40 veya 41 âyettir.Rahmân Rahîm Allah’ın adıyla…
1. Âyetin Tefsiri
2. Âyetin Tefsiri
3. Âyetin Tefsiri
4. Âyetin Tefsiri
5. Âyetin Tefsiri
] 2312[ َ ’nin aslı, harf-i cerin istifham edatı olan א ’nın başına geldiği ‘ammâdır ki İkrime (v. 105/723) ve Îsâ b. Ömer’in (v. 149/766) kıraatleri bu şekildedir. Nitekim Hassân b. Sâbit (v. 60/680), [Mahzûm oğullarından birini hicvederken],
Neye dayanarak sövüyor bana bu alçak?Toz toprak içinde yuvarlanan bir domuz gibi!
demiş (َم َ yerine, א َ َ ifadesini kullanmış)tır. Hazifli kullanım daha çok, aslî kullanım ise azdır.
[2313] [“Ne’yi” şeklindeki] bu soru, durumun azametini ifade etmekte olup âdeta “Hangi durumu soruşturuyorlar?” denmektedir. Tıpkı Zeydun mâ Zeydun? ( Zeyd de ne Zeyd?) sözündeki Mâ gibi ki sen bunu (meziyet-lerinde) Zeyd’e yakın ve benzer olacak birilerini kesip atmak ve yok etmek için yaparsın; sanki Zeyd cins itibariyle sana gizli kalmış bir objeymiş de sen onun cinsini soruyor ve cevherinin içyüzünü araştırıyormuşsun gibi. Yine, me’l-ğûlu ve me’l-‘ankāu (Gulyabani de ne? Ankā da ne?) derken, “Objeler içerisinde aslı bu olan obje hangisidir?” demeyi kastetmen gibi. Sonra ( א َedatı) işin azametini göstermek için tecrit edilmiş; nihayet kendisine hiçbir şeyin gizli-kapalı kalamayacağı zâtın [Allah’ın] kelâmında yer alabilmiştir.
[2314] “Soruşturuyorlar?” Yani birbirlerine soruyorlar. Yahut kendileri dışındakilere, yani Peygamber’e (s.a.) ve müminlere soruyorlar. Bunun1 bir örneği de yetedâ‘avnehum (onları birbirlerine çağırtıyorlar) ve yeterâevne-hum (onları birbirlerine gösteriyorlar) fiilleridir. [“Soruşturuyorlar”daki] zamir Mekkelilere aittir; gerek kendi aralarında gerekse başkalarına yeniden diri-lişi alay yollu sorup duruyorlardı. 1 Yani tefâ‘ul kalıbının başkasına yönelik bir işteşlik de ifade ettiğinin… / ed.
[2315] “O ‘büyük haber’i (yani kıyameti) mi?” Bu, azametinden söz edilen şeyin açıklamasıdır. İbn Kesîr’in (v. 120/738) sekte Hâ’sı ile ‘ammeh şeklinde okuduğu rivayet edilmiştir ki ya vaslı vakfe yerine koymakta yahut durup -sonrasında َن ُ אءَ َ َ fiilini takdir ederek- א ا ن ا אء (O büyük haberi soruşturuyorlar.) diye başlamaktadır; çünkü bu edatın sonrası müp-hem bırakılıp sonra açıklanacak bir şeymiş gibi onu açıklamaktadır. Şayet “Sen, ‘soruşturuyorlar’daki zamirin inkârcılara ait olduğunu iddia etmiştin. Bu durumda, ‘Üzerinde anlaşmazlığa düştükleri...’ ifadesini ne yapacaksın?” dersen şöyle derim: İçlerinde; dirilişi inkâr ettiğini kesin dille ifade edenler olduğu gibi şüphe edenler de vardı. İlgili zamirin Müslümanlarla birlikte inkârcılara ait olduğu; zira hepsinin bunu soruşturduğu da söylenmiştir. Fakat Müslüman bunu korkusu ve yapacağı hazırlık artsın diye, inkârcı ise daha çok alay etmek için soruyordu. Soruşturmaya konu olanın Kur’ân olduğu da, Muhammed’in (s.a.) peygamberliği olduğu da söylenmiştir.
ن] [2316] אء ] idgamla yessâelûne şeklinde de okunmuş; (her iki ن de) Tâ ile seta‘lemûne (Yakında öğreneceksiniz!) şeklinde okunmuştur.
] 2317[ -ifadesi alaylı alaylı (kıyameti) soranlar için bir en (!Hayır) כَgellemedir. Birbirlerine sorup güldükleri şeyin gerçek olduğunu “yakında öğrenecekler!” ifadesi, kıyametin hiçbir şüpheye mahal bırakmayacak şekil-de gerçekleşeceğini yakında öğreneceklerine dair onları tehdit etmektedir. Engelleme lafzının tehdit (öğrenecekler!) ile birlikte tekrarlanması bu hususu daha bir perçinlemektedir. ُ ’nin anlamı, ikinci tehdidin ilkinden daha mü-balağalı ve sert olduğuna dair bir imaj uyandırmaktır.
6. Âyetin Tefsiri
7. Âyetin Tefsiri
8. Âyetin Tefsiri
mıhlarla sabitleştirilmesi gibi dağlarla sabitleştirdik.[2318] Şayet “Arz’ı (hayata elverişli) bir yatak hâline getirmedik mi?’
âyetinin, öncesiyle ne tür bir bağlantısı var ki?” dersen şöyle derim: Onlar yeniden dirilişi inkâr ettiklerinde kendilerine şu söylenmiştir: Diriltme fii-linin kendisine nispet edildiği zât, kudretin kemaline delâlet eden şu acayip mahlûkatı yaratmadı mı? O hâlde O’nun, şu eşi görülmemiş harika yara-tılışlar gibi bir yaratılıştan başka bir şey olmayan yeniden dirilişe güç yetir-mesini inkâr etmenin anlamı ne? Yahut buyrulmuştur ki Allah şu çokluk oluşturan fiilleri yapmadı mı? Hakîm olan hiçbir boş iş işlemez, değil mi? Oysa sizin yeniden dirilişi ve ceza gününü inkâr etmeniz O’nun her yaptığı şeyde ‘abesle iştigal eden biri’ olduğu sonucuna yol açmaktadır?!
] 2319[ אد “yatak” anlamındadır; mehden (beşik) şeklinde de okunmuş-tur ki çocuk için “beşik” ne anlama geliyorsa, yeryüzünün de insanlar için o anlama geldiğini ifade etmektedir. Mehd (beşik) çocuk için hazırlanıp, üzerinde çocuğun uyutulduğu şeydir ki burada memhûd masdarla (yani ‘döşenen’ ‘döşeme’ ile) isimlendirilmiştir. Tıpkı darbu’l-emîr ifadesi gibi.1 Yeryüzü mastar ile sıfatlanmış da olabilir. Yahut “döşemeli” anlamındadır.
[2320] (Dağları kazık kıldık); yani tıpkı evler kazıklarla sabitlendiği gibi Arz’ı dağlarla sabitledik.
9. Âyetin Tefsiri
10. Âyetin Tefsiri
11. Âyetin Tefsiri
12. Âyetin Tefsiri
13. Âyetin Tefsiri
] 2321[ אت “ölüm” demektir. Mesbût da -kesmek anlamındaki- sebtten gelmek üzere “ölü” demektir;2 çünkü ölü hareketten kesilip kalmış olandır. Uyku iki ölümden biri olup hastalık kalıbında gelmiştir.3
[2322] Uyku bir tür ölüm kılınınca, “Ve maişet” vakti -yani uyanıp ihtiyaç ve kazançlarınız uğruna dönüp dolaştığınız bir geçim vakti- “kıldık gündüzü” âyetinde, uyanıklık da me‘âş -hayat- kılınmıştır. אت ’ın rahatlık anlamına geldiği de söylenmiştir.
[2323] [Geceyi] herhangi bir düşmandan kaçmak veya düşmana gece baskını yapmak yahut muttali olunmasından hoşlanmayacağınız birçok işi gizlemek istediğinizde sizi gözlerden örtüp gizleyen “bir örtü hâline getir-dik.” [Mütenebbî’den:]
(Allah’ım!) Gece karanlığında öyle nimetlerin var ki Senin,yalan söylediğini haber verir Maniheizm’in!4
] 2324[ ادٌ َ ِ şedîdetünün çoğuludur; yani zamanın akıp gitmesinden etki-lenmeyen, yaratılışı güçlü, sağlam “yedi…” Yani yedi gök.
[2325] “Parıl parıl parlayan” ısı kaynağı ışıl ışıl “bir ‘kandil’ yarattık; yani güneş... Nitekim alev alev olup ışığıyla ve sıcaklığıyla tutuştuğu vakit tevehheceti’n-nâru (ateş alev alev tutuştu) denir. 1 Darbu’l-emîr (emîr basması [sikke]) ifadesi, madrûbu’l-emîr (emîrin bastığı [sikke]) anlamındadır. / ed. 2 Nitekim Yahudilerin sebt (şabat/cumartesi) günleri de “Yahve’nin yaratma işini kesip istirahate çekildi-
ği” gündür. / çev.3 Yani אت kelimesi; hastalıkları ifade eden fu‘âl (sü‘âl, cüzâm, zükâm / öksürük, grip, cüzam) kalıbında
gelmiştir. / ed.4 Hayrı ışığa, şerri ise karanlığa nispet eden düalist, gnostik din. / çev.
14. Âyetin Tefsiri
lutları sıkıp yağdırmasına ramak kaldığında- bulutlar için kullanılır. Tıpkı ekinin biçim zamanı yaklaştığında ecezze’z-zer‘u demen gibi. Yine bu bağ-lamda a‘sarati’l-câriyetu denir ki “cariyenin âdet görmesi yaklaştı” demektir. İkrime [v. 105/723; Min ile değil Bâ ile] bi’l-mu‘sırâti (sıkıp akıtan bulutlar vası-tasıyla…) şeklinde okumuştur ki iki şekilde açıklanabilir: Bununla ya -[yer-yüzündeki su kaynaklarından] bulutları kaldırıp yağdırmak üzere olan- rüzgârlar ya da bulutlar kastedilmiştir; çünkü yağmur, bulutlardan indirildiği için bu-lutlar vasıtasıyla yağmaktadır. Tıpkı a‘tā min yedihî dirhemen (Kendi elinden para verdi.) ve a‘tā bi-yedihî dirhemen (Kendi eliyle para verdi.) demen gibidir. Mücâhid’in (v. 103/721) ات ِ ’ı “sert sert esip (bulut) kaldıran rüzgârlar” olarak tefsir ettiği rivayet edilmiştir. Hasan-ı Basrî ve Katâde ise, “gökler” olarak tefsir etmişlerdir ki bunun tevili şudur: Su gökten buluta inince1 âdeta gökler suyu i‘sār etmekte -yani (rüzgârlar vasıtasıyla) sıkıma sevk edip- buna imkân vermektedir. Şayet “ات şeklinde okuyan ve bunu ‘sert sert esip ا(bulut) kaldıran rüzgârlar’ olarak açıklayanın görüşü nedir? Zira yağmur rüz-gârlardan inmemektedir?” dersen şöyle derim: Bulutları oluşturan ve içleri-ni suyla dolduran rüzgârlar olunca, bunların yağmur indirmenin başlangıç noktası kılınması doğru olur. Nitekim “Şüphesiz Allah rüzgârları gönderir de bunlar suyu gökten bulutlara taşır.” şeklinde bir rivayet gelmiştir. Bu riva-yet sahihse yağmurun [bulut yerine] gökten indirilmesinin anlamı açıktır. Şa-yet “ İbn Keysân (v. 320/932) ات kelimesini el-muğîsât (yardıma koşup اyağdıran bulutlar) anlamında aldığını zikretmiştir. Oysa el-muğîsât (yardıma koşup yağdıran bulutlar) mu‘sır değil, ‘âsırdır; zira [fiil if‘âlden değil, sülâsîden kullanılır;] ‘asarehû fe‘tesara (onu sıktı, o da sıkıldı) denir.” dersen şöyle derim: Bunun açıklaması, burada ellâtî a‘sarne (yağmur yağdırma vakti gelmiş2 [bu-lutlar]) anlamının murat edilmiş olmasıdır.
] 2327[ א ً א ّ (şarıl şarıl) yani bol bol dökülen. Seccehû (onu bolca dök-tü) ve secce bi-nefsihî (kendi kendine döküldü) denir. Hadiste efdalü’l-hacci el-‘accu ve’s-seccu (“Haccın en faziletlisi ‘acclı ve seccli olandır.” [Tirmizî, “Hac”, 14; Tefsîr, 3; İbn Mâce, “Menâsik”, 6, 16]; yani telbiyede sesin yükseltildiği (‘acc), hediyelik kurbanın kanının bol bol aktığı (secc) hac… “ İbn Abbas misecc idi; 1 Müfessir, suyun kaynağının “gökler” olduğu kanaatindedir; bu görüşünü Bakara 2/22’deki “gökten su
indirip onunla size rızık olarak türlü türlü meyveler çıkarmıştır” ifadesinin tefsirinde açıklamıştır. Oysa Kur’ân’da “suyun göğe yeryüzünden ağdığı” açıkça bildirilmektedir (Örn. Nûr 24/43). Bakara 2/22’deki - ’den hareketle, yağmurun kaynağının gök olduğunu belirten- müfessiri bu görüşe iten, yağmurun nihaî şeklinin gökten iniyor olmasıdır; yağmurun göğe ağmadan evvelki hâli “yağmur” değil, buhardır. / ed.
2 Yani أ’nın Hemzesi ta‘diye değil haynûnet bildirmektedir. / ed.
kırbayı akıtırdı.” Yani hutbelerinde döktürürdü (son derece akıcı konuşur-du). A‘rec (v. 130/748) seccâhan şeklinde okumuştur; mesâcihu’l-mâi “suyun döküldüğü yerleri” anlatmaktadır. Yine el-mâu yensecihu fi’l-vâdî (su vadide döküle döküle akıyor) denir.
15. Âyetin Tefsiri
16. Âyetin Tefsiri
nağı, hayvanlar için de saman ve ot gibi yem kaynağı olan şeyler kastedilmek-tedir. Nitekim “Hem siz yiyin hem de hayvanlarınızı otlatın...” [TāHâ 20/54] “Yapraklı taneler, hoş kokulu bitkiler vardır” [Rahmân 55/12] buyrulmuştur.
[2329] “Sarmaş dolaş” yani [dalları birbirine girmiş] bürüm bürüm. אف اkelimesinin tekili yoktur; tıpkı evzâ‘ (bölük) ve ahyâf (karışık) örneklerin-deki gibi. Tekilinin liffun olduğu da söylenmiştir. Nitekim el-İklîd’in yazarı, Hasan b. Ali et-Tūsî’nin, kendisine şu şiiri okuduğunu söylemiştir:
Sarmaş dolaş bir bahçe, müreffeh bir hayatve tamamı güzel, parlak nice ahbap...
İbn Kuteybe (v. 276/889) bunun leffâun, luffun ve daha sonra elfâfun şek-linde çoğullaştığını iddia etmiştir ki buna hudrunun çoğulu olarak ahdārun ve humrunun çoğulu olarak ahmârun gibi bir benzer bulduğunu zannetmi-yorum. Şayet bunun, zait harflerin (Mîm ve Tâ’nın) hazfi takdirinde mul-teffetunun çoğulu olduğunu söyleseydi, güzel bir görüş olurdu.
17. Âyetin Tefsiri
18. Âyetin Tefsiri
] 2330[ ًא א yani Allah’ın takdir ve hükmünde dünyaya biçilen ömür ve nihai sınır yahut yaratılmışların kendisinde son bulacakları sınır [işbu ayrım günü]dür.
] 2331[ ُ َ ْ ُ مَ ْ َ (... üfürüldüğü gün) ifadesi ِ ْ َ ا مَ ْ َ (ayrım günün)den bedel veya atf-ı beyandır. “İşte o zaman” kabirlerden çıkıp, her üm-met kendi önderiyle birlikte olmak üzere gruplar hâlinde -bir görüşe göre de farklı topluluklar hâlinde- duruşma yerine “gelirsiniz bölük bölük.” Mu‘âz’dan (r.a.) rivayet edildiğine göre, kendisi Peygamber’e (s.a.) bu âyeti sorunca “Çok ağır bir soru sordun ey Mu‘âz!” buyurmuş, sonra gözyaşla-rını salıvererek şöyle demiştir: “Ümmetim mahşer yerine on sınıf hâlinde gelecektir. Bazısı maymun, bazısı domuz kılığında gelecek, bazısı ayakla-rı yüzlerinin üzerine çevrilmiş vaziyette yüzüstü sürüklenerek, bazısı kör,
bazısı sağır ve dilsiz, bazısı dillerini çiğneyerek ve dilleri göğüsleri üzerine sar-kık vaziyette, mahşere toplananların kendilerini iğrenç bulacağı hâlde ağız-larından irin akarak gelecektir. Bazısı elleri ve ayakları kesilmiş olarak, bazısı ateşten direklere asılı vaziyette, bazısı leşten daha pis kokar vaziyette, bazısı da katrana boyanmış, derilerine yapışık örtüler giymiş olarak gelecektir. İmdi maymun kılığında gelenler var ya; onlar koğuculuk yapan insanlardır. Do-muz kılığındakiler haram yiyicilerdir. Yüzüstü baş aşağı çevrilmiş olanlar faiz yiyenlerdir. Kör olarak gelecek olanlar idarede zulmedenlerdir. Sağır ve dilsiz olanlar amellerini beğenenlerdir. Dillerini çiğneyenler sözleri amelleriyle çe-lişen âlim ve vaizlerdir. El ve ayakları kesik olanlar komşularını incitenlerdir. Ateşten direklere asılmış olanlar insanları idareye şikâyete koşturan [muhbir]lerdir. Leşten daha pis kokanlar şehvetlerin ve lezzetlerin peşine takılıp, Al-lah’ın kendi mallarındaki hakkını (fakirlere) vermeyenlerdir. (Katranlı) elbise giyenlerse kibir ve övünç sahibi olup kendini beğenenlerdir.”
19. Âyetin Tefsiri
“Meleklerin inmesi için göğün açılmış kapıları çoğalmış; âdeta gök açılmış kapılardan ibaretmiş gibi olmuştur.” anlamındadır. Tıpkı “Yeryüzünü de pınar pınar fışkırttık.” [Kamer 54/12] âyetinde olduğu gibi ki sanki yeryüzü-nün bütünü ‘fışkıran gözelerden ibaret’tir. “Kapılar”ın, girilecek yol ve ma-haller olduğu da söylenmiştir; buna göre mâna “Gök sıyrılıp,1 mekânı açılır ve hiçbir şeyin kapatamayacağı birtakım yollara dönüşür” şeklinde olur.
20. Âyetin Tefsiri
ğında…” [Vâkı‘a 56/5-6] âyetine benzemektedir; yani parçalarına ayrılması ve atomlarının dağılması sebebiyle dağlar ‘hiçbir şey değilmiş gibi bir şeye (belirsiz bir objeye)’ dönüşmüştür.
21. Âyetin Tefsiri
22. Âyetin Tefsiri
] 2334[ אد -gözetleme yapılan sınır boyu demektir. Mâna şöyle اdir: Şüphesiz cehennem, azap için azgınların gözlendiği bir sınır boyu-dur; çünkü azgınların nihaî varış yeri orasıdır. Yahut cehennem cennet-liklerin gözlendiği yer olup onları cehennemin yanında karşılayacak melekler onları gözlemektedir; çünkü cennetlikler [cennete], -azgınların ni-haî varacağı yer olan- cehennemin üzerinden geçeceklerdir. Hasan-ı Basrî 1 Yani gök; üzerindeki tüm cisimlerin sapır sapır dökülüp dağılmasıyla boşalıp… Tekvîr 81/11’e telmihtir. / ed.
ve Katâde’den de benzer bir görüş rivayet edilmiş olup bu ikisi cehennemin cennetlikler için bir uğrak ve geçit olduğunu söylemişlerdir. İbn Ya‘mer (v. 89/708) Hemze’nin fethasıyla َ َ َ şeklinde okumuştur (çünkü cehennem) أن ki bu kıraatin dayanağı, cehennemin azgınlar için bir gözlem kulesi oluşunu kıyametin kopmasına gerekçe kılmaktır. Buna göre âdeta “Bu (yani cehenne-min gözlemesi), cezaların gerçekleşmesi içindir” denmiş olmaktadır.
23. Âyetin Tefsiri
lamdır; çünkü lâbis beklediği öngörülen kimsedir; lebis ise bir yere nere-deyse oradan hiç ayrılmayacak şekilde çöküp kalan kimse gibi, ancak “şanı beklemek olan kimse” için kullanılır.
] 2336[ ًא א -yani bir hukubdan sonra bir başka hukub ge (ömürler boyu) أlecek şekilde... Ne zaman bir hukub (ömürlük süre) geçse onun ardından bir diğeri takip eder ve bu sonsuza dek sürer gider. Hukub ve hukbe lafızları; iştikak1 ilminin de tanıklık ettiği gibi, “zaman dilimlerinin birbirini izlemesi ve art arda gelmesi” anlamının amaçlanması dışında hemen hemen hiç kullanılmaz. Atlı-nın heybesine (hakībe) ve devenin göğüs ipinin arkasında bulunan (ve ipin çek-mesini engellemek için devenin karnına bağlanan) karın ipine (hakab) dikkat et (bunlarda hep ayrılmazlık ve süreklilik anlamı var)! Hukubun seksen yıllık bir süre olduğu da söylenmiştir. Âyette “İçinde kaynar su ve irin dışında serinlik ve içecek tadamayacak şekilde ömürler boyu bekleyecekleri, sonra bu ömürlük yılların ardından kaynar su ve irin azaplarının başka azaplara dönüşeceği…” anlamının kastedilmesi de caizdir. Burada bir başka yorum daha vardır ki o da hukubun, “senenin yağmuru ve hayrı azaldığı vakit” kullanılan hakıbe ‘âmunâ ifadesinden gelmiş olmasıdır. Yine, kişinin rızkı yanıldığında (bol olmadığın-da) hakıbe fulânun denir ki böyle bir kişiye hakıb denmektedir; işte bu hakıbin çoğulu da ahkābdır. Buna göre ًא א ْ kelimesi, cehennemliklerden hâl düşecek أşekilde mâna “sıkıntılı olarak ve yokluk çekerek bekleyecekleri...” şeklinde olur.
24–25. Âyetlerin Tefsiri
[2337] “Serinlik ve içecek tadamayacakları...” ifadesi, bu kalışın açıkla-masıdır; “-kaynar su ve iğrenç akıntılar (ifrâzât) dışında-” âyeti ise istisnâ-i munkatı‘dır; yani onlar o cehennemde hiçbir serinlik, ateşin sıcaklığından nefes aldırıp kendilerini ferahlatacak bir rahatlık ve susuzluklarını dindire-cek bir su tadamayacaklar; fakat orada kaynar su ve irin tadacaklar. “Serin-lik”in “uyku” anlamına geldiği de söylenmiştir. Nitekim şair şöyle demiştir:1 Etimoloji. Aralarında anlam ilişkisi bulunan kelimelerin birbirinden türetilmesi. / ed.
[Ey benim soylu, akıllı zevcem!] Sen istersen cenabından başka bütün kadınları yasaklarım kendime.Sen istersen ne tatlı, soğuk su tadarım ne de en ufak bir serinlik (uyku).
Araplardan birinden; mene‘a’l-berdu’l-berde (soğuk uykuyu engelledi) şek-linde bir söz nakledilmiştir.
] 2338[ ًא א şeddeli ve şeddesiz okunmuştur ki cehennemliklerden ğask eden -akan- iğrenç kanlı akıntılar anlamındadır.
26. Âyetin Tefsiri
27. Âyetin Tefsiri
28. Âyetin Tefsiri
] 2339[ ًא א ”kelimesi, mastarla betimleme veya “uygunluğu olan (uygun) وِanlamındadır. Ebû Hayve (v. 203/818) fi‘‘âlun vezninde viffâkan şeklinde oku-muştur ki veffakahû kezâ (onu şuna muvaffak kıldı) ifadesinden gelmedir.
] 2340[ ًא ا -tekzîben anlamında olup fi‘‘âlun kalıbı fe‘‘ale babında mevcut כِtur; bunların hepsi fesahat erbabı Arapların sözünde yaygındır ki onlar bun-dan başkasını söylemezler. Araplardan biri beni bir âyeti tefsir ederken işitmiş ve müteakiben (bana) le-kad fessertehâ fissâran mâ-sumi‘a bi-mislih (Âyeti öyle güzel tefsir ettin ki benzeri işitilmiş değil!) demişti. [Kizâben şeklinde] şeddesiz de okunmuş olup kezebenin mastarıdır. Bu kıraatin delili ise [ A‘şâ’nın] şu şiiridir:
Kadına kâh doğru kâh yalan söylemişimdir.Ama yalanı işine yarıyor bazan insanın!..
Bunun bir benzeri ًא א َ َ رض ا َ ّ ْ כُ َ َ Sizi topraktan, bir bitki gibi Allah“) أbitirmiş...” [Nûh 71/17]) âyetidir; yani Bizim âyetlerimizi yalanlarlar; [do-layısıyla da] yalan söyleyip dururlardı. Yahut mastarı “yalan söylediler” an-lamını içermesi sebebiyle “yalanladılar” fiiliyle mansūb kılarsın; zira hak-kı yalanlayan herkes aynı zamanda yalancıdır. Şayet kizâben mastarını (müfâ‘aleden) mükâzebe (birbirini yalanlama) anlamına alırsan, o zaman mâna “Âyetlerimizi yalanlar ve böylece birbirlerini yalanlamış olurlar-dı!” yahut “Birbirlerini yalanlayarak, âyetlerimizi yalanlarlardı!” şeklinde olur; çünkü onlar Müslümanlara göre, Müslümanlar da onlara göre ya-lancı olunca aralarında bir karşılıklı yalanlama söz konusu olmaktadır. Veya “Herhangi bir işte baskın çıkıp, iyice abartan birinin fiiline benzer şekilde yalanda ifrat derecesine varmış olan şeyi konuşup duruyorlardı!” İfade küzzâben şeklinde de okunmuştur ki kâzib (yalancı) ism-i fâ‘ilinin çoğuludur; yani birer yalancı olarak âyetlerimizi yalanlayıp dururlardı!
Bazen küzzâb (çoğul olmakla birlikte), yalanda aşırıya giden tek kişi anla-mına da gelir ve hussân (çok güzel) ve buhhāl (aşırı cimri) dediğin gibi racu-lun küzzâbun (aşırı yalancı) denir. Buna göre (küzzâben), ا ُ nun mastarına’כَsıfat kılınmış olur; yani tekzîben küzzâben mufritan kezibuh (yalanı ifrata varmış, aşırı bir yalanlamayla [yalanlarlardı])!”
29. Âyetin Tefsiri
(Her şey; onu bir bir saydık.) şeklinde okumuştur. ًא َא kelimesi ihsāen (tam כِbir sayımla) konumunda mef‘ûl-i mutlaktır. Veya َא ْ َ ْ (bir bir saymıştık) اfiili ketebnâ (yazmıştık) anlamındadır; çünkü ihsā (sayıp dökme) ve kitâbet (kayda geçirme), koruma altına alma ve elde etme anlamında buluşmakta-dır. Yahut “ Levh-i Mahfûz’da ve yazıcı meleklerin sayfalarında yazılı olarak (her şeyi bir bir saymıştık).” anlamında hâl de olabilir. Mâna, -“Kendileri unutmuş olsa da, Allah onu bir bir kaydetmişti.” [Mücâdile 58/6] âyetindeki gibi- isyanlarının bir bir sayılıp kayda geçirilmesidir. Bu bir ara cümledir.1
30. Âyetin Tefsiri
[2342] “Tadın öyleyse!..” ifadesi, onların hesabı [kitabı] inkâr etmeleri ve âyetleri yalanlamaları sebebine bağlı bir sonuç olup bu âyet şiddetin nihaî derecesindedir. “Hiçbir şey artırmayacağız (azaptan başka artık size!..)” ifa-desi de (azabı) artırmayı terk edişin sahihlik anlamına sığmayacak muhal bir şey gibi olduğuna delâlet etmesi ve gazabın aşırı derecede arttığına şa-hitlik edecek şekilde (gaipten hitaba dönülerek) iltifat tarzı üzere gelmiş ol-ması sebebiyle (ey muhatap) seni caydırıcı olmaktadır. Bu âyetin Kur’ân’da cehennem ehline en ağır gelen âyet olduğuna dair Hz. Peygamber’den riva-yet bulunmaktadır.
31. Âyetin Tefsiri
32. Âyetin Tefsiri
33. Âyetin Tefsiri
34. Âyetin Tefsiri
] 2343[ אزًا َ َ amaçlanan kurtuluş ve zafer yahut kurtuluş yeri anlamın-dadır. Bu kelimenin, cehennemliklerin içinde bulundukları şeyden “bir kurtuluş” veya “bir kurtuluş yeri” olduğu da söylenmiştir. Bu kurtuluş da sonrasındaki âyetlerle açıklanmıştır.1 Yani “Âyetlerimizi yalanlayıp dururlardı! -Oysa Biz, her şeyi bir bir saymış; kitaba geçirmiştik.- Tadın
öyleyse!.. Hiçbir şey artırmayacağız, azaptan başka artık size!” / ed.
] 2344[ ُ ِ ا َ َ içinde envâ-i çeşit meyve ağaçlarının yer aldığı bostanlar; אب ْ ُ .ise üzüm asmaları demektir أ ِ ا َ memeleri yeni belirmiş”1 demektir“ כَki bunlar, turunç memeli kızlardır. ُاب َ ْ אق ;yaşıtlar أ ise ağzına kadar dolu دِ(kupa)lar demektir. Nitekim edheka’l-havda denir ki “havuzu (lisan-ı hâliy-le) artık yetişir diyecek derecede doldurdu” anlamındadır.
35. Âyetin Tefsiri
ler birbirlerine yalan söylemezler; birbirlerini yalancılıkla suçlamazlar veya birbirlerini yalanlamazlar. Hz. Ali’nin her iki ًא ا kelimesini2 de şeddesiz כokuduğu rivayet edilmiştir.
36. Âyetin Tefsiri
37. Âyetin Tefsiri
yani Rahmân’ın (‘ver’gisi olarak) ki hiç kimse O’na hitap edemez…] 2346[ اء kelimesi “Müttakiler içinse büyük bir kurtuluş var.” [31.]
âyetinin anlamıyla nasbedilmiş olan bir mef‘ûl-i mutlaktır; âdeta câze’l-mut-tekīne bi-mefâzin [cezâen] (Senin Rabbin müttakileri büyük bir kurtuluş ödü-lüyle mükâfatlandırmıştır.) buyrulmaktadır. ًאء kelimesi ise tıpkı mef‘ûl-i bihin nasbedildiği gibi ًاء َ masdarıyla nasbedilmiştir; cezâhum ‘atāen (On-ları bir atā / ‘ver’gi ile mükâfatlandırmıştır.) demektir. ًא א َ ِ de “yeterince” anlamında bir mastar olup ahsebehu’ş-şey’u ifadesinden alınmadır ki bu ifade bir şeyin, “Artık yeter.” diyecek derecede kişiye yeterli gelmesi hâlinde kul-lanılır. Bunun, “amellerine göre” anlamına geldiği de söylenmiştir. İbn Ku-tayb (v. 120/737) ise hassâben şeklinde okumuş olup derrâk, müdrik (idrak eden) anlamına geldiği gibi, hassâb da muhsib (“yeter” dedirtecek derecede kifayet eden) anlamına gelmektedir.
] 2347[ ات َ ve رَبّ ا ْ -kelimeleri [i] merfû‘ okunmuştur ki “O, gök اlerin […] Rahmân olan Rabbidir.” anlamına göre veya ات ,mübtedâ رَب اُ َ ْ نَ ,sıfat ا כُ ِ ْ َ َ ise haber olmak üzere “Göklerin, yerin ve bu ikisi ara-sında ne varsa hepsinin Rahmân olan Rabbi var ya, hiç kimse O’na hitap edemez.” anlamına göre temellendirilir. Yahut iki haberdir.3 [ii] Mecrûr okuyuşa göre ات ِّכَ ,ifadesi رَبِّ ا ْ رَ ِ ’den bedeldir4. [iii] İlkinin (ات (رَبِّ اmecrûr, ikincinin ( ُ َ ْ ُ merfû‘ okunuşuna göre ise (ا َ ْ ,mübtedâ ا
ا 1 -kelimesi, memeleri belli belirsiz ortaya çıkmış sübyanları değil, memeleri tam bir olgunluğa ulaş כmış (ağırşaklanmış) genç kızları ifade etmektedir. / ed.
2 Yani buradakini de 28. âyettekini de. / ed.3 “O, göklerin […] Rabbidir; Rahmân’dır.” mealinde. / ed.4 Meal bu tevcihe göre yapılmıştır. / ed.
نَ כُ ِ ْ َ َ haberdir (yani “O Rahmân var ya; hiç kimse O’na hitap edemez”). Yahut “O Rahmân’dır; hiç kimse O’na hitap edemez.” şeklinde takdir edilir. نَ כُ ِ ْ َ َ (güç yetiremezler)’deki zamir gök ve yer ehline aittir; yani bunla-rın elinde Allah’a hitapta bulunmayı sağlayacak, sevap ve azap konusunda O’na emredecek bir hitap gücü bile yoktur ki onun sayesinde, ‘sahip’ler gibi tasarrufta bulunup hitabı artırabilsin ya da eksiltebilsinler. Yahut azap eksiltme veya sevap artırma adına O’na hitap edemeyeceklerdir; O, kendi-lerine böyle bir hak bağışlar ve izin verirse başka…
39. Âyetin Tefsiri
] 2348[ مُ ُ َ مَ ْ َ (saf durdukları gün) ifadesi َن כُ ِ ْ َ َ (güç yetiremezler) veya ن כ (konuşamazlar) fiiline müteallıktır. Buna göre anlam şöyledir: Mahlûkatın en erdemli ve şereflileri, en âbitleri ve O’na en yakın olanla-rı -ki bunlar Ruh ve meleklerdir- Allah’ın huzurunda konuşamazlar. Hâl böyle iken, göklerin ve yerin bunların ötesinde kalan halkını varın siz dü-şünün! Ruh, yaratılış itibariyle meleklerin en büyüğü, onların en şereflisi ve Âlemlerin Rabbine en yakın olanıdır. Ruhun Allah’ın -Arş hariç- daha aza-metlisini yaratmadığı muazzam bir melek olduğu da söylenmiştir. Bunların melekler olmadığı; yemek yedikleri de söylenmiştir. Yine Ruhun Cebrail olduğu da söylenmiştir.
[2349] Bu iki husus (âhirette söz sahibi olmanın) iki şartı olup konuşma izninin verilmesi ve doğruyu söylemesidir. Dolayısıyla, ‘kendisinden razı olunan’lardan başkasına şefaat edilemeyecektir. Nitekim “(O melekler) Al-lah’ın razı olduklarından başkasına şefaat etmezler...” [Enbiyâ 21/28] buyrul-muştur.
40. Âyetin Tefsiri
[2350] [i] ء derken kâfir kastedilmektedir ki delili “Şüphesiz sizi (kişi) اyakın bir azaba karşı uyarmış olduk.” sözüdür. (Âyetin devamında) “kâfir” açık olup burada ziyade yergi için zamir konumunda getirilmiştir. Ayrıca “kendi elleriyle önden gönderdiklerine” ifadesiyle şer adına işlenenler kas-tedilmektedir ki delili de şu âyetlerdir:
* “Tadın şu yangın azabını! Bu, kendi ellerinizle yaptıklarınızın kar-şılığıdır!” [Enfâl 10/50-51], * “Kıyamet günü de ona o Yangın Azabını tattırırız. (Ona) “Bu, ken-di ellerinin önceden işledikleri yüzündendir” (kendi yapıp ettiklerin-den ötürüdür, denir).” [Hac 22/9-10],* “Daha önce kendi elleriyle yaptıkları şeylerden dolayı, bunu hiçbir zaman isteyemezler. Allah çok iyi bilir bu zalimleri!..” [Bakara 2/95]
[2351] ( א ’teki) א “Bakacaktır; iki eli hangi şeyi önceden gönder-miş?” anlamında fiiliyle nasbedilmiş bir soru edatı olabileceği gibi,
ile nasbedilmiş bir Mâ-i mevsūle de olabilir. Nazartuhû ifadesi, nazartu ileyhi (ona baktım) anlamındadır. Sıla cümlesinin zamiri ( א ) hazfedil-miştir. [ii] ء tabirinin genel olup âyetin devamında ‘kâfir’ denilerek (kişi) اözelleştirildiği de söylenmiştir. Katâde’den ise “kişi”nin mümin olduğu ri-vayet edilmiştir.
[2352] “Keşke” dünyada “toprak olsaydım” yani yaratılmasaydım da yükümlü kılınmasaydım! Yahut “Keşke şu gün toprak olsaydım da diriltil-meseydim!”
[2353] Söylendiğine göre; Allah boynuzsuz koyunun hakkını boynuzlu olandan almak üzere, yükümlülüğü bulunmayan hayvanları diriltip topla-yacak ve daha sonra toprağa döndürecekmiş; kâfir de hayvanların hâline imrenecekmiş.
[2354] “Kâfir”in İblis olduğu da söylenmiştir. İblis, (kıyamet günü) Âdem ile zürriyetini ve onların sevabını görür de bir zamanlar “(Ben ondan hayırlıyım; çünkü) beni ateşten, onu ise çamurdan yarattın” [A‘râf 7/12] de-yip de küçümsediği ‘şey’ olmayı arzular.
[2355] Peygamber’den (s.a.) nakledilmiştir ki: “Her kim ‘Amme ye-tesâelûn sûresini okursa, Allah ona kıyamet günü soğuk bir içecek içirir.”