KURTUBÎ TEFSÎRİ

Şuarâ Sûresi — KURTUBÎ TEFSÎRİ — Sayfa 2

180. Âyetin Tefsiri

"Ben sizden bunun İçin herhangi bir ücret de istemiyorum. Benim mükâfatım ancak âlemlerin Rabbine aittir.

"Gerçekten ben size gönderilmiş, güvenilir bir peygamberim. Artık Allah'tan korkun ve bana itaat edin." Burada bu rasûllerin verdikleri cevap tek şekilde idi. Çünkü hepsi de takvayı emretmek, itaat, ibadette ihlaslı olmak ve risaleti tebliğ karşılığında herhangi bir ücret almamak hususunda aynı tebliğe sahip idiler.

Bu bölümü tek başına aç →

181. Âyetin Tefsiri

"Ölçüyü tam yapın ve zarar verenlerden olmayın.

Bu bölümü tek başına aç →

182. Âyetin Tefsiri

Dosdoğru terazi ile tartın.

"Ölçüyü tam yapın ve zarar verenlerden" ölçüyü ve tartıyı eksik yapanlardan

"olmayın. Dosdoğru terazi ile tartın." Hakkı eksiksiz verin. Bu hususa dair açıklamalar daha önceden el-İsra Sûresi'nde (17/35. âyetin tefsirinde) ve başka yerlerde geçmiş bulunmaktadır.

Bu bölümü tek başına aç →

183. Âyetin Tefsiri

Ve insanların eşyasından bir şey eksiltmeyin ve yeryüzünde bozgunculuk yapmaya çalışmayın.

"Ve insanların eşyasından bir şey eksiltmeyin ve yeryüzünde bozgunculuk yapmaya çalışmayın." Buna dair açıklamalar da daha önce Hud Sûresi'nde (11/85-86. âyetlerin tefsirinde) ve diğerlerinde geçmiş bulunmaktadır.

Bu bölümü tek başına aç →

184. Âyetin Tefsiri

"Sizi ve önceki nesilleri yaratandan korkun."

"Sizi ve önceki nesilleri yaratandan korkun." Mücahid der ki:

"Nesiller", yaratılmışlar anlamındadır, "Filan kişi şu husus üzere yaratıldı" demektir.

Buna göre huy ve yaratılış; diye adlandırılır. Bunu en-Nehhâs "Meâni'l-Kur’ân" adlı eserinde zikretmiştir.

"Nesiller" anlamındaki bu kelime (sizi) anlamındaki "kaf" ve "mım'den oluşan zamire atfedilmiştir.

el-Herevî dedi ki; şeklileri bu kelimenin çeşitli söylenişlerini ifade eder. Anlamı insanlardan çok sayıdaki topluluk demektir, Yüce Allah'ın: "Pek çok kimseleri" (Yâ Sîn, 36/62) âyetinde de aynı kelimedir, en-Nehhâs "Irabû'l-Kur'ân" adlı eserinde de şöyle demektedir: Bu kelime; şeklinde de söylenilir. Her ikisinde de çoğulu; ...diye gelir. "Be" harfinin ötresi ve esresinin hazfedildiği de olur. Aynı şekilde "lâm" harfinden şedde de hazfedikbilir. Bu durumda; ile denilir. Aynı şekilde da da denilir. Bütün bunlardan "he" (yuvarlak le) hazf de edilebilir. el-Hasen ise kendisinden gelen farklı rivâyetlerle "Önceki nesilleri" diye "cim" ve i:be" harflerini ötreli okumuştur. Bu kıraat Şeybe ve el-A'rec'den de rivâyet edilmiştir. Diğerleri ise (her iki harfi de) esreli okumuşlardır.

Şair şöyle demiştir:

"Ve ölüm en büyük bir olaydır,

Nesiller başından geçen."

Bu bölümü tek başına aç →

185. Âyetin Tefsiri

Dediler ki: "Sen ancak büyülenmişlerdensin;

"Dediler ki: Sen ancak büyülenmişlerdensin." Önceden de geçtiği üzere yani yemek yiyip içenlerdensin.

Bu bölümü tek başına aç →

186. Âyetin Tefsiri

"Sen ancak bizim gibi bir beşersin ve muhakkak biz seni yalancılardan sanıyoruz.

"Ve muhakkak biz seni yalancılardan sanıyoruz." Yani bizler senin yüce Allah tarafından gönderilmiş bir peygamber olduğun iddiasında yalan söylediğini zannediyoruz.

Bu bölümü tek başına aç →

187. Âyetin Tefsiri

"Eğer doğru söyleyenlerden isen haydi üzerimize gökten parçalar İndir."

"Eğer doğru söyleyenlerden isen haydi üzerimize gökten parçalar" göğün bir tarafını yahut ondan bir parça

"indir" de biz de ona bakalım. Nitekim yüce Allah (bu âyetteki "parça") anlamındaki lâfzı da kullanarak şöyle buyurmaktadır:

"Eğer gökten düşen bir parça görseler: üstüste yığılmış bir buluttur, diyeceklerdir."(et-Tûr, 52/44)

Şöyle de açıklanmıştır: Onlar bu sözleriyle, üzerimize azâbı indir, demek istemişlerdir. Bu ise yalanlamakta aşın gittiklerini göstermektedir.

Ebû Ubeyde dedi ki: "Parçalar" kelimesi, in çoğuludur. Tıpkı "Sedir ağaçlan"nın 'in çoğulu olması gibi.

es-Sülemî ve Hafs; "Parçalar" diye okumuşlardır. Bu da aynı şekilde çoğuludur. Parça ve yan anlamındadır. İfadenin takdiri ise ardı arkasına, parça parça olarak şeklindedir.

el-Cevherî dedi ki: "Bir şeyin parçası" demektir. Mesela; Elbisenden bana bir parça ver" denilir. Çoğulu ile şeklinde gelir. ile ın aynı şeyler olduğu da söylenir.

el-Ahfeş dedi ki: Bu lâfzı; diye okuyanlar tekil olarak okurlar, diye okuyanlar ise çoğul olarak okurlar. Buna dair açıklamalar daha önceden el-İsra Sûresi'nde (17/92. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

el-Herevî de der ki: Bunu; (........) diye tekil olarak okuyanların bu şeklinin çoğulu ile şekillerinde gelir. Bu da: (işaret el İsra Sûresi 17/92. âyetidir) "Yahutta semayı üzerimize tek bir parça halinde bir defada düşüresin" demek olur. Bu ise; "O şeyi örttüm, örtmek"den gelmektedir.

Bu bölümü tek başına aç →

188. Âyetin Tefsiri

"Rabbim sizin yaptıklarınızı dahi iyi bilir" dedi.

"Rabbim sizin yaptıklarınızı daha iyi bilir, dedi." Bu ifade bir tehdiddir. Yani bana düşen sadece tebliğdir. Sizin gelmesini istediğiniz azâbı getirmek benim elimde değildir. Sizi cezalandıracak olan O'dur.

Bu bölümü tek başına aç →

189. Âyetin Tefsiri

Derken onu yalanladılar, bunun üzerine onları Yevmu'z zulle azâbı gelip yakaladı. Gerçekten o büyük bir günün azâbı idi.

"Derken onu yalanladılar. Bunun üzerine onları yevmu'z-zulle azâbı gelip yakaladı." İbn Abbâs dedi ki: Çok şiddetli bir sıcak oldu. Yüce Allah da bir bulut gönderdi, altında gölgelenmek üzere una doğru kaçtılar. Gölgenin altında toplandıktan sonra onların üzerine bir çığlık koptu ve hep helâk oldular.

Bir diğer açıklamaya göre; yüce Allah bu bulutu başlarının üzerinde tuttu. Sıcaktan âdeta alev saçıyordu. Sonunda helâk olup öldüler. O gün dünyada görülmüş en büyük günlerden bir gün idi.

Denildiğine göre; yüce Allah onların üzerine çok sıcak bir rüzgar gönderdi, Ağaçların gölgelerine çekildiler. Yüce Allah, ağaçlığı tutuşturdu ve hepsi de yandılar.

Yine İbn Abbâs ve başkalarından rivâyete göre yüce Allah, üzerlerine cehennem kapılarından bir kapı açtı, üzerlerine son derece şiddetli bir sıcak gönderdi. Nefes alamaz oldular, evlerine girdiler, gölgenin onlara bir faydası olmadı, suyun da bir faydası olmadı. Sıcaktan piştiler, sıcaktan kaçmak için ovaya çıktılar. Yüce Allah üzerlerine bir bulut gönderdi ve bu bulut onları gölgelendirdi. Orada bir miktar serinlik, rahatlık ve hoş rüzgar buldular, Biri diğerini çağırmaya başladı, hepsi o bulut altında toplanınca yüce Allah, o bulutu alevle tutuşturdu. Altlarından yer sarsıldı, kavrulan çekirgelerin yandığı gibi yandılar ve küle döndüler. İşte yüce Allah'ın:

"...yurtlarında diz üstü çöküp kaldılar. Sanki orada kalmamışlardı." (Hud, 11/67) âyeti ile

"Bunun üzerine onları yevmu'z-zulle azâbı gelip yakaladı. Gerçekten o büyük bir günün azâbı idi" âyetinde anlatılan budur.

Yine denildiğine göre; yüce Allah yedi gün süreyle onları rüzgarsız bıraktı. Üzerlerine sıcağı musallat etti, nefes alamaz oldular. Ne bir gölgenin, ne bir suyun onlara faydası oldu. O bakımdan serinlemek maksadıyla dehlizlere giriyorlardı, fakat oranın dışardan daha sıcak olduğunu görüyorlardı. Nihayet çöle kaçtılar. Bir bulut onları gölgelendirdi. İşte "ez-zutle" budur. Altında bir serinlik ve bir esinti buldular. Üzerlerine ateş yağdırdı ve yandılar.

Yezid el-Cüreyrî dedi ki: Yüce Allah, geceli gündüzlü yedi gün onlara sıcağı musallat kıldı. Daha sonra uzaklardaki bir dağı yükseltti. Bir adam oraya vardı, altında nehirler, pınarlar, ağaçlar ve soğuk su olduğunu gördü. Hepsi o dağın altında toplandılar. Dağ üzerlerine düştü. İşte "ez-zulle" denilen budur.

Katâde dedi ki: Yüce Allah, Şuayb'ı iki ümmete göndermiştir. Birisi Medyenliler, diğeri ise Ashabu'l-Eyke'dir. Allah Ashabu'l-Eyke'yi ez-zulle ile helâk etti. Medyen ashabına gelince, Cebrâîl üzerlerine bir çığlık kopardı, hep birlikte helâk oldular.

Bu bölümü tek başına aç →

190. Âyetin Tefsiri

Muhakkak bunda bir âyet (alâmet) vardır. Onların çoğu zaten mü’min değildi.

Bu bölümü tek başına aç →

191. Âyetin Tefsiri

Muhakkak Rabbin Azîz olandır, Rahîm olandır.

"Muhakkak bunda bir âyet vardır. Onların çoğu zaten mü’min değildi." Denildiğine göre; her iki kesimden Şuayb'e dokuzyüz kişi îman etmişti.

Bu bölümü tek başına aç →

192. Âyetin Tefsiri

Muhakkak bu âlemlerin Rabbinin indirdiğidir.

"Muhakkak bu âlemlerin Rabbinin indirdiğidir" âyeti ile sûrenin baş taraflarında müşriklerin Kur'ân-ı Kerîm'den yüz çevirişleriyle ilgili açıklamalara tekrar dönmektedir.

Bu bölümü tek başına aç →

193. Âyetin Tefsiri

Onu Ruhu’l-Emin indirdi.

"Onu Ruhu’l-Emin İndirdi. Uyarıcılardan olasın diye; kalbin üzere." Bu âyette "în(dir)di" lâfzını Nâfî, İbn Kesîr ve Ebû Amr şeddesiz olarak, diğerleri ise; şeddeli olarak ve "Ruhu’l-Emin" âyetini da; şeklinde nasb ile okumuşlardır/15

Ebû Hatim'le Ebû Ubeyd'in tercih ettiği budur. Buna sebeb "Muhakkak bu ... indirdiğidir" âyetidir. Bu ise şeddeli okuyuşun mastarıdır.

Şeddesiz okuyanların kıraatlerinin lehine delil ise; bu ifade takdir edilmemiştir, demektir. Çünkü anlam, Kur'ân-ı Kerîm her ne kadar âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiş ise de onu sana Cebrâîl indirmiştir, şeklindedir, Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"De ki: Kim Cebrâîl'e düşman ise muhakkak ki onu... kalbine... indirmiştir."(el-Bakara, 2/97) Bu da; bu Kur'ân'ı sana okur ve senin kalbin de onu beller anlamındadır. Böylelikle kalbine sebat versin diye... anlamında olduğu da söylenmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

194. Âyetin Tefsiri

Uyarıcılardan olasın diye, kalbin üzere;

Bu bölümü tek başına aç →

195. Âyetin Tefsiri

Apaçık bir Arapça lisan ile,

"Uyarıcılardan olasın diye; kalbin üzere; apaçık bir Arapça lisan ile" Böylelikle biz senin ne söylediğini anlayamıyoruz, diyemesinler.

Bu bölümü tek başına aç →

196. Âyetin Tefsiri

Şüphesiz ki o daha öncekilerin kitaplarında da vardır.

"Şüphesiz ki o daha öncekilerin kitaplarında da vardır." Yani elbette öncekilerin kitaplarında yani önceki peygamberlerin kitaplarında bu kitabın indirileceğinden sözedilmiştir.

Bu okuyuşa göre âyetin anlamı şöyle olur: "O Kuran ile Ruhu'l-Emin'i indirdi." Yani Ruhu’l-Emin ile o Kur'ânı indirdi anlamında kalbedilmiş bir ifade şeklinde olur

Şöyle de açıklanmıştır: Yani Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan önceki kitaplarda sözkonusu edilmiştir. Yüce Allah'ın şu âyetinde olduğu gibi:

"Onlar ki, yanlarındaki Tevrat'ta ve İncil'de yazılı bulacakları... ümmi peygamber olan o rasûle uyarlar." (el-A'raf, 7/157)

"ez-Zubur" kitaplar demektir, tekili "zebûr"dur. "Resul" kelimesinin çoğulunun, "rusûl" gelmesi gibi. Buna dair açıklamalar daha önceden geçmiş bulunmaktadır.

Bu bölümü tek başına aç →

197. Âyetin Tefsiri

Acaba İsrailoğulları âlimlerinin onu bilmeleri, onlar için bir delil değil midir?

"Acaba İsrailoğulları âlimlerinin onu bilmeleri onlar için bir delil değil mi?" âyeti hakkında Mücahid şöyle demiştir: Abdullah b. Selâm, Selman ve bunların dışında müslüman olan diğerleri kastedilmektedir. İbn Abbâs da dedi ki: Mekkeliler, Medine'de bulunan yahudilere haber göndererek Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) hakkında onlara soru sordular, yahudiler de onlara: Şu dönem onun ortaya çıkma zamanıdır. Biz Tevrat'ta onun vasıflarını, niteliklerini görüyoruz, diye cevap verdiler. Bu takdirde "âlimler" lâfzı -bu görüşe göre- kilab ehlinin kitapları hakkında bilgi sahibi olup da İslama giren ya da girmeyen kimseleri kapsamaktadır. Ayrıca kitab ehlinin şahitliği de müşriklere karşı bir delil olmuştur. Çünkü onlar din ile ilgili bir takım hususlarda kitab ehline başvuruyorlardı. Zira kitab ehlinin bilgi sahibi oldukları kanaatinde idiler,

İbn Amir "bir delil" lâfzını ötreli okumuşken, diğerleri (kâne'ye) haber olarak nasb ile okumuşlardır. İsmi ise " Bilmeleri" lâfzıdır. İfadenin takdiri de şöyle olur: İslama giren İsrailoğulları âlimlerinin ilmi onlar için apaçık bir delil değil midir? Birinci kıraate göre ise "kâne'nin ismi "bir delil"; haberi ise; "İsrailoğulları âlimlerinin onu bilmeleri" anlamındaki âyettir.

Âsım el-Cahderî ise "İsrailoğullarının onu bilmeleri" diye (bilmeleri anlamındaki fiili ye ile değil de te İie) okumuştur. (Anlam değişmemektedir).

Bu bölümü tek başına aç →

198. Âyetin Tefsiri

Eğer Biz onu Arapça bilmeyen biri üzerine İndirmiş olsaydık;

Bu bölümü tek başına aç →

199. Âyetin Tefsiri

O da onu bunlara okusaydı, onlar yine de ona îman etmezlerdi.

"Eğer Biz onu Arapça bilmeyen" yani ana dili Arapça olmayan

"biri üzerine indirmiş olsaydık. O da onu bunlara" Arapça ile değil de bir başka dille

"okumuş olsaydı, onlar yine îman etmezlerdi" ve biz bunu anlayamıyoruz, derledi. Bunun bir benzeri de yüce Allah'ın:

"Eğer Biz onu Arap dilinden başka (bir dil ile) bir Kur'ân yapsa idik..." (Fussilet, 41/44) âyetidir."

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Eğer Biz bu kitabı Arap olmayan birisi üzerine indirmiş olsaydık, büyüklenerek ve kendilerine yedirmedikleri için ona îman etmezlerdi. Bir kişi Arap olsa dahi eğer fasih konuşmuyor ise ona "a'cem ve a'cemi" denilir. Acemi adam ise fasih dahi olsa aslına nisbet edilir. Şu kadar var ki el-Ferrâ' "a'cemî" anlamında "acem!" denilmesini uygun kabul etmiştir.

el-Hasen "Arapça bilmeyenlerden biri üzerine" şeklinde biri şeddeli, iki "ya" ile nisbet ismi kabul ederek okumuştur. "Arapça bilmeyen(ler)" şeklinde okuyanların kıraatine gelince, bunun 'in çoğulu olduğu söylenmiş ise de bu uzak bir ihtimaldir. Çünkü müennesi "fe'lâ" vezninden gelen sıfatlar "vav" ve "nun" ile de cem edilmezler. "EliP ve "le': ile de cem edilmezler. Nitekim (kırmızılar anlamında): da, da denilmez.

Bunun aslının el-Cahderî'nin kıraatinde olduğu gibi; şeklinde olduğu daha sonra ise; nisbet "ya "sının hazfedildiği, böylelikle buna delil teşkil etmek üzere de çoğulunun "ye" ve "nûn" ile yapıldığı da söylenmiştir. Bu açıklamayı Ebû’l-Feth Osman b. Cinnî yapmıştır. Sîbeveyh'in görüsü de budur.

Bu bölümü tek başına aç →

200. Âyetin Tefsiri

Biz onu günahkârların kalplerine öyle bir yerleştirip soktuk ki,

"Biz onu" yani Kur'ân'ı yani onu inkâr etmeyi

"günahkarların kalplerine öyle bir yerleştirip soktuk ki; onlar acıklı azâbı görünceye kadar artık ona îman etmezler." Yalanlamayı kalplerine soktuk diye de açıklanmıştır. İşte onları îman etmekten alıkoyan dâ budur, bu açıklamayı Yahya b. Sellâm yapmıştır. İkrime ise kasveti, katı kalpliliği yerleştirdik diye açıklamıştır. Anlamlar birbirine yakındır. Buna dair açıklamalar daha önceden el-Hİ-cr Sûresi'nde (15/12-13- âyetlerin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

el-Ferrâ' "îman etmezler" fiilinin cezm ile okunmasının câiz olduğunu belirtmiştir. Çünkü burada şart ve ceza manası vardır. Onun iddiasına göre Araplar bu gibi yerlerde değil de eğer; yerine kullanacak olurlarsa, bundan sonra gelen fiilî kimi zaman cezmederler, kimi zaman da ref’ ederler. O bakımdan: Başını alıp, gitmesin diye atı bağladım" derken müzari fiili ref ile de, cezm ile de okurlar. Çünkü manası; "Eğer onu bağlamayacak olursam başını alır gider" şeklindedir. Ref ile manası ise "Başını alıp gitmesin diye" şeklindedir. el-Ferrâ', Ukayloğullarından birisine ait olan şu beyiti de (şahit olarak) zikreder:

"Nihayet gördük ki aramızda en güzel iş:

Karşılıklı sakinleşmektir, hiçbir kimse şerri işlemesin."

Burada; hazfediîdiğinden fiil ref ile gelmiştir. Cezm ile geldiği yerlere örnek olarak da diğer bir şairin şu beyiti gösterilmiştir:

"Madem siz uzun süre onun suya varmasını engellediniz,

Artık onu kovalar ile başbaşa bırakınız, içini soğutsun."

en-Nehhâs dedi ki: Bütün bunlar "Îman et(mez)ler" ile ilgili Basralılara göre yanlış açıklamalardır. Cezm edici edat olmaksızın, cezm câiz olmaz. Varlığından daha güçlü bir şekilde hazfedildiği takdirde amel edebilen hiçbir şey (edat) da yoktur. Bu da apaçık bir delillendirmedir.

Bu bölümü tek başına aç →

201. Âyetin Tefsiri

Onlar acıklı azâbı görünceye kadar artık ona îman etmezler.

Âyetin tefsiri için bak:202

Bu bölümü tek başına aç →

202. Âyetin Tefsiri

Azâb onlara ansızın gelecek ve farkında bile olmayacaklar.

"Onlar acıklı azâbı görünceye kadar artık ona îman etmezler. Azâb onlara ansızın gelecek." el-Hasen

"Onlara gelecek" lâfzını "te" ile diye okumuştur. Yani kıyâmet onlara ansızın gelecek. Kıyâmette gerçekleşecek olan azâbın delâleti dolayısıyla "kıyâmet" hazf edilmiştir. Diğer bir sebeb ise Kur'ân-ı Kerîm'de kıyâmetin çokça söz konusu edilmesidir,

el-Hasen âyeti, bu şekilde okuduğu bir sırada bir adam ona şöyle demiş: Ey Ebû Said, (âyet) ancak azâb onlara ansızın gelir (şeklinde olmalıdır), diyerek "ya" ile okuması gerektiğine işaret eder. el-Hasen onu azarlayarak: Burada söz konusu kıyâmettir. Kıyâmet onlara ansızın gelecektir (deyip "te" ile okuyuşu tercih ettiğini belirtir).

"Ve" (kıraatlere göre kıyâmet ya da azâb) gelişinin

"farkında bile olmayacaklar."

Bu bölümü tek başına aç →

203. Âyetin Tefsiri

Hemen ardından: "Acaba bize mühlet verilir mi?" derler.

"Hemen ardından: Acaba bize mühlet verilir mi? derler." Ertelenir miyiz, bize süre tanınır mı? Onlar o vakit geri döndürülmeyi isteyecekler ama bu istekleri kabul edilmeyecektir.

el-Kuşeyrî dedi ki: "Onlara... gelecek" âyeti daha önce geçen: "Görünceye kadar" âyetine atfedilmiş değildir. Aksine o "îman etmezler" âyetinin cevabıdır. "Onlara... gelecek" âyeti nefyin cevabı olduğundan dolayı nasb ile gelmiştir. Yüce Allah'ın "derler" âyeti da böyledir ( o da aynı sebebten ötürü nasb ile gelmiştir).

Bu bölümü tek başına aç →

204. Âyetin Tefsiri

Acaba bunlar azabımızın mı çabuk gelmesini isterler?

"Acaba bunlar azabımızın mı çabuk gelmesini isterler?" Mukâtil dedi ki: Müşrikler Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a: Ey Muhammed! Sen ne zamana kadar daha bizi azâb ile tehdit edeceksin ve onu bir türlü getirmeyeceksin? Bunun üzerine:

"Acaba bunlar azabımızın mı çabuk gelmesini isterler" âyeti nazil oldu.

Bu bölümü tek başına aç →

205. Âyetin Tefsiri

Ne dersin, Biz onları nice seneler geçindirsek,

"Ne dersin? Biz onları" dünyada

"nice seneler geçindirsek..." ed-Dahhak ve başkalarının görüşüne göre maksat Mekkelilerdir,

Bu bölümü tek başına aç →

206. Âyetin Tefsiri

Sonra onlara vaad olundukları gelse,

"Sonra onlara vaad olundukları" azâb ve helâk oluş

"gelse. Faydalandırıldıkları nimetlerin onlara bir yararı olmaz."

Bu bölümü tek başına aç →

207. Âyetin Tefsiri

Faydalandırıldıkları nimetlerin onlara bir yararı olmaz (değil mi?)

Bu buyruklardaki:

"Faydalandırıldıktan nimetlerin onlara bir yararı olmaz" âyetinde yer alan birinci Takrir anlamını ifade eden bir istifhamdır (sorudur). Bu "Fayda verdi" ile nasb mahallîndedir. İkinci ise ref' mahallindedir. Buna göre âyetin manası şu olur: Faydalandırıldıktan şeylerin kendilerine ne faydası olur?

İkincisinin irabta mahalli olmayan nefy edatı olması da mümkündür. Bu takdirde manası: Onlara ne faydası olur ki. Onlar faydalandırılıyor değillerdi olur.

Bir diğer görüşe göre birinci nefy edatı, ikincisi ise; "Yaran oldu" fiili ile ref' mahallinde, aid olan "he" ise hazfedilmiştir. İfadenin takdiri de; Kendisinde yararlandırdıkları sürenin onlara faydası olmaz, şeklindedir.

ez-Zührî'den nakledildiğine göre Ömer b. Abdu’l-Aziz sabah oldu mu sakalını tutar, sonra da: "Ne dersin, Biz onları nice'seneler geçindirsek, sonra onlara vaad olundukları gelse; faydalandırıldıkları nimetlerin onlara bir yararı olmaz" âyetini okur ve ağlardı. Sonra da şu beyitleri okurdu:

"Ey aldatılmış kişi! Gündüzün yanılma ve gafletle geçiyor,

Gecense uykuyla; helâk oluş da yakanı bırakmıyor.

Sen ne uyanık kimseler arasında kararlı bir uyanıksın,

Ne de uyuyanlar arasında kurtulmuş ve tehlikeden uzaksın.

Fani olanla sevinirsin, temennilerle de neşelenirsin,

Rüya gören kimsenin uykudaki lezzetlerle sevindiği gibi.

Sonucundan hoşlanmayacağın şeylere doğru koşarsın,

İşte hayvanlar da dünyada böylece yaşarlar."

Bu bölümü tek başına aç →

208. Âyetin Tefsiri

Biz uyarıcıları olmaksızın hiç bir ülkeyi helâk etmiş değiliz.

Yüce Allah'ın:

"Biz uyarıcıları" yani peygamberleri, rasûlleri

"olmaksızın hiçbir ülkeyi helâk etmiş değiliz" âyetindeki

"Hiçbir ülkeyi helâk etmiş değiliz" âyetinde yer alan; sıladır (fazladan gelmiştir.)

Bu bölümü tek başına aç →

209. Âyetin Tefsiri

(Bu bir) hatırlatmadır. Biz zulmedenler olmadık.

"Hatırlatmadır" âyeti hakkında el-Kisaî dedi ki: Burada:

"Hatırlatma" lâfzı hal olarak nasb mahallindedir. en-Nehhâs dedi ki: Böyle bir şey olmaz. Bu hususta kabul edilecek görüş el-Ferrâ' ile Ebû İshak'ın mastar olarak nasb mahallinde olduğu görüşüdür. el-Ferrâ' dedi ki; Bu " (O rasûller) bir hatırlatmada bulunurlar" takdirindedir ve sahih bir görüştür. Çünkü "uyarıcıları olmaksızın" âyeti hatırlatıcılan olmaksızın anlamındadır. "(....): Hatırlatma," lâfzı üzerinde i'rab açıkça görülmez. Çünkü sonu elif-i maksuredir. Bununla birlikte tenvin ile okunması da caizdir,

Diğer taraftan bunun mübteda takdiri ile merfu olması da mümkündür. Ebû İshak dedi ki: "Bizim uyarmamız bir hatırlatmadır" demek olur. el-Ferrâ' da şöyle demektedir: Yani "Bu bir hatırlatmadır."

İbnu'l-Enbarî dedi ki; Kimi müfessirler de şöyle demiştir: eş-Şuarâ Sûresi'nde yüce Allah'ın:

"Uyarıcıları olmaksızın" âyeti dışında tam bir vakıf (bulunan bir âyet sonu) yoktur. Bize göre de bu hasen bir vakıftır. Bundan sonra "Hatırlatmadır" ile okumaya başlar ki; bu da: "O bir hatırlatmadır" anlamındadır. Yani onlara bir hatırlatmada bulunur demektir. Bununla birlikte "hatırlatmadır" âyeti üzerinde vakıf yapmak daha güzeldir.

"Biz zulmedenler olmadık." Önceden onlara delilleri göndermiş ve onların ileri sürecek bir mazeretlerini bırakmamış olduğumuzdan dolayı onlara azâb etmekle onlara zulmetmedik.

Bu bölümü tek başına aç →

210. Âyetin Tefsiri

Onu şeytanlar indirmemiştir.

"Onu" yani Kur'ân-ı Kerîm'i

"şeytanlar indirmemiştir." Bilakis onu indiren er-Rûhu’l-Emin'dir.

Bu bölümü tek başına aç →

211. Âyetin Tefsiri

Bu onlara yaraşmaz ve esasen buna güçleri de yoktur.

Âyetin tefsiri için bak:212

Bu bölümü tek başına aç →

212. Âyetin Tefsiri

Çünkü onlar İşitmekten kesinlikle uzak tutulmuşlardır.

"Bu, onlara yaraşmaz ve esasen buna güçleri de yoktur. Çünkü onlar işitmekten" daha önce el-Hicr Sûresi'nde (15/17. âyet ve devamının tefsirinde) açıklandığı üzere alevli ateşlerle kovalandıkları için

"işitmekten kesinlikle uzak tutulmuşlardır."

el-Hasen ile Muhammed b. es-Sümeyka, "Onu şeytanlar indirmemiştir" anlamındaki âyeti; diye okumuşlardır. el-Mehdevî dedi ki: Bu Arapçada doğru olmayan bir okuyuştur, (Kur'ân) hattına da muhaliftir.

en-Nehhâs dedi ki: Bu bütün nahivcilere göre bir yanlışlıktır. Ali b. Süleyman'ı şöyle derken dinledim: Ben Muhammed b. Yezid'i şöyle derken dinledim: Bu ilim adamlarına göre bir yanlışlıktır. Sadece bu hususta bir şüphenin etkisi ile böyle okumuş olabilir. Şöyle ki el-Hasen sonunda (şeyatîn kelimesinin sonunda) "ye" ile "nûn"u görünce ve bunun ref mahallinde olduğundan bunun cenı-i müzekker-i salim olduğu noktasında tereddüde düşmüş ve yanılmıştır.

Hadîs-i şerîfte de: "Alimin yanılmasından sakınınız." Süyûtî. el-Câmiu's-Sağir, had. no: 244 diye buyurulmuştur. Halbuki kendisi başka yerde herkes gibi

"Ama kendi şeytanlarıyla başbaşa kaldıklarında" (el-Bakara, 2/14) âyetini (buradaki gibi kırık çoğul olarak) okumuştur. Eğer bu "vav" ile ref mahallinde bulunmuş olsaydı, o takdirde izafet dolayısıyla "nûn"un da hazfedilmesi icab ederdi.

es-Sa'lebî dedi ki: el-Ferrâ' dedi ki: Büyük ilim adamı -el-Hasen'i kastediyor- yanlışlık yapmıştır. Bu husus en-Nadr b. Şumeyl'e zikredilince şöyle demiştir: Eğer Ru'be, el-Accac ve onlara benzer kimselerin sözleri delil gösterilebiliyorsa el-Hasen ve arkadaşının sözünün de delil gösterilebilmesi lazım. Bununla birlikte bizler bu hususta bir şey işitmemiş olsalardı, böyle okumayacaklarını da biliyoruz.

el-Müerric dedi ki: Eğer şeytan lâfzı; kökünden türemiş ise onların bu kıraatleri izah edilebilir.

Yûnus b. Habib der ki: Ben Bedevi bir Arabın; "Biz arkalarında bahçeler bulunan bahçelere girdik" dediğini duydum. Ben de: Bu el-Hasen'in kıraatine ne kadar da benziyor, dedim. Burada da kırık çoğul olan "bahçeler" anlamındaki kelime tıpkı cem-i müzekker-i salim gibi değerlendirildiğinden el-Hasen'in "şeytanlar” anlamındaki kelimeyi "çeyâtûnır diye okumasına benzemektedir.

Bu bölümü tek başına aç →

213. Âyetin Tefsiri

O halde; Allah ile birlikte başka bir ilâha dua etme. O takdirde azâb edilenlerden olursun.

"O halde; Allah ile birlikte başka bir ilaha dua etme! O takdirde azâb edilenlerden olursun." Denildiğine göre bu âyet, sen kâfir olan kimselere bunu söyle anlamındadır. Bir diğer açıklamaya göre; Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'a -böyle bir işi yapmayacak olsa dahi- bir hitabtır, çünkü o hem masumdur, hem seçilmiş bir peygamberdir. Ancak bununla ona hitab edilmiş olmakla birlikte maksat başkalarıdır. Buna da yüce Allah'ın:

"Yakın akrabanı uyar" âyeti delil teşkil etmektedir. Yani onlar neseb ve akrabalıklarına güvenerek yerine getirmeleri gereken şeyleri terketmesinler.

Bu bölümü tek başına aç →

214. Âyetin Tefsiri

Yakın akrabanı uyar.

Yüce Allah'ın:

"Yakın akrabanı uyar" âyeti ile ilgili açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1- Yakın Akrabayı Uyarmak:

"Yakın akrabanı uyar" âyetinde özellikle yakın akrabayı uyarmasını emretmesi, akrabası olmayan kimseler ile diğer yabancıların şirk hususunda kendilerinden ayrılıp uzaklaşması noktasında (kendilerine döner diye) ümitlerini tamamen kesmek içindir. Onun yakın akrabaları (aşireti) ise Kureyşlilerdir, Abdumenafoğulları olduğu da söylenmiştir. Müslim'in, Sahih’inde bu âyet: "Yakın akrabanı ve aralarından senin en yakın olan ihlâsa erdirilmiş olanlarım uyar" şeklinde vaki olmuştur. Müslim, I, 193; Buhârî, IV, 1902

Bu rivâyetin zahirine göre fazla bölüm okunan bir Kur'ân idi, sonradan nesh olundu. Zira bu bölümün mushafta nakli sabit değildir, mütevâtiren de gelmemiştir. Ancak bunun sabit olduğunu kabul edecek olursak, izah edilmesi gereken bazı hususlar ortaya çıkacaktır. Şöyle ki; bu durumda onun sadece aşiretinden îman eden kimseleri uyarması gerekir. Çünkü İslâm dininde ihlâsa ve Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı sevme niteliği sadece mü’minlere aittir, müşriklerin öyle bir vasfı yoktur. Zira onların bu kabilden hiçbir özellikleri bulunmamaktadır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ise mü’minleriyle, kâfirleriyle aşiretinin tümünü davet etmiştir. Onların hepsini, onlarla birlikte olanları ve onlardan sonra gelecek olanları da uyarmıştır. O halde; böyle bir şey ne nakil itibariyle, ne de mana itibariyle sabit olamaz.

Müslim'in rivâyetine göre Ebû Hüreyre şöyle demiştir: "Yakın akrabanı uyar" âyeti nazil olunca, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Kureyşlileri çağırdı, hepsi bir araya toplandılar. Genel ve özel olarak (davette bulundu) ve şöyle buyurdu: "Ey Ka'b b. Lüeyoğulları, kendinizi ateşten kurtarınız. Ey Murre b. Ka'boğulları, kendinizi ateşten kurtarınız. Ey Abduşşemsoğulları, kendinizi ateşten kurtarınız. Ey Abdumenafoğulları, kendinizi ateşten kurtarınız. Ey Haşimoğulları, kendinizi ateşten kurtarınız. Ey Abdulmuttalib oğulları kendinizi ateşten kurtarınız. Ey Fatıma, kendini ateşten kurtar. Çünkü Allah'ın azâbı karşısında yarın benim size hiçbir faydam olmayacaktır. Şu kadar var ki benim sizinle bir akrabalığım vardır. O akrabalığın gereğini de yerine getireceğim. " Müslim, 1, 192; Tirmizî, V, 338; Müsned, II, 333, 3rtO, 519.

2- Akrabalık Bağı İle İlgili Bazı Hükümler:

Bu hadis ile âyet-i kerimede eğer sebepler bakımından bir uzaklık var ise, neseb itibariyle yakınlığın faydasının olmayacağına delil vardır. Ayrıca mü’minin, kâfirin akrabalık bağını gözetmesinin, ona irşadda bulunup, öğüt vermesinin câiz olduğuna da delil vardır. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): "Sizin benimle bir akrabalığınız vardır, o akrabalık bağının gereğini yerine geçireceğim"demiştir. Yüce Allah'ın

"Sizinle din hususunda Savaşmamış... olanlara iyilik yapmanızı... Allah size yasaklamaz." (el-Mumtehine, 60/80) âyeti da -ileride yüce Allah'ın izniyle bu âyet açıklanırken geleceği üzere- bunu gerektirmektedir.

Bu bölümü tek başına aç →

215. Âyetin Tefsiri

Sana tabi olan mü’minlere de kanadını indir.

"Sana tabi olan mü’minlere de kanadını İndir." Bu âyete dair açıklamalar daha önce el-Hicr Sûresi (15/88. âyetin tefsiri) ile el-îsra Sûresi (15/23-24. âyet, 14. başlık)da geçmiş bulunmaktadır.

"Kanadını alçalttı" tabiri yumuşadı anlamındadır.

Bu bölümü tek başına aç →

216. Âyetin Tefsiri

Sana isyan ederlerse: "Muhakkak ben yaptıklarınızdan uzağım" de.

"Sana isyan ederlerse" emrine muhalefet ederlerse

"muhakkak ben yaptıklarınızdan uzağım, de." Yani sizin bana isyan etmenizle benim bir ilgim yoktur. Çünkü onların yüce peygambere isyan etmeleri, yüce Allah'a isyan etmek demektir. Zira Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ancak Allah'ın razı olacağı şeyleri emreder. Peygamberin uzaklaştığı kimseden Allah da uzaklaşır.

Bu bölümü tek başına aç →

217. Âyetin Tefsiri

Ve o Azîz ve Rahîm olana tevekkül et

"Ve o Azîz ve Rahîm olana tevekkül et." Yani sen işini O'na havale et. Çünkü O, asla yenik düşürülemeyen, en güçlü olan (Aziz)'dır. Dostlarını yardımsız bırakmayan, Rahîm (merhametli olan)dır. Burada "(........): Ve tevekkül et" âyeti genel olarak "vav" ile okunmuştur, Mushaflarda da böyledir.

Ancak Nâfi ile İbn Âmir bunu ("vav" yerine) "fa" ile okumuşlardır. Medine ile Şam mushaflarında da bu şekildedir.

Bu bölümü tek başına aç →

218. Âyetin Tefsiri

O seni kalkınca da görür.

"O seni kalkınca da görür." Müfessirlerin çoğunluğunun yani İbn Abbâs ve diğerlerinin görüşüne göre namaza kalktığın zaman demektir. Mücahid ise: Nerede olursan ol, kalktığın zaman anlamındadır der.

Bu bölümü tek başına aç →

219. Âyetin Tefsiri

Secde edenler arasındaki dolaşmanı da.

"Secde edenler arasındaki dolaşmanı da." Mücahid ile Katâde dediler ki: Namaz kılanlar arasındaki dolaşmanı da... demektir. İbn Abbâs dedi ki: Yüce Allah onu peygamber olarak çıkartıncaya kadar Âdem, Nûh ve İbrahim gibi atalarının sulblerinde dolaşmasını, demektir.

İkrime dedi ki: O sen ayakta iken de, rukûda iken de, secdede iken de seni görür. Bu açıklamayı İbn Abbâs da yapmıştır.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Sen namazda İken kalbin ile arkanda bulunan kimseleri, önünde bulunanları gözlerinle gördüğün gibi görürsün. Bu görüş Mücahid'den de rivâyet edilmiştir. Bunu el-Maverdî ile es-Sa'lebî zikretmiştir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) önünde bulunanları gördüğü gibi, arkasında olanları da görürdü. Bu sahih hadislerde sabit olmakla birlikte, âyetin bu şekilde yorumlanması uzak bir ihtimaldir.

Bu bölümü tek başına aç →

220. Âyetin Tefsiri

Muhakkak O, herşeyi işitendir, bilendir.

"Muhakkak O, herşeyi işitendir, bilendir." Bu gibi âyetler daha önce geçmiş bulunmaktadır.

Bu bölümü tek başına aç →

221. Âyetin Tefsiri

Size şeytanların kimin üzerine İndiğini haber vereyim mi?

Âyetin tefsiri için bak:222

Bu bölümü tek başına aç →

222. Âyetin Tefsiri

Her yalancı günahkâr üzerine inerler.

"Size şeytanların kimin üzerine indiğini haber vereyim mi? Her yalancı günahkâr üzerine inerler." Bu âyette;

"İnerler" denilmesi, çoğunlukla onların havada oluşlarından ve rüzgar arasında gidip gelmelerinden dolayıdır.

Bu bölümü tek başına aç →

223. Âyetin Tefsiri

Onlar, şeytanın yalanlarına kulak verirler ve onların çoğu yalan söylerler.

"Onlar... kulak verirler ve onların çoğu yalan söylerler." Bu âyete dair açıklamalar daha önceden el-Hicr Sûresi'nde (15/17-18. âyetlerin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Burada

"kulak verirler" ifadesi şeytanların sıfatlarıdır.

"Onların çoğu" ise kâhinlere racidir, şeytanlara raci olduğu da söylenmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

224. Âyetin Tefsiri

Şairlere de azgınlar uyar.

Yüce Allah'ın;

"Şairlere de azgınlar uyar" âyeti ile ilgili açıklamalarımızı altı başlık halinde sunacağız:

1- Şiirin Hükmü Mahiyetine Göredir:

Yüce Allah'ın:

"Şairler" kelimesi "şair'in çoğuludur. "Cahil" kelimesinin çoğulunun, "cühela" şeklinde gelmesi gibi. İbn Abbâs dedi ki: Burada kastedilenler kâfirlerdir, onlara cin ve insanlar arasından sapık olanlar "uyar."

"Azgınlar (el-ğâvûn)"ın haktan uzaklaşmış olanlar anlamında olduğu söylenmiştir. Böylelikle şairlerin de aynı şekilde azgın kimseler olduklarını göstermektedir. Çünkü şairler azgın kimseler olmasalardı, kendilerine uyanlar da onlar gibi olmazdı. Biz daha önceden en-Nûr Sûresi'nde (24/36-38. âyetlerin tefsirinde, 7. başlıkta) kimi şiirleri okumanın câiz, kimilerini okumanın mekruh, kimilerini okumanın da haram olduğunu açıklamış bulunuyoruz.

Müslim'in rivâyetine göre Amr b. eş-Şerrîd babasından şöyle dediğini nakletmiştir: Bir gün Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın terkisine binmiştim. "Ümeyye b. Ebi's-Salt'ın şiirlerinden bir şey biliyor musun?" diye sordu. Ben: Evet dedim, o: "Oku" dedi. Ben de ona bir beyit okudum. Bir daha: "oku" dedi, yine ona bir beyit daha okudum, tekrar: "oku" dedi ve bu ona yüz beyit okuyunca -ya kadar böylece devam etti. Müslim, IV, 1767; Müsned, IV, 390. Senedin doğru şekli ve sahih rivâyeti bu şekildedir, Müslim'in ravilerinden bazılarında şöyle denilmektedir: Amr b. eş-Şerrid'den, o babası eş-Şerrid'den şeklindedir. Bu ise bir vehimdir, eş-Şerrid Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın terkisine aldığı kişidir. Ebû'ş-Şerrid'in ismi ise Süveyd'dir.

Bu hadiste, eğer bir takım hikmetler şer'an ve tabiat itibariyle güzel görülen bir takım manalar ihtiva ediyor ise, şiir ezberleyip, onlara itina gösterilebileceğine delil vardır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Ümeyye şiirinden kendisine daha çok okunmasını istemiştir. Çünkü Ümeyye hakim birisi idi. Nitekim Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Ümeyye b. Ebi's-Salt az kalsın müslüman oluyordu." Müslim, IV, 1767; İbn Mâce, II, 1236; Müsned, IV, 38K, Î89.

Yüce Allah'ı zikretmeyi, O'na hamd-u senada bulunmayı ihtiva eden şiirlere gelince, bu şiirler de mendub şiirlerdir. Şairin şu beyitinde olduğu gibi:

"O pek yüce ve pek lutufkâr olan Allah'a hamd olsun,

Tirit sopaların başında olmuştur."

Asıl yazma nüshalarda da böyle olduğu, baskıya hazırlayanlar tarafından belirtilmiştir

el-Abbas'ın şu beyitlerinde olduğu gibi Allah Rasûlünden söz eden yahut onu öven şiirler de böyledir.

"Önceden sen tertemizdin gölgelerde de,

Yaprakların (avretler üzerine) dikildiği o emanet mahallinde de,

Sonra dünyaya indin, bir beşer değildin (henüz)

Ne bir çiğnemlik et, ne de bir kan pıhtısı,

Aksine gemiye binen bir nutfe idin, o vakit

Nesrin (putunun) ve ona tapınanların,

Seller ağızlarını gemlemisti,

Erkeklerin sulbünden, kadınların rahimlerine taşınırdın,

Bir âlem geçip gitti mi, yeni bir nesil baş gösterirdi."

Bunun üzerine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ona: "Allah ağzına sağlık versin" diye buyurdu el-Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, VIII, 217; el-Heyseırıî "bu hadisi Taberânî rivâyet etmiş, ancak senedinde tanımadığım raviler vardır' kaydını eklemektedir.

Hassan'in şu beyitinde olduğu gibi, peygamberi savunmayı ihtiva eden şiirler de böyledir;

"Sen Muhammed'e hicvettin, ben de onun adına cevap veriyorum,

Bu hususta mükâfat Allah'tandır."

Müslim'in, Sahih'inde zikrettiği bir kaç beyit daha devam etmektedir ki, bu şiirler siyerde daha da mükemmeldir. Müslim, IV, 1936;

Zeyd'b. Eşlemin rivâyet elliği gibi Peygambere salat ve selam ihtiva eden şiirler de böyledir: Ömer bir gece bekçilik yapmak üzere dışarıya çıkmıştı. Bir evde bir kandilin yanmakta olduğunu gördü. Bir yaşlı kadının yün atarken şunları söylediğini duydu;

"İyilerin, salatı Muhammed'e olsun,

En iyiler, en hayırlılar ona salat eylesin.

Sen seher vakitlerinde çokça namaz kılan ve ağlayandın,

Ah keşke bilebilsem -ölümler çeşit çeşittir-

Acaba sevgilimle aynı yurtta bir arada olabilecek miyim?"

Bununla Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı kastediyordu. Bunu duyan Ömer (radıyallahü anh) oturup, ağladı.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in ashabını anmak ve onları övmek de bu şekildedir. Muhammed b. Sabık'ın şu beyitleri ne kadar güzeldir:

"Hidayetin bayrağı olarak Ali'yi seçtim ben,

Aynı şekilde mağara arkadaşı Atik'i (Ebubekir'i) seçtiğim gibi,

Ben Ebû Hafs’tan (Ömer'den) ve onun taraftarlarından da razıyım,

O yaşlı (halife Osman)'ın evinde öldürülmesine ise razı değilim,

Bana göre bütün sahabiler uyulacak önderlerdir,

Bu sözümden dolayı acaba benim için bir ar olur mu?

Benim onları yalnız senin için sevdiğimi,

Biliyorsan eğer, Sen de beni cehennem ateşinden azad et."

Bir başka şairin şu beyitleri de güzeldir:

"Allah'ın Rasûlü, Peygamberi sevmek bir farzdır,

Ashabını sevmek ise bir nûr ve bir burhandır.

Allah'ın kendisini yarattığını bilen herkes,

Sakın Ebubekir'e iftirada bulunmasın.

Arkadaşı Ebû Hafs el-Faruk'a da,

Halife Osman b. Affan'a da.

Ali'ye gelince, meşhurdur onun faziletleri,

Bir evin dimdik ayakta durması ancak temelleriyledir."

İbnu'l-Arabî dedi ki: Teşbihlerde yapılan istiarelere gelince, haddi aşacak ve alışılmışın ötesine gidecek olsa dahi, bu hususta onlara izin verilmiştir, İşte görevli olan meleğin rüyada misaller getirip, örneklendirmesi de bu kabildendir. Ka'b b. Züheyr, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a şu beyitler (ile başlayan meşhur kasidesin)i okumuştur:

"Suâd ayrıldı bugün, kalbim hastadır bu yüzden,

Bir köledir ardında azad edilmeyen ve zincirlere vurulmuş.

Yola koyulduklarında ayrılık sabahında Suâd'in,

Tatlı bir nâme vardı sesinde sürmeli bakışlarıyla da bakıyordu önüne,

Islak, parlak dişleri görülürdü ağzında gülüm gediğinde,

Andırıyor tükürüğü ardı arkasına şarap içirilmiş, susamış bir ağzı."

Kâ'b bu kasidesinde harikulade istiare ve benzetmelerde bulunmuş, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bunları dinlemiş. Suâd'in ağzındaki tükürüğü şaraba benzetmesine de karşı çıkmamıştı. Ebubekr (radıyallahü anh)'da şu beyitleri söylemiştir:

"Sen bizi bırakıp gitmekle biz de vahyi yitirdik,

Artık Allah'ın kelâmı bize elveda de'di.

Değerli kağıtların miras aldıkları,

Ve bize bıraktıkların dışında...

Sen bize bir doğruluk mirası bıraktın,

Bundan ötürü selam ve salat sana."

Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şiiri dinlediğine, Ebubekir şiir söylediğine göre artık bundan daha ileri derecede taklit edilecek ve uyulacak kimseler olabilir mi?

Ebû Ömer (b. Abdi’l-Berr) dedi ki: İlim ehlinden ve akıl sahiplerinden hiçbir kimse güzel olan göre karşı çıkmaz. Ashabın büyüklerinden, ilim ehlinden ve kendisine uyulacak konumda olanlardan şiir söylememiş, yahut şiir okumamış ya da hikmet yahut mubah kabilden olup da muhtevasında hayasızlık, düşüklük, müslümana da herhangi bir eziyet ihtiva etmeyen bir şiiri dinleyip de beğenmemiş hiçbir kimse yoktur. Şayet şiirde ahlaksızca ifadeler, kötü sözler ve müslümana eziyet eden ifadeler bulunursa, şiir ile nesir arasında hiçbir fark yoktur, Onun da dinlenmesi de, söylenmesi de helal değildir.

Ebû Hüreyre rivâyetle dedi ki: Ben Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı minber üzerinde iken şöyle buyururken dinledim: "Arapların söylemiş olduğu en doğru -ya da en şairene- söz Lebid'in söylediği:

"Şunu bil ki: Allah'ın dışındaki herşey batıldır."

Müslim, IV, 1768; Müsned, U, 444, 'İSO.

Bu hadisi Müslim rivâyet etmiş ve ayrıca şunu eklemiştir: "Ümeyye b. Ebi's-Salt da az kalsın müslüman olacaktı." Müslim, IV, 1768;

İbn Sîrîn'in rivâyet ettiğine göre o bir sefer bir şiir okumuş, meclisinde bulananlardan birisi ona: Ey Ebubekr senin gibi birisi şiir mi okurmuş? deyince, şu cevabı vermiş: Be hey adam, şiir diğer sözlerden kafiyeleri dışında herhangi bir farkı bulunan bir söz müdür? Onun güzeli güzel, çirkini çirkindir. Dedi ki: Onlar şiirin müzakeresini dahi yapıyorlardı. Yine dedi ki: Ben İbn Ömer'i şu beyiti okurken dinlemiştim:

"O içki arkadaşlarının malından şarabı sever,

Sabah erkenden suya gidenlerin de kendisinden ayrılmasından hoşlanmaz,"

Ubeydullah b. Abdullah b. Utbe b. Mes'ûd -Medine'deki on fakihten birisidir- ondan sonra Medine'nin yedi fukahasından birisidir. Oldukça üstün bir şair ve şiirde ileri seviyeye ulaşmış birisiydi. Kadı ez-Zübeyr b. Bekkâr'ın da bir şiir kitabı vardır. Asme adında güzel de bir hanımı vardı. Bir gün bir işten dolayı ona kızdı ve onu boşadı. Onun hakkında söylediği pek çok şiirleri vardır. Bunlardan birisi de şöyledir:

"Asme'nin sevgisi işledi kalbimin ta içine,

Onun dışa vuran kısmı gizlisine göre pek azdır.

Hiçbir içkinin ulaşamadığı yere kadar işledi,

Ve kederin de ve hiçbir sevincin de ulaşamadığı bir yere.

Onunla birlikte olduğum zamanları hatırladığımda neredeyse,

Uçacağım; eğer insan için uçmak mukadderse."

İbn Şihab dedi ki: Ben ona bu kadar ibadet eden, bu kadar faziletli bir kimse olmana rağmen şiir söylüyorsun (öyle mi)? dedim. O şöyle dedi: Göğsünden (kalbinden) rahatsız olan bir kimse derin nefes alabildimi iyileşir.

2- Dinlenmesi Helal Olmayan, Söylenmesi Uygun Görülmeyen Şiir ve Bu Tür Şairlerin Hükmü:

Dinlenmesi helal olmayan, söyleyeni de yerilen, zemmedilmiş şiire gelince, bu batıl sözlerin bulunduğu şiirdir. Öyleki insanların en korkağını Antere'ye, en cimrilerini Hatim'e üstün gibi gösterirler. Suçsuz, günahsız kimseye iftira ederler. Takva sahibi kimsenin fasık olduğunu ileri sürerler. Kişinin yapmadığı şeyleri yapmış gibi söyleyecek kadar aşırı giderler. Bunu da can sıkıntısını gidermek ve sözleri güzelleştirmek için yaparlar. el-Ferezdak ile ilgili olarak gelen rivâyete göre Süleyman b. Abdu'l-Melik onun şu beyitini işitmiş:

"O kadınlar sağımda ve solumda sarhoş olarak yıkılıp geceyi geçirdiler,

Ve ben de gece boyunca yüzüklerin tılsımlarını çözüp durdum."

Bunun üzerine Süleyman: Sana had uygulamak icab eder deyince, Ferezdak şöyle dedi: Ey mü’minlerin emiri, yüce Allah:

"Ve gerçekten onlar yapmadıkları şeyi söylerler" âyeti ile benden haddi uzaklaştırmış bulunuyor.

Rivâyete göre en-Numan b. Adî b. Nadla, Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh)'ın tayin ettiği bir görevli idi. O şöyle demişti:

"Kim o güzel kadına şu haberi götürebilir ki; onun kocasına

Meysan'da cam (kâselerle) ve teatilerle (şarap) içiriliyor.

İstersem bir köyün di bıkanları (sahipleri, otoriteleri) bana şarkı söyler,

Ve bir rakkase herbir parmak ucu üzerinde yükselir.

Şayet sen bana içki sunan kimse isen, o büyük kâse ile sun bana,

Küçük ve ağzı pürüzlü olanla sunma sakın.

Belki mü’minlerin emirinin hoşuna gitmez.

Bizim o yıkık, eski köşkte içki sohbetimiz."

Bu husus Ömer (radıyallahü anh)'a ulaşınca, yanına gelmek üzere ona haber gönderdi ve: Evet, Allah'a yemin ederim ki, bu benim hoşuma gitmez, dedi. Bu sefer en-Numan b. Adî: Ey mü’minlerin emiri, söylediklerimin hiçbirisini yapmış değilim. Sadece fuzuli bir takım sözlerden ibaretti onlar, zaten yüce Allah da:

"Şairlere de azgınlar uyar, görmedin mî onlar her vadide serserice gezerler ve gerçekten onlar yapmadıkları şeyi söylerler." diye buyurmaktadır.

Bunun üzerine Ömer (radıyallahü anh) ona şöyle dedi: Evet, senin gösterdiğin bu mazeret sana uygulanacak haddin önünü almıştır. Fakat sen bu sözleri söyledikten sonra ebediyyen benim emrimde çalışmayacaksın.

ez-Zübeyr b. Bekkâr dedi ki: Bana Mus'ab b. Osman'ın anlattığına göre Ömer b. Abdu'l-Aziz halifeliğe gelince, tek düşündüğü Ömer b. Ebi Rabia ile el-Ahvas idi. Medine'deki valisine şöyle bir mektup yazdı: Ben Ömer ile el-Ahvas'ın kötü ve şerli kimseler olduklarını biliyorum. Bu mektubum sana ulaşır, ulaşmaz onları yakala ve bana gönder. Bu mektubu ona ulaşınca, hemen bu iki kişiyi ona gönderdi. Önce Ömer'e: Söyle bakalım, dedi (ve şu beyitlerini okudu):

"Görmedim cemrelere taş atıldığı sırada gören kimsenin

Gördüğü gibisini ve bir de hac geceleri gibi; sevdalı olanı bırakanları,

Başkasına ait şeylerden gözleri dolduran nice kimse vardır ki,

Cemreye doğru gitti mi, orada Fildişi heykeller gibi beyazlarla karşılaşır."

Allah'a yemin ederim ki, sen haccınla ilgilenen bir kimse olsaydın, kendinden başka hiçbir şeye bakmazdın. Bugünlerde insanlar senden kurtulamazlarsa ne zaman kurtulurlar, dedikten sonra sürgüne gönderilmesini emretti. Bu sefer: Ey mü’minlerin emiri bundan daha hayırlı bir şeye ne dersin? dedi. O neymiş, deyince, dedi ki: Bir daha böyle şiirler söylememeye Allah adına söz veriyorum. Ebediyyen hiçbir şiirde kadınlardan söz etmeyeceğim ve artık tevbemi bozmayacağım. Ömer b. Abdu'l-Aziz ona; Gerçekten bunu yapacak mısın? deyince, şair: Evet dedi. Tevbesine sadık kalacağına dair Allah adına yemin etti, onu serbest bıraktı.

Ömer b. Abdu'l-Aziz daha sonra el-Ahvas'ı çağırdı. Ona: Sen bu beyite ne dersin? dedi:

"Benimle onun kayyımı arasında Allah vardır,

O, onu benden alıp kaçıyor, bense arkasından gidiyordum."

Evet Allah onun kayyımı ile senin kayyımın arasındadır dedi, sonra da sürgüne gönderilmesini emretti. Ensar'dan bir takım kimseler onun hakkında Ömer b. Abdu'l-Aziz ile konuştularsa da kabul etmedi ve; Ben bu makamda kaldığım sürece Allah'a yemin ederim ki onu geri çevirmeyeceğim. Çünkü o açıktan açığa fastklık eden bir kimsedir, dedi.

İşte yerilen şiirler ile bu şiirlerin şairlerinin hükmü budur. Böyle bir şiiri dinlemek mescid veya bir başka yerde okumak helal olmaz. Tıpkı çirkin nesir sözler ve benzerinde olduğu gibi.

İsmail b. Ayyaş, Abdullah b. Avn'dan, o Muhammed b. Sîrîn'den, o Ebû Hüreyre'den rivâyetle dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Güzel şiir, güzel söz gibidir. Çirkini de, çirkin söz gibidir."Bunu İsmail b. Abdullah eş-Şamî rivâyet etmiştir. Onun Şam ahalisinden yaptığı rivâyetler Yahya b. Main ve başkalarının söylediklerine göre sahihtir.

Abdullah b. Amr b. el-Âs rivâyetle dedi ki; Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Şiir de söz ayarındadır. Onun güzeli güzel söz gibidir, çirkini de çirkin söz gibidir." Buhârî, el-Edebu'l-Müfred, I, 299; Dârakutnî, IV, 156; el-Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, VIII, 122.

3- Olumsuz Şiire Karşı Tavır:

Müslim'in rivâyetine göre Ebû Hüreyre (radıyallahü anh) şöyle demiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Sizden herhangi birinizin içinin tıka basa irinle dolması, şiir ile dolmasından daha hayırlıdır." Müslim, IV, 1769; Buhârî, V, 2279; Tirmizî, V, 140, 141; Müsned, II, 39, 288, 478, 480. Yine Sahih'de Ebû Said el-Hudrî'den şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte yolda giderken şiii okuyan bir şair ile karşılaştık. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Şu şeytanı yakalayınız. Çünkü herhangi bir kimsenin içinin irin ile dolması, şiir ile dolmasından onun için daha hayırlıdır. " Müslim, IV, 1769; Müsned, III, 8, 41.

İlim adamlarımız der ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in bu şaire böyle bir uygulama yapması, onun halini bilmesinden sonradır. Bu şairin şiiri kazanç elde etmek için bir yol edinmiş olduğunu ve kendisine mal verilecek olursa, övmekte aşırı gittiği, verilmeyecek olursa hiciv ve yergide ileri giderek, insanlara mallarında ve namuslarında eziyet verdiğini daha önceden öğrenmiş olabilir.

Böyle bir durumda olan bir şairin şiir sebebiyle elde ettiği her türlü kazancın haram olduğunda görüş ayrılığı yoktur. Bu hususta söylediklerinin hepsi de onun için haramdır, ona kulak asmak helal olmaz. Aksine ona gereken şekilde tepki göstermek icab eder. Eğer dilinden gelecek zarardan korkulmakla birlikte önlenemiyor ise o takdirde elinden geldiğince böyle bir kimseyi idare etmeye, mümkün olduğu kadar ondan uzak durmaya çalışmalıdır. Daha işin başından ona bir şeyler vermesi helal olmaz, çünkü bu masiyete bir yardımdır. Şayet başka bir çare bulamayacak olursa, haysiyetini korumak niyetiyle ona bir şeyler verir, Çünkü kişinin kendisi vasıtasıyla namus ve haysiyetini korumak için harcadığı şeyler onun için bir sadaka olarak yazılır.

Derim ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın: "Sizden herhangi birinizin içinin tıka basa irin ile dolması..."âyetindeki " Kanın karıştığı cerahat" demektir. "Yara irin topladı, toplar" ifadeleri de buradan gelmektedir.

"Onu yemesi" hakkında el-Esmaî şöyle demektedir: Bu kelime kökünden gelmektedir, Atmak gibi. Bu da karnında hastalıklar olması anlamındadır. Bu kökten olmak üzere;"Karnı çok hastalıklı, demek olup, "ya" harfi şeddelidir fakat hemze yoktur. es-Sihah'da da şöyle denilmektedir; "İrin karnının her tarafını kapladı" demektir, el-Yezidî de şu mısraı zikretmiştir:

"O öksürdüğünde, hay irin, karnını doldursun, dedi ona."

Bu hadisin yorumu ile ilgili olarak yapılmış en güzel açıklama şudur: Böyle bir hüküm şiirin etkisi altında kalan ve onun dışında herhangi bir bilgi sahibi olmaksızın hep onu öğrenip belleyen kimse hakkındadır. Bu kimse zikir namına hiçbir şey bilmez ve bu şiirlerle de hep batıla dalar gider, kendisi İçin öğünülmeyecek türden yollar izler. Boş sözler, gelişi güzel konuşmalar, gıybet ve çirkin sözleri çokça söyleyen gibi. Bu şekilde şiirin etkisi altında kalmış bir kimseden bu aşağılık ve yerilmiş vasıflar ondan ayrılmaz. Çünkü edebi adet bunu gerektirmektedir. İşte Buhârî'nin Sahihinde bu hadisin başında açmış olduğu babta (başlıkta) zikrettiği ifadelerle bu hususa işaret etmektedir: "İnsanın şiirin etkisi altında kalmasının mekruh oluşu (ile ilgili varid olmuş rivâyetler) Buhârî, V, 2279.

Bu hadisin te'vili ile ilgili olarak şunlar da söylenmiştir: Bundan maksat Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ve başkalarının hicvedildiği şiirlerdir. Ancak bu açıklamanın bir kıymati yoktur, çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı az ya da çok ifadelerle hicvetmek aynı şeydir, böyle bir davranış küfürdür ve yerilmiş bir işdir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın dışındaki müslümanları hicvetmek de azıyla çoğuyla haram kılınmıştır. Dolayısıyla burada yermenin sadece çok miktara tahsis edilmesinin hiçbir anlamı yoktur.

4- Şiirin Hükmü Muhtevası İle İlgilidir:

Şâfiî dedi ki: Şiir bir çeşit sözdür. Onun güzeli güzel çirkini de çirkin söz gibidir. Yani şiir bizatihi hoşlanılmayan bir şey değildir. O muhtevaları dolayısıyla mekruh görülür. Arapların nezdinde şiirin pek büyük bir etkisi vardı. O bakımdan onlardan birisi çok önceleri şöyle demiştir:

"Ve dilin yarası elin açtığı yara gibidir."

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da Hassan'ın müşriklere cevap vermiş olduğu şiir hakkında şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz ki bu onlarda ok atmaktan daha güçlü bir etki bırakır, " Müslim, IV, 1935. Bu hadisi Müslim rivâyet etmiştir.

Tirmizî de sahih olduğunu belirterek kaydettiği rivâyete göre İbn Abbâs'tan şöyle nakledilmiştir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) kaza umresi esnasında Abdullah b. Revaha önünde yürüdüğü halde Mekke'ye girdi. Bu sırada Abdullah b. Revana şöyle diyordu:

"Ey kâfir oğulları! Açılın yolumdan,

Bu gün sizinle onun (Kur'ân'ın) indirilmesi dolayısıyla çarpışırız,

Öyle darbeler indiririz ki, kelleleri boyunlarından ayırır,

Ve dosta dostunu hatırlatmaz olur."

Ömer: Ey İbn Revâha! Allah'ın hareminde ve Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın huzurunda mı (böyle diyorsun)? Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Bırak onu ey Ömer! Yemin olsun bu onlara atılan oklardan daha hızlı etki eder." Ebû Abdullah Muhammed b. Abdilvâhid el-Makdisî, el-Ehâdtsu'l-Muhtam, IV, 41fi, 417.

5- Şairlerin İzleyicileri:

Yüce Allah'ın;

"Şairlere de azgınlar uyar" âyetinde yer alan "şairler" lâfzının merfü' okunduğu hususunda -bildiğim kadarıyla- kıraat âlimleri arasında ihtilâf yoktur. Bununla birlikte daha sonra gelen "onlara azgınlar uyar" anlamındaki fiilin açıkladığı bir fiilin takdiri ile nasb edilmesi de caizdir. Îsa b. Ömer de böyle okumuştur. Ebû Ubeyd dedi ki: O çoğunlukla nasb ile okumayı severdi. Mesela

"hırsız erkek ile hırsız kadın" (el-Mâide, 5/38);

"odun taşıyıcısı olarak" (Tebbet, 111/4);

"Bu indirdiğimiz bir sûredir." (en-Nûr, 24/1) âyetinde hep nasb ile okunmuştur. Nafî', Şeybe, el-Hasen ve es-Sülemî de "onlara uyar" anlamındaki âyeti; şeklinde şeddesiz olarak okumuşlardır. Diğerleri ise şeddeli okumuşlardır.

ed-Dahhâk dedi ki: Biri ensardan diğeri muhacirlerden iki kişi Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın döneminde karşılıktı olarak hicivleştiler. Bunların herbirisînin yanında da kavminin azgın olanları -demek olan beyinsizleri- vardı. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil oldu, İbn Abbâs da böyle demiştir. Yine ondan gelen rivâyete göre bunlardan kasıt şiirleri rivâyet edenlerdir.

Yine Ali b. Ebi Talha'nın ondan rivâyetine göre bunlardan kasıt kâfirlerdir. Onlara cin ve insanların sapıkları uyar. Bunu daha önceden zikretmiş bulunuyoruz.

Ğudayf in rivâyetine göre de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur; "Kim İslâm dininde hicvetme çığırını aşarsa onun dilini kesiniz." el-Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, VIII, 123

İbn Abbâs tan rivâyete göre de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Mekke'yi fethedince İblis kederle öyle bir bağırdı ve etrafında zürriyetini topladı ve dedi ki: Artık Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ümmetini bugünden sonra tekrar şirke döndüreceğinizden yana ümidinizi kesiniz. Fakat bu iki yerde -Mekke ve Medine'de- şiiri yaygınlaştırınız.

Bu bölümü tek başına aç →

225. Âyetin Tefsiri

Görmedin mi onlar her vadide serserice gezerler?

6- Şiirleriyle Öç Alanlar;

Yüce Allah'ın:

"Görmedin mi onlar her vadide serserice gezerler" âyeti şu demektir: Onlar her boş İşe dalarlar. Hak yola uymazlar. Çünkü hak yola uyup söylediği sözlerin aleyhine yazılacağını bilen bir kimse söyleyeceği sözleri tartar ve öyle söyler. Bu kimse burnunun doğrultusunda, ne söylediğine aldırmadan serserice söz söylemez. Bu âyet-i kerîme Abdullah b. ez-Ziba'rî, Müsaı? b. Abd Menaf ve Umeyye b. Ebi's-Salt hakkında inmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

226. Âyetin Tefsiri

Ve gerçekten onlar yapmadıkları şeyi söylerler.

"Ve gerçekten onlar yapmadıkları şeyi söylerler." Yani onların çoğu yalan söylerler. Sözlerinde cömertlikten ve İyi şeylerden söz ederler, ama onlar bu işi yapmazlar. Bu âyet-i kerimenin Ebû Azze el-Cumahî'nin şu beyitleri söylemesi üzerine onun hakkında nazil olduğu da söylenmiştir:

"Dikkat edin! Benden peygamber Muhammed'e şu haberi götürün:

Muhakkak ki sen hak (peygamber)sin. Mutlak malik olan Allah her hamde lâyıktır.

Fakat bana Bedir ve Bedirdekiler hatırlatıldı mı, Kemiklerim de, derilerim de ah çekip inler."

Bu bölümü tek başına aç →

227. Âyetin Tefsiri

Ancak îman edip, salih amel işleyen, Allah'ı çokça zikreden ve kendilerine zulmedildikten sonra öçlerini alanlar müstesna. Zulmedenler de yakında nasıl bir yere devrileceklerini bileceklerdir.

Daha sonra Hassan b. Sabit, Abdullah b. Revâha, Ka'b b. Malik, Ka'b b. Züheyr ve hak sözü söylemek bakımından onların izinden giden mü’min şairlerin gürlerini istisna ederek şöyle buyurmaktadır:

"Ancak îman edip, salih amel işleyen, Allah'ı (sözlerinde) çokça zikreden ve kendilerine zulmedildikten sonra öderini alanlar müstesna." Öc almak ancak hak ile ve yüce Allah'ın çizdiği sınırlar çerçevesinde olur. Eğer bu sınırlan aşacak olursa, bu sefer batıl yol ile intikam alınmış olur.

Ebû'l-Hasen el-Müberred dedi ki: "Şairlere de" âyeti nazil olunca, Hassan, Ka'b b. Malik ve İbn Revâha ağlayarak Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın huzuruna geldiler ve: Ey Allah'ın peygamberi dediler. Allah bizim şair olduğumuzu bildiği halde bu âyet-i kerimeyi indirmiş bulunuyor. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bu sefer onlara ondan sonraki buyrukları okuyun dedi:

"Ancak îman edip salih amel işleyen" kimseler sizlersiniz.

"Allah'ı çokça zikreden ve kendilerine zulmedildikten sonra öçlerini alanlar müstesna!" İşte bunlar da sizlersiniz. Öc almak ise müşriklere cevap vermekle olur. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Haydi siz de öcünüzü alınız, fakat haktan başka bir şey söylemeyiniz. Babalardan, annelerden de söz etmeyiniz."Hassan, Ebû Süfyan'a şöyle demişti:

"Muhammed'i hicvettin, ben onun adına cevap veriyorum,

Bu hususta mükâfatım Allah nezdindedir.

Şüphesiz benim babam, annem, şeref ve haysiyetim,

Muhammed'in şeref ve haysiyetini size karşı korumak içindir,

Sen. ona denk olmadığın halde ona nasıl söversin?

Sizin kötü olanınız kimse hayırlı olana feda olsun.

Dilim keskin bir kılıçtır, onda hiçbir kusur yoktur.

O akar durur, kovalar onu bulandırmaz."

Kâ'b da: Ey Allah'ın Rasûlü dedi. Şüphesiz ki Allah şiir hakkında senin bildiğin buyrukları indirmiş bulunuyor. Bu hususta ne dersin? Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu; "Muhakkak mü’min canıyla, kılıcıyla ve diliyle cihad eder. Nefsim elinde olana yemin ederim ki sizlerin onlara attıklarınız tıpkı oklar gibidir." Müsned, VI, 3H7

Kâ'b dedi ki:

"Suhayna (çorbacılar, Kureyş'i kastediyor) geldi ki Rabbi ile yarışsın da mağlup etsin diye,

Herkesi yenik düşüren kimse ile yarışa kalkan, elbette yenik düşecektir."

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Yemin olsun ey Ka'b şu sözün dolayısıyla yüce Allah seni methetmiştir." Sıddîk b. Hasen el-Kannûcî. Edebu'l-Ulûm, I, 330

ed-Dahhâk'ın İbn Abbad'dan rivâyetine göre o yüce Allah'ın:

"Şairlere de azgınlar uyar" âyeti daha sonra gelen

"ancak îman edip, salih amel işleyen...ler müstesna" âyeti ile neshedilmiştir.

el-Mehdevî dedi ki: Sahih'te, İbn Abbâs'dan gelen rivâyete göre bu bir (nesih değil) istisnadır.

"Zulmedenler de yakında nasıl bir yere devrileceklerini bileceklerdir."

Bu âyette intikam alırken zulmedenler tehdit edilmektedir. Şüreyh dedi ki: Zâlimler Allah'ın elinden nasıl kurtulacaklarını bileceklerdir. Çünkü zalim cezalandinlmayı bekler, mazlum yardım ve zaferi gözetler. İbn Abbâs; "nasıl bir yere devrileceklerini" anlamındaki âyeti Nasıl bir yere kurtulup, bırakılacaklarını diye "fe" ve "te" ile okumuşlardır ki anlamları birdir. Bunu da es-Sa'lebî zikretmiştir.

"Nasıl bir yere devrileceklerini" âyetinin anlamı da şudur; Nasıl bir dönüş yerine varacaklarını ve nasıl bir yere döndürüleceklerini (bileceklerdir) demektir. Çünkü onların varacakları yer cehennem ateşidir ve o en çirkin bir dönüş yeridir. Onların dönecekleri yer de cezadır ve o da en kötü bir dönüş yeridir.

"Munkaleb: Devrilecek yer" ile' marcT (dönüş yeri) arasındaki farka gelince, munkaleb içinde bulunduğu halin zıttına geçiştir. Marci' ise içinde bulunduğu halden daha önce bulunduğu hale dönüş demektir. Dolayısıyla herbir dönüş yeri (merci'), munkaleb (devrilecek yer) demek olur. Fakat herbir munkaleb merci' değildir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. Bunu da el-Maverdî zikretmiştir.

"Nasıl" lâfzı

"devrilecekler" ile nasbedilmiştir ve mastar manasınadır. Bunun "bileceklerdir" anlamındaki lâfız ile nasb olması câiz değildir. Çünkü bu edat ile diğer istifham edatlarında nahivcilerin naklettiklerine göre makabli yani kendisinden önceki amiller amel etmezler. en-Nehhâs dedi ki: Bu hususta gerçek şudur: İstifham bir manadır, onun makabli de bir başka manadır. Eğer makabli onda amel edecek olursa, bu sefer manalar birbirine karışır (içinden çıkılamaz).

Bu bölümü tek başına aç →