığı zaman, bu kelimenin, örfdeki kullanılış yoluyla, bir kimsenin çok yakın dostu ve onun sırdaşı anlamına geldiği anlaşılır.
İkinci Mesele
Âlimler, havarilerin kimler olduğu hususunda ihtilâf etmişlerdir.
Birinci görüş: İsa (aleyhisselâm). onlar balık avlarlarken, onların yanına gelmiş ve onlara şöyle demişti: "Geliniz, insanları avlayalım." Onlar da, "Sen kimsin?" deyince, O, "Ben, Meryem oğlu İsa, Allah'ın kulu ve elçisiyim" dedi. Bunun üzerine onlar, bu iddiasına dair. bir mu'cize istediler. Hazret-i İsa da, mu'cize gösterince, ona iman ettiler... İşte bunlar, havarilerdir.
Hazret-i İsa'nın, Küçüklüğünde Boyacının Yanında Çalışması
İkinci görüş: Âlimler şöyle demişlerdir: Annesi Meryem, İsa'yı bir boyacıya verdi. Boyacı ona bir şey öğretmek istedğinde (gördü ki) o, bunu ondan daha iyi biliyordu. Boyacı, bazı isteri sebebiyle işyerinden ayrılmayı ister ve O'na "Şurada birbirinden farklı elbiseler bulunmaktadır. Ben onların herbirisine belli şekil ve alâmetler çizdim. Ben döndüğümde bu işler tamamlanmış olacak şekilde, sen bu elbiseleri şu boyalarla boya..." der ve ayrılıp gider. Sonra Hazret-i İsa bir küp su kaynatarak, bütün elbiseleri onun içine basar; ve, "Allah'ın izniyle, istenildiği gibi olunuz.." der. Derken boyacı geri döner ve yaptığını ona haber verir. Bunun üzerine boyacı, "Bütün elbiseleri mahvettin!" der.. Hazret-i İsa ise, "Kalk ve bak., (bakalım öylemi?)" der. Böylece boyacı, istediği biçimde kırmızı, yeşil, sarı elbiseler çıkarmaya başlar.. Ve, bütün elbiseleri, istemiş olduğu renklere boyanmış olarak oradan çıkarır.. Orada bulunanlar ise buna hayret ederler ve O'na iman ederler.. İşte, havariler bunlardır.
Havarilerin Gördüğü Bazı Mu'cizeler
Üçüncü görüş: Havariler, Hazret-i İsa'ya tâbi olan oniki kişiydiler. Onlar, "Ey Allah'ın ruhu, acıktık!" dediklerinde, Hazret-i İsa elini yere vuruyor, bunun üzerine her bir havari için iki ekmek çıkıyordu. Susadıkları zaman, "Ey Rüsullah, biz susadık!" diyorlardı. Bunun üzerine Hazret-i İsa elini yere vuruyor, derken yerden su çıkıyor, onlar da su içiyorlardı. İşte bunun üzerine, "İstediğimiz zaman bizi yediriyor, istediğimiz zaman da bize içecek veriyorsun.. Bizden daha faziletli kim olabilir?.. Biz sana iman ettik!" deyince, Hazret-i İsa, "Sizden daha efdal olan, eliyle çalışıp da kendi emeğinden yiyen kimsedir" buyurdu. Bu söz üzerine onlar elbise yıkamaya başladılar ve bundan dolayı da havari diye isimlendirildiler.
Dördüncü görüş: Bunlar hükümdar idiler. Bu görüşte olanlar şöyle dediler: Bu böyle olmuştur; çünkü hükümdarlardan birisi bir ziyafet hazırlayıp halkı davet etti. Hazret-i İsa da bir tabaktan yemek yiyor, ama O'nun yemeği hiç bitmiyordu. Bunun üzerine bu olayı O krala anlatınca O, "Onu tanıyorsunuz değil mi?" dedi. Onlar da, evet, dediler. Hep beraber Hazret-i İsa'nın yanına gittiler.
Melik ona, "Sen kimsin?" deyince, Hazret-i İsa, "Ben, Meryem oğlu İsa'yım" dedi.
Bunun üzerine hükümdar da, "Mülkümü bırakarak sana tâbi oluyorum" dedi ve bütün akrabalarıyla beraber Hazret-i İsa'ya tabi oldu ki, işte havariler bunlardır.
Kaffal şöyle demiştir: Bu oniki havarinin bir kısmı hükümdar, bazısı balıkçı, bazısının da çamaşırcı olması mümkündür; aynı zamanda hepsi de, Hazret-i İsa'nın yardımcısı ve O'nu sevme, O'na itaat etme ve O'na hizmet etme hususunda son derece ihlaslı ve samimi oldukları için, havarî olarak isimlendirilebilirler.
Üçüncü Mesele
Cenâb-ı Hakk'ın, ifâdesinden maksat, "Biz Allah'ın dininin ve peygamberlerinin yardımcılarıyız" demektir. Çünkü hakiki anlamda, Allah'ın bizzat kendisine yardım etmek imkânsızdır. Binâenaleyh, "Biz, Allah'ın yardımcılarıyız" ifâdesinden maksat, bizim söylediğimiz şeydir.
Hak teâlâ'nın, "Allah'a inandık" buyruğuna gelince bu, illet ve sebep yerine, geçen bir ifâdedir. Buna göre mânâ, "Allah'a iman etmiş olmanız sebebiyle, bizim Allah'ın yardımcıları olmamız gerekir. Çünkü, Allah'a iman etmek, O'nun dinine yardım etmeyi, dostlarını savunmayı ve düşmanlarıyla savaşmayı gerektirir" şeklindedir.
Daha sonra onlar"Sen de şahit ol ki, biz muhakkak müslümanlanz" demiştir. Bu böyledir, çünkü onların Hazret-i İsa'yı kendi üzerlerine şahit tutmaları, aynı zamanda Allah'ı şahit tutmak demektir. Sonra bu ifâde hakkında şu iki açıklama yapılmıştır.
a) Bu cümleden maksat, "Senin bizden, sana yardım ve seni müdafaa hususundaki talebine boyun eğdiğimize ve bu konuda Allah'ın emrine teslim olduğumuza şahit ol" demektir.
b) Bu, onların dininin İslâm ve İslâm'ın bütün peygamberlerin (aleyhisselâm) dini olduğuna denir, havarilerin yapmış olduğu bir ikrar ve itiraftır.
Bil ki onlar, Hazret-i İsa'yı iman ettikleri ve müslüman oldukları hususuna şahit tuttukları zaman, Allah'a yalvarıp yakararak "Ey Rabb'imiz, senin indirdiğin (o Kitaba) inandık, o peygambere de tâbi olduk. Artık bizi şahitlerle beraber yaz" demişlerdir. Bu böyledir; çünkü havariler, birinci cümlede, yani "Allah'a iman ettik" dedikleri zaman Allah'a; "Senin indirdiğin (o kitaba) inandık" dediklerinde, Allah'ın kitaplarına; "O peygambere de tâbi olduk " dediklerinde de, Allah'ın resulüne iman etmiş ve bundan dolayı, Allah'a yakınlaşmayı ve O'nun sevabını elde etmeyi isteyerek, "Artık bizi şahitlerle beraber yaz" demişlerdir. İşte bu ifâde, şahit olanların, havarilerden daha üstün ve onların derecelerinin de onlarınkinden daha ileri olmasını iktiza eder. İşte bu konuda müfessirler bazı açıklamalar yapmışlardır:
a) İbn Abbas"Şahitlerle beraber" tabirinin manası, "Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) ve O'nun ümmetiyle beraber..." demektir. Çünkü, şehâdeti yerine getirmesi istenenler Hazret-i Muhammed ve O'nun ümmetidir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Böylece sizi ömek (vasat) bir ümmet yapmışızdır; insanlara karşı şahitler olasınız, bu peygamber de sizin üzerinize bir şahit olsun diye..." (Bakara. 143) buyurmuştur.
b) Bu da, İbn Abbas'tan nakledilmiştir. Buna göre, "Artık bizi şahitlerle beraber yaz..." demek, "Bizi peygamberler zümresi içine yaz" demektir. Çünkü her peygamber, kavmine şahittir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Kendilerine gönderilenlere elbette soracağımız gibi, onlara gönderilen resullere de muhakkak soracağız" Araf, buyurmuştur. Allahü Teâlâ da onların dualarını kabul etmiş; onların herbirini nebî ve resul yapmış, böylece de onlar ölüleri diriltmiş ve Hazret-i İsa'nın yapmış olduğu her şeyi yapmışlardır.
c) "Bizi şahitlerle beraber yaz" duası "Bizi, senin birliğine ve peygamberlerin doğruluğuna şahadet edenler zümresinin içinde yaz" mânâsındadır. Bu ifâdeden maksat şudur: Havariler, Hazret-i İsa (aleyhisselâm)'yı kendilerinin müslümanlığına, "Sen de şahit ol ki biz muhakkak müslümanlanz" diyerek şahit tutunca, işi te'kid ve takviye etmek için Allah'ı da şahit tutmuşlardır. Yine onlar, Allah'ın birliğine ve peygamberlerin nübüvvetine şahadet eden her mü'minin alacağı mükâfaat kadar, Allah'tan mükâfaat istemişlerdir.
d) "Bizi şahitlerle beraber yaz" sözü, iyilerin amel defterlerinin ancak göklerde meleklerin yanında olacağına işarettir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Gerçekten iyilerin amel kitapları, hiç şüphesiz illiyyîndedir." (Mutaffıfin, 18) buyurmuştur. Allahü teâlâ, onların adını, mü'min şahitlerle beraber yazınca, onların bu nâmı, Mele-i A'la ve mukarreb melekler yanında meşhur olmuştur.
e) Allahü teâlâ, "Allah, kendinden başka hiçbir tanrı olmadığına şahadet etti. Melekler ve ilim sahipleri de..." (Âl-i imran, 18) buyurarak, ilim sahiplerini de şahitlerden saymış ve onların adını kendi adıyla birlikte zikretmiştir. İşte bu büyük bir derece ve yüce bir mertebedir. Bundan dolayı havariler de, "Bizi şahitlerle beraber yaz" yani "Bizi, adlarını adınla beraber zikrettiğin o kimselerden kıl" demişlerdir.
f) Cebrail (aleyhisselâm), Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e "ihsân"ın ne demek olduğunu sorduğunda O, "Sanki Allah'ı görüyörmüşsün gibi O'na ibadet etmendir" Buhâri, İman, 37. buyurdu. İşte bu, ubûdiyyetle meşgul olmada insanın ulaşabileceği son noktadır. Bu da, kulun "gaybet" makamında değil, "şuhûd" makamında olmasıdır. İşte bu havariler, istidlal hususunda mükemmelliğe ulaşınca, bu "istidlal" makamından "şuhûd ve mükâşefe" makamına yükselmek istemişler ve "Bizi, şâhidlerle beraber yaz" demişlerdir.
g) Allah'ı müşahede etme makamında bulunan kişi kendisine gelen çeşitli güçlük ve elemlere aldırış etmez. Binâenaleyh havariler, Hazret-i İsa'ya yardım edip, ona yardım ve onu korumayı üstlerine alınca, "Bizi, şâhidlerle beraber yaz" yani, "Bize gelecek çeşitli güçlük ve meşakkatlere aldırış etmemiz için, bizi celâlini müşahede eden kimselerden kıl! İşte o zaman peygamberine yardım için verdiğimiz sözü hakkıyla yerine getirmemiz kolaylaşır" demişlerdir.
Yahudilerin Hazret-i İsa'ya Tuzak Hazırlamaları
Sonra Cenâb-ı Allah "(Yahudiler) hileye saptılar, Allah da onların hilelerine ceza verdi Allah hilekârları cezalandıranların en hayırlısıdır" buyurmuştur. Bu tabirle ilgili bazı meseleler bulunmaktadır:
Birinci Mesele
"Mekr" kelimesinin Arapça'daki asıl manası, "gizlice ve karanlıkta fesat çıkarmaya uğraşmaktır.
Zeccâc, "Gecenin karanlığı ortalığı kapladığı zaman denilir" demiştir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Hani bir vakitler o kâfirler sana tuzak kuruyorlardı (mekr)" (Enfal 30) ve "O (Yusuf'un kardeşleri) hile (mekr) yaparak İşleyecekleri işi kararlaştırırlarken sen yanlarında değildin" (Yusuf, 102) buyurmuştur.
Bu kelimenin asıl mânasının, "bir şeyin toplanması ve sağlarr yapılması" şeklinde olduğu da söylenmiştir. Etine dolgun kadına denilir. Reyi sağlamlaştırmaya "icma" ve "cem"'de denilir. Nitekim Cenâb-ı Hak "Siz ve ortaklarınız artık toplanıp işinizi kararlaştırın" (Yunus. 71) buyurmuştur. İşte bu sebeple mekr, sağlam olup eksiklik ve gevşekliklerden uzak, muhkem bir görüş manasına olduğu için bu şekilde adlandırılmıştır.
Allahü teâlâ'nın Mekrinin Mânası
Onların, Hazret-i İsa (aleyhisselâm)'ya karşı yaptıkları hile, onların onu öldürmek istemeleridir. Allahü teâlâ'nın onlara karşı "mekr"i hususunda ise şu izahlar yapılmıştır: Birinci izah: Allah'ın onlara mekri, İsa (aleyhisselâm)'yı göğe kaldırmastdır. Bu böyledir. Çünkü yahudilerin kralı olan bir yahudi, İsâ (aleyhisselâm)'yı öldürmek istedi. Cebrail (aleyhisselâm) ise Hazret-i İsa (aleyhisselâm)'nın yanından hiç ayrılmıyordu. İşte, "O, (İsa'yı) Ruhul-Kudüs ile destekledik" (Bakara, 253) âyetinin manası budur. Yahudiler onu öldürmek istedikleri zaman, Cebrail (aleyhisselâm) O'na, tepesinde bacası bulunan bir odaya girmesini emretti. Onlar o odaya girdiklerinde, Cebrail (aleyhisselâm) O'nu bacadan çıkarıp, onun şeklini bir başkasına verdi. Böylece onlar, bu insanı, (Hazret-i İsa diye) yakalayıp çarmıha gerdiler. Orada bulunanlar üç gruba ayrıldılar. Bir grup, "Allah aramızda idi, gitti"; bir başka grup, "O, Allah'ın oğlu idi", üçün grup ise, "O, Allah'ın kulu ve elçisi idi. Allahü teâlâ O'nu göğe yükseltmek suretiyle, ona ikramda bulundu" demişler ve her grup, ayrı bir cemaat olmuşlardır. Derken Hak teâlâ, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'i peygamber olarak gönderinceye kadar, kâfir olan ilk iki grup, mü'min olan üçüncü gruba baskın çıktı. Velhasıl diyebiliriz ki, Allah'ın onlara mekrinden murad, Hazret-i İsa'yı sema'ya ref edip, yahudilere, serlerini O'na ulaştırma fırsatı vermemesidir.
İkinci izah: Havariler, oniki kişi idiler ve bir evde toplanmışlardı. İçlerinden birisi münafıklık yapıp, yerlerini yahudilere bildirdi. Bunun üzerine Allahü teâlâ da onu, aynen Hazret-i İsa (aleyhisselâm)'ya benzetti ve Hazret-i İsa (aleyhisselâm)'ı da göğe yükseltti. Yahudiler, o münafığı Hazret-i İsa diye yakalayıp öldürdüler ve çarmıha gerdiler. İşte Allah'ın onlara olan mekri budur.
İbn İshâk şunu anlatmıştır: "Hazret-i İsa (aleyhisselâm) göğe kaldırıldıktan sonra yahudiler havarilere işkence yaptılar
Üçüncü izah: Muhammed, kızgın güneş altında tutarak onlara azab ettiler. Havariler, yahudilerin elinden çok çektiler. Bu durum, Roma İmparatoruna ulaştı. Yahudilerin başlarındaki idareci Roma'ya bağlı olan bir hükümdar idi. Ona, "İsrailoğullarından emrin altındaki insanların birisi, onlara Allah'ın peygamberi olduğunu söylüyor, ölüleri diriltip körler ile alaca hastalığına tutulmuş olanları iyileştirdiğini gösteriyordu. Derken onu öldürdüler" denildi. Bunun üzerine o, "Eğer bunu bilseydim, yahudiler ile onun arasına girerdim (öldürmelerine mâni olurdum)" dedi ve havarilere adam gönderip onları yahudilerin elinden kurtardı. Havarilere Hazret-i İsa (aleyhisselâm)'yı sordu. Onlar da ona herşeyi anlattılar. Böylece o hükümdar onların dinine girdi ve çarmıha gerileni indirip toprağa gömdürdü. O çarmıhı alıp, ona kıymet vererek sakladı. Daha sonra İsrailogullarıyla savaşıp, onlardan bir çok insan öldürdü.
Böylece hristiyanlığın temeli Roma İmparatorluğunda zuhur etmiştir. Bu imparatorun ismi "Tabâris" idi. O hristiyan oldu, fakat bunu açıklamadı. Daha sonra ismi Matlis" olan başka bir imparator geldi ve Hazret-i İsa (aleyhisselâm)'nın göğe kaldırılmasının kırkıncı yılında Beyt-i Makdis'teki yahudilerle savaşıp bir kısmını öldürürken bir kısmını esir aldı. Kudüs şehrinde taş üstünde taş bırakmadı. İşte bu zaman, yahudilerin Kureyza ve Nadir kabileleri Hicaz bölgesine hicret etmişlerdi. Bütün bunlar Allah'ın, Hazret-i İsa'yı yalanlamalarına ve O'nu öldürmek istemelerine karşı onlara verdiği cezalardır.
Dördüncü izah: Allahü teâlâ o yahudilerin üzerine İran Pers hükümdarını musallat etti de o onları öldürdü veya esir aldı. İşte 'Çok çetin bir kuvvete sahip olan kullarımızı üzerinize musallat kıldık" (isra. 5) âyetinde de beyan edildiği gibi, Allah'ın onlara karşı mekri budur.
Beşinci izah: Bundan muradın şu mananın olması da muhtemeldir: Onlar, Allah'ın emirlerini gizleme ve dinini iptal etme hususunda hileler kurdular. Allahü teâlâ da dinini yüce kılıp, şeriatını ortaya koyup Allah düşmanı olan yahudilere, zillet ve alçaklık verip perişan ederek hile ve mekrde bulunmuştur. Allah en iyi bilendir.
Üçüncü Mesele
"Mekr", birisine şer ve kötülük ulaştırmak için çareler aramaktan ibarettir. Allah için, hile kurup çare araması düşünülemez. Allah hakkında kullanılan "mekr" kelimesi, müteşabth lafızlardan olmuş olur. Alimler bu lafzın te'vili ve tefsiri hususunda şunları söylemişlerdir:
a) Allahü teâlâ, mekr ve hileye karşı verdiği cezaya da "mekr" demiştir. Bu, tıpkı 'Kötülüğün cezası ona denk bir kötülüktür" Şura. âyetinde olduğu gibidir. Cenâb-ı Allah hud'a ve tuzak kurmaya karşı verdiği cezayı "hud'a", istihzaya karşı verdiği cezayı da "istihza" olarak ifade etmiştir.
b) Allah'ın onlara yaptığı muamele, mekr'e benzediği için, bu ismi almıştır.
c) Bu lafız, müteşâbihattan değildir. Çünkü bu, mükemmel ve sağlam tedbir manasınadır. Sonra örfte, başkalarına bir şer ulaştırmak için alınan tedbir manasına kullanılmıştır. Bu mana, Hak teâlâ hakkında imkansız değildir. Allah en iyi bilendir.
55. Âyetin Tefsiri
"O zaman Allah şöyle dedi: "Ey İsa, şüphesiz seni öldürecek olan benim; seni kendime yükseltip kaldıracak, inkâr edenlerin içinden tertemiz çıkaracak ve sana tâbi olanları Kıyamet gününe kadar inkâr edenleri üstünde tutacak da (benim). Sonra dönüşünüz (de) yalnız bana olacaktır. İşte (o zaman), aranızda ihtilaf ettiğiniz şeylerin hükmünü ben vereceğim" .
Bu âyet hakkında birkaç mesele bulunmaktadır:
Birinci Mesele
Âyetin başındaki edatının âmili, bir önceki âyetin sonundaki sözüdür. Yani, "Bu ilâhî hile, Allah şu sözü söylediğinde kurulmuş idi" demektir. Bunun takdirinin .. "Bu iş, Allah şöyle şöyle dediğinde olmuştu" şeklinde olduğu da söylenmiştir.
İkinci Mesele
Onlar, Allahü teâlâ'nın bu âyette, Hazret-i İsa (aleyhisselâm)'yı birtakım sıfatlarla şereflendirdiğini kabul etmişlerdir:
Buyruğunun İzahı
Birinci sıfat: Hak teâlâ'nın"Şüphesiz seni öldürecek olan benim" buyruğudur. Bunun bir benzeri de, Cenab-ı Hakk'ın Hazret-i İsa (aleyhisselâm)'dan nakl ettiği, "Fakat vakta ki sen beni (içlerinden) aldın, üstlerinde ntgehban yalnız sen oldun" (Mâide. 117) sözüdür. Müfessirler, bu iki âyeti şu iki değişik şekilde izah etmeşilerdir:
a) Âyette herhangi bir takdim veya tehir yapmaksızın onu zahirine göre mânalandırmak.
b) Âyette bir takdim ve tehirin olduğunu kabul etmek. Birinci şeklin İzahı şu vecihler üzeredir:
1- "Şüphesiz seni öldürecek olan benim" sözünün mânası, "senin ömrünü tamamlayacak olan benim. Bunu tamamlayınca senin canını alırım. Onların seni öldürmelerine fırsat vermem, aksine seni semâma kaldırıp meleklerime yaklaştırır ve seni onların öldürmelerinden korurum" şeklindedir. Bu güzel bir te'vildir.
2- demek, "seni öldüren benim" mânasındadır. Bu görüş, İbn Abbas (radıyallahü anh) ve Muhammed İbn İshâk'tan rivayet edilmiştir. Onlar şöyle demişlerdir: "Bundan maksat, onun yahudi düşmanlarının, O'nu öldürmeye imkân bulamayacaklarıdır. Allah O'nu öldürmüş ve sonra göğe kaldırmak suretiyle şeref kazandırmıştır." Bu görüşte olanlar da şu üç izahı yapmışlardır:
a) Vehb İbni Münebbih, "Allah, O'nun canını üç saatliğine almış ve sonra O'nu göğe kaldırmıştır" demiştir.
b) Muhammed İbn İshâk, "Allah O'nun canını yedi saatliğine almış ve sonra O'nu dirilterek semâ'ya ref etmiştir" demiştir.
c) Rebî İbn Enes ise şöyle demiştir: "Allahü teâlâ, O'nu göğe kaldırırken canını almıştîr. Nilekim Cenâb-ı Hak, "Allah (ölenin) ölümü esnasında, ölmeyenin de uykusunda ruhlarını (canlarını) alır" (zümer, 42) buyurmuştur.
3- Âyetteki vâv harf-i cerleri, tertip (sıra) ifâde etmezler. Binâenaleyh âyet, Cenâb-ı Allah'ın, Hazret-i İsa'ya bu şeyleri yapacağını gösterir. Fakat nasıl ve ne zaman yapacağı hususları delile bağlıdır. Deliller de, Hazret-i İsa'nın canlı olarak göğe yükseltildiğini gösterir. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şöyle dediği rivayet edilmiştir: "O (İsa) İnecek ve Deccâl'ı öldürecektir, Bu manada bazı hadisler için bkz. Tirmizi, Fiten, 54, 62 (4/506.515). İşte Allahü teâlâ bundan sonra onun canını alacaktır.
4- Bu, Ebu Bekir el-Vasıti'nin söylediği görüştür: "Bu ifâdeden murad şudur: "Şüphesiz ben seni, şehevî isteklerinden ve nefsinin nazlarından öldüreceğim..." Cenâb-ı Hak daha sonra da, "Ve sent, kendime yükselteceğim" buyurmuştur; çünkü Allah'ın dışındaki her şeyden fani olmayan bir kimse, marifetullah makamına ulaşamaz. Ve yine, Hazret-i İsa semâya yükseltilince, şehvetin, gazabın ve kötü huyların bulunmaması bakımından O'nun durumu, meleklerin durumu gibi olmuştur.
5- "Teveffî kelimesi, bir şeyi tam ve noksansız olarak almak anlamına gelir. Allahü Teâlâ, insanlardan bir kısmının hatırına, Allah'ın yükselttiği şeyin Hazret-i İsa'nın bedeni değil de ruhu olduğu fikrinin geleceğini bilince, Hazret-i İsa'yı ruhu ve bedenîyle bir bütün olarak göğe yükselttiğine delâlet etmesi için bu kelimeyi zikretmiştir. Cenâb-ı Hakk'ın, "Onlar sana hiçbir şekilde zarar veremezler" (Nisa, 113) âyeti de bu açıklamanın doğruluğunu gösterir.
6- sözünün mânası, "Ben seni öldürülmüş gibi yapacağım" şeklindedir. Çünkü, Hazret-i İsa göğe yükseltilip, yeryüzündeki haberi ve izi kaybolup silinince, adeta ölü gibi olmuştur. Bir şeyin isminin, sıfat ve hususiyetlerinin ekserisinde, o şeye benzeyen bir şeye itlâk edilip, isim olarak verilmesi, caiz ve güzeldir.
7- "Teveffi"nin anlamı, kabzedip atmaktır. Nitekim Arapça'da "falanca dirhemlerimi, bana teslim etti ve ben o dirhemleri ondan teslim aldım" denildiği gibi denilir. Bazan (......) kelimesi, "alacağını tam aldı" mânasına gelir. Her iki ihtimale göre de, Hazret-i İsa'nın yeryüzünden alınıp gökyüzüne yükseltilmesi, onun için bir teveffî olur.
Buna göre, eğer, "Bu izaha göre teveffî, Allahü Teâlâ'nın Hazret-i İsa'yı kendisine yükseltmesinin aynısı olur. Binâenaleyh, "ve, seni kendime yükselteceğim" ifâdesi, bir tekrar olmuş olur" denilirse, biz deriz ki: "Şüphesiz seni öldürecek olan benim" sözü, teveffinin tahakkuk ettiğine delâlet eder. Bu ise, içinde birçok nev'i bulunan bir cinstir. Bu nevilerden birisi ölüm, birisi de göğe yükseltmektir. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak bunun peşinden, "Ve, seni kendime yükselteceğim" deyince, bu onun nev'ini belirtme olup, bir tekrar olmaz.
8- Bu ifâdede, muzâfın düşmüş olduğunu takdir etmek.. Buna göre takdir, "Amellerini tastamam alacağım" manasında ve "amelini bana yükselteceğim" şeklindedir. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın, "Güzel kelimeler, ancak O'na yükselir" (Fâtır, ıo) âyeti gibidir. Bu âyetten muradı şudur: Allahü Teâlâ, Hazret-i İsa (aleyhisselâm)'ya tâat ve amellerini kabul edeceğini müjdelemiş, dinini yürütme ve şeriatını ortaya koyma hususunda düşmanlarından göreceği zorluk ve meşakkatlerin ecrinin yok olmayacağını, sevabının boşa gitmeyeceğini ona bildirmiştir. İşte, âyeti zahirî mânasına göre alanların yapmış oldukları izahın hepsi bundan ibarettir.
İkinci şekil: Bu, âyet-i kerimede, bir takdim veya tehire ihtiyaç olmadığı halde, bir takdim ve tehirin gerekli olduğunu söyleyenlerin görüşüdür. Bu görüşte olanlar şöyle demişlerdir: "Ve seni kendime yükselteceğim" ifâdesi, Cenâb-ı Hakk'ın Hazret-i İsa'yı diri olarak göğe kaldırdığını iktiza eder.
Buradaki vâv harf-i cerri bir tertip ifâde etmez. Binâenaleyh, bunda bir takdim ve tehirin bulunduğunu söylemekten başka bir çare kalmıyor. Buna göre mana, "Seni kendime yükselteceğim, seni kâfirlerden kurtarıp temizleyeceğim ve seni dünyaya indirdikten sonra, seni öldüreceğim" şeklinde olur. Kur'ân-ı Kerim'de bu gibi takdim ve tehirler çokça bulunmaktadır.
Bil ki, bu sunmuş olduğumuz (önceki) birçok izah, âyetin zahirine muhalefet etmemize mâni olup, buna ihtiyaç bırakmaz. Allah en iyisini bilendir.
İkinci sıfat: Allahü Teâlâ'nın"Ve seni kendime yükselteceğim" ifadesidir.
Müşebbihe, Allah'ın bir mekânda ve bu mekânın da semâ da bulunduğu şeklindeki görüşünü isbat hususunda bu âyete tutunmuştur. Biz, bu kitabın birçok yerinde kafi birçok delil ile, Allahü Teâlâ'nın bir mekânda bulunmasının imkânsızlığını göstermiştik. Binâenaleyh, bu ifâdeyi te'vil etmek gerekir. Bu da, birkaç şekilde olur:
a) Bu ifâdeden murad, "Seni, keramet ve ikramımın mahalline, bulunduğu yere kaldıracağım" mânâsıdır. Allahü Teâlâ bunu, tefhîm ve tazîm sebebiyle, kendisine yükseltmek gibi kabul etmiştir. Bunun bir benzeri de, "Ben, dedi muhakkak ki Rabb'ime gidiciyim" (Saffat. 99) âyetidir. Bunu söyleyen İbrahim (aleyhisselâm) ancak, Irak'tan Şam'a gitmiştir. Bazan sultan, "Bu emri kadıya ref edin, yükseltin!" der. Hacılar, "Allah'ın ziyartçileri"; (Ka'be'ye) komşu olanlar da, "Allah'ın komşuları" diye isimlendirilir. Bütün bunlardan murad, bütün bu şeyleri yüceltmek ve tazimdir. Burada da böyledir.
b) Bu ifâdenin mânası şöyle olabilir: "Hazret-i İsa (aleyhisselâm), kendisi hakkında, Allah'tan başka hiç kimsenin nükmedemiveceği bir mekâna yükseltilir." Çünkü yeryüzünde, insanlar (zahiren) çok muhtelif hükümleri üstlenip, icra ederler. Göklerde ise, gerçekte de, zahirde de Allah'tan başka hiçbir hâkim bulunmamaktadır.
c) Allahü Teâlâ'nın bir mekânda bulunduğunu farzetmemiz halinde, Hazret-i İsa'nın bu mekâna yükseltilmesi, onun faydalanmasına ve sevinmesine bir sebep olmaz. Bilakis o, bu mekânda, eğer orada arzu ettiği sevap, rahmet, rahat ve rızık olursa, bu yükseltilmeden istifade etmiş olur. Bu her iki görüşe göre de, âyetin lafzını, "Seni, sevap ve amellerinin karşılığını göreceğin bir yere, bir makama yükselteceğim" mânasına hamletmek gerekir. Zikrettiğimiz bu mânanın takdir edilmesi gerekince, âyette Allah için bir mekânın söz konusu olduğuna delâlet eden hiçbir şey kalmaz.
Üçüncü sıfat: Allahü Teâlâ'nın "Seni İnkâr edenlerin içinden tertemiz çıkaracağım..."cümlesidir. Bu, "Seni onların arasından çıkaracağım, seninle onların arasını fasledeceğim, ayıracağım" mânasına gelir.
Allahü Teâlâ Hazret-i İsa'yı kendisine yükselteceğini söylemekle onun şerefinin yüceliğini gösterdiği gibi, onu inkâr edenlerin içinden çekip almayı, kurtarmayı da tathîr (temizlemek) lafzıyla beyan etmiştir. Bütün bunlar, Allah katında Hazret-i İsa'nın mertebesinin çok yüce ve makamının da çok üstün olduğuna delâlet etmektedir.
Dördüncü sıfat: Allahü Teâlâ'nın"Ve sana tâbi olanları Kıyamet gününe kadar, küfredenlerin üstünde tutacağım..." buyruğudur. Bu ifâdenin iki izahı bulunmaktadır:
a) Bunun mânası şudur: İsa (aleyhisselâm)'nın dinine tâbi olanlar, Kıyamet gününe kadar, kahr, hakimiyyet ve hükümranlık vasıtasıyla Hazret-i İsa'nın dinini inkâr edenlerin üstünde olacaklardır. Binâenaleyh bu, yahudilerin Kıyamet gününe kadar zelil ve makhur olacaklarını haber vermektedir.
Mesih (aleyhisselâm)'e tâbi olanlara gelince onlar, onun Allah'ın kulu ve resulü olduğuna inananlardır. İslâm geldikten sonraysa, onlar müslümanlardır. Hristiyanlar ise, her ne kadar kendilerinin Hazret-i İsa'ya muvafakat ettiklerini söylüyorlarsa da, aklın sarih delâleti, Hazret-i İsa'nın bu cahillerin söylemiş olduğu hiçbir şeye razı olmayacağına şehâdet ettiği için, bu kimseler Hazret-i İsa'ya karşı son derece muhalefet etmektedirler. Bununla beraber biz, dünyada, hristiyanların devlet ve güçlerinin, yahudilerin durumundan daha üstün ve daha güçlü olduğunu görüyor; dünyanın hiçbir yerinde yahudi bir kral, yahudilerle dolu bir belde göremiyor; nerede olurlarsa olsunlar, zillet ve meskenet içinde bulunduklarını müşahede ediyoruz. Ama hristiyanların durumu bunun aksinedir.
b) Âyette bahsedilen, "üstte bulunma"dan murad, hüccet ve delil bakımından üstünlüktür. Bil ki bu âyet, "Ve, seni kendime yükselteceğim" buyruğunda belirtilen yükseltilmenin, mekân ve cihet bakımından değil, derece ve şeref bakımından olduğuna delâlet eder. Nitekim bu son ifâdedeki üstünlük de, mekân itibariyle bir üstünlük olmayıp, aksine derece ve manevî bir üstünlük anlamına gelmektedir.
Cenâb-ı Hakk'ın, Sonra dönüşünüz (de) yalnız bana olacaktır. İşte (o zaman), aranızda ihtilâf ettiğiniz şeylerin hükmünü ben vereceğim" buyruğunun mânası şudur: Allahü Teâlâ Hazret-i İsa'ya dünyada iken bu şerefli hususiyetleri, yüce ve üstün mertebeleri vereceğini müjdelemiş. Kıyamette ise, O'na inananlar ile O'nun peygamberliğini inkâr edenler arasında hükmedeceğini haber vermiştir. Bu hükmedişin nasıl olacağı hususu, bu âyetten sonra gelen âyette açıklanmış olan husustur.
Hazret-i İsa Yerine Başkasının Asılması Ve Bundaki Problemler
Bu âyetin konularından müşkil bir mesele geriye kalmaktadır ki, o da şudur: Kur'ân-ı Kerim'in nassı ve ifâdesi, Allahü Teâlâ Hazret-i İsa'yı semaya yükselttiği zaman, "Fakat onlar onu öldürmediler, asmadılar da. Ama (öldürülen ve asılan adam) kendilerine (İsa) gibi gösterildi" (Nisa. 157) âyetinde de ifâde edildiği gibi, onun şeklini ve suretini bir başkasına vermiş olduğuna delâlet etmektedir. Bu hususta birçok haber de varid olmuştur; ama rivayetler farklıdır. Bazan, Allahü Teâlâ'nın, onu öldürüp çarmıha gersinler diye yahudilere Hazret-i İsa'nın yerini gösteren düşmanlardan birisini Hazret-i İsa'ya benzettiği; bazan da, İsa (aleyhisselâm)'nın, kendisine çok yakın olan arkadaşlarından birisini, kendi yerine öldürülsün diye, kendisine benzetilip yerine geçmeye teşvik ettiği rivayet edilmiştir. Velhasıl, nasıl olursa olsun, Hazret-i İsa'nın şeklinin ve şemâlinin bir başkasına verilerek onun Hazret-i İsa (aleyhisselâm)'ya benzetilmesinde bazı problemler söz konusudur:
Birinci problem: Bir İnsanın şeklinin başka bir insana verilebileceğini mümkün görürsek, bu bir safsatayı gerektirir. Ben çocuğumu görsem; sonra onu ikinci kez gördüğümde, bu ikinci kez gördüğüm çocuğun, benim çocuğum değil de, çocuğuma benzetilmiş bir başka insan olduğunu mümkün görmüş olurum. Bu durumda da, duyu organlarıyla hissedilen şeylere itimad ortadan kalkar. Ve yine, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in kendilerine emirler ve nehiyler verdiğini gören sahabenin, başkasının O'na benzetilmiş olabileceği ihtimalinden dolayı, onun Hazret-i Muhammed olup olmadığını bilmemeleri gerekirdi... Bu ise, şeriatların yok olması neticesine götürür.
Yine, mütevâtir haberlerde asıl olan, o şeyi ilk haber verenin, onu bizzat görüp duyduğu bir şey olarak haber vermesidir. Görülen şeylerde hata edilebileceği mümkün görülürse, mütevâtir haberin sakıt olması evlâ bir şey olur, . Kısaca, bu kapının açılışının başı safsata; neticesi de, peygamberliklerin tamamını geçersiz kılmak olur.
İkinci problem: Allahü Teâlâ, Cebrail (aleyhisselâm)'e çoğu durumda Hazret-i İsa'yla beraber olmasını emretti.. "Hani ben seni Cebrail ile desteklemiştim" (Maide, 110) âyetinin tefsirinde müfessirler böyle söylemişlerdir. Hem sonra, Cebrail (aleyhisselâm)'in kanatlarından bir tek kanadının kenarı dahi, bütün insanlara karşı kâfi gelirdi.. Nasıl olur da, Hazret-i İsa'y' bu yahudilere karşı koruyamamış olsun?
Ve yine, Hazret-i İsa (aleyhisselâm) ölüleri diriltmeye, anadan doğma kör ve alacalı hastaları iyi etmeye gücü yetiyorken, kendisi için kötülük düşünen bu yahudileri, kendisine sataşamasınlar diye öldürmeye, onları hasta etmeye, müzmin dertlere müptelâ kılıp felç etmeye nasıl güç yetirememiştir?
Üçüncü problem: Allahü Teâlâ, Hazret-i İsa'yı, göğe kaldırmak suretiyle bu düşmanlardan kurtarabilirdi. Binâenaleyh, bir başkasını ona benzetmenin faydası nedir ki? Bu, bir zavallıyı boş yere öldürtmek değil midir?
Dördüncü problem: Hak teâlâ, bir başkasını Hazret-i İsa'ya benzetip, bundan sonra Hazret-i İsa'yı göğe yükseltince o yahudi topluluğu, Hazret-i İsa olmadığı hâlde, o adamın Hazret-i İsa olduğuna inanmışlardır. Binâenaleyh bu, onları bilgisizleştirip, akıllarını karıştırmaktır. Böyle bir şey ise, Allah'ın hikmetine uygun değildir.
Beşinci problem: Hristiyanlar, yeryüzünün doğusunda ve batısında çokça olmalarına; Hazret-i İsa'yı son derece sevmelerine ve onun hakkındaki aşırılıklarına rağmen, Hazret-i İsa'nın öldürüldüğünü ve çarmıha gerilmiş olduğunu müşahede ettiklerini bildirmişlerdir. Eğer biz bunu inkâr edersek, tevatürle sabit olmuş olan bir hususu ta'n ve tenkid etmiş oluruz. Tevatür itasabit olanı ta'n etmek ise, Hazret-i Peygamberin ve Hazret-i İsa'nın peygamberliklerini; hatta onların ve diğer peygamberlerin varlıklarını dahi tenkit ve reddetmeyi iktiza eder... Bütün bunlar İse bâtıldır.
Altıncı problem: Tevatürle sabit olduğuna göre, çarmıha gerilen kimse, uzun bir süre hayatta kalabilir. Eğer, çarmıha gerilen Hazret-i İsa değil de bir başkası olsaydı, o bağırır çağırır, "Ben İsa değilim. Ben ondan başka birisiyim!.." der ve bunu anlatabilmek için her şeyi yapardı. Eğer o çarmıha gerilen kimse bunları söylemiş olsaydı, bunu herkes duyardı.. Böyle bir şey mevcut olmadığına göre, durumun sizin söylediğiniz gibi olmadığını anlamış oluruz. İşte, bu konudaki başlıca problemler bunlardır..
Birinciye cevap: Kadir ve ihtiyar irâde sahibi bir Ma'budun olduğuna inanan herkes, Allahü Teâlâ'nın, meselâ Zeyd'e benzeyen başka bir insanı yaratmaya kadir olduğunu kabul eder. Sonra bu benzetmenin mümkün olması, zikredilen şüpheye düşülmesini de gerektirmez. Zikrettiğiniz hususlara karşı söylenecek söz budur.
İkinciye cevap: Eğer Cebrail (aleyhisselâm) İsa (aleyhisselâm)'yı düşmanlarına karşı korusaydı, vehayut da Allahü Teâlâ İsa (aleyhisselâm)'ya düşmanlarını kendisinden uzaklaştırma gücü verseydi, o zaman O'nun mu'cizesi ilcâ" (zorlama, imana girmeye mecbur bırakma) sınırına ulaşmış olurdu ki, bu caiz değildir.
Bu, aynı zamanda üçüncü probleme de cevaptır. Çünkü Allahü Teâlâ, eğer İsa (aleyhisselâm)'yı. başkasını ona benzetmeksizin, göğe kaldırsaydı bu mu'cize de "ilcâ" sınırına ulaşmış olurdu.
Dördüncüye cevap: Hazret-i İsa'nın talebeleri, orada bulunuyor, bu hadisenin içyüzünü biliyor ve onlar bu karışıklığı izâle edip gideriyorlardı (Yani, durumu anlatıyorlardı).
Beşinciye cevap: Bu esnada orada hazır bulunanlar, az sayıda idiler. Az bir topluluğa şüphenin arız olması mümkündür. Binâenaleyh, mütevâtir haber başlangıç itibariyle az bir topluluğa dayanıyorsa, bu ilim ifâde etmez.
Altıncıya cevap: Hazret-i isa (aleyhisselâm)'ya benzetilen kimsenin bir müslüman olması ve bunun da Hazret-i Isa tarafından kabul edilmiş olduğunun farzedilmesi halinde, bu kimsenin bu hadisedeki gerçek durumu anlatmayıp susmuş olması mümkündür. Netice olarak, onların öne sürmüş oldukları sorular, kimi yönlerden ihtimal dahilinde olan hususlardır. Kafi ve kesin mu'cizeler ile, Hazret-i Muhammed'in, haber verdiği her hususta sıdk u doğruluğu sabit olunca, bu muhtemel hususların kesin nassa muarız ve aykırı olması imkânsızdır. Allah, hidâyete ileten velîdir, dosttur.
56. Âyetin Tefsiri
"İnkâr edenlere gelince, ben onları dünyada da, âhirette de en çetin bir azap ile azarlandıracağım. Onların hiçbir yardımcısı olmayacaktır"
Bil ki, Hak teâlâ, "Sonra dönüşünüz (de) yalnız bana olacaktır. İşte (o zaman), aranızda ihtilâf ettiğiniz şeylerin hükmünü ben vereceğim" (Âl-i İmran, 55) buyurunca, bunun peşinden geniş bir şekilde bu ihtilâfın ne olduğunu beyân etmiştir. Buna göre bu ihtilâf, bir topluluğun inkâr etmesi, diğerlerinin de iman etmesidir. Küfreden kimseler hakkındaki hükme gelince, bu Allah'ın o kimseyi hem dünyada, hem de âhirette şiddetli bir şekilde azâplandırması, cezalandırmasıdır. İmân edip salih ameller işleyen kimseler hakkındaki hükmü ise, onlara ecir ve mükâfâatlarını tastamam vermesidir. Kâfirin dünyadaki azabı, iki yöndendir:
Bu âyette birkaç mesele bulunmaktadır:
Kâfire Dünya Hayatında Verilen Azap Hakkında
a) Öldürülmek, esir edilmek, vb. şeyler ile.. Eğer o kimse küfrü terketseydi, bu şeyleri ona tatbik etmek uygun olmazdı.. İşte bu, dünya azabına dahil olurdu.
b) Kâfire arız olan hastalıklar ve musibetler.. Âlimler, bunların bir ceza olup olmadığı hususunda ihtilaf etmişlerdir. Bazı âlimler, "Bu, kâfir hakkında bir cezadır; ama bir benzeri mü'minin başına geldiği zaman, bu ceza olmaz, bilâkis bir imtihan ve sınama olur" demişlerdir.
Hasan el-Basrî ise şöyle demiştir: "Benzeri musibetler kâfirin başına geldiğinde, bu bir ceza olmaz. Aksine, bir imtihan ve sınama olur ve tevbe edenlere uygulanan hadler (şer'î cezalar) yerine geçer. Çünkü o bir ceza değil, aksine bir imtihan olur. Bunun delili, Allahü teâlâ'nın bu gibi şeylere sabretmeye, rıza göstermeye ve boyun eğmeye karşılık herkese mükâfaat vaadetmiş olmasıdır. Bu durumda olan bir şey, bir ceza olmaz.
Eğer, "Siz birinci izahınızda bunların, kâfirin küfrüne karşılık bir azap olduğunu söylediniz. Bu ise, Cenâb-ı Hakk'ın, "Eğer Allah insanları zulümleri yüzünden muaheze edecek olsaydı, yeryüzünde hiçbir canlı bırakmazdı" (Nahl, 61) âyetinin hilâfına bir durumdur. Bu âyetteki "Eğer" kelimesi, ceza (netice) olmadığı için, şartın da bulunmadığını gösterir. Bu sebeple, dünyada iken muaheze etmenin söz konusu olmaması gerekir. Yine Cenâb-ı Hak, "Bugün herkese kazandığının karşılığı verilecektir" (Mümin, 17) buyurmuştur. Bu da, cezalandırmanın dünyada değil de, Kıyamet günü olacağını ifâde eder" denilir ise; deriz ki: İlahî cezanın dünyada iken meydana geleceğini gösteren âyet hususîdir. Sizin zikrettiğiniz âyetler ise umumidir. Husûsi olan delil, umûmî olandan önce nazar-ı itibara alınır.
İkinci Mesele
Bir kimse şöyle diyebilir: "Azabın "şiddet" ile vasfedilmiş olması, kâfirin dünyadaki cezasının daha şiddetli olmasını gerektirir. Halbuki biz durumun böyle olmadığını görüyoruz. Çünkü durum bazan kâfirlerin, bazan müslümanların aleyhine dönmektedir. Binâenaleyh bu bakımdan insanlar arasında bir fark görememekteyiz."
Buna karşı biz deriz ki: Bilâkis bu fark dünyada mevcuttur. Çünkü bu âyet-i kerime, Hazret-i İsa'yı yalanlayan yahudilerin durumunu beyân etmektedir. Biz onları zillet ve meskenetin bürüdüğünü görmekteyiz. Bu cevap ile, bu problem ortadan kalkar.
Üçüncü Mesele
Allahü teâlâ bu azabı, "kendilerine yardım edecek ve bunu kendilerinden uzaklaştıracak hiçbir yardımcı bulunmayan" bir azab olarak vasfetmiştir.
Eğer "Devlet başkanlarının ve mü'minlerin, ahd ve zımmîlik anlaşması sebebi ile kâfirleri öldürmeleri imkânsız değil midir?" denilirse, deriz ki: Bu öldürmeye mâni olan şey, aradaki ahd ve anlaşmadır. Binâenaleyh anlaşma sona erince kâfirin öldürülmesi helâl olur.
57. Âyetin Tefsiri
"İmân edip sâlih ameller işleyenlere gelince, (Allah) onların mükâfaatını tastamam verecektir. Allah zâlimleri sevmez" .
Bu âyetle ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Hafs, Âsım'dan rivayet ederek, fiili yâ ile şeklinde, yani "Allah onlara mükâfaatlarını tastamam verir" manasında; diğer kıraat imamları da bir önceki âyette geçmiş olan (Hükmederim, azab ederim) ifâdelerine hamlederek "Onlara mükâfaatlarını tastamam veririz" şeklinde okumuşlardır ki evlâ olan bu kıraattir. Çünkü bu, sözün gelişine daha uygundur.
İkinci Mesele
Allahü teâlâ imân edenleri zikredip, sonra onları sâlih amel yapmış olmakla vasfetmiştir. Bu da, amel-i sâlih'in imanın hakikatinden başka birşey olduğunu gösterir. Bu husustaki delil ve açıklamalar daha önce birçok kez geçmişti.
Üçüncü Mesele
Amel-i Salih'in mükâfaatın sebebi olduğunu söyleyen kimse, âyetteki, "Onların mükâfaatlarını tastamam vereceğiz" ifâdesini delil getirerek, sevap elde etmek için ibâdet etmeleri hususunda, insanları ücret karşılığı çalışan kimselere benzetmiştir. Bu husustaki izahlar da daha önce geçmişti. Allah en iyi bilendir.
Dördüncü Mesele
Mu'tezile, "Allah zâlimleri sevmez" ifâdesini, Allahü teâlâ'nın, günahları reddedip onları irade etmediğine delil getirmişler ve şöyle demişlerdir: "Çünkü bir şeyi murad eden kimsenin o şey bir fiil olduğu zaman onu sevmiş olması gerekir. Fakat irâde ve sevgi şahıslarla ilgili olduğunda birbirlerinden farklı olurlar. Meselâ, "Zeyd'i seviyorum" denilir, fakat, "Zeyd'i irâde ediyorum" denilemez. Sevgi ile irâde fiillerle ilgili olduğunda, hakiki lügavî mânâlarında kullanılmaları durumunda, aynı mânaya gelirler. Böylece, "Allah zalimleri sevmez" sözü, "Allah zâlimlerin zulmünü irâde etmez, istemez" mânasında olmuş olur." İşte Kâdî de bunu böyle anlatmıştır. Bizim âlimlerimize göre, muhabbet kula, (sevgi), hayır ve menfaat ulaştırmayı murad etmek mânasındadır. Hak teâlâ, her nekadar kâfirin inkârını murad etmişse de, o kâfire hayır ve sevap ulaştırmayı dilemez. Nitekim biz bu meseleyi daha önce, birçok kere anlatmış idik.
58. Âyetin Tefsiri
"İşte bu sana okuduğumuz (kıssalar) âyetlerden ve hikmet dolu zikirdendir" .
Bu âyet hakkında birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Âyetteki "Bunları" sözü daha önce geçmiş olan Hazret-i İsa, Hazret-i Zekeriyya ve diğer zatlarla ilgili kıssalara işaret etmektedir. Bu kelime mübtedâ olup, "Onu okuyoruz" lafzı onun haberidir. "Ayetlerdendir" ifâdesi ise ikinci haber yahut, mahzûf bir mübtedanın haberidir. Buradaki (......) kelimesinin (......) anlamında olup, (......) lafzının onun sılası ve o lafzının onun haberi olması caizdir. (Buna göre mânâ, "Sana okuduğumuz bu şeyler âyetlerdendir" şeklinde olur.)
İkinci Mesele
"Tilâvet" ve "Kasas" kelimeleri, mânâ bakımından aynıdır. Çünkü her ikisi de, "bir şeyin peşi sıra başka birşey söyleme" mânasına gelir. Daha sonra Cenâb-ı Hak, bu âyette ve "Sana Musa'nın haberini okuyoruz" (Kasas, 3) âyetinde "tilaveti" (okumayı), "Biz sana kıssaların en güzelini anlatıyoruz" (Yusuf. 3) âyetinde de "Kasas"ı (anlatmayı) zatına nisbet etmiştir. Bütün bunlar, Allahü teâlâ'nın, meleğin vahiy getirip okumasını, kendi okuması gibi saydığını göstermektedir. Bu ise, vahiy meleğini büyük bir şekilde şereflendirme ve yüceltmedir. Bu güzel ve yerinde olmuştur. Çünkü Cebrail (aleyhisselâm)'in okuması, kesinlikle farksız olarak Allah'ın emri ile olunca, bu, Hak teâlâ'ya nisbet edilmiştir.
Üçüncü Mesele
Âyette geçen "Âyetlerden" kelimesinin bu, "Kur'ân'ın âyetlerindendir" mânasında olması muhtemel olduğu gibi, yine "Senin peygamberliğinin kesinliğini gösteren âyetle.'den (mu'cizelerden)dir. Çünkü bunlar, ancak bir ilâhi kitaptan okuyan ya da kendisine vahyedilen bir kimsenin bilebileceği haberlerdir. Aşikardır ki sen ne yazı yazabiliyor ne de okuyabiliyorsun. Binâenaleyh geriye bunun, bir vahiy olduğunu söylemekten başka bir yol kalmaz" mânâsında olması da muhtemeldir.
Hakim Kelimesinin Mânâsı
"Hikmet dolu zikirden.." sözü hakkında iki görüş vardır:
a) Bundan murat, Kur'ân-ı Kerim'dir. Kur'ân'ın, "hikmet dolu zikir"olarak vasfedilmesinde birkaç izah şekli bulunmaktadır:
1- Buradaki (......) kelimesi (kadir, muktedir) (âlim, mutlak ilim sahibi) kelimelerinin (anlamında olmaları) gibi (hükmeden) mânasındadır. Buna göre, kendisinden hükümler elde edilmesi anlamında, Kur'ân, Hâkim, 'dir.
2- Bunun mânâsı, "Telifinde, nazmında ve ihtiva ettiği ilimlerin çokluğunda hikmet sahibi..." şeklindedir.
3- "Hakîm" kelimesinin mânasımuhkem, sağlam, korunmuş, muhafaza edilmişedir. Buna göre buradaki, mânâsındadır.
Ezherî şunu söylemiştir: "Bu mâna, Arapça'da şuyû bulmuş olan bir mânadır. Çünkü, senin (hükmettim..) ifâden, mâna bakımından muhkem yaptım, yanlıştan korudum, sağlamlaştırdım yerine geçmektedir. Böylece mâna, aslına döndürülmüş oldu. Kur'ân'ın muhkem olmasının mânası ise, O'nun, kendisine herhangi bir bozukluğun ârız olmasından, yol bulmasından korunmuş ve muhkem kılınmış olmasıdır. Nitekim Cenâb-ı Hak, "âyetleri muhkem kılınımış..." (Hud, 1) buyurmuştur.
4- İhtiva ettiği hüküm ve hikmetler sebebiyle, Kur'ân'ın hikmeti söylediği, hikmeti dile getirdiğinin söylenrnesidir. Binâenaleyh, bu yorum itibariyle, "Hakim" olarak vasfedilmiştir.
b) Buradaile kastedilen Kur'ân'dan başka bir şeydir ki, bu da peygamberlere indirilen kitapların hepsinin kendisinden aktarılmış olduğu "Levh-i Mahfûz"dur. Cenâb-ı Hak burada, bu kıssaları, orada, Levh-i Mahfûz'da yazılmış olan şeylerden olmak üzere indirdiğini haber vermiştir.
Hazret-i Âdem İle Hazret-i İsa Arasındaki Benzerlik
59. Âyetin Tefsiri
"Muhakkak ki İsa'nın hâli de, Allah katında, Âdem'in hâli gibidir. Allah onu (Âdem'i) topraktan yarattı. Sonra ona "ol!" dedi, o da oluverir.." .
Müfessirter, bu âyetin, Necrân heyeti Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in yanında bulunuyorken nazil olduğunda ittifak etmişlerdir. Hristiyanların ileri sürmüş oldukları şüphelerden bir tanesi de, şöyle demeleriydi:
"Ey Muhammed, sen Hazret-i İsa'nın beşerden bir babası olmadığını kabul ettin.. O zaman da, onun babasının Allah olması gerekir!"
"Âdem'in, muhakkak ki ne babası, ne de annesi vardı... Bunun için de, onun Allah'ın oğlu olması gerekmemişti... Hazret-i İsa için söylenecek söz de bunun gibidir.." İşte, sözün neticesi budur.
Yine, Allahü Teâlâ'nın Hazret-i Âdem'i topraktan yaratması caiz olunca, Hazret-i İsa'yı da Meryem (aleyhisselâm)'in kanından yaratmış olması niçin caiz olmasın? Bu, akla daha yakındır. Çünkü, ana rahminde birikmiş kan damlasından bir canlının doğması, onun kuru topraktan meydana gelmesinden akla daha yakın görünmektedir. İşte, sözün özü budur. Sonra, burada birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
(......) buyruğunun anlamı, "Onun durumu ve hâli, Âdem'in hâli gibidir" şeklindedir. Bunun bir benzeri de (......) âyetidir. Yani, "Müttakilere va'adolunan cennetin sıfatı..." (Ra'd, 35)demektir.
İkinci Mesele
"Allah onu (Âdem'i) topraktan yaratti" buyruğu (......) kelimesinin sılası ve sıfatı değildir. Fakat, "Hazret-i Âdem'in durumu" tefsir etmek üzere gelmiş, müste'nef bir haberdir. Zeccâc şöyle demiştir: Bu, senin, herhangi bir yönden ona benzediğini kastederek söylediğin"Senin durumun, Zeyd'in durumu gibidir" tabiri gibidir. Sonra da, Zeyd'in durumunu haber verip "şunu, şunu yaptı.." dersin.
Üçüncü Mesele
Bil ki akıl, insan için, bir ilk babanın bulunmasının gerekli olduğunu göstermektedir; aksi takdirde her çocuktan önce bir babanın bulunması, ama bu babaların kendisine râci' olacağı bir ilk babanın olması gerekirdi ki, bu imkânsızdır. Kur'ân-ı Kerim, bu ilk babanın, bu âyet-i kerimede olduğu gibi, Hazret-i Âdem olduğuna delâlet etmekte ve; "Ey insanlar, sizi tek bir nefisten yaratan, ondan da yine onun zevcesini vücûda getiren Rabb'inizden ittikâ ediniz" (Nisa. 1) ve 'Sizi bir tek nefisten yaratan ve bundan da eşini yaratan O'dur" (Araf, 189) buyurmaktadır.
Hazret-i Âdem'in Topraktan Yaratılması ve Bunun Hikmetleri
Sonra, Allahü Teâlâ Hazret-i Adem'in yaratılışının keyfiyyeti hususunda birçok vecih zikretmiştir:
a) O, bu âyette de belirtildiği gibi, topraktan yaratılmıştır.
b) O, sudan yaratılmıştır. Allahü Teâlâ, "O, sudan bir beşer yaratıp da, onu soy sop haline getirendir" (Furkan, 54) buyurmuştur.
c) O, çamurdan yaratılmıştır. "Ki O, yarattığı her şeyi güzel yapan, insanı yaratmaya da çamurdan başlayandır. Sonra O, bunun zürriyetini hakîr bir sudan meydana gelen nutfeden yapmıştır" (Secde, 7-8).
d) O, çamurdan elde edilmiş bir hülâsadan, özden yaratılmıştır. Allahü Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Andolsun, biz İnsanı çamurdan (süzülmüş) bir hülâsadan yarattık. Sonra onu, sarp ve sağlam bir karargâhta bir nutfe yaptık" (Mû'minun, 12-13).
e) O, cıvık bir çamurdan yaratılmıştır. Allahü Teâlâ, "Andolsun ki biz onları, cıvık bir çamurdan yarattık" (Saffât, 11) buyurmuştur.
f) O, salsâl'dan, kuru bir çamurdan yaratılmıştır. "Andolsun, biz insanı kuru bir çamurdan, sûretlenmiş bir balçıktan yarattık" (Hicr, 26) buyrulmuştur.
g) İnsan, "acele"den yaratılmıştır. "İnsanlar aceleden yaratılmıştır"(Enbiya, 37).
ı) Allahü Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Andolsun ki biz insanı, bir meşakkat içinde yarattık" (Beled, 4).
Hükemâ şöyle demiştir: Âdem'in topraktan yaratılması, birçok sebepten dolayıdır:
1- Mütevazi olsun diye.
2- Örtücü ve bağışlayıcı olsun diye...
3- Toprağa çok bağlı olsun diye.. Çünkü Hazret-i Âdem, yeryüzündekilere halife olmak için yaratılmıştır. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Muhakkak ki, ben, yeryüzünde bir halîfe yaratacağım" (Bakara. 30) buyurmuştur.
4- Allahü Teâlâ kudretini izhâr etmek istedi ve bundan dolayı, cisimlerin en çok ışık saçanı olan ateşten şeytanları yaratarak, onları dalâletin karanlıklarına müptelâ kıldı; cisimlerin en latifi olan havadan melekleri yaratarak, onlara son derece büyük güç ve kuvvet verdi; cisimlerin en kesifi olan topraktan Adem (aleyhisselâm)'i yarattı, sonra ona muhabbet, marifet, nör ve hidâyet verdi; deniz sularının dalgalarından gökleri yaratıp, onu havaya asılı bıraktı.. İşte bütün bunları, bunların yaratılışı, Allahü Teâlâ'nın hiçbir şeye ihtiyacı olmaksızın müdebbir ve hiçbir şeye başvurmaksızın da hâlık olduğuna apaçık bir delil ve burhan olsun diye yaratmıştır.
5- İnsan, şehvet, gazab ve ihtiras ateşini söndürsün diye topraktan yaratılmıştır. Çünkü bu tür ateşler, ancak toprak ile söner. O'nun sudan yaratılışı ise, kendisinde, eşyanın şekilleri tecelli edebilecek bir saflık ve arılıkta olsun diyedir.
Sonra, Allahü Teâlâ, yoğun olan latîf olanla karışıp da, çamur haline gelsin diye, suyla toprağı birbirine katmıştır. Bu, "Ben muhakkak çamurdan bir insan yaratıcıyım" (Sad. 7) âyetinin ifâde ettiği husustur.
Hak teâlâ dördüncü mertebede, "Andolsun, biz insanı çamurdan (süzülmüş) bir sülâleden yarattık" (Mü'minun, 12) buyurmuştur. Buradaki sülâle kelimesi, ism-i mef'ul manasındadır. Çünkü "sülâle", çamurun cüzlerinin en latîf ve iyi kısmından süzülüp, alınmış olandır.
Sonra Cenâb-ı Hak, altıncı mertebede, insan için şu üç nevî sıfatı zikretmiştir:
a) O, salsâldandır. Salsâl: Hareket ettirildiği zaman içinden ses veren çömlek gibi, çın çın ses çıkaran kuru şey demektir.
b) Hame'dendir. Hame, bir müddet su cinde kalıp, rengi siyahlaşan şey demektir.
c) Kokusu değişmiş olandır. Nitekim Cenâb-ı Allah, "İşte yiyeceğine, içeceğine bak, henüz bozulmamıştır" (Bakara, 259) buyurmuştur.
Hazret-i Âdem'in yaratılışıyla ilgili zikredilmiş olan âyetlerin arasını te'lîf etmek için söylenebilecek olan sözün hepsi budur.
Âdem'in Yaratılması, Ona "Ol!" Emri Verilmesinden Önce Görünüyor?
Âyette bir problem vardır ki, o da şudur: Allahü Teâlâ, "Allah onu (Âdem'i) topraktan yarattı. Sonra ona "ol!" dedi, o da oluverir" buyurmuştur. Bu ifâde, Hazret-i Adem'in yaratılmasının, Allahü Teâlâ'nın ona söylemiş olduğuözünden önce olmasını gerektirir. Bu ise, caiz değildir.
Âlimler buna birçok şekilde cevap vermişlerdir:
1- Ebû Müslim şöyle demiştir: "Biz, "halk" kelimesinin takdir ve tesviye mânasına geldiğini ve mânasının, Allah'ın onun meydana geleceği keyfiyeti bilmesi ve bunu, belli ve mahsûs bir biçimde meydana getirmeyi murad etmesi anlamına geldiğini beyân etmiştik.. Bütün bunlar, ezelden ebede kadar mevcut olan bir öncelik olarak, Hazret-i Âdem'in yaratılışından önce bulunurlar. Allahü Teâlâ'nın"ol!" sözü ise, O'nun Hazret-i Âdem'i varlık âlemine sokmasından ibarettir. Böylece Hazret-i Âdem'in yaratılışının sözünden önce olduğu sabit olmuş olur."
2- Bu, Kâdî'nin istinat etmiş olduğu cevaptır. Buna göre, Allahü Teâlâ, Hazret-i Adem'i çamurdan yaratmış, sonra da ona"ol!" demiş.yani ona can vermiştir. Nitekim Allahü Teâlâ, "Sonra onu başka bir yaratılışla İnşâ ettik" (Müminun, 14)buyurmuştur. Eğer, âyetteki sözünün mansûb zamirinin (......) kelimesine râci olduğu; Hazret-i Âdem'in de toprak halindeyken henüz mevcut olmadığı söylenirse, Kâdî buna şöyle diyerek cevap vermiştir: "Bilâkis, o sırada o mevcut idi. Ama, ona can verilmesi daha sonra idi. Canın kendisi ise, Adem'in kendisi değildir." Bu cevap zayıftır, çünkü Âdem (aleyhisselâm) sırf belli bir şekle göre şekillenmiş olan cisimlerden ibaret değildir. Bilâkis, o, hususî ve kendisine has olan başka bir kimlikten ibarettir. Bu da, dengeli bir mizaç veya nefstir... Söz, buradan "nefs" nedir konusuna geçer ki, şüphe yok ki bu da en gızli-kapalı mes'elelerden birisidir.
Buradaki doğru cevap, şöyle denilmesidir: Hazret-i Âdem'in heykeli, yakın bir zamanda Hazret-i Âdem olacak bir durumda bulunduğu için, Allah onu, ileride meydana gelecek olan, olmuşcasına adlandırması kabilinden, "Âdem" diye isimlendirmiştir.
3- Âyet-i kerimedeki "ona "ol!" dedi o da oluverir" sözü, bu hadisenin, önceki hadiseden sonra olduğunu gösterir. Nitekim, "Sonra "(Sonra da, iman edenlerden olmaktır...)" (Beled, 17) âyetinde de böyledir.
Mesela birisi, "Zeyd'e bu gün bin (dirhem, dinar) verdim, sonra, ona dün ikibin (dirhem, dinar) verdim.." derse, onun bundan maksadı, "Ona bu gün bin dirhem verdim; sonra ben size haber veriyorum ki, ben ona dün ikibin dirhem vermiştim.." demek olur. "Allah onu (Âdem'i) topraktan yarattı" buyruğu da böyledir. Bunun mânası şudur: "Allah onu, tam ve noksansız bir yaratılışla yarattı.. Sonra Allah size, "Ben onu, ona "ol!" demek suretiyle yarattım..." diye haber veriyor.."
Beşinci Mesele
Âyetteki diğer bir müşkil de şudur: Ayette "Sonra ona "ol!" dedi o da oluverdi" denilmesi gerektiği hâlde, Allahü Teâlâ niçin böyle demedi de, o da oluverir" buyurdu?
Cevap: Bu sözün te'vili şudur: Buradaki, ifâdesi, mânâsındadır. Yani, "Ey Muhammed, bil ki, Rabb'inin kendisine "ol!" dediği şey, mutlaka olur, nitekim oldu da."
60. Âyetin Tefsiri
"Hak, Rabb'indendir. Öyleyse sen, şüphecilerden olma!" .
Bu âyetle ilgili bazı meseleler vadır:
Birinci Mesele
Ferrâ ve Zeccâc şöyle demişlerdir: "Buradaki (......) kelimesi, mahzûf bir mübtedânın haberi olup, mânâsı da, "İsa'nın sana haber verdiğimiz kıssası"; veya "İsa'nın durumuyla ilgili bu haber, haktır" şeklindedir. Bu bilindiği için, mübtedâ hazfedil mistir.
Ebû Ubeyde, "Bu, önceki sözün bitmesinden sonra gelen bir "müste'nef" (başlangıç) kelimedir. Haberi ise, (......) kelimesidir. Bu "Hak, Allah'tandır; bâtıl ise, şeytandandır" demen gibidir" demiştir.
Diğer alimler İse (......) kelimesi, mahzûf bir fiilin faili makammdadır" demişlerdir. Yani"Sana hak geldi" demektir.
Yine bu kelimenin, (mukadder) sıfat (ism-i fail) ile merfû olduğu da söylenmiştir. Bu durumda ifâdede bir takdim ve tehir bulunur. Bunun takdiri ise "Hak, senin Rabb'inden olduğu halde, sakın... olma" şeklindedir.
İkinci Mesele
Şüphe etmek demektir. İbnu'l-Enbarî, bu kelimenin, koyunu ve deveyi sağdığında, Arapların söylemiş olduğu "Deveyi ve koyunu sağdım" ifâdesinden alınmıştır. Buna göre şüphe eden kimse, şüphesi sebebiyle, sağılması sırasında sütün hızlanması gibi, bir mücadeleyi hızlandırıp cezbeder, mücadeleye sebebiyyet verir. Nitekim, bir kimse birisiyle mücadele edip çekiştiğinde denilir. Buna göre sanki o kişi, ötekinin
"Şükr, daha fazla nimeti celbeder" denilmiş olması da bundandır.
"Sakın Şüphe Etme" Demenin Mânası
Âyette geçenkelimesi hakkında iki açıklama yapılmıştır: "
a) Ebu Müslim şöyle demektedir: "Bundan murad, hristiyan ve yahudilerin dediği değil, Hazret-i İsa'nın sana indirmiş ve bildirmiş olduğum şu haberidir" şeklindedir. Çünkü hristiyanlar, "Hazret-i Meryem bir ilâh doğurdu" demişler; yahudiler de Hazret-i Meryem'e iftira edip, bu çocuğu, Hazret-i İsa'yı Marangoz Yusuf'a nisbet etmişlerdir. Bunun üzerine de Allahü teâlâ, Kur'ân'da, Hazret-i İsa ile ilgili olarak indirdiği o şeyin hak ve hakikat olduğunu beyan ederek, bu hususta şüphe etmeyi yasaklamıştır.
Âyet-i kerimede geçen (......) kelimesi, şek ve şüphe manasında olan (......) kelimesinin, babından ism-i failidir, "
b) Bu tabirden murad, "Bu meselenin izahı konusunda hak olan şey, bizim zikrettiğimiz darb-ı meseldir. Bu da, Hazret-i Âdem (aleyhisselâm)'in kıssasıdır. Çünkü bu meseleyi izah etmek için, bu hadiseye (yani Hazret-i Âdem kıssasına) sarılmaktan daha güçlü bir beyân ve burhan bulunmamaktadır.
Dördüncü Mesele
Cenâb-ı Hakk'ın, "Öyleyse sen, şüphecilerden olma!" buyruğu, âyet-i kerimenin zahirine göre, Hazret-i Peygamber'e yapılmış bir hitaptır.
Bu da, âyet-i kerimenin zahirine göre, Hazret-i Muhammed'in kendisine indirilen şeyin doğruluğu hususunda şüpheye düşmüş olmasını gerektirir ki, bu caiz değildir. Âlimler bunun cevâbı konuşunda ihtilâfa düşmüşlerdir. Onlardan bazıları şöyle demişlerdir: Bu hitabın zahiri her ne kadar Hazret-i Muhammed'e yöneltilmiş ise de, mâna bakımından ümmetine yapılmıştır. Nitekim Cenâb-ı Hak bir başka âyet-i kerimede, "Ey peygamber, kadınlarınızı boşadığınız zaman..." (Talâk, 1) buyurmuştur. Bazıları da bunun sadece Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e bir hitâb olduğunu söylemişlerdir. Buna göre mâna, "Yakînî ve kat'î inancına ve önceden olduğu üzere şüphe etmeme halini sürdürmeye devam et!" şeklindedir.
Hristiyanlara Mübahele Teklifi
61. Âyetin Tefsiri
"Sana (bu) ilim geldikten sonra, kim seninle onun hakkında çekişirse, de ki: "Gelin, oğullarımızı ve oğullarınızı; kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimiz ve kendinizi çağıralım, sonra, duâ edelim de, Allah'ın lanetini yalancıların üstüne salalım..." .
Bil ki Allahü Teâlâ bu sûrenin başında, hristiyanların (Hazret-i Meryem'in)' Allah'ın zevcesi, Hazret-i İsa'nın da O'nun oğlu olduğu şeklindeki iddialarının yanlış ve bozukluğuna delâlet eden birçok kat'î deliller zikretmiş; bunun peşinden de tam ve kusursuz araştırma yoluyla onların bütün şüphelerine cevap olacak açıklamaları getirmiş ve sözünü, onların sözlerinin bozukluğunu kesinkes ortaya koyacak ve nihayete erdirecek şu nükteyle sona erdirmiştir: Hazret-i Adem'in, beşer olan bir baba ve annesinin olmamasından, O'nun Allah'ın oğlu gerekmediğine göre, Hazret-i İsa'nın, beşer olan bir babasının olmamasından da O'nun Allah'ın oğlu olması gerekmez... Allah bu tür şeylerden yüce ve münezzehtir... Hazret-i Âdem'in topraktan yaratılmış olması, aklın almayacağı bir şey olmadığına göre, Hazret-i İsa'nın da, annesinin rahminde bir araya gelmiş ve toplanmış kandan yaratılmış olması da, aynı şekilde imkânsız görülecek bir durum olmaz.. Âdil olup, hakkı tedkik eden ve araştıran herkes, bu izahın son derece açık olduğunu anlar. İşte bu sebepten dolayı Cenâb-ı Hak, "Bu açık seçik delillerden, net ve berrak cevaplardan sonra kim kalkar da seninle mücadele ederse, onlarla konuşmayı kes ve onlara inatçılara yapılacak şekilde muamele et.. Bu muamele de, senin onları "mülâane" (karşılıklı lânetleşme)'ye çağırmandır" buyurmuştur.
Cenâb-ı Hak, müteakiben de,
"De ki: Gelin, oğullarımızı ve oğullarınızı; kadınlarımızı ve kadınlarınızı ve kendimiz ve kendinizi çağıralım, sonra, duâ edelim de, Allah'ın lanetini yalancıların üstüne salalım..." buyurmuştur. Sonra burada birkaç mesele vardır:
Râzi'nin Bir Hristıyan Bilgin İle Münakaşası
Ben Harzem'de iken bana, kendi dini konusunda çok bilgili ve derin alim olduğunu iddia eden bir hristiyanın gelmiş olduğu haber verildi.. Bunun üzerine ben kalkıp onun yanına giderek söze başladım.
O bana, "Hazret-i Muhammed'in peygamberliğinin delili nedir?" deyince, ben de ona Hazret-i Musa ve Hazret-i İsa ile diğer bütün peygamberlerin elinde mu'cizeler zuhur etmiş olduğu bize nakledildiği gibi, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in elinde de mu'cizeler zuhur etmiş olduğu bize nakledilmiştir. Bu durumda biz, eğer tevatürü reddetsek veya onu kabul edip, ama "Mu'cize peygamberin doğruluğuna delâlet etmez" desek, bu durumda diğer peygamberlerin nübüvveti de bâtıl olur. Eğer, tevatürün doğruluğunu kabul edip mu'cizenin de peygamberin doğruluğuna delâlet ettiğini ikrar ve tasdik eder; sonra bu iki durumun Hazret-i Muhammed için de söz konusu olduğunu söylersek, delilde eşitliğin bulunması durumunda, medlulde de mutlaka eşitlik ve müsavat bulunacağı zaruretinden dolayı, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in de nübüvvetini kesinlikle itiraf edip kabul etmek vacip olur..." dedim. Bunun üzerine hristiyan, "Ben Hazret-i İsa'nın bir peygamber olduğunu söylemiyorum; bilakis ben onun bir ilâh olduğunu söylüyorum" deyince, ben de ona şunları delil getirdim:
A- "Peygamberlik konusunda söz edebilmek için, mutlaka önceden ilâhın tanınıp bilinmesi gerekir. Senin söylemiş olduğun bu şey bâtıl ve asılsızdır. Bunun böyle olduğuna şu hususda delâlet eder: İlâh, zâtı gereği vâcibu'l-vücûd (varlığı zorunlu) olan bir "varlık"tan ibarettir. Binâenaleyh, ilâhtn bir cisim, uzayda bir yer işgal eden bir varlık ve bir araz olmaması gerekir.. Halbuki İsa, yok iken yaratılan; sizin iddianıza göre, diriyken öldürülen; başlangıçta çocuk; daha sonra gelişip serpilen, daha sonra da delikanlı olan, yeyip içen, def-i hacette bulunan, uyuyup sonra da uyanan cismanî bir beşer olan şu şahıstan ibarettir! Aklın bedâhetiyle, sonradan meydana gelen (muhdes)in kadîm; muhtaç olanın, ganî, müstağnî; mümkin bir varlık olanın vâcibu'l-vücûd ve değişenin de, daim ve değişmez olamayacağı hakikati zihinlerde yerleşmiş ve sübut bulmuş bir gerçektir.
B- Sizler, yahudilerin, Hazret-i İsa'yı yakalayıp çarmıha gerdiklerini, O'nu çarmıh üzerinde diri olarak bıraktıklarını, kaburgalarını paramparça ettiklerini; O'nun ise, onlardan kaçıp saklanma hususunda çareler aradığını ve onlar O'na bu şekilde işkenceler yaparken, O'nun çok şiddetli çığlıklar atmış olduğunu kabul ve itiraf ediyorsunuz.. İmdi eğer o bir ilâh olmuş olsaydı veya ilâh O'na hulul etmiş, girmiş olsaydı veyahut da onda, ilâhtan bir cüz bulunmuş olsaydı, o kendisini onlara karşı müdafâa eder ve hatta onları adamakıllı imha ederdi. Bu durumda, onların yapmış olduğu bu muameleden dolayı çığlıklar atmaya ve onların elinden kaçıp kurtulmak için çareler ve yollar aramaya ne ihtiyaç var? Allah'a yemin ederim ki, ben son derece hayret ediyorum! Aklı olan bir kimse, bu sözü nasıl söyleyebilir ve bu sözün doğruluğuna nasıl inanabilir? Aklın bedaheti de, neredeyse bu görüşün yanlışlığına şehâdet etmektedir.
C- İlahın, ya müşahede edilen şu cismanî şahıs olduğu yahut ilâhın tamamiyle bu cisme hulul ettiği, veyahut da ilâhın bir cüzünün ona hulul ettiği söylenebilir.. Bu her üç kısım da bâtıldır.
Birincisi bâtıldır, çünkü âlemin ilâhı o cisim olsa ve yahudiler de onu öldürmüş olsa, bu yahudilerin âlemin ilâhını öldürmüş olduğuna hükmetmek olurdu. Bu durumda âlem, nasıl ilansız kalabilir. Sonra, insanların en alçağı ve en rezili yahudilerdir; binâenaleyh, yahudilerin öldürmüş olduğu o ilâh, son derece âciz bir ilâh olmuş olur.
İkincisi de bâtıldır, çünkü ilâh ne cisim, ne de araz olmadığı için, onun cisme hulul edip girmesi de imkânsız olur. Eğer ilâh cisim olsa, bu durumda ilâhın bir başka cisme hulul etmiş olması, ilâhın cüzlerinin o cismin cüzlerine karışmış olmasından ibaret olur. Bu da, o ilâhın cüzlerinin o ilâhtan ayrılabilmesini iktiza eder. Eğer ilâh bir araz olursa, bu durumda da bir mahalle, bir yere muhtaç olur. Böylece de ilâh başka bir şeye muhtaç olmuş olur ki, bütün bunlar İse zayıf ve tutarsız şeylerdir.
Üçüncüsü de imkânsızdır, çünkü ulûhiyyetin tahakkuku hususunda o cüze itibar edilmiş olsaydı, o cüzün ilâhtan ayrılması hâlinde, ilâhın ilâh olarak kalmaması gerekirdi. Eğer, ulûhiyyetin tahakkuku konusunda o cüze itibar edilmemiş olursa, bu durumda o, ilâhtan bir cüz olmuş olmaz.
Böylece, mezkur her üç kısmın da fasit olmuş olduğu sabit ve bu sebeple, hristiyanların görüşü de, bâtıl ve temelsiz olmuş olur.
D- Hazret-i İsa (aleyhisselâm)'nın Allah'a ibâdet edip O'na itaat hususunda son derece istekli olmuş olduğu, tevâtüren sabittir. Eğer, Hazret-i İsa ilâh olmuş olsaydı, bu imkânsız olurdu. Çünkü ifân, kendisine ibâdet etmez. İşte bütün bunlar son derece acık-seçik izahlar olup, hristiyanların görüşlerinin yanlışlığına apaçık bir biçimde delâlet ederler."
Sonra o hristiyana, "Hazret-i İsa'nın bir ilâh olduğuna delâlet eden şey nedir?" dediğimde, o, "Ölüleri diriltip, anadan doğma körler ile alacalı hastaları iyileştirmesi gibi hususların, elinde zuhur edip meydana gelmesidir. Bu gibi hususlar ise, ancak bir ilah kudretiyle meydana gelebilecek şeylerdir..." dedi. Bunun üzerine ben kendisine, "Delilin bulunmamasından, medlulün de bulunmamasının gerekmediğini kabul edip etmediğini" sordum. "Eğer kabul etmezsen, bu, ezelde âlemin bulunmamasından, yaratıcının da bulunmadığını söylemen anlamına gelir.. Eğer, "delilin bulunmamasından medlulün de bulunmaması gerekmez" kaidesini kabul edersen, bu durumda ben derim ki ilâhın, Hazret-i İsa'nın bedenine girmesini mümkün gördüğüne göre, o halde ilâhın, benim, senin, her canlı, her cansız ve her bitkinin bedenine hulul etmediğini nereden ve nasıl biliyorsun?" dedim. O, "Aralarındaki fark açıktır. Çünkü ben, bu hululün meydana geldiğine karar verdim.. Çünkü, o acayip ve şaşırtıcı şeyler Hazret-i İsa'nın elinde zuhur etmiştir. Halbuki, bu tür fiiller ne senin, ne de benim elimde zuhur etmez.. Böylece de, böyle bir hululün benimle senin hakkında söz konusu olamayacağını anlamış oluruz" dedi. Bunun üzerine ben kendisine, "İşte şu anda, benim, "delilin bulunmamasından, medlulün de bulunmaması gerekmez" şeklindeki sözümün mânâsını anlamadığını gösterdin. Çünkü, o mu'cizelerin zuhur etmesi, İlâhın Hazret-i İsa'nın bedenine hulul ettiğine delâlet eder. Bu mu'cizelerin senden ve benden zuhur etmemesinde ise, ancak bu delilin bulunmaması söz konusudur. Binâenaleyh, delilin bulunmamasıdan medlulün bulunmaması gerekmediği sabit olunca, o tür harikulade şeylerin senden ve benden sudur etmemesinden, hululün, benim, senin, köpek, kedi, fare... hakkında mümkün olmaması gerekmez" dedim.. Sonra sözüme devamla, "Allah'ın zâtının, köpeğin ve sineğin bedenine girebileceği hükmüne kail olan, götüren bir mezhebin, son derece adi ve bozuk olduğunu..." söyledim.
E- Sonra, sopanın yılana dönüşmesi, ölünün diriitilmesinden aklen daha uzak ve zor bir ihtimaldir. Çünkü, ölünün bedeni ile dirinin bedeni arasındaki münasebet ve benzerlik, sopayla ejderhanın bedeni arasındaki münasebetten daha fazladır. Binâenaleyh, sopanın ejderhaya dönüşmesinden Hazret-i Musa'nın bir ilâh veya ilâhın oğlu olması gerekmediğine göre, ölüleri diriltmenin ulûhiyyete delâlet etmemesi, daha uygun ve evlâ olan bir haldir.. İşte bunu söylediğim an, hristiyanın dili tutuldu, söyleyecek birşey bulamadı.. Allah en iyi bilendir.
İkinci Mesele
Rivayet edildiğine göre, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Necrân hristiyanlarına deliller getirip, sonra onlar da cehalet ve tanımamalarında ısrar edince, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), onlara "Eğer getirdiğim delilleri kabul etmezseniz, şunu biliniz ki Cenâb-ı Hak bana, sizinle lânetleşmemi emretmiştir" dedi. Bunun üzerine onlar, "Ey Ebu'l-Kâsım! Hele bir dur da, arkadaşlarımızın yanına varıp, bu hususu aramızda konuştuktan sonra, tekrar sana gelelim.." dediler. Gidip arkadaşlarıyla görüştüklerinde kraldan sonra gelen ve içlerinde söz sahibi olan kimseye: "Ey Abdu'l-Mesih, söyle bakalım ne dersin?" dediler. Bunun üzerine o, "Ey hristiyan topluluğu, Allah'a yemin ederim ki, siz Hazret-i Muhammed'in gönderilmiş bir peygamber olduğunu anladınız. Yine O'nun, sizin sahibiniz (Hazret-i İsa )hakkında hak olan sözü ve görüşü getirdiğine de yemin ederim. Yine Allah'a yemin ederim ki, herhangi bir peygamberfe iânetleşmeye giren topluluğun ne yaşlısı sağ kalır, ne çocukları büyür (hepsi mahvolur). Yine yemin ederim ki, eğer siz bu işe girişirseniz, sizin soyunuz ve nesliniz kurur ve tükenir: Ama, bundan kaçınır, dininiz üzre yaşamaya devam eder ve bulunduğunuz hali sürdürmeye devam ederseniz, o adamla (Hazret-i Muhammed) anlaşın ve memleketlerinize geri dönün!.." dedi.
Bu esnada, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de, üzerinde siyah kıldan bir örtü, futa olduğu halde evinden dışarı çıkmıştı.. Hazret-i Hüseyn'i kucağına almış, Hazret-i Hasan'ı elinden tutmuş, Hazret-i Fatma Hazret-i Peygamberin, Hazret-i Ali de Hazret-i Fatıma'nın peşindeydi... Hazret-i Peygamber şöyle diyordu: "Ben duâ ettiğim zaman, siz amin! deyiniz." Bunun üzerine Necrân'in piskoposa, "Ey hristiyanlar, ben karşımda öylesine yüzler görüyorum ki, onlar Allah'tan, bir dağı yerinden oynatıp yok etmesini isteseler, muhakkak ki Allah o dağı yerinden götürür. Binâenaleyh, lanetleşmeyin, aksi halde helak olur, yok olursunuz.. Ve yeryüzünde, kıyamete kadar tek bir hristiyan kalmaz.." dedi. Hristiyanlar sonra, "Ey Ebu'l-Kasım, biz seninle lânetleşmemeye ve dinin hususunda sana müdahale etmemeye karar verdik.." dediler. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de, "Lanetleşmediğinize göre müslüman olunuz... Böylece de, müslümanların lehine olan, sizin lehinize, aleyhlerine olan da sizin aleyhinize olur.." deyince, onlar bunu kabul etmediler, direttiler. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber, "En kısa zamanda sizinle savaşıp, işinizi bitireceğim" deyince, onlar, "Bizim, Araplarla savaşacak gücümüz yok.. Fakat sana, bini saferr bini de recep ayında olmak üzere, ikibin takım elbise ile, demirden yapılmış normal otuz zırh vermek üzere bizimle savaşmaman ve bizi dinimizde serbest bırakman konusunda seninle anlaşma yapmak istiyoruz..." Bunun üzerine Hazret-i Peygamber onlarla, bu şartlar altında anlaşma yaptı ve şöyle dedi: "Canımı kudret elinde tutan Allah'a yemin ederim ki, helak o Necrânlılara öylesine yaklaşmıştı ki... Eğer onlar lanetleşmeye girmiş olsalardı, maymunlar ve domuzlar haline getirilecekler, bu vadi ateş olup onları yakacak ve Allah Necrân ve halkının kökünü kurutacaktı.. Ağaçların tepelerinde kuşları bile... Bir yıla kalmayacak bütün hristiyanlar helak olacaklardı..." Yine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in siyah futa içinde evinden çıkıp, Hazret-i Hasan geldiğinde onu, o futanın içine soktuğu; Hazret-i Hüseyin, Hazret-i Fatıma ve Hazret-i Ali (radıyallahü anh) geldiklerinde de, aynı şekilde onları da futanın içine soktuğu; daha sonra da "Ey ehl-i beyt, Allah sizden her türlü kiri gidermek ve sizi tertemiz yapmak diler" (Ahzâb.33) âyetini okuduğu rivayet edilmiştir. Bil ki bu rivayet, gerek tefsir gerekse hadis âlimleri arasında, sıhhati konusunda âdeta üzerinde ittifak edilmiş gibidir.
Üçüncü Mesele
(......) ifâdesindeki "nüve" zamiri, Hazret-i İsa'ya râcîdir. Bunun, bir önceki âyetteki "hak" kelimesine râci olduğu da söylenmiştir. Buna göre mânâ, "Hazret-i İsa'nın Allah'ın kulu ve peygamberi olduğu hususundaki bilgi sana geldikten sonra Rabb'inden olan bu hak hususunda kim seninle mücadele ederse..." şeklindedir. Buradaki ilimden maksat, ilmin bizzat kendisi değildir. Çünkü Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in kalbindeki ilmin, buna bir tesiri yoktur. Aksine buradaki ilimden maksat, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in aklî ve vahy ve tenzil yoluyla kendisine ulaşan naklî delillerden zikrettikleridir. Hak teâlâ'nın, (......) ifâdesinin aslı (......) şeklindedir. Çünkü bu kelime "ulüv" masdarından ve "tefâ'ül" babındandır. Yâ harfine zamme ağır görüldüğü için, zamme hazfedilmiş, daha sonra da ictimâ-i sâkineynden dolayı, yâ harfi de hazfedilmiştir. Bu kelimenin asıl mânâsı, "yüce ve yüksek olmak" demektir. Buna göre "yüksek oldu" manasındadır. Fakat çok kullanıldığı için, her gelen varlık için "geldi" manasında kullanılmaya başlanmış ve gibi kullanılmıştır.
Dördüncü Mesele
Bu âyet-i kerime Hazret-i Hasan ile Hazret-i Hüseyin'in, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in oğulları gibi olduğuna delâlet etmektedir. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), oğulları çağırmayı teklif etti ve Hasan ile Hüseyin'i çağırdı. Binâenaleyh Hazret-i Hasan ile Hazret-i Hüseyin'in onun iki oğlu gibi olması gerekir. Bunu güçlendiren bir başka delil de En'am süresindeki, "Onun zürriyetinden de Davud'u, Süleyman'ı, Eyyûb'u, Yusuf'u, Musa'yı ve Harun'u hidâyete kuvuşturduk. Biz, muhsinleri (iyilik edenleri) işte böyle mükafaatlandırırız. Zekeriyya'ya, Yahya'ya ve İsa'ya da (böyle hidayet verdik)" (En'am, 84-85) âyetidir. Malumdur ki Hazret-i İsa (aleyhisselâm), babadan dolayı değil de anadan dolayı Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in soyundan sayılmıştır. Böylece kızdan olan torunun da bazan oğul diye adlandırıtdığı sabit olmuş olur. Allah en iyi bilendir.
Bazı Şiilerin Hazret-i Ali'yi Enbiyadan Üstün Saymasının Reddi
Rey şehri'nde, Mahmud İbn Hasan el-Humusî isminde bir adam vardı. Bu, isnâ aşeriyye (Şia) mezhebi muallimlerinden olup Hazret-i Ali (k.v)'nin, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) dışındaki bütün peygamberlerden daha üstün olduğunu iddia ediyor ve şöyle diyordu:
"Bunun delili, âyetteki "Kendimiz ve kendinizi çağıralım" ifadesidir. Çünkü "Kendimiz" kelimesinden maksat, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in bizzat kendisi değildir. Çünkü insan kendi kendini çağırmaz. Aksine bu tabirden murad, Hazret-i Peygamberin kendisinden başkasıdır. Âlimler o başkasının, Hazret-i Ali (radıyallahü anh) olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Binâenaleyh âyet, Hazret-i Ali'nin, Hazret-i Peygamberin kendisi gibi olduğuna delalet etmektedir. Bu tabirin Hazret-i Peygamberin nefsinin, bizzat Hazret-i Ali'nin nefsini ifâde etmiş olması mümkün değildir. Bundan dolayı bundan murad, bu nefsin (kendisinin), onun kendisi gibi olmasıdır. Bu da, iki nefis arasında her yönden eşitliğin olmasını gerektirir. Fakat, deliller Hazret-i Peygamber'in bir peygamber, Hazret-i Ali'nin ise böyle olmadığına delâlet ettiği ve Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in Hazret-i Ali (radıyallahü anh)'den daha üstün olduğuna da icmâ bulunduğu için, gerek peygamberlik, gerek üstünlük hususunda, bu umumi hükümle amel edilmemiştir. Bu iki husus dışındaki hususlarda ise bu umûmî hükümle amel edilmiştir. Sonra icmâ Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, diğer peygamberlerden efdal olduğuna delâlet etmektedir. Binâenaleyh Hazret-i Ali'nin de diğer peygamberlerden efdal olması gerekir. İşte bu, bu âyetin zahirî mânası ile yapılan istidlal şeklidir. Âyetle bu şekilde istidlal etmeyi, bizim görüşümüzü kabul eden ve reddedenlerin kabul ettikleri şu hadis de te'yid eder. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem),
"İlminde Hazret-i Âdem'e, taatında Hazret-i Nuh'a, dostluğunda Hazret-i İbrahim'e, heybetinde Hazret-i Musa'ya, saflığında Hazret-i İsa'ya (benzer birisine) bakmak isteyen Ali İbn Ebi Tâlib'e baksın" buyurmuştur. Bu hadis, her peygamberde ayrı ayrı bulunan hasletlerin Hazret-i Ali'de toplanmış olduğunu gösterir. Bu da, Hazret-i Ali'nin, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) dışındaki peygamberlerden efdal olduğuna delalet eder." Diğer Şiîler önceden de şimdi de bu âyetle, Hazret-i Ali'nin -delillerin tahsis ettiği özellikler dışında- Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) gibi olduğuna İstidlal etmişlerdir. Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in nefsi, bütün sahabeden efdaldir. Binâenaleyh Hazret-i Ali'nin nefsinin (Kendisinin) de sahabeden efdal olması gerekir. Şia'nın bu husustaki görüşü, bundan ibarettir.
Buna şöyle cevap verilir: Müslümanlar arasında, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, Hazret-i Ali'den daha faziletli olduğu hususunda bir icmâ bulunduğu gibi, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) zuhur etmezden önce peygamber olanların, peygamber olmayanlardan efdal oldukları hususunda da b., icmâ vardır. Yine müslümanlar, Hazret-i Ali (radıyallahü anh)'nin peygamber olmadığı hususunda ittifak etmişlerdir. Binâenaleyh âyetin zahirinin, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) hakkında husûsî bir hüküm ifâde ettiği gibi, diğer peygamberler hakkında da husûsî bir hüküm ifâde ettiğini kesin olarak söylemek gerekir.
İbtihal Kelimesinin Mânası
Âyetteki sözü "karşılıklı lanetleşelim" manasındadir. Nitekim her iki babdan olan şekli aynı manaya gelerek, (Topluluk birbiriyle savaştı) (Karşılıklı arkadaş oldular) denilir. Âyetteki "ibtihâl" (lanetleşme) ile ilgili şu iki izah yapılmıştır:
1- İbtihâl, lanet olsun olmasın, çok gayretli bir şekilde dua etmek manasındadır. Çünkü ancak duada çok gayret gösterildiği zaman denilir.
2- Bu kelime, Arapların "Allah'ın laneti üzerine olsun" manasında söyledikleri â tabirinden alınmıştır. Bunun aslı da, "lanet" manasına gelen bir şeye dayanmaktadır. Çünkü "lanet", uzaklaştırmak ve kovmak manasındadır. Allah bir kimseye lanet edip, onu rahmetinden uzaklaştırdığı zaman denilir. Bu senin, birisi birisini ihmal ettiği zaman söylediğin "O, onu ihmal etti" sözünden alınmıştır. Memesine memelik bağlanmadan koğulup sürülmüş adam gibi, başıboş sahraya bırakılmış deve için denilir. Bu kelimenin mânasının izahı şudur: "Behl", gönderip başıboş bırakma manasına alındığında, sanki Allah bir kimseyi salıverdiği zaman, onu başıboş bırakmış ve onu kendisine havale etmiş gibi olur. Allah'ın kendisine havale ettiği kişi hiç şüphesiz helak olur. Binâenaleyh bir kimse ile mübâhele eden (lanetleşen) kişi, "eğer iş öyle ise Allah'ın laneti üzerime olsun" der. Yine o insan, "Allah beni bana bıraksın. Allah beni kendi güç ve kuvvetime terketsin." Yani "Kendi vekilliğinden ve muhafazasından uzak tutsun", yani "memelerinde memelik takılmamış, isteyen herkesin sağıp sütünü alabileceği ve kendisini koruyamayacak olan salıverilmiş deve gibi, muhafazasından uzak tutsun" der. Yine, yanında sopa bulunmayan insana da denilir ki bu, "Yanında kendisini müdafaa edeceği bir şeyi bulunmayan adam" manasınadır.
Birinci görüş daha uygundur. Çünkü âyetteki (......) ifâdesinin mânâsı, "sonra gayretle dua edip, lanetin yalancıların üzerine olmasını temenni edelim" şeklinde olur.
İkinci görüşe göre bu ifâdenin mânâsı, "sonra lanetleşelim ve Allah'ın lanetinin yalancılar üzere olmasını isteyelim" şeklinde olur ki bu bir tekrardır.
İndirilen Azapta Çocukların İmhasının İzahı
Geriye âyet hakkında şu dört soru kalır:
1- Çocuklar, küçük oldukları zaman, onlara ilâhî azabın inmesi caiz olmaz. Halbuki ilgili hadiste Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, mübâheleye daha çocuk olan Hazret-i Hasan ile Hazret-i Hüseyin'i de soktuğu haber verilmiştir. Bunun faydası (manası) nedir?
Cevap: Âdetullah, bir kavme kökünü kurutma cezası geldiği zaman, onların içinde çocuklar ve kadınların da imha edilmeleri şeklinde cereyan etmiştir. Böylece bu, o kavmin mükellefleri için bir ceza olurken, çocuklar için bir ikâb olmamakta, aksine onların ölüm ve elemleri kavim için bir ölüm ve elem yerine geçmektedir. Malumdur ki, insanın çocuklarına ve ailesine karşı aşın derecede şefkati vardır. Çoğu kez insan, kendini çoluk çocuğuna feda edip, onlara bir kalkan olur. Durum böyle olunca, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), çocuklarını ve ailelerini beraberinde getirmiş ve, hasmı davalarından vazgeçirme hususunda bu daha tesirli, hasmı korkutmada daha güçlü ve gerçeğin kendi tarafında olduğuna daha kuvvetli delil olsun diye, onlara da böyle yapmalarını emretmiştir.
Bu Hadisenin Nübüvvete Delâleti
2- Bu hâdise, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in nübüvvetinin doğruluğuna delâleı eder mi?
Cevap: Bu hâdise, şu iki bakımdan Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, peygamberliğinin sıhhatine delâlet etmektedir:
a) Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), onları azabın gelmesiyle korkutmuştur. Eğer Hazret-i Peygamber buna iyice güvenmeseydı. bu âdeta kendi kendini yalanlama hususunda bir çaba sarfetme olurdu. Çünkü hristiyanların mübâheleye yanaşmaları, sonra da azabın inmemesi durumunda, bu, haber verdiği hususlarda yalancı olduğunun ortaya çıkması olurdu. Halbuki Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, en akıllı İnsan olduğu malumdur. Binâenaleyh O'nun, yalan olduğunu ortaya çıkarabilecek bir işi yapması uygun olmaz. O, bu hususta ısrar ettiğine göre, azabın onların başına geleceğine son derece güvendiği için ısrar ettiğini anlamaktayız.
b) Bu hristiyanlar mübâheleye yanaşmamışlardır. Tevrat ve İncil'de Hazret-i Peygamberin peygamberliğine delâlet eden şeyleri onlar bitmemiş olsalardı, onunla mübâhele etmekten (lanetleşmekten) geri durmazlardı.
Buna göre eğer, "Onlar şüphe ediyorlardı; bu sebeple de, Hazret-i Muhammed'in sözünde sadık olması, böylece de zikredilen azabın başlarına gelmesinden korkmuş oldukları için, O'nunla lanetteşmeye girişmeyi terketmiş olduklarının söylenmesi niçin caiz olmasın?" denilirse, biz deriz ki:
Bu, iki yönden reddedilir:
a) Onlar, Hazret-i Muhammed ile muaraza ve münazaa yapabilmek için maddî manevî bütün imkanlarını seferber ediyorlardı Eğer şüphe içinde olsalardı, bunu yapmazlardı.
b) Bu hristiyanlardan, onların şöyle dedikleri nakledilmiştir: "O, vallahi, Tevrat'ta ve İncil'de müjdelenmiş olan peygamberdir. Eğer siz onunla lanetleşirseniz, sizin kökünüz kurur.." Binâenaleyh, bu ifâde, onların lanetleşmekten kaçınmalarının sebebinin, Hazret-i Muhammed'in Allah katından gönderilmiş bir peygamber olduğunu bilmeleri olduğunu açıkça göstermektedir.
3- Kâfirlerden bir kısmı, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'le lanetleşmeye girmemişler miydi? Nitekim onlar şöyle demişlerdi: "Ey Allah, eğerbur senin katından gelme bir hak ise, hemen bizim üstümüze gökten taş yağdır..." (Enfal. 32). Ama sonra, kesin olarak onların üzerine azab inmemişti... Burada da böyledir. Yine, onların başına bir azabın gelmiş olduğunu kabul etmemiz halinde bu, Cenâb-ı Hakk'ın, "Sen onların içlerinde ikenr Allah onları azâblandıncı değildir..." (Enfâl, 33) âyetiyle çelişik olur.
Cevap: Hükmü hususi olan âyet, hükmü umumî olan âyetten önce gelir. Binâenaleyh, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bu surede, açıkça belirterek azabın ineceğini haber verdiğine göre, durumun bu şekilde olduğuna inanmak gerekir..
4- Bu âyetin peşisıra gelen, "İşte bu, elbette en doğru bir haberin beyânıdır" (Âl-i İmran, 62) buyruğu, bu âyet ile ilgili midir, değil midir?
Cevap: Ebû Müslim şöyle demiştir: "Bu kısım, öncesiyle irtibatlıdır. Buna göre "yalancılar..." (Al-i imran, 61) kelimesinde vakfetmek caiz değildir. Bu durumda âyetin takdiri, "İşte bu, en doğru bir haberin beyânı olduğu için, Allah'ın lanetini yalancıların üzerine salalım.." şeklinde olur. Bu takdire göre, nin hakkı, harekesinin meftûh olmasıdır. Fakat 'deki lamdan dolayı kesreli olmuştur. Nitekim, "Muhakkak ki o gün onların Rabb'i, onlardan hakkıyla haberdardır" (Adiyât, 11) âyetinde de böyledir." Diğer alimler ise, "Söz "yalancılar üzerine" ifadesiyle tamamlanmaktadır. Bundan sonra gelen ifâde, öncesiyle alâkası olmayan müstakil bir cümledir" demişlerdir. Allah en iyi bilendir.
62. Âyetin Tefsiri
Âyetin tefsiri için bak:63
63. Âyetin Tefsiri
"İşte bu, elbette en doğru bir haberin beyânıdır. Allah'tan başka hiçbir tanrı yoktur. Allah hiç şüphesiz yegâne galibtir. Mutlak hüküm ve hikmet sahibidir. Eğer yine yüz çevirirlerse Allah, o fesatçıları elbette hakkıyle bilendir" .
Bu âyetle ilgili bazı meseleler vardır:
Birinci Mesele
Âyetteki "bu.." kelimesi, daha önce zikredilmiş olan delillere ve lanetleşmeye davete işarettir "En doğru bir haberin beyânıdır" buyruğuna gelince, buradaki (......) kelimesi, dine irşâd eden, hakka götüren ve kurtuluşu talep etmeyi emreden hususları içine alan sözlerin mecmûudur. Binâenaleyh, Allahü Teâlâ, emrine tam bir güven üzre olsun diye. peygamberine indirmiş olduğu şeylerin apaçık hak olduğunu beyân etmiştir. Bu durumda, âyetteki hitâb her ne kadar Hazret-i Peygamber'e ise de, bundan murad herkestir.
İkinci Mesele
(......) sözündeki hüve zamiriyle ilgili iki görüş bulunmaktadır:
a) Bu zamir fasi ve te'kîd zamiridir.. Buna göre, (......)'nin haberi ifadesidir.
Eğer, "Fasi zamirinin başına te'kîd lamının gelmesi nasıl caiz olur?" denilirse, biz deriz ki: Bu lamın, haberin başına gelmesi caiz olduğuna göre, fasi zamirinin başına gelmesi daha güzel olur. Çünkü bu lâm, mübtedâya haberden daha yakın olup, lamın gelmesinde aslolan da, onun mübtedânın başına gelmesidir..
b) Bu hüve zamiri mübtedâ olup el-kasas kelimesi onun haberi, işbu mübtedâ ve haberden meydana gelen cümle de (......)'nin haberidir.
Üçüncü Mesele
(......) lafzında he harfi, aslına uygun harekeli şeklinde veyahut da sûkün ileeklinde okunmuştur. Çünkü lâm harfi'nin bir cüz'ü olmuş, böylece de (kenar) kelimesi gibi, tahfif edilmiş, sükûn ile okunmuştur.
Kıssa Kelimesi Hakkında Bilgi
"Falanca hikâyeyi anlattı - anlatıyor - anlatmak, hikâyet etmek" denilir. Bu kelimenin esas mânası, bir izi takib etmektir.. Bir kimse bir başkasının izini takib ettiğinde denilir. Allahü Teâlâ'nın 'Kız kardeşine dedi ki: Onun izini takib et" (Kasas, 11) ifâdesi de böyledir. Haberleri peşpeşe getirdiği ve kelâmı peşi peşine eklediği için, kıssa anlatan kimseye de (......) denilmiştir. İşte (......) kelimesinin manası, "peşipeşine gelen mânaları ihtiva eden haber" demektir.
Cenâb-ı Hak sonra "Allah'tan başka hiçbir tanrı yoktur" buyurmuştur. Bu, nefyin, olumsuz mânânın te'kîd ve vurgulanmasını ifâde eder. Çünkü sen, "Benim yanımda, insanlardan birisi vardır" dediğinde, bu cümle senin yanında bir kimse olduğunu gösterir. Fakat, Benim yanımda, insanlardan hiç kimse bulunmamaktadır" dediğin zaman bu, senin yanında onlardan bir kimsenin bulunmadığını ifâde eder. Senin yanında onlardan birisi bulunmayınca, onlardan hiç kimsenin bulunmaması haydi haydi evlâdır. Böylece, Cenâb-ı Hakk'ın, "Allah'tan başka hiçbir tanrı yoktur" buyruğu, Hak ve Vâhid olan, Bir olan Allah (Subhanehû ve Teâlâ)'dan başka bir Tanrı'nın bulunmadığı hususunda çok kuvvetli bir mâna ifâde ettiği ortaya çıkmış olur.
Cenâb-ı Hak "Allah, hiç şüphesiz yegâne gâlibtir. Mutlak hüküm ve hikmet sahibidir O" buyurmuştur. Bu cümlede hristiyanların şüpheleri hususunda verilen cevaplara İşaret vardır. Bu böyledir. Çünkü onlar şu iki şeye dayanmışlardır:
a) Hazret-i İsa, ölüleri diriltmeye, anadan doğma körler ile alacalı hastaları iyileştirmeye muktedir olmuştur. Buna göre Cenâb-ı Hak sanki şöyle demek istemiştir: "Bu kadar kudret, ulûhiyyet için yeterli değildir. Bilâkis, ilâh olanın, kendisine karşı konulamayan ve engellenemeyen bir azîz ve gâlib varlık olması gerekir. Halkubi sizler Hazret-i İsa'nın böyle birisi olmadığını kabul ve itiraf ediyorsunuz. Hem siz bunu nasıl iddia edebilirsiniz ki; çünkü sizler, yahudilerin Hazret-i İsa'yı öldürdüğünü söylüyorsunuz."
b) Hristiyanlar, Hazret-i İsa'nın gaybtan ve benzeri şeylerden haber verdiğini, böylece de bir ilâh olması gerektiğini söylüyorlardı.. Buna göre Cenâb-ı Hak sanki şöyle demek istemiştir: "Bu kadarcık ilim, ulûhiyyet konusunda yeterli değildir. Bilâkis, ilâh olanın hakîm, yani bütün malumatı ve bütün işlerin neticelerinin nereye varacağını bilen birisi olması gerekir." İşte bu sebeple Cenâb-ı Hak, hristiyanların bu iki şüphesine cevap vermeye bir işaret olsun diye, bu iki vasfı, yani "el-azîz, el-hakim" kelimelerini zikretmiştir. Bu âyetin bir benzeri de, Cenâb-ı Hakk'ın bu sûrenin başlarında zikretmiş olduğu, "Rahimlerde sizi dilediği gibi şekillendiren Odur. Ondan başka hiçbir Tanrı yoktur. O, mutlak galiptir, yegâne hüküm ve hikmet sahibidir" (Âl-i İmran, 6) âyetidir.
Cenâb-ı Hak sonra "Eğer yine yüz çevirirlerse, muhakkak Allah o fesatçıları hakkıyla bilendir" buyurmuştur. Bunun mânâsı şudur: "Eğer onlar, Hazret-i İsa (aleyhisselâm)'nın azîz, gâlib, hakîm ve işlerin neticesinin nereye varacağını bilmemesine karşılık, Allah'ın bir olması, azîz, gâlib, bütün makdûrâta kadir, hakîm ve işlerin neticesini ve nereye varacağını bilmesi gibi kendilerine anlatmış olduğun şeylerden yüz çevirirlerse bil ki, onların sırf dönüp yüz çevirmeleri, ancak inatlarından dolayıdır. Binâenaleyh, onlarla konuşmayı kes ve onların işini Allah'a havale et!.. Çünkü Allah, fesat çıkaranların fesadını bilen, kalblerdeki bozuk gaye ve maksatlara muttali olan ve onları bunlar sebebiyle cezalandırmaya muktedir olandır.."
Ehl-i Kitap İle Diyalog
64. Âyetin Tefsiri
"De ki: Ey Ehl-i Kitap! Hepiniz, bizimle sizin aranızda müsavi olan bir kelimeye gelin" (yani) "Allah'tan başkasına tapmayalım, O'na hiçbir şeyi eş tutmayalım; Allah'tan başka birbirimizi rab edinmeyelim." Ama, yine yüz çevirirlerse deyin ki: "Şâhid olun, biz muhakkak ki müslüman olanlarız" .
Bil ki, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Necrân hristiyanlarına çeşitli deliller getirmiş, bilahare onlar ayrılmışlar, daha sonra da onları mübaheleye davet etmişti. Fakat onlar mübahelenin neticesinden korkarak buna yanaşmayıp, cizye ödemek suretiyle müslümanlara boyun eğmeyi kabul etmişlerdi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), onların iman etmeleri hususunda son derece istekli olunca, Allahü Teâlâ sanki şöyle demek istemiştir: Ey Muhammed, bu konuşma üslûbunu bırak; akl-ı selim ve temiz fıtrat sahibi olan herkesin, mücâdeleyi bırakma esası üzerine kurulmuş insaflı bir söz olduğuna şehadette bulunacağı bir başka metod ve üslûba geç ve, "Ey Ehl-i Kitap! Hepiniz, bizimle sizin aranızda müsavi olan bir kelimeye gelin: "Allah'tan başkasına tapmayalım..." de!.? Yani, "İfâde etmede birbirimize karşı insaflı olduğumuz, kimimizin kimine zulmetmeye meyletmediği bir kelimeye, (bir esasa) geliniz ki, bu da, "Ancak Allah'a tapmamız ve Ona hiçbir şeyi şirk koşmamamız" dır" demektir. İşte bu sözden murad budur. Şimdi lafızların tefsirine geçefim.
Cenâb-ı Hakk'ın, "Ey Ehl-i Kitap!" tabiri hakkında şu üç görüş zikredilmiştir:
a) Bu ifâdedeki "Kitâb ehli" nden murad, Necrân hristiyanlarıdır.
b) Bundan maksat, Medine yahudîleridir.
c) Bu ifâde, her iki topluluğu da içine almaktadır. Bunun her iki grup hakkında nazil olduğuna şu husus da delâlet etmektedir:
1- Lafzın zahiri, iki topluluğa da şamildir.
2- Âyet-i kerimenin sebeb-i nüzulü hakkında rivayet edilen şu husustur: Yahudiler Hazret-i Peygamber'e şöyle demişti: "Hristiyanların Hazret-i İsa'yı Rab edinmeleri gibi, bizim de, sadece seni Rab edinmemizi istiyorsun!..." Hristiyanlar da, "Ey Muhammed! Sen, yahudilerin Uzeyr (aleyhisselâm) hakkında söylemiş oldukları şeyi senin hakkında söylememizi istiyorsun" demişlerdi. İşte bunun üzerine Cenâb-ı Hak da bu âyeti indirdi. Bana göre, doğruya en yakın olan, bu ifâdeyi Necrân hristiyanlarına hamletmektir. Çünkü biz, Hazret-i Peygamber'in önce onlara deliller getirdiğini, sonra da onlarla "mübâhele" istediğini; ama bu sırada insaflı olup mücadeleyi ve onları ilzam ederek susturmayı arzulamayı terke dayanan söze geçtiğini açıklamıştık. Bunun böyle olduğuna, Hazret-i Peygamberin burada onlara, Hak teâlâ'nın, "Ey kitap ehli!" sözüyle hitap etmesi de delâlet etmektedir. Bu isim, isimlerin en güzellerinden ve lakabların da en mükemmellerinden birisidir. Çünkü Cenâb-ı Hak onları, Ehl-i Kitap addetmiştir. Bunun bir benzeri de, Kur'ân'ı hıfzetmiş olan kimselere, "Ey, Allah'ın kitabının taşıyıcıları, (hâmilleri)"; müfessire de, "Ey Allah'ın kelâmının müfessiri!" denilmiş olmasıdır. Bu lakab, bunu söyleyenin, muhatabı yüceltme ve onun kalbini hoş tutmak hususunda ileri derecede bir mânayt kastettiğine delâlet eder. Bu ancak, insanın, hasmıyfa mücadele ettiği sırada, münakaşa ve çekişme yolunu bırakıp, insaf ve hakkaniyet yolunu tuttuğu zaman söylenilir.
Cenâb-ı Hakk'ın "Celiniz" emrine gelince, bundan murad, her ne kadar bir yerden başka bir yere geçmek söz konusu olmasa dahi, çağırılmış oldukları şeyi belirlemeleri ve onu incelemeye yönelmeleridir. Çünkü bu lafzın aslı lafzından alınmıştır. Bu kelime de, alçak bir yerden yüksek olan başka bir yere yükselmek anlamını ifâde eder. Sonra, bu kelime çok kullanıldığı için, kendisine çağırılan şeye ve yere yönelme ve teveccüh etmeyi isteme mânâsına delâlet eder olmuştur.
Cenâb-ı Hakk'ın, tabirinin mânası, "ifâde etmede birbirimize insafsız davranmamızın söz konusu olmadığı; hiç kimsenin birbirine zulmetme meylinin bahis mevzu olamıyacağı bir kelimeye geliniz!" demektir.
(......) kelimesi, adalet ve insaf demektir. Bu böyledir, çünkü "insafın hakikati, bir şeyin yarısını vermek, ortalamak demektir. Çünkü aklen vâcib olan, kişinin hem kendine, hem de başkasına zulmetmeyi terketmesidir. Bu da ancak, yarıyı vermekle, ortalamakla, ortayı gözetmekle mümkün olur. Binâenaleyh, kişi insaflı olur da zulmü bırakarak yarıyı o kişiye verirse, böylece kendisiyle başkası arasında eşit davranmış, böylece denge kurulmuş olur. Kişi zulmedip, başkasına verdiğinden daha fazlasını kendisine aldığı zaman, denge bozulur. Eşitlik, adalet ve insafın gereklerinden olduğu için, adetâ adaletin kendisi sayılmıştır.
Zeccâc, âyetteki (müsavi) kelimesinin, "kelime" lâfzının sıfatı olduğunu söylemiştir. Cenâb-ı Allah bununla, "müsavi olan kelime" mânasını murad etmiştir. Buna göre Hak teâlâ'nın, tabiri "Âdil, dosdoğru ve aynı olan bir kelimeye gelin. Binâenaleyh o kelimeye gerek siz, gerek biz iman ettiğimiz zaman, eşitlik ve istikâmet üzere olmuş oluruz" demektir.
Sonra Cenâb-ı Allah "Allah'tan başkasına tapmayalım" buyurmuştur. Bu hususta iki mesele vardır:
Birinci Mesele
Bu tabirin başındaki edatının dâhil olduğu cümlenin mahalli hususunda şu iki görüş vardır:
a) Bu, mukadder bir (O, ) mübtedâsının haberi olarak merfûdur. Buna göre sanki birisi "O kelime nedir?" demiş de, cevaben "O, Allah'tan başkasına tapmamamızdır" denilmiştir.
b) Bu cümlenin mahalli, âyetteki "kelime" lafzından bedel olarak mecrûrdur.
Hristiyanların Müşrik Sayılmalarına Sebep
Allahü teâlâ bu âyette şu üç şeyi zikretmiştir.
1- "Allah'tan başkasına tapmayalım";
2- "Ona hiçbir şeyi eş tutmayalım";
3- "Allah 'i bırakıp da, birbirimizi Rab edinmeyelim ".
Allahü teâlâ, özellikle bu üç şeyi zikretmiştir, çünkü hristiyanlar bu üç işi bir arada olarak yapıyorlardı: Onlar, Allah'tan başkasına, yani Mesih İsa (aleyhisselâm)'ya ibâdet etmişler ve Allah'a onu eş tutmuşlardır. Bu böyledir, çünkü onlar, "Allah şu üç şeydir: Baba, oğul ve Ruhu'l-kudüs" demişler, böylece de kadîm ve eşit üç varlığın mevcut olduğunu söylemişlerdir. Biz onların, üç kadîm varlık olduğunu söylediklerini ifâde ediyoruz, çünkü onlar şöyle demişlerdir: "Kelime" uknumu Mesîh'in beşerîlik vasfına (nâsût); Rûhü'l-Kudüs uknumu (şahsı) da, Meryem'in beşerîlik vasfına (nâsût) bürünmüştür. Şayet bu iki uknum, müstakil iki zât olmasaydı, Baba'nın zâtından ayrılıp İsa ve Meryem'in beşerilik vasfına bürünmeleri caiz olmazdı. Onlar, müstakil üç ayrı zâtın varlığını kabul etmekle, muhakkak ki müşrik olmuşlardır.
Onların, Allah'ı bırakarak âlimlerini ve zâhidlerini Rab edinmiş olduklarına şunlar da delâlet eder:
Rab Edinmenin Mânâsı Nedir?
a) Onlar, helâl ve haram kılma konusunda âlimlerine ve zahidlerine itaat ediyorlardı.
b) Onlar, âlimlerine secdeye kapanıyorlardı.
c) Ebu Müslim şöyle demiştir: "Onların mezhebine göre riyâzat ve mücâhede konusunda kâmil olan herkeste, ona lâhût (ilahîlik vasfı)'nın hulul ettiğinin eseri görülür; böylece de o kimse, ölüleri diriltebilir. Körleri ve alacalı hastaları iyileştirebilir. Onlar, böyle olan kimseye her ne kadar Rab demeseler bile, ne de olsa o kişi hakkında rubûbiyyet mânâsının tahakkuk ettiğini kabul ediyorlardı.
d) Onlar, günahlar konusunda âlimlerine itaat ediyorlardı. Rubûbiyyetin mânâsı da ancak budur.
Bunun bir benzeri de, "Hevâ (Ve hevesini) kendisine tanrı edinmiş kimseyi gördün mü?.." (Câsiye. 23) âyetidir. Böylece hristiyanların bu üç şeyi birden yaptıkları sabit olmuş olur. Bu üç şeyin bâtıl olduğu, akıl sahiplerince üzerinde ittifak edilmiş olan bir husus gibidir. Bu böyledir, çünkü Hazret-i İsa (aleyhisselâm)'dan önce kendisine ibâdet edilen sadece Allahü teâlâ idi. Binâenaleyh durumun, Hazret-i İsa'nın zuhurundan sonra da aynı şekilde devam etmesi gerekir. Yine Allah'a ortak koşma da herkesin ittifakıyla bâtıldır. Hem, yaratıcı ve bütün nimetlerin mün'imi Cenâb-ı Allah olduğu için, helâl, haram, inkıyâd ve tâat hususunda, onların âlim ve zahidlerine değil, sadece Allah'a yönelmek gerekir. İşte bu üç durumun izahı böyledir.
Daha sonra Hak teâlâ "Ama, yine yüz çevirirlerse deyin ki: "Şâhid olun, biz muhakkak ki müslüman olanlarız" buyurmuştur. Bu ifâde, "Eğer onlar kendi dinlerinde diretirlerse, siz "Biz muhakkak ki müslüman olanlarız" deyiniz, yani, kendinizin bu din üzere olduğunuzu ortaya koyun, fakat sizden başkalarını bu dine çekme kaydında olmayınız" demektir.
Hazret-i İbrahim'in Yahudi ve Hristiyanlıkla Münasebeti
65. Âyetin Tefsiri
"Ey Ehl-i Kitap, İbrahim hakkında niçin çekişip duruyorsunuz? (Halbuki) Tevrat da, İndi de ancak ondan sonra indirilmiştir, (buna da) aklınız ermiyor mu?" .
Bil ki yahudiler de hristiyanlar da "İbrahim bizim dinimizde idi" diyorlardı. Allahü teâlâ da onların bu iddialarının, Tevrat ve İncil'in Hazret-i İbrahim'den sonra indirildiğini belirterek bâtıl olduğunu ve bu sebeple de onun yahudi veya hristiyan olmasının düşünülemeyeceğini açıklamıştır.
Eğer, "Bu durum siz müslümanlar için de söz konusudur. Çünkü siz de, İbrahim'in İslâm dini üzere olduğunu iddia ediyorsunuz. Halbuki İslâm da, Hazret-i İbrahim'den uzun zaman sonra indirilmiştir. Eğer siz bu sözünüzden maksadınızın, Hazret-i İbrahim'in, dinin usulü (inanç) bakımından şu anda müslümanların üzerinde olduğu mezheb üzere oluşunu söylemek ise, biz deriz ki: Yahudilerin, "İbrahim bir yahûdi idi" şeklindeki sözlerinden maksatlarının da, onun yahudilerin üzerinde .oldukları din üzere oluşunu söylemek; hristiyanların da, "İbrahim bir hristiyan idi" şeklindeki sözlerinden maksatlarının, onun hristiyanların takib etmiş oldukları din üzere oluşunu söylemek olması; binâenaleyh Kur'ân'ın Hazret-i İbrahim'den sonra nazil olması, onun müslüman sayılmasına nasıl ters düşmüyor ise, bu izaha göre Tevrat ve İncil'in Hazret-i İbrahim'den sonra nazil oluşları, onun bir yahudi ve bir hristiyan olmasına ters düşmeyeceğinin söylenmesi niçin caiz olmasın?" denilir ise, şöyle cevap verilir:
Kur'ân-ı Kerim, Hazret-i İbrahim'in bir Hanîf (tevhid inancında) ve müslüman olduğunu haber vermiştir. Tevrat ve İncil'de ise, onun bir yahudi veya hristiyan olduğu yer almamıştır. Binâenaleyh fark ortaya çıkmaktadır. Sonra biz şöyle de deriz: Hristiyanların, Hazret-i İbrahim'in dini üzere olmadıkları açıktır. Çünkü Hazret-i İsa (aleyhisselâm), Hazret-i İbrahim zamanında mevcut değildi, dolayısıyla da, Hazret-i İsa'ya ibâdet, Hazret-i İbrahim devrinde kesinlikle meşru değil idi. Bundan dolayı, Hazret-i İsa'ya ibâdete yönelmek, şüphe yok ki, Hazret-i İbrahim'in dinine uymaz. Yahudilerin, Hazret-i İbrahim'in dini üzere olmayışları da böyledir. Çünkü Hak teâlâ'nın, Hazret-i Musa (aleyhisselâm) gelmezden önce de insanlara bazı mükellefiyetlerinin bulunduğunda herhangi bir şüphe yoktur. Yine bu mükellefiyetleri insanlara, yine bir insanın ulaştırmış olduğunda da şüphe yoktur. Hiç şüphesiz ilâhî teklifleri insanlara ulaştıranın mu'cizelerle te'yid edilmiş olması gerekir. Aksi halde insanların, onun getirdiği bu teklifleri kabul etmeleri vâcib olmaz. Bu durumda Hazret-i İsa'dan önce nice peygamberler gelmiş ve onların belli şeriatları olmuştur. Bu sebeple, Hazret-i Musa (aleyhisselâm), peygamber olarak gelince, bu durumda onun, ya o şeriatları iyice yerleştirip uygulamak için geldiği, yahut da yeni bir şeriat getirdiği söylenebilir. Eğer Hazret-i Musa, kendinden önceki şeriatları uygulamak için gelmiş ise, o şeriatların sahibi değil, aksine kendinden öncekilerin şeriatlarını uygulayan bir fakih gibi olur. Yahudiler ise bunu kabul etmezler. Eğer Hazret-i Musa yeni bir şeriat getirmiş ise, kendinden önceki şeriatları neshettiğini söylemiş olur. Böylece bütün peygamberlerin şeriatlarında neshin olabileceği hükmü mutlaka yer almıştır. Yahudiler ise neshi hiç kabul etmezler. Bu sebeple yahudilerin, Hazret-i İbrahim'in dininde olmadıkları sabit olmuş olur. Binâenaleyh yahudi ve hristiyanların, Hazret-i İbrahim'in bir yahudi veya bir hristiyan olduğu iddiaları geçersiz olmuş olur. Âyetten kastedilen işte budur. Allah en iyi bilendir.
66–67. Âyetlerin Tefsiri
Âyetin tefsiri için bak:68
68. Âyetin Tefsiri
"İşte siz onlarsınız ki hakkında (biraz) bilginiz olan hususta (haydi) çekiştiniz (diyelim. Ya) hiç bilginiz olmayanlar hakkında hâlâ niçin çekişip duruyorsunuz? Halbuki Allah bilir, siz bilmezsiniz. İbrahim ne bir yahudi ne de bir hristiyandı. Fakat o, Allah'ı bir tanıyan dosdoğru bir müslümandı. O, müşriklerden de değildi. Gerçekte İbrahim'e insanlardan en yakın olan, herhalde ona tabî olanlarla, şu peygamber ve iman edenlerdir. Allah o iman edenlerin yardimcısıdır" .
Bu âyetle ilgili bazı meseleler bulunmaktadır:
Birinci Mesele
Âsim, Hamza ve Kisâî, med ve hemze ile şeklinde; Nâfî ile Ebû Amr, hemzesiz ve medsiz olarak, fakat sakin elifi gösterecek şekilde; İbn Kesir ise hemzeli fakat medsiz olarak vezninde şeklinde; İbn Âmir de hemzesiz fakat med ileşeklinde okumuşlardır. Hemze ve meddi belirterek okuyanlar kelimeleri aslı üzere okumuşlardır. Çünkü bu tafız, birisi diğeri de olan iki ayrı kelimedir. Bu ifâdeyi medsiz ve hemzesiz okuyanlar ise, kelimenin aslını bozmamak suretiyle, tahfif (kolaylık olsun) diye böyle okumuşlardır.
İkinci Mesele
Âlimler lafzının aslının ne olduğu hususunda ihtilaf etmişlerdir. Buna göre nin bir tenbih edatı, asıl kelimenin de (sizler) olduğu veya bu ifâdenin aslının (sizler mi) şeklinde olduğu, Arapların (suyu akıttım) şeklindeki kullanışları gibi, birinci hemzenin he harfine dönüşmüş olduğu söylenmiştir. Âyetteki (......) kelimesi, kesre üzere mebnîdir. Bunun aslı ise şeklidir. Başına tenbih hâ'sı gelmiştir. Bu, hem med ile, hem de medsiz okunur.
Buna göre şayet, "Âyetteki (......) lafzındaki (sizler) lafzının haberi nedir?" denilir ise, biz deriz ki: Bu hususta şu üç görüş ileri sürülmüştür:
a) Keşşaf sahibi şöyle der: "Bu lafzın başındaki hâ, tenbih için getirilmiştir (......) kelimesi mübteda, (......) kelimesi onun haberidir sözü ise, birinci cümleyi açıklayan müste'nef bir cümledir. Buna göre mâna şöyledir: "Sizler o ahmak şahıslarsınız. Sizin ahmaklığınız ve kıt akıllılığınızın delili şudur: Siz, haydi diyelim ki hakkında biraz bilginiz olan hususta çekişiyorsunuz. Ya daha niçin, hiç bilginiz olmayan hususlarda çekişiyorsunuz?"
b) Buradaki (sizler) kelimesi mübtedamânasında olan (......) kelimesi ise onun haberi, bu kelimeden sonra gelen cümle de sıla cümlesidir.
c) (......) kelimesi mübteda (......) kelimesi atf-ı beyân, , cümlesi ise haber olup, takdir şöyledir: "Sizler, ey şu kimseler, ... çekiştiniz..."
Üçüncü Mesele
Âyetteki, "Bilginiz olan hususta çekiştiniz" buyruğundan murad şudur: Onlar Tevrat ve İncil'in şeriatlarının, Kur'ân'ın şeriatına muhalif olduğunu sanıp, bunu iddia etmişlerdir. Binâenaleyh onlara, "Hakkında bilginiz olmayan hususlarda nasıl çekişiyorsunuz? Hakkında bilginiz olmayan bu husus da Hazret-i İbrahim'in şeriatının, Hazret-i Muhammed'in şeriatına muhalif olduğunu iddia etmenizdir" denilmiştir.
Sonra Cenâb-ı Allah'ın, "İşte sizler onlarsınız ki hakkında bilginiz olan hususta çekiştiniz..." buyruğunun şu mânaya olması da muhtemeldir: Allahü teâlâ onları gerçek manada "ilim" ile tavsif etmemiştir. Ancak şu mânayı murad etmiştir: "Sizler, bildiğinizi iddia ettiğiniz hususlarda onunla çekişmeyi mümkün görüp uygun kabul ettiniz. O halde, hakkında kesinlikle bilginiz olmayan hususlarda onunla çekişebiliyorsunuz. "Sonra Hak teâlâ bu hususu "Halbuki Allah, bu şeriatların birbirlerine uyup uymadıklarını bilir siz, bu durumların nasıl olduğunu bilemezsiniz" diyerek ortaya koymuştur.
Sonra Cenâb-ı Allah, bu hususu daha açık izah ederek "İbrahim ne bir yahudi, ne de bir hristiyandı" buyurmuş ve onları Hazret-i İbrahim'in kendi dinlerinden olduğu iddialarında yalanlamıştır.
Daha sonra "Fakat O, Allah'ı bir tanıyan dosdoğru bir müslümandı" buyurmuştur ki, âyetteki "Hanîf" kelimesinin ne demek olduğu Bakara sûresi'nde geçmişti (Bakara, 135).
Daha sonra da "O, müşriklerden de değildi" buyurmuştur. Bu, Hazret-i İsa'nın ilâh olduğunu söyledikleri için hristiyanların. teşbih inancına kail oldukları için yahudilerin müşrik olduklarına bir tarizdir. -
Eğer, "Siz, Hazret-i İbrahim'in İslâm dini üzere olduğunu söylemekle, onun inanç veya ahkâm (usûl veya furü) bakımından İslâm dini üzere olduğunu mu kastediyorsunuz? Eğer birincisini kastediyorsanız, bu sadece İslâm dinine mahsus bir durum değildir. Biz de bu mânada, Hazret-i İbrahim'in yahudi dininde yani, Hazret-i Musa'nın getirdiği din üzere olduğunu veya hristiyanların dini üzerine yani Hazret-i İsa'nın getirdiği hristıyanlık dini üzere olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü usûl (itikad) bakımından, peygamberlerin dinlerinin farklı olması caiz değildir. Eğer siz bu sözünüzle, Hazret-i İbrahim'in furû (ahkâm) bakımından İslâm dini üzerinde olduğunu kastediyorsanız, bu durumda Hazret-i Muhammed'in yeni bir şeriat üzere olmayıp, başka bir peygamberin getirdiği şeriatın uygulayıcısı olması gerekir Yine kesin olarak bilinen bir husus da şudur ki: Kur'ân'a göre ibâdet etmek, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) zamanında yok idi. Mesela, müslümanların namazında Kur'ân okuma meşru ve şart olduğu halde, Hazret-i İbrahim'in şeriatındaki namazda meşru değildir" denilir ise, biz deriz ki:
Bu sözden maksadın, Hazret-i İbrahim'in usûl (itikad) bakımından İslâm dini üzere olması olabilir. Bundan kastedilen ise, Hazret-i İbrahim'in itikad bakımından, zamanımızdaki yahudi ve hristiyanların inançlarına uymadığını belirtmektir. Bundan Hazret-i İbrahim'in furû (ahkâm) bakımından İslâm dininde oluşunu kastetmek de murad edilmiş olabilir. Bu böyledir. Çünkü Allahü Teâlâ o furû ahkâmı, Hazret-i Musa'nın şeriatıyla neshetmiştir. Sonra Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) zamanında da, Hazret-i Musa'nın şeriatı, Hazret-i İbrahim zamanında mevcut olan şeriatı neshetmiştir. Bu izaha göre Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) de şeriat sahibi olmuş olur. Sonra Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şeriatının çoğu, Hazret-i İbrahim'in şeriatına uygun olup, pek azında muhalefet söz konusu olunca, bu az miktardaki muhalefet, uygunluk ve muvafakatin bulunmasına zarar vermez.
Sonra Cenâb-ı Hak,
"Gerçekte, İbrahim'e insanlardan en yakın olan, herhalde ona tâbi olanlarla şu peygamber ve iman edenlerdir" buyurmuş ve bu ifâdede, şu iki grup insandan bahsetmiştir:
a) Hazret-i İbrahim'e daha önce tâbi olmuş olan kimseler.
b) Hazret-i Muhammed ve diğer mü'minler.
Sonra Cenâb-ı Hak "Allah, o iman edenlerin yardımasıdır" buyurmuştur. Yani, "Yardımı, desteği, muvaffak kılması, onları yüceltmesi ve onlara ikramda bulunmasıyla onların yardımcısı..." demektir.
Ehl-i Kitap, Müslümanları Saptırmak İster
69. Âyetin Tefsiri
"Ehl-i Kitab'tan bir zümre arzu etti ki, sizi bir şaşırtsalar.. Halbuki onlar kendilerinden başkasını şaşırtıp sapıtamazlar da, (bunun) farkına bile varamazlar" .
Bil ki, Allahü Teâlâ, Hak'tan sapmanın ve hüccetleri kabul etmemenin, ehl-i kitabın vazgeçmedikleri bir yol olduğunu beyân edince onların bu kadarla yetinmeyip, aksine Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) kendisinin peygamber olduğunu iddia ettiği halde, Hazret-i Musa ve Hazret-i İsa'nın peygamberliğini de kabul ediyor" şeklindeki sözleriyle, ona iman eden kimselerin kalbine şüpheler atıp, onları haktan saptırma hususunda ellerinden gelen her şeyi yaptıklarını da açıklamıştır.
Yine Hazret-i Musa (aleyhisselâm), Tevrât'da şeriatının sona ermeyeceğini haber vermiştir. Yine, (yahudilere göre) neshin varlığını kabul emek, "bedâ" neticesine götürür. Bundan yani âyetten maksat, mü'minleri, yahudilerin sözüne kanmamaları hususunda uyarmaktır. Bu ifâdenin bir benzeri de, Cenâb-ı Hakk'ın Bakara süresindeki, "Ehl-i kitaptan bir çoğu, Hak kendilerine besbelli olduktan sonra, içlerindeki hasedden ötürü, sizi imanınızdan sonra küfre döndürmek hevesine düştü" (Bakara, 109) âyetiyle, "Onlar, kendilerinin inkâr ettikleri gibi sizin de küfredip onlarla beraber olmanızı arzu ettiler" (Nisa, 89) âyetidir.
Bil ki buradaki, harf-i cerri bâziyyet ifade eder. Burada Cenâb-ı Hak ancak onların bir kısmını zikretmiş, bu hükmü onların hepsine teşmil etmemiştir. Çünkü onların içinde, iman etmiş olanlar da bulunmaktaydı. Allahü Teâlâ iman edenleri, "İçlerinde mutedil ve insaf sahibi olan bir zümre de vardır" (Maide, 66) ve "Ehl-i kitab'ın içinde kaim olan bir ümmet vardır ki, onlar gecenin saatlerinde secdeye kapanarak, Allah'ın âyetlerini okurlar" (Âl-i İmran, 113) diyerek medhü sena etmiştir.
Bu âyetin Muâz, Ammâr İbn Yasir ve Huzeyfe hakkında nazil olduğu söylenmiştir. Çünkü, yahudiler bu şahısları kendi dinlerine davet etmişlerdi. Cenâb-ı Hak, "sizi saptırmak..." buyurmayıp da "Keşke sizi bir saptırsalar" buyurmuştur. Çünkü (......) edatı, temennî içindir. Zira, senin "keşke şöyle olsaydı" sözün, bir temenni ifâde etmektedir. Bunun bir benzeri de, Cenâb-ı Hakk'ın, "Onlardan her biri arzu eder ki, keşke bin yıl yaşatılsa.." (Bakara, 96) âyetidir.
Hak teâlâ sonra, "Halbuki onlar, kendilerinden başkasını şaşırtıp sapıtamazlar" buyurmuştur ki, bu da birtakım mânalara muhtemeldir:
a) Başkalarını saptırmaya yönelmiş olmalarından dolayı ilahî cezaya müstehak olmaları sebebiyle, onların kendi nefislerini helak etmeleri... Bu, Cenâb-ı Hakk'ın tıpkı, "Onlar bize zulmetmemişler, ama kendi kendilerine zulmetmişlerdi" (Bakara, 57), "Onlar muhakkak ki, kendi yüklerini ve, o yükleriyle beraber daha nice yükleri de bizzat yüklenip taşıyacaklar..." (Ankebut, 13) ve "Çünkü onlar kıyamet gününde kendilerinin günah yüklerini eksiksiz taşıdıktan başka, saptırdıkları bilgisiz kimselerin veballerinden bir kısmını da yükleneceklerdir. Dikkat et ki, onların yüklenecekleri bu yükler ne kötüdür" (Nahl, 25) âyetleri gibidir.
b) Onların kendilerini hidâyet ve hak bilgisinin haricinde bırakmaları.. Çünkü, hidâyetten uzaklaşan kimse, "sapıtmış" diye vasfedilir.
c) Onlar, mü'minleri saptırmak için ellerinden geleni yapıp, sonra mü'minler de onlara iltifat etmeyince, onların eli boşa çıkmış, bundan bir netice alamayarak hüsrana uğramışlardır. Çünkü onlar birşeye inanmışlar, daha sonra durum onların tasavvur ettiklerinin aksine ortaya çıkmıştır.
Daha sonra Hak teâlâ "(Bunun) farkına bile varamazlar, " Yani, "Bunun mü'minlere değil, kendilerine zarar verdiğini bilemezler" buyurmuştur.
Ehl-i Kitap, Hazret-i Peygamberi Bile Bile İnkâr Ediyor
70. Âyetin Tefsiri
"Ehl-i kitap, kendiniz görüp bilip dururken, Allah'ın âyetlerini niçin inkâr ediyorsunuz?" .
Bil ki, Allahü Teâlâ, Tevrât'da Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in nübüvvetine delâlet eden delillerin farkında olmayan taifenin durumunu beyân edince, onların bu delilleri bilen kısmı olan âlimlerinin de hâlini beyân ederek, "Ey ehl-i kitap, Allah'ın âyetlerini niçin inkâr ediyorsunuz?" buyurmuştur. Bu hitapda birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Âyetteki (......) (niçin?) suâlinin aslı (......)'dır. Çünkü buradaki (......) istifham için gelmiş olan (......)'dır. Başına lâm harfi gelmiş olduğu için, hafiflik olsun diye (......)daki elif düşmüştür. Bir de, harf-i cer, bu eliften bir bedel gibi olmuştur. Ayrıca o, kelimenin sonunda gelmiştir ki (......)deki fetha da buna delâlet etmektedir. Cenâb-ı Hakk'ın "Birbirlerine ne hakkında sorup duruyorlar?" (Nebe. 1) ve "Bu müjdeyi neye istinâden yapıyorsunuz?" (Hicr. 54), sualleri de böyledir. Bu harfler üzerinde vakfetmeki şeklinde, hâ harfi ile yapılır.
İkinci Mesele
Ayetteki "Allah'ın âyetlerini" lafzıyla ilgili birkaç görüş bulunmaktadır:
Birinci görüş: Bundan murad, Tevrat ve İncil'de varid olmuş olan âyetlerdir. Buna göre, bu lafız hakkında birkaç ihtimal bulunmaktadır:
a) Bunlar, bu iki kitapta bulunan, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) ile ilgili müjdelerdir.
b) Bunlar, bu iki kitapta bulunan, Hazret-i İbrahim'in müslüman bir Hanîf olduğu hususundaki ifâdelerdir.
c) Bunlar, bu kitaplarda, gerçek dinin İslâm olduğunu gösteren ifâdelerdir.
Bil ki, bu açıklamalara ihtimâli olan bu görüşe göre diyebiliriz ki "âyetleri inkâr etmek" ifâdesinin iki mânaya gelmesi muhtemeldir.
a) Onlar, Tevrat'ı değil, bilâkis Tevrat'ın delâlet etmiş olduğu şeyi inkâr ediyorlardı. Buna göre, mecaz yoluyla, delilin ismi medlule itlâk edilmiştir.
b) Onlar, Tevrat'ın bizzat kendisini inkâr ediyorlardı, çünkü onlar, Tevrat'ı tahrif ediyor ve Tevrat'ta, Hazret-i Muhammed'in peygamberliğine delâlet eden bu gibi âyetlerin mevcudiyetini inkâr ediyorlardı.
Hak teâlâ'nın buyruğunun, bu izaha göre mânası şudur: "Onlar, müslümanların ve avam tabakalarının yanında bulunduklarında, Tevrat ve İncil'in, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in peygamberliğine delâlet eden âyetleri ihtiva ettiğini inkâr ediyorlar; sonra birbirleriyle başbaşa kaldıklarında ise, Hazret-i Muhammed'in peygamberliğinin doğruluğuna şehâdet ediyorlardı. Bunun bir benzeri de, Cenâb-ı Hakk'ın, "Kendiniz şahidler olduğunuz halde, (niçin) onda bir eğrilik aramaya yelteniyorsunuz..." (Âl-i Imran, 99) âyetidir. Bil ki, âyeti bu anlayışa göre tefsir etmek, bu âyetin gaybden bir haber vermeyi ihtiva ettiğine delâlet eder. Çünkü Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onlara, kendi içlerinde gizleyip de aksini haber verdikleri şeyi bildirmiştir. Şüphesiz, gaybden haber vermek bir mu'cizedir.
İkinci görüş: Bu âyetlerden murad, Kur'ân-ı Kerim'dırsözünün manası da şudur: "Siz, Kur'ân'ın bir mu'cize olduğunu avam insanlar yanında inkâr ediyor, ama sonra kalbleriniz ve akıllarınızla, onun bir mu'cize olduğuna şehâdet ediyorsunuz..."
Üçüncü görüş: Bu âyetlerden murad, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in elinde zuhur eden bütün mu'cizelerdir. Bu görüşe görebuyruğunun mânası şudur: Siz, diğer peygamberlerin elinde zuhur eden mu'cizelerin, onların doğruluklarına delâlet ettiğini kabul ediyorsunuz... Zira mu'cize, Cenâb-ı Hak tarafından tasdik edilme yerine geçer. O halde siz, mu'cizelerin, bu açıdan diğer peygamberlerin sıdkına delâlet ettiğine şehadette bulununca, bunun Hazret-i Muhammed hakkında da söz konusu olduğuna da şehadette bulunmuş oluyorsunuz. Binâenaleyh, Hazret-i Muhammed'in nübüvvet ve risâletini inkâr etmekte ısrar etmeniz, mu'cizelerin, diğer peygamberlerin doğruluklarına delâlet etme konusunda hak ve gerçek olduklarını itiraf etmenizle çelişmekte, tezâd teşkil etmektedir.
71. Âyetin Tefsiri
"Ey Ehl-i Kitap, niçin hakkı bâtıl ile karıştırıyor, gerçeği gizliyorsunuz? Halbuki siz, bunu biliyorsunuz..." .
Bil ki, yahudi âlimlerinin tutmuş olduğu iki yol bulunmaktaydı:
a) Onlar, kalbleriyle Hazret-i Muhammed'in Allah katından görevlendirilmiş bir hak peygamber olduğunu bildikleri halde, O'nun peygamberliğini inkâr ediyorlardı. Allahü Teâlâ birinci âyette, onları bu davranış şeklinden nehyetmiştir.
b) Onlar, şüpheler meydana getirmek, delil ve beyyinâtı da gizlemek hususunda çalışıp çabalıyorlardı. Allahü teâlâ bu ikinci âyette de, onları bu davranıştan nehyetmiştir. Buna göre birinci davranış şekli, azgınlık ve sapıklık makamıdır; ikinci makam ise, başkalarını azdırma ve saptırma makamıdır.
Bu âyetle ilgili bazı meseleler bulunmaktadır:
Birinci Mesele
(......) kelimesi, şeddeli olarak şeklinde de okunmuştur. Yahya İbn Vessâb, bu kelimeyi, bâ harfinin fethasıyla (......) şeklinde okumuştur. Yani, "Niçin, hakka bâtılı giydiriyorsunuz?" şeklinde... Bu, Hazret-i Peygamber'in şu hadisi gibidir"... Yalanın iki elbisesini giyen kimse gibidir." Şair de şöyle demiştir "O, mecd ü şeref ile ridâlanıp, onu izârgibi kuşandığında..."
İkinci Mesele
Bil ki, hakkı gizlemeye gayret eden kimse için bu hususta şu iki yolun dışında başka bir yol yoktur,
a) Ya, bâtıla götüren bir şüphe atmak,
b) Veyahut da, hakka delâlet eden delili gizlemek.. Âyetteki, "Niçin hakkı bâtıl ile karıştırıyorsunuz?" kısmı birincisine; "ve gerçeği gizliyorsunuz" kısmı ise, ikincisine işarettir.
Hakkı bâtıl ile karıştırma, burada birkaç mânaya gelmektedir:
1- Tevrat'ı tahrif etmek... Onlar, münezzel, vahyedilmiş âyetleri, muharref ve uydurma şeylerle karıştırıyorlardı. Bu görüş, Hasan el-Basrî ve İbn Zeyd'den rivayet edilmiştir.
2- Onlar, insanları şüphelendirmek için, günün başlangıcında müslüman olduklarını söyleyip, günün nihâyetinde de İslâm'dan rücû etmek hususunda aralarında anlaşmışlardı.. Bu görüş de, İbn Abbas ve Katâde'den rivayet edilmiştir.
3- Tevrat'da, hem Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in peygamberliğine delâlet eden müjde, sıfat ve vasıfların bulunması, hem de bunun zıddını vehmettiren şeylerin bulunmasıdır. Binâenaleyh bu, muhkem ve müteşabih gibi olmuştur.. Böylece onlar, tıpkı müşebbihe'den çoğunun yaptığı gibi, bu iki tür şeyden birisini diğerine karıştırmak suretiyle, zayıf inançlı olanlara meseleyi tersyüz göstermeye uğraşıyorlardı. Bu, Kadr'nin görüşüdür.
Onlar, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, Hazret-i Musa'nın hak olduğunu itiraf ettiğini ve sonra "Tevrat'ın da Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'nın şeriatının neshedilmediğine delâlet ettiğini söylüyorlardı. Bütün bunlar ortaya şüphe atmaktır.
Hak teâlâ'nın, "Gerçeği gizliyorsunuz" ifâdesinden murad şudur: Tevrat'ta Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in peygamberliğine delâlet eden mevcut âyetlerle istidlalde bulunmak tefekkür ve teemmüle muhtaçtır. Zamanımızdaki bid'at ehlinin, muhakkik âlimlerin delillerinin, kendilerine tâbi olan avamdan kişilere ulaşmaması için ellerinden geleni yapmaları gibi, yahudi âlimleri de bu istidlalin tamamlanacağı o lafızları gizleme hususunda gayret sarf ediyorlardı.
Hak teâlâ'nın "Halbuki siz, bunu biliyorsunuz" buyruğu ile ilgili şu izahlar yapılmıştır:
a) Sizler, bunu inâd ve hasedinizden dolayı yaptığınızı biliyorsunuz.
b) Cehalet ve hurafe erbabı değil, ilim ve marifet erbabı olan sizler bunu biliyorsunuz.
c) Bu gibi işleri yapanlara verilecek cezanın büyük olduğunu biliyorsunuz.
Üçüncü Mesele
Kâdî, "Hak teâlâ'nın, "Niçin Hakkı bâtıl ile karıştırıyor, gerçeği gizliyorsunuz?" ve "Niçin inkâr ediyorsunuz?" sualleri, bu işlerin kullara âit fiiller olduğunu gösterir. Çünkü Allahü teâlâ'nın bu fiilleri kullarda yaratıp, sonra da "niçin yaptınız?" demesi caiz değildir" demiştir.
Kâdî'nin bu görüşüne şu şekilde cevap veririz: Fiil bir sebebe dayanır. Binâenaleyh o sebebin eğer bir muhdis (meydana getiren) olmadan kendiliğinden meydana geldiğini kabul edecek olur isek hiçbir yaratıcı olmadığını söylemiş oluruz. Yok eğer o sebebi icâd edip meydana getirenin kulun kendisi olduğunu kabul edersek bu durumda kul diğer bir irâdeye muhtaç olmuş olur. Eğer o sebebin icâd edip yaratıcısının Allah olduğunu söylersek, aleyhimize söylediğiniz şey, sizin aleyhinize de söz konusu olur. Allah en iyi bilendir.
Yahudi Taktiklerinden: Önce İnanıp Sonra İslâm'dan Caymak
72. Âyetin Tefsiri
"Ehl-i Kitap'tan bir güruh (şöyle) dedi: "Mü'minlere indirilen (Kur'ân'a) gündüzün evvelinde inanın, gündüzün sonunda ise inkâr edin. Olur ki (onlar dinlerinden) dönerler" .
Bil ki, Allahü teâlâ, hakkı bâtıl ile karıştıran yahudilerden bahsedince, bunun peşisıra onların karıştırmalarının bir şeklini anlatmıştır. İşte bu şekil, bu âyette bahsedilen husustur.
Bu âyette ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Onların birbirlerine, "Mü'minlere indirilen (Kur'ân'a) gündüzün evvelinde İnanın.." demeleri ile ilgilidir. Bu sözden maksat, indirilenin tamamı olabileceği gibi, indirilen âyetlerin bir kısmı da olabilir.
Birinci ihtimale göre şu izahlar yapılmıştır:
a) Yahudi ve hristiyanlar, İslâm'ın doğruluğu meselesinde, zayıf itikatle müslümanları şüpheye düşürmek için hilelere başvurmuşlardı. Bu da, yahudilerin Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e indirilen şeriatı, bazı zamanlarda kabul etmeyi, bazan da inanmayı müteakip onu tekzib etmeyi, yalanlamayı izhar etmeleridir. Çünkü insanlar, (zayıf müslümanlar) onların bu yalanlamalarını görünce, "Bu tekzîb, haset ve inattan dolayı değildir; aksi hâlde böyle olsaydı, onlar ta başında onu tasdik etmezlerdi.. Bu tekzîb haset ve inattan dolayı yapılmadığına göre, bunun, Ehl-i Kitabın Hazret-i Muhammed'in durumunu iyice düşünerek, değerlendirdikleri O'nun nübüvvetinin delillerini iyice araştırmaları, böylece de bu tam tefekkür ve eksiksiz incelemelerinden sonra, O'nun bir yalancı olduğu ortaya çıktığı için yapılmış olması gerekir..." derler. Böylece bu yol, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in nübüvvetinin sıhhati konusunda müslümanların zayıfları yönünden bir şüphe sebebi olmuş olur. Hayber yahudilerinin âlimlerinden oniki kişinin bu metod üzerinde ittifak ettikleri de söylenmiştir sözünün mânası, "Biz şüpheyi onların kafalarına attığımızda, belki Muhammed'in taraftarları O'nun dininden bu yola dönerler ve vazgeçerler" demektir.
b) Âyetin mânasının şöyle olmasıdır: "Yahudilerin ve hristiyanların âlimleri birbirlerine şöyle demişlerdir: Ehl-i Kitâp'tan din kardeşlerinizle başbaşa kaldığınız zaman dininizde sebat etmeniz şartıyla, münafıklık yapıp mü'minlere uyduğunuzu gösterin. Çünkü böylece mü'minler bir kararsızlık içine düşerler ve zaman içerisinde sizler de onlara karşı münafıklığı sürdürürsünüz. Böylece durumları zayıflayıp dinleri yok olup gider ve onlar yine sizin dininize dönmüş olurlar." Bu, Ebu Müslim el-İsfehânî'nin görüşüdür. Bunun böyle olduğuna şu iki husus da delalet eder:
1- Cenâb-ı Hak, "Hakikaten imân edip küfre sapanlar, sonra yine iman edip küfre dönenler..." (Nisa. 137) buyurup, bunun peşinden de "Münafıkları müjdele..." (Nisa. 138) buyurmuştur ki, bu "Onlar imân edenlere kavuştukları zaman "inandık" derler. Şeytanlanyla başbaşa kalınca ise, "emin olun, biz sizinle beraberiz. Biz ancak istihza ediyoruz" derler" (Bakara, 14) âyeti gibidir.
2- Allahü teâlâ, bu âyetin peşinden "Dininize tâbi olandan başkasına inanmayınız" buyurmuştur. Bu ifâde, onların üzerinde oldukları dinden başka bir dine girmekten nehyedildiklerine delâlet eder. Böylece de "gündüzün evvelinde inanın" ifâdesi, nifakı emretme olmuş olur.
c) Esamm şöyle der: "Yahudiler birbirlerine, "Eğer Muhammed'i her getirdiği şeyde yalanlarsanız, sizin câhilleriniz yalancı olduğunuzu anlarlar. Çünkü O'nun getirdiği şeylerin pek çoğu haktır. Fakat O'nun getirdiği şeylerin bir kısmını kabul edip, bir kısmını inkâr ederseniz, câhil halk sizin onu yalanlamanızın, inadınızdan dolayı değil, adaletinizden dolayı olduğunu zanneder, böylece de sözlerinizi kabul ederler" demişlerdir."
İkinci ihtimal, "Mü'minlere indirilene gündüzün evvelinde inanın, gündüzün sonunda ise inkâr edin" âyetinin, Allah'ın indirdiği Kur'ân âyetlerinin bir kısmı ile ilgili olmasıdır. Bu görüşü savunan âlimler, bunun kıble meselesi ile ilgili olduğunu söylemiş ve bu hususta şu iki izahı zikretmişlerdir:
a) İbn Abbas, âyet-i kerimedeki "gündüzün evvelinde"n maksadın, sabah namazı; "sonunda"n maksadın da öğlen namazı olduğunu söylemiştir ki, bunun izahı şudur: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Medine'ye geldikten sonra Beyt-i Makdis'e doğru namaz kılmaya başladı. Yahudiler bu durumdan son derece memnun olarak, bunun devam etmesini arzu ettiler. Allahü teâlâ'nın, Hazret-i Peygamberi, kıble olarak Ka'be'ye çevirmesi, bir öğle namazı esnasında oldu. Bunun üzerine Ka'b İbn Eşref ve başkaları "Mü'minlere indirilene gündüzün evvelinde inanın, gündüzün sonunda ise inkâr edin." Yani, "Muhammed'in yönelip sabah namazını kıldığı kıbleye inanın. Çünkü bu, haktır. Yönelip öğle namazını kıldığı kıbleyi ise inkâr edin" demişlerdir ki âyette bahsedilen inkâr ettikleri "gündüzün sonu" işte budur.
b) Kıble Ka'be'ye çevrilince, bu yahidilere zor ve ağır geldi. Bundan dolayı birbirlerine, "Gündüzün evvelinde Ka'be'ye doğru namaz kılın, gündüzün sonunda da bu kıbleyi inkâr ederek, Beyt-i Makdis'e doğru namaz kılın. Böylece o müslümanlar: "Ehl-i Kitap İlim sahibi insanlardır. Eğer onlar bu kıblenin bâtıl olduğunu anlamasalardı, bunu bırakıp Beyt-i Makdis'e dönmezlerdi" derler ve o kıblelerini bırakıp Beyt-i Makdis'e dönerler" diyorlardı.
İkinci Mesele
Allahü teâlâ'nın, o yahudilerin bu hile üzerinde ittifak edişlerini haber vermiş olmasının şu faydaları vardır:
1- Bu hile, onların kendi içlerinde sır tuttukları, hiçbir yabancının bilmediği bir oyun idi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bunu haber verince, bu gaybtan bir haber verme olmuştur. Binâenaleyh bir mu'cizedir.
2- Allahü teâlâ, mü'minleri, yahudilerin böyle bir hile üzerinde anlaştıklarından haberdar ettiği için, bu hilenin mü'minlenn kalplerinde hiçbir tesiri olmamıştır. Eğer böyle bir bildirme olmasaydı, bu hile, iman ve itikadları henüz zayıf olan bazı kimselerin kalplerinde etkili olabilirdi.
3- Yahudiler, bu hileleri ortaya çıkarılarak rezil ve rüsvay edildiği için, bu, bir nev'i onları bu gibi hile ve oyunlara yeltenmekten caydırma olmuştur.
Üçüncü Meslele
Âyette geçen "veche'n nehâr", "gündüzün evveli" manasınadır. Arapça'da "vech", "herşeyin insana bakan tarafı ve yüzü" mânâsındadır. Çünkü insanın baktığı şeyde ilk karşılaştığı budur. Nitekim elbisenin görünen tarafına da "vechü's-sevb" denilir. Sa'leb, İbnü'l-A'rabi'nin, "gündüzün evveli" manasına "Ona gündüzün evvelinde geldim" dediğini rivayet etmiştir. Rebî İbn Ziyad da şiir olarak şöyle demiştir:
"Kim Mâlikin öldürülmesinden sevinç duyar ise, kadınlarımıza gündüzün evvelinde gelsin."
73. Âyetin Tefsiri
Âyetin tefsiri için bak:74
74. Âyetin Tefsiri
"Ve dininize tâbi olandan başkasına inanmayın. (Habibim onlara) de ki: " Şüphesiz hidayet Allah'ın hidâyetidir."(O güruh şöyle derler:) "Size verilenin benzerinin başka birisine de verildiğine veya o (müslümanların) Rabb'iniz indinde size karşı hüccetler getireceğine (inanmayın)." De ki: "Lütf-u inayet muhakkak ki Allah'ın elindedir. Onu dilediğine verir. Allah, rahmeti bol olan ve her şeyi hakkıyla bilendir. O, rahmetini dilediğine has kılar. Allah, büyük lütuf sahibidir" .
Müfessirler, âyetin başındaki ifâdenin, yahudilerin sözünün sonu olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Bu hususta şu iki İzah yapılmıştır:
a) Mânâ, "Tevrat'ın ahkâmını kabul etmeyen hiçbir peygamberi kabul etmeyin. Tevrat'ın herhangi bir hükmünü değiştiren peygamberleri de kabul etmeyin" şeklindedir. İşte bu, yahudilerin bugüne kadar sürdürdükleri tutumlarıdır. Bu izaha göre, âyetteki "Tâbi olana" ifâdesindeki lâm harfi, zaide olur. Çünkü, meselâ (falancayı tasdik ettim) denilir, ama denilmez. Bu lâm harfinin zaide olması caizdir. Bu, tıpkı (Neml, 72) âyeti gibidir ki bu (ensenize binmek üzeredir) mânasındadır.
b) Allahü teâlâ, bu âyetten önce, "gündüzün evvelinde inanın, gündüzün sonunda inkâr edin" sözünü zikretmiş, daha sonra bu âyette ise, "ve dininize tâbi olandan başkasına inanmayın.." yani, "ancak dininize tabî olanlar için böyle bir imânı gösterin" sözünü getirmiştir. Sanki onlar şöyle demişlerdir: "Meseleleri tersyüz etmekten maksadımız ancak, dinde size uyanların dininiz üzere devam etmelerini temin etmektir." Buna göre, "Ancak dininize tâbi olanlar için böyle bir imam gösterin" ifâdesi "Herkesin gayesi, kendine tabî ve taraftar olanları, taraftar olarak muhafaza etmektir" mânâsındadır.
Sonra Cenâb-ı Allah, "De ki: "Şüphesiz hidayet Allah'ın hidâyetidir" buyurmuştur. İbn Abbas (radıyallahü anh), bu tabirin "Din, Allah'ın dinidir" mânasına geldiğini söylemiştir. Bunun bir benzeri de Bakara süresindeki "De ki, şüphesiz hidâyet Allah'ın hidâyetidir" (Bakara, 120) âyet-i kerimesidir.
Bil ki bu sözün, Cenâb-ı Hakk'ın o yahudilerden naklettiği şeye, nasıl bir cevap teşkil ettiğini mutlaka izah etmek gerekir. Biz deriz ki: Birinci izaha göre, -ki bu onların kendi dinlerinden başka bir din olmadığını söylemiş olmalarıdır-bu söz, şu cihetten onlara cevap teşkil edebilir: Onların tabi oldukları yolun din olması, Allah'ın emredip bildirmesi ve ona uyulmasını emretmesi ile olmuştur. Durum böyle olunca, Cenâb-ı Hak bundan sonra başka bir dini emredip, insanları ona sevkedince ve o dine uymayı gerekli kılınca, bu dinin peygamberi her nekadar önceki dine uymasa da, kendisine uyulması gereken bir peygamber olmuş olur. Çünkü bu din de, Cenâb-ı Hakk'ın hükmü ve hidâyeti ile bir din olmuştur. Bu din Cenâb-ı Hakk'ın hükmüyle olunca, bu dine uymak gerekir. Bunun bir benzeri de, Hak teâlâ'nın, onların görüşlerine bir cevap olarak, "Onları, üzerinde durdukları kıblelerinden çeviren nedir?" diyecekler. De ki: 'Doğu da Allah'ındır, batı da" (Bakara, 142) buyurmasıdır. İkinci izaha göreyse mâna, "Hidâyet, şüphesiz ancak Allah'ın hidâyetidir. Ben size işte bunu getirdim.. Dolayısıyla, bu hidâyeti def etme konusundaki bu zayıf tedbir ve tuzağınızın (müslümanlara hiçbir zararı), size de hiçbir faydası olmayacaktır" şeklindedir.
Sonra Cenâb-ı Hak, (O güruh şöyle derler): "Size verilenin benzerinin başka birisine de verildiğine veya o (müslümanların) Rabb'imiz katında size karşı hüccetler getireceğine (inanmayın)" buyurmuştur.
Bil ki bu âyet, zor ve müşkil olan âyetlerdendir. Buna göre biz deriz ki, bu ifâde ya Allah'ın sözü cümlesindendir, veyahut da yahudilerin sözü cümlesinden olup, onların, "Ve, dininize tâbi olandan başkasına inanmayın" şeklindeki sözlerinin bir tetimmesi (devamı)dır. Bu iki ihtimalden her birini benimsemiş olan müfessirler bulunmaktadır.
Birinci ihtimal: Bu ihtimal hakkında birkaç vecih bulunmaktadır:
a) İbn Kesir, istifham olmak üzere, elif harfini çekerek, (......) şeklinde; diğer kıraat imamları ise, elifin fethası, medsiz ve de istifham mânâsını kastetmeksizin (......) şeklinde okumuşlardır. Eğer İbn Kesir'in kıraatini alacak olursak, bu durumda bunun mânası açıktır. Çünkü buradaki istifham "tevbîh" kınama ve azarlama için getirilmiştir. Bu, Hak teâlâ'nın, "Mal ve oğullar sahibi olmuş diye, karşısında âyetlerimiz okunduğu zaman o, "evvelkilerin masalları" demiştir" (Kalem, 14-15) âyetleri gibidir. Buna göre mâna, "Size verilmiş olan şeriatın benzeri bir başkasına da verildiği için mi, ona tâbi olmayı kabul etmiyorlar?" şeklindedir. Sonra, ihtisar gayesiyle bu sorunun cevâbı hazfedilmiştir ki, böylesi hazifler çokça yapılmaktadır. Nitekim bir kimse, birisine çokça ihsan ve lütufta bulunduktan sonra, önün işlemiş olduğu hataları sayıp döküp bundan dolayı onu uzun uzadıya kınadıktan sonra, "Sana olan ihsanımın azlığından mı? Seni küçümsediğini için mi?" der. Bunun mânası şudur: "Bunun için mi sen, bu yaptıklarını yaptın?" Şunun bir benzeri de Cenâb-ı Hakk'ın, "Yoksa o, âhiretten korkarak, Rabb'inin rahmetini umarak, gecenin saatlerinde secdeye kapanır, kıyamda durur bir halde tâat ve ibâdet eden kimse (gibi) midir?" (zûmer. 9) âyetidir. Bu izah şekli, Mücâhid ve İsa İbn Ömer'den rivayet edilmiştir.
(......) deki elifi kasr ederek okuyan kimsenin kıraatine gelince, bu âyeti yine istifham mânasına hamletmek mümkün olur. Nitekim, "Onları uyarsan da uyarmasan da onlara birdir" (Bakara, 6) âyet-i kerimesi hem med ile, hem de kasr ile okunmuştur. Aynı şekilde "Mal ve oğullar sahibi olmuş diye" (Kalem, 14) âyeti de, hem med, hem de kasr ile okunmuştur. Şair İmriu'l-Kays da şöyle demiştir:
"Mahalleden aksam mı ayrılıyorsun, yoksa sabah erkenden mi? Neyin var, niye beklemedin (beklemiyorsun?)"
Yani "Mahalleden akşam mı ayrılıyorsun?" demek istemiştir. Böylece istifham elifi hazfedilmiştir. Bu kıraatin istifham mânâsına ihtimali olunca, âyetin takdiri, bizim birinci kıraat hususunda yapmış olduğumuz açıklamanın aynısı olur.
b) O yahudiler kendi taraftarlarına, "sizin dininize tâbi olanlardan başka hiç kimseyi tasdik edip inanmayın!" dediklerinde, Allahü Teâlâ peygamberi Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e bu iddiadaki yahudilere şöyle demesini emretmiştir: "Hidâyet, ancak Allah'ın hidâyetidir. O halde, size verilen hidâyetin aynısının sizin dışınızda kalan bir kimseye verilmesini veyahut da, eğer sizler bunu onlardan kabul etmezseniz, o müslümanların bununla Rabb'inizin katında sizinle münakaşa edip hüccet getirmelerini yadırgamayınız!" Bu ikinci açıklamaya göre söylenebilecek en son söz şudur: Bu izah "Binâenaleyh yadırgayıp inkâr etmeyiniz.." sözünün takdir edilmesini gerektirir. Çünkü bu sözün takdir edilmesine, Hak teâlâ'nın, "Hidayet ancak Allah'ın hidâyetidir" buyruğu delâlet etmektedir. Zira, hidâyet ancak Allah'ın hidâyeti olunca, Allah o hidâyeti, kullarından dilediği kimseye verecektir. Böyle olunca da, onu inkâr etmemek gerekir. Semûd kavmine gelince:
c) Hidayet; açıklama yapmaya, beyan etmeye verilen bir isimdir. Bu Hak teâlâ'nın:
"Semud kavmine gelince: Biz onlara doğru olan yolu gösterip açıkladık, ama onlar körlüğü hidayete tercih ettiler" (Fussilet, 17) âyetindeki mâna gibidir. Buna göre "Muhakkak ki, hidayet.." kelimesi mübteda "Allah'ın hidâyeti" sözü ondan bedel; (......) ifâdesi de, başına (......) harfi getirilerek mübtedânın haberidir. Buna göre âyetin takdirî manası: "Ya Muhammed, sen şöyle de: "Hiç şüphesiz Allah'ın beyânı, size verilmiş olan şeyin mislinin, başka hiç kimseye verilmemesi -ki o da dinlerin en üstünü olan İslâm dinidir- ve, o yahudilerin âhirette, Rabb'inizin huzurunda sizinle cedelleşmemeleridir. Çünkü, âhirette sizin hakka isabet etmiş olduğunuzu, kendilerinin ise sapıtmış olduklarını iyice bilmiş olacaklardır" de!" Bu tev'ilde, sadece bir (......) harfinin takdir edilmesi gerekir ki, bu caizdir. Bu, Hak teâlâ'nın (Nisa, 176) ayeti gibidir. Yani (......) takdirinde olup "şaşırmayasınız diye Allah size açıklıyor" demektir.
d) (......) kelimesi isimdir; lafzı ondan bedel kısmı da onun haberidir. Buna göre kelamın takdiri: "Muhakkak ki Allah'ın hidâyeti, size verilen şeyin aynısının bir başkasına verilmesidir" şeklindedir. Bu te'vile göre Hak teâlâ'nın ifadesinde, mutlaka bir takdir yapmak gerekir. Buna göre takdir, "Onlar, sizinle Rabb'inizin katında cedelleşip hüccet getirirler de, böylece Rabb'iniz onların aleyhine olarak sizin lehinize hükmetmiş olur" şeklinde olur. Buna göre mana, "Hidâyet, sizi kendisine hidâyet etmiş olduğum İslâm dinidir. Binâenaleyh, bu din hususunda kim benim huzurumda sizinle hüccetleşmeye kalkışırsa, onun aleyhine, sizin de lehinize olmak üzere hükmederim" şeklindedir. Hak teâlâ'nın ifadesi, takdirin bu şekilde yapılacağını gösterir. Çünkü, Allah'ın, müslümanların Rabb'i olduğuna dair hüküm vermiş olması, O'nun o müslümanlardan razı olduğuna delâlet eder. Bu da, Allah'ın o müslümanların lehine hükmedip, aleyhlerine hükmetmeyeceğini ihsas eder.
İkinci ihtimal: Hak teâlâ'nın, "Size verilenin benzerinin başka birisine de verildiğine.." ifâdesi, yahudilerin sözlerinin bir tetimmesi (devamı) olmasıdır. Buna göre bu âyette bir takdim ve tehirin bulunması söz konusudur. Buna göre kelamın takdiri, "Size verilmiş olan şeyin bir mislinin sizden başka birisine verileceği veya onlar, Rabb'inizin katında sizinle cedelleşeceği için, dininize tâbi olandan başkasını tasdik etmeyiniz, inanmayınız.. (Ey Habibim) "hidâyet, ancak Allah'ın hidâyetidir. Lutf-u inayet, Allah'ın elindedir, " de!" şeklindedir. Yani yahudiler şöyle demek istemişlerdir; "Sizin dininizde olanlar hariç, size verilen şeyin bir benzerinin bir başkasına da verilebileceğine dair inanç ve düşüncenizi izhâr etmeyin.. Size verilmiş olan ilahî kitabın bir mislinin de müslümanlara verildiğine dair olan tasdikinizi gizleyip, onu, müslümanların sebatını arttırmasın ve müşriklerin bu müslüman olmalarına yol açmasın diye, müslüman ve müşriklere değil sadece kendi dindaşlarınıza söyleyin."
Hak teâlâ'nın, "Veya o, Rabb'iniz indinde size karşı hüccetler getireceklerine..." buyruğuna gelince, bu Cenâb-ı Hakk'ın ifâdesine atıftır. O'nunsözündeki vâv harfinin mercii, âyet-i kerimede geçen ta lafzıdır. Çünkü (......) mâna bakımından cemidir. Buna göre mâna "Müslümanların, Kıyamet günü size karşı hüccet getirip Allah huzurunda size galip gelebileceklerine dair sırrınızı, sizin dışınızdakilere söylemeyin" şeklinde olur. Bana göre bu şekilde yapılan tefsir zayıftır.
a) Yahudilerin, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in dinini kabul etme hususunda kendi dindaşlarını kollayıp gözetme istekleri, onların, kendi tâbi ve taraftarları olmayanları kollayıp gözetme isteklerinden daha fazla ve daha ileridir. Binâenaleyh, onların birbirlerine, kendi dinlerinde olanların yanında, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in dininin doğruluğuna delâlet eden o delilleri kabul ve itiraf edip, yabancıların yanındaysa böyle bir şeyden kaçınmaları nasıl uygun olabilir? Bu, son derece uzak bir ihtimaldir.
b) Bu takdire göre, âyet-i kerimenin nazmı bozulur ve onda, fasih kimselerin sözlerine uygun düşmeyen bir takdim ve tehir bulunmuş olur.
c) Bu takdire göre, mutlaka bir( hazf söz konusudur. Çünkü takdir, "De ki: Hidayet, ancak Allah'ın hidâyeti ve lutûf da, Allah'ın elindedir" şeklinde olur. Buna göre, Hak teâlâ'nın (......) ifâdesinin başındaki mukadder (......) ifadesi hazfedilmiş olur.
d) Cenâb-ı Hakk'ın, buyruğu tek bir sözün iki cüzü arasında nasıl yer alabilmiştir? Hiç şüphesiz bu, doğru ve düzgün bir söz olmaktan, son derece uzak bir kelâmdır.
Kaffâl şöyle demektedir: Hak teâlâ'nın, buyruğunun buraya kadar yahudilerden yapılmış olan nakillerin sona ermesiyle, nebisine söylemesini emretmiş olduğu bir kelâm olması muhtemeldir. Çünkü Cenâb-ı Hak burada, yahudilerin bâtıl bir sözünü nakledince, hiç şüphesiz, buna hak bir söz ile mukabelede bulunmasını, sonra da o yahudilerin sözlerinin geri kalanını tamamlamaya avdet etmesini, peygamberine öğretmiştir. Bu, bir müslümanın bir kâfirden, içinde küfür bulunan bir söz nakletmesi ve o küfür kelimesini söyleyeceği sırada "Allah'a iman ettim" veya, Allah'tan başka Tanrı yoktur" veyahut da "Allah bundan yüce ve münezzehtir" deyip, sonra da, naklini ve sözünü tamamlamaya dönmesi gibidir. Buna göre Cenâb-ı Hakk'ın buyruğu, bu kabil bir şey olmuş olur. Daha sonra Hak teâlâifâdesine kadarki yahudilerin sözünün tamamını zikretmiş, sonra da Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e, bu konuda onlarla mücadele edip, onların görüşlerinin bâtıl olduğu hususuna onların dikkatlerini çekmesini emrederek, O'na şöyle demiştir: "De ki: "lûtf-u inayet, muhakkak ki Allah'ın elindedir. Onu dilediğine verir. Allah, rahmeti bol olan ve herşeyi hakkıyla bilendir. O, dilediğine rahmetini has kılar. Allah, en büyük fazl sahibidir."
e) kelimesi, tasdik anlamına geldiğinde lâm harf-i cerriyle kullanılmaz. Meselâ, "Zeyd için tasdik ettim" denilmeyip, aksine "Zeyd'i tasdik ettim" denilir. Binâenaleyh, âyet-i kerimede, "Ancak, sizin dininize tabi olanlara inanın, onları tasdik edin" denilmesi gerekirdi. Bu takdire göre de.Hak teâlâ'nın, (......) ifâdesindeki lamın hazfedil meşine; O'nun ifâdesinin başına da, bâ harf-i cerrinin veya onun yerine peçecek bir şeyin takdir edilmesine ihtiyaç duyulur. Çünkü âyetin takdiri "Size verilmiş olanın bir mislinin bir başkasına da verilmiş olması sebebiyle, sizin dininize tâbi olanlardan başkasını tasdik etmeyiniz, inanmayınız...." şeklinde olur. Böylece de, bu şekildeki bir tefsirde hazf, takdir, nazım bozukluğu ve mânanın kötü olması bir araya gelmiş olur.
Ebû Ali el-Farisî "Âyetin başındaki İman kelimesini, ikrar mânasına hamletmek uzak bir ihtimal değildir" demiştir. Böylece mana, "size verilen şeyin bir mislinin başka birisine verilmiş olduğunu, sadece sizin dininize tâbi olmuş olan kimselere ikrar ediniz.." şeklinde olur. Ebû Ali'nin yapmış olduğu bu takdire göre (......) ifâdesindeki lâm harfi zâid olmaz. Ama, her halükârda bâ harf-i cerrinin veya onun yerine geçecek başka bir harfin takdir edilmesi gerekir. İşte, bu âyetin tefsiri hususunda söylenmiş olan şeylerin özeti budur. Allah, ne murad ettiğini en iyi bilendir.
Cenâb-ı Hak daha sonra, "De ki: "Lütf-u inayet muhakkak ki Allah'ın elindedir. Onu dilediğine verir. Allah, rahmeti bol olan ve her şeyi hakkıyla bilendir. O, rahmetini dilediğine has kılar. Allah, büyük fazl sahibidir" buyurmuştur.
Bil ki, Allahü Teâlâ yahudilerden şu iki şeyi nakletmiştir:
a) İslâm'ın sıhhati konusunda müslümanların kafasında şüphe meydana getirmek için, onların, gündüzün başında iman edip, günün sonunda da inkâra saptıkları.. Cenâb-ı Hak, yahudilerin bu tür hilelerine, diyerek cevap vermiştir ki, bunun mânası, "Allah'ın hidâyetinin kemâli ve beyânının kuvveti yanında, böylesi zayıf bir şüphenin hiç bir gücü ve etkisi söz konusu olamaz" şeklindedir.
Fadl Kelimesinin Mânası
b) Allahü Teâlâ yahudilerin kendilerine verilmiş olan kitap, hikmet ve nübüvvetin bir mislinin veya aynısının başka bir kimseye verilmesini kabul etmeyerek, bunu yadırgadıklarını nakletmiştir. Cenâb-ı Hak, onların bu tür tuzaklarına da, "De ki: "Lütf-u inayet muhakkak ki Allah'ın elindedir. Onu, dilediğine verir" buyruğu ile cevap vermiştir.
Bu sözde geçen fadl kelimesinden murad, peygamberliktir. Arapça'da "fadl" kelimesi, fazlalık anlamına gelir. Kelimenin genel olarak kullanıldığı yer ise, "lütf-u ihsanın fazlalığı..." anlamıdır. Hayır olan hasletlerde, başkalarından fazla ve üstün olan kimseye, "fâdıl" denilir. Daha sonraysa "fadl" kelimesi, failinin (Onu yapanın) başkasına ihsan etmeyi düşünmüş olduğu her çeşit menfâat hakkında daha fazla kullanılır olmuştur. Hak teâlâ'nın, "Allah'ın elindedir" buyruğunun mânâsı, "O, fadlın sahibi olup, ona kadir ve muktedir olandır" demektir. O'nun, "onu dilediğine verir" sözü ise, "Bu fadl, O'nun dilemesine bağlı olan bir lütuftur" mânasına gelir. Bu da, peygamberliğin, müstehak olma sebebiyle değil, lütufta bulunma ile meydana gelip tahakkuk ettiğine delâlet eder. Çünkü Cenâb-ı Hak, bu nübüvveti, failinin (Allah'ın) yapıp yapmamakta muhtar olduğu fadl kabilinden kılmıştır. Buna göre bu, müstehak olan kimse hakkında, ancak mecazî bir şekilde kullanılabilir. Allah'ın, "Allah, rahmeti bol olan ve her şeyi hakkıyla bilendir" ifâdesi de bu mânayı te'kid etmektedir. Çünkü, Cenâb-ı Hakk'ın rahmetinin bol olması, O'nun kudretinin mükemmelliğine, O'nun "âlim" olması da, O'nun ilminin mükemmelliğine delâlet eder. Böylece, O'nun kudretinin bu derece mükemmelliğinden dolayı, dilediği kuluna dilediğini lütfetmesi uygun olduğu gibi, ilminin mükemmel olmasından dolayı da, O'nun fiillerinin ancak hikmet ve doğruluk üzere olması uygun olmuştur.
Cenâb-ı Hak daha sonra "O, rahmetini dilediğine has kılar. Allah, büyük fazl sahibidir" buyurmuştur. Bu ifâde, bir önceki sözü âdeta te'kid etmiş gibidir. Bu âyet ile, önceki ifâde arasındaki fark şudur: Fadl, fazlalık ve ziyâde demektir. Sonra bu fazlalık, kendisine ilâvede bulunulan şeyin cinsindendir. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak, "Lütf-u inayet, muhakkak ki Allah'ın elindedir" buyruğu ile, kendisinin, onlara verdiği yüce makamların bir mislini de, kullarından bazısına verebileceğini, hatta aynı cinsten daha fazlasını bile verebileceğini beyân etmiş, sonra da, "O, rahmetini dilediğine has kılar" buyurmuştur. Allahü teâlâ'ya nisbet edilen rahmet, bu fazldan daha üstün bir şeydir. Çünkü bu rahmet-i ilâhiyye şeref ve mertebesinin yüceliği bakımından, o (yahudilere) vermiş olduğu şeyin cinsinden olmayan bir mertebeye ulaşabilir. Hatta onlara verdiği şey ile mukayese edilemiyecek kadar yüce ve üstün olabilir.
Bu iki âyetin toplamından şu netice ortaya çıkar: Allahü teâlâ'nın, kullarını aziz edip, onlara ikramda bulunmasının mertebeleri sonsuzdur. O'nun in'âmını ve ikramını muayyen mertebelere ve şahıslara has kabuı etmek, Allah'ın kudret ve hikmetinin kemâlini bilmemek demektir.
Yahudilerin Emanete Hıyanet Etmeleri
75. Âyetin Tefsiri
Âyetin tefsiri için bak:76
76. Âyetin Tefsiri
"Ehl-i Kitap'tan öyle kimseler vardır ki kendisine bir kantar (altın) emânet etsen, onu sana eksiksiz öder. Yine onlardan öyle kimseler vardır ktc ona bir dinar (altın) versen, sen üzerinde ısrar ile durmadıkça, onu sana ödemez. Bunun sebebi şudur: Onlar, "Ümmîler hakkında bizim mes'uliyetimiz yoktur" demişlerdir. Onlar, Allah'a karşı, bildikleri halde, yalan söylerler. Hayır, kim ahdini yerine getirir ve ittikâ ederse, şüphesiz Allah müttakileri sever" .
Bil ki bu âyet-i kerime önceki âyet ile iki bakımdan irtibatlıdır:
a) Cenâb-ı Hak, önceki âyette yahudilerin kendilerine, bir benzeri başka hiçbir kimseye verilmemiş olan dinî mertebe ve makamlar verilmiş olduğunu iddia ettiklerini nakletmiş, daha sonra da, emânete hıyanet etmenin bütün dinlerce çirkin oduğu halde, onların emânete hıyanette ısrarlı olduklarını açıklamıştır ki, bu da onların yalancı olduklarını göstermiştir.
b) Allahü teâlâ, bir önceki âyette yahudilerin, "Dininize tâbi olandan başkasına inanmayın" şeklindeki sözleri gibi, dinlerle ilgili kötü hallerini nakledince, bu âyette de, onların insanlarla alış-verişlerindeki kötü hallerinin bazısını anlatmıştır. Bu da onların, hıyanet, zulüm ve az olsun çok olsun insanların mallarını elde etmeye ısrar etmeleridir.
Bu âyetle ilgili birkaç mesele bulunmakladır:
Birinci Mesele
Âyet, onların ehl-i emânet ve ehl-i hıyanet olarak iki kısım olduklarını gösterir. Bu hususta şu izahlar yapılmıştır;
a) Onların ehl-i emânet olanları, müslüman olanlarıdır. Yahudilik üzere devam edenleri ise, hıyanette ısrarlı olanlarıdır. Çünkü onların inançlarına göre, kendi dinlerinde olmayan kimseleri öldürüp onların mallarını almaları helâldir. Bu âyetin bir benzeri de, "Hepsi bir değildirler. Ehl-i kitap içinde, (hakkı) ayakta tutan bir cemaat vardır. Onlar gece saatlerinde secdeye kapanarak Allah'ın âyetlerini okurlar" (Âl-i İmran, 113) âyeti ile, "İçlerinde iman edenler vardır. (Fakat) onların pek çoğu fasıktırlar" (Âl-i İmran, 110) âyetidir.
b) Ehl-i kitaptan emânet ehli olanlar hristiyanlar, hıyanet ehli olanlar ise yahudilerdir. Bunun delili ise, bizim de söylemiş olduğumuz gibi yahudilerin kendi dinlerinden olmayanların öldürülmesini ve hangi yolla olursa olsun, onların mallarını ele geçirmelerini helâl saymalarıdır.
c) İbn Abbas (radıyallahü anh) şöyle demiştir: "Birisi, Abdullah İbn Selâma emânet olarak binikiyüz ukiyye altın bırakmıştı. Abdullah o emaneti sahibine vermişti. Bir başkası da yahudi Finhas İbn Âzûrâ'ya bir dinar emânet vermişti. Fakat o bu emanete hıyanet edip bunu vermedi. İşte bunun üzerine, bu âyet-i kerime nazil oldu."
İkinci Mesele
Arapça'da (......) ve (......) (Ona uğradım) denilmesi gibi, (......) ve (......) "Ona falan hususta güvendim" denilir. Buradaki bâ harfi, emâneti yapıştırmak ve bitiştirmek harf-i cerri de emânete hakim kılmak manasındadır. Buna göre, bir kimseye birşey güvenilip emânet edildiği zaman, o kimseye olan yakınlığı ve onu koruyup gözetme münasebetinden dolayı, emânet edilen o şey âdeta o şahsa yapıştırılmış ve bitiştirilmiş gibi olur. Yine bu mal emanet edilen kimse, bu emânete hâkim olmuş ve adetâ onu ele geçirmiş bir kimse gibi olur. İşte bu sebepten dolayı, bu mânâyı her iki şekilde ifâde etmek de güzel olmuştur (Sana, bir dinar emânet ettim) sözünün, "Bu hususta sana güvendim" mânasındal (Sana, onu emânet ettim) sözünün ise "Seni, ona emin ve muhafız kıldım" mânasında olduğu söylenmiştir.
Kıntar Kelimesinin Mânası
Âyette "kıntar" ve "dinar" lafızlarının zikredilmesinden murad, çok sayıda veya az sayıda maldır. Yani "Ehl-i kitap içinde, kendilerine çok sayıda para ve mal emanet edildiği halde emâneti yerine getiren son derece güvenilir kişiler bulunduğu gibi, yine onların içinde, kendilerine az miktarda mal emânet edilse bile hıyanet etmekten çekinmeyen son derece hain kişiler de vardır. Bu âyetin bir benzeri de, "Eğer bir zevceyi bırakıp da yerine başka bir zevce almak isterseniz, öbürüne kantar kantar (mehir) vermiş olsanız bile içinden bir şey almayın" (Nisa, 20) âyetidir. Bu izaha göre, bu âyetteki "kantar"ın ne kadar olduğunu izaha gerek yoktur. Fakat âlimler bu hususta şunları söylemişlerdir:
1- Kantar (Kıntâr), binikiyüz ukiyyelik bir ölçüdür. Çünkü âyet, Kureyş'ten bir adamın, binikiyüz ukye altınını Abdullah bin Selam (radıyallahü anh)'a emânet bırakıp, onun da hıyanet etmeden bu malı sahibine iade ettiği için nazil olmuştur. Binâenaleyh bu hadise, "kıntâr"ın bu miktarı ifâde ettiğini göstermektedir.
2- Abdullah İbn Abbas (radıyallahü anh)'dan. "kıntar"ın, bir öküz derisi dolusu mal mânâsına olduğu rivayet edilmiştir.
3- "Kıntâr"ın, bir milyon dinar veya bir milyon dirhem manasına geldiği de söylenmiştir. Bu husustaki izah, daha önce (Âl-i İmran, 14. âyetin tefsirinde) geçmişti.
Dördüncü Mesele
Hamza ve Ebû Bekr'in rivayetine göre Âsim, hâ harfinin sükûnu ile kelimeyi, (......) şeklinde okumuşlardır. Bu kıraat, Ebû Amr'dan da rivayet edilmiştir.
Zeccac: "Ebû Amr'ın râvisi, hemzenin sükûnu ile şeklindeki kıraatinde yanıldığı gibi, burada da yanılmıştır. Çünkü Ebû Amr, bunu harekenin "ihtilası" ile kıraat eder" demiştir. Zeccâc bu okunuşun yanlışlığına şöyle diyerek delil getirmiştir: "Ceza (cevap), hâ zamiri değildir. Şart'ın cevabı, bu zamirden önceki kelimedir. Buradaki hâ, bir zamir olan isimdir. İsimler ise, vasıl halinde meczûm olmazlar." Ferrâ da: "Bazı Araplar, makabli harekeli olduğu zaman zamiri cezmedip, meselâ "Onu, şiddetli bir şekilde dövdüm" derler. Araplar nitekim gibi kelimelerde mimi sakin okuyorlar. Halbuki bunların asılları (......) şeklinde merfudur" demiş ve şu beyti söylemiştir: Ali "Ne bir rahatlık ve bolluk, ne de bir tokluk olmadığını görünce.. (......) kelimesi, hâ harfinin harekesi, hazfedilmiş yâ harfinin yerine kesre ile yetinilerek, "ihtilas" ile okunduğu gibi, tam kesre ile de okunmuştur ki asıl olan da budur.
Daha sonra Hak teâlâ, "Yine onlardan öyle kimseler vardır kir ona bir dinar (altın) versen, sen üzerinde ısrar ile durmadıkta, onu sana ödemez" buyurmuştur. Bu ifâde ile ilgili iki mesele vardır:
Birinci Mesele
Âyette geçen lafzı hakkında şu iki izah yapılmıştır:
1- Bazı âlimler bunu hakiki manasıyla almışlardır.
Süddî şöyle demiştir: "Bu, "bizzat onun yanında dikilip ondan ayrılmadıkça..." manasındadır. Buna göre âyet, "O, yanıbaşında dikilip durduğun müddetçe, kendisine verdiğin şeyi itiraf edip kabul eder. Fakat işi ihmal edip geriye bırakır ve ertelersen inkâr eder" demektir.
2- Bazı âlimler de bu lafzı mecazî manada almış ve şu izahları yapmışlardır:
a) İbn Abbas (radıyallahü anh), bu ifâdeden maksadın, ısrar etmek, çekişmek, davalaşmak ve istemek mânâları olduğunu söylemiştir. İbn Kuteybe "Bu kelimenin aslı şuna dayanır: Birşeyi ısrarla isteyip peşine düşen kimse, o şey için kâim (ayakta) olmuş olur. Onun peşini bırakan kimse ise, adetâ ona aldırmamış, oturup kalmış olur. Bunun delili, (Âl-i İmran, 113) yani, "Allah'ın emrine göre çalışıp, hiç ondan çıkmayan bir ümmet" âyetidir. Sonra bir işin peşini bırakmayan herkes için, bizzat ayakta bulunma söz konusu olmasa da, onun peşini bırakmadı denilir" demiştir. Ebu Ali el-Fârisî de, Arapça'da "kıyam" (ayakta durma) kelimesinin, devam ve sebat manasına geldiğini söylemiştir ki biz bunu, (Bakara, 3) âyetinin tefsirinde zikrettik. "Dimdik ayakta duran bir din" (Enam, 161) âyeti de böyledir. Bu, "devam eden, mensûh olmayan sabit bir din" demektir. Buna göre âyetteki ifadesi, "Emanet ettiğin bu malı ondan geri istemeye ısrarla devam etmedikçe..." mânâsındadır.
İkinci Mesele
Âyetteki "dinar" ve "kıntâr" kelimelerinin muhtevasına, para ve mal olarak verilen emânet ve borçlar girer. Çünkü insan, başkasına emânet verdiği şeylerde, yaptığı alış-verişlerde ve verdiği borçlarda güvenir. Âyetle, bunlardan herhangi birinin bilhassa belirtildiğine dair bir husus yoktur. İbn Abbas'dan ise, bunu alış-verişe hamlettiği ve "onlardan, bir kantarlık altın mukabili alış-veriş yaptığın zaman, karşılığını sana verenler olduğu gibi, yine onlardan bir dinarlık alış-veriş yaptığında, karşılığını sana vermeyecek olanlar da vardır" diye mânâ verdiği nakledilmiştir. Yine biz, bu âyet-i kerimenin, Abdullah İbn Selâma büyük miktarda bir mal, Finhâs İbn Âzûrâ'ya azıcık bir mal emanet eden kişiler hakkında nazil olduğunu, Finhâs yahudisinin az mala hıyanet etmesine rağmen, Abdullah İbn Selâm'ın ise emâneti yerine verdiğini nakletmiştik. Böylece bu ifâdenin, bütün kısımlara muhtemel olduğu sabit olmuş olur.
Yahudilerin, Yahudi Olmayanların Matlarını Mubah Saymaları
Cenâb-ı Allah daha sonra "Bunun sebebi şudur: Onlar, "ümmiler hakkında bizim mes'ûliyetimiz yoktur" buyurmuştur. Bunun mânâsı şudur: "Onların bu helâl görmesi ve hiyânet etmeleri, onları, "Arapların, elimize geçirdiğimiz malları hususunda bize bir mesuliyet terettüb etmez" demiş olmaları sebebiyledir." Burada birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Âlimler, yahudilerin bu tür helâla inanmalarının sebebi hususunda şunları zikretmişlerdir:
a) Onlar, dinleri konusunda çok mutaassıb idiler; işte bundan dolayıdır ki, bizim dinimizde olmayanların öldürülmesi ve ne şekilde olursa olsun, mallarının alınması helâldir" diyorlardı. Bir hadis-i şerifte, bu âyet nazil olduğu zaman, Hazret-i Peygamberin,
"Allah'ın düşmanları (yahudiler) yalan söylüyor. Cahiliyyedeki her şey, benim iki ayağım altındadır (hükümsüzdür). Ancak, emânet müstesna. Emânet, ister itaatkâr olsun, ister günahkâr olsun, sahibine verilmelidir" Benzeri bir hadis için bkz Tirmizt, Sünen, Büyü, 39 (3/565); Vesâya, S (4/433). dediği rivayet edilmiştir.
b) Yahudiler, "Biz Allah'ın oğulları ve sevgilileriyiz" (Maide, 18); bizim dışımızda kalan insanlar ise, bizim kölelerimizdir. Biz kölelerimizin mallarını yediğimiz zaman hiç kimse bundan dolayı bizi sorgulayamaz" diyorlardı.
c) Yahudiler bu sözü, mutlak mânâda olmak üzere, kendi dinlerine tâbi olmayan herkes hakkında söylemiyor, aksine Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e iman etmiş olan Araplar hakkında söylüyorlardı. Yahudilerin câhiliyyede bir takım insanlarla alış-veriş ettikleri, bu insanlar müslüman olunca, yahudilere vermiş oldukları malları istediklerinde, yahudilerin "Sizin bizde herhangi bir hakkınız yoktur. Çünkü sizler dininizi terkettiniz" dedikleri rivayet edilmiştir.
Ben derim ki, yahudilerin inançlarına göre, bir bâtıl dinden bâtıl diğer bir dine giren kimselerin mürted hükmünde olması muhtemel ve caizdir. Binâenaleyh onlar, Arapların kâfir olduklarına inansalar bile, ancak ne var ki yahudiler İslâm'ın bir küfür olduğuna inandıkları için, müslüman olan o Arapların mürted olduklarına hükmetmişlerdir.
İkinci Mesele
"Bize mes't yoktur" sözlerinden maksat, isteme ve vermeye zorlama hak ve kudretlerinin olmadığıdır. Nitekim Cenâb-ı Hak, "edenlere karşı bir yol yoktur" (Tevbe, 91), "Allah, kâfirlere, mü'minlerîn aleyhinde asla bir yol bahsetmeyecektir" (Nisa, 141) ve "Kim kendisine yapılan zulmün ardından hakkını alırsa, işte bunlar aleyhinde bir yol yoktur. O yol ancak, insanlara zulmedenlere karşıdır" (Şûra. 41-42) buyurmuştur.
Üçüncü Mesele
Ayette geçen "ümmî" kelimesinin mânâsı "(ana, asıl, kök, anne...)'ye mensûb olan" demektir.
Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in yazı yazmadığı için "ümmr diye adlandirildiği söylenmiştir. Bu böyledir, çünkü fö bir şeyin aslı ve temeli demektir. Binâenaleyh, yazt yazamayan birisi, aslolan yazı yazamama işini sürdürmüştür demektir.
Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in "Ümmü'l-Kurâ" "Beldelerin anası, aslı..." olan Mekke'ye nisbet edilmesi sebebiyle bu ümmî vasfını almış olduğu da söylenmiştir.
Sonra Hak teâlâ,
a) Onlar, kendi dinlerinde olmayan kimselere hıyanet edilebileceği hükmünün Tevrat'ta zikredildiğini söylemişlerdir ki onlar bu konuda yalan söylüyorlardı ve bu hususta yalancı olduklarını da biliyorlardı. Böyle olan kimselerin hıyanetleri daha büyük, suçları daha ağır olur.
b) Onlar, hıyanetin haram olduğunu biliyorlardı.
c) Onlar, hıyanet edene herhangi bir günahın olmadığına inanıyorlardı. Sonra Hak teâlâ, "Hayır, kim ahdini yerine getirir ve ittikâ ederse, şüphesiz Allah muttakileri sever" buyurmuştur.
Bil ki buradaki (Hayır) kelimesi hakkında şu iki izah yapılmıştır:
a) Bu, sırf kendisinden önceki kısmı, yani yahudilerin "Ümmîlerin bize karşı bir yolu yoktur" şeklindeki sözlerini nefyetmek ve reddetmek için getirilmiştir. İşte Cenâb-ı Allah, onların bu sözlerini reddetmek için, "Hayır onların aleyhine bir yol (mesuliyet) vardır" demiştir. Bu, Zeccâc'ın tercihi olan görüştür. Zeccâc şöyle der: "Bana göre bu âyetteki vakf-ı tam (......) kelimesi üzerinde yapılır. Ondan sonra gelen cümle, bir müste'nef (yeni) cümledir.
b) kelimesi, kendisinden sonra yeni bir söze başlamak için getirilmiştir. Çünkü o yahudilerin "yaptıklarımızdan dolayı bize mesuliyet gelmez" şeklindeki sözleri, "Biz Allah'ın sevgilileriyiz" şeklindeki sözlerinin yerine geçer. Böylece Hak teâlâ, kendisinin sevdiği kimselerin ahde vefa gösteren ve muttaki olan kimseler olup, başkaları olmadığını açıklamıştır. Bu izaha göre (......) kelimesi üzerinde vakıf yapmak güzel olmaz.
Âyetteki "Kim ahdini yerine getirirse" ifâdesindeki, "ahdi yerine getirme" ile ilgili izahımız daha önce geçmişti. Bu ifâdenin sonundaki "nüve" zamirinin, bir önceki âyetteki, lafzındaki "Allah" lafzına râcî olması caizdir. Bu zamir, buradaki (kim) lafzına da râcî olabilir. Çünkü "and" masdardır, failine de, mefûlüne de muzaf olabilir. Bu hususta şu iki sual vârid olmuştur:
Birinci sual: Zamir'in, "ahd'in faili olan (......) kelimesine râcî olması durumunda, ehl-i kitabın ahidlerini yerine getirip hıyaneti bırakmaları halinde, Allah'ın sevgisini kazanmaları muhtemeldir. (Buna ne denilir?)
Cevap: Bu böyledir. Çünkü onlar, ahidlerini yerine getirdiklerinde, herşeyden önce en büyük ahidlerini yerine getirmiş olurlar. Bu da, Allah'ın onların kitaplarında, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e iman etmeleri hususunda aldığı ahiddir. Eğer onlar, hıyaneti bırakma konusunda Allah'tan ittikâ edip sakınmış olsalardı, Allah'a yalan nisbet etmeyi ve Tevrat'ı tahrif etmeyi bırakmada da O'ndan ittikâ ederlerdi (Halbuki bunu yapmamışlardır).
İkinci sual: Cevap cümlesinde, şart cümlesine râcî olacak zamir nerededir?
Cevap: "Muttakiler" kelimesinin umûmi oluşu bu zamirin yerine tutmuştur.
Bil ki bu âyet, ahde vefa işinin önemli bir iş olduğuna delâlet eder. Çünkü taatlar şu iki şeye, yani Allah'ın emrine saygı ve O'nun mahlukatına şefkata inhisar eder. Binâenaleyh ahde vefa, her ikisini de içine alır Çünkü ahde vefa, insanların menfaatinin sebebidir ki bu Allah'ın mahlûkatına şefkatli olmak yerine geçer. Ahde vefâ'yı Cenâb-ı Hak emretmiş olduğu için, onu yerine getirme, Allah'ın emirlerine ta'zim edip saygı göstermek demek olur. Böylece ahde vefanın, tâatin her iki çeşidini içine aldığı sabit olur. Ahde vefa, başkası hakkında olabileceği gibi, insanın kendisi hakkında da olabilir. Çünkü kendi ahdini ve sözünü yerine getiren kimse, tâatleri yapmış, haramları terketmiş olur. Zira bu durumda, nefis sevap elde edeceği için, kurtuluşa ve fevze ermiş, Cenâb-ı Hakk'ın ikâbından uzaklaşmış olur.
77. Âyetin Tefsiri
"Gerçekten, Allah'a olan ahidlerini ve yeminlerini az bir fiyata satanlar (yok mu), işte onlar için âhirette hiçbir nasib yoktur. Allah kıyamet günü onlarla konuşmaz, onların yüzlerine bakmaz ve onları temize çıkarmaz. Onlar için pek acıklı bir âzab vardır" .
Bil ki bu âyetin, kendinden önceki âyetle irtibatı birkaç yöndendir:
a) Allahü teâlâ, yahudilerin diğer insanların malları hususunda hâin olduklarını beyân ettiği için ve hem sonra insanların mallarına hıyanet etmenin ancak yalan yeminlerle yürüyeceği malum olduğu için, bunun peşisıra yalan yemine yeltenen kimselere va'îd-i ilâhi'yi ifâde eden bu âyet-i kerimeyi getirmiştir.
b) Allahü teâlâ, o yahudilerin Allah'a karşı, bile bile yalan söylediklerini nakettiği için ve Allah'ın her mükelleften, Allah'a karşı yalan söylememek ve Allah'ın dinine hıyanet etmemek hususunda ahd almış olduğunda şüphe olmadığı için, bunun peşisıra, işte bu ilâhî va'îd'i zikretmiştir.
c) Allahü teâlâ, bir önceki âyette, onların insanların malları hususundaki hıyanetlerini; sonra bu âyette ise, Allah'a verdikleri sözler ile ahidler hususundaki hıyanetlerini ve yalan yere yemin ettikleri zaman kullandıkları Allah'ın isimlerine saygr gösterme hususundaki hıyanetlerini anlatmıştır. Bazı âlimler şöyle demişlerdir: "Bu âyet, yalan yere yemini nehyetme hususunda gelmiş, müstakil ye yeni bir sözdür. Çünkü âyetin mânâsı umûmidir ve bunun, yalan yere yemin etmeye yeltenen birçok kimse hakkında nâzit olmuş olduğunu gösteren birçok rivayet vardır. Durum böyle olunca, bu vaîdin, sadece yahudilere has olmayıp, yalan yemin işini yapan herkes için umûmi bir hüküm olduğuna inanmak gerekir.
Âl-i İmran 77. Ayetin İniş Sebebi
Bu âyetle ilgili bazı meseleler bulunmaktadır:
Birinci Mesele
Âyetin sebeb-i nüzulü ile ilgili rivayetler değişiktir. Bazı rivayetler, bunu, Allah'ın daha önceki âyetlerde hallerini ortaya koyduğu yahudilere has kılarken, bazıları da başka kimselere âit saymıştır.
Birinci ihtimal'in iki şekli vardır:
1- İklime şöyle demiştir: "Bu âyet, yahudilerin âlimleri hakkında nazil olmuştur. Onlar, Allahü Teâlâ'nın Hazret-i Muhammed'in peygamberliğiyle ilgili olarak Tevrat'ta emretmek suretiyle kendilerinden almış olduğu ahdi gizlemişler, elleriyle Tevrat'ta olmayan şeyleri oraya yazmışlar ve rüşveti elden kaçırmamak için de, onun Allah katından olduğuna yemin etmişlerdi. Bu görüşte olanlar, Cenâb-ı Hakk'ın Bakara süresindeki, "Emirlerimi yerine getirin, ben de size karşı olan ahdimi yapayım" (Bakara, 40) âyetiyle istidlal etmişlerdir.
2- Bu âyet, yahudi âlimlerinin, "Ümmîler hakkında bize mes'ultyet yoktur" şeklindeki iddiaları hakkında nazil olmuştur. Onlar, bu konuda elleriyle bir kitap yazmışlar ve onun, Allah katından olduğuna dair yemin etmişlerdir. Bu, Hasan el-Basrt'nin görüşüdür.
İkinci ihtimalde, birkaç izah şekli mevcuttur:
1- Âyet-i kerime, Eş'as İbn Kays ile, bir arazi parçası hakkında kendisiyle davalaşan bir kimse hakkında nazil olmuştur. Onlar, davalaşmak üzere Hazret-i Peygamberin yanına geldiklerinde, Hazret-i Peygamber adama, "Delilini getir" deyince adam, "Benim bir hüccetim yok" der. Bunun üzerine Eş'as'a, "Sana da yemin etmek gerekir" deyince, Eş'as yemin etmeye niyetlenir ki, bunun üzerine Allahü Teâlâ bu âyet-i kerimeyi inzal buyurur. Böylece Eş'as, yemin etmekten vazgeçer, söz konusu olan arazı parçasını hasmına bırakarak, gerçeği itiraf eder. Bu, İbn Cüreyc'in görüşüdür.
2- Mücahid şunu söylemiştir: "Bu âyet-i kerime, malına rağbeti artırmak için yalan yere yemin etmiş olan bir adam hakkında nazil olmuştur."
3- Bu âyet-i kerime, Abdan ile İmri'u'l-Kays hakkında nazil olmuştur. Onlar, bir arazi hususunda davalaşmak üzere Hazret-i Peygamberin yanına gelmişlerdi. Bunun üzerine, İmri'u'l-Kays'ın yemin etmesi gerekince o, "Yarına kadar bana mühlet ver" dedi. Sonra, ertesi gün geldiğinde arazinin o (adamın) olduğunu kabul etti. Doğruya en yakın olanı, âyetin mânasını hepsine namletmektir.
Buna göre, Cenâb-ı Hakk'ın, "Gerçekten, Allah'a olan ahidlerini ve yeminlerini satanlar" ifâdesine, Allahü Teâlâ'nın emrettiği, haklarında deliller getirdiği, peygamberlerden alınmış olan ahidler ve kişinin kendisini yapmakla sorumlu tuttuğu şeyler dahil olur. Çünkü bütün bunlar, vefa gösterilmesi gereken Allah'ın ahidlerindendir. Nitekim Cenâb-ı Hak, 'İçlerinden kimi de Allah'a şöyle söz vermişti: "Eğer bize lütf-u kereminden ihsan ederse, andolsun, zekâtımızı vereceğiz, muhakkak ki salihlerden olacağız" (Tevbe, 75); "Ahdi yerine getirin. Çünkü ahidden sorulur" (isra, 34), "Adağını yerine getirirler, vefa gösterirler" (insan. 7) ve "Müminler içinde, Allah'a verdikleri sözde sadâkat gösteren nice adamlar vardır" (Ahzab, 23) buyurmuştur. Biz, "eş-şirâ" (......) kelimesinin mânasını, (Bakara. 16) âyetinin tefsirinde açıklamıştık. Bu böyledir, çünkü müşteri bir şeyi alırken, başka bir şeyi de verir. Alınan ve verilen şeylerden her biri, diğerinin bedeli ve değeri olur. Yeminlere gelince, onun durumu bellidir. Yemin, insanın va'ad, va'îd, inkâr veya isbât gibi hususlara dair herhangibir haberini te'kîd edip kuvvetlendirdiği bir sözdür.
Allah'a Verdikleri Ahdi Bozanları Bekleyen Beş Nevi Ceza
Cenâb-ı Hak daha sonra, "İşte onlar için, âhirette hiçbir nasîb yoktur. Allah kıyamet günü onlarla konuşmaz, onlara bakmaz ve onları temize çıkarmaz. Onlar için pek acıklı birazab vardır" buyurmuştur. Bil ki, Allahü Teâlâ, Allahü Teâlâ'nın ahdini ve yeminleri az bir fiyata satmaktan ibaret bu şart üzerine, beş çeşit karşılık ve ceza bina etmiştir. Bunlardan dördü, bu kimselerin sevaptan mahrum oluşlarının beyanı hakkındadır. Beşincisi ise, bu kimselerin azabın en şiddetlisine duçar olacaklarını beyan etmektedir. Sevaptan mahrum olmalarına gelince bil ki, sevap, tazîm ile yanyana bulunan, halis ve katıksız bir menfaatten ibarettir.
b) Bu cezaların birincisi, "İşte onlar için âhirette hiçbir nasîb yoktur" cümlesidir. Bu, onların âhiret menfaatlarından mahrum olacaklarına işarettir. Bunun peşinden gelen diğer üç ceza, "Allah kıyamet günü onlarla konuşmaz, onların yüzlerine bakmaz ve onları temize çıkarmaz" ifâdeleridir. Bunlar, o kimselerin tazım ve izzet-ü ikramdan mahrum kalacaklarına bir işarettir.
Beşincisi ise, "Onlar için pek acıklı bir azap vardır" ifadesidir ki bu da, azaba işarettir. Sen bu tertibi anladığına göre, şimdi de bu beş şeyin herbirini açıklamaya geçelim:
Birincisi, "İşte onlar için ahirette hiçbir nasîb yoktur" buyruğudur. Bunun mânası, "Onların âhiretteki hayır ve nimetlerden hiçbir nasibi ve payı yoktur" demektir. Bil ki, bu umumî hüküm, ümmetin icma'ı ile, tevbe edilmemiş olması şartıyla mukayyettir. Çünkü insan bundan tevbe ederse, icmâ ile kabul edildiğine göre, bu ilâhî tehdit ve va'îd o kimseden sakıt olur. Bizim mezhebimize göre bu, aynı zamanda afv-ı ilahî'nin bulunmaması şartıyla mukayyettir. Çünkü Cenâb-ı Hak, "Şüphesiz Allah, kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz. Ondan başkasını dileyeceği kimseler için bağışlar" (Nisa, 48) buyurmuştur.
Allahü teâlâ'nın, Mücrimlerle Konuşmaması ve Onların Yüzlerine Bakmaması
İkincisi, "Allah onlarla konuşmaz" ifadesidir. Bu ifâdede bir sual bulunmaktadır. Bu da şudur: Allahü Teâlâ, "Hepsine yapmış oldukları şeyleri muhakkak ki soracağız" (Hicr, 93) ve "Kendilerine (peygamber) gönderilenlere de muhakkak soracağız, onlara gönderilmiş olan (peygamberlere de muhakkak soracağız" (Araf, 6) buyurmuştur. O halde, bu âyet ile şu iki âyet arasını nasıl cem edebiliriz?
Bunun cevabı olarak Kaffâl şöyle demiştir: "Bu ifâdelerin hepsinden kastedilen, Allahü Teâlâ'nın gazabının şiddetini beyan etmektir. Çünkü, bir kimse bir başkasını dünyada iken kendisiyle konuşmaktan men ettiği zaman, muhakkak ki bu men etme işi, Allahü Teâlâ'nın o kimseye gazabı sebebiyledir. Yine bir kimse, bir başkasına öfkelenip kızdığında ona, "Seninle konuşmayacağım!" der ve bazan da gözüne görünmemesini emrederek, "Falancanın yüzünü görmeyeyim!" der. O adamın adt geçtiğinde, ona kızgın olan kimse, onu hayır ile yâd etmez. Böylece, bu tabirlerin, gazabın şiddetini ortaya koymak için söylenilmiş birer kinaye olduğu ortaya çıkmış, anlaşılmış olur. Biz, gazabından Allah'a sığınırız. Bu, doğru bir cevaptır.
Bazı âlimler de şöyle demiştir: Cenâb-ı Hakk'ın, arada bir elçi bulunmaksızın, sözünü kendi dostlarına duyurmasının, ancak kendi dostlarına mahsus bir yüceltme, bir şereflendirme olması da uzak bir ihtimaldir. Halbuki Cenâb-ı Hakk'ın, o kâfir ve ağır günahkârlarla konuşması, onları hesaba çekmesi ise, meleklerin konuşması aracılığıyla olur.
Bazı âlimler de, bu âyetin mânasının, "Allahü Teâlâ, onları sevindirecek ve onlara herhangi bir fayda temin edecek herhangi bir kelâm ile söyleyip konuşmaz" şeklinde olduğunu söylemişlerdir ki, itimâda şayan olan cevap ilkidir.
Üçüncüsü, Cenâb-ı Hakk'ın, "Ve onların yüzlerine bakmaz" ifadesidir. Bundan murad, "Allah onlara lütf-u insanıyla nazar etmez" demektir. Nitekim, denilir ki, bu ifâdenin mânası, "Falanca, falancaya değer vermez ve ona ihsanda bulunmaz" demektir. Bu mecazî mananın sebebi şudur: Bir insana değer veren bir kimse, ona iltifat eder ve bakışlarını sürekli ona yöneltir. İşte bu sebepten dolayı, her ne kadar orada hakiki manada bir bakış söz konusu olmasa dahi, Allah'ın nazar etmesi, değer vermesi ve kuluna lütuf ve ikramda bulunması mânasına gelir. Bu bakmanın, bizzat görme mânasına gelmesi caiz değildir. Çünkü Allahü Teâlâ onları gördüğü gibi, başkalarını da görür. Yine, bu bakmadan muradın, bir şeyi görmek için, görülecek şeye doğru yüzü çevirmek olması da caiz değildir. Çünkü bu şekilde görmek, ancak cisim olan şeylere mahsustur. Rabb'imiz ise, bir cisim olmaktan yüce ve münezzehtir.
Aksi görüşte olanlar ise, bu âyet ile harf-i cerriyle beraber kullanılan (......) kelimesinin, rü'yet manasını ifâde etmediğine; aksi halde bu âyete göre, Allahü Teâlâ'nın onları görmemesi gerekeceğine istidlal etmişler, bunun ise bâtıl olacağını söylemişlerdir.
Dördüncüsü, Hak teâlâ'nın, "Ve onları temize çıkarmaz" ifadesidir. Bu ifâde hakkında da şu tefsirler yapılmıştır:
a) "Allah, bağışlamak suretiyle onları günahlarının kirlerinden temizlenir, aksine onlara ceza verir, azâb eder."
b) "Allahü Teâlâ, kendi temiz dostlarını medh-ü sena edip övdüğü gibi, onları asla medh-ü sena etmez. Şahidi tezkiye edenin bu tezkiyesi, o şahidi bir bakıma medhetme gibidir."
Bil ki Cenâb-ı Hakk'ın kullarını tezkiyesi, bazan meleklerin lisanıyla tahakkuk eder. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Melekler de her bir kapıdan onların yanına sokulacaklar.., "Sabrettiğiniz şeylere mukabil sizlere selâm... Dünya evinin en güzel sonucudur bu!" (diyecekler)" (Rad, 23-24); "Bunları melekler karşılayarak, "Bu, size va'adolunan gününüzdür" (derler)" (Enbiya, 103.) ve "Biz, dünya hayatında da, âhirette de sizin dostlanmzız... (Fussilet, 31)buyurmuştur.
Bu medh bazan da, doğrudan doğruya olur. Bunun dünyadaki oluş şekli, "Tevbe edenler, ibâdet edenler, hamd edenler, seyahat edenler... (yok mu?).." (Tevbe, 112) âyetinde ifâde edildiği gibi; âhirette oluş şekli de, "Çok merhametli olan Hab'den bir selâm vardır..." (Yâsin, 56) âyetinde ifâde edildiği gibidir.
Beşincisi, Cenâb-ı Hakk'ın, "Onlar için pek acıklı bir azâb vardır" buyruğudur. Bil ki, Allahü Teâlâ, onların sevap ve mükâfaattan mahrum olduklarını beyân edince, onların elîm ve çok şiddetli bir azaba duçar olacaklarını da beyân buyurmuştur.
Bazı Yahudilerin Dillerini Eğip Bükerek Sözleri Tahrif Etmeleri
78. Âyetin Tefsiri
"Ehl-i kitap'tan öyle bir fırka vardır ki, Kitap hakkında dillerini eğip bükerler; siz onu Kitaptan sanasınız diye.:. Halbuki o. Kitaptan değildir ve "O, Allah katındandır" derler. Halbuki o, Allah katından değildir. Allah'a karşı, bile bile, yalan söylerler" .
Bil ki bu âyet, bir önceki âyetin, kesinlikle yahudiler hakkında nazil olduğunu gösterir. Çünkü bu âyet, yahudiler hakkında nazil olmuş olup bir önceki âyete atfedil mistir. İşte bu atıf, önceki âyetin de yahudiler hakkında nazil olmuş olmasını gerektirir. Bil ki, âyette geçen, "eğerler.." kelimesinin masdarı olan, (......) kelimesi, bir şeyi büküp, onu dümdüz ve dosdoğru olmaktan çıkararak eğriltmektir. Nitekim, "elini bükdüm"; bir şey sapıp eğrildiğinde, inhiraf ettiğinde, ; "Falanca, bana karşı olan tavrını (tamamiyle) değiştirdi"; bir kimse dilini, sözünü eğip büktüğü zaman, bir kimse, bir başkasına karşı olan normal davranışını, aksi istikamette değiştirdiği zaman, "sözünü, su şeye karşı eğdi büktü" ve bir kimse, birisini fikrinden vazgeçirdiğinde, denilir. Hadis-i şerifte şöyle varid olmuştur "Borcunu ödemeye kadir olanın, borcunu sürüncemede bırakması zulümdür" Benzeri hadis için bkz. Buhari, istikraz, 12-13; Nesai, bûyû, 100 (7/316-317).
Hak teâlâ da, "Dillerini eğerek, bükerek, dine de saldırarak, "râinâ" derler" (Nisa, 46) buyurmuştur.
Kelimenin lügavî manasını bu şekilde kavradığında, bu ifâdenin tefsiri hususunda şu açıklamaların yapıldığını söyleyebiliriz:
a) Kaffâl (r.h) (......) tabirinin mânasının, "Onlar, kelimeye yöneliyorlar, o kelimenin irabını, mânayı değiştirecek bir biçimde tahrif ediyorlardı. Bu durum, Arapların lisanında çokça görülen bir durumdur.. Aynı şeyin İbranîce'de de yapılmış olması uzak bir ihtimal değildir. Onlar bu işi, Tevrat'ta Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in nübüvvetine delâlet eden âyetlerde yaptıkları için, işte bundan dolayı Cenâb-ı Hak, "Dillerini eğip büküyorlar" tabiriyle bu durumu kastetmiştir" şeklinde olduğunu söylemiştir ki, bu son derece güzel bir açıklamadır.
b) İbn Abbas (radıyallahü anh)'in şöyle dediği nakledilmiştir: "Allah'ın, kıyamet gününde kendileriyle konuşmadığı ve kendilerine rahmet nazarıyla bakmadığı kimseler, içinde, Hazret-i Muhammed'in sıfatlarını bozdukları bir kitap yazıp, onu Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in sıfatlarının bulunduğu (gerçek) kitaba karıştırmışlar, sonra da, "O, Allah katındandır" demişlerdir.
Sen bunu anlayınca, biz deriz ki: Dili eğip bükmek, avurtları şişirerek, çok yaldızlı laflar ederek ve mübalâğa ederek dili eğip büküp konuşmaktır ki bu da, zemmedilmiş kötü bir durumdur. Böylece Allahü Teâlâ, onların yazıp uydurdukları bu kitabı okumalarını, onları kınayıp ayıplamak için, "dili eğip bükmek" diye ifâde etmiş; buna "okumak" kelimesini ıtlak etmemiştir. Araplar, aynı şey hakkında, medh ve zem lâfızlarını bir birinden ayırarak, meselâ medh hususunda "Çok fasîn ve beliğ bir hatip", zemm hususunda da "Laf ebesi ve çok geveze bir hatip" derler.
Buna göre Cenâb-ı Hakk'ın, "Ehl-i Kitap'tan öyle bir fırka vardırki Kitap hakkında dillerini eğip bükerler" buyruğundan murad, onların, uydurdukları bâtıl kitabı okumalarıdır ki, Allahü Teâlâ bu hususu, "Elleriyle kitabı yazıp da, "Bu, Allah katındandır" diyenlerin vay haline..." (Bakara. 79) âyetinde beyan etmiştir.
Daha sonra Cenâb-ı Hak "Halbuki o, Kitap'tan değildir" buyurmuştur. Yani, "O, Allah katından indirilmiş hak bir kitap değildir." Burada geriye şu iki soru kalmıştır:
Birinci soru: Hak teâlâ'nın, "Onu zannetmeniz için.." ifâdesindeki "nüve" zamirinin mercii nedir?
Cevap: Bu mansûb zamirin mercii, Cenâb-ı Hakk'ın, "Dillerini eğip bükerler" sözünün delâlet ettiği şeydir ki, bu da tahrif edilip uydurulandır.
Tevrat'ın Tahrifi Daha Ziyade Mânadadır
İkinci soru: Tevrat, insanlar arasında bu kadar meşhur olduğu halde, o nasıl tahrif edilebilmiştir?
Cevap: Belki de bu iş, onu tahrif etme hususunda ittifak edebilecek küçük bir topluluktan sadır olmuştur. Sonra bu topluluk, o muharref olan kısmı, avam ve câhil olan halka sunmuşlardır. Bu izaha göre tahrif bu şekilde mümkün olmuştur.
Bana göre ise, âyetin tefsiri hususunda daha isabetli olan bir başka izah da şudur: Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in nübüvvetine delâlet eden âyetler hususunda, kalbin iyice düşünüp tefekkürde bulunmasına ihtiyaç vardır. Yahudiler, aklı karıştıran bu soruları ve insan düşüncesini karartan bu itirazları halka sunuyorlardı. Böylece bu deliller, dinleyenlerin nazarında, karışık görünüyordu ve şöyle diyorlardı: Allah'ın bu âyetlerden muradı, sizin değil bizim söylediğimiz manadır. İşte onların âyette bahsedilen, tahriflerinden ve dillerini eğip bükmelerinden maksad budur. Bu, tıpkı zamanımızda yapılan şu işe benzer: Hakka, doğruya isabet eden bir kimse Allah'ın kitabından bir âyeti delil getirdiğinde, haksız olan ona çeşitli şüpheler ve sorular sunar ve "Allah'ın o âyetten muradı, senin zikrettiğin mâna değildir" der. İşte burada da böyledir.
Sonra Hak teâlâ, "Ve "' Allah batındandır" derler" buyurmuştur. Bil ki bazı âlimler, "Cenâb-ı Hakk'ın, "Siz onu kitaptan sanasınız diye... Halbuki o, kitaptan değildir" buyruğu ile, "ve "O, Allah kanadandır" derler. Halbuki o, Allah katından değildir" buyruğu arasında mânâ bakımından bir fark yoktur. Fakat bunu, te'kid için farklı iki lafızla tekrar etmiştir" demişlerdir.
Muhakkik âlimler ise, bu iki ifâdenin farklı mânâlara geldiğini; çünkü kitapta olmayan herşeyin Allah katından olmadığı söylenemez. Zira şer'î hükümler bazan kitap, bazan sünnet, bazan icma, bazan da kıyasla sabit olur ki, bunların hepsi de Allah katındandır. Buna göre "Siz onu kitaptan sanasınız diye... Halbuki o kitaptan değildir" ifâdesi, hususî bir nefiydir. Sonra bu hususî mânadaki nefye, Allah, umumî bir nefyi atfederek "ve, "O, Allah kadındandır" derler. Halbuki o, Allah katından değildir" buyurmuştur.
Yine bu âyetteki "Kitap"tan maksadın, Tevrat; onların "Bu, Allah katındandır" dedikleri şeyden muradın da, Eş'iyâ, Ermiya ve Habakûk gibi diğer peygamberlerin kitaplarında yer almış olan hükümler olması da mümkündür. Çünkü yahudiler, bu tahrif işini Allah'a nisbet etme hususunda da şaşkın hareket ediyorlardı. Yahudiler, tecrübesiz, toy, Tevrat'tan habersiz, ahmak bir topluluk buldukları zaman, bu uydurdukları şeyleri Tevrat'tanmış gibi söylüyorlardı. Fakat akıllı ve zeki bir toplulukla karşılaştıklarında bunların, Hazret-i Musa'dan sonra gelmiş olan peygamberlerin kitaplarında yer aldığını iddia ediyorlardı.
Cübbâî ve Ka'bî, bu âyeti, kulun fiillerini Allah'ın yaratmadığına delil getirerek "Eğer tahrif ve yalan söyleyerek dili eğip bükmeyi Allah yaratmış olsaydı, yahudiler "Bu Allah katındandır" şeklindeki sözlerinde doğru; Cenâb-ı Allah da "Halbuki o, Allah katından değildir" sözünde (hâşâ) yalancı olmuş olurdu. Çünkü o zaman onlar, Allah katından olanı Allah'a nisbet etmiş, Allah ise kendi katından olan şeyin kendi katından olmadığını söylemiş olur. Yahudileri, Allahü teâlâ'dan daha doğru sözlü kabul edecek bir topluluk için, zillet olarak bu yeter" demişlerdir. Halbuki hiç kimse yahudilerin "O, Allah katındandır" şeklindeki sözlerinden muradın, onun Allah'ın kelâmı ve kitabı olduğunu söyleyemez. Çünkü biz bunu, bu manada kabul ettiğimizde, âyetteki "Siz onu Kitaptan sanasınız diye... Halbuki o, Kitaptan değildir" ifadesi ile, "ve, "O, Allah katındandır" derler. Halbuki o, Allah katından değildir" ifâdesi arasında bir fark kalmaz. Aralarında bir fark olmayınca da, bunların birbirlerine atfedilmesi uygun düşmez.
Ka'bî bu itiraza şu iki tarzda cevap vermiştir:
a) Mahluk'un Hâlık indinden oluşu, emredilmiş şeyin onu emredenden olmasından daha kuvvetlidir. Sözü en kuvvetli manasına hamletmek daha evlâdır.
b) "Halbuki o, Allah katından değildir" ifâdesi, o şeylerin Allah katından olmasını mutlak manada nefyeder. Bu ise, o şeylerin Allah katından olmasını belirli bu cihetten nefyeder. Binâenaleyh o şeylerin, ne yaratılış ne de hüküm bakımından Allah katından olmaması gerekir.
Buna şöyle cevap verilir: "Cübbâî'nin, "ve "O, Allah katındandır" derler" âyetini "Allah'ın kelâmı" mânasında alır ise, bu bir (lüzumsuz) tekrar olur" şeklindeki iddiasının cevabı bizim şu sözümüzdür: "Halbuki, o kitaptan değildk" âyeti, "O, kitapta yer almamıştır" mânasındadır. Bu, o söylenen şeyin, Allah'ın peygamber diliyle veya bir başka yolla sabit olan hükmü olmasına manî değildir. Allahü teâlâ, "Halbuki, o Allah katından değildir" dediğine göre, onun Allah'ın bir hükmü olmadığı ortaya çıkmış olur. Bu izaha göre, böyle bir tekrar söz konusu olmaz.
Ka'bî'nin yaptığı iki izahtan birincisinin cevabı da şöyledir: Cevabın mutlaka, suâle uygun olması gerekir. O yahudiler, kendilerinin zikredip yaptıkları şeylerin, Allah'ın yaratması olduğunu iddia etmemişlerdir. Aksine onlar bunun, Allah'ın hükmü olduğunu ve kitabında yer aldığını iddia ediyorlardı. Binâenaleyh, Hak teâlâ'nın, "Halbuki o, Allah katından değildir" buyruğunun başka bir şeye değil, işte bu mânaya râcî olması gerekir.. Yaptığımız bu izahla da, Ka'bî'nin ikinci izah olarak söylemiş olduğu şeyin, fasit olduğu ortaya çıkar. Allah, en iyisini bilendir.
Cenâb-ı Hak sonra, "Allah'a karşı bile bile yalan söylerler" buyurmuştur. Bunun mânası, "Onlar bile bile böyle bir yalana yöneliyorlar" şeklindedir.
Bil ki, bu âyette kastedilen tahriften murad, eğer Tevrat'ın lâfızlarını ve bu lafızların irâblarını değiştirmek olursa, buna cüret edenlerin, yalan üzerinde ittifak etmeleri mümkün olabilecek küçük bir grup olması gerekir. Yok eğer bundan maksat, istidlal yollarına şek ve şüpheler atmak suretiyle, Hazret-i Muhammed'in nübüvvetine delâlet eden o (apaçık) delilleri karıştırıp teşviş etmek olursa, büyük kalabalıkların bu hususta mutabakata varmış olmaları uzak bir ihtimal sayılmaz.
79. Âyetin Tefsiri
Âyetin tefsiri için bak:80
80. Âyetin Tefsiri
"Hiçbir İnsanın, Allah kendisine kitabı, hükmü ve peygamberliği verdikten sonra diğer insanlara "Allah'dan başka bana da kul olun" demesi yakışık almaz. Fakat o, "öğretmekte ve okuyup okutmakta olduğunuz kitap sayesinde Rabbaniler olun" (der.) O, sizin melekleri ve peygamberleri tanrılar edinmenizi de emretmez. Hiç size, siz müslüman olduktan sonra, kâfirliği emreder mi?" .
Bil ki, Allahü teâlâ, ehl-i kitap âlimlerinin âdetinin tahrif ve tebdil etmek olduğunu beyân edince, bunun peşisıra onların tahrif etmiş olduğu şeylerden birinin de, İsa (aleyhisselâm)'nın ilâhlık iddia ettiğini ve kavmine, kendisine ibâdet etmelerini emrettiği iddiaları olduğunu zikretmiştir. Bundan dolayı Cenâb-ı Allah, "Hiçbir insanın şöyle şöyle demesi yakışık almaz" buyurmuştur. Bu âyetle ilgili birkaç mesele vardır:
Âl-i İmran 79. Âyetin Nüzul Sebebi
Bu âyetin sebeb-i nüzulü hakkında birkaç rivayet vardır:
a) İbn Abbas (radıyallahü anh) şunu söylemiştir: "Yahudiler, "Üzeyir Allah'ın oğludur"; hristiyanlar da "Mesih, Allah'ın oğludur" dedikleri için bu âyet nazil olmuştur.
b) Denildiğine göre, yahudilerden Ebû Râfî el-Kurazî, ve hristiyanlardan da Necran heyetinin reisi, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e, "Sana ibâdet etmemizi ve seni bir rab edinmemizi mi istiyorsun?" demişler, bunun üzerine de Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "Allah'tan başkasına tapmaktan veya Allah'tan başkasına ibâdet etmeyi emretmekten Allah'a sığınırız. Allahü teâlâ, beni böyle bir iş için göndermedi ve bana böyle birşeyi emretmedi" demiş ve bu âyet nazil olmuştur.
c) Bir adam Hazret-i Peygamber'e şöyle demişti: "Ey Allah'ın resulü, biz sana birbirimize selam verdiğimiz gibi selam veriyoruz. Sana secde ederek (selam verelim) mi?" Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "Hiç bir kimsenin, Allah'tan başka bir varlığa secde etmesi doğru değildir. Fakat siz peygamberinize izzet-ü ikramda bulunun ve herkese hakkını vermeyi bilin" buyurmuştur.
d) Yahudiler, kendilerinin elde ettiği fazilet ve makamlara hiç kimsenin ulaşamayacağını iddia edince, Allahü teâlâ onlara şöyle demiştir: "Eğer durum sizin dediğiniz gibi olsaydı, sizlerin, insanları köle ve hizmetçi yapmaya uğraşmamanız, aksine insanlara Allah'a itaat edip, O'nun tekliflerine boyun eğmelerini emretmeniz gerekirdi. Bu durumda da, insanları Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in nübüvvetini tasdik etmeye teşvik etmeniz gerekirdi. Çünkü Hazret-i Muhammed'in elinde mu'cizelerin zuhur etmesi, böyle yapmanızı gerektirir." Bu, âyetin lafzının ihtimal tanıdığı bir izahtır. Çünkü Cenâb-ı Hakk'ın, "Sonra diğer insanlara "Allah'ı bırakıp da bana kul olun" demesi..." ifâdesi, tıpkı "Onlar, Allah'ı bırakıp bilginlerini ve rahiblerinf tanrı edindiler" (Tevbe, 31) âyeti gibidir.
Kitap ve Nübüvvet Verilen Peygamber İnsanları Kul Edinmez
Âlimler, âyetteki, "Hiçbir insanın, Allah kendisine kitabı, hükmü ve peygamberliği verdikten sonra diğer insanlara "Allah'dan başka bana da kal olun" demesi yakışık almaz" sözünden ne murad edildiği hususunda ihtilaf etmiş ve şu izahları yapmışlardır:
1- Esâmm, bunun, "Eğer o peygamberler böyle söylemeye yelten sele rdi, Allah onları bundan men ederdi" manasında olduğunu ve buna Cenâb-ı Allah'ın, "Eğer (peygamber) bazı sözleri bize karşı kendiliğinden uydurmuş olsaydı, elbette onu sağ elimizle (kudretimizle) yakalayıverirdik" (Hakka, 44-45) ve "Andolsun ki sen onlara nerdeyse biraz meyledecektin, O takdirde İse biz hayatın da ölümün de katmerli (acısını) sana tattıracaktık" (Isra, 74-75) âyetlerinin delâlet ettiğini söylemiştir.
2- Peygamberler, yanısıra ulûhiyet ve rubûbiyet iddiası güzel düşmeyen sıfatlarla mevsufturlar: Meselâ, Allahü teâlâ onlara kitap vermiş ve vahyetmiştir. Bu ise, ancak temiz nefisler ve güzel ruhlar için olur. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Allah, peygamberliğini nereye vereceğini çok iyi bilendir" (Enam. 124) "Celâlim hakkı için, biz onları, bilerek, âlemlere üstün kıldık" (Duhân, 32) ve "Allah, hem meleklerden, hem de insanlardan peygamberler seçer" (Hacc, 75) buyurmuştur. Temiz olan nefislerden, böyle bir iddianın çıkması imkansızdır.
Yine peygamberlik vermek, peygamber olacakların ilmini kemâle erdirdikten sonra olur. Bu ise, böyle bir iddiada bulunmaya manî olur. Hülâsa insanın biri nazarî, diğeri amelî (teorik ve pratik) iki kuvveti vardır. Nazarî kuvveti, ilim ve gerçek bilgiler ile kemâle ermedikçe; ameli kuvveti de kötü huylardan iyice temizlenmedikçe insanın nefsi, vahyi ve nübüvveti almaya müsait olmaz. Nazarî ve amelî kuvvette meydana gelecek böyle bir mükemmellik, bu gibi söz ve itikadların peygamberlerden sadır olmasına mânı olur.
3- Allahü teâlâ, bu gibi iddialarda bulunmayacağını bildiği kullarını nübüvvet ve risaletle şereflendirir.
4- Peygamber olan kimse, Allah'ın hükümlerini, Allah adına söylediğini iddia ediyor ve iddiasında doğru olduğuna hüccet getiriyor. Binâenaleyh o, eğer insanlara kendisine ibadet etmelerini emreder ise, bu durumda gösterdiği mu'cize, O'nun sadık olduğuna delâlet etmez ki bu caiz değildir.
Bil ki âyetteki "Hiçbir insanın" ifâdesinden maksad, "Bu sözü onun söylemesi haram olur" mânası değildir. Çünkü böyle birşey söylemek, bütün mahlûkat için haramdır. Âyetin zahiri, bunun, Allah'ın o kimseye kitap, hikmet ve nübüvveti vermesi sebebiyle olmadığına delâlet eder. Yine bundan maksad, bir haram kılma olsaydı, şüphesiz ki bu, hristiyanların bunu Hazret-i İsa için iddia etmiş olmalarında onları yalanlama manasına gelmezdi. Çünkü bir başkasının birşey yaptığını iddia eden kimseye, "Onun bunu yapması helâl değildir" denilmesi, o kimseyi iddiası hususunda bir yalanlama olmaz. Cenâb-ı Hak bununla, Hazret-i İsa (aleyhisselâm)'nın, onlara "Allah'tan başka, beni ilah edininiz" dediğini iddia ettiklerini anlatmıştır. Binâenaleyh bundan murad, bizim söylediğimiz mânadır. Bunun bir benzeri de, "Allah'ın evlâd edinmesi olacak şey değil" (Meryem, 36) âyetidir. Bunu, bir çocuğun olması halini kendi zâtından nefyetme yoluyla söylemiştir; tanrım ve nehyetme üslûbunda değil.. Hak teâlâ'nın, "Bir peygamberin emânete hainlik etmesi yakışık almaz..." (Al-i İmran, 161) buyruğu da böyledir. Bundan murad da "nefy" dir, nehy değil!.. Allah en iyi bilendir.
Üçüncü Mesele
Cenâb-ı Hakk'ın, "Allah kendisine Kitabı, hükmü ve peygamberliği verdikten sonra..." beyanı, son derece güzel tertib edilmiş olan üç şeye işarettir. Bu böyledir, çünkü semavî kitaplar önce nazil olur; sonra da peygamberin aklında o kitabı anlama melekesi meydana gelir. İşte hasıl olan bu melekeye Cenâb-ı Hak, "hüküm" kelimesiyle işaret etmiştir. Çünkü dilciler ve müfessirler, "hüküm"ün ilim mânasında olduğu hususunda müttefiktirler. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Henüz çocuk iken, ona hükmü verdik" (Meryem, 13) yani, "ilim ve anlayış verdik" buyurmaktadır. Sonra, peygamber o kitabı anladığı zaman, onu halka tebliğ eder.. İşte buna da "nübüvvet, peygamberlik" sözüyle işaret edilmiştir. Bu ne güzel bir tertiptir!..
Cenâb-ı Hak sonra, "... sonra (da) insanlara, "Allah'ı bırakıp da, bana kul olunuz"demesi (yakışık almaz)" buyurmuştur. Bu ifâde hakkında iki mesele vardır:
Birinci Mesele
Zahir olan kıraat, lâm harfinin nasbıyla olmak üzere, (......) şeklinde okunmasıdır. Ebû Amr'ın bunu, ref ile (......) şeklinde okuduğu da rivayet edilmiştir.
Nasb ile okunduğu zaman, kelâmın takdiri, "Peygamberlik, böyle bir söz söyleme ile birarada bulunmaz, bağdaşmaz" şeklinde olur. Bu durumda nasb eden âmil, sözünün başındakinasb edatıdır. Bu, "Sonra da demesi..." manasında olarak, "Allah'ın ona vermesi" ifâdesine atfedilmiştir. Ref ile okuyanlar, bu ifâdenin bir "cümle-i isti'nâfîyye" olduğunu düşünerek, böyle okumuşlardır.
İkinci Mesele
Vahidî, İbn Abbas (radıyallahü anh)'ın Hak teâlâ'nın, "Bana kul olunuz..." sözündeki (......) kelimesi Müzeyne Kabilesinin bir lehçesi olup, onlar (kullar, köleler) yerine, (......) kelimesini kullanmaktadırlar" dediğini nakleder
Sonra Cenâb-ı Hak, "(Fakat o), rabbaniler olun der" buyurmuştur. Bu hususta da iki mesele vardır:
Birinci Mesele
Âyet-i kerimede bir hazf bulunmaktadır. Buna göre kelâmın takdiri, "Fakat onlara, "Rabbaniler olunuz!" der" şeklindedir.
Binâenaleyh burada, ifâdede kendisine delâlet eden bir şey, (karîne) bulunduğu zaman, Arapların yapmış oldukları hazf uygulaması gereğincekelimesinden iştikak etmiş olan (......) kelimesi hazfedilmiştir. Bunun bir benzeri de, Cenâb-ı Hakk'ın, "Yüzleri simsiyah olanlara gelince, "İmanınızdan sonra inkâr ettiniz, öyle mi?" (Al-i imran. 106) âyetidir. Yani, "Onlara böyle denilir" demektir.
İkinci Mesele
Alimler, kelimesinin ne demek olduğu hususunda, şu görüşler ileri sürmüşlerdir:
Rabbânî Tabirinin Mânası
a) Sibeveyh şöyle demektedir: "O'nu biliyor, O'na itâata devam ediyor" mânasında olmak üzere, Rabb'a mensub, O'na ait, demektir. Nitekim birisi Allah'ı tanımaya ve O'na itaat etmeye yöneldiği zaman, "ilahî adam" denilir. "Rab" kelimesine elif ve nûnun ilâve edilmesi, bu sıfatın kemâline işaret etmek içindir. Nitekim bir kimse, saçları çok ve gür olursa ; sakalı uzun olursa boynu kalın ve güçlü olmakla vasfedildiği zaman Araplar, derler. Onlar, saça nisbet ettiklerinde ; boyna nisbet ettikleri zaman, sakala nisbet etkikleri zaman da, derler.
b) Müberred, (......) kelimesinin, ilim erbabı mânasına geldiğini, Onlardan her birine denildiğini, Rabbani'nin ise, insanlara ilim öğretip, onları eğiten ve onların durumlarıyla ilgilenen kimse mânasına geldiğini; elif- nün harfinin ise mübalağa için getirildiğini; nitekim Arapların bu mübalağayı ifâde için (suya iyice kanmış), (çok susamış), (çok doymuş) ve (çırılçıplak) dediklerini; sonra (......) kelimesine nisbet yâ'sının eklendiğini; nitekim (......) ve (......) denildiğini" söylemiştir."
Vahidî şöyle demektedir: "Sibeveyh'in görüşüne göre Rabbani, "Rabb'ini bilip, O'na itaat eden" manasında olmak üzere Rabb'e mensup mânasına alınmıştır.
Müberred'in görüşüne göreyse, kelime "terbiye etmek, yetiştirmek" manasından iştikak ettirilmiştir."
c) İbn Zeyd ise şöyle demektedir: "Rabbani, insanları eğitip yetiştiren, demektir. Buna göre, (......) kelimesi, ümmetin idareci ve âlimleri anlamına gelmektedir." İbn Zeyd, bu görüşünü Cenâb-ı Hakk'ın,
"Rabbanilerin, onları nehyetmeleri gerekmez miydi?" (Mâide. 63) âyetinde de zikretmiştir. Yani, "İdareciler ve âlimler." Bunlar, kendilerine itaat olunan iki zümredirler. Bu izaha göre âyetin takdiri, "Ben sizi, bana kullar olmaya davet etmiyorum; ancak ben sizi, Allah'ın emrini uygulama ve O'na itaat etmeniz suretiyle, melikler ve âlimler olmaya davet ediyorum" şeklinde olur.
Kaffâl (r.h) ise şöyle demektedir: "İdarecinin, Rabbanî diye isimlendirilmesi de muhtemeldir. Çünkü idareciye de, âdeta bir rab gibi itaat edilir. İşte bu mânada olmak üzere, idareciye "Rabbanî" denilmiş olur."
d) Ebû Ubeyde: "Bu kelimenin Arapça olmadığını, aksine İbranice veya Süryanice olduğunu sanıyorum... İster Arapça, ister Süryanice olsun, şurası bir gerçek ki bu kelime, öğrenen, öğrendiğiyle amel eden ve hayır yollarını başkalarına öğretmekle meşgul olan bir insanı göstermektedir" demiştir.
Cenâb-ı Hak sonra, "Öğretmekte ve okuyup okutmakta olduğunuz kitap sayesinde..." buyurmuştur. Bu ifâde hakkında birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
(......) ifâdesinde iki kıraat bulunmaktadır:
a) İlim kökünden olmak üzere "Biliyorsunuz" şeklinde okunmuştur ki bu, Abdullah İbn Kesir, Ebû Amr ve Nâfî'nin kıraatidir.
b) Ta'lim, öğretme kökünden alınarak, (......) şeklinde okunmuştur ki, bu da yedi kıraat imamlarından geriye kalanların okuyuşudur. Her iki okuyuş şekli de doğrudur. Çünkü bu kimseler, "kitâb"ı kendileri için öğrenip, ayrıca başkalarına da öğretiyorlardı. Ebû Amr, kendi kıraatinin daha tercihe şayan olduğuna şu iki delili getirmiştir:
1- Cenâb-ı Hak, bu âyette, buyurmuş, şeddeli olarak dememiştir.
2- Bu fiili şeddeli okumak, iki mef'ul almasını gerektirir. Halbuki burada tek mef'ul vardır. Bunu şeddeli okuyanlar, ikinci mef'ul'ün hazf edildiğini ve bunun, veyahut da "insanlara veya sizden başkasına öğretmekte olduğunuz kitap sayesinde..." takdirinde olduğunu, çünkü Arapça'da mef'ulü binlerin genellikle hazfedildiğini söylemişler, sonra da bunu şeddeli okumanın daha evlâ olduğuna şu iki delili getirmişlerdir:
1- Ta'lim, ilmi de içine alır. Fakat ilim talimi içine almaz. O halde bu fiili ta'lim vezninde şeddeli okumak daha evlâdır.
2- Rabbani olanlar, ilimle iktifa etmezler. Öğrendikleri ilimlerine, Allah rızası için ta'limi (başkasına öğretmeyi) da katarlar. Baksana Cenâb-ı Hak, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e bunu emretmiş ve "(İnsanları) Rabb'İnin yoluna hikmetle, güzel öğütle davet et" (Nahl. 125) buyurmuştur. Mürre İbn Şürâhil'in "Alkame, insanlara Kur'ân'ı öğreten rabbanilerden idi" şeklindeki sözü de delâlet etmektedir.
İkinci Mesele
İbnü Cinnî, "Muhteseb 'inde, Ebû Hayve'nin, tâ harfinin zammesi, dâl'in sükûnu ve râ'nın kesresi ile kelimeyi (......) şeklinde okuduğunu naklederek şöyle demiştir: "Bu şekildeki kıraatin, (öğrendi) veyahut da (öğretti) fiilinden nakledilmiş olması gerekir. (okudu), ve başkasına okuttu) fiilleri de böyledir. Araplar genellikle hem hem de fiillerini kullanmışlardır. İşte bunun masdarı, "tedris" şeklinde gelmiştir.
Üçüncü Mesele
Her iki kıraata göre de, bu ifâdelerin başında bulunan lafzı, mâ'i masdariyye olup, başında bulunduğu cümleyi müfred hükmüne çıkarır. Buna göre takdir,
"Kitabı bilen ve öğreten kimseler olmanız ve kitabı tedris etmeniz sebebiyle rabbaniler olunuz" şeklindedir. Bu, (......) kelimesinin aynısı "Onların şugünlerine kavuşmayı unutmaları gibi, bugün biz de onları unutacağız (terkedeceğiz)" (A'râf, 51) âyetindekidır.
Sözün özü şudur: İlim, ta'lim ve tedris, sahibinin rabbani olmasını gerektiren şeylerdir. Sebep, şüphe yok ki müsebbebden (neticeden) başkadır. Binâenaleyh bu durum, bir kimsenin rabbani olmasının, âlim, mu'allim ve tedriste devamlı bir kimse olmasından farklı birşey olmasını gerektirir. Bu da, ancak o kimsenin Allah rızası için öğrenmiş, öğretmiş ve tedrisatta bulunmuş olmasıyla mümkün olur. Velhasıl onu bütün bu işlere sevkeden, Allah rızasını elde etme gayesi; her türlü kötü fiilden vazgeçiren de Allah'ın cezasından sakınma isteğidir. Peygamberin, insanlara bunu emrettiği sabit olunca, insanlara kendisine kulluğu emretmiş olmasının imkansızlığı sabit olur. Her iki kıraatin de neticesi aynı mânaya varır. Çünkü Peygamber, bütün gayret ve çabası, ruhları ve kalbleri halktan çevirip Hakk'a yöneltmek olan kişidir. Böyle bir insanın, akılları Hakk'a taattan çevirip, kendisine itaata yöneltmesi nasıl mümkün olur. Bu durumda, peygamberlerden her birinin, başkalarına kendisine ibâdeti emretmesinin İmkansız olduğu ortaya çıkmış olur.
Dördüncü Mesele
Âyet, ilmin, ta'limin ve tedrisin, insanın rabbânî olmasının sebebi olduğunu gösterir. Binâenaleyh kim bundan başka bir gaye ile öğretim ve eğitim işiyle meşgul olursa, onun gayretleri boşa gitmiş ve işi neticesiz olmuş olur. Bu, zahiren güzel görünen bir ağaç dikip, meyvesinden istifade edemeyen bir kimsenin durumuna benzer. İşte bundan dolayı Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "Faydasız ilimden ve huşu duymayan kalpten Allah'a sığınırız" Müslim, zikir, 73 (4/2088); İbn Mâce, Mukaddime, 23 (1/92) (uzunca bir hadisten...). buyurmuştur.
Sonra Hak teâlâ, "O, sizin melekleri ve peygamberleri tanrı edinmenizi de emretmez" buyurmuştur. Bu hususta da birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Âsim, Hamza ve İbn Âmir, râ harfinin nasbıyla diğer kıraat imamları da, râ harfinin ref'iyle seklinde okumuşlardır. Nasb ile okunmasına gelince, bu kelimenin, ifâdesine atfedilmiş olmasından dolayıdır. Bu hususta şu iki izah yapılmıştır:
a) Bu ifâdenin başındaki edatının, ziyade kabul edilmesi... Buna göre mâna, "Allah'ın kendisine kitap, hüküm ve nübüvvet vermiş olduğu hiçbir kimsenin, insanlara, "Allah'tan başka bana da kulluk edin" demesi ve, size, "Melekleri ve peygamberleri rab edininiz" şeklinde emretmesi yakışık almaz, uygun değildir" şeklinde olur. Nitekim sen, "Ben Zeyd'e ikramda bulunayım da, sonra o beni hakîr kılsın, benimle alay etsin... Bu olacak şey değil!.." dersin.
b) Bu ifâdenin başındaki, edatının zâid olmamasıdır. Buna göre mâna, "Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Kureyş'i, meleklere ibadet etmekten; yahudi ve hristiyanları da, Hazret-i Uzeyr ve Hazret-i İsa'ya ibadet etmekten nehyetmiştir. Bunun üzerine onlar, "Sen, bizim seni mi rab edinmemizi istiyorsun?" dediklerinde onlara, "Hiçbir beşerin, Allah kendisini peygamber olarak gönderdikten sonra, halkı meleklere ve diğer peygamberlere tapınmaktan nehyederken, kendine kul olmaya çağırması uygun olmaz denilmiştir" şeklinde olur. Bu ifâdeyi, müste'nef bir cümle olarak merfû okumanın izahını yapmaya gerek bile yoktur. Çünkü bu ifâde, sözün manası tamamlandıktan ve sona erdikten sonra gelmiştir. Bunun kendinden önceki ifâdeyle bir münasebeti bulunmadığına, İbn Mesûd'un, "Ve, size asla emretmez" şeklindeki kıraati de delâlet etmektedir.
İkinci Mesele
Zeccac, bu ifâdenin, "Allah size emretmez;" İbn Cüreyc ise, "Hazret-i Muhammed size emretmez" şeklinde olduğunu söylemişlerdir. Bu fiilin failinin, diğer peygamberler olduğu ve mânanın, "Tıpkı Kureyş'in yaptığı gibi, peygamberler, melekleri rab edinmenizi asla emretmezler..." şeklinde olduğu da söylenmiştir.
Üçüncü Mesele
Cenâb-ı Hak bu âyette özellikle melekleri ve peygamberleri zikretmiştir. Çünkü, ehl-i kitaptan, Allah'tan başkasına ibâdet etmekle vasfedilenlerin, ancak meleklere, Hazret-i İsa'ya ve Hazret-i Uzeyr (aleyhisselâm)'e ibadet etmiş oldukları nakledilmiştir. İşte bu sebepten dolayı Cenâb-ı Hak, bu "melekler ve peygamberler" kısmını hassaten zikretmiştir.
Daha sonra Hak teâlâ, "Hiç size, siz müslüman olduktan sonra, kâfirliği emreder mi?" buyurmuştur. Burada birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
(......) ifâdesinin başındaki hemze, istifham-ı inkarı manasındadır. Yani, "O, bunu emretmez. Bunu yapmaz" şekfindedir.
İkinci Mesele
Keşşaf sahibi, Hak teâlâ'nın, buyruğunun, muhatabların müslümanlar olduklarına delil olduğunu, bunların da, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) den, kendisine secde etmek için izin isteyenler olduğunu söylemiştir.
Üçüncü Mesele
Cübbaî, "Âyet, Allah'ı inkâr etmek, O'nu bilmemek; Allah'a iman etmek ise, O'nu tanımaktır" diyenlerin görüşünün yanlışlığına delâlet etmektedir. Çünkü Allahü Teâlâ böylesi kimselerin küfrüne hükmetmiştir ki, bu hüküm O'nun, "O size küfrü emreder mi?" ifadesidir. Sonra da, o kimselerin Allah'ı tanıdıklarını belirtmiştir ki, buna da Cenâb-ı Hakk'ın, "Sonra o, kalksın da insanlara, "Allah'tan başka bana da kul olunuz" desin!... (Bu olacak şey değil!)" sözü delâlet etmektedir. Bu ifâdenin zahiri, onların Allah'ı tanıdıklarını gösterir. Binâenaleyh, burada Allah'ı tanımanın yanında küfür de bulunduğuna göre, işte bu durum imanın, O'nu tanımak; küfrün de O'nu tanımamak olduğuna delâlet eder" demiştir.
Buna şöyle cevap veririz: Biz, "Allah'ı İnkâr etmek, O'nu bilmemektir" şeklindeki sözümüzle, sadece O'nun mevcudiyetini bilmeme mânasını kastetmiyoruz. Aksine bu ifâdemizle, O'nun zâtını, selbî ve nisbî sıfatlarını, tapınılma, mabudiyyet hususunda O'nun bir ortağının bulunmadığını bilmemeyi kastediyoruz. İşte kişi bunu bilmeyince, O'nun sıfatlarının bir kısmını da bilmemiş olur.
Diğer Peygamberlerin Hazret-i Muhammed'in Nübüvvetini İkrar Etmeleri
81. Âyetin Tefsiri
Âyetin tefsiri için bak:82