İbn Kesîr'i Tefsiri

Sâffât Sûresi — İbn Kesîr'i Tefsiri

(Mekke'de nazil olmuştur.)

Rahman ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.

5. Âyetin Tefsiri

Süfyân es-Sevrî'nin A'meş kanalıyla... Abdullah İbn Mes'ûd (r.a.) dan rivayetine göre; o, şöyle söylemiş: Saf bağlayıp duranlar; melek­lerdir. Haykırıp sürenler meleklerdir. Zikir okumakta olanlar da meteklerdir. İbn Abbâs, Mesrûk, Saîd İbn Cübeyr, îkrime, Mücâhid, Süd­dî, Katâde ve Rebî' İbn Enes de böyle söylemiştir. Katâde der ki: Me­lekler gökte saflar halindedirler. Müslim der ki: Bize Ebu Bekr İbn Ebu Şeybe'nin... Huzeyfe (İbn el-Yemân)den rivayetine göre Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuş: Üç şeyle insanlardan üstün kılındık: Bizim saf­larımız meleklerin safları gibi kılındı. Yeryüzü bütünüyle bizim için mescid kılındı. Yeryüzünün toprağı su bulamadığımız zamanda bizim İçin temizleyici kılındı. Yine Müslim'in ve Ebu Dâvûd, Neseî ve İbn Mâce'nin A'meş kanalıyla... Câbir İbn Semûre'den rivayetine göre Al­lah Rasûlü (s.a.): Rablan katında meleklerin saf tuttukları gibi saf tutmaz mısınız? buyurmuştu. Biz: Melekler, Rablan katında nasıl saf tutarlar? diye sorduk da şöyle buyurdu: Ön safları tamamlarlar ve saf­ta sıkışık halde dururlar. Süddî ve bir başkası «Haykırıp sürenlere» âyetinin anlamının şöyle olduğunu söylerler: Onlar bulutları sürerler. Rebî' İbn Enes de âyeti şöyle anlıyor: Kur'ân'da Allah'ın men'ettiklerini men'edenlere. Mâlik de bunu Zeyd İbn Eslem'den rivayet etmiştir. ((Zi­kir okumakta olanlara...» âyetini Süddî şöyle anlıyor: Melekler Allah katından kitabı ve Kur'ân'ı insanlara getirirler.. Bu Allah Teâlâ'nm: «Kötülüğü önlemek veya uyarmak için vahiy getiren meleklere andol-sun ki, ey insanlar, size söz verilen kıyamet şüphesiz kopacaktır.» (Mür-selât, 6-7) âyeti gibidir.

«Ki, sizin ilâhınız muhakkak ki bir tektir.» âyetinde Allah'tan baş­ka ilâh olmadığına yemîn edilmektedir. «Göklerin, yerin ve ikisinin ara­sında bulunan (yaratık) lann Rabbıdır. Ve doğuların da Rabbıdır.» Do­ğudan görünüp batıdan batan seyyarelerle sabit yıldızları buyruğu al­tına almasıyla yaratıklarda tasarruf sahibi olan yegâne mâlik O'dur. Burada sâdece doğular zikredilerek batılar anılmamaktadır. Zîrâ doğu­lar zâten ona da delâlet etmektedir. Şu âyet-i kerîme'lerde ise doğular ve batılar ayrı ayrı zikredilip tasrîh edilmektedir: «Doğulann ve batı­ların Rabbına yemîn ederim ki, onların yerine daha iyilerini getirmeye gücümüz yetef. (Meâric, 40), «O, iki doğunun Rabbı, iki batının Rabbı­dır.» (Rahman, 17). Burada iki doğu ve iki batı ile kışın ve yazın güneş ve ayın doğduğu ve battığı yerler kasdedilmektedir.

Bu bölümü tek başına aç →

9. Âyetin Tefsiri

9 — Kovularak. Ve onlar için sürekli bir azâb vardır.
Bu bölümü tek başına aç →

10. Âyetin Tefsiri

geçen yakıcı bir alev ta'kîb eder.

Allah Teâlâ, dünya göğünü ona bakacak yeryüzü halkı için yıldız­larla süslediğini haber verir. Sabit ve gezegen yıldızların ışığı, şeffaf olan gök kütlesini delerek yeryüzü halkına ışık verir. Nitekim başka âyet-i kerîmelerde şöyle buyrulur: «Andolsun ki yakın göğü kandillerle donattık, onlarla şeytânların taşlanmasını sağladık ve şeytânlara çılgın alev azabını hazırladık.» (Mülk, 5), «Andolsun ki Biz, gökte burçlar yaptık ve onları bakanlar için donattık. Ve onları kovulmuş her şey­tândan koruduk. Ancak kulak hırsızlığı yapan olursa; apaçık görülen bir ateş onu kovalar.» (Hicr, 16-18).

Burada da şöyle buyrulmakta: Ve onu inâdçı her haddi aşan şey­tândan koruduk. O kulak hırsızlığı yapmak istediği zaman hemen deli­ci bir alev gelerek yakıverir. Onlar Mele-i A'lâ'yı dinleyemezler. Gökler­de bulunan melekler Allah Teâlâ'nm buyurmuş olduğu şerîât ve kaderi üzerinde konuştukları zaman onlar meleklere ve Mele-i A'lâ'ya ulaşa-masın diye hemen delip geçen bir alev onları ta'kîb eder. Nitekim bu konudaki hadîsleri biz daha önce «Onun katında, kendisine izin verdi­ğinden başkası şefaat edemez. Nihayet kalblerindeki korku giderilince: Rabbmız ne dedi? dediler. Hakkı dediler. Ve O Aliyy'dir, Kebîrdir.» (Sebe', 23) âyetinin tefsirinde verip açıklamıştık. Bu sebepledir ki şöyle buyurur: Göğe girmek istedikleri her bir yönden kovulup atılırlar ve ora­ya ulaşmaktan engellenirler. Âhiret yurdunda onlar için sürekli, devamlı ve acıtıcı bir azâb vardır. Başka bir âyet-i kerîme'de de şöyle buyrulur: «Andolsun ki, yakın göğü kandillerle donattık, onlarla şeytânların taş­lanmasını sağladık ve şeytânlara çılgın alev hazırladık.» (Mülk, 5).

«Ancak çalıp çırpan olursa; onu da hemen delip geçen yakıcı bir alev ta'kîb eder.» İçlerinden bir şeytân gökten işitmiş olduğu bir sözü, bir kelimeyi kapar da altında olan birine atar, o da kendi altında bulu­nan bir başkasına verir. Bazan olur ki kapmış olduğu kelimeyi .bir alt-takine iletmezden önce alev kendisine yetişir. Bazan da Allah'ın tak­diri ile delip geçici bir alev kendisine yetişip yakmazdan önce kapmış olduğu kelimeyi bir alttakine atar da bir altında bulunan onu kâhine ulaştırır. Nitekim bir hadîste bu beyân edilmişti. Bu sebepledir ki bura­da Allah Teâlâ: «Ancak çalıp çırpan olursa; onu da hemen gelip geçen yakıcı bir alev ta'kîb eder.» buyurmuştur. İbn Cerîr der ki: Bize Ebu Küreyb'in... İbn Abbâs'tan rivayetinde o, şöyle demiş: Şeytânların gök­te oturma yerleri vardı ve onlar vahyi dinlerlerdi. Yıldızlar akmaz, şey­tânlar da taşlanmazlardı. Vahyi işittikleri zaman yeryüzüne indiler bir kelimeye dokuz kelime daha kattılar. Allah Rasûlü (s.a.) peygamber olarak gönderildiği zaman şeytân gökteki bulunduğu yere konduğunda delip geçici bir alev gelip hedefini şaşmayarak onu yakmaya başladı. Bunu tblîs'e şikâyet ettiler de: Şüphesiz bu yeni ortaya çıkan bir durum yüzündendir deyip ordularını yaydı. Bir de baktılar ki Allah Rasûlü (s.a.) Batn-ı Nahle'de dikilmiş namaz kılıyor. Dönüp İblîs'e bunu ha­ber verdiler de: İşte meydana gelen olay budur, dedi. Bu anlamdaki hadîsler ile haberler Allah Teâlâ'nın cinnlerden haber vermiş olduğu «Doğrusu biz göğü yokladık; onu sert bekçiler ve kayan ateşlerle dol­durulmuş bulduk. Doğrusu biz, göğün dinleyebileceğimiz bir yerinde oturduk; ama şimdi kim dinleyecek olursa, kendisini gözleyen bir ateş buluyor. Yeryüzünde olanlara kötülük mü murâd edildi, yahut Rabları onlara bir iyilik mi dilemiştir, doğrusu biz bilemeyiz.» (Cinn, 8-10) âyeti sırasında gelecektir.

Bu bölümü tek başına aç →

19. Âyetin Tefsiri

Allah Teâlâ burada buyurur ki: «Şu yeniden diriltilmeyi inkâr eden­lere sor: Yaratış bakımından onlar mı yoksa göklerle yer ve onların ara­sında bulunan melekler, şeytânlar ve büyük yaratıklar mı daha zordur? İbn Mes'ûd, âyeti: Yoksa Bizim saymış olduklarımız mı? anlamına gele­cek şekilde okumuştur ki, onlar bu yaratıkların yaratış bakımından ken­dilerinden daha zor olduğunu ikrar etmektedirler. Madem ki durum böy­ledir o halde inkar ettiklerinden daha büyük olanını müşahede edip du­rurken niçin yeniden diriltilmeyi inkâr ediyorlar?» Nitekim başka bir ayel-i kerîme'de şöyle buyrulur: «Göklerin ve yerin yaratılması, insan­ların yaratılmasından daha büyük bir şeydir. Fakat insanların çoğu bilmezler.» (Ğâfir, 57).

Allah Teâlâ, onların zayıf bir şeyden yaratıldıklarını beyânla: «Doğ­rusu Biz onları cıvık bir çamurdan yarattık.» buyurur. Mücâhid, Saîd İbn Cübeyr ve Dahhâk bu çamurun, birbirine yapışan iyi çamur oldu­ğunu söyler. İbn Abbâs ve İkrime bu çamuru yapışkanlıkla nitelerken Katâde ele yapışan bir çamur olduğunu belirtir.

«Hayır sen, şaşırıp kaldın, onlarsa alay edip duruyorlar.» Ey Muham-med, sen şu yeniden diriltilmeyi inkâr edenlerin yalanlamalarına şaşmak­tasın. Şüphesiz sen Allah Teâlânın haber vermekte olduğu cisimlerin yok oluşundan sonra tekrar diriltilmesi durumunu kesin olarak bilmekte ve doğrulamaktasın. Onlar ise senin tersine bir haldedirler. Yalanlamala­rının şiddetindendir M onlar bu hususta kendilerine söylediklerinle alay etmektedirler. Katâde der ki: Muhammed (s.a.) âdemoğullarınm dalâ­lette olanlarının alay etmelerine şaşmaktadır.

«(Buna açıkça delâlet eden) bir âyet gördüklerinde, onu eğlenceye alırlar.» Mücâhid ve Katâde burada: Alay ederler, açıklamasını getirir.

«Ve derler ki: Bu; (Senin getirmiş olduğun şey) apaçık bir bü­yü (den başka bir şey değil) dür. Öldüğümüzde, toprak ve kemik olduğu­muzda mı, biz mi, diriltileceğiz? Veya önceki babalarımız mı?» Onlar bunu uzak görerek yalanlamaktadırlar. «De ki: Evet, hem de hor ve hâkîr olarak.» Ey Muhammed onlara «de ki: Evet, (şüphesiz siz toprak ve kemik olduktan sonra kıyamet günü yeniden diriltileceksiniz.) Hem de (Allah'ın yüce kudreti altında) hor ve hakîr olarak.» Nitekim başka âyet-i kerîme'lerde Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: «Sûr'a üfü-rüleceği gün; Allah'ın dilediklerinden başka göklerde olanlar da, yerde olanlar da gelirler.» (Nemi, 87), «Rabbınız: Bana kulluk edin ki size karşılığını vereyim. Bana kulluk etmeyi büyüklüklerine yediremeyen­ler alçalmış olarak cehenneme gireceklerdir, buyurmuştur.» (öâfir, 60).

«O, sâdece bir tek çığlıktır ki onların birdenbire gözleri açılıvere-cektir.» Bu, ancak Allah Teâlâ'nın bir tek emridir. Yeryüzünden çık­maları için onları bir tek davetle çağıracaktır. Bir de bakarsınız ki onlar Allah'ın huzurunda kıyamet gününün korkunç durumlarına bakakal-mışlardır.

Bu bölümü tek başına aç →

26. Âyetin Tefsiri

Allah Teâlâ, kâfirlerin kıyamet gününde kendi kendilerini ayıpla­yıp suçlayacaklarını, dünya yurdunda iken nefislerine zulmetmiş ol­duklarını itiraf edeceklerini haber veriyor. Onlar kıyamet gününün korkularını gözleri ile gördükleri zaman pişmanlığın kendilerine fayda vermeyeceği bir yerde bütün bütüne pişman olacaklar ve: «Vay bize bu; din günüdür.» diyecekler. Melekler ve inananlar da onlara: «Bu, ayırd etme günüdür ki siz, onu yalanlamıştınız.» diyecekler. Bu söz onlara bir suçlama, azarlama ve ayıplama olarak söylenecektir. Allah Teâlâ meleklere, haşrolundukları o yerde kâfirleri inananlardan ayırmalarını emredecektir. Bu sebepledir ki Allah Teâlâ: «Zulmetmiş olanları ve on­ların eşlerini toplayın.» buyurmuştur. Nu'mân İbn Beşîr (r.a.) burada onların eşleri ile benzerlerinin kasdedildiğini söyler. İbn Abbâs, Saîd İbn Cübeyr, İkrime, Mücâhid, Süddî, Ebu Salih, Ebu Âliye ve Zeyd İbn Eşlem de böyle söylemiştir. Süfyân es-Sevrî'nin Semmâk kanalıyla... Ömer İbn Hattâb (r.a.) dan rivayetine göre o, «Zulmetmiş olanları ve onların eşlerini toplayınız.» âyetinde onların eşleri ile kardeşlerinin kasdedildiğini söylemiştir. Şerîk'in Semmâk'den, onun da Nu'mân'dan rivayetine göre o, Hz. Ömer (r.a.)i şöyle derken işitmiş:' «Zulmetmiş olanları ve onların eşlerini toplayınız.» Yani onların benzerlerini topla­yınız. Faiz yiyenler faiz yiyenlerle beraber, zina edenler zina edenlerle birlikte, içki içenler de içki içenlerle beraber gelecektir. Husayf in Mik-sem'den, onun da İbn Abbâs'tan rivayetine göre, burada onların eşleri ile kadınları kasdedilmektedir. Bu, garîb bir açıklama olup İbn Abbâs'­tan rivayetlerin ma'rûf olanı birinci görüştür. Nitekim Mücâhid ve Saîd İbn Cübeyr'in İbn Abbâs'tan rivayetlerine göre burada eşlerinden mak-sad onların benzerleri, yakın arkadaşlarıdır.

«Onların (Allah'tan başka ibâdet ettikleri) taptıklarını (putları ve Allah'a koştukları denkleri) da.» İşte bunlar da onlarla beraber on­ların yerlerinde toplanacaktır.

«Ve onları cehennem yoluna götürün, (iletin).» Başka bir âyet-i kerîme'de ise şöyle buyrulur: «Allah, kimi hidâyete erdirirse o, hidâ­yete ermiştir. Kimi de delâlete düşürürse; O'ndan başka onlar için dostlar bulamazsın. Biz, onları kıyamet günü körler, dilsizler ve sağır­lar olarak yüz üstü hasredeceğiz. Yurdları cehennemdir. O ne zaman sönmeye yüz tutsa, hemen alevini artırırız.» (İsrâ, 97).

«Durdurun onları; çünkü onlar sorumludurlar.» Onları durdurun ki dünya yurdunda onlardan sâdır olmuş amel ve sözlerinden sorulsun­lar. Dahhâk'ın İbn Abbâs'tan rivayetine göre o, âyeti şöyle anlamıştır: Onları hapsediniz, şüphesiz onlar hesaba çekileceklerdir. İbn Ebu Hâ-tim'in babası kanalıyla... Enes İbn Mâlik'den rivayetine göre Allah Ra-sûlü (s.a.): Herhangi bir şeye duâ etmiş olan kim olursa olsun kıya­met gününe kadar onunla beraber durdurulacak, asla onu terk edip ondan ayrılmayacaktır. Bir adam başka bir adama duâ etmiş bile olsa, buyurmuş sonra da: «Durdurun onları; çünkü onlar sorumludurlar.» âyetini okumuştur. Tirmizî de hadîsi Leys İbn Ebu Süleym kanalıyla... Enes'ten merfû' olarak rivayet etmiştir. Abdullah İbn Mübarek der ki: Osman İbn Zâide'nin şöyle dediğini işittim: Kişiye sorulacakların ilki, arkadaşlarıdır. Sonra onlara bir azarlama ve suçlama olarak: «(Siz birbirinizle yardımlaşan bir güruh olduğunuzu sanmıştınız.) Size ne oldu ki birbirinizle yardımlaşmıyorsunuz? Hayır, onlar bugün, teslim olmuşlardır.» Allah'ın emrine boyun eğmişlerdir. Asla ona mu­halefet edemeyecek ve ondan ayrılıp sapamayacaklardır.

Bu bölümü tek başına aç →

37. Âyetin Tefsiri

Allah Teâlâ kâfirlerin kıyamet arsalarında birbirlerini suçlayacak­larım haber verir. Nitekim onlar cehennemin en alt derecelerinde de birbirleri ile hasımlaşacaklardır. «Ateşin içinde birbirleriyle tartışırlar­ken güçsüzler, büyüklük taslayanlara: Doğrusu biz size uymuştuk. Şimdi ateşin bir parçasını olsun bizden savabilir misiniz? derler. Bü­yüklük taslayanlar: Doğrusu hepimiz onun içindeyiz. Allah kullar ara­sında şüphesiz hüküm vermiştir, derler.» (Gâfir, 47-48), «Küfretmiş olanlar dediler ki: Biz kesin olarak ne bu Kur'ân'a ne de ondan önce­kine inanırız. Bir görseydin, hani zâlimler Rablarının huzurunda di­kilmişler, bir kısmı bir kısmına söz atıyordu. Güçsüz sayılanlar büyük­lük taslayanlara diyorlardı ki: Siz olmasaydınız, biz muhakkak ina­nanlar olurduk. Büyüklük taslayanlar da güçsüz sayılanlara dediler ki: Size hidâyet geldikten sonra biz mi sizi ondan alıkoyduk? Bilakis siz, suçlular idiniz. Güçsüz sayılanlar da, büyüklük taslayanlara dedi­ler ki: Hayır, gece ve gündüzün (işiniz) hilekârlıktı. Hani siz, bizim Allah'a küfretmemizi ve O'na eşler koşmamızı emrediyordunuz. Azabı gördüklerinde ettiklerine içleri yandı. Ve küfretmiş olanların boyun­larına demir halkalar vurduk. Yapmakta olduklarından başkasıyla mı, cezalandırılacaklardı?» (Sebe\ 31-33). Aynı şekilde burada da onlara şöyle diyeceklerdir: «Doğrusu siz, bize sağdan gelirdiniz.» Dahhâk'm İbn Abbâs'tan rivayetine göre onlar şöyle diyeceklerdir: Siz elinizdeki kuvvetle bizi baskı altına alıp mağlûb etmekteydiniz. Çünkü biz zelîl kimseler ,siz ise izzet ve güç kuvvet sahipleriydiniz. Mücâhid, buradaki «sağ» ile hakkın kasdedildiğini söyler. Yani bu sözü kâfirler şeytânlara söyleyeceklerdir. Katâde der ki: İnsanlar cinlere: Şüphesiz siz bize sağdan gelirdiniz diyeceklerdir. Katâde onların şöyle demek is­tediklerini söyler: Siz bize, hayır yönünden gelirdiniz de bizi ondan alıkordunuz ve yavaşlatırdınız. Süddî der ki: Siz bize hak ve gerçek yönünden gelirdiniz, bize bâtılı süslerdiniz ve bizi haktan çevirirdiniz. «Doğrusu siz, bize sağdan gelirdiniz.» âyeti hakkında Hasan (el-Basrî) der ki: Evet, Allah'a yenıîn ederim ki ö, yapmak istediği her bir hayır sırasında ona gelerek yapacağı bu hayırdan engelleyip alıkoyardı. İbn Zeyd, buranın anlamını şöyle veriyor: Siz, bizimle hayır arasına girip bizi İslâm'dan, îmândan, emrolunmuş olduğumuz hayrı işlemekten alı-koyardınız. Yezîd er-Reşk der ki: Doğrusu siz bize «Lâ İlahe İllallah» tarafından gelirdiniz. Husayf ise onların bu sözleri ile: Doğrusu siz, bize sağ taraflarımızdan gelirdiniz, demek istediklerini söyler. İkrime «Doğ­rusu siz, bize sağdan gelirdiniz.» âyetini şöyle anlıyor: Doğrusu siz bize, sizden emîn olduğumuz tarafımızdan gelirdiniz.

«Onlar da derler ki: Hayır, zâten siz îmân edenler olmamıştınız.» Cinn ve insanlardan elebaşıları kendilerine tâbi olanlara derler ki; İş sizin zannetiğiniz gibi değildir. Aksine sizin kalbleriniz zâten îmânı inkâr eden, küfrü ve isyanı kabul eden kalblerdi. «Bizim sizin üstünüzde bir hâkimiyetimiz, (sizi çağırdığımızın sıhhatma delâlet edecek bir hüccetimiz) de yoktu. Aksine siz, azgınlar topluluğu oldunuz.» Sizde azgınlık ve hakkı tecâvüz durumu vardı ki bu sebeple bize icabet et­tiniz ve peygamberlerin size, getirdiklerinin sıhhatına hüccetler, de­liller uydurarak koydukları gerçeği terkettiniz de onlara muhalefet et­tiniz.

«Bunun için Rabbımızın sözü, üzerimize hak oldu. Doğrusu biz tadacak olanlarız.» Büyükler (elebaşıları) zayıf sayılanlara şöyle diye­cekler: Şüphesiz bizim hakkımızda Allah'ın kelimesi hak olmuştur. Muhakkak biz, kıyamet günü azabı tadacak olan mutsuzlardanız. «Sizi azdırdık, (sapıklığa çağırdık); Çünkü biz de azgınlardan olmuş­tuk.» Sizi içinde bulunduğumuz duruma çağırdık ve siz de bize icabet ettiniz. Allah Teâlâ da buyurur ki: «Artık o gün onlar, muhakkak ki (cehennemdeki) azâbda ortaktırlar. (Hepsi durumuna göre azâb gö­rür.) Biz suçlulara muhakkak ki böyle yaparız. Çünkü onlara; (dünya yurdunda iken) Allah'tan başka ilâh yoktur, denildiğinde, büyüklene-rek inananların bu kelimeyi söyledikleri gibi söylemezlerdi.» İbn Ebu Hatim der ki: Bize İbn Vehb'in kardeşi Ebu Ubeydullah'm... Ebu Hü-reyre (r.a.)den rivayetine göre Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuş­tur: Allah'tan başka ilâh yoktur, deyinceye kadar insanlarla savaş­makla emrolundum. Kim «Allah'tan başka ilâh yoktur» derse; malını ve canını bir hak karşılığı olanı müstesna olmak üzere benden koru­muştur. Hesabı ise Allah'a aittir. Allah Teâlâ kitabında —büyüklenen bir kavmi de andı— âyet indirip şöyle buyurdu: «Çünkü onlara; Allah'­tan başka ilâh yoktur, denildiğinde, büyüklük taslarlardı.» Yine İbn Ebu Hâtim'in babası kanalıyla... Ebu'l-Alâ'dan rivayetine göre o, şöyle demiştir: Kıyamet günü yahûdîler getirilip onlara: Neye ibâdet et­mekteydiniz? diye sorulur. Onlar: Allah'a ve Üzeyr'e, derler. Onlara: Sola ayrılın, denilir. Sonra Hıristiyanlar getirilip onlara: Neye ibâdet etmekteydiniz £ diye sorulur. Onlar: Allah'a ve Mesih'e ibâdet etmek­teydik, derler. Onlara: Sola ayrılın, denilir ve müşrikler getirilerek kendilerine: Allah'tan başka ilâh yoktur, denilir. Onlar (bu sözü söy­lemekten) büyüklenirler. Sonra onlara: Allah'tan başka ilâh yoktur, denilir, yine büyüklenirler. Sonra kendilerine tekrar: Allah'tan başka ilâh yoktur, denilir de büyüklenirler. Onlara: Sola ayrılın, denilir. Ebu Nadre der ki: Onlar, bir kuştan daha sür'atli olarak ayrılıp giderler. Ebu'1-Alâ şöyle devam ediyor: Sonra Müslümanlar getirilip kendileri­ne: Neye ibâdet etmekteydiniz? diye sorulur. Onlar: Allah'a ibâdet et­mekteydik, derler. Onlara: Gördüğünüz takdirde O'nu bilir misiniz? denilir de onlar; evet, derler. Kendilerine: O'nu görmediğiniz halde na­sıl tanırsınız? diye sorulur, onlar: Biz O'nun bir benzeri, dengi olmadığını biliyoruz, derler. Allah Teâlâ zâtını onlara tanıtıp bildirir ve inananları kurtarır.

«Ve derlerdi ki: Deli bir şâir için mi biz (atalarımızın ilâhlarına) tapınmayı terkedeceğiz?» Bu sözleri ile Allah Rasûlü (s.a.)nü kasdet-mektedirler. Allah Teâlâ da onları red makamında ve yalanlama ka­bilinden şöyle buyurur: «Hayır, O (haberleri ve istekleriyle Allah'ın şe­riatını gerçeği) getirmiş ve peygamberleri tasdik etmişti.» Peygamber­lerin Allah Teâlâ'mn güzel sıfatlarına ve dosdoğru yollarına dâir ha­ber vermiş olduklarında peygamberlerini doğrulamış ve onların haber verdikleri gibi şeriat ve emirlerinde Allah'tan haber vermiştir. «Ey Mu-hammed, senin için söylenenler, senden önceki peygamberler için de söylenmişti. Doğrusu Rabbın hem bağışlayan ve hem de can yakıcı azâb verendir.» (Fussilet, 43).

Bu bölümü tek başına aç →

49. Âyetin Tefsiri

Allah Teâlâ insanlara hitaben: «Şüphesiz ki siz, elîm azabı tada­caksınız. Ve yapmış olduğunuzdan başkasıyla cezalandırılmayacaksı­nız.» buyurup sonra da bundan ihlâslı kullarını istisna etmiştir. Nite­kim şu âyet-i kerîme'lerde de durum böyledir: «İkindi vaktine andol-sun ki insan hiç şüphesiz hüsran içindedir. Ancak îmân edip yararlı iş işleyenler bir de birbirine hakkı tavsiye, sabrı tavsiye edenler bunun dışındadır.» (Asr, 1-3). «Biz insanı en güzel şekilde yarattık, sonra onu aşağıların en aşağısı kıldık.» (Tîn, 4-6), «Sizden oraya gitmeyecek hiç kimse yoktur. Bu Rabbının yapmayı üzerine aldığı kesin bir hüküm­dür. Sonra Biz takvaya erenleri kurtaracağız. Zâlimleri de orada diz üstü çökmüş olarak bırakacağız.» (Meryem, 71-72), «Her nefis kazan­dığı şey mukabilinde bir rehindir. Ancak sağcılar (defteri sağdan veri­lenler) böyle değildir.» (Müddessir, 38, 39). Bu sebepledir ki burada da: «Ancak Allah'ın ihlâsa erdirilmiş kulları müstesna.» buyurmuş olup onlar elîm azabı tadacak değillerdir. Onlar hesâbda zorlanmaya­cak, sıkıntıya sokulmayacak, aksine kötülükleri varsa onların bu kötü­lüklerinden vazgeçilerek bağışlanacaklardır. Onlar bir iyiliklerine kar­şılık on katından yedi yüz katına, Allah'ın dilediği kadar birçok katlara kadar olmak üzere mükâfâtlandırılacaklardır.

Katâde ve Süddî, «İşte onlar için ma'lûm bir rızık vardır.» âye­tinde cennetin kasdedildiğini söylerler. Allah Teâlâ bunu daha sonra şöyle açıklar: «Ve çeşitli meyveler. Onlar ikram edilenlerdir.» Onlara hizmet edilir, refah ve nimet içinde olurlar. «Naîm cennetlerinde, karşı­lıklı tahtlar üzerinde.» Mücâhid der ki: Onlar birbirlerinin enselerine bakmazlar (aksine yüz yüze tahtlar üzerindedirler). İbn Ebu Hâtim'in Yahya İbn Abdek el-Kazvînî kanalıyla... Zeyd İbn Ebu Evfâ'dan riva­yetinde o, şöyle demiş: Allah Rasûlü (s.a.) yanımıza gelip bize şu âyeti okudu: «Karşılıklı tahtlar üzerinde.» Onlar birbirlerine bakarlar. Ha­dis garîbdir.

«Kendilerine kaynaktan doldurulmuş kadehler sunulur, ki bem­beyazdır, içenlere zevk verir. Başağrısı yoktur onda ve sarhoş da et­mez.» Nitekim başka bir âyet-i kerîme'de: «Ölümsüz gençler yanların­da, baş ağnsı ve dönmesi vermeyen bembeyaz bir kaynaktan doldurulmuş kâseler, ibrikler, kadehler ile dolaşırlar.» (Vakıa, 17-19) buyuru-lur ki, Allah Teâlâ âhiret içkilerini; dünya içkilerindeki başağrısı, ka­rın ağrısı, aklı giderme gibi âfetlerden tenzih etmiştir. Burada da şöy­le buyurur: «Kaynaktan doldurulmuş kadehler sunulur.» Kesilmesin­den ve bitmesinden korkmayacakları akan nehirlerden içkiler doldu­rulmuş kadehler sunulur onlara. Zeyd İbn Eslem'den rivayetle Mâlik şöyle diyor: Bembeyaz akan içkiden doldurulmuş kadehler sunulur. Onun rengi parlak ve güzeldir. Yoksa çirkin ve pis görünüşü ile, kır­mızı yahut siyah veya sarı, ya da bulanıklık gibi selime tabiat sahib-lerinin nefret edeceği vasıflarıyla dünya içkileri gibi değildir.

«İçenlere zevk verir.» Tadı da rengi gibi hoştur. Tadının hoşluğu kokusunun da hoşluğuna delâlet eder. Bütünüyle âhiret içkileri dünya içkilerinden farklıdır.

«Başağrısı yoktur onda.» içenlerde karın ağrısı meydana getir­mez. Mücâhid, Katâde ve İbn Zeyd derler ki: Sıvılığının çokluğu sebe­biyle kulunç (peklik de yapan çok sancılı bir karın ağrısı hastalığı) ve benzeri hastalıklara sebep olan dünya içkilerinin te'sîrini göstermez. Âyetteki ( J^iJl ) kelimesi ile burada başağrısmın kasdedildiği de söylenmiştir. Nitekim bu, İbn Abbâs'tan rivayet ediliyor. Katâde ise ke­limeyi, baş ve karın ağrısıyla açıklamıştır. Katâde ve Süddî'den riva­yete göre o (âhiret içkileri) içenlerin akıllarını gidermez. (...) Saîd İbn Cübeyr: Onlarda hoşlanılmayacak herhangi bir şey ve hiç bir eziy-yet yoktur, demiştir. Ancak Mücâhidin bu kelimeyi karın ağrısı ile izahı, sahîh olan bir açıklamadır.

«Ve sarhoş da etmez.» Mücâhid: Onların akıllarını gidermez, der­ken İbn Abbâs, Muhammed İbn Kâ'b, Hasan, Atâ el-Horasânî, Süddî ve başkaları da böyle söylemiştir. İbn Abbâs'tan rivayetle Dahhâk der ki: İçkide dört özellik vardır: Sarhoşluk, başağrısı, kusma ve idrar. Allah Teâlâ cennet içkilerini zikredip onları bu özelliklerden tenzih etmiş­tir. Nitekim Sâffât süresindeki zikri de böyledir.

«Yanlarında el değmemiş, (iffetli) ve bakışlarını yalnız eşlerine çevirmiş, (sâdece eşlerine bakan) iri gözlüler vardır." İbn Abbâs, Mü­câhid, Zeyd İbn Eşlem, Katâde, Süddî ve başkaları, âyeti bizim burada verdiğimiz şekilde açıklamışlardır. Âyetteki kelimesi; güzel gözlüler, anlamınadır. Bu kelimenin, gözleri büyük anlamına geldiği de söylenmiştir ki bu, birinci açıklama ile aynıdır. Yani onlar büyük gözlü­lerdir. Burada onların gözleri, güzellikle ve iffetle nitelenmiştir. Nite­kim Züleyhâ da Hz. Yûsuf'u süsleyerek (kendisini ayıplayan) o kadın­ların karşısına çıkardığında, onu büyük görerek güzelliği ve eşsiz görü­nüşü ile meleklerden bir melek sanmışlardı. İşte o zaman Züleyhâ Hz. Yûsuf hakkında şöyle demişti: «İşte beni, onun için ayıpladığınız bu­dur. Onu kendime râm etmek istedim, ama o iffetinden çekindi. Eğer istediğimi yapmazsa; andolsun ki, zindana atılacak ve zillete uğ­rayanlardan olacaktır.» (Yûsuf, 32). Yani bu güzelliği ile be­raber o, aynı zamanda iffetli, tertemiz ve Allah korkusu ile dopdoludur. Huriler de böyledir. »»Oralarda iyi huylu güzel kadınlar vardır.» (Rah­man, 70). Bu sebepledir ki Allah Teâlâ: «Yanlarında el değmemiş ve bakışlarını yalnız eşlerine çevirmiş iri gözlüler vardır.» buyurmuştur.

«Sanki onlar, saklı bir yumurta gibidirler.» âyetinde onlar en güzel renklerle, bedenlerinin nâzeninliği ile nitelenmiştir. İbn Abbâs (r.a.)tan rivayetle Ali İbn Ebu Talha «Sanki onlar saklı bir yumurta gibidirler.» âyetini; saklı inciler, ile açıklar (..) Hasan ise «Sanki onlar saklı bir yu­murta gibidirler.» âyetine: Korunmuş ve eller ona değmemiş, açıklama­sını getirir. Süddî ise burayı: Yuvasında saklı devekuşu yumurtası ren­gindedir, şeklinde açıklar. Saîd İbn Cübeyr ise «Saklı bir yumurta» ile yumurtanın içinin kasdedildiğini söyler. Ata el-Horasânî der ki: O, yu­murtanın dış kabuğu ile yumurta sarısı arasında olan yumurta akıdır. Süddî «Sanki onlar saklı bir yumurta gibidirler.» âyetinde şöyle buyrul-duğunu söyler: Kabuğu kırılıp çıkarıldığı zamandaki yumurtanın be­yazıdır (akıdır). İbn Cerîr de «saklı» kelimesine dayanarak bu açıkla­mayı tercih etmiştir. O der ki: Yumurtanın dış kabuğuna kuşun kana­dı ve yuva değmektedir. Yumurtanın içinin hilâfına eller onu almak­ta, eller ona dokunmaktadır. En doğrusunu Allah bilir. İbn Cerîr der ki: Bize Ahmed İbn Abdurrahmân İbn Vehb'in... Ümnıü Seleme (r.a.) den rivayetinde o, Allah Rasûlüne: Ey Allah'ın elçisi, bana Allah Teâlâ'-nın «Sanki onlar saklı bir yumurta gibidirler.» âyetini haber ver, de­miş de Allah Rasûlü şöyle buyurmuş: Onların inceliği, senin görmüş ol­duğun yumurtanın dış kabuğunun hemen altındaki yumurta zarının inceliği gibidir. İbn Ebu Hâtim'in, babası kanalıyla... Enes (r.a.)ten ri­vayetine göre Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuş: İnsanlar yeniden di-riltildikleri zaman yerden ilk çıkan insan ben olacağım. Onlar Allah'ın huzuruna toplu halde gittikleri zaman sözcüleri ben olacağım. Onlar üzüldükleri zamanda müjdeleyicileri, hapsolundukları zamanda şefaat-çılan yine benim. Livâü'1-Hamd o günde benim elimdedir. Rabbıma karşı âdemoğullarımn en şereflisi benim yine de övünmem. Saklı deve­kuşu yumurtası renginde —veya saklı inciler buyurmuştur— bin hiz­metçi bana hizmet edecektir.

Bu bölümü tek başına aç →

61. Âyetin Tefsiri

Allah Teâlâ burada cennet ehlinden haber veriyor ki onlar birbir­lerine gelip birbirlerinin durumunu, dünyada ne halde olduklarını, ora­da nelere katlandıklarım soruşturacaklardır. İçeceklerinin başında, sohbet toplantılarındaki bir araya gelmelerinde konuşacakları sözler bunlardır. Onlar tahtlar üzerinde oturmuş, önlerinde hizmetçiler yiye­cek ,içecek, giyecek ve hiç bir gözün görmediği, hiç bir kulağın işitme­diği ,hiç bir beşer kalbine gelmeyecek en büyük hayırları koşarak onlara getireceklerdir. «İçlerinden bir sözcü der ki: Benim bir dostum vardı.» Mücâhid buradaki dost ile şeytânın kasdedildiğini söylerken, İbn Ab-bâs'tan rivayetle Avfî şöyle diyor: O (âyette zikredilen dost) müşrik bi­risidir ki dünyada onun îmân ehlinden bir arkadaşı vardı. Mücâhid ile îbn Abbâs'ın sözleri arasında bir zıdlık söz konusu değildir. Zîrâ şeytân, cinlerden olup gönüllere vesvese verir. İnsanlardan olanı ise kulakların işiteceği sözler söyler. Her ikisi de mü'minlere düşmandırlar. Allah Te-âlâ: «İşte böylece Biz, her peygambere insan ve cin şeytânlarım düşman yaptık. Onlardan kimi kimini aldatmak için câzib sözler fısıldarlar. Eğer Rabbm dileseydi; bunu yapamazlardı. Öyleyse onları iftiraları ile başbaşa bırak.» (En'âm, 112) buyurur ki, o ikisinden her biri de ves­vese vericidir. Nitekim Allah Teâlâ başka bir yerde: «İnsanların gönül­lerine vesvese veren o sinsi vesvesecinin şerrinden insanların Tanrısı, insanların Hükümrânı ve insanların Rabbı olan Allah'a sığınırım.» (Nâs, 4-6) buyururken bu sebeple burada: «İçlerinden bir sözcü der ki: Benim bir dostum vardı. Derdi ki: Sen de mi (yeniden diriltilmeyi, mahşerde toplanmayı, hesaba çekilmeyi ve cezayı) tasdik edenlerdensin?» buyur­muştur ki bunu bir şaşırtma, yalanlama, uzak görme, küfür ve inad şeklinde söylemektedir. «Öldüğümüz, toprak ve bir yığın kemik oldu­ğumuz zaman mı, biz mi ceza göreceğiz?» Mücâhid ve Süddî, buradaki Kelimesini; hesaba çekileceğiz, şeklinde anlamışlardır. İbn Abbâs ve Muhammed İbn Kâ'b el-Kurazî de: Bize amellerimizin karşılı­ğı mı verilecek? şeklinde anlamışlardır ki, her iki açıklama da doğrudur, «Siz onu bilir misiniz? dedi.» Mü'min kişi, cennet ehlinden olan arkadaş­larına böyle söyler. «Bir bakar ve onu cehennemin ortasında görmüş­tür.» İbn Abbâs, Saîd İbn Cübeyr, Huleyd el-Ansârî, Katâde, Süddî ve Atâ el-Horasânî âyetteki kelimelerini; cehennemin or­tası ile tefsir etmişlerdir. Hasan el-Basrî der ki: Yanıp tutuşan bir kor gibi olan cehennemin ortasmdadır. Katâde şöyle diyor: Bize anlatıldı­ğına göre, o bakıp (cehennemdekilerin) dimağlarının (ateşin şiddetin­den) fokur fokur kaynadığını görecektir. Yine bize anlatıldığına göre Kâ'b el-Ahbâr şöyle demiş: Cennette pencereler vardır ki, cennet ehlin­den birisi istediği zaman ateşteki düşmanına bakar ve onu görerek şük­rü artar.

«Dedi ki: Allah'a andolsun ki az kaldı, beni de mahvedecektin.» Mü'min, kâfire hitaben şöyle diyecektir: «Allah'a andolsun ki (şayet sa­na itaat etmiş olsaydım) az kaldı beni de mahvedecektin. Rabbımın lutfu olmasaydı, ben de oraya götürülenlerden olacaktım.» Şayet üzeri­me Allah'ın fazlı olmamış olsaydı ben de senin olduğun yerde, senin gibi cehennemin ortasında olacaktım, seninle beraber azaba arzoluna-caktım. Fakat Allah Teâlâ bana fazl u rahmeti ile muamele buyurdu, beni îmâna ve O'nu birlemeye eriştirdi. «Göğüslerinde kinden ne varsa söküp atmışızdır. Altlarından ırmaklar akar ve derler ki: Hamdolsun Allah'a ki; bizi hidâyetiyle buna ulaştırdı. Andolsun ki; Rabbımızm peygamberleri hakkı getirmişlerdir. Onlara: Yapmakta olduklarınızdan dolayı mirasçısı kılındığınız cennet işte budur, diye seslenilir.» (A'râf, 43).

«Biz bir daha ölmeyeceğiz değil mi? Ancak ilk ölümümüz müstesna ve azâblandırılmayacağız da.» Mü'min kişi, Allah Teâlâ'mn kendisine bahşetmiş olduğu cennette ebedî kalma ve şeref yurdunda yerleşme ile kendine gıbta ederek bunları söyleyecektir. Orada ne ölüm, ne de azâb yoktur. Bu sebepledir ki: «İşte bu, şüphesiz büyük kurtuluştur.» buyur­muştur. İbn Ebu Hatim der ki: Bize Ebu Abdullah ez-Zahrânî'nin... İkrime'den rivayetine göre İbn Abbâs (r.a.) Allah Teâlâ'nın cennet ehli hakkındaki «Onlara şöyle denir: İşlediklerinizden ötürü afiyetle yeyin, için.» (Tûr, 19), «Onlara denir ki: İşlediklerinize karşılık afiyetle yeyin, için.» (Mürselât, 43). kavilleri hakkında şöyle demiş: Âyetteki kelimesi; onlar orada ölmeyecekler, anlamınadır. İşte o zaman onlar: «Biz bir daha ölmeyeceğiz değil mi? Ancak ilk Ölümümüz müstesna ve azâblandırılmayacağız da.» diyeceklerdir. Hasan el-Basrî der ki: Hiç bir nimetin ölüm tarafından kesilmeyeceğini anladıkları za­man onlar: «Biz bir daha ölmeyeceğiz değil mi? Ancak ilk ölümümüz müstesna ve azâblandırılmayacağız da.» diyecekler, onlara: Hayır, de­nilecek. Bunun üzerine onlar: İşte bu, şüphesiz büyük kurtuluştur.» di­yeceklerdir.

«Çalışanlar bunun için çalışsınlar.» âyeti hakkında Katâde bunun, cennet ehlinin sözlerinden olduğunu söylemiştir. İbn Cerîr ise bunun, Allah Teâlâ'nın kelâmından olduğunu söyleyip şöyle açıklar: Dünyada iken çalışanlar bu nimet ve bu kurtuluş gibisi için, âhirette bunlara kavuşabilmeleri gayesiyle çalışsınlar.

İsrâiloğulları içinde, ortak olan iki kişinin kıssasını anlatırlar ki, bu kıssa bu âyet-i kerîme'nin umûmî hükmü altına girmektedir. Ebu Ca'fer İbn Cerîr der ki: Bana İshâk İbn İbrahim İbn Habîb İbn Şehîd'-in... «Benim bir dostum vardı...» âyeti hakkında Fürât İbn Salebe el-Behrânî'den rivayetine göre o, şöyle anlatmış: İki adam ortaktılar. Se­kiz bin dinarları vardı. Onlardan birisinin bir san'atı vardı, diğerinin ise hiç bir san'atı yoktu. Bunlardan San'at sahibi olan diğerine: Senin herhangi bir san'atm yok; Ben senden ayrılmaktan ve seninle malımızı bölüşmekten başka çâre görmüyorum, deyip aralarında mallarım pay­laştılar ve ayrıldılar. Sonra (bunlardan san'at sahibi olanı) bin dina­ra ölen bir kralın evini satın aldı, arkadaşını çağırıp ona gösterdi ve: Bu evi nasıl görüyorsun? Onu bin dînâr'a satın aldım, dedi. Arkadaşı: Ne kadar güzelmiş, diye cevab verdi. Çıktığı zaman: Allah'ım, doğrusu arkadaşım şu evi bin dînâra satın almış. Ben de Senden cennet evle­rinden bir ev istiyorum, dedi. Bin dînâr tasadduk etti. Allah'ın dilediği kadar kaldıktan sonra san'at sahibi olanı bin dinarla bir kadınla ev­lendi, arkadaşını çağırıp ona yemek yaptı. Arkadaşı gelince: Bin di­nara bir kadınla evlendim, dedi. Arkadaşı: Ne kadar güzel, deyip çık­tıktan sonra: Rabbım, şüphesiz arkadaşım bin dînâr ile bir kadınla evlenmiş. Ben de Senden hurilerden bir kadın dilerim, deyip bin dînâr sadaka dağıttı. Sonra Allah Teâlâ'nın dilediği kadar kaldılar. San'at sahibi olanı iki bin dînâr karşılığında iki bahçe satın alıp arkadaşını davet ederek ona gösterdi ve: Ben şu iki bahçeyi satın aldım, dedi. Ar­kadaşı: Ne kadar güzel, deyip çıktığında: Rabbım, şüphesiz arkada­şım iki bin dînâr karşılığında iki bahçe satın almış. Ben de Senden cennette iki bahçe isterim, deyip iki bin dinarı sadaka olarak dağıttı. Sonra ölüm meleği ikisine de gelip ikisinin ruhlarını kabzetti. Sadaka dağıtanı götürüp hoşuna gideceği bir eve koydu. Bir de baktı ki ne görsün güzelliğinden altında olanları aydınlatan bir kadın var. Sonra melek onu, iki bahçeye ve ancak Allah'ın bildiği şeylere koydu. İşte o zaman o kul: Durumu şöyle şöyle olan bir adama ne kadar yaraşır, dedi de melek: Şüphesiz o adam sensin. Bu ev, bu iki bahçe ve kadın senindir, dedi. O kişi: «Benim bir arkadaşım vardı. Sen de mi peygam­berleri tasdik edenlerdensin? derdi.» dedi de ona: Şüphesiz o cehen­nemdedir, denildi. O kişi: «Siz onu bilir misiniz?» dedi de bakıp onu cehennemin ortasında gördü. İşte o esnada: «Allah'a andolsun ki az kaldı, beni de mahvedecektin. Rabbımın lutfu olmasaydı, ben de oraya götürülenlerden olacaktım.» dedi. (...)

İbn Ebu Hâtim'in Hasan İbn Arafe'den, onun da Ömer İbn Abdur-rahmân el-Ebbâr Ebu Hafs'dan rivayetine göre; o şöyle anlatmış: İs-mâîl, Süddî'ye «İçlerinden bir sözcü der ki: Benim bir dostum vardı. Derdi ki: Sen de mi tasdik edenlerdensin?» âyetini sordum. Bana: Sana bunu hatırlatan nedir? diye sordu. Ben: Biraz önce okudum ve sana sormak istedim, dedim. Şöyle anlattı: İyi ezberle; İsrâiloğulları içinde iki ortak vardı. Birisi mü'min, diğeri kâfir idi. Altı bin dinarı paylaşa­rak ayrıldılar. Onlardan her birine üç bin dînâr düşmüştü. Allah'ın kal­malarını dilediği kadar kaldılar sonra bir araya geldiler (karşılaştılar) de kâfir olanı mü'mine: Malını ne yaptın? Bir şeyler kazandın mı? Onunla ticâret yaptın mı? diye sordu. Mü'min olanı ona: Hayır, peki Sen ne yaptın? diye sordu. Onunla bir arazî, hurmalık, meyvelik ve ne­hirler satın aldım, dedi. Mü'min ona: Gerçekten bunu yaptın mı? diye sordu da, kâfir olanı; evet, dedi. Mü'min kişi dönüp gitti, gece olduğun­da Allah'ın kılmasını dilediği kadar namaz kıldı, namazdan ayrıldığın­da bin dînâr alıp önüne koydu, sonra: Allah'ım, filânca —kâfir olan or­tağını kasdediyordu— bin dînâr ile bir arazî, hurmalık, meyveler ve ne­hirler satın almış. Yarın ölecek ve onları bırakıp gidecek. Allah'ım, şüp­hesiz ben Senden bu bin dînâr ile cennette bir arazî, hurmalık, meyveler ve nehirler satın aldım, dedi, sabahleyin bu bin dînârı yoksullara pay­laştırdı. Sonra Allah'ın kalmalarım dilediği kadar kaldılar, sonra kar­şılaştılar da kâfir olanı mü'mine: Malını ne yaptın? Onunla bir şey ka­zandın mı? Onunla ticâret yaptın mı? diye sordu. Mü'min kişi: Hayır, peki sen ne yaptın? diye sordu. Kâfir olanı: Arazîlerimin işleri ağırlaş­mış, zorlaşmıştı. Bin dînâr ile köleler satın aldım. Arazîmde benim için çalışıyorlar, dedi. Mü'min olanı ona: Gerçekten bunu yaptın mı? diye sordu da, kâfir olanı; evet, dedi. Mü'min dönüp gitti. Gece olduğunda Allah'ın kılmasını dilediği kadar namaz kıldı, namazdan ayrılınca bin dînâr alıp önüne koydu, sonra: Allah'ım, şüphesiz filânca —kâfir olan ortağını kasdediyor— bin dînâr ile dünya kölelerinden köle satın almış. Yarın ölecek ve onları terkedecek veya onlar ölüp kendisini terkedecek-ler. Allah'ım, şüphesiz ben şu bin dînâr ile Senden cennette köleler sa­tın almışımdır, dedi. Sabah olunca da bunu yoksullara paylaştırdı. Son­ra Allah Teâlâ'mn kalmalarını dilediği kadar kaldılar, sonra da karşı­laştılar da kâfir olanı mü'mine: Malını ne yaptın? Onunla bir şey kazan­dın mı? Onunla herhangi bir ticâret yaptın mı? diye sordu. Mü'min: Hayır, ya sen ne yaptın? diye sordu da, kâfir olanı: Bir şey dışında iş­lerim tamâm olmuştu. Filânca kadının kocası ölmüştü, bin dînârı ona mehir olarak verdim, bu mehir hem onu, hem de onun beraberindekile­rin mislini bana getirdi, diye cevâb verdi. Mü'min olanı ona: Bunu yap­tın mı? diye sordu da kâfir olanı: Evet, diye cevab verdi. Mü'min dönüp gitti, gece olunca, Allah'ın kılmasını dilediği kadar namaz kılıp namaz­dan ayrıldığında kalan bin dînârı alıp önüne koydu ve: Allah'ım, filân­ca —kâfir olan ortağını kastediyor— dünya eşlerinden bir eşle evlen­miş. Yarın ölecek de o eşini bırakıp gidecek veya eşi ölecek de onu ter-kedip gidecek. Allah'ım, ben şu bin dînâr ile cennette Senden huriler İstiyorum, deyip sabaha çıktığında o bin dînârı yoksullara bölüştürdü. Böylece mü'minin yanında hiç bir şey kalmamış oldu. Pamuktan bir gömlek, yünden bir elbise giydi, sonra bir ip alıp omuzuna attı, çeşitli işlerde çalışmaya, kuvveti ile bir şeyler kazmaya başladı. Bir adam ona gelip: Ey Allah'ın kulu, bana aylıklı işçi olur musun? Benim hayvan­larıma bakar, onların yemini verir, pisliklerini temizlersin, dedi de o; evet yaparım, deyip ona aylıklı işçi oldu, hayvanlarına bakmaya baş­ladı. Hayvanların sârfibi her sabah gelir, hayvanlarına bakar, onlardan arık ve zayıf olan birini gördüğü zaman işçisinin başından tutup boy­nuna vurarak: Dün gecenin arpasını mı çaldın? derdi. Mü'min bu zor­luğu ve sıkıntıyı görünce: Kâfir olan ortağıma giderim, onun arazisin­de çalışırım bana bir gün bir kuru ekmek verir, eskidiği zaman bana şu iki elbisemin yenisini giydirir, deyip kâfir olan arkadaşına gitti. Ar­kadaşının kapısına vardığında gece olmuştu. Bir de baktı ki göğe yük­selen bir köşk, çevresinde kapıcılar var. Onlara: Şu köşkün sahibinden benim için (içeri girmem için) izin isteyin. Bunu yaptığınız takdirde bu kendisini sevindirecektir, dedi. Onlar kendisine: Git, şayet doğru sözlü isen bir köşecikte uyu. Sabah olduğu zaman karşısına çık, dedi­ler. Mü'min gidip elbisesinin yarısını altına, yarısını üzerine koyup uyudu. Sabah olunca, kâfir olan ortağına gelip kendisini ona sundu. Kâfir olan ortağı binitli olarak çıkıp da onu gördüğünde tanıdı, başında du­rup selâm verdi, onunla musâfaha etti, sonra ona: Maldan benim aldı­ğım kadarını almamış miydin? diye sordu. Mü'min kişi: Evet almıştım, işte benim halim bu. Ya senin halin nicedir? dedi. Kâfir olanı: Malını ne yaptığını bana haber verir misin diye sordu. Mü'min kişi: Bana onu sorma, dedi. Kâfir olan ortağı: Seni buraya getiren nedir? diye sordu da arkadaşı: Senin arazînde çalışmaya geldim. Günden güne bana bir parça ekmek verirsin, eskidikleri zaman şu iki elbiseyi (şu iki elbisenin yerine başka iki elbiseyi) bana giydirirsin, dedi. Kâfir olanı: Hayır yap­mam, fakat sana bundan daha iyi bir şey yapacağım. Ancak malını ne yaptığını bana söylemedikçe benden hiç bir hayır görecek değilsin, dedi. Mü'min olanı: Onü borç verdim, dedi. Kâfir ortağı: Kime? diye sordu da mü'minin cevabı: Vefakâr bir zengine, oldu. Kâfir olanın; kim? sorusuna da: Rabbım olan Allah, diye cevab verdi. Kâfir olan arkadaşı onunla musâfaha eder halde iken elini elinden çekip: «Sen de mi tasdik edenlerdensin? Öldüğümüz, toprak ve bir yığın kemik olduğumuz za­man mı, biz mi ceza göreceğiz?» —Süddî'nin söylediğine göre: Hesaba mı çekileceğiz?— deyip ayrılıp gitti ve onu terketti. Mü'min kişi onun kendisine iltifat etmediğini görünce döndü, bırakıp gitti ve bir süre darlık içinde yaşadı. Kâfir de bir zaman bolluk içinde yaşadı. Kıyamet günü olup ta Allah Teâlâ mü'mini cennete koyduğunda geçerken bir arazî, hurmalık, meyveler ve nehirler gördü ve: Bu kimindir? diye sor­du. Bu senindir, denildi. Sübhânallah, amelimin değeri bunun benze­riyle mükâfâtlandırılmama yetti mi? dedi. Sonra yürümeye devam etti ve sayılamayacak kadar çok köleler gördü. Bunlar kimindir? sorusuna: Bunlar senindir, denildi. Sübhânallah; amelimin değeri şunun gibisiyle mükâfâtlandırılmama yetti mi? dedi. Sonra yürümeye devam etti de, kırmızı yakuttan oyulmuş bir kubbe gördü. İçinde huriler vardı. Bunlar kimindir? diye sordu da: Bunlar senindir, denildi. Sübhânallah, ameli­min fazileti şuhun gibisiyle mükâfâtlandırılmama mı ulaşmış? dedi. Sonra mü'min kişi kâfir olan ortağını hatırlayarak: «Benim bir dostum vardı. Derdi ki: Sen de mi tasdik edendensin? Öldüğümüz, toprak ve bir yığın kemik olduğumuz zaman mı, biz mi ceza göreceğiz? derdi.» dedi. Cennet yücedir, cehennem alçaktır. Allah Teâlâ ona, cehennemliklerin arasından cehennemin ortasındaki arkadaşını gösterdi. Mü'min kişi onu gördüğü zaman tanıyıp: «Allah'a andolsun ki az kaldı, beni de mahve­decektin. Rabbımın lutfu olmasaydı, ben de oraya götürülenlerden ola­caktım. Biz bir daha ölmeyeceğiz değil mi? Ancak ilk ölümümüz müs­tesna ve azâblandırılmayacağız da. İşte bu, şüphesiz büyük kurtuluştur. Çalışanlar bunun gibisi (Allah'ın bana bahşettiklerinin bir benzeri) için çalışsın.» dedi. Mü'min dünyada başından geçen zorlukları hatırlamaya çalıştı da, dünyada iken başına gelen zorlukların kendisine ölümden daha ağır olmadığını gördü.

Bu bölümü tek başına aç →

70. Âyetin Tefsiri

Allah Teâlâ buyurur ki: Cennet nimetleri; oradaki yeme, içme, eş­ler ve başka lezzetler mi ağırlama ve ihsan yönünden daha hayırlıdır, yoksa cehennemdeki zakkum ağacı mı? Bununlı muayyen bir ağacın kasdedilmiş olması muhtemeldir. Bazıları onun, cehennemin her yeri­ne dalları uzanan bir ağaç olduğunu söylemişlerdir. Aynı şekilde cen­netteki evlerden, içinde Tûbâ ağacından bir dal olmayanı yoktur. Âyet­teki zakkum ağacı ile ağaç cinsinin kasdedilmiş olması da mümkün- dür. Cins olarak o ağaçlara zakkum denilmektedir. Nitekim «Tûr-u Sina'da yetişen, yiyenlere yağ ve katık veren bir ağaç da var ettik.» (Mü'minûn, 20) âyetindeki ağaç ile de zeytin ağacı kasdedilmektedir. Ayrıca Allah Teâlâ'nm: «Sonra siz ey sapıklar, yalanlayıcılar, muhak­kak ki zakkum ağacından yiyeceksiniz.» (Vakıa, 51, 52) kavli de bu açıklamayı kuvvetlendirmektedir.

«Doğrusu Biz, onu zâlimler için bir fitne yaptık.» âyetinde Katâde der ki: Zakkum ağacı zikredilip dalâlette olanlar bununla fitneye dü­şürüldü ve: Arkadaşınız size cehennemde (ateşte) bir ağaç olduğunu haber veriyor. Halbuki ateş, ağacı yer bitirir, dediler. Bunun üzerine Allah Teâlâ: «O, cehennemin dibinde çıkan bir ağaçtır. Ateşten bes­lenir ve ondan yaratılmıştır.» âyetini indirdi. Mücâhid der ki: «Doğru­su Biz, onu zâlimler için bir fitne yaptık.» Ebu Cehil —Allah ona la'net etsin— şöyle demişti: Zakkum olsa olsa hurma ve kaymaktan ibarettir ki ben onu yutabilirim. Ben de derim ki: Âyetin anlamı şöyle olmalıdır: Ey Muhammed, Bizim sana zakkum ağacını haber vermiş olmamız an­cak bir deneme içindir ki, sen bununla insanları deneyip imtihan ede­ceksin. Böylece onlardan kimin doğrulayacağı, kimin de yalanlayacağı ortaya çıkacaktır. Nitekim başka bir âyet-i kerıme'de de şöyle buyrulur: «Sana göstermiş olduğumuz rüyayı sâdece insanlar için bir imtihan kıldık. Kur'ân'da la'netlenmiş olan ağacı da. Biz onları korkutuyoruz, ama bu, onlara büyük bir azgınlık vermekten başka bir şeyi artırmı-yor.» (İsrâ, 60).

«O, cehennemin dibinde çıkan bir ağaçtır.» Onun asıl bitme yeri ateştedir. «Tomurcukları şeytânların başları gibidir.» Onun bu şekilde nitelendirilmesi, anıldığı zaman çirkin ve kerîh olduğunu belirtmek için­dir. Vehb İbn Münebbih der ki: Şeytânların kılları göğe doğru dikilmiş durumdadır.

Her ne kadar muhâtablarca bilinmemekte ise de Allah Teâlâ bu­rada zakkum ağacının tomurcuklarını şeytânların başlarına benzetmiş­tir. Zîrâ şeytânların çirkin görünüşlü oldukları gönüllerde yerleşmiş bir vakıa idi. Burada maksadın, başları çok çirkin görünüşlü bir çeşit yı­lanlar olduğu da söylenmiştir. Tomurcukları son derece çirkin bir bitki çeşidi olduğu görüşü de ileri sürülmüştür. Ancak bu son iki ihtimâl şüphelidir. Her ikisini de İbn Cerîr zikretmiş olmakla birlikte birinci açıklama daha güçlü ve daha iyidir. En doğrusunu Allah bilir.

«Onlar muhakkak ondan yiyecekler ve karınlarım onunla doldu­racaklardır.» âyetinde Allah Teâlâ onların daha iğrenci ve daha çirkin görünüşlüsü olmayan bu ağaçtan yiyeceklerini haber veriyor. Bunlara kötü tadı, kokusu ve tabiatı da ilâve edilmelidir. Onlar bundan yeme­ye mecbur kalacaklardır. Zîrâ ondan başka bir şey bulamayacaklardır. Şu âyet-i kerime de bu anlamdadır: «Kötü kokulu kuru bir dikenden başka yiyecekleri de yoktur. O ne semirtir, ne de açlığı giderir.» (Gâşi-ye, 6-7).

İbn Ebu Hatim —Allah ona rahmet eylesin— der ki: Bize Amr İbn Merzûk'un... İbn Abbâs (r.a.)tan rivayetine göre Allah Rasûlü (s.a.) bu âyet-i kerîme'yi okuyup şöyle buyurmuş: Gerektiği şekilde Allah'tan korkunuz. Şayet dünya denizlerine bir damla zakkum damlatılmış ol­saydı, yeryüzü halkının yaşantılarını alt-üst eder, bozardı. Ya bundan başka yiyeceği olmayanların durumu nasıldır? Hadîsi Tirmizî, Neseî ve İbn Mâce, Şu'be kanalıyla rivayet etmişlerdir. Tirmizî hadîsin hasen, sahîh olduğunu söyler.

İbn Abbâs'ın söylediğine göre «Sonra onlar için, üzerine kaynar su katılmış içkiler de vardır.» âyetinde onların zakkum üzerine kaynar su içecekleri belirtilmektedir. Yine ondan gelen bir rivayete göre on­lar, kaynar su katılmış bir karışımdan ibaret bir içki içeceklerdir. Bir başkası şöyle diyor: Yani onların ferclerinden ve gözlerinden akan irin ve kanla karıştırılmış, üzerine kaynar su katılmış karma bir içki ola­caktır. İbn Ebu Hâtim'in babası kanalıyla .. Ebu Ümâme el-Bâhilî (r.a.)den, onun da Allah Rasûlü (s.a.)nden rivayetine göre Efendimiz şöyle buyururmuş: Cehennem ehline bir su ikram edilir de ondan tik­sinirler. Onlara yaklaştırıldığı zaman (sıcaklığından) yüzleri kavrulur. Başlarının derisi içine düşer. İçtiği zamanda ise bağırsakları parçala­narak arkasından çıkar. İbn Ebu Hatim der ki: Bizç babamın... Said İbn Cübeyr'den rivayetinde o, şöyle anlatmış: Cehennem ehli acıktık­ları zaman zakkum ağacından imdat dilerler. Ondan yerler de, yüzle­rinin derilerini söküp alır. Şayet onlara kendilerini tanıyan birisi uğ­ramış olsaydı, zakkum ağacındaki yüzlerini tanırdı. Sonra üzerlerine susuzluk serpilir de yardım dilerler ve onlara kaynar su ikram edilir. Ağızlarına yaklaştırdıkları zaman, sıcaklığının şiddetinden daha önce derileri dökülmüş olan yüzlerinin etleri kavrulur. Karınlarındaki (or­gan) ler erir. Yürürlerken bağırsakları akıp derileri dökülür. Sonra on­lara demirden topuzlarla vurulur ve her bir uzvu önüne düşer. Yok olmayı isterler.

«(Bu fasıldan) sonra onların dönüşü, muhakkak yine cehenneme; (alevlen'en ateşe, tutuşan cahîm'e, dalgalanan saîre)dir.» Bir keresin­de bunun, bir keresinde başka birinin içinde olacaklardır. Nitekim Al­lah Teâlâ başka bir âyet-i kerîme'de: «Onlar cehennem ateşiyle kay­nar su arasında dolaşır dururlar.» (Rahman, 44) buyurmuştur. Bu âyet-i kerîme'nin tefsirinde Katâde, Rahman süresindeki bu âyet-i ke­rîme'yi okumuştur ki bu; güzel, kuvvetli bir açıklamadır.

Süddî'nin söylediğine göre bu âyet-i kerîme Abdullah İbn Mes'ûd kırâetinde: Sonra muhakkak ki onların dinlenecekleri yerleri; cehen­nemdir, anlamına gelecek şekilde imiş. Abdullah İbn Mes'ûd: Nefsim kudret elinde olan (Allah) a yemin ederim ki kıyamet günü, gün yarı-lanmamışken cennet halkı cennette, cehennem halkı cehennemde din­leneceklerdir, demiş sonra da: «O gün, cennet yaranının kalacağı yer; çok daha iyi, dinlenecekleri yer; çok daha güzeldir.» (Furkân, 24) âye­tini okumuş. Sevrî'nin Meysere kanalıyla... Abdullah İbn Mes'ûd'dan rivayetine göre o, şöyle demiş: Kıyamet günü gündüz yarılanmamış-ken bunlar ve ötekiler dinlenecek, istirahata çekileceklerdir. Süfyân der ki: Öyle sanıyorum İbn Mes'ûd: «O gün, cennet yaranının kalacağı yer; çok daha iyi, dinlenecekleri yer; çok daha güzeldir.» (Furkân, 24) ve «Sonra onların dönüşü muhakkak yine cehennemedir.» âyetlerini okumuştur. (...)

«Doğrusu onlar, babalarını sapıklar olarak bulmuşlardı.» Onları bu şekilde cezalandırmamızın sebebi; onların, babalarını sapıklık üze­re bulup delilsiz ve bürhânsız olarak sâdece babalannı o halde bulduk­larından dolayı onlara sapıklıklarında uymuş olmalarıdır. Bu sebeple­dir ki: «Yine de onların izlerinde koşturuyorlardı.» buyurmuştur. Mü-câhid âyetteki kelimesi ile; koşmaya benzer bir yürüme­nin kasdedildiğini söylerken Saîd İbn Cübeyr onların, bilgisizce atala­rının peşinden gittiklerini belirtir.

Bu bölümü tek başına aç →

74. Âyetin Tefsiri

Allah Teâlâ burada geçmiş ümmetlerin çoğunun dalâlette oldu­ğunu, Allah ile beraber başka ilâhlar edindiklerini haber verir. Allah'ı inkârla başka şeylere tapınanları Allah'ın intikamı ve satvetinden sa­kındıracak, Allah'ın baskını ile onlan uyaracak peygamberleri onlar içinde uyarıcılar olarak göndermiştir. Bununla birlikte onlar Allah'ın elçilerine muhalefette ve onları yalanlamakta devam etmişler de, Allah Teâlâ yalanlayanları helak edip köklerini kazımış, inananlan kurtar­mış, onlara yardım etmiş ve muzaffer kılmıştır. Bu sebepledir ki: «Bir bak, uyarılanların akıbeti nice oldu. Ancak Allah'ın ihlâsa erdirilmiş kullan müstesnadır.)) buyurmuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

82. Âyetin Tefsiri

Allah Teâlâ, evvelki ümmetlerin çoğunun kurtuluş yolundan sap­tıklarını zikrettikten sonra bunu tafsilâtlı bir şekilde açıklamaya baş­lar ve önce Hz. Nûh (a.s.)u, kavminin onu yalanlamasını, uzun süre geç­mesine rağmen onlardan çok azının îmân ettiğini haber verir. Hz. Nûh onların arasında 950 sene kalmıştı. Süre uzayıp onların yalanlamaları şiddetlenmişti. Her ne zaman kendilerini hakka davet etse onların nef­reti ve uzaklaşmaları artıyordu. Sonunda Rabbına duâ edip: «Ben mağ-lûb oldum, bana yardım et.» dedi. Hz. Nuh'un onlara gazablanması üze­rine Allah Teâlâ da onlara gazab etti. Bu sebepledir ki Allah Teâlâ şöy­le buyurur: «Andolsun ki Nûh, Bize niyaz etmişti. Ne güzel icabet eden­leriz Biz. Onu ve ailesini büyük bir sıkıntı (olan yalanlamadan ve ona eziyyetlerin)dan kurtardık. Ve onun soyunu devamlı olanlar yaptık.» Ali İbn Ebu Talha'nın rivayetine göre İbn Abbâs şöyle diyor: Hz. Nûh (a.s.)un zürriyyetinden başka hiç kimse kalmadı. «Ve onun soyunu de­vamlı olanlar yaptık.» âyeti hakkında Katâde'den rivayetle Saîd İbn Ebu Arûbe derki: Bütün insanlar Nuh'un zürriyyetindendir. Tirmizî, İbn Cerîr ve İbn Ebu Hâtim'in Saîd İbn Beşîr kanalıyla... Semûre'den, onun da Hz. Peygamber (s.a.) den rivayetlerine göre O, «Ve onun soyunu devamlı olanlar yaptık.» âyeti hakkında şöyle buyurmuş: Bunlar (Nuh'un soyu) Sam, Ham ve Yâfes'tir. İmâm Ahmed'in Abdülvehhâb kanalıyla... Semûre'den rivayetine göre Hz. Peygamber (s.a.) şöyle bu­yurmuş: Sam arapların, Ham Habeş'lilerin, Yâfes de Rumların baba­sıdır. Hadîsi Tirmizî de Bişr İbn Muâz kanalıyla... Katâde'den rivayet etmiştir. Hafız Ebu Ömer İbn Abdülberr der ki: Hadîsin bir benzeri îmrân İbn Husayn'dan, o da Hz. Peygamber (s.a.) den şeklinde bir is-nâdla rivayet edilmiştir. Burada Rumlardan maksad ilk Rumlardır ki bunlar Rûmî İbn Lîtâ İbn Yunan îbn Yâfes İbn Nuh'a nisbet edilen Yunanlılardır. İsmâîl İbn Ayyaş kanalıyla... Saîd İbn Müseyyeb'den rivayete göre; o, şöyle demiş: Nuh'un çocukları üçtür: Sâm, Ham, Ya-fes. Bu üçten her birerinin de üç çocuğu vardır. Şam'ın çocukları Arap, Fars ve Rum'dur. Yâfes'in çocukları Türkler, Slavlar, Ye'cûc ve Me'-cûc'dur. Hâm'ın çocukları ise Kiptiler, Sudanlılar ve Berberlerdir. Bu açıklamanın bir benzeri Vehb İbn Münebbih'ten de rivayet edilmekte­dir ki en doğrusunu Allah bilir.

«Ve sonra gelenler arasında ona (iyi bir nam) bıraktık.» âyetini İbn Abbâs şöyle açıklıyor: Ve ona sonra gelenler arasında hayırla anı­lacağı bir nam bıraktık. Mücâhid ise burayı: Bütün peygamberler için doğru söyler bir dil ile açıklamıştır. Katâde ve Süddî derler ki: Allah Teâlâ onun için sonrakiler içinde güzel bir övgü bırakmıştır. Dahhâk ise buradaki nâmı, selâm ve güzel övgü ile açıklar.

«Âlemler içinde selâm olsun Nuh'a.» âyeti Hz. Nûh için bırakılan güzel anı ve güzel övgüyü açıklamaktadır. Bütün kabileler ve ümmet­ler ona selâm göndermektedir.

«Biz ihsan edenleri, işte böyle mükâfatlandırırız.» İşte Biz kullar­dan Allah'a itâatta ihsan sahibi olanları böylece mükâfatlandırır, mertebesine göre kendinden sonra anılacağı bir anı bırakırız onun için.

«Doğrusu o, Bizim inanmış, (doğrulayan, Allah'ı birleyen ve Allah hakkında yakın sahibi olan) kullarımızdandı. Sonra diğerlerini suda (boğarak yok ettik) boğduk.» Onlardan bakabilen hiç bir göz, hiç bir anı ve hiç bir iz kalmadı ki onlar sâdece bu çirkin nitelikleriyle tanın­maktadırlar.

Bu bölümü tek başına aç →

87. Âyetin Tefsiri

İbn Abbâs'tan rivayetle Ali İbn Ebu Talha «Muhakkak ki İbrahim' de onun yolundan olanlardı.» âyeti hakkında şöyle diyor: Muhakkak ki İbrahim, onun dini üzere olanlardandı. Mücâhid ise buradaki ( â*Ji ) kelimesini; metod, yol ve sünnet olarak açıklıyor.

İbn Abbâs'm söylediğine göre, «Çünkü Rabbına selim bir kalb ile gelmişti.» âyetindeki kalb-i selîm ile Allah'tan başka ilâh olmadığına dâir şehâdet kasdedilmektedir. îbn Ebu Hâtim'in Ebu Saîd el-Eşecc'den, onun Ebu Üsâmeden, onun da Avfdan rivayetine göre o, şöyle diyor: Muhammed İbn Sîrîn'e: Kalb-i selîm nedir? diye sormuştum. Allah'ın hak olduğunu, hiç şüphesiz kıyametin gelecek olduğunu, Allah'ın ka­birlerde olanları tekrar dirilteceğini bilmesidir, dedi. Hasan kalb-i se-lîm'i şirkden kurtulmuş olan kalble açıklar. Urve ise, çokça la'net et­meyen kalb olduğunu söyler.

Hani babasına ve kavmine demişti ki: «Neye ibâdet ediyorsu­nuz?» Böylece Hz. İbrâhîm onların putlara ve Allah'a denk gördükle­rine tapınmalarını inkâr etmiş, onlara: «Yalancılık etmek için mi, Al­lah'tan başka tanrılar mı istiyorsunuz? Âlemlerin Rabbı hakkındaki zannınız nedir?» demiştir. Katâde der ki: Siz O'ndan bir başkasına ta­pınmış olduğunuz halde O'na kavuştuğunuz takdirde size ne yapaca­ğını sanıyorsunuz?

Bu bölümü tek başına aç →

98. Âyetin Tefsiri

Kavmi bayram yerine gittikleri zaman şehirde kalabilmek için Hz. İbrahim, kavmine rahatsız olduğunu söylemiştir. Kavminin bayra­ma gitmeleri vakti geldiğinde Hz. İbrahim, onların ilâhları ile yalnız kalarak onları kırmak istedi. Aslında gerçek olan bir söz söyledi onla­ra. Onlar da kendi tahminleri uyarınca onun gerçekten hasta olduğu­nu zannettiler. «Bunun üzerine arkalarını dönüp uzaklaştılar.» Katâ-de «Derken yıldızlara bir göz atarak baktı.» âyetinde der ki: Hz. İbra­him yıldızlara şöyle bir bakarak düşündü. Yani onları ne ile oyalaya­cağını düşünerek göğe atf-ı nazar eyledi ve: «Doğrusu ben rahatsızım, (zayıfım).» dedi. İbn Cerîr burada şu hadîsi rivayet ediyor: Bize Ebu Küreyb'in... Ebü Hüreyre'den rivayetine göre Allah Rasûlü (s.a.) şöy­le buyurmuş: Şu üç yalanı dışında Hz. İbrahim (a.s.) hiç yalan söyle­memiştir: Bunlardan ikisi Allah'ın zâtı hakkındadır. Birinde «Ben ra­hatsızım» demişti. Bir başka keresinde de: «Belki şu büyükleri yapmış­tır.» demişti. Üçüncü yalanı ise Sâre hakkında: «O, kız kardeşimdir.» demesidir. Bu hadîs Sahîh'lerde ve Sünen'lerde muhtelif kanallardan rivayetle tahrîc edilmiş bir hadîstir. Ancak bu, söyleyenin ayıplanaca­ğı hakîkî yalan kabilinden değildir. Burada (hadîste) Hz. İbrahim'in bu sözlerine yalan adı verilmesi mecaz tarîkıyladır. Aslında Hz. İbra­him'in yaptığı şer'î ve dinî bir maksad için sözü üstü kapalı, kinayeli olarak söylemekten ibarettir. Nitekim bir hadîste şöyle buyrulur: Şüp­hesiz kinayeli konuşmada yalandan sakınma ve korunma vardır.

İbn Ebu Hâtim'in babası kanalıyla... Ebu Saîd'den rivayetine göre o, şöyle demiştir: Allah Rasûlü (s.a.) Hz. İbrahim'in, söylemiş olduğu üç kelime hakkında şöyle buyurdu: Onlardan hiç bir kelime yoktur ki Allah'ın dinini üstün kılmak için söylenmiş olmasın. Bir keresinde: «Doğrusu ben rahatsızım.» demişti. Bir başka kere: «Belki şu büyük­leri yapmıştır.» demiş, kadınını istediği zaman da krala: «O benim kız kardeşimdir.» demişti.

Süfyân'ın söylediğine göre «Doğrusu ben rahatsızım.» sözünde tâ-ûnlu hasta kasdedilmektedir. Onlar tâûna yakalanmış olandan kaçar­lardı. Hz. İbrahim böylece onların ilâhları ile yalnız kalmak istemişti. İbn Abbâs'dan rivayetle Avfî «Derken yıldızlara bir göz atarak baktı ve: Doğrusu ben rahatsızım, dedi.» âyeti hakkında şöyle diyor: Hz. İb-râhîm onların ilâhlarının bulunduğu evde iken ona; çık, dediler. O: Doğrusu ben tâûna yakalandım, dedi. Tâûn korkusuyla onu bırakıp gittiler. Saîd İbn Müseyyeb'den rivayetle Katâde der ki: Doğan bir yıl­dız gördü ve: «Doğrusu ben rahatsızım.» diyerek Allah'ın peygamberi dini yüzünden sıkıntıya dûçâr kaldı ve rahatsız olduğunu söyledi. Bir başkaları ise şöyle diyorlar: Onun: «Doğrusu ben rahatsızım.» demesi geleceğe nisbetledir ki burada ölüm hastalığını kasdetmektedir. «Doğ­rusu ben rahatsızım.» sözüyle Hz. İbrahim'in şöyle demek istediği de nakledilir: Doğrus'u Allah'ın dışında putlara tapınmanızdan ötürü kalbim rahatsızdır. Hasan el-Basrî der ki: İbrahim'in kavmi bayram­larına çıktıklarında, onu da çıkarmak istediler. Sırtı üzere uzanıp: «Doğrusu ben rahatsızım.» dedi ve göğe bakmaya başladı. Onlar gidin­ce ilâhlarına yönelip onları kırdı. Hasan el-Basrî'nin bu sözünü İbn Ebu Hatim rivayet etmektedir.

«Bunun üzerine arkalarını dönüp (bayramlarına gittiler) uzak­laştılar.» Onlar çıkıp gittikten sonra o da (sür'atle ve gizlice onların) tanrılarına yönelip dedi ki: «Yemiyor musunuz?» Onlar bereketlen­mesi için putlarının Önüne yemekler koymuşlardı. Bunları tanrılarına kurbân sayıyorlardı. 3üddî der ki: Hz. İbrahim, ilâhların evine girdi. Bir de gördü ki onların ilâhları büyük bir salondadır, salonun kapısı­nın tam karşısında büyük bir put, onun da yanında daha küçükleri, birbirleri yamsıra dizilmişler. Her putu ondan bir küçüğü ta'kîb et­mektedir ki nihayet salonun kapısına kadar böylece sıralanmışlardır. Bir de gördü ki onlar yemekler yapmışlar ve yemekleri ilâhlarının ön­lerine koymuşlar. Onlar şöyle diyorlardı: İlâhlar bizim yemeklerimizi bereketlendirirler de döndüğümüz zaman onlan yeriz. Hz. İbrahim putların önlerindeki yemeklere bakarak: ((Yemiyor musunuz? Ne o, ko­nuşmuyor musunuz?» dedi.

«Nihayet üzerlerine yürüyüp sağıyla vurdu.» âyetini Ferrâ şöyle açıklar: Onların üzerine eğilip sağ eliyle onlara vurdu. Katâde ve Cevheri ise şöyle diyorlar: «Onların üzerlerine yürüyüp sağıyla vurdu.» Hz. İbrahim'in onlara sağ eliyle vurması, sağ elin daha kuvvetli ve da­ha güçlü olmasındandır. Böylece putları paramparça edebilmiştir. Bel­ki ona müracaat ederler diye sâdece büyüklerini bırakmıştır. Nitekim bunun açıklaması daha önce Enbiyâ, sûresinde geçmişti.

«Bunun üzerine koşarak (süratle) ona geldiler.» Bu olay burada kısaca, Enbiyâ sûresinde ise genişçe anlatılmıştır. Onlar döndükleri za­man ilk anda bunu kimin yaptığını anlayamadılar. Ancak araştırdık­tan sonradır ki bunu Hz. İbrahim (a.s.)'m yaptığını anladılar. Onu ce­zalandırmak üzere geldiklerinde ise Hz. İbrâhîm onları ayıplamaya ve kınamaya başlayarak şöyle dedi: «Yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsu­nuz?» Allah'tan başka kendi ellerinizle yontarak yapmış olduğunuz put­lara mı tapmıyorsunuz? «Halbuki sizi de, yaptıklarınızı da Allah yarat­mıştır.» Âyetteki kelimesinin masdariyyet bildiren bir edat ol­ması da, şey anlamına gelen anlamına olması da muhtemel­dir. Bunlardan birincisine göre anlam: Halbuki sizi de, işinizi de Allah yaratmıştır, olacaktır. İkinci duruma göre ise anlam: Halbuki sizi de, yapagelmekte olduklarınızı da Allah yaratmıştır, şeklindedir ki; her iki anlam bir diğerinin mülâzımı olup birincisi daha kuvvetlidir. Birinci görüşün kuvvetli olduğuna Buhârî'nin Kitâb-ı kulların fiilleri bahsinde Ali İbn el-Medînî kanalıyla... Huzeyfe'den merfû olarak rivayet etmiş olduğu şu hadîsi delil getirirler: Hadîste Allah Rasûlü: Şüphesiz Allah Teâlâ her bir iş işleyeni ve işlediğini yaratandır, buyurmuştur.

Aleyhlerine hüccet konulduğu zaman onlar Hz. İbrahim'i güç ve kuvvetleriyle yakalayarak mağlûb etme yoluna sapmış ve şöyle demişti­ler: «Haydin; onun için bir bina yapın da onu cehenneme atın.» Onların neler yaptıklarının açıklaması daha önce Enbiyâ sûresinde geçmişti. Allah Teâlâ Hz. İbrahim'i ateşten kurtarmış, onlara gâlib getirmiş, onun hüccetini üstün kılarak desteklemiştir. Bu sebepledir ki: «Ona hîle yap­mak istediler. -Biz de onları en aşağılar kıldık.» buyurmuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

113. Âyetin Tefsiri

Boğazlananın kim olduğuna dâir seleften vârid olan haberler:

Boğazlananın İshâk Olduğunu Söyleyenler:

Hamza ez-Zeyyât'ın Ebu Meysere —Allah ona rahmet eylesin— den rivayetine göre, o şöyle demiştir: Hz. Yûsuf (a.s.) karşı karşıya geldik­lerinde krala şöyle demiş; Benimle beraber yemek yemekten mi kaçmı­yorsun? Allah'a yemîn olsun ki benim babam Allah'ın peygamberi Ya'-kûb'dur. O, Allah'ın kurbân edilmesini (boğazlanılmasını) emrettiği İshâk'ın oğludur. O da Allah'ın dostu İbrahim'in oğludur. Sevrî'nin Ebu Sinan'dan, onun da Ebu'l-Hüzeyl'den rivayetine göre Hz. Yûsuf (a.s.) krala böylece söylemiştir. Süfyân es-Sevrî'nin Zeyd İbn Eslem'den, onun Abdullah İbn Ubeyd İbn Umeyr'den, onun da babasından rivayetine gö­re o, şöyle anlatmış: Hz. Mûsâ: Ey Rabbım, «ey İbrahim, İshâk ve Ya'-kûb'un ilâhı» diyorlar, bunu niçin söylüyorlar? demişti. Buyurdu ki: Şüphesiz ki İbrahim Bana bir şey ortak koşulduğu zaman mutlaka Be­ni ona tercih ederdi. İshâk Benim için boğazlanmak üzere seve seve boy­nunu uzatmıştı. Bunun dışındaki şeylerde de son derece cömertti. Ya'-kûb'a gelince; Ben onun musibetini ne kadar arttırdımsa Benim hak­kımdaki hüsn-i zannı o derece artmıştı. Şu'be'nin Ebu İshâk'dan, onun da Ebu Ahvas'dan rivayetine göre; o, şöyle anlatıyor: İbn Mes'ûd'un yanında birisi .övünüp: Ben şerefli şeyhlerin oğlu filân oğlu filânım, de­mişti. Abdullah dedi ki: Allah'ın dostu İbrahim'in oğlu Allah'ın boğaz­lanmasını emrettiği İshâk'ın oğlu Ya'kûb oğlu Yûsuf (böyle övünme-mişti). İbn Mes'ûd'a kadar bu haberin isnadı sahihtir. Boğazlananın İshâk olduğunu İkrime, İbn Abbâs'tan da rivayet etmektedir. Ayrıca boğazlananın İshâk olduğu, İbn Abbâs'ın babası Abbâs'tan ve Ali İbn Ebu Tâlib'den de rivayet edilmiştir. İkrime, Saîd İbn Cübeyr, Mücâhid, Şa'bî, Ubeyd İbn Umeyr, Ebu Meysere, Zeyd İbn Eşlem, Abdullah İbn Şakîk, Zührî, Kasım İbn Ebu Bezze, Mekhûl, Osman İbn Hâzır, Süddî, Hasan, Katâde, Ebu'I-Hüzeyl ve İbn Sabit de böyle söylemiştir. İbn Ce-rîr de bu görüşü tercih ediyor. İbn Cerîr'in Kâ'b el-AhbârJdan rivayetine göre daha önce geçtiği gibi boğazlanan çocuk, îshâk'tır. İbn İshâk'm Abdullah İbn Ebu Bekr kanalıyla... Kâ'b el-Ahbâr'dan rivayetine göre o, boğazlanan çocuğun Hz. İshâk olduğunu söylemiştir. En doğrusunu Allah bilir ama bu sözlerin hepsi Kâ'b el-Ahbâr'dan alınmıştır. Kâ'b, Hz. Ömer devrinde müslüman olduğunda Hz. Ömer'e isrâîl kitablarmdan rivayette bulunmaya başlamıştı. Hz. Ömer (r.a.) bazan onu dinlerdi. Böylece insanlar, onda bulunan şeyleri dinlemenin mübâh olduğuna inandılar ve değerli olsun veya olmasın ondan alarak naklettiler. An­cak bu ümmetin, —en doğrusunu Allah bilir— onda bulunanlardan bir harfe bile ihtiyâcı yoktur. Boğazlanan çocuğun Hz. İshâk olduğu görü­şünü Beğavî ayrıca Hz. Ömer, Ali, İbn Mes'ûd ve Abbâs'tan; tabiin nes­linden ise Kâ'b el-Ahbâr, Saîd İbn Cübeyr, Katâde, Mesrûk, İkrime, Mukâtü, Ata, Zührî ve Süddî'den nakletmektedir. Beğavî'nin belirtti­ğine göre İbn Abbâs'tan gelen iki rivayetten birisi de böyledir. Bu hu­susta bir de hadîs vârid olmuştur. Şayet hadîs sabit olsaydı biz, başı­mız gözümüz üzere der, kabul ederdik. Ama isnadı sahîh değildir. İbn Cerîr der ki: Bize Ebu Küreyb'in... Abbâs îbn Abdülmuttalib'den, onun da Hz. Peygamber (s.a.)den rivayet etmiş olduğu bir hadîste Efendimiz: Boğazlanması emrolunan çocuk, İshâk'dır buyurmuştur. Bu hadîsin isnadında iki tane zayıf râvî vardır. Bunlardan Hasan İbn Dînâr el-Basrî metruktür. Ali İbn Zeyd îbn Cüd'ân'ın hadîsi ise münkerdir. Ha­dîsi İbn Ebu Hatim de babası kanalıyla... Ali İbn Zeyd İbn Cüd'ân'dan merfû' olarak rivayet etmiştir. İbn Ebu Hatim der ki: Hadîsi Mübarek îbn Fudâle... Abbâs'tan onun sözü olarak rivayet etmiştir. Bu, daha sıhhatli ve doğruya daha yakın görünmektedir.

Boğazlanması emrolunan çocuğun Hz. İsmail olduğu kesin ve sahih haberlerde vârid olmuştur ki şimdi bu haberleri zikredelim:

Daha önce İbn Abbâs'tan nakledilen bir rivayette boğazlanması em­rolunan çocuğun İshâk olduğu belirtilmekteydi. Saîd İbn Cübeyr, Âmir eş-Şa'bî, Yûsuf İbn Mihrân, Mücâhid, Atâ ve birçoklarının İbn Abbâs'­tan rivayetlerine göre bu çocuk, Hz. İsmâîl (a.s.)dir. İbn Cerîr der ki: Bize Yûnus'un... İbn Abbâs'tan rivayetine göre; o, şöyle demiş: Kendisi için fidye gönderilen Hz. İsmâîl (a.s.)dir. Yahudiler onun îshâk oldu­ğunu sanmışlardır. Yahudiler yalan söylüyor. İsrail'in Sevr kanalıyla... İbn Ömer'den rivayetine göre o, boğazlanan çocuğun İsmâîl olduğunu söyler. İbn Ebu Necîh'in Mücâhid'den rivayetine göre de bu çocuk Hz. İsmail'dir. Yûsuf İbn Mihrân da böyle söylemiştir. Şa'bî der ki: O, Hz. İsmâîl (a.s.)dir. Ben o koçun iki boynuzunu Kâ'be'de gördüm. Muham-med İbn İshâk'ın Hasan İbn Dînâr ve Amr İbn Ubeyd'den, onların da Hasan el-Basrî'den rivayetlerine göre onun, Hz. İbrahim'in iki oğlundan boğazlanması emredilenin İsmâîl olduğunda hiç bir şüphesi yokmuş.

ibn îshâk der ki: Muhammed İbn Kâ'b el-Kurazî'yi şöyle derken işittim: Allah Teâlâ'mn Hz. İbrahim'e iki oğlundan boğazlanmasını emrettiği, İsmail'dir. Biz bunu Allah'ın kitabında bulmaktayız. Şöyle ki: Allah Teâlâ, Hz. İbrahim'in iki oğlundan boğazlananla ilgili kıssayı bi­tirdikten sonra: «Ona sâlihlerden bir peygamber olmak üzere İshâk'ı müjdeledik.» buyurmuştur. Allah Teâlâ başka bir âyet-i kerîme'de: «Biz de ona İshâk'ı, İshâk'ın ardından Ya'kûb'u müjdeledik.» (Hûd, 71) bu­yurmaktadır. Yani ona oğlunu ve bu oğulun oğlunu müjdelemiştir. On­dan da olacak bir çocuk va'dolunmuşken elbette Allah Teâlâ İshâk'ın boğazlanmasını emredecek değildir. Dolayısıyla boğazlanması emredi­len olsa olsa İsmail olabilir. İbn İshâk'ın Büreyde İbn Süfyân İbn Ferve el-Eslemî'den, onun da Muhammed İbn Kâ'b el-Kurazî'den rivayetine göre, Ömer İbn Abdülazîz'in halifeliğinde onunla beraber Şam'da iken Muhammed İbn Kâ'b bu konuyu halîfeye anlatmış. Ömer, Muhammed İbn Kâ'b'a: Bu, üzerinde hiç düşünmediğim bir konudur. Ben de senin söylediğin gibi olduğunu sanıyorum, demiş. Sonra Şam'da daha önce yanında bulunan ve Yahudi iken müslüman olup islâm'da ihlâslı ve samîmi olan birisine haber göndermiş. Bu adamın Yahûdî âlimlerin­den olduğuna inamrmış. Ömer İbn Abdülazîz konuyu bu adama sor­muş. Muhammed İbn Kâ'b kendisinin de Ömer İbn Abdülazîz'in o sıra­da yanında olduğunu belirtiyor ki, Ömer İbn Abdülazîz o kişiye: İbrâ-hîm, iki oğlundan hangisini boğazlamakla emrolundu, diye sorduğunda adam: Ey Mü'minlerin emîri, Allah'a yemin ederim ki İsmail'dir, Ya­hudiler şüphesiz bunu biliyorlar. Allah'ın emrine sabretmesini Allah'ın zikretmiş olmasından dolayı kazandığı üstünlük yüzünden boğazlanıl-ması emredilen çocuğun siz arapların babası olması sebebiyle onlar si­zi çekememektedirler. İşte bu yüzden bunu inkâr etmekte ve İshâk ba­baları olduğu için boğazlanılması emredilen çocuğun İshâk olduğunu sanmaktadırlar. Halbuki bu ikiden hangisi olduğunu en iyi Allah bilir. O ikiden her biri tertemiz, Allah'a itaat eder kimselerdi, dedi. Abdullah İbn İmâm Ahmed İbn Hanbel —Allah ona rahmet eylesin— der ki: Bo­ğazlanması emredilen; İsmail mi, yoksa İshâk mı olduğunu babama sordum. İsmâü'cjir, dedi. Abdullah İbn Ahmed İbn Hanbel, bu haberi Kitâb el-Zühd'de zikretmektedir. İbn Ebu Hatim babasının şöyle dediği­ni işitmiş: Sahîh olan, boğazlanılması emredilenin Hz. İsmâîl (a.s.) ol­duğudur. Hz. Ali, İbn Ömer, Ebu Hüreyre, Ebu Tufeyl, Saîd İbn Müsey-yeb, Saîd İbn Cübeyr, Hasan, Mücâhid, Şâ'bî, Muhammed İbn Kâ'b el-Kurazî, Ebu Ca'fer Muhammed İbn Ali ve Ebu Salih'ten rivayete göre, onlar da boğazlanılması emredilenin İsmâîl olduğunu söylemişlerdir. Tefsirinde Beğavî der ki: Abdullah İbn Ömer, Saîd İbn Müseyyeb, Süddî, Hasan el-Basrî, Mücâhid, Rebî' İbn Enes, Muhammed İbn Kâ'b el-Kura-zî ve Kelbî de bu görüştedirler. İbn Abbâs'tan gelen bir rivayet de böy­ledir. Ayrıca Beğavî bu görüşü Ebu Amr İbn Alâ'dan da nakletmektedir. Bu konuda İbn Cerîr garîb bir hadis rivayet eder ve der ki: Bana

Muhammed İbn Ammâr er-Râzî'nin... Sunâbihî'den rivayetine göre; o, şöyle anlatmış: Muâviye İbn Ebu Süfyân'ın yanındaydık. Boğazlan­ması emredilenin İsmâîl mi yoksa İshâk mı olduğu konusu anıldı. Tanı bilenine düştünüz deyip şöyle devam etti: Allah Rasûlü (s.a.) nün yanın­daydık. Birisi ona geldi ve: Ey Allah'ın elçisi, ey iki boğazlanmışın oğ­lu, Allah'ın sana bahşettiklerinden bana da ver, dedi. Allah Rasûlü (s.a.) güldüler. Muâviye'ye: Ey mü'minlerin emîri, iki boğazlanmış da nedir? denildi de, şöyle cevab verdi: Abdülmuttalib zemzemin kazılmasını em­rettiğinde, şayet Allah bu işi kendisine nasîb ederse çocuklarından bi­rini boğazlamayı adamıştı. (Çocukları arasında çekilen) kur'a Abdul lah'a çıktı. Dayıları (Abdullah'ın boğazlanmasından) onu alıkoyarak: Oğlunun yerine yüz deve fidye ver, dediler. Abdülmuttalib oğlunun fid­yesi olarak yüz deve (kurbân etti) İkinci kurbân ise İsmail'dir. Bu, ger­çekten garîb bir hadîstir. Ümevî'nin el-Meğâzî'de ashabından birisi ka­nalıyla... Sunâbihî'den rivayetine göre; o: Muâviye'nin meclisinde bu­lunuyorduk. Topluluk İsmâîl ve İshâk'ı tartışıyordu... diyerek hadîsi zikretmiştir. Ayrıca b: Bozulmuş (tahribe uğramış) bir nüshadan da bu şekilde yazdım, diye ilâve ediyor. Boğazlanması emredilen çocuğun İs­hâk olduğuna dâir tercihinde İbn Cerîr, «Biz de ona hilim sahibi bir oğul müjdeledik.» âyetine dayanmaktadır. Böylece «Ona bilgin bir oğul sa­hibi olacağını müjdelediler.» (Zâriyât, 28) âystindeki Hz. İshâk ile il­gili müjdeyi bu müjde ile aynı kabul etmektedir. (Hz. İshâk'ın ardın­dan) Onun Ya'kûb ile müjdelenmesi müşkiline de şöyle cevab veriyor: Mümkündür ki Hz. İshâk, babasıyla beraber çalışabilecek bir çağa gel­mişti ve yine mümkinâttandır ki Hz. Ya'kûb ile beraber onun başka çocukları da olmuştu. Kâ'be'de asılı bulunan (iki koç) boynuzu konu­sundaki müşkile ise o, bu boynuzların Şam ülkesinden Kâ'be'ye getiril­miş olabileceği ihtimâliyle cevab verir. Daha önce de geçtiği üzere bazı kimseler İshâk'ın, orada (Şam ülkesinde) boğazlanmış olduğu görü­şündedirler. İbn Cerîr'in tefsirinde dayanağı budur. Ancak onun gö­rüşü ne bir mezhebâir (gidilecek yoldur) ne de gereklidir. Aksine ger­çekten uzak bir te'vîldir. Muhammed İbn Kâ'b el-Kurazî'nin, boğazlan­ması emredilenin Hz. İsmâîl olduğuna dâir istidlali daha sabit, daha sıhhatli ve daha kuvvetlidir. En doğrusunu Allah bilir.

«Ona sâlihlerden bir peygamber olmak üzere İshâk'ı müjdeledik.» Bundan biraz önce boğazlanması emredilen Hz. ismail'le ilgili müjde­den sonra Allah Teâlâ onun kardeşi olan İshâk'ı müjdeliyor. Bu konu Hûd ve Hicr sûrelerinde de geçmektedir. (Hûd, 71; Hicr, 53).

«Bir peygamber olmak üzere» kavli gramer bakımından mukadder bir hâldir. Yani ondan, sâlihlerden bir peygamber olacaktır. İbn Cerîr der ki: Bana Ya'kûb'un... İbn Abbâs (r.a.)tan rivayetine göre o: Bo­ğazlanması emrolunan İshâk'dır. «Ona sâlihlerden bir peygamber olmak üzere İshâk'ı müjdeledik.» âyeti ise onun peygamberliğinin müj-desidir, demiştir. İbn Abbâs, «Ve rahmetimizden ötürü ona, kardeşi Hâ-rûn'u da bir peygamber olarak bağışladık.» (Meryem, 53) âyeti hak­kında da der ki: Hârûn, Hz. Musa'dan daha büyüktü. Fakat o istemiş ve peygamberliğini ona bağışlamıştır. Yine İbn Cerîr'in İbn Abd'ül-A'lâ kanalıyla... «Ona sâlihlerden bir peygamber olmak üzere İshâk'ı müj­deledik.» âyeti hakkında İbn Abbâs'tan rivayetine göre o, şöyle demiş­tir: Onun peygamber olarak müjdelenmesi, ancak Allah Teâlâ'nın onun boğazlanması yerine fidye göndermesi sırasındadır. Yoksa doğumu sı­rasında peygamberlikle müjdelenmiş değildir. İbn Ebu Hatim der ki: Bize babamın... İbn Abbâs'tan rivayetine göre o, «Ona sâlihlerden bir peygamber olmak üzere İshâk'ı müjdeledik.» âyeti hakkında şöyle de­miştir: Doğduğu zaman da peygamber olduğu zaman da müjdelenmiş-tir. Saîd İbn Arûbe'nin Katâde'den rivayetine göre o, «Ona sâlihlerden bir peygamber olmak üzere İshâk'ı müjdeledik.» âyeti hakkında şöyle demiş: Bu müjde, Allah için kendini cömertçe feda etmesinden sonra­dır. Allah Teâlâ: «Onu da, İshâk'ı da mübarek kıldık.» buyurmuştur.

«Onu da, İshâk'ı da mübarek kıldık. O ikisinin soyundan ihsan eden de vardır, kendisine apaçık zulmeden de.» âyeti, Allah Teâlâ'nın şu kavli gibidir: «Ey Nuh, Bizim katımızdan selâmetle in. Sana ve se­ninle beraber olan ümmetlere hayır ve bereketler olsun. Ama öyle üm­metler var ki, onları bir süre geçindireceğiz. Sonra onlara can yakıcı bir azâb vereceğiz, denildi.» (Hûd, 48).

Bu bölümü tek başına aç →

122. Âyetin Tefsiri

Allah Teâlâ burada Hz. Mûsâ ve Harun'a bahşetmiş olduğu nimet­leri zikrediyor. Onlara peygamberlik bahşetmiş, onlara îmân edenleri Firavun ve kavminin zulmünden kurtarmıştır. Firavun ve kavmi onla­ra büyük kötülükler yapmışlar, erkek çocuklarını öldürüp kadınlarını sağ bırakmışlar ve onları değersiz işlerde kullanmışlardır. Bütün bunlar­dan sonra Allah Teâlâ Firavun ve kavmine karşı onlara yardım etmiş, onlar bakımından gözlerini aydın kılmış, onlara gâlib getirmiş de arazî­lerini, mallarını ve hayatları boyunca topladıklarını gasbetmişlerdir. Daha sonra Allah Teâlâ Hz. Musa'ya apaçık anlaşılan yüce kitabı indir­miştir ki bu Tevrat'tır. Nitekim başka bir âyet-i kerîme'de: «Andolsun ki, Biz Mûsâ ile Harun'a bir ışık, takva sahipleri için de bir zikir olan Furkân'ı verdik.» (Enbiyâ, 48) Duyurulurken burada da şöyle buyurul-maktadır: «Her ikisine de apaçık anlaşılan kitab vermiştik. Ve onları (sözlerde ve fiillerde) doğru yola hidâyet etmiştik. Sonra gelen (ümmet) ler arasında da onlara (iyi bir nâm) bıraktık.» Kendilerinden sonra on­lar için güzel bir anı ve güzel bir övgü bıraktık. Allah Teâlâ bu güzel anıyı da şöyle açıklar: «Mûsâ ve Harun'a selâm olsun. Muhakkak ki Biz, ihsan edenleri böyle mükâfatlandırırız. Doğrusu o ikisi de, mü'min kullarımızdandır.»

Bu bölümü tek başına aç →

132. Âyetin Tefsiri

Katâde ve Muhammed İbn İshâk der ki: İlyâs'm İdrîs olduğu söy­lenir. İbn Ebu Hâtim'in babası kanalıyla... Abdullah İbn Mes'ûd (r.a.) dan rivayetine göre o, şöyle demiştir: İlyâs, İdrîs'tir. Dahhâk da böyle söylemiştir. Vehb İbn Münebbih onun nesebini şöyle verir: O; İlyâs İbn Yâsîn İbn Finhâs İbn el-îzâr İbn Hârûn İbn İmrân'dır. Allah Teâlâ Hazkiyal (a.s.)dan sonra kendisini İsrâiloğulları içinde peygamber ola­rak göndermiştir. Onlar, adına Bal denilen bir puta taparlardı. İlyas onları Allah'a çağırmış, Allah'ın dışındaki şeylere tapınmaktan men-etmiştir. Kralları önce ona îmân etmişken sonra irtidâd etmiş ve on­lar sapıklıklarında devam etmişlerdir. Onlardan hiç kimse, kendisine îmân etmemiş ve onlar hakkında Allah'a beddua etmesi üzerine üç se­ne yağmur yağdırılmamıştı. Sonra kendisinden bu durumun giderilme­sini isteyerek kendilerine yağmur yağdırılırsa, îmân edeceklerini vaad etmişlerdir. Onlar için Allah'a dua etti de kendilerine yağmur yağdırıl­dı. Ancak daha önce üzerinde oldukları küfürden daha çirkininde de­vam ettiler. Bunun üzerine İlyâs, Allah Teâlâ'dan ruhunu kabzetmesi-ni istedi. El-Yesa' İbn Uhtûb onun ellerinde yetişmişti. İlyâs ona filân filân yere gitmesini emretti. Önüne ne gelirse biner ve korkmazmış.

Kendisine ateşten bir kısrak geldi de ona bindi. Allah Teâlâ ona bir nûr giydirdi ve telekler (uçmak için kanatlar) bahşetti. Meleklerle beraber semavî ve dünyevî bir melek gibi uçardı. Vehb bunları kitab ehlinden nakletmektedir. Sıhhatini da en iyi Allah bilir.

«Hani kavmine demişti ki: Siz (Allah'tan bir başkasına tapınma­nızda Allah'tan) hiç korkmaz mısınız? Yaratıcıların en güzelini bırakıp da Ba'l putuna mı taparsınız?» İbn Abbâs, Mücâhid, İkrime, Katâde ve Süddî; buradaki Ba'l kelimesi ile Rabbın kasdedildiğini söylerler. Ka­tâde ve İkrime bu kelimenin Yemen dilinden olduğunu söylerler. Katâ-de'den gelen bir rivayette ise o, bu kelimenin Ezd Şenûe dilinde oldu­ğunu söyler. İbn İshâk der ki: İlim ehlinden birisinin bana haber ver­diğine göre onlar, adı Bal olan bir kadına tapınırlarmış. Abdurrah-nıân İbn Zeyd İbn Eslem'in babasından rivayetine göre bu, Ba'lebek adı verilen ve Şam'ın batısındaki bir kasaba ahâlîsinin tapındığı putun ismiymiş. Dahhâk onun, tapındıkları bir put olduğunu söyler.

«Yaratıcıların en güzelini bırakıp da Ba'l putuna mı taparsınız? Sizin de Rabbınız, önceki babalarınızın da Rabbı olan Allah'ı.» Halbu­ki tek ve ortağı olmaksızın ibâdete müstehâk olan ancak O'dur.

«Fakat bunlar, onu (İlyâs'ı) yalanlamışlardı. Muhakkak ki onlar da (hesâb günü azaba) cehenneme götürüleceklerdir. Allah'ın ihlâsa erdirilmiş (samîmi ve muvahhid) kulları müstesna. Sonrakiler arasın­da ona da (iyi bir nâm, güzel bir övgü) bıraktık. Selâm olsun îlyâs'a.» Âyetteki kelimesi İlyâs yerine kullanılmıştır. Nitekim İs-mâîl yerine de İsmâîn kullanılabilmektedir. Esed oğulları lehçesinde bu böyledir. (...) Nitekim Mikâîl adlı meleğin adı da Mîkâl, Mîkâîl ve Mî-kaîn olarak; İbrahim adı İbrâhâm olarak; İsrâîl adı İsrâîn olarak; Tûr-i Sînâ, Tûr-ı Sînîn şeklinde ifâde edilebilmektedir. Bunlar muhte­lif lehçelerde kelimelerin telaffuz şekilleridir ki, hangisi söylense caiz­dir. Diğer bazıları kelimeyi idrâsîn şeklinde okumuşlardır ki Abdullah îbn Mes'ûd'un kırâeti böyledir. Diğer taraftan bazıları Hz. Muhammed (s.a.)in ailesini kasdederek «Yâsîn ailesine selâm olsun.» anlamına ge­lecek şekilde okumuşlardır.

«İşte Biz, ihsan edenleri böyle mükâfatlandırırız. Muhakkak ki o, mü'min kullarımızdandı.» kısmının tefsiri daha önce geçmişti.

Bu bölümü tek başına aç →

138. Âyetin Tefsiri

Allah Teâlâ burada kulu ve elçisi Hz. Lût (a.s.)dan haber veriyor. Onu kavmine peygamber olarak göndermişti de onu yalanlamışlardı. Allah Teâlâ onu ve ailesini onların arasından kurtarmıştı. Ancak karısı müstesna; o, kavminden helak olunanlarla birlikte helak olmuştu. Al­lah Teâlâ onları çeşitli cezalarla yok etmiştir. Yeryüzündeki yerlerini kokuşmuş, çirkin görünüşlü, pis kokulu bir göle çevirmiştir. Ayrıca on­ların yerini gece ve gündüz yolcuların geçeceği bir yol üzerinde kılmış­tır. Bu sebepledir ki: «Doğrusu siz, sabahleyin onlara uğrar üzerlerin­den geçersiniz. Geceleyin de... Hâlâ akletmeyecek misiniz?» buyurmuş­tur. Onlan nasıl yok ettiğinden ibret almaz mısınız ve bilmelisiniz ki kâfirler içinde bunun emsali vardır.

Bu bölümü tek başına aç →

148. Âyetin Tefsiri

Yûnus (a.s.)un kıssası daha Önce Enbiyâ sûresinde geçmişti. Bu-hârî ve Müslim'in Sahihlerinde Allah Rasûlü (s.a.)nden rivayete göre o: Bir kula; ben Metta oğlu Yûnus'dan daha hayırlıyım, demek yaraş­maz, buyurmuş ve onu annesine nisbet etmiştir. Başka bir rivayette ise Efendimiz'in Hz. Yûnus'u babasına nisbet ettiği söylenir.

«Hani o, dolu bir gemiye kaçmıştı. Kur'a çekmişti de yenilenlerden olmuştu.» Gemi her yönden dalgalarla sarılıp sarsılmaya başlayıp da batma raddelerine geldiklerinde gemiyi hafifletmek üzere gemiden kimi denize atacakları hususunda kur'a çekmişlerdi. Üç keresinde de kur'a Allah'ın peygamberi Yûnus (a.s.)a çıkmıştı. Aralarından onun atılma­sına gönülleri razı olmadı. Ancak onlar kendisini engellemeye çalışır­larken o, elbiselerini çıkarıp kendini denize attı. Allah Teâlâ'nın emri üzerine yeşil denizden bir balık denizi yararak çıktı ve Hz. Yûnus (a.s.)u yuttu. Onu götürerek bütün denizleri dolaştırdı. Hz. Yûnus balığın kar­nına düştüğü zaman önce öldüğünü zannetti. Sonra başını, ayaklarını ve ellerini kollarını hareket ettirince diri olduğunu anladı. Balığın kar­nında namaza durdu. Duası içinde şöyle dedi: Rabbım, Senin için öyle bir yeri mescid edindim ki insanlardan hiç kimse buna ulaşmış değildir. Onun balığın karnında ne kadar kaldığı konusunda ihtilâf edilmiştir. Katâde onun, balığın karnında üç gün kaldığını söyler. Ca'fer Sâdık ise bir cum'a kaldığını söylemiştir. Ebu Mâlik onun, balığın karnında kırk gün kaldığını söyler. Şa'bî'den rivayetle Mücâhid der ki: Balık onu bir kuşluk vakti yutmuş, akşam ise dışarı atmıştır. Onun balığın kar­nında kalış süresini en iyi Allah bilir. (...)

«Eğer o tesbîh edenlerden olmasaydı, tekrar diriltilecekleri güne kadar onun karnında kalacaktı.» Burada Hz. Yûnus'un bolluk, ferahlık zamanında işlemiş olduğu amellerinin kasdedildiğini söylemiştir. Dahhâk İbn Kays, Ebu'l-Âliye, Vehb İbn Münebbih, Katâde ve birçokları bu görüştedirler İbn Cerîr de bu açıklamayı tercih etmiştir. Şayet haber sıhhatli ise biraz sonra vereceğimiz bir hadîs-i şerifte buna delâlet eden bölümler vardır, İbn Abbâs'tan rivayet edilen bir hadîste şöyle buyrulur: Bollukta Allah'ı bilip tanı ki, zorluk ve darda O da seni ta­nısın. İbn Abbâs, Saîd İbn Cübeyr, Dahhâk, Atâ İbn Saîd, Süddî, Ha­san ve Katâde; âyetteki «Teşbih edenlerden» kelimesi ile namaz kı­lanların kasdedildiğini söylemişlerdir. Bazıları onun bu durumdan ön­ce namaz kılanlardan olduğunu belirtmişlerdir. Bir başkası ise onun ebeveyninin karnında iken teşbih edenlerden olduğunu söyler. «Eğer o, tesbîh edenlerden olmasaydı.» âyeti ile «Ama sonunda karanlıklar içinde: Senden başka hiç bir ilâh yoktur. Sen münezzehsin, doğrusu ben haksızlık edenlerdenim, diye niyaz etmişti. Biz de onun duasını kabul edip üzüntüden kurtarmıştık. İşte inananları böyle kurtarırız.» (Enbiyâ, 87-88) âyetinin kasdedildiği de söylenmiştir. Saîd İbn Cü­beyr ve bir başkası bu görüştedir. İbn Ebu Hatim der ki: Bize İbn Vehb'in kardeşi oğlu Ebu Ubeydullah'ın... Enes İbn Mâlik'den —Enes hadîsi Allah Rasûlü (s.a.)ne ulaştırıyor— rivayetine göre Allah'ın peygamberi Hz. Yûnus (a.s.) balığın karnında iken duâ etmek aklına geldiği zaman: «Ey Allah'ım, Senden başka hiç bir ilâh yoktur, Sen münezzehsin, doğrusu ben haksızlık edenlerdenim.» (Enbiyâ, 87) de­mişti. Bu duâ gelip Arş'ı kuşattığında melekler: Ey Rabbımız, bu zayıf ve bilinen bir sestir. Fakat garip ve uzak bir ülkeden geliyor, dediler. Allah Teâlâ: Bunu tanımıyor musunuz? diye sordu da onlar: Ey Rab-bımız, o kimdir? diye sordular. Rab Teâlâ; Kulum Yûnus'tur, buyur­du. Melekler: Devamlı olarak; makbul amellerin ve icabet buyrulan duaların kendisinden yükseldiği, kulun Yûnus mu? Ey Rabbımız, bol­lukta yaptıklarından dolayı ona rahmet eyleyip onu bu musîbitten kurtarmayacak mısın? dediler de Allah Teâlâ: Evet, kurtaracağım, bu­yurup balığa emretti ve balık onu dışarı attı. Hadîsi İbn Cerîr de Yû-nus'dan o ise îbn Vehb'den rivayet etmiştir. İbn Ebu Hatim'in rivaye­tinde şu fazlalık vardır: Ebu Sahr Humeyd İbn Ziyâd der ki: Ben bu hadîsi İbn Kuseyt'e naklettim. O da bana haber verdi ki; Ebu Hürey-re'yi şöyle derken işitmiş : Balık Yûnus'u düzlüğe attı. Allah Teâlâ Yûnus için bir kabak kökeni, (otu) bitirdi. Ayrıca Allah Teâlâ onun için yeryüzünün bitkilerinden (veya haşerâtından) yiyen yabanî bir koyun hazırladı. Koyun sabah ve akşam gelip ayaklarını açarak o iyi­leşinceye kadar onu emzirdi. (...) Ebu Hüreyre'nin bu hadîsi daha ön­ce Enbiyâ sûresinin tefsirinde müsned ve merfû' olarak geçmişti.

«Rahatsız bir halde iken Biz onu açıklık bir yere attık.» İbn Ab­bâs ve bir başkası âyetteki kelimesini, üzerinde bitki ve bina olmayan bir yerle tefsir ederler. Buranın Dicle kenarında olduğu da, Yemen arazisinde olduğu da söylenmiştir. En doğrusunu Allah bilir.

«Rahatsız bir halde iken Biz onu açıklık bir yere attık.» Burada onun rahatsızlığı ile, bedence zayıf olarak atıldığı kasdedilmektedir. İbn Mes'ûd (r.a.) der ki: Üzerinde tüyleri olmayan kuş yavrusu gibi bir halde dışarı atılmıştı. Süddî ise onun, yeni doğmuş bir çocuk şek­linde balığın karnından dışarı atıldığını söyler. İbn Abbâs ve İbn Zeyd de böyle söylemektedir.

«Ve onun için geniş yapraklı bir bitki yetiştirdik.» İbn Mes'ûd, İbn Abbâs, Mücâhid, İkrime, Saîd İbn Cübeyr, Vehb İbn Münebbih, Hilâl İbn Yesâf, Abdullah İbn Tâvûs, Süddî, Katâde, Dahhâk, Atâ el-Hora-sânî ve birçokları geniş yapraklı bu bitkinin kabak olduğunu söylemiş­lerdir. Hüşeym'in Kasım İbn Ebu Eyyûb'dan, onun da Saîd İbn Cü-beyr'den rivayetle söylediğine göre gövdesi olmayan her ağaca bu isim verilmektedir. Saîd İbn Cübeyr'den gelen rivayetlerden birine gö­re ise, bir senelik ömrü olan her ağaç bu türe girmektedir. Bazıları kaba­ğın faydaları arasında şunları sayarlar: Bitmesi (yetişmesi) çabuktur. Büyüklüğünden dolayı yaprakları gölgeleyicidir. Tatlıdır, sinekler ona yaklaşmaz. Meyvesi iyi bir gıdadır. Çekirdeği ve kabuğu da dâhil ol­mak üzere hem çiğ ve hem de pişmiş olarak yenilebilir. Bir hadîste sabit olduğu üzere Allah Rasûlü (s.a.) de kabak yemeğini sever ve ta­bağın kenarlarında kalanları bile sıyırıp yermiş.

«Onu yüz bin veya daha fazlasına peygamber olarak gönderdik.» Şehr İbn Havşeb'in İbn Abbâs'tan rivayetinde o, şöyle demiş: Yûnus'un peygamber olarak gönderilmesi balığın onu, kanundan dışarı atma­sından sonradır. İbn Abbâs'ın bu sözünü İbn Cerîr; bana Haris... Şehr'den rivayet etti... şeklinde bir isnâd ile rivayet etmiştir. Mücâ-hid'den rivayetle İbn Ebu Necih ise onun, kendisini balığın yutmasın­dan önce peygamber olarak onlara gönderildiğini belirtir. Ben de de­rim ki: Yûnus (a.s.)un daha önce onlara peygamber olarak gönderilip de balığın karnından çıkışından sonra onlara dönmesinin emredilme-sine herhangi bir mâni yoktur. Hz. Yûnus, balığın karnından çıkıp on­lara döndüğü zaman hepsi birden kendisini tasdik edip ona inanmış­lardı. Beğâvî ise Yûnus'un, balığın karnından çıkışından sonra yüz bin veya daha fazla sayıda olan başka bir ümmete peygamber olarak gön­derildiğini nakleder.

«Onu yüz bin veya daha fazlasına peygamber olarak gönderdik.» âyetinde İbn Abbâs'tan gelen rivayetlerden birinde o, şöyle diyor: Ak­sine onlar yüz binden daha fazlaydılar. Sayıları yüz otuz bindi. Yine ondan gelen bir rivayete göre sayıları yüz otuz bin küsur imiş. İbn Abbâs'tan gelen rivayetlerden birine göre, onlann sayılan yüz kırk küsur bindir. Saîd İbn Cübeyr ise onlann yüz binden yetmiş bin daha fazla olduğunu söyler. Mekhûl onların yüz on bin kişi olduğunu söyle­miştir. Mekhûl'ün bu açıklamasını îbn Ebu Hatim rivayet ediyor. İbn Cerîr der ki: Bize Muhammed İbn Abdürrahîra el-Berkî'nin... Übeyy İbn Kâ'b'dan rivayetine göre; o, Allah Rasûlü (s.a.)ne : «Onu yüz bin veya daha fazlasına peygamber olarak gönderdik.» âyetini sormuş da Efendimiz şöyle buyurmuş : Yüz binden, yirmi bin daha fazlaydılar. Hadîsi Ali İbn Hucr kanalıyla... Übeyy İbn Kâ'b'dan rivayet eden Tir-mizî garîb olduğunu ekler. İbn Ebu Hatim de hadîsi Züheyr kanalıyla rivayet etmiştir. (...)

Hz. Yûnus (a.s.)un kendilerine gönderilmiş olduğu bu kavim bü­tünüyle ona inandılar. Biz de onları ecelleri gelinceye kadar geçindir­dik. Başka bir âyet-i kerîme'de şöyle buyrulur : «İmân edip, imânı kendisine fayda sağlayan bir kasaba olsaydı ya? Yûnus'un kavmi müs­tesna. Onlar îmân ettikleri zaman üzerlerinden bu dünya hayatında rüsvâylık azabını kaldırdık, bir zamana kadar da kendilerini faydalan­dırdık.» (Yûnus, 98).

Bu bölümü tek başına aç →

160. Âyetin Tefsiri

Allah Teâlâ burada müşrikleri inkârla onların Allah için kızları varsaydıklarını, kendileri içinse erkekleri arzuladıklarını haber verir. Bu durumda onlar kendileri için daha iyi olanını arzulamaktadırlar. «Onlardan birine bir kızı olduğu müjdelenirse; içi öfkeyle dolarak yü­zü simsiyah kesilir.» (Nahl, 58) Bu, onu üzmekte ve kendisi için sâdece erkek çocukları beğenip tercih etmektedir. Allah Teâlâ da şöyle buyu­rur: Kendileri için seçip tercih etmediklerini Allah'a nasıl nisbet et­mektedirler? Bu sebepledir ki: Şimdi sen, onlara sor; (onların söyle­diklerini inkâr sadedinde olmak üzere onlara de ki;) «kızlar senin Rab-bının da, oğlanlar onların mı?» Nitekim başka bir âyet-i kerîme'de şöyle buyrulur : «Demek erkekler sizin, dişiler O'nun mu? Öyleyse bu, insafsız bir paylaşmadır.» (Necm,21-22).

«Yoksa Biz, melekleri dişi olarak yarattık da onlar buna şâhid miydiler?» Yaratılışlarım müşahede etmedikleri halde meleklerin kız­lar olduğuna nasıl hükmediyorlar? Bu, Allah Teâlp'nm şu kavli gibi­dir: «Onlar Rahman'ın kulları olan melekleri de dişi saydılar. Onların yaratılışlarını mı görmüşler? Onların bu şehâdetleri yazılacak ve sor­guya çekileceklerdir.» (Zuhruf, 19).

«İyi bilin ki; gerçekten onlar iftiralarından ötürü şöyle diyorlar: Allah doğurdu. Hiç'şüphesiz onlar, yalancılardır.» Allah Teâlâ onların melekler hakkında küfrün ve yalanın en üst mertebesindeki üç sözle­rini zikreder: Önce onlar melekleri Allah'ın kızları kabul etmişlerdir. Böylece Allah'ın çocuğu olduğunu ileri sürmüşler ve bu çocuğun dişi olduğunu söylemişlerdir. Sonra da Allah'tan ayrı olarak bunlara ta-pmmışlardır. Bunlardan her biri cehennem ateşinde ebedî kılınmak için yeterlidir.

Sonra Allah Teâlâ onları reddederek şöyle buyurur: «Kızları, oğul­lara tercih mi etmiş?» Erkek çocukları değil de kızları tercihe Allah'ı sevkeden nedir? Nitekim başka bir âyet-i kerîme'de: «Yoksa Rabbımz size oğullar seçti de kendisi meleklerden kızlar mı edindi? Muhakkak ki siz, büyük bir söz söylüyorsunuz.» (İsrâ, 40) buyrulurken aynı se­beple burada da şöyle buyurur: «Ne oluyor size, nasıl hükmediyorsu­nuz?» Söylediklerinizi düşünüp akledecek akıllarınız yok mu? «Hiç düşünmüyor musunuz? Yoksa sizin (söylediklerinize dâir) apaçık bir deliliniz, (bir hüccetiniz) mi var? Eğer sâdıklardan iseniz kitabınızı getirin,» Allah Teâlâ'nın sizin söylediğinizi edindiğine dâir Allah tara­fından gökten indirilmiş bir kitaba dayanacak deliliniz ve burhanınız varsa bunu getirin. Ama sizin söylediğiniz şeyin akla dayanması müm­kün değildir. Hattâ akıl bütünüyle bunu tecviz edecek değildir.

«O'nunla cinler arasında bir neseb bağı uydurdular.» Mücâhid der ki: Müşrikler : Melekler Allah'ın kızlarıdır, demişlerdi. Ebubekir (r.a.) : Peki onların anneleri kimlerdir? diye sordu da, onlar: Cinlerin ileri gelenlerinin kızlarıdır, diye cevab verdiler. Katâde ve İbn Zeyd de böyle söylemiştir. Bu sebepledir ki Allah Teâlâ şöyle buyurur: «Andol-sun ki (onların böyle bir hükmü kendilerine nisbet etmiş oldukları) cinler de, onların (götürüleceklerini, bu sözü söyleyenlerin bu konuda­ki yalan, iftira ve bilgisizce bâtıl sözleri yüzünden hesâb günü azaba) götürüleceklerini bilmektedirler.» İbn Abbâs'tan rivayetle Avfî, «O'nun­la cinler arasında bir neseb bağı uydurdular.» âyeti hakkında der ki: Allah'ın düşmanları, Allah Teâlâ ile İblîs'in kardeş olduklarını sanmış­lardı. İbn Abbâs'ın bu sözünü İbn Cerîr naklediyor.

«Allah, onların nitelendirdiklerinden münezzehtir.» Yücedir, mu­kaddestir, bu zâlim ve inkarcıların nitelendirdiklerinden ve çocuğu ol­masından münezzehtir.

«Allah'ın ihlâsa erdirilmiş kulları müstesna.» kısmı olumlu bir an­lamda yapılmış istisnâ-ı munkatı'dır. «Allah, onların nitelendirdikle­rinden münezzehtir.» kısmının öznesi olan zamir, bütün insanlara dön­mektedir. Sonra Allah'ın ihlâsa erdirilmiş kulları —ki bunlar, her pey­gambere ve rasûle indirilen gerçeğe tâbi olanlardır— istisna edilmiştir. İbn Cerîr «Allah'ın ihlâsa erdirilmiş kulları müstesna.» kısmının «On­ların götürüleceklerini bilmektedirler.» kısmından istisna edildiğini söylemişse de bu şüphelidir.

Bu bölümü tek başına aç →

170. Âyetin Tefsiri

Allah Teâlâ, müşriklere hitaben şöyle buyurur : «Muhakkak ki sizler ve taptıklarınız, O'na karşı hiç kimseyi fitneye sürükleyebilecek değilsiniz. Tabiî cehenneme girecek olan müstesna.» Sizin sözlerinize ve içinde bulunduğunuz sapıklıkla bâtıl ibâdete ancak sizden daha sa­pık olan ve cehennem için yaratılmış olanlar boyun eğip size uyar. «Onların kalbleri vardır; anlamazlar, gözleri vardır; görmezler, kulak­ları vardır; duymazlar. Onlar hayvanlar gibidirler, hattâ daha da sa­pıktırlar. İşte onlar, gafillerin ta kendileridir.» (A'râf, 179). İnsanların bu neviden olanları ancak şirk, küfür ve dalâlet yoluna sapıp böyle bir dine boyun eğer. Nitekim başka bir âyet-i kerînıe'de şöyle buyrulur : «Şüphesiz siz, ihtilaflı bir söz içindesiniz. O'ndan dönebilecek kimseler döndürülür.» (Zâriyât, 8-9).

Daha sonra Allah j, Teâlâ melekleri, onların meleklere isnâd etmiş oldukları küfür ve yalandan, onların Allah'ın kızları oluşu iddiasından tenzih ederek şöyle buyurur : «Bizim her birimizin belirli bir makâ: mı vardır.» Onların göklerde özel bir yeri, asla geçemeyecekleri kulluk makamları vardır. İbn Asâkir, Muhammed İbn Hâlid'in hal terceme-sinde Abdurrahmân İbn Alâ İbn Sa'd'a, onun vasıtasıyla babasına» va­ran bir isnâd ile —Aİâ İbn Sa'd Mekke fethi günü bîat edenlerden idi— rivayet ediyor ki, Allah Rasûlü (s.a.) bir gün yanında oturmakta olan ashabına: Gök inledi ve o inlemeye de lâyıktır. Zîrâ onda bir ayak ko­yacak yer yoktur ki orada rükû'da veya secdede bir melek bulunmasın, buyurmuş sonra da: «Ve muhakkak ki biz; saf bağlayıp duranlarız ve muhakkak ki biz; tesbîh edenleriz.» âyetini okumuş. Dahhâk tefsîrin-deki «Bizim her birimizin belirli bir makamı vardır.» âyetinin açıkla­masında der ki: Mesrûk, Hz. Âişe (r.a.)den rivayet ediyor ki Allah Ra-sûlü (s.a.) şöyle buyurmuş: Dünya semâsında hiç bir yer yoktur ki ora­da secdede veya kıyamda bir melek bulunmasın. İşte Allah Teâlâ'nm «Bizim her birimizin belirli bir makamı vardır.» âyeti budur. A'meş'in Ebu İshâk kanalıyla... İbn Mes'ûd (r.a.)dan rivayetine göre o: Gökler­de öyle bir gök vardır ki orada bir meleğin alnı veya iki ayağı olmayan bir karış yer yoktur, demiş sonra da: «Bizim her birimizin belirli bir makamı vardır.» âyetini okumuş. Saîd İbn Cübeyr de böyle söylüyor. Katâde der ki: (Allah Rasûlünün ashabı) kadınları ve erkekleri birlikte namaz kılarlardı. Nihayet «Bizim her birimizin belirli bir makamı var­dır.» âyeti nazil olunca erkekler öne geçti, kadınlar da arkada kaldılar.

«Ve muhakkak ki biz; (Allah'a itâatta) saf bağlayıp duranlarız.» Daha önce «Andolsun saf bağlayıp duranlara.» (Sâffât, 1) âyetinde de geçtiği üzere İbn Cüreyc, Velîd İbn Abdullah İbn Ebu Muğîs'in şöyle dediğini naklediyor: Onlar, namazda saf halinde durmazlardı. Nihayet «Ve muhakkak ki biz; saf bağlayıp duranlarız.» âyeti nazil oldu da, on­lar (namazlarında) saf tuttular. Ebu Nadra şöyle diyor: Namaz için kamet getirildiği zaman Hz. Ömer yüzünü insanlara döner sonra da: Saflarınızı düzeltiniz, kıyama kalkıp doğrulunuz. Allah Teâlâ sizin, me­leklerin sünnetine uymanızı istiyor, deyip sonra: «Ve muhakkak ki biz; saf bağlayıp duranlarız.» Ey filân gerile, ey filân ilerle, der sonra da ileri geçip (namaz için iftitâh) tekbîrini alırmış. Allah ondan hoşnûd olsun. Bu haberi, İbn Ebu Hatim ve İbn Cerîr rivayet ediyorlar. Müs­lim'in Sahîh'inde Huzeyfe (r.a.)den rivayet edildiğine göre Allah Ra-sûlü (s.a.) şöyle buyurmuş : Biz üç şeyle insanlardan üstün kılındık: Saflarımız meleklerin safları gibi kılındı. Yeryüzü bizim için mescid, toprağı da temizleyici kılındı.

«Ve muhakkak ki biz; tesbîh edenleriz.» Saf saf durur, Rabbımızı tesbîh eder, terhcîd eder, takdis eder ve O'nu her türlü noksandan ten-zîh ederiz. Biz O'nun kullarıyız, O'na muhtacız ve O'nun huzurunda boyun eğmişleriz. İbn Abbâs ve Mücâhid derler ki: «Bizim her birimizin belirli bir makamı vardır.», «Ve muhakkak ki biz; saf bağlayıp duran­larız.», «Ve muhakkak ki biz; tesbîh edenleriz.» diyenler, meleklerdir ve melekler Allah Teâlâ'yı tesbîh ederler. Katâde ise, «Ve muhakkak ki biz; tesbîh edenleriz.» âyetinde namaz kılanların kasdedildiğini söyler. Onlar bu şekilde kendilerinin ubûdiyyet makamlarını isbât etmektedir­ler. Nitekim Allah Teâlâ başka bir âyet-i kerîme'de şöyle buyurur: «De­diler ki: Rahman çocuk edindi. O'nun sânı yücedir. Hayır, onlar (me­lekler) ikram edilmiş kullardır. Onlar sözle asla O'nun önüne geçemezler. Ancak O'nun emriyle hareket ederler. O, onların önlerindekini de bilir, arkalarmdakini de bilir. Onlar, Allah'ın hoşnûd olduğu kimseden başkasına şefaat edemezler ve O'nun korkusundan titrerler. Bunlardan kim: Tanrı O değil de benim, derse; onu derhâl cehennemle cezalandı­rırız. Biz, zâlimlerin cezasını böyle veririz.» (Enbiyâ, 26-29).

«Onlar her ne kadar şöyle diyor idiyseler de; öncekilerde olduğu gibi bizde de bir Zikir bulunsaydı; biz de elbet Allah'ın ihlâsa erdirilmiş kullan olurduk.» Yani; ey Muhammed, sen onlara gelmezden önce on­lar, yanlarında kendilerine Allah'ın emirlerini, geçmiş nesillerin duru­munu hatırlatan ve kendilerine Allah'ın kitabını getiren birisinin olma­sını temenni ediyorlardı. Nitekim başka âyetlerde şöyle buyrulur: «Al­lah'a var güçleriyle yemîn ettiler ki; eğer kendilerine bir uyarıcı gelirse andolsun ki, ümmetlerin içinde en doğru yolda gidenlerden biri olacak­lardır. Fakat bir uyarıcı gelince onların sâdece nefretlerini arttırdı.» (Fâtır, 42), «Demeyesiniz ki: Bizden önce kitâb, yalnız iki topluluğa indi. Bizim ise onlarınkinden hiç haberimiz yok. Veya demeyesiniz ki: Bize de o kitâb indirilseydi muhakkak ki, onlardan daha fazla hidâyete ererdik. İşte size Rabbınızdan apaçık hüccet, hidâyet ve rahmet gelmiş­tir. Artık Allah'ın âyetlerini yalanlayandan ve onlardan yüz çevirenden daha zâlim kimdir? Biz, âyetlerimizden yüz çevirenleri bu yüzden aza­bın kötüsüyle cezalandıracağız.» (En'âm, 156-157). Bu sebepledir ki bu­rada: «Sonunda O'na küfrettiler. Ama ilerde bileceklerdir.» buyurmuş­tur ki; bu onların, rablarım inkârları, Allah'ın elçisini (s.a.) yalanla­maları yüzünden onları bir tehdîddir.

Bu bölümü tek başına aç →

179. Âyetin Tefsiri

Allah Teâlâ burada şöyle buyurmakta : «Andolsun ki, Bizim, gön­derilen kullarımız hakkında sözümüz geçmiştir.» İlk kitabta geçmiştir ki; dünyada ve âhirette güzel akıbet peygamberlere ve onlara tâbi olan­laradır. Nitekim başka âyet-i kerîme'lerde: «Allah: Ben ve peygamber­lerim elbette gâlib geleceğiz, diye yazmıştır. Şüphesiz ki; Allah Kavi­dir, Azîz'dir.» (Mücâdile, 21), «Şüphesiz ki Biz, peygamberlerimize ve imân etmiş olanlara hem dünya hayatında, hem de şahîdlerin şehâdet edecekleri günde mutlaka yardım ederiz.» (Ğâfir, 51) buyrulurken, bu­rada da şöyle denilmektedir: «Andolsun ki Bizim, gönderilen kullarımız hakkında sözümüz geçmiştir. Onlar muhakkak (dünyada ve âhirette) yardım görenlerdir.» Kavimlerinden onları yalanlayarak kendilerine muhalif olanlara karşı nasıl yardım olundukları, Allah'ın kâfirleri na­sıl yok ettiği ve inanan kullarım nasıl kurtardığı daha önce geçmişti. «Ve şüphesiz ki Bizim askerlerimiz, onlar gâliblerdir.» Güzel akıbet on­ların olacaktır. «Sen, bir süreye kadar onlardan yüz çevir.» Sana olan eziyyetlerine sabret ve muayyen bir vakte kadar gözet (bekle). Şüphe­siz Biz sana güzel akıbeti, yardımı ve zaferi vereceğiz. Bu sebepledir ki bazıları şöyle diyor: Bu sürenin sonu Bedir gününe kadardır. Bundan sonrakiler (Bu âyeti ta'kib eden âyetler) de bu âyet ile aynı anlamda­dır. Yani gözetleme süresi Bedir günü ile tahdîd edilmiştir.

«Gözetleyiver, onlar ilerde göreceklerdir.» Onları gözetle, sana mu­halefet etmeleri ve seni yalanlamaları yüzünden onların başlarına gele­cek azabı ve cezalandırmayı bekle. Bu sebepledir ki Allah Teâlâ bir teh-dîd olarak: «Onlar ilerde göreceklerdir.» buyurup şöyle devam etmiştir. «Yoksa azabımızı mı çabucak istiyorlar?» Onlar ancak yalanlamaları ve küfürleri yüzünden azabı acele istemektedirler. Allah Teâlâ şüphesiz bu yüzden onlara gazab edecek ve onları cezalandıracaktır. Bununla birlikte onlar,, küfürleri ve inâdlarından dolayı azabı ve cezalandırma­larım acele istemektedirler. Allah Teâlâ şöyle buyurur: «Fakat o (azâb), yurdlarına indiğinde uyarılanların sabahı ne kötü olur.» Onların üze­rine azâb indiği zaman o günleri, helak olunmaları, yok edilmeleri ne kadar kötüdür. Süddî âyeti şöyle açıklıyor: Azâb onların yurdlarına in­diğinde uyarılanların sabahı ne kötü olur. Bu sebepledir ki Buhârî ve Müslim'in Sahîh'lerinde İsmail İbn Uleyye kanalıyla... Enes (r.a.)ten rivayet edilen bir hadîste o, şöyle anlatıyor: Allah Rasûlü (s.a.) bir sa­bah vakti Hayber'e ulaştı. Hayber halkı ellerinde baltaları ve kürek­leri ile çıkıp da orduyu gördüklerinde geri dönerek: Allah'a yemîn olsun ki Muhammed, Muhammed ve ordusu... dediler. Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurdu: Allahü Ekber, Hayber harâb olmuş, (Hayber harâb ol­sun) biz bir kavmin yurduna indiğimizde uyarılanların sabahı ne kötü olur. Hadîsi Buhârî de, Mâlik kanalıyla... Enes'ten rivayet etmiştir.

İmâm Ahmed'in Revh kanalıyla... Ebu Talha'dan rivayetine göre o, şöyle anlatmış: Allah Rasûlü (s.a.) bir sabah vakti Hayber'e ulaştı. Onlar küreklerini almışlar ekinlerine ve arazilerine gidiyorlardı. Hz. Peygamber (s.a.) i görünce arkalarını dönüp kaçtılar. Allah'ın peygam­beri (s.a.) şöyle buyurdu: Allahü Ekber, Allahü Ekber, şüphesiz biz bir kavmin yurduna indiğimiz zaman uyarılanların sabahı ne de kötü olur. Hadîsi bu şekliyle tahric etmemişlerdir. Ancak Buhârî ve Müslim'in şartlarına göre sahihtir.

«Sen, bir süreye kadar onlardan yüz çevir. Gözetleyiver, onlar iler­de göreceklerdir.» âyeti daha önce geçen emrin bir te'kîdidir.

Bu bölümü tek başına aç →

182. Âyetin Tefsiri

Allah Teâlâ yüce zâtını zâlimlerin, yalanlayanların ve haddi aşan­ların sözlerinden tenzih ediyor, takdis ediyor ve buyuruyor ki: Senin mağlûb olunamayacak, izzet sahibi Rabbm şu haddi aşıp iftira eden­lerin niteleyegeldiklerinden münezzehtir. Dünyada ve âhirette, Rabları hakkında söylediklerinin selâmeti, sıhhati ve gerçekliği dolayısıyla Al­lah'ın selâmı peygamberlere olsun. Dünyada ve âhirette, her hal ve du­rumda hamd, âlemlerin Rabbı Allah'a mahsûstur. Allah Teâlâ burada ve Kur'ân'da birçok yerde hamd ile tesbîhi bir arada zikretmektedir. Çünkü tesbîh; mutabakatın delaletiyle noksanlardan tenzihi ve aklan­mayı içerir. Aynı zamanda kemâl sıfatlarının da isbâtını gerektirir. Aynı şekilde hamd de mutabakat yoluyla kemâl sıfatlarının isbâtma de­lâlet eder ve noksanlardan tenzihi gerektirir. Bu sebepledir ki Allah Teâlâ: «Senin izzet sahibi Rabbın onların tavsiflerinden münezzehtir. Selâm olsun peygamberlere. Hamd olsun, âlemlerin Rabbı Allah'a.» bu­yurmuştur. Saîd îbn Ebu Arûbe'nin Katâde'den rivayetine göre Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuş: Bana salâtü selâmda bulunduğunuz za­man diğer peygamberlerin üzerine de salât ve selâm getiriniz. Zira ben, ancak rasûllerden bir rasûlüm. İbn Cerîr ve İbn Ebu Hatim de Saîd ka­nalıyla hadîsi yukardaki şekilde rivayet etmişlerdir. İbn Ebu Hatim —Allah ona rahmet eylesin— hadîsi müsned olarak şöyle rivayet edi­yor: Bize Ali İbn Hüseyn İbn Cüneyd'in... Ebu Talha'dan rivayetine gö­re Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur: Bana salât ve selâm getirdi­ğiniz zaman diğer peygamberler üzerine de salât ve selâm getiriniz. Ha­fız Ebu Ya'lâ der ki: Bize Muhammed İbn Ebu Bekr'in... Ebu Saîd'den, onun da Allah Rasûlü (s.a.)nden rivayetine göre Efendimiz selâm ver­dikleri zaman: «Senin izzet sahibi Rabbın onların tavsiflerinden münez­zehtir. Selâm olsun peygamberlere. Hamd olsun, âlemlerin Rabbı Al­lah'a.» deyip sonra selâm verirmiş. Hadîsin isnadı zayıftır. İbn Ebu Hâ-tim'in Ammâr İbn Hâlid el-Vâsıtî kanalıyla... Şa'bî'den rivayetine göre, Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuş : Kıyamet günü ecrinin en bol öl­çekle kendisine ölçülüp verilmesi kimi sevindirirse meclisinin sonunda, kalkmak istediği zaman şöyle desin: «Senin izzet sahibi Rabbın onların tavsiflerinden münezzehtir. Selâm olsun peygamberlere. Hamd olsun, âlemlerin Rabbı Allah'a.» Başka bir kanaldan olmak üzere hadîs Hz. Ali (r.a.)den mevkuf, muttasıl olarak rivayet edilmiştir. Ebu Muham­med el-Beğavî tefsirinde der ki: Bize Ebu Saîd Ahmed İbn Şureyh'in... Hz. Ali (r.a.)den rivayetine göre; o, şöyle demiştir: Kıyamet günü ecri­nin en bol ölçekle kendisine ölçülüp verilmesini kim sevip isterse mec­lisinde son sözü şu olsun: «Senin izzet sahibi Rabbın onların tavsiflerin­den münezzehtir. Selâm olsun peygamberlere. Hamd olsun, âlemlerin Rabbı Allah'a.» Taberânî'nin Abdullah İbn Sahr İbn Enes kanalıyla Abdullah İbn Zeyd İbn Erkam'dan, onun babasından, onun da Allah Rasûlü (s.a.)nden rivayetine göre, Efendimiz şöyle buyurmuş: Her na­mazın arkasından kim üç kere «Senin izzet sahibi Rabbın onların tav­siflerinden münezzehtir. Selâm olsun peygamberlere. Hamd olsun âlem­lerin Rabbı Allah'a.» derse, ecri en bol ölçekle ölçülür. Allah'ım, Seni tesbîh ederim, Sana hamd ederim, Senden başka hiç bir ilâh yok. Sen­den mağfiret diler ve Sana tevbe ederim, sözünün meclis keffâreti ol­duğuna dâir hadîsler vârid olmuştur. Ben bunun için başlı başına bir cüz' tahsis ettini. İnşâallah orada yazacağız.

Bu bölümü tek başına aç →