Mekke’de nâzil olmuştur, 181 âyettir. 182 olduğu da söylenmiştir.
Rahmân Rahîm Allah’ın Adıyla
Rahman Rahim Allah’ın adıyla…
1. Âyetin Tefsiri
2. Âyetin Tefsiri
3. Âyetin Tefsiri
4. Âyetin Tefsiri
5. Âyetin Tefsiri
doğuların Rabbi... [1172] Allah Teâlâ (i) melek bölüklerine veya (ii) namazda ayaklarını
düzene sokan meleklerin kendisine yahut (iii) “Şüphesiz, biz de sıra sıra diziliyizdir.” [Sāffât 37/1659] âyetindeki gibi, Allah’ın emirlerine nâzır şekilde havada saf tutan meleklerin kanatlarına yemin etmektedir. Bulutları sevke-dip “zorla sürenlere…” Allah’ın indirilen kitaplardan ve diğerlerinden olu-şan kelâmını okuyup “mesajı iletenlere…” Yalnız, “sıra sıra dizilenler”den maksadın, tıpkı ٍَّאت א َ ُ ”...özellikle de saf saf dizilerek uçan kuşlar“) وا[Nur 24/41] âyetindeki gibi, kuşlar olabileceği de söylenmiştir. O zaman, ات ا אت ;Allah’a karşı işlenen isyanlardan vazgeçiren her şey ا א -ise Al اlah’ın kitabını okuyan herkes demek olur. Teheccüd vd. namazlarda saf tu-tan ‘ilmiyle âmil’ ulemanın kendisine ve cemaat saflarına; öğüt ve nasihatle caydıranlara; Allah’ın âyetlerini ve şeriat derslerini okuyan âlimlerin kendi-sine yemin edilmesi de caizdir. Burada Allah yolunda savaşan, orduyu saf saf tanzim eden, atları cihat için sevkeden ve bütün bu meşgalelere rağmen Allah’ı zikretmekten geri durmayan serdarlara yemin ediliyor olması da ca-izdir. Nitekim Hazret-i Ali’nin böyle olduğu anlatılır.
[1173] Şayet “(Âyetteki) sıfatları birbirine Fâ ile atfetmenin hükmü ne-dir?” dersen, şöyle derim: Bu, ya şair [ İbn Zeyyâbe et-Teymî’n]in;
Vah babam Zeyyâbe’ye! Sabah sabah baskın verip, ganimet alarak geri dönen (ve bu şekilde bana kahramanlık taslayan şu adamı, yani) Hâris’i duysa kahrolurdu!
demesi ve bunun ellezî sabeha fe-ğanime fe-âbe (sabah baskın yapıp ganimet alıp dönen) anlamına gelmesindeki gibi, o sıfatların varlık sahnesine sıray-la çıktığına delâlet etmektedir. Ya huzi’l-efdale fe’l-ekmele va‘meli’l-ahsene fe’l-ecmele1 demen gibi, o sıfatlar bazı yönlerden farklı olduğu için Fâ ile getirilmişlerdir. Ya da rahima’llāhu’l-muhallikīne fe’l-mukassırîne (Allah, (hac merasimleri bağlamında) saçını sıfıra vuranlara rahmet eylesin… kısaltanla-ra da!)2 sözündeki gibi, sıfat mevsūflarının farklılığına terettüp etmektedir. İşte âyetteki sıfatlarda da atıf edatı olan Fâ, bu 3 kurala göre art arda sevk edilmiş olmaktadır. “Peki, sen şimdi bu kurallardan hangisinin sadedin-desin?” dersen, şöyle derim: Mevsūfu tek kabul edersen3, (Fâ) üstünlü-ğün paylaşılması hususunda sıfatların rütbe farklılığına delâlet eder. Şayet mevsūfu üçlersen, bu sefer mevsūfların rütbe farklılığına delâlet eder. Şöyle açıklayayım: Bu sıfatları meleklere yüklersen, o takdirde onların Fâ ile atfe-dilmesi, sıfatların fazilet konusunda farklı mertebelerde olduğunu gösterir. Buna göre fazilet ya önce sıra sıra dizilmeye, sonra zorla sürmeye, sonra da mesaj iletmeye aittir ya da sıralama (geriye doğru tam) tersidir. Âlimleri ve savaşçı serdarları kastettiğinde de durum böyledir. Eğer ilk sıfatı melek gruplarına, ikinci ve üçüncü sıfatları ise diğerlerine yüklersen, bu takdirde mevsūfların farklı fazilet mertebelerinde olduğunu kastetmiş olursun; yani saf saf dizilmiş melek grupları faziletli, caydıranlar daha faziletli, mesaj bıra-kanlar ise çok daha faziletli olur yahut (geriye doğru sıralanarak) aksi olur. “Saf saf dizilenler”le kuşları, “caydıranlar”la her bir günahtan caydıranları, “mesajı okuyup iletenler”le de mesajı okuyan herkesi kastedersen durum yine böyledir. Zira mevsūflar değişiktir.
[1174] Tâ Sād’a, Ze’ye ve Zel’e idğâm ettirilerek de okunmuştur.4
[1175] “Göklerin... Rabbi” ifadesi, ikinci haber yahut hazfedilmiş bir müptedanın haberidir. “Doğular” 360 tanedir; batılar da böyledir. Güneş her gün bu doğuların birinden doğar ve batıların birinden batar; öyle ki, iki gün ne aynı yerden doğar ne de aynı yerden batar. “Peki (360 doğu ve batı varsa) Allah Teâlâ “O, iki doğunun ve iki batının Rabbidir.” [Rahman 55/17] sözüyle neyi kastetmiştir?” dersen, şöyle derim: Yaz ve kış mevsimlerindeki iki doğu ile iki batıyı kastetmektedir.1 “Önce en faziletli olanı, sonra en eksiksiz olanı al!” “Önce en güzel olanla, sonra en şık olanla amel et!” / ed.2 Peygamber (s.a.) “Allah’ım! Saçını kazıtanlara rahmet et!” deyince, sahabiler “Peki kısaltanlara ya Rasûlâl-
lah?” demişler; o yine “Allah’ım! Saçını kazıtanlara rahmet et!” demiş. Tekrar “Kısaltanlara?” diye sorunca, “Saçını kısaltanlara da…” buyurmuştur [Buhārî, “Hac”, 127; Müslim, “Hac”, 316]. Metindeki ibare, bu hadisten iktibastır.
3 Yani “saf tutma”, “zorlama/caydırma” ve “okuma/mesaj iletme” aynı varlığın sıfatıysa. / ed.4 Ve’s-sā’ffâ’s-saffen fe’z-zâcirâ’z-zecran fe’t-tâliyâ’z-zikran. / ed.
6. Âyetin Tefsiri
7. Âyetin Tefsiri
8. Âyetin Tefsiri
altındadırlar;
9. Âyetin Tefsiri
10. Âyetin Tefsiri
alev topu düşer.[1176] “En yakın” yani size en yakın olan. Ziynet tıpkı nisbet gibi bir
mastar ve (ayrıca) kendisiyle süslenilen şeyin ismidir; tıpkı divitin kendisiyle buluştuğu şeye (aynı kalıpla) lîkatun denmesi gibi. ِ اכِ َ כَ ْ ٍ ا َ ِ ِ (bir süsle; yıl-dızlarla) ifadesi her iki ihtimali de barındırmaktadır. (i) Eğer mastar mânasını kastedersen, bu ya fâ‘iline muzāf kılınması şeklinde olur ve “Yıldızların göğü süslemesiyle...” demek olur ki bunun aslı, bi-ziynetini’l-kevâkibu (bir süsle; yıl-dızlarla) şeklindedir. Ya da mef‘ûlüne muzāf kılınması şeklinde olur ki bu da “Allah’ın yıldızları süslemesi ve güzelleştirmesiyle…” demek olur; çünkü yıl-dızlar bizzat güzel olmaları sebebiyle göğü süslemiş olmaktadır ki, bunun aslı da bi-ziyneti’l-kevâkibe (yıldızları süslemesiyle) şeklindedir. Bu; Ebu Bekr (b. Şu‘be), A‘meş ve İbn Vessâb’ın kıraatidir. (ii) Şayet isim mânasını kastedersen, bu takdirde izafetin iki yorumu vardır: Ya اכ כ in açıklaması’ز kelimesi اolarak vâki olmuştur -çünkü ziynetin yıldızlar hakkında mı süsleyecek başka şeyler hakkında mı kullanıldığı belirsizdir- ya da yıldızların kendisiyle süslen-diği şey (ışık) kastedilmiştir. Nitekim “yıldızlarla süsledik” ifadesini İbn Ab-bas’ın “yıldızların ışığıyla (süsledik)” anlamında yorumladığı rivayet edilmiştir. Bununla Ülker/Süreyya, Büyükayı, İkizler gibi yıldız şekillerinin, yıldızların doğuş yerlerinin ve seyir alanlarının kastedilmiş olması da caizdir. İşbu mâna esas alınarak bedel kılınmak üzere ٍ اכ in tenvini ve’ز כ -in kesresiyle bi-ziy’اnetini’l-kevâkibi (bir süsle; yıldızlarla) şeklinde de okunmuştur. ٍ -in mahal’زlinden bedel olmak üzere el-kevâkibe şeklinde mansūb olması da caizdir.
ًא [1177] ifadesi mânaya hamledilen türdendir; çünkü mâna: “Biz yıldızları göğü süslemek ve şeytanlardan korumak için yarattık.” şeklinde-dir. Nitekim “Gerçek şu ki; Biz, en yakın göğü ‘kandil’lerle donattık ve on-ları ‘şeytan’lara atılan mermiler haline getirdik.” [Mülk 67/5] buyrulmuştur. Sebep bildiren bir fiilin takdir edilmesi (yani ًא mastarının mef‘ûlün leh olarak nasbedilmesi) de caizdir; adeta “Bütün inatçı şeytanlardan korumak için, göğü yıldızlarla donattık.” denmektedir. (Mef‘ûl-i Mutlak / pekiştirme tümleci olarak) ve hafiznâhâ hıfzan (Göğü öyle bir koruduk ki!) şeklinde bir cümle takdirinden de bahsedilmiştir.
[1178] Mârid (Şeytanın sıfatı olarak) itaatten büsbütün sıyrılıp çıkan demektir.
نَ [1179] ُ َّ َّ َ َ fiilindeki zamir “her bir inatçı şeytan”a aittir; çünkü bu, “şeytanlar” anlamındadır. Fiil şeddesiz ve şeddeli olarak okunmuştur. َن ُ َّ َّ َ ’nin aslı yetesemme‘ûne olup, tesemmu‘ “dinlemeye çalışmak” demektir. Nitekim te-semma‘a fe-semi‘a (dinlemeye çalıştı ve dinledi) veya tesemma‘a fe-lem yesma‘ (dinlemeye çalıştı; ama dinleyemedi) denir. İbn Abbas’tan [v. 68/688] rivayet edildiğine göre, şeytanlar ısrarla dinlemek istiyorlar, fakat dinleyemiyorlardı. Bu yüzden, şeddesiz kıraat şeddelisine göre daha çok destek bulmuştur.1
[1180] “Peki, ‘Artık dinleyemezler’ ifadesinin öncesiyle irtibatı nedir?” dersen, şöyle derim: Bunun öncesiyle irtibatı, ya “her bir şeytan” ifadesinin sıfatı olmak ya da başlangıç cümlesi olmaktır; başkası olamaz. Gelgelelim, sıfat olması sağlıklı değildir; çünkü (göğü;) dinlemeyen ve dinleme talebi olmayan şeytanlardan korumanın anlaşılır bir yanı yoktur. Başlangıç cüm-lesi olması da böyledir; zira birileri: “Gök niçin şeytanlardan korunacaktır?” diye soracak olsa ve buna; “Dinleyemedikleri (veya dinlemeye çalışmadıkla-rı) için” şeklinde cevap verilecek olsa, bu doğru olmayacaktır. O hâlde, geri-ye sadece bunun öncesinden kopuk yeni bir cümle olması ihtimali kalmak-tadır ki bu da kulak hırsızlığı yapanların durumunu izlemek içindir; yani şeytanların meleklerin sözüne kulak kabartamayacaklarını -veya dinlemeye çalışamayacaklarını- zira alev topları ile vurulup, oradan uzaklaştırılacakla-rını; ancak mühlet tanınıp da bir bilgi kırıntısı kapabilmek için bir kulak hırsızlığı yapacak olanların bundan hariç olduğunu, o hırsızlık anında da delip geçen bir alev topunun onun helâkini çabuklaştıracağını…2
[1181] Şayet “ن َّ َّ ’nin aslının li-ellâ yessemme‘û (dinlemeye çalışma-maları için) şeklinde olduğunu; ci’tuke [li-]en tukrimenî (Sana, bana ikram edesin diye geldim.) demendeki gibi Lâm hazfedilip, en-lâ yessemme‘û şek-linde kaldığını ve tıpkı Tarafe’nin [v. 564] şu şiirindeki gibi En’in hazfedilip amelinin de iptal edildiğini iddia eden kişinin görüşü doğru mu?” dersen
Be hey benim savaş meydanına çıkmamı engelleyen!1 Müfessir, lâ yesma‘ûne (Artık dinleyemezler.) şeklindeki kıraatin َلا يسَّمَّعُون (Artık dinlemeye çalışmazlar.) kı-
raatinden daha güçlü olduğu kanaatindedir. “Artık dinleyemezler.” kıraatinde, “şeytanların göklerden hâlâ bilgi çalmaya, kulak hırsızlığı yapmaya çalıştıkları, fakat Mele-i Âlâ’yı dinleyemedikleri, çünkü kendilerine yıldızlarla ateş edildiği ve kovuldukları” anlatılırken, “Artık dinlemeye çalışmazlar.” kıraatinde, “şeytanların, göğün koruma altına alındığını gördükleri; yani Cin 72/8-9’da belirtildiği üzere göğü defalarca yoklayıp, bunun işe yaramadığını anladıkları” mânası bulunmaktadır. Yani ilkinde; hâlâ bunu anlamadıkları, göğü din-lemeye çalıştıkları, fakat -yıldızlar mermi gibi atıldığından- dinleyemedikleri anlatılmakta, ikincide ise bundan ümidi kestikleri için, artık dinlemeye çalışmadıkları anlatılmaktadır. Bu 2. Mâna daha anlamlı gözükmektedir; nitekim aşağıda İlâ’lı kullanımda fiilin anlamı; “kulak vermek / kulak kabartmak” yani dinlemeye çalışmak şeklinde verilmektedir. Hicr 15/17-18’de şöyle anlatılır: “Ve onu bütün kovulmuş ‘şeytan’lardan koruduk; ancak kulak hırsızlığı yapan olabilir... ki onun peşine de açıkça görülen bir ateştopu düşer.” / ed.
şöyle derim: Bu iki haziften biri münferit olarak reddedilmez; fakat ‘ikisinin birlikte gerçekleşmiş’ olması [normalde bile] yadırganacak bir husustur; Kur’an [gibi bir şaheser]in elbette bu tür zorlamalardan korunması gerekir.
[1182] Şayet “Semi‘tu fulânen yetehaddesu ile semi‘tu ileyhi yetehaddesu arasında ve Semi‘tu hadîsehû ile semi‘tu ilâ hadîsihî arasında ne fark var?” dersen şöyle derim: Bizzat geçişli olanı (birinci ve sonuncu) anlamayı ifade ederken, İlâ harf-i ceriyle geçişli kılınan, anlamanın yanı sıra kulak kabart-mayı da ifade eder.1
[1183] Mele-i A‘lâ (Üst Kurul) meleklerdir; çünkü onlar gökleri mesken tutmaktadırlar. İnsanlar ve cinler de mele-i esfeldir; çünkü yeryüzünün sakin-leridirler. İbn Abbas’tan [v. 68/688] gelen bir rivayete göre Mele-i A‘lâ, yazıcı meleklerdir; yine ondan gelen bir başka rivayete göre meleklerin eşrafıdır.
[1184] “Dört bir yandan” yani kulak hırsızlığı için hangi yönden göğe çıkıyorlarsa o taraftan “taşlanıp dururlar [yani ateş altına alınırlar]!” رًا -mef‘û دlün lehtir; yani “kovulma” demek olan ر ُ için taşa tutulurlar. Yahut hâl دُolarak; “kovulmuş oldukları hâlde…” demektir. Veya “taşlanma” ve “tarde-dilme” yakın anlamlı olmak hasebiyle, bir nevi yudharûne ev kazfen (kovu-lurlar veya taşlanıp dururlar) denmektedir. Ebu Abdurrahman es-Sülemî [v. 73/692] Dâl’ın fethasıyla (رًا ُ okumuştur ki, bu da “kovulmuş, dışlanmış (دَbir şekilde taşa tutularak” yahut kabûl ve velû‘ kalıbında gelmiş olmasına binaen “kovulmalı ve dışlamalı bir şekilde taşlanarak” anlamındadır.
ا [1185] -devamlı demektir ki vasabe’l-emru vusūben (İş öyle bir de اvam etti ki!) ifadesinden alınmadır; yani dünyada alev toplarıyla taşlanırlar-ken, ahirette de onlar için kesilmeyen; devamlı bir azap türü hazırlanmıştır.
[1186] ْ َ ref‘ mahallinde olup, ن fiilinin Vav’ından bedeldir; yani “bir şeyler kapan” şeytanın dışındaki şeytanlar [göğe] kulak veremezler! ( َ ِ َ ) Hā ve Tā’nın kesresi ve Tā’nın şeddesiyle hıttıfe ve yine Hā’nın fetha-sı ve Tā’nın kesre ve şeddesiyle hattıfe şeklinde okunmuştur ki bunların aslı (ifti‘âlden) ihtetafedir. Yine, [“peşine düşer” anlamındaki א fiili] ُ َ َ ْ َ ve ُ َ َ َّ א َ şeklinde okunmuştur.
11. Âyetin Tefsiri
Konuşmasına kulak verdim. / ed.
[1187] (“Kendilerininki mi” [ ْ ُ ifadesinde) Hemze her ne kadar soru [أolmaktan çıkıp, takrir mânasıyla buluşsa da, aslına binaen soru mânasın-dadır. Bu yüzden “sor bakalım onlara”; yani haber almaya çalış bakalım onlardan “kendilerinin yaratılışı mı daha zor...” denmiş; “onlara takrir et”1 denmemiştir. “Onlara” zamiri Mekke müşriklerine aittir. Âyetin Ebu’l-E-şed b. Kelede hakkında indiği de söylenmiştir ki bu lâkabı, yakalayış ve gücünün şiddetinden ötürü almıştır.
[1188] “Yoksa (ilk) yarattığımız kimseler mi?” ifadesiyle (daha önce) zikrettiği yaratıklarını kastetmektedir ki, onlar da melekler, gökler, Arz, doğular, gezegenler, delici meteorlar ve inatçı şeytanlardır; akıl sahiplerini diğerlerine baskın kılarak َא ْ َ َ ْ َ (yarattığımız kimseler) demiştir. Bunun delili de bunları saymasının ardından, takip edatı olan Fâ getirerek ْ ِ
ِ ْ َ ْ א َ َא ْ َ َ ْ َ א أمَْ ً ْ َ ُّ َ ْ أَ ُ -O halde, sor bakalım onlara; kendilerinin yaratılı) أَşı mı daha zor yoksa [bu] yarattığımız kimseler mi?) buyurmuş olmasıdır. Herhangi bir açıklama kaydına yer vermeden mutlak olarak “yoksa yarat-tığımız kimseler mi” demesi, bundan önce geçenleri açıklamakla yetindiği içindir. Adeta “Biz şöyle şöyle acayip ve tuhaf mahlûklar yaratmışız. Şimdi sor bakalım şunlara; kendilerinin yaratılışı mı daha zor yoksa şu (saydığım) yaratıklarımızınki mi?” buyurmaktadır. Nitekim şeddesiz em men ‘adednâ (yoksa şu saydıklarımız mı?) ve şeddeli em men ‘addednâ (yoksa şu tek tek saydıklarımız mı?) şeklinde okuyanın kıraati bu anlamı kesinleştirmektedir.
א [1189] ً ُّ ifadesi, [i] Arapların şedîdu’l-halk (hilkati kuvvetli) ve fî أhalkihî şiddetun(hilkatinde kuvvetlilik var) sözünden alınma olarak “ken-dilerinin yaratılışı mı daha kuvvetli?” anlamına muhtemel olduğu gibi, [ii] dirilmeyi ve ikinci yaratılışı inkârlarının reddedilmesi ve şu azametli mahlu-katı yaratmanın kendisine kolay gelip, bunları yoktan var etmek kendisine zor gelmeyene insanı yaratmanın çok daha kolay geleceğinden ötürü “ken-dilerinin yaratılışı mı daha zor; daha külfetli?” anlamına da muhtemeldir. “Sağlamca yapışan bir çamurdan” yaratılmaları; ya -çamurdan mamul bir şey katılık ve kuvvet sıfatı taşımayacağından dolayı- onların zayıflık ve yu-muşaklığına dair bir tanıklıktır ya da yaratıldıkları çamurun da bir tür top-rak olduğuna dair aleyhlerine hüccet getirmektir. O hâlde, “Toprak olunca yeniden mi yaratılacakmışız?!” [Ra‘d 13/5] derken, bunun gibi bir topraktan yaratılacaklarını nasıl inkâr ediyorlar!? Dirilmeyi inkâr etmelerinin anlatıl-dığı müteakip âyetler de bu mânayı desteklemektedir. 1 Yani durumun elbette böyle olduğunu bildir. / ed.
[1190] Mânanın; “(O halde, sor bakalım onlara; kendilerinin yaratılışı mı daha zor yoksa) yarattığımız geçmiş ümmetlerinki mi?” şeklinde olduğu da söylenmiş1 ise de, bu anlam pek uygun değildir.
زب) [1191] ) lâzibin ve lâtibin şeklinde okunmuş olup, mâna aynıdır. es-Sâkıbu “aydınlatması kuvvetli olan” demektir.
12. Âyetin Tefsiri
13. Âyetin Tefsiri
14. Âyetin Tefsiri
15. Âyetin Tefsiri
kudretinden ötürü “hayranlık duyarken, onlar” seninle de, senin hayran-lığınla da, senin onlara göstermekte olduğun Allah’ın kudret eserleriyle de “dalga geçiyorlar!” Yahut sen onların dirilmeyi inkâr etmelerine şaşarken, onlar dirilme işiyle dalga geçiyorlar! Tâ’nın zammesiyle (‘acibtu) da okun-muştur ki, buna göre mâna “Delillerimin büyüklüğü ve mahlûkatımın çok-luğu benim bile taaccüp edeceğim bir seviyeye ulaşmışken, kullarımın hâli nice olmalıdır? Ama bunlar, cehalet ve inatları yüzünden benim delillerimle eğleniyorlar! Yahut böyle fiilleri olan birinin [yani Ben Allah’ın] diriltebilece-ğini inkâr etmelerinden ötürü taaccüp etmekteyim. Ama bunlar, Allah’ı “ba‘sa kadir” olarak nitelendirenlerle eğleniyorlar!
[1193] “Peki, taaccübün [yani şaşkınlık ve hayranlığın] Allah’a isnat edilmesi nasıl caiz olabilir? Zira o, ancak insana bir şeyi gözünde büyüttüğünde ârız olan bir beğenme duygusudur ki böyle bir duygu Allah Teâlâ hakkında caiz olmaz.” dersen, şöyle derim: Bu iki şekilde açıklanabilir. Birincisi, taaccübün “büyütme” anlamı için soyutlanmış olmasıdır; ikincisi ise hayalî bir imgele-me ve varsayma olarak değerlendirilmesidir. Nitekim bir hadiste; “Rabbiniz sizin feryadınıza, ümitsizliğinize ve size süratle icabet edişine şaşmaktadır.” şeklinde geçer [Kādî] Şüreyh [v. 80/699] fetha ile ([“hayranlık duyarsın” anlamında] َ ) okur ve “Allah hiçbir şeye taaccüp etmez; ancak bilmeyen biri taaccüp
eder.” dermiş. Bunun üzerine İbrahim en-Naha‘î [v. 96/714] “ Şüreyh, ilmini çok beğenirdi; oysa Abdullah - İbn Mes‘ûd’u kastediyor- ondan daha âlimdi ve ( ُ şeklinde) zamme okurdu” demiş. Zammeli kıraatin; “Ey Muham-med! ‘Ben şaşarım!’ de.” anlamına geldiği de söylenmiştir.1 Buna göre; karşılaştırma ilk insanlarla şu anki müşrikler arasında yapılmış olmaktadır; yani şu an insan-
ları belli bir üreme mekanizmasıyla erkek ve dişiden yaratmaktayız. -Ayetin devamında da belirtildiği üzere- onları ise yoktan, yani insan diye bir şey yokken, yaratmıştık. Sizinki gibi nispeten kolay bir yaratışı bırakın, çamurdan bile insan yaratabilen BİZ, sizi öldükten sonra elbette yeniden yaratabiliriz! / ed.
[1194] “Kendilerine öğüt verildiğinde…” Âdetleri, kendilerine bir şey hakkında öğüt verildiğinde o öğüdü kabullenmemektir. Allah’ın Ay’ın ya-rılması vb. açık mucizelerinden “bir mucize gördüklerinde onunla” çok fena “dalga geçiyorlar!” Yahut birbirlerinden o mucize ile dalga geçmesini istiyorlar.
17. Âyetin Tefsiri
18. Âyetin Tefsiri
isminin mahalline ya da ن ُ ُ (diriltilecekmişiz) ifadesindeki zamire ma‘tūftur; ن ُ ُ ’a atfını caiz kılan şey ise istifham Hemze’si ile ayrılmış olmasıdır ki, -daha da uzak bularak- e-yub‘asu eydan âbâunâ (Atalarımız da mı diriltilecekmiş!?) anlamındadır. “Onlar çok önce yaşamışlar; dolayısıyla dirilmeleri çok daha uzak ve boş bir iddiadır!” demek istiyorlar. İfade َא آؤُ أوْ آşeklinde de okunmuştur.
[1196] ( َ َ ) Ayın’ın kesresiyle de okunmuştur ki, bunlar iki lügattir. َאلَ (Dedi ki: Evet...) şeklinde de okunmuştur; yani “Allah dedi ki” veya
“ Peygamber (s.a.) dedi ki.” Buna göre mâna şöyledir: “Evet; hor ve hakir olarak” yani küçülerek, boyun eğerek “diriltileceksiniz!”
א [1197] gizli bir cevabın şartı olup, şu şekilde takdir edilir: Böyle olduğunda, “bu” ancak ve ancak “sert bir buyruğa bakar!” َ
ِ ’nin ise mercii yoktur; o, haberi tarafından açıklanan müphem bir lâfızdır. Yalnız, bir mer-ciinin olması da caizdir ki buna göre; “O diriliş, tek bir sert buyruğa bakar!” şeklinde takdir edilir; o da [Sūr’a] ikinci üfürüştür. ez-Zecratu kelimesi, zece-ra’r-râ‘î el-ibile evi’l-ğaneme (çoban develere -veya koyunlara- haykırdı) de-menden alıntı olarak “haykırış” anlamındadır ki, (bu söz) çoban o develere -veya koyunlara- haykırıp, onlar da çobanın sesine yöneldiklerinde söylenir. Nâbiğa el-Ca‘dî’nin [v. 65/685] şu şiiri de bu kabildendir:
(Tıpkı) Ebu Urve’nin, koyunlara karışmasından korktuğu yırtıcılara haykırıp onları caydırması gibi.
Şair adamın o yırtıcı hayvanlara seslenişini kastetmektedir.
20. Âyetin Tefsiri
21. Âyetin Tefsiri
[1199] “Yargılanma günü bu!” âyetinden itibaren, وا ُ ُ -bir araya ge“) اُtirin” [Sāffât 37/22]) âyetine kadarki kısım, inkârcıların birbirlerine söylediği veya meleklerin inkârcılara söyledikleri sözler olabileceği gibi, “Yazıklar ol-sun bize! Yargılanma günü bu!” âyetinin, inkârcıların sözü; “Evet, yalanla-yıp durduğunuz ayırdetme günüdür bu!..” âyetinin ise meleklerin onlara cevaben söyleyeceği sözlerin bir kısmı olması da muhtemeldir. “Yargılanma günü” derken, karşılık göreceğimiz; yani amellerimizin karşılığını bulaca-ğımız günü kasdetmektedirler. “Ayrışma günü” ise, nihaî hükmü vererek, hidayet ve dalâlet gruplarını ayırma günüdür.
24. Âyetin Tefsiri
rın birbirlerine hitabıdır. “Eşlerini” yani benzerlerini. Hazret-i Peygamber (s.a.)’den rivayet edildiğine göre ‘eş’ler; zinakârlar zinakârlarla, hırsızlar hır-sızlarla beraber olacak şekilde, isyankârlardan oluşan denkleri ve benzerle-ridir. Bunların; şeytanî arkadaşları yahut kendi dinleri üzere olan karıları olduğu da söylenmiştir.
[1201] “Onlara gösterin!” Yani cehennemin yolunu tarif edin de oraya girsinler!
25. Âyetin Tefsiri
26. Âyetin Tefsiri
mında bir istihza ve azarlamadır; oysa dünyada birbirlerini desteklemek-te ve yardım etmekteydiler! “Ama bugün teslim bayrağını çekmişlerdir.” Hepsi birbirine teslim olmuş ve âcizlikleri sebebiyle birbirlerini yüz üstü bırakmışlardır. Böylece, topu birden yardım görmeksizin teslim bayrağını çekmiştir!
ونَ) [1203] ُ َ َא َ ifadesi) lâ tetenâsarûne ve idğamla lâ’ttenâsarûn şek-linde de okunmuştur.
27. Âyetin Tefsiri
28. Âyetin Tefsiri
dan gelirdiniz (suret-i haktan görünüp bizi kandırırdınız)!” [1204] “Sağ” iki uzvun en şereflisi ve en sağlamı olduğu için, yine Arap-
lar onunla meymenet [uğur] umdukları, tokalaşmayı ve sözleşmeyi onunla yaptıkları, onunla verip onunla aldıkları, çoğu işleri onunla başardıkları ve solu uğursuz addettikleri için (zikredilmiştir); ki kardeşi olan sağı yümnâ (hayırlı, bereketli) diye isimlendirdikleri gibi, solu şu’mâ (şom / uğursuz) diye isimlendirmişler; insanın sol ön tarafından sağ ön tarafına geçen ya-banî hayvanı uğurlu, sağdan sola doğru geçeni uğursuz saymışlar; solakları kusurlu saymışlardı; bunu şerîat da desteklemiş ve faziletli işlerin sağ elle, bayağı işlerinse sol elle görülmesini emretmiştir. Nitekim Peygamber (s.a.) de her şeye sağdan başlamayı severdi [Ebû Dâvûd, “Libâs”, 44]. Keza, sağ taraf iyilikleri yazan meleğe, sol taraf da kötülükleri yazan meleğe tahsis edilmiş; sevap işleyene amel defterinin sağından, günah işleyene de solundan veri-leceği vaat olunmuştur. İşbu sebeple “sağ”, hayır yönü ve tarafı için isti‘âre kılınarak; “Ona sağdan -yani hayır yönünden ve hayır tarafından- geldi de, onu hayırdan alıkoyup saptırdı!” denmektedir. Bir tefsirde şöyle vârit olmuştur: Şeytan kime sağından gelirse, ona din tarafından gelip gerçeği ona tersyüz eder. Kime solundan gelirse, nefsanî arzular tarafından gelir. Kime önünden gelirse, ona kıyamet gününü, sevap ve azabı yalanlatma tarafından gelir. Kime de arkasından gelirse, onu kendisinin ve kendinden sonra yerini alacak olanların aleyhine fakirlikle korkutur. Artık ne akraba ziyaret eder ne de zekât verir!1
[1205] Şayet “Arapların: “O, ona hayır cihetinden ve tarafından geldi” demeleri kendi özünde bir mecazdır (zira hayrın belli bir yönü yoktur). Peki, (“o, ona sağdan geldi” derken) “sağ” nasıl mecazdan mecaz kılınmış olmaktadır?” dersen, şöyle derim: Hakikatler kategorisine katılacak dere-cede kullanımı yaygın olan şeyler de mecazdan sayılır. İşte bu da bu kabil-dendir. Sen bu sağ eli kuvvet ve ezici güç adına müstear kılabilirsin. Çün-kü sağ el “kuvvet” sıfatı giyer ve yakalama da onun sayesinde gerçekleşir. Buna göre âyetin mânası: “Şüphesiz siz bize güç ve cebir tarafından yanaşır; 1 İblis’in A‘râf 7/17’de nakledilen “Sonra onlara; önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından so-
kulacağım...” ifadesine atıf. / ed.
[1206] saltanat ve galibiyet cihetiyle bizi hedeflerdiniz de, nihayet bizi sapkınlığa motive eder, ona zorlardınız!” şeklindedir. Bu, tebaa tabakasının kendi reislerine ve azgınların, kendi şeytanlarına (ağababalarına) hitap et-mesi kabilindendir.
29. Âyetin Tefsiri
30. Âyetin Tefsiri
topluluk idiniz!”
31. Âyetin Tefsiri
dair” sözü işte bu yüzden gerçekleşti.”
32. Âyetin Tefsiri
diniz yüz çevirdiniz! İman etme imkânınız varken, imanı inkâra tercih et-mediniz; oysa buna mecbur tutulmuş değildiniz! “Sizin üzerinizde bizim” iman imkânınızı ve seçme gücünüzü elinizden alacağımız bir otoritemiz “yoktu; aksine siz” taşkınlığı tercih eden “bir topluluk idiniz! Rabbimizin, hakkımızda verdiği ‘(azabı) mutlaka tadacağımıza dair’ sözü” yani tehdidi “işte bu yüzden gerçekleşti;” yakamıza yapıştı! Çünkü O, durumumuzu ve bu durum sebebiyle azaba müstahak olduğumuzu biliyordu.
[1208] Allah burada tehdidi direkt bir ifadeyle aktarsaydı, innekum le-zâikūn (mutlaka tadacaksınız) derdi; fakat bu kipten birinci şahıs kipine א] .dönüş yaptı; çünkü onlar bunu kendileri hakkında konuşmaktadırlar [إBunun örneği Yezîd b. Cehm’in şu şiiridir:
(Zevcem olacak) Hevâzin, azıcık malım olduğunu iddia etmiş![Zaten infak ettiklerimin dışında ne malım olabilir ki?]
Şayet şair o kadının sözünü doğrudan aktarsaydı, kalle mâluke (senin azı-cık malın var) derdi. Yine yemin ettirenin yemin edene: “Vallahi çıkacağım diye yemin et!” ve “Vallahi çıkacağına yemin et!” demesi de bu kabildendir. [ ’deki] Hemze, yemin edenin telâffuzunu hikâye etmeye; [ ’deki] Tâ ise, yemin ettirenin yemin ettirilene (“Sen!” diye) yönelmesine mahsustur.
[1209] “Tamam, sizi biz azdırdık;” sizi isteneni hâsıl ettirecek bir çağı-rışla azgınlığa biz çağırdık -çünkü siz bunu kabullenerek, azgınlığı hidayete tercih etmiştiniz- ama “biz de azgındık;” sizi azdırmayı istedik ki, siz de bizim gibi olasınız.1
1 Yani o zaman mahsus öyle davranmış değiliz; bugün bâtıl olduğu iyice ortaya çıkmış bulunan o şirk aki-desini ve putçu sistemi ihlâsla savunuyorduk yani… Sizi işbu sebeple canla başla o hak bildiğimiz inanca çekmeye çalışıyorduk!.. / ed.
33. Âyetin Tefsiri
34. Âyetin Tefsiri
35–36. Âyetlerin Tefsiri
büyüklük taslarlar ve şöyle derlerdi; “Cinli bir şair için mi tanrılarımı-zı terk edeceğiz?!”
37. Âyetin Tefsiri
[1210] “Hâsılı;” uyanlar da kendisine uyulanlar da “o” kıyamet “gün”ü azaba hep birlikte ortak olacaklardır; tıpkı (dünyada) azgınlık ve sapıklıkta ortak oldukları gibi!
[1211] “Biz” her mücrime “böyle” yani tıpkı bu işlem gibi işlem “ya-parız!” Demek istiyor ki; azabın sebebi cürüm işlemektir. Bu bakımdan, cürmü kim irtikâp ederse azabı hak eder! “Çünkü onlar” kelime-i tevhidi işittiklerinde nefretle kaçarlar veya büyüklük taslayarak, şirkten başkasına yanaşmazlardı.
[1212] “Cinli bir şair için mi!?” derken Muhammed (s.a.)’i kastediyor-lardı.
[1213] “Hayır!.. O; gerçeği getirmiştir.” ifadesi, müşrikleri reddetmek-tedir. “Peygamberleri de tasdik etmektedir.” ifadesi ise, “önündeki (kitap)ları doğrulayıcı olarak” [Bakara 2/97] âyetine benzemektedir.
38. Âyetin Tefsiri
39. Âyetin Tefsiri
sunuz! [1214] Çoğul Nun’u takdir edilerek, nasb ile َاب ا ا ائ şeklinde de
okunmuştur. Tıpkı Ebu’l-Esved ed-Düelî’nin [v. 69/688] dediği gibi:
[Nihayet ona rastladım; azarlanmaya aldırmayan]
Ve Allah’ı neredeyse hiç anmayan biri olarak!1
Ayrıca, aslı üzere le-zâikūne’l-‘azâbe şeklinde de okunmuştur.
[1215] “Kendi yapıp durduklarınızdan başkasının…” Kötü amele be-del, kötü bir karşılık olmak üzere kendi yaptıklarınızın denginden…1 Yani tıpkı َذَاكِرِ االله ifadesinde tenvinin hazfedilip mef‘ûlün naspedilmesi gibi. / ed.
40. Âyetin Tefsiri
41. Âyetin Tefsiri
42. Âyetin Tefsiri
43. Âyetin Tefsiri
üzere gelmiştir.
[1217] “Malûm nasip” meyvelerle tefsir edilmiş olup, sırf lezzet elde edilen ve sağlığı koruma amacı taşımayan gıda nâmına her şey demektir; yani rızıklarının tamamı meyvelerden oluşur; ‘gıdalanarak sağlıklarını ko-rumak’ gibi bir ihtiyaçları yoktur; zira onlar ebediyet için yaratılmış sağlam bünyelerdir; yiyecekleri her şeyi lezzet almak için yiyeceklerdir. “Malûm nasip”le; o rızkın yaratıldığı tat, koku ve lezzetin yanı sıra güzel görünüm özellikleriyle nitelenmiş olmanın kastedilmesi de caizdir. Bunun “vakti belirli olan rızık” olduğu da söylenmiştir. Nitekim “Orada kendileri için sabah-akşam rızık vardır.” [Meryem 19/62] âyetinde böyle geçmektedir. Katâ-de’den rivayet edildiğine göre “malûm nasip” cennettir; fakat “Nimet dolu cennetlerde” âyeti (tekrarı gerektireceği için) bu mânaya uzak düşmektedir. “Kendilerine büyük değer verilir” âyeti, âlimlerin sevabın tanımıyla ilgili olarak övme ve tazim babından söyledikleri şeydir ki, o da himmet sahibi şahsiyetlerin benlerinin müştak olması gereken büyük işlerdendir. Nitekim onların benlerinin kaçması gereken en büyük şeylerden biri de cehennem ehlinin zillet ve bayağılığıdır.1
44. Âyetin Tefsiri
45. Âyetin Tefsiri
etraflarında...
46. Âyetin Tefsiri
47. Âyetin Tefsiri
kazandırıcıdır. Söylendiğine göre; cennetlikler birbirlerinin ensesine bak-mayacaktır.1 Müfessir rızkı Türkçedeki gibi “yenip içilen şeyler”le sınırlıyor gibidir. Oysa devamındaki âyetlerde değer
verilme (ikrâm), konfor-refahtan, 48-49. âyetlerde hurilerden söz edilmektedir. Kaldı ki, rızık bunlardan ibaret değildir; ve’rzuknâ ‘ilmen nâfi‘an -veya- evlâden sālihîne diye dua ettiğinizde, “Ya Rabbi! Bize faydalı ilim -veya- salih evlat nasip et!” demektesinizdir. / ed.
[1219] İçerisinde şarap olan kadehe ke’s denir; A‘şâ’nın şu şiirinde oldu-ğu gibi, şaraba da ke’s denir:
Zevkle içtiğim nice şaraplar vardır ki…
Ahfeş’ten [v. 215/830] rivayet edildiğine göre, Kur’an’da yer alan bütün ke‘sler şarap anlamındadır. İbn Abbas’ın tefsiri de böyledir.
[1220] “Kaynağından” yani şarap -veya nehir- kaynağından… Bu şarap gözlerin görebileceği şekilde yer yüzeyinde akmaktadır ki, ‘su’yun vasfedil-diği şekilde vasfedilmiştir; çünkü suyun aktığı gibi cennette su yataklarında akmaktadır. Nitekim “şarap ırmakları” [Muhammed 47/15] buyrulmuştur.
[1221] “Berrak” ifadesi kâsenin sıfatıdır. “Zevk verir.” ة ifadesi, ya lez-zetin ta kendisiymiş gibi lezzetle sıfatlanmasıdır ya da lezzun lâfzının mü-ennes kılınmasıdır. Nitekim lezze’ş-şey’u fe-huve lezzun ve lezîzun (o şey leziz oldu; o lezizdir; lezzetlidir) denir ki, bunun vezni de fa‘lundur; tıpkı senin, raculun tabbun (bilgin adam) demen gibi. Şair de böyle demiştir:
Düşman yurdunda başıma geleceklerin endişesiyle,Sarhad şarabı tadındaki nice zevkli uykuları terk etmişimdir!
Şair, [lezzin ifadesiyle] uykuyu kastetmektedir.
[1222] el-Ğavl kelimesi “birini tamamen bozup helâk ettiği” zaman kullanılan ğâlehû - yeğûluhû - ğavlen fiilinden alınmadır. Arap palavrala-rında yer alan ğûl [yabani] de bu kabildendir. Nitekim el-ğadabu ğûlu’l-hilmi (Öfke, aklı dumura uğratır!) şeklinde bir atasözü vardır.
ن [1223] ُ َ ْ ُ fiili edilgen sıyga üzere yapılanmış olup, nuzife’ş-şâribu ifa-desinden alınmadır ki, bu da “aklı zâil oldu” demektir. Nitekim [aklı giden] sarhoşa nezîf ve menzûf denir. Mızrakla vurulup, kanının tamamı akan kişi için, nuzife fe-mâte (Suyu/kanı çekilip öldü!) denir. Yine nezahtu’r-rakiyye-te hattâ nezeftuhâ denir ki, bunu “kuyuda hiç su bırakmadığında” söyler-sin. Yine ecbenu mine’l-menzûfi daritan (‘korkudan yellene yellene içi geçip ölen’den daha ödlek) şeklinde bir atasözü mevcuttur. (Etken sıyga ile) yun-zifûne şeklinde de okunmuş olup, enzefe’ş-şâribu (içkici mest oldu; aklı gitti) sözünden alınmadır ki, bu da içki içenin aklı zâil olduğunda veya şarabı tükendiğinde söylenir. Şairin şu beytinde olduğu gibi:
Hayatıma and olsun ki, şarabınız tükenir ya da ayıkırsanızberbat işret arkadaşları olursunuz siz ey Ebcer sülâlesi!
ُ ْ َ ْ şarapsız kaldığınızda” demektir. Bu fiilin benzeri akşe‘a’s-sehâbu (bulut“ أَaçılıp gitti); kaşe‘athu’r-rîhu (onu rüzgâr alıp götürdü); ekebbe’r-raculu (adam tökezledi) ve kebebtuhû (onu ben tökezlettim) ifadeleridir. Bu ikisinin ger-çekliği “ikisi de açılıp gitmeye ve tökezlemeye dâhil oldular”1 şeklindedir. Talha b. Musarrıf [v. 112/730], [beşinci baptan] karube - yakrubu gibi nezüfe - yenzüfü kökünden gelmek üzere Ze’nın zammesiyle yenzufûne şeklinde okumuştur ki bu, kişi sarhoş olduğunda söylenir.
[1224] Âyetin mânası şöyledir: Şarap içerken vuku bulan karın ağrısı, baş ağrısı, sersemlik; arbede çıkarma; zırvalama, günaha sokma vb. fesat türlerin-den hiçbirisi cennet şarabında yoktur; onlar sarhoş da olmazlar -ki bu o şarabın fesatlarının en büyüğüdür!- Bu yüzden Allah Teâlâ onu ayrıca zikretmiştir.
49. Âyetin Tefsiri
retmişlerdir; onlardan başkasına göz ucuyla bile bakmazlar. Tıpkı “(eşleriy-le) yaşıt, sevgi dolu bakireler kılmışızdır onları.” [Vâkı‘a 56/36-37] buyrulduğu gibi. el-‘İnu, “ahu gözlüler” demektir. Allah Teâlâ hurileri yuvalarında saklı devekuşu yumurtasına benzetmektedir. Araplar da onları yumurtaya ben-zeterek benâtu’l-hudûr (eldeğmemiş kızlar) derlerdi.2
50. Âyetin Tefsiri
51. Âyetin Tefsiri
52. Âyetin Tefsiri
53. Âyetin Tefsiri
çekten cezalandırılacakmışız hâ?”
54. Âyetin Tefsiri
55. Âyetin Tefsiri
ne üzerine atfedilmiştir?” dersen, şöyle derim: “(Kaynağından doldurul-muş bir kadehle) pervane olunmaktadır etraflarında...” âyetine atfedilmiştir ve mâna: “İçenlerin âdeti üzere içerler ve bu içme üzerine karşılıklı konu-şurlar” şeklindedir. Ferezdak [v. 114/732] da böyle demiş:
1 İf‘âl babının Hemzesi köke bazan duhūl (girme) anlamı kazandırır. / ed.2 “Yumurta gibi” ifadesinde vech-i şebeh “akça, pakça, diri ve pürüzsüz olmak”tır; kadın söz konusu oldu-
ğunda buna “el değmemişlik” yani bekâret de eklenmektedir. / ed.
İşret zevkleri adına geriye kala kala bir tek şey kaldı:Yarenlerin içki sohbetlerine dair (eski) rivayetler(i dinlemek)!
Böylece bazısı bazısına dönüp, dünyada iken lehlerinde ve aleyhlerinde cere-yan etmiş olan şeyleri “birbirlerine sorarlar ( ).” Şu kadar var ki, bu ifade Allah’ın naklettiği haberlere dair kanunu1 üzere mazi kiple ( .getirilmiştir (أ
[1227] Tasdîkten َ ِ ِّ َ ُ ْ ا َ ِ ve tasadduktan, Sād şeddeli olarak mi-ne’l-mussaddikıyne (tasadduk edenlerden) şeklinde okunmuştur. Söylendi-ğine göre âyet, malını Allah rızası için bağışlayan bir kişi hakkında inmiştir. Bu kişi muhtaç duruma düşüp, bir kardeşinden bağış talebinde bulununca, kardeşi: “Malın nerede?” diye sormuş; “Allah’ın ahirette bana onun yerine daha hayırlısını vermesi için bağışladım.” deyince; “Yoksa sen de mi yargı gününü tasdik edenlerdensin!? -Yahut “Sen de mi sevap talebiyle malını bağışlayanlardansın?- Vallahi, sana hiçbir şey vermem!” demiş.
ن [1228] ُ ِ َ َ ifadesi, le-mecziyyûne (cezalandırılacakmışız) anlamında olup, ceza (karşılık) anlamındaki ed-dînden alınmadır. Yahut “Yönetilecek, hâkimiyet altına alınacakmışız” demektir; dânehû “onu yönetti” anlamın-dadır. “Akıllı, kendini dizginleyen [ve ölüm ötesi için çalışan] kimsedir.” [Tirmizî, “Kıyamet”, 25; İbn Mâce, “Zühd”, 31] hadisi de bu kabildendir.
[1229] Cehenneme “muttali olan var mı içinizde” ki o dostu size göste-reyim? -Bunu [51. âyetteki] kişi söylemektedir.- Söylendiğine göre; cennette küçük pencereler varmış; cennetlikler oralardan cehennemliklere bakacak-larmış. Yine söylendiğine göre; “söyleyecek olan” bizzat Allah Teâlâ imiş. Onun; “Cennetliklere ‘[Cehennemliklerin durumuna] muttali olup, sizin mer-tebenizle cehennemdekilerin derekesi arasındaki farkı öğrenmek ister misi-niz?” diyen bazı melekler olduğu da söylenmiştir.
[1230] İfade; َ َ َّ א َ نَ ُ ِ َّ ُ şeklinde şeddeli ve mazi kipiyle okunduğu gibi, (muttali‘ûne) fe-ettali‘a şeklinde şeddeli ve mansūb muzari kipiyle de okunmuştur. Yine (if‘âlden) mutli‘ûne fe-atle‘a şeklinde şeddesiz ve mazi kipiyle okunduğu gibi, (mutli‘ûne) fe-utli‘a şeklinde şeddesiz ve mansūb muzari kipiyle de okunmuştur.2 Tale‘a ‘aleynâ fulânun (Falanca bize muttali oldu) denir; ittale‘a ve atle‘a da aynı mânadadır. Buna göre; “İçinizden bu dosta muttali olan var mı; ben de muttali olayım” anlamında olur. Yahut muttali olma kendilerine arz edilir de onlar bu arz edilmeyi kabullenirler1 Yani ileride gerçekleşecek şeyleri tahakkuk-ı vukū‘una binaen “olmuş gibi” anlatması. / ed. 2 Bu farklı okuyuşların anlamı şöyledir: “… muttalî olan var mı içinizde?’ [der ve] daha sonra kendisi muttalî olur…” (muttali‘ûne fe-ettali‘a); “… [haber alıp] muttali kılacak biri var mı içinizde ki [beni de] muttali kılsın? [der]” (mutli‘ûne fe-atle‘a); “… [haber alıp] muttali kılacak biri var mı içinizde ki [ben de ondan haber alarak sizi] muttali
kılayım? [der]” (mutli‘ûne fe-utli‘a). / ed.
ve böylece o kişi de muttali olur, demektir. Şayet ıtlā‘ı, atle‘ahû ğayruhû (baş-kası onu muttali kıldı) ifadesinden sayarsan, mâna şöyledir: -Herhangi bir şeyi meclis arkadaşlarından bağımsız tek başına yapmamak meclis adabından olduğundan- o kişi onların muttali olmasını kendi muttali oluşuna şart koş-tuğunda, sanki onlar onu muttali kılmış gibi olmaktadırlar. Burada, melek-lere hitap edildiği de söylenmiştir.1 Nûn’un kesresiyle mutli‘ûni şeklinde de okunmuş olup, buna göre o kişi mutli‘ûne iyyâye (beni muttali kılacak) demek istemiş de, ayrı zamir yerine bitişik zamir kullanmış olur. Tıpkı şairin;
[Ortaya çıkacak sorunların vahametinden korktuklarında]hayır yapıp duran ve bunu emreden kimselerdir onlar.
sözünde2 olduğu gibi… Yahut aralarındaki benzerlik sebebiyle ism-i fâ‘il bu konuda muzariye benzetilmiş de, tutli‘ûni (beni muttali kılarsınız) denmiş gibidir; fakat bu (gramer açısından) zayıf olup, ancak şiirde olabilir.
ا [1231] اء “cehennemin tam ortasında” demektir. Nitekim ta‘ibtu hattâ inkata‘a sevâî (O kadar yoruldum ki, sırtım koptu!) denir. İsa b. Ömer’in [v. 149/766] küntü ektubu yâ Ebâ ‘Ubeydete hattâ yenkatı‘a sevâî (Ey Ebû Ubeyde; orta yerim [sırtım] kopuncaya kadar yazar dururdum) de-diği, Ebû Ubeyde’den [v. 209/824] rivayet edilmiştir.
57. Âyetin Tefsiri
ت] [1232] כ deki] İn, İnne’nin şeddesizi olup, kânenin başına geldiği’إن gibi kâdenin de başına gelir. Bunun misali: َא ُّ ِ
ُ َ -Tanrılarımız üze]“) ...إنْ כَאدَ rinde direnmeseydik,) bizi onlardan saptırmasına ramak kalmıştı!” [Furkān 25/42] âyetidir. Lâm ise bu İn ile olumsuzluk edatı olan İn’i birbirinden ayıran Lâm’dır. İrdâ’ helâk etmek demektir. ( ِ د [beni de düşürecektin] ifadesi) İbn Mes‘ûd kıraatinde le-tuğvîni (beni de azdıracaktın) şeklindedir.
[1233] “Rabbimin nimeti” yani Allah’ın, sağlam İslâm kulbuna yapış-ma ve kötü dosttan uzak durma hususunda beni masum ve muvaffak kılışı olmasaydı -yahut sevap ihsan etmesi sayesinde cennete girmem söz konusu olmasaydı- sen ve senin gibiler yaka-paça derdest edildikleri gibi, ben de “yaka-paça derdest edilip azaba atılanlardan olacaktım!”
60. Âyetin Tefsiri
61. Âyetin Tefsiri
“Biz ebedî kılınıp nimetlere gark edileceğiz ve bir daha ölmeyecek, azap da görmeyeceğiz değil mi?” [ َ ِ
ّ َ ifadesi] bi-mâitîn şeklinde de okunmuştur. Mâna şöyledir: Müminlerin durumu ve sıfatı şudur ki Allah, -onların amel-lerini bildiği için- “ilk ölümlerinden başka ölüm tatmayacaklarına” hük-metmiştir. İnkârcılar ise tersine, her an ölümü temenni edecekleri [berbat] bir hâldedirler. Bir bilgeye: “Ölümden beter olan şey nedir?” diye sormuşlar da, “Ölmenin temenni edileceği durum!” demiş.
[1235] O mümin bunları; Allah’ın nimetini yâd etmek ve dostunun işi-teceği bir yerde kendi hâline imrenerek söyler ki bu, onun azabını artıracak bir kınama olsun; Allah’ın bunu onun dilinden aktarması da, bizim için lütuf ve caydırma olsun diyedir. Bunun hepsinin sözü olması da caizdir. O müminin; “Büyük başarı budur gerçekten -yani içinde bulunduğumuz durum-” demesi de bunun gibidir. Bunun, Allah’ın; cennetliklerin sözlerini doğrulayıp onaylamak için söylediği bir söz olduğu da söylenmiştir. İfade, le-huve’r-rizku’l-‘azīmu (Büyük nasip budur gerçekten!) şeklinde de okun-muştur ki, o da onlara nasip edilen sa‘âdettir.
62. Âyetin Tefsiri
dan Allah Teâlâ o “malûm rızka [yani nasibe]”1 dönüp, şöyle buyurmuştur: “Şimdi, ziyafet” yani hâsıla “olarak bu” rızık “mı daha iyidir, yoksa zakkum ağacı mı?” Nüzül (ziyafet) tabirinin aslı yemekteki üstünlük ve kalitedir. Meselâ ta‘âmun kesîru’n-nüzli (çok kaliteli yemek) denir. Böylece bu tabir bir şeyin hâsılası için isti‘âre kılınmıştır. Rızkın hâsılası bellidir; zevk ve sevinç. Zakkum ağacının hâsılası ise elem ve kederdir. Nuzulen kelimesi temyiz olarak mansūbdur; ama hâl de kılabilirsin. Meselâ e-semeru’n-nahleti hayrun belehan em rutaben (Hurma koruk iken mi daha kalitelidir yoksa taze iken mi?) dersin. Yani “O malûm rızık cennetliklerin ziyafetidir; cehennem-liklerin ziyafeti ise zakkum ağacıdır. Şimdi, ziyafet olma açısından bunların hangisi daha iyidir?” Tıpkı evde oturanlar için hazırlanan şeye sükün den-diği gibi, bir yerde konaklamak için [bineğinden] inen kişiye hazırlanan şeye de nüzül denir -nitekim ordu levâzımı için enzâlu’l-cundi denmektedir-. 1 Yani 41. âyette anlatılmaya başlayan… / ed.
İlkinin (temyiz) anlamı şudur: O malûm rızka ait de bir nüzül vardır, zak-kum ağacına ait de bir nüzül vardır; peki nüzül olarak bu ikisinden hangi-si daha iyidir? Malûmdur ki, zakkum ağacında hiçbir hayır yoktur. Lâkin müminler malûm rızka götüren şeyi, inkârcılar da zakkum ağacına götüren şeyi1 seçtikleri için, onların kötü seçeneklerine binaen bir kınama olarak bu söz kendilerine söylenmiştir.
63. Âyetin Tefsiri
64. Âyetin Tefsiri
65. Âyetin Tefsiri
dünyada bir ayartılma vesilesi… Zira “Ateş, ağacı yaktığı halde bir ağaç nasıl cehennemde bulunabilir ki!?” demiş ve bu yüzden [Kur’ân’ı] yalanlamışlardı!
ةٌ) [1238] ) nâbitetun (bir bitkidir ki) şeklinde de okunmuştur. “Ce-hennemin dibinde...” Söylendiğine göre; zakkumun bittiği yer cehennemin dibi iken, dalları cehennemin derin çukurlarına doğru boy vermektedir.
[1239] Aslında ُ ْ َّ -tabiri hurmaya özgü iken, zakkum ağa (tomurcuk) اcının meyvesinden tomurcuklanan şey için isti‘âre kılınmış olup, bu isti‘âre de ya lâfız ya da mâna isti‘âresidir. Bu tomurcuklar, son derece nâhoş ve çirkin oluşa delâlet edecek şekilde şeytan kafalarına benzetilmiştir; zira insan doğası-na göre şeytan en hoşa gitmeyen, en çirkin şeydir.2 Çünkü insanlar onun hayır namına hiçbir şey barındırmayan katıksız bir şer olduğu inancındadırlar ve bu yüzden çirkin surat hakkında: “Şeytan yüzü gibi! Şeytan kafası gibi!” demekte-dirler. Ressamlar da şeytanı, mümkün olabilecek en çirkin ve korkunç şekilde çizerler. Nitekim meleklerin de hiçbir şer şaibesi barındırmayan katıksız hayır oldukları inancını taşırlar ve onları son derece güzel çizerler. Nitekim [saray ka-dınlarının Hazret-i Yûsuf hakkındaki sözleri nakledilirken]: “Bu bir beşer olamaz... Hâşâ! Bu olsa olsa değerli bir melektir!” [Yûsuf 12/31] buyrulmuştur. Bu hayal gücüne dayalı bir teşbihtir. Buradaki şeytanın, çirkin görünümlü ve çok korkunç olan saçlı yılan (tüylü engerek) olduğu da söylenmiştir.3 Yine söylendiğine göre; sert, çürük kokulu, acı ve çirkin şekilli esten ağacının yemişleri “şeytan kafası” diye isimlendirilirmiş. Arapların bu yemişlere “şeytan kafası” demesi, iki teşbih türünden birini kastettikleri içindir; ancak o bu isimlendirmeden sonra bir şeyin kendisine benzetilebileceği üçüncü bir asla dönmüştür. 1 Yani müminlerin aksine, insan haklarına saygısız kâfirâne ve fasıkāne bir hayatı… / ed. 2 Bu yorumuyla müfessir, teşbihte “kendisine benzetilenin” ya hariçte ya da -gulyabani gibi- zihinde bir varlı-
ğının bulunması gerektiği itirazını hesaba katmış olmaktadır. / çev.3 Son 2 ihtimalde, teşbih “ilkinde olduğu gibi tahyîlî” olmaktan çıkar; gerçek teşbihe döner. Çünkü zakku-
mun benzetildiği tüylü engerek veya esten ağacı gerçek hayatta mevcuttur. / ed.
66. Âyetin Tefsiri
67. Âyetin Tefsiri
68. Âyetin Tefsiri
açlıkları sebebiyle “karınlarını onunla dolduracaklardır.” Yahut bir azap türü olsun diye, hoşlanmasalar bile onu yemeye zorlanacaklardır. Doyduk-larında ise bu sefer susuzluk çekecek ve kendilerine iğrenç akıntılar veya cerahat içirilecektir.1
[1241] Şevb karışım anlamında olup bu kaynar su karışımı, yüzlerini kavurup bağırsaklarını paramparça edecektir. Nitekim cennetliklerin içe-ceği vasfedilirken, “Onun karışımı (en kaliteli Cennet içeceği olan) tes-nîmdendir.” [Mutaffifîn 83/27] buyrulmuştur. Zamme ile le-şûben şeklinde de okunmuş olup, kendisiyle karışım yapılan şeyin ismidir (katkı). İlki (ًא َ / karışım) ise isim mastardır.
[1242] Şayet “Sonra bunun üzerine bir de [kaynar su] karışımı vardır!’ ve ‘Sonra, nihai dönüşleri de [cayır cayır yanan Ateş’tir]’ âyetlerindeki sonralığın esprisi nedir?” dersen, şöyle derim: Birincisi iki şekilde açıklanabilir. 1) Karınlarını zakkum ağacından doldururlar; o bitki de sıcak olduğundan karınlarını yakar ve onları susatır. Susuzluk azabını çekmeleri için uzun bir müddet kendilerine su verilmez. Sonra çok daha sıcak olan bir su içirilir ki, o da kaynar su karışımlı bir içecektir. 2) Allah Teâlâ zakkum yemeği-ni nâhoş ve tiksinç olarak anlattıktan sonra, içeceği daha tiksinç ve iğrenç bir şekilde zikretmektedir; Bu bakımdan, içeceğin hâlinin yiyeceğinkinden sonra geldiğini ve içeceğin vasfının fazlalık itibariyle yiyeceğinkinden farklı olduğunu göstersin diye sonra demiş olmaktadır. İkinci [âyetteki] sonranın mânası ise şudur: Bunlar cehennemdeki oturma ve konaklama yerlerinden -ki iskân edildikleri çukurlardır- alınıp zakkum ağacına götürülürler ve tı-ka-basa doyuncaya kadar yerler; ardından kendilerine (o kaynar su) içirilir; sonra tekrar derin çukurlarına dönerler! Burada sonralık mânası açıktır.
[1243] Sümme inne munkalebehum le-ile’l-cahîm (sonra devrilecekleri yer de cayır cayır yanan Ateş’tir); sümme inne masīrahum… (sonra dönüşe-cekleri yer de…) ve sümme inne menfezehum… (sonra girecekleri yer de…) şeklinde de okunmuştur.21 Sād 38/57 ve Nebe’ 78/25’teki ğassâk (cehennemliklerin bedenlerinden akan ifrâzât [iğrenç akıntılar])
ile İbrâhim 14/16’daki sadîde (irin ve cerahat) işarettir. / ed. 2 Yani “Sonra, dönecekleri nihai yer de cayır cayır yanan Ateş’tir!” anlamındaki ِثمَُّ إِنَّ مَرْجِعَهُمْ لإِلىَ الجَْحِيم ifadesi. / ed.
69. Âyetin Tefsiri
70. Âyetin Tefsiri
71. Âyetin Tefsiri
daydı...
72. Âyetin Tefsiri
73. Âyetin Tefsiri
74. Âyetin Tefsiri
nusunda ataları taklit etmeleriyle, sapıklıkta onlara uymalarıyla ve delilin izinden gitmeyi terk etmeleri ile gerekçelendirmiştir. el-İhrâ‘ “teşvik edi-liyormuşçasına hızla koşmak [yani koşturmak]” demektir. Bunun, titremeye benzer bir koşturma1 olduğu da söylenmiştir.
[1245] “Kendilerinden” yani senin kavmin olan Kureyş’ten “önce…” [1246] “Uyarıcılar” yani kötü akıbete karşı kendilerini sakındıran pey-
gamberler. [1247] “Uyarılanlar” uyarılıp sakındırılanlar; yani -iki kıraate göre- “Al-
lah’ın” iman edip dini sırf Allah için yaşayan (muhlis2) yahut Allah’ın dini ihlâslı yaşamaya muvaffak kıldığı (muhlas3) “kulları müstesna” topyekûn helâk edildiler!
76. Âyetin Tefsiri
77. Âyetin Tefsiri
78. Âyetin Tefsiri
79. Âyetin Tefsiri
uyarılanların kötü akıbetini zikredince, ardı sıra Nuh’u ve kavmin-den ümit kestiği an O’na yakarışını söz konusu etmiştir. َ ْ
ِ (gerçek-ten güzel) fiilinin başındaki Lâm, hazfedilmiş bir yeminin cevabıdır. 1 Yani “ilgili şeye kendinden geçmişçesine, zevk ve istekle koşmak…” Nitekim Hûd 11/78’de Lût’un ho-
moseksüel kavminin, kasabaya genç oğlanlar geldiğini işitince onlara doğru koşuşmaları yine bu fiille tasvir edilmişti [ِوَجَاءَهُ قـوَْمُهُ يـهُْرَعُونَ إِليَْه]. / ed.
2 İbn Kesîr, Ebû ‘Amr, İbn ‘Âmir ve Ya‘kūb’un muhlisīne kıraatine göre. / ed.3 Nâfi’, Âsım, Hamza, Kisâî, Ebu Ca‘fer ve Halef ’in مخْلَصِين kıraatine göre. / ed.
‘Methin tahsis edildiği’ hazfedilmiş olup, takdiri fe-va’llāhi le-ni‘me’l-mucîbûne nahnu (Vallahi, güzel icabet ediciyizdir biz!) şeklindedir. Çoğul kip azamet ve büyüklüğün delilidir; mâna şöyledir: Biz ona en güzel şekilde ve düşmanlarına karşı yardım görmesi ve onları olabilecek en doygun biçimde cezalandırma adına onu muradına ve maksadına en iyi ulaştıracak şekilde icabet ettik.
[1249] َ ِ א َ ْ ا ُ ُ yani onların dışındakiler yok olup giderlerken kalıcı olanları bunlar [kıldık]. Nitekim rivayete göre; çocukları dışında, onunla birlikte gemide bulunanların hepsi ölmüştü. Yahut Kıyamete kadar nesil-den nesile devam etmiş olanları bunlar [kıldık]. Katâde demiştir ki; bütün insanlar Nuh’un zürriyetindendir.
[1250] Nuh (a.s.)’ın üç çocuğu vardı; Sam, Ham, Yafes. Sam Arap, Fars ve Rumların; Ham doğudan batıya bütün siyahîlerin; Yafes de Türkler ve Ye’cûc-Me’cûc’un atasıdır.
[1251] “Sonraki” ümmet“ler arasında” şu kelimeyi, yani ٍح ُ َ َ مٌ َ [“Selâm olsun Nûh’a!”] kelimesini “bıraktık;” [ki bu ümmetler] onu kemâliyle selâmlamakta; ona hayır dua etmektedirler. Bu ifade, hikâye tarikiyle (dolay-lı) aktarılan söz kabilindendir. Tıpkı “א א رةٌ أ ’yı okudum.” demen gibi.1
[1252] Şayet “ א ا (herkesçe)’ ifadesinin anlamı nedir?” dersen, şöyle derim: Bunun anlamı, selâmlamanın insanların tamamı içerisinde sabitleşmesi ve hiç kimsenin bu selâmlamanın dışında kalmaması için dua etmektir. Adeta “Allah, Nuh’a selâmı sabit kılsın; melekler, insanlar ve cinle-rin ta sonuncularına kadar ona yönelik selâmı daim eylesin!” denmektedir.
80. Âyetin Tefsiri
81. Âyetin Tefsiri
82. Âyetin Tefsiri
selâm etmesi gibi yüce bir tazimle ödüllendirilmesini Allah Teâlâ, onun ih-san üzere hareket edici olmasıyla; ihsan üzere hareket edici olmasını da ‘mü-min’ bir ‘kul’ olmasıyla gerekçelendirmiştir ki imanın yüceliğini ve onun övgü ve tazim sıfatlarının zirvesinde olduğunu sana gösterip, seni onu elde etmeye ve artırmaya teşvik etsin. 1 Nûr sûresinin okunduğunu belirten bu ifadede, سورة kelimesi قرأت fiilinden dolayı mansūp olması gerekirken,
Kur’ân’daki merfû‘ şekliyle hikâye edildiği gibi, َسَلامٌ عَلَى نوُحٍ فيِ الْعَالَمِين ifadesi de تركنا’nın mef‘ûlü olmakla birlikte, merfû‘ olabilmiştir. / ed.
83. Âyetin Tefsiri
84. Âyetin Tefsiri
olsa bile dinin aslî konularında yahut Allah’ın dini ve yalanlayanlara karşı sabır yarıştırmada metanetli olma hususunda ona tâbi ve taraftar olanlar-dandı. O ikisinin şeriatları arasında ekseri şeylerde uyumluluk bulunması da caizdir. İbn Abbas’ın; “Onun dinini benimseyenlerden ve onun sünneti üzerine olanlardandı.” şeklinde yorumladığı rivayet edilmiştir. Hazret-i Nuh ve Hazret-i İbrahim arasında sadece iki peygamber vardır ki, onlar da Hûd ve Sālih’tir. Nuh ve İbrahim arasında iki bin altı yüz kırk (2640) sene vardır.
[1255] Şayet “(Hani) zarfı nereye müteallıktır?” dersen, şöyle derim: “Şî‘a kelimesindeki “taraftarlık” anlamı taşıyan şeye müteallıktır ve “Şüphe-siz İbrahim de, Rabbine arı-duru bir kalp ile geldiğinde onun dini ve takva-sı üzere ona tâbi ve taraftar olanlardandı.” anlamındadır. Yahut hazfedilmiş olan bir uzkur (“An!”) emir fiiliyle ilintilidir.
[1256] Kalp afetlerinin1 tamamından -bir söylentiye göre ise şirkten- “arınmış bir kalp ile (gelmişti).” Kalbin ‘ne’den sâlim olduğu konusunda özel bir şey belirtmenin anlamı yoktur; çünkü bu mutlak bir ifadedir. Ve afetler birbirinden evlâ değildir; dolayısıyla selîmlik kalp afetlerinin tama-mını kapsar.
[1257] Şayet “ Hazret-i İbrahim’in, ‘kalbiyle Rabbine gelmesi’nin anla-mı nedir?” dersen, şöyle derim: Bu, kalbini tamamen Allah’a tahsis ettiği anlamında olup, İbrahim bu yönüyle tanınmaktadır. İşte, “gelme” fiilini Allah bu anlam için bir darbımesel kılmıştır.
85. Âyetin Tefsiri
86. Âyetin Tefsiri
yorsunuz?!” כًא [1258] -ifadesi, mef‘ûlun leh (sebep bil (Gerçeği ters-yüz ederek) أئ
diren tümleç) olup, “Gerçeği ters-yüz etmek için Allah’tan başka tanrılar mı murat ediyorsunuz?” şeklinde takdir edilir. Mef‘ûlün fiilden önce geti-rilmesinin tek sebebi bilhassa (şirkin eleştirilmesine) özen gösterilmesidir. Mef‘ûlün lehin mef‘ûlün bihten önce getirilmesinin sebebi ise, Hazret-i İb-rahim’e göre en önemli olanın, koştukları şirkte iftira ve batıl üzere olma hâliyle onları yüzleştirmesi idi. “İfken lâfzının mef‘ûl olması da caizdir. 1 Kibir, haset, ümitsizlik, acelecilik, oburluk, şehvet, korku vs. / ed.
bu durumda anlam “O’nun hakkında bir iftira mı murat ediyorsunuz?” şeklin-de olur; sonra Allah bu iftirayı “Allah’tan başka tanrılar” sözüyle açıklamış ola-caktır ki, bunun dayanağı o ‘tanrı’ların haddizatında bir iftira olmalarıdır. İfa-denin e-turîdûne âliheten min dûni’llâhi âfikîne (Birer müfterî olarak Allah’tan başka tanrılar mı istiyorsunuz!?) anlamında hâl tümleci olması da caizdir.
87. Âyetin Tefsiri
[1259] “Peki,” kulluk edilmeye lâyık tek varlık “hakkındaki kanaatiniz nedir” ki, O’na kulluk etmek yerine putlara kulluk ediyorsunuz!? Zira [ev-renin ve bütün] insanlığın, Rabbi kim ise O’na kulluk etmeleri gerekir. Mâna şöyledir: “O’na kulluk etmekten alıkoyabilecek bir varlığı ne vehim ne de zan barındırabilir.” Yahut mâna; “O’nun nesnelerden herhangi bir nesne olduğu-na dair bir kanaatiniz mi var ki, putları O’na denk kılmaktasınız!?” veya “Siz kendisinden başkasına kulluk ederken, O’nun sizin için ne tür bir muamele öngöreceğine ve size nasıl azap edeceğine dair kanaatiniz nedir?” şeklindedir.
90. Âyetin Tefsiri
hut yıldız ahkâmına “bir bakış baktı.” Rivayete göre, bir hükümdara arzusu sorulunca, “Yüzüne bakacağım bir sevgili; gözeteceğim bir muhtaç ve bakıp inceleyeceğim bir kitap.” diye cevap vermiş.
[1261] Bunlar yıldızbilimci olduklarından, Hazret-i İbrahim onları ‘has-ta olacağına dair yıldızbiliminde yer alan bir işareti delil getirdiği’ şeklinde bir yanılgıya düşürmüştü de “Ben (yarın) kesin hastayım!” yani hasta olacağım “demişti.” Bu hastalık da vebaydı; tutuldukları hastalıkların en yaygın olanı buydu ve onlar bunun bulaşmasından korkuyorlardı; işte, Hazret-i İbrahim bu sözü, kendisinden uzak dursunlar diye söylemişti. Bunun üzerine yanın-dan uzaklaşıp bayram yerlerine gittiler ve onu puthanede bıraktılar; berabe-rinde kimse yoktu. O da böylece putlara yapacağını yaptı!..
[1262] Şayet “ Hazret-i İbrahim’in yalan söylemesi nasıl caiz olmuş?” dersen, şöyle derim: Bazı insanlar; harp hilesi, takiye, eşleri razı etme, dâ-valılar ve karşılıklı ilişki kesenlerin arasını düzeltmede bunu caiz görürler.
Oysa doğru olan şudur ki, kişinin tarizli ve tevriyeli konuşması hariç, yalan haramdır. İbrahim (a.s.)’ın söylediği de söz namına bir tariz idi; bu sözüyle, kaderinde ölüm bulunan kimsenin bir tür hasta olduğu niyetini taşımaktay-dı ki, “Dert olarak esenlik yeter!” deyimi de bu kabildendir. Nitekim Lebîd [v. 41/661] şöyle demiştir:
[Mızrak misali kāmetim hiçbir yumruğa eğilmezkenSabahların ve akşamların tekrarı eğip büktü onu!]
Rabbimden beni sağlıklı kılması için esenlik ister dururdumA, bir de ne göreyim; meğer derdin ta kendisiymiş esenlik!
[1263] Yine, adamın biri ansızın ölünce insanlar üzerine üşüşmüş ve “Sa-pasağlam öldü!..” demişler. Bunun üzerine bedevinin biri: “Ölümün ensesinde olduğu biri sapasağlam olur mu yahu!?” demiş. [Ancak] Hazret-i İbrahim’in; “Si-zin inkârınız sebebiyle, manen hastayım!” demek istemiş olduğu da söylenmiştir.
91–92. Âyetlerin Tefsiri
[1264] “Çaktırmadan usul usul ‘tanrı’larının yanına gitti.” راغ fiili, tilki-nin gizli ve dolambaçlı hareketinden alınmadır; yani bir gizlilik içerisinde onlara ‘tanrı’larına, yani onların asılsız inancına göre “tanrılar” olan putları-na gitti. Tıpkı “(Haklarında cepheleştiğiniz o) ortaklarım(!) nerede hani?!” [Nahl 16/27] âyetindeki gibi.
[1265] “Yesenize! Neyiniz var; hiç konuşmuyorsunuz?!” Bu, putlarla ve onların, kendilerine tapanlardan bile düşük seviyede oluşuyla dalga geçmektir.
93. Âyetin Tefsiri
[1266] “Nihayet, usul usul üzerlerine yürüdü.” ًא ْ َ ْ ِ ْ َ َ اغَ َ َ ifadesi (i) fe-darabe ‘aleyhim darben (onlara öyle bir darbe indirdi ki!) demek gibidir; çünkü râğa ‘aleyhim “onlara darbe indirdi” anlamındadır. (ii) Yahut fe-râ-ğa ‘aleyhim yadribuhum darben (Onlara bir darbe indirmek üzere gizlice üzerlerine yürüdü.) (iii) Veya (mastarın ismi fâ‘il yerine konmasıyla) fe-râğa ‘aleyhim dāriben (Darbe indirici olarak gizlice onlara yöneldi.) anlamında-dır. İfade, [fe-râğa ‘aleyhim] safkan ve [fe-râğa ‘aleyhim] sefkan şeklinde de okun-muştur ki, her ikisi de “vurmak” anlamındadır.
[1267] ِ َِ ْ א ِ ًא ْ َ ifadesi, “sert, güçlü bir vuruşla vurdu” anlamındadır;
çünkü “sağ el” iki organın en güçlü ve sert olanıdır. İfadenin, “kuvvet ve me-tanetle vurdu” anlamına geldiği de, “yemin ettiği için vurdu” anlamına geldi-ği de söylenmiştir ki, bu da (içinden); “Vallahi, siz arkanızı dönüp gittikten sonra putlarınıza öyle bir oyun oynayacağım ki!..” [Enbiyâ 21/57]demesi idi.
94. Âyetin Tefsiri
nun kanatlarını açmış vaziyette [yelve yelve; hızla ve telaşla] koşması) tabirinden alınmadır. Yuziffûne ise “koşma pozisyonuna geçti” anlamındaki ezeffeden-dir. Yahut “onu koşmaya motive etti” anlamındaki ezeffehûdan alınmadır; yani birbirlerini koşmaya motive ederek. Mef‘ûl kipiyle yuzeffûne şeklinde de gelmiştir ki, “koşmaya motive edilmiş olarak” anlamındadır. Vezefe-yezi-fudan yezifûne şeklinde de okunmuştur ki, “koştura koştura” anlamındadır. Keza zefâhu (onu güttü; sevk etti) kökünden gelmek üzere yezfûne şeklinde de gelmiştir ki, buna göre adeta Hazret-i İbrahim’e doğru koşuşturmak için birbirlerini sevk ediyorlardı.
[1269] Şayet “Bunu tanrılarımıza kim yaptıysa, gerçekten zalimlerden-dir!’ dediler. ‘İbrahim diye bir gencin bunları diline doladığını duymuştuk, dediler.’ [Enbiyâ 21/59-60] âyetleri ile bu âyet arasında bir çelişki varmış gibi duruyor; zira burada zikredildiğine göre, hastalık bulaşacağı korkusuyla Hazret-i İbrahim’e sırt dönüp uzaklaşmışlar, fakat onun putları kırdığını görünce onu tuzağa düşürüp engellemek için hızla ona doğru yönelmişler. O âyetlerde zikredildiğine göre ise kıranın kim olduğunu sormuşlar da, nihayet kendilerine; “İbrahim’in onları yerdiğini işitmiştik; belki de kıran odur!” denmişti. Buna göre, iki bağlamdan birinde onun putları kırdığına şahit olurlarken, diğerinde onun putları yermesini, kıranın o olabileceğine dair delil getirmiş oluyorlar.” dersen, şöyle derim: Bu iki şekilde açıklana-bilir: Birincisine göre onu görüp üzerine koşuşanlar, onların çoğunluğu ve büyükleri dışındaki bir gruptu. Vaktâki çoğunluk ve eşraf, bereketli olsun diye putların yanına koydukları yemeği yemek üzere bayram yerlerinden puthaneye döndüler, işte putların kırıldığını o zaman gördüler ve küplere binerek putlara bunu kimin reva gördüğünü sormaya başladılar. O grup ise buna dair açık bir sır ifşa etme yerine, bazı mânialar sebebiyle tevriye ve tariz yollu; “Bir gencin bunları diline doladığını duymuştuk!” dediler. İkin-cisine göre ise Hazret-i İbrahim o putları kırıp gitmiş ve hiç kimse bunun farkına varmamıştır; onların koşarak ona yönelmesi, bayram yerlerinden dönüp kıranın kimliğini soruşturmalarından ve “O halde, onu insanların gözünün önüne getirin!” [Enbiyâ 21/61] demelerinden sonra olmuştur.
95. Âyetin Tefsiri
96. Âyetin Tefsiri
[1270] “Sizi de, yaptıklarınızı da Allah yaratmışken...” Yani sizi de, yap-makta olduğunuz putlarınızı da O yaratmışken… Tıpkı: “Ne münasebet!.. Sizin Rabbiniz, göklerin ve yerin Rabbidir ki onları O yaratmıştır.” [Enbiyâ 21/56] âyetindeki gibi. Yani o putları da O yaratmıştır.
[1271] Şayet “Aynı şey nasıl hem Allah’ın mahlûku hem de insanların mâmulü olabiliyor!? Zira Allah kendi yaratmasını ve insanların işlemesini o eşyaya aynı anda etken kılmakta.” dersen, şöyle derim: Bu tıpkı “Marangoz kapıyı ve kürsüyü yaptı. Kuyumcu bilezik ve halhal yaptı.” denmesine benzer. Maksat, o nesnelerin aslî maddeleri değil, şekillerinin ve formlarının işlenme-sidir. Putlar da aslî madde ve şekillerden oluşur; onların aslî maddesini yaratan Allah’tır, şekillerini işleyenlerse onların bazı parçalarını yontup kırparak iste-dikleri şekli düzgünce ortaya çıkarıp o putları şekillendirenlerdir.
[1272] Şayet “א َ ’nın bağlaç değil, mastar edatı olmasını ve mânanın, Mücbire’nin dediği gibi; ‘Sizi de, amellerinizi de Allah yaratmıştır.’ şeklinde olmasını yadırgamıyorsun demek.” dersen, şöyle derim: Aklın ve Kitab’ın delilleriyle batıl olmanın ötesinde, bu sualin hükümsüzlüğünü en iyi gösteren şey, âyetin mânasının çok açık biçimde bununla bağdaşmaması ve açıkça bun-dan uzak olmasıdır. Çünkü Allah onlar aleyhine şunu hüccet getirmektedir: Tapan da tapılan da ikisi birlikte Allah’ın mahlûku olduğuna göre, mahlûk mahlûka nasıl tapacaktır!? Kaldı ki, tapılanın formunu ve şeklini meydana getiren bu iki mahlûktan biri, yani tapandır! O olmasaydı, tapılan [put] kendi kendini biçimlendirip şekillendiremeyecekti. Bu durumda, “Sizi de, amelini-zi de Allah yarattı.” dersen, onların aleyhine hüccet getirmiş sayılmazsın ve sözünde bir uyum olmaz. Şu da var ki; Allah Teâlâ’nın ن א (yapmak-ta olduklarınız) demesi, mâ tenhıtûne (yontmakta olduklarınız) demenin bir başka türüdür. Mâ tenhıtûnedeki mânın bağlaç olduğu da su götürmez. Do-layısıyla, bu edatı diğer kardeş edattan ayrı tutan biri, -Beyan ilmini dikkate almaksızın ve Kur’an’ın nazım dokusunu incelemeksizin- kendi mezhebine zorla yol bulmaya çalışan bir mutaassıptan başkası olamaz. Şayet “Ben bu א َ edatını, sana göre bağlayıcı olanın bana göre bağlayıcı olmayacağı teziyle pekâlâ bağlaç kılabilir ve; ve mâ ta‘melûnehû min a‘mâlikum ([Oysa sizi de) yap-tığınız amellerinizi de (Allah yaratmıştır]) anlamını kastedebilirim?” dersen, şöyle derim: Bilakis. Her iki bağlayıcılığın boyunduruğu yine boynunda olacaktır; bu iki boyunduruktan boynunu ancak gerçeğe boyun eğmen kurtarabilir. Zira o edatı bağlaç kılıp onunla ameli kastettiğin takdirde, tıpkı onu mastar eda-tı kıldığındaki durum gibi müşrikler aleyhine hüccet getirmemiş olacaksın.
Bu mantıkla, “yapmakta olduklarınız” ve “yontmakta olduklarınız” ifadeleri arasındaki irtibatı da koparmış olacaksın. Zira ikisiyle kastedilen anlamların arasına uyumsuzluk sokmuş olacaksın; “yontmakta olduklarınız” ifadesiyle cevherleri, yani putları; “yapmakta olduklarınız” ifadesiyle de amelleri, yani mânaları kastetmiş olacaksın! O א ’yı mastar edatı kıldığın takdirde olacağı gibi burada da Kur’an nazmının çözülmesi ve ihlâli söz konusu olacak.
98. Âyetin Tefsiri
[1273] “Cayır cayır yanan ateşe” yani tutuşması şiddetli olan bir ateşe. Bütün ateşlerin fevkinde olan ateşe ve her korun fevkinde olan kora dendiği söylenmiştir.
[1274] Âyetin anlamı şudur: Allah İbrahim’i iki ortamda da onlara ga-lip getirip, onun önünde onları zelil kılmıştı; (i) onlar Hazret-i İbrahim’e hüccetle (ve hile ile) galip gelmek istemişlerdi de, Allah ona moral aşılamış ve onlara [95 ve 96. âyetlerde geçtiği şekliyle ilzam tarikiyle] ağzının payını verecek şeyleri kendisine ilham edip onları perişan etmişti. (ii) Bunun üzerine, hi-leye meyletmişler, Allah da onların hilesini boşa çıkarıp asla baş edemeye-cekleri şekilde Hazret-i İbrahim’in önünde onları zelil kılmış ve alt etmişti.
99. Âyetin Tefsiri
[1275] “Rabbime gidiyorum” derken, bununla tıpkı “Ben, Rabbime (gitmemi emrettiği yere) hicret edeceğim.” [Ankebût 29/26] dediği gibi, Al-lah’ın ona emrettiği şekliyle Şam diyarına hicret etmeyi kastetmişti.
[1276] “O bana yakında doğru yolu gösterecektir.” Dinim konusun-da salâhımı barındıran şeyi bana gösterecek ve beni koruyup muvaffak kı-lacaktır. Tıpkı Musa (a.s.)’ın: “Hayır!” dedi; “Şüphesiz, Rabbim benimle birliktedir; bana doğru yolu gösterecektir” [Şu‘arâ 26/62] dediği gibi. Adeta Allah ona müjde vaat edip “Sana doğru yolu göstereceğim.” demektedir. Böylece Hazret-i İbrahim kendi sözünü Rabbinin müjde vaadi tarzı üzere yürütmüştür. Veya kendi hidayet ve irşadı konusunda Allah Teâlâ’nın ona yönelik muamelesindeki âdetine binaen bu sözü kurmuştur. Yahut bu sözle Allah’a tevekkülünü ve işini Allah’a havale edişini ortaya koymuştur. Şayet beklenti ve ümit amacı taşısaydı, Musa Aleyhisselâm gibi: “Umarım, Rab-bim bana doğru yolu gösterir.” [Kasas 28/22] derdi.
100. Âyetin Tefsiri
101. Âyetin Tefsiri
ihsan et.” diyordu. Çünkü “Biraderi Harun’u da peygamber olarak -rahme-timizden- kendisine hibe ettik.” [Meryem 19/53] âyetinde olduğu gibi, hibe (bağış) bazen kardeş hakkında gelmiş olsa bile, çocuk hakkındaki kullanımı baskındır. Nitekim “Ve ona İshak’ı ve Yakub’u hibe ettik.” [En‘âm 6/83] ve “...kendisine Yahya’yı hibe etmiştik.” [Enbiyâ 21/90] buyurmuştur.
[1278] -Allah kendilerinden razı olsun- Ali b. Ebû Tālib, İbn Abbas’ı oğlu Ali Ebu’l-emlâk’in1 doğumu vesilesiyle kutlarken; “Sen hibe edene şükrettin; sana hibe edilenlere de bereket verilir inşallah.” demiştir. Bu yüz-dendir ki, hibetullāh, mevhûb, vehb ve mevheb gibi isimler konulur.
[1279] Âyetteki müjdenin mündericatında üç şey bir arada bulunuyor-du: Doğacak çocuğun erkek olacağı, ergenlik çağına yetişeceği ve uysal ola-cağı… Babası ona boğazlanmayı teklif ettiğinde; “İnşâallah, beni sabreden-lerden bulacaksın!” deyip de buna teslimiyet gösteren birinin uysallığından daha büyüğü olabilir mi?
[1280] Söylendiğine göre; Allah peygamberleri “ağırbaşlılık” sıfatıyla methettiğinden daha çok azınlık arz eden hiçbir şeyle methetmemiştir. Bu da onun ender görülen bir özellik olması hasebiyledir. Nitekim İbrahim’i; “Şüphesiz İbrahim çok içli, ağırbaşlı biriydi.” [ Tevbe 9/114] ve “Doğrusu İbra-him; ağırbaşlı, içli ve kendini Allah’a vermiş biriydi.” [Hûd 11/75] âyetlerinde bu vasıfla methetmiştir. Çünkü olay2, ikisinin de uysallığına tanıklık etmiştir:
102. Âyetin Tefsiri
[1281] “Oğlu” babasının iş ve ihtiyaçlarında onunla beraber “koşturma çağına gelince...”
1 Müberred ve diğerlerinin bildirdiğine göre; İbn Abbas bebeğini Hazret-i Ali’ye getirince, “İsmini ne koydun?” demiş; “Sizden evvel nasıl isim verebilirim?” deyince, “İsmi benim ismim, künyesi de benim künyem olsun!” demiş: Ali Ebu’l-emlâk; yani Hükümdarlar babası Ali. Yaklaşık 100 yıl sonra başlayacak olan Abbasi devleti hükümdarlarının işbu ‘Ali’nin neslinden geleceği anlamında. / ed.
2 Oğlunu kurban etme hâdisesi. / ed.
[1282] Şayet “ (beraberinde) harf-i ceri neye taalluk etmektedir?” dersen, şöyle derim: Ya (çağına gelince) fiiline ya َ (koşturma) اmastarına ya da hazfedilmiş bir kelimeye taalluk etmenin dışında kalamaz. İmdi; bunun, baba ve oğulun birlikte koşturma çağına ulaşmalarını gerekti-receği için fiiline taalluk etmesi sağlıklı olmaz [çünkü çift taraflı birliktelik ifade eder]. َ lâfzına taalluk etmesi de sağlıklı olmaz; zira mastarın sılası اkendinden önce gelemez. Şu hâlde geriye sadece bunun bir ekstra açıklama olma ihtimali kalmaktadır ki, buna göre Allah Teâlâ adeta “Oğul koştur-maya -yani koşturabileceği bir raddeye- gelince” buyurduğunda, “Kiminle beraber?” diye sorulmuş da; “babasıyla birlikte” diye cevap verilmiştir. Bu-rada “baba”nın özel olarak zikredilmesi, onun çocuğa insanların en yumu-şak davrananı ve en merhametlisi olması sebebiyledir. Zira babadan başkası çoğu kez kazanç talebinde çocuğa sert davranır da çocuk bunu çekemez. Çünkü ‘oğul’un gücü henüz kemale ermemiş, körpelikten yetişkinliğe geç-memiştir. O vakitler İsmail, on üç yaşındaydı.
[1283] Âyette kastedilen anlam şudur ki, o henüz erken yaşlarında ve gelişim çağında olmasına rağmen, onda kendisini bu büyük imtihanı yük-lenme ve bu hikmetli cevabı verme konusunda yüreklendirecek muhkem bir ağırbaşlılık ve mangal gibi bir yürek vardı. İbrahim’e rüyada “Oğlunu kurban et!” denmişti. Peygamberlerin rüyası uyanık hâlde gelen vahiy gibi bir tür vahiydir. Bu yüzden de “Rüyamda kendimi seni boğazlarken görü-yorum!” demişti. Böylece, sıkıntı içindeki birinin, rüyasında gemiye bindi-ğini görünce; “Rüyamda bu beladan kurtulduğumu gördüm.” demesi gibi, rüyanın nihaî anlamını [te’vîlini] zikretmişti.1
[1284] Söylendiğine göre; Hazret-i İbrahim’in terviye2 gecesi gördüğü rüyada sanki birisi ona; “Allah sana şu oğlunun kurban edilmesini emre-diyor!” diyordu. Nihayet sabaha çıkınca, o gün sabahtan akşama dek bu rüyanın Allah’tan mı yoksa şeytandan mı olduğunu irdelemişti. İşte bundan dolayı bu güne terviye (tefekkür) günü denmiştir. Nihayet akşama girince (gece) aynı rüyayı gördü ve bunun Allah’tan olduğunu anladı. Bu güne de işbu sebeple ‘arefe (anlama) günü denmiştir. Daha sonra aynı rüyayı üçüncü gece görünce, onu kurban etmeye niyetlendi ve bu güne de nahr (kurban) günü denmiştir. 1 Bu tefsire göre, Hazret-i İbrahim bu rüyadan “oğlunu kurban etme” nihaî emrini çıkartmış oluyor; yani
“İbrahim rüyasında oğlunu kestiğini gördü ve bunu olduğu gibi / mot-a-mot anladı; aslında bunu “ta‘bîr” ederek, asıl emre “geçmesi” gerekiyordu; asıl emir başka idi…” diyenlere cevap verilmiş oluyor. / ed.
2 Tefekkür etme gecesi; Zilhicce ayının sekizinci gecesi. / çev.
[1285] Yine söylendiğine göre; melekler Hazret-i İbrahim’i ağırbaşlı bir çocukla müjdelediklerinde, o; “O halde, Allah’a kurban olsun!” demiş. Ni-hayet çocuk doğup da kendisiyle birlikte koşturma çağına gelince, kendisi-ne; “Adağını yerine getir!” denmiş.
[1286] “Bir düşün bakalım, ne diyeceksin?” Bu ى אذا (Görüşün ne?) ifadesi, müşavere anlamına gelecek şekilde re’y kökünden alınmadır. (İf‘âlden) mâzâ turî şeklinde de okunmuştur ki, “Kendi re’yin adına (bana) ne göste-riyor ve ne açıklıyorsun?” demektir. Mef‘ûl sıygasıyla mâzâ turâ şeklinde de okunmuş olup, yani “Nefsin görüş adına sana ne gösteriyor?” demektir.
א [1287] cümlesinin aslı (i) if‘al (!Sana ne emrediliyorsa, yap) ا mâ tu’meru bih (Sana emrediliyorsa onu yap) şeklinde olup, harf-i cer hazfe-dilmiştir. Tıpkı Abbas b. Mirdâs (r.a.)’ın şu şiirinde hazfedildiği gibi:
Sana hayrı emrettim; haydi, sana ne emrediliyorsa onu yap!(ii) Ya da mastarın mef‘ûle muzāf kılınması ve emredilenin “emir” diye isim-lendirilmesi esasına göre “İşini (emredildiğin şeyi) yap.” anlamındadır. Ni-tekim âyet, …mâ tu’meru bih şeklinde de okunmuştur.
[1288] Şayet “ Hazret-i İbrahim Allah katında kesinleşmiş bir hususta neden oğluna danışmış ki?” dersen, şöyle derim: Ona; danışarak onun gö-rüşüne gelmek için danışmamıştı; sadece başına gelen ‘ilahi imtihan’ı bilsin de, ayağını yere sağlam bastırsın ve âhuvâh ettiği takdirde ona sabır aşılasın; sabredip teslimiyet gösterdiği takdirde ise ayağının kaymayacağından emin olsun. Bunu oğluna bildiriyor ki çocuk iç âleminde bu fikre iyice alışsın ve kurban edilmek kendisine kolay gelsin; bu imtihanla, ona hazır / alışkın biriymiş gibi yüzleşsin de Allah’ın emrine -daha başa gelmeden önce- bo-yun eğmenin sevabını alsın... Kaldı ki, ansızın boğazlanmak çirkin addedi-len uygulamalardandır. Bir de, müşavere hususunda bir gelenek olsun diye (danışmıştır). Nitekim denilmiştir ki; şayet Hazret-i Âdem o ağaçtan yeme konusunu meleklere danışsaydı, o hata kendisinden sadır olmazdı.
[1289] Şayet “Bu emir neden uyanıkken değil de uykuda vuku bulmuş olabilir?” dersen, şöyle derim: Tıpkı ebeveyninin ve kardeşlerinin Hazret-i Yûsuf ’a secde edeceklerini -babasına vahyetmeksizin- kendisine uykuda gös-termesi gibi… Tıpkı Peygamber (s.a.)’e Mescid-i Haram’a gireceğini rüyada vaat etmesi1 ve bunun dışındaki peygamber rüyaları gibi. Ki bu, peygam-berlerin ‘doğrulanmış doğru’ insanlar olduklarına dair delâleti güçlendirmek içindir; çünkü (vahyin geleceği) ortam ya uyanıklık ya da uyku hâli olabilir. Bu bakımdan, bu iki hâl doğruluğa dair birbirini desteklediğinde bu, o iki hâlden birinin münferit kalmasından daha kuvvetli bir delâlet oluşturur.1 Bkz. Fetih 48/27.
103–105. Âyetlerin Tefsiri
[1290] Kişi Allah’ın emrine ram olup boyun büktüğünde selleme li-em-rillâh denir ki -esleme ve istesleme de aynı mânadadır. Nitekim bunların hepsiyle okunmuştur. Bunun aslı, senin selime hâzâ li-fulânin demenden alınmadır ki, kişi falancaya gönülden teslimiyet sergilediğinde söylenir. Bu da “O hususta kavga konusu edilmekten sâlim oldu.” anlamındadır. Arap-ların selleme li-emrillâhi ve esleme le-hû demesi de bundan alınmadır ki, her ikisinin gerçek anlamı “Benliğini kusursuz ve şaibesiz olarak; içtenlikle Allah’a adadı.” şeklindedir. İstesleme fiili de bunun gibi olup “Benliğini sa-mimi olarak Allah’a adadı.” demektir.
[1291] “Her ikisi de teslimiyet gösterip” ifadesini Katâde “Bu (baba) oğlunu, o (oğul) da kendisini teslim edince.” şeklinde yorumlamıştır.
[1292] “Onu şakağı üzerine yatırınca,” yani şakağı üzere yere yıkıp iki şakağından biri yere gelince, Rahman’ı hoşnut kılmak, Şeytan’ı da rezil et-mek için ikisi de büyük bir sabır ve metanet göstererek işle yüzleşmeyi gö-nülden kabullendiler.
[1293] Rivayete göre; bu mekân Mina’da bulunan bir taşın yanında imiş. Hasan-ı Basrî’den gelen rivayete göre Mina mescidine bakan yerdedir. Dah-hâk’ten gelen rivayette ise bugünkü kurban kesiminin yapıldığı alanda imiş.
[1294] Şayet “א َّ ’nın cevabı nerede?” dersen, şöyle derim: Hazfedil-miştir; şöyle takdir edilebilir: Her ikisi de teslimiyet gösterip, İbrahim onu şakağı üzerine yatırınca ve biz de kendisine “İbrahim! Sen rüyanı doğrula-dın” diye nida edince, ikisinin birden gamdan kurtulup sevince garkolması; büyük bir imtihanın başa geldikten sonra böylece bertaraf edilmiş olması; gerek sevap ve mükâfat, gerekse -ötesinde başka bir matlubun olmadığı- Al-lah rızasından yana gönülleri kendisine ısındıracak türden katbekat kazan-dıkları (ecirler); akabinde ihsan ettiği bütün bu nimetlere mukabil Allah’a hamd ve şükürde bulunmaları ve bu esnada temaşa edilen tüm sahneler, ancak (lisân-ı) hâlin yansıtabileceği, ifadelerin yetersiz kalacağı seylerdir!..
[1295] Allah Teâlâ’nın: “Biz, ihsan üzere hareket edenleri (şiddetli ve ke-rih durumlardan) işte böyle (kurtarır; böyle) mükâfatlandırırız!” buyurması da, şiddetin ardından sevince kavuşma ve ümitsizliğin ardından maksadını elde etme adına Allah’ın ikisine ihsan ettiği şeyleri neden zikrettiğini göstermektedir.
106. Âyetin Tefsiri
107. Âyetin Tefsiri
108. Âyetin Tefsiri
109. Âyetin Tefsiri
apaçık bir sınamaydı. Yahut kendisinden daha zor bir mihnetin olmadığı; zorluğu çok açık olan bir mihnetti. Zibh boğazlanacak olan demektir.
[1297] İbn Abbas’dan gelen rivayete göre; bu, Habil’in sunup da kendi-sinden kabul edilen koçmuş; İsmail için fidye kılınacağı ana dek cennette otlamaktaymış. Hasan-ı Basrî’den gelen rivayete göre ise (Mekke civarın-daki) Sebîr dağından onun üzerine indirilen bir dağkeçisi fidye kılınmıştı. Yine İbn Abbas’dan rivayet edildiğine göre, şayet ( Hazret-i İsmail ile ilgili) bu kurbanlık işi tamama ermiş olsaydı, geleneğe dönüşecekmiş ve insanlar oğullarını kurban edeceklermiş!.
[1298] “Büyük;” iri cüsseli ve semiz (bir kurbanlık) ki kurbanlıklar hak-kında sünnet olan da budur. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Kur-banlıklarınızı kaliteli seçip (ahirete doğru) uzaklardan onları gözetleyin! Zira onlar Sırat üzerinde sizin binitleriniz olacaklar!” denilmiştir; zira o kurbanlık, İbrahim’in çocuğunun yerini alan bir fidyedir. Rivayete göre; [bu fidye kurbanlık, şimdiki] cemrenin yanında Hazret-i İbrahim’den kaçmış da yedi taş atarak onu yakalamış. Bu da taşlama konusunda bir sünnet olarak kalmış. Bir rivayete göre ise çocuğunu kurban etme teşebbüsü sırasında kendisine vesvese verdiğinde Şeytan’ı taşlamıştı.
[1299] Yine rivayete göre; Hazret-i İbrahim kurbanlık hayvanı boğaz-larken, Cebrail; Allāhu ekber! Allāhu ekber! (Mutlak büyük Allah’tır! Mutlak büyük Allah’tır!) derken, çocuk lâ ilâhe illâ’llāhu va’llāhu ekber! (Allah’tan başka tanrı yok! Mutlak büyük Allah’tır!); İbrahim aleyhisselâm da Allāhu ekber ve li’llâhi’l-hamd! (Mutlak büyük Allah’tır ve hamd tamamen Allah’a aittir!) demişti ki bu sünnet olarak kalmıştır.
[1300] Kurbanlık çocuğun hikâyesi hakkında anlatılanlara göre; Haz-ret-i İbrahim onu kesmeyi amaçladığında, “Yavrum! İpi ve bıçağı al da vadiye odun toplamaya gidelim.” demiş. Nihayet Sebîr dağının vadisini yarıladıkla-rında ona kendisine emredileni haber vermiş; çocuk da “Bağımı kuvvetli vur da çırpınmayayım; elbiseni benden uzak tut ki, ona kanımdan bir şey sıçra-masın da sevabım eksilmesin ve anam onu görüp üzülmesin! Bıçağını bileyle ve onu boğazıma hızlıca sür ki, işimi tez bitirsin de ölüm daha kolay olsun.
Zira ölüm zordur. Anama selâmımı söyle! Şayet gömleğimi anama geri götür-meyi düşündüysen bunu yap! Belki bu anama daha kolay gelir” demiş. İbra-him aleyhisselâm da: “Yavrum! Allah’ın emrine karşı sen bana ne güzel bir yar-dımcısın!” deyip onu kucaklayıp öpmüş. Her ikisi de ağlar vaziyetteyken onu bağlamış. Sonra bıçağı boğazına yerleştirmiş; fakat bıçak işlememiş. Çünkü Allah çocuğun boğazına bakırdan bir levha yerleştirmiş imiş. Bunun üzerine çocuk ona; “Beni yüzüstü çevir; çünkü yüzüme baktığında bana acırsın ve se-ninle Allah’ın emri arasına engel koyan bir şefkate kapılırsın!” demiş. Hazret-i İbrahim de bunu yapmış ve sonrasında bıçağı çocuğun ensesine yerleştirmiş; fakat bıçak tersyüz olmuş ve “İbrahim! Rüyanı doğruladın!” diye bir nida gel-miş. Bir de bakmış ki, Cebrail aleyhisselâm beraberinde boynuzlu ve alaca bir koçla duruyor!.. Cebrail, koç, Hazret-i İbrahim ve oğlu (hep birlikte) tekbir getirmişler. Hazret-i İbrahim Mina’daki kesim yerine gelip, koçu boğazlamış...
[1301] Denilmiştir ki; çocuğun secde âzâları yerle buluşunca gelmiş kurtuluş.
[1302] Ebû Hanîfe Rahimehullāh bu âyeti şahit getirerek, çocuğunu kesmeyi adayan kişinin bir koyun kesmesi gerektiğine hükmetmiştir.
[1303] Şayet “ Hazret-i İbrahim’in iki çocuğundan kurbanlık olanı kimdir?” dersen, şöyle derim: Bu konuda ihtilaf edilmiştir: (i) İbn Ab-bas, İbn Ömer, Muhammed b. Kâ‘b el-Kurazî ve Tâbi‘înden bir gruba göre İsmail’dir. Buna dair hüccetse, Peygamber (s.a.)’in: “Ben iki kurban-lığın oğluyum.” demesi ve bir bedevinin ona; “Ey iki kurbanlığın oğlu!” demesi üzerine tebessüm etmesidir. Bu kendisine sorulduğunda ( Hazret-i Peygamber) şöyle demiştir: “ Abdülmuttalib Zemzem kuyusunu kazdığı vakit, Allah bu kuyu işini ona kolaylaştırdığı takdirde çocuklarından bi-rini mutlaka kurban edeceğine dair Allah için adakta bulunmuş. Derken, kura (babam) Abdullah’a çıkmış, fakat dayıları ona engel olup, kendisi-ne; “Oğluna bedel yüz deve fidye ver!” demişler; o da ona bedel yüz deve fidye vermiş. İkinci kurbanlıksa (ceddim) İsmail’dir.” [Hâkim, Müstedrek, II, 604] Muhammed b. Kâ‘b el-Kurazî’nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: İsrail oğullarının herhangi bir müçtehidi dua ettiğinde: “İbrahim’in, İsmail’in ve İsrail’in (Yakub’un) Tanrısı olan Allah’ım!” derdi. Bunun üzerine Musa aleyhisselâm: “Ya Rab! İsrail oğullarının herhangi bir müçtehidine ne oluyor da, dua ettiğinde, “İbrahim’in, İsmail’in ve İsrail’in Tanrısı olan Allah’ım!” diyor (da benim adımı anmıyor)!? Ben ki, onların arasında bulunuyorken sen bana kelâmını işittirdin ve peygamberliğinle beni seçkin kıldın!” demiş.
Allah Teâlâ buyurmuş ki: “Ey Musa ! Şimdiye dek hiç kimse İbrahim’in sev-diği gibi beni sevmemiştir! O, benimle her neyin arasında muhayyer bıra-kıldıysa mutlaka beni tercih etmiştir! İsmail ise kendi bedeninin kanıyla cömertlik etmiştir. İsrail (Yakub)’a gelince; o da başına gelen hiçbir şiddet hususunda benim rahmetimden asla ümit kesmemiştir.” (Kurbanlığın İsmail olduğunun) bir delili de, Allah Teâlâ’nın kurbanlık kıssasını tamamlayınca, “Onu, -salih bir peygamber olacak- İshak’la da müjdeledik.” buyurmasıdır. Rivayete göre Muhammed b. Kâ‘b, Ömer b. Abdulaziz’e: “O, İsmail’dir.” deyince, Ömer: “Bu, benim incelemeye gerek görmediğim bir şey; ben de aynen senin dediğin görüşteyim.” demiş ve ardından, Müslüman olmuş bir Yahudiye haber salıp, bunu ona sormuş. O da: “ Yahudiler bunun İsmail ol-duğunu kesinlikle biliyorlar. Ne var ki, ey Arap topluluğu, onlar sizi çekemi-yorlar!” demiş. Bunun bir diğer delili de, o koçun iki boynuzunun Beytullah yanıncaya dek İsmail oğullarının denetiminde Kâbe’de asılı olmasıydı. Yine Asma‘î [v. 831], [hocası] Ebû ‘Amr b. el-‘Alâ’ya kurbanlık çocuğu sorduğunu ve onun; “Asmaî! Aklını mı kaçırdın? İshak ne zaman Mekke’de bulundu ki? Mekke’de sadece İsmail bulunmuştur; babasıyla birlikte Beytullah’ı bina eden de odur. Kurban kesim yeri de Mekke’dedir.” dediğini rivayet etmiştir. Buna dair bir başka delili de Allah Teâlâ’nın: “İsmail’e, İdris’e ve Zülkifl’e de... Bunların her biri sabredenlerdendi.” [Enbiyâ 21/85] âyetinde, kardeşini değil de onu sabırla betimlemiş olmasıdır ki, bu da onun boğazlanmaya karşı sabretmesidir. Yine, “(Kitapta İsmail’i de an.) Gerçekten vaadine sadıktı...” [Meryem 19/54] âyetinde, onu sözünde durmakla betimlemesi de bunun de-lilidir; çünkü o (“İnşallah beni sabredenlerden bulacaksın” diyerek) boğaz-lanmaya karşı sabredeceğine dair kendi adına babasına söz vermiş ve bunu yerine getirmişti. Bir de “(Karısı ayakta idi...) Bunun üzerine (rahatlayıp) gülümsedi. Biz de ona İshak’ı, İshak’ın ardından da Yakub’u müjdeledik.” [Hûd 11/71] âyetinde, Allah onu İshak ve onun çocuğu olan Yakub’la müjde-lemiştir. Şayet kurbanlık çocuk İshak olsaydı bu, Yakub’un vaat edilmesine aykırı düşmüş olurdu. (ii) Ali b. Ebu Tālip, İbn Mes‘ûd, Abbas, Atā, İkrime ve Tâbi‘înden bir gruba göre ise kurbanlık İshak’tır. Bu husustaki hüccet de şudur ki, Allah Teâlâ, Şam’a hicret eden dostu İbrahim’in kendisinden bir çocuk istediğini haber vermiş, sonra “ağırbaşlı bir çocuk” ifadesini bu müjdenin ardından getirmiş; sonra da İbrahim’in müjdelenen bu çocuğun kurban edilmesine dair rüyasını anlatmıştır. Bir delil de Hazret-i Yakub’un Yûsuf ’a gönderdiği “Allah dostu İbrahim’in oğlu Allah kurbanı İshak’ın oğlu Allah kulu Yakub’dan...” şeklindeki mektuptur.
[1304] Şayet “ İbrahim (a.s.)’a çocuğunu kurban etmesi rüyada vahye-dildiği hâlde kurban etmemiş olup, kendisine “Rüyanı doğruladın.” den-miştir. Oysa bu kurban etme işi ancak kendisi tarafından gerçekleştirildiği takdirde rüyayı doğrulamış olacaktı. Hâlbuki bu gerçekleşmemiştir?” der-sen, şöyle derim: İbrahim elinden geleni yapmıştır; boğazlayan birinin, şa-kağının üzerine yere yatırma, bıçağı boğazına sürtme gibi tüm yaptıklarını yapmış; fakat Allah Teâlâ bıçağın o boğaza işlemesini engelleyen bir mânia var etmiştir. Dolayısıyla bu, İbrahim (a.s.)’ın fiilinde bir kusur sayılmaz. Dikkat edilirse, (yaptıklarından dolayı) asi ve kusurlu diye isimlendirilme-mekte; aksine, “itaatkâr” ve - bıçağın boğaza işleyip, şahdamarlarını kesme-si ve kan akıtması vâkiymiş gibi- “gayretkeş” diye isimlendirilmektedir. O hâlde bu, emre konu olan şeyin, yapılmadan önce -veya herhangi bir şeyin yapılma vaktinden önce- neshe uğraması kabilinden de değildir.1 Nitekim bu, bazı yanlış anlamalara ve uzun tartışmalara öncülük etmiştir.
[1305] Şayet “Allah Teâlâ, boğazlamayı emreden olması hasebiyle ‘ken-disi adına fidye verilen’ iken, ‘Büyük bir kurbanlık fidye vererek onu kur-tardık!’ buyurmasını intaç edecek şekilde nasıl ‘fidye veren’ olabilmiştir?” dersen, şöyle derim: Fidye veren İbrahim aleyhissalâtu vesselâm’dır. Allah ise ona fidye vermesi için bir koç bağışlamıştır. Allah Teâlâ’nın: “Fidye ver-dik.” buyurmasının sebebi, fidye vermenin, bağışlayarak fidye imkânını sağlayan sebebe (Allah Teâlâ’ya) dayandırılmasıdır.
[1306] Şayet “ Hazret-i İbrahim’in yere yatırma ve bıçağı sürme adına or-taya koyduğu şey ‘boğazlamak’ hükmünde olduğuna göre fidyenin anlamı nedir? [Çocuğu kesmek için her şeyi yapmış]? Oysa fidye, bir bedel karşılığında boğazlanmaktan kurtarmak demektir?” dersen, şöyle derim: Allah’ın engel-lemesi sayesinde, şahdamarların kesilip kanın akıtılması adına hakikî bir bo-ğazlama meydana gelmediği bilinmektedir. İşte Allah İbrahim’e koçu bağış-lamıştır ki onu boğazlamayı bu hakikatin yerine ikame etsin ve (boğazlama) hakikat(i) bizzat İsmail’de değil de, ona bedel koçta meydana gelmiş olsun. “Peki, İbrahim’in yaptıklarının kusursuz bir boğazlama sayılması sebebiyle kendisine ihtiyaç duyulmayan bu hakikatin elde edilmesinde ne fayda var ki?” dersen, şöyle derim: Bunun faydası, bedeli karşılığında engellenmiş olan şeyin2 meydana gelmesidir ki böylece İbrahim, adağını kâmilen yerine getirmiş ve kendisine emredilen şeyi her açıdan gerçekleştirmiş olacaktır.1 Bir hükmün henüz amele konu olmadan neshedilip edilemeyeceği meselesi. / çev.2 Yani sırf Allah rızası için kurban kesmenin. / ed.
110. Âyetin Tefsiri
111. Âyetin Tefsiri
112. Âyetin Tefsiri
edenleri böyle mükâfatlandırırız işte) denilmiştir de, bunun dışındaki diğer kıssalarda ى ا כ َّא כ -Biz, ihsan üzere hareket edenleri işte böy) إle mükâfatlandırırız!) denmiştir?” dersen, şöyle derim: Bu kıssa içerisinde bundan önce “Biz, işte...” şeklinde (zamirle) geçtiği için, sanki bu zamirin atılmasıyla ikinci kez zikretme yerine bir kez zikretmekle yetinilerek (telâf-fuzda) hafiflik istenmiştir.
ًّא [1308] (bir peygamber olarak) ifadesi, tıpkı َ ِ ِ א َ א َ ُ ُ אدْ َ (“Temelli olarak girin buraya!” [Zümer 39/73]) âyetindeki gibi farazî bir hâl tümleci-dir.1 Şayet “Bununla َ ِ ِ א َ א َ ُ ُ אدْ َ ifadesi arasında büyük bir fark var... Şöyle ki; girilecek yer girmenin varlığıyla birlikte mevcutken, ebedîlik bu ikisiyle birlikte mevcut değildir. Bu yüzden, mukadderîne’l-hulûd (ebedîlik hesap ederek [girin oraya]) şeklinde bir cümle takdir edersin ve bu da doğru olur. Fakat müjdeye konu olan (İshak bebek) böyle değildir. Zira o, müjde-lemenin vücut bulduğu vakitte henüz yoktu. Müjdeye konu olanın yoklu-ğu ise, şüphesiz onun hâlinin de yokluğunu gerektirecektir; çünkü hâl bir donatmadır; donatma da ancak donatılanla kaim olur. İshak’ın kendisi olan o ‘müjdelenen’ mevcut olduğu vakit de, peygamberlik onun mevcudiyetiyle birlikte mevcut değildi. Aksine, ondan çok sonraya kalmıştı. Şu hâlde “bir peygamber olarak” ifadesi nasıl farazî bir hâl tümleci kılınabilir? Zira hâl, etken veya edilgen bir fiilin mevcudiyetine mahal teşkil ettiğinde ya fâ‘ilin ya da mef‘ûlün sıfatı olur. Ebedîlik ise her ne kadar cennete girme esnasında o cennetliklerin sıfatı olmasa bile, onun farazî kılınışı onların sıfatı olur. Çünkü mâna “Ebedîlik hesap ederek...” şeklindedir. Hâlbuki peygamberlik böyle değildir; zira İshak’ın yokluğundan ötürü, İshak’ın müjdelenmesi-nin vücudu vaktinde o peygamberliğin mevcut veya farazî olmasının hiçbir yolu yoktur?” dersen, şöyle derim: Bu, oldukça çetrefil2 bir sorudur. Bu problematiği çözecek olan şey, mutlaka hazfedilmiş (farazî) bir muzāf takdir edilmesidir ki, o da senin; ve beşşarnâhu bi-vücûdi ishâka nebiyyen (Onu, İs-hak’ın gelecekte bir peygamber olarak mevcudiyetiyle;) yani peygamberliği farz edilmiş vaziyette vücut bulmasıyla müjdeledik, demendir. Bu durum-da hâl tümlecinin âmili müjdeleme fiili değil de “mevcut olma” olacaktır. 1 Elbette nebî olarak doğmadı; “sonradan nebî olacak bir evlât…” / ed.2 Mot-a-mot: deliği dar, dizileceği yer de çok ince. / ed.
İşte böylelikle َ ِ ِ א َ א َ ُ ُ אدْ َ (Temelli olarak girin buraya!) [Zümer 39/73] âyetine benzer olmuş olacaktır. “Salihlerden (olarak)” ifadesi ikinci “hâl” tümleci olup, bu da sena ve övgü tarzında getirilmiştir; çünkü her peygam-berin mutlaka salihlerden olması gerekir. Katâde’den rivayet edildiğine göre; Allah, İbrahim’i, İshak’ı boğazlamakla imtihan etmesinin ardından peygam-berliğiyle müjdelemiştir ki bu, “Kurbanlık İshak’tır.” görüşündeki kişinin, “Onu... İshak’la da müjdeledik.” âyetine tutunan arkadaşına cevabıdır.1 Ancak [çocuğun İsmail olduğunu söyleyenler] demişlerdir ki; Allah’ın İbrahim’i İshak’ın hem doğumuyla hem de peygamberliğiyle birlikte müjdelemesi caiz değildir; çünkü İbrahim’in, [oğlu] İshak’ın peygamber olacağına dair bilgisi mevcutken onu kurban etme imtihanı sahih olmayacaktır.
113. Âyetin Tefsiri
א) [1309] אرכ ifadesi) ve berraknâ şeklinde de okunmuştur; yani o ikisine وdin ve dünyanın bereketlerini akıttık. Tıpkı “Ona daha dünyada iken mükâ-fatını verdik. Şüphesiz o, ahirette de salih kimselerdendir.” [Ankebût 29/27]âyetinde olduğu gibi. Âyetin; “İbrahim’i çocukları hususunda mübarek kıl-dık; İshak’ı da İsrail oğulları peygamberlerini onun sulbünden çıkarmakla mübarek kıldık.” şeklinde yorumlandığı da söylenmiştir. “Açıkça kendisine zulmedenler de...” âyetinin benzeri şu âyettir: “İbrahim; ‘Soyumdan da mı?’ deyince, ‘Benim ahdime zalimler nâil olamaz!’ buyurmuştu.” [Bakara 2/124] Bu ifadeden, murdarın ve temizin, ırk ve soya bağlı olmadığı; iyi insandan kötü, kötü insandan iyi insan çıkabileceği anlaşılmaktadır ki bu soy ve tabiatların [genetiğin] konumunu altüst eden bir şeydir. Yine bu ifadede, o ikisinin torun-larında hâsıl olacak zalimliğin kendilerine bir ayıp ve nakîsa olarak dönmeye-ceği; zira kişinin usul ve fürûu tarafından meydana getirilen şeyler sebebiyle değil, ancak kendi kötü fiilleri sebebiyle kınanacağı ve yine bizzat işlediği kötülükler sebebiyle azarlanacağı gerçeği yatmaktadır.
114. Âyetin Tefsiri
115. Âyetin Tefsiri
116. Âyetin Tefsiri
117. Âyetin Tefsiri
1 Kurbanlığın Hazret-i İsmail olduğu görüşündekiler, İbrahim (a.s.)’ın İshak ile müjdelenmesini konu alan âyetin ‘kurban hâdisesi’ anlatıldıktan sonra gelmiş olmasını delil getiriyorlar; İshak müjdesi kurban mese-lesi tamamlandıktan sonra verildiğine göre, demek ki kurbanlık İsmail idi, diyorlar. Karşıt görüşte olanlar ise, kendilerini zor durumda bıraka bu istidlâle “İshak’ın müjdelenmesi, “doğumu”nun değil, “peygamber olacağı”nın müjdelenmesidir, diyerek cevap vermeye çalışıyorlar. / ed.
118. Âyetin Tefsiri
119. Âyetin Tefsiri
120. Âyetin Tefsiri
121. Âyetin Tefsiri
122. Âyetin Tefsiri
kavminin sultasından ve zulmünden (kurtardık). “Onlara yardım ettik.” Za-mir, “İkisini kavimleri ile birlikte (o büyük sıkıntıdan) kurtardık.” âyetinde yer aldığı şekliyle Hazret-i Musa , Hazret-i Harun ve kavimlerine aittir. “O açık seçik” yani açıklaması beliğ olan “kitabı…” ki o Tevrat’tır. Tıpkı “Şüp-hesiz, içinde hidayet ve nur bulunan Tevrat’ı Biz indirmiştik...” [Mâide 5/44] âyetinde olduğu gibi. Tevrat’ın Arapça bir kelime oluşunu caiz görenler, bu-nun veryu’z-zend (çakmakla kıvılcım çakmak) tabirinden türeme olduğunu söylemişlerdir ki, buna göre kelime fev‘aletun kalıbından gelmekte olup, Tâ Vav’ın yerine getirilmiştir.1 “Doğru yola...” yani ehl-i İslâm’ın2 yoluna ki, o da Allah’ın nimet verdiklerinin; gazaba uğramamış ve sapmamışların yoludur.3
123. Âyetin Tefsiri
124. Âyetin Tefsiri
125–126. Âyetlerin Tefsiri
Rabbi olan Allah’ı- bırakıp da Baal’e mi dua ediyorsunuz?!” אس [1311] kelimesi Hemze’nin kesresiyle “ve inne İlyâse” şeklinde إ
okunduğu gibi, vasıl yapılarak “ve inne’l-yâse” diye de okunmuştur. İlyas’ın İdris Peygamber olduğu da söylenmektedir. Nitekim İbn Mes‘ûd אس -ye إrine َ şeklinde okumuştur; kelime İdrâse diye de okunmuştur. Bu وإنَّ إدْرِzatın Hazret-i Musa’nın biraderi Harun’un soyundan gelen İlyas b. Yasin olduğu da söylenmiştir.
[1312] “Baal’e mi dua ediyorsunuz?!” Yani Baal’e mi tapıyorsunuz?! Bu, -tıpkı Menât ve Hubel isimleri gibi- onlara ait bir putun özel ismidir. 1 Vevrayet / vevrât - Tevrât. / ed.2 Kur’ân ve Sünnet çerçevesinde Hakk’a kayıtsız - şartsız ve bizzat teslimiyet gösterenlerin. / ed.3 Allah’ın nimet verdikleri, peygamberler, sıddık, şehit ve sālihlerdir [Nisâ 4/69. Ayrıca Meryem 19/58].
Gazaba uğrayanlar Yahudiler, yoldan çıkanlar ise Hıristiyanlardır. Sırât-ı Müstakim üzere olmak, lâfla gerçek-leşebilecek bir şey değildir; hak yolun kilometretaşları, yani ana ilke ve amelleri, En‘âm 6/150-152’de ve İsrâ 17/23-40’ta belirtilmektedir. / ed.
Onun altından mamul olduğu ve yirmi arşınlık boyda olup dört ayrı yü-zünün bulunduğu söylenmiştir. Onlar bu puta kendilerini kaptırmış olup, ona tazimde bulunurlardı. Öylesine ki, dört yüz put bakıcısını onun hiz-metine sunmuş ve bunları onun peygamberleri kılmışlardı. Şeytan onun içine girip sapkın yasalarını deklare eder, onlar da bunu belleyip insanlara öğretirlerdi. Onlar Şam beldelerinden Baalbek’liler olup, medeniyetleri de bu isimle baalbekke diye anılırdı. Baal’in, Yemen dilinde “efendi (sahip)” anlamına geldiği de söylenmiştir. Sözgelimi men ba‘lu hâzihi’d-dâr denir ki “Bu hanenin sahibi kim?” anlamındadır. Âyetin anlamı “Bazı Baal’lere tapıp da Allah’a tapmayı terk mi ediyorsunuz?!” şeklindedir.
(ا [1313] ... آئכ آ رب و כ ر Lafza-i Celâl’i) mübteda olmak üzere ا merfû‘ okunduğu gibi, “bedel” olmak üzere mansûb da okunmuştur. Ham-za geçiş yaparken mansûb, vakfederken de merfû‘ okurmuş.
128. Âyetin Tefsiri
129. Âyetin Tefsiri
130. Âyetin Tefsiri
131. Âyetin Tefsiri
132. Âyetin Tefsiri
İlyâsîne, İdrîsîne, İdrâsîne ve İdrisîne şeklinde okunmuştur. Muhtemelen, Süryancada Yâ ve Nûn harflerinin eklenmesinin bir anlamı bulunmaktadır. (Hemze düşürülerek) vasılla ‘ale’l-yâsîne şeklinde de okunmuştur ki, bu da İlyâs ve kavminin kastedildiği bir çoğul olma esasına dayanır. Tıpkı Arap-ların el-Hubeybûne (Hubeyb’ler)1 ve el-Muhellebûne (Mühelleb’ler)2 demesi gibi. Şayet “Hemze-i katı‘ ile okunan İlyâsîne ve diğerlerini (İdrîsîne, İdrâsî-ne ve İdrisîn’i) de buna hamletseydin olmaz mıydı?” dersen, şöyle derim: Bunlar çoğul olsalardı Lâm-ı ta‘rîf alırlardı. Âli Yâsîne şeklinde okuyana gelince, onun dayanağı da “Yâsîn”in İlyâs’ın babasının ismi olup, Âlin de buna muzâf kılınmasıdır.
136. Âyetin Tefsiri
137. Âyetin Tefsiri
ken) onlara uğramaktasınız; sabahleyin
138. Âyetin Tefsiri
yolculuklarınızda gece-gündüz onların yurtlarına uğramaktasınız. Peki, ib-ret alacak bir aklınız yok mu sizin!?
139. Âyetin Tefsiri
140. Âyetin Tefsiri
141. Âyetin Tefsiri
142. Âyetin Tefsiri
Rabbinin izni olmaksızın onun kendi kavminden kaçışı, mecaz tarzı üzere ibâk (kölenin firar etmesi) diye isimlendirilmiştir. Müsâheme kura çekme anlamındadır; topluluk kura çektiğinde isteheme’l-kavmu denir. َ ْ ُ اmağlup; vurgun yemiş anlamına gelir ki, gerçek anlamı başarı ve üstünlük makamı elinden alınmış kişidir.
[1317] Rivayete göre; Hazret-i Yunus gemiye bindiğinde gemi durmuş. Bunun üzerine (yolcular) “Burada efendisinden kaçmış bir köle var!..” de-meye başlamışlar. Denizcilerin inancına göre, gemide firarî bir köle bu-lunduğunda gemi yüzmüyormuş. Nihayet kura çekmişler ve kura Hazret-i Yunus’a çıkınca, “O firarî köle benim!” diyerek kendisini suya atmış.
[1318] “Kendi kendini kınayıp dururken, balık kendisini yutmuştu.”
ٌ ُ “kınar vaziyette iken” demektir. Rubbe lâ’imin mulîmun (Başkalarını kınayan nice insan var ki, asıl kınanmaya kendileri lâyıktır!) denir; yani kendisi kınanmayı daha çok hak etmekte iken başkalarını kınayıp durur. Mîm’in fethasıyla melîmun şeklinde de okunmuştur ki, bu da lîme fe-huve melîmun (kınandı; bu yüzden kınanmış oldu) ifadesinden alınmadır. Tıpkı şîbe (yaşlandı) köküne dayalı olarak meşûbun (yaşlı) ifadesi yerine meşîbun denmesi gibi ki bunun benzeri du‘iye (çağrıldı; ad verildi) köküne dayalı olarak med‘iyyun denmesidir.
144. Âyetin Tefsiri
redenlerden. Denilmiştir ki; bu tesbih, balığın karnında Lâ ilâhe illâ ente subhâneke innî küntü mine’z-zālimîn (Senden başka tanrı yok! Seni tenzih ederim! Sahi; ben gerçekten zalimlerdenmişim!) şeklindeki sözüdür. “Ten-zihçilerden...” ifadesinin “namaz kılanlardan” anlamına geldiği de söylenmiş-tir. İbn Abbas’dan rivayet edildiğine göre; Kur’an’daki bütün tesbihler duadır (salât). Katâde’den rivayet edildiğine göre de, Hazret-i Yunus rahat zamanla-rında çokça namaz kılarmış. Yine Katâde demiştir ki; sahibi tökezlediğinde onu salih ameli kaldırır; düştüğünde de salih ameli ona tutamak olur. İşte bu, müminin Allah’ı O’nun hak ettiği şekilde zikretme, O’na kulluğa yönelme ve dar vakitte de, geniş vakitte de O’nun nimet [kuş]unu şükür [ipiy]le bağlamak için çokça çabalamak hususunda Allah Teâlâ’nın bir teşvikidir. Ta ki, sıkıntılı ve şiddetli anlarda bu hâli ona Allah Teâlâ katında fayda bahşetsin.
[1320] “Tekrar diriltilecekleri güne kadar onun karnında kalacaktı!..” Âyetin açık anlamı, onun balığın karnında canlı olarak dirilme gününe ka-dar kalacak olmasıdır. Katâde’den rivayet edildiğine göre (tenzihçilerden olmasaydı) balığın karnı onun için kıyamet gününe dek kabir olacaktı. Yine rivayete göre; balık onu yuttuğu vakit, Allah Teâlâ balığa; “Ben senin karnını onun için bir zindan kıldım; senin için bir yiyecek değil!” diye vah-yetmişti. (Balığın karnında) ne kadar kaldığı ihtilaflıdır; Kelbî’nin rivayeti-ne göre kırk, Dahhâk’ın rivayetine göre yirmi, Atā’nın rivayetine göre yedi, bazılarının rivayetine göre ise üç gün kalmıştır. Hasan-ı Basrî’nin rivayetine göre de o pek az bir süre kalmış; daha sonra da yutulduktan sonra balığın karnından çıkarılmıştı. Rivayete göre; balık Hazret-i Yunus’un içeride nefes alıp tesbih edebileceği şekilde başını kaldırarak gemiyle beraber seyretmiş ve onlardan ayrılmayıp, sonunda onlar karaya çıkınca onu hiçbir değişikliğe uğramaksızın ağzından atıvermiş ve herkes Müslüman olmuştur. Yine riva-yete göre; balık onu Musul’un bir karyesinin sahiline atmış.
145. Âyetin Tefsiri
146. Âyetin Tefsiri
arazi demektir.
[1322] Başına gelenlere bağlı olarak “bitkin bir hâlde...” Rivayete göre Hazret-i Yunus’un bedeni, doğduğu vakitteki çocuğun bedenine dönmüştü.
[1323] Şayet “Ve üzerinde geniş yapraklı bir bitki bitirdik...’ âyetinin anlamı nedir?” dersen, şöyle derim: Onun üzerinde bir bitki bitirdik ki ona gölgelik etsin; tıpkı evin insanı çatısı altında gölgelendirmesi gibi, an-lamındadır.
;yerin üzerine yayılan ve bir gövde üzerine dikili olmayan ا [1324]karpuz, hıyar ya da ebucehil karpuzu gibi bir bitkidir; yef‘îlun vezninde olup, katane bi’l-mekâni (mekân tuttu; mukim oldu) ifadesinden alınmadır. Onun kabak olduğu da söylenmiştir ki, kabağın faydası, yanında sineklerin barınamamasıdır. Peygamber (s.a.)’e; “Siz kabağı çok seviyorsunuz!” deni-lince; “Evet; o kardeşim Yunus’un bitkisidir.” diye cevap vermiştir. Onun incir veya (Hazret-i Yunus’un) yapraklarıyla örtündüğü, dallarıyla gölge-lendiği ve meyveleriyle orucunu açtığı muz ağacı olduğu da söylenmiştir. Söylentiye göre o, bitkiyle gölgelenir ve ara ara yanına gelen bir dağkeçi-sinin sütünden içermiş. Bir rivayete göre; bitkinin üzerinden hayli zaman geçip bitki kuruyunca, Hazret-i Yunus feryat edip ağlamış. Bunun üzerine Allah ona; “İnkârcının elinin altında bulunan yüz bin kişiye ağlamazken bir bitkiye ağladın öyle mi?!” diye vahyetmiş.1
147. Âyetin Tefsiri
148. Âyetin Tefsiri
derken, onun kendi kavmine gönderilmesiyle ilgili daha önce geçen şey kas-tedilmektedir ki, o kavim Ninova halkıdır. Bunun, başına gelenlerden son-ra yine kavmine veya başkalarına ikinci bir gönderiliş olduğu da söylenmiş-tir. Bir söylentiye göre de onlar Müslüman olmuşlar ve Yunus (a.s)’ın tekrar kendilerine dönmesini istemişler; fakat o kabule yanaşmamıştır. Çünkü bir peygamber kavmini bırakıp hicret ettiği zaman, -aralarında kalıp yaşayacak şekilde bir daha onların yanına dönmez, kendilerine; “Allah size başka bir peygamber gönderecek!” derdi.
[1326] “Veya daha fazla sayıda...” Bu, bakan kişinin görüşüne göredir; yani görebilen biri, bu topluluğu gördüğünde “yüz bin kişi veya biraz daha fazla” der. Maksat çokluğu betimlemektir.
1 Benzer bir ifade için bkz. Kitab-ı Mukaddes, Yunus 4:10-11. / çev.
ون) .belirli bir vakte kadar” demektir“ إ [1327] veya daha] أو fazla] yerine) Vav ile ون yerine de إ şeklinde, yine (ve daha fazla) وhattâ hîn şeklinde okunmuştur.
149. Âyetin Tefsiri
[1328] “Şunlara sor bakalım...” Bu ifade, aralarındaki mesafe uzun ol-makla beraber sûrenin başlarında [11. âyette] yer alan benzer ifade üzerine at-fedilmiştir. Allah Teâlâ, peygamberine önce dirilmeyi neden inkâr ettiklerini Kureyş’e sormasını emredip, sonra da sözü birbiriyle irtibatlı olarak sevketmiş; daha sonra ise onlara kalkıştıkları o insafsız taksimin1 keyfiyetini kendilerine sormasını Hazret-i Peygamber’e emretmiştir. Şöyle ki; onlar kızları şiddetli bir şekilde yadırgadıkları, diri diri gömdükleri ve onların konusunun dahi geçmesinden utanç duyup çekindikleri halde; “ Melekler Allah’ın kızlarıdır.” diyerek, kızları Allah’a, erkekleri de kendilerine tahsis ediyorlardı.
[1329] Böylece bu konuda üç tür inkâr irtikâp ediyorlardı: Birincisi, Al-lah’a cisim biçmeleridir. Zira çocuk sahibi olmak cisimlere özgüdür. İkinci-si, iki cinsten en düşüğünü Allah’a, en yükseğini de kendilerine has kılmakla kendilerini Rablerinden üstün tutmalarıdır. Tıpkı “Bunlardan herhangi birine, kendisinin Rahman’a isnat ettiği (cinsten bir kız evlat) müjdelendiğinde, yüzü kapkara kesilir ve öfkeyle yutkunur. Öyle ya, ‘(para harcanıp) süs-püs içinde yetiş-tirilecek ve kavgada bir şey ifade etmeyecek biri’ söz konusudur!..” [Zuhruf 43/17-18] âyetindeki gibi. Üçüncüsü de melekleri dişi addederek Allah katında en değerli ve gözde varlıkları aşağılamış olmalarıdır. Şayet onların en çapsızına ve en ednâsına: “Sende dişilik emaresi var!” veya “Sen kadın kılıklısın!” denmiş olsaydı, bunu söyleyene kaplan postu giydirir [yani ona çok sert bir düşmanlık sergi-ler] ve göz kapakları tersine dönerdi [hışımlı bakardı] ki, bu onların hicivlerinde belli ve açıktır. Bu yüzden, Allah Teâlâ bu türlerin her çeşidini kitabında tekrar tekrar dile getirmiş ve bazı âyetlerde bunların şenaatini göstermiştir:
• “Rahman çocuk edindi” dediler!.. (Siz ey bu iddianın sahipleri!) Ger-çekten, öylesine çirkin bir şey yaptınız ki... [Meryem 19/88-90]
• “Bir de; “Rahman çocuk edindi.” dediler... Hâşa!.. (O çocuk dedikleri; İsa Mesih, melekler vb.) aksine, öyle değerli kullardır.” [Enbiyâ 21/26]
• “Allah çocuk edindi.’ demekteler... Hâşa!.. Aksine, göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’na aittir.” [Bakara 2/116]
1 Erkekleri kendilerine, dişileri (güya melekleri) Allah’a nispet ettikleri insafsız taksim [Bkz. Necm 53/21-22].
• “(O’dur) göklerin ve yerin ‘ön örnek’siz yaratıcısı... Bir hayat arkadaşı yokken, O’nun nasıl çocuğu olabilir?! [En‘âm 6/101]
• “Bakınız; kesinlikle gerçekleri ters-yüz ederek söylüyorlar; Allah’ın kızı / oğlu var.” diye... Oysa, kesinlikle yalancılar!.. [Sāffât 37/151-152]
• “Ama O’nun bazı kullarını kendisinin parçası kıldılar.” [Zuhruf 43/15]
• “Allah’a kız çocuğu isnat ederler! Hâşa!.. Ama işlerine gelen (oğlan çocukları) onlarındır...” [Nahl 16/57]
• “Yoksa oğlanlar sizin de kız evlâtlar mı O’nun?!” [ Tūr 52/39]
• “Evet, dilleri ‘en güzel’in kendilerinin olacağı yalanını söyleyip durur-ken, kendi işlerine gelmeyeni Allah’a mal ediyorlar.” [Nahl 16/62]
• “Kız çocuklarını oğlanlara tercih etmiş ha?!” [Sāffât 37/153]
• “Yoksa Allah, yarattıkları arasından erkek çocukları size ayırdı da kızları kendisi mi aldı (ey inkârcı Araplar)?!” [Zuhruf 43/16]
• “Rahman’ın kulları olan melekleri dişi yapmaktalar!..” [Zuhruf 43/19]
150. Âyetin Tefsiri
Şayet “Neden Allah Teâlâ: ‘Onların tanıklığında’ buyurarak, müşahede bil-gisini özel olarak zikretti?” dersen, şöyle derim: Bu onlar hakkında bir istihza ve cahillik nispetinden başka bir şey değildir. Nitekim “Peki, onların yaratılışını görmüşler mi?!” [Zuhruf 43/19] âyeti de böyledir. Yine “Ben onları ne göklerin ve yerin yaratılışına ne de kendi yaratılışlarına şahit tutmuşum-dur...” [Kehf 18/51] âyeti de buna örnektir. Bu şu demektir ki, onlar bunu müşahede metoduyla bilmedikleri gibi, ne Allah’ın onların gönüllerinde bunun bilgisini yaratmasıyla ne doğru sözlü birinin haber vermesiyle ne de istidlâl ve tefekkürle bilmişlerdir!
[1331] Âyetin anlamının; Onlar -aşırı cehaletlerinden dolayı- bunu, gö-nül huzuru ve iç rahatlığıyla konuşan birinin edâsıyla ve meleklerin yaratılı-şını izlemişçesine dile getiriyorlar.” şeklinde olması da caizdir.
151. Âyetin Tefsiri
152. Âyetin Tefsiri
tur ki “ Melekler Allah’ın çocuklarıdır.’ (diyorlar)” anlamındadır. Veled keli-mesi fe‘alun vezninde olup tekil, çoğul, müzekker ve müennese şamil olacak şekilde mef‘ûl (mevlûd/doğmuş) mânasındadır. Meselâ hâzihî veledi (Şu kız benim çocuğumdur.) ve hâulâi veledî (Şunlar benim çocuklarımdır.) dersin.
153. Âyetin Tefsiri
154. Âyetin Tefsiri
liyorsunuz?!
155. Âyetin Tefsiri
ze’nin fethasıyla yadırgama ve yakıştıramama tarzı üzere bir soru kipidir. Peki, Ebû Ca‘fer’in Hemze’nin kesresiyle (“Allah kız çocuklarını oğlanlara tercih etmiş!” anlamına gelmek üzere) haber kipi üzere okuması nasıl sahih olmuştur?” dersen, şöyle derim: O bunu inkârcıların; “Allah’ın kızı / oğlu var!” şeklindeki sözlerinden bedel kılmıştır. Nitekim Hamza ve A‘meş Ra-dıya’llâhu ‘Anhumâ da böyle okumuşlardır. Bu kıraatin mercii bu olmakla birlikte yine de zayıf olup, onu zayıf kılan şey, yadırgamanın bu cümle-yi iki tarafından da kuşatmış olmasıdır ki, bu iki taraf “Oysa, kesinlikle yalancılar!..” ve “(Bilgi-belge namına) ‘ne’niz var; nasıl böyle bir hüküm verebiliyorsunuz?!” âyetleridir. Bu bakımdan, ifadeyi haber kipine tahsis eden kimse, bunu (Allah Teâlâ’ya çocuk nispet etme adına) iki nesîb1 ara-sına karıştırmış olacak (ve sanki inkârcıların ifadesi devam ediyormuş gibi, Kur’an’ın nazım dokusunu bozmuş olacak)tır.
[1334] Zekera kökünden gelmek üzere tezkürûne şeklinde de okunmuştur.
156. Âyetin Tefsiri
157. Âyetin Tefsiri
rin Allah’ın kızları olduğuna dair gökten size bir hüccet ve haber mi gel-di!? “O hâlde” buna dair size indirilmiş olan o “kitabınızı getirin bakalım!” Tıpkı “Yoksa Biz, ortak koştukları şeyleri haklı kılan güçlü bir kanıt mı indirmişiz bunlara?!” [Rum 30/35] âyetindeki gibi.
[1336] Bu âyetler büyük bir öfkenin, aşırı bir yadırgamanın ve onların asılsız iddialarının son derece tuhaf karşılanmasının bir ürünüdür. Bun-lara dair vârit olan üslup çeşitleri, bir istihza, dokundurma ve garipseme ihtiva eder şekilde olup o “sağduyulu Kureyş aklı”nın beyinsizlikten ibaret olduğunu, kendilerinin cahil, akıllarının da tutuk olduğunu; böylesi bir düşüncenin, -bunu bir akide doktrini kılmak ve bir görüşe destek sağlamak şöyle dursun- hatıra gelmesinin ve içe doğmasının dahi tuhaf karşılanacağı-nı ifade etmekten başka bir amaç gütmez.1 Yani birbiriyle uyumlu iki cümle arasına. / ed.
158. Âyetin Tefsiri
[1337] “Onlar” Allah ile görünmez varlıklar -yani melekler- arasında “bir nesep ilişkisidir uydurmuş gidiyorlar!” Bu da onların, meleklerin Al-lah’ın kızları olduğu şeklindeki batıl iddialarıdır. Âyetin mânası şudur: On-lar söyledikleriyle Allah ile melekler arasında bir nesep ilişkisi ihdas edip, bu konuda Allah ile melekleri birleştiren bir cinsiyet ortaya koymuşlardı.
[1338] Şayet “Neden melekler ‘cin ( َّ ِ -diye isimlendirilmiştir?” der ’(اsen, şöyle derim: Bunların cinsinin aynı olduğunu söylemişlerdir. Ne var ki, cinlerden habis, azgın ve şerir olanların tamamı şeytān iken, bunların pak olan, ibadet eden ve hayırlı olanlarının tamamı melektir. Allah Teâlâ bu me-yanda onları alçaltıp, eksilterek cins isimleriyle zikretmiştir ki melekleri bu (cin) ismiyle zikretmesinin tek sebebi, -haddizatında muazzam varlıklar olsa-lar da- Müşriklerin onlara nispet ettikleri ‘nesep ilişkisi mertebesine çıkartıl-mış’ olmalarıdır. Bunda da, gizlenme ve örtülü olma sıfatı bulunanın -ki, bu da cisimlerin sıfatlarındandır- hakkında bunun caiz olmadığı Zât’la nesep or-taklığı kurmaya elverişli olmayacağına bir işaret vardır. Bunun örneği, senin, kralla onun gözdeleri ve yakınlarından birisini bir tutmana binaen, kralın sana: “Sen benimle kölemi bir mi tutuyorsun!?” demesidir. Onu bu ortamın dışında andığında ise ona tazimde bulunur ve onu künyesiyle isimlendirir.
[1339] “Onların yaka-paça derdest edileceklerini biliyor!” ifadesinde zamir inkârcılara aittir. Âyetin anlamı; “Onlar melekler hakkında söyleye-ceklerini söylüyorlar; oysa melekler onların bu konuda yalancı ve müfteri olduklarını, ateşe derdest edileceklerini ve söyledikleri yüzünden azaba uğ-rayacaklarını bilmektedir!” şeklindedir. Maksat, onların mübalağa üslubuyla yalanlanmasıdır ki böylece onlar, bizzat nesep iddiasında bulundukları kim-selerin bilgisine havale edilmektedirler. Bir söylentiye göre; onlar Allah’ın [hâşâ] cinlerle evlilik bağı kurduğunu ve bundan da meleklerin ortaya çıktığını söylemişlerdir. Bir söylentiye göre de onlar Allah ile Şeytan’ın [hâşâ] iki kardeş olduklarını söylemişlerdir. Hasan-ı Basrî’den rivayet edildiğine göre ise, onlar cinleri itaat hususunda Allah’a ortak tutuyorlardı. Cinlerin şeytānlar olarak yorumlanması hâlinde, “Onların yaka-paça derdest edileceklerini biliyor!” ifadesindeki zamirin şeytanlara ait olması da caiz olup, buna göre mâna şöyle olur: Şeytanlar, Allah’ın kendilerini cehenneme derdest edip azap edeceğini bilmektedirler. Eğer onların Allah ile nesep bağları olsaydı yahut itaatin ge-rekliliği hususunda O’na ortak olsalardı onlara azap etmezdi.
159. Âyetin Tefsiri
160. Âyetin Tefsiri
mecazî nitelendirmeleri) müstesna.- [1340] [“Allah’ın ihlâslı kulları müstesna” cümlesi] ون ’dan munkatı‘ (on-
lara dâhil olmayan) bir istisnadır. Buna göre mâna şöyledir: Fakat ihlâs sahipleri kurtulacaklardır. ا אن (Allah münezzehtir.) kısmı ise sonuç kısmı [nesep iddiası sebebiyle derdest edilmeleri] ile istisna bölümü [ ا אد -âye إ ti] arasında yer alan parantez içi bir cümle hükmündedir. İstisnanın ن fiilinin (faili olan) Vav’dan olması da caizdir; yani şunlar Allah’ı bu şekilde vasfediyorlar, ama ihlâs sahipleri O’nu bu şekilde vasfetmekten berîdirler.
161. Âyetin Tefsiri
162. Âyetin Tefsiri
şöyledir: Siz de, mabutlarınız da; yani ne siz ne de onların topu; kötü amel-leri yüzünden o ateşi boylayacakları Allah’ın ezelî ilminde sabit olan cehen-nemlikler dışında hiç kimseyi Allah’a karşı ayartamazsınız.
[1342] “Peki, bunlar insanları Allah’a karşı nasıl ayartıyorlar?” dersen, şöyle derim: Onları Allah’a karşı azdırarak ve kendilerinden geçirerek ayar-tıyorlardı. Bu senin; fetene fulânun ‘alâ fulânin imraetehû (Falan, falancanın karısını ayarttı!) demen kabilindendir ki, “O kadını o adama karşı fesada düşürüp, aldattı.” demenle aynı anlamdadır. (ii) ون א -Tapmakta ol) وduklarınız da...) ifadesindeki Vav’ın, Arapların küllü raculin ve day‘atehû (Herkes kendi hüneriyle birlikte anılır.) şeklindeki sözlerinde yer aldığı gibi ma‘a (birlikte) anlamına gelmesi de caizdir. Nasıl ki, küllü raculin ve day‘atehû ve inne külle raculin ve day‘atehû deyip, durmak caiz ise א َ ْ وَ َّכُ ِ َ ونَ ُ ُ ْ َ (Çünkü siz tapmakta olduklarınızla berabersiniz!) âyetinde de dur-mak caizdir. Çünkü َون ُ ُ ْ َ א َ -kısmı haber ye (taptıklarınızla berabersiniz) وَrine geçmektedir; zira “Çünkü siz taptıklarınızla berabersiniz.” anlamına gelmektedir. Buna göre mâna; “Çünkü siz tanrılarınızla berabersiniz”; yani “tanrıların yakını ve arkadaşlarısınız; onlara tapmaya devam etmektesiniz.” şeklinde olup, sonra şöyle buyrulmuştur: Siz; ona -yani taptığınız şeye- kar-şı, sizin gibi sapık olandan başkasını kandırıp saptıracak; yani sebep olacak veya fitne ve sapma yoluna güdüleyecek değilsiniz. (iii) Bu ifadenin, (Mu‘â-viye’yi Hazret-i Ali ile savaşmaya kışkırtan fâsık Velîd b. Ukbe’nin) şu şiiri ile aynı üslupta olması da caizdir:
Şüphesiz sen de, [yola geleceğini umarak] Ali’ye gönderdiğin mektup daÇürümüş deriyi tabaklayan gibidir (emeğin beyhude)!1
163. Âyetin Tefsiri
tur ki, üç şekilde açıklanabilir: Birincisi, bu çoğul olup, (çoğulluk ve fâ‘il alâmeti olan) Vav’ın düşmesi iki sâkinin buluşması sebebiyledir ki, onlar da o Vav’ın kendisi ve Lâm-ı Tarif ’tir. Şayet “(Lâfız itibariyle tekil olan) َ ُ ْ َ ile birlikte çoğul nasıl doğru olur?” dersen, şöyle derim: Menin lâfzı tekil, mânası çoğuldur. Böylece huve onun lâfzına, sālûne ise mânasına hamledil-miştir. Nitekim Kur’an’ın birçok yerinde de aynı âyet içerisinde menin lâf-zına ve mânasına hamledilme söz konusudur. İkincisi, bunun aslı, “kalb” esasına göre sāilun olup, sonra sāilun yerine sālun denmiştir; tıpkı şâikün yerine şâkün denmesi gibi. Üçüncüsü ise telâffuzu hafifletmek için ٍאل َ ’in son ve illetli olan harfinin hazfedilip, i‘râbın ortadaki harfe icra olunması-dır. Tıpkı Arapların, mâ bâleytu bi-hî bâleten (Ben onu hiç dikkate alma-mışımdır!) şeklindeki sözlerinde hazfedildiği gibi ki, aslı bâlâdan gelmek üzere bâliyeten şeklindedir; tıpkı ‘âfâdan gelen ‘âfiyeten gibi. Bunun benzeri, i‘râbı orta harfe icra ederek; ٍدَان ِ ْ َ َّ َ َ ا َ Devşirilme vakti gelmiştir iki“) وCennetin de.” [Rahman 55/54]) ve ُئآت ارِ ا َ َ O’nun sayesindedir o“) و اgemiler de...” [Rahman 55/24]) şeklinde okuyanın kıraatidir.
165. Âyetin Tefsiri
166. Âyetin Tefsiri
etmekteyizdir.” [1344] “Bizden” hiç kimse “yoktur ki, onun belli bir yeri olmasın.” Bu-
rada mevsūf hazfedilip sıfat onun yerine getirilmiştir. Tıpkı şairin,Ben (yaptığını) açıktan yapan (dobra) biriyim; tepeleri süratle aşmayı bilirim (zor işler benden sorulur)!Sarığı sardığım2 vakit anlarsınız beni(m nasıl bir cengâver olduğumu)!
1 Yani tabaklayan bir “kişi” olduğu için, onun cümledeki karşılığı fe-inneke (“çünkü sen” yani Mu‘âviye)dir; işte mektup (ve’l-kitâbe) nasıl onun aleti mesabesinde ise ve aslolan Mu‘âviye ise, tanrılaştırılan putlar da müşriklerin insanları ayarttıkları birer araçtır; asıl ayartan, müşriklerdir! / ed.
2 “Sarık sarmak” silahını kuşanıp son olarak da miğferini başına almak (gibi). / ed.
ve (başka bir şairin) şu şiirinde olduğu gibi;1
İnsanların en usta atıcılarından olan (bir şahs)ın avuçlarında güzelleşir (yay)! [1345] “Belli bir yer” yani kullukta ve Allah’ın emrine nihaî teslimiyet-
te, kendisine tayin edilmiş, onun ötesine geçemeyeceği bir makam. Nite-kim “Onlardan bazıları belini doğrultmaksızın rükûda, bazıları da başını kaldırmaksızın secdededir.” şeklinde bir rivayet vardır.
[1346] “Şüphesiz, (biz de) sıra sıra diziliyizdir.” Namazda ayaklarımızı -yahut bize emredilecek olanı bekler vaziyette havada kanatlarımızı- hizaya sokarız. Âyetin “Müminler için dua ederek, Arş’ın etrafında sıra sıra kanat-larımızla diziliriz.” şeklinde yorumlandığı da söylenmiştir. Yine söylendiği-ne göre; Müslümanlar ancak bu âyet indikten sonra namazda safa durmuş-lardır. Müslümanların dışında hiçbir millet, namazlarında saf tutmamıştır.
[1347] “Tespih etmekteyizdir.” Yani tenzih etmekteyizdir yahut namaz kılmaktayızdır. İsabetli olan; bu âyet ve öncesindeki “Allah, bunların nite-lendirdiklerinden münezzehtir.” âyetinin meleklerin sözünden sayılmasıdır ki böylece, “Oysa gerçek şu ki; görünmez varlıklar da onların yaka-paça derdest edileceklerini biliyor!” âyetinde onların konu edilmesiyle irtibatlı olacaktır. Bu takdirde anlam şöyle olur: “Oysa melekler Allah Teâlâ’ya nesep ortaklığı konusunda müşriklerin kendilerine iftira ettiklerini bilip buna şahitlik etmiş-ler; sübhânallāh [Allah bundan ne kadar uzak]! diyerek O’nu bundan tenzih ve tak-dis etmişler ve Allah’ın ihlâslı kullarını bundan istisna tutup berî kılmışlardır. İnkârcılara ise şöyle demişlerdir: Siz bu iddianızı doğru sanıyorsanız, bilin ki Allah’ın yarattıklarından herhangi birini O’na karşı ayartmaya ne sizin ne de tanrılarınızın gücü yeter! Ancak, sizin gibi -Allah’ın bir takdir ve iradesi söz konusu olmaksızın- sadece kendi inkârları yüzünden cehennemlik oldukları ilm-i ilâhîde sabit olan kimseler hariç... Allah, [bunların cehennemlik oluşlarını kendi küfürlerine değil de O’nun takdir ve iradesine hamleden cebrî] zalimlerin söyledik-lerinden çok uzaktır, yücedir! O hâlde, biz Allah Teâlâ ile nasıl nesep ortaklı-ğı oluşturabiliriz!? O’nunla nasıl aynı cinste buluşabiliriz!? Biz ancak O’nun huzurunda boyun eğmiş kullarızdır; her birimizin bir itaat makamı vardır ki, O’nun azametine saygımız ve yüceliği karşısındaki mahviyetimizden ötürü hiçbirimiz o makamdan kıl kadar ayrılamayız! Bizler, kulların Rablerine karşı sergilemesi gerektiği gibi O’na kulluk için boyun eğerek, mütevazı vaziyette, tespih ve temcitte bulunarak2 ayak ve kanatlarımızla saf tutarız.”
1 İlkinde raculin (bir adam), ikincisinde ise şahsin (bir şahsın) mevsūfları hazfedilmiştir. / çev.2 O’nu tüm noksanlıklardan uzak bilip, ne şanlı - şerefli olduğunu haykırarak. / ed.
[1348] Bunun Peygamber (s.a.)’in sözünden sayıldığı da söylenmiştir; yani Müslümanlardan her birinin, kıyamet günü kendi ameli miktarınca bilinen bir makamı olacaktır ki o da: “Belki Rabbin seni bir makam-ı mah-muda gönderir.” [İsrâ 17/79] âyetinden iktibastır. Hazret-i Peygamber sonra, Müslümanların amellerini ve namazda saf bağlayanların onlar olduğunu; Allah’ı tanımayanların -O’nun hakkında düşünülmesi mümkün olmayan- yakıştırmalarından O’nu tenzih ve takdis ettiklerini zikretmiştir.
170. Âyetin Tefsiri
lerine Tevrat ve İncil’in indiği “evvelkiler”in kitapları “gibi bir mesaj” kitap “gelmiş olsaydı,” Allah’tan başkasına tabii ki kulluk etmez, onlar gibi yalan-lamaz, muhalefet etmezdik. İşte, onlara mesajlar mesajı ve kitaplar kitabı mu‘cize bir kitap gelmiş; ama onlar bunu inkâr etmişlerdir. Tıpkı “Fakat kendilerine uyarıcı gelince, bu onların sadece nefretle kaçışlarını artırdı!” [Fâtır 35/42] âyetindeki gibi. Ama bu yalanlamalarının akıbetini ve ceza olarak başlarına ne geleceğini “yakında öğrenecekler!”
[1350] [167. âyetteki] ْإن İnne’nin şeddesizi olup, (ن ’nin başındaki) Lâm da [tekit edatı olan إن’i, olumsuzluk edatı olan إن’den] ayırıp belirginleştiren bir edattır. Demek ki bunu ciddi ciddi söylüyorlardı; ama işlerinin önü ile sonu arasındaki farka bakın!..
172. Âyetin Tefsiri
173. Âyetin Tefsiri
lecekler, mutlaka Bizim ordumuzdur!” ifadesi olup, bunlar birden çok kelime oldukları hâlde Allah Teâlâ’nın bunları kelime diye isimlendirmesi, sırf bir tek anlam dâhilinde düzen buldukları için tekil bir kelime hükmünde olma-larındandır. Nitekim (çoğul olarak) kelimâtunâ şeklinde de okunmuştur. Maksat, peygamberlerin dünyada cedelde ve savaş meydanlarında düşman-larını yeneceğini, ahirette de düşmanlarına üstün geleceğini müjdelemektir.
Tıpkı “Oysa sakınanlar Kıyamet günü kesinlikle onların üstünde olacaklar!” [Bakara 2/212] âyetindeki gibi. Peygamberlerin bazı savaş meydanlarında he-zimete uğraması ve başlarından geçen öldürülmeler bağlayıcı değildir; zira galip gelme hem onlar hem de onlardan sonra gelecekler için sonuç itiba-riyledir. Peygamber (s.a.) ve raşit halifelerin hazır bulundukları savaşlar esas alınacak birer örnek ve ibret alınacak birer ders olarak yeterlidir! Hasan-ı Basrî Rahimehullāh’tan rivayet edildiğine göre; hiçbir peygamber herhangi bir savaşta ne mağlup edilmiş ne de öldürülmüştür. Ayrıca, peygamberler, esasen ve ekseriyetle, ilâhî yardıma ve zafere ulaşmışlardır; her ne kadar bazı durumlarda bir nebze sıkıntı ve bulanıklık olsa da- hüküm baskın olana göre verilmiştir. İbn Abbas’tan [v. 68/688] rivayet edildiğine göre; peygamberler dünyada yardım görmeseler bile, ahirette göreceklerdir.1
[1352] İbn Mes‘ûd’un kıraatinde ‘alâ ‘ibâdina (kullarımız hakkında) şeklinde yer almış olup, bunun dayanağı da, ْ (önceden geçti) fiilinin, ْ َّ َ (gerçekleşti) anlamı içermesidir.2
174. Âyetin Tefsiri
175. Âyetin Tefsiri
süresidir. Süddî’den rivayet edildiğine göre; Bedir gününe kadar “onlardan yüz çevir.” Yani onlardan yüz çevir ve eziyetlerini görmezden gel! Bunun; ölüme kadar olduğu da, kıyamet gününe kadar olduğu da söylenmiştir.
[1354] “Onları” ve onlar hakkında verilecek olan esirlik, öldürülme ve ahiretteki azap hükmünü “gözetle!” Onlar da seni ve sana verilecek yardım, destek ve nihaî mükâfat hükmünü yakında görecekler! Bunların vaat edilen ve beklenen durumlarını gözetlemeye dair emirle kastedilen şey, o durumun mutlak surette vuku bulacağını ve onun oluşmasının -sanki Hazret-i Peygam-ber’in gözünün önündeymiş gibi- yakın olduğunu göstermektir. Bunda da Hazret-i Peygamber için bir teselli ve rahatlatma vardır. “Yakında görecekler!” buyurması, daha önce de geçtiği gibi uzağa atma değil, tehdit içindir.
176. Âyetin Tefsiri
177. Âyetin Tefsiri
dıkları halde kulak asmay)anların sabahları çok kötü olur! 1 Eninde sonunda galip gelecekler; nâçiz bedenleri toprak olsa da, din ve mefkûreleri ilel’ebet yaşayacaktır. / ed.2 Genel kıraatteki Lâm’ın yerine ‘alâ, mef‘ûlünü bu harfle alan hakka fiili sebebiyle kullanılmıştır. / ed.
[1355] Müşriklerin, uyarılara rağmen inkâr etmelerinin ardından başları-na inen azap; bir nasihatçinin, kavmini, düşman ordusunun hücumuna karşı uyarmasına rağmen onların bu uyarıyı dikkate almayıp silahlanmamaları ve kendilerini kurtaracak bir iş plânlamamaları sonucu o ordunun bunları kendi kışlalarında ansızın basıp çökertmesi ve yağmayla köklerini kazıması örneği ile [temsilî olarak] sunulmuştur. Araplarda; baskın yapıp yağmalayanların âdeti bunu sabahleyin yapmaları olduğu için “baskın” -başka bir vakitte gerçekleşse bile- sabah diye isimlendirilmiştir. Bu âyetin [üstün] fesahati; sana hissettirdiği haşyet ve o haşyetin tüm benlik ve tabiatına akın edip seni sarması ancak bu âyetin temsil tariki üzere gelmesiyle mümkündür.
[1356] İbn Mes‘ûd fe-bi’se sabâhu… (... sabahları ne fena olmuştu!) şeklinde okumuştur. Fiilin harf-i cer ve mecrura isnat edilmesiyle [yani câr-mecrûrun nâib-i fâ‘il kılınmasıyla] nuzile bi-sâhatihim (yurtları azabın menzili kılınınca...) şeklinde de okunmuştur. Tıpkı; zuhibe bi-Zeydin (Zeyd götü-rüldü.) demen gibi. Yine nuzzile’l-‘azâbu (azap indirildi) takdiri üzere nuz-zile şeklinde de okunmuştur.
[1357] Âyetin mânası; “Uyarılanların sabahı, sabahladıklarında çok kötü oldu!” şeklindedir. ر -çoğul kelimesindeki Lâm, uyarılanları be اlirlemede müphem bırakılmıştır; çünkü sâe ve bi’se fiilleri bunu gerektirir.
[1358] Bu inişin, Peygamber (s.a.)’in Fetih günü Mekke’ye inmesi ol-duğu da söylenmiştir. Enes (r.a.)’dan rivayet edildiğine göre; Peygamber (s.a.) Hayber’e geldiğinde, Hayberliler demir küreklerini yanlarına almış tarlalarına gitmekteydiler. [Onların geldiğini görünce] “İşte Muhammed ve beş bölükten oluşan ordusu!” deyip kalelerine geri döndüler. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber: “Allahu Ekber! Yıkıldı demektir Hayber! Biz bir kav-min yurduna indiğimizde, artık uyarılanların sabahı çok kötü oldu!” de-miştir [Buhārî, “Salât”, 12]
178. Âyetin Tefsiri
179. Âyetin Tefsiri
ancak teselli üstüne teselli ve tehdidin iyice pekiştirilmesi içindir. Bunda [ikinci ayette] bir incelik daha vardır ki o da iki fiil birlikte zikredilip tek bir mef‘ûlün takyîd edilmesidir. Bu şu anlama gelir: Peygamber saymakla bit-meyecek sevinçler, onlar da saymakla bitmeyecek hüzünler göreceklerdir.
[1360] Bunların birisiyle dünya azabının, diğeriyle ise ahiret azabının kastedildiği de söylenmiştir.
181. Âyetin Tefsiri
182. Âyetin Tefsiri
zetin O’na özgü olmasındandır; adeta zi’l-‘izzeti (izzetli) denmektedir. Tıp-kı senin, doğrulukla tanınması sebebiyle birisi için sāhibu sıdkın (doğruluk sahibi) demen gibi. Bununla “Hükümdarlardan veya başkalarından hiçbir kimsenin izzeti yoktur ki, o izzetin [asıl] sahip ve maliki Allah olmasın!” an-lamının kastedilmesi de caizdir. Tıpkı “Dilediğini izzetli kılıyorsun...” [Âl-i İmrân 3/26] âyetindeki gibi.
[1362] Bu sure müşriklerin Allah hakkında söylediklerini, yine onların Allah’ın münezzeh olduğu şeyleri O’na nasıl nispet ettiklerini, peygamber-lerin onlar yüzünden çektiği meşakkatleri ve de peygamberlerin kendilerine yönelik [vadedilmiş] yardıma mazhar olacaklarını ele almaktadır. Allah Teâlâ bu sûreyi, tüm bahsi geçen hususları bir araya getirir şekilde; müşriklerin yakıştırmalarından Zât’ını tenzih ve peygamberlere de selâm ile noktalamıştır.
[1363] O müminler için takdir ettiği güzel akıbetlere binaen “Ham-dolsun Âlemlerin Rabbi Allah’a!” Burada amaç, bunu söylemeleri, buna ara vermemeleri gerektiğini ve Kur’ân-ı Kerim’in içeriğinden ve ona yer-leştirilmiş derin mânalardan gafil kalmamalarını müminlere öğretmektir. Hazret-i Ali Radıya’llāhu Anh’ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: Kim kıya-met günü sevabı tam ölçekle almak istiyorsa, oturduğu yerden kalktığında son sözü şu olsun: ِ َّ ِ ُ ْ َ ْ َ وَا ِ َ ْ ُ ْ َ ا َ مٌ َ نَ وَ ُ ِ َ א َّ َ ةِ َّ ِ ْ ِّכَ رَبِّ ا אنَ رَ َ ْ ُ َ ِ َ א َ ْ -Senin o izzetin gerçek sahibi olan Rabbin, bunların yakıştırdık) رَبِّ اlarından münezzehtir. Selâm olsun O’nun peygamberlerine! Hamdolsun Âlemlerin Rabbi Allah’a!)
[1364] Peygamber (s.a.)’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: Her kim ّאت א suresini okursa, kendisine bütün cin ve şeytanlar sayısınca on sevap واverilir; inatçı şeytanlar ondan uzaklaşır; şirkten kurtulur ve iki yazıcı meleği Kıyamet günü onun, peygamberlere inanmış biri olduğuna şahitlik ederler.