RÛHU'L-BEYÂN
En‘âm Sûresi — RÛHU'L-BEYÂN — Sayfa 2
92. Âyetin Tefsiri
Bu Kur'an,
kendisinden önceki Tevrat ve benzeri
kitapları tasdik eden, söz konusu kitaplarda belirtilen ilkeler doğrultusunda inip onları onaylayan,
Ümmü'l-Kurâ yani şehirlerin ana merkezi olan Mekke halkını
ve çevresindekileri doğusundaki ve batısındaki bütün insanlığı
uyarman için indirdiğimiz mübarek, yani çok faydalı
bir kitaptır. Gerçekten Kuran çok yararlı bir kitaptır. Çünkü teorik ve pratik tüm bilinilen kuşatır. Kuşkusuz Allah'ın zâtını, sıfatlarını, fiillerini ve hükümlerini tanımak teorik bilimlerin en değerli kısmıdır. İşte, başka hiçbir kitap Kuran kadar bu önemli konu üzerinde durmamıştır. Pratik bilimler ise ya duyu organlarının işleyişini konu edinen bilimler, ya da kalbî faaliyetleri içeren bilimlerdir. İşte ahlâk ve nefis terbiyesi dediğimiz bu bilimler en güzel biçimde Kur'an-ı Azim'de işlenmiştir. Öte yandan yeryüzü, Mekke'nin altından yayılmaya başladığı için, Mekke yeryüzünün ana merkezi kabul edilir. Tıpkı bir ananın kendi neslinin kaynağı olması gibi.
Ahiret gününe ve ondaki azap çeşitlerine
iman edenler, buna bu Kuran'a
da iman ederler. Çünkü sonlarından korkarlar. İşte bu korku ve düşünce onları inanmaya sev keder. Dolayısıyla bunlar inanırlar.
Ve onlar namazlarına devam ederler. Beş vakit namazlarını ihmal etmezler. Çünkü namaz, ibadet ve yükümlülüklerin en değerlisidir. Bu yüzden özellikle namaza dikkat çekilmiştir. Öte yandan bu âyetten bir kaç hüküm çıkarmak mümkündür:
Birincisi: Yaratılanın, yaratanı tam anlamıyla tanıması, bütün özellikleriyle kavraması mümkün değildir. Şu halde yaratılmış bir araçla Allah'ı tanımaya çalışan kimse tam anlamıyla Onu tanıyamaz. Kısacası, Allah'ın mahiyetini gerçek anlamıyla yine ancak Allah bilir.
İkincisi: Âyetin inişine sebep olan olaydan anlaşıldığı gibi, şişmanlık güzel bir şey değildir. Kuşkusuz bu şişmanlıktan amaç, fıtrat açısından, yani yapı itibariyle mevcut olan şişmanlık değil, aşırı yemekle elde edilen şişmanlıktır. Nitekim hadiste şöyle buyurulmuştur: ”Kıyamet gününde şişman bir adam gelir. Allah katında bir sinek kanadı kadar değeri olmaz. İsterseniz: 'Biz kıyamet gününde onlara hiçbir değer vermeyeceğiz' (Kehf: 105) âyetini okuyunuz." (17)
Kurtubî, Tezkire'sinde, ”zoraki yemekle meydana gelen şişmanlığın hoş bir şey olmadığı hükmünü bu hadisten çıkarmak mümkündür" demiştir. ”Çünkü bu durum insana aşırı yemek yükü getirdiği gibi, onu, güzel şeyleri yapmaktan da meşgul eder. Hatta, aşırı yemenin, yani ihtiyaçtan fazla, sırf şişmanlamak ve lezzetlenmek amacıyla yemenin haram olduğu hükmü de çıkarılabilir" demiştir.
Konuların detayına inen bazı âlimler de şöyle demişlerdir: ”Nefsi yok olmaktan kurtarmak amacıyla yemek farzdır. Oruç ve namaz gibi ibadetlere güç getirebilmek niyetiyle yenildiği takdirde ise ayrıca sevap kazanılır. Doymak ve gücünü artırmak niyetiyle yeme de mubahtır. Ertesi günkü oruca dayanabilmek ve misafirlerin utancını gidermek gibi mazeretler dışında, doyduktan sonra yemek ise haramdır."
Hadiste buyuruluyor ki: ”Kuşkusuz, yüce Allah, şişman âlimden hoşlanmaz." Tevrat'ta da şöyle buyurulmuştur: ”Kuşkusuz, yüce Allah şişman bilgine buğzeder." Ayrıca: ”Kuşkusuz, yüce Allah şişman okuyucudan nefret eder" şeklinde bir rivayet de vardır.
İmam Şafiî'nin şöyle dediği nakledilir: ”Şişman kimse, kesinlikle kurtuluşa ermez." Kendisine bunun sebebi sorulduğunda ise: ”Çünkü o düşünemez," diye cevap vermiştir.
"Ayrıca şunu da belirtelim ki, akıllı kimse her zaman ya âhiret için, ya da dünya hayatı ve geçimi için uğraşır. Yani bu iki durumdan birisinde bulunur. Şişmanlıktan kaynaklanan fazla yağ ise gaye ile bağdaşmaz. Söz konusu olan şu iki düşünceden yoksun kalan kimse ise hayvanların durumuna düşer.
Çünkü yağ onun basiretini bağlar."
Daha sonra Şafiî sözlerini şöyle sürdürmüş: ”Eski zamanların birisinde çok şişman bir hükümdar varmış. Tıp uzmanlarını bir araya toplayıp onlara: 'Etimi hafifletecek, beni bir parça zayıflatacak bir çözüm önerin, bir yol gösterin ' demiş; ancak ona bir çare bulamamışlar. Daha sonra ona akıllı edip ve bu işten anlayan başka bir adam göndermişler. Hükümdar kendisine gönderilen adama şöyle bir göz atıp: 'Bu delikanlı mı beni tedavi edecek?' demiş. Delikanlı da şöyle cevap vermiş: 'Allah iyiliğinizi versin, hükümdarını! Ben tabip ve müneccim bir adamım. Bana bir gece süre tanı, ta ki senin burcuna bakıp senin ilâcını tesbit edeyim ve ona göre seni tedavi edeyim.' Bunun üzerine hükümdar isteğine uyup bir gece kendisine süre tanımış. Ertesi gün delikanlı, hükümdardan em an dileyerek: 'Hükümdarım, bana bir şey yapmayacağına söz ver' demiş. O da kabul etmiş. Bunun üzerine delikanlı hükümdara demiş ki: 'Senin talihine, burcuna baktım. Göründüğüne göre, senin bir aylık bir ömrün kalmış. Dolayısıyla seni ne zaman tedavi edebilirim ki? Bunun açıklamasını istersen bu süre içinde beni yanında alıkoy, beni hapset. Sözüm doğru çıkarsa beni serbest bıraktırırsın. Yok eğer bir ayın bitiminde sözüm doğru çıkmazsa, bana istediğin cezayı verirsin.' Ardından hükümdar genci alıkoymuş. Sonra kendisi de eğlenceyi bırakıp insanlardan gizlenmiş. Tek başına kalıp derin üzüntüye dalarak günlerce kederinden başını kaldıramaz olmuş. Günler geçtikçe kederi ve derdi artı vermiş. Nihayet yağları erimiş ve hafifleyivermiş. Yirmi sekizinci günde delikanlıyı huzuruna çağırıp görüşünü sorunca, delikanlı şu cevabı vermiş: 'Allah, sana güç-kuvvet versin hükümdarım! Gaybı bilmekten Allah'a sığınırım. Yüce Allah'a karşı böyle bir saygısızlığı işlemem söz konusu değildir. Allah'a yemin ederim ki, ben kendi ömrümü bile bilemezken senin ne kadar yaşayacağını nereden bileyim? Bana göre senin tek ilâcın düşünmek ve üzülmekti. Ancak bu şekilde seni düşünceye sevk edebileceğimi düşündüm.' Sonuçta hükümdar zararlı yağlardan kurtulup sağlığına kavuştu. Delikanlıya iyiliklerde bulunup mükâfatlandırdı."
Üçüncüsü: ” Allah' de" ifadesinde anlayabilenler için ince işaretler vardır. Buna göre, Allah'a ulaşmak isteyen kimsenin, O'nun dışındaki her şeyden ilişiğini kesmesi gerekir. Çünkü O'nun dışındaki her şey bir eğlence ve oyundan ibarettir. Eğlence ve oyuna dalan ise bir şey yapmış olmaz. O'nun dışındaki şeylere bağlanmaktan Allah'a sığınırız.
Dördüncüsü: Bu âyetle Kur'an'ın faziletine ve faydalarına işaret edilmiştir. Ahmet b. Hanbel demiş ki: ”Ben yüce Allah'ı rüyada görüp: 'Sana ulaşmak isteyenleri ulaştıracak en faziletli şey nedir, ya Rabbi?' diye sordum. Bana: 'Benim ilâhî kelâmım ey Ahmet!' diye cevap verdi. Sonra: 'Ey Allah'ım! Anlamak şartıyla mı, yoksa anlamadan da mı?' diye sordum. ' Anlayarak da, anlamıyarak da...' diye cevaplandırdı." Hadiste: ”Sizin en hayırlınız Kur'an-ı Kerimi öğrenen ve öğretendir" buyurulmuştur. Bu yüzden bu konuda Hazret-i Peygambere uyarak Kuran öğretme karşılığında herhangi bir ücret istememeli, bir mükâfat ve teşekkür beklentisi içinde olunmamalıdır. Aksine, Kur'an'ı öğreten kimse bu işi sırf Allah rızâsı için ve O'na yakınlaşmak amacıyla yapmalı ve peygamberleri örnek almalıdır. Çünkü onlar, çağrı görevlerini yaptıklarında, muhataplarına hep: ”Tebliğ görevine karşılık sizden bir ücret istemiyorum" (Hûd: 51; Şûra: 23) demişlerdir.
El-Esrâr'ul-Muhammediye adlı eserde şöyle denilmektedir: ”Kim Kur'an'ı öğrenmek için ücret alırsa bu, kendisi için helâldir. Fakat kim de ücret almak için Kur'an'ı öğrenirse bu, kendisine haramdır. Kur'an'ı okuyan kimse tec vid kurallarına dikkat etmeli ve güzel bir sesle okumalıdır. Nitekim; Hadiste de şöyle buyurulmaktadır: 'Kur'an-ı Kerim'i güzel bir edayla okumayan bizden değildir. Şu halde Kur'an'ı, seslerinizle güzelleştiriniz.'"(20)
Kimine göre hadiste geçen ”teganni'den maksat müstağni olmak, kimine göre ise ”güzel sesli ve güzel makamlı" demektir. Dil uzmanlarına göre bu ikinci yorum daha isabetlidir. Kısacası, Allah'ı sevip sürekli O'nun kelâmıyla meşgul olan, herhangi bir dünyevî amaç gütmeden, fasıkların müzikal makamlarını taklit etmeden, örneğin fıtrî Arap makamları doğrultusunda sesini güzelleştirip Kur'an okuyan kimsenin maddî manevî tenkit edilmemesi gerekir. Yine de her şeyin en doğrusunu Allah bilir.
93. Âyetin Tefsiri
Allah'a yalan uyduran, Müseylemetul - Kezzâb ve Esved'ül-Ansî gibi yalan yere ”Allah beni peygamber olarak gönderdi" iddiasında bulunan
veya kendisine kesinlikle
hiçbir şey vahyolunmadığı halde: 'Bana vahyolundu' diyen ve: 'Allah'ın indirdiği gibi bir kitap da ben indireceğim', diyerek alay edenler ve: ”Dilersek bunun gibisini biz de söyleriz"
diye iddia edenden daha zâlim kim olabilir? Evet, bu tip iddialarda bulunanlardan daha zâlim kimse yoktur.
Katâde der ki: ”Müseyleme, bir takını kâhinliklerde bulunuyor, birtakım secî'li ifadeler ortaya atıyordu. Nitekim Kevser sûresine nazire olarak şu saçmalıklarda bulunmuştu: 'Biz sana çok şeyler verdik. Rabbine namaz kıl ve oralara hicret et. Biz senin açık ve büyük günahlarını affettik.' Evet, şu ifadelerin iğrençliğine ve bozukluğuna bakın. İşte yalancı Müseyleme bu şekilde yalancı peygamberlik iddiasında bulunmuştu."
Öte yandan hadis-i şerifi’de şöyle buyurulmaktadır: ”Ben uyku âlemindeyken bir ara tüm yeryüzü hazineleri bana getirilip elime iki altın bilezik konulduğunu gördüm. Söz konusu bilezikler büyük gelip bana sıkıntı veriyorlardı . O sırada hana, onlara üfürmem vahyedildi. Ben de üfledim. Birden kayboluverdiler. Ben onları, karşılaştığım iki yalancı ile yorumladım: Biri San'a'lı, diğeri Yemâme'li." (21)
Kâdî Hazret-i Peygamberin iki bilezik ile ilgili yorumuyla ilgili olarak der ki: ”Bileziklerin, yalancı peygamberlik iddiasında bulunanlar olarak yorumlanmasının sebebi, bileziklerin, ellerin serbest olarak çalışmasını engelleyen birer unsur olduklarındandır. Nitekim bu yalancılar da Hazret-i Peygamberin şeriatına karşı çıkmışlar, emirlerini uygulamaktan kaçınmışlardı."
Bu yalancılardan ”Sanalı" denilen Esved'ül-Ansî, Hazret-i Peygamberin son hastalığında bulunduğu ve henüz yaşadığı bir dönemde Feyruz ed-Deylemî tarafından; ”Yemâme'li" denilen Müseyleme de Hazret-i Ebû Bekir döneminde Hanıza'nın katili Vahşî tarafından öldürüldü... Nitekim Vahşî, onu öldürdükten sonra: ”Ben cahil iye döneminde insanların en hayırlısını, müslümanlığım döneminde de insanların en kötüsünü öldürdüm" demiştir.
Daha sonra yüce Allah, Hazret-i Peygambere şöyle sesleniyor:
O zâlimlerin halini ölüm şiddeti içindeyken bir görsen! O zaman çok dehsetli bir manzarayla karşılaşırsın! Burada ”ölüm şiddeti" diye ifade edilen ”Ğamerat'ül-mevt" tamlamasındaki ”ğamerat" sözcüğü ”ğumre'nin çoğuludur. Aslında ”ğumre", üstün gelen şiddet anlamında olup suyun bir şeyi kuşatması, örtüp içine alması ifadesinden alınmış ve olağanüstü ölüm ve ecel şiddetini dile getirmek için kullanılmıştır. İşte ey Muhammed sen onları sekerat ânında bir görsen!
Melekler, can alma meleği ve yardımcıları olan azap melekleri
onlara ellerini uzatırlar. Başkasından alacaklı olanın alacaklı bulunduğu kişiye haklı olarak elini uzatıp hiç süre tanımadan alacağını istemesi ve sıkboğaz etmesi gibi, melekler onların ruhlarını alırlar. Ya da melekler ellerini azapla uzatırlar
ve: 'Ruhunuzu teslim edin cesetlerinizden çıkarıp bize verin derler. Bu gerçekten çok dehşetli bir istektir. Bu cümleyi: ”Gücünüz yetiyorsa ruhlarınızı azaptan ve elimizden kurtarın bakalım" şeklinde yorumlamak da mümkün... İşte ey zâlimler! Ruhlarınızın alındığı
bugün, Allah'a karşı haksız şeyler söylediğinizden... O'na çocuk, ortak ve benzeri şeyler isnad edip yalan yere vahiy ve peygamberlik iddiasında bulunduğunuzdan
ve O'nun âyetlerine karşı böbürlenmenizden, O'nun âyetlerini düşünmeye ve kabullenmeye yanaşmadığınızdan
dolayı alçaltıcı bir azapla cezalandırılacaksınız,' şiddet ve hakaret dolu bir azap göreceksiniz
derler.
94. Âyetin Tefsiri
Şüphesiz ki, (bugün) ilk yarattığımız gibi çıplak ve yalın ayak
teker teker, yani mallarınızdan ve çoluk-çocuğunuzdan ayrılmış olarak hesap vermek ve karşılık görmek üzere
huzurumuza geldiniz, yani geleceksiniz!... Bu da, tıpkı ”Allah'ın emri geldi" (Nahl: 1) âyetinde olduğu gibi meydana gelmesi kesin bir olay olduğu için, sanki meydana gelmişçesine, ”di"li geçmiş kipiyle ifade edilmiştir. Öte yandan hadiste şöyle buyurulur. ”Kıyamet gününde insanlar, anadan doğma çıplak, yalın ayak ve başları açık olarak haşir meydanına gideceklerdir." Bunun üzerine Hazret-i Âişe validemizin, sıkılganlığını ve utangaçlığını dile getirerek: ”Aman Allah'ım! Ne ayıp şey! Kadınlar da, erkekler de aynı durumda mı olacaklar?" diye sorması üzerine Allah'ın Rasûlü (sallallahü aleyhi ve sellem): ”O gün herkesin kendine yetecek kadar derdi vardır." (Abese: 37) âyetini okuyarak: ”Herkesin işi başından aşkındır, herkes kendi telâşına düşmüştür. Dolayısıyla ne erkekler kadınlara bakacak, ne de kadınlar erkeklere bakacaklardır.
Verdiğimiz her şeyi ardınızda bıraktınız. Dünyada size verdiğimiz nimetlerin kıymetini bil metliniz. Onlarla oyalanıp âhireti unuttunuz. Mü'minler ise sizlerin aksine bütün himmetlerini sâlih amel işleme yolunda harcadıkları için onlara verdiğimiz nimetler boşa gitmedi. Onlarla beraber kıyamet sahnesine geldi.
(Size Rab olmada) Allah'a ortak olduğunu, tıpkı O'nun gibi ibadet edilmeye lâyık bulunduğunu
sandığınız şefaatçilerinizi, yani putlarınızı
sizinle beraber göremiyoruz. Muhakkak ki onlarla, aranızdaki irtibat kesildi. Birbirinizden uzaklaştınız.
Şefaatçileriniz olduğunu zannettiğiniz şeyler sizi bırakıp kayboldular. İlâhi azabı sizden uzaklaştırmaya güçleri yetmedi. Ya da: Sizin Rabbiniz olma hususunda Allah'a ortak olduklarını zannettiğiniz putlar kaybolup gitti... Hatta bu ikinci yorum, âyetin akışına daha da uygun düşmektedir.
Kuşkusuz insanın dört düşmanı vardır: Mal, aile, çoluk-çocuk ve dostlar. Ayrıca bunların hiçbirisi insanla birlikte kabre girmez, aksine kabirde yalnız kalır. Öte yandan yine insanın başlıca dört dostu vardır: Kelime-i şehadet, namaz, oruç ve Allah'ı zikretmek. Üstelik bunların dördü de kendisiyle birlikte kabre girer ve Allah katında ona şefaatçi olur. Dolayısıyla yalnızlıktan kurtulur. Şu halde insan yalnızlığım göz önünde bulundurarak bir takva libâsı, bir de arkadaş, yani sâlih amel edinmeye çalışmalıdır.
95. Âyetin Tefsiri
Şüphesiz ki, taneyi ve çekirdeği yaran Allah'tır. Buradaki ”torn'"den amaç buğday, arpa ve pirinç gibi tüm tanelerdir. Yani kuru taneyi içindeki bitki özüyle yarıp filizlendiren, kuru taneden yeşil bitkiyi çıkaran O'dur. ”Çekirdek" ise şeftali, kayısı, hurma ve benzeri meyvelerin içinde bulunan şeydir. Yani, sert çekirdeği yarıp içinden yapraklı, dallı budaklı ağacı fışkırtan Allah'tır.
O, ölüden diriyi çıkarır. Hayvan ve bitki gibi gelişmeye elverişli yaratıkları, kendi kendine gel işemeyen nutfe ve taneden meydana getirir. Hayvan ve bitki gibi
Diriden de nutfe ve tane gibi
ölüyü çıkaran O'dur. Burada mecaz yoluyla gelişen şeyler ”diri", donuk şeyler de ”ölü" olarak ifade edilmiştir. Aslında diri, hislerine tâbi olan ve iradî hareket yapabilen varlıklara; ölü de her türlü yaşama niteliklerinden yoksun bulunan varlıklara denir. Bir kısım âlimler de mecaz yoluna başvurmadan kelimeleri olduğu gibi almış ve: ”Ölü nutfeden diri insanı ve diri tavuktan ölü yumurtayı çıkaran Allah'tır" şeklinde yorumlamışlardır.
İbn Abbas'ın yorumu ise şöyledir: ”İbrahim (aleyhisselâm)'de olduğu gibi kâfirden Mü’mini; ve Nuh (aleyhisselâm)'da olduğu gibi mü'minden kâfiri; itaatkâr olandan isyankar olanını ve isyankârdan itaatkârı; cahilden âlimi ve âlimden cahili; ahmaktan akıllıyı ve akıllıdan ahmağı... meydana getiren Allah'tır."
İşte ibadet edilmeye lâyık olan yüce
Allah budur. Bu derece güçlü ve kuvvetlidir.
O halde nasıl yüz çevirirsiniz? Nasıl O'nu bırakıp başkasına ibadet edersiniz? Âyette ”yüz çevirmek", olarak tercüme edilen ”ifk" sözlükte bir şeyi ters yüz etmek ve çevirmek anlamına gelir. Kuşkusuz buradaki hitap Kureyşli kâfirleredir. Çünkü bu sûre Mekke'de inmiştir.
96. Âyetin Tefsiri
Karanlığı yarıp tanyeri ni ağartan, geceyi dinlenme ve yorgunluktan dolayı istirahat
zamanı yapan, parlak olan
güneşi ve ay'ı bir hesaba göre hareket ettiren, onları belli zaman birimlerinin ve çeşitli hesaplamaların dayanağı yapan
O'dur. Evet, yüce Allah güneşin hareketini belli bir ölçü ve süratte takdir etmiştir ki devrini bir senede tamamlar. Aya da öyle bir hareket takdir etmiştir ki devrini bir ayda tamamlar. İşte güneş ve aya verilen bu hareketlerle dört mevsim meydana gelir. Meyvelerin olgunlaşması, ekinlerin biçilmesi, doğum zamanının belirlenmesi gibi maslahatlar hep bu hareketlere göre bilinir. Kısacası, kâinat ve hayat çarkı hep bu hareketlere göre düzenlenmiştir.
İşte söz konusu hareketlerle tesbit edilen tüm
bu olağanüstü intizam
her şeye galip olan ve her şeyi bilen Allah'ın takdiridir. Dolayısıyla O, her şeyi kendi yüce iradesi doğrultusunda hareket ettirir. Yaratıkların hayatı ve geleceği ile ilgili yarar ve maslahatları O bilir.
97. Âyetin Tefsiri
Kara ve denizin karanlıklarında yolunuzu bulaşınız diye, gece karanlığında, uçsuz bucaksız denizlerde bir yerden başka yere gidebilesiniz, yolunuzu bilesiniz, ürkütücü gecelerde rahatlıkla yönünüzü bulabi les iniz diye
sizin için yıldızları yaratan O'dur. Nitekim yolcular bazan bu yıldızlardan bir kısmını önlerine, bazan sağlarına, bazan sollarına, bazan da arkalarına alarak yönlerini ve gidiş istikametlerini belirlerler. Ayrıca yıldızların, gökyüzünün süslenmesi ve şeytanların kovalanması gibi daha pek çok faydaları vardır.
Muhakkak ki Biz, bilen bir kavim için kudretimize delâlet eden
âyetleri bölüm bölüm
geniş bir şekilde açıkladık. Çünkü âyetlerimizden faydalananlar, onları bilenlerdir.
98. Âyetin Tefsiri
Sizi çokluğunuza rağmen
bir tek candan yaratan O'dur. Evet hepimizi Hazret-i Âdem'den yarattı. Çünkü Hazret-i Havva annemizi de onun kaburga kemiğinden meydana getirdi. Böylece tüm insanlar bir tek candan yaratılmış oldu. Bu hususun bir nimet olarak özellikle vurgulanmasının hikmeti, bir tek asıldan meydana gelen insanların birbirleriyle daha çok anlaşabileceklerine işaret etmek içindir.
Sulblerde
(sizin için) bir kalma yeri ve rahimlerde
emanet olarak konulacağınız yer vardır. Nitekim kendisinden yaratıldığınız nut fen in kalma yeri babanızın sulbüdür. Annenizin rahmi ise söz konusu nutfe için emanet olarak kalınan yer kılınmıştır. Çünkü nutfe babanın sulbünde kendi kendine hasıl olmasına rağmen annenin rahminde ancak babanın fiiliyle, hasıl olmaktadır. Tıpkı bir emanet gibi erkek tarafından kadının rahmine yerleştirilir. Başka bir deyişle erkek, kendisinde yerleşmiş olan şeyi kadının rahmine emanet olarak bırakır. Hasan-ı Basrî bu ani anıda der ki: ”Ey Âdemoğlu! Sen akrabaların arasında bir emanetsin. Günün birinde gerçek sahibini bulursun." Lebid de şöyle der:
Mal ve aile fertleri emanetten başka bir şey değildir. Günün birinde emanetlerin geri verilmesi ise zorunludur.
Anlayan, yani zekâsını kullanmak ve düşünmek suretiyle olayların inceliklerini kavrayabildi
bir kavim için insanların yaratılışını belirten
âyetleri geniş bir şekilde açıkladık. Yıldızlardan söz edildiği sırada ”bilen bir kavim"; insanların yaratılışı bahsinde ise ”anlayan bir kavim" ifadesinin kullanılması çok anlamlıdır. Başka bir deyişle, yıldızlar bahsinde yer alan deliller dış dünya ile, yaratılış bahsindeki deliller ise iç dünya ile ilgili olduğundan, her birisine uygun ifade seçilmiştir. Dış dünya ile ilgili örneklerin daha belirgin ve daha açık olduğu gerçeği inkâr edilemez. Bu yüzden orada ”bilen" ifadesi uygun düşer. İç dünya ile ilgili örnekler ise kavrayış gerektiren durumlardır. Dolayısıyla ”anlayan" deyimi son derece uygun düşer. Çünkü anlamak genelde gizli manaları kavramak için kullanılır. Anlayan ve kavrayan bilgin anlamındaki ”fakih" terimi de, hükümleri detaylıca inceleyip açıklayan, hikmetlerini ve inceliklerini ortaya koyan, problemlerini çözen âlim için kullanılır. Kısacası ”anlamak" zeki olmanın, kavrayış yeteneğine sahip olmanın ve ileri görüşlü olmanın göstergesidir.
Öte yandan bu dış ve iç dünya ile ilgili deliller yüce Allah'ın orijinal sanatım gösterip şirk ehlini tevhid ve imana çağırır. İhlâs sahiplerini de ibret dersi almaya ve delilleri gözleriyle görmeye davet eder. İsyankârların dilleri ve kalbleriyle tevbe etmeleri gerektiğini hatırlatır. Şu halde değerli nimetlerin hatırlatılması ve vurgulanması onlara karşı şükür görevini yerine getirmeyi gerektirir. Bu yüzden akıllı insan, gerçeği bulma yolunda çaba sarfeder. Çünkü en büyük perde gaflettir.
Anlatıldığına göre, Şah Ebu'l-Fevaris el-Kirmanî bir gün ava çıkmış. Israrlı arayışlar sonunda ıssız bir çöle varmış. Orada yırtıcı bir hayvanın sırtına binen ve etrafında pekçok yırtıcı hayvan bulunan bir genç adam görmüş. Şah Ebu'l-Fevaris'i gören bu hayvanlar onu gördüklerinde saldırmaya yeltenmişler. Ancak genç adam engel olmuş ve onları geri çevirmiş, sonra Şah'a yaklaşıp selâm vermiş ve şöyle demiş: ”Ey Şah! Nedir bu gaflet!... Neden Allah'tan bu kadar gafil kaldın? Dünyaya sarılıp âhireti unuttun? Zevkine dalarak O'na hizmet etmeyi bıraktın? Oysa yüce Allah, O'nun hizmetine koşasın diye sana dünyayı vermiştir. Sen ise dünyayı Allah'ın hizmetine koşmamak için bir araç olarak kullanıyorsun." Genç, böyle konuşurken ihtiyar bir kadın görünü verin iş. Elinde bulunan su kabını gence uzatmış. Genç suyu içmiş, artanını da şah'a vermiş. O da içmiş ve: ”Şimdiye kadar, bu sudan daha lezzetli, daha soğuk, daha tatlı bir şey içmemiştim" demiş. Sonra ihtiyar kadıncağız kaybolmuş. Ardından genç adam konuşmasını şöyle sürdürmüş: ”Gördüğün o kadın dünyadır. Allah onu benim hizmetime sunmuştur. İhtiyaç duyduğum ve aklımdan geçirdiğim her şeyi anında benim için hazırlar. Yoksa sen, yüce Allah'ın dünyayı yarattığı sırada ona: 'Ey dünya! Bana hizmet eden kimseye sen de hizmet et. Sana hizmet edeni ise kendi emrinde çalıştır' dediğini duymadın mı? ” Bu durumu gören Şah, tevbe edip Allah'a dönmüş...
99. Âyetin Tefsiri
Gökten suyu, yani yağmuru
indiren O'd ur. Yâni, Allahü teâlâ'dır. Ayetin bu noktasında üçüncü şahıs kipinden birinci şahıs kipine dönülerek şöyle deniliyor:
İşte Biz, buğday, arpa, nar ve elma gibi
her çeşit bitkiyi onunla, o su ile
bitirdik. Kuşkusuz buradaki ”Biz" ifadesi çoğulluk için değil, yüceliğe işaret etmek içindir. Başka bir deyişle, yüce Allah şanını yüceltmek için bu ifadeyi kullanır. Öte yandan ”bitki" den amaç, yeryüzünde biten her şeydir. Bunlar ağaç gibi gövdesi olanlar olabileceği gibi, gövdesi olmayan normal bitki türleri de olabilir.
Ondan da, yani normal bitkilerden de
yeşillik meydana getirdik. Ardından bu
Yeşillikten de, birbiri üzerine yığılmış, düzenle dizilmiş
taneler çıkarırız, meydana getiririz. Bitkilerin geçirdiği aşamaya böylece işaret edildikten sonra, şimdi de ağaçların durumunu belirten bir örnek veriliyor:
Hurmanın tomurcuğundan, tıpkı üzümde olduğu gibi,
sarkıp yere yaklaşan ve rahatlıkla koparı labilen
salkımlar çıkarırız. Yere yakınlaşan bu salkımlar küçük de olsalar oturanlar tarafından rahatlıkla alınabilir ve yükseklerde bulunan salkımlar da vardır. Yere yakın olanlar onlara oranla daha faydalı olurlar. Bu yüzden burada onlara işaret edilmiştir.
Ayrıca o su sebebi
ile yere yakın olmayan yaprakları
birbirine benzeyen ve meyveleri bakımından ise birbirine
benzemeyen üzüm bağları, zeytin ve nar bahçeleri meydana getiririz. Cennet kelimesi, gizli olmak, görünmemek anlamındaki ”eenne" kökünden türemiştir. İçerisinde ağaçların sıkça bulunduğu ve bir kısmı diğerini örttüğü için bu isim verilmiştir. Ayette çoğul olarak ”cermetler=bahçeler" şeklinde zikredilmesine gelince ancak bu durumda istifadenin tam olacağına işaret içindir.
İşte ey muhataplar!
Her birinin meyve verdiği zaman meyvesine ve onun olgunlaşmasına ibretle
bakın. İlk başta zayıf ve hiç işe yaramaz gibi görünen meyvenin olgunlaştıktan sonraki durumuna bakın, lezzetinden ders alın! Aynı topraktan çıktığı ve ayın suyla beslendiği halde meyvenin ilk durumu ile son durumu arasındaki korkunç farkı ibretle seyredin! Birbirine zıt durumlara nasıl büründüğünü bir düşünün. Kuşkusuz tüm bu olağanüstü değişiklikler, rahmet, hikmet ve maslahat doğrultusunda bu koca evreni yöneten, her şeyi bilen, güçlü olan, hüküm ve hikmet sahibi bulunan Allah'ın kudretine dayanır.
Şüphesiz ki, bunlarda, ibretle bakılması emredilen bütün bu işlerde
iman eden bir kavim için hüküm ve hikmet sahibi olan yüce Allah'ın varlığına ve birliğine işaret eden
birçok deliller vardır. Burada özellikle iman edenlerden söz edilmesi, Mü’minlerin delillerden en çok ibret almalarından dolayıdır.
100. Âyetin Tefsiri
Cinleri Allah yarattığı halde... Kendilerini cinlerin değil, yüce Allah'ın yarattığını ve yine cinleri de O'nun yoktan varettiğini bildikleri halde, kâfirler
onları Allah'a ortak koştular. Bu âyet, kendilerine ”Seneviyye" yani ”iki tanrıya inananlar" adı da verilen mecûsi zındıklar hakkında inmiştir. Bunlar yüce Allah (celle celalühü) ile İblisin kardeş olduklarını ileri sürüyor, yüce Allah'ın insan, hayvan ve tüm iyilikleri, İblisin de yılan, çıyan, akrep ve tüm kötülükleri yarattığını iddia ediyorlardı. Yani yüce Allah'ın cinleri yarattığını bildikleri halde, bâtıl inançlarına göre bunları O'na ortak koştular.
Ve hiçbir bilgiye dayanmadan, doğru ya da yanlış olduğunu araştırmadan, körü körüne ve bilgisizce
O'na, Yani Allah'a
oğullar ve kızlar isnad ettiler, yalan ve iftirada bulundular. Nitekim Yehudiler Uzeyr'in, Hıristiyanlar ise İsa Mesih'in, Allah'ın oğlu olduğunu ileri sürüyorlardı. Araplardan bir grup ise: ”Melekler Allah'ın kızlarıdır" diyorlardı.
Hâşâ! O Allah
onların uydurdukları sıfatlardan, ileri sürdükleri ortak ve çocuklardan kendi zatına lâyık bir şekilde
münezzehtir, yücedir.
101. Âyetin Tefsiri
O, gökleri ve yeri eşsiz bir şekilde, yani daha önceden herhangi bir örnek modeli olmaksızın
yoktan var edendir. Bir şeyin etkisinde kalmaktan münezzehtir, yücedir. Çocuk babanın bir parçasıdır. Çocuğun maddesinin kendisinden intikal etmesiyle etkilenir. Şu halde yüce Allah'ın çocuklarının olması nasıl mümkün olabilir? Öte yandan bu âyeti: ”O, eşsiz olan gökleri ve yeri yoktan var edendir" şeklinde yorumlamak da mümkündür. O zaman âyetin başında yer alan ”Bedîu's-semâvâti ve'l-ard" ifadesi, öznesine izafe edilen sıfat tamlaması olur. Yani, O'nun eşsiz olan gökleri ve yeri olağanüstü bir uyum ve parlak bir güzelliğe sahiptir.
O'nun eşi yokken çocuğu nasıl olabilir? Hazret-i İsa misâlinde olduğu gibi, çocuğun baba olmadan düşünülmesi mümkün ise de, annesiz düşünülmesi mümkün olmadığı ve yüce Allah'ın eşi bulunmadığı halde nasıl O'na çocuk nisbet edilebilir. Üstelik Allah'ın çocukları oldukları ileri sürülen varlıklar dahil
her şeyi yaratan da O'dur. Şu halde nasıl olur da bir yaratık, yaratıcısının çocuğu olabilir? Ayrıca
O, yaratılan ya da yaratılmayan
her şeyi çok iyi bilir. Ezelden ebede her şey O'nun bilgisi dahilindedir. Olmuş veya olacak hiçbir şey ondan gizli değildir.
102. Âyetin Tefsiri
İşte ey müşrikler! Bütün bu yüce sıfatlara sahip bulunan ve
Rabbiniz olan Allah budur. İbadet edilmeye lâyık olan ve işlerinizin sahibi bulunan O'dur.
O'ndan başka hiçbir ilâh yoktur. Kesinlikle hiçbir ortağı bulunmaz. Meydana gelen ve gelmeyen
her şeyin yaratıcısıdır. O halde O'na ibadet edin. Çünkü, ancak bu özelliklere sahip olan birisi ibadet edilmeye lâyıktır.
O, her şeye vekildir. Her şeyinizi kendi üzerine almıştır. Şu halde siz de her şeyi O'na havale edip dünyevî ve uhrevî kurtuluşunuz için O'na ibâdet etmek suretiyle sığınınız. Çünkü gerçek vekil, üstlendiği görevin gereğini eksiksiz olarak yapandır. İşte bu yüce Allah'tır.
103. Âyetin Tefsiri
Gözler O'nu kavrayamaz. O'nu tam anlamıyla idrak edemez ve kusatamaz.
O ise, bütün gözleri kavrar. O'nun ilmi hepsini ihata eder.
O, her şeyin inceliklerini bilir, her şeyden haberdardır. Dolayısıyla gözlerin kavrayamadıklarını bilir ve idrak eder. Nitekim gözler, kendi kendilerini bile idrak edemezler. Başka bir deyişle insanlar gözlerin yardımıyla görmenin mahiyetini kavrayamazlar. Gözlerin görmesini sağlayan görme duyusunun gerçeğini anlayamazlar. Neden, başka organlarıyla değil de, gözleriyle gördüklerinin sırrını çözemezler? Ayrıca ”kavramak-idrak" ve ”görmek" farklı şeylerdir. ”Kavramak", bir şeyin mahiyetini anlamak ve ihata etmek manasına gelir. ”Görmek" ise, herhangi bir nesneyi gözle görmeye denir. Ayrıca ”görmek", kavrama olmaksızın da gerçekleşebilir. Öte yandan ”Özel" bir durumun imkânsızlığım belirtmek ”genel" durumun imkânsızlığını gerektirmez. Buna göre, bir şeyi görme ve idrakin mümkün olmaması, o şeyin görüntüden soyutlanması itibariyledir, ancak perdelerin kaldırılması ve mesafelerin katedilmesi durumunda görülebilir. Nitekim şâir şöyle der:
Sevgilinin yüzü güneş gibi ortada iken görünmez...
Onun görünmesi ancak ince bir bulut giyme siy le mümkün olabilir.
Diğer bir kısım müfessirlere göre ise ”kavrama" sözcüğü ”göz"le birlikte anıldığında ”normal görme" anlamına gelir. Buna göre ”gözlerimle gördüm" ile ”gözlerimle kavradım" arasında bir fark yoktur. Bu durumda bu âyetteki: ”Gözler O'nu kavrayamaz" cümlesinin yorumu: ”Gözler O'nu dünyada göremez" şeklinde olur. Kuşkusuz bu da mü'minlerin O'nu âhirette görmelerine engel değildir. Çünkü Kur'an-ı Kerim'in başka bir âyetinde de şöyle buyurulmuştur: ”O gün Rablerine bakıp O'nu gören ve pırıl pırıl parlayan gözler vardır. ” (Kıyâme: 22-23)
Müslim ve Buhârî'nin naklettiği bir hadiste de Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: ”Sizler yüce Allah'ı, tıpkı ondördündeki ayı gördüğünüz gibi göreceksiniz. ”Kuşkusuz buradaki benzetme olayı iki şeyi birbirine, yani yüce Allah'ı aya benzetmek değil, görüntünün açıklığını vurgulamak içindir. Vurguyu belirtmek için iki görüntüyü birbirine benzetmektir.
Ayrıca yüce Allah'ı görmenin büyük bir ikram olduğuna işaret edilmiştir. Nitekim bu ikramın en büyüğü Miraç gecesi yüce makam sahibi Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e nasip olmuştur. Çünkü İbn Abbas'ın da naklettiğine göre o gece Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) yüce Allah'ı gözleriyle de görmüştür.
104. Âyetin Tefsiri
Ey Rasûlüm Muhammed! İnsanlara, özellikle Mekke halkına de ki:
Şüphesiz size Rabbinizden hakikati gösteren deliller gelmiştir. Tevhid inancını belgeleyen, peygamberliğinin gerçekliğini ispatlayan, ölümden sonra dirilmeyi, herkesin hesaba çekileceği ve yaptıklarının karşılığını göreceği hakikatini ve diğer imanı meseleleri kanıtlayan deliller ortaya çıkmıştır. Ayette ”deliller" diye tercüme edilen ”hesâir"“basiret" kelimesinin çoğuludur. Basiret, kalbin görmesine sebep olan nurdur. Buna kalp gözü de diyoruz. Basar ise gözlerin görmesine sebep olan nur, görme kuvvetine denir. Burada basiret, istiare yoluyle açık deliller anlamında kullanılmıştır. Çünkü bunların her biri idrak - kavrama sebebidir.
Kim sözkonusu deliller sayesinde
onları, yani yukarıdaki gerçekleri
görürse, kavrayıp iman ederse
kendi lehinedir. Çünkü yararı kendisine dokunur.
Kim de ortadaki bunca kanıt ve belgeye rağmen
onlara karşı kör olursa, hakkı görmezse
kendi aleyhinedir. Burada hakkı görmemenin ”kör"iük olarak nitelenmesi, olayın çirkinliğine ve iğrençliğine dikkat çekmek içindir.
Ben sizin üzerinize bekçi değilim. Benim görevim, sizleri uyarmak ve gerçekleri duyurmaktır. Sizi gözetleyip yaptıklarınızı kaydedecek olan ise yüce Allah'tır. Kuşkusuz O, yaptıklarınızın karşılığını mutlaka verecektir.
105. Âyetin Tefsiri
Böylece Biz Kur'an
âyetlerini ince nükteleriyle
geniş geniş açıklıyoruz ki, kâfirler:
'Sen ders almışsın' onu başkalarından öğrendin, başkası sana okutup öğretti
desinler de Biz de anlayan toplum için Kur'an'ı iyice açıklayalım. Burada özellikle ”anlayan toplum"dan söz edilmesi, âyetlerden onların yararlanması sebebiyledir.
106. Âyetin Tefsiri
Rabbin tarafından sana vahyolunana tâbi ol. Ey Rasûlüm Muhammed!
Üzerinde bulunduğun Kuran yolunu izlemeye devam et. Kuran hükümlerinin eksenini tevhid inancı teşkil eder.
O'ndan başka kesinlikle hiçbir
ilâh yoktur. O'nun ortağı bulunmaz.
Allah'a ortak koşanlardan yüz çevir. Onların dedikodularına ve görüşlerine aldırış etme, hiç önem verme. Kısacası, câhillerin cahillikleri dolayısıyla tebliğ görevini aksatman doğru değildir.
107. Âyetin Tefsiri
Allah tevhid inancı üzre olmalarını ve ortak koşmamalarını
dileseydi, onlar ortak koşmazlardı. Bundan da anlaşılıyor ki, yüce Allah (celle celalühü) kâfirlerin imanını murad etmemiştir. Başka bir deyişle kâfirler imana yönelmedikleri ve küfürde ısrar ettikleri için yüce Allah onların iman etmelerini di içmemiştir. Yoksa bu, ”onların iman etme isteklerine rağmen yüce Allah onlara engel olmuştur" anlamında değildir.
Biz seni onların üzerine amellerini koruyacak bir
bekçi yapmadık. Ayrıca
sen onlara vekil de değilsin. İşlerini yönetmek ve yararlarını gözetmek için kendileri tarafından böyle bir görevle de görevlendirilmedin.
Farklı anlamlarda oldukları için burada ”hâfız - bekçi" ile ”vekil" beraber kullanılmıştır. Çünkü herhangi bir şeyin bekçisi, onu zarar verecek unsurlardan koruyan; herhangi bir şeyin vekili ise ona iyilik sağlamaya çalışan ve fayda temin etmek için uğraşan kimsedir. Sonuç olarak anlaşılıyor ki, kâfirlerin hakkı kabul etmemeleri köklü bir şakavetten kaynaklanmaktadır. Bu yüzden yüce Allah saadet ve hidayetlerini dilememiştir.
Şakavetin başlıca göstergesi gözlerin donması, kalblerin kaskatı kesilmesi, dünya sevgisi ve uzun emel (tûl-i emel) taşınmasıdır.
Saadetin belirtisi de Allah'ın sâlih kullarını sevip onlara yaklaşmak. Kur'an okumak, geceleri ibadetle geçirmek, âlimlerin sohbetinde bulunmak ve ince kalbli olmaktır.
Buna göre kulun başlıca görevi, iyi ve sâlih amellere koşmaktır. Çünkü bu, saadetin belirtisidir. Bu konuda gevşeklik göstermek ve dünya konusunda sanki ölmeyeceknüş gibi uzun emel sahibi olmak ise şakavetin belirtisidir...
Rivayet edildiğine göre âbidlerden birisi, rüyasında şeytanı göstermesi için Allah'a yalvarmış, Allah da rüyasında şeytanı ona göstermiş. Şeytanı gören âbid, onu dövmeye yeltenmiş. Ancak şeytan ona demiş ki: ”Sen yüz yıl yaşamayacak olsaydın ben seni yener alt ederdim...." Onun bu sözüne aklanan âbid, kendi kendine: ”Benim daha epey ömrüm var, dilediğim gibi yaşar, sonra tevbe ederim" demiş, kötü yola düşüp ibâdeti terketmiş ve helâka gitmiş. Bu hikâye de sana, uzun emel sahibi olmanın ne kadar tehlikeli olduğunu gösteriyor.
108. Âyetin Tefsiri
Ey mü'minler!
Onların, yâni kâfirlerin
Allah'tan başka taptıklarına, ilâh edindikleri putlarına
sövmeyin. ”Size ve taptığınız putlara yazıklar olsun" şeklinde hakaretlerde bulunmayın
ki onlar da aşırı giderek, hakkı bırakıp bâtıla yönelerek
bilgisizce Allah'a sövmesinler. Allah'ı, anılması gereken yüce ifadelerle anmayıp O'nun hakkında körü körüne ileri-geri konuşmasınlar.
Bu âyetten anlaşılıyor ki, isyan ve günaha yol açan taatı terketınek vaciptir. Çünkü, kötülüğün meydana gelmesini sağlayan şey de kötüdür. Nitekim, putlara sövmek bir bakıma taat olduğu halde -Allah'a ve peygambere sövmek ve bilgisizce hareketin kapısını açmak gibi- çok büyük günaha dolaylı olarak sebep olduğundan yüce Allah (celle celalühü) tarafından yasaklanmıştır.
Her ümmete iyilik ve kötülük, itaat ve günah olarak
yaptığı işi böylece süslü gösterdik. Daha
sonra onların varacakları yer, öldükten sonra dirilip toplanacakları yer, onların her şeyini yöneten
Rablerinin huzurudur. Kesinlikle, O'nun huzuruna varacaklardır.
O Rableri,
yaptıklarını kendilerine haber verecektir. Dünyada iken kendilerine süslü gösterilen günahlarda nasıl ısrarla hayat sürdürdüklerini kendilerine bildirecektir.
Buradaki ”haber verme" olayı, herhangi bir adamın, tehdit ettiği birisine: ”Ne yaptığını sana gösteririm" demesine benzer. Öte yandan, burada çok anlamlı bir incelik vardır. Buna göre, bu dünyada görünen madde ve arazlar, âhirette görülecekleri hakiki şekillerinden farklı bir durumda görünürler. Nitekim öldürücü bir zehir olan günahlar, bu âyette de belirtildiği üzere dünyadaki günah kârlarca çok süslü görünür. Güzellerin güzeli olan taat ve ibadetler ise, onlarca çirkin karşılanır. Bu yüzden Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): ”Cennet nefsin hoşlanmadığı şeylerle, cehennem de şehevî arzularla kuşatılmıştır" buyurmuştur. (24) Şu halde dünyada, kâfirlerin amelleri kendilerine çok güzel görünmüştür. Âhirette de yaptıkları amellerin gerçek yüzünü görecekler, ne kadar kötü ve ürkütücü olduğunu anlayacaklardır. Başka bir deyişle; kâfirler, âhirette amellerinin gerçek yüzünü tanıyacaklardır.
Sâlih insanlardan bir zat diyor ki: Bana yakın oturan ve ibadet ede ede zayıf düşen bir kadıncağız vardı. Ben ona: ”Biraz kendine acı" dedim. Bana şu cevabı verdi: ”Ey Şeyh! Nefsime acıdığım takdirde, Mevlamın kapısından uzaklaştırılacağımı bilmiyor musun? Çünkü, dünya ile meşgul olup o Mevladan uzaklaşan çeşitli felâketlerle sınanır. Ayrıca, gayret gösterdiğim halde amelim ne kadardır ki, az yaptığımda ne olsun?" Daha sonra dedi ki: ”Yarışmanın hasretinden ve ayrılığın acısından dolayı, vay başıma gelenler!..." Yarışma hasretinden amaç şudur: Kabirlerden kalkıldıktan sonra bir kısım insanlar, nuranî bineklere binip saygın ve yüce bir saraya gidecekler. Kendilerine üstün makamlar verilip Allah dostlarına yaraşır hediyeler sunulacak. Yarışı kaybedenler ise üzüntülüler arasında kalacaklardır. İşte o zaman bunların kalbleri üzüntü ve kederden dolayı yerinden kopacak, pişmanlıktan ötürü eriyip gideceklerdir. Ayrılığın acısıyla da şu husus anlatılmak istenmiştir: Bütün insanların bir arada toplandıkları bir sırada yüce Allah bir meleğe: ”Ey suçlular! Bugün müminlerden ayrılın!" (Yasin: 59) şeklinde bir duyuru yapmasını emreder. O zaman erkek karısından, çocuk annesinden, sevgililer biribirinden ayrılmak zorunda kalacaktır. Bir kısmı cennet bahçelerine gönderilirken diğer bir kısmı da cehennem çukurlarına atılacaktır. Kısacası, acı ayrılıktan dolayı, gözyaşları dinmeyecek sel gibi akacaktır. Hatta bu durum şu şekilde şiirle ifade edilmiştir:
Eğer ayrılık ânında aramızda olsaydın
Ve defalarca ve dalaştığımızı görseydin
O zaman göz yaşlarından denizlerin oluştuğunu
Ve kan şeklinde aktığını görecektin....
109. Âyetin Tefsiri
İstemiş oldukları mucizelerden
kendilerine bir mucize gelirse, ona mutlaka iman edeceklerine dair en ağır, en kaba ve en şiddetli
bir biçimde Allah'a yemin ettiler.
Rivayet edildiğine göre Kureyşliler Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e: ”Ey Muhammed! Sen bize Hazret-i Mûsa'nın bir asasının olduğunu, bununla taşa vurduğunda on iki çeşme fışkırttığını, Hazret-i İsa'nın ölüleri dirilttiğini ve Hazret-i Salih'in kayadan bir deve çıkardığını anlatıyorsun. Öyleyse sen de bize apaçık bir mucize getir. Eğer dediğimizi yaparsan, sana kesinlikle iman ederiz." dediler ve bu konuda çok ağır bir şekilde yemin ettiler. İşte bunun üzerine yüce Allah, bu âyeti indirdi ve Hazret-i Peygambere şu emri verdi: Ey Rasûlüm Muhammed! Sen Kureyş halkına
de ki: 'Mucizeler bütünüyle
ancak Allah katmdandır.' İstediği zaman çıkarabilir. Bu benim yetki ve gücümün dışındadır. Çünkü ben, ancak bir uyarıcıyım...
Ardından yüce Allah müminlere hitabederek onlara niçin mucizeler göndermediğini çok anlamlı ifadelerle şu şekilde açıklıyor:
Onlara mucizeler geldiğinde dahi iman etmeyeceklerini bilemezsiniz. İstekleri yerine getirilse bile inanmayacaklarını siz nerden bilebilirsiniz ki? Her halükârda küfür ve inatta ısrar edeceklerini bilmediğiniz için -belki iman edebilirler diye- istedikleri mucizelerin gerçekleşmesini istiyorsunuz. Burada müşriklerin yalan yere yemin ettiklerine ve delilleri açıklamanın, ilâhî rahmete mazhar olmayanlara yarar sağlamadığına işaret ediliyor.
110. Âyetin Tefsiri
Biz onların kalblerini ve gözlerini ters çeviririz. Tıpkı evvelce ona, yani getirdiği âyetlere
iman etmedikleri zamanki gibi, şimdi de iman etmezler. Kalbleri, haktan saptığı ve gözleri körleştiği için doğruyu bulamazlar. Dolayısıyla daha önce ”ayın yarılması" gibi mucizelere karşı çıktıkları gibi, şimdiki mucizelere de karşı çıkarlar. Bu yüzden
onları azgınlıkları içerisinde bırakırız, bocalayıp dururlar. İlâhi hidayeti bulamadıkları için şaşkınlık içerisinde kalırlar. Kuşkusuz, azgınlıkları içerisinde bırakılıp tersyüz edilişlerinin sebebi, onların hidâyeti kabule yeteneklerinin bozulması ve haktan bütünüyle yüz çevirmeleridir.
111. Âyetin Tefsiri
Eğer istekleri doğrultusunda
Biz onlara melekleri indirseydik, ölüler kendileriyle konuşsaydı, yani onların isteklerine uygun olarak ölüleri diriltseydik de gerçek imanı ve senin hak peygamber olduğunu onlara bildirselerdi
ve her şeyi üzerlerine kefil olarak toplasaydık, yani peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in ve getirdiği mesajların doğruluğu hususunda her şeyi kefil olarak bir araya getirseydik,
Allah dilemedikçe yine de iman edecek bir konuma girecek
değillerdi. İsyanda ısrar ettikleri ve inkarcılığı inatla sürdürdükleri sürece inanmaları sözkonusu değildir.
Fakat mü'minlerin
çoğu bu hususta bilgisizdirler. Onların iman etmeyeceklerini bilmedikleri için olmayacak bir konuda ümit beslerler, inanmalarını beklerler.
112. Âyetin Tefsiri
Bir kısım Kureyş kâfirlerini sana düşman kıldığımız gibi, senden önceki
her peygamber için, insan ve cin şeytanlarından düşmanlar yarattık. Burada Hazret-i Peygamberin teselli edilmesi sözkonusudur. Başka bir deyimle, düşmanlıkla karşılaşmak yalnızca Hazret-i Peygambere özgü bir olay değildir. Aksine bütün peygamberler de tıpkı Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) ve ümmeti gibi çeşitli musibetlere mâruz kalmışlar ve onlar da sınarım ıslardır.
İnsan olsun, cin olsun, haddini aşan, fitne çıkaran, bozgunculuk yapan herkese şeytan denir. Öte yandan cinlerden olan şeytan, başına musallat olduğu insanın direnmesiyle karşılaşıp onu yenemediğinde bu hususta kendisine yardımcı olması için insandan olan bir şeytana başvurur.
Mâlik b. Dinar'dan şöyle dediği nakledilmiştir: ”Bana insanların şeytanları, cinlerin şeytanlarından daha tehlikelidir. Ben cinnî şeytanlardan Allah'a sığındığımda giderler. Oysa insî şeytanlar ise gelir ve göz göre göre beni günahlara sürükler."
Bunlar birbirini aldatmak ve kandırmak
için süslü ve yaldızlı
sözlerle vesvese verirler, yalan ve yanlış kandırmacalarla gizliden gizliye kısa sürede ortalığı karıştırırlar.
Eğer Rabbin dikseydi, düşmanlık ve vesvesenin meydana gelmemesini murad etseydi
bunu yapamazlardı. Öyleyse
onları iftiraları çeşitli desise ve hileleri
ile başbaşa bırak. Çünkü onlara çok acı azaplar verileceği gibi, seni de çok güzel sonuçlar beklemektedir.
113. Âyetin Tefsiri
Bir de âhirete iman etmeyenlerin kalbleri, o süslü söze meyletsin, ondan hoşlansın ve işleyecekleri suçu işlesinler diye (böyle yaparlar.) Bu vesveseyi yaymalarının diğer bir sebebi de, âhirete inanmayanların gönüllerini, bu yalan sözlere meylettirmek, onlara benimsettirmek ve onun gereğini yapmalarını sağlamaktır. Mü'minlere gelince, onlar bu yaldızlı ve yakın sözlerin geçersizliğini ve vahim sonuçlar doğuracağını gayet iyi biliyorlardı. Kuşkusuz haklarında verilen hüküm Levh-i Mahfuz'da da kayıtlıdır.
114. Âyetin Tefsiri
Size kitabı genişçe açıklanmış olarak indirmişken; Allah'tan başka hakem mi arayayım? Rivayet edildiğine göre Mekke müşrikleri Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) gelip kendisine: ”Ey Muhammed! İstersen yahudi bilginlerinden, istersen hıristiyan piskoposlarından, bizimle senin aranda hakemlik yapacak ve haklıyı haksızdan ayıracak bir hakem seç. Çünkü onlar senden önceki kitapları okumuşlar" dediler. Bunun üzerine yüce Allah (celle celalühü), bu âyeti indirdi ve Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in onlara: ”Sizinle benim aramda hükmedecek Allah'tan başka hakem mi arayayım? Böylece haktan mı sapayım?" demesini emretti. Oysa onlar ümmî idi. Neyi yapıp neyi yapmayacaklarını, bilmiyorlardı. Yüce Allah onlara gerçeği haykıran, hak ile bâtılı ve haram ile helâli açıklayan bu Kur'an'ı indirmişti. Din ile ilgili bütün konulan açıklamış ve hiçbir karışıklık bırakmamışken başka hakeme gerek var mıydı? Buradaki ifadelerden de anlaşıldığı gibi Kuran, dinle ilgili bütün hususları açıklamış ve başka herhangi bir şeye ihtiyaç bırakmanı ıştır.
Kendilerine kitap verdiklerimiz, o Kur'an'ın, gerçekten Rabbin tarafından, hak ve doğru
olarak indirilmiş olduğunu bilirler. Kendilerine Tevrat ve İncil öğrettiğimiz yahudi ve hıristiyan bilginleri. Allah katından gönderilen Kur'an'ın gerçek olduğunu gayet iyi bilirler.
O halde sakın şüphe edenlerden olma. Her ne kadar bunu açığa vurmuyorlarsa da onlar Kur'an'ın hak olduğunu bilmektedirler. Yüce Allah (celle celalühü) Kur'an-ı Kerim'in eksiksizliğinin gerekçesi olarak, kendi katında hak ile indirilmiş olmasını belirttikten sonra bu eksiksizlik ve yüceliğin diğer bir sebebinin de bizzat Kur'an-ı Kerim'in kendisi olduğuna şöyle dikkat çeker:
115. Âyetin Tefsiri
Rabbinin sözü doğruluk ve adaletle tamamlandı. Anlattığı olaylar ve ortaya koyduğu hükümler bakımından Kuran, doğruluk ve adaletin doruk noktasındadır. Meselâ; Allah'ın varlığı ve birliği. O'nun sıfatları, vaad ve tehdid, ceza ve mükâfat, geçmiş miletlerin durumları, gaybî meseleler ve benzeri konularda yaptığı açıklamalarda en ufak bir şüphe yoktur. Namaz, oruç, zekât ve hac gibi yükümlülüklerle emir ya da yasaktan ibaret olan diğer şer'î sorumluluklar konusunda son derece adaletli hükümler ortaya koymuştur.
O'nun sözlerini değiştirecek, daha doğru ve daha âdil hükümler ortaya koyacak
hiç kimse yoktur. Şu halde Allah'tan başka bir hakemin aranması söz konusu olabilir mi?
O, işitme ile ilgili
her şeyi çok iyi işiten ve bilinmesi mümkün olan her şeyi
çok iyi bilendir.
Bu âyetten çıkarılacak sonuç şudur: Kuran. Allah'ın hükmü ve insanlar arasındaki üstün delilidir. Şu halde başkasının hakemliğine başvurulamaz. Çünkü böyle bir şeyi ancak kâfirler yapar. Ayrıca kul, kullukla ilgili yükümlülüklerden kurtulamaz. İlâhî tecellilerle manevî bir makama ulaşsa da dünyada bulunduğu sürece kulluğa ilişkin sorumlulukları devam eder. Başka bir deyişle, yükümlülük ve sorumluluklar ancak âhiret yurdunda kalkar. Bazılarının sandığı gibi dünyada bu sorumluluk kalkmaz.
Kuşkusuz bu âyetin, nefsin dereceleri ve ıslahıyle ilgili bir yönü de vardır. Çünkü Allah'tan başka birisinin hakemliğine başvurmak, nefsin arzularından kaynaklanır. Şu halde nefsin ıslahı Allah'ın emirlerini benimsemek ve O'na teslim olmakla mümkün olur. Ayrıca zahirî, ya da batınî olarak Kuran ilminden nasibi olan kimse, kendi çapında Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in vârisi sayılır.
Anlatıldığına göre, bir gün Şa'bî'ye bir soru sorulur. Şa'bî ise: ”Bilmiyorum" der. Bunun üzerin soruyu soran kişi Şa'bî'ye der ki: ”Sen Iraklıların takibi olduğun halde bu soruya cevap verememekten utanmıyor musun?" Şa'bî ise şu karşılığı verir: ”Meleklerin: 'Seni tesbih ederiz. Bize öğrettiklerinin dışında hiçbir bilgimiz yoktur.' (Bakara: 32) diyerek, bilemediklerini itiraf etmekten çekinmedikleri bir hususta, ben niye utanayım ki?!..."
116. Âyetin Tefsiri
Eğer yeryüzündekilerin çoğunluğuna uyarsan... Ey Rasûlüm Muhammed! Eğer, yeryüzünün çoğunluğunu oluşturan kâfirlerin peşinde gidersen
seni Allah yolundan O'nun dininden ve şeriatından
saptırırlar. Seni yoldan çıkarırlar. Çünkü
onlar, gerek dinî meselelerde, gerekse ölü hayvanlarla ilgili olarak seninle yaptıkları tartışmalarda
sadece zanna uyarlar. Geçmiş atalarının doğru yolda olduklarım sanarak izlerini takip ederler. Kuşkusuz gerçekten kendisi doğru yoldan saptığı halde öğüt vermeye kalkışan, başkasını kendi yoluna çekmeye çalışır. Şu halde kâfirler hem kendileri sapmışlardır hem de başkalarını saptırırlar. Gerçeğe giden yol ise zan ve tahminle yürütülmez. Aksine hak yolun başlıca belirtisi doğruluk, araştırıcılık ve hidayet özellikleridir. Bâtıl yolda gidenler ise zan lan peşinde koşarlar
ve sadece tahmin yürütürler. Allah'a karşı yalan söylerler. Allah'ın haram kıldığı ölü hayvan eti gibi pek çok şeyi helâl sayarak O'na iftirada bulunurlar.
117. Âyetin Tefsiri
Şüphesiz ki Rabbin, yolundan kimin saptığını çok iyi bilir. Ayrıca
O, doğru yolda olanları da çok iyi bilir. Dolayısıyla, herkesin hak ettiğini eksiksiz olarak verir. Öyleyse birinci gruptan olmamaya dikkat et. Öte yandan yüce Allah, her şeyi bütün yönleriyle bildiği için ”çok iyi" deyimi kullanılmıştır. Allah'ın dışındakiler ise bir kısım şeylerin, bazı yönlerini sınırlı olarak bilebilirler.
118. Âyetin Tefsiri
Ey mü'minler!
Eğer Allah'ın âyetlerine iman ediyorsanız, kesimi esnasında
üzerlerine Allah'ın adı zikredilenlerden hayvanların etlerinden
yeyin. Allah'tan başka birisinin adı anılarak kesilen, ya da kesilmeden ölen hayvanlardan sakın yemeyin. Çünkü Kuran âyetlerine iman etmek,
119. Âyetin Tefsiri
Size ne oluyor da üzerine Allah'ın adı zikredilenlerden yemiyorsunuz? Bunun sebebi nedir?
Halbuki O size, bu sûrede yer alan ve: ”Ey Rasûlüm Muhammed! De ki: 'Bana vahyolunanlarda, yiyen bir kişinin yediği herhangi bir şeyin haram olduğuna dair bir hüküm bulamıyorum'“ (En'anı: 145) diye başlayan âyette yemeye
mecbur kalmanızın dışında haram olan şeyleri geniş olarak açıklamıştır. Haram ve helâli birbirinden ayırmıştır. Zorunluluklar dışında, sürekli olarak haram ve yasak olan şeyleri sözkonusu âyette belirtmiştir.
Doğrusu kâfirlerden
birçokları heveslerine uyarak hiçbir ilme dayanmaksızın insanları
doğru yoldan saptırırlar. Şanlı şeriattan alınmış hiçbir bilgiye başvurmaksızın, kendi kafalarına göre birtakım hükümler ileri sürerler; leşlerin helâl olduğunu iddia ederler ve sapık davranışlarıyla insanları yoldan, çıkarırlar.
Muhakkak ki Rabbin, haddi tecavüz edenleri çok iyi bilir. Hakkı bırakıp batıla, helâli bırakıp harama yönelenleri çok iyi tanır.
Kuşkusuz heveslerine uyan insanlar birkaç çeşittir. Meselâ. Kıble ehlinden olan Mutezile ve Şia gibi gruplar da Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat'e muhalefet ederek Kuran ve sünneti kendi hevesleri doğrultusunda yorumladıkları için heveslerine uyan insanlar türündendir. Kâfirler ve müşriklerin insanları saptırdıkları gibi bunlar da insanları kendi heveslerine uydurmaya ve sağlıklı yoldan çıkarmaya çalışırlar.
Öte yarıdan şer'-i şerife uygun olarak âyet ve hadislerden birtakım işaretler çıkarmak ise ”hevese uyma" sayılmaz. Aksine bu iş, doğrudan doğruya bir irfan ve fazilettir. Şu halde bu tür işaret sahiplerine uymak, kendi heveslerine uyan dalalet ehline uymaya benzemez. Çünkü gerçek işaret sahipleri, zan ve tahmine değil, kesin bilgi ve görgüye dayanırlar.
Ayrıca dünya ehli de âhiret ehline kıyasla heves ehli sayılırlar. Çünkü evren bütünüyle bir bakıma hayalden ibarettir. Hayal peşinde koşan ise tanı anlamıyla akıllı adam sayılamaz.
Behlül der ki: Günün birinde ben Basra sokaklarında gezerken ceviz ve bademlerle oynayan bir grup çocuğa rastladım. Onlara bakıp ağlayan bir çocuk dikkatimi çekti. Kendi kendime, herhalde diğer çocukların ellerinde bulunan şeylere sahip olamadığı için üzülüp ağlıyordur, diye düşündüm. Kendisine yaklaşıp: ”Yavrucuğum, niye ağlıyorsun? Ben sana ceviz ve badem satın alırım; sen de arkadaşlarınla oynarsın" dedim. Bunun üzerine çocuk bana bakıp: ”Behey geri zekâlı! Biz oyun için mi yaratılmışız?" dedi. Ben de: ”Peki yavrucuğum, öyleyse niçin yaratılmışız?" dedim. Çocuk dedi ki: ”Biz ilim ve ibadet için yaratılmışız." Bunun üzerine ben: ”Aferin tebrik ederim; bunu nereden öğrendin?" dedim. Çocuk: ”Ben bunu yüce Allah'ın: 'Sizi boşuna yarattığımızı ve huzurumuza çıkarılmayacağınızı mı sandınız?' (Mü'minûn: 115) sözünden öğrendim," dedi. Daha sonra ben kendi kendime: ”Vallahi bu çocuk benden daha akıllıdır ” dedim.
120. Âyetin Tefsiri
Günahın, açığını da, gizlisini de, yani açık ve gizlisiyle bütün günahları
terkedin. Nitekim günahlar bu iki türden ibarettir. Dolayısıyla hem kalblerin, hem de diğer organların tüm yaptıkları bu ifadenin içine girer.
Şüphesiz ki açık ve gizli
günah kazananlar; hatalı işler yapanlar, âhiret yurdunda
yaptıklarından dolayı cezalandırılacaklardır. Ne olursa olsun, dünyada yaptıkları her şeyin karşılığını mutlaka göreceklerdir. Bu yüzden günahlardan sakınmak gerekir.
Kuşkusuz tüm günahkârlar tehlikeli bir durumda bulunmaktadırlar. Öyleyse ey günahkâr, aklanma! Çünkü, inayet-i ilâh iyenin her günahkâra nasip olması sözkonusu değildir. Başka bir deyişle sen, yüce Allah'ın bağışlanmalarını istediği kimselerden olduğunu bilemezsin. İlk plânda affedilenlerin sayısı azdır.
Rivayet edildiğine göre Mâik b. Dinar der ki: Ben Basra'da, cenaze taşıyan bir grup insana rastladım. Beraberinde cenazeyi uğurlayan başka kimseler yoktu. Onlara cenazenin hayattaki durumunu sordum, günahkârların ileri gelenlerinden olduğunu söylediler. Ben, namazını kılıp kabrine koydum ve bir gölgeliğe çekilip uyudum. Gökten iki meleğin inip kabrini açtıklarını gördüm. Birisi ölünün yanına indi ve diğer arkadaşına: ”Cehennemliklerden olduğunu yaz" dedi ve şöyle ilâve etti: ”Günahlara bulaşmamış bir tek organı bile yoktur..." Bunun üzerine arkadaşı dedi ki: ”Acele etme gözlerini incele" O da: ”Gözlerini inceledim Allah'ın yasakladığı şeylere bakmakla doludurlar" dedi. Bu kez: ”Öyleyse kulaklarına bak" dedi. Bu sefer de: ”Kulaklarına da baktım. Onlar da iğrençliklerle doludurlar" dedi. Bunun üzerine arkadaşı: ”O zaman, dilini araştır" dedi. O da şu cevabı verdi: ”Dilini de araştırdım. Dili de her türlü yasaklara bulaşmış ve haram işlemiştir." Bu kez arkadaşı: ”Öyleyse ellerine bak" dedi. Bunun üzerine de: ”Ellerini de araştırdım. Tamamen haram, şehvetler ve meşru olmayan lezzet ve keyiflerle dolu olduğunu gördüm" cevabını verdi. Bu kez de arkadaşı: ”Bir de ayaklarına bak" dedi. Bu sefer de cevabı şu oldu: ”Ayaklarını da inceledim. Onların da pisliklere ve iğrenç işlere bulaştıklarım gördüm..." Sonra tekrar: ”Acele etme, müsaade et; bir de ben bakayım" dedi ve ikinci melek de kabrine inip yanında bir süre kaldı ve önceki arkadaşına: ”Bak kardeşim, ben onun kalbini inceledim ve imanla dopdolu olduğunu gördüm. Öyleyse onun, rahmeti hak etmiş ve bağışlanmış mutlu bir kimse olduğunu yaz" dedi ve şöyle devam etti: ”Yüce Allah'ın lütfü, onun hata ve günahlarım kuşatacak kadar geniştir."
Evet, bu husus imarı sayesinde gerçekleşmişse de örnekleri azdır. Kısacası: ”Allah'ın ansızın yakalamasından ancak hüsrana uğrayan bir topluluk emin olur," (A'râf: 99)
121. Âyetin Tefsiri
Kesilirken
üzerine kasden
Allah'ın adı zikredilmeyen hayvanların
etlerini.
yemeyin. Çünkü kişi, unutarak yaptığı işlerden sorumlu değildir. Öte yandan mü'minin kalbi, Allah'ın zikriyle dolu iken, üzerine Allah'ın adının zikredilmediği bir nesnenin girmesi uygun olmaz. Ayrıca Allah'tan başkası adına kesilen hayvanın yenilmesi de yasaktır.
Bunu yapmak, yani yukarıda sözkonusu edilen hayvanları yemek
Allah'ın yolundan çıkmaktır. Helâl olmayan bir şeyi işlemektir. Nitekim İmam Azam'a göre, kesim esnasında besmeleyi kasten terkedenin kestiği bir hayvanın etinin yenilmesi helâl değildir.
Öte yandan müşrikler, Müslümanlarla tartışıp: ”Nasıl oluyor da kendi öldürdüklerinizi yiyorsunuz da Allah'ın öldürdüğünü yemliyorsunuz?" diyorlardı. İşte bunun üzerine yüce Allah (celle celalühü) müminlere şöyle seslendi:
Şüphesiz ki, şeytanlar yani iblis ve yandaşları leşlerin helâl olduğu hususunda
sizinle mücadele etmeleri için dostlarına telkinlerde bulunurlar. Müşriklere vesvese verirler.
Eğer haramı helâl kılma konusunda
onlara uyarsanız ve bâtıl görüşlerine yardım ederseniz,
muhakkak ki, Allah'a ortak koşanlar olursunuz. Çünkü, Allah'ın emirlerine uymayıp başkasına itaat eden O'na ortak koşmuş olur.
Rivayet edildiğine göre: ”Şeytan, üzerinde Allah adı zikredilmeyen yemeği mubah sayar. ” Yani Allah'ın adı anılmadan başlanılan yemekte birlikte olur. Başlanılmadığı sürece şeytanın müdahale imkânı yoktur. Şu halde sofrada bulunanlardan en az birisinin besmele çekmesiyle sünnet yerine gelmiş olur. Başlangıçta ”besmele ” unutulduğunda, ne zaman hatırlanılırsa: ”Başta ve sonda Allah'ın adıyla" anlamında ”Bismillahi evvelehü ve âhirehü" demek gerekir. Bu durumda işlenen kusur telâfi edilmiştir.
122. Âyetin Tefsiri
Rivayet edildiğine göre Ebû Cehil Hazret-i Peygambere işkembe pisliği fırlattı. Bunun üzerine Ebû Cehil'in yaptıkları Hamza'ya anlatıldı. O günlerde henüz müslüman olmayan Hamza, elinde bir yayla avdan dönüyordu. Hamza, Ebû Cehil'e rastladığında elindeki yay ile onun kafasına vurdu. Bunun üzerine Ebû Cehil: ”Sen onun ne yaptığını görmüyor musun? Baksana getirdiği mesajlarla bize meydan okuyor, akıllarımızı küçümsüyor ve ilâhlarımıza sövüyor" dedi. Bunun üzerine Hamza: ”Gerçekten siz insanların en geri zekâlılarısınız; yüce Allah'ı bırakıp taşlara tapıyorsunuz" dedi ve: ”Eşhedü enlâ ilâhe illâllahu vahdehû lâ şerîkeleh ve eşhedü enne Muhammeden abduhû ve rasûlüh" (Ben şahitlik ederim ki Allah'tan başka ilâh yoktur, tektir ve ortaksızdır. Yine şahitlik yaparım ki Muhammed O'nun kulu ve rasûlüdür) diyerek müslüman olduğunu ilân etti. İşte bunun üzerine bu âyet-i kerime indi. Burada müşriklerin ölüye benzetilmesi söz konusııdur. Evet yüce Allah şöyle buyuruyor:
Ölü iken hidayetle
diriltip, kendisine bir hayat ve algılama gücü verdiğimiz; bunun dışında ayrıca yine
kendisine insanlar arasında, onun sayesinde
yürüyeceği bir nur verdiğimiz, onu insanların kötülüklerinden emin kıldığımız
kimse, karanlıklar içinde kalıp, ondan çıkamayan kimse gibi midir? Allah'ın hidayetiyle dalaletten kurtulup ilâhi delilleri kavrayabildi ve dolayısıyla hak ile bâtılı birbirinden ayırma gücüne sahip kimse, küfür karanlığında yüzmeye devam eden gibi midir?
İşte mü'minlere, iman süslü gösterildiği gibi
kâfirlere yaptıkları böyle süslü gösterildi. Buradaki süslü gösterilmenin yaratılış noktasından Allah tarafından yapıldığını düşünmek mümkün olduğu gibi şeytan tarafından vesvese yoluyla yapıldığını düşünmek de mümkündür. Kısacası, kâfirler küfür ve günaha devam ettikleri sürece yaptıklarını süslü görürler ve bu süslemeyle küfür ve isyanda devam edip iman ve hidayet nuruna yönelmezler.
Buna göre hakkı tanıyan ve bilen arif, bir nura sahiptir. Bu nur ile yolunu görür ve dilediği kadar gider. Marifetten yoksun olan câhil ise şaşkınlık vadisinde yolunu kaybeder... Gözü gören kimseyle görmeyen kimse, nasıl aynı değillerse; basiret sahibi kimseyle diğerleri, yani âlim ile câhil de bir olamaz. Bunun gibi Allahü teâlâ hâl ehli ile söz ehlinin arasını ayırır, onlara farklı muamele eder. Buna göre insanın sahip olduğu nurun boyutu, kalbinin genişliğine ve marifet derecesine göredir. Kalb, yüce Allah'ın kudret eli arasındadır ve onu dilediği gibi çevirir. İşte bu yüzden, çeşitli hayır ve taatlar iman ehli için süslü gösterilmiştir. Onlara güzel görünür. Kâfirler için ise kötülükler ve günahlar süslenmiştir. Ancak kullar cebir ve zorunluluk baskısı altında değildirler; kendi iradelerini kullanarak karanlıklardan kurtulmaları mümkündür. Başka bir deyişle, yeteneklerini, yaratılış amacına yöneltmedikleri takdirde, tabiat ve nefsin karanlıkları arasında kalırlar.
123. Âyetin Tefsiri
Ve böylece, yani Mekke fâsıklarını, ileri gelenler zümresine kattığımız gibi
her bir beldenin günahkârlarını orada yani söz konusu beldede
hilekârlık etsinler diye büyükler, ileri gelenler
kıldık. Çünkü onlar çeşitli plân ve tuzak kurmaya daha çok muktedirdirler. Bâtıl inançlarını insanlara benimsetme yönünde daha çok etkindirler. Nitekim Kureyş ileri gelenleri, Mekke'ye giren her yolun başına dört adam yerleştirmişler ve insanları Hazret-i Muhammed'e gitmekten alıkoymakla görevlendirmişlerdi. Sözkonusu görevliler gördükleri herkese: ”Aman, sakın bu adama yaklaşmayın. Çünkü o yalancı bir sihirbazdır" diyerek Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'i kötülüyorlar ve insanların onunla görüşmesine engel olmaya çalışıyorlardı.
Her ülkenin en güçsüz ve en zayıf olanlarını gönderdiği her peygamberin yoldaşı yapmak Allah'ın bir kanunu idi. Nitekim Hazret-i Nuh'un kavmi kendisine: ”Sana rezil ve bayağı kişiler tabi olmuşken, biz sana iman eder miyiz?" (Şuara: 111) demişlerdi. Ayrıca, gizliden gizliye çeşitli planlar kurmaları ve bozgunculuk yapmaya çalışmaları için yoldan çıkanlarını ileri gelenlerden yapması da yine ilâhi kanunun bir parçasıydı. Âyette Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) teselli ediliyor.
Halbuki onlar, hilekârlığı ancak kendilerine yaparlar da farkında olmazlar. Çünkü bunun sorumluluğu onlara aittir. Kurdukları tuzağın başkasına zarar verdiğini zannederler.
124. Âyetin Tefsiri
Bir önceki âyette bir beldedeki fâsıkların, oradaki ileri gelenler, mal ve mevki bakımından seçkin bir konumda bulunanlar olduğu belirtildikten sonra bu âyette Mekke reislerinin işlemiş oldukları suç ve fısk belirtilmiştir. Bu durum âyette şöyle belirtilir:
Onlara Hazret-i Muhammed'in peygamberliğinin doğruluğunu kanıtlayan
bir âyet geldiği zaman: 'Allah'ın Peygamberlerine verilenin aynısı bize de verilmedikçe; bize de vahiy ve kitap gönderilmedikçe
iman etmeyiz' dediler.
Rivayet edildiğine göre Ebû Cehil şöyle demiştir: ”Biz Abdülmenaf oğullarıyla tıpkı iki yarış atı gibi şan ve şeref konusunda yarıştık. Sonuçta bize: 'Bizden, kendisine vahiy gönderilen bir peygamber çıktı', dediler. Vallahi, ona vahiy geldiği gibi, bize de gelmedikçe biz bu işe razı olmayız." İşte bunun üzerine bu âyet inmiştir. (26)
Kısacası, Mekke halkı, Hazret-i Muhammed'e verilen nübüvvet ve risaletin aynısının kendilerine verilmesini istiyor ve kendilerinin, uyan kimseler değil, uyulan kimseler olmasını istediklerini ortaya koyuyorlardı. Kuşkusuz herhangi bir adama ”iman et" denildiğinde: ”Hayır, Allah beni peygamber yapmadıkça iman etmem" karşılığını vermesi, akılsızlığın doruk noktasıdır.
Buradaki âyette geçen ”Peygamberler" ifadesinden amaç, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dir. Kendisini yüceltme amacıyla çoğul olarak kullanılmıştır.
Allah peygamberliğini nereye yani kime
vereceğini, peygamberlik için en uygun olan yeri her şeyden
daha iyi bilir. Bunlar ise peygamberliğe lâyık değildirler. Çünkü peygamberlik için ehliyet ölçüsü soy ve mal değil, kişisel erdemi iktir.
Suçlu olanlara bekledikleri peygamberlik şerefi yerine sürekli olarak
yaptıkları hilelerinden dolayı kıyamet gününde
Allah katından bir zillet ve şiddetli azap erişecektir. Şu halde peygamberlik, çalışılarak elde edilen bir şey değil, ilâhî bir tensibtir. O'nun tahsisiyle gerçekleşir. Buna göre kişi, bütün şart ve sebeplerini yerine getirse bile, kendi kendine o makama ulaşamaz.
125. Âyetin Tefsiri
Allah kimi hidayete erdirmek, doğru yolu ona gösterip iman etmeye muvaffak kılmak
isterse, onun gönlünü İslâm'a açar. Böylece gönlü genişler ve enginleşir. Başka bir deyişle, yüce Allah kimin iman etmesini dilerse, kalbini bu işe yatkın kılar. Gönlünde imana aykırı bir şey bırakmaz, arındırır.
Bu âyet indiğinde sahabe Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e ”gönül açma ”nm açıklamasını sordular. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de şu cevabı verdi: ”O, bir nurdur. Yüce Allah onu, müminin kalbine yerleştirir. Böylece genişler ve enginleşir." Daha sonra tekrar bunun bir belirtisi var mıdır, diye sordular. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): ”Evet, ebedî olan âhiret yurduna eğilimli olmak; aldatıcı dünyadan uzaklaşmak ve gelmeden önce ölüme hazırlıklı olmak, bu nurun başlıca belirtisidir."(27) buyurdu.
Kimi de saptırmak isterse, yani iradesini ona yöneltmesi için, içinde dalaleti yaratırsa
sanki göğe yükseliyormuş gibi gönlünü dar ve sıkıntılı kılar. Böylece, hakkı kabul etmez ve gönlüne iman girmez. Yani yüce Allah, kinlin küfrünü dilerse, imana engel olan manilerini çoğaltır, küfre sürükleyen sebeplerini güçlendirir, gönlünü olağanüstü bir biçimde darlaştırır.
Buradaki göğe yükselme benzetmesiyle ilgili olarak İmam Fahreddin er-Râzî Tefsirinde der ki: ”Bu hususu iki noktada değerlendirmek mümkün: Birincisi; Nasıl göğe yükselmesi istenen bir adama bu görev ağır gelir, bu işi gözünde büyütüp nefret eder ve kaçıp yanaşmak istemezse, tıpkı bunun gibi kâfir imandan kaçar ve bu husus ona son derece ağır gelir. İkincisi; kalbi, iman ve İslâm'dan o denli uzaklaşır ki bu uzaklık, yerden göğe çıkan birisinin katettiği mesafe kadar olur."
İşte böylece Allah, iman etmeyenlerin üzerine azap ve lanet
yağdırır; onları rezil ve perişan eder. Burada zamir kullanılarak ”onlar" denilmeyip bunun yerine ”iman etmeyenler" kelimesi kullanılarak, kâfirlerden açık isimle söz edilmesi küfür ve isyanda ısrar ettiklerine ve imana hiç yanaşmadıklarına işaret etmek içindir.
126. Âyetin Tefsiri
İşte Rabbinin doğru yolu budur. Yani Kur'an in getirdiği açıklamalardır. Rabbin tarafından kabul edilen, içinde en ufak bir eğrilik bulunmayan ve cennete ulaştıran yol bundan ibarettir.
Şüphesiz Biz, hatırlayıp ibret alan ve öğüt kabul eden
bir kavim için âyetleri geniş bir şekilde ve birbirine karışmayacak bir biçimde
açıkladık. En çok ders alanlar, kendileri olduğu için burada özellikle ”hatırlayıp ibret alan bir kavim" den söz edilmiştir.
127. Âyetin Tefsiri
Rablerinin katında, O'nun ikramı ve ziyafetinde
onlara güven yurdu olan cennet, Dâr'us-Selâm
vardır. Orada her türlü kötülükten korunmuşlardır.
Yaptıkları iyi ve sâlih
amelden dolayı Allah onların dostudur. Onları sever, korur ve düşmanlarına karşı onlara yardım eder.
Kuşkusuz, yüce Allah, imanın güzelliğine ve küfrün çirkinliğine dikkat çekmiş, sâlih olan ve olmayan kimsenin durumunu belirtmiş, peygamberlerin ve velilerin yollarına teşvik etmiştir. Öte yandan sâlih amelin Allah dostluğuna sebep olduğunu ve kişinin güven yurdu olan Cennete girmesini doğurduğunu açıklamıştır. Evet Cennete giren, Allah'ın azabından kesin olarak kurtulur. Kısacası: ”Allah iman edenlerin dostudur. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır." (Bakara: 257)
Allah'ım! Bizi dosdoğru yola giren ve sağlıklı bir kal ble senin tarafına ulaşan ve senin acıklı azabından kurtulan kimselerden eyle. Ey Kerîm ve Rahîm olan yüce Allah'ım, bu duamızı kabul et!
128. Âyetin Tefsiri
Ey Rasûlüm Muhammed! Mekke halkına ve diğer insanlara şunu hatırlat:
Allah, onların hepsini, cin ve insanların tümünü kıyamet sahnesinde
bir araya topladığı gün, azarlayıcı bir ifadeyle cinlere:
'Ey cin topluluğu! Yani ey şeytanlar güruhu!
İnsanların çoğunu yoldan çıkardınız' (buyurur.) Cinlere, gizlenmek anlamına gelen ”cin" isminin verilmesinin sebebi, insanlardan gizlenip görünmedikleri içindir.
İnsanlardan, cinlerin yani şeytanların
dostu olup onlara uymuş
olanlar da şöyle derler: 'Rabbimiz! Biz birbirimizden faydalandık. Nihayet bize tayin ettiğin vâdemize ulaştık.' İnsanlar cinlerden, cinler de insanlardan yararlandı, sonra kıyamet günü geldi çattı. Kuşkusuz bu, şeytanlara uyduklarına ilişkin insanların itirafı ve pişmanlığıdır. Şeytanlar insanları kötü yollara yöneltmek ve bu yolları onlara kolaylaştırmak suretiyle onlara yarar sağlamışlar, insanlar da şeytanlara uymak ve emeklerini boşa çıkarmamak suretiyle onlara bir tür fayda temin etmişlerdir. Çünkü emri dinlenilen başkan, kendisine uyan insanların ona boyun eğmesiyle, bir bakıma fayda görür. İşte, şeytanlara uyan insanların, karşılıklı olarak sağladıklarını belirttikleri yararın açıklaması bundan ibarettir.
Allah da: 'Sizin durağınız ve varış yeriniz
cehennemdir. Orada, Allah'ın dilediği müstesna, ebedî olarak kalacaksınız' buyurur. Buna göre, tevbe edip Allah'a dönenlerin durak yeri cehennem olmayacaktır. Şu halde âyette geçen ”Allah'ın dilediği müstesna" ifadesiyle ebedî cehennemliklere değil, dünyadaki tevbe ehline işaret edilmiştir.
Bir kısım müfessirlere göre ise ”Allah'ın dilediği müstesna" ifadesinin açıklaması: ”Allah'ın dilediği zamanlar, yani ateşten zemheri soğuğuna götürülmelerini istediği vakitler hariç..." şeklindedir. Buna göre cehennemlikler, Allah'ın dilediği vakitler dışında cehennem azabını ebedî olarak tadacaklardır. Nitekim, cehennem ehlinin bazı vakitlerde, içinde zemheri soğuğu bulunan bir vadiye nakledilecekleri, orada sızlanarak tekrar cehenneme götürülmeyi istiyecekleri rivayet edilir. Şu halde buradaki istisna, onlarla alay etme amacına yöneliktir.
Celaleyn Tefsirinde ise ”Allah'ın dilediği müstesna" ifadesi, ”Kaynar su karıştırılmış içecekler verilmek üzere çıkarılacakları vakit hariç" şeklinde açıklanmıştır. Çünkü bu içecekler dışarda yer alır. Nitekim yüce Allah: ”Sonra onların dönüp varacakları yer cehennemdir" (Saffat: 68) buyurmuştur. Başka bir görüşe göre de bu ifadeden amaç, cehenneme girmeden önceki vakittir. Yani Allah'ın ertelemesini dilediği vakit hariç, bunların ebedî yeri cehennemdir.
Şüphesiz Rabbin, bütün yaptıklarında
hüküm ve hikmet sahibidir, her şeyi bu arada cinlerin ve insanların durumlarını, yaptıklarını ve hak ettiklerini
çok iyi bilendir.
129. Âyetin Tefsiri
İşte Biz böylece, insan ve cinlerin âsîlerini yardımsız bıraktığımız gibi
kazandıkları günahlardan dolayı, işlemiş oldukları küfür ve isyan suçundan ötürü
zâlimlerin bir kısmım diğer bir kısmının başına dikeriz.Onlardan diğer bir kısmına musallat ederiz.
İbn Abbas şöyle rivayet etmiştir: ”Yüce Allah (celle celalühü) bir milletin iyiliğini istediğinde, başlarına iyi kimseleri hâkim kılar. Bir kavmin kötülüğünü murad ettiğinde ise idarelerini kötü kimselerin eline verir."
Bir kısım ilâhî kitaplarda şu ifadeler yer alır: ”Ben hükümdarlar hükümdarı olan yüce Allah diyorum ki: Hükümdarların kalbleri benim elimdedir. Bana itaat ederlerse, hükümdarlarını kendileri hakkında rahmete çeviririm. Bana karşı gelirlerse, başlarındaki hükümdarları onlar için azaba çeviririm. Dolayısıyla hükümdarların dedikodusunu yapmayı bırakın da bana yönelin, tevbe edin. Ben başmızdakileri size merhametli kılarım."
130. Âyetin Tefsiri
Kıyamet gününde yüce Allah (celle celalühü) bütün cinlere ve insanlara diyecek ki:
'Ey cin ve insan topluluğu! Dünyada iken
içinizden, sizin aranızdan
size âyetlerimi ve gönderdiğim kitapları
okuyan ve sizi bu kıyamet
gününüze kavuşacağınız hususunda uyaran Allah tarafından görevlendirilmiş
peygamberler gelmedi mi?' Kuşkusuz, hem cinlerin, hem de insanların mükellef oldukları, yani sorumluluk taşıdıkları ittifakla belirtilmiştir. Ancak kendilerine gönderilen peygambere gelince bu, kendi cinslerinden olduğu gibi, farklı cinsten yani insanlardan da olabilir. Farklı oluşu, kendisinden yararlanmaya engel olmaz. Bu durumda, seçkin olanlar peygamberin mesajlarını alıp onun bir elçisi olarak bu mesajları kendi milletine iletmesi caizdir.
Öte yandan, bizim peygamberimiz Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, hem cinlerin, hem de insanların peygamberi olduğuna ilişkin görüş birliği vardır. Ondan önceki peygamberler ise sadece kendi kavimlerine gönderilmişlerdir. Hazret-i Süleyman (aleyhisselâm) da, genel peygamberlik göreviyle cinlere gönderilmemiş, hükümdar, yönetici ve idareci olarak vazifelendirilmiştir.
Buna göre âyette geçen ”içinizden" ifadesi, ya yukarıdaki birinci açıklamaya işaret eder, yani peygamberlerin hem insanlardan, hem de cinlerden olabileceğini belirtir. Ya da ikinci açıklamaya işaret eder. Peygamberlerin yalnız insanlardan olabileceğini vurgular. Ancak ”Ey cin ve insan topluluğu!" şeklinde de hitabedilerek hem cinlere, hem insanlara birlikte seslenilmesi ”içinizden" ifadesinin kullanılmasını doğru kılmıştır. Bu ifadenin benzeri başka yerlerde de geçer. Meselâ tatlı sulu denizlerden değil, yalnız tuzlu sulu denizlerden inci ve mercan çıkarıldığı halde, birlikte anıldıkları için: ”O iki denizden inci ve mercanlar çıkar" (Rahman: 22) denilmiştir.
İşte yüce Allah'ın ”size... peygamberler gelmedi mi?" sorusuna karşılık
Onlar: 'Kendi aleyhimize şahidiz' derler. Aslında bu, inkarcılık yaptıkkırını ve ilâhî azabı hak ettiklerini dile getiren bir itiraftır.
Dünya hayatı onları aldattı. Bu yüzden iman etmediler
ve kendi aleyhlerine kâfir olduklarına dünyada iken ilâhî âyet ve uyarıları inkâr ettiklerine
dair âhirette
şahitlik ettiler. Bu da, görüşlerinin yanlışlığına ve isabetsizliğine işaret eder. Çünkü onlar, dünya hayatına aklanarak, âhiretten bütünüyle yüz çevirdiler. Sonuçta inkarcılıklarını itiraf etmek zorunda kalarak ebedî azaba teslim oldular.
131. Âyetin Tefsiri
Bu böyledir. Rabbin, uyarıcı peygamberler göndermiştir.
Çünkü Rabbin, bir ülkeyi, halkı gaflette iken zulümleri sebebiyle helak edici değildir. Açıklayıcı peygamberler göndermeden, sırf yaptıkları zulümlerden dolayı kimseyi yok etmez. Günahsız olarak kimseyi azaplandırmamak ilâhî bir kanundur. Kişi emredileni yapmaz, yasaklananı yaparsa günahkâr olur. Bu da peygamberlerin uyarmasından sonra olur. Allah peygamber göndermeden hiç bir millete azab etmez.
132. Âyetin Tefsiri
Mü'min olsun, kâfir olsun, cin ve insanlardan bütün mükellefler için
herkesin yaptığı işlerden dolayı dereceleri, inerte beleri
vardır. İyi veya kötü yaptıkları tüm işlere karşılık farklı konumlarda bulunurlar. İyilik yapan sâlih insanların cennette birtakım dereceleri olduğu gibi, müşrikler için de cehennemde yer alan, zorlukları farklı biri diğerinden daha şiddetli mertebeler bulunur. ”Derece" kelimesi, genellikle iyiliklerin sıralamasında kullanıldığı için, âyette geçen ”derece" ifadesi ”mertebe" olarak açıklanmıştır. Çünkü kâfirler için sevap diye bir şey söz konusu değildir.
Rabbin onların yaptıklarından habersiz değildir. Yaptıkları amellerin O'ndan gizli kalması söz konusu olamaz. Yani herkese yaptığının karşılığını verecektir.
133. Âyetin Tefsiri
Rabbin zengindir. Hiçbir şeye muhtaç değildir ve hiç kimsenin ibadetine ihtiyacı yoktur.
Merhamet sahibidir. Mükemmelleştirmek için sorumluluk verir, şefkat eder, günahkârları hemen cezalandırmaz, süre verir.
Sizi, niteliklerinizi taşımayan
başka bir kavmin soyundan getirdiği gibi, dilerse, sizi de ey günahkârlar
yok edip, sizden sonra, sizi yok edip helak ettikten sonra
yerinize dilediğini getirir. Onlar Allah'a sizden daha çok itaatkâr olurlar. Ancak, size acıdığı için bırakmış, yok etmemiştir. Âyette geçen ”başka bir kavim" den amaç. Hazret-i Nuh'un gemisindeki kavimdir.
134. Âyetin Tefsiri
Size vâdedilen haşir ve azap gibi
şeyler mutlaka gelecektir. Bunda şüphe yoktur.
Ve siz Allah'ı
âciz bırakamazsınız. Bunların gelmesine engel olamazsınız, bunlardan kurtulamazsınız. Başvurmadık hiçbir çare bırakmasanız bile bunlardan kurtuluş yoktur.
135. Âyetin Tefsiri
Ey Rasûlüm Muhammed! Mekke halkına
de ki: 'Ey kavmim! Gücünüzün yettiğini yapın. Küfür ve düşmanlık konusunda bütün gücünüzü kullanın.
Muhakkak ki, ben de İslâm'da kararlılık göstermek, sabretmek ve sâlih amellere devanı etmek gibi bana emredilenleri
yapacağım. Yukarıdaki ”yapın" emri, aslında bir tehdittir.
Yakında o yurdun akıbetinin kimin olacağını, kimin iyi sonuçlar elde edeceğini
bileceksiniz.' Akıbetin, kimin lehinde olacağını göreceksiniz.
Şüphesiz ki zâlimler, yani kâfirler
kurtuluşa eremezler. Umduklarını bulamazlar.
Kuşkusuz kurtuluşun çaresi, ilim ve amele sarılmak, dünyayı ve tembelliği terketmektir. Anlatıldığına göre, adamın birinin yanına fakirlerden biri girmiş ve dünya malı adına hiçbir şey bulamamış. Bunun üzerine ona: ”Hiçbir şeyiniz yok mu?" diye sormuş. Adam şu cevabı vermiş: ”Evet, iki dünyamız var. Birisi güvenlik ve emniyet yurdu, ikincisi de korku yurdudur. Biz, elde ettiğimiz her şeyi güvenli evimizde, yani âhirette koruma altına alıyoruz." Bunun üzerine, fakir: ”Ama, bu dünyaya da birtakım şeyler lâzım" deyince adam: ”Bu dünya sahibi bizi burada bırakacak değildir. Çünkü dünya bir emanettir. Emanet ise asıl sahibine döner," cevabını vermiş.
Şu halde iyi âkibetleri elde edecek olanlar, sâlih ve hayırlı kimselerdir. Bunlar gece-gündüz Allah için çalışırlar ve hiçbir vakit O'ndan ayrılmazlar.
136. Âyetin Tefsiri
Arap müşrikler,
Allah'ın yarattığı ekin ve hayvanlardan hem
O'na, hem de O'na ortak koştukları tanrılarına
pay ayırdılar ve kendi bâtıl
iddialarına göre: 'Bu Allah'ındır. Şu da ortaklarımızındır' dediler. Allah'ın emri dışında böyle bir paylaştırmada bulundular. Bir kısmını Allah'a, bir kısmını da inallarında, ticaretlerinde ziraatlarında, hayvanlarında ve başka şeylerinde kendilerine ortak kabul ettikleri sahte tanrılarına ayırdılar. Şu halde buradaki ”şüreka" ifadesi"şirk" kelimesinden değil, ”şeriket" kelimesinden türemiştir. Yani ”ortak koştuklarımız" değil, ”ortaklarımız" anlamındadır.
Rivayet edildiğine göre müşrikler, ekinlerinden ve diğer mahsûllerinden bir kısmını Allah'a ayırarak misafirlere ve yoksullara harcıyorlar, bir kısmını da kendi putlarına ve tanrılarına ayırıp onlara hizmet edenler için harcıyor, putlara birtakım adaklar sunmak için kullanıyorlardı. Hatta Allah'ın payı olarak ayırdıkları şeyin daha değerli olduğuna kanaat getirdiklerinde, vazgeçip kendi tanrılarına tahsis ediyorlardı. Ancak, tanrıları için ayırdıkları şeyin daha kıymetli ve üstün olduğunu gördüklerinde ise ”Allah zengindir" bahanesiyle ilâhlarına bırakıveriyorlardı. Kuşkusuz bu, kendi sahte ilâhlarını daha çok sevmelerinden kaynaklanıyordu.
Ortakları için ayırdıkları ürün ve hayvanlar
Allah için yoksullara ve misafirlere
verilmezdi. Allah istese kendi payını çoğaltabilir diyorlardı.
Fakat Allah için ayırdıkları pay
ortakları için verilirdi. Ortakları için ayırdıkları payı yeterli görmedikleri zaman, Allah için ayrılmış olan ve artan ve çoğalan payı ilâhlarına ait kılarlardı. Allah'a karşı sahte ilâhları tercih etmeleri hususuna ilişkin
bu hükümleri ne kötüydü!
137. Âyetin Tefsiri
Yine ortakları, cinlerden ve Kabe'ye bakanlardan dostları tıpkı yukarıdaki olay gibi,
müşriklerden çoğuna kız
çocuklarını öldürmeyi hoş gösterdi ki, müşriklerin helak olmalarına ve dinlerinde şüpheye düşmelerine sebep olsunlar. Cahil iye döneminde insanlar, yoksulluk ya da evlendirme korkusuyla kız çocuklarını diri diri gömüyorlardı. Onlardan biri: ”Şu şu nitelikte ve şu kadar sayıda erkek çocuğa sahip olursam, onların birisini kurban ederini" diye yemin ediyordu. İşte bu şekilde ortakları, müşrikleri yoldan çıkarıyor ve ataları İsmail'in dininde şüpheye düşülüyorlardı.
Eğer Allah dileseydi müşrikler
bunu yapamazlardı. Kendilerine hoş gösterilen öldürme eylemini gerçekleştiremezlerdi. Ey Rasûlüm Muhammed!
Onları iftiralarıyla başbaşa bırak! ”Kızlarımızı canlı canlı gömmeyi Allah bize emretti" şeklindeki iftiralarıyla başbaşa bırak. Engel olabildiği halde Allah onları yaptıklarıyla başbaşa bıraktığına göre, sen de onları iftiralarıyla başbaşa bırak! Çünkü onların sorgulanacakları gün elbette gelecektir!...
138. Âyetin Tefsiri
Onlar, yani müşrikler
bâtıl zanlarıyla, hiçbir delile dayanmaksızın:
'Şu hayvanlarla ekinler yasaktır, yani haramdır.
Onları bizim dilediğimiz yani kadınlar değil, putların hizmetçileri ve erkekler
den başkası yiyemez. Şu hayvanların da sırtları binmeye ve yüklemeye haram kılınmıştır' dediler. Bu hayvanlardan amaçları ise daha önce Maide sûresinde (Âyet: 103) adı geçen ”Bahire, Sâibe ve Hâm’i" dedikleri hayvanlardır.
Ayrıca bir kısım hayvanlar da vardır ki, putları için keserken
Allah'a iftira ederek Allah'ın adını onların üzerine zikretmezler. Yani Allah'ın adını değil, putlarını anarak Allah'a iftirada bulunurlar. İşte
Allah onları yaptıkları iftira sebebiyle cezalandıracaktır.
139. Âyetin Tefsiri
Onlar, yani o müşrikler, Bahire ve Sâibe dedikleri hayvanların yavrularına işaret ederek:
'Bu hayvanların karınlarındaki şeyler sadece erkeklerimize ait olup kadınlarımıza haramdır' dediler. Doğacak yavruların sadece erkeklere ait olduğunu, kadınların bundan yararlanamayacağını ileri sürdüler.
Eğer ölü doğarsa o zaman erkeği ve kadınıyla
hepsi onda, yani hayvanların karınlarındaki şeylerde
ortaktır. Hepsi yerler.
Allah onların bu yanlış vasıflandırmalarının, yani helâl ve haram kılma konusunda Allah'a iftira ettikleri yanlış değerlendirmelerinin
cezasını verecektir. Kesinlikle karşılıksız bırakmayacaktır.
Şüphesiz ki O, hüküm ve hikmet sahibidir, her şeyi çok iyi bilendir. Yaptıklarını bildiği şeyleri karşılıksız bırakmaması O'nun hikmetinin gereğidir.
140. Âyetin Tefsiri
Yemin olsun ki,
hiçbir bilgiye dayanmadan beyinsizce çocuklarını öldürenler ve Allah'a iftira ederek, Onun kendilerine emrettiğini ileri sürerek
O'nun kendilerine verdiği Bahire gibi
rızkı haram kılanlar, muhakkak ki hem dünyada, hem de âhirette
hüsrandadırlar büyük bir zarar içerisindedirler.
Onlar, doğru yoldan sapmışlardır. Hidayete erecek de değillerdir. Çocuklarını öldürenlerden amaç, Rabia ve Mudar kabileleri ve benzeri Araplardır. Bunlar, kız çocuklarını diri diri toprağa gömüyorlardı. İşte âyetteki ”beyinsizce" ifadesi, Allah'ın hem kendilerini, hem de çocuklarını rızıklandırdığından habersiz olacak kadar cahil olan bu insanların durumlarını, çok güzel bir biçimde canlandırmaktadır.
Rivayet edildiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in ashabından sürekli olarak üzüntü içerisinde bulunan bir adam vardı. Bir gün Allah'ın Rasülü: ”Niçin, hep üzgünsün?" diye sordu. Adam dedi ki: ”Ey Allah'ın Rasûlü! Ben cahiliye döneminde öyle bir günah işledim ki, müslüman olduğum halde bağışlanmamaktan korkuyorum." Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): ”İşlediğin günahı anlat bakalım" deyince adam başından geçenleri şöyle anlattı: ”Cahiliye döneminde ben de kız çocuklarını öldürenlerdendim. Bir gün yine bir kızımız doğdu. Eşim, bu kızı öldürmememi rica etti. Ben de onun ricasını kabul edip kızı öldürmedim. Kız büyüdü, olgunlaştı ve çok güzel bir genç kız oldu. Günün birinde evlendirmem için onu benden istediler. Taassup, namus ve izzet-i nefis damarım kabardı. Evlendirme ya da evde bırakma arasında bir tercih yapamıyordum. Bunun üzerine eşime: 'Ben falanca yerdeki şu kabileye, akraba ziyaretine gideceğim. Kızı da benimle beraber gönder' dedim. Eşim çok sevindi. Kızı hazırladı, süslü elbiseler giydirdi, çeşitli takılar taktı ve kıza herhangi bir şey yapmamam konusunda benden söz aldı. Kızla beraber bir kuyunun başına vardık. Kız kuyuyu görünce, kendisini kuyuya atmak istediğimi anladı. Bana sarılıp ağlamaya başladı ve: 'Babacığım, bana ne yapmak istiyorsun?' dedi. Ona acıdım. Ancak kuyuya bakınca, tekrar taassup damarım kabardı. Kızcağız, yine bana yalvarıp: 'Babacığım, ne olur, anneme verdiğin sözü bozma. Onun emanetini yitirme' dedi. Ben, bir kuyuya bakıyor, bir de kızıma bakıp ona acıyordum. Sonunda şeytana yenildim ve baş aşağı kuyuya attım. Zavallı kız: 'Babacığım, beni öldürdün' diye bağırıyordu. Çığlıkları kesilip ölünceye kadar orada bekledim. Sonra geri döndüm..." Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ağladı ve adama: ”Eğer, cahiliye döneminde yaptıkları işler dolayısıyla insanları cezalandırmam konusunda bana emir verilseydi, bu davranışından ötürü seni mutlaka cezalandırırdım" dedi.
141. Âyetin Tefsiri
Çardaklı ve çardaksız bağları... Kendisini taşıyan tahta ve benzeri şeyler üzerinde yükselen, ya da toprağın yüzeyi üzerinde büyüyüp gelişen ürünleri, çardaklar üzerinde gelişen üzümlerle toprağın üzerinde büyüyen kabak, karpuz gibi mahsulleri
ürünleri çeşit çeşit hurmaları, tatlı, ekşi, kaliteli ve kalitesiz olan ve kendileriyle beslenilen
ekinleri, tüm tohumlu ürünleri,
zeytin ve narları birbirine benzeyen ve benzemeyen özelliklerde yaratan O'd ur. Bunların bir kısmı renk ve şekil bakımından birbirine benzemekte, renkleri aynı olduğu halde tadları farklıdır.
Bunların her biri mahsul verdiği zaman, hepsinin verdiği
mahsullerinden yeyin. Buradaki ”mahsul verdiği zaman" ifadesinden, ortaya çıkar çıkmaz yenilebilceği; başka bir deyişle tam olgunlaşma vaktinin beklenmesinin şart olmadığı anlaşılıyor.
Üzüm ve benzeri ürünlere ait
hasat zamanı da hakkını verin. İsraf etmeyin. Dengeli ve ölçülü bir şekilde zekât ve sadakasını vermek suretiyle dağıtın. Nitekim, Sabit b. Kays'ın, topladığı beşyüz hurma ağacının ürününü bir gün içinde dağıtıp aile efradına hiçbir şey bırakmadığı rivayet edilir.... İşte bu şekilde israf etmeyin.
Çünkü Allah, israf edenleri sevmez, yaptıklarını hoş karşılamaz.
142. Âyetin Tefsiri
Hayvanlardan yük taşıyanları, yük taşıma işinde kullanılanları,
ve yününden istifade edilenleri de yaratan O'dur. Hepsini O yaratmıştır. Ayette geçen ”fers" den maksat, kesmek için yere yatırılan, ya da yününden, kılından döşek yapılan demektir.
Allah'ın, size rızık olarak vermiş olduğu şeylerden helâl olanını
yeyin. Şeytanın izinden gitmeyin. Helâl ve haram konusunda onun telkinlerine uymayın.
Çünkü o, sizi günah ve isyandan başka bir şeye davet etmez. Ayrıca o,
sizin için apaçık bir düşmandır. Nitekim babanız Âdem (aleyhisselâm)'e karşı, bu düşmanlığı açıkça ortaya koymuştur.
143. Âyetin Tefsiri
Nesillerini devam ettirmek amacıyla
sekiz çifti yaratan da O'dur. Bu sekiz çiftin
ikisi dişi ve erkek
koyundur, yani normal koyun ile koçtur.
İkisi de dişi ve erkek
keçidir. Yani dişi keçi ile tekedir. Ey Rasûlüm Muhammed!
De ki: 'Allah o çiftlerden
iki erkeği mi? koç ve tekeyi mi,
yoksa iki dişiyi mi, yani koyun ile keçiyi mi,
yahut o her iki dişinin rahimlerindekileri mi dişi ve erkek farkı olmaksızın
haram kılmıştır? Söyleyin bakalım!...
Eğer haram kılma konusunda
doğru söylüyorsanız, Allah'ın gönderdiği bir kitapla belgelenen, ya da Allah'ın söz konusu şeyleri haram kıldığına ilişkin peygamberler tarafından açıklanan bir
bilgiye dayanarak bana cevap verin.'
144. Âyetin Tefsiri
Bu sekiz çiften geriye kalanın
ikisi deve, ikisi de sığırdır. Develer dişi ve erkek olduğu gibi, sığırlar da dişi ve erkek olmak üzere iki cinstirler. Onları azarlayarak
de ki: 'Allah bu çiftlerden
iki erkeği mi, yoksa iki dişiyi mi, yahut o her iki dişinin rahimlerindekileri mi yani rahimlerinde bulunan yavruları mı
haram kılmıştır? Nitekim müşrikler, bazan hayvanlardan erkek olanların, bazan da dişi olanların haram olduğunu ileri sürüyorlardı. Oysa Allah bunlardan hiçbirini haram kılmamıştır.
Yoksa, Allah bunu size emrederken, bunların haram olduğunu belirtirken,
huzurunda mı bulunuyordunuz?' İnsanları saptırmak için hiçbir bilgiye dayanmadan Allah'a karşı yalan uydurandan, yalan yere Allah, şunları şunları haram kılmıştır iftirasında bulunandan
daha zâlim kim olabilir? Evet, gerçekten bunlardan daha zâlim kimse yoktur.
Şüphesiz ki Allah, zâlim kavmi hidayete erdirmez. Onları kısa ve uzun vadede yararlarına olabilecek hususlara yöneltmez.
145. Âyetin Tefsiri
Ey Rasûlüm Muhammed!
De ki: 'Bana vahyolunanlarda, yiyen bîr kişinin yediği herhangi bir şeyin haram olduğuna dair bir hüküm bulamıyorum. Bana bildirilen âyetlerde onların haram olduğunu iddia ettikleri yiyeceklerin, erkek veya kadın herhangi bir kimseye haram olduğuna ilişkin hiçbir hüküm yoktur. Bu ifadelerle, onların ”... kadınlarımıza haramdır" (Enam: 139) şeklindeki iddialar çürütülmüştür.
Ancak boğazlanmadan ölen
leş veya akıtılmış kan, yahut domuz eti -ki pistir- yahut doğru yoldan çıkarak, üzerine Allah'tan başkasının örneğin putların
adı zikredilmek suretiyle kesilen hayvanların etlerinin
yenmesi haramdır. Burada özellikle domuzun ”pis" olarak nitelendirilmesinin sebebi, pisliği ve tiksindirici şeyleri yemeyi alışkanlık haline getirmesindendir. Kısacası domuz, son derece pistir. Pis olan şeylerin yenilmesi ise haramdır.
Ancak
kim zaruret içinde kalırsa, yani adı geçen şeylerden yeme zorunda kalırsa, zaruret halinde
haddi aşmamak ve başkasının hakkına tecavüz etmemek, yani zorunlu olarak yediği miktarı geçmemek
suretiyle (yiyebilir.)' Şüphesiz ki Rabbin çok bağışlayan ve çok merhamet edendir. Zorunlu olarak bu duruma düşen kimseyi yaptığından dolayı hesaba çekmez.
Te'vilat'un-Necmiye adlı eserde, bu âyette geçen ”leş ” ifadesiyle, dünyanın bir leşten ibaret olduğuna dikkat çekilmek istendiği söylenmektedir. Nitekim şâir de, dünyanın bir leşten ibaret olduğunu şöyle dile getirmiştir:
Dünyayı kim tanımak isterse, ben onu denedim. Acı-tatlı, her durumunu gördüm. Dünya, tatlı görünen bir leşten ibarettir.
Tek amaçları, onu parçalamak olan köpeklerle kuşatılmıştır. Eğer ondan sakınırsan, köpeklerden kurtulmuş olursun. Onu çekmeye çalışırsan; köpekleri sana hücum, eder.
Bir rivayette şu hususlar kaydedilir: ”Yüce Allah Hazret-i Davud'a şu mesajı gönderdi: 'Ey Dâvud! Dünya, üzerinde köpeklerin toplandığı bir leşe benzer. Sen de onlar gibi olup onlarla birlikte çekmek ister misin?" Şu halde akıllı insanın yapması gereken, peygamberler ve olgun veliler gibi dünyadan insanların en çok yüz çevireni olmasıdır.
146. Âyetin Tefsiri
Biz, gelmiş-geçmiş milletlerden hiçbirine değil, özellikle
Yehudilere bütün tırnaklı hayvanları haram kıldık. Parçalayıcı hayvan ve köpek türleri gibi tırnaklarının arası açık, ya da deve, kaz ve ördek gibi tırnaklarının arası kapalı olan tüm tırnaklı hayvanları yasakladık. Nitekim daha önceleri tırnaklı hayvanların bir kısmı Yehudilere helâldi. Ancak zulmetmeye devam ettiklerinde haramlık genelleştirildi.
Onlara sığır ve davarın etleri değil,
sırt, bağırsak ve kemik yağlarının dışında iç yağlarını, yani gömlek yağı denilen don yağıyla böbreklerin taşıdığı yağı
da haram kıldık. Aşırı gitmelerinden dolayı, onları bu şekilde cezalandırdık. Haksız yere peygamberleri öldürmeleri, faiz almaları, insanların mallarını zulmederek yemeleri ve benzeri davranışlarla haddi aşmaları dolayısıyla onlara bu şekilde ceza verdik. Nitekim, yaptıkları her suçtan sonra, daha önce kendilerine helâl olan birşey haram kılınıyordu. Ancak onlar, yasaklanan şeylerin eski ümmetlere de haram olduğunu ileri sürüyorlardı. İşte bu noktada yüce Allah, gerek onların zulümlerini dile getirmesi, gerekse başka hususlarda bilgi vermesi konusunda kendisinin doğru sözlü olduğunu şu şekilde vurguluyor:
Şüphesiz ki Biz, doğru söyleyenleriz.
147. Âyetin Tefsiri
Eğer yahûdiler ve müşrikler helâl ve haram kılma konularına ilişkin açıkladığın hükümlerde
seni yalanlarlarsa (onlara) şöyle de: 'Rabbiniz geniş rahmet sahibidir. Bu yüzden, yalanlamalarınızdan dolayı sizi hemen cezalandırmayacak, size süre tanıyacaktır. Yalnız şunu unutmayın ki, bu sadece bir süre tanımadır. Yoksa, yüce Allah'ın sizi unutması söz konusu değildir. Evet, rahmeti gereğince size süre tanımıştır;
fakat O'nun azabı da suçlu kavimden geri çevrilmez.' Başka bir deyişle, Allah'ın azabı geldiğinde, hiç kimse buna engel olamaz.
148. Âyetin Tefsiri
Allah'a ortak koşanlar, şöyle diyecektir: 'Eğer Allah ortak koşmamamızı
dileseydi, ne biz ne de babalarımız O'na ortak koşardık ve ne de bir şeyi haram kılardık.' Onlar bu sözleriyle, yaptıkları işin Allah katında makbul ve hak olduğunu ileri sürmeye çalışırlar.
Bunlardan öncekiler de böylece yalanlamışlardı. Aynı şekilde gerçeklere karşı çıkmışlardı. Yalanlamalarının cezası olarak
nihayet azabımızı tattılar. İndirdiğimiz azapla karşılaştılar. Onlara
de ki: 'Yanınızda meydana çıkararak bize göstereceğiniz bir bilgi, delil olarak ileri sürebileceğiniz bir belge
var mı? Siz, ortak koşma ve haram kılma şeklinde ortaya koyduğunuz bu davranışlarınızla
sadece zanna tabi oluyorsunuz. Hiçbir dayanağınız yoktur.
Ve siz yalan söylüyorsunuz.' Allah'a iftirada bulunuyorsunuz.
149. Âyetin Tefsiri
De ki: 'En üstün, en açık ve sağlam
delil Allah'ındır. Eğer O, tümünüzün hidayetini
dileseydi hepinizi hidayete erdirirdi.' O konuda başarılı kılardı. Ancak tüm çabalarını sapıklık yoluna harcayan bir kısım insanların dalaletini dilemiştir.
150. Âyetin Tefsiri
De ki: 'Haydi, Allah'ın bunu haram kıldığına dair şahitlik edecek şahitlerinizi getirin?' Sözlerini tasdik edip görüşlerini benimsediğiniz önderlerinizi getirin bakalım. Onlara bu şekilde meydan okunması dayanaksız ve desteksiz olduklarını ispatlamak içindir...
Onlar gelip bunu Allah haram kıldı, diye
şahitlik etseler de, sen onlarla beraber şahitlik etme. Yani onları tasdik etme. Çünkü bütün söyledikleri, yalandan ibarettir. Ayrıca sen
âyetlerimizi yalanlayan ve âhirete iman etmeyenlerin hevâ ve heveslerine uyma. Putlara tapanların sözlerine inanma. İlâhi âyetleri inkâr eden bu müşrikler âhirete de inanmazlar ve
onlar, taptıklarını Rablerine denk sayarlar. O'nun düzeyinde olduklarına inanırlar.
Kısacası, Allah'a ortak koşup âhireti inkâr eden ve Allah'ın âyetlerini yalanlayan müşriklerin hevâ ve heveslerine uymak yanlıştır. Kuşkusuz yüce Allah (celle celalühü) güzel olan nimetleri helâl kılmış ve cahiliye dönemi insanlarının kendi kendilerine lia ram kıldıkları şeyleri reddetmiştir. Çünkü dinin dayanağı hevâ ve hevesler değil, ilahî vahiydir.
Öte yandan yine yüce Allah (celle celalühü) içki, leş, kan, domuz ve benzeri pis şeylerin haram olduğunu belirtmiş, bunların yenilmesini ve satılmasını yasaklamıştır. Çünkü, yenilmesi haram olan şeyin, alınıp satılması da haramdır. Ayrıca yüce Allah'ın herhangi bir şeyi haram kılması, ya Yehudilerde olduğu gibi bir sınama ve cezalandırmak içindir veya gerçekten fizyolojik ya da psikolojik bir zararı bulunduğundandır. Meselâ zehirin bedene zararı olduğu gibi, canavar ve haşerelerin etleri de insanın karakterini olumsuz yönde etkiler. Nitekim: ”Süt, huyu değiştirir," şeklinde meşhur bir deyim vardır.
Fakîh Ebu'l-Leys der ki: ”Kişinin, bedenini zararlı olan şeylerden koruyacak kadar tıp bilgisine sahip olması gerekir. Çünkü ilimler, bedenî ilimler ve dinî ilimler olarak ikiye ayrılır. Öte yandan bütün âlimler, zorunlu durumlarda, haram olan şeylerin ilâç olarak kullanılabileceği görüşündedirler. Meselâ, zorunlu durumlarda, boğazda düğümlenen lokma, ancak içkiyle yutulabilirse o zaman kullanılabilir. Zaruret olmazsa caiz değildir."
151. Âyetin Tefsiri
Ey Rasûlüm Muhammed! Mekkeli kâfirlere
de ki: 'Gelin Rabbinizin size haram kıldıklarını açıklayan âyetleri
okuyayım:
Kuşkusuz ”De ki: 'Gelin Rabbinizin size haram kıldıklarını okuyayım'“ diye başlayan ve ”Allah bunları sakınasınız diye size emretti" şeklinde sona eren bu üç âyet, tamamen iyiliklerle dolu olan ve bütün ilâhî kitaplarda yer alan çok önemli on prensibi içermektedir. Şu halde bu âyetlerde belirtilen yasaklar bütün insanları kuşatmaktadır. Ümmet ve dönemlerin değişmesi bu hükümleri değiştirmemiştir. Buna göre, kim bunların gereğini yaparsa cennette girecek, bu prensipleri çiğneyenlerse cehenneme atılacaklardır.
Bu prensiplerin birincisi:
Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmayın ifadesiyle belirtilen Allah'a ortak koşmama hususudur. Haramların başı olduğu ve onunla birlikte hiçbir ibadet kabul edilmediği için ”Allah'a ortak koşmama hususu" başa alınmıştır. Allah'a ortak koşma yani şirk, açık ve gizli olmak üzere ikiye ayrılır. Açık şirke, putlara yapılan ibadet örnek gösterilebilir. Gizli şirk ise, hamdi, güçlü ve biricik olan yüce Allah (celle celalühü) ile birlikte başkasına gösteriş için yapmaktır.
İkinci prensip,
Ana babaya iyilik yapın ifadeleriyle dile getirilmiştir. Yani her ikisine iyilikte bulunun, onlara kötülük yapmayın. Kuşkusuz, burada haram olduğu belirtilmek istenen husus, ana babaya kötülük yapılmasıdır. Çünkü, herhangi bir şeyi emretmek, aksini yasaklama anlamına gelir. Âyetin bu bölümünde yasak yerine emrin sözkonusu edilmesi anne babaya karşı iyilik yapmanın ve haklarına özen göstermenin önemine işaret etmek içindir. Çünkü, yalnızca: ”onlara karşı kötülük yapmayın" demek, onların haklarını yerine getirmeye yetmez.
Üçüncü prensip de şudur:
Fakirlikten, yoksulluktan
dolayı çocuklarınızı öldürmeyin.' Kızlarınızı diri diri gömmeyin.
Sizi de onları da Biz rızıklandırırız. Rızıklan temin edememekten korkmayın, böyle bir endişeniz olmasın. Çocukları öldürmeyi yasaklamanın hikmeti, böyle bir davranışın Allah'ın kurduğu yapıyı yıkma anlamına geldiğindendir. Allah'ın yaptığı bir şeyi bozanlar ise lanetlenmiştir.
Dördüncü prensip:
'Hayasızlıkların, yani zinanın
açığına da, gizlisine de yaklaşmayın. hükmüdür. Zinanın her türlüsünün haram ve yasak olduğuna işaret etmek için çoğul ifade kullanılmıştır. Buna göre alçakça yapılan ve rezil insanlar tarafından işlenen açık zina yasak olduğu gibi, metres ve dost edinmek suretiyle gizliden gizliye ve kendisini soylu kabul eden insanlar tarafından yapılan zina da yasak ve haramdır. Öte yandan harama bakış da zinanın bir çeşididir.
İbn Abbas der ki: ”Şeytan üç yerinden erkeğe yaklaşır: Gözlerinden, kalbinden ve üreme organından. Kadını da aynı şekilde üç yerinden aldatmaya çalışır: Gözlerinden, kalbinden ve kalçalarından."
Beşinci prensip:
İman ettikten sonra inkarcılığa sapmak, evlendikten sonra zina etmek ve suçsuz bir insanı öldürmek suçlarını işleyen insanları öldürmek gibi şeriatın emrettiği hususlar hariç yani:
Bir şer'î
hak olmadıkça Allah'ın öldürülmesini haram kıldığı cana kıymayın. Allah, aklınızı kullanasınız, kafanızı çalıştırıp kötülüklerden uzaklaşasınız
diye size bunları kesin olarak
emretti.
152. Âyetin Tefsiri
Yetim rüşdüne erinceye kadar, onun malına en güzel yolun dışında yani, korumak ve artırmak amaçları haricinde
yaklaşmayın. Rüşdüne erdiğinde ona teslim edin. Yetim, babası ölen insana denir. Kuşkusuz burada hitap vasi ve velîleredir. Küçük yaştaki yetim, malım koruyamadığı için, yüce Allah (celle celalühü) onun korunmasını, gözetilmesini ve lehinde düşünülmesini emretmiştir. Bu da altıncı hükümdür.
Ölçülen şeylerde
ölçüyü, tartılan şeylerde de
tartıyı tam ve doğru yapın. Eksik olarak ölçüp tartmayın. Buna göre, ölçen ve tartan kimsenin bu görevi eksiksiz yapması, kendisi için ölçülüp tartılan alacaklının ise fazlasını istememesi gerekir.
Biz herkesi ancak gücünün yettiği ile rnes'ul tutarız. Yapamadığı ve güç yetiremediği şeylerden sorumlu tutmayız. Ölçü ve tartıda adaletli olunmasını emreden ifadeden hemen sonra bu hususa yer verilmesi, adaleti yerine getirmenin zorluğuna işaret etmek içindir. Şu halde yapmanız gereken şey, gücünüzün yettiğini yerine getirmektir. Onun ötesinden sorumlu değilsiniz. Buna göre insan, adaletli olarak ölçüp tartmak için bütün çabasını gösterdiği halde, yine de az bir fazlalık, ya da noksanlık meydana gelirse, kişi sorguya çekilmez. Bu da yedinci hükümdür.
Akrabanız dahi olsa konuşurken adaletli olun. Kesinlikle taraf tutmayın. Meşru olan hakka uymak ve Allah'ın rızâsını istemek asıl oluduğuna göre, bu konuda yabancı ile akrabanın farkı yoktur. Bu da sekizinci hükümdür.
Ve Allah'ın ahdini yerine getirin. Adalete sarılmak, şeriatın hükümlerini yerine getirmek gibi, hangi ahid olursa olsun, kesinlikle uygulayın. Öte yandan buradaki ahid ile, iki insan arasındaki ahid de kasdedilmiş olabilir. Bu durumda ”Allah'ın ahdi" ifadesinin anlamı, Allah'ın, yerine getirilmesini emrettiği ahid, olur. Bu da dokuzuncu hükümdür.
işte Allah,
düşünesiniz ve gereğini yapasınız
diye size bunları emretti.
153. Âyetin Tefsiri
Şüphesiz ki bu, Benim dosdoğru yolumdur. Bu sûrede belirtilen tevhid ve nübüvvetin ispatı ve şeriat'ın açıklanması gibi hususlar, benim yolumun ta kendisidir. Başka bir deyişle, bu sûrede geçen hükümler benim şeriatımın bir parçasıdır. Güçlü ve kuvvetlidir. Cennete ulaştıran bir yol olması sebebiyle ilâhî hükümlere, şeriata ”doğru yol" adı verilmiştir.
Ona uyun. Yahudilik, hıristiyanlık, ya da başka dinlere ve
başka yollara uymayın ki, sizi O'nun Allah'ın
yolundan ayırmasın. Sizi parçalara ayırıp perişan etmesin... Allah'ın seçtiği din olan İslâm'dan uzaklaştırmasın. Bu ifadelerden anlaşılıyor ki, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in yolu, Allah'ın yolunun aynısıdır. Bu da onuncu hükümdür.
Allah bunları, yani O'nun yoluna uyup başkasının yoluna uymama gibi hususları,
sakınasınız diye size emretti.' Böylece küfür ve dalâlet yoluna sapmaktan korunmuş olursunuz. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bu âyeti okuduğunda düz bir çizgi çizip ”işte bu, Allah'ın yoludur" dedi. Daha sonra sağına soluna birkaç çizgi çizip: ”İşte bunlar, herbirisinin başında, ona çağıran bir şeytan bulunan çeşitli yollardır" (29) buyurdu. Kuşkusuz buradaki dosdoğru yoldan amaç İslâm şeriatı'dır. Bu yüzden namazın her rekâtında yüce Allah'a yalvarıp ”Bizi dosdoğru yola ilet" (Fatiha: 6) deriz. Dünyada iken bu yoldan sapan âhiret yolunda da kesinlikle kayacaktır.
154. Âyetin Tefsiri
Sonra iyilik işleyenlere, görevini tam anlamıyla yapan peygamberlere ve müminlere
nimetimizi ve lütfumuzu
tamamlamak, her şeyi geniş ve detaylı
bir şekilde açıklamak, bütün dînî konulan belirtmek,
bir hidayet ve rahmet olmak üzere, yani sapıklıktan çevirmek ve iman edip güzel amel edenleri azaptan korumak amacıyla
Mûsa'ya kitabı, yani Tevrat'ı
verdik ki, İsrail oğulları
Rabblerine kavuşacaklarına iman etsinler. Ölümden sonraki dirilmeye, mükâfat ve cezaya inansınlar... Âyetin başında yer alan ”sonra" ifadesi anlatım sıralamasını belirtir.
155. Âyetin Tefsiri
işte bu Kuran
da inkarcıların iddia ettiği gibi Peygamber tarafından değil,
Bizim indirdiğimiz mübarek, hem din, hem dünya için ya-
bir kitaptır. Öyleyse ona uyun emirlerinin gereğini yapın, ona aykırı hareket etmekten sakının
ve Allah'tan korkun ki, merhamet olunasınız; ona uyup muhtevasının gereğini yapın ki, ilahî rahmete ulaşasınız.
156. Âyetin Tefsiri
Bu Kur'an'ı indirdik ki, siz ey Mekke halkı:
'Kitap, yalnız bizden önceki iki topluluğa yani yahudi ve hıristiyan taifelerine
indirildi. Tevrat ve İncil gönderildi.
Biz ise, onların okumasından habersizdik', bizim dilimizle yazılmadığı için, içinde ne olduğunu, bilmiyorduk
demeyesiniz. Burada yahudi ve hiristiyanlara işaret edilirken o ikisinin okumasından şeklindeki ifade yerine, ”onların okumasından" biçiminde çoğul ifadenin tercih edilmesinin sebebi, her grubun kendi arasında bir topluluk olduğunu vurgulamak içindir.
157. Âyetin Tefsiri
Veya: 'Eğer bize de kitap indirilseydi, biz onlardan daha doğru yolda olurduk' demeyesiniz diye biz bu Kur'an'ı indirdik.
Şimdi ise, Rabbinizden size açık bir delil, bir hidayet ve rahmet gelmiştir. Artık bu tip bahaneleri ileri süremezsiniz.
Allah'ın âyetlerini yalanlayan Kur'an'ın âyetlerine karşı gelen
ve onlardan yüz çevirenden daha zâlim kim olabilir? Kendisi saptığı gibi, başkasını da saptıran ve ilâhî âyetlere yönelmelerini engelleyen kimseden daha zâlim birisi düşünülebilir mi?
Ayetlerimizden yüz çevirenleri, insanların benimsemesine engel olanları,
yüz çevirdiklerinden dolayı yakında en kötü bir azapla cezalandıracağız. İnsanları saptıran ve İslâm'ı kabul etmelerine engel olan kimseleri cezasız bırakmayacağız. Onları, azabın en şiddetlisiyle azaplandıracağız.
158. Âyetin Tefsiri
Onlar, kendilerine meleklerin, yani ölüm meleğiyle yadıma kırının, ruhlarını alması için
gelmesinden veya Rabbinin azap verme, cezalandırma veya kıyamet sahnesindeki durumlarını belirtme ile ilgili
(emrinin) gelmesinden, yahut Rabbinin Duhan, Dabbetu'l-Arz, Deecal, güneşin batıdan doğması ve Ye'cûc-Me'cûc gibi
bazı kıyamet
alâmetlerinin gelmesinden başka bir şey mi beklerler? Rabbinin alâmetlerinden bir kısmının geldiği gün, daha önce inanmamış veya îmamyla bir iyilik kazanmamış olan kimseye îmanı fayda vermeyecektir. Sekerât anındaki iman, nasıl fayda vermiyorsa, adı geçen kıyamet alâmetlerinin ortaya çıkmasından sonra yapılan iman da herhangi bir yarar sağlamayacaktır. İman etmenin asıl esprisi ”gaybî" oluşundan kaynaklandığına göre, alâmetlerin açıkça ortaya çıkması inanmaya engeldir. Şu halde sâlih amel olmaksızın kuru bir imandan tam anlamıyla yararlanılmaz. Nitekim ehl-i Sünnet, bu durumdaki bir insanın ebedî olarak cehennemde kalmayacağı görüşündedir. Yani cehenneme gitmesi mümkündür. Ancak sürekli kalmayacaktır. Nitekim ilâhî şeriattan anlaşılan da budur.
De ki: bekleyip durduğunuz üç şeyden birinin gelmesini
'bekleyin. Şüphesiz biz de onların gelmesini
bekliyoruz.' O zaman, galibiyet bizim olacak; azap ise sizi yakalayacaktır....
159. Âyetin Tefsiri
Ey Rasûlüm Muhammed!
Dinlerini parça parça edip fırkalara ayrılanlarla, yani yahudi ve Hıristiyanlarla
artık senin bir alâkan kalmamıştır.
Bu konuda sorumlu değilsin. Dinlerini bölük pörçük yapıp her biri bir parçasına yapışan ve kendine ayrı bir lider seçen yahudi ve Hıristiyanların bu davranışlarından ötürü hesaba çekilmeyeceksin.
Nitekim Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de şöyle buyurmuştur: ”Yahudiler yetmişbir parçaya bölündüler. Hristiyanlar yel misi ki kısına ayrıldılar. Ümmetim ise yetmişüç parçaya bölünecek. Biri dışında tüm parçalar cehenneme girecektir. ”m
Onların işi Allah'a kalmıştır. Bu husus, O'nun yetkisi dahilindedir. O, dilediği gibi tasarrufta bulunur.
Sonra Allah kıyamet gününde
yaptıklarını onlara bildirecektir. Yaptıkları her işi gözler önüne serecek, dünyada iken işledikleri çirkinliğe dikkatlerini çekecek, onunla ilgili ceza belirtilecektir. Şüphesiz, dünyada işlenen tüm çirkin davranışlar, âhirette de çirkin bir şekilde gösterilecektir. Ancak, sınama amacıyla bazan bu işler, dünyada güzel olarak görünebilir. O zaman zehir karışmış bala benzer. Allah hepimizi amellerin kötüsünden korusun.
160. Âyetin Tefsiri
Mü'min insanlardan kıyamet günü
kim iyilikle gelirse, ona o iyiliğin on misli vardır. Çünkü ”iyilik" olarak nitelendirilen tüm davranışlar, imanın ürünüdür.
Kadı îyaz der ki: ”Kâfirlerin yaptıkları amellerin kendilerine herhangi bir yarar sağlamayacağı ve iyiliklerine karşılık mükafat landınlamayacakları konusunda âlimler arasında görüş birliği vardır. Ancak, kâfirlerden bir kısmının azabının suçları oranında diğerlerinden şiddetli olacağı bilinen bir gerçektir."
Evet, Müslüman oldukları zaman ise geçmiş iyiliklerinin mükâfatını alırlar.
Yapanın kim olduğuna bakılmaksızın
kim de kötülükle gelirse, sadece o kötülüğün misliyle cezalandırılır. İlâhî vaacl gereği, her kötülüğe bir ceza öngörülür. ”Bir anlık bir küfrün, ebedî bir azabı doğurması olayında 'misliyle' hususu nasıl açıklanabilir?" diye bir soru sorulursa, cevap olarak şöyle denilebilir: ”Kâfir, söz gelimi sonsuza değin yaşayacak olsa, yine de inancını değiştirmeyecektir" gerçeğinden yola çıkılarak bu husus açıklanabilir. Şu halde ebedî olarak aynı konumda kalmayı plânlayan bir kişiye ebedî nitelikli bir azap uygundur. Mü'minin durumu ise öyle değildir. Çünkü onun başlıca amacı, bu günahı yok etmektir. Şu halde mü'minin cezası da kesilip sona erecektir.
Onlar, sevaplarının azaltılması ve azaplarının artırılması gibi bir
haksızlığa uğratılmazlar.
Öte yandan sevapların yetmiş kat, yediyüz kat ve sınırsız bir şekilde kaydedilebileceği hususunda rivayetler vardır. Bu kat kat fazlalığın hikmeti ise, kulun müflis duruma düşmesini önlemektir. Çünkü bazan kulun başına davacılar toplanır ve hak iddiasında bulunurlar. İşte o zaman on sevaptan birini hasmına verir, dokuzunu da kendisi alır. Kısacası, kulun yaptığı haksızlıklar bu fazlalıklardan ödenir.
161. Âyetin Tefsiri
Ey Rasûlüm Muhammed! Bütünüyle uzaklaştıkları halde gerçek din üzere olduklarını iddia eden Mekkeli kâfirlere
de ki: 'Şüphesiz Rabbim vahiy göndermek, iç ve dış evrensel kanıtları göstermek suretiyle
beni, doğru bir yola, dosdoğru bir dine, hakka yönelen ve müşriklerden olmayan ibrahim'in dinine şevketti.' Yüce Allah'ın kulları için belirlediği, benimseyip boyun eğmelerini istediği yasaların bütününe din denir. İşte Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) da bu özellikleri taşıyan hak dinin mensubuydu. Bâtıl dinlere meyletmemişti. Kesinlikle Allah'a ortak koşanlardan olmamıştı.
Burada özellikle Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'e dikkat çekilip onun dininden söz edilmesi. Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in gerek Araplar, gerekse diğer din mensupları nezdinde büyük bir değere sahip olmas ındandı. O, hepsinin gönlünde taht kurmuştu. Hatta her dinin mensupları, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in dinine bağlı olduğunu ileri sürerdi. İşte yüce Allah (celle celalühü) burada onlara cevap veriyor.
162. Âyetin Tefsiri
De ki: 'Şüphesiz benim beş vakit farz
namazım, bütün
ibâdetlerim, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi olan Allah'a aittir.
Hayatta yaptığım ibâdetlerle ölüm anındaki iman ve taatımın hepsi O'na mahsustur.
163. Âyetin Tefsiri
O'nun hiçbir ortağı yoktur. Ben ibâdet ve kulluğumda hiçbir şeyi O'na ortak koşmam.
Ben, bunlarla emrolundum. Tüm ibâdet ve taatlarımı yalnız O'na ait kılmam hususu bana emredildi.
Ve ben Müslümanların ilkiyim.' Çünkü her peygamber kendi ümmetinden önce dine girer.
Bu âyetten ayrıca, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, emrolunduğu hususları süratle yerine getirdiği ve ona bildirilen emirlerin sadece kendisinin değil, bütün Müslümanları bağladığı, Müslüman olan herkesin bu emirlere, dolayısıyla Hazret-i Peygambere uyması gerektiği anlaşılmaktadır.
Ayrıca bu âyet, tevhid ve ihlâs'a teşvik etmekte, bunun başlıca göstergesinin görünen ve görünmeyen her şeyi bir kenara bırakıp Allah'a bağlanmak olduğuna dikkat çekmekledir.
164. Âyetin Tefsiri
Ey Rasûlüm Muhammed! ”Bizim dinimize dön" diyen kâfirlere
de ki: 'Allah her şeyin Rabbi ve O'nun dışındaki her şey, tıpkı benim gibi O'nun kulu
iken, O'ndan başka bir Rab mı arayayım? İbâdette, başkasını O'na ortak mı koşayım? O'na ortak olunabileceği nasıl düşünülebilir? Bu hiç mümkün müdür?
Herkesin kazandığı günah
ancak kendisinedir. Birisinin işlediği suçtan, başkası sorumlu tutulmaz.
Hiçbir günahkâr başkasının günahını taşımaz. Dolayısıyla Mü’minlere: ”Bizim yolumuzu takip edin de, sizin günahlarınızı biz yüklenelim" (Ankebut: 12) şeklinde yaptığınız teklifin hiçbir değeri yoktur. Hiç kimse başkasının yükünü yüklenmez ki, sizin bu sözünüz doğru olsun.
Sonra dönüşünüz yine Rabbinizedir. Kıyamet gününde sizi yöneten Allah'a döneceksiniz. İşte o zaman
O, ihtilâfa düştüğünüz şeyleri size haber verecektir.' Doğruyu yanlıştan, haklıyı haksızdan ayıracak ve herkese hak ettiğini verecektir.
Eğer, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in: ”Kimin uhdesinde, bir din kardeşinin nefsine, yahut malına tecavüzden doğan bir hakkı varsa, dinar ve dirhemin bulunmadığı ve işe yaramadığı kıyamet günü gelmeden önce, bugün dünyada, ondan helâllik dilesin. Aksi takdirde kıyamet gününde, zâlimin sâlih ameli varsa, yaptığı zulüm miktar mca kendisinden alınıp mazluma verilecektir. İyilikleri olmadığı takdirde ise yine aynı miktar mazlumun günahlarından alınıp zâlirninkine eklenecek ve zâlim cehenneme atılacaktır." şeklindeki hadisini hatırlatarak: ”Birisinin işlediği günah, nasıl olur da başkasına yüklenir ve berikinin yaptığı iyilikler, onlarla ilgisi olmayan başkasına nasıl verilir? Bu durum Allah'ın hükmüne ve adaletine göre nasıl doğru olur?" diye bir soru sorarsan, cevap olarak deriz ki:
Günahlar, etken ve edilgen olmak üzere iki türlüdürler. Etken olanlar, yalnız suçu işleyende kalmayıp başkasına da sirayet edendir. Edilgen olanlar ise yalnız işleyende kalmaktadır. Meselâ içki içmek edilgen bir günahtır. Bunun birtek yönü vardır ve o suçu işleyenin dışında hiç kimse bu konuda sorgu kınamaz. Başkasına da sirayet eden etken günahlara da adam öldürme olayını örnek vermek mümkündür. Bu konuda suçu işleyen hesaba çekilse de, bu olayın iki yönlü olduğunu unutmamak gerekir: Birincisi şeriatın sınırını aşma hususu, ikincisi cinayetin bir kula sirayet etmesi hususu... İşte bu durumda bir bakıma cani, mazlumun günahlarını yüklenmiş ve kendi iyiliklerini ona vermiş sayılır. Ancak yine de bu, gerçekte kendi kendisinin günahını yüklenmiştir. Yani aslında başkasının iyiliklerini alma gibi bir durum söz konusu değildir. Şu halde burada bir çelişki ve haksızlık olduğu düşünülemez. Kısacası, âyet ile hadis arasında bir tutarsızlık yoktur. İkisi de aynı şeyi ifade eder.
Öte yandan bu âyetten anlaşıldığına göre, nasıl ki iman ehli ile küfür ehli arasında ihtilâf meydana geliyorsa, ihlâslı insanlarla riyakâr insanlar arasında da ihtilâf meydana gelir. Nitekim, Hadis-i şerifte şöyle buyurumuştur:
"Ahir zamanda din karşılığında dünyayı alacak insanlar ortaya çıkacaktır. Koyun derisinden yumuşak elbiseler giyeceklerdir. Bunların dilleri baldan tatlı; kalbleri ise kurtların kalbinden dalia katıdır. Yüce Allah (celle celalühü) buyuruyor ki: 'Bunlar Beni mi aldatıyorlar, yoksa Bana karşı çıkma cesaretinde mi bulunuyorlar? Zatıma yemin ederim ki, onlara öyle bir fitne gönderirim ki, en uslularını dahi şaşkınlıkta bırakır' ." (2) Şu halde mü'minin başlıca görevi hem içini, hem dışım tertemiz kılmak ve ayrılıkları ortadan kaldırmaktır. Çünkü hak birdir. ”Hak'ın dışında sapıklıktan başka ne vardır?" (Yunus: 32)
Ümmetin arasındaki ihtilâfın herkese rahmet olduğu hususu ise, kin ve düşmanlıktan kaynaklanan ihtilâf değildir. Orada anlatılmak istenen, değişik şahıs ve konumlara göre hakka dayalı farklı yaklaşımların olabileceğidir. Yani farklı insan kümelerinin ve kültürlerin olabileceğidir.
Kısacası hak, uyulmaya en lâyık olandır. Allah (celle celalühü) cümlemizi dine zarar veren ihtilâftan ve gerçekleri zedeleyen tartışmadan korusun ve bizi hakta başarılı kılsın. Kuşkusuz her şeyi rahmetiyle kuşatan O'dur.
165. Âyetin Tefsiri
Ey insanlar, mal ve mevki gibi
verdiği şeylerle sizi imtihan etmesi için, sizleri yeryüzünün halifeleri kılan, şükrünü mü edâ edeceksiniz, yoksa nankörlükte mi bulunacaksınız diye sizi nimetlerle sınayan
ve sizi şeref ve zenginlik açısından ve
derece bakımından birbirinizden üstün yapan O'dur.
Rivayet edildiğine göre Cüneyd küçükken günün birinde çocuklarla birlikte oynuyordu. Bir an Seriyy-i Sakatı oradan geçti; Cüneyd'e ”Hey! Çocuk, şükür hakkındaki görüşün nedir?" diye sordu. Cüneyd şu cevabı verdi: ”Şükür, Allah'ın sana verdiği nimetleri günah yolunda kullanmamandır."
Ey Rasûlüm Muhammed!
Şüphesiz ki senin
Rabbin, cezalandırması süratli olandır. Nimetlerine karşı şükür görevi yapmayanları hemen cezalandırır.
O, çok affeden ve çok merhamet edendir. Allah'ın verdiği nimetleri yerli yerinde kullanan, O'nun rahmetine ve affına maznar olur.
Kuşkusuz yüce Allah (celle celalühü), şükür edenle nankörlükte bulunanı birbirinden ayırdetmek için mal ve makam verdiği gibi, ilâhî ahlâkla ahlâklanıp kulluk görevlerini yapanlarla hayvanlık derecesine yuvarlananları birbirinden ayırdetmek için de insana halifelik yeteneği vermiştir. Buna göre gerçek insanlık niteliklerini yitirip hayvanî niteliklere bürünen kimsenin kalbi, kulağı ve gözü mühürlenir. İman edip dünya hayatında hayırlı işler yapanlar ise hidayetle mükâfatlandırılır.
Hikâye edildiğine göre, bir seferinde İbrahim b. Edhem hac niyetiyle Mekke'ye gitmiş. Tavaf esnasında son derece güzel yüzlü bir gence rastlamış.
Herkes onun güzelliğine hayran imiş. İbrahim b. Edhem o gence bakıp ağlamaya başlamış. Bir arkadaşı kendisine: ”Efendim, bu gözü yaşlı bakışınızın hikmeti nedir?" diye sorunca, İbrahim şu cevabı vermiş: ”Kardeşim, ben Allah'a bozulması imkânsız bir söz verdim. Bu benim oğlum, canım, ciğerim... Küçükken onu bıraktım ve onların yanından çıkıp Allah'ın sevgisine kaçtım. Gördüğün gibi, delikanlı olmuş. Vazgeçtiğim bir şeye tekrar dönme hususunda yüce Allah'tan utanıyorum." İbrahim'in arkadaşı diyor ki: ”İbrahim, bana dedi ki: 'Git, ona selâmlarımı söyle. Umulur ki senin selâmınla teselli bulurum ve ciğerimdeki ateşi biraz olsun söndürürüm.' Bunun üzerine ben o gence gidip: 'Delikanlı! Allah seni babana bağışlasın' dedim. Delikanlı bana: 'Amca, babam nerde ki?!' diye sordu ve şöyle devam etti: 'Babam, bizim yanımızdan çıkıp Allah'ın sevgisine kaçıp gitti. Keşke, bir kerecik bile olsa onu görseydim." Genç bunları söylerken, kelimeler boğazında düğümleniyordu. Sonra İbrahim'in yanına döndüm. Makam-ı İbrahim'de secdede bulunuyordu. Taşlar onun göz yaşlarıyla ıslanmıştı. Allah'a yalvarıp yakararak şöyle diyordu:
Senin aşkın için ben herkesi terkettirn;
Seni görebilmek için çoluk-çocuğu yetim bıraktım.
Eğer beni sevginden yoksun bırakırsan,
Bu kalb senin dışında hiç kimseyle teselli bulmaz ki.
Sonra ben İbrahim'e: 'Oğluna duâ et' dedim." Bunun üzerine ona şöyle dua etti: ”Allah onu günahlardan korusun ve razı olduğu hususlarda ona yardım etsin ”
İşte, saltanatı terkedip fakirlik ve kanaati tercih edenlerin durumuna bak da gör... Allah (celle celalühü) bizi ve sizi, peygamberlerin efendisi Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in sünnetine uyanlardan eylesin. Tevekkül ve yakîn makamına ulaşma konusundaki emellerimizi gerçekleştirsin.
Enam Sûresi, her şeyi en iyi bilen Allah'ın yardımıyla tamamlandı.