(Mekke'de nazil olmuştur.)
Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla.
8. Âyetin Tefsiri
Allah Teâlâ buyurur ki: Ey Muhamraed, bir âyet gördükleri zaman yüz çeviren ve; süregelen bir büyüdür, diyen şu kimselerden yüz çevir, onları gözetle. «O çağıranın görülmemiş ve tanınmamış (son derece müdhiş ve bilinmeyen) bir şeye çağırdığı gün.» O, içindeki belâ, sarsıntı ve korkularıyla hesâb yeridir. «Gözleri hor ve hakîr olarak (davetçiye uyarak hesâb yerine sür'atle gitmelerinde ve yayılmalarında onlar ufka) yayılmış çekirgeler gibi kabirlerinden çıkarlar. O çağırana koşarak, (çağrısına muhalefet etmeyip gecikmeyerek) kâfirler : «Bu, zorlu bir gündür, derler.» Suratları astırdıkça astıracak korkulan şiddetli bir gündür. «İşte o gün, inkarcılara kolay olmayan zorlu bir gündür. (Müddessir, 9-10).
17. Âyetin Tefsiri
Allah Teâlâ buyurur ki : Ey Muhammed, senin kavminden önce Nuh kavmi de Hz. Nuh'u yalanlamış, onu açıkça yalanlayarak delilikle itham etmiş; o bir delidir, serseme dönmüş şaşkın bir delidir, demişler ve yolunu kesmişler, onu yaptığından men'etmeye, engellemeye çalışıp şöyle tehdîd etmişlerdi: «Ey Nuh, eğer son vermezsen sen muhakkak taşlananlardan olursun.» (Şuarâ, 116). Âyet-i kerîme'deki fiilinin; onu yaptığından alıkoymaya, men'etmeye çalışmışlar ve tehdîd etmişlerdi, şeklindeki açıklaması İbn Zeyd'e aittir ve güzel bir açıklamadır, «o da Rabbına yalvarmış : (Bunlara mukavemet edemeyecek derecede zayıfım) ben yenildim, bana (dinine) yardım et, demişti.» Allah Teâlâ da şöyle buyurur : «Bunun üzerine Biz de gök kapılarını boşanan (bol) sularla açmıştık. Yeryüzünde kaynaklar fışkırttık da (Yeryüzünün her köşesinden kaynaklar fışkırdı. Ateş yakılan yerler olduğu halde fırınlardan bile pınarlar kaynadı. Gök ve yeryüzünün) su (lan) .takdir edilen bir ölçüye göre (takdir olunmuş bir iş için) birleşiverdi.»
İbn Abbâs'tan rivayetle İbn Cüreyc «Bunun üzerine Biz de gök kapılarını boşanan (bol bol) sularla açmıştık.» âyet-i kerîme'si hakkında şöyle der : Ne gökyüzü ne de bulutlar o günden önce ve sonra öyle bir yağmur yağdırmamıştır. O gün herhangi bir bulut olmaksızın gök kapıları boşanan sularla açılmış ve iki su (gökyüzünden boşanan su ile yeryüzünden fışkıran sular) takdir olunmuş bir iş için birleşiver-misti. İbn Ebu Hâtim'in rivayetine göre İbn el-Kevâ Hz. Ali'ye kelimesini sormuş da, o, bu kelimeyi, gök kapıları ile açıklamış. İşte gök boşanan sularla oradan açılmış.
İbn Abbâs, Saîd İbn Cübeyr, Kurazî, Katâde ve İbn Zeyd, «Onu tahtadan yapılmış, mıhla çakılmışa bindirdik.» âyet-i kerîme'sindeki kelimesini; çivilerle açıklar. İbn Cerîr de bu açıklamayı tercih etmiştir. (...) Mücâhid bu kelimeyi; geminin omurgası ile, İkri-me ve Hasan el-Basrî de, geminin dalgaları yaran göğsü ile açıklamışlardır. Dahhâk bu kelimeyi, geminin iki ucu ve gövdesi ile açıklar. İbn Abbâs'tan rivayetle Avfî de onun, geminin göğüs kısmı olduğunu belirtir.
«Küfredilmiş (yalanlanmış) olan (Hz. Nûh (a.s.)a mükâfat (yardım ve onların Allah'ı inkârlarının bir cezası) olmak üzere (Bizim emrimizle) Bizim gözetimimizle (ve korumamız altında) yüzüyordu.»
«Andolsun ki Biz, onu bir âyet olarak bıraktık.» âyetinde Katâde der ki: Allah Teâlâ Hz. Nuh'un gemisini bırakmıştır. Hattâ bu ümmetten ilk gelenler o gemiye yetişmişlerdir, der. Âyetin zahirinden anlaşılan ise burada kasdedilen, gemilerin cinsidir. Nitekim başka âyet-i kerîme'lerde : «Soylarını dolu gemiyle taşımış olmamız da onlar için bir âyettir. Ve kendilerine bunun gibi nice binecek şeyler yapmamız da.» (Yâsîn, 41-42). «Su taştığı zaman, size bir ibret olmak üzere, anlayışlı kulaklar anlasın diye süzülen gemide, sizi Biz taşımışızdır.» (Hakka, 11-12) buyurulurken burada da Allah Teâlâ şöyle buyurur : «Düşünüp öğüt alan var mı?»
«Benim azabım ve tehdidim nasılmıs?» Beni inkâr eden, elçilerimi yalanlayan, Benim uyarıcılarımın getirmiş olduklarından öğüt almayanlara azabım nasılmıs? Elçilerime nasıl yardım ettim, onların öçlerini nasıl aldım?
«Andolsun ki Biz, Kur'ân'ı düşünmek için kolaylaştırdık.» Onun telaffuzunu ve insanlar öğüt alsınlar diye dileyenler için anlamını kolaylaştırdık. Allah Teâlâ başka âyet-i kerîme'lerde de şöyle buyurur: «Âyetlerini düşünsünler ve akıl sahibi olanlar öğüt alsınlar diye, sana mübarek bir kitâb indirdik.» (Sâd, 29), «İşte Biz, bunu (Kur'ân'ı) müt-takîlere müjdeleyesin ve inâdçı bir kavmi uyarasın diye seni dilinle indirerek kolaylaştırdık.» (Meryem, 97). Mücâhid, «Andolsun ki Biz, Kur'ân'ı, düşünmek için kolaylaştırdık.» âyetini: Onun okunuşunu kolaylaştırdık, şeklinde; Süddî ise : Okunuşunu dillere kolaylaştırdık, şeklinde açıklarlar. İbn Abbas'tan rivayetle Dahhâk der ki: Şayet Allah Teâlâ Kur'ân'ı âdemoğullarının diline kolaylaştırmamış olsaydı, yaratıklardan hiç kimse Allah'ın kelâmını telaffuz edemezdi. Ben de derim ki: Hz. Peygamberden rivayet edilen ve daha önce geçen : Şüphesiz bu Kur'ân yedi harf üzere nazil olmuştur, hadîsi de Kur'an tilâvetinin insanlara Allah tarafından kolaylaştırılması cümlesindendrr. Biz bu hadîsi kanalları ve lâfızları ile burada tekrarına gerek bırakmayacak şekilde daha önce vermiştik. Hamd ve minnet Allah'adır.
«(Allah'ın, ezberlenmesini ve anlamını kolaylaştırmış olduğu şu Kur'ân üzerinde) düşünüp öğüt alan var mı?» Muhammed İbn Kâ'b el-Kurazî burada : Düşünüp de günâhlardan vazgeçen ve onları terke-den yok mudur? der. İbn Ebu Hâtim'in, babası kanalıyla... Matar el-Varrâk'dan rivayetine göre; o, «Düşünüp öğüt alan var mı?» âyetini şöyle anlıyor : Bir ilim taleb eden yok mudur ki ona yardım olunsun? Buhârî bu haberi Cezm sığası ile ve muallak olarak Matar el-Varrâk'-dan rivayet etmiştir. Hadîsi İbn Cerîr de rivayet ediyor. Bu açıklamanın bir benzeri Katâde'den de rivayet edilmiştir.
22. Âyetin Tefsiri
Allah Teâlâ burada Hz. Hûd'un kavmi olan Âd'dan haber veriyor. Onlar da Nûh kavminin yaptığı gibi rasûllerini yalanlamışlar ve Allah Teâlâ da onların üzerlerine kendileri için-uğursuz olan, günde üzerlerine dondurucu, çok soğuk bir rüzgârı, uğursuzluğu ve sürekli helaki göndermişti. O öyle bir gün idi ki, dünya ve âhiret azâbları o günde birleşmişti.
«İnsanları, sökülmüş hurma kütükleri gibi koparıp yere seriyordu.» Onlardan birisine rastlayan rüzgâr gözlerden kaybolacak derecede yukarılara kaldırıyor, sonra tepesi üstüne yere çarpıyor ve başım paramparça ederek başsız bir cesed halinde bırakıyordu. Bu sebepledir ki şöyle buyrulur : «Sökülmüş hurma kütükleri gibi koparıp yere seriyordu. İşte Benim azabım ve tehdîdlerim nasılmış? Andolsun ki Biz, Kur'ân'ı düşünmek için kolaylaştırdık. Düşünüp öğüt alan var mı?»
32. Âyetin Tefsiri
Burada Semûd kavminin, rasûlleri Hz. Salih (a.s.)i yalanladıkları haber veriliyor. «Dediler ki : İçimizden bir insana mı uyacağız? O zaman biz, sapıklık ve delilik etmiş oluruz.» Şöyle diyorlardı: Şayet idareyi ve riyaseti içimizden birine teslim edecek olursak hiç şüphesiz biz, kaybetmiş ve hüsrana uğramış oluruz. Sonra kendilerine değil de sadece Hz. Salih'e vahiy indirilmesine şaştılar, onu yalancılıkla itham ettiler ve : «Hayır o, pek yalancı ve şımarığın biridir, dediler.» Allah Teâ-lâ : «Yarın; kimin pek yalancı, şımarığın biri olduğunu bileceklerdir.» buyurur ki, bu onlar için şiddetli bir tehdîd ve kuvvetli bir vaîddir.
«Gerçekten onları imtihan etmek için dişi deveyi gönderen Biziz.» Hz. Salih'in onlara getirmiş olduklarında doğruluğuna Allah tarafından bir hüccet olması için tâm onların istedikleri gibi sert ve dümdüz bir kayadan Allah Teâlâ on aylık gebe, büyük bir deve çıkarmıştı. Allah Teâ-lâ kulu ve elçisi Salih'e emrederek şöyle buyurur : «Onları (işlerinin sonunu) gözetle ve sabret.» Hiç şüphesiz dünyada ve âhirette güzel akıbet ve yardım senindir. «Onlara, suyun aralarında taksim olunduğunu (suyun bir gün onlara bir gün deveye olduğunu) da haber ver.» «Dedi ki : İşte şu devedir. Su içme hakkı; belirli bir gün onun ve belirli bir gün sizindir.» (Şuarâ, 155). «Her biri su nöbetinde hazır bulunsun.» Mücâhid der ki: Deve suyun başından ayrıldığında onlar su başına gidecekler, deve suyun başına geldiğinde ise sütle yetineceklerdi. Daha sonra Allah Teâlâ : «Arkadaşlarını çağırdılar, o da sarılarak onu kesti.» buyurur ki müfessirler şöyle diyor : O; deveyi boğazlayandır. Adı Kıı-dâd İbn Salih olup kavminin en azgını idi. Nitekim başka bir âyet-i ke-rîme'de : «En azgını ileri atılınca...» (Şems, 12) buyrulur ki; o, ileri atılmış ve deveyi boğazlamıştı. «İşte Benim azabım ve tehdîdlerim na-sılmış?» Onları cezalandırdım. Beni inkâr etmeleri ve rasûlümü yalanlamaları sebebiyle onlara olan azabım nasılmış? «Nitekim üzerlerine bir tek çığlık gönderdik de ağılcıların kullandığı kurumuş ot gibi oldular.» Sonuncularına varıncaya kadar yok oldular, onlardan hiç bir kalıntı kalmadı, ekin ve bitkilerin kurularının sönüp yok olup gittiği gibi söndüler. Müfessirlerden birçoğu âyeti böyle açıklıyor. Süddî, âyetteki kelimesini şöyle açıklar : O, kuruyup yanan, rüzgârın savurduğu çöldeki otlardır. İbn Zeyd der ki: Araplar develeri ve koyunları için kuru dikenlerden ağıl yaparlardı. İşte «Ağılcıların kullandığı kurumuş ot gibi oldular.» âyetinde kasdedilen budur. Saîd İbn Cübeyr ise, «Ağılcıların kullandığı kurumuş ot gibi oldular.» âyetindeki kelimelerini; duyardan dökülen toprak ile açıklar. Bu, garib bir açıklama olup birincisi daha kuvvetlidir. En doğrusunu Allah bilir.
40. Âyetin Tefsiri
Allah Teâlâ burada Lût kavminden bahsediyor. Onların peygamberlerini nasıl yalanladıklarını onlara karşı çıkıp dünyada onlardan önce hiç kimsenin yapmamış olduğu bir hayâsızlık olan erkeklerle cinsî temas kurma hayâsızlığını nasıl işlediklerini haber veriyor. Bu se-bebledir ki Allah Teâlâ onları hiçbir ümmeti helak etmediği bir helak ile yok etmiştir. Allah Teâlâ Cibril (a.s.)e emretti de onların şehirlerini yüklenip gökyüzüne kaldırdı, sonra ters çevirip yere doğru bırakıverdi. Ve ardından balçıktan pişirilmiş ve dizilmiş taşlar yağdırdı. Bu sebepledir ki burada şöyle buyurur : «Biz de üzerlerine taş yağdıran bir rüzgâr yolladık. Ancak Lût'un ailesi müstesna. Onları seher vakti kurtardık.» buyurmaktadır. Hz. Lût'un ailesi gecenin sonuna doğru çıkmışlar ve kavimlerinin başına gelenlerden kurtulmuşlardır. Hz. Lût'a kavminden hiç kimse, bir tek kişi bile îmân etmemişti. Hattâ karısı bile ona îmân etmemiş ve kavminin başına gelen helak onun da başına gelmistir. Allah'ın peygamberi Lût ve kızları aralarından sağ salim çıkmışlar ve onlara bir kötülük dokunmamıştır. Bu sebeple Allah Teâlâ şöyle buyurur : «İşte Biz, şükredeni böyle mükâfatlandırırız. Andolsun ki onlara, azâb ile yakalayacağımızı da haber vermişti.» Başlarına azâb gelmezden Önce Hz. Lût onları, Allah'ın baskını ve azabı ile uyarmış, fakat onlar buna iltifat etmemiş, kulak asmamış aksine şüphe etmişlerdir. «Andolsun ki onlar, müsâfirlerine kötülük yapmayı kasdetmiş-lerdi.» Bu; Cibril, Mîkâîl ve İsrafil'in güzel yüzlü, tüyleri" bitmemiş gençler şeklinde Hz. Lût'un yanına geldikleri gece olmuştur. Bu; Allah Teâlâ'nın onları bir imtihanı idi. Hz. Lût onları müsâfir etti. Kötü ve ihtiyar karısı da kavmine haber göndererek onlara Hz. Lût'un müsâfir-leri olduğunu bildirdi. Her taraftan koşarak geldiler. Hz. Lût ise üzerlerine kapıyı kapadı. Kapıyı kırmak için uğraşmaya başladılar. Bu yatsı vakti olmuştu. Hz. Lût, müsâfirlerini onlara karşı korumaya çalışıyor ve kavminin kadınlarını kasdederek : «Alacaksanız işte bunlar, benim kızlarım.» (Hicr, 71) diyordu. «Dediler ki: Senin kızlarınla bizim bir ilgimizin olmadığını biliyorsun. Sen, ne istediğimizi de bilirsin.» (Hûd, 79). Durum iyice zorlaşıp da girmek için ısrar ettiklerinde Cibrîl (a.s.) onların yanma çıkmış, kanadının bir ucuyla onların gözlerine dokunmuştu. Böylece onların gözlen karardı. Veya gözleri yüzlerinden fırlayıp çıktı. Onların gözlerinin tamamen yok olduğu da söylenir. Bunun üzerine arkalarına dönüp gittiler. Duvarlara tutunarak gidiyorlar ve sabahleyin tekrar geleceklerini söyleyerek Hz. Lût'u tehdîd ediyorlardı. Allah Teâlâ şöyle buyurur : «Andolsun ki bir sabah erken, önü alınmaz, (hiç bir şekilde kaçamayacakları ve ayrılamayacakları) bir azâb geldi başlarına. Tadın, işte azabımı ve tehdîdlerimi. Andolsun ki Biz, Kur'ân'ı düşünmek için kolaylaştırdık. Düşünüp ibret alan var mı?»
46. Âyetin Tefsiri
Allah Teâlâ burada; Allah elçisi Mûsâ ve kardeşi Harun'un îmân etmeleri halinde müjde, küfretmeleri halinde de uyarı ile Firavun ve kavmine geldiklerini haber veriyor. O ikisini büyük mucizeler ve müteaddid âyetlerle desteklemişti. Ama bütün bunları yalanladılar da sonunda Allah Teâlâ onları kuvvetli ve kudretli bir yakalayışla yakaladı. Yani Allah onların kökünü kazıdı, onlardan haber verecek birisini, canlı bir gözü ve izi bırakmadı. Allah Teâlâ sonra şöyle buyuruyor : Ey müşrik Kureyş kâfirleri; sizin kâfirleriniz bunlardan; rasûllerini yalanlamaları ve kitabları inkâr etmeleri sebebiyle helak olundukları zikredilenlerden daha mı iyidir? Siz mi daha hayırlısınız, yoksa onlar mı? «Yoksa kitablarda sizin için bir berâet mi vardır?» Allah'ın azâb ve intikamının size ulaşmayacağına dâir yanınızda Allah'tan bir berâet mi var? «Yoksa onlar : Biz, intikam almaya muktedir bir topluluğuz mu diyorlar?» Birbirlerine yardımcı olacaklarına, topluluklarının kendilerine kötülük bulaştırmak isteyenlere engel olacağına ve bu topluluklarının kendilerine bir fayda vereceğine mi inanıyorlar? «Topluluk yakında dağıtılacak ve onlar arkalarım dönüp kaçacaklar (işleri darmadağınık olacak ve mağlûb olacaklar.)»
Buhârî der ki: Bize İshâk'ın... İbn Abbâs'tan rivayetine göre Hz. Peygamber (s.a.) Bedir günü kendisi için kurulan çadırda iken : Ahdin ve va'din adına, Allah'ım, şayet dilersen bugünden sonra artık ebediy-yen Sana ibâdet olunmaz, diye dûa etmekteydi. Hz. Ebu Bekir (r.a.) elini tuttu ve : Ey Allah'ın elçisi yeter, Rabbına çok ısrar ettin, dedi. Hz. Peygamber çadırdan çıktı. Zırhı içinde sıçrıyor ve : «Topluluk yakında dağıtılacak ve onlar arkalarını dÖP.üp kaçacaklar. Daha doğrusu onlara vâ'dolunan asıl saattir. O saat ne belâlı, ne acıdır.» diyordu. Hadîsi Buhârî ve Neseî birçok yerde Hâlid —ki bu zât Mihrân el-Hazzâ'-dır— kanalıyla rivayet etmişlerdir. İbn Ebu Hatim der ki: Bize babamın... İkrime'den rivayetine göre o, şöyle demiştir : «Topluluk yakında dağıtılacak ve onlar arkalarını dönüp kaçacaklar.» âyeti nazil olduğunda Hz. Ömer : Hangi topluluk dağıtılacak, hangi topluluk mağlûb olacak? demişti. Hz. Ömer şöyle anlatır : Bedir günü olduğunda Allah Ra-sûlü (s.a.)nü zırhı içinde sıçrarken ve : «Topluluk yakında dağıtılacak ve onlar arkalarını dönüp kaçacaklar.» derken işittim ve bu âyetin te'vîlini işte o gün anladım. Buharı der ki: Bize İbrahim İbn Musa'nın... Mü'minlerin annesi Hz. Aişe'den rivayetine göre; o, şöyle demiştir. Ben henüz oyun oynayan bir kız çocuğu iken Muhammed (s.a.)e Mekke'de : «Daha doğrusu onlara va'dolunan asıl saattir. O saat ne belâlı, ne acıdır.» âyeti nazil oldu. Buharı hadîsi burada bu şekliyle kısa olarak rivayet etmiştir. Kur'ân'm faziletleri bahsinde ise daha uzunca rivayet eder. Müslim bu hadîsi tahric etmemiştir.
55. Âyetin Tefsiri
Âyet-i kerîme bu sarsıcı ve dehşet verici sahnelerin ışığı altında özellikle Kureyş kavmine genellikle de bütün insanlara çeviriyor beyanatını. Kalblerine Allah'ın kudretini, hikmet ve tedbîrini yerleştirmeye çalışıyor. Şüphesiz ki dünyada iken o çarptırılan felâketler bu âhiret azâbları ve daha önce gelip geçmiş olan peygamberler ve uyarıcılar, ki-tablar ve Kur'ân, bütün bunların yanı sıra varlıklar alemindeki yaratıklar ve bu varlıklar âlemine hükmeden kanunlar... Evet bütün bunlar ve büyük küçük her şey bir ölçüye göre yaratılmıştır. Bir maksada bir hikmete göre tanzim edilmiştir. Başıboş hiç bir şey yoktur. Lüzumsuz hiç bir şey yoktur. Tesadüfen meydana gelmiş hiç bir şey yoktur. Kendiliğinden olup gelen hiç bir şey mevcûd değildir : «Şüphesiz Biz her şeyi bir ölçüye göre yaratmışızdır.» Her şeyi... Büyük küçük her şeyi... Konuşan ve konuşmayan her şeyi... Hareket eden ve duran her şeyi... Geçen ve hazır olan her şeyi... Her bilineni, her bilinmeyeni... Kısacası her şeyi... Bir ölçüye göre yaratmışızdır... Onun gerçek durumunu belirten, vasfım anlatan, miktarını ta'yîn eden, zamanını tesbît eden, mekânını tahdîd eden, çevresindeki eşya ile olan münâsebetlerini ayarlayan, varlıklar alemindeki te'sîrini belirleyen... Bir ölçüye göre...
Doğrusu Kur'ân-ı Kerim şu kısacık âyetin doğruluğunu bütün kâinata gösteren, akılları durdurucu, şümullü ve büyük bir hakîkata işaret etmektedir. Bu mevcudatla yüzyüze gelen, onunla hemhal olan, ondan duygulanan ve mevcudatın ince bir ahenk içerisinde yaratılmış olduğunu hisseden gönül sahipleri bu kısacık âyetin ifâde ettiği gerçekleri idrâk ederler. Mevcudatta her şey bir ölçüye göredir. Mutlak bir ahenk hâkimdir. Varlıklarla yüzleşen her gönül bu ahengin te'sîrine kaptırır kendisim.
Sonra bilgi, tecrübe ve görgü vâsıtalarının el verdiği nisbette, beşer aklının takati dâhilinde bu gerçek ölçünün bazı yönlerini idrâk edip öğrenebilir. Ama bu Ölçü; bilgi ne kadar ilerlerse ilerlesin her zaman daha bir yüce, daha mükemmel, daha muazzam olarak devam ederek kalır. O azameti ve mükemmelliği insan fıtratı kavrar ve kâinatın ahenkli seslerinin te'sîri altında kalır. Çünkü fıtratta her şeyin bir ölçüye göre yaratıldığı bu muntazam kâinat korosunun bir ferdidir o.
Modern ilim, kâinata hâkim olan bu ölçü gerçeğinin kendi imkân ve vâsıtaları nisbetinde bazı yönlerini keşfetmiş bulunuyor. Meselâ yıldızların ve gezegenlerin arasındaki mesafelerde büyük bir nizâmın hâkim olduğunu, her birisinin hacim ve kütlesinin belli ölçüler dâhilinde bulunduğunu, birbirlerine karşı yaptıkları çekim gücünü öğrenebilmiş bulunuyor. Öyle ki bilginler henüz göremedikleri yıldızların yerini bile ta'yîn edebiliyorlar. Çünkü kâinattaki nizâm o görünmeyen yıldızların da belirli yerlerde ve hudûdlar dâhilinde bulunmasını gerektiriyor. Bu görülmeyen yıldızların belirlenen yerlerde bulunmasını zarurî kılan bir takım tezahürler var ki, gözleme tâbi tuttukları yıldızların hareketinde kendisini göstermektedir. Sonra bu tahminleri gerçekleşmekte ve gökyüzündeki cisimlerin korkunç feza boşluğunda hiç bir çatışmaya mahal bırakmadan ölçülü nisbetler içerisinde yerleştirilmesinin gerektiğini, sonsuz bir dikkatin eşyaya hâkim olduğunu anlamaktadırlar.
Üzerinde yaşadığımız dünyanın durumundaki nizâmı da günümüzün ilmi keşfetmiş bulunuyor. Allah Teâlâ bu dünyayı insan cinsînin hayatına elverişli olacak ölçüler dâhilinde yaratmıştır. Bu yeryüzünün ölçü ve nisbetlerinden herhangi birisinde vuku' bulacak en küçük bir değişiklik ihtimâli yalnız dünyaya değil, bütünüyle hayatı kökten mahvedecek veya yaşanmaya elverişsiz hale getirecek durumdadır. Dünyanın hacmi, kütlesi, güneşten uzaklığı... Güneşin kütlesi, ısı derecesi... Yeryüzünün kendi ekseni üzerindeki ölçülü eğimi hem kendi çevresinde hem de güneşin çevresindeki seyir hızı... Ayın dünyadan uzaklığı, hacmi ve kütlesi... Karaların ve denizlerin dünyadaki dağılımı... Ve daha binlerce ölçü ve nisbetler... Bunların herhangi birisinde meydana gelecek en küçük bir değişiklik her şeyi kökten değiştirebilir. Ve yeryüzündeki hayat çarkını tamamen durdurabilir...
Modern ilim, hayatı devam ettiren, canlılar arasında ölçüleri ve ahengi tanzim eden, canlıların hayat şartları ve çevreyle olan münâsebetlerini ayarlayan pek çok kanun ve nizâmları da keşfetmiş bulunuyor... Ve bu bilinen nisbet ve nizâmlar insana âyetin işaret ettiği o büyük ve derin gerçeğin bir yanını düşünebilme imkânı sağlıyor. Meselâ, hayat ve beka faktörleriyle ölüm ve fena faktörleri arasındaki nisbet gerek cemiyet içerisinde, gerekse canlılar dünyasında hep hayatın doğup gelişmesine elverişli bir ölçü dâhilinde muhafaza edilmektedir. Aynı zamanda ölüm ve hayat faktörlerinin herhangi bir devirde geçinme ve yaşama şartlan için lüzumlu olan ortamı yetersiz kılacak derecede yayılıp genişlemesini de önlemektedir.
Öyle sanıyorum ki bazı canlıların birbirleriyle olan münâsebetle-rindeki bu ahenk ve nizâmı kısa işaretlerle de olsa belirtmekte fayda vardır. Gerçi kâinatın yapısındaki yeryüzünün hayat şartlarına elverişli kılınmasmdaki nizâmı diğer sûrelerde etraflıca anlatmıştık. Bu hususta bilhassa Furkân sûresine başvurulabilir.
Küçük kuşlarla beslenen yırtıcı kuşların sayısı azdır. Çünkü az yumurta yaparlar ve az kuluçkaya yatarlar. Diğer taraftan ancak belirli yerlerde yaşayabilirler. Buna karşılık yaşları uzundur. Eğer uzun süre yaşamalarına mukabil çok yumurta yapıp kuluçkaya yatabilecek olsalar ve her yerde yaşayabilecek durumda bulunsalardı —ne kadar çok yumurta yapıp yavru çıkarırsa çıkarsınlar— küçük kuşların hepsini toptan yok edebilirlerdi. En azından bu yırtıcı kuşlar için ve yeryüzünde yaşayan insanlık âlemi için lüzumlu birer gıda olan ve daha birçok roller alan ve bu yüzden hayat için lüzumlu olan bu küçük kuşların sayısı azalabilirdi. Nitekim şâir der ki:
«Daha çok olur yavrusu küçük kuşların.
Bunun için az yavru yapar anne şahin.»
Gördüğümüz gibi yeryüzünde yırtıcı kuşlarla küçük kuşların varlık ve yokluk âmillerini bir dengeye ve ölçüye bağlı olarak korunması gerektiğinden Cenâb-ı Allah hikmeti gereği olarak bunu böyle tanzim etmiştir.
Karasinek milyonlarca yumurta yapar. Ancak doğan yavrular iki haftadan fazla yaşayamazlar. Şayet sinekler birkaç yıl yaşayabilselerdi ve bu nisbette de yumurta bırakabilselerdi toprağın yüzü kısa zamanda sineklerle dolar giderdi. Ve o zaman yeryüzündeki birçok canlıların —bunların başında da insanın— yaşaması imkânsız hale gelirdi. Ne var ki, bu kâinatı idare eden kudret elinde, denge çarkı kat'iyyen bozulmuyor. Ve bu kudret eli çok yavru yapan canlıya az ömür vererek nizâmı gördüğümüz şekilde kuruyor.
Canlılar içerisifide sayısı en çok olan, kısa zamanda çoğalıp yıpra-nabilen mikroplar da aynı şekilde canlıların en güçsüzü olarak hayatın zorluklarına dayanamayıp çok az yaşarlar. Milyarlarca mikrop soğuktan, sıcaktan, ışıktan, asitlerden, kan pıhtılaşmasından ve daha bir çok faKtÖrlerden dolayı ölür gider. Ancak muayyen insan ve hayvan üzerinde te'sîrli olabilirler. Şayet mikroplar kuvvetli ve dayanabil-me gücüne sahip veya uzun ömürlü olsalardı, yeryüzündeki hayatı ve canlıları mahvedip tüketirlerdi.
Her canlı, düşmanına karşı kendisini korumak ve türünün yok olma tehlikesini ortadan kaldırmak için gerekli silâhlarla donatılmıştır. Çeşit çeşit korunma silâhları vardır canlıların. Bazı canlılarda çok sayıda üreme bir silâh iken, bazı canlıda karşıyı ezme bir silâh olmaktadır. Meselâ küçük yılanlar kendilerini korumak için ya zehirle donatılmışlardır veya düşmanlarından çabucak kaçıp kurtulmakla. Büyük yılanlara gelince, bunlar kas gücüyle donanmış olduklarından zehirleri azdır.
Domuzlan böceği düşmanlarından korunmak için pis bir koku salarak karşılaştığı her nesneye bırakır ve böylece kendi cinsini muhafaza eder. Ceylanlar çok hızlı koşmak ve sıçramakla korurlar cinslerini. Böylelikle her canlı büyük küçük kendisini koruyacak bir silâha sâhib-tir.
Ayrıca her canlı, gıdasını elde etmek için gerekli vâsıta ve hususiyetlerle de donatılmıştır. İnsandan kuşa kadar, hayvandan en basit yaratığa kadar her canlı böylece gıdasını elde eder.
Dişi yumurtacık erkekler tarafından rahme boşaltılan canlı varlıklarla ilkah olduktan sonra rahmin duvarına tutunur. Bu esnada son derece obur bir varlıktır. Rahmin duvarında çevresine ördüğü bir ağla tutunduğu noktayı gelişip büyümesine elverişli bir kan gölü haline getirir. Anne doğumunu yapıncaya kadar gizli bir bağ cenini annenin kanına bağlar. Bu bağın meydana gelişinde yavrunun hayatı için elverişli bir hedef güdülmüştür. Bağ, ne oraya akan gıdanın alkole dönüşmesine sebep olacak kadar uzundur, ne de yavruya gıdanın ulaşmasını engelleyecek kadar kısadır.
«Meme de bir guddedir hamileliğin .vm anları ile doğumun başlangıcında birtakım beyaz, sarımsı akıntılar salgılar ki, ilâhî teeellînin eseri olarak bu salgılar çocuğu muhtelif hastalık mikroplarından muhafaza edecek kimyevî maddeler ihtiva etmektedir. Doğumu müteakiben ikinci gün annenin memelerinden süt gelmeye başlar. Yine en büyük tedbîr sahibi olan Allah Teâlâ'nm hikmetinin eseri olarak anne memesinden gelen süt miktarı gün be gün artar. Bir yıl sonra bu miktar günde 2,5 litreye baliğ olur. Halbuki ilk günlerde bu miktar birkaç yüz gramı geçmez. Buradaki hayret verici hal, sadece sütün artışı ile kalmaz, çocuğun yaş durumuna göre sütün ihtiva ettiği kimyevî maddelerin bileşim oranı da değişir. Başlangıçta anne sütündeki kimyevî maddenin bileşiminde su içerisinde az miktarda şeker ve besin maddeleri bulunur. Sonra sütün bileşimi yavaş yavaş değişir ve bileşiminde gün be gün şekerli ve yağlı besin maddelerinin nisbeti artar. Bu değişik likte bir gün diğer bir günü tutmaz. Bu artış çocuğun devamlı olarak gelişmesine, organlarının teşekkülüne, kaslarının kuvvetlenmesine uygun şekilde olur. Anne memesinde sütün teşekkül ameliyesi de şaşırtıcı bir haldir.»
Değişik organlar insanın teşekkülünde, vazifesini yapmasında, çalışma tarzında ayrı yollar izlerler. Ama hepsi de onun hayat ve sıhhatini muhafazayla vazifelidir. Her organda insanı hayretten hayrete sürükleyecek ince bir ölçü ve üstün bir tedbîr hâkimdir. Biz her ferdi idare eden ilâhî kudret elini görüyoruz bunun ardında. Yalnız ferdî değil, her organı, hattâ bir organdaki hücrelerden her birisini ilâhî el idare etmektedir. Allah'ın gözetimi ve denetimi altında o faaliyetini sürdürmektedir. Biz burada bunları teker teker sayacak güçte değiliz. Sadece bu organlardan birisindeki ince ölçüye seri işaretlerle yetineceğiz. Bu organ vücudun her tarafına yayılmış olan bezeler sistemidir :
«İnsan vücûdunun her tarafında bulunan bu guddelerdeki kimyevî terkîbleri meydana getiren o hayret verici kimyevî muameleler, insanı dehşetten dehşete sevketmektedir. Her bezin salgısı bir diğerini tamamlayıcı mâhiyettedir. Bu ifrazatın nasıl meydana geldiği ise yine bir problemdir. Girift bir özgü gibidir. Ve bu ifrazatın muayyen mik-dârı aşması ise insan vücûdunda onulmayacak telefata sebep olur.»
Hayvanlarda ise organlar türüne, yaşadığı muhite ve hayat şartlarına göre değişik biçimler almıştır :
«Arslanlar, kaplanlar, kurtlar, sansarlar ve çölde yaşayıp avlanarak beslenmek durumunda olan bütün yırtıcı hayvanların ağızları kuvvetli ve sağlam bir yapıdadır. Zîrâ bu hayvanların avlarına hücum.etmeleri, onları keskin ve kuvvetli dişleriyle yakalamaları zorunludur. Aynı şekilde, avına hücum ederken adalelerini de kullanmak zorunda bulunduğundan, ayakları kuvvetli adaleler, keskin tırnak ve pençelerle teçhiz edilmiştir. Mideleri de et ve kemikleri sindirici asitlerle mayiler ihtiva etmektedir.»
Otlaklarda yaşayan evcil geviş getiren hayvanlara gelince, onların kabiliyetleri ise daha da başka türlüdür :
«Bunların hazım sistemleri ve çevreye mütenâsib olarak pek-leşmiştir. Ağızları nisbeten geniştir. Parçalayıcı ve kuvvetli köpek ve azı dişleri yoktur. Fakat kesici dişleri oldukça gelişmiştir. Kuru otlan ve bitkileri sür'atle keserler. Yutma kabiliyetleri fazladır.»