KEŞŞÂF TEFSİRİ

Bakara Sûresi — KEŞŞÂF TEFSİRİ — Sayfa 3

214. Âyetin Tefsiri

,edatı sözün öncesiyle sonrasını birbirinden ayıran bir lâfız olup أمَْ [1158]Hemze ’de ise takrir ve sanma eyleminin yadırganıp, uzak görülmesi anlamı mevcuttur. Allah Teâlâ, Peygamber (s.a.) ve mü’minleri Hazret-i Peygamber’le anlaşmazlığa düşen Müşriklerle Ehl-i Kitab ’a ve onların Allah’ın âyetlerini inkâr larına ve Peygamber (s.a.)’e düşmanlık etmelerine karşı sabır ve sebata teşvik etmek için, eski milletlerin apaçık delillerin gelmesinin ardından pey-gamberlere karşı ortaya koydukları ihtilâfı zikredince, pek beliğ bir iltifat [kip değiştirme] tarzı üzere kendilerine; “Yoksa siz ... mi sanmıştınız?” demiştir.

[1159] Henüz“başınıza gelmeden” ifadesinde “beklenti” mânası mevcut olup lemmâ, kesinlik ifade eden kad edatının olumsuzluk bildiren nazîridir. Yani “[sizden önce] geçip gidenlerin” çetinlik hususunda darbımesel olan “du-rumu”nun sizin başınıza da gelmesi beklenmektedir. “Onlara ... dokunmuştu” ifadesi başlangıç cümlesi olup, söz konusu darbımeselin açıklamasıdır. Sanki birisinin; “Bu darbımesel nasıl oldu?” demesine cevaben; “Onları sıkıntı ve darlık sarıp sarmalamıştı...” denmiş gibidir. “Ve öyle bir sarsıntıya uğramış-lardı ki...” yani kendilerini gelip bulan korku ve dehşetler sebebiyle zelzele ye benzer şekilde öyle şiddetli bir ıstıraba maruz kalmışlardı ki!.. “Sonunda pey-gamber [ve beraberindeki mü’minler] ‘Allah’ın yardımı ne zaman?!’ demişlerdi.”

Yani bu sarsıntı peygamber ve beraberindekilerin; “Allah’ın yardımı ne zaman?” dedikleri bir noktaya varmıştı; sabırları tamamen tükenmiş ve ıstırapları bunu -bile- söyleyecekleri bir noktaya gelmişti. Bu ifade ile, zafer temenni edilmekte; şiddet sürecinin çok uzadığı belirtilmektedir. Bu nihaî noktanın belirtilişinde, zorluk ve çetinlikte işin nihaî sınırına ulaştığı ve iyice ciddiyet kesp ettiğine dair bir delil vardır. Çünkü peygamberlerin sebat, tahammül ve kendilerine hâkim olma miktarı, başkalarınınkine benzemez; onlar bile hiçbir sabırları kal-mayıp, imdat isteyecek duruma geldiklerine göre, sıkıntıda hiçbir beklentinin kalmadığı zirve noktasına gelinmiş demektir.

[1160] Nasb ile َل ُ َ şeklinde okunurken, ْأن takdir edilmiş ve gelecek zaman anlamı esas alınmıştır. Çünkü ْأن gelecek zamana işaret eder. Ref ’ ile لُ ُ َ okunmasında ise “şimdiki zaman” anlamı esas alınmıştır ki, bu senin şeribeti’l-ibilu hattâ yecî’u’l-ba’îru yecurru batnahû [Develer öyle bir su içtiler ki, o deve karnını çekerek gelmekte] demene benzer. Yalnız bu, geçmişi hikâye eden bir “şimdiki zaman” kipidir.

[1161] “Bilesiniz ki, Allah’ın yardımı çok yakındır” ifadesi irâde-i kavl üze-re gelmiş; yani acil yardım taleplerine cevap vermek için söylenmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

215. Âyetin Tefsiri

[1162] Şayet “De ki: [Hayır namına] her ne infak ederseniz...’ şeklindeki cevap, [“Sana, neyi infak edeceklerini soruyorlar” şeklindeki] soruya nasıl mutabık düşer; zira onlar ne infak edeceklerini sorarken, kendilerine nerelere infak edi-leceğine dair cevap verilmiştir?” dersen, şöyle derim: “Hayır namına her ne infak ederseniz...” ifadesi onların ne infak edeceklerini de içermektedir ki, o da her tür hayırdır. Burada söz en önemli olana göre yapılandırılmış olup, o da harcanacak yerlerdir. Çünkü harcama ancak yerini bulduğunda bir anlam ifade eder. Nitekim şair şöyle demiştir:

Bir mamul, imalâthanesinin tarzından nasiplenmedikçe [yerli yerince işlen-medikçe] gerçek mamul olmaz. [Bir hayır yerini bulmadıkça gerçek bir hayır sayılmaz.][1163] İbn Abbâs ’dan [v.68/688] gelen rivayete göre bu âyet; muazzam bir

malvarlığı olan kocamış ihtiyar Amr b. Cemûh’un [v.3/625; Peygamber (s.a.)’e]; “Mallarımızdan ne infak edeceğiz ve nereye koyacağız?” diye sorması üzerine inmiştir. Süddî ’den [v.127/745] rivayet edildiğine göre bu âyet zekâtın farz olu-şuyla neshe uğramıştır. Hasan-ı Basrî’den [v.110/728] gelen rivayette ise âyet nafile infaka dairdir.

Bu bölümü tek başına aç →

216. Âyetin Tefsiri

[1164] “Hoşunuza gitmese de…” Bu kürh, kerâhetten gelme olup, bunun delili “bir şey hoşunuza gitmediği halde...” ifadesidir. Sonra bu ya mübalağa amaçlı olarak mastarın sıfat yerine konması esasına göre kerahet anlamına gelir ki; kadın şairin [Hansâ ; (v.24/645)];

[Hatırladığında ise] bir ileri gitmek, bir geri!35

dediğine benzer olarak, onların savaştan hiç hoşlanmamaları sebebiyle sanki savaş “hoşlanmama”nın ta kendisi olmakta, yahut bu hoşlanmama ḥubz [ek-mek] mastarının maḥbûz [pişirilmiş]anlamına geldiği gibi mef‘ûl mânasında bir fiil olmaktadır. Yani “o savaş size mekruh gelse de” demektir. Sülemî [v.412/1021] du‘fun ve da‘fun örneğindeki gibi fetha ile kerhun şeklinde okumuş olup, bu kıra-at savaşmanın mecburi oluşu anlamına gelmektedir. Bunun mecaz tariki üzere “zorlamak; mecbur kılmak” anlamına gelmesi de caizdir. Buna göre; sanki on-lar savaşmaktan hiç hoşlanmamaları ve bunun kendilerine meşakkatli gelmesi sebebiyle buna icbar edilmişlerdir. Allah Teâlâ’nın; א ً ْ א وو כُ ً ْ ا כُ[Annesi onu ne zahmetlerle karnında taşıdı ve ne zahmetlerle doğurdu!] [Ahkāf 46/15] buyurması da bu anlamla ilgilidir. Allah Teâlâ’nın “Ama bakın, bir şey hoşu-nuza gitmediği halde sizin için hayırlı olabilir” buyurması insanların sorumlu kılındıkları şeyin bütününü kapsamaktadır. Zira nefisler sorumlu kılınmayı yadırgayıp, ondan kaçar ve bunun aksini severler. “Allah” sizin için neyin elve-rişli ve hayırlı olduğunu “bilir, ama siz” bunu “bilemezsiniz.”

Bu bölümü tek başına aç →

217. Âyetin Tefsiri

sergilenen huzursuzluğun bizzat kendisiymiş” gibi mübalağalı bir anlatıma yer verilmiştir. / ed.

[1165] Peygamber (s.a.) Abdullah b. Cahş ’ı [v.3/624] Bedir harbi nden iki ay önce Cemaziyelâhir ayında bir müfrezenin başında, içlerinde Amr b.Ab-dullahel-Hadramî ve beraberinde üç kişinin bulunduğu bir Kureyş kervanını gözetlemek üzere göndermişti. Bunlar [kervanbaşı] Amr’ı öldürüp, iki kişiyi de esir almış ve içinde Tāif ticaret kervanının da bulunduğu kervanı sürüp gö-türmüşlerdi. Bu Receb ’in ilk günlerinde olmuşken, onlar bunu Cemaziyelâhir sanmışlardı. Bunun üzerine Kureyş: “Muhammed, korkanın güvende olduğu ve insanların bölük bölük maişetlerini tedarik etmeye koşuştuğu bir ay olan haram ayını helâl saydı [yasağını çiğnedi]” demişti. Peygamber (s.a.) kervanı alı-koymuş ve bu durum müfrezenin çok ağırına gitmiş ve “Tevbemizin kabulü-ne dair âyet inmedikçe yerimizden ayrılmayacağız!” demişlerdi ve Peygamber (s.a.) de kervanı ve esirleri iade etmişti. İbn Abbâs dan [v.68/688] rivayet edildi-ğine göre; âyet inince Peygamber (s.a.) ganimeti almıştı. [KT.b] Âyetin mânası: “Sana inkârcılar yahut Müslümanlar haram ayda savaşmanın hükmünü soru-yorlar...” şeklindedir [Bkz. İbn Hişâm, Sîret, s. 339 vd].

[1166] “O ayda savaşmaktan [soruyorlar]” kısmı, “ay”dan bedel-i iştimâl yani kapsayıcı bedeldir [“Sana haram aydan; ‘haram ay’ derken, yani o ayda savaş-maktan soruyorlar” şeklinde]. İbn Mes‘ûd (r.a.)’ın kıraatinde ِ ِ َאلٍ ِ ْ َ şeklinde yer almakta olup, bu tıpkı ْ ُ ْ

ِ َ َ ْ آ َ ِ ا ُ ِ ْ ُ ْ َ ا ِ ِ “[Kavminin büyüklük taslayan ileri gelenleri,] güçsüz görülenlere -yani, onların arasındaki mü’minlere- … dediler.” (A‘râf 7/75) âyetinde olduğu gibi âmilin [harf -i cerin] tekrarlanması esasına dayanmaktadır. İkrime [v.105/723] ise şöyle okumuştur: ْ ُ ِ ِ ٍ ْ َ ... ٌ ِ ِ כَ ِ ٌ ْ َ [… o ayda öldürmekten soruyorlar. De ki, evet, o ayda öldürmek büyüktür]yani büyük günahtır. Atā ’dan [v.732] gelen rivayete göre kendisine haram ayda savaşmaktan sorulmuş da, Allah’a yemin ederek, insanların Harem mıntıka-sında ve haram ayda cenk etmelerinin helâl olmayacağını; ancak bu yerde ve bu ayda kendileriyle savaşılması hâlinin istisna olduğunu; [dolayısıyla] âyetin neshinin söz konusu olmadığını söylemiştir. Ekseriyetin görüşü ise âyetin “... Artık Müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün!” [Tevbe 9/5] âyetiyle neshedildiği doğrultusundadır.

ا [1167] ُ ,mübtedâ olup [Allah yolundan alıkoymak] و َ أכْ[daha büyük günahtır] ifadesi de onun haberidir. Yani Kureyş büyüklerinin Al-lah’ın yolundan ve Mescid-i Haram’dan alıkoymaları, Allah’ı inkâr etmeleri ve Mescid-i Haram halkını, yani Allah Resulü ile mü’minleri buradan çıkar-maları “Allah katında” o müfrezenin haram ayda hata yoluyla ve zan esasına göre savaş adına yaptıkları şeylerden “daha büyük günahtır. Fitne ” yani [kişiyi haksız yere vatanından] çıkarma ve şirk koşma [da adam öldürmekten beterdir].

امِ [1168] ا ِ ِ ,ifadesi وا ا ِ üzerine atfedilmiş olup, bu-nun ِ ِ ٌ -deki zamire atfedilmesi caiz değildir. “...sizinle... aralıksız savaşır’وכlar” ifadesi inkârcıların Müslümanlara olan düşmanlıklarının ve onları dinle-rinden döndürünceye kadar bundan vazgeçmeyeceklerini haber vermektedir.

َ edatının mânası sebebi beyan etmekte olup, bu tıpkı senin; fulânun ya‘bu-du’ llāhe hattâ yedhule’ l-cennete [Falanca cennete gitmek için Allah’a kulluk ediyor] demene benzer. Yani “sizi dininizden döndürmek için sizinle savaşacaklardır” demektir. “Güçleri yetse” ifadesiyle, onların güç yetirebilmeleri uzak görül-müş olmaktadır; tıpkı bir kişinin, düşmanına; in zafirte bî fe-lâ tubkı ‘aleyye [Beni ele geçirirsen, sağ bırakma beni!] demesi gibidir ki, adam bununla düşmanı-nın, asla kendisini ele geçiremeyeceğini ifade etmiş olmaktadır.

[1169] “Sizden her kim” kendi dininden onların dinine “döner” ve döndü-ğü dine göre onlara boyun eğer “de” mürted olarak “ölürse, bunların amelleri,” dünyada İslâm nimetleri ve bu nimetlerin devamlılığının yanı sıra, mürted olarak öldükleri için, mürtedliğin oluşmasına bağlı olarak ahiret sevabı adına Müslümanların lehine olan şeyleri kaçırmaları sebebiyle “dünyada da âhirette de boşa gitmiştir.” Şâfi‘î Rahimehullāh’a [v.204/820] bu âyeti dinden dönmenin, kişi bu hâl üzere ölmedikçe amelleri iptal etmeyeceğine delil getirmiştir. Ebû Hanîfe Rahimehullāh’a [v.150/767] göre ise bu kişi tekrar Müslümanlığa dönse bile dinden dönme amelleri iptal eder.

Bu bölümü tek başına aç →

218. Âyetin Tefsiri

[1170] “İman edenler, hicret edenler...” Rivayet edildiğine göre Abdullah b. Cahş [3/625] ve arkadaşları [Amr b. Abdullah] el-Hadramî’yi öldürdüklerinde, bir topluluğun onların günahtan kurtulsalar bile hiç sevap alamayacaklarını zannetmeleri üzerine bu âyet inmiştir. “İşte bunlar bel bağlarlar Allah’ın rah-metine...” Katâde ’nin [v.117/735] şöyle dediği rivayet edilmiştir: Bu kimseler şu ümmetin en hayırlılarıdır. Daha sonra Allah onları sizin işittiğiniz gibi Allah’ın rahmetine bel bağlayan kimseler kılmıştır. Şu gerçektir ki, beklentisi olan talip olur, korkan ise kaçar.

Bu bölümü tek başına aç →

219. Âyetin Tefsiri

[1171] İçki hakkında dört âyet inmiştir: “Hurma ağaçlarının meyvelerin-den ve üzümlerden de hem sarhoş edici bir içki hem de güzel bir rızık elde edersiniz.” [Nahl 16/67] âyeti Mekke’de inmiştir. Zira Müslümanlar bunu içi-yorlardı ve bu onlara helâldi. Sonraları Hazret-i Ömer , Mu‘âz [v.17/638] ve bir grup sahabinin; “Ya Rasûlâllah! Şarap hakkında bize fetva verin, çünkü aklı gi-deriyor, malı yok ediyor.” demeleri üzerine “İkisinde de hem büyük bir günah hem de insanlar için birtakım (zahirî) faydalar vardır” âyeti indi. Bunun üzeri-ne bir grup insan şarabı içti, diğerleri ise bunu bıraktı. Sonra Abdurrahman b. Avf [v.32/652] bir grup insan davet edip, içki içtiler ve sarhoş oldular. Nihayet biri imam olup, ون א أ ون כא א ا א أ [De ki: Ey Kâfirler ! Ben sizin taptıklarınıza taparım] şeklinde okudu. Bunun üzerine “Ey iman edenler! Sar-hoşken namaza yaklaşmayın!” [Nisâ 4/43] âyeti indi. Böylece içki içenler bunu azalttılar. Yine bir ara, İtbân b. Mâlik [v.50/670], içlerinde Sa‘d b. Ebû Vakkās ’ın [v.55/675] da bulunduğu bir topluluğu davet etmişti. Bunlar içip sarhoş olunca, karşılıklı fahriye [övgü şiirleri] okuyup övünmeye, atışmaya başladılar. Nihayet Sa’d Ensār’ı hicveden bir şiir okuyunca, Ensār’dan biri ona bir deve çene kemi-ğiyle vurup, kemiği görünecek derecede başını yardı. Sa‘d da Peygamber (s.a.)’e şikâyette bulundu. Bunun üzerine Ömer (r.a.); “Allah’ım! Şarap hakkında bize şifa bahşedecek [apaçık] bir açıklama lütfet!” diye dua etti. Nihayet “Ey iman edenler! İçki, kumar ... şeytan işi birer pisliktir … artık vazgeçersiniz herhalde?”[Mâide 5/90-91] âyetleri indi; bunun üzerine Ömer; “Vazgeçtik ya Rab !” demiş-ti. Rivayete göre Ali (r.a.)da; “Bir kuyuya bir damla içki düşse ve o kuyunun yerinde bir minare yapılsa o minarede ezan okumam. O damla bir göle düşse, sonra o göl kuruyup, yerinde ot bitse o otu hayvanlarıma otlatmam!” demiştir. İbn Ömer (r. anhumâ)’nın [v.73/692] da: “Eğer parmağımı onun içine soksay-dım o parmak bana tâbi [ait] olmazdı [kesip atardım]!” dediği kendisinden riva-yet edilmiştir. İşte gerçek iman!.. Onlar Allah’tan hakkıyla sakınan kimselerdi.

[1172] Hamr [ üzüm suyundan elde edilen, kaynayıp yoğunlaşan [اve köpüğünü atan şeyin adıdır ki, haramdır. Pişmemiş kuru üzüm ve hur-manın suda ıslatılarak mayalandırılmışı da bunun gibidir. Şayet bunlar üçte ikisi buharlaşıncaya kadar pişirilip, sonra kaynatılır ve yoğunlaşırsa murdarlı-ğı ve şeytanın payı yok olup gider ve Ebû Hanîfe Rahimehullāh’a [v.150/767] göre kişi bunu içmekle eğlence ve şenlik amaçlamadığında, sarhoş etmeye-cek kadar içilmesi helâldir. Ebû Hanîfe’nin bir talebesinin; “Bana göre bu-nun helâl olduğunu defalarca söylemem, haram olduğunu bir kere söy-lemekten daha hoş gelir. Ama gökten düşüp lime lime olmam, benim için ondan bir katre yudumlamaktan daha hoştur!” dediği rivayet edilmiştir.

Ekseri Fıkıh âlimleri ne göre bu da tıpkı içki gibi haramdır. Her içki türünün sarhoş eden tüm oranları da bunun gibidir. İçkinin hamr [örtme] diye isimlen-dirilişi, aklı ve temyiz gücünü perdelediği içindir. Tıpkı bu ikisini engellediği için sekr [engelleme] diye de isimlendirilişi gibi. Bunun hamerahû hamran [onu örttü] şeklindeki kullanımdan yola çıkarak mastar sıygasıyla isimlendirilişi san-ki mübalağa amaçlıdır. Meysir ise yesera fiilinin [mimli] mastarı olup, “kumar ” demektir. Tıpkı va‘ade fiilinden mev‘id ve race‘a fiilinden merci‘ mastarının gel-mesi gibi. Yesertehû [onunla kumar oynadın] denir. Bunun yusr [kolaylık] kökün-den türetilmiş olması, herhangi bir uğraş ve yorulma söz konusu olmaksızın adamın malının kolayca ve suhuletle alınması sebebiyledir. Yahut bunun yesâr [zenginlik]kökünden türetilmiş olması o kişinin zenginliğinin soyulup alınması sebebiyledir. İbn Abbâs ’dan [v.68/688] rivayet edildiğine göre Cahiliye devrinde insanlar aileleri ve malları üzerine kumar oynarlarmış. Şair;

Beni bir kumar kazancı gibi aralarında üleşirlerken, dağ geçidinde ken-dilerine diyordum ki;

[Benim Zehdem’in binicisinin oğlu olduğumu bilmiyor musunuz?] demiştir ki bu, “Kumarcıların kumar kazancına ettikleri muameleyi bana ya-parlarken” demektir.

[1173] Şayet “ [Âyetin bahsettiği bu] kumar nasıl oynanıyordu?” dersen, şöy-le derim: On adet fal okları vardı; fezz, tev’em, rakīb, hils, nâfis, musbil, mu‘allâ, menîh, sefîh ve vağd. Bunlardan her birinin, kesip on parçaya -bir görüşe göre de yirmi sekiz parçaya- ayırdıkları bir deveden belli bir payı vardı. Sadece üç tane okun payı olmazdı ki, bunlar da menîh, sefîh ve vağd idi. Nitekim bir şair şöyle demiştir:

Benim dünyada birkaç okum var; ama hiçbirinde kâr yok; vağd, sefîh ve menîhtir adları!

Bunlardan fezz için bir, tev’em için iki, rakīb için üç, hils için dört, nâ-fis için beş, musbil için altı, mu‘allâ içinse yedi hisse tahsis edilmişti. On-lar bu okları bir kabın içine koyup, bunu âdil birinin önüne bırakırlardı. Sonra bu kişi okları karıştırır ve elini daldırıp, tek tek şahıs ismi okuyarak bu okları torbadan çekerdi. Kime nasibi olan oklardan biri çıkarsa o kişi bu okta yazılı olan hisseyi alır; kime de nasipsiz oklardan biri çıkarsa o kişi hiçbir şey alamaz ve bütün bir devenin fiyatını üstlenirdi. Onlar bu hissele-ri fakirlere verir, onlardan yemez ve bunu yapmakla övünürlerdi. Kuma-ra katılmayanı da kınar ve onu berem [kumar kaçkını] diye isimlendirirlerdi.

Tavla, satranç vb. kumar türleri de meysir hükmündedir. Peygamber (s.a.)’in: “Şu iki uğursuz oyundan sakının! Zira bunlar Acem kumarlarındandır” bu-yurduğu rivayet edilmiştir [KT.b]. Ali (r.a.)’dan da tavla ve satrancın kumar sayıldığı rivayet edilmiştir. İbn Sîrîn ’in [v.110/729]; “Sakınca barındıran her şey bir çeşit kumardır” dediği rivayet olunmuştur [KT.b].

[1174] Âyetin mânası “Sana birbirlerinden alıp verdikleri bu iki şeyi [içki ve kumarı] soruyorlar” şeklinde olup, delili şudur: “De ki: İkisinde de hem büyük bir günah hem de insanlar için birtakım (zahirî) faydalar vardır. Ama bu ikisi-nin” karşılıklı alınıp verilmesindeki “günahı”n cezası “faydasından büyüktür.” Bu fayda da her ikisinde mündemiç bulunan; içki içme, kumar , coşkulu eğlen-celer, gençlerle dostluk ve işret etme imkânı bulma, onların yiyecek, içecek ve ikramlarından nasiplenme, kumar sayesinde mal kapma ve kumar kaçkınlarına karşı övünme sayesinde alınan keyiflerdir.

[1175] Âyet peltek Se ile ٌِ כَ ٌ ْ .şeklinde de okunmuştur [çok günah] إ

Übeyy b. Kâ‘b ’ın [v.33/654] kıraatinde ise ...ُب َ ْ א أ -Ama günahları yarar] وإlarından daha yakındır] şeklinde yer almıştır. Günahın çokluğu içkici ve kumar-cıların bu ikisinin özünde pek çok yönden günah kazanmaları anlamına gelir.

[1176] “İhtiyacınızdan artakalanı [de!].” ‘Afv meşakkatin karşıtı olup, ki-şinin yaptığı infakın kendi tarafından meşakkat ve çaba harcama derecesine ulaşmış olmayanıdır. Şair şöyle demiştir:

Benim huylarımdan kolay ve yumuşak olanı [seçip] al ki, sevgimin de-vamlılığını sağlamış olasın. Gazaba geldiğimde ise bu hiddetli hâlimde [bana karşı] konuşup durma!Yumuşak araziye de ‘afv denir. [Âyette] ُ ْ َ َ ve ا ْ َ şeklinde hem ref‘ hem ا

de nasb ile okunmuştur. [1177] Rivayet edildiğine göre; bir kişi gazaların birinde payına düşen altın

yumurta misali bir şeyi Peygamber (s.a.)’e getirip, “Bunu benden bir sadaka olarak kabul et” demiş, Peygamber ise o kişiden yüz çevirmişti. Adam Peygam-ber’e sağ taraftan gelip aynısını söylemiş, Peygamber tekrar ondan yüz çevir-mişti. Adam bu sefer Peygamber’e sol taraftan gelip, yine aynısını söyleyince, Hazret-i Peygamber ondan yüz çevirmiş ve hiddetli bir şekilde; “Getir onu!” deyip, miğferi almış ve onu adama öyle bir fırlatmıştı ki, adama değseydi mut-laka ya başını yarar veya [bir tarafını] yaralardı. Sonra şöyle buyurdu: “Sizden biriniz bütün malını getirip bağışlıyor ve oturup insanlara avuç açıyor. Sadaka, fazla maldan verilir.” [Ebû Dâvûd, “Zekât”, 39]

Bu bölümü tek başına aç →

220. Âyetin Tefsiri

[1178] Âyet ya [bir önceki âyetin sonu olan] “düşünesiniz” fiiliyle ilintilidir ki, buna göre mâna; “Ta ki, her iki dünyayı ilgilendiren şeyleri düşünesiniz de, -nafaka konusunda kolayca verilenin meşakkatle verilenden daha elverişli olduğunu size açıkladığıma benzer şekilde- sizin için en elverişli olana tutuna-sınız”şeklinde yahut “Ta ki, her iki dünya hakkında düşünesiniz de bu ikisinin menfaatleri en sürekli ve en çok olanını tercih edesiniz” şeklinde olur. Bunun “Ama günahları yararlarından büyüktür” [Bakara 2/219] ifadesine gönderme olarak, mânanın; “Ama günahları yararlarından büyüktür. Ta ki, günahın âhi-retteki cezasını ve dünyadaki yararını düşünesiniz de, böylece peşin menfaati büyük cezalandırmadan kurtulmaya tercih etmeyesiniz”şeklinde olması da ca-izdir. Veya âyet [yine bir önceki âyette yer alan] “açıklıyor” fiiliyle ilintilidir. Buna göre mâna; “Allah size her iki dünyanın durumu ve bu ikisine taalluk eden hususlara ilişkin âyetleri açıklıyor ki, bu sayede düşünesiniz” şeklinde yapılanır.

[1179] “Haksız yere yetim malı yiyenler...” [Nisâ 4/10] âyeti inince insanlar yetimlerden uzak durup, onlardan sakınır oldular ve onlarla içli dışlı; birlikte yaşamayı, mallarını idare etmeyi ve maslahatlarına özen göstermeyi terkettiler. Bu da onlara ağır gelmiş ve ciddi sıkıntıya sokmuştu. İşte buna binaen şöyle buyruldu: “[Ey Muhammed!] De ki: Onların durumlarını düzeltmek” yani ıslah amaçlı olarak onlara ve mallarına müdahalede bulunmanız onlardan uzak dur-manızdan “daha hayırlıdır. Eğer kendileriyle bir arada yaşar” ve onlarla hoş ge-çinip, kendilerinden uzak durmaz“sanız, onlar da sizin” din “kardeşlerinizdir.” Kardeşe düşen ise kardeşiyle iç içe birlikte yaşamasıdır. Burada iç içe birlikte yaşamak hısımlık anlamına hamledilmiştir. “Kimin bozucu kimin düzeltici olduğunu Allah bilir!” Yani onlara ifsat ve ıslah amaçlı müdahalede buluna-cak olan kimse Allah’a gizli kalmaz. Allah ona müdahalesine göre karşılığını verecektir. Şu hâlde Allah’tan sakının ve ıslahın dışında bir arayışa girmeyin! “Allah dileseydi, sizi mutlaka zahmete” meşakkate ve zora “sokardı” ve onlara müdahale etmeyi size serbest kılmazdı.

[1180] Tāvûs [b. Keysân; v.106/725] ْ ِ ْ َ حٌَ إ ْ ْ إ ُ şeklinde okumuş olup, bu okuyuş “salâhı onlara ulaştırmak”anlamına gelir. Yine [şaz olarak] Hemze atılıp, harekesi Lâm’a nakledilerek ْ כُ َ َ ْ َ / le-‘netekum şeklinde de okunmuş-tur. Nitekim ِ ْ َ َ َ ْ َ إِ [Bakara 2/173] âyeti de [iki sakin harfin buluşmaması için] benzer şekilde ِ ْ َ َ َ ْ َ ا َ / fe-le’sme ‘aleyhi şeklinde okunmuştur.

[1181] “Allah, gerçekten” kullarını meşakkate ve zora sokmaya gücü ye-tecek derecede bir galibiyeti haiz olup “mutlak izzet sahibidir ve” fakat O, kullarının takat kapsamı dışında kalan şeyle sorumlu tutmayacak derecede de “hikmet sahibidir.”

Bu bölümü tek başına aç →

221. Âyetin Tefsiri

ا [1182] ُ כِ ْ َ ا ifadesi Tâ’nın zammesiyle [Nikâhlamayın] و ُ כِ ْ ُ -şek و linde de okunmuş olup, ilki; “O müşrik kadınlarla evlenmeyin”; diğeri ise “O müşrik kadınları [Müslüman erkeklerle] evlendirmeyin” anlamına gelir. Burada müşrik kadınlar dâr-ı harpte bulunan kadınlar demek olup, âyetin hükmü sabittir [neshedilmemiştir]. Bu müşrik kadınların, dâr-ı harptekilerle Ehl-i Ki-tab ’a ait kadınların yekûnu olduğu da söylenmiştir. Çünkü “Yahudiler ; “Üzeyir Allah’ın oğludur.” dediler. Hıristiyanlar da “Mesih Allah’ın oğludur.” dediler. Bu, onların -nankörce inkâr eden öncekilerin sözünü taklit ederek- ağızlarına persenk ettikleri kendi sözleridir! (Aslı astarı yoktur!) Allah kahretsin bunla-rı! Nasıl da ters-yüz ediliyorlar?! Allah’tan başka haham ve rahiplerini de ‘rab’ edinmekteler, Meryemoğlu Mesih’i de... Oysa bunlara emredilen, tek tanrı-dan başkasına kulluk etmemekti; (o Tanrı ki) kendisinden başka tanrı yok-tur; şirk koştukları şeylerden münezzehtir” [Tevbe 9/30-31] âyetlerinden ötürü Ehl-i Kitap şirk ehlinden sayılır. Bu âyet [Ehl-i Kitap kadınlarını kapsaması hâlinde] “sizden önce kitap verilenlerden iffetli kadınlar da… [size helâldir]” [Mâide 5/5] âyetiyle neshedilmiştir. Zira Mâide sûresi bütünüyle sabit / kesin olup, ondan hiçbir şey katiyen neshe uğramamıştır ki, bu İbn Abbâs [v.68/688] ve Evzâ‘î’nin [v.157/774] de görüşüdür.

[1183] Rivayete göre Peygamber (s.a.) Mersed b. Ebû Mersed el-Ğanevî ’yi [v.3/625] bir grup Müslümanı Medine’ye getirmesi için Mekke’ye göndermiş-ti. Mersed Cahiliye devrinde ‘Anâk isimli bir kadına âşıktı. Kadın Mersed’e gelerek: “Neden başbaşa kalmıyoruz?” deyince, Mersed; “Allah müstahakkını versin! İslâm aramıza engel koydu!” dedi. Kadın; “Peki, benimle evlenmene bir yol yok mu?” deyince, Mersed; “Evet, var; fakat Peygamber (s.a.)’e dönüp, durumumla ilgili kendisiyle müşaverede bulunmam lâzım” demiş ve nihayet Peygamber (s.a.)’e danışınca bu âyet inmiştir. (Tirmizî , “Tefsir”, 25)

[1184] “İmanlı bir cariye” ister hür ister köle olsun; imanlı bir kadın, keza imanlı bir köle; bütün insanların erkekli, kadınlı Allah’ın kulları olması sebebiyle “müşrik bir kadından, o hoşunuza gitse de” müşrik bir kadının ho-şunuza gitmesi ve sizin onu sevmeniz durumunda dahi “daha iyidir.” İmanlı bir cariye buna rağmen o müşrik kadından daha hayırlıdır. “Çünkü bunlar” yani müşrik kadın ve erkekler “küfre” Allah’ı inkâra çağırırlar. Dolayısıyla, onlara yaraşan kendileriyle dostluk ve hısımlık bağı kurulmaması ve onlarla mü’minler arasında vuruşma ve savaştan başka bir şey olmamasıdır. “Oysa Allah” yani Allah’ın velî kulları olan mü’minler “cennete ve bağışlanmaya” yani bu ikisine ulaştıracak olana “çağırır.” Dolayısıyla, kendileriyle dostluk ve hısımlık bağı kurulması ve başkalarına tercih edilmemesi gerekenler onlardır. “Kendi izniyle” yani cennet ve mağfiretin, sayesinde hak edileceği ameli Al-lah’ın müyesser ve muvaffak kılmasıyla. Hasan-ı Basrî merfû‘ olarak ُة َ

ِ ْ َ ْ وَاِ ِ ذْ şeklinde okumuş olup, buna göre mâna, “Bağışlanma Allah’ın müyesser kılmasıyla elde edilir” şeklindedir.

Bu bölümü tek başına aç →

222. Âyetin Tefsiri

[1185] ُ ِ َ mastar olup, hâdat mahîdan [kadın tam anlamıyla âdet gördü] اdenir ki, bu senin; câ’e mecî’en [bir geldi, ama ne geliş] ve bâte mebîten [tam anlamıyla geceledi] demene benzer.

[1186] “De ki: O, bir eziyettir” yani murdarlık addedilen ve yakınında bulunanı tiksindiren, yadırgatan, rahatsız eden bir şeydir; “onun için, [âdet ha-linde] kadınlardan” onlarla cinsel ilişkiden “ayrı kalın;”onlardan uzak durun!

[1187] Rivayet edildiğine göre Cahiliye halkı kadın âdet görünce Yahudi ve Mecusilerin yaptığı gibi onunla birlikte yemez, içmez, aynı yaygı üzerinde birlikte oturmaz ve aynı evde ikamet etmezlerdi. Nihayet bu âyet inince, Müslümanlar kadınlardan ayrı kalınması emrinin dış açılımını esas alarak onları evlerinden çı-karmışlardı. Bunun üzerine bir grup bedevî; “Ya Rasûlâllah! Soğuk şiddetli, elbise-lerse az. Şayet elbiseler için onları yeğlersek, diğer ev halkı mahvolacak. Diğerlerini yeğlediğimizde de âdet gören kadınlar mahvolacak?” demesi üzerine, Peygamber Aleyhissalâtu Vesselâm; “Size, âdet gördükleri vakit kadınlarla sadece cinsel ilişki yaşamaktan uzak durmanız emredildi; Allah size, Acemlerin yaptığı gibi onları ev-lerden çıkarmayı emretmiş değil” buyurdu. [KT.b]

[1188] Söylendiğine göre; Hıristiyanlar kadınlarla [her durumda] cinsel iliş-kide bulunup, onların âdet görmelerine aldırış etmezlerken, Yahudiler her hu-susta onlardan uzak dururlarmış. Bunun üzerine Allah bu iki durum arasında orta yolu emretmiştir.

[1189] Bu uzak durmanın keyfiyeti hususunda fıkıhçılar arasında ihtilâf vardır. Ebû Hanîfe [v.150/767] ve Ebû Yusuf [v.182/798] “etek” kapsamına giren şeylerden uzak durulmasını gerekli görürlerken, Muhammed b. Hasen [eş-Şey-bânî ; v.189/805] sırf kadının cinsel organından uzak durulmasını gerekli gör-müştür. Muhammed, Âişe hadisini rivayet etmiştir ki, o rivayetteAbdullahb. Ömer [v.73/692] Hazret-i Âişe ’ye [v.58/678] kişinin âdet gören karısıyla elbisesi üzerinden sevişip sevişemeyeceğini sormuş, Hazret-i Âişe de; “Kadın aşağı böl-gesine peştemalını bağlar; sonra da adam istediği takdirde onunla [peştamalı üzerinden] sevişir” demiştir [Muvatta’, “Tahâret”, 95]. Zeyd b. Eslem ’in [v.136/754] rivayet ettiği hadiste ise adamın biri Peygamber (s.a.)’e; “Âdet görüyorken ka-rımdan benim için ne helâl olur?” diye sorması üzerine, Hazret-i Peygamber; “Üzerine peştemalını bağlasın, sonra da sen onun üstünden faydalanıver!” bu-yurmuştur [Muvatta’, “Tahâret”, 93]. Sonra Zeyd; “Bu Ebû Hanîfe’nin görüşü-dür” demiştir. Aslında Hazret-i Âişe’den bunun daha fazla ruhsat tanıyan türü de rivayet edilmiştir: “Kanın geldiği ‘yer’den [şi‘âru’d-dem] uzak durur; bundan ötesi onundur.” [Dârimî, “Tahâret”, 107]

[1190] İfade, َن ْ َ [tertemiz oluncaya kadar]şeklinde şeddeli okun-muş olup, açılımı َن ْ َ َ َ ’dir; delili de َن ْ َ َ ذا [Artık iyice temizlendikle-ri vakit] ifadesidir. Nitekim İbn Mes‘ûd (r.a.) da َن ْ َ َ َ َ okumuştur. İfade َن ْ ُ ْ َ َ şeklinde de okumuş olup, tatahhur yıkanmak, tuhr ise “âdet kanının kesilmesi” anlamındadır. Her iki kıraat de amel edilme-si gereken türdendir: Ebû Hanîfe [v.150/767] hayzın ekseri müddetinde [on günün bitiminde] kanın kesilmesinin ardından, kadın yıkanmasa dahi;

[bu müddetin altında kalan] hayzın minimum sınırları içerisinde ise kadın yıka-nınca veya üzerinden bir namaz vakti geçince kocasının onunla ilişkiye gire-bileceği görüşündedir. Şâfi‘î ’ye [v.204/820] göre ise kadın; hem kanın kesilmesi hem de yıkanma olmak üzere iki temizliği birleştirmedikçe kocasıyla ilişkiye giremez. Âyetin zahiri bu olup, “İyice temizlendikleri vakit...” ifadesi de bunu desteklemektedir.

[1191] “Allah’ın size emrettiği yerden [onlara varın]” yani Allah’ın size em-rettiği ve helâl kıldığı varış yerinden varın ki, o da kadının cinsel organıdır. “Allah elbette” kendilerine yasaklanan bu tür bir irtikâpla ilgili olarak nadir de olsa vuku bulması muhtemel şeylerden ötürü “çokça tevbe edenleri sever,” aşırı çirkin günahlardan uzaklaşıp “tertemiz olanları sever.” Yahut Allah tevbe te-mizliğiyle her günahtan nefislerini arındırıp tertemiz kılan tevbekârlarla hayızlı ve temiz [sırf cünüp olan] kadınla yıkanmadan önce cinsel ilişkiye girmek ve [anal ilişki gibi] mubah olmayan şeylere varmak vb. tüm murdarlıklardan alabildiğine temizlenmiş olanları sever, demektir.

Bu bölümü tek başına aç →

223. Âyetin Tefsiri

[1192] “Sizin için bir tarla mesabesindedir,” yani sizin için ekin mahal-lidir. Bu bir mecazdır; neslin kendisinden olduğu nutfelerin, rahimlerine bırakılmasının [tarlaya ekilen] tohumlara teşbihi açısından kadınlar tarlaya / ekeneğe benzetilmiştir. “O halde, tarlanıza dilediğiniz gibi varın.” Bu temsilî bir anlatımdır. Yani ekmek istediğiniz arazilerinize nasıl varıyorsanız kadın-larınıza da şu veya bu yön gibi [herhangi bir tercihin] size mahzurlu olmayacağı şekilde dilediğiniz yönden varın, demektir. Buna göre mâna; “Ekin mahalli olan varış noktası aynı olduktan sonra onlarla istediğiniz şık üzere cinsel iliş-kide bulunun” şeklindedir.

[1193] “O bir eziyettir. Bu yüzden [âdet halinde] kadınlardan uzak durun”, “Allah’ın size emrettiği yerden…” ve “O halde, ‘tarla’nıza dilediğiniz gibi varın” ifadeleri ince kinayeler ve hoş tarizler cümlesindendir. Allah kelâmındaki bu ve benzeri ifadeler; bunları öğrenip, bunlarla edeplenerek kendi konuşma ve yazış-malarında da benzer ifadeler kullanmaları için mü’minlere yönelik güzel âdâb-ı muaşeret örnekleridir.

[1194] Rivayet edildiğine göre Yahudiler : “Kim secde -ya da yüzüstü ya-tar- pozisyonundaki karısıyla arkasından cinsel organına yaklaşacak şekilde iliş-kide bulunursa doğacak çocuk şaşı olur” derlerdi. Bu durum Peygamber (s.a.)’e anlatılınca; “Yalan söylüyorlar”buyurmuş ve bu âyet inmiştir. [Müslim, “Nikâh”, 133; EbûDâvûd, “Nikâh”, 45].

[1195] “Ve” takdim edilmesi gereken iyi işleri ve sizi menettiğim şeylerin aksini [emredildiğiniz uygun amelleri] “kendi adınıza önceden hazırlayın [ا ِّ َ وכ ِ ُ ِ ].” Bu ifadenin, çocuk isteme; yine cinsel temasın önü sıra besmele çe-

kilmesi olduğu da söylenmiştir. “Bir de Allah’tan sakının” da yasaklara cüret etmeyin “ve bilin ki; O’nunla mutlaka karşı karşıya geleceksiniz.” Binaenaleyh, rezil rüsva olmayacağınız şeylerle azıklanın! Çirkinlikleri bırakıp, güzellikleri işlemek sayesinde övgü ve tazime namzet olan “mü’minleri müjdele.”

[1196] Şayet “Kadınlarınız sizin için birer tarla mesabesindedir” ifadesinin öncesiyle izdüşümü nedir?” dersen, şöyle derim: Bunun izdüşümü “Allah’ın size emrettiği yerden onlara varın” ifadesinin beyan ve izahıdır. Yani “Allah’ın size emrettiği varılacak yer, ekin mahallidir” demek olup, bu o sözün bir tür tercüme ve tefsiri, şüphenin giderilmesi ve kadına varmaktaki asıl maksadın şehvet ihtiyacının görülmesi olmayıp, neslin bekasının talebi olduğunu gös-termek içindir. O hâlde, o kadınlara ancak bu maksatla ilgili bağı kuracak bir varış mahallinden varınız!”

[1197] Şayet “Sana ... soruyorlar” ifadesinin üç kere [Bakara 2/215, 217, 219] Vâv’sız gelip, sonra üç kere de [Bakara 2/219-âyetin ikinci şıkkı-, 220, 222] Vâv’lı gelmesi ne demek oluyor?” dersen, şöyle derim: Onların o ilk üç hâdise ile ilgili sualleri farklı konumlarda vuku bulduğu için atıf harfi ile getirilmemiştir. Çünkü o suallerin her biri müstakil bir sualdir. Onlar diğer soruları ise aynı vakitte sormuş olduklarından bu sorulanları bir araya toplayacak Vav getiril-miş ve sanki; “Sana içki ve kumarla, infakla, şuna ve buna dair hususlarla ilgili soruları birleştirip, öyle soruyorlar” denmiş gibidir.

Bu bölümü tek başına aç →

224. Âyetin Tefsiri

[1198] ُ َ ْ ُ ْ ُ ;kelimesiا َ ْ ُ ْ -ve el-ğurfetu [bir avuçluk] örnek [bir tutamlık] اlerinde olduğu gibi mef‘ûl mânası taşıyan, fu‘letun kalıbında bir mastar olup, bir şeyin önüne engel kıldığın şeyin ismidir ki bu, odunun kabın önüne siper olup, ona perde ve engel oluşturması anlamında bir kullanımdır. Sen; fulânun ‘urdatun dûne’l-hayri [Falanca hayrın önünde engeldir] dersin. Yine ‘urdatun bir işe maruz bırakılan demektir. Şair;

[Bırakın, kumrular gibi çılgınca feryat edeyim!] Kınayanlara hedef kılmayın beni!

demiştir. Birinci yoruma göre âyetin mânası şudur ki, kişi yakın akraba ziyareti, ara bulma, herhangi birine iyilikte bulunma, ibadet vb. bazı hayırları yapmaya-cağına dair yemin eder; sonra da “Yeminimi bozarsam Allah’tan korkarım” deyip, yemininde sadık kalmak isteğiyle o iyi davranışı terkederdi. İşte buna binaen on-lara; “Allah’ı... yeminlerinize” yani yemin ettiğiniz şeye “engel” siper “kılmayın” denmiştir. Üzerine yemin edilenin “yemin” diye isimlendirilmesi o şeyin yemin-le iç içe olmasındandır. Nitekim Peygamber (s.a.) Abdurrahman b. Semüre’ye [v.670]; “Herhangi bir ‘yemin’e ‘yemin’ edip de ondan gayrını daha hayırlı gördü-ğünde o hayırlı olanı yap ve bozduğun yemin için kefaret ver” [Buhārî , “Ahkâm”, 5; Ebû Dâvûd, “el-Eymân ve’n-nüzûr”, 8] demiştir ki, “herhangi bir yemin üzerine yemin edip...” ifadesi “yemine konu olan herhangi bir şey üzerine” demektir.

[1199] “İyilik etmeye, fenalıktan sakınmaya ve insanların arasını bulma-ya...” ifadesi “yeminlerinize” ifadesinin atf-ı beyânı olup, bu da “iyilik, takva ve insanların arasını düzeltme adına yemine konu olan işlere [Allah’ı siper yap-mayın”] demektir. Şayet: “ ْ כُ

ِ א ْ َ ِ [yeminlerinize] ifadesinin Lâm’ı ne ile ilintili-dir?” dersen, şöyle derim: “Kılmayın” fiiliyle ilintilidir, yani Allah’ı yeminleri-nize perde ve siper kılmayın. Yine, “siperlenmek” mânasına konu olduğu için ً َ ْ ُ lâfzıyla ilintili olması da caizdir. Buna göre mâna “Allah’ı iyilikle aranıza giren bir şey kılmayın” şeklinde olup bu, i‘teradanî kezâ [Beni şu şekilde perdele-di] örneğinden alınmadır. Bu Lâm’ın “sebep bildirme” anlamı taşıyıp, وا َ َ أنْ ifadesinin ا ُ َ ْ َ َ fiiline veya ً َ ْ ُ lâfzına taalluk etmesi de caizdir. Yani; yeminlerinize bağlı kalmak için, Allah’ı, O’nun adına yaptığınız yeminlere si-per etmeyin.” Son yoruma göre ise âyetin mânası; “Allah’ı yeminlerinize hedef kılıp da, ikide bir yemin ederek O’nun adını bol keseden harcama konusu yapmayın” şeklindedir. Bu yüzden; “İtaat etme yemin edip duran hiçbir âdi-ye!” [Kalem 68/10] âyetinin indiği kimse en şeni bir şekilde kınanmıştır; çünkü “yemin edip duran” ifadesine âyette ilk sırada yer verilmiştir.

[1200] “İyilik etmeye, [fenalıktan sakınmaya ve insanların arasını bulmaya...]” ifa-desi söz konusu yasaklamanın hükmî gerekçesidir. Yani iyilik etme, fenalıktan sakınma ve ara bulma isteğiyle… Çünkü ikide bir yemin eden biri, Allah’a kar-şı cüretkârlık sergileyen, O’na saygısı olmayan kimsedir. Dolayısıyla, böyle biri ‘iyi’ ve müttakî bir kişi olamaz ve insanlar ona güvenmez; onu kendi içlerine kabul etmez ve aralarının düzeltilmesi işine de karıştırmazlar.

Bu bölümü tek başına aç →

225. Âyetin Tefsiri

[1201] Lâğv söz ve diğerleri adına değer atfedilmeyen, kıymetsiz şey de-mektir. Bundan dolayı, diyet konusunda değersiz addedilen deve yavruları için lâğv denir. Yeminin lâğv denen türü ise yeminler içerisinde değer taşımayanı olup, bağlayıcılığı bulunmayan yemin budur. Bunun delili ise “Fakat bilinçli ettiğiniz yeminlerinizden ötürü sizi sorumlu tutar” ve “ancak bilinçli, kararlı yemininizden dolayı sizi sorumlu tutar” [Mâide 5/89] ifadeleridir.

[1202] “Kararlı yemininizden dolayı...” Bu yeminin mahiyetine dair Fı-kıh âlimlerinin farklı görüşleri vardır: Ebû Hanîfe [v.150/767] ve ashabına göre bu, kişinin bir şeye yemin edip, onu yemin ettiği gibi zannetmesi, sonrasında ise onun aksinin ortaya çıkmasıdır. Şâfi‘î ’ye [v.204/820] göre ise bu, Arapların “Hayır, vallahi! Evet, öyle vallahi!” diyerek, sözlerini pekiştirdikleri ve akılla-rından “yemin” diye bir şeyin geçmediği yemin türüdür. Şayet onlardan birine; “Bugün Mescid-i Haram’da yemin ettiğini işittim” denseydi, o bunu mutlaka inkâr eder ve muhtemelen bin kere; “Vallahi hayır !” derdi. Buna göre âyette iki anlam mevcuttur: (i) “Allah... sizi sorumlu tutmaz” yani Allah içinizden zan üzere yemin eden birinin boş yemini yüzünden sizi cezalandırmaz; ancak bilinçli, kararlı; yani kalplerinizin kasıtlı olarak yalan yere yemin etmeden do-layı kesp ettiği günah sebebiyle sizi cezalandırır ki, bu da kişinin, söylediğinin aksine bile bile yemin etmesidir. İşte bu yemin-i gamûstur. (ii) “Allah... sizi sorumlu tutmaz” yani hiçbir kasıt barındırmayan boş yemin yüzünden size ke-fareti gerekli kılmaz; ancak bilinçli, kararlı, yani sırf dilin kesp etmesiyle değil, kalplerinizin niyetlenip, kastettiği yeminler yüzünden size kefareti gerekli kılar. “Allah” sizi öylesine yaptığınız yeminlerinizden dolayı sorumlu tutmaması iti-bariyle “bağışlayıcıdır, halimdir.”

Bu bölümü tek başına aç →

226. Âyetin Tefsiri

[1203] İbn Mes‘ûd [v.32/652] ْ ِِ ِ ْ ِ ا ْ َ kadınlarına yaklaşmamaya yemin] آ

etmiş olanların...] şeklinde okumuşken, İbn Abbâs [v.68/688] ْ ِِ ِ ْ ِ نَ ُ ِ ْ ُ

[kadınlarına yaklaşmamaya kasem edenlerin...] şeklinde okumuştur. Şayet “ن fiili ‘Alâ ile geçişli kılındığı halde burada nasıl Minile geçişli kılınmıştır?” dersen, şöyle derim: Bu özel yeminin içeriğinde uzaklık mânası mevcut olup, sanki; “Îlâ yaparak veya yemin ederek kadınlarından uzak kalanların...” denmiş gibidir.

“Kadınları adına dört ay beklemeleri gerekir”anlamının kastedilmiş olması da caizdir. Tıpkı birisinin; lî minke kezâ [Senin namına bana şu gerekir] demesi gibi.

[1204] Kadına îlâ yapılması, kişinin; ayların sayısını kayıtlayacak şekilde; “Vallahi sana dört ay -ve üzeri müddetinde- yaklaşmayacağım!” veya ay kaydı koymaksızın; “Vallahi sana yaklaşmayacağım!” demesinden ibarettir. İbrahim en-Neha‘î ’den [v.96/714] nakledilen hariç olmak üzere, dört ayın altında îlâ olmaz. Bunun hükmü ise kişinin, imkânı olması hâlinde cinsel ilişkiyle, buna güç yetirememesi hâlinde ise sözlü olarak müddet içerisinde kadına döndü-ğünde bu dönmenin geçerli olup, cinsel ilişkiye güç yetirenin yemininin bo-zulması ve bu yüzden kendisine yemin kefaret gerekmesi, güç yetiremeyene ise hiçbir kefaret gerekmemesidir. Şayet dört ay geçer [de karısına dönmez] ise Ebû Hanîfe Rahimehullāh’a [v.150/767] göre bir bâin talâk ile boş olur. Şâfi‘î ’ye [v.204/820] göre ise îlâ ancak dört aydan fazla olan müddette olur. Sonrasında îlâ edene bekleme hakkı tanınır; ya döner ya da boşar. Şayet buna yanaşmazsa hâkim ona talâk verdirir. “Eğer dönerlerse” ifadesi, “Eğer o aylarda dönerlerse” anlamındadır ki, bunun delili İbn Mes‘ûd (r.a.)’ın [v.32/652] ؤا ن [Eğer o aylar içerisinde dönerlerse] şeklindeki kıraatidir. “Allah gerçekten bağışlayıcıdır, merhametlidir.” -Îlâ yapanların, emzikli çocukları adına endişe duyan kadınla-rın rızasıyla îlâ yapmaları da caiz ise de- erkekler îlâ yaparken genelde kadına zarar vermesi muhtemel bir girişimde bulunmuş olmaktadırlar; işte Allah bu girişimleri yahut tevbe ettikleri anlamına gelen ‘kadına dönme’lerinden kay-naklanan bazı sebepleri bağışlar.

Bu bölümü tek başına aç →

227. Âyetin Tefsiri

[1205] “Şayet boşamaya karar verir” de müddetin bitmesine kadar bekler“-lerse, Allah gerçekten işitir; ‘mutlak ilim sahibi’dir.” Bu ifade erkeklerin [dönme-me] ısrarlarına ve dönmeyi terketmelerine yönelik bir tehdittir. Şâfi‘î Rahime-hullāh’ın [v.204/820] görüşüne göre âyetin mânası; “Eğer müddetin bitiminden sonra döner ve boşamaya karar verirlerse” şeklindedir. Şayet “Dönme, bekleme müddetinin son bulmasından önce olduğuna göre bu [ؤا ن ’daki] Fâ’nın konu-munun keyfiyeti nedir?” dersen, şöyle derim: Bu sağlıklı bir konumdur. Çünkü “Eğer dönerlerse” ve “[boşamaya] karar verirlerse” ifadeleri, “Kadınlarına yaklaş-mamaya yemin edenlerin...” ifadesi için bir detaylandırmadır. Detaylandırma da detaylananın akabinde gelir. Bu tıpkı senin; “Bu ay sizin misafirinizim; şayet hoşnut kalır, sizi övgüye namzet bulursam ay sonuna kadar kalırım, aksi takdirde -fikrimi değiştirip belirteceğim süre dışında- burada kalmam” demene benzer.

[1206] Şayet “Onların boşamaya karar vermesi bilinen ve [fakat] işitilme-yen türden olduğuna göre ‘Allah gerçekten işitir; mutlak ilim sahibidir’ ifadesi hakkında ne diyeceksin?” dersen, şöyle derim: Boşamaya, karısına dönmeyi terketmeye ve zarar vermeye kararlı olan kişi mutlaka ya konuşur ya da mı-rıldanır, yani kendi kendine gizli kapaklı konuşması kaçınılmazdır. İşte bu da Allah’tan başkasının işitemeyeceği bir söz türüdür; tıpkı şeytanın vesvesesini işittiği gibi.

Bu bölümü tek başına aç →

228. Âyetin Tefsiri

[1207] “Boşanmış kadınlar” derken, cinsel ilişkide bulunulmuş âdet gören kadınları kastediyor. Şayet “Lâfız geneli gerektiriyorken boşanmış kadınlarla özelin kastedilmesi nasıl caiz olmuştur?” dersen, şöyle derim: Aksine, söz ko-nusu lâfız “cins ” anlamını içermede mutlak / kayıtsız olup, bu cinsin bütününü de bir kısmını da ifade etmeye uygundur. Dolayısıyla bu lâfız -müşterek isim-lerde olduğu gibi- kendisi için elverişli olanlardan sadece biri hakkında gelmiş olmaktadır.

[1208] Şayet “Peki, o kadınlarla ilgili olarak ‘beklerler’ şeklinde haber sıy-gasına yer vermenin anlamı nedir?” dersen, şöyle derim: Bu, emir mânasına gelen bir haberdir; aslı “Boşanmış kadınlar beklesinler!” şeklinde olup, em-rin haber formunda sunulması emri pekiştirmek ve bu emrin, gereğine uygun davranılmasında aceleciliğin kabullenilmesi gerektiği türden olduğu şuurunu kazandırmaktır. Böylece sanki o kadınlar “bekleme” emrine uymuşlar da, Al-lah Teâlâ bunu mevcutmuş gibi haber vermektedir. Bunun örneği; Arapların dua ederken rahimekellāh! [Allah sana merhamet etti!] demeleridir ki, bu dua ica-bet bulma güvencesiyle “haber” formunda sunulmuştur. Burada sanki rahmet mevcutmuş da o kişi bunu haber vermektedir. אت [Boşanmış kadınlar] واlâfzının mübtedâ / özne olarak yapılanması da kendisine pekiştirme fazlalığı katan türdendir. [Bunun yerine, fiil cümlesi formunda] ُאت َ َ ُ ُ ا َ َ َ denmiş وَolsaydı bu denli pekiştirme olmayacaktı.

[1209] Şayet “…dört ay beklemeleri gerekir’ denmesine benzer şekil-de -burada da- ‘üç âdet müddeti beklerler’ denmesi gerekmez miydi? ‘Kendi kendilerine’ ifadesinin zikredilmesi ne anlama geliyor?” dersen, şöyle derim: ‘Kendileri’nin zikredilmesinde onları beklemeye teşvik ve ziyade bir güdüleme mevcuttur. Zira bu, kadınların çekindiği bir husustur. Böylece Allah Teâlâ on-ları beklemeye motive etmektedir. Bu da kadınların nefis gözlerinin daima er-keklerin üzerinde olması sebebiyledir. Bu yüzden kendilerine nefislerini erkek aramaya karşı ezip yenmeleri ve beklemeye zorlamaları emredilmiştir.

وءُ [1210] ُ ُ ْ ءُ kelimesi âdet görmek anlamındaki ا ْ َ ْ ,lâfzının çoğulu olup اbunun delili Peygamber (s.a.)’in [Fâtıma bint Ebî Hubeyş’e]; ِِכ آ ْ أ אمَ أ ةََ ّ ا ِ دَ[kar’ / âdet günlerinde namazı terket!] [KT.b] ve “Cariyenin talâkı iki boşama, iddet beklemesi ise iki hayız süresidir” [Tirmizî , “Talâk”, 7] deyip, “iki temizlik süresidir” dememiş olmasıdır. Yine Allah Teâlâ’nın; “Şüphe etmekteyseniz ha-yızdan-nifastan kesilmiş bulunan kadınlarınızın ve henüz âdet görmemiş olan-ların iddeti üç aydır” [Talâk 65/4] buyurarak, ayları temizlik sürelerinin değil de âdet görmenin yerine koymuş olmasıdır. Bir de iddetteki asıl maksat rahmin temizlenmesidir. Rahmin temizlenmesini sağlayan şeyse temizlik müddeti de-ğil, âdet görmedir. İşte bu yüzden cariyenin temizlenmesi de âdet görme ile ifade edilmiştir. Nitekim kadın âdet gördüğünde akra’eti’l-mer’etu denir. Yine böyle bir kadın için imra’etun mukri’un denir. Ebû Amr b. el-Alâ [v.154/771]; defe‘a fulânun câriyetehû ilâ fulânetin tukri’uhâ demiştir. Yani falanca, âdet gö-rüp dölyatağının temiz olup olmadığı anlaşılsın diye cariyesini falanca kadının yanına bıraktı.

[1211] Şayet “Ancak temizlik müddeti içerisinde verilen talâk meşru sayı-lırken, ِ ِ ِ ُ ِّ َ [Talâk 65/1] âyeti hakkında ne diyorsun?” dersen, şöyle derim: ifadesi “iddetlerini karşılayarak” [yani tamlığını gözeterek]anlamın-dadır. Tıpkı; lekītuhû li-selâsetin bakīne mine’ş-şehri [Ayın bitimine üç gün kala ona rastladım] demen gibidir ki, “üç günü karşılayarak” demektir. Kadınların iddeti ise üç hayız / âdettir.

[1212] Şayet “A‘şâ’nın [v.7/629]:… kadınlarının temizlik günlerinden zayi olup gidenler sebebiyle …36

sözü hakkında ne diyorsun?” dersen, şöyle derim: Şair, “o savaş esnasında ka-dınlarının iddeti adına zayi olup giden şeyler sebebiyle” demek istiyor.36 Sen her yıl; en uzak yerlere gitmek için azimkâr sabrını [savaş atı gibi] seferine hazırladığın, muazzam mal

kazandıracak; kadınlarının [âdet görmediği] temizlik günlerinden [onlarla cima edememen yüzünden] zayi olup gi-den [zevkler] sebebiyle kabile içerisinde sana şeref bahşedecek bir gazvenin külfetini yüklenecek misin?

Çünkü Araplar nezdinde kurû’ kadınların âdet görmesi olarak tanınır. Yani kadınların uzun bir süre iddet saymalarına benzer şekilde [savaşçı şahsın] her yıl savaş ve yağmaların getirdiği sıkıntıya katlanma adına ailesinden uzak kaldığı ve kadınların kocalarıyla yatamadıkları bir iddet beklemeye benzer şekilde o kadınların üzerinden geçen uzun bir müddet adına [zayi olup giden şeyler] de-mektir. “Kadınlarının vakitlerinden [zayi olup giden şeyler]” demek istemiş de olabilir. Zira kar’ ve kāri’ vakit anlamına da gelmekte olup, şair ne âdeti ne de temizliği kastetmiştir.

[1213] Şayet: “Peki, ٍوء ُ ُ َ َ َ َ neye binaen mansûb kılınmıştır?” dersen, şöyle derim: Mef‘ûlün bih olmak üzere. Tıpkı; el-muhtekiru yeterabbesu’l-ğalâ’e [muhtekir fiyatın yükselmesini bekler] demen gibi. Yani yeterabbasne mudiyye selâ-seti kurû’in [üç hayız müddetinin geçmesini beklerler]demektir. Yahut zarf olması-na binaen mansûb kılınmış olup, bunun açılımı yeterabbasne müddete selâseti kurû’in [üç hayız müddeti beklerler] şeklindedir.

[1214] Şayet: “Neden temyiz ٍاء ْ ,şeklinde azlık bildiren çoğul değil de أçokluk bildiren çoğul sıygası üzere geldi?” dersen, şöyle derim: Araplar bu ko-nuda geniş davranıp, bu iki çoğul çeşidinden her birini, çoğullukta ortak ol-maları sebebiyle diğerinin yerine kullanmaktadır. ِ ِ ُ ْ ِ kelimesine dikkat edersen, o pek çok nefislerden başka bir şey değildir. Muhtemelen kurû’ sıygası akrâ’ sıygasından daha çok kullanılmakta olup, kullanımı az olanı mühmel [terkedilmiş] konumuna indirmek için ona tercih edilmiş ve böylece Arapların selâsetu şusû’in [üç tasma] sözlerinin benzeri olmuştur. Zührî [v.124/742] Hem-ze ’siz olarak selâsete kuruvvin şeklinde okumuştur.

[1215] “Allah’ın,” çocuk veya âdet kanı adına “rahimlerinde yarattığını…” Bu, kadının kocasından ayrılmak isteyip de -kocası, onu doğum yapmasını beklemeden boşasın; [doğacak] çocuğa acıyıp da onu bırakmaktan vazgeçme-sin diye- hamileliğini gizlemesi veya âdet gördüğü hâlde, alelacele boşanma talebiyle bunu gizleyip “temizlendim” demesi hâlidir. Karınlarındaki cenin leri düşürmeyi isteyip, bunu bildirmeyen ve bu sebeple bunu inkâr eden kadınla-rın kastedilmiş olması da caizdir ki, buna göre rahimlerinde olanın gizlenmesi onun düşürülmesinden kinaye kılınmıştır. “Allah’a ve ‘Son Gün’e iman ediyor-larsa.” Bu ifade kadınların bu ‘rahimdekini gizleme’ fiilinin büyük bir vebal addedilmesi ve Allah’a ve O’nun cezalandırmasına iman eden kimsenin bu tür büyük günahlara cüret edemeyeceği anlamına gelmektedir.

[1216] ُ َ ُ ُ ُ kelimesiا ْ َ -lâfzının çoğulu olup, Tâ çoğul müennes eki اdir. Tıpkı ُ َ و ُ ُ ُ ve ا َ ُ ُ .örneklerinde olduğu gibi ا َ ُ ُ lâfzıyla mastar اanlamının kastedilmesi de caiz olup, senin ba‘lun hasenu’l-bu‘ûleti [güzel koca-lık yapan bir koca] sözün buna örnektir. Yani “onlara kocalık yapanlar, bunda” bu bekleme süresinde “onları geri almaya” onlara dönmeye “daha lâyıktırlar.” Übey b. Kâ‘b’ın kıraatinde ِ ِ د ِ ِ [onların bir tür dönmelerine] şeklindedir.

[1217] Şayet: “Kadınların da bir dönüş hakları varmış gibi kocalar nasıl dönmeye ‘daha’ lâyık kılınmışlardır?” dersen, şöyle derim: Bunun anlamı şu-dur: Adam kadının dönmesini istediği hâlde kadın bundan kaçınırsa, adamın sözünün kadının sözüne tercih edilmesi gerekir. Böylece adam [bu konuda] ka-dından daha çok hak sahibi olmuştur; yoksa bu kadının dönme hakkı bu-lunduğu anlamına gelmez. Dönme sayesinde kendileriyle o kadınların arasını “bulup, barışmak” ve o kadınlara iyilik etmek “ister” ve onlara zarar vermek istemez“lerse…”

[1218] “Erkeklerin kadınlar üzerinde” gözetilmesi gereken “hakları olduğu gibi, kadınların da onlar üzerinde” gözetilmesi gereken “meşru” yani şer ‘an ve insanların genel âdetleri itibariyle [yani örfen] yadırganmayacak “hakları vardır.” Dolayısıyla, sakın kadınlar kendi hakları olmayan şeyi kocalarına; kocalar da kendi hakları olmayan şeyi o kadınlara yüklemesinler ve eşlerden hiçbiri hayat arkadaşına sert davranmasın! Buradaki karşılıklı denklikten maksat, yapılacak işin cinsi itibariyle değil, işin güzel olmasını gerektirecek türden bir denkliğin gerekliliğidir. Şu hâlde kadın adamın elbisesini yıkadığı veya ona ekmek pişir-diği vakit, adamın da bunun gibi yapması gerekmez; ama [örneğin, odun hazırla-mak gibi] erkeklere yaraşır şekilde o fiile mukabil bir şeyler yapar.

[1219] “[Ancak erkeklerin onların üzerinde] hak ve fazilet noktasında “bir de-receleri” yani fazlalıkları “vardır.” Denilmiştir ki, erkeğin nail olduğu ne tür lezzet varsa kadın da o lezzete nail olur. Erkeğin üstünlüğü kadını görüp gözet-mesi ve onun görülecek iş ve ihtiyaçları için harcama yapmasıdır.

Bu bölümü tek başına aç →

229. Âyetin Tefsiri

[1220] Selâm,teslîm [selâmlama] mânasına geldiği gibi, talâk da tatlîk [boşa-ma] anlamına gelir. Yani meşru boşama toptan, bir defada salıvermek değil de, ayrı ayrı olmak üzere art arda talâk vermektir. “İki keredir” derken, Allah Teâlâ bununla ikilemeyi değil, tekrarlamayı kastetmiştir. Tıpkı “Sonra, gözünü bir kez daha, bir kez daha çevir de [bak]; sana geri dönsün o göz bitkin ve bezgin.” [Mülk 67/4] âyetinde iki kere [kerrateyn] değil; tekrar tekrar bakmak anlamı kas-tedildiği gibi. Arapların, bu tür ikilemelerle tekrarın kastedildiği lebbeyke! [Sana defalarca itaate hazırım!], sa’deyke! [Seni defalarca memnun etmeye hazırım!], hanâneyke! [Hep senin merhametini istiyorum!], hezâzeyke! [(َْכ اذَ َ َ ) Kesip doğramayı hızlandır!] ve devâleyke! [Dön dolaş dur! / İşin hep yolunda gitsin!] şeklinde sözleri mevcuttur.

[1221] “Ya iyilikle tutmak ya da güzellikle salıvermektir” ifadesi, onlara nasıl boşayacaklarını öğretmenin ardından kendilerini ya güzelce geçinecek ve yaşam-larını sağlayacak şekilde kadınları yanlarında tutmaları ya da kendilerine öğrettiği şekilde onları güzelce salıvermeleri arasında muhayyer kılmaktır. Denildi ki, bu, iki kere ric‘î talâk [kocanın karısına dönme yetkisi bulunan talâk] ile boşama mânasın-dadır. Zira üçüncü boşamadan sonra asla dönme söz konusu olmaz. “Ya iyilikle” yani dönmekle “tutmak ya da” kişi, iddetinin dolmasıyla birlikte ayrılacağı ana dek karısına dönmeyerek veya kadının iddet süresini uzatıp, ona zarar vermeyi isteyeceği türden kadına dönmeyerek; bir görüşe göre ise kadını üçüncü temizlik süresinde üçüncü kez boşayarak “güzellikle salıvermektir.”

[1222] Rivayet edildiğine göre biri Peygamber (s.a.)’e: “Üçüncü talâk ne-rede?” diye sormuş, Aleyhissalâtu Vesselâm da: “ya da güzellikle salıvermektir” diye cevap vermiştir. Ebû Hanîfe [v.150/767] ve ashabına göre iki ve üç talâkı bir arada vermek bid‘attir. Sünnet olan, kişinin kadına temizlik hâlinde bir talâk-tan fazlasını vermemesidir. Zira İbn Ömer hadisinde rivayet edildiğine göre; Peygamber (s.a.) İbn Ömer’e [v.73/692]; “Sünnet olan ancak temizlik süresini tam olarak karşılayıp, o kadını her bir âdet görme başına bir talâk düşecek şe-kilde boşayıvermendir” buyurmuştur [KT.b]. Şâfi‘î ’ye [v.204/820] göre üç talâkı birden vermede hiçbir beis yoktur. Bunun delili de Peygamber (s.a.)’in huzu-runda karısıyla lânetleşip [li‘ân ] onu üç talâkla boşaması üzerine Peygamber’in yadırgamadığı [Uveymir] el-Aclânî hadisidir. [Buhârî, “Talâk”, 31, 34-35]

[1223] Rivayet edildiğine göre; Cemîle bint Abdullah37 b. Übeyy , Sâbit b. Kays b. Şemmâs’ın [v.12/633] nikâhında bulunuyordu. O, kadını sevdiği hâlde kadın onu sevmiyordu. Kadın Peygamber (s.a.)’e gelip; “Ya Rasûlâllah! Ben ve Sabit aynı yastığa baş koyamıyoruz. Aslında, onu din ve ahlâk konusunda ayıplamıyorum;37 Metinde bu hanım sahabinin Abdullah b. Übey b. Selûl’ün kızı olduğu söylenmiş olmaktadır, ancak

DİA’ya -ilgili maddeyi yazan Mücteba Uğur’a- göre doğrusu, kız kardeşi olduğudur. Nitekim ismi de Cemîle bint Übeyy’dir. / ed.

bir Müslüman olarak kocaya nankörlüğü de yadırgıyorum. Ona kızamıyorum da. Fakat çadırın kenarını kaldırıp, onu bir grup erkek içerisinde karşıdan ge-lirken gördüm; baktım ki, o grubun en siyahı, en kısa boylusu ve en çirkin yüzlüsü Sabit idi!” demişti. Nihayet bu âyet indi. Sâbit mehir olarak kadına bir bahçe vermişti; kadın bu bahçeyi bedel gösterip Sâbit’denbumal karşılığında boşanma talebinde bulunup, ayrıldı. İşte İslâm ’da ilkhul‘ hâdisesi budur [KT.b].

[1224] Şayet; “Onlara verdiklerinizden bir şeyi geri almanız size helâl ol-maz’ ifadesinde kime hitap edilmektedir? Eğer “‘eşlere dersen ‘(Üçüncü şahıs-lar olarak) siz de onların, Allah’ın koyduğu sınırlara riayet edemeyeceklerinden korkarsanız... ifadesi buna uygun düşmemektedir. Şayet ‘yöneticilere ve hâ-kimlere dersen bunlar o kadınlara ne herhangi bir şey veren ne de onlardan bir şey geri alanlardır?” dersen, şöyle derim: İlk hitap eşlere, son hitap da yönetici ve hâkimlere ait olacak şekilde her iki durum da caizdir. Bu tür şeyler Kur’ân’da da, onun dışındakilerde de hiç de az değildir. Yahut hitabın tümünün yönetici ve hâkimlere ait olması da caizdir. Çünkü onlar duruşmanın kendilerine ha-vale edilmesi durumunda alıp-verme işini emredecek olanlardır. Böylece onlar sanki [bizzat] alan ve veren kesim olmaktadırlar.

[1225] “Onlara verdiklerinizden” yani onlara verdiğiniz mehirlerden. “Ka-rı-koca” yani eşler, kadının başkaldırması ve kötü huyluluğu adına vuku bulacak şeyler sebebiyle her ikisini bağlayan evlilik görevleri hususunda “Allah’ın koydu-ğu sınırlara riayet edemeyeceklerinden korkarlarsa başka...” “... o zaman kadının [boşanmak için] fidye vermesinde” bizzat kendisinin, kendisine verilen mehri gö-nüllü olarak bağışlama karşılığında fidye verip, muhāle‘a yapmasında yani mal karşılığında boşanma talebinde bulunmasında “ikisine de bir vebal yoktur;” al-dığı konusunda adama, verdiği konusunda da kadına bir günah yoktur. Mehrin üzerinde fazladan bir mal karşılığı boşama hükmen caiz ise de mekruhtur.

[1226] Rivayete göre kadının biri kocasına başkaldırmış ve akabinde Ömer Radıya’llāhu Anh’ın huzuruna getirilmişti. Ömer kadını üç gece ahırda bek-lettikten sonra çağırıp; “Gecelemeni nasıl buldun?” diye sormuş. Kadın; “Bu herifin yanında bulunduğumdan beri, şu üç geceden daha çok mutluluk verici bir gece geçirmedim!” deyince, Ömer kadının kocasına; “Küpesi karşılığında da olsa onu vereceği mala bedel boşa gitsin!” demiştir. -Katâde [v.117/735; Haz-ret-i Ömer ’in] “kadının bütün malına karşılık...” demek istediğini söyler.- Bu, evlilik hukukunu çiğneyip, başkaldırmanın kadından kaynaklanması hâlinde söz konusudur. Ancak kocadan kaynaklanırsa, kocanın kadından herhangi bir şey alması kendisine mekruhtur [KT.b].

א [1227] َ ِ ُ َ fiilinin [tesniye] Elif [”...o ikisinin riayet edemeyeceklerinden“] أنْ ’in-den bedel-i iştimâl kılacak şekilde edilgen sıyga ile َא א َ ُ o ikisi adına endişe] إ أنْ duyulursa] şeklinde de okunmuştur. Bu tıpkı senin hīfe Zeydun terkuhû ikāmete hudûdi’llāhi [Zeyd’in Allah’ın sınırlarına riayet etmemesinden endişe duyuldu] demene benzer. ا ُ َ َ َ ِ ى ا َ ْ وا ا َ ,kendi aralarında gizli kapaklı konuşmaktadır ...] وأzalim olanları” (Enbiyâ 21/3)] âyeti bunun benzeri olup, İbn Mes‘ûd (r.a.)’ın إ ا ُ א َ َ şeklindeki kıraati bunu desteklemektedir. Übey [...korkarsanız başka] أن b. Kâ‘b’ın kıraati ise א ُ َ أنْ ,şeklinde olup [o ikisi kanaat getirirlerse başka] إ “korkma”nın kanaat anlamına gelmesi caizdir. Araplar ehāfu en yekûne kezâ ve efraku en yekûne... [Şöyle şöyle olmasından endişe duyuyorum ve şöyle şöyle olmasından korkuyorum] derler ki, bununla “bu kanaatteyim” anlamını kastederler.

Bu bölümü tek başına aç →

230. Âyetin Tefsiri

[1228] “Koca, karısını” Allah Teâlâ’nın “boşama iki keredir” sözünde tek-rarla sıfatlanan söz konusu talâkla “bir kez daha boşayacak” ve bu talâk nisabını bütünüyle tamamlayacak “olursa” veya o kadını iki kereden sonra üçüncü kez boşayıverirse “artık ondan sonra” bu boşamadan sonra “kadın, başka bir koca ile (basbayağı) nikâhlanıncaya” evleninceye “kadar bir daha ona helâl olmaz.” Nikâhlamak fiili tıpkı evlenme fiili gibi adama nispet edildiği gibi kadına da nispet edilir. [Meselâ] Fulânetun nâkihun fî-benî fulânin [Falanca kadın falan oğulla-rına nikâhlıdır] denir.

[1229] [Eski kocasına] helâl olma hükmünü nikâh akdine münhasır kılan [yani cinsel ilişkiyi şart görmeyen] kişi -ki Sa‘îd b. el-Müseyyeb ’dir [v.94/713]- bu âyetin zahirine tutunmaktadır. Cumhurun görüşü ise cinselliğin gerekli oldu-ğudur ki, bunun delili de Urve’nin, [v.713; teyzesi] Hazret-i Âişe ’den [v.58/678] rivayet ettiği şu hadistir: “Rıfâ‘a ’nın [v.42/662] karısı Peygamber (s.a.)’e gelerek: “Rıfâ‘a beni boşadı ve talâkım kesinleşti. Abdurrahman b. Zübeyr beni nikâh-ladı, ama onunki elbise püskülü gibi! Ve bana temas etmeden beni boşayıverdi” dedi. Bunun üzerine Peygamber (s.a.): “Rıfâ‘a’ya dönmek mi istiyorsun? Hayır! Sen onun, o da senin balcığınızı tatmadıkça [cinsel ilişki gerçekleşmedikçe] bu olamaz.” buyurmuştur [Müslim, “Talâk”, 1-5; Buhārî , “Talâk”, 4].

Rivayete göre; bu kadın Allah’ın dilediği kadar beklemiş, sonra [Rıfâ’a’ya] dön-müş ve “O [Abdurrahman] bana temasta bulundu” deyince, Hazret-i Peygamber ona; “İlk sözünde yalan söyledin ya; artık diğer sözünde seni tasdik edemem” buyurmuştur. Bu kadın [bir müddet] beklemiş, nihayet Peygamber (s.a.) ve-fat edince Ebû Bekr Radıya’llāhu Anh’a gelmiş ve “İlk kocama döneyim mi?” demiş. Ebû Bekr de “Peygamber (s.a.) sana söyleyeceğini söylediği vakit ben oradaydım. Rıfâ‘a’ya dönmeyeceksin!” demişti. Ebû Bekr Radıya’llāhu Anh da vefat edince kadın bu sefer, Ömer Radıya’llāhu Anh’a da aynı şeyi söylemişti. Ömer “Bu seferki gelişinden sonra bir daha bana gelirsen seni recmederim!” deyip, kadını menetmiştir [KT.b].

[1230] Şayet “Hülle şartıyla kıyılan nikâh hakkında ne diyorsun?” der-sen, şöyle derim: Süfyân, Evzâ‘î [v.157/74], Ebû Ubeyd [v.224/838] ve Mâlik [v.179/795] gibiler bunun caiz olmayacağına kāildir. Ebû Hanîfe Rahimehul-lāh’a [v.150/767] göre bu kerahetle beraber caizdir. [Hatta] Ebû Hanîfe’den riva-yet edildiğine göre; kadın ve erkek hülleyi gizleyip, açıklamazlarsa hiçbir kera-het yoktur. Peygamber (s.a.)’in hülle yapanı da hülle yaptıranı da lânetlediği rivayet edilmiştir [Tirmizî , “Nikâh”, 28]. Ömer Radıya’llāhu Anh’ın: “Bana bir hülle yapan ve yaptıran getirilirse onları kesinlikle recm ederim!” dediği rivayet edilmiştir. Osman Radıya’llāhu Anh’ın da; “Karşılıklı hileye dayanmayan, [meş-ru ve] rağbet gören nikâhtan başkasına hayır !” dediği rivayet edilmiştir [KT.b].

[1231] “Şayet o” ikinci koca “da onu boşarsa ve o ikisi (yani, kadın ve eski kocası) Allah’ın koyduğu sınırlara riayet edecekleri” evlilik hukukuna riayet edecekleri “kanaatine varırlarsa, tekrar” evlenme konusunda onlardan her biri-nin [eski hayat] arkadaşına döneceği şekilde “birbirlerine dönmelerinde her ikisi için de bir günah yoktur.” Âyette “…riayet edeceklerini bilirlerse” buyrulma-masının sebebi bu hususta kesin bilginin her ikisine de kapalı olması ve bunu ancak mutlak izzet ve celâlin tek sahibi Allah’ın bilebileceğidir. Burada kim zannı bilgi diye açıklarsa lâfız ve mâna yolunu şaşırmış demektir. Çünkü sen [meselâ]; ‘alimtu en yekūme Zeydun [Zeyd’in ayağa kalkacağını biliyorum] demezsin; ‘alimtu ennehû yekūmu [Zeyd’in ayağa kalktığını biliyorum] dersin. Bir de insan yarın ne olacağını bilemez; olsa olsa kanaat getirir.

Bu bölümü tek başına aç →

231. Âyetin Tefsiri

[1232] “... onlar da iddetlerini bitirdiklerinde” yani iddetlerinin sonuna ulaşıp, iddetin nihaî sınırına yaklaştıklarında... Ecel [iddet] bütün bir süreye ve sürenin sonuna denk düşen isimdir; insanın ömrüne ecel dendiği gibi, bu öm-rün, son bulduğu ölüme de ecel denir. Ğâye [nihaî sınır]ve emed [son] kelimeleri de bunun gibidir. Nahiv âlimleri “Min ibtidâ-i gâye [en başından itibaren],İlâise intihâ-i gâye [en son]içindir” derler. Şair şöyle demiştir:

Her canlı ömrün(ün) müddetini tamamlayacak ve eceli son bulunca yok olup gidecektirAynı şekilde “ermek / ulaşmak” anlamında da mecazî bir kullanım söz ko-

nusudur. Meselâ kişi şehre iyice yaklaştığı vakit belağa’l-belede [şehre ulaştı] de-nir; ulaşmayıp da sadece yaklaştığında kad vasaltu [ulaşmış bulunuyorum] denir. [Âyetin hükmüyle ilgili olarak] bilinmektedir ki, müddetin bitiminden sonra kadı-nı nikâhta tutmanın hiçbir anlamı yoktur. Çünkü kadın müddetin son bulma-sından sonra o adamın karısı değildir ve kadın o adamın sayacağı bir iddetin dışında kalmıştır. Dolayısıyla, adamın o kadına hiçbir şekilde yol bulması söz konusu olamaz. Müracaat ederek zarar verme talebi söz konusu olmaksızın “artık” ya adam kadına dönecek şekilde “onları ya iyilikle tutun ya da” adamın o kadını serbest bırakıp, nihayet kadının iddeti son bulunca ve herhangi bir zarar verme söz konusu olmaksızın kadının ayrılacağı şekilde “iyilikle bırakın.”

[1233] “Haddinizi aşarak” onlara zulmederek -bir görüşe göre ise onları fidye ödemeye zorlayarak- “onlara zarar vermek için onları tutmayın. [Cahiliye devrinde] adam kadını boşar ve iddet süresi nin bitimi yaklaşıncaya kadar onu terkeder; daha sonra kadına dönerdi. Bunu herhangi bir ihtiyaçtan ötürü de-ğil, kadının iddetini uzun tutmak için yapardı. Bu, zarar verme maksatlı bir tutmaydı. “[Kim böyle yaparsa, (karısına değil, asıl)]” nefsini Allah’ın azabına hedef kıldığı için “kendisine zulmetmiş olur!”

[1234] “Allah’ın âyetlerini oyuncak edinmeyin,” yani o âyetle-re sımsıkı sarılıp, muhtevasıyla amel etme konusunda ciddi olun ve o âyetlere hakkıyla riayet edin! Aksi takdirde, onları alay ve oyun-cak konusu edinmiş olursunuz. İşinde ciddiyetsiz kişiler için;

innemâ ente lâ‘ibun ve hâzi’un” [Sen; oynayan, dalgacının tekisin!] denir. Yine kün yahûdiyyen ve illâ fe-lâ tel‘ab bi’t-Tevrâti [Doğru dürüst bir Yahudi olacaksan ol; aksi takdirde Tevrat’la oynama!] denir.

[1235] Söylendiğine göre; adam karısını boşar, kölesini azat eder, sonra dö-nüp evlenir [ve tekrar köleyi tutmaya devam eder] ve “Ben oyun oynadım!” dermiş. Peygamber (s.a.)’in; “Üç şey vardır ki; ciddisi de, şakası da ciddidir: Boşama, nikâh ve [ric‘î talâkla boşanmış olan kadına] dönme” buyurduğu rivayet edilmiştir [Ebû Dâvûd, “Talâk”, 9].

[1236] “Allah’ın,” İslâm ve Muhammed (s.a.)’in peygamberliği sayesinde “üzerinizdeki nimetini;” size indirdiği şeylerle “size öğüt vermek için indirdiği kitabı ve hikmeti” Kur’ân ve sünneti “hatırlayın.” Bu nimetleri hatırlamaksa onların karşılığında şükretme ve onların hakkını gözetmektir.

Bu bölümü tek başına aç →

232. Âyetin Tefsiri

[1237] “... onlar da iddetlerini bitirdiklerinde, [kocalarıyla evlenmeleri konu-sunda] onlara engel çıkarmayın.” Bu hitapla ya haksızlık ederek, ezerek, Cahi-liye taassubuyla kadınlarına iddet bittiği halde engel çıkartan; dilediği biriyle evlenmesine mani olan kocalar muhatap alınmaktadır -ki buna göre âyetin mânası; “Arzu ettikleri ve kendilerinin maslahatını gözeten kocalarla evlen-meleri konusunda engel çıkarmayın” şeklindedir- ya da onları kocalarına dön-mekten menetme konusunda veliler muhatap alınmaktadır. Rivayete göre; bu âyet kızkardeşine zorluk çıkartarak, ilk kocasına dönmesini engelleyen Ma‘kıl b. Yesâr [v.59/679] hakkında inmiştir. Âyetin, amcakızına zorluk çıkartan Câbir b. Abdullah [v.78/697] hakkında indiği de söylenmiştir. Görüş değeri taşıyansa bunun tüm insanlara yönelik bir hitap olduğudur. Yani “Aranızda bu tür bir engelleme vücut bulmasın.” Çünkü bu engelleme insanların arasında vücut bulup, onlar da buna razı oldukları vakit insanlar [bizzat] “engelleyenler” hük-müne dâhil olacaklardır. ُ ْ َ -menetme ve sıkıştırma anlamına gelir. ‘Aza اleti’d-decâcetu [tavuk yumurtayı çıkaramadı; sıkıştı] tabiri de buradan gelir ki, bu yumurtanın içeride kalıp, henüz çıkmadığı vakit söylenir. Nitekim İbn Herme için şu şiir terennüm edilmiştir:

Sana yazdığım kasideler; evlenemeyip evde kalan kızlara benzer [bunlar başkalarına varmadığı gibi, benim övgülerim de, sırf sana aittir]. O hâlde gel, [seni methetme işinde] sadece beni istihdam et!İddetin sona ermesi hakikat anlamında bir kullanımdır. Şâfi‘î Rahimehul-

lāh’dan [v.204/820] rivayet edildiğine göre; bu iki âyetin konteksti iki iddet biti-minin farklı olduğuna delâlet etmektedir [İddetin son bulması burada hakiki anlam-da iken, önceki âyette mecazî olup, iddetin sonuna yaklaşılması kastedilmiştir].

[1238] “Örfe uygun bir şekilde,” evlilik şartları cümlesinden olmak üzere din ve mürüvvet konusunda güzel düşecek şekilde evlilik teklifinde bulunanlar ve kadınlar “kendi aralarında anlaştıkları takdirde... “Örfe uygun bir şekilde” ifadesiyle “mehr-i misil ile” anlamının kastedildiği de söylenmiştir. Ebû Hanî-fe Rahimehullāh’ın [v.150/767] görüşü cümlesinden olmak üzere kadın mehr-i mislinin en düşüğü ile kendisini nikâhlattığı vakit, velilerin buna itiraz etme hakları vardır.

[1239] Şayet “[İçinizden Allah’a ve ‘Son Gün’e iman etmiş olanlara] bu şekilde öğüt veriliyor’ ifadesindeki hitap kime yöneliktir?” dersen, şöyle derim: Bunun Peygamber (s.a.)’e ve herkese yönelik olması caizdir ki, bir benzeri “... Bu sizin için daha hayırlı ve daha temizdir” [Mücâdile 58/12] âyetidir. “Bu, sizin için daha iyi ve daha nezihtir,” yani sizi günah kirlerinden daha iyi temizler. Âyetteki ezkânın [ ] daha faziletli”, atharınsa“ [أزכ daha hoş” anlamına geldiği de“ [أsöylenmiştir. Bundaki temizlik ve nezaheti “siz bilmezsiniz, Allah bilir” veya hükümler ve şeriatlardan sizin maslahatınıza uygun düşecek; işinize yarayacak olanı Allah bilir, siz bilemezsiniz.

Bu bölümü tek başına aç →

233. Âyetin Tefsiri

[1240] “Emzirirler.” Bu pekiştirilmiş emir mânasında bir haber olması husu-sunda [228. âyette geçen] “beklerler” fiili gibidir [“mutlaka emzirsinler” anlamına gelir].

[1241] “Tam iki yıl” ifadesi tıpkı “tam on gün” [Bakara 2/196] ifadesi gibi bir pekiştirmedir. Çünkü bu, müsamaha götürür konulardandır. Meselâ; “Fa-lancanın yanında iki yıl kaldım” dersin; hâlbuki sen o iki yılı tamamlama-mışsındır. İbn Abbâs (r.a.) َ َ א َ َ ا ِّ כَُ emzirmeyi noksansız olarak tamama“] أنْ erdirmek isteyen...”] şeklinde okumuştur. Ayrıca; er-ridā‘ate,er-rad‘ate,en tetim-me’r-radā’atu [“emzirmenin tamamlanmasını isteyen...”] ve tevil konusunda birbir-lerine kardeş olmaları sebebiyle En, Mâ’ya benzetilerek, ref‘ ile en yutimmuşeklinde de okunmuştur.

[1242] Şayet “ ...أراد [emzirmeyi tamamlamak isteyen için] ifadesinin, ön-cesiyle irtibat keyfiyeti nedir?” dersen, şöyle derim: Burada, hükmün kendisi-ne yönelik olduğu kişi açıklanmaktadır. Tıpkı כ [“Haydi gelsene!” (Yusuf 12/23)] ifadesinde olduğu gibi ki, orada da כ ifadesi, kendisi için hazırlanılan kişiyi [yani Züleyha ’nın Yusuf için hazır olduğunu] açıklamaktadır. Yani; çocuğun iki tam yıl emzirilmesi hükmü, emzirmenin tamamlanmasını isteyen kimse içindir. Katâde ’den [v.117/735] rivayet edildiğine göre; [emzirme müddeti ] iki yıl iken, daha sonra Allah kolaylık ve hafifletme hükmünü indirip; “Bu, em-zirmeyi tamamlamak isteyen içindir” buyurmuş ve böylece bu süreyi noksan tutmanın da caiz olacağını kastetmiştir. Rivayete göre; Hasan-ı Basrî çocuğun sütten kesilmesinde herhangi bir zarar söz konusu olmadıktan sonra, bunun kısaltılmayacak bir vakit olmadığını söylemiştir.

deki Lâm’ın [daha önce geçen] [emzirirler] fiiliyle ilintili’ أراد [1243]olduğu da söylenmiştir. Tıpkı senin erda‘at fulânetun li-fulânin veledehû [Falanca kadın falancanın çocuğunu onun adına emzirdi] demen gibi ki, buna göre âyetin mâ-nası; “Anneler emzirmeyi tamamlamak isteyen babalar adına [onların hatırı için] çocuklarını iki tam yıl emzirirler” şeklinde olacaktır. Çünkü çocuğun emmesi annenin değil; babanın yükümlülüğü dür ve gerektiğinde çocuğa sütanne tutmak babanın sorumluluğundadır. Ancak annenin gönüllü olarak çocuğu emzirmesi durumu hariçtir ki, bu anne için mendup olup, anne buna zorlanamaz. Ebû Hanîfe Rahimehullāh’a göre [v.150/767] kocasının karısı veya nikâh adına iddet saymakta olduğu sürece anneye emzirme ücreti ödenmesi caiz değildir. Şâfi‘î ’ye [v.204/820] göre ise caizdir. Annenin iddeti bitince, ittifakla caizdir.

[1244] Şayet “Annelerin kendi çocuklarını emzirmekle emredil-meleri de ne demek oluyor?” dersen, şöyle derim: Bu ya müstehap-tır ya da çocuğun, kendi annesinin memesinden başkasını kabul etme-mesi veya çocuk için bir sütannesinin bulunamaması yahut babanın sütannesi kiralamaya gücünün yetmemesi hâlinde vacip olan bir emir şeklidir.

Allah Teâlâ’nın, burada boşanmış kadınları kastettiği; [boşanmış kadınlara] na-faka ve giysi tedarikinin çocuğu emzirmeleri sayesinde vacip olduğu da söy-lenmiştir.

[1245] “Çocuk kendisinden olan kişi” yani çocuğun kendisi adına doğdu-ğu kimse -ki babadır- “… mükelleftir.” Dolayısıyla bu د -cüm و اlesinin i’râbı, [nâib-i] fâil olma itibariyle mahallen merfû‘ olmaktır ki, bunun benzeri ب .âyetindeki ’dir [Gazaba uğrayanlar” (Fâtiha 1/7)“] ا

[1246] Şayet “Neden baba değil de ‘çocuk kendisinden olan kişi’ denmiş-tir?” dersen, şöyle derim: Annenin, çocuğu babası adına doğurduğu bilinsin diyedir. Çünkü çocuklar babalara aittir ve bu yüzden, annelere değil de onlara nispet edilir. Nitekim [Halife] Me’mûn b. [Hârun er-] Reşîd [v.218/833] için şu şiir inşad edilmiştir:

İnsanların anneleri emanet konulan kaplara benzer [babanın menisi onun rahminde emanettir]; oğullar tamamen babalara aittir.Dolayısıyla, anneler o babaların çocuklarını emzirdiklerinde, tıpkı sütan-

nelerininki gibi onların rızık ve giysilerini de temin etmek babalara düşmekte-dir. Dikkat edersen, Allah Teâlâ çocuğu babanın ismiyle zikretmiştir. Hâlbuki “Hiçbir babanın çocuğuna hiçbir yarar sağlayamayacağı, hiçbir çocuğun da babasına hiçbir yarar sağlayamayacağı günden korkun!” [Lokman 31/33] âyetin-de bu mâna yoktur.

[1247] “Örfe uygun şekilde” ifadesi, bunun tefsiri akabinde gelmektedir ki, o da ana babadan her birinin gücü dâhilinde olmayan şeyle sorumlu tutul-mamaları ve zarara uğratılmamalarıdır.

[1248] Tâ’nın fethasıyla ( ٌ ) ُ َכَ َ [Hiç kimse... tekellüf altına sokulamaz] ve Nûn ile (א ً ) ُ ِّ כَُ [Biz hiç kimseyi... mükellef tutmayız] şeklinde de okunmuştur.

אر] [1249] َ ُ ifadesi] ihbar sıygasıyla merfû‘ olarak אر ُ [zarara uğratılmaz / uğratmaz] şeklinde de okunmuştur ki, bu hem fâil hem de mef‘ûl çatı ihti-maline açık olup, buna göre fiilin aslı Râ’nın kesresiyle ُאرِر َ ُ veya fethasıyla אرَرُ َ ُ şeklindedir. Kıraat imamlarının ekseriyeti ise fetha ile ر ُ şeklinde okumuştur. Hasan-ı Basrî nehiy sıygası üzere [ אرِّ ُ ] şeklinde okumuştur ki, bu da yine [fâil ve mef‘ûl] iki farklı yapı ihtimaline açık olup, cezimle ve bi-rinci Râ’nın fethasıyla ْאرَر َ ُ ve [yine cezimle ve] birinci Râ’nın kesresiyle אرِرْ َ ُ şeklinde okunması da bunu açıklamaktadır. Ebû Ca‘fer [Yezîd b. Ka‘kā‘; v.130/748] vakfetme niyetiyle şeddeli sükûn ile ّْאر ُ şeklinde okumuştur.

A‘rec’den [v.117/735] sükûn ile ve şeddesiz olarak ْאر َ ُ şeklinde bir kıraat gel-miş olup, bu ُه ُ

ِ َ אرَهُ َ [ona ziyan verdi; veriyor] fiilinden gelmektedir ki, o da Ebû Ca‘fer gibi vakfetme niyetiyle durmuştur veya zammeyi ihtilâs yaparak, yani çok hafif bir ötre ile okumuş, fakat râvî bunu sükûn sanmıştır. Ömer b. Hattāb ’ın kâtibinden ُر َ ْ ُ şeklinde bir kıraat de rivayet edilmiştir. mâna; “Hiçbir anne kendi çocuğu yüzünden kocasını zarara sokmasın” şeklinde olup, bu da kadının adama zorluk çıkartması, ondan gıda ve giysi adına âdil olmayan taleplerde bu-lunması, çocuğun durumu hakkında eksiklik yapacak şekilde babanın kalbini meşgul etmesi, çocuk kendisine ısındıktan sonra; “Ona bir süt anne bul” demesi vb. hususlardır. Çocuk kendisinden olan kişi de kendi çocuğu yüzünden, kadı-nın geçimi ve giysisi adına kendine gerekli olan hiçbir şeyi kadına vermeyerek, kadını zarara sokmayacak, kadın çocuğu emzirmek isterken çocuğu kadından almayacak veya onu emzirmeye zorlamayacaktır. Fiilin mef‘ûl sıygası için yapı-landırılması durumunda da aynı şekilde; çocuk yüzünden koca tarafından ka-dına, kadın tarafından da kocaya zarar erişmesi yasaklanmaktadır. ر ُ fiilinin ِ ُ mânasına gelmesi ve [א ’daki] Bâ’nın bunun sıla cümlesine dâhil olması da

caizdir. Yani hiçbir anne çocuğuna zarar vermesin, onun beslenme ve korunma-sında kötü davranmasın, onun için gerekli olan şeyleri eksik bırakmasın ve çocuk kendisine alıştıktan sonra onu babaya bırakmasın! Baba da çocuğu annenin elin-den çekip almakla veya annenin hakkını eksik tutup, buna bağlı olarak annenin de o babanın hakkını eksik tutacağı şekilde çocuğa zarar vermesin!

[1250] Şayet: “Anne, kendi çocuğu yüzünden; baba da kendi çocuğu yü-zünden [zarara uğratılmasın]’ diye nasıl söylenebilmiştir?” dersen, şöyle derim: Kadın zarara uğratmaktan menedilince, kadını çocuğa karşı merhamete ge-tirmek için ve bir de çocuğun kadına yabancı olmamasının, kadının çocuğa şefkat gösterme hakkını sonuç vermesi sebebiyle çocuk kadına izafe edilmiştir. Baba için de aynı durum söz konusudur.

[1251] “Mirasçıya düşen de [bunun gibidir].” Bu kısım, “Çocuk kendisin-den olan kişi; onların (yani, kendisi adına emziren ananın) yiyip içmesini ve giyimini örfe uygun şekilde karşılamakla mükelleftir” ifadesine atıftır. Bu ikisi arasında olan kısımsa ma‘tūf ve ma‘tūfun aleyh arasına girmiş [parantez içi] yapı-sıyla ma‘rûf [örfe uygun]kavramının tefsiridir. Buna göre mâna; “Çocuk kendi-sinden olan kişinin mirasçısına düşen de o kişiye vacip olan nafaka ve giysinin aynısıdır. Yani çocuğun kendisinden olduğu kişi ölürse, annenin nafakasını ve giysisini ma‘rûf ve zarardan uzak durma adına belirtilen özel şarta bağlı olarak temin etme hususunda ona mirasçı olanın o kişinin yerini alması lâzım gelir.

[1252] Denildi ki, söz konusu mirasçı, çocuk öldüğü takdirde ona mirasçı olacak olan, çocuğun vârisidir. Bu mirasçı hakkında âlimler ihtilâfa düşmüşler-dir: İbn Ebû Leylâ ’ya [v.148/765] göre o, çocuğa mirasçı olacak herkestir. Ebû Hanîfe Rahimehullāh’a göre [ashâb-ı ferâ’iz ve ‘asabe dışında kalan ve çoğunlukla ana tarafından gelen] nikâhı çocuğa haram olan yakınlardır. Şâfi‘î ’ye [v.204/820] göre ise doğum akrabalığı [usul ve füru] dışında kalanlara hiçbir nafaka zorunluluğu yoktur. Bu kişinin dede, erkek kardeş, erkek kardeş oğlu, amca ve amcaoğlu gibi çocuğa mirasçı olacak olan, çocuğun ‘asabesi yani baba tarafından yakın-ları olduğu da söylenmiştir. Yine bu kişiyle kastedilenin babanın mirasçısı ol-duğu da söylenmiştir ki, o da çocuğun kendisidir. Şöyle ki; çocuğun babası şayet ölür de çocuk ona mirasçı olursa, çocuğun malı olduğu takdirde çocuğun süt ücreti yine o çocuğun malından karşılanacaktır. Şayet çocuğun malı yoksa anne çocuğu emzirmeye icbar edilecektir. Yine söylendiğine göre; nafaka ve giysi yükümlülüğü ebeveynden geride kalana düşer ki, bu da “Ve onu bizim adımıza mirasçı kıl” [Tirmizî , “De‘avât”, 66] rivayetinden ötürüdür.

[1253] “Eğer (karı-koca) karşılıklı rıza ile” ikisinin kabullenmesinden sâ-dır olacak şekilde “çocuğu memeden kesmek isterlerse,” iki yılı artırsalar da eksiltseler de, bu hususta “ikisine de vebal yoktur.” Bu, [emzirme süresini iki yılla] sınırlamanın ardından gelen bir genişletmedir. Denildi ki, bu iki yılın nihaî sınırı hakkında olup, bu sınır aşılamaz. Her ikisinin karşılıklı anlaşması sade-ce sütten kesme ve danışma hususunda dikkate alınmıştır. Babaya zaten söz yok… Anneye gelince; çünkü o çocuğu yetiştirmeye daha çok hak sahibidir ve çocuğun hâlini en iyi o bilir. َنْ ارََاد [eğer baba isterse] şeklinde de okunmuştur.

[1254] َ َ ْ َ ْ َ fiili [emzirtti] إ َ fiilinden nakledilmedir. Meselâ [emzirdi] أرْerda‘ati’l-mer’etu’s-sabiyye [kadın çocuğu emzirdi] ve isterda‘tuhâ es-sabiyye [çocuğu kadına emzirttim] denir. Çünkü bu [sonki] fiil iki mef‘ûl alır. Tıpkı senin َ َ ْ أَ َ א َ َ ve [ihtiyaç gördü] ا َ א َ ُ ا ُ ْ َ ْ َ ْ .demen gibidir [ihtiyacını gördürdüm] إÂyetin mânası “Şayet çocuklarınızı sütannelerine emzirtmek isterseniz” şeklin-de olup, iki mef‘ûlun biri, kendisine ihtiyaç duyulmadığı için hazfedilmiştir. Tıpkı senin َ َ א َ ا ُ ْ َ ْ َ ْ -deyip de ihtiyacını gördür [ihtiyacı gördürdüm] إdüğün kimseyi belirtmediğin gibi. İşte, birisi ilkinden ibaret olmayan her iki mef‘ûlün hükmü bunun gibidir.

[1255] “Verdiğinizi” anlamındaki א آ ifadesi “vermek istediğinizi” anla-mındadır; [bunları] sütannelerine “[güzelce] teslim etmeniz şartıyla [size vebal yok-tur].” Bu ifade ِة َ َ ا ْ إ ُ ْ ُ -âyetine benzemektedir [Namaza ‘kalk [Mâide 5/6] إِذَا tığınızda’ değil, ‘kalmak istediğinizde’ anlamındadır]. ْ ُ ْ َ א أَ َ şeklinde de okunmuştur ki, birisi birine iyilik ettiğinde kullanılan etâ ileyhi ihsânen ifadesinden alınmadır.

א ِ ْ َ هُ ُ ْ وَ כאن -âye [O’nun vaadi mutlaka gerçekleşmiştir.” (Meryem 19/61)“] إ ti de bu cümleden olup, א ِ ْ َ lâfzı “yapılmış” anlamına gelir. Ayrıca, Şeybân [v.164/781] Âsım ’dan [v.127/745] ْ ُ

ِ أوُ א َ kıraatini rivayet etmiştir ki, bu “Al-lah’ın size verdiği ve o vermeğe kadir kıldığı ücreti [güzelce teslim etmeniz şartıyla]” anlamına gelir. Benzeri “... ve O’nun sizi üzerinde tasarrufa yetkili kıldığı şey-lerden infak edin” [Hadîd 57/7] âyetidir. Ücretin teslim edilmesi [hükmün] cevaz ve sıhhat şartı değildir; sadece evleviyet ifade eden, mendup bir iştir. Bunun, içine sinmesi ve razı olması için, sütannesine verilecek şeyin en afiyet verici türden olup, bunun da çocuğun durumunu rehabilite etme ve işini garanti altına alma sonucunu getirmeye yönelik bir motivasyon olması da caizdir. İşte buna binaen bu ücreti acilen ve peşinen vermemiz emredilmiş olup, sanki; “O sütannelerine vereceğiniz şeyi kendilerine peşinen ödemeniz şartıyla” denmiş gibidir. “Örfe uygun biçimde; güzelce...” ifadesinin ilgi alanı “teslim ettiğiniz takdirde” fiilidir. [Buna göre babalar] mümkün mertebe ücretin teslimi esnasında sevinçli bir yüz ifadesi sergileyen, güzel söz konuşan ve sütannelerinin gönlünü hoş tutan kimseler olmakla emredilmişlerdir. Ta ki, sütannelerinin mazeretleri-ne meydan vermeme sayesinde onların işi eksik tutmalarından emin olunsun.

Bu bölümü tek başına aç →

234. Âyetin Tefsiri

[1256] “İçinizden ölenlerin...” Muzāfın hazfedilmesi mülâhazasına binaen Allah Teâlâ “İçinizden ölenlerin zevceleri... beklerler” mânasını kastetmiştir. Bunun “Onların ardından beklerler” mânasına geldiği de söylenmiştir. Tıpkı Arapların es-semnu menevâni bi-dirhemin [bir dirheme iki batman yağ] demesi gibi. Yâ’nın fethasıyla َن ْ َ َ َ şeklinde de okunmuştur ki, mâna; “İçinizden müd-detlerini tamamlayanların...” şeklinde olup, Ali (r.a.)’ın kıraatidir. Ebü’l-Esved ed-Dü’elî [v.68/688] bir cenazenin ardında yürürken, adamın birinin [“Ölen kim?” anlamında, meni’l-muteveffâ diyecekken] meni’l-muteveffî diye sorması üzerine, Ebü’l-Esved’in; “Allah!..” dediğine ilişkin anlatı, -ki Ali (r.a.)’ı Nahiv ilmi hk. Ebü’l-Esved’e bir kitap yazdırmaya iten sebeplerden biri bu olaymış- mezkûr kıraatle çelişmektedir.

[1257] “Kendi kendilerine dört ay on gün beklerler” bu süreyi sayarlar ki, o da dört ay, on gündür. Denildi ki, âyette 10 günün ا ً diye ifade edilmesi [müennes] gecenin [ esas alınması sebebiyledir; çünkü günler gece ile birliktedir. Arapların [اgünleri esas alarak günleri müzekker kelime [ة ] ile ifade ettiklerini asla göremezsin.

Meselâ sumtu ‘aşran [On gün oruç tuttum] dersin. Eğer [ة şeklinde] müzekker kılarsan Arap dilinin dışına çıkmış olursun. Hem; ا ً (Dünyada)“] إن إ sadece on gün kaldınız...] ve sonrasında א ً ”...Sadece bir gün kaldınız“] إن إ [TāHâ 20/103-104] âyeti de bu konuda apaçık bir delildir [Yani müzekker yevm kelimesi esas alınarak ‘aşraten denmemiştir].

[1258] Ey yöneticiler ve Müslümanlar topluluğu! “Müddetlerini bitirdik-lerinde,” yani iddetleri sona erdiğinde, “onların, kendileri için” evlilik teklifine açık olma adına “örfe uygun olanı” yasanın yadırgamayacağı şekilde “yapmala-rından dolayı size bir günah yoktur.” Bu şu demektir ki, o kadınlar yadırganan bir şey yaptıkları takdirde onları engellemek yöneticilere düşer. Eğer yönetici-ler bu hususta işi eksik tutarlarsa günah onlaradır.

Bu bölümü tek başına aç →

235. Âyetin Tefsiri

[1259] “Ta‘rîzen bildirmenizden dolayı...” Bu, kişinin kadına; “Sen gerçek-ten güzelsin”; “Sen sâliha bir kadınsın”; “Sen rağbet gören bir kadınsın”; “Ev-lenmek istiyorum”; “Umarım Allah bana sâliha bir kadın müyesser eder” gibi, o kadının da kendisine rağbet etmesi hâlinde gönlünü sırf ona hasredecek de-recede kendisiyle evlenmek istediğini ima eden sözler söylemesidir. Kişi nikâh sözcüğünü açıkça ifade edip, sözgelimi; “Seni nikâhlamak istiyorum” veya “Seni eş olarak almak istiyorum” yahut “Sana talibim” vb. demeyecektir. [Abdullah] İbn Mübarek [v.181/797], Abdurrahman b. Süleyman ’dan, o da halasından riva-yet ettiğine göre bu hanım şöyle demiştir: “Ben iddetimi beklerken Ebû Ca‘fer Muhammed b. Ali [v.114/733; el-Bâkır] yanıma geldi ve; “Benim Peygamber (s.a.)’e olan yakınlığımı ve [büyük] dedem Hazreti Ali’nin üzerimdeki hakkını ve Müslümanlıktaki sebatımı biliyorsun” dedi. Ben de: “Allah seni bağışlasın! Sen bu ilmin kaynağı iken bana iddetimde evlenme teklifinde mi bulunuyorsun?!” dedim. O da dedi ki: “Böyle bir şey yaptım mı? Ben sadece sana Peygamber (s.a.)’e olan yakınlığımı ve konumumu haber verdim. Peygamber de, -amcaza-desi Ebû Seleme ’nin [v.4/625] nikâhında iken onun ölümüyle dul kalmış olan-

Ümmü Seleme (r.a.)’nın [v.62/681] yanına girmiş ve yaslanma şiddetinden ötü-rü hasırın elinde iz bırakacağı derecede eline dayanmış vaziyette kendisinin Allah katındaki derecesini ona anlatıp durmuştu. Bu bir evlenme teklifi değil-di.” [KT.b]

[1260] Şayet “Kinaye ile ta‘rîz arasında ne tür bir fark vardır?” dersen, şöyle derim: Kinaye senin bir şeyi kendisi için konmuş olan lâfızdan başka bir lâfızla zikretmendir. Örneği: Uzun boylu biri için “Kılıç bağı ve hamaili uzun” ve çok misafir ağırlayan kimse için “Külü çok” demen. Tariz ise bir şeyi zikredip bununla, zikretmediğin bir şey söylemek istemendir. Örneği: Muhtaç bir kişinin, muhtaç olduğu kimseye; “Sana selâm vermeye ve cömert yüzüne bakmaya geldim” demesi. Bunun için şöyle demişlerdir:

[Sabah akşam yanına gelip sana selâm veriyorum] İhtiyacımı gidermen için kâfidir verdiğim selâm

Sanki ta‘rîz , sözü amaca delâlet eden bir yöne meylettirmek demektir ki, kişinin istediği şeyi açığa çıkarması sebebiyle telvîh diye de isimlendirilir.

[1261] “Veya (bu arzuyu) gönüllerinizde saklamanızdan” ta‘rîz de bulun-maksızın ve açıkça belirtmeksizin, kalplerinizde örtüp gizlemenizden ve dil-lerinizle belirtmemenizden “dolayı [size bir vebal yoktur]. Allah biliyor ki,” hiç şüphesiz “mutlaka onlardan bahsedeceksiniz.” Onlara karşı istekli ve meyilli olmanız sebebiyle konuşmaktan ayrılamayacak ve konuşmadan edemeyeceksi-niz. Bu sözde bir miktar kınama da mevcuttur. Tıpkı “Allah, (karılar ve kocalar olarak, bu gecelerde) birbirinize hiç de iyi gözlerle bakmadığınızı (karı-koca ilişkisi yaşamak istediğinizi) bildiği için...” [Bakara 2/187] âyetinde olduğu gibi.

[1262] Şayet “Fakat... onlarla gizlice sözleşmeyin’ ifadesinin istidrâk nok-tası yani istisnayı anlaşılır kılan ifade nerede?” dersen, şöyle derim: O ifade “onlardan bahsedeceksiniz” ifadesinin delâleti doğrultusunda hazfedilmiş olup, cümlenin kurgulanışı; “Allah biliyor ki, mutlaka onlardan bahsedeceksiniz. Bi-naenaleyh onlardan bahsedin; fakat onlarla gizlice sözleşmeyin” şeklindedir. [Burada] “gizlilik” cinsel ilişki demek olan nikâhtan kinayedir. Çünkü bu gizli tutulacak şeylerden sayılır. Nitekim A‘şâ [v.7/629] şöyle demiştir:

Komşu kadına asla yaklaşma! Onunla yaşayacağın gizli - kapaklı bir şey haramdır sana

O hâlde ya onu behemehâl nikâhla ya da ebediyyen uzak dur!”

Daha sonra evlilik akdi anlamına gelen nikâh “gizlilik” kelimesiyle ifade edil-miş olup, bu da akdin, gizliliğin [cinsel ilişkinin] sebebi olmasındandır. Nitekim nikâh için de aynı işlem söz konusudur [yani evlenme akdinin cinsel ilişki anlamına gelen nikâh tabiriyle ifade edilmesi onun sebebi olmasından ötürüdür].

[1263] “Meşru sözler söylemeniz dışında...” Bu sizin tariz yollu bildiride bulunup, açık ifade kullanmamanızdır. Şayet “ -istisna edatı neye taallûk et إmektedir?” dersen, şöyle derim: “Onlarla gizlice sözleşmeyin” ifadesine taallûk etmektedir. Yani “Yadırganır olmayan; örf e uygun olan sözleşmenin dışında asla o kadınlarla başka türlü sözleşmeyin” veya “Örfe uygun bir söz söylemek dışında onlarla sözleşmeyin; yani onlarla ancak tariz yollu sözleşin”demektir.” Bunun ا ِ lâfzının munkatı‘ istisnası olması caiz değildir. Çünkü bu; “Onlarla tarizin dışında sözleşmeyin” demeye gelecektir. Âyetin “Cinsel ilişki içerikli olarak onlarla randevulaşmayın” anlamına geldiği de söylenmiş olup bu, ada-mın o kadına; “Seni bir nikâhlayayım; gör, bak neler olacak!” demesidir ki, o kişi bununla yorgan altında kendi aralarında cereyan edecek olanı kastedi-yordur. “Meşru sözler söylemeniz dışında,” yani cinsel içerikli ve müstehcen olmaksızın. “Onlarla gizlice sözleşmeyin” ifadesinin, “Gizlilik dâhilinde [cin-sel içerikli olarak] sözleşmeyin” anlamına geldiği de söylenmiştir ki, buna göre “gizlilik” içeren sözleşme müstehcen addedilen sözleşmeden ibarettir. Çünkü o kadınlarla yapılan gizli görüşme, genelde aşikâre söylenilmesinden kaçınılan şeylerle olur. İbn Abbâs ’ın [v.68/688] “Onlarla gizlice sözleşmeyin” ifadesini, her ikisinin başka bir evlilik yapmayacaklarına dair birbirlerine sağlam söz verme-leri anlamında yorumladığı da rivayet edilmiştir.

[1264] “[Farz olan iddet son bulmadıkça da] nikâh akdetmeye kalkışmayın!” Bu َ ْ مَ ا َ َ ve ِ ْ َ ا َ مَ َ َ “İşe azmetti [işe kalkıştı]” şeklindeki kullanımdan gelmektedir. Burada azmin zikredilmesi iddet hâlinde nikâh kıymanın yasaklı-lığına dair bir mübalağadır. Çünkü işe azmetmek işten önce gelir. Dolayısıyla, azmetme yasaklanınca işin yasaklanması evleviyet kesp edecektir. Buna göre âyetin mânası; “Nikâh akdetmeyi aklınızdan bile geçirmeyin” şeklindedir. mâ-nanın; “Nikâh akdini koparmayın” şeklinde olduğu da söylenmiştir. Çünkü ‘azm in hakiki anlamı koparmak olup, bunun delili de Peygamber (s.a)’in; َ ِ ْ َ ا ِ אمَ َ

ِّ مِ ا ِ ْ َ ْ َ ْ َِ אمَ َ

ِ [Orucu geceden itibaren kesmeyenin orucu yoktur] buyurmasıdır ki, bunun َאم َ

ِّ ِ ا ِّ َ ُ ْ َ ْ َِ [orucunu geceletmeyenin]versiyonu

da [Nesâî, “Sıyâm”, 68; Tirmizî , “Sıyâm”, 33] rivayet edilmiştir.

[1265] “Farz olan” yani hükmü yazıya geçen ve farz kılınan “iddet son bulmadıkça.”

[1266] “Allah,” caiz olmayacak şeye kalkışmakla ilgili “gönüllerinizde olanı kesinlikle bilir; o halde, O’ndan sakının” da bu tür bir işe kalkışmayın! “[Allah] gerçekten bağışlayıcıdır, merhametlidir.” Sizi cezalandırmada acele etmez.

Bu bölümü tek başına aç →

236. Âyetin Tefsiri

[1267] “Onlara temasta bulunmadığınız” onlarla cinsel ilişkide bulunma-dığınız “ya da bir mehir belirlemediğiniz sürece,” onlar için bir mehir belir-lemeniz hariç yahut mehir belirleyeceğiniz ana dek “kadınları boşamanızda” mehrin gerekliliği adına size bir “vebal” bir takibat “yoktur.” Farizanın farz kı-lınışı mehrin isim olarak zikredilmesi demektir. Şöyle ki, zifafa girilmeden bo-şanmış kadın için şayet bir mehir konuşulmuşsa bu mehrin yarısı o kadınındır. Şayet kadın için mehir konuşulmamışsa kadına mehr-i mislin yarısı değil de bir miktar eşya, mal, geçimlik vb. [mut‘a] düşer. Vebalin mehrin ardına düşme demek olduğunun delili “Bir mehir belirlediğiniz takdirde, temasta bulunma-dan önce onları boşarsanız; takdir ettiğiniz mehrin yarısı onlarındır” [Bakara 2/237] ifadesidir. Allah Teâlâ’nın “takdir ettiğiniz mehrin yarısı onlarındır” sözü orada nefyedilen vebalin ispatıdır. Mut‘a Ebû Hanîfe ’nin [v.150/767] mezhebin-de duruma göre gömlek, çarşaf / manto ve başörtüsüdür. Yalnız kadının mehr-i misli bundan da az ise o takdirde kadına mehr-i mislin yarısından ve mut’adan en azı verilir; beş dirhemden daha düşük verilmez. Çünkü mehrin minimum sınırı on dirhem olup, artık bunun yarısından eksik verilemez.

[1268] “Zengin olan,” yani geniş imkânı olan “gücü ölçüsünde, eli dar olan da” yani sıkışık durumda olan da “hâlince...” yani güç yetirebileceği mik-tarınca... Çünkü gücünün yettiği miktar kişinin tamamen kendisine ait olan şeydir. ُرُه ْ َ kelimesi Dal’ın fethasıyla ُرُه َ َ şeklinde de okunmuştur. ُر ْ َ ve ارُ َ َ .aynı kelimenin iki kullanımıdır ا

[1269] Rivayete göre Peygamber (s.a.) bir kadınla onun için herhan-gi bir mehir belirlemeksizin evlenen ve sonra onu kendisine cinsel ilişki-de bulunmadan önce boşayan, Ensâr’dan bir kişiye: “O kadına mut’a ver-din mi?” buyurmuş, adamın: “Yanımda [verebileceğim] hiçbir şey yok” demesi üzerine, “[Bari] ona mut‘a olarak külahını ver” buyurmuştur. [KT.b.]

Bizim Hanefî âlimleri ne göre mut‘a ancak ve sırf âyetteki kadın için gerekli olup, diğer boşanmış kadınlar için vacip değil, müstehaptır. “Örfe” yani şeriat ve insaniyet yönünden güzel olana “uygun bir fayda ile onları faydalandırma-lıdır.” ًא א lâfzı ًא ِ ْ َ ُ ُ ِّ َ [O kadınları tam anlamıyla faydalandırın!] anlamında bir tekittir. “Bu, ihsan üzere hareket edenler” yani mut‘a vererek boşanmış ka-dınlara ihsanda bulunanlar “üzerine bir borçtur.” א َ kelimesi ًא َא َ ’in sıfatıdır; yani bu onların üzerine borç olan bir faydalandırmadır. Allah Teâlâ’nın bu kişileri fiilin işlenmesinden önce “ihsan üzere hareket edenler” diye isimlen-dirmesi, Peygamber (s.a.)’in; “Kim bir maktulü öldürürse, elbisesi ve eşyası onundur” [Tirmizî , “Siyer”, 13] demesine benzemektedir.

Bu bölümü tek başına aç →

237. Âyetin Tefsiri

[1270] “Kendileri bağışlarsa...” Allah Teâlâ bununla boşanmış kadınları kastetmektedir. Şayet “َن ُ ْ َ אلُ َ ِّ نَ ile ا ُ ْ َ ءُ ِّ cümleleri arasında ne fark اvardır?” dersen, şöyle derim: İlkinde Vav erkeklerin zamiri, Nûn da ref‘ alâmeti iken, ikincisinde Vav fiilin orta harfi, Nun ise kadınların zamiridir; bu َن ُ ْ َ mebni olup, âmilin fiilin lâfzında hiçbir alâmeti yoktur ve fiil nasb mahallin-dedir [ْنَ، أن ُ ْ َ fiilini mahallen naspetmiştir. Bu yüzden erkeği anlatan] َ ُ ْ َ fiili de o fiilin mahalline atfedilmiştir.

[1271] “Nikâh düğümü elinde bulunan kimse” velidir, yani boşanmış ka-dınlar kocalarından yana mehirlerini bağışlar da onlardan mehrin yarısını talep etmezlerse o başka... Kadın; “Ne o beni gördü, ne ben ona hizmet ettim, ne de benden faydalandı! Ben ondan nasıl herhangi bir şey alabilirim!” der. Ya-hut o kadınların nikâh akdini üstlenip yöneten veli bağışlar ki, bu Şâfi‘î ’nin [v.204/820] mezhebidir. Bu bağışlayacak kişinin koca olduğu da söylenmiş-tir; kocanın bağışlaması ise mehri tamamen kadına vermesidir ki, bu da Ebû Hanîfe ’nin [v.150/767] mezhebidir. Fakat evvelki görüşün sıhhati açıktır.

[1272] Hak [borç] üzere ziyadede bulunmanın “affetme” [bağışlama] diye isimlendirilmesi hususu yoruma açıktır. Ancak şöyle denebilir: Erkeklerin nez-dinde baskın olan husus, kişinin evlenme anında mehri kadına vermesidir. Bina-enaleyh, adam kadını boşadığında ona verdiği mehrin yarısını geri isteme hakkı vardır. İşte adam bu istemeyi terkettiği vakit bunu o kadına bağışlamış olacaktır. Yahut Allah Teâlâ bunu müşâkele sanatıyla “bağışlama” diye isimlendirmiştir.

Rivayete göre; Cübeyr b. Mut‘im [v.59/679] bir kadınla evlenmiş, sonra onu kendisiyle zifafa girmeden önce boşamış ve mehrini tamamıyla verip, “Bağış-lamaya ben daha lâyığım” demişti. Yine rivayete göre; Cübeyr, Sa‘d b. Ebû Vakkās ’ın [v.55/675] yanına gitmişti. Sa‘d bir kızını ona teklif etmiş, o da bu kızla evlenmişti. Dışarı çıktığında ise kızı boşamış ve mehrini de kâmilen gön-dermişti. Bunun üzerine kendisine; “Neden evlendin madem kızla?!” diye so-rulması üzerine Cübeyr; “[Sa‘d] onu bana teklif edince, onu reddetmiş olmak istemedim” dedi. Bu sefer; “Peki, mehri ne diye gönderdin?!” denince, “O za-man [âyette geçen] ‘lütufkâr davranış’ nerede kaldı?” dedi. “Lütufkâr davranışlar sergilemeyi...” ifadesi, lütufkâr davranmada karşı tarafa fark atmayı demektir. Yani “Bazınız bazınıza daha lütufkâr davranmayı unutmayın, civanmertlik gösterin ve işi fazla eşelemeyin!” [KT.b] Hasan-ı Basrî [v.110/728] Vav’ın sükû-nuyla ev ya’fu’llezî şeklinde okumuştur. Vav ve Yâ’nın nasb konumunda sakin kılınması bu ikisinin Elif ’e teşbih edilmesi sebebiyledir. Çünkü bu ikisi Elif ’in kardeşleridir. ا ُ ْ َ ا ifadesini Ebû Nehîk , Yâ ile وأن ُ ْ َ -şek [bağışlamaları] وأن linde okumuştur. Yine َ ا ا ُ َ ْ َ َ ifadesi Vav’ın kesresiyle و ا ا ِ َ ْ َ و şeklinde de okunmuştur. [ا ْ َ ْ َ -deki Vav cezimli olduğundan, geçiş halinde genel kı’و raatte ötre ile, bu kıraatte ise -bazı harflerde olduğu gibi- esre ile harekelenmiş olmaktadır; çoğulluk her iki kıraatte de devam etmektedir]

Bu bölümü tek başına aç →

238. Âyetin Tefsiri

[1273] “Özellikle de tam aradaki namazı...” Yani namazların en orta-sı olanı veya en faziletlisini, demektir ki, bu [“en faziletlisi” anlamıyla ilgili ola-rak] Arapların en faziletli olan için “en orta” demelerinden alınmadır. Bu orta namazın müfret gelmesi ve “namazlar” üzerine atfedilmesi üstünlük yönüy-le münferit olması sebebiyledir ki, o da ikindi namazıdır. Rivayet edildiğine göre; Peygamber (s.a.) Hendek savaşı günlerinde; “Bizi orta namazdan; ikin-di namazından alıkoydular. Allah onların evlerine ateş doldursun!” demiştir [Buhārî , “Cihâd”, 98]. Yine rivayete göre; Peygamber; “O namaz Davud oğlu Süleyman ’ın [yarış atlarının] gözden kaybolup gittikleri ana dek oyalanıp kı-lamadığı namazdır” demiştir [KT.b]. Yine rivayet edildiğine göre Hazret-i Hafsa [v.45/665] kendisi için mushaf yazan kişiye; “Bu âyete geldiğin vakit onu, ben sana Peygamber (s.a.)’in okuduğunu işittiğim şekliyle yazdırma-dıkça yazma!” demiş ve o kişiye; ِ ْ َ ةَِ ا َ ة ا özellikle de tam] واaradaki namazı; ikindi namazını...] şeklinde yazdırmıştır. [Ebû Dâvûd, “Salât ”, 5]

Hazret-i Âişe [v.58/678] ve İbn Abbâs ’dan [v.68/688], Vav ile birlikte; ة واِ ْ َ ةَِ ا َ şeklinde rivayet edilmiştir. Bu kıraate göre özel belirleme ا وiki namaz için söz konusu olup, birincisi ya öğle, ya sabah veya akşam namazı olmak üzere orta namaz, ikincisi ise ikindi namazıdır. Ve denilmiştir ki; bu namazın üstünlüğü insanların ticaret ve maişetleriyle çok meşgul oldukları bir vakitte yer almasındandır.

[1274] İbn Ömer (r. anhumâ)’dan [v.73/692] rivayet edildiğine göre; bu namaz gündüzün ortasında yer alması sebebiyle öğle namazıdır. Peygamber (s.a.) bu öğle namazını sıcağın yoğun olduğu gündüzün ortasında kıldırırdı. Öyle ki, onun ashabına bu namazdan daha çetin gelen başka bir namaz yoktu. Mücâhid ’den [v.103/721] rivayet edildiğine göre; bu namaz iki gündüz [öğle ve ikindi] ve iki gece [akşam ve yatsı] namazları arasında yer alması sebebiyle sabah namazıdır. Kabîsa b. Zu’eyb ’den [v.88/705] rivayete göre ise bu namaz, gündü-zün vitir [üç rekâtli] namazı olması ve sefer esnasında üç rekâtın kısaltılmaması sebebiyle akşam namazıdır.

[1275] İbn Mes‘ûd (r.a.) ة ا şeklinde okurken, Âişe (r.a.) و ا[v.58/678] övgü ve özgünlük anlamı ifade etmek üzere, nasb ile َ ْ ُ ةََ ا وَا[Hele, o cânım orta namazı…] şeklinde okumuştur. Nâfi‘ [v.169/785; şaz olarak] Sād ile ا şeklinde okumuştur.

[1276] “Ve” namazın içinde “Allah’ın huzurunda” kıyamda iken “saygıyla ve içtenlikle” Allah’ı anarak “durun”. ُت ُ ُ .Kunût; Allah’ı ayakta anmandır / اİkrime ’den [v.105/723] rivayet edildiğine göre; Ashab-ı Kiram namazda iken konuşurlardı da, bundan menedilmiş oldular. Mücâhid ’den [v.103/721] rivayet edildiğine göre kunût sakin ve hareketsiz bir şekilde durmak, elleri ve gözleri meşguliyetten menetmektir. Rivayete göre; onlardan biri namaza kalktığında göz gezdirmek, sağa sola dönmek, [secde yerindeki] taşları düzeltmek veya dünya işleriyle ilgili olarak içinden herhangi bir şey geçirmek hususunda Allah korku-su ndan tir tir titrerdi.

Bu bölümü tek başına aç →

239. Âyetin Tefsiri

[1277] “Şayet korkmaktaysanız,” yani düşman veya başka bir sebepten ötürü korkunuz varsa “o vakit yaya olarak” yayalar hâlinde kılınız! ً א َ -ke رِlimesi ٌ ِ -lâfzının çoğuludur. Tıpkı kāim [ayakta duran] lâfzının çoğu [yaya] رَاlunun kıyâm şeklinde gelmesi gibi. Yahut racul [kişi] lâfzının çoğuludur. Ör-neği: Raculun raculun [adam adam; tek tek] denir ki, bu da “yaya” anlamına gelir.

Râ’nın zammesiyle ً א َ ُ َ ; şeddeli olarak ً א ّ ُ َ ve ً ْ َ َ şeklinde de okun-muştur. Ebû Hanîfe Rahimehullāh’dan [v.150/767] rivayete göre [mücahitler savaş esnasında] yürüme hâlinde ve [düşmanla] karşılıklı kılıçla vuruşurken, durmak mümkün olmadığı sürece namaz kılmazlar. Şâfi‘î Rahimehullāh’a göre ise her hâlükârda kılacaklardır. Binit üzerinde olan ima ile kılacaktır; kıbleye yönelme şartı bu kişiden düşer. “Güvende olduğunuz vakit” korkunuz yok olup gitti-ğinde “de Allah size” güven içinde kılınan [normal] namazla ilgili “bilmediğiniz şeyleri öğrettiği gibi siz de O’nu (normal namaz ile) zikredin.” Yahut güvende olduğunuz vakit, bu güven için Allah’a şükredin ve size şer ‘î yasaları ve hem korku hem güven hâlinde nasıl namaz kılacağınızı öğreterek size ihsanda bu-lunduğu gibi, siz de O’nu ibadetle zikredin!

Bu bölümü tek başına aç →

240. Âyetin Tefsiri

[1278] Âyetin mânası; ٌ ِ şeklinde, merfû‘ okuyanlara göre; “İçinizden وَvefat edenlerin vasiyeti...” veya “İçinizden vefat edenlerin hükmü eşlerine... vasi-yet etmiş olmalarıdır” yahut “İçinizden vefat etmiş olanlar eşlerine vasiyet edecek kimselerdir” şeklinde takdir edilir. Mansûb okuyanlara göre ise âyetin mânası; “İçinizden vefat edenler eşlerine... bir vasiyette bulunsunlar” şeklinde takdir edilir. Bu tıpkı senin ُ

ِ َ [yürürsün] fiilini gizleyerek, ِ ِ َ ا َ ْ َ َ ْ أ אَ Sen] إancak ve ancak 1 ‘berîd’sin (yani 12 mil yürüyebilirsin)]demene benzer. Yahut âyetin mânası; “İçinizden ölenlere eşlerine... vasiyette bulunmalarını mecbur tutuyo-rum” şeklinde takdir edilir ki, delili; İbn Mes‘ûd (r.a.)’ın, כ ن وا ل ا ا אً א زوا و אً أزوا رون ُ ,yerine و ِ َ ا ُ כُ ْ َ َ َ ِ כُ ... لِ ْ َ َ ا א إ ً َא َ ْ כُ ِ زَْوَا ِ [Eşleriniz için bir seneye kadar (evlerinden çıkarılmaksızın) ge-çimlerinin sağlanmasını vasiyet etmeniz size farz kılındı] şeklinde okumasıdır. Übeyy b. Kâ‘b [v.33/654] א ً َא َ ْ ِ ِ زَْوَا

ِ َאعٌ َ [Eşlerinin... geçimlerinin tam olarak sağlanmasını...] şeklinde okumuştur. Übeyy’den ْ ِ ِ زَْوَا

ِ َאعٌ َ َ kıraati de rivayet edilmiştir. א ً َא َ kelimesi َو ile mansûb kılınmıştır. Ne var ki, َن ُ ُ [vasiyet ederler / etsinler] fiilini gizlersen, o takdirde fiille mansûb kılınmış olur. Übeyy’in kıraatine göre ise bu ٌَאع َ א, ً َא َ ile mansûb kılınmıştır. Çünkü ٌَאع َ temtî‘ [faydalandırmak] mânasına gelir ki, bu da senin el-hamdu li’llâhi hamde’ş-şâkirîne [Şükredenlerin hamdettiği gibi Allah’a hamdolsun!]ve a‘cebenî darbun le-ke zeyden darben şedîden [Senin Zeyd’e o tür bir şiddetlice vuruşun beni taaccübe düşürdü]demene benzer.

اجٍ [1279] َ ْ َ إ ْ َ ifadesi ya senin ُل ُ َ א َ َ ْ َ لُ ْ َ ا ا َ َ [Bu senin söyleyeceğin bir söz değil]demene benzer şekilde pekiştirici bir mastardır, ya א ً َא َ ’den bedel yahut ْ ِ ِ زَْوَا

ِ ’den hâldir; “evlerinden çıkarılmaksızın” demektir. [1280] Mâna; “Vefat edip de geriye eş bırakanların yapması gereken, ölü-

me yakalanmalarından önce eşlerinin kendilerinden sonra tam bir yıl geçinme-lerini vasiyet etmeleridir” şeklinde takdir edilir. Yani bıraktıkları maldan onlara harcanmasını ve onların da meskenlerinden çıkmamalarını vasiyet etmeleridir. Bu İslâm ’ın ilk yıllarındaydı; bu süre daha sonra “... dört ay on gün beklerler” [Bakara 2/234] âyetiyle neshedilmiştir. Söz konusu sürenin bu miktar üzere ziya-de olanının neshedildiği de söylenmiştir. Nafaka zorunluluğu da [kocası ölen ve ondan çocuğunun olup olmamasına göre miras payının şekillendiği dul kadına ait olmak üzere] dörtte bir ve sekizde birlik mirasla [Nisâ 4/12] neshedilmiştir. Kadının barınma hakkı [süknâ ] konusunda ihtilaf edilmiştir. Ebû Hanîfe [v.150/767] ve ashabına göre böylesi kadınlar için hiç süknâ hakkı yoktur.

[1281] “Artık onların meşru şekilde” şer ’an yadırganmayacak şekilde “ken-dileriyle ilgili olarak” süslenme ve evlilik teklifi için hazırlık yapma adına “ya-pacaklarından dolayı [size vebal yoktur]”.

[1282] Şayet “Önceki âyet sonraki âyeti nasıl neshedebilmiş?” dersen, şöy-le derim: Bazen olur ki, âyet tilâvet konusunda öne geçse bile, indirilme konu-sunda sonraya bırakılabilir. “Şimdi; insanlardan birtakım beyinsizler diyecekler ki...” [Bakara 2/142] âyetinin, “Biz, senin, yüzünü göğe doğru çevirip durduğu-nu görüyorduk...” [Bakara 2/144] âyetiyle olan durumu da böyledir.

Bu bölümü tek başına aç →

242. Âyetin Tefsiri

sunda boşanmış kadınları kapsayan bir ifade olup, Allah Teâlâ’nın bu mut’ayı [daha önce] bir tek kadın için gerekli kılmasının ardından gelmiştir ki, o da kendisiyle zifafa girilmeksizin boşanmış kadındır. Allah Teâlâ yukarıda; “Bu, ihsan üzere hareket edenler üzerine bir borçtur” [Bakara 2/236] buyurmuşken, burada “Bu, müttakîler üzerine düşen bir vazifedir” buyurmuştur. Sa‘îd b. Cü-beyr [v.94/713], Ebu’l-Âliye [v.90/709] ve Zührî ’den [v.124/742] rivayet edildiğine göre; bu mut‘a tüm boşanmış kadınlar için vaciptir. Bunun hem vacip hem de müstehap olan mut’a vermeyi birlikte kapsadığı da söylenmiştir. Yine buradaki metâ‘dan [faydalandırmadan] maksadın iddet nafakası olduğu da söylenmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

243. Âyetin Tefsiri

[1284] “Görmedin mi?” ifadesi, Ehl-i Kitap ’dan o sözü edilenlerin hayat hikâyelerini ve öncekilerin haberlerini işitenler için bir takrir [açıklayıcı, yerleşti-rici] olup, durumlarının ne kadar hayret verici olduğu bu ifade ile gösterilmek-tedir. Bununla [öncekilerin durumunu] ne görmüş ne de işitmiş olanlara hitap edilmesi de caizdir. Çünkü bu söz, hayrete düşürme anlamında olmak üzere darbımesel konumunda zikredilmiştir.

[1285] Rivayet edildiğine göre Dâverdânlılar -ki, bu Vâsıt şehri tarafına düşen bir karyedir- veba hastalığına uğrayınca memleketlerinden kaçmak üze-re yola çıkmışlar. Derken, Allah onları öldürüp, sonra diriltmiş ki, Allah’ın hüküm ve kazasından kaçılamayacağını bilip, ibret alsınlar. Söylendiğine göre; [Peygamber] Hezekiel uzun bir zamandan sonra onlara uğramıştı; kemikleri sı-rıtıyor, uzuvları da dağılmış vaziyette idi. Hezekiel bu gördüklerinden ötü-rü avurtlarını ve parmaklarını bükmüştü. Kendisine “Onlara ‘Allah’ın izniyle kalkın!’ diye seslen” şeklinde vahyedildi. O da seslendi. Bir de baktı ki, ayağa kalmış vaziyette; “Allah’ım, seni tesbih ederiz! Sana hamdederiz! Senden gayrı hiçbir mabud yok!” diyorlar... Yine söylendiğine göre bunlar İsrailoğullarından bir kavimdi. Kralları onları cihada çağırmış, onlarsa ölüm korkusuyla kaçmış-lardı. Allah da onları sekiz gün öldürüp, sonra diriltmişti.

[1286] “Binlerle ifade edildikleri halde...” Bu ifade pek çok binleri gös-termektedir. Bu konuda ihtilaf edilmiştir: Bunun on bin veya otuz bin yahut yetmiş bin olduğu söylenmiştir. ٌ ِ א َ kelimesinin çoğulu ٌد ُ ُ olduğu gibi, [ وف فٌ [ifadesindeki أ ُ ٌ ,kelimesinin de أُ ِ lâfzının çoğulu olmak [ülfet eden] آüzere “birbirleriyle ülfet peyda edenler” anlamına geldiği şeklindeki açıklama Tefsire sonradan dahil edilen (bid‘at) bir yorumdur.

[1287] Şayet “Allah onlara ‘Ölün!’ dedi” ifadesinin anlamı nedir?” der-sen, şöyle derim: Bu “Allah onları öldürdü” anlamındadır. Bunun böylesi bir ibare şeklinde gelmiş olması, onların Allah’ın emri ve dilemesi sayesinde bir tek adamın ölmesi gibi ölmüş olmalarıdır. Bu alışılmışın dışındaki bir tür ölümdür. Sanki onlar bir şeyle emredilmişler de, herhangi bir geri dur-ma ve tereddüt söz konusu olmaksızın, bu emre tam anlamıyla sarılmışlar-dı. Tıpkı Allah Teâlâ’nın: “Bir şeyi dilediği zaman O’nun emri o şeye ancak ‘Ol!’ demektir; ânında olmaya başlar.” [YâSîn 36/82] sözünde olduğu gibi.

Bu, Müslümanları cihada ve şehitliğe yönelmeye bir teşviktir. Bir de [âyette] ölümün yerini alacak başka bir alternatif olmadığına ve ondan kaçış bir fayda vermeyeceğine göre, bu ölümün Allah yolunda olmasının evleviyet kesp etmesi söz konusudur.

[1288] “Allah insanlara karşı gerçekten lütuf sahibidir.” Çünkü onların ha-berlerini anlatmakla şunları ve sizleri basiret sahibi kıldığı gibi, ibret alacakları şeyleri onlara göstermekte, onlar da basiretli olmaktadırlar. Yahut ibret alma-ları ve kurtuluşa ermeleri için onları diriltmekle insanlara karşı gerçekten lütuf sahibidir. Eğer dileseydi onları diriliş gününe kadar ölü olarak bırakırdı.

Bu bölümü tek başına aç →

244. Âyetin Tefsiri

[1289] Allah Teâlâ’nın bu kıssayı cihada motive etmek için sevk ettiğinin delili, bunun hemen ardından Allah yolunda savaşma emrini getirmesidir. “Bi-lin ki; Allah” [cihatta] geri kalanların da öne geçenlerin de ne dediğini “gerçek-ten işitir; ‘mutlak ilim sahibi’dir.” Onların kalplerinde gizledikleri şeyi hakkıyla bilir ve O, ‘ceza’nın arkasındadır, cihat edenleri de geri kalanları da asla ‘karşı-lık’sız bırakmaz.

Bu bölümü tek başına aç →

245. Âyetin Tefsiri

[1290] “Allah’a ödünç verme” tabiri kendisiyle sevap istenen bir amel sun-maya mahsus bir darbımesel olup, karz-ı hasen ya bizzat cihat etmektir ya da Allah yolunda harcama yapmaktır.

[1291] “Kat kat fazlasıyla...” Bunun 1’e 700 olduğu söylenmiştir. Süd-dî ’den [v.127/745] rivayet edildiğine göre; bu çokluğun künhünü Allah’tan baş-kası bilemez. “Allah (kimilerine) sıkıyor, (kimilerine ise) saçıyor,” yani kulla-rına [yerine göre] bolca, [yerine göre de] kısıntılı veriyor. Binaenaleyh, size bol bol verdiği şeylerde cimrilik yapmayın ki, Allah genişliğinizi giderip size darlık vermesin. “Ama sonunda O’na döndürüleceksiniz” de, böylece O size ahiret için yapıp gönderdiğiniz amellerin karşılığını verecektir.

Bu bölümü tek başına aç →

246. Âyetin Tefsiri

[1292] O peygamber Yûşa ‘ [Yeşu] veya Şem‘ûn [Şimon] yahut İşmoil [Samu-el ]’dir. “Bize bir hükümdar tayin et,” bizimle birlikte savaşmak için, savaş hazır-lığı yapma noktasında görüşünden besleneceğimiz ve nihaî kararımızı emrine havale edeceğimiz bir komutan görevlendir [demişlerdi]! Peygamber (s.a.)’in, teçhiz ettiği askerler üzerine komutan tayin etmesi, onlara kendisine itaat et-melerini ve emrine sımsıkı sarılmalarını emretmesiyle ilgili yaptıklarının bir benzerini kendi peygamberlerinden talep etmişlerdi. Hazret-i Peygamberin de insanlara, sefere çıktıkları vakit içlerinden birini kendilerine reis yapmalarını emrettiği rivayet edilmektedir.

[1293] ... א [... savaşalım] kelimesi Nun ile ve fiil -cevap olarak- meczûm kılınmak sûretiyle ْ ِ א َ ُ şeklinde okunduğu gibi, Nun ile ve merfû‘ kılınarak ُ ِ א َ ُ şeklinde de okunmuştur ki, ya “onu bize (emrinde) savaşacağımız şekilde

hükümdar tayin et.” şeklinde hâl olmaktadır ya da bir başlangıç yapılmaktadır. Sanki o peygamber onlara; “Hükümdarı ne yapacaksınız?” demiş, onlar da “Sa-vaşacağız” demiş gibidirler. Yine Yâ ile ve fiilin sonunu meczûm kılarak, cevap olacak şekilde ْ ِ א َ ُ [“bir hükümdar tayin et de, Allah yolunda savaşsın] şeklinde ve fi-ilin sonunu merfû‘ kılarak, ًכא ’in sıfatı olmak üzere ُ ِ א َ ُ [Allah yolunda savaşacak bir hükümdar...] şeklinde de okunmuştur. ْ ُ ْ َ َ fiilinin haberi ا ُ ِ א َ ُ cümlesi أ olup, şart cümlesi [ َ ِ -bu ikisinin arasına girmiştir. mâna; “Savaşmama [...إنْ כُya yaklaşmamış mıydınız, yani neredeyse savaşmayacak hâle gelmemiş miydi-niz?” şeklindedir. Yani “Durum sizin savaşmayacağınıza dair benim beklentim doğrultusunda değil miydi?” demektir. Böylece peygamber; “Savaşmamanıza ramak kalmıştı” demek istemiştir ki, bu da “Sizin savaştan korktuğunuza dair endişelerim var” anlamındadır. Böylece peygamber kendi nezdinde beklenti ve zan konusu olan şeyi sorup öğreneceği şekilde [sözün başına] ْ َ [soru edatını] ge-tirmiş ve bu soru sorma ile gerçekte, yerleştirmeyi ve beklenenin vuku bulacağını ve kendisinin de bu beklentisinde isabetli çıkacağını sağlamlaştırmak istemiştir.

Nitekim Allah Teâlâ’nın; “İnsanoğlu henüz (insan olarak) anılmazken, üzerin-den uzunca bir zaman geçmiştir, değil mi?” [İnsan 76/1] sözünde de böyle bir takrir mânası vardır. Sin’in kesresiyle ْ ُ

ِ َ şeklinde de okunmuştur; fakat bu zayıf bir kıraattir.

[1294] “Hem yurtlarımızdan, hem de çoluk-çocuğumuzun yanından çıka-rılmışken, Allah yolunda neden savaşmayacakmışız ki?” Bizi savaşı terketmeye motive edecek ne var ve bunda bizim ne gibi bir amacımız olabilir? [dediler].” Şöyle ki, Câlût ’un / Golyat’ın kavmi [Filistîler], Mısır ile Filistin arasındaki Rum denizi nin sahilinde yaşıyorlardı. Bunlar kendi krallarının oğullarından 440 kişiyi esir almışlardı.

[1295] “İçlerinden pek azı müstesna...” Söylendiğine göre onların bu azın-lık grubu Bedir Ehli ’nin sayısına eşit olarak 313 kişiydiler.

[1296] “Allah, o zalimleri çok iyi bilmektedir!” Bu onların savaşmaktan geri durma ve cihadı terketme noktasında zulümlerine binaen kendileri için bir tehdittir.

Bu bölümü tek başına aç →

247. Âyetin Tefsiri

[1297] Tālût [ُت ُ َא ] kelimesi tıpkı Câlût ve Dâvûd gibi, Arapça olmayan bir isimdir. Gayr-i munsarif oluşunun sebebi ma‘rife oluşu ve Arapça olmayışı-dır. Bunun, “... gerekse beden bakımından bir üstünlük bahşetmiştir” şeklinde vasfedilmesi sebebiyle ل ُ / tūl [uzunluk] kökünden alınma olduğu iddiasında bulunmuşlardır ki, şayet bu tūl kökünden geliyorsa, o takdirde ُت ُ َ َ fe‘alûtu vezninden gelmek üzere aslı ُت ُ َ َ tavelûtu şeklindedir [Vavillet harfi olup, ma-kabli fethalı olduğu için, ُت ُ َא ’a dönüşmüştür]. Ne var ki gayr-i munsarif oluşu, onun bu kökten gelmesini engellemektedir, sadece şu söylenebilir; [İbranca ] ُאء ْ ِ ke-limesinin ٌ َ ْ ِ kelimesine ve [İbranca] א َ ِ َא رَ א َ ْ א رَ َ َ א َ ْ ِ ifadesinin ا

ifadesine uyması gibi, tālût kelimesinin de Arapçaya uygunluk ا اarz eden İbranca bir isim olduğu söylenebilir ki bu durumda tālûtun tūlden gelmesi söz konusu olabilir. Zaten, Arapça olsaydı bile [aynı şey olacaktı]; çünkü söz konusu iki sebepten biri; İbranca yani yabancı bir kelime oluşu idi.

-Nasıl?” ve “Nereden?” anlamlarında olup, Tālût ’un onlara hü“ أ [1298]kümdar oluşunun yadırgandığını ve uzak bulunduğunu ifade eder. Şayet “و ... ت... ve [Biz [hükümdarlığa ondan] daha lâyıkken] أ ve ona (malca] و bolluk da) verilmemişken...] cümlelerinin başındaki iki Vav arasında ne fark var-dır?” dersen, şöyle derim: “Birincisi hâl, ikincisi ise cümleyi, hâl düşen ve her iki Vav’ı da hâl bildiren Vav hükmünce tanzim eden cümle üzerine atfetmek içindir. Buna göre mâna; “Hükümdarlığa ondan daha lâyık olanın mevcudiyeti sebebiyle hükümdarlığı hak etmiyorken ve hükümdarın, mutlaka sayesinde kuvvetleneceği bir malı olması gerektiği hâlde kendisi fakirken o bize nasıl hükümdarlık edecek?!” şeklindedir. Onların bunu söylemelerinin sebebi, pey-gamberliğin Ya‘kūb oğlu Levi ’nin, krallığınsa Yahuda’nın soyunda bulunması; Tālût’un ise bu iki soydan hiçbirine ait olmaması ve bir de onun su satan yahut deri tabaklayan fakir bir adam olması sebebiyle idi.

[1299] Rivayete göre; onlar peygamberlerinden bir kral talebinde bulu-nunca, peygamber Allah’a niyazda bulunmuş. Bunun üzerine bir değnek ge-tirilip, kendilerine kral tayin edilecek kimseler bu değnekle ölçülmüş, fakat Tālût ’dan başkası bu değneğin boyuna denk gelmemiştir.

[1300] “[Peygamberleri] dedi ki: Allah onu size tercih etmiştir.” Peygamber bu sözle; “Onu size tercih eden Allah’tır ve bu işe içinizden kimin daha elverişli olduğunu en iyi bilen O’dur. Allah’ın hükmüne asla itiraz olmaz!” demek isti-yordu. Daha sonra peygamber onların dillendirdiği soyluluk ve maldan daha faydalı olan iki maslahat zikretmiştir ki, bunlar da geniş bilgi ve cüsseli olmak-tır. İbareden ilk anlaşılan şudur ki burada; ‘ilim’den maksat harp sanatıyla ilgili istedikleri bilgilerdir; ancak Tālût ’un dinî konularda vb. hususlarda âlim oldu-ğu da kastedilmiş olabilir. Ona vahiy geldiği ve peygamber kılındığı da söylen-miştir. Bu, kralın mutlaka ilim erbabından olması gerektiğini göstermektedir. Çünkü cahil hafifmeşreptir; hiçbir fayda getirmez. Yine kralın görünürde göz dolduracak derecede gövdeli olması da gerekir. Çünkü insanların iç dünyala-rında daha azametli ve gönüllerinde daha görkemli bir yer bulacaktır. ُ َ ْ َ اgenişlik ve yaygınlık demektir. Rivayet edilir ki, ayakta duran bir adam elini [yukarı] uzatıp, [ancak bu sayede] Tālût’un baş hizasına ulaşabiliyormuş.

[1301] “Allah, mülkünü dilediğine veriyor...” Yani çekişme konusu olma-yacak şekilde mülk O’nundur. Dolayısıyla, onu hükümranlığa uygun gördüğü kimselerden dilediğine vermektedir. “Allah” lütfuyla ve vermesiyle “geniştir.” Malî imkânı bulunmayana bol bol verir ve onu fakirliğin ardından zengin kı-lar. Hükümranlık için seçtiği kimseyi de “iyi bilir.”

Bu bölümü tek başına aç →

248. Âyetin Tefsiri

[1302] Tâbût Tevrat’ın konulduğu sandıktır. Musa (a.s.)savaştığı vakit bu sandığı öne alırmış ve İsrailoğullarının ruhları huzur bulup kaçmazlarmış. Sekî-net ise sükûn ve gönül huzuru demektir. Söylendiğine göre; bu sandık, içinde zebercet yahut yakut bulunan bir resimmiş; kediye benzer bir başı, kuyruğu ve iki kanadı olup, inlermiş. İşbu sandık, düşmana doğru hızlıca hareket eder, onlar da bununla beraber yürür giderlermiş. Sandık durunca onlar da durur ve dinginleşirler ve ilâhî yardım inermiş. Ali (r.a.)’danrivayet edildiğine göre; bu sandığın insana benzer bir yüzü varmış ve içinde hoş esintili, rahatlatıcı bir rüzgâr mevcutmuş.

[1303] “... Ve [içinde]... bir kalıntı vardır.” Bu kalıntı [Musa’ya verilen taş] levhaların kırıntıları, Musa’nın asası, elbisesi ve Tevrat’tan bir kısım imiş. Musa (a.s.)’dan sonra Allah o sandığı göğe kaldırmış; melekler bu sandığı indirip ta-şıyor, onlar da buna bakıyorlarmış. İşte, Allah’ın Tālût ’u seçtiğinin alâmeti bu imiş. Denildiğine göre; bu sandık Hazret-i Musa’nın ve onun ardından Benî İsrail peygamberlerinin maiyetinde bulunuyormuş ve bu sandıkla fetih talep ediyorlarmış. İsrailoğulları değişince, inkârcılar onları yenip bu sandığı ele geçirmişler ve sandık Câlût ’un [Golyat] memleketinde kalmış. Nihayet Allah Tālût’u hükümdar kılmayı murad edince onlara öyle bir belâ isabet ettirmiş ki, beş şehir mahvolmuş. Bunun üzerine onlar; “Bu yıkımın sebebi, şu sandıktır!” diyerek, onu iki öküze yüklemişler; melekler de bu öküzleri Tālût’a doğru sü-rüp götürmüşler. Yine söylendiğine göre; bu sandık altınla yaldızlanmış olarak şimşir ağacından yapılma olup, 2’ye 3 arşın boyutlarındaymış.

[1304] Übey b. Kâ‘b ve Zeyd b. Sâbit ince Hâ ile, ُه ُ א -et-Tâbûh şek / اlinde okumuşlardır ki, bu Ensār’ın lügatidir. Şayet “ُت ُ א kelimesinin vezni اnedir?” dersen, şöyle derim: Bu başka değil; ya fe’alûtun ya da fâ’ûlun veznin-dedir. Ancak َ ِ َ [kolay oldu] ve َ ِ َ [mustarip oldu] örneklerindeki gibi [baş ve son harfinin aynı olması hasebiyle Arapçada] az bulunur olduğu için [ َ َ َ ’den] fâ’ûlun vezninde olamaz. Bir diğer sebepse bunun tanınmayan bir terkip ol-masıdır. Dolayısıyla, tanınanın buna bırakılması caiz değildir. Şu hâlde bu, “dönmek” anlamındaki et-tevb kökünden alınmış olarak fe‘alûtun veznin-dedir. Çünkü o, içerisine eşya konup emanet olarak saklanacak bir kaptır.

Dolayısıyla, ondan çıkarılacak olan ona bir şekilde döndürülecek demektir. Zira sahibi kendi emanetleriyle ilgili muhtaç olduğu şey hakkında ona geri dönecektir. Hâ ile ُه ُ א لٌ şeklinde okuyana gelince, bu ona göre ا ُ א َ fâ‘ûlun veznindedir; fakat Hâ’yı, -hems [ötümsüz ünsüz] sıfatında birleşmeleri ve her iki-sinin de zait harflerden olmaları sebebiyle- Tâ’dan bedel kılan kimseye göre. Bu yüzden, müenneslik Tâ’sından bedel olmaktadır.

[1305] Ebü’s-Simâl [el-Adevî ; v.160/776] Sîn’in fethasıyla ve şeddeli olarak sekkînetun şeklinde okumuş olup, bu pek tanınmayan bir lügattir. fiili Yâ ile ُ ُ ِ ْ َ şeklinde de okunmuştur.

[1306] Şayet “Musa sülâlesi ile Harun sülâlesi kimlerdir?” dersen, şöyle derim: Ya‘kūb oğullarından olup, Musa ve Harun’dan sonra gelen peygam-berlerdir. Çünkü İmrân, Ya‘kūb oğlu Levi oğlu Kâhis [oğlu Yasher]’in oğludur. Böylece Musa ile Harun’un sülâleleri Ya‘kūb’un evlâtlarından ibaret olmak-tadır. [“Musa sülâlesi ile Harun sülâlesi nin bıraktıkları” ile bizzat] Musa ve Harun’un bıraktığı şeylerin kastedilmesi de caiz olup, sülâle tabiri, Musa ve Harun’un şanını tazim için eklenmiş [mukham] bir ifadedir.

Bu bölümü tek başına aç →

249. Âyetin Tefsiri

[1307] “Ayrıldı...” Herhangi bir yerden ayrılıp, onun ötesine geçen kimse için fasale ‘an mevdı‘i kezâ [falanca yerden ayrıldı] denir. Bunun aslı fasale nefsehû [kendisini ayırdı] şeklinde iken, bilâhare mef‘ûlün hazfedilmesi yaygınlaşmış ve nihayet infesale [ayrıldı] fiili gibi geçişsiz fiil durumuna intikal etmiştir. Fasale ‘ani’l-beledi fusūlen [Şehirden tam olarak ayrıldı] denir; fasalehû faslen ve fasale fusū-len demek de caizdir. Nitekim vakafe [durdu, durdurdu] ve sadde [alıkondu, alıkoy-du] fiilleri ve benzerleri için de aynı [lâzım ve müteaddî] durum söz konusudur. Âyetin mânası: “[Ne zaman ki Tālût ...memleketinden] ayrıldı...” şeklindedir.

[1308] “Orduyla birlikte...” Rivayete göre Tālût , kavmine; “Bina yapıp da henüz tamamlamamış, ticaretle meşgul ve herhangi bir kadınla evlenip de henüz zifafa girmemiş olan hiçbir adam benimle birlikte savaşa çıkmasın!

Meşgalesi bulunmayan gönüllü gençlerden başkasını istemiyorum!” demiş ve bunun üzerine, istediği türden seksen bin kişi toplanmıştı. Çok sıcak bir yaz günüydü; bir çölde yol alıyorlardı. Allah’ın kendileri için bir nehir akıtmasını istediler. Bunun üzerine [Tālût]; “Allah sizi” isteyip durduğunuz bir ırmakla “deneyecek. Kim ondan içerse,” ağzıyla nehirden su içmeye başlarsa “benden değildir” bana bağlı ve benimle birlik ve beraberlik içinde değildir “dedi.” Bu, Arapların; fulânun minnî [Falanca bendendir] sözünden alınmadır ki, sanki o fa-lanca birbirleriyle içli dışlı ve birlikte olmaları sebebiyle o kişinin bir parçasıy-mış gibi değerlendirilmektedir; “O benim yekûn halkımdan ve taraftarlarım-dan değildir” anlamının kastedilmesi de caizdir.“Kim de ondan tatmazsa,” yani kim onun tadından tatmazsa. Bu, ta‘ime’ş-şey’e [bir şeyi yedi / tattı] ifadesin-den alınmadır ki, bu o kişinin o şeyin tadına bakması hâlinde söylenir. Yine bir şeyin tadına bakmak için kullanılan ta‘mu’ş-şey’i terkibi de buradan gelir. Nitekim şair şöyle demiştir:

[Ey benim soylu, akıllı zevcem! Eğer sen istersen cenabından başka bütün kadınları kendime yasaklarım, hiç evlenmem]. Sen istersen ne [bir yudum] tatlı, soğuk su tadarım ne de en ufak bir serinlik [misali uyku uyurum]![1309] Dikkat edersen, şair “uyku” mânasına gelen berd lâfzını nasıl da

onun üzerine atfetmiş! Yine; א ً אَ ِ ُ ْ אَ ذُ [Azıcık bir uyku tatmadım] denir. Bu imtihanın bir benzeri de Allah’ın, balıklar sürüler hâlinde gelmesine rağmen avlanmanın terkedilmesiyle ilgili Eyle halkı nı imtihan etmiş olmasıdır. Hatta bu imtihan o imtihandan da çetin ve zordu. Tālût bunu ancak bir peygamberin haber vermesi yahut -bazılarından rivayet edildiği gibi- şayet bir peygamber idiyse, o takdirde de vahiy sayesinde bilebilmişti. Sükûn ile [Hâ’nın cezmiyle, şaz olarak] ٍ ْ َ ِ şeklinde de okunmuştur. Şayet “Sağ eliyle bir avuç alanlar baş-ka...’ ifadesi hangi şeyden istisna kılınmıştır?” dersen, şöyle derim: “Kim ondan içerse, benden değildir” ifadesinden istisna kılınmıştır. Böylece, ikinci cümle sona bırakılmış cümle hükmünde olmakla birlikte, önemseme amacıyla öne alınmıştır. Nitekim “(Kur’ân’a) iman edenlerden, Yahudi, Sābiî ve Hıristiyan-lardan; Allah’a ve ‘Son Gün’e iman edip salih amel işleyen herkesin, (Rabbi katında mutlaka mükâfatı vardır) onlar için herhangi bir korku söz konusu değildir, üzülecek de değillerdir.” [Mâide 5/69] âyetinde “Sâbi’îler” de öne alın-mıştır. Âyetin mânası; ağızla / doyasıya içme yerine bir avuç içmeye müsaade edilmiş olmasıdır ki, bunun delili de; “Derken, birazı müstesna, ondan” ağız-larıyla “kanasıya içtiler” ifadesidir. Fetha ile ً َ ْ َ şeklinde okunması mastar [avuçlamak] mânasına gelirken, zamme ile ً َ ْ ُ okunması “bir avuçluk” [mef‘ûl] mânasına göredir.

[1310] Übeyy b. Kâ‘b [v.33/654] ve A‘meş [v.148/765] merfû‘ olarak ٌ ِ َ إ şeklinde okumuşlardır ki, bu, Arapların mânaya meyledip, lâfızdan alabildiği-ne sarfınazar etmelerindendir ve bu Arapça ilminin muazzam bir konusudur. Şöyle ki, “Ondan içtiler” ifadesi “ona itaat etmediler” anlamına gelince buna hamledilerek, sanki; ْ ٌ ْ

ِ ٌ ِ َ هُ إ ُ ِ ُ ْ َ َ [Tālût ’a içlerinden ancak pek azı itaat etmişti] denmiş gibi olmuştur. Bunun bir benzeri, Ferezdak ’ın [v.114/732] şu sözüdür:

[Ey Mervan oğlu Abdülmelik! Kıtlık sebebiyle zaman öyle bir ısırdı (yiyip bitirdi) ki], kökünden sökülen veya yontulup da geriye az bir şey kalan dışında mal namına bir şey bırakmadı![1311] Ferezdak adeta ُ َ ُ ٌ أوْ َ ْ ُ אَلِ إ َ َ ا ِ َ ْ َ ْ َ demiştir. [1312] Denildi ki, Tālût ’un maiyetinde 313 kişiden başka hiç kimse kalma-

mıştı.“Beraberindeki imanlılar...” yani o azınlık grup, demektir. “[Allah’la mutlaka karşı karşıya geleceklerine] kani olanlar ise,” yani içlerinden Allah’la karşılaşacakları günü gözlerinin önünde canlandıran ve O’na kesinkes inanan ihlâs sahibi kim-seler yahut çok yakından gözetlenmekte olduklarını ve Allah’la buluşacaklarını yakinen bilenler ise… -Mü’minler şek ve şüphe barındırmayan iman ve parlak, safi bir basiret konusunda farklılık arz ederler.- “Bizim bugün Câlût ve ordusu-na karşı duracak gücümüz yok!...’ dediler” ifadesindeki zamirin ordudan ayrılan çokluğa ait olduğu; “[Allah’la mutlaka karşı karşıya geleceklerine] kani olanlar”ın ise, Tālût ile beraber kalıp direnen azınlık kesim olduğu söylenmiştir. Adeta, arala-rında ırmak bulunduğu hâlde bu hususta söyleşiyorlardı. Ötekiler ordudan ayrıl-ma konusunda mazeretlerini ortaya koyarken, berikiler de onların mazeret beyan ettikleri şeyi cevap olarak kendilerine iade ediyorlardı. Rivayete göre; [ırmaktan] avuçlamak kişinin içmesi ve matarası için yetiyordu. O ırmaktan kanasıya içen-lerinse dudakları morarmış ve susuzlukları iyice artmıştı.

Bu bölümü tek başına aç →

251. Âyetin Tefsiri

[1313] Câlût ; Amlîk b. Âd soyundan gelen Amâlika kabilesinin bir zorbası olup, miğferi üç yüz rıtıl [otuz dokuz bin dirhem] değerindeydi.

[1314] “Ayaklarımıza sebat ver!” Savaşın ayakların sürçtüğü kaypak zemi-ninde sebat edebileceğimiz yüreklilik, düşmanın gönlüne korku salma vb. se-bepler nasip et bize!..

[1315] Davud ’un babası Îşâ, altı oğluyla birlikte Tālût ’un ordusundaydı. Davud onların yedincisi olup, koyun güden küçük bir çocuktu. İşmoil [Samu-el ]’e, Câlût ’u öldürecek olanın Îşâ oğlu Davud olduğu vahyedilmişti. Bunun üzerine İşmoil onu babasından istedi. Davud da derhal geldi. Gelirken, 3 ta-şın yanından geçmişti ve bunlardan her biri kendisini taşımasını niyaz ederek; “Sen bizimle Câlût’u öldüreceksin” demişlerdi. Davud bu taşları torbasında taşımış ve bunlarla Câlût’u vurup öldürmüştü. Tālût da Câlût’un kızını Da-vud’la evlendirmişti. Rivayete göre; Tālût Davud’a haset ettiği için onu öldür-mek istemiş, fakat daha sonra tevbe etmiş.

[1316] “Ve Allah ona” mukaddes beldenin [Filistin ve civarının] doğu ve batı yakalarında “mülk ve hikmet ” peygamberlik “verdi.” İsrailoğulları Davud ’dan önce asla bir kralın etrafında toplanıp uzlaşmamışlardı. “Ona” savaş giysileri [zırh] üretme, kuşlarla ve [diğer] canlılarla konuşma ve bunun dışındaki şey-lerle ilgili olarak “dilediklerinden öğretti... Şayet Allah’ın insanları [birbiriyle] savuşturması olmasaydı,” yani şayet Allah insanların bir kısmını bir kısmıyla savuşturmasa ve bir kısmının fesadını bir kısmıyla engellemese idi, fesatçılar baskın gelir; yeryüzü fesada uğrayıp yararları yok olur ve yeryüzünü bayındır kılacak olan ekin, nesil vb. maslahatları işlevsiz kalırdı. Yine [bu âyetin yorumuna dair] söylendiğine göre; şayet Allah’ın inkârcılara karşı Müslümanlara yardımı olmasaydı, inkârcıların fesat çıkarması ve Müslümanların katledilmesi yüzün-den yeryüzünün düzeni bozulurdu. Yahut şayet Allah Müslümanlar sayesinde o inkârcıları bertaraf etmeseydi, inkârcılık yaygınlaşır ve ilâhî gazap çöreklenip, yeryüzü halkının kökü kesilir, soyu tükenirdi.

Bu bölümü tek başına aç →

252. Âyetin Tefsiri

[1317] “İşte Allah’ın âyetleri...” Yani o binlerle ifade edilenle-rin öldürülmeleri ve [tekrar] diriltilmeleri, Tālût ’un hükümdar kılınma-sı ve gökten Tevrat sandığının inmesi, küçük bir çocuğun eliyle zor-balara galebe çalınmasıyla ilgili olarak onun mucize sergilemesinin anlatımını konu alan, Allah’ın anlattığı hayat hikâyeleri... “Gerçeğin ta ken-disi olarak...” Yani kendi kitaplarında da mevcut olması sebebiyle Ehl-i Ki-tap ’ın şüphe etmeyeceği, apaçık bilginin kendisi olarak [onları sana okuyoruz].

“Şüphesiz ki sen de elçilerdensin.” Çünkü sen bu âyetleri; sana herhangi bir kitap öğretilmeksizin ve bu tip bir haber işitmen söz konusu olmaksızın haber veriyorsun.

Bu bölümü tek başına aç →

254. Âyetin Tefsiri

[1318] “İşbu peygamberleri” yani sûrede kıssası zikredilen peygamberler topluluğunu ya da Peygamber (s.a.) tarafından kıssaları bilinen peygamberleri “birbirinden üstün kıldık.” Zira bu durum onların iyiliklerde birbirlerine üstün-lüğünü gerektirmektedir. “İçlerinden bazıları ile Allah basbayağı konuşmuş” bir tanesini, arada bir elçi olmaksızın konuşmakla tafdil etmiştir ki Musa (a.s.)’dır. ُ َ ا َ ifadesi, mansup olarak כَ َ ا şeklinde de okunmuştur. [İbnü’s-Semeyfa‘] כَel-Yemânî [v.215/830] bu ifadeyi, mükâleme kökünden, kâleme’llāhu şeklinde okumuştur. Nitekim Musa (a.s.)için mükâleme kökünden kelîmullah [Allah’ın söyleştiği zât] ifadesinin kullanılması buna delâlet eder. “Kimini de derecelerle yükseltmiştir” yani onlardan kimini de diğer peygamberlerden üstün dereceye yükseltmiştir. Böylece, derecesi yükseltilen peygamber, peygamberlerin fazilet itibariyle farklılaşmalarından sonra, onlardan çok çok üstte, faziletli olmuştur. Burada Peygamber (s.a.)’in kastedildiği açıktır, zira diğerlerine üstün kılınmış olan odur; kendisine diğer hiçbir peygambere verilmediği kadar çok sayıda mucize verilmiştir ki bunların sayısı bin ya da daha fazladır. Kaldı ki, ona mu-cize olarak sadece Kur’ân verilmiş olsaydı bile, diğer peygamberlere verilmiş olan bütün mucizelerden çok daha fazlası verilmiş sayılırdı. Çünkü Kur’ân, diğer mucizelerin aksine, sonsuza dek bâkî kalacak bir mucizedir. Peygamber (s.a.)’in isminin açıkça zikredilmeyip bu şekilde müphem bırakılmış olmasında onun faziletinin yüceltilmesine ve değerinin büyüklüğünün ifade edilmesine yönelik gayet açık bir vurgu söz konusudur, zira burada sözü edilen peygam-berin Peygamber (s.a.) olduğuna, onun adeta hiçbir karışıklığa mahal bırak-mayacak kadar açık ve ayırt edici bir şekilde anlaşıldığına tanıklık edilmiştir.

Nitekim bir kimseye “Bunu kim yaptı?” diye sorulduğunda “biriniz” ya da “bazınız” diye cevap verdiği zaman, o tür fiilleri yapmakla meşhur ve mâlûm olan kimseyi kastetmiş ve bu şekilde ifade etmekle o kişiyi açıkça zikretmeye kıyasla daha yüceltmiş, onun değerine daha çok dikkat çekmiş olur. Hutay’e ’ye [v.59/678]; “En büyük Arap şairi kimdir?” diye sorulmuş; o da Züheyr b. Ebû Sülmâ [v.609] ve Nâbiğatü’z-Zübyânî ’yi [v.604] zikretmiş; ardından “İstesem üçüncüyü de söylerdim” demiştir. O, bu sözü ile kendisini kastetmektedir, ancak “İstesem kendimi de zikrederdim” demiş olsaydı, kendi durumunu bu derece yüceltilmiş olarak ifade etmiş olmazdı.

[1319] Allah’ın İbrahim (a.s.), Muhammed (s.a.)ve diğer ülü’l-azm pey-gamberleri kastetmiş olması da mümkündür. Rivayete göre İbn Abbâs (r.a.)[v.68/688] şöyle demiştir: Bir defasında mescitte oturmuş, peygamberlerin bir-birine üstünlüğü meselesini müzakere ediyorduk. Nuh (a.s.)’ın çok uzun süre ibadet etmiş olduğundan, İbrahim (a.s.)’ın Allah’ın dostu (halili) olduğundan, Musa (a.s.)’ın Allah ile konuştuğundan, İsa (a.s.)’ın semâya yükseltildiğinden söz ettik ve Peygamber (s.a.) onların hepsinden üstündür, çünkü hem bütün insanlara gönderilmiş, hem geçmiş ve gelecek tüm günahları bağışlanmıştır hem de peygamberlerin sonuncusudur dedik. O sıra Peygamber (s.a.) içeri gir-di; bize “Hangi konuda konuşuyorsunuz?” diye sordu, biz de mevzuyu ona söyledik. Bunun üzerine “Hiç kimse Zekeriya oğlu Yahya ’dan daha hayırlı ola-maz” buyurdu ve onun hiçbir kötülük işlemediğini, hatta kötülüğü aklından bile geçirmediğini söyledi [KT.b].

[1320] Şayet “Âyette neden bütün peygamberler arasından hususen Musa ve İsa (a.s.)zikredilmiştir?” dersen, şöyle derim: Çünkü bu iki peygambere çok muazzam ve açık mucizeler verilmiştir. Allah Teâlâ “konuşma”yı bir üstün-lük olarak zikretmek sûretiyle üstünlük sebebini beyan etmiştir ki bu, muci-zelerden biridir. Bu iki peygamber, kendilerine verilmiş olan lütuflara mazhar oldukları için burada hususen zikredilmişlerdir. Bu da, içlerinden daha çok mucize verilenlerin diğerlerinden üstün olduğunu gösteren bir delildir. Pey-gamberimiz (s.a.)’e çokluk ve iştihar bakımından diğerlerinin sahip olmadığı mucizeler verilmiş olduğu için, hiç tartışmasız bir şekilde, üstünlük payelerini topladığına şehadet edilen de odur. Allah’ım! Kıyamet günü bizlere onun şe-faatini nasip et.

[1321] “Allah dileseydi” -bu, zorlama anlamında bir dilemedir- “savaşmaz-lardı” yani peygamberlerden sonra gelenler dinde ihtilâfa düşmek, mezheplere bölünmek ve birbirlerini tekfir etmek gibi nedenlerden dolayı savaşmazlardı.

“Fakat anlaşmazlığa düştüler; içlerinden kimi iman etti” çünkü bunlar pey-gamberlerin dinine bağlı kaldılar “kimi inkâr etti”, bunlar da o dinden yüz çevirdiler. “Evet, Allah dileseydi çatışmazlardı” -Bu ifade, tekit için tekrarlan-mıştır.- “Fakat Allah arzu ettiğini yapıyor” dilediğini muhafaza ediyor, diledi-ğini de rezil rüsvâ ediyor.

[1322] “Alışveriş, dostluk ve şefaat diye bir şeyin olmadığı bir gün gelme-den önce”, yani daha önce fırsatını kaçırdığınız infakı telafi etmeye gücünüzün yetmeyeceği gün gelmeden önce “size verdiğimiz rızıktan infak etmeye bakın.” Burada farz olan infak kastedilmiştir, zira tehdit ile ilişkilendirilmiştir. Çünkü o gün “alışveriş yoktur” dolayısıyla infak edeceğiniz şeyleri alıp satamazsınız, “dostluk da yoktur” dolayısıyla dostlarınız size müsamaha gösteremez. Eğer uhdenizdeki bir görevi (farzı) düşürmesi için bir şefaatçi bulmak isteseniz, bunu yapacak bir şefaatçi de bulamazsınız, çünkü orada şefaat sadece daha ziyade fazilet, üstünlük için vardır; başka bir şey için yoktur. “Asıl zalimler inkârcı nankörlerdir.” Burada asıl zalimlerin zekâtı terkedenler olduğu kaste-dilmiş, fakat bunu ifade etmek üzere, kendileri hakkında daha ağır konuşma babından “kâfirler” ifadesi kullanılmıştır. Benzer şekilde hac âyeti nde de “artık her kim haccetmezse” demek yerine “artık her kim nankörce inkâr ederse” [Âl -i İmrân 3/97] ifadesi kullanılmıştır. “Yazıklar olsun o Müşriklere ki arınmak için vermezler!” (Fussilet 41/6)] âyetinde de arınma amaçlı vermeyi [ez-zekât ] terket-mek, kâfirlerin özellikleri arasında sayılmıştır.

[1323] َ َ א َ َ وَ ُ ِ وَ ِ َ ْ َ ifadeleri merfû‘ olarak okunmuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

255. Âyetin Tefsiri

varlığı çekip çevirir’ (Hayy, Kayyûm); O’nu dalgınlık da tutmaz, uyku da. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’na aittir. O’nun katında, -izni olmadan- kim şefaat edebilir?! O; onların önlerinde olanı da arkaların-da olanı da bilir. Onlar ise kendisinin dilediği miktar dışında O’nun ilminden hiçbir şey ihâta edemezler. O’nun ‘kürsü’sü gökleri ve yeri içine alır. Bu ikisini koruyup kollamak O’na ağır gelmez... O’dur yüce, ulu (Aliyy, Azîm).

[1324] Hayy, yokluğu [fenâ] mümkün olmayan bâkî demektir. Kelâmcıla-rın ıstılahına göre hayy, ilmi ve kudreti mümkün olan demektir. Kayyûm ise yaratılmışların tedbir ve muhafazasını daima yapan demektir. el-Kayyâm ve el-kayyim şeklinde de okunmuştur.

[1325] es-Sinetu uyku öncesindeki gevşeklik halidir ki buna kestirme, uyuklama denilir. İbnü’r-Rikā‘ el-Âmilî şöyle demiştir:

Uyuklamalı... Uyku bastırmış veGözlerine bir ağırlık çökmüş. Ama uykuda da değil.

Âyette, “onu uyuma ve uyuklama tutmaz” anlamı kastedilmiştir ki bu da kayyûmun tekididir, zira bu durumların kendisi için mümkün olduğu bir var-lığın kayyûm olması imkânsızdır. Musa (a.s.)’ın -tıpkı Allah’ı görme talebi gibi, yine kavminin isteği sonucu- meleklere, “Rabbimiz uyur mu?” diye sorması da bu kabildendir. Bunun üzerine Allah, meleklere onu üç gün boyunca uyut-mamalarını, uyanık tutmalarını vahyetmiş ve sonra; “eline iki dolu sürahi al” buyurmuş, o da onları eline almış, sonra Allah ona bir uyuklama hali vermiş; bunun üzerine o da istemeden sürahilerden birini diğerine çarpmış ve ikisi de kırılmış. Sonrasında ise Allah ona şöyle vahyetmiş: “Onlara de ki ben gökleri ve yeri kudretimle tutarım; eğer beni de uyku ya da uyuklama alsaydı, bu ikisi yok olurdu.” [KT.b]

[1326] “O’nun katında, -izni olmadan- kim şefaat edebilir?!” ifadesi onun melekût (egemenlik) ve kibriyâsının beyanı ve kıyamet gününde hiç kimsenin konuşamayacağının, ancak kendisine konuşma izni verildiği zaman konuşabi-leceğinin izahıdır. “Konuşamazlar... Rahmân’ın izin verdiği; doğruyu söyleyen-ler hariç.” [Nebe’ 78/38)] âyeti de böyledir.

[1327] “Onların önlerinde olanı da arkalarında olanı da bilir” yani onlar-dan önce olanları ve sonra olacak olanları bilir. Buradaki zamir, göklerde ve yerde olanlara işaret eder, çünkü onlar içinde de akıl sahipleri vardır. Ya da ْ َ .ifadesinin delâlet ettiği melekler ve peygamberlere işaret eder [kimdir o ki] ذَا “O’nun ilminden”, yani onun mâlûmâtından “kendisinin dilediği miktar dı-şında” yani öğrettiği dışında.

[1328] Kürsî , üzerinde oturulan, oturan kimsenin oturduğu yerden daha yüksek olmayan şeydir. ُ ِ

ْ כُ َ ِ :ifadesi dört şekilde açıklanabilir وَBirincisine göre; burada onun kürsîsinin genişliği ve kapsamlılığı ile gökle-ri ve yeri kuşatmaktan âciz olmadığı anlatılmaktadır. Bu ifade onun azame-tini ifade eden bir tasvir ve canlandırmadan [tahyîl ] başka bir şey değildir. Yoksa ortada ne bir kürsî vardır, ne oturma, ne de oturan. Nitekim bu du-rum, “Buna rağmen, Allah’ı hakkıyla takdir edememişlerdir. Oysa Kıya-met günü Arz ’ın tamamı O’nun ‘avuc’unun içinde olacak, gökler de O’nun ‘sağ eli’nde dürülmüş olacaktır.” [Zümer 39/67] âyetinde de ifade edilmiştir.

Burada da herhangi bir avuç, sağ el ve dürme tasavvuru söz konusu değildir. Aksine bu O’nun şanının yüceliğine dair bir canlandırma ve duyusal bir ben-zetmeden ibarettir. “Allah’ı hakkıyla takdir edememişlerdir” ifadesine dikkat ediniz. İkincisine göre; onun ilmi kuşatmıştır. İlim, mekânı ile isimlendirme kabilinden, kürsî olarak isimlendirilmiştir ki bu da âlimin kürsîsidir. Üçüncü-süne göre onun mülkü kuşatmıştır. Mülkün kürsî olarak isimlendirilmesi de, mekânı ile isimlendirme kabilindendir ki bu da mülk kürsîsidir. Dördüncüsü-ne göre; rivayet edildiği üzere, Allah Teâlâ bir kürsî yaratmıştır, bu kürsî Arş ’ın önünde olup onun altında gökler ve yer vardır. Arş’a kadar o, en küçük bir şey gibidir. [Yalnız] Hasan-ı Basrî’den [v.110/728], “Kürsî Arş’tır” sözü nakledilmiş-tir.

[1329] “Bu ikisini” yani gökleri ve yeri “koruyup kollamak” muhafaza et-mek “O’na ağır” ve zor “gelmez; şânı “yüce”; mülk ve kudreti “ulu” olan sadece “O’dur”.

[1330] Şayet “Âyete’l-kürsî ’deki cümleler, aralarında herhangi bir atıf harfi olmaksızın nasıl bir tertip içerisinde gelmiştir?” dersen, şöyle derim: Bu âyetteki cümlelerin her biri, bir öncekini beyân edecek şekilde gelmiştir, burada beyan ile beyan olunan şey birbiri ile yekpare durumdadır. Eğer araya bir atıf harfi girecek olsaydı, Arapların beyne’l-‘asā ve lihâ’ihâ [ağaç ile kabuğu arasına girmek / etle tırnak ara-sına girmek] deyimindeki gibi bir durum söz konusu olurdu. Şöyle ki; âyetteki ilk cümle Allah Teâlâ’nın bütün mahlûkātı tedbîrini, hiçbir yanılgı söz konusu ol-maksızın ona egemen oluşunu beyân etmektedir. İkinci cümle onun tedbir ettiği mahlûkāt üzerinde mâlik oluşunu, üçüncü cümle O’nun şânının büyüklüğünü, dördüncü cümle O’nun mahlûkātın her halini kuşatmış olduğunu, içlerinden kimin rızaya nail ve şefaate layık olduğunu ve kimin olmadığını bildiğini, beşinci cümle ise onun ilminin kuşatıcılığını, bütün mâlûmâtı kapladığını veya onun celâlini ve kudretinin azametini beyan etmektedir.

[1331] Şayet “Neden bu âyet diğerlerine tafdil edilmiş (üstün tutulmuş) ve fazileti hakkında Peygamber (s.a.)’in ‘Bu âyetin okunduğu hiçbir ev yoktur ki şeytanlar orayı otuz gün boyunca terketmesinler ve oraya kırk gece boyunca kadın ya da erkek herhangi bir sihirbaz girebilsin. Ey Ali! Bu âyeti evlâtla-rına, ailene ve komşularına öğret, zira bundan daha muazzam bir âyet nâzil olmuş değildir’ buyurduğu nakledilmiştir. [KT.b] Ali (r.a.)’dan da şöyle rivayet edilmiştir: ‘Peygamberinizi şu minberin kütüğü üzerinde şöyle derken işittim:

Her kim Âyete’l-kürsî ’yi her farz namazın ardından okursa artık onun cennete girmesinin önünde ölümden gayrı engel kalmaz. Bunu ancak sıddîk ve âbid kullar devamlı olarak yapar. Kim yatağına uzandığında bu âyeti okursa bu âyet onu kendi nefsine, komşusuna, komşusunun komşusuna ve çevresindeki ev-lere karşı emin kılar.’ [Beyhakī, Şu‘abu’l-îmân, IV, 53] Sahâbe-i kirâm (r. anhum) Kur’ân’ın en faziletli âyeti (kısmı) konusunu müzakere ederlerken Hazret-i Ali onlara, ‘Âyete’l-kürsî’yi neden zikretmiyorsunuz?’ demiş; ardından da ‘Peygam-ber (s.a.) bana dedi ki: Ey Ali, insanların efendisi Âdem ’dir, Arapların efendisi Muhammed’dir, -bunu bir iftihar olarak söylemiyorum-, Farsların efendisi Sel-mân’dır, Rûmlar ın efendisi Suheyb ’dir, Habeşlilerin efendisi Bilâl’dir, dağların efendisi Tūr’dur, günlerin efendisi cuma günüdür, sözlerin efendisi Kur’ân’dır, Kur’ân’ın efendisi Bakara sûresidir, Bakara sûresinin efendisi de Âyete’l-kür-sî ’dir’ demiştir. [Hâsılı Âyete’l-kürsî neden bu kadar tafdil edilmiştir?]” dersen, şöyle derim: Tıpkı İhlâs sûresi gibi bu âyet de, Allah Teâlâ’nın tek kabul edilmesi [tevhîd ], ululanması [ta‘zîm], yüceltilmesi, muazzam sıfatlarının tâdat edilmesi gibi hususları ihtiva ettiği için tafdil edilmiştir. Mutlak izzetin yegâne sahibi olan Allah Teâlâ’dan daha zikre değer, daha muazzam bir varlık yoktur, dolayı-sıyla onun zikredildiği âyet, elbette diğer şeylerin zikredildiği âyetlerden daha faziletli olacaktır. Böylece anlaşılmaktadır ki, ilimlerin en şereflisi ve Allah ka-tında en üstün konumda olanı, Ehl-i Adl ve’t-tevhîd ’in [yani Mu‘tezile ’nin kurup geliştirdiği] ilimdir. Bu ilmin düşmanlarının çok olması sakın seni yanıltmasın. Çünkü [meyveli ağaç taşlanır. Şairin dediği gibi];

Büyük adamlara hep haset edildiğini görürsün amma,[kimsenin haset ettiğini göremezsin adi insanlara]

Bu bölümü tek başına aç →

256. Âyetin Tefsiri

[1332] “Dinde zorlama olmaz!..” yani Allah Teâlâ iman konusunu zorlama ve cebr üzere değil, kişinin kendi tercih ve kudreti üzere icra etmiştir. Bu husus “Senin Rabbin dileseydi, yeryüzündeki insanların tamamı elbette iman ederdi. O halde, senin; mü’min oluncaya kadar insanları zorlamana gerek var mı?” [Yûnus 10/99] âyetinde de ifade edilmiştir. Demek ki; Allah dileseydi insanları iman etmeye zorlar, mecbur bırakırdı ama böyle yapmadı ve bu konuyu şahsi tercih ilkesi üzerine inşa etti.

[1333] “Doğru, eğriden iyice ayrılmıştır”, yani iman, açık delillerle küfür-den ayrılmıştır. “Artık her kim Allah’a iman ederek tâğutu inkâr ederse” yani her kim şeytanı ve putları inkâr edip Allah’a iman etmeyi tercih ederse, “kopmak bilmeyen sağlam kulba yapışmış demektir.” Çok sağlam, muhkem, ayrılma yani kopma endişesi olmayan bir ipten yapılmış sapasağlam bir kulba yapışmış de-mektir. Bu, duyularla yapılan deney - gözlem yolu ile elde edilen bilgileri anlat-mak üzere verilmiş bir temsil , yapılmış bir benzetmedir. Nitekim bu benzetmeyi dinleyen kimse, sanki ona gözüyle bakıyor gibi olup, inancını sağlamlaştırır ve yakîne ulaşır. Bir görüşe göre bu âyetteki ifade her ne kadar haber formunda olsa da yasaklama anlamı taşır, yani burada, “dine zorlamayın” anlamı söz konusu-dur. Bazı kimseler bu âyetin “Ey peygamber! İnkârcı nankörlerle ve münafıklarla cihad et, onlara karşı tavizsiz ol.” [Tevbe 9/73] âyeti ile neshedildiğini söylemiştir. Bir başka görüşe göre bu, sadece Ehl-i Kitab ’a mahsus bir hükümdür, çünkü on-lar cizye vermek sûretiyle kendilerini koruma altına almış olmaktadırlar. Rivayet edildiğine göre; Ensār’dan Salim b. Avf oğullarına mensup bir sahabinin iki oğlu, Peygamber (s.a.)’in gönderilişinden önce Hıristiyan olmuşlardı. Daha sonra bu iki oğul Medine’ye geldiği zaman babaları onların yakalarına yapışarak; “Vallahi, Müslüman olmadıkça yakanızı bırakmam!” demiş; aralarında anlaşamayınca da Peygamber (s.a.)’in yanına varmışlardı. Sahabi Peygamber (s.a.)’e; “Ya Rasûlal-lah! Benim canımın parçası [olan evlâtlarım] cehenneme girecekken ben öylece bakıp seyir mi edeyim?!” demiş; bunun üzerine bu âyet nâzil olmuştur. Âyet nâzil olunca da, evlâtlarının yakasını bırakmıştır [KT.b].

Bu bölümü tek başına aç →

257. Âyetin Tefsiri

[1334] “Allah, iman edenlerin velîsidir” onların iman etmelerini ister, lütfu ve desteği ile onların karanlıktan çıkmaları, küfürden imana geçmeleri için onlara lütufta bulunur. “Nankörce inkâr edenlerin” küfürde ısrarcı olanların durumları ise bunun tam tersidir. Ya da, Allah mü’minlerin velîsidir, eğer dinde bir şüphe içerisine düşerlerse onlara hidayet ederek, kendilerine meselenin hal yolunu gösterip ona muvaffak kılarak onları bu durumdan çıkarır ve şüpheden kurtulup yakînin aydınlığına ulaşmalarını sağlar. “Nankörce inkâr edenlerin velîleri ise” şeytanlar olup “onları aydınlıktan karanlıklara çıkarırlar” onları kendileri için tezahür etmiş olan açık kanıtların aydınlığından çıkarıp şek ve şüphenin karanlıklarına sürüklerler.

Bu bölümü tek başına aç →

259. Âyetin Tefsiri

[1335] “Görmedin mi?” ifadesi Nemrud’un Allah hakkında tartışması ve onu inkâr etmesi konusundaki hayreti ifade eder. َכ ْ ُ ْ ُ ا אهُ ا -Allah kendi] أنَْ آsine hükümranlık verdiği için] ifadesi, אج َ [tartışan] fiiline iki açıdan mütealliktir (onunla ilişkilidir). Birincisine göre anlam; “Allah ona hükümranlık verdiği için tartışmaktadır” şeklindedir, yani kendisine hükümranlık verilmesi onu şı-martmış, kibirlenmesine sebep olmuş, o da bu yüzden tartışmaya girmiştir. Ya da bu kişi Allah’ın verdiği hükümranlığa karşı ona şükretmesi gerekirken, bunun yerine Rabbi konusunda tartışmaya girmiştir. Bu sebeple tartışmayı, “Allah hükümranlık verdiği için” yaptığı ifade edilmiştir. Buna benzer şekilde, “Falan kimse kendisine ihsanda bulundum diye bana düşmanlık etti” dersin, yani bu ifadede, “ihsanıma karşı göstermesi gereken dostluk yerine, düşmanlık etti” demek istersin. Bunun bir benzeri de, “(Ondan) bütün nasibiniz, (onu) yalanlamak mı olacak?!” [Vâkı‘a 56/82] âyetinde söz konusudur.İkincisine göre ise anlam; “Allah kendisine hükümranlık verdiğinde tartıştı” şeklindedir.

[1336] Şayet “Allah’ın kâfire hükümranlık vermesi nasıl mümkün olabi-lir?” dersen, şöyle derim: Bu konuda iki görüş vardır; ilkine göre Allah Teâlâ ona galibiyet ve saltanat kurmasını sağlayacak mal, hizmetçiler, takipçiler bah-şeder, fakat saltanat ve hâkimiyetin bizzat kendisini vermez. Diğer görüşe göre ise Allah onu imtihan etmek için kendisine hükümranlık vermiştir.

אلَ [1337] אج ,ifadesi إِذْ َ fiili ile mansuptur ya da yukarıdaki ikinci yo-rum, yani “Allah kendisine hükümranlık verdiğinde tartıştı” mânası tercih edi-lirse, o zaman bu ifade ُאه .ifadesinden bedeldir آ

[1338] “Ben de diriltir ve öldürürüm!” ifadesi ile, “öldürmeyip affederim ve öldürürüm” mânası kastedilmiştir. Aslında tartışmada İbrahim (a.s.)’ın ona itirazı gayet açık ve bedihî, asgari akıl sahibi herkesin anlayacağı kolaylıkta bir itiraz idi. Ne var ki İbrahim (a.s.)Nemrud’un bu ahmakça cevabını duyunca ona karşılık vermemiş, aksine ona böylesine ahmakça cevap veremeyeceği ve derhal susup kalacağı bir başka delil getirmiştir. Bu durum, tartışma esnasında bir delilden diğerine intikal etmenin cevazına delâlet eder.

[1339] َ َ כَ ي ِ ا َ ِ ُ َ ifadesi َ َ כَ ي ِ ا َ َ َ َ şeklinde de okunmuştur, buna göre mâna, “İbrahim kâfiri mat etti” şeklinde olur. Ebû Hayve [v.203/818] َ ِ ُ َ kelimesini karube vezninde َ ُ َ َ şeklinde okumuştur.

[1340] Denildiğine göre bu tartışma İbrahim (a.s.)’ın putları kırıp Nem-rud'un onu hapsetmesinin ardından yakmak için hapisten çıkardığında ger-çekleşmiştir. O esnada Nemrud İbrahim (a.s.)’a, “Senin şu, davet ettiğin Rab-bin kimdir, nedir?” diye sormuş; o da “Benim Rabbim öldüren ve diriltendir” demiştir.

ي [1341] ِ כَא ] "?ifadesi, “uğrayan kimse gibisini gördün mü أوَْ َ أرأ أو َ ] anlamındadır. Ancak buradaki أو أرأ ifadesi, önceki âyetin başındaki َ َ ifadesinin delâleti sebebiyle, hazfedilmiştir; çünkü her ikisi de hayret أ anlamı ifade eden kelimelerdir [biri diğerinin yerini tutar.] Bu ifadenin lafza değil de mânaya hamledilmesi de mümkündür. Bu durumda; “İbrahim’le tartışanı ya da bir şehre uğrayan kimse gibisini görmedin mi?” denmiş gibidir.

[1342] Söz konusu şehre uğrayan bu kimse yeniden dirilişi inkâr eden bir kişiydi. Âyetin açık / zahir anlamı budur; zira bu kişi, Nemrut ile aynı min-valde zikredilmektedir. Ayrıca bu kişinin kullanmış olduğu “Allah burayı nasıl diriltecek ki?” şeklindeki imkânsız görme ifadesi de bunu göstermektedir. Bir görüşe göre bu kişi Üzeyir (a.s.)veya Hızır olup tıpkı İbrahim (a.s.)’ın talebin-de olduğu gibi, daha fazla basiret sahibi olmak için ölülerin dirilişini açık seçik görmek istemiştir. Bu durumda âyette geçen ِ ْ ُ -ifa [!?Nasıl diriltecek ki] أَ desi, ölülerin nasıl diriltildiğini bilme konusundaki acziyetin itirafı ve dirilten kudretin tazimidir.

[1343] Sözü edilen şehir, Buhtunnasır [II. Nabukednazar ; v. -562] tarafından harabe haline getirilmiş olan Beyt-i Makdis ’tir. Bir görüşe göre binlerce kişinin ölüm korkusuyla yurtlarından çıktığı şehir bu şehirdir.

א [1344] ِ و ُ ُ َ ٌ َ אوِ َِ -ifadesi daha sonra [Hac 22/45’de] tefsir edi وَ

lecektir.

[1345] “Bir gün... Veya günün birkaç saati” ifadesi tahminen söylenmiştir. Rivayete göre bu kişi kuşluk vaktinde ölmüş, yüz yıl sonra güneş batımından hemen önce diriltilmiş, ne kadar kaldığı sorulunca da güneşe bakmadan önce “bir gün” diye cevap vermiş, sonra başını çevirip güneşin bir kısmının hâla gö-ründüğünü görünce “ya da birkaç saat” demiştir. Yine rivayete göre bu kişinin [âyette sözü edilen] yemeği incir ve üzüm, içeceği ise meyve suyu ya da süt imiş. Diriltildiğinde üzüm ve incirin toplandıkları gün gibi taptaze, içeceğinin de hiç bozulmamış olduğunu görmüş.

[1346] ْ َ َ َ ْ َ değişmemiş demektir, bu kelimedeki Hâ ya kelimenin as-lındandır ya da Hâ-i Sekit’tir, yani kelimenin sonunda durulduğunda söylenen Hâ’dır. Her iki durumda da kelime es-sene kelimesinden türemiştir. Çünkü son harfi ya Hâ ya da Vav’dır. Nitekim her şey, üzerinden zamanın geçmesi ile de-ğişir, bozulur. Bir görüşe göre de bunun aslı, el-hame’ü’l-mesnûndan, yetesennen olup Nûn illet harfine dönüşmüştür. Bu durum אزي tekaddā’l-bâzî38 / اterkibinde de söz konusudur. Ayrıca ْ َ َ َ ْ َ ifadesinin “yıllanmamış, üzerin-den yıllar geçmemiş” şeklinde olması, yani sanki üzerinden onca yıl geçme-miş gibi taptaze, ilk hali gibi mânasında olması da mümkündür. İbn Mes‘ûd (r.a.)’ın kıraatinde bu ifade, ّ َ َ َ כ ا ا و כ א إ א [yemeğine bak; işte bu da içeceğin, hiç değişmemiş] şeklindedir. Übeyy b. Kâ‘b [v.33/654] da ْ َ َ َ ْ َ ifadesini, Tâ’yı Sîn’e idğam ederek, lem yessenneh şeklinde okumuştur.

[1347] “Bir de (şu çürümüş vaziyetteki) eşeğine bak” nasıl da kemikleri darmadağın olmuş! Denildiğine göre; bu zâtın bir merkebi varmış ve [ölme-den önce] onu bağlamış. Anlamın, “Bak eşeğin tıpkı bağladığın gibi yerinde ve sapasağlam duruyor!” şeklinde olması da mümkündür. Bir eşeğin yüz yıl boyunca yiyeceği yem (yulaf ) ve su olmadan yaşaması da, tıpkı kendi yiyecek ve içeceğinin bozulmadan kalmış olması gibi, en büyük mucizelerdendir.

[1348] “Böylece, seni insanlar için ibret kılacağız” diye bunu yaptık. Bu-rada onun ölümden sonra diriltilmesi ve beraberindekilerin muhafaza edilmiş olması kastedilmektedir. Denildiğine göre dirildikten sonra merkebine binip halkının yanına varmış ve “Ben Üzeyir ’im” demiş, fakat halkı onu yalanlamış, o da “Tevrat’ı getirin” demiş ve Tevrat’ı hızlı bir şekilde ezberden okumaya başla-mış, insanlar da onun okuduğunu kitaptan takip etmişler. Okuması esnasında bir harfte bile yanılmamış; bunun üzerine insanlar, “o Allah’ın oğludur” demiş.38 Şahinin avına doğru süzülmesini ifade eden bu cümlenin aslı אزي olup, son harf Dât’tır, ancak ا

telaffuz zorluğu nedeniyle, Yâ’ya çevrilmiştir. Accâc’ın bir beytinde ise cümledeki yeri gereği takad-dıye’l-bâzî şeklinde masdar olarak geçmektedir. / ed.

Üzeyir’den önce Tevrat’ı hiç kimse ezbere okumamıştır. Dolayısıyla onun bu şekilde ezbere okuması bir mucizedir. Denildiğine göre dirildiği zaman evine gitmiş, kendisi genç yaşta olduğu halde evlatlarının yaşlanmış olduklarını görmüş, onlarla konuştuğu zaman da, “bunlar yüz yıl öncesinin sözleri” de-mişlerdir.

[1349] “Bak şu kemiklere”, bunlar ya eşeğin kemikleri ya da “nasıl dirile-cek?!” diye hayretle bakmış olduğu ölülerin kemikleridir. א ُ ِ ْ ُ َ ْ onları“ כَnasıl dirilteceğiz” demektir. Hasan-ı Basrî bu ifadeyi neşera’llāhu’l-mevtâ [Allah ölüleri diriltti], enşerehum fe-neşerû [onları diriltti, onlar da dirildiler] ifadesinden, א ُ ُ ْ َ َ ْ א] şeklinde okumuştur. Kelime aynı formda, fakat Ze ile כَ ُ ِ ْ ُ şek-linde] de okunmuştur. Bu durumda mâna, “onu hareket ettiririz, terkip etmek üzere üst üste getiririz” şeklindedir.

[1350] َ َ َ [durum apaçık belli olunca] fiilinin fâili gizli olup “Allah’ın her şeye kadir olduğu kendisine apaçık belli olunca” şeklinde takdir edilebilir. “Ar-tık biliyorum ki, Allah her şeye kadirdir’ dedi.” Bir önceki ifadenin [ َ َ َ ] fâili de “Allah’ın her şeye kadir olduğu” ifadesi olduğu halde, sonrasındaki bu ifa-denin delâleti sebebiyle o ilk ifade hazfedilmiştir. Bu tıpkı “Bana vurdu; ben de Zeyd’e vurdum” ifadesindeki gibidir. َ َ َ ifadesinin, “baştan anlayamadığı husus, yani ölülerin nasıl dirileceği hususu kendisine apaçık belli olunca” anla-mında olması da mümkündür. İbn Abbâs (r.anhumâ) [v.68/688] bunu meçhul fiil formunda َ ِّ ُ ُ א [kendisine apaçık açıklanınca] şeklinde okumuştur. ُ َ ْ أَ[bilirim/biliyorum] ifadesi emir şeklinde, ْ َ ْ olarak da okunmuştur. İbn [bil ki] اِMes‘ûd (r.a.) [v.32/652] bunu ْ َ ْ َ اِ ِ [“bil” denildi] şeklinde okumuştur.

[1351] Şayet “Söz konusu şehre uğrayan bu kişi kâfir ise, o zaman Allah’ın onunla konuşması nasıl düşünülebilir?” dersen, şöyle derim: Allah’ın onunla konuşması dirilmesinden sonradır, o zaman da bu kişi artık kâfir değildir.

Bu bölümü tek başına aç →

260. Âyetin Tefsiri

[1352] “Bana göster”, yani doğrudan gözümle görmemi sağla. Şayet “İbra-him (a.s.)’ın insanlar içerisinde imanı en sabit olan kişi olduğunu bildiği hal-de Allah Teâlâ İbrahim (a.s.)’a nasıl ‘Yoksa iman etmiyor musun?!’ demiştir?” dersen, şöyle derim: Verdiği cevabı almak için böyle demiştir ki, bu cevapta da dinleyenler için çok büyük faydalar bulunmaktadır.

[1353] َ kelimesi, olumsuz sorudan sonra verilen olumlu yanıttır, an-lamı, “Elbette, inanıyorum” şeklindedir. “Ama kalbim iyice mutmain olsun diye” yani akıl yürütme ile elde edilen bilginin yanı sıra zaruri ilme de sahip olmak sûretiyle kalbim daha çok sükûnet ve itminan bulsun diye istiyorum. Delillerin birbirini destekleyerek birikmesi kalplerin daha fazla sükûn bulma-sına, basiret ve yakînin artmasına sebep olur. Ayrıca akıl yürütme / istidlâl, şüpheye konu olabilir; zaruri ilim ise olmaz. Bu sebeple İbrahim (a.s.)şüpheye konu olmayan zaruri ilim ile kalbinin mutmain olmasını istemiştir.

[1354] Şayet “ ِ َ ْ َِ kelimesindeki Lâm neye taalluk eder?” diye sorar-

san şöyle derim: Hazfedilmiş bir ifadeye taalluk eder ki bunu, “ama kalbimin mutmain olmasını istediğim için bunu soruyorum” şeklinde takdir edebiliriz.

[1355] “Dört çeşit kuş al.” Denildiğine göre bu kuşlar tavus, horoz, karga ve güvercindir. “Onları iyice kendine alıştır” َכ ْ َ ُ إِ ْ ُ َ ifadesi Sād’ın zam-mesi ile okunduğu gibi kesresi ile de okunmuştur. Anlamı, “onları kendine iyice alıştır / meylettir” şeklindedir. Şair şöyle demiştir:

Ama mızrakların ucu onlara doğru meyleder.Ve şöyle demiştir: Saçları öylesine gür ve siyahtır ki o narin boynunu aşağıya eğer,Tıpkı mahsül dolu bir üzüm dalının eğildiği gibi

[1356] İbn Abbâs [v.68/688] bu ifadeyi kâh Sād’ın zammesi ile sarrahû - ye-surruhû kullanımından fe-surrahunne şeklinde; kâh Sād’ın kesresi ile sarrahû - yasırruhû kullanımından fe-surrahunne şeklinde okumuştur ki buna göre mâna; “onları topla” olmaktadır. Darrahû - yedurruhû ve yadırruhû fiili de böyle gelir. Yine İbn Abbâs’dan toplama mânasındaki tasriye kökünden fe-sarrihunne şek-linde bir okuyuş da nakledilmiştir.

[1357] “Sonra her bir tepeye onlardan bir parça koy” yani onları parçalara ayır ve her bir parçasını dağların tepesine koy. Yani bölgende, çevrende bulu-nan dağların üzerine koy demektir. Bunların dört dağ olduğu söylenmiştir. Süddî ’den [v.127/745] bunların yedi dağ olduğu görüşü nakledilmiştir.

[1358] “Sonra da onları çağır”, onlara “Allah’ın izni ile gelin” de, “hızlıca sana geleceklerdir” yani ya hızlı bir şekilde uçarak ya da ayakları üzerine hızlıca yürüyerek, koşarak geleceklerdir.

[1359] Şayet “kuşları aldıktan sonra onları kendine alıştırmasının emre-dilmesi ne anlama gelmektedir?” dersen, şöyle derim: Bu, onları iyice incele-mesi, hallerini, şekillerini, özelliklerini iyice öğrenmesi ve onlar diriltildikten sonra karıştırmaması, onların başka kuşlar olduklarını zannetmemesi içindir. Bu sebeple de “onlar sana hızlıca geleceklerdir” denilmiştir. Rivayete göre; ona kuşları kesmesi, tüylerini yolması, bedenlerini parçalaması ve sonra da tüyle-rini, etlerini ve kanlarını birbirine karıştırması, fakat başlarını elinde tutması emredilmiş; daha sonra parçalarını dağ başlarına koyması, her bir dağın başına her bir kuşun dörtte birlik bir parçasını koyması ve ardından “Allah’ın izni ile gelin” demesi emredilmiştir. Bu emir üzerine kuşların her bir parçası diğer parçaya doğru uçmuş ve neticede hepsi tam bir kuş haline gelmişler, daha sonra da ona doğru hareket edip başları ile buluşmuşlar, her beden kendine ait baş ile birleşmiştir.

ءًا [1360] ْ ُ kelimesi iki zamme ile cüzü’en şeklinde ve şedde ile cüzzen şek-linde okunmuştur. İzahı ise şöyledir: Bu okuyuşta önce Hemze atılarak kelime hafifletilmiş, sonra da vakıf durumunda yapıldığı gibi son harf şeddelenmiş ve vasıl durumu da vakıf durumu gibi değerlendirilmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

261. Âyetin Tefsiri

[1361] “Mallarını Allah yolunda infak edenlerin durumu” ifadesinde mut-laka bir muzāf hazfedilmiş olmalıdır [çünkü infak sahiplerinin durumu cansız bir dâne ile değil, onu saçan kişilerin durumu ile anlatılır. Ya da dâne ile infakın kendisi anla-tılır] ki buna göre anlam; “infaklarının durumu bir dânenin durumu gibidir” veya “onların durumu dâne saçanların durumu gibidir” şeklindedir. Dâneyi bitiren Allah’tır, ancak bitirme, verme fiili dâneye isnat edildiği gibi “yer”e (toprağa) ve suya da isnat edilir. Yedi başak vermesinin anlamı ise, bir filiz boy vermesi ve ondan yedi ayrı dalın çıkması, her bir dalda da yedi başağın olması-dır. Bu temsil , kat kat vermenin anlatıldığı bir tasvirdir ve tasvirde mesele adeta gözle görünür hale getirilmektedir.

[1362] Şayet “Benzetilen şey, mevcut ve olabilecek bir şey değilken böyle bir benzetme nasıl yapılabilir?” dersen, şöyle derim: Aksine, benzetilen pekâlâ mevcut olabilir; buharda, tohumda ve diğer şeylerde bulunmaktadır. Belki de tohum kuvvetli ve bereketli bir toprağa atılacak olsa filizi boy verip bu temsildeki kadar çok miktarda ürün verecektir. Kaldı ki benzetilen şey hiç mevcut olmasa bile, yapılan benzetme, bir varsayım üzerinden yapılmış olarak yine doğru olur.

[1363] Şayet “ ٍ ْ ُ تٍ ُ ْ ُ َ ْ َ âyetindeki [yedi yeşil başak” (Yusuf 12/53)“] وَgibi burada da neden azlık bildiren çoğul ile temyiz yapılarak ٍت ُ ْ ُ َ ْ َ ifa-desi kullanılmamıştır?” dersen, şöyle derim: Daha önce ٍوء ُ ُ َ َ َ [Bakara 2/228] âyetinde izah ettiğimiz üzere çoğullar birbirlerinin yerine kullanılmaktadır. Bu kullanım da böyledir.

[1364] “Allah, dilediğine kat kat verir”, yani her infak edene değil, sadece dilediği kişilere böyle kat kat verir, çünkü infak eden kimselerin halleri birbi-rinden farklıdır. Ya da yedi yüz kat verir ve hak edene de bundan daha fazlasını kat be kat verir.

Bu bölümü tek başına aç →

262. Âyetin Tefsiri

[1365] Başa kakma, kişinin iyilik yaptığı kimseye iyiliklerini sayıp dök-mesi, ona iyilik yapmış olduğunu ve kendisi üzerinde hak sahibi olduğunu göstermesidir. Nitekim “bir hediye verdiğinizde (veya bir iyilik yaptığınızda) onu hemen unutunuz” denilmiştir. Şair şöyle demiştir:

Biri bana bir güzellik yapsa ve onu banabir kez bile hatırlatsa, cimrinin tekidir!

[1366] Nevâbiğü’l-kelim’de39 şöyle geçer: “İsteyene verip de sonra başına kakan ile, pintilik edip hiç vermeyen aynıdır.” Yine orada, “Nimetler mennden [yani İsrailoğullarına verilen helvadan] daha tatlıdır; ama minnetle birlikte olunca, hoş görünümlü acı ağaçtan beter olur” denmiştir.

[1367] Ezâ / incitme, verilen ihsan sebebiyle sürekli küstahça davranmak-tır. “Sonra” ifadesinin anlamı, infakın başa kakma ve incitmeden büsbütün ayrı olduğunun gösterilmesi ve bu iki davranışın terkedilmesinin bizzat in-faktan daha hayırlı olduğunun bildirilmesidir. Bu tıpkı “sonra istikamet üzere olanlar” [Fussilet 41/30] âyetinde imanda istikamet üzere olmanın imana gir-mekten daha hayırlı olduğunun ifade edilmesine benzemektedir.39 Zemahşerî’nin kendi eseri. / çev.

[1368] Şayet “Buradaki ْ ُ ُ ْ ْ أَ ُ َ ifadesi ile daha sonra (274. âyette) geçen ْ ُ ُ ْ ْ أَ ُ َ ifadesi arasında ne fark vardır?” dersen, şöyle derim: Bu âyetteki ifa-dede mevsūl şart anlamı içermemekte, ancak diğer ifadede içermektedir. Anlam olarak aralarındaki fark ise, başında Fâ bulunan ifade, infakın ecri hak eden bir davranış olduğuna delâlet etmektedir, oysa Fâ’sız olanda bu anlam yoktur.

Bu bölümü tek başına aç →

264. Âyetin Tefsiri

[1369] “Tatlı bir söz”, güzel karşılık “ve bağışlama” yani isteyen kişinin istediği kişiye ağır gelecek bir davranışı olursa onu bağışlama ya da güzel karşı-lık verme sebebiyle Allah’ın bağışlamasına nail olma ya da kendisine güzel bir şekilde cevap verilmiş olan isteyenin, istenileni bağışlaması, “peşinden incitme-nin geldiği bir sadakadan daha hayırlıdır.” Nekre bir kelimenin mübteda ola-rak kullanılması ve ardından haberinin gelmesi doğrudur; çünkü burada nekre kelime sıfat almak sûretiyle tahsis edilmiştir. “Allah’ın hiçbir şeye ihtiyacı yok-tur” yani onun infak edip de ardından başa kakan ve inciten kimseye ihtiyacı yoktur; “bağışlayıcıdır” yani bu kimseleri derhal cezalandırmaktan geri durur. Bu ifadeler Allah’ın gazabına delâlet eden va‘îd / tehdit ifadeleridir. Daha sonra bu tehdit daha da mübalağalı olarak devam etmektedir:

[1370] “Sırf insanlara gösteriş için infak eden kimse gibi”, yani tıpkı malı-nı gösteriş için infak eden, infakıyla Allah rızasını ve ahiret sevabını murad et-meyen münafık gibi siz de sadakalarınızı başa kakma ve incitmeyle boşa çıkar-mayın. “Bu gösterişçinin durumu”, onun ve hiçbir faydasını asla göremeyeceği infakının durumu “üzerinde toprak bulunan o kayanın durumu gibidir ki…” -Sa‘îd b. el-Müseyyeb [v.94/713] safvânin kelimesini keravân vezninde safevânin olarak okumuştur- “şiddetli bir yağmur isabet ettiğinde” -vâbil iri taneli yağ-mur demektir- “onu cascavlak bırakır” yani başta üzerinde bulunan toprağın hepsi gider, çırılçıplak kalır. Bu kelimeden türetilerek salede cebînü’l-asla’i [kelin alnı parladı] ifadesi kullanılır.

[1371] “Ve çalıştıklarından hiçbir şey elde edemezler.” Bu ifade “… Çünkü (iyi olduğu zannıyla) yaptıkları her bir amelin üzerine yürüyüp onu toz-duman etmişizdir” [Furkān 25/23] âyeti gibidir. Âyetteki Kâf ’ın hal olarak nasb mahallin-de olması mümkündür; anlam da, “Mallarını gösteriş için infak edenlere benzer şekilde, onlara benzeyerek siz de sadakalarınızı boşa çıkarmayın” şeklinde olabilir.

[1372] Şayet “Nasıl oluyor da önce ‘gösteriş için infak eden kişi’ diyor, daha sonra da ‘hiçbir şey elde edemezler’ diyor?” dersen, şöyle derim: “İnfak eden kişi” ifadesi ile cins ya da grup kastedilmiştir. Zira men ve ellezî ifadeleri birbirlerinin yerine kullanılırlar; dolayısıyla burada sanki ellezî yünfiku ifadesi ile men yünfiku ifadesi kastedilmiştir. [Bu da tekil formun ardından çoğul form kul-lanımını mümkün kılar.]

Bu bölümü tek başına aç →

265. Âyetin Tefsiri

[1373] “Kalplerindekini” tesbît etmek, yani ruhun ikizi / canın yongası olan mallarından harcayarak nefislerini “sağlamlaştırmak için.” Malın harcan-ması insan nefsine diğer zor ibadetlerden ve imandan daha ağır gelir, çünkü nefis bunu taşımaya ve kendisine zor gelen bu mükellefiyeti üstlenmeye razı olduğu zaman, sahibine boyun eğmiş olur, şehvetlerin peşinden gitme arzusu azalır. Bu-nun tam aksi de geçerlidir. Bu yüzden malın infak edilmesi nefsi iman ve yakîn üzere sabit kılar. “Kalplerindekini sağlamlaştırmak için” ifadesi ile İslâm ’ı gönül-den, nefislerinin temelinden tasdik etmek ve mükâfata bu şekilde nail olmayı gerçekleştirmek için anlamının kastedilmiş olması da mümkündür. Zira Müslü-man kimse Allah yolunda malından infak ettiği zaman, onun âhiretteki karşılığı olan iman ve tasdikinin nefsinin derinliklerinden, gönlünden geldiği, kalbinin ihlâsı ile iman ettiği bilinir. ْ ِ

ِ ُ ْ أَ ْ ِ ifadesindeki Min, birinci yoruma göre kısmîlik ifade eder. Bu durumda bu harf tıpkı hezze min ‘ıtfihî [bir tarafı titredi] ve harrake min neşâtıhî [canlılığını kısmen harekete geçirdi] ifadelerindeki Min gibidir. İkinci yoruma göre ise, başlangıç/kaynak ifade eder ki ْ ِ

ِ ُ ْ ِ أَ ْ ِ ْ ِ ا ً َ َ [“ha-setlerinden dolayı” (Bakara 2/109)] âyetinde bunun bir örneği söz konusudur. Ayrıca anlamın, “kendilerini mü’minlere ihlaslı gerçek birer mü’min olarak göstermek için” şeklinde olması da mümkündür. Mücâhid b. Cebr ’in [v.103/721] bu ifadeyi,

א أ şeklinde okumuş olması bu [kendilerinden bir beyân olmak üzere] وmânayı teyit eder.

[1374] Şayet “Min’in kısmîlik ifade etmesi ne mânaya gelir?” dersen, şöyle derim: Bunun mânası şudur: Allah rızası için malından harcama yapan kimse, nefsinin bir kısmını sabit kılmış olur; hem malını hem canını veren ise nefsinin tamamını sabit kılmış olur. Bu durum “Siz Allah ve Resûlüne iman edersiniz; mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad edersiniz.” [Saff 61/11] âyetinde de ifade edilmiştir.

[1375] Âyetin anlamı şöyledir; bu kimselerin nafakasının arılık-duruluk itibariyle Allah katındaki durumu, yüksek bir mekândaki güzelim bir has bah-çenin durumudur. -Bu has bahçenin yüksek bir yerde olduğu ifade edilerek tahsis edilmiştir, çünkü yüksek yerlerdeki ağaçların meyveleri daha güzel ve arı olur.- [Bu has bahçe] “iri taneli yağmurlar alır ve mahsulünü” yani meyvesini “iki kat olarak verir;” yani iyi yağmur sebebiyle, daha önce verdiğinin iki katını verir. “Yağmur almazsa bir çisinti bile kâfi gelir” yani yeri, arazisi iyi olduğu için, azıcık bir yağmur bile yeterli olur.

[1376] Ya da burada onların Allah katındaki halleri yüksek bir mevkideki bostana, az ya da çok yaptıkları infakları ise iyi, sağanak şeklindeki yağmura ve çisintiye benzetilmiştir. Nasıl ki, bu yağmur türlerinden her ikisi de bahçenin mahsulünü ikiye katlıyorsa, aynı şekilde onların infakları da az da olsa çok da olsa, Allah katında tertemizdir; onların Allah katındaki hallerinin güzelleşme-sine vesile olacak ve kat kat artacaktır; yeter ki bu infaklarıyla Allah rızasını talep etsinler ve ellerinden geleni yapsınlar.

[1377] ٍ َ ِ َ َ ٍ ifadesi [öyle bir bahçe gibi ki] כَ َ ِ َ َ [öyle bir dâne gibi ki] כَşeklinde; ة her üç hareke ile de [bi-rabvetin, bi-rubvetin, bi-ribvetin]; א ifadesi أכise iki zamme ile [ükülehâ] okunmuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

266. Âyetin Tefsiri

د [1378] َ َ ٌ .kelimesindeki Hemze inkâr mânasındadır [ister mi] أَ َ ُ َ ifadesi ٌאت َ ُ َ şeklinde, ُאء َ ُ ٌ אف ifadesi de ذُرِّ َ ِ ٌ -şeklinde okun ذُرِّmuştur. ٌאر ْ -yerde dairevi bir şekilde hareket eden, sonra da bir sü إِtun gibi göğe doğru yükselen rüzgârdır. Bu, güzel ameller işleyen fakat Allah rızasını gözetmeyen kimse hakkında verilmiş bir örnektir. Bu kim-se kıyamet günü geldiğinde amellerinin boşa çıkmış olduğunu görecek

ve işte o zaman bahçelerin en güzeli ve meyvelerin cümlesini hâvi bir bahçeye sahip, yaşını başını almış, korumaya muhtaç çocukları olan ve bu bahçe ile geçimini sağlayan kimsenin, bir yıldırımla bahçesi helâk olduğunda yaşadığı hüsran ve perişanlığı yaşayacaktır.

[1379] Rivayet edildiğine göre; Ömer (r.a.)bu âyetin anlamını sahabilere sormuş; onlar “Allah bilir” deyince kızmış ve “ya biliyoruz deyin ya da bilmi-yoruz deyin!” demiş. İbn Abbâs [v.68/688]; “Benim aklımda bu konuda bir şey var, ey mü’minlerin emiri” deyince, Ömer (r.a.), “Aklındakini söyle yeğenim, kendini hakir görme” demiş. Bunun üzerine İbn Abbâs demiş ki: Âyette bir amel örneklendirilmektedir. Hazret-i Ömer “Hangi amel?” diye sorunca; “İyi işler yapmaya özen gösteren, fakat sonra Allah’ın kendisine şeytanı gönderme-siyle günah işlemeye başlayan, sonunda da bütün amellerini batırıp yok eden kimsenin amelleri…” demiştir.

[1380] Hasan-ı Basrî’nin [v.110/728] de şöyle dediği nakledilmiştir: Allah’a yemin olsun ki bu âyette, pek az insanın akıl ettiği bir husus örneklendirilmek-tedir. Bir adam düşünün ki; yaşı ilerlemiş, kocamış ve güçten kuvvetten düş-müş, bunun yanı sıra çok sayıda küçük çocuğu var. İşte bu kimse, bahçesine en çok ihtiyaç duyduğu anı yaşamaktadır. Allah’a yemin olsun ki her biriniz, dünyadan göçüp gittiğinde amellerine bu kişinin bahçesine olan ihtiyacından çok daha fazla ihtiyaç duyacaktır.

[1381] Şayet “Âyette nasıl önce hurma ve üzüm bahçesi ifadesi kullanılmış ve ardından da ‘orada her çeşit meyveye sahip olsun’ denilmiştir?” dersen, şöyle derim: Üzüm ve hurma, ağaçların en değerli ve en faydalıları olduğu için husu-sen zikredilmiş, bahçenin bunlardan olduğu söylenmiştir. Bahçede başka ağaç-lar olsa da, tağlîb kullanımı gereği, bu ikisi bahçenin adı olarak ifade edilmiş, ardından diğer bütün meyveler zikredilmiştir. Ayrıca burada “meyveler” ifade-siyle bu bahçeden elde edilen faydaların kastedilmiş olması da mümkündür. Nitekim Kehf sûresinde önce “… iki üzüm bağı yapıp çevresini hurmalıkla çevirmiş; ikisinin arasında da ekin meydana getirmişiz” [Kehf 18/32] denilmiş; ardından “serveti de var” [Kefh 16/34] denilmiştir.

[1382] Şayet “ ُ َ כِ ْ ُ ا َ א ”?ifadesi neye atıftır [kendisine ihtiyarlık gelip çattı] وَأَdersen, şöyle derim: Bu ifadenin başındaki Vav, atıf değil, hal Vav’ıdır; mânası da, “bahçesi olsun ve kendisine ihtiyarlık gelip çatmış olsun” şeklindedir. Bir görüşe göre de burada, ‘anlam’a atıf söz konusudur. Nitekim vedidtü en yekûne kezâ ve vedidtü lev kâne kezâ [“şöyle şöyle olmasını istedim” ve “keşke şöyle olsun de-dim”] şeklinde kullanımlar vardır. Burada sanki; “sizden biri bir bahçesi olsun ve kendisine ihtiyarlık gelip çatsın ister mi?” denilmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

267. Âyetin Tefsiri

[1383] “Kazandıklarınızın iyi” kaliteli “olanlarından ve size yerden çıkar-dıklarımızdan” yani hububat, meyve, maden ve diğer şeylerden… Şayet “א ْ ُ ْ َ כ ,ifadesine atıf yapılarak כَ א א أ denilse, böylece iyi ifadesi hem وkazanma yoluyla elde edilenleri hem de yerden çıkarılanları kapsasa olmaz mıydı?” dersen, şöyle derim: Bu, “sizin için çıkardıklarımızın iyi olanlarından” anlamına gelmektedir; ancak “iyi olanlarından” ifadesi daha önce zikredilmiş olduğu için burada “yerden çıkardıklarımız” ifadesinin başında tekrar edilme-yip hazfedilmiştir. “Gözünüzü yummadıkça kendinizin de alıcısı olmayacağı-nız bayağı şeyleri infak etmeye yeltenmeyin” yani kendi hakkınız olsa normal-de almayacağınız, ancak alma konusunda esnek gevşek davranıp hakkınızdan feragat ettiğiniz takdirde alabileceğiniz değersiz, kötü mala yönelip de infak olarak -ن hâl konumundadır- özellikle bunu vermeye yeltenmeyin. َو ا ُ َ َ ifadesini İbn Mes‘ûd [v.32/652] ا ُ َ َ şeklinde; İbn Abbâs [v.68/688] و ise Tâ’nın ötresi ile ا ُ ِّ َ ُ şeklinde okumuştur. Yemmeme, teyemmeme ve و te’emmeme fiillerinin hepsi, “yöneldi” mânasında ortaktır.

[1384] ِ ِ ا ُ ِ ْ ُ أنَْ ifadesi ağmeda fülânün ‘an ba’zı hakkıhî [falan إِ kimse hakkının bir kısmı konusunda göz yumdu] mânasında ağmeda fiilinden türe-miştir. Satıcıya bu mânada ağmıd yani “gözünü yum, görmüyormuş gibi yap” denilir. Şair Tırimmâh [b. Hakîm; v.II./VII yy. başları] şöyle demiştir:

Hiçbir kavim kurtulamadı bizim intikamımızdan!Ama uğradıkları zulme göz yuman adamlar yok değil [Biz onlar gibi kor-

kak ve zayıf değiliz]!Zührî [v.124/742] bu ifadeyi ا ُ ِّ َ ُ şeklinde okumuştur. Haddizatında ağ-

meda ve gammeda fiilleri aynı mânadadır. Yine Zührî’den Mîm’in zammesi ve kesresi ile ğameda, yağmudu ve yağmidu kullanımlardan ا ُ ِ ْ َ ve ا ُ ُ ْ َ şek-linde okuyuşlar da nakledilmiştir. Katâde [v.117/735] ise bu fiili meçhul (edilgen) formda ا ُ َ ْ ُ şeklinde okumuştur. Buna göre mâna, “ancak kendinizi ona, onun cazibesine kaptırmanız hariç” şeklinde olur. Bir görüşe göre mâna, “ancak kendinizi gözünüzü yummuş, esnek davranmış bulmanız hariç” şeklindedir.

Hasan-ı Basrî’nin [v.110/728] “yani, onun çarşıda satıldığını görecek olsanız fiya-tında indirim yapılmadıkça onu almazdınız” dediği nakledilmiştir. İbn Abbâs ’ın [v.68/688] ise, “onlar kötü ve olgunlaşmadan kurumuş olan hurmaları sadaka ola-rak veriyorlardı; işte bunu yapmaktan men edildiler” dediği rivayet edilmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

268. Âyetin Tefsiri

[1385] Yani infak konusunda sizi fakirlikle tehdit ediyor ve “infak etme-nizin sonu fakirleşmektir” diyor. Âyetteki fakr kelimesi ötre ile fukr şeklinde ve iki fetha ile fakar şeklinde okunmuştur. Va‘d kelimesi de hem hayır hem şer vaadi konusunda kullanılır. Nitekim “Allah’ın kâfirlere vaat ettiği ateş” [Hac 22/72] buyrulmuştur. “Size çirkin şeyleri emrediyor” ifadesi, sizi cimriliğe, sadaka vermemeye ayartıyor; tıpkı bir amirin memurunu yönlendirdiği gibi sizi yönlendiriyor demektir. Araplar çirkin (fâhiş) işler yapan kimseye “cimri” derler. “Allah ise” infak konusunda “size” günahlarınıza “bağışlanma,” onları örtme ve “bolluk vaat ediyor”, size infak ettiğinizden daha iyisini vereceğini ya da âhirette sevap vereceğini müjdeliyor.

Bu bölümü tek başına aç →

269. Âyetin Tefsiri

[1386] “O hikmeti dilediğine veriyor” onu ilim sahibi olmaya ve ilmiyle amel etmeye muvaffak ediyor. Allah katında hikmet sahibi kimse, ilmi ile amel eden âlimdir. َ َ כْ ِ ْ تَ ا ْ ُ ْ َ ifadesi, “Allah her kime [Kime hikmet verilmişse] وَhikmet vermişse” anlamında َ َ כْ ِ ْ تِ ا ْ ُ ْ َ şeklinde de okunmuştur. A‘meş وَ[v.148/765] bu şekilde okumuştur.

ا [1387] ًِ ا כَ ً ْ َ [çok hayır ] ifadesindeki nekrelik, tazim ifade eder. Adeta,

“o kimseye çok hayır, hem de ne muazzam bir hayır verilmiştir” denilmektedir. “Ancak vicdan sahipleri düşünüp ders çıkarır” ifadesiyle ilmiyle amel eden hik-met sahibi kimseler kastedilmiştir. Burada maksat, âyetin ihtiva ettiği infak ile ilgili hususları uygulamaya teşvik etmektir.

Bu bölümü tek başına aç →

270. Âyetin Tefsiri

[1388] İster Allah yolunda ister şeytan yolunda olsun “infak adına ne har-cama yaptıysanız” ya da ister Allah’a itaat olsun diye ister günah yolunda “adak olarak ne adadıysanız, Allah onları kesinlikle bilir”, asla ona gizli kalmaz ve o size bu konuda karşılığını verir. Sadaka vermeyen ya da malını günah yolunda infak eden veya adaklarını yerine getirmeyen ya da günah yolda adak adayan “zalimlerin ise yardımcıları yoktur” kendilerini Allah’tan muhafaza edecek, onun cezasından koruyacak yardımcıları yoktur.

Bu bölümü tek başına aç →

271. Âyetin Tefsiri

א [1389] ِ ِ ifadesindeki Mâ nekre olup, ism-i mevsūl ya da mevsuf değil-dir. َ

ِ א ِ ِ َ “Ne âlâ, ne güzel!” demektir. Bu ifade Nûn’un kesresi ile okun-duğu gibi fethası ile de okunmuştur. “Ama” sadakaları “muhtaçlara, gizler de verirseniz” ve onları zekâtın sarfedileceği yerlere gizleyerek verirseniz “bu si-zin için daha hayırlıdır”, yani gizli vermek sizin için daha hayırlıdır. Burada maksat, farz olan zekât değil, gönüllü verilen sadakalardır, Farzların açıktan yapılması daha faziletlidir. İbn Abbâs ’ın [v.68/688] şöyle dediği nakledilmiştir: “Nafile sadakanın gizli bir şekilde verileni açıktan verilenden 70 kat daha fazi-letlidir, farz sadakanın yani zekâtın açıktan verileni ise gizlice verilenden 25 kat daha faziletlidir.” Farz olan zekâtın açıktan verilmesinin daha faziletli olması-nın sebebi, töhmetin savılmasıdır. Nitekim eğer zekât veren, zengin bir kim-se olarak tanınmıyorsa, zekâtını gizli vermesi daha faziletli olur. Aynı şekilde, nafile sadaka veren kişi de, başkalarına örnek olmak istiyorsa, açıktan vermesi daha faziletlidir.

[1390] ُِّ כَُ kelimesi Nûn’lu ve [Ra] merfû‘ olarak nukeffiru şeklinde okun-

muştur. Râ’nın zammeli okunması kelimenin Fâ’dan sonraki ifadenin [ ْ َכُ ٌ ْ َ َ ُ ] mahalline aftedilmesi sebebiyle, ya da hazfedilmiş bir mübtedanın [“nahnu / biz”] haberi olması sebebiyle veya fiil ve fâilden müteşekkil yeni bir cümle olması sebe-biyledir. Bir diğer okuyuş Nûn ile ve sonunu cezm ederek, nukeffir şeklindedir ki bu okuyuşta kelime Fâ ve devamındaki cümlenin mahalline atfedilmiştir, çünkü şartın cevabı konumundadır. Yâ ile ve sonu ötreli olarak yukeffiru şeklinde de okunmuştur. Bu durumda örtme fiili ya Allah’a ya da “sadakaları gizli verme”ye atfedilmiş olmaktadır. Bir başka kıraat ise Tâ ile ve kâh sonu ötreli kâh cezm ile, tukeffer ve tukefferu şeklindeki okuyuştur. Bu durumda fiil [örtme] sadakalara at-fedilmiş olmaktadır. Hasan-ı Basrî Yâ ile ve başında bir en edatı takdir edip nasb ederek, yukeffira şeklinde okumuş olup, “Eğer gizlerseniz, sizin için ve günahları-nızı örtmesi bakımından daha iyi olur” mealindedir.

Bu bölümü tek başına aç →

272. Âyetin Tefsiri

[1391] “Onları doğru yola getirmek senin vazifen değildir”, yani infak ko-nusunda kendilerine yasaklanan başa kakma ve incitme gibi davranışlardan, kötü malları infak etmekten ve diğer yasaklardan uzak durup doğru yolda, hidayet ehli olmalarını sağlamak senin üzerine vazife değildir; senin yegâne vazifen onlara yasakları bildirmek, tebliğ etmektir, o kadar. “Ancak Allah dile-diğini doğru yola getiriyor” lütfun kendisine fayda sağlayacağını, böylece ya-saklanılan şeylerden uzak duracağını bildiği kimselere lütfediyor. “Gerçi siz, yalnız Allah rızasını kazanmak için infak edersiniz;” infaklarınız sadece Allah rızası nı kazanmaya, onun katındakini talep etmeye yöneliktir; o halde neden başa kakıyor ve Allah’a sunulmaya layık olmayacak türden şeyleri infak ediyor-sunuz!? “Hayır namına her ne infak ederseniz,” hangi malı verirseniz “kendiniz içindir;” sizden başkası ondan faydalanmaz; dolayısıyla bunu insanların başına kakıp minnet etmeyin, onları sürekli tahkir ederek eziyet etmeyin. “Yaptığınız her hayır size eksiksiz döner;” sevabı size kat kat döner. Dolayısıyla, malınızı infak etmekten geri durma ve infakınızın en güzel, en iyi şekilde olmasını sağ-lama konusunda hiçbir mazeretiniz yoktur.

[1392] Rivayete göre Ebû Bekr (r.a.)’ın kızı Esmâ [v.73/692] hac ibadeti için Mekke’ye gitmişti; o sırada müşrik olan annesi gelip kendisinden bir şey-ler isteyince vermekten kaçınmıştı ki, bu âyet nâzil oldu. Sa‘îd b. Cübeyr ’in [v.94/713] “Onlar müşrik akrabalarına ufak tefek bir şeyler verme konusun-da çekiniyorlardı” dediği nakledilmiştir. Rivayete göre; Müslümanlardan bazı kimselerin Yahudiler içerisinde hısımları ve sütten kaynaklanan akrabalıkları vardı ve İslâm öncesinde onlara infak ederlerdi. Müslüman olduklarında ise artık onlara infak etmeyi hoş görmemeye başladılar.

[1393] Bir âlimden nakledilmiştir ki: “İnfak ettiğin kimse Allah’ın yarat-tığı en kötü kişi de olsa, sen yine de infakının sevabını alırsın.” Ancak vacip olan fitre konusunda ihtilâf edilmiştir, Ebû Hanîfe [v.150/767] fıtır sadakası nın zimmet ehli ne verilmesini caiz görmüş; diğerleri ise bunu kesin bir dille red-detmişlerdir.

Bu bölümü tek başına aç →

273. Âyetin Tefsiri

اءِ [1394] َ ُ ْ ِ kelimesindeki harf -i cer, hazfedilmiş bir ifadeye taalluk eder; anlam, “fakirlere yönelin, infakınızı fakirlere verin” şeklinde olup “dokuz mucize içerisinde” [Neml 27/12] ifadesi gibidir. Hazfedilmiş bir mübtedanın haberi olma-sı, yani “sadakalarınız fakirler içindir” şeklinde olması da mümkündür.

[1395] “Kendilerini Allah yoluna adadıkları için” bu kimseler cihat sebe-biyle başka şeylerden uzak kalmış kimselerdir, cihatla meşgul oldukları için, kazanç elde etmek üzere “yeryüzünde dolaşamazlar.” Bir görüşe göre bunlar Ashâb-ı Suffe ’dir. Bunlar sayıları dört yüze yakın olan Kureyşli muhacir Müslü-manlardır. Medine’de evleri ve akrabaları yoktu; bu yüzden, mescidin avlusun-da yaşıyorlar; geceleri Kur’ân öğrenip gündüzleri de hurma çekirdeği kırarak çok cüz’i miktarda bir şeyler kazanıyorlardı. Peygamber (s.a.)’in gönderdiği her askeri birliğe katılıyorlardı. Kimin fazladan bir malı olsa, akşamleyin onlara verirdi. İbn Abbâs ’dan [v.68/688] şöyle nakledilmiştir: Peygamber (s.a.) bir gün Ashâb-ı Suffe’nin yanına vardı ve onların fakirliklerini, gayretlerini ve kalple-rinin temizliğini görüp şöyle dedi: Müjdeler olsun size Ey Ashâb-ı Suffe! Üm-metimden kim sizin şu içinde bulunduğunuz hal üzere kalır ve bu halden razı olursa, cennette benim yakın dostlarımdan olacaktır.” [KT.b]

[1396] Hallerini “bilmeyen kimse onları hayâlarından dolayı zengin zan-neder” yani onlar istemekten hayâ ettikleri için onları müstağni zanneder. “Onları yüzlerinden tanırsın” yüzlerinin sararmışlığından, hallerindeki gari-banlıktan tanırsın.

אف [1397] -ısrar, yani bir şey almadan ayrılmamak, askıntı olmak de اmektir. Lehıfenî min fadli lihâfihî ifadesi, “sahip olduğunun fazlasından bana verdi” demektir. Peygamber (s.a.)’in, “Allah Teâlâ çekingen, ağırbaşlı, hayâ sa-hibi kimseyi sever; hoyrat, ısrarcı ve çok isteyeni sevmez” buyurduğu rivayet edilmiştir [KT.b]. ًא א ْ אسَ إِ نَ ا ُ َ ْ َ ifadesinin mânası, “istedikleri zaman nezaketle isterler, ısrarcı olmazlar” şeklindedir. Bir görüşe göre ise bu ifade onların hem istemedikleri hem de ısrar etmedikleri anlamındadır. Bu mânada şair şöyle demiştir:

Lambaları aydınlatmayan, yol göstermeyen geniş bir yolda,Şair burada hem aydınlatıcı ışığın hem de ondan faydalanıp yol bulmanın

varlığını olumsuzlamıştır.

Bu bölümü tek başına aç →

274. Âyetin Tefsiri

[1398] “Mallarını gece gündüz ve gizli-açık infak edenler” yani hayır yap-ma hırsları sebebiyle bütün zaman ve durumları sadaka vermek için değerlen-direnler. Her ne zaman bir muhtacın ihtiyacı ile karşılaşsalar, hiç ertelemeden, zamanı ya da hali bahane etmeden bir an önce o ihtiyacı gidermeye çalışırlar.

[1399] Söylendiğine göre; bu âyet Ebû Bekr (r.a.) hakkında inzâl edilmiş-tir. Kendisi kırk bin dinarın on binini gece vakti, on binini gündüz vakti, on binini gizlice ve on binini da açıktan sadaka olarak vermişti ki, bu âyet inzâl edildi. İbn Abbâs ’ın [v.68/688] ise şöyle dediği nakledilir: Bu âyet Ali (r.a.)hak-kında nâzil olmuştur; kendisinin bütün mülkü dört dirhemden ibaretti; birini gece, birini gündüz, birini gizli, birini de açıktan sadaka olarak verdi. Bir başka görüşe göre âyet, Allah yolunda at beslemek ve onu bağlayıp cihad için hazır etmek konusunda inzâl edilmiştir. Ebû Hüreyre (r.a.)’ın [v.58/678] besili bir at gördüğü zaman bu âyeti okuduğu nakledilir.

Bu bölümü tek başına aç →

276. Âyetin Tefsiri

[1400] Ribâ kelimesi tıpkı salât ve zekât kelimeleri gibi, tefhīm ile [imalesiz] okuyanların lehçesinde Vav ile yazılır ve bu Vav çoğul Vav’ına benzetildiği için, sonuna bir de Elif eklenir [ا ِّ .[ا

[1401] Kabirlerinden diriltildikleri zaman “şeytan çarpmış kimseler” yani saralılar “gibi kalkarlar!” Şeytan çarpması Arapların asılsız iddialarından biridir. İddialarına göre şeytan insanı çarpıp yıkar. ا düzgün olmayan bir şekilde vur-mak demektir. Örneği: Habtu’l-‘aşvâ’i yalpalamak, yolu şaşırmak anlamındadır. Daha sonra habt kelimesi insanların inandıkları şeyler hakkında kullanılmıştır. Âyette geçen mess kelimesi ise, cinlenmek / cünûn demektir. Raculün memsûsün [cinlenmiş kişi] böyle bir kullanımdır. Bu da Arapların asılsız iddialarından biridir.

Buna göre cin insana temas eder ve onun aklını karıştırır. Aynı şekilde cün-ne’r-raculu ifadesi, “adama cin vurdu / çarptı” anlamındadır. Arapların cin-lerle ilgili öyle olaylar, öyle hikâyeler, öyle enteresan şeyler anlattıklarını gör-düm ki, bunların inkâr edilmesini tıpkı gözle görülen şeylerin inkârı gibi kabul etmektedirler.

[1402] Şayet “ ّ َ -ifadesi neye taalluk etmektedir?” dersen, şöyle de اrim: Bu ifade “kalkamazlar” ifadesine taalluk eder, yani anlam, “maruz kaldık-ları çarpılma neticesinde kalkamazlar, ancak çarpılmış kimse gibi kalkarlar” şeklindedir. Ancak ifadenin, “kalktığı gibi” ifadesindeki kalkmaya taalluk et-mesi, yani cümlenin “tıpkı çarpılmış kişinin cinlenme halinden kalkması gibi” şeklinde olması da mümkündür. Anlam şöyledir: Onlar kıyamet günü tıpkı çarpılmış, saralı kimseler gibi uzuvları bozulmuş olarak kalkacaklardır. Onların görünüşleri böyle olacak ve oradakiler tarafından bu görünüşleri ile tanınacak-lardır. Bir görüşe göre; kabirlerden çıkarılanlar hızla koşmaya başlayacak; sade-ce faiz yiyenler koşamayacaklardır, çünkü tıpkı çarpılmış adamlar gibi bir kal-kıp bir devrileceklerdir, zira faiz yemişlerdir; Allah da yediklerini karınlarında şişirmiş ve onları ağırlaştırmıştır. Dolayısıyla artık hızlanacak kudretleri yoktur.

[1403] “İşte bu” ceza onların “alışveriş de faiz gibidir” demelerinden dola-yıdır. Şayet “Âyette [onların sözü nakledilirken] ‘faiz de alışveriş gibidir’ denmesi gerekmez miydi, zira konu alışveriş değil, faizdir; bu yüzden şöyle denmeliydi: Onlar [şüpheye düşerek] faizi alışverişe benzettiler ve onu helal saydılar; şüpheleri ise şu sözleri idi: Bir kimse, sadece bir dirhem edecek bir şeyi iki dirhem karşılı-ğında satın alsa bu caizdir. İşte, aynı şekilde bir dirhemi iki dirhem karşılığında satması da caizdir!” dersen, şöyle derim: Burada ifade mübalağa yoluyla dile getirilmiştir; şöyle ki, onların faizi helal görme cihetindeki inançları o kadar abartılıdır ki helallik açısından faiz i asıl ve kaide olarak kabul etmiş; alışverişi de ona benzetmişlerdir. Allah Teâlâ’nın “Oysa Allah alışverişi helâl, faizi haram kılmıştır” ifadesi, onların faiz ile alışverişi eşitlemelerine reddiye ve kıyasın nas tarafından yıkıldığına delildir. Çünkü burada Allah’ın [alışverişi] helal ve [faizi] haram kılması, onların kıyaslarının geçersizliğinin delili kılınmıştır.

[1404] “Bu durumda, her kime Rabbinden bir öğüt gelir de” yani her kime Allah’tan faizin yasak olduğu konusunda bir nasihat ve caydırıcı bilgi ulaşır da “vazgeçerse” yani yasağa uyarak faizden uzak durursa “geçmiştekiler kendisinindir” geçmişte aldığı faizler kendisinden geri alınmaz; çünkü onla-rı bu konudaki haramlık hükmü inzâl edilmeden önce almıştır. “Hakkındaki hüküm Allah’a kalmıştır” bu konuda kıyamet gününde hükmünü verecektir,

size bu konuda söyleyecek bir şey düşmez; bu yüzden ondan onu isteyeme-yiniz. “Her kim de (faizciliğe) geri dönerse, bunlardır işte, Ateş’in sahipleri... Temelli kalacaklardır orada!” Bu ifade fâsıkların cehennemde ebedi olarak ka-lacaklarına delildir. Mev‘iza kelimesi müennes olduğu halde, onunla ilgili fiil müzekker olarak kullanılmıştır, çünkü mev‘iza kelimesinin müennesliği hakiki değildir ya da bu kelime va‘z mânasında alınmıştır. Übeyy b. Kâ‘b [v.33/654] ve Hasan-ı Basrî [v.110/728] אء şeklinde okumuşlardır.

[1405] “Allah faizi yavaş yavaş mahveder” bereketini giderir ve içine girdiği malı helâk eder. -İbn Mes‘ûd ’dan “Faiz, çok bile olsa, sonu kıtlıktır.” şeklinde rivayet edilmiştir.- “Sadakaları ise nemalandırır” yani kat kat sevap vererek ve sadakası verilen malı artırarak, bereketlendirerek nemalandırır. Hadis-i şerifte “zekât maldan zekât asla maldan bir şey eksiltmez.” buyrulmuştur. [Tirmizî , “el-Birr ve’s-sıla”, 82]

[1406] “Hiçbir günahkâr inkârcıyı Allah sevmez” bu ifade faizin vahame-tini ortaya koymakta, bunun Müslümanların değil, kâfirlerin işi olduğunu bil-dirmektedir.

Bu bölümü tek başına aç →

281. Âyetin Tefsiri

[1407] Onlar önceden alacaklılarına şart koşmuş oldukları faizleri almışlar, fakat bir miktar bakiyeleri kalmıştı; bu âyette onlara bu bakiyeyi almamaları, talep etmemeleri emredilmiştir. Rivayete göre; bu âyet Sakîf kabilesi hakkında nâzil olmuştur. Bunların Kureyş ’den bazı kimselerden alacakları vardı ve öde-me vakti gelince alacaklarını faizi ile birlikte istemişlerdi.

[1408] Hasan-ı Basrî َِ َ א ifadesini, Tayy lehçesi ne göre sonundaki Ya’yı

Elif ’e çevirerek َ َ א şeklinde okumuştur. Yine ondan, kelimenin sonunda-ki Ya’yı sakin yaparak ْ

ِ َ א şeklinde bir okuyuş da nakledilmiştir. Cerîr ’in [v.110/728] şu beytinde bu kelime böyle kullanılmıştır:

O halifedir, sizin için neyi uygun gördüyse razı olunuz,Kararlıdır, kararı da geçerlidir, hükmünde hiçbir eğrilik yoktur

[1409] “Mü’minseniz” yani imanınız sahici ise ki, imanın sebat ve sıhhati-nin delili bu konuda size emredilen şeye uymanızdır.

[1410] “Bunu yapmazsanız, Allah ve Resulüne savaş açmış olduğunuzu bi-lin!” Burada ezine fiili, ezine bi’ş-şey’i kullanımından “bilmek” mânasında kulla-nılmıştır. Bu kelime fe-âzinû şeklinde de okunmuştur ki bu durumda mânası, “bunu başkalarına da bildirin” şeklindedir ve dinlemek mânasındaki el-ezen kökünden türemiştir. Zira dinlemek ilim elde etmenin yollarından biridir. Ha-san-ı Basrî bunu ا ُ ِ ْ [yakinen inanın] şeklinde okumuştur ki bu da, çoğunlu-ğun okuyuşu lehinde bir delildir.

[1411] Şayet “Burada [ ِ ِ ُ ِ وَرَ َ ا ِ بٍ ْ َ ِ yerine] ِ ِ ُ ِ وَرَ بٍ ا ْ َ ِ denilse ol-maz mıydı?” dersen, şöyle derim: Âyetteki kullanım daha etkilidir, zira anlam, “O halde Allah ve Peygamber katında çok büyük bir harp türünü açmış oldu-ğunuzu bilin” şeklindedir. Rivayete göre bu âyet inzâl edildiği zaman Sakīfliler , “Allah ve peygamberine savaş açmaya kudretimiz yok!” demişlerdir.

[1412] “Şayet tevbe eder”, faiz almaktan vazgeçer“seniz, sermayeniz sizin-dir; hem haksızlık etmemiş” fazlasını isteyerek borçlularınıza haksızlık etme-miş, “hem de” mallarınızdan eksiltme yapılması şeklinde bir “haksızlığa uğra-tılmamış olursunuz.” Şayet “Tevbe etmeleri durumundaki hükümleri budur, peki tevbe etmedikleri takdirde hükümleri nedir?” dersen, şöyle derim: O za-man malları Müslümanlar arasında savaşsız alınmış ganimet yani fey’ olur.

[1413] Mufaddal [b. Muhammed ; v.168/784] Âsım ’dan [v.127/745] bu ifadeyi نَ ُ ِ ْ َ نَ وَ ُ َ ْ ُ [ne haksızlığa uğratılmış ne de haksızlık etmiş olursunuz] şek-linde rivayet etmiştir.

ةٍ [1414] َ ْ ُ -ifadesi, “şayet darda kalmış veya dara düşmüş bir borçlu وإنْ כَאنَ ذُو nuz var ise” demektir. Ancak Hazret-i Osman bu ifadeyi ة ُ .şeklinde okumuştur ذا Bu durumda cümle ve in kâne’l-ğarîmu zâ ‘usratin [eğer borçlu darda ise] şeklinde olmak-tadır. Yine ve men kâne zâ ‘usratin [Her kim darda ise] şeklinde de okunmuştur. “Genişle-yene kadar beklenmelidir” yani hüküm yahut gereken; beklemek, mühlet vermektir.

Bu ifade Zā’nın sükûnu ile ٌة َ ْ َ َ şeklinde de okunmuştur. Atā b. Ebû Rebâh [v.114/732] bunu ُه ُ

ِ َא َ şeklinde okumuştur, buna göre anlam, “o zaman hak sahibi onu beklesin” şeklindedir. Ya da nispet yoluyla (beklemek bir iş ve âdet olarak nitelenip beklemeye teşvik edilerek) “o kişi bekleme ehli olsun” denilmiş olmaktadır. Bu tıpkı “ot ve yeşillik mekânı” [yani otlu ve yeşillikli mekân] ifadesine benzer. Yine Atā b. Ebû Rebâh ’dan emir formunda ُه ْ

ِ َא َ şeklinde bir okuyuş da nakledilmiştir, anlamı da, “o zaman sen de bekleyerek, kolaylaştırarak ona müsamaha göster” şeklindedir.

ةٍ [1415] َ َ ْ َ -kolaylığa, bolluğa ulaşıncaya kadar” demektir. Bu ifa“ إِ de Sin’in ötresi ile de okunmuştur ki, meyseratun kelimesi; makberatun - mak-buratun ve maşrakatun - maşrukatun örneğindeki gibi, meysüratun şeklinde de okunmuştur. Ayrıca muzāf iken sondaki Tâ atılarak [meyser ve meysür şeklinde] okunur. İzafet durumunda sondaki Tâ’nın atılmasının şairin şu mısrasında bir örneği vardır:

Sana vaat ettikleri sözü yerine getirmediler40

Yine Allah Teâlâ’nın ِة אمِ ا .âyeti de buna örnektir [Nûr 24/37] وَإ[1416] [Sad'ın şeddesiyle ا ُ َ kıraati esas alınmak üzere] “Sadaka olarak ba-

ğışlamanız sizin için daha hayırlıdır” ifadesi ana mallarını ya da bunun bir kıs-mını zor durumda olan borçlularına sadaka olarak bırakmaları konusunda bir teşviktir. Yine “affetmeniz takvaya daha yakındır” (Bakara 2/237)] âyeti de bu yönde bir teşviktir. Bir görüşe göre; burada “tasaddukta bulunmak” ifadesi ile süre vermek, beklemek kastedilmiştir, zira Peygamber (s.a.), “bir Müslümanın borcunun süresi dolması halinde alacaklısı onun süresini ertelerse, ertelediği her gün için bir sadaka sevabı alır” [İbn Mâce, “Sadakāt”, 14] buyurmuştur.

نَ [1417] ُ َ ْ َ ْ ُ ْ yani, bunun sizin için daha iyi olduğunu bilseniz ve إِنْ כُbununla amel etseniz. Burada bilgisiyle amel etmeyen kimse, bilgi sahibi olsa da, bilgisizmiş gibi değerlendirilmiştir.

ا [1418] ُ َ َ ifadesi, Sād; Tâ’nın hazfiyle hafifletilerek [şeddesiz] okunmuştur. ن [1419] fiili hem mâlûm / etken hem de meçhul / edilgen olarak

okunmuştur. Yine bu fiil, iltifat üslubunca yurce‘ûne şeklinde de okunmuştur. İbn Mes‘ûd (r.a.) bu fiil yerine turaddûne şeklinde, Übeyy b. Kâ‘b [v.33/654] ise tasīrûne şeklinde okumuştur.40 Şiirde ‘idete’l-emr ifadesi, sonundaki Tâ düşürülerek ‘ide’l-emr şeklinde gelmiştir. / çev.

[1420] İbn Abbâs ’dan [v.68/688] nakledildiğine göre, Cebrâil’in inzâl etmiş olduğu son âyet bu olup “Bu âyeti Bakara sûresinin 280. âyetinin sonrasına koy” demiştir. Bu âyetin inzâlinden sonra Peygamber (s.a.) yirmi bir gün yaşa-mıştır. Bir görüşe bu süre 81 gün, diğer bir görüşe göre 7 gün, bir başka görüşe göre ise 3 saattir.

Bu bölümü tek başına aç →

283. Âyetin Tefsiri

[1421] “Ey iman edenler! Adı konulmuş bir vadeyle borçlandığınız zaman” yani içinizden biri diğerine borç verdiği zaman. Kişi biri ile [ticarî] bir muamele yaptığı zaman, bunu ifade etmek üzere dâyentü’r-racüle der. Bu borç işleminin borç almak şeklinde ya da borç vermek şeklinde olması aynıdır. [Tedâyene fiilinin bu şekilde kullanımı] tıpkı, bir kişiye bir şey sattığın zaman söylediğin bâye’tuhû fiiline ya da o sana sattığı zaman söylenen bâ‘ake fiiline benzer. Ru‘be b. el-Ac-câc [v.145/762] şöyle demiştir:

[Sevgilim] Ervâ’ya borç verdim. Borç dediğin ödenir Ama o bir kısmını ödedi, bir kısmını ise epeyce geciktirdi

[1422] Âyette mâna, “aranızda süresi belirlenmiş bir borç muamelesi yaptığınız zaman onu yazın” şeklindedir. Şayet “Burada, ‘belli bir süreliğine borç alışverişi yaptığınız zaman’ denilseydi olmaz mıydı, ikinci kez bi-deynin / borç kelimesinin tekrar edilmesine ne gerek vardı; nitekim yukarıdaki beyitte şair dâneytü ervâ demiş, ayrıca bi-deynin ifadesini tekrarlamamıştır?” dersen, şöyle derim: Burada bi-deynin ifadesinin tekrar edilmesinin sebebi, devamın-daki “onu yazın” [ُه ُ ُ אכْ َ ] ifadesindeki zamirin işaret edeceği bir merci olma-sı içindir. Zira bi-deynin ifadesi zikredilmemiş olsaydı, o zaman devamında “borcu yazın” [fe’ktübu’d-deyne] denilmesi gerekecekti. O zaman da âyetin di-zilişi şimdi olduğu kadar güzel olmayacaktı. Ayrıca hâlihazırdaki kullanım, [yani deynin nekre kullanımı] borcun ertelenmiş ve zamanında ödenmiş türlerini ihtiva edecek şekildedir.

[1423] Şayet “Âyette geçen adı konulmuş [müsemmâ ] ifadesinin anlama ne katkısı vardır?” dersen, şöyle derim: Bu kayıt, borç süresinin mâlûm olmasının; gün, ay ve yıl olarak vaktinin tayin edilmesinin gerektiğini öğretmek içindir. Bu durumda borç alışverişinde bulunan kimse süre tayini için “hasat zamanına kadar”, “harman zamanına kadar”, “hacıların dönüş vaktine kadar” şeklinde bir ifade kullanacak olsa, sürenin adını koymamış olduğu için, caiz olmaz.

[1424] Borcun yazılmasının emredilmiş olmasının sebebi, yazma işlemi-nin unutma ihtimaline karşı en emin ve güvenli, inkâr ihtimalinden en uzak yol olmasıdır. Âyetteki emir teşvik mânasındadır. Nakledildiğine göre; İbn Abbâs [v.68/688] bundan muradın selem [sipariş] akitleri olduğunu söylemiş ve “Allah faizi haram kılınca selemi / selefi mubah kılmıştır” demiştir. Yine onun, “şahitlik ederim ki Allah mâlûm bir süreye kadar tazmin edilmiş selem akitle-rini kitabında mubah kılmış ve bu konuda en uzun âyeti inzâl etmiştir” dediği nakledilir [KT.b].

[1425] “Âdil bir kâtip aranızda yazsın.” ل א ifadesi ‘kâtib’e taalluk et-mekte olup onun sıfatıdır. Yani yazdığına itimad edilecek, düzgün ve ihtiyatlı bir şekilde yazan, yazması gereken şeye ilave ya da eksiltme yapmadan yazan bir kâtip yazsın demektir. Buradan anlaşıldığına göre kâtibin şartları bilen, kav-rayış sahibi, anlayışlı biri olması gerekmektedir ki yazmış olduğu belge şer ’an muteber, adilâne kabul edilsin. Bu, borç alışverişinde bulunan kimselere yö-nelik bir emir olup, onlara kâtibi [iyi] seçmelerini ve ancak dindar ve kavrayış sahibi bir kimseye yazdırmalarını emretmektedir.

[1426] “Kâtip”lerden hiçbiri “yazmaktan kaçınmasın.” -Âyette kâtibin nekre olarak kullanılmış olması, kâtiplerden hiçbiri anlamını verir.- “Allah nasıl kendisine öğrettiyse yazsın” yani Allah ona belgeleri yazmayı nasıl öğretmişse öyle yazsın, hiçbir değişiklik yapmasın. Bir görüşe göre bu, Yüce Allah’ın, “Al-lah sana ihsanda bulunduğu gibi sen de (ihtiyaç sahiplerine) ihsanda bulun.” [Kasas 28/77] âyetinde ifade edilen husustur, yani Allah nasıl ona yazı yazmayı öğretme lütfunda bulunmuş ve bundan faydalanmayı ona nasip etmişse, o da yazması ile insanlara faydalı olsun. Şa‘bî ’nin [v.104/722], “bu, farz-ı kifâyedir” dediği nakledilmiştir.

[1427] “Allah nasıl kendisine öğrettiyse” ifadesinin, hemen öncesindeki َْأن َ ُ َכْ [yazmaktan] ifadesine taalluk etmesi mümkün olduğu gibi, hemen sonra-

sındaki ْ ُ כْ َ ْ َ [yazsın] ifadesine taalluk etmesi de mümkündür. Şayet “bu iki farklı taalluk arasında ne fark vardır?” dersen, şöyle derim: Eğer söz konusu ifa-denin َ ُ َכْ ifadesine taalluk ettiğini düşünürsen, o zaman âyette önce, belli أنَْ şartlarla kayıtlı olan bir yazma eyleminden kaçınmak nehyedilmiş; sonra da tekit babından “işte bu şekilde yazma işlemini yapsın, yazsın” denilmiş olmak-tadır. Eğer söz konusu ifadenin ْ ُ כْ َ ْ َ ifadesine taalluk ettiğini düşünürsen, o zaman âyette önce mutlak anlamda yazma eyleminden kaçınmak nehyedilmiş, ardında da belli şartlarla kayıtlanmak sûretiyle yazmak emredilmiş olur.

[1428] “Borçlu da yazdırsın” yani yazdıran kişi ancak borçlu olan kişi olsun, çünkü borcun kendi zimmetinde / uhdesinde olduğuna tanıklık edilen ve ken-disi de bunu onaylayan kimse odur. İmlâ ve imlâl, [aynı mânadaki bir kelimenin] farklı iki telaffuzu olup Kur’ân’da her ikisi de kullanılmıştır. Sözgelimi ْ ُ َ ِ َ ِْ َ َ [“sabah-akşam kendisine dikte edilen” (Furkān 25/5)] âyetinde bu kullanım vardır.

[1429] “Rabbi olan Allah’tan korksun da o (borcu)ndan bir şey eksiltmesin” yani haktan bir şey eksiltmesin. Buradaki ا kelimesi eksiltme anlamındadır. ًא ْ َ Hemze atılarak ًא َ şeklinde ve teşdid ile א َ şeklinde okunmuştur.

[1430] “Şayet borçlu; aklı ermeyen bir kişiyse…” א ً ِ َ kelimesi, saçıp sa-vurması ve malda tasarruf etme konusundaki cehaleti sebebiyle mülk edinme ehliyetine sahip olmayan kimse [mahcur ] demektir. “veya zayıfsa” yani küçük bir çocuk ya da pir-i fâni bir yaşlı ise “ya da kendisi yazdıramayacak durumda ise” bitkin ya da dilsiz olduğu için kendisi yazamıyorsa, “velîsi âdilâne yazdırsın” yani eğer bu kişi çocuk ya da mülkiyet ehliyeti olmayan biri ise velîsi, yazmaya güç yetiremeyen biri ise vekili ya da onun yerine yazacağı ve kendisinin de tas-dik edeceği tercümanı yazsın. “Kendisi yazdıramayacak durumda ise” ifadesi, bu kişinin kendisinin yazamadığını, fakat başkasına yazdırabildiğini ifade eder ki bu da tercümandır.

[1431] “Erkeklerinizden iki şahidi de şahit tutun.” Borç konusunda size şa-hitlik edecek, mü’min erkekler arasından iki kişi bulun. Âlimlerin cumhuruna göre bu şahitlerin taşımaları gereken şartlar içerisinde Müslüman olmanın yanı sıra hür ve bâliğ olmak da vardır. Ali (r.a.)’ın “kölenin şahitliği hiçbir konuda kabul edilmez” dediği nakledilir. Kādî Şureyh [v.76/695], İbn Sîrîn [v.110/729] ve Ebû Amr Osman el-Bettî ’ye [v.131/748] göre caizdir. Ebû Hanîfe ’ye Rahime-hullāh [v.150/767] göre aradaki din farklılığına rağmen, kâfirlerin birbirlerine karşı şahitlikleri geçerlidir.

[1432] “Eğer bu ikisi yoksa” yani iki erkek şahit yoksa “razı olacağınız” adalet vasfına sahip olduklarını bildiğiniz “bir erkek ve iki kadın şahit de ola-bilir;” o zaman bir erkek ve iki kadın şahitlik etsin. Ceza (had) ve kısas davaları dışında kadınların erkeklerle birlikte şahitlikleri Ebû Hanîfe ’ye göre makbul-dür. “Çünkü kadınlardan biri şaşırdığında”, unutarak, şahitliğe yol / imkân bulamadığında -ki yolunu bulamayan kimse için dalle’t-tarîka denilir- “diğeri ona hatırlatır.” Bu ifadenin [ َ

כِّ َ ُ َ ] mansup olması, mef‘ûlün leh olmasındandır. Yani anlam, “şaşırmasını irade ederek” şeklindedir. Şayet “Kadının şaşırması nasıl Allah’ın muradı olabilir?” dersen, şöyle derim: Yanılmak hatırlatmanın sebebi, hatırlatmak ise yanılmanın sonucu olduğu ve Araplar bu sebep-sonuç ikilisinden her birini diğerinin yerine kullanmış oldukları -çünkü bu iki şey birbiri ile ilişkilidir, irtibatlıdır- için, hatırlatmaya sebep olacak olan şaşırmanın irade edilmesi, hatırlatmanın irade edilmesi demektir. Sanki âyette, “eğer biri yanılırsa diğeri ona hatırlatsın diye” anlamı ifade edilmiştir. Bunun benzeri “Duvar yıkılır diye kalas hazırladım ki destek yapayım”, “düşman saldırır diye silah hazırladım ki düşmanı kovayım” ifadelerinde söz konusudur.

[1433] َכِّ َ ُ َ ifadesi hem tahfif ile [fe-tüzkira şeklinde] hem de teşdid ile [fe-tü-

zekkira şeklinde] okunmuştur bu ikisi de birer lehçedir. Yine bu ifade fe-tüzâ-kira [birbirlerine hatırlatsınlar diye] şeklinde de okunmuştur. Hamza b. Zeyyât [v.156/773] bu ifadeyi, şart cümlesi olarak א ُ ا ْ ِ إِ َ -şeklinde, devamın إِنْ daki ifadeyi ise zammeli ve şeddeli olarak fe-tüzekkiru şeklinde okumuştur. Bu durumda cümle tıpkı, ُ ْ ِ ُ ُ ا

ِ َ ْ َ َ אدَ ْ َ her kim yine bu işe dönerse, Allah“] وَonu mutlaka cezalandırır.” (Mâide 5/95)] âyeti gibi olmaktadır. Bir kıraatte bu ifade, meçhul ve müennes fiil ile א ا َ إ ُ şeklinde okunmuştur. Fe-tüzekkira أن ifadesi, kadın şahitlerden biri diğerini ‘erkek kılsın’, yani “ iki kadın bir araya geldiğinde bir erkek konumunda olurlar” şeklindeki açıklama, Tefsire sonra-dan dahil edilen (bid‘at) yorumlar dandır.

[1434] “Şahitler de” şehadet görevini ifa etmek üzere “çağrıldıklarında”, bir görüşe göre bu ifade, “şahit gösterildiklerinde” anlamındadır. Böylece, henüz şahitlik yapmamış kimselerin şahit olarak isimlendirilmesi, yakında ‘gerçekleşecek olan’ şeyi ‘gerçekleşmiş’ gibi değerlendirme yoluyla kullanıl-mış bir ifadedir. Katâde b. Di‘âme es-Sedûsî ’nin [v.117/735] “bir kimse insan-larla dolu koskoca bir mahalleyi karış karış gezip şahit arardı da, kendisine şahitlik edecek bir kişi dahi bulamazdı, işte bu yüzden bu âyet nâzil oldu” dediği nakledilmiştir.

ا [1435] ُ َ ْ َ ifadesinde se’em kelimesi tembellikten kinaye [usanmayın] وَ olarak kullanılmıştır, çünkü tembellik münafığın sıfatıdır. Hadiste; “Mü’min tembelleştim demez” buyrulmuştur. [KT.b] Burada çok sık borç alışverişi ya-pan, bu sebeple de küçük büyük her borç alışverişinde ayrı bir sözleşme yaz-mak durumunda kalan, belki de bu yüzden çok yazmaktan usanmış olan kimse kastedilmiş olabilir.

هُ [1436] ُ ُ َכْ kelimesindeki zamir, “borç” kelimesine ya da “hakk”a işaret eder. “Borç büyük olsun küçük olsun” yani her hâlükârda yazın, hak ister kü-çük olsun ister büyük olsun yazın. ُه ُ ُ َכْ kelimesindeki zamirin “kitab”a işaret etmesi, “yazılacak şey ister kısa ve öz ister teferruatlı olsun her hâlükârda onu yazmayı ihmal etmeyin” anlamına gelmesi de mümkündür. “Onu vadesiyle beraber yazmaktan usanmayın” yani borç alışverişinin iki tarafının uzlaşarak belirlemiş oldukları süresiyle beraber yazın.

[1437] “Çünkü Allah katında daha âdil” - ُ َ ْ -kıst kökünden türemiş أtir- “şahitlik yönünden daha doğru” yani şahitliğin ikame edilmesi hususunda daha sağlam “ve kuşkulanmanıza daha az mahal bırakan” yani kuşkuyu en fazla izale eden “budur” yani onu yazmanız. -Zira ه כ ifadesi [onu yazmanız] أن mastar mânasında olup, כ işbu yazma işi” anlamındadır-. Şayet “İki ism-i“ ذtafdil ifadesi, yani aksatu ve akvemu yapı itibariyle hangi fiillerden türemiştir?” dersen, şöyle derim: Sîbeveyhi’nin [v.180/796] görüşüne göre bunların akseta ve ekāme fiillerinden olması mümkündür. Yine aksatu ifadesinin kāsıt ifadesin-den nispet yoluyla [kusût kelimesinden ism-i fâil olarak değil], yani zî-kıstin [adaletli] mânasında türemiş olması, akvemu ifadesinin ise kavîm [sağlam] ifadesinden türemiş olması da mümkündür.

هُ [1438] ُ ُ َכْ ا أنَْ ُ َ ْ َ هُ ifadesi وَ ُ ُ َכْ ا أنَْ ُ َ ْ َ -yazmaktan usanma] وَ sınlar] şeklinde de okunmuştur.

[1439] Şayet “Peşin ticaret ifadesinden maksat nedir, ticaret ister borç alış-verişi şeklinde olsun ister mal alışverişi şeklinde, her hâlükârda peşin olarak ya-pılmaz mı; ayrıca ticaretin aralarında devredilmesi ne demektir?” dersen, şöyle derim: Ticaret ile kastedilen, kendisi ile ticaret yapılan, karşılıklı alınıp verilen bedellerdir. Ticaretin aralarında devretmesi ise alışverişte birinin diğerine elden ele bir şey vermesidir. Anlam; “ancak elden ele doğrudan alıp verdiğiniz bir alış verip olursa onu yazmamanızda bir sakınca yoktur” şeklindedir. Çünkü borç alışverişinde olması muhtemel şeyler bu tür bir alışverişte muhtemel değildir.

ةً [1440] َِ א אرَةً ِ ifadesi ٌة َ

ِ א אرَةٌ ِ şeklinde merfû‘ olarak okunmuş-tur. Bu okuyuşta, ifadenin başındaki kâne fiili nâkısdeğil, tam fiil olan kânedir. Bir görüşe göre bu kâne yine nâkıstır, ancak ٌة َ

ِ א אرَةٌ ِ ifadesi onun ismi, א و ise haberidir. ًة َ

ِ א אرَةً ِ ifadesi mansup olarak da okunmuştur, bu durumda anlam; “ancak ticaretin hazır/peşin bir ticaret olması müstesna” şek-lindedir. el-Kitâb ’taki şu beyt de bu kullanıma örnektir;

Esedoğulları! Bilir misiniz başınıza nasıl belâ olacağımızıyıldızlı [kapkara] berbat bir gün geldiğinde?!

Şair burada ًא ْ َ כאنَ א ifadesi ile إذَا م ا כאن [gün... gün olduğunda] إذا anlamını kastetmiştir.

[1441] “Alış-veriş yaptığınızda da şahit tutun” ifadesi, peşin yahut veresiye bütün alışverişlerde şahit tutma emridir. Çünkü bu, en ihtiyatlı ve ihtilâf çıkma olasılığını en aza indiren yoldur. Burada “bu şekilde alışveriş yaptığınız zaman, yani peşin ticaret yaptığınız zaman şahit tutun” anlamının kastedilmiş olması da mümkündür. Bu durumda bu tür alışverişlerde yazmaya gerek olmadığı, sa-dece şahit tutmanın yeterli olduğu ifade edilmiş olmaktadır. Hasan-ı Basrî’nin “ister şahit tutar ister tutmaz” dediği nakledilmiştir. Dahhâk ’in [v.105/723] ise “bu Allah tarafından sunulmuş bir azîmet [ihtiyatlı] seçeneğidir, ticarete konu olan şey isterse bir dal bakliyat olsun” dediği nakledilmiştir.

אر [1442] َ ُ .ifadesindeki fiil mâlûm da olabilir meçhul de olabilir وَ Ömer (r.a.) ’ın bu ifadeyi [Râ’nın] ızharı ve kesresi ile ْאرِر -şeklinde oku و ması ve İbn Abbâs ’ın [v.68/688] ızhar ve fetha ile ْאرَر şeklinde okuması و buna delildir. Anlam, kâtibin ve şahidin, kendilerinden talep edilen bu gö-revlerden kaçınmalarının ve [görevi üstlendiklerinde] tahrif, ilave ya da eksiltme yapmalarının yasaklanmış olmasıdır. Ya da kâtip ve şahidin zarar görmeleri; görevlerinde acele ettirilmeleri, baskıya maruz bırakılmaları, kâtibin hakkı olan ücretin verilmemesi veya şahidin başka bir beldeden geliş masrafının karşılan-maması gibi hususların yasaklanmasıdır. Hasan-ı Basrî bu ifadeyi kesre ile َو אرِّ َ ُ şeklinde okumuştur.

[1443] “Şayet bunu yapacak” yani zarar verecek “olursanız, bu” yani zarar vermeniz, “yoldan çıktığınız anlamına gelir.” Bir görüşe göre anlam, “eğer size yasaklananlardan herhangi birini yaparsanız” şeklindedir.

[1444] “Şayet seferde olur da kâtip bulamazsanız…” İbn Abbâs ve Übeyy b. Kâ‘b [v.33/654] buradaki kâtiben kelimesini kitâben olarak okumuşlardır. İbn Abbâs; “bir düşünsene, diyelim ki kâtip buldun, ama yazacak sayfa ve hokka bulamadın!” demiştir. Ebu’l-Âliye [v.90/709] bu kelimeyi kütüben [kitaplar] şek-linde okumuştur. Hasan-ı Basrî ise kâtip kelimesinin çoğulu olarak küttâben

şeklinde okumuştur. [1445] “Alınan bir ipotek de yeter.” Rehn kelimesi ipotek/rehin, güvence

anlamına gelir. Bu kelime He’nin zamme ile fe-ruhunun şeklinde ve sükûnu ile fe-ruhnun şeklinde okunmuştur. Ruhn kelimesi rehnin çoğuludur, tıpkı sakf kelimesi ve çoğulu olan sukuf kelimesi gibidir. Kelime fe-rihânun şeklinde de okunmuştur. Şayet “İpotek verme konusunda neden yolculukta olmak şart ko-şulmuştur, oysa bu husus sadece sefer haline mahsus değildir, nitekim Peygam-ber (s.a.) zırhını, seferde olmadığı halde rehin vermiştir?” [Buhārî , “Selem”, 6] dersen, şöyle derim: Burada maksat ipoteğin sadece sefer halinde caiz olduğu-nu ifade etmek değildir, ancak seferde kâtip ve şahit bulmanın zorluğu sebebiy-le, seferde olan kimseye yol gösterme babından, borç alışverişini kâtip ve şahit ile güvence altına almak yerine ipotek ile güvence altına almak emredilmiştir. Mücâhid b. Cebr [v.103/721] ve Dahhâk ’in [v.105/723] âyetin zahirini esas alarak bunu sadece sefer halinde caiz gördükleri görüşü nakledilmiştir. Bu iki isme göre ipoteğin teslim alınması ise muhakkak gözetilmelidir. Mâlik’e [v.179/795] göre ise teslim alma şartı olmaksızın, teklif ve kabul ile ipotek geçeli olur.

[1446] “Birbirinize güvenirseniz” borç verenler borç alanlara karşı hüsnü zan besledikleri için onlara güvenirlerse. Übeyy b. Kâ‘b َ ِ نْ أَ ِ َ kelimesini ن َ ِ -şeklinde okumuştur. Buna göre anlam, “eğer insanlar ona güvence ve أوُrir ve borçluyu güvenilirlik ve vefa gibi özelliklerle niteler, onun gibi birin-den ipotek istenmesine gerek olmadığını söylerlerse” şeklindedir. “Güvenilen kimse, Rabbi olan Allah’tan korksun da borcunu ödesin.” Bu ifade borçlu-nun kendisine güvenip ipotek dahi almayan alacaklısının güvenini boşa çı-kartmaması, ona güven vermesi yönünde bir teşviktir. Burada borç, emânet diye isimlendirilmiştir, -oysa [emânetler tazmin edilmezken] borçlar tazmin edilir-; şu sebeple ki; alacaklı ipotek almamak sûretiyle borçluya güven duymuş ol-duğu için bu isimlendirme yapılmıştır. Âyetteki ifadenin okunuşu, Zâl ya da Yâ’dan sonra sakin bir Hemze ile ellezi’tumine ya da ellezîtumine şeklindedir.

Âsım ’ın [v.127/745] bu ifadeyi, yusr kelimesinden ifti‘âl babında türeyen ittese-re kelimesine kıyasla, ellezittumine şeklinde, Yâ’nın Tâ’ya idğamı ile okuduğu rivayet edilmiştir ki sahih değildir. Çünkü Yâ, Hemze’den dönüştürülmüştür, bu yüzden Hemze hükmündedir. Nitekim ittezere ifadesi ve ru’yâ kelimesinin ruyyâ şeklinde telaffuzu da fasih değildir.

ُ ;âsimün ifadesi İnne’nin haberidir / آ [1447] ْ / kalbuhû ifadesi de âsimün ifadesinin fâili olarak merfû‘dur. Sanki “bu kimsenin kalbi günahkâr olmuştur” denilmektedir. Ayrıca kalbuhû ifadesinin mübteda olarak merfû‘ ol-ması, âsimün ifadesinin de öne geçmiş haber olması, bu ikisinden müteşekkil cümlenin ise İnne’nin haberi olması mümkündür. Şayet “Sadece ‘o günahkâr-dır’ demekle yetinilseydi olmaz mıydı; kalbin zikredilmesinin ne faydası vardır, günahkâr olan sadece kalp değil, bütün bir insandır?” dersen, şöyle derim: Şehadeti gizlemek, onu içe atmak ve konuşmamak demektir. Bu günah kalp ile işlendiği için, günah işleme fiili kalbe isnat edilmiştir, çünkü fiillerin işlen-dikleri uzuvlara isnat edilmesi daha etkili bir ifade tarzıdır. Nitekim te’kitli bir şekilde ifade etmek istediğin zaman “gözümle gördüm; kulağımla işittim; aklımla kavradım…” demez misin? Ayrıca kalp bütün uzuvların reisidir, salih olduğunda bütün bedenin ıslah olduğu, fasit olduğunda ise bütün bedenin fasit olduğu bir et parçasıdır. Burada sanki “günah nefsinin ta köküne kadar işlemiş; oradaki en değerli yeri ele geçirmiş” denilmek istenmiştir. Yine şeha-deti gizlemenin sadece dil ile ilgili olan bir günah olduğu zannedilmesin, bu günahın işlenmesinde asıl unsurun ve günahın kaynağının kalp olduğu, dilin ise sadece onun tercümanı olduğu bilinsin diye bu şekilde ifade edilmiştir. Yine kalp fiilleri diğer uzuvların fiillerinden daha büyük olup onların kendisinden çıkıp salındığı bir kök gibidir, nitekim dikkat edersen, iyilik ve kötülüklerin aslı, birer kalp fiili olan iman ve küfürdür. İşte bütün bu nedenlerden dolayı, şehadeti gizlemek kalbin günahlarından sayılınca, onun en büyük günahlar-dan olduğuna tanıklık edilmiş olmaktadır. İbn Abbâs ’ın [v.68/688] şöyle dediği nakledilmiştir: Büyük günahlar ın en büyüğü Allah’a şirk koşmaktır, zira Allah Teâlâ şirk koşan kimse için “Allah ona cenneti haram kılmıştır” [Mâide 5/72] buyurmuştur. Büyük günahlardan bir diğeri yalancı şahitlik, bir diğeri ise şa-hitliği gizlemektir.

[1448] Kalbühû kelimesi kalbehû şeklinde mansup olarak da okumuştur. Bu tıpkı sefihe nefsehû “kendini bilmez” [Bakara 2/130] ifadesi gibidir. İbn Ebî Able [v.151/768] âsimünkalbühû ifadesini essemekalbehû şeklinde okumuştur ki anlam, “kalbini günahkâr kılmıştır” şeklindedir.

Bu bölümü tek başına aç →

284. Âyetin Tefsiri

[1449] “İçinizdekini açıklasanız da gizleseniz de” yani içinizdeki kötülüğü gizleseniz de açıklasanız da “Allah sizi ondan dolayı hesaba çekecek, sonra dile-diğini” yani gizli ya da açık günahlarından tevbe ederek mağfireti hak edenleri “bağışlayıp, dilediğine de” yani günahta ısrar etmek sûretiyle cezaya müstahak olan kimseye de “azap edecektir.” İnsanın içinde gizlediği vesvese ve zihnî ses gibi şeyler buna dâhil değildir, çünkü insan bunlardan kurtulma gücüne sahip değildir. Sadece insanın kararlı ve inanarak yaptığı şeyler buna dâhildir. İbn Ömer ’in [v.73/692] bu âyeti okuduğu ve “Allah bizi bununla hesaba çekecek olsa helâk olduk demektir” dediği ve daha sonra hıçkırıkları duyuluncaya dek ağladığı rivayet edilmiştir [KT.b]. Yine rivayete göre; İbn Ömer’in bu hali İbn Abbâs ’a [v.68/688] anlatılınca şöyle demiştir: Allah Ebû Abdurrahmân’a [yani İbn Ömer’e] mağfiret etsin. Vaktiyle müslümanlar da onun gibi hissetmişlerdi de [devamındaki] “Allah, herkesi sadece gücünün yeteceği kadarıyla mükellef kılar” [Bakara 2/286] âyeti nâzil olmuştu.

[1450] ُِ ْ َ َ ve ُب ِّ َ ُ ْ fiilleri, şartın cevabı olarak cezm şeklinde وَ

ِ ْ َ َ ve بْ ِّ َ ُ -olarak okunmuştur. Yine bu iki fiil, başında hüve [o] zamiri takdir edi وَlerek merfû‘ olarak da okunmuşlardır. Şayet “Bu fiillerin sonunu cezm edenin okuyuşu nasıldır?” dersen, şöyle derim: Râ’nın ızharı ve Bâ’nın idğâmı ile fe-yağ-fir limen ve yu’azzimmen şeklinde okur. Râ’yı idğâm ile [fe-yağfillimen] okuyan kişi, Lâm’ı fahiş bir şekilde hatalı okumuş olur. Bu okuyuşu Ebû Amr ’dan [v.154/771] rivayet eden kişi ise iki kez hata etmiş olur; çünkü hem lahin [hata] etmiş hem de bunu Arap dilini insanlar içinde en iyi bilen kişiye atfetmiş olmaktadır ki bu da onun büyük bir cehalet içerisinde olduğunu gösterir. Bu tür rivayetlerin mevcut olmasının sebebi, ravilerin zabt (hıfz) kuvveti nin azlığıdır. Ravilerin zabt kuvve-ti nin azlığının sebebi ise dirayet konusundaki yetersizliktir. Bu tür ifadeleri zabt etmek ancak Nahivciler in üstesinden gelebileceği bir iştir.

[1451] A‘meş [v.148/765] ْ כُ ِْ א ُ ifadesinden bedel olarak, Fâ’sız ْ

ِ ْ َ şek-linde okumuştur. Şairin şu ifadesi de buna benzemektedir:

Ne zaman bize gelip yurdumuzda konaklayacak olsanKocaman odunlar ve alev alev yanan bir ateş görürsün

Bu bedelin mânası, ُ ِ ا ِ ْ כُ ِْ א ُ [Allah sizi ondan dolayı hesaba çeker] cümle-

sinin tafsilatlandırılmasıdır, çünkü tafsil ifadesi, tafsil edilen ifadeden daha açık seçik olur. Burada bu ifade, bedelü’l-ba’z mine’l-küll yani parçanın bütünden bedel olması ya da bedel-i iştimâl, yani kapsayıcı bedel şeklinde olup “Zeyd’e, başına vurdum”, “Zeyd’i, akıllılığını severim” ifadeleri gibidir. Bu tür bedel isimlerde olduğu gibi fiillerde de olur, çünkü isimler de fiiller de beyana, izaha muhtaçtırlar.

Bu bölümü tek başına aç →

285. Âyetin Tefsiri

[1452] el-Mü’minûn kelimesi er-rasûle atıf olarak düşünülecek olursa, o za-man küllündeki tenvinin temsil ettiği zamir, Peygamber’eve mü’minlere işaret eder. Bu durumda anlam, “adı geçenlerin tamamı; Allah’a, meleklerine, kitapları-na ve elçilerine iman ettiler” şeklinde olur ve َن ُ ِ ْ ُ ْ .kelimesinde vakıf yapılır وَاEğer َن ُ ِ ْ ُ ْ mübteda ise, o zaman küllün kelimesindeki tenvinin temsil ettiği وَاzamir, mü’minlere işaret eder. Küllündeki tenvinin temsil ettiği zamir, َ َ fiilinde آtekil olarak ifade edilmiştir; zira anlam, “onlardan her biri iman etti” şeklindedir. Ancak bu zamirin َ ِ ِ هُ دا ْ َ hepsi boynu bükük vaziyette O’na gelirler.” (Neml“] وَכُ أَ27/87)] âyetinde olduğu gibi çoğul olması da mümkündür.

[1453] İbn Abbâs [v.68/688] ِ ِ ُ ِ ifadesini [ve kitaplarına] وَכُ ِ א َ -ve kitabı] وכِna] şeklinde okumuştur. Bu durumda bu ifadeden maksat ya Kur’ân’dır ya da cins olarak kitaptır. Yine İbn Abbâs’dan nakledilen bir görüşe göre kitâb kelimesi, kütüb (kitaplar) kelimesinden daha çok sayı ifade eder. Şayet “Tekil kelime nasıl çoğul kelimeden daha fazla sayı ifade eder?” dersen, şöyle derim: Çünkü tekil ile cins kastedilir. Cinslik, cinsteki tekil unsurların tamamında mevcut olup, hiçbiri bunun dışında kalmaz. Çoğul kelime ise sadece çoğul cinsi olanları kapsar.

قُ [1454] ِّ َ ُ [ayırmayız], yani “ayırmayız derler”. Ebû Amr ’ın [v.154/771] bu fiili ُق ِّ َ ُ şeklinde okuduğu nakledilir ki, küllündeki gibi gaip bir sıyga ile gelmiş olur. İbn Mes‘ûd [v.32/652] ise َن ُ ِّ َ ُ şeklinde okumuştur. ٍ َ -hiç] أَbiri] ifadesi çoğul mânasındadır. Nitekim َ ِ ِ א ُ ْ َ ٍ َ أَ ْ ِ ْ כُ ْ ِ א َ [“Ve hiçbiriniz onu koruyamazdı!” (Hâkka 69/47)] âyetinde bu şekilde kullanılmıştır. Bu sebeple de başına beyne [arasında] ifadesi gelebilmiştir.

א [1455] ْ ِ َ “icabet ettik” demektir. ََכ ا ْ ُ ifadesi, fiilinin gizli olarak takdir edilmesiyle mansuptur. Sözgelimi ََכ ا َ ْ َ כُ َכَ ا َ ْ ُ denilir ve bununla كَ ُ ُ َכْ َ كَ وَ ُ

ِ ْ َ ْ َ [senden mağfiret diliyoruz, seni nankörce inkâr etmiyoruz] mânası kastedilir. ِ ِ ُ ِ وَرُ ِ ُ ِ ifadesi وَכُ ِ ْ ِ وَرُ ِ ْ .şeklinde de okunmuştur وَכُ

Bu bölümü tek başına aç →

286. Âyetin Tefsiri

[1456] Vus‘ / genişlik ve imkân, insanın kuşatabileceği, yetersiz kalmayacağı, yaparken sıkıntıya düşmeyeceği şeydir. Anlam, “Allah herkesi ancak kudretinin kuşatacağı, bütün kudretini ve gayretini alacak kadar olmayan şeylerle mükellef kılar” şeklindedir. Bu, tıpkı “Allah sizin için kolaylık diler” [Bakara 2/185] âyeti gibi, Allah’ın adalet ve rahmeti hakkında bir bildirimdir. Çünkü beş vakitten daha fazla namaz kılmak, bir aydan daha fazla oruç tutmak ve bir defadan fazla hacca gitmek insanın kudretinin yeteceği, yapma imkânı dâhilindeki işlerdir. İbn Ebî Able [v.151/768] fetha ile א َ ْ .şeklinde okumuştur وَ

[1457] “Herkesin kazandığı kendi lehine, işlediği kendi aleyhinedir” yani yaptığı hayır kendine fayda eder, işlediği kötülük de kendine zarar verir, onun günahından dolayı başkası sorumlu tutulmaz, onun ibadet ve itaatinden dola-yı başkası sevap almaz. Şayet “Neden hayırdan söz edilirken kazanmak / kesb ifadesi, şerden söz edilirken ise işlemek / iktisâb ifadesi kullanılmıştır?” dersen, şöyle derim: İktisâb kelimesinde “seve seve yapma” mânası vardır. Kötülükler insan nefsinin arzu ettiği şeyler olduğu ve nefis bunların cazibesine kapılıp sürekli onları emrettiği için, onları elde etme konusunda daha gayretkeş olur. İşte bu sebeple de kişi kötülüğü işleme konusunda daha gayretli, iktisaplı olur. Hayırda durum böyle olmadığı için, bu “seve seve yapma” mânasına delâlet etmeyen kesb mastarı kullanılmıştır.

א [1458] ْ َ ْ א أوَْ أَ ِ َ א إِنْ ْ ِ ا ُ א -ifadesinin anlamı, “eğer ifrata dü رَşüp unutur ve yanılırsak bundan dolayı bizi sorumlu tutma” şeklindedir. Şayet “Zaten unutma ve hata ile yapılanlar bağışlanmış değil midir, o halde bunlardan kaynaklanan fiillerin hesaba çekilmemesi için dua etmenin mânası ne?” dersen,

şöyle derim: Burada unutma ve hata zikredilmiş, fakat bunların sebebi olan gaf-let ve gevşeklik kastedilmiştir. Nitekim “Bunu bana herhalde Şeytan unuttur-du!” [Kehf 18/63] âyetine dikkat edersen, Şeytan unutturma fiilini yapmaya ka-dir değildir, o ancak vesvese verebilir; verdiği vesvese ise unutmaya sebep olan gevşeklik sebebidir. Ayrıca onlar Allah’tan hakkıyla sakınan kullar oldukları için, kendilerinden sâdır olan ifrat türündeki davranışlar ancak hata ve unutma şeklinde sâdır olmaktaydı, bu yüzden onların bu şekilde dua eden kimseler ola-rak nitelendirilmeleri, kendilerinin aslında sorumlu tutulacak davranışlardan beri ve tertemiz olduklarını göstermek gibi bir amacı da taşımaktadır. Burada sanki “eğer hata ve unutma hesaba çekilmek için sebep olsaydı, onların hesaba çekilmesi için yegâne sebep, unutma ve hata olurdu” denilmektedir. İnsanın, dua etmeden tamamen Allah’ın fazl ü ihsanı ile hâsıl olacağını bildiği bir şey için de dua etmesi caizdir. Bu şekildeki dua, söz konusu fazl ü ihsanın devamı ve şükrünün edası için yapılır.

taşıyıcısını olduğu yere çakılı bırakan, hareket etmesine izin ;ا [1459]vermeyen ağır yük demektir. Bu kelime, birbirini öldürmek [yani salihlerin buza-ğıya tapanları katletmesi], derideki / çarıktaki ve elbisedeki necaset bulaşmış yeri kesip atmak gibi zor mükellefiyetler için isti‘âre yoluyla kullanılmıştır. Kelime çoğul olarak אرًا -şeklinde de okunmuştur. Übeyy b. Kâ‘b ’ın [v.33/654] kıraa آtinde, teşdid ile א ِّ َ ُ şeklindedir. Şayet “Buradaki şeddeli okuyuş ile و א ْ ِّ َ ُ ifadesi arasındaki fark nedir?” dersen, şöyle derim: Buradaki ifade وَ ِْ َ َ َ َ َ ifadesinin şeddelenmiş halidir, א ْ ِّ َ ُ ,ifadesindeki teşdid ise وَ

fiilini bir mef‘ûl alır halden iki mef‘ûl alır hale dönüştürmektedir.[1460] ِ ِ א َ َ َ א א א ْ ِّ َ ُ yani, bizlere, bizden öncekilere verilen وَ

cezaları verme. [Bu şekilde dua eden mü’minler] daha önceki ümmetlerin mükellef oldukları ağır yükümlülüklerden muaf tutulmayı, sonra da onların bu mükel-lefiyetleri muhafaza etme konusundaki gevşeklikleri sebebiyle üzerlerine inen cezalardan muaf olmayı talep etmişlerdir. Bir görüşe göre burada kastedilen şey, güç yetirilemeyecek olan ağır mükellefiyetlerdir. Bu durumda ifade, َو ا ً ْ א إِ ْ َ َ ْ ِ ْ َ ifadesinin tekrarı mahiyetindedir.

א [1461] ْ َ , “Sen bizim efendimizsin, bizler de senin kullarınız” ya da sen bizim yardımcımızsın, işlerimizi üstlenensin. א ْ ُ ْ א َ “bize yardım et” zira efendiye düşen, kullarına yardım etmektir. Ya da “bu (yardım) senin âdetindir” veya “bu, senin üstlendiğin işlerimiz cümlesindendir.”

[1462] İbn Abbâs ’dan [v.68/688] rivayet edildiğine göre Peygamber (s.a.) bu dua ifadelerini okuyarak dua ettiğinde, her bir kelimeden sonra kendisine “yaptım” diye cevap verilmiş. [KT.b] Yine Peygamber (s.a.)’in, “Kim Bakara sûresinin son iki âyetini geceleyin okursa, o ikisi ona yeter.” [Buhārî , “Megâzî”, 11; İbn Mâce, “İkāmetü’s-salât”, 183] buyurduğu nakledilmiştir. Ayrıca Peygam-ber (s.a.)’den, “Bakara sûresinin son âyetleri bana Arş ’ın altındaki hazinelerden verildi; bunlar benden önce hiçbir peygambere verilmemiştir” ve “Allah cen-netin hazinelerinden iki âyet inzâl etmiştir ki bu iki âyeti Rahmân mahlûkātı yaratmadan 2000 sene evvel kendi eliyle yazmış. [KT.b] Her kim bunları yatsı namazından sonra okursa, bütün geceyi ibadetle geçirmiş sayılır” buyurduğu nakledilmiştir.

[1463] Şayet “Bakara / Sığır sûresini okudum” ya da “Bakara’yı / Sığır’ı okudum” demek caiz midir?” dersen, şöyle derim: Caizdir, nitekim Peygamber (s.a.)’in hadislerinde “Bakara sûresinin sonu”, “Bakara sûresinin son âyetleri”, “Bakara’nın son âyetleri” gibi ifadeler yer almaktadır. [Tirmizî , “Kırâât”, 53] Ali (r.a.)’ın “Bakara sûresinin son âyetleri Arş ’ın altındaki hazinelerdendir” dediği, İbn Mes‘ûd ’un da şeytan taşlarken bir taş atıp sonra, “kendisinden başka ilâh olmayana yemin olsun ki, kendisine Bakara sûresinin inzâl edildiği zât, taşı işte tam buradan atmıştır” dediği rivayet edilmiştir. [Tirmizî, “Hac”, 64] Bununla Zuhruf / Yaldız sûresi, “Mümtehane / İmtihan Edilen Kadın sûresi”, “Mücadi-le / Tartışan Kadın sûresi” ifadeleri arasında bir fark yoktur. Zaten biri; “Baka-ra’yı / Sığır’ı okudum” dediği zaman, tıpkı “köye sor” [Yusuf 12/82] ifadesinden “köy halkına sor” mânası anlaşıldığı gibi, onun “Bakara sûresini okudum” de-mek istediği açıkça anlaşılmaktadır. Bazı âlimlerin bunu pek hoş görmediği ve “içerisinde Bakara’nın / Sığırın zikredildiği sûreyi okudum” demenin daha uy-gun olduğunu söylediği nakledilir. Peygamber (s.a.)’in “İçerisinde Bakara’nın zikredildiği sûre, Kur’ân’ın otağı dır (fustāt), onu öğrenin; zira onu öğrenmek bereket, terketmek ise perişanlıktır ve ‘boş’ların gücü ona yetmez!” buyurduğu, “Kimdir bu ‘boş’lar?” diye sorulunca da, “sihirbazlar dır” dediği nakledilmiştir. [Müslim, “Salâtü’l-müsâfirîn”, 42]

Bu bölümü tek başına aç →