TABERİ TEFSÎRİ
En‘âm Sûresi — TABERİ TEFSÎRİ — Sayfa 2
103. Âyetin Tefsiri
Gözler onu görmez. O ise bütün gözleri görür. O, herşeyin inceliklerini bilendir, her şeyden haberdardır.
Gözler onu kapsayumaz, o ise bütün gözleri kuşatır. O, kullarına lütufta bulunandır. Onların hak ve menfaatlerini çok iyi bilendir.
Müfessirler, âyette zikredilen "Gözler Allah’ı görmez, Allah ise bütün gözleri görür" ifadesinden neyin kastedildiği hususunda ihtilaf etmişlerdir.
a) Abdullah b. Abbas, Katade, Atiyye el-Avfı vb. âlimlerden Rivâyet edilen bir görüşe göre bu ifadenin manası şudur: "Hiçbir göz, Allah’ı kuşatamaz. Allah ise bütün gözleri kuşatır." Bunlara göre, kıyamet gününde, şu âyette belirtildiği gibi rablerine bakacaklar fakat onların gözleri, büyüklüğünden dolayı rablerini kuşatamayacaktir. Mü'minlerin, kıyamet gününde rablerini göreceklerini beyan eden âyetler ise şunlardır. "O gün öyle yüzler vardır ki pırıl pınl parlarlar. Rablerine bakarlar. Kıyamet sûresi, 75/22, 23 Bu görüşte olan âlimlere göre, âyette zikredilen ve "Görme" olarak tercüme edilen fiili, "Görmek" mânâsına değil "Kuşatmak" manasınadır. Zira bu fiil, Kur'an-ı Kerimin çeşitli yerlerinde "Görme" dışındaki mânâlarda da kullanılmıştır. Mesela: Nihâyet boğulma Firavunu yakalayınca o, "Gerçekten İsrailoğullarının inandığından başka ilâh olmadığına inandım. Ben de müslümanlardanım" dedi. Yunus sûresi, 10/90 âyetinde zikredilen fiilinin mânâsı, "görmek" değil "yakalamak" demektir. Zira, boğulma işinin, bir kimseyi gördüğünü söylemek mümkün değildir.
Yine "İki topluluk birbirini görünce "İşte yakalandık" dediler. Şuara sûresi, 26/61 âyetindeki kelimesinin mânâsı "Gönnek" değil "yakalanmak" demektir. Bunlar da göstermektedir ki, bir şey diğer bir şeye ulaşır fakat onu göremeyebilir. Birinci âyette durum böyledir. Yine bir şey diğer bir şeyi görebilir. Fakat ona ulaşamaz. Bundan da anlaşılıyor ki "Gözler Allah’ı idrak edemez" ifadesindeki fiilinin mânâsı "Görmek" değildir, "İhata etmek ve kuşatmak" demektir.
Evet, mü’minler ve cennetlikler, rablerini gözleriyle görecekler fakat gözleri onu kuşatamayacaktir. Zira, Allahü teâlâyı herhangi bir şey tarafından kuşatılmakla vasıflandırmak caiz değildir. Allahü teâlâyı "Görülmek"le vasıflandırırken görmenin kendisini kuşatamayacağı ile de vasıflandırmak, onu "Bilinmekle" vasıflandırırken, bilmenin kendisini kuşatamaması ile vasıflandırmak gibidir. İlmimizle Allah’ı kuşatamıyacağımızı söylememiz, onu bilemeyeceğimiz anlamına gelmediği gibi, onu gönyemizle kuşat anlayacağımızı söylememiz de onu hiç göremeyeceğimiz anlamına gelmez. Nitekim yaratıklar, birtakım eşyayı bilirler fakat bilgileri o eşyayı tam kuşatamayabilir. İşte Allahü teâlâyı görmek te böyle. Mü’min kullan onu görürler, fakat görmeleri onu tam olarak ihata edemez.
Bu görüşte olan âlimler demişlerdir ki: Eğer denecek, olursa ki "Bu âyette geçen cümlesini "Gözler, Allah’ı kuşatamaz" yerine "Gözler Allah’ı göremez" şeklinde izah etmeye neden karşı çıktınız?" Cevaben deriz ki: "Aziz ve celil olan Allah, kitabının kıyamet suresinde bir kısım yüzlerin kerndisine bakacağını beyan buyurmuş Bkz. Kıyamet sûresi, 75/22, 23 Resûlüllah da ümmetine kıyamet gününde rablerini, ay'ın ondördünde görülmesi gibi, bulutsuz bir günde güneşin görülmesi gibi görüleceğini haber vermiştir. Madem ki, Allahü teâlâ, kitabının bir yerinde, bir kısım yüzlerin kendisine bakacağını beyan etmiş, Resûlüllah da bunu sahih haberlerle haber vermiştir, o halde Allahü teâlânın, kıyamette, mü’minler tarafından görüleceğini söylemek te kaçınılmazdır. Zira, Allahü teâlânın kitabı, birbirini doğrulamakta ve desteklemektedir. Allahü teâlânın, bir kısım yüzlerin kendisine bakacağını beyan ettiği haberiyle, gözlerin kendisini idrak edemeyeceğini beyan ettiği haberlerinden herhangi birinin diğerini neshettiğini söylemek caiz değildir. Zira verilen haberlerde nesih caiz değildir. Bu da göstermektedir ki "Gözler Allah’ı idrak edemez" haberi ile "Yüzler rablerine bakarlar" haberi farklı şeylerdir. Yani, cennetlikler kıyamet gününde gözleriyle rablerine bakacaklar fakat onu tam ihata edemeyeceklerdir. Bu iki âyetin bu şekilde izah edilmesi her iki âyeti de doğru bir şekilde anlamaktır. Her iki haberi de tasdik etmektir. Her iki surede gelen âyetlere de boyun eğmektir.
b) Süddi ve Hazret-i Âişeden nakledilen diğer bir görüşe göre bu âyette zikredilen cümlesindeki fiilinin mânâsı "Görmek" demektir. Cümlenin mânâsı ise "Gözler Allah’ı göremez" demektir. Bu hususta Süddi demiştir ki "Bu cümlenin mânâsı" Allah’ı, yarattıklarından herhangi birisi göremez." demektir.
Mesruk diyor ki:
Ben, Âişe'ye (radıyallahü anhâ) dedim ki "Ey anneciğim, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) rabbini gördü mü?" Âişe de dedi ki: "Söylediğin sözden dolayı tüylerim ürperdi. Sen şu üç şeyden haberdar değil misin? Onları sana kim söylerse yalan söylemiş olur. Kim sana "Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) rabbini gördü" derse şüphesiz ki o, yalan söylemiş olur" Sonra Âişe "Gözler onu görmez o ise bütün gözleri görür. O her şeyin inceliklerini bilendir, her şeyden haberdardır" âyetini ve "Allah bir insanla ancak vahiy yoluyla veya perde arkasından konuşur. Yahut bir elçi gönderir de izniyle ona dilediğini vahyeder.. Şura sûresi, 42/51 âyetlerini okudu ve dedi ki: "Kim sana, yarın ne olacağını bildiğini söylerse şüphesiz ki o, yalan söylemiş olur." Sonra, "Hiçbir kimse yarın ne kazanacağını bilmez" Lokman sûresi, 31/34 âyetini okudu ve dedi ki: "Kim sana, "Peygamber bir şeyi gizledi" derse şüphesiz ki o, yalan söylemiş olur" Sonra: "Ey Peygamber, rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer yapmazsan, Allah'ın peygamberliğini tebliğ etmemiş olursun Maide sûresi, 5/67 âyetini okudu ve sözlerine devam ederek dedi ki: "Fakat Muhammed, Cebrâil (aleyhisselam)'ı iki defa asıl şeklinde görmüştür. Buhari, K. Tefsir el-Kur'an sures 53, bab: 1
Görüldüğü gibi Hazret-i Âişe, Allahü teâlânın, Resûlüllah tarafından dünyada iken- görülmediğini ifade etmek istemiştir. Ancak bir kısım âlimler Allahü teâlânın, dünyada, görülemeyeceği gibi, âhirette de görülmeyeceğini iddia etmişler ve izah etmekte olduğumuz âyeti buna delil -göstermişlerdir ve demişlerdir ki: "Bu âyetteki kelimesinin mânâsı, "Gözle görmek" demektir.
Allahü teâlâ, kendisinin gözle görülemeyeceğini beyan etmiştir. Bu da hem dünya hem de âhiret için geçerlidir.
Bu görüşü savunan insanlar kıyamet suresinde bazı yüzlerin rablerine bakacaklarını beyan eden âyeti te'vil etmişler, bu âyetten maksadın, "Bir kısım yüzler, rablerinin rahmetini ve sevabını beklerler." demek olduğunu söylemişlerdir. Bunlardan bazıları Resûlüllahdan, âhirette mü’minlerin, rablerini göreceklerine dair Rivâyet edilen sahih haberleri, bir kısım te'villerle te'yid etmişler, diğer bazıları ise bu haberlerin varid olduklarını inkâr etmişler, bu haberlerin, Resûlüllah’ın söylediği söz olamayacağını savunmuşlar ve Allah'ın görülemeyeceği hususunda akıllarını hakem tayin etmişlerdir. Bunlar, akıllarının, Allahü teâlânın gözle görülmesini imkânsız gördüğünü zannetmişler, bu hususta çeşitli yaldızlı sözler söylemişler, kendilerine delil bulmak için uzun uzadıya izahlarda bulunmuşlardır.
Bunların iddialarının doğru olduğunu ispatlayan ve en büyük delilleri olduğunu iddia ettikleri sözlerden biri de şudur. "İnsanların gözü, kendisine yapışık olan bir şeyi değil, görebileceği kadar uzaklıkta bulunan bir şeyi görebilir. Gözden uzak olan şey ile gözün arasında ise bir boşluk ve bir mesafe vardır. Şâyet gözlerin âhirette Allah’ı dünyadaki eşyayı gördüğü gibi görecekleri söylenirse Allahü teâlâ için bir sınır tayin edilmiş olur. Allahü teâlâyı böyle bir sıfatla sı-fatlayan ise onu, cisimlerin sıfatlarıyla sifatlamış olur. Allahü teâlâ ise, yaratıklarına benzemekten münezzehtir. Diğer yandan, kulakların sesleri, koku alma duyusunun, kokulan idrak ettikleri gibi gözlerin de renkleri görmeleri muhakkaktır. Nasıl ki sesleri almayan bir duyu organı, kokuları koklamayan koku alma organı bulunacağına hüküm vermek fasit ise, renkleri görmeyen bir görme organı bulunacağına hüküm vernıek te fasittir. Allahü teâlâyı, herhangi bir renkle vasıflandırmak caiz olmayacağına göre, onugörülebilir olmakla vasıflandırmak ta caiz delildir.
c)Diğer bir kısım âlimler de cümlesindeki fiilinin mânâsının "Görmek" olduğunu, âyeti kerime’de, Allahü teâlânini görülmeyeceği beyan edildiğini, ancak bu görülmemenin, dünyada söz konusu olduğunu, âhirette ise, Allahü teâlânın mü’minler tarafından görüleceğini, zira başka bir âyette: "O gün, öyle yüzler vardır ki pırıl pınl parlarlar. Rablerine bakarlar. Kıyamet sûresi, 75/22, 23 buyurulduğunu, Allahü teâlânın bildirdiği haberlerde tezat olmasının mümkün olmadığını, bu itibarla, izah edilen âyetteki "Görülmeme"nin sadece dünyaya mahsus olan bir görülmeme olduğunu söylemişlerdir.
Bunlardan bazıları demişlerdir ki: "Bu âyette zikredilen fiili her ne kadar bazı yerlerde "Görmek" mânâsına gelmiyorsa da burada "Görmek" mânâsında kullanılmıştır. Çünkü bu fiilin mânâlarından biri de "Görmek"tir. Kişi, gördüğü şeyi aynı zamanda idrak ta etmiş olur. Buradaki, "Görme" mânâsına gelen "İdrak etme" her zaman olacak bir idrak etme değil sadece dünyaya has olan bir idrak etmedir. Yani dünyada gözler Allah’ı göremezler. Allah ise o gözleri hem dünyada hem de âhirette görür" demektir.
Bu görüşte olan âlimlerden diğer bir kısmı da burada zikredilen ve "Görme" mhanâsına gelen "İdrak etme"nin, hususi bir görme ve idrak etmeyi ifade ettiğini söylemişler ancak bu hususiliğin çeşitli ihtimallere göre olacağını zikretmişlerdir. Mesela: Âyetin mânâsının, "Allah’ı, zalimlerin gözü dünyada da görmez âhirette de görmez. Mü’minlerin ve velilerin gözleri ise onu görür." şeklinde olması caizdir. Keza âyetin mhanâsmın: "Gözler Allah’ı tam olarak kuşatıcı bir şekilde görmezler. Fakat genel olarak görürler" şeklinde olması da caizdir. Yine âyetin mânâsının: "Gözler Allah’ı dünyada görmezler. Âhirette ise görürler" şeklinde olması da caizdir. Yine âyetin mânâsının: "Gözler Allah’ı, Allah'ın onları gördüğü gibi göremezler. Zira yaratılanların gözü zayıftır. Allah'ın, görme gücü verdiği kadarıyla verirler. Allahü teâlânın ise görmesi herşeyi açık seçik olarak görmesi şeklindedir. Bunlar demişlerdir ki: "Gözler Allah’ı göremez" ifadesinin özel bir göremezlik şekli olduğu ve Allah'ın dostlarının kıyamet gününde kendisini görmelerinin kesin olduğu muhakkaktır. Ancak bu özel görmezliğin yukarıda zikredilen dört ihtimalden hangi çeşit görmezlik olduğu bizce belli değildir.
d)Diğer bir kısım âlimler ise cümlesindeki fiilin mânâsının "Görme" olduğunu, âyetin mânâsının ise "Gözler Allah’ı göremez" demek olduğunu ve buradaki görmeme'nin umumi anlamda her zaman görmeme olduğunu söylemişler ve demişlerdir ki "Hiçbir göz Allah’ı ne dünyada iken ne de âhirette iken görebilecektir. Ancak Allah, kıyamet gününde dostları için beş duyu organı dışında altıncı bir duyu organı yaratacak ve onlar, bu duyu organlarıyla rablerini göreceklerdir. Bunlar, görüşlerine delil olarak şunu zikretmişlerdir: Allahü teâlâ bu âyette genel bir ifade ile, gözlerin kendisini görmeyeceğini beyan etmiştir. Buradaki görmemenin, özel bir görmeme olduğuna dair herhangi bir delil yoktur. Bu itibarla bu görmeme, her zaman ve her yer için geçerlidir. Diğer yandan başka bir âyetinde, bir kısım yüzlerin kıyamet gününde rablerine bakacaklarını beyan etmiştir. Allahü teâlânın haberleri arasında tezat olmayacağına göre ve her iki haber de sahih olduğuna göre bunları birbirleriyle dağdaştırmak izah ettiğimiz şekilde olur. Bu görüşte olun âlimler, aklî delil olarak ta şunları söylemişlerdir: "Bizim âhirette Allah’ı bu gözlerimizle kuvvetlendirilerek görmemiz caiz olsa dünyada iken zayıf halleriyle de kısmen de olsa görmemiz icabeder. Çünkü herhangi bir fonksiyon için yaratılan bir organ, tamamen yok olmadıkça o fonksiyonunu az da olsa icra eder. Bu itibarla gözün, yaratıcısını herhangi bir haliyle veya herhangi bir zamanda görmesi mümkün kabul edilecek olursa bu gözün, dünyada iken zayıf olduğu halde de yaratıcısını görmesi gerekir. Gözlerimiz dünyada, yaratıcılarını görmediklerine bunların bu halleriyle âhirette de görmeleri mümkün değildir. Allahü teâlâ da âhirette, yüzlerin, rablerine bakacaklarını bildirmiştir. O halde âhirette Allahü teâlâ, özel bir duyu organı yaratacak biz de onunla kendisini göreceğiz.
Taberi diyor ki: "Bize göre bu hususta doğru olan görüş, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'den sağlam bir şekilde nakledilen haberlerin beyan ettikleri görüştür. Resûlüllah, kıyamet gününde mü’minlerin, rablerini ayın on dördünde onu gördükleri ve bulutsuz bir zamanda güneşi gördükleri gibi göreceklerini beyan etmiştir. Evet, mümminler rablerini görecekler, fakat kafirlerin görmelerine engel olunacaktır. Nitekim Allahü teâlâ bu hususta bir âyet-i kerimesinde: "Hayır, hayır o gün yalanlayanların önüne rablerine karşı perde çekilmiştir Multafifin sureyi: 83/15 buyurmuştur.
Taberi sözlerine devamla diyor ki: "Kıyamet gününde Allahü teâlânın, gözle görüleceğini inkâr edenlere gelince bunlar, delil olarak şunu zikretmişlerdir. "Gözler ancak görülebilecek kadar uzak bir mesafede olanı görebilirler. Kendilerine yapışık olanı göremezler. Bu da gözle, görülen şeyin arasında bir boşluğun ve bir mesafenin bulunmasını icabettirir. Allahü teâlânın bu şekilde görüleceğini söylemek te caiz değildir. Zira, bu takdirde Allahü teâlâya bir sınır ve nihÂyet biçilmiş olur ki bu da caiz değildir. O halde Allah’ı gözle görmek te mümkün değildir.
Taberi, bunlara cevap olarak özetle şunu söylemekte ve demektedir ki: "Allahü teâlânın herhangi bir sıfatı yaratıklarının sıfatına benzetilemez. Nasıl ki, Allahü teâlânın, her şeyi sevk ve idare etmesi, yaratıklarının sevk ve idare etmelerine benzemiyorsa, yaratanın görülmesi de diğer yaratıkların görülmelerine benzemez. Allah'ın dışındaki sevk ve idare eden yaratıklar ya sevk ve idare ettiklerinin yanında bulunurlar veya uzağında bulunurlar. Allahü teâlâ ise, sevk ve idare ettiklerinin ne yanındadır ne de onlardan belli bir mesafede uzaklıkta bulunmaktadır.
Yaratıkların görülmesi, görenden belli bir mesafede uzak olmalarını icabettirirken Allahü teâlânın görülmesi için böyle bir durum söz konusu değildir.
Taberi, bu meseleyi izah etmek için şunları söylemektedir: "Sizler, yaratıcınız dışında sevk ve idare etme sıfatına sahib olan bir yaratık biliyor musunuz ki, o size ne temas eder bir vaziyette bulunsun ne de uzak olsun?" Şâyet onlar böyle birisini bildiklerini iddia ederlerse onu açıklamaları istenir. Buna da imkanları yoktur. Şâyet, "Böyle birisinin bulunduğunu bilmiyoruz, derlerse onlara denilir ki "Sizler, yaratıcınızı, size dokunmayan ve uzakta da bulunmayan bir zat olarak bilmiyor musunuz? Halbuki o, sevk ve idare etme ve işleri icra etme sıfatlarına sahiptir. İşte Allahü teâlânın görülmesi böyledir. Onun, görene temas eder halde olması veya uzakta bulunması söz konusu değildir. Çünkü o, diğer görülen şeylere benzetilemez.
Mutezile fırkası, bu âyet-i kerimeye dayanarak, Allahü teâlânın, dünyada görülemediği gibi âhirette de hiç görülemeyeceğini söylemiştir. Onların bu sözü yanlıştır. Gerek lügat bakımından gerekse Şer'i yönden, âyetin batıl bir te'vilidir. Allahü teâlânın âhirette görüleceği, sahih Hadis kitaplarında mevcut olan sağlam Nass'lar ile bildirilmiştir.
Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) efendimiz bir Hadis-i Şerifinde şöyle buyuruyor:
"Şüphesiz ki sizler, ay'ı on dördünde gördüğünüz gibi kıyamet gününde rabbinîzi göreceksiniz Buhari, K. el-Mevakıt, bab: İd, bab: 26, K. el-Ezan, bab: 129, K. et-Tefsir, .Sûre 50, bab: 2, K. er-Rikak, bab: 52, K. et-Tevhid bab: 24/Ebû Dâvud, K. es-Sünne, bab: 19, Hadis No: 4729 Tirmizî, K. el-Cennet, bab: 16, Hadis No: 2551
104. Âyetin Tefsiri
Şüphesiz size, rabbinizden, hakikati gösteren deliller gelmiştir. Kim onları görürse kendi lehinedir. Kim de onlara karşı kör olursa kendi aleyhinedir. Ben, sizin üzerinize bekçi değilim.
Şüphesiz ki sizlere, rabbiniz tarafından, hidâyeti sapıklıktan, imanı inkârdan ayırdeden ve sizlere hakkı gösteren apaçık deliller gelmiştir. Kim bunları görür ve bunlarla doğru yolu bulursa, hayin kendi lehinedir. Kim de bunların ifade ettiği şeylere karşı kör olur da bunları tasdik etmezse onun kötülüğü de kendisine aittir. Ben, sizin üzerinize bir denetleyici değilim ki yaptığınız amelleri hesap edeyim. Ben ancak tebliğ edenim.
105. Âyetin Tefsiri
Kâfirler: "Onu başkalarından öğrendin." desinler ve bilen bir kavme açıklayalım diye âyetleri geniş olarak işte böyle izah ederiz.
Müfessirler ve kıraat âlimleri bu âyette geçen ve "Başkalarından öğrendin" diye tercüme edilen kelimesini farklı şekillerde okumuşlar ve okunan kıraat şekline göre de farklı mânâlar vermişlerdir.
a) Medine ve Küfe kurraları ile Abdullah b. Abbas, Mücahid, Süddi ve Dehhakın bu kelimeyi Kur'anda tesbit edilmiş olan şekliyle şeklinde okudukları ve bunun mhanâsının, "Okudun ve öğrendin" demek olduğunu söyledikleri Rivâyet edilmiştir. Taberi de bu kıraati ve bu izah tarzını tercih etmiştir. Çünkü şu âyette de belirtildiği gibi, müşrikler, Resûlüllahı, Kur’an’ı başkasından okuyup öğrenmekle itham ediyorlardı. "Şüphesiz ki biz, kafirlerin, "Bu Kuranı Muhammede bir adam öğretiyor" dediklerini çok iyi biliyoruz. Kuranı Muhammede öğrettiğini iddia ettikleri kimsenin dili yabancıdır. Kur'an ise açık, fasih Arapça'dır. Nahl sûresi, 16/103
b) Abdullah b. Abbas, Said b. Cübeyr, Mücahid, Dehhak ve bir kısım Basra Kurraları bu kelimeyi şeklinde okumuşlar, mânâsının da "Tartıştın, birbirinize okudunuz..." demek olduğunu söylemişlerdir. Yani, Kureyş müşrikleri, Resûlüllahı, ehl-i kitapla tartışarak ve onlarla karşılıklı olarak birbirlerine okuyarak öğrenmekle itham etmişlerdir.
c) Katadeden nakledilen başka bir görüşe göre bu kelime, şeklinde okunmuş manası ise "Sana okundu bildirildi" demektir.
d) Hasan-ı Basri ye Abdullah b. Mes'uddan nakledilen bir diğer görüşe göre bu kelime şeklinde okunmuştur. Mânâsı ise "Silinip gitmiştir, zamanı geçmiştir" demektir. Yani, müşrikler Resûlüllah’a "Senin bu okuduğun Kur’an’ın zamanı geçmiştir" demişlerdir. Bu âyeti "Biz bu âyetleri sana: "Sen bunu, başkalarından okuyup öğrendin" demesinler diye..." şeklinde izah edenler de vardır.
106. Âyetin Tefsiri
Rabbin tarafından sana vahyolunana tabi ol. Ondan başka ilâh yoktur. Allah’a ortak koşanlardan yüzçevir.
Ey Rasûlüm, rabbinin sana vahyettiği emirlerine uy. Müşriklerin seni davet ettikleri putları bırak. Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur. Hakkıyla kulluk edilmeye ancak o layıktır. Allah’a ortak koşanlarla tartışmayı bırak, onlardan yüzce vir.
107. Âyetin Tefsiri
Allah dileseydi onlar ortak koşmazlardı. Biz seni onların üzerine bekçi yapmadık. Sen onlara vekil de değilsin.
Eğer Allah dileseydi onları da hidâyete kavuştururdu. Onlarda Allah’a ortak koşmazlardı. Ey Rasûlüm, biz seni, onların üzerine, yaptıkları amelleri denetleyen bir bekçi yapmadık. Sen onların vekilleri de değilsin ki onları müdafaa edesin.
108. Âyetin Tefsiri
Kâfirlerin, Allah’tan başka taptıklarına sövmeyin ki onlar da aşın giderek bilgisizce Allah’a sövmesinler. Her ümmete, yaptığı işi böylece süslü gösterdik. Sonra onların varacakları yer, rablerinin huzurudur. Rableri onlara yaptıklarını haber verecektir.
Abdullah b. Abbas diyor ki: "Müşrikler "Ey Muhammed, ya bizim ilahlarımıza hakaret etmekten vazgeçersin veya biz de senin rabbini alaya alırız." dediler ve bunun üzerine bu âyet-i kerime nazil oldu."
Katade diyor ki: "Bu âyet-i Celilenin asıl nüzul sebebi, Müslümanların, kâfirlerin putlarına sövmeleri, kâfirlerin de haddi aşarak cahillikle Allahü teâlâya sövmeleridir.
Bu âyet-i kerime, herhangi bir menfaatin, büyük bir zarara yol açtığı takdirde terkedilmesi gerektiğine işaret etmektedir. Bir Hadis-i Şerifte Peygamber efendimiz şöyle buyurmaktadır:
"Kişinin, anne ve babasına sövmesi, büyük günahlardandır." Sahabiler: "Ey Allah'ın Resulü, kişi nasıl olur da anne ve babasına söver?" diye sorunca Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Kişi başkasının babasına söver, sövdüğü adam da onun babasına söver. Ve başkasının annesine söver o da onun annesine sö-ver. Müslim, K. el-îman, bab: 146, Hadis No: 90/Tirmizi, K. el-Birr, bab: 4, Hadis No: 1902 Ahmed b. Hanbel, Müsned c. 2, s. 164, 195, s. 214, 216.
Bu âyetin izahında Süddinin şunları söylediği rivâyet edilmiştir: Ebû Talibin ölümü esnasında Kureyşliler demişlerdir ki: "Haydin bu adamın yanına gidelim. Kardeşinin oğlunun bize sataşmasını yasaklamasını isteyelim. Çünkü bizler, onun ölümünden sonra yeğenini öldürmekten utanırız. Çünkü Araplar diyeceklerdir ki: Onu öldürmelerine Ebû Talip engel oluyordu. O ölünce yeğenini öldürdüler." Ebû Süfyan Ebû Cehil, Nadr b. Haris, Ümeyye b. Halef, Übey b. Halef, Ukbe b. Ebi Muayf, Amr b. el-Ass ve Esved bir araya gelip "Muttalip" isimli birini Ebû Talibe gönderdiler. Kendisini ziyaret için ondan izin istidiler. Adam Ebû Talibin yanına vardı ve ona "Bunlar kavminin ileri gelenleridir. Senin nin yanına gelmek istiyorlar" dedi. Ebû Talib izin verdi . İçeri girdiler ve ona dediler ki: "Ey Ebû Talib, sen bizim büyüğümüz ve efendimizsin. Muhammed, bize de ilahlarımıza da eziyet etti. Onu çağırıp bizim ilahlarımıza sataşmaktan' vaz geçmesini, bizim de onu, ilâhı ile başbaşa bırakmamızı emretmeni istiyoruz." Bunun üzerine Ebû Talib Resûlüllahı çağırdı. Resûlüllah geldi. Ebû Talib ona: "Bunlar senin kavmin ve amcalarının oğullarıdır." dedi. Resûlüllah: "Ne istiyorsunuz?" dedi. Onlar da: "Senin, bizi ve ilahlarımızı bırakmanı, bizim de seni ve ilahını bırakmamızı istiyoruz" dediler. Ebû Talib, Resûlüllah’a "Kavmin sana insaflı davrandı. Onların bu tekliflerini kabul et" dedi. Resûlüllah da buyurdu ki: "Söyleyin bana, eğer ben, bu teklifinizi kabul edeceğime dair size söz verecek olsam sizler de, söylediğiniz takdirde Araplara hakim olacağınız ve Arap olmayanları da haraç alarak boyun eğdireceğiniz bir sözü söyleyeceğinize dair bana söz verir misiniz?" Ebû Cehil dedi ki: "Baban hakkı için evet söyleriz ve onun on mislini de söyleriz. O söz nedir?" Resûlüllah da dedi ki: "Lailahe illallah" deyin" müşrikler bunu kabul etmediler. Yüzlerini astılar. Ebû Talib de dedi ki: "Ey yeğenim, onun dışında başka bir söz söyle. Çünkü kavmin bu sözden tedirgin oldu" Resûlüllah da dedi ki: "Ey amca, onlar güneşi getirip sağ elime koysalar, yine de ben bunun dışında bir söz söylemem." Resûlüllah bunu söyleyerek müşriklerin beklentilerinden vazgeçip ümide kapılmamalarını istedi. Fakat onlar öfkelendiler, ve dediler ki "Ya ilahlarımıza sövmekten vaz geçersin veya biz de sana ve sana emir gönderene söveriz.." İşte bu âyet bunu izah etmektedir.
109. Âyetin Tefsiri
Kendilerine bir mucize gelirse, ona mutlaka iman edeceklerine dair en ağır yemınleriyle Allah’a yemin ettiler. De ki: "Mucizeler ancak Allah katındadır." Onlara mucizeler geldiğinde dahi iman etmeyeceklerini siz nereden bileceksiniz?
Âyet-i kerime’deki "Nereden bileceksiniz?., ifadesindeki muhatabın kim olduğu hakkında farklı izahlar yapılmıştır. Mücahide göre burada kendilerine hitabedilen kimseler müşriklerdir ve cümle burada sona ermektedir. Bundan sonra gelen cümle müstakil bir cümledir. Mü’minlere durumu haber vermektedir. Bu izaha göre âyetin bu kısmının mânâsı şöyledir: "Ey müşrikler, Allah'ın mucizeleri size geldiğinde iman edeceğinizi nereden biliyorsunuz?" "Ey mü’minler, o mucizeler onlara gelse de onlar iman etmeyeceklerdir."
Diğer bir kısım âlimler ise buradaki muhatapların mü’minler olduğunu söylemişlerdir. Zira müşrikler, kendilerine bir mucize geldiği takdirde iman edeceklerine dair yemin edince mü’minler Resûlüllah’a demişlerdir ki: "Ey Allah’ın Resulü, sen rabbinden bir mucize iste de müşrikler iman etsinler," Bunun üzerine Allahü teâlâ bu âyeti kerime’yi indirmiş ve mü’minlere buyurmuştur ki: "Ey mü’minler, o müşriklere, bu istedikleri mucizeler geldiğinde onların iman edeceklerini nereden biliyorsunuz?" âyet-i bu şekilde izah eden alimler cümlesinin başındaki bir pekiştirme edatı olduğunun ve olumsuzluk ifade etmediğini "Sana emrettiğimde seni secde etmekten alıkoyan neydi Araf sûresi 7/12 âyetindeki gibi olduğunu söylemişlerdir.
Başka bir kısım âlimler ise buradaki hitabın mü’minlere yapıldığını ancak şüphesiz ki" ifadesinden maksadın "Belki de" mânâsında olduğunu söylemişlerdir. Taberi de bu görüşü tercih etmiş ve âyetin mânâsının şöyle olduğunu söylemistir: "Ey mü’minler ne biliyorsunuz? Belki de bu müşriklere mucizeler geldiğinde bunlar iman etmeyecekler böylece derhal cezalandırılacaklar, ertelenmeyeceklerdir."
Taberi, İbn-i Kâ'b'ın şöyle dediğini rivâyet ediyor: "Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), birgün Kureyşlilerle konuşuyordu, Onlar dediler ki: "Ey Muhammed, sen bizlere, Mûsanın âsâsı bulunduğunu, onu taşa vurarak on iki göze fışkırttığını haber veriyorsun. Yine sen, İsanın, ölüleri dirilttiğini, Semud kavmine mucize olarak bir Deve verildiğini söylüyorsun. O halde sen de bize bazı mucizeler getir ki biz de seni tasdik edelim" Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) "Size ne getirmemi istersiniz? diye sorunca Kureyşliler: "Safa tepesini altın yapmanı istiyoruz" dediler. Resûlüllah onlara: "Şâyet bunu yaparsam beni tasdik eder misiniz?" diye sorunca dediler ki: "Evet, Allah’a yemin olsun ki eğer bunu yaparsan hepimiz sana tabi oluruz." Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Kalkıp dua etmeye başladı. Bunun üzerine Cebrâil aleyhisselam geldi ve Resûlüllah’a şöyle dedi: "Dileğin yerine getirilecek. İstersen Safa tepesi altın olacak. Fakat bir mucize gönderilir de buna rağmen iman etmezlerse biz onları mutlaka azaba uğratırız. İstersen bırak onları da tevbe edip imana gelenler tevbe etmiş olsunlar." Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bunun üzerine dedi ki: "O halde tevbe edenler tevbe etsin." İşte bunun üzerine bu âyet-i kerime nazil oldu Taberi, c. 7, s. 210/İbn-i Kesir, c, 2, s. 164
110. Âyetin Tefsiri
Biz onların kalblerini ve gözlerini ters çevriririz de ilk defa ona iman etmedikleri gibi şimdi de iman etmezler. Onları azgınlıkları içerisinde bırakırız, bocalayıp dururlar.
Biz o müşriklerin kalblerini imandan, gözlerini hakkı görmekten çeviririz de, daha önce Allah’a ve Resulüne iman etmedikleri gibi mucizeyi gördükten sonra da iman etmezler. Biz onları, azgınlıkları içerisinde bırakırız, bocalayıp dururlar. Ne hakka ulaşırlar ne de doğruyu görürler.
111. Âyetin Tefsiri
Eğer biz onlara, Melekleri indirseydik, ölüler kendileriyle konuşsaydı ve herşeyi karşılarında toplasaydık, Allah dilemedikçe yine de iman edecek değillerdi, fakat onların çoğu, bu hususta cehalet içindedirler.
Şâyet biz o müşriklere, gözleriyle görecekleri Melekleri indirseydik ve ölüleri diriltip te onlar da senin Peygamberliğinin doğruluğunu ispat için kendileriyle konuşmuş olsalardı ve herşeyi onların karşısına toplayacak olsaydık yine de Allah dilemedikçe iman edecek değillerdi. Fakat onların çoğu, herşeyin, Allah'ın elinde olduğu hususunda cehalet içindedirler. îmanın, kendi ellerinde olduğunu zannederler. Diledikleri zaman iman edeceklerini, dilediklerinde de imandan çıkabilme hürriyetine sahip olduklarını sanırlar. Halbuki durum böyle değildir. Ve Allah dilemedikçe onlar imana erişemezler.
Kafirler, iman etmek için Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'den çeşitli mucizeler göstermesini istemişlerdir. Şu âyet-i kerimeler bu hususları beyan etmektedir: "Kafirler şöyle derler: "Bizim için yerden, suyu kesilmeyen bir kaynak çıkarmadıkça sana iman etmeyeceğiz" "Veya içinde üzüm ve hurma bulunan bir bahçen olsun, ortasından şarıl şanl ırmaklar akıt. Yahut zannettiğin gibi, göğü başımıza parça parça düşür veya Allah’ı ve Melekleri karşımıza getir." "Yahut altından bir evin olmalı veya göğe çıkmalısın. Allah’tan, Peygamber olduğunu yazan, okuyabildiğimiz bir kitap getirmedikçe göğe çıktığına da inanmayız.., İsta sûresi, âyet: 90-93
Görüldüğü gibi, açıklaması yapılan bu âyette, kâfirlerin bu işlekleri yerine getirilse bile, Allah dilemedikçe yine de iman etmeyecekleri bildirilmektedir.
112. Âyetin Tefsiri
Sana yaptığımız gibi her Peygamber için de insan ve cin şeytanlarından düşmanlar yaratmıştık. Bunlar birbirlerine, aldatmak için süslü sözler fısıldarlar. Eğer rabbin dilemiş olsaydı, bunu yapamazlardı. Onları iftiraları ile başbaşa bırak.
Ey Rasûlüm,. kavminin müşriklerinden olan şu düşmanlarla seni imtihan ettiğimiz gibi senden önce gelen Peygamberleri de imtihan etmiş, onlara eziyet veren insan ve cin şeytanlarını onlara düşman yapmıştık. Bu şeytanların bir kısmı, süsledikleri batıl sözleri diğerlerine fısıldarlar ki bunları işitenler Allah’ın yolundan sapsınlar. Eğer rabbin dileyecek olsaydı elbette ki bunların, Peygamberlere karşı olan kötülük ve eziyetlerini bertaraf ederdi ve bunu yapamazlardı. Bırak onları, iftiralanyla başbaşa kalsınlar. Onlara tahammül et. Çünkü onların cezalandırılması bana aittir.
Müfessirler, bu âyette zikredilen "İnsan, ve Cin şeytanlarından" neyin kast edildiğini hususunda iki görüş zikretmişlerdir.
Süddi ve İkrimeye göre, insanların şeytanlarından maksat, şeytanlardan, insanlara musallat olan ve onlarla beraber bulunan şeytanlardır. Cinlerin şeytanlarından maksat da, cinlere musallat olan ve onlarla beraber bulunan şeytanlardır.
Görüldüğü gibi bunlara göre şeytanlar, İblisin çocuklarıdır. İnsanların ve cinlerin herhangi bir türü, şeytan değildir.
Âyet-i kerime’de, insanlara musallat olan şeytanlarla Cinlere musallat olan şeytanların, birbirlerine bir kısım yaldızlı sözleri fısıldadıkları ve Peygamberlere her iki sınıfın da düşman kılındıkları bildirilmiştir.
Taberi bu izah şeklini anlamanın herhangi bir yolunun bulunmadığını söylemiştir. Çünkü İblis ve onun bütün çocukları, sadece Peygamberlerine değil Âdemoğullarının hepsine düşmandırlar. Allahü teâlâ bu âyette, özellikle Peygamberlere düşman olan şeytanları zikrettiğine göre buradaki şeytanlardan maksadın, sadece İblisin soyundan olan şeytanlar olmadıkları anlaşılmaktadır. Bu da göstermektedir ki, buradaki, insanların şeytanlarından maksat, insanların azgınları, cinlerin şeytanlarından maksat da cinlerin azgınlarıdır. Nitekim bu hususta Ebû Zer el-Ğifarî'nin şöyle dediği rivâyet edilir:
"Ben, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'e geldim. Resûlüllah mescitte bulunuyordu. Ben de oturdum. Bana: "Ey Eba Zer, namaz kıldın mı?" buyurdu. "Hayır" dedim. "Kalk namazı kıl" dedi. Kalktım namaz kıldım sonra oturdum. Resûlüllah: "Ey Eba Zer, insanların ve Cinlerin şeytanlarından Allah’a sığın." dedi. Dedim ki: "Ey Allah'ın Resulü, insanların da Şeytanı var mı?" Resûlüllah "Evet" buyurdu. Nesâî, K. el-İstiaze, bab: 48/Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 5, s. 178, 265
113. Âyetin Tefsiri
Bir de âhirete iman etmeyenlerin kalbleri, o süslü söze meyletsin, ondan hoşlansın ve işleyecekleri suçu işlesinler diye böyle yaparlar.
Bu insan ve Cin şeytanlarından bazdan, diğerlerine bâtıl sözleri süslü bir şekilde fısıldarlar ki. Peygamberlere tabi olan mü’minleri aldatıp yoldan çıkarsınlar, âhirete iman etmeyenlerin kalbleri de o sözlere meyletsin, o sözler hoşuna gitsin ve kötü amelleri işlemeye devam etsinler.
114. Âyetin Tefsiri
Size kitabı genişçe açıklanmış olarak indirmişken, Allatılan başka hakem mi ariyayım? Kendilerine kitap verdiklerimiz, o Kur’an’ın, gerçekten rabbin tarafından hak olarak indirilmiş olduğunu bilirler. O halde sakın şüphe edenlerden olma.
Ey Rasûlüm, bu müşriklere de ki: "Allah’tan başka daha adeletli bir hakem mi ariyayım? Halbuki o size, hükümleri açıklayan Kur'ant gönderdi. Kendilerine Tevrat ve İncili verdiğimiz kitap ehli, Kur'an'in, rabbin tarafından indirilen bir gerçek olduğunu bilirler. O halde sen, sana anlattığımız şeyler hususunda şüphe edenlerden olma.
115. Âyetin Tefsiri
Rabbinin sözü doğruluk ve adalet bakımından tamam oldu. Onun sözlerini değiştirecek kimse yoktur. O, herşeyi çok iyi işiten ve çok iyi bilendir.
Rabbinin sözü olan Kur'an âyetleri, vermiş olduğu haberlerin doğruluğu ve getirmiş olduğu hükümlerin adaletli olması bakımından tam kemale ermiştir. Rabbinin, kitabında bildirmiş olduğu sözlerini değiştirecek hiçbir güç yoktur. O, kullarının sözlerini çok iyi işiten ve hallerini çok iyi bilendir.
116. Âyetin Tefsiri
Eğer yeryüzündekilerin çoğunluğuna uyarsan seni Allah yolundan saptırırlar. Çünkü onlar sadece "Zan'a uyarlar ve sadece tahmin yürütürler.
Bu âyet-i kerime, yeryüzünde yaşayan insanların çoğunluğunun görüşünün hakkı temsil etmediğini, çünkü bunların birtakım hayal ve kuruntulara dayandığını, bu itibarla çoğunluğun, doğru olmayan görüşüne uyuldtığu takdirde, insanları Allah'ın yolundan saptıracaklarını bizlere öğretmekte, azınlık tarafından benimsenmiş olsa da, gerçeğe uymak gerektiğini bildirmektedir. O halde "Çoğunluk böyle düşünüyor öyleyse bu doğrudur" mantığı geçersizdir.
117. Âyetin Tefsiri
Şüphesiz ki rabbin, yolundan kimin saptığını çok iyi bilir. O, doğru yolda olanları da çok iyi bilir.
Ey Rasûlüm, senin, putian Allah’a denk tutan bu müşriklere uymanı yasaklayan rabbin, doğru yolundan kimlerin saptıklarını senden de diğer bütün yaratıklardan da çok iyi bilir. Doğru yolda olanları da herkesten daha iyi bilir. O halde ey Resulüm, sana emrettiklerime uy ve yasakladıklarımdan kaçın. Sana karşı çıkanlara aldırma. Zira ben, yarattıklarımı çok iyi bilmekteyim.
118. Âyetin Tefsiri
Eğer, Allah'ın âyetlerine iman ediyorsanız, Allah'ın adı zikredilerek kesilen hayvanlardan yeyin.
Ey Mü’minler, eğer gerçekten, Allah'ın âyetleri olan Kur'ana iman ediyorsanız, üzerine Allah'ın ismi anılarak sizin tarafınızdan veya ehl-i kitap tarafından kesilen hayvanlardan yeyin. Putperestlerin kestiklerini yemeyin.
119. Âyetin Tefsiri
Size ne oluyor da, üzerine Allah'ın adı zikredilerek kesilenlerden yemiyorsunuz? Halbuki o sîze, mecbur kalmanızın dışında haram olan şeyleri geniş olarak açıklamıştır. Doğrusu, birçokları heveslerine uyarak, hiçbir ilme dayanmaksızın, insanları doğru yoldan saptırırlar. Muhakkak ki rabbin, haddi tecavüz edenleri çok iyi bilir.
Ey insanlar size ne oluyor da üzerine Allah'ın ismi zikredilerek kesilen hayvanların etinden yemiyorsunuz? Halbuki Allah sizlere haram kılmış olduğu şeyleri genişçe açıklamıştır. Zaruret halinde bulunursanız haram olan şeylerden zaruret miktarınca yemeniz caizdir. Birçokları hiçbir bilgiye dayanmadan sırf heva ve heveslerine uyarak insanları doğru yoklan saptırırlar. Leşlerin ve üzerine Allah'ın adı anılmayarak kesilen hayvanların etlerinin helal olduğunu söylerler. Şüphesiz ki rabbin, haddi aşanları çok iyi bilir. Ve onları ona güre cezalandıracaktır.
120. Âyetin Tefsiri
Günahın açığını da gizlisini de terkedin. Şüphesiz ki günah kazananlar, yaptıklarından dolayı cezalandırılacaklardır.
Ey insanlar, gizli olsun açık olsun, Allah’a karşı günah işlemekten kaçının Çünkü Allah'ın yasak kılmış olduğu günahları işleyenler, kıyamet gününde bunun cezasını göreceklerdir.
Müfessirler, burada zikredilen, günahın açığından hangi günahların ve gizlisinden hangi günahların kastedildiği hususunda farklı izahlarda bulunmuşlardır.
a) Said b. Cübeyre göre burada ifade edilen, açık günahlardan maksat, Allahü teâlânin, evlenmelerini Nisa suresinin yirmi ikinci ve yirmi üçüncü âyetlerinde haram kıldığı kadınlarla evlenmektir. Gizli olan günahlardan maksat ise zina etmektir.
b) Süddi, Dehhak ve Mücahide göre ise açık günahtan maksat, cahil iye döneminde fuhuş yapmak için bayrak asıp açıkça ilan eden kadınlarla zina etmektir. Gizli günahtan maksat ise, bir kısım kadınları dost edinerek gizlice zina etmektir.
c) İbn-i Zeyd'e göre ise, açık günahtan maksat, Kabeyi tavaf ederken, soyunmak ve avret mahallini örtecek bir şey giymemektir. Gizli günahtan maksat ise zina etmektir.
Taberi, âyetin umumi ifadesinin bütün bu görüşleri kapsadığı gibi açık ve gizli yapılan diğer bütün günahları da kapsadığını söylemiştir.
121. Âyetin Tefsiri
Kesilirken üzerine Allah'ın adı zikredilmeyen hayvanları yemeyin. Bunu yapmak, Allah'ın yolundan çıkmaktır. Şüphesiz ki Şeytanlar, sizinle mücadele etmeleri için dostlarına fısıldarlar. Eğer onlara uyarsanız muhakkak ki Allah’a ortak koşanlardan olursunuz.
Ey iman edenler, kendiliğinden ölmesi sebebiyle veya sizin yahut ehli kitabın kesmesi sebebiyle, kesilirken üzerine Allah'ın ismi anılmayan veya müşrikler onları putları için kestiklerinden üzerlerine Allah'ın ismi anılmayan hayvanlardan yemeyin. Üzerine Allah'ın ismi anılmayarak kesilen hayvanlardan yemek, Allah’a itaatten ayrılmaktır, fasıklıktır. Şüphesiz ki bir kısım şeytanlar, kendi dostlarına vesveseliler verirler ki, o dostları sizinle, Allah'ın ismi anılmayarak kesilen hayvanların yenebileceği hususunda tanışsınlar. "Kendi kestiğinizi yiyorsunuz da Allah'ın öldürdüğünü niçin yemiyorsunuz?" şeklinde konuşsunlar. Eğer sizler, şeytanlara ve dostlarına itaat edecek olursanız şüphesiz ki sizler, müşrikler olursunuz.
Müfessirler, kesilirken üzerlerinde Allah'ın ismi anılmayan hayvanların yenmelerini yasaklayan bu âyetle neyin kastedildiği hususunda farklı görüşler zikretmişlerdir.
a) Ata'ya göre bu âyet-i kerime Arapların putları için kestikleri hayvanların yenilmelerinin yasak olduğunu bildirmektedir.
b) Abdullah b. Abbas'a göre ise bu âyet, kesilmeden ölen hayvanların yenmelerinin yasak olduğunu bildirmektedir.
c)Muhammed b. Sîrîn ve Abdullah b. Yezid el-Hitmî'ye göre bu âyet-i kerime kasıtlı olsun kasıtsız olsun, kesilirken üzerine Allah'ın ismi anılmayan bütün hayvanların yenilemeyeceklerini bildi mı iştir.
Taberi diyor ki: "Bu hususta doğru olan görüş şudur: "Allahü teâlâ bu âyet-i kerime ile, putlar için kesilen hayvanları kendiliğinden ölen hayvanları ve kestiği yenmeyen bir kimse tarafından kesilen hayvanları kastetmiş ve bunların yenilmeyeceklerini beyan etmiştir.
Müslüman bir kimsenin, unutarak, besmele çekmeksizin kesmiş olduğu hayvanın etinin yenilemeyeceğini söyleyenlerin görüşüne gelince, bu görüş şaz bir görüş olduğundan ve güvenilir kimselerin bu şekilde kesilen hayvanların helal olduklarına dair olan ittifaklarına ters düştüğünden, itibar edilmeyen bir görüştür.
Âyet-i kerime’de, üzerine Allah'ın ismi anılmadan kesilen hayvanın veya leşin yenilmesinin fasıkiık olduğu zikredilmektedir.
Abdullah b. Abbasa göre buradaki faşıklıktan maksat, günahkar olmaktır. Diğer bir kısım âlimlere göre ise dinden çıkıp kafir olmaktır.
Âyet-i kerime’de: "Şüphesiz ki şeytanlar, sizinle mücadele etmeleri için, dostlarına fısıldarlar... buyurulmaktadır.
Müfessirler burada zikredilen şeytanlardan ve şeytanların vesvese verdiği dostlarından kimlerin kastedildiği hususunda farklı görüşlerikretmişlerdir:
a) lkrimeye göre, burada zikredilen şeytanlardan maksat, insanlardır. Bunlar da Farslar ve onların dininde olan ateşperestlerdir. Şeytanların dostlarından maksat ise Kureyş müşrikleridir. Farslar Kureş müşriklerine mektup yazarak Resûlüllahla şöyle tartışmalarını istemişlerdir. "Siz Allah'ın emrine uyduğunuzu zannediyorsunuz. Bununla birlikte Allah'ın altın bıçakla kesip öldürdüğünü yemiyor, kendi kestiğinizi yiyorsunuz. "İşte burada şeytanlık yapanlar Farslardır. Onların dostları ise kendileriyle antlaşmalı olan Kureyş müşrikleridir. Onlara söylenen yaldızlı sözler ise, "Allah'ın kestiğini yemiyor, kendi kestiğinizi yiyorsunuz." şeklindeki sözleridir.
b) İkrime, Abdullah b. Abbas, Hadremi, Dehhak, Mücahid, Katade ve Süddiden nakledilen diğer bir görüşe göre bu âyette zikredilen şeytanlardan maksat, İblisin soyundan gelen gerçek şeytanlardır. Şeytanların dostlarından maksat ise onların vesveselerine uyan Kureyş müşrikleridir.
Bu hususta İkrime diyor ki: "Müşriklerden bazı insanlar Resûlüllah’a geldiler ve ona dediler ki: "Söyler misin bize, ölen bir koyunu kim öldürmüştür? Resûlüllah da dedi ki: "Allah öldürmüştür. "Müşrikler de dediler ki: "Sen, kendi öldürdüğü ve arkadaşlarının öldürdüğünü helal, Allah'ın öldürdüğünü ise haram sayıyorsun ha?" İşte bunun üzerine bu âyet nazil oldu. Abdullah b. Abbas diyor ki:
"Bir kısım insanlar Resûlüllah’a geldiler ve dediler ki: "Ey Allah'ın Resulü, biz kendi öldürdüğümüzü yiyor, Allah'ın öldürdüğünü ise yemiyoruz." İşte bunun üzerine Allahü teâlâ bundan öncekini ve bu âyeti indirdi Tirmizi, K. Tefsir el-Kur'an Sûre 6, UN. 3069
Abdullah b. Abbas'tan nakledilen diğer bir görüşe göre, burada zikredilen şeytanlardan maksat, gerçek şeytanlar, onların dostlarından maksat ise Yahudilerdir. Yahudiler, Resûlüllah’a gelerek "Kendi öldürdüğümüzü yiyor, Allah'ın öldürdüğünü ise yemiyoruz, bu nasıl oluyor?" demişler, bunun üzerine de bu âyet nazil olmuştur.
Taberi diyor ki: "Doğru olan görüş burada şunu söylemektir: "Allahü teâlâ* burada, leşin yenileceği hususunda mü’minlerle tartışmaları için, bazı şeytanların, kendi dostlarına vesvese verdiklerini bildirmiştir. Bu şeytanlar, bir kısım azgın insanlar olabilir, ki bunlar, insanlardan dost edindiklerine leşin yenileceği hususunda tartışmalar için onlara vesvese verirler. Bu şeytanlar, gerçek şeytanlar da olabilirler ki bunlar da, insanlardan olan dostlarına bu gibi vesveseleri verirler. Her iki cinsten olan şeytanların birbirleriyle yardımlaşmış olmaları da muhtemeldir. Nitekim bu hususta başka bir âyette şöyle buyurulmaktadır: "Sana yaptığımız gibi her peygamber için de insan ve cin şeytanlarından düşmanlar yaratmıştık En'am 6/112
Taberi diyor ki: "Bu âyet-i kerime’nin mensuh olup olmadığı hususunda iki görüş zikredilmiştir:
Hasan-ı Basri ve İkrimeye göre bu âyet-i kerime mensuhtur Ehl-i Kitabın kestiğinin yenileceğini belirten âyet bunu neshetmiştir.
Âlimlerin çoğunluğuna göre ise bu âyet-i kerime mensuh değildir, muhkemdir. Ehl-i kitabın kestiklerinin yenilmesi, başka bir âyette zikredilmiş, o âyet ise bunu neshetmemiştir.
Taberi sözlerine devamla diyor ki, "Doğru okın görüş, bu âyetin mensuh olmadığını söyleyen görüştür. Zira, ehl-i kitabın kestiğinin yenileceğini beyan eden âyetle bu âyet arasında herhangi bir çelişki söz konusu değildir. Çünkü Allahü teâlâ bu âyetle bizlere, leş'in ve pullar için kesilenlerin yenilemeyeceklerini bildirmiştir. Ehl-i kitap ise, kendilerine kitap verilen kimselerdir. Onlar bu kitapların hükümleriyle amel ederler. Müslümanlar hayvanları kendi dinlerine göre kestikleri gibi onlar da kendi dinlerine göre keserler. Kestikleri hayvanların üzerine besmele çekip çekmemeleri önemli değildir. Ancak, hayvanı kesen kimse, kestiği hayvanın üzerine besmele çekmeyi. Allah'ın sıfatlarının bulunmadığı kanaatıyla veya Allah’tan başka bir şeye taptığından dolayı terkedecek olursa. İşte böyle bir kimsenin kestiğini yemek haramdır. Böyle bir kimse besmele çekse bile kestiği yenmez. Üzerine Allah’ın ismi anılmadan kesilen hayvanların etlerinin yenip yenmeyeceğine dair geniş bilgi için, Maide suresinin üçüncü âyetinin izahına bakınız
122. Âyetin Tefsiri
Ölü iken (hidâyetle) diriltip kendisine insanlar arasında yürüyecek bir nur verdiğimiz bir kimse, karanlıklar içinde kalıp ondan çıkmayan kimse gibi midir? İşte kâfirlere, yaptıkları böyle süslü gösterildi.
İnkâr içinde bulunduğundan, ölü gibi olduğu halde, kendisine iman nasip ederek dirilttiğimiz ve kendisine insanlar arasında onunla yürüyeceği bir nur verdiğimiz kimse, kâfirlikte devam ettiği için, inkârın karanlıkları içerisinde kalım, ondan çıkıp hidâyete eremeyen kimse gibi midin? Elbette ki bunlar eşit değildirler. Kafirlere, yapmış oldukları ameller süslü gösterilmiştir.
Bu âyet-i kerime’nin nüzul sebebi hakkında çeşitli Rivâyetler vardır. Abdullah b. Abbas diyor ki: "Bu âyet, Hazret-i Hamza ile Ebû Cehili anlatmaktadır. Zira birgiin Ebû Cehil, Resûlüllah’ın üzerine Deve işkembesi atmış bu durum Hazret-i Hamzaya bildirilmiş, henüz Müslüman olmayan Hamza avdan döndüğü bir sırada imiş ve elinde ok ve yayı bulunuyormuş. Hamza Ebû Cehile gidip onu elindeki yayla dövmeye başlamış. Ebû Cehil ise ona yalvararak demiştir ki: "Ey Ebû Ya'Iâ, Muhammedin, bizi geri zekalı olarak görmesini, ilahlarımıza sövmesini, atalarımıza karşı çıkmasını görmüyor musun? Hamza da şu cevabı vermişti: "Sizden daha beyinsiz kim var? Allah'ı bırakıp tanrı diye taşlara tapıyorsunuz.
Ben şehadet ederim ki Allah tan başka ilâh yoktur. Onun hiçbir ortağı yoktur. Muhammed de onun kulu ve Peygamberidir."
Mukatil, bu âyetin Resûlüllah ile Ebû Cehil hakkında indiğini, İkrime de âyetin, Ammar b. Yâsir ile Ebû Cehil hakkında indiğini, Dehhak ise, Hazret-i Ömer ile Ebû Cehil hakkında indiğini söylemişlerdir.
Aslında âvetin hükmü geneldir. Her Mü’min ve kâfiri kapsamaktadır.
123. Âyetin Tefsiri
Böylece biz, her ülkenin ileri gelenlerini oranın suçluları yaptık ki orada tuzaklar kursunlar. Halbuki onlar sadece kendi aleyhlerine tuzak kurarlar. Fakat bunun farkında değildirler.
Biz, kafirlere, yaptıklarını süslü gösterdiğimiz gibi, her şehrin ileri gelenlerini de oranın, Allah’a ortak koşan ve isyan eden suçluları kıldık. Böylece insanları aldatsınlar, bâtıl sözleriyle ve tutarsız davranışlarıyla onları kandırmış olsunlar. Halbuki onlar, ancak kendilerini aldatmış olurlar. Çünkü Allah onları kontrol altında bulundurmaktadır. Onlar ise bunu hissetmezler. Allah'ın, kendileri için nasıl bir yakıcı azap hazırladığını nereden hissedecekler?
Nisaburî, "Garâibül Kuran" adlı tefsirinde, Zeccacm. memleketin ileri gelenlerinin suçlular olması durumunu şöyle izah ettiğini anlatıyor: "İleri gelenler suçludur. Çünkü ihanet etmeye, tuzak kurmaya, asılsız şeyleri insanlar arasında yaymaya, diğer insanlardan daha fazla güç yetirebilirler. Bir de kişinin malının çokluğu veya mevkiinin yüksekliği, onun azmasına ve bunları muhafaza için her çareye başvurmasına, hatta, aldatma, ihanet etme, yalan söyleme, aleyhte konuşma, laf taşıma, yalan yere yemin etme gibi bir kısım ahlaksızlıkları işlemesine sebep olur. Dolayısıyle ülkesinin azgınlarından olur.
Bu hususta Allahü teâlâ, îsra suresinin onaltıncı âyetinde şöyle buyuruyor: "Biz, bir ülkeyi yok etmeyi dilediğimizde oranın zevk düşkünlerine hakka uymalarını emrederiz. Fakat onlar, dinlemeyip yoldan çıkarlar. Artık o ülke yok olmayı hak eder biz de o ülkeyi tamamen helak ederiz."
124. Âyetin Tefsiri
Onlara bir âyet geldiği zaman: "Allah'ın Peygamberlerine verilenin aynısı bize de verilmedikçe iman etmeyiz" derler. Allah, Peygamberliğini nereye vereceğini daha iyi bilir. Suçlu olanlara, yaptıkları hiylelerinden dolayı, Allah katından bir zillet ve şiddetli bir azap erişecektir.
O müşriklere, Allah tarafından, Muhammedin Peygamberliğinin doğru olduğunu gösteren bir delil geldiği zaman onlar: "Allah'ın Peygamberlerine verilen mucizeler bize de verilmedikçe onun Peygamberliğine asla iman etmeyiz" derler. Kimin Peygamberliğe layık olduğunu Allah daha iyi bilir ve Peygamberliğini ona verir. Peygambere iman etmeyen suçlulara ise, İslama ve Müslümanlara karşı tuzak kurmaları sebebiyle Allah katında bir zillet ve şiddetli bir azap vardır.
125. Âyetin Tefsiri
Allah, kimi hidâyete erdirmek isterse onun gönlünü İslama açar. Kimi de saptırmak isterse sanki göğe yükseliyormuş gibi gönlünü dar ve sıkıntılı kılar. İşte böylece Allah, iman etmeyenlerin üzerine azap yağdırır.
Allah, kimi doğru yola kavuşturmayı dilerse, gönlünü İslama açar, kalbini onunla nurlandınr. Ve ufkunu onunla genişletir. Kimi de saptırmayı dilerse gönlünü dar ve sıkıntılı kılar. Oraya iman nuru girmez, öğütler ulaşamaz. Böyle bir insan, çektiği sıkıntı bakımından sanki göğe yukarı tırmanan birisidir. İşte böylece Allahü teâlâ, iman etmeyenlerin üzerine azap yağdırır. Şeytanı onlara musallat kılar, ve murdarlıklara ve belalara uğratır.
Âyet-i kerime’de, hidâyete eriştirilen kimsenin göğsünün ve gönlünün İslama açılacağı zikredilmektedir. Sahabe-i Kiram bu âyetin mânâsını, Peygamber Efendimizden sorarak: "Ey Allah'ın Resulü, hidâyete eren kişinin göğsü nasıl açılır?" demişler, Resûlüllah da onlara şu cevabı vermiştir. "İslam bir nur olarak onların gönlüne konur, onların gönlü de bu nur ile açılır, huzura kavuşur. Sahabiler: "Böyle olanı belirtecek bir alâmet var mıdır Ey Allah'ın Resulü?" diye sormuşlar. Resûlüllah da: "Ebedî yurda yönelmek, aldatan yurttan kaçınmak ve ölüm gelmeden önce ona hazırlanmaktır" buyurmuştur."
Âyet-i kerime’de, Allah'ın Allah'ın saptırdığı kişinin, hırçın, ufku dar biri olacağı, âdeta göğe tırmanır bir halde olacağı beyan edilmektedir.
Âyet-i kerime’nin sonunda "Rics" kelimesi geçmektedir. Abdullah b. Abbas bunun mânâsının "Şeytan" olduğunu söylemekte, Mücahit "Kendisinde herhangi bir hayır bulunmayan şey" olduğunu bildirmekte, Abdurrahman b. Zeyd ise bundan maksadın, azap olduğunu söylemektedir. Taberi ise bu son görüşü tercih etmiştir.
Taberiye göre buradaki "Rics" kelimesinden maksat, "Necis" demektir. Çünkü Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şu hadis-i şerifinde "Rics"i, Necis manasında kullanmıştır. Resûlüllah buyurmuştur ki; "Sizden biriniz tuvalete girdiğinde şunu söylemekten üşenmesin: "Ey Allah’ım, murdar olan, necis olan, pis olan ve pislikten, o kovulmuş şeytanın şerrinden sana sığınırım."
126. Âyetin Tefsiri
İşte rabbinin doğru yolu budur. Şüphesiz biz, hatırlayıp ibret alan bir kavim için âyetleri geniş bir şekilde açıkladık.
Rabbinin, kullan için seçtiği din işte budur. Dosdoğrudur. Bunda hiçbir eğrilik yoktur. Biz, âyet ve delillerimizi, düşünüp ibret alan bir topluluk için açıkladık.
Âyet-i kerime’de: "Hatırlayıp ibret alan bir kavim" zikredilmektedir. Çünkü Hakkı bâtıldan, gerçeği gerçek olmayandan ayıracak olanlar bu kavimden olanlardır.
Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) bir Hadis-i Şerifinde şöyle buyuruyor:
"Bu Kur'an, Allah'ın sağlam bir ipidir, hikmet dolu bir zikirdir. Ve dosdoğru bir yoldur. Tirmizî, K. el-Fadail el-Kur'an, bab: 14, Hadis No: 2906/Darimî, K. el-Fadail, el-Kur'an bab: 1
127. Âyetin Tefsiri
Rablerinin katında onlara güven yurdu olan Cennet vardır. Yaptıkları iyi amelden dolayı, Allah onların dostudur.
Allah'ın âyetlerini düşünen, onlardan ibret alan, onların ifade ettikleri mânâların inceliklerine inen o topluluk için, rableri katında. Selamet yurdu olan Cennet vardır. Allah, yapmış oldukları amellerden dolayı onların dostudur.
128. Âyetin Tefsiri
Allah onların hepsini bir araya topladığı gün, cinlere: "Ey Cin topluluğu, insanların çoğunu yoldan çıkardınız." der. İnsanlardan, Cinlerin dostu olanlar da şöyle derler: "Rabbimiz, biz birbirimizden faydalandık. Nihâyet bize tayin ettiğin vademize ulaştık." Allah da: "Sizin durağınız Cehennemdir. Orada Allah'ın dilemesi müstesna, ebedî olarak kalacaksınız." der. Şüphesiz rabbin, hüküm ve hikmet sahibidir, herşeyi çok iyi bilendir.
Allah, kıyamet gününde müşrikleri, dostları olan Cin şeytanlarıyla bir araya topladığı zaman onlara: "Ey Cin topluluğu, şüphesiz ki insanlardan birçoğunu saptırdınız." diyecektir. Cinlerin, insanlardan olan dostlun ise şöyle derler: "Ey rabbimiz, dünyada biz birbirimizden faydalandık ve senin, ölümümüz için tayin ettiğin vakte ulaştık. "Allah da onlara: "Sizin vanp kalacağınız yer Cehennem ateşidir, orada ebedi olarak kalacaksınız. Allah'ın dilemiş olduğu süre hariç. O da kabirlerinizden çırıp Cehennem ateşine varacağınız zamandır." der. Şüphesiz ki rabbin, yaratıklarının işlerini zevk ve idare etmekte hüküm ve hikmet sahibidir ve onları çok iyi bilmektedir.
Âyet-i kerime’de geçen "Birbirimizden faydalandık." ifadesinden maksat, Şeytanların, insanlara şehvani şeyleri süslü göstermeleri ve haramları yaldızlamalarıdır. Şeytanların insanlardan faydalanmaları ise, insanların kendilerine itaat etmeleri, sözlerini dinlemeleri ve şeytanların, insanları sevk ve idare edenler haline gelmeleridir.
129. Âyetin Tefsiri
İşte biz böylece, kazandıkları günahlardım dolayı zalimlerin bir kısmını, diğer bir kısmının başına dikeriz.
İnsanların zarara uğrayanlarını, kemlilerini aldatan Cin taifesiyle dostlar kıldığımız gibi, zalimleri de zulüm ve azgınlıklarının cezası olarak birbirlerine musallat ederiz. Onları birbirleriyle helak eder ve onları birbirine düşürerek intikam alırız.
Diğer bir âyet-i kerime’de de şöyle buyuruluyor: "Kim, rahman olan Al-Uthf anmaktan yüzçevîrirse, biz ona. bir şeytan musallat ederiz. Artık o şeytan her zaman onunla beraberdir. Zuhruf sûresi, Âyet: 36
130. Âyetin Tefsiri
"Ey Cin ve insan topluluğu, içinizden size âyetlerimi okuyan ve sizi, bugününüze kavuşacağınız hususunda uyaran Peygamberler gelmedi mi? Onlar: "Kendi aleyhimize şahidiz" derler. Dünya hayatı onları aldattı ve kendi aleyhlerine, kâfir olduklarına dair şahitlik ettiler.
Allahü teâlâ, kıyamet gününde cin ve insanların kafirlerini bir araya toplayarak onları kınamak için şöyle buyuracaktır: "Ey Cin ve insan topluluğu, size içinizden, âyetlerimi anlatan ve sizi bugünle karşılaşacağınız hususunda uyaran Peygamberler gelmedi mi? Yaptıklarınızın yanlış olduğuna dair sizi uyarmadı mı? Aynı şekilde devam ettiğiniz takdirde azabımla karşılaşacağınızı sizlere bildirmediler mi de hiç düşünüp ibret almadınız?
Bu iki topluluktan kâfirler şu cevabı vereceklerdir: "Evet, Peygamberlerinin bize gelip senin emir ve yasaklanın tebliğ ettiklerini itiraf ediyor ve kendi aleyhinize şahitlik yapıyoruz"
Evet, bunları dünya hayatının süsleri aldatmıştır. Bunlar, kendi aleyhlerine, kâfir olduklarına dair şahitlik etmiş olacaklar ve suçlanın itiraf edeceklerdir.
Müfessirler, cinlere bizzat kendilerinden Peygamberler gönderilip gönderilmediği hususunda iki görüş zikretmişlerdir.
a) Dehhaka göre, insanlara, insanlardan Peygamberler gönderildiği gibi Cinlere de cinlerden Peygamberler gönderilmiştir. Çünkü bu âyet-i kerime’de "Ey cin ve insan topluluğu, içinizden size, âyetlerimi okuyan ve sizi, bu gününüze kavuşacağınız hususunda uyaran, Peygamberler gelmedi mi?" buyurulmuş, onlar da geldiğini itiraf etmişlerdir.
b) İbn-i Cüreyce göre ise cinlere cinlerden peygamberler gönderilmemişti. Çünkü Allahü teâlâ, cin taifesinden hiçbir peygamber göndermemiştir. Ancak cinilere, insanlara gönderilen peygamberler tarafından vazifelendirilen uyarıcılar gitmiştir. Bunlar Kuranı işittikten sonra gidip kavimlerini uyarmışlardır. Bu Âyette cinlerden de Peygamberler gönderildiği zannına kapılmak mümkün ise de aslında onlardan peygamber gönderilmemiş, cin ve insan taifelerinin birbirlerinden, her iki topluluğa da Peygamber gönderilmiş, bu sebeple cin ve insan birlikte zikredilmiştir.
131. Âyetin Tefsiri
Bu böyledir. Çünkü rabbin bir ülkeyi, halkı gaflette iken haksız yere helak edici değildir.
Bu iş böyledir. Biz, Peygamberler gönderdik. Bu Peygamberler vasıtasıyla cinleri ve insanları uyardık. Çünkü senin rabbin, halkı uyarılmamış olan gaflet içindeki bir ülkeyi haksız yere helak etmez.
Âyette geçen "Rabbin bir ülkeyi haksız yere helak edici değildir" ifadesi iki şekilde izah edilmiştir.
Birinci izah şöyledir "Rabbin kendisine ortak koşarak zulme düşen bir ülkeyi derhal helak etmez. Onlara peygamberler gönderir ve kendilerini uyarır. Eğer vazgeçmezlerse ondan sonra onları helak eder. Ta ki onlar, "Biz herhangi bir müjdeleyen ve uyaran gelmedi." demesinler. Bu izaha göre haksızlık yapma, ülkenin sıfatı olmaktadır.
İkinci izah şekli de şöyledir: "Rabbin, bir ülkeyi, peygamberler, mucizeler ve ibretler gönderip uyarmadan önce o ülke halkını suçsuz olarak helak etmez. Zira Allah, kullarına aslu zulmetmez." Bu izaha göre haksızlık yapma, Rabbin sıfatıdır.
Taberani birinci izah tarzının âyet-i kerime’nin üslubuna daha uygun olduğunu ve bu itibarla da tercihe şayan olduğunu söylemiştir.
Bu hususta diğer âyetlerde de şöyle buyuruluyor: "Biz, bir Peygamber göndermedikçe kimseye azap etmeyiz. İsra sûresi, âyet: 15 Hiçbir ümmet yoktur ki içinde bir uyarıcı bulunmuş olmasın. Fatır sûresi, Âyet: 24
132. Âyetin Tefsiri
Herkesin, yaptığı işlerden dolayı dereceleri vardır. Rabbin, onların yaptıklarından habersiz değildir.
Her amel edenin yaptığı hayır veya şer işlerine göre dereceleri vardır. Rabbin, bunların yaptıklarından gafil değildir. Ve herkesi ameline göre mükafaatlandırsın veya cezalandırsın diye amellerini tesbit ettirmektedir.
133. Âyetin Tefsiri
Rabbin hiçbir şeye muhtaç değildir. Merhamet sahihidir. Sizi, başka bir kavmin soyundan yetirdiği gibi, dilerse sizi de yok edip, sizden sonra yerinize dilediğini getirir.
Ey Rasûlüm, rabbin. yarattıklarına asla muhtaç değildir. Aksine o. yarattıklarına lütul'ta bulunmaktadır, merhamet sahibidir. Eğer rabbmizin emirlerine karşı gelirseniz, sizden evvelki toplulukları yok edip yerlerine onların suyundan sizi getirdiği gibi, sizi de yok edip yerlerinize dilciliğini getirir.
Allahü teâlâ bu âyet-i kerime’de, mutlak kudret sahibi olduğunu, yarattıklarının kendisine muhtaç olduklarını ve dilediği zaman, yasamakta olan toplulukları helak edip yerlerine yem topluluklar getirebileceğini beyan ediyor. Ve kullarının, başıboş olmadıkları hususunda kendilerini uyarıyor.
Bu hususta başka âyetlerde de şöyle huyuruluyor. "İşte sizler, Allah yolunda mallarınızı harcamaya davet ediliyorsunuz. Amma içinizden kimisi cimrilik ediyor. Kim cimrilik ederse, kendine cimrilik etmiş olur. Allah, hiçbir şeye muhtaç değildir, amma sizler muhtaçsınız. Eğer haktan yuzçevirirseniz, Allah, yerinize başka bir kavim getirir de sonra onlar sizin gibi olmazlar. Muhammed sûresi, Âyet: 38 Ey insanlar, sizler. Allah’a muhtaçsınız, Allah ise hiçbir şeye muhtaç değildir. Övülmeye layıktır." "Eğer dilerse sizi yok eder de yerinize yeni varlıklar gelirir. Fatır sûresi, Âyet: 15,16
134. Âyetin Tefsiri
Size vaadedilen şeyler mutlaka gelecektir. Ve siz, Allah’ı âciz bırakamazsınız.
Şüphesiz ki âhirette size geleceği vaadedilen ceza veya mükafatlar mutlaka gerçekleşecektir. Sizler bu hususta Allah’ı âciz bırakamazsınız. Çünkü sizler, onun hakimiyeti altındasınız. O, sizleri, ölüp çürümenizden sonra bile aynen diriltecektir. Ve yaptıklarınıza göre hesaba çekecektir.
135. Âyetin Tefsiri
Ey Rasûlüm, de ki: "Ey kavmim, gücünüzün yettiğini yapın. Muhakkak ki ben de yapacağım. Yakında o yurdun akıbetinin kimin olacağını bileceksiniz." Şüphesiz ki zalimler kurtuluşa eremezler.
Ey Rasûlüm, kâfirlere de ki: "Siz kendi yolunuzda gücünüzün yettiğini yapın. Ben de rabbimin bana emrettiğini yapıyorum. Ahiret yurdunda güzel akıbetin kimin olacağım, azabı gözünüzle görünce bilmiş olacaksınız. Şu da bir gerçektir ki, zalimler kurtuluşa eremezler.
136. Âyetin Tefsiri
Allah'ın yarattığı ekin ve hayvanlardan ona pay ayırdılar ve kendi tutarsız zanlarına göre: "Bu Allah’ındır. Şu da ortak koştuklarımızındır." dediler. Ortakları için ayırdıkları, Allah için verilmezdi. Fakat Allah için ayırdıkları, ortakları için verilirdi. Bu hükümleri ne kötüydü.
Allah’a ortak koşanlar, Allah'ın yarattığı ekinlerden, hayvanlardan, Allah için belli paylar ayırdılar ve tutarsız zanlarına göre: "Şu pay Allah’a aittir, bu da Allah’a ortak koştuğumuz şeylere aittir." dediler. Ortak koştuklarının paylarına düşen şeyleri muhafaza ettiler, ondan herhangi bir şeyi Allah'ın payına karıştırmadılar. Allah'ın payına ayırdıkhın şeyler, ortak koştukları şeylerin paylarına karışınca da aldırış etmediler. Ve "Allah'ın buna ihtiyacı yok." dediler. Vermiş oldukları hüküm ve karar ne kötüdür.
Rivâyet olunduğuna göre, müşrikleri elde ettikleri tarım ürünlerinden ve yetiştirdikleri hayvanlardan bir miktar Allah için bir miktar da diğer ilahlarına ayırırlardı. Allah için ayırdıklarını misafirleree fakirlere, diğer ilahları itin ayırdıklarını da, o ilahların bakımına, onların huzurunda yapılacak âyine, kesilecek kurbana ve hizmetçilere harcarlardı. Eğer, Allah için ayırdıkları ürün ve hayvanlar çoğalır ve gelişirse, onları değiştirerek ilahlarına verir fakat ilahlarına ayırdıkları çoğalır ve iyi gelişirse onları değiştirmez ilahlarına bırakırlardı. İbn-i Zeyd demiştir ki: "Müşrikler, Allah’a ayırdıkları hayvanları kestiklerinde, onların üzerine putların isimlerini anmadan yemezlerdi. Putları için kestiklerini ise Allah'ın ismini anmaksızın yerlerdi."
İşte âyet-i kerime, onların bu anlamsız ve çirkin işlerine işaret etmektedir.
137. Âyetin Tefsiri
Yine ortak koştukları şeyler, müşriklerden çoğuna, çocuklarını öldürmeyi süslü gösterdi ki, müşriklerin helak olmalarına ve dinlerinde şüpheye düşmelerine sebep olsunlar. Eğer Allah dileseydi bunu yapamazlardı. Ey Rasûlüm, onları iftiraları ile başbaşa bırak.
Allah’a ortak koşulan put ve şeytanlar, kendilerine tapanlara, ekin ve mallarının bir kısmını Allah’a bir kısmını da ortak koştuklarına ayırmalarını süslü gösterdikleri gibi yine bu şeytanlar ve putlar, müşriklerden çoğuna, yaşamalarını şerefsizlik saydıkların kızlarım, diri diri toprağa gömerek öldürmelerini ve fakirlik korkusuyla çocuklarım katletmelerini süslü göstermiştir. Böyle yapıyorlardı ki kendilerine tapan bu şaşkın insanlar helak olsunlar ve dinlerinde şüpheye düşüp doğru yoldan sapsınlar. Eğer Allah diteseydi, Allah’a ortak koşanlar bunları yapamazlar, çocuklarını öldüremezlerdi. Fakat Allah onları serbest bıraktı onlar da şeytana uydular ve bunları yaptılar. Ey Rasûlüm, sen onları, yaptıkları iftiralarla başbaşa bırak.
Müşrikler, bir taraftan, kızlarının kaçırılıp cariye yapılacaklarından korkarak ve bu sebeple şereflerini korumak amacıyla kız çocuklarının doğmasını istemiyorlar, şâyet kızları doğarsa- onları diri diri toprağa gömdükleri oluyordu.
Bu hususta Allahü teâlâ şöyle buyuruyor: "Onlardan biri kız çocuğu ile müjdelendiği zaman içi öfkeyle dolar, yüzü simsiyah kesilir." "Kız çocuğunun kendisine müjdelenmesinden utanarak halktan gizlenmeye çalışır ve şöyle düşünür: Kız çocuğunu zillet ve ar pahasına korusun mu yoksa diri diri toprağa gömüp öldürsün mü? Dikkat edin, verdikleri hüküm ne kötüdür. Nahl sûresi, 5yel: 53,59
Diğer taraftan da ellerine fırsat geçtiğinde başkalarının kızlarına ve namuslarına saldırmaktan geri durmuyorlardı.
İslâm nizamı gelince bu cahiliye âdetine son verdi. Masum olarak öldürülen bu yavruların hesabının sorulacağını beyan etti. "Diri diri toprağa gömülen kız çocuğunun hangi suçla öldürüldüğü sorulduğu zaman. Tekvir sûresi, âyet: 8,9 "Herkes önceden hazırlayıp gönderdiğini görecektir. Tekvir sûresi, âyet: 14
Evet, bu cinÂyetlerin hesabı âhirette mutlaka sorulacaktır.
138. Âyetin Tefsiri
Müşrikler, bâtıl zanlarıyla: "Şu hayvanlarla ekinler yasaktır. Onları sadece bizim istediklerimiz yiyecektir. Şu hayvanların da sırtları binmeye ve yüklemeye haram kılınmıştır." dediler. Ayrıca bir kısım hayvanları da (keserken) Allah’a iftira ederek Allah'ın adını onların üzerine zikretmezler. Allah onları, yaptıkları iftira sebebiyle cezalandıracaktır.
Bu cahil müşrikler, tutarsız zankınyla şöyle dediler. "Şunlar, haram olan hayvanlar ve ekinlerdir. Onlardan, ancak bizim istediğimiz kişiler yiyebilir."
Yine bunlar: "Şunlar da bir kısım hayvanlardır ki, sırtlarına binilmek yasak kılınmıştır," derlerdi. Yine Allah’a iftira ederek bir kısım hayvanları da kestiklerinde üzerlerine Allah'ın ismini anmıyorlardı. Putlarının ismini anıyorlardı. Veya o hayvanların üzerine binerek Hacca girmiyorlardı yahut Allah’a karşı yalan uydurarak tunları sağdıklarında veya üzerlerine bindiklerinde, Allah'ın adını anmıyorlardı. Allah onları, kendisine karşı uydurmuş oldukları yalanlar sebebiyle cezalandıracaktır.
Müşrikler, "Şunlar, haram olan hayvan ve ekinlerdir", derken putlarına ayrıldıkları malları veya "Bahire..." gibi hayvanları kastediyor. "Onlardan ancak bizim istediğimiz kişiler yiyebilir" derken de putlarını ve onların hizmetçilerini kastediyorlardı.
Yine müşrikler, "Şunlar da bir kısım hayvanlardır ki sırtlarına binilmek yasak kılınmıştır." diyorlardı ve bu hayvanları da, Bahîre, Sâibe, Vasile, ve Hâm diye isimlendiriyorlardı. Bu hususta daha geniş bilgi, maide suresinin yüzüçüncü âyetinde verilmiştir. Oraya bakılabilir. Üzerlerine Allah'ın adının anılmadığı hayvanlardan maksat ise, üzerlerine bbindiğinde Allah'ın adı asla anılmayan ve kendilerine binilerek Hacca gidilmeyen hayvanlardır.
139. Âyetin Tefsiri
O müşrikler: "Şu hayvanların karınlarındaki şeyler sadece erkeklerimize ait olup hanımlarımıza haram kılınmıştır." dediler. Bununla beraber o ülü doğarsa o zaman hepsi onda ortaktır. Allah onların bu yanlış vasıflandırmalarının eczasını verecektir. Çünkü o, hüküm ve hikmet sahibidir, herşeyi çok iyi bilendir.
O müşrikler, belirli hayvanları kastederek "Bu hayvanların karnında bulunan yavru ve sütler, erkeklerimize aittir, hanımlarımıza haram kılınmıştır." derler. Şâyet onların kamında bulunanlar ölü doğar ya da hayvanlar ölürse, kadın erkek onların hepsi ölen bu hayvanı yemede ortak olurlardı. Allah bunları, kendisine karşı yalan uydurup, helali haram, haramı helal olarak vasıflandırmalarına karşılık cezalandıracaktır. O, hüküm ve hikmet sahibidir, herşeyi çok iyi bilendir.
Allahü teâlâ, müşriklerin bu huylarına. Nahl zuresinin yüz on altıncı âyetinde işaretle buyuruyor ki: "Dilinizin alıştığı yalanlarla "Bu helaldir, bu haramdır." demeyin, Aksi halde bu sözlerinizle Allah’a yalan isnad etmiş olursunuz. Şüphesiz ki Allah’a yalan isnad edenler hiçbir zaman kurtuluşa eremezler." , Müşrikler, belli hayvanların karınlarında bulunanların, sadece erkeklere ait olduğunu söylemişlerdir. Bu hayvanlardan maksat, "Bahire" ve "Sâibe" gibi hayvanlardır. Bunların karınlarında bulunan şeylerden maksat ise, Abdullah b. Abbas, Katade ve Âmir eş-Şa'biye göre bu hayvanların sütleridir. Müşrikler, bu hayvanların sütlerini sadece erkeklerine yediriyor, kadınlarına haram olduğunu iddia ediyorlardı. Bu hayvanlar ölünce de, erkek katlın, hepsi birden onların etinden yiyorlardı.
Süddiye göre ise bu hayvanların karınlarında bulunandan maksat, hayvanların karnında bulunan yavrularıdır. Bu yavrular, canlı olarak doğarsa onlar sadece erkeklere ait olur, kadınlara yasak saydırdı. Ölü olarak doğunca da kadın erkek hep birlikte onu yerlerdi.
Taberi, âyetin umumi olan ifadesinin hayvanların hem sütlerine hem de yavrularına şamil olduğunu, bunu sadece birine tahsis etmenin isabetli olmadığını söylemiştir.
Âyette gecen ve "Hanımlar" diye tercüme edilen kelimesinden maksat, Mücahide göre "Kadınlar" demektir. İbn-i Zeyd'e göre "Kızlar" demektir.
Taberi, bu kelimenin Arapcada "Kadınlar" mânâsına geldiğini, kızların da bu ifadeye dahil olduğunu söylemiştir.
140. Âyetin Tefsiri
Hiçbir bilgiye dayanmadan beyinsizce çocuklarını öldürenler ve Allah’a iftira ederek, onun, kendilerine verdiği rızkı haram kılanlar, muhakkak ki hüsrandadırlar. Bunlar, doğru yoldan sapmışlardır. Hidâyete erenler de değillerdir.
Bu âyet-i Celile, "Bahire" diye adlandırılan hayvanların etlerinin yenilmesini haram sayan "Saibe" diye adlandırılan hayvanlın başıboş salıveren ve kızlarını diri diri toprağa gömen insanlar hakkında nazil olmuştur.
Katade diyor ki: "Âyet-i Celilede zikredilen bu işler, cahiliye insanlarının davranışlarındandı. Onlar, kaçırılır veya fakirliğe sebep olurlar korkusuyla kızlarını öldürürler buna mukabil köpeklerini beslerlerdi."
Abdullah b. Abbasın şöyle dediği rivâyet edilmektedir: "Arapların, İslamdan önce ne kadar cahil olduklarını öğrenmek istersen, En'am suresinin yüz otuzuncu âyetinden sonrasını oku. Buhari, K. el-Menakib, kıb: 12
Evet. bu müşrikler, bu davranışlarıyla, dünyada çocuklarını öldürmek ve helal olan mallarım kendilerine haram kılmak suretiyle zarara uğramışlar, âhirette de: "Bunları Allah yapıyor." diyerek yapmış olduktan iftiralardan dolayi cehennem azabına sürüklenip hüsrana uğramışlardır. Nitekim diğer Âyet-i kerimelerde de şöyle buyurulmaktadır: "... Şüphesiz ki Allah’a yalan isnad edenler, hiç bir zaman kurtuluşa eremezler..." "Bu, dünyada az bir geçimdir. Ahirette onlara can yakıcı bir azap
141. Âyetin Tefsiri
Çardaklı ve çardaksız baylan, hurma ağaçlarını, çeşitli meyveleri olan bitkileri, zeytin ve narları, birbirine benzeyen ve benzemeyen özelliklerde yaratan O'dur. Bunların herbiri mahsul verdiği zaman mahsullerinden yeyin. Hasat zamanı da hakkını verin. İsraf etmeyin. Çünkü Allah, israf edenleri sevmez.
Sizler için çardaklı ve çardaksız bağlan ve kavun karpuz gibi yeryüzüne yayılmış, elma armut gibi yerden yükselmiş meyve ağaçlarını ve bahçeleri yoktan var eden, hurma ağacını, çeşitli meyve ve taneleri olan bitkileri, zeytini ve Narı, görünüşleri, tatlan, renkleri ve büyüklükleri birbirine benzeyen ve benzemeyen şekilde yaratan Allah’tır. Onların herbiri meyve verdikleri zaman meyvelerinden yeyin. Hasat zamanı da üzerlerinde olan zekât ve benzeri hakları verin. İsraf etmeyin. Zira Allah, israf edenleri sevmez.
Âyet-i kerime’de geçen ve "Hasat zamanı da hakkını verin" diye tercüme edilen cümlesi, müfessirler tarafından çeşitli şekillerde izah edilmiştir.
a) Enes b. Malik, Abdullah b. Abbas, Hazret-i Abbas, Cabir b. Zeyd, Hasan-ı Basri, Said b. el-Müseyyeb, Katade, Tavus, Muhammed b. el-Hanefiyye, Dehhak ve İbn-i Zeyde göre "Hasat gününde de hakkını verin" ifadesinden maksat, "Mahsullerinizin zekâtını verin..." demektir. Mahsullerin zekâtı ise, sulama ile yetiştirilip elde edilen mahsullerden onda bir'in yarısı, sulama yapılmadan elde edilen mahsullerden ise onda biridir.
Bu hususta Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurmuştur ki:
"Yağmurun, nehirlerin, pınarların suladığı veya yerin altından kendiliğinden su alan mahsullerin zekâtı onda birdir. Deve ile veya kuyulardan su çekilerek sulanan mahsulün zekâtı ise onda bir'in yarısıdır." Ebû Davud, K. ez-Zekât bab: 12, Hadis No: 1596
Katade demiştir ki: "Bu zekât, ölçülen ürünlerdedir. Bu ürünler, beş vesk'e yani üç yüz sa'a ulaşınca ondan zekât vermek farz oluyordu. Ancak, ölçülmeyen ürünlerden de, ölçülenlerin miktarında zekât verilmesini müstehap görüyorlardı.
b) Cafer b. Ali, Ata, Hammad, Mücahid, İbn-i Ebi Neciyh, Abdullah b. Ömer, İbn-i Sîrîn, İbrahim en-Nehai, Yezid b. el-Esam, Rebi b. Enes, Said b. Cübeyr, ve Muhammed b. Kâ'b'a göre ise "Hasat gününde mahsullerin hakkım verin" ifadesinden maksat, "zekâtın haricinde, mahsullerden tasaddukta bulunun" demektir. Ancak bu âlimler, zekâtın haricinde, tasadduk edilecek miktarın ne kadar olacağı hususunda çeşitli izahlarda bulunmuştur.
Atâ'ya göre, mahsul sahibinin gönlünden kopacak olan bir miktardır. Veya yiyecek maddelerinden bir avuçtur. İbrahim en-Nehaiye göre bir tutam mahsuldür, Rebi' b. Enese göre, yere dökülen başaklardır. Mücahide göre fakirlerin yemesi için mescitlere asılan hurma salkımıdır. Said b. Cübeyre göre, hayvanların yiyeceğidir.
Mücahid demiştir ki: "Kişi ekinleri biçtiği zaman dilencilere başak verir, dövmeye götürdüğü zaman da onlara yine başaklardan verir. Dövüp sapından ayırınca da onlara yiyecek olarak verir, işini bitirip mahsulü ölçünce de zekâtını ayınr. Hurmaları toplarken de onların salkımlarından yedirir. Ölçerken de yedirir. Ölçmeyi bitirince de zekâtını ayırır.
Bu hususta Yezid b. el-Esam diyor ki: "Hurmalar toplanınca hurma sahipleri, ağaçlarından bir hurma salkımı getirip Resûlüllah’ın mescidine asarlardı. Fakirler gelir, değnekleriyle o salkıma vururlar ve düşenleri yerlerdi. Birgün Resûlüllah, Hasan veya Hüseyinle birlikte mescide geldi. Onlardan biri bir hurma alıp ağzına götürdü. Resûlüllah o hurmayı çekip ağzından aldı. Çünkü Resûlüllah da, ehl-i beyti de sadaka yemiyorlardı.
a) Abdullah b. Abbas. Said b. Cübeyr, İbrahim en-Nehai, Hasan-ı Basri, Süddü ve Atiyye'den nakledilen diğer bir görüşe göre, "Hasat gününde, mahsullerin hakkını verin" emri, daha önce nazil olmuştu. Mahsullerin, zekâtını belirten emirler gelince bu âyet neshedilmiş oldu. Artık hangi mal olunsa olsun, ekin ve ağaç ta olsa zekât dışında bunlardan bir miktar tasaddukta bulunmak farz değildir. Çünkü, mahsullerin onda birinin veya onda yarımının zekât olarak verilmesi farz kılınmıştır.
Taberi de bu son görüşü tercih etmiştir. Zira, bütün âlimler, ekinlerin zekâtlarının ancak dövülüp ianelerinin ayrılmasından sonra, hurmaların zekâtlarının da ağaçlarından toplanıp kurumalarından sonra verileceği hususunda ittifak etmişlerdir Halbuki bu âyette, mahsullerin haklarının hasat gününde verilmesi emredilmektedir. Bu da göstermektedir ki bu emir neshedilmiştir.
Âyet-i kerime’nin sonunda "israf etmeyin. Çünkü Allah, israf edenleri sevmez." buyumlmaktadır.
Müfessirler. burada geçen "İsraf etmeyin" ifadesindeki muhataplardan kimlerin, israftan da neyin kastedildiği hususunda farklı görüşler zikretmişlerdir.
a) Ebul Âliye, İbn-i Cüreyc ve Ataya göre buradaki israf yasağı, tarımla meşgul olan kimseleredir. O kimselerin israf etmelerinden maksat ise, mahsullerini ve diğer mallarını fazlaca dağıtıp yoksul hale düşmeleridir.
b) Said b. el-Miiseyyeb ve Muhammed b. Kâ'b el-Kureziye göre ise buradaki muhataplar, tarımla meşgul olan insanlardır. İsraf etmelerinden maksat ise, mallarındaki, zekât ve sadaka hakkını vermeyerek günahkâr olmalarıdır. Bunlara göre israf etme, "Hakkı tecavüz etme" demektir.
c) İbn-i Zeyd'e göre ise, burada, kendilerine, israf etmeleri yasaklanan kimselerden maksat, idarecilerdir. İsraf etmelerinden maksat, ise, idare ettiklerinden, Allah'ın koyduğu sinirin üstünde mal almalarıdır. Allahü teâlâ, bu âyeti kelimesiyle, idare ettiklerinden zekâtları toplayan idarecilere, Allah'ın farz kıldığı miktardan daha fazlasını almalarını yasaklamıştır.
Taberi diyor ki: "Bize göre. bu hususta söylenecek doğru söz şudur: "Allahü teâlâ bu âyet-i kerime ile, haddi aşma anlamına gelen bütün israfları yasaklamıştır. Bu israf, Allah'ın koyduğu miktarın üstüne çıkmakla da olur, altına düşmekle de olur. Bu israfa, bizzat mal sahipleri de düşmüş olabilir, idareciler de, Kur'an-ı kerimi, tahsis edici herhangi bir delil olmadıkça genel anlamıyla olmak elbette ki daha isabetlidir.
Mahsullerini toplarken fakirlerin haklarını vermeyenler hakkında Kalem suresinde şöyle buyumluyor:
"Bahçe sahiplerini imtihan ettiğimiz tzibi, bunları da imtihan ettik. Bir zaman bahçe sahipleri, sabahleyin erkenden bahçelerinin meyvelerini devşireceklerine dair yemin etmişlerdi."
"Hiçbir istisnaya yer vermemişlerdi."
"Onlar daha uykudayken rabbin tarafından o bahçeyi bir bela sardı da simsiyah kesiliverdi."
"Sabah erkenden birbirlerine "Haydi devşireceksiniz mahsulünüzün başına erken gidin" diye seslendiler.
"Bugün hiçbir yoksul oraya girip yanınıza sokulmasın" diye aralarında fısıldanarak bahçeye doğru yürüdüler."
"Onlar, fakirlere yardım etmemeye güçlerinin yeteceğini zannederek gittiler."
"Bahçeyi görünce şöyle dediler: "Şüphesiz biz yolumuzu şaşırdık." "Hayır hayır. biz mahrum edilmişiz"
"İçlerinden en insaflıları: "Ben size, tevbe edip Allah’ı tesbih etmeniz gerekir dememiş miydim dedi."
"Onlar da "Biz, rabbimizi layık olmadığı sıfatlardan tenzih ederiz. Şüphesiz, biz Zalimlermişiz dediler."
"Birbirlerini kınamaya başladılar."
"Yazıklar olsun bize, şüphesiz biz, haddi aşanlarmışız."
"Umulur ki ki rabbimiz, bize bu bahçeden daha hayırlısını verir. Biz, herşeyi yalnız Rabbimizden isteriz." dediler.
"İşte azap böyledir. Ahiret azabı ise daha büyüktür. Keşke bilselerdi." Kalcın sûresi, âyet. 17-33
142. Âyetin Tefsiri
Hayvanlardan yük taşıyanları, etinden ve yününden istifade edilenleri de yaratan O'dur. Allah'ın, size rızık olarak vermiş olduğu şeylerden yeyin. Şeytanın izinden gitmeyin. Çünkü o, sizin için apaçık bir düşmandır.
Hayvanlardan binilmeye müsait ve yük taşımaya elverişli olanları, kesip etinden istifade ettiğiniz, ayrıca yünlerinden ve tüylerinden faydalandıklarınızı yaratan Allah’tır. Allah'ın size, rızık olarak vermiş olduğu ekinlerden, meyvelerden ve hayvanların etinden yeyin. Allah'ın size helal kıldığı temiz rizıkları kendinize haram kılarak Şeytanın adımlarına uymayın. Çünkü şeytan, sizin apaçık düşmanınızdır. Sizin yok olmanızı ve Allah'ın yolundan alıkonulmanızı ister.
Âyet-i kerime’de, bir kısım hayvanların yük taşıyan yani "Hamule" oldukları, diğerlerinin ise "Etinden ve yününden istifade edilen" Yani "fersen" oldukları zikredilmiştir. Miifessirler, bu iki kısım hayvanlardan hangi hayvanların kastedildiği hususunda iki görüş zikretmişlerdir.
Abbdullah b. Mes'ud, Abdullah b. Abbas, Mücahid ve Hasan-i Basri'den nakledilen bir görüşe göre "Hamule" diye vasıflandırılan hayvanlardan maksat, gebe kalabilen ve sutlarında yük taşıyabilen büyük develerdir. "Ferşen"den maksat ise küçük develerdir.
Abdullah b. Abbas, Rebi b. Enes, Katade Süddi, Dehhak, Hasan-ı Basri ve İbn-i Zeyde göre ise, "Hamule"den maksat, sırtlarına binilebilen deve, at, katır gibi hayvanlardır. "Ferşen"den maksat ise, koyunlar ve diğer hayvanların yavrularıdır. Taberi bu son görüşün tercihe şayan olduğunu söylemiştir.
Hayvanların, insanların istifadesi için yaratıldığını beyan eden diğer âyetlerde de buyuruluyor ki:
"Onlar, kendileri için, bizzat kudretimizin eseri olarak yarattığımız hayvanları görmüyorlar mı? Üstelik o mallara sahiptirler."
"Biz, o hayvanları kendilerine boyun eğdirdik. Bazılarına binerler, bazılarının da etini yerler."
"Kendileri için onlarda daha nice faydalar ve içecekler vardır. İliç şükretmezler mi? Yasin sûresi, âyet: 71-73
"Sizler için hayvanlarda da ibret vardır. îşkembelerindeki yem artıklarıyla kandan meydana gelen, saf, kolayca içilebilen sütü size içiririz."
"Allah, evlerinizi sizin için mesken kıldı. Hayvanların derilerinden, yolculuğunuzda ve mukim olduğunuzda kolayca taşıyabildiğiniz barınaklar yarattı. Size bu hayvanların yünlerinden, tüylerinden ve kıllarından eşya ve belirli bir zamana kadar kullanılan ticaret malları yarattı. Nahl sûresi, âyet: 66, 80
143. Âyetin Tefsiri
Sekiz çifti yaratan da O'dur. ikisi koyun ikisi keçidir. Ey Rasûlüm, de ki: "Allah, o çiftlerden iki erkeği mi yoksa iki dişiyi mi yahut o her iki dişinin karındakileri mi haram kılmıştır? Eğer doğru iseniz, bilgiye dayanarak bana haber verin."
Deve. sığır, koyun ve keçilerden dişi ve erkek olmak üzere sekiz tane çifti yaratan da Allah’tır. Bunlardan ikisi, koyun ve koç ikisi de keçi ve tekedir. Ey Rasûlüm, kendilerine ekin ve hayvanlardan bazılarını yasaklayıp onu Allah’ın haram kıldığını iddia eden şu insanlara de ki: "Allah, o çiftlerden erkek olan koç ve tekeyi mi yoksa dişileri olan koyun ve keçiyi mi yahut koyun ve keçinin karnındaki kuzu ve oğlağı mı haram kıldı'? Eğer Allah'ın, bunları size haram kıldığı iddianızda doğru iseniz, ilme dayanarak, bunu bana bildirin."
Görüldüğü gibi Allah bu âyet-i kerime ile, helal kıldığı şeyleri kendilerine çeşitli isimler takarak haram kılan müşrikleri kınamakta ve böyle bir yasağı kendisinin koymadığını beyan etmektedir.
144. Âyetin Tefsiri
. Geriye kalanın ikisi deve, ikisi de sığırdır. De ki: " Allah, bu çiftlerden iki erkeği mi yoksa iki dişiyi mi yahut o dişlerin karnındakilerı mı haram kılınıştır? Yoksa Allah bunu sîze emrederken huzurunda mı bulunuyordunuz?" Hiçbir bilgiye dayanmadan, insanları saptırmak için Allah’a karşı yalan uyduranlardan daha zalim kim olabilir? Şüphesiz ki Allah, zalim kavmi hidâyete erdirmez.
Bunlardan ikisi erkek ve dişi deve, ikisi de erkek ve dişi sığırdır. Böylece hepsi sekiz çift eder. Ey Rasûlüm, yine onlara de ki: "Allah, erkek deve ve erkek sığırı mı haram kıldı. Yoksa dişi Deve ve dişi sığırı mı? Yahut bu dişilerin karınlarındaki yavruları mı haram kıldı? Yoksa rabbiniz bunları size emrederken sizler orada hazır mı bulunuyor dunuz? Çünkü bu iddia etliğiniz şeyler, ya vahiy yoluyla yahut da kulaklarınızla işitmek suretiyle bilinir. Allah size bu hususta Peygamber gönderip onun vasıtasıyla vahiy mi indirdi? Yoksa siz bizzat Allatılan kulağınızla mı duydunuz? Hiçbir bilgiye dayanmaksızın, sırf cehaleti ve beyinsizliğiyle, insanları yoldan saptırmak için Allah’a karşı yalan uyduranlardan daha zalim kim olabilir? Şüphesiz ki Allah, zalim kavmi hidâyete erdirmez.
Bu âyet-i kerime, taptıkları putları Allah’a denk tutan müşriklerin, bir kısım hayvanları "Bahire" "Sâibe" "Vasile" ve "Mâm" diye vasıflandırarak onlardan faydalanmamalarını kınamakla ve bu cahiliye atletlerini reddetmektedir.
145. Âyetin Tefsiri
Ey Rasûlüm, de ki: "Bana vahyolunanlardıı, yiyen bir kişinin yediği herhangi bir şeyin haram olduğuna dair bir hüküm bulamıyorum. Ancak leş veya akıtılmış kan yahut domuz eti ki o pistir yahut doğru yoldan çıkarak Allah’tan başkası adına kesilen hayvanların yenmesi haramdır. "Kim zaruret içinde kalırsa, haddi aşmamak ve başkasının hakkına tecavüz etmemek suretiyle bunlardan yiyebilir. Şüphesiz ki rabbin çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.
Ey Rasûlüm, Allah’a ortak koşan bu müşriklere ki: "Allah'ın kitabında bana vahyettiği hükümler içinde, sizin haram saydığınız şeylerin haram olduğunu görmüyorum." Ancak şunlar hariç. Bunlar haramdır. Bunlar da leş. akıtılmış kan, pis olduğundan dolayı domuz eti, Allah'ın adı anılmayıp Allah'ın dışındaki başka varlıkların adı anılarak kesilen hayvanların etidir. Kim mecbur kalır da zanıret halini aşmadan ve başkalarının hakkına tecavüz, etmeden bunlardan yerse, bilsin ki rabbin çok affeden ve çok merhamet edendir. Mecbur kalanın bu haram şeylerden yemesine izin vermesi de onun merhametindendir.
Allahü teâlâ bu âyet-i kerime ile, ekinlerinden ve hayvanlarından bir kısmını putlarına, bir kısmım da Allah’a ayıran yine ekin ve hayvanlarından bazılarının sadece belli kimselere helal olup diğerlerine haram olduğunu iddia eden müşrikleri yalanlamakta ve buyurmaktadır ki: "Bunların haram kılındığına dair, Allah tarafından size bir peygamber mi gelip te haber verdi. Yoksa sizler, bizzat Allah’ı görüp, haram kıldığını ondan işittiniz de onların haram olduklarınımı söylüyorsunuz? Sizler bu iddialarınızda yalancısınız.
Ey Rasûlüm, de ki: "Bana gelen âyetlerde, ancak leşin, akıtılmış kanın, domuz etinin ve Allah'tan başka bir varlık adına kesilenin haram olduğu bildirildi. Ey müşrikler, sizlerin, bir takım şeyleri kendi iftiralarınızla helal veya haram kılmanız, uydurulmuş yalandan başka bir şey değildir. Ona itibar edilmez. Zira, helâl ve haram kılma yetkisi ancak Allah’a aittir.
Âyet-i kerime’de, akıtılmış kanın haram kılındığı ifade edilmiştir. Bu itibarla, kesilen hayvanın etinin üzerinde veya pişirildiği kabın ağzında görülen kan ve kırmızılıklar haram değildir.
Dini usullere riâyet edilmeden kesilen ve leş olan hayvanın eti, hayvanı keserken akıtılmış olan kan, domuz eti, kesilirken, Allah'ın adı anılmayarak kesilen hayvan, boğularak ölen, dövülerek öldürülen, yüksek bir yerden düşerek ölen, birbirleriyle dövüşerek ölen hayvanların, eğitilmemiş yırtıcı av hayvanlarının, yakalayıp bir kısmını yedikleri hayvanın etleri haramdır. Bunlar yenmez.
Eğer boğulmakta olan, dövülen, yüksek yerden düşen, dövüşerek ölme durumuna gelen ve yırtıcı hayvanların saldınsına uğrayan hayvanlar henüz ölmeden yetişilip kesilirse etleri helaldir, yenir. Zira âyette "... Canı çıkmadan kestiğiniz hariç Maide sûresi, âyet 3 buyurulmaktadır.
Bu konuda daha geniş bilgi için Maide suresinin üçüncü âyetinin izahına bakınız.
146. Âyetin Tefsiri
Biz, Yahudilere, tırnaklı her hayvanı haram kıldık. Onlara, sığır ve davarın sırt, bağırsak ve kemik yağlarının dışında, iç yağlarını da haram kıldık. Azgınlıklarından dolayı onları bu şekilde cezalandırdık. Şüphesiz ki biz doğru söyleyiniz.
Biz, bu zikredilen haram şeyler yanında, özellikle Yahudilere, her tek tırnaklı veya bitişik parmaklı deve, deve kuşu, ördek ve benzeri hayvanları haram kıldık. Sığır ve koyunun da sırt veya bağırsak yahut, kemiklere karışık olanın dışındaki iç yağlarını haram kılmıştık. Bizim bunları, özellikle Yahudilere haram kılmamız, onları, azgınlıkları yüzünden cezalandınnamızdandı. Şüphesiz ki biz, sözünde sadık olanlarız. Yahudiler ise: "Bunları Allah haram kılmadı, Ya-kup aleyhisselam kendi kendine haram kıldı. Biz de ona uyuyoruz." şeklindeki iddialarında da yalancıdırlar.
147. Âyetin Tefsiri
Eğer seni yalanlarlarsa onlara şöyle de: "Rahbiniz geniş rahmet sahibidir. Fakat onun azabı da suçlu kavimden geri çevrilmez.
Ey Rasûlüm, eğer yahudiler seni yalanlarsa de ki: "Rabbim geniş rahmet sahibidir. Bu itibarla beni yalanlamanız suretiyle inkâra düşmenizden dolayı sizin cezanızı derhal vermez. Belirli bir güne kadar erteler." Şunu da bilin ki, rabbimin azabı suç işleyen bir topluluktan geri çevrilmez.
148. Âyetin Tefsiri
Allah’a ortak koşanlar şöyle diyecektir: "Eğer Allah dileseydi ne biz ne de babalarımız ona ortak koşardık. Ve ne de bir şeyi haram kılardık. "Bunlardan öncekiler de böyle yalanlamışlardı. Nihâyet azabımızı tattılar. Onlara de ki: "Meydana çıkararak bize göstereceğiniz bir bilgi var mı? Siz sadece Zann'a tâbi oluyorsunuz. Ve siz, yalan söylüyorsunuz.
Allah ortak koşanlar şöyle diyeceklerdir. "Eğer Allah bizim iman etmememizi dilemiş olsaydı, biz de atalarımız da iman eder, ona ortaklar koşmazdık. Sadece ona tapardık. Bir takım şeyleri de haram saymazdık. Fakat Allah, yaptıklarımızdan razı olmaktadır.
Ey Rasûlüm, bu müşrikler, senin getirdiğin hakkı yalanladıkları gibi bunlardan önce gelen ataları da hakkı yalanlamışlar ve bizim azabımızı tatmışlardır. Şâyet bu iddialarında doğru olsalardı Allah onları cezalandırmaydı.
Ey Rasûlüm, onlara de ki: "Bize gösterebileceğiniz bir itim var mı? Sizler ancak zann'a tâbi oluyorsunuz. Ve sadece yalan söylüyorsunuz."
149. Âyetin Tefsiri
De ki: "En üstün delil Allah’andır. O dileseydi elbette hepimizi hidâyete erdirirdi.
Allah dileseydi bütün insanları zorla hidâyete erdirdi. Fakat bunu dilemedi ve herkesi kendi iradesine bıraktı. Bu hususta başka âyetlerde de şöyle buyurulmaktadır."... Allah dileseydi onları hidâyette birleştirirdi.,. En'am sûresi, âyet: 35
"Ey Rasûlüm, sana da geçmiş kitapları tasdik eden ve onları muhafazası altına alan Kur’an’ı hak ile indirdik. Aralarında Allah'ın indirdiği ile hükmet. Onların heva ve heveslerine uyarak, sana gelen haktan sapma. Herbiriniz için bir şeriat ve yol tayin ettik. Eğer Allah dileseydi sizi tek bir ümmet yapardı. Fakat sizi ümmetlere ayırması, verdikleriyle sizi imtihan etmek içindir. O halde iyiliklere koşuşun. Hepinizin dönüşü Allah’adır. O, ihtilaf etmekte olduğunuz şeyi size bildirecektir Mâide sûresi, âyet: 48
"Ey Rasûlüm, eğer rabbin dileseydi, yeryüzündekilerin hepsi iman ederdi. O halde iman etsinler diye insanları zorluyor musun Yunus sûresi, âyet: 09
"Eğer rabbin dileseydi insanları tek bir ümmet yapardı. Fakat onları serbest bıraktı. Onlar da durmadan ihtilaf etmektedirler. Hud sûresi, âyet: 118
150. Âyetin Tefsiri
De ki: "Haydi Allah'ın, bunu haram kıldığına dair şahitlik edecek şahitlerinizi getirin. "Şahitlik etseler de onları tasdik etme. Âyetlerimizi yalanlayan ve ahirde iman etmeyenlerin heva ve heveslerine uyma. Onlar, taptıklarını rablerine denk sayarlar.
Ey Rasûlüm, Allah’a karşı yalan uyduran bu müşriklere de ki: "Allah'ın belli ekin ve hayvanları size haram kıldığına dair şahitlik edecek olan şahitlerinizi getirin. "Onlar şahit getirecek olsalar bile sen onlara inanma. Çünkü onlar, yalancı şahitlerdir. Helal ve haram hakkındaki âyetlerimizi yalanlayanların ve âhiret gününe iman etmeyenlerin heva ve heveslerine uyma. Bunlar, âhireti inkâr etmeleri yanında, put ve benzeri şeyleri rablerine denk tutan ve ona ortak koşan kimselerdir.
151. Âyetin Tefsiri
De ki: "Gelin size rabbinizitı haram kıldıklarını okuyayım. Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana babaya iyilik yapın, fakirlikten dolayı çocuklarınızı öldürmeyin." Sizi de onları da biz rızıklandırırız. Hayasızlıkların açığına da gizlisine de yaklaşmayın. Allah'ın, öldürülmesini haram kıldığı bir cana, haklı bir sebep olmadıkça sakın kıymayın. Allah, aklınızı kullanasınız diye size bunları emretti.
Ey Rasûlüm, sadece kendi görüşlerine ve şeytanın vesveselerine kapılarak Allah'ın, kendilerine vermiş olduğu rızıklardan bir kısmını haram sayan, çocuklarını öldüren ve Allah’a eşler koşan şu müşriklere de ki: "Gelin, rabbinizin size gerçekten haram kıldığı şeyleri bildireyim. Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmayın. Anne ve babaya iyi davranın, fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin. Sizi de çocuklarınızı da biz rıziklandırırız. Hayasızlıkların açığına da gizlisine de yaklaşmayın. Kısası hak etme, dinden çıkma, evli iken zina etme gibi, ölümü hak etme halleri müstesna, Allah'ın, öldürülmesini haram kıldığı kişiyi öldürmeyin. Allah size bunları emretti ki aklınızı kullarlasınız.
*Gürüldüğü gibi âyet-i kerime, Allahü teâlânın haram kıldığı ve ayrıca yapılmasını emrettiği beş hususu zikretmektedir. Abdullah b. Mes'ud'un bu âyeti hakkında şöyle dediği rivâyet edilmektedir: "Kim, Allah'ın Resulünün, üzerinde mühürü bulunan vasiyetini görmek isterse şu üç âyeti okusun. Bu âyetler, En'am suresinin yüz elli bir, yüz elli iki ve yüz elli üçüncü âyetleridir."
Bu âyette zikredilen beş hususa gelince:
a- Allah’a oitak koşmak: Bu, en büyük günahtır, Nitekim şu âyette de buyuruluyor ki: "Şüphesiz ki Allah, kendisine ortak koşulmasını affetmez. Bunun dışında dilediği kimseyi affeder. Kim Allah’a ortak koşarsa, şüphesiz büyük bir günah ile iftira etmiş olur. Nisa sûresi, âyet: 48
b- Ana babaya iyilik yapmak: Allahü teâlâ, Kur'an-ı Kerimin birçok âyetinde, kendisine itaat edilmesini emretmesinin hemen ardından anne babaya iyilikte bulunmayı emretmektedir. Bu hususta da şu âyetlerde de buyuruluyor ki:
"Rabbin kesinlikle emretti ki, ancak kendisine ibadet edin, anne ve babaya iyilik edin. Anne ve babadan biri veya her ikisi yanında yaşlanır ve düşkünleşirse, bezginliğini hissettirir bir şekilde, onlara "Öf bile deme, azarlama, onlara güzel ve tatlı sözler söyle. İsra sûresi, nyot: 23
"Biz insana, ana-babasına karşı iyi davranmasını emrettik. Annesi onu kat kat meşakkat içinde kamında taşımıştır. Çocuğun sütten kesilmesi de iki yıl içinde olur. Biz insana: "Bana ve anne babana şükret" dedik. Kıyamet günü dönüş ancak banadır. Lokman sûresi, Âyet; 14
Abdullah b. Mes'ud diyor ki:
"Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'den "Ey Allah'ın Resulü, amellerin hangisi daha üstündür?" diye sordum. "Vaktinde kılınan namazdır." buyurdu. "Sonra hangisi?" dedim, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) "Anneye babaya iyilikte bulunmaktır." buyurdu. "Sonra hangisidir?" diye sordum, Resûlüllah "Allah yolunda cihad etmektir." diye cevap verdi. Bundan sonra ben sustum. Şâyet daha fazla soracak olsaydım onlara da cevap verecekti. Buhari, K. el-Cihad, bab: 1, K. et-Tevhid, h;ıb: 48/Müslim, K. el-lmam, bab: 137, Hadis No: 85
c) Fakirlikten dolayı çocukları öldürmek: Fakirlik korkusuyla çocukları öldürmenin de en büyük günahlardan olduğunu beyan eden bir Hadis-i Şerifte buyuruluyor ki: "Abdullah b. Mes'ud diyor ki:
"Resûlüllah'tan, "Allah katında en büyük günah nedir?" diye sordum. Resûlüllah "Kendini yaratan Allah’a ortak koşmandır." buyurdu. Dedim ki: "Şüphesiz ki bu büyük bir günahtır. Peki sonra hangisidir?" buyurdu ki: "Seninle birlikte yemek yiyeceğinden korkarak çocuğunu öldürmendir." Sonra hangisidir?" diye sordum. Resûlüllah: "Komşunun karısıyla zina etmendir." diye cevap verdi. Buhari, K. Tefsir el-Kur'im, Sum 2, bab: 3, Sûre 25, bab: 2/ Müslim, K. el-İman bab: 141, 142, Hadis No: 86
d- Hayasızlık yapmak: Buradaki hayasızlıktan maksat, zina ve benzeri fiilleri işlemektir. Bu hususta Allahü teâlâ buyuruyor ki: "Sakın zinaya yaklaşmayın. Çünkü o rezilliktir, kötü bir yoldur." îsra sûresi, âyet: 32
e- Allah'ın, öldürülmesini haram kıldığı cana kıymak: Allahü teâlâ bu hususta da buyuruyor ki: "Kim bir mü’mini kasten öldürürse, onun cezası cehennemdir. Orada ebedî olarak katacaktır. Allah ona gazap ve lanet etmiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır. Nisa sûresi, Âyet: 94
Peycamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) bir Mü’minin ancak şu sebeplerle öldürülebileceğini,"bunun dışında öldürmenin cinÂyet olacağını beyan etmekledir. Buyuruyor ki:
"Allah’tan başka hiçbir ilâh olmadığına ve benim, Allah'ın peygamberi olduğuma dair şehadet getiren bir Müslümanın öldürülmesi şu üç kimse dışında helal değildir. Bunlar, haksız yere birini öldüren, evli olduğu halde zina eden ve dinden çıkıp cemaati terkedenlerdir. Buhari, K. ed-Diyat, bab: 6/Müslim, K. el-Kasame, bab: 25, 26, Hadis No: 1676
152. Âyetin Tefsiri
Yetim güçlenip rüşdüne erinceye kadar onun malına en güzel yolun dışında yaklaşmayın. Ölçüyü ve tartıyı adaletle yapın. Biz, kişiyi ancak gücünün yettiği ile nıcs'ul tutarız. Akrabanız dahi olsa, konuşurken adaletli olun. Ve Allah'ın ahdini yerine getirin. Allah, düşünesiniz diyesize bunları emretti.
Yetim büyüyerek rüşdüne erinceye kadar onun malına yaklaşmayın. Ancak ona faydalı olacak bir şekilde yaklaşın. Ölçü ve tartılarınızı adaletle yapın, insanların haklarını yemeyin. Biz, kişiyi, ancak gücünün yettiği ile mükellef tutarız. Kimseye gücünün yetmediği yükü yüklemeyiz.
Ey insanlar, aranızda hüküm verdiğiniz zaman hakkı söyleyin. Hakkında hüküm vereceğiniz kimse, akrabanız dahi olsa adaletli davranın, Allah'ın emirlerini yerine getirin. Allah bunları size, düşünüp öğüt alasınız diye emretti.
153. Âyetin Tefsiri
İşte benim yolum budur. Dosdoğrudur. Ona uyun. Başka yollara uymayın ki sizi, Allah'ın yolundan ayırmasın. Allah bunları size, sakınasınız diye emretti.
Size göndermiş olduğum bu din, benim dosdoğru yolumdur. Onda hiçbir eğrilik yoktur. Ona uyun. Kendinize onu rehber edinin. Yahudiler, Hıristiyanlar ve Putperestler gibi birçok yollar tutmayın ki sizi, Allah'ın yolundan ayırmasınlar. Rabbiniz bunları size emreder ki onun azabından ve gazabından korkasınız.
Abdullah b. Mes'ud diyor ki:
"Birgün Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) yere bir çizgi çizdi ve "Bu Allah'ın yoludur" dedi. Sonra bu çizginin sağında ve soluda başka çizgiler de çizdi ve şöyle buyurdu: "Bunlar da başka yollardır. Bunların herbirinin başında, kendisine çağıran bir Şeytan bulunmaktadır. "Sonra da bu Âyet-i kerime’yi okudu. İbn-i Mace, K. el-Mııkiidtlime bab: 1/Darimî, k. el-Mukaddime, bab: 23
Abdullah b. Abbasın da, bu mahiyetteki âyetleri şöyle izah ettiği rivâyet edilir. "Allah, mü’minlere, cemaat halinde olmayı emretti. Ve onlara, ihtilafa düşmeyi ve bölük pörçük olmayı yasakladı. Ve kendilerinden önceki ümmetlerin, Allah'ın dini hususunda tartışıp birbirlerine düşmeleri sebebiyle helak olduklarını haber verdi.
154. Âyetin Tefsiri
Sonra iyilik işleyenlere nimetimizi tamamlamak, herşeyi geniş bir şekilde açıklamak ve bir hidâyet ve rahmet olmak üzere Mûsaya kitabı verdik. Ki onlar rablerine kavuşacaklarına iman etsinler.
Allahü teâlâ, insanlara ve özellikle İsrailoğullarına neleri helal, neleri haram kıldığını zikrettikten sonra, İsrailoğullarından olan Hazret-i Mûsaya, herşeyi bütün incelikleriyle anlatan Tevratı verdiğini beyan ederek buyuruyor ki:
Sonra biz Mûsaya, dünyada yapmış olduğu iyiliklere ve rabbinin kendisine yüklemiş olduğu vazifeleri ifa etmesine mukabil ona vermiş olduğumuz nimetleri tamamlamak için Tevratı verdik. O Tevrat, dini hususlarda herşeyi izah ediyor, onlara doğru yolu gösteriyordu. O, tarafımızdan onlara verilmiş bir rahmetti. Böylece İsrailoğulları, rablerinin huzuruna çıkacaklarına iman etmiş olsunlar, inkârdan vaz geçsinler.
Müfessirler bu âyet-i kerime’yi birkaç şekilde tefsir etmişlerdir. Mücahid, Mealde tercih edilen görüşü ileri sürerek bu âyetin mânâsını: ... İyilik işleyenlere nimetimizi tamamlamak..." şeklinde izah etmiştir.
Abdullah b. Mes'ud'un da bu âyet-i kerime’yi, bu mânâyı ifade edecek şekilde kıraat ettiği rivâyet edilmektedir.
Rebi' b. Enes ise âyetin mânâsını ".. Dünyada iyilik işleyen Mûsaya nimetimizi tamamlamak.,." şeklinde izah etmiştir.
İbn-i Zeyd de âyetin mânâsını, "Allah'ın, Peygamberlerine olan nimetlerini tamamlamak üzere..." şeklinde izah etmiştir. Taberi bu görüşü tercih etmiştir. Çünkü âyetin metni buna daha müsaittir.
155. Âyetin Tefsiri
İşte bu da bizim indirdiğimiz mübarek bir kitaptır. Ona uyun ve Allah’tan korkun ki merhamet olunasınız.
Peygamberimiz Muhammede indirmiş olduğumuz bu Kur'an da mübarek bir kitaptır. Siz Mü’minler ona tâbi olun. Onu rehber edinin kııdsiyetini ihlal ederek başka hükümlerle amel etmekten kaçının ki merhamet olunasmız ve Allah’ın azabından kurullasınız.
156. Âyetin Tefsiri
Bak. Âyet 157.
157. Âyetin Tefsiri
Bu Kur’an’ı indirdik ki: "Kitap, bizden önceki Yahudi ve Hıristiyan taifelerine indirildi. Biz ise, onların kitabını okumaktan habersizdik." Veya: "Eğer bize kitap indirilseydi biz onlardan daha doğru yolda olurduk." demeyisiniz. Şimdi ise, rabbinizden size apaçık bir delil, bir hidâyet ve rahmet gelmiştir. Allah'ın âyetlerini yalanlayan ve onlardan yüzçevirenden daha zalim kim olabilir? Âyetlerimizden yüzçevirenleri, yüzçevirdiklerinden dolayı yakında en kötü bir azapla cezalandıracağız.
Ey Müşrikler topluluğu, "Bizden önceki Yahudi ve Hristiyan taifelerine kitap indi. Bize ise, tâbi olacağımız bir kitap inmedi. Biz bu iki taifenin okuduğu şeylerden habersiziz. Çünkü o kitaplar bizim lisanımızla değil." Demeyisiniz veya: "Yahudi ve Hıristiyanlara indirildiği gibi, şâyet bizim üzerimize de kitap indirilmiş olsaydı biz onlardan daha fazla doğru yolda olurduk." demeyesiniz diye bu kitabı indirdik. Şüphesiz ki sizlere, rabbiniz tarafından açık bir delil, bir hidâyet ve rahmet olan Kur'an geldi. Artık Allah'ın âyet ve delillerini yalanlayan ve onlardan yüzçevirip onlara iman etmeyenden daha zalim kim olabilir? Âyetlerimizden yüzçevirenleri, yüzçevirmeleri sebebiyle kötü bir azapla cezalandıracağız.
158. Âyetin Tefsiri
Onlar, kendilerine Meleklerin gelmesinden yahut rabbînin bazı alâmetlerinin gelmesinden başka bir şey mi beklerler? Rabbinin alâmetlerinden bir kısmının geldiği gün, daha önce inanmamış veya imanıyla bir iyilik kazanmamış olan bir nefse imanı fayda vermeyecektir. De ki: "Bekleyin, şüphesiz biz de bekliyoruz."
Ey Rasûlüm, bu müşrikler, kendilerine canlarını almak için Meleklerin gelmesinden veya kıyamette hesaba çekmek için rabbinin gelmesinden yahut, güneşin batıdan doğması gibi, rabbinin kıyamet alâmetlerinin gelmesinden başka birşey mi beklerler? Rabbinin kıyamet alâmetlerinden bir kısmının geldiği gün, daha önce iman etmemiş veya imanı kendisine fayda vermemiş olan bir kişiye o gün imanı fayda vermeyecektir. O halde Allah’ın, size gelecek olan ceza ve azabını bekleyin. Biz de sizinle beraber bekliyoruz.
Bu Âyet-i kerime’de Allahü teâlânın, kıyamet kopmadan önce göstereceği bazı alemetlerin ortaya çıkması halinde, ondan önce iman etmeyenlerin, o alamet çıktıktan sonra iman etmelerinin, kendilerine herhangi bir fayda sağlamayacağı beyan edilmektedir. Bu alâmetin kıyamet alâmetlerinden hangisi olduğu hususunda iki görüş zikredilmiştir.
a) Ebû Said el-Hudri, Ebû Hüreyre, Ebû Zer el-Ğifari, Safvan b. Assal, Muaviye b. Ebi Süfyan, Abdurrahman b. Avf, Abdullah b. Amr b. el-As ve Abdullah b. Abbasın, Resûlüllahdan rivâyet ettiklerine göre bu alâmet, güneşin batıdan doğmasıdır.
Abdullah b. Mes'ud, Katade, Ubeyd b. Umeyr, Dehhak, Muhammed b. Ka'b el-Kurezî ve Abdullah b. Amr da bu görüştedirler.
Bu hususta Ebû Said el-Hudrî diyor ki:
"Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), Aziz ve Celil olan Allahü teâlânın "... Rabbinizin alâmetlerinden bir kısmının geldiği gün daha önce inanmamış veya imanıyla bir iyilik kazanmamış olan bir nefse imanı fayda vermeyecektir..." âyetini okuduktan sonra buyurdu ki; "Bu alâmet, güneşin batıdan doğmasıdır. Tirmizi K. Tefsir el-Knr'an Sûre fi, Hadis No: 3071
Bu hususta, Ebû Hüreyre (radıyallahü anh) diyor ki:
Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Güneş batıdan doğmadıkça kıyamet kopmayacaktır. Güneşin batıdan doğduğunu görünce, yeryüzünde yaşayan bütün insanlar iman edeceklerdir. Fakat o zaman daha önce inanmamış veya imanı kendisine bir fayda vermemiş olan kişiye, imanı fayda vermeyecektir. Buhari, K. Tefsir ol-Kur'an Sûre 6, b. 9 Müslim K. el-İman b. 248, UN. 157
Ebû Zer el-Gifarî de diyor ki:
Bir gün Resûlüllah buyurdu ki: ."Bu güneşin nereye gittiğini biliyor musunuz?" Sahabiler de dediler ki: "Allah ve Resulü daha iyi bilir" Resûlüllah buyurdu ki; "Bu güneş, .Arşın altındaki karargahına varıncaya kadar yoluna devam eder. Oraya varınca secdeye kapanır. Kendisine "Yukan kalk. Geldiğin yere geri dön." deninceye kadar secde halinde devam eder. Bundan sonra geriye döner, doğduğu yerden doğar, sonra yine Arş'ın altındaki karargahına varıncaya kadar yoluna devam eder. Oraya varınca secdeye kapanır. Kendisine "Yukan kalk. Geldiğin yere geri dön" deninceye kadar secde halinde devam eder. Bundan sonra geri döner. Doğduğu yerden doğar. Sonra insanlar o güneşte garip karşılayacakları bir değişiklik görmezler. Nihâyet Arş'ın altındaki karargahına varır. Orada ona denir ki "Yukan kalk. Artık batıdan doğ." Güneş te batısından doğar. Siz biliyor musunuz bu ne zaman olacaktır?" Bu, daha önce iman etmemiş veya imamyla bir iyilik kazanmamış olan kimseye, imanının fayda vermeyeceği bir zamandır. Müslim, K. el-İman b. 250. HN: 159
Safvan b. Assâl diyor ki:
Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Güneşin battığı yerde, genişliği, yetmiş yıllık bir mesafede bulunan açık bir kapı vardır. Bu kapı, güneş batı yönünden doğuncaya kadar, tevbe için açıktır. Güneşin bu yönden doğduğu zamandan itibaren ise daha önce iman etmeyen veya imanından hayır görmeyen herhangi bir kimsenin iman etmesi ona fayda vermeyecektir İbn-i Mace K. el-Fiten bab: 32 HN. 4070
Abdullah b. Abbas diyor ki "Yatsılardan bir yatsı vaktinde Resûlüllah dışarı çıktı ve insanlara dedi ki; "Ey Allah'ın kulları, Allah’a tevbe edin. Çünkü sizlerin, güneşin batıdan doğduğunu görmeniz yakındır. Güneş bunu yapınca tevbe kapısı kapanacak, amel defteri dürülecek ve iman etme imkanı sona ermiş olacaktır." İnsanlar da dediler ki! "Ey Allah'ın Resulü, bunun bir alâmeti var mıdır?" Resûlüllah da buyurdu ki: "Bunun, sîzin için alameti, üç gece kadar uzayan bir gecedir. Rablerinden korkan insanlar uyanacaklar, rablerine namaz kılacaklar. Namazlarını bitirecekler, gece bitmeyecek aynen devam edecektir. Sonra yataklarına varıp uyuyacaklar, uyandıklarında, gecenin aynen devam ettiğini görecekler. Bunu anlayınca büyük bir hadisenin, başlarına geleceğinden korkacaklar. Sabah olunca güneşin doğması uzayacak, onlar, güneşin doğmasını beklerken güneş onlara batı tarafından doğacak. Güneşin böyle yapmasından sonra, daha önce iman etmemiş olan kimsenin iman etmesi, kendisine herhangi bir fayda sağlamayacaktır.
b) Abdullah b. Mes'ud, Hazret-i Âişe, Ebû Hureyre, Hasan-ı Basri ve Kat aileden nakledilen diğer bir görüşe göre bu âyette beyan edilen ve ortaya çıkması halinde, iman etmeyenin iman etmesinin fayda sağlamayacağı bildirilen bir kısım kıyamet alametlerinden maksat şu üç alamettir. Onlar da Dâbbetül Arz ile Ye'cûc ve Me'cûc'ün ortaya çıkması ve güneşin batıdan doğması alametleridir.
Bu hususta Ebû Hüreyre, Resûlüllah’ın şöyle buyurduğunu Rivâyet etmiştir.
"Üç şey ortaya çıktığında, daha önce iman etmeyenin veya imanından hayır görmeyenin iman etmesi, artık kendisine fayda vermeyecektir. Bu üç şey de, güneşin batıdan doğması, Deccalin ve Dâbbetül Arz'ın ortaya çıkmalarıdır Müslim, K. el-İman b. 249, HN: 158.
Taberi diyor ki: "Bu iki görüşten doğru olmaya daha layık olanı, hakkında Resûlüllahtan birbirini destekleyen haberler Rivâyet edilen
birinci görüştür. Yani, güneş batıdan doğduktan sonra artık herhangi bir kimsenin iman etmesi ona bir fayda sağlamayacaktır.
Evet, güneşin batıdan doğduğu zaman insanlar büyük bir paniğe kapılacaklar, o günün dehşetini bizzat gözleriyle görecekler, artık düşünüp öğüt alma imkanları kalmayacaktır. İşte o anda ister istemez iman edenlerin imanlan kendilerine fayda vermeyecektir. Bunlar daha önce, ellerinde olan fırsatı kaçırdıklarından, bahaneleri de olmayacaktır.
159. Âyetin Tefsiri
Ey Rasûlüm, dinlerini parça parça edip fırkalara ayıranlarla artık senin bir alakan yoktur. Onların işi Allah’a kalmıştır. Sonra Allah, yaptıklarını onlara bildirecektir.
Ey Rasûlüm, sen dinleri hakkında ihtilafa düşüp bölünerek fırka ve hiziplere ayrılan Yahudiler, Hıristiyanlar bid'atçilar, şüpheciler ve sapıklardan uzaksın. Sen, hak olan dininden ayrılan müşriklerden, putperestlerden, Yahudilerden, Hıristiyanlardan ve mürtedlerden değilsin. Onlar da senden değildir. Onların cezalandırılmaları Allah’a aittir. Sonra Allah ahirette onlara yaptıkları amelleri bildirecek ve ona göre hesaba çekecektir.
*Müfessirler, bu âyette, dinlerini parça parça ederek gruplara ayrıldıkları beyan edilen, kişilerden kimlerin kastedildiği hususunda iki görüş zikretmişlerdir:
a) Mücahid, Katade, Süddi, Abdullah b. Abbas ve Dehhaka göre bunlardan maksat, Yahudi ve Hristiyanlardır. Çünkü bunlar, Resûlüllah gelmeden önce dinlerini bölük pörçük etmişler ve ihtilafa düşmüşlerdir. Resûlüllah gelmce de bu âyetle halleri beyan edilmiştir.
b) Ebû Hüreyre'ye göre ise bu âyette, dinlerini parça parça edip ayrılığa düşmeleri beyan edilen insanlardan maksat, bu ümmetin bid'atçıları, Kuranm muhkem âyetlerini bırakarak müteşabih âyetlerine uyanlarıdır. Ebû Hüreyre, Resûlüllah’ın, bu âyeti bu şekilde izah ettiğini rivâyet etmiştir.
Taberi, diyor ki; "Bana göre bu konuda doğru olan söz, Allahü teâlânın, bu âyetle hak dinini bölük pörçük eden ve ayrılığa düşen bütün insanları kastettiğini söyleyen sözdür. Resûlüllah’ın üzerinde bulunduğu Hanif dininden ayrılan putperest müşrikler de Yahudiler de Hıristiyanlar da, Hanif dinindeymiş gibi görünüp te bid'atlar icadedip insanları doğru yoldan saptıranlar da bu âyetin genel ifadesine dahildirler."
Âyet-i kerime’de "Senin, dinlerini parça parça edip fırkalara ayrılanlarla bir alakan yoktur" buyurulmaktadır.
Süddiye göre bu âyet-i kerime, kâfirlerle savaşmanın farz kılınmasından önce inmiş, Resûlüllah’a, kâfirlerle savaşmamalarını emretmiş, daha sonra ise tevbe suresinin, otuz altıncı âyetindeki "Ey mü’minler, müşriklerle topluca savaşın" emriyle neshedilmiştir.
Ebul Ahves, Mâlik b. Miğvel ve Ümmti Selemeden nakledilen diğer bir görüşe göre bu âyet-i kerime neshedilmemiştir. Zira bu âyet, Resûlüllah’ın vefatından sonra, islamda olmayan bir kısım şeyleri ihdas edecek olan kişilerden onun beri olduğunu beyan etmektedir.
Taberi diyor ki: "Bu hususta doğru olan görüş şudur: Allahü teâlâ bu âyetle, Peygamberi Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e, ümmetinin bid'atçılarından, İnkârcılarından, kavminin müşriklerinden, yahudi vehıristiyanlardan beri olduğunu bildirmektedir. Allahü teâlânın bunu bildirmesi, Resûlüllah’ın, onlarla savaşmalarını yasaklamış olduğu mânâsına gelmemektedir. Bu itibarla âyetin mensuh olduğunu söylemek doğru değildir. Zira, bir âyetin mensuh olduğunu söyleyebilmek için ona dair sahih delillerin bulunması gerekir.
Mücahid, Katade, Dehhak. ve Süddî, bu âyetin, yahudi ve Hıristiyanlar hakkında nazil olduğunu söylemiştir.
160. Âyetin Tefsiri
Kim bir iyilik ortaya koyarsa ona o iyiliğin on katı vardır. Kim de bir kötülük işlerse, sadece o kötülüğün misliyle cezalandırılır. Onlar, haksızlığa uğratılmazlar.
Kim, kıyamet gününde rabbinin huzuruna, yaptığı bir iyilikle gelirse, ona, yaptığı iyiliğin on katı sevap vardır. Kim de yaptığı bir kötülükle gelirse o da ancak yaptığı kötülük kadar bir cezaya çarptırılır. Böylece Allah, bunlardan hiçbirine zulmetmiş olmaz.
Âyet-i kerime’de, iyilik yapana on katı mükafaat verileceği, kötülük yapana da ancak kötülüğü kadar ceza verileceği zikredilmiştir. Buradaki, iyilik ve kötülükten neyin kastedildiği hususunda iki görüş zikredilmiştir.
a) Said b. Cübeyr, Abdullah b. Mes'ud, Şakiyk, Mücahid, Kasım, Ata, Muhammed b. Kâ'b, İbrahim en-Nehai, Ebû Salih, Dehhak, Hasan-ı Basri ve Abdullah b. Abbas'dan nakledilen bir görüşe göre, burada zikredilen iyilikten maksat, "Lailahe İllallah" demektir. Yani, Allah'ın varlığına ve birliğine iman etmek ve peygamberini tasdik etmektir, kötülükten maksat ise Allah’a ortak koşmak ve kafir olmaktır. Taberi bu izahı tercih etmiştir.
b) Ebû Said el-Hudri, Abdullah b. Ömer ve Rebi b. Enese göre bu âyette zikredilen iyiliklerden maksat, Bedevilerin yaptıkları Salih amellerdir. Onlara, bu amellerinin karşılığında on kat sevap verilecektir. Muhacirlere ise bundan daha çok sevap verilecektir. Bu sevap yedi yüz kata kadar erişecektir.
Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir hadis-i şerifinde buyurmuştur ki:
"Ameller altı türlü, insanlar da dört çeşittir. İki türlü amel vardır ki, onlar, karşılıklarını gerekli kılarlar. İki amel de vardır ki karşılıkları tam kendileri kadardır. Bir iyilik te vardır ki, karşılığında on misli sevap vardır. Bir iyilik te vardır ki, karşılığında yedi yüz misli sevap vardır. Karşılıklarını gerekli kılan iki amelden biri, kişinin, Allah’a ortak koşmadan ölmesidir. Bu, o kişinin cennete girmesini gerekli kılar. Karşılıkları tam kendileri kadar olan iki amel ise şunlardır. İyilik etmeyi hissedip kalbiyle karar veren, Allahü teâlâ tarafından da bu hali bilinen kimsenin isteğidir. Onun bu isteğine karşılık tam kendisi kadar olan diğer amel ise bir kötülük yapanın amelidir. Ona o kötülüğü kadar günah yazılır. Karşılığında on sevap yazılan amel ise, güzel bir amel işleyenin amelidir. Karşılığında yedi yüz kat mükafaat verilecek amel ise, Allah yolunda infakta bulunanın amelidir. Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 346
161. Âyetin Tefsiri
De ki: "Şüphesiz rabbim beni, dosdoğru bir yola, dimdik ayakta duran bir dine, hakka yönelen ve müşriklerden olmayan İbrahimın dinine sevketti."
Ey Rasûlüm, de ki: "Şüphesiz ki rabbim beni, sağlam ve dosdoğru bir yol olan İslam dinine iletti. Bu din, sağlam bir dindir. Bâtılı bırakıp hakka yönelen İbrahimın dinidir. İbrahim ise hiçbir zaman müşriklerden olmadı. O, Müslümandı.
162. Âyetin Tefsiri
De ki: "Şüphesiz benim namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm, âlemlerin rabbi olan Allah’a aittir.
Ey Rasûlüm, de ki: "Namazım, ibadetlerim ve ibadetlerimden olan Kurban kesmem, hayatım ve ölümüm, sizin, Allah’a ortak koştuğunuz putlara değil, sadece, alemlerin rabbi olan Allah’a aittir.
163. Âyetin Tefsiri
Onun hiçbir ortağı yoktur. Ben böyle emrolundum. Ve ben, Müslümanların ilkiyim.
Allah'ın hiçbir ortağı yoktur. O, âlemlerin rabbidir. Herşey onun emriyle var olmakta, onun bilgisi ve emri dışında hiçbir şey meydana gelmemektedir. Ben de bu ümmetin Müslümanlarının ilkiyim.
Cabir b. Abdullah diyor ki: "Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Kurban bayramında iki koç kurban etti ve onları keserken şu âyetleri okudu:
"Ben, hakka eğilerek yüzümü, gökleri ve yeri yaratana çevirdim. Ben, Allah’a oıtak koşanlardan değilim. De ki: "Namazım, kurbanım, hayatını ve ölümüm, ancak âlemlerin rabbi olan Allah’a aittir. Onun hiçbir ortağı yoktur. Ben, böyle emrolundum ve ben, Müslümanların ilkiyim. En'am sûresi, âyet: 79, 162, 163
164. Âyetin Tefsiri
De ki: "Allah, herşeyin rabbi iken ondan başka bir rab mı ariyayım? Herkesin kazandığı günah ancak kendi aleyhinedir. Hiçbir günahkar kimse bir başkasının günahını yüklenmez. Sonra dönüşünüz yine rabbinizedîr. O, ihtilafa düştüğünüz şeyleri size haber verecektir.
Ey Rasûlüm, de ki: "Allah, herşeyin terbiye edeni, yetiştireni ve sevk ve idare edeni iken ben, Allah’tan başka bir rab mı ariyayım? Her günah işleyen, kendi aleyhine işlemiş olur. Çünkü o, günahından dolayı cezalandırılacaktır. Ve hiçbir kimse başkasının günahını yüklenmeyecektir. Eyinsanlar, sonunda dönüşünüz ancak rabbinize olacak ve o size, dünyada ihtilaf ettiğiniz dinlerinizi gerçeğini haber verecek ve amellerinize göre sizleri cezalandıracaktır.
Allahü teâlânın adaleti icabı, hiçbir kimse başkasının günahından sorumlu tutulmayacaktır. Bu hususta diğer bir âyette de şöyle buyurulmaktadır:
"Hiçbir günahkâr başkasının günahım çekmez. Eğer günahı ağır olan bir kimse, yükünü taşımak için bir başkasını çağırsa, akrabası bile olsa, yükünden hiçbir şey taşımaz. Ey Rasûlüm, sen ancak, görmedikleri halde rablerinden korkanları ve namaz kılanları uyarırsın. Kim, günahlardan arınıp temizlenirse, kendisi için annıp temizlenmiş olur. Nihâyet dönüş Allah’adır. Fûtır sûresi, âyet: 18
165. Âyetin Tefsiri
Verdiği şeylerle sizi imtihan etmesi için sizleri yeryüzünün Halifeleri kılan ve sizi derecelerle birbirinizden üstün yapan O'dur. Şüphesiz ki rabin, cezalandırması sür'atli olandır. O, çok affeden ve çok merhamet edendir.
Ey insanlar, Allah'ın size venniş olduğu rızıklarla sizleri imtihan edip, itaat edenlerinizi isyankârlarınızdan ayırması için, sizlerden önceki ümmetleri helak edip, onların yerine sizleri, yeryüzünde Halifeler kılan O'dur. Sizin bir kısmınızı diğerlerinden mal, güç ve kuvvet gibi bazı derecelerle üstün kılan O'dur. Ey Rasûlüm, şüphesiz ki rabbin, cezalandırması sür'atli olandır, çok affeden ve çok merhamet edendir.
Allahü teâlâ bu âyet-i kerime’de, insanların bir kısmını diğerlerinden, rızık, ahlak, güzellik ve renk gibi özellikler bakımından üstün kıldığı bildirilmektedir. Bu, onun hikmeti icabıdır. Bu hikmet, bu âyette belirtildiği gibi, kullarını imtihan edip, emirlerine uyanlarla uymayanları ortaya çıkarması olabileceği gibi, insanların psikolojik durumlarım tanıtması da olabilir. Nitekim başka bir âyet-i kerime’de de şöyle buyunıluyor:
"Ey Rasûlüm, onlar, rabbinin rahmetini mi paylaştırıyorlar? Onların dünya hayatındaki geçimliliklerini aralarında biz taksim ettik. Birbirlerinden faydalansınlar diye, derece bakımından biz onların bazısını bazısına üstün kıldık. Rabbinin rahmeti, onların dünyada topladıklarından daha hayırlıdır. Zuhruf sûresi, âyet: 32
Peygamber efendimiz de bir Hadis-i Şerifinde şöyle buyurmaktadır:
Şüphesiz ki dünya tatlıdır, yeşildir, Allah, sizleri oraya halifeler kılmıştır. Nasıl ameller işleyeceğinize bakmaktadır. Dünyadan sakının. Kadınlardan sakının. Zira İsrailoğullarının ilk fitnesi kadınlar olmuştur. Müslim, k. ez-Zikr, bab: 99, Hadis No: 2742/Tirmizî, K. el-Fiten, b. 26, Hadis No: 2191/İbn-i Mâce, K. el-Fiten, bab: 19, Hadis No: 4000