Medenîdir, iki yüz âyettir.Rahmân Rahîm Allah’ın Adıyla
1. Âyetin Tefsiri
2. Âyetin Tefsiri
lığı çekip çevirir’ (Hayy, Kayyûm).
3. Âyetin Tefsiri
diren O’dur. Tevrat’ı ve İncil’i de O indirmişti
4. Âyetin Tefsiri
ran bütün kitapları da O indirmişti. Allah’ın âyetlerini nankörce inkâr edenler için, şüphesiz şiddetli bir azap vardır. Allah ‘mutlak izzet sahi-bi’dir (Azîz), hak edenin cezasını mutlaka verir.
[1464] Mîm’in de, tıpkı Elif ve Lâm gibi, üzerinde vakıf yapılması gerekir ve devamındaki ifadenin kelime başı olarak okunması gerekir. Bu tıpkı ْ ِ وَاאنْ ِ ْ örneğinde olduğu gibidir. Âsım ’ın kıraati de böyledir. Mîm’in [.Bir. İki] اِfetha ile okunması durumunda aldığı fetha ise, sonrasındaki kelimenin [ُ [اbaşındaki Hemze ’nin tahfif için düşürülmesi durumunda bu harekenin Mîm’e verilmiş olmasıdır. Şayet “Hemze’nin harekesinin Mîm’e verilmesi nasıl müm-kün olabilir, zira bu vasıl / geçiş Hemze’si olup sözün akışı içerisinde mevcudi-yeti sabit değildir. Bu yüzden de harekesi sabit değildir, çünkü harekesinin sa-bitliği, harfin kendisinin sabitliği gibidir?” dersen, şöyle derim: Bu, sözün akışı değildir, zira Mîm, vakıf ve sükûn hükmünde, Hemze ise sâbit hükmündedir. Hemze’nin hazfedilmesinin sebebi tahfiftir, harekesinin kendisinden önceki sakin harfe verilmesinin sebebi ise, ona delâlet etmesidir. َِאن ْ ا ِ ِ / vahid’isnân] وَاBir’ki] ifadesi de bunun bir benzeridir. Bu örnekte de Hemze’nin harekesi Dâl’a verilmiştir.
[1465] Şayet “Bu Mîm’in iki sakin harfin bir araya gelmesi sebebiyle hareke almış olduğunu söylesen olmaz mıydı?” dersen, şöyle derim; [Hayır, olmazdı] çün-kü iki sakin harfin bir araya gelmesi, vakıf konusunda önemsenmez. “İbrâhîm, Dâvûd ve İshâk” buna örnektir. Eğer vakıf halinde iki sakin harfin bir araya gelmesi sakin harfe hareke vermeyi gerektirseydi, o zaman Elif Lâm Mîm’deki iki Mîm’in hareklenmesi gerekirdi ve bir diğer sakin harf beklenmezdi.
[1466] Şayet “Mîm’e, iki sakin harfin bir araya gelmesi sebebiyle hareke verilmemiş olmasının sebebi, vakıf yapmayı istemiş olmaları ve bu durumda iki sakin harfi seslendirme imkânına sahip olmalarıdır. Ancak üçüncü bir sakin harf daha geldiği zaman, artık hareke vermekten başka imkân kalmamış, bu yüzden onu harekelendirmişlerdir” dersen, şöyle derim: Mîm’in harekesinin iki harfin bir araya gelmesi sebebiyle verilmediğinin delili, onların hem Hem-ze ’yi atarak hem de Dâl’ın sükûnu ile vâhidsnân şeklinde okuma imkânına sahip olmaları, yani iki sakin harfi bir araya getirebiliyor olmalarıdır. Nitekim Useymmün ve müdeykkün kelimeleri böyledir. Bu durumda onlar vâhid’isnân ifadesinde Dâl’a hareke verdiklerinde, bu harekenin isnân kelimesindeki dü-şürülmüş Hemze’nin harekesi olup bundan başka bir şey olmadığını, iki sakin harfin bir araya gelmesinden kaynaklanmadığını anlamış oluruz.
[1467] Şayet “Peki, Amr b. Ubeyd ’in [v.144/761] Mim’i kesre ile [ElifLâmMî-mi’llâhu] okumasının izahı nedir?” dersen, şöyle derim: Bu okuyuş, iki sakin harfin bir araya gelmesi sebebiyle birinin harekelendirildiği şeklindeki vehme/yanlış düşünceye dayanır ki bu vehim makbul değildir.
[1468] “Tevrât ve İncîl” iki yabancı isimdir, bunların vry ve ncl köklerin-den tef‘aletun ve if‘îlun vezninde türemiş olduğu şeklindeki zorlama yorum, an-cak bu iki ismin Arapça olduğu sahih olursa mümkündür. Hasan-ı Basrî incîli Hemze ’nin fethası ile encîl şeklinde okumuştur ki bu da kelimenin yabancı olduğunun delilidir, zira Arap dilindeki vezinler içerisinde, Hemze’nin fethası ile ef ’îlun şeklinde bir vezin yoktur.
[1469] Şayet “Neden َאب ْכِ כَ ا ْ َ َ لَ َ denildi de, Tevrat ve İncil söz ko-nusu olduğunda َ ِ ْ ِ ْ رَاةَ وَا ْ لَ ا َ ْ denildi”? dersen, şöyle derim: Çünkü وَأَKur’ân müneccemen, yani yıldız yıldız / bölümler halinde tenzil edilmiş; Tevrat ve İncil ise tek seferde inzâl edilmiştir.
[1470] A‘meş [v.148/765] َאب ْכِ ا כَ ْ َ َ لَ َ ifadesini; fiili tahfif, kitâbı da ref‘ ederek; ُאب ْכِ כَ ا ْ َ َ لَ َ َ [sana kitap indi] şeklinde okumuştur.
[1471] “İnsanlara yol gösterici olarak” yani Musa ve İsa (a.s.)’ın kavim-lerine yol gösterici olarak. Ancak bizim de öncekilerin şeriatlarıyla mükellef olduğumuz görüşünde olanlar “insanlar”ı genelleştirmişlerdir.
[1472] Şayet “Furkān ile kastedilen nedir?” dersen, şöyle derim: Bu-nunla semavi kitap cinsi kastedilmiştir, çünkü semavî kitapların hepsi hak ile bâtılı ayırt ederler. Ya da burada zikri geçen kitaplar kastedilmiş olabi-lir; bu durumda sanki önce üç kitabın isimleri zikredilmiş, ardından da “kendisiyle hakkın bâtıldan ayırt edileceği kitaplarını indirmiştir” ya da
“kendisiyle hakkın bâtıldan ayırt edileceği işbu kitapları indirmiştir” denilmiş-tir. Bir başka ihtimal de dördüncü bir kitabın, yani Zebûr ’un kastedilmiş olma-sıdır. Nitekim “Dâvud’a da Zebûr’u verdik” [Nisâ 4/163] denilmiştir ki buradan ilk anlaşılan mâna budur. Ya da furkān ifadesi ile Kur’ân’ın ismi tekrarlanmış, önce cins ismi zikredildikten sonra ardından onun bir özelliği ve ona yönelik bir övgü olarak, onun hak ile bâtılı ayırt edici olduğu ifade edilmiştir. Böylece onun şanı yüceltilmiş, fazileti açıkça gösterilmiştir.
[1473] “Allah’ın âyetleri” O’nun inzâl etmiş olduğu kitaplarındaki âyetler ya da diğer âyetler. ٍאم ِ ْ yani o öyle şiddetli bir şekilde cezalandırır ki hiçbir ,ذُواcezalandırıcı böylesine kadir değildir.
5. Âyetin Tefsiri
6. Âyetin Tefsiri
yoktur; ‘mutlak izzet ve hikmet sahibi’dir (Azîz, Hakîm).[1474] “Hiçbir şey Allah’a gizli kalmaz”, yani âlemdeki hiçbir şey ona gizli
kalmaz. Ancak bu husus, “gökte ve yerde” şeklinde ifade edilmiştir. Buna göre o, kâfirin küfründen de mü’minin imanından da haberdardır ve hepsine ame-line göre karşılık verecektir.
[1475] “... dilediği” farklı sûretleri veren O’dur. Tāvûs b. Keysân [v.106/725] ْ رُכُ ِّ َ ُ ifadesini ْ رَכُ َ َ şeklinde okumuştur ki anlamı; “O sizi tamamen kendisi için -ya da sadece O’na kulluk etmeniz için- sûretlendirmekte” şek-lindedir. Benzer şekilde, “malı sermaye ( yaptığında” [tef‘îlden] esseltü mâlen (أdersin, fakat “onu kendi özel malın haline getirdiğinde” [tefe‘‘ulden] te’esseltü-hû dersin. Sa‘îd b. Cübeyr ’in [v.94/713] şöyle dediği nakledilmiştir; “Bu, İsa (a.s.) ’ın rab olduğunu iddia edenlere karşı bir delildir, sanki burada onun da diğer kullar gibi bir ana rahminde şekillendirilmiş olduğuna; Allah’a gizli kal-mayan şeylerin onun için gizli olduğuna dikkat çekilmiştir.
7. Âyetin Tefsiri
[1476] Muhkemât ibareleri çok anlamlılık (ihtimal) ve anlam karışıklığın-dan uzak, sağlam / net âyetler; müteşâbihât ise benzeşen, farklı anlamlara gele-bilen âyetlerdir. Muhkemât, “kitabın anası” yani aslı, esası olup müteşabihler bunlara hamledilir / irca edilir. Örneği: “Gözler onu idrak edemez” [En‘âm 6/103] âyeti muhkem, “Rablerine nazar ederler” [Kıyâmet 75/23] âyeti müteşa-bihtir; “Allah kötülüğü emretmez” [A‘râf 7/27] âyeti muhkem; “Oranın müref-fehlerine emrederiz” [İsrâ 17/16] âyeti de müteşabihtir.
[1477] Şayet “Kur’ân’ın tamamı muhkem kılınsaydı olmaz mıydı?” dersen şöyle derim; eğer Kur’ân’ın tümü muhkem kılınsaydı, insanlar onu kolayca an-larlar; deney gözlem, inceleme, araştırma ve düşünüp delil çıkartma gerektiren şeylerden yüz çevirirlerdi. Böyle yaptıklarında da Allah’ın varlığına ve birliğine, yani ma‘rifetullah ve tevhide dair bilginin elde edileceği yegâne yolu bırakmış olurlardı. Ayrıca müteşabih gerçeğinde, âyetler hak üzere sebat eden kimselerle ayakları haktan kayan kimselerin birbirinden ayırt edilmesi söz konusudur; ayrı-ca, bunların anlamlarının ortaya çıkarılıp muhkemlere ircâ edilmesini sağlamak üzere âlimler ellerinden geleni yaparak, var güçlerini ortaya koyarak çalışır; böy-lece hem çok nice nükteleri, muazzam ilimleri elde eder, hem de Allah katında derecelere nail olurlar. Yine Allah kelâmında hiçbir çelişki ve tezat olmayacağına dair kesin inanç sahibi olan mü’min ; onda çelişki vehmi uyandıran ifadeler gö-rünce o ifadeler arasındaki uyumu ortaya koyma, hepsini aynı minval üzere tefsir etme çabasına girişir; kâh kendi başına kâh başkaları ile birlikte bu hususları mü-zakere eder ve neticede Allah onu[n gözünü, gönlünü, zihnini] açıp genişletir; muh-kem ile müteşabih arasındaki mutabakatı anlamasını sağlar. İşte bu durumda mü’minin inancındaki mutmainlik ve imanındaki kesinliğin kuvveti iyice artar.
[1478] “Kalplerinde eğrilik bulunanlar” yani bid‘at ehli; “fitne çıkarmak” insanları dinlerinden fitne yoluyla saptırmak ve onları yoldan çıkarmak ama-cıyla “ve müteşabihlerin peşine düşmek” yani onları arzularına göre te’vil et-mek “amacıyla onun müteşabih kısmına uyarlar;” müteşabihlerin peşine dü-şerler ki bu müteşabihler bid‘atçi nin muhkem âyetler e uymayan görüşlerine hamledilebileceği gibi ehl-i hakk ın görüşlerine de hamledilebilirler.
[1479] “Oysa onun nihaî anlamını Allah ve ilimde derinleşmiş olanlar-dan başkası bilmiyor” yani onun hak yorumunu ancak Allah ve onun ilimde derinleşmiş, yani ilimde iyice sebat etmiş, ona azı dişleri ile sıkı sıkıya sarılıp tutunmuş olan kimseler biliyor. Bazı kimseler bu âyetteki ُ ا ancak Allah] إِ bilir] ifadesinde vakıf yapar ve devamındaki ِ ْ ِ ْ ِ ا نَ ُ ِ ا -ve ilimde derin] وَاleşenler] ifadesini yeni bir cümle başlangıcı olarak okurlar. Bunlar müteşabih i, zebanîlerin sayısı vb. sadece Allah’ın bileceği, hikmetini ancak O’nun kavraya-bileceği ifadeler olarak tefsir ederler.
[1480] Ama doğru olan birinci görüştür. “İlimde derinleşmiş olanlar şöyle diyor” ifadesi yeni bir cümle başlangıcı olup, ilimde derinleşmiş olanların duru-munu izah etmektedir. Yani müteşabihlerin te’vilini bilen bu âlimler şöyle derler: “Biz ona” yani müteşabihlere “iman ettik; hepsi Rabbimizin katındandır” yani onun hepsi ya da muhkemlerin hepsi onun katındadır veya kitaba iman ettik, onun muhkem ve müteşabih bütün ifadelerinin hikmet sahibi olan, kelâmında hiçbir tenakuz ve çelişki olmayan Allah katından olduğuna iman ettik. “Ancak akıl sahipleri düşünüp ders çıkarabilir” ifadesi, ilimde derinleşenlerin zihinlerini yordukları, güzelce düşündükleri şeklinde bir övgüdür. Ayrıca َن ُ ُ َ [şöyle diyor-lar] ifadesi “ilimde derinleşenler” ifadesinin hali de olabilir. İbn Mes‘ûd [v.32/652]ُ إ ا و -şeklinde oku [onun nihaî gerçek anlamı ancak Allah katındadır] إنْ
muş; Übeyy b. Kâ‘b [v.33/654] ise ن ا ل ا .şeklinde okumuştur و
8. Âyetin Tefsiri
me. Katından bize rahmet lûtfet. Şüphesiz Sensin, hibe ettikçe eden (Vehhâb).”
9. Âyetin Tefsiri
[1481] “Bizi doğru yola getirdikten” dinine irşad ettikten “sonra kalpleri-mizi eğriltme” yani bizi kalplerimizin eğrileceği imtihanlara tâbi tutma. Ya da bize lütufta bulunduktan sonra bizi lütfundan mahrum bırakma. “Katından bize rahmet” yani muvaffakiyet ve yardım nimeti “lütfet.” א َ ُ ُ غْ ِ ُ א -ifa رَdesindeki ْغ ِ ُ fiili fethalı bir şekilde hem Tâ ile hem de Yâ ile ve kulûbun ref‘i ile [“kalplerimiz yamulmasın” anlamında] okunmuştur.
[1482] “Bir gün için insanları mutlaka toplayacaksın” yani onları bir gü-nün hesabı ya da o günün cezası için toplayacaksın. Bu, “O sizi toplanma günü için bir araya getireceği gün” [Teğâbün 64/9] âyetinde de söz konusudur. ٌ ِ א َ אسَ אسَ ifadesi aslı üzere, yani ا ٌ ا ِ א َ [câmi’un en-nâse] şeklinde de okunmuş-tur. “Allah elbette va‘dinden caymaz” yani ilâhlık [kavramı], sözden dönmeyi kabul etmez; ona terstir. Bu, inne’l-cevâde lâ yuhayyibu sâ’ilehû [cömert dediğin, isteyenin elini boş çevirmez] ifadesi gibidir. Mî’âd, vaat edilen şey demektir.
12. Âyetin Tefsiri
[1483] Hazret-i Ali ْ ُ ْ َ َِ ْ ُ ْ َ ifadesini Yâ’nın sükûnu ile len tuğnî
şeklinde okumuştur. Bu, harf -i lîn üzerindeki harekenin ağır bulunmasından dolayı gösterilmiş bir gayrettir.
[1484] ِ َ ا ِ ’daki Min, ًא ْ َ ِّ َ ْ َ ا ِ ِ ْ ُ Zan ise ‘gerçek’den“] وَإِن ا yana hiçbir şey ifade etmez.” (Necm 53/28)] âyetindeki gibidir. Mâna, “onlara Al-lah’ın rahmetinden ya da Allah’a itaatten hiçbir şey sağlamayacaktır” şeklin-dedir. ًא ْ َ yani, O’nun rahmeti ve O’na itaat yerine, hakkın bedeli olarak demektir. Bu mânada ve lâ yenfe’u ze’l-ceddi minke’l-ceddü [“Senin karşında, zengine zenginliği hiçbir fayda sağlamaz” (Buhārî , “Kader”, 12)] denilmiştir. Yani onun dün-yadaki varlığı ve nasibi bu konuda kendisine fayda etmez, bunlar senin katın-dakilerin, sana itaat ve ibadet etmenin yerine geçmez. Allah Teâlâ’nın “Oysa, katımızda sizi Bize yaklaştıracak olan, ne mallarınız ne de evlâtlarınızdır.” [Sebe’ 34/37] âyeti de bu mânadadır.
د [1485] ُ د kelimesi ötre ile [yakıt] وَ ُ -şeklinde de okunmuştur, bu du وُrumda mâna; “Ateş yakıtının ehli / ahalisi” şeklindedir. “Nankörce inkâr eden-ler”den maksat, Peygamber (s.a.) ’i inkâr edenlerdir. İbn Abbâs ’ın [v.68/688] “bunlar Kurayza ve Nadīr oğulları Yahudileridir” dediği nakledilmiştir.
أب [1486] kelimesi de’ebe fiilinin mastarıdır. İnsan bir işte çok çabaladığı اzaman de’ebe fi’l-’amel denilir. Burada bu kelime, insanın içerisinde bulundu-ğu hal ve durum mânasında kullanılmıştır. Başındaki Ke mahallen merfû‘dur, anlam; “bu kâfirlerin hali, tıpkı kendilerinden önceki Firavun hanedanı ve diğerlerinin hali gibidir” şeklindedir. Ke’nin َ
ِ ْ ُ ْ َ fiili ile ya da د ُ kelimesi وَile mahallen mansup olması da mümkündür. Yani, “nasıl onlardan önceki bu kimselere bir fayda etmedi ise onlara da fayda etmeyecektir” ya da “nasıl ön-cekiler ateşin tutuşturucu yakıtı oldularsa, bunlar da öyle olacaktır” şeklinde olabilir. Nitekim inneke le-tazlimu’n-nâse ke-de’bi ebîke [tıpkı babanın yaptığı gibi sen de insanlara zulmediyorsun] denildiğinde de’b kelimesi ile bu kastedilir, yani bu cümlede, “nasıl ki baban insanlara zulmediyorduysa sen de öyle yapıyorsun” denilmek istenmiştir. Yine, inne fülânen le-muhârafün ke-de’bi ebîhi dediğinde, “nasıl babası bahtsız idiyse o da bahtsız” demek istersin.
א [1487] ِ א ِ ا ُ ifadesi, onların hallerinin, yani [âyetlerimizi yalanladılar] כَyaptıklarının ve başlarına gelenlerin izahı olup hallerine dair farazî bir sorunun cevabı şeklindedir.
[1488] “Nankörce inkâr edenlere” yani Mekke Müşriklerine “de ki: Ke-sinlikle mağlûp edileceksiniz!” Burada Bedir günü kastedilmektedir. Bir görü-şe göre bunlar Yahudilerdir. Peygamber (s.a.) Bedir günü galip geldiği zaman onlar; “Vallahi bu, Musa’nın bize müjdelemiş olduğu ümmî peygamberdir” dediler ve ona inanıp tâbi olmayı düşündüler, fakat içlerinden bazıları, “acele etmeyin, bir diğer savaşa kadar bekleyip görelim” dediler. Uhud günü geldi-ğinde [Müslümanlar yenildiği için] şüpheye düştüler. Bir başka görüşe göre; Bedir savaşından sonra Peygamber (s.a.) onları Kaynukā’ oğulları çarşısında toplamış ve “Ey Yahudiler ! Kureyş ’in başına gelen bu mağlubiyetten ders alın; aynı şeyin sizin de başınıza gelmemesine dikkat edin. Onların başına gelen bu mağlubiyet sizin de başınıza gelmeden önce Hakk'a teslimiyet gösterin, artık benim Allah tarafından gönderilmiş bir peygamber olduğumu biliyorsunuz!” demiş; onlar da, “savaş sanatından habersiz, acemi bir toplulukla karşılaştın; bir fırsat ya-kalayıp onları yendin diye sakın aldanma, hele bir bizimle savaş bak, o zaman göreceksin esas yiğitlerin biz olduğumuzu!” demişler, bunun üzerine bu âyet nâzil olmuştur. [Ebû Dâvûd, “Harac”, 22]
ونَ [1489] ُ َ ْ ُ وَ نَ ُ َ ْ ُ َ [mağlup edileceksiniz ve haşredileceksiniz] ifadeleri tıpkı “Nankörce inkâr edenlere söyle; şayet vazgeçerlerse, geçmiş kendilerine bağışlanacaktır.” [Enfâl 8/38] âyetinde olduğu gibi, başında bir “onlara de ki!” ifadesi takdir edilerek, Tâ’lar Yâ’ya dönüştürülmek sûretiyle َون ُ َ ْ ُ نَ وَ ُ َ ْ ُ َ [mağlup edilecekler ve haşredilecekler] şeklinde de okunmuştur. “Bu iki okuyuş ara-sında anlam açısından ne fark vardır?” diye sorarsan şöyle derim: Tâ ile َن ُ َ ْ ُ َ ونَ ُ َ ْ ُ kıraatinin mânası, başlarına gelecek mağlubiyetin ve cehenneme وَhaşredilecek olmalarının haber verilmesine dair emirdir. Bu emir, َن ُ َ ْ ُ َ ونَ ُ َ ْ ُ -şeklinde bir haberdir ki bu ha [mağlup edilecekler ve haşredilecekler] وَber, gerçeğin, vaat edilen şeyin ta kendisidir. Lafzın delâlet ettiği de budur. Yâ ile َون ُ َ ْ ُ نَ وَ ُ َ ْ ُ َ kıraatinin mânası ise, onlar hakkında Peygamber (s.a.)’e bildirilen tehdit ve uyarının birebir aynı lafızlarla nakledilmesine, hikâye edil-mesine dair emirdir. Sanki “onlara bu sözü; yani benim sana iletmiş olduğum ‘mağlup edilecekler ve haşredilecekler’ sözünü ilet” denilmiştir.
13. Âyetin Tefsiri
[1490] Bedir günü “karşılaşan iki topluluğun durumlarında sizin için ibret vardır.” Burada hitap Kureyş Müşriklerine yöneliktir. “Bunlar, onları bizzat göz-leriyle kendilerinin iki katı olarak görüyorlar;” yani [i] Müşrikler Müslümanları, kendi sayılarının iki katı olarak, yaklaşık iki bin kişi civarında ya da Müslümanla-rın sayısının iki katı olarak, yani 620 küsur kişi olarak görüyorlardı. Müslümanlar sayıca az ve zayıf oldukları halde, Allah Müşrikleri korkutmak ve Müslümanlarla savaşmaktan kaçınmalarını sağlamak üzere, onlara Müslümanları bu şekilde çok göstermişti. Bu, Allah’ın Müslümanlara tıpkı meleklerle yardım etmesi gibi bir yardımı idi. Nâfi‘in [v.169/785] bu ifadeyi ْ ُ َ وْ َ َ yani [Ey Kureyş Müşrikleri, Müslü-manları kendi kâfir grubunuzun (ya da kendilerinin) iki katı olarak görüyordunuz!] anlamına gelecek şekilde okumuş olması buna delâlet etmektedir. Şayet “Bu, Enfâl sûre-sindeki ‘sizi onların gözlerinde az gösteriyordu’ [Enfâl 8/44] ifadesi ile çelişmekte-dir” dersen, şöyle derim: Önce Müslümanlar kâfirlerin gözünde az gösterilmiş; bu yüzden, Müslümanlarla savaşmaya cesaret etmişler, fakat karşılaştıkları zaman Müslümanlar gözlerine çok gösterilmiş ve böylece [Müşrikler yılıp] mağlup olmuş-lardır. Yani az gösterme ile çok gösterme iki farklı durumda söz konusu olmuştur. Tıpkı bunun gibi farklı hal ve durumlara hamledilmesi gereken ifadelere örnek olarak, “İşte o gün, ne insana sorulur günahı ne de cine…” [Rahmân 55/39] âyeti ile “Durdurun onları; çünkü sorulacak kendilerine!” [Sāffât 37/24] âyeti verilebilir. Müslümanların sayılarının kâfirlere bir defasında az, diğer seferinde çok gösteril-mesi ise, ilâhî kudret ve mucizenin ızharı noktasında daha etkilidir.
[1491] [ii] “Müslümanlar Müşrikleri kendilerinin iki katı olarak görmüşler-dir” de denilmiştir. Allah Teala ilkin; “Sizden sabırlı yirmi kişi olsa, iki yüz kişiyi yener” [Enfâl 8/65] buyurarak, bir Müslümanı on kâfire karşı koymakla mükellef tutmuş; daha sonra ise “sizden sabırlı yüz kişi olsa, iki yüz kişiyi yenecektir” [Enfâl 8/66] âyetiyle, bir Müslümanı iki kâfire karşı koymakla mükellef tutmuştur. Bu sebeple de kendilerinin iki katı düşmanı, az olmakla nitelemiştir; çünkü gerçekten de iki kat, onlarca kata nispetle azdır, haddizatında Bedir’de kâfirler Müslüman-ların üç katı idiler. Ancak Nâfi‘in [v.169/785; ْ ُ َ وْ َ َ ] kıraati bunu desteklememek-tedir. Talha b. Musarrıf [v.112/730] hem Yâ ile hem de Tâ ile meçhul olarak ْ ُ َ وْ َ ُ [onlar bunlara gösteriliyordu] ve ْ ُ َ وْ َ ُ [onlar size gösteriliyordu] şeklinde okumuştur ki; “Allah bunu onlara kudreti ile gösteriyordu” anlamındadır.
ةٌ [1492] َِ כא ى ْ وَأُ ُ ِ א ُ ٌ َ ِ ifadesi, ِ ْ َ َ
ِ ifadesinden bedel olarak; ٍ َ ِ ةٍ َِ ى כא ْ ُ وَأُ ِ א ُ şeklinde mecrur da, ihtisas üzere ya da א َ َ ْ -fiilindeki zamir ا
den hal olarak [fi’eten … kâfiraten şeklinde] mansup da okunmuştur.[1493] ِ ْ َ ْ ا ifadesi, hiçbir karışıklık içermeksizin; açık, müşahede رَأْيَ
edilir olarak, tıpkı gözle görünen diğer şeyler gibi görme anlamındadır. “Allah, dilediklerini yardımıyla destekler” tıpkı Bedir ehlini, düşmanın gözünde çok göstererek desteklemiş olduğu gibi.
17. Âyetin Tefsiri
אسِ [1494] ِ َ ِّ Cazip gösteren, Allah Teâlâ [.İnsanlara cazip gösterilmiştir] زُolup, bunu imtihan için yapmıştır. “Şüphesiz Biz, yeryüzündeki şeyleri oranın süsü kıldık ki, kimlerin daha güzel amel işlediğini sınay(ıp, amel sahipleriyle birlik-te gör)elim” [Kehf 18/7] âyetinde de bu husus ifade edilmiştir. Mücâhid b. Cebr ’in [v.103/721] etken fiil formunda, ِאس ِ َ -şeklinde oku [.İnsanlara cazip göstermiştir] زَyuşu buna delâlet etmektedir. Hasan-ı Basrî’nin [v.110/728]; “Vallahi, onu insanla-ra şeytan süslemiştir, çünkü biz yaratıcısı tarafından bunlardan daha çok kınanan bir şey bilmiyoruz [Yani bunları Hālık Teâlâ süslemiş olamaz]!” dediği nakledilmiştir.
اتِ [1495] َ ُ ا [arzulanacak şeylere karşı düşkünlük]; burada sayılan şey-ler şehvet olarak ifade edilmiş; böylece onların arzulanan, kendilerinden fayda-lanılmak için ısrarla istenen şeyler olduğu mübalağalı olarak ifade edilmiştir. Burada isabetli yorum, sayılan şeylerin bayağı olarak nitelenmesinin ve şehvet olarak isimlendirilmesinin kastedildiğini düşünmektir; çünkü şehvet, bilge in-sanlar tarafından aşağılık bir şey olarak görülmüş, şehvetinin peşine takılan kimse kınanmış; hayvanlığına bizzat tanıklık ettiği düşünülmüştür.
[1496] “Arzulanacak şeylere düşkünlük insanlara cazip gösterilmiştir” bu-yurmuş; bu şeylerin izahı daha sonra gelmiştir. Böylece önce; cazip gösterilen şeylerin arzulardan başka hiçbir şey olmadığı gönüllere yerleştirilmiş; daha son-ra da bu cinsler izah edilmiştir. Bu ifade tarzı, ‘arzu’lanan şeylerin aşağılanması ve onları yücelten, onlar için kendini paralarcasına çabalayan, Allah katında-kilerden çok bunları talep eden kimselerin kınanması noktasında çok daha kuvvetlidir.
[1497] Kıntār çok mal demektir; bir öküz derisini dolduracak kadar mala kıntār denildiği söylenmiştir. Sa‘îd b. Cübeyr ’in [v.94/713] kıntārın yüz bin di-nar olduğunu söylediği rivayet edilir. İslâm ’ın geldiği günlerde, Mekke’de yüz kişi kıntār miktarınca mal sahibiydi. Mukantaratun kelimesi kıntārdan türetil-miş ve tekit için kullanılmıştır; tıpkı elfün mü’ellefetün ve bedratün mübedderatün ifadeleri gibi. el-Müsevvemetu üzerine nişan vurulmuş demektir. Bu, alâmet anlamındaki es-sevmetü kökünden, esâme’d-dâbbete ve sevvemehâ şeklinde gelir. Ya da “çok güzel, kusursuz” mânasındaki el-mutahhametü veya “özel bakımlı hayvan” anlamındaki el-mer’iyyetü kelimesi ile aynı anlamdadır. ِאم ْ َ ْ ifadesi وَاile, [En‘âm 7/143-144’deki] sekiz çift hayvan kastedilmektedir.
[1498] “Oysa bu “sayıla”nlar, dünya “dünya hayatının zevkidir.”ا [1499] ْ َ َ ا ِ ِ [Takva sahipleri için] ifadesi yeni bir cümle başlangıcıdır;
burada sözü edilen şeyin yukarıda sayılanlardan daha hayırlı olduğuna delâlet eder. Bu, “Sana âlim bir adam göstereyim mi? Yanımda bir adam var ki şu şu özelliklere sahiptir” demene benzer. ا ْ َ ا َ ِ ِ ifadesindeki Lâm’ın [ ْ כُُ ِّ َ ُ أأَ ْ ُ ٍ ْ َ ِ cümlesindeki] hayrin kelimesine taalluk etmesi ve hayrın [“De ki: Size mütta-kiler için bundan daha hayırlısını haber vereyim mi?” şeklinde] sadece müttakilere ait kılınmış olması mümkündür. Zira hayırdan istifade edecek olanlar onlardır. Bu durumda, cennâtün de başında bir huve zamiri takdir edilerek merfû‘ olur [“bu (hayr) da cennetlerdir” anlamında]. Cennâtün kelimesini, ٍ ْ َ ِ ifadesinden be-del olarak mecrur okuyanın okuyuşu da buna delâlet eder.
[1500] “Allah, o kullarını görmektedir” onları hak ettikleri şekilde ödül-lendirecek ve cezalandıracaktır; ya da muttakileri ve durumlarını gayet iyi gör-mektedir, onlara cennetleri işbu sebeple hazırlamıştır.
نَ [1501] ُ ُ َ َ ِ .ifadesi medih ifadesi olarak mansup veya merfû‘dur اYine bunun ا אدِ veya [müttakîler] ا א [kullar] kelimelerinden birinin sı-fatı olarak mecrur olması da mümkündür. Sıfatlar arasındaki Vav, bu sıfatların her birinin onlarda tam olarak mevcut olduğuna delâlet etmek üzere kullanıl-mıştır. Bu husustan daha önce [Bakara 2/5’in tefsirinde] bahsedilmişti.
[1502] “Seherler de, bağışlanmak için Allah’a dua eden” ifadesinde hususi olarak seher vakitleri zikredilmiştir, çünkü onlar önce geceyi ibadetle geçirir-lerdi, dolayısıyla ibadetle geçen bir gecenin ardından hacetlerini arz etmeleri güzel ve yerinde oluyordu. Nitekim Allah Teâlâ “güzel sözler yalnızca O’na yükselir; onu yükselten de salih ameldir.” [Fâtır 35/10] âyetinde bunu ifade et-miştir. Hasan-ı Basrî’nin [v.110/728] şöyle dediği nakledilmiştir: Onlar gecenin başında namaz kılarlar, seher vakti geldiğinde de dua ve istiğfar a başlarlardı; geceleri böyle [ibadetle] gündüzleri de böyle [dua ve istiğfarla] geçerdi.
19. Âyetin Tefsiri
[1503] Yüce Allah’ın, kendisinden başkasının kudret yetiremeyeceği, ken-dine mahsus fiilleri ile ve tevhide delâlet eden İhlâs sûresi , Âyete’l-kürsî ve benzeri vahiyleriyle vahdaniyetini göstermesi, bir şahidin açıklığa kavuşturma ve ortaya çıkarma noktasındaki şahitliğine benzetilmiştir. Aynı şekilde melek-lerin ve ilim ehlinin bunu ikrar etmeleri ve delillendirmeleri de bu şehadete benzetilmiştir.
[1504] ِ ْ ِ ْ א ِ אً ِ א yani taksim ettiği rızık ve ecel, verdiği sevap ve ceza, kullarına verdiği birbirlerine insaflı olma ve aralarında eşit bir şekilde muamelede bulunma emri gibi konularda adaleti sağlayarak. Bu ifade tıpkı ًא ِّ َ ُ َ ْ َ ا ُ وَ[“Oysa o, ellerindekini doğrulayan hak bir kitaptır” (Bakara 2/91)] ifadesi gibi, [şehide fii-linin fâilinin] hali olarak mansuptur. Şayet “Neden sadece Allah hakkında müfret olarak hal getirilmiş de, ona atfedilen diğerleri için getirilmemiş [ א א den-memiş]; oysa câ’enî Zeydün ve ‘Amrun râkiben [Zeyd ve Amr bana binek üstünde geldi] demek [dilbilgisi açısından] doğru değildir?” dersen, şöyle derim: Âyetteki kullanım doğrudur; çünkü herhangi bir anlam karışıklığı ihtimali yoktur. Aynı durum ً َ ِ א بَ ُ ْ َ אقَ وَ ْ ُ إِ َ א ْ َ Ona İshak’ı -ve fazladan Ya‘kūb ’u- hibe ettik” (Enbiyâ“] وَوَ21/72)] âyetindeki nâfileten kelimesinin Ya‘kūb’dan hal olarak mansup olmasında da söz konusudur. Nitekim câ’enî Zeydün ve Hindün râkiben [Zeyd ve Hind bana bi-nek üzerinde geldi] desen bu da yanlış olmaz, çünkü râkiben müzekker olduğu için hangi ismin hali olduğu kolaylıkla ayırt edilebilir.
[1505] ِ ْ ِ ْ א ِ אً ِ א ifadesinin [hâl değil] övgü olarak mansup olması da mümkündür. Şayet “Medih / övgü ifadesi olarak nasbolan kelimenin ma‘rife olması gerekmez mi; nitekim َ ا ِِ -Hamde layık Allah’a hamd ede] ا rim] ُرَث ُ אء َ ا א ,biz peygamberler topluluğuna mirasçı olunmaz (Nesâî] إ“Ferâiz”, 2)] ve ٍَب ِ ِ َ َ ٍ َ ْ َ ِ َ א biz Nehşel oğulları kendi atamızı bırakıp] إkendimizi başka atalara nispet etmeyiz] ifadelerinde bu durum söz konusudur?” der-sen, şöyle derim; medh/övgü ifadesi olarak nasb olan kelime ma‘rife olduğu gibi nekre de olabilmektedir. Nitekim Sîbeveyhi [v.180/796; Ümeyye b. Ebû Âiz] el-Hüzelî ’nin şiirini şöyle okumuştur:
Paspal, saçı başı pis ve dağınık,-tıpkı bir cadı gibi görünen- kadınlara sığınır
[1506] Şayet “ ِ ْ ِ ْ א ِ אً ِ א ifadesinin olumsuzlanan ifadenin [ilâh ] sıfatı olması, sanki ‘adaleti tesis eden O’ndan başka ilâh yoktur’ denilmiş olması mümkün müdür?” dersen, şöyle derim: Bu imkânsız değildir, nitekim Arap-ların sıfat ve mevsuf arasını ayırma konusunda geniş davranmış olduklarını görüyoruz. Şayet “ ِ ْ ِ ْ א ِ אً ِ א ifadesinin şehide fiilinin fâilinin [Allāh] hâli ol-duğunu söyledin, pekiyi, onun َ ُ إِ َ إِ ifadesindeki hüve zamirinin hali olduğunu söylemek de doğru olur mu?” dersen, şöyle derim: Evet olur, çünkü bu, tekid edici bir haldir; tekit için gelen hal ifadesinin âmilinin, halin anlama ilave olarak bulunduğu bir cümle içerisinde yer alması zorunlu değildir. [Ak-sine eğer cümlede âmil yoksa bile halin bulunması caizdir.] Sözgelimi ene ‘abdu’llāhi şücâ’an [Cesur Abdullah benim!] ifadesi böyledir. Aynı şekilde lâ racule illâ ‘Ab-dullāh şücâ’an [Abdullah dışında cesaretli adam yoktur!] desen de olur. Bu ihtimal, ِ ْ ِ ْ א ِ אً ِ א ifadesinin şehide fiilinin fâilinin hâli olmasından da, medih ifadesi
olarak nasp olmasından da daha uygun bir yorumdur.[1507] Şayet “Vahdaniyete tanıklık etmek gibi Allah’ın adaleti ikame et-
mesi de O’nun, meleklerin ve ilim ehlinin tanıklığı kapsamına girer mi?” der-sen, şöyle derim: Evet, eğer ِ ْ ِ ْ א ِ אً ِ א ifadesini hüve zamirinin hali ya da medih ifadesi olarak mansup, ya da olumsuzlanan ifadenin [ilâh ] sıfatı olarak mansup olduğunu düşünürsen bu mümkündür. Bu durumda, sanki “Allah, melekler ve ilim ehli Allah’tan gayrı ilâh olmadığına ve onun adaleti ikame et-tiğine şahitlik ederler” denilmiş olmaktadır. İbn Mes‘ûd [v.32/652] ِ ْ ِ ْ א ِ אً ِ א ifadesini, hüveden bedel ya da hazfedilmiş bir mübtedanın haberi olarak, ُ
ِ א َ اא şeklinde okumuştur. Ebû Hanîfe [v.150/767] de ِ ْ ِ ْ א ِ א ً ِّ َ şeklinde
[her daim adaletle hareket eden] okumuştur..
[1508] ُ כِ َ ْ ُ ا ِ َ ْ Allah Teâlâ’nın zâtını nitelemiş olduğu vahdaniyet ve اadaleti teyit eden iki sıfattır. Yani o, kendisine bir başka ilâhın asla galip gele-meyeceği Azîz; ve fiillerinde adaletten şaşmayan Hakîm’dir.
[1509] Şayet “Allah Teâlâ’nın bu kadar tazim ettiği; vahdaniyet ve adaletine şahitlik etme konusunda kendisiyle ve meleklerle birlikte zikrettiği bu ilim ehlin-den maksat nedir?” dersen, şöyle derim: Onlar Allah’ın vahdaniyetini ve adaletini kat’î delillerle, kesin burhanlarla ispat eden, “adalet ve tevhid” âlimleridir.
َ ,ifadesi fetha ile أ [1510] ِّ أ ifadesi de kesre ile okunmuştur; zira إِن اifadesi, şehida’llāhu ‘alâ ennehû [Allah şahitlik eder ki...] anlamına ya da şehida’llā-hu bi-ennehû [Allah ...olduğuna şahitlik eder] mânasına gelmektedir. ِ َ ا ْ ِ َ ِّ إِن امُ ْ ِ ْ ifadesi ise, ilk cümlenin tekidi olarak gelmiş yeni bir cümledir. “Peki, bu اtekidin faydası nedir?” dersen, şöyle derim: Faydası şudur: Âyetteki َ ُ َ إِ إِifadesi tevhidi; ِ ْ ِ ْ א ِ אً ِ א ifadesi adaleti ifade eder, bunların hemen peşine إِن مُ ْ ِ ْ ِ ا َ ا ْ ِ َ ِّ ifadesi gelmiş, böylece İslâm ’ın tevhid ve adalet olduğu ve اAllah katında dinin bu olduğu, ondan gayrısının Allah katında din namına hiç-bir şey ifade etmediği bildirilmiş olmaktadır. Yine burada teşbîh düşüncesini ya da Allah’ın görülmesini caiz görmek gibi teşbîhe yol açacak düşünceleri veya salt zulüm olan cebr düşüncesini benimseyen kimsenin Allah’ın dini olan İslâm dini üzere olmadığı ifade edilmiş olmaktadır. Göreceğin üzere bu, gayet açık ve ayan beyandır. أ ve َ ِّ -ifadelerinin her ikisi fetha ile de okunmuştur. Zira ikin إِن اcisi [ َ ِّ ,birincisinin bedeli olarak düşünülmüştür. Bu durumda sanki; “Allah [إِن ا[kendisinden başka tanrı olmadığına ve] Allah katında tek dinin İslâm olduğuna şa-hitlik etmiştir” denilmektedir. Bedel ile kendisinden bedel olunan ifade mâna olarak aynıdır. Böylece, bu ifade çok açık bir beyan haline gelmiş olmaktadır; zira Allah’ın dini, tevhid ve adalettir. Bir başka kıraatte ilki [ -kesre ile, innehû şek [أlinde, ikincisi [ َ ِّ ise fetha ile okunmuştur; bu durumda sanki fiilin İnne’nin [إِن اfiili olduğu, ikisi arasındaki cümlenin ise tekit için gelmiş bir ara cümle olduğu düşünülmektedir. Bu da -yine- İslâm dininin adalet ve tevhid olduğu anlamına gelir. Gördüğün gibi, bütün kıraatler bu anlam üzerinde ittifak halindedir. İbn Mes‘ûd َ ُ َ إِ َ إِ مُ şeklinde, Übeyy b. Kâ‘b [v.33/654] أنَْ َ ْ ْ َ ِ َ ا ْ ِ َ ِّ إِن اşeklinde okumuştur ki, bu okuyuş أ ifadesini fetha ile َ ِّ ifadesini de kesre إِن اile okuyanın okuyuşunu kuvvetlendirir.
[1511] Şehida’llāhu ifadesi, öncesinde zikredilenlerin hali olarak mansup halde şüdedâ’e lillâhi şeklinde de okunmuştur. Yine bu okuyuşta şühedâ’a’llâhi ifadesi, başında bir “hüm” (onlar) zamiri takdir edilerek merfû‘ olarak da [şü-hedâ’u’llāhi] okunmuştur. Şayet “Bu okuyuşa göre ِ ْ ِ ْ ا ا ُ ُ وَأوُ ِכَ َ ْ -ifade وَاsi neye atfedilir?” dersen şöyle derim; şühedâ’ü kelimesindeki zamire atfedilir. Aralarında fasıla bulunduğu için de bu caizdir.
[1512] Şayet “Âyette neden َ ُ َ إِ ,ifadesi tekrar edilmiştir?” dersen إِşöyle derim: Allah Teâlâ bu ifadeyi önce sadece kendisinin vahdaniyet sıfatına sahip olduğuna ve diğer bütün varlıklardan ayrı olan bu zâttan gayrı ilâh ol-madığına delâlet etmek üzere zikretmiş, daha sonra da vahdaniyetin ispatını adaletin ispatı ile birleştirdikten sonra bu iki hususun, yani vahdaniyet ve ada-letin sadece kendisine mahsus olduğuna delâlet etmek üzere aynı ifadeyi tek-rarlamıştır. Sanki, “İşbu iki sıfata sahip olandan başka ilâh yoktur” denilmiştir. İşte bu sebeple el-‘Azîzu’l-Hakîm ifadesi de bununla ilişkilendirilmiştir, çünkü bu iki sıfat, vahdaniyet ve adalet mânalarını ihtiva eder.
[1513] “Kitap verilenler” ifadesiyle Yahudi ve Hristiyan Ehl-i Kitap kas-tedilmektedir. Bunların aralarındaki ihtilâf ise, tevhid ve adaletten ibaret olan İslâm ’ı terketmiş olmalarıdır. “Kendilerine ilim geldikten sonra” yani tevhid ve adaletten ibaret olan İslâm’ın, kaçınılması mümkün olmayan hakikat olduğuna dair ilim geldikten sonra böyle yapmışlardır. Hıristiyanlar teslis inancına sap-mış; Yahudiler “Üzeyir Allah’ın oğludur” demiş ve “nübüvveti biz Kureyş ’den daha çok hak ediyoruz, zira onlar ümmîdir; biz ise kitap ehliyiz” demişlerdir. Bu ise Allah’a zulüm / haksızlık atfetmek demektir.
[1514] “Sırf aralarındaki kıskançlıktan dolayı” yani onların bu şekilde ih-tilâfa düşmeleri ve içlerinden bir grubun şu görüşe, diğer grubun ise bu görüşe destek olmaları, İslâm ’dan şüphe duymalarından değil, aksine sırf aralarındaki haset yüzünden ve liderlik istekleri, dünya menfaatleri ve her bir grubun ken-dine daha çok taraftar toplama gayretine düşmeleri sebebiyle olmuştur. Bir görüşe göre; bu, onların Peygamber (s.a.)’in peygamberliği konusundaki ih-tilâfıdır; zira içlerinden kimi ona inanmış; kimi de inanmamıştır. Bir başka görüşe göre; bu, onların peygamberler iman konusundaki ihtilâflarıdır, zira kimi Musa (a.s.) ’a inanmış, kimi de İsa (a.s.) ’a inanmıştır. Bir diğer görüşe göre; bunlar Yahudilerdir, ihtilâfları ise şöyledir: Musa (a.s.) vefat edeceği za-man İsrailoğullarının din adamlarından 70 kişiye Tevrat’ı emanet etmiş ve on-ları Tevrat’ın koruyucuları olarak tayin etmiş; Hazret-i Yûşa ’yı ise kendisinden sonra halife tayin etmiştir. Aradan asırlar geçtikten sonra, bu yetmiş kişinin soylarından gelenler Tevrat ilmine sahip oldukları halde dünya menfaati ve liderlik gibi hususlarda birbirlerini çekemedikleri için anlaşmazlığa düşmüş-lerdir. Bir başka görüşe göre; bunlar Hıristiyanlardır, ihtilâfları ise, İsa (a.s.)’ın Allah’ın kulu ve elçisi olduğuna dair bilgiye sahip olduktan sonra onun hak-kında düştükleri ihtilâftır.
20. Âyetin Tefsiri
[1515] “Seninle tartışmaya girerlerse,” yani seninle din konusunda mü-cadele eder, cedelleşirlerse “de ki: “Ben, bana uyanlarla birlikte tüm varlığımı Allah’a teslim ettim,” yani kendimi, her şeyimi sadece Allah’a halis kıldım, bir başkasına kulluk ya da dua ederek bu konuda ona ortak koşmam. Yani benim tevhid dinim, benim gibi sizin tarafınızdan da doğruluğu bilinen, sabit olan kadim dindir, ben yeni bir şey getirmiyorum ki benimle tartışmaya giri-yorsunuz! “De ki: Ey Ehl-i Kitap ! Haydi, sizinle bizim aramızda eşit olan bir ilkeye gelin de; Allah’tan başkasına kulluk etmeyelim; O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım” [Âl -i İmrân 3/64] âyeti de böyledir. Bu, onların tartışmalarına bir reddiye olup onlara Peygamber (s.a.) ve beraberindeki mü’minlerin inandıkları inancın hiçbir karışıklık içermeyen kesin hakikat olduğu söylenmekte ve “artık bu hususta tartışmanın ne anlamı vardır?” denilmektedir.
[1516] ِ َ َ ا ِ َ ُ ifadesi وَ ْ َ ْ fiilindeki Tâ’ya yani fail zamirine atıftır أَve arada başka ifadeler olduğu için bu şekilde atıf güzeldir. Ayrıca bu ifadenin başındaki Vav’ın, [birlikte] mânasında olması ve ifadenin mef‘ûl-i ma‘ah [bir-liktelik bildiren nesne] olması da mümkündür.
[1517] “Kendilerine kitap verilenlere” Yahudi ve Hıristiyanlara “ve ümmî-lere” yani kitapsız Arap Müşriklerine “Siz de İslâm ’ı kabul ettiniz mi?’ de,” yani sizlere Müslüman olmanızı gerektirecek, teslim olmanızı zorunlu kılacak deliller gelmiştir, pekiyi sizler şimdi bu hakkı teslim edip Müslüman oldu-nuz mu yoksa hâlâ küfrünüzde devam mı ediyorsunuz? Bu tıpkı kendisine bir meseleyi iyice anlattığın, anlatmak için bütün beyan ve izah yollarını kul-landığın kimseye, “Anladın mı anası ölesice!” demen gibidir. Allah Teâlâ’nın önce içki ve kumar dan uzaklaştıracak sebepleri tâdat edip ardında da “Artık vazgeçersiniz herhalde?” [Mâide 5/91] buyurması da bunun gibidir. Bu soruda (zımnen) muhatabın kusuru ifade edilmekte, onun insaflı davranma konusun-daki yetersizliği ve inatçılığı ayıplanmaktadır, çünkü insaf sahibi, karşısında deliller ayan beyan ortaya çıkınca derhal hakka boyun eğip teslim olmaktan geri durmaz. Ancak inatçı kimsenin delillerin açıkça ortaya çıkmasından sonra dahi, hakkı kabul edip teslim olmakla arasında hâlâ engeller duvar gibi durur. İşte “anladın mı?!” şeklindeki soru ahmaklık ve yeteneksizliğin kınanmasıdır.
“Artık vazgeçersiniz herhalde?” [Mâide 5/91] âyetinde yasaklanan şeyi terketme konusunda işi ağırdan alma ve ısrarla o şeyi kullanmaya devam etme davranışı kınanmaktadır. “Teslim ederlerse, doğru yola girmiş olurlar,” sapkınlıktan çı-kıp hidayete, karanlıktan çıkıp aydınlığa kavuşmuş olmakla kendi yararlarına hareket etmiş olurlar. “Yüz çevirirlerse” bu durum sana zarar vermez, zira sen bir uyarıcı bir elçisin; sana düşen, ilâhî mesajı iletmek ve doğru yola dikkat çekmektir.
22. Âyetin Tefsiri
[1518] Hasan-ı Basrî َ ِّ ِ نَ ا ُ ِّ َ ُ [peygamberleri teker teker öldürenleri] şek-linde, Hamza ون ا ن ِ א َ ُ şeklinde, İbn [emredenlerle savaşanlar…] وMes‘ûd (r.a.) ا ُ َ א َ وا şeklinde, Übeyy b. Kâ‘b [v.33/654] و ا ن ون şeklinde okumuştur. Bunlar Ehl-i Kitap kimselerdir. Ataları peygam-berleri ve takipçilerini öldürmüşler, kendileri de bundan razı olmuşlardır. Üs-telik kendileri, Allah muhafaza etmemiş olsa, hazreti peygamberi ve mü’minleri öldürmek üzere idiler. Ebû Ubeyde b. el-Cerrâh’dan [v.18/639] şöyle nakledil-miştir: Dedim ki: Ya Rasûlâllah! Kıyamet günü en şiddetli azabı görecek olan insan kimdir? O da; “Bir peygamber öldüren ya da emr-i bi’l-ma‘rûf nehy-i ‘ani’l-münker yapmakta olan, yani iyiliği emredip kötülükten sakındıran bir kişiyi öldüren kimsedir.” buyurdu ve bu âyeti okuyarak, “Ey Ebû Ubeyde! İs-railoğulları kırk üç peygamberi tek bir günün sabahında topluca öldürdüler. Bunun üzerine İsrailoğullarının ibadet ehli kimselerinden yüz on iki kişi buna karşı çıktı ve katillere emr-i bi’l-ma‘ruf ve nehy-i ‘ani’l-münker yaptılar, ancak onların da tamamı akşam üzeri öldürüldüler!” buyurdu [KT.b].
[1519] “Bunların amelleri hem dünyada hem de Âhirette boşa gitmiştir” çünkü onlar dünya hayatında lânet ve rüsvâlık hükmüne, âhirette ise azaba maruz kalmışlardır. Şayet, “İnne’nin haberinin başına neden Fâ gelmiştir?” dersen, şöyle derim: Çünkü İnne’nin ismi ceza mânası ihtiva etmektedir; sanki “inkâr edenler… var ya, onları azapla müjdele!” denilmiştir. Bu, “kim inkâr ederse onu azapla müjdele” mânasındadır. Buradaki İnne, mübtedanın mâna-sını değiştirmemektedir; dolayısıyla, varlığı yokluğu gibidir, ancak İnne yerine leyte [keşke] ya da le‘alle [belki] ifadesi gelmiş olsaydı, mübtedanın mânası değiş-tiği "Fâ"nın gelmesi mümkün olmazdı.
25. Âyetin Tefsiri
[1520] “Kendilerine kitaptan pay verilmiş olanlara bak!” Burada kastedi-len Yahudi âlimleridir, bunların Tevrat’tan bol miktarda nasiplendikleri ifade edilmektedir. ِאب ْכِ َ ا ِ ifadesindeki Min, ya kısmîlik / ba‘ziyyet ya da beyân içindir. Veya onlar inzâl edilmiş kitaplar cinsinden ya da levhalardan Tevrat’ı tahsil etmişlerdir ki bu da çok büyük bir paydır.
[1521] “Aralarında hüküm versin diye Allah’ın kitabına” yani Tevrat’a “çağrılırlar.” Rivayete göre; Peygamber (s.a.) bir defasında Yahudilerin medre-selerine giderek, onları İslâm ’a davet etmiş; bunun üzerine içlerinden Nu‘aym b. Amr ve el-Hâris b. Zeyd “Sen hangi din üzeresin?” diye sormuşlar, o da; “İbrahim dini üzereyim” demiş; onlar “İbrahim Yahudi idi” demişler. Bunun üzerine Peygamber (s.a.) “Aramızda Tevrat hakemdir, gelin ona başvuralım” demiş, fakat onlar buna yanaşmamışlar [KT.b]. Bir görüşe göre; bu âyet recm konusunda inzâl edilmiştir; ihtilâfa düştükleri konu budur. Hasan-ı Basrî [v.110/728] ve Katâde ’nin [v.117/735], “Allah’ın kitabı Kur’ân’dır, çünkü onlar Kur’ân’ın Allah’ın kitabı olduğunu biliyorlar, onun hakkında şüphe duymu-yorlardı” dedikleri nakledilmiştir. “Sonra içlerinden bir grup yüz çeviriyor” ifa-desi, onların Allah’ın kitabına müracaat etmenin zorunlu olduğunu bildikleri halde yüz çevirmiş olmalarını yadırgamaktadır. َن ُ ِ ْ ُ ْ ُ yani onlar öyle وَbir topluluktur ki, yüz çevirmek âdeta huyları olmuştur. َ כُ ْ َ
ِ [aralarında hü-küm versin diye] ifadesi meçhul fiil olarak َ כَ ْ ُ
ِ [hakemlik edilsin diye] şeklinde de okunmuştur.
[1522] Bu âyette, onların din adamları içerisinden Müslüman olanlarla ol-mayanlar arasında ortaya çıkan ihtilâf ve karşıtlığın kastedilmiş olduğunu ve kimin haklı kimin haksız olduğunun anlaşılması için, aralarında sıhhati konu-sunda hiçbir ihtilâf olmayan kitaba çağrıldıklarını, bu kitabın da Tevrat oldu-ğunu, daha sonra ise aralarında bir grubun, yani Müslüman olmayan grubun yüz çevirdiğini düşünmek daha doğrudur. Çünkü ْ ُ َ ْ َ َ כُ ْ َ
ِ [aralarında hüküm versin diye] ifadesi, aralarındaki ihtilâfın onlarla Peygamber (s.a.) arasındaki bir ihtilâf değil, onların kendi aralarındaki bir ihtilâf olmasını gerektirir.
[1523] “Bu” yüz çevirme ve red, “onların; ‘Sayılı günler dışında bize asla Ateş dokunmayacak!’ demeleri yüzündendir.” Âhirette işlerinin çok kolay ol-duğunu düşünmeleri, tıpkı Mücbire ve Haşeviyye mensupları gibi onların da birkaç günlük bir azabın ardından ateşten çıkacaklarını ummaları sebebiyledir. “Dinlerinde kendi uydurageldikleri şeyler de kendilerini aldatmıştır.” Peygam-ber (s.a.)’in şefaati ile büyük günahlarından kurtulacakları inanışı bunları [yani Mücbire ve Haşviyye’yi] aldattığı gibi, onları da peygamber atalarının kendile-rine şefaat edeceklerini düşünmeleri aldatmıştır.
[1524] “Peki, onları bir araya getirdiğimizde...” [ ْ ُ א ْ َ َ َ إِذا ْ כَ َ ...’daki] َ ْ כَ َ ifadesi, “Peki, nasıl yapacaklar?” ya da “Peki, halleri nice olacak?” anlamına gelmekte olup, onlar için hazırlanan azabın ne kadar büyük olduğunu ifade et-mekte; durumun korkunçluğunu onlara resmetmekte; oraya mutlaka girecek-lerini, bu konuda hiçbir çare ve kurtuluşun olmadığını, âhiretteki durumun kendileri için kolay olacağına dair kendi uydurdukları düşüncelerin tamamen mesnetsiz, boş kuruntulardan ibaret olduğunu ifade etmektedir. Rivayete göre; kendileri ile anlaşma yapılan kâfirler içerisinde İslâm ’a karşı kaldırılan ilk san-cak, Yahudilerin sancağı olmuş; Müslümanlara herkesten önce bunlar savaş ilan etmişlerdir. Allah da kendilerini herkesin gözü önünde rezil rüsva etmiş ve âhirette cehenneme atılmalarını ferman buyurmuştur. “…haksızlığa da uğ-ramazlar” [َن ُ َ ْ ُ ْ ُ ] ifadesi anlam itibariyle “herkes”e [وَ ٍ ْ َ .işaret eder [כُ Çünkü ٍ ْ َ ٍ ifadesi “bütün insanlar” mânasındadır. Nitekim כُ ُ ْ ُ أَ َ َ َ [üç nefis] der, fakat ِ َא ُ أَ َ َ َ [üç kişi] mânasını kastedersin.
27. Âyetin Tefsiri
[1525] ُ -ifadesindeki Mîm, [nida harfi olan] Ya’nın yerine gelmiştir; do اlayısıyla bu iki harf birlikte kullanılmaz. Bu, Allāh lafzının hususiyetlerinden biridir. Kasem esnasında Tâ almak [Ta’llāhi], Yâ Allâhu örneğinde olduğu gibi Lâm-ı ta‘rîfe sahip olduğu halde başına nida harfinin gelebilmesi ve Hemze ’si-nin telaffuz edilmesi gibi hususiyetler de bu lafzın hususiyetleri arasındadır.
[1526] “Mülk cinsinden olan her şey“in sahibi / maliki Sensin”, mülk sahiple-ri mülklerinde nasıl tasarrufta bulunuyorsa sen de mülkünde öyle tasarrufta bulu-nursun. “Mülkü dilediğine veriyor,” kendisi için taksim etmiş olduğun, hikmetinin gerektirdiği mülk payını dilediğine veriyorsun; “dilediğinden de” vermiş olduğun mülk nasibini “çekip alıyorsun.” İlk mülk kelimesi umumi ve kuşatıcı olup, ikinci ve üçüncü mülk kelimeleri ise bütünden iki parça ve hususi mülk anlamındadır.
[1527] Rivayete göre; Peygamber (s.a.) Mekke’nin fethi için yola koyuldu-ğunda ümmetine Fars ve Rum krallıklarını vaat etmiş, bunun üzerine yahudiler ve münafıklar; “Aman aman!.. Muhammed, -nasıl yapacaksa- Fars ve Rum kral-lıklarını ele geçirecekmiş!? Böyle bir şeye karşı onlar kendilerini pekâlâ savunabi-lirler!” demişler. Yine rivayete göre; Peygamber (s.a.) Hendek savaşı nın yaşandığı sene hendek kazı işlemini planlamış ve her on kişinin kırk zirâ‘ / kolboyu mesafe kazmasını söylemişti. Ashâb-ı Kiram hendeği kazmaya başladıklarında, çukurun içinde koca bir tepe gibi büyük bir kaya çıkmıştı ve kayaya adeta kazma işlemi-yordu. Bunun üzerine durumu haber vermek için Selmân-ı Fârisî ’yi [v.35/655] Peygamber (s.a.)’e gönderdiler, o da Selmân’ın elinden kazmayı alıp kayaya bir darbe indirdi ve kayadan öyle bir ışık saçıldı ki kıvılcımları sanki karanlık bir gecede yanan kandil gibiydi. Peygamber (s.a.) tekbir getirdi; ardından Müslü-manlar da tekbir getirdiler. Peygamber, “Bana bu kayadan bir ışık göründü ve ondan Hîre sarayları nı tıpkı köpek dişleri gibi [yani ‘küçük ve beyaz’ köşkler halinde] gördüm” dedi. İkinci darbeyi indirdi; sonra, “bana kayadan Rum diyarının kızıl sarayları göründü” buyurdu. Sonra üçüncü darbeyi indirdi ve “bana San’â saray-ları göründü. Cebrail (a.s.) bana ümmetimin bu yerlerin hepsine sahip olacağını haber verdi, müjdeler olsun!” buyurdu. Münafıklar ise, “Bak sen şu işe!.. Mu-hammed size kuruntular veriyor; aslı astarı olmayan vaatlerde bulunuyor, Yes-rib ’den bakıp Hîre saraylarını, kisrânın Medâin ’ini gördüğünü ve buraların sizin tarafınızdan fethedileceğini söylüyor! Oysa siz korkunuzdan def-‘i hacet etmeye bile gidemez halde hendek kazıyorsunuz!..” dediler, bunun üzerine bu âyet nâzil oldu. [Bkz. İbn Hişâm, Sîret, s. 287, 547]
[1528] Şayet “Âyette neden ‘hayır senin elindedir’ ifadesine yer verilmiş; şer değil de sadece hayır zikredilmiştir?” dersen, şöyle derim: Çünkü burada söz, Al-lah’ın mü’minlere lütfedeceği ve tam da kâfirlerin inkâr ettiği hayırlarla ilgilidir. Bu sebeple “hayır senin elindedir” denilmiş, yani düşmanlarına rağmen sen hayrı dostlarına lütfedersin denilmek istenmiştir. Ayrıca Allah’ın faydalı yahut zararlı tüm fiilleri hikmet ve maslahata göre sâdır olur, bu yüzden de O’nun bütün fiil-leri hayırdır. Mülkü vermek de çekip almak da bu kapsamdadır.
[1529] Bunun ardından Allah Teâlâ geceyi-gündüzü ve bunların birbiri ardı-na gelişlerini, ölünün ve canlının birbirlerinden çıkış hallerini zikretmiş ve böyle-ce muazzam kudretini ifade etmiştir; daha sonra akılları şaşkına çevirecek butun bu muazzam fiillere ve dilediği kullarına sınırsız ve hesapsız nasipler bahşetmeye kadir olan bu kudretli zâtın, mulku yabancıların elinden alıp onlari zelîl etmeye ve bunu Araplara vererek, onları izzete kavuşturmaya kâdir olduğuna delâlet et-mek üzere nasiplendirmesinin sınırsız olduğunu zikretmiştir.
[1530] Semavî kitaplardan birinde şöyle denmiştir: “Ben Allah’ım! Hü-kümdarların hükümdarı Ben’im! Hükümdarların kalpleri ve perçemleri benim elimde. Kullar bana itaat ederlerse hükümdarları onlara rahmet kılarım; bana isyan ederlerse o zaman da bunları kendilerine ceza kılarım! O halde, hüküm-darlara küfür etmekle vakit geçirmeyin; aksine bana tevbe edin ki o hükümdar-ları size karşı şefkatli kılayım.” Bu ifadeler Peygamber (s.a.)’in “Nasılsanız öyle idare edilirsiniz” sözünün mânasıdır. [KT.b]
28. Âyetin Tefsiri
[1531] Müslümanlara; kâfirlerle aralarındaki İslâm öncesi dönemden kal-ma dostlukları, akrabalıkları ya da yardımlaşma ve dostluğa vesile olan diğer sebepler yüzünden onları velî edinmeleri yasaklanmıştır. Bu husus Kur’ân’da defalarca tekrar edilmiştir. “Yahudi ve Hıristiyanları velî edinme yin. Onlar bir-birlerinin velîsidir. İçinizden her kim onları velî edinirse, o da onlardandır.” [Mâide 5/51] ve “Allah’a ve ‘son gün’e iman eden bir toplumun, Allah ve Resûlü ile sınır çizme yarışına giren birine -kendi babaları, oğulları, kardeşleri veya aşiretleri bile olsa- dostluk beslediğini göremezsin!” [Mücâdile 58/22] âyetleri bunlardan bazılarıdır. Allah için sevmek ve Allah için buğz etmek, iman esasla-rından biri olup çok önemli bir husustur.
[1532] َ ِ ِ ْ ُ ْ ْ دُونِ ا ِ ; yani mü’minlerle aranızdaki velâyet ilişkisi sizi kâ-firleri veli edinmekten müstağni kılar; o halde kâfirleri mü’minlere tercih etme-yin. “Kim bunu yapar”, kâfirleri velî edinir “ise, Allah’la hiçbir alâkası kalmamış” Allah’ın velayetinden ona hiçbir şey düşmemiş. yani Allah’ın velayetinden tama-men çıkmıştır. Bu, gayet makul bir durumdur, zira aynı anda hem bir kimseyi hem de onun düşmanını velî edinmek çelişkilidir. Şair şöyle demiştir:
Hem dostunum diyorsun hem de düşmanımı seviyorsun!Anlaşılan, ahmaklık pek de uzak değil senden
[1533] “Ancak onlar tarafından gelecek sakınılması gereken bir durumdan endişe etmeniz müstesna.” Tükāten kelimesi takıyyeten şeklinde de okunmuştur. Nitekim kendisinden sakınılan şeyi ifade etmek üzere hem tükāten hem de takıy-yeten kelimesi kullanılır. Bu tıpkı darbu’l-emîr [sultanın bastırdığı akçe] ifadesindeki darb ifadesi ile madrûb yani bastırılan akçe mânasının kastedilmesi gibidir. Âyet-teki bu ifade ile Müslümanlara, kâfirlerden korktukları zaman onlarla dostluk kurma ruhsatı verilmiştir; bu dostluktan maksat onlarla sadece görünürde ilişki kurmak, ancak kalpten onlara karşı düşmanlık ve kin beslemeye devam etmek, onlarla açıkça düşmanlık etmek için engellerin ortadan kalkmasını beklemektir. Nitekim Hazret-i İsa, “[görünürde] insanların ortasında ol, ancak [içten içe] on-lardan uzak dur” buyurmuştur. “Allah sizi kendisine karşı uyarıyor” yani sakın Allah düşmanlarını dost edinip de Allah’ın gazabına maruz kalmayın. Bu, çok şiddetli bir tehdittir. ا ُ َ fiilinin "dikkat edin" ve "korkun" mânası ihtiva etmesi ve mef‘ûlünü Min harf -i ceri ile almış olması, tükāten ya da takıyyeten kelimesinin de tıpkı ِ ِ א ُ َ َ ا ا ُ âyetinde [Allah’tan hakkıyla sakının” (Âl -i İmrân 3/102)“] اolduğu gibi mastar olarak mansup olması mümkündür.
29. Âyetin Tefsiri
[1534] “De ki: içinizde olanı” yani kâfirleri velî edinmeyi ya da Allah’ın razı olmadığı başka bir şeyi “gizleseniz de açıklasanız da Allah onu bilir,” O’nun için gizli kalmaz. “O, göklerde ve yerde ne varsa hepsini bilir;” hiç-bir şey asla O’na gizli kalmaz. Dolayısıyla, sizin aleni ya da gizli şeyleriniz de ona gizli değildir. “Allah, her şeye kadirdir” o size ceza vermeye kadirdir. Bu ifade, önceki âyette geçen “Allah sizi kendisine karşı uyarıyor” ifadesinin beyanıdır. Zira “kendisi” [nefsehû] ifadesi Allah Teâlâ’nın diğer tüm zâtlardan ayrı olan zâtını ifade etmektedir ve Allah, zâtına ait bir ilim sıfatına sahiptir ki, bu ilim bilgiye konu olan şeylerden [ma‘lûm] sadece bazılarına taalluk edip diğerlerine taalluk etmemekle sınırlı kalmaz; aksine bütün mâlûmâta taalluk eder. Yine Allah, zâtına ait41 bir kudret sıfatına da sahiptir ve onun kudret sıfatı sadece bazı şeylere değil, kudret kapsamında olan her şeye [makdûrât] ta-alluk eder.42 Dolayısıyla böyle bir zâttan korkulması, O’nun karşısında dik-katli olunması, hiç kimsenin O’nun karşısında çirkin bir fiile cesaret edeme-mesi, herhangi bir görevinde kusur etmemesi sezadır; zira Allah Teâlâ bütün bunları kaçınılmaz olarak bilmektedir ve gerekli cezayı muhakkak verecektir.41 Sıfatların hususen “zâta ait” olarak nitelenmesi, sıfatların zâta zâid olduğu şeklindeki Eş‘arî yaklaşımı
reddetmektedir. / çev.42 Makdûrât ifadesi, mümkinât mânasındadır; böylece mümteni‘ât (imkânsız / muhâl şeyler) bu kapsamın
dışında tutulmuştur. / çev.
Örneği: Bir sultanın kölelerinden biri, sultanın kendisini izlemek istediğini, bu konuda çok kararlı ve gayretli olduğunu, kendisini takip etmek ve yapıp ettiklerini öğrenmek için peşine casus taktığını öğrenecek olsa, derhal tedbirini alır; attığı her adıma dikkat eder, teyakkuz halinde olur, şüphe çekebilecek her türlü davranıştan titizlikle uzak durur. Hal böyleyken, bir de gizli açık her şeyi zâtı ile bilen zâtın kendisini an be an izlediğini bilen kimsenin durumu nice olur!? Allah’ım! Senin gizliliğine aldanmaktan sana sığınırız!
30. Âyetin Tefsiri
[1535] ُ ِ َ مَ ْ َ [bulacağı gün] ifadesi, د َ َ [ister ki] fiili ile mansuptur. Beynehû ifadesindeki zamir, َم ْ َ ifadesine işaret eder. Yani, “kıyamet günü her nefis işlediği tüm hayır ve şerleri karşısında hazır bulduğu vakit, ister ki kendisi ile bu gün ve bu günün dehşeti arasında çok uzun bir mesafe bulunsun. Ayrıca ُ ِ َ مَ ْ َ ifade-sinin [zikret, hatırla şeklinde] gizli bir fiil ile mansup olması ve sadece ْ َ ِ َ א [işle-diği şey] ifadesi ile ilişkili olması, א ‘ifadesinin de mübteda olarak merfû و olması, د َ َ [ister ki] fiilinin bu mübtedanın haberi olması, yani “işlemiş olduğu kötülüğün ise kendisinden olabildiğince uzak olmasını ister” anlamında olması da mümkündür. ْ َ ِ َ א ifadesindeki Mâ’nın şart Mâ’sı olması mümkün değil-dir, çünkü د َ َ fiili merfû‘dur. Şayet “Peki, bu Mâ’nın İbn Mes‘ûd kıraatindeki şeklindeki okuyuşa göre şart Mâ’sı olması mümkün müdür?” dersen, şöyle ودّتderim: Bunun doğru olup olmayacağı konusunda diyecek bir söz yok; ancak anlam itibariyle ifadeyi mübteda ve haber şeklinde düşünmek daha uygundur. Çünkü bu ifade, o gün olacak olan şeyin hikâyesidir. Üstelik böyle yorumlamak çoğunluğun kıraatine de daha uygundur. İki kez geçen ْ َ ِ َ ifadesinden ikinci-sinin ilkine atıf olması ve د َ َ fiilinin hal olması, yani “amelini hazır bulduğu gün kendisi ile bu gün (ya da kötü ameli) arasında çok uzak bir mesafe olmasını ister haldedir” anlamında olması da mümkündür.
اً [1536] َ ْ ُ ifadesi, “bütün yaptıklarını orada hazır görürler” [Kehf 18/49] ifadesi gibidir, yani “bütün yaptıkları sahifelerinde yazılıdır ve onlar onu okurlar” anlamındadır. Yine “Allah’ın; tamamını diriltip yaptıklarını kendile-rine bir bir haber vereceği gün... Çünkü kendileri unutmuş olsa da Allah, onu bir bir kaydetmişti.” [Mücadile 58/6] âyeti de böyledir. el-Emedü kelimesi mesafe anlamına gelir. Bunun bir benzeri de, “Keşke benimle senin aranda doğu ile batı arasındaki kadar uzaklık olsaydı!..” [Zuhruf 43/38] âyetinde söz konusudur.
[1537] ُ َ ْ َ ُ ا ُ رُכُِّ َ ُ -ifadesi, kulların bu hususu daha çok önemse وَ
meleri ve gaflete düşmemeleri için tekrar edilmiştir. “Bununla birlikte, Allah kullarına karşı şefkatlidir;” Allah’ın, kullarını kendisine karşı uyarmış olması ve kendisinin ilim ve kudret sıfatlarına sahip olduğunu bildirmesi onun kullarına karşı merhamet ve şefkatindendir; çünkü kullar Allah’ı bu şekilde hakkıyla bi-lip O’ndan sakındıkları zaman, bu durum onları Allah’ın rızasını talep etmeye ve O’nun gazabından kaçınmaya sevk edecektir. Hasan-ı Basrî’nin [v.110/728] “Allah Teâlâ’nın kendisinden sakındırması, onun kullara olan şefkatindendir” dediği nakledilmiştir. Ayrıca burada, O’nun ilim ve kudret sıfatları sebebiyle sakınılması gereken bir zât olmasının yanı sıra, rahmetinin genişliği sebebiyle de kendisine bel bağlanan / ümit beslenen bir zât olduğu da kastedilmiş olabi-lir. Nitekim şu âyette bu husus ifade edilmiştir: “Senin Rabbin; şüphesiz hem mağfiret sahibidir, hem de can yakıcı bir azap sahibidir.” [Fussilet 41/43].
32. Âyetin Tefsiri
[1538] Kulların Allah’ı sevmesi (mahabbetu’llāh), onların gönüllerinin baş-ka varlıklara değil de sadece Allah’a kulluk etmek istediklerini ve O’na ibadete rağbet ettiklerini anlatan bir mecazdır. Allah’ın kullarına muhabbeti ise, onlar-dan razı olması ve fiillerini beğenmesidir. Anlam şöyledir: Eğer hakiki anlamda Allah’a kulluk etmek istiyorsanız, “bana uyun” ki Allah’a kulluk etme yönün-deki iddianız geçerli olsun, böylece Allah sizden razı olsun “ve sizi bağışlasın.”
[1539] Hasan-ı Basrî’nin şöyle dediği nakledilmiştir: Peygamber (s.a.) dö-neminde bazı kimseler Allah’ı sevdiklerini iddia ettiler, Allah Teâlâ da onla-rın bu sözlerini amel ile tasdik etmelerini istedi. Dolayısıyla, her kim Allah’ı sevdiğini iddia eder, fakat O’nun peygamberinin sünnetine muhalefet ederse, o yalancıdır; Allah’ın kitabı onu yalanlamaktadır. Allah sevgisinden bahseden ve bunu söylerken el çırpıp neşelenen, nara atıp kendinden geçen, ayılan ba-yılan birini görürsen onun Allah’tan bîhaber olduğu, Allah sevgisi nedir bil-mediği konusunda hiç kuşkun olmasın! Onun el çırpması, neşelenmesi, nara atması, kendinden geçmesi, ayılıp bayılması; o murdar / adi hayal âleminde insanı kendine âşık eden yakışıklı, güzel bir sûret tasavvur etmesi sebebiy-ledir; cahillik ve edepsizliği yüzünden o sûreti “Allah” diye adlandırmakta;
sonra da onu düşünerek el çırpmakta, neşelenip kendinden geçmekte; nara atıp düşüp bayılmaktadır. Hatta, bu âşığın baygınlık hali esnasında şalvarının meni ile dolduğunu bile görebilirsin! Çevresini sarmış olan ahmaklar ise onun halinden etkilenir ve gözyaşlarına boğulurlar.
[1540] [Âyetteki ‘sevgi’ fiilleri] habbehû - yahibbuhû [onu sevdi] fiilinden ol-mak üzere; tahibbûne, yahbubküm ve yahibbeküm şeklinde okunmuştur. Şair şöyle demiştir:
Hurmalarını sevdiğim için severim Ebû Servân’ı;Ve bilirim ki komşuya yumuşak davranmak, yumuşaklığı celbeder.Evet, hurmaları olmasaydı; vallahi sevmezdim onu![Evlatlarım] Ubeyd ve Muşrık’dan daha yakın gelmezdi bana
ا [1541] ْ َ َ نْ ِ َ ifadesi mazi fiil olabileceği gibi Peygamberin onlara söyle-diği sözler cümlesi içerisinde yer alıp ا ن anlamında muzari fiil de olabilir.
37. Âyetin Tefsiri
[1542] “İbrahim soyu” İsmail, İshak ve onların evlatlarıdır. “İmrân soyu” ise İmrân b. Yashur ’un evlatları olan Musa ve Harun ’dur; bir görüşe göre ise İsa ve İmrân b. Mâsân ’ın kızı olan Meryem’dir. Bu iki İmrân arasında bin sekiz yüz sene vardır.
[1543] ً .ifadesi, “İbrahim soyu ve İmrân soyu” ifadesinden bedeldir ذُرٍِّ ْ َ ْ ِ א ُ ْ َ [Birbirlerinden] yani bu iki soy, tek bir nesil/zürriyet olup biri
diğerinden türeyerek silsile halinde devam etmiştir. Musa ve Harun İmrân’dan, İmrân Yashur’dan, Yashur Fâhis’ten, Fâhis Levi ’den, Levi Ya‘kūb ’dan, Ya‘kūb İshak’dan gelmiştir. Aynı şekilde İsa Meryem’in, Meryem İmrân’ın, İmrân Mâsân’ın, Mâsân Süleyman ’ın, Süleyman Dâvud’un, Davûd Îyşâ’nın, Îyşâ Yehû-dâ’nın, Yehûdâ Ya‘kūb’un, Ya‘kūb da İshak’ın evladıdır. İbrahim soyu na Peygam-ber (s.a.) de dâhildir. Bir görüşe göre ٍ ْ َ ْ ِ א ُ ْ َ [Birbirlerinden] ifadesi, tıpkı “Münafık erkeklerle, münafık kadınlar birbirlerindendirler” [Tevbe 9/67] âyetinde olduğu gibi, “din konusunda birbirlerindendirler” anlamına gelmektedir.
[1544] “Allah işitir; ‘mutlak ilim sahibi’dir”, kimin seçilmeye uygun oldu-ğunu bilir. Ya da onların din konusunda birbirlerinden olduklarını bilir. Ya da “İmrân’ın karısı nın sözünü işitmiştir, niyetini bilir. ْإِذ ifadesi, bu ifade ile; bir görüşe göre ise gizli bir “hatırla/zikret” fiili ile mansuptur. “İmrân’ın karısı”n-dan maksat, İmrân b. Mâsân ’ın karısı, yani iffetli (betûl) Hazret-i Meryem ’in annesi, İsa (a.s.) ’ın anneannesidir; ismi Hanne bint Fâkūz ’dur.
[1545] Âyette “İmrân soyu” ifadesinin ardından “Hani İmrân’ın karısı de-mişti ki” denilmiş olması, İmrân ismi ile kastedilen kişinin İsa (a.s.) ’ın dedesi olan Mâsân’ın oğlu İmrân olduğu görüşünü kuvvetlendirir. Diğer görüşü kuv-vetlendiren şey ise, Musa (a.s.) ’ın Kur’ân’da çok kez İbrahim (a.s.) ile birlikte anılmış olmasıdır. Şayet “İmrân b. Yashur’un Meryem isimli bir kızı vardı ve bu Musa ve Harun ‘Aleyhimesselâm’dan büyüktü; İmrân b. Mâsân ’ın kızı ise iffetli (betûl) Meryem idi; o halde bu âyette geçen İmrân isminin Musa ve Harun ‘Aleyhimesselâm’ın kız kardeşi Meryem’in babası İmrân değil de iffetli Meryem’in babası İmrân olduğunu nereden biliyorsun?” dersen şöyle derim; sözü edilen Meryem’e Zekeriya ’nın bakmış olması, onun iffetli (betûl) Mer-yem’in babası İmrân olduğunu göstermeye yeter, çünkü Zekeriya b. Âzân (a.s.) ve İmrân b. Mâsân aynı asırda yaşamışlardır, Zekeriya (a.s.) , onun kızı ve Mer-yem’in ablası olan Îyşâ’ ile evlenmiştir, böylece Yahya ve İsâ ‘Aleyhimesselâm teyze çocuklarıdır. Rivayete göre; İmrân’ın karısı kısırdı, yaşlanıncaya kadar hiç doğurmadı. Bir gün, bir ağaç gölgesinde otururken bir kuşun yavrusunu beslediğini gördü ve içinden evlat sahibi olma arzusu geçti. Bunun üzerine, “Allah’ım! Eğer bana bir evlat lütfedersen, onu Beyt-i Makdis ’e adamak, oranın hizmetkârı olmasını temin etmek sana karşı boynumun borcu, şükür adağım olsun!” diye dua etti. Derken Meryem’e hamile kaldı. O hamile iken kocası İmrân vefat etti.
[1546] “Azatlı bir kul olarak” [ًرا َ ُ ] yani Beyt-i Makdis ’in hizmetkârı ola-rak… Artık üzerinde hiçbir yetkim olmayacak; onu hiçbir işe koşmayacağım, hiçbir şeyle meşgul etmeyeceğim. Bu tür adak adamalar onlar nezdinde meşru idi. Rivayet edildiğine göre; bu şekilde adak adıyorlardı ve çocuk bülûğ çağına geldiği zaman bu adağı yerine getirip getirmemek arasında serbest bırakılıyordu. Şa‘bî ’den [v.104/722] ًرا َ ُ ifadesinin “ibadete adanmış” mânasında geldiği gö-rüşü nakledilmiştir. Çocuğun mabet hizmetine adanması sadece erkek çocukları için söz konusuydu; İmrân’ın karısı da bu adağı “erkek çocuğum olursa” şeklinde bir takdir üzere ya da erkek çocuk sahibi olma temennisi ile yapmıştı.
א [1547] ْ َ َ وَ א َ َ [onu doğurunca] ifadesindeki zamir, ِ ْ َ ِ א [kar-nımdaki] ifadesine işaret eder. Bu zamir, anlam itibariyle müennes gelmiştir, çünkü karnındaki çocuğun kız olduğu Allah’ın ilminde mâlûmdur. Ya da bu zamirin müennes gelmesi, karnındakinin, [kişi anlamında müennes kelimeler olan] hable, nefs ya da neseme isimleriyle değerlendirilmesinden kaynaklanmıştır. Şa-yet “Burada ْ א ifadesinin [kız olarak] أُ ُ ْ َ ifadesindeki [ben onu doğurdum] وَzamirin hali olarak mansup olması nasıl mümkün olur; zira bu durumda ifade, “Ben o kızı kız olarak doğurdum” anlamına gelecektir?” dersen, şöyle derim: Bu ifadenin aslı ْ ُ أُ ْ َ şeklindedir; ancak hâl müennes olduğu için zamir وَde müennes gelmiştir. Çünkü hâl [ ْ ve o halin sahibi aynı şeydir. Bu tıpkı [أُhaberi müennes olduğu için zamirin de müennes olarak kullanıldığı men kânet ümmeke [Senin annen kimdi?] ifadesine benzer. Bunun bir benzeri, ِ ْ َ َ ْ َא ا َ نْ כא ِ َ [“eğer o ikisi iki kız iseler” (Nisâ 4/76)] âyetinde söz konusudur. Ayrıca zamirin mü-ennes gelişi, karnındakinin bebek (hable), nefs ya da neşeme isimleriyle değer-lendirilmesinden kaynaklanmış ise, o zaman durum açıktır. Bu durumda san-ki; “ben karnımdaki bebeği ya da kişiyi kız doğurdum” denilmiş olmaktadır.
[1548] Şayet “Neden ‘ben onu kız doğurdum’ demiştir, onu bu sözü söyle-meye sevk eden nedir?” dersen, şöyle derim: Bu sözü, beklediğinin aksi doğdu-ğu ve umudu boşa çıktığı için üzüntüsünü ifade etmek, Rabbine iletmek üzere söylemiştir. Çünkü o bir erkek evlat doğurmayı ümit etmiş ve öyle varsaymıştı. Bu sebeple de o ‘erkek çocuğu’nu Beyt-i Makdis ’in hizmetine adamıştı. O hüzün ve hayıfla böyle söylediği için de Allah Teâlâ “Allah onun ne doğurduğunu çok iyi bilir” buyurarak, doğurduğu kişinin konumunu tazim etmiş ve onun ken-disine ne kadar büyük bir lütuf verildiğinden habersiz olduğunu ifade etmiştir. Bunun anlamı, “Allah onun ne doğurduğunu ve doğurduğu çocukla ilişkili olan muazzam işleri, onu ve evladını âlemler için bir mucize kılacağını bilir; o ise bunların hiçbirini bilmez, bu yüzden yazıklanmakta, üzülmektedir” şeklindedir.
İbn Abbâs ’ın [v.68/688] okuyuşunda bu ifade, ِ ْ َ א وَ ِ ُ َ ْ ُ أَ Allah senin] وَاne doğurduğunu çok iyi bilir] şeklinde, Allah’ın ona hitabıdır. Yani anlam, “sen, sana verilen bu nimetin değerini bilmiyorsun; onun değerinin, öneminin ne kadar büyük olduğuna dair Allah’ın ilmindeki şeyi bilmiyorsun” şeklindedir. ْ َ َ ُ fiili وَ ْ َ ,şeklinde de okunmuştur, bu durumda anlam [doğurdum] وَ
“belki de Allah’ın bunda bir sırrı ve hikmeti vardır; belki de bu kız çocuğu erkek çocuğundan daha hayırlıdır” şeklinde kendi kendine söylediği bir teselli sözü şeklindedir.
[1549] Şayet “Buradaki ‘erkek kız gibi değildir’ ifadesinin mânası nedir?” dersen, şöyle derim: Bu ifade, “Allah onun ne doğurduğunu çok iyi bilir” ifade-sinin beyanı olup, doğurulan çocuğun değerini tazim etmek için söylenmiştir; anlamı da “onun istediği erkek çocuğu benim ona lütfettiğim kız çocuğu gibi değildir” şeklindedir. Buradaki Lâm-ı ta‘rîf ahd ifade eder, yani erkek ve kız ifadeleri ile belli bir erkek ve belli bir kız kastedilmektedir.
[1550] Şayet “Âyetteki ‘adını da Meryem koydum’ ifadesi neye atıftır?” dersen, şöyle derim: Bu ifade, “ben onu kız doğurdum” ifadesine atıftır, iki cümle arasındaki ifadeler tıpkı “Bir bilseniz, gerçekten büyük bir yemindir bu.” [Vâkı‘a 56/76] âyetinde olduğu gibi, ara cümledir.
[1551] Şayet “Çocuğun adını Meryem koyduğunu neden Rabbine söyle-miştir?” dersen, şöyle derim: Çünkü onların dilinde meryem kelimesi “ibadet ehli hanım” anlamındadır, o da bu ismi vermekle Allah’a yakınlaşmayı ve O’n-dan evladını muhafaza etmesini istemiş; isminin fiili ile mutabık olmasını, hak-kındaki zannını tasdik etmesini talep etmiştir. Nitekim dikkat edilirse, hemen bunun ardından onu ve evladını şeytandan ve onun aldatmacasından Allah’a emanet etmiş, O’na ısmarlamıştır. “Doğan hiçbir çocuk yoktur ki şeytan doğar doğmaz ona temas etmesin ve o da bu temas sebebiyle çığlık atmasın. Bunun tek istisnası Meryem ve oğludur” [Buhārî , “Tefsîr”, 592] şeklinde bir hadis rivayet edilmiştir. Bu sözün doğru olup olmadığını Allah bilir, eğer sahih bir hadis ise anlamı; “şeytan, doğan her çocuğu saptırmak için yanıp tutuşur, Meryem ve oğlu hariç; çünkü onlar masumdur” şeklindedir. Aynı şekilde o ikisinin nitelik-lerine sahip olan diğer insanlar da şeytanın aldatmasından korunmuşlardır. Zira şöyle buyrulmuştur: [“Dedi ki: Ya Rabbi! Sen beni azdırdığın için, ben de yeryüzünde(ki bütün fenalıkları) onlara cazip göstereceğime ve] tamamını azdıracağıma and içerim! Sadece, Senin (ihlâsları sayesinde) kurtarılan kulların müstesna” [Hicr 15/39-40].
Çocuğun şeytanın teması ile çığlık atması, şeytanın onu yoldan çıkarmaya ta-mah etmesinin tasvirî ve canlandırma (tahyîl ) şeklinde bir anlatımıdır; ade-ta şeytan ona temas etmekte, ‘el’iyle dokunmakta ve “işte bu, benim azdırıp yoldan çıkaracaklarımdan biridir” demektedir. Bu canlandırmanın (tahyîl) bir benzeri, İbnü’r-Rûmî ’nin [v.283/896] şu şiirinde vardır:
Kendisine bildirdiğindendir dünyanın, dert ve tasa diyarı olduğunu;Bebeğin doğar doğmaz ağlamaya başlaması!
[1552] Haşevîlerin vehmettiği gibi, şeytanın bebeğe gerçekten dokunup onu dürtmesi ise kesinlikle söz konusu değildir. İblis bu şekilde insanlara mu-sallat edilmiş olsaydı, onun taciz ve dürtmeleri neticesinde dünya çığlıklarla, feryatlarla dolar taşardı!
[1553] “Bunun üzerine, Rabbi onu güzel bir kabul ile karşıladı” yani onun erkek çocuk yerine kız çocuğunu adamış olmasından razı oldu, adağını kabul etti. ٍ َ َ لٍ ُ َ ِ [güzel bir kabul ile] ifadesinde iki yorum söz konusudur: İlkine göre kabûl, kendisi ile kabulün gerçekleştiği şey mânasındadır. Nitekim buruna çekilen enfiye ilacının dökülmesini sağlayan şeye [aynı kalıpla] es-se‘ût / ط ;اağıza damlatılan ilacın damlatılmasını sağlayan şeye de el-ledûd / ود .denir اBu kabul de sadece ona mahsus olarak onun adağını oğlan çocuğu yerine ka-bul etmesi anlamındadır, zira daha önce bu konuda kız çocuğunun adanma-sı kabul edilmiş değildir. Ya da Allah onu doğar doğmaz, henüz yetişmeden annesinden teslim alarak ve mabet hizmetçisi olmaya uygun hale getirerek, annesinin duasını kabul etmiştir. Rivayet edildiğine göre Hanne , Meryem’i doğurduğu zaman onu bir hırkaya sarmış ve mescide götürmüş; orada Harun (a.s.) ’ın soyundan gelen din adamlarının yanına bırakmıştır. Bunların Beyt-i Makdis ’teki konumları, Kâbe’deki muhafız sınıfının konumu gibidir. Hanne çocuğunu oraya bırakınca onlara, “alın bu adağımı” demiş, onlar da onu almak için birbirleri ile yarışa girmişlerdir; çünkü çocuk, önderlerinin, kurban ibade-tini yöneten imamlarının çocuğu idi. Mâsân oğulları İsrailoğullarının liderleri, din adamları , kralları idiler. Zekeriya (a.s.) onlara, “onu almaya en layık olan benim, çünkü ben teyzesinin kocasıyım” dedi. Ama onlar “hayır , kur’a çekme-den olmaz” dediler. Böylece toplam yirmi yedi kişi olarak bir nehrin kıyısına gittiler ve kalemlerini nehre attılar; Zekeriya’nın kalemi suyun üzerine çıkarken diğerlerinin kalemleri dibe battı. Bunun üzerine Meryem’in bakımını Zekeriya üstlendi.
[1554] İkinci yoruma göre; ٍ َ َ لٍ ُ َ ِ ifadesindeki kabul kelimesi mas-tardır ve muzāfun ileyhi hazfedilmiştir, yani ifade, “onu güzelce kabul eden birinin haliyle kabul etti” şeklindedir. Bu durumda da anlam, onun kız çocu-ğunu adak olarak sunmasının sadece ona mahsus bir şekilde kabul edilmesidir.
[1555] Ayrıca א َ َ َ َ ifadesinin א َ َ ْ َ א َ [onu karşıladı] mânasında olması da mümkündür. Bu tıpkı, te‘accele fiilinin ista‘cele mânasında; tekassāhu fiilinin de istaksāhu mânasında kullanılması gibidir. Bu kullanım Arap dilinde çok yaygındır. א َ َ ْ َ א َ ifadesi, bir işin daha ilk başından derhal onu alan kimse için kullanılan istakbele’l-emra anlamındadır. Kutāmî [v.101/720] şöyle demiştir;
En iyi iş, daha baştan önünü aldığın iştir.Peşinden sürüklenip gittiğin değil!
Yine ِ ِ ِ ا َ َ ِ َ ْ َ ا ُ [işin önünü al] şeklindeki deyiş de buna örnektir. Bu durumda mâna; “Meryem’i daha en başından, doğar doğmaz güzelce kabul ederek aldı” şeklindedir.
[1556] “Onu güzel bir bitki gibi özenle yetiştirdi” ifadesi, onu güzle bir şekilde eğitmiş, her halinde kendisine faydalı olacak şekilde yetiştirmiş olma-sını ifade eden bir mecazdır. א َ ifadesi, ‘amilehâ vezninde, kefilehâ şeklinde כَde okunmuştur. Bir okuyuş da Fâ şeddeli, Zekeriyyâ da mansup olarak א َ وَכَא ِ ;şeklindedir. Bu okuyuşta keffele fiili Allah’a izafe edilmiş olup anlam زَכَ“Allah onu Zekeriya ’ya tevdi etti, Zekeriya’yı ona kefil (bakıcı, sorumlu) kıldı, onun faydasına olan şeyleri muhafaza etmesini sağladı” şeklindedir. Übeyy b. Kâ‘b [v.33/654] bu ifadeyi א ِ ْ ِ אلَ أכَْ َ [“Onu da bana ver” (Sād 38/23)] âyetindeki gibi ve ekfelehâ şeklinde okumuştur. Mücâhid [v.103/721], ،א َ ْ ِ ْ א، وَأَ َ א رَ َ ْ َ َ َ א َ ْ ِّ -şeklinde, her üç fiili de emir fiili olarak ve Rabb kelimesini mansup ola وَכَrak okumuştur. Bu durumda anlam, İmrân’ın karısının bu şekilde dua etmesi, yani “Ey bu kız çocuğunun Rabbi! Onu kabul et; onu terbiye et ve Zekeriya’yı ona kefil kıl” şeklinde niyazda bulunmasıdır.
[1557] Denildiğine göre; Zekeriya (a.s.) onun için mescitte bir mihrap, yani merdivenle çıkılan yüksekçe bir oda inşa etmiştir. Bir görüşe göre mihrap, meclislerin en ön ve kıymetli yeridir. Bu durumda Hazret-i Meryem sanki, Beyt-i Makdis ’in en kıymetli yerine konulmuş olmaktadır. Bir başka görüşe göre İsrailoğulları mescitleri mihrap olarak isimlendirilirdi. Rivayete göre Haz-ret-i Meryem’in mihrabına sadece Zekeriya (a.s.) girer, başka kimse girmezmiş; Zekeriya (a.s.) çıktığı zaman da yedi kapıyı üst üste kilitlermiş.
[1558] “Zekeriya , mabetteki bölmeye her girişinde onun yanında bir yiyecek bulurdu.” Hazret-i Meryem ’in bu rızkı kendisine cennetten inerdi, hiçbir göğüs-ten süt emmemişti. Yazın kış meyveleri, kışın ise yaz meyveleri kendisine indi-rilirdi. “Ey Meryem! Nereden (geliyor) bu sana?’ derdi.” Yani, dünya rızıklarına benzemeyen, mevsimi dışında gelen, üstelik kapılar üzerine kapalıyken ve kimse-nin buraya girmesine imkân yokken bu rızık sana nereden geliyor? “O da: Allah tarafından” geliyor, bunu imkânsız görme derdi. Bir görüşe göre Hazret-i Mer-yem bu sözleri, tıpkı İsa (a.s.) ’ın beşikte konuşması gibi, küçükken konuşmuştur.
[1559] Rivayete göre; Peygamber (s.a.) bir kıtlık dönemi esnasında acıkır, kızı Hazret-i Fâtıma [v.11/632] da Peygamber için ayırdığı iki küçük çörek ve bir parça et getirir. Daha sonra Hazret-i Peygamber bu yemeği alıp Hazret-i Fâtıma’nın yanına döner ve “gel kızım, (birlikte yiyelim)” der; Hazret-i Fâtıma tabağı açınca içinin et ve ekmekle dolu olduğunu görür ve şaşırıp kalır, fakat bunun Allah tarafından gönderildiğini de anlar. Peygamber (s.a.) kendisine, “Bu sana nereden geldi?” diye sorunca da, “Allah’tan geldi, Allah dilediğini hesapsız rızıklandırır” der. Bunun üzerine Peygamber (s.a.); “Seni İsrailoğulları hanımlarının efendisine denk kılan Allah’a hamdolsun” der. Sonra Hazret-i Ali , Hasan, Hüseyin ve tüm Ehl-i Beyt ’ini toplar ve hepsi karınları doyuncaya kadar o yemekten yerler; ama yemek olduğu gibi kalır, hiç azalmaz. Hazret-i Fâtıma da yemeği komşularına dağıtır [KT.b].
[1560] “Allah, dilediğini elbette hesapsız rızıklandırır” cümlesi Hazret-i Meryem ’in sözlerinin bir parçası ya da Allah Teâlâ’nın sözüdür. “Hesapsız” ifadesi ölçülemeyecek kadar çok anlamında ya da “herhangi bir amelin kar-şılığında olmaksızın, karşılığında herhangi bir şey istenmeksizin, lütuf olarak” anlamındadır.
41. Âyetin Tefsiri
[1561] “İşte orada” yani Zekeriya mihrapta Meryem’in yanında ayakta du-rurken ya da o esnada. -Hünâ, semme ve haysü kelimeleri zaman ifade etmek için isti‘âre yoluyla kullanılırlar.- Zekeriya (a.s.) Hazret-i Meryem ’in Allah katında ne kadar değerli olduğunu, ne kadar yüce bir konuma sahip olduğunu görünce, kendisinin de eşi İyşâ’dan, tıpkı kızkardeşi Hanne ’nin doğurduğu çocuk gibi Al-lah katında seçkin ve değerli bir çocuk sahibi olmayı diledi. Eşi her ne kadar kısır olsa da, eşinin kızkardeşi Hanne de kısırdı [fakat buna rağmen Meryem’i doğurmuştu]. Bir görüşe göre Zekeriya (a.s.) meyvelerin mevsimi dışında geldiğini görünce, kısır bir kadının doğurmasının mümkün olduğunu anlamıştır.
[1562] ً kelimesi evlat anlamındadır. Bu kelime hem tek kişi için hem ذُرِّde çok kişi için kullanılır.
[1563] “Şüphesiz, Sen duaları işitirsin” icabet edersin. [1564] ُ ِכَ َ ْ ُ ا ْ אدَ َ ifadesi ُ ِכَ َ ْ אدَاهُ ا َ şeklinde de okunmuştur. Bir gö-
rüşe göre seslenen Cebrail ’dir, ancak “melekler seslendi” denilmesi, tıpkı “falan-ca, atlara biner” ifadesindeki [çoğul kelimeyi tekil anlamda kullanma] gibidir.
كَ [1565] ُِّ َ ُ َ ا -ifadesi “Allah’ın … müjdelediğini [söylediler]” mâna أنَ
sında fetha ile [enna’llāhe] ve “Allah … müjdeliyor [dediler]” mânasında kesre ile [inna’llāhe] okunmuştur. Kesre ile okunuşun bir diğer izahı da, nida ifadelerinin “dedi ki…” ile başlayan cümlelerin türünden olmasıdır. ك kelimesi beşşe-rahû kökünden yübeşşiruke şeklinde ve ebşerahû kökünden yübşiruke şeklinde okunmuştur. Yine beşerahû kökünden, Yâ’nın fethası ile yebşüruke şeklinde de okunmuştur.
[1566] Yahya eğer yabancı bir kelime ise -ki açık ve güçlü ihtimal budur- gayr-i munsarif olmasının sebebi, tıpkı mûsâ ve ‘îsâ isimlerinde olduğu gibi, ya-bancılık ve ma‘rifeliktir. Arapça kökenli ise o zaman gayr-i munsarif olmasının sebebi ma‘rife olması ve ya‘mer gibi fiil vezninde olmasıdır.
[1567] “Kendisinden bir kelimeyi” yani İsa Peygamber’i “doğrulayan” ve ona iman eden... Denildiğine göre; Yahya (a.s.) , İsa (a.s.) ’a ilk inanan ki-şidir. İsa (a.s.)’ın kelime olarak isimlendirilmesinin sebebi, onun başka her-hangi bir sebep olmaksızın, sadece Allah’ın bir kelimesi ile, yani “ol” [Bakara 2/228] kelimesi ile vücuda gelmiş olmasıdır. Bir görüşe göre; bu ifade, “Al-lah’tan gelen kelimeyi tasdik eden, Allah’ın kitabına iman eden” anlamında-dır. Kitabın kelime olarak isimlendirilmesi, tıpkı [Cahiliyye şairlerinden] Huvey-dira ’ya ait bir kasidenin Kelimetü’l-Huveydira olarak isimlendirilmesi gibidir.
Seyyid; halkının önderi olan, şeref itibariyle onlardan üstün olan kimse demek-tir. Yahya (a.s.) hem kavminin hem de tüm insanların üstünüdür, zira kendisi asla bir kötülük işlememiştir. Bu, ne muazzam bir efendiliktir! ًرا ُ َ [nefsine hakim], yani nefsini tutup şehvetten alıkoyan ve kadınlara yaklaşmayan kimse demektir. Bir görüşe göre bu, insanlarla beraber kumar ve benzeri oyunlara girmeyen kimse demektir. Ahtal [v.92/711] şöyle demiştir:
Kadehe iyi para ödeyen nice içiciler vardır ki içerken beni de yanlarına alırlar;
Ne kumardan geri kalırlar ne de kadehin dibinde içki bırakırlar.راً ُ َ [nefsine hakim] kelimesi, oyun ve eğlenceye dalmayan kimse anlamında isti‘âre olarak kullanılır. Rivayet edildiğine göre; Yahya (a.s.) çocukken diğer çocuklar kendisini oyun oynamaya çağırmışlar; “ben oyun için yaratılmadım” demiş. “Salihlerden” yani salihlerden gelme; çünkü kendisi peygamberler so-yundandır, ya da “Âhirette de şüphesiz salihlerdendir o” [Bakara 2/130] âyetinde olduğu gibi, “ileride salihlerden olacaktır” mânasındadır.
[1568] “Benim nasıl oğlum olabilir ki?” ifadesi, tıpkı Hazret-i Meryem ’in dediği gibi, normal kurallar gereği bir yadırgama ifadesidir. ُ َ כِ ْ ا َ
ِ َ َ َ ْ َ وَifadesi, tıpkı edrakethu’s-sinnü’l-‘âliyetü [ileri yaşlar ona yetişti] ifadesi gibi olup, “yaşlılık bende iz bıraktı, beni zayıf düşürdü” mânasında gelir. O sırada Zeke-riya (a.s.) doksan dokuz, karısı ise doksan sekiz yaşında imiş.
ِכَ [1569] ifadesi, “Evet Allah; tıpkı bu fiil gibi, yani yaşlı bir dede ile כَkısır bir nineden çocuk doğurmak gibi, dilediği acaip fiilleri yapar” anlamında-dır veya da kezâlikâ’llāhu [işte Allah böyledir] ifadesi mübteda ve haberdir. Yani, “Allah işte bu niteliklere sahiptir” mânasındadır; devamındaki “dilediğini ya-par” ifadesi ise bunun beyanı mahiyetinde olup, “Allah dilediği harikulade fi-illeri yapar” mânasındadır.
[1570] ً َ karımın hamile olduğunu öğreneceğim ve bu nimet ,[alamet] آbana geldiği vakit şükredebileceğim bir alamet ver anlamındadır. “Alâmetin; üç gün boyunca işaretten başka bir şekilde insanlarla konuşamamandır.” Sadece insanlarla konuşamaması bir âyet olarak tahsis edilmiştir, çünkü böylece onun dilinin Allah’ı zikretme kudretine sahip olduğu halde sadece insanlarla konuş-ma kudretinin alınmış olduğunu öğrenmesi istenmiştir. Bunun için de “Bu-nunla beraber Rabbini çok an ve akşam-sabah tenzih ve takdis et” denilmiştir. Yani, insanlarla konuşamadığın günlerde böyle yap denilmek istenmiştir ki bu, çok açık alâmetlerden biridir.
[1571] Şayet “Neden insanlarla konuşmaktan men edildi, bu konuda dili tutuldu?” dersen, şöyle derim: Bu süreyi sadece Allah’ı zikrederek geçirmesi ve dilini başka bir şeyle meşgul etmemesi için, bu büyük nimetin hakkını vere-bilmek, bir alâmet talep etmesine sebep olan şükran vazifesini yerine getirebil-mek üzere zamanını buna vakfedebilmesi için böyle yapılmıştır. Sanki kendisi şükredebilmek için bir alâmet isteyince, “senin alâmetin dilinin şükür dışında her şeyden alıkonulmasıdır” denilmiştir. Haddizatında en güzel ve etkili cevap, sorudan yola çıkılarak, sorudaki kelimeler kullanılarak verilen cevaptır.
اً [1572] ْ رَ yani sadece elinle, başınla ya da başka bir şekilde işaret إِ ederek. Remz kelimesinin asıl mânası, hareket ettirmektir; bir şey hareket ettiği zaman irtemeze denilir. Bu sebeple, denize râmûz denilmiştir. Yahyâ b. Vessâb [v.103/721] bu ifadeyi iki ötre ile illâ rumuzen şeklinde okumuştur. Bu durumda kelime, tıpkı rasûl kelimesinin çoğulunun rusül gelmesi gibi, ramûz kelimesi-nin çoğulu olarak rumuz şeklinde gelmiş olmaktadır. Bir başka kıraatte ise iki fetha ile, illâ ramezen şeklinde okunmuştur. Bu durumda kelime, tıpkı hādim kelimesinin çoğulunun hadem gelmesi gibi, râmiz kelimesinin çoğulu olarak ramez şeklinde gelmiş olmaktadır. Yine bu durumda bu ifade hem Zekeriya (a.s.) ’ın hem de işaretle konuşacağı insanların hali olmaktadır. Şairin şu ifade-sinde de bu kullanım vardır:
Karşıma ne zaman teke tek çıksandizlerin titriyor; pır pır ediyor yüreğin!
Yani bu durumda illâ ramezen şeklindeki okuyuş, illâ müterâmizîne an-cak karşılıklı işaretler yoluyla, tıpkı sağır ve dilsizlerin işaretle konuştukları gibi anlamına gelir.
[1573] ّ ;kelimesi, güneşin zeval vaktinden batmasına kadarki süre اכאر el-ibkâr ise, fecrin doğuşundan kuşluk vaktine kadarki süredir. Bu / اkelime, Hemze ’nin fethası ile ebkâr şeklinde de okunmuştur. Bu durumda kelime, beker kelimesinin çoğulu olup seherin çoğulu eshâr gibi türemiştir. Nitekim eteytühû bekeran [ona erkenden geldim] denilir. Şayet “Remz, kelâm / konuşma cinsinden değildir, o halde nasıl konuşmanın istisnası olarak kabul edilmiştir?” dersen şöyle derim. Çünkü o da kelâmın yerine getirdiği işlevi yerine getirir; kelâmdan anlaşılan şey ondan da anlaşılır; bu yüzden, ona da kelâm ismi verilmiştir. Ayrıca bunun [“insanlarla konuşamazsın, sadece işaretle anla-şabilirsin” anlamında] istisnâ-i munkatı’ olması da mümkündür.
43. Âyetin Tefsiri
[1574] “Hani, melekler şöyle demişlerdi: Ey Meryem!” Rivayete göre; me-lekler Hazret-i Meryem ile şifahen konuşmuşlardır ki, bu ya Zekeriya (a.s.) ’ın mucizesi ya da İsa (a.s.) ’ın nübüvvetine yönelik bir hazırlıktır. “Şüphesiz, Al-lah seni seçti” yani seni daha başlangıçta annenden alıp kabul ederek, terbiye ederek ve sana çok yüce bir değer tahsis ederek seni seçti “ve tertemiz kıldı” yani çirkin fiillerden ve Yahudilerin atacağı iftiralardan arındırdı. “Seni dünya kadınlarından üstün tuttu” yani nihayet sana babasız olarak İsa’yı vermek sû-retiyle seni tüm dünya kadınları içerisinde seçkin kıldı, zira bu, hiçbir kadına nasip olmamıştır.
[1575] Hazret-i Meryem ’e gönülden ibadet [kunût] ve secde etmesi söyle-nerek ona ‘namaz’ kılması emredilmiştir; zira bu ikisi namazın rükünlerinden-dir; sonrasında da ona “rükû edenlerle birlikte rükû et” denilmiştir ki bunun mânası, “namazın cemaatle olsun” ya da “kendini namaz kılanlarla birlikte tan-zim et, onların arasına dâhil et, onlardan başkasının safında yer alma” şeklin-dedir. Onun döneminde bir grup insanın namazda secde ve kıyam yapıp rükû etmemeleri, diğer bir grup insanın ise rükû da yapıyor olmaları mümkündür, bu durumda ona, rükû etmeyenlerle değil, edenlerle birlikte olması emredilmiş olmaktadır.
44. Âyetin Tefsiri
ِכَ [1576] ifadesi buraya kadar anlatılan Zekeriya (a.s.) , Yahya [Bunlar] ذ(a.s.), Hazret-i Meryem ve İsa (a.s.) ile ilgili haberlere işarettir. Yani “bütün bunlar senin ancak vahiy yoluyla bilebileceğin gayb haberleridir” mânasında-dır. Şayet “Neden Peygamber (s.a.)’in onları ve olup bitenleri görmediği ifa-de edilmiş; buna karşılık onun bu tür haberleri duymuş olabileceği ihtimali olumsuzlanmamıştır; oysa zaten onun bütün bunları görmediği şeksiz şüphesiz mâlûm iken duymamış olduğu şaibeli değil midir?” dersen, şöyle derim: Mu-hataplar Peygamber (s.a.)’in okuma bilmediğini ve geçmişin haberlerini din-lememiş olduğunu kesin olarak biliyorlardı. Ayrıca vahyi de inkâr ediyorlardı.
Bu durumda geriye sadece Peygamber (s.a.)’in bütün bunları görmüş olması ihtimali kalıyordu ki, bu da son derece imkânsız bir durum idi. İşte bu yüzden burada Peygamber (s.a.)’in okuma ya da dinleme yoluyla bilgi almadığını bil-dikleri halde vahyi inkâr edenlerin durumları alaya alınırcasına, onun bütün bunları görmediği söylenmiştir. Bunun bir benzeri şu âyetlerde de söz konu-sudur: “Biz, o buyruğumuzu Musa’ya bildirirken, sen (Tūr-i Sînâ ’nın) batı yö-nünde bulunmuyordun; olayın tanıklarından da değildin” [Kasas 28/44], “Evet, Biz seslendiğimizde Tūr’un yanında değildin.” [Kasas 28/46] ve “Onlar, (Yusuf ’a karşı) işbirliği ederek tuzak kurduklarında, sen orada değildin.” [Yûsuf 12/102]
[1577] “Kalemlerini…” Kalemden maksat, kura çekmek için nehre attıkla-rı fal ‘ok’larıdır. Bir görüşe göre; bu kalemler Tevrat yazarken kullandıkları ka-lemlerdir, Meryem’e hürmeten, onun kurasında bu kalemleri kullanmışlardır.
[1578] “Çekişirlerken” yani Meryem’i kimin alacağı, kimin ona kefil ola-cağı konusunda rekabet ederlerken.
[1579] Şayet “ ُ ُ َכْ ْ ُ -ifadesi neye taalluk eder?” der [hangisi kefil olacak] أَsen, şöyle derim: ْ ُ َ ْ أَ نَ ُ ْ ُ [kalemlerini atıyorlardı] ifadesinin delâlet ettiği hazfedilmiş bir ifadeye taalluk eder; sanki, “kalemlerini atıyorlar ve hangisi kefil olacak diye bekliyorlardı” ya da “hangisinin kefil olacağını bilmek için kalemlerini atıyorlardı” veya “kalemlerini atıyorlar ve ‘hangisi kefil olacak?’ diyorlardı” denilmiştir.
48. Âyetin Tefsiri
49. Âyetin Tefsiri
yecektir: “Ben size Rabbinizden bir kanıt getirdim: Size çamurdan kuşa benzer bir sûret yaparım ve ona üfleyince -Allah’ın izniyle- kuş olur, ana-dan doğma körü ve cüzamlıyı iyileştiririm; Allah’ın izniyle ölüleri di-riltirim; evlerinizde yediklerinizi ve depoladıklarınızı size tek tek haber veririm. Mü’minseniz, elbette bunda sizin için bir kanıt vardır.”
51. Âyetin Tefsiri
[1580] Mesîh kelimesi sıddîk ve fârûk gibi yücelik, değer bildiren lakaplar-dan biridir. İbrancada aslı meşîha olup mübarek mânasındadır. Nitekim “Nere-de olursam olayım beni mübarek kıldı” [Meryem 18/31] âyetinde bu husus ifade edilmiştir. ‘Îsâ kelimesi de Arapçaya Eyşû‘ kelimesinden intikal etmiştir. Bu kelimeleri Arapça mesh ve ‘îs köklerinden türetmeye çalışan kimse, su üstüne yazı yazmaya çalışmakta, nafile çaba göstermektedir.
[1581] Şayet “ ِ َ א ifadesi neye taalluk eder?” dersen, şöyle derim: Bu إِذْ ifade [42. âyetteki] ُ ِכَ َ ْ ِ ا َ א -ifadesinden bedel [hani melekler demişti ki] وَإِذْ dir; ancak [44. âyetteki] َن ُ ِ َ ْ َ ifadesinden bedel olması da [çekişirlerken] إِذْ mümkündür. Zira Hazret-i Meryem ’e kimin kefil olacağı konusunda çekişme ve ona verilen müjde, geniş bir zaman zarfı içerisinde meydana gelmiş olay-lardır. Bu tıpkı, [senenin belli bir ânında karşılaştığın halde] “onunla falanca sene karşılaştım” demen gibidir.
[1582] Şayet “Âyette hitap Hazret-i Meryem ’e olduğu halde, neden [‘oğlun İsa’ yerine] ‘Meryemoğlu İsa ’ ifadesi kullanılmıştır?” dersen, şöyle derim: Çün-kü çocuklar analarına değil babalarına nispet edilirler. Burada ‘Meryemoğlu’ denilerek onun annesine nispet edildiği bildirilmiş ve onun babasız dünyaya geldiği, bu yüzden babaya nispet edilmediği ifade edilmiş olmaktadır. Böylece, Hazret-i Meryem dünyanın diğer kadınlarından üstün kılınmış, onların ara-sından seçilmiş olmuştur.
[1583] Şayet “Âyetteki [müennes] el-kelime sözcüğüne işaret eden zamir ne-den müzekkerdir?” dersen, şöyle derim: Çünkü bu kelimenin müsemmâsı [İsa] müzekkerdir.
[1584] “Peki, neden ‘Onun ismi Meryemoğlu İsa Mesîh’tir’ denildi; bunlar üç ayrı şeydir; isim olan sadece İsa kelimesidir; Mesih ve Meryemoğlu ifade-leri ise lakap ve sıfattır?” dersen, şöyle derim: İsim, müsemmânın bilinmesini ve diğer şeylerden temyiz edilmesini sağlayan alâmettir. Burada sanki “onun bilineceği ve diğerlerinden temyiz edileceği şey, işte bu üçünün toplamıdır” denilmiştir.
אً [1585] ِ ٍ ifadesi [itibarlı] وَ َ ِ כَ ِ ifadesinin halidir; nitekimُِّ כَُ ; وَ َ ِ َ ُ ْ َ ا ِ َ ve وَ ِ ِ א َ ا ِ ٍ ifadeleri de وَ َ ِ כَ ِ ifadesinin halidir. An-
lam; “sana bu kelimeyi [İsa’yı] işbu sıfatlarla nitelenmiş biri olarak müjdeliyor” şeklindedir. Nekire kelime bir sıfatla betimlendiğinde hal alması caizdir. İti-barlı olmak (el-vicâhe) dünyada insanlara önderlik etmek ve peygamberlik; âhirette ise şefaat ve cennette yüce dereceler sahibi olmaktır. İsa Peygamber’in mukarrabînden olması, onun semaya yükseltilmiş olması ve meleklerle dost-luğu, birlikteliği mânasındadır. Mehd, çocuk için hazırlanan yatak, yani be-şik demektir. Burada mastar isim olarak kullanılmıştır. ِ ْ َ ْ ِ ا ifadesi hal olarak nasp mahallindedir. ً ْ ifadesi ise ona atıf olup anlam; “insanlarla وَכَçocukken ve yetişkinken konuşurdu” şeklindedir. Buna göre âyetin mânası, “o her iki halde de insanlarla peygamber kelâmı ile konuşurdu; çocukluk ça-ğıyla, aklı başına gelip rüşt çağına erdiği ve peygamberlerin nübüvvet görevini üstlendiği yetişkinlik çağı arasında konuşması bakımından bir fark yoktu” şeklindedir.
א رب] [1586] ifadesindeki] “Ya Rabbi!”nin, Cebrail (a.s.) ’a yönelik bir nida olduğu ve “Efendim!” anlamına geldiği şeklindeki açıklama, Tefsire sonradan dâhil edilen (bid‘at) yorumlardan biridir.
[1587] ُ ُ ِّ َ ُ كِ ;ifadesi وَ ُِّ َ ُ veya ًא ِ ُ veya وَ ُ ْ َ ifadesine atıftır. Ya
da bu ifade yeni başlayan bir cümledir. Âsım [v.127/745] ve Nâfi‘ [v.169/785], ُ ُ ِّ َ ُ .şeklinde Ya ile okumuşlardır وَ
[1588] Şayet “Daha evvel geçen mansup kelimelerden [49. âyetteki] ve rasûlen ile [50. âyetteki] ve musaddikan kelimelerini neye hamlediyorsun; zira ْ ُכُ ْ ِ ْ َ ِّ ي ve [sizlere getirdim] أَ َ َ َ ْ َ א
ِ [önümdeki Tevrat’ı] ifadelerinin bu mansup kelimelere hamledilmesi mümkün değildir [çünkü yukarıdakiler Al-lah’a aitken, bunlar İsa’ya ait sözlerdir]?” dersen, şöyle derim: Bu, oldukça zor bir meseledir. Buna iki şekilde cevap verilebilir. Birincisine göre; bu kelimele-rin öncesinde bir ve ursiltü [resul olarak gönderildim] fiilinin gizli olduğu, İsa (a.s.) ’ın bu ifadeyi söylemiş olduğu düşünülür ve anlam şöyle takdir edilir: “Biz ona kitabı ve hikmeti öğrettik; o da ‘Ben size Rabbinizden bir kanıt ge-tirdiğini ileten; önümdeki Tevrat’ı tasdik edici bir elçi olarak gönderildim’ derdi.” İkinci cevap ise şudur: Bu âyetlerdeki rasûl ve “tasdik edici” kelime-leri konuşma / söyleme anlamını ihtiva etmektedir. Buna göre; burada an-lam sanki “ben size Rabbinizden bir kanıt getirmiş bulunmaktayım diye-rek... ve önümdeki Tevrat’ı tasdik ediciyim diyerek” şeklinde olmaktadır.
Yahya b. Mübarek el-Yezîdî [v.202/817], ursiltu bi-ennî kad ci’tukum şeklinde [başındaki Bâ sebebiyle mecrur olan] ْ ُכُ ْ ِ ْ َ ِّ -ifadesine atfen ve rasûlin oku أَmuştur. Buna göre; harf -i cer hazfedilmiş, fiil de buna bağlı olarak mansup olmuştur. ُ ُ ْ ِّ أَ ْ ;ifadesi ise وأَ ُכُ ْ ِ ْ َ
ِّ ifadesine atıf olarak mansup veya أٍَ َ ِ ْ ُכُ ْ ِ ْ َ ِّ ٍ ifadesindeki أَ َ ِ kelimesine atıf olarak mecrur ya da أ כ כ .şeklinde merfû‘dur أ şeklinde yeni bir cümle başlangıcı إ أ
olarak da okunmuştur. Yani “Sizler için kuş sûretinde bir şekil yaparım.” ifadesi, ukaddiru [şekil veririm] anlamındadır. “Sonra da ona أ [1589]
üflerim” [ ِ ِ ُ ُ ْ َ َ ] ifadesindeki zamir, כ’deki Kâf ’a işaret etmektedir, yani kuş sûretinde yapmış olduğum o ‘sûret’e üflerim “de kuş olur”, o kuş ‘sûret’i, diğer kuşlar gibi canlı bir kuş haline gelir. İbn Mes‘ûd (r.a.) ِ ِ ُ ُ ْ َ َ ifadesini, א şeklinde okumuştur. Nitekim şair de [Fî’siz olarak] şöyle demiştir:
Bir kenara çekilerek kömür koruna üfleyen demirci gibi...Rivayete göre İsa (a.s.) yarasadan başka bir kuş halketmemiştir. [1590] el-Ekmehu “doğuştan kör”; bir görüşe göre ise, göz çukuru hiç bu-
lunmayan kimse demektir. Bu ümmet içerisinde, sadece müfessir âlimlerden Katâde b. Di‘âme es-Sedûsî ’nin [v.735] bu tip bir kör olduğu söylenir. Rivayete göre; İsa (a.s.) ’ın yanına, şifa bulmak için elli bin hastanın geldiği olurmuş. Gelebilenler gelir, gelemeyenlerin yanına da bizzat İsa (a.s.) gidermiş. Tedavisi ise sadece dua etmek şeklinde imiş. Bu dua ile tedavi esnasında, insanlar ken-disinde bir ulûhiyet özelliği bulunduğu şeklinde yanlış bir kanaate varmasınlar diye sıklıkla “Allah’ın izni ile” ifadesini tekrar edermiş. Rivayete göre; insanla-rın gözü önünde Sâm b. Nûh ’u diriltmiş, fakat onlar bunun bir sihir olduğunu söyleyip, “bize bir mucize göster” demişler; o da “Sen! Şunu, şunu yedin! Ve sen, kendin için şunları şunları stokluyorsun!” demiştir. َون ُ
ِ َ kelimesi, [azık edinmek anlamında] Zâl ile ve şeddesiz olarak ون ُ َ ْ َ / tezharûne şeklinde de okunmuştur.
[1591] ِ ُ ِ ْ ifadesi [ve helalleştirmek üzere] وَ כُ ِّ ْ رَِ ٍ َ ِ ifadesine bağlıdır;
anlam: “Ben sizlere Rabbinizden bir kanıt getirdim ve sizlere haram kılınan-ların bir kısmını helâlleştirmek üzere gönderildim” şeklindedir. ًא ِّ َ ُ [tasdik edici olarak] kelimesinin de aynı şekilde bu ifadeye bağlı olması, yani “Sizlere Rabbinizden bir kanıt getirdim ve sizlere [önümdeki Tevrat’ı] tasdik edici olarak geldim” anlamında olması da mümkündür.
[1592] Allah Teâlâ’nın onlara Musa (a.s.) ’ın şeriatında haram kılmış oldu-ğu şeyler iç yağı, işkembe ve bağırsakların üzerindeki ince yağ tabakası, deve eti, balık ve bütün tırnaklı hayvanlar idi. İşte İsa (a.s.) bunlardan bazılarını helâlleştirmiştir. Bir görüşe göre; İsa (a.s.) onlara balık ve mahmuzsuz kuşları helal kılmıştır. Cumartesi yasağı nı kaldırıp kaldırmadığı konusunda âlimler ihtilâf etmiştir.
[1593] ْ כُ ْ َ َ مَ ِّ ُ [size haram kılınan] ifadesinde edilgen fiil olarak geçen مَ ِّ ُ fiili, bir kıraatte etken fiil şeklinde َم َ okunmuştur. Bu durumda fiilin öznesi ya “Önümdeki Tevrat” ya “Yüce Allah” ya da “Musa (a.s.) ” olacaktır. Ni-tekim bu ifadenin öncesinde Tevrat’ın zikredilmiş olması ve bunların haram-lığının İsrailoğulları tarafından biliniyor olması, buna delâlet etmektedir. Yine bu َم ِّ ُ ifadesi, kerume vezninde َم ُ َ [haram olan] şeklinde de okunmuştur.
[1594] “Size Rabbinizden bir kanıt getirdim”, yani “gerçekten peygamber olduğuma şahit olacak bir kanıt getirdim” anlamındadır. Bu kanıt ise “Şüphe-siz Allah; benim de Rabbimdir, sizin de” ifadesidir. Çünkü bütün peygamber-ler bu sözü bir ilke olarak ifade etmiş; bu hususta asla ihtilâf etmemişlerdir. Bu cümledeki İnne edatının Hemze ’si Enne şeklinde fethalı da okunmuştur. Bu durumda cümle, daha önce geçen ٍ َ ِ ifadesinden bedel; “O halde, Allah’tan sakının ve bana itaat edin” ifadesi ise bir ara söz olmaktadır.
[1595] Şayet “Şüphesiz Allah; benim de Rabbimdir, sizin de’ sözü nasıl Al-lah’ın bir âyeti / kanıtı olarak gösterilebilir?” dersen, şöyle derim: Çünkü Allah Teâlâ bu sözü, onun da tıpkı diğer peygamberler gibi bir peygamber olduğu-nun anlaşılmasını sağlayan bir alamet kılmıştır. Zira bu sözü söyleyen peygam-ber, insanları aklî deliller üzerinde nazar edip onlardan sonuç çıkarmaya sevk etmektedir. Bu söz, “Size Rabbinizden bir kanıt getirdim” ifadesinin tekrarı da olabilir ki, bu durumda anlam şöyle olacaktır: Ben sizlere ardı ardına, saymış olduğum birçok kanıt getirdim; kuş sûreti yapıp can verdim, hastaları iyileştir-dim, ölüleri dirilttim, gizli şeylerden haber verdim. Bu saydıklarımdan başka benim babasız olarak doğmuş olmam, beşikte iken konuşmam ve sair hususlar da sizin için kanıttır. İbn Mes‘ûd (r.a.) ْ כُ ِّ رَ ْ ِ َאتٍ ِ ْ ُכُ ْ ِ şeklinde [âyeti وَçoğul yaparak] okumuştur. Bu durumda ا ُ א َ ifadesi, “getirmiş olduğum bu kanıtlardan dolayı, artık Allah’tan sakının ve sizleri davet ettiğim hususta bana uyun” anlamına gelir; ardından “Şüphesiz Allah; benim de Rabbimdir, sizin de” ifadesi ile yeni bir cümle başlamış olur. İnne’nin Hemze ’sini Enne şek-linde fethalı okuyanların okuyuşuna göre ise anlam, “Mademki Allah benim de sizin de, hepimizin Rabbi, o halde siz de O’na kulluk edin” şeklinde olur.
Bu tıpkı Kureyş sûresinde, önce Kureyşlilere verilen dokunulmazlık ve yağma-lanmama [îlâf] nimetinin hatırlatılması, ardında da “öyleyse onlar da şu evin (Kâbe ’nin) Rabbine kulluk etsinler” [Kureyş 107/3] denilmesi gibidir. Anlamın; “Benim de, sizin de Rabbimizin Allah olduğuna dair size kanıt getirdim” şek-linde olması da mümkündür. Bu durumda, “Size Rabbinizden bir kanıt getir-dim” ifadesi ile “Şüphesiz Allah; benim de Rabbimdir, sizin de” ifadesi arasın-daki ifadeler, ara söz kabilinden olur.
54. Âyetin Tefsiri
[1596] “Ne zaman ki İsa onların inkâr edeceğini anladı…” Bu ifade; “on-ların inkâr edeceğini hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde, tıpkı duyularla (hislerle) algılanan bilgiler gibi kesin olarak bildi” mânasındadır.
[1597] ِ ا َ אرِي ifadesi إِ ْ ifadesinin sılası olup izafet mânası ihtiva أَeder. Sanki bu ifadeyle, “kendilerini bana yardım konusunda Allah’a ilave edecek, O’nun bana yardım ettiği gibi bana yardım edecek olanlar kimler-dir?” denilmiştir. Ya da bu ifade, אرِي ْ kelimesindeki Yâ zamirinin hali أَolan mahzuf bir ifadeye taalluk edebilir ve anlamı, “Allah’a iltica etmek, O’na varmak üzere kim benim yardımcımdır?” mânasına gelebilir.
[1598] “Biziz Allah’ın yardımcıları!” yani Allah’ın dininin ve peygamberi-nin yardımcıları biziz. İnsanın havarileri, onun seçkin, has dostları demektir. Bu kökten türemiş bir kelime olarak, şehirli kadınlara, renklerinin saflığı ve temizlikleri nedeniyle, havâriyyât denilmiştir. Şair şöyle demiştir:
Söyle o akça pakça kadınlara, başkalarına ağlasınlar,Bize sadece çöldeki köpekler ağlasın!
el-Havâliyyu de aynı vezinde olup, hîlesi bol olan kimse demektir.[1599] Havariler , imanlarını pekiştirmek için İsa (a.s.) ’ın Müslüman ol-
duklarına şahitlik etmesini istemişlerdir; zira peygamberler kıyamet günü ka-vimlerinin lehinde veya aleyhinde şehadet edeceklerdir.
[1600] “Bizi şahitlik edenlerle beraber yaz” yani ümmetlerinin lehine şeha-det edecek olan peygamberlerle birlikte ya da Allah’ın birliğine şahitlik eden-lerle birlikte yaz. Bir görüşe göre bu ifade, “Ümmet-i Muhammed ile birlikte” anlamına gelir, zira Ümmet-i Muhammed bütün insanlara şahit olacaktır.
[1601] “Onlar tuzak kurmuşlardı...” Burada “onlar” diye bahsedilenler, İsa (a.s.) ’ın inkâr edeceklerini anladığı İsrailoğulları kâfirleridir. Tuzakları ise İsa (a.s.) ’ı haince öldürecek bir katil tutmuş olmalarıdır. Allah’ın onlara kurmuş olduğu tuzak ise İsa (a.s.)’ı semâya yükseltmesi ve kendisini öldürmek isteyen kimseyi ona benzetip öldürülmesini sağlamasıdır. “Allah, tuzak kur(up ceza-landıranları)n en iyisidir” yani tuzağı onlarınkinden daha kuvvetli, daha etkili-dir; ceza verme konusunda onlardan çok daha kudretlidir; hatta cezaya maruz kalan kimsenin fark edemeyeceği şekilde cezalandırmaya kadirdir.
57. Âyetin Tefsiri
[1602] ُ אلَ ا َ ifadesi, bir önceki âyette geçen إِذْ ِ אכِ ْ ُ ا ْ َ ifadesinin ya da ُ َ ا כَ َ ifadesinin zarfıdır. כ ِّ َ َ ُ ِّ yani senin ecelini ,[seni vefat ettireceğim] إِtamamlayacağım. Anlamı; seni kâfirlerin öldürmesinden koruyacağım, kendi yazmış olduğum ecele kadar ölümünü tehir edeceğim ve onların eliyle değil, ecelinle canını alacağım” şeklindedir. “Seni kendime yükselteceğim” yani seni meleklerimin mekânı olan semâma yükselteceğim. “İnkârcı nankörlerin için-den tertemiz çıkaracağım” yani seni onların kötü komşuluklarından, çirkin beraberliklerinden çekip çıkaracağım. Bir görüşe göre כ ِّ َ َ ُ ِّ ifadesi, “seni إِyeryüzünden alacağım” anlamındadır. Bu anlam, bu kelimenin teveffeytü mâlî ‘alâ fülânin [Falancadan alacağımın tamamını aldım] şeklindeki kullanımından alın-madır. Bir diğer görüşe göre bu ifade, “seni semâdan indikten sonra vaktinde öldüreceğim; şimdi ise yükselteceğim” anlamındadır. Bir görüşe göre ise “senin ruhunu uykuya daldıracağım, uyurken seni yükselteceğim, böylece hiçbir korku duymadan yükselecek, semâda güvenli ve (bana) yakın bir şekilde uyanacaksın” anlamındadır. Bu durumda, כ ِّ َ َ ُ ifadesi, “ölmeyenleri de uyurlarken almak-ta” [Zümer 39/42] âyetindeki anlamında kullanılmıştır.
[1603] “Nankörce inkâr edenlere Kıyamet gününe kadar üstün kılacağım” yani onlar karşısında delillerle, çoğu zaman ise hem kılıçla hem de delillerle üs-tün kılacağım. Onun takipçileri, onu yalanlamış ve ona yalan isnat etmiş olan Yahudi ve Hıristiyanlar değil, Müslümanlardır. Çünkü Müslümanlar, şeriatları farklı olsa da, onu İslâm ’ın aslı itibariyle takip etmektedirler.
[1604] “Aranızda Ben hâkimlik yapacağım.” Bu hakemliğin nasıl olacağı, “Nankörce inkâr edenlere dünyada ve âhirette şiddetli bir azapla azap edece-ğim” ifadesiyle izah edilmiştir. ْ ُ رَ ُ ْ أُ ِ
ِّ َ ُ َ [Onların mükâfatlarını eksiksiz öde-yeceğiz] ifadesi, Yâ ile ْ ُ رَ ُ ْ أُ ِ
ِّ َ ُ َ [O, onların mükâfatlarını eksiksiz ödeyecektir] şeklinde de okunmuştur.
58. Âyetin Tefsiri
ِכَ [1605] ifadesi, buraya kadar anlatılmış olan İsa (a.s.) ve [Bütün bunlar] ذdiğerlerine dair haberlere işaret olup mübteda konumundadır, haberi ise ُه ُ ْ َ [Biz okuyoruz] cümlesidir. ِאت ْ ا َ ِ ifadesi, ilk haberin ardından gelen ikinci haber ya da hazfedilmiş bir mübtedanın haberidir. Ayrıca َِכ ifadesinin ellezî ذmânasında olması ve ُه ُ ْ َ cümlesinin onun sıla cümlesi olması, ِאت ْ َ ا ِ ifa-desinin ise haber olması da mümkündür [“İşbu okuduklarımız, âyetlerdendir” me-alinde]. Yine َِכ هُ ifadesinin ذ ُ ْ َ cümlesi ile izah edilmiş olan bir gizli ifadeyle nasp edilmiş olması da mümkündür. ِ כِ َ ْ ا ِ כْ ِّ [kanıt ve hikmet dolu mesaj] اKur’ân’ı ifade etmektedir. Burada Kur’ân, kendisinin sebebi olan Allah’ın sıfatı ile nitelenmiştir ya da Kur’ân’ın hikmetlerinin çokluğu nedeniyle adeta “hik-met ile konuşan” kitap olduğu ifade edilmiştir.
59. Âyetin Tefsiri
[1606] “Allah katında İsa’nın durumu” yani İsa’nın sıra dışı hal ve durumu “Âdem ’inki gibidir; onu (bir insandan da değil) ‘toprak’dan yaratmıştı.” Bu ifade, İsa (a.s.) ’ın Âdem (a.s.) ’a benzetildiği yönü izah etmektedir. Yani Âdem (a.s.), ortada ne ana ne baba varken, doğrudan topraktan yaratılmıştır, işte İsa (a.s.)’ın durumu da budur. Şayet “İsa (a.s.) nasıl Âdem (a.s.)’a benzetilebilir ki; zira o sadece babasız yaratılmış, Âdem (a.s.) ise hem babasız hem anasız yaratılmış-tır?” dersen şöyle derim; iki yönden biri açısından İsa (a.s.) Âdem (a.s.)’ın ben-zeridir, bu yüzden sadece bir yönün esas alınması ve onunla benzerlik kurulma-sı pekâlâ mümkündür, çünkü denklik bazı niteliklerde ortak olmak demektir.Hem İsa (a.s.), (insanların dünyaya gelişi konusunda) süregelen âdetin dışında
bir şekilde var edilmiş olması açısından Âdem (a.s.)’a benzetilmiştir ki bu iki peygamber bu konuda birbirine benzer durumdadır. Ayrıca hem babasız ve hem de anasız olarak yaratılmış olmak, sadece babasız olarak yaratılmış olmak-tan çok daha ilginç ve mucizedir. Dolayısıyla, burada ilginç olan daha ilginç olana, harikulade olan daha harikulade olana benzetilmiş; böylece benzetme-nin hasım karşısında daha kesin sonuç vermesi ve şüpheye sebep olacak hususu daha etkili bir şekilde gidermesi hedeflenmiştir. Zira şüphe sahibi kimse, çok daha harikulade olana bakıp üzerinde nazar ettiği zaman, bu benzetme onun için daha etkili olacaktır.
[1607] Nakledildiğine göre; âlimlerden biri Rumlar tarafından esir edil-miş ve onlara, “Niçin İsa (a.s.) ’a ibadet ediyorsunuz?” diye sormuş; onlar da, “Çünkü onun babası yok” demişler. Bunun üzerine; “O zaman Âdem ibadet edilmeye daha layıktır, zira onun hem anası hem babası yok” demiş. Onlar “İsa ölüleri diriltti” dediklerinde, “Hezekiel ibadete daha layıktır; çünkü İsa sadece dört kişiyi diriltmiş, Hezekiel ise sekiz bin kişiyi diriltmiş!” demiş. Onlar “İsa kör ve alaca hastalarını iyileştirdi” dediklerinde ise, “o zaman Circîs Peygamber [St. George] ibadete daha layıktır, çünkü hem kazana atılıp kaynatılmış hem de yakılmış, fakat sapasağlam ayağa kalkmış!” diye cevap vermiştir.
[1608] “Onu (bir insandan da değil) ‘toprak’dan yaratmıştı” yani onu ça-murdan bir beden olarak takdir edip düzenlemişti. “Sonra ona ‘Ol!’ demiş” yani onu bir beşer olarak inşâ etmişti. Bu ifade tıpkı “Sonuçta onu başka bir mahlûk olarak meydana getirdik” [Mü’minûn 23/14] âyeti gibidir. ُن َכُ َ [o da anında olmaya başladı] ifadesi, geçmişte durumun hikâye edilmesidir.
60. Âyetin Tefsiri
[1609] “Gerçek, senin Rabbinden gelendir” ifadesi hazfedilmiş bir mübte-danın haberidir, yani “o haktır” anlamındadır. Bu tıpkı Hayberliler in Muham-medün ve’l-hamîs [işte Muhammed ve Beş gruptan müteşekkil ordusu] ifadeleri gibidir. [Buhārî , “Megâzî”, 38] Peygamber (s.a.) şüpheci olmaktan münezzeh olduğu hal-de onun şüphecilerden olmasının yasaklanmış olması, ona daha ziyade sebat ve mutmainlik kazandırmak ve başkalarına lütuf olmak üzere, teşvik kabilinden söylenmiş bir ifadedir.
61. Âyetin Tefsiri
[1610] “Sana ilim geldikten sonra” yani ilim sahibi olmayı gerektiren açık deliller geldikten sonra “bu konuda” İsa (a.s.) konusunda Hıristiyanlardan “her kim seninle tartışırsa de ki: Gelin…” ا َ א kelimesi ا ُ anlamında olup, “gelin” ifadesiyle, kararlılık ifade edilmekte ve “görüşlerinizi ortaya ko-yun” denmektedir. Nitekim “gel şu konuda tefekkür edelim” sözü de böyledir. “Oğullarımızı - oğullarınızı, kadınlarımızı - kadınlarınızı, kendimizi - kendini-zi çağıralım;” yani bizden ve sizden her birimiz evlatlarını ve hanımlarını mü-bâheleye getirsin; kendisi de gelsin “sonra da gönülden bir beddua ederek ‘Ya-lancıların üstüne olsun Allah’ın lâneti!’ diyelim... (Var mısınız?)” Yani bizden ya da sizden kim yalan söylüyorsa Allah’ın lâneti onun üzerine olsun diyelim. Burada kullanılan behle / bühle kelimesi lânet mânasındadır. Behelehu’llāhu “Al-lah ona lânet etsin, rahmetinden uzak kılsın” demektir. Bir kimse bir şeyi ihmal ettiği zaman, ebhelehû denilir. Üzerinde hörgücü olmayan deveye nâkatün bâhi-lün denilir. İbtihâl kelimesinin asıl anlamı budur, ancak daha sonra, lânetleşme maksadıyla olmasa da, gayretle, ısrarla yapılan her türlü dua için kullanılmıştır.
[1611] Rivayet edildiğine göre; Peygamber (s.a.) onları lânetleşmeye / mü-bâheleye çağırdığı zaman, önce “Bir düşünelim; öyle karar verelim” demişler, baş başa kaldıklarında ise aralarında söz sahibi olan yetkililerine; “Ey Abdul-mesîh! Ne düşünüyorsun?” diye sormuşlar; o da “Vallahi, ey Hıristiyanlar ! Muhammed’in Allah tarafından gönderilmiş bir peygamber olduğunu bili-yorsunuz; peygamberiniz hakkında da hakikati getirmiş. Vallahi! Herhangi bir peygamberle lânetleştikten sonra, büyükleri yaşayan, küçüklerinin nesil-lerini sürdürdüğü hiçbir kavim yok. Eğer bunu yaparsanız helâk olursunuz; ille de dininize bağlı kalmak, mevcut inancınızı devam ettirmek istiyorsanız, o zaman onunla anlaşma yapın ve varıp ülkenize geri dönün” demiş; onlar da Peygamber (s.a.)’e gelmişlerdi. O sırada Peygamber (s.a.) Hazret-i Hasan ’ı kucağına almış, Hazret-i Hüseyin ’in de elinden tutmuş, yanında Hazret-i Fâtı-ma [v.11/632], onun arkasında ise Hazret-i Ali ile birlikte yürüyor kendilerine; “Ben dua etttiğimde siz de âmin deyin!” diyordu. Bunun üzerine Necran he-yeti nin din adamı, “Ey Hıristiyanlar! Öyle yüzler görüyorum ki, eğer Allah bir dağı yerinden oynatmayı dileyecek olsa bunu o yüzlerle yapardı; bu sebeple,
sakın mübâhele yapmayın, eğer yaparsanız helâk olursunuz ve kıyamet gününe kadar yeryüzünde bir tek Hıristiyan kalmaz” demişti. Sonra gelip, “Ey Ebu’l-Kā-sım! Biz düşündük ve seninle mübâhele yapmamaya karar verdik. Biz seni dininle baş başa bırakalım ve kendi dinimizde sebat edelim diye düşündük” demişler [İbn Hişâm, Sîret, s. 328]; Peygamber (s.a.); “Mübâhele yi kabul etmezseniz, o zaman Müslüman olun, Müslümanların hak ve yükümlülükleri sizin için de geçerli ol-sun” demiş; onlar buna da yanaşmayınca, “o zaman size harp ilan ederim” demiş; onlar da, “Araplarla harp edecek gücümüz yok, ama seninle anlaşma yapalım; bize saldırmaman, bizi korkutmaman ve dinimizden döndürmemen karşılığında sana her yıl bin tanesi Safer ayında bin tanesi de Receb ayında olmak üzere iki bin elbise, demirden mamül otuz tane standart zırh verelim” demişler; Peygam-ber (s.a.) de onlarla bu koşullarda anlaşma yapmıştır. Daha sonra, Peygamber (s.a.) , “nefsim kudretinde bulunan Allah’a yemin olsun ki helâk Necran halkına iyice yaklaşmıştı; eğer mübâhele yapsalardı maymuna ve domuza dönüşecekler; vadi ateş dolup başlarına akacak; Allah Necran’ın ve ağaçların tepelerindeki kuş-lara varıncaya kadar tüm halkının kökünü kurutacaktı; bir yıl dolmadan bütün Hıristiyanlar helâk edilecekti!” buyurmuştur.
[1612] Hazret-i Âişe’den [v.58/678] nakledildiğine göre Peygamber (s.a.) bir defasında üzerinde siyah kıldan dokunmuş, nakışlı bir aba ile dışarı çıkmış; o sırada Hazret-i Hasan yanına gelince onu abasının altına almış; daha sonra Haz-ret-i Hüseyin gelmiş ve onu da almış; ardından Hazret-i Fâtıma [v.11/632] ve Hazret-i Ali gelmiş ve onları da abanın altına almış ve “Ey (Peygamber ve onun) hane halkı! Şüphesiz, Allah’ın muradı, sizden şâibeyi gidererek sizi tertemiz te-mizlemektir.” [Ahzâb 33/33] âyetini okumuştur [Müslim, “Fedâilu’s-sahâbe”, 84].
[1613] Şayet “Peygamber (s.a.)’in Hıristiyanları mübâheleye çağırma-sı kimin yalan söylediğinin ortaya çıkmasına yönelikti; bu ise Peygamber’in kendisi ile onu yalanlayanlar arasındaki bir mesele idi; peki, bu mübâhele çağrısına evlatların ve kadınların da dâhil edilmesinin mânası nedir?” der-sen, şöyle derim: Bu onun kendine güvenini, doğruluğundan emin olu-şunu göstermesi açısından daha kuvvetli bir delâlete sahiptir. Zira (yalan söylüyor olması durumunda) sadece kendini Allah’ın lânetine maruz bırak-makla yetinmemiş; insanlar içerisinde en çok sevdiklerini, ciğerparesi olan yakınlarını da buna dâhil etmiştir. Yine o, bu şekilde mübâhele çağrısında bulunmakla hasımlarının yalan söylediğinden son derece emin olduğunu, mübâhele yapıldığı takdirde hasmının bütün sevdikleri ve yakınları ile bir-likte köklerinin kurtulacak şekilde helâk edileceklerini göstermiş olmaktadır.
Mübâhele çağrısında hususen kadınların ve çocukların zikredilmiş olmasının sebebi, bunların insanın aile efradı içerisinde en kalbî duygularla sevilen en değerli, en yakın kimseler olmaları, hatta insanın bunlar için kendini feda ede-cek, onlar için savaşıp canını verecek kadar onlara değer veriyor olmasıdır. Bu sebeple, savaşlarda kadınları da beraberlerinde götürürlerdi ki kadınlar, savaş-tan kaçmalarına engel olsunlar. Yine kendini kadınları korumak için feda eden kimseleri “hakikatlerin koruyucuları” diye isimlendirirlerdi. Allah Teâlâ âyette evlat ve kadınları nefsten yani ‘kendimiz’ ifadesinden önce zikretmiş, böylece onların değerlerinin üstünlüğüne dikkat çekmek ve kadın ve çocukların insana kendi canından daha kıymetli olduğunu, uğurlarında can vermeye layık ol-duklarını bildirmek istemiştir. Bu âyette, Ashâb-ı Kisâ ’nın [yani pençe-i âl-i ‘abâ / hamse-i ‘âl-i abâ diye bilinen Peygamber, Fâtıma, Ali, Hasan ve Huseyn’in] faziletine dair öyle bir delil bulunmaktadır ki bundan daha kuvvetlisi olamaz. Yine bu âyette Peygamber (s.a.)’in nübüvvetinin gerçekliğine dair açık bir kanıt söz ko-nusudur, zira inanan inanmayan hiç kimse, muhataplarının onun bu mübâhele çağrısına cevap verdiklerine dair bir rivayet nakletmiş değildir.
63. Âyetin Tefsiri
tılanlardır “(İsa Mesih hakkındaki) gerçek anlatım.” Buradaki َ ُ َ ifadesi He harekelenerek le-hüve şeklinde ve He’nin sükûnu ile lehve şeklinde okunmuş-tur. Zira hüvenin başına gelen Lâm artık bu zamirin bir parçası olmuştur; bu yüzden tıpkı [aslı ‘azud / ُ َ olan] ‘azd / ْ َ kelimesinde olduğu gibi, burada da He’nin harekesi kaldırılarak tahfif yapılmıştır. Bu hüve zamiri ya İnne’nin ismi ile haberi arasında fasıl zamiridir ya da mübtedadır. Bu durumda ُ َ َ ْ اَ ْ .ifadesi haber olur ve bu cümle bir bütün olarak İnne’nin haberi olur ا
Şayet “Fasıl zamirinin başına Lâm gelmesi neden caiz olmuştur?” dersen, şöy-le derim: Lâm’ın haberin başına gelmesi caiz olduğuna göre, fasıl zamirinin başına gelmesi haydi haydi caizdir. Zira bu zamir, mübtedaya haberden daha yakındır, aslolan Lâm’ın mübtedanın başına gelmesidir.
[1615] ُ ٍ إِ ا ْ إِ ِ א ,ifadesindeki Min [Allah’tan başka hiçbir tanrı yoktur] وَ ُ َ إِ ا ifadesindeki ilâhenin fetha üzere mebni olması gibi, istiğrak, yani إِ‘hiçbir’ anlamı ifade eder. Maksat, teslis konusunda Hıristiyanları reddetmektir.
[1616] “Bozucuları Allah elbette bilmektedir!” Bu ifade; “Azabına azap katmışızdır bozuculuk edip durduklarından dolayı!” [Nahl 16/88] âyetindeki azap tehdidi kabilindedir.
68. Âyetin Tefsiri
[1617] “Ey Ehl-i Kitap !” Bir görüşe göre; bu ifade ile hem Hıristiyanlar hem Yahudiler kastedilmiş; bir görüşe göre Necran heyeti kastedilmiş; diğer bir görüşe göre de Medine Yahudileri kastedilmiştir. “Sizinle bizim aramızda eşit olan” yani Kur’ân, Tevrat ve İncil’in farklılık arz etmediği, dolayısıyla aramızda eşit olan bir ilkeye gelin. İlke [ ise; “Allah’tan başkasına kulluk etmeyelim; O’na hiçbir şeyi [כortak koşmayalım; bir kısmımız bir kısmımızı Allah’tan başka Rab edinmesin” ifadesidir. Yani burada şöyle denmektedir: Gelin bu ilkede birleşelim de ‘Üze-yir Allah’ın oğludur’ veya ‘Mesih Allah’ın oğludur’ demeyelim. Çünkü bunların her ikisi de bizden birileridir; bizim bir kısmımızdır, bizim gibi birer beşerdir. Din adamlarımızı, Allah’ın koymuş olduğu yasaya müracaat etmeden ihdas et-miş oldukları haram ve helaller konusunda takip etmeyelim, onlara uymayalım. Nitekim bu husus, “Allah’tan başka haham ve rahiplerini de ‘rab’ edinmekteler, Meryemoğlu Mesih’i de... Oysa bunlara emredilen, tek tanrıdan başkasına kul-luk etmemekti” [Tevbe 9/31] âyetinde de ifade edilmiştir.
[1618] Rivayete göre; [daha evvel Hıristiyan olan] Adî b. Hâtim [v.67/686], “Biz din adamlarımıza kulluk etmezdik ki ya Rasûlâllah!” demiş; Peygamber (s.a.) de; “Onlar size haramlar ve helaller belirliyorlardı da, siz de onların söz-lerini kabul ediyordunuz, öyle değil mi?” demiş, Adî b. Hâtim “Evet” deyince; “İşte onlara kulluk etmek budur” buyurmuştur.
[1619] Fudayl b. Iyâz’ın [v.187/803], “Ha Yaratıcıya isyanın söz konusu ol-duğu yerde bir mahlûka itaat etmişim, ha kıbleden başka bir yöne doğru na-maz kılmışım; bence aralarında bir fark yok!” dediği nakledilmiştir.
[1620] ٍ َ ِ Lâm’ın sükûnu ile kelmetin şeklinde de okunmuştur. Hasan-ı כَBasrî ٍاء َ kelimesini istevet - istivâ ’en [dosdoğru bir ilke] mânasında [yani mef‘ûl-i mutlak olarak] ًاء َ şeklinde okumuştur.
[1621] Tevhitten “yüz çevirirlerse, o vakit; ‘Şahit olun ki (asıl) Müslüman-lar bizleriz’ deyin” yani aleyhinize deliler ortaya konulmuştur, dolayısıyla ken-dinizin değil de bizim müslüman olduğumuzu kabul ve itiraf etmeniz gerek-mektedir. Bu tıpkı bir tartışmada, dövüşte ya da başka bir mücadelede galip gelenin mağlup olana, “galip olduğumu kabul et, galibiyetimi itiraf et” demesi gibidir. Ayrıca bu ifadenin bir tür tariz olması ve anlamının da, “bu kadar açıkça ortaya çıktığı halde halâ haktan yüz çevirdiğinize göre artık kendinizin kâfir olduğunuza tanıklık edin, bunu itiraf edin” şeklinde olması mümkündür.
[1622] Yahudiler ve Hıristiyanlar İbrahim (a.s.) ’ın kendilerinden olduğu-nu iddia etmişler ve bu konuda Peygamber (s.a.)’e ve mü’minlerle tartışmaya girmişlerdir [İbn Hişam, Sîret, s. 307]. Bu yüzden onlara şöyle denmiştir: Yahudi-lik ancak Tevrat’ın inzâlinden sonra, Hıristiyanlık ise İncil’in inzâlinden sonra ortaya çıkmıştır; İbrahim (a.s.) ile Musa (a.s.) arasında bin sene, İbrahim (a.s.) ile İsa (a.s.) arasında ise iki bin sene var; o halde nasıl olur da İbrahim (a.s.), kendi zamanında mevcut olmayan ve çok uzun zaman sonra ortaya çıkmış olan bir dine mensup olabilir!? “Hâlâ aklınızı başınıza almayacak mısınız” ki böyle imkânsız bir iddiayı savunarak tartışmaya girmeyesiniz“!?”
ءِ [1623] ُ ْ ُ ْ א أَ [Siz öyle kimselersiniz ki] ifadesindeki Hâ, dikkat çekme ifadesi, ْ ُ ْ ءِ ,mübteda أَ ُ ise haberdir. ْ ُ ْ َ א [münakaşa ediyorsunuz] ifadesi ilk cümleyi açıklayan yeni bir cümle olup, “siz öyle ahmak insanlarsınız ki; ah-maklığınız, akıl yetersizliğinizin izahı, münakaşa ediyor olmanızdır” şeklindedir.
[1624] “Haydi, bilginiz olan şeyler üzerinde” yani Tevrat ve İncil’in bil-dirdiği konularda “münakaşa ediyorsunuz! Peki, bilginiz olmayan bir şey üze-rinde” yani kitaplarınızda söz konusu edilmeyen, İbrahim’in dini meselesinde “niçin münakaşa ediyorsunuz?”
[1625] Nakledildiğine göre Ahfeş [v.215/830], buradaki ْ ُ ْ أَ א ifadesinin soru ifadesi olarak آأ [siz misiniz?] mânasında olduğunu, fakat soru Hemze ’sinin He’ye dönüştürüldüğünü söylemiştir. Bu durumda “soru”nun mânası, onların ahmaklıkları karşısında hayret izhar etmektir. Bir görüşe göre; ِء ُ ifadesi, el-lezîne [onlar ki] mânasında olup ْ ُ ْ َ א ifadesi de onun sıla cümlesidir.
[1626] Münakaşa ettiğiniz konulara dair bilgiyi “siz bilmezsiniz” bu konu-da cahilsiniz, “Allah bilir” ve Allah İbrahim Peygamber’in sizin dininizden berî olduğunu açıkça bildirmektedir: “İbrahim; ne Yahudi’ydi ne de Hıristiyan’dı, fakat (O’na) teslimiyet göstermiş samimi bir muvahhitti... Müşriklerden de değildi,” yani sizden olmadığı gibi Müşriklerden de değildi. “Müşrikler” ile Yahudi ve Hıristiyanlar da kastedilmiş olabilir, zira onlar da Üzeyir ve Mesih ’i Allah’a ortak koşmaktadır.
[1627] “İbrahim’e en yakın olanlar” yani onun en has ve yakını olan kim-seler; - َ kelimesi yakınlık anlamındaki vely kökündendir- “şüphesiz, ona أوَْuyanlardır”, yani döneminde ve sonrasında ona uyanlardır “ve” özellikle “şu Peygamber ve iman edenlerdir,” onun ümmetidir. ِ ا ا َ هُ ifadesi وَ ُ َ -fiilin اdeki Hu zamirine atıf yapılıp mansup olarak ِ ا ا َ -şeklinde de okunmuş وَtur. Bu durumda anlam, “ona ve şu peygambere uyanlar” şeklinde olur. Yine bu ifade, İbrâhîme kelimesine atıf yapılarak mecrur da okunmuştur [“İnsanların İbrahim’e ve şu peygambere en yakın olanları…” mealinde].
71. Âyetin Tefsiri
[1628] “Bir grup istedi.” Bunlar Huzeyfe [v.36/656], Ammâr [v.37/657] ve Mu’âz ’ı [v.17/638] Yahudiliğe davet eden Yahudilerdir. “Oysa sadece kendileri-ni saptırıyorlar;” saptırmalarının vebali sadece kendi üzerlerine oluyor. Çünkü sapkınlıkları ve saptırmaları nedeniyle azapları ikiye katlanacaktır. Ya da, Müslü-manları saptıramayacaklardır, ancak kendileri gibi olan yandaşlarını saptırırlar.
[1629] “Allah’ın âyetlerini” ifadesinden maksat Tevrat ve İncil, onları inkâr etmeleri ise onların Peygamber (s.a.)’in nübüvvetinin sıhhati ve başka konular-da konusunda söylediklerine inanmamalarıdır. َون ُ َ ْ َ ْ ُ ْ -onların şahitlik ,وَأَleri de bunların Allah’ın âyetleri olduğunu itiraf etmeleridir. Veya bu iki kitapta sıfatlarını görüp "şahitlik ettiğiniz halde" Peygamber (s.a.)’in nübüvvetinin de-lillerini ve Kur’an’ı "nankörce inkar ediyorsunuz!?" Ya da Allah’ın bütün âyet-lerini hak olduklarını "bile bile" nankörce inkar ediyorsunuz.
نَ [1630] ُ ِ ْ َ ifadesi şedde ile telebbesûne şeklinde okunmuştur. Yahyâ b. Vessâb [v.103/721] Bâ’nın fethası ile telbesûne şeklinde okumuştur ki bu durum-da anlam; “bâtıl ile birlikte hakkı da (riyakârca) kuşanmayın” şeklindedir. Bu tıpkı ke-lâbisi sevbey zûrin [sahte iki elbise giyen kimse gibi] ifadesine benzer. Yine şairin şu sözü de böyledir:
[Tam da] şerefi ridâ ve izâr olarak kuşandığında
74. Âyetin Tefsiri
Mâlik’in öldürülmesine sevinen,Günün başında gelsin de, kadınlarımızı görsün [nasıl matem tutuyorlar görsün].
Yani “Müslümanlara indirilenlere günün başında iman ediyormuş gibi ya-pın; sonunda da inkâr edin; belki” ‘Bunlar kitap ehli; bilgili insanlar; herhalde anladıkları bir şey yüzünden Müslümanlıktan döndüler” diyerek dinlerinden şüpheye düşer ve sizin gibi dinden “dönerler.” Bir görüşe göre; Hayber Yahu-dilerinin âlimlerinden on iki kişi toplanmış ve aralarında, “Günün başında Muhammed’in dinine, -gerçekten inanmadan- girin; günün sonunda da inkâr edin ve ‘Biz kendi kitabımıza baktık, âlimlerimizle istişare ettik, baktık ki Mu-hammed orada anlatılan özelliklere sahip değil, böylece onun yalancı olduğu, dininin bâtıl olduğu açıkça bize görünmüş oldu’ deyin, siz böyle yaparsanız, ashabı da dinlerinde şüpheye düşerler” demişlerdir. Bir görüşe göre bu, kıble ile ilgili bir konudur. Kıble Kâbe ’ye çevrilince Kâ‘b b. Eşref [v.3/624] arkadaş-larına, “Onlara Kâbe’ye dönüp namaz kılma konusunda indirilene iman edin; günün başında Kâbe’ye doğru ibadet edin, günün sonunda ise bunu inkâr edip Beyt-i Makdis ’e doğru ibadet edin; belki o zaman onlar da, ‘bunlar bizden daha bilgililer ve kıblelerini değiştirdiler’ der ve sizin gibi dönerler” demiştir.
ا [1632] ُ ِ ْ ُ ٌ ,ifadesi وَ َ ْ أَ ُ -ifadesi ile ilişkili olup bu iki ifade ara أنَْ sındakiler ise ara cümledir. Buna göre anlam şöyle olmaktadır: Herhangi birine size verilenin bir benzerinin verildiğine dair imanınızı sadece dindaşlarınıza ızhar edin; başkalarına değil. Yani Müslümanlara da size verilen kitap gibi bir kitap verildiğine inandığınızı gizli tutun; bunu sadece kendi yandaşlarınıza söyleyin; Müslümanlara söylemeyin, zira söylerseniz bu durum onların sebatını artırır. Ay-rıca bunu Müşriklere de söylemeyin, zira bu onları İslâm ’a davet eder.
[1633] ْ כُ ِّ َ رَ ِْ ْ כُ א ُ ْ ,ifadesi […Rabbinizin katında aleyhinize] أوَْ ُ أنَْ
ٌ َ ْ ,ifadesine atıftır [birine size verilenin bir benzeri verildi diye] أَ כُ א ُ [kanıt göstereceklerine] ifadesindeki fail zamiri de ٌ َ ٌ kelimesine işaret eder; zira أَ َ أَçoğul anlamındadır. Yani; kıyamet günü Müslümanların size karşı bu ‘hakk’ı delil göstereceklerini ve Allah katında delil ile size galip geleceklerini, yandaş-larınızdan başka kimseye söylemeyin. Şayet “Buradaki ara cümlenin anlamı nedir?” dersen şöyle derim: Bunun anlamı şudur: Hidayet Allah’ın hidayetidir, bunu kime lütfetmek ve onun Müslüman olmasını ya da İslâm ’da sebat etme-sini sağlamak isterse, bu gerçekleşir, bu konuda sizin tuzaklarınız, hileleriniz ve inancınızı hem müslümanlardan hem Müşriklerden gizlemeniz size hiçbir fayda sağlamayacaktır. “De ki: Şüphesiz, lütuf Allah’ın elinde; onu dilediğine veriyor” ifadesi de böyledir; burada lütuf kelimesi ile hidayet ve muvaffakiyet kastedilmiştir.
[1634] Diğer bir ihtimal ise ْ َכُ َ دِ ِ َ ْ َِ ifadesinde sözün tamamlanmış إِ
olmasıdır ki, bu durumda anlam; “Bu zahirî imanı, yani günün başındaki gös-termelik inanışı sadece, sizin dininize tâbi iken sonradan Müslüman olan kim-selere karşı yapın” şeklindedir. Çünkü onlar hem sonradan Müslüman olanların İslâm ’dan dönmelerini, diğer mü’minlerin İslâm’dan dönme lerinden daha kuv-vetli bir şekilde ümit ediyorlardı hem de sonradan Müslüman olan Yahudilerin bu durumu onları daha çok öfkelendiriyordu. Bu durumda ... ْ ُ ,ifadesi أنَْ “Başka bir nedenle değil, sırf herhangi birine size verilenin bir benzeri verilmiş olduğundan bunları söylüyor ve ondan yüz çeviriyorsunuz!” anlamındadır. Yani “sizi bu söylediklerinizi söylemeye sevk eden, ‘herhangi birine size verilen ilim ve kitabın bir benzeri verildi’ diye beslediğiniz kıskançlık ve hasettir. İbn Kesir ’in [v.120/737] bu ifadeyi onaylamak ve kınamak için istifham Hemze ’si ile أأن
şeklinde okumuş olması da bu yorumu desteklemektedir ki bu ifade, “sırf أbirine verildi diye” anlamına gelmektedir. Şayet “Peki, buna göre ْ כُ א ُ أوَْ ifadesi ne anlama gelmektedir?” dersen, şöyle derim: Bunun mânası, “herhangi birine size verilenin bir benzeri verilmiş olması ve onu inkâr ettiğinizde Rabbini-zin katında aleyhinizde delil gösterecek olması nedeniyle bu tertibi / komployu düzenlediniz!” şeklindedir. Burada ِ ا ى َ ُ ى ُ ْ ا إِن ْ ُ ifadesindeki ِ ا ى َ ُ ifadesinin ى ُ ْ ْ ifadesinden bedel olması ve ا ُ -ifadesinin de İnne’nin ha أنَْ beri olup anlamın şu şekilde olması da mümkündür: De ki: Allah’ın hidayeti; herhangi birine size verilenin bir benzeri verilmiş olması ve böylece Müslüman-ların Rabbinizin katında aleyhinizde delil gösterecek, kendi gerçekleri ile sizin bâtılınızı yok edecek, delilinizi çürütecek olmalarıdır.
[1635] ْ ُ ْ ifadesi أنَْ ُ şeklinde; olumsuzluk mânasına gelen İn إِنْ edatı ile de okunmuştur. Bu durumda ifade Ehl-i Kitab ’ın sözü ile ilişkili olup, anlam şöyledir: Ancak kendi dininize tâbi olan kimselere iman ediniz ve onlara deyiniz ki; hiç kimseye size verilenin bir benzeri verilmiş değildir ki Rabbinizin katında size delil olarak gösterebilsin, yani kimseye size verilenin bir benzeri verilmemiştir, dolayısıyla kimse Rabbinizin katında size delil ge-tiremez. ْ ُ ْ ,ifadesinin أنَْ َכُ َ دِ ِ َ ْ َ
ِ ا إِ ُ ِ ْ ُ ifadesinin delâlet ettiği وَ gizli bir fiil ile mansup olması da mümkündür. Bu durumda sanki, “Hidayet Allah’ın hidayetidir, o halde herhangi birine size verilenin bir benzerinin ve-rilmiş olmasını inkâr etmeyin” denilmiş olmaktadır. Zira onların ا ُ ِ ْ ُ وَ ْ َכُ َ دِ ِ َ ْ َ
ِ -şeklindeki ifadeleri, kendilerine verilenin bir benzerinin her إِ hangi bir kimseye verilmiş olmasının inkârı anlamına gelmektedir.
76. Âyetin Tefsiri
[1636] İbn Abbâs ’dan [v.68/688] rivayet edildiğine göre; “öylesi vardır ki bir yük (altın) emanet etsen onu sana öder” ifadesinden maksat, Abdullah b. Selâm ’dır [v.43/664]. Kureyşli biri ona bin iki yüz okka [yaklaşık 300 kg.] altın ema-net etmiş; o da (vakti gelince) emanetini iade etmiştir. ٍאر ِ ِ ُ ْ َ ْ َ ْ إِنْ َ -kendisi] وne tek bir dinar emanet etsen] ifadesi ile de Finhâs b. Âzûrâ kastedilmiştir. Bu kişiye bir Kureyşli, bir dinar emanet etmiş; fakat daha sonra bu, emaneti inkâr edip hı-yanet etmiştir. Bir görüşe göre, kendisine çok mal verildiği halde emanete riayet edenler Hıristiyanlardır, çünkü onlarda emanete rivayet etme davranışı baskın-dır; azıcık bir emanete dahi hıyanet edenler ise Yahudilerdir, zira onlarda baskın olan hıyanettir. “Başına dikilip ısrarla istemedikçe onu sana ödemez” yani ey hak sahibi! Sen onun başında dikilip, sürekli olarak alacağını talep etmez ya da me-seleyi hâkime intikal ettirip aleyhine delil ortaya koymazsan onu sana ödemez.
هِ [1637] دِّ َ ُ ifadesi, He’nin kesresi ve vasıl ile [yu’eddihileyke] okundu-ğu gibi, He’nin kesresi ile, vasletmeden [yu’eddihî ileyke] ve He’nin sükû-nu ile [yu’eddih ileyke] de okunmuştur. Yahyâ b. Vessâb [v.103/721] te’men-hü ifadesini ti’menhü şeklinde, Tâ’nın kesresi ile; َ ْ kelimesini de دُdâme - yedâmü fiilinden, Dâl’ın kesresi ile dimte şeklinde okumuştur.
ِכَ هِ ,ifadesi ذ دِّ َ ُ ifadesinin delâlet ettiği üzere onların; “ümmîler hakkın-da bizim üzerimize herhangi bir sorumluluk düşmez” diyerek ödememelerine, yani üzerlerindeki hakları sahiplerine iade etmemelerine işarettir. Bu sözleri ile, “Ümmîlerin mallarını gasp etmek ve onlara zarar vermek gibi fiillerimiz konusunda herhangi bir kınama ya da azarlamaya maruz kalmayız, çünkü bi-zim dinimizden değiller” demek istiyorlardı ve ümmîler derken Ehl-i Kitap ol-mayanları kastediyorlardı. Kendilerine muhalif olanlara haksızlık etmeyi helal görüyorlar ve “bunlar[a yaptıklarımız] için kitabımızda herhangi bir yasak takdir edilmemiştir.” diyorlardı. Bir görüşe göre; Yahudiler bazı Kureyşlilerle alışveriş yapmışlar; bu Kureyşliler Müslüman olup da alacaklarını isteyince, alacaklarını ödememiş ve “artık size borcumuz yok, zira dininizi terkettiniz” demişler ve bunu kitaplarında bulduklarını iddia etmişlerdir.
[1638] Rivayet edildiğine göre; bu âyet inzâl edildiği zaman Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur; “Yalan söylüyorlar Allah’ın düşmanları! Evet, Cahili-yeden kalma ne varsa hepsi benim de ayağımın altındadır, ama emanetler bun-dan istisnadır; zira sahibi iyi de olsa kötü de olsa, emanet kendisine mutlaka iade edilir.” [KT.b]
[1639] Rivayete göre adamın biri İbn Abbâs ’a [v.68/688]; “Gazaya çıktığı-mızda zimmîlerin tavuk ve koyunlarını alıyoruz” demiş; İbn Abbâs; “Hangi ge-rekçeyle alıyorsunuz ki?” deyince; “Bunun bir sakıncası yok diyerek…” demiş. İbn Abbâs, “Bu, Ehl-i Kitab ’ın, ‘Ümmiler konusunda bizim üzerimize herhan-gi bir sorumluluk düşmez’ şeklindeki sözlerinin aynısıdır! Doğrusu zimmîler size cizye ödedikleri sürece malları size helal olmaz, ancak gönüllü verirlerse başka” demiştir [KT.b].
[1640] Yalan söylediklerini “bile bile”, bunun kendi kitaplarında bulundu-ğunu iddia ederek, “Allah’a karşı yalan söylemekteler! Hayır!..” Bununla, onla-rın “ümmiler konusunda bir sorumluluğumuz yok” diyerek reddetmiş olduk-ları sorumluluğun var olduğu ifade edilmektedir; “hayır , ümmîler konusunda da sorumludurlar” anlamındadır. “Her kim Allah’tan sakınıp anlaşmasına har-fiyen uyarsa” cümlesi, “hayır” kelimesi ile ifade edilmiş olan cümleyi onaylayan yeni bir cümledir. ِه ِ ْ َ ِ [anlaşmasına] ifadesindeki zamir, َْأو ْ َ [her kim uyarsa] ifadesine işaret eder; zira yapmış olduğu anlaşmada verdiği sözü yerine getiren ve hıyanet konusunda Allah’tan korkan herkesi Allah sever.
[1641] Şayet “Bu, umumi bir ifadedir ve sanki Ehl-i Kitap da ahitlerine vefa gösterip hıyaneti terkedecek olsa, Allah’ın sevgisini kazanacaklarmış gibi bir düşünceyi akla getirmektedir” dersen, şöyle derim: Evet öyledir, zira onlar ahde vefa gösterecek olsalar her şeyden önce en büyük ahde, yani kitaplarında kendilerinden, beraberlerindekini tasdik eden peygambere iman edeceklerine dair alınmış söze vefa gösterirler. Eğer hıyanet konusunda Allah’tan sakınacak ve hıyaneti terkedecek olsalar, Allah adına yalan söylemekten ve O’nun keli-melerini tahrif etmekten de sakınırlar. Ayrıca buradaki zamirin Allah Teâlâ’ya işaret ediyor olması, -yani “ahdine/anlaşmasına” ifadesi ile “Allah’ın ahdine” mânasının kastedilmiş olması- da mümkündür; zira Allah’ın ahdine vefa gös-terip O’ndan sakınan herkesi Allah sever. Buna; iman, salih ameller ve sakı-nılması gereken küfür ve kötü ameller dâhildir. Şayet “Cevap cümlesinde, şart cümlesindeki men [her kim ki] ifadesine işaret eden zamir nerededir?” dersen şöyle derim; [ وَا هِ ِ ْ َ ِ َ أوَْ ْ َ ifadesindeki] “müttakîler”in umumiliği, zamirin işaretinin yerine geçmektedir.
[1642] İbn Abbâs ’dan [v.68/688] nakledildiğine göre; bu âyet Ehl-i Ki-tap ’dan Müslüman olan Abdullah b. Selâm [v.43/664] ve Rahip Bahîrâ gibi kimseler hakkında inzâl edilmiştir.
78. Âyetin Tefsiri
[1643] Buraya Allah’ın ahdini, yani ellerindeki kitabı tasdik eden peygam-bere inanma konusunda “Allah’a vermiş oldukları sözü ve ettikleri yeminleri” -ki bu; “Vallahi, o peygambere iman edeceğiz, ona destek olacağız!” şeklin-deki sözleridir- “az bir pahaya” yani liderlik, rüşvet vb. dünya menfaatlerine “değişenlerin…” َون ُ َ ْ َ fiili “değiştirirler” anlamındadır. Bir görüşe göre bu âyet Ebû Râfî‘ [v.40/660], Lübâbe b. Ebu’l-Hukayk [v.3/624] ve Huyeyy b. Ah-tab [v.5/627] isimli Yahudiler hakkında nâzil olmuştur; bunlar Tevrat’ı tahrif etmişler; Peygamber (s.a.)’in sıfatlarına dair ifadeleri değiştirmişler ve bunun karşılığında rüşvet almışlardır. Bir başka görüşe göre; Yahudilerden bir grup, bir kıtlık yılında erzak istemek üzere Kâ‘b b. Eşref ’in [v.3/624] yanına gelmişler;
o da onlara, “bu adamın Allah’ın peygamberi olduğunu biliyor musunuz?” demiş; onlar “evet” demişler; o da, “aslında ben size erzak ve kıyafet vermeyi düşünmüştüm, ancak Allah (böyle konuştuğunuz için) size çok mal vermeyi haram kıldı” deyince onlar, “belki de biz karıştırmışızdır, biraz süre ver, onunla görüşelim” demişler ve gidip Tevrat’taki Peygamber (s.a.)’in sıfatlarının yeri-ne başka sıfatlar yazmış ve geri dönüp “bir karıştırmışız, hata etmişiz; kitap-ta bize sıfatları anlatılan kişi o değil” demişler; bunun üzerine Kâ‘b b. Eşref sevinmiş ve onlara azık vermiştir. Nakledildiğine göre; [sahabilerden] Eş‘as b. Kays [v.40/661] şöyle demiştir: Bu âyet benim hakkımda nâzil oldu. Bir adamla aramda bir kuyu yüzünden husumet çıkmıştı; Peygamber (s.a.)’in hakemliğine müracaat ettik; o da, “Ya sen iki şahit getirirsin ya da o yemin eder” buyurdu. Ben de, “o zaman o hiç umursamadan yemin eder” dedim; Peygamber (s.a.) de, “Kim yalan yere, günahkârca yemin ederek bir mal kazanırsa, Allah kendi-sine kızgın olduğu halde onun huzuruna çıkar” [Buhārî , “Rehin”, 6] buyurdu. Bir görüşe göre de; âyet pazara bir mal getiren ve “bu mala daha önce verilmemiş bir fiyat verildi” diye yemin eden bir kimse hakkında inzâl edilmiştir. Ancak bu âyetin Ehl-i Kitap hakkında inzâl edilmiş olması, daha doğru bir değerlendir-medir. ِ ِ ا ْ َ ِ [Allah’ın ahdi ] ifadesi, ه ifadesindeki zamirin “Allah”a işaret ettiği görüşünü kuvvetlendirmektedir.
[1644] “Allah onlara bakmaz” ifadesi onların önemsenmeyeceğini, ken-dilerine yönelik kızgınlığı ifade eden bir mecazdır. Nitekim “falan kimse fi-lancaya bakmıyor” dediğin zaman, onun o kişiye önem vermediğini, ona ihsanda bulunmadığını kastedersin. “Onları temize çıkarmaz”, yani onlara övgüde bulunmaz. Şayet “Bakma fiilinin, hakkında bu fiilin kullanılması caiz olan kişi ile ilgili olarak kullanılması ile, caiz olmayan zât [Allah] ile ilgili olarak kullanılması arasında ne fark vardır?” dersen, şöyle derim: Nazar / bakma fiilinin, -hakkında kullanılması caiz olan kişi ile ilgili kullanıldığın-da- asli anlamı kinayedir; çünkü bir insanı önemseyen kişi ona yönelmekte ve bunu -emaneten- “gözleriyle bakma” ifadesiyle anlatmaktadır. Daha sonra bu kullanım çoğalmış ve “bakma” fiili, ortada herhangi bir bakışın söz konu-su olmadığı durumlarda bile önemseme ve ihsanda bulunma anlamına gelir olmuştur. Bu fiil daha sonra, hakkında bu fiilin kullanılamayacağı zât ile ilgili olarak, tamamen ihsan mânasında kullanılmış; hakkında bakma fiilinin kullanılabileceği kişide kinaye yoluyla ifade ettiği bu iyilik mânasını burada mecaz yoluyla ifade eder olmuştur.
[1645] “Hele, içlerinde bir grup var ki” -bunlar Kâ‘b b. Eşref [v.3/624], Mâ-lik b. Sayf , Huyeyy b. Ahtab [v.5/627] ve diğer bazı kimselerdir- “kitapta olma-dığı halde kitaptan zannedesiniz diye dillerini eğip bükerek;” yani onu okur-ken doğru okuyuşu eğip büküp tahrif ederek… Medineliler َون ُ ْ َ ifadesini, ْ ُ َ وْا رُؤُ َ [Münâfikūn 63/5] âyetinde olduğu gibi, şedde ile yulevvûne şeklinde okumuşlardır. Mücâhid [v.103/721] ve İbn Kesir ’in [v.120/737] ise yelûne şek-linde okudukları rivayet edilmiştir. Bunun izahı şöyledir: Bunlar kelimedeki ötreli Vav’ı Hemze ’ye dönüştürmüşler, sonra da onu hazf ederek ve harekesini de öncesindeki sakin harfe naklederek kelimeyi hafifletmişlerdir.
[1646] Şayet “ُه ُ َ ْ َِ [onu kitaptan zannedesiniz diye] ifadesindeki zamir
neye işaret etmektedir?” dersen, şöyle derim: Bu zamir ِאب ْכِ א ِ ْ ُ َ َِ ْ ونَ أَ ُ ْ َ
ifadesinin delâlet ettiği şeye, yani muharref kitaba işaret eder. Burada, “kita-bın benzerini kitabın bölümlerinin hemen ardından okurlar ki o benzerini kitaptan zannedesiniz” mânası da kastedilmiş olabilir. ُه ُ َ ْ َ
ِ kelimesi Yâ ile li-yahsebûhu şeklinde de okunmuştur. Buna göre anlam, “Müslümanlar onu kitaptan zannetsinler diye” olur. ِ ِ ا ْ ِ ْ ِ َ ُ نَ ُ ُ َ ”Bu, Allah katındandır“] وَdiyorlar!] ifadesi, ِאب ْכِ َ ا ِ َ ُ [o kitaptandır] ifadesinin tekidi olup, onların daha ziyade kınanması, yalancılıklarının tescil edilmesi ve sadece ima ve tariz yoluyla değil, açıkça onun Tevrat’tan olduğunu, Allah’ın Musa (a.s.) ’a bunu inzâl et-miş olduğunu iddia ettiklerini, Allah’a karşı bunu iddia edecek kadar cüretkâr olduklarını ve âhiretten ümit kestikleri için kalplerinin kaskatı olduğunu ifade etme kabilindendir.
[1647] İbn Abbâs ’ın [v.68/688] şöyle dediği nakledilmiştir: Bunlar Yahu-dilerdir; Kâ‘b b. Eşref ’e [v.3/624] gelmişler, Tevrat’ı değiştirmişler; içerisin-de Peygamber (s.a.)’e ait sıfatları değiştirdikleri bir kitap yazmışlardır. Daha sonra da Kurayza oğulları bu kitabı onlardan almış ve ellerindeki kitapla karıştırmışlardır.
80. Âyetin Tefsiri
[1648] ... ٍ َ َِ א כאنَ [hiçbir insan için … söz konusu değildir] ifadesiyle, İsa
(a.s.) ’a kulluk edilmesi gerektiğine inananlar yalanlanmaktadır. Anlatıldı-ğına göre; Ebû Râfi‘ el-Kurazī [v.40/660] ve Necran Hıristiyanlarından Sey-yid, Peygamber (s.a.)’e; “Sana ibadet etmemizi, seni Rab edinmemizi ister misin?” diye sormuşlar; o da, “Allah dururken bize kulluk edilmesinden ya da Allah’tan başkasına kulluk etmeyi emretmiş olmaktan Allah’a sığınırım! Allah beni bunun için göndermedi! Bana böyle bir şey emretmedi!” demiş; bunun üzerine bu âyet nâzil olmuştur [İbn Hişam, Sîret, s. 308]. Bir görüşe göre de adamın biri Peygamber (s.a.)’e, “Ya Rasûlâllah! Birbirimize selam verdiğimiz gibi sana selam veriyoruz, sana secde etsek olmaz mı?” diye sor-muş; o da, “Herhangi bir kimsenin Allah’tan başkasına secde etmesi olacak şey değildir! Fakat peygamberinize değer veriniz ve hakkın sahibine ait ol-duğunu kabul ediniz” buyurmuştur.
[1649] َ כْ ُ ْ .kelimesi “hikmet ” anlamına gelir ki bu da sünnettir وَا[1650] “Fakat” der ki; “Rabbânî olunuz.” Rabbânî kelimesi, tıpkı rakabânî
ve lihyânî kelimeleri gibi, Rabb kelimesine bir Elif , Nûn ilave edilerek yapılmış bir ism-i mensûbdur. Anlamı ise Allah’ın dinine ve O’na itaate çok sıkı bir şekilde bağlı olan kimsedir. İbn Abbâs ’ın [v.68/688] vefat ettiği gün, Muham-med b. el-Hanefiyye ’nin [v.81/700]; “Bugün bu ümmetin rabbânîsi vefat etti” dediği nakledilmiştir. Hasan-ı Basrî’nin [v.110/728] de rabbâniyyîn kelimesi ile fukahâ ve âlimlerin kastedildiğini söylediği nakledilmiştir. Bir görüşe göre rab-bânî, öğretici âlim demektir. Nitekim böyle âlimler hakkında; şâri‘, rabbânî, ‘âlim, ‘âmil ve mu‘allim ifadelerini kullanmışlardır. ْ ُ ْ א כُ ِ ifadesi; “hem âlim hem de ilmi öğreten kimseler olduğunuz için; Allah’a itaate kuvvetle sarılma anlamına gelen rabbânîliğin, ilim ve öğreticilikten kaynaklanması -yani rab-bânî olmanız- gerekir” mânası vermektedir. Bu ifadede, bütün ömrünü ilim öğrenmek için harcayan, adeta bunun için canını dişine takan, fakat öğren-diği ilmi amele vesile etmeyen kimsenin çabalarının boşa gitmiş olduğuna delil bulunmaktadır. Böyle birinin durumu tıpkı görünüşü çok güzel olan, fakat fayda verecek bir meyvesi olmayan bir ağacı diken kimsenin durumu gibidir. َن ُ ِّ َ ُ fiili, ta’lîm kökünden َن ُ ِّ َ ُ [öğrettiğiniz] şeklinde ve te‘allüm kökünden َن ُ َ َ [öğrendiğiniz] şeklinde okunmuştur. َن ُ رُ ْ َ “okuduğunuz” anlamına gelmekte olup, tedrîs kökünden tuderrisûne [okuttuğunuz] şeklinde ve edrase kökünden tudrisûne şeklinde de okunmuştur. Bu okunuşta mâna, derra-seden olan mâna gibidir; tıpkı ekrame - kerrame ve enzele - nezzele fiilleri gibi.
Yine tederrus kökünden tederrasûne [uğraşarak didinerek okuduğunuz] şeklinde de okunmuştur. Tederrasûne ve tedrusûne şeklindeki okunuşta anlamın, “onu in-sanlara okuman için” [İsrâ 17/106] âyetinde olduğu gibi, “insanlara öğrettiğiniz” şeklinde olması ve bu iki okuyuşun mânasının tedrîs kökünden tuderrisûne şeklindeki okuyuşla aynı olması da mümkündür. Bu ifadede, ilim öğrenen ve öğreten, fakat ilmi ile amel etmeyen kimsenin Allah katında hiçbir kıyme-ti olmadığına, Allah’la arasındaki bağın kopuk olduğuna delâlet vardır, zira âyette [rabbâniyyîn ifadesiyle] sadece O’na itaate sımsıkı sarılanlar Allah’a nispet edilmiştir.
[1651] ْ כُ َ ُ ْ َ لَ ,ifadesi وَ ُ َ ُ ifadesine atıf olarak mansup okunmuş olup iki şekilde açıklanabilir. İlkine göre; Lâ, ٍ َ َ
ِ א כאنَ ifadesindeki olumsuz-lama anlamını tekit etmek için gelmiş olan zâit bir ifadedir. Anlam; “Hiçbir beşerin, putları terkedip sadece Allah’a kulluk etmeye çağırmak üzere Allah tarafından peygamber olarak seçilip de, sonra; insanları kendisine kul olma-ya çağırması ve “melekleri ve peygamberleri Rab edinin” demesi söz konusu değildir” şeklindedir. Bu tıpkı, mâ kâne li-Zeydin en ukrimehû sümme yuhînenî ve lâ yestahiffe bî [Benim Zeyd’e değer vermem, sonra onun da kalkıp beni aşağılaması veya hafife alması olacak şey değildir] cümlesindeki gibidir. İkinci değerlendirmeye göre; Lâ zâit değildir. Şöyle ki: Allah Resulü, Kureyşlileri meleklere kulluktan, Yahudi ve Hıristiyanları da Üzeyir ve Mesih ’e kulluk etmekten sakındırıyordu. Peygamber (s.a.)’e; ‘Seni mi Rab edinelim?!’ dediklerinde onlara şöyle denildi: Allah tarafından nebî seçilen hiçbir beşerin, daha sonra insanlara kendisine kulluk etmelerini emretmesi söz konusu değildir; hele, meleklere ve peygam-berlere kulluk etmekten sizi men ederken…
[1652] ْ כُ َ ُ ْ َ ْ ifadesinin en güçlü okunuşu, söz başı olarak وَ כُ ُ ُ ْ َ وَ şeklinde ref ‘ ile okunuşudur. İbn Mes‘ûd ’un [v.32/652] bu ifadeyi כ و şeklinde okuması da bunu desteklemektedir.
[1653] [ ْ כُ َ ُ ْ َ 3561] وَ ve ْ כُ ُ ُ ْ َ ifadelerindeki zamir beşere; bir görüşe göre أَise “Allah”a işaret etmekte; ْ כُ ُ ُ ْ َ ifadesindeki Hemze de yadırgama anlamı أَvermektedir.
[1654] “Siz (Allah ve dinine) teslimiyet gösterdikten sonra” ifadesi, mu-hatapların Müslümanlar olduğuna delildir ki bunlar, Peygamber (s.a.) ’den, kendisine secde etmek için izin isteyenlerdir.
82. Âyetin Tefsiri
83. Âyetin Tefsiri
lerde ve yerde kim varsa, gönüllü ya da gönülsüz, O’na teslim olmuştur ve sonunda O’na döndürüleceklerdir.
[1655] “Peygamberlerden alınan söz” konusunda birden çok yorum söz ko-nusudur. Birincisi; ifadenin zahiri üzere anlaşılması, yani peygamberlerden söz alınmış olmasıdır. İkincisi; sözün peygamberlere atfedilmesinin, tıpkı Allah’ın mîsâkı ve Allah’ın ahdi ifadelerinde olduğu gibi, söz alınana atıf şeklinde değil, söz alana atıf şeklinde olmasıdır. Burada sanki “Hani Allah, peygamberlerinin ümmetlerinden almış olduğu o sözü almıştı” denilmiştir. Üçüncüsü; peygamber-lerin evlatlarının, yani İsrailoğullarının mîsâkının kastedilmiş olması ve ifadede muzāfın hazfedilmiş olmasıdır. Dördüncüsü; Ehl-i Kitap kastedilerek alaycı bir üslupla ibarenin onların iddialarına göre getirilmiş olmasıdır. Zira onlar, “Pey-gamberliğe biz daha lâyığız, çünkü biz Ehl-i Kitab ’ız; peygamberler hep bizden çıkmıştır!” demekteydiler. Nitekim Übeyy b. Kâ‘b [v.33/654] ve İbn Mes‘ûd ’un [v.32/652] bu ifadeyi, אب כ ا ا אقَ ا أو ِ ُ َ ا َ -Hani Allah, kitap verilen] وَإِذْ أَlerden söz alarak…] şeklinde okumuş olması bu yorumu desteklemektedir.
[1656] ْ ُכُ ْ َ آ א َ ifadesindeki Lâm, [yeminden sonraki şart cümlelerinin başına gelen] hazırlık Lâm’ıdır; çünkü mîsâk almak yemin ettirmek demek-tir; ُ ِ ْ ُ َ ifadesinde de yeminin cevabının başına gelen Lâm vardır. Mâ, şart mânası içeren Mâ’ya da hamledilebilir; bu durumda ُ ِ ْ ُ َ hem kase-min hem de şartın cevabı yerine geçer. Yine, ism-i mevsūl Mâ’sı da olabilir ki bu durumda anlam, “Size vermiş olduğum şeye kesinlikle inanacağını-za dair” şeklinde olur. ْ ُכُ ْ َ آ א َ ifadesi, ْ َאכُ ْ َ آ א َ [Size vermiş olduğumuz şey] şeklinde de okunmuştur. [ii] Hamza b. Zeyyât [v.156/773], Lâm’ın kesresi ile ْ ُכُ ْ َ آ א ِ şeklinde okumuştur ki; “Size bazı kitaplar ve hikmet vermiş ol-duğum için; ardından da elinizdekini tasdik eden bir elçi geldiği için, ona mutlaka inanacaksınız” demektir. Bu durumda ْ ُכُ ْ َ آ א ِ ’deki Mâ, mastar Mâ’sı olur ve Mâ ile birlikte ْ ُכُ ْ َ ْ ve آ אءَכُ fiilleri de mastar mânasında olur. Lâm ise, gerekçelendirme anlamı vermek üzere fiilin başına gelmiş olur.
Anlam; “Allah sizin mîsâkınızı aldı ki, peygambere iman ede ve onu destekleye-siniz, çünkü ben size hikmet vermiş bulunuyorum ve kendisine iman edip ken-disini desteklemenizi emretmiş olduğumuz peygamber de size muhalif değil, muvafıktır” şeklindedir. Ayrıca, ْ ُכُ ْ َ آ א
ِ ifadesindeki Mâ’nın, ism-i mevsūl Mâ’sı olması da mümkündür. Şayet “ ْ ُכُ ْ َ ْ fiiline atfedilmiş olan آ אءَכُ ُ ifa-desinin, ism-i mevsūlün sıla cümlesinin hükmünün kapsamına girmesi müm-kün olmadığı halde, ْ ُכُ ْ َ א آ
ِ ifadesindeki Mâ’nın, ism-i mevsūl Mâ’sı olması nasıl mümkün olabilir; zira li’llezî câ’eküm musaddikun li-mâ ma’aküm [eliniz-dekini tasdik eden birinin getirdiği şey için] şeklinde bir cümle kurman mümkün değildir?” dersen, şöyle derim: Evet olur, çünkü “elinizdeki” ifadesi, “size ver-diğim kitap” mânasındadır. Sanki, “sizlere vermiş olduğum ve onu tasdik eden bir elçinin geldiği kitap” denilmiş olmaktadır. [iii] Sa‘îd b. Cübeyr [v.94/713] le-mâ ifadesini şedde ile lemmâ şeklinde okumuştur. Bu durumda anlam; “size bir kitap ve hikmet verdiğimde ve sonra onu tasdik eden bir peygamber size geldiğinde, ona iman etmek ve kendisini desteklemek üzerinize vacip olur” şeklindedir. Bir görüşe göre lemmâ ifadesinin aslı le-min mâ / lemimmâdır, fakat bu durumda üç Mîm’in, yani iki Mîm ve Mîm’e idğam edilerek Mîm’e dönüşmüş olan bir Nûn’un bir araya gelmesini telaffuz için ağır bulup bu Mîm’lerden birini hazf etmişler, böylece ifade lemmâ şeklini almıştır. Anlamı ise, “size kitap verdiğimizden dolayı, ona (kitabı tasdik eden peygambere) ina-nacaksınız” şeklindedir. Bu, Hamza b. Zeyyât’ın [v.156/773] okuyuşuna anlam olarak benzemektedir.
ي [1657] ِ ْ ي benim ahdim demektir. Bu kelime ötre ile إِ ِ ْ şeklinde أُde okunmuştur. Bu ahdin ısr [muazzam bir yük / ağırlık] olarak isimlendirilme-sinin sebebi, bağlanan, dayanılan bir şey olmasıdır. Buradan hareketle, [evin dayandığı] sütuna isār denilmiştir. Ötre ile usr şeklindeki okunuşunda da tıpkı ‘ibr ve ‘ubr kelimeleri gibi, farklı bir lehçe veya isār kelimesinin çoğulu olması mümkündür.
[1658] “Öyleyse şahit olun” ifadesi, birbirinize, bunu kabul ettiğinize dair şahit olun anlamındadır. “Ben de buna” yani sizin bu ikrar ve şehadetinize, “şa-hitlerdenim.” Bu ifade onlar aleyhine kullanılmış bir tekit ve -Allah tarafından şahitlik edildiğini ve kendilerinin de birbirlerine şahitlik ettiklerini bildikleri için- sözlerinden dönmemeleri konusunda bir uyarıdır. Bir görüşe göre burada hitap melekleredir. “Artık kim bundan sonra” yani söz verip iyice pekiştirdik-ten sonra “dönerse, bunlardır işte fâsıklar!” Yani küfürde inat edenler.
[1659] َ ْ َ َ ifadesinde, bir cümleyi diğer cümleye atıf için kullanılan أَFâ’nın başında yadırgama anlamı veren Hemze gelmiştir; anlam, “işte fasıklar bunlardır, size Allah’ın dininden başkasını arıyorlar” şeklindedir. Bu durumda, bu iki cümlenin arasına Hemze girmiş olur. Ayrıca bu ifadenin, hazfedilmiş bir ifadeye atıf olması da mümkündür; bu ifade de, “yüz mü çeviriyorlar” şeklinde takdir edilebilir ve cümle, “Yüz çeviriyorlar da, Allah’ın dininden başkasını mı arıyorlar!?” şeklinde olur. Mef‘ûl yani “Allah’ın dininden başkası” ifadesi fiil-den önce zikredilmiştir. Çünkü Hemze’nin ifade ettiği yadırgama manası bâtıl mabuda yönelik olduğundan, o [Allah’ın dininden başkası ifadesi] daha önemlidir.
[1660] Rivayet edildiğine göre; Ehl-i Kitap İbrahim (a.s.)’ın dini konusun-da ihtilâfa düşerek, Peygamber (s.a.)’in hakemliğine müracaat etmişler; her bir grup İbrahim Peygamber’e kendilerinin daha layık olduğunu iddia ederken, Hazret-i Peygamber kendilerine; “İki grup da İbrahim Peygamber’in dininden uzak!” buyurmuş; bunun üzerine, “Senin hükmüne razı değiliz, dinini de ka-bul etmiyoruz!” demişler. İşte, âyet bunun üzerine nâzil olmuştur.
نَ [1661] ُ ْ َ ifadesi Yâ ile, َن ُ َ ْ ُ da Tâ ile [َن ُ َ ْ ُ ; “ve sonunda O’na dön-dürüleceksiniz”] okunmuş olup, Ebû Amr ’ın [v.154/771] kıraatidir. Zira Allah’ın dininden başkasını arayanlar, yüz çevirenlerdir; Allah’a döndürülecek olanlar ise bütün insanlardır. Ayrıca iki kelime; Yâ ile [yebğûne, yurce’ûne] ve Tâ ile [tebğû-ne, turce‘ûne] de okunmuştur.
אً] [1662] ْ אً وَכَ ْ َ ifadesindeki] tav’an deliller üzerinde nazarda bulunarak ve insaf ehli olarak, kerhen ise kılıç zoruyla ya da dağın İsrailoğullarının başının üstüne kaldırılması, suda boğulma afetinin Firavun ’u yakalaması gibi insanı İslâm ’ı kabul etmeye zorlayacak hadiseleri ayan beyan görerek demektir. Nite-kim bir âyette, “Bizim şiddetli azabımızı görünce, ‘Yalnızca Allah’a iman edi-yoruz; O’na şirk koştuğumuz şeyleri ise inkâr ediyoruz!’ dediler.” [Ğâfir 40/84] buyrulmuştur. ًא ْ وَכَ אً ْ َ ifadesi hal olarak mansup olup َ כ ُ و א [gönüllü gönülsüz / ister istemez] takdirindedir.
85. Âyetin Tefsiri
[1663] Peygamber (s.a.)’e; kendisinin ve beraberindekilerin iman ettiği-ni haber vermesi emrolunmaktadır. Bu nedenledir ki, “de” fiilinde zamir tekil , “iman ettik”te ise çoğul yapılmıştır. Ayrıca, Peygamber (s.a.)’e, ‘peygamber’in itibarını yükseltmek için, kendisine dair konuşurken, kralların konuştukları gibi [çoğul sıygasıyla] konuşması da emredilmiş olabilir. Şayet “ل fiili isti‘lâ harfiyle أ[ ] müteaddi yapıldığı halde daha önce intihâ harfiyle [ ,yapılmıştı?” dersen [ إşöyle derim: “[İnzâlde] iki mâna da mevcut olduğu için. Çünkü vahiy yukarıdan iner ve peygamberde son bulur. Dolayısıyla, birinde mânalardan biri, öbürün-de ise diğeri ile birlikte ifade edilmiştir. Bazı kimseler “Peygamberle mü’minleri ayırmak için, karşılığında א ا; karşılığında da א kullanılmıştır. Çünkü إpeygambere vahiy yukarıdan, mü’minlere ise yandan, intihâ şeklinde gelir” de-mişlerdir ki zorlama bir yorumdur. Zira, [Peygamber’e إ ile] כ ل إ א أ [“sana indirilene” (Mâide 5/68)] ve َאب כ כ ا א إ ْ َ -buy [sana kitap indirdik” (Nisâ’ 4/105“] وأrulduğu gibi, [mü’minlere de ile] ا ُ َ ل ا آ ِ ي أ א ا ُ ِ iman edenlere“] آindirilene iman edin” (Âl -i İmrân 3/72)] buyrulduğu olmuştur.
[1664] “Ve biz, yalnızca O’na teslimiyet göstermekteyiz.” Yani, O’nu bir-lemekte, kendimizi O’na teslim etmekteyiz ve kulluğumuzda hiçbir şeyi O’na ortak koşmamaktayız. Sonra şöyle buyurdu:
[1665] “Kim bu teslimiyetten” yani, tevhitten ve kendini Allah’a teslim etmekten “başka din ararsa” bir inanç ve davranışta bulunursa, “ondan asla kabul olunmaz ve âhirette hüsrana uğrayanlardan” yani, herhangi bir kayıt ve sınırlama getirilmeden, mutlak sûrette hüsrana düşenlerden “olur.” ِ َ ْ َ ْ َ وَمِ ْ ِ ْ َ ا ْ َ ibaresi ve men yebtağğayra’l-islâmi şeklinde idğamla da okunmuştur.
89. Âyetin Tefsiri
[1666] “…bir kavmi Allah nasıl hidayete erdirsin?!” Yani, lütfa lâyık olma-dıkları halde Allah onlara nasıl lütufta bulunsun?! Zira Allah onların inkârda kararlı olduklarını bilmektedir ki, -iman ettikten sonra; Peygamber’in gerçek-ten peygamber olduğuna tanıklık ettikten sonra; kendilerine tanıklar yani pey-gamberliği ispat eden Kur’ân gibi mucizeler geldikten sonra- hâla nankörce inkâr etmeleri de bu kararlılıklarını göstermektedir.
[1667] Bunlar, daha önce iman etmişken, sonra, imanlarını kuvvetlendire-cek deliller görmelerine rağmen Peygamber (s.a.)’i inkâr eden Yahudilerdir. Ri-vayete göre; âyet, Müslüman olup daha sonra dinden dönerek Mekke’ye giden -aralarında Tu‘me b. Übeyrık , Vahvah b. Eslet ve Hâris b. Süveyd b. Sāmit’in de bulunduğu- bir heyet hakkında nâzil olmuştur.
[1668] Şayet “وا ُ ِ َ nereye atfedilmiştir?” dersen, şöyle derim: Burada وiki ihtimal vardır. Birincisi, א -ifadesindeki fiil mâ [imanlarından sonra] إnasına ma‘tūf olabilir, çünkü bu ifade, “iman ettikten sonra” anlamındadır. ْ وأכُ قَ [“sadaka verip … olsam” (Münâfikūn 63/10)] âyetinde olduğu gibi
[yani, aslında fe-essaddak olduğundan, ve ekün şeklinde cezimli atıf mümkün olmuştur]. Şair [Ahvas el-Yerbu‘î’n]in şu beyti de bu kullanımı desteklemektedir:
[Uğursuzlar… Bir aşirete] faydaları yok; [kargaları da] sırf [ayrılış bildirmek için] öterler![1669] İkincisi, Vav’ın hâl Vav’ı olması ve kendisinden sonra bir ْ َ takdir
edilmesidir ki, bu durumda mâna “Peygamber’in hak olduğuna tanık oldukları halde onu inkâr ettiler” şeklinde olur.
[1670] “Allah doğru yola getirmez” yani, Allah lütfun kendilerine bir ya-rarı olmayacağını bildiği inatçı zalimlere lütfetmez. “Bunun ardından dönüş yapanlar … müstesna.” Yani büyük küfür ve dinden döndükten sonra “durum-larını”, yani bozduklarını “düzeltenler” veya düzgün bir hayata girenler.
[1671] Rivayete göre âyet [münafık/mürted, katil] Hâris b. Süveyd hakkın-da nâzil olmuştur. Bu, İslâm ’dan döndüğüne pişman olarak kabilesine bir elçi göndermiş ve “Sorun bakalım, benim için tevbe imkânı var mı?” demiş; karde-şi Cülâs bu âyeti kendisine gönderince, Medine’ye gelip tevbe etmiş; Peygam-ber (s.a.) de onun tevbesini kabul etmiş [Bkz. İbn Hişâm, Sîret, s. 285-286].
91. Âyetin Tefsiri
[1672] “İnkârları iyice pekişenlerin…” Bunlar Hazret-i Musa ve Tevrat’a iman ettikten sonra Hazret-i İsa ve İncil’i inkâr eden ve daha sonra Hazret-i Peygamber’i ve Kur’ân’ı inkâr ederek küfürlerini pekiştiren Yahudiler , veya peygamber olarak gönderilmeden önce kendisine iman ettikleri halde Haz-ret-i Peygamber’i inkâr eden ve daha sonra bu tutumlarında ısrar edip sürekli olarak onu kötülemek, ona düşmanlık etmek, ona verdikleri sözden dönmek, mü’minleri yoldan çıkarmak, ona iman etmekten alıkoymak ve inen âyetlerle alay etmek sûretiyle inkârlarını pekiştiren Yahudilerdir.
[1673] Rivayete göre; bu âyet dinden çıkıp Mekke’ye giden bazı kimse-ler hakında nâzil olmuştur. Bunların inkârlarını pekiştirmeleri ise, “Mekke’de kalıp Muhammed’in başına bir felaket gelmesini bekleyelim. Eğer Medine’ye dönmek istersek, yalandan tevbe ederiz” demeleridir.
[1674] Şayet “inkârı ne kadar pekişmiş olursa olsun, tevbe ettiği takdirde mürtedin tevbesinin kabul edildiği bilinmektedir. Bu durumda ‘tevbeleri kabul edilmez’ denilmesinin anlamı nedir?” dersen, şöyle derim: Bu ibare, küfür üzere ölmek hakkındadır.. Çünkü tevbesi kabul edilmeyen inkârcı, küfür üzere ölen inkârcıdır. Sanki “yaptığını yapıp da küfür üzere ölen Yahudi veya mürtedler , tevbesi kabul olunmayacaklar cümlesine dâhildirler” denilmiştir. “Peki, neden âyetlerden birinde şeklinde Fâ’sız, öbüründe ise şeklinde Fâ’lı olarak ifade edilmiştir?” dersen, şöyle derim: Fâ’lı ifadede açıklamanın şart ve ceza şeklinde yapılandığını, onlardan fidye kabul edilmemesinin sebebinin kü-für üzere ölmeleri olduğu; Fâ’sız ifadede ise, cümle mübteda ve haber şeklinde yapılanıp [fidye kabul edilmemesinin] sebebine dair herhangi bir işaret içermemek-tedir. Ellezî câ’enî le-hû dirhemun [Bana gelene bir dirhem var!] deyip gelmeyi dirhem hak etmenin bir sebebi yapmamaya mukabil, ellezî câ’enî fe-lehû dirhemun [Bana gelene, -gelirse- bir dirhem var!] diyerek sebep yapmak gibi. Şayet “Tevbeleri kabul edilmez’ cümlesi küfür üzere ölme anlamında olduğuna göre, onların küfür üze-re ölmelerinin, dinden çıkma ve inkârı pekiştirmenin sonucu olarak görülmesi gerekmiyor muydu? çünkü bunda kalplerin katılaşması ve üzerlerini ‘pas’ kapla-ması ve bunun insanı küfür üzere ölmeye sürüklemesi söz konusudur.” dersen,
şöyle derim: Çünkü İslâm’a geri dönen ve küfür üzere ölmeyen, inkârını pe-kiştirmiş nice mürted vardır. “O halde bu kinayede, yani tevbenin kabul edil-meyecek olmasının, küfür üzere ölmekten kinaye yapılmasının faydası nedir?” dersen, şöyle derim: Bunun büyük bir faydası vardır; böylece, o grup inkârcı-ların durumları en katı bir şekilde ifade edilmiş; halleri hallerin en katı ve ağırı olan ‘rahmetten ümit kesenlerin hali’ şeklinde gösterilmiştir. Nitekim küfür üzere ölmekten, Allah’ın rahmetinden ümit kesme anlamına geldiği için kor-kulmaktadır.
א [1675] kelimesi temyiz olmak üzere mansuptur. A‘meş [v.148/765] [altın] ذbu kelimeyi, ُء kelimesinden bedel yaparak ٌ .şeklinde merfû‘ okumuştur ذ‘İndî ‘işrûne nefsen ricâlun [Yanımda yirmi tane adam var] cümlesinde olduğu gibi. Şayet “onu fidye verecek olsalar’ ifadesinin yeri nedir?” dersen, şöyle derim: Bu, mânaya hamlolunan bir kelâmdır; sanki “onların hiçbirinden fidye kabul edilmez; dünya dolusu altını fidye olarak verseler dahi” denilmektedir. Bu ifa-deyle “bu miktar bir fidye verse dahi” mânası da murad edilmiş olabilir. “Eğer yerde ne varsa hepsi ve onunla birlikte bir misli daha o zulmedenlerin olsaydı” [Zümer 39/47] âyetinde olduğu gibi. Misl kelimesi cümlede genelde hazfedilir. Örneği: Darabtuhû darbe Zeydin [ona Zeyd’in vuruşuyla vurdum] dersin; misle dar-bihî [onun vurduğu gibi] demek istersin. Yine, “Ebû Yusuf Ebû Hanîfe gibidir” anlamında “Ebû Yusuf Ebû Hanîfe’dir” dersin. Şairin şu beytinde olduğu gibi:
[Çobanlığıyla meşhur] Heysem [gibisi] yok sürü için bu gece[İbn Hayberî’den başka da yiğit yok nitekim]
Keza, kadıyyetun ve lâ Ebâ Hasenin le-hâ [Dava var, ama (davaları âdilâne çözmekle meşhur) Ebû Hasan, yani Hazret-i Ali yok] denildiği gibi. Bu ifadeler َ َ ْ َ ve
şeklinde takdir edilir. Nitekim misluke lâ yef أ ’alu kezâ [senin gibisi böyle yapmaz] derken, “sen” kastedilir. Çünkü birbirinin misli olan iki şeyden biri diğerinin yerine geçer ve tek bir şey hükmünde olurlar.
[1676] Bu ifade ile, “onlardan birinin daha evvel tasadduk ettiği dünya dolusu altını olsa ve onu fidye olarak verse, yine de kabul olunmaz” mânası da murad edilmiş olabilir. Yine, א رض ذ ءَ ا َ أ َ ْ َ şeklinde; fâil Allah Teâlâ olmak üzere َ ve َء kelimeleri mansup olarak da okunmuş-tur [“Allah, hiçbirinden dünya dolusu altını fidye olarak kabul etmez” mealinde]. Yine, [nakille] milulardi şeklinde her iki Hemze de muhaffef olarak da okunmuştur.
92. Âyetin Tefsiri
[1677] “Sevdiğiniz şeylerden infak etmedikçe” yani, “Kazandıklarınızın ve size yerden çıkardıklarımızın iyilerinden infak edin” [Bakara 2/267] âyetin-de ifade edildiği gibi, infakınız sevip tercih ettiğiniz mallarınızdan oluncaya kadar “asla ‘iyi’liğe erişemezsiniz,” yani iyiliğin hakikatine ulaşamazsınız ve iyi olamazsınız. Bu ifadenin “Allah’ın birrine, yani vereceği sevaba ulaşamazsınız” anlamında olduğu da söylenmiştir. İlk Müslümanlar, bir şeyi sevdikleri zaman onu Allah için infak ederlerdi. Rivayete göre; bu âyet nâzil olunca Ebû Talha gelip “Ya Rasûlâllah! Benim en sevdiğim malım Beyraha’dır. Onu al ve uy-gun bulduğun yerde kullan” demiş. Bunun üzerine Peygamber (s.a.), “Helal olsun! Orası getirisi bol bir yerdir; onu akrabalarına vermeni isterim.” buyur-muş. Ebû Talha “Peki öyle yapayım” diyerek onu akrabalarına taksim etmiş. [Buhārî , “Zekât” 44] Zeyd b. Hârise [v.8/629] sevdiği bir atı getirip “Allah yolunda kullanılsın” demiş; Peygamber (s.a.) de onu Zeyd’in oğlu Üsame ’ye vermiş. Bu durumdan biraz rahatsız olan Zeyd, “Ya Rasûlâllah! Ben onu infak etmek istemiştim” deyince Peygamber (s.a.) “Allah onu senden bir infak olarak kabul etti” buyurmuş [KT.b]. Yine, bir defasında Hazret-i Ömer (r.a.) Ebû Musa el-Eş‘arî ’ye [v.42/663] bir yazı göndererek, kendisi için Kisra ülkesinin fethedildiği Celûlâ savaşı nda [hicrî 16-17] esir alınanlardan bir cariye satın almasını istemiş-ti. Cariye gelince Ömer onu çok beğenmiş, fakat Allah ‘Sevdiğiniz şeylerden infak etmedikçe, asla ‘iyi’liğe erişemezsiniz’ buyuruyor” diyerek onu azat etmiş. Yine, Ebû Zer (r.a.)’a [v.32/653] bir misafir gelmiş. Ebû Zer çobanına; “Bana en kıymetli devemi getir” demiş; çoban gidip arık bir dişi deve getirmiş. Ebû Zer “bana ihanet ettin” diye çıkışınca, çoban “develerin en kıymetlisi aygır deveydi; ben de onu kendisine ihtiyacınızın olacağı bir gün için düşündüm” diye cevap vermiş. Ebû Zer bunun üzerine demiş ki: “Benim ona ihtiyacımın olacağı gün, o çukura [mezarıma] konulacağım gündür!” [KT.b]
[1678] İbn Mes‘ûd [v.32/652] ن א ا [sevdiklerinizin bir kısmını infak etmedikçe] şeklinde okumuştur ki, ن א lafzındaki Min’in, ehaztu mine’l-mâli [maldan biraz aldım] cümlesindeki Min gibi baziyet / kısmîlik ifade ettiğini göstermektedir. ’deki Min ise, ا א -ifadesini açık وlamakta olup, “gerek sevdiğiniz iyi şeylerden gerekse hoşlanmadığınız kötü şeylerden, infak ettiğiniz her şeyi Allah bilir ve size ona göre muamele eder” mânasındadır.
94. Âyetin Tefsiri
[1679] “Bütün yiyecekler” yani yenilen şeyler veya bütün yiyecek çeşitleri. ِ kelimesi masdardır; zelleti’d-dâbbetu zillen ve ‘azze’r-raculu ‘izzen denildi-
ği gibi, halle’ş-şey’u hillen denir. Nitekim bir rivayette Hazret-i Âişe [v.58/678]; “Ona hillinde de, hurmunda da, yani ihramsız ve ihramlı halinde koku süre-rim” demiştir [Müslim, “Hac” 18]. [Kelime masdar olduğu için] müzekker, müennes, müfred ve cemi kelimelere aynı şekilde sıfat olmuştur. Nitekim ِ ُ [“Onlar onlara helal değildir” (Mümtehane 60/10)] buyurmuştur.
[1680] İsrâ’îl ’in -yani Hazret-i Ya‘kūb ’un- kendine haram kıldığı; deve eti ve sütü, bir rivayete göre de damarı idi. Hazret-i Ya‘kūb ’da siyatik hastalığı vardı. “Eğer şifa bulursam en sevdiğim yemeği kendime haram kılacağım” diye adak adamıştı. En sevdiği yemek deve eti olduğu için, iyileşince onu kendisine haram kıldı. “Doktorlar kendisine o şekilde tavsiye etmişlerdi; Allah’ın izin vermesiyle o tavsiyeye uydu. Yani, onu doğrudan Allah haram etmiş gibidir” de denmiştir. Buna göre mâna şu şekildedir: Tevrat indirilmeden önce bütün yiyecekler İsrailoğullarına helaldi; haram kılınan yiyecekler ise işledikleri zu-lüm ve taşkınlık sebebiyledir. Böyle sebeplerle haram kılınanlardan önce ataları İsrail’in kendisine haram kılıp da onların da sürdürdükleri bir yiyecek dışında hiçbir şey onlara haram kılınmadı. Bu ifade, “Yine, zulmetmeleri ve (insanları) Allah yolundan döndürmeleri yüzünden, kendilerine helâl kılınmış tertemiz şeyleri Yahudilere yasakladık. Bir de kendilerine yasaklandığı halde o faizi al-maları; insanların mallarını haksız yere yemeleri yüzünden... can yakıcı bir azap hazırladık içlerindeki inkârcı nankörlere!” [Nisâ 4/160-161] ve “Evet, Yahudilere bütün tırnaklıları haram kıldık; sığır ve koyunun da iç yağlarını onlara haram kıldık -sırtlarının ya da bağırsaklarının yüklendiği ve kemiğe karışanlar müs-tesna...- Ancak bu, azgınlıklarından dolayı kendilerini cezaya çarptırdığımız içindi. Elbette Biziz doğruyu söyleyen...” [En‘âm 6/146] âyetlerinde ifşa edilen kabahatlerden kendilerini temize çıkarmaya dönük iddialarını reddetmekte, yalanlamaktadır. Zira bunlar, Kur’ân’ın “zulüm ve taşkınlıkları yüzünden se-vilen yiyeceklerin kendilerine haram kılındığı” şeklindeki işlerine gelmeyen, onları öfkelendiren açıklamalarını inkâr etmeye çalışıyor ve şöyle diyorlardı:
“Aslında bunlar ilk defa bize haram kılınmadı; eskiden beri haramdı. Mesela Nuh ve İbrahim’e ve onlardan sonra İsrailoğullarına haram kılınmıştı; işbu ha-ramlık sonunda gelip bize dayandı. Dolayısıyla, bunlar bizden öncekilere ha-ram kılındığı gibi bize de haram kılınmıştır.” Maksatları, Allah’ın haklarındaki; zulüm, taşkınlık, Allah yolundan uzaklaştırma, faiz yeme, insanların mallarını haksız yere alma ve her işlediklerinde sevdikleri bir yiyeceğin ceza olarak haram kılındığı teker teker tadat edilen büyük günahlara dair tanıklığını reddetmekti.
[1681] “De ki: Haydi, Tevrat’ı getirip de okuyun” ifadesiyle Peygamber (s.a.)’e; Yahudilerle, bizzat kendi kitaplarıyla, yani kitaplarındaki ‘Yahudilere haram kılınan şeylerin iddia ettikleri gibi eskiden beri haram olan şeyler değil, kendi zulüm ve taşkınlıkları sebebiyle meydana gelen sonraki haramlar oldu-ğunu’ ifade eden açıklamalarla mücadele edip onları susturmakla emrolun-maktadır. Rivayete göre, Yahudiler bunun üzerine kitaplarını getirmeye cesaret edememişler, hezimete uğrayıp mağlup bir şekilde ortadan çekilmişlerdir. Bu âyet, Peygamber (s.a.)’in gerçek peygamber olduğunun bir delili olduğu gibi Yahudilerin inkâr ettikleri neshi de doğrulamaktadır.
[1682] “O halde, her kim bundan sonra” yani karşılarına çıkarılan bu ke-sin delilden sonra, bunların Tevrat indirilmeden önce İsrailoğullarına haram kılındığını iddia ederek “Allah’a yalan isnat ederse, bunlardır işte zalimler!” Yani kendilerine karşı insaflı davranmayan ve mükâbere ederek, delillere kulak asmayan inatçılar!
95. Âyetin Tefsiri
[1683] “De ki: Doğruyu (siz değil) Allah söylemektedir...” ifadesi, “Ancak bu, azgınlıklarından dolayı kendilerini cezaya çarptırdığımız içindi. Elbette Bi-ziz doğruyu söyleyen...” [En‘âm 6/146)] âyetindeki gibi, onların yalan söyledik-lerine tarizde bulunmakta olup “indirdiği âyette Allah doğru söylemekte, siz ise yalan söylemektesiniz” demektir. “Öyleyse, İbrahim’in dinine uyun” ki o, Muhammed ve onunla birlikte olanların mensup oldukları İslâm dinidir. Siz de o dine tâbi olun ki amaçlarınıza ulaşmak için sizi Allah’ın kitabını tahrife mecbur eden; sizi, Allah’ın İbrahim ve tâbilerine helal kıldığı lezzetli yiyecekle-ri haram kılmaya zorlayan, din ve dünyanızı bozmaya sürükleyen Yahudilikten kurtulasınız.
97. Âyetin Tefsiri
[1684] “İnsanlar için kurulan” kelimesi “ev” kelimesinin sıfatıdır. Onu ku-ran ise Yüce Allah’tır. Fâil Allah olmak üzere mâlûm olarak אس َ َ Allah’ın] وَkurduğu] şeklinde okunması da buna delâlet eder. Allah’ın onu insanlar için ‘ev’ olarak kurması ise, onu onlar için mabet yapması anlamındadır. Sanki “insan-lar için kurulan ilk mabet Kâbe ’dir” denilmiştir.
[1685] Rivayete göre; Peygamber (s.a.)’e insanlar için kurulan ilk mescidin hangisi olduğunun sorulması üzerine; “İlk kurulan mabet Mescid-i Haram, ondan sonra Beyt-i Makdis ’tir” buyurmuştur. “Bu ikisi arasında kaç yıl vardır?” diye sorulması üzerine de “Kırk yıl” diye cevap vermiştir. Birinin; Kâbe ’nin ilk mabet olup olmadığını sorması üzerine Ali (r.a.) ’ın da şöyle dediği nakledil-miştir: “Hayır, ondan önce bazı mabetler vardı, ancak insanlar için kurulup bereket, rahmet ve hidayet özelliği olan ilk mabet Kâbe’dir. Onu ilk olarak İb-rahim, sonra Curhumlu Arap bir toplum, sonra yıkıldığı için ‘Amâlika ve yine yıkıldığı için Kureyş inşa etmiştir.” [İbn Mâce, “Salât ”, 27] İbn Abbâs ’ın [v.68/688] ise, Nuh tufanından sonra ilk tavaf edilen mabedin Kâbe olduğunu söylediği rivayet edilmiştir. Yine rivayete göre; “Kâbe, yerin ve göğün yaratılış sürecin-de ‘su’ üzerinde ortaya çıkan ilk evmiş; Allah onu dünyadan iki bin yıl önce yaratmış. O zaman Kâbe su üzerinde beyaz köpük halindeymiş; Yerküre onun altına denk gelen kısımdan yayılarak yaratılmış. Kâbe’nin Âdem ’in dünyada inşa ettiği ilk mâbet olduğu da söylenmiştir. Ve denmektedir ki; Âdem indiri-lince, melekler ona ‘Bu mabedin etrafında tavaf et; biz senden önce iki bin yıl tavaf ettik’ demişler. Âdem’den önce Kâbe’nin yerinde [onun gökteki ‘izdüşüm’ü / mukabili anlamında] ed-Durâh [اح denilen bir mâbet varmış; tufan sırasında [اgök meleklerinin tavaf etmesi için dördüncü göğe çıkarılmış.”
[1686] “Mekke’dekidir” yani, Mekke’deki mâbettir. Bekke , o saygın şehirin özel ismidir. Mekke ve Bekke aynı şeyi ifade eder. Dehnâ’daki o mevkiyi ifade etmek üze-re en-Nübeyt ve en-Nümeyt kelimeleri kullanıldığı gibi; yine tekrarlama nev’inden olan emrun râtibun / râtimun ve hummâ muğmitatun / muğbitatun gibi. Denilmiştir ki: Mekke şehrin adı Bekke ise Mescid-i Harâm’ın bulunduğu yerdir. Yine denilmiş-tir ki: Bekke, biri zahmet verdiğinde kullanılan bekkehû kullanımından gelmekte olup burası çok kalabalık olduğu için bu adla anılmıştır. Katâde’den şöyle nakledil-miştir: “Kâbe ’de insanlar birbirlerine zahmet vermekte; kadın erkek birbirlerinin önünde namaz kılmaktadır; bu durum Mekke’den başka hiçbir yerde uygun olmaz.
Zahmet anlamına gelen Bekke ismi Mekke’ye sanki bundan dolayı verilmiştir.” Şair demiş ki:
Birlikte su içip hayvan suvardığın kişinin inadı tutarsa,Bırak da, iki hayvan sürüsünün yol açacağı izdihamı yaşasın.
Bekkenin, [“zorbaların boyunlarını bekkeder / inceltir” anlamındaki] tebukku a’nâ-ka’l-cebâbirati kullanımından geldiği, çünkü bir zalim ona saldıracak olsa Al-lah’ın onu mutlaka kırıp geçirdiği de söylenmektedir.
[1687] “Mübarek yer” ifadesi, onu hacceden, umre yapan, yanında i’tikâ-fa giren ve etrafında tavaf edenlerin sevap elde edip günahları affedildiği için hayrı çok olan yer demektir. אرכא kelimesi zarf olan kelimede muzmer olan zamirden hal olmak üzere mansubdur. Çünkü ibare כ ى şeklinde mukadderdir; âmil ise zarftaki mukadder ا fiilidir. “Âlemler için mahzâ hidayet olan” çünkü onların kıblesi ve mâbedidir. “İbrahim’in makamı ” anla-mına gelen ا אم إ ifadesi, אت אت için atf-ı beyândır. Şayet “çoğul bir آkelimeyi tekil bir kelimeyle beyân etmek nasıl mümkün olmuştur?” dersen, şöyle derim: Burada iki ihtimal vardır. Birincisi, Makām-ı İbrahim ’in; duru-munun açık, Allah’ın kudretine ve -ayağının sert taşta iz bırakması gibi- Haz-ret-i İbrahim’in nübüvvetine delâletinin kuvvetli olması sebebiyle “pek çok” delil gibi kabul edilmesidir. Nitekim Allah Teâlâ “İbrahim bir ümmetti” [Nahl 16/120] buyurmuştur. İkincisi, Makām-ı İbrahim’in çok sayıda delil içerme-sidir. Çünkü Hazret-i İbrahim’in ayağının; sert taşta iz yapması bir âyettir; ayağın topuklara kadar taşa girmesi bir âyettir; başka taşların değil de o taşın yumuşatılması bir âyettir; diğer peygamberlerin hatıralarının izleri kayboldu-ğu halde Hazret-i İbrahim’in bu hatıralarının ona özel olarak ibka edilmesi bir âyettir; Müşrik, Ehl-i Kitap ve mülhit birçok düşmanı olmasına rağmen Makām-ı İbrahim’in binlerce yıl korunması bir âyettir. Bununla; “Orada; apa-çık deliller, yani Makām-ı İbrahim ve buraya girenin güvende oluşu [toplam 2 şey] vardır” mânası da murad edilmiş olabilir. Zira 3 ve 4 gibi 2 de çoğuldur. Keza, burada o 2 delil zikredilip, diğerleri geride pek çok delil olduğu mülaha-zasıyla zikredilmemiş de olabilir. Sanki “orada apaçık deliller vardır: Makām-ı İbrahim, oraya girenlerin güvende oluşu ve daha pek çok delil” denilmektedir. Cerîr’in şu beytinde bu saklama yapılmıştır:
Hanife [kabilesi] üç gruptur; bunların üçte biriKölelerden; diğer üçte biri ise azatlı kölelerden oluşur!
“Dünyanızdan bana üç şey sevdirildi: Güzel koku ve kadın; mutluluk vesilem ise namazdır” [Nesâî, “İşretü’n-nisâ’” 1] hadisi de bu nevidendir. Bununla birlikte, İbn Abbâs [v.68/688], Übeyy [v.33/654], ve -Kuteybe rivayetine göre- Ebû Ca‘fer el-Medenî [v.130/748] آ şeklinde müfred olarak okumuşlardır. Bu kıraat Makām-ı İbrahim ’in tek başına atf-ı beyân konumunda olduğunu gösterir.
[1688] Şayet “Makām-ı İbrahim ve güvende oluşu nasıl ‘apaçık deliller’in atf-ı beyânı yapabiliyorsun? Oysa ‘oraya giren güvende olur’ ifadesi ya iptidaen veya şartiyye olarak yeni bir cümledir.” dersen, şöyle derim: Cümlenin mânası-nı esas alarak. Çünkü “oraya giren güvenli olur” cümlesi, oraya girenin güven içinde olduğuna delâlet eder. Yani, sanki “orada apaçık deliller vardır: Makām-ı İbrahim ve oraya girenin güvende oluşu” denilmiştir. Nitekim eğer “orada apa-çık bir delil vardır: Oraya giren güvende olur” desen bu da doğru olur. Çünkü bu, “orada apaçık bir delil vardır: Oraya girenin güvende oluşu” mânasındadır.
[1689] Şayet “Hazret-i İbrahim’in ayağı nasıl o izin oluşmasına sebep ol-muştur?” dersen, şöyle derim: Bu konuda iki rivayet vardır. Birincisi, Kâbe ’nin yapısı yükselip de İbrahim taşları yukarılara kaldırmakta zorlanmaya başla-yınca, bu taşın üstüne çıkıp basarak taşları yerine koymaya başlamıştır. İşte bunun üzerine ayakları o taşa iz yapmıştır. İkincisi ise, Hazret-i İbrahim Şam diyarından Mekke’ye gelince İsmail’in hanımı kendisine “İnip, başınızı yıka-yın” demiş; İbrahim inmeyince, bu taşı getirip İbrahim’in sağ yanına koymuş. İbrahim de ayağını o taşın üstüne koymuş ve kadın onun başının bir yanını yıkamış. Kadın daha sonra taşı İbrahim’in sol yanına koymuş ve başının diğer yanını da yıkamış. İşte İbrahim’in ayaklarının izi taşın üzerinde böyle kalmış.
[1690] “Oraya giren emin olur” ifadesinin mânası, “Peki, çevrelerinden insanlar zorla kapılıp götürülürken, (kendileri için) güvenli bir harem meyda-na getirdiğimizi görmediler mi?!” [Ankebut 29/67] âyetinin mânası gibidir. Bu da Hazret-i İbrahim’in “Ya Rabbi, burayı güvenli bir şehir kıl” [Bakara 2/126] şeklindeki duasıyla olmuştur.
[1691] Kişi her türlü suçu işledikten sonra Harem’e sığınacak olsa orada ona dokunulmazdı. Ömer (r.a.) bu konuda “Orada babamın katilini yaka-lama imkânını bulsam, oradan çıkıncaya kadar kendisine dokunmam” der-ken [KT.b], Ebû Hanîfe Rahimehullāh [v.150/767] da şöyle demiştir: “Bir kimse haremin dışında birini öldürmek, dinden çıkmak veya zina etmek sûretiyle öldürülmeyi hak etse ve daha sonra Harem’e sığınsa ona orada dokunulmaz. Oradan çıkmak zorunda kalması için sadece, kendisine barınma, yeme ve iç-mede yardım edilmez ve onunla alışveriş yapılmaz.”
[1692] [“Oraya giren emin olur” ifadesinin tefsirinde] Cehennemden “emin olur” da denmiştir; nitekim Peygamber (s.a.)’in; “Bir kimse iki Harem’den bi-rinde ölürse kıyamet günü emin olarak diriltilir” dediği [KT.b] ; yine “Hacûn ve Bakī ‘ etrafındakilerle birlikte alınıp cennete saçılır” dediği rivayet edilmiştir. Bunlar Mekke ve Medine mezarlıklarıdır [KT.b]. İbn Mes‘ûd (r.a.)’ın da şöyle dediği nakledilmiştir: “Peygamber (s.a.) Hacûn’un yukarısında bir yere oturdu -o zaman mezarlık yoktu- ve şöyle buyurdu: “Allah bu bölgeden ve bu Ha-rem’in tamamından; hesaba çekilmeden cennete girecek ayın 14’ü gibi parlak yetmiş bin kişiye şefaat edecek olan yetmiş bin kişi hasredecektir ki bunların yüzü de ayın 14’ü gibi parlak olacaktır.” [KT.b] Keza Peygamber (s.a.) “Kim Mekke’nin sıcağına gündüzün bir saat tahammül ederse, cehennem ondan iki yüz yıllık mesafe kadar uzaklaşır” buyurduğu rivayet edilmiştir [KT.b].
אع [1693] אس [güç yetiren] ا -kelimesinden bedeldir. Pey [insanlar] اgamber (s.a.)’in “gücü yetmek / imkân bulmak” [istitā’at] fiilini yiyecek ve binek olarak açıkladığı rivayet edilmiştir [Tirmizî , “Hacc”, 4]. İbn Abbâs [v.68/688], İbn Ömer [v.73/692] ve âlimlerin ekserisinin de bu mânada anladıkları nakledil-miş; İbnü’z-zübeyr ’in [v.94/713] “Bu, kişinin gücüne göre demektir”; Mâlik’in [v.179/795] bir rivayette “kişi gücüne güvenirse haccetmesi gerekir”; diğer bir rivayette de “bu, insanın tâkatine göredir; insan bazen yol ve yiyecek masrafını karşılayacak güce sahip olduğu halde yolculuk yapamayacak bir durumda ola-bildiği gibi, bazen de binek ve yiyecek imkânı olmayan biri yolculuk yapacak bir durumda bulunabilir” dediği nakledilmiştir. Konuyla ilgili olarak Dahhâk [v.105/723] da “Kişi ücretli çalışarak buna kadir oluyorsa hac istitaatına sahip-tir” demiştir. Bu konuda itirazvari sorular sorulunca da; “Birine Mekke’de bir miras kalmış olsa, onu orada bırakır mı? Sürünerek de olsa gider; onu alır, değil mi? İşte onun gibi, böyle birine de hac gereklidir” demiştir.
kelimesindeki zamir Kâbe ’ye veya hacca râcidir. Bir [ona] إ [1694]şeye kendisiyle ulaşılan her şey onun ‘yol’udur. Bu ifadede türlü te’kid ve mübalağalar vardır. Meselâ; “Ev’i haccetmesi, Allah’ın insanlar üzerinde-ki bir hakkıdır” yani Allah’ın insanların boynundaki, mutlaka eda etmele-ri gereken ve asla uhdelerinden düşmeyen kesin bir hakkıdır. Meselâ; önce “insanlar” denilmesi, sonra ondan bedel olarak “Oraya yol bulabilen her-kes” ifadesine yer verilmesi; ki bunda iki çeşit te’kid vardır. Birincisi, be-del kullanma murad edilen şeyi iki kez zikretme ve tekrarlamadır. İkincisi, önce kapalı ifade edip sonra izah etme ve mücmel olarak / özetle zikredip ardından açıklamak, aynı şeyi iki ayrı şekilde ortaya koyma anlamına gelir.
Bir diğer te’kid ise, haccetmeyenlere karşı bir baskı oluşturmak üzere, “her kim haccetmezse” yerine “her kim inkâr ederse” buyrulmasıdır. Nitekim Hazret-i Peygamber de “Kim haccetmeden ölürse, ha Yahudi olarak ölmüş ha Hıristiyan olarak!..” [Nesâî, “Menâsik”, 8] buyurmuştur ki ağır bir caydırıcılık içeren bir başka ifade, “Kim namazı kasten terkederse kâfir olur!” [Tirmizî , “İman ”, 9] hadisinde söz konusudur. Bir başka te’kid de Allah’ın ona ihtiyacının olmadığının ifade edilmesidir ki bu, ona gazap edip yüz üstü bırakarak azap edeceğine delâlet eder. Bir başka te’kid ise “ona” değil de “hiç kimseye” denilmesidir. Bu ifade, Allah’ın insana ihtiyacının olmadığına burhanî bir yolla delâlet etmektedir. Çünkü hiç kimseye ihtiyacı olmayınca bu, ona ihtiyacının olmadığını da kaçınılmaz olarak ifade edecektir. Ayrıca bu, tam bir istiğnâya delâlet eder ki kendisini ifade etmek üzere kullanıldığı ilâhî gazabın büyüklüğüne en açık şekilde delâlet eder.
[1695] Sa‘îd b. Müseyyeb’in [v.94/713], bu âyetin “Mekke’ye haccetmek farz değildir” diyen Yahudiler hakkında nâzil olduğunu söylediği rivayet edil-miştir [KT.b]. Bir rivayete göre; “Herkesin o Ev’i haccetmesi, Allah’ın insanlar üzerindeki bir hakkıdır” âyeti nâzil olunca Peygamber (s.a.) bütün din men-suplarını toplayıp, onlara “Allah size haccı farz kıldı; haccedin.” [Nesâî, “Menâ-sik” 1] buyurmuş; bunun üzerine bir tek ümmet - ki o da Müslümanlardır - bunu kabul etmiş; diğer beş ümmet ise “Biz bunu kabul etmeyiz, ne namaz kılar ve ne de haccederiz!” demişlerdir. İşte “Kim inkâr ederse…” âyeti bunun üzerine nâzil olmuştur.
[1696] Peygamber (s.a.)’in, bir rivayette “Haccedemez olmadan haccedin, zira [Kâbe daha önce] iki defa yıkıldı; üçüncüde yukarı kaldırılır”; diğer bir rivayet-te ise “haccedemez olmadan bu evi haccedin. Toprak onun civarına varmanıza mani olmadan önce haccedin” buyurduğu nakledilmiştir [KT.b]. İbn Mes‘ûd ’un [v.110/728] “Çölde, kendisini yiyen her canlının mutlaka öldüğü bir ağaç bitme-den önce bu evi haccedin!”, Ömer (r.a.) ’ın da “İnsanlar sadece bir yıl haccetmeyi bıraksalar o halde bırakılmazlar” dedikleri rivayet edilmiştir [KT.b].
َ ا [1697] kelimesi kesre ile ا ِ şeklinde okunmuştur.
98. Âyetin Tefsiri
lah’ın âyetlerini nankörce inkâr ediyorsunuz?
99. Âyetin Tefsiri
niçin Allah’ın yolunda eğrilik arayarak iman edenleri ondan çeviriyor-sunuz? Yaptıklarınızdan Allah gafil değil!
[1698] “Allah şahitken…” ifadesindeki Vav, hal için olup cümle şu an-lamdadır: Neden Allah’ın, Peygamber (s.a.)’in doğru söylediğine delâlet eden âyetlerini inkâr ediyorsunuz? Halbuki Allah sizin yaptıklarınıza şahittir ve sizi onlardan dolayı hesaba çekecektir. Ve bu durum, O’nun âyetlerini inkâra kal-kışmamanızı gerektirmektedir.
[1699] “Allah’ın yolundan” yani, Allah’ın gidilmesini emrettiği yolu ol-duğunu bildikleri dinden, yani İslâm ’dan “çeviriyorsunuz?” -Hasan-ı Basrî [v.110/728] kelimeyi if ’âlden ون ّ ِ ُ şeklinde okumuştur.- Ehl-i Kitap men-supları, mü’minleri İslâm’dan vazgeçirmek için tuzak kurup hileler yapıyor, Müslüman olmak isteyenlere özel gayretler göstererek mani oluyorlardı. Ni-tekim rivayete göre Yahudiler Evs ve Hazrec kabileleri ne gelerek tekrar o eski günlere dönsünler diye onlara aralarında yaşanmış olan savaş ve düşmanlıkları hatırlatmışlardır.
[1700] “Eğrilik arayarak” yani onda eğrilik ve orta / doğru yoldan sapma olmasını isteyerek. - א ifadesi mahallen mansuptur.- Şayet “Allah yolunda eğrilik olması muhalken, onda nasıl eğrilik arayabilirler?” dersen, şöyle derim: Bunda iki mâna vardır. Birincisi, “Musa’nın şeriati neshedilmemiştir" diye-rek ve Peygamber (s.a.)’in Tevrat’ta zikredilen sıfatlarını değiştirerek ve benzeri şeylerle Kur’ân’da yanlışlık/eğrilik bulunduğu yolunda bir vehim yaymak sure-tiyle insanların kafasını karıştırıyorsunuz." demektir. İkincisi ise, “siz hakikati gizlemek ve bütün doğruların en doğrusu olan bir şeyde asla bulamayacağınız bir eğrilik arayarak kendinizi yoruyorsunuz” demektir.
[1701] “Kendiniz de şahitken” yani, ondan ancak sapıtmış ve başkalarını saptıran kimselerin insanları çevireceği bir yol olduğuna şahitken veya kendi dininizden insanlar arasında buna şahitlik ediyorken, insanlarınızın sözlerini-ze inandıkları, önemli meselelerinde sizin hakemliğinize başvurdukları adaletli kişiler, yani hahamlar olduğunuz halde. “Allah gafil değil!” ifadesi tehdittir.
100. Âyetin Tefsiri
[1702] Rivayete göre; Şas b. Kays adlı Yahudi -ki Müslümanlar hakkında çok ağır konuşan ve onları çok kıskanan azgın bir inkârcıydı- kendilerine ait bir mecliste oturmuş sohbet eden Ensarın Evs ve Hazrec kabilelerine mensup bir topluluğa rastlamış. Cahiliye döneminde birbirine düşman olan bu insan-ların, şimdi birbiriyle kaynaşmış bir arada oturmakta olmalarına öfkelenmiş
ve “Bunlar böyle birlik ve beraberlik içinde oldukları sürece bize burada rahat yok!” diyerek, Yahudi bir gencin onların arasına karışıp kendilerine Bu‘âs savaşını hatırlatmasını ve o günle ilgili söylenen bazı şiirleri onlara okumasını istemiş. -Bu‘âs; Evs ve Hazrec kabilelerinin savaştığı ve Evs’in galip geldiği bir savaştı.- Genç, Şas’ın dediğini yapınca, iki kabile birbiriyle çekişmeye başlamıştı; taraflar-dan her biri kendisini övüyor, ötekine öfke kusuyordu. Sonunda “Herkes silahını alsın!” diye çığlık atmaya başladılar. Olayı haber alan Peygamber (s.a.) Muha-cirlerden ve Ensardan bir grupla beraber onların yanına gitti ve; “Ben aranızda olduğum, Allah sizi İslâm ’la müşerref ettiği, onunla sizi cahiliyeden kopardığı ve sizi birbirinizle kaynaştırdığı halde siz cahiliye peşinde mi koşuyorsunuz?!” diye çıkıştı. Bunun üzerine, herkes olayın şeytanın bir aldatması ve düşmanları-nın oyunu olduğunu anladı ve silahlarını bırakıp ağladılar; birbirlerine sarılarak Peygamber (s.a.)’le beraber oradan ayrıldılar. Bu iki grubun, başı o günden daha kötü, sonu ise daha güzel bir günleri olmamıştır [Bkz. İbn Hişâm, Sîret, s. 309-310].
101. Âyetin Tefsiri
[1703] Allah’ın âyetleri -ki o mu’ciz olan Kur’an’dır- “size” Peygamber lisa-nıyla canlı bir şekilde “okunurken” ve Peygamber aranızda olup, sizi uyarır, size nasihat ederek şüphelerinizi giderirken, “nasıl nankörce inkâr ediyorsunuz?” Buradaki istifhamda inkâr ve hayret mânası vardır ki, “İnkâr nereden gelip sizi buluyor?!” demektir. “Allah’a” yani, O’nun dinine sımsıkı sarılan herkes” -bu ifade, onları inkârcıların kötülük ve hilelerini savuşturma konusunda Allah’a sığınmaya teşvik mânasında da olabilir- “doğru yala getirilmiş” yani, kesinlikle hidayeti elde etmiş demektir. Âyette; sanki hidayet hâsıl olmuş gibi, onu hâsıl olmuş olarak haber vermektedir; tıpkı izâ ci’te fulânen fe-kad eflâhte [Falana gel-din mi kurtuldun demektir] ifadesi gibi. Burada kelimesindeki bekleme mânası açıktır; çünkü Allah’a sarılan kişi, hidayet beklentisi içindedir; âlicenap birine giden kimse de, onun yanında ‘yaşayacağını’ ummaktadır.
103. Âyetin Tefsiri
[1704] ِ ِ א َ ُ َ [hakkıyla sakınma] ifadesi, sakınılması gereken ve sakınıl-maya lâyık anlamında olup, farzları yerine getirmek ve haramlardan kaçınmak demektir. Bu ifadenin benzeri “gücünüz yettiğince Allah’tan sakının” [Teğâbun 64/16] âyetidir. Bununla “takvada, gücünüz yettiği hiçbir şeyi bırakmayacak şekilde titiz davranın” mânası murad edilmiştir. İbn Mes‘ûd (r.a.)’ın “hakkıy-la sakınma, Allah’a itaat edilmesi, isyan edilmemesi; şükredilmesi, nankörlük edilmemesi; O’nun hatırlanması ve unutulmamasıdır” dediği rivayet edilmiş; Peygamber (s.a.)’e isnadla merfû‘ olarak da rivayet edilmiştir. Denmiştir ki: “Hakkıyla sakınma, Allah söz konusu olduğunda kişiyi hiçbir kınayıcının kı-namasının tutmaması; kendisinin, oğlunun veya babasının aleyhine de olsa âdil davranmasıdır.” Yine, “kul, dilini korumadıkça Allah’tan hakkıyla sakın-mış olmaz” da denmiştir.
دَةٌ [1705] َ ُ kelimesi َد אة fiilinden geldiği gibi, [aynı vezindeki] اِ kelimesi de, َ ّ .fiilinden gelmiştir اِ
[1706] “Ne yapıp edin (O’na) teslimiyet göstermiş olarak can verin,” yani ölüm gelip çattığında O’na teslimiyet gösterme dışında bir halde olmayın. Bu ifade, düşmanla karşılaşma konusunda kendisinden yardım istediğin birine “Bana ancak at üzerinde gel” demene benzer; burada onu sana gelmekten de-ğil, sana geldiği zaman kendisine şart koştuğunun dışında bir hal üzere gel-mekten menetmektesindir.
[1707] İ’tasamtu bi-hablihî [onun ipinden sıkıca tuttum] sözü, ondan destek isteme ve himayesine güvenme anlamında bir temsîl olabileceği gibi -ki bu tem-silde; yüksek bir mekândan sarkan kişi kopmayacağından emin olduğu sağlam bir ipe tutunmaktadır- “ip” onun verdiği sözden isti‘âre, “tutunma” ise onun sö-züne güvenmekten [isti‘âre] ya da uygun bir kelimeyle ip isti‘âresi için bir terşîh de olabilir. Buna göre mâna şöyledir: Allah’tan yardım isteme ve O’na güvenme hususunda birleşin ve bundan ayrılmayın ya da Allah’ın, kullarından aldığı söze sadık kalma hususunda birleşin; bu söz ise iman ve itaattir. Veya O’nun kitabı-na tutunmakta birleşin. Nitekim Hazret-i Peygamber “Kur’ân, Allah’ın sağlam ipidir. Onun ilginçlikleri bitmez; tekrar tekrar okunması onu eskitmez; ona göre konuşan doğru söylemiş; onunla amel eden doğru yapmış; ona tutunan da dos-doğru bir yola iletilmiş olur” buyurmuştur. [Tirmizî , “Sevâbü’l-Kur’ân”, 14]
[1708] “Ayrışmayın” Yahudi ve Hıristiyanlarin ihtilaf ettiği gibi ayrışmayın veya birbirinize sırt çevirip düşman olduğunuz ve savaştığınız cahiliye donemin-de olduğu gibi ihtilafa duşerek haktan ayrılmayın. Veya sizi ayrıştıracak, birlik ve beraberliğinizi, aranızdaki muhabbeti yok edecek, sizi birleştirip birbirinize ısındıran Hakk’a ittibâ‘a ve İslâm ’a sarılmaya ters düşecek şeyler ihdas etmeyin.
[1709] Cahiliye döneminde insanlar arasında kin, nefret ve savaş eksik ol-muyordu. Allah Teâlâ İslâmiyet’le onların kalplerini birbirine ısındırdı ve sev-giyle doldurdu. Böylece birbirlerini sevdiler, birbirleriyle uyuşmaya başladılar; birbirlerinin iyiliğini isteyen, birbirine merhamet eden, aralarını düzeltip anlaş-mazlıklarını gideren bir tek şeyde -Allah yolunda kardeşlikte- bütünleşmiş birer ‘kardeş’ haline geldiler. Rivayete göre; bunlar Evs ve Hazrec kabileleri idi. Bunlar, ‘anaları-babaları bir’ iki kardeşin nesliydi; sonra aralarında yüz yirmi sene süren savaşlara neden olan bir düşmanlık hâsıl olmuştu; sonunda Allah o düşmanlığı İslâmiyet’le söndürmüş ve Peygamber (s.a.)’le aralarını düzeltmiştir.
[1710] “Bir ‘ateş’ çukurunun tam kenarında iken,” yani içinde bulunduğu-nuz küfür sebebiyle cehennem ateşinin içine düşmek üzere iken “sizi oradan” İslâmiyet’le “kurtarmıştı.” א ’daki zamir, hufre / çukur, nâr / ateş ve şefâ / ke-nar kelimelerinden birine râcidir. Şefâ; parçası olduğu [müennes] hufre kelimesi-ne muzāf olduğu için müennes kabul edilmiştir. A‘şâ’nın [v.7/629] şu beytinde olduğu gibi:
[Etrafı aydınlatırsın yaydığın sözle] Mızrağın ucu kandan parladığı gibi!..[1711] Şefe’l-hufreti / şefetu’l-hufreti terkibi müzekker ve müennes olup, “çu-
kurun ağzı / kenarı” anlamına gelir; şefâ kelimesinin son harfi aslında Vav’dır, ancak müzekker olduğunda Elif ’e çevrilmekte [א َ َ ]; müennes olduğunda ise hazfedilmektedir [ َ َ ]. Bu şefâ ve şefetun kelimelerinin bir benzeri cânib ve câ-nibetun kelimeleridir.
[1712] Şayet “Bunlar nasıl ‘Ateş çukurunun, yani Cehennemin kenarın-da’ gösterildiler?” dersen, şöyle derim: İçinde bulundukları hal üzere ölselerdi Ateş’e gireceklerdi; bundan dolayı, öldükten sonra Ateş’e gireceği beklenen ‘hayat’ları, “buraya düşmelerine ramak kalmışçasına Ateş’in kenarında olmak” şeklinde temsilî bir ifadeyle anlatılmıştır.
[1713] “Allah size âyetlerini işte böyle,” yani bu beliğ ifadedeki gibi “açık-lıyor ki doğru yolu bulasınız.” Yani [ כ ’deki teraccî (umma) anlamı, Allah için söz konusu olmadığından ون כ ifadesi] ‘doğru yolda gidişinizin artmasını / pekiş-mesini murad ederek’ demektir.
104. Âyetin Tefsiri
[1714] “İçinizde bir topluluk bulunsun” ifadesindeki Min kıs-milik ifade eder, çünkü ma‘rûfu emretme ve münkeri yasaklama farz-ı kifayelerdendir. Ayrıca, bu işi ancak ma‘rûf ve münkeri bilen,
onu yaparken öncelik sıralamasını nasıl yapacağını, o işi nasıl icra edeceğini bilen kişi yapabilir; bunu bilmeyen biri, ma‘rûfu yasaklayıp münkeri emre-debilir veya kendi mezhebine göre o işin hükmünü bilip onu yapanın mezhe-bindeki hükmünü bilmeyebilir ve ona münker olmayan bir şeyi yasaklayabilir. Bazen yumuşak olmak gereken yerde sert, sert olmak gereken yerde ise yumu-şak davranabilir. Yasaklamanın kendisinde münkerde ısrardan başka bir etki yapmayacak birine veya cellat, gardiyan vb. kişiler gibi yasaklamanın anlamsız olduğu insanlara yasaklamada bulunabilir. Buradaki Min’in tebyîn için olduğu da söylenmiştir ki buna göre mâna şöyle olur: Tamamınız … emreden bir üm-met olun. -“(Ey Ümmet-i Muhammed !) Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz.” [Âl -i İmrân 3/110] âyetinde olduğu gibi.- “Ki felâha erecekler de bunlardır” yani özel olarak felah bulacaklar başkaları değil, onlardır.
[1715] Rivayete göre; Hazret-i Peygamber minberde iken kendisine; “İn-sanların en hayırlısı kimdir?” diye sorulmuş; “en çok ma‘rûfu emredip münkeri yasaklayan, en müttaki, akrabasıyla ilişkilerini en sıkı tutan kişidir” [Ahmed b. Hanbel, VI, 432] diye cevap vermiş. Bir başka rivayette ise şöyle buyurmuştur: “Bir kimse ma‘rûfu emredip, münkeri yasaklarsa, Allah’ın Arz ’ında Allah’ın da halifesidir; Peygamber’in de halifesidir, Allah kitabının da halifesidir.” [KT.b] Ali (r.a.) ’ın; “En faziletli cihat; ma‘rûfu emredip münkeri yasaklamaktır. Bir kimse Allah için öfke duyarak fâsıkları kınarsa, onun için Allah da gazap eder” dediği nakledilmiştir [KT.b]. Huzeyfe (r.a.) ’ın [v.36/656] da; “İnsanların başına öyle bir zaman gelecek ki, insanlar bir eşek leşini ma‘rûfu emredip münkeri yasaklayan bir mü’minden daha çok sevecek!” dediği nakledilmiştir. Süfyân-ı Sevrî ’nin [v.161/778] ise şöyle dediği nakledilmektedir: “Eğer bir insan, kom-şuları arasında sevilen, kardeşleri içinde övülen biri ise, bilesin ki yağcının, dalkavuğun tekidir.”
[1716] Ma‘rûfu emretmenin hükmü, emredilen şeye tâbidir; emredilen, farz ise emretme de farz olur; mendup ise mendup olur. Münkeri yasaklamaya gelince; bunun tamamı farzdır; çünkü çirkinlik sıfatından ötürü münkerlerin tamamının terkedilmesi farzdır.
[1717] Şayet “Bu hangi yolla farz olmaktadır?” dersen, şöyle derim: İki üstadımız bu konuda ihtilâf etmiştir; Ebû Ali el-Cübbâî [v.303/916] bunun na-kil ve akıl yoluyla farz olduğunu söylerken, Ebû Hâşim el-Cübbâî [v.321/933], sadece nakille farz olduğunu ileri sürmüştür.
[1718] Şayet “Münkeri yasaklamanın şartları nedir?” dersen, şöyle derim: [i] Yasaklayacak olan kişinin, yadırgadığı şeyin ‘çirkin’ olduğunu bilmesi. Çün-kü bilmezse, ‘güzel’ bir şeyi yasaklayıp yasaklamadığından emin olamaz. [ii] Yasakladığı şeyin gerçekleşmiş olmaması. Çünkü gerçekleşmiş bir şeyi yasakla-mak güzel olmaz; bu tip bir şey ancak kötülenebilir; yasaklama, gerçekleşmiş bir şeyin benzerleri için söz konusu olur. [iii] Yasakladığı şeyin, kişinin mün-kerâtını daha da arttıracağı ve ona tesir etmeyeceği konusunda zann-ı gâlibe sahip olmaması. Zira böyle bir yasaklama abestir.
[1719] Şayet “Peki, bu işin gereklilik şartları nedir?” dersen, şöyle derim: [i] Günahın gerçekleşeceğine dair bir zann-ı galip bulunması. Şahsı alet ve edeva-tını hazırlayarak içki içmeye hazırlanmış bir halde görmek gibi. [ii] Yasaklaması durumunda kendisine çok ciddi bir zarar dokunacağına dair bir zann-ı galibi-nin bulunmaması.
[1720] “Peki, yadırgayıp yasaklamaya nasıl başlamalıdır?” dersen, şöyle de-rim: Yumuşak olanla başlamalı; fayda vermezse, sert olana geçilmelidir. [“Nush ile uslanmayanı etmeli tekdir / Tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir.”] Çünkü mak-sat, münkerden el çektirmektir. Nitekim Allah Teâlâ önce “aralarını düzeltin”; daha sonra “savaşın” [Hucurât 49/9] buyurmuştur.
[1721] Şayet “Bu işle kim ilgilenecek?” dersen, şöyle derim: Yapabilen ve şartlarını taşıyan herkes bunu yapmakla mükelleftir. Nitekim ulemâ, namaz kılmayı bırakan birini gören herkesin ona bunu yasaklamasının farz olduğu hususunda icmâ etmiştir. Çünkü bunun çirkin bir iş olduğu herkesçe bilin-mektedir. Savaşma [gibi güç kullanarak yasaklamaya gelince] imam ve halifelerinin bunu yapması daha evladır. Çünkü siyaseti onlar daha iyi bildikleri gibi, [böyle bir yasaklama için gereken] güç onlarda vardır.”
[1722] Eğer “Kimlere emredilir ve yasaklanır?” dersen, şöyle derim: Mükellef olan herkes. Çocuklar ve deliler gibi mükellef olmayanlar da başkasına zarar ver-meye kalkıştıklarında kendilerine mani olunur. Çocuklar, alışmasınlar diye, ha-ramları işlemeleri engellendiği gibi, alışmaları için namaz kılmaları da emredilir. “Peki, kendisi münker bir fiil işleyen birinin onu işleyen başkasını yasaklaması farz mıdır?” dersen, şöyle derim: Evet, farzdır. Çünkü o münker fiili işlememek ve onu yasaklamak, bunların her ikisi de onun üzerine farzdır. Dolayısıyla, bu farz-lardan birini terketmesi, diğerini de terketmesini gerektirmez. Selefin; “Kendiniz yapmıyor olsanız bile hayrı emredin” dedikleri nakledilir. Mutarrif b. Abdullah ’ın [v.95/714]; “Ben yapmadığım bir şeyi söylemem!” yollu konuştuğunu duyan Ha-san-ı Basrî de “Hangimiz, söylediklerini yapıyor ki? Şeytan sizin böylece ma‘rûfu emretmemenizi ve münkeri yasaklamamanızı sağlamaya çalışıyor.” demiştir.
[1723] Şayet “Nasıl ‘hayra çağıran ve ma‘rûfu emreden’ denilmiştir?” der-sen, şöyle derim: Hayra çağırma ifadesi, fiil ve terkleri içine alan bütün mü-kellefiyetlerde geçerlidir. Ma‘rûfu emretme ve münkeri yasaklama ise, özel bir mükellefiyettir. Âyette önce umumi ifadeye yer verilmiş; sonra da has olan ona atfedilmiştir. “… ve ortadaki namaz” [Bakara 2/238] âyetinde olduğu gibi.
107. Âyetin Tefsiri
[1724] “Kendilerine” tek bir ilkede, yani hak sözde ittifakı gerektiren “apa-çık deliller geldikten sonra, parçalanıp anlaşmazlığa düşenler” yani Yahudi ve Hıristiyanlar “gibi olmayın.” Bunların, ümmetin bid‘atçıları olan Müşebbihe, Mücbire , Haşviyye ve benzerleri olduğu da söylenmiştir.
[1725] [Bu azap onlar için ne vakit söz konusudur?] “Nice yüzlerin ağardığı gün…” [Yani] yevme kelimesi zarfla; le-hum ile ya da mukadder "zikret" / üzkür kelimesi ile mansuptur.
[1726] Tebyaddu ve tesveddü kelimeleri muzarilik harfi olan Tâ meksur olarak tibyaddu, tisveddü; tibyâddu ve tisvâddü şeklinde de okunmuştur. Bu beyazlık nurdan, siyahlık da karanlıktan kinayedir. Dolayısıyla, hakkın nuruna sahip olanlar yüzleri beyaz ve aydın olarak damgalanır; sahifeleri beyaz ve ay-dınlık olur; önlerinde ve sağ yanlarında nur dolaşır. Bâtılın karanlığına sahip olanlar ise, renkleri siyah, kararmış ve soluk olarak damgalanır; amel defterleri karartılır, simsiyah yapılır; karanlıklar dört bir yandan kendilerini kuşatır. Bâtı-lın ve bâtıl ehlinin içinde bulunduğu karanlıklardan Allah’a ve O’nun engin rahmetine sığınırız.
[1727] “İnkâr mı ettiniz?” ifadesi, “onlara ‘inkâr mı ettiniz?’ denir” anlamın-dadır. Hemze onları kınamak ve hayret edilecek bir durumda olduklarını ifade etmek içindir. Bunların Ehl-i Kitap olduğu açıktır; imandan sonra inkâr etmeleri ise, gelmeden önce itiraf etmelerine rağmen, Peygamber (s.a.)’i inkâr etmeleridir.
Atā ’nın [v.114/732]; “Muhacir ve Ensar ’ın yüzü açık alnı ak, Kurayza ve Nadīr oğullarının yüzleri ise kapkara olacaktır” dediği nakledilmiştir. Bunların mür-tedler olduğu; bid‘at ve heva ehli olduğu da söylenmiştir. Rivayete göre Ebû Ümame [v.86/705]; “Bunlar Hariciler dir” dedikten sonra, onları Şam yolunda görünce gözlerinden yaş akmış ve “Cehennemin köpekleri işte bunlardır! Gök-kubbenin altında öldürülmüş insanların en kötüsü bunlar, gökkubbenin altın-da öldürülenlerin en hayırlısı da bunlar tarafından öldürülenlerdir. demiş. Bu-nun üzerine Ebû Galib ona; “Bu, kendi görüşün olarak söylediğin bir şey mi, yoksa Peygamber (s.a.)’den işittiğin bir şey mi?” diye sorunca, “Aksine, bunu Peygamber (s.a.)’den defalarca işittim” demiş. “Peki, neden ağladın öyle?” diye sorunca da “Onlara acıdığım için. Bunlar daha önce Müslüman idiler, son-ra kâfir oldular” dedikten sonra, bu âyeti okumuş ve onun elinden tutarak; “Memleketinizde bunlardan çok vardır; Allah seni bunlardan korusun!” diye dua etmiş. [Tirmizî , “Tefsir”, 4]
[1728] “Denilmiştir ki: Bunlar inkarcılarin tamamıdır. Çünkü “Allah on-ları kendi aleyhlerine şahit tutarak '-Ben sizin Rabbiniz değil miyim?' demişti; onlar da '-Elbette' demişlerdi." [A‘raf 7/172] âyetinde ifade edilen ikrarın gereğini yapmaktan kaçınmışlardır.
[1729] “Allah’ın rahmeti” nimeti, yani temelli mükâfat “içindedirler.” Şa-yet “Önce ‘Allah’ın rahmeti içindedirler’ denildikten sonra gelen ‘temelli ka-lacaklardır orada’ ifadesinin [i‘râbdaki] yeri nasıldır?” dersen, şöyle derim: Yeni bir cümledir; sanki “Orada nasıl olacaklar?” denilmiş ve “temelli kalacaklardır orada, yani oradan ayrılmayacak ve ölmeyeceklerdir” diye cevap verilmiştir.
109. Âyetin Tefsiri
[1730] “İşte Allah’ın” va‘d ve va‘îd e dair “âyetleri… Onları sana” güzel iş yapanla kötü iş yapanın müstahak olduğu karşılığın kendilerine âdilane veri-leceğini ortaya koyan “gerçeğin ta kendisi olarak okuyoruz. Çünkü ‘Allah’ hiç kimseye zulmetmek istemiyor…” ki herhangi birini suçsuz yere cezalandırsın ya da bir günahkârın cezasını artırıp, güzel iş yapan herhangi bir kişinin mükâfatını eksiltsin. Allah Teâlâ zulüm kelimesini nekre olarak kullanmış; ardından da “hiç kimseye” buyurmuştur. Bu, “yarattığı hiçbir varlığa hiçbir haksızlık yapmak iste-miyor” demektir. Zâtını çirkin şeyleri murad etme ve onlara razı olma özellikleri ile tavsif edenleri derhal cezalandırmayan Allah ne kadar yücedir!
111. Âyetin Tefsiri
[1731] [ َ أُ ْ َ ْ ُ ْ ifadesindeki] kâne, bir şeyin geçmiş zamandaki varlığından כُbelli belirsiz bahsetmekte olup, geçmişteki bir yokluğa ve kopukluğa delâlet et-memektedir. א را ر [Allah bağışlayıcıdır, merhametlidir.” (Nisâ 4/96)] وכאن ا âyeti de, “Siz, insanlar için çıkarılmış” yani ortaya konulmuş “en hayırlı üm-metsiniz” âyeti de bu türdendir; adeta “siz en hayırlı ümmet olarak var oldu-nuz” denmektedir. Bu ifadenin; “Siz Allah’ın ilminde en hayırlı ümmet idiniz” anlamına geldiği; “Sizden önceki ümmetler arasında sizden ‘en hayırlı ümmet’ diye söz edilirdi” anlamında olduğu da söylenmiştir.
[1732] “Çünkü ma‘rûfu emredersiniz…” ifadesi, onların neden en hayırlı ümmet olduğunu açıklayan yeni bir cümledir. Zeydün kerîmun yut’imu’n-nâse ve yeksûhum ve yekūmu bi-mâ yuslihuhum [Zeyd, değerli biridir; insanları doyurur, giydirir ve onların yararına olan işler yapar] sözü gibi. “Allah’a iman edersiniz” ifa-desinde, “Allah’a iman” ifadesiyle iman edilmesi gereken her şey kastedilmiştir. Zira iman edilmesi gereken şeylerden Peygamber (s.a.), kitap, âhiret, hesap, ceza veya sevap gibi şeylerden bir kısmına iman eden kimsenin imanı itiba-ra alınmaz ve Allah’a iman etmemiş gibi olur! “Allah ve resullerini nankörce inkâr edenler, “Bir kısmına iman ediyoruz, ama bir kısmını inkâr ediyoruz!” diyenler, Allah ile resullerinin arasını ayırmak isteyenler ve bu ikisinin ara-sında (münafıkça) bir yol tutmak isteyenler; bunlardır işte, gerçek inkârcılar, asıl nankörler...” [Nisâ’ 4/150,151] Bunun delili ise, Allah’a iman etmiş olduk-ları halde “Ehl-i Kitap iman etmiş olsaydı” bu imanları “kendileri için” şu an bulundukları durumdan “elbette daha hayırlı olurdu” denilmesidir. Çünkü tamamen; halkın ittiba ettiği liderler olma hırsları sebebiyle dinlerini İslâm dinine tercih etmekteydiler. [İslâmiyet’e] iman etselerdi, o bâtıl dinde kalarak elde etmeyi amaçladıkları şeylerden daha hayırlı olan riyaset, halkın bağlılığı ve dünyevî hazları elde edecekleri gibi, ayrıca iman etmelerine karşılık, [Hadid 57/28’de] kendilerine va‘dedilen katmerli mükâfatı da alacaklardı. “İçlerinde” Abdullah b. Selâm [v.43/664] ve arkadaşları gibi “iman edenler de bulunmakla birlikte, çoğu fasıktır,” yani inkârda ısrar etmektedir!
[1733] “Lâfla incitme dışında- size herhangi bir zarar veremezler,” yani dini kötüleme ve tehdit etme vb. sözlü eza dışında size herhangi bir zarar veremez-ler. “Sizinle savaşsalar bile gerisingeri kaçarlar”, yani size, katletme ve esir alma şeklinde bir zarar veremeden, mağlup bir halde. “Sonra kendilerine yardım da edilmez,” yani hiç kimseden bir yardım ve koruma göremezler. Bu ifade, onlardan Müslüman olanları orada sabit-kadem kılmak için söylenmiştir. Zira içlerinden Müslüman olanları kâh eğlenerek kâh eleştirerek kâh sapıtmakla suçlayarak rahatsız ediyorlardı. Bu ifade ayrıca onların sözle rahatsız etmenin dışında önemli bir zarar veremeyecekleri yolunda bir tehdit, ve Müslüman-ların onlara galip gelerek, onları cezalandıracaklarına ve sonuçta Müslüman olmayanların zillet ve kimsesizliğe mahkûm olacağına dair ilâhî bir va‘d de içermektedir.
[1734] Şayet “ون ifadesindeki ma’tūf kelime, yani ون mec-zum olmalı değil miydi?” dersen, şöyle derim: Bu şekilde ceza cümlesi yerine yeni bir haber cümlesi tercih edilmiş ve adeta; “Sonra size onlara yardım edilme-yeceğini haber veriyorum” denilmiştir. “Peki, fiilin merfû‘ veya meczûm olması mâna bakımından nasıl bir fark doğurmaktadır?” dersen, şöyle derim: Eğer mec-zum olsa, yardım edilmeme, arkalarını dönüp kaçma gibi savaşma durumlarıy-la sınırlı kalır. Merfû’ olması halinde ise, yardım edilemeyecek olmaları mutlak bir va‘d olur. Sanki “sonra gerisin geri dönüp kaçmalarının akabinde size haber verip müjdelediğim hal ve hikayeleri şudur: Onlar yalnızlığa mahkûm, yardım ve kuvvetten yoksun kimseler olarak yüzüstü bırakılacaklar; bir daha bellerini doğrultamayacaklar, hiçbir işleri de rast gitmeyecektir.” denilmektedir. Nitekim Benî Kurayza, Beni Kaynukā‘ ve Hayber Yahudilerinin akıbetleri bu âyetin haber verdiği gibi olmuştur.
[1735] “Peki, bu haberin atfolunduğu şey nedir?” dersen, şöyle derim: Şart ve ceza cümlesidir. Sanki “Bunlar sizinle savaşacak olurlarsa yenileceklerini size haber veriyorum; sonra kendilerine yardım da edilmeyeceğini size haber ve-riyorum.” denilmiştir. Eğer “Sümme ile verilen bu ‘sonra’lığın mânası nedir?” dersen, şöyle derim: “Bu, [zamanî değil] derecelendirme anlamında bir sonra-lıktır, çünkü kimsesizlik ve terkedilmişliğe mahkûm olduklarını haber verme, arkalarını dönüp kaçacaklarını haber vermekten daha büyük bir haberdir. Eğer “iki cümlenin, yani “içlerinde iman edenler” ve “size herhangi bir zarar vere-mezler” cümlelerinin yeri nedir?” dersen, şöyle derim: Bunlar Ehl-i Kitap ’dan bahsedilirken yapılan istıtrad cümleleridir. Tıpkı ve ‘alâ zikri fulânin fe-inne min şe’nihî keyte keyte [Filandan söz etmişken… ki onun durumu şöyle şöyledir] demen gibidir. Bunun içindir ki, atıfsız gelmiştir.
112. Âyetin Tefsiri
[1736] “Allah’tan bir ip” ifadesi hal olarak mansup olup ‘Allah’tan uzatılan bir ipe yapışmış veya tutunmuş ya da ilişmiş olarak’ şeklinde mukadderdir. Bu ifade, en umumi olandan istisnadır; anlamı da şudur: Allah’ın ve insanların ipi-ne yapışmaları hali, yani Allah’ın ve Müslümanların himayesinde olmaları hali müstesna, onların üzerlerine bütün hallerde zillet damgası vurulmuştur. Yani bu tek durum haricinde, yani kabul edecekleri bir cizye mukabilinde korunmaya sığınmaları hali dışında onlar için hiçbir izzet yoktur. “Evet, Allah’ın hışmı na uğ-radılar,” yani onu hak ettiler. “Üzerlerine düşüklük damgası vurulmuştur.” Kişi-nin üzerine kapı kapatılıp da evde oturmak durumunda kalması ve oradan çıkıp gidememesi gibi. Bunlar Allah’ın lânet ve gazabı üzerlerine olan Yahudilerdir. “Bu” yani zikredilen zillet, düşüklük ve Allah’ın hışmına uğramaları “da Allah’ın âyetlerini nankörce inkâr etmelerindendir; haksız yere peygamberleri öldürme-lerindendir; karşı gelmelerinden ve saldırganlıklarındandır,” yani Allah’a isyan etmeleri ve O’nun sınırlarını aşmaları sebebiyledir. Bu ifade, onları Allah’ın hış-mına uğratan şeyin sadece küfürleri olmadığını; Allah’ın gazabına küfürle müs-tahak olunduğu gibi O’na karşı işlenen masiyetlerle de müstahak olunacağını bilmeleri içindir. Bu ifadenin bir benzeri “günahları yüzünden suda boğuldular” [Nuh 71/25] ve “Bir de kendilerine yasaklandığı halde o faizi almaları insanların mallarını haksız yere yemeleri” [Nisâ’ 4/161] âyetleridir.
116. Âyetin Tefsiri
[1737] “Hepsi aynı değildir” cümlesindeki zamir Ehl-i Kitab ’a râci olup, Ehl-i Kitap tamamen aynı değildir anlamındadır. “Ehl-i Kitab’ın içinde … dosdoğru bir topluluk da vardır.” cümlesi, “hepsi aynı değildir” cümlesini açık-lamak üzere söylenmiş yeni bir cümledir. “Ma‘rûfu emredersiniz” ifadesi, “en hayırlı ümmetsiniz” [Âl -i İmrân 3/110] cümlesini açıklamak üzere yeni bir cümle olarak kurulduğu gibi.
א [1738] dosdoğru ve adaletli demek olup, ekamtü’l-’ûde fe-kāme [Çu-buğu doğrulttum, o da doğruldu] cümlesinden alınmıştır; “dosdoğru oldu” anla-mındadır. Bunlar, Ehl-i Kitap ’dan Müslüman olanlardır. [“geceleri secde ederek Allah’ın âyetlerini okuyan” ifadesiyle] gece saatlerinde Kur’ân okuyup secde ederek teheccüd namazı kıldıkları anlatılmıştır. Çünkü bu, onların yaptıklarını en iyi bir şekilde açıklamakta ve durumlarının en güzel bir şekilde olduğunu en açık bir tarzda göstermektedir. Bu ifade ile, yatsı namazının kastedildiği, çünkü Ehl-i Kitab ’ın bu namazı kılmadıkları da söylenmiştir. Nitekim İbn Mes‘ûd (r.a.) bir defasında, Peygamber (s.a.)’in yatsı namazını bir süre geciktirdiğini ve ardından çıkıp geldiğini ve insanların kendisini namaz kılmak için bekle-diklerini görünce “Ehl-i Kitap içinde bu saatte sizden başka Allah’ı zikreden yoktur” dediğini ve ardından da bu âyeti okuduğunu nakletmiştir.” [Ahmed b. Hanbel, IV, 22]
ن [1739] ve ن kelimeleri mahallen merfû‘ olup ümmetün kelime-sinin sıfatıdır, yani “okuyan ve iman eden bir topluluk” demektir. Allah Teâlâ, burada onları geceleri Allah’ın âyetlerini okuyup O’na secde etme, iman etme -çünkü Üzeyir ’i O’na ortak koştukları ve kitapların, peygamberlerin bir kısmı-na iman edip diğerlerine etmedikleri için Allah’a imanları inkâr gibiydi-, âhiret gününe iman etme -çünkü ahirete olduğundan farklı sıfatlar nispet ediyorlar-dı-, ma‘rûfu emretme ve münkeri yasaklama -zira Yahudiler işbirlikçi idiler- ve hayırlı işlere koşma -çünkü onlar hayırda ağırdan alır, arzulu davranmazlardı- gibi Yahudilerde olmayan sıfatlarla tavsif etmektedir. Hayırda koşuşma onu fazla isteme anlamındadır. Çünkü bir şeyi arzulayan kimse onu yerine getir-mek için koşuşur. Âyette sonralık yerine hemenlik [terâhī yerine fevr] ifade eden bir üslup kullanılmıştır.
[1740] “Bunlar”, yani bu sıfatlarla vasfedilenler, “salihler” cümlesin“den-dir” yani Allah nezdinde halleri iyi olanlardan, Allah’ın razı olduğu, O’nun öv-güsüne lâyık kimselerdendir. Sālihîne kelimesiyle Müslümanlar da kastedilmiş olması caizdir.
[1741] “Yaptıkları hiçbir şey inkâr edilmeyecektir.” “Allah iyiliği karşılıksız bırakmaz; Halîm’dir.” [Tegâbün 64/17] âyetinde Allah Teâlâ mükâfatı bol bol vermekle tavsif edildiği için, burada onun zıttı olan “iyiliğe nankörlük” nefye-dilmiştir. Şayet “Niçin yukferûhu kelimesine iki mef‘ûl verilmiş; halbuki şekere ve kefera sadece bir mef‘ûl alır ve meselâ şekera’n-ni‘mete ve keferahâ [Nimete şük-retti ve nankörlük etti] denir?” dersen, şöyle derim: Burada kelime mahrum etme mânasını içerecek şekilde kullanılmıştır; sanki ه ُ َ ْ ُ [asla ondan mahrum edilmeyeceksiniz] yani onun mükâfatından mahrum edilmeyeceksiniz denilmiş-tir. Ayrıca yef ’alû ve yukferû kelimeleri Yâ ile de Tâ ile de okunmuştur [Yaptıkları hiçbir şey… / Yaptığınız hiçbir şey…]. “Müttakileri Allah bilir” ifadesi, müttakile-rin bol mükâfata nail olacağını müjdelemekte ve Allah katında ancak takva ehli olanların kurtulacaklarına delâlet etmektedir.
117. Âyetin Tefsiri
[1742] ِ kelimesi sarsar gibi, soğuk rüzgâr demektir. Nitekim şair şöyle demiştir:
Kavurucu, soğuk rüzgârın vurduğu evsiz barksız garipleriEvi barkı ve kap-kacağı olanlarla sakın bir tutma
Leylâ el-Uhayliyye ’nin, Tevbe [b. el-Humeyyir ]e ağıt yakarken söylediği gibi:O amansız düşmanı yenemedi kavurucu soğuklarda deve hörgücünün
beyaz lokmalarıyla[1743] Şayet “içinde soğuk rüzgâr olan bir rüzgâr gibi” ifadesinin mânası
nedir?” dersen, şöyle derim: Bu birkaç şekilde açıklanabilir: Birincisi burada rüz-gârın sıfatı olan sırr, soğuk mânasında olduğu için “kendisinde soğuk havanın soğukluğu bulunan” anlamında olmak üzere soğuk hava onunla tavsif edilmiştir. Nitekim mübalağa yapmak üzere, berdün bâridün [soğuk mu soğuk] denir. İkincisi, sırr kelimesinin aslında soğuk anlamında masdar olması ve aslına uygun olarak kullanılmış olmasıdır. Üçüncüsü ise bunun tecrid nev’inden [yani ilgili şeyin taşıdığı özelliklerden birine / birkaçına dikkat çekilmesi kabilinden] bir ifade olmasıdır. “Gerçek şu ki, Allah Resulünde sizin için güzel bir örnek vardır.” [Ahzâb 33/21], in day-ye‘anî fulânun fe-fi’llâhi kâfin ve kâfilu [Falanca benim hakkımı yerse, Allah’da kâfi ve kefil mevcuttur] ifadelerinde olduğu gibi. Şair de şöyle demiştir:
[(Benden sonra rezil olacak şu) kızlarım olmasaydı, ben de atımı hazırlamıştım elbet!]Gerçi zayıflar için kâfi vardır Rahmân’da.
[1744] Öteden beri, Allah rızasını gözetmeksizin sırf cömert desinler diye, insanlar arasında nam salmak için, övünme vesilesi olarak infak etik-leri mallar; “soğuğun vurup kırdığı, çerçöpe dönen ekine” benzetilmiştir. Bu malların, inkâr etmelerine rağmen Allah’a yaklaşmak için harcadıkları şeyler olduğu; ayrıca, Peygamber (s.a.)’e düşmanlıkta harcadıkları, fakat amaçlarına ulaşamadıkları için boşa giden mallar olduğu da söylenmiştir. Bu harcamalar, kendisine zulmeden bir toplumun -masiyetlerine karşılık cezalandırılarak yok edilen- ekinlerine benzetilmiştir, çünkü gazaptan dolayı helâk etme daha şid-detli ve daha etkilidir.
Şayet “Neden esābeti’l-harse veya esābet harse kavmin demekle yetinilmemiş de, zalemû enfusehum sıfatı eklen[erek, ekini yok olan toplumun ‘zalimliği’ vurgulan]mıştır?” dersen, şöyle derim: Çünkü maksat, onların harcamalarını tamamen boşa giden ve geride kendisinden hiçbir şey kalmayan bir şeye benzetmektir. Zalim kâfirlerin ekinleri, tamamen boşa giden, dünyada ve âhirette kendile-rine hiçbir yararı olmayan şeylerdir. Müslümanların ekinleri ise, bütünüyle yok olup gitmez; zira sûretâ gitse de mânen bakidir. Çünkü ona bedel âhirette mükâfat alırlar ve onun gidişine sabrettikleri için sevap kazanırlar.43
[1745] Şayet “Maksat onların o faydası az, boş harcamalarını kavurucu havanın vurduğu ekine benzetmektir, ancak bu ifade o amaca uygun değil-dir; çünkü onların harcamaları rüzgâra benzetilmiştir” dersen, şöyle derim: Bu, mürekkep teşbih nev’indendir ki, “Durumları, ateş yakmaya çalışan biri (ile etrafındakiler)in durumuna benzer” [Bakara 2/17] âyetinde geçmiştir. Ayrıca, burada “onların harcamalarını helâk etmenin misali rüzgârın helâk etmesi mi-sali gibidir” veya “onların harcadıklarının misali, rüzgârın helâk ettiğinin misali gibidir ki o da ekindir” demek istenilmiş de olabilir. Yunfikūne [harcadıkları] kelimesi tunfikūne [harcadığınız] şeklinde Tâ ile de okunmuştur.
[1746] “İşte bunlara haksızlık eden de Allah değil…” Buradaki zamir, mü-nafıklara râci olup, Allah onların harcamalarını kabul etmemek sûretiyle onlara zulmetmedi, onlar kendi kendilerine zulmettiler, zira onu kabul edilecek şekil-de yapmadılar, demektir. Veya ekin sahiplerine râcidir ve mâna; Allah onların ekinlerini helâk etmek sûretiyle onlara zulmetmedi. Aksine, onlar cezayı hak edecekleri günahlar işleyerek kendi kendilerine zulmettiler demektir.
43 Bu paragraf Süleymaniye Ktp. Gülnuş Valide Sultan No. 515'te yoktur. Ancak aynı kütüphanedeki Damad İbrahim Paşa 142 numaralı nüshada ana metnin -içinde değil- kenarında yazılıdır. / ed.
[1747] Ve lâkin kelimesi ve lâkinne şeklinde şeddeli olarak da okunmuştur ki bu takdirde ibare; ve lâkinne enfusehum yazlimûnehâ hum [Ancak kendilerine, bizzat kendileri zulmetmiştir] şeklinde olur. Şeddesiz okunduğunda şân zamirini düşmüş kabul ederek ve lâkinnehû enfusehum yazlimûne [Ancak durum şudur ki, kendileri zulmetmişlerdir] anlamının murad edilmesi caiz değildir; bu ancak şiir zaruretinde caiz olur.
119. Âyetin Tefsiri
[1748] Bitānetü’r-racüli ve velîcetü’r-raculi “kişinin güvenerek en mahrem sırlarını emanet ettiği yakın dostu, sırdaşı” demektir. Sırdaş / bitānetun, elbise-nin astarına benzetilmiştir. Nitekim “Falan kişi benim atletimdir”, yani sırda-şımdır denir. Rivayete göre; Hazret-i Peygamber; “Ensar atlet, diğer insanlar ise gömlektir” [Buhārî , “Meğâzî”, 56] buyurmuştur.
[1749] “Kendinizden” yani dindaşınız olan Müslümanlardan “başkası-nı…” כ دو ifadesi, hem “edinmeyin” fiiline hem de -sıfat olmak üzere- “sırdaş” kelimesine taalluk edebilir. “Size komşu olup da, sizden başka olan sırdaşlar edinmeyin” demektir. “Zira onlar, sizi bozmak için ellerinden geleni yaparlar.” Kişi bir işi eksik yaptığında elâ fi’l-emri ye’lû denir. Daha sonra iki mef‘ûle müteaddi olarak kullanılmış ve tazmîn ile lâ âlûke nushan ve lâ âlûke cühden denmiştir; “senden hiçbir iyiliği esirgemem ve senin için elimden geleni yaparım” demektir. Habâl / אل ise fesat anlamındadır.
[1750] ِْ َ א -ifadesi, Mâ, masdariye kabul edilerek, “sıkıntıya düş وَدوا
menizi isterler” mânasındadır. el-‘Anetu aşırı zarar ve sıkıntı anlamında olup, aslında kemiğin sarıldıktan sonra kırılması demektir. Yani size gerek dininizde gerekse dünyanızda en büyük ve en ağır zararı vermeyi arzu ederler.
[1751] “Öfkeleri ağızlarından taşmaktadır.” Çünkü zorlanmalarına ve ken-dilerini tutmaya çalışmalarına rağmen, Müslümanlara olan kinlerini açığa vu-ran birtakım sözlerin ağızlarından saçılmasına mani olamamaktadırlar. Katâ-de ’nin [v.117/735]; “Bu nefret velileri olan münafık ve kafirler için aşikârdır. çünkü bu konuda birbirlerinin durumundan haberdardırlar.” şeklinde anladığı nakledilmiştir. İbn Mes‘ûd [v.32/652] ise ُאء ا ا َ َ şeklinde [müzekker olarak] okumuştur.
[1752] “Size” dinde samimi olma, Allah dostlarını dost, Allah düşmanla-rını ise düşman edinmenin farz olduğuna delâlet eden “âyetlerimizi açık seçik bildirdik. Tabiî” size bildirilenleri “akleder” ve bunlarla amel eder“seniz.”
[1753] Şayet “Bu cümlelerin âyetteki yeri nedir?” dersen, şöyle derim: “El-lerinden geleni yaparlar” ve “öfkeleri ağızlarından taşmaktadır” cümleleri “sır-daş”ın sıfatı olabilir. Sanki “sizi bozmak için elinden geleni yapan ve sıkıntıya düşmenizi isteyen bir sırdaş” denmektedir. “Bildirdik” cümlesi ise yeni bir söz-dür. Fakat daha güzeli, bunların tamamının, onların niçin sırdaş edinilmemesi gerektiğini ifade eden yeni cümleler olmasıdır.
א [1754] tenbih içindir; أ mübteda ء ise haberidir. Yani siz o Ehl-i أوKitap münafıklarına dostlukta hata eden kimselersiniz! “Onlar sizi sevmediği halde siz onları seviyorsunuz” ifadesi, kendisine kin ve öfke duyanları sevip onları dost bellemekteki hatalarını açıklamaktadır. ء ,kelimesinin mevsūl أو
fiilinin ise onun sılası olduğu da söylenmiştir. ن deki Vav hal’وolup, כ ’den dolayı mansuptur. Yani, siz onların kitabının tamamına iman ettiğiniz halde onlar sizi sevmiyor, size buğzediyorlar. Onlar sizin kita-bınızdaki hiçbir şeye iman etmedikleri halde, siz neden onları seviyorsunuz?!
[1755] Âyette; “Bunlar bâtıl dinlerine, sizin hak dininize bağlılığınızdan daha bağlılar!” mealinde mü’minlere bir kınama da söz konusudur. Bunun bir benzeri “Siz acı çekiyorsanız, onlar da sizin gibi acı çekiyorlar. Oysa siz Allah’tan, onların ummadığı şeyler umuyorsunuz.” [Nisâ 4/104] âyetinde yer almaktadır.
[1756] [ א ا כ ا ا َ ] Öfkeli ve pişman bir kişi parmaklarını, tır-naklarını ve baş parmağını ısırmakla tavsif edilir. Nitekim Hâris b. Zâlim el-Murrî [v. tkr. 600] şöyle demiştir:
Öfkesinden parmak uçlarını ısıran adi, aşağılık kavimleri öldürürüm ben!
[1757] “De ki: Geberin kininizle!” ifadesi, kendileri helâk oluncaya kadar kinlerinin artması yolunda bir bedduadır. Kinin artmasından murad da onla-rın kinini artıracak şeylerin artması, Müslümanların güçlü ve aziz olmalarına mukabil, bunların aşağılık, rüsvâlık ve yokluğa mahkûm olmalarıdır.
[1758] “Allah, elbette sinelerin özünü bilir (zihinlerin en derin bölgelerine bile vâkıftır)!” Dolayısıyla münafıkların içlerindeki öfke ve kini, birbirleriyle baş başa kaldıkları zaman ne halde olduklarını çok iyi bilmektedir! Bu cümle-nin, makūl-i kavle yani söylenmesi istenen söze, dâhil olması kadar olmaması da muhtemeldir. “Her iki ihtimale göre cümlenin mânası nasıl olur?” dersen, şöyle derim: Makūl-i kavle dâhil ise mâna, “Sana olan kinlerinden dolayı kendi aralarında gizlice parmaklarını ısırdıklarını onlara haber ver ve ‘Allah aranızda gizlice yaptığınız bu şeylerden daha gizli olanları, kalplerde gizlenenleri dahi bilir, o halde zannetmeyin ki sizin herhangi bir sırrınız ona gizli kalır’de” şek-linde olur. Makūl-i kavlin dışında ise o zaman da, “Ya Muhammed! Onlara bunu söyle ve seni onların sırlarına muttali kılmama şaşırma. Çünkü ben bun-dan daha gizli olanları, yani kalplerinde gizleyip de dilleriyle ifade etmedikleri şeyleri de bilirim!” şeklinde olur. Ayrıca burada herhangi bir sözün olmaması ve “De ki: Geberin kininizle” ifadesinin, Peygamber (s.a.)’ in gönlünü ferah tu-tup ümitvar olması ve bunların; İslam’ın aziz, kendilerinin ise zelil olması neti-cesinde kinlerinden helak olacağına dair ilâhî va‘d mujdesini almasına yönelik bir emir olması da mümkündür. Sanki “bunu kendine söyle” denilmektedir.
120. Âyetin Tefsiri
[1759] Hasene; rahat, bolluk, zafer ve ganimet vb. menfaatler; seyyi’e ise bunların zıttı olan şeylerdir. Bu onların, Müslümanları nail oldukları nimet-lerden dolayı kıskanıp, başlarına gelen musibetlerden dolayı da sevinmeleri tarzındaki aşırı düşmanlıklarını açıklamaktadır. Şayet “Burada nasıl hasene, dokunma fiiliyle; seyyi’e de isābet etme fiiliyle tavsif edilmiştir?” dersen, şöyle derim: Dokunma anlamına gelen mess kelimesi, isti‘âre olarak isābet mânasını taşımaktadır; dolayısıyla ikisi de aynı mânadadır. Nitekim “Sana bir iyilik eri-şirse, hoşlarına gitmez; bir kötülük eriştiğinde ise…” [Tevbe 9/50], “Evet, nâil olduğun her iyilik Allah’tan; başına gelen her kötülük de kendindendir.” [Nisâ’ 4/79] ve “Başına bir şer geldiğinde, feryadı basar; ama pinti kesilir bir hayır dokundu mu!” [Me‘âric 70/20-21] âyetlerindeki kullanım da bu yoldadır.
[1760] “Eğer” onların düşmanlıklarına “sabreder ve” size yasaklanan ‘onları veli edinmek’ gibi şeylerden “sakınırsanız” -veya dinî mükellefiyet ve meşakkat-lere sabreder ve yasakladığı şeylerden kaçınmak sûretiyle Allah’tan sakınırsanız- Allah’ın hıfz u himayesinde olursunuz ve bunların tuzağı size zarar vermez.
כ [1761] ifadesi; dārahû - yadīruhû fiilinden [yani drr kökünden değil, dyr kökünden] lâ yadirküm şeklinde de okumuştur. Ayrıca, Râ’nın hare-kesi Dāt’a uydurularak lâ yedurru şeklinde merfû‘ okunmuştur; tıpkı muddu yâ hâzâ [şunu uzat be adam] cümlesinde [Dal, Mim’in harekesine uydurularak merfû‘ okunduğu] gibi. Mufaddal [b. Muhammed ; v.168/784] de, Âsım ’ın [v.127/745; şartın cevabı olarak] la yadurraküm şeklinde okuduğunu rivayet etmiştir.
[1762] Burada Allah Teâlâ, Müslümanlara düşmanın tuzağına karşı nasıl hareket edeceklerini öğretmekte, sabır ve takvaya sarılmaya yöneltmektedir. Nitekim hakîmlerden birinin; “Seni kıskanan birini yenmek istiyorsan, kendi faziletini artırmaya bak” dediği nakledilmiştir.
[1763] [ ن א -kıraati esas alındığından, mâna şöyle olmaktadır:] “Yap وا tıklarınızı,” yani sabır, takva ve diğerlerini “Allah elbette kuşatmaktadır / tam anlamıyla bilmektedir.” Dolayısıyla, size lâyık olduğunuz muameleyi yapacak-tır. Ta‘melûne kelimesi ya‘melûne şeklinde Yâ ile de okunmuştur; bu takdirde mâna, “Allah onların size düşmanlık ederken yaptıklarını çok iyi bilmektedir; buna karşılık onları cezalandıracaktır!” şeklinde olur.
122. Âyetin Tefsiri
[1764] “Hatırla (Resulüm!) Hani” Medine’deki “ailenden erkenden ayrılmıştın.” Burada sözü edilen ayrılma, Peygamber (s.a.)’in Uhud ’a git-mek üzere Hazret-i Âişe ’nin [v.58/678] hücresinden ayrılmasıdır. Rivayete göre; Müşrikler çarşamba günü Uhud’a gelip yerleşmişlerdi. Bunun üzerine, Peygamber (s.a.) ashabını toplayıp bu durum karşısında ne yapacaklarına dair istişarelerde bulundu. Bu arada, o güne kadar görüşüne hiç başvurma-dığı Abdullah b. Übeyy b. Selûl’ü [v.9/631] de davet edip, onunla da istişa-re etti. Yapılan istişarelerde; Abdullah ve ashabın çoğu; “Ya Rasûlâllah! Me-dine’de kalın ve sakın çıkıp onların yanına gitmeyin. Zira biz ne zaman Medine’den çıkıp düşmanla savaşmışsak, kesinlikle mağlup olmuşuzdur.
Ancak Medine’den çıkmayıp düşmanla burada savaşmışsak mutlaka muzaffer olmuşuzdur. Kaldı ki, şimdi aramızda sen varsın. Düşmanı dışarıda karşıla-yarak seni tehlikeye atamayız. Onları bırak; orada kalmaya devam ederlerse, kendilerini orada kötü bir hapse mahkûm etmiş olurlar. Şayet gelip Medine’ye girecek olurlarsa, onlarla erkekler göğüs göğse çarpışır; kadın ve çocuklarsa onları taşa tutarlar. Eğer şehre girmeyip geldikleri yere geri dönecek olurlar-sa elleri boş olarak dönerler” dediler. Bazıları da; “Ya Rasûlâllah! Gidelim, şu köpeklerle Uhud’da savaşalım! Kendilerinden korktuğumuzu sanmasınlar.” diyerek görüş bildirdiler. Peygamber (s.a.) ise şöyle dedi: “Rüyamda yanımda boğazlanmış bir inek gördüm ve bunu hayra yordum. Sonra kılıcımın ucunda bir kırık olduğunu gördüm; bunu da bu savaşta bir yenilgi söz konusu olduğu şeklinde yorumladım. Bu arada iki elimi sağlam bir zırha soktuğumu gördüm ve bunu da Medine olarak te’vil ettim. Medine’de kalalım ve onların gelip şehre girmelerini bekleyelim.” Daha önce Bedir savaşına katılmamış olan ve Allah Teâlâ’nın kendilerine Uhud savaşında şehitlik bahşedeceği bazıları ise “Gidip düşmanlarımızın karşısına dikilelim ve onlarla savaşalım!” dediler. Bunun üze-rine Peygamber (s.a.) odasına girip savaş kıyafetini giydi ve dışarı çıktı. Onu bu kıyafeti içinde gören ashaptan az önce; “Gidip Uhud’da savaşalım” şeklinde görüş bildirenler bu defa pişman oldular ve “Biz çok yanlış bir şey yaptık. Kendisine vahiy gelen bir peygambere tutup akıl verdik” diye nedamet gösterip “Ya Rasûlâllah! Siz lütfen bize bakmayın, nasıl uygun görüyorsanız öyle yapın” dediler. Peygamber (s.a.) ise, “Bir peygamber savaş kıyafetini giydikten son-ra, onu savaşmadan üzerinden çıkarması doğru olmaz” buyurarak kararından dönmeyeceğini bildirdi [Bkz. İbn Hişâm, Sîret, s. 447-448].
[1765] Ve cuma günü cuma namazını kıldıktan sonra Medine’den çıkıp Uhud ’a doğru hareket etti. Peygamber (s.a.) ve ashabı, Şevvâl ayının on beşine denk gelen cumartesi günü Uhud vadisi ne ulaştılar. Hazret-i Peygamber atın-dan inip ashabını savaş düzenine sokmaya başladı. Onları bir ok düzeltir gibi dosdoğru bir saf halinde düzene sokuyordu. Birinin göğsünün azıcık öne çıkmış olduğunu görecek olsa, ona geri çekilmesini söylüyordu. Peygamber (s.a.) asha-bıyla vadinin bir kenarında düzen aldı, karargâhını ve arkasını Uhud’a yasladı. Bu arada Abdullah b. Cübeyr ’i [v.3/624] okçuların başına getirdi ve onlara “Bizi oklarınızla koruyun. Arkamızdan gelip bize saldırmasınlar.” diye talimat verdi.
[1766] “Mü’minlere savaşacakları yerleri hazırlamak” yani onları konuşlan-dırmak üzere... İbn Mes‘ûd [v.32/652] ا kelimesini “onlar için yerler hazır-lıyor, düzenliyordun” mânasına şeklinde okumuştur. אل א ifadesi “savaşta duracakları yerler ve alacakları pozisyonlar” anlamındadır. [“Oturdu” ve “ayağa kalktı” anlamındaki] ve אم kelimeleri, anlamları genişletilerek אر [oldu, dönüştü] mânasında kullanılmış; [ism-i mekânları olan] mak‘ad ve makām keli-meleri mekân anlamında kullanılmıştır. Nitekim ...ٍق ْ ِ ِ َ ْ َ ِ [“Muktedir bir hükümdarın katında dostluk makamındadır.” (Kamer 54/55)] ve َכ ِ א َ َ ْ ِ مَ ُ َ َ أنَْ ْ َ [“Sen daha yerinden kalkmadan” (Neml 27/39)] âyetlerinde geçen mak‘ad ve makām kelimeleri meclis ve taht anlamında kullanılmıştır.
[1767] “Allah” sözlerinizi “işitir” niyetlerinizi ve içinizden geçenleri “bilir.”אن [1768] א وت ifadesi […Hani sizden iki bölük] إذ -den be’وإذ
deldir veya onda manen amel etmiştir. Bu “iki bölük” Ensar ’dan iki bölük olup Hazrec’den Selime oğulları ile Evs’den Hârise oğullarıdır. Bunlar Evs ve Hazrec’in iki kolu idiler. Peygamber (s.a.) bu sefere bin, bir rivayete göre de dokuz yüz elli kişilik bir kuvvetle çıkmıştı. Müşrikler ise üç bin kişi idiler. Peygamber (s.a.) sebat göstermeleri halinde muzaffer olacaklarını va‘detmişti. Henüz savaş başlamadan Abdullah b. Übeyy [v.9/631]; “Niçin kendimizi ve ev-latlarımızı ateşe atıyoruz?!” diyerek, ordunun üçte birini peşine takıp ordudan ayrıldı. Bunun üzerine, Ensar’dan Amr b. Hazm 44 [v.53/673] bunların karşısına dikildi ve “Allah aşkına! Kendinize ve peygamberinize karşı bir yanlış yapma-yın!” dedi. Abdullah b. Übeyy ise, “Bir savaş olacağını bilsek, biz de sizinle devam ederdik. [Ancak bu kesin değil]” dedi. Bu konuşmalar üzerine, mâlûm iki kabile Abdullah b. Übeyy’e uyarak geri çekilme eğilimine girdilerse de, Allah kendilerini korudu ve böylece Hazret-i Peygamber’le devam etmeye karar ver-diler. [Bkz. İbn Hişam, Sîret, s. 448]
[1769] İbn Abbâs [v.68/688] bu iki kabilenin yaşadıkları durumu “İçle-rinden geri dönmeyi geçirdiler, ama Allah kendilerine doğru harekette sebat etme güç ve desteği verdi ve onlar da sebat ettiler ve ayrılmadılar.” diyerek izah etmiştir. Kuvvetle muhtemeldir ki, o iki kabileye mensup kişiler içinde bulundukları durum karşısında içlerinde öyle bir meyil ve düşünce yaşadılar. Nitekim her insan bazı zor zamanlarda içinde bir tür tereddüt yaşar; ancak so-nunda oradan sabır ve sebata geçer ve o zorluğa katlanma kararlılığına kavuşur. [Hazrecli Cahiliye şairi] Amr b. el-Itnâbe ’nin dediği gibi:44 İbn Hişâm’da; Abdullah b. Amr b. Haram olarak geciyor. / ed.
İçim pırpır edip hareketlendiğinde; “Dur yerinde!” derim.Ya [başarır] övülürsün ya [ölür] kurtulursun!
Muâviye [v.60/680] bu şiirle ilgili olarak şöyle demiş: “Şiir ezberleyin; çünkü ben Sıffin savaşı nda neredeyse topukları yağlayıp kaçıyordum! Orada sebat et-memi Amr b. el-Itnâbe ’nin bu beytine borçluyum.”
[1770] Bu iki bölük kesin olarak ayrılmaya karar vermiş olsalardı, o du-rumda bir velâyetten, yani sahip çıkmadan söz edilemezdi. Halbuki Allah Teâlâ onlar hakkında “Allah onların velîsi idi” buyurmaktadır. Bu ifade ise şu an-lamlara gelebilir: Allah onların yardımcısıdır ve onların işlerini kendi üzerine almıştır. Hal böyle iken, endişe ve ümitsizliğe kapılıp Allah’a tevekkül etmeme-leri için bir sebep yoktur.
[1771] Şayet “Rivayete göre ashaptan bazılarının, âyet nâzil olduğunda; ‘Yaşadığımız o meyli yaşamamış olmak bizi sevindirmiyor yani. Zira Allah böylece bize velîmiz olduğunu bildirdi” tarzındaki sözlerinin anlamı nedir?” dersen, şöyle derim: Allah’ın gerçek velîleri olduklarını açıkça bildiren bir âyet indirilerek Allah’ın övgüsüne mazhar olmakla kazandıkları bu şereften ötürü aşırı derecede mesrur oldukları için; ayrıca, bu meyil sorumlu tutulacakları bir vebal olmadığı için -çünkü âyetin nüzulünü gerektirecek kesin bir kararlılık şeklinde değildir- böyle konuşmuşlardır.
[1772] Feşel korkaklık ve ümitsizlik anlamındadır. [1773] İbn Mes‘ûd (r.a.) א و وا lafzını [Allah o ikisinin velîsiydi] وا ا .şeklinde okumuştur [Allah onların velîsiydi] و אن ا ا א وإن
[“Şayet mü’minlerden iki grup savaşırlarsa” (Hucurat 49/9)] âyetinde olduğu gibi.
123. Âyetin Tefsiri
lah size Bedir’de yardım etmişti. Allah’tan sakının ki şükretmiş olasınız.
124. Âyetin Tefsiri
Rabbinizin size imdat etmesi size yetmez mi?”
125. Âyetin Tefsiri
ler bile, Rabbiniz (siz tanıyasınız diye kendilerini) nişanlamış vaziyette beşbin melekle sizi destekler.
[1774] Burada Allah Teâlâ mü’minlere önce yalnızca kendisine tevekkül et-melerini ve işlerini sadece zâtına havale etmelerini emretmekte, sonra da niçin tevekkül etmelerini açıklama noktasında Bedir savaşında sayı ve güç bakımın-dan zayıf bir durumda olmalarına rağmen kendilerine müyesser kıldığı zaferi hatırlatmaktadır.
kelimesi Arap dili grameri açısından azlık ifade eden bir çoğul أذ [1775](cem-‘i kıllet) olup bu kelimenin ez-züllânu / ن lafzı da çokluk ifade eden اçoğuldur (cem-‘i kesret). Âyette cem-’i kıllet şekline yer verilmiş olması, maddi güç bakımından zayıf olmalarına ilave olarak sayısal açıdan da az olduklarını ifade etmek içindir. Maddi bakımdan zayıf olmaları, bu savaşta silah, binek ve erzak bakımından bir zayıflık içinde olmaları demekti. Maddi bakımdan zayıftı-lar, çünkü çoğunlukla su taşımada kullandıkları kalitesiz bineklerle gelmişlerdi; kaliteli sadece bir tek atları vardı. Bir deveye beş on kişi sırayla biniyorlardı. Sa-yıca az olup, üçyüz küsur kişiydiler. Düşmanları ise, düşmanları ise yaklaşık bin savaşçıdan oluşan kalabalık bir grup idi yüz atları vardı, güçlü ve silahlı idiler.
[1776] Bedir, Mekke Medine arasında bir su kuyusu olup, Bedir adında bir adama ait olduğu için sahibinin adıyla anılıyordu.
[1777] Peygamberiyle beraber sebat etmek sûretiyle “Allah’tan sakının ki, şükretmiş olasınız” yani, sakınmak sûretiyle size lütfettiği zafer vb. nimetlere karşı O’na şükretmiş olasınız. Veya size ihsan edeceği bir başka nimete karşı O’na şükredesiniz. Burada “şükretmiş olasınız” denmek sûretiyle şükür kendi-sinin sebebi olduğu için nimetlendirme / in’âm kullanılmıştır.
ل [1778] ifadesi, Bedir savaşında söylenmiş olduğu [Hani diyordun] إذ mülahazasıyla כ kelimesi için zaman zarfı veya Uhud savaşında söylenmiş olması hasebiyle وت -ifadesinden ikinci bedel [Hani ailenden ayrılmıştın] إذ dir. Şayet “Bu ifadenin Uhud savaşında söylenmiş olması mümkün değildir. Zira bu savaşta melekler gelmemiştir” dersen, şöyle derim: Peygamber (s.a.) Uhud’da bu sözü sebatı ve sakınmayı şart koşarak söylemiş; ancak ganimet karşısında sabredip sebat gösterememeleri ve Peygamber (s.a.)’in emrine aykırı hareket ederek sakınmamaları sebebiyle melekler inmemiştir. Şartı yerine ge-tirselerdi, melekler inerdi. Meleklerin ineceği va‘dinin önceden bildirilmesi ise kalpleri yatışsın, sebat etme kararlılığı içinde olsunlar ve Allah’ın kendilerine yardım edeceğinden ve zafer bahşedeceğinden emin olsunlar diyedir.
[1779] “Size yetmez mi?” ifadesi üç bin melekle kendilerine yardım edil-mesinin yetmeyeceğini olumsuzlamak içindir. Bunu ifade etmek için kesin olumsuzluk bildiren Len [asla] kelimesinin kullanılması, sayıca az ve güç ba-kımından zayıf olmaları, buna mukabil düşmanlarının kendilerinden kat kat fazla ve güçlü olması sebebiyle neredeyse zafer ümitlerinin olmamasından do-layıdır. [elbette] Len’den sonraki ifadeyi olumlulamak için olup, “kesinlikle o miktar melekle yardım size yeter” anlamındadır. Allah Teâlâ bunun yeteceği-ni ifade ettikten sonra, “sabredip sakınırsanız” [kendilerini] savaş için nişanlamış o sayıdan daha çok melekle yardım edeceğini bildirmiştir.
[1780] “Onlar”, yani Müşrikler “şu anda hemen üzerinize gelseler” [ כ وا ر ] ifadesinde fevr kelimesi burada; kafele min ğazvetihî ve harace min fevrihî ilâ ğazvetin uhrâ [seferden döndü ve hemen ardından bir başka sefere çıktı] ve câ’e fulânun ve race‘a min fevrihî [falanca geldi ve hemen geri döndü] cümlelerindeki anlamıyla kullanılmıştır. Ebû Hanîfe Rahimehullāh’ın [v.150/767] “Emir kipi genişlik değil, fevr, yani anındalık bildirir” tarzındaki ifadesinde de bu anlamda kullanılmıştır. el-Fevr, “kazan kaynadı” anlamına gelen fârati’l-kıdru cümlesinden mastardır; is-ti‘are yoluyla sur‘at anlamında kullanılmış ve daha sonra da gecikme ve oyalan-manın olmaması halini ifade etmek üzere istimal edilmiştir. Harace min sâ’atihi lem yelbes [hiç beklemeden anında çıktı] dendiği gibi harace min fevrihi [anında cıktı] de denilir. Bu durumda mana: “müşriklerin şu anda hemen üzerinize gelmesi halinde, “Rabbiniz sizi” gecikmeksizin, anında meleklerle “destekler” meleklerin gelişi onların gelişinden geç olmaz.” şeklinde olur. Yani, eğer sabreder ve sakınır-sanız Allah size hemen yardım eder ve kolay bir zafer lutfeder.”
[1781] kelimesi [“teker teker indirilerek” anlamında] Ze’nin şeddesiyle [münezzelîne] ve -“zafer indirerek” anlamında- kesre ile [münzilîne] okunmuştur.
[1782] kelimesindeki Vav ise, “işaretli” ve “kendilerini / atlarını işaretlemiş olarak” mânasında hem fethalı hem de kesreli olarak okunmuştur. Kelbî [v.146/763] bu kelimenin “uçlarını omuzlarından aşağı salıverdikleri sarı renkli sarıklarla işaretli olarak” anlamında olduğunu, Dahhâk [v.105/723] “at-ların alın ve kuyruklarını beyaz yünle işaretlemiş olarak”, Mücâhid [v.104/722] “atlarının kuyruk kılları kesilmiş olarak”, Katâde [v.117/735] “alaca atlara bin-miş olarak”, Urve b. Zübeyr [v.94/713] “O gün babam Zübeyr’in [v.36/656] sa-rığı sarı renkte idi. Onun için melekler de sarı sarıklarla gelmişlerdi.” demiştir. Konuyla ilgili olarak Peygamber (s.a.)’in, bu sefere çıkarken ashabına “İşaretle-nin, zira melekler de işaretlendi.” diye talimat verdiği rivayet edilir. [KT.b]
127. Âyetin Tefsiri
א ا [1783] כ ibaresindeki zamir و ifadesine râci olup “Allah bu أن melek yardımını size sırf bir müjde olsun ve kalpleriniz yatışsın diye yaptı” an-lamındadır. Nitekim İsrailoğullarına indirdiği sükûnet de zafer müjdesi olması ve kalplerinin yatışması için olmuştu. “Yoksa zafer yalnızca ‘azîz, hakîm Allah’ın katındandır”; sayısı çok olan savaşçılar, melekler ve sükûnet sebebiyle değildir;
sükûnet ve melekler, Allah’ın kişinin zafer ve rahmet ümidini artırdığı, mü-cahitleri yüreklendirdiği vesilelerdir. ‘Azîz, yani hükmüne karşı konulamaz; hakîm, gördüğü maslahata göre zafer bahşeder veya etmez, demektir.
[1784] “Nankörce inkâr edenlerin bir kısmının kökünü kazısın,” yani, onla-rın bir kısmını katil ve esaretle helâk etsin “diye…” Bu olay Bedir savaşında Mek-keli Müşriklerin ileri gelenlerinden yetmiş kişinin katledilmesi ve yetmiş tanesi-nin de esir alınması sûretiyle gerçekleşmiştir. “Veya onları” hezimete uğratarak öfkelendirsin ve “perişan etsin de” arzu ettikleri şeyi elde edemeden “ümitsizce dönüp gitsinler diye…” Tıpkı “Allah o inkâr edenleri hiçbir fayda elde edemeden öfkeleri ile geri çevirdi.” [Ahzab 33/25] mealindeki âyette ifade edildiği gibi. Ke-betehû ifadesi; “ciğerine öfkeyle vurdu; ciğerini yaktı” anlamındaki kebedehû ile aynı anlamdadır. Nitekim Ebü’t-Tayyib’in [Mütenebbî ; v.354/965];
Hasetçinin karaciğerini ve düşmanın akciğerini söküp almak içinmısrasındaki li-ukbite ve urî fiillerinin de karaciğer ve akciğer anlamına gelen kebidun ve ri’etun kelimelerinden geldiği söylenmiştr.
[1785] ’daki Lâm, ُ ُ ا כُ َ َ َ ْ َ َ veya ِ ِ ا ْ ِ ْ ِ ُ إِ ْ א ا َ -cüm وَlesine müteallıktır.
129. Âyetin Tefsiri
ب [1786] ءٌ öncesindeki fiile ma‘tūf olup أو ْ َ َ ا ِ כَ َ َ ْ َ [emir-fer-man nâmına senin elinde hiçbir şey yok] ifadesi bir ara cümledir. Mâna şu şe-kildedir: Allah onların durumlarına hâkimdir; onları ya helâk eder ya da hezimete uğratır; Müslüman olurlarsa kendilerini affeder; küfürlerinde ısrar ederlerse onlara azap eyler. Dolayısıyla, senin elinde hiçbir şey yok-tur. Sen ancak onları uyarmak ve onlarla mücahede etmek için gönderil-miş bulunuyorsun. ب ,ile mansup olduğu أن kelimesinin muzmar bir أو bu mukadder ب ء veya ا ile أو ,nin de’أن kelimesine atfedilmiş bir isim olduğu da söylenmiştir. Buna göre anlam; ‘Senin; onların işiy-le ya da tevbelerini kabul etmekle veya onlara azap etmekle- ilgili yapabi-leceğin bir şey yok’ şeklindedir. ب أن in’أو deki’أو ,anlamında olup إ
le-elzimenneke ev tu‘tıyenî hakkī [Ya hakkımı verirsin ya da asla peşini bırakmam!] cümlesindeki gibi kullanıldığı da söylenmiştir. Buna göre mâna; “Senin onlar için yapacağın hiçbir şey yok; ya Allah onların tevbelerini kabul eder ve sen de bu hallerine sevinirsin ya da onlara azap eder, böylece senin de onlara olan kızgınlığın gitmiş olur.” şeklinde olur.
[1787] Bir rivayete göre; Utbe b. Ebû Vakkās , Uhud savaşında Peygamber (s.a.)’i yaralamış ve bir dişini kırmıştı. Bunun üzerine Peygamber (s.a.) yü-zündeki kanı silmeye çalışırken, Ebû Huzeyfe ’nin [v.12/633] azatlı kölesi Sâlim [v.12/633] de bir yandan Peygamber’in yüzündeki kanı yıkıyor, bir yandan da ‘Kendilerini Rablerine davet eden peygamberlerinin yüzünü kana boyayan bir millet nasıl iflâh olur?!’ diye söyleniyordu. İşte bunun üzerine bu âyet nâzil oldu. Bir başka rivayete göre ise, Hazret-i Peygamber Mekkeliler e beddua et-mek istemişti; Allah Teâlâ, bunların içinden ileride mü’minler çıkacağını bildi-ği için resûlünü bundan menetmiştir.
[1788] Hasan-ı Basrî’nin [v.110/728]; “Allah tevbe edenlerden ‘dilediğini bağışlar’ ancak, yalnızca tevbe edenleri bağışlamayı diler; ‘dilediğine azap eder’ ancak, yalnızca azabı hak edenlere azap etmeyi diler.” dediği; Atā ’nın [v.114/732] ise, “Allah kendisine tevbe edeni bağışlar; huzuruna zalim olarak gelene de azap eder.” dediği nakledilmiştir. Allah Teâlâ’nın; “O, ya bunların tevbesini kabul eder ya da onlara azap eder” buyurduktan sonra peşinden “çünkü ger-çekten zalimler!” buyurması, O’nun kimler için neyi dileyeceğini ve bunların da tevbeleri kabul edilenler mi yoksa zalimler mi olduğunu açık bir şekilde izah etmektedir. Ne var ki, bid‘at ve heva ehli , Allah’ın âyetlerine gözlerini ve ku-laklarını kapatarak, cahilce davranmakta ve; İbn Abbâs ’ın [v.68/688]; “Bu ifade ‘Allah dilediğinin büyük günahını bağışlar; dilediğine de küçük günahından dolayı azap eder’ demektir.” dediğini iddia ederek içlerini rahatlatmaktalar!
131. Âyetin Tefsiri
132. Âyetin Tefsiri
uygulanagelen kat kat artırma kınanarak genel mânada faiz yasaklanmaktadır. Borcun vadesi geldiğinde, adam [borcunu ödeyemeyen kişiye] ek süre verir; buna karşılık, borçlunun malvarlığı da belli bir miktar erirdi.
[1790] “İnkârcı nankörler için hazırlanmış olan Ateş’ten sakının.” Ebû Hanîfe Rahimehullāh’ın [v.150/767] şöyle dediği nakledilir: En ağır tehdit içe-ren Kur’ân âyeti budur. Zira Allah Teâlâ burada iman edenleri, yasaklarından kaçınma hususunda kendisinden sakınmamaları halinde kâfirler için hazırla-dığı ateşle tehdit etmekte; ek olarak, iman edenlerin O’nun rahmetini ancak kendisine ve Resulüne itaat etmek sûretiyle umabileceklerini ifade etmektedir. Bu ve benzeri âyetler üzerinde düşünenler, Allah’tan yana boş ümit ve kurun-tulara kapılmazlar. Allah Teâlâ’nın bu gibi durumlarda ve [umulur ki, ola ki] kelimelerine yer vermesi, insanlar ne derse desin, zeki irfan sahiplerinin dikkatinden kaçmayacağı üzere, takva yolunun ne kadar ince bir yol, Allah rızasını elde etmenin ne kadar zor bir şey ve O’nun rahmet ve mükâfatına nail olmanın ne derece şerefli bir mazhariyet olduğunu göstermektedir.
137. Âyetin Tefsiri
ا [1791] ُ אرِ َ lafzı Medine ve Suriye mushafları nda Vav’sız [Koşun] وolarak yazılmış; diğer kıraat imamları ise onu Vav’lı olarak okumuşlar-dır. Übeyy [v.33/654] ve İbn Mes‘ûd ’un bu kelimeyi ا ُ ِ א َ -şeklin [Yarışın] وde okumaları, Vav’lı okuyuşun doğru olduğunu desteklemektedir. Allah’ın bağışlama ve cennetine koşmak ise, kendisiyle bağışlanma ve cennetin hak edildiği şeye yönelmek demektir. ُرَْض ْ وَا אواتُ ا א َ ُ ْ َ [göklerin ve yerin genişliğinde] ifadesi, “genişliği göklerle yerin genişliği kadardır” [Ha-did 57/21] âyetinde olduğu gibi, “göklerin ve yerin genişliği kadar geniş” demek olup cennetin çok geniş olduğunu anlatmaktadır. Burada cen-net insanların bildiği en geniş ve en yayık şeye benzetilerek anlatılmıştır.
Cennetin genişlik açısından anlatılması ise, normal olarak genişliğin mübala-ğaya ‘uzunluk’dan daha yakın olması sebebiyledir; “Astarları atlastan” [Rahmân 55/54] âyetinde olduğu gibi [örtünün astarı böyle ise dış yüzünü siz düşünün” mealin-de]. İbn Abbâs ’ın [v.68/688]; “birbirine birleştirilmiş olsalar yedi kat gökler ve yedi kat yerler kadar” dediği nakledilmiştir.
[1792] “Bollukta ve darlıkta” ifadesi [i] bolluk ve kolaylık, darlık ve zorluk hallerinde, her iki halde de az çok, güçlerinin yettiği kadarını infak etmekten geri durmazlar demektir. Nitekim seleften bazılarının icabında bir tek soğan tasadduk ettikleri, Hazret-i Âişe ’nin [v.58/678] bir tek üzüm tanesini infak et-tiği rivayet edilmiştir [KT.b]. [ii] Veya ‘her hâlükârda’ demektir. Çünkü ‘her hâlükârda’ ifadesi, iyi zamanı da, kötü zamanı da içerir. Yani ferah ve sürur, sıkıntı ve keder hali onları iyilikten alıkoymaz. Onlardan biri ister düğünde olsun ister hapiste, ihsanda bulunmaktan vazgeçmez. Âyette infak ile söze baş-lanması, onun nefse en ağır bir şey ve kişinin ihlasını en çok gösteren bir amel olmasındandır. Ayrıca o dönemde infak, düşmana karşı cihat etmek ve Müslü-man fakirlere yardım etmek için en çok ihtiyaç duyulan bir davranıştı.
[1793] Kişi testiyi doldurup da ağzını kapadığı zaman kezame’l-kırbete de-nir. Keza deve yediklerini içinde tutup geviş getirmediği zaman kezame’l-ba‘îru denir. İşte kezmu’l-ğayz da bu anlamdadır; yani sabrederek içindeki öfkeyi ora-da tutması ve onu dışa vurup belli etmemesi. Nitekim Hazret-i Peygamber: “Kim gereğini yapmaya gücü yettiği halde öfkesini içinde tutarsa, Allah onun kalbini güven ve imanla doldurur.” [Ebû Dâvûd, “Edeb”, 3] buyurmuştur. Keza, rivayete göre Hazret-i Âişe ’nin bir hizmetçisi varmış; bir defasında kendisini sinirlendirmiş, ama Hazret-i Âişe: “Şu Allah korkusu yok mu, insanda ne öfke bırakıyor ne bir şey! İnsan şöyle ağız tadıyla bir kızamıyor!..” demiş [KT.b].
[1794] “İnsanların kusurlarını bağışlayanlar”, yani biri kendisine haksız-lık ettiğinde onu cezalandırmayanlar. Bir rivayete göre; Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuş: “Kıyamet günü bir münadi; ‘Mükâfatlarını bizzat Allah’ın vereceği kimseler nerede?’ diye seslenince, insanları bağışlayanlardan başka kimse kalk-maz.” [KT.b] Süfyan b. Uyeyne’nin [v.198/814], bir adama öfkelenen Harun Re-şid ’e [v.193/809] bu hadisi naklettiği, onun da adamı bağışladığı rivayet edilir. Peygamber (s.a.)’in ayrıca, “Allah’ın korudukları müstesna, benim ümmetimde böyle kimseler az olacaktır; geçmiş ümmetlerde ise daha fazla idiler” buyurdu-ğu rivayet edilmiştir [KT.b].
[1795] “İhsan üzere hareket edenleri Allah sever.” ا’deki Lâm-ı ta‘rîf cins ifade etmekte olup, ihsan üzere hareket eden herkesi, bu arada âyet-te işaret edilenleri de kapsaması mümkündür; ancak ‘ahd ifade edip sadece mezkûr kimselere işaret etmesi de söz konusudur.
e atfedilmiştir. Yani cennet müttakiler ve’ا ,kelimesi وا [1796]tevbe edenler için hazırlanmıştır. “İşte onlar” ifadesi, her iki gruba işarettir.
כ ,mübteda وا ً .onun haberi de olabilir أو َ ِ א ا ُ َ َ َ إِذا ِ ,ifadesi وَا“yüz kızartıcı çirkin iş” veya “cezalandırılacakları herhangi bir günah işledikleri vakit” demektir. Buradaki א zina, “nefse zulmetmek” ise zinanın altında kalan öpme, dokunma vb. işler olabileceği gibi, א büyük günah, nefse zul-metmek ise küçük günah da olabilir. “Allah’ı hatırlayarak” yani Allah’ın azabını veya azap tehdidini ya da yasağını veyahut kendisinden haşyet ve haya etmeyi gerektiren yüce hak ve azametini hatırlayarak, “günahlarının bağışlanması için dua ederler.” Onlardan çirkin oldukları için pişmanlık duyarak, bir daha yap-mama kararlılığı içinde tevbe ederler.
[1797] “Zaten günahları Allah’tan başka kim bağışlayabilir ki?” Allah Teâlâ bu ifadesiyle yüce zâtını rahmeti geniş, bağışlaması bol bir zât olarak nitele-mekte ve günahından tevbe eden kimsenin, nezdinde; hiç günah işlememiş gibi değerlendirileceğini, günahkârlar için kendisinin lütuf ve kereminden baş-ka bir sığınak olmadığını ifade etmektedir. Bu ilâhî beyana göre Allah’ın âdil olması, O’nun tevbe edenleri bağışlamasını gerektirmektedir. Zira kul özür dileyip de azami bir gayretle günahtan uzak durduğu takdirde Allah’ın onu bağışlaması gerekir. Bu, kulların gönüllerini hoş eden, onları tevbeye teşvik ve sevk eden ve ümitsizliğe düşmelerine mani olan, kişinin işlediği günah ne kadar büyük olursa olsun, Allah’ın bağışlama ve lütfunun daha büyük oldu-ğunu gösteren bir ifadedir. Yani bağışlama ve onu mümkün kılacak özelliklere yalnızca Allah sahiptir. “Zaten günahları Allah’tan başka kim bağışlayabilir ki?” cümlesi, ma’tūf ile ma’tūfun aleyh arasında bir ara cümledir.
[1798] “Bile bile ısrar etmezler,” yani işledikleri çirkin fiillerden sonra ba-ğışlanma dilemeden durmazlar. Peygamber (s.a.)’in; “Bağışlanma dileyen kim-se günde yetmiş defa aynı fiili işlese de günahta ısrar etmiş olmaz” buyurduğu rivayet edilir. [Tizimî , “De‘avât”, 107] Peygamber (s.a.)’in şöyle buyurduğu da nakledilmiştir: “Bağışlanma dilendiği takdirde ‘büyük’ günah, ısrar edildiği takdirde ise ‘küçük’ günah olmaz.” [KT.b]
[1799] “Bile bile” ifadesi, ısrâr fiilinden haldir. Israr etmemedeki olumsuz-luk ise her iki günaha da yöneliktir, yani ‘çirkin olduğunu, Allah’ın onu yasak-ladığını ve ona karşı azap tehdidinde bulunduğunu bile bile günahlarda ısrar edenlerden olmazlar.’ demektir. Zira bir fiilin çirkin olduğunu bilmeyen kimse onu işlediğinde mazur olabilir. Bu âyetler iman edenlerin; müttaki, tevbekâr ve ısrarcı olmak üzere üç grup olduklarını; bunlardan ısrarcıların değil, sadece müttaki ve tevbekârların cennete gireceğini kesin bir ifade ile beyan etmekte-dir. Buna aykırı düşüncede olan biri, aklına karşı direnmiş ve Rabbine karşı gelmiş olur. Her iki kelime de aynı mânada olup mükâfat anlamına geldiği için, Allah Teâlâ, [136. âyetin başında] اؤ [Bunların mükâfatı] buyurduktan sonra, א -buyurmuştur. Farklı kelime kulla [amel sahiplerinin mükâfatı] أ اnılması, bâtıl görüş sahiplerinin iddialarının aksine, ceza ve mükâfatın işlenen amele karşılık olarak hak edilmiş ve zorunlu bir son olduğunu kuvvetli bir şekilde ifade etmek içindir.
[1800] Rivayete göre; Allah Teâlâ Hazret-i Musa’ya bir defasında şöyle vahyetmiş: Amelsiz cennetimi uman kimsenin utanması ne kadar azdır! Bana itaat hususunda cimrilik eden birine ben rahmetimle nasıl cömertlik ederim?” Şehr b. Havşeb [v.112/730] şöyle demiştir: “Amelsiz cennet istemek günahtır; sebepsiz yere şefaat ummak aldanıştır; itaat edilmeyen Allah’tan rahmet ümit etmek ahmaklık ve cehalettir.” Hasan-ı Basrî de demiştir ki: “Kıyamet günü Allah Teâlâ; ‘Sırat ı benim affımla geçiniz; Cennete benim rahmetimle giri-niz; rahmetimi de amellerinizle bölüşünüz’ buyurur.” Basralı Râbi‘a (r.a.)’nın [v.185/801] ise şu şiiri okuduğu nakledilmiştir:
Kurtuluş ümit edersin amma, onun yoluna girmezsin! Şunu bil ki gemi karada yüzmez [Lafla peynir gemisi yürümez]א cümlesinde medhin mahsusu, mahzuf olup ibarenin sonunda أ ا
düşünülebilecek כ -lafzıdır, yani [amel sahiplerinin mükâfatı olarak ne güzel [bu] ذdir] mağfiret ve cennetler.
[1801] “Gerçek şu ki, sizden önce birtakım (helâk) uygulamalar(ı)” yani Allah’ın tarihte peygamberleri yalanlayanlara verdiği musibet uygulamaları “gelip geçti.” Şu âyetlerde belirtildiği gibi: “Ele geçirildikleri yerde teker te-ker öldürülürler!.. Allah’ın öncekiler hakkındaki uygulaması budur. Allah’ın uygulamasında da değişme bulamazsın.” [Ahzâb 33/61, 62]; “Sonra ne bir velî bulabilirsin ne bir yardımcı… Allah’ın öteden beri yürürlükte olan uygulaması böyledir...” [Fetih 48/22, 23]
139. Âyetin Tefsiri
[1802] “Bu; insanlar için bir açıklama” yani, onların yalanlamalarının kötü sonunu beyandır. Allah bu beyanıyla Mekkelileri, kendilerinden önce yaşamış olan yalanlayıcıların kötü sonları üzerinde düşünmeye ve onların helâkini an-latan, görüp inceledikleri kalıntılardan ibret almaya teşvik etmektedir. “Müt-takîler için de bir hidayet ve nasihattir” yani bu anlatılanlar yalanlayanlar için bir beyan ve uyarı olduğu gibi, müttaki mü’minler için de ilave bir nasihat ve pekiştirmedir. ifadesi, imana ve güzel amel sahiplerinin zikredilen mükâfatların hak edileceği şeyleri yapmaya yönlendirmek için bir ara cümle de olabilir. Bu durumda “bu bir açıklamadır” ifadesi de müttakî, tevbekâr ve ısrarcıların durumuna dair yapılan özet ve açıklamaya işaret olur.
[1803] “Gevşemeyin, üzülmeyin” ifadesiyle Allah, Uhud savaşında başla-rına gelen üzücü durumdan dolayı Peygamber ve mü’minleri teselli edip mo-rallerini takviye etmekte; ‘başınıza gelen durumdan dolayı cihat konusunda bir zafiyete düşmeyin, yani bu sizde bir zaaf ve cesaretsizlik doğurmasın, bunu fazla önemsemeyin; sizden şehit edilen ve yaralananlar için mahzun olmayın’ demektedir.
[1804] “Üstün olan sizlersiniz.” Yani siz onlardan üstün ve daha iyi du-rumdasınız. Çünkü siz Bedir savaşında onların Uhud ’da sizden şehit ettiklerin-den daha fazla kişiyi öldürdünüz. Veya sizin durumunuz genel mânada onla-rınkinden daha iyidir, zira siz Allah ve i‘lâ-yı kelimetullah için savaşıyorsunuz, onlar ise şeytan ve inkar davasını yüceltmek için savaşıyorlar; sizden şehit olan-lar cennete gittiği halde onlardan öldürülenler cehenneme gidiyor. Bu ifade, mü’minlerin ileride, sonuçta üstün ve galip gelecekleri yönünde mü’minlere verilmiş bir müjde de olabilir. “Galip gelecekler mutlaka bizim ordumuzdur” [Sāffât 37/173] âyetinde ifade edildiği gibi.
כ [1805] ;şart cümlesi, âyette geçen nehye müteallık olup إن “imanınız sahih ise, gevşemeyin” demektir. Zira imanın sahih olması kalbin kuvvetli, Allah’ın iradesine itimad etme ve O’nun düşmanlarını fazla önemse-memeyi gerektirir. Cümlenin; “daha üstün ve daha iyi durumda olacaksınız” anlamındaki ن -kelimesine müteallık olması da mümkündür. Bu durum اda mâna; “Allah’ın size vaat edip müjdelemiş olduğu üstünlük ve galibiyeti tasdik ediyorsanız” şeklinde olur.
141. Âyetin Tefsiri
ح [1806] kelimesi[nin Kāf ’ı]; ْ َ ve ْ ُ kelimelerinde olduğu gibi, zamme ve fetha ile okunmuştur. Bazı dilciler, Kāf ’ın fethalı okunması halinde yara; ötre ile okunması durumunda da yaranın verdiği acı anlamına geleceğini söylemişlerdir. Ebü’s-Simâl [el-Adevî ; v.160/776] iki fetha ile karah şeklinde oku-muştur. Bazı dilciler de; ٌد ْ َ ve د َ َ kelimeleri gibi Kāf fethalı, Râ sakin veya Kāf ve Râ ikisi de fethalı okunduğunu söylemişlerdir. Buna göre âyetin mânası; ‘Eğer onlar Uhud savaşında size karşı bir üstünlük sağladılarsa, siz de daha önce Bedir savaşında onlara galip gelmiştiniz. Ancak o zaman sizin sağladığınız üstünlük onların kalplerini zayıflatmamış, bu durum onların tekrar sizinle savaşa tutuş-malarına mani olmamıştı. Siz haydi haydi zayıflamamalısınız. Nitekim “Siz acı çekiyorsanız, onlar da sizin gibi acı çekiyorlar. Oysa siz Allah’tan, onların umma-dığı şeyler umuyorsunuz.” [Nisâ 4/104] âyeti de aynı hususu ifade etmektedir. Bazı âlimler burada bahsedilen olayın Uhud savaşında cereyan ettiğini, zira mü’minler bu savaşta Peygamber (s.a.)’in talimatına aykırı hareket etmeden önce Müşrik-lere karşı savaşta üstünlük sağladıklarını söylemişlerdir. Eğer “Neden ‘benzer bir yara’ tabiri kullanılmıştır? Oysa onların Uhud’da aldıkları yaraları Müşriklerin Bedir’de aldıkları yarının benzeri değildi?” dersen, şöyle derim: Elbette, benzeri idi; o savaşta kâfirlerden birçok kimse öldürülmüştü. Nitekim “Aslında, Allah, size verdiği sözde durdu. Hani, (savaşın ilk safhasında) O’nun izni ile inkârcı nankörleri kırıp geçiriyordunuz... İstediklerinizi size gösterdikten sonra; baş kal-dırdığınız, verilen emir hakkında çekiştiğiniz ve nihayet bozulduğunuz zamana kadar...” [Âl -i İmran 3/152] âyetinde bu husus açıkça ifade edilmektedir.
אمُ [1807] כَ ا ْ ِ כَ daki’و ْ ِ mübteda ُאم א ,onun sıfatı ا َ ُ اوِ َ ُ da haberi-dir; ancak ُאم כَ ا ْ ِ -mübteda - haber de olabilir. Tıpkı, “O günlerdir, her ye وniyi eskiten” anlamına gelen hiye’l-eyyâmu tublî kulle cedîdin cümlesinde olduğu gibi. Günler anlamındaki אم kelimesi ile âyette zafer ve galibiyet zamanları اkastedilmektedir. İbare, “Bunu [devlet olarak] insanlar arasında döndürürüz” an-lamında olup ‘zaferin yüzünü bazen şunlardan yana, bazen de bunlardan yana çeviririz’ demektir. Tıpkı -el-Kitâb ’da geçen şiirlerden- şu beyitte olduğu gibi:
Bir gün aleyhimize, bir gün lehimizedir; bir gün üzülür, bir gün seviniriz
[1808] “Savaş taraflar arasında dönüşümlüdür” [אل ب atasözü de [اbunu dile getirmektedir. Rivayete göre; Ebû Süfyan [v.31/652] Uhud savaşında yüksekçe bir tepeye çıkmış bir süre bekledikten sonra; “İbn Ebû Kebşe (Mu-hammed) nerede?” diye seslenmiş. Ardından; “İbn Ebû Kuhafe (Ebû Bekir) nerede? İbn Hattāb (Ömer) nerede? demiş. Hazret-i Ömer , “İşte Peygamber (s.a.), işte Ebû Bekir! İşte ben!” diye ses vermiş. Ebû Süfyan’ın; “Güne karşı gün. İşte günler böyledir, bazen senin yanında, bazen de sana karşı olur. Sa-vaş taraflar arasında dönüşümlüdür” diyerek devam etmesi üzerine Hazret-i Ömer; “Durum aynı değil; sizin ölüleriniz cehennemde, bizim şehitlerimiz ise cennette.” diye karşılık vermiş. Ebû Süfyan da; “Öyle olduğunu siz iddia ediyorsunuz; gerçekten öyle ise biz kaybettik, biz zarardayız demektir!” demiş. [Hâkim, Müstedrek, II, 296]
el-Müdâvele, “sırayla evire çevire dövmek” anlamına gelen el-mu‘âvera gibi-dir. Şair şöyle demiştir:
[Ona öyle bir kaside düzerim ki, bu şiirin sözleri] su başlarına gelir ve İnsanlar arasında dolaşır durur; kiminde atasözü, kiminde dinleti şek-
linde…Dâveltu beynehum eş-şey’e fe-tedâvelûhu [bir şeyi aralarında tedavüle soktum; onlar
da başladılar aralarında dolaştırmaya] denir.[1809] [“Böylece Allah iman edenleri ortaya çıkarmakta…” mealindeki] ُ ا َ َ ْ َ
ِ وَا ُ َ َ آ ِ cümlesi iki şekilde açıklanabilir. Birincisi: İllete konu olan şey mahzuf اolup buna göre mâna “Bunu; içinizdeki ‘imanında sebat edenler’ ile etmeyenler birbirinden ayrılsın diye yaptık” şeklinde olur ve bir benzetme içerir, yani ‘ima-nında sebat edenle etmeyeni bilip ortaya çıkarmak isteyen bir kişi ne yaparsa biz de onu yaptık’ denmiş olur. Zira Allah Teâlâ varlıklar ortaya çıkmadan önce, ta ezelden beri onları bilmektedir. Bazıları da bu ifadenin “Allah onları kendisine bir karşılık tahakkuk edecek şekilde, yani onları ‘kendilerinden sebat ortaya çık-mış’ olarak bilmek için” anlamında olduğu da söylenmiştir. İkincisi: İlletin mah-zuf, bu fiilin ona ma’tūf; anlamın da “Biz bunu böyle yaptık ki, şu şu olsun ve Allah da ortaya çıkarsın” şeklinde olmasıdır. Burada illetin hazfedilmesi, Allah’ın yaptığı bu muamelede birden fazla maslahat bulunduğunu göstermek içindir. Bu da mü’minleri başlarına gelen o üzücü durumdan dolayı teselli etmek, kulun başına gelen musibetlerin onu üzdüğünü ve Allah’ın onu kendisinin bilmediği birtakım maslahatlar için verdiğini bilmediğini kula göstermektir.
[1810] “Ve içinizden şahitler edinmektedir,” yani bazılarınıza şehitlik lüt-fetmektedir ki bununla Uhud savaşında şehit edilenleri kasdetmektedir. Ya da “Siz de insanlara şahit olasınız diye.” [Bakara 2/143] âyetinde ifade edildiği gibi, içinizden bazılarına böyle sıkıntılar yaşatıp sabırlarını ölçerek kıyamet günü diğer ümmetler hakkında şahitlik yapacak olanlar edinmektedir, demektir.
[1811] “Allah, zalimleri sevmez” ifadesi, âyette zikredilen ta‘lîllerden bi-riyle diğeri arasında bir ara cümledir; anlamı şudur: İmanda sebat eden, Allah yolunda cihat eden ve günahlarından temizlenen kişilerden olmayanları Allah sevmez. et-Temhīs, temizleme ve arıtma demektir. “İnkârcı nankörleri de yavaş yavaş mahvetmekte” yani helak etmektedir. Demek istiyor ki; devlet / zafer mü’minlerin aleyhine ise bu onları temizlemek, yani şehit / şahit kılmak ve te-mizleyip arıtmak ve kendi yararlarına olan başka amaçlar içindir; devlet inkâr-cıların aleyhine ise bu da onları ve izlerini ortadan kaldırmak içindir.
142. Âyetin Tefsiri
א .munkatı’ olup, Hemze inkâr, yani yadırgama anlamındadır أم [1812] َ وَُ ِ ا َ ْ َ [mot-a-mot “Henüz Allah bilmeden”] ifadesi, “siz cihat etmeden” demektir; çünkü bilgi bilinen şeye tâbidir [yani ‘bilinen’ olmadan ‘bilgi’ olmaz]; işte Allah, “bilmediği”ni belirtirken, “o şeyin olmadığı”nı belirtmiş olmaktadır, çünkü o olmadan ona dair bilgi gerçekleşmez. Kişi; mâ ‘alima’llāhu fî fulânin hayran [Al-lah falancada bir hayır bilmemekte] dediği zaman, “Adamda hayır yok ki Allah onu bilsin!” demek ister. Lemmâ, Lem mânasında olup, Lem’den farklı olarak bir tür olumluluk içerdiği için, ُ ِ ا َ ْ َ א َ ifadesi cihadın henüz olmadığına ama gelecekte olabileceğine delâlet etmektedir. Va‘adenî en yef‘ale kezâ ve lemmâ [Bana şöyle yapacağını vaat etti, ama henüz yapmadı] ifadesi, lem yef‘al ve ene etevak-ka‘u fi‘lehû [yapmadı, ama yapacağını ümit ediyorum] demektir. ا َ א -ifade وsinde Mim üstün olarak da okunmuş olup, Allah’ın ْ َ َ ْ َ א َ demek istediği, fakat Nun’u hazfettiği söylenmiştir.
[1813] [ א ا sebebiyle mansub olup, Vav da cem أن deki] fiili’و etme anlamındadır. Tıpkı lâ te’kuli’s-semeke ve teşrabe’l-lebene [hem balık yiyip hem de süt içme] ifadesinde olduğu gibi. Hasan-ı Basrî kelimesini [ א [e’وatfederek cezimli okumuştur. Abdülvâris [el-Abnerî] de Ebû Amr’ın [v.154/771], hal olarak merfû‘ okuduğunu rivayet etmiştir ki bu durumda, adeta “sabır gös-tererek cihat etmeden…” buyrulmuş olur.
143. Âyetin Tefsiri
[1814] “Ölümü temenni ediyordunuz” ifadesiyle; daha önce Bedir savaşı-na katılmayıp, Peygamber (s.a.)’le beraber bir savaşa katılıp Bedir şehitleri gibi şehitlik mertebesine erişmeyi arzulayanlara hitap edilmektedir. Bunlar, Uhud savaşı öncesindeki istişarede Peygamber (s.a.)’e Medine’den çıkıp Müşrikleri dışarıda karşılama yolunda ısrar edenlerdir. Peygamber (s.a.)’in görüşü ise, Me-dine’de kalmak şeklindeydi. Yani “daha önce ölümle yüz yüze gelmeden, onun ne kadar çetin olduğunu, ona katlanmanın ne denli zorluk içerdiğini bilmez-ken, ölüp şehit olmayı arzu ediyordunuz” demektir.
[1815] “İşte onu gördünüz; hatta, onunla göz göze geldiniz,” yani gözü-nüzün önünde şehit olan kardeş ve akrabalarınızı ayan beyan görüp ölümle yüz yüze geldiniz. Bu ifadede şehit olmayı arzu etmeleri ve bu yüzden önce ısrar ederek Peygamber (s.a.)’in Medine’den çıkmasına, sonra da onu yalnız bırakmaları ve -az sayıdaki bazıları dışında- yanında sebat etmemeleri sebebiyle Medinelilere bir eleştiri söz konusudur. Şayet “Şehit olma yı arzu etmek nasıl caiz olur? Oysa şehit olmayı arzulamak, kâfirlerin Müslümanlara galip gelme-lerini arzu etmek demektir” dersen, derim ki: Burada şehit olmayı arzu eden kimse şehitlerin nail oldukları yüce mertebeye çıkmaktan başka bir şey arzu etmemektedir. Onun zihninde sizin bahsettiğiniz o mâna asla mevcut değildir. Tıpkı Hıristiyan bir doktorun tavsiye ettiği bir ilacı içen kişinin maksadının, ümit ettiği o şifaya kavuşmaktan ibaret olup, bu Allah düşmanına menfaat sağlamak, ona iyilik etmek ve onun zanaatını parlatmak vb. herhangi bir dü-şünce taşımadığı gibi. Abdullah b. Ravâha [v.8/629; şehit olacağı] Mûte savaşı na giderken, kendisini uğurlayanlardan birinin; “İnşâallah sâlimen dönersiniz!” demesi üzerine şöyle demişti:
Oysa benim Allah’tan dileğim; mağfirettir, ‘köpüklü kan fışkırtan de-lik’ler açan bir kılıç darbesidir
Ya da bağırsaklarımı ve ciğerimi parçalayan ölüme susamış bir mızrağın açtığı öldürücü bir yara!
Ta ki; “Allah bu gaziye doğru yolu gösterdi; o da doğru yolda gitti” de-sinler mezarımdan geçenler.
144. Âyetin Tefsiri
[1816] Abdullah b. Kamie el-Hârisî , Peygamber (s.a.)’e taş atarak, lateral kesici dişlerinden birini kırıp, yüzünü de yaralayınca, peşinden Peygamber’i şehit etmeye kalkışmıştı. Bedir ve Uhud savaşlarında sancaktar olan Mus‘ab b. Umeyr [v.3/625] onu savunup korumaya çalıştı. Abdullah ise Peygamber zanne-derek Mus‘ab’ı şehit etti ve “Muhammed’i öldürdüm!” diye bağırmaya başladı [Bkz. İbn Hişâm, Sîret, s. 454, 458]. Bunu duyan bir başka müşrik, bir rivayete göre de şeytan; “Muhammed öldü!” diye bağırdı. Bunun üzerine Peygamber (s.a.)’in şehit olduğu haberi yayıldı ve orayı terketmeye başladılar. Bunu gören Peygamber (s.a.) “Allah’ın kulları buraya yanıma gelin!” diye seslendi. Sonunda ashabından bazıları yanına geldiler. Peygamber (s.a.); “Niçin beni bırakıp ka-çıyorsunuz?” diyerek onlara çıkıştı. Onlar da “Ya Rasûlâllah! Anamız babamız size feda olsun! Şehit edildiğiniz haberini aldık da kalplerimize korku girdi; panikleyerek geri çekildik” dediler. İşte bu olay üzerine bu âyet nâzil oldu. Bir başka rivayet ise şöyledir: Peygamber (s.a.)’in şehit edildiği tarzında bir ses duyulunca Müslümanlardan bazıları “Keşke Abdullah b. Übeyy [v.9/631], Ebû Süfyan ’dan [v.31/652] bizim için bir eman alsa…” demeye başladılar. Bazı mü-nafıklar da; “Muhammed, peygamber olsaydı öldürülmezdi. Eski kardeşlerini-ze ve dininize geri dönün” dediler. Bunun üzerine, Enes b. Malik ’in [v.93/712] amcası olan Enes b. Nadr [v.4/725] etraftakilere şöyle seslendi: “Arkadaşlar! Mu-hammed gerçekten öldürüldü ise, onun Rabbi diridir; O ölmez. Peygamber (s.a.) öldükten sonra yaşayıp da ne yapacaksınız? O halde, bundan böyle onun savaştığı şey uğruna savaşınız, onun uğruna öldüğü şey için ölünüz!” Enes b. Nadr sözlerine şöyle devam etti: “Allah’ım! Bu insanların dile getirdikleri şeyler için senden özür diliyorum. Bunların sergiledikleri tutum ve davranışlardan sana sığınıyorum.” Enes böyle dedikten sonra kılıcını çekip Müşriklerle savaşa girişti ve şehit oluncaya kadar onlarla çarpıştı. Muhacirlerden bazıları da şöyle nakletmişlerdir: Kanlar içinde Ensardan birine rasladım. Bana “duydun mu, Muhammed şehit edilmiş!” diye seslendi. Ben de ona; “Eğer Muhammed şehit edilmiş ise, kendisi dini tebliğ etmiş bulunmaktadır. Siz dininiz uğruna savaş-maya devam edin” diye karşılık verdim [Bkz. İbn Hişâm, Sîret, s. 460].
[1817] “Muhammed sadece bir elçidir. Ondan önce nice elçiler gelip geç-ti.” Onlar bu dünyadan göçtükleri gibi bir gün o da göçecek. O peygamberler bu dünyadan göçtükten sora, tâbileri nasıl dinlerine sarılmaya devam ettiler-se, sizin de onun vefatından sonra dinine sarılmanız gerekir. Zira peygamber göndermenin amacı, peygamberin elçilik ve tebliğ görevini yerine getirmesi ve delil getirmektir, onun, sürekli halkın arasında bulunması değil.
אت [1818] ن ifadesinde Fâ, şart cümlesini bir önceki cümleye -ondan أkaynaklandığı anlamında- bağlamaktadır. Hemze ise peygamberlerin göçüp gitmesini, Peygamber (s.a.)’in vefat ederek veya şehit olarak bu dünyadan göç etmesi halinde ona tâbi olmaktan vazgeçip gerisingeri dönmeye bahane et-menin yadırgandığını göstermektedir. Zira onlar da biliyorlar ki, daha önceki peygamberler bu dünyadan göçüp gittikleri halde dinleri hâla takip edilmekte-dir; dolayısıyla, peygamberin dünyadan göçüp gitmesi, Peygamber (s.a.)’in bir şekilde vefat etmesi halinde, onun getirdiği dine de tâbi olmaya devam etmek gerekir, onu terketmek değil.
[1819] Şayet “Neden Allah bu âyette öldürülmekten bahsetmiştir? Oysa onun öldürülmeyeceğini biliyordu.” dersen, şöyle derim: Çünkü bu, muhatap-lar açısından mümkündü. “Peki, bunu ‘Allah seni insanlardan koruyacaktır.’ [Mâide 5/67] âyetindeki ifadeye binaen bilmiyorlar mıydı?” dersen, şöyle derim: Bunu ancak onların âlimleri ve basiret sahipleri biliyordu; nitekim Peygam-ber (s.a.)’in öldürüldüğünü duyar duymaz kaçmaya başlamışlardı. Ayrıca söz konusu âyette zikredilen koruma insanların onu yoldan çıkarması ve zillete düşürmesinden koruma anlamına gelmesi de muhtemeldir.
[1820] “Gerisingeri dönmek” Peygamber (s.a.)’in ifa ettiği cihat ve diğer meseleleri terketmek demektir. Bunun dinden dönmeyi ifade ettiği de söylen-miştir. Ancak o gün münafıkların bazı ileri geri konuşmalarından başka hiçbir Müslüman dininden dönmemiştir. Bu ifade, orada bulunan Müslümanların, savaş alanından kaçmaları ve Peygamber (s.a.)’i yalnız bırakıp düşmana teslim etmeleri sebebiyle sertçe azarlanmaları anlamına da gelebilir.
[1821] “Allah’a hiçbir zarar veremez” yani ancak kendisine zarar verir; çün-kü Allah için herhangi bir zarar ve fayda söz konusu olamaz. “Buna karşılık, Allah [imanında] sebat edip [İslâm nîmetine] şükredenlerin” yani, gerisingeri kaç-mayan Enes b. Nadr [v.4/725] ve benzerlerinin “mükâfatını yakında verecektir.” Allah onlara “şükredenler” demiştir, zira onlar yaptıkları o davranışla İslâm nimetine karşı şükürle mukabelede bulunmuşlardır.
145. Âyetin Tefsiri
[1822] Mâna şudur: Kişinin, Allah’ın dilemesi [meşîet i] olmaksızın ölmesi imkânsızdır; Allah burada ölümü temsilen; ‘hiç kimsenin Allah’ın o hususta izni olmaksızın teşebbüs edemeyeceği bir fiil’ gibi anlatmıştır. Ayrıca, bu işle görev-lendirilen, ölüm meleğidir; onun da bir canı Allah tarafından verilen bir izin ol-maksızın alma hakkı yoktur. Burada iki mana söz konusudur: Birincisi mü’minleri cihada teşvik etmek; kaçınmanın bir yarar sağlamayacağını ve kendini tehlikelere atsa, savaşlara girişse de eceli gelmeden kimsenin ölmeyeceğini bildirmek sûretiyle düşmanla karşılaşma hususunda yüreklendirmek; ikincisi ise düşmanın üstünlük sağlayıp üzerine çullandığı ve Müslümanların da kendisini onlara adeta teslim edip fırsatçılara imkân sağladığı bir zamanda Allah’ın, Resûlünü koruyup himaye ettiği-ni ve ecelini ertelediğini ifade etmek.
א [1823] א .lafzı te’kid masdarı olup ‘ölümü yazmakla yazdı’ anlamındadır כ ise “önceye ve sonraya alınamayan belli bir zamanı olan süre olarak” demek-
tir. “Kim dünyevi karşılık isterse” ifadesi Uhud savaşında ganimet toplama hırsına yenilenlere tarizde bulunmaktadır. “… kendisine ondan” yani onun karşılığından “veririz.” َ ِ אכِ ي ا ِ ْ َ َ ifadesi, “Şükredenleri” yani Allah’ın nimetine şükreden وَve hiçbir şeyin kendilerini cihattan alıkoyamadığı kimseleri “elbette yakında” müp-hem [yani misli görülmemiş muazzam] bir ödülle “ödüllendireceğiz” demektir.
[1824] ve ي kelimeleri Yâ ile yu‘tihî ve seyeczî şeklinde de okun-muştur [“… O verir; O ödüllendirecektir” mealinde].
148. Âyetin Tefsiri
א [1825] kelimesi, ِ ُ ve ِّ şeklinde de okunmuştur; fâili ise ن ر[alperenler], veya kelimesinin zamiridir ve َن ِّ ُ رِ َ َ ifadesi fâilden hal olup anlamı “beraberinde birçok alperen olduğu halde katledildi” şeklinde olur. An-cak ِّ şeklindeki şeddeli okuyuş birinci şıkkı [yani fâilin َن ِّ -olduğunu] destek رِlemektedir. Nitekim Sa‘îd b. Cübeyr Rahimehullāh [v.94/713]; “Savaşlarda şehit edilen bir peygamber olduğunu işitmedik” demiştir.
ن [1826] rabbânîler , yani Allah eri alperenler demektir; ilk harfi her üç رhareke ile de okunmuştur [rabbiyyûne, ribbiyyûne, rubbiyyûne]. Fethalı okuyuş nor-malidir; zamme ve kesre ile okunması ise nisbetin getirdiği değişikliklerden-dir. ا ُ َ א وَ ifadesi fe-mâ vehinû şeklinde de okunmuş olup anlam şöyledir: Peygamber şehit edildi[denildi]ğinde “gevşememişler”; ondan sonra cihat ko-nusunda “yılmamış” hiçbir zaaf ve yılgınlık göstermemiş ve düşmana “boyun eğmemişlerdir.” Bu ifade, Peygamber (s.a.)’in şehit edildiği yönündeki o san-sasyonel haber yayıldığı sırada mü’minlerin gösterdikleri gevşeklik, yılgınlık ve kırılganlığa, bu esnada Müşriklerle cihad etme konusundaki zaaflarına ve -mü-nafık Abdullah b. Übeyy ’den [v.9/631] kendileri adına Ebû Süfyan ’dan [v.31/652] aman dileme sini istemek sûretiyle- onlara boyun eğmelerine bir tarizdir.
[1827] Alperenlerin sadece “Ya Rabbi! Günahlarımızı ve bize emredilen hususlardaki aşırılıklarımızı bize bağışla; ayaklarımızı sabit kıl ve şu inkârcı kavme karşı bize yardım et” demeleri -yani müttaki olmalarına rağmen şahıs-larına günah ve aşırılık nispet etmeleri- ise, kendilerini yetersiz bulduklarını göstermek ve nefsaniyetlerini kırmak içindir. Yine, savaş meydanında sebat gösterme ve düşmana galip gelme niyazından önce günahlarının bağışlanması için dua etmeleri, bunun ardından yapacakları yakarışın tam bir teslimiyet ve kalp arılığı içinde, kabule daha yakın olması içindir.
[1828] “Allah da onlara hem” zafer, ganimet, şeref, izzet gibi “dünyevi kar-şılığı ve hem de âhiretteki karşılığın güzelini vermiştir.” Burada özellikle âhiret sevabının ‘güzellik’le nitelenmesi, onun üstünlük ve önceliğini göstermek, Al-lah nezdinde önemli olanın o olduğunu ifade etmek içindir. “Siz geçici dünya malını istiyorsunuz, halbuki Allah (sizin için) ahreti istiyor.” [Enfâl 8/67] âye-tinde ifade edildiği gibi.
151. Âyetin Tefsiri
[1829] “Nankörce inkâr edenlere itaat ederseniz…” Ali (r.a.) , bu âyetin Uhud savaşında Müslümanların bozguna uğraması üzerine münafıkların;
“Müşrik kardeşlerinizin yanına geri dönün ve onların dinine girin” demeleri sebebiyle nâzil olduğunu söylemiştir. Hasan-ı Basrî (r.a.)’ın da bu ifade ile ilgili olarak şöyle dediği nakledilmiştir: Bu cümle ‘Yahudi ve Hıristiyanlarla sami-mi olup dediklerini kabul ederseniz’ demektir. Çünkü bu gruplar, mü’minleri saptırmak ve din hakkında şüpheye düşürmek istiyorlar ve şöyle diyorlardı: Muhammed gerçekten peygamber olsaydı bu savaşta mağlup olmaz ve kendisi ve adamları öyle zor durumda kalmazlardı. O, yalnızca bir insan. Herhangi bir insan gibi; bazen galip, bazen de mağlup oluyor. Bu konuyla ilgili olarak Süd-dî ’nin [v.127/745] de şöyle dediği nakledilir: Bu ifadenin anlamı, “Ebû Süfyan [v.31/652] ve adamlarına boyun eğip onlardan aman dilerseniz, sizi kendi din-lerine geri döndürürler” şeklindedir. Bu ifadenin bütün kâfirlere şamil olduğu da söylenmiştir; mü’minler onlardan her konuda uzak durmalı; onlara hiçbir hususta itaat etmemeli, onlarla istişare etmemeleri, hükümlerine razı olmama-lıdırlar; ta ki böylece mü’minleri kendilerine muvafakate sürükleyemesinler.
[1830] “Sizin asıl mevlânız ve yardımcınız Allah’tır.” O varken, hiç kimse-nin yardım ve dostluğuna ihtiyacınız yoktur. ْ כُ ْ َ ُ ِ ا َ ifadesi, “Asıl mev-lânız olan Allah’a itaat edin” anlamında olmak üzere, ْ כُ ْ َ َ ا ِ َ şeklinde lâfza-i celâl fethalı olarak da okunmuştur.
[1831] [ َ ْ ا وا ُ َ כَ َ ِ ا بِ ُ ُ ِ ِ ْ ُ َ ifadesindeki] ِ ْ ُ َ hem Nun hem de Ya ile [korku salacağız - korku salacaktır]; ر’da ise ‘Ayın hem sakin hem de zammeli okunmuştur [er-ru‘be / er-ru‘ube]. Bu ifadenin, ‘Allah, Uhud savaşında Müşriklerin kalplerine korku saldı ve onlar da bunun üzerine, hiçbir sebep yokken, daha güçlü ve galip durumda olmalarına rağmen, adeta yenilmişler gibi Mekke’ye çekip gittiler’ anlamına geldiği de söylenmiş ve bu şöyle izah edilmiştir: Uhud savaşının sonunda Müşrikler Mekke’ye doğru yola koyul-muşlardı. Bir yere varınca ‘Biz yanlış yaptık. Onların bir kısmını katlettikten sonra onların işlerini temelli bitirebilecekken bırakıp geldik. Dönüp köklerini kazıyalım!’ diye konuşmaya başladılar. Tam bu yönde bir karar vereceklerdi ki, Allah kalplerine bir korku verdi ve geri dönmekten vazgeçtiler. “[Allah’a] ortak koşmaları sebebiyle,” yani Allah’ın onların kalplerine koktu salmasının sebebi, O’na ortak koşmalarıdır.
[1832] “Allah’ın [ortak koşulmalarına dair] hiçbir güçlü delil indirmediği ilâh-ları…” Şayet “Şirk koşmalarını haklı çıkaracak güçlü bir delil var mıydı ki Allah onu indirsin?” dersen, şöyle derim: Burada ‘güçlü delil vardı ama kendilerine bildirilmedi’ şeklinde bir ifade kastedilmemiştir. Çünkü şirkin doğruluğu husu-sunda herhangi bir güçlü delil olamaz. Burada hem güçlü delil olmadığı hem de indirilmediği birlikte murad edilmiştir. İbn Ahmer’in şu mısraında olduğu gibi:
Orada yuvasına giren bir kertenkele de göremezsin[Bu, ‘yuvasına girmeyen kertenkele görebilirsin’ demek değildir; o bölgenin ıssızlığı an-
latılmaktadır]
152. Âyetin Tefsiri
sında) O’nun izni ile inkârcı nankörleri kırıp geçiriyordunuz... İstedik-lerinizi size gösterdikten sonra; başkaldırdığınız, verilen emir hakkında çekiştiğiniz ve nihayet bozulduğunuz zamana kadar... -Çünkü içinizde, Âhireti arzu edenler olduğu gibi dünyayı arzu eden (yani, ganimet saiki ile hareket eden) kimseler de var!- Sonra, Allah sizleri denemek için, (tam tepelerine binmişken) sizi onlardan geri çevirdi. Ama yine de sizi affetti; çünkü Allah mü’minlere karşı lütufkârdır.
154. Âyetin Tefsiri
[1833] “Aslında, Allah, size verdiği sözde durdu.” Allah “Elbette... Sabredip sakınırsanız, onlar aniden üzerinize gelseler bile Allah sizi destekler.” [Âl -i İmrân 3/125] âyetinde sebat ve takva şartıyla onlara zafer lütfedeceğini vaat etmişti. Ayrıca burada sözü edilen vaat, “İnkar edenlerin kalplerine korku salacağız.” [Âl-i İmrân 3/151] âyetinde zikredilen vaat de olabilir. Allah Teâlâ, Müslümanla-rın bozguna uğrayıp da bir birleriyle tartışmaya girişmeleri üzerine Müşriklere korku salmamıştır.
[1834] Denmiştir ki; Müslümanlar Medine’ye döndükten sonra içlerinden bazılarının “Neden başımıza bu mağlubiyet geldi, oysa Allah bize zafer vaat etmişti!?” demeleri üzerine bu âyet nâzil olmuştur.
[1835] Şöyle ki; Peygamber (s.a.) sırtını Uhud ’a yaslayıp yüzünü Medine’ye doğru dönmüştü. Dağın sırtlarına da okçuları yerleştirmiş ve yerlerinde kalma-larını, savaşın gidişatı ister Müslümanlardan yana, ister onlara karşı olsun, yer-lerinden ayrılmamalarını tembih etmişti. Müşrikler savaş alanına girince okçu-lar atlarını oka tutu, diğer Müslümanlar da kılıçlarıyla vurmaya başladılar. Çok geçmeden Müşrikler bozguna uğrayıp kaçmaya başladılar. Müslümanlar ise, onların peşlerine düştüler; bulduklarını katlediyorlardı. Bunun ardından dağın sırtındaki okçular aralarında tartışmaya başladılar. Kimi: “Müşrikler bozgu-na uğradılar. Artık burada kalmamız için bir sebep kalmadı” derken, kimileri de: “Peygamber (s.a.)’in emrine aykırı hareket etmeyelim” diyorlardı. Orada kalan on kişiden daha az bir grup arasında okçuların kumandanı olan Abdul-lah b. Cübeyr de vardı. “İçinizde âhireti arzu edenler vardı” ifadesiyle bunlar kastedilmişti. Bunların dışındaki grup ise ganimet devşirmeye çalışıyorlardı; dünyalık peşine düşmüşlerdi. İşte bu hengâmede Müşrikler yerlerinden ayrıl-mayan okçulara saldırdılar, ‘Abdullah b. Cübeyr’i [v.3/624] şehit ettikten sonra diğer Müslümanlara karşı taarruza geçtiler. Şimdi rüzgâr ters yönden esmeye başlamıştı. Çok geçmeden, Müslümanları bozguna uğrattılar. Bu arada birçok kişiyi şehit etmişlerdi. İşte; “Sonra, Allah sizleri denemek için” yani musibetler karşısında sabır ve imanda sebatınızı denemek için, “sizi onlardan geri çevirdi. Ama yine de sizi affetti.” Allah, Peygamber’in talimatına uymadığınız için piş-man olduğunuzu bildiğinden, sizi affetti. “Allah mü’minlere karşı lütufkârdır.” Onlara af lütfeder veya ister zaman onlardan yana ister onlara karşı olsun, her hâlükârda kendilerine lütufkârdır. çünkü zafer bir rahmet olduğu gibi [musi-betlerle] imtihan da bir rahmettir.
[1836] Şayet “إذا […e kadar] edatlarının müteallakı nerededir?” dersen, şöyle derim: Burada müteallak mahzuf olup; “siz bozulunca size vaat ettiği za-feri geri aldı” şeklinde takdir edilebilir. Mâna; “siz bozuluncaya kadar Allah size verdiği sözde durdu” şeklinde de olabilir.
ون [1837] כ kelimesi إذ ile veya כ ile ya da gizli bir أذכ kelimesiyle mansubdur. Bu kelimenin masdarı olan אد yeryüzünde gidip إuzaklaşmak anlamındadır. [“Dağa çıktı” anlamında] sa‘ide fi’l-cebel de [“yeryüzünde yürüdü gitti” anlamında, if‘âlden] as‘ade fi’l-ard da denilir; nitekim as’adnâ min Mekkete ile’l-Medîneti [Mekke’den Medine’ye gittik] denilmektedir. Hasan-ı Bas-rî (r.a.), bu kelimeyi ون ُ َ ْ َ şeklinde “dağa çıkma” anlamında okumuştur.
Übeyy b. Kâ‘b ’ın [v.33/654]; ادى ا ون ُ şeklinde şeklindeki kıraati إذ de birinci mânayı desteklemektedir. Ebû Hayve [v.203/818] ise ون َ şeklin-de Tâ fethalı, ‘Ayın da şeddeli ve fethalı olarak; tesa‘‘ade fi’s-süllemi [merdivene çıktı] cümlesindeki kullanıma uygun olarak okumuştur. Öte yandan Hasan-ı Basrî َون ُ ْ َ kelimesini bir tek Vav’la okumuştur ki bunun açıklamasını daha evvel [Âl -i İmrân 3/78’deki ون kelimesini tefsir ederken] yapmıştık. Ayrıca, her iki kelime de ون ve ن şeklinde Ya ile de okunmuştur [“onlar hiç kimseye bakmadan (kaçıp dağa) tırmanıyorlardı” mealinde].
[1838] “Hani Peygamber sizi arkanızdan çağırıyordu,” yani “yanıma gelin ey Allah’ın kulları! Yanıma gelin ey Allah’ın kulları! Ben Allah’ın elçisiyim! Kim düşmana saldırırsa onun için cennet vardır!” diye sesleniyordu. “Arkanızdan,” yani artçılarınıza, arkadaki grubunuza. ci’tu fî âhıri’n-nâsi ve uhrâhum [insanla-rın ardında geldim] dendiği gibi, “Öncüleri” ve “en baştaki toplulukları” teviliyle ci’tu fî evvelihim ve ûlâhum [önlerinde geldim] da denir [fâil ve tafdil sıygaları birbi-rinin yerine kullanılır].
כ [1839] א kelimesi כ kelimesine ma‘tūf olup anlam şöyledir: Al-lah sizi deneyerek onlardan alıkoyduğunda, emrine itaat etmeyerek Peygam-ber’e tattırdığınız o muazzam “keder sebebiyle” -ya da katmerli bir kederle, keder üstüne kederle, peşpeşe kederle- “size keder vererek sizi cezalandırdı”. Bu katmerli keder; Peygamber (s.a.)’in şehit edildiği haberi, yaralanması, di-ğer şehitler, Müşriklerin zaferi, ganimet ve zaferi kaçırma gibi kötü şeylerin sarsmasıyla kedere boğulma demektir. “Ta ki üzülmeyesiniz”, yani üzüntülere tahammül etmeye alışasınız, zorluklara katlanarak acılara alışıp bağışıklık kaza-nasınız. Binaenaleyh, bundan sonra kaybettiğiniz hiçbir çıkar için ve başınıza gelen hiçbir zarardan dolayı üzülmeyiniz.
[1840] ْ َכُ َא َ ifadesindeki zamir Peygamber’e de râci olabilir, yani o da sizin için gam yedi, kederlendi; ön dişinin kırılması, başının yaralanması vb. sıkıntılar nasıl sizi üzdü ise, sizin yaşadığınız sıkıntılar da onu üzdü; onun adına yaşadığı-nız gam ve keder sebebiyle, o da sizin adınıza gamlandı, kederlendi. Kendisine isyan edip talimatına aykırı hareket ettiğiniz için sizi kınamadı. Ve bütün bunları sadece; sizi teselli etmek ve rahatlatmak için yaptı. “Ta ki elinizden kaçırdığınız” ilâhî yardıma “ve başınıza gelenlere” yani düşman galibiyetine “üzülmeyesiniz.” Böylece Allah, mü’minlere güven indirdi ve içlerindeki korkuyu yok etti de so-nunda uykuları galip gelerek güzel bir şekerleme yapabildiler.
[1841] Ebû Talha (r.a.) ’ın bunu şöyle anlattığı rivayet edilmiştir: Safları-mızda beklerken uyku bastırdı; kılıçlar elimizden düşüyordu. Düşen kılıçları yerden alıyorduk, ama az sonra yine düşüyordu. Herkes kalkanının altında bir tarafa meylediyordu. Abdullah b. Zübeyr ’in [v.73/692] torunu Yahya b. Abbâd , babasından naklen, dedesinin şöyle dediğini bildirmiştir: “Vallahi, ben de Al-lah Resulü ile birlikteydim [kaçanlardan değil]! Düştüğümüz o gam ve kederden sonra, o hafif uyku gerçekten bizi bürümekteydi. Amr b. Avf oğulları ndan Mu’attib b. Kuşeyr ’in ‘Yönetirken bize de danışılsaydı, burada öldürülmez-dik!’ dediğini işitiyordum; ama sanki rüyada gibiydim.” Bizzat Zübeyr (r.a.) ’ın [v.36/656] da bunu şöyle anlattığı rivayet edilir: Endişemizin had safhada ol-duğu sırada, kendimi Allah Resûlünün yanında buldum. Allah o sırada bize bir uyku gönderdi. Vallahi, ağır bir uyuklama içinde Mu‘attib b. Kuşeyr’in “Yönetirken bize de danışılsaydı, burada öldürülmezdik!” dediğini işitiyordum.[Buhârî, “Tefsir” 3, 11]
-güven mânasındadır. Emneten şeklinde bir defalık güven anla أ [1842]mında olmak üzere sükûn ile de okunmuştur. א א kelimesi أ’den bedeldir; kendisi mef‘ûl, أ mukaddem hal de olabilir. Ra’eytu râkiben raculen [bir adam gördüm binitli] cümlesinde olduğu gibi. Keza “kendinizi güvende hissetmeniz için uyukladınız” anlamında mef‘ûlün leh veya “güvenli” [ anlamında [ذوي أmuhataplardan hal de olabilir; âminun kelimesinin çoğulu da olabilir, tıpkı be-rareh kelimesi bârr kelimesinin çoğulu olduğu gibi.
[1843] kelimesi אس veya أ kelimesine ait bir fiil olarak Ya ile de Ta ile de okunmuştur.
[1844] “Bu, içinizden bir tâifeyi” yani sadâkat ve yakîn sahibi olanları “bürüyordu; diğer bir taife ise” yani münafıklar “kendi derdine düşmüştü;” yani onlar için ne din , ne Peygamber, ne de Müslümanlar önem taşıyordu; yal-nızca kendileri önemliydi. Veya nefisleri ve başlarına gelen şeyler, onları üzüntü ve kedere gark etmiş, onları yakınmaya sevk etmişti.
-terkibi masdar hükmünde olup, “Allah hakkında beslen ا [1845]mesi gereken zandan başka bir zanda bulunuyorlardı” demektir. א اifadesi de “haksız zan”dan bedeldir [haksız zanda, cahiliyye zannında bulunuyor-lardı]; ancak “Allah hakkında cahiliye insanlarınınkine benzer şekilde haksız zanda bulunuyorlar” anlamında da olabilir ki bu durumda, ا terkibi ن fiilinin te’kidi olur. Hâze’l-kavlu ğayra mâ tekūlü [Bu, senin sözün değil] ve hâze’l-kavlu lâ kavleke [Bu senin sözün değil] örnekleri gibi.
א [1846] ’terkibi, [izafetle] Hâtimu ا l-cûdi [Cömert Hâtim] ve raculu sıdkin [dürüst adam] gibi olup, cahiliye ‘din ’ine özgü zan demektir; cahiliye in-sanının zannı da kastedilmiş olabilir. Buna göre mâna; “Böyle bir zannı ancak Allah’ı bilmeyen şirk toplumu besleyebilir” şeklinde olur.
[1847] Peygamber’e “Bize ilâhî ‘emir’den herhangi bir şey var mı?’ diyorlar-dı” yani zafer ve galibiyeti kastederek; “Biz Müslümanlar topluluğunun Allah’tan gelecek herhangi bir payımız var mı?” diye soruyorlardı. “De ki: Allah ‘Elbette ben ve elçilerim galip geleceğiz’ diye yazmıştır.” [Mücâdile 58/21] ve “Galip gelecek olan, elbette Bizim ordumuzdur!” [Sāffât 37/173] âyetlerinde ifade edildiği gibi, “zafer ve galibiyet tamamıyla Allah’a” ve mü’minlere “mahsustur.
] 1848[ َכَ ونَ ُ ْ ُ א ْ ِِ ُ ْ ِ أَ نَ ُ ْ ُ ifadesinin anlamı şudur: Açıktan konu-
şurlarken, irşat isteyen birer mü’min edasıyla sana; “Bize ilâhî ‘emir’den herhangi bir şey var mı?’ diyorlar;” ama kendi içlerinde nifak üzereler; senin kendilerine söylediğin “Her şey Allah’tandır” ifadesini içten içe veya birbirlerine tenkit edi-yorlar ve “Mesele Muhammed’in dediği gibi; ‘Her şey Allah ve velîleri içindir; galip gelecekler de onlardır’ şeklinde olsaydı, burada asla mağlup olmazdık ve şu savaşta öldürülenler öldürülmezdi!” diyorlar.
[1849] “De ki: Evlerinizde olsaydınız,” yani eğer Allah birinin bu savaşta bulunup şehit olacağını bilmekteyse, bunu Levh-i Mahfuz ’a yazmışsa, isterseniz evlerinizde oturun, bu “mutlaka” gerçekleşecek; “Allah’ın öldürüleceklerini bil-diği kimseler, “o devrilecekleri yerlere” yani çarpılıp yıkılacakları yerlere “çıkıp gideceklerdir” ki Allah’ın, olacağını bildiği şey gerçekleşsin. Demek isteniyor ki; Allah bu savaşta şehit olacak mü’minleri Levh-i Mahfuz ’a yazdığı gibi, sonuçta mü’minlerin galip geleceğini de yazmıştır; çünkü bilmektedir ki, nihaî galibiyeti mü’minler elde edecek; İslâmiyet, sonunda bütün dinlere üstün gelecek; bazen başlarına gelen olumsuzluklar mü’minleri arıtıp durultacak / saflaştıracak ve şe-hitliğe teşvik edecektir; şehit olma hırsı ise onları cihada tahrik edecek ve bu sûretle, nihai galibiyet hâsıl olacaktır.
ءٍ [1850] ْ َ ْ ِ ِ ْ َ ْ َ ا ِ א َ ْ َ ifadesindeki ‘emr’in tedbîr, yani plân ve stra-teji anlamında olduğu da söylenmiştir ki buna göre, münafıklar; uygulanan plân ve stratejide bizim bir etkimiz / katkımız olmamıştır; zira Medine’den Uhud ’a çıktık, oysa Abdullah b. Übeyy [v.9/631] ve diğerlerinin dediği gibi, şehirden ay-rılmayıp Medine’de kalmalıydık! Eğer bizim görüşümüz dinlenseydi bu savaşta öldürülmezdik!” demiş olmakta; Allah da, “Plân ve strateji bütünüyle Allah’a aittir” buyurmuş olmaktadır, yani bu savaş nasıl gelişip cereyan etmişse Allah onu o şekilde belirlemiştir; şayet Medine’de kalıp evlerinizden çıkmasaydınız, bu savaşta öldürülenler ölümden yine kurtulamazlardı!
[1851] ُ َ ا ِ َאلَ ifadesi כُ ِ َ ا َ ve כَ ْ َ َ ا -şek כَlinde mâlûm olarak da okunmuştur [“Allah’ın öldürüleceğini yazdığı / Allah’ın savaşacağını yazdığı…” mealinde]. َز َ َ َ kelimesi de َز ِّ ُ َ şeklinde Bâ’nın zamme ve şeddesiyle okunmuştur [“teker teker çıkartılıp götürülürlerdi” mealinde].
[1852] ُ ا َِ َ ْ َ
ِ -ifadesi, Allah bu savaşta yaptıklarını, mü’minlerin kal وbindeki ihlâsı ölçmek ve gönüllerindeki şeytanî vesveseleri ayıklamak için yap-mıştır; veya bunu pek çok yarar için, özellikle de imtihan etmek ve ayıklamak için yapmıştır. Şayet dersen ki: “ א -kelimesinden sonraki cümlelerin iba وredeki yerleri nedir?” dersen, şöyle derim: “ أ ifadesi א ’nin sıfatı, ن ise ikinci sıfatı veya ‘zannederek kendi başlarının derdine düştüler’ mâ-nasında hâl veya bir önceki cümleyi açıklayan yeni bir cümledir; ن ise ن ’den bedeldir. “Peki, emre / yönetime dair bir soru, [yani ْ ِ ِ ْ َ ْ َ ا ِ א َ ْ َ ءٍ ْ َ ifadesi] ‘zanna dayalı olarak haber verme’den [yani ِ ِ ِ א ْ َ ا ِّ َ ْ َ ا ْ َ ِ א نَ ُ َ ifadesinden] nasıl bedel olmuştur?” dersen, şöyle derim: Onların soruları, zan-dan kaynaklanmaktaydı; bu sebeple ondan bedel olması caizdir. ن ise, ن ’den haldir. إن ا כ ibaresi, hal ile hal sahipleri arasında bir ara cümle, ن de ن ’den haldir. Ancak en uygun olan, bunun yeni başlama fiili olmasıdır.
155. Âyetin Tefsiri
[1853] “Şeytan içinizden geri dönenlerin ayaklarını kaydırmaya, şüp-hesiz, işledikleri bazı şeyler” yani günahlar “sebebiyle yeltenmiştir;” zelle-ye düşmelerini / ayaklarının kaymasını isteyerek, onları yanlışa çağırmıştır. Yani Uhud savaşında yenilgiye uğrayanların alanı bırakıp kaçmalarının se-bebi, şeytana itaat edip günah işlemeleridir. Kendilerini işte bundan dolayı desteklemedim, işbu sebeple gönüllerini güçlendirmedim ve gerisingeri kaç-tılar. Şöyle de denmiştir: Şeytanın, bunların ayaklarını kaydırmaya yelten-mesi, alanı bırakıp gitmeleridir; Şeytan onları buna, daha önce işledikleri günahları sebebiyle davet edebilmiştir; çünkü günah, sahibini çekip bir baş-ka günaha götürür. Nitekim işlenen bir taat de sahibini ikinci bir taate götü-rür ve ilk taat, ikincisini getiren bir lütuf olur. Hasan-ı Basrî’nin [v.110/728];
“Şeytan, kendilerine cazip gösterdiği hezimeti onlara kabul ettirerek ayakları-nı kaydırmaya yeltenmiştir” dediği de nakledilmiştir. Ayrıca, “işledikleri bazı şeyler sebebiyle” ifadesinde söz konusu edilen şeyin, Peygamber (s.a.)’in asla ayrılmamalarını emrettiği noktayı bırakıp gitmeleri olduğu, onları bozguna bu davranışlarının götürdüğü söylenmiştir. Yine, denilmiştir ki; Şeytan onlara bu kusurlarını hatırlatınca, onlar da böyle günahkâr günahkâr Allah’la karşı kar-şıya gelmek istememişler ve ileride durumlarını düzeltip Allah’ın razı olduğu şekilde cihat edebilmek için burada cihat etmeyi ertelemişlerdir.
[1854] Şayet “Niçin ‘yaptıkları bazı şeyler sebebiyle’ denilmiştir?” dersen, şöyle derim: Bu ifade “Birçok (kusurunuzu) da affediyor” [Mâide 5/1] ifadesi gibidir.
[1855] Tevbe edip bağışlanma diledikleri için “Allah onları affetti, kuşku-suz, Allah” günahları “bağışlayıcıdır; Halim’dir,” cezalandırmakta acele etmez.
158. Âyetin Tefsiri
[1856] “Kardeşleri hakkında … dediler” ifadesi, “Nankörce inkâr edenler, iman edenler için; ‘Bu, hayırlı bir iş olsaydı, onlar bunda bizi geçemezlerdi!’ dediler” [Ahkāf 46/11] âyetindeki ifadeye benzer. Burada zikredilen kardeşlik, insanlık veya kan bağı kardeşliğidir. “Yola çıkan,” yani yeryüzünde yolculuk edip ticaret vb. sebeplerle yurtlarından uzaklaşan “veya bizzat savaşan…” ى ُ kelimesi, ٍאز kelimesinin çoğuludur. ٍאف ve ُ kelimeleri gibi. [ى ُ kullanımı fasih olup, İmru’ü’l-Kays’ın (v. tkr.540)];
[öyle ıssız bir yer ki] su havuzları kaybolmuş; suyu bozulup kokuşmuş [ku-yuları var]!
ifadesinde de geçmektedir. ى ُ kelimesi, اة ’daki Ta’nın hazfi ile ve Ze şedde-siz olarak [ğuzen] de okunmuştur.
[1857] Şayet “ا א ifadesiyle birlikte nasıl ا denilmiştir [Bundan, sanki إذا “onlar yola çıktıklarında” demişlermiş gibi bir mâna çıkıyor]?” dersen, şöyle derim: Bu ifade geçmiş halin hikâyesi olarak kullanılmış olup, hîne yadribûne fi’l-ard [yeryüzünde yola çıktıkları zaman] anlamındadır. “Peki, ’nin müteallakı nedir?” dersen, şöyle derim: ا א ’dur, yani “gönüllerinde kanayan bir yara olsun diye” o sözü söylemiş ve öyle itikat etmişlerdir. Bu Lâm’ın bir benzeri, “sonunda kendileri için bir düşman ve tasa olması için” [Kasas 28/8] âyetindeki Lâm’dır. Yahut ا כ [olmayın] ifadesi, şu mânadadır: Bu cümleyi söylemekte ve buna itikat etmekte onlar gibi olmayın; çünkü Allah bunu özellikle bunların gönlünde kanayan bir yara haline getirecek ve sizin kalbinizi bundan yani [bu içyangınından] koruyacaktır. “Bu durumda, fiili Al-lah’a isnat etmenin anlamı nedir?” dersen, şöyle derim: bu bozuk itikada sahip ol-maları sebebiyle Cenab-ı Hak Teâlâ ve Tekaddes, gönüllerine o gamı ve içyangınını koymakta; kalplerini daraltmaktadır. İşbu itikat onların fiili; bunun üzerine ortaya çıkan gam, içyangını ve kalp daralması ise Allah’ın fiilidir. Tıpkı “… göğsünü de göğe çıkıyormuşçasına daraltır, sıkar” [En‘âm 6/125] âyetinde olduğu gibi. Ayrıca bu, yasağın delâlet ettiği şeye işaret de olabilir. Yani, onlar gibi olmayın ki Allah, onlar gibi olmamanızı bunların gönüllerinde bir içyangınına çevirsin. Çünkü söy-ledikleri ve itikat ettikleri hususlarda onlardan ayrışmak, onların zıttına gitmek, onları üzen ve öfkelendiren şeylerdendir.
[1858] “Yoksa hayat veren de Allah’tır öldüren de...” Bu ifade onların iddia-larını reddetmektedir, yani her şey O’nun elindedir; bazen seferde olanı ve savaşa gideni canlı tutar, bazen de şehirde kalıp evinde oturanı öldürür; dilediği gibi yapar. Rivayete göre; Halid b. Velid (r.a.) [v.21/642] ölürken şöyle demiş: Vücudumda bir karış yer yoktur ki bir kılıç veya mızrak yarası bulunmasın; ama işe bakın ki şu anda bir deve gibi can veriyorum. O halde, gözlerine uyku girmesin korkakların!..”
[1859] “Yaptıklarınızı Allah görmektedir,” dolayısıyla onlar gibi olmayın. ن kelimesi, inkâr edenler kastedilerek ن şeklinde Ya ile de okunmuş-tur. ة kasemin cevabı olup, şart cümlesinin cevabı olarak kullanılmıştır.
[1860] “Sonuçta mutlaka Allah’a haşredileceksiniz” ifadesi ile Allah önce-likle; kâfirlerin, kendilerinden olanlardan bu sefere çıkan veya savaşa katılıp da ölenlerin ‘Medine’de kalsalardı ölmeyecekleri’ tarzındaki iddialarını yalanla-makta ve cihattan geri kalmaya sebebiyet vereceği için Müslümanları da bun-dan nehyetmekte; sonra da onlara şöyle demektedir: Endişe ettiğiniz şey, yani Allah yolunda şehit olarak veya ölerek helâk olmanız gerçekleşecek olsa bile, Allah yolunda can vererek nail olacağınız rahmet ve mağfiret, ölmeyecek ol-sanız ele geçireceğiniz dünyalıklardan daha hayırlıdır. İbn Abbâs ’ın [v.68/688]; “Yani, dünya dolusu kızıl altından daha hayırlıdır” dediği nakledilmiştir.
ون [1861] kelimesi “kâfirler haşredileceklerdir” anlamında Ya ile de okunmuştur.
[1862] “[Evet] sonunda yalnızca Allah’a” yani merhameti engin er-Rahîm ’e ve sevabı büyük el-Müsîb’e “haşredileceksiniz.” Allah ism-i celâlinin öne alın-ması ve ona bitişik olan harfe te’kid Lâm’ı eklenmesi, [erbabı için] gizli olmayan bir hususiyet taşımaktadır.
[1863] fiilinin Mim’i; mâte - yemûtu ve mâte - yemâtu baplarından zammeli ve kesreli okunmuştur.
159. Âyetin Tefsiri
[1864] Fe-bimâ’daki Mâ, te’kid ve Peygamber’in onlara karşı yumuşak dav-ranmasının tamamen Allah’ın rahmetinin eseri olduğunu ifade etmek içindir. Bunun bir benzeri de ... ْ ِ
ِ ْ َ א َ ِ َ [“İşbu anlaşmalarına bağlı kalmadıkları için, onları lânetledik.” (Nisâ 4/155)] âyetidir. Bu rahmet, Peygamber -içi pır pır et-mesine rağmen- Allah’ın ona sebat vermesi ve onlara karşı yumuşak ve nazik davranmaya onu muvaffak kılmasıdır; kendisine muhalefet edip emrine karşı gelmelerine ve bozguna uğrayıp onu terketmelerine rağmen, onların katmerli kederlerini paylaşıp onlar adına gam çekmesidir.
[1865] “Eğer katı” yani taş “kalpli, kaba” saba “biri olsaydın, etrafından dağılır giderlerdi” de, yanında bunlardan bir kişi bile kalmazdı. Seninle ilgili hususlarda “onları affet;” Allah hakkını ilgilendiren meselelerde de “onlar için mağfiret dile” ki onlara şefkatin tam olsun. “Emirde” yani hakkında sana vahiy inmeyen savaş vb. hususlarda “onlara danış;” böylece, hem onların görüşlerin-den güç alırsın hem de onları hoşnut etmiş, itibar kazandırmış olursun.
[1866] Hasan-ı Basrî’nin; “Allah, Peygamber (s.a.)’in onlarla istişareye ih-tiyacı olmadığını biliyordu; ama bunun ondan sonrası için bir gelenek olarak sürdürülmesini murad etti” dediği nakledilmiştir. Peygamber (s.a.)’in de “Bir toplum ne zaman istişarede bulunsa, mutlaka danıştıkları o konuda en doğru karara ulaştırılır” buyurduğu rivayet edilmiştir [KT.b]. Ebû Hüreyre (r.a.)’ın [v.58/678] da; “Peygamber (s.a.)’in ashabından daha çok istişare eden bir kimse görmedim” dediği nakledilmiştir [KT.b]. Yine söylendiğine göre; Arap ileri ge-lenleri kendileriyle istişare edilmediği vakit bundan alınırlarmış. İşbu sebeple, Allah Teâlâ, tek başına karar vermesi onlara ağır gelmesin diye, Peygamberine ashabı ile istişarede bulunmasını emretmiştir.
[1867] Cümle; אور ا şeklinde [Onlara bazı hususlarda danış] وde okunmuştur.
[1868] İstişare ederek, “kesin kararını verdiğin zaman da” işini en doğru, en yararlı bir şekilde yürütme hususunda “Allah’a güvenip dayan.” Çünkü senin için en yararlı olanı; ne sen bilirsin, ne de istişare ettiğin kimseler; bunu sadece Allah bilir. َ ذا ’deki Ta ُ ذا şeklinde merfû‘ olarak da okunmuştur ki buna göre mâna şöyle olur: Senin için Ben bir şeyi kesinleştirip, seni ona yönelttiğimde bana güvenip dayan ve ondan sonra da kimseyle istişarede bulunma.
160. Âyetin Tefsiri
[1869] “Size” Bedir savaşında yardım ettiği gibi yine “Allah yardım ederse, artık sizi yenecek yoktur. Ama eğer” Uhud ’da yardımsız bıraktığı gibi, “sizi yardımsız bırakırsa, O’nun dışında size yardım edecek kimdir?” Bu emrin ta-mamen Allah'a ait olduğuna ve O'na güvenip dayanmak gerektiğine dikkat çekmektedir; “İnsanlara Allah’ın açtığı bir rahmeti tutacak yoktur; O’nun tut-tuğunu da O’ndan sonra salıverecek yoktur.” [Fâtır 35/2] âyeti gibidir. [“O’nun dışında” mealindeki] ِه ِ ْ َ ْ ِ ifadesi ya “sizi O yüzüstü bıraktıktan sonra” anla-mındadır ya da, leyse le-ke men yuhsinu ileyke min ba’di fulânin ifadesine ben-zemekte olup, “Falancayı geçersen, ondan başka sana iyilik edecek kimse yok-tur” anlamını kastedersin. Ubeyd b. Umeyr ْ כُ ْ ُ ْ َ כ ifadesini وَإِنْ ِ ُ وإن şeklinde okumuştur ki, “onu yardımsız, yüzüstü bıraktı” anlamındaki ahzelehû fiilinden gelmektedir.
[1870] Burada, [mü’minler] ilâhî yardım ve desteği, sayesinde hak edecekle-ri şeyleri yapmaya ve taate teşvik edilmekte; kendisi yüzünden cezalandırılıp, yardımdan mahrum kalacakları tutum ve davranışlardan ve isyandan sakındı-rılmaktadır.
[1871] “O halde, mü’minler” O’ndan başka yardım edecek biri olmadığını bildikleri ve O’na imanları bunu gerektirdiği için, “sadece Allah’a güvenip da-yansınlar,” işlerini O’na bıraksınlar.
162. Âyetin Tefsiri
[1872] Kişi ganimetten gizlice bir şeyler aldığı zaman, ğalle şey’en mine’l-mağ-nemi ğulûlen ve ağalle iğlâlen denir; yine, kasap kestiği hayvanın derisiyle birlikte bir miktar et çalacak olursa ağalle’l-câziru denir. Ğillun de insanın içinde gizledi-ği nefret ve kindir. Hadislerde de bu anlamda kullanılmıştır: “Kimi bir göreve göndeririz de o görevde elde ettiği şeyden bir miktarını gizlice alırsa kıyamet günü o kendisine yüklenmiş olarak gelir.” [Tirmizî , “Ahkâm”, 8] “Memurlara veri-len hediye zimmete mal geçirmedir.” [Ahmed b. Hanbel, V, 423]; “Zimmetine mal geçirmeyen, emanete hıyanet etmeyen emanetçi için tazmin gerekliliği yoktur.” [KT.b] ve “Gizlice alma ve çalma yoktur.” [Ebû Dâvûd, “Cihâd”, 168] Nitekim birini “yolsuz / aşırıcı” bulan kişi hakkında ağallehû fiili kullanılır; tıpkı birini cimri ve suskun bulduğunda ebhaltuhû ve efhamtuhû [ א כَאنَ .dendiği gibi [أ و أ َ وَُ َ ٍّ أنَْ ِ َ
ِ ifadesinin anlamı şudur: Bir peygamberin zimmetine mal geçirmesi mümkün değildir; zira [emanet temeline dayanan] peygamberlikle ‘zimmetine mal geçirme’ bir arada bulunamaz. Bu kelime meçhul [en yuğalle] okunduğu takdirde de ilkiyle aynı mânaya gelir, yani “Hiç kimse Peygamber’i zimmetine mal geçi-ren biri olarak göremez. Çünkü kişi ‘zimmetine mal geçirmiş’ biri olarak ancak zimmetine mal geçirdiği zaman görülebilir.
[1873] Âyet iki şekilde anlaşılabilir: Birincisi, Peygamber (s.a.)’i ondan ibra ve tenzih etmek, peygamberlikle zimmete mal geçirmek bağdaşamayacağı için, onun masum olduğuna dikkat çekmek; ta ki birileri onun hakkında böyle bir zanda bulunmasın, hiç kimse onun hakkında şüphe etmesin. Nitekim bir rivayete göre; Bedir savaşında kırmızı bir kadife kumaş parçası kaybolmuştu ve bazı münafıklar; “Belki de Peygamber almıştır!” diye laf etmişlerdi. [Tir-mizî , “Tefsir”, 3] Başka bir rivayete göre ise, âyet Uhud savaşı ganimetleri mü-nasebetiyle nâzil olmuştur. Bu rivayete göre, okçular savaşın bir aşamasında; “Belki Peygamber (s.a.) ‘kim ne toplamışsa kendisinin olsun’ der ve Bedir’de olduğu gibi bu sefer ganimetleri taksim etmez” diyerek bulundukları yeri ter-ketmiş ve ganimet toplamaya başlamışlardı. Daha sonra Peygamber (s.a.) bun-lara; “Ben size ‘emrim gelinceye kadar bulunduğunuz yeri terketmeyin’ diye tembih etmedim mi?!” dediğinde, ‘Diğer arkadaşlarımızı orada bırakmıştık’ diyerek mazeret üretmeye çalışmışlardı. Bunun üzerine Peygamber de; ‘Ha-yır, gizlice mal kaçıracağımızı ve size pay vermeyeceğimizi düşündünüz!” di-yerek çıkışmıştı. İkincisi ise, bu hususta Hazret-i Peygamber biraz mübalağalı bir şekilde uyarılmıştır. Nitekim bir rivayete göre; Peygamber (s.a.) bir de-fasında bazı öncü birlikleri bilgi toplamak üzere operasyona çıkarmış, fakat ele geçirdikleri ganimetleri dağıtırken bu birliklere bir şey vermemişti [KT.b].
İşte bu âyet o zaman nâzil olmuştur. Yani Peygamber asla ganimeti bazıları-na verip diğerlerine vermezlik edemez; herkese eşit vermesi gerekir. Burada, gazilerden bir kısmına pay verilmemesi, mübalağa olarak ve olayın görünür şekliyle çirkinliğini ifade etmek için ‘zimmetine mal geçirme’ olarak ifade edilmiş olabilir.
[1874] Kelime ağalleden; ğalle mânasında en yuğille şeklinde okunacak olsa, bu da caizdir.
[1875] “Kıyamet günü, zimmetine geçirdiği şeyle birlikte gelir,” yani zim-metine geçirdiği şeyin aynısını taşır halde gelir. Nitekim bir hadiste; “Kıya-met günü onu boynunda taşıyarak gelir” buyrulmuştur [Müslim “İmâre” 36]. Bir başka rivayet ise şöyledir: “Bakın herhangi birinizle şu şekilde karşılaşmak istemiyorum: Yanında ağzından köpük saçan bir deve, böğüren bir inek ve meleyen bir koyun ile karşıma gelmiş; ‘Ya Muhammed! Ya Muhammed!’ diye sesleniyor; ben de ‘Senin için yapacağım bir şey yok; ben sana tebliğ etmiştim!’ diye karşılık veriyorum [Buhârî, “İmâre”, 32] Rivayete göre; Arapların kaba cahil-lerinden biri bir misk kutusu çalmış; kendisine bu âyeti okumuşlar; o da “O halde, hafif ve hoş kokulu bir yük taşıyacağım demektir!” diye karşılık vermiş. Bu ifade ile; işlediği o günahın vebal ve sorumluluğunu taşıyacağı da kastedil-miş olabilir. “Bu durumda, onunla bağlantılı olması için, ‘yaptığı işin karşılığı-nı görür’ denmeli değil miydi?” dersen, şöyle derim: Âyet ve hadislerde umumi bir ifade kullanılmış ve zimmetine mal geçirme vb. her fiil bunun kapsamına konulmuştur. Dolayısıyla, mâna bakımından insanın onu “taşıması” mümkün olmuştur. Bu ifade daha edebî, daha açıklayıcı ve kesindir. Zira zimmetine mal geçiren kişi; hayır ve şer namına kim ne işlerse işlesin mutlaka karşılığını alacağını bildiği takdirde, kendisinin de onlardan biri olarak yaptığı o büyük yanlışla asla kurtulamayacağını bilir.
[1876] Ceza verilirken aralarında “…hiç haksızlık edilmeden” adaletli dav-ranılır; herkesin alacağı karşılık işlediği amele denk olur.
164. Âyetin Tefsiri
[1877] “ Allah katında derece derecedirler,” yani dereceler farklı olduğu gibi, onlar da farklı farklıdırlar. Şu beyitte ifade edildiği gibi:
Başlarına gelecek ölümün hedef tahtası mıdır benim adamlarım;Yoksa sel kenarındaki; eriyen kum basamakları mı!?
Bu ifadenin “derece sahibi” anlamına geldiği de söylenmiştir ki, ödüllen-dirilenlerle cezalandırılanların makamlarının farklı olması veya sevap ve ikap arasındaki farklılık kastedilmiş olmaktadır.
[1878] “Yaptıklarını Allah görmektedir.” Yani Allah onların hem amelleri-ni hem de derecelerini bilmektedir; onlara amellerine göre muamele edecektir.
[1879] “Gerçek şu ki; Allah, mü’minlere” yani Peygamber (s.a.)’in kavmin-den onunla birlikte iman edenlere “büyük bir lütufta bulunmuştur.” Burada özellikle mü’min olanların ilâhî lütfa mazhar olduklarının ifade edilmesi, Haz-ret-i Muhammed’in peygamber olarak gönderilmesinden onların istifade etmiş olmasından dolayıdır.
[1880] “Kendi içlerinden,” yani kendileri gibi Arap ırkından. Ancak ifa-de; Peygamber’in, -onların da soyundan geldikleri- İsmail’in soyundan geldiği şeklinde de yorumlanmıştır. Şayet “Hz, Peygamber’in onlardan olması, nasıl onlara büyük bir lütuf oluyor?” dersen, şöyle derim: “Peygamber onlardan biri olunca dil aynı olmakta ve ondan almaları gereken şeyleri alıp öğrenmeleri kolaylaşmaktadır. Ayrıca, bu sûretle onun doğruluk ve güvenilirlik gibi özel-liklerine vâkıf olmuşlar ve böylece ona güvenip tasdik etmeleri daha kolay ol-muştur. Kaldı ki, onun kendilerinden olması aynı zamanda onlar için bir şeref idi. “Aslında, o, hem senin için hem de kavmin için bir şan-şeref vesîlesidir.” [Zuhruf 43/44] âyetinde ifade edildiği gibi.
[1881] ِ kelimesi Hazret-i Peygamber ve Hazret-i Fâtıma’nın [v.11/632] أkıraatlerinde ِ َ -şeklinde Fâ fethalı okunmuştur ki, “en şereflilerinden” de أmektir. Çünkü Adnan , İsmail’in çocuklarının, Mudar Adnan’ın çocuklarının, Hındef Mudar’ın, Müdrike Hındef’in, Muhammed de Kureyş ’in en zirve şah-siyetleri idiler. Nitekim Ebû Tālib [v.619], Hazret-i Hatice ’yi [v.619] Peygamber’e isterken yaptığı konuşmada, ki o sırada Haşim oğulları ve Mudar’ın ileri gelen-leri de orada bulunuyorlardı, şöyle demişti: Bizi İbrahim’in soyundan, Ma‘d’in sulbünden, Mudar kolundan kılan ve bizi Beyt’inin hizmetçileri, hareminin bakıcıları yapan, bize haccedilen bir mabet ve güvenli bir harem lütfeden ve bizi diğer insanlara hâkim yapan Allah’a hamdolsun. Bu yeğenim Abdullah’ın oğlu Muhammed, Kureyşli gençlerden hangisiyle tartılsa mutlaka daha ağır basar. Sonra, vallahi o geleceği çok parlak ve çok değerli biridir.
َ ا [1882] ifadesi ا ِّ َ ْ ِ şeklinde de okunmuştur ki burada iki ihtimal vardır. Birincisi, Allah’ın onu içlerinden kendilerine bir elçi olarak gön-dermesi onlara bir lütfudur. Burada bir delâlet bulunduğu için, “göndermesi” ifadesi hazfedilmiştir. Veya cümledeki إذ lafzının ahtabu mâ yekûnu’l-emîru izâ kâne kā’imen [emîrin en iyi hitabeti, ayakta ikenkidir] cümlesinde olduğu gibi ma-hallen merfû‘ olmasıdır. Buna göre mâna; “O, kendisini elçi olarak gönderdiği zaman Allah’ın onlara lütfudur” şeklinde olur.
[1883] “Allah’ın âyetlerini kendilerine okuyan,” bir şekilde daha önce va-hiyle karşılaşmamış Cahiliye insanı oldukları halde kendilerine O’nun âyet-lerini okuyan, “onları arındıran” kalplerini küfür kirinden, uzuvlarını haram ve diğer pis şeylerden bulaşan necasetten temizleyen; -bunun “onlardan [fakir fukara adına] zekât alan” mânasında olduğu da söylenmiştir- “kitap ve hikmeti onlara öğreten,” yani insanların en cahilleri ve ilim öğrenmekten en uzağı iken onlara Kur’ân ve sünneti öğreten; “daha önce” yani peygamber gönde-rilmeden evvel “apaçık” şüphesiz, aşikâr “bir sapıklık içinde oldukları halde.” ا daki İn, İnne’nin şeddesiz halidir. ’deki Lâm ise bu şeddesiz İn’in’إن כאolumsuzluk edatı olmadığını ifade etmek içindir. Yani, halbuki daha önce mutlak bir sapıklık içindeydiler.
168. Âyetin Tefsiri
[1884] “Bir musibet kendi başınıza gelince mi?” ifadesiyle Allah Teâlâ, Uhud ’da Müslümanlardan yetmiş kişinin şehit edilmesi musibetini kastet-mektedir ki Bedir günü, 70 ölü ve 70 esirle onları “iki misline uğratmıştı-nız.” Âyetteki א kelimesi ile mansubdur. כ א א lafzı ise أ ’ya muzāf olup mahallen mecrurdur. Buna göre cümle “başınıza gelince mi … dediniz?” şeklinde mukadderdir. ا َ َ ,ise kavlin makulü, yani söyledikleri söz olup أ mansubdur. א -daki Hemze de itirafa zorlama ve serzenişte bulunma anla’أوmındadır. “Buradaki Vav kendisinden sonraki cümleyi neye atfetmektedir?” dersen, şöyle derim: Daha önce Uhud savaşından bahseden âyette geçen و ه َ ْ َכ ا و َ َ cümlesine atfetmektedir. Mahzuf bir cümleye de atfetmiş ola-bilir, yani bir nevi “şöyle yapıp daha sonra da ا ”?yani “Nereden çıktı bu أ mu diyorsunuz!?” denilmektedir. Tıpkı ا َ َ َכِ Bu sana nereden geldi” (Âl -i“] أ İmrân 3/37)] âyetinde olduğu gibi. Zira [bu ifadenin ardından] ا [Allah katından] geldiği gibi [ا כ [ifadesinden sonra da أ -kendi yüzünüz] أden] buyrulmuştur. Yani Medine’nin dışına çıkmayı tercih ettiğiniz için veya bulunmanız gereken mahalli terkettiğiniz için başınıza gelen musibetin sebebi asıl sizsiniz. Ali (r.a.) ’ın da, bu ifadeyi tefsir ederken, “Yani, Bedir savaşında size izin verilmeden esirlerden fidye aldığınız için” dediği rivayet edilmiştir.
[1885] “Allah elbette her şeye kadirdir” yani Allah size yardım etmeye de, etmemeye de, bazen size bir musibet , bazen öbürlerine bir musibet vermeye de kadirdir.
[1886] “Başınıza gelen musibet ” yani Uhud savaşında sizin topluluğunuz-la Müşrikler topluluğu karşılaştığı gün başınıza gelen musibet, “Allah'ın izni” yani serbest bırakmasıyla ”ileydi.” Burada serbest bırakmadan isti‘âre olarak izin kelimesi kullanılmıştır. Çünkü Allah Müslümanları imtihan etmek için, Müşriklerin onlara zarar vermelerine mani olmamıştır. Zira izin veren, izin verdiği kişiyi yapmak istediği şeyi yapmakta serbest bırakmaktadır. “Allah” bu yaptıklarını “mü’minle münafık birbirinden ayrılsın” ve birinin imanı, diğe-rinin de nifakı ortaya çıksın “diye yapmaktadır.” و sıla cümlelerinden olup ا א kelimesine atıftır. Burada ا א [dediler] değil de [denildi] buy-rulması, Müslümanların onları birlikte savaşmaya çağırmış olmalarının gerek-tirdiği bir suale cevap olmasından dolayıdır. Sanki “Onlara ne dediler? diye sorulmuş ve “şayet … bilseydik’ dediler” şeklinde cevap verilmiştir. Burada yalınızca ا א kelimesi sıla olup, و yeni bir başlama cümlesi de olabilir.
Buna göre; münafıklar iki şıklı bir teklifle karşı karşıya bırakılmış olmaktadırlar. Ya diğer mü’minler gibi ahiret için savaşmak, eğer bir âhiret endişeleri yoksa o za-man da canlarını, mal ve ailelerini korumak için savaşmak. Buna mukabil, onlar savaşmaktan imtina ettiler, nifak ve fesatlarından dolayı savaşacak güçlerinin ol-duğunu baştan inkâr ettiler. Rivayete göre; Abdullah b. Übeyy [v.9/631], taraftar-ları ile birlikte ayrıldığı zaman kendisine öyle söylenmiş o da bu cevabı vermişti.
[1887] Onlara ayrıca; “veya” savaşmasanız dahi, mücahitlerin sayısını daha fazla göstermek sûretiyle “savunun” denilmiştir. Çünkü kalabalık, düşmanı korkutup caydırır. Nitekim gözleri görmeyen Sehl b. Sa‘d ’ın şöyle dediği ri-vayet edilir: İmkânım olsa evimi satar, sınır boylarındaki bir mücahit gruba katılırdım. Düşmana karşı onları desteklerdim. “Gözün de görmüyor; bunu nasıl yapacaksın?” denilmesi üzerine de “Rabbim ا yani mücahitlerin أو ادsayısını fazla gösterin’ buyuruyor. Ben de onu yaparım” demiştir.
[1888] Bir başka ihtimal de ً אَ ِ ُ َ ْ َ ْ َ cümlesinin “ortada bir ‘savaş’ oldu-ğunu bilseydik, elbette size tâbi olurduk” anlamında olmasıdır. Buna göre; “Siz bu savaşa yanlış bir düşünce ile ve isabetsiz bir kararla girişiyorsunuz; bunun kabul edilir bir yanı yoktur. Sizin yapacağınız bu eyleme savaş denmez ki! Siz, bile bile kendinizi tehlikeye atıyorsunuz!” demiş olmaktadırlar. Çünkü Abdul-lah b. Übeyy ’in [v.9/631] görüşü Medine’de kalmak şeklindeydi; o, Medine’den çıkmayı doğru bulmuyordu. “O gün onlar imandan ziyade inkâra yakındılar” yani daha önce iman etmiş gibi görünüyorlardı. Ancak bu olayda ortaya koy-dukları davranış, kendilerinin o anda küfre daha yakın olduklarını gösteren bir emaredir. Mü’minlerin aralarından ayrılıp o konuşmayı yapınca, böylece ken-dilerinde olduğu sanılan imandan uzaklaşıp küfre yakınlaşmış oldular. Bunun, onların mü’minlerden çok, Müşriklere yardım etmeye daha yakın bir pozisyonda oldukları anlamını ifade ettiği de söylenmiştir. Zira Müslümanlardan ayrılarak onları daha azmış gibi göstermeleri Müşrikleri güçlendirmek demektir.
[1889] “Ağızlarıyla söylüyorlar” yani onların imanları ağızlarından ve harf-lerin mahreçlerinden öteye gitmez; kalpleri ondan habersizdir. Burada kalple birlikte ağzın da zikredilmesi, onların nifaklarını tasvir etmekte ve imanları-nın, mü’minlerin iman konusunda kalplerinin ağızları ile uyumlu olmasının aksine, ağızda mevcut ama kalpte yok olduğunu ifade etmektedir. “Onların gizlediklerini Allah çok iyi bilir!” Allah, onların nifaklarını ve beraberce işle-dikleri ‘mü’minleri kötüleme, onları cahil bulma, fikirlerini yanlışlama, onla-rın başına gelenlere sevinme’ vb. durumlarını daha iyi bilir. Yani “siz onların bir kısmını bazı emarelerle kısaca bilirsiniz; Ben ise bütün tafsilatı ve her yö-nüyle tam bir ihata ile bilirim!
ا [1890] א -ifadesinin i’râbında birkaç ihtimal vardır. Münafıkları kö ا tüleme veya onların fikirlerini reddetme makamında mansub olmak veya ا א ن takdiri ile, ya da ا כ lafzındaki Vav’dan bedel olmak üzere merfû‘ olmak. Ayrıca ا -ya da ’deki zamirden bedel olarak mecrur da olabi أlir. Ferezdak ’ın [v.114/732] şu mısraında olduğu gibi:
Onca cömertliğine rağmen Hâtim de cimrilik ederdi su konusunda[1891] “Kardeşleri hakkında” yani Uhud ’da öldürülen münafık kardeşleri
veya nesep ve komşu kardeşleri hakkında. Savaşa gitmeyip “evlerinde oturdu-lar” ve kardeşlerimiz “sözümüzü dinleyip” savaşa katılmayarak “bize muvafakat etselerdi”, bizim gibi onlar da “öldürülmeyeceklerdi” dediler. “De ki: Doğru söylüyorsanız, kendinizden ölümü kaldırın” yani eğer öldürülmekten kurtul-manın bir yolunu bulduysanız -ki bu, size göre savaşa katılmamaktır- o halde ölümden kurtulmanın da bir yolunu bulun. Yani savaşa katılmamak sûretiyle öldürülmekten kurtulmanız, sizi bütünüyle ölümden kurtarmaz. Çünkü ölü-mün sebeplerinden sadece biri olan öldürülmekten kurtarsanız bile, hayatın çe-şitli noktalarına yayılmış diğer sebeplerinden kurtulamazsınız; mutlaka onlardan biri gelip sizi bulur. Nitekim -rivayete göre- bu şekilde konuştukları o günlerde bunlardan tam yetmiş kişi ölmüş.
[1892] Şayet “Bunlar savaşa katılmayarak öldürülmekten kurtulacakları tar-zındaki sözlerinde samimi idiler, buna rağmen ‘doğru söylüyorsanız’ denilmesinin mânası nedir?” dersen, şöyle derim. Öldürülmekten kurtulmanın yolu savaşa ka-tılmamak olabileceği gibi başka bir şey de olabilir. Çünkü ondan kurtulma sebep-leri çoktur. Nitekim bazen savaş kişinin öldürülmekten kurtulması için bir sebep olur, bazen de savaşmazsa öldürülür. Bu durumda öldürülmekten kurtulmanızın sebebinin savaşa katılmamak olduğunu ve bu düşüncenizin doğruluğunu nereden biliyor, öldürülme sebebinizin başka bir şey olabileceğini nasıl inkâr edebiliyor-sunuz? Başka bir açıklama da şudur: “Sözümüzü dinleyip Medine’de kalsalardı öldürülmezlerdi’ tarzındaki sözünüzde doğru iseniz, yani onlar sizin sözünüzü dinleyip, sizinle birlikte savaşa katılmasalardı, tıpkı savaş esnasında öldürüldükleri gibi, o halde de öldürülürlerdi!
[1893] “Kendinizden ölümü kaldırın.” ifadesi onlarla alay etmektir. Yani eğer ölümün sebeplerini kendinizden uzaklaştıracak kadar yiğitseniz, onun bü-tün sebeplerini kaldırın da ölmeyin bari!..
171. Âyetin Tefsiri
[1894] “Sakın saymayasın” hitabı Peygamber (s.a.)’e veya herkesedir; ni-tekim و [sakın saymasınlar] şeklinde Ya ile de okunmuştur. Buna göre mâna, “Peygamber (s.a.) veya sayan herhangi bir kimse saymasın” şeklinde olur. Bu durumda ا ا cümlesi fâil olup cümlenin takdiri ا و א ا أ ا ا şeklinde olur; yani öldürülenler sakın kendilerini ölü saymasınlar. Şayet “İlk mef‘ûlün hazfedilmesi nasıl caiz olmuştur?” dersen, şöyle derim: O aslında mübtedadır; אء kelimesinde mübteda nasıl mahzuf olmuşsa أburada da sözün akışı ona delâlet ettiğinden, öyle olmuştur; çünkü “diridirler” ifadesi, “onlar diridir” şeklindedir. Buradaki ifadesi Sin’in fethasıyla [lâ tahsebenne / sakın sanmayasın]; ا Tâ’nın şeddesiyle [kuttilû]; ٌאء ْ ise “onları أَ-aksine- diri bil” anlamında [ahyâ’en şeklinde] mansub okunmuştur.
כ ifadesi, tıpkı [Rablerinin katında] ر [1895] א ر [“Senin Rab-binin katındakiler” (Fussilet 41/38)] âyetinde olduğu gibi, “Rablerinin gözdeleri, O’na ‘yakın’lığı bulunanlar” anlamındadır. Diğer ‘canlı’ların rızıklandığı gibi “rızıklanırlar”, yerler içerler. Bu ifade, onların diri olduklarını te’kid etmekte; Allah’ın kendilerine verdiği rızıkla nasıl nimetlendiklerini anlatmaktadır.
[1896] “Allah’ın, lütfundan kendilerine verdiklerinin sevinciyle...” ifadesi, Allah’ın onları şehit olmaya muvaffak kılması, kendilerine lütfettiği değer ve on-ları diri kılıp cennetin rızık ve nimetlerinin kendilerine daha önceden verilmesi ve Onları zâtına yakın olanlardan eylemesi şeklinde diğerlerinden üstün kılma-sıdır. Nitekim Peygamber (s.a.)’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Allah, Uhud ’da kardeşlerinize şehitlik lütfedince onların ruhlarını yeşil kuşların içine koydu; şu an Cennet ırmaklarında dolaşıyor, meyvelerinden yiyor ve Arş ’ın göl-gesi nde asılı duran altın kandillere sığınıyorlar.” [Ebû Dâvûd, “Cihad” 25]
[1897] “Arkalarından kendilerine iltihak etmemiş” yani öldürülmedikleri için kendilerine katılmamış “olanlara”, yani kendilerinden sonraya kalanlara; onlardan önce şehit oldukları kendilerinden sonrakilere “şunu müjdelemek is-terler…” -“Kendilerine iltihak etmemiş olanlar” ifadesiyle onların üstünlük ve konumunu algılayamayanların kastedildiği de söylenmiştir.- ْ ِ ْ َ َ فٌ ْ َ أَ [onlar için hiçbir korku yoktur] ifadesi, ا’den bedel olup, “geride bıraktıkları mü’minlerin hallerini, yani onların kıyamet günü güven içinde diriltilecek-lerini anlayarak bunu kendilerine müjdeliyorlar” anlamına gelmektedir. Yani bunu kendilerine Allah tebşîr etmiş; onlar da bununla sevinmiş; istibşâr etmiş-ler; müjdelemek istemişlerdir.
[1898] Şehitlerin durumlarının ve kendilerinden sonraya kalanları müjde-lediklerinin zikredilmesi, geride kalanları daha çok tâat işlemeye ve daha ciddi cihad etmeye teşvik etmekte; şehitlik makamını ve şehitlerin elde ettiği mükâ-fatı onların da arzulamasını sağlamaya çalışmaktadır; kendisi bir güzelliğe nail olup da aynısını din kardeşleri için isteyen kişileri övmekte; mü’minlerin âhi-rette kurtuluşa ereceklerini müjdelemektedir. َون ُ
ِْ َ ْ َ kelimesi tekrarlanmış
ve böylece; َن ُ َ ْ َ ْ ُ ْ وَ ِ ْ َ َ فٌ ْ َ ifadesinin açıklaması niteliğindeki أَ nimet ve lütfu; bunun, onların imanının karşılığı olduğu, yani Allah’ın adalet ve hikmetinin “mutlaka verilmesini, yani boşa gitmemesi”ni gerekli kıldığı bir mükâfat olduğu ifade edilmiştir.
[1899] َ daki Hemze nimet ve lütfa atıf olarak fetha ile okunduğu’وَأنَ اgibi, yeni bir cümle başlangıcı ve daha önceki cümlelere bir ek olmak üzere meksur da okunmuştur ki bu, Kisâî’nin [v.189/805] kıraati olup İbn Mes‘ûd (r.a.)’ın [أن olmaksızın] وا şeklinde okuması da bunu desteklemektedir.
174. Âyetin Tefsiri
ا [1900] א ا ifadesi ya mübtedadır ve ا ا ُ َ ْ َ أَ ِ ِ onun haberi-dir ya daha önce geçen ا kelimesinin sıfatıdır ya da medih ifade eden bir cümle olarak mansubdur.
[1901] Rivayete göre; Ebû Süfyan [v.31/652] ve adamları Uhud ’dan ayrılıp da Ravhâ ’ya ulaştıklarında savaşı bırakıp geldiklerine pişman olmuş ve geri dönmek istemişlerdi. Peygamber (s.a.) bu durumu haber alınca onları geri dönmekten vazgeçirmek istemiş; kendisinin ve arkadaşlarının hâlâ güç ve kuv-vetlerinin yerinde olduğunu göstermek isteyerek, arkadaşlarını Ebû Süfyan’ı takip etmeye teşvik edip; “Bizimle birlikte bu takibe sadece dün burada bizim-le beraber olanlar katılacak!” buyurmuştu. Peşinden, bir grupla birlikte yola çıkıp Medine’den sekiz mil uzakta olan Hamrâ’u’l-esed denilen mevkiye kadar gitmişlerdi. Sahabiler yaralı olmalarına rağmen, sırf bu hareketin sevabını ka-çırmamak için bu takibe katıldılar. Bu arada, Allah Müşriklerin gönüllerine korku salmış ve onlar da Uhud’a dönmekten vazgeçerek Mekke’ye doğru yol-larına devam etmişlerdi. İşte âyet bunun üzerine nâzil olmuştur [Bkz. İbn Hişâm, Sîret, s. 472, 486 vd.].
[1902] ْ ُ ِْ ا ُ َ ْ أَ َ ِ ِ ’daki harfi; tıpkı ا ُ ِ َ وَ ا ُ َ آ َ ِ ا ُ ا َ َ وَ
ةً َِ ْ َ ْ ُ ْ
ِ אتِ ِ א Allah iman edip salih ameller işleyenlere, yani bunlara mağfiret“] اvaad etmektedir.” (Fetih 48/29)] deki gibi tebyîn içindir; zira bu ’in teb’îz için olması mümkün değildir. Çünkü bu âyette Allah ve Resulünün çağrısına uyanların bir kısmı değil, tamamı ihsan ve takva üzere olan kimselerdi; dolayı-sıyla, ihsan üzere hareket edenlerin onların bir kısmı olduğu söylenemez. Nite-kim Urve b. Zübeyr ’den [v.94/713]; Hazret-i Âişe ’nin [v.58/678], kendisine -Ebû Bekr ve Zübeyr’i [v.36/656] kastederek- “Senin iki atan da Allah ve Resulünün çağrısına uyanlardandır” dediği nakledilmiştir. [Müslim, “Fedā’il”, 77]
[1903] “Onlar ki; birtakım insanlar (Uhud ’un hemen akabinde) ken-dilerine; ‘Adamlar sizin için kuvvet toplamış!...’ dedikleri zaman…” Rivaye-te göre; Ebû Süfyan [v.31/652] Uhud’dan ayrılırken “Ya Muhammed! İstersen seneye bu zamanlar Bedir’de buluşalım!” diye seslenmiş. Bunun üzerine, Pey-gamber (s.a.) de “İnşâallah!” diye karşılık vermiş. Ertesi sene Ebû Süfyan, Mekkelileri toplayıp gelmiş; ancak Merru’z-zahrân denilen mevkiye varınca, Allah kalplerine korku salmış ve bunun üzerine geri dönmeye karar vermiş-lerdi [Bkz. İbn Hişâm, Sîret, s. 468]. O sırada umreden dönüp Medine’ye doğ-ru gitmekte olan Nu‘aym b. Mes‘ûd [v.30/650] ile karşılaşmışlar. Ebû Süfyan:
“Ya Nu‘aym! Muhammed’le Bedir’de buluşmak üzere sözleşmiştik. Bu yıl ise kurak bir yıl. Hayvanlarımızı otlatacağımız ve sütlerinden içeceğimiz bir yıldan başkası ise bizim işimize yaramaz. Ben, ‘Muhammed gelir de biz gelmezsek bu onu cesaretlendirir.’ diye düşünmüştüm. Şimdi sen Medine’ye git ve onları bu-raya gelmekten vazgeçir. Bunu yaparsan sana benden on deve!” demiş. Bunun üzerine Nu‘aym yoluna devam edip Medine’ye varmış ve Müslümanların sefer hazırlığı içinde olduklarını görünce şöyle demişti: “Bu yapmayı düşündüğü-nüz şey doğru bir fikir değil. Geçen sene buraya kadar hem de az bir sayıda gelmişlerdi, savaştan ancak kaçanlarınız kurtulabildi! Bu sene sizin için kuvvet toplayıp gelmelerine rağmen, şehirden çıkmak istiyorsunuz. Vallahi! Bu sefer içinizden bir tek kimse kurtulamaz.” demişti. Bir başka rivayete göre; Ebû Süf-yan Medine’ye zahire almak için giden Abd-i Kays kabilesinden bir grupla kar-şılaşmış ve eğer Müslümanları Bedir’e gelmekten caydırırlarsa, kendilerine bir deve yükü kuru üzüm verme taahhüdünde bulunmuştu [İbn Hişâm, Sîret, s. 474]. Sonuç olarak; yapılan kafa karıştırmalar sonrasında Müslümanlar Bedir’e git-mek istememişler; bunun üzerine Peygamber (s.a.); “Vallahi! Benimle birlikte hiç kimse gelmese dahi ben yine de gideceğim!” diyerek, yetmiş atlı ile birlikte yola çıkmıştı. Hazret-i Peygamber ve arkadaşları o esnada; “Allah bize kâfidir... Ne güzel vekildir O!..” diyorlardı. -Bu ifadenin, Hazret-i İbrahim’in ateşe atıldığı zaman söylediği söz olduğu söylenir.- Yola çıkan Peygamber (s.a.) ve maiyetin-deki arkadaşları nihayetinde Bedir’e varmış ve sekiz gün orada kalmışlardı. O arada yanlarında getirdikleri malları satıp kazanç elde etmişler; ardından da kârlı ve sâlimen Medine’ye dönmüşlerdi. Ebû Süfyan Mekke’ye dönmüş; Mekkeliler onunla birlikte gidip dönen askerlere sevik [çorba] askerleri diye ad takmışlar ve onlara “Siz oraya çorba içmeye gitmişsiniz!” demişlerdi.
[1904] Yani, âyette geçen ilk “insanlar”, [Peygamber ve ashabını Bedir’e gitmek-ten] vazgeçirmeye çalışanları; diğeri ise, Ebû Süfyan [v.31/652] ve beraberindeki-leri ifade etmektedir. Eğer “Müslümanları Bedir’e gitmekten caydırmaya çalışan bir tek Nu‘aym olduğu halde neden ‘insanlar’ denilmiştir?” dersen, şöyle derim: Böyle bir ifadenin kullanılması için, onun insan olması yeterlidir. Tıpkı bir tek ata binip, yalnız bir hırka giydiği halde “Falanca, atlara biner; hırkalar giyer” dendiği gibi. Ya da o kişi o sözü söylediği zaman, ona katılarak; onun hedefe fırlattığı oka adeta kanat takıp [yani onunla aynı değirmene su taşıyıp], Müslümanları caydırmaya çalışan -kendisinden başka- birileri daha vardı.
[1905] “Onların imanını arttırmış’ ifadesindeki gizli zamir nereye râcidir?” dersen, şöyle derim: Söylenen söz olan “Adamlar sizin için kuvvet toplamış, on-lardan korkun!” ifadesine râcidir. Sanki “onlar bu sözü söylediler ve o da onların imanını arttırdı” denilmiştir. Ya da o zamir ا א kelimesinin masdarına râcidir. Men sadeka kâne hayran le-hû [Kim doğru söylerse, bu, onun için daha hayırlıdır] sö-zünde olduğu gibi. Veya “insanlar” ifadesiyle yalnızca Nu‘aym [v.30/650] kaste-dilecek olursa, ona râcidir.
[1906] Eğer Nu‘aym [v.30/650] veya onun sözleri Müslümanların imanını nasıl arttırmıştır?” dersen, şöyle derim: Müslümanlar, ne zaman ki onun sözlerini din-lemeyip niyetlerine sarılarak cihad etmede kararlılık gösterdiler ve İslâm ’a bağlılık gösterdiler, işte bu, onların yakînlerini arttırdı, inançlarını güçlendirdi. Tıpkı yakî-nin, delillerin birbirine eklenmesiyle artması gibi. Ayrıca Müslümanların, Nu‘aym’ın kendilerini caydırmaya çalışmasını müteakip [Medine’den] çıkıp düşmanın bulundu-ğu yere doğru hareket etmeleri büyük bir tâat idi. Tâatler ise imanın bir parçasıdır, çünkü iman itikat, ikrar ve amelden ibarettir. Rivayete göre; İbn Ömer [v.73/692] şöyle nakletmiştir: “[Bir defasında] ‘Ya Rasûlallah! İman artar, eksilir mi?’ dedik. Rasû-lullah; ‘evet artar artar ve sonunda sahibini cennete sokar; buna karşılık, eksilir ek-silir ve sonunda sahibini cehenneme düşürür’ buyurdu.” Hazret-i Ömer (r.a.) ’ın da birinin elinden tutarak “kalk, imanımızı arttıralım!” dediği nakledilmiştir45. Keza, Peygamber (s.a.)’in; “Ebû Bekr’in imanı bu ümmetin imanıyla tartılacak olsa Ebû Bekr’in imanı daha ağır gelirdi” dediği de rivayet edilmiştir [KT.b].
[1907] ُ ا َא ُ ْ َ [Allah bize kâfidir] cümlesinde hasbunâ [bize kifayettir] ifa-desi muhsibunâ [bize kâfidir] anlamındadır. Birine bir şey kâfi geldiğinde; ah-sebehu’ş-şey’u denir. Kelimenin kâfi anlamında olduğunun delili, hâzâ raculun hasbuke demek sûretiyle nekire bir kelimeye sıfat yapılabilmesidir, zira ism-i fâil mânasında olduğu için [Kâf ’a] izafe edilmesi hakiki değildir.
[1908] “Ne güzel vekildir O!..” Vekîl, mevkûl anlamında olup mâna şöyle-dir: Her şeyin kendisine bırakıldığı ne güzel bir Rab ’dır O!..
[1909] Bedir’den “lütufla,” yani ticaret yapıp kâr ederek “ve” Allah ta-rafından lütfedilen “nimetle” -ki düşmanla karşılaşmadan salimen dönme-leridir; tıpkı “Rabbinizin lütuf ve keremini aramanızda sizin için bir günah yoktur” [Bakara 2/198] âyetinde olduğu gibi- “sonra da kendilerine hiçbir kö-tülük dokunmadan”, yani kendilerini üzecek bir düşman hareketiyle karşılaş-madan “geri dönmüşlerdi. Çünkü” cesaretle [Bedir’e] gelmek sûretiyle “Allah rızası peşinde koşuyorlardı. Allah da muazzam bir lütfa sahiptir.” Nitekim bu işe kendilerini muvaffak kılmak sûretiyle onlara lütufta bulunmuştur.45 Mu‘âz b. Cebel ’in “Gelin oturup bir müddet iman edelim!” (Buhârî, “İman ”, 1) deyişi ile aynı anlam-
dadır. / ed.
Bu ifade ile onlarla beraber hareket etmeyenlerde pişmanlık uyandırılmaya ça-lışılmakta ve onların elde ettiği şeyden kendilerini mahrum bırakma sonucunu doğuran o görüşlerinde hata ettikleri gösterilmektedir. Rivayete göre; bu hare-kete katılan Müslümanlar “Bu gaza sayılır mı?” diye bir düşünceye meyletmiş-ler ve Allah da kendilerine gaza sevabı vermiş ve onlardan razı olmuştur.
175. Âyetin Tefsiri
[1910] “Bakınız; bu sözü size söyleyen, aslında, şeytandır,” yani o sizi alıkoy-maya çalışan şeytandan başkası değildir; “o, sadece kendi dostlarını korkutabilir.” Bu, yeni bir cümle olup onun şeytanlığını beyan etmektedir; veya ism-i işareti tavsif etmektedir ki bu durumda “korkutabilir” kelimesi, haber olur [Yani işbu şey-tan … korkutabilir]; “Şeytan”dan maksat da Nu’aym [v.30/650] veya Ebû Süfyan ’dır [v.31/652]. Ayrıca, mahzuf bir muzāf [kavl / söz] takdir ediliyor da olabilir. Buna göre anlam şöyle olur: Bu, aslında şeytanın yani İblis ‘Aleyhilla‘ne’nin sözüdür; bununla sizi kendi dostlarına, yani Ebû Süfyan ve adamlarına karşı korkutmaya çalışmaktadır. İbn Abbâs [v.68/688] ve İbn Mes‘ûd ’un [v.32/652]; אءه כ أو [dostlarına karşı sizi korkutmaya çalışır] tarzında okumaları ve “onlardan korkmayın” buyurulmuş olması da buna delâlet eder. “Şeytan, ancak Peygamber (s.a.) ile beraber cihada çıkmayan ‘dost’larını korkutabilir” anlamında olduğu da söylen-miştir. Şayet “Bu tefsire göre ‘onlardan korkmayın’ cümlesindeki zamir neye râ-cidir?” dersen, şöyle derim: “Adamlar sizin için kuvvet toplamış!” cümlesindeki “adamlar”a râcidir; yani onlardan korkup da savaşa katılmazlık etmeyin; “Şayet mü’minseniz Ben’den kork”up peygamberimle beraber cihad edin ve onun size emrettiği şeye koşun. İman , insanlardan korkmayı değil, Allah’tan korkmayı ter-cih etmenizi gerektirir; [Peygamberler hakkındaki] “Allah’tan sakınıp O’ndan başka hiç kimseden korkmayan kimseler...” [Ahzâb 33/39] âyetinde belirtildiği gibi.
178. Âyetin Tefsiri
[1911] “Nankörce inkâr etmekte koşturanlar” yani hızla küfre düşenler ve onu çok arzu edenler. Bunlar, [2. Bedir seferine] katılmayanlardan nifak içinde olanlardır. Bunların İslâmiyet’den ayrılan bazı kimseler oldukları da söylenmiş-tir. Eğer “Bir peygamberin [normal olarak] münafığın nifakından ve mürteddin de irtidadından mahzun olması gerekirken, neden ‘seni üzmesin’ denilmiştir?” dersen, şöyle derim: Bu ifadenin mânası ‘sana zarar verebilecekleri ve sana karşı başkalarına yardım edebilecekleri endişesiyle seni üzmesinler’ demektir. Nite-kim “Onlar Allah’a hiçbir zarar veremezler” buyrulmaktadır. Yani onlar nan-körce inkâr etmekte koşturmakla, kendilerinden başkasına zarar veremezler; hareketlerinin vebali kendilerinden başkasına terettüp edecek değildir. Allah Teâlâ bu noktada onların inkâra yarışmalarının vebalinin nasıl kendilerine ait olduğunu açıklama sadedinde; “Allah’ın muradı, onlara Âhirette bir nasip ver-memektir” buyurmaktadır. Yani ‘sevaptan bir nasip’ demektir. “Onları [âhiret-te] sevap yerine “büyük de bir azap bekliyor!” Bu ise, insanın kendi kendine verebileceği en büyük zarardır. Şayet “Allah onlara âhirette bir nasip vermez’ denmeli değil miydi? ‘Murat etmez’ demesinde ne faide vardır?” dersen, şöyle derim: Bunun faydası, azgınlıkta ısrar edip son noktaya ulaştıklarına dikkat çekmek için, inkâra yarıştıkları anda sevaptan mahrumiyet ve bir de azaba dü-çar olmalarını gerektiren sebebin tam olarak gerçekleşmiş olduğunu, ayrıca başka bir sebebe gerek kalmadığını ve bundan dolayı Rahmân, Rahîm Allah’ın onlara rahmetiyle muamele etmek istemediğini bildirmektir.
[1912] “İmanı vererek küfrü satın alanlar” ifadesi, ya söz konusu kişiler-den bir daha bahsetmekte -ve böylece, Allah’ın kendilerine nispet ettiği küfrü haklarında te’kid ve tescil etmektedir- ya da inkâr edenlerin tamamını kapsar-ken, ilk ibare de özel olarak [2. Bedir’e] katılmayan münafıkları veya İslâm ’dan ayrılanları ifade etmektedir. Yahut da ilk ifade, umumi olarak inkârcılar; ikinci ifade ise hususi olarak nifak üzere olup veya dinden çıkarak o harekete katıl-mayanlara işaret etmektedir.
אً [1913] ْ َ kelimesi, masdar olarak mansubtur; mâna “hiçbir zarar, her-hangi bir zarar” şeklindedir.
وا [1914] ُ َ َ כَِ َ ,cümlesi [Nankörce inkâr edenler] ا َ ْ َ şeklinde Tâ ile و
okuyanlara göre mansub; ِ ِ ُ ْ َ ِ ٌ ْ َ ْ ُ َ ِ ْ ُ א -onları kendi hallerine serbest bırak] أَ
mamızın] kısmı ise ondan bedeldir ve anlam; “Sakın, inkâr edenlere mühlet vermemi-zin onlar için hayır olduğunu sanmayasınız” şeklindedir. Burada أن ve devamında-ki cümle iki mef‘ûl yerine geçmektedir. Tıpkı ن Yoksa“] أم أنّ أכ sen bunların çoğunun işittiğini mi zannediyorsun?” (Furkān 25/44)] âyetinde olduğu gibi.
א ise masdariyyedir; buna göre cümle; ٌ א ءَ ّ أنّ إ -onları kendi hal] و lerine serbest bırakmamızın hayırlı olduğunu zannetmeyin] şeklinde takdir edilir. Bu durumda kelimenin, dilbilgisi / imlâ kuralları açısından א َ -şeklinde ayrı ya أن zılması gerekirken, [Hazret-i Osman devrinde hazırlanan ilk resmî] İmam Mushaf ’ta bitişik yazıldığı için, Mushaf yazımı nda ona ittiba edilir, aykırı davranılmaz.
[1915] Eğer “iki mef‘ûlden yalnızca biri zikredildiği halde, bedel getiril-mesi nasıl sahih olmuştur? Oysa fiilinde tek mef‘ûlle yetinmek doğru olmaz” dersen, şöyle derim: Bedel ve mübdelün minh ile iktifâ münahhâ hükmündedir, yani kelimelerin yerleri değiştirilmiş olmaktadır. Nitekim ca‘altu metâ‘ake diye susman caiz olmadığı halde, ca‘altu metâ‘ake ba‘dahû fevka ba‘din [eşyanı üst üste koydum] diyebilirsin [Bu, ca‘altu ba‘da metâ‘ike fevka ba‘din hükmündedir]. Ayrıca âyette; َء אب أن ا وا أ ّ ا כ و
ٌ [Sakın, inkâr edenleri; ‘kendi hallerine serbest bırakılmaları kendilerine hayır getiren’ kimseler sanmayasın] şeklinde veya وا أن אلَ ا כ ّ و
ٌ ءَ -Sakın, inkâr edenlerin durumunu; ‘kendi hallerine serbest bı] اrakılmaları kendilerine hayır getiriyor’ sanmayasın] şeklinde mukadder ve mahzuf kelimeler eklemek de mümkündür.
[1916] ّ ا ,şeklinde Ya ile okuyanlara göre ise و yi’و [mahallen] merfû‘, و ise, ّأن ile devamındaki cümleye müteallıktır.
[1917] ِ ْ ُ fiili; kendi haline serbest bırakmak anlamında olup, “kişi istediği şekilde otlasın diye atının yularını çözdüğü” zaman kullanılan emlâ li-ferasihî ifadesinden isti‘âre edilmiştir. Bu kelimenin onlara mühlet verme ve ömürlerini uzatma anlamında olduğu da söylenmiştir; buna göre âyetin mânası “onlara mühlet vermemizin, onlara engel olmaktan veya [normalde daha fazla yaşayabileceklerken] ‘ecellerini kesmek’den daha hayırlı olduğunu san-mayın” şeklinde olur.
[1918] [İkinci] ْ ُ َ ِ ْ ُ א deki Mâ, ilkinin aksine, ameli engelleyen’أَMâ-i Kâffe olduğu için hakkı bitişik yazılmaktır. Bu ikincisi, ilkinin illeti-ni göstermek için zikredilmiş yeni bir cümledir. Sanki “Kendi hallerine bı-rakılmalarının, neden kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar?” diye sorulmuş ve “Çünkü biz onları günahları artsın diye kendi hallerine bırak-maktayız” diye cevap verilmiştir. Şayet “Günahın artması, Allah’ın onları kendi hallerine bırakmasının amacı nasıl olabilmiştir?” dersen, şöyle derim: Günahın artması mühlet verme için bir illettir; her illet de gaye değildir.
Nitekim dikkat edersen, “Âciz ve muhtaç olduğum için cihada katılmadım; şerre mâruz kalma endişesiyle şehirden çıktım” denir ki, bunların hiçbiri amaç değildir; sadece illet ve sebeptir. İşte bunun gibi, günahın artması da mühlet vermenin illet ve sebebi yapılmıştır. Şayet “Günahın artması, acz savaşa katıl-mamanın illeti olduğu gibi, kendi haline bırakmanın illeti nasıl olabilmiş?” dersen, şöyle derim: Allah’ın, her şeyi kuşatan ilminde onların, günahlarını arttıracakları bilindiği için, kendi haline bırakma mecaz yoluyla onların gü-nahlarının artması için bir illet ve sebep olmuştur.
[1919] Yahya b. Vessâb [v.103/721], birinci א yı kesreli, ikinciyi fethalı ve’اilk kelimeyi de َ َ ْ َ şeklinde Yâ ile okumuştur ki buna göre anlam şöyle وَ olmaktadır: İnkâr edenler onları kendi hallerine bırakmamızın, kendilerinin yaptığı gibi günahları artsın diye olduğunu sanmasınlar; [aksine] o yalnızca tev-be edip imana girsinler diyedir. Bu durumda, “onları kendi hallerine bırakma-mız daha hayırlıdır” cümlesi, fiille mef‘ûlü arasında bir ara cümle olmaktadır. Mâna şöyledir: Onları kendi hallerine bırakmamız, -eğer Allah’ın süre tanıya-rak ve hemen cezalandırmayarak kendilerine ettiği in‘âmı bilir ve salih amel işlerlerse- kendileri için daha hayırlıdır. “Peki, bu kıraate göre, ‘alçaltıcı bir azaptır bunların hakkı!’ cümlesinin anlamı nedir?” dersen, şöyle derim: Mâna; ‘Onları kendi haline bırakmamızın, günahlarının artması ve azaba düçar edil-meleri için olduğunu sanmasınlar’ şeklindedir. Vav, hâl içindir; sanki ‘kendileri için alçaltıcı azap hazırlanmış olarak günahları artsın diye’ denilmektedir.
179. Âyetin Tefsiri
رَ] [1920] َ َِ kelimesindeki] Lâm olumsuzluğu te’kid içindir. “İçinde bulun-
duğunuz hâl üzere”, yani halis mü’minlerle münafıkların karışık olduğu… “El-bette murdarı temizden ayıracaktı”, yani “münafığı halis olandan ayıracaktı. َ ِ َ kelimesi; َ َ ُ ِّ َ ُ kalıbından ve -İbn Kesir [v.120/737] tarafından, َ mâ-nasında olmak üzere- ُ ُ אزَ .kalıbından da okunmuştur أَ
[1921] “Siz zamirinde hitap kimedir?” dersen, şöyle derim: Samimi olsun münafık olsun, tasdik iddiasındakilerin tamamınadır. Sanki “El-bette Allah sizden samimi olanları içinde bulunduğunuz hal üzere -birbiri-nize karışmış olarak, hepiniz tasdikte birleştiğiniz için, samimi olanınızı münafık olanınızdan ayrılmamış olarak- bırakmayacaktı; peygamberine vah-yedip sizin durumunuzu ona bildirerek onları sizden ayıracaktı” denilmiştir.
Sonra; “Allah, sizi gayba muttalî kılacak da değildi” buyurarak şöyle buyurmuş-tur; yani Allah sizden herhangi birine gaybı bilme imkânı verecek değildir. Dola-yısıyla, Peygamber (s.a.) birinin münafık, öbürünün samimi müslüman olduğu-nu haber verdi diye onun, Allah’ın kalpte olanları bildiği gibi bildiğini sanarak, birinin kalbinde iman, diğerininkinde küfür bulunduğunu haber verdiğini san-mayın. “Fakat Allah” elçisini gönderir ve ona gaybda şöyle olduğunu; falanın kalbinde nifak, filanınkinde ise samimiyet bulunduğunu vahyedip haber verir. Binaenaleyh, Peygamber bunu; gaybî konulara muttalî olduğu için değil, Allah kendisine bildirdiği için bilir.
[1922] Murad edilen mâna şu da olabilir: Allah sizi birbirinize karışmış bir halde bırakacak değildi; ancak Allah’ın kalplerini imtihan ettiği samimi olan-ların sabır ve sebat gösterebilecekleri -cihad ederek canını feda etme ve Allah yolunda infak gibi- zor şeylerle mükellef kılmak sûretiyle murdarı temizden ayıracak; bunu da inançlarınızın bir ifadesi ve kalplerinizin de işareti yapacaktı. Ta ki bazılarınız diğerlerinin kalbinde olanları, kalpte bulunanlara muttali ol-mak sûretiyle değil de [görünenlerle] istidlâl ederek bilsinler. Zira kalpte olanlara muttalî olmayı Allah zâtına mahsus kılmıştır. Allah içinizden herhangi birini gayba ve kalplerin gizli hallerine muttalî kılacak değil ki, onlara muttalî olarak sağlam ve bozuk olanını bilebilsin.
[1923] “Fakat Allah, peygamberlerinden dilediğini seçiyor” ve gaybî ko-nulardan birini ona haber veriyor. “Öyleyse, Allah ve resullerine iman edin” yani O’nu doğru bir şekilde takdir etmek, gayba yalnızca O’nun muttalî ol-duğunu bilmek ve peygamberleri de gerçek konumlarında görmek, onların seçilmiş kullar olduklarını, ancak Allah’ın kendilerine bildirdiklerini bildikleri-ni, yalnızca O’nun gaybdan kendilerine bildirdiği şeyleri haber verdiklerini ve kendilerinin gaybı bilmediklerini kabul etmek sûretiyle…
[1924] Bu âyetin, “kâfirlerden bazılarının ‘Muhammed, şayet peygamber ise, bizden kimin mü’min olacağını, kimin de kâfir olarak kalacağını söylesin!’ demeleri üzerine nâzil olduğu Süddî ’den [v.127/745] nakledilmiştir.
180. Âyetin Tefsiri
[1925] َ َ ْ َ şeklinde Tâ ile okuyanlar ve Yâ ile و kelimesini وَ okuyup fiilin fâilinin Peygamber (s.a.)’e veya herhangi bir kimseye râci bir zamir olduğunu kabul edenler, mahzuf bir muzaf takdir etmişlerdir. Buna göre cüm-le, “cimrilik edenlerin cimriliklerini sakın onlar için hayırlı sanma” şeklindedir. “Cimrilik edenler”i fâil yapanlara göre ise, birinci mef‘ûl mahzuf ve cümle “cim-rilik edenler, cimriliklerinin kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar” şeklin-de takdir edilmiş olur. Burada “cimrilik edenler” ifadesi, bu mef‘ûlün hazfine imkân vermiştir. zamiri fasıl içindir. A‘meş [v.148/765] olmaksızın oku-muştur. “Boyunlarına dolanacaktır” ifadesi, “aksine, onlar için bu daha kötüdür” ifadesinin tefsiridir. Yani “cimrilik ettikleri şeyin vebalini [boyundan çıkartılmayan] bir halka gibi taşırlar” demektir. Nitekim bir Arap atasözünde; kişi hakaret edilip kınanacağı çirkin bir şey yaptığında; “onu güvercin gerdanlığı gibi takındı” de-nir. Bazıları da şöyle demişlerdir: Cimrilik edip zekâtını vermediği mal, bir yılan olarak yaratılır ve kıyamet günü kişinin boynuna dolanıp, onu başından ayağına kadar sokar; başını yaralar ve ona ‘Ben senin malınım!’ der. Nitekim Peygamber (s.a.)’in; zekât vermeyenin malının, başının derisi dökülmüş -bir başka rivayette siyah- bir yılan olarak boynuna dolanacağını bildirdiği rivayet edilmiştir. [Buhārî , “Zekât” 3]. Neha‘î’nin [v.96/714] ise, “Boyunlarına ateşten bir halka dolanacaktır” dediği nakledilmiştir.
[1926] “Oysa göklerin ve yerin mirası yalnız Allah’a aittir,” yani in-sanların elde ettiği mal vs. her şey Allah’a ait iken, neden Allah’a ait olan şeylerde O’na karşı cimrilik ediyor ve O’nun yolunda infak etmiyorlar? “O’nun sizi halife kıldığı şeylerden infak edin” [Hadîd 57/7] âyeti de aynı mânaya delâlet etmektedir.
نَ [1927] ُ َ ْ َ א ِ hem Tâ ve hem de Yâ ile okunmuştur [“Yaptıklarınızdan / “Yaptıklarından…”]. Tâ’lı okuyuş [gaipden muhataba] iltifat olup, azap tehdidi husu-sunda daha etkili bir ifadedir; Yâ’lı okuyuş ise ibarenin normal akışına göredir.
182. Âyetin Tefsiri
[1928] Bu sözü, “Kimdir o ki; Allah’a güzel bir borç verecek…” [Bakara 2/245] âyetini işittiklerinde Yahudiler söylemişlerdir. Dolayısıyla, onu ya öyle inandıkları için veya alay etmek maksadıyla söylemiş olabilirler. Ancak her hâ-lükârda bu, ağır bir söz olup ancak azgın inkârcıların söyleyebileceği bir laftır.
[1929] “Allah’ın işitmesi” ifadesi, Allah için gizli bir şey olmadığı ve buna denk bir ceza hazırladığı anlamındadır. “Bu söylediklerini yazacağız” ifadesi, “hafaza sayfalarına yazacağız” veya yazılı bir şeyin korunup tespit edildiği gibi onu ilmimizde tesbit edip korumaya alacak, onu asla unutmayacağız” demek-tir. “Allah Teâlâ, önce ‘Allah elbette işitmiştir” buyurduktan sonra neden ‘ya-zacağız’ demiş? Oysa ‘elbette yazdık’ demeli değil miydi?” dersen, şöyle derim: Allah Teâlâ, önce işitme gerçeğini yeminle pekiştirilmiş bir ifade ile zikretmiş, sonra “onların peygamber katletmeleri asla bilgimiz dışında olmadığı gibi, bu sözleri de asla bilgimiz haricinde olmayacak ve kesinlikle onu kaydedip koru-yacağız” anlamında, bir tehdit mahiyetinde ‘elbette onların sözlerini yazacağız’ buyurmuştur. Allah Teâlâ onların peygamberleri katletmelerinden bahisle, on-ların sarfettikleri bu sözle peygamberleri geçmişte katletmelerinin aynı derece-de büyük bir suç olduğunu ima etmiş ve bu son yaptıklarının aslında onların böylesi ilk cinayetleri olmadığına, küfür konusunda kıdemli kişiler olup bu hususta sabıkalarının bulunduğuna ve peygamberleri öldürmüş birilerinin bu tarz sözler sarfetmelerinin garipsenecek bir şey olmadığına işaret etmiştir.
[1930] Rivayete göre; Hazret-i Peygamber bir mektup yazıp Ebû Bekr (r.a.) ile Kaynukā’ oğulları Yahudilerine göndermişti. Onları Müslüman olma-ya, gerçek dindarlığa, vererek kendini arındırmaya ve Allah’a güzel bir ‘borç’ vermeye davet ediyordu. Yahudi Finhâs; “Allah bizden borç istediğine göre fakir herhalde!” diye karşılık verince, Ebû Bekr (r.a.) herifin yüzüne bir tokat aşk etti ve “Aramızdaki anlaşma olmasaydı, boynunu vururdum senin!” dedi. Adam bunun üzerine Ebû Bekr’i Peygamber (s.a.)’e şikayet etti ve kendisinin böyle söylediğini reddetti [KT.b]. İşte bu âyet bunun üzerine nâzil oldu. “Al-lah’ın eli bağlıdır” [Mâide 5/64] tarzındaki iddiaları da bunun gibidir.
[1931] “Onlara ‘tadın’ diyeceğiz,” yani kıyamet günü ; Müslümanlara nice kederler tattırdığınız gibi, “Tadın şu yangın azabını!” diyerek kendilerini ce-zalandıracağız. Yani cezalandırılan kişiye ‘hisset ve tat’ denilecek. Ebû Süfyan [v.31/652] Hazret-i Hamza ’ya [v.3/624] şöyle demiştir: “Ey ata tanımaz! Tat ba-kalım yaptıklarının cezasını!” [İbn Hişâm, Sîret, s. 467 vd.]
[1932] Hamza [v.156/773] َ ُכ şeklinde Ya merfû‘ ve fiil mechul olarak; ل şeklinde Ya ile okumuştur [“söyledikleri yazılacak ve O, … diyecek” mealin-de]. Hasan-ı Basrî [v.110/728] ve A‘rec [v.130/748] ise ُ َכ şeklinde Ya’lı ve ma‘lûm olarak okumuşlardır [“O, bunların söylediğini yazacak ve … diyecek” mealin-de]. İbn Mes‘ûd (r.a.) ise ا אل ذو .diye okumuştur [tadın buyrulacak] و
[1933] “Bu” yani geçmişteki cezaları. “Eller”in zikredilmesi, amellerin ge-nelde elle yapılmasından dolayıdır. Tağlib yoluyla, bütün ameller ellerle işlenmiş gibi bir üslup kullanılmıştır. Şayet “Peki, Allah neden ‘Yoksa Allah asla kullarına zulmedici değildir’ cümlesini ‘sizin kendi ellerinizle gönderdikleriniz’ cümlesi-ne atfetmiştir? Allah Teâlâ kullarına zulmedici olmamasını cezayı hak etmede onların günah işlemeleriyle nasıl ortak etmiştir?” dersen, şöyle derim: Allah’ın, kullarına zulmedici olmaması onlara karşı adaletli olması demektir. O’nun kötü amel işleyeni cezalandırıp iyi amel işleyeni mükâfatlandırması ise adalettir.
184. Âyetin Tefsiri
[1934] “And vermiştir” yani Allah Tevrat’ta bize şu özel mucizeyi, yani gök-ten inen bir ateşin yaktığı kurban mucizesini göstermedikçe hiçbir peygambere iman etmememizi emir ve tavsiye buyurmuştur. Nitekim İsrailoğullarının mu-cizeleri böyleydi; [ortaya] bir kurban getirilir, peygamber dua eder ve gökten bir ateş inip onu yakardı. Bu asılsız bir iddia ve Allah’a iftiradır. Çünkü ateşin kurbanı yakması, onu getiren peygambere iman etmeyi gerektirmez; iman et-meyi gerektiren şey, sadece, onun mucize oluşudur. Dolayısıyla, onunla diğer mucizeler eşittir. Binaenaleyh, Allah’ın, diğer mucizeler arasından bunu seçip tayin etmesi caiz olmaz. Nitekim Allah Teâlâ, daha önce peygamberlerinin kendilerine onları tasdik etmelerini gerektiren birçok mucizelerle geldiklerini, hatta kendilerinin istedikleri bu mucizeyi de gösterdikleri, eğer iman etmeleri için bu mucizenin getirilmesi gerektiği iddialarında samimi iseler neden onları katlettikleri tarzında onların tutarsızlıklarını ortaya koymuştur.
[1935] Kurbânun kelimesi sülütānun gibi kurubânun şeklinde Kāf ve Ra merfû‘ olarak da okunmuştur.
[1936] “O söylediğiniz şeyle’ ifadesinin mânası nedir?” dersen, şöyle de-rim: Bunun mânası “ateşin yaktığı kurban ’ derken kasdettiğiniz şeyle” demek-tir. “Tekrar kendi söylediklerine dönerler” [Mücadile 58/3] âyetinin; “söyledikle-ri şeyle aynı manaya gelecek şözlere geri dönerler” anlamında olması gibi.
[1937] ِ ُ -kelimesi sahifeler / suhuf anlamında olup Şamlıların Mus وَاhafı nda ِ ُ א ِ şeklindedir. “Aydınlatıcı kitap” Tevrat, İncil ve Zebur’dur. Bu وَâyet, gerek kendi kavminin gerekse Yahudilerin iman etmemesinden dolayı Peygamber (s.a.)’i teselli etmektedir.
185. Âyetin Tefsiri
[1938] Yezîdî [v.202/817] ِت ْ َ ْ ُ ا َ ِ ٌ aslına uygun olarak [kelimesini] ذا ذاتَ ,şeklinde okumuştur. A‘meş [v.148/765] ise ا
َ ا إ ] و ذاכِ ٍ ِ َ ُ َ ُ ْ َ ][Onu azarlarıma karşılık veremez halde buldum] ve Allah’ı çok az zikreder halde.
beytinde olduğu gibi, tenvini atarak, nasp ile َت ُ ا .şeklinde okumuştur ذا[1939] Eğer “herkes ölümü tadacaktır’ cümlesi ile ‘kıyamet günü mükâ-
fatlarınız size eksiksiz verilecektir’ cümlesi nasıl bir arada zikredilebilmiştir?” dersen, şöyle derim: Bu iki ifade “Hepiniz öleceksiniz; ölümden kaçmanız mümkün değildir. Ancak öldükten hemen sonra tâat ve masiyetlerinizin karşı-lığını elde etmeyeceksiniz. Onları ancak mezarlarınızdan kalktıktan sonra elde edeceksiniz” şeklinde birbirini müteakip olarak zikredilmiştir. Eğer “Bu mâna “kabir, cennet bahçelerinden bir bahçe veya cehennem çukurlarından bir çu-kurdur” [Tirmizî , “Kıyâmet” 26] şeklindeki hadisi inkâr anlamına gelmektedir.” dersen, şöyle derim: “Âyetteki ‘eksiksiz’ kelimesi bu vehmi izale etmektedir, çünkü burada mâna “karşılıkların eksiksiz ve tam olarak verilmesi, o günden sonra olacaktır; ondan öncekiler karşılığın bir kısmıdır” şeklindedir.
حَ [1940] ِ ْ -kelimesi bir tarafa çekip uzaklaştırma demektir. Kelime, ace زُleyle çekme anlamına gelen زَح lafzının tekrarlanmasıyla oluşturulmuştur.
[1941] “Gerçekten kurtulmuştur,” yani kurtulmaya yarayacak her şeyi içi-ne alan mutlak kurtuluşu elde etmiştir. Zira Allah’ın gazabından ve ebedî azap- tan kurtulup rızasına ve ebedî nimetlere nail olmaktan daha öte bir kurtuluş yoktur. Allah’ım! Bizleri Âhirette Senin katında kurtuluşa ereceğimiz amellere muvaffak eyle! Nitekim Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur: “Cehennem-den uzaklaştırılıp cennete konulmak isteyen, Allah’a ve âhiret gününe inanmış olarak ve kendisine yapılmasını istediği şeyleri insanlara yapan bir kişi olarak ölmeye çalışsın.” [Müslim, İmâre” 72] Bu hadis, hem Allah’ın hukuku na hem de insan hakları na riayet etmeyi içermektedir.
[1942] [“Dünya hayatı ise aldatıcı bir zevkten başka bir şey değildir” ifadesinde] dünya , kusuru gizlenip aldatılan, müşterinin satın aldıktan sonra kusurlu ve değersiz olduğunu anladığı bir mala benzetilmektedir; aldatan ve kusuru sakla-yan ise şeytandır. Sa‘îd b. Cübeyr ’in [v.95/713] şöyle dediği nakledilmiştir: “Bu, dünyayı âhirete tercih eden için söz konusudur. Dünyayı âhiret için isteyenler açısından ise o, kişiye ahireti kazandıracak sermayedir [dünya ahiretin tarlasıdır].”
[1943] Mü’minlere bu ifadelerle hitap edilmesi, ileride başlarına gelebile-cek sıkıntı ve zorluklara ve bunlara sabretmeye kendilerini hazırlamaları; ileri-de böyle şeylerle karşı karşıya kaldıklarında hazırlıklı olarak karşılaşmaları, bu tip şeylerle ansızın karşılaşıp da günaha giren ve kabullenemeyip rahatsızlık gösteren biri gibi olmamaları içindir.
186. Âyetin Tefsiri
[1944] “Canlarda denenme” öldürülme, esir edilme, yaralanma ve insanın başına gelebilecek çeşitli korkulan şeyler ve musibetlerdir; “mallarda denenme” ise, hayır yollarında harcama ve mala gelen âfetlerdir. “Ehl-i Kitap ’dan incitici şey işitme”, onların hanif dini aleyhinde konuşmaları, iman etmek isteyenlere engel olma ve iman edenlerin yanlış yaptıklarını ileri sürme, Kâ‘b b. Eşref ’in [v.3/624] Peygamber (s.a.)’i hicveden şiirler söylemesi ve Müşrikleri teşvik etme-si ve [Yahudi] Finhas, Kurayza ve Nadīr oğullarının Müslümanlar aleyhindeki ileri geri konuşmalarıdır. “Bu”, yani sabır ve takvanız, “gerçekten azmetme-ye değer işlerdendir,” yani bunlar kesinlikle yapılması gereken veya Allah’ın mutlaka olmasına hükmettiği şeylerdendir. Yani bunlar Allah’ın kesin olarak emrettiği şeylerdendir. Dolayısıyla, mutlaka sabredip takva üzere olmalısınız.
187. Âyetin Tefsiri
[1945] “Hani Allah ‘Onu’ yani kitabı ‘mutlaka açıklayasınız’ diyerek söz al-mıştı.” Yani, Allah’ın kitap verilenlerden söz aldığı zamanı hatırla; hani, kitabı açıklama ve onu gizlemekten kaçınma hususunda, -bir insanın bir şeyi kesin-likle yapması istendiği ve “Vallahi bunu mutlaka yapacaksın!” denilerek te’kid-le söylendiği gibi- kesin bir ifade ile uyarılmışlardı. “Ama onlar bunu kulak ardı ettiler,” yani verdikleri sözü ve o konunun ısrarla vurgulandığını ‘unuttu’lar; yani ona riayet etmediler, dikkate almadılar. “Kulak ardı etme” tabiri, bir tarafa atma ve dikkate almama anlamında bir darb-ı meseldir. Zıttı da, gözünün karşısına koyma ve göz önünde bulundurma tabiridir. Alimlerden; gerçeği ve bildikleri-ni insanlara öğreteceklerine, -zalimlerin işini kolaylaştırmak, onların gönlünü hoş etmek, onları mutlu mesut kılmak ya da onlardan çıkar elde etmek, dünya malı çekmek veya hakkında hiçbir delil ve emare olmayan şeylerden dolayı ta-kiyye yapmak yahut bildiklerini kıskanmak / esirgemek veyahut başkalarının kendisine nispet edilmesini sağlamaya çalışmak gibi- bozuk bir amaçla hiçbir şeyi gizlemeyeceklerine dair söz alınmış olması buna delil olarak yeter. Peygam-ber (s.a.)’in; “Bir kimse ona lâyık olandan ilim esirgerse ağzına ateşten gem vurulur” [Ebû Dâvûd, “İlim” 9] buyurduğu rivayet edilmiştir. Tāvus’un [v.106/725] da Vehb b. Münebbih ’e [v.114/732] şöyle dediği nakledilmiştir: “[Sakladığın] şu kitaplar yüzünden Allah’ın ileride sana azap edeceğini düşünüyorum. Vallahi! Sen bir peygamber olsaydın ve şu an esirgediğin gibi ilmi esirgeseydin, Allah sana mutlaka azap ederdi!” Rivayete göre, Muhammed b. Kâ‘b [v.108/726] da şöyle demiştir: “Âlimin susup ilmi esirgemesi, cahilin de cehlini gizleyip sor-maması caiz değildir.” Ali (r.a.) ’ın da; “Allah, âlimleri öğretip öğretmedikleri konusunda sorumlu tutmadıkça cahilleri öğrenmeyle ilgili olarak sorumlu tut-maz” dediği nakldilmiştir [KT.b].
[1946] ُ ُ ِّ َ ُ َ kelimesi ُ ُ ِّ َ ُ َ [onu mutlaka açıklayacakları] ُ َ ُ ُ َכْ da ُ َ ُ ُ َכْ [gizlemeyecekleri] şeklinde Ya ile okunmuştur, çünkü açıklayacak ve gizleyecek olanlar gaiptir. Ayrıca, kendilerine yapılan o hitabın bir anlatımı olduğu için, Ta ile de okunmuştur; tıpkı “Ve kitapta İsrailoğullarına; ‘Siz yeryüzünde iki kez bozuculuk yapacak; azdıkça azacaksınız!’ diye hükmettik” [İsrâ 17/4] âye-tinde olduğu gibi.
188. Âyetin Tefsiri
[1947] “Zannetmeyesin” ifadesinde hitap Peygamber (s.a.)’edir. İki mef‘ûlden birincisi َن ُ َ ْ َ َ
ِ אزَةٍ ikincisi ise ,[sevinenler] ا َ ِ [kurtulacaklardır] lafzıdır; ikinci “zannetmeyesin” ise te’kiddir. Buna göre cümle; “onları zannetme, kurtulacaklarını zannetme” şeklinde takdir edilir. [ َ َ ْ َ ve ْ ُ َ َ ْ َ َ ifadeleri] mü’minle-re hitap olarak ُ َ ْ َ ve ُ َ ْ َ َ َ [“sakın zannetmeyesiniz…”] şeklinde Bâ’nın zammesiyle okunmuş; fiil Peygamber (s.a.)’e ait olmak üzere Ya ile ve Bâ’nın zam-mesiyle َ َ ْ َ َ ve َ َ ْ َ َ َ [“Peygamber sakın zannetmesin…”] şeklinde de okun-muştur. Ebû Amr [v.154/771] ise, fiili “sevinenlere” ait ve birinci mef‘ûlü de mahzuf olarak takdir etmek sûretiyle her iki kelimeyi Ya ile, birincide meftuh, ikincide ise Ba'nın zammesiyle okumuştur.. Buna göre cümle; “sevinenler kurtulacaklarını zan-netmesinler” mânasında olur. İkinci “zannetmesinler” ise te’kiddir.
ا [1948] ْ َ ا kelimesi أَ mânasında olup etâ ve câ’e fiilleri bazan fe‘ale [yaptı] mânasında kullanılır. “Şüphesiz, O’nun sözü daima yerine getirilmiştir.” [Meryem 19/61; א ِ َ ] ve “Meryem! Sen gerçekten utanılacak bir şey yapmışsın!” [Meryem 19/27; ِ ْ ِ ْ َ َ ] âyetlerinde olduğu gibi. Übeyy b. Kâ‘b ’ın [v.33/654]; א ا [yapıp ettiklerine] şeklinde okuması da buna delâlet etmektedir. Ayrıca, ا ا şeklinde okunduğu gibi, Ali (r.a.) ’ın [verdikleri] آ ُ kendilerine verilen şeyler] أوُsebebiyle] tarzında okuduğu da rivayet edilmiştir.
[1949] “Azaptan kurtulacaklar” yani necat bulacaklar demektir. Rivayete göre; Peygamber (s.a.) Yahudilere Tevrat’ta olan bir şeyi sormuş; onlar da ha-kikati gizleyip onu farklı bir şekilde anlatmışlardı; üstelik doğru söyledikleri kanaatini güçlendirerek, bundan dolayı Peygamber tarafından övülmek iste-mişler ve bu yaptıklarına sevinmişlerdi! Allah Teâlâ, Resulüne haber vererek onu buna muttalî kıldı ve onlara azap edeceğini ifade eden âyeti indirerek kendisini teselli etti. [Buhārî , “Tefsir”, 16] Yani, seni aldattıkları için sevinen, kendilerine sorduğun konuda sana doğru söylemedikleri halde onları övme-ni isteyen Yahudilerin azaptan kurtulduklarını zannetme. [Hazret-i Ali kıraatine göre] “Kendilerine verilen şeylere sevinenler” ifadesi kendilerine verilen Tevrat ilmi mânasındadır. Bunun, Peygamber (s.a.)’in sıfatlarını gizledikleri için sevi-nenler mânasında olduğu da ileri sürülmüştür.
[1950] Hazret-i İbrahim’in dinine tâbi olmak gibi “kendi yapmadıkları şey-lerle övülmek isteyenler…” Nitekim Hazret-i İbrahim’in Yahudi dininde oldu-ğunu ve kendilerinin de o dine mensup olduklarını iddia ediyorlardı. Bunların, Peygamber (s.a.)’le beraber sefere katılmayan bazı kimseler olduğu da söylenmiş-tir. Buna göre; Peygamber seferden dönünce, bunlar sefere katılmamanın daha iyi olacağını düşünerek geri kaldıklarını söyleyerek mazeret beyan etmiş ve sefere çıkmamaları sebebiyle övülmek istemiş olmaktadırlar. Bunların münafıklar ol-duğu, Müslümanlara iman ettiklerini söyledikleri, münafıklık ederek amaçlarına ulaştıkları düşüncesiyle mutlu oldukları; inkârlarını gizledikleri için gerçekten sahip olmadıkları iman sebebiyle övülmek istedikleri de söylenmiştir. Bu ifade, yaptığı güzel bir işi beğenip onunla mutlu olan, şahsında olmayan dindarlık ve zühdle insanların kendisini övmesini arzu eden herkesi kapsar.