İbn Kesîr'i Tefsiri

Bakara Sûresi — İbn Kesîr'i Tefsiri — Sayfa 6

281. Âyetin Tefsiri

Faiz ve îmân

Allah Teâlâ mü'min kullarını, ilâhî gazaba yaklaştıran ve Al­lah'ın rızâsından uzaklaştıran şeyleri yasaklayıp kendisinden kork­malarını öğütlüyor ve : «Ey îmân edenler; Allah'tan korkun (yaptı­ğınız her işte onu gözetin. Allah'ın alış-verişi helâl kılması, faizi ha­ram kılması vs. sizin için koymuş olduğu kanunlara inanan) mü'min-lerden iseniz, faizden kalanı bırakın» ana paranızın üzerindeki faz­lalıkları terkedin, almayın.

Zeyd İbn Eslem, İbn Cüreyc, Mukâtil İbn Hayyân ve Süddî'nin anlattığına göre bu âyet-i kerîme câhiliye devrinde iken aralarında faiz bulunan Sakîf kabilesinden Amr İbn Umeyr oğulları ile Man­zum oğulları kabilesinden Muğîre oğullan hakkında nazil olmuştur. İslâm gelince bu kabileler müslüman oldular. Sakîf kabilesi câhiliye devrindeki faiz alacaklarını almak istedi. Aralarında da müşavere eden Muğîre oğulları İslâmî devrede kazandıklarından ve müslüman oldukları için faizi vermeyeceklerini söylediler. Bunun üzerine Rasû­lullah (s.a.) in Mekke valisi Attâb İbn Üseyd konuyu Rasûlullah (s.a.) a iletti ve bu âyet-i kerîme nazil oldu. Rasûlullah (s.a.) da valisine : «Ey îmân edenler, Allah'tan korkun. Eğer mü'minlerden iseniz faiz­den kalanı bırakın. Böyle yapmazsanız onun Allah'a ve peygambere karşı bir harb olduğunu bilin...» diye yazdı. Onlar da : Allah'a tevbe ediyor ve kalan faizleri terkediyoruz, diyerek hepsi faiz alacaklarını bıraktılar.

Bu, tehditten sonra faiz alıp vermeye devam eden kimseler için yeni bir şiddetli tehdîd ve kuvvetli bir vaîd'dir.

Rabîa İbn Külsûm kanalıyla... İbn Abbâs'tan rivayet edildiğine göre o: «Kıyamet günü faiz yiyen kimseye : Savaş için silâhını al, denilecek» demiş sonra : «Böyle yapmazsanız, bunun Allah'a ve Pey-gamber'e karşı bir harb olduğunu bilin» âyetini okumuştur.

İbn Abbâs'tan rivayetle Ali İbn Ebu Talha «Böyle yapmazsanız bunun Allah'a ve Peygamber'e karşı bir harb olduğunu bilin.» âyet-i kerîme'si hakkında şöyle demiştir :

Kim faize devam eder ve bırakmazsa müslümanların imamının onu tevbeye davet etme hakkı vardır. Bırakırsa ne âlâ, yoksa boynu vurulur.

İbn Ebu Hatim der ki: Bize Ali İbn Hüseyin... Hasan ve İbn Sî-rîn'in şöyle dediklerini rivayet etti: Allah'a yemîn olsun ki sarraflar faiz yiyicilerdir ve onlar Allah ve Rasûlüne harb ilân etmişlerdir. Şa­yet insanların başında adaletli bir imâm olsaydı onları tevbe etmeye davet ederdi. Tevbe ederlerse ne âlâ, değilse onlar hakkında silâhı or­taya koyardı.

Katâde der ki: Allah onları işittikleri gibi öldürme ile tehdîd et­miş ve nereye giderlerse gitsinler onları bayağı ve âdî kılmıştır. Alış -verişlerinizi faizle karıştırmaktan sakınınız. Allah helâli genişletmiş ve temiz kılmıştır. Hiçbir darlık sizi bu günâha itmesin.

Katâde'nin bu sözü İbn Ebu Hatim tarafından rivayet edilmiştir.

()

Süheylî der ki: Yine bunun için mü'minlerin annesi Hz. Âişe, va'deli olarak satılan bir malın va'desi dolmadan daha düşük bir fi­yatla geri alınması meselesinde, Zeyd İbn Erkam'm cariyesi Ümmü Mahabbe'ye: «Tevbe etmemesi halinde Rasûlullah (s.a.) ile birlikte yapmış olduğu cihâdı boşa gitmiştir.» demiş ve cihâdı özellikle zik­retmiştir. Çünkü bu, «Bunun Allah'a ve Peygambere karşı bir harb olduğunu bilin.» âyet-i kerîme'sinin zıddıdır.

Hadîsin İbn Cerir tarafından ve Muhammed İbn Abdülmelik İbn îshâk tarîkıyla Ebu Hüreyre'den rivayeti şöyledir :

«Kul temiz kazançtan tasaddukta bulunduğunda Allah Teâlâ bunu kabul buyurur ve sağ eliyle alarak sizden birinin tayını ya da danasını büyüttüğü gibi büyütüp artırır. Bir adam bir lokma tasaddukta bulun­duğunda bu sadaka Allah'ın elinde —ya da avucunda— Uhud dağı gibi oluncaya kadar artar. Tasaddukta bulununuz.»

Hadîsi tmâm Ahmed, Abdürrezzâk'dan rivayet etmişse de bu ta­rîk garîb, fakat isnadı sahihtir. Ancak lafzı garîbtir. Mahfuz olan daha önce geçen şeklidir. Keza hadîs mü'minlerin annesi Hz. Âişe'-den de rivayet edilmiş olup İmâm Ahmed'in Abdüssamed tarîkıyla naklettiği hadîs-i bu şekliyle sadece tmâm Ahmed rivayet etmiştir.

Allah Teâlâ: «Ve Allah, hiçbir günahkâr kâfiri (kalbi küfür dolu, sözü ve işiyle günahkârı) sevmez.» buyururyor. Âyet-i kerîme'yi böyle bir sıfatla bitirmenin bir münâsebeti olsa gerektir ki o da şöyle açık­lanabilir:

Faizcilik yapan kişi Allah'ın kendisi için helâlden ayırdığı paya razı olmuyor, Allah'ın kendisi için koyduğu ve meşru kıldığı yollar­dan mübâh kazançla yetinmiyor; bilakis insanların mallarını bâtıl yollarla, çeşitli çirkin kazançlarla yemeye çalışıyor. O,

Eksik

Allah'ın yaratıklarına iyilikte bulunan kullarını medhede-rek, onların kıyamet gününde güç durumlardan emin olduklarını, kendilerine şerefler hazırladıklarım haber vererek şöyle buyurur: «îmân edip, sâlih amel işleyenlerin, namaz kılıp zekât verenlerin Rab-lan katmda mükâfatlan vardır. Onlar için korku yoktur ve üzüle­cek de değillerdir.»

Bu mânâ bir çokları tarafından zikredilmekle birlikte bu sözün Hz. Âişe'ye isnadı zayıftır.

Sonra Allah Teâlâ şöyle buyurur: «Şayet tevbe ederseniz, sermâ­yeniz sizindir. Hem (fazla olanı almamak suretiyle) haksızlık yap­mamış, hem de (ana paranızı bırakmamak, verdiğinizi fazla ve nok­san olmaksızın almak suretiyle) haksızlığa uğratılmamış olursunuz.»

İbn Ebu Hatim der ki: Bize Muhammed İbn Hüseyn İbn İşkâb'-ın... Süleyman İbn Amr İbn el-Ahvas'dan onun da babasından riva­yetinde o şöyle demiştir: Rasûlullah (s.a.) veda haccında hutbe oku­du ve şöyle buyurdu :

«Dikkat ediniz câhiliye devrindeki bütün faizler kaldırılmıştır. Ana paralarınız ise sizindir. Haksızlık yapmaz ve haksızlığa da uğratıl­mazsınız. Kaldırılan ilk faiz Abdülmuttalib oğlu Abbâs'ın faizidir. Ta­mâmı kaldırılmıştır.»

Bu hadîsin bir benzeri İbn Merdûyeh tarafından da rivayet edil­miştir.

Allah Teâlâ : «Borçlu darda ise, kolaylığa (eli genişleyinceye) ka­dar beklemelidir. Eğer bilirseniz, sadaka olarak bağışlamanız sizin için daha hayırlıdır.» buyurmak suretiyle elinin dar olması sebebiyle borcunu ödemeyen kimselere karşı sabrı emrederek : «Borçlu darda ise kolaylığa kadar beklemelidir.» buyuruyor. Halbuki câhiliye dev-rindekiler borcun vakti geldiğinde borçluya : Ya borcunu ödersin, ya da artırırsın, derlerdi.

Sonra Allah Teâlâ borcu bağışlamaya davetle buna karşı hayır ve sevabı va'd ederek : «Eğer bilirseniz (ana paranızı da tamamıyla bırakarak borçludan istememek suretiyle) sadaka olarak bağışlama­nız sizin için daha hayırlıdır.» buyurmuştur.

Bu konuda Rasûlullah (s.a.) dan muhtelif tarîklardan hadîs-i şe-r rîf'ler rivayet edilmiştir.

Taberânî der ki: Bize Abdullah İbn Muhammed İbn Şuayb el-Mer-cânî'nin... Ebu Ümâme Es'ad İbn Zürâre'den rivayetinde Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuşlardır :

«Kim Allah'ın gölgesinden başka hiçbir gölgenin olmadığı gün­de Allah'ın kendisini gölgelendirmesini isterse darda olan borçlusuna kolaylık göstersin, ya da alacağından vazgeçiversin.»

İmâm Ahmed der ki: Bize Affân'ın... Büreyde'den rivayetine göre o şöyle demiştir : Bir keresinde Rasûlullah (s.a.) m : «Kim darda ola­na mühlet verirse onun için her bir gün karşılığında onun iki misli sadaka sevabı vardır.» buyurduklarını işittim ve : Ey Allah'ın Rasûlü, senin : «Kim darda olana mühlet verirse ona her bir gün karşılığında onun bir misli sadaka sevabı vardır.» buyurduğunu; sonra da «iki mis­li sevabı vardır.» buyurduğunu işittim, dedim. Rasûlullah (s.a.) şöy­le buyurdular:

«Onun için, borcun va'desi gelmeden önce herbir gün için onun bir misli sadaka sevabı vardır. Borcun va'desi gelip de mühlet verdi­ğinde geçen herbir gün karşılığında onun iki misli sadaka sevabı var­dır.»

İmâm Ahmed der ki: Bize Hammâd İbn Seleme'nin... Muham- med İbn Kâ'b el-Kurazî'den rivayet ettiğine göre Ebu Katâde Haris İbn Rib'î el-Ansârî'nin bir adamdan alacağı vardı. Alacağını istemek üzere gittiğinde, adam kendisinden gizlenirdi. Bir gün gittiğinde ev­den bir çocuk çıktı ve o da borçlusunu çocuktan sordu. Çocuk : Evet, o evdedir, bulamaç yiyor, diye cevap verdi. Ebu Katâde ona seslenerek : Ey falan, çık, senin burada olduğunu haber aldım, dedi. Adam çıkıp gelince : Seni benden gizleyen nedir? diye sordu. Adam : Ben dardayım ve yanımda hiçbir şey yok, diye cevap verdi. Ebu Katâde : Allah için söyle, sen darda mısın? diye sordu. Adam da evet deyince, Ebu Katâde ağladı, sonra şöyle dedi: Rasûlullah (s.a.) in şöyle dediğini işittim :

«Kim borçlusuna mühlet verir ya da borcunu siliverirse kıyamet günü arş'ın gölgesinde gölgelenir.»

Hadîsi Müslim Sahîh'inde rivayet etmiştir.

Hafız Ebu Ya'lâ el-Mavsılî der ki: Bize Ahmed İbn İmrân'ın... Huzeyfe İbn Yemân'dan rivayet ettiğine göre Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuşlardır :

«Kıyamet günü Allah Teâlâ'ya kullarından birisi getirilir. Allah Teâlâ : «Dünyada benim için ne yaptın?» diye sorar. O kul: «Ey Rab-bım, dünyada iken senin rızânı umabileceğim zerre ağırlığınca birşey yapmadım.» der ve bunu üç kere tekrarlar. Sonunda da şöyle der: «Ey Rabbım, sen bana fazla mal vermiştin ve ben insanlarla alış-ve-riş ederdim. Müsamahalı olmak benim huylarımdandı. Eli bol olana kolaylık gösterir, darda olana mühlet verir, borcunu ertelerdim.» Allah Teâlâ da o kuluna şöyle buyurur: «Ben elbette kolaylaştırmaya daha lâyığım, gir cennete.»

Hadîsi Buharî, Müslim, İbn Mâce değişik tanklardan ve Huzey-fe'den rivayet etmişlerdir. Buhâri'nin lafzı ise Ebu Hüreyre'den riva­yete göre şöyledir :

«Tacirin birisi insanlara va'deli mal verirdi. Darda olan birini gördüğü zaman yanında çalışanlara: «Onu bağışlayın; umulur ki Al­lah da bizi bağışlar» derdi ve Allah onu bağışladı.»

Hâkim Müstedrek'inde der ki: Bize Ebu Abdullah Muhammed İbn Ya'kûb'un... Sehl İbn Hanîf'den rivayet ettiğine göre Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuşlardır:

«Kim Allah yolunda savaşan bir mücâhide, ya da gâzîye, ya da darlık içindeki bir borçluya, efendisine belli bir miktar para ödemek şartıyla kölelikten azâd edilmek üzere efendisiyle anlaşmış olan kö­leye yardım ederse Allah Teâlâ sadece kendi gölgesinin olduğu bir gün­de onu kendi gölgesinde gölgelendirir.»

Daha sonra Hâkim : «İsnadı sahihtir, Buhârî ve Müslim bu hadî­si tahrîç etmemişlerdir.» der.

İmâm Ahmed der ki: Bize Muhammed İbn Ubeyd'in... İbn Ömer*- den rivayet ettiğine göre, Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuşlardır:

«Kim dualarına icabet edilmesini ve sıkıntılarının gitmesini ar-zularsa sıkıntıda olan birini ferahlığa kavuştursun.»

Bu hadîsi sadece İmâm Ahmed tahrîç etmiştir.

İmâm Ahmed der ki: Bize Abdullah İbn Yezîd'in... İbn Abbâs'-tan rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir : Rasûlullah (s.a.) eliyle şöy­le yaparak —Abdurrahmân eliyle yeri işaret etti— mescide çıktı ve şöyle buyurdu :

«Kim darda olan birine borcu için mühlet verir, ya da alacağın­dan vazgeçerse Allah Teâlâ onu cehennem ateşinden korur. Dikkat ediniz cennet işi sarp bir tepedeki taş gibidir. Rasûlullah (s.a.) bunu üç kerre tekrarladı. «Cehennem işi ise ovada, düz yerdeki kolay bir iş­tir. Mutlu kişi kendini fitnelerden koruyan kişidir. Kulun gizlediği, yuttuğu öfke yudumundan Allah'a daha sevimli gelen başka bir yu­dum yoktur. Kul, Allah için öfkesini yuttuğunda Allah onun karnını îmânla doldurur.»

Bu hadîsi sadece İmâm Ahmed rivayet etmiştir.

Hadîsin başka bir tarîktan rivayeti ise şöyledir :

Taberânî der ki: Bize Ahmed İbn Muhammed el-Burânî'nin... İbn Abbâs'tan rivayetine göre Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuşlardır: «Kim eli bollaşıncaya kadar darda olan birine borcu için mühlet ve­rirse, Allah Teâlâ ona günâhları için tevbe edinceye kadar mühlet verir.»

Sonra Allah Teâlâ kullarına nasîhatta bulunarak, dünyanın sona ereceğini, ondaki her şeyin ve malların yok olacağını, âhiretin gele­ceğini, kendisine dönüleceğini, işledikleri yüzünden yaratıklarını hesa­ba çekeceğini, hayır ya da şer olarak kazandıkları mukabilinde on­ları cezalandıracağını hatırlatıp azabından sakındırarak şöyle buyu­ruyor : «Hem öyle bir günden sakının ki, o gün Allah'a döndürüle­ceksiniz. Sonra herkese kazandığı tamamıyla ödenecektir. Onlara hak­sızlık edilmiyecektir.»

Rivayet edildiğine göre bu âyet, Kur'an'dan son nazil olan âyet­tir.

İbn Lehîa... Saîd İbn Cübeyr'in : «Bütünüyle Kur'an'dan son na­zil olan «Hem öyle bir günden sakının ki, o gün Allah'a döndürüle­ceksiniz. Sonra herkese kazandığı tamâmiyle ödenecek. Onlara hak­sızlık edilmeyecektir.» âyetidir. Bu âyetin nüzulünden *onra Allah Ra-sûlü 9 gece yaşamış ve Rebîülevvel ayından iki gecp geçmiş iken —Re-bîülevvel'in üçüncü günü oluyor— bir pazartesi günü vefat etmiştir.» dediğini rivayet etmiştir.

Bu hadîsi İbn Ebu Hatim de rivayet etmiştir.

Sevrî'nin... İbn Abbâs'tan rivayetine göre bu âyet-i kerîme'nin nüzulü ile Rasûlullah (s.a.) in vefatı arasında 31 gün vardır.

İbn Güreye Rasûlullah (s.a.) m bu âyetin nüzulünden sonra do­kuz gece yaşadığını, hastalığının cumartesi günü başlayıp pazartesi günü vefat ettiğini rivayet etmiştir.

Tarihî Seyri İçinde Faiz Anlayışı:

«En eski tarihî ma'lûmât bize gösteriyor ki, ciddiyeti ile tanınmış bütün mütefekkirler faiz almayı kötülemişlerdir. Bunu söylerken de istihlâk için alınan ödünçlerde mevzûubahis faizin yasak edildiği il­kel cemiyetleri kasdetmediğimizi belirtmek isteriz.

a) Eski Yunan'da Faiz :

Misâl olarak eski Yunanlıları ele alalım. Faizli para ödünçleri Yu­nanlılarda yasaklanmıştı. Kendinden sonraki nesillere fikirleriyle hay­li" te'sîr etmiş olan Aristo, faiz almayı en ağır kelimelerle itham eden görüşler ileri sürmüştür. Aristo parayı, yumurta vermeyen kısır bir tavuğa benzetmektedir. Ona nazaran paranın kullanılmasındaki yegâ­ne gaye, değiş tokuşu kolaylaştırması ve insan arzu ve isteklerine en kuvvetli devayı getirmesinden

Eksik

lanı teşkil eder. Bir para ile diğer bir para kazanılma-ması Aristo doktrininin esâsını teşkil eder. Şurası sarihtir ki faiz, açıkça bir adaletsizlik konusudur. Keza Platon da faizi mahkûm et­miş bulunmaktadır.

b) Roma'da Faiz :

Roma İmparatorluğunun ilk devirlerinde faiz men'edilmişti. Fakat imparatorluğun gitgide genişlemesi ve tedricen tüccar tabakasının do­ğumu iledir ki faiz de ortada gözükmeye başlamıştır. Bu arada sert ve kat'î bir şekilde tatbik edilen faiz hadlerini lahdîd edici hüküm- ler vaz'edilmiştir. Romalılar borçlunun himâyesi zımnında tarihte ilk kanun ve kaideleri vaz'etmiş kimselerdir.

c) Orta Çağda Faiz :

Orta Çağda para ödünçlerinden faiz ödenmesi, ribâ olarak isim­lendirilmiş ve faiz şartı kanunlar ile kat'î ve sert bir şekilde yasak­lanmıştır. Hattâ bu nevî yasaklan mahzâ dinî dogmalar olarak ka­bul ve ilân, günlük hâdiseler olarak anlaşılmaya başlanmıştır. Ciddî bir araştırıcı olan Profesör Tewney de bu hâdiseye işaretle şöyle de­mektedir : «Bütün faiz meselelerini ve faaliyetlerini içine alan kıymet­ler hierarşisinin bir kısmım teşkil eden iktisadî problemleri kendine konu edinen Orta Çağ düşüncesinin umûmî yapısına hâkim olan şey dinî havadır. Fakat herhangi bir kimse kalkıp, Orta Çağ mütefekkir­lerinin eşyanın mâhiyeti üzerinde acaba sonraki nesillerin sahip ol­duğundan daha mükemmel bir bilgiye sahip olup olmadıkları hak­kında bir suâl sorabilir.

Bu münâsebetle aşağıda nakledeceğimiz Lord Keynes'in mülâha­zaları kayda değer mâhiyyettedir. O, Orta Çağ'da rastlanan ribâ ya­sağı vak'asının temelinde iktisadî saik ve sebeplerin de bulunduğuna inanmaktadır. «Bir zamanlar ben, Orta Çağ kilisesinin faiz hadlerine dâir davranışının tamamen saçma ve para ödünçlerinden gelen gelir­leri, faal ticâretten gelen gelirlerden ayırma gayesini güden hesaplı münâkaşaların, cezvit papazlarının boş bir nazariyeden kurtuluş için pratik çâreler araştırması olduğu şeklinde bir inanç taşıyordum. Fa­kat şimdi bu eski münâkaşaları; klâsik teorinin tamamen birbirine karıştırmış olduğu şeyi, yani faiz haddi ile sermâyenin marginal mües-siriyetini yekdiğerinden bitaraf ve ilmî bir şekilde ayırmak için sa-mîmî bir münevver sıfatıyla okudum. Bugün açıkça görülmektedir ki; bu hususu te'mîn için mezkûr ilim adamları, sermâyenin margi­nal müessiriyetini yüksek, ister örf ve âdet ve ister dînî kanunlarla olsun faiz haddinin düşük tutulduğu ta'rifeleri mümkün kılan bir for­mülün bulunması için gayret sarf etmekte idiler.»

13. asrın sonlarına doğru Kilise hâkimiyetinin en yüksek seviye­de olduğu bir sırada faiz şartının belirlenmesi kat'î ve sert bir şekilde men'edilmiştir. Şurası dikkati çekmektedir ki, arazî gayri menkûlleri­nin kiralanmasından yahut kira akdine konu olabilen şâir eşyanın ki­ralanmasından gelen gelirlere karşı Kilise ve Kilise Hukuku menfî bir hükümde bulunmamıştır.

Bütün bu duruma rağmen 13. asrın sonralarından itibaren Orto­doks Kilisesinin nüfuz ve te'sîrini epey azaltan âmiller ortaya çık­mıştır. Reformist grub, başlannda Luther ve Zwingly olduğu halde, insan zafiyetini büsbütün arttıran faizli muamelelerin gayrı meşrulu­ğu üzerinde mutabakata vardılar. Kilisenin zamanla kuvvet ve nüfu­zunu kaybetmesi ve seküler kuvvetlerin ortaya çıkmasıyladır ki, faizli ödünç muameleleri de müsâade ve tolerans kazanmaya başlamıştır. Bu uzlaştırıcı durum, Bacon'un şu sözlerinden kolaylıkla anlaşılmak­tadır :

«İnsanlar için ödünç alma veyahut da ödünç vermenin zarurî bir ihtiyâç olması ve yine insan denen mahlûkun katı yürekli olması do­layısıyla ödünç vermeye yanaşmaması, başka bir çâre olmaması hali ile birleşince faize müsâade edilmesi bir mecburiyet halini almakta­dır.» Netice olarak da hırs ve temâı temsîl eden kuvvetler başıboş kal­mış ve hadsiz hesâbsız kötülükler zuhur etmiştir.

Ribâdan farklı olarak faiz kelimesi, para ödünçlerinde nisbeten az bir faiz şartını ifâde ediyordu. Keza yine bu devirde faizin a'zanıî miktarını tesbît yolunda adımlar bile atılmıştır. VIII. Henry'nin sal­tanatı boyunca tesbît edilen a'zamî faiz miktarı %10 idi. Bu devrin câlib-i dikkat sımalarından olan Francis Bacon Sir Josiah Cheld ve Sir Thomas Clupper bizzat faiz ödenmesine ,karşı olmaktan ziyâde yüksek hadlerde ödenen faiz şartına karşı idiler.

Uzun seneler boyunca insan cinsinin haşinlik ve bencilliğe daya­nan temayülleri, din kuvveti sayesinde baskı ve fren altında tutulabil-miştir. Hâlihazırda kilisenin kuvvet ve kudretinde zamanla husule ge­len azalma ve bencil hislerin kilisenin kuvvetli tazyiki altından kur­tulması neticesi, halk da kendi devirlerinde, hâkini olan istikâmet­lerde olmak üzere bu bencil ve egoist hislerle hareket eder olmuştur. Nihayet öyle bir devir gelmiştir ki, faiz meselesi üzerindeki yasak kai­desi gevşemiş ve sonunda faiz hadlerini kontrol ve tahdîd etme im­kânları tamamen ortadan kalkmıştır. İşte bu devirdedir ki nakit para, geniş surette ticarî muamelelerde kullanılmaya ve nakde dayanan muameleler takasın yerini almaya başlamıştır. Merkantilist (XVI -XVII. asırlar) devirde, paranın bir arada toplanması ve hazîneler meydana getirilmesi, millî bir gaye ve politika olmuş ve bu suretle kıy­metli madenlerin toplanması için her çeşit gayret sarfedilmiştir.

Hükümetlerin bütün politikası, artık altın ve gümüşün toplanma­sına doğru çevrilmiştir. Merkantilistler, para ile sermâyeyi aynı şey addetmişlerdir. «Onlara nazaran para, toprak gibi aynı neviden bu günkü ta'bîrle, bir istihsâl vâsıtası addedilmiş ve bazen tabiî servet­lerden ayrı, sun'î bir servet olarak görülmüş, netîce olarak sermâye­den alınan faiz, arazî kirası, benzeri nakit paranın kirası olarak ka­bul edilmiştir.»

İlk Merkantilistler ticâreti teşvik gayesiyle düşük nisbetlerdeki faizin müdâfaasını yapmışlardır. Böylece onlar, düşük hadlerdeki fai^ zin kanun yoluyla tesbitinin de müdâfaasına hararetle girişmişler­dir. 1668 senesine doğru ribâ üzerinde bir münâkaşanın zuhur etti­ğini görüyoruz. Sir Thomas Culpeper, Mun adlı mütefekkirin görüş­lerinin aksini müdâfaa eden ve düşük hadli faiz lehinde iki risale kaleme aldı. Onu müteâkib aynı zâtın oğlu neşrettiği «Discours» adlı eserinde ribâya hücumlarda bulunmuştur. Fakat belki bu mefhûmun en meşhur temsilcisi olarak Sir Josiah Cheld gösterilebilir. Bu zât düşük haddeki faizin gerek iktisâd ve gerekse sanayiin en tabii anası mevkiinde olduğunu müdâfaa etmiş ve faizin sermâyeyi ucuzlatması dolayısıyla, ticâretin adımlarını kendine çekebileceğini ve nihayet kü­çük «istifâde ve kârlar» sağlamak suretiyle iktisadiyâtı tahrîk ve teş-vîk edeceği, tezini ileri sürmüştür. Şayet faiz haddi yüksek seviyede olacak olursa bu, paranın piyasada azalmasına sebeb olacaktır. Çün­kü az veya çok bir miktar parayı bir araya getiren kimse, bu nakdi sarrafa (kuyumcuya) gönderecektir. Bu tarz muhakemelerin bütün ağırlığı, «biz asla Hollandalılarla, gerek bizim onlara ve gerekse on­ların bize ödediği faiz, aynı olana kadar ticarî hayatta onlarla aynı seviyede olamayız» hükmüne dayanmaktaydı. Aynı şekilde Davenent, faiz alan kimselere karşı hücumlarda bulunmuştur.

Bütün bu kimselerin çoğu, faiz haddinin indirilmesini derpiş eden bir kanunun gayet faydalı ve verimli olacağını ve parayı ucuzlataca­ğını düşünmüşlerdir. Açıkça, onlar atı arabanın arkasına koşmuşlar yani neticeyi sebeb olarak görmüşlerdir. Bütün bunlar göstermekte­dir ki; o devirde sermâye ile paranın hakîkî fonksiyonunu idrâkde ek­sik bir taraf bulunmaktaydı.

Diğer taraftan öyle kimseler vardı ki bunlar, ribâ münâkaşala­rında Mun adlı mütefekkirin safını tutmuşlardır. Bunlardan Thomas Manley kendi fikrini şöyle ifâde etmektedir:»... İşte paramn (ve ödünç para verenlerin) piyasadan azalması sebebiyledir ki faiz had­di yükselir. O halde paranın bollandırılması ve birkaç ödünç verenin zuhûruyle, para ile ilgili hadler derhâl düşecektir.» John Locke dahi, paranın değerine te'sîr eden âmilleri anlayamamış olarak «piyasada düşük hadli faizin bulunması, bol miktarda paranın piyasaya te'mîn edilmesindendir» kanâatinde bulunmaktadır. Aynı şekilde Sir Dudley North bu görüşün taraftarları arasında yer alarak «bol miktarda mev-cûd stok ve emniyet havasının Hollanda'da faiz hadlerinin alçak sevi­yede olmasını sağlayacağı» tezini ileri sürmektedir.

Bütün bu mütefekkirlerin gayret ve emeğine rağmen Merkanti­lizm, faiz hadlerini düşük seviyede tutmaya muvaffak olamamıştır.

Ve daha sonralarıdır ki faiz hadleri, arz ve talebin te'sîri altında ken­di kendini tahdit ve ta'yîn etmeye bırakılmıştır.

Klâsik Faiz Nazariyesi:

İngiliz kültürünün te'sîri altında faaliyet gösteren hemen hemen bütün üniversite muhitlerinde öğretimine büyük bir ehemmiyet ve yer verilmiş olması ve iktisâd ilmine bizzat şekil ve istikâmet vermiş en meşhur âlimlerin ekolü olması hasebiyle, klâsik faiz nazariyesine nisbeten geniş yer verilmiştir. Adam Smith, Robert Thomas Malthus ve Davit Ricardo, umumiyetle bu mektebin kurucuları sayılırlarsa da John Stuart Mili, Edgeworth, Marshall ve Pfgou gibi müellifler de birçok yetkili tarafından bugün bu gruba dâhil edilmektedirler.

Eksik

dığı pa­rayı kullanmaktan mütevellid edindiği kazanca mukabil, ödünç vere­ne ödediği bir bedeldir. Bu iki müellif faizi sermâyeden elde edilen gayri safî kazançdan açıkça ayırmamaktadırlar. Acaba bunlar sermâ­yeden ne anlamaktadırlar? Bunu görelim : Adam Smith «sermâye» yi, bir ferdin istihlâk için değil de, daha ziyâde kendisine para, kazanç veya fayda sağlayan servetinden bir kısım olarak anlamakta ve ona bu mânâyı vermektedir. Bu sermâyeye makinalar, iptidâi maddeler, gayri menkûller, yiyecek ve giyecek eşya girmektedir. Her ne kadar yiyecek ve giyecek eşya, cemiyet nokta-i nazarından sermâye değil ise de ferdî zaviyeden bunlar da sermâye mefhûmuna dâhildirler. Çünkü bunların sahibi, yiyecek ve giyeceği işçilere, istihsâlde bulunurken ödünç olarak verebilir ve bundan bir kazanç sağlar. Ricardo'nun da görüşleri tatbikî noktadan aynı mâhiyyettedir.

Stokun yahut sermâyenin meydana getirilmesi bir tasarrufun ne­ticesidir. Tasarruf ise, yapılan bu fedakârlığa mukabil bir fayda sağ­lanacağı hesâblanmaksızın tahakkuk ettirilemez. Bu yüzden bu iki müellife göre faiz; evvelce yapılmış bu tasarruflar için ödenen bir mü­kâfat yahut bir teşvik vasıtasıdır. Smith'e göre elde edilen kazançla­rın esks kaynağı, sermâyenin kullanılması neticesi istihsâl edilen şey­lerin kıymetinde, emek kıymeti üstünde meydana gelen artış vak'a-sıdır; binâenaleyh emeğin istismarı diye bir şey düşünmek muhaldir. Ricardo ise bütün sermâyeyi, emeğin biriktirilip saklanmış bir şekli saydığı için bütün değeri emeğe vermektedir. İşte onun bu görüşü esâs alınarak, Kari Marx tarafından «kapitalist iktisadî sistemde eme­ğin istismarı teorisi» meydana gelmiştir. Adam Smith ve Ricardo, faiz haddi meselesine dâir müşterek müşahede ve izahta bulunmak-

tadırlar : «Ne zaman ki parayı kullanmakla büyük bir ticarî kazanç elde. edilir, o vakit bu kullanışa mukabil o nisbette yüksek bir bedel (kâr) ödenmelidir.» Daniel Hoare, faiz haddi ile para miktarı arasın­da ilişki görmeyen bir izah tarzı tutturmaktadır. Ona göre para mik­tarında meydana gelen artma, fiatları arttırır. Ricardo da bu fikre iş­tirak ederek meşhur «paranın mikdar-ı nazariyesini ortaya atmıştır.

John Stuart Mili ise, faiz nazariyesi meselesinde herhangi bir kayda değer fikre sâhib olmayıp, kendisi sadece Adam Smith ve Ri-cardo'nun nazariyelerini tasnife tâbi tutmuş ve gayrı safî kârlar mev­zuunda çeşitli unsurların tahlilini başarılı biçimde yapmıştır.

Aynı faiz meselesinde Marshall'ın çalışmaları ve görüşleri faiz hadlerinin taayyün etmesinde âmil olan arz ve talebin her ikisi üze­rinde toplanmaktadır. Marshall'dan önce muktedir bir diğer İngiliz ik­tisatçısı olan Nassu Senior faizin asıl sebebi olarak «imsak» «nefsini çekme» yi göstermektedir. Onun bu görüşüne bir çok i'tirâz ve muha­lefet vuku bulmuştur. Bu arada Marshall aynı konuda «imsak» ye­rine, «intizâr = bekleme» yi ikâme etmiştir. Ona göre faiz, tedârik eden nokta-i nazarından «tasarrufda bulunma»nın yahut «bekleme» fedakârlığını göstermenin bir mükâfatıdır. Sermâye için talepte bu­lunma onun marginal verimliliğinden doğmaktadır. Ve netîce olarak faiz nisbeti, muayyen bir haddeki faizli sermâyeye olan piyasada mev­cut talebin aynı faiz haddi altında bu piyasaya sürülmüş mevcut ser­mâyeye eşitliği şeklinde bir denkleşmeye dayanır.

.Esasen Marshall tarafından da izah edilip tamamlandığı gibi klâsik nazariyeye göre faiz haddi, tasarruflara karşı olan arz ve talep eğrile­rinin kesiştiği noktada hudûtlanıp kalmaktadır. Şayet piyasaya arzedi-len tasarrufların miktarı, çeşitli yatırımlarda kullanmak için buna olan talepten fazla ise, bu halde faiz haddi düşüktür. Ve netîce olarak tasar­ruflar ile yatırımlar arasında tekrar bir muvâzene teessüs edene ka­dar yatırımlarda bir artış müşahede olunacaktır. Aynı şekilde tasarruf­lara olan talep, şayet bunlar arzdan daha çok ise bu halde faiz haddi yüksektir. Netîce olarak bu ikisi arasında yeniden bir muvâzene teessüs edene kadar yatırımlarda bir azalma olacaktır.

Tasarruflar üzerinde klâsik nazariyenin temel görüşü bunların faiz hadleriyle taayyün ettiği merkezindedir. Son senelerde faiz hadlerinde vukûbulan müthiş düşüşe rağmen, tasarrufların azalacağı yerde tam aksine, ehemmiyetli bir artışa uğradığı müşahede edilmektedir. Lord Keynes'in de klâsik nazariyeyi tenkîd ederken pek yerinde tesbît ettiği gibi «faiz, tasarrufların bir mükâfatı addolunamaz; çünkü herhangi bir kimse faizle ödünç vermediği halde tasarrufda bulunabilir. Yine bir kimse kendi biriktirmediği ve fakat miras yoluyla elde ettiği parayı da faizsiz olarak ödünç verebilir.» Bilhassa bu tasarruflar yığınının insan­ların ferdî sa'y ve gayretlerinden doğmadığı, daha ziyâde müşterek ta­sarrufların câri olduğu ve kredinin banka müessesesi tarafından yara­tıldığı modern cemiyetlerde, tasarruflar faizle taayyün etmez.

Klâsik nazariyeyi benimseyen iktisatçılara göre, faiz hadleri tasar­ruflar ile yatırımlar arasında bir muvâzenenin doğmasında yapıcı rol oynar. Şayet tasarruflar yatırımlardan fazla ise, faiz haddi düşer. Ve bu ikisi arasında bir muvâzene ve eşitlik kurulana kadar yatırımlarda bir hareketlilik ve fazlalık gözükür. İşte Lord Keynes haklı olarak bu noktada i'tirâzlarını serdetmektedir. Ona göre bu mezkûr muvâzeneyi meydana getiren, faiz haddi olmaktan ziyâde «gelir» seviyesidir. Tasar­ruflar, hem istihdamın, hem de gelirlerin seviyesine dayanmaktadır. Lord Keynes iddialarında daha da ileri giderek şu neticeye varmakta­dır; piyasaya tasarrufların arzı, müstakil bir vakıa olmayıp, tamamen yatırımlarla bağlantılı bir meseledir. Kendisi neticede şu hükme ulaş­maktadır : «Bu meselede insiyatif, yatırımlarda bulunan müteşebbisin elinde olup asla tasarrufta bulunanlarla bir ilgisi yoktur. Her ne kadar herkes arzu ettiği miktarda tasarrufda bulunabilirse de tasarruf sahip­leri, bir zümre olarak zikrolunan teşebbüslerin avucunda pek bîçare vaziyettedirler.»

Klâsik nazariyenin sakat tarafı, gelir seviyesinin hiç değişmediği gerçek dışı bir cemiyet faraziyesine istinâd ettirilmiş olmasıdır. Fazla olarak tasarruflar, yalnızca faiz hadleriyle tahdîd edilmemiştir. Bu münâsebetle büyük bir otorite olan profesör Gustave Cassel'in şu mü­şahedelerini zikretmeden geçemeyeceğiz. Ona göre : «Fertlerin sahip ol­duğu gelirlerden arttırmış, tasarruf etmiş oldukları miktarların, faiz hadlerinde vukûbulan değişikliklerle umumiyetle bir ilgisi yoktur. Faiz hadlerinde ortaya çıkan bir artma, bazıları üzerinde de evvelkinden da­ha az tasarrufta bulunma te'sîri husule getirir. Tasarruf vakıasının ar­kasında mevcut sâikler çok çeşitli ve karışıktır. Bir cemiyetin tasarruf ettiği gelirin nisbet ve miktarı, gelirlerinin yüksekliğine, emniyet altın­da ve kudretli olma arzusuna ve nihayet hal ile istikbâl arasında bir tercihte bulunma hâlet-i rûhiyesine sıkı sıkıya bağlıdır. İşte bu yüzden­dir ki, hakîkî tasarruflar, faiz hadlerindeki değişikliklerden pek az nis-bette müteessir olmaktadırlar.»

Faizle ilgili klâsik nazariyenin en önemli eksikliği; «mekanik bir cemiyet» görüşüne sahip olmasıdır. Bizatihi tasarruflarda husule gelen bir artmanın yatırımların da artmasına te'sîr edeceği ve aynı şekilde, alçalan ve yükselen faizlerin, yatırımların artmasına veya azalmasına bizatihi yol açacağı kat'î ve zarurî değildir. Bu gruba giren tenkîd ve muhalefetlerin bir hakikat olduğu vâk'ası iktisadî buhran ve sarsıntı devrelerinde gün gibi ortaya çıkmış bulunmaktadır. Meselâ bunlardan sonuncusunda (1930) faiz hadlerinden ortaya çıkan artışa rağmen bu­nun yatırımlar üzerinde hiçbir te'sîri olmamıştır.

Klâsik nazariyede diğer bir câlib-i dikkat noksan; onun, tasarruf­ların âtıl ve hareketsiz olarak define şeklinde kalabilmesi ve yatırım­lara doğru akmayabilmesi olayını izah edemeyişinde gözükür. Bugün yeryüzünün dörtte üçünden fazlasında tasarruflar, hareketsiz ve âtıl bir vaziyette define şeklinde durup kalmaktadır. Hatta geri kalan dörtte bir dünya, yani, Amerika ve Avrupa gibi memleketlerde dahi tasarruf­lar, geniş meblâğlar şeklinde beyhude birikinti olarak yatıp durmakta­dırlar. Fazla olarak faiz haddinin sermâyenin marginal verimliliği ile taayyün edeceği şeklindeki bir hüküm bizi bizzat marginal verimliliğin de faiz hadleriyle taayyün edeceği şeklinde bir neticeye varmaya zorla­maktadır. Yine bu klâsik nazariye müntesibi iktisatçıların para mik­tarının faiz haddi ile hiçbir alâkası olmadığı şeklindeki hükümleri de yanlıştır.»

Keynes'in Faiz Hakkındaki Görüşleri:

Zengin bir cemiyette yeni değişik yatırımlar için zuhur eden fır­satlar, faiz haddinin elverişli bir hadde düşmesine kadar, fazla câzib şeyler değildir. Keynes, faiz haddinde zuhur eden artışların tasarrufları tahrik ve teşcî, edeceğini savunan Marshall doktrinini şiddetle reddet­mektedir. Şayet faiz haddinde meydana gelen bir artış halkın eline ge­çen gelirlerden daha fazla nisbette bir tasarrufta bulunmaya onları sevkederse bile şundan emin olmalıyız ki, faiz haddinde meydana ge­len bu artış (yatırımlara olan talep grafiğinde lehde bir değişiklik ol­madığını farzedersek) mevcûd tasarrufların umûmî yekûnunda bir azal­ma meydana getirecektir. Aynı muhakeme tarzı, faiz haddinde ne mik­tar bir artışın gelirleri (diğer şartlar da uygun düşerse) ne nisbette azaltacağını bize gösterebilir. Zîra (istihlâke karşı duyulan mevcut marjinal müessiriyeti ile de) husule gelen bir artışın, yatırımları azal­tacak olan bu faiz miktarı vasıtasıyla ve yine tasarrufları azaltması is­tenen aynı faiz miktarı sayesinde, gelirler düşmeye (veya inkısama uğ­ramaya) mecbur olacaktır.

Faiz haddinde husule gelecek olan bir artış, gelirlerimiz değişme-mişse, bizi daha fazla bir tasarrufda bulunmaya sevkedecektir. Ancak daha yüksek faiz hadli yatırımları yavaşlatacak olursa, bizim gelirle­rimiz esasen değişemeyecektir. Daha yüksek faiz nisbetlerinin ortaya çıkardığı tasarrufda bulunma hırs ve temayülünü, tasarrufda bulunma kapasitesindeki azalma, kâfi derecede muvâzelendirip sükûna kavuş-turuncaya kadar, bu gelirlerde mutlaka bir azalma meydana gelecektir. Gerek millî ve gerekse ferdî mâliyemize müteallik meselelerimizde ne kadar özenli, ne kadar sıkı bir şekilde tasarrufa riayetkar olsak şayet faiz haddi sermâyenin marginal müessiriyetine kıyasen yükseliyorsa, o nisbette gelirlerimizde bir düşme husule gelecektir. Bu hususta göste­rilen inat ve ısrar bir kazanç değil, sadece bir zarar husule getirecektir.

Keynes'in ortaya attığı böylesine bir hüküm ve netîce diğer meş­hur bir iktisatçı olan profesör Cassel tarafından daha derinlemesine olarak «Nature and Necessity of Interest» adlı eserinde, ele alınmıştır. Ona göre, muayyen bir gelirden tasarruf edilen miktar, faiz haddinde husule gelen artışa muvazi bir artış ta'kîb edecek değildir; çünkü faiz hadlerinin artışı neticesi, yatırımlara ait taleb eğrisi düşecektir; bun­da kimsenin şüphesi yoktur.

Eserindeki uzun münâkaşalardan sonra .Keynes şu neticeye var­maktadır : «Faiz haddi son derece psikolojik bir vakıadır.» Fakat bir sayfa sonra bu fikrini nakzedecek. olan şu beyânda bulunmaktadır: «Belki şurasını belirtmek yerinde ve doğru olur ki; faiz haddi daha zi­yâde psikolojik bir husus olmaktan öte, tarafların anlaşmalarına daya­nan bir vakıadır. Çünkü faizin hâli hazır değeri, onun ne değerde ol­ması lâzım geldiği şeklinde hâkim ve yaygın görüşlerle ta'yîn olunur.» Yine Keynes şu fikirleri de ileri sürer: «Arzu ve matlûba muvafık su­rette teşekkül etmiş olan makbul bir faiz seviyesi içinde çeşitli deği­şiklikler, tahavvüller cereyan etmekte olan bir cemiyette, tabiatıyla devamlı surette, dalgalanmalara konu teşkil edecektir. • Zîra normal olarak tahmin edilip beklenen seviye, çok muhtelif sebeb ve sâiklerle çevrilidir.»

İslâm'ın getirdiği en büyük fayda, onun faiz mevzuunda psikolo­jik görüşü tamamen değiştirip bertaraf etmesinde ve normal olarak tah-mîn edilip beklenen faiz haddinin sıfıra irca etmesinde görülür ve ta­raftarlarına İslâm, bü sıfır haddinin normal had olduğu inanç ve ka­nâatim verir.

Keynes de ticaret ve iş faaliyetlerinin canlanması için tasarrufların artmasını esaslı bir âmil addeden eski Marshall nazariyesini reddeder ve der ki: «Bugünkü hayatta bir kimsenin biriktirmeye dâir bir karar alması, ilerdeki muayyen bir istihlâkin yerini alması neticesini doğur­maz, fakat esâs olarak bu çeşit bir karâr, hâli hazır için bir istihlâk ka-. rarından vazgeçme manasınadır. İstihlâkde bulunma ümid ve ihtimâl­leri, istihdamın yegâne mevcudiyet ve varlık sebebi olduğuna göre, şu neticeye varmada hiçbir paradoksal durum yoktur : Piyasanın istihlâk kapasitesinde vuku bulacak bir azalma, istihdamda sarsıntılı neticeler doğuracaktır.»

Keynes kitabının ortalarına doğru «sermâyenin tabiat ve mâhi­yeti» başlığını taşıyan bölümünde tslâmî nokta-i nazara çok yakın bir fikir ileri sürmektedir. Ona göre : «Devamlı ve yaygın bir şekilde hare­ket ve tekâmül halinde olan bir cemiyette faiz nisbeti «sıfır» olabilecek ve aynı zamanda çeşitli teşebbüslere girişmesi neticesi fertler servet elde edebileceklerdir.» Aşağıda ayrıca aldığımız şu kendi cümleleri hayli mânîdâr ifâdelere sahiptir :

«Devamlı ve yaygın bir şekilde hareket ve tekâmül halinde olan ve modern teknik, vâsıta ve çârelerle mücehhez bir cemiyette (nüfusu da çok çabuk artmamak şartıyla) sermâyenin marginal müessiriyeti-nin sadece bir nesil içinde yaklaşık olarak «sıfır» muvâzenesine ulaşa­bileceği muhakkaktır. Bu hâle göre içinde gerek değişiklik ve gerekse tekâmülün tahakkuku, teknik, nüfûs, müesseseler ve zevklerde yapıla­cak değişikliklerle mümkün olabilecek olan yarı müstakârr cemiyet şart­larına ulaşmak mecburiyetindeyiz ki, böyle bir cemiyette sermâyenin meydana getirdiği mahsûller, emek vs. faktörlerle tenâsüb halinde mu-vâzeneleşmek suretiyle teşekkül etmiş bir fiyattan satılır. Bu gibi ser­mâye mahsûllerinde, sermâye arzedilen kimselerin pek az müessir ol­duğu istihlâk emtiası fiyatlarına hâkim olan tamamen aynı prensipler mündemiçtir.»

«Sermaye mallarını iyice bollaştırmak suretiyle sermâyenin mar­ginal müessiriyetinin sıfır olmasının nisbeten kolay olacağını düşün­memde şayet isabet varsa bu nokta, kapitalizme karşı yöneltilen bir çok itirazların önünün alınmasında en hassas çâre olabilecektir. Çünkü birikmiş servetlerden gelen gelir haddinin tedricen azalması halinde ne kadar muazzam içtimâi değişikliklerin zuhur edeceğini sathî bir tedkîk gösterecektir. Bu halde bile, elde ettiği gelirleri biriktirme ve onu ileriki bir tarihte sarfetme arzusuna kapılan bir kimse bu isteğin­de hür bırakılacaktır ve fakat onun bu birikintisi artık artmayacaktır. Böyle bir kimsenin durumu, işinden ayrıldıktan sonra Twichenham'-daki köşküne bir sandık dolusu para ile çekilen ve geçim masrafları için her istediği zaman buradan para çeken Papanın vaziyetinden daha ileri gidemeyecektir.

«Gerçi irâd sahipleri kaybolacak olsalar dahî bu halde bile herke­sin üzerinde değişik fikirler ileri sürdüğü müstakbel ve muhtemel ge­lir ve mahsûllerin önceden tahmininde hüner göstermek ve teşebbüs­lerde bulunma, imkân dahilinde kalacaktır. Çünkü yukardaki bu nok­ta, risk ve buna benzer hususlardan ayrı, evvelemirde sırf faiz haddi ile irtibatlıdır ve risk ile ilgili yolda normal olarak dönüp gelen ge­lirleri içine alan gayrı safi sermâye ve servet miktarı İle alâkası yoktur. Sırf faiz haddi bir kenara, bunlar, negatif sahada (borçlar) yer işgal ederlerse de muhtemel ve şüpheli gelir sahasını da İçine alan ferdî ser­vet ve gelirlerde müsbet bir kazanç sahası yok olmuş değildir. Riski göze almada muayyen ve ölçülü bir isteksizlik mevcûd olmakla beraber, be- lirli bir zamandan sonra bu nevî servet yığınlarından pozitif net bir mahsûl elde etme sahası da mevzûubahis olabilecektir. Fakat bu nokta, bu gibi hallerde kazanç ihtimâli az olan yatırımlardan gelir ve kazanç elde etme arzu ve hırsı, umûmî yekûnda negatif net bir saha teşkil eder demek değildir.»

Keynes, dünyanın mâlî vâsıta ve kaynaklar sahasında, içinde bu­lunduğu fakirliğin en esaslı sebeplerinden birinin paraya yüksek prim verme olduğuna inanmaktadır.

Ona göre, binlerce seneden beri devamlı ferdî tasarruflara rağmen birikmiş sermâye malları içinde umumiyetle dünyanın hâlâ çok fakîr ve muhtaç durumda olması şöyle izah edilebilir: Bir kere bu husus, ne insanoğlunun ihtiyatsız ve düşüncesiz temayülleri ve ne de harple­rin getirdiği tahribat ile izah edilebilir : Bunların dışında evvelce «ara­zî» ye şimdi de «para» ya atfedilmiş yüksek likidite primleri bu izâhda kâfi addedilmelidir. Kendisi bu mevzuda, Marshall tarafından ortaya atılmış olan alışılmamış dogmatik eski görüşten farklı fikirler ileri sür­müş olmaktadır. Marshall şöyle der: «Herkesin ma'lûmudur ki servet birikmesi ve aynı şekilde faiz haddi, geniş halk yığınlarının hâli hazır-dakini sonraya te'hîr edilmiş nimetlere tercih etmesi neticesi, diğer bir ifâdeyle beklemeye istekli olmamaları sebebiyle, olduğu yerde durup kalmıştır.

İslâm bilhassa zekât müessesesini ortaya atmak ve bunu îmânın en esaslı rükünlerinden biri yapmak suretiyle bu mevzuda önemli bir hamlede bulunmuştur. Bu bakımdan sathî bir tahlil neticesi hemen di­yebiliriz ki zekât; hareketsiz kalmış âtıl servetler üzerinde hayli ağır bir yük olacak şekilde yani % 2,5 nisbetinde alınan bir vergiden ibaret­tir. Bu vergi ile bu nevî servet sahipleri, cemiyet için fayda mülâhaza ettikleri yer ve gayelere bu servetleri sarfa zorlanmış olurlar. Birçok memleketler para biriktirme mevzuunda aşın gitmiş olmanın ızdırâ-bını çekmiş bulunmaktadır. İspanya'nın XV yy. sonlan ve XVI yy. içi iktisat tarihi, bize kıymetli madenlerde aşın bîr bolluğun, bir memle­ketin dış ticâretini ücret birimine te'sîr etmek suretiyle nasıl olup da tahrîb edeceğine dâir bir misâl teşkil etmektedir. Keza Birinci Cihan Harbine takaddüm eden senelerde İngiltere'de memleket hâricine ödünç para vermeler ve arazî ahm-satımı hususunda mevcûd aşın kolaylık­lar, memleket dâhilinde işsizliği tâm manâsıyla önleyici gözüyle bakı­lan yerli faiz hadlerinin düşüşü ile yakından alâkalı bulunmaktadır. Hindistan'ın her devirdeki tarihî seyri ise, hakîkaten çok kuvvetle, ade­tâ bir hırs derecesindeki likiditeyi tercihin bir memleketi fakîrleştir- diği, o kadar ki kıymetli madenlerin muazzam ve devamlı akıntı halinde olmasının bile faiz hadlerini hakîkî bir servet artışı ile uygun seviyeye indirmeye kâfi gelmeyişini ispatlayan bir memleket misâli olarak göz­ler önüne sermektedir.

Faiz haddi, halk tabakalarının zannettiğinin aksine, büyük sermâ­ye kazançları sağlamaktan tamamen uzak, dünyamızın en iyi ve mü­kemmel bir yolda inkişâfında bir mania rolünü oynamaktadır. Hemen müteâkib cümlelerde nakledeceğimiz Keynes'in bu mevzûdaki müşahe­deleri hakîkaten manidar addedilmelidir. Ona göre işletme sonucu ser­mâyede meydana gelen hakîkî artış, nakit şeklindeki faiz hadleriyle zaptedilip durdurulmaktadır. Artışa karşı işleyen bu fren, şayet çözü­lecek olursa, modern dünyada hakîkî sermâye artışı o kadar çabuk hu­sule gelecektir ki; sıfır nisbetindeki nakit şeklinde bir faiz haddi he­men değilse bile nisbeten kısa bir müddetin geçmesini müteâkib ger­çekleşebilecektir. Burada ilk lüzumlu hareket, nakit şeklindeki faiz hadlerini azaltmak olacaktır. Bununda tahakkuku, Keynes'e göre di­ğer birçok emtia stoklarının olduğu gibi paraya da birtakım masraflar yüklemek suretiyle mümkün olabilecektir.

Daha evvel de zikrettiğim gibi İslâm, bu nevî âtıl ve donmuş emtia üzerinde zekât ve % 2,5 nisbetinde bir yük vaz'etmiş bulunmaktadır. O bununla, hareketsiz ve donuk sermâye ve servet biriktirme temayü­lüne mâni olmakta ve nihayet bu nevî hareketsiz servetlerin yatırım­lara sevkedilmesi için esaslı bir müşevvik olmaktadır. Bu müşevvik, ticarî kâra ve sırf sermâye ile iştirak edebilen şirketlere İslâm'ın mü­sâade etmesi vakıası iledir ki ayrıca daha ileri ve daha müessir bir va­sıf kazanmaktadır.

Tasarruflar ve Faiz :

Klâsik Mektep iktisatçıları modern cemiyetlerde tasarrufların ehemmiyetini pek ziyâde belirtmişlerdir. Ve onlar, tasarruflann arttı­rılması için yegâne çâre olarak faiz hadlerinin arttırılması lâzım gel­diğini müdâfaa etmişlerdir. Bunlara göre; düşük faiz hadleri tasarruf­ların artmasını yavaşlatıp geciktirecektir. Hassaten bu konuda «Faiz şartını tatbikattan kaldıran îslâmî sistem, modern insan toplulukla­rında çalışır bir sistem değildir.» şeklinde sözler söylenmiş ve sebeb ola­rak faiz yasağının tasarrufta bulunanlara ciddî surette set çekeceği hu­susu gösterilmiş, bunun toplumu fakîrleştireceği ve sermâye malların­da yoksunluk doğuracağı ileri sürülmüştür.

Faiz haddinin düşük seviyede olmasının tasarruflara manî olacağı safsatası ilk dünya savaşında Amerika'da faiz haddi % l'e düştüğü hal­de tasarruf miktarının, o devre kadar faiz hadlerinin en yüksek olduğu devreden de daha büyük meblağlara varması gibi bir vakıa ile çürütül-müş ve fiilen aksi isbatianmış bulunmaktadır. Modern iktisâd teorisi, tasarrufların faiz hadleriyle taayyün etmediğini, aksine onların yatı­rımların miktarıyla taayyün ettiğini göstermiş bulunmaktadır. İslâmî nokta-i nazarın en çok medhedilecek tarafı; onun faizi lağvetmek sure­tiyle fertleri mümkün olan en ileri haddinde yatırımların neticesi olan tasarrufların bir araya gelip toplanması için kafî ve yeter himaye sağ­lanmış olmasıdır. Bu meselede Keynes'in müşahedeleri yine çok ilgi çekicidir. Çünkü bunlar İslâm tarafından onüç asır kadar evvel ortaya atılmış görüş ve prensiblere uygun ve onları te'yîd ve takviye eder mâ-hiyyettedir.

Keynes, «tasarruflarda husule gelen artmaların yatırımlarda da artmalar meydana getireceği» şeklindeki bir görüşün safsata olduğunu ortaya koymaktadır : Herhangi bir ferd, kendi tasarruf miktarlarını art­tırmakla, diğer kimselerin tasarruflarını eksiltmektedir. Böylelikle o ferd, toplumun tasarruf miktarına yeni ilâvelerde bulunmamakta ve bu yüzden esham ve tahvilâta olan talebe yeni bir şey ilâve edememektedir. Bir ferd olarak tasarrufta bulunan kimse, yatırım miktarına, ister his­se senedi ve tahvil satın alsın ister almasın, doğrudan doğruya te'sîr etme gücüne sâhib değildir. Hisse senedi ve tahvil satın alma veya na-kid tasarruflarına yenilerini ilâve etme gibi herhangi bir tercihte bu­lunabilir; fakat diğer fertler, daha az tasarrufta bulunacakları için, evvelce aldıklarından dana az miktarda hisse senedi ve tahvil satın alacaklardır. İster nakit şeklinde, ister hisse senedi ve tahvil şeklinde olsun, servetin nasıl elde edileceği meselesi yatırım ve tasarrufun kar­şılıklı etkileşmeleriyle sadece pek sathî bir alâka ve münâsebete sahip­tir. Herhangi bir kimse masraflarında kısıntı yapmak suretiyle en kısa zamanda tasarruflarım arttırırsa, diğer insanların gelirleri düşecek ve onlar bu zâtın fazla tasarrufda bulunduğu nisbette daha az tasarrufda bulunacaklardır.

Hulâsa olarak şuhu söyliyebiliriz : Yatırımlar arttığı zaman gelir­ler öyle bir seviyeye yükselir ki, bu seviyede tasarruflar da buna pa­ralel olarak artar. Fakat tasarrufta bulunma arzu ve isteği yalnız ba­şına artmaya devam edecek olursa, bu halde gelirler düşük bir seviye­ye iner ki, artık bu seviye asla başlangıçtaki seviyeden daha yukarda de­ğildir. İşte gelirde meydana gelen değişiklikler vasıtasıyla, tasarruf ve yatırımların eşitliği (muvâzenesi) sağlanmış ve devam ettirilmiş ol­maktadır. Gelir seviyesi, yatırımların miktarı ve tasarrufta bulunma arzusuyla taayyün etmektedir. Muayyen bir tasarruf arzusu muvace­hesinde gelir seviyesi, yatırım miktarının te'sîri altında kalacaktır. Ve yine muayyen bir yatırım miktarı muvacehesinde gelir seviyesi, tasar­rufta bulunma arzusuyla taayyün edecektir.

Tasarruf arzusunda husule gelebilecek bir değişiklik, cemiyetinyaptığı fiilî tasarruf miktarında esaslı bir te'sîr husule getirmekten prensib olarak uzaktır; çünkü fiilî tasarruf miktarı, başlanmış yatı­rımların miktar ve nisbeti ile taayyün etmektedir. Yatırım miktarı ta­sarruf miktarını ta'yîn eder. Ve yine muayyen bir yatırım miktarı mu­vacehesinde tasarrufta bulunma arzusu, gelir seviyesini ta'yîn edecek­tir. Gelir seviyesi, her zaman tasarruf seviyesinin yatırım miktarına eşit olmasını sağlayacaktır. Tasarruflarda vâki bir artış, tek başına sermâye birikmesinde bir artış doğuramaz.

«Acaba faiz niçin ve hangi sebebden dolayı ödenir?» şeklinde basit bir suâlin cevaplandırılmasında bile, umumiyetle iktisadî görüşler mev­zuunda Batıdaki nazariyeleri tahlîl edecek olursak; bunların temsilci­leri mevkiindeki iktisâdçılar arasında derin farklar müşahede ederiz.

Faiz mevzuunda en yeni nazariye Keynes'in ortaya attığıdır. Faizi tamamen akdî ve rızâî mâhiyette bir vakıa olarak gören ve yüksek nis-bette faizin dünya sulh ve selâmeti, tekâmülü ve inkişâfı için bir mania teşkil ettiğini iddia eden bu görüşü geniş olarak göstermiş bulunuyo­ruz. Şurası gayet acayiptir ki, Lord Keynes gibi derin vukuf ve araştır­ma sahibi bir kimse ve diğer düşünürler, içinde bulundukları kendi şartlarının esîri olup, burunlarının ucundan öteyi görememektedirler. Lord Keynes, kitabını neşrettiği zaman İngiltere'de faiz % 3 haddin-deydi ve Keynes işte bu % 3 haddine ma'kûl, had nazariyle bakmak­taydı. Bu hale göre Haydarâbâd hükümeti, hâli hazırdaki (1947) ödünç para faizlerini % 2,5 dan yukarı çıkarabilir demektir. Bu arada zikre­delim ki; Amerika Birleşik Devletlerinde uzun va'deli resmî ödünç faiz­leri, yıllık % 1,5 haddindedir.

Keynes, hakkıyla ve tam manâsıyla inkişâf ve çalışma halinde bu­lunan bir toplumun muhtemelen faiz hadlerini % 0 a düşürmeye mu­vaffak olabileceğini: kabul etmektedir. Evvelce de gösterdiğim gibi Ame­rika harb esnasında ödünçlerdeki faiz hadlerini Jp 1 e düşürmüş bu­lunuyordu. Acaba bu nominal nisbet daha da düşük bir seviyeye indi­rilemez mi? Ben öyle zannediyorum ki Keynes, kendi cemiyet şartlan ve muhitinin kurbânı olarak, faiz vaz'etmeyi külllyyen itham etmeye cesaret edememiştir. Halbuki onun faiz nazariyesi, onu buna zorlamak­tadır. Şurası şüphesizdir ki; evvelden belki sabit faiz hadleri, dünyanın tekâmül ve inkişâfında son derece muzır ve tehlikeli bir rol oynamak­tadır.

Faizin Cemiyette Meydana Getirdiği Te'sîr ve Neticeler:

Faizin ve istihlâk gayesiyle alınan ödünçlerin cemiyette yarattığı belli te'sîr ve neticeler, burada teferruatıyla zikre ihtiyâç bırakmayacak kadar çoğumuzun ma'lûmudur. Herkes bilir ki; böyle ödünçler, sadece ödünç alanı (müstekrizi) baltalamamakta aynı zamanda ödünç veren (mukrizin) de ma'neviyat ve ahlâkını çökertmektedir. Hindistan'da şöyle bir tekerlemeye rastlanır: «Köylü borç içinde doğar, borçlu yaşar ve borç içinde ölür.» şayet bir kimse tefecinin pençesine bir defa dü­şecek olursa, burada devamlı olarak kalır ve bu halde de faiz ödemeye devam eder. Öyle ki, faiz olarak ödemiş olduğu meblağ birçok hallerde ödünç olarak alınmış miktarın birkaç mislini bulur. Fakat bu pek ağır ödeme şartları altında bile esas borcu ödeme imkânına kavuşamaz. Sir Malcolm Loyal Darling, te'lîf etmiş olduğu «Punjab Peasant in Prosperity and Debt» adlı klâsik eserinde Pencap bölgesi çiftçi ve köy­lülerinin ödemiş oldukları faizin, arazîden gelen gelirin tamâmının iki misli olduğuna dikkati çekmektedir. Pencab köylülerinin içinde bulun­dukları fakirlik ve sefalet ile tefecilerin refah ve saadetini mukayese eden müellif, şehirlerde rastlanan en iyi evlerin umumiyetle tefecilere âit oiduğu müşahedesinde bulunmaktadır. Şüphesiz ki bu para ödünç­leri, memleketin zırâî ekonomisinde çok faydalı bir hizmet görmekte ve ihtiyâç zamanlarında çiftçilere yardım etmektedirler. Fakat bu yardı­mın bedeli görülen hizmetle nisbet kabul etmeyecek şekilde mübalağa­lıdır. Bu durum şu sözle pek münâsib bir şekilde ifâde edilmiş bulun­maktadır : «verilen kredi, ödünç alanı, i'dâm edilmiş bir kimseyi dara-ğacına bağlayan ip benzeri asıp dik tutmaktadır.»

Şurası gayet acâyibtir ki devlet, sosyal hizmetlerin karşılanmasında epey para harcayıp gerek ücretsiz ve gerekse i'tibârî fiyat üzerinden za­rurî maddeleri te'mîn ettiği, medenî seviyesi hayli yüksek Batı memle­ketlerinde ve Birleşik Amerika'da ihtiyâç sahiplerine, faizsiz ödünçler sağlama sisteminin veyahut da normal resmî banka haddi üzerinden ödünç verme sisteminin kurulması için hiçbir tanzim hareketinde bu­lunmamıştır. Bu gibi muhtaç ve talihsiz kimseler, rehinle ödünç para veren tefecilere müracaat etmek ve en iyi en kıymetli mallarını (ki bunlar bazı hallerde şahsî giyim eşyaları gibi zarurî ihtiyâç maddeleri de olabilir) bu tefecilere kaptırmak mecburiyetinde kalırlar. Ve netî-cede kanunen de te'yîd edilen, inanılması çok güç faiz hadleri muka­bilinde ödünç ararlar. İngiltere'de tefecilerin % 48 faiz almalarına mü­sâade olunmuştur. Amerika Birleşik Devletlerinde ise eyâletten eyâlete değişmekte olan bu faiz haddi, % 30 ilâ % 60 arasında oynamaktadır.

Burada bilhassa cemiyetin alt sınıfları üzerinde faizin böylesine aşırı ve yüksek oluşunun fecî te'sîr ve neticelerini tasvir edip anlatmayı son derece zarurî bulmaktayız. Bu tip ödünçler borç alanları dejenere etmekte ve ödünç verenlerde ise menfaatperest, haris, egoist ve sem­patik olmayan bir hayat görüş ve anlayışı yaratmaktadır. Bu durum sadece fakîr memleketlerde değil, aynı zamanda İngiltere ve Amerika gibi zengin devletler dâhilinde de mevcûd bulunmaktadır. Aşağıda Mr. Ryan tarafından verilen ma'lûmât, faiz ve istihlâk ödünçlerinin en medenî memleketlerde kullanılışı üzerindedir. Alâka ile okunacağını umarız :

«Şu vakıa üzerinde şüphe yoktur ki, mütekâmil ve gelişmiş bir bankacılık sistemine sâhib İngiltere, Almanya ve Amerika Birleşik Devletleri gibi memleketlerde çalışan halk tabakası, günümüzde pek az ve ehemmiyetsiz bir şekilde banka kredisi kolaylıklarından istifâde etmektedirler. Bunlar çoğu defa, krediye olan acele ve ağır ihtiyâçla-nnı çeşitli diğer yollardan karşılamaktadır.

Amerika Birleşik Devletlerinde kazandıkları ücretle hayatlarını idâ­me ettiren halkın yarısı, Bergengren'in tahminine göre, banka kredi kolaylıklarından mahrum bulunmaktadır. Diğer bir selâhiyetlinin tah­min ve ifâdesine göre, 1911 senesinde oy verme hakkına sâhib halkın % 20 si murabahacı ve tefecilerden borç para almaktaydı. Amerika Birleşik Devletlerinde kredi teşkilâtının kifayetsizliği anlaşılmış bu­lunmaktadır. Ve bu memleket çalışma bakanlığının neşrettiği resmî bültende : «Bir müessese olarak bankanın dar gelirli insanlar kütlesine inemediği» i'tirâf ve kabul edilmektedir. «Mâlî sıkıntı ve krizler esna­sında bu tabaka insanlarının çoğu, kurtuluşu iki istikâmette görmek­tedirler : Sadaka veya alacaklıyı dolandırma.»,

Almanya'da modern bankacılık meselelerine acıklı nazarlarla ba­kan kimseler de «Alman Kredi Bankasının, çalışan ve küçük sanâyî er­babına şimdiye kadar pek az şey yaptığı» neticesine varmışlardır. Al­manya'da neşredilen istatistikler bu hükmü tam olarak te'yîd etmek­tedir.

«Küçük ödünç talepleri, umumiyetle acele ihtiyâçlardan doğmak­tadır. Hayatta ölüm, hastalık, kaza gibi elde hazır para olsun olmasın derhal para sarfını icâbettiren birçok ânî ve beklenmedik felâketler var­dır. Bunlardan ayn bugün, ücret şeklindeki gelirlerle te'mîni güç, uzun müddet isti'mâl edilecek ev eşyası, kumaşlar gibi pahalı emtiayı aylıklı veya emekli fertlerin satın alması gayet zordur. Netîce olarak, mağaza­lardan veresiye ahş-verişte bulunma uzun zamandan beri yerleşmiş bir tatbikattır. Ve son zamanlarda veresiye satış, yerini buna benzer daha geniş, bir sisteme bırakmıştır; yani «taksitle satış» sistemi ki Amerika Birleşik Devletlerinde yıllık milyonlarca dolar hacminde olan bu satış E5temi açıkça bugün krediye ne derece ihtiyâç duyulduğunu bize isbât ekenektedir. Bu nevî satışlara karşı duyulan ihtiyâç, İngiltere'de tak- sitli satışlar meselesi dolayısıyla kooperatif teşkilâtının ve bunun poli­tikasının yeniden gözden geçirilmesiyle aşikâr bir halde meydana çık­mıştır. İngiltere'de uzun bir mazisi olan ve Rochdale Pioneers tarafın­dan temeli atılmış bu müesseseler bile, peşin satış esâsına istinâd eden sert ve muhafazakâr metodlardan gitgide ayrılmaktadır.

«Pek yaygın olan taksitle satış ve onun getirdiği mahzurları ber­taraf etmek ve kredi kolaylıkları sağlamak üzere, husûsî bir mâlî teş­kilât ve müessese ihdas etmek zahiren en iyi usûl gibi gözükürse de bugün şahsî ihtiyâçlara kredi verme teşkilâtı hâlâ başlangıç safhasın­dadır. Çünkü şahsî ihtiyâç kredisi talep eden kimseler, çalışan halk tabakasına mensûb kimselerdir ki, kendilerine ödünç verilmesinde fazla bir te'mînâta sâhib bulunmamaktadırlar. İşte bu yüzdendir ki, bu gibi kimseler, faiz tehlikesine tam olarak ma'rûz bulunmaktadırlar. Ve sa­dece kanun yoluyla değil, aynı zamanda özel kredi müesseseleri şek­linde bazı koruma vasıtalarının bu halk tabakası için bulunup ortaya atılması zarurîdir.»

Faizin Getirdiği Felâketler

Aşağıda gösterdiğimiz İngiltere, Amerika Birleşik Devletleri, Hin­distan vesâir yerlerden aldığımız misâller faizle mücâdele etmenin ne kadar zarurî ve âcil olduğunu açıkça isbât etmektedir.

İngiltere'de Faiz :

Faizin İngiltere'de meydana getirdiği geniş çaptaki te'sîr ve neti­celeri Lordlar ve Avam Kamarası tarafından ihdas edilen «Joint Select Committee»nin Tefeciler Kanunu (1925) hakkında hazırlamış olduğu bir rapordan ve ayrıca 1924 de Liverpool'da para ödünççülüğünün mah­zur ve zararları üzerinde yapılmış olan bir soruşturmadan yararlanarak izah edebiliriz.

İngiltere'de para ödünççülüğü işinin büyümesinde halkın da rolü olmaktadır. Tefeciler Birliği temsilcisinin, mezkûr Joint Select Com-mittee'ye verdiği izahata göre : «Para ödünççülüğü geniş çapta bir ticâ­ret sahasıdır. Size bazı rakamlar vereceğim: Acaba sizlere bu memle­kette 30.000 müseccel tefecinin bulunduğunu söylersem, bunu öğren­mekle şaşırır mısınız?»

Aynı şekilde Liverpool'da yapılan araştırmada meydana çıkarıldı­ğına göre (Bu soruşturma Î.924 de Liverpool Kadın Hemşehriler Birliği­nin sosyal ve sanayi reformu komitesi tarafından yönetilmiştir), Liver­pool ve Birkenhead'de 1.005.900 nüfusa isabet eden müseccel tefeci sayısı 1.380 idi ki 730 kişiye bir para ödünççüsü düşmektedir. Tatbik edilen faiz hadleri ise korkunçtur. Home Office'nin eski daimî sekreteri
Sir Mackenzie Chalmers'in Joint Select Committee'ye beyân ettiğine göre, çalışan halk tabakasının ödünç alırken tâbi tutuldukları faiz haddi şöyledir:.

«Kâideten iki te'mînât yolu mevcuttur. Şöyle ki: 5 sterlin için ilâve bir senet imzalanır ve bunu ta'kîben 4,10 sterlin ödünç olarak tes-lîm edilir. Borcun tamâmını veya taksitlerini ödemekten imtina ve ku­sur etme gibi bir halde ise, «borcun tamâmı» ödünççü lehine matlûb hale gelir ve haftada 1 şilin üzerinden yarım peni nisbetinde faiz öde­mek mecburiyeti doğar. Hesâb ettiğime göre bu faiz % 250-260 ara­sında bir had demek oluyor. Fakat tefecilere ödenen faiz haddi ekse­riye % 400 den fazladır. Yapılan araştırmalar LiverpooPda yüz kadın tefeci tarafından borçluya yüklenen mutâd faiz haddi 1 şilin üzerinden haftada 1 peni olmak üzeredir. İstisnâen tatbik edilen haftada 2 ve hattâ 3 penilik faizi nazara almazsak, bu 1 penilik faizin mânâsı yılda % 433 haddi üzerinden faiz ödemek demek olur.»

Kolayca ödünç alma hemen müzminleşir ve ödünç alan ekseriya ilk aldığı borcu ödeyebilmek için ikinci bir borç almak mecburiyetinde kalır. Bu halde alınmış olan ilk borç ikinci alınandan tenzil edilir ve ne­ticede bu ilki ödeyebilmek için ikincisi; iki misline varan bir miktarda alınacaktır. Hazırlanan raporda ümitsiz ve perişan hale düşmüş bir­çok müstakriz (ödünç alan) numuneleri verilmektedir. Bu komitenin zikrettiği bazı vak'alar hakîkaten inanılması güç hallerdir. Meselâ Mrs. K. bu sisteme göre ödünç almış ve bunu ödeyebilmek için beş yılda altı defa borç almak mecburiyetinde kalmıştır. İlk aldığı borç miktarı 6 sterlin olmasına rağmen vâdesi gelip çattığında 9 sterlin ödemek mec­buriyetinde kalmış ve her defasında bir evvelkini ödemek için ilkinden daha fazla ödünç ala ala neticede cebine 30 sterlin net ödünç para girdiği halde yukarıda izah ettiğimiz ödünç sistemi içinde neticede 110 sterlin ödemeye mecbur kalmıştır.

Burada işaret edilecek çok enteresan bir nokta vardır ki, hali vakti yerinde olanlara borç veren ile, fakirlere veren olmak üzere değişik tip tefeciler vardır. Fakîr tabakaya verilen ödünçler daha yüksek bir faiz nisbetine tâbi tutulurlar. Liverpool Komitesi, tefecilerin bu farklı tip­lerini de bulup çıkartmıştır: Birinci nevî ödünççüler zenginlere borç para te'mîn eder ve yıllık asgarî % 22 haddinde bir faiz tahsil eder. Mezkûr Komite uzun müddet araştırma ve tazyîk icra etmesi neticesi mevzuu bahis meselede bazı ma'lûmât toplayabilmiştir. Bu ödünççü-lerin ifâdelerine göre; birçok hîleci müstakrizin mevzuu bahis olduğu vak'alar vardır ve bu yüzden ciddî zararlara uğramışlardır. Onlara göre tatbik ettikleri ödünç akdi; şartlan, diğer ödünççülerinkinden daha ko­lay yerine getirilebilir ve daha yumuşak niteliktedir. İkinci nevî ödünç­ler fakîr muhitlerde çalışmakta ve mezkûr komite araştırıcılarının tedkîk ettiği her vak'ada tatbik edilmiş faiz haddi haftada 1 şilin üze­rine 1, 2, 3 peni arasında değişmektedir. (Bu had sıra ile % 433, % 866, % 1300 haddindeki faiz tatbikatına eşit bir haddir.)

İngiliz Sendika komitesinin umûmî heyet başkanı tarafından 1930 senesinde aynı mevzuda yazılmış bir makaleden anladığımıza göre, bu raporun neşrini müteâklb, durumda pek fazla bir iyileşme vuku bulma­mıştır. Müellif makalesinde faizin çalışan halk tabakasını kuşatmış belâ ve kötülüklerin en fenası olduğunu ifşa ve beyân etmeketdir. Ona göre, «Bir çok fabrikalarda tefeci bulunmaktadır. Bu fabrika tefecisi bir diğer kimseye karşı hıyanet suçunu işleyen ve fabrikadaki işlere bur­nunu sokmasına müsâade edilmemesi lâzım gelen bir kimsedir. Fabri­kadaki mes'ûllerin vazife ve işi, bir derdi olan işçiyi dikkatle gözetle­mek ve bu talihsiz kimsenin ödünç almak üzere kendisine gelmesini kollaması lâzımdır. Ben öyle vak'alar bilirim ki bunda, 5 sterlin borç için şilin başına 1 peni haddinden faiz ödenmektedir. Haftadan haftaya faizin artmasına rağmen, borç tutarı da gitgide azalmakta ve fakat bu gayet yavaş bir şekilde cereyan etmektedir. Çok fakîr bir kadının ça­lıştığı Londra'daki bir fabrikada cereyan eden şu vak'a açıklanmış bu­lunmaktadır : Anlaşıldığına göre bu kadın, iki senede almış olduğu 5 sterlin ödünce mukabil 12 sterlinden fazla mukrize tediyede bulunma­ya mecbur kalmıştı. Old Street Mahkemesi hakimi Mr. Clark Hail, bu vak'ada % 180 faiz ödendiğini öğrenince tehevvür ve öfkeye kapılmış­tır. Aynı hâkim yüzde ikiyüz, hatta üçyüz haddinde faizlere mâni olma hususundaki acizliğini öğrenmiş olsaydı, daha da feverana kapılırdı.»

Geçen asırdan beri İngiltere gibi ileri bir cemiyette, faize karşı giri­şilen mücâdele sonunda müşahede edilen, yukarda naklettiğimiz vak'a ile yine aynı İngiltere'de çalışan halkın 1846 yılında rehin mukabili ödünç veren tefecilere % 100 den aşağı olmamak üzere faiz ödenmesi vak'asmı mukayese etmek suretiyle aradan geçen zamana rağmen ne kadar az bir tekâmül vukûbulduğunu görebilmemiz mümkün olmak­tadır.

Amerika Birleşik Devletlerinde Faiz :

Amerika'daki durum İngiltere'dekinden daha iyi değildir. Paraya karşı kuvvetli bir hırs ve arzu hâkimdir. Epey miktarda da tefeci mev­cuttur ve ödünç peşinde koşan müstakriz eksik olmamaktadır. New-York Russell Sağe Vakfı, Acü Ödünçler Dairesi Müdürü Mr. Ham 1911 senesinde irâd etmiş olduğu bir konuşmada «30.000 den ziyâde nüfûsa sâhib bir kasaba ve şehirde her 5.000 kişiye bir tefecinin isabet ettiğini» beyân etmiştir. Bu konuşmadan sonra durum daha da kötüye yönel­miştir.

Bugün Birleşik Amerika'da rastlanan para ikrazı işi gayet karışık bir yapıya sahiptir ve pratik olarak her şehir ve kasabada mevcûddur. Çok geniş teşkilât ve sistematik bir iş tekniğine sâhibdir; kanuna muğâ-yir olduğundan hiç değilse fiilen çalışır. Sadece «murabahacılar» diğer bir deyişle «tefeciler» değil, fakat bazı bankalar dahi aym insafsız ve zâlimce faiz nisbetlerini tatbik eder olmuşlardır. 1915 de Amerika'nın tedavüldeki para işleri müşaviri ve murakıbı Mr. J. S. Wilüams'ın be­yân ettiğine göre, Alaska müstesna, Amerika Birleşik Devletlerinin % 36 sim kaplayan 36 eyâlette mevcûd 1247 banka 2 Eylül 1915 de —ye-mîn ile te'yîd edilen bir bildiriden anlaşıldığına göre— vermiş oldukları bazı ödünçlerde kendi eyâlet ve Birleşik Devletlerin kanunlarının mü­sâade ettiği a'zamî faiz haddinden de yukarıda hadleri tatbik etmişler­dir. 25 eyâlette mevcut 1022 millî banka yeminle müeyyed diğer bir bil­diride, verdikleri bütün ödünçlerde vasatı % 10 dan aşağı olmamak üze­re hattâ bazı hallerde % İ8 e kadar faiz haddi tatbik ettiklerini beyân etmişlerdir.

Yine onun işaret ettiğine göre; yirmi adet büyük teşkilâta sâhib banka tarafından tatbik edilen faiz haddi, yıllık % 100 veya bundan da yukardaki nisbetlere varmaktadır. Bankalara karşı serdedilen bu mu­rabahacıların iddiası, Amerika Temsilciler Meclisi tarafından 1916 yı­lında tahkik edilmiş ve neticede; bu aşın faizlerin iyice yerine yerleş­miş ve kolayca tatbik edilen bir şey olduğu anlaşılmıştır.

Aşın faizli muameleler sadece müemmen iş ve ticâret konulannda tatbik edilmez, aynı zamanda rehin ve ipotek mevzûlannda da faize rastlanır. 1921 senesinde New-York şehrinin ikâmet ve bannma güç­lüklerini tesbît ile vazifeli Lockwood Komitesi tarafından bu durum meydana çıkarılmış ve tesadüfen gizlenememiş bir yığın vak'a gözler önüne serilmiştir. % 20 ilâ % 50 arasında değişen New-York eyâleti faiz­cileri kanunlara tamamen aykın faiz hadleri tatbik etmekteydiler.

Kendi ta'bîriyle «maaş satışı» (salary purchasing) işinde ise faizin mahzur ve zaran son derece tehlikeli bir şekilde kendini göstermekte­dir. Tanzim edilen bir raporda «maaş satışı» vak'ası aşağıda aynen nak­lettiğimiz şekilde tavsif ve izah edilmiştir :

«Ücret (maaş) satışı denen şey basit bir muameledir... Ödünç alacak olan kimse, bir dolandırıcı —tefecinin— yazıhanesine gider ve burada iki taraflı ve ortası zımbalı bir kâğıdı imzalar. Zımbanın bir tarafı «ücret (veya maaş) hesabı satışı talepnamesi» başlığını taşımakta ve diğer tarafı ise alelade bir satış senedi şeklindedir. Satış senedi tara­fının en alt kısmını ödünç talep eden : «Bu bir satıştır, ödünç değil­dir» şeklinde doldurmaya mecburdur. Esasen ücret almaya başlamış olanlar böyle bir ödünç almaya müemmen ve lâyık görülebilirler. Satış senedi mucibince satılan ücretin teslîmi ve aynı senedle ödünççünün ödeme günündeki iskontosu talep edilecektir. Tarih hanesi ise boş bıra­kılır. Şayet ödünç alan, iade gününde gelip hesabım temizlemeyecek olursa, tefeci o sıradaki tarihi doldurur ve borçlunun yanında çalıştığı patronuna hitaben, müstahdemin gelecek maaşının doğruca kendisine teslim edilmesini ister. Bu durumda faiz yıllık olarak hesaplanırsa % 260 m altına düşmemekte ve hattâ ekseri hallerde daha yüksek ola­bilmektedir.»

United Charities of Chicago umûm idarecisi Joel D. Hunter, maaş­ların tefeciler tarafından satın alınması işi üzerinde 1926 da yapılmış bir araştırmada şu sonuca varmaktadır: «Öyle haller vardır ki bun­larda faiz haddi takriben ayda % 40 ı bulmaktadır. Bu işlerle meşgul şirketler, hemen tamamen pençelerine almış oldukları ücretle çalışan kimselerin borçlarını ödeyememeleri neticesi, bu ücretlerini kaybetme­leri ihtimâlinden doğan korkularına dayanmaktadırlar.»

Bu iğfal ve sûistimâllere rağmen bu resmî ve' müseccel tefeciler, muhakkak ki cemiyette bir iktisadî iş ve vazife görmektedir. Bunlar sert tedbîrlerle bertaraf edilemeyen kredi taleplerine istinâd etmektedirler. Bunun bir hakikat olduğu Massachussettes ödünç Acenteleri Murakı­bının hazırladığı rapordan da anlaşılmaktadır.

Bu bölümü tek başına aç →

282. Âyetin Tefsiri

Borçlanmada Yazışma Prensibi

Bu âyet, Kur'an-ı Kerîm'deki en uzun âyettir.

İmâm Ebu Ca'fer İbn Cerîr der ki: Bize Yûnus'un... Saîd îbn Mü-seyyeb'den rivayetinde ona ulaştığına göre Arş'ta Kur'an'ın en yeni âyeti «borçlanma âyeti» dir.

İmâm Ahmed der ki: Bize Affân'ın... İbn Abbâs'tan rivayet etti­ğine göre borç (borçlanma) âyeti nazil olduğunda Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuşlardır:

«İlk inkâr eden Âdem (a.s.) dir. Allah Teâlâ Âdem'i yarattığında sırtını mesnetti (sıvazladı) ve kıyamete kadar onun hoşlanmayacağı şeyleri ondan çıkardı. Sonra zürriyetini ona arzetmeye (göstermeye) başladı. Âdem (a.s.) onların arasında yüzü parlayan bir adam görerek : Ey Rabbım, bu kimdir? diye sordu. Allah Teâlâ : «O, oğlun Dâvûd'dur.» buyurdu. Âdem : Ey Rabbım, ömrü ne kadardır? diye sordu. Allah Teâlâ : «60 yıl.» buyuranca Âdem: Rabbım, ömrünü arttır, dedi. Allah Teâlâ: «Hayır, ancak senin ömründen alıp, onunkini arttırırım.» bu­yurdu. Âdem (a.s.) in ömrü 1000 sene idi. Allah Teâlâ Davud'un ömrünü 40 sene uzatarak bunu yazdı ve melekleri de buna şâhid tuttu. Âdem (a.s.) in ölüm vakti gelip çatınca ve melekler kendisine gelince : Benim ömrümden daha 40 yıl kaldı, dedi. Kendisine : Sen onu oğlun Davud'a vermiştin, denildi. Âdem: Yapmadım, deyince Allah Teâlâ yazıyı gös­terdi ve melekleri buna şâhid tuttu.»

Esved İbn Âmir'in Hammâd İbn Seleme'den rivayetinde şu faz­lalık vardır :

«Allah Teâlâ Davud'un ömrünü 100'e Âdem'in ömrünü de 1000 seneye tamamladı.» İbn Ebu Hatim de bu hadîsi Yûnus İbn Habîb kana­lıyla... Hammâd İbn Seleme'den rivayet eder.

Bu hadîs, gerçekten garîbtir. Râvîler arasında yeralan Ali İbn Zeyd' in hadîsleri münkerdir.

Allah Teâlâ'nm : «Ey îmân edenler, muayyen bir va'de ile borçlan­dığınız zaman onu yazın.» buyruğu mü'min kullarına, va'deli muame­lede bulunduklarında bunu yazmaları konusunda bir irşaddır. Bu, bor­cun miktarı, zamanı için daha sağlam ve buna şâhid olan için de daha mazbuttur. Allah Teâlâ âyet-i kerîme'nin sonunda buna işaretle : «Bu, Allah yanında adalete daha uygun, şâhidlik için daha sağlam, şüphe­ye düşmemenize de daha yakındır.» buyuruyor.

Süfyân el-Sevrî... «Ey îmân edenler, muayyen bir va'de ile borç­landığınız zaman onu yazın.» âyet-i kerîme'si hakkında İbn Abbâs'tan rivayet ediyor ki o şöyle demiştir: Bu âyet-i kerîme belli bir va'de ile yapılan selef (va'deli satış) hakkında nazil olmuştur.

Katâde... İbn Abbâs'tan rivayet ediyor ki o: «Ben şehâdet ederim ki belli bir va'de taşıyan selef (va'deli satış) i Allah Teâlâ helâl kılmış ve buna izin vermiştir.» deyip, sonra da : «Ey îmân edenler, muayyen bir va'de ile borçlandığınız zaman, onu yazın.» âyet-i kerîme'sini oku­muştur.

Bu hadîsi Buhâri rivayet eder.

Süfyân İbn Uyeyne tarîkıyla İbn Abbâs'tan rivayet edildiğine gö­re o şöyle demiştir :

Rasûlullah (s.a.) Medine'ye geldiğinde Medîne'liler bir, iki ve üç senenin meyvesinden selef (va'deli satış) yapıyorlardı. (Parayı peşin alarak bir, iki ve üç senenin mahsûlünü satıyorlardı.) Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdular:

«Kim selef yaparsa belli bir ölçü, belli bir ağırlık ve belli bir va'de ile selef yapsın.»

Buhârî ve Müslim bu hadîsi rivayet ederler.

Allah Teâlâ'nın: «Onu yazın.» kavli güven ve muhafaza için yaz­ma emrini içermektedir. Buna i'tirâzla Buhârî ve Müslim'de Abdullah İbn Ömer'den rivayet edilen Rasûlullah (s.a.) in: «Biz, ümmî bir üm­metiz; yazmayız ve hesap yapmayız (yazı ve hesap bilmeyiz)» sözü ser-dedilirse Rasûlullah (s.a.) m bu sözü ile Allah Teâlâ'nın yazma emri­nin arasını nasıl cem'ederiz?

Buna şöyle cevap veririz : Din, aslında yazıya muhtaç değildir; çün­kü Allah Teâlâ kitabullahı kolaylaştırmış, insanlara ezberlenmesini ko­laylaştırmıştır. Sünnetler de Rasûlullah (s.a.) dan ezberlenmiştir. Al­lah'ın yazılmasını istediği şeyler ise insanlar arasında vuku bulan cüz'î şeylerdir. İnsanlar bunların yazılmasıyla irşâd sadedinde emredilmiş­lerdir. Değilse bazılarının sandığı gibi bağlayıcı bir emir değildir.

İbn Cüreyc der ki: Kim borçlanırsa yazsın, kim alış-veriş yaparsa şâhid tutsun.

Katâde der ki: Bize anlatıldığına göre, Ebu Süleyman el-Mar'aşî Kâ'b'a arkadaşlık eden birisiydi. Bir gün arkadaşlarına şöyle sordu : Rabbına duâ ettiğinde duasına icabet edilmeyen mazlumu biliyor mu­sunuz? Bu nasıl olur? diye sorduklarında : «Bir adam ki belli bir va'de ile satış yapar, şâhid tutmaz ve yazmaz. Malının zamanı gelince sahibi bunu inkâr eder. O da Rabbına duâ eder, ama duasına icabet edilmez. Çünkü o, Rabbına isyan etmiştir.» dedi.

Ebu Saîd, Şa'bî, Rebî' İbn Enes, Hasan, İbn Cüreyc, İbn Zeyd ve başkalarının söylediğine göre bu (borcu yazma) vâcibtir. Sonra Allah Teâlâ'nm : «Şayet birbirinize güvenirseniz, güvenilen kimse... borcu­nu ödesin.» (Bakara, 283) âyeti ile neshedilmiştir.

Yazmama ve şâhid göstermemenin inkâr edilmediği ve bizden ön­cekilerin şeriatından bizim dinimizde de kabul edilen hususların bu­lunduğu hikâye edilen şu hadîs-i şerif de buna delildir :

İmâm Ahmed der ki: Bize Yûnus İbn Muhammed'in... Ebu Hürey-re'den rivayetine göre Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

«Isrâiloğullanndan birisi, yine İsrâiloğullanndan bir adamdan ken­disine 1000 dinar borç vermesini istedi. O kişi: Bana şâhidler getir de onları şâhid tutalım, deyince istekli: Şâhid olarak Allah yeter, dedi. Öteki: Bana bir kefîl getir, deyince de : Kefîl olarak Allah yeter, dedi. Karşısındaki: Doğru söyledin, diyerek kendisine belli bir zamana kadar 1000 dînâr vçrdi. O kişi deniz yolculuğu yaparak ihtiyâcını giderdi. Son­ra aralarında konuşmuş oldukları zamanda alacaklıya gitmek üzere bir binit aradı, fakat bulamadı. Bir ağaç aldı, onu oydu, içine bin dînâr ve sahibine* yazılmış bir mektub koydu. Sonra oyduğu yeri düzeltti ve onu denize getirerek: «Allah'ım, sen biliyorsun ki ben falancadan bin dî­nâr boçç istedim. O benden kefîl istedi. Ben kefîl olarak Allah yeter, dedim. O buna razı oldu; benden şâhid istedi. Ben şâhid olarak Allah yeter, dedim. Buna da razı oldu. Onun bana verdiğini kendisine götür­mek üzere bir binit bulmaya çalıştım. Ama bir binit bulamadım. Şimdi ben onu sana emânet ediyorum.» dedi ve odunu denize attı. Odun de­nize batıp kaybolunca oradan ayrıldı ve memleketine gitmek üzere bir binit aramaya devam etti.

Ona borç veren adam malını belki kendisine getirecek bir binit gö­rürüm umuduyla çıktı ve içinde malının bulunduğu odunu gördü. Onu ailesine yakacak olmak üzere aldı. Kırınca da malını ve mektubu buldu.

Daha sonra kendisinden borç almış olan adam gelerek kendisine bin dînârı getirdi ve : Allah'a yemîn ederim ki malım sana getirmek üzere bir binit bulmaya çok çalıştım. Ancak geldiğim binitten önce baş­ka bir binit bulamadım, dedi. Alacaklı .olan : Sçn bana bir şey gönder­miş miydin? diye sordu. O : Sana söylemedim mi; gelmiş olduğum bi­nitten önce hiçbir binit bulamadım, dedi. Alacaklı kişi: Muhakkak ki Allah, senin borcunu, senin odun içinde gönderdiğinle ödedi. Bin dînâ-rinı al git, dedi.»

Bu hadîsin isnadı sahih olup, Buhâri yedi yerde muhtelif ve sahîh tanklardan cezm sîgasıyla muallak olarak bu hadîsi rivayet etmiştir.

Buhârî, bu hadîsin bazı kısımlarını Leys İbn Saîd'in kâtibi Abdul­lah İbn Salih'ten rivayet etmiştir.

Allah Teâlâ buyuruyor: «Aranızda bir kâtib -de doğrulukla (hak üzere) yazsın. Yazarken kimseye ihanet etmesin. Ne eksik ne fazla; ta- rafların ittifak ettiği şeyi yazsın. Yazan Allah'ın kendisine (bilmediği şeyleri) öğrettiği gibi (herhangi bir zaruret olmasa da insanlar kendi­sinden bir şey yazmasını istedikleri vakit) yazmaktan çekinmesin ve yazsın.» Böylece güzel yazamayan kimselere tasaddukda bulunsun ve yazsın.

Nitekim bir hadîs-i şerifte : «Bir iş yapana yardım etmen ya da câhil (ve âciz) kişiye bir iş yapıvermen sadakadandır.» buyurulmuştur. Diğer bir hadîs-i şerifte de : «Kim Allah'ın kendisine öğrettiği bir ilmi gizlerse kıyamet günü ateşten bir gem ile gemlenir.» buyurulmuştur.

Mücâhid ve Atâ yazmanın kâtib üzerine vâcib olduğunu söylemiş­lerdir.

Allah Teâlâ buyuruyor: «Hak kendi üzerinde olan (borçlu da zim­metinde olan borcu) yazdırsın. Rabbı olan Allah'dan korksun da on­dan bir şey (gizleyip) eksiltmesin. Şayet borçlu beyinsiz sefîh, küçük (ya da deli) veya (konuşamama ya da yanlıştan doğruyu ayıramıyacak derecede câhil olması sebebiyle) kendisi söyleyip yazdıramayacak du-rumdaysa velîsi dosdoğru yazdırsın.»

Allah Teâlâ'nın : «Erkeklerinizden iki de şâhid yapın.» sözü ya­zıyla birlikte daha sağlam olması için şâhid tutmayı emretmektedir. «Eğer iki erkek bulunmazsa... bir erkek... iki kadın olabilir.» Bu durum ancak mallarda ve kendisiyle malın kastolunduğu şeylerde (akidlerde) olabilir. Kadının aklı eksik olduğundan dolayıdır ki iki kadın, bir er­kek yerine kabul edilmiştir. Nitekim Müslim Sahîh'inde şöyle demek­tedir : Bize Kuteybe... Ebu Hüreyre'den rivayet etti ki Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuşlardır:

«Ey kadınlar topluluğu, tasaddukta bulunun ve çokça istiğfar edin; muhakkak ki ben sizi cehennem halkının çoğunluğu olarak gördüm. Ka­dınların arasından dirayetli bir kadın : Ey Allah'ın Rasûlü biz niye ce­hennem halkının çoğu olalım? diye sordu. Rasûlullah (s.a.) : Çokça la'-net eder ve kocalarınıza küfrân-ı nimette bulunursunuz. Akıl sahipleri içinde sizden daha çok aklı ve dini eksik olanı görmedim, buyurdu.

Kadın: Ey Allah'ın Rasûlü akıl ve dinin eksikliği nedir? diye sordu­ğunda Allah Rasûlü şöyle buyurdular : Aklının noksanlığı şudur ki, iki kadının şâhidliği bir erkeğin şâhidliğine denktir. Nice geceler oturur da namaz kılmaz ve Ramazânda (hayız günlerinde) oruç tutmaz. İşte dinin eksikliği de budur.»

Allah Teâlâ : «... Şâhidlerden razı olacağınız bir erkek...» buyurur ki burada şâhidlikte adaletin şart koşulacağına delâlet vardır ve bu sı­nırlayıcı olup İmâm Şafiî Kur'an-ı Kerîm'de mutlak olarak gelen bü­tün şâhid tutma emirlerini bununla kayıtlamıştır. Durumu açıklıkla belli olmayan ve adaleti bilinmeyen kişinin şâhidliğini kabul etmiyen-ler; şahidin adaletli ve razı olunan bir kişi olması gerekliliğine delâlet eden bu âyeti delil getirmektedirler.

Allah Teâlâ buyuruyor:»... Biri (şâhidliği) unuttuğunda diğeri ona hatırlatacak (ve unutan kadın da böylece hatırlamış olacak) iki kadın olabilir.»

Bazıları da şöyle demişlerdir: Bir kadının ikinci kadınla birlikte şehâdeti onun şahitliğini bir erkeğin şâhidliği gibi kılar. Fakat bu izah uzak olup mealin içinde verdiğimiz açıklama daha sıhhatlidir.

Allah Teâlâ buyuruyor: «Şâhidler (şâhidliği yüklenmek, bir ola­ya, bir akde şâhid olmak üzere) çağırıldıklarında çekinmesinler (ve ica­bet etsinler.)»

Şâhidlerin, şâhidlik etmeye çağırıldıklarında icabet etmeleri gerek­tiği anlamı Katâde ve Rebî' İbn Enes'in kavlidir. Bu, «Yazan Allah'ın kendisine öğrettiği gibi yazmaktan çekinmesin, yazsın.» âyet-i kerîme'-si gibidir. Buradan anlaşılıyor ki; şâhidlik etme işi farz-ı kifâyedir. Bu görüşün Cumhûr'un mezhebi olduğu da söylenmiştir.

«Şâhidler çağırıldıklarında çekinmesinler» âyet-i kerîme'sinden maksad; «Şâhidler» kelimesi hakikat anlamında olduğu için —ki şâ­hid kelimesi şâhidliği yüklenen kişi hakkında hakikattir (mecaz değil­dir)— «Şâhidler (şâhidliklerini edâ etmeye) çağırıldıklarında çekinme­sinler.» anlamıdır. Şâhid belli olduğunda ve şâhidliği yerine getirmeye çağırıldığında icabet etmesi gerekir. Eğer şâhidlik yapacak kişi belli değilse ancak bu durumda şâhidlik bir farz-ı kifâyedir.

Mücâhid, Ebu Miclez ve birçokları şöyle diyorlar : Şâhidlik yapmak üzere çağırıldığın zaman sen muhayyersin; eğer şâhid olmuş ve çağınl-mışsan (olayı görmüş ve şâhidlik yapmak üzere çağırılmış isen) bu çağrıya uy.

Müslim'in Sahîh'inde ve Sünen'lerde Mâlik tarîki ile... Zeyd İbn Hâ-lid'den rivayet edildiğine göre Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuşlardır :

«Size şâhidlerin en hayırlısını haber vereyim mi? Kendisinden so­rulmadan gelip şâhidlik yapan kişidir.»

Buhârî ve Müslim'deki diğer bir hadîs-i şerifte de şöyle buyurulur.

(fSize şâhidlerin en kötüsünü haber vereyim mi? Bunlar, kendile­rinden şâhidlik istenmeden önce şâhidlik yapanlardır.»

Bu hadîs-i şerif : «Sonra öyle bir kavim gelecek ki şâhidliklerinden önce yemîn edecekler; yeminlerinden önce de şâhidlikde bulunacaklar­dır» kavli gibidir.

Bir rivayette de şöyle buyurulmuştur :

«Sonra öyle bir kavim gelecek ki şâhidlik yapmaları istenmediği halde şâhidlik yapacaklar. İşte bunlar yalancı şâhidlerdir.»

İbn Abbâs ve Hasan el-Basrî'den rivayete göre bu âyet-i kerime hem .şâhidliği yüklenmeyi ve hem de şâhidliği yerine getirmeyi içermekte­dir.

«Borç büyük veya küçük olsun onu müddeti ile beraber yazmak­tan üşenmeyin.» emri yapılan irşâd ve yol göstermenin mütemmimi durumundadır. Ki borç küçük ya da büyük olsun olduğu gibi yazıla­caktır. Azlığına ve çokluğuna bakılmaksızın va'desi ile birlikte yazıl­maktan kaçınılmayacaktır ki «Bu, Allah yanında adalete daha uygun, şâhidlik için daha sağlam (ki yazıya döküldüğü durumda şâhid unut-sa bile yazdığına bakarak hatırlayabilecektir.) Şüpheye düşmemenize de daha yakındır. (Tartışma halinde yazılan şeye müracaat edilecek ve şüpheye mahal kalmaksızın tartışma ortadan kaldırılacaktır.)»

Allah Teâlâ buyuruyor : «Ancak aranızda peşin alış-veriş olursa onu yazmamanızda size bir günâh yoktur.» Eğer hazır olan bir mal elden ele (mal ve para peşin) satılıyor ise bu durumda yazmanın terkinden doğacak mahzurlar olmadığı için yazmamakta bir beis yoktur.

Ancak alış-verişte şâhid bulundurma konusuna gelince Allah Teâ­lâ : «Alış-veriş yaptığınızda şâhid tutun.» buyurmaktadır.

İbn Ebu Hatim der ki: Bize Ebu Zür'a'nın... «Alış-veriş yaptığı­nızda şâhid tutun.» âyet-i kerîme'si hakkında Saîd İbn Cübeyr'den riva­yet ettiğine göre, buradan şu anlam kastedilmektedir:

Va'deli olsun olmasın hakkınıza şâhid tutunuz. Her durumda hak­kınıza (alacağınıza) şâhidler bulundurunuz.

Câbir İbn Zeyd, Mücâhid, Atâ ve Dahhâk'dan bu açıklamanın bir benzeri rivayet edilmiştir.

Şa'bî ve Hasan ise bu emrin : «Şayet birbirinize güvenirseniz, güve­nilen kimse Rabbı olan Allah'tan korksun da borcunu ödesin.» (Baka­ra, 283) âyet-i kerîme'si ile mensûh olduğunu söylemişlerdir. Bu emir Cumhûr'a göre irşâd ve mendûp olarak kabul edilir, vacib olarak değil. İmâm Ahmed'in Huzeyme İbn Sabit el-Ansârî'den rivayet ettiği şu ha­dîs-i şerif de buna delildir :

Bize Ebu'l-Yemân... İmâre İbn Huzeyme, el-Ansârî'nin amcasın­dan —ki bu kişi Rasûlullah (s.a.) in ashâbındandır.— rivayet etti ki, Rasûlullah (s.a.) bir Bedevi'den bir kısrak satın aldı. Ve kısrağın pa- rasını ödemek üzere Bedevinin kendisini izlemesini istedi. Rasûlullah (s.a.) hızlıca giderken Bedevi yavaş gidiyordu. Bedevi'nin önüne bazı­ları çıkarak onunla kısrağını satın almak üzere pazarlık yapmaya baş­ladılar. Rasûlullah (s.a.) in onu satın aldığını bilmiyorlardı. Nihayet pazarlıkta Rasûlullah (s.a.) in satın almış olduğu fiyattan fazla fiyat biçenler olunca Bedevi Rasûlullah (s.a.) a seslenerek : Bu kısrağı satın alıyorsan al, değilse onu satıyorum, dedi. Bedevi'nin bu çağırmasını duyunca Rasûlullah (s.a.) dikilip : «Ben onu senden satın almadım mı?» buyurdu. Bedevi: Hayır, Allah'a yemin ederim ki sana satmadım, dedi. Rasûlullah (s.a.) ise : «Bilakis ben onu senden satın aldım» bu­yurdu. Rasûlullah (s.a.) ve Bedevi bu şekilde münâkaşa ederlerken yanlarına insanlar birikmeye başladı. Bedevi: Benim sana sattığıma dâir şâhidlik edecek bir şâhid getir bakalım, demeye başladı. Müslü­manlardan oraya gelen birisi Bedevi'ye : Yazıklar olsun sana, Rasûlul­lah (s.a.) haktan başka bir şey söyleyecek değildir, diye çıkıştı ve niha­yet oraya gelerek Rasûlullah (s.a.) ile Haydi bakalım bunu sana sattı­ğıma şâhidlik edecek bir şâhid getir, diyen Bedevinin münâkaşasını işiten Huzeyme : Ben şâhidlik ederim ki sen ona sattın, dedi. Rasûlul­lah (s.a.) Huzeyme'ye dönerek : «Neye şâhidlik ediyorsun?» buyurdu­lar. Huzeyme : Seni doğrulamaya ey Allah'ın Rasûlü, dedi ve Rasûlul­lah (s.a.) Huzeyme'nin şâhidliğini iki erkeğin şâhidliği yerinde tuttu.

Ebu Dâvûd ve Neseî de bu hadîsin bir benzerini Zührî'den rivayet etmişlerdir. Ancak Hafız Ebu Bekr İbn Merdûyeh ve Hâkim'in Müsted-rek'inde rivayet ettikleri şu hadîs-i şerife istinaden ihtiyatlı olmak ge­reklidir.

Muâz İbn Muâz el-Anberî... Ebu Musa'dan rivayet ediyor ki Rasû­lullah (s.a.) şöyle buyurmuşlardır:

«Üç kişi vardır ki Allah'a duâ eder de dualarına icabet buyurul-maz : Kötü huylu olan karışım boşamayan adam, yetimin malını yetim bulûğa ermeden veren adam, birisine borç verdiği zaman şâhid tut­mayan adam.»

Sonra Hâkim şöyle demektedir : Bu hadîsin isnadı Buhârî ve Müs­lim'in şartlarına göre sahihtir. Ancak Şu'be'nin arkadaşları bu hadîsi Ebu Musa'dan mevkuf olarak rivayet ettikleri için tahrîç etmemişler­dir. Ancak Şu'be'nin aynı isnâd ile rivayet ettiği «Üç kişi vardır ki ecir­lerini iki kere (iki misli) alacaklardır.» hadîsinin müsned hadîs oldu­ğunda icmâ' etmişlerdir.

«Yazana da şehâdet edene de zarar verilmesin.» âyetinin anlamı: «Ne kâtib ne de şâhid zarar vermesin; kâtib kendisine yazdırılmak iste­nenin tersini yazmak, şâhid de işittiğinin tersine şehâdette bulunmak, ya da bütünüyle gizlemek suretiyle ihanette bulunmasın, zarar ver­mesin.» şeklindedir, denilmiş olup bu görüş; Hasan, Katâde ve başka­larına aittir. Bu âyetin : «Yazana da şehâdet edene de zarar verilmesin.» anla­mında olduğu da söylenmiştir.

İbn Ebu Hatim der ki: Bize Üseyd İbn Âsım'ın... «Yazana da, şe­hâdet edene de zarar verilmesin.» âyeti hakkında İbn Abbâs'dan riva­yetine göre o, şöyle demiştir :

«Kişi gelir ve onları (kâtib ve şâhid) yazmaya ve şahitliğe çağırır. Onlar: «Bizim işimiz var.» dediklerinde, onları çağıran kişi: «Siz bu çağrıya icabet etmekle emrolundunuz.» der. Halbuki o ikisine zarar vermeye hakkı yoktur.»

İbn Ebu Hatim sonra şöyle demektedir: Bu görüşün bir benzeri İkrime, Mücâhid, Tâvûs, Saîd İbn Cübeyr, Dahhâk, Atiyye, Mukâtil İbn Hayyân, Rebî' İbn Enes ve Süddî'den de rivayet edilmiştir.

«Şayet zarar verecek olursanız, o zaman kendinize dokunacak bir kötülük olur.» Şayet emredildiğiniz şeyin zıddmı yapar, ya da size ya­saklanan bir şeyi işlerseniz bu kötülük, günahkârlık olur. Günahkâr­lık size bulaşır da ondan meyledemez ve ayrılamazsınız. «Allah'tan kor­kun.» Allah'ı gözetin, emrine uyun ve yasakladıklarını terkedin.

Allah Teâlâ'nın : «Allah size öğretiyor.» kavli «Ey îmân edenler, Allah'tan korkarsanız O, size iyi ile kötüyü ayırdedecek güç verir.» (En-fâl, 29), «Ey îmân edenler, Allah'tan korkun ve peygamberine inanın ki, size rahmetini iki kat versin. Ve size ışığında yürüyeceğiniz bir nûr lütfetsin...» (Hadîd, 28) âyetleri gibidir.

«Allah her şeyi bilir.» İşlerin hakikatlerini, faydalı olanlarını ve neticelerini bilir. Eşyadan hiçbir şey O'na gizli değildir, bilakis O'nun ilmi bütün varlıkları ihata etmiş (kuşatmış) tır.

Bu bölümü tek başına aç →

283. Âyetin Tefsiri

Allah Teâlâ buyuruyor: «Eğer seferde olur (ve belli bir va'de ile borçlanır) da yazacak kimse bulamazsanız (İbn Abbas'a göre kâtip bulur da kâğıt ya da divit, ya da kalem bulamazsanız) alınan rehinler yeter. (Hak sahibince alınmış rehinler yazmanın bedeli olsun.)»

Rehin ancak kabz (alma) ile lâzım olacağına «Alınan rehinler ye­ter.» âyet-i kerîme'si delil olarak getirilmiştir. N.tîkim Şâfil ve Cum-hûr'un mezhebi budur. Diğerleri ise bu âyet-i kerime'yi delil getirerek rehinin mutlaka rehin alan kişi tarafından kabzedilmiş olması gerek­liliğini ileri sürerler. Bu, İmâm Ahmed'den rivayet edildiği gibi bir grup da buna zâhib olmuştur.

Seleften diğer bazıları da bu âyeti delil getirerek rehinin sadece seferde (yolculukta) meşru' olduğunu söylerler. Bu görüş Mücâhid ve başkaları tarafından ileri sürülmüştür. Buhârî ve Müslim'de Enes'den rivayet edildiğine göre Rasûlullah (s.a.) vefat buyurduklarında zırhı Rasûlullah (s.a.) in, ailesi için yiyecek olarak aldığı 30 vesak arpa kar­şılığında bir yahûdinin yanında rehin idi. Bir rivayette bu kişinin Me­dine yahûdîlerinden olduğu söylenirken Şafiî'nin rivayetine göre Ebu Şahm adındaki bir yahûdînin yanında rehinde idi. Bu konular Kitib'ül -Ahkâm el-Kebîr'de anlatılmıştır. Hamd ve minnet Allah'a mahsûstur ve ancak O'ndan yardım istenilir.

İbn Ebu Hatim sağlam bir isnâd ile Ebu Saîd el-Hudrî'nin : Bu âyet kendinden önceki âyeti neshetmiştir, dediğini rivayet etmiştir.

Şa'bî de şöyle demiştir: Şayet birbirinize güvenirseniz yazmama­nızda ya da şâhid tutmamanızda bir beis yoktur.

Allah Teâlâ : «Güvenilen kimse Rabbı olan Allah'tan korksun.» buyurmaktadır. İmâm Ahmed ve Sünen sahiplerinin Katâde'den... onun da Semure'den rivayet ettiklerine göre Rasûlullah (s.a.) : «ödeyinceye kadar aldığı şey elin üzerindedir,» buyurmuşlardır.

Allah Teâlâ buyuruyor: «Bir de şehâdeti gizlemeyin.» Onu gizle­meyin, haddi aşmayın ve şâhidliği arkanıza atıvermeyin (hafife alma­yın).

İbn Abbâs ve başkalan : «Yalan şâhidlik büyük günâhların en bü-yüklerindendir. Gizlenmesi de böyledir. Bunun içindir ki Allah Teâlâ : «Onu gizleyenin kalbi günahkârdır.» buyurmuştur. Nitekim başka âyet-i kerîme'lerde Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır : «Allah'ın şâhidliğini giz­lemeyeceğiz. Yoksa elbette günahkârlardan oluruz.» (Mâide, 106), «Ey îmân edenler, kendiniz, ana-babanız ve yakınlarınız aleyhinde de olsa Allah için şâhid olarak adaleti gözetin. İster zengin, ister fakîr ol­sun, onları Allah'ın koruması daha uygundur. Adaletinizde heveslere uymayın. Eğer doğru söylemekte dilinizi bükerseniz veya şâhidlikten yüz çevirirseniz Allah, yaptıklarınızdan haberdârdır.» (Nisa, 135). Bu­rada da: «Bir de şehâdeti gizlemeyin. Onu gizleyenin kalbi günahkâr­dır. Allah yaptıklarınızı bilir.» buyurmuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

284. Âyetin Tefsiri

Göklerin ve Yerin Hâkimi Allah'tır

Allah Teâlâ bu âyet-i kerîme'de göklerin, yerin, göklerde ve yerde olanların, ikisinin arasında olan şeylerin hükümranlığının kendisine âit ve bunlarda olanların kendisinin bilgisi dâhilinde olduğunu, ne ka­dar ince ve gizli olursa olsun açık, gizli kapaklı hiçbir şeyin ona gizli kalmayacağını, yaptıklarından ve kalplerinde gizlediklerinden dolayı kullarını hesaba çekeceğini haber vermektedir. Nitekim başka âyet-i kerîme'lerde de Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır : «De ki: İçinizde ola­nı gizleseniz de açıklasanız da Allah bilir. Göklerde ve yerde ne varsa hepsini O, bilir. Allah, herşeye Kâdir'dir.» (Âl-i İmrân, 29), «Şüphesiz ki O, gizliyi de gizlinin gizlisini de bilir.» (Tâhâ, 7)

Bu konudaki âyetler gerçekten çoktur. Bu âyet-i kerîme'de ise Al­lah Teâlâ gizli ve açık her şeyi bildiğine ilâveten bunlardan dolayı kul­larını hesaba çekeceğini de haber vermiştir. Bunun içindir ki bu âyet-i kerîme nazil olunca ashaba çok zor ve ağır geldi. Yapılan iş büyük ol­sun, küçük olsun, Allah'ın kendilerini bunlardan hesaba çekmesinden (çekeceğinden) korktular. Bu korkulan onların îmânlarının ve yakîn-lerinin kuvvetinden ileri geliyordu.

İmâm Ahmed der ki: Bize Affân'm... Ebu Hüreyre'den rivayet et­tiğine göre o, şöyle demiştir : Rasûlullah (s.a.) a: «Göklerde ve yerde olanların hepsi Allah'ındır. îçinizdek'ini açıklasanız da, gizleseniz de Allah sizi onunla hesaba çeker. Sonra dilediğini bağışlar, dilediğini azâblandmr. Ve Allah her şeye Kâdir'dir.» âyeti nazil olunca bu Rasû­lullah (s.a.) m ashabına ağır geldi. Rasûlullah (s.a.) in yanına gelerek diz çöktüler ve : Ey Allah'ın Rasûlü, biz (daha önce) gücümüzün yete­ceği namaz, oruç, cihâd ve sadaka gibi ameller ije mükellef tutulduk. (Şimdi ise) sana bu âyet nazil oldu ve bizim buna gücümüz yetmez, de­diler. Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: «Sizden önceki ehl-i kitâb'ın (Ya-hûdî ve Hıristiyanların) dediği gibi «İşittik ve isyan ettik.» demek mi istiyorsunuz. Bilakis siz: «İşittik ve itaat ettik. Affını dileriz ey Rabbı-mız, dönüş ve varış Sanadır.» deyiniz. «Kavim böyle söyleyip dilleri alı­şınca Allah Teâlâ bu âyetin peşinden : «Peygamber de, îmân eaenler de ona indirilene inandı. Hepsi de Allah'a, meleklerine, kitâblarına, pey­gamberlerine îmân etti. O'nun peygamberlerinden hiçbirinin arasını tef­rik etmeyiz. İşittik ve itaat ettik, affını dileriz ey Rabbımız, dönüş Sa­nadır, dediler.» âyetini indirdi. Böyle yaptıklarında Allah Teâlâ bu âyeti neshetti ve : «Allah kimseye gücünün yeteceğinden fazlasını yüklemez. Kazandığı lehine yüklendiği aleyhinedir...» âyetini indirdi.

Bu hadîsi yalnız Müslim, Yezîd İbn Zürey' tarîkıyla Ebu Hüreyre'-den rivayet etmiş olup, Müslim'in rivayet ettiği hadîsin lafzı şöyledir:

Onlar (sahabe) böyle yapınca (Rasûlullah'ın telkîn ettiği cümleyi söyleyince) Allah bunu (Bakara, 284. âyeti) neshederek «Allah kimse­ye gücünün yeteceğinden

Eksik

«Pekiyi» buyurdu. «Ey Rabbımız, bize gücümüzün yetmeyece­ğini yükleme.» Allah Teâlâ : «Pekiyi» buyurdu. «Affet bizi. Bağışla bi­zi. Acı bize, Sen Mevlâmızsın; kâfirler güruhuna karşı yardım et bize.» Allah Teâlâ : «Pekiyi» buyurdu.» âyetini indirdi. '

İmâm Ahmed der ki: Bize Vekî'in... İbn Abbâs'tan rivayet ettiği­ne göre o şöyle demiştir: «İçinizdekini açıklasanız da, gizleseniz de Al­lah sizi onunla hesaba çeker.» âyeti nazil olunca, kalblerine; başka hiç birşeyden gelmeyen şeyler geldi.

Rasûlullah (s.a.) : «İşittik, itaat ettik ve teslim olduk.» deyiniz buyurdu ve Allah Teâlâ onların kalblerine îmânı doldurdu : «Peygam­ber de îmân edenler de O'na indirilene inandı. Hepsi de Allah'a, me­leklerine, kitâblarına, peygamberlerine îmân etti. O'nun peygamberle­rinden hiçbirinin arasını tefrik etmeyiz. İşittik ve itaat ettik, affını di­leriz. Ey Rabbımız dönüş Sanadır, dediler... Sen Mevlâmızsın. Kâfirler güruhuna karşı yardım et bize.» âyetini indirdi.

Bu hadîsi Ebu Bekr İbn Şeybe tarîkıyla rivayet eden Müslim'de şu fazlalık vardır:

Kul: «Ey Rabbımız, unuttuk veya yanıldıysak sorumlu tutma bi­zi.» dediğinde Allah Teâlâ : «Öyle yaptım.» buyurdu. «Ey Rabbımız, bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır yük yükleme.» dediğinde Allah Teâlâ : «Öyle yaptım.» buyurdu. «Ey Rabbımız, bize gücümüzün yetmiyeceğini yükleme.» dediğinde Allah Teâlâ :«Öyle yaptım.» buyur­du. «Affet bizi. Bağışla bizi. Sen Mevlâmızsın. Kâfirler güruhuna karşı yârdım et bize.» dediğinde Allah Teâlâ : «Öyle yaptım.» buyurdu.

Bu hadîsin yine İmâm Ahmed tarafından ve İbn Abbâs'dan riva­yet edilen bir diğer tarîki şöyledir :

Mücâhid'den rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir : îbn Abbâs'ınyanma girdim ve : Ey Ebu Abbâs, Abdullah İbn Ömer'in yanındaydım. Şu âyeti okudu ve ağladı, dedim. İbn Abbâs : Hangi âyeti? diye sordu. Ben: «İçinizdekini açıklasanız da, gizleseniz de Allah sizi onunla he­saba çeker.» âyetini, dedim. İbn Abbâs şöyle dedi:

Bu âyet indirildiğinde Rasûlullah (s.a.) in ashabım çok üzdü ve : Ey Allah'ın Rasûlü helak olduk (mahvolduk). Konuştuğumuz ve yap­tığımız şeylerden dolayı hesaba çekilsek haydi ne ise; ama kalplerimiz bizim elimizde değil ki, dediler. Rasûlullah (s.a.) da onlara : «İşittik ve itaat ettik, deyiniz.» buyurdu. Onlar da : «İşittik ve itaat ettik.» dedi­ler. Bu âyet-i kerîme'yi «Peygamber de îmân edenler de ona indirilene inandı... Allah kimseye gücünün yeteceğinden fazlasını yüklemez. Ka­zandığı lehine yüklendiği aleyhinedir...» âyet-i kerîme'leri neshetti. On­ların kalblerinden geçenler affolundu ve ancak işlediklerinden sorumlu oldular.

İbn Cerîr der ki: Bana Yûnus'un... Saîd İbn Mercâne'den rivaye­tine göre o (bir gün) Abdullah İbn Ömer ile birlikte otururken Abdul­lah İbn Ömer : «Göklerde ve yerde olanların hepsi Allah'ındır. İçiniz­dekini açıklasanız da, gizleseniz de Allah sizi onunla hesaba çeker. Son­ra dilediğini bağışlar.» âyetini okumuş ve «Allah'a yemîn olsun ki şa­yet Allah Teâlâ bizi bununla muaheze ederse muhakkak helak oluruz.» deyip o kadar ağlamış ki hıçkırıkları işitilmiş. İbn Mercâne şöyle anla­tır : Kalkıp İbn Abbâs'a vardım ve ona îbn Ömer'in söylediklerini, âyeti okuduğunda ne yaptığını anlattım. Abdullah İbn Abbâs : Allah Ebu Abdurrahmân'ı bağışlasın. Yemîn ederim ki müslümanlar bu âyet in­diğinde Abdullah İbn Ömer'in hissettiklerini hissettiler de Allah Teâlâ bu âyetten sonra sûrenin sonuna kadar olmak üzere «Allah kimseye gü­cünün yeteceğinden fazlasını yüklemez.» âyetini indirdi, deyip şöyle devam etti: «Şu vesvese, müslümanlarm güç yetireceklerinden değildi. Sonunda iş Allah'ın verdiği hükme vardı ki, söz ve fiillerden kazandık­ları lehine, aleyhine kazandıkları da aleyhinedir.»

İbn Cerîr der ki: Bana Müsennâ'nın... Sâlim'den rivayetine göre babası «İçinizdekini açıklasanız da, gizleseniz de Allah sizi onunla he­saba çeker.» âyetini okumuş ve gözleri yaşarmış. Onun bu yaptığı İbn Abbâs'a ulaştığında şöyle demiş : Allah Ebu Abdurrahmân'a merhamet eylesin. O aynen Allah Rasûlü (s.a.) nün ashabının (bu) âyet nazil ol­duğunda yaptıklarım yapmış. Onu kendisinden sonraki: «Allah kim­seye gücünün yeteceğinden fazlasını yüklemez.» âyeti neshetmiştir.

Bütün bu hadîslerin İbn Abbâs'a varan kanallardan rivayetleri sa­hihtir. İbn Abbâs'tan sabit olduğu gibi İbn Ömer'den de sabit olmuş­tur. Buhârî der ki: Bize İshâk'm... Hz. Peygamber (s.a.) m ashabın­dan birisinden —öyle sanıyorum İbn Ömer'dir— rivayetine göre O, «riçinizdekini açıklasanız da, gizleseniz de...» âyetini kendisinden son-

raki âyetin neshettiğini söylemiştir. Aynı şekilde Ali, İbn Mes'ûd, Kâ'b el-Ahbâr, Şa'bî, Nehaî, Muhammed İbn Kâ'b el-Kurazî, İkrime, Saîd İbn Cübeyr ve Katâde'den de bu âyetin kendinden sonraki âyetle men-sûh olduğu rivayet edilmiştir.

Kütüb-ü Sitte'de bir cemâatin Katâde tarîki ile Ebu Hüreyre'den rivayet ettiğine göre Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuşlardır:

«Konuşmadıkları ya da işlemedikleri sürece Allah Teâlâ ümmeti­min kalbinden geçen şeyleri bağışlamıştır.»

Buhâil ve Müslim'de Süfyân İbn Uyeyne tarîki ile... Ebu Hürey­re'den rivayet edildiğine göre Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuşlardır :

«Allah Teâlâ buyurdu ki: «Kulum bir kötülük yapmaya niyetlen­diğinde bunu onun aleyhine yazmayınız. Eğer onu işlerse bir kötülük olarak yazınız. Bir iyilik yapmaya niyet eder de işlemez ise onu bir iyi­lik olarak; eğer işlerse on iyilik olarak yazınız.» Hadîsin İsmâîl İbn Ca'-fer tarîki ile sadece Müslim tarafından rivayetinin lafzı ise şöyledir :

«Allah Teâlâ buyurdu ki: «Kulum bir iyilik yapmaya niyet eder de yapmazsa bunu, ona bir iyilik olarak; eğer yaparsa bunu onun için on iyilikden yediyüz katına kadar olmak üzere yazarım. Bir kötülük yapmaya niyet eder de işlemez ise bunu, onun için yazmam, eğer iş­lerse tek bir kötülük olarak yazarım.»

Abdürrezzâk diyor ki: Bize Ma'mer'in... Ebu Hüreyre'den, onun da Rasûlullah (s.a.) dan rivayetine göre o, şöyle buyurmuştur:

«Allah Teâlâ buyurdu ki: «Kulum bir iyilik yapmayı gönlünden geçirdiğinde, işlemediği sürece onu bir iyilik olarak yazarım. Bir kötü­lük yapmayı gönlünden geçirdiğinde onu işlemediği sürece bağışlarım. Eğer işlerse onu bir misliyle yazarım.»

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdular:

Melekler: «Ey Rabbım, Senin kulun bir kötülük işlemek istiyor.» derler. Allah Teâlâ bunu en iyi gören olduğu halde : «Onu gözetin; eğer işlerse bunu onun hakkında misli ile yazın. Ama terkederse bunu onun için bir iyilik olarak yazın. Çünkü bunu ancak Benim için terketmiş-tir.» buyurur.

Rasûlullah (s.a.) buyurdular ki: «Kişinin İslâm'ı güzel olduğun­da, işlemiş olduğu her bir iyilik, onun için on mislinden yediyüz katmakadar yazılır. Bir kötülüğü ise misli ile yazılır. Allah'a kavuşuncaya kadar bu böylece devam eder.»

Süheyl'in babasından, onun da Ebu Hüreyre'den rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir: Rasûlullah (s.a) in ashabından bir kısmı gele­rek ona şöyle sordular: «Biz içimizde bizden birinin söyliyemiyeceği (söylemenin kendisine zor geleceği) şeyler buluyoruz.» Rasûlullah (s.a.): «Onu gerçekten buldunuz mu? (Hissettiniz mi?)» diye sordular. Onlar, evet deyince şöyle buyurdular: «Bu, apaçık (sarih) îmândır.»

Yine Müslim Muğîre tarîkıyla Abdullah'dan rivayet ediyor ki o şöyle demiştir : Rasûlullah (s.a.) a vesveseyi sordular. O da : «Bu apa­çık îmândır.» buyurdular.

Ali İbn Ebu Talha, İbn Abbâs'dan rivayetle «İçinizdekini açıkla-sanız da, gizleseniz de Allah sizi onunla hesaba çeker.» âyet-i kerîme'-sinin neshedilmediğini söyler. Allah Teâlâ kıyamet günü yaratıkları topladığında : «İçinizde gizleyip de meleklerimin muttali' olmadığı şey­leri size haber vereyim.» buyuracak. Mü'minlerinkini haber verecek ve içlerinden geçirdiklerini bağışlayacak. «Allah sizi onunla hesaba çeker.» âyetinin anlamı işte budur. Şek ve şüphe sahiplerine gelince; onların da içlerinde gizledikleri yalanlamayı onlara haber verecek. «Sonra di­lediğini bağışlar, dilediğini azâblandırır.» Ve «Fakat kalblerinizin ka­zandığı dolayısıyla sizi hesaba çeker.» âyetlerinin anlamı işte budur.

Avfî ve Dahhâk da buna yakın bir ibare ile rivayet etmişlerdir.

Mücâhid ve Dahhâk'dan bunun bir benzerini İbn Cerîr rivayet et­miştir.

Hasan el-Basrî'den rivayet edildiğine göre o, bu âyetin muhkem olup, neshedilmediğini söylemiştir. Bu görüşü tercih eden îbn Cerîr'e göre hesaba çekilme, mutlaka azâb edilmeyi gerektirmez. Çünkü Allah Teâlâ hesaba çekip, bağışlayabilir, hesaba çekip, azâblandırabilir. İbn Cerîr'in bu görüşüne delil, bu âyeti zikrederken getirmiş olduğu şu ha-dîs-i şeriftir:

Bize İbn Beşşâr... Safvân İbn Muhriz'tien rivayet etti ki o şöyle demiştir: Biz Abdullah İbn Ömer ile birlikte Kâ'be'yi tavaf ederken bir adam onun karşısına gelerek : Ey İbn Ömer, içten geçen düşünceler konusunda Rasûlullah (s.a.) dan ne işittin? diye sordu. İbn Ömer şöyle cevap verdi: Rasûlullah (s.a.) in: «Mü'min Azîz ve Celîl olan Rabbı-na yaklaşır. O da kuluna merhamet buyurarak günâhlarını sayar ve şöyle buyurur: «Bunları biliyor musun?» Kul:- «Rabbım, biliyorum.» der. Bu iki kere olur ve nihayet Allah'ın ulaşmasını dilediğine varılınca şöyle buyurur : «Bunları dünyada iken senin için gizledim. İşte bu gün de yine senin için bağışlıyorum.» Ve Allah o kulun iyiliklerinin yazılıolduğu sayfayı, ya da kitabı sağından verir. Kâfir ve münafıklara ge­lince; herkesin gözü önünde çağırılırlar ve : «İşte Rablarına karşı ya­lan söyleyenler, bunlardır. Dikkat ediniz; Allah'ın la'neti zâlimleredir» denilir.»

Bu hadîs-i şerîf Buhârî ve Müslim ile başka kitaplarda müteaddit tarîklarla Katâde'den rivayetle tahrîç olunmuştur.

İbn Ebu Hatim der ki: Bize babamın... Ali İbn Zeyd'den, onun da babasından rivayet ettiğine göre o, şöyle demiştir: Hz. Âişe'ye «İçiniz-dekini açıklasanız da, gizleseniz de Allah sizi onunla hesaba çeker.» âyetini sordum. Şöyle dedi: «Bunu Rasûlullah (s.a.) a sorduğumdan bu tarafa bana hiç kimse sormamıştı. Bu, Allah'ın kulu ile sözleşmesi-dir. Ona bir humma, bir felâket, bir meşakkat isabet eder, malının pek az bir bölümünü gömleğinin yenine koyar, (onu da- kaybetmiş sanıp) araştırır ve ona yanar. Sonra onun böğrü ile koltuğunun altında bu­lur. En sonunda tıpkı kızıl altının ateşten arınıp çıkması gibi mü'min de günâhlarıdan arınıp çıkar.»

Tirmizî ve İbn Cerîr, Hammâd İbn Seleme tarîki ile böyle rivayet ederler. Ancak Tirmizî: Bu hadîs garîbtir, sadece Hammâd İbn Seleme tarîkıyla bilmekteyiz, demektedir. Ben de derim ki; Hammâd İbn Sele-me'nin şeyhi Ali İbn Zeyd İbn Ced'ân zayıf bir râvîdir ve rivayetlerin­de garîblikler vardır. O bu hadîsi babasının hanımı (üvey annesi) Ümeyye Bint Abdullah'dan o da Âişe'den rivayet etmektedir. Ve onun kitaplarda Hz. Âişe'den başkaca bir rivayeti de yoktur.

İyi bil, Allah seni muvaffak kılsın. İnsanların akıllan; renkleri ve şekilleri gibi farklı farklıdır. Beyaz insanların beyazlıkta birleştiklerini, ancak hiçbirinin beyazlığının diğerinin beyazlığına benzemediğini gö­rürsünüz. Bütün insanların iki gözü, bir burnu, kaşları ve ağzı vardır. Ama basit biçimde birbirine benzeyen hiçbir insan yoktur. Gerçekte hepsi birbirinden ayrıdır. İnsanların hepsi akıl sahibi bulunmakla be­raber, aklî yetenekleri ve isti'dâtları bakımından birbirinden ayrılırlar. O kadar değişik akıllar vardır ki, bilginlerin elinde her birini tasnife tâbi tutacak bir âlet yoktur. Ailah bölgeleri de muhtelif yaratmıştır. Her toprak, ancak kendi kâbiliyyeti nisbetinde bitki yetiştirir. Bazı bitki ancak suyun altında yetişir. Şeker kamışı ve pirinç, nilüfer ve benzerleri gibi. Bazı bitki kayanın yüzünde yeşerir... Allah her'bölgeye değişik bitkiler yetiştirme kâbiliyyeti vermiştir. Sözgelimi Fransa'da830, Avusturya'da 601, Mısır'da 430 tür bitki yetişmektedir. (...)

Allah Teâlâ hikmeti gereği, her şeyi ihtiyâç nisbetinde vermiştir. Hava azdır. Su ondan da az, bitki ondan da az, maden ve metaller ise yiyeceklerden daha azdır. Değerli cevherler diğerlerinden daha azdır. Müthiş bir kuvvete sahip olan radyum tabiatta çok az bulunur. Buna göre diyoruz ki; Allah Teâlâ insan türünü, fıtrattan uyarınca bedenî işlere tahsis etmiştir ve bunların sayılan çoğunluktadır. Bunlar da ken­di aralarında bölümlere ayrılırlar. Kim daha çok düşünebiliyorsa sa­yısı daha azdır. Nitekim maharet isteyen teknik bilgiler de böyledir. Ma­denler içerisinde radyum ne kadar az ise; bilginler, filozoflar, peygam­berler de insanlar arasında o kadar azdır. Allah Teâlâ her şeyin bir ölçüsü olmasını istemiş: Akılların da birbirinden farklı olmasını murâd etmiştir. (...)

Müslümanlar için gereken bilgi, iki kısımdır. Bir kısmı farz-ı ayn, diğeri de farz-ı kifâyedir. Farz-ı kifâye; bütün İslâm ümmetine farz olan ve hepsi terkettiği takdirde cezayı gerektiren, bilgi türüdür. Buna karşılık ümmetin içerisinde bazı kişiler bu bilgileri elde ederse diğer­lerinden sorumluluk kalkar. Farz-ı ayn ise namaz, oruç, hacc gibi kişi­lere teker teker farz olan ibâdetlerdir. Matematik, geometri, astrono­mi, tabiat ilimleri, metalürji, botanik, jeoloji, insan ilimleri, ışık, man­yetik alan, ısı, elektrik gibi riyâzî bilgiler ile kitâb, sünnet, icmâ' ve kı­yas gibi usûl adı verilen dînî ilimler ve fürû' adı verilen ahlâkî şer'î ilim­ler, tasavvuf ve fıkıh gibi ilimler farz-ı kifâyedir. Lügat, sarf, nahiv, be­yân, bedî', maânî, hat, imlâ, inşâ, kıraat ve harflerin mahreci, Kur'an tefsiri, hadîs gibi ilimler ise başlangıç ilimleri olarak kabul edilir. Şu halde dînî ilimlerin usûl, fürû', başlangıç ve tamamlayıcı olmak üzere tasnifi mümkündür. Dikkat edin; sarf, nahiv gibi başlangıç bilimleriy­le uğraşıp ta dînî fazîletleri ve İslâmî mükemmellikleri elde etmemiş olan kimseler; balta, kazma" gibi âletlere sahip olup da onlan olduğu yerde bırakıp, toprağı işlememiş olan kimselere benzerler. Saban ve bu­harlı makinalar, su motorları tarımın yapılabilmesi için gerekli olan âletlerdir. Ama bunlar tanm ürünü elde etmek için kâfî değildir. Bu âletler gibi gramer, sarf, nahiv, belagat ilimleri de ancak dînî ilim­lerin başlangıcıdır. Dînî ilimler değildir. İyi bil ki; Allah Azze ve Celle, insanlara sıcak, soğuk, yırtıcı hayvan, hırsız ve benzeri düşmanlar mu­sallat etmiştir. Böylece insanlar yün örmek, çadır dokumak zorunda kalmışlardır (...). İnsanlık ilerledikçe, medeniyet geliştikçe, insanın ihtiyâçlan da artmıştır. Eskiden tabiî bir hayat yaşadığı için gıda olarak meyve ve ağaç yapraklan, giyim olarak hayvan derileri, konut olarak mağaralar ona yetiyordu. Onun tabiatında saklı bulunan duygular, ak­lının yardımıyla bu hayatın düzen, okul, bilgi olmadan elde edilebile­ceğini öğretmişti. Dünyada yaşamak için, bundan daha fazla bir şeye gerek duymuyordu. İnsanlar kentlere yerleşince durumları değişti, bir takım sorumluluklar ve görevler üstlendiler. Yapma ve yontma işleri gelişti. Özellikle günümüzde yüzlerce, binlerce ihtiyâç alanları doğdu. Görmüyor musunuz eskiden deveyle, merkeble, katırla veya gemiyle yapılan yolculukların yerini bu gün buharlı araçlar, koca bir kent gibi akıp giden büyük transatlantikler, demir yollan, denizaltılar ve uçak­lar aldı. Bütün bunlar telgraf hatlarını gerektirdi. Manyetik ve elektro­niğin doğmasını sağladı.

Eskiden annenin çocuğunu yetiştirmek için sütle beslemesi yeter­liyken, bu gün medeniyet yeni problemler doğurdu. Şehirlerde hava kirliliği başladı, insanlar topluca yaşamak zorunda kaldılar. Ahlâk bo­zuldu .eğitim ve öğretim doğdu. İlim, san'at ve ma'rifet gereği duyul­du. Ve herkes kendi gücü nisbetinde özel işler yapmak zorunluluğunu hissetti. Hail ve akd ehli olan kişilerin İslâm ümmetini, kendi halleriy­le başbaşa bırakmaya haklan yoktur. Onlann, milletin ihtiyâcını kar­şılayacak şekilde, muhtelif bilimlerde ve san'atlarda mahir kişiler ye­tiştirmeleri gerekir. Sözgelimi bizim ülkemiz Mısır, zavallı ve geri bir ülkedir. Avrupa'da yeni gelişen teknikleri bilmemekte, bu yüzden de fakîr ve geri kalmaktadır. Hukuk, İslâm Fıkhı ve avukatlık alanında eleman pek çoktur. Diğer İslâm ülkelerinde olduğu gibi Mısır'da da halk kendi haline terkedilmiştir. Hukuk fakülteleri ve dînî enstitüler pek çoktur. Bunlar diğer ilim dallannın aksine, halkın ihtiyâcının çok üstünde eleman yetiştirmektedirler. Şer'î ve aklî bilgilere sahip her bil­ginin günlük hayatını tamamlamak, kişiliğini korumak ve bedenini güçlendirmek için ticâret, marangozluk, demircilik, elektronik gibi bazı san'atlan öğrenmesi gerekir. Atış, güreş ve benzeri sporlar önemli işler olmalıdır.

Pekiyi, fıkıh ilmi bütün müslümanlara farz değil mi? Elektronik ve gramer, tren makinistliği ve gemi kaptanlığı gibi onu da niçin farz-ı kifâye olan ilimlerden sayıyorsun? diyebilirsiniz. Ben derim ki; biz, bil­ginlerin farz-ı ayn konusundaki ihtilâflarım bırakalım. Çünkü onlar bir noktada ittifak edememişlerdir. Tevhîd bilginleri diyorlar ki, farz-ı ayn olan bilgi bizim ilmimizdir. Fıkıh bilginleri kendi ilimlerinin, tef-sîrciler kendi ilimlerinin, hadîsçiler kendi ilimlerinin, tasavvufçular kendi ilimlerinin farz-ı ayn olduğunu söylüyorlar. Ebu Tâlib el-Mekkî de İslâm'ın temel esâslannı öğreten ilmin, farz-ı ayn olduğunu bildirmek­tedir. Gerçeği söylemek gerekirse her ferdin hem kendini, hem de aklını ve dinini muhafaza etmesi gerekir. İnsanın kendisini koruması, tabiat yoluyla gerçekleşmektedir. Zîrâ elbise giymeyecek olursa sıcaktan veya soğuktan rahatsız olacaktır. Ev yapmayacak olursa felâketlere ma'rûz kalacaktır. Kaldı ki biz, kendini korumayan kişiyi kendisini koruması için zorlanz. Kendini öldürmek isteyen veya aşın sarhoş olan kimseyi, kendi nefsini koruması için teşvik ederiz. Kişinin mükellef olduğu ko­nular, yapması ve yapmaması gereken şeylerdir. İnançlar Allah'a ve Rasûlüne îmân ile İslâm kaideleridir. Ki Allah'ın emirlerini yapmak, yasaklarından korunmak zorundadır. Fıkıh ilmine gelince İslâm bilgin­lerinin en çok meşgul oldukları ilim budur. Nitekim bu konuda İmâm Gazzâli şöyle diyor: Yaralama, hadler ve borçlanmalar, düşmanlıkla­rın ayırd edilmesi ve benzeri konular, yönetim kurallarıyla ilgili ku­rallar olup, toplumların heveslerine kapılarak tartıştıkları hususları kontrol etmek için konmuş esâslardır. Fakîh; halkın yönetilmesinde hü­kümdarın uyması gereken kuralları gösteren öğretmenidir. Bu ise ger­çekte din ve dünyanın bekçiliği demek olur ki din dünya ile tamamla­nır. Öyleyse İslâm'da fıkıh, kanun ilmidir ve kanunn kulların ve ül­kenin korunması için konur. Öyleyse görülüyor ki; fıkıhta namaz, oruç, zekât, helâl ve haram konulan birbirinden ayrılan konular değildir. Bü­tün bu konularda fakîhin görüşü uhrevî değil, dünyevîdir (...).

Yukarda fıkıh ilminin ülkenin yönetimini kontrol için konmuş ol­duğunu zikrettim ve dedim ki; Mısır'da yetişen öğretmenlerin çoğun­luğu bu ilimde gelişmişlerdir. Câmi'ül-Ezher'de bu ilim okutulmakta­dır. Buna bağlı olarak Dimyat, Reşîd Zekâzık, İskenderiye, Asyot gibi şehirlerde binlerce talebe, şer'î okullarda ve resmî hukuk fakültelerin­de, Fransa'nın ülkemizde kurmuş olduğu hukuk mekteplerinde fıkh'ı okumaktadırlar. Bu okulların bir tek amacı vardır; o da toplumu yö­netmek. O halde bir başka ifâdeyle İslâm hukuku ve usûlü fetva ve mahkemeler için öğrenilmektedir. Mahkemede Fransız kanunu, usûlü uygulanmaktadır. Bu okullara giden öğrenciler mal ve makam elde et­mek için bu okullara koşmaktadırlar. Halbuki Mısır halkı ilim ve san' atlarda geri, zavallı bir topluluktur. San'atlarda geriliğimiz çok açıktır. Çünkü her şeyde Avrupa'ya muhtacız. Hattâ bir kısım zengin hanım­ların tarakları Fransız, terzileri Fransız, hizmetçileri Fransız, dadıları Fransızdır. Teknikteki gerilik bütün müslümanları huzursuz kılan ne­denlerin başında gelir. Pozitif bilimlere gelince; biz bu konuda da çok geriyiz. Biyoloji, Zooloji, Botanik, Metalürji, Astronomi dersleri lisele­rimizde yoktu. Ancak geçen yüzyılın başında okullarımıza bu dersler kondu... Müslümanlar Avrupa'da çok gelişmiş olan harp tekniklerin­den posta, telefon, telgraf, zirâat metodlarmdan çoğunu bilmemekte­dirler. Ülkemiz cehaletin kara bulutlan altındadır. Diğer İslâm ülke­leri de bu konuda pek farklı değildir. Ama her şeye rağmen hukuk ve fıkıh dalında en çok öğrenci yetiştirmekteyiz. Gerek bu bilimlere faz­lasıyla dalmak, gerekse öteki teknik ve pozitif bilimleri terketmek hail ve akd ehli olanlara haramdır. Aksine aklı başında olan hail ve akd ehlinin «Allah herkese ancak taşıyacağı kadar yük verir» kavliy-le amel etmeleri gerekir. Belirli gruplann bu ilim ve tekniklere tahsisedilmesi icâbeder. Yoksa milletin kendi haline terkedilmesi haramdır ve bundan dolayı ceza vardır. Bunun cezasını dünyada rüsvâylıkla çe­keriz. Firenkler bizi cehaletimiz yüzünden ezerler. Âhirette de dura­ğımız cehennem olur. Orası ne kötü duraktır. (...)

Ey müslümanlar; gençler sizin gözbebeğinizdir. Onlar bir şey oku­yorlar ama ne okuduklarını biliyor musunuz? Kimya, fizik, ve benzeri konulardan ufak tefek şeyleri öğreniyorlar. Bunlar bu ilimlerin sonuç­ları değil, başlangıçlarıdır. Ve öğrendikleri şeyler de; hiçbir acı doyurup semirtmeyen atıntılardır. Tabiat güzelliklerini, bitki nizâmını, hayvan türlerini, dünyanın hârikalarım, gökyüzünün güzelliklerini, manzara­ların güzelliklerini öğrenmiyorlar. İlmi zevk ve sevinçle okumuyorlar. İsteyerek eğitim görmüyorlar.

Ey müslümanlar, ey Mısırlılar, sizin dininiz güzelliğe davet eder, tabiatı anlamaya davet eder... İmâm Gazzâlî İhyâ'da diyor ki: Siz fa-kîhe liân, zihâr ve remy gibi hususları sorsanız size ciltlerce .detaylı bilgiler verir. Bu verdikleri ince ma'lûmâtın üzerinden asırlar geçer de ona kimse ihtiyâç duymaz. İhtiyâç duyulacak olursa ülkede o ihtiyâcı giderecek kişiler pek çoktur. Buna karşılık bu öğrencilerin eline zahmet­lere katlanmış olmaktan başka bir şey geçmez. Kendisine bu konuda başvurulduğunda, din ilmi ve farz-ı kifâye olduğu için fıkıhla meşgul oluyorum, der. Hem kendini hem de başkalarını bu öğrendiği konuda aldatır. Zeki kişi bilir ki, maksadı farz-ı kifâye ile ilgili ilâhî bir emri yerine getirmek olsaydı, farz-ı kifâyeden önce farz-ı ayn'a başvururdu. Kaldı ki bundan önce pek çok farz-ı kifâye bulunmaktadır. Nice yerler var ki zımmiler doktorluk yapmaktadırlar. Halbuki ahkâmıyla ilgili tıbbî konularda zımmîlerin şehâdetleri caiz değildir. Ne var ki onunla uğraşan bir kişiyi göremiyorum. Ama herkes fıkıh ilmine dalıyor. Özel­likle hilâfiyât ve «debiyâta. Ülke, olaylara fetva veren fakîhlerle dolup taşmış durumda. Dinde fakîh olanlar, yığınlarca insanin yerine getir­diği farz-ı kifâyeyle meşgul olup ta, kimsenin yapmadığı konuları ihmâl hususunda nasıl bir ruhsat elde etmişlerdir? Bunun bir başka sebebi mi var? Yegâne sebebi; tıb yoluyla evkaf ve onların vasiyyetlerini elde ederek yetîm mallarının gözeticiliğini, hüküm ve kadılık makamını elde ederek akrânlanm geçmenin mümkün olmayışıdır. Ne yazık ki din ilmi, kötü bilginlerin aldatmacası sonucu yıkılmıştır. Yardım Allah'tan dilenir. Rahmanı kızdıran ve şeytânı sevindiren bu gururdan bizi kur­tarması için Allah'a sığınırız.

Ben de bu gün diyorum ki; ey imâm, senin bu kitabı te'lif ettiğin zamandan bu yana 900 sene geçmiş bulunuyor. Müslümanlar hâlâ uy-kudalar. İslâm ülkelerinin başında yer alan Mısır hâlâ senin İslâm'ı bı­raktığın dönemdeki hâli yaşıyor. Mısır'daki dînî bilimler enstitüleri hâ­lâ aynı gaflet içerisinde. Hukuk ve hâkimlik mekteplerinden başka okullara, kimse gitmiyor. Maksad üstün gelmek, avukat olmak, hâkim olmak. Öbür san'atlara ve bilimlere gelince, çok az eleman yetişiyor. Hele aramızda seçkinleri hiç yok. Avrupa bu konuda öîüürücü araçları ezici gereçleriyle bizi fersahlarca geçmiş. Buna rağmen bizim okulla­rımızda eğitim sadece sözden ibaret. Gençlerde ilim ve araştırma aşkı yok. Okullarımız rûhdan yoksun durumda. İşte yabancı sömürgesi altı­na düşmemizin sebebi bu.

Gazzâlî'nin dediği gibi, ülke fakîhlerle dolup taşıyor da bir tabîb yok. Ve müslümanları uyaran Gazzâlî din elden gidiyor, niçin gidiyor? Çünkü ülkede milletin ihtiyâçlarını karşılayan kimseler yok ondan, diye ekliyor. Ben de bugün diyorum ki; ey müslümanlar fırsat kaçıyor, ey İmâm Gazzâlî müslümanlar hâlâ senin bıraktığın yerde duruyorlar. Fakîhler, Kur'an hafızları dolup taşıyor memlekette. Elektronik, meta­lürji bilginlerine gelince bunlar bizim ülkemizde değil, Avrupa'da yaşı­yorlar. Ey imâm, sen din kayboldu diyorsun. Ben de sana diyorum ki; benim ülkemin halkının çoğunluğu bunun dinen yasak olduğunu dahî bilmiyor. Bizim dinimizin modern harb san'atlarını terketmeyi, demir yolu yapımını bırakmayı, metalürji vb. ilimleri öğrenmemeyi haram saydığım dahî kabul etmiyor. Halkın çoğunluğu fıkıh ilmi gibi, bu ko­nularda da ilmin farz olduğunu bile düşünmüyor. Daha ötesini de söy­leyeyim : Çinli bir bilgin, oradaki İslâm âlimlerinin çağdaş bilimlerin Kur'an'a aykırı olduğunu iddia ettiğini söyledi. Bu nedenle Çin'deki müslümanlar, putperestlerden çok geri kalmışlar. Onların nazarında İslâm, ilme engel teşkil ediyormuş. Oradaki müslümanların sayısı yet­miş milyona ulaşıyor. Bana bir seferinde Hindistan'dan Cemâleddin is­minde bir devlet adamı geldi, coğrafya, tarih ilmiyle uğraşmanın caiz olup olmadığı hususunda benden fetva istedi. Ben de bu ilimlerin farz-ı kifâye olduğunu söyledim. O, benim ülkemin bilginleri bu ilimleri ya­sakladı, dedi. Bu yıl Tunus'lu bir bilginle karşılaştım» O dedi ki; bazı bilginler fıkıh ilminden başka bir ilimle uğraşmaya gerek yok diyor­lar. İnsanın gözüyle ulvî âlemlere bakması yeterlidir, bilgiye ihtiyâç yoktur, diyorlar. İslâm günümüzde her zamankinden daha zayıf du­rumda.

İşte bu sebeple ben, elinden gelen herkesten bu konuda düşünüp taşınmasını, aklıyla doğruyu bulup müslümanlar için vâcib olan ilim­leri öğrenerek devlet adamlarına göstermelerini istiyorum. Söyledik­lerimizden din ilimlerinin yalnızca fıkha hâs olmadığı açığa çıkmıştır. Bütün ilimler ve san'atlar, insan hayatı denilen bir tek ağacın dalları durumundadırlar. Bugün içinde bulunduğumuz durum eski yanlış an­layışlardan kaynaklanmıştır, öyleyse din eğitimi veren kurumların öğ­retim programlan bizim dediğimiz şekilde değişsin. Modern okulların programlan da değişsin.

Bu bölümü tek başına aç →

286. Âyetin Tefsiri

îmân ve Mükellefiyet

Buhârî der ki: Bize Muhammed İbn Kesîr'in... İbn Mes'ûd'dan, onun da Rasûlullah (s.a.) dan rivayetine göre Hz. Peygamber şöyle bu­yurmuşlardır :

«Kim Bakara sûresinin sonundan iki âyeti bir gecede okursa bu iki âyet kendisine yeter.»

İmâm Ahmed diyor ki: Bize Hüseyn'in... Ebu Zerr'den rivayet et­tiğine göre Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuşlardır :

«Bana Arş'ın altındaki hazînelerden Bakara sûresinin sonları veril­di ki, bunlar benden önce hiçbir peygambere verilmemiştir.»

Müslim diyor ki: Bize Ebu Bekr İbn Ebu Şeybe'nin... Abdullah'dan rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir :

Rasûlullah (s.a.), mi'râca çıktığında Sidret'ül-Müntehâ'ya vardı. O, yedinci göktedir; yerden yükselen her şey oraya ulaşır ve orada sak­lanır, alınır. Üstünden inen, düşen şeyler de oraya ulaşır ve orada tu­tulur, alınır. Allah Teâlâ : «O zaman Sidre'yi bürümekte olan buruyor­du.» (Necm, 16) buyurmaktadır. O, altından bir yatakdır. Orada Rasû­lullah (s.a.) a üç şey verildi: «Beş vakit namaz, Bakara sûresinin son­ları, ümmetinden Allah'a hiçbir şeyle şirk koşmamış olanların cehen­nemin yakıcı azabım gerektiren günâhlarının bağışlanması.»

İmâm Ahmed diyor ki: Bize İshâk İbn İbrâhîm el-Râzî'nin... Ukbe İbn Âmir el-Cühenî'den rivayetine göre Rasûlullah (s.a.) şöyle buyur­muşlardır :

«Bakara sûresinin sonundan iki âyeti oku. Muhakkak ki onlar ba­na Arş'ın altındaki hazîneden verilmiştir.»

Bu hadîsin isnadı hasendır, fakat tahrîç edilmemiştir.

İbn Merdûyeh diyor ki «Bize Ahmed İbn Kâmü'in... Huzeyfe'den rivayetine göre Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuşlardır :

«Bizim insanlara üstünlüğümüz üç şey iledir: Bana, Bakara sûre­sinin sonundaki bu âyetler Arş'ın altındaki bir hazîneden verilmiştir. Benden önce hiç kimseye bunlar verilmedi, benden sonra da hiç kim­seye verilmeyecek.»

İbn Merdûyeh diyor ki: Bize AbdülbâkUbn Nâfî'nin... Ali'den ri­vayet ettiğine göre o, şöyle demiştir :

«İslâm'ı anlayıp da Âyet el-Kürsî ve Bakara sûresinin sonlarını okumadan uyuyan hiç kimse görmedim. Bunlar peygamberinize Arş'ın altındaki bir hazîneden verilmiştir.»

Ebu îsâ el-Tirmizî der ki: Bize Bündâr... Nu'mân İbn Beşîr'den, ri­vayet etti ki Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuşlardır :

«Allah Teâlâ gökleri ve yeri yaratmadan ikibin yıl önce bir kitap yazdı, ondan iki âyet indirerek Bakara sûresini bunlarla bitirdi. Bir evde üç gece bunlar okunmaz ise oraya şeytân yaklaşır.»

Sonra Tirmizî, bu hadîsin garîb bir hadîs olduğunu söyler.

Aynı hadîsi Hammftd îbn Seleme'den Müstedrek'inde rivayet eden Hâkim, Müslim'in şartlarına göre sahih olduğunu, fakat Buhârî ve Müslim'in bu hadîsi tahrîç etmediklerini söylemektedir.

İbn Merdûyeh der ki: Bize Abdurrahmân İbn Muhammed İbn Medîn'in... İbn Abbâs'dan rivayet ettiğine göre o, şöyle demiştir:

«Rasûlullah (s.a.) Bakara sûresinin sonunu ve Âyet el-Kürsî'yi okur, güler ve : «Bu ikisi Rahmân'ın Arş'ın altındaki hazinesindendir.» buyurur : «Kim kötü bir iş yaparsa cezasını görür.» (Nisa, 123). «Ve insan için, çalıştığından başkası yoktur. Ve onun çalışması ilerde gö­rülecektir.» (Necm, 39-40) âyetlerini okuduklarında da «İnnâ Lillâhi ve İnnâ İleyhi Râciûn» buyurur ve boyun eğerlerdi.»

İbn Merdûyeh diyor ki: Bize Abdullah İbn Muhammed İbn Kûfî'-nin... Mâ'kıl İbn Yesâr'dan rivayet ettiğine göre Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuşlardır :

«Arş'ın altından bana, Fatiha ve Bakara sûresinin sonlan verildi...

Abdullah İbn îsâ İbn Abdurrahmân İbn Ebu Leylâ'nın... İbn Ab-bâs'tan rivayetine göre o şöyle demiştir :

«Cibril Rasûlullah (s.a.) m yanında bulunduğu bir sırada yukar­dan bir ses işitti. Cibril gözünü göğe çevirerek (kaldırarak) : «Bu, gök­ten açılan bir kapıdır, hiç açılmamıştı.» dedi. Ondan bir melek indi ve Rasûlullah (s.a.) a gelerek :

«Müjdeler olsun, senden önce hiçbir peygambere verilmemiş olan iki nûr sana verildi: Bunlar Fatiha ve Bakara sûresinin son âyetleri. Onlardan bir harf okumazsın ki sana verilmemiş olsun.»

Bu hadîsi Müslim ve Neseî rivayet etmişlerdir.

Bu hadîs-i şerif daha önce Fâtiha'nın faziletlerinde de geçmişti.

«Peygamber... ona indirilene inandı.» âyet-i kerîme'si Rasûlullah (s.a.) in bu îmânını haber vermektedir.

İbn Cerîr der ki: Bize Bişr'in... Katâde'den rivayet ettiğine göre o, şöyle demiştir : Bize anlatıldığına göre, Rasûlullah (s.a.) a bu âyet nazil olunca : «Ona îmân etmek yaraşır.» buyurmuşlardır.

Âyet-i kerîme'deki «îmân edenler» kısmı, «Peygamber» e atfedilmiş ve sonra bütününden haber verilerek : «Hepsi de Allah'a, meleklerine, kitâblarına, peygamberlerine îmân etti. O'nun peygamberlerinden hiç­birinin arasını tefrik etmeyiz.» buyurulmuştur. Mü'minler Allah'ın bir tek, Samed olduğuna, ondan başka İlâh ve Rab olmadığına îmân eder­ler. Bütün peygamberleri, Rasûlleri, Allah'ın kullan olan peygamberle­re ve Rasûllere gökten indirilen kitâblan tasdik ederler. Bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr etmek suretiyle, onlardan hiçbirinin arasını ayırmazlar. Bir kısmı, diğer bir kısmının şeriatını Allah'ın izniyle nes-hetmişse de, hattâ şeriatı kıyamet kopuncaya kadar devam edecek ve ümmetinden bir grubun hak üzere kalacağı, peygamberlerin sonuncusu Muhammed (s.a.) in şerîatıyla diğerlerinin şeriatları nesholunmuş olsa dahî, onlara göre peygamberlerin hepsi de doğrudur, iyidirler, doğru yoldadırlar, hayır yoluna delâlet ve irşâd edicidirler.

Onlar: «(Ey Rabbımız, senin sözünü) işittik (anladık) ve itaat ettik. (Onun gereğince amel ettik ve gereğini yerine getirdik) affını dileriz ey Rabbımız.» derler.

İbn Ebu Hatim der ki: Bize Ali İbn Harb'in... İbn Abbâs'tan riva­yetine göre o, «Peygamber de îmân edenler de ona indirilene inandı... Ey Rabbımız, dönüş Sanadır, dediler.» âyet-i kerîme'si hakkında şöyle demiştir : «Allah Teâlâ da : «Sizi bağışladım, (affettim)» buyurur.»

İbn Cerîr der ki: Bize İbn Humeyd'in... Câbir'den rivayet ettiği­ne göre o şöyle demiştir :

«Rasûlullah (s.a.) a «Peygamber de, îmân edenler de ona indirilene inandı... Ey Rabbımız dönüş Sanadır, dediler.» âyeti kerîme'si nazil olunca Cibril: «Allah Teâlâ seni ve ümmetini övdü. İşte, sana verile­cek.» dedi. O da : «Allah kimseye gücünün yeteceğinden fazlasını yük-lemez... Kâfirler güruhuna karşı yardım et bize.» diye istekde bulundu.

«Allah, kimseye gücünün yeteceğinden fazlasını yüklemez.» Bu, Allah Teâlâ'mn yaratıklarına lutfundan, acımasından ve onlara ihsanda bulunmasındandır. «İçinizdekini açıklasanız da, gizleseniz de Allah sizi onunla hesaba çeker.» âyet-i kerîme'si nazil olduğunda sahabe-i kirâm'ın korkularını kaldıran da bu âyet-i kerîme'dir. Yani Allah Teâlâ hesaba çekecek ve soracaktır ama, sadece kişinin terkedebileceği (yap­mama gücünün kendisinde bulunduğu ve buna rağmen yaptığı) şey­lerden dolayı azâblandıracaktır. Kişinin def'edemiyeceği vesvese ve için­den geçirdiği şeylere gelince; bunlarla mükellef tutulmayacaktır. Kötü vesveseden hoşlanmamak da imândandır.

«(Hayırdan) kazandığı lehine, (kötülükten) yüklendiği de aleyhi­nedir.» Bu da teklif altında bulunan ameller hakkındadır.

Sonra Allah Teâlâ icabet edeceği garantisiyle birlikte, kendilerine irşâdda bulunduğu ve öğrettiği şekilde kullarının kendisinden isteme­lerini bildirerek şöyle demelerini emretmektedir: «Ey Rabbımız, unut­tuk (unutarak bir farzı terkettik, ya da aynı şekilde bir haram işledik, ya da şer-i şerife uygun şeklini bilmediğimizden bir amelin doğrulu­ğunda hatâ ettik) veya yanıldıysak sorumlu tutma bizi.»

Daha önce Müslim'in Sahîh'inde rivayet edildiğini söylediğimiz Ebu Hüreyre hadîsine göre, Allah Teâlâ bu isteğe karşı: «Evet»; İbn Abbâs hadîsine göre de : «Öylece yaptım.» buyuracaktır.

İbn Mâce'nin Sünen'inde, İbn Hibbân'ın Sahîh'inde, Taberânî ve İbn Hibbân'ın İbn Abbâs'tan rivayet ettiklerine göre Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuşlardır:

«Allah Teâlâ, ümmetimden hatâ, unutma ve zorlandıkları şeylerin günâhlarını kaldırmıştır.»

«Ey Rabbımız, bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır yük yükleme.» Her ne kadar gücümüz yetse bile, bizden önce geçen üm­metlere ağır yükler yüklediğin gibi bizi de zor amellerle mükellef tut­ma, öyle zor ameller ki Sen, rahmet peygamberi olan, peygamberin Mu-hammed'i göndermiş olduğun kolay, hoş görülü, Hanîf dini ile bunları kaldırmak üzere göndermiştin.

«Ey Rabbımız, bize gücümüzün yetmiyeceği (teklifler, musibetler, belâlar) yükleme (bizi gücümüzün yetmiyeceği şeylerle imtihan etme.)»

İbn Ebu Hâtim'in rivayet ettiğine göre «Ey Rabbımız, bize gücümü­zün yetmeyeceğini yükleme.» âyet-i kerîme'si hakkında Mekhûl şöyle demiştir: «Bu, eşi (kocası ya da karısı) olmamak ve şiddetli cima' ar­zusu.»

Bu duaya karşı Allah Teâlâ «Evet» bir diğer hadise göre ise «Öyle yaptım.» buyuracaktır.

«(Bildiğim ve seninle aramızda olan husus ve hatâlarımızı) affet. (Bizimle.kulların arasında olan suçlarımızı) bağışla. (Kullarını bizim günâhlarımıza ve çirkin amellerimize muttali' kılma. Acı, merhamet et bize. (Gelecekte Senin tevfikin ile bizi başka günâhlara düşürme.)»

Bunun içindir ki şöyle demişlerdir: «Günahkâr kişi üç şeye muh­taçtır : Kendisi ile Allah arasında olan şeylerde Allah'ın kendisini af­fetmesine, onu kullarından gizleyerek (günâhını örterek) kullan ara­sında rezîl etmemesine, Allah'ın kendisini koruyarak benzer bir günâha tekrar düşürmemesine.»

Hadîste daha önce de geçtiği üzere Allah Teâlâ bu duâ'ya da: «Evet»; bir diğer hadîste de : «öyle yaptım.» diye icabet buyuracaktır.

«Sen Mevlâmızsın (bizim velîmiz, sahibimiz ve yardımcımız Sen­sin; Sana tevekkül ettik. Ancak Senden yardım istenilir ve Sana tevek­kül edilir. Bizim ancak Seninle güç ve kuvvetimiz vardır. Senin dinini, Senin birliğini ve risâletini inkâr eden, Senden başkasına kulluk eden, Sana şirk koşan kâfirler güruhuna karşı bize yardım et. (Dünyada ve âhirette bizleri onlara karşı muzaffer kıl.)»

Allah Teâlâ bu duaya da: «Evet»; Müslim'in İbn Abbâs'tan riva­yet ettiği bir hadîs-i şerifte de: «öylece yaptım.» diye icabette bulu­nacaktır.

İbn Cerîr der ki: Bize Müsennâ İbn İbrahim'in... Ebu İshâk'dan rivayet ettiğine göre Muâz (r.a.) bu sûreyi bitirdiğinde : «Amîn» derdi.

Vekî'de Süfyân kanalıyla... Muâz İbn Cebel'den rivayetine göre o, Bakara sûresini bitirince «âmin!» derdi.

Bu bölümü tek başına aç →