KURTUBÎ TEFSÎRİ
En‘âm Sûresi — KURTUBÎ TEFSÎRİ — Sayfa 4
103. Âyetin Tefsiri
Gözler O'na erişemez. O İse bütün gözleri kuşatmıştır. O, lütuf sahibidir, herşeyden haberdardır.
Allah'ın Görülmesi:
Yüce Allah:
"Gözler O'na erişemez" âyeti İle, kendisinin yaratılmışlığın niteliklerinden münezzeh olduğunu beyan etmektedir. Bu niteliklerden birisi de kuşatmak ve sınırlandırmak anlamı ile diğer yaratıkların görülüp idrak edildiği gibi idrak edilmektir. (O bundan münezzehtir). Ama rü'yet (mü’minlerin ahirette Allah'ı görmeleri) sabittir. ez-Zeccâc bunu: "Gözler O'nun hakikatinin özüne ulaşamaz," diye açıklamıştır; Nitekim; şunu şunu idrak ettim, derken (bu anlamın kastedildiği) gibi, Zira Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) dan kıyâmet gününde rü'yete dair hadisler sahih olarak varid olmuştur.
İbn Abbâs der ki:
"Gözler O'na erişemez" dünya hakkındadır. Ahirette ise mü’minler onu göreceklerdir. Çünkü yüce Allah
"O günde yüzler varki apaydınlıktır, Rabblerine bakacaklardır" (el-Kıyame, 75/22-23) diye bu rü'yetin gerçekleşeceğini haber vermektedir. es-Süddî de böyle demiştir. Yüce Allah'ın cennette görüleceğine dair varid olan haberler ile indirdiği Kur'ân-ı Kerîm'in delaleti dolayısıyla bu konuda yapılmış en güzel açıklama budur. Buna dair daha geniş açıklamalar yüce Allah'ın izniyle Yûnus Sûresi'nde (10/26. âyetin tefsirinde) gelecektir.
Şöyle de açıklanmıştır: "Gözler O'na erişemez" O, gözleri kuşattığı halde gözler O'nu kuşatamaz. Yine bu açıklama İbn Abbâs'tan nakledilmiştir. Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Kalplerin basiretleri O'nu idrâk edemez. Yani akıllar O'nu herhangi bir şekilde idrak edemez, tasallallahü aleyhi ve sellemvur edemez. Zira:
"O'nun gibi hiç bir şey yoktur" (eş-Şûrâ, 42/11) diye buyurulmugtur.
Yine şöyle açıklanmıştır: Âyetin anlamı şudur: Yaratılmış olan gözler dünyada O'nu idrak edemez. Fakat, kendisine ikramda bulunmak istediği kimselere -Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) gibi- zatını kendisiyle-görüp idrak edeceği bir duyu halk eder. Zira yüce Allah'ın dünyada görülmesi aklen caizdir. Câiz olmasaydı. Mûsa (aleyhisselâm)’ın Allah'ı görmek isteğinde bulunması, imkânsız bir şeyi istemesi olurdu. Oysa bir peygamberin Allah hakkında câiz olup olmayan şeyleri bilmemesi imkânsızdır. Aksine bir peygamberin ancak imkânsız olmayan ve câiz (mümkün) olan bir şeyi istemesi kabul edilebilir.
Peygamberimiz Allah'ı Gördü Mü?
Selef, Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın Rabbini görüp görmediği hususunda farklı görüşlere sahiptirler.
Müslim'in Sahih'inde Mesrûk'dan şöyle dediği nakledilmektedir: Âişe (radıyallahü anhnhâ)'ın yakınında bir yere yaslanmış bulunuyordum. Ey Âişe'nin babası, dedi. Üç husus vardır ki, kim bunlardan birisini söyleyecek olursa Allah'a karşı büyük bir iftirada bulunmuş olur. Ben: Bunlar hangileridir, diye sordum, şöyle dedi. Kim Muhammed'in Rabbini gördüğünü iddia edecek olursa, Allah'a karşı büyük iftirada bulunmuş olur. (Mesrûk) dedi ki: Ben o sırada yaslanmış bulunuyorken oturdum ve şöyle dedim: Ey mü’minlerin annesi, bana mühlet ver acele etme. Aziz ve celil olan Allah:
"Yemin olsun onu apaçık ufukta görmüştür. " (et-Tekvir, 81/23; "Yemin olsun onu. bir diğer inişte de görmüştür" (en-Necm, 53/13) diye buyurmuyor mu? Bana şöyle dedi: Bu ümmet arasında bu hususu Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a İlk soran kişi benim. Bana şu cevabı vermişti: "Sözü edilen bu şahıs Cebrâîldir. Onu, yaratıldığı suretinde yalnızca bu iki seferde görmüş idim. Ben onu semadan aşağı inmiş gördüm, azameti ile sema ile arzın arasını kapatmıştı," Yine Hazret-i Âişe şöyle dedi: Sen, aziz ve celil olan Allah'ın şu âyetini hiç işitmedin mi: "Gözler O'na erişemez. O ise bütün gözleri kuşatmıştır. O, lütuf sahibidir, herşeyden haberdardır." Yine aziz ve celil olan Allah'ın:
"Vahiy ile veya bir perde arkasından, yahut izni ile dilediğini vahyetmek için bir elçi göndermesi yoluyla olmadıkça hiç bir insana Allah'ın söz söylemesi söz konusu olmaz. Şüphesiz ki O, yücedir, hakimdir" (eş-Şûra, 42/51) buyurduğunu hiç duymadın mı?
(Hazret-i Âişe) devamla dedi ki: Kim de Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın Allah'ın Kitabından bir şey gizlediğini iddia edecek olursa, Allah'a karşı büyük bir iftirada bulunmuş olur. Halbuki yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Ey Peygamber, Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer böyle yapmazsan O'nun risaletini tebliğ etmemiş olursun." (el-Mâide, 5/67) (Hazret-i Âişe) devamla dedi ki: Kim de onun, yarın ne olacağını haber verdiğini iddia edecek olursa, o da Allah'a karşı büyük bir iftirada bulunmuş olur. Halbuki yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"De ki: Göklerle yerde olan gaybı Allah'tan başka kimse bilmez." (en-Neml, 27/65) Müslim, Îman 287; Tirmizî, Tefsir 6, sûre 5. Yakın lâfızlarla Buhârî, Tefsir 53. sûfe 1; Tirmizî, Tefsir 53. sûre 2. İşte Allah'ın Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) tarafından görülmediği hususundaki görüşü budur. Hazret-i Peygamber'in (işaret edilen âyetlerde) gördüğünün Cebrâîl olduğunu söyleyenler arasında İbn Mes'ûd da vardır. Ebû Hüreyre'den de onun gördüğü zatın Cebrâîl oluduğu görüşünde olduğu rivâyet edilmektedir. Bununla birlikte bu hususta onlardan farklı rivâyetler de gelmiştir.
Hazret-i Peygamberin Allah'ı görmediğini ve Allah'ın görülmesinin mümkün olmadığım muhaddis, fukaha ve mütekelliminden bir kesim ileri sürmüştür. İbn Abbâs'tan rivâyet edildiğine göre, Hazret-i Peygamberyüce Allah'ı gözleriyle görmüştür.
İbn Abbâs'tan meşhur olan rivâyet budur. Delili ise, yüce Allah'ın:
"O'nun gördüğünü kalp yalanlamadı." (en-Necm, 53/11) âyet-i kerimesidir. Abdullah b. el-Haris de der ki: İbn Abbâs ile Ubey b. Kâ'b bir araya geldiler. İbn Abbâs şöyle dedi: Biz, Haşimoğullarına gelince Muhammed'in Rabbini iki defa gördüğünü kabul ediyoruz. Daha sonra İbn Abbâs şöyle dedi: Dostluğun (halli) İbrahim, konuşmanın Mûsa, rü'yetin de Muhammed'e (Ona ve bütün peygamberlere selatu selam olsun) ait olmasından hayret mi ediyorsunuz? Kâ'b, dağlar sesiyle yankılanıncaya kadar tekbir getirdi ve sonra şöyle dedi: Allah rü'yetini ve kelamını Muhammed ile Mûsa arasında pay etti. Mûsa ile konuştu, Muhammed de O'nu gördü.
Abdurrezzak'ın da naklettiğine göre, el-Hasen, Allah adına yemin ederek Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın Rabbini gördüğünü söylüyordu. Ebû Ömer et-Telamenkî de bunu İkrime'den naklettiği gibi, kelamcılardan bazısı bunu İbn Mes'ûd'dan da rivâyet etmiştir. Ancak birinci görüş, yani Hazret-i Peygamberin Allah'ı değil de Cebrâîli gördüğü şeklindeki rivâyeti ondan daha meşhur olarak nakledilmiştir.
İbn ishâk'ın naklettiğine göre Mervan, Ebû Hüreyre'ye: Muhammed Rabbini gördü mü diye sormuş, O da: Evet demiş.
en-Nakkâş da Ahmed b. Henbel’den şöyle dediğini nakletmektedir: Ben, İbn Abbâs'ın rivâyet ettiği hadise uygun olarak gözüyle Allah'ı gördü, diyorum, gördü dedi ve bu sözünü nefesi tükeninceye kadar tekrarlamaya devam etti.
Şeyh Ebû'l-Hasen el-Eş'arî ile onun arkadaşlarından bir gurup da bu görüşü benimseyerek, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın yüce Allah'ı basarı ve baş gözüyle gördüğünü kabul etmişlerdir. Enes, İbn Abbâs, İkrime, er-Rabi ve el-Hasen de bu görüştedir. el-Hasen, kendisinden başka hiç bir ilâh bulunmayan Allah adına yemin ederek Muhammed Rabbini görmüştür, derdi. Aralarında Ebû'l-Âl-iyye, el-Kurazî ve er-Rabi b. Enes'in de bulunduğu bir grup da şöyle demiştir- O, Rabbini kalbiyle görmüştür. Yine bu görüş İbn Abbâs ve İkrime'den de nakledilmiştir.
Ebû Ömer (b. Abdi’l-Berr) der ki: Ahmed b. Hanbel, Hazret-i Peygamber Rabbini kalbiyle görmüştür, demiş ve dünyada gözlerle görüleceğini söylemekten çekinmiştir. Mâlik b. Enes'den şöyle dediği nakledilmektedir Allah dünyada görülmez. Çünkü O, bakidir. Baki olan ise fani olan (göz) ile görülmez. Ahirette ise onlara baki gözler ihsan edilecek ve baki gözleriyle bakiyi göreceklerdir.
Kadı îyad da şöyle demektedir: Bu, güzel ve hoş bir açıklamadır. Diğer taraftan Allah'ın görülmesinin imkânsız olacağına dair delil, ancak insanın buna güç yetiremiyeceği açısından ileri sürülmüştür. Fakat yüce Allah, kullarından dilediği kimseye güç verip de rü'yetin yüklerini kaldırma kudretini ihsan edecek olursa, o kimse hakkında bu imkânsız olmaz. Bu kabilden Mûsa (aleyhisselâm) hakkındaki bir takım açıklamalar yüce Allah'ın izni ile el-A'raf Sûresi'nde (7/143. âyetin tefsirinde) gelecektir. Yüce Allah'ın:
"O ise bütün gözleri kuşatmıştır" âyeti, hiçbir şey O'na gizli kalmaz, herşeyi O görür ve bilir, demektir. Özel olarak "gözler" in sözkonusu edilmesi ise, sözde mücaneset sağlamak içindir. ez-Zeccâc da der ki: Bu âyette mahlukatın gözleri (görmeyi) idrak etmediklerine delil vardır. Yani onlar, görmenin gerçek keyfiyetini bilememektedirler. İnsan diğer organları ile değil de neden yalnızca gözleriyle görür oluşunun sebebini bilemez.
Daha sonra yüce Allah:
"O lütuf sahibidir, herşeyden haberdardır" diye buyurmaktadır. Yani, kullarına karşı rıfk ile (yumuşaklıkla) muamele eder. Davranışlarda lütuf, yumuşak hareket etmek, yumuşak muamele etmek demektir. Yüce Allah'tan lütuf ise, tevfik ihsan etmek ve günahlardan korumaktır. Lütufta bulunmak, iyilik etmek demektir. Bunun ismi
"el-Latef" şeklinde gelir ve hediye anlamında kullanılır. Mülâtafe ise (latifeleşmek) karşılıklı iyiliklerde bulunmak anlamına gelir. Bu açıklamalar, el-Cevherî ve İbn Faris'den nakledilmiştir.
Ebû'l-Âl-iyye der ki: Âyetin anlamı şudur: O, her şeyi ortaya çıkartan Latiftir ve her şeyin nerede olduğundan haberdardır.
el-Cüneyd der ki: Latif, senin kalbine hidayet nurunu veren, bedenini gıda ile besleyen, belâ sırasında seni dost edinen, ateş içerisinde bulunuyorken seni koruyan ve seni Me'vâ cennetine koyandır. Anlam itibariyle yumuşak davranmaya ve benzeri manalara raci daha başka açıklamalar da yapılmıştır. İleride ilim adamlarının bu husustaki açıklamaları yüce Allah'ın İzniyle eş-Şûrâ Sûresi'nde (42/19. âyetin tefsirinde) gelecektir.
104. Âyetin Tefsiri
Doğrusu size Rabbinizden basiretler gelmiştir. Kim görürse kendi lehine, kim de görmezse kendi aleyhine. Ben üzerinizde bir gözetleyici değilim.
“Doğrusu size Rabbinizden basiretler gelmiştir." yani, kendileri vasıtası ile görülen ve delil olarak kullanılan pek çok belge ve delil gelmiş bulunmaktadır.
"Basiretler" anlamındaki besâir, delalet demek olan "basire"nin çoğuludur. Şair der ki:
"Onlar kendi basiretlerini (babalarının intikamını), omuzları üstünde getirdiler (almadılar).
Benim basiretim ise son derece hızlı koşan ve oldukça güçlü atlar koşturup getirmektedir. (Yani ben intikamımı aldım)."
Âyette "basiret"ten kasıt üstün ve apaçık belgedir.
Bu delalet ve basiretlerin gelmekle nitelendirilmeleri ise, şanlarına dikkat çekmek içindir. Zira bu basiret, nefis açısından gelmesi beklenen bir gaip durumunda idi. Nitekim Araplar tarafından: "Afiyet geldi, hastalık gitti. Mutluluk geldi, uğursuzluk geri gitti" denilir.
"Kim görürse kendi lehine." görmek (ibsâr), görme duyusuyla idrak etmek demektir. Yani kim delilleri kullanıp bilir öğrenirse kendisine fayda sağlamış olur.
"Kim de görmezse" delaletleri kullanmayacak olursa, artık o kör durumuna düşer. Onun kprlüğünün zaran kendisine avdet eder.
"Ben, üzerinizde bir gözetici değilim." Yani ben, kendinizi helâk etmeyesiniz diye sizi korumakla emrolunmadım.
Şöyle de açıklanmıştır: Ben sizi Allah'ın azabına karşı koruyamam. "Gözetleyici" anlamı verilen "Hafiz"in, murakıp ve gözetleyen anlamına geldiği de söylenmiştir. Yani ben sizin amellerinizi sayıp tesbit eden bir kimse değilim. Ben, ancak size Rabbimin asaletlerini tebliğ eden bir Rasulüm. Sizi koruyan O'dur. Fiillerinizden hiçbir şey O'na gizli kalmaz.
ez-Zeccâc der ki: Bu âyet Savaşın farz kılınışından önce inmiştir. Daha sonra müşrikleri putlara ibadetten kılıçla engellemesi emrolundu.
105. Âyetin Tefsiri
İşte Biz âyetleri böylece iyiden iyiye açıklara. Tâ ki onlar: "Sen okumuşsun" desinler. Biz de iyi bilen kimselere apaçık gösterelim.
Yüce Allah'ın:
"İşte Biz, âyetleri böylece İyiden iyiye açıklarız" âyetinde yer alan Böylece"deki "kef" harlı nasb mahallindedir. Yani, işte Biz âyetleri tıpkı sana okuduğumuz gibi geniş geniş açıkladık. Yani, vaad, tehdit, Öğüt ve uyarma hususlarında bu sûrede sana bu âyetleri geniş geniş açıkladığımız gibi, başka sûrede de bunları geniş geniş açıklıyoruz.
"Tâ ki onlar: Sen okumuşsun desinler" mealindeki âyette yer alan "vav" harfi hazf edilmiş bir ifadeye atıf içindir. Yani Biz, âyetleri onlara karşı delil gibi, ortaya konmuş olsun ve sen okumuşsun desinler diye geniş geniş açıklıyoruz, takdirindedir.
Şöyle de açıklanmıştırSen okumuşsun desinler, diye Biz o âyetleri geniş geniş açıkladık." Buna göre buradaki "lâm" harfi oluş (sayrûret) bildirmek içindir.
ez-Zeccâc der ki: Bu konuşma esnasında filan kişi bu mektubu bu neticeyi elde etmek için yazdı, demeye benzer. Aynı şekilde âyet-i kerimeler geniş geniş açıklandığı vakit sonunda onlar da: Sen okumuşsun ve Cebr ile Yesar denilen iki kişiden öğrenmişsin, dediler. Bu sözü geçen iki kişi ise Mekke'de hıristiyan iki köle idi, Mekkeliler de: Muhammed onlardan öğrenmektedir, demişlerdi.
en-Nehhâs der ki: Âyetin anlamı ile ilgili güzel bir başka görüş daha vardır, O da "Biz âyetleri İyiden iyiye açıklarız" âyetinin, sen bizden okuyup öğrenmişsin desinler, diye ardı arkasına âyetleri gönderiyoruz. Böylelikle onlar bu sözleriyle birini ötekiyle birlikte zikretmiş olurlar. Bu ifade hakikattir. Ebû İshâk'ın (ez-Zeccâc) söylediği ise mecazdır.
Okumuşsun" kelimesinde yedi kıraat vardır. Ebû Amr ile İbn Kesîr, "dâl" ile "râ" arasına "elif" koyarak, (........) diye okumuşlardır. Bu aynı zamanda Ali, İbn Abbâs, Saîd b. Cübeyr, Mücahid, İkrime ve Mekkelilerin de kıraatidir. İbn Abbâs der ki: Bu kıraat karşılıklı okudun anlamındadır.
İbn Âmir "sîn" harfini üstün, "te" harfini sakin ve "elifsiz olarak diye okumuşlardır. Bu aynı zamanda el-Hasen'in de kıraatidir. Diğerleri ise, Okumuşsun" diye okumuşlardır.
Birinci kıraate göre, sen ehli kitap ile birlikte okuyup müzakere ettin, onlar da seninle birlikte okuyup müzakere ettiler olur. Bu açıklama Saîd b. Cübeyr tarafından yapılmıştır. Bu manaya yüce Allah'ın onlardan haber verdiği:
"Bunun için bir diğer topluluk da ona yardım etmiştir" (el-Furkan, 25/4) âyeti delalet etmektedir. Yani yahudiler, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a Kur'ân-ı Kerîm hususunda yardımcı olmuş ve bu hususta onunla müzakerelerde bulunmuşlardır. Bütün bunlar ise müşriklerin söyledikleri sözlerdir. Yine onların şu sözleri de bu kabildendir:
"Ve dediler ki: (Bu) öncekilerin söylenmiş masallarıdır ki, onu yazdırmıştır Bunlar kendisine sabah ve akşam okunmakta dır" (el-Furkan, 25/5);
"Onlara Rabbiniz ne indirdi, denildiği zaman, geçmişlerin masalları derler." (en-Nahl, 16/24) Bu okuyuşun anlamının aynı şekilde-, Okumuşsun" gibi olduğu da söylenmiştir ki, bunu en-Nchhâs zikretmiş ve tercih etmiştir. Birinci anlamı ise Mekkî zikretmiş bulunmaktadır, en-Nehhâs bunun mecaz olduğunu da iddia etmiştir. Şairin şu mısraında olduğu gibi:
"Doğuran (anne)'nin doğurduğu da ölüm içindir,"
"Sin" harfini üstün ve "te" harfini sakin okuyanlara gelince, bu hususta yapılmış en iyi açıklamaya göre anlam şöyledir: Tâ ki, onlar bu açıklamaların ardı arkası kesildi, silinip gitti, artık Muhammed onlardan başkasını getirmeyecektir, demesinler diye.
Katade ise, diye okumuştur ki, "okundu" anlamındadır. Süfyan b. Uyeyne, Amr b. Ubeyd'den, o, el-Hasen'den bunu(Âyetler) karşılıklı olarak müzakere etti, diye okuduğunu rivâyet etmektedir. Ebû Hatim’in kanaatine göre ise böyle bir kıraat câiz değildir. Çünkü âyetlerin kendileri karşılıktı olarak müzakerede bulunmazlar.
Başkası şöyle demektedir: Böyle bir kıraat caizdir. Mana Ebû Hatim’in zannettiği gibi değildir. Aksine anlamı, ümmetin müzakerede bulundu şeklindedir. Yani, ümmetin seninle müzakere etti. Her ne kadar ondan sözkonusu edilmiyor ise de bu böyledir. Nitekim:
"Nihayet o (güneş) perdenin arkasına giriverdi" (Sâd, 38/32.) âyeti de böyledir. el-Ahreş'in naklettiğine göre kıraati de kıraatiyle aynı anlamdadır. Şu kadar var ki bu daha beliğdir.
Ebû'l-Abbas'ın naklettiğine göre; şeklinde emir lâm'ı sakin olarak da okunmuştur. Bunda ise tehdit anlamı vardır. Yani, onlar istediklerini söylesinler. Şüphe yok ki gerçek apaçık ortadadır. Yüce Allah'ın şu âyetinde olduğu gibi:
"Artık onlar az gülsünler çok ağlasınlar." (et-Tevbe, 9/82) Bu "lâm"ı esreli olarak okuyanın kıraatine göre ise bu key "lâm"ı diye bilinen lâm'dır. (Meal de buna göredir).
Bütün bu kıraatlerin hepsinin iştikakı aynı şeye yani, yumuşatmaya ve ze-y kılmaya raddir. Çünkü Okumuşsun kelimesi, gelmektedir ki, başkasına okumayı anlatır. 'ın çokça okumak suretiyle artık onu zelil ettim (yani kolayladım.) anlamına geldiği de söylenmiştir.
Bunun aslı ise Buğdayı dövdü," anlamındadır. Çünkü buğdayı dövmek anlamına gelen; (........); Şamlıların şivesinde şeklinde kullanılır. Bunun asıl anlamının Elbiseyi eskittim" tabirinden alındığı da söylenmiştir. İşte bu da aynı şekilde zelil kılma anlamı ile ilgilidir. Denildiğine göre, Hazret-i İdris'e, Allah'ın kitabını çokça okuduğu ve müzakere ettiği için İdris denilmiştir. Ders okumak, müdalese etmek bu anlamdadır.
İse kadsn ay hali oldu anlamına gelir. Kadının Fercine .) diye künyelendiği de söylenmektedir ki, bu da ay hali olmaktan gelir. "Ders" aynı şekilde gizli saklı yol demektir. el-Esmaî'nin naklettiğine göre; Sırtına binilmemiş deve" anlamına gelir. Harabe haline gelmiş bir evin izi tamamen ortadan kalkmasını ifade etmek için de aynı kökten gelen fiil kullanılır,
İbn Mes'ûd ve arkadaşları ile Ubeyd, Talha ve el-A'meş; Tâ ki o, okumuş" desinler, diye. Yani, Muhammed âyetleri ders olarak okumuştur desinler anlamına gelir. "Biz de onu" yani bu sözümüzü, âyetlerimizi iyiden iyiye açıklamayı, yahut da Kur'ân-ı Kerîm'i "bilen kimselere apaçık gösterelim."
106. Âyetin Tefsiri
Rabbinden sana vahyolunana uy. O'ndan başka hiçbir ilâh yoktur. Müşriklerden de yüzçevir.
Yüce Allah'ın:
"Rabbinden sana vahyolunana uy." Kur'ân'a uy demektir. Yani sen, kalbini, gönlünü onlarla meşgul etme. Aksine Allah'a ibadetle uğraş. "O'ndan başka hiçbir ilâh yoktur. Müşriklerden de yüz çevir" âyetinin son bölümü nesh olmuştur.
107. Âyetin Tefsiri
Eğer Allah dileseydi şirk koşmazlardı. Biz seni onların başına bir gözetleyici kılmadık. Onların üzerine bir vekil de değilsin.
"Eğer Allah dileseydi şirk koşmazlardı" âyeti, şirk koşmanın Allah'ın meşiyeti ile olduğu hususunda açık bir nasstır. Ayrıca bu önceden de geçtiği gibi Kaderiyye mezhebini çürütmektedir.
"Biz seni onların başına bir gözetleyici kılmadık." Yani, Allah'ın azabına karşı onları korumak senin için imkân dahilinde değildir.
"Onların üzerine bir vekil de değilsin." Din veya dünyalarında kendi menfaatlerine olan işleri yerine getiren, ifa eden bir kimse değilsin ki, onlar için vacip olanı yapmaları hususunda onlara lütufta bulutlasın. Bu hususta sen onlar için ne bir koruyucusun, ne de bu konuda onlara bir vekilsin. Sen ancak bir tebliğcisin. Bu; kıtal emri verilmeden önce idi.
108. Âyetin Tefsiri
Allah'tan başka yalvardıklarına sövmeyiniz. Sonra onlar da Allah'a bilgisizce söverler. İşte Biz böylece her ümmete yaptıklarını süsledik. Nihayet dönüşleri yalnız Rabblerinedir. O da kendilerine yaptıklarını haber verecektir.
Bu âyete dair açıklamalarımızı beş başlık halinde sunacağız:
1. Putlara Sövmek:
Yüce Allah'ın:
"Allah'tan başka yalvardıklarına sövmeyiniz" âyeti nehiy (yasak)'dir.
"Sonra onlar da Allah'a bilgisizce söverler" âyeti de nehy'in cevabıdır.
Şanı yüce Allah mü’minlere onların putlarına sövmeyi yasaklamaktadır. Çünkü yüce Allah, putlarına sövdükleri takdirde kâfirlerin nefret edip uzaklaşacaklarını, küfürlerini de artıracaklarını bilmiştir.
İbn Abbâs der ki: Kureyş kâfirlerinin Ebû Talib'e: Ya Muhammed ve arkadaşlarını bizim ilahlarımıza sövmekten, onları küçük düşürücü sözler söylemekten alıkoyarsın, yahut biz de onun ilahına söver ve onu hicvederiz, demeleri üzerine bu âyet-i kerîme nâzil olmuştur.
2. Bu Âyetin Hükmü:
İlim adamları derler ki: Bu âyetin hükmü, durum ne olursa olsun bu ümmet üzerinde bakidir. Kâfir, ne vakit kendisini koruyabilecek güce sahip olup da İslâm'a yahut Peygambere veya yüce Allah'a söveceğinden korkulacak olursa, müslüman kimsenin onların haçlarına, dinlerine, kiliselerine sövmesi helal olmadığı gibi, bu sövme sonucunu getirecek herhangi bir işe kalkışması da helal değildir. Çünkü böyle bir iş, masiyete itmek ayarındadır. Putlar akıl sahibi varlıklar olmadıkları halde -akıl sahibi varlıklar için kullanılan'nın onlar hakkında kullanılması kâfirlerin putları hakkındaki inançları nazarı itibara alındığından dolayıdır.
3. Âyetten Çıkartılan Diğer Bazı Hükümler:
Yine bu âyet-i kerimede bir çeşit ateşkes vardır? Ayrıca daha önceden de el-Bakara Sûresi'nde geçtiği gibi, seddü'z-zerai gereğince hüküm vermenin vücubuna da delil vardır. Hak sahibi bir kimsenin dinde bir zarara götürecek olursa, bu hakkını İstemekten vazgeçebileceğine de delil vardır. Nitekim Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh)'ın söylediği rivâyet edilen şu sözler de bu kabildendir: Akrabalık bağı kesilir korkusuyla akrabalar arasında hükmü kestirip atmayınız.
İbnü'l-Arabî der ki: Eğer bu hak vacip bir hak ise durum ne olursa olsun onu alır. Şayet kullanılması câiz olan bir hak ise, Hz Ömer'in sözünü ettiği durum sözkonusu olur.
4. Müşriklerin Bilgisizlikleri:
Yüce Allah'ın:
"Bilgisizce" ve saldırganca anlamına gelir. Mekkelilerden bunu "ayn" ve "dal" harflerini ötreli, "vav" harfini de şeddeli olmak üzere şeklinde okudukları rivâyet edilmiştir. Bu, el-Hasen'in, Ebû Recâ ve Katade'nın kıraatidir. Birinci kıraate racidir, her ikisi de zulüm anlamını ifade eder. Yine Mekkeliler "ayn" harfini üstün, "dal" harfini de ötreli olmak üzere: Düşman anlamına okumuşlardır. Bu kelime tekil olmakla birlikte çoğul anlamına kullanılır.
Yüce Allah'ın şu âyetinde olduğu gibi:
"Onlar muhakkak Benim düşmanımdır. Ancak, âlemlerin Rabbi müstesna" (eş-Şuara, 26/77) yüce Allah bir başka yerde de:
"Asıl düşman onlardır" (el-Münafikun, 62/4) diye buyurmaktadır.
Bu kelime, ya mastar olarak ya da mef'ûlün leh olarak nasbedilmiştir.
5. Her Ümmete Kendi Ameli Güzel Gösterilmiştir:
Yüce Allah'ın:
"İşte Biz, böylece her ümmete yaptıklarını süsledik." Yani, bunlara yaptıklarını süslü gösterdiğimiz gibi, her ümmete de kendi yaptıklarını süslü göstermişizdir.
İbn Abbâs der ki: Biz, itaat ehline itaati, kâfirlere de küfrü süslü gösterdik. Bu da yüce Allah'ın şu âyetine benzemektedir:
"İşte Allah, kimi dilerse böylece saptırır, kimi dilerse de hidayete erdirir." (el-Müddesir, 74/31.)
Bu âyette Kaderiyye'nin görüşleri reddedilmektedir.
109. Âyetin Tefsiri
"Eğer kendilerine bir âyet gelirse mutlaka ona îman edecekler" diye var güçleriyle Allah adına yemin ettiler. De ki: "Âyetler ancak Allah'ın nezdindedir." O âyet geldiği zaman da yine Îman etmeyeceklerinin farkında değil misiniz?
Yüce Allah'ın:
"Eğer kendilerine bir âyet gelirse mutlaka ona Îman edecekler diye var güçleriyle Allah adına yemin ettiler" âyetine dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:
1. Âyetin Nüzul Sebebi:
Yüce Allah'ın: âyeti,
"yemin ettiler" demektir, " Var gücüyle yemin" ise, en ağır yemin demek olup Allah adına yapılan yemindir. Buna göre
"var güçleriyle yemin ettiler," bilgilerinin ulaştığı en ileri derecedeki ve yapabildikleri en ağır yemin demektir. Çünkü onlar, en büyük ilahın Allah olduğuna inanıyorlar, diğer ilahlara ise, kendilerini Allah'a yakınlaştıracakları zanniyle ibadet ediyorlardı. Nitekim yüce Allah bu hususta onlar hakkında şöyle buyurmaktadır:
"Biz bunlara ancak bizleri Allah'a yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz" (ez-Zümer, 39/3) İslâm'dan önce Araplar, atalarıyla, putlarıyla ve bundan başka şeylerle yemin ederlerdi. Yüce Allah adına da yemin ederler ve eğer yemin Allah adına yapılmışsa buna "cehdü'l-yemin: en ağır yemin" ismini verirlerdi.
(........) kelimesi mastar olarak nasb edilmiştir. Bunda âmil ise Sîbeveyh'in görüşüne göre; Yemin ettiler" kelimesidir. Çünkü, bu da onun anlamındadır. Cehd ise meşakkat demektir, Bunu zorlukla yaptım" denilir. Cuhd ise takat ve kudret demektir. Bu benim takatim, güç yetirebildiğimdir" denilir. Her ikisini aynı anlamda kabul edenler de vardır. Buna yüce Allah'ın:
"Güçlerinin yetebildiğinden başkasını bulamayanlar" (et-Tevbe, 9/79) âyetini delil gösterirler ki, bu aynı zamanda şeklinde "cim" harfi üstün olarak da okunmuştur. Bu açıklamalar İbn Kuteybe'den nakledilmektedir.
Müfessirlerden el-Kurazî, el-Kelbî ve diğerlerinin naklettiklerine göre âyetin nüzul sebebi şudur: Kureyşliler dediler ki: Ey Muhammed, sen bize Mûsa'nın, asasıyla taşa vurup ondan oniki tane pınar fışkırttığını, Îsa'nın ölüleri dirilttiğini, Semud'un bir dişi devesinin bulunduğunu haber veriyorsun. Haydi seni tasdik etmemiz için bu mucizelerden bir kısmını sen de bize göster. Hazret-i Peygamber: “Nasıl bir mucize arzu edersiniz”, diye sorunca, şöyle dediler: Şu Safa'yı da bizim için altın yap. Allah'a yemin ederiz ki eğer bunu yapacak olursan hep birlikte sana tabi oluruz. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) kalkıp dua etmeye koyuldu. Cebrâîl (aleyhisselâm) ona gelip şöyle dedi: "Arzu ettiğin takdirde Safa hemen altın oluverir. Yemin olsun Allah, bir mucize gönderdiği halde eğer derhal tasdik etmeyecek olurlarsa şüphe yok ki, Allah onları azaplandıracaktır. O bakımdan sen de aralarından tevbe edecekler tevbe etsin diye onları bırak." Bunun üzerine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "O halde tevbe edenleri tevbe etsin (mucize istemem)." Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nâzil oldu. Böylelikle yüce Allah ezeli ilminde îman etmeyeceği sabit olmuş olanın îman edeceğine dair yemin etse dahi îman etmeyeceğini beyan etmektedir.
2. Olanca Yemin (Ağır Yemin)'e Dair Hükümler:
Yüce Allah'ın:
"Var güçleriyle yemin"in onların kanaatine göre, en ağır yeminler demek olduğu söylenmiştir. Burada hükümlere dair büyük ve önemli bir mesele ortaya çıkmaktadır ki, o da bir kimsenin: "Şöyle şöyle olursa yeminler üzerime borç olsun" anlamında sözler söylemesidir.
İbnü'l-Arabî der ki: Böyle bir yemin İslâm'ın ilk dönemlerinde bundan başka bir şekilde bilinen bir yemindi. Onlar: Bir kimsenin bir başkasından aldığı sözün en ağın benim üzerime olsun, derdi. Mâlik der ki: Bu şekilde yemin eden kimse (yemini bozarsa) hanımları ondan boş olur. Bundan sonra yemin şekilleri çoğalıp durdu ve nihayet temelini bu şeklin teşkil ettiği, şu anda insanlar arasında görülen şekillere kadar vardı. Hocamız el-Fihrî et-Tarasust şöyle derdi; Bu şekilde yemin eden bir kimse, yemini bozacak olursa otuz tane yoksul doyurmahdır. Çünkü, bu yemin edenin "yeminler" sözü yeminin çoğuludur. Eğer, "üzerime bir yemin borç olsun" deyip de o yeminini bozmuş olsaydı, bir keffaret ödemesini gerekli görürdük. "İki yemin üzerime borç olsun" demiş olsaydı, yeminini bozduğu takdirde iki keffaret yerine getirmesi gerekirdi. Fakat yeminler kelimesi yeminin çoğulu olduğundan dolayı bozması halinde üç tane keffaret yerine getirmesi gerekir.
Derim ki: Ahmed b. Muhammed b. Muğis, "Vesaik" adlı eserinde şöyle demektedir: Kayrevân âlimleri bu hususta farklı görüşlere sahiptirler. Ebû Muhammed b. Ebi Zeyd der ki: Bu şekilde yemin eden bir kimse (yemini bozması halinde) hanımını üç defa boşamiş olur, yürüyerek Mekke'ye gitmesi gerekir, malının üçte birini dağıtması, bir yemin keffareti ödemesi ve bir köle azad etmesi gerekir. İbn Muğis der ki: Tuleytula fukahasından İbn Erfa' Ra'sehû ile İbn Bedr de bu görüştedir.
eş-Şeyh Ebû İmrân el-Fasî , Ebû'l-Hasen el-Kabisî, Ebû Bekr b. Abdurrahman el-Karavî de şöyle derler: Eğer belli bir niyeti yoksa hanımım bir defa boşamış olur. Bu hususta onların delilleri arasında İbnü’l-Hasan'in İbn Vehb'den işittiği şu sözleridir: Bir kimsenin bir diğerinden almış olduğu en ağır söz hakkında bir yemin keffareti sözkonusudur. İbn Muğis der ki: Böylelikle o, söyleyenin aleyhine "yeminler onun için bağlayıcı olur" dediğiniz şeyi tek bir talâk olarak kabul etmektedir. Çünkü, bir kimsenin: Birisinin diğerinden almış olduğu sözün en ağırı dolayısıyla bir yemin keffareti gerekir, demesinden daha kötü bir durum sözkonusu olamaz. O bakımdan biz de bu görüşteyiz.
Birinci görüşün sahipleri ise İbnü'l-Kasım'ın: Allah'ın ahdi, ağır misakı ve kefaleti ile bir kimsenin bir başkasından herhangi bir iş üzerine, onu yapmamasına dair ahit alıp daha sonra yaptığı şeyin en ağın da üzerime olsun sözüyle ilgili yaptığı şu açıklamayı da delil göstermişlerdir: Eğer bu sözleriyle hanımını boşamayı, kölesini azad etmeyi ve bu yolla onları uzaklaştırmayı kastetmemiş ise, o halde onun bu yemini bozmasının cezası üç tane keffaret olsun. Şayet yemin ettiğinde herhangi bir niyeti bulunmuyor ise, "Allah'ın ahdi ve ağır misakt üzerime olsun," şeklindeki sözü dolayısıyla iki keffarette bulunsun, "birisinin bir başkasından almış olduğu en ağır ahid ve söz" sözü dolayısıyla da bir köle azad etsin, hanımları ondan boş olur, Mekke'ye yürüyerek gider ve malının üçte birini de sadaka olarak dağıtır.
İbnü'l-Arabî der ki; Delillerin açıklamasına gelince yeminler demek olan: "el-Eyman" sözündeki "elif" ve "lâm" ile cins veya ahd kastedilmiş olabilir. Eğer ahd için gelmiş ise, kişinin "billahi" sözünden ahid yoluyla anlaşılan el-Fihrî'nin söylediğidir. Şayet cins için kullanılmış ise boşamak da bir cinstir ve onun kapsamına girer. Fakat bütün boşama adedi (üç talâk) sonuna kadar, kullanılmaz. Çünkü, cinsin kapsamına tek bir hususun girmesi yeterlidir. Eğer cinsin kapsamına o hususların tamamı girecek olsa, malının da tümünü tasadduk etmesi gerekirdi. Çünkü, malın tümünü sadaka vermek hakkında yemin söz konusu olabilir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Yüce Allah'ın:
"De ki: Âyetler ancak Allah'ın nezdindedir" yani, ey Muhammed, bu âyetleri size göstermeye gücü yeten yalnızca Allah'tır. Ve O, bu âyetleri ancak dilediği takdirde gösterir, de.
"... Farkında değil misiniz?" Yani, bu yeminlerinizin (îman edeceklerine dair) gerçekleşeceğini size bildiren nedir? takdirinde olup mef'ûl hazfedilmiştir. Bundan sonra yeni bir cümle ile; " Şüphesiz o âyet geldiği zaman da yine Îman etmiyeceklerdir" diye buyurmaktadır ki, bu âyette; ( Ol) edatının esreli okunuşu, Mücahid, Ebû Amr ve İbn Kesîr'in kıraatine göredir. İbn Mes'ûd'un Bu âyet geldiğinde onların îman etmeyeceklerini bilmiyor musunuz" şeklindeki kıraati de tanıklık etmektedir.
Mücahid ve İbn Zeyd der ki: Bu âyetle muhatap olanlar müşriklerdir ve ifade burada sona ermektedir. Onlar hakkında îman etmeyeceklerine dair hüküm verilmektedir. Bundan sonraki âyet-i kerîmede de bize onların îman etmeyeceklerini bildirmektedir. Bu açıklama ise, Îman et (mey)eceksiniz" diye okuyanların kıraatini andırmaktadır. el-Ferrâ' ve başkaları ise hitap mü'mînleredir derler. Çünkü mü’minler Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a: Ey Allah'ın Rasulü, eğer bir âyet (mucize) inecek olsa belki îman ederler, demişlerdi. Bunun üzerine yüce Allah:
"Farkında değil misiniz" âyetini indirdi. Yani, ey mü’minler, siz onların îman edeceklerini nereden biliyorsunuz? Buna göre; kelimesi, hemze üstün olarak okunur. Bu, Medinelilerin, el-A'meş ve Hamza'nın da kıraatidir. Yani, olur ki böyle bir mucize geldiğinde onlar îman etmeyeceklerdir. el-Halil der ki: Muhtemeldir ki o," anlamındadır. Bunu da el-Halil'den Sîbeveyh nakletmektedir. Kur'ân-ı Kerîm’de;
"Ne bilirsin belki o temizlenecekti" (Abese, 80/3) diye buyurmaktadır. Yani, onun temizlen (mey)eceğini nereden bilirsin anlamındadır. Araplardan da Bize belki bir şey alırsın diye pazara git, tabiri nakledilegelmektedir. Ebû'n-Necm de şöyle der:
"(Oğlum) Şeyban'a dedim ki, onunla karşılaşmaya (yakalamaya) çık.
Olur ki, onu kızartıp beraber bizdekilere yemek olarak İkram ederiz."
Adiy b. Zeyd de şöyle demektedir:
"Ey beni kınayan, nereden bilirsin ki benim ölümüm,
Bugünün bir saatinde, yahut yarının kuşluk vaktinde (gerçekleşmeyeceğini)."
Burada da (........) edatı Belki gibi ihtimal edatı anlamındadır. Dureyd b. es-Simme de şöyle demektedir.
"Bana zayıflayarak ölmüş cömert birisini göster.
Belki ben de Senin görüşünü paylaşırım.
Yahut ebedi yaşamış bir cimri (göster)."
Burada da lâfzı, Belki ben de anlamındadır. ‘ın; anlamında kullanılışı Arap dilinde çokça rastlanılan bir husustur,
el-Kisâî de, Ubey b. Kâ'b'ın Mushaf ında da Belki... size ne bildirdi" şeklinde olduğunu nakletmektedir. el-Kisâî ve el-Ferrâ' da derler ki: Buradaki olumsuzluk edatı olan,...ne, ma... fazladan gelmiştir. Yani: Bu âyetlerin müşriklere geldiği takdirde îman edeceklerini size ne bildirdi demektir. Burada bu olumsuzluk edatı yüce Allah'ın şu âyetinde olduğu gibi fazladan gelmiştir: Helâk ettiğimiz bir ülke halkının dönmeleri gerçekten mümkün değildir. el-Enbiya, 21/95) Çünkü bu âyetin anlamı şöyledir: Helâk edilen bir kasaba halkının geri dönüşleri imkânsız bir şeydir. Yine yüce Allah'ın:
"Seni secde etmekten alıkoyan nedir?" (el-A'raf, 7/12) diye buyurmaktadır. Yani, secde etmekten seni engelleyen nedir. ez-Zeccâc, en-Nehhâs ve diğerleri ise buradaki; olumsuzluk edatının fazladan gelişini zayıf kabul etmişler ve şöyle demişlerdir: Böyle bir iddia yanlışlıktır. Çünkü bu edat ancak karışıklığa meydan vermeyecek hallerde fazladan getirilir.
İfadede hazf olduğu da söylenmiştir. O takdirde mana şöyle olur: Bu âyetler, kendilerine geldiği vakit, onların îman edeceklerini yahut etmeyeceklerini nerden biliyorsunuz?"
Daha sonra bu "îman edeceklerini" anlamındaki ifade, tilaveti işitenin bu husustaki bilgisi dolayısıyla hazfedilmıştir. Bu açıklamayı da en-Nehhâs ve başkaları nakletmektedir.
110. Âyetin Tefsiri
İlk defa ona Îman etmedikleri gibi, Biz de onların kalplerini ve gözlerini çeviririz de azgınlıkları İçerisinde onları kör ve şaşkın terkederiz.
Bu âyet-i kerîme müşkil (açıklanması zor) bir âyettir. Özellikle bu âyette
"azgınlıkları içerisinde onları kör ve şaşkın terkederiz" diye buyurulmaktadır Denildiğine göre anlam şöyledir: Biz, kıyâmet gününde ateşin alevine ve kor ateşlerin sıcağı üzerine kalplerini ve gözlerini -dünyada îman etmedikleri için- evirip çeviririz. Buna karşılık dünyada da onları -azgınlıkları içerisinde- terk ederiz. Yani, onlara mühlet verir ve onları cezalandırmayız. Buna göre âyetin bir bölümü ahirette gerçekleşecek hususlar hakkında, bir bölümü de dünyada gerçekleşecek hususlar hakkındadır. Bunun bir benzeri de yüce Allah'ın şu âyetidir:
"O gün yüzler vardır ki, zillet içindedir." (el-Gaşiye, 88/2) Bu, ahirette gerçekleşecektir.
"Amel etmişler ve zahmet çekmişlerdir." (el-Ğâşiye, 88/3) Bu da dünyada gerçekleşmektedir.
Şöyle de açıklanmıştır: "...Çeviririz âyetinde sözkonu edilen dünyada olacaktır. Yani, bu âyet (istedikleri mucize) kendilerine gelecek olsa, sen onları davet edip de mucizeyi kendilerine gösterdiğin ilk seferde îman etmelerine engel teşkil ettiğimiz gibi, yine îman etmelerini engelleyeceğiz.
Bir başka âyet-i kerimede de şöyle buyurulmaktadır.
"Bilinki Allah, kişi ile kalbi arasına girer," (el-Enfal, 8/24) Yani, yapması gerekeni engeller. Âyetin anlamı şöyle olun Bu âyet kendilerine geldiği sırada îman etmeleri gerekirdi. Çünkü onlar âyeti gözleriyle görmüş, kalpleriyle tanımışlardı. Buna îman etmeyişleri ise, Allah'ın kalplerini ve gözlerini çevirmesine sebep oldu.
"İlk defa ona îman etmedikleri gibi" yani, onlar ilk defa ona îman etmedikleri gibi artık îman etmeyeceklerdir. Bu da şu demektir: Kur'ân ve buna benzer, benzerini getirmekten acze düştükleri mucizeler, kendilerine geldiği ilk seferinde îman etmedikleri gibi, yine îman etmeyeceklerdir.
Şöyle de açıklanmıştır: Biz, bu gibi kimselerin, kalplerini îman etmesinler diye evirip çeviririz. Nitekim daha önceki ümmetlerden kâfir olanlar da gösterilmesini teklif ettikleri mucizeleri gördüklerinde îman etmemişlerdi.
İfadede takdim ve tehir olduğu da söylenmiştir. Yani: İlk defa Îman etmedikleri gibi, bu mucizeler kendilerine gelecek olursa yine îman etmeyeçeklerdir.
"Biz de onların kalplerini ve gözlerini evirip çeviririz de azgınlıkları İçerisinde onları kör ve şaşkın terkederiz" ne yapacaklarını şaşırırlar, kestiremezler.
Bu kabilden açıklamalar, daha önceden el-Bakara Sûresi'nde (2/15. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.
111. Âyetin Tefsiri
Eğer Biz onlara gerçekten melekleri indirseydik, ölüler kendileriyle konuşsalardı ve (istedikleri) herşeyi karşılarına toplasaydık, onlar yine de Allah dilemedikçe îman etmezlerdi. Fakat onların çoğu bilmezler.
Yüce Allah'ın:
"Eğer Biz onlara gerçekten melekleri indirseydik" ve onlar da bunları gözleriyle görmüş olsalardı, diğer taraftan
"ölüler" Bizim kendilerini diriltmemiz suretiyle
"kendileriyle konuşsalardı ve" gösterilmesini istedikleri
"herşeyi" her türlü mucizeyi
"karşılarına" önlerine getirip
"toplasaydık, onlar yine de Allah dilemedikçe Îman etmezlerdi.”
(.......) kelimesini ("kaf" harfi ve "be" harfleri ötreli olarak değil de, "kaf"ı esreli, "be"yi de üstün olarak okuyuş) İbn Abbâs, Katade ve İbn Zeyd'den nakledilmiş ve o da: Karşılarına anlamındadır. Aynı zamanda bu, Nafi' ile İbn Âmir'in de kıraatidir. Bunun, gözleri görecek şekilde yine îman etmeyeceklerdi anlamına geldiği de söylenmiştir.
Muhammed b. Yezid ise, bu şekildeki okuyuşun bir tarafta (toplasaydık), anlamına geldiğini söylemiştir. Benim filanın nezdinde malım var, denildiği vakit bu şekilde söylenir. Buna göre bu kelime zarf olarak nasbedilmiştir. Diğerleri ise "kaf" ve "be" harflerini ötreli olarak okumuşlardır ki, bunun da anlamı, teminatçılar olarak şeklindedir. Buna göre bu kelime kefil anlamına gelen "kabil'in çoğuludur. Nitekim yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: "Veya Allah'ı ve melekleri kefil olarak getiresin." (el-İsra, 17/92) Yani, bu hususta bize teminat versinler, demektir ki, bu açıklama el-Ferrâ''dan nakledilmiştir.
el-Ahreş; topluluklar halinde anlamına geldiğini söylemiştir ki, Mücahid de bu görüştedir. Her iki görüşe göre bu kelime hal olarak nasbedilmiştir. Muhammed b. Yezid ise "kaf" ile "be" harflerinin ötreli okunuşunun, karşı karşıya, karşılıklı anlamlarına geldiğini söylemiştir.
"Eğer gömleği önden yırtıldıysa" (Yûsuf, 12/26) âyetinde de bu anlamdadır. Kişinin ön ve arkasına "kubulü ve duburü" denilmesi de buradan gelmektedir. Ebû Zeyd de bu kelimenin karşı karşıya, yüz yüze anlamına geldiğini nakletmektedir. Buna göre ötreli okuyuş da mana itibariyle esreli okuyuş gibi olur ve her iki kıraat arasında bir fark olmaz. Bu açıklamayı da Mekkî nakletmektedir.
el-Hasen, ağırlığı dolayısıyla "be" harfinin ötresini hazfedip sakin olarakdiye okumuştur.
el-Ferrâ''nın (yani teminat vermek anlamına gelmesi) şeklindeki görüşüne göre, konuşmayanın konuşması sözkonusu olur. Aklı ermeyen varlıkların kefil ve teminatçı olarak gelmesi ise, onlara gösterilecek büyük bir mucizedir. el-Ahfeş'in (yani, varlıkların bölük bölük getirilmesi) şeklindeki açıklamasına göre ise, bir araya gelmeleri, alışmadık şekilde bütün türlerin toplanması anlamına gelir.
"... Onlar, yine de Allah dilemedikçe îman etmezlerdi" anlamındaki âyette yer alan birincisinden, (yani müstesna minh'den) olmayan bir istisna mahallindedir. Yani: Eğer Allah onların îman etmelerini dileyecek olsa müstesna. Buradaki istisnanın; yüce Allah'ın ezeli ilminde îman edecekleri önceden sabit olmuş mutlu kimseler oldukları da söylenmiştir. Bu âyette Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a teselli vardır.
"Fakat onların çoğu bilmezler" hakkı bilmeyen kimselerdir. Tek bir mucize gördükten sonra daha başka mucizelerin gösterilmesini teklif etmenin câiz olmadığını bilmeyen kimselerdir, anlamına geldiği de söylenmiştir.
112. Âyetin Tefsiri
Biz her peygambere ins ve cin şeytanlarını böylece düşman kıldık. Onlardan kimi kimine aldatmak için yaldızlı bir takım sözler vahyeder (fısıldar). Eğer Rabbin dileseydi bunu yapamazlardı. Artık, sen de onları iftiraları ile baş başa bırak.
Yüce Allah:
"Biz, her peygambere... kıldık" âyeti ile Peygamberini teselli etmektedir. Yani Biz seni bu kavimle mübtelâ kıldığımız gibi, aynı şekilde senden önceki bütün peygamberlere de
"ins ve cin şeytanlarını böylece düşman kıldık" diye buyurmaktadır.
Sîbeveyh, "kıldı" anlamına gelen Niteledi" anlamına geldiğini nakletmektedir. Düşman," birinci mef'ûl, Her peygambere" ise ikinci mef'ûl mahallindedir.
"İns ve cin şeytanlarını" ise "düşman" kelimesinden bedeldir. Bununla birlikte "(.......): Şeytanların birinci mef'ûl, Düşman" kelimesinin de ikinci mef'ûl olması da mümkündür. Şöyle demiş gibi olur; Biz, ins ve cin şeytanlarını böylece düşman kıldık. el-A'meş de cin kelimesini Öne alarak Cins ve ins şeytanlarını" diye okumuştur ki, anlam birdir.
"Onlardan kimi kimine aldatmak için yaldızlı birtakım sözler vahyeder." Bunlarla cin şeytanlarının ins şeytanlarına fısıldadığı sözleri kastetmektedir. Onların fısıldadıkları sözlere "vahiy" adının verilmesi gizlice oluşundan dolayıdır. Onların olmadık şeyleri anlatıp göstermelerini ise "yaldızlı" diye nitelendirmesi bu fısıldayışlanın kendilerine süslü göstermeleri dolayısıyladır. Altına (süs anlamında): "Zulıruf" denilmesi de bundan dolayıdır. Gerçek olmayan şekliyle süslü ve güzel gösterilen her şey de zuhruf ismini alır. "Muzahraf" ise süslenen demektir. Suyun zuhrufları ise kolları demektir.
Aldatmak için" âyeti, mastar mef'ûl-i mutlak olarak mansubdur. Çünkü: "Onlardan kimi kimine... vahyeder" âyeti bu vahiy ve fısîldaşmalarıyla onları alabildiğine aldatırlar anlamındadır. Hal mahallinde olması da mümkündür.
Aldatmak (el-ğurur); batıl anlamındadır. en-Nehhâs der ki: İbn Abbâs'tan zayıf bir isnadla, yüce Allah'ın:
"Kimi kimine... fısıldarlar" âyeti hakkında şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Cinlerden her biri ile bir şeytan ve İnsanlardan her biri ile bir şeytan vardır. Biri öteki ile karşılaştığında şöyle der: Ben, bu adamımı şu işle saptırdım. Sen de onun bir benzeriyle adamını saptır. Diğeri de ona benzer bir şey söyler. İşte onların birbirlerine vahyetmeleri budur. İkrime, ed-Dahhâk, es-Süddî ve el-Kelbî de böyle demişlerdir.
en-Nehhâs der ki: Birinci görüşe (yani, cin şeytanlarının ins şeytanlarına vesvese verdiği şeklindeki açıklamaya) yüce Allah'ın şu buyuruğu deli) teşkil etmektedir:
"Gerçekten şeytanlar sizinle mücadele etmeleri için kendi dostlarına telkinde (vahiyde) bulunurlar."(el-En'âm, 6/121) İşte bu âyet, açıkladığımız bölümü beyan etmektedir.
Derim ki; Buna sahih sünnetten Hazret-i Peygamber'in şu âyeti de delâlet etmektedir: "Sizden kendisiyle birlikte cinden yandaşı (onu saptırmakla görevli şeytanı) beraber bulunmayan hiçbir kimse yoktur." Sen de mi Ey Allah'ın Rasulü? diye sorulunca, o da şöyle buyurdu: "Ben dahi böyleyim. Şu kadar var ki, Allah ona karşı bana yardım etti, ben de onun şerrinden kurtulabiliyorum. O bakımdan bana hayırdan başka bir şey emretmiyor." Müslim, Sıfatü'l-Münafikîn 69; Dârimî. Rikaak 25; Müsned, I, 257, 385, 397, 401. 460; ayrıca bk. Tirmizî, Rada' 17; Nesâî, İşre...-Nisâ 4; Dârimî, Rikaak Ğ6; Müsned, III, 309.
Buradaki; kelimesi, "mim" harfi ötreli ve üstün olarak rivâyet edilmiştir. Ötreli rivâyet, ben onun şerrinden kurtuluyorum, anlamındadır. Üstün rivâyet ise müslüman oldu anlamındadır. Hazret-i Peygamber: "Sizden... kimse yoktur"diye buyurmakta fakat şeytanlardan da kimse yoktur diye buyurmamıştır. Bununla birlikte, Hazret-i Peygamber'in bununla iki cinse de birisini zikrederek dikkat çekmiş olması muhtemeldir. O takdirde bu, yüce Allah'ın:
"Ve sizi sıcaktan koruyacak elbiseler" (en-Nahl, 16/81) âyeti türünden olur. (Soğuktan koruyacak elbiseler ise delaleti dolayısıyla zikredilrnemiştir). Ancak bu şekilde olma ihtimali uzaktır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Avf b. Mâlik Ebû Zer'den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki; "Ey Ebû Zer, ins ve cin şeytanlarının şerrinden Allah'a sığındın mı?" Ebû Zer: Ey Allah'ın Rasulü, peki insin de şeytanları var mıdır? diye sordu, şöyle buyurdu; "Evet, hem de onlar cin şeytanlarından daha kötüdürler. Nesâî; Müsned , V, 178, 265.
Mâlik b. Dinar da der ki: İns şeytanı benim için cinlerin şeytanından daha zorludur. Çünkü ben, Allah'a sığındım mı cin şeytanı yanımdan uzaklaşır, gider, tns şeytanı ise bana gelir ve göz göre göre beni masiyetlere çeker.
Ömer b. el-Hattâb da (radıyallahü anh) bir kadını:
"Şüphesiz kadınlar sizler için yaratılmış reyhanlardır ve
Hepiniz reyhanı koklamayı arzularsınız."
diye bir beyit okuduğunu işitince ona: Şüphesiz kadınlar bizim için yaratılmış şeytanlardır, şeytanların şerlerinden Allah'a sığınırız diye cevap verdiği nakledilmektedir.
Yüce Allah'ın:
"Eğer Rabbin dileseydi bunu yapamazlardı." Yani, aldatıcı yaldızlı sözleri birbirlerine fısıldaşamazlardı.
"Artık sen de onları... bırak" âyeti, tehdit anlamını ihtiva eden bir emirdir.
Sîbeveyh der ki: -Terketti anlamında-da denilmez, da denilmez. Bu iki fiil yerine; kullanmakla yetinmişlerdir.
Derim ki: Bu açıklama çoğunluk hakkında uygundur. Halbuki Kur'ân-ı Kerîm’de bu İki fiilin de kullanıldığını görüyoruz:
"Kimseleri terket" (el-En'âm, 6/70);
"Onları bırak, terket" (el-En'âm, 6/91, 112 ) ve saire ile
"Seni terketmedi" (Duha, 93/3) diye buyurulmaktadır.
Hadîs-i şerîfte de şöyle buyurulmaktadır: Bir takım kimseler, ya cumaları terk etmekten vazgeçecekler..." Müslim, Cumua 40; İbn Mâce, Mesâcid 17; Dârimî, Salat 205; Müsned, I, 254, 335; II, 84. Artık bunu yaptılar mı, onlar terkedilmiş olurlar. Müsned, II, 163, 190. Bu gibi âyetlerde bu fiiller baştaki "vav" harfi ile birlikte kullanılmışlardır.
ez-Zeccâc der ki: "Vav" harfi ağır bir harftir. Terketti, fiilinde vav harfi olmamakla birlikte "vav" harfi bulunan diğer fiillerle aynı anlamı İfade ettiğinden "vav" harfi bulunan fiillerin kullanımı terk'edilmiş oldu. İşte, (Sîbeveyh'in) sözünün anlamı budur, yoksa bütün hallerde böyle olduğu anlamına gelmez.
113. Âyetin Tefsiri
Tâ ki, âhirete îman etmeyenlerin kalpleri ona meyletsin, bir de ondan hoşnut olsunlar ve kazanabildiklerini kazansınlar.
Yüce Allah'ın:
"Tâ ki... kalpleri ona meyletsin" âyetinde geçen;
"Tâ ki... meyletsin" anlamındadır. Fiilin son harfi "yâ"lı da kullanılır, "vav"lı da kullanılır. Aynı anlamı ifade eder. Şair der ki:
"Sen, sefîh kimsenin sapasağlam her sözden yan çizdiğini görürsün.
Buna karşılık onun şüpheye düşürücü sözlere kulak verdiğini de görürsün."
İçinde bulunanlar bir araya toplansın diye kabı eğdim, anlamındadır. Bu kelime, asıl itibariyle herhangi bir maksat dolayısıyla bir şeye meyletmek demektir. Batmaya yüz tutmuş yıldızlar hakkında kullanılan, tabiri de buradan gelmektedir. Kur'ân-ı Kerîm'de de:
"Çünkü kalpleriniz meyletmiştir" (et-Tahrim, 66/4) diye buyrulmaktadır.
Ebû Zeyd der ki: ifadeleri, o sana meylediyor anlamındadır. Hadîs-i şerîfte de: Kabı ona doğru meylettirdi, eğdi Ebû Dâvûd, Tahâre 38 ; Tirmizî, Tahâre 69 ; Nesâî, Tahâre 54; İbn Mâce, Tahâre 32; Muvatta’'; Tahâre 13; Dârimî, Vudû' 58: Müsned, V, 296, 303, 309. denilmektedir. Yani, kediye kabı eğdi anlamındadır.
(.......) ise, meyledip de yanında bulunanları elde etmek istedikleri akrabalığı hususunda filana ikramda bulundular," demektir. Dişi deve üzerine eğer takımları bağlandığı sırada birşeylere kulak verip dinlemek istiyormuşçasına başını sahibine doğru eğecek olursa, denilir. Zu'r Rimme der ki:
"Üzerine eğer takımlarını koyduğu vakit hemen ona yapışırcasına eğiliverir.
Nihayet ayaklarım üzengiye koyup da üstüne bindi mi çabucak yoluna koyulur."
Tâ ki... meyletsin" âyetindeki "lâm," "lâm'ı key" diye bilinir. Burada amel eden ise "vahyeder" fiilidir ki, takdiri şöyledir: Kendilerini aldatmak ve kalpleri ona meyletsin diye birbirlerine vahyederler, fısıldaşırlar. Bazıları, bu "lairTın "emir lâm"ı olduğunu iddia etmişlerse de bu bir yanlışlıktır. Çünkü, o takdirde sondaki "elif"maksuremin de hazfedilerek; şeklinde olması gerekirdi. Buradaki "lâm", "Lâm-ı key"dir. (Tâ ki anlamında)
Aynı şekilde
“Bir de ondan hoşnut olsunlar ve... kazansınlar" dakı lâm'lar da böyledir. Şu kadar var ki el-Hasen, "lâm" harflerini sakin olarak; diye okumuş ve tehdit anlamında bu "İam"ı "emir lâm"s olarak kabul etmiştir. Dilediğini yapabilirsin, demek
"Ve kazanabildiklerini kazansınlar" şeklindeki anlam, İbn Abbâs, es-Süddî ve İbn Zeyd'in açıklamasına göredir. Aynı fiil kullanılarak:
Aile halkı için kazanmak üzere çıktı," denilir. Bir kişi herhangi bir işe girişip onu yaptı mı, denilir.
hakkımda şüphe ile yaptığın bu iddiada bana iftirada bulunuyorsun," anlamındadır. Yaranın kabuğunu almayı ifade etmek üzere de denilir, yalan söyledi anlamındadır. Şair Ru'be der ki:
"Uydurulup yalan söyleyerek düzülen sözlere karşı fayda vermedi
Ne takvâlının takvası, ne afifin iffeti."
Asıl itibariyle bu, bir şeyden bir parça kesip almak anlamındadır.
114. Âyetin Tefsiri
"O, size Kitabı açık açık indirmişken Allah'tan başka bir hakem mi arayacakmışım?" Kendilerine kitap verdiklerimiz, bunun muhakkak Rabbin tarafından hak ile indirildiğini bilirler. Artık sakın şüphe edenlerden olma.
Yüce Allah'ın:
"Allah'tan başka bir hakem mi arayacak mışım" âyetindeki
"başka" anlamına gelen; kelimesi, arayacakmışım" anlamı verilen; ile nasbedilmiştir. Hakem" lâfzı ise, temyîz olarak nasbedilmiştir. Hal olarak nasbedildiği de kabul edilebilir.
Âyetin anlamı da şöyledir: Size geniş geniş açıklamalar ihtiva eden bu Kitabı indirmek suretiyle âyet ve mucizeler istemenize gerek bırakmamış olan O yüce Allah'tan başkasını mı ben sizin için hakim olarak arayacak mışını?
Diğer taraftan
"hakem" kelimesi, hakimden daha beliğ bir anlam ifade eder. Hak ile hüküm veren kimse hakem ismini almaya hak kazanır. Zira bu övgü de ta'zim sıfatıdır. Hakim ise fiile göre cereyan eden bir sıfattır. Hakk'tan başkasıyla hüküm verene de bu isim verilebilir.
"Kendilerine kitap verdiklerimiz" âyeti ile yahudi ve hıristiyanları kast etmektedir. Onlardan İslâm'a giren Selman, Suheyb ve Abdullah b. Selam gibileri olduğu da söylenmiştir.
"Onlar bunun" yani Kur'ân-ı Kerîm'in "muhakkak Rabbin tarafından hakk ile İndirildiğini bilirler." Onda bulunan her türlü va'd ve tehdidin hakk olduğunu bilirler. "Artık sakın şüphe edenlerden olma." Onların bu Kitabın Allah tarafından İndirildiğini bildikleri hususunda şüphe edicilerden olma.
Atâ der ki: Kendilerine Kitab verdiklerimiz ile kastedilenler, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ashâbının ileri gelenleri, başkanları, Ebû Bekr, Ömer, Osman ve Ali (radıyallahü anhüm)'dırlar.
115. Âyetin Tefsiri
Rabbinin sözü doğruluk ve adalet bakımından tamamdır. O'nun sözlerini değiştirebilecek yoktur. O, herşeyi işitendir, hakkıyla bilendir.
"Rabbinin sözü... tamamdır" âyetindeki "(.......). Söz" kelimesini Kûfeliler tekil okumuşlardır. Diğerleri ise çoğul olarak; (........): Sözleri şeklinde okumuşlardır.
İbn Abbâs, şöyle açıklamıştır: Rabbinin yaptığı tehditleri değiştirecek kimse yoktur. Sözler, bizzat kullanılan ibarelere raci de olabilir, va'd, tehdit ve bunlara benzer alakalı oldukları diğer hususlara da raci olabilir, Katade der ki: Sözlerden kasıt Kur'ân-ı Kerîm'dir. Kimse onu değiştiremez, iftiracılar ona fazla bir şey ekleyemeyecekleri gibi ondan hiçbir şey de eksiltemezler.
"Doğruluk ve adalet bakımından" yani, va'd edip verdiği hükümler bakımından eksiksizdir. Kimse onun hükmünü geri çeviremez, sözünde durmaması sözkonusu değildir.
er-Rummanî, Katade'den şöyle dediğini nakletmektedir: Hakkında hüküm verdiği şeylerde kimse sözlerini değiştiremez. Yani, her ne kadar kitap ehlinin lâfız itibariyle Tevrat ve İncil'i değiştirmeleri mümkün olsa bile onların bu değiştirmelerinin ehemmiyeti yoktur, Âyet-i kerîme, Kur'ân-ı Kerîm'in delaletlerine tabi olmanın vücubunu ortaya koymaktadır. Çünkü, Kur'ân-ı Kerîm, onu nakleden şeylerle değiştirilmesi mümkün olmayan hakkın kendisidir. Zira hiçbir şeyin kendisine gizli kalmadığı hakîm bir Rabb tarafından indirilmiştir.
116. Âyetin Tefsiri
Eğer sen, yeryüzünde bulunanların çoğuna itaat edersen, seni Allah yolundan saptırırlar. Onlar ancak zannederler, onlar ancak asılsız tahminlerde bulunurlar.
Yüce Allah'ın:
"Eğer sen yeryüzünde bulunanların çoğuna" yani, kâfirlere
"itaat edersen, seni Allah yolundan" yani, Allah'ın sevap ve mükâfatını almaya götüren yoldan
"saptırırlar. Onlar, ancak zannederler." âyetindeki anlamındadır. (Yani, zandan başkasına uymuyorlar). Yine
"onlar ancak asılsız tahminlerde bulunurlar" âyetinde de böyledir, Asılsız tahminlerde bulunurlar." kendi zanlarına göre kanaat belirtirler, ölçüp biçer, takdir ederler. Tahminde bulunmak da buradan gelmektedir. Asıl anlamı ise kesmek demektir. Şair der ki:
"Sen aramızda mızrakların parçalarını çubukların pürüzlerini düzeltip
Elleriyle arşınladıklarına benzediklerini görürsün."
Beyitteki Çubuk parçaları, çoğuludur. Haracını almak üzere hurma ağacındaki meyveyi tahmin etme İşini anlatmak üzere de denilir. Buna göre ise kesin olarak ifade edilmesi mümkün olmayan şeyi kestirip atan, kesinlikle ifade eden, demektir. Bunun câiz olmayışı ise, bu konuda kesin bilgi sahibi olmadığından dolayıdır.
Bu hususa dair daha geniş açıklamalar yüce Allah'ın izniyle ileride ez-Zariyat Sûresi'nde (51/10. âyetin tefsirinde) gelecektir.
117. Âyetin Tefsiri
Şüphe yok ki Rabbin yolundan sapanları da en iyi bilendir, O, hidayette olanları da en iyi bilendir.
"Şüphe yok ki Rabbin, yolundan sapanları da en iyi bilendir." Bazıları, buradaki "en iyibilen"in bilir anlamına kullanıldığını söylemiş ve buna da Hatem et-Taî'nin:
"Taylı'lar bizden ayrı bir antlaşmaya girdiler
Bizim ise onları yardımsız bırakmayacağımızı Allah en iyi bilendir,"
Beyti ile el-Hansâ'nın şu beyitini şahit olarak göstermişlerdir;
"Allah bilir ki onun tenceresi (ya da kalkanı) rüzgâr gibi (Sabahleyin) gider, yahut (akşamleyin.) yol alır."
Ancak, bu beyitlerde delil olacak bir taraf yoktur. Zira bu:
"O, hidayette olanları da en iyi bilendir" âyetine uygun düşmez. Çünkü bu âyetin asıl kipinin ifade ettiği anlam üzere olması muhtemeldir.
"Yolundan sapanları" âyetindeki; Kim, hangi anlamındadır. Buna göre bu, ref mahallinde olup, onu ref eden, Sapan," fiilidir.
“En iyi bilen" ile nasb mahallinde olduğu da söylenmiştir. Yani, muhakkak Rabbin, insanlar arasında hangisinin yolundan saptığını en iyi bilendir. Mecrur olmasını gerektiren âmilin hazfı dolayısıyla nasb mahallinde olduğu da söylenmiştir ki, Sapan kimseleri," demek olur. Bunu kimi Basralı nahivciler söylemiştir, güzel bir açıklamadır. Çünkü daha sonra: , hidayette olanları da en iyi bilendir" diye buyrulduğu gibi, en-Nahl Sûresi'nin sonlarında da şöyle buyrulmaktadır:
"Şüphesiz ki Rabbin, yolundan sapanları da en iyi bilenin tâ kendisidir, O, hidayette olanları da en iyi bilendir," (en-Nahl, 16/125)
Âyet-i kerimede
"sapan" anlamındaki fiil, "saptıran" anlamında;diye de okunmuştur ki, bu kıraate göre mef'ûlün hazfedilmesi sözkonusu olur. Ancak birinci kıraat daha güzeldir. Zira, daha sonra: "O, hidayette olanları da en iyi bilendir" diye buyurmaktadır. Şayet bu "sapma" fiili saptırma anlamındaki; 'den gelmiş olsaydı, o takdirde de; Ve O, hidayete iletenleri de en iyi bilendir," demesi gerekirdi.
118. Âyetin Tefsiri
Şayet O'nun âyetlerine Îman edenler iseniz, artık üzerlerine Allah'ın ismi anılanlardan yeyin.
Yüce Allah'ın;
"Artık üzerlerine Allah'ın ismi anılanlardan yeyin" âyeti, şu sebeple inmiştir. Bazı kimseler. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e gelip: Ey Allah'ın Rasulü, biz kendimizin öldürdüklerini yiyoruz da Allah'ın öldürdüğünü (yani, kesme dışında herhangi bir yolla ölenleri) yemiyoruz diye sordular. Bunun üzerine, yüce Allah'ın:
"Şayet... Allah'ın ismi anılanlardan yeyin" âyetinden itibaren
"eğer onlara İtaat ederseniz, elbette siz de müşrikler olursunuz" (el-En'âm, 6/121) âyetine kadar nâzil oldu. Bunu Tirmizî ve başkaları rivâyet etmiştir. Tirmizî, Tefsir 6. sûre 6. Yakın bir rivâyet Ebû Dâvûd, Edâhî 13.
Atâ der ki: Bu, âyet-i kerîme, içilene, kesime ve yenilen herşeye Allah'ın ismini anmayı emretmektedir. Yüce Allah'ın:
"Şayet O’nun âyetlerine Îman edenler iseniz" âyeti O'nun hükümlerine inanan ve emirlerini uygulayan kimseler iseniz, demektir. Çünkü bu âyetlere îman etmek, onları alıp uygulamayı ve onlara tam anlamıyla bağlanıp itaat etmeyi gerektirmektedir.
119. Âyetin Tefsiri
Üzerine Allah'ın ismi anılanlardan yememenize sebep ne? Halbuki O size, -kaçınılmaz olarak kendisine ihtiyaç duyduklarınızı müstesna kılarak- neyi haram kıldığını ayrı ayrı açıklamıştır. Gerçekten bir çok kimse bilgisizce, hevâlarıyla saptırıyorlar. Şüphesiz Rabbin, haddi aşanları çok iyi bilendir.
Yüce Allah'ın:
"Üzerine Allah'ın ismi anılanlardan yememenize sebep ne" âyetinin anlamı şudur: Kendi ellerinizle öldürmüş olsanız dahi üzerlerine Allah'ın ismini andıklarınızdan yememenize engel olan nedir?
"Halbuki O size... ayrı ayrı açıklamıştır." Size neyin helâl, neyin haram olduğunu açıklamış ve şüphe ve tereddütlerinizi gidermiştir.
"... Ne" takrir ihtiva eden bir sorudur. İfadenin takdiri şöyledir: Yani, sizin için bunlardan yememenize sebep teşkil eden nedir?. Buna göre, mastar takısı olan "ne", harf-i cer takdiri ile cer mahallindedir. Harf-i cer takdir edilmeksizin nasb mahallinde olması da mümkündür. O takdirde nasb eden de Size sebep ne" âyetinde yer alan ve "sizi alıkoyan" takririnde olan fiil manasıdır.
Daha sonra yüce Allah:
"Kaçınılmaz olarak kendisine ihtiyaç duyduklarınızı müstesna kılarak" âyeti ile istisnada bulunmaktadır ki, bununla raeyte (leş) ve buna benzer haram kılmış olduğu diğer bütün yiyecekleri kast etmektedir. Bakara Sûresi'nde (2/172-173. âyetler, 25. başlıkta) geçtiği gibi. Buradaki istisna, munkatı’ istisnadır.
Nafi' ile Yakub,
"Halbuki O size neyi haram kıldığını ayrı ayrı açıklamıştır" âyetinde her iki fiili de (ilk harflerini malum bina ile) üstün olarak okumuştur. Ebû Amr, İbn Âmir ve İbn Kesîr her iki fiilin de ilk harflerini ötreli olarak (meçhul olarak) okumuşlardır. Buna göre: Halbuki size neyin haram kılındığı ayrı ayrı açıklanmıştır, demek olur.
Kûfeliler ise, birincisini üstün, ikincisini de ötreli olarak okumuşlardır. Buna göre anlam: Halbuki O size neyin haram kılındığını ayrı ayrı açıklamıştır şeklinde olur. Atiyye el-Avfi ise, "sad" harfini şeddesiz olarak; diye okumuştur ki, bunun da anlamı, açıkça belli olmuş, ortaya çıkmıştır şeklindedir. Nitekim:
"Elif, Lâm, Râ. Bu, âyetleri sağlamlaştırılmış, sonra da açık seçik ortaya çıkmış bir kitaptır" (Hûd, 11/1) (Meal örnek gösterilen kıraate göre verilmiştir, "fe" harfi ötreli, sad'in şeddeli ve esreli olarak okunuşa göre meali ise: Sonra da geniş geniş açıklanmıştır anlamındadır). Ebû Ubeyde ise Medinelilerin kıraatini tercih etmiştir.
Şöyle de açıklanmıştır: "O, size... açıklamıştır." Yani, gereği gibi beyan etmiştir. Bu ise yüce Allah'ın Mâide Sûresi'nde sözünü ettiği:
"Leş, kan, domuz eti... size haram kılındı" (el-Mâide, 5/3) âyetinde sözü geçenlerdir.
Derim ki: Ancak bu görüş tartışılır. Çünkü, el-En'âm Sûresi Mekke'de inmiş, el-Mâide ise Medine'de İnmiştir. Henüz indirilmemiş âyetlere nasıl atıfta bulunabilir? Ancak "açıklamıştır" anlamındaki mazi fiil Açıklayacağı şeklinde muzari fiil anlamında olması halinde kabul edilebilir. Doğrusunu en iyi bilen Allahtır.
"Gerçekten bir çok kimse bilgisizce, hevalarıyla saptırıyorlar" âyetinde,
"saptırıyorlar" anlamına gelecek şekilde "ye" harfini ötreli okuyuş, Kûfelilerin kıraatidir. Başkaları bunu "Gerçekten bir çok kimse bilgisizce hevâlârıyla sapıyorlar" anlamını verecek şekilde "ye" harfini üstün olarak okumuşlardır. Burada (kıraat farkına göre sapan veya saptıranlar), kastedilenler müşriklerdir. Çünkü onlar: Allah'ın kendi bıçağıyla kestiği, sizin kendi bıçaklarınızla kestiklerinizden hayırlıdır demişlerdi.
"Bilgisizce" yani, kesim konusunda bildikleri bir bilgiye dayalı olmaksızın... Zira kesimdeki hikmet, Allah'ın bizim için -kendiliğinden ölenden farklı olarak- haram kılmış olduğu kanı dışarı çıkmasını sağlamaktır. Bundan dolayı yüce Allah kesimin özel bir yerde yapılmasını bize meşru kılmıştır. Böylelikle kesim, hayvanda bulunan kanın -diğer azalarından farklı olarak- dışarı çıkmasına sebep teşkil etsin. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
120. Âyetin Tefsiri
Günahın açık olanını da gizlisini de bırakın. Çünkü günah kazananlar, kazanmakta oldukları yüzünden cezalandırılacaklardır.
Yüce Allah'ın:
"Günahın açık olanını da gizlisini de bırakın" âyeti ile ilgili olarak ilim adamlarının söylediği pek çok söz vardır. Bunların özü ise şudur:
"Açık olan"dan kasıt, yüce Allah'ın beden ile ilgili olup yapılmasını yasak kıldığı işlerdir.
"Gizli olan”dan kasıt İse, kalpte kararlaştırılan ve Allah'ın vermiş oluduğu emir ve yasaklara muhalefet etme karandır. Bu ise, (yani gizli olandan kaçınmak) ancak muttaki ve ihsan derecesine ulaşmış olanların erişebilecekleri bir mertebedir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Sonra da sakınıp îman ettikleri, sonra yine sakınıp ihsanda bulundukları takdirde..." (el-Mâide, 5/93) Bu da yine el-Mâide Sûresi'nde (sözü geçen âyetin tefsirinde) açıklandığı üzere üçüncü mertebeyi ifade eder.
Şöyle de açıklanmıştır: Cahiliye döneminde açıktan açığa işlenen zina ve gizli olarak dost edinmeler kastedilmektedir. Bizim baş tarafta sözünü ettiğimiz açıklamalar, her türlü günahı kapsayacak ve her türlü emri de yerine getirmeyi gerekli kılacak bir muhtevadadır.
121. Âyetin Tefsiri
Üzerine Allah'ın ismi anılmayanlardan yemeyin. Çünkü o, elbette bir fısktır. Gerçekten şeytanlar sizinle mücadele etmeleri için kendi dostlarına vahiyde bulunurlar. Eğer onlara itaat ederseniz, elbette siz de müşrikler olursunuz.
Yüce Allah'ın:
"Üzerine Allah'ın ismi anılmayanlardan yemeyin. Çünkü o, elbette bir fisktır" âyetine dair açıklamalarımızı beş başlık halinde sunacağız:
1. Âyetin Nuzûl Sebebi:
Ebû Dâvûd rivâyetle der ki: Yahudiler, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a gelip şöyle dediler: Biz kendi öldürdüklerimizden yiyoruz da Allah'ın öldürdüğünden yemiyoruz (neden)? Bunun üzerine aziz ve celil olan Allah:
"Üzerine Allah'ın ismi anılmayanlardan yemeyin" âyetini sonuna kadar indirdi. Ebû Dâvûd, Edâhî 13
Nesâî'nin de İbn Abbâs'tan rivâyetine göre o, yüce Allah'ın:
"Üzerine Allah'ın ismi anılmayanlardan yemeyin" âyeti hakkında şöyle demiştir: Müşrikler, onlarla (yani mü’minlerle) tartışarak şöyle dediler: Allah'ın kestiğini yemiyorsunuz, fakat kendinizin kestiklerini yiyorsunuz. Nesâî, Dahâyâ 40.
Bunun üzerine yüce Allah onlara şöyle buyurdu: Yemeyiniz, çünkü siz onlar üzerine Allah'ın ismini anmış değilsiniz
İşte burada da usule dair bir mesele ortaya çıkmaktadır ki, o da bir sonraki başlığımızın konusunu teşkil etmektedir:
2. Bir Sebebe Binaen Varidi Olmuş Lâfız:
Bir sebebe binaen vârid olmuş bir lâfız, yalnızca o sebebe münhasıran kabul edilir mi, edilmez mi? İlim adamlarımız derler ki: Şari'in umum lâfızlar için kullanılan sigalardan herhangi birisiyle (soru ve sebep sözkonusu olmaksızın) zikretmiş olduğu hususlarda umumun sözkonusu olduğu iddiasının doğruluğu su götürmez. Ancak, bir soruya cevap olmak üzere zikretmiş olduğu sigaya gelince, bu hususta usul-i fıkıhta bilinen etraflı açıklamalar vardır. Şu kadar var ki, soru sormaksızın bağımsız bir lâfız ile bir açıklamada bulunulacak olursa, bu da umumun kastedildiğinin sahih bir iddia olduğu şeklinde, birincisi gibidir.
Buna göre yüce Allah'ın:
"Yemeyin" âyeti, leşin yenilmesinin yasaklığı hususunda zahirdir. "Üzerinde Allah'ın ismi anılmamış olması" şeklindeki umumi hüküm dolayısıyla Allah'tan başkasının ismi anılarak kesilen de bunun kapsamına girer. Ayrıca yüce Allah'ın:
"Bir de Allah'tan başkasının ismi anılarak kesilen" (el-Bakara, 2/173) âyetindeki lâfız gereğince haram olmasını gerektiren Allah'tan başkasının ismi anıldığı için, bu umumi yasağın kapsamına girmektedir.
Müslümanın kesim esnasında ve av hayvanını salıvermesi sırasında kasten besmele çekmeyi terk ettiği hayvan bunun kapsamına girer mi, girmez mi? Bu da bir sonraki başlığın konusunu teşkil etmektedir.
3. Kesim Ve Avlanma Sırasında Müslümanın Besmeleyi Kasten Terketmesinin Hükmü:
Bu hususta ilim adamlarının birbirinden farklı beş ayrı görüşü vardır
1. Eğer besmeleyi unutarak terkedecek olursa, kestiği de, avladığı da yenilir. Bu, İshâk'ın görüşü olduğu gibi Ahmed b. Hanbel'den gelen rivâyetlerden birisi de böyledir. Kasten besmeleyi terkedecek olursa, kestiği de avladığı da yenilmez. "el-Kitab"da Mâlik de, İbnü'l-Kasım da böyle demişlerdir.
Bu aynı zamanda Ebû Hanîfe'rtin ve arkadaşlarının, es-Sevrî'nin, el-Hasan b. Hayy'ın, Îsa'nın ve Esbağ'ın da görüşüdür. Saîd b. Cübeyr ile Atâ da bu görüşte olup en-Nehhâs da bunu tercih etmiş ve şöyle demiştir: Bu, daha güzel bir görüştür. Çünkü bir kimse eğer unutarak besmeleyi terkedecek olursa, onun kestiğine "fısk" ismi verilmez,
2. Kasten veya unutarak terkedecek olsa, kestiği de avladığı da yenilir. Bu, Şâfiî ve el-Hasen’in görüşü olduğu gibi, bu görüş İbn Abbâs, Ebû Hüreyre, Atâ, Said b. el-Müseyyeb, Cabir b. Zeyd, İkrime, Ebû İyad, Ebû Râfi’, Tavus, İbrahim en-Nehaî, Abdurrahman b. Ebi Leyla ve Katade'nin de görüşüdür.
ez-Zehravî, Mâlik b. Enes'ten şöyle dediğini nakletmektedir: Kasten ya da unutarak besmele terk edilerek kesilen hayvanın eti yenilir. Bu görüş Rabia'dan da rivâyet edilmiştir. Abdulvehhab der ki: Besmele sünnettir. Kesen, bunu unutarak terkedecek olursa Mâlik ve arkadaşlarının görüşüne göre kesilen hayvanın eti yenilir.
3- Kasten ya da unutarak besmeleyi terkederse, onu yemek haram olur. Bu görüş de Muhammed b. Şirin, Abdullah b. Ayyaş b. Ebi Rebia, Abdullah b. Ömer, Nah', Abdullah b. Zeyd el-Hutamî ve en-Nehaî'nin görüşüdür. Ebû Sevr ile Dâvud b. Ali ve bir rivâyette de Ahmed b. Hanbel de bu görüştedir.
4. Kasten besmeleyi terkedecek olursa, yenmesi haram olur. Kadı Ebû'l-Hasen ile bizim mezhebimiz âlimlerinden eş-Şeylı Ebû Bekr de bu görüştedirler.
5. Eşheb der ki; Kasten besmeleyi terk edenin kestiği -besmeleyi hafife alan bir kişi olması hali müstesna- yenilir. Taberî de buna yakın bir görüş ifade etmiştir. Bunun delillerine gelince; yüce Allah:
"Artık üzerlerine Allah'ın ismi anılanlardan yeyin" (el-En'âm, 6/118) diye buyurduğu gibi: "Üzerine Allah'ın ismi anılmayanlardan yemeyin" diye buyurmakta, böylelikle her iki durumu da açıklayıp bu iki duruma ait hükümleri de izah etmektedir. Yüce Allah'ın;
"Yemeyin" âyeti haramlık ifade eden bir nehiy (yasak)'dir. Bunun kerahet ile yorumlanması câiz değildir. Çünkü, bu nehiy, kural gereği katıksız haramı da ihtiva etmektedir. Bunun kısımlara ayrılması, yani aynı zamanda hem haramlığın, hem de kerahetin kast edilmesi mümkün olamaz. İşte bu usul kaidelerinin en nefisleri arasında yer alır.
Unutana gelince, unutan kimseye yönelik bir hitap sözkonusu değildir. Zira, unutkanın muhatap alınmasına imkân yoktur. Dolayısıyla sözü geçen şart (Allah'ın ad) anılmaksızın kesilenlerden yememekVonun için vacip değildir.
Kasti olarak besmeleyi terk edene gelince, bunun için üç hal sözkonusudur: Ya hayvanı kesim için yatırdığı vakit besmele çekmeyi terkeder ve zaten benim kalbim Allah'ın isimleri ve tevhidi ile doludur. Ayrıca onu dilimle zikretmeye ihtiyacım yoktur der. Bu şekilde diyenin bu kanaati geçerlidir. Çünkü yüce Allah'ı zikretmiş ve ta'zim etmiş demektir.
Yahut da: Burası sarih bir şekilde besmele çekilecek bir yer değildir. Zira, hayvan kesimi Allah'a yakınlaştırıcı bir ibadet (bir kurbet) değildir. Böyle diyenin durumu da kurtancıdır. Yahut da böyle bir kimse, ben besmele çekmem. Hem besmelenin ne ehemmiyeti var ki, der. Böyle diyen bir kimse bu işi hafife alan fasık kimsedir. Ve onun kestiği de hiç bir şekilde yenilmez.
İbnü'l-Arabî der ki; Ben, muhakkiklerin başı İmâmu'l-Harameyn'in şu sözünden dolayı hayret ediyorum: Yüce Allah'ı anmak, Allah'a yakınlaştırıcı ibadetlerde meşru kılınmıştır. Hayvan kesimi ise böyle yakınlaştırıcı bir ibadet değildir. Ancak bu iddia Kur'ân ve sünnete uygun değildir. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) sahih hadiste şöyle buyurmuştur: "Kanı akıtan (alet ile kesilen) ve üzerinde Allah'ın ismi anılandan ye."
Maksat, kalpte Allah'ın ismini anmaktır. Çünkü anmak (zikir) unutmanın zıttıdır. Unutmanın yeri de kalptir. Anmanın yeri de o halde kalptir. el-Berâ b. Azibe de şöyle dediği rivâyet edilmektedir: İster besmele çeksin, ister çekmesin, Allah'ın ismi her mü’minin kalbinin üzerindedir; denilse;
Şöyle cevap verilir: Zikir, hem dille, hem kalp ile olur. Arapların uygulaması ise, dilleriyle put ve heykellerinin ismini anmak şeklinde idi. Şanı yüce Allah ise, onların bu anısını, kendi adının dillerde anılmasını emrederek nesh etmiştir. Ve bu iş şeriatte yaygınlık kazanmıştır. Öyle ki Mâlik'e: Bir kimse abdest aldığı vakit Allah'ın ismini anar mı diye sorulunca, O: Böyle bir kimse hayvan mı kesmek istiyor diye cevap vermiştir. Besmelenin gerekmediğini söyleyenlerin delil diye gösterdikleri: "Allah'ın ismi mü’min her kişinin kalbi üzerindedir" şeklindeki hadis ise, zayıf bir hadistir.
Bazı âlimler de kesilen hayvana besmele çekmenin vacip olmadığını, Hazret-i Peygamber'den rivâyet edilen şu hadisi delil göstererek ileri sürmüşlerdir: Hazret-i Peygamber'e: Ey Allah'ın Rasulü, bazıları bizlere et getirmektedirler. Biz de onların üzerinde Allah'ın ismini anıp anmadıklarını bilmiyoruz, diye sormaları üzerine, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): "Siz üzerine Allah'ın ismini anınız ve yeyîniz" diye buyurmuştur.
Bunu Dârakutnî, Âişe'den Dârakutnî, IV, 296; Buhârî, Zebâîh 21, Buyû’ 5, Tevhid 13, Ebû Dâvûd, Edahî 19; Nesâî, Dahâyâ 39; İbn Mâce, Zebâih 4; Muvatta’'; Zebâîh 1. rivâyet ettiği gibi, Mâlik de mürsel olarak Hişam b. Urve'den, o da babası yoluyla rivâyet etmiştir. Bu hadisin mürsel olduğu hususunda (Hişâm'a) muhalefet edilmemiştir. Mâlik, hadisin sonunda: Bu, İslâm'ın ilk dönemlerinde idi, diye açıklamaktadır. Muvatta’'', Zebâîh 1. Bununla:
"Üzerine Allah'ın ismi anılmayanlardan yemeyin" âyeti inmeden önce böyleydi, demek istemektedir.
Ebû Ömer (b. Abdi'l-Berr) der ki: Bu açıklama zayıf bir açıklamadır. Çünkü bizzat hadisin kendisinde bunu reddedecek işaretler vardır. Şöyle ki, Hazret-i Peygamber bu hadiste onlara yerken Allah'ın ismini anmalarını emretmektedir. İşte bu, âyet-i kerimenin Hazret-i Peygamber'e nâzil olmuş olduğuna delalet etmektedir. Söylediğimizin doğruluğuna delâlet eden hususlardan birisi de şudur: Bu hadisin sözünü ettiği olay Medine'de olmuştur. Yüce Allah'ın;
"Üzerine Allah'ın ismi anılmayanlardan yemeyin" âyeti ise el-En'âm Sûresi'nde olup Mekke'de indiği hususunda ilim adamlarının görüş ayrılığı yoktur.
Yüce Allah'ın:
"Çünkü o elbetteki bir fısktır" âyetine gelince; İbn Abbâs'tan nakledildiğine göre, o bir masiyettîr anlamındadır. Fısk, sınırın dışına çıkmak demektir.
Buna dair açıklamalar daha önceden (el-Bakara, 2/26. âyetin tefsirinde) geçmiş' bulunmaktadır.
4. Şeytanlar Ve Dostları:
"Gerçekten şeytanlar sizinle mücadele etmesi için kendi dostlarına vahiyde bulunurlar" âyeti, vesvese verirler; onların kalplerine battî yollarla mücadele etmeyi telkin ederler, demektir. Ebû Dâvûd, İbn Abbâs'ın yüce Allah'ın:
"Gerçekten şeytanlar... kendi dostlarına vahiyde bulunurlar"
âyeti hakkında şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Allah'ın kestiğini yemiyorsunuz da sizin kendinizin kestiklerini yiyorsunuz diyorlardı. Bunun üzerine yüce Allah:
"Üzerinde Allah'ın ismi anılmayanlardan yemeyin" âyetini indirdi. Ebû Dâvûd, .... 13; İbn Mâce, Zebaih 4.
İkrime der ki: Bu âyet-i kerimede şeytanlar ile Fars, mecusilerinden insanların günahta haddi aşmış olanlarını kastetmektedir, İbn Abbâs ve Abdullah b. Kesir derler ki: Hayır, kastedilenler cin (görünmeyen) şeytanlardır. Zaten cinlerin kâfirleri (müşrik) Kureyşlilerin dostlarıdır. Abdullah b. ez-Zübeyr'den de rivâyet olunduğuna göre ona şöyle denmiş: el-Muhtar (es-Sakafî); bana vahiy edilmektedir, diyor. Abdullah: Doğru söylüyor. Çünkü gerçekten şeytanlar kendi dostlarına vahiyde bulunurlar, diye cevap vermiştir.
Yüce Allah'ın:
"Sizinle mücadele etmeleri için" âyeti ile onların: Allah'ın öldürdüklerini yeriliyorsunuz da sizin kendi öldürdüklerinizi yiyorsunuz sözlerini kastetmektedir.
Mücâdele ise, ileri sürülen bir görüşü kuvvet ile delil getirmek suretiyle bertaraf etmektir. Bu kelime, güçlü bir kuş ismi olan "el-Ecde)"den alınmıştır. Bunun, yeryüzü demek olan "el-Cedâle"den alındığı da söylenmiştir. Kişi, âdeta getirdiği delil ile hasmını yere düşecek hale gelinceye kadar yenik düşürmüş ve kahretmiş gibi olur. Bunun ileri derecede bükmek anlamına gelen" el-cedl"den alındığı da söylenmiştir. Sanki tartışanlardan her birisi karşısındakinin belini koparıncaya kadar eğip bükmeye devam eder, gibidir. Mücadele (tartışma) hakkın zaferi için yapılırsa hak olur, batıla yardım için yapılırsa da batıl olur.
5. Müşriklere İtaat:
"Eğer onlara itaat ederseniz." yani, meyteyi helâl kabul etmek hususunda onlara uyarsanız,
"elbette sizde müşrikler olursunuz." Âyet-i kerîme şuna delildir: Kim Allah'ın haram kıldığı herhangi bir şeyi helâl kabul edecek olursa, bununla müşrik olur. Şanı yüce Allah ise meyteyi açık nass ile haram kılmıştır. Başka herhangi bir kimsenin koyduğu bir hüküm ile meyte helâl kabul edilecek olursa, kabul eden şirk koşmuş olur.
İbnü'l-Arabî der ki: Mü’min bir kimse itikadı ilgilendiren hususlarda müşrik bir kimseye itaat edecek olursa bu itaati sebebiyle o da müşrik olur. Fakat fiilen ona itaat etmekle birlikte onun inancı tevhtd üzere sağlıklı bir şekilde devam ediyor ve tasdikini sürdürüyorsa asi olur. Bunu böylece belleyiniz. el-Mâide Sûresi'nde (5/79 ile 94-95. âyetlerin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.
122. Âyetin Tefsiri
Ölü iken kendisini dirilttiğimiz, insanlar arasında ona onunla yürümesi için nûr verdiğimiz kimse, İçinden çıkamayacağı karanlıklarda kalan kimse gibi midir? Kâfirlere, işledikleri işleri böylece süslü gösterildi.
Yüce Allah'ın:
"Ölü iken kendisini dirilttiğimiz" anlamındaki âyetinde yer alan; Kimse... mi" deki "vav" harfini Cumhûr üstün olarak okumuştur. Başına da soru hemzesi gelmiştir. el-Müseyyebî, Nal'i' b. Ebi Nuaym'den, "vav" harfini sakin olarak okuduğunu rivâyet etmektedir. en-Nehhâs der ki: Bunun manaya hamledilmiş olması da mümkündür. Yani, dikkatle bakın ve düşünün ben, Allah'tan başka bir hakim mi arayacakmışım? (114. âyet-i kerimeye işaret etmektedir).
"Vav" harfinin sakin olarak kıraatinin şu anlama geldiği söylenmiştir: O, nutfe İken ölü idi. Biz de ona ruh üflemek suretiyle onu dirilttik. Bu açıklamayı İbn Bahr nakletmektedir. İbn Abbâs da şöyle demektedir; Kâfir iken kendisine hidayet verdiğimiz kimse gibi midir?... Âyet-i kerîme, Hamza b. Abdulmuttalib ile Ebû Cehii hakkında nâzil olmuştur.
Zeyd b. Eslem ve es-Süddî,
"kendisini dirilttiğimiz" ile kastedilen Ömer (radıyallahü anh)'dır.
"Karanlıklarda kalan kimse" ise, Ebû Cehil'dir -Allah'ın laneti üzerine olsun- demektedir.
Doğrusu; bunun, mü’min ve kâfir herkes hakkında umumi olduğudur. Şöyle de açıklanmıştır: Cahilliği sebebiyle ölü iken kendisini ilim ile dirilttiğimiz kimse... Kimi ilim ehli de bu açıklamanın doğruluğuna delalet eden Basralı şairlerden birisine ait şu beyitleri nakletmektedir:
"Bilgisizlik, bilgisizler için ölümden önce bir ölümdür,
Cesetleri kabirlerden önce kabirdir onların
İlimle hayat bulmamişsa bir kişi ölüdür,
Artık öldükten sonra dirilişe kadar onun için diriliş olmaz."
"Nûr" hidayet ve imanı ifade eder. el-Hasen ise Kur'ân demektir, diye açıklamıştır. Hikmet anlamına geldiği söylendiği gibi, yüce Allah'ın:
"Nurlarını önlerinde ve sağlarında koşar görürsün" (el-Hadid, 57/2) âyeti ile:
"Bize bakın da sizin nurunuzdan aydınlanalım" (el-Hadid, 57/13) âyetinde sözü geçen nurdur, diye de açıklanmıştır.
"İnsanlar arasında ona, onunla" yani o nûr ile
"yürümesi için nûr verdiğimiz kimse... karanlıklarda kalan kimse gibi midir?" Bu âyette yer alan;
“Kimse gibi midir" âyeti, anlamında olup, buradaki (ikinci "gibi" anlamını veren): fazladan gelmiştir. Meselâ, konuşma esnasında; Ben senin gibisine ikram ederim," ifadesi Sana ikram ederim" anlamındadır. Yüce Allah'ın "Cezası...öldürdüğü hayvanın benzeri bir hayvan..." (el-Mâide, 5/95) ile;
"O'nun gibi hiç bir şey yoktur" (eş-Şûra, 42/11) âyeti da böyledir.
Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Hiç böylesinin misali karanlıklarda bulunan kimsenin misali gibi olur mu?
ile Gibi, aynı anlamdadır.
"Kâfirlere işledikleri işler böylece süslü gösterildi." Yani şeytan onlara putlara ibadeti süslü gösterdi ve kendilerine müslümanlardan daha üstün oldukları vehmini verdi.
123. Âyetin Tefsiri
Böylece her ülkede günahkârlarını onların ileri gelenleri kıldık. O yerlerde hilekârlıklar etsinler diye. Halbuki onlar, ancak kendilerine hilekârlık yaparlar da farkında olmazlar.
Yüce Allah'ın:
"Böylece her ülkede günahkârlarını onların ileri gelenleri kıldık" âyetinin anlamı şudur: Biz, kâfirlere işlediklerini süslü gösterdiğimiz gibi, aynı şekilde her ülkede de
"Onların İleri gelenleri kıldık." Günahkârlarını" lâfzı, "kıldık" anlamındaki fiilin birinci mef'ûlüdür- "İleri gelenleri" anlamındaki kelime de ikinci mef'ûldür. Mef'ûller arasında takdim ve tehir olmuştur.
"İleri gelenler" anlamı verilen "el-Ekâbir" kelimesi de "el-Ekber"in çoğuludur.
Mücahid der ki: Bununla kodamanlar kastedilmektedir. Başkanlar ve kodamanlar diye de açıklanmıştır, Özellikle onların anılması ise, bunların fesad işlemekte güçlerinin daha ileri derecede oluşu dolayısıyladır.
"Hilekârlık" anlamındaki "el-Mekr", doğru yola muhalefet hususunda hileye başvurmak demektir. Asıl anlamı bükmektir. Buna göre mâkir (hilekârlık yapan), istikametten büken, çeviren, yani ondan başkalarını alıkoyan demektir. Mücahid der ki: Her bir yokuş başında insanları Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a tabi olmaktan nefret ettirmek üzere dört kişi oturturlardı. Tıpkı kendilerinden önce geçmiş ümmetlerin peygamberlerine yaptıkları gibi yaptılar.
"Halbuki onlar ancak kendilerine hilekarlık yaparlar." Yani bu hilekârlıklarının vebali onlara döner. Bu ise, hilekârlık yapanların hilekârlıklarına, yüce Allah'ın can yakıcı azâb ile karşılık vermesinden ibarettir,
"...da farkında olmazlar." Yaptıkları hilekârlıkların vebalinin kendilerine döneceğini bilmeyişleri konusundaki aşırı cehaletleri dolayısıyla bu durumun farkında değildirler, demektir.
124. Âyetin Tefsiri
Onlara bir âyet gelse: "Allah'ın peygamberlerine verilen gibi bize de verilmedikçe asla îman etmeyeceğiz" derler. Allah, peygamberliğini kime vereceğini çok İyi bilendir. Yaptıkları hilekârlıklar yüzünden günahkâr olanlara Allah katında bir küçüklük ve şiddetli bir azap isabet edecektir.
Yüce Allah:
"Onlara bir âyet gelse... îman etmeyeceğiz derler" âyeti ile, onların bilgisizliklerinin bir başka türlüsünü açıklamaktadır. Kasıt onların; Mûsa'ya ve Îsa'ya peygamber oldukları için verilen mucizelerin benzeri bize verilmedikçe asla îman etmeyeceğiz, şeklindeki sözleridir. Bunun bir benzeri de şu âyette dile getirilmektedir:
"Hayır, onlardan herbirisi kendisine açılmış sahifeler verilmesini ister..." (el-Müddesir, 74/52)
"Onlara... gelse" âyetindeki zamir, daha önce kendilerinden söz edilen ileri gelenlere râcidir. el-Velid b. el-Muğıre şöyle demişti: Eğer peygamberlik gerçek bir şey olsaydı ben ona senden daha lâyıktım. Çünkü, hem yaşça senden daha büyüğüm, hem de malım seninkinden çoktur. Ebû Cehil de şöyle demişti: Ona geldiği şekilde bize de vahiy gelmedikçe asla ona razı olmayacak ve ona ebediyyen uymayacağız. Bunun üzerine âyet-i kerîme nâzil oldu.
Şöyle de açıklanmıştır: Onlar, peygamberliği istememişlerdi. Ama, Cebrâîl ve melekler bize gelip senin doğru söylediğini haber vermedikçe biz de seni tasdik etmeyeceğiz demişlerdi. Ancak, birinci görüş daha sahihtir. Çünkü, yüce Allah:
"Allah, peygamberliğini kime vereceğini çok iyi bilendir" diye buyurmaktadır. Yani, risaleti hususunda kimin güvenilir olduğunu, kimin buna ehil olduğunu çok iyi bilir. Buradaki Kime" kelimesi zarf değildir. Aksine, kelimenin kullanımında bir genişlik sağlanarak mef'ûlü bihin nasb edildiği gibi, mansub bir isimdir. Yani Allah, risaletine kimin ehil olduğunu en iyi bilendir. Bu âyetin asıl anlamı Allah, risaletini vereceği yerleri en iyi bilendir," şeklindedir. Daha sonra "be" edatı hazfedilmiştir. Diğer taraftan En iyi bilen" kelimesinin; lâfzında amel etmesi ve bunun, "nerede" anlamında zarf olması câiz değildir. Çünkü, o takdirde anlam şöyle olur: Allah o yerde en iyi bilendir. Ancak, Şanı yüce Allah'ın bu şekilde vasfedilmesi câiz olamaz. Bu kelimenin aslı ise, En iyi bilendir"in kendisine delalet ettiği mahzur bir fiil ile nasb mahallindedir. Ve belirttiğimiz gibi bu kelime burada zarf edatı değil, bir isimdir.
Küçüklük," zillet ve aşağılanmak, hoşa gitmeyen muameleye maruz kalmak demektir. "Sad" harfi ötreli olarak da bu anlamdadır. Mastarı ise,şeklinde gelir. Bu kelime, asıl itibariyle büyüklüğün sözkonusu olmadığı Küçüklükden gelmektedir. Sanki, zillet kişiye bizzat kendisini dahi küçük gösterir. Bunun asıl anlamının zillete razı olmak demek olan; 'den geldiği de söylenmiştir. Bu mastardan mazi fiilde "ğayn" harfi üstün, muzaride de ötreli olarak kullanılır. Mazisinde "ğayn" harfi esreli, muzariinde üstün olarak kullanıldığı da olur. İsm-i faili ise, şeklinde gelir. küçüklüğe, zillete razı olan kişi anlamındadır.
(......) da küçük olmak, küçüklük demektir. bitkisi uzamayan arazi demektir. Bu açıklamalar İbn es-Sikkît'den nakledilmiştir.
"Allah katında" anlamındaki; âyeti, Allah katından anlar nda olup, cer harfi hazfedilmiştir.
İfadede takdim ve tehir olduğu da söylenmiştir. Yani; Allah'a karşı büyüklük taslayanlara küçüklük isabet edecektir. el-Ferrâ': Günah işleyenlere Allah'tan gönderilen bir küçüklük, zillet isabet edecektir, diye açıklamıştır.
Şöyle de açıklanmıştır: Yani, günahkar kimselere, Allah katında sabit ve değişmez olan bir küçüklük isabet edecektir. en-Nehhâs der ki: Bu, bu konudaki açıklamaların en güzelidir. Çünkü bu açıklamaya göre" Katında" kelimesi, yerli yerince (hakikat manasına) kullanılmıştır.
125. Âyetin Tefsiri
Allah kimi doğru yola iletmeyi dilerse, göğsünü İslâm'a açar. Kimi de saptırmayı dilerse, onun da göğsünü -gökyüzüne tırmanıyormuş gibi- daraltır. Allah, îman etmeyenlerin üstüne murdarlığı işte böyle çökertir.
Yüce Allah'ın:
"Allah, kimi doğru yola iletmeyi dilerse, göğsünü İslâm'a açar." Yani, İslâm için kalbine bir genişlik verir. İslâm'a onu muvaffak kılar ve İslâm'ın sevap ve mükâfatını ona süslü gösterir.
Açmak, yarmak anlamına gelip, aklına genişlik vermek anlamında olduğu söylenmektedir. "Allah onun göğsüne genişlik verdi." yani, yapılan açıklamalar ile bu işte kalbine genişlik verdi, demektir. Bir işt açıkladım (şerh ettim), demek ise, onu beyan ettim, vuzuha kavuşturdum anlamındadır. "Kureyşliler de kadınları alabildiğine açıyorlardı" Hadisin tamamı için bk. Ebû Dâvûd, Nikâh 45. demektir. Bu da az Önce geçen anlamı ile Kureyşliler kadın sırt üstü yatmış olarak cima ederdi, demektir. Buna göre "şerh" açmak demektir. Kapalı olan bir şeyi şerh ettim, denilir. Etin teşrih edilmesi (açılıp parçalanması) tabiri de buradan gelmektedir. Recez vezninde şair şöyle demektedir:
"Ben nice karaciğer ve bağırsak yedim de
Daha sonra kuyruk yağını parça parça edilmiş olarak sakladım."
Bir parça, bir dilim anlamında kullanılanda aynı kökten gelmektedir. Yine, çokça etli ve semiz olan kimseye de denilir.
"Kimi de saptırmayı" yani, yolun dışına çıkarmayı
"dilerse, onun da göğsünü daraltır." Bu, Kaderiyye'nin iddialarını reddetmektedir. Hazret-i Peygamberin sünnetinden, bu âyetin benzeri ifadeler şu hadîste zikredilmektedir:
"Allah kimin hakkında hayır dilerse, onu dinde fakili (bilgili) kılar." Bu hadisi Buhârî ve Müslim rivâyet etmişlerdir. Buhârî, İlm 10, Fardu'l-Hums 7, l'tisaın 10; Müslim, İmare 175, Zeküt 98, 100; Tirmizî, Um 4; İbn Mâce, Mukaddime 17: Dârimî, Mukaddime 24, Rikaak î; Muvatta’, Kader 8; Müsned, I, 206, II, 95, 69..
Bu; ancak kalbe genişlik verilmesi ve kalbin nurlandırılmasıyla olur. Din ise ibadetlerin tümü demektir. Nitekim yüce Allah bir başka yerde:
"Muhakkak, Allah katında makbul din İslâm'dır" (Âl-i İmrân, 3/19) diye buyurmaktadır. Hazret-i Peygamberin hadisinden hitap deliline göre Allah, bir kimse hakkında hayır dilemeyecek olursa, onun kalbini daraltır ve onun kavrayışını körelterek dinde onu fakih (inceliklerini bilen) kimse haline getirmez. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. Rivâyete göre, Abdullah b. Mes'ûd şöyle sormuş: Ey Allah'ın Rasulü, hiç göğüs açılır, (şerh) edilir mi? O da şöyle buyurmuş: "Evet, kalbe bir nûr girer."Abdullah b. Mes'ûd: Peki, bunun bir alâmeti Var mı- diye sorunca, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da şöyle buyurmuş: "Aldanış yurdundan uzak duruş, ebedilik yurduna dönüş ve ölüm gelmeden önce ölüm için hazırlanış (bunun alâmetidir)." Suyûtî, ed-Dürru'l Mensur III, 354, 355.
İbn Kesîr, "dar" anlamına gelen ve şeddeli okunan kelimenin "ye" harfini şeklinde şeddesiz olarak okumuştur. Bu iki ayrı söyleyiştir. "Ye" harfleri şeddeli ve şeddesiz olarak okunabilen Kolay, yumuşak kelimeleri gibi. Nar'i' ve Ebû Bekr de yine "dar" anlamına gelen diğer kelimenin "radıyallahü anh" harfini üstün yerine (........) şeklinde esreli olarak okumuştur. Bunun da anlamı dar olup, mana tekrarlanmış olmaktadır. Lâfız farklı olduğundan dolayı tekrar güzeldir. Ancak, diğerleri "radıyallahü anh" harfini üstün olarak okumuşlardır. Bu da; 'ın çoğulu olup, yine ileri derecede darlık anlamındadır. Birbirine sarmaş dolaş olmuş ağaçlık" demektir. Çoğulu da; ) ...diye gelir. da buradan gelmekde olup, masiyetlere olan arzu ve düşkünlüğü dolayısıyla hevasını terkederek kendisini (gerektiğinde) sıkıntıya sokan kimse demektir. Bu açıklamayı el-Herevî yapmıştır. İbn Abbâs der ki: Bu kelime, birbirine sarmaş dolaş olmuş ağaçlık yer, anlamındadır. Kâfirin kalbi de otlayan bir hayvan, ağaçları sık ve birbirine dolaşmış yere nasıl ulaşamıyor ise, hikmet ulaşmadığından dolayı böyle nitelendirilmiş gibidir.
Ömer b. el-Hattâb'dan bu anlamda bir açıklama rivâyet edilmiştir. Bunu da Mekkî, es-Sa'lebî ve başkaları zikretmektedir. Dar olan her bir şey hakkında; denilir. el-Cevherî der ki: Otlayan hayvanın kendisine ulaşamadığı, ağacı çok ve dar yer" demektir. "Onun da göğsünü daraltır" âyetinde "dar" anlamına gelen; kelimesi, şeklinde de okunmuştur. Aynı anlamda olup, benzeri başka kelimeler de vardır. Bunu başkaları el-Ferrâ''dan nakletmektedir. "Harec", günah demektir. Yine harec, zayıflamış dişi deve demektir. Uzun deve anlamına geldiği de söylenmiştir ki, bu açıklama da Ebû Zeyd'den nakledilmiştir.
O halde bu kelime müşterek bir lâfızdır, Yine harec, üzerinde ölülerin taşındığı, birbirine bağlanan tahtalar anlamına gelir. Bu anlamı, el-Esmaî'den nakledilmiştir. İmruu'l-Kays'ın şu beyitinde kastettiği de budur:
"Eğer beni hastalık sırasında üzerinde taşınacağım tahtalar üzerinde
Deve sırtında ve kefen olarak kullanılacak elbiselerim rüzgâr ile dalgalandırıldığında görecek olursan..."
Bu tahtaların, kadınların naşı üzerine konulduğu da olur. Antere, bir deve kuşunu nitelendirirken şöyle demektedir:
Yavruları da onun başını takip edip gidiyorlar.
Sanki o (kanatlarını açarken) Onlar için bir naşın
Üzerinde bulunan ve çadır gibi gölge yapan tahtalar gibidir.
ez-Zeccâc der ki: Harec, darın da darı demektir. Filan kişinin göğsü harecdir denildiği vakit manası, kalbinde, içinde sıkıntı var demek olur. Buna göre "hariç", İsm-i faili olur, en-Nehhâs der ki: Hariç, ism-i faildir. Harec ise, bu fiilin sahibinin vasfedildiği mastardır. Nitekim Adaletli bir adam, razı olmuş (ya da; olunan) bir kişi," denildiği gibi.
Gökyüzüne tırmanıyormuş gibi" âyetini, İbn Kesîr yukarı çıkmak anlamında,den "sad" harfini sakin ve şeddesiz olarak okumuştur. Yüce Allah, imandan nefret edip kaçması, imanın kendisine ağır gelmesi bakımından kâfiri, güç yetiremeyeceği şeye kendisini koşan kimse gibi değerlendirmiştir. Tıpkı, semaya yükselmeye güç yetirilemediği gibi. "Sad" harfi şeddeli olarak; de aynı anlamdadır, bunun da aslı; dır. "te", "sad"a İdğam edilmiştir. Bu da Ebû Bekr ve en-Nehaînin kıraatidir. Şu kadar var ki bu, bir şeyi ardı arkasına yapmak anlamını ifade eder. Bu da yapana daha ağır gelir.
Diğerleri ise, "sad"dan sonra "elif"siz olarak ve "sad" harfini şeddeli okumuşlardır. Bu da (anlam İtibariyle) önceki gibidir. Ve güç yetiremeyeceği şeyî ardı arkasına yapmaya kalkışmak anlamındadır. (Ardı arkasına yapmak anlamı), Yudum yudum içiyor, kısım kısım içiyor" fiilleri de bu türdendir.
Abdullah b. Mes'ûd'dan, bunu; diye okuduğu da rivâyet edilmiştir. en-Nehhâs der ki: Bu kıraat ile; şeklînde okuyanların kıraati anlam itibariyle aynıdır. Her ikisinin de anlamı şudur: Kâfir kalbindeki sıkıntı dolayısıyla buna güç yetiremediği halde semaya zorla yükselmek, tırmanmak isteyen, bunu yerine getirmeye çalışan gibidir. Şöyle de açıklanmıştır; O, İslâm'dan uzaklaşmak amacıyla kalbi neredeyse semaya doğru yükselecek.
"Allah, îman etmeyenlerin üstüne murdarlığı işte böyle çökertir," Onların bedenlerindeki kalplerine darlık verdiği gibi, murdarlığı da üzerlerine böylece bırakır.
Rics (murdarlık), sözlükte kokuşmak demektir. İbn Zeyd der ki: Azap demektir. İbn Abbâs da der ki: Rics, şeytanın kendisidir. Yani şeytanı onlara musallat eder.
Mücahid der ki: Rics, kendisinde hayır bulunmayan şey demektir. Aynı şekilde dilcilere göre rics, kokuşmuşluk demektir.
Âyet-i kerîme -doğrusunu en iyi bilen Allah'tır ya- şu anlama gelmektedir: Allah, îman etmeyenlere dünyada lanet, ahirette de azap eder.
126. Âyetin Tefsiri
İşte bu, Rabbinin dosdoğru yoludur. Biz, âyetleri düşünüp öğüt alan bir topluluk için uzun uzadıya açıkladık.
"İşte bu, Rabbinin dosdoğru yoludur." Yani, Ey Muhammed, senin ve mü’minlerin üzerinde bulunduğunuz bu yol, Rabbinin, kendisinde hiç bir eğrilik bulunmayan dinidir.
"Biz, âyetleri düşünüp öğüt alan bir topluluk için uzun uzadıya açıkladık" beyan ettik.
127. Âyetin Tefsiri
Rabbleri katında Dârusselâm onlaradır. Ve işlediklerinden ötürü de O, onların velisidir.
Yüce Allah'ın:
"Onlaradır" âyeti ile kastedilenler, (bir önceki âyet-i kerimede zikredilen) öğüt alanlardır.
"Dârusselâm" ise cennettir. Çünkü cennet "Darullah: Allah'ın yurdu"dur. Nitekim, Kâ'be, Beytullah'tır demek de böyledir.
Bunun selamet (esenlik) yurdu anlamına gelmesi de mümkündür. Yani, içinde afetlerden uzak kalınan yurt demektir.
"Rabbleri yanında" âyetinin anlamı ise, O'nun nezdinde onlar için teminat altında olup lütfuyla onları kendisine ulaştıracaktır, demektir.
"O, onların velisidir" onların yardimcıları, onların muinidir.
128. Âyetin Tefsiri
Hepsini toplayacağı o günde: "Ey cin topluluğu, insanlardan bir çoğunu kendinize uydurdunuz" (buyuracak). O zaman onların dostları olan İnsanlar da şöyle diyecek: "Rabbimiz, kimimiz kimimizden faydalandık. Nihayet bizim için takdir ettiğin vakte eriştik." Şöyle buyuracak: "Allah'ın dilediği müstesna olmak üzere içinde ebedî kalıcılar olarak ateş sizin barınağınızdır." Şüphesiz Rabbin Hakimdir, Âlîmdir.
Yüce Allah'ın:
"Onları toplayacağımız o günde" âyeti Bu şekildeki okuyuş Nafi kıraatidir. hazfedilmiş bir fiil takdiri ile nasbedilmiştir. Yani, Onları haşredeceğimiz günde deriz ki... takdirindedir.
"Hepsini" hal olarak nasbedilmiştir. Maksat ise, bütün yaratıkların hesaba çekilecekleri yerde toplanmaları ve durdurulmalarıdır.
"Ey cin topluluğu" izafet terkibi halindeki bir nidadır.
"İnsanlardan bir çoğunu kendinize uydurdunuz" âyeti; İnsanlardan çokça yararlandınız," demektir. Burada mef'ûle İzafe edilmiş mastar ile cer harfi hazfedilmiştir ki, buna da yüce Allah'ın:
"Rabbimiz, kimimiz kimimizden faydalandık" âyeti delalet etmektedir.
Bu, şöyle diyenlerin görüşlerini reddetmektedir: İnsanlardan yararlananlar cinlerin kendileridir. Çünkü insanlar onların telkinlerini kabul etmişlerdir. Doğrusu ise, onların herbirinin diğerlerinden yararlandığıdır. Arapça'da bu ifade; Birbirimizden yararlandık," takdirindedir.
Cinlerin insanlardan yararlanma şekli, insanların kendilerine itaat etmelerinden lezzet almaları, buna karşılık, insanların da cinlerin telkinlerini kabul etmek suretiyle lezzet almalarıyla ortaya çıkar, O kadar ki insanlar, cinlerin kendilerini azdırmaları ve saptırmaları sonucunda zina ettiler, içki içecek hale geldiler.
Denildiğine göre, Araplardan herhangi bir kimse yolculuk esnasında bir vadiden geçer de kendisine bir zarar gelmesinden korkacak olursa: Korktuğum herşeyden bu vadinin rabbine (sahibi olan cinne) sığınırım, dermiş. Kur'ân-ı Kerîm’de de:
"Doğrusu şu da var. İnsanlardan bazı kimseler, cinlerden bazı kimselere sığınırlar. Böylece onların kibirlerini artırırlardı" (el-Cinn, 72/6) diye buyurulmaktadır. İşte insanların cinlerden yararlanmaları böyle idi.
Cinlerin insanlardan yararlanmalarına gelince, cinlerin insanlara yalan haberleri, kâhinliği ve büyücülüğü telkin etmeleriyle olmuştur. Şöyle de açıklanmıştır: Cinlerin insanlardan yararlanmaları, cinlerin korktukları şeyleri kendilerinden önleyebilecek güce sahip olduklarını itiraf etmeleri ile oluyordu.
Âyetin ifade ettiği mana ise, sapanları ve saptıranları azarlamak, âhirette herkesin gözü önünde onlara ağır sitemde bulunacağını bildirmektir.
"Nihayet bizim için takdir ettiğin vakte eriştik." Yani, ölüme ve kabre ulaştık, şimdi de pişman olmuşlar olarak geldik.
"Şöyle buyuracak: Allah'ın dilediği müstesna olmak üzere, İçinde ebedî kalıcılar olarak ateş sizin barınağınızdır." Sizin ikâmet edip kalacağınız yerdir. Buradaki istisna (müstesna), birincisinden (müstesna minhin türünden) değildir. (Munkatı'dır).
ez-Zeccâc der ki: İstisna kıyâmet gününe racidir. Yani onlar, Allah'ın dilediği, kabirlerinden haşredilmeleri ve hesaplarının görüleceği süre miktarı müstesna olmak üzere cehennemde ebedî kalacaklardır. Buna göre istisna munkatı'dır.
Şöyle de denilmektedir: İstisna, cehennemden yapılmıştır. Yani, kimi zamanlarda Allah'ın sizleri cehennem ateşinden başkasıyla azaplandırmayı dilediği vakitler müstesnadır.
İbn Abbâs da şöyle demektedir: İstisna îman ehlindendir. Buna göre cansızlar için kullanılan ism-i mevsul edatı olan "Şey canlılar için kullanılan; Kimse" anlamına kullanılmıştır.
Yine İbn Abbâs'tan şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Bu âyet-i kerîme bütün kâfirler hakkında (cennet veya cehennemlik olacakları hususunda) durmayı (hüküm vermemeyi) gerektirmektedir. Yani, bu âyet-i kerimeye göre, henüz ölmemiş kâfirler hakkında karar vermemeyi gerektirir. Çünkü, müslüman olabilirler.
Şöyle de denilmiştir:
"Allah'ın dilediği müstesna olmak üzere" âyeti Allah'ın dünyada onların azapsız kalmalarını dilediği vakit müstesna olmak üzere, demektir.
Bu âyet-i kerimenin ifade ettiği mana ile Hûd Sûresi'nde yer alan şu âyetin ifade ettiği mana birdir:
"Bedbaht olanlara gelince, onlar da ateştedirler..." (Hûd, 11/106) Yüce Allah'ın izniyle buna dair yeterli açıklamalar orada gelecektir.
"Şüphesiz Rabbin" gerek onları cezalandırmasında, gerekse bütün fiillerinde
"hakimdir" onlara ne kadar ceza vereceğini çok iyi bilen
"alimdir."
129. Âyetin Tefsiri
İşte Biz, kazanmakta oldukları yüzünden zâlimlerin kimini kimine böylece musallat ederiz.
Yüce Allah'ın:
"İşte Biz...zâlimlerin kimini kimine musallat ederiz"
âyetinin anlamı şöyledir: Size anlattığım şekilde onlar birbirlerinden yararlandıkları gibi, zâlimleri de birbirlerine musallat ederiz, biri diğerinin velisi olur. Yarın da onların biri diğerinden uzaklaşacaktır,
Buna göre
"musallat ederiz" âyeti, dost ve yardımcı yaparız, veli kılarız demektir. İbn Zeyd der ki: Biz, cinlerin zalim olanlarını, insanların zalim olanlarına musallat ederiz, demektir. Yine ondan nakledildiğine göre, zâlimlerin kimini kimine musallat ederiz ve o da diğerini helâk eder ve zelil kılar.
Bu açıklamaya göre bu âyet, eğer zulmünden vazgeçmeyecek olur İse, zalime yönelik, Allah'ın, üzerine bir başka zalimi musallat edeceği şeklinde bir tehdittir. İster kendisine, isteese yönettiklerine zulmeden herkes âyet-i kerimenin kapsamına girdiği gibi, ticaretinde insanlara zulmeden tacir de hırsızlık yapan da benzerleri de girmektedir.
Fudayl b. Riyad der ki: Sen, bir zalimin bir diğer zalimden intikam aldığını görecek olursan, dur ve bu husus Üzerinde hayret ederek dikkatle düşün.
İbn Abbâs da der ki: Allah bir toplumdan razı oldu mu, onların yönetimlerini en hayırlılarına verir. Bir topluma da gazap elti mi, onların yönetimlerini en kötülerinin emrine verir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan şöyle dediği nakledilmektedir: "Kim bir zalime yardım ederse, Allah, o zalimi o kimseye musallat eder."
Âyetin su anlamda olduğu da söylenmiştir: Yarın nasıl ki onları kendilerini azaptan kurtarmaya gücü yetmeyen başkanları ile başbaşa bıracaksak, (dünyada da) onları seçip tercih ettikleri küfür hususunda birbirlerine bırakırız. Yani, âhirette onlara böyle davranacağımız gibi, dünyada da onlara böyle yaparız. Yüce Allah'ın:
"Onu döndüğü o yolda bırakır" (en-Nisa, 4/115) âyetinin: Onu kendisini teslim ettiği şeyle başbaşa bırakırız, anlamına geldiği de söylenmiştir.
İbn Abbâs der ki: Âyetin tefsiri şöyledir; Şanı yüce Allah, bir kavim hakkında kötülük murad edecek olursa, onların yönetimlerini kötü olanlarının eline verir. Buna, yüce Allah'ın şu âyeti de delâlet etmektedir:
"Size isabet eden her bir musibet, kendi ellerinizle kazandıklarınız sebebiyledir." (eş-Şûrâ, 42/30)
130. Âyetin Tefsiri
Ey cin ve İnsanlar topluluğu! İçinizden size âyetlerimi okuyan, bugününüzün gelip çatacağını bildirip sizi uyaran peygamberler gelmedi mi? Onlar: "Nefislerimize karşı şahitlik ederiz" diyecekler. Halbuki, dünya hayatı onları aldattı da, kendi aleyhlerine kâfir kimseler olduklarına şahid oldular.
Yüce Allah'ın:
"Ey cin ve insanlar topluluğu! İçinizden size... gelmedi mi?" âyeti şu demektin Onları bir araya toplayacağımız gün onlara şöyle diyeceğiz: Size birtakım peygamberler gelmedi mi... Görüldüğü gibi burada "onları haşredeceğimiz günü" anlamındaki ibare hazfedilmiştir. Onlar da kendilerini rezil edecek itiraflarda bulunacaklar.
"İçinizden" âyetinin anlamı ise, yaratılış, mükellefiyet ve muhatap alınmak bakımından sizin gibi olanlar, demektir. Cinler de muhatap alınan ve akıl eden varlıklardan oldukları için
"içinizden" diye tıuyrulmuştur. Her ne kadar peygamberler, insanlardan gönderilmiş ise de müzekkerin müennese tağlîb yoluyla (sîga müzekker) geldiği gibi, burada da hitapta insanlar cinlere tağlib edilmişlerdir.
İbn Abbâs der ki: Cinlerin elçileri, işittikleri vahiyleri kavimlerine tebliğ eden kimselerdir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Kavimlerine inzar ediciler olarak geri döndüler." (el-Ahkaf, 46/29)
Mukâtil ile ed-Dahhâk şöyle demektedir: Yüce Allah, İnsanlardan peygamberler gönderdiği gibi, cinlerden de peygamber göndermiştir. Mücahid de şöyle demiştir; Peygamberler (radıyallahü anhsul) insanlardan olur, nüzur (uyarıcılar) ise cinlerden olur. Bundan sonra da yüce Allah'ın:
"Kavimlerine inzâr ediciler olarak geri döndüler" (el-Ahkaf, 46/29) âyetini okudu. İşte İbn Abbâs'ın sözünün anlamı da budur. İleride el-Ahkaf Sûresi'nde (işaret edilen âyette) açıklaması geleceği üzere sahih olan da budur.
el-Kelbî der ki: Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) peygamber olarak gönderilmeden önce rasuller, hem insanlara hem de cinlere gönderilirlerdi.
Derim ki: Bu iddia sahih olamaz. Aksine, Müslim'in Sahih'inde Câbir b. Abdullah el-Ensarî yoluyla gelen hadiste, şöyle dediği kaydedilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Benden önce hiçbir peygambere verilmemiş beş şey bana verildi: (Benden önce) her peygamber özel olarak kendi kavmine gönderildiği halde ben, kırmızıya da siyaha da gönderildim." Buhârî, Teyemmüm 1, Salât 56; Müslim, Mesâcid 3; Nesâî, Ğusl 26; Dârimî, Salât 111. Siyer 28; Müsned, 304. el-Ahkaf Sûresi'nde (işaret edilen âyet-i kerimenin tefsirinde) buna dair açıklamalar gelecektir.
İbn Abbâs der ki: Peygamberler, insanlara gönderilirdi. Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) ise cinlere ve insanlara da peygamber olarak gönderilmiştir. Bunu da Ebû'l-Leys es-Semerkandî nakletmektedir.
Şöyle de denilmektedir: Cinlerden bir topluluk, peygamberlerin çağrılarına kulak verdikten sonra, kendi kavimlerine döndüler ve onlara İşittiklerini haber verdiler. Tıpkı Peygamberimiz ile birlikte cereyan eden durumda olduğu gibi. İşte bunlara peygamber olarak gönderildikleri nass ile tesbit edilmese dahi, onlara "Allah'ın Rasulleri" denilir. Kur'ân-ı Kerîm'de de şöyle buyrulmaktadır:
"O ikisinden de inci ve mercan çıkar." (er-Rahmân, 55/22) Halbuki, inci ve mercan onlardan birisinden çıkartılmaktadır. İnci ve mercan tatlı sudan (değil de) sadece tuzludan çıkar. İşte, peygamberler de cinlerden değil de yalnızca insanlar arasından gönderilmiştir.
Buna göre
"İçinizden" ifadesi, sizden bir türden demektir. Böyle bir tabirin câiz oluşu daha önce her ikisinden de söz edilmiş olmasından ötürüdür.
Şöyle de açıklanmıştır: Kullanılan ifadede peygamberlerin, hepsinden gönderildiğinin ifade edilişi, kıyâmet arasatının her ikisini bir araya getirecek olması ve mahrukat arasından onların hesaba çekilecek olmalarındandır. İşte onlar, sevap ve ceza hususunda kıyâmet arasatında tek bir hesap için toplanacaklarından dolayı o günde âdeta tek bir topluluk imişlercesine, kendilerine tek bir hitapta bulunulacaktır. Çünkü onlar da ilkin Allah'a kulluk için yaratılmışlardır. Sevap ve ceza ise kulluğa karşılık verilecektir.
Diğer taraftan cinler, asıl itibariyle ateş alevinden, bizim aslımız da topraktandır. Fakat onlar, hilkat itibariyle bizden farklıdırlar. Bununla birlikte onların kimisi mü’min, kimisi de kâfirdir. Bizim düşmanımız İblis, onların da düşmanıdır. Onların mü’minlerine düşmanlık eder, kâfirlerini de dost bilir. Onlar arasında da aynı şekilde Şia, Kaderiyye, Murcie gibi değişik fırkalar vardır ve kitap okurlar.
Nitekim yüce Allah, onlar hakkında Cin Sûresi'nde şu buyruklarıyla bazı niteliklerini bize bildirmektedir:
"Gerçekten kimimiz müslümanlar, kimimiz ise zâlimleriz" (el-Cinn, 72/14);
"Gerçekten kimimiz salih kimseleriz, kimimiz bundan aşağıdadır. Biz, çeşit çeşit yolları izleyenler olmuşuz." (el-Cinn, 72/11) Bu açıklamalar yeri gelince görülecektir.
"Okuyan" kelimesi "Peygamberler"e sıfat ve ref mahallîndedir.
"Onlar: Nefislerimde karşı şahidlik ederiz, diyecekler." Yani, Peygamberlerin tebliğ ettiklerine karşı şahidlik ederiz.
"Halbuki dünya hayatı onları aldattı." Bunun, Allah tarafından mü’minlere bir hitab olduğu söylenmiştir. Yani, dünya hayatı bunları aldatmış bulunmaktadır. Bunun da anlamı şudur: Dünya hayatı onları aldattı ve devam edip duracağını sandılar. Îman ettikleri takdirde dünyanın ellerinden gideceğinden korktular.
"Kendi aleyhlerine kâfir kimseler olduklarına şahid oldular." Yani, kâfir olduklarını itiraf ettiler. Mukâtil der ki: Bu ise, organlarının şirk koştuklarına ve neler yaptıklarına dair aleyhlerine şahidlik edeceği zaman gerçekleşecektir.
131. Âyetin Tefsiri
Bu, Rabbinin, haberleri yokken ülkeler halkını haksız yere helâk edici olmadığından dolayıdır.
Yüce Allah'ın:
"Bu", Sîbeveyh'e göre ref mahallindedir. Yani, işte durum budur. ise, şeddelisinden muhafeftir. Yani, Biz bunu onlara şundan dolayı yaptık: Ben herhangi bir ülke halkım, zulümleri, yani şirkleri sebebiyle kendilerine peygamberler gönderip onlar da: Bize herhangi bir müjdeleyici ve uyarıcı gelmemiştir, demedikçe helâk etmem.
Şöyle de açıklanmıştır: Ben, herhangi bir ülkeyi, onlardan şirk koşanların şirki dolayısıyla helâk etmem. O takdirde bu yüce Allah'ın:
"Günahkâr hiçbir kimse başkasının günahını yüklenmez" (el-En'âm, 6/164) âyetine benzer. Eğer Allah, peygamberleri göndermeden önce onları helâk edecek olsa (bunu yapabilirdi). Çünkü O, dilediğini yapmak hakkına sahiptir. Nitekim, Hazret-i Îsa da şöyle dua edecektir:
"Eğer onları azaplandırırsan şüphe yok ki onlar Senin kullarındır." (el-Mâide, 5/118) Buna dair açıklamalar daha önceden geçmişti.
el-Ferrâ'
"Bu" lâfzının nasb mahallinde olmasını da câiz kabul etmiştir. O takdirde âyetin anlamı şöyle olur: O'nun, bunu onlara yapmasının sebebi, haksız yere ülkeleri helâk etmeyişinden dolayıdır.
132. Âyetin Tefsiri
Herkese İşlediklerine göre dereceleri vardır. Rabbin onların işlediklerinden habersiz değildir.
Yüce Allah'ın:
"Herkese" âyeti ile maksat cinler ve insanların herbirisinedir.
"İşlediklerine göre dereceleri vardır." Nitekim bir başka âyet-i kerimede yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"İşte bunlar, cin ve insanlardan kendilerinden önce geçen ümmetler arasında üzerlerine söz (azap) kak olmuş kimselerdir. Çünkü bunlar, hüsrana uğramış olanlardır." (el-Ahkaf, 46/18) Daha sonra şöyle buyrulmaktadır:
"Her biri için işlediklerine göre dereceler vardır. Tâ ki, kendilerine amellerinin karşılığı zulmedilmeksizin verilsin." (el-Ahkaf, 46/19)
İşte bu âyetlerde cinlerden itaat eden kimselerin cennette olacağına, İsyankârların da cehennemde olacaklarına, tıpkı insanlar gibi olduklarına delâletler vardır. Bu hususta yapılmış açıklamaların en doğrusu budur, bunu böyle bilmek gerekir.
"Herkese... dereceleri vardır" âyetinin anlamına gelince; itaat üzere amel eden herkese sevap ve mükâfatta dereceler vardır. Masiyet ile amel eden herkese de ceza hususunda derekeler (aşağı doğru inen azap basamakları) vardır.
"Rabbin, onların İşlediklerinden habersiz değildir." O, ne başka şeylerle oyalanandır, ne de yandandır.
Habersiz olmak (gaflet), başka işle uğraşmaktan dolayı bir şeyin dikkatinden kaçması demektir.
Onların işlediklerinden" âyetini İbn Âmir, (sizin işlediklerinizden anlamına gelecek şekilde) "ye" harfi yerine "te" ile okumuştur. Diğerleri ise "ye" ile okumuşlardır.
133. Âyetin Tefsiri
Rabbin hiç bir şeye muhtaç olmayandır. Rahmet sahibidir. Eğer dilerse sizi giderir, yerinize sizden sonra dilediğini halife yapar. Nitekim sizi de başka bir kavmin soyundan yaratmıştır.
Yüce Allah:
"Rabbin hiç bir şeye muhtaç olmayandır." Yani Onun, yarattıklarına, yarattıklarının amellerine ihtiyacı yoktur.
"Rahmet sahibidir." O, dostlarına ve kendisine itaat edenlere rahmet ile ihsanda bulunur.
"Eğer dilerse sizi" öldürmek ve azap ile kökten imha etmek suretiyle
"giderir, yerinize sizden sonra dilediğini halife yapar." Yani, sizden daha iyi ve daha İtaatkâr İnsanları getirir.
"Nitekim sizi de başka bir kavmin soyundan yaratmıştır." Âyetindeki benzetme edatı olan "kef" nasb mahallindedir. Yani sizi, başka bir kavmin soyundan yaratmış olduğu gibi, sizden sonra dilediklerini sizin yerinize halife yapar.
Şu âyetler da buna benzemektedir:
"Eğer O dilerse ey insanlar, sizi yok eder. Başkalarını getirir" (en-Nisa, 4/1331; "Eğer yüz çevirirseniz, yerinize sizden başka bir kavmi getirir..." (Muhammed, 47/38) Buna göre âyetin anlamı şöyle olur: Sizin yerinize sizden başkasını getirir, sizinle onları değiştirir. Bu; Dinarına karşılık (onun yerine) sana bir elbise verdim," demeye benzer.
134. Âyetin Tefsiri
Gerçekten size va'dolunan hiç şüphesiz gelip çatacaktır. Siz âciz bırakamazsınız.
Yüce Allah'ın:
"Gerçekten size va'dolunan hiç şüphesiz gelecektir" âyetinin, kötülük hakkında vaadlerde kullanılan; 'dan gelmesi muhtemeldir. Mastar ise;'dir. Maksat; ahiretteki azaptır. Böyle olduğu halde hayrın da şerrin de bulunduğu ve hayrın galip getirilmesi suretiyle kıyâmet kastedilmek üzere; Vaa'dettim fiilinden gelmesi de muhtemeldir. Nitekim bu anlamdaki açıklama, el-Hasen'den rivâyet edilmiştir.
"Sîz âciz bırakamazsınız." Yani, kurtulamazsınız. Filan kişi beni âciz bıraktı, derken, elimden kurtuldu, bana galip geldi, demek olur.
135. Âyetin Tefsiri
De ki: "Ey kavmim, bütün gücünüzle yapacağınızı yapın. Ben de yapacağım. Bu yurdun sonunun kimin olacağını yakında bileceksiniz." Şüphesiz zâlimler kurtuluşa eremezler.
Yüce Allah'ın:
"De ki: Ey kavmim, bütün gücünüzle yapacağınızı yapın"
yer alan;
“Bütün gücünüzle yapacağınız" kelimesini, âyetinde yer
Ebû Bekr çoğul olarak; diye okumuştur. Yol" demektir.
Yani siz, izlemekte olduğunuz yol üzere sebat gösterin, Ben de izlemekte olduğum yol üzere sebat göstereceğim.
Şayet: Onlar kâfir oldukları halde İzlemekte oldukları yol üzere sebat göstermekle emrolunmaları nasıl mümkün olur diye sorulacak olursa, cevap şudur: Bu, yüce Allah'ın şu âyetinde olduğu gibi bir tehdittir:
"Az gülsünler, çok ağlasınlar." (et-Tevbe, 9/115) Yüce Allah'ın:
"Bu yurdun sonunun kimin olacağını yakında bileceksiniz" âyeti de buna delalet etmektedir. Yani, sahibinin dolayısıyla övgüye mazhar kılınacağı övülecek akibetin kime olacağını bileceksiniz. Yani, Dar-ı İslâm'da (İslâm yurdunda) kimin muzaffer olacağını, yeryüzüne kimin mirasçı olacağım, âhiret yurdunun (yani cennetin kimin olacağını) bileceksiniz.
ez-Zeccâc der ki " Dünyadaki İmkân ve iktidarınız" anlamındadır. İbn Abbâs, el-Hasen ve en-Nehaî de bunu; kendi tarafınız üzere; el-Kutabî de, kendi mevktiniz, yeriniz üzere diye açıklamışlardır.
"Ben de yapacağım" âyeti, ben de kendi imkânlarımla izlediğim yol üzere çalışacağım demek olup, bu anlamı veren; lâfzı halin buna delâleti dolayısıyla hazfedilmiştir.
"Bu yurdun sonunun kimin olacağını" anlamındaki âyette yer alan ve; Kim" anlamındaki ism-i mevsul anlamında ve nasb mahallindedir. Çünkü "bilmek" anlamındaki fiil, onun üzerinde cereyan etmektedir. Ref mahallinde olması da mümkündür. Çünkü, bir önceki soruda amel etmez, o takdirde fiil muallak olur. Yani: Güzel yurdun akıbetinin hangimizin olacağını bileceksiniz, demek olur. Yüce Allah'ın şu âyeti gibi:
"İki zümreden hangisinin daha iyi hesap ettiğini bilelim diye." (el-Kehf, 18/12) Hamza ve el-Kisâî de Kimin olacağını" şeklinde ("te" ile değil de) "ye" ile okumuşlardır.
136. Âyetin Tefsiri
Onlar, Allah'a yarattığı ekin ve davarlardan bir pay ayırdılar da zanlarınca: "Bu Allah'ın, bu da O'na koştuğumuz ortaklarımızındır" dediler. Ortaklarına ait olan Allah'a ulaşmaz ama, Allah'a ait olanlar ortaklarına ulaşır. Ne çirkin hükmediyorlar!
Yüce Allah'ın:
"Onlar, Allah'a yarattığı ekin ve davarlardan bir pay ayırdılar" âyeti ile İlgili açıklıyacağımız tek bir konu vardır:
Yarattı, yaratır" demektir. Bu âyette bir hazf ve bir ihtisar (kısaltma) vardır. O da şöyledir: Onlar, putları adına... bir pay ayırdılar. Bu hazfe daha sonra gelen ifadeler delâlet etmektedir.
Bu da şeytanın onlara hoş ve süslü gösterdiği şeylerden idi. Nihayet kendilerine ait olan malın bir bölümünü kendi zanlarına göre Allah'a, bir diğer bölümünü de putlara ayırdılar. Bu açıklamayı İbn Abbâs, el-Hasen, Mücahid ve Katade yapmıştır, Yaptıkları açıklamalar anlam itibariyle birbirine yakındır.
Onlar, Allah'ın kendileri için yarattığının bir bölümünü Allah'a, bir bölümünü de Allah'a ortak koştukları putlarına ayırmışlardı. Putlarına ayırdıkları şey, putlara ve onların bakıcılarına harcanmak suretiyle tükenip bitti mi, bu sefer "Allah'a" diye ayırdıkları miktardan tamamlarlardı.
Ancak, misafirlere ve yoksullara harcayarak Allah'a ayırdıkları bölüm bitti mi, onun yerine putlara ayırdıklarından koymazlardı ve şöyle derlerdi: Allah'ın buna ihtiyacı yoktur, bizim koştuğumuz ortaklar ise fakirdir. Bu da onların cehaletlerinden kaynaklanıyordu ve asılsız iddialarından idi.
Asılsız iddia (zu'm) ise yalan demektir. Kadı Şüreyh der ki: Her bir şeyin bir künyesi vardır. Yalanın künyesi ise, İddia ettiler" tabirini kullanmaktır. Onlar, bu hususlarda yalan söylüyorlardı. Çünkü buna dair şer'i bir hüküm inmiş değildi.
Saîd b. Cübeyr, İbn Abbâs'tan şöyle dediğini nakletmektedir: Kim Arapların cahilliklerini öğrenmek istiyor İse, el-En'âm Sûresi'nde 130. âyetten sonrasından itibaren:
"Bilgisizlik yüzünden evlatlarını beyinsizce öldürenler... gerçekten büyük bir zarara uğramışlardır." (el-En'âm, 6/140) âyetine kadar olan bölümleri okusun.
İbnü'l-Arabî der ki: Onun bu söylediği gerçekten doğru bir sözdür. Çünkü onlar, âciz ve kısır akıllarıyla herhangi bir bilgiye ve herhangi bir âdil hükme bağlı olmaksızın, beyinsizce helâl ve haramı tespit ettiler, tasarrufta bulundular. Uydurma putlar ve ilahlar edinmek suretiyle giriştikleri cahilce tasarrufları ise daha büyük bir cehalet ve daha büyük bir günahtır. Çünkü, yüce Allah'a karşı haksızlıklarda bulunmak, mahlukata haksızlık yapmaktan daha büyüktür. Şanı yüce Allah'ın zatında, sıfatında ve yaratmasında bir ve tek olduğunun delili ise, bunun helâl, bunun da haram olduğuna dair delilden daha açık ve daha vazıhtır. Rivâyete göre, adamın birisi Amr b. el-As'a şöyle demiş: Sizler akıllarınızın olgunluğuna, yetkin düşüncenize rağmen taşlara taptınız. Amr şöyle demiş: O akıllara onları yaratan tuzak kurmuştu. İşte, Şanı yüce Allah'ın, Arapların bayağılıklarına ve cehaletlerine verdiği örnek budur. Allah, İslâm ile bunu gidermiş, Rasulünü göndermekle bunu iptal etmiştir. O halde, bize düşen bir daha ortaya çıkmamak üzere onu öldürmek ve bir daha anılmamak üzere onu unutmak idi. Şu kadar var ki, şanı yüce ve mübarek olan Rabbimiz, nassı ile bunu zikretti ve bunu geniş geniş açıkladı. Tıpkı, kendisini inkâr eden kâfirlerin küfrünü sözkonusu ettiği gibi.
Bundaki hikmet ise, -doğrusunu en iyi bilen Allah'tır- evvela O'nun hükmü ezelî bir hükümdür. Küfür ve karıştırmanın kıyâmet gününe kadar ardı arkasının kesilmeyeceğine dair hükmü vardır.
Yahya b. Vessâb, es-Sülemî, el-A'meş ve el-Kisâî ise "ze" harfini ötreli olarak; Zanlarınca" diye okumuşlar, diğerleri ise aynı harfi üstün olarak okumuşlardır ki, bu da iki ayrı söyleyiştir.
"Ortaklarına ait olan Allah'a ulaşmaz" Yani yoksullara gitmezdi,
“..ne çirkin hükmediyorlar." Onların verdikleri bu hüküm ne kadar kötüdür! Zeyd b. Eslem der ki: Allah'a ait olan davarları kestiklerinde üzerlerine putlarının İsimlerinı anarlardı. Diğer taraftan putlarına ait olanları kesecek olurlarsa, üzerlerine Allah'ın ismini anmazlardı. İşte:
"Ortaklarına ait olan Allah'a ulaşmaz ama.," âyetinin anlamı budur. Dolayısıyla onların Allah'ın ismini terk edişleri yerilmelerine sebep teşkil eden bir davranış olup bu da üzerinde Allah'ın ismi anılmadık şeyleri yemeyi terk etmenin kapsamına giriyordu. (Yani, bu da yerilen bir davranış idi).
137. Âyetin Tefsiri
Böylece onların ortakları, müşriklerden bir çoğuna evlâtlarını öldürmeyi de hoş göstermiştir. Hem onları helâk etmek için, hem de dinlerini kendilerine karmakarışık etmek için. Eğer Allah dileseydi bunu yapamazlardı. Artık sen onları yalan ve iftiralarıyla başbaşa bırak.
Yüce Allah'ın:
"Böylece onların ortakları, müşriklerden birçoğuna evlatlarım öldürmeyi de hoş göstermiştir" âyetinin anlamı şudur: Onların ortakları kendilerine, Allah'a bir pay, putlarına da bir pay ayırmayı süslü gösterdiği gibi, aynı şekilde ortakları müşriklerin birçoğuna çocuklarını öldürmeyi de süslü göstermişlerdir.
Mücahid ve başkaları derler ki: Fakir düşerler korkusuyla ortakları kendilerine kız çocuklarını öldürmelerini süslü göstermişlerdi. el-Ferrâ' ve ez-Zeccâc derler ki: Burada "ortaklarından kasıt, putlara hizmetkârlık edenlerdir. Bunların insanlar arasından azıp haddi aşmış olanlar oldukları söylendiği gibi, şeytanlardır diye de açıklanmıştır.
Bununla, ashâb düşerler, ihtiyaç sahibi olurlar korkusuyla ve Savaşta yardımcı olamadıklarından ötürü kız çocukları diri diri gömmeye işaret etmektedir.
Şeytanlara
"ortaklar" adının verilmesi, Allah'a isyan hususunda şeytanlara itaat ederek, itaatin gereği bakımından onları Allah'la birlikte ortak koşmalarından ötürüdür. Denildiğine göre, cahiliyye döneminde kişi, Allah adına şöyle yemin edermiş: Şayet kendisinin şu kadar şu kadar erkek çocuğu olursa, mutlaka onlardan birisini kesip kurban edecektir. Nitekim, oğlu Abdullah'ı boğazlamayı adadığında Abdulmuttalib de böyle yapmıştı.
Diğer taraftan âyet-i kerimede dört kıraat sözkonusu olduğu da söylenmiştir ki, bu kıraatlarin en sahih olanı;
Böylece onların ortakları müşriklerden birçoğuna evlatlarını öldürmeyi de hoş göstermiştir" şeklindeki Cumhûrun kıraati olup aynı zamanda bu kıraat Harameyn ehlinin, Kûfelilerle Basralıların da kıraatidir.
Onların ortakları" kelimesi, Hoş göstermiştir," fiili ile ref olunmuştur. Çünkü ortakları, çocuklarını öldürmeyi hoş ve süslü göstermiş, fakat bizzat kendileri öldürmemişti. O bakımdan, Öldürmeyi" kelimesi de, Hoş gösterdi," fiili ile nasbedilmiştir, " Evlatlarını" kelimesi ise mef'ûle (burada "öldürme" kelimesine) izafe edilmiştir. Halbuki, mastarda aslolan faile izafe edilmektir. Çünkü, mastarın ifade ettiği fiili vücuda getiren fail olduğu gibi, onsuz da olmaz. Bununla birlikte mef'ûl olmayabilir.' Burada, lâfız İtibariyle mef'ûle izafe edilmiş olmakla birlikte; mana itibariyle faile izafe edilmiştir. Zira, ifadenin takdiri şöyledir:
Onların ortakları, müşriklerden birçoğuna çocuklarını öldürmeyi güzel göstermiştir." Daha sonra fail olan muzaf hazfedilmiştir. Yüce Allah'ın şu âyetinde hazfedildiği gibi:
"İnsan, hayır dilemekten usanmaz." (Fussilet, 41/49) Burada ise; O'nun hayır dilemesinden..." takdirindedir. Burada "he" zamiri duanın failidir. Yani insan hayır ile dua etmekten usanmaz demektir. İşte "müşriklerden bir çoğuna, onların ortakları, çocuklarını öldürmelerini süslü göstermesi" anlamındaki âyet da böyledir. Mekkî der ki: Bu, tercih edilen kıraattir. Çünkü bu kıratte Frab sahih olduğu gibi, Cumhûr tarafından kabul edilen kıraat de budur.
İkinci kıraate gelince, "Süslü gösterildi" şeklinde "ze" harfi ötreli olarak; Müşriklerin birçoğunu öldürmeleri" şeklinde "öldürme anlamındaki" mastar merfu' olarak; Evlatlarını" kelimesi esreli olarak, Onların ortakları" da merfu' olarak okuyan el-Hasen'in kıraatidir. (Bu kıraatin anlamı biraz sonra gelecektir.)
(Üçüncü kıraat) İbn Âmir ve Şamlıların kıraati: Hoş gösterildi şeklinde "ze" harfi ötreli olarak; Müşriklerden bir çoğuna evlatlarını öldürmeleri" âyetinde Öldürme mastarı ötreli ve Evlatlarını" kelimesi mansub olarak, Onların ortakları" kelimesini de esreli olarak okumuşlardır ki, bu Ebû Ubeyd'in naklettiği bir kıraattir.
(Dördüncü kıraat); başkası ise Şamlılardan Böylece... hoş gösterildi" şeklinde "ze" harfi ötreli olarak Müşriklerden bir çoğuna öldürmeleri" şeklinde öldürme mastarı merfu' olarak, Evlatlarını" esreli olarak, aynı şekilde; Onların ortakları kelimesini de esreli olarak okumuşlardır.
İkinci kıraat olan el-Hasen'in kıraati câiz bir kıraattir. Bu takdirde; Öldürme", meçhul bir fiilin nâib-i faili (sözde öznesi) olur. Onların ortakları ise, Hoş göstermiştir" fiilinin delâlet ettiği mahzuf bir fiil ile merfu' olur. Yani, Onların ortakları bu işi onlara süslü göstermiştir" takdirindedir.
Buna göre, Zeyd, Amr'ı vurdu anlamında; demek câiz olur. Slbeveyh de şöyle bir mısra nakletmektedir:
"Düşmanlık sebebiyle küçük yaştaki çocuklar Yezid için ağlasın."
Görüldüğü gibi bu da; onun için küçük çocuk ağlasın, anlamındadır, (ve mef'ûl olan Yezid kelimesi mansub gelmesi gerektiği halde merfu' gelmiştir).
İbn Amir ve Ebû Bekr rivâyetiyle Âsım,
"Sabah akşam O'nu oralarda teşbih ederler, bir takım adamlar ki..." (en-Nûr, 24/36-37) diye okumuştur. Bu ifadenin takdiri de: Onu., adamlar teşbih
İbrahim b. Ebi Able de; diye okumuş olup anlamı:
"Ashâbı Uhdudu. o alevli ateş öldürdü" (el-Burûc, 85/4-5) anlamındadır.
en-Nehhâs der ki: Ebû Ubeyd'in, İbn Âmir ve Şamlılardan naklettiği kıraat (üçüncü kıraat), ne konuşma dilinde, ne de şiirde câiz değildir. Nahivciler, sadece zarfın araya girmesi suretiyle muzaf" ile muzafun ileyhi birbirinden ayırmayı câiz kabul ederler. Çünkü, zarfın girmesi onları birbirinden ayırd etmiş olmaz. Zarf olmayan isimlerle ayırmak, bir lahn (yanlış söyleyiş) dir.
Mekkî de der ki: Bu kıraatlerde muzaf ile muzafun ileyhi birbirinden ayırdetmek sözkonusu olduğu için zaaf vardır. Zira böyle bir ayırma şiirde zarflar ile mümkün olur. Zarf çokça kullanılır. Mef ulun bih ile bunları birbirinden ayırdetmek ise, şiirde dahi uzak bir ihtimaldir. Kıraatte bunu câiz kabul etmek daha da uzak bir ihtimaldir.
el-Mehdevî der ki: İbn Âmir'in bu kıraati, muzaf ile muzafun İleyhi birbirinden ayırmayı kabul edenlerin görüşüne göredir. Şairin şu sözü de buna benzemektedir:
"Ben ona kısa mızrağımı öyle bir sapladım ki
Ebû Mezâde'nin genç develere mızrağını saplayışı gibi."
Görüldüğü gibi o, bununla (mef'ûlü olan "genç develer" anlamındaki kelimeyi) Ebû Mezâde'den sonra zikretmesi gerekirken önce zikretmiştir. Yine şair şöyle demiştir:
"Olduğu gibi devam edip gitmektedir, artık Abdu'l-Kayslılar da
Kalplerindeki kinlerini rahatlatmış bulunmaktadır."
(Burada da "kalplerinin kinleri" anlamındaki izafe yan yana gelip birîbirlerinden ayrılmaması gerektiği halde muzaf ile muzafun ileyhin arasına "Abdulkays" kelimesi girmiş bulunmaktadır).
Ebû Ganim Ahmed b. Hamdan en-Nahvi der ki: İbn Âmir'in kıraati Arapçada câiz değildir. Bu, alim birisinin bir yanılgısıdır. Alim bir kimse yanılacak olsa, ona tabi olmak câiz olmaz ve onun bu yanılgısı İcma esas alınarak reddedilir. Aynı şekilde âlimler arasında yanılan veya hata edenlerin de icma esas alınarak vazgeçmeleri gerekmektedir. Çünkü, böyle bir şey, doğru olmayan üzerinde ısrardan daha uygundur. Nahivciler ancak zaruret halinde şairin muzaf ile muzafun ileyhin arasını zarf getirerek ayrılmasını kabul etmişlerdir. Çünkü araya giren zarf onları birbirinden ayırmış sayılmaz. Şairin şu beyitinde olduğu gibi:
"Tıpkı yahudinin -bir gün eliyle kitabın kimisi yakın,
Kimisi uzak düşen kelimelerle yazılışı gibi."
Bir başka şair de şöyle demektedir:
"Develer bizleri hızlıca taşıyıp götürdüklerinden dolayı âdeta
Deve eğerlerinin geri taraflarından çıkan sesleT, piliçlerin sesleri gibiydi."
Bir başka şair de şöyle demektedir:
"Sâtidemâ adındaki dağı görünce döktü gözyaşlarını -Bugün- onu kınayana Allah iyilik versin."
el-Kuşeyrî der ki: Bazıları bunun çirkin olduğunu söylemişlerdir. Ancak, bunun çirkin olmasına imkân yoktur. Çünkü kıraat, eğer Peygamber sallallahü aleyhi ve sellemTdan tevâtüren sabit olacak olursa, aksine o, çirkin değil, fasihtir. Diğer taraftan bu kabilden kullanımlar, Arap dilinde de geçtiği gibi, Hazret-i Osman mushafında; Onların ortakları" kelimesi "ye" ile yazılmıştır ki, bu da İbn Âmir’in kıraatine (doğruluğuna) delildir. Bu kıraatte de "öldürme" ortaklara izafe edilmiştir. Çünkü, bu işi onlara süslü gösteren ve yapmaya davet eden, onların Allah'a koştukları ortaklardır. O halde burada fiil, aslen gerektiği şekilde failine izafe edilmiştir. Şu kadar var ki, muzaf ile muzafun İleyhin arası başka kelimelerle ayrılmış ve mef'ûl takdim edilerek olduğu gibi mansub bırakılmıştır. Zira, mef'ûl mana itibariyle müteahhirdir. Muzafi da tehir edip onu hali üzre mecrur bırakmıştır. Zira öldürmeden sonra mütekaddim olarak gelmesi gerekirdi. İfadenin takdiri de şöyledir: İşte böylece müşriklerin bir çoğuna onların koştukları ortaklar, çocuklarını öldürmelerini süslü göstermiştir.
en-Nehhâs der ki: Ebû Ubeyd'den başkasının naklettiğine gelince; -ki, bu da dördüncü kıraattir- caizdir. Buna göre ise, "onların ortakları" anlamındaki kelime "evlatları" kelimesinden bedel olur. Zira onların evlatları, neseb ve mirasta onların ortaklarıdırlar. Bu dördüncü kıraate göre ise âyetin anlamı şöyle olur: Böylece müşriklerden bir çoğuna -miras ve nesebte- ortakları olan evlatlarının öldürülmesi süslü gösterilmiştir.
"Hem onları helâk etmek için, hem de" kendileri için beğenip seçtiği
"dînlerini kendilerine karma karışık etmek için." Yani, onlara batılı emreder ve dinleri hususunda onları şüpheye düşürürler. Halbuki daha önceden Hazret-i İsmail'in dini üzere idiler ve onun dininde çocukların öldürülmesi diye bir şey sözkonusu değildi. Böylelikle Hazret-i İsmail'in dininin üzeri örtülmüş olur. İşte bu şekilde dinlerini kendilerine karma karışık ederler.
"Eğer Allah dileseydi bunu yapamazlardı." Bununla yüce Allah, onların kâfir oluşlarının Allah'ın meşîetiyle olduğunu beyan etmektedir. Bu da Kaderiyye'ye bir redtir.
"Artık sen onları iftiralariyla başbaşa bırak." Bununla onların: Allah'ın ortakları vardır, şeklindeki sözlerini kastetmektedir.
138. Âyetin Tefsiri
Onlar, zanlarınca: "Bu davarlar ve ekinler dokunulmazdır. Onları dilediğimizden başkası yiyemez. Bir takım davarların da sırtları haram kılınmıştır" dediler. Bir takım hayvanlar da vardır ki, Allah'a İftira ederek üzerlerine O'nun ismini anmazlar. O, onları bu İftiraları yüzünden cezalandıracaktır.
Şanı yüce Allah, cahilliklerinin bir başka çeşidini sözkonusu etmektedir. Eban b. Osman
“Dokunulmaz" kelimesini "hâ" ile "cim" harflerini ötrelî olarak okumuş, el-Hasen ve Katade ise "hâ" harfini üstün, "cim" harfini sakin olarak okumuştur ki, aynı manada iki ayrı söyleyiştir. Yine el-Hasen'den, "hâ" harfini ötreli olarak okuduğu da rivâyet edilmiştir. Ebû Ubeyd, Harun'dan şöyle dediğini nakletmektedir: el-Hasen, Kur'ân-ı Kerîm'in tümünde bu kelimenin geçtiği yerlerde "hâ" harfini ötreli olarak okumakla birlikte, yüce Allah'ın:
"Bir perde ve belirli bir sınır kıldı." (el-Furkan, 25/53) âyetinde ise "hâ" harfini esreli okumaktadır.
İbn Abbâs ve İbn ez-Zübeyr'den, bu kelimeyi şeklinde "cim" harfinden önce "radıyallahü anh" harfi ile okuduktan rivâyet edilmiştir. Ubeyy'in Mushaf'ında da böyledir. Bu hususta iki görüş vardır. Bir görüşe göre bu kelime de cezbetmek, kendisine doğru çekmek anlamını veren kelimeleri gibidir. Diğer bir görüşe göre -ki bu daha sahihtir- bu okuyuş, 'dan gelmektedir. Bunun anlamı ise, darlık ve günah manasına gelen "el-Harec"in bir başka söyleyişidir. Bunun da manası, yasak ve haram demektir. "Filan kişi yasak ve haram olduğundan şüphe ettiği şeylere girmek hususunda kendisi aleyhine teharruc eder (İşi daraltır)" tabiri de buradan gelmektedir.
"Hicri dokunulmaz" lâfzı müşterek bir lâfızdır. Burada da yasak ve haram anlamındadır. Aslı, engellemek, menetmek demektir. Akla "hicr" denilmesi, çirkinlikleri yasak kabul edişinden dolayıdır. "Filan kişi hakimin hicri (hacri) altındadır" tabiri de hakimin onun için tayin ettiği kısıtlılık altındadır, demektir. Hacr altına almak ile hicr altına almak aynı şeydir. Hicr, akıl demektir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Bunda akıl sahibi olanlar için bir yemin vardır değil mi?" (el-Fecr, 89/5) Hicr, aynı zamanda kısrak anlamındadır. Akrabalık anlamına da gelir. Şair der ki:
"Benden uzaklaştırmak istiyorlar onu, halbuki o,
Benim için oldukça yakındır ve benim yakın akrabamdır."
"İnsanın yakını" anlamında hicr ve hacr kelimesi kullanılır. Ancak hacr kelimesinin kullanımı daha çoktur. Buna göre âyetin anlamı şöyle olur: Onlar, bir takım davarları ve ekinleri dokunulmaz kabul ederek putlarına ayırdılar ve:
"Onları dilediğimizden başkası yiyemez" dediler. Burada, yiyebilecekler ise, putların hizmetkârlarıdır.
Daha sonra yüce Allah bunun, hakkında şer'i bir hükmün varid olmadığı bir tahakküm (indî, delilsiz olarak hüküm verme) olduğunu beyan etmektedir ki, "zanlarınca" diye buyurmuş olması da bundan ötürüdür.
"Bir takım davarların da sırtları haram kılınmıştır." Âyetiyle, daha önce putlarına ayırıp da onlar için Sâibe kıldıkları davarları kastetmektedir. Mücahid der ki: Bundan kasıt, Bahire, Vasîte ve Hâm'dır.
"Bir takım hayvanlar da vardır ki... üzerlerine O'nun ismini anmazlar." Bunlarla da ilahları için kestiklerini kastetmektedirler. Ebû Vail der ki: Sırtlarına binerek hacca gitmezler, demektir.
"Allah'a İftira ederek" yani, Allah'a iftira etmek için. Buna göre; İftira ederek" kelimesi, mef'ûlün leh olarak nasbedilmistir. Mastar (mef'ûlvi mutlak) olduğu için mansub olduğu da söylenmiştir. Allah'a iftira etmeleri ise, bize bunu Allah emretti demelerinden ötürüdür.
139. Âyetin Tefsiri
Ve dediler ki: "Şu davarların karınlarındakiler yalnız erkeklerimize helâl, kadınlarımıza haramdır. Şayet ölü (doğar) ise, onlar bunda ortak olurlar." (Allah) Onlara bu yakıştırmalarının cezasını verecektir. Muhakkak ki O, Hakîmdir, Alimdir.
Yüce Allah'ın:
"Ve dediler ki: Şu davarların karınlarındakiler, yalnız erkeklerimize helâl, kadınlarımıza haramdır." Bu onların cahilliklerinin bir başka çeşididir, İbn Abbâs der ki: Karınlarında olanlardan kasıt, süttür, Onlar sütü erkeklere helâl, dişilere haram kılmışlardı. Ceninler olduğu da söylenmiştir. Ceninleri bizim erkeklerimize helâldir, demişlerdi. Diğer taraftan bu davarlardan her hangi birisi ölecek olursa, onu da erkeklerle kadınlar beraber yerlerdi.
"Yalnız" kelimesinin sonundaki yuvarlak "te" harfi mübalağa ifade etmek içindir. Çok bilgin bir adam ve neseb bilgini kişi" kelimeleri de bunun gibidir ki, bu açıklamalar el-Kisâî ve el-Ahfeş'den nakledilmiştir. kelimesi, ötreli olarak okunuşu mübtedâsının haberidir. el-Ferrâ' ise der ki: Bu kelimenin müennes gelmesi
"davarlar" anlamındaki kelimesinin müennesliğinden dolayıdır. Ancak bu açıklama bazılarına göre bir yanlışlıktır. Zira, davarların karınlarında bulunanlar, onların türünden değildir. O bakımdan yüce Allah'ın:
"Bir yolcu kafilesinin biri onu alır" (Yûsuf, 12/10) âyetine benzememektedir. Çünkü bu ifade; Yolcu kafilesinden bir yolcu" takdirindedir. Şu kadar var ki, bu (el-Kisâî ve el-Ahfeş'in açıklamalarının) yanlış olmasını gerektirmez.
Nitekim el-Ferrâ' şöyle demektedir: Davarların karınlarında bulunanlar da onlar gibi davarlardır. O bakımdan "davarlar" müennes olduğundan dolayı o da müennes gelmiştir. Yani, davarların karınlarında bulunan davarlar yalnızca erkeklerimize helâldir, anlamındadır. Bunun, karınlarında bulunanların tamamı anlamında olduğu da söylenmiştir.
Şöyle de açıklanmıştır: lâfzı sütlere veya ceninlere racidir. O bakımdan müenneslik manaya binaen, müzekkerlik de nassa binaen gelmiştir. İşte bundan dolayı lâfız nazar-ı itibara alınarak; Kadınlarımıza haramdır" diye buyurulmuştur. Eğer manaya uygun lâfız kullanılacak olsaydı, denmesi gerekirdi. Bu görüşü de el-A'meş'in, sonda "te"siz olarak; Yalnız" şeklindeki kıraati desteklemektedir.
el-Kisâî de der ki: Bu kelimenin "te'li kıraati de "te"siz kıraati de aynıdır. Şu kadar var ki, sona gelen "te" mübalağa, içindir. Tıpkı -az önce geçtiği gi bi-: (Buyû'k bir dahi, büyük bir alim adam demek gibi). Katade ise bu keli meyi, şeklinde, 'ın sılası olan zarftaki zamirden hal olmak üzere okumuştur. Nitekim Evde ayakta duran kişi Zeyd'dir demeye benzer. Basralıların görüşü budur.
el-Ferrâ'ya göre ise, kat' üzere (önceki kelimenin sonunda vakıf yapılarak) mansub olur, Aynı şekilde Saîd b. Cübeyr'in; şeklindeki kıraati hakkında da bu açıklama yapılabilir.
İbn Abbâs ise, izafet terkibi şeklinde; diye okumuştur ki, ikinci bir mübteda olur. Haberi de Erkeklerimize... dir" şeklindedir. Cümk de bütünüyle 'nın haberi olur. Bununla birlikte İbn Abbâs'ın kıraatine göre bu kelimenin 'nın bedeli olması da mümkündür. Böylelikle bunda betş ayrı kıraat sözkonusu olmaktadır.'
"Kadınlarımıza haramdır" yani, kız çocuklarımıza haramdır, şeklindeki açıklama İbn Zeyd'den nakledilmiştir. Başkası eşlerine ve hanımlarına haramdır, diye açıklamaktadır.
"Şayet ölü İse" âyetindeki Olur" kelimesi, "ye" ile de "te" İle de okunmuştur. Yani, bu davarların karınlarında bulunan ölü (meyte) olursa,
"onlar bunda ortak olurlar." Yani erkekler ve kadınlar onu ortaklaşa yerler. Burada; Bunda" denilmesinin sebebi, "meyte (ölü)" ile hayvanın kastedilişinden dolayıdır. Bu da "ye" ile kıraati pekiştirmektedir.
“Ölü" kelimesinin merfu' okunuşu, ölürse, yahut ölüm sözkonusu olursa, anlamını verir. Ölü şeklinde nasb ile okunması ise: Ve eğer o canlı ölü çıkarsa,, anlamını verir.
"Onlara bu yakıştırmalarının" yalan ve iftiranın "cezasını verecektir."
Yani, bundan dolayı onları azaplandıracaktır.
"Yakıştırmaları" kelimesinin nasbedilmesi, mecrur gelmesini gerektiren edatın hazf edilmesinden ötürüdür."Bu yakıştırmaları dolayısıyla (onları cezalandıracaktır)" anlamına gelir.
Ayet-i kerimede ilim adamının kabul etmeyecek olsa dahi, görüşünün tutarsızlığını bilip onu nasıl reddedeceğini bilsin diye kendisine muhalefet edenin görüşlerini bilmesi gerektiğine dair bir delil vardır. Çünkü yüce Allah, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a ve onun ashâbına söylediklerinin tutarsızlığını bilmeleri için çağdaşları olan ve kendilerine muhalif olanların görüşlerini bildirmiştir.
140. Âyetin Tefsiri
Bilgisizlik yüzünden evlâtlarını beyinsizce Öldürenler ve Allah'ın kendilerine İhsan buyurduğu rızkı Allah'a iftira ederek haram sayanlar, gerçekten büyük bir zarara uğramışlardır. Şüphesiz onlar sapmışlar ve doğru yolu da bulamamışlardır.
Yüce Allah, kız çocuklarını diri diri gömmeleri, Bahîra'yı ve diğer davarları kendi akıllarına dayanarak haram kılmaları sebebiyle büyük zarara uğradıklarını haber vermektedir. Onlar, akıllarıyla koydukları bu hükümler sonucunda fakir kalırlar, korkusuyla çocuklarını beyinsizce öldürdüler, diğer taraftan fakir düşmekten korkmaksızın, mallarından bir takım şeyleri kendilerine yasak kıldılar. Yüce Allah, bunun, onların görüşlerindeki çelişkiden kaynaklandığını, beyan etmektedir.
Derim ki: Araplar arasında yüce Allah'ın başka bir yerde zikrettiği gibi fakirlik korkusuyla çocuklarını öldürenler vardı. Aynı şekilde onları öldürmekte herhangi bir gerekçe göstermeksizin, sırf beyinsizliklerinden ötürü çocuklarını öldürenler de vardı. Bunlar ise Rabialılar ve Mudarlılardı. Bunlar, hamiyetlerinden ötürü kız çocuklarını öldürürlerdi. Nitekim aralarından melekler Allah'ın kızlarıdır, diyenler ve böylelikle Allah'ın kızları kabul ettikleri melekleri, kızlarla bir tutanlar vardı.
Rivâyet edildiğine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in ashâbından bir adam Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın huzurunda devamlı sıkıntılı ve kederli dururmuş. Bir sefer Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ona sormuş: "Ne diye üzüntülüsün?" Ey Allah'ın Rasulü demiş. Ben, cahiliye döneminde bir günah işledim. Müslüman olsam dahi Allah'ın o günahımı bana bağışlamayacağından korkuyorum. Hazret-i Peygamber Ona: "Bu günahını bana bildir" demiş. Adam: Ey Allah'ın Rasulü, ben kız çocuklarını öldürenlerden idim. Benim bir kız çocuğum oldu. Hanımım onu öldürmeyip bırakmam için bana yalvarıp yakardı. Ben de onu öldürmedim. Nihayet büyüdü, yetişti. En güzellerden bir kadın oldu. Evlenmek için ona talib oldular. Ancak hamiyet (kıskançlık duyguları) beni sardı. Ne onu evlendirmeye gönlüm tahammül etti, ne de evde kocasız bırakmaya. Hanıma: Filan filan kabileye, akrabalarımı ziyaret etmek üzere gitmek istiyorum, kızını da benimle gönder, dedim. Annesi bundan dolayı sevindi, elbiselerle, süs ve takılarla onu süsledi. Bu hususta kendisine ihanet etmemem için benden sözler aldı. Kızımı alıp bir kuyu başına gittim. Kuyuya baktım. Kız, kendisini kuyuya bırakmak istediğimi anladı. Bana sımsıkı sarılıp ağlamaya ve: Babacığım bana ne yapmak İstiyorsun dedi, ben de ona merhamet ettim. Bir daha kuyuya baktım. Yine hamiyet gelip beni buldu. Yine kız bana sarıldı ve şöyle demeye koyuldu: Babacığım, annemin emanetini zayi etme. Ben, bir kuyuya bakıyor, bir de kıza bakıyor ve şefkat duyuyordum. Nihayet şeytan bana galip geldi. Onu yakaladığım gibi baş aşağı kuyuya attım. Kuyuda bana: "Babacığım beni öldürdün, diyordu. Sesi kesilinceye kadar orada durdum, sonra da geri döndüm. Bunun üzerine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da, ashâbı da ağladı ve şöyle buyurdu: "Şayet cahiliyyede yaptıkları dolayısıyla her hangi bir kimseyi cezalandırmam bana emredilmiş olsaydı, şüphesiz seni cezalandırırdım."
141. Âyetin Tefsiri
Çardaklı ve çardaksız o bağları, tİsimleri çeşitli hurmaları, ekinleri, birbirine hem benzeyen, hem benzemeyen zeytinleri, narları yaratıp yetiştiren O'dur. Bunların her biri meyve verdiği zaman meyvelerinden yeyin. Devşirilip biçildiği gün de hakkını verin. İsraf etmeyin. Çünkü O, israf edenleri sevmez.
Bu âyete dair açıklamalarımızı yirmi üç başlık halinde sunacağız:
1. Yaratan Allah:
"Çardaklı" yani, çardaklar üzerinde yükseltilmiş bağları
"ve çardaksız" yükseltilmemiş
"o bağları... yaratıp yetiştiren" var eden
"O'dur."
İbn Abbâs der ki:
"Çardaklı" bahçelerden kasıt, üzüm bağlan, ekinler ve kavun türü yerde yayılan şeylerdir.
"Çardaksız bağlar"dan kasıt ise, hurma ağacı ve diğer ağaçlar gibi gövdeleri üzerinde yükselen ağaçlardır. Şöyle de açıklanmıştır: Çardaklılardan kasıt, ağaçları yükselenlerdir. Çünkü bu kelime, asıl itibariyle yükselmek anlamına gelen; dan gelmektedir.
Yine İbn Abbâs'dan nakledildiğine göre, "çardaklılardan kasıt, İnsanların destekleyerek tesbit edip dallarını yükselttikleri ağaç türleridir. "Çardaksizlardan kasıt ise, düz ovalarda ve dağlarda yetişen meyvelerdir. Buna da Hazret-i Ali'nin bu anlamdaki kelimeleri; Yere dikilmiş ve dikilmemiş" anlamında "ğayn ve sîn" harfi ile okuyuşu delildir.
2. Tadlan Farklı Hurma Ve Ekinler:
Yüce Allah:
"Tİsimleri çeşitli hurmaları, ekinleri" âyetinde (hurmaları), aslında bağ ve bahçelerin kapsamına girmekle birlikte ayrıca özel olarak zikretmesi, üstün değerleri dolayisıyladır. Nitekim daha önce de bu türden açıklamalarımızı el-Bakara Sûresi'nde yüce Allah'ın:
"Kim Allah'a, meleklerine... düşman olursa" (el-Bakara, 2/98) âyetini açıklarken belirtmişdik.
"Tİsimleri çeşitli" yani, tİsimleri itibariyle kimisi oldukça hoş ve güzel, kimisi daha aşağı seviyede olmak üzere meyveler yaratmıştır. Yüce Allah'ın tad için "yenen şey" anlamına gelen; tabirini kullanması, meyvelerinin yenilmesi dolayısıyladır.
"Tİsimleri" kelimesi ise mübtedâ olarak merfu'dur. "Çeşidi" ise onun sıfatıdır. Ondan önce gelip mansub olan bir kelimenin de yanında yer alınca nasbedilmiştir. Nitekim Yanımda aşçı bir köle vardır," demek de bu kabildendir. Şair de şöyle demiştir:
"Kötülük yaygındır, bir kuyuda karşılaşır seninle,
Salih kadınların ise üzerlerinde kapalıdır kapıları."
Çeşitli" kelimesinin hal olarak nasbedildiği de söylenmiştir.
Ebû İshâk ez-Zeccâc der ki: Bu, nahiv bakımından içinden çıkılması zor bir meseledir. Çünkü, şöyle denilmektedir: Onları yaratan Allah'tır. Fakat, onların meyveleri demek olan tİsimleri (kendiliklerinden) farklı ve çeşitli değildir. Buna şöyle cevap verilir: Şanı yüce Allah:
"her şeyi yaratandır" (el-En'âm, 6/102) buyruğunca bunları da yaratmıştır. Böylelikle yüce Allah bunları, tİsimleri farklı alarak yaratmış olduğunu bildirmektedir. Yani O, bunları yaratırken, meyvelerinde farklılığı, çeşitliliği takdir etmiş olarak yaratmıştır.
Sîbeveyh bunu şu sözleriyle açıklamaktadır: Ben, beraberinde yarın kendisiyle avlanacağı bir şahin bulunan bir adama uğradım" diyerek hal yapılır. NitekimEve mutlaka yiyenler ve içenler olarak gireceksinizdir" derken, bunu gerçekleştireceksiniz demek istemektedir. Üçüncü bir cevap da şu şekildedir: Allah bunları yarattığında bile tİsimleri çeşitli idi. Yani, eğer bunların yaratılış esnasında tİsimleri bulunsaydı dahi, bu tİsimleri farklı olacaktı.
Burada (hurma ve ekin tesniye olduğu halde) onlara uygun;
"İkisinin tİsimleri" demeyişinin sebebi, zamirin ikisinden birisine iade edilmesiyle yetinmiş olmasıdır. Yüce Allah'ın:
"Onlar, bir ticaret veya bir eğlence gördükleri zaman... ona doğru yöneldiler" (el-Cum'a, 62/11.) âyeti de ikisine doğru yöneldiler anlamındadır. Bu anlamdaki açıklamalar önceden geçmiş bulunmaktadır.
3. Allah'ın Varlığının Delilleri Ve Bize Lütufları:
"Birbirine hem benzeyen, hem benzemeyen" anlamındaki âyetler, hal olarak nasbedilmiş olup buna dair açıklamalar az önce geçmiş bulunmaktadır. "Zeytinleri, narları" âyeti de öncekilere atfedilmektedir.
Bunların yaratılışında şu üç hususa delil getirilmektedir. Evvelâ, değişen şeylerin -önceden de geçtiği gibi- mutlaka bir değiştiricisinin bulunduğudur. İkinci olarak, bunlarda şanı yüce Allah'ın bize lütuflarına delil vardır. Çünkü O, bizi yarattığında dileseydi bize gıda yaratmayabilirdi. Gıda yarattığı takdirde de o gıdanın görünüşü güzel, tadı hoş olmayabilirdi. Bu şekilde yaratmış olsa dahi, devşirilmesi kolay olmayabilirdi. Baştan beri O, bunları bu şekilde yaratmak zorunda değildi. Çünkü, Allah'ın herhangi bir işi yapması, O'nun hakkında vacip olamaz. Üçüncü olarak da; ilahî kudrete delil vardır. Çünkü, aşağı doğru akmak özelliğine sahip olan su, bir ve tek ve gayblan bilen Allah'ın kudretiyle ağacın aşağı bölgelerinden yukarılarına doğru çıkabilmektedir. Nihayet, dallarının ucuna vardı mı, orada da ağacın cinsinden olmayan yapraklar var olur. Ayrıca, belli bir hacmi,"" parlak bir rengi, yeni bir mahsul ve lezzetli bir tadı olan meyveler de çıkar.
Peki, bunların tabiat ve cinsleri nerede kaldı? Nerede filozoflar ve onların sürdükleri delil ve açıklamaları? Acaba tabiat bu kadar sağlam ve güzel iş yapabilir mi? Yahut da bu hayret verici düzenlemeyi gerçekleştirebilir mi?
Kesinlikle hayır. Aklen, böyle bir şeyin tabiat tarafından yapılabilmesi, mümkün değildir. Bunları, ancak hay, alîm, kadir ve irade sahibi olan Allah yapabilir. Her şeyde varlığına delil bulunan ve her şeyin sonunda kudreti görülen Allah'ın şanı ne yücedir.
Âyetler Arası İlişki:
Bu âyetin, kendisinden önceki âyetlerle ilişkisi yönüne gelince: Kâfirler, Allah'a yalan iftirada bulunup onunla beraber ortaklar koşarak kendiliklerinden helâl ve harama dair hükümler koyduklarından ötürü, O da, her şeyi yaratanın kendisi olduğunu, bütün bu eşyayı kendilerine rızık olarak verenin O olduğunu belirterek, onlara vahdaniyetinin delillerini gösterdi.
4. İki Emir Ve İki Ayrı Hüküm:
Yüce Allah'ın:
"Bunların her biri meyve verdiği zaman meyvelerinden yeyin. Devşirilip biçildiği gün de hakkını verin" âyetinde "yap" kipinde gelmiş iki fiil vardır. Bunlardan birisi yüce Allah'ın:
"Yer yüzünde dağılın" (el-Cumua, 62/10) âyetinde olduğu gibi, mübahlık ifade eden bir emirdir, diğeri ise vücup ifade eder. Şeriatte mübahlık İfade eden emir ile vücup ifade eden emrin bir arada bulunmasına engel yoktur.
Yüce Allah, hakkın verilmesi emrini vermeden önce onlardan yeme nimetini zikrederek başladı ki, baştan beri nimet ihsan etmenin tekliften önce O'nun lütfundan ötürü gerçekleştiğini beyan etsin.
5. Mahsuldeki "Hakk"In Mahiyeti:
Yüce Allah'ın:
"Devşirilip biçildiği gün de hakkını verin" âyeti ile ilgili olarak ilim adamları, bu hakkın ne olduğunun açıklanması hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Enes b. Mâlik, İbn Abbâs, Tavus, el-Hasen, İbn Zeyd, İbnü'l-Hanefîyye, ed-Dahhâk ve Said b. el-Müseyyeb buradaki hakkın, farz olan zekât, öşür (onda bir) ve öşrün yarısı (yirmide bir) olduğunu söylemişlerdir. Bu görüşü İbn Vehb ve İbnü’l-Kasım da Mâlik'ten bu âyetin tefsiri ile ilgili olarak nakletmişlerdir. Şâfiî mezhebi âlimlerinden bazısı da bu görüşü kabul etmiştir. ez-Zeccâc'ın naklettiğine göre; bu âyet-i kerimenin Medine'de indiği de söylenmiştir.
Ali b. el-Hüseyin, Atâ, el-Hakem, Hammâd , Saîd b. Cübeyr ve Mücâhid ise, şöyle demişlerdir: Bu, zekâtın dışında, malda bulunan bir haktır. Allah, bu hakkın mendup olarak verilmesini emretmiştir. Bu görüş, İbn Ömer ve -yine-Muhammed b. el-Hanefîyye'den de rivâyet edilmiştir. Ayrıca Ebû Said el-Hudrî bunu Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan da rivâyet etmiştir.
Mücahid der ki: Malını devşirdiğîn vakit, yoksullar yanına gelecek olurlarsa, sen onlara biçtiğin başaklardan bir miktar ver. Hurmalarını topladığın vakit onlara da salkımlardan bir miktar ver. Ekini toplayıp dövüp sallallahü aleyhi ve sellemurduğun vakit de onlara ondan bir miktar bırak. Onun, Ölçeğini de bilip öğrendin mi, bu sefer ondan zekâtını çıkartıp ver.
Bu hususta üçüncü bir görüş daha vardır ki, bu görüşe göre bu emir zekât emriyle neshedilmiştir. Çünkü bu sûre Mekke'de inmiş, zekâtı emreden:
"Onların mallarından bir sadaka (zekât) al" (et-Tevbe, 9/103);
"Namazı dosdoğru kılınız ve zekâtı veriniz" (el-Bakara, 2/43) âyeti ise, ancak Medine'de nâzil olmuştur.
İbn Abbâs, İbnü'l-Hanefîyye, el-Hasen, Atiyye el-Avfî, en-Nehaîve Saîd b. Cübeyr'den de bu görüş rivâyet edildiği gibi, Süfyan da şöyle demiştir: Ben, es-Sü,ddî'ye bu âyet hakkında sordum da şu cevabt verdi: Bunu öşür ve öşrün yarısı(nı emreden zekât) neshetmiştir. Ben, bunu kimden naklediyorsun diye sorunca, o da: İlim adamlarından, diye cevapladı.
6. Yerden Yetişen Mahsullerin Zekâtı:
Yenecek olsun, olmasın yerin bitirdiği her şeyde zekâtın vacib olduğunu ileri süren Ebû Hanîfe, bu âyet-i kerîme ile Hazret-i Peygamberin: "Semânın suladığı mahsullerde öşür, deve sırtında taşınan veya (kuyudan) çekilen kovalarla sulanan mahsullerde de öşrün yarısı vardır"Aynen ve kimileri farklı lâfızlarla, aynı manada olmak üzere: Buhârî, Zekat 55; Müslim, Zekat 7; Ebû Dâvûd, Zekât 12; Tirmizî, Zekât 14; Nesâî, Zekât 25; İbn Mâce, Zekât 17, Muvatta’'; Zekât 33: Müsned, I, 145, 111, 341, 353, V, 233. âyetinin umura ifade edişini delil olarak göstermiştir. Ebû Yûsuf da Ebû Hanîfe'den şunu nakletmiştir: Onun, ot, yonca, saman (eskiden ok yapımında, günümüzde de kurşun kalem tahtası yapımında kullanılan) farisi kamışı ve şeker kamışı müstesnâdır.
Fakat Cumhûr bu görüşü kabul etmemektedir. Çünü onlara bu hadisten maksadın nelerden öşür alınacağını ve nelerden öşrün yarısı alınacağını beyan etmektir. Ebû Ömer (b. Abdi’l-Berr) der ki: Bildiğim kadarıyla ilim adamları arasında buğday, arpa, hurma ve kuru üzümde zekât vermenin vacip olduğu hususunda hiçbir görüş ayrılığı yoktur. Bir kesim ise, bunların dışında kalan (zirai mahsullerde) zekât olmadığını söylemişlerdir. Bu görüş de el-Hasen, İbn Sirîn ve en-Nehaîden rivâyet edilmiştir.
Küfe âlimlerinden İbn Ebi Leylâ ve es-Sevrî, el-Hasen b. Salih, İbnü’l-Mübarek ve Yahya b. Vessab da bu görüşü benimsedikleri gibi, Ebû Ubeyd de bu kanaattedir. Bu, aynı zamanda Ebû Mûsa'dan Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan yoluyla da rivâyet edilmiştir ki, Ebû Mûsa'nın kabul ettiği görüş de bu idi. Ebû Mûsa, ancak buğday, arpa, hurma ve kuru üzümden zekât alırdı. Bunu da Veki’, Talha b. Yahya'dan, o, Ebû Burde'den, o, babası yoluyla zikretmiştir.
Mâlik ve arkadaşları ise şöyle demişlerdir: Gıda olarak kullanılan ve uzun süre saklanabilen her şeyde zekât farzdır. Şâfiî de bu görüştedir. Ayrıca Şâfiî şöyle demektedir: Kuruyup saklanan ve yiyecek olarak kullanılan şeylerden zekât alınması vaciptir. Zeytinde ise zekât yoktur, çünkü o bir katıktır. Ebû Sevr de böyle demiştir, İmâm Ahmed'in ise bu konuda farklı görüşleri vardır. Bunların en kuvvetli olanlarına göre zekât, eğer vesk ile ölçülebilir ise, Ebû Hanîfe'nin dediği her şeyde zekât vaciptir.
Bu sebepten dolayı İmâm Ahmed, vesk ile ölçüldüğünden dolayı bademde zekâtın vacip olduğunu kabul ederken, satışı sayılarak sözkonusu olduğundan dolayı cevizde zekâtın olduğunu kabul etmemiştir. Buna da Hazret-i Peygamber'in: "Hurma veya tane türünden olanlarda, beş vesk'ten aşağısında sadaka (zekât) yoktur"Aynen ve benzer lâfızlarla; Buhârî, Zekât 4. 32, 42. 56: Müslim, Zekât 7; Ebû Dâvûd, Zekat 2; Tirmizî, Zekât 7; Nesâî, Zekât 5. 18, 21. 24; İbn Mâce. Zekat 6; Dârimî, Zekât 11; Muvatta’'". Zekât 1, 2; Müsned, II, 92, 402, 403 .. âyetini delil göstererek şöyle demektedir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) böylelikle zekâtın vacip olduğu mahallin vesk (ile ölçülen şeyler) olduğunu beyan etmiş ve kendisinden hakkın (zekâtın) çıkartılması gereken miktarı da açıklamıştır.
en-Nehaî'nin görüşüne göre de, yerden biten her şeyden zekât verilmesi vaciptir. Hatta toplayacağı on demet bakliyattan bir demet zekât verilir. Ancak bu hususta ondan farklı rivâyetler gelmiştir. Bu görüş aynı zamanda Ömer b. Abdulaziz'in de görüşüdür. O, az olsun, çok olsun yerden biten her şeyden öşür alınması için (zekât memurlarına) talimat yazmıştır. Bunu da Abdurrezzak, Ma'mer'den, o, Simak b. el-Fadl'dan naklederek şöyle demektedir: Ömer (b. Abdilaziz), şunu yazdı... diyerek bu hususu zikretti,
Bu, aynı zamanda Hammâd b. Ebi Süleyman'ın ve onun öğrencisi Ebû Hanîfe'nin de görüşüdür.
İbnü’l-Arabî de "Akkâmu'l-Kur'ân" adlı eserinde bu görüşe meylederek şöyle demektedir: Ebû Hanîfe'ye gelince o, bu âyeti kendisine ayna tutmuş ve böylelikle hakkı görebilmiştir, diyerek Hanefî mezhebini destekleyici ve güçlendirici ifadeler kullanmıştır. Diğer taraftan "el-Kabes Bintâ Aleyhi el-İmâmu Mâlik b. Enes" adlı eserinde de şöyle demektedir: Yüce Allah:
"... Birbirine hem benzeyen, hem benzemeyen zeytinleri, narları yaratıp yetiştiren O'dur" diye, buyurmaktadır. İlim adamları ise, yerin bitirdiklerinin tamamında mı, yoksa bir bölümünde mi zekâtın vacib olduğu hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Biz bu hususu daha önceden açıklamış bulunuyoruz. el-Ahkâm (Ahkâmu'l-Kur'ân) adlı eserimizde bunun özünü kaydettik. Buna göre zekât açıklamış olduğumuz gibi, taze bakliyatta (sebzelerde) değil de gıda olarak saklanabilen şeylerde sözkonusudur. Taifte nar, (bir çeşit) şeftali, turunç gibi meyveler olmakla birlikte, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bunlar hakkında herhangi bir şey söylemediği gibi sözkonusu da etmemiştir, halifelerden herhangi bir kimse de bunu zikretmiş değildir.
Derim ki: Her ne kadar bu görüşünü "Kur'ân Ahkâmı"nda zikretmemiş ise de bu mesele ile ilgili olarak sahih olan görüş budur. Yeşilliklerde (sebzelerde) her hangi bir zekât düşmediğidir. Âyete gelince; âyet hakkında muhkem midir, mensuh mudur, yoksa emir mendupluğa mı hamledilmiştir diye farklı görüşler ortaya atılmıştır. Bunun, hangisine yorumlanacağını beyan edecek kafi bir delil de yoktur. Bu konuda bilinen ve meseleye kesinlik kazandıran delil ise, İbn Bukeyr'in "AWfedm"ında zikrettiği şu husustur. Küfe, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın vefatından ve Medine'de ahkâmın yerleşmesinden sonra fethedilmiştir. Herhangi bir kimsenin veya azıcık bir basireti olan bir kişinin şöyle bir vehme kapılması mümkün müdür: Böyle bir hüküm Medine'de askıya alındı, hicret yurdunda vahyin karargâhında, hatta Ebû Bekir'in halifeliği döneminde de bununla amel edilmedi de sonunda bununla amel edenler Kûfeliler mi oldu? Şüphesiz ki bu, böyle bir zanna sahip olanlar için ve bu görüşü kabul edenler hakkında bir musibettir.
Derim ki: Kur'ân-ı Kerîm'in ihtiva ettiği anlamlardan, buna delalet eden hususlardan birisi de yüce Allah'ın şu âyetidir:
"Ey Peygamber, Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer böyle yapmazsan O'nun risaletini tebliğ etmemiş olursun." (el-Mâide, 5/67) Acaba Hazret-i Peygamberin tebliğ etmekle, yahut açıklamakla emrolunduğu herhangi bir şeyi gizlediğini söylemek mümkün müdür? O, bundan çok çok uzaktır. Yine yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:
"Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim. Üzerinizdeki nimetimi tamamladım..." (el-Mâide, 5/3) İşte yeşilliklerden (sebze ve bakliyattan) bir şey almamış olması da dinin kemal indendir. Dârakutnî'nin rivâyet ettiğine göre Cabir b. Abdullah da şöyle demiştir: "Salatalık yetiştirdiğimiz bahçelerimiz onbinlerce (tane) ürün veriyordu da bunda hiç bir şey (zekât olarak) vacib olmuyordu." Dârakutnî, II, 100.
ez-Zührî ve el-Hasen de şöyle demişlerdir: Yeşil sebzeler, satıldığı takdirde ve bunların bedeli ikiyüz dirheme ulaşırsa zekâtları verilir. el-Evzaî de, meyvelerin bedeli hususunda bu görüştedir. Ancak, onların bu görüşlerinin, bizim sözünü ettiğimiz hususa dair delil olacak bir tarafı yoktur. Tirmizî de Muaz b. Cebel'den şunu rivâyet etmektedir: Muaz, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a yeşillikler (sebzeler) hakkında soru sormak üzere mektup yazdı, Hazret-i Peygamber de: "Onlarda (zekât olarak) bir şey düşmez"diye buyurmuştur. Tirmizî, Zekât 13.
Bu anlamdaki açıklamalar, Cabir, Enes, Ali, Muhammed b. Abdullah b. Cahş, Ebû Mûsa ve Hazret-i Âişe'den de rivâyet edilmiştir ki, Dârakutnî -Allah'ın rahmeti üzerine olsun- bunların hadislerini zikretmektedir. Bk. Dârakutnî, II, 94-102.
Tirmizî de der ki: Bu hususta (yani bakliyatta zekât olmadığına dair) Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan sahih her hangi bir rivâyet yoktur. Tirmizî, Zekât 13.
Ebû Hanîfe'nin arkadaşlarından bazıları da Salih b. Mûsa'nın Mansur'dan, onun İbrahim'den, onun el-Esved'den, onun da Hazret-i Âişe'den şöyle dediğine dair naklettiği hadisi delil göstermişlerdir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Yerden biten bakliyatta zekât vardır."Ancak, Ebû Ömer (b. Abdi’l-Berr) der ki: Bu hadisi Mansur'un arkadaşlarından güvenilir her hangi bir kimse bu şekilde rivâyet etmiş değildir. Bu, İbrahim'in sözlerindendir. İbn Abdi’l-Berr. el-İstizkâr, XVII. 270-271.
Derim ki: Konu ile ilgili senetlerinin zayıflığı dolayısıyla, sünnetten delil getirme imkânı olmadığına göre, geriye sadece bizim sözünü ettiğimiz âyetin umumu ile Hazret-i Peygamber'in: "Yağmur suyu ile sulananlarda öşür vardır"âyetinin umumunu sözünü ettiğimiz şekilde tahsis etmekten başka bir yol kalmıyor. Ebû Yûsuf ve Muhammed de derler ki: Sebzelerin hiç birisinde -kalıcı meyvesi olanlar müstesna- zekât düşmez. Bundan tartılarak alınıp satılan zaferan ve benzeri şeyler müstesnadır, onda zekât vardır. Muhammed ise usfur (asrur.) ve ketende tohumu nazar-ı itibara alırdı. Eğer asfur tohumu ile keten tohumu beş veski bulacak olursa, elde edilen asfur ve keten tohuma tabi olur ve buna bağlı olarak ondan (sulama durumuna göre) öşür veya öşrün yarısı olarak zekât alınır.
Pamuktan alınacak zekâta gelince; Muhammed'e göre pamukta beş yükten aşağısında zekât düşmez. Yük ise üçyüz Irak mennidir.
Alaçehre (Yemen safranı) ve zaferanda ise, beş mennden aşağısında herhangi bir zekât düşmez. Bunlardan herhangi birisi beş menni bulacak olursa, (sulama durumuna göre) öşür veya öşrün yarısı zekât düşer. Ebû Yûsuf der ki: Şekerin kendisinden yapıldığı şeker kamışı da böyledir. Ancak bu şeker kamışının, haraç arazisinde değil de öşür arazisinde yetişmesi gerekir, o da zaferanda olduğu şekilde zekâta tabidir.
Abdülmelik b. el-Macişûn ise, bakliyat dışında kalan meyvelerin asıllarında zekât farz olduğunu kabul etmiştir. Bu ise, Mâlik'in ve arkadaşlarının kabul ettiği görüşe muhaliftir. Çünkü onlara göre, bademde de, cevizde de, fındıkta da ve buna benzer mahsullerde de zekât yoktur. İsterse bunlar saklanabilsinler. Aynı şekilde onlara göre erik, elma ve armutta da zekât olmadığı gibi, bu kabilden olup kurutulup saklanmayan şeylerde de zekât yoktur.
Ancak, incirde zekâtın olup olmadığı hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Mâlik'in mezhebini takip eden Mağrib halkınca daha meşhur olan görüşe göre incirde zekât yoktur. Ancak, Abdülmelik b. Habib'in kanaatine göre Mâlik'in mezhebinde incirde zekât olması gerekir. Bunu da hurma ve kuru üzüme kıyasen söylemiştir. Bağdadlı Mâliki mezhebine mensub ilim ehlinden bir topluluk da -İsmail b. İshâk ve ona uyanlar- bu görüşe sahip olmuşlardır. Mâlik de Muvatta’''da şöyle demiştir: "Bizce ihtilafın sözkonusu olmadığı sünnet ile ilim ehlinden işittiğime göre, meyvelerin hiçbirisinde -nar, şeftali, incir ve bunların benzerlerinde- ve meyvelerden olması halinde benzemeyenlerinde de zekât yoktur." Muvatta’'', Zekât 36, bâb: 221.
Ebû Ömer (b. Abdİ’l-Berr) der ki: Mâlik, inciri de (zekâtı alınmayan) bu meyve kısımları arasına sokmuştur. Zannederim o, -doğrusunu en iyi bilen Allah'tır- incirin kurutulup saklandığını ve gıda olarak kullanıldığını bilmiyordu. Eğer bunu bilmiş olsaydı, inciri de bu tür zekâtı alınmayan meyvelerin kapsamına sokmazdı. Çünkü incir, nardan çok hurma ve kuru üzüme benzemektedir. el-Ebherî ile onun arkadaşlarından bir topluluktan bana ulaştığına göre onlar, incirde zekât düştüğü doğrultusunda fetva vermişler ve bunun kendilerine göre kabul ettiği usule uygun Mâlik'in de görüşü olduğu kanaatinde imişler. Diğer taraftan incir, kile İle Ölçülen bir meyvedir. O bakımdan onda da beş vesk ve tartı olarak onun misli olan miktar nazar-ı itibara alınır. Bunlara göre incir hakkında da, üzerlerinde zekât düştüğü hususunda icma ile kabul olunmuş, hurma ve kuru üzüm gibi hüküm verilir.
Şâfiî der ki: Hurma ve üzüm dışında hiçbir meyvede zekât sözkonusu değildir. Çünkü Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bu iki meyveden zekât almıştır. Bunlar da Hicaz bölgesinde saklanabilen bir gıda idiler. Yine devamla: Ceviz ve badem de saklanabilir. Fakat bunlarda zekâı yoktur. Çünkü bunlar bildiğim kadarıyla Hicaz bölgesinde gıda olarak kullanılmıyorlardı Bunlar bir meyve idiler.
Zeytinde de zekât yoktur. Çünkü yüce Allah:
"Zeytinleri ve narları" diye buyurarak, zeytini nar ile birlikte zikretmiştir. Narda da zekât yoktur. Aynı şekilde incir, gıda olarak ondan daha faydalı olmakla birlikte onda da zekât yoktur.
Diğer taraftan Şâfiî'nin, zeytinden zekât verileceği şeklinde Irak'ta (ki kadîm mezhebinde) ifade ettiği bir görüşü de vardır. Ancak, evla olan Mısır'daki görüşüdür. O bakımdan zeytin hakkında Şâfiî'nin görüşü muzdariptir (çatışma vardır). Ancak, Mâlik'in bu husustaki görüşünde ihtilaf yoktur. Bu da Şâfiî ve Mâlik nezdinde âyet-i kerimenin mensuh olmayıp muhkem olduğuna delalet etmektedir. Her İkisi de nardan zekât olmadığını ittifakla kabul etmekle birlikte (usullerine göre) narda zekâtı vacip görmeleri gerekirdi.
Ebû Ömer (b. Abdi’l-Berr) der ki: Eğer nar, (zekât kapsamı dışına) ittifak ile çıkmış ise, bununla âyet-i kerimenin umumunun kastedilmediği ortaya çıkmış ve ("biçildiği günde hakkını verin"dekî) zamirin anılan mahsullerden bir bölümüne racî olup bir bölümüne raci olmadığı anlaşılmış olur, Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. Bk. İbn Abdi’l-Berr, el-İstizkâr, XVII, 271 vd.
Derinti ki: Yeşil, (taze sebze ve meyve)lerde öşrü vacip kabul edenler bunu delil göstermişlerdir. Çünkü yüce Allah:
"Devşirilip biçildiği gün de hakkını verin" diye buyurmaktadır. Ondan önce sözü edilen şey ise, zeytin ve nardır. Bir cümle akabinde zikredilen bir hükmün (zamir ve benzerleri) ise, son olarak zikredilen hakkında sözkonusu olacağında da görüş ayrılığı yoktur. (Buna göre zeytin ve narda zekât düşer demek istemektedir). Bu açıklamayı el-Kiyâ et-Taberî yapmıştır.
İbn Abbâs'tan da şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Cennet suyundan bir damla ile aşılanmamış hiçbir nar yortur. Ali (k.v)'dan da şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Nar yediğiniz vakit onu ince zarı ile birlikte yeyiniz. Çünkü o, mideyi tabaklar (sağlamlaştırır). İbn Asakir de "Dimaşk Tariki" adlı eserinde İbn Abbâs'tan şöyle dediğini nakletmektedir: Narı baş tarafından kırmayınız. Çünkü onda cüzzamın kendisinden yayıldığı bir kurtçuk vardır. İleride zeytin yağının faydalarına dair açıklamalar, inşaallah el-Mu'minun Sûresi'nde (23/20. âyetin tefsirinde) gelecektir.
Zeytinde zekâtın farz olduğunu söyleyenler arasında, ez-Zührî, el-Evzaî, el-Leys, Es-Sevrî, Ebû Hanîfe, arkadaşları ve Ebû Sevr de vardır. ez-Zührî, el-Evzaî ve el-Leys derler ki: Ağaçta zeytin olarak (uzmanlar tarafından) tahmin edilir ve saf zeytinyağı olarak alınır.
Mâlik ise der ki: Böyle tahmin yoluna gidilmez. Bunun yerine yağı sıkıldıktan ve miktarı da beş veski bulduktan sonra öşrü (onda biri) zekat olarak alınır.
Ebû Hanîfe ve es-Sevrî ise bunun tanesinden zekât alınır, demişlerdir.
7. Mahsullerde Zekâtın Vücup Zamanı:
Yüce Allah'ın:
"Devşirilip biçildiği gün" âyetini, Ebû Amr, İbn Âmir ve Âsım, "hâ" harfi üstün olarak; şeklinde, diğerleri ise "hâ" harfi esreli olarak okumuşlardır ki, bu iki okuyuş da meşhur iki şivedir. kelimeleri de (hepsi de özellikle ağaçlardan salkım hafinde devşirilen meyveler hakkında kullanılır ve aynı anlamdadır) böyledir.
İlim adamları, mahsullerde zekâtın ne zaman vacip olduğu hususunda üç farklı görüş ileri sürmüşlerdir:
1. Vücup zamanı, meyvelerin toplanma zamanıdır. Bu görüş Muhammed b. Mesleme'ye ait olup, buna gerekçe de "devşirilip biçildiği gün" âyetidir.
2. Olgunlaşma zamanıdır. Çünkü, olgunlaşma zamanından önce mahsul ne gıda ne yiyecek olur. Olsa olsa hayvan yemi olur. Olgunlaşıp Allah'ın nimet olarak ihsan ettiği yeme zamanı geldi mi, Allah'ın verilmesini emrettiği hakkım da eda etmek icabeder. Çünkü nimetin tamamlanmasıyla nimete şükür etmek gerekir. Bu zekâtın verilmesi ise, -olgunlaştığı gün vacib olmuş olduğundan dolayı- hasad (toplanıp devşirilme) zamanıdır.
3. Toplanacak mahsulün tahmini tamamlandıktan sonra verilir. Çünkü, o vakit ondan ödenmesi gereken zekât miktarı tahakkuk eder. O bakımdan, tahminin tamamlanması da vücubu için bir şarttır. Bu hükmün asıl delili, koyunlardan zekât almak için zekât toplayıcısının gelişi ile koyunların zekâtının ödenmesinin vücubudur. el-Muğire bu görüştedir.
Sahih olan görüş ise, Kur'ân-ı Kerîm'in nasst dolayısıyla birinci görüştür. Ancak, Mâliki mezhebinde meşhur olan görüş ikincisidir. Şâfiî de bu görüştedir.
Bu görüş ayrılığının etkisine gelince; eğer zekât mükellefi, olgunlaşmadan sonra vefat ederse, onun mülkünden, yahut mahsulün tahmininden önce vefat edecek olursa, mirasçıların malından zekât verilir.
Muhammed b. Mesleme der ki: Tahminin önce yapılışı mahsul sahipleri için bir genişlik sağlamak maksadıyladır. Bir kimse tahminden sonra ve fakat toplanmasından önce zekâtını verecek olursa, bu olmaz. Zira, vücubundan önce zekâtını çıkarmış olur.
Tahmin ile ilgili ilim adamlarının farklı görüşleri ise bir sonraki başlığın konusunu teşkil etmektedir.
8. Mahsullerin Tahmini İle İlgili İlim Adamlarının Görüşleri:
es-Sevrî, mahsul tahmininde bulunmayı mekruh görmüş ve hiç bir şekilde câiz kabul etmemiş ve şöyle demiştir: Tahminde bulunmak, uygulanan bir şey değildir. O şöyle der: Ancak, bağ bahçe sahibinin eline geçirdiği mahsulün onda birini -beş veski bulması halinde- yoksullara vermesi gerekir, eş-Şeybanî de en-Nehaî'den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Günümüzde mahsul tahmininde bulunmak bir bid'attir.
Ancak Cumhûr, bundan farklı kanaate sahiptir. Diğer taraftan İse, kendi aralarında da farklı görüşleri vardır. Buyû'k çoğunluk, hurma ve üzümde tahminde bulunmanın câiz olduğu görüşündedirler. Çünkü Attab b. Esid'in rivâyet ettiği hadise göre, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) kendisini görevlendirmiş ve hurma ağaçlarının meyvesini tahmin ettiği gibi; alınacak üzümü de tahmin etmesini emretmiştir. Zekâtı ise, hurma ağacının mahsulü kuru -hurma olarak alındığı gibi- kuru üzüm olarak alınır. Bunu, Ebû Dâvûd rivâyet etmiştir. Ebû Dâvûd, Zekat 14; Tirmizî, Zekât 17; Nesâî, Zekât 100; İbn Mâce, Zekat 18.
Davud b. Ali de: Zekât için alınacak mahsulü tahmin etmek, hurma hakkında-caizdir. Üzümde câiz değildir, der ve Attab b. Esid'in hadisinin munkatı' olduğunu, sahih bir yolla muttasıl rivâyetinin bulunmadığını belirterek reddetmektedir. Bunu, Ebû Muhammed Abdulhak nakletmektedir.
9. Alınacak Mahsulün Nasıl Tahmin Edileceği:
Tahminin niteliğine gelince, hurma taze olarak ağaçta iken tahmin edilir, kurutulduğu vakit ne kadar ekşiteceği takdir edilir, bu eksilme de inildikten sonra geriye kalan ölçü alınır ve böylelikle bahçe tamamlanıncaya kadar her bir ağaçtan alınacak mahsuller birbirine eklenir. Üzüm salkımlarında da taze hurmadaki gibi yapılır.
10. Mahsul Tahmininde Kaç Kişi Yeterlidir:
Mahsul tahmininde de hakimde olduğu gibi tek kişi yeterlidir. Şayet alınacak hurma tahminden fazla olursa, bahçe sahibinin fazla miktar için ayrıca zekât vermesi gerekmez. Çünkü bu, yürürlüğe girmiş bir hükümdür. Bu görüşü Abdufvehhab ifade etmiştir. Tahminden az gelecek olursa, zekâtta da eksilme olmaz.
el-Hasen derki: Müslümanlar (in mahsulleri) hakkında tahminde bulunulur, ondan sonra da zekâtları bu talimine göre onlardan alınırdı.
11. Bahçe Sahibi Yapılan Tahmini Çok Bulursa:
Şayet bahçe sahibi tahminin çok olduğunu ileri sürecek olursa, tahminde bulunan kişi, bahçe sahibini tahmin edileni kendisi alıp kalanı vermekte muhayyer bırakır. Bunu Abdurrezzak nakletmektedir: Bize, İbn Cüreyc, Ebû Zübeyr'den haber verdiğine göre o, Cabir b. Abdullah'ı şöyle derken dinlemiş: İbn Revâha (Hayber yahudilerinden alınacak mahsulü) kırkbin vesk olarak tahmin etmiş, yahudileri bu hususta muhayyer bırakınca, kuru hurmanın tamamını almış ve ona (taze olarak) yirmi bin vesk vermişlerdi. Ebû Dâvûd, Buyû’ 35; İbn Mâce, Zekât 18; Muvatta’'; Musakaat 1.
İbn Cüreyc der ki: Ben, Atâ'ya şöyle dedim: Mahsulü tahmin eden kimsenin bu tahminini mal sahibi çok görecek olursa, İbn Revâha'nın yahudileri muhayyer bıraktığı gibi muhayyer bırakmak vazifesi midir? Şöyle dedi: Yemin olsun ki, evet. Zaten Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın sünnetinden daha hayırlı hangi sünnet (uygulama) olabilir ki?
12. Mahsulün Tahmin Edileceği Vakit:
Mahsul tahmini ancak meyvelerin olgunlaşmasından sonra olur. Çünkü, Hazret-i Âişe'den gelen hadiste şöyle demiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), (Abdullah.) b. Revâha'yı yahudilere gönderirdi, O da, meyvesinden yenilmeden önce hurmanın ilk olgunlaşması ile birlikte ağaçlarından alıncak mahsulü tahmin eder, sonra da yahudileri ya bu tahminin karşılığını ödeyerek almak, yahut da tahmin edilen bu miktarı ona vermek hususunda muhayyer bırakırdı. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın, mahsullerin tahmin edilmesini emretmesi, mahsuller yenilmeden ve dağıtılmadan önce miktarının tesbit edilmesi maksadına binaendi. Ebû Dâvûd, Buyû' 35.
Bunu, Darâkutnî de İbn Cüreyc'den, o, ez-Zührî'den, o, Urve'den, o, Âişe yoluyla rivâyet ettikten sonra şunları söylemektedir: Ayrıca Salih b. Ebi Ahdar, ez-Zührî'den, o, İbn el-Müseyyeb'den, o da Ebû Hüreyre yoluyla rivâyet etmiştir. Mâlik, Ma'mer ve Ukayl ise, bunu ez-Zührî'den, o, (Said) b. el-Müseyyeb'den, o da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan mürsel olarak rivâyet etmiştir. Dârakutnî, 11, 134; Muvatta’', Musakaat 1.
13. Yapılan Mahsul Tahmininden Sonra Bir Miktarı Düşmek:
Tahminde bulunmakla görevli kişi, tahminini yaptıktan sonra, tahminin toplamından bir miktar düşmelîdir. Çünkü, Ebû Dâvûd, Tirmizî ve Sahih'inde el-Bustî, Sehl b. Ebi Hasme'den rivâyet ettiklerine göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyururmuş: "Tahminde bulunduktan sonra, tahmininizi alın ve üçte birini de bırakın. Üçte biri olmazsa, hiç olmazsa dörtte birini bırakın." Tirmizî'nin tafzı bu şekildedir. Ebû Dâvûd, Zekât 15; Tirmizî, Zekât 17; Nesâî, Zekat 26; Dârimî, Buyû' , 76; Müsned, III, 448.
Ebû Dâvûd der ki: Tahminde bulunan kişi, üçte birlik bir miktarı, çoluk çocuğunun taze iken daldan yemesi için bırakır. Ebû Dâvûd, Zekat 15. Yahya el-Kattan da böyle dediği gibi, Ebû Hatim el-Bustî de şu açıklamada bulunmuştur: Bu haberin iki niteliği vardır. Birincisi, alınacak öşrün üçte veya dörtte biri kadarını bırakır, ikincisi, eğer bahçe bunu kaldırabilecek kadar büyük ise, öşrünü tesbit etmeden önce bizzat kuru hurmanın kendisinden bunu bırakır.
Mâlik'in mezhebinde meşhur olan görüşe göre ise, tahminde bulunmakla görevli kişi, tahmin ettiği sırada hurma ve üzüm ağaçlarının meyvelerinden tahmin etmedik hiçbir şey bırakmaz.
Medineli âlimlerden kimisi ise, tahminde işi kolay tutmasını ve yoksullara bağışlanacak, akraba ve benzeri kimselere verilecekler için de bir miktar düşmesi gerektiğini rivâyet etmişlerdir.
14. Tahminden Sonra Mahsule Bir Âfet İsabet Ederse:
Şayet alınacak mahsulün tahmin edilmesinden sonra ve mahsulün toplanmasından önce, mahsule bir âfet isabet edecek olursa, ilim ehlinin İcmaı ile zekât düşer. Ancak, geri kalan beş vesk ve daha fazla bir miktar ise, bunun zekâtı alınır.
15. Zirai Mahsullerde Zekâtın Nisabt:
"Beş vesk'den daha aşağı miktarda zekât yoktur." Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan bu husus böylece beyan edilerek gelmiştir. Çünkü bu, Kitapta mücmeldir. Zira yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Ey îman edenler, kazandıklarınızın en güzellerinden ve sizin için yerden çıkardıklarımızdan infak edin" (el-Bakara, 2/267) diye buyurduğu gibi:
"Devşirilip biçildiği günde hakkını verin" diye buyrulmaktadır. (Zekât düşen nisab ve miktar beyan edilmemiştir). Daha sonra zekât verilecek miktar, öşür ve öşrün yarısı diye beyan edilmiştir. Diğer taraftan malın kendisinden zekâtın alınması gereken miktar da mücmel olduğundan yine Hazret-i Peygamber de-bunu beyan etmek üzere şöyle buyurmuştur: "İster hurma, ister tane olsun, beş vesk'ten aşağısında sadaka (zekât) yoktur."6. başlıkta geçmişti. İşte bu, yeşillerde (taze tüketilen meyve ve sebzelerde) sadaka verilmeyeceğini ifade etmektedir. Çünkü bunlar vesk ile ölçülen şeylerden değildir.
Buna göre kimin payına hurma ya da tahıllardan beş vesk'lik bir mahsul isabet ederse, onun zekât vermesi icabeder. Kuru üzümden de böyledir.
İşte buna ilim adamları tarafından nisab diye ad verilir. Vesk kelimesi, visk şeklinde de söylenir.
Vesk, altmış sa'dır. Sa' ise dört müd'dür. Bir müd ise, Bağdadî rıtıl ile bir tam üçte bir ntıldır. Buna göre beş vesk bin ikiyüz mud eder. Ağırlık itibariyle, bin altıyüz rıtla tekabül eder.
16. Her Bir Mahsul Tek Başına Beş Vesk Gelmiyorsa:
Bir kimsenin mahsul olarak elde ettiği hurma ve üzümün toplamı beş vesk yapıyor ise, icma ile zekât vermesi gerekmez. Çünkü bunlar İki ayrı çeşittir. Aynı şekilde hurmanın buğdaya, buğdayın kuru üzüme, devenin ineğe, ineğin de koyun türüne eklenmeyeceği üzerinde de fukahâ icma etmişlerdir. Ancak, keçi ve koyun türünün birbirine ekleneceği icma ile kabul edildiği gibi, buğdayın arpaya ve seli (diye bilinen, Hicazda yetişen buğdaya benzer kabuksuz arpaya) eklenip eklenmeyeceği hususunda fukahâ arasında görüş ayrılığı vardır ki, bu bir sonraki başlığın konusudur.
17. Değişik Mahsul Türlerinin Birbirine Eklenmesi:
Mâlik, özel olarak ve yalnızca bu üçünde (yani buğdayın, arpa ve şelfe) mahsul miktarlarının birbirlerine eklenmesini câiz kabul etmiştir. Çünkü bunlar, menfaat itibariyle biribirlerine yakınlıkları ve yerden bitip biçilmeleri bakımından ortak özelliklere sahip olmaları dolasıyla birbirine yakın tek bir tür gibidirler. İsmen ayrı olmaları ise, -camış ile inek, keçi ile koyun türlerinde olduğu gibi- hüküm itibariyle birbirlerinden ayrı olmalarını gerektirmez.
Şâfiî ve başkaları ise derler ki: Bunlar, birbirlerine eklenmezler. Çünkü bunlar faklı türlerdir, nitelikleri ayrı ayrıdır, isimleri birbirini tutmamaktadır. Tİsimleri da değişiktir. Bu ise, onların ayrı olmalarını gerektirir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Mâlik der ki: Bütün tahıllar tek tür kabul edilir, biri ötekine ilave edilir.
Şâfiî de şöyle demektedir: Ayrı bir isimle bilinen ve yaratılışı itibariyle de, tadı itibariyle de diğerinden ayrı ve farklı olan hiç bir tahıl çeşidi diğerine ilave edilmez- Ancak, her bir türün bir bölümü diğer bölümüne ifave edilir. Kalitelisi, kalitesiz olanına eklenir. Türleriyle hurma, siyahıyla kırmızısıyla kuru üzüm, esmer ve diğer türleriyle buğday gibi.
Bu, aynı zamanda es-Sevrî, Ebû Hanîfe, Ebû Hanîfe'nin iki arkadaşı Ebû Yûsuf ve Muhammed ile Ebû Sevr'in de görüşüdür.
el-Leys der ki: (Buğday, arpa, kuru üzüm ve hurma dışında kalan) bütün tahıl ve taneliler zekât için biri diğerine eklenir.
Ahmed b. Hanbel de, önceleri altının gümüşe, ve tanelilerin de birbirlerine eklenmesi doğrultusunda görüş belirtmekten çekinirken, daha sonraları bu hususta Şâfiî doğrultusunda görüş beyan etmeye başlamıştur.
18. Mahsullerin Devşirilmesinden Önce Tüketilen Bölümlerinin Hükmü:
Mâlik der ki: Mahsulün olgunlaşacağının görülmesinden yahut da elle ovalanıp ayırd edilebilecek hale gelmesinden sonra mahsul, sahibinin tükettiği, onun hesabına kaydedilir. Aynı şekilde, hasadı esnasında ve toplandığı sırada mal Sahibinin mahsulden verdiği, yine derlendiği sırada zeytinden verdikleri de araştırılır, tesbit edilir ve onun namına hesap edilir. (Yani, mahsulün toplamı içerisinde kabul edilerek, zekâtı verilmesi gereken toplam mahsule eklenir). Ancak, fukahanın çoğunluğu bu hususta ona muhalefet ederler ve mahsulün dövülüp, tanesinden ayrılmasından sonra geri kalanlarının dışında her hangi bir bölümünde zekâtı vacip görmezler.
el-Leys de, taneli ve tahıl mahsullerin zekâtı hususunda nafakadan önce bunların zekâtı hesap edilir. Elle ovularak tanesi ayrılacağı sırada kendisinin ve ailesinîn yedikleri ise ayrıca hesap edilmez. Bunlar da hurma bahçesi sahiplerine kendilerinin yemesi için bırakılan ve tahmin esnasında hesaba katılmayan taze hurma gibidir.
Şâfiî de der ki: Mahsulü tahmin edecek kişi, bahçe sahibine, taze hurma olarak kendisinin ve ailesinin yiyeceği miktarı çıkarır ve bunu tahmine katmaz. Kendisinin, taze hurma iken yediği de hesaba katılmaz.
Ebû Ömer (b. Abdİ'l-Berr) der ki: Şâfiî ve onun görüşünü paylaşanlar, yüce Allah'ın:
"Bunların her biri meyve verdiği zaman meyvelerinden yeyin. Devşirilip biçildiği gün de hakkını verin" âyetini devşirilmeden önce yenilen şeylerin hesap edilmeyeceğine delil göstermişlerdir. Yine, Hazret-i Peygamberin: "Mahsulü tahmin ettiğiniz vakit, üçte biri bırakın. Üçte biri bırakmayacak olursanız, hiç olmazsa dörtte biri bırakın"hadîsini delil göstermişlerdir. Mahsulün dövülüp ayıklanması esnasında hayvanların ve ineklerin yediklerinin hiç bir bölümü de, -Mâlik ve diğerlerine göre- zekâta tabi olacak mahsul toplam arasına katılmaz.
19. Mahsul Eh Geçmeden Önce Satılanların Durumu:
Bakla, nohut ve karaburçak türünden, henüz taze İken satılanların kuru olarak miktarları araştırılır ve tane olarak bunların da zekâtı verilir. Aynı şekilde henüz taze iken satılan meyveler de araştırılarak kuru miktarı tahmin edilir ve bu tahmine göre kuru üzüm ve kuru hurma alarak zekâtı çıkartılır. Zekâtın, bunların bedelinden verileceği de söylenmiştir.
20. Üzüm Ve Hurması Kurutulamayan Mahsuller:
Mısır'ın üzümü ve taze hurması gibi, hurması kurutulamayan mahsullere gelince -ki, yağı çıkartilamayan zeytininin hükmü de böyledir- bu hususta İmâm Mâlik şöyle demiştir: Zekâtı bedelinden verilir ve bu mahsullerin sahibi başkasıyla mükellef tutulmaz. Diğer taraftan bedellerin yirmi miskal veya ikiyüz dirheme varması da nazar-ı itibara alınmaz. Yalnızca elde edilen mahsulün beş vesk ve daha fazla miktara ulaşıp ulaşmadığına bakılır.
Şâfiî de şöyle demektedir: Aile halkı, hurmayı taze olarak yiyecek veya başkasına yedirecek olurlarsa, o da kuru hurma olarak ortalamasının (arazinin durumuna göre) onda biri veya onda birin yarısını (yirmide birini) zekât olarak ayırır.
21. Sulama Şeklinin Arazi Mahsulünden Alınacak Zekâta Etkisi:
Ebû Dâvûd, İbn Ömer'den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Semanın (yağmurun), nehirlerin ve pınarların suladığı, yahut da başka bir su ile sulanmaya ihtiyaç bırakmayacak kadar suya yakın bulunan mahsullerde öşür (onda bir zekât) vardır. Deve sırtında getirilen taşıma su ile sulananlarda ise öşrün yarısı vardır. Yer üzerinde akan bir sudan sulanıyor ise, aynı şekilde öşür vardır." Buhârî, Zekât 55; Müslim, Zekât 7, Ebû Dâvûd, Zekât 12; Nesâî, Zekât 25; İbn Mâce, Zekât 11.
Bu hadiste geçen "şeyh" kelimesinin, yer üzerinde akan su anlamına geldiği İbnü's-Sikkit tarafından açıklanmıştır. Hadiste sözü geçen bu "şeyh" lâfzı ise Nesâî tarafından kaydedilen rivâyette yer almaktadır.
Eğer, arazi bu şekilde akan su ile sulanmakla birlikte sahibi, herhangi bir suya malik olmayıp, bunu kiralıyor ise, bu da -Mâliki mezhebinde meşhur olan görüşe göre- yağmur suyu ile sulanıyor gibidir. Ebû'l-Hasen el-Lahmî'nin görüşüne göre ise bu, taşıma su ile sulanan gibidir.
Eğer, bir sefer yağmur suyu ile, bir sefer de kovalarla sulanıyor ise, Mâlik şöyle demiştir: Böyle bir durumda ekinin daha çok hangisinin etkisiyle tamamlanıp ve canlandığına bakılır ve ona göre hüküm verilir. İbnü’l-Kasım'ın Mâlik'ten yaptığı rivâyet budur. İbn Vehb'in ondan yaptığı rivâyete göre ise, senenin yarısı pınar suyu ile sulanıp daha sonra bu su kesilecek olur da senenin geri kalan bölümü taşıma su ile sulanacak olursa, zekâtının yarısını öşür olarak verir, diğerinin yarısını öşrün yarısı (yirmide bir) olarak verir. Bir başka seferinde de şöyle demiştir: Onun zekâtı, canlılığı hangisiyle tamam olmuşsa ona göre verilir.
Şâfiî ise şöyle demektedir: Her bir bölümün kendi hesabına göre (sulama şekli göz önünde bulundurularak) zekâtı verilir. Meselâ, iki ay taşıma su ile sulanıyorken, dört ay da yağmur suyu ile sulanıyorsa, öşrün üçte ikisi yağmur suyu için, altıda biri ise taşıma su için zekât verilir. Aynı şekilde artan ve eksilen de bu esasa göre hesap edilir. Bekkâr b. Kuteybe de buna göre fetva verirdi.
Ebû Hanîfe ile Ebû Yûsuf ise şöyle demektedir: Böyle bir durumda, daha çok hangisi ise ona bakılır ve ona göre zekat verilir. Bunun dışındaki sulamaya itibar edilmez. Bu görüş, Şâfiî'den de rivâyet edilmiştir. Tahavî der ki: Herkesin ittifakla kabul ettiğine göre, bir gün veya iki gün yağmur suyu ile sulayacak olursa, buna kibar olunmaz ve bunun için bir hisse ayrılmaz. İşte bu da çoğunluğun nazar-ı itibara alınacağına delil teşkil etmektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Derim ki: İşte bunlar, bu âyet-i kerimenin hükümlerinin özetidir. Belki bizden başkası, Allah'ın kendisine ihsan edeceğine uygun olarak bundan daha fazlasını da kaydedebilir. Daha önce el-Bakara Sûresi'nde de (2/267. âyetin tefsirinde) bu âyetin anlamı ile ilgili gelen açıklamalar da geçmiş bulunmaktadır. Allah'a hamd olsun.
22. Mahsullerin Nisabını Beş Vesk Olarak Tesbit Eden Hadis:
Hazret-i Peygamberin: "Tanede (tahılda) olsun, hurmada olsun «beş vesk'e baliğ olmadıkça- sadaka (zekât) yoktur"âyetini Nesâî rivâyet etmiştir. Nesâî, Zekât 23.
Hamza el-Kinanî der ki: Bu hadiste "tanede" ibaresini İsmail b. Umeyye'den başkası zikretmemiştir. İsmail ise, Said b. el-Âs'ın soyundan gelen Kureyşli ve sika (güvenilir) bir ravidir. (Hamza) devamla der ki: Bu sünneti de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in ashâbı arasından Hazret-i Peygamber'den, Ebû Said el-Hudrî'den başka bir kimse rivâyet etmemiştir. Ebû Ömer (b. Abdi’l-Berr) der ki: Durum, Hamza’nın dediği gibidir. Bu, gerçekten önemli bir sünnettir. Herkes bunu kabul ile karşılamıştır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan bellenmiş ve sabit bir yolla Ebû Said'den başka hiçbir kimse rivâyet etmiş değildir. Cabir (radıyallahü anh) da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan bunun bir benzerini rivâyet etmiş olmakla birlikte, onun bu rivâyeti gariptir. Ayrıca biz, bu sünneti Ebû Hüreyre'nin rivâyet ettiği yoldan hasen bir isnadla da tesbit etmiş bulunuyoruz.
23. İsraf:
Yüce Allah'ın:
"İsraf etmeyin" âyetinde geçen "israf", sözlükte hata demektir. Bedevi'nin birisi, bir topluluğu kastederek: ": Sizi aradım ama yerinizi isabet ettiremedim (hata ederek bulamadım)" demiştir. Şair de şöyle demektedir:
"At(lı suvari)ler onları çiğnerken birileri dedi ki:
Oldukça hata ettiniz (aşın gittiniz). Biz de: Biz zaten böyle şeylere
alışkın kimseleriz, diye cevap verdik."
Harcamada İsraf; sallallahü aleyhi ve sellemurganlık demektir. Müsrif; Harre vak'asında (Yezid tarafından kumandan tayin edilen) Müslim b. Kutbe el-Murrî'nin lakabıdır. O, bu vak'ada oldukça aşırıya gitmişti. Ali b. Abdullah b. el-Abbas da der ki:
"O, müsrifin birlikleri ve o aşağılık kimselerin evlatları geldiği gün,
Bana engel oldular; korumamı gerekenleri korumama."
Âyet-i kerimede ise, herhangi bir şeyi haksız yere alıp da onu yine haketmcdiği bir yere koymayınız, demek istenmiştir. Bu açıklamayı Esbağ b. el-Ferac yapmıştır. Buna yakın bir açıklama da İyad b. Muaviye'nin şu açıklamasıdır: Kendisiyle Allah'ın emrini aştığın her şey, şeref ve israftır. İbn Zeyd der ki: Bu, yöneticilere bir hitaptır. Onlara şöyle diyor: Hakkınızdan fazlasını ve insanların vermeleri gerekmeyen şeyleri almayınız. Her iki anlamı da Hazret-i Peygamberin: "Sadaka (zekât) tahsili hususunda haddi aşan kimse, tıpkı zekâtı vermeyen kimse gibidir" Ebû Dâvûd, Zekât 5; Tirmizî, Zekât 19; İbn Mâce, Zekât 14. hadisi ifade etmektedir.
Mücahid der ki: Eğer, Ebû Kubeys Dağı akın olup bir kişiye ait olsa, o da bunu Allah'a itaat uğrunda harcayacak olsa, bununla müsrif olmaz. Eğer, Allah'a masiyet uğrunda bir tek dirhem, yahut bir mud infak edecek olursa, müsrif olur. İşte bu anlamda Hatim'e: İsrafta hayır yoktur denince, o da Hayırda israf olmaz, demişti.
Derim ki: Ancak bu, zayıf bir görüştür. Bunu da İbn Abbâs’ın kaydettiği şu rivâyet reddetmektedir: Sabit b. Kays b. Şemmas, kendisine ait olan beşyüz hurma ağacını, hurmalarını topladıktan sonra aynı günde onları fakirlere pay edip dağıttı ve aile halkı için geriye bir şey bırakmadı. Bunun üzerine: "İsraf etmeyin" âyeti nâzil oldu ki, onun tümünü vermeyin, demektir.
Abdurrezzak da İbn Cüreyc'den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Muaz b. Cebel, hurmalarını topladı ve onları sadaka olarak dağıtmaya başladı, sonunda geriye bir şey kalmadı. Bunun üzerine: "İsraf etmeyin" âyeti nâzil oldu.
es-Süddî der ki: "İsraf etmeyin" mallarınızı (sadaka) olarak verip fakir oturmayın, anlamındadır.
Muaviye b. Ebi Süfyan'dan da rivâyet edildiğine göre kendisine: Yüce Allah'ın:
"İsraf etmeyin" âyeti hakkında sorulunca, o da şu cevabı vermiş: İsraf, yüce Allah'ın hakkını yerine getirmekte kusurlu haraket etmendir.
Derim ki: Buna göre malın tümünü sadaka olarak vermek ile yoksulların hakkının verilmesini engellemek aynı zamanda israf hükmü içerisindedirler. Âdil davranmak (dengeli olmak) ise böyle değildir. Âdil davranan kişi, sadakasını da verir, kendisi ve çoluk çocuğu için de birşeyler bırakır. Nitekim Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur: "En hayırlı sadaka, geriye sahibinde bir varlık bırakandır." Buhârî, Zekât 18, Nafakat 2; Muzlim, Zekât 95; Ebû Dâvûd, Zekât 39; Nesâî, Zekât 53, 60; Dârimî, Zekât 21, 22; Müsned, II, 245, 278, 402..., III, 330, 346, 402, 434.
Ancak, kişi nefsî bakımdan güçlü, Allah'tan başkasına ihtiyacını arzetmeyen, Allah'a tevekkül eden, çoluk çocuğu bulunmayan, tek başına bir kişi ise malının tümünü sadaka olarak bağışlayabilir.
Aynı şekilde zekât ve buna benzer bazı hallerde maldan verilmesi gereken muayyen bir takım hakları da bu şekilde çıkartıp verir.
Abdurrahman b. Zeyd b. Eslem der ki: İsraf, salaha geri döndürülmesi mümkün olmayan şeydir. Şeref ise, salaha geri döndürülmesi imkânı bulunan şeydir. en-Nadr b. Şumeyl der ki: İsraf, sallallahü aleyhi ve sellemurganlık ve aşırı gitmektir. Şeref ise, gaflet ve cahillik demektir. Şair Cerir der ki:
"Onlar sekiz köle tarafından güdülen yüz tane deve verdiler.
Ve bu bağışları dolayısıyla ne başa kaktılar, ne de israf ettiler."
Buradaki (israf anlamı verilen) "şeref" kelimesi, gaflete düşmek, aldanmak anlamındadır. Hata anlamına geldiği de söylenmiştir. "Kalbi şerif olan adam" ise, kalbi gaflet içinde ve hatalı kimse demektir. Şair Tarafe de der ki:
"Kalbi gaflet ve hata içerisinde olan bir kişi
Bana sövüp saymayı, bulut suyuna karışmış bir bal olarak görür."
142. Âyetin Tefsiri
Davarlardan yük taşıyacak, döşek yapılacak olanları da (yaratan O'dur). Allah'ın size verdiği rızıktan yeyin ve şeytanın adımlarını izlemeyin. Çünkü o, apaçık bir düşmanınızdır.
Yüce Allah'ın:
"Davarlardan yük taşıyacak, döşek yapılacak olanları da"
âyeti, daha önce geçen âyete atfedilmiştir. Yani O, ayrıca davarlardan yük taşıyacak ve döşek yapılacak olanları da yaratmıştır. Buradaki
"davarlar (el-En'âm)" ile ilgili olarak ilim adamlarının üç görüşü vardır:
1. el-En'âm'dan kasıt, özel olarak develerdir. İleride buna dair en-Nahl Sûresi'nde (16/5. âyetin tefsirinde) açıklamalar gelecektir.
2. En'âm, aslında yalnızca develer için kullanılır. Bununla birlikte beraberlerinde inek ve koyun türü de bulunursa yine En'âm diye anılırlar.
3. En sahih olan ise Ahmed b. Yahya'nın ifade ettiği şu görüştür: En'âm, yüce Allah'ın yenilmesini helâl kıldığı bütün hayvanlardır. Bu görüşün sıhhatinin delili de yüce Allah'ın:
"Size dört ayaklı davarlar (behimetü'l-en'âni) -size okunacak olanlar hariç olmak üzere- helâl kılındı" (el-Mâide, 5/1.) âyetidir. Bu da önceden geçmiş bulunmaktadır.
"Yük taşıyacak (el-Hamûle)" yük taşıyabilen ve çalışabilen demektir. Bu açıklama İbn Mes'ûd ve başkalarından nakledilmiştir. Diğer taraftan bu lâfız, özel olarak deve hakkında kullanılır denildiği gibi, eşek, katır veya deve olsun, sırtında canlı taşınan her hayvandır diye de açıklanmıştır ki, bu açıklama Ebû Zeyd'den nakledilmiştir. Bunlar üzerinde taşıdıklar) yükleri bulunsun veya bulunmasın farketmez. Amere der ki:
"Beni korkutan yalnızca ora ahalisinin yük taşıyacak hayvanları oldu
Yurtlarının ortasında develere yol olarak verilen bitkinin tanesini
kuru kuruya yiyen (binekler)."
Yük taşıyacak anlamına gelen "hamule" kelimesi, "fe" harfi fet halı olarak teûle veznindedir. Eğer fail anlamında kullanılırsa (bu vezinde) müennes ile müzekkeri arasında fark olmaz. Nitekim, korkak erkek ve kadın hakkında -bu vezinde-: Ferûka denilir. Haccetmemiş erkek ve kadın için de -yine aynı vezinde- "sarûra" denilir. Bunun çoğulu yapılmaz. Şayet mef'ûl anlamında kullanılırsa, o takdirde müzekker ile müennes arasında müenneslik "te"si ile fark gözetilir. "Sağmal hayvan ve sırtına binilen dişi hayvan" gibi. -"Hâ" harfi ötreli olarak- "humûle" ise, yükler anlamındadır. Yine "hâ" harfi ötreli fakat sonunda müenneslik "te"si olmaksızın, "humul" ise, üzerinde hevdeç bulunan develer demektir. Hevdeçin içerisinde kadınların olup olmaması farketmez. Bu açıklamalar Ebû Zeyd'den nakledilmiştir. Döşek yapılacak olanlar" ile ilgili olarak, ed-Dahhâk şöyle demiştir: Yük taşıyacak olanlar anlamındaki hamule, deve ve inek türü için, "Döşek yapılacak olanlar" anlamı verilen "ferş" ise koyun için kullanılır.
en-Nehhâs der ki: Bu, görüşün sahibi lehine yüce Allah'ın bir sonraki âyet-i kerimede geçen " Sekiz çift" âyeti delil gösterilmiştir. Yüce Allah burada "yük taşıyacak, döşek yapılacak olanlar "den bedel olmak üzere, Sekiz" diye buyurmuştur.
el-Hasen de der ki: Hamule, deve türüdür, Döşek yapılacak olanlar da koyun türüdür. İbn Abbâs da der ki: Hamule, deve, inek, at, katır ve eşek türünden yük taşıyan her hayvana ad olarak verilir. Ferş (döşek yapılacak olanlar) ise, koyun hakkında kullanılır.
İbn Zeyd der ki: Yük taşıyacak anlamındaki hamule, sırtına binilenlerdir. Döşek yapılacak olanlardan kasıt ise, eti yenilip sütü sağılandır. Koyun, buzağı ve dana gibi. Bunlara "ferş: döşek yapılacak planlar" adının veriliş sebebi ise, bedenlerinin ufak olması ve bunların "ferş" diye bilinen ve insanların çiğneyip geçtikleri bir araziye yakın oluşlarından dolayıdır. Nitekim şair recez vezninde şöyle demektedir:
"Bana yük taşıyacak ve döşek yapılacak (hayvan)lan miras bıraktı.
Her gün sağmal olanlarının sütünü sağıp duruyorum."
Bir başka şair de şöyle demektedir:
"Davarlarınızdan döşek yapılacak olanları ve yük taşıyacak olanlar ile
Perdeler arkasında gizlenen (genç yaştaki kadın)ları ele geçirdik."
el-Esmaî der ki: Ben, ferş kelimesinin çoğulunun kullanıldığını işitmedim. Bunun, mastar olup bu tür hayvanlara isim olarak verilmiş olması da muhtemeldir. el-Ferş ise, ev eşyaları arasında yere serilenler demektir. Yine bu kelime, yeri kaplayacak şekilde yayılan ekin hakkında da kullanılır. Geniş arazi anlamında da kullanılır. Devenin ayağında ferş ise, az miktardaki geniş tabanlılık demektir ki, bu da güzel bir özelliktir. İftiraş ise, yayılmak anlamındadır. O halde bu kelime müşterek bir lâfızdır. Şanı yüce Allah'ın:
"Döşek yapılacak olanlar" âyetinin bu anlamda kullanılması da mümkündür.
en-Nehhâs der ki: Bu iki kelime hakkında yapılan açıklamaların en güzeli şudur: Yük taşıyacak olanlardan kasıt, yük taşımak için müsahhar kılınmış olanlardır. Döşek yapılacak olanlardan kasıt ise, yüce Allah'ın, üzerinde oturulmak ve döşek olarak kullanılmak üzere yaratmış olduğu deriler ve yünlerdir.
Âyetin geri kalan bölemlerine dair açıklamalar ise, daha önceden (el-Bakara, 2/208. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.
143. Âyetin Tefsiri
Sekiz çift (yaratmıştır) Koyundan iki çift, keçiden İki çift: "Erkeklerini mi, dişilerini mi, yoksa bu iki dişinin döl yataklarında sarınıp bürüneni mi, (hangisini) haram kıldı? Şayet doğru söyleyenler iseniz bana, bir bilgiye dayanarak haber verin."
Âyetin tefsiri için bak:144
144. Âyetin Tefsiri
Deveden de iki (çift), sığırdan da iki (çift yaram). De ki: "Onların erkeklerini mi, dişilerini mi, yahut dişilerinin dol yataklarında sarınıp bürüneni mi, (hangisini) haram kıldı? Yoksa Allah bunu, size tavsiye ettiğinde hazır mıydınız? İnsanları saptırmak için bir bilgiye dayanmaksızın Allah'a iftira eden kimseden daha zalim kim olabilir? Şüphesiz Allah, zâlimler topluluğuna hidâyet vermez.
Bu âyetlere dair açıklamalarınım üç başlık halinde sunacağız:
1. Âyetin Nüzul Sebebi Ve "Çift: Zevç" Kelimesinin Anlamı:
Yüce Allah’ın:
"Sekiz çift" âyetindeki;
"Sekiz" kelimesi, mahzuf bir fiil ile nasbedilmiştir. Yani: Sekiz çift -yaratmıştır-." Bu açıklama el-Kisaî'den nakledilmiştir. el-Ahfeş Said ise şöyle demektedir: Bu kelime
"Yük taşıyacak, döşek yapılacak olanlar" (el-En'am, 6/142) dan bedel olmak üzere nasbedilmiştir.
el-Ahfeş Ali b. Süleyman ise şöyle demektedir: Bu, yeyiniz" mukadder fiili ile nasbedilmiştir. Yani: Sekiz çiftin etlerini yeyiniz. Bu kelimenin;
"Size verdiği rızıktan" (el-En'âm, 6/142) anlamındaki âyette yer alan ism-i mevsulun nasb mahallinde olması dolayısıyla bedel olarak nasbedilmesi mümkündür. Aynı şekilde Mübâh olan şeyleri yiyiniz. Koyundan iki çift... olmak üzere sekiz çift" anlamında nasb edilmiş olması da mümkündür.
Âyet-i kerîme, Mâlik b. Avf ve arkadaşları hakkında nâzil olmuştur. Onların;
"Şu davarların karınlarındaki yavrular, yalnız erkeklerimize helâl, kadınlarımıza haramdır" (6/139) âyetinde işaret edilen sözleri söylemeleri üzerine yüce Allah, bu âyet-i kerîme ile Peygamberin ve mü’minlerin dikkatlerini kendileri için helâl kıldığı şeylere çevirmektedir. Tâ ki, onlar da Allah'ın helâl kıldığı şeyleri haram kılanlar durumuna düşmesinler.
"(Çift anlamına gelen:) zevç" kelimesi, "(tek anlamına gelen) "ferd"in zıddıdır. Meselâ; Çift ya da tek" denildiği gibi, yine aynı anlamlarda olmak üzere; da denilir.
Buna göre, yüce Allah'ın:
"Sekiz çift", sekiz tek demektir. Araplara göre, bir başka teke ihtiyacı bulunan her bir tek şeye (tek başına dahi olsa) zevç denilir. O bakımdan kocaya zevç denildiği gibi, hanıma da zevç denilir. Zevç lâfzı, hem tek kişi hakkında, hem de iki kişi hakkında kullanılabilir. Meselâ; O ikisi, iki çifttir (yani, iki tek olup beraber çifttirler) ve iki çifttir" de denilir. Tıpkı; İkisi de bir birine eşittir" (dinilirken her iki kelimede de tesniye kullanıldığı, yada kullanılmayıp yalnızca zamirin tesnîyesiyle yetînilme halinde) olduğu gibi. Meselâ, bir erkek, bir dişiyi kastetmek üzere; İki çift güvercin aldım," demek de böyledir.
2. Koyun Ve Keçi Türleri De Haram Edilmemiştir:
Yüce Allah'ın:
"Koyundan iki çift" âyeti, yani erkek ve dişi demektir. "Koyun" (küçük baş) türünden yünleri olan koyun demektir. Bu kelime; ın çoğuludur. Müennesi, ' şeklinde, çoğulu da; ...diye gelir.
Şöyle de denilmiştir: Bu kelime, tekili bulunmayan çoğul bir isimdir. Çoğulunun; olduğu da söylenmiştir. Köle, köleler" gibi. Çoğul olarak; diye de söylenebilir. Nitekim "Arpa" kelimesinin diye kullanıldığı gibi. Burada, (koyun anlamındaki kelimede) "dad" harfi sonraki hemzenin esreli oluşuna tabi olarak esreli okunmuştur.
Talha b. Mûsarrif, Koyundan iki çift" âyetini hemzesi üstün olarak okumuştur ki, bu da Basralılarca Araplar tarafından kullanımı işitilmiş bir söyleyiştir. Kûfelilere göre ise, ikinci harfi boğaz harfi (harfü halk) olan bütün kelimelerde muttarid (hepsinde) uygulanan bir kaidedir.
Keçi" kelimesinde de üstün ve sakin okuyuş bu şekildedir. Eban b. Osman, mübteda olarak merfu' olmak üzere, Koyundan iki çift, keçiden iki çift" diye okumuştur. Ubeyy'in kıraatinde ise: Keçiden de iki" şeklindedir, çoğunluğun kıraati de böyledir. İbn Âmir ve Ebû Amr ise, "ayn" harfini üstün olarak okumuştur. en-Nehhâs derki: Araplarca çoğunlukla kullanım, Keçi, koyun kelimelerinin ikinci harflerinin sakin okunuşu şeklindedir. Buna, çoğul yaptıkları vakit; Keçiler" şeklindeki kullanımları da delalet etmektedir. Köle ve köleler" denildiği gibi. Şair İmruu’l-Kays da şöyle demektedir:
"Şeracâ b. Cermoğulları keçilerini sağmayı onlara bağışlar.
Ey şefkat ve merhamet sahibi, esirgeme şefkatini."
Koyun, koyunların çoğul şekli de böyledir.
Küçükbaş hayvanlardan olan; Keçi, koyun çeşidinden farklıdır. Bunlar, kıllı ve kısa kuyrukludur Bu kelime, bir cins ismidir.
(........) kelimeleri de bu şekildedir. Tekili ise; diye gelîr, Arkadaş, arkadaşlar, tacir, tacirler" gibi. Müennesi ise, ...diye gelir, ile aynı anlamdadır. Çoğulu da şeklindedir. Keçileri artıp çoğalan kavmi anlatmak üzere; denilir. ise, keçi sahibi demektir. Ebû Muhammed el-Fek'asî, sütleri fazla olan develeri ve darlık zamanlarda koyunlardan üstün tuttuğu develeri vasfederken şöyle demektedir:
"Keçiler sahibi azıcık azıkla yetindiği zaman (o develer),
Hiç de az olmayan ölçek ile süt verirler."
Yerin sert olan bölümü demektir. ise, sert ve çakılı bol yer demektir. da böyledir. de, kişi, işine ciddiyetle sarıldı, demektir.
"De ki: Erkeklerini mi..." âyeti,
"Haram kıldı" ile nasbedilmiştir.
“Yahut dişilerini mi" ise ona atfedilmiştir.
“Yahut... sarınıp bürüneni mi" âyeti de bu şekildedir.
“Erkeklerini mi" âyetinde, vasıl 'elif'i ile birlikte istifham ve haberi birbirinden ayırt etmek için bir med harfi daha gelmiştir. Bu gelen "hemze" nin hazf edilmesi de caizdir. Çünkü Yoksa" kelimesi, zaten istifham'a (soruya) delâlet etmektedir. Şairin şu mısraında olduğu gibi:
"Konaklama yerinden akşam mı gider, yoksa sabah erken mi?"
3. Tartışma Ve Kıyas:
İlim adamları derler ki: Âyet-i kerîme, Bahîre ve onunla birlikte sözü geçen davarlar hakkında ve müşriklerin:
"Şu davarların karınlarındakiler yalnız erkeklerimize helâl, kadınlarımıza haramdır" şeklindeki sözlerinde müşriklere karşı delil getirilmektedir.
İşte bu, ilmi konularda tartışmanın sözkonusu olabileceğine delildir. Çünkü yüce Allah, Peygamberine, onlarla tartışmasını ve iddialarının tutarsızlıklarını kendilerine açıklamasını emretmiştir.
Yine bu âyet, kıyas ve akıl yürütmenin kabul edildiğini de göstermektedir. Ayrıca bu âyette kıyas yapılan bir hususta eğer nass varid olmuş ise, kıyasa göre görüş belirtmenin batıl olacağına da delil vardır. Bu ifadede "nakz olacağına dair delil vardır" anlamında da nakledilmiştir. Çünkü yüce Allah onlara doğru kıyaslar yapmalarını emretmiş ve böylelikle müşriklerin gerekçelerini reddetmelerini buyurmuştur.
Âyetin anlamı da şudur: Onlara de ki: Eğer Allah erkekleri haram kılmış ise, bütün erkekler haramdır. Eğer dişileri haram kılmış ise, bütün dişiler haramdır. Eğer, dişilerin yani koyun ve keçilerin döl yataklarında bulunanları haram kılmış ise, doğan bütün yavrular erkek olsun dişi olsun haramdır. Hepsi de yavru olarak doğduklarına göre, hepsinde aynı gerekçe (illet) bulunduğundan dolayı, hepsinin haram olması gerekir. Böylelikle onların illetlerinin (ileri sürdükleri gerekçenin sebebinin) çürük olduğunu, sözlerinin tutarsız olduğunu ortaya koymaktadır. Şanı yüce Allah, onların bu kabilden yaptıkları işlerin kendisine bir İftira olduğunu bildirmektedir.
"Bana bir bilgiye dayanarak haber verin." Eğer öyle bir bilginiz varsa, ona dayanarak söyleyin. Bu yaptığınız haram kılma nereden gelmektedir? Yanlarında ise öyle bir bilgi yoktu. Çünkü onlar, ilahi kitabı okuyup bilen kimseler değillerdi.
"Deveden de İki (çift)..." âyeti ve sonrasında gelen âyetler da az önce geçenler gibidir.
"Yoksa Allah bunu size tavsiye ettiğinde hazır mıydınız?" Yani, siz Allah'ın bunları haram kıldığında tanıklık mı ettiniz. İleri sürülen delilin, onlar için bağlayıcı ve susturucu bir delil olduğunu görünce, iftiraya koyularak: Evet Allah böyle emretti, dediler. Bunun üzerine yüce Allah da;
"İnsanları saptırmak için bir bilgiye dayanmaksızın Allah'a iftira eden kimseden daha zalim kim olabilir" diye buyurarak, onların söylediklerine, her hangi bir delil getirilemediği için yalan söylediklerini beyan etti.
145. Âyetin Tefsiri
De ki: "Bana vahyolunanlar arasında, yiyecek bir kimseye, haram olduğunu bulduğum yiyecekler yalnızca şunlardır: Ölü, akmış kan, domuz eti -ki o pistir- ve Allah'tan başkasının adına boğazlandığından dolayı fısk olanlar. Kim mecbur kalırsa, zulmetmeksizin ve haddi açmaksızın, (yerse), şüphesiz Rabbin, Gafûrdur, Rahîmdir.
Bu âyete dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız:
1. Âyette Ve Başka Âyetlerde Haram Oldukları Bildirilen Yiyecekler:
"De ki: Bana vahyolunanlar arasında... haram olduklarını bulduğum yiyecekler yalnızca şunlardır" anlamındaki bu âyet-i kerimede yüce Allah haram kıldığı şeyleri bize bildirmektedir. Anlamı şöyledir: Ey Muhammed de ki: Bana vahyolunanlar arasında şu şeylerden başkasının haram kılındığını görmüyorum. Sizin kendi arzunuza dayanarak haram kılmaya kalkıştıklarımız değildir.
Âyet-i kerîme Mekke'de inmiştir. O sırada İslâm şeriatinde bunların dışında haram kılınmış bir şey yoktu. Daha sonra Medine'de el-Mâide Sûresi nâzil oldu ve haram kılınan şeyler arasında boğulmuş, kafasına vurulmuş, yüksek yerden düşmüş, boynuzlanmış ve bunun sonucunda ölmüş hayvanlar ile, şarap ve başka şeyler de eklendi. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da Medine'de yırtıcı hayvanlardan azı dişleri bulunan her bir hayvan ile kuşlardan da pençeli hayvanların yenilmesini haram kıldı.
İlim adamları, bu âyet-i kerimenin hükmü ile yorumlanması hususunda farklı görüşlere sahiptirler:
Birinci görüş: Kendisine işaret ettiğimiz bu âyet-i kerimenin Mekkî olduğu ve Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın haram kıldığı her şey ile Allah'ın Kitabında haram kılanan şeylerin buna eklendiği şeklindeki görüştür. Bütün bunlar, şanı yüce Allah tarafından Peygamberi vasıtasıyla ortaya koymuş olduğu ve bunlara eklenen hükümlerdir. Gerek rey ehli, gerek fıkıh ve gerekse eser (hadis) ehli olan ilim adamlarının çoğunluğu bu görüştedir.
Bunun bir benzeri de, bir kadının halası ve teyzesi ile birlikte haram kılınışını ifade eden Hadîs-i şerîf ile yüce Allah'ın:
"Geriye kalanları ise... size helâl kılındı" (en-Nisa, 4/24) âyeti ile birlikte ele alınışına benzer. Yine, yüce Allah'ın:
"Eğer iki erkek bulunmazsa, o halde... bir erkekle bir kadın bulunsun" (el-Bakara, 2/282) âyeti ile birlikte; şahidle beraber bir yemin ile hüküm vermek de (bk. Bakara, 2/282. âyet, 27. başlık) buna benzemektedir.
Bir diğer görüş olarak; bu âyet Hazret-i Peygamberin: "Yırtıcı hayvanlardan azı dişi bulunan her bir hayvanı yemek haramdır"hadisi ile nesh olunmuştur. Bu hadisi Mâlik rivâyet etmiş olup, sahih bir hadistir. Muvatta’', Sayd 13. Ayrıca; Buhârî, Zebaih 29, Müslim, Sayd 3. 12, 16; Nesâî, Sayd 28; İbn Mâce, Sayd 13; Muvatta’', Sayd 14; Müsned, II. 36, 418.
Bu âyetin muhkem olduğu ve bu âyette sözü geçenlerin dışında kalan herhangi bir şeyin haram olmayacağı şeklinde de bir başka görüş vardır. Bu ise, İbn Abbâs, İbn Ömer ve Âişe (radıyallahü anhüm) dan rivâyet edilen bi; görüştür. Yine bunlardan bunun aksi görüş de rivâyet edilmiştir.
Mâlik der ki: Bu âyet-i kerimede anılanların dışında, apaçık besbelli bir haram yoktur. İbn Huveyzimendâd da der ki: Bu âyet-i kerîme -âyette istisna edilen ölü, akmış kan ve domuz eti dışında- hayvan ve onun dışında kalan her şeyin helâl olduğunu ihtiva etmektedir. İşte bundan dolayı biz, yırtıcı hayvanlar ile insan ve domuz dışında kalan diğer hayvanların mubah olduğunu söylüyoruz.
el-Kiyâ et-Taberî der ki: Şâfiî, hakkında hükmü belirtilmeksizin geçen her şeyin helâl kılındığı ilkesini -delilin haramlığına delalet ettikleri müstesna- bu âyete bina etmiştir.
Şöyle de açıklanmıştır Âyet-i kerîme muayyen bir şey hakkında soru sorana cevaptır. O bakımdan gelen cevap da hususi bir cevaptır. Şâfiî'nin kabul ettiği görüş de budur.
Şâfiî, Saîd b. Cübeyr'den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Bu âyet-i kerimede bir takım şeyler sözkonusu edilmektedir ki, bunlar hakkında Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a soru sormuşlardı, o da bu şeyler arasından nelerin haram kılındığı şeklinde onlara cevap vermişti.
Şöyle de açıklanmıştır: Yani ben, bana vahyolunanlar arasında, yani şu vahyin bana nâzil olduğu halde ve onun bu nüzul zamanında ... başka bir şey bulmuyorum. Bundan sonra ise vahyin gelip başka bir takım şeyleri haram kılmasını engelleyen bir husus ise bulunmamaktadır.
İbnü’l-Arabî bu âyet-i kerimenin Medine'de indiğini iddia etmektedir. Halbuki bu âyet-i kerîme, çoğunluğun görüşüne göre Mekke'de inmiştir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a:
"Bu gün sizin için dininizi tamamladım..." (el-Mâide, 5/3) âyeti nâzil olduğu günü nâzil olmuştur. Bundan sonra ise neshedici herhangi bir hüküm inmediğine göre bu âyet muhkemdir. O halde bu âyette haram kılınanlar dışında haram kılınmış bir şey yoktur, benim meylettiğim görüş de budur.
Derim ki: Ancak, böyle bir şeyi ondan başka bir kimsenin söylediğini görmedim. Ebû Ömer (b. Abdi’l-Berr), el-En'âm Sûresi'nin, yüce Allah'ın:
"De ki: Rabbinizin size neleri haram kıldığını okuyayım..." (el-Enâm, 6/151) âyeti ile başlayan üç âyet-i kerîme dışında Mekke'de indiği hususunda icma bulunduğunu nakletmektedir. Bu sûreden sonra ise, Kur'ân-ı Kerîmin birçok bölümleri nâzil olmuş ve pek çok sünnet varid olmuştur. Meselâ, Medine'de, el-Mâide Sûresi'nde içkinin haram olduğuna dair hüküm nâzil olmuştur. Aynı şekilde Hazret-i Peygamberin, yırtıcı hayvanların azı dişli olan her bir yırtıcı hayvanı yemeyi Medine'de yasaklamış olduğunu icma ile kabul etmişlerdir. İsmail b. İshâk der ki: işte bütün bunlar, yüce Allah'ın:
"De ki: Bana vahyolunanlar arasında... haram olduklarını bulduğum yiyecekler yalnız şunlardır" âyetinin nüzulünden sonra Medine'de olmuş şeyler olduğuna delalet etmektedir. Çünkü bu âyet Mekke'de inmiştir.
Derim ki: İşte ilim adamları arasında görüş ayrılığının ortaya çıkış noktası budur. Bir gurup ilim adamı, azı dişli yırtıcı her bir hayvanın yenilmesi yasağını ihtiva eden Hadîs-i şerîflerin zahirini bir kenara bırakmıştır. Çünkü bu hadisler, âyet-i kerimeden sonra varid olmuştur. Âyetteki hasr ise, açıkça görülmektedir. O bakımdan, âyetin gereğini alıp kabul etmek daha uygundur. Zira, âyet-i kerîme ya kendisinden önceki âyeti nesh edicidir, yahut da sözü geçen o hadislere tercih edilmelidir.
Bunların dışında başka şeylerin de haram kılınmış olduğunu kabul edenler ise, el-En'âm Sûresi'nin Mekke'de hicretten önce nâzil olduğunu açıkça görmüş ve tesbit etmişlerdir. Bu âyet-i kerîme ile de Bahire, Şaibe, Vasile ve Hâm gibi kendiliklerinden haram kıldıkları şeyler hususunda cahiliyyenin kanaatlerini reddetmenin kastedildiğini de ortaya çıkarmışlardır. Bundan sonra ise, ehlî merkepler, katır etleri ve buna benzer bir çok yiyeceğin, yırtıcı hayvanlar arasından azı dişlilerin, kuşlardan da pençelilerin haram kılındığını tesbit etmişlerdir.
Ebû Ömer der ki: "Bu âyette zikredilenler dışında haram bir şey yoktur" diyenlerin görüşüne göre, üzerine kasten Allah'ın ismi anılmaksızın kesilmiş hayvanların haram olmaması, diğer taraftan müslümanlar cemaati tarafından haram kılındığı kabul edilen içkinin helâl kabul edilmesi gerekir. Üzümden yapılmış şarabın haram kılındığı hususunda müslümanların icma etmiş olmaları, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın el-En'âm Sûresi'nde haram kılınmış şeyler dışında, bu sûreden sonra Kur'ân-ı Kerîm'den nâzil olan âyetler arasından kendisine vahyolunanlarda haram kılınmış başka şeyler de bulduğuna dair açık bir delildir.
Yırtıcı hayvanların, ehlî merkeplerin ve katırların etleri hususunda Mâlik'ten farklı rivâyetler gelmiştir. Bir seferinde bunların haram olduğunu söylemiştir. Buna sebep ise, Hazret-i Peygamberin bu hususta varid olmuş nehiyleridir. Muvatta’''da bulunanlara göre, onun sahih olan görüşü de budur. Muvatta’', Sayd 13-14. Bir seferinde ise, bunların mekruh olduğunu söylemiştir. Müdevvene'sinde zahir olan görüş de budur. Çünkü âyetin zahiri bunu gerektirdiği gibi, İbn Abbâs, İbn Ömer, Âişe (radıyallahü anhüm) ile bunların yenilmesini mubah kabul edenlerden gelen rivâyetin zahiri de bunu gerektirmektedir. Bu aynı zamanda Evzaî'nin de görüşüdür.
Buhârî, Amr b. Dinar'dan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Ben, Cabir b. Zeyd'e şöyle dedim: Onlar Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ehlî merkeplerin etlerini yemeyi yasakladığını iddia ediyorlar. O da şöyle dedi: el-Hakem b. Amr el-Gıfarî, Basra'da bizim yanımızda böyle diyordu: Fakat, el-Bahr (okyanus gibi alim) İbn Abbâs bunu kabul etmeyerek: "De ki: Bana vahyolunanlar arasında... haram olduklarını bulduğum yiyecekler yalnızca şunlardır" âyetini okudu. Buhârî, Zebâih 28.
İbn Ömer'den rivâyet edildiğine göre ona, yırtıcı havyanların eti hakkında soru sorulmuş, o da: Bunlarda bir mahzur yoktur, demiş. Bu sefer ona: Ebû Sa'lebe el-Kuşerî'nin hadisi (hakkında ne dersin) diye sorulunca, şu cevabı vermiş: "Biz, Rabbimizin Kitabını bacaklarına işeyen bir bedevi Arabın naklettiği hadis dolayısıyla terketıneyiz."
en-Nehaî'ye de fil ve aslanın etine dair soru sorulmuş, o da bu âyet-i kerimeyi okumuş. el-Kasım da şöyle demiş: Âişe (radıyallahü anha), İnsanların, yırtıcı hayvanların azı dişli olanlarının hepsi haramdır, dediklerini işitince; bunlar helâldir der ve şu: "De ki: Bana vahyolunanlar anasında... haram olduğunu bulduğum yiyecekler yalnızca şunlardır" âyetini okur, sonra da şöyle dermiş: (İçinde et kaynayan) tencerenin suyu kandan dolayı sararırdı. Sonra da Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bunu görür de bunun haram olduğunu söylemezdi.
Bu hususta sahih olan ise, bizim öncelikle söz konusu ettiğimiz ve bu âyet-i kerimeden sonra varid olan haram kılman şeylere dair âyetlerin bunlara ilave edilip bu âyette zikrolunanlara atfolduğudur.
Kadı Ebû Bekr b. el-Arabî de "Ahkâmu'l-Kur'ân." adlı eserinde zikrettiklerine muhalif olarak "el-Kabes" adlı eserinde buna şu sözleriyle işaret etmektedir: İbn Abbâs'tan, bu âyet-i kerimenin son nâzil olan âyetlerden olduğuna dair bir rivâyet vardır. Ancak, mezhebimize mensub Bağdatlı âlimler şöyle demişlerdir: Bu âyette zikrolunanların dışındaki her şey. helâldir. Şu kadar var ki, yırtıcı hayvanların yenilmesi de mekruhtur. Ancak, değişik bölge fukahasına göre -Mâlik, Şâfiî, Ebû Hanîfe ve Abdulmelik de bunlar arasındadır- yırtıcı hayvanlar arasında azı dişli olanların hepsi haramdır. Yüce Allah'ın:
"De ki: Bana vahyolunanlar arasında... haram olduklarını bulduğum yiyecekler yalnızca şunlardır..." âyetinden sonra kendilerine dair delil varid olmak suretiyle bunlardan ayrı başka bir takım şeylerin de haram kılınmış olması imkânsız bir şey görülemez.
Nitekim Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): "Müslüman bir kişinin kanı, ancak üç şeyden birisi ile helâl olur..." Buhârî, Diyat 6; Müslim, Kasâme 25. 26; Ebû Dâvûd, Hudûd 1; Tirmizî, Hudûd 15; Nesâî, Tahrimu'd-Dem 5, 11, 14; İbn Mâce, Hudûd 1; Dârimî, Hudûd 2, Siyer 11; Müsned, 1, 61. 63. 65..., VI, 181, 214. diye buyurup, küfür, zina ve öldürmeyi zikretmiştir. Diğer taraftan bizim ilim adamlarımız şöyle derler:
Konu ile ilgili varid olmuş deliller gereğince öldürmenin on tane sebebi vardır. Zira Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), şanı yüce Allah'tan kendisine ulaşan bilgiye uygun olarak haber verirdi. Dilediği hükmü silen, dilediğini sağlamlaştırıp nesh eden ve dilediğini takdir eden de O'dur, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan şöyle dediği sabit olmuştur: "Yırtıcı hayvanlar arasından azı dişli olan her bir hayvanı yemek haramdır."
Yine Hazret-i Peygamberin yırtıcı hayvanlar arasından azı dişli olanları ve kuşlardan da pençeli olanları yasakladığı da rivâyet edilmiştir. Müslim Ma'n'dan, o, Mâlik'len rivâyet ettiğine göre: "Pençeli olan her bir kuşun yenilmesi yasak kılınmıştır" dediği rivâyet edilmiştir. Müslim, Sayd 15-16; Ebû Dâvûd, Et'ime 32; Tirmizî, Sayd 9, 11; İbn Mâce, Sayd 13: Dârimî, Edâhî 18; Müsned, I, 147, 244, 302..., III, 323: IV, 89, 90, 127. Şu kadar var ki, birinci görüş daha sahihtir ve yırtıcı hayvanlardan azı dişli olanların haram kılınmış olması, mezhebin sarih görüşüdür ve Mâlik de Muvatta’''da "yırtıcı hayvanlardan azı dişli olanların yenilmesinin haram kılınışı" Muvatta’', Sayd 4. sah. diye başlık açmış, daha sonra da konu ile ilgili hadisi zikredip arkasından da şu ifadeleri kaydetmiş bulunmaktadır: "Bizde kabul gören durum da budur." Muvatta’', Sayd 11, Böylelikle uygulama ile rivâyetin birbirine mutabık olduğunu haber vermektedir.
el-Kuşeyrî der ki: Mâlik'in: "Bu âyet-i kerîme son nâzil olmuş âyetlerdendır" demesi, bizim şöyle dememize engel teşkil etmez: Bu âyetten sonra da bir takım şeylerin haram kılındığı sabit olmuştur. Allah, hoş ve temiz şeyleri helâl kılmış, murdar olan şeyleri de haram kılmıştır. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da yırtıcı hayvanlar arasından azı dişli olanlarının yenilmesini yasakladığı gibi, kuşlar arasından da pençeli olanların yenilmesini yasaklamış, ehlî merkeplerin etlerinin yenilmesini de Hayber fethi şuasında yasaklamıştır. Bu tevilin sıhhatine delalet eden husus İse, dışkının, sidiğin, tiksinti veren haşeralın ve ehlî merkeplerin -ki, bu âyette sözü geçmeyen hususlar arasındadırlar- haram kılındıklarına dair icmâ bulunmasıdır.
2. Haram Kılma Lâfzının Hazret-i Peygamber Tarafından Kullanılması Halinde İfade Ettiği Hüküm:
Yüce Allah'ın:
"Haram olduklarını..." âyeti ile ilgili olarak İbn Atiyye şunları söylemektedir:
Haram kılma lâfzı, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) tarafından kullanıldığı takdirde, sözü geçen şey ile ilgili bu hükmün yasaklama ve men’in son sınırına kadar ulaşması mümkün olduğu gibi, aynı şekilde dildeki kullanımına göre nihaî sınıra varmayıp kerahet ve buna benzer bir sınırda durması da mümkündür. Bu lâfız ile birlikte te'vil âlimi ashâbın buna teslimiyeti, onların hep birlikte bu hususta icmaı karinesi bulunmakla birlikte hadislerin lâfızları bu hususta muzdarip değilse, şer'an onun bu haram kılmasının yasaklama ve men'in son sınırına kadar ulaşması gerekir ve onun bu şekildeki haram kılma ifadesi ile haram kılınanlar domuz, meyte (leş) ve akmış kan gibi olur. İşte, içkinin haram kılınış niteliği de budur.
Diğer taraftan haram kılma lâfzı ile birlikte hadis lâfızları arasında muzdariplik bulunup, hadisleri bilmekle birlikte İmâmlar, hadisin karanlık lâfzının hükmü hakkında görüş ayrılığına düşmüş olmaları gibi bir karine varsa, -Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın: "Yırtıcı hayvanlardan azı dişi olan her bir hayvanın yenilmesi haramdır" hadisinde olduğu gibi-... diğer taraftan Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın yırtıcı hayvanlardan azı dişi olan her bir hayvanın yenilmesini yasaklayan âyeti varid olmakla birlikte, ashâb ve onlardan sonra gelenler, banları, haram olup olmadıkları hususunda farklı görüşlere sahip iseler; işte bu sebepler dolayısıyla konuyu tetkik eden bir kimsenin haram kılma lâfzını kerahet ve buna benzer yasaklama anlamına yorumlaması mümkündür.
Diğer taraftan bazı haram kılma lâfızlarıyla birlikte te'vil karinesi de vardır. Hazret-i Peygamberin ehlî merkeplerin etlerinin yenilmesini haram kılması buna örnektir. Bu yasaklamada hazır bulunan ashâbın kimisi, necis olduğundan dolayı haram kıldığı te'vilinde bulundukları gibi, kimisi de insanların yük taşıyacakları merkeplerin yok olmaması maksadına binaen haram kılındığı şeklinde te'vil etmişlerdir. Daha başkaları ise, katıksız bir haram kılmadır, diye açıklamışlardır. Ümmet arasında da ehlî merkeplerin etlerinin haramlığı hususunda görüş ayrılığı bulunduğu sabit olmuştur.
İşte ilim adamlarından bu meseleyi dikkatle tetkik eden bir kimsenin buradaki haram kılma lâfzını, kerahet ve buna benzer yasaklayıcı hükümlere -kendi içtihad ve kıyasına göre- açıklaması mümkündür.
Derim ki: Bu, gerek bu konuda, gerekse daha önce açıkladığımız şekilde bu husustaki görüş ayrılığının sebebi ile ilgili olarak güzel bir açıklamadır.
Şöyle de açıklanmıştır: Merkebin etinin yenilmeyiş sebebi, erkek merkeplerin birbirlerine cinsel bakımdan yaklaşmaları ve Lut kavminin işiniyapmalansuretiyle kötü özlerini ortaya koymuş olmalarıdır. O bakımdan onun hakkında ries (pislik) hükmü verilmiştir. Muhammed b. Sîrin de der ki: Hayvanlar arasında Lût kavminin yaptığı işi yapan domuz ve eşekten başka bir hayvan yoktur. Tirmizî (el-Hakim) bunu "Nevâdiru'l-Usul"de zikretmiştir. Tirmizî el-Hakîm, Nevâdiru'l-Usûl, I, 543-54'i. (2) Ebû Dâvûd, Et'ime 29,
3. Çeşitli Hayvanların Yenilmesi İle İlgili Hükümler Ve Bu Husustaki Görüş Ayrılıkları:
Amr b. Dinar, Ebû'ş-Şahsâ'dan, o, İbn Abbâs'tan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Cahiliye dönemi İnsanları bir takım şeyleri yer, bir takım şeyleri terk ederlerdi. Allah da Peygamberini -salat ve selam ona- gönderip Kitabını indirdi, helâl kıldığını helâl, haram kıldığını haram kıldı. O bakımdan helâl, O'nun helâî kıldığıdır, haram da O'nun haram kıldığıdır. Hakkında susup bir şey -söylemediği ise afTedilmiştir. Daha sonra da şu:
"De ki... haram olduklarını bulduğum yiyecekler yalnızca şunlardır" âyetini okudu. Yani, haram olduğu açıklanmamış her bir şey, bu âyetin zahirine göre mubahtır,
ez-Zührî, Ubeydullah b. Abdullah b. Abbas'tan: "Deki: Bana vahyolunanlar arasında... haram olduklarını bulduğum yiyecekler yalnızca şunlardır..." âyetini okuyup şunları söyledi: O, meytenin yalnızca yenilmesini haram kılmıştır, Meytenin yenilen kısmı ise etidir. Deri, kemik , yün ve tüylerine gelince, bunlar helâldir.
Ebû Dâvûd da Milkam b. Telib'den, o, babasından şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Ben, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile arkadaşlık ettim. Yerde bulunan haşerelerin haram kılındığına dair (Ondan) bir şey işitmedim.K2)
Haşere ise, cerboa, büyük keler, kirpi gibi yerde yaşayan küçük hayvanlardır. Şair der ki:
"Ey Um Amr, biz fare bile yedik.
Garip olan sizin aranızda haşerat da yer."
Yani, yer yüzünde yürüyüp giden canlıları yer.
el-Hattabî der ki: Milkam'ın babasının söylediği: "Haram kılındıklarına dair bir şey işitmedim" şeklindeki ifadesi haşeratın mubah olduklarına delil değildir. Çünkü bu haram kılma hükmünü ondan başkası işitmiş olabilir. İlim adamları, cerboa, ada tavşanı ve bunlara benzer haşeratın yenilmesi hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Urve Ala, Şâfiî ve Ebû Sevr, cerboanın yenilmesi hususunda ruhsat bulunduğunu söylemişlerdir. Şâfiî der ki: Ada tavşanı yemenin bir mahzuru yoktur. İbn Sîrin, el-Hakem, Hammâd. ve rey ashâbı ise bunu mekruh görmüşlerdir. Yine rey ashâbı, kirpiyi de mekruh görürler. Mâlik b. lines'e kirpi hakkında sorulunca o, bilmiyorum diye cevap vermiştir. Ebû Amr'ın naklettiğine göre Mâlik, kirpinin yenilmesinde bir mahzur yoktur, demiş. Ebû Sevr de kirpi yemekte mahzur olmadığı görüşünde idi. Bunu Şâfiî'den de nakleder. İbn Ömer'e kirpi hakkında sorulunca, o da: "De ki: Bana vahyolunanla'r arasında... haram olduklarını bulduğum yiyecekler yalnızca şunlardır..." âyetini okudu. İbn Ömer'in huzurunda bulunan yaşlı bir zat bunun üzerine şöyle demiş: Ben, Ebû Hüreyre'yi şöyle derken dinledim: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) "O, pis ve murdarlardan birisidir" diye buyurdu. Bunun üzerine İbn Ömer şöyle dedi: Eğer Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bunu süylemişse, onun dediği gibidir. Bunu, Ebû Dâvûd nakletmektedir. Ebû Dâvûd, Et’ime 29.
Mâlik de der ki: Buyû'k keler, cerboa ve çöl keleri yemekte bir mahzur yoktur. Yine İmâm Mâlik'e göre, şer'i usule göre kesilecek olursa yılan yemek de caizdir. Bu, İbn Ebi Leyla ve el-Evzaî'nin de görüşüdür. Aynı şekilde zehirli yılanlar, akrepler, fareler, yıkına ağu veren diye bilinen zehirli kertenkeleler, kirpi ve kurbağanın da yenilmeleri caizdir. İbni'l-Kasım da der ki: Yeryüzü haşeratının, alwplerin ve orada yaşayan kurt ve solucanların Mâlik'in görüşüne göre yenilmesinde bir mahzur yoktur.
Bu hususta görüşünün lehine delil, Milkam b. Telib'in babasından naklettiği hadis ile, İbn Abbâs ve Ebû'd-Derda’nın şu sözleridir: Allah'ın helâl kıldığı şey helâldir, haram kıldığı şey de haramdır. Hakkında bir şey söylemeksizin geçtiği ise afv edilmiştir. Hazret-i Aîşe de fare hakkında: O haram değildir, demiş ve: "De ki: Bana vahyolunanlar arasında... haram olduklarını bulduğum yiyecekler yalnızca şunlardır" âyetini okumuştur.
Medineli ilim adamlarından bir topluluk ise, yer yüzünün zehirli zehirsiz haşeratından her hangi bir şeyin yenilmesini câiz kabul etmezler. Yılanları, kertenkeleleri, fareleri ve benzerlerini haram kabul ederler. Bu ilim adamlarına göre, öldürülmesi câiz olan hiç bir mahlukun yenilmesi câiz olmadığı gibi, görüşlerine göre şer'i usule uygun kesimin de bir etkisi olmaz. Aynı zamanda bu, İbn Şihab, Urve, Şâfiî, Ebû Hanîfe, onun arkadaşları ve başkalarının da görüşüdür.
Mâlik'e ve arkadaşlarına göre, yabani hayvanlar arasında hiç bir yırtıcı hayvan yenilmediği gibi, evcil kedi de yabani kedi de yenilmez, çünkü bunlar da yırtıcıdır.
Yine Mâlik şöyle demektedir: Sırtlan ve tilki de yenilmez. Bununla birlikte bütün yırtıcı kuşların, akbaba, kerkenez kuşu, kartal ve bunların dışında kalanların leş yesinler yemesinler, etlerinin yenilmesinde bir mahsur yoktur. el-Evzaî de der ki: Bütün kuşlar helâldir. Şu kadar var ki, ilim adamları, akbabayı yemeyi mekruh kabul etmişlerdir. Mâlik'in delili, ilim ehli arasında yırtıcı kuşların etini yemeyi mekruh gören kimseyi bulmadığıdır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan nakledilen: "Hazret-i Peygamber, kuşlardan pençeli her bir kuşun yenilmesini yasaklamıştır" hadisini münker kabul etmiştir.
Eşheb'den ise şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Serî usule uygun olarak kesilmesi şartıyla filin yenilmesinde bir mahzur yoktur. Şa'bî'nin görüşü de budur. Şâfiî ise bunu kabul etmemektedir. Nu'man (b. Sabit, yani Ebû Hanîfe) ve arkadaşları ise, sırtlan ve tilki yemeyi mekruh görmüşler. Şâfiî ise bunların yenilmesine ruhsat vermiştir. Sa'd b. Ebi Vakkas'dan sırtlan yediğine dair rivâyet nakledilmiştir.
Mâlik'in delili, yırtıcı hayvanlardan azı dişi olan bütün hayvanların yenilmesinin yasak olduğunu bildiren hadisin umumî olup her hangi birisini tahsis etmemesidir. Nesâî tarafından sırtlan yemenin mubah görüldüğüne dair rivâyet edilen hadiste, Nesâî, Sayd 27. onu yasaklayan hadis ile tearuz teşkil edebilecek bir taraf yoktur. Çünkü bu, Abdurrahman b. Ebi Ammar'ın münferiden rivâyet ettiği bir hadistir. Abdurrahman ise, ilim (hadis) nakliyle meşgul bir kimse olmadığı gibi, kendisinden daha sağlam bir ravinin kendisine muhalefet etmesi halinde rivâyeti delil gösterilebilecek kimselerden değildir.
Ebû Ömer (b. Abdİ’l-Berr) der ki: Yırtıcı hayvanlardan azı dişli olanların hepsinin yenilmesini yasaklayan hadis, tevatür derecesini bulacak kadar çeşitli yollardan rivâyet edilmiştir. Bunu, sağlam, sika ravilerin önderlerinden bir topluluk rivâyet etmiştir. Dolayısıyla İbn Ebi Ammar gibi birisinin hadisi ile bu rivâyetlere karşı çıkmaya imkân yoktur.
Yine Ebû Ömer (b. Abdi’l-Berr) der ki: Müslümanlar, maymun yemenin câiz olmadığını icma ile kabul etmişlerdir. Çünkü Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) maymun yemeyi yasaklamıştır. Satışı da câiz değildir, çünkü sağladığı bir menfaat yoktur. Abdurrezzak'ın, Ma'mer'den, onun Eyyub'dan zikrettiği rivâyet dışında maymun yemeye ruhsat veren bir kimse olduğunu da bilmiyorum. Mücahid'e maymun yeme hakkında soru sorulmuş, o da: "Maymun, yenilmesi helâl kılınan dört ayaklı davarlardan değildir" diye cevap vermiştir.
Derim ki: İbnü'l-Münzîr şunu zikreder: Biz, Atâ'dan rivâyetimize göre Atâ'ya, maymun Harem bölgesinde öldürülürse hükmü nedir? diye sorulmuş, O da (o takdirde) onun hakkında adaletli iki kişi (fidyesi hususunda) hüküm verir, demiştir. Buna göre, Atâ'nın görüşüne göre maymun etini yemek caizdir. Çünkü, fidye cezası avdan başka hayvanları öldürenler hakkında vacip değildir.
er-Ruyanî'nin "Bahru'l Mezheb" adlı, İmâm Şâfiî mezhebine göre yazılmış eserinde şöyle denilmektedir: Şâfiî der ki: Maymunların satışı caizdir. Çünkü, maymun eğitilir ve eşyanın korunması için ondan yararlanılabilir. el-Keşfelî de İbn Şüreyh'den, maymunun satışının -ondan yararlanıldığı gerekçesiyle- câiz olduğunu söylediğini nakletmektedir. Ona, peki ne şekilde ondan yararlanılır diye sorulunca, o da, çocuklar onunla eğlenip sevinirler, diye cevap vermiştir.
Ebû Ömer (b. Abdi’l-Berr) der ki: Köpek, fil ve"azı dişli bütün hayvanlar kanaatimce maymun gibidir. Delili İse Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın âyetinde bulmak gerekir. Başkasının âyetinde değil. Bazıları ise, Araplar arasında Kaf aslılardan bir topluluk dışında köpek eti yiyen kimselerin bulunmadığını iddia etmişlerdir.
Ebû Dâvûd, İbn Ömer'den şöyle dediğini rivâyet eder: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), pislik yiyen hayvanı yemeyi, sütünü içmeyi yasaklamıştır. Ebû Dâvûd, Et'ime 24; Tirmizî, Et'ime 24; İbn Mâce, Zebâih 11, Bir başka rivâyette de şöyle denmektedir: Develer arasından pislik yiyenlere binilmesini ve sütlerinin içilmesini yasaklamıştır. Ebû Dâvûd, Et'ime 24.
el-Halimî Ebû Abdullah der ki: Pislik yiyen (el-Cellâle.) serbest bırakılıp salınmış hayvan ve tavuklar arasından pislik yiyenlerdir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bunların etlerini yemeyi yasaklamıştır.
İlim adamları der ki: Etinde, yahut tadında pislik kokusu ortaya çıkan her bir hayvanın eti haramdır. Bu koku ortaya çıkmıyorsa helâldir. el-Hattabî der ki: Buradaki yasaklamaktan kasıt, tenzihi ve temizliğe riâyeti öngören bir yasaktır. Çünkü, pislik yiyen hayvan pislikle gıdalanacak olursa, pisliklerin kötü kokusu etlerine siner. Bu ise, çoğunlukla yediklerinin pislik teşkil etmesi halinde böyle olur. Eğer otlayacak ve ona yem olarak tane verilecek olur da az bir şey de pislik yiyor ise, bu gibilerine pislik yiyen (cellâle) denilmez. Böyleleri de serbest bırakılan tavuklar ile benzeri diğer hayvanlar gibidir. Bunlar, belki kısmen pislik yerler ama, çoğunlukla gıdası ve yemi pislikten başka şeylerdir. O bakımdan böylelerinin yenilmesi mekruh olmaz.
Rey sahipleri ile Şâfiî ve Ahmed şöyle demektedirler: Pislik yiyen bir hayvan, bir kaç günlük süre ile haps edilip pislik dışında ona yem verilmedikçe eti yenilmez. Elindeki pis kokuların gittiği kabul edildikten sonra yenilir. Bir hadiste rivâyet olunduğuna göre: "(Bu tür) ineklere kırk gün süreyle yem verilir, ondan sonra etleri yenilir."
İbn Ömer de (pislik yiyen) tavuğu üç gün alıkoyar, sonra keserdi. İshâk der ki: Eti iyice yıkandıktan sonra boylesini yemekte bir mahzur yoktur, el-Hasen ise pislik yiyen hayvanın etini yemekte bir mahzur olmadığı görüşünde idi. Mâlik b. Enes de bu görüşte idi.
(Ziraat) arazisine pisliğin (gübrenin) bırakılmasının yasaklanışı da bu kabildendir. Ashâbdan bazılarından şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Biz, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın (fey'den hissesine düşen) arazisini kiraya veriyorduk da, onu kiralayan kimseye oraya pislik atmamasını şart koşuyorduk. İbn Ömer'den nakledildiğine göre o, arazisini kiraya verir, fakat oraya pislik (gübre) atılmamasını şart koşardı. Yine rivâyet olunduğuna göre, adamın birisi pislik kullanarak arazisini ekiyor idi. Ömer (radıyallahü anh) ona şöyle demişti: Sen, insanlara kendilerinden çıkan şeyleri yediren bir kimsesin.
Atların yenilmesinin hükmü hususunda da farklı görüşler vardır. Şâfiî at yemenin mubah olduğunu söylemiştir, sahih olan da budur. Mâlik ise bunu mekruh görmüştür.
Katır ise, eşek ve attan doğmadır. Bunların birisinin eti yenir veya mekruhtur, -ki bu da attır- diğeri ise haramdır -ki, bu da eşektir-, O bakımdan haram kılan hüküm daha öne geçirilmiştir. Çünkü, helâl kılan hüküm ile haram kılan hüküm aynı şeyde bir arada bulunacak olursa, haram kılma hükmü öne geçirilir. Yüce Allah'ın izniyle, ileride bundan daha kapsamlı bir şekilde bu meseleye dair açıklamalar en-Nahl Sûresi'nde (16/8. âyet, 5- başlıkta) gelecektir. el-A'raf Sûresi'nde de (7/133- âyet, 3 ve 4. başlıklarda) çekirgelere dair hükümler gelecektir.
Halef ve selefin Cumhûru, tavşan yemenin câiz olduğunu kabul etmişlerdir. Abdullah b. Amr b. el-As'dan ise bunun haram olduğuna dair rivâyet nakledildiği gibi, İbn Ebi Leyla'nın bunu mekruh gördüğü rivâyet edilmektedir. Abdullah b. Amr der ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a, ben de huzurunda oturduğum bir sırada tavşan getirildi, ondan yemediği gibi, onun yenilmesini de yasaklamadı. Tavşanın ay hali olduğunu iddia etti. Bunu da Ebû Dâvûd zikretmektedir. Ebû Dâvûd, Et'ime 26.
Nesâî de mürsel olarak Mûsa b. Taîha'dan şöyle dediğini nakletmektedir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a bir adamın kızartmış olduğu bir tavşan getirildi ye: Ey Allah'ın Rasulü ben onda kan gördüm, dedi. Bunun üzerine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ona ilişmedi ve yemedi. Yanında bulunanlara da: "Siz yeyiniz, benim canım onu çekseydi yerdim." Nesâî, Sayd 25.
Derim ki: Bunda tavşanın haram olduğuna delalet eden her hangi bir husus yoktur. Bu, olsa olsa Hazret-i Peygamber'in (keler hakkında söylediği): "Bu benim yaşadığım bölgede bulunmuyordu, o bakımdan ondan tiksinir gibi oluyorum" Buhârî, Et'ime 10, 14, Zebaih 32, Müslim, Sayd, 44; Ebû Dâvûd, Et’ime 27; Nesâî, Sayd 26; İbn Mâce, Sayd 16; Dârimî, Sayd 8: Muvatta’', İsti'zan 10; Müsned, I, 345; IV, 88-89. şeklindeki sözü kabilindendir.
Müslim de Sahih'inde Enes b. Mâlik'ten şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Biz, Mersu'z-Zahrân denilen yerden geçerken bir tavşanı ürküttük. Arkasından koşup gidenler oldu. Ancak, onu bir türlü yakalayamadılar. Ben ise onu arkasından yetişinceye kadar koştum. Onu alıp Ebû Talha'ya gerirdim, o da bunu boğazladı. Butun Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a gönderdi. Ben de onu alıp Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a götürdüm, O da bunu kabul etti. Buhârî, Hibe 5, Zebâih 10, 32: Müslim, Sayd 53: Tirmizî, Et'ime 2; Nesâî, Sayd 25; İbn Mâce, Snye 17; Dârimî, Sayd 7; Müsned,II, 119. 171.
4. Bazı Kıraat Farkları Ve Kanın Hükmü:
Yüce Allah'ın:
"Yiyecek bir kimseye..." âyetindeki "vahyolunan" anlamındaki kelimeyi, İbn Âmir'in, hemzeyi üstün olarak; "Vahyetti" şeklînde okuduğu rivâyet edilmiştir. Ali b. Ebî Tâlib de "yiyecek bir kimseye" anlamındaki kelimeyi; şeklinde "ti" harfini şeddeli olarak okumuştur. Bununla şekline işaret etmektedir. Buradaki L'te" harfi, "u" harfine idğam edilmiştir.
Âişe (radıyallahü anha) İle Muhammed b. el-Hanefîyye ise, bunu;" Yiyecek bir kimsenin yediği" anlamında mazi fiil ile okumuştur
Yalnızca şunlardır: Ölü" ibaresindeki fiil, "ve" harlı ile de "te" harfi ile de okunmuştur. Yani, o yenilecek olan şey, yahut cüssesi veya şalisi ölü olması hali müstesnadır. Olması" kelimesi "ye" ile, Ölü kelimesi de merfü' olarak, yani ölmüş olması anlamında da okunmuştur.
"Akmış" anlamındaki: "el-Mesfuh" ise, akan, cereyan eden demektir ki, haram kılınan kan budur. Böyle olmayan kanlar ise bağışlanmıştır.
el-Maverdî, akmamış kanın, eğer karaciğer ve dalak gibi damarlar içinde ve donma özelliğinde ise helâl olduğunu nakletmektedir. Çünkü Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur: "Bize iki ölü ve iki kan helâl kılınmıştır..." İbn Mâce, Et'ime 31; Müsned, II, 97
Şayet bu kan, eğer damarlar içerisinde bulunmayıp donmayacak türder değilse, et ile birlikte bulunan ve akabilme özelliğinde olan kan ise, bunur haramlığı hususunda iki görüş vardır. Bir görüşe göre bu gibi kan haramdır çünkü bu da ya akan kandandır veya onun bir parçasıdır. Özel olarak
"akan" kaydının zikredilmesi ise, karaciğer ve dalağın istisna edilmesi İçindir. İkinci görüşe göre ise, böyle bir kan haram değildir, çünkü haramlık öze olarak akan kan hakkında tahsis edilmiştir.
Derim ki: Sahih olan da budur. İmrân b. Cüdeyr der ki: Ben, Ebû Miclez'e kanın bulaştığı et ile kandan dolayı üzerinde kırmızı bir köpük yükselen tencerenin yemeği hakkında soru sordum da şu cevabı verdi: Bunun bir mahzuru yoktur. Çünkü Allah akmış kanı haram kılmıştır. Buna yakın bir açıklamayı Hazret-i Âişe ve başkaları da yapmıştır. İlim adamları da bu hususta icma etmişlerdir.
İkrime der ki: Bu âyet-i kerîme olmasaydı, müslümanlar yahudilerin ette damarları bulup takip etmeleri gibi, müslümanlar da öylece takip edeceklerdi.
İbrahim en-Nehaî de der ki: Damarlardaki yahut kemik iliğindekİ kanın bir mahzuru yoktur. Buna dair açıklamalar ile âyet-i kerimede sözü edilen ve zaruret halinde bulunanın hükmüne dair açıklamalar daha Önce el-Bakara Sûresi'nde (2/173. âyet, 20. başlık ve devamında) geçmiş bulunmaktadır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
146. Âyetin Tefsiri
Biz, yahudilere de bütün tırnaklıları haram kıldık. Onlara sığır ve koyunun iç yağlarını da haram kıldık. Ancak, sırtlarına veya kararlarındaki bağırsaklarına yapışan veya kemiğe karışan ayrı. Bu (böyledir); onları zulümleri yüzünden bununla cezalandırdık. Şüphesiz Biz doğru söyleyenleriz.
Bu âyete dair açıklamalarımızı altı başlık halinde sunacağız:
1. İslâm'dan Önceki Ümmetlere De Bazı Yasaklar Konulmuştu:
Yüce Allah, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) ümmetine haram kıldığı şeyleri zikrettikten sonra
"Biz yahudilere de bütün tırnaklıları haram kıldık" ile de yahudilere haram kıldığı şeyleri sözkonusu etmektedir. Çünkü, onlar: Allah bize herhangi bir şeyi haram kılmadı, aksine İsrail'in (Hazret-i Yakub'un) kenidisine haram kıldığı şeyleri biz de kendimize haram kıldık diyerek, Allah'ın haramlara dair hüküm indirdiğini yalanlamışlardı.
el-Bakara Sûresi'nde; "Yahudilerin ne anlama geldiğine dair açıklamalar (2/62. âyet, 2. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Bu haramlar, yahudilere bela ve ceza olmak üzere emredilmiş mükellefiyetler idi. Burada onlara haram kılınan şeylerin başında tırnaklı olan her şey zikredilmiştir.
el-Hasen, "fe" harfini ötreli değil de sakin olarak; Tırnak diye okumuştur. Ebû's-Simal ise, "zı" harfini esreli, "fe" harfini de sakin olarak; diye okumuştur. Ebû Hatim ise, "zı" harfini esreli ve "fe" harfini sakin okuyuşu kabul etmemiş ve böyle bir kıraati zikretmemiştir. Ancak bu da bir söyleyiştir. Bu iki harfin esreli kıraati de vardır. Çoğulu ise, şeklinde gelir. Bu açıklamayı el-Cevherî yapmıştır. en-Nehhâs, el-Ferrâ''dan ayrıca; şeklinde çoğul yapıldığını da İlave eder. İbnü's-Sikkit der ki: Bir adamın tırnakları oldukça uzun ise denilir. Nitekim saçlan uzun bir kimse hakkında; denildiği gibi.
Mücahid ile Katade derler ki:
"Tırnaklılar" dan kasıt, parmakları birbirinden ayrı olmayan kara hayvanları ve kuşlardır. Deve, deve kuşu, ördek ve kaz gibi. İbn Zeyd ise, kasıt yalnızca develerdir, demektedir.
İbn Abbâs der ki: "Tırnaklılar"dan kasıt, deve ve deve kuşlarıdır. Çünkü deve kuşlarının da deve gibi tırnakları vardır.
Şöyle de açıklanmıştır: Bundan kasıt, kuşlardan pençeli olanlar, hayvanlardan da tek tırnaklı olanlardır. Çünkü, tek tırnağa (demek olan el-Hâfir'e) istiare yoluyla tırnak (anlamındaki zılV) da denilir. Tirmizî el-Hakim de der ki: Hafir de tırnaktır, mihleb (pençedeki tırnak) de tırnaktır. Şu kadar var ki, bunların her birisinin tırnağı kendisine göredir. İfadede istiare diye birşey de sözkonusu değildir. Nitekim her ikisinin de kesildiklerini ve bunlardan bir miktar kısaltıldığını, her ikisinin de tek bir cins olarak yumuşak ve gevşek kemik olduklarını görebilmekteyiz. Asıl itibari ile de bu şekilde gelişen gıdadan ibarettir. Ve insan tırnağı gibi kesilirler. Bu gibi hayvanların tırnaklarına "hâfir" adının veriliş sebebi ise, yere düşmesi suretiyle yeri hafr etmesi (kazması) ndan dolayıdır. Kuşun pençesindeki tırnağa "mihleb" denilmesine gelince, diğer uçan kuşları tırnaklarının iğne gibi sivri uçları ile yaralamasıdır. Tırnağa "zufur" deniliş sebebi ise, eşyayı ele geçirme imkânını bulmasıyla zafer buluşundan dolayıdır. Yani, insanoğlu ve kuş, onun sayesinde ele geçireceklerini ele geçirirler.
2. İsrailoğullarına Haram Kılınan İç Yağları:
Yüce Allah'ın:
"Onlara, sığır ve koyunun İç yağlarını da haram kıldık"
âyeti ile ilgili olarak Katade şöyle demiştir: Bununla işkembe üzerindeki iç yağı ile böbrekler üzerindeki yağlan kastetmektedir. es-Süddî de böyle açıklamıştır. İbn Cüreyc de der ki: Kemiğe karışmamış, yahut kemik üzerinde bulunmayan bütün iç yağlarını onlara haram kılmıştı. Buna karşılık böğürlerindeki yağlar ile kuyruk yağlarını da helâl kılmıştı. Çünkü kuyruk yağı usus denilen kuyruk sokumundaki kemiğin üzerindedir.
3. Haram Kılman İçyağlardan Îstisnâ Kılınanlar:
Yüce Allah'ın;
"Ancak, sırtlarına... yapışan müstesna" âyetindeki; lâfzı istisna olarak nasb mahallindedir." Sırtlarına" kelimesi ise, Yapışan" kelimesi ile merfu olmuştur.
Veya karınlarındaki bağırsaklarına" kelimesi ise, "sırtlar" kelimesine atfedilerek cep mahallindedir. Yani; Yahut karınlarındaki bağırsaklarına yapışan..." takdirindedir. Âyetteki kelimenin başına elif-lâm'ın gelmesi ise takdiri ifadedeki izafetin yerine gelmiştir. Buna göre "bağırsaklarına yapışan" iç yağları helâl kılınanlar arasında olur.
"(.......): Veya kemiğe karışan" âyetindeki; da aynı şekilde "yapışan'a atf ile nasb mahallindedir. İşte bu, bu husustaki görüşlerin en sahih olanıdır. el-Kisâî, el-Ferrâ' ve Ahmed b. Yahya'nın görüşü budur. Şu kadar var ki nazar (akıl yürütme ve kıyas)a göre; bir şeyin hemen kendisinden önce gelene atfedilmesi gerekir. Bundan tek istisna, bu atf ile mananın sahih olması veya bunun aksine herhangi bir delilin bulunması halidir.
Şöyle de denilmiştir: helâl kılınan şeylerde istisna, yalnızca sırılarına yapışanlardır. Yüce Allah’ın:
"...veya karınlarındaki bağırsaklarına yapışan, veya kemiğe karışan" âyeti ise haram kılınan şeylere atfedilmiştir. Bunun anlamı da şöyle olur: Onlara sığır ve koyunların iç yağlarını yahut karınlarındaki bağırsaklarına yapışanları veya kemiğe karışanları haram kıldık. Ancak sırtlarına yapışanlar müstesnadır, haram değildir.
Şâfiî, bu âyet-i kerimeyi, iç yağı yememek üzere yemin eden kimsenin sırtlardaki iç yağını yemek suretiyle yemini bozmuş olacağına delil göstermiştir, Çünkü şanı yüce Allah, onların sırtlarına yapışanları, genel olarak iç yağından istisna etmiştir.
4. Geçmiş Şeriatlerdeki Bu Hükümlerin Neshi;
Yüce Allah'ın: "Veya karınlarındaki bağırsaklarına" âyetindeki "Bağırsaklar," hayvanın pisliğini çıkardığı yerler demektir. İbn Abbâs ve başkalarından bu açıklama nakledilmiştir. Tekili de; olur. Bu ismin veriliş sebebi ise, hayvanın dışkısının burada toplan maşıdır. Zibil diye bilinen de odur.
Bağırsaklar" kelimesinin tekili: şeklinde gelir. Tencere, kelimesinin çoğunlunun, diye gelmesi gibi, Bağırsak kelimesinin tekil ve çoğul itibariyle; Vuran, vuranlar" gibi olduğu söylendiği gibi; tekilinin; şeklinde geldiği de söylenmiştir. Gemi, gemiler" gibi.
Ebû Ubeyde der ki: "Bağırsaklar: Hâvâyâ" karın bölgesinde dairesel şekilde gelen şey demektir. el-Hâvâyâ'nın, karnın dairevi şekil aldığı yer anlamına geldiği de söylenmiştir. Bu da bağırsaklara bitişir. el-Hâvâyâ'nın, üzerlerinde iç yağı görülen bağırsaklar olduğu da söylenmiştir. Başka yerde bu kelime devenin hörgücü etrafında çevrelenen örtü anlamına gelir. Şair İmruu’l-Kays şöyle demektedir:
"Deve hörgûcü etrafında kumaşları doladılar ve üzerine güzelce kuruldular.
Irak dokuması süslü işlemeli kumaşları da iyice serdiler."
Şanı yüce Allah, bu âyette onlara yalanlarını reddetmek üzere Tevrat'la bu gibi şeyleri haram kıldığını haber vermektedir. Tevrat'taki bu haram kılmanın ifadesi ise: "Size ölü, kan, domuz eti ve tırnakları birbirinden ayrı olmayan her bir binek ile, beyazlığı görülmeyen bütün balıklar size haram kılınmıştır" şeklindedir. Daha sonra yüce Allah, bütün bunları Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şeriati ile nesh etti. Onlara, daha önce kendileri için haram kılınmış bulunan hayvanları mubah kıldı, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) İle zorluğu kaldırdı, bütün insanların, helâli ile, hamını ile, emir ve yasaklarıyla islâm dinine bağlanmaları zorunluluğunu getirdi.
5. Ehli Kitap Tarafından Kesilen Hayvanların, Kendileri için Haram Olan Bölümlerinin Bizim Tarafımızdan Yenilmesinin Hükmü:
Kitap ehli, davarlarını kesip, Tevrat'ta Allah'ın kendilerine helâl kıldığı şeyleri yedikten sonra, haram kıldığı şeyleri bırakacak olurlarsa, bizim için helâl olur mu?
Mâlik, "Muhammed'in Kitabında,-. Bunlar haramdır derken, "el-Mebsuf'un sema yoluyla dinlenilen kıraatinde: Bunlar helâldir demiştir. İbn Nâfi de böyle demiştir. İbnü'l-Kasım ise, bunların yenilmesini mekruh görürüm demektedir.
Birinci görüşün açıklaması şudur: Onların dinlerine göre bunlar haramdır. Ve kesim esnasında bunların kendilerine helâl olmaları kasıtları yoktur. O bakımdan kan gibi bunlar da haram olurlar.
İkinci görüşün açıklamasına gelince; sahih olan budur. Çünkü yüce Allah, İslâm ile bu haram kılma hükmünü kaldırmıştır. Onların bu husustaki inanışlarının ise hiç bir etkisi yoktur, çünkü bu bozuk bir inanıştır. Bu açıklamayı da İbnül-Arabî yapmıştır.
Derim ki; Bunun sıhhatine delil olan hususlardan birisi de Buhârî ile Müslim'in Abdullah b. Muğaffel'den naklettikleri şu rivâyettir: Abdullah dedi ki: Bizler, Hayber Kasrı'nı muhasara altında tutmuştuk. Birileri içinde iç yağı bulunan bir torba attı. Onu almak üzere ileri atıldım. Bir de baktım ki Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) yanımda duruyor. Ondan utandım. Buhârî'nin lâfzı ile rivâyet böyledir. Buhârî, Zebaih 23.
Müslim'in lâfzı da şu şekildedir: Abdullah b. Muğaffel dedi ki: Hayber günü içinde iç yağı bulunan bir torba elime geçti. Onu elime aldım ve: Bugün bundan kimseye bir şey vermeyeceğim dedim. Dönüp baktığımda Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı gülümser gördüm. Müslim, Cihâd 72.
İlim adamlarımız derler ki: Hazret-i Peygamberin tebessümü, İbn Muğaffel'in o torbayı almakta gösterdiği ileri derecedeki hırsı görmesinden ve cimrilik göstermesinden dolayıdır. Hazret-i Peygamber ona bu torbayı atmasını emretmediği gibi, ona herhangi bir şeyi de yasaklamadı.
Bu gibi şeylerin yenilmesinin câiz olduğunu Ebû Hanîfe, Şâfiî ve genel olarak ilim adamları da kabul etmektedir. Şu kadar var ki Mâlik, bu husustaki görüş ayrılığı dolayısıyla mekruh görmüştür. İbnü'l-Münzir, Mâlik'ten bunların haram olduğunu söylediğini de nakletmektedir. Mâlik'in, arkadaşlarının büyükleri bu kanaattedir.
Bu husustaki delilleri ise daha önce açıklanan delildir. Halbuki hadis onların aleyhine delil teşkil etmektedir. Eğer, yahudiler tırnaklı her bir hayvanı boğazlayacak olurlarsa, Esbağ der ki: Onların kestikleri arasından Allah'ın Kitabında haram kılınmış bulunanların yenilmesi de helâl değildir. Çünkü onlar, bunların haram kılınışını dini bir hüküm olarak kabul etmektedirler. Eşheb ve İbnü'l-Kasım da böyle demiştir. Şu kadar var ki, İbn Vehb bunların câiz olduğunu söylemiştir. İbn Habib de şöyle demektedir: Onlara haram kılınmış bir şeyin bu hükmünü biz kendi Kitabımızdan öğrenmiş isek, onların kestikleri arasından o şey bize helâl olmaz. Haram kılındığını yalnızca onların görüşlerinden ve delillerinden biliyor isek, kestikleri arasından böyleleri bizim için haram değildir.
6. Haram Kılmak Bir Cezalandırmadır:
Yüce Allah'ın: " Bu (böyledir)" yani, bu haram kılma böyledir. Buna göre bu edat burada ref mahallindedir. Yani, durum bu şekildedir demektir.
"Onları zulümleri yüzünden" zulümleri sebebiyle "cezalandırdık." Peygamberleri öldürdükleri, Allah'ın yolundan alıkoydukları, faiz alıp insanların mallarım batıl yollarla helâl kabul ettikleri için, onlara bir ceza olmak üzere bu hükümleri koyduk.
İşte bunda haram kılmanın ancak bir günah sebebiyle olduğuna bir delil vardır. Çünkü haram kılmak bir darlıktır. Genişlik terk edilip harama gidiş, ancak yapılanlardan dolayı sorumlu tutulmak halinde sözkonusu olur.
"Şüphesiz Biz doğru söyleyenleriz." Şu yahudiler hakkında kendilerine haram kıldığımızı belirttiğimiz etler ve yağlara dair haberlerimizde doğru söylüyoruz.
147. Âyetin Tefsiri
Seni yalanlayacak olurlarsa de "Rabbîniz geniş bir rahmet sahibidir. O'nun azâbı günahkârlar topluluğundan geri çevrilemez."
Yüce Allah'ın:
"Seni yalanlayacak olurlarsa" âyeti şarttır. Cevabı ise:
"De ki: Rabbiniz geniş bir rahmet sahibidir." Yani, rahmetinin genişliğinden dolayıdır ki O, dünyada sizi cezalandırmaksızın terketü. Sonra yüce Allah onlar için ahirette hazırlamış oluduğu azâbı haber vererek:
"O’nun azâbı günahkârlar topluluğundan geri çevrilemez" diye buyurmaktadır.
Şöyle de açıklanmıştır: Âyetin anlamı şudur: Allah dünyada cezalandırmak isterse, O'nun cezası günahkârlar topluluğundan asla geri çevrilemez.
148. Âyetin Tefsiri
Müşrikler: "Allah dileseydi biz de babalarımız da ortak koşmazdık. Hiç bir şeyi de haram kurnazdık" diyeceklerdir. Onlardan öncekiler de azabımızı tadıncaya kadar işte böyle yalanladılar. De ki: "Yanınızda bize çıkartıp gösterebileceğiniz her hangi bir bilgi var mı? Siz ancak zanna uyuyorsunuz. Ve siz, yalnızca yalan uyduranlarsınız."
Yüce Allah'ın:
"Müşrikler... diyeceklerdir" âyeti ile ilgili olarak Mücahid şunları söylemiştir: Yüce Allah bununla Kureyş kâfirlerini kastetmektedir. Onlar:
"Allah dileseydi biz de, babalarımız da ortak koşmazdık, hiçbir şeyi de haram kılmazdık" demişlerdi. Bununla da Bahire, Saibe ve Vasîle'yi kastediyorlardı.
Yüce Allah, gaybından neler söyleyeceklerini haber vermektedir. Getirilen deliller, onların görüşlerini çürütüp tuttukları yolun batıl olduğuna kesin olarak kendileri de inanınca, bu sözlerin kendileri için bir dayanak teşkil edebileceğini zannettiler.
Âyetin anlamı şudur: Allah dileseydi bizim atalarımıza bir rasul gönderir, o da onları hem şirkten, hem de Allah'ın kendileri için helâl kıldığı şeyleri haram kılmalarından vazgeçirir, bu davranışlarını yasaklar, onlar da bu işlerinden vazgeçerlerdi, biz de bu hususta onlara tabi olurduk.
Yüce Allah bu iddialarını red ederek:
"De ki: Yanınızda bize çıkartıp gösterebileceğiniz her hangi bir bilgi var mı?" Yani, durumun böyle olduğuna dair elinizde bir deliliniz bulunmakta mıdır?
"Siz, ancak zanna uyuyorsunuz" bu sözleri söylerken haliniz nedir.
"Ve siz yalnızca yalan uyduranlarsınız." Aranızda zayıf kimselere delilinizin bulunduğu intibaı vermek üzere böyle yapıyorsunuz.
Yüce Allah'ın:
"Babalarımız da" âyeti Ortak koşmazdık" âyetindeki "ıuın"a (çoğul zamire) atfedilmistir. Burada; Biz de, babalarımız da" denilmeyiş sebebi ise, Koşmazdık'daki olumsuzluk takışırım zamirin te'kidi yerine geçmesidir. İşte bundun dolayı; ben de kalkmadım, Zeyd de kalkmadı, ifadesi" güzel bir ifadedir.
149. Âyetin Tefsiri
De ki: "Öyle ise, tam ve yeterli hüccet Allah'ındır, Eğer dileseydi elbette hepinizi hidâyete erdirirdi."
Yüce Allah'ın:
"De ki: Öyleyse, tam ve yeterli hüccet Allah'ındır" âyeti şu demektir: Kendilerine karşı delil getirenlerin ileri sürecekleri her hangi bir mazeretlerini bırakmayan ve üzerinde düşünenlerin şüphelerini ortadan kaldıran hüccet, O'nun hüccetidir. O'nun, bu hususa dair tam ve yeterli hücceti, kendisinin bir ve tek olduğunu, peygamberleri ve rasulleri göndermiş olduğunu açıklamasıdır. Allah'ın vahdaniyetini mahlukata bakıp üzerinde dikkatle düşünmekle açıkladığı gibi, peygamberleri de mucizelerle te'yid etmiştir. Böylelikle O'nun emrini, her bir mükellef yerine getirmek zorundadır. Onun ilmi, iradesi ve kelamı ise gaybdır, kul bunlara muttali olamaz. Allah'ın bu iş için beğenip seçeceği bir rasul olması hali müstesnadır. Mükellefiyet için, kulun emrolunduğu şeyi yapmak istediği takdirde, buna imkân bulması yel erildir.
Mutezile, yüce Allah'ın;
"Allah dileseydi... şirk koşmazdık" âyeti ile ilgili olarak, meseleyi karıştırarak şöyle demişlerdir: Allah, bu şekilde şirklerini O'nun meşîetinin bir sonucu olarak değerlendirenleri yermiş bulunmaktadır. Ancak, Mu'tezilenin bunu delil diye ileri sürmeleri batıldır. Çünkü Şanı yüce Allah, aynı zamanda hakkı araştırıp bulmak için göstermeleri' gereken gayreti terk ellikleri için de yermektedir. Diğer taraftan müşrikler bu sözü yalnızca alay ve oyun olsun diye söylemişlerdir. Bunun bir benzeri de yüce Allah'ın şu âyetidir:
"Dediler ki, Rahmân dileseydi biz bunlara ibadet etmezdik." (ez-Zuhruf, 43/20) Eğer onlar, bu sözleri ta'zim, saygı ve O'nu bilip öğrenmek kastıyla söylemiş olsalardı, bundan dolayı kendilerini ayiplamazdı. Çünkü şanı yüce Allah şöyle buyurmakladır:
"Eğer Allah dileseydi şirk koşmazlardı" (el-En'âm, 6/107);
"...Onlar, yine de Allah dilemedikçe îman etmezlerdi" (el-En'âm, 6/111);
"Allah dileseydi hepinizi hidâyete erdirirdi." (en-Nahl, 16/9) Buna benzer âyetler da pek çoktur. Mü’mtnlerin bu sözü söylemeleri ise, onların yüce Allah'ı bilmelerinden ölürüdür.
150. Âyetin Tefsiri
De ki: "Haydi Allah bunu haram kıldı diye şahidlik edecek şahidlerinizi getiriniz." Şayet şahidlik ederlerse sen, onlarla beraber şahidlik etme. Âyetlerimizi yalanlayanların ve âhirete Îman etmeyenlerin hevâlarına uyma! Hem onlar Rabblerine (putları) denk tutarlar.
Yüce Allah'ın:
"De ki: Haydi... şahidlerinizi getirin" âyeti: Sen, bu müşriklere, sizin haram kıldığınız şeyleri Allah'ın da haram kıldığına dair şahidlerinizi getirin, demektir.
“Haydi getirin" bir şeye çağırmak için kullanılan bir kelimedir. Tekili, çoğulu, erkek ve dişi olması hallerinde Hicazlılara göre farketmez. Şu kadar var ki, Necidliler bunu, şeklinde diğer fiillerde olduğu gibi, şahsa delâlet eden alâmeti de eklerler. Kur'ân-ı Kerîm ise, Hicazlıların şivesine göre nâzil olmuştur. Nitekim bir başka yerde yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Kardeşlerine: Haydi yanımıza gelin diyenleri..." (el-Ahzab, 33/18) Hazır et, yahut yaklaştır" demektir. Meselâ Yemeği getir" anlamındadır. Bu âyette: Haydi Şahidlerinizi getiriniz, demektir. Sonundaki "mim"in üstün okunuşu ise iki sakin harlın bir araya gelmesinden dolayıdır. Nitekim; Ey filan, bunu geri çevir" derken, "dal" harfi şeddeli olduğundan dolayı ötreli ve esreli okunuşu câiz değildir.
el-Halil'e göre bu kelimenin asb; ile buna ilave edilmiş 'den meydana gelmiştir. Daha sonra kullanış çokluğundan dolayı "he" harfinden sonraki "elif hazfedilmiştir.
Başkaları da şöyle açıklamaktadır: Bu kelimenin ash; 'e ilave edilmiş 'dır.
Şöyle de açıklanmıştır: Bu kelime, lâfzı itibariyle; Haydi getir," manasına delalet etmektedir. el-Halil'in "Kitabu'l-Ayn"ında şöyle denilmektedir: Bu kelimenin aslı, yani; ben sana doğru geleyim mi? şeklindedir. Daha sonra Araplar bu kelimeyi çokça kullandılar, sonunda bu kelime; hazır et, getir manasına kullanılmaya başlanmış. Nitekim; Gel"; kelimesinin aslı yukarılarda olan birisinin aşağılarda olan birisine (yukarı doğru gel) şeklinde söylenilmesidir. Ancak Araplar, bu kelimeyi çokça kullanmaya başladılar. Nihayet daha aşağıda bulunan bir kimse de yukarıda bulunan kimseye: (Aşağı in anlamında) demeye başladı.
Yüce Allah'ın:
"Şayet şahidlik ederlerse" yani, onların kimi kiminin lehine şahadette bulunacak olursa,
"sen onlarla beraber şahidlik etme." Yani, bir kitaptan olmadıkça veya bir peygamber tarafından tebliğ edilmedikçe böyle bir şahadette bulunmayı tasdik etme. Bunlarda da zaten böyle bir şey yoktur, demektir.
151. Âyetin Tefsiri
De ki: "Gelin Rabbinizin size neleri haram kıldığını okuyayım: O'na hiç bir şeyi ortak koşmayın. Anaya babaya İyilik edin. Yoksulluk endişesinden dolayı çocuklarınızı öldürmeyin. Çünkü sizin de onların da rızkını Biz veririz. Kötülüklerin açığına da gizlisine de yaklaşmayın. Hak ile olmadıkça Allah'ın haram kıldığı canı öldürmeyin. İşte, akıl edersiniz diye size bunları emretti."
Bu âyetlere dair açıklamalarımızı ondört başlık halinde sunacağız:
1. Bu Âyetteki "Gelin" Fiili İle İlgili Açıklamalar:
Yüce Allah'ın:
"Gelin size... okuyayım" âyetindeki; Yaklaşın ve Rabbimin bana kesin olarak vahyettiğini -zan yoluyla ve sizin iddia ettiğiniz gibi yalan olarak değil- okuyun, demektir.
Daha sonra yüce Allah, neler okunacağını beyan etmek üzere; "Ona hiç bir şeyi ortak koşmayın" diye beyan etmektedir. Buradaki fiilin çekimi, erkek için; "Yaklaş, öne doğru gel," şeklinde, dişi için; erkek ve dişi tesniye için; erkek çoğul için; dişi çoğul için denilir. Yüce Allah da aynı fiili dişi çoğul için kullanarak şöyle buyurmaktadır:
"Gelin size meta vereyim." (el-Ahzab, 33/28)
Araplar "tekaddüm: öne geçme"yi bir çeşit yükselme (teali) ve yukarı doğru çıkma (irtifa) diye kabul etmişlerdir. Çünkü, bu fiilin ilk olarak kullanılışı halinde tekaddüm etmesi (öne geçmesi) emrolunan kişi sanki oturuyormuş da ona; Yüksel, gel; yani, ayağa kalkmak suretiyle kendini yukarı doğru kaldır ve öne doğru ilerle; denilmiş gibidir. Daha sonra bu kelimeyi duran ve yürüyen için de kullanacak hale gelinceye kadar anlamını genişletip durdular. Bu açıklamayı İbn eş-Şecerî yapmıştır.
2. 151. Âyet-i Kerîmeyle İlgili Bazı Nahiv Açıklamaları:
Yüce Allah'ın:
"Neleri haram kıldığını" âyetinde yer alan; ile ilgili uygun açıklama, Okuyayım" âyeti ile nasb mahallinde ve haberiyye olmasıdır. Yani: Gelin, Rabbinizin size haram kıldığını okuyayım," demektir.
Eğer; Size" kelimesinin; "Haram kıldığını" fiiline taalluk ettiğini kabul edersek, uygun açıklama budur. (Anlamı: ...size neleri haram kıldığını okuyayım, şeklinde olur). Çünkü, daha yakın olan fiil budur. Basralıların tercihi de budur.
Eğer bunun; Okuyayım" fiiline taalluk ettiği kabul edilirse, bu da güzeldir, çünkü önce geçen Fiil budur. (Bunun da anlamı: ...neleri haram kıldiğını size okuyayım, şeklindedir). Kûfelilerin tercihi de budur. Bu görüşe göre ifadenin takdiri de: Rabbinizin haram kıldığı şeyi size okuyayım," şeklindedir.
"ortak koşmayın" lâfzı geçen ilk fiilin aynı kökünden gelen bir fiil takdiri ile nasb mahallindedir. Yani, size şirk koşmamanızı okuyayım demektir. Bu da size şirk koşmanın haram kılındığını okuyayım anlamındadır. Bununla birlikte; Size" kelimesindeki iğra anlamı dolayısıyla nasbedilmiş olma ihtimali de vardır. O takdirde Size" kelimesi, kendisinden önceki ifadelerde, munkatı' olur. Yani, size düşen, şirk koşmayı terketmektir ve yine size düşen, anne babaya iyilik etmektir, çocuklarınızı öldürmemektir, kötülüklere yaklaşmamaktır. Nitekim birisine İşine bak," demek de böyledir. Yüce Allah'ın:
"Siz, kendinize bakın" (el-Mâide, 5/105) âyeti de böyledir. Bütün bu açıklamaları İbn eş-Şecerî yapmıştır.
en-Nehhâs da şöyle demektedir: ... mama"dakİ...ma" kelimesinin, Neler"den bedel olarak nasb mahallinde olması da mümkündür. Yani ben, size şirk koşmanın haram kılındığını okuyayım.
el-Ferrâ' da 'nın nehiy için olması görüşünü tercih etmiştir. Çünkü, ondan sonra diye bir daha nehiy gelmektedir. (Meâl, buna göre yapılmıştır).
3. Allah'ın Hükümlerini Açıklama Görevi:
Bu âyet-i kerîme, yüce Allah tarafından Peygamberine, bütün insanları Allah'ın haram kıldığı şeylere dair okuyacağı âyeti dinlemeye davet etmesi için bir emirdir. Ondan sonra gelecek olan ilim adamlarının da aynı şekilde insanlara tebliğde bulunmaları ve onlara, Allah'ın neyi haram, neyi helâl kıldığını açıklamaları gerekmektedir. Nitekim yüce Allah:
"Onu, muhakkak insanlara açıklayıp anlatacaksınız... diye teminat almıştı" (Âl-i İmrân, 3/187) diye buyurmaktadır.
İbnü'l-Mübarek de şunu nakletmektedir: Bize, Îsa b. Ömer'in, Amr b. Murre'den haber verdiğine göre Amr, kendilerine şunu nakletmiş: Rabi' b. Haysem (Huseym de denilmiştir), kendisiyle oturan birisine şöyle demiş: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan henüz mührü çözülmemiş bir sabitenin sana getirilip verilmesi seni memnun eder mi? O, elbette deyince: Ona, şu âyet-i kerimeyi oku:
"De ki: Gelin Rabbinizin size neleri haram kıldığını okuyayım..." diyerek, üç âyetin yani, 153. âyetini sonuna kadar okudu.
Kâ'b el-Ahbar der ki: Bu âyet-i kerîme, Tevrat'ın başlangıcıdır: "Rahmân ve Rahîm Allah'ın adıyla. De ki: Gelin Rabbinizin size neleri haram kıldığını okuyayım..."
İbn Abbâs da der ki: Bu âyet-i kerimeler, yüce Allah'ın Âl-i İmrân Sûresi'nde sözünü ettiği muhkem âyetlerdir. Bütün insanlara gönderitmiş şeriatler, sözbirliği halinde bunları kabul etmiş ve hiçbir dinde bunlar asla nesh edilmemiştir,
Mûsa (aleyhisselâm)'a indirilmiş on kelime (emir)nin (bunlar), oldukları da söylenmiştir.
Bu âyetlerdeki ilgili on âyet şunlardır:
1. Allah'a ortak koşmayın
2. Ana-babaya iyilik yapın
3. Açlık korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin
4. Gizlisiyle açığıyla hayasızlıklara yaklaşmayın.
5. -Hak olması hali dışında- Allah'ın haram kıldığı cana kıymayın.
6. Ergenlik yaşına gelinceye kadar, -en güzel yol ile olması hali dışında- yetimin malına -kötü maksatla- ilişmeyin.
7 Ölçü ve tartıyı tastamam ve adaletle yapın.
8. Söz söylediğinizde -yakın akraba dahi olsa- adalette söz söyleyin.
9. Allah adına verdiğiniz sözü eksiksiz yerine getirin.
10. Benim bu dosdoğru yoluma uyun. Sizi bu yolumdan ayırıp birliğinizi dağıtacak başka yollara sapmayın.
4. Anne Baba'ya İyilik:
Yüce Allah'ın;
"Anaya babaya iyilik edin" âyetinde geçen ana-babaya iyilik (ihsanda bulunmak), onlara iyi davranmak, onları korumak, onlara gereken ihtİmâmı göstermek, emirlerini yerine getirmek, köle iseler kölelikten kurtarmak, onlara karşı zorbalık taslamayı terketmekle olur.
"iyilik etmek," mastar olarak nasbedîlmiştir. Onu nasbeden ise, lâfzından gizli bir fiil olup takdiri; Ana babaya güzelce iyilik edin," şeklindedir.
5. Fakirlik Korkusuyla Çocukları Öldürmek:
Yüce Allah'ın:
"Yoksulluk endişesinden dolayı çocuklarınızı öldürmeyin" âyetinde geçen
"imlâk: yoksulluk", fakirlik demektir. Yani, fakir düşmek korkusuyla çocuklarınızı diri diri gömmeyin. Size de onlara da rızık veren şüphesiz ki Benim.
Araplar arasında âyetin zahirinden de anlaşıldığı gibi, fakirlik korkusuyla kız çocukları da erkek çocukları da Öldürenler vardı.
Fakir düştü anlamına geldiği gibi, O'nu fakir düşürdü, şeklinde de kullandır. Buna göre fiil hem lazım, hem müteaddidir (geçişsiz ve geçişlidir).
en-Nakkâş'ın, Muerrec'den naklettiğine göre şöyle demiş: İmlâk, Lahımlıların şivesinde açlık demektir. Münzir b. Said ise bunun, infak (yani harcamak) anlamına geldiğini zikretmektedir. "Malını infak etti, harcadı," demektir. Nakledildiğine göre, Ali (radıyallahü anh), hanımına şöyle demiş: "Malından istediğin kadarını harca."
"Kalbinde olmadık şeyleri diliyle söyleyen" demektir. Buna göre (imlâk'ın kökünü teşkil eden) melâk, müşterek bir lâfızdır. Yeri gelince buna dair açıklamalar gelecektir.
6. Azl'in Hükmü:
Azli câiz kabul etmeyen kimseler bu âyet-i kerimeyi delil gösterebilirler. Çünkü, çocukları diri diri gömmek diye bilinen "ve'd", mevcut olanı ve nesli ortadan kaldırır. Azl ise neslin esasını engellemektir. O bakımdan, bunlar birbirine benzerdir. Şu kadar var ki, canı öldürmek günah bakımından daha büyük, fiil olarak da daha çirkindir. Bundan dolayı bazı ilim adamımız şöyle demiştir: Hazret-i Peygamberin, azl ile ilgili olarak: "O gizliden gizliye ve'd'dir" Müslim, Nikâh 141; İbn Mâce, Nikâh 61; Müsned, VI, 361. i_ âyetinden haramlık değil de mekruh olduğu anlaşılmaktadır.
Ashâb-ı kiramdan ve diğerlerinden bir topluluk bu görüşü kabul etmişlerdir. Yine ashâb-ı kiramdan, tabiinden ve fukahadan bir diğer topluluk da mubah olduğunu söylemişlerdir. Çünkü Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur: "Bunu yapmamakta sizin için bir sakınca yoktur, çünkü kader neyse o olur." İbn Mâce, Nikâh 30 Yani, sizin böyle bir işi yapmamanızda sizin için bir günah sözkonusu olmaz. Öyle ki el-Hasen ve Muhammed b. el-Müsennâ, bu nehiyden azl'in yasaklanması ve bu işten vazgeçildiğinin istenmesi anlamını çıkarmışlardır. Ancak birinci te'vil daha uygundur. Çünkü Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur: "Allah bir şeyi yaratmak istedi mi, ona hiçbir şey engel olamaz." Müsned, III, 49, 59
Mâlik ve Şâfiî derler ki: Hür kadından izinsiz azil yapmak, câiz değildir. Bu görüşleriyle inzalin, kadının lezzet almasının tamamlanması olduğunu ve çocukla kadının hak sahibi olduğunu kabul etmiş gibidirler. Ancak, cariye olarak kendisiyle ilişki kurulan kadından izin almak görüşünü kabul etmemişlerdir. Buna göre erkek, cariyenin izni olmaksızın da azil yapabilir. Zira, cariyenin sözü geçen hususlardan her hangi birisinde hak sahibi olduğu söylenemez.
7, Kötülüklerin Her Türlüsünden Uzak Durmak:
Yüce Allah'ın:
"Kötülüklerin açığına da gizlisine de yaklaşmayın" âyetinin bir diğer benzeri de:
"Günahın açık olanını da gizlisini de bırakın" (el-En'âm, 6/120) âyetidir. Yüce Allah "açığına" âyeti ile, bütün kötülük ve hayasızlık çeşitlerini yani masiyetleri yasaklamıştır. "Gizlisine de"
âyeti ile de kalbin ilâhî emre muhalefeti kararlaştırdığı şeyleri yapmayı yasaklamakladır. Açık ve gizli tabiri, hakkında kullanıldığı şeylerin bütün kısımlarını kapsamına almaktadırlar.
"Açık olan" ifadesi, " Kötülükler"den bedel olarak nasbedilmiştir. "Gizli olan" da ona atfeditmiştir.
8. Haksız Yere Canı Öldürmek Ve Öldürülmeyi Haklı Kılan Sebepler:
Yüce Allah'ın:
"Hak ile olmadıkça Allah'ın haram kıldığı canı öldürmeyin" âyetinde yer alan; (.......): Can" kelimesinin başındaki elif ve lâm, cinsi marife yapmak içindir. Arapların; "(.......): însanları (yani insan türünü) dirhem ve dinar sevgisi helâk etti," demeleri gibi. Yüce Allah'ın: "(..........): Gerçekten insan, mal toplamaya düşkün, fakat vermekte cimri olarak yaratılmıştır" (el-Mearic, 70/19) âyeti de bunun gibidir, Nitekim ondan sonra gelen:
"Ancak, namaz kılanlar böyle değil" (el-Mearic, 70/22) diye buyurmaktadır. Yüce Allah'ın:
"Asra yemin olsun, muhakkak insan (türü) ziyan içindedir" (el-Asr, 103/1-2) âyeti de böyledir. Çünkü, daha sonra:
"îman edenler... müstesna" (el-Asr, 103/3) diye buyurmuştur.
Bu âyet-i kerîme hayatı koruma altında bulunan nefsin -öldürülmeşini gerektiren haklı bir gerekçeyle olmadıkça- ister mü’min olsun, ister antlaşma-h (muâhid veya zımmi) olsun, öldürülmesini yasaklamaktadır. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da şöyle buyurmuştur: "Ben, insanlarla, Allah'tan başka ilâh yoktur deyinceye kadar Savaşmakla emrolundum. Her kim Allah'tan başka ilâh yoktur diyecek olursa, malını ve canını korumuş olur. Hakkıyla olması hali müstesna. Hesaplarını görmek ise Allah'a aittir." Buhârî, Zekat 1, Cihad 102, İ'tisam 2; İ....-Murteddin 3; Müslim, Îman 32-33; Ebû Dâvûd, Zekât 1; Tirmizî, Îman 1; Nesâî, Zekat 3, Cihad 1, Tahrimu'd-Dem 1.
Bu hak ise, bir kaç türlüdür. Bunlardan birisi zekât vermemek ve namazı terketmektir. Ebû Bekir es-Sıddîk, zekâtı vermeyenlere karşı Savaşmıştır. Kur'ân-ı Kerîm’de de şöyle buyrulmaktadır:
"Eğer tevbe edip namaz kılarlar ve zekât verirlerse, yollarını serbest bırakın." (et-Tevbe, 9/5) Bu husus da gayet açıktır.
Hazret-i Peygamber de şöyle buyurmaktadır: "Müslüman bir kişinin kanı ancak üç şeyden birisiyle helâl olur: Zina eden evli, cana karşılık can ve dinini terk edip İslâm cemaatinden ayrılan." Buhârî, Diyat 6; Müslim, Kasame 25, 26; Ebû. Dâvûd, Hudûd 1; Tirmizî Hudûd 15, Diyat 10; Nesâî, Kasâme 6,14, Tahrimu'd-Dem 5, 11, 14; İbn Mâce, Hudûd 1; Dârimî, Siyer 11, Müsned, I, 61, 63, 65..., VI, İSİ, 214.
Yine Hazret-i Peygamber şöyle buyurmaktadır: "İki halifeye bey'at edildiği takdirde, onlardan sonrakini öldürün."Bu hadisi Müslim rivâyet etmiştir. Müslim, İmare öl.
Ebû Dâvûd da İbn Abbâs'dan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Her kimi Lût kavminin işim' yaparken bulacak olursanız, faili de mef'ûlü de öldürünüz." Ebû Dâvûd. Hudûd 28; Tirmizî, Hudûd 24; İbn Mâce, Hudûd 12. İleride buna dair açıklamalar el-A'raf Sûresi'nde (7/80. âyet, 3. başlıkta) gelecektir.
Yine Kur'ân-ı Kerîm'de (hak ile öldürülmenin bir başka sebebi) şöylece açıklanmaktadır:
"Allah'a ve Rasulüne karşı Savaşanların ve yeryüzünde fesat çıkarmaya çalışanların cezası ancak öldürülmeleri... dir." (el-Mâide, 5/33) Yine bir başka yerde;
"Eğer mü’minlerden iki grup birbirleriyle çarpışırlarsa..." (el-Hucurat, 49/9) diye buyurmaktadır.
Müslümanların (meşru halife etrafında birlik teşkil etmişken) birliğini bozmak isteyen, cemaat halinde etrafında toplandıkları İmâma muhalefet eden ve birliğini dağıtmaya çalışarak insanları ve malları talan etmek suretiyle devlet başkanına karşı ayaklanmak (bâğî) ve itaati kabul etmemek suretiyle yer yüzünde fesat çıkarmaya çalışanların da hükmü, öldürülmeleridir. İşte yüce Allah'ın:
"Hak ile olmadıkça" âyetinin anlamı budur.
Hazret-i Peygamber de şöyle buyurmuştur: "Mü’minlerin kanları birbirlerine denktir. Onların en aşağıları dahi, onların sorumluluklarını yerine getirmeye çalışır. Kâfire karşılık da bir müslüman öldürülmez. Ahdi içerisinde bulunan bir ahid sahibi de öldürülmez. Ebû Dâvûd, Diyar 11, Cihad 147; aynen bk. Buhârî, Diyât 24, 31, İlm 39; Nesâî, Kasâme 10, 13; İbn Mâce, Diyat 31; Müsned, I, 119, 122, II, 180, 192, 210, 211. Farklı iki din mensubu bir birine mirasçı olmaz." Ebû Dâvûd, Ferdiz 10; Tirmizî, Feraiz 16; İbn Mâce, Ferâiz 6: Dârimî, Feraiz 29; Müsned, II, 195.
Ebû Dâvûd ve Nesâî de Ebû Bekre'den şöyle dediğini rivâyet ederler: Ben, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı şöyle buyururken dinledim: "Her kim ahidli bir kimseyi hakka uygun olmayan bir sebeple öldürecek olursa, Allah ona cennete girmeyi haram eder." Ebû Dâvûd, Cihad 153; Nesâî, Kasame 14; Dârimî, Siyer 61; Müsned, V, 36, 38.
Ebû Dâvûd'un kaydettiği bir başka rivâyette de şöyle demektedir: "Kim zimmet ehlinden birisini öldürecek olursa, cennet kokusunu almayacaktır. Şüphesiz cennetin kokusu yetmiş yıllık bir mesafeden alınır." Nesâî, Kasame 14; İbn Mâce, Diyat 32.
Buhârî'de hadisin ifadesi şöyledir: "...şüphesiz cennetin kokusu kırk yıllık bir mesafeden alınır." Buhârî ise bu hadisi Abdullah b. Amr b. el-Âs'dan diye rivâyet etmektedir. Buhârî, Diyat 30, Cizye 5; Nesâî, Kasame 14; İbn Mâce, Diyât 32.
9. Allah'ın Emirleri:
Yüce Allah'ın:
"İşte bunlar" âyeti ile haram kılınan bu şeylere işaret edilmektedir. "Kef" ile "mim" harfleri hitap içindir. Bu iki harfin i'rabta mahalleri yoktur.
"Size bunları emretti" âyetinde geçen (ve mealde: emr diye karşılanan) vasiyet, güç yetirilen ve pekiştirilmiş emir demektir. Buradaki "keP ile "mim" harfleri ise nasb mahallindedir. Çünkü bu zamir, muhatap için kullanılan bir zamirdir. Yine: "Tavsiye etti, emretti" fiilinde de yüce Allah'a ait bir fail zamiri vardır.
Matar el-Verrak, Nafi'den, o, İbn Ömer'den rivâyetine göre Osman b. Affan (radıyallahü anh) evinde muhasara edildiği sırada, kendisini muhasara edenlerin önüne çıkarak şöyle dedi: Beni ne diye öldüreceksiniz? Şüphesiz ben, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı şöyle buyururken dinledim: "Müslüman bir kimsenin kanı ancak şu üç şeyden birisi dolayısıyla helâl olabilir: Muhsan olduktan sonra zina eden bir adamın recm ile öldürülmesi gerekir. Yahut kasten birisini öldüren kimseye kısas uygulamak gerekir. Yahut, müslüman olduktan sonra irtidat eden kimsenin de öldürülmesi gerekir." Allah'a yemin ederim, cahiliye döneminde olsun, müslüman olduktan sonra olsun asla zina etmedim. Kimseyi de öldürmüş değilim ki, onun yerine öldürülmek suretiyle bana kısas uygulansın. İslâm'a girdiğimden beri de asla irtidat etmedim. Şüphesiz ki ben, 'Allah'tan başka İlah olmadığına, Muhammed'in Allah'ın kulu ve Rasulü olduğuna şahidlik ederim. İşte size sözünü ettiğim bu hususlar size -akıl erdiresiniz diye- (Allah'ın) tavsiye ettikleridir. Tirmizî, Fiten 1; Nesâî, Tahrimud-Dem 5.
152. Âyetin Tefsiri
Bir de yetimin malına, rüştüne erinceye kadar, en güzel olandan başka bir şekilde yaklaşmayın. Ölçüyü ve tartıyı tam ve doğru yapın. Biz, kimseye gücünün yettiğinden başkasını yüklemeyiz. Söz söylediğiniz vakit, akrabanız dahi olsa adaletli olun. Allah'ın ahdini yerine getirin. İşte, düşünüp öğüt alasınız diye size bunları tavsiye etti.
10. Yetimin Malı:
Yüce Allah:
"Bir de yetimin malına... en güzel olandan başka bir şekilde yaklaşmayın" diye buyurmaktadır. Yani, onun lebine olacak ve malını artırıp çoğaltacak şekilden başkasıyla yaklaşmayın. Bu da malın astını gereği gibi korumak ve onun dallarının da meyve vermesini sağlamak suretiyle olur. Bu hususta yapılmış en güzel açıklama budur, çünkü, kapsayıcı bir açıklamadır. Mücahid der ki: "Bir de yetimin malına... en güzel olandan başka bir şekilde yaklaşmayın." Yani, malında ticarette bulunmaktan başka bir surette yaklaşmayın. Ondan herhangi bir şey satın almaman ve malından da borçlanman demektir.
11. Yetimin Reşitliğe Erdiğinin Tesbiti:
Yüce Allah'ın:
"Rüştüne erinceye kadar" güçleninceye kadar demektir. Güçlenmek ise, bedende de görülebilir, denemek suretiyle de anlaşılabilir. Güçlenmenin bu iki şekliyle ortaya çıkması kaçınılmazdır. Çünkü, burada bu kelime mutlak olarak kullanılmıştır.
en-Nisa Sûresi'nde ise yetimin hali, mukayyed olarak şöylece zikredilmektedir:
"Yetimleri, evlilik çağına erdikleri zamana kadar deneyin. Şayet onlarda bir reşitlik görürseniz..." (en-Nisa, 4/6). Burada da yüce Allah, hem bedeni gücü, hem de evlilik çağına erişmeyi, hem de bilgi sahibi olma gücünü bir arada zikretmiştir ki, bu bilgi sahibi olma gücü "onlarda reşitlik görmek" demektir.
Eğer, yetimde bilgi hasıl olmadan fakat güç husule geldikten sonra malı verilecek olursa, arzulan doğrultusunda malını tüketir ve malsız bir yoksul olarak kalıverir. Özellikle yetim hakkında bu şartın sözkonusu edilmesi, insanların ondan yana gaflette bulunmaları ve onun babalarının çocuklarını gözetip denemeleri imkânından mahrum olmasıdır. O bakımdan, babasını kaybetmiş olan bir kimsenin uygun zamanını tesbit etmek daha uygundur,
Rüştüne ermek, onun malına en güzel olandan başka bir yolla yaklaşmayı mubah kılan bir sebep değildir. Çünkü, baliğ olan kişi hakkında (kötü maksatla malına el sürmek şeklindeki) haramlık zaten sabittir. Özellikle yetimin zikredilmesi onun adına davacı olacak olanın Allah oluşundan dolayıdır.
Âyetin anlamı şudur: Yetimin malına, rüştüne erinceye kadar en güzel olandan başka bir şekilde ebediyyen yaklaşmayın. İfadede hazfedilmiş ibareler de vardır. Yani, rüştüne erip onun reşitliğine erdiği anlaşılacak olursa, malını ona veriniz demektir.
İlim adamları, yetimin reşitliğe ermesi hususunda farklı görüşlere sahiptirler. İbn Zeyd der ki: Bundan kasıt buluğa ermesidir. Medineliler de buluğa ermesi ve onun reşitliğine erdiğinin anlaşıimasıdır. Ebû Hanîfe'ye göre ise yirmi beş yaştır.
İbnü'l-Arabî der ki: Ebû Hanîfe'nin bu durumuna hayret edilir. Çünkü o, miktar ile tesbit edilen şeylerin kıyas ve akıt yürütme ile sabit olmayacağı, ancak nakil yoluyla sabit olacağı görüşündedir. Bu miktar ile ilgili hususları ise, zayıf hadisler ile tesbit etmektedir. Fakat o, vurup dövme diyarı (Bağdat) da kalmış, o bakımdan onun nezdinde müdelles hadisler çoğalmıştır. Eğer -Allah'ın İmâm Mâlik'e ihsan ettiği şekilde- (şeriat )'in madeni olan yerde kalmış olsaydı, ondan ancak ve ancak katıksız dine uygun görüşler ortaya çıkardı.
Şöyle de denilmiştir: Kûhûlet (olgunluk) yaşının sona ermesi, (âyet-i kerimede zikredilen) eşüd (mealde: reşklik)'in İleri dereceye vardığı dönemdir. Nitekim, Suhaym b. Vesil şöyle demektedir:
"Elli yaşındayım (kûhulet'in son sınırı); ben bütün
gücümü de toplamış bulunuyorum.
Türlü çeşitli işlerin başımdan gelip geçmiş olması,
işlerimi oldukça sağlam yapmama sebep oldu."
"Reşittik (güçlülük) çağı" tekildir, çoğulu gelmez, Nitekim kurşun anlamına gelen; kelimesi de böyledir.
Tekilinin şeklinde ve; Fels ve felsler"e benzediği de söylenmiştir. Kelime aslı itibari ile, günün yükselmesi demek olan; 'dan gelmektedir. Meselâ; Ona günün yükseldiği ve aydınlığının yayıldığı vakit geldim," denilir. Muhammed b. Muhammed ed-Dabî de Antere'nin şu beyitini zikrederdi:
"Onu, günün yükseldiği vakit gördüğümde sanki
Göğsü ve başı ıdlım (diye bilinen kırmızı bir boya veya yaprağı kına yapmak için kullanılan bir ağaç) ile boyanmıştı."
Bir başka şair de şöyle demektedir:
"Gündüzün yükseldiği vakit orada hevdeci içinde bir kadın dolaşır
İnce uzun bilekli ve uzun boylu bir kadın."
Sîbeveyh, tekilinin; olduğunu söylerdi. el-Cevherî de der ki: Bu, mana itibariyle güzel bir açıklamadır. Çünkü, Delikanlı gücüne kuvvetine erişti," denilir. Ancak, veznindeki kelimeler; şeklinde çoğul yapılmaz. (Buna benzer görülen);kelimesi ise'ın çoğuludur. Bu da Arapların; Sıkıntı günü ve rahatlık günü" tabirlerinden alınmıştır. Bunun çoğulunun; olduğunu ve bu bakımdan; Köpek, köpeklere" benzediğini, diğer taraftan; lâfzının tekil ve çoğulunun Kurt, kutlara benzediğini söyleyenlerin görüşüne gelince, bu sadece bir kıyastır. Nitekim "Ebabil" kelimesinin tekilinin; olduğunu söyleyerek bunu, kıyasen ileri sürmeleri de böyledir. Ancak, bu kullanış Araplardan işitilmiş değildir. Ebû Zeyd der ki: Bana sıkıntı isabet etti, anlamında, diye kullanılır. ise, kişi ile birlikte oldukça güçtü, kuvvetli bir binek bulunduğunu anlatan bir tabirdir.
12. Ölçü Ve Tartıyı Tam Yapmak:
Yüce Allah'ın:
"Ölçüyü ve tartıyı tam ve doğru yapın" âyeti şu demektir: Alış veriş esnasında alırken ve verirken âdil olun. Çünkü, el-Kıst (tam ve doğru), adaletli, âdil demektir.
"Bîz kimseye gücünün yettiğinden başkasını yüklemeyiz." Ölçü ve tartıyı tam yerine getirmek hususunda fakatından fazlasını yüklemeyiz, demektir. Bu âyet, verilen emirlere muhalefet etmekten korunup sakınmanın insanın güç ve kudreti çerçevesinde olan kadarı ile söz konusu olmasını gerektirmektedir. İki ölçme arasında sakınılması mümkün olmayan farklar ile, insan kudretinin dışında kalan şeyler affedilmiştir.
Şöyle de açıklanmıştır: Keyl (ölçmek), ölçme aleti, ölçek anlamındadır. Meselâ; bu şu kadar keyldir denilirken, şu ölçektir, denilmek istenmektedir. Bundan dolayı (ism-i alet olan) mîzan: Tartı aleti, ona attedilebilmiştir.
Bazı âlimler de şöyle demişlerdir: Şanı yüce Allah, kullarının arasından pek çok kimsenin vermekle yükümlü olmadığı miktarda bir şeyi başkasına vermekten hoşlanmayacağını, cimrilik göstereceğini bildiği için, veren kimsenin hak sahibine hakkını tam vermesini emretmiş ve fazlasını vermekle mükellef tutmamıştır. Çünkü, fazlasını vermek halinde, sıkılır ve cimrilik gösterir. Diğer taraftan hak sahibine de hakkını almasını emretmiş, bununla birlikte hakkından daha azına razı olma mükellefiyetini getirmemiştir. Çünkü, hakkını az alması da onu rahatsız eder ve sıkar.
Mâlik'in, Muvatta’''ında Yahya b. Said'ten rivâyetine göre Abdullah b. Abbas'tan şöyle dediği kendisine ulaşmış: "Ganimetten hırsızlık, bir toplumda ortaya çıktı mı, mutlaka Allah kalplerine korku salar. Bir toplumda da zina yayıldı mı, mutlaka onlarda ölüm çoğalır. Bir toplum ölçü ve tartıyı eksik yaptı rm, mutlaka rızıkları kesilir. Bir toplum haktan başkasıyla hükmetti mi, mutlaka aralarında kan dökmeler yaygınlık kazanır. Bir toplum ahdi bozdu mu, mutlaka Allah üzerlerine düşmanı musallat eder." Muvatta’'', Cibâd 26; İbn Abdi’l-Berr. et-lstizkâr, XIV, 211 vd.
Yine İbn Abbâs şöyle demiştir: Sizler ey Arap olmayanlar topluluğu, sizden öncekilerin helakine sebep teşkil eden iki işin başına getirilmiş bulunuyorsunuz: Ölçü ve tartı.
13. Adaletle Söz Söylemek, Allah'ın Ahdine Bağlı Kalmak:
Yüce Allah'ın:
"Söz söylediğiniz vakit... adaletli olun" âyeti, hem hüküm verme halini, hem de şahitlikte bulunma halini kapsamaktadır.
"Akrabanız dahi olsa." Hak isterse akrabalarınızın ve benzerlerinin aleyhine dahi olsa. Daha önce en-Nisa Sûresi'nde (4/135- âyetin tefsirinde) geçtiği gibi.
"Allah'ın ahdini yerine getirin." Bu da Allah'ın kullarına verdiği bütün ahidleri (emirleri) hakkında umumîdir. İki kişi arasında yapılan bütün akidlerin kastedilmiş olması da muhtemeldir. Bu ahdin Allah'a izafe edilmesi ise, onun gereği gibi korunması ve yerine getirilmesini emretmiş olması açısından sözkonusu olmuştur.
"Düşünüp öğüt alasınız." Gerektiği gibi ibret alasınız diye...
153. Âyetin Tefsiri
Şüphesiz ki bu, Benim dosdoğru yolumdur. O halde ona uyun. Başka yollara uymayın. Sonra sizi O'nun yolundan ayırırlar. İşte, sakınasınız diye Allah size bunları tavsiye etti.
14. Uymamız Gereken Dosdoğru Yol:
Yüce Allah'ın:
"Şüphesizki bu, Benim dosdoğru yolumdur. O halde ona uyun" âyeti büyük bir âyettir, yüce Allah bunu, önce geçen âyetlere atfetmiştir. Yüce Rabbimiz, bir takım emir ve nehiyler verdikten sonra, burada da onun yolundan başkasına uymaktan sakındırmaktadır. Bu âyet-i kerimede, ileride sahih hadisler ile selefin sözleriyle açıklayacağımız üzere kendi yoluna uymayı emretmektedir.
Ayet-i kerimenin başında yer alan; nasb mahallindedir. Yani
" Ve: Şüphesiz ki bu Benim.., yolumdur diye oku!" takdirindedir. Bu açıktama, el-Ferrâ' ve el-Kisaî'den nakledilmiştir. el-Ferrâ' der ki: Cer mahallinde olması da mümkündür. Yani, " Size bunları ve bu benim yolumdur, diye tavsiye etti," takdirindedir. el-Halil ve Sîbeveyh'e göre takdiri ise; "Çünkü bu Benim... yolumdur" şeklindedir. Nitekim yüce Allah bir başka yerde:
"Muhakkak mescidler de Allah'a mahsustur." (el-Cinn, 72/18) diye buyurmaktadır.
el-A'meş, Hamza ve el-Kisâî de: "şüphesiz ki bu" şeklinde esreli olarak ve istinaf (yeni bir cümle başı) olmak üzere okumuşlardır. Yani, bu âyet-i kerimelerde sözü geçen hususlar Benim dosdoğru yolumdur, demek olur.
İbn Ebi İshâk ve Yakub ise, "nun" harfini şeddesiz olarak; diye okumuştur ki, burada şeddesiz okuyuş, şeddeli okuyuş gibidir. Şu kadar var ki, bunda zamiri şan diye bilinen bir zamirin hazfı sözkonusudur. Yani Ve işte bu..." takdirindedir. Buna göre ref mahallindedir. Nasb olması da caizdir, te'kid için fazladan gelmiş olması da mümkündür. Nitekim yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:
"Müjdeci gelip de..." (Yûsuf, 12/96)
Sırat ise, İslâm dininin kendisi demek olan yol demektir, "Dosdoğru" kelimesi de hal olarak nasbedilmiştir. Dosdoğru, hiçbir eğriliği büyrülüğü olmayan anlamındadır.
Bununla yüce Allah, Peygamberi Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) vasıtası ile açıklamış ve açmış olduğu geniş bir yol olarak teşri buyurduğu, sonu da cennete ulaşan yoluna tabi olmayı emretmektedir. Bu yoldan bir çok yollar ayrılmıştır. Kim o doğru yolu izlerse kurtulur, kim bu ayrılan yollara koyulacak olursa, bu yollar kendisini cehenneme götürür. İşte yüce Allah:
"Başka yollara uymayın. Sonra sizi O'nun yolundan ayırırlar" uzaklaştırır, kaydırırlar diye buyurmaktadır.
Dârimî Ebû Muhammed Müsned'inde sahih bir îsnadla şöyle bir rivâyet kaydetmektedir: Bize AtVan haber verdi, bize Hammâd b. Zeyd anlattı, bize, Âsım b. Behdele, Ebû Vâil'den anlattı. Ebû Vâil, Abdullah b. Mes'ûd'dan dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir gün bize bir çizgi çizdi, sonra şöyle buyurdu: "İşte bu, Allah'ın yoludur." Daha sonra onun sağında bir takım çizgiler, solunda da bir takım çizgiler çizdi. Sonra da şöyle buyurdu: "Bunlar da her birisinin başında ona çağıran bir şeytanın bulunduğu bir takım yollardır." Sonra da bu âyet-i kerimeyi okudu. Dârimî, Mukaddime 23; Müsned, I, 435, 465.
Bu hadisi, İbn Mâce de Sünen'inde rivâyet etmiştir. Cabir b. Abdullah'tan dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın yanında idik. Bir çizgi çizdi. Sonra da onun sağında iki çizgi çizdi, solunda da iki çizgi çizdi. Daha sonra elini ortadaki çizgi üzerine koyup şöyle buyurdu: "İşte bu, Allah'ın yoludur." Sonra da şu:
"Şüphesiz ki, bu benim dosdoğru yolumdur. O halde ona uyun. Başka yollara uymayın. Sonra sîzi onun yolundan ayırırlar" âyetini okudu. İbn Mâce, Mukaddime 1; Müsned, III, .197.
Bu ayrı yollar, yahudilîği, Hıristiyanlığı, mecusiliği, diğer din mensuplarını fer'i meselelerde hevâlarının arkasından giden istisna olan bid'at ve dalâlet sahiplerini de; bunların dışında kalan, tartışmalarda işi aşırıya götüren ve kelamı meselelerde olmadık şekilde dalıp gidenleri de kapsamına alır. Çünkü, bütün bunlar, ayaklarının kaymasına maruzdurlar ve yanlış inanışlara sapmaları zannolunur. Bu açıklamaları ibn Atiyye yapmıştır.
Derim ki: Doğrusu da budur Taberî, "Kitabu Âdâbı'n-Nüfus"da şunu nakletmektedir: Bize Muhammed b. Abdulâlâ es-San'anî anlattı, dedi ki: Bize Muhammed b. Sevr anlatti: Ma'mer'den, o, Eban'dan naklettiğine göre, adamın birisi İbn Mes'ûd'a şöyle sormuş: Sırat-ı müstakim (dosdoğru yol) hangisidir?
İbn Mes'ûd şu cevabı verdi: Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) bizi onun başında bıraktı, onun bir ucu da cennetledir. Sağında bir takım yollar, solunda bir takım yollar vardır. O yolların başında oralardan geçenleri davet eden bir takım kimseler vardır Her kim bu yollara koyulacak olursa, o yollar sonunda onu cehenneme götürür. Her kim de dosdoğru yola koyulacak olursa, o da onu sonunda cennete ulaştırır. Daha sonra İbn Mes'ûd: "Şüphesiz ki, bu Benim dosdoğru yolumdur" âyetini okudu. Abdullah b. Mes'ûd ayrıca dedi ki; Kabzolunmadan önce ilmi öğreniniz. Kabzedilmcsi ise ilim ehlinin geçip gitmesidir. Gereksiz yere ince eleyip sık dokunmaya kalkışmaktan, gereksiz yere işi derinliğine kavramaya kalkışmaktan ve bid'atlerden çokça sakınınız. Size tâ İlkinden gelen kadim şeylere sarılmanızı tavsiye ediyorum. Bunu da Dârimî rivâyet etmiştir. Dârimî, Mukaddime 19, Hadis No: 15.
Mücahid de yüce Allah'ın:
"Başka yollara uymayın" âyetini, bid'atlere uymayın diye açıklamıştır.
İbn Şihab da der ki; Bu da yüce Allah'ın:
"Dinlerini parça parça edip fırka fırka ayrılanlar varya..." (el-En'âm, 6/159) âyetine benzemektedir. Bunlardan kaçmak gerekir, kaçmak. Kurtulmak gerekir, kurtulmak. Selet'-i salibin izlediği o sırat-ı müştekime, o dosdoğru yola yapışmak gerekir. İşte kârlı ticaret ondadır.
Hadis İmâmları Ebû Hüreyre'den şöyle dediğini rivâyet ederler: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Size neyi emrettiysem onu alınız. Ve size neyi yasaktadıysam ondan da uzak durunuz." el-Heysemî, Mecmau'z-Zevâîd, I, 158. Ayrıca bk. Müslim, Hacc 412; Nesâî, Menasik 1; İbn Mâce, Mukaddime 1; Müsned, II, 196, 247, 258, 31$, 355, 428, 448, 457, 482, 495, 508.
İbn Mâce ve başkaları da el-Irbad b. Sâriye'den şöyle dediğini naklederler: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bize öyle bir vaazda bulundu ki, ondan dolayı gözler yaşardı, ondan dolayı kalpler korkuyla titredi. Ey Allah'ın Rasulü dedik. Bu, âdeta bir veda edenin öğüdüne benzemektedir. Bize neyi tavsiye edersin? Şöyle buyurdu: "Ben, sizi (hiç bir şüphe ve tereddüt gerektirmeyen) apaydınlık yol üzerinde bıraktım. Onun gecesi de gündüzü gibidir. Benden sonra bu yoldan helâk olandan başkası sapmaz. Aranızdan yaşayacak olanlar, pek çok ayrılıklar göreceklerdir. Size, benim sünnetimden ve benden sonra hidâyet bulmuş raşit halifelerin sünnetinden bildiğinize bağlı kalmanızı tavsiye ediyorum. Onlara dişlerinizle kavrarcasına sımsıkı sarılınız. Sonradan uydurma işlerden (bid'atlerden) de sakınınız. Çünkü, şüphesiz her bir bid'at bir sapıklıktır. Size itaat etmenizi tavsiye ediyorum. İsterse başınızdaki Habeşli bir köle olsun. Şüphesiz ki mü’min, burnuna halka takılmış deveye benzer. Nereye çekilirse oraya gider." Bu hadisi Tirmizî de bu manada rivâyet etmiş ve sahih olduğunu irade etmiştir. İbn Mâce, Mukaddime 6; Tirmizî, İlm 16; Ebû Dâvûd, Sünne 5, Dârimî, Mukaddime 16, Müsned, IV, 126, 127.
Ebû Dâvûd da şöyle bir rivâyet kaydetmektedir: Bize İbn Kesîr anlattı, dedi ki: Bize Sül'yan haber verdi, dedi ki: Adamın birisi, Ömer b. Abdülaziz'e mektup yazarak kader hakkında soru sordu. Ona şu cevabı yazdı: İmdi, ben sana Allah'a karşı takvalı olmayı, O'nun emrinde orta yolu izlemeyi, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın sünnetine tabi olmayı, O'nun sünnetinin uygulanagelişinden sonra bid'atçilerin ortaya çıkardıkları şeyleri -ki, onların bu gibi şeylerle uğraşmalarına gerek yoktur. Ümmet buna ihtiyaç bırakmamıştır- terk etmeni tavsiye ediyorum.
Sana cemaate bağlı kalmanı tavsiye ediyorum. Çünkü, cemaat Allah'ın izniyle senin için bir koruyucudur. Hem şunu bil ki, insanlar ne kadar bid'at ortaya çıkarmışlarsa mutlaka ondan önce, ya onun aleyhine delil olacak bir şey geçmiştir veya o hususta ibret teşkil edecek bir durum. Şunu bil ki sünneti, ona muhalefet etmekte ne kadar hata, ne kadar yanlışlık, ne kadar ahmaklık, ne kadar gereksiz yere derinlere dalmak istemenin miktarını bilen bir kimse ortaya koymuştur. O bakımdan sen de kendin için, başkalarının kendileri için razı olup beğendiği şeye razı ol. Onlar, bilerek durmuşlardır. İşin özüne nüfuz eden bir basiretle de bu gibi işlere dalmaktan kurtulmuşlardır.
Üstelik onlar işleri açığa çıkarabilmekte daha güçlü idiler. Sahip oldukları lütuf ve fazilet dolayısıyla da buna onlar daha lâyıktılar.
Eğer, hidâyet sizin Üzerinde bulunduğunuz yol olsaydı, o takdirde siz bu hususta onları geride bırakmışsınız demektir. Şayet sizler, bu gibi şeyler onlardan sonra ortaya çıkmıştır diyorsanız, şunu bilin ki, bunları ortaya çıkartanlar ancak onların yolundan başkasına tabi olup onlara uymaktan yüz çevirerek nefsine uyan kimselerdir. Şüphe yok ki onlar önde gidenlerdir. Bu hususta yeteri kadar konuşmuşlardır ve rahatlatacak kadarını anlatmışlardır. Onlar bu hususta, her hangi bir kusur eksik bırakmadıkları gibi, daha da açıklanması gereken bir şey de bırakmış değillerdir. Bazıları bu hususta onlardan geri kaldılar, o bakımdan hakka uzak düştüler. Bazıları da onlardan ileri geçmeye çalsştılar, fakat aşırıya gittiler. Onlar İse, bu ikisinin arasında ve dosdoğru bir yol üzere idiler... diyerek bundan sonra hadisin geri kalan bö-Kimünü nakletti. Ebû Dâvûd, Sünne 6.
Sehl b. Abdullah et-Tüsterî de der ki: Size, ashâbın yoluna ve sünnete uymanızı tavsiye ediyorum. Çünkü, kısa bir süre sonra Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan ve onun bütün hallerinde ona uymaktan söz edecek bir kişi ortaya çıkarsa, (diğerlerinin) onu yereceklerinden, ondan uzaklaşıp gideceklerinden, onunla ilişkilerini keseceklerinden, onu zelil edeceklerinden, küçük düşüreceklerinden korkuyorum.
Yine Sehl der ki: Şunu bilin ki bid'at, ancak ve ancak ehl-i sünnetin elleriyle ortaya çıkmış üstünlük kazanmıştır. Çünkü onlar, bid'at ehline karşı çıktılar, onlarla konuşup tartıştılar. Böylelikle bid'atçilerin görüşleri de ortaya çıktı ve herkes arasında yaygınlık kazandı. Bunun sonucunda onları işitmedik kimseler de işitti. Eğer onları bırakıp onlarla konuşmamış olsalardı, onların her birisi kalbinde sahip olduğu inançlarıyla birlikte ölür gider, ondan hiçbir şey onaya çıkmaz ve o bid'atini beraberinde kabrine taşıyıp götürmüş olurdu.
Yine Sehl der ki: Sizden her hangi birinize, İblis, bir ibadet uydurup onunla kendisine ibadet ettirmedikçe, bir bid'at ortaya koymaz. Ancak ondan sonradır ki, İblis o kimseye bir bid'at çıkartır. Bu kişi de bid'at sözü söyleyip insanları ona çağırmaya başladı mı, İblis de o hususta o zilleti ondan çeker.
Yine Sehl der ki: Ben, bid'atçiler hakkında şu hadisten daha ağır bir hadis geldiğini bilmiyorum: "Allah, cenneti bid'at sahibine karşı perdelemiştir."Sehl der ki; Buna göre, yahudi de hristiyan da bid'atçilerden daha çok ümitvar olabilirler.
Yine Sehl der ki: Her kim dinîne ikramda bulunmak istiyor ise, sultanın huzuruna girmesin. Kadınlarla başbaşa kalmasın, heva ehli kimselerle de tartışmasın. Dârimî, Mukaddime 29; (Abdullah b. Mesudun sözü olarak). no: 307.
Yine Sehl şöyle demiştir: Tabi olun, bid'at çıkartmayın. Çünkü ona ihtiyacınız yoktur.
Dârimî'nin Müsned'inde nakledildiğine göre Ebû Mûsa el-Eş'arî, Abdullah b. Mes'ûd'a gelip şöyle demiş: Ey Abdurrahma'nın babası, ben az önce mescidde birşeyler gördüm. Fakat, onu yeni görüyorum. Bununla birlikte Allah'a yemin olsun ki, hayırdan başka bir şey de görmüş değilim. Abdullah, o da neymiş diye sorunca, Ebû Mûsa, ömrün yeterse göreceksin diyerek şunları anlattı: Ben, mescidde oturarak halka halka olmuş ve namazı bekleyen topluluklar gördüm. Ellerinde çakıl taşlan olduğu halde, her halkada bir kişi onlara yüz defa tekbir getirin diyor, onlar da yüz defa tekbir getiriyorlar. Yüz defa tehlil getirin diyor, onlar da tehlil getiriyorlar. Yüz defa teşbih getirin diyor, onlar da: Yüz defa teşbih ediyorlar.
Abdullah b. Mes'ûd: Peki onlara ne dedin diye sorunca, Ebû Mûsa, onlara bir şey demedim, senin görüşünü bekledim, senin vereceğin emri bekledim, dedi. Abdullah dedi ki: Sen bunun yerine ne diye günahlarını saymalarını emretmedin ve hasenatlarının hiçbir şekilde zayi olmayacaklarına dair teminat vermedin? Sonra o da kalkıp gitti ve biz de onunla birlikte gittik. Nihayet bu halkalardan birisine vardı, başlarında durdu ve şöyle dedi: Şu yaptığınızı gördüğüm şey nedir? Onlar: Abdurrahman'ın babası, tekbir, tehlil ve teşbihi kendileriyle saydığımız çakıl taşlandır, dediler. Bunun üzerine Abdullah b. Mes'ûd şöyle dedi: Siz kötülüklerinizi sayınız. Ben hasenatınızdan hiçbir şeyin zayi olmayacağına dair size teminat veriyorum. Ey Muhammed ümmeti, ne oldu size, ne kadar da çabuk helâka koştunuz? Yoksa siz, sapıklık kapılarını mı açanlarsınız? Onlar: Allah'a yemin olsun Ey Abdurıahman'ın babası, hayırdan başka bir isteğimiz yoktu dediler. Abdullah şöyle dedi: Nice hayır isteyen vardır ki, onu bir türlü isabel ettiremez. Dârimî, Mukaddime 23. I, no: 210.
Ömer b. Abdülaziz'den rivâyete göre, adamın birisi kendisine hevâ ve bid'at ehli hakkında bir husus sormuş, o da şu cevabı vermiş: Sen, bedevî Araplar gibi küttaba giden (ilk okuma yazma öğrenmeye çalışan) küçük çocuk gibi dinine bağlan ve bunun dışında kalan şeylerle oyalanma.
el-Evzaî de der ki: İblis, dostlarına sordu: Siz, Âdemoğullarını hangi yollarla yaklaşıp kandırıyorsunuz? Onlar: Her yoldan, dediler. Peki, istiğfar yönünden onlara yaklaşabiliyor musunuz? Onlar, heyhat! Bu tevhid ile birlikte olan bir şeydir, dediler, iblis şöyle dedi: Aralarında Öyle bir şey yaygınlaştıracağım ki, ondan dolayı Allah'tan mağfiret dilemeyecekler. Evzaî dedi ki: O da aralarına bevaların arkasından gitmeyi yaygınlaştırdı. Dârimî, Mukaddime 30, H. no: 314.
Mücahid de der ki: Bilemiyorum, mazhar olduğum şu iki nimetin hangisi daha büyüktür: Allah'ın beni İslâm'a hidâyet etmesi mi, yoksa bu heva ve bid'atlerden beni esenliğe kavuşturmuş olması mı? Dârimî, Mukaddime 30, h. no: 515.
Şa'bî de der ki: Bu kimselere "hevfı sahipleri" deniliş sebebi, onların cehennemde uzun süre yuvarlanacak olmalarından Ötürüdür. (Hevâ ile yuvarlanma kelimelerinin aynı kökten geldiklerine işaret ediyor). Bu rivâyetlerin hepsi Dârimî'den nakledilmiştir.
Sehl b. Abdullah'a, Mu'tezile'ye mensup kimseler arkasında namaz kılmaya, onlardan kız almaya, onlara kız vermeye dair soru soruldu, şu cevabı verdi: Hayır, bunun iyi bir taralı olamaz. Onlar kâfirdir. Kur'ân mahluktur, el'an yaratılmış bir cennet yoktur, yaratılmış bir ateş yoktur, Allah'ın sıratı yoktur, şefaat yoktur, mü’minlerden hiçbir kimse cehenneme girmeyecektir ve Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’in günahkârlarından hiç kimse cehennemden çıkmayacaktır, kabir azâbı yoktur, münker yoktur, nekir yoktur, âhirette Rabbimizin görünmesi de, fazladan ikramda bulunması da yoktur, Allah'ın ilmi mahluktur, İmâm tayin etmeye gerek yoktur, cum'a yoktur diyen, buna karşılık bütün bunlara îman edenleri tekfir edenler nasıl mü’min olabilir?
Fudayl b. İyad dedi ki: Bid'at sahibi birisini sevenin Allah, amelini boşa çıkartır, İslâm'ın nurunu da kalbinden alır.
Onun bu kabilden sözleri ve fazlası da geçmiş bulunmaktadır.
Süfyan es-Sevrî der ki; Bid'atı İblis masiyetten daha çok sever. Çünkü, masiyetten tevbe sözkonusu olur. Fakat bid'atten tevbe sözkonusu olmaz.
İbn Abbâs da der ki: Sünnet ehlinden olup sünnete çağıran, bid'atten de uzaklaştırmaya gayret eden bir kimseye bakmak dahi ibadettir.
Ebû'l-Âl-iyye der ki: Siz, ayrılığa düşmeden önce izlemekte oldukları o ilk işe yapışınız.
Âsım el-Ahvel der ki: Ben bunu el-Hasen'e naklettim, o da, o gerçekten sana güzel bir öğüt vermiştir. Allah'a yemin olsun ki, sana doğruyu söylemiştir, dedi.
Âl-i İmrân Sûresi'nde Hazret-i Peygamberin: "İsrailoğulları yetmiş iki fırkaya ayrıldı. Bu ümmet ise yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır"şeklindeki hadis ve bunun anlamı geçmiş bulunmaktadır. (Âl-i İmrân, 3/102. âyet, 2. başlıkta)
Aril ilim adamlarından kimisi şöyle demiştir: Muhammed ümmetine fazladan ilave edilen bu fırka, ulemaya düşmanlık eden, fukahaya buğzeden bir fırkadır. Böylesi bir fırka geçmiş ümmetlerde hiçbir şekilde görülmüş değildir.
Rafi b. Hadic'in rivâyetine göre o, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı şöyle buyururken dinlemiş: "Ümmetim arasında farkında olmadıkları halde, yahudi ve hıristiyanların kâfir oldukları gibi, Allah'a ve Kur'ân'a kâfir olacak bir topluluk olacaktır." Ben, Ey Allah'ın Rasulü, canım sana feda, bu nasıl olacak, diye sordum. Şöyle buyurdu: "Bir bölümünü kabul edecekler, bir bölümünü inkâr edeceklerdir." Canım sana feda Ey Allah'ın Rasulü dedim. Nasıl bunu söyleyecekler? Şöyle buyurdu: "Yaratmasında, kuvvetinde, rızkında, İblis'i Allah'a denk koşacaklar ve diyecekler ki: Hayır Allah'tan, şer İblistendir." Ebû Rafi’ dedi ki: Peki, hem Allah'ı inkâr edecekler, hem de bunun üzerine kalkıp Allah'ın Kitabını okuyacaklar, imandan ve marifetten sonra da Kur'ânı inkâr mı edecekler? Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: "Ümmetimin böylelerinden göreceği düşmanlık, kin ve tartışma (çok büyük olacaktır), işte bunlar, bu ümmetin zındıklarıdır" deyip hadisin geri kalan bölümünü zikretti.
en-Nisa Sûresi'nde bid'at ehli ve hevalarının arkasından giden kimselerle oturup kalkma yasağı, onlarla oturup kalkanların hükmünün de onlarla aynı olduğuna dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Âyetlerimize dalanları gördüğün zaman... kendilerinden yüz çevir" (el-En'âm, 6/68, âyet).
Daha sonra yüce Allah, Medine'de inmiş bulunan en-Nisa Sûresi'nde bu şekilde davranıp Allah'ın verdiği emre muhalefet edenlerin cezasını açıklayıp şöyle buyurmaktadır:
"O, size Kur'ân'da şunu indirdi...O zaman siz de onlar gibi olursunuz." (en-Nisa, 4/140) Böylelikle onlarla beraber oturup kalkanları da onlara katmış olmaktadır.
Bu ümmetin önder İmâmlarından bir grup da bu görüşte olup onlarla işret etmek ve onlarla içli dışlı olmak maksadıyla bid'at ehliyle beraber oturup kalkan kimse hakkında bu âyetler gereğince hüküm vermişlerdir ki, bunlar arasında Ahmed b. Hanbel, el-Evzaî ve İbn Mübarek gibileri vardır. Onlar, işi bid'at ehliyle oturup kalkmak olan bir kimse hakkında şöyle demişlerdir: Böyle birisine onlarla beraber oturup kalkmaktan vazgeçmesi söylenir. Vazgeçerse mesele yok. Aksi takdirde onlar gibi değerlendirilir. Bununla hüküm bakımından onlar gibi değerlendirilir, demek istemektedirler.
Ömer b. Abdulaziz, içki içenlerle oturan kimselere de haddi uygulamış ve görüşüne de:
"Çünkü o zaman siz de onlar gibi olursunuz" (en-Nisa, 4/140) âyetini okumuştur. Kendisine: Şöyle denildi: Bu adam, ben onlarla birlikte meseleyi onlara açıklamak ve onların yaptıklarını reddetmek için oturuyorum, diyor denilince, o da şu cevabı vermiş: Onlarla oturup kalkması yasaklanır. Eğer vazgeçmeyecek olursa, o da onlara katılır.
154. Âyetin Tefsiri
Sonra Biz, -güzelce uygulayanlara tamamlamak, her şeyi ayrı ayrı açıklamak, bir hidâyet ve bir rahmet olmak üzere- Mûsa'ya kitabı verdik. Onlar, Rabblerine kavuşmaya îman ederler diye.
Yüce Allah'ın:
"Sonra Biz... Mûsa'ya kitabı verdik."
âyetinde (Mûsa ve kitap kelimeleri) iki mef'ûldür.
"Tamamlamak üzere" ya mef'ûlün lehtir, yahut mastardır.
"Güzelce uygulayanlara" âyeti, hem nasb ile, hem ref ile okunmuştur. Merfu olarak okuyanların kıraati, -ki Yahya b. Ya'mer ve İbn İshâk'ın kıraatidir-En güzel (ameli) olan o kimseye... tamamlamak üzere" takdirindedir.
el-Mehdevî der ki: Burada; O kimseye" ait olan mübtedâ hazfedildiğinden ötürü uzak bir ihtimaldir. Sîbeveyh ise el-Halil'den "Ben sana her hangi bir şey söyleyen bir kimse deği Hm," şeklinde bir kullanım işittiğini de nakletmektedir.
Buna göre nasbeden kimse, sılaya dahil mazi bir fiil olarak nasb ile okumuştur. Bu, Basralıların görüşüdür. el-Kisâî ve el-Ferrâ' ise, bunun ism-i mev sülünün sıfat ismi olmasını da uygun görmüşler ve bunlar; Kardeşin olan o kimseye yolum uğradı" diyerek, maille ve buna yakın lâfız lada bu ism-i mevsula sıtat yapmayı câiz kabul etmişlerdir.
en-Nehhâs ise bu, Basralılara göre imkânsız bir şeydir. Zira, burada tamamlanmadan önce ismin sıfatı olarak gelmektedir, demiştir. Basralılara göre mana şöyledir: Güzelce uygulayan kimseye (mealde olduğu gibi)...
Mücahid der ki: "Güzelce uygulayan mü’min kimseye tamamlamak ... üzere" anlamındadır.
el-Hasen ise, Güzelce uygulayana tamamlamak üzere" âyetinin anlamı hakkında şunları söylemektedir: Onların (İsrailoğullarının) arasında ihsan eden (güzel hareket eden) de vardı, ihsan etmeyen de vardı. Yüce Allah, Kitabı ihsan edicilere nimetini tamamlamak üzere indirmiştir. Bu görüşün sıhhatine delil ise, İbn Mes'ûd'un; " Güzelce uygulayanlara tamamlamak üzere" şeklindeki kıraatidir.
Şöyle de açıklanmıştır: Yani Biz, Mûsa'ya Tevrat'ı indirmeden önce, Allah'ın kendisine öğretmiş olduğu şeyleri güzelce uyguladığı için fazladan verdik.
Muhammed b. Zeyd ise der ki: "Güzelce uygulayanlara tamamlamak üzere" âyetinin anlamı şudur: Yani, yüce Allah'ın Mûsa'ya ihsan etmiş olduğu risalet ve benzeri diğer hususları tamamlamak üzere (Kitabı verdi) demektir.
er-Rabi' b. Enes de der ki: Mûsa'nın yüce Allah'a güzelce itaat etmesine karşılık tamam olmak üzere demektir. el-Ferrâ' da böyle açıklamıştır.
Şu açıklamalar da yapılmıştır: "Sonra" âyeti, ikincisinin birincisinden önce olduğuna ve Hazret-i Mûsa'nın kıssası ile ona kitabın verilişinin bundan önce cereyan ettiğine delalet etmektedir. O bakımdan "sonra"nın burada "vav" anlamına geldiği de söylenmiştir. Yani, ve Biz Mûsa'ya da kitabı verdik. Çünkü, her ikisi de atıf harfidir.
Şöyle de açıklanmıştır: ifadenin takdiri şöyledir: Biz, Kur'ânı Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e indirişimizden önce Mûsa'ya kitabı vermiştik.
Şöyle de açıklanmıştır: Âyetin anlamı şudur; Gelin size önce Rabbinizin neyi haram kıldığını okuyayım. Sonra da Mûsa'ya tamamlamak üzere neleri verdiğimizi de okuyayım.
"Her şeyi ayrı ayrı açıklamak" âyeti, ona atfedilmiştir.
"Bir hidâyet ve bir rahmet olmak üzere" âyeti de ona atfedilmiştir.
155. Âyetin Tefsiri
İşte bu, indirdiğimiz mübarek bir Kitaptır. Öyleyse ona uyun ve sakının ki, merhamet olunasınız.
"İşte bu... bir kitaptır" âyeti mübteda ve haberdir.
"İndirdiğimiz mübarek" onun sıfatıdır. Yani, hayır ve bereketlen pek çok demektir. Kur'ân-ı Kerîm'den başka yerlerde; Mübarek kelimesinin hal olarak; şeklinde okunması da mümkündür.
"Öyleyse ona uyun" yani, içindeki hükümler gereğince amel edin.
"Ve sakının" yani, onu tahrif etmekten sakının
"ki, merhamet olunasınız." İlahi rahmeti olan kimselerden olabileşiniz ve azaba uğramayasınız.
156. Âyetin Tefsiri
"Bizden önce kitap yalnız İki topluluğa İndirildi. Ve biz, onların okuduklarından habersiz kimseler idik" demeyesiniz diye.
Yüce Allah'ın: " Demeyesiniz diye" âyeti nasb mahallindedir. Kûfeliler; demeyesiniz diye" takdirindedir, derler. Basralılar da şöyle demektedirler: "Demenizi istemediğimizden ötürü... onu indirdik" takdirindedir, derler.
el-Ferrâ' ve el-Kisâî de derler ki: Âyetin anlamı: "Ey Mekkeliler... demekten sakınınız," şeklindedir.
"Bizden önce kitap" yani, Tevrat ve İncil
"Yalnız iki topluluğa" yani, yahudilerle hıristiyanlara
"indirildi..." Fakat bize kitap indirilmedi.
"Ve biz onların okuduklarından habersiz kimseler idik." Onların kitaplarının okunuşundan ve dillerinden habersiz idik
"demeyesiniz diye."
Burada yahudi ve hıristiyanlara giden zamiri; "okuduklarından" diye ikil gelmesi gerektiği halde çoğul gelmesi, her bir taifenin başlı başına çoğul olmalarından dolayıdır.
157. Âyetin Tefsiri
Yahut: "Bize bir kitap indirilseydi elbette onlardan daha çok hidâyet üzere olurduk" demeyesiniz diye. İşte size Rabbinizden apaçık bir belge, bir hidâyet ve bir rahmet gelmiştir. Allah'ın âyetlerini yalanlayanlardan, onlardan yüz çevirenden daha zalim kim olabilir? Biz, âyetlerimizden yüz çevirenleri bu yan çizmeleri sebebiyle yakında pek kötü bir azapla azaplandıracağız.
"Yahut... demeyesiniz diye" âyeti, bir önceki âyet-i kerimede geçen;
"Demeyesiniz diye" âyetine atfedilmiştir.
"İşte size, Rabbinizden apaçık bir belge... gelmiştir." Yani, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın gelişinden sonra artık ileri sürebileceğiniz bir mazeret kalmamıştır. Beyyine (apaçık belge) ile beyan (açıkça anlatmak) aynı şeylerdir. Maksat, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'tır yüce Allah Ona
"beyyine" ismini vermektedir.
"Bir hidâyet ve bir rahmet" yani, ona tabi olan kimseler için o bir hidâyet ve bir rahmettir.
Daha sonra gelen:
"... daha zalim kim olabilir" âyeti, siz yalanlayacak olursanız sizden daha zalim hiçbir kimse olamaz, demektir.
"Yüz çevirenleri bu yan çizmeleri sebebiyle" âyetine dair açıklamalar daha Önceden (el-En'âm, 6/46. âyet) geçmiş bulunmaktadır.
158. Âyetin Tefsiri
Onlar, kendilerine meleklerin gelmesinden, yahut Rabbinin gelmesinden, yahut Rabbinin âyetlerinden birisinin gelmesinden başkasını mı bekliyorlar? Rabbinin âyetlerinden biri geldiği gün, daha önce îman etmemiş, yahut imanında bir hayır kazanmamış olan kimseye imanı fayda vermez. De ki: "Bekleyin, biz de beklemekteyiz."
Yüce Allah'ın:
"Onlar... mı bekliyorlar?" âyetinin anlamı şudur: Ben, onlara karşı kesin delili ortaya koyduğum ve üzerlerine Kitabı indirdiğim halde yine îman etmediler. Peki bekledikleri nedir?
"Kendilerine meleklerin gelmesinden... başkasını mı bekliyorlar?" Yani, ölüm sırasında canlarını almak için meleklerin gelmesinden başkasını mı bekliyorlar?
"Yahut, Rabbinin âyetlerinden bir tanesinin gelmesinden başkasını mı bekliyorlar?.." İbn Abbâs ile ed-Dahhâk derler ki: Rabbinin onlar hakkındaki öldürülme ve onun dışındaki emirleri demektir. Muzafun ileyh zikredilmekle birlikte muzaf kastedilebilir, yüce Allah'ın:
"O kasabaya sor" (Yûsuf, 12/82) yani o kasaba halkına sor anlamında olması gibi. Yine yüce Allah'ın:
"Ve kalplerinde buzağı içirildi onlara." (el-Bakara, 2/92) Buzağının sevgisi içirildi anlamındadır. İşte burada da âyet böyledir. Yani onlar, Rabbinin emrinin gelmesinden başkasını mı bekliyorlar?
Emirden kasıt ise, Rabbinin cezası ve azabıdır.
Şöyle de denilmektedir: Bu âyet, yüce Allah'tan başkasının te'vilini bilmediği müteşabih âyetlerdendır. Buna dair açıklamalar, daha önce el-Bakara Sûresi'nde ve diğer,âyetlerde başka yerlerde geçen benzeri âyetler açıklanırken geçmiş bulunmaktadır.
"Yahut Rabbinin âyetlerinden birisinin gelmesinden" âyetinden denildiğine göre kasıt, güneşin bandan doğmasıdır. Bununla yüce Allah, dünyada kendilerine mühlet verileceğini beyan etmektedir. Artık kıyâmet başgösterdi mi, mühlet vermek sözkonusu olmayacaktır.
Şöyle de açıklanmıştır: Şanı yüce Allah'ın gelmesi, kıyâmet günü hesap için durulacak yerde mahlukatı arasında hüküm verip haklı ile haksızı ayırd etmek için gelişi demektir. Nitekim yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:
"Rabbin geldiği ve melekler saf saf dizildiği zaman." (el-Hicr, 89/22)
Yüce Allah'ın gelişi ise, bir hareket, bir yerden bir yere intikâl yahut ayrılıp gitmek şeklinde olmaz. Çünkü, böyle bir şey ancak gelenin bir cisim yahut bir cevher olması halinde sözkonusu olur. Ehl-i sünnet İmâmlarının Cumhûrunun kabul ettiğine göre; onlar şöyle derler: yüce Allah gelir ve İner. Ancak O'na hiç bir şekilde keyfiyet nisbet etmezler. Çünkü,
"O'nun benzeri hiçbir şey yoktur. O, her şeyi işitendir, her şeyi görendir." (eş-Şûrâ, 42/11)
Müslim'in Sahih'inde Ebû Hüreyre'den şöyle dediği kaydedilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Üç şey ortaya çıktı mı, önceden îman etmemiş yahut imanında bir hayır kazanmamış olan hiç bir kimseye (sonradan) imanının faydası olmayacaktır: Güneşin batıdan doğması, Deccâl ve Dâbbetü’l-Arz." Müslim, Îman 249; Tirmizî, Tefsir 6. sûre 9; İbn Mâce,..... 32; Müsned, II, 231, 313.
Safran b. Assâl, el-Muradî'den dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı şöyle buyururken dinledim: "Batıda yetmiş yıllık mesafede tevbe için açık bir kapı vardır. Güneş o taraftan doğuncaya kadar asla kapanmaz." Hadisi, Dârakutnî, Dârimî ve Tirmizî rivâyet etmiş olup, Tirmizî, hasen, sahih bir hadistir, demiştir. Tirmizî, Deavat 98; İbn Mâce, Fiten 31: Müsned, IV, 240, 241; Dârakutnî, 1, 197.
Süfyan (hadisinde senedinde yer alan ravilerden birisi) dedi ki: "Şam tarafında, Allah'ın gökleri ve yarattığı gün yaratmış olduğu, açık -yani tevbe için açık- bir kapı vardır. Güneş oradan doğuncaya kadar kapanmaz" (Tirmizî) der ki: Bu, hasen, sahih bir hadistir. Tirmizî, DenvîU 98.
Derim ki: Önceden de geçtiği gibi, Hariciler İle Mu'tezile, bütün bunları yalanlamışlardır.
İbn Abbâs'ın da şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Ben, Ömer b. el-Hattâb'ı şöyle derken dinledim: Ey insanlar, şüphesiz recm haktır. Sakın ondan yana aldanışa düşürülmeyesiniz. Bunun âyeti (alameti) de şudur: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) recm etti, Ebû Bekr recm etti. Biz de ikisinden sonra recm ettik. Bu ümmetten recini yalanlayacak, Deccali yalanlayacak, güneşin batıdan doğuşunu yalanlayacak, kabir azabını yalanlayacak, şefaati yalanlayacak ve kemikleri görününceye kadar derileri yandıktan sonra bir topluluğun cehennemden çıkartılmasını yalanlayacak kimseler gelecektir. Bunu, Ebû Ömer (b. Abdi’l-Berr) zikretmiştir. İbn Abdi'l-Berr, el-ltizkâr, XXIV. 52-53.
es-Sa'lebî de uzunca bir hadiste Ebû Hüreyre'den Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in şu manada bir hadisini kaydetmektedir: "Yer yüzünde masiyetlerin çoğalacağı, iyiliğin (marufun) görülmeyeceği ve hiç bir kimseftin marufu emretmeyeceği, buna karşılık münkerin (kötülüğün) yaygınlaşıp kimsenin ondan alıkoymayacağı bir zamanda güneş gece bir süre Arş'ın altında alıkonulacaktır. Secde edip Yüce Rabbinden doğacağı yer ile ilgili olarak izin istediği her seferinde ona cevap verilmeyecektir. Nihayet ay da onun yanına gelecek, onunla birlikte secde edecektir. Nereden çıkacağı hususunda o da izin isteyecektir. Ancak, her ikisine de cevap verilmeyecektir, Nihayet güneş üç gece kadar, ay da üç gece kadar bir süre alıkonulacaktır. Bu gecenin uzunluğunu ise, yer yüzünde ancak teheccüd kılanlar anlayabilecektir. O günde ise onlar, müslüman beldelerin her birisinde oldukça az bir toplulukturlar. Nihayet güneşin de, ayın da üçer gecelik miktarı tamam olunca, yüce Allah onlara, Cebrâîl (aleyhisselâm)'ı gönderir ve şöyle der: "Şanı yüce ve münezzeh olan Rabb sizlere, battığınız yerlere dönüp oradan doğmanızı emretmektedir. Artık bizim nezdinizde sizin ışığınız da, nurunuz da olmayacaktır."
Her ikisi de battıkları yerlerden simsiyah olarak çıkacaktır. Ne güneşin ışığı olacak, ne de ayın nuru olacak. Her ikisinin de misali, bundan önce tutuldukları vakti andıracaktır. İşte şanı yüce Allah'ın:
"Güneş ve ay bir araya getirildiği zaman" (el-Kıyame, 75/9) âyeti İle:
"Güneş, tortop edilip dürüldüğü zaman" (et-Tekvir, 81/1) âyetinde anlatılan budur. Bu şekilde boynuzlu iki deve gibi yukarı kaldırılırlar. Güneş ve ay, göğün göbeğine -ki, orası yarısıdır- ulaştıklarında Cebrâîl onlara gelir, boynuzlarını yakalayıp onları tekrar batıya geri döndürür. Onları batı taraflarından batırmaz. Fakat, tevbe kapısından batırır, sonra tevbe kapısının iki kanadı da kapatılır. Daha sonra aralarındaki boşluk da kapatılır, âdeta ikisi arasında bir yarık yokmuş gibi olurlar. Tevbe kapısı da kapatıldı mı, artık bundan sonra hiç bir kulun bir tevbesi kabul olunmaz, bundan sonra işleyeceği bir iyiliğin de kendisine faydası olmaz. Bundan önce iyilik yapan bir kimse olması hali müstesna. Ona da bugünden önce yazılanların aynısı yazılmaya devam edilir. İşte yüce Allah'ın:
"Rabbinin âyetlerinden biri geldiği gün daha önce îman etmemiş, yahut imanında bir hayır kazanmamış olan kimseye imanı fayda vermez" âyetinde anlatılan budur. Bundan sonra güneşe ışığı, aya da nuru verilir, arkasından daha önce doğup battıkları gibi yine insanlar üzerine doğup batmaya devam ederler.
İlim adamları derler ki: Güneşin batıdan doğuşu esnasında îman edecek kimseye imanın fayda vermeyiş sebebi, nefsin bütün arzularının hareketsiz kalacağı, beden güçlerinin tamamının dineceği şekilde bir korkunun kalplere dolacağı, bunun sonucunda da bütün insanların, kıyâmetin yaklaşacağına olan kesin inançlarının, tıpkı her Lürlü masiyeti işlemeye çağıran gerekçelerin ölümün yaklaştığı esnada kesilmesi ve bedenlerinden bu isteklerin tamamıyla çekilmesi haline benzemesinden ötürüdür. İşte, böyle bir durumda bulunan kimsenin tevbesinin kabul edilmeyişi, tıpkı ölüm döşeğinde olan bir kimsenin tevbesinin kabul edilmeyişine benzer. Hazret-i Peygamber de şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz Allah, can boğaza gelmediği sürece kulunun tevbesini kabul eder." Tirmizî, Deavat 98: İbn Mâce, Zühd 30: Müsned, II, 132, 153, III, 425. Can, boğazın başına gelmediği sürece tevbe kabul olunur. Tevbenin kabul olunmayacağı bu vakit ise, kişinin cennet yahut cehennemdeki yerini göreceği sıradadır. Güneşin batıdan doğuşuna şahit olan kimse de onun gibidir. Buna göre bu olayı gören, yahut görmüş gibi olan her bir kimsenin hayatta kaldığı sürece yapacağı tevbenin reddolunması gerekir. Artık, böyle bir kimsenin yüce Allah'a ve onun Peygamberine, vaadine dair bilgisi artık kesinlik kazanmış olur.
Eğer dünyanın ömrü insanların bu büyük olayın meydana gelişini unutacakları vakte kadar uzayıp gidecek ve yalnızca az bir istisna ile ondan söz edecek olurlarsa, o takdirde bu olaya dair haber has bir haber olur ve bu haberin mütevatirliği kesilmiş olur. İşte böyle bir dönemde İslâm'a giren, yahuv tevbe edenin tevbesi makbul olur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Müslim'in Sahih'inde Abdullah (b. Amr)’dan şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Ben, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan şu ana kadar unutmadığım bir hadis bellemiştim. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı şöyle buyururken dinledim: "Kıyâmet alametleri arasında ilk meydana gelecek olan güneşin batıdan doğması ile kuşluk vakti dâbbe (tü’l-arz)’ın insanlara karşı çıkmasıdır. Bunların hangisi ötekinden daha önce olursa, öbürü de kısa bir süre sonra onun akabinde ortaya çıkacaktır." Müslim, Fiten 118; Ebû Dâvûd, Melahim 12; İbn Mâce, Fiten 32.
Yine Müslim'de Huzeyfe'den şöyle dediği nakledilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir odada bulunuyordu, biz de ondan daha aşağıda bulunuyorduk. Bize dönüp baktı ve şöyle dedi: "Neden söz ediyorsunuz?" Biz, kıyâmetten dedik. Şöyle buyurdu: "Şüphesiz on tane alamet ortaya çıkmadıkça kıyâmet de vuku bulmayacaktır: Doğu tarafında bir arz parçasının yerin dibine geçmesi, batı tarafında bir arz parçasının yerin dibine geçmesi, Arap yarımadasında bir arz parçasının yerin dibine geçmesi, duman, Deccâl, dabbetü'l-arz, Ye'cuc ile Me'cuc, güneşin batıdan doğuşu ve Aden'in iç taraflarından insanları önüne kalıp sürükleyen bir ateşin çıkması." Şu'be dedi ki: Ve bana Abdulaziz b. Rufeyf anlattı, o, Ebû Tufeyliden, o, Ebû Seriha'dan bunun gibi bir hadis nakletti. Ancak, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) (buyurdu) diye söz etmedi. Onuncu alamet olarak da bir seferinde: Îsa b. Meryem'in nüzulü, (inmesi), diğerinde ise: İnsanları yakalayıp denize atacak bir rüzgâr diye ifade etti. Müslim, Fiten 39. 40; Ebû Dâvûd, Melahim 12; Tirmizî, Fiten 21; İbn Mâce, Fiten 28; Müsned, IV. 6, 7.
Derim ki: Bu hadis, alametlerin sıralanışında oldukça sağlam olarak rivâyet edilmiş bir hadistir. Bu alametlerin bir kısmı da vukua gelmiş bulunmaktadır ki, bunlar da bazı kara parçalarının yerin dibine geçmesidir. Ebû'l-Ferec el-Cevzî'nin naklettiğine göre Irak-ı Acemde ve Mağnb'de bu şekilde kara parçaları yerin dibine geçmiş ve bu sebepten ötürü de pek çok kimse helâk olmuştu. İbnu'l-Cevzî bunu, "Fukumu'l-Âsâr" adlı kitabında ve başkaları da zikretmiştir. İleride Dabbetül arz'dan en-Neml Sûresi'nde (28/82. âyetin tefsirinde), Ye'cüc ile Me'cüc'den de Kehf Sûresi'nde (18/94. âyetin tefsirinde) söz edilecektir.
Denildiğine göre kıyâmetin bu alametleri, tıpkı ipe dizilmiş boncuk gibi yıl be yıl arka arkaya gelecektir.
Denildiğine göre güneşin batı tarafından çıkışındaki hikmet şudur: İbrahim (aleyhisselâm) Nemrud'a:
"Muhakkak Allah güneşi doğudan doğduruyor, haydi sen onu batıdan getir (dedi). Bunun üzerine o kâfir olan şaşırıp kaldı" (el-Bakara, 2/258) demesi ile inkarcı ve yıldızlardan hüküm çıkaran müneccimlerin hepsinin, bunları inkâr etmeleri ve böyle bir şeyin olamayacağını söylemeleridir. Şanı yüce Allah da inkarcılara kudretini ve güneşin, O'nun mülkünde olduğunu, dilediği takdirde onu doğudan, dilediği takdirde de batıdan çıkartacağını göstermek için bir gün batıdan doğuracaktır.
Buna göre, îman ve tevbeleri reddolunacak olan kimselerin, bu hususu inkâr eden ve Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın, güneşin bu şekilde doğacağına dair haberini yalanlayan kimseler olması muhtemeldir. Bunu tasdik edip doğrulayanların ise tevbeleri kabul olunur ve bundan önceki imanlarının da kendilerine faydası olur.
Abdullah b. Abbas'tan da şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Bu alametin geleceği vakit, hiçbir kâfirin ameli de tevbesi de kabul olunmaz. O gün yaşı küçük olan müstesna. Eğer, o kimse bundan sonra İslâm'a girecek olursa onun bu İslâm'a girişi kabul olunur. Günahkâr mü’min olup da günahından tevbe edenin de tevbesi kabul olunur.
İmrân b. Husayn'dan da şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Güneşin (batıdan) doğacağı vakitte insanların bir çoğunun helâk edileceği bir çığlığın kopacağı sırada, tevbe edenin tevbesi kabul olunmaz. İşte böyle bir zamanda müslüman olan, yahut tevbe eden ve helâk olan kimsenin tevbesi kabul olunmaz. Ancak, bundan sonra tevbe edenin tevbesi kabul edilir. Bunu da Ebul-Leys es-Semerkandî Tefsir'inde zikretmektedir. Abdullah b. Ömer de der ki: Güneşin batıdan doğduktan sonra insanlar, yüzyirmi yıl daha kalacak, öyle ki hurma fidanlarını dahi dikeceklerdir, Allah gaybını en iyi bilendir.
İbn Ömer ve İbn ez-Zübeyr " Geldiğfgün" ibares(indek)i ("ye" harfini) "te" ile okumuştur. Nitekim:
"Yolcu kafilesinden biri onu alır" (Yusuf, 12/10) âyetindeki "ye" harfi de "te" ile okunmuştur, Parmaklarından birisi gitti (sözünde) "te" harfinin ilave edilmesi bu kabildendir. Şair Cerir de der ki:
"ez-Zübeyr (b. el-Avvam'ın öldürülme) haberi gelince,
Medine'nin surları alçaldı ve huşu ile eğilen dağlar (boyun eğdi)."
el-Müberred der ki: Buradaki müenneslik, müennes olan bir kelimeye yakınlığı dolayısıyladır. Aslının öyle gelmesi gerektiğinden dolayı değildir. İbn Sîrin de; "Fayda vermez" kelimesini ("ye" ile okuması gerekirken) "te" ile okumuştur. Ebû Hatim der ki: Bunun, İbn Sîrin'in bir hatası olduğu zikredilmektedir. en-Nehhâs der ki: Bu hususta Sîbeveyh'in sözünü ettiği nahiv ile ilgili bir İncelik vardır. O da şudur: Îman ve nefis, her birisi diğerini kapsamına alır. îman , nefisten ve nefisle birlikte sözkonusu olduğundan dolayı, îman kelimesini müennes okumuştur. Ayrıca Sîbeveyh şu beyiti de nakleder:
"Esen rüzgârların yere saplanmış mızrakların üst taraflarını salladığı
Mızraklar gibi; onlar da öylece (salına salına) yürüdüler."
el-Mehdevî der ki: Eğer fiil müennese izafe edilmiş olup izafe olunan kendisine izafe edilenin bir bölümü, bir parçası, yahut onunla birlikte bulunuyor ise, müzekkere ait fiili, Arapların müennes olarak kullandıkları çokça görülür.
İşte, Zu'r-Rimme'nin söylediği (az önce nakledilen) beyiti bu şekildedir. O da burada müennes olan "rüzgârlar" anlamındaki kelimeye izafe edilmesi dolayısıyla "rüzgârların esişi" anlamındaki kelimeyi müennes olarak kullanmıştır. Çünkü, esme işini yapan rüzgârlardır.
en-Nehhâs der ki: Bu konuda bir başka görüş daha vardır. Îman, mastar olduğu için müennes kabul edilmiştir. Nitekim müennes mastarın da müzekker olarak kabul edildiği olur yüce, Allah'ın şu âyeti de bu kabildendir:
"Artık her kime Rabbinden bir öğüt gelir de..." (el-Bakara, 2/275.) Nitekim şair de şöyle demektedir:
"Onunla birlikte oluşumuz hususundaki mazeret, bizi mazur göstermiştir."
(Burada da müzekker olan mastara ait olan fiilin müzekker gelmesi gerekirken, müennes geldiği görülmektedir). Ancak görüşlerden birisine göre, buradaki "özür" kelimesi de müennes olan; "Mazeret" anlamında kullanıldığından dolayı müennes zikredilmiştir.
"De ki; Bekleyin, bizde" başınıza gelecek olan azâbı "beklemekteyiz."
159. Âyetin Tefsiri
Dinlerini parça parça edip fırka fırka ayrılanlar var ya, senin - onlarla hiç bir ilişkin yoktur. Onların işi ancak Allah'a aittir. Sonra O, yaptıklarını kendilerine haber verecektir.
Yüce Allah'ın:
"Dinlerini parça parça edip..." âyetinde, Hamza ve el-Kisâî, "fe" harfinden sonra bir "elif" İlave ederek; Ayrılıp" diye okumuşlardır. Bu, aynı zamanda Ali b. Ebî Tâlib (k.v)'ın da kıraati olup Ayrılmak'tan gelmektedir. Dinlerini terkedip çıkıp gidenler demek olur.
Hazret-i Ali, şöyle derdi: Allah'a yemin ederim, onlar dinlerini parça parça etmediler. Kendileri dinlerinden ayrıldılar.
Diğerleri ise, "re" harfini şeddeli olarak ("fe"den sonra "elif koymaksızın) okumuşlardır. Şu kadar var ki en-Nehaî bu kelimeyi; Ayırdılar," diye şeddesiz (ve elifsiz) olarak okumuştur. Yani, bir bölümüne îman ettiler, bir bölümünü de inkâr ettiler demek olur.
Bu âyetle kastedilenler, Mücahid, Katade, es-Süddî ve ed-Dahhâk'a göre, yahudi ve hristiyankirdır. (Kur'ân-ı Kerîm'de) ayrılık içerisinde olmakla vasfedilmişlerdir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Kendilerine kitap verilenler, ancak kendilerine apaçık delil geldikten sonra ayrılığa düştüler" (el-Beyyine, 98/4);
"Allah ve peygamberlerinin arasını ayırmak isteyenler..." (en-Nisa, 4/150)
Bu âyetlerin müşrikleri kastettiği de söylenmiştir. Çünkü onların kimisi putlara, kimisi de meleklere tapınıyorlardı.
Âyetin, bütün kâfirler hakkında umumi olduğu da söylenmiştir. Yüce Allah'ın emretmemiş olduğu her bir şeyi uydurup bid'at utarak ortaya çıkanın da dinini parçalamış olur.
Ebû Hüreyre (radıyallahü anh) Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan şu:
"Dinlerini parça parça edip..." âyeti hakkında bunların, bu ümmetten olup bid'at ve şüphe ehli ile dalâlet ehli kimseler olduğunu beyan ettiğini rivâyet etmektedir. Taberanî, el-Evsat, I, 384; el-Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, VII, 2.
Bakiyye b. el-Velid rivâyet etmektedir: Bize, Şu'be b. el-Haccâc anlattı, bize, Mücâhid, en-Nehaî'den anlattı, o, Şüreyh'ten, o, Ömer b. el-Hattâb 'den rivâyetine göre, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Hazret-i Âişe'ye şöyle demiştir: "Dinlerini parça parça edip, kendileri de fırka fırka ayrılanlar, bu ümmetin bid'at sahipleri, heva sahipleri ve dalâlet sahipleridir. Ey Âişe, her günah işleyenin bir tevbesi vardır. Bid'at sahipleriyle hevâ sahipleri müstesnadır. Onların tevbeleri yoktur. Ben onlardan uzağım, onlar da benden uzaktırlar." Taberânî. es-Sağîr, s.243; el-Heysemî. Mecmau'z-Zevâid, I. 188.
Leys b. Ebi Süleym'in, Tâvus'dan rivâyetine göre Ebû Hüreyre, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı Dinlerinden ayrılan..." diye okuduğunu rivâyet etmektedir. Süyûtî, ed-Dürru'l-Mensur; III. 4(......) 2.
“Fırka fırka" tabiri çeşitli fırkalar, çeşitli hizipler anlamındadır. Aynı iş etrafında birleşmiş, biri diğerinin görüşüne tabi olan topluluklara; Fırkalar" denilir.
"Senin onlarla hiç bir ilişkin yoktur" âyeti ile onlardan uzak kalıp ilişkileri kesmeyi emretmektedir. Bu da Hazret-i Peygamber'in şu âyeti ile dile getirilmektedir: "Bizi aldatan bizden değildir." Müslim, Îman 16; Ebû Dâvûd, Buyû' 50; Tirmizî, Buyû’ 74, İbn Mâce, Ticarât 36; Dârimî, Buyû' 10: Müsned, II. 50, 242. 417, HI, 466, IV, 45. Yani biz, böyle bir kimseden uzağız, beriyiz. Şair de şöyle demektedir:
"Bir aralanın günah işlemesine (ahdini bozmasına) gayret edecek olursan.
şunu bil ki, Ne ben sendenim, ne sen bendensin."
Yani, senden uzaklaşırım, seninle ilişkilerimi koparırım, demektir.
Hiçbir ilişki" kelimesi, haberde gizli bulunan zamirden hal olarak nasb mahallindedir. Bu açıklamayı Ebû Ali (el-Farisî) nakletmiştir. el-Ferrâ' ise şöyle demektedir: Bu, bir muzaf'ın hazfı üzeredir.
Yani: Onlara gelecek ceza hususunda senin hiç bir müdahelen yoktur, sana düşen yalnızca uyarmaktan ibarettir.
"Onların işi ancak Allah'a aittir." Bu da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a yönelik bir teselli ifadesidir.
160. Âyetin Tefsiri
İyilikle gelene bunun on misli vardır. Bir günah ile gelen de ancak onun misliyle cezalandırılır ve onlara zulmedilmez.
Yüce Allah'ın: " İyilikle gelene" âyeti, mübtedâ ve şarttır. Cevabı ise
"Bunun on misli vardır" âyetidir. Ona bunun on misli hasenat vardır," demektir. Burada "hasenat" kelimesi hazfedilmiş, onun sıfatı olan "misli" anlamındaki kelime yerine geçmiştir.
"Emsal; misilleri, katı" kelimesi, "misl"in çoğuludur. Sîbeveyh der ki: "Yanımda on neseb bilgini vardır" bu şekilde bir ifade ile; " Yanımda neseb bilgini on adam vardır" anlamında kullanıldığını nakletmektedir.
Ebû Ali de der ki:
"On misli" âyetinde müennesliğin güzel düşmesi, "emsal: misilleri, katı" kelimesinin müennese izafe edilmiş olmasından dolayıdır. Müennese izafe edilenin, anlam itibariyle bizzat kendisi olması halinde, böyle bir kullanım güzeldir.
Yüce Allah'ın:
"Yolcu kafilesinden birisi onu alsın" (Yûsuf, 12/10) âyeti (fiilin "ye" harfi ile değil de "te" harfi ile okunuşuna göre) ile "Parmaklarımdan birisi gitti," İfadesinde olduğu gibi.
el-Hasen, Saîd b. Cübeyr ve el-A'meş ise, diye okumuş olup bu da: Ona, onun misli on hasene vardır," takdirindedir. Yani, ona lehine verilmesi gerekenin on katı mükâfat vardır. Burada takdirin onun için işlediği hasenatın on misli vardır anlamında olup, mislin kapsamına, on katına ulaşmasının kastedilmesi de mümkündür.
Burada sözü geçen
"iyilik: hasene"den kasıt imandır. Yani her kim lâilâhe İllallah şahadetini yapmış olarak gelirse, dünyada hayır namına işlediği her bir amele on misliyle sevap verilecektir.
"Bir günah" yani şirk
"İle gelen de, ancak onun misliyle cezalandırılır."
Onun cezası da ebediyyen cehennemde kalmaktır. Çünkü şirk en büyük günahtır, cehennem de en büyük cezadır. Yüce Allah'ın:
"Uygun bir ceza olmak üzere" (en-Nebe’, 78/26) âyeti de böyledir. Yani, o ceza amele uygundur. İyilik ise, böyle olmayacaktır. Çünkü, yüce Allah'ın bu hususta açık nassı bulunmaktadır. Haberde de şöyle denilmektedir: "İyilik on katı ve daha fazlasıyla karşılık görecektir. Kötülük ise bir katıyla cezalandırılacaktır. Ve bununla birlikte bağışlayabilirim de. O bakımdan, bir katları on katlarından daha baskın gelene yazıklar olsun,"
el-A'meş de Ebû Salih'ten şöyle dediğini nakletmektedir: âyet-i kerimedeki iyilik (hasene) den kasıt, lâilâhe İllallah'tır. Günah (seyyie, kötülük) den kasıt ise şirktir.
"Ve onlara zulmedilmez." Yani, amellerinin sevabı eksilmez. el-Bakara Sûresi'nde bu âyete (2/245- âyet, 4. başlık ve devamı ile 281. âyet, 4. başlıkta) ve bunun Allah yolunda infaktan ayrı olduğuna dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.
Bundan dolayı bazı ilim adamları şöyle demişlerdir: On katıyla mükâfat sair iyilikler içindir. Yediyüz katıyla mükâfat ise Allah yolunda infak içindir. Bunda havas ile avamdan olmak arasında fark yoktur. Kimisi de şöyle demiştir; Avam için on katıyla mükâfat vardır, havas için ise yediyüz katıyla ve sayılamayacak kadar çok kat fazlasıyla mükâfat sözkonusudur.
Ancak, bu konuda söz söyleyebilmek için delile ihtiyaç vardır. Birincisi ise daha sahihtir. Çünkü, Hureym b. Fâtik'in Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan naklettiği hadis bunu gerektirmektedir ki, o hadiste şöyle denilmektedir: "Kimi hasene de on katıyladır. Kim bir iyilik yaparsa ona on misli verilir. Kimi İyilik (hasene) de yediyüz katıyla mükâfatlandırılır, bu da Allah yolunda harcamaktır." Bk, Müsned, IV, 321, 345, 346.
161. Âyetin Tefsiri
De ki: "Hiç şüphesiz, Rabbim beni dosdoğru bir yola, dimdik ayakta duran bir dîne, Hanif olan İbrahim'in dinine İletti. O, müşriklerden olmadı."
Bu âyete dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız:
1. Allah'ın Dosdoğru Yolu:
Yüce Allah, önce kâfirlerin apaçık bir şekilde tefrikaya düştüklerini beyan etti:
"De ki: Hiç şüphesiz Rabbim beni dosdoğru bir yola... iletti"
âyetinde de Allah'ın kendisini dosdoğru bir din olan İbrahim'in dinine ilettiğini beyan etmektedir.
"Bir dine" kelimesi, hal olarak nasbedilmiştir. Bu, Kutrub'dan nakledilen açıklamaya göredir. el-Ahfeş'ten nakledilen görüşe göre ise bu, " Beni... iletti" ile nasbedilmiştir. Yani beni... bu yola iletti. Başkası ise şöyle demektedir: Bu, manaya hamlederek nasbedilmiştir. Çünkü,
"beni iletti" bana... bildiğini öğretti anlamındadır.
"Dosdoğru yol" anlamındaki lâfzın "sıraf'tan bedel olması da mümkündür. Yani: Beni dosdoğru bir yola... dine iletti. Bir fiil takdiri ile mansub olduğu da söylenmiştir. Sanki: ... dinime tabi olunuz, dinimi bilip tanıyınız, demiş gibidir.
"Dimdik ayakta duran" âyetini, Kûfeliler ve İbn Âmir "kap harfini esreli, şeddesiz ve "yâ" harfini üstün olarak; "Tokluk" gibi mastar olarak, fakat dine sıfat olmak üzere okumuşlardır. Diğerleri ise, "kaf harfini üstün, "ye" harfini ise esreli ve şeddeli olarak okumuşlardır ki, bu iki farklı söyleyiştir. Buradeki "ye" harfinin aslı ise, "vav" harfidir. Daha sonra "vav" harfi "ye" harfine idğam edilmiştir, "ölü," kelimesi gibi. Âyet; Hiçbir eğriliği bulunmayan dosdoğru bir din, anlamındadır.
"İbrahim'in dinine" âyeti,
"dinden" bedeldir.
"Hanif olan" âyeti ise, ez-Zeccâc,
"İbrahim"den hal olduğunu söylemiştir. Ali b. Süleyman ise: Kastediyorum, kelimesinin takdiri ile mansubdur demiştir.
162. Âyetin Tefsiri
De ki: "Şüphesiz benim namazım, ibadetim, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi olan Allah İçindir.
Âyetin tefsiri için bak: 163
163. Âyetin Tefsiri
"O’nun hiç bir ortağı yoktur. Ben bununla emrolundum ve ben müslümanların ilkiyim."
2. "Her Şeyim Âlemlerin Rabbi Allah İçindir":
"De ki: Şüphesiz benim namazım, ibadetim" âyetinde geçen namaz anlamındaki "salâf'ın türeyişi ile ilgili açıklamalar daha önceden (el-Bakara, 2/3- âyet, 10. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.
Buradaki "namaz'ın gece namazı olduğu söylendiği gibi, bayram namazı olduğu da söylenmiştir. "Nûsuk: (mealde: ibadet)"in "nesike"nin çoğulu olup kesilen hayvan demektir. Mücahid, ed-Dahhâk, Saîd b. Cübeyr ve başkaları da böyle demiştir. Yani, hac ve umre sırasında kestiğim kurbanlar da Allah içindir. el-Hasen: Dinimin ibadetleri anlamındadır, der. ez-Zeccâc der ki: Benim ibadetim Allah içindir, demektir. Nitekim, yaptığı ibadet ile yüce Allah'a yaklaşan kişi anlamındaki "Nâsik" de buradan gelmektedir.
Kimileri de şöyle demiştir: Bu âyet-i kerimede geçen "nusuk" bütün iyi ameller ve itaatlerdir. Kendisini ibadete vermesini anlatmak üzere; "Filan kişi ibadet etti, o, abiddir" sözünden alınmadır.
"Hayatım" yani, hayatım boyunca bütün işlediklerim
"ve ölümüm" yani, vefatımdan sonra yapacağım bütün vasiyetlerim
"âlemlerin Rabbı olan Allah içindir." Yani, bütün bunlarla yalnız kendisine yaklaşmayı maksat olarak gözetirim.
Şöyle de açıklanmıştır: "Hayatım ve ölümüm... Allah içindir." Yani, O'nun için yaşar, O'nun için ölürüm.
el-Hasen "İbadetim." kelimesini "sin" harfini sakin olarak okumuştur. Medineliler de hayatım kelimesini, idraç ile okuduklarında "ye" harfini sakin olarak okurlar. Herkes ise, bunu üstü n olarak okur. Çünkü o takdirde iki sakin bir araya gelmiş olur. en-Nehhâs der ki: Yûnus müstesna nahivcilerden hiç kimse bunu câiz görmez. Yûnus'un bunu câiz görmesi ise, önceki harfin "elif oluşundan dolayıdır. Bundaki uzatma harfi olan "elif" ise, hareke yerini tutmaktadır. Nitekim Yûnus: "İkiniz Zeyd'i vurunuz," şeklindeki söyleyişte "nûn" harfini sakin okumayı câiz görmüştür. Nahivcilerin bunu uygun görmeyişleri ise, iki sakinin bir arada bulunup ikincisinde idğamın sözkonusu olmayışından dolayıdır. Medine halkının kıraati ile okuyup de lahndan da kurtulmak isteyen kimse, " (......): Hayatım" kelimesi üzerinde vakıf yapar. Böylelikle bütün nahivcılere göre lahn yapmamış olur.
İbn Ebi ishâk, Îsa b. Ömer ve Âsım el-Cehderî ise, "elifsiz olarak ve ikinci "yâ'yı şeddeli olmak üzere; diye okumuşlardır ki, bu da Yukarı Mudarlıların söyleyişidir. Onlar; Kafam, asam" diye kullanırlar. Dilciler de şöyle bir mısra naklederler:
"Benim isteğimi bırakıp gittiler de kendi hevâlarına hızlıca koştular,"
Nitekim bu mısra diğeri ile birlikte tam bir beyit olarak (el-Bakara, 2/38. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.
3. Şâfiî'nin Namazda İftitah Tekbirinden Sonra, Fâtiha'dan Önce Okuduğu Dua:
el-Kiyâ et-Taberî der ki: yüce Allah'ın:
"De ki: Hiç şüphesiz Rabbim beni dosdoğru bir yola... iletti" âyetinden itibaren: "De ki: Şüphesiz benim namazım, ibadetim, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi olan Allah içindir" âyetine kadar olan bölümü Şâfiî, namaza bu yüce zikir ile başlamaya delil göstermiştir. Çünkü yüce Allah, Peygamberine bunu emretmiş ve bunu Kitabında indirmiştir. Daha sonra da Ali (radıyallahü anh)'dan rivâyet edilen şu hadisi zikretmektedir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) namaza başladığında şöyle derdi:
"Ben, yüzümü gökleri ve yeri yoktan var edene hanif olarak yönelttim ve ben müşriklerden değilim. Şüphesiz benim namazım, ibadetim, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi olan Allah içindir... Ve ben müslümanlardanım."'
Derim ki: Müslim, Sahih'inde Ali b. Ebî Tâlib (radıyallahü anh)'dan rivâyet ettiğine göre, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) namaza kalktığında şöyle derdi:
"Ben, yüzümü gökleri ve yeri yoktan yaratana hanif olarak çevirdim. Ben müşriklerden değilim. Muhakkak benim namazım, İbadetim, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi olan Allah içindir. O'nun hiçbir ortağı yoktur. Ben bununla emrolundum. Ve ben müslümanların ilkiyim. Allah'ım Sen melik (mutlak egemen)sin. Senden başka ilâh yoktur. Sen benim Rabbimsin. Ben de senin kulunum. Kendime zulmettim. Günahımı itiraf ediyorum. Bütün günahlarımı bana bağışla. Çünkü hiç şüphesiz Senden başka günahları bağışlayacak yoktur. Beni ahlakın en güzeline ilet. Ahlakın en güzeline Senden başka hiç bir kimse iletemez. Ahlakın kötüsünü benden uzak tut. Onun kötüsünü Senden başka benden kimse uzak tutamaz. Buyû'r Allah'ım. İşte Senin emrin için huzurundayım. Hayır tamamıyla Senin elindedir. Şer ise Sana nisbet olunamaz. Sen mübareksin, yücesin. Senden mağfiret dilerim, Sana tevbe ederim." Müslim, S...-Müsâfirin 2; Tirmizî, Deavat 32, Nesâî, İftitah 17; Dârimî, Salât 33.
Bu hadisi, Dârakutnîde rivâyet etmiş olup, sonunda şöyle demektedir: Bize, en-Nadr b. Şumeyl'den ulaştığına göre -ki o, dil ve diğer alanlarda ilim adamlarındandı- şöyle demiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın: "Şer ise Sana nisbet olunamaz"sözünün anlamı şudur: Şer, kendisiyle sana yaklaşılacak amellerden değildir, demektir. Dârakutnî, I, 297-298. Mâlik der ki: Namazda tevcih (yani veccehtü diye başlayan bu duayı okumak) insanlara vacip değildir. Onlara vacip olan tekbir getirmek, sonra da kıraattir.
İbnu'l-Kasım der ki: Mâlik, İnsanların kıraatte, önce söyledikleri "Subhânekallahumme ve bihamdike..." duasının okunması gerektiği görüşünde değildi. "Muhtasara ma Leyse fil Muhtasar" adlı eserde de şöyle denmektedir: Mâlik, bu hususta hadisin sahih olması dolayısıyla kendisi için özel olarak bu görüşte olmakla birlikte, bunu okumanın vacip oluşuna inanırlar korkusuyla insanların bunu okuması gerektiği görüşünde değildi.
Ebû'l-Ferec el-Cevzî de der ki: Hocamız fakih Ebû Bekr ed-Dineverî'nin arkasında çocukluğum sırasında namaz kılıyordum. Benim bu şekilde hareket ettiğimi görünce şöyle dedi: Yavrucuğum, fukaha, İmâmın arkasında Fâtiha okumanın vücubu hususunda ihtilaf etmişlerdir. Bununla birlikte iftitah duasının (yani, iftitah tekbirinden sonra okunacak duanın) sünnet oluşunda ihtilaf etmemişlerdir. O bakımdan sen, vacip olanla uğraş, sünnetleri bırak.
Mâlik'in bu husustaki delili, Hazret-i Peygamberin namaz kılma şeklini Öğrettiği bedevî araba söylediği şu sözlerdir: "Namaza kalktığında tekbir getir, sonra da Kur'ân oku." Buhârî, Ezan 95, 122; Müslim, Selat 45; Ebû Dâvûd, Salât 144; Tirmizî, Mevâkitu's-Salat 110; Nesâî, İftitah 7, Müsned, II, 437. Hazret-i Peygamber. Ebû Hanîfe'nin söylediği gibi, bu bedevî araba Subhaneke'yi oku demediği gibi, Şâfiî'nin söylediği gibi veccehtüvechi'yi oku da dememiştir. Ubey (b. Kâ'b)'a da: "Namaza başladığın vakit ne okuyorsun"diye sormuş, O da: Önce Allahu ekber dedim, sonra da Elhamdülillahi rabbil alemin... diyerek okudum demiş Muvatta’', N.... 37. ve burada ne veccehtü okumaktan, ne de subhaneke okumaktan sözetmiştir.
Ali (radıyallahü anh), Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın bunları söylediğini haber vermiştir, denilecek olursa, biz de şöyle deriz: Hazret-i Peygamber'in bunu tekbirden önce söyleyip sonra da tekbir getirmiş olması da muhtemeldir. Bu, bize göre hasen bir iştir. Nesâî ve Dârakutnî'nin rivâyetine göre, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) namaza başladığında önce tekbir getirir, sonra da: "Muhakkak benim namazım ve ibadetim..." diye hadiste nakledileni Nesâî, .... 16, Dârakutnî, I. 298. okurdu, denilecek olursa; biz de şöyle deriz: Biz bunu, gece kılınan nafile namazı hakkında yorumlarız. Nitekim, Nesâî' nin Kitabında Ebû Said'den şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) geceleyin namaza başladımı:
"Seni teşbih ve tenzih ederim Allah'ım. Senin hamdinle başlıyorum. İsmin ne mübarektir, şanın ne yücedir! Senden başka hiçbir ilâh yoktur" Nesâî, İftitah 17, Dârakutnî, I. 298. derdi. Yahut da biz bunu mutlak olarak nafile hakkında kabul ederiz. Çünkü nafile, hüküm itibariyle farzdan daha hafiftir. Zira, kişinin nafile namazı ayakta da, oturarak da, binek üzerinde de kılması, yolculuk esnasında kıbleye de, başka tarafa da yönelerek kılması caizdir, o bakımdan onun işi daha kolaydır.
Yine Nesâî, Muhammed b. Mesleme'den rivâyetine göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) nafile namaz kılmak üzere kalktığında önce "Allahuekber" deyip; "Gökleri ve yeri yoktan var eden Allah'a yüzümü yönelttim. Ve ben müşriklerden değilim. Benim namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi Allah içindir. O'nun hiçbir ortağı yoktur. Ben bununla emrolundum ve ben müslümanların ilkiyim. Allah'ım Sen melik (mutlak egemenisin, Senden başka ilâh yoktur. Seni teşbih ve tenzih ederim. Sana hamd ile başlarım... der, sonra da okurdu." Nesâî, İftitah 17.
İşte bu hem nafile namaz hakkında, hem de farz namaz hakkında açık bir nasstır. Eğer bu duanın farz namazda tekbirden sonra okunduğu sahih olarak sabit olmuş olsa dahi bu, câiz oluşuna ve müstehaplığına hamledilir. Sünnet olan ise, tekbirden sonra kıraate geçmektir. İşlerin gerçek mahiyetini en iyi bilen Allah'tır. Diğer taraftan kişi bu duayı okuyacak olsa dahi-, "Ve ben müslümanların ilkiyim" dememelidir. Bu ise bir sonraki başlığımızın konusudur.
4. Veccehtü Duasında, Neden: "Ve Ben Müslümanların İlkiyim" Denilmez:
Çünkü, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) müstesna, hiç bir kimse müslümanların ilki değildir. İbrahim ve diğer peygamberler ondan önce değil midir diye sorulacak olursa, derim ki: Bu soruya üç türlü cevap verilebilir:
1.Hazret-i Peygamber manen bütün mahlukatın ilki olarak yaratılmıştır. Nitekim Ebû Hüreyre yoluyla gelen hadiste Hazret-i Peygamber'in şöyle buyurduğu nakledilmektedir: "Biz dünyada sonradan gelenleriz, kıyâmet gününde ilkleriz. Ve bîz, cennete ilk girecek olanlarız." Müslim, Cumua 20-21; Nesâî, Cumua 1.
Huzeyfe (radıyallahü anh)'ın rivâyet ettiği hadisle de şöyle denilmektedir: "Biz dünya ehli arasında (ümmet olarak) sonuncularız. Kıyâmet gününde ise bütün mahlukattan önce haklarında hüküm verilecek olan ilkleriz." Müslim, Cumua 22; Nesâî, Cumua 1.
2. Hazret-i Peygamber, yaratılış itibariyle onlardan önce olduğundan dolayı onların ilkidir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Hani Biz, peygamberlerden ahidlerini almıştık. Senden de, Nûh'tan da..." (el-Ahzab, 33/7) Katade der ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Ben, yaratılış itibariyle peygamberlerin ilki, gönderiliş itibariyle onların sonuncusuyum.""Âdem henüz ruh ile ceset arasında iken ben Peygamberdim' anlamında: İbn Sa'd, Tabakat, VII, 60. İşte bundan dolayı burada Hazret-i Peygamber'in ismi Nûh ve sair peygamberlerden önce zikredilmiştir.
3. O, kendi dinine tabi olan müslümanların ilkidir. Bu açıklama, İbnü'l-Arabî'ye aittir. Bu, Katade'nin ve başkalarının da görüşüdür.
Diğer taraftan "ilk" kelimesi hususunda ve rivâyetler arasında farklılık vardır. Belirttiğimiz gibi kimi rivâyetlerde bu sabittir, kimilerinde de bu sabit değildir,
İmrân b. Husayn der ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Ey Fatıma, kalk ve kurbanının yanında hazır bulun. Çünkü onun kanının İlk damlası ile birlikte İşlemiş olduğun bütün günahların sana bağışlanır," Sonra da şöyle de:
"Muhakak benim namazım ve kurbanım, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi Allah içindir. Onun hiç bir ortağı yoktur. Ben bununla emrolundum ve ben müslümanların ilkiyim." İmrân der ki: Ey Allah'ın Rasulü, bu yalnız senin ve ehl-i beytin için midir, yoksa genel olarak bütün müslümanlar için midir? Hazret-i Peygamber: "Hayır, genel olarak bütün müslümanlar içindir"diye buyurdu. Hâkim, el-Müstedrek, IV, 222; el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, IV, 17.
164. Âyetin Tefsiri
De ki: "Allah her şeyin Rabbi iken ben Ondan başka bir Rabb arar mıyım hiç? Herkesin kazandığı yalnız kendisine (ya da: aleyhine)dir. Hiç bir nefis başkasının (günah) yükünü yüklenmez. Sonra dönüşünüz ancak Rabbinize olacaktır. İşte o zaman ayrılığa düştüğünüz şeyleri size haber verecektir."
Yüce Allah'ın:
"De ki: Allah her şeyin Rabbi" yani maliki
"iken, ben O'ndan başka bir Rabb arar mıyım hiç?" âyeti ile ilgili, rivâyete göre, kâfirler, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a şöyle dediler: Ey Muhammed, haydi dinimize geri dön, bizim putlarımıza ibadet et. Şu tutturduğun yolu da terket. Dünyanda da âhiretinde de karşılaşmayı umduğun her türlü sorumluluk, mükellefiyet ve yükü üstlenmeyi biz tekeffül ediyoruz, Bunun üzerine bu âyeti kerîme nâzil oldu.
Âyet-i kerîme, takriri ve azarı gerektiren bir soru ile başlamaktadır.
"Başka" kelimesi,
"Arar mıyım?" kelimesiyle nasb olmuştur.
"Rabb" kelimesi de temyizdir.
Yüce Allah'ın:
"Herkesin kazandığı yalnız kendisine ya da aleyhinedir" âyetine dair açıklamalarımızı da iki başlık halinde sunacağız:
1. Kötülük Kişinin Aleyhinedir:
Yüce Allah'ın: "Herkesin kazandığı yalnız kendisinedir" âyetinin anlamı şudur: Sizin bu yolda olmanızın, Allah'tan başka Rabb aramam halinde bana fayda sağlamaz. Çünkü, her bir nefis, kazandığı kötülükleri kendi aleyhine kazanır. Yani, yapmış olduğu masiyetler, işlemiş olduğu günahlardan dolayı, ondan başka kimse sorumlu tutulmaz.
2. Fuzulî'nin Satışları Ve Vekâlet:
Muhalif kanaatteki bazı ilim adamı, bu âyet-i kerimeyi fuzulî'nin alışverişinin sahih olmayacağına delil göstermişlerdir. Şâfiî'nin görüşü budur. (Mezhebimize mensup) ilim adamlarımız ise şöyle demektedirler: Âyetten kasıt, dünya ile ilgili ahkam müstesna, sevap ve cezanın yüklenilmesidir. Buna delil ise yüce Allah'ın -biraz sonra da geleceği gibi-:
"Hiç bir nefis başkasının (günah) yükünü yüklenmez" âyetidir. Bize göre, fuzulî'nin satısı, mal sahibinin bu satışı geçerli kabul etmesine bağlıdır. Eğer kabul ederse câiz olur. İşte Urve el-Dârikî, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın emri olmaksızın ona ait malı satmış, onun adına satın almış ve tasarrufta bulunmuş, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da bunu geçerli kabul etmiştir. Ebû Hanîfe de bu görüştedir.
Buhârî ve Dârakutnî de Urve b. Ebi’l-Ca'd'dan şöyle dediğini nakletmektedirler: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın önünden bir takım mallar geçerken bana bir dinar verip şöyle buyurdu: "Ey Urve, bu davarların (sahiplerinin) yanına git ve bu dinar ile bize bir koyun satın al."Ben de o malları getirenlerin yanına gittim, pazarlık yaptım. Bir dinara iki koyun satın aldım. Onları önüme katıp güttüm -yahut arkamdan sürükledim dedi-. Yolda bir adam karşıma çıktı, benimle pazarlık yaptı, ben de ona iki koyundan birisini bir dinara sattım ve diğer koyunu ve bir dinarı da Peygamber'e getirip şöyle dedim: Ey Allah'ın Rasulü, İşte bu (İstediğiniz) koyun, bu da sizin dinarınız. Bana: "Nasıl yaptın?" diye sorunca, ben de ona olanları anlattım. Bunun üzerine şöyle buyurdu: "Allah'ım, sağ elinin alış verişlerinde sen ona bereketler İhsan buyur."Kendimi Küfenin Künase (denilen pazarında )'sinde durur gördüm ve ailemin yanına varmadan kırk bin (dirhem) kâr ediyordum. Lâfız Dârakutnî'nindir. Buhârî, Menâkıb 28; Ebû Dâvûd, Buyu' 27; Tirmizî, Buyû’ 34: Müsned, IV, 370; Dârakutnî, III, 10.
Ebû Ömer (b. Abdi’l-Berr) der ki: Bu, ceyyid bir hadistir. Bu hadiste Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın her iki koyuna da sahih bir şekilde malik olduğunun sabit olduğu görülmektedir. Eğer böyle olmasaydı, Hazret-i Peygamber Urve'den bir dinarı geri almaz ve onun yaptığı alış verişi geçerli kabul etmezdi.
Yine bu hadiste vekâletin câiz oluşuna da delil vardır. İlim adamları arasında bu hususta görüş ayrılığı yoktur. Müvekkil, vekil tayin ettiği kimseye: Şunu satın al diyecek olsa, o da kendisine vekâlet verilenden fazlasını satın alacak olursa, acaba bu satın alma bağlayıcı mıdır, değil midir? Meselâ bir kimse birisine: Bu dirhem ile şu nitelikte bir okka et al diyecek olsa, o da bir yerine, aynı dirhem ile ve belirtilen nitelikte döıt okka satın alacak olursa, Mâlik’in ve arkadaşlarının kabul ettiğine göre, eğer o niteliğe ve türüne uygun düşüyor i'se (vekil tayin eden) hepsini almakla mükelleftir. Çünkü (vekil) iyilik yapmış bir kimsedir. Ebû Yûsuf ve Muhammed b. el-Hasen'in görüşü de budur. Ebû Hanîfe ise şöyle demektedir: Aldığı fazla miktar müşteriye aittir. Ancak, bu hadis onun aleyhine bir delildir.
Hiç bir nefls başkasının (günah) yükünü yüklenmez" yani, ağırlık taşıyan hiç bir kimse bir diğerinin yükünü taşımaz. Bu da hiç bir kimse başkasının günahından sorumlu tutulmaz, demektir. Aksine, her bir kişi, kendi günahından sorumlu tutulur ve günahının cezasını çeker.
"Vizr: Yük"ün asıl anlamı ağırlıktır. Şanı yüce Allah'ın:
"Ve biz senden sırtından o ağır gelen yükünü kaldırdık" (el-İnşirah, 94/2) âyeti de buradan gelmektedir. Bu âyet-i kerimede "vizr" ise günah anlamındadır. Nitekim yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:
"Günahlarını sırtlarına yüklenerek..." (el-En'âm, 6/31) Buna dair açıklamalar daha önceden geçmiş bulunmaktadır.
el-Abfeş der ki: "Yük taşıdı, taşıyor" denilir. Mastar olarak; da denilebilir. Nitekim "Yastık" (esreli "vav" yerine hemze ile) denildiği gibi.
Âyet-i kerîme el-Velid b. el-Muğire hakkında nâzil olmuştur. O şöyle diyordu: Haydi benim yoluma uyunuz, ben de sizin (günah) yüklerinizi taşıyayım. Bunu İbn Abbâs zikretmektedir. Âyet-i kerimenin, cahiliye dönemi Araplarının bir kimseyi babasının yahut oğlunun, yahut da onunla antlaşmalı olan kimsenin işlediği suçtan dolayı sorumlu tutmaları şeklindeki tutumlarını reddetmek üzere nâzil olduğu da söylenmiştir.
Bu âyet-i kerimede kastedilen hususun âhirette gerçekleşecek olması da muhtemeldir. Bir önceki âyet-i kerîme de böyledir. Dünyada İse, bazan kimisi diğerinin günahından dolayı sorumlu tutulabilir. Özellikle itaatkârlar isyankârları günahlarından alıkoymayacak olurlarsa. Nitekim, daha Önce yüce Allah'ın:
"Siz, kendinize bakın" (el-Mâide, 5/105) âyeti hakkında Hazret-i Ebû Bekir'in rivâyet ettiği hadiste geçtiği gibi. Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır:
"Bir de içinizden yalnızca zulmedenlere gelip çatmakla kalmayacak bir fitneden de sakının" (el-Enfal, 8/25);
"Bir kavim kendi Özlerindekini değiştirmedikçe, şüphesiz Allah da o kavmin halini değiştirmez." (er-Rad, 13/11)
Zeyneb bint Cahş da şöyle sordu: Ey Allah'ın Rasulü, salihler aramızda bulunduğu halde helâk edilir miyiz? Hazret-i Peygamber:" Zina (çocukları) çoğalırsa evet"diye buyurdu." Buhârî, Enbiya 7, Fiten 4. 28; Müslim Fiten 1, 2; Tirmizî, Fiten 23; İbn Mâce, Fiten 9: Müsned, VI. 428,
İlim adamları der ki: Bunun anlamı, zina mahsulü çocuklar artarsa şeklindedir. zinanın bir adıdır.
Şanı yüce Allah da Rasulünün ifadesi ile hata yolu ile öldürmenin diyetinin âkile tarafından ödenmesini farz kılmıştır. Tâ ki, haksızca akıtılan kanlara gereken saygı gösterilerek, hür ve müslüman bir kimsenin kanı heder olmasın. İlim ehli kimseler de bu hususta aralarında hiç bir görüş ayrılığı sözkonusu olmaksızın bunu icma ile kabul etmişlerdir. İşte bu da bizim (dünyada bazı kimselerin diğer bazılarının cürmünden sorumlu tutulacağı şeklinde ki.) sözlerimize delildir.
Âyette sözü geçen bu durumun dünyada olması da mümkündür. Yani, Zeyd'in, Amr'ın yaptığından sorumlu tutulmaması ve her hangi bir suçu fiilen işleyen her kişinin suçunun sorumluluğunu bizzat yüklenmesi anlamında olması da muhtemeldir.
Ebû Dâvûd, Ebû Rimse'den şöyle dediğini rivâyet eden Babamla birlikte Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a doğru yola koyuldum. Daha sonra Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) babama: "Bu senin oğlun mudur" diye sordu, babam: Kâ'benin Rabbi hakkı için evet dedi. Hazret-i Peygamber: "Gerçekten?" diye sordu, o, evet buna şahidlik ederim dedi. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) benim babama olan ileri derecedeki benzerliğimden, bununla birlikte de babamın benim hakkımdaki bu yemininden gülercesine tebessüm etti, sonra şöyle buyurdu: "Ama şunu bil ki, onun sana karşı cinayeti olmaz, senin de ona karşı cinayetin olmaz." Daha sonra Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem):
"Hiç bir nefis başkasının (günah) yükünü yüklenmez" âyetini okudu. Ebû Dâvûd, Diyât 2: Nesâî, Kasame 41; Dârimî, Diyât 25: Müsned, II, 227.
Bizim, önce söylediklerimize yüce Allah'ın:
"onlar, elbette kendi yüklerini ve kendi yükleriyle birlikte başka yükleri de yükleneceklerdir" (el-Ankebut, 29/13) âyeti ile karşı çıkılamaz. Çünkü bu husus, yüce Allah'ın bir diğer âyet-i kerimedeki şu âyetinde de açıklığa kavuşturulmaktadır:
"Onlar kıyâmet gününde kendilerinin günahlarını tamamen yüklendikten başka, bilgisizce saptırdıkları kimselerin günahlarından da bir kısmını yükleneceklerdir." (en-Nahl, 16/25)
Buna göre sapıklıkta önder olup, o sapıklığa başkalarını çağıran ve bu hususta kendisine uyulan kimse; hiç şüphesiz saptırdığı kimselerin de günah yükünü taşıyacaktır ve saptırılanların da günah yükünden her hangi bir şey eksiltil meyecektir. İleride -yüce Allah'ın izniyle- açıklaması gelecektir.
165. Âyetin Tefsiri
O, sizi yeryüzünün halîfeleri yapan ve size verdikleriyle sizi sınamak için, kiminizi kiminizden derecelerle üstün kılandır. Şüphesiz Rabbin, cezası pek çabuk olandır ve muhakkak O, mağfiret ve rahmet edendir.
Yüce Allah'ın:
"O, sizi yer yüzünün halifeleri yapan...dır" âyetinde geçen; kelimesi, "halife" kelimesinin çoğuludur. 'ın çoğulu olduğu gibi. Geçip giden kimselerden sonra gelen herkes bir halifedir. Yani O, sizleri geçmiş ümmetlere ve önceki nesillere halef kılmıştır, eş-Şemmâlı der ki:
"Ölüm gelip onları buluyor, beni ise bırakıp geçiyor
Ve ben, onların, birinin diğerine devrettiği diyarlarda onların yerine kalıyorum,"
"Kiminizi kiminizden derecelerle üstün kılandır." Yani, yaratmakta, rızıkta, güç ve kuvvette, verilen geniş imkânlarda,' lütuf ve İlimde.
“Derecelerle" kelimesi ise, harf-i cerrin düşürülmesiyle nasbedilmiştir. " Derecelere (yükseltir)," anlamındadır.
" Sizi sınamak için" âyeti ise, "Keylam"ı diye bilinen (ve sonrasında mahzuf bir "key" var sayılan) edat ile nasbedilmiştir.
Sınamak (ibtilâ); denemek demektir. Yani, sonunda sevap veya cezanın sözkonusu olacağı amellerinizi ortaya çıkarmak için (kiminizi kiminize derecelerle Üstün kılandır).
O, her zaman için İlmiyle buna muhtaç olmayandır. Ama O, varlıklıyı zenginliğiyle sınamış, ondan şükretmesini istemiştir. Darlık içinde olanı da fakirlikle sınamış ve ondan da sabretmesini istemiştir.
"Sizi sınamak için" âyetinin, kiminizi kiminizle sınamak için... anlamında olduğu da söylenmiştir. Yüce Allah'ın şu âyetinde olduğu gibi:
"Biz, kiminizi kiminiz için imtihan (sebebi) kıldık." (el-Furkan, 25/20) İleride açıklaması gelecektir.
Daha sonra yüce Allah:
"Şüphesiz Rabbin" kendisine isyan edenler için "cezası pek çabuk olandır" diye onları tehdit etmektedir.
"Ve muhakkak O" kendisine itaat edenler için de
"mağfiret ve rahmet edendir."
Şanı yüce Allah, mühlet vermekle vasfedilmiş olmasına rağmen ve cehennem azâbı da âhirette olmakla birlikte "cezası pek çabuk olandır" diye buyurmasının sebebi, gelecek olan her şeyin yakın olmasından dolayıdır. Bu anlamda O'nun cezası pek çabuk gelir. Nitekim yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:
"Kıyâmetin işi ise ancak bir göz kırpmak gibidir. Yahut o, daha da yakındır" (en-Nahl, 16/77);
"Onlar, onu uzak görürler, Biz ise onu yakın görüyoruz." (el-Meâric, 70/6-7)
Aynı şekilde yüce Allah, dünya yurdunda da hakeden kimselere cezası pek çabuk olandır. O takdirde bu âyet, bu yönüyle günah işleyen kimseler için bir sakındırma olmaktadır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Cenab-ı Allah'a hamd-ü senalarla, Muhammed'e, onun aile halkına ve ashâbına da pek çok salât ve selâmlarla, el-En'âm Sûresi(nin tefsiri) burada sona ermektedir.