ELMALILI - ORİJİNAL
En‘âm Sûresi — ELMALILI - ORİJİNAL — Sayfa 2
Ya'ni iymanın makbul ve nâfi' olabilmesi için her halde o iymandan sonra bir hayr kesbine imkân bulunmalıdır. Kıyamet alâmetleri gibi âyâtı ye'sin zuhurundan evvel hali vüs'atte kabûli îman için mücerred îmanı kesb kâfi olabilecek fakat o âyetlerin zuhurundan ı'tibaren îman için bilfiıl kesbi hayr etmiş olmak da şarttır. Çünkü vakit daralmıştır. Çünkü vakıa tamam olunca be's-ü yeis tamam olacak, hayra imkân kalmıyacak ve artık iymanın da bir nef'ı olmıyacaktır. Velhasıl âyetteki birinci (.........) fıkrasında îman o günden mukaddem olmakla mukayyeddir. Lâkin kesbi hayr etmiş olsun olmasın îmanı sabık demektir. İkinci (.........) fıkrasında ise îman kesbi hayr ile mukayyeddir. Lâkin gerek îman ve gerek kesib (.........) olmakla mukayyed değildir. İymanı sabıkla kesbi hayre muhtemil olduğu gibi o günkü îman ile mümkin olduğu takdirde kesbi hayre dahi muhtemildir. Ve terdid bu iki mütekabil fıkra beynindedir. Ve işte o gün bunların hiç birisiyle ittisaf etmemiş bulunan kimsenin îmanı aslâ menfeat vermiyecektir. Kesbi hayre mukarin îmanı sabık kat'ıyyen makbul ve nâfi', sabık olan îmanı mücerred veya kesbi hayre mukarin îmanı lâhıktan her biri de menfeatten hâlî kalmıyacaktır. (.........) Binaenaleyh îman ve kesbi hayr önceden olmalı, maamafih her hangi bir vakıai mü'limenin alâimi başlamış da olsa tamam olmadan yesi küllîye düşmemeli, o zaman olsun derhal îman ile kesbi hayre şitab etmelidir. Meselâ kıyamet alâmetleri zuhur etmeğe başlamış da olsa henüz kopub bitmemiş ise îman ile ameli salihten sarfı nazar etmemelidir. Lâkin mukaddemâ îmanı olmıyanların ve kesbi hayra alışmamış bulunanların o gün bu imkandan da istifâde edebilecekleri çok meşkûktür. Hele küfr-ü tekzibi, dalâl-ü ıdlâli ı'tiyad etmiş olanlar vakıa tamam olub hiç bir şey yapmak imkânı kalmayıncıya kadar îman ve hayra yanaşmaz, bunu da atlatacağız sanırlar. Ondan sonra îman edecek olsalar da iymanlarının bir menfeati olmak ıhtimali kalmaz. Şimdi onlar bugün gelmiyecek zanneder ve geleceğini ıhbar ve iş'ar eden âyâtullahı tekzib ederler de âyâtı vuku'dan başka hiç bir şeyi nazarı ı'tibare almazlar amma her halde o gün gelecek ve o âyetler de zuhur edecektir. Ey Resul (.........) «muntazır olunuz, biz hiç şübhesiz muntazırız» de. -
Ya'ni siz müşrikler o üç şeyden dilediğinizi gözleyiniz ki, ne beklediğinizi göresiniz. Biz mü'minler sizin o fena akıbetinizi görmek için onlara kemali îman ile muntazırız diye onları inzar ve mü'minleri tebşir eyle. Filhakıka «Bedr» den ı'tibaren bu inzar-ü tebşirin tahakkuku görülmeğe başlamıştır.
Her halde: (.........)
159
Dinlerini tefrikaya düşürüb de şiy'a şiy'a olanlar var â, senin onlarla hiç bir alâkan yoktur, onların işi Allah’a kalmıştır, sonra o kendilerine ne ettiklerini haber verir
(.........) Muhakkak ki, dinlerini tefrık edenler: -Dinin ba'zı ahkâmını tanıyıb ba'zısını tanımıyarak parçalayan veya dinlerini tevhıdi hakta toplamayıb muhtelif emeller, ma'budlar, metbu'lar ve türlü türlü yollarla çatallandıran veya din, insanın bâtınına ve ruhuna aiddir. Zâhirine ve cismaniyyatına karışmaz, din, insanın fülan işine hâkim ise de fülan işine karışmaz, din başka, millet başkadır demek gibi bir suretle dinlerini bir çok işlerinden ayıranlar.- Hamze ve Kisaî kıraetlerinde (.........) okunduğuna göre bu suretlerden biriyle hak dinlerinden ayrılmaya kalkışanlar, ictihadlarını tevhıd için değil, tefrık için sarfedenler (.........) ve şiy'a şiy'a olanlar:
Ya'ni her biri ayrı bir reise ve başka bir hıss-ü hevaya tarafdarlık ederek fırka fırka olub tefrikaya düşenler -ki, müşrikler baştan başa böyle oldukları gibi Yehud ve Nesarâ da böyle olmuşlar ve maatteessüf müslimanlar da her devri sukutlarında bu hallere düşmüşlerdir. Netekim aleyhıssalâtü vesselâm buyurmuştur ki, «Yehudîler yetmiş bir fırkaya ayrıldı, birinden başka hepsi Haviyededir. Nesarâ yetmiş iki fırkaya ayrıldı birinden başka hepsi Haviyededir. Ümmetim de yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. Birinden başka hepsi Haviyededir.» «O bir dane fırkai naciye kimdir ya Resulâllah» suâline karşı da «onlar benim ve Eshabımın üzerinde gittiğimiz yolda gidenlerdir.» Buyurmuştu. Bundan şu da anlaşılır ki, Yehuddan bir, Nesârâdan bir, müslimanlardan bir olmak üzere üç fırkai naciye yoktur. Her zaman için bir fırkai naciye vardır ki, o da Peygamberin ve Eshabının yürüdükleri tarıkı hak ve sıratı müstekım olan tevhıd yolunda yürüyenlerdir. Diğerlerine gelince: (.........) sen onlardan hiç bir şeyde alâkadar değilsin: Dinlerini tefrık edenler ve şiy'a şiy'a olanların tefrikalarından, hallerinden ve felâketlerinden ne mes'ulsün ne de haklarında Allahdan bir şey sorub istemiye salâhiyyetdarsın, ne onların sana tutunmağa ve gittikleri yolu sana isnad etmeğe hakları vardır, ne de senin onlara şefaat etmeğe salâhıyyetin. (.........) Onlara yapılacak iş, tatbık olunacak emir, yalnız Allah’a aittir. Ne yapacağını ancak o bilir. (.........) sonra zamanı gelince o onlara ne yaptıklarını haber verecektir, O zaman:
160
Kim bir hasene ile gelirse ona on misli verilir, kim de bir seyyie ile gelirse ona ancak misliyle ceza edilir ve hiç birine haksızlık edilmez
(.........) Allah’a bir hasene ile gelmiş olana onun on misli hasenat vardır.» -Bâ'zı müfessirîn bu on misil takdirinin bir adedi mahsus ile tahdid mâ'nasına olmayıb «sen bana bir iyilik yaparsan ben on katını yaparım» denildiği gibi alel'ıtlak katlanmadan kinaya olduğuna kail olmuş ve bu babda (.........) âyetiyle istidlâl eylemiştir. Diğer müfessirîne göre ise aşere, ekalli beyandır ki, lâekall bire on muhakkatır demek olur ve zâhir olan da budur. Her hangisi olursa olsun demek ki, sevab bir istihkaktan ıbâret değil bir tefadduldür. Fadlı ilâhî bir haseneye fazlasıyle kat kat ecr-ü sevâb verecektir. Binaenaleyh hasene ne güzel şeydir ve rahmeti ilâhiyye ne kadar vasi'dır. Demek ki, herkes yaptığı hasenenin her halde bir kaç mislini ve lâekall on katını alacaktır. Elverir ki, yaptığı hasene olsun. Şu halde bir diğerinin daha fazla almasından dolayı lûtuf ve fadlı ilâhîyi kıskanmağa ve niçin falâna bin verdi de bana on verdi diye i'tiraza kalkışmağa hak yoktur. (.........) seyyie ile gelmiş olan da (.........)
ancak o seyyienin misliyle cezalanır: -
Ya'ni afvolunmayıb cezalandığı zaman fazla değil yaptığı kötülüğün tam misli bir kötülük ile ceza görür, aynı adaletle muamele edilir. (.........) Ve hiç birine zulmedilmez: Ne erbabı hasenâta yaptıkları hasenâttan eksik ecr-ü sevab verilir, ne de erbabı seyyiâta seyyiatlarından fazla ceza verilir.- Buna karşı küfür, Dünya gibi muvakkat bir seyyie değil mi? O halde azabı müebbed cezası bunun nasıl bir misli olur? Bu ceza cürümden fazla olmıyacak mı denemez. Çünkü küfür emri hakkı nefy-ü inkârdır hakkı velev bir lâhza inkâr bile kizbi ebedîdir. Kâfirin her velev bir lâhza inkâr bile kizbi ebedîdir. Kâfirin her küfrü ve her lahzai küfrü bir seyyiei ebediyyedir. Ta'biri aharle her hangi bir emri hakka karşı küfür, Allahü teâlânın rahmetinden ebedî bir inkıta'dır. Elbette bu ebedî seyyienin, ebedî inkıtaın cezasıda azabı müeddeddir. Rahmeti ilâhiyyeye vusul için bir müddeti mahdude zarfında bahşedilen bir fursatı, bir vesileyi külliyyen reddetmek o rahmetten ebediyyen mahrumiyyet demek olduğu ne kadar aşikârdır. O dinlerini tefrık edenlere: (.........)
(.........)
161
De ki, beni, rabbım şeksiz dosdoğru bir yola hidâyet buyurdu, doğru payidâr bir dine, başka dinlerden sıyrılıb sâde hakka müteveccih haniyf olan İbrâhimin milletine ki, o hiç bir zaman müşriklerden olmadı
(.........) şöyle de: (.........) muhakkak ki, beni rabbım bir sıratı müstekıyme; doğru ve düz bir caddeye (.........) aynı istikamet olan, dosdoğru bir dine
(.........) ya'ni hali haniyf: bir Allah’a müteveccih olan İbrahim milletine hidayet etti (.........) ve İbrahim müşriklerden değil idi. -Onun milletine intisab iddia eden ehli Mekke ve Yehud ve Nesârâ gibi dini tefrık edenlerden değil idi.
«KIYEMEN» Kıyam ma'nâsına ve mübalâga suretiyle vasıf bilmasdardır. (.........) ın fethi ve (.........) nın teşdid ve kesriyle (.........) kıraetleri de vardır ki, pek doğru ve sabit demektir. Bu dini kayyimin hasleti ameliyyesini hulâsaten beyan için
162
Benim, de: cidden namazım, ıbadetlerim, hayatım, mematım hep rabbül'âlemîn olan Allâh içindir
(.........) şöyle de: (.........) her halde benim namazım (.........) ve ıbadetlerim -yâhud kurbanlarım (.........) ve hayatım ve mematım (.........) rabbül'âlemîn olan Allah’ındır. Hepsi Allah içindir.
163
Şeriki yoktur onun, ben bununla emrolundum ve ben müslimînin evveliyim
(.........) onun hiç şeriki yoktur.-
Ya'ni her ıbadet, her iş bu akıde, bu niyyet ve ıhlâs ile yapılmak lazımdır. (.........) ve ben ancak bununla, bu tevhıd-ü ıhlâs ile emrolundum (.........) ben ise müslimînin evveliyim, ya'ni Allah’ın emrine teslim olanların birincisiyim, en önündeyim. -Bu cümle Hazret-i Peygamberin me'mur olduğu evamiri ilâhiyyeye sür'ati imtisalini ve o evamirin kendine mahsus olmayıb umumun bunlarla me'mur olduğunu ve bütün müsliman olanların ona ıktidası lüzumunu beyandır. Kâfirlerin Hazret-i Peygambere «ya Muhammed, gel bizim dinimize dön, Dünya ve Âhıret ne istersen biz tekeffül ederiz» ve mü'minlere «geliniz bizim yolumuza gidiniz, günahlarınız bizim boynumuza olsun» demelerine karşı
164
Allah, de: her şey'in rabbı iken hiç ben ondan başka rab mı isterim, herkesin kazandığı ancak kendi boynuna geçer, vizir çekecek bir nefis başkasının vizrini çekmez, sonra hep dönüb rabbınıza varacaksınız, o vakit o size ıhtilâf etmekte bulunduğunuz hakıkati haber verecek
(.........) de ki, (.........) Allah her şeyin rabbı iken ben ondan başka bir rab mı istiyeceğim? (.........) halbuki herkes hiç bir şey kazanmaz ki, mes'uliyyeti kendi üzerine olmasın (.........) hem vebal yüklenen hiç bir nefis diğerinin vebalini çekmez, -
Ya'ni ne günâh yapmakta, ne de cezasını çekmekte vekâlet, niyabet cereyan etmez. Herkes yaptığı günâhı kendi yapar ve cezasını kendi çeker. Binaenaleyh birinin diğerine sen şunu şöyle yap da günâhı, cezası yalnız benim boynuma olsun demesi yalandır. Günâhı yapan yaptığının cezasını çeker, öyle deyib yalan söyliyen, günâha teşvık eden de bu yalanının, bu teşvık ve iğfalinin bu fena teahhüdünün cezasını çeker. Başkasının vebalinin yüklenmeyi teahhüd eden bu yalancı müteahhid kendi teahhüdünün cezasını çekmekle diğerini kurtaramaz. Şurası aşikârdır ki, böyle demek günahın faılinden başka kimseye zararı olmaz demek değildir. Ancak her fiil faıline nisbet olunur ve her günâhın alâkadar olanlara alâkaları nisbetinde taallûku bulunur demektir. (.........) sonra -siz ne kadar ıhtilâf ederseniz ediniz- nihayet hepinizin merciı' rabbınızdır. Cümlenizin rabbınıza bir rücuu, bir dönümü olacaktır. O zaman (.........) o size ıhtilâf etmekte olduğunuz şeyleri haber verecektir.- O vakit akıbeti görecek, akı karayı seçecek, acıyı tatlıyı tatacaksınız. Binaeanelyh bugün Dünyâda her hangi bir işi yapacağınız zaman başka düşünceleri, muhtelif dinleri, mezhebleri arzuları bırakınız da yaptığınız yapacağınız fı'lin, sülûk edeceğiniz din-ü mezhebin ındallah ne olduğunu düşünerek ve bu son mes'uliyyeti hisab ederek samimî bir niyyet ve ıhlâs ile hareket ediniz
165
O, odur ki, sizi Arzın halîfeleri yaptı ve ba'zınızı ba'zınızın derecelerle fevkına çıkardı, bunun hikmeti ise sizi size verdiği şeylerde imtihan etmektir, şüphe yok ki, rabbın seriulıkab, yine şüphe yok ki, o yegâne gafur, yegâne rahîm
(.........) ve o, o Allahdır ki, sizi Arzın haliyfeleri kıldı: -Bu yer yüzünde nice ümmetler gelmiş geçmiş, Hatemül'enbiyanın meb'us olduğu siz insanlar, siz ümmeti Muhammed, hepsinin halefi olmuş yerlerine ikame edilmiş bulunuyorsunuz. Allah’ın bundan böyle yer yüzünde temellük ve tasarruf ve icrayı ahkâm edecek olan me'murları mes'ulleri sizsiniz. Allahü teâlâ (.........) fermanı ilâhîsinin Âdem’e takdir buyurduğu ve Melâikeye bile nasîb etmediği bu yüksek makamı şerefe bundan böyle hey'eti umumiyyenizle sizi nasb edib bu ağır mes'uliyyet ve emaneti size tevdi' eyledi (.........) ve ba'zınızı diğerinin fevkında derecat ile yükseltti: bir kısmınızı akl-ü ılim, şeref-ü cah, mâl-ü rızk gibi bir takım hususâtta bir çok derecelerle diğerlerinin fevkına çıkardı ki, (.........) size verdiği şeyler de hepinizi imtihân etsin, imtihan muamelesi yapsın, verileni mahallinde hüsni isti'mal ile şükr edib etmiyeni temayüz ettirsin. En güzel amel yapanları ıstıfa eylesin de istıkbalde vereceğini ona göre kazancınızla versin.- Bu âlem böyle bir âlemi imtihan ve müsabakadır ve bu günkü vaz'ıyyet dünkü imtihanın bir neticesidir. Yarınki vaz'ıyyet de bu imtihanın bir neticesi olacaktır. Ve bu suretle ümmeti Muhammed, yalnız kendi efrad ve sunufu beyninde değil hey'eti mecmuasiyle halef olduğu ümemi salife ile de bir imtihana tabı'dir ve onlardan ıbret alıb müsâbakayı kazanmak ıhtiyacındadır. Ve tefavüti meratib bu imtihan ve müsabakanın levazımındandır. Bunun neticesinde nice yükseklerdekiler düşebilir. Ve nice aşağıdakiler çıkabilir. Bunun için mâfevk mertebede bulunanların tehlükeleri daha çok, mes'uliyyetleri daha ağırdır. Binaenaleyh Dünyada mevkı' ve mertebe yüksekliğine mağrur olmamalı, bihakkın çalışmasıdır. Çünkü yüksekten düşmenin acısı daha büyük, küçükten büyümenin zevkı daha yüksektir. Ya Muhammed! (.........) şüphe yok ki, rabbının ıkabı seri'dir. Verdiği sermayei ni'metin hakkını eda ve şükrünü iyfa etmiyen ehli küfür-ü ısyana ne kadar yüksek mevkı'de olurlarsa olsunlar rabbın murad ettiği zaman bir anda belâlarını verir. Zaten her gelecek olan yakındır. (.........) maamafih yine şüphe yok ki, o muhakkak gafur, rahimdir. -Vazifesine cehdeden, imtihanda muvaffak olmağa çalışan ehli şükr-ü tâatin kusurlarını mağfiret, ayıblarını setir ve sonunda kendilerini envaı rahmet-ü saadetle begâm eyler.- Şimdi bir bu sûrenin Mekkede nâzil olduğu zamanı, bir de ondan sonra tarihı islâmın safahatı düşünülürse bu âyetin istıkbale müteallık ne kadar mu'cizeleri ıhtiva ettiği ve daha etmekte bulunduğu hiç bir şüpheye mahal vermiyecek surette tezahür eder. Demek ki, bı'seti Muhammediyye ile hayatı beşere bütün ümemi salifeyi sebkedecek bir tarihı cedid açılmıştır. Sûre-i «En'am» burada bitti. Şimdi bu âyetin tazammun ettiği istıhlâf ve imtihanın mâzıdenberi sureti cereyanını tasvîr ve tafsıl edecek olan Sûre-i «A'rafı» dinleyelim: