KEŞŞÂF TEFSİRİ
Kamer Sûresi — KEŞŞÂF TEFSİRİ
1. Âyetin Tefsiri
2. Âyetin Tefsiri
büyü!” diyorlar. [974] Ay’ın ikiye ayrılması Muhammed’in (s.a.) peygamberlik delillerin-
den ve parlak mu‘cizelerinden biridir. Enes b. Mâlik’ten (v. 93/712) şöyle riva-yet edilmiştir: “Kâfirler Hz. Peygamber’den bir mu‘cize istemişlerdi de Ay iki kez yarıldı.” Aynı mânadaki rivayet İbn Abbas (v. 68/688) ve İbn Mes‘ûd’dan (v. 32/653) da nakledilmiştir. İbn Abbas şöyle demiştir: “Ay iki parçaya bölün-müş; bir parça uzaklaşmış, bir parça yerinde kalmıştır.” İbn Mes‘ûd da demiştir ki: “Ben Hira dağının Ay’ın iki parçası arasında kaldığını gözlerimle görmü-şümdür.” Bazılarına göre ise âyet Ay’ın kıyamet günü yarılacağını ifade etmek-tedir. “Ama bir âyet [delil] gördüklerinde yüz çeviriyorlar ve ‘Devam edegelen bir büyü!’ diyorlar.” ifadesi bu iddiaya cevap niteliğindedir ve cevap olarak da bu yeter. Nitekim Huzeyfe’nin (r.a.) kıraati ve kad inşakka’l-kameru (Ay da ikiye ayrılmış bulunmaktadır!) şeklindedir; yani kıyamet vakti yaklaşmış; yaklaşma-sının delillerinden biri olarak da Ay ikiye bölünmüştür. Tıpkı şöyle demen gibi: Akbele’l-emîru ve kad câe’l-mubeşşiru bi-kudûmihî (Padişah [buraya] yöneldi; zaten [bunu haber veren] müjdeci de gelmiş bulunuyor.) Huzeyfe’nin Medâin’de insanlara hitap ettiği, sonra da; “Haberiniz olsun ki kıyamet yaklaşmıştır. Ay da peygamberiniz döneminde ikiye yarılmıştır.” dediği nakledilmiştir.
] 975[ ِّ َ ْ ُ (devam edegelen) yani sürekli ve düzenli. Vesilesi hazır hâle
gelmiş, durumu süreklilik kazanmış her şey için kadi’stemerra ifadesi kul-lanılır. Buna göre; mu‘cizenin peş peşe geldiğini peygamberlik delillerinin birbirini izlediğini görünce; “Bu devam edegelen bir büyüdür!” demişlerdir.
ِّ َ ْ ُ kelimesinin, kuvvetli ve muhkem anlamına geldiği de söylenmiştir.
Bu anlam, Arapların istemerra merîruhû (halatı sıkı örülmüş, sağlamlaşmış-tır) kullanımına dayanmaktadır. Şöyle de denilmiştir: Bu kelime, bir şeyin acısı şiddetlendiğinde söylenen istemerra’ş-şey’u deyiminden alınmıştır; yani “Tıpkı acı ve tatsız bir şeyin hazmedilememesi gibi bu bize sevimsiz geliyor, ağzımızın tadını bozuyor; bunu içimize sindiremiyoruz!” ّ
ِ َ ْ ُ kelimesinin “kalıcılığı olmayan geçici ve gidici” anlamına geldiği de söylenmiştir. Bunu kendilerini teselli edici bir temenni ve bir bahane olarak söylüyorlardı.
] 976[ وْا َ َ -ifadesi, ve in yurav (kendilerine gösterilse) şeklin (görseler) وَاِنْ de de okunmuştur.
3. Âyetin Tefsiri
[977] “Arzu ve ihtiraslarına uydukları için.”Gerçek apaçık ortaya çık-mışken, onu reddetmeye ilişkin şeytanın göz boyamasına uydukları için…
] 978[ ِ َ ْ ُ ٍ ْ Yani her (.Oysa her işin varacağı nihai bir sonuç vardır) وَכُ اَiş mutlaka karar kılacağı bir sonuca varacaktır. Hz. Muhammed’in (s.a.) du-rumu da; hak mı bâtıl mı olduğu ayan beyan ortaya çıkacak bir sonuca ulaşa-caktır ve onun akıbetini açıkça göreceklerdir. Veya gerek Hz. Muhammed’in gerekse onların durumu bir sonuca ulaşacaktır; yani durumları kesinleşecek ve dünyada ya hüsran veya zafer, âhirette de bedbahtlık veya saadet olmak üzere karar kılacaktır. Kelime Kāf ’ın fethasıyla [müstekarrun] da okunmuştur; yani her iş bir istikrar bulacak veya karar kılacağı bir mekân veya zaman bula-caktır. Ebu Ca‘fer (v. 130/747-748) bu kelimeyi Kāf ’ın kesresiyle ve es-sâ‘atu kelimesine atfen1 mecrur (müstakırrin) okumuştur; yani kıyamet yaklaştı; he-defini bulacak ve durumu netleşecek her iş de yakında gerçekleşecek!
5. Âyetin Tefsiri
li haberleri, âhiret olayları ve kâfirlere verilecek azabı anlatan bilgilerin yerleştirildiği Kur’ân’dan haberler. [“Vazgeçirecek” anlamındaki]ٌ َ دَ ْ ُ ya izdi-car (vazgeçiriş) mânasında mastar veya “vazgeçirme yeri” anlamında ism-i mekândır. Anlam şöyledir: Kur’ân haddizatında vazgeçirecek hususlar ihtiva etmektedir ve onun, vazgeçireceğine kanaat getirilmektedir. Tıpkı “Allah Resulü’nde sizin için güzel bir örneklik vardır.” [Ahzâb 33/21]) -yani o ör-nektir- âyetindeki gibi. ٌ َ دَ ْ ُ ifti‘âl kalıbının Tâ’sının Ze’ye dönüştürülerek, Ze’ye idgam edilmesiyle muzzecer şeklinde de okunmuştur.
] 980[ ٌ َ ِ َא ٌ َ כْ ِ (Son derece hikmetli) ifadesi ya א ’deki Mâ’dan bedel veya huve hikmetun açılımında gizli bir mübtedanın haberidir. Mâ’nın hâli olmak üzere mansūb da okunmuştur. Şayet“Mâ ism-i mevsul olsa hikmeten kelimesi hâl olmak üzere nasbedebilir. Oysa açıkça görüldüğü gibi mevsuf olduğunda nasıl amel eder?” dersen şöyle derim:Aldığı sıfat onu belirginleş-tirmiş dolayısıyla [Mâ’nın] onu hâl edinip mansūb kılması uygun düşmüştür. 1 Yani müstekırrin kelimesini değil, muzãfı olan כ أ terkibini ُ א .kelimesine atfederek. / ed ا
] 981[ رُ ُ ِ ا ْ ُ א َ َ ifadesi, ya [“Uyarılar fayda vermiyor!” anlamında] olumsuz bir ifadedir ya da [“Uyarılar ne fayda versin!?” anlamında] yadırgayıcı bir sorudur. Başın-daki Mâ mahallen mansūbdur; “Uyarılar hangi faydayı versin!?” anlamındadır.
7. Âyetin Tefsiri
[982] “Öyleyse,” yani uyarının kendilerine fayda vermediğini anladığı-na göre “yüz çevir bunlardan!”
] 983[ اعِ ا عُ ْ َ مَ ْ َ (çağırdığı gün o çağıran) ifadesindeki yevmenin mansūb olması ya َن ُ ُ ْ َ (çıkarlar) kelimesininin zarfı ya da başındaki gizli bir uzkur (An!) fiilinin mef‘ûlün fîhi konumunda olmasıyladır. ِاع ,kelimesinin Yâ’sı atılıp اonun yerine kesreyle yetinilmiştir. “Çağıran” İsrâfil veya Cebrâil’dir. Tıpkı َِאد ُ مَ ْ َ َאدِ ُ ْ âyetindeki gibi.1 (Gür sesli birinin, [ölülere] sesleneceği gün…” [Kāf 50/41]) ا
[984] “Görülmemiş bir şeye” yani bilinmedik; korkunç, benzerini gör-mediği için insanların tuhaf karşıladıkları şeye ki kıyamet gününün deh-şetidir. Kelime nukrin şeklinde hafifletildiği gibi, “inkâr edilen” anlamında nukira şeklinde de okunmuştur.
[985] “(Yaşadığı dehşetten dolayı) gözleri yere çakılmış vaziyette.” Bu, kabirden çıkanların hâlidir. “Yaşadığı dehşetten dolayı yere çakılmak” göz-lerin fiili olup hāşi‘an şeklinde müzekker2 getirilmesi, yahşa‘u ebsāruhum (gözlerini korku bürür) cümlesindeki gibidir; tahşa‘u ebsāruhum cümlesin-de olduğu gibi hāşi‘aten şeklinde de okunmuştur. Yine, yahşa‘ne ebsāruhum örneğine uygun olarak א ً ُ şeklinde de okunmuştur ki ekelûni’l-berâğîsu (Yediler beni!.. Pireler!) kullanımını3 uygun gören lehçeye yani Tay kabilesi-nin lehçesine göredir. א ً ُ kelimesinde onlara giden bir zamirin gizli olması ْ ُ אرُ َ ْ ifadesinin ise o zamirden bedel olması da mümkündür. Mübteda ve اَhaber olmak üzere huşşa‘un ebsāruhum şeklinde de okunmuştur. Bu durum-da cümle hâl olmak üzere mahallen mansūbdur. Tıpkı şu şiirde olduğu gibi:
[Fazlasıyla iyiliğini umduğum kişi] gördüm ki cömertlik ve kerem ikisi de onun yanında (hazır).
“Gözleri korku bürümesi” zillet ve ürkeklikten kinayedir; çünkü zelil kimsenin zilleti de aziz kimsenin izzeti de gözlerine yansır. 1 Yani bu âyette de َِאد ُ ْ َאدِي kelimesi aslında ا ُ ْ ِ dir. Ayrıca, ifadenin aslı’ا ا ُ ا ْ َ مَ ْ َ şeklinde olup ilk
Mushaf imlâsında telaffuz şekli esas alındığından, ُ ْ َ ‘nun Vav’ı yazılmamıştır. / ed.2 Müfessirin, א ً ُ kıraatini değil, hāşi‘an kıraatini esas aldığı anlaşılmaktadır. / ed. 3 Fâ‘ile ait zamiri önceden getirip fâ‘ili daha sonra zikretme. / ed.
] 986[ اثِ َ ْ َ ْ ا َ ِ نَ ُ ُ ْ َ (kabirlerinden çıkarlar) ifadesi, yuhracûne mi-ne’l-ecdâsi yani “etrafa saçılmış çekirge sürüsü gibi.”(kabirlerinden çıkarı-lırlar) şeklinde de okunmuştur.Çekirge çokluk ve dalgalanma konusunda örnek olarak verilir. İçinde dalgalanan kalabalık ordu için “çekirge sürüsü gibi geldiler” ve “uçamayan yavru çekirgeler gibi geldiler” denilir; yani ka-labalık olmalarından dolayı her tarafa yayılmış biçimde.
8. Âyetin Tefsiri
[987] “Çağırana doğru koştururlar,” yani boyunlarınıçağırana doğru çevirerek ona doğru koşarlar. “Bir an olsun gözlerini ayırmadan ona baka-rak [koşarlar]” anlamı da verilmiştir. Şu beyit buna örnektir:
Kulum kölem oldu benim Nimru’bnu Sa‘d. Ve görüyorum kibana karşı çok itaatkâr, gözümün içine bakıyor Nimru’bnu Sa‘d.
9. Âyetin Tefsiri
[988] “Bunlardan” yani Mekkelilerden “önce.” “Bizim kulumuzu” yani Nûh’u “yalanlayarak…” Şayet“Daha önce ْ َ -ifadesini kullan (yalanladı) כَmışken yine ا ُ כَ َ (yalanladılar) denilmesinin anlamı nedir?” dersen şöyle derim:Bu “Kulumuzu peş peşe yalanladılar!” anlamındadır; yani birbirle-ri ardınca onu yalancı saydılar. Kendilerinden yalanlayıcı bir kuşak geride kaldıkça, onları yeni bir yalanlayıcı kuşak izledi; yani onlar peygamberleri tümden ve peygamberliği kökten yalanladıklarından, Nûh’u da yalancı say-dılar; çünkü o da bir peygamberdir.
] 989[ نٌ ُ ْ َ cinli.“Engellendi.” Söverek, döverek ve -“Kesinlikle taşlana-caksın” [Şu‘arâ 26/116] âyetinde geçtiği gibi- taşlama tehdidinde bulunarak onu azarladılar. Bu ifadenin onların sözünün devamı olduğu da söylenmiş-tir; yani şöyle dediler: “O bir cinlidir; onu cin çarpmış, hırpalamış, aklını başından almış, aklını alıp götürmüş!”
10. Âyetin Tefsiri
] 990[ ّ -ifadesi, fe-de‘â bi-ennî mağlûbun (Ben yenildim diye yalvar اَdı.) anlamında ennî olarak okunduğu gibi [א َ -fiili] “dedi” an (yalvardı) دَlamında kabul edilerek innî şeklinde de okunmuştur; yani yalvararak şöyle dedi: “Gerçekten yenildim,” kavmim beni mağlup etti; sözümü dinlemediler, artık çağrıma uymalarından yana ümitsizliğim iyice pekişti;
“o hâlde bana yardım et.”Üzerlerine göndereceğin bir azapla onlardan in-tikam al. Hz. Nûh bu duayı iş kendisini aştıktan ve yangın iyice bacayı sar-dıktan sonra yapmıştır. Rivayete göre, halkından biri onunla karşılaşır, bo-ğazını öyle sıkardı ki o yere düşer bayılırdı. Kendine geldiğine; “Ya Rabbi! Kavmimi bağışla, çünkü bilmiyorlar!” derdi.
12. Âyetin Tefsiri
[991] Fiil; şeddeli ve şeddesiz olarak okunmuştur; َא ْ َ da öyle.1 وَ[992] “Bardaktan boşanırcasına yağan” yani kırk gün hiç kesilmeden
peş peşe ve bol bol dökülen bir sağanak yağmur [ile]. [993] “Yeryüzünü göze göze fışkırttık,” yani âdeta tüm Arz’ı fışkıran
kaynaklar hâline getirdik. Bu ve-feccernâ ‘uyûne’l-ardi (yerin pınarlarını fış-kırttık) demekten daha etkilidir. Bunun söz dizimi bakımından örneği, [“Saçım başım ağardı!” mealindeki] א ً ْ َ أْسُ َ ا َ َ ْ .ifadesidir [Meryem 19/4] وَا
[994] “Sonunda su,” yani gök ve yer suları “birleşti.” İfade, el-mââni (iki su) şeklinde de okunmuştur; yani göğe ve yere ait iki tür su. ‘İndî temrâni (Yanımda iki hurma var.) ifadesi de bunun gibi olup “kaliteli ve düşük ka-litede iki çeşit hurma” anlamına gelir. Şair de şöyle demiştir:
Bizim, bildiğiniz yardımların kaynağı iki deve sürümüz var. Hasan-ı Basrî (v. 110/728) ُאء ٓ َ ْ kelimesini, Hemze’yi Vav’a dönüştürerek ا
el-mâvâni şeklinde okumuştur. Tıpkı ‘ilbâvâni (boyundaki iki sinir / kas) demeleri gibi.2
[995] “Takdir edilen bir emre göre,” yani Allah’ın dilediği şekilde takdir buyurduğu bir biçimde… Şöyle de denilmiştir: Ölçülü ve eşit gelecek bir bi-çimde… Bu, indirilen suyun yerden çıkarılan suyun birebir eşit ölçüde olma-sıdır. Yine, “nasıl olacağı Levh-i Mahfuz’da belirlenmiş takdire göre” anlamı da verilmiştir ki bu, Nûh kavminin tufanda nasıl helâk olacağıyla ilgilidir.
13. Âyetin Tefsiri
mevsufun yerinde kullanılan, onun yerini tutan ve onun görevini yapan sı-fatlardandır. O kadar ki birbirlerinden ayırt edilmezler. Bunun bir benzeri de şu beyitte geçmektedir: 1 Fe-fetahnâ (açtık) - fe-fettahnâ (açtıkça açtık); ve fecarnâ (fışkırttık) - ve feccarnâ (fışkırttıkça fışkırttık). / ed.2 Yani ‘ilbââni demek yerine; Vav ile... / ed.
Fakat demirden dokunmuştur benim gömleğimYani benim gömleğim zırhtır. Şu mısrada da aynı durum sözkonusudur:
İncecik bacak ve ayaklarıyla hızlıca sıçrayıp koşan çekirgelerin gözlerinde bile olsa [ben bütün haklarımı tamı tamına almaya çalışacağım].
Şair bu mısrada sıfat olan en-nâziyât (hızlıca sıçrayan koşan) kelimesiyle mevsuf olan çekirgeleri murad etmiştir. Şimdi sen burada gemi ile bu sıfatı veya zırh ve çekirge ile mezkür sıfatları cümlede birlikte zikretsen bu doğru olmaz. Âyette ve ilgili mısralarda olduğu gibi sıfatı zikredip mevsufu kastet-mek kelâmın (sözün) fesahati ve güzelliğindendir.
] 997[ ُ -çivi anlamındaki disârın çoğuludur. Disâr; [itmek, çakmak] an دُlamındaki deserahû fiilinden fi‘âl vezninde bir kelimedir; çünkü çivi, ancak çakılarak yerine oturur.
14. Âyetin Tefsiri
] 998[ اءً َ [karşılık olarak] kelimesi, önceden zikredilen göğün açılması ve devamındaki fiillerin mef‘ûl leh’idir. Yani biz bunu nankörce inkâr edilip du-ran kişiye karşılık olarak yaptık. İnkâr edilen kişiden maksat Hz. Nûh’dur (a.s.). Allah onu mekfûr [nankörlük edilen] kılmıştır. Çünkü Nebî, Allah’ın lutfettiği bir nimet ve rahmettir. Nitekim [Peygamberimiz Hz. Muhammed hakkın-da] “Biz seni sadece, âlemlere rahmet olarak gönderdik.” [Enbiyâ 21/107] buy-rulmuştur. Dolayısıyla Hz. Nûh da “kendisine nankörlük edilen bir nimet” olmuştur. Nitekim anlatılan şu olay da bu mânadadır: Bir zât Hârûnürreşîd’e (v. 193/809): “Senden dolayı Allah’a hamdolsun!” dedi. Hârûn, “Bu sözün mânası ne?” diye sorunca, adam şu cevabı verdi: “Sen bir nimetsin, bu se-beple Allah’a hamdettim.” َ
ِ -kelimesinde, harf-i cerin mec [nankörlük edildi] כُrûriyle birlikte hazfedilip fiile bitiştirilmiş olması da mümkündür.1 Katâde (v. 117/735) َ
ِ fiilini ma‘lûm sîga ile kefera şeklinde okumuştur. Buna göre כُâyetin mânası “Kâfirlere bir cezâ olarak.” olur. Hasan-ı Basrî (v. 110/728) de ًاء kelimesini Cim’in kesresiyle cizâen şeklinde [müfâ‘aleden] okumuştur ki mânası mücâzâten (Onları cezalandırmak üzere) demektir.
15. Âyetin Tefsiri
] 999[ ٓא َ َא כْ َ َ (Onu Biz bıraktık) kelimesindeki Hâ, gemiye veya fi-ile (yapılan işe) aittir; yani biz onu ibret alınacak bir âyet kıldık. 1 Buna göre ifade َ
ِ şeklinde olup harf-i cer hazfedilmiş ve mef‘ûl kalmış, fiil kufira şeklinde meçhul כُkılınınca, mecrûr konumundaki mef‘ûl nâib-i fâ‘il olarak merfû ‘konumuna, açıktan zikredilmişken de mahzûf konumuna dönüşmüştür. (Tîbî’den) / çev.
Katâde’den nakledilmiştir ki Allah gemiyi Cezîre bölgesinde saklamıştır. Geminin Cûdî dağında uzun müddet kaldığı, hatta bu ümmetin ilklerinin gemiyi gördükleri söylenmiştir.
] 1000[ כِ ُ mu‘tebir -yani ibret alan- demektir. Bu kelime aslına uygun olarak müztekir ve Tâ’nın Zel’e dönüşüp ona idgam olmasıyla müzzekir olarak da okunmuştur. Tıpkı müzzecir gibi.
16. Âyetin Tefsiri
17. Âyetin Tefsiri
ders alan var mı?! ] 1001[ ر ُ ُ inzâr (uyarma ve korkutma) anlamındaki nezîrin çoğuludur.
[1002] “Ders” ve “öğüt alınsın diye”, içine şifa verici öğütler doldurmak ve orada vaat ve tehditleri (va‘d ve va‘îd) tekrar tekrar zikretmek suretiyle “kolaylaştırdık Kur’ân’ı. Ama düşünüp ders alan var mı?” Âyetin mânası-nın şöyle olduğu da söylenmiştir: Biz Kur’ân’ı ezberlemeyi kolaylaştırdık ve onu ezberlemek isteyene yardım ettik. Onu ezberlemek isteyen bir talebe yok mu ki kendisine yardım edilsin? Mânanın şöyle olması da caizdir: Biz Kur’ân’ı ders ve öğüt almak için hazırladık. Bu ifade “Devesini sefere ha-zırladı.” anlamındaki yessera nâkatehû li’s-seferi ve “Savaş için atının eğerini vurdu ve gemini taktı.” anlamındaki yessera ferasehû li’l-gazvi sözünden alın-mıştır. Bu mânada şair şöyle demiştir:
Atımı savaş için gemleyip hazırladım. Bu vakitte [şu ana kadar eğitim ve besi bakımından] ona yaptığım şeyler bana yeter.
Rivayete göre; Tevrat ve İncil gibi diğer dinlerin tâbileri, Müslümanların Kur’ân’ı ezberlediği gibi, kendi kitaplarını ezberlemezler, yüzüne okurlarmış.
21. Âyetin Tefsiri
22. Âyetin Tefsiri
ders alan var mı?!] 1003[ رِي ُ ُ (uyarılarım) yani henüz gelmeden önce onları azapla uyar-
mam. Veya onları cezalandırmamızda, onlardan sonra gelenler için bir uya-rı vardır.
] 1004[ ٍ ْ َ م “uğursuzluk günü” demektir; fî yevmin nehisin şeklinde de okunmuştur. Nitekim ٍאت ِ َ אمٍ ِ أَ (“O uğursuz günlerde..” [Fussılet 41/16]) âyetinde de böyle gelmiştir.
] 1005[ ّ yani o dondurucu rüzgâr, onları helâk edinceye kadar üzer-lerine esmeye devam etti. Veya o dondurucu rüzgâr büyük küçük onların tamamının üzerine esti de sonunda helâk edilmeyen bir kişi bile kalma-dı. Bu azap, ayın sonunda Çarşamba günü vuku bulmuştu. Azap onların üzerinden hiç geri dönmüyordu [hep üzerlerinde duruyordu]. ّ kelimesiyle “acısı ve çirkinliği son derece şiddetli olan” anlamı da kastedilmiş olabilir.
[1006] “Ki insanları” yerlerinden “söküyor;” kaldırıp atıyordu… [Ona direnebilmek için] el ele tutuşuyorlar, sıra sıra diziliyorlar, vadi ve dağların ara-larına giriyorlar, çukurlar kazıp oraya sığınmaya çalışıyorlardı. Fakat rüzgâr onları bulundukları yerlerden söküp atıyor, onları yüzüstü yere seriyor, bo-yunlarını kırıyordu. Böylece, “yerinden sökülmüş köksüz hurma kütükleri gibi” oluyorlardı; yere serilmiş hurma kütükleri gibi, uzun ve iri cüsseler hâ-linde ölü vaziyette yerlere seriliyorlardı. אز ْ -hurma ağaçlarının dalları dı أşındaki gövde kısmını ifade etmektedir. ِ َ ُ “kökünden, dikim yerlerinden sökülmüş” demektir. Denilmiştir ki: Hurma kütüklerine benzetilmişlerdir; çünkü rüzgâr onların kafalarını koparıyordu ve başsız cesetler hâlinde kalı-yorlardı. ِ َ ُ lafzı nahl (hurma) kelimesinin lafzı dikkate alınarak onun sı-fatı olarak zikredilmiştir. Mâna dikkate alınsaydı kelime [münka‘iratin şeklinde] müennes gelirdi. Nitekim ٍ َ אوِ ٍ ْ َ אزُ ْ İçi boş hurma kütükleri...” [Hâkka“) أَ69/7]) âyetinde ٍ َ אوِ kelimesi mâna dikkate alınarak müennes gelmiştir.
23. Âyetin Tefsiri
24. Âyetin Tefsiri
Şüphesiz, o zaman, gerçek bir sapma ve cinnet içindeyiz, demektir!”
25. Âyetin Tefsiri
yalancı şımarığın tekidir!”] 1007[ اً ِ وا א ِ اً َ َ -ifadesi, giz (…Kendi içimizden bir ‘insan’a mı) أَ
li bir fiille mansūb kılınmıştır ki hemen peşinden gelen ُ ُ ِ َ (ona uya-cağız) fiili onu tefsir etmektedir. Bu ifade mübteda olarak merfû‘ hâlde e beşerun minnâ vâhidun şeklinde de okunmuştur ki buna göre ُ ُ ِ َ (ona uyacağız) ifadesi onun haberi olur. İstifham açısından birinci (mansūb) okuyuş daha uygundur. Sâlih (a.s.) sanki; “Eğer bana uymazsanız hak-tan uzaklaşıp dalâlete düşersiniz!” diyordu. ُ ُ sa‘îrin çoğulu olup “ateş” demektir. Kavmi de Sâlih’e (a.s.) tam tersiyle karşılık verip şöyle dediler:
“Eğer biz sana uyarsak, asıl o zaman senin dediğin gibi oluruz!” Dalâlin “hata ve doğru olandan uzaklaşma”; ُ ُ ’un ise cünûn yani delilik mâna-sında olduğu da söylenmiştir. Nitekim delirmiş deveye nâkatün mes‘ûratün denir. Şair şöyle demiştir:
Zemîl ve irhâ yürüyüşü kendisini tahrik ettiğindeyorucu bir dellenme baş gösterir o kumral atta
[1008] Şayet “Kendi içlerinden bir insana uymayı nasıl inkâr etmişler?” dersen şöyle derim: Cinsiyet bakımından kendileri gibi olan birine uymayı inkâr etmek üzere “bir insana mı?” dediler ve onun beşer cinsinden daha üstün bir cinsten -yani melek- olmasını istediler. Yine “içimizden” dedi-ler ki Sâlih (a.s.) onlardan olduğu için, benzerlik ve denklik daha kuvvetli olmakta idi.1 Ayrıca, [koskoca] toplumun tek bir adama uymasını yadırga-dıkları için “tek” demişlerdir. Veya “tek” kelimesiyle Hz. Sâlih’in, şerefli ve faziletli olanlarından değil de adı sanı bilinmez (değersiz) biri olduğunu söylemek istemişlerdir.2 Nitekim “İlâhî mesaj aramızdan bir tek ona mı iletilmiş?! Hayır! O, yalancı şımarığın tekidir!” şeklindeki sözleri bu mâ-naya delâlet etmektedir; yani vahiy aramızdan bir tek ona mı inmiş; oysa aramızda peygamber seçilmeye ondan daha lâyık kişiler var!
] 1009[ ِ şımarık ve kibirli” demektir; yani şımarıklığı, küstahlığı ve bize“ أtepeden bakma arzusu onu peygamberlik iddiasında bulunmaya sevk etmiş.
26. Âyetin Tefsiri
“öğrenecekler yalancı şımarığın kim olduğunu”; Sâlih mi, yoksa onu yalan-cılıkla suçlayanlar mı? َن ُ َ ْ َ َ fiili Tâ ile seta‘lemûne (öğreneceksiniz) diye de okunmuştur. Bu durumda Hz. Sâlih’in onlara cevap olarak söyledikleri aktarılmış olur. Veya bu ifade, iltifat yöntemiyle Allah’ın sözüdür. Kelime Şın’ın zammesiyle eşur şeklinde de okunmuştur. Tıpkı hadîs - hadus ve hazir
- hazur vb. kelimelerde olduğu gibi. “Şerli olmada ve şerlilikte ileri giden” anlamında el-eşerru şeklinde de okunmuştur. Arapların huve hayrun minhu ve şerrun minhu (O bundan daha hayırlıdır veya daha şerlidir.) anlamındaki kullanımlarının aslı, el-ahyeru ve el-eşerrudur. Bunlar, kullanımı terk edilen asıllardır. Ne var ki İbnü’l-Enbârî (v. 328/940) Arapların huve ahyeru ve eşerru şeklindeki kullanımlarını kaydetmiş; yine, huve ahyeru, eşerru, mâ ahyerahû ve mâ eşerrahû (O daha hayırlıdır. … daha şerlidir. Ne kadar da hayırlı! Ne kadar da şerlidir!) kullanımlarını da kaydetmiştir. 1 Yani “Senin bizden ne farkın var ki?!” Türk atasözündeki “ev danası boğa olmaz” mantığı. / ed.2 Yani “içimizden bir tane insana…” Tane kelimesi insan için kullanıldığında hakaret ifade eder. / ed.
27. Âyetin Tefsiri
[1011] “Biz onları sınamak,” imtihan edip denemek “için dişi deveyi gönderdik” yani onu kayadan istedikleri gibi çıkararak salıverdik. Onların eziyetlerine “sabret”, katlan ve benim emrim gelinceye kadar acele etme “de, gözle bunları” yani bekle ve ne yapacaklarını anlamaya çalış.
28. Âyetin Tefsiri
[1012] Suyun “aralarında paylaşımlı” yani bölüşülmüş “olduğunu ha-ber ver.” Suyu bir gün deve içecek, bir gün de onlar içecek. Akıllılar esas alınarak (aralarında) buyrulmuştur.1 َ َ ُ yani (o gün kimin hakkıysa) -kendileri veya deve- suyun başına o gelsin. Onlar kendi sıralarında suyun başına, devenin sırasında ise deveden sağılan sütün başına varıyorlardı.
29. Âyetin Tefsiri
[1013] Arkadaşlarına, yani Semûd’un kızıl kâfiri Kıdar b. Sâlif ’e seslen-diler. O da pervasızca ve cür’etle o korkunç işe girişti ( א ); ayaklarını ke-serek hunharca katletti! א ’nın anlamı olarak; “Deveye saldırıp hunharca katletti!” de denilmiştir. א “silahını kuşandı” anlamında da olabilir.
30. Âyetin Tefsiri
31. Âyetin Tefsiri
otlara döndü hepsi!..
32. Âyetin Tefsiri
ders alan var mı?![1014] “Tek bir çığlık”tan maksat, Cebrâil’in haykırışıdır. َ “kuru-
muş, kırılmış parçalanmış, yerle bir olmuş çalı-çırpı” demektir. ِ َ ْ ُ ; çalıyla ağıl yapan kişi. Bu kişinin yaptığı ağıl zamanla kurur, hayvanlar çiğner, kırılıp parçalanır. Hasan-ı Basrî (v. 110/728) kelimeyi muhtazar şeklinde okumuştur. Bu da, çalıyla çevrilen yer, yani ağıldır.
33. Âyetin Tefsiri
34. Âyetin Tefsiri
vakti kurtarmıştık onları.1 Yani deveye değil, insanlara itibar edilerek akıllılar için kullanılan hum zamiri getirilmiştir. / ed.
] 1015[ א ً א “üzerlerine taşlar fırlatan bir rüzgâr” demektir. “Seher vak-ti” gecenin bir kesiti ki gecenin son altıda biridir. Denilmiştir ki kasıt iki seherdir; yüksek seher, fecir doğmadan önce, diğeri ise fecir doğarkendir. Şair şöyle demiştir:
İki seherin en yükseğinde hızla geçti yaban eşeği
َ َ kelimesi munsarif kabul edilmiş; çünkü nekiredir. Ancak biriyle o gü-nün seherinde karşılaştığında [gayr-i munsarif olarak] lakıytuhu sehera dersin.
37. Âyetin Tefsiri
] 1016[ ً kelimesi mef‘ûlun leh olup “nimet olsun diye” anlamındadır. Allah’ın nimetine, iman ve taatle şükredenleri [böyle mükâfatlandırırız Biz.]
[1017] “Gerçek şu ki onları uyarmıştı.” Uyaran Lût aleyhisselâmdır. َא َ َ ْ َ “sert bir şekilde yakalayıp cezalandırmamız” demektir. “Ama” kuşku-lanarak “tartışıp durmakta” yani yalanlamakta “idiler bu uyarıları!”
[1018] “Biz de kör ettik gözlerini” dümdüz ettik! Artık göz çukurları bile görülmeyecek derecede yüzün diğer kısımlarıyla bir ettik. Rivayete göre; on-lar girmek için Lût’un (a.s.) kapısını zorlayınca melekler “Bırak girsinler!” demişler. “Ey Lût! Biz Rabbinin elçileriyiz. Onlar asla sana ilişemez!” [ Hûd 11/81] diye de eklemişler. Cebrâil kanadıyla bir vurmuş; kapının yolunu bile bulamayacak şekilde sersemleşmişler ve sonunda Lût onları dışarıya çıkarmış.
[1019] “Haydi tadın!” Yani onlara meleklerin diliyle “Haydi tadın!” dedim.
38. Âyetin Tefsiri
mektir. Nitekim َ ِ ِ ْ ُ (“şafakla birlikte” [Hicr 15/73]) ve َ ِ ِ ْ ُ (“sabahla birlikte” [Hicr 15/83]) kelimeleri de bu anlamdadır.
] 1021[ ة َ ُכْ kelimesini Zeyd b. Ali (v. 122/740), gayr-i munsarif olarak bukrate (o günün sabahı) şeklinde okumuştur. Belirli bir günü kastetmezsen tenvinli olarak eteytuhu bukraten ve ğadveten (bir sabah erken saatte ve seher vakti ona geldim) dersin; fakat içinde bulunduğun günün erken saatini ve seher vaktini kastederek belirli hâle getirirsen o zaman tenvinsiz kullanırsın.
] 1022[ ِّ َ ُ ابٌ kalıcı, değişmez bir azap, o kadar ki kendilerini âhiret
azabının eline teslim edene dek sürüp gidecektir.1
39. Âyetin Tefsiri
40. Âyetin Tefsiri
ders alan var mı?![1023] Şayet “Haydi, tadın Benim azabımı ve uyarılarımı!’ ‘Evet; Biz,
ders alınsın diye kolaylaştırdık Kur’ân’ı. Ama düşünüp ders alan var mı?’ ifadelerinin tekrar edilmesinin faydası nedir?” dersen şöyle derim: Bunun faydası, geçmişlerin bu gibi önemli haberleri her duyduklarında öğüt ve ib-ret almalarının tazelenmesidir. Buna yönelik teşviki ve sevk edilişi her duy-duklarında yeniden uyanıp kendilerine gelmeleridir. Tâ ki böylece defalarca şiddetle ikaz edilsinler ve gaflet uykusundan uyansınlar. Yanılgıları ancak bu şekilde kalıcı olmaz ve gaflet sarmalında kalmazlar. İşte Kur’ân-ı Kerim’deki tekrarların hikmetleri bunlardır. Tıpkı Rahmân sûresinde her bir ilâhî edim sayılırken “O hâlde, Rabbinizin hangi nimetini yalanlıyorsunuz siz?”, Mur-selat sûresinde de yer verilen her delilden sonra “Yalanlayanların hâli haraptır o gün!” denildiği gibi. Bizzat peygamberler ve kıssalarının tekrar edilmesi de sürekli gönüllerde hazır bulunacak bir ibret, zihinler önünde canlı duracak birer tablo ve bir an olsun unutulmayacak birer ikaz olmaları içindir.
41. Âyetin Tefsiri
42. Âyetin Tefsiri
güçlü’ye yaraşır bir yakalayışıyla yakaladık onları!..] 1024[ ر ُ .yani Hz. Mûsâ ve Hârûn gibi peygamberler (uyarıcılar) ا
Çünkü o ikisi, muhataplarına peygamberlerin yaptıkları ikazları sunmuş-lardır. Yahut da nüzur kelimesi “uyarmak” anlamına gelen nezîrin çoğulu-dur (yani uyarılar).
[1025] “Bütün mu‘cizelerimizi” yani [ Mûsâ’ya verdiğimiz] dokuz mu‘cizeyi “yalandılar. Biz de” mağlup edilemez “bir güçlüye”, hiçbir şeyden âciz kal-maz “bir muktedire yaraşır bir yakalayışla yakaladık onları!”2
43. Âyetin Tefsiri
âhiretteki azaba” bağlıyor. / ed.رٍ 2 ٍ َ ْ -ifadesini müfessirin, “muktedir bir güçlüye yakışır bir yakalayışla ” şeklinde değil de birbi أ
rinden bağımsız iki sıfat olarak tefsir ettiği anlaşılıyor. / ed.
[1026] Ey Mekkeliler! “Sizin inkârcı nankörleriniz bunlardan” yani bü-tün bu sayılanlardan; Nûh, Hûd, Sâlih, Lût kavimleri ile Firavun haneda-nından “daha mı hayırlı?” Yani dünyada kuvvet, araç gereç ve maddi imkân açısından daha mı ileri veya küfür veya inat bakımından daha mı aşağı!? Yani sizin inkârcılarınız onlar gibi hatta onlardan da kötü!..
[1027] “Yoksa” ey Mekkeliler! “Sizin için” geçmiş semavî kitaplarda; ‘Si-zin içinizden inkâr eden ve peygamberleri yalanlayanlar Allah’ın azabından yana güvende olacaklardır!’ yazan “bir kurtuluş beratı mı” indirildi ki siz de bu berata güveniyorsunuz?!
44. Âyetin Tefsiri
45. Âyetin Tefsiri
46. Âyetin Tefsiri
birlik içinde bir toplumuz ki ne yerimizden yurdumuzdan uzaklaştırılabilir ne de mağlup edilebiliriz!
[1029] Rivayete göre; Ebu Cehil Bedir günü atını mahmuzlayarak ön saflara doğru ilerledi ve “Bugün Muhammed ve arkadaşlarına galip gelece-ğiz!” dedi. İşte, “Bu topluluk yakında dağıtılacak; arkalarını dönüp kaça-caklar!” âyeti bunun üzerin indi. İkrime’den (v. 105/723) rivayet edildiğine göre, bu âyet-i kerime indiğinde Hz. Ömer (v. 23/644), “Hangi topluluk bozguna uğratılacak acaba?!” demiş. Ama ne zaman ki [ Bedir’de] Peygam-ber’in (s.a.) zırhı içerisinde kararlı bir şekilde durup “Bu topluluk yakında dağıtılacak; arkalarını dönüp kaçacaklar!” dediğini işitmiş; bu âyetin neye işaret ettiğini o zaman anlamış. ُ kelimesi tekil gelmekle beraber (arka) دُçoğul (edbâr) anlamındadır. Tıpkı;
Midenizin bir kısmına yiyin ki sağlıklı kalasınız.1
Nitekim el-edbâr (arkalarını) şeklinde de okunmuştur. ] 1030[ َ َ .yani daha şiddetli ve daha korkunç أدْ -ile aynı kökten ge أدْ
len dâhiyetun de “çaresi bulunamayan korkunç durum ve felâket” demektir. ّ َ ise “daha acı” demektir. Yani kıyamet bozgundan da öldürülmekten de أesir alınmaktan da acıdır.
] 1031[ ُ مُ ا َ ْ ُ ifadesi se-nehzimul cem‘a (o topluluğu yakında bozgu-na uğratacağız) şeklinde de okunmuştur.
1 Bu mısrada da batn (karın, mide) kelimesi tekil olduğu hâlde butûn (karınlar, mideler) şeklindeki çoğu-lu kastedilmiştir. / çev.
47. Âyetin Tefsiri
48. Âyetin Tefsiri
dokunuşunu!”] 1032[ ٍ ُ ُ و ل yani helâk ve ateştedirler. Yahut dünyada haktan
uzaklaşma, âhirette de [bunun karşılığı olarak] çılgın ateşler içindedirler.
[1033] [“Kavurucu’nun dokunuşunu…” anlamındaki] َ َ َ َ ifadesi; vecede messe’l-hummâ (Ateşli hastalığın dokunuşunu hissetti.), zâka ta‘me’d-dar-bi (Darbenin acısını tattı.) ifadeleri gibidir; çünkü cehennem ateşi, hara-retiyle onlara dokununca ve acısıyla yalazlayınca sanki onlara dokunuşlar gerçekleştirmektedir. Tıpkı zehirli bir hayvanın acı ve elem verecek şekilde ısırması gibi.
[1034] “Tadın!” Yani onlara böyle denilir.
] 1035[ َ َ َ cehennemin bir özel ismidir. Ateş birini yakıp vücudunu karartınca sekarathu’n-nâr ve sakarathu denir. Tıpkı Zurrumme’nin (v. 117/735);
Güneş eriyi[p yeryüzüne dökülü]nce, yaban sığırı kumsal bir yerde bahar yağmuruyla doymuş bol yapraklı dalların altına sığınarak korundu güneşin kavurucu sıcağından
beytindeki gibi.َ َ َ kelimesinin gayr-i munsarifliği, ma‘rife ve müennes olmasındandır.
49. Âyetin Tefsiri
fiilinin açıkladığı gizli bir fiille mansūbdur. Merfû‘ olarak kullu şey’in şek-linde de okunmuştur. Kader ve kadr kelimeleri ölçüp biçme anlamındadır. Âyette her iki şekilde de okunmuştur; yani her şeyi ilâhî hikmetin gerek-tirdiği biçimde ölçülü, muhkem ve düzenli olarak yarattık. Yahut Levh-i Mahfûz’da takdir edildiği ve yazıldığı biçimde yarattık. Her şey meydana gelmeden önce tarafımızca malum olup onun nasıl ve ne zaman olacağını bilmekteyiz.
50. Âyetin Tefsiri
51. Âyetin Tefsiri
var mı?
[1037] “Bizim buyruğumuz tektir;” yani gerçekleştirmesi süratli tek bir kelimedir. “Gözü açıp kapamak kadar…” Bununla “Ol!” denilmesi kaste-dilmektedir; yani Allah bir şeyin olmasını istediğinde o şey beklemeksizin anında oluverir.1
[1038] “Benzerlerinizi” yani geçmiş milletlerden inkârcılıkta sizi andı-ranları.
52. Âyetin Tefsiri
53. Âyetin Tefsiri
] 1039[ ُ -yani hafaza meleklerinin kayıt defterlerin (kitaplardadır) اde. “Küçük büyük ne varsa” yani ameller olsun, meydana gelecek herhangi bir şey olsun, bunlar Levh-i Mahfuz’da “satır satır” kayıtlıdır.
54. Âyetin Tefsiri
isimle yetinilmiştir. Neherin “bolluk ve gündüzün aydınlığı” anlamına geldiği de söylenmiştir. Neherin çoğulu olarak Hâ’nın sükûnuyla nuhrin şeklinde de okunmuştur. Tıpkı aslan anlamındaki esed - usd örneğinde olduğu gibi.
55. Âyetin Tefsiri
ifade fi makã‘idi sıdkin şeklinde de okunmuştur. “Muktedir”son derece kudretli “bir hükümdarın katında;” hâkimiyet ve iktidarına akıl sır ermez bir sultanın mânevî yakınlığında. Öyle bir sultan ki hâkimiyet ve kudreti-nin kapsamına girmeyen hiçbir şey yok. Memnuniyet verici ve mutluluk bahşedici ne varsa içeren böylesi bir mertebeden daha değerli hangi merte-be olabilir ki?
[1042] Peygamber’den (s.a.) nakledilmiştir ki “Her kim gün aşırı Kamer sûresini okursa Allah onu kıyamet günü yüzü ayın on dördü gibi parlak olarak diriltecektir.”
1 Nihaî şekliyle varlık sahnesine çıkmaz; anında olmaya başlar, oluşum sürecine girer. / ed.