ED-DURRU'L-MENSÛR TEFSÎRİ
Tevbe Sûresi — ED-DURRU'L-MENSÛR TEFSÎRİ — Sayfa 4
74. Âyetin Tefsiri
"Bir şey söylemediklerine dair Allah'a yemin ediyorlar. Hâlbuki o küfür sözünü söylediler ve müslüman olduktan sonra inkâr ettiler. Ayrıca başaramayacakları bir şeye giriştiler. Sırf Allah ve Resûlü kendi lütfü ile onları zengin kıldığı için intikam almaya kalktılar. Eğer tövbe ederlerse kendileri için hayırlı olur. Şayet yüz çevirirlerse Allah onları dünyada ve âhirette can yakıcı azaba uğratır. Artık onlar için yeryüzünde ne bir dost, ne de bir yardımcı vardır"
İbn İshâk ve İbn Ebî Hâtim, Ka'b b. Mâlik'ten bildirir: Münafıklardan bahseden Kur'ân âyetleri nazil olunca Cülâs:
“Vallahi bu adamın dedikleri doğru ise biz eşeklerden de beteriz" dedi. Umeyr b. Sa'd onun bu dediklerini duyunca:
“Ey Cülâs! Vallahi insanlar içinde en çok seni severim. Seni herkese tercih eder ve sana bir kötülüğün dokunmasını istemem. Ancak öyle bir söz söyledin ki bunu açıklasam rezil olacaksın. Susup gizlesem ben helak olurum. Bu ikisinden biri benim için diğerinden daha ağırdır" dedi ve gidip bunu Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) aktardı. Ancak Cülâs, Allah Resûlü'ne böyle bir şeyi söylemediğine dair Allah adına yeminler etti ve:
“Umeyr bana iftira ediyor" dedi. Bunun üzerine Yüce Allah:
“Bir şey söylemediklerine dair Allah'a yemin ediyorlar. Hâlbuki o küfür sözünü söylediler ve müslüman olduktan sonra inkâr ettiler.." âyetini indirdi.
İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'tan bildirir: Cülâs b. Süveyd b. es-Sâmit, Tebûk savaşına katılmayıp geride kalanlardan birisiydi ve:
“Vallahi bu adamın dedikleri doğru ise biz eşeklerden de beteriz" dedi. Umeyr b. Sa'd onun bu sözünü Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) aktarınca, Cülâs böyle bir şeyi demediğine Umeyr'in yalan söylediğine dair Allah adına yeminler etti. Bunun üzerine Yüce Allah:
“Bir şey söylemediklerine dair Allah'a yemin ediyorlar. Hâlbuki o küfür sözünü söylediler ve müslüman olduktan sonra inkâr ettiler..." âyetini indirdi. Daha sonra Cülâş'ın tövbe ettiği ve durumunun düzeldiği zikredilir.
İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh, İbn Merdûye ve Beyhakî, Delâil'de Enes b. Mâlik'ten bildirir: Zeyd b. Erkam, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) hutbe verirken münafıklardan bir adamın:
“Dedikleri doğru ise biz eşeklerden de beteriz" dediğini işitti. Bunun üzerine ona:
“Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) doğru söylüyor ve sen eşekten de betersin" karşılığını verdi. Daha sonra olay Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) intikal edince adam inkar etti ve böyle bir şey demediğini söyledi. Bunun üzerine Yüce Allah:
“Bir şey söylemediklerine dair Allah'a yemin ediyorlar. Hâlbuki o küfür sözünü söylediler ve müslüman olduktan sonra inkâr ettiler..." âyetini indirdi. Bu şekilde âyet Zeyd'i doğruladı.
İbn Cerîr, Taberânî, Ebu'ş-Şeyh ve İbn Merdûye, İbn Abbâs'tan bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir ağacın gölgesinde otururken:
“Yanınıza bir adam gelecek ve Şeytan gözleriyle sizlere bakacak. Geldiği zaman onunla konuşmayın" buyurdu. Çok geçmeden de mavi gözlü bir adam çıkageldi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ona:
“Arkadaşlarınla birlikte neden bana sövüyorsun?" diye sorunca adam gidip arkadaşlarını getirdi. Birlikte öyle bir şey yapmadıklarına dair Allah adına yemin edince Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) onları bıraktı. Bunun üzerine Yüce Allah:
“Bir şey söylemediklerine dair Allah'a yemin ediyorlar. Hâlbuki o küfür sözünü söylediler ve müslüman olduktan sonra inkâr ettiler..." âyetini indirdi.
îbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, Katâde'den bildirir: Bize anlatılana göre biri Cüheyne kabilesinden, biri de Ğifâr kabilesinden olan iki adam kavga ettiler. Ğifar kabilesinden olan adam diğerine üstün gelince, Abdullah b. Ubey, Evslilere:
“Kardeşinize yardım edin! Vallahi Muhammed'le aramızda olan «Besle köpeği ısırsın seni» demeleri gibidir. Medine'ye döndüğümüzde aziz olanlar elbette zelil olanları oradan çıkartacaktır" dedi. Müslümanlardan biri, bu sözü Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) ulaştırınca Allah Resûlü onu çağırıp olayı sordu. Ancak Abdullah b. Ubey böyle bir şeyi demediğine dair Allah adına yeminler etti. Bunun üzerine Yüce Allah:
“Bir şey söylemediklerine dair Allah'a yemin ediyorlar. Hâlbuki o küfür sözünü söylediler ve müslüman olduktan sonra inkâr ettiler..." âyetini indirdi.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Katâde:
“Bir şey söylemediklerine dair Allah'a yemin ediyorlar. Hâlbuki o küfür sözünü söylediler ve müslüman olduktan sonra inkâr ettiler..." âyetini açıklarken:
“Abdullah b. Ubey b. Selûl hakkında nazil oldu" demiştir.
Abdurrezzâk, İbn Sa'd, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh, Urve'den bildirir: Ensâr'dan Cülâs b. Süveyd adında bir adam Tebûk savaşı sırasında bir gün:
“Vallahi Muhammed'in dedikleri doğru ise o zaman biz eşekten de beteriz" dedi. Bunun da Umeyr b. Sa'd adında bir evlatlığı vardı. Umeyr onun bu sözünü duyunca:
“Amcacığım! Allah'a tövbe et!" dedi. Sonra Umeyr, Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) gelip olayı aktardı. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), Cülâs'ı çağırıp olayı sorunca:
“Vallahi ben öyle bir şey demedim!" diye yeminler etmeye başladı. Umeyr ise:
“Hayır! Vallahi öyle bir şey dedin! Allah'a tövbe et! Bu konuda vahiy inip beni de senin söylediğine ortak etmeyeceğini bilseydim bunu Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) aktarmazdım" dedi. Bu sırada Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) vahiy gelmeye başladı. Vahiy inerken de herkes sessiz ve hareketsiz bir şekilde dururdu. Yine öyle yaptılar. Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) vayih inerken aldığı hal geçince nazil olan:
“Bir şey söylemediklerine dair Allah'a yemin ediyorlar. Hâlbuki o küfür sözünü söylediler ve müslüman olduktan sonra inkâr ettiler. Ayrıca başaramayacakları bir şeye giriştiler. Sırf Allah ve Resûlü kendi lütfü ile onları zengin kıldığı için intikam almaya kalktılar. Eğer tövbe ederlerse kendileri için hayırlı olur" âyetini okudu.
Cülâs bunu duyunca:
“Evet bunu söyledim. Ancak Yüce Allah bana tövbe kapısını açtığı için tövbe ediyorum" dedi. Tövbesini de kabul ettiler. Müslümanken haksız yere bir yakını Müslümanlar tarafından öldürülünce Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ona diyeti vermek istedi, ancak Cülâs kabul etmedi. Bir ara da müşriklere katılmak istedi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) onun evlatlığı olan Umeyr için de:
“Kulağın doğru duymuş" buyurmuştu.
Abdurrezzâk, İbn Sîrîn'den bildirir: Bu âyet nazil olduğu zaman Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Umeyr'in kulağından tuttu ve:
“Kulağın doğru duymuş ey oğull Rabbin seni doğruladı" buyurdu.
İbnu'l-Münzir ve Ebu'ş-Şeyh, İbn Sîrîn'den bildirir: Münafıklardan bir adam:
“Şayet Muhammed söylediklerinde haklı ise biz eşeklerden beteriz demektir" dedi. Zeyd b. Erkam da:
“Muhammed doğruyu söylüyor ve sen eşekten betersin!" diye çıkıştı. Bunun üzerine aralarında ileri geri konuşmalar oldu. Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) gelince de durumu ona anlattılar. Ancak münafık olan adam Allah adına yeminler ederek böyle bir şey demediğini söyledi. Bunun üzerine:
“Bir şey söylemediklerine dair Allah'a yemin ediyorlar. Hâlbuki o küfür sözünü söylediler ve müslüman olduktan sonra inkâr ettiler..." âyeti nazil oldu. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de Zeyd b. Erkam'a:
“Kulağın doğru duymuş!" buyurdu.
İbn Ebî Şeybe, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mücâhid bu âyeti açıklarken şöyle demiştir: Münafıklardan biri:
“Muhammed'in söyledikleri doğru ise o zaman biz eşekten de beteriz" deyince, müminlerden biri:
“Vallahi Muhammed doğruyu söylüyor, sen de eşekten betersin" karşılığını verdi. Münafık olan kişi de bu çıkışı üzerine mümin adamı öldürmeye yeltendi. İşte âyette zikredilen, başaramayacakları işe girişmelerinden kasıt budur.
İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Dahhâk:
“Bir şey söylemediklerine dair Allah'a yemin ediyorlar..." âyetini açıklarken şöyle demiştir: Bunlar bir dağ yolunda Resûlullah'ı (sallallahü aleyhi ve sellem) aşağı itip öldürmeye niyetlenen kişilerdir. Münafıklar yolculuklarından birinde Resûlullah'ı (sallallahü aleyhi ve sellem) öldürmek üzere bir araya gelip bir plan yaptılar. Yol boyunca da bunun fırsatını kolladılar. Bir gece Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir dağ yoluna girince bunların bir kısmı ileriye geçti, kalan kısmı da arkadan gelmeye başladı. Kendi aralarında:
“Dağ yolunu tuttuğu zaman bineğinin üzerinden onu vadiye doğru iter öldürürüz" diye anlaştılar. Ancak Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) devesini süren Hüzeyfe onların bu konuşmalarını işitti. O gece Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) devesini Hüzeyfe b. el-Yemân sürüyor, Ammâr b. Yâsir de çekiyordu. Hüzeyfe arkadan gelen develerin ayak seslerini işitince dönüp baktı. Bakınca da yüzleri kapalı bir topluluk gördü. "Uzaklaşın! Uzaklaşın ey Allah'ın düşmanları!" diye bağırınca da saldırmaktan vazgeçtiler. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bu şekilde yoluna devam edip sonunda istediği yerde konakladı. Sabah olunca o münafıkları çağırdı ve:
“Şöyle şöyle yapmak istediniz" buyurdu. Ancak Allah adına yeminler ederek böylesi bir şey demediklerini ve bahsettiği şeyden haberlerinin olmadığını söylediler. İşte:
“Bir şey söylemediklerine dair Allah'a yemin ediyorlar. Hâlbuki o küfür sözünü söylediler..." âyeti bu durumu anlatmaktadır.
İbn Ebî Hâtim, Taberânî, Ebu'ş-Şeyh ve İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Başaramayacakları bir şeye giriştiler..." âyetini açıklarken:
“Esved adında bir adam Resûlullah'ı (sallallahü aleyhi ve sellem) öldürmeye kalkışmıştı. Âyet bunu anlatmaktadır" demiştir.
Beyhakî, Delâil'de Urve'den bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Tebûk savaşı sonrası Medine'ye dönüşe geçti. Yolun bir yerinde ashabının içinden bazıları ona bir tuzak kurdular ve dağ yoluna girdiği vakit onu aşağıya atmak üzere anlaştılar. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) dağ yolunun başına vardığı zaman onlar da onunla bu yoldan gitmek istediler. Ancak Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) kurdukları tuzaktan haberdar edildi. Bunun için:
“Dileyen vadinin içinden gitsin. Daha geniş ve rahattır" buyurdu. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) dağ yolunu tutunca ashab da vadinin içinden gitmeye başladılar. Tuzak kuran grup Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yola düştüğünü duyunca bu büyük işi gerçekleştirmek üzere yüzlerini kapattılar ve aynı yolu tuttular. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Hüzeyfe b. el-Yemân ile Ammâr b. Yâsir'e yanında yürümelerini söyledi. Ammar'a devenin dizginlerinden tutmasını, Hüzeyfe'ye de deveyi sürmesini söyledi.
Bu şekilde yol alırken arkadan hızlıca yaklaşan ayak sesleri işittiler. Yanlarına yaklaştıklarında Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) kızdı ve Hüzeyfe'ye onları geri savmasını söyledi. Hüzeyfe de Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) bu şekilde öfkelendiğini görünce ucu eğri sopasını alıp geriye döndü. Gelenlerin develerinin önünü kesti ve elindeki sopayla onların yüzüne vurdu. Develerin üzerinde bulunanların da yüzlerinin kapalı olduğunu gördü. Yola çıkanların geneli bu şekilde yüzlerini kapalı tuttukları için herhangi bir şeyden şüphelenmedi. Bu münafıklar da Hüzeyfe'yi görünce kurdukları tuzağın açığa çıktığını zannettiler ve hızlıca oradan ayrılıp diğer insanların arasına karıştılar. Hüzeyfe tekrar Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına dönünce, Allah Resûlü:
“Ey Hüzeyfe! Sen deveyi vurup sür! Sen de ey Ammâr, yürümeye devam et!" buyurdu. Bu şekilde daha da acele ederek dağ yolunu aşıp üste çıktılar ve diğer insanların gelmelerini beklediler.
Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Hüzeyfe'ye:
“Onların kim olduğunu gördün mü? Veya içlerinden tanıdığın biri oldu mu?" diye sorunca, Hüzeyfe:
“Filan ile filan kişinin bineğini tanıdım" dedi. Münafıklar da bu saldırıyı gerçekleştirmek istediklerinde vakit geceydi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Peki ne istediklerini, ne yapmaya çalıştıklarım öğrenebildin mi?" diye sorunca, Hüzeyfe:
“Hayır! Vallahi bilmiyorum yâ Resûlallah!" dedi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Onlar bana bir tuzak kurmuşlardı. Dağ yolunu benimle birlikte yürüyecek, üst taraftan da beni aşağıya atacaklardı" buyurunca, Hüzeyfe:
“Yâ Resûlallah! O zaman emret de boyunlarını vuralım" dedi. Ancak Allah Resûlü:
“İnsanların: «Muhammed artık kendi arkadaşlarım öldürmeye başladı» demelerini istemiyorum" buyurdu. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bu tuzağı kuranların isimlerini Hüzeyfe ile Ammâr'a söyledi ve:
“Kimselere söylemeyin" emrini verdi.
Beyhakî, Delâil'de İbn İshâk'tan benzerini şu ziyadeyle bildirir:
“İçlerinden tanıdığın birileri oldu mu?" diye sorunca, Hüzeyfe:
“Hayır!" dedi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Yüce Allah bana onların ve babalarının isimlerini bildirdi. Sabaha karşı inşallah isimlerini sana da söyleyeceğim" buyurdu. Sabah olunca da isimlerini söyledi. Bunlar: Abdulllah b. Ubey, Sa'd b. Ebî Serh, Ebû Hâsir el- A'rabî, Âmir, Ebû Âmir, Cülâs b. Süveyd b. es-Sâmit, Mücemma' b. Câriye, Müleyh et-Teymî, Hasîn b. Nümeyr, Tu'me b. Ubeyrik, Abdullah b. Uyeyne ve Murra b. Rabî' idi. Bu on iki kişi Allah'a ve Resûlüne karşı savaş açmışlardı. Resûlullah'ı (sallallahü aleyhi ve sellem) öldürmeye kalkışmışlar, ancak Yüce Allah bunu Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) önceden haber vermiştir. "...Başaramayacakları bir şeye giriştiler..." âyeti da bunu ifade etmektedir. Bunların başı da Ebû Âmir'di. Mescid-i Dırar da onun adına inşa edildi. Şehit düştüğünde melekler tarafından yıkanan Ebû Hanzala'nın da babasıdır.
İbn Sa'd, Nâfi' b. Cübeyr b. Mut'im'den bildirir:
“Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), Tebûk savaşı dönüşü gece vakti dağ yolunda kendisine tuzak kuran münafıkların isimlerini Hüzeyfe'den başkasına söylemedi. Bunlar on iki kişiydi ve içlerinde Kureyşli yoktu. Hepsi Ensar'dan ve onların müttefiklerinden olan kişilerdi."
Beyhakî, Delâil'de Hüzeyfe b. el-Yemân'dan bildirir: Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) devesinin geminden tutmuş çekiyordum. Ammar da onu arkadan sürüyordu. Veya ben arkadan onu sürüyordum, Ammâr da onu önden çekiyordu. Bir dağın yamacına vardığımızda birden önümüze on iki tane süvari çıktı. Resûlullah'ı (sallallahü aleyhi ve sellem) uyardığımda onlara doğru bağırdı. Bağırınca da dönüp kaçtılar. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bize:
“Kim olduklarım biliyor musunuz?" diye sorunca:
“Hayır, yâ Resûlallah! Tanıyamadık zira yüzleri kapalıydı, ancak bineklerini tanıdık" dedik. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Bunlar kıyamet gününe kadar münafık olarak kalacaklardır. Ne istiyorlardı biliyor musunuz?" buyurunca:
“Hayır, bilmiyoruz" dedik. "Dağ yolunda beni sıkıştırıp yamaçtan aşağıya atmak istiyorlardı" buyurunca:
“Yâ Resûlallah! Bunlar ailelerine haber göndersen de her bir aile kendi adamlarının başını sana teslim etse olmaz mı?" dedik. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“«Arapların, «Muhammed bir kavmin yardımıyla düşmanlarıyla savaştı. Galip gelince de bu sefer ona yardım eden kavmi öldürmeye başladı» demelerini istemiyorum" buyurdu ve:
“Allahım! Onları dübeyle ile vur!" diye dua etti. Biz:
“Yâ Resûlallah! Dübeyle de ne oluyor?" diye sorduğumuzda:
“Ateş parçasıdır. Birinin kalp damarına düşünce onu helak eder" karşılığını verdi.
İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Süddî:
“...Başaramayacakları bir şeye giriştiler..." âyetini açıklarken:
“Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) razı olmasa da Abdullah b. Ubey'ye tacı giydirmeye kalkışmalarıdır" demiştir.
Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Ebû Sâlih:
“...Başaramayacakları bir şeye giriştiler..." âyetini açıklarken:
“Abdullah b. Ubey'ye taç giydirmeye kalkışmalarıdır" demiştir.
Abdurrezzâk, Saîd b. Mansûr, İbn Ebî Şeybe, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh ve İbn Merdûye, İkrime'den bildirir: Adiy b. Ka'b'ın azatlılarından biri Ensar'dan bir adamı öldürdü. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) de diyet olarak on iki bin dirheme hükmetti. "...Sırf Allah ve Resûlü kendi lütfü ile onları zengin kıldığı için intikam almaya kalktılar..." âyeti da onun hakkında nazil olmuştur.
İbn Mâce, İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh, İbn Merdûye ve Beyhakî, Sünen'de İbn Abbâs'tan bildirir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) zamanında bir adam öldürüldü. Allah Resûlü de diyet olarak on iki bin dirheme hükmetti. "...Sırf Allah ve Resûlü kendi lütfü ile onları zengin kıldığı için intikam almaya kalktılar..." âyeti da bunu anlatmaktadır. Zengin olmaları da diyeti almaları ile olmuştur.
Abd b. Humeyd, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Katâde:
“...Sırf Allah ve Resûlü kendi lütfü ile onları zengin kıldığı için intikam almaya kalktılar..." âyetini açıklarken:
“Katil ödeyemeyeceği bir diyeti vermekle yükümlü tutulunca bu diyeti onun yerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) verdi" demiştir.
İbn Ebî Hâtim, Urve'den bildirir: Cülâs adamın birine kefil olmuştu veya bir borcu vardı. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bu kefalet bedelini veya bu borcu onun yerine ödedi. "...Sırf Allah ve Resûlü kendi lütfü ile onları zengin kıldığı için intikam almaya kalktılar..." âyeti da bunu anlatmaktadır.
Ebu'ş-Şeyh, Dahhâk'tan bildirir: Sonrasında Yüce Allah:
“...Eğer tövbe ederlerse kendileri için hayırlı olur. Şayet yüz çevirirlerse Allah onları dünyada ve âhirette can yakıcı azaba uğratır..." buyurarak onları tövbe etmeye çağırmıştır. Burada dünyadaki azap öldürülmedir. Âhiretteki azap ise Cehennem ateşidir.
Ebu'ş-Şeyh, Hasan(-ı Basrî)'den bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
"Bazıları kötü bir işe kalkışıp bir şey yapmak istediler. Bu kişiler kalkıp bağışlanma dilesin" buyurdu. Bunu üç defa tekrarlamasına rağmen kimseler kalkmayınca:
“Ey Filan! Kalk! Ey falan! Kalk!" buyurdu. İsmini verdiği kişiler kalkıp:
“Allah'tan bağışlanma dileriz" deyince, Allah Resûlü:
“Vallahi ben de sizi tövbeye davet edecektim, ancak Yüce Allah (ayet indirerek) benden daha hızlı davrandı" buyurdu.
Ebu'ş-Şeyh, Dahhâk'tan bildirir: İbn Abbâs bana şöyle dedi:
“Diyeceklerimi iyice aklında tut. Kur'ân'da:
“...Artıkonlar için yeryüzünde ne bir dost nede bir yardımcı vardır" şeklinde geçen tüm ifadeler müşrikler hakkındadır. Zira müminlerin yardımcıları ve şefaatçileri çoktur."
75–76. Âyetlerin Tefsiri
Bkz. Ayet:77
77. Âyetin Tefsiri
"İçlerinden, «Eğer Allah bize lütuf ve kereminden verirse, mutlaka bol bol sadaka veririz ve mutlaka salihlerden oluruz» diye Allah'a söz verenler de vardır. Fakat Allah, lütuf ve kereminden onlara verince, onda cimrilik ettiler ve yüz çevirerek dönüp gittiler. Allah'a verdikleri sözden caydıkları ve yalana oldukları için O'nunla karşılaşacakları güne kadar Allah kalplerine nifak soktu."
Hasan b. Süfyân, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Taberânî, Ebu'ş-Şeyh, İbn Mende, Askerî, el-Emsâl'de, Bâverdî, İbn Merdûye, Ebû Nuaym, Ma'rifetu's- Sahâbe'de, Beyhakî, Delâil'de ve İbn Asâkir, Ebû Umâme el-Bâhilî'den bildirir. Sa'lebe b. Hâtib, Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) geldi ve:
“Yâ Resûlallah! Allah'a dua et bana mal versin" dedi. Allah Resûlü:
“Yazık sana ey Sa'lebe! Şükrünü eda edebileceğin az mal altından kalkamayacağın çok maldan hayırlıdır" karşılığını verdi. Sa'lebe yine:
“Yâ Resûlallah! Allah'a dua et bana mal versin" deyince, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) yine:
“Yazık sana ey Sa'lebe! Şükrünü eda edebileceğin az mal, altından kalkamayacağın çok maldan hayırlıdır" karşılığını verdi. Sa'lebe bir daha:
“Yâ Resûlallah! Allah'a dua et bana mal versin" dedi. Allah Resûlü:
“Yazık sana ey Sa'lebe! Benim gibi olmak istemez misin? Zira ben de istesem Rabbim bu dağları altına çevirir ve yanımda yürütür" karşılığını verince, Sa'lebe:
“Yâ Resûlallah! Allah'a dua et bana mal versin! Seni hakla gönderene yemin olsun ki Yüce Allah bana mal ihsan ederse herkese bu malda olan hakkını vereceğim" dedi. Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Yazık sana ey Sa'lebe! Şükrünü eda edebileceğin az mal, altından kalkamayacağın çok maldan hayırlıdır" buyurunca, Sa'lebe yine:
“Yâ Resûlallah! Bana mal vermesi için Allah'a dua et" dedi. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Allahım! Ona mal ihsan et" diye dua etti.
Sonrasında Sa'lebe birkaç koyun aldı. Yüce Allah bunlara bereket verince kurtçukların çoğalması gibi çoğaldılar. Öyle ki Medine'ye sığamaz oldu ve şehir dışına çıkmak zorunda kaldı. Medine dışına çıkınca gündüzleri Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte cemaat namazlarına katılıyor, ancak akşam ile yatsı namazlarına gelemiyordu. Sonrasında koyunları bir daha kurtçukların çoğalması gibi çoğaldı. Bulunduğu yere sığamayınca biraz daha Medine'den uzaklaştı. Uzaklaşınca da artık gece veya gündüz hiçbir cemaat namazına katılamaz oldu. Sadece Cuma'dan Cuma'ya namaza gelmeye başladı. Sonrasında koyunları bir daha kurtçukların çoğalması gibi çoğaldı. Bulunduğu yere de sığmaz oldu. Daha geniş bir yere taşınınca Medine'den daha da fazla uzaklaştı. Uzaklaşınca da artık Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte ne bir Cuma, ne de cenaze namazına katılamaz oldu. Müslümanların haberlerini de karşılaştığı yolculara sorup alabiliyordu. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) onun yokluğunu hissedince kendisine ne olduğunu sordu. Ashab, koyun aldığını, yeri daralınca Medine'den çıkmak zorunda kaldığını söylediler ve durumunu anlattılar. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Sa'lebe b. Hâtib'e yazık oldu!" buyurdu.
Yüce Allah:
“Mallarının bir kısmını, kendilerini temizleyip arıtacak sadaka olarak al, onlara dua et; senin duan onlar için bir güvendir. Allah işitir ve bilir" buyurup zekatı emredince Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), biri Cüheyne kabilesinden biri de Selime oğullarından iki adamı zekat toplamak üzere gönderdi. Gönderirken de zekat olarak alınacak hayvanların yaşlarını, nasıl alınacaklarını açıklayan bir kağıt yazdı. Dolaşırken de Sa'lebe b. Hâtib ile Süleym oğullarından bir adama da uğrayıp mallarının zekatını almalarını söyledi. Medine'den çıkınca ilk önce Sa'lebe'ye uğradılar ve zekatı vermesini istediler. Sa'lebe:
“Bana bu konudaki yazıyı gösterin" deyince, kağıdı ona verdiler. Sa'lebe kağıdı alıp okuyunca:
“Bu cizyeden başka bir şey değildir! Şimdilik gidin, işinizi bitirdikten sonra dönüşte bana uğrayın" dedi. Bunun üzerine bu iki adam yollarına devam ettiler. Süleym oğullarından olan adam onların geldiğini işitince zekat olarak en güzel develerini seçip onları karşıladı. "Zekat olarak en iyilerini vermen gerekmiyor" dediklerince, Süleym oğullarından olan adam:
“Yüce Allah'a ancak en iyi mallarımla yakınlaşırım" karşılığını verdi.
İşlerini bitirdiklerinde dönüşte bir daha Sa'lebe'ye uğradılar. Sa'lebe:
“Bana bu konudaki yazıyı gösterin" deyince, kağıdı ona verdiler. Sa'lebe kağıdı alıp okuyunca:
“Bu cizyeden başka bir şey değildir! Şimdilik gidin ben bu konuyu bir düşüneyim" dedi. İki adam yola düşüp Medine'ye döndüler. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) onları görünce henüz onlarla hiçbir şey konuşmadan:
“Sa'lebe b. Hâtib'e yazık oldu!" buyurdu ve Süleym oğullarından olan adama da bereket için dua etti. Bunun üzerine Yüce Allah:
“İçlerinden, «Eğer Allah bize lütuf ve kereminden verirse, mutlaka bol bol sadaka veririz ve mutlaka salihlerden oluruz» diye Allah'a söz verenler de vardır. Fakat Allah, lütuf ve kereminden onlara verince, onda cimrilik ettiler ve yüz çevirerek dönüp gittiler. Allah'a verdikleri sözden caydıkları ve yalancı oldukları için O'nunla karşılaşacakları güne kadar Allah kalplerine nifak soktu" âyetlerini indirdi.
Sa'lebe'nin akrabalarından bazıları bu âyetleri duyunca yanına gittiler ve:
“Yazık sana ey Sa'lebe! Yüce Allah seni hakkında şu şu şekilde âyet indirdi" dediler. Sa'lebe hemen Allah Resûlü'ne geldi ve:
“Yâ Resûlallah! Malımın zekatını getirdim" dedi. Ancak Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Yüce Allah senin zekatını kabul etmememi istedi" karşılığını verince, Sa'lebe ağlamaya ve başına toprak saçmaya başladı. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Bunu kendine yine kendin ettin! Oysa ben sana nasihat etmiştim, ama sen dinlemedin" buyurdu. Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) vefat edene kadar Sa'lebe'nin zekatını kabul etmedi. Ebû Bekr halife olunca yanına geldi ve:
“Ey Ebû Bekr! Ensar içindeki konumumu biliyorsun. Onun için zekatımı kabul et" dedi. Ancak Ebû Bekr:
“Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) kabul etmemişken ben mi kabul edip alacağım!" karşılığını verip zekatını almayı kabul etmedi.
Ömer b. el-Hattâb halife olunca bu sefer onun yanma geldi. Araya Muhacirlerden, Ensar'dan, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) zevcelerinden kişileri aracı koyup:
“Ey Hafsa'nın babası! Ey müminlerin emiri! Zekatımı kabul et" dedi. Ancak Ömer:
“Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ve Ebû Bekr kabul etmemişlerken ben mi kabul edip alacağım!" karşılığını verdi ve zekatını almayı kabul etmedi. Osman'ın hilafeti zamanında da Sa'lebe öldü. Zekat konusunda inen:
“Sadakalar hususunda gönüllü bağışta bulunan müminlerle, güçlerinin yettiğinden başkasını bulamayanları çekiştirip onlarla alay edenler var ya; işte Allah asıl onları maskaraya çevirmiştir. Onlar için elem dolu bir azap vardır" âyeti de onun hakkında nazil olmuştur.
İbn Cerîr, İbn Ebt Hâtim, İbn Merdûye ve Beyhakî, Delâil'de bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“İçlerinden, "Eğer Allah bize lütuf ve kereminden verirse, mutlaka bol bol sadaka veririz ve mutlaka salihlerden oluruz" diye Allah'a söz verenler de vardır" âyetini açıklarken şöyle demiştir: Ensar'dan Sa'lebe adında bir adam vardı. Bu kişi bir meclise gelip oradakilerin hepsini şahit tutarak:
“Şayet Yüce Allah lütfundan bana mal verirse herkese bu maldaki hakkını verecek, tasaddukta bulunacak ve akrabalarıma da yardım edeceğim" dedi. Yüce Allah da onu deneyerek bol rızık verdi. Ancak Sa'lebe bol miktarda mala sahip olunca verdiği sözü unutup tutmayarak Yüce Allah'ın öfkesine maruz kaldı. Yüce Allah onun kıssasını Kur'ân'da zikretmiştir.
Saîd b. Mansûr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Taberânî, Ebu'ş-Şeyh ve İbn Merdûye, Abdullah b. Mes'ûd'dan bildirir: Münafığı üç şeyden tanıyabilirsiniz. Konuştuğu zaman yalan söyler, söz verdiği zaman sözünde durmaz, yaptığı anlaşmaya ihanet eder. Zira Yüce Allah:
“İçlerinden, «Eğer Allah bize lütuf ve kereminden verirse, mutlaka bol bol sadaka veririz ve mutlaka salihlerden oluruz» diye Allah'a söz verenler de vardır" buyurmuştur.
İbn Ebî Şeybe, İbnu'l-Münzir ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Abdullah b. Amr:
“Üç şey bir kişide bulunduğu zaman o kişi münafıktır. Bunlar da konuştuğu zaman yalan söylemesi, söz verdiği zaman sözünde durmaması, verilen emanete ihanet etmesidir" dedi ve:
“İçlerinden, «Eğer Allah bize lütuf ve kereminden verirse, mutlaka bol bol sadaka veririz ve mutlaka salihlerden oluruz» diye Allah'a söz verenler de vardır" âyetini okudu.
Buhârî, Müslim, Tirmizî ve Nesâî'nin Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Üç şey kişinin münafık olduğunu gösterir. Bunlar da konuştuğu zaman yalan söylemesi, söz verdiği zaman sözünde durmaması, verilen emanete ihanet etmesidir" buyurmuştur.
Ebu'ş-Şeyh ve Harâitî, Mekârimu'l-Ahlâk'da Muhammed b. Ka'b el- Kurazî'den bildirir: Münafığın emanete ihanet etmesi, verdiği sözde durmaması ve konuştuğu zaman yalan söylemesi gibi üç özelliğini duyduğumda bunları Kur'ân'da uzun bir süre aradım. En sonunda da buldum. Yüce Allah bu konuda:
“İçlerinden, "Eğer Allah bize lütuf ve kereminden verirse, mutlaka bol bol sadaka veririz ve mutlaka salihlerden oluruz" diye Allah'a söz verenler de vardır. Fakat Allah, lütuf ve kereminden onlara verince, onda cimrilik ettiler ve yüz çevirerek dönüp gittiler. Allah'a verdikleri sözden caydıkları ve yalancı oldukları için O'nunla karşılaşacakları güne kadar Allah kalplerine nifak soktu" buyurur. Yine:
“Şüphesiz biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar onu yüklenmek istemediler, ondan çekindiler. Onu insan yüklendi. Çünkü o çok zalimdir, çok cahildir" buyurur. Yine:
“Münafıklar sana geldiklerinde: «Şahitlik ederiz ki sen Allah'ın Peygamberisin, derler. Allah da bilir ki sen elbette, O'nun Peygamberisin.» Allah, münafıkların kesinlikle yalancı olduklarını bilmektedir" buyurur.
Ebu'ş-Şeyh, Hasan(-ı Basrî)'den bildirir: Bu şekilde Allah'a söz veren kişi Ensar'dan bir adamdı. Daha sonra bir amcası oğlu ölünce miras olarak kendisine bol miktarda mal kaldı. Bu malı alınca da cimrileşti ve daha önceden Allah'a verdiği sözü unuttu, yerine getirmedi. Bunun ardından Yüce Allah'ın huzuruna çıkana kadar kalbine bir nifak girdi. İşte:
“Allah'a verdikleri sözden caydıkları ve yalancı oldukları için O'nunla karşılaşacakları güne kadar Allah kalplerine nifak soktu" âyeti da bunu anlatmaktadır.
Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Ebû Kılâbe:
“Arzularına göre hareket edenler münafıklara benzerler. Arzularına göre hareket edenler çelişkili konuşur ve nifak için uğraşırlar. Münafıklar da çelişkili konuşur ve nifak için uğraşırlar" dedi ve:
“İçlerinden, «Eğer Allah bize lütuf ve kereminden verirse, mutlaka bol bol sadaka veririz ve mutlaka salihlerden oluruz» diye Allah'a söz verenler de vardır" âyetini, "İçlerinden sadakalar konusunda sana dil uzatanlar da var. Kendilerine ondan bir pay verilirse, hoşnut olurlar; eğer kendilerine ondan bir pay verilmezse, hemen kızarlar" âyetini ve:
“Yine onlardan peygamberi inciten ve «O her şeye kulak kesiliyor» diyen kimseler de vardır. De ki:
“O, sizin için bir hayır kulağıdır ki Allah'a inanır, müminlere inanır. İçinizden inanan kimseler için bir rahmettir. Allah'ın Resûlünü incitenler için ise elem dolu bir azap vardır" âyetini okudu.
Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Katâde:
“Allah'a verdikleri sözden caydıkları ve yalancı oldukları için O'nunla karşılaşacakları güne kadar Allah kalplerine nifak soktu" âyetini açıklarken şöyle demiştir: Yalandan sakının, zira yalan nifakın kapısıdır. Doğruluktan da şaşmayın, zira doğruluk imanın kapısıdır. Peygamberimizden (sallallahü aleyhi ve sellem) naklen bildirildiğine göre Hazret-i Musa, İsrail oğullarına Tevrat'la geldiği zaman İsrail oğulları:
“Tevrat'ın hükümleri çok fazla ve hepsini uygulama imkanımız olmaz. Sen bize işin özü olacak ve yaşayabileceğimiz kadarını Allah'tan iste" dediler. Hazret-i Musa:
“Yavaş olun ey kavmim! Yavaş olun! Bu Allah'ın kitabı, açıklamalan, nurudur ve bizi günahlardan koruyacaktır" diye çıkıştıysa da yine aynı şeyleri söylediler. Hazret-i Musa, İsrail oğullarıyla bunu üç defa denedi, ancak olmadı. Sonunda Yüce Allah şöyle buyurdu:
“O zaman onlara üç şeyi emrediyorum şayet bunları yerine getirirlerse Cennete girerler. Miras taksimatını gereği gibi yapsınlar ve kimsenin hakkını yemesinler. Giriş izni almadan evlerden içeriye gizlice bakmasınlar. Yemek için de namazda olduğu gibi abdest alsınlar." Hazret-i Musa bu yeni emirlerle İsrail oğullarının yanına döndüğü zaman çok sevindiler. Zira bunları kolaylıkla yerine getirebileceklerini düşündüler. Vallahi çok bir zaman geçmedi ki bunları da yerine getiremez oldular. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) İsrail oğulları hakkında bunları anlattıktan sonra şöyle buyurdu:
“Siz bana altı konuda garanti verin ben de size Cenneti garanti edeyim. Konuştuğunuzda yalan söylemeyin. Verdiğiniz sözden dönmeyin. Size verilen emanete ihanet etmeyin. Bakışlarınızı günahtan sakının. Ellerinizi ve namusunuzu haram olan şeylerden uzak tutun." Allah'ın korudukları hariç vallahi bunlar da pek ağır ve zor şeylerdir.
78. Âyetin Tefsiri
Hâlâ (o münâfıklar) bilmediler mi ki, Allah, onların gizledikleri sırları da bilir, fısıltılarını da... Allah, bütün gaibleri kemâliyle bilendir.
79. Âyetin Tefsiri
"Sadaka vermekte gönülden davranan müminlere dil uzatan ve ancak ellerinden geldiği kadar verebilenlerle alay eden kimseleri Allah maskaraya çevirmiştir. Onlar için can yakıcı azap vardır"
Buhârî, Müslim, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh, İbn Merdûye ve Ebû Nuaym, el-Ma'rife'de İbn Mes'ûd'dan bildirir: Sadakayı emreden âyet nazil olduğunda bizler sırtımızda yük taşırdık. Adamın biri sadaka olarak bol miktarda mal getirince bazıları:
“Gösteriş yapıyor" dediler. Ebû Akîl sadaka olarak yarım sâ' getirince bu kez:
“Yüce Allah'ın bu adamın sadakasına ihtiyacı yok" demeye başladılar. Bunun üzerine:
“Sadaka vermekte gönülden davranan müminlere dil uzatan ve ancak ellerinden geldiği kadar verebilenlerle alay eden kimseleri Allah maskaraya çevirmiştir. Onlar için can yakıcı azap vardır" âyeti nazil oldu.
Bezzâr, İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve İbn Merdûye, Ebû Hureyre'den bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Bir müfreze çıkarmak istiyorum onun için sadakada bulunun" buyurunca, Abdurrahman b. Avf:
“Yâ Resûlallah! Benim dört bin dinarım var. İkibinini aileme kaldırıp ikibinini de sadaka olarak veriyorum" dedi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Allah verdiğini de ailen için ayırdığım da sana bereketli kılsın" diye dua etti. Ensar'dan da bir adam gelip:
“Yâ Resûlallah! Ben ücretle kuyudan su çekiyordum ve bunun karşılığında iki sâ' hurma elde ettim. Bu iki sâ'ın birini Rabbime ödünç olarak veriyorum, birini de aileme ayırıyorum" dedi. Münafıklar bunu görünce:
“Vallahi Abdurrahman b. Avf bu verdiğini ancak gösteriş olsun diye verdi" demeye başladılar. Hurma veren adam için de:
“Allah ile Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) bu adamın bir sâ'ına ihtiyaçları mı var!" dediler. Bunun üzerine Yüce Allah:
“Sadaka vermekte gönülden davranan müminlere dil uzatan ve ancak ellerinden geldiği kadar verebilenlerle alay eden kimseleri Allah maskaraya çevirmiştir. Onlar için can yakıcı azap vardır" âyetini indirdi.
İbn Merdûye, Ebû Saîd el-Hudrî'den bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) sadaka verilmesini söyleyince Abdurrahman b. Avf sadakasını getirdi. Diğer müminler de imkanları dahilinde sadaka olarak bir şeyler getirdiler. Ebû Akîl de bir sâ' hurma ile geldi ve:
“Yâ Resûlallah! Ben ücretle kuyudan su çekiyordum ve bunun karşılığında iki sâ' hurma elde ettim. Birini aileme azık olarak ayırdım, diğerini de sana getirdim" dedi. Münafıklar bunu görünce:
“Abdurrahman getirdiğini ancak gösteriş olsun diye verdi. Yüce Allah'ın, Ebû Akîl'in de sadakasına ihtiyacı yok" demeye başladılar. Bunün üzerine Yüce Allah:
“Sadaka vermekte gönülden davranan müminlere dil uzatan ve ancak ellerinden geldiği kadar verebilenlerle alay eden kimseleri Allah maskaraya çevirmiştir. Onlar için can yakıcı azap vardır" âyetini indirdi.
İbn Ebî Şeybe, İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim, Bağavî, Mu'cem'de, Taberânî, Ebu'ş-Şeyh, İbn Merdûye ve Ebû Nuaym, el-Ma'rife'de Ebû Akîl'den bildirir: Sırtımda ücretle su taşıyarak iki sâ' hurma kazandım. Bir sâ'ını azık olarak aileme verdim, diğerini Rabbime yakınlaşmak için sadaka vermek üzere Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) getirdim. Hurmayı nasıl kazandığımı ve ne şekilde getirdiğimi ona anlattığımda Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Onu Mescid'de bir yere dök" buyurdu. Ancak bunu gören münafıklar alay ederek:
“Yüce Allah'ın bu miskinin bir sâ'lık hurmasına ihtiyacı yok!" dediler. Bunun üzerine Yüce Allah:
“Sadaka vermekte gönülden davranan müminlere dil uzatan ve ancak ellerinden geldiği kadar verebilenlerle alay eden kimseleri Allah maskaraya çevirmiştir. Onlar için can yakıcı azap vardır" âyetini indirdi.
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Sadaka vermekte gönülden davranan müminlere dil uzatan ve ancak ellerinden geldiği kadar verebilenlerle alay eden kimseleri Allah maskaraya çevirmiştir. Onlar için can yakıcı azap vardır" âyetini açıklarken şöyle demiştir: Abdurrahman b. Avf sadaka olarak Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) kırk ûkiyye getirdi. Ensâr'dan bir adam ise bir sâ' yiyecek getirdi. Münafıklardan bazıları:
“Vallahi Abdurrahman bu getirdiğini sırf gösteriş olsun diye getirdi" dediler. Ensâr'dan olan adam için de:
“Yüce Allah'ın ve Resûlünün bu adamın bir sâ'lık yiyeceğini ihtiyacı yok!" dediler.
İbn Cerîr, Abdurrahman b. Abdillah b. Ka'b b. Mâlik'ten bildirir:
“Sadaka olarak bir sâ' hurma getirip de münafıklar tarafından alaya alınan kişi Ebû Hayseme el-Ensârî'dir."
Bağavî, Mu'cem'de, İbn Kâni' ve İbn Merdûye, Saîd b. Osman el- Belevî'den, o da ninesinden bildirir:
“Sadaka olarak hurma götüren ve münafıklarca alaya alınan Sehl b. Râfi'nin kızı Umeyre'nin bana bildirdiğine babası yanına bir sâ' hurma ile kendisini alarak Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) gitmiştir."
Abdurrezzâk ve İbn Asâkir'in bildirdiğine göre Katâde:
“Sadaka vermekte gönülden davranan müminlere dil uzatan ve ancak ellerinden geldiği kadar verebilenlerle alay eden kimseleri Allah maskaraya çevirmiştir. Onlar için can yakıcı azap vardır" âyetini açıklarken şöyle demiştir: Abdurrahman b. Avf sekiz bin dinarlık olan malının yarısı olan dört bin dinarı sadaka olarak verdi. Bu hareketi üzerine bazı münafıklar:
“Abdurrahman büyük bir riyakâr!" dediler. Bunun üzerine Yüce Allah:
“Sadaka vermekte gönülden davranan müminlere dil uzatan..." buyurdu. Ensar'dan bir adamın da iki sâ' hurması vardı ve bir sâ'ını getirip sadaka olarak verdi. Bu adam hakkında da bazı münafıklar:
“Yüce Allah'ın bu bir sâ'lık hurmaya ihtiyacı yoktur" dediler ve bu şekilde onlara dil uzatıp alaya aldılar. Bu konuda da Yüce Allah:
“...Ancak ellerinden geldiği kadar verebilenlerle alay eden kimseleri Allah maskaraya çevirmiştir..." buyurdu.
Ebû Nuaym, el-Ma'rife'de Katâde'den bildirir: Müslümanların fakirlerinden Ebû Akîl künyeli Habhâb adında biri Allah Resûlü'ne (sallallahü aleyhi ve sellem) geldi ve:
“Yâ Resûlallah! Dün iki sâ' hurma karşılığı su taşıdım. Bunun bir sâ'ını aileme sakladım diğerini de sadaka vermek üzere getirdim" dedi. Bazı münafıklar:
“Allah ve Resûlü bu adamın bir sâ'lık hurmasına muhtaç değil" deyince de Yüce Allah:
“Sadaka vermekte gönülden davranan müminlere dil uzatan ve ancak ellerinden geldiği kadar verebilenlerle alay eden kimseleri Allah maskaraya çevirmiştir. Onlar için can yakıcı azap vardır" âyetini indirdi.
İbn Ebî Hâtim, Enes'ten bildirir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Müslümanların sadaka vermesini isteyince Abdurrahman b. Avf dört bin (dinar) getirdi ve:
“Yâ Resûlallah! Bunu sadaka olarak veriyorum" dedi. Ancak münafıklarından bazıları ona dil uzatarak:
“Abdurrahman bunu sırf gösteriş olsun diye getirip verdi" dediler. Ebû Akîl de sadaka olarak bir sâ' hurma getirince, yine münafıklardan bazıları: Yüce Allah'ın Ebû Akîl'in bu bir sâ' hurmasına ihtiyacı yok" demeye başladılar. Bunun üzerine:
“Sadaka vermekte gönülden davranan müminlere dil uzatan ve ancak ellerinden geldiği kadar verebilenlerle alay eden kimseleri Allah maskaraya çevirmiştir. Onlar için can yakıcı azap vardır. Onlar için ister bağışlanma dile, ister dileme (fark etmez.) Onlar için yetmiş kez bağışlanma dilesen de, Allah onları asla affetmeyecektir.," âyetleri nazil oldu.
İbnu'l-Münzir ile İbn Ebî Hâtim, Mücâhid'den bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Müslümanların sadaka vermelerini isteyince sekiz bin dinarı bulunan Abdurrahman b. Avf, bunun dört bin dinarını getirdi ve:
“Bunu Allah'a ödünç olarak veriyorum. Bir bu kadarı da bana kaldı" dedi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de ona:
“Verdiğini, de kendine ayırdığım da Allah bereketli kılsın" diye dua etti. Ensâr'dan Ebû Nehîk adında biri de bir sâ' hurma getirdi. Gece boyu ücretle su taşımış ve sabahlayınca da karşılık olarak aldığı bir sâ' hurmayı sadaka olarak getirmişti. Münafıklardan bir adam:
“Abdurrahman b. Avf büyük bir riyakârdır" dedi. Ebû Nehîk için de:
“Yüce Allah'ın bu adamın bir sâ'lık hurmasına ihtiyacı yok" dedi. Bunun üzerine Yüce Allah:
“Sadaka vermekte gönülden davranan müminlere dil uzatan ve ancak ellerinden geldiği kadar verebilenlerle alay eden kimseleri Allah maskaraya çevirmiştir. Onlar için can yakıcı azap vardır" âyetini indirdi. Burada kendisine dil uzatılan kişi Abdurrahman b. Avf, ellerinden geldiği kadar verebilenden kasıt da bir sâ' hurma getiren Ebû Nehîk'tir.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Rabî b. Enes bu âyeti açıklarken şöyle demiştir: Müslümanlar büyük bir kıtlık yaşadılar. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ey Müslümanlar! Sadaka verin!" buyurarak müslümanların sadaka vermesini istedi. Müslümanlar da sadaka olarak bir şeyler getirmeye başladılar. Abdurrahman b. Avf dört yüz ûkiyye altın getirdi ve:
“Sekiz yüz ûkiyye altınım vardı, dört yüzünü getirdim" dedi. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):"Allahım! Verdiğini de, kendisinde bıraktığını da bereketli kıll" diye dua etti.
İbn Ebî Hâtim, İkrime'den bildirir: Fıtır sadakasının verilmesi sırasında Abdurrahman b. Avf sadaka olarak büyük bir meblağ verdi. Asım b. Adiy de aynı miktarda sadaka verdi. Adamın biri sadaka olarak iki sâ', biri de bir sâ' yiyecek verince insanlardan biri:
“Abdurrahman bu miktarı övünmek ve gösteriş için verdi. Yüce Allah'ın da bir veya iki sâ' yiyecek getirenlerin bu sâ'Iarına ihtiyacı yok" diyerek onları alaya aldı. Bunun üzerine:
“Sadaka vermekte gönülden davranan müminlere dil uzatan ve ancak ellerinden geldiği kadar verebilenlerle alay eden kimseleri Allah maskaraya çevirmiştir. Onlar için can yakıcı azap vardır" âyeti nazil oldu.
İbn Ebî Hâtim, İbn Zeyd'den bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Müslümanların sadaka vermesini isteyince, Ömer b. el-Hattâb:
“Bunu yaparız" dedi. Sonra gidip malının yarısını alıp geldi ve:
“Yanımda bol miktarda mal getirdim" dedi. Münafıklardan bir adam ona:
“Ey Ömer! Gösteriş mi yapıyorsun?" diye sorunca, Ömer:
“Allah ve Resûlüne evet, ama diğerlerine karşı değil!" karşılığını verdi. Ensar'dan yanında bir şeyi bulunmayan bir adam da geldi. Bu kişi ücretle su çekmiş ve bunun karşılığında iki sâ' yiyecek almıştı. Bunun bir sâ'ını ailesine ayırıp diğerini sadaka olarak getirmişti. Bunu gören münafıklardan bazıları da:
“Yüce Allah ve Resûlünün senin bu bir sâ'ına ihtiyacı yok!" dediler. İşte:
“Sadaka vermekte gönülden davranan müminlere dil uzatan ve ancak ellerinden geldiği kadar verebilenlerle alay eden kimseler..." âyetinden kasıt budur.
Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Katâde: (.....) âyetini:
"Sadaka verirken gönülden davrananlara dil uzatanlar" şeklinde açıklamıştır.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İkrime:
“...Ancak ellerinden geldiği kadar verebilenler..." âyetini açıklarken:
“Bundan kasıt Rifâa b. Sa'd'dır" demiştir.
İbn Ebî Şeybe, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Şa'bî: (.....) âyetini açıklarken:
“Cühd yiyecek ve azıkta, Cehd ise amelde olur" demiştir.
Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Süfyân bu âyeti açıklarken:
“Cühd kişinin gücü ile takati, Cehd ise kişinin maddi imkanı anlamındadır" demiştir.
İbnu'l-Münzir, İbn İshâk'tan bildirir: Elinden geldiği kadar sadaka veren kişi Ebû Akîl künyeli Sehl b. Râfi'dir. Bir sâ' hurma getirip sadaka mallarının üzerine boşaltmıştı. Ancak bazıları bununla alay edip:
“Yüce Allah'ın Ebû Akîl'in bu sadakasına ihtiyacı yok!" dediler.
Bağavî, Mu'cem'de ve Ebu'ş-Şeyh, Hasan(-ı Basrî)'den bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ayağa kalktı ve şöyle buyurdu:
“Ey insanlar! Sadaka verin! Sadaka verin ey insanlar! Verin ki kıyamet gününde bu konuda size şahitlik edeyim. Zira biriniz geceye yatarken devesinin yavrusu süte doymuş olur da yanı başındaki amcaoğlu geceyi aç geçirebilir. Birinizin ağaçları bol meyve verirken komşusu miskin ve bir şeye gücü yetmiyor olabilir. Onun için bir devenin sütünü sadaka olarak dağıtmanın, ihtiyacı olan bir eve sabah bir, akşam bir kâse süt vermenin, sabah kahvaltılıklarını akşam yemeklerini tedarik etmenin sevabı büyüktür. Bunun üzerine adamın biri kalktı ve:
“Yâ Resûlallah! Bende dört tane dişi deve var onu veriyorum" dedi. Kısa boylu çirkin yüzlü bir adam da çok güzel bir deve getirince münafıklardan bir adam duyulmayacak bir şekilde:
“Bu adamın devesi kendisinden daha güzel" dedi. Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) duymayacağını sanıyordu ama, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) bunu duydu ve adama:
“Yalan söyledin! Zira bu adam senden de, deveden de daha hayırlıdır" karşılığını verdi.
Sonra Abdurrahman b. Avf kalktı ve:
“Yâ Resûlallah! Bende sekiz bin dinar var. Bunun dört binini aileme bıraktım, dört binini de getirdim Allah'a takdim ediyorum" dedi. Münafıklar onun bu verdiğini çok gördüler. Asım b. Adiy el- Ensârî de kalkıp:
“Yâ Resûlallah! Bu yıl topladığım yetmiş vesk hurmam var, onları veriyorum" dedi. Münafıklar onun da bu verdiğini çok buldular ve:
“Gösteriş ve nam için bu adam dört bin dinar getirirken öteki de yetmiş vesk getirdi. Bunu gizli bir şekilde veremezler miydi? Veya buraya getirmeden dağıtamazlar mıydı?" dediler. Daha sonra Ensar'dan Ebû Akîl künyeli Habhâb adında bir adam kalktı ve:
“Yâ Resûlallah! Dün filan oğullarına ücretle sırtımda su taşıdım. Bunun karşılığında da iki sâ' hurma aldım. Bir sâ'ını aileme verdim, diğerini de Allah'a sunmak üzere buraya getirdim" dedi. Ancak münafıklar onu alaya alıp:
“Devesi olan deve, gümüşü olan gümüş getirirken bu adam birkaç hurmayla geldi" demeye başladılar. Bunun üzerine Yüce Allah:
“Sadaka vermekte gönülden davranan müminlere dil uzatan ve ancak ellerinden geldiği kadar verebilenlerle alay eden kimseleri Allah maskaraya çevirmiştir. Onlar için can yakıcı azap vardır" âyetini indirdi.
Abdullah b. Ahmed, Zühd'ün zevaidi olarak Ebu's-Selîl'den bildirir: Meclisimizde ihtiyar bir adam durup şöyle dedi: Babamın veya amcamın bana anlattığına göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Bakî'de iken:
“Kim bir sadaka verir, kıyamet günü Allah'ın huzurunda onun şahidi olayım?" buyurdu. Bunun üzerine vallahi Bakî'de onun kadar siyah tenli, onun kadar kısa boylu, onun kadar çirkin gözü olmayan bir adam yine Bakî'de kendisi gibi güzeli olmayan bir deve ile geldi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ona:
“Bu sadaka mı?" diye sorunca, adam:
“Evet, yâ Resûlallah!" karşılığını verdi. Ancak adamın biri onu alaya alarak:
“Sadaka olarak bunu mu verecek! Vallahi devesi kendisinden daha hayırlıdır" dedi. Ancak Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) adamın bu dediğini işitti ve üç defa:
“Yalan söyledin! Aksine bu adam senden de, deveden de daha hayırlıdır" buyurdu... Sonra:
“Az da olsa malını şöyle şöyle dağıtanlar müstesnadır" buyurdu. Sonra da:
“Malı az ibadeti çok olan kurtuluşa ermiştir! Malı az, ibadeti çok olan kurtuluşa ermiştir!" buyurdu.
Ebû Dâvud, İbn Huzeyme ve Hâkim, Ebû Hureyre'den bildirir:
“Yâ Resûlallah! Hangi sadaka daha üstündür?" diye sorduğumda:
“Malı az olanın gücü yettiğince verdiğidir. Vermeye de bakımından sorumlu olduğun kişilerden başla" buyurdu.
80. Âyetin Tefsiri
"Onlar için ister bağışlanma dile, ister dileme. Onlar için yetmiş kez bağışlanma dilesen de, Allah onları asla affetmeyecektir. Bu, onların Allah ve Resûlünü inkâr etmiş olmaları sebebiyledir. Allah, fasık topluluğu doğru yola İletmez"
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, Urve'den bildirir: Abdullah b. Ubey, arkadaşlarına:
“Şayet Muhammed ile ashâbına bu şekilde yardımda bulunmasaydınız ashabı onun etrafından uzaklaşırlardı" dedi. Kur'ân'da da zikredildiği gibi Abdullah aynı şekilde:
“...Andolsun, eğer Medine'ye dönersek, üstün olan, zayıf olanı oradan mutlaka çıkaracaktır.." diyen kişidir. Bunun üzerine Yüce Allah:
“Onlar için ister bağışlanma dile, ister dileme. Onlar için yetmiş kez bağışlanma dilesen de, Allah onları asla affetmeyecektir..." âyetini indirdi. Bu âyet inince Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“O zaman yetmişten daha fazla bağışlanma dileyeceğim" buyurdu. Yüce Allah da:
“Onlara bağışlama dilesen de, dilemesen de onlar için birdir. Allah, onları asla bağışlamayacaktır. Çünkü Allah, fasıklar topluluğunu doğru yola iletmez" âyetini indirdi.
İbn Ebî Şeybe, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir, Mücâhid'den bildirir:
“Onlar için ister bağışlanma dile, ister dileme. Onlar için yetmiş kez bağışlanma dilesen de, Allah onları asla affetmeyecektir..." âyetini nazil olduğu zaman Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“O zaman yetmişten daha fazla bağışlanma dileyeceğim" buyurdu. Yüce Allah buna da cevap olarak:
“Onlara bağışlama dilesen de, dilemesen de onlar için birdir. Allah, onları asla bağışlamayacaktır. Çünkü Allah, fasıklar topluluğunu doğru yola iletmez" âyetini indirdi.
İbn Cerîr, İbn Abbâs'tan bildirir: Bu âyet nazil olduğunda Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Yüce Allah'ın onlar için bana ruhsat verdiğini biliyorum. Vallahi onlara yetmişten daha fazla bağışlanma dileyeceğim belki onları affeder" buyurdu. Ancak Yüce Allah onlara olan öfkesinin şiddetinden dolayı:
“Onlara bağışlama dilesen de, dilemesen de onlar için birdir. Allah, onları asla bağışlamayacaktır. Çünkü Allah, fasıklar topluluğunu doğru yola iletmez" karşılığını verdi.
Nehhâs, Nâsih'de İbn Abbâs'tan bildirir:
“Onlar için ister bağışlanma dile, ister dileme. Onlar için yetmiş kez bağışlanma dilesen de, Allah onları asla affetmeyecektir..." âyetini, "Onlara bağışlama dilesen de, dilemesen de onlar için birdir. Allah, onları asla bağışlamayacaktır. Çünkü Allah, fasıklar topluluğunu doğru yola iletmez" âyeti neshetti.
Ahmed, Buhârî, Tirmizî, Nesâî, İbn Ebî Hâtim, Nehhâs, İbn Hibbân, İbn Merdûye ve Ebû Nuaym, Hilye'de İbn Abbâs'tan bildirir: Hazret-iÖmer'in şöyle dediğini işittim: Abdullah b. Ubey öldüğü zaman namazını kıldırması için Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) davet edildi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) namazım kıldırmak üzere durduğunda:
“Filan zamanda şöyle şöyle diyen, filan zamanda da böyle böyle diyen Allah düşmanı Abdullah b. Ubey'yin mi namazını kıldıracaksın?" dedim ve Abdullah'ın dediklerini gün gün saymaya başladım. Ben saydıkça Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) tebessüm ediyordu. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bu şekilde uzattığımı görünce şöyle buyurdu:
“Ey Ömer! Geri çekil! Bu konuda muhayyer bırakıldım. Zira bana: «Onlar için ister bağışlanma dile, ister dileme. Onlar için yetmiş kez bağışlanma dilesen de, Allah onları asla affetmeyecektir...» buyruldu. Şayet yetmişten daha fazla bağışlama dilemem halinde bağışlanacaklarını bilsem bunu yapardım." Sonrasında Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) namazını kıldırdı ve cenazenin ardında yürüdü. Kabrine kadar gitti ve gömülene kadar oradan ayrılmadı. Allah ve Resûlü daha iyi bilmelerine rağmen benim Allah Resûlü'ne karşı olan bu cüretime şaşırdım. Vallahi bu olayın ardından çok zaman geçmedi ki:
“Onlardan ölen hiçbirine asla namaz kılma ve kabrinin başında durma. Çünkü onlar Allah'ı ve Resulünü inkâr ettiler ve fasık olarak öldüler" âyeti nazil oldu. Sonrasında Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) vefat edene kadar hiçbir münafığın namazını kıldırmadı.
İbn Ebî Hâtim, Şa'bî'den bildirir: Müslümanken öyle bir hata yaptım ki benzerini yapmış değilim. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Abdullah b. Ubey'in cenaze namazı kılmak isteyince giysisinden tuttum ve şöyle dedim:
“Vallahi Yüce Allah böyle bir şeyi sana emretmedi! Zira:
“Onlar için ister bağışlanma dile, ister dileme. Onlar için yetmiş kez bağışlanma dilesen de, Allah onları asla affetmeyecektir..." buyurdu." Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) da:
“Rabbim: «Onlar için ister bağışlanma dile, ister dileme...» buyurarak beni muhayyer bıraktı" karşılığını verdi. Sonrasında Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), Abdullah'ın mezarının kenarında oturdu. İnsanlar, Abdullah'ın oğluna:
“Ey Hubâb! Şöyle yap! Ey Hubâb! Böyle yap!" diyorlardı. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bunu duyunca:
“Hubâb şeytan ismidir. Senin adın Abdullah olsun" buyurdu.
Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Süddî:
“Onlar için ister bağışlanma dile, ister dileme. Onlar için yetmiş kez bağışlanma dilesen de, Allah onları asla affetmeyecektir..." âyetini açıklarken şöyle demiştir: Münafık Abdullah b. Ubey b. Selûl öldüğü zaman Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Şayet yetmiş bir defa ona bağışlanma dilemem halinde bağışlanacağını bilsem bunu yapardım" buyurdu. Sonrasında Yüce Allah:
“Onlardan ölen hiçbirine asla namaz kılma ve kabrinin başında durma..." buyurarak münafıkların namazlarını kılmayı ve kabirleri başında durmayı hükmetti neshetti. "Onlara bağışlama dilesen de, dilemesen de onlar için birdir. Allah, onları asla bağışlamayacaktır. Çünkü Allah, fasıklar topluluğunu doğru yola iletmez" buyurarak da bu konuda kesin hükmünü verdi.
81. Âyetin Tefsiri
"Allah'ın Rcsûlüne karşı gelerek (sefere çıkmayıp) geri bırakılanlar, oturup kalmalarına sevindiler. Allah yolunda mallarıyla canlarıyla cihad etmek hoşlarına gitmedi ve «Bu sıcakta sefere çıkmayın» dediler. De ki: «Cehennemin ateşi daha sıcaktır.» Keşke anlasalardı."
İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Katâde:
“Allah'ın Resulüne karşı gelerek geri bırakılanlar, oturup kalmalarına sevindiler..." âyetini açıklarken:
“Tebük savaşma katılmayıp geride kalmalarıdır" demiştir.
Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Dahhâk bu âyeti açıklarken şöyle demiştir:
“Geri bırakılanlar Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile savaşa katılmayıp geride kalanlardır."
İbn Ebî Hâtim, Cafer b. Muhammed'den o da babasından bildirir: Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) katıldığı son savaş Tebuk savaşıdır. Savaşa katılmak istemeyenler:
“Bu sıcakta savaşa çıkmayın" dedikleri için 'Gazvetu'l- Harri (Sıcaklar Savaşı)' olarak da anılır. Aynı şekilde 'Gazvetu'l-Usra (Zorluk Savaşı)' olarak da anılır.
İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve İbn Merdûye, İbn Abbâs'tan bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) insanların kendisiyle birlikte savaşa çıkmalarını istedi. Mevsimlerden yaz olduğu için bazıları:
“Yâ Resûlallah! Havalar çok sıcak ve bu sıcaklarda yola çıkamayız" deyince, Yüce Allah:
“...Cehennemin ateşi daha sıcaktır..." buyurdu ve herkesin çıkmasını emretti.
İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İbn Abbâs; "...Bu sıcakta sefere çıkmayın, dediler..." âyetini açıklarken der ki:
“Bunu Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Tebûk savaşına çıkarken münafıklar demiştir."
İbn Cerîr, Muhammed b. Ka'b el-Kurazîve başkasından bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) aşırı sıcakların olduğu bir zamanda Tebuk savaşına çıkmak istedi. Seleme oğullarından bir adam:
“Bu sıcaklarda savaşa çıkmayın" deyince, Yüce Allah:
“...Cehennemin ateşi daha sıcaktır..." âyetini indirdi.
İbn Merdûye, Câbir b. Abdillah'tan bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), Cedd b. Kays'ın savaşa katılmamasına izin verince münafıklardan başkaları da izin istemek üzere Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) geldiler ve:
“Yâ Resûlallah! Bize de izin ver, zira böylesi sıcaklarda yola çıkamayız" dediler. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) onlara izin verdi, ancak onlardan yüz çevirdi. Yüce Allah da:
“...De ki: Cehennemin ateşi daha sıcaktır..." âyetini indirdi.
82. Âyetin Tefsiri
"Yaptıklarının cezası olarak, bundan böyle az gülsünler, çok ağlasınlar"
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Yaptıklarının cezası olarak, bundan böyle az gülsünler, çok ağlasınlar" âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Bunlar dinlerini oyun ve eğlence edinen münafık ve kafirlerdir. Dünyada iken çok gülmelerine karşılık âhirette çok ağlayacakları bildirilmiştir."
İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Az gülsünler, çök ağlasınlar" âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Dünya hayatı az bir zamana tekabül eder. Bunun için dünyadayken istedikleri kadar gülsünler. Ancak dünya hayatları bitip de Allah'ın huzuruna çıktıkları zaman ardı arkası gelemeyecek bir ağlamanın içine gireceklerdir."
İbn Ebî Şeybe, Ebû Rezîn'den bu yorumun aynısını zikreder.
Buhârî, Tirmizî ve İbn Merdûye'nin Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Benim bildiklerimi siz de bilseydiniz az güler çok ağlardınız" buyurmuştur.
İbn Merdûye, Enes'ten bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Muhammed'in nefsi elinde olana yemin olsun ki siz de benim gördüklerimi görseydiniz az güler çok ağlardınız" buyurdu. Ashab:
“Yâ Resûlallah! Neler gördün ki?" diye sorduklarında, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Cennet ile Cehennemi gördüm" karşılığını verdi.
İbn Ebî Şeybe, Ahmed, Dârimî, Buhârî, Müslim, Tirmizî, Nesâî, İbn Mâce, İbn Hibbân, İbnu'l-Münzir ve İbn Merdûye'nin Enes'ten bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Benim bildiklerimi siz de bilseydiniz, az güler çok ağlardınız" buyurmuştur.
Tirmizî ile İbn Mâce, Ebû Zer'den bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
“Sizin göremediklerinizi görüyor, duyamadıklarınızı duyuyorum. Semâ çatırdadı ki çatırdamakta haklıydı. Zira semâda bir meleğin alnını koyup secde etmediği dört parmaklık dahi boş bir yer yoktur. Vallahi benim bildiklerimi siz de bilseydiniz, az güler çok ağlardınız.' Yataklar üzerinde kadınlardan zevk almaz, kendinizi dağlara vurur Allah'a yalvarıp yakarırdiniz." Bunu işittikten sonra kesilip yok olan bir ağaç olmayı diledim.
İbn Ebî Şeybe, İbn Mâce ve Ebû Ya'lâ'nın Enes'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Ey insanlar ağlayın! Ağlamıyorsanız ağlamaya çalışın. Zira Cehennem ahalisi öyle bir ağlar ki yaşları yanaklarında su kanalı gibi akar. Yaşları bitince de kan ağlamaya başlarlar. Sonrasında gözlerinde öyle derin yaralar açılır ki içine gemi bırakılsa yürür gider. "
İbn Ebi'd-Dünya, Sifatu'n-Nâr'da Zeyd b. Rufay'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Cehennem ahalisi Cehenneme girdiği zaman bir süre gözyaşı döküp ağlarlar. Gözyaşları bitince bir süre irin ağlarlar. Cehennem zebanileri kendilerine: «Ey günahkar insanlar! Ahalisine merhamet edilen dünyada hiç ağlamadınız. Şimdi burada sizlere bir yardımcı bulacak mısınız?» deyince, bunlar yükses sesle: «Ey Cennet ahalisi! Babalar! Anneler! Çocuklar! Mezarlarımızdan susuz olarak çıktık. Hesap için susuz bir şekilde bekledik ve şu anda da çok susamışız. Bize az bir su veya Yüce Allah'ın size ihsan ettiği nimetlerden verin» diye seslenirler. Kırk yıl boyunca bu yönde dua ederler, ama kendilerine cevap verilmez. Sonunda dualarına: «Burada kalıcısınız!» cevabı verilince her türlü hayırdan ümitlerini keserler. "
İbn Sa'd, İbn Ebî Şeybe ve Ahmed, Zühd'de bildirdiğine göre Ebû Mûsa el- Eş'arî, Basra'da insanlara bir hutbe verdi ve şöyle dedi:
“Ey insanlar! Ağlayın! Ağlamıyorsanız ağlamaya çalışın. Zira Cehennem ahalisi gözyaşları bitinceye kadar ağlarlar. Sonrasında da kan ağlamaya başlarlar ki bu kan deryasında gemiler bile yol alabilir."
Ahmed, Zühd'de Abdullah b. Amr'dan bildirir:
“Benim bildiklerimi sizler de bilseniz az güler çok ağlardınız. Herşeyi hakkıyla bilseydiniz sesiniz kesilinceye kadar bağırıp feryat eder, beliniz kırılıncaya kadar secdeden kalkmazdınız."
Ahmed, Zühd'de Ebu'd-Derdâ'dan bildirir:
“Benim bildiklerimi sizler de bilseniz az güler çok ağlardınız. Kurtulup kurtulamayacağınızı bilmeden ağlayarak kendinizi dışarıya atardınız."
83. Âyetin Tefsiri
"Allah seni geri döndürüp, onlardan bîr toplulukla karşılaştırdığı zaman, senden savaşa çıkmak için izin isterlerse, de ki: «Benimle asla çıkamayacaksınız, benim yanımda hiçbir düşmanla savaşmayacaksınız; çünkü baştan, oturup kalmaya razı oldunuz. Artık geri kalanlarla beraber Oturun.»"
İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Katâde:
“Allah seni geri döndürüp, onlardan bir toplulukla karşılaştırdığı zaman..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Bize bildirilene göre bunlar münafıklardan on iki kişidir. Münafıklar hakkında her ne söylenmişse işte bunlar hakkında denmiştir."
Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Dahhâk bu âyeti açıklarken şöyle demiştir:
“Şayet savaşa çıkmak istediğin zaman bunlar yanına gelip seninle savaşa çıkmak için izin isterlerse:
“...Benimle asla çıkamayacaksınız, benim yanımda hiçbir düşmanla savaşmayacaksınız; çünkü baştan, oturup kalmaya razı oldunuz. Artık geri kalanlarla beraber oturun" de."
İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göne İbn Abbâs:
“...Artık geri kalanlarla beraber oturun" âyetini açıklarken:
“Bunlar savaşa katılmayıp geride kalan kişilerdir" demiştir.
84. Âyetin Tefsiri
Bkz. Ayet:85
85. Âyetin Tefsiri
"Onlardan ölen hiçbirine asla namaz kılma ve kabrinin başında durma. Çünkü onlar Allah'ı ve Resûlünü inkâr ettiler ve fasık olarak öldüler. Onların mallan ve evlatları seni imrendirmesin. Allah, bunlarla ancak, dünyada kendilerine azap etmeyi ve canlarının kâfir olarak çıkmasını İstiyor."
Buhârî, Müslim, İbn Mâce, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh, İbn Merdûye ve Beyhakî, Delâil'de İbn Ömer'den bildirir: Abdullah b. Ubey b. Selûl öldüğü zaman oğlu Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına geldi ve babasına kefen olarak ondan gömleğini istedi. Allah Resûlü de gömleğini ona verdi. Sonra ondan babasının cenaze namazını kıldırmasını isteyince Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) namazını kıldırmak üzere kalktı. Ömer b. el-Hattâb Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) giysisinden tutup:
“Yâ Resûlallah! Yüce Allah münafıklarının namazını kılmanı yasaklamışken sen bunun namazını mı kılacaksın?" deyince, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Yüce Allah bu konuda: «Onlar için ister bağışlanma dile, ister dileme. Onlar için yetmiş kez bağışlanma dilesen de, Allah onları asla affetmeyecektir...» buyurarak beni muhayyer bıraktı. Ben de onlara yetmişten daha fazla bağışlanma dileyeceğim" karşılığını verdi. Ömer:
“Ama o bir münafıktı" dedi, fakat Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) onun namazını kıldırdı. Yüce Allah:
“Onlardan ölen hiçbirine asla namaz kılma ve kabrinin başında durma. Çünkü onlar Allah'ı ve Resulünü inkâr ettiler ve fasık olarak öldüler" âyetini indirince Allah Resûlü sonrasında onların namazını kıldırmaz oldu.
Taberânî, İbn Merdûye ve Beyhakî, Delâil'de İbn Abbâs'tan bildirir: Abdullah b. Abdullah b. Ubey'ye babası:
“Evladım! Resûlullah'tan (sallallahü aleyhi ve sellem) bir giysi iste ve beni o giysiyle kefenle. Namazımı da onun kıldırmasını söyle" dedi. Abdullah da babasının ölümünden sonra Resulullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) geldi ve:
“Yâ Resûlallah! Abdullah'ın ne kadar saygın biri olduğunu biliyorsun. Kefen olarak senin giysilerinden birini istiyor. Aynı şekilde namazını da senin kıldırmanı istedi" dedi. Ömer:
“Yâ Resûlallah! Yüce Allah münafıklarının namazını kılmanı yasaklamışken sen bunun namazını mı kılacaksın?" deyince, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Nerede yasakladı?" diye sordu. Ömer:
“Onlar için ister bağışlanma dile, ister dileme. Onlar için yetmiş kez bağışlanma dilesen de, Allah onları asla affetmeyecektir..."buyurmadı mı?" deyince, Allah Resûlü:
“Ben de yetmişten fazla bağışlanma dileyeceğim" karşılığını verdi. Yüce Allah:
“Onlardan ölen hiçbirine asla namaz kılma ve kabrinin başında durma. Çünkü onlar Allah'ı ve Resûlünü inkâr ettiler ve fasık olarak öldüler" âyetini indirince Allah Resûlü, Ömer'e haber gönderip bu âyeti ona bildirdi. Yüce Allah bu konuda yine:
“Onlara bağışlama dilesen de, dilemesen de onlar için birdir. Allah, onları asla bağışlamayacaktır. Çünkü Allah, fasıklar topluluğunu doğrıı yola iletmez" âyetini indirdi.
İbnu'l-Münzir, Ömer b. el-Hattâb'tan bildirir: Abdullah b. Ubey b. Selûl ölümüne sebep olan hastalığına yakalandığı zaman Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) onu ziyarete gitti. Öldüğünde de onun namazını kıldırıp kabrinin başında durdu. Vallahi ölümünün üzerinden birkaç gün geçmedi ki:
“Onlardan ölen hiçbirine asla namaz kılma ve kabrinin başında durma. Çünkü onlar Allah'ı ve Resûlünü inkâr ettiler ve fasık olarak öldüler" âyeti nazil oldu.
İbn Mâce, Bezzâr, İbn Cerîr, Ebu'ş-Şeyh ve İbn Merdûye, Câbir'den bildirir: Münafıkların başı Medine'de öldü. Ölmeden de cenaze namazını Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) kıldırmasını, ayrıca Allah Resulünün gömleğinin kendisine kefen yapılmasını vasiyet etti. Ölümünden sonra oğlu Allah Resûlü'ne (sallallahü aleyhi ve sellem) geldi ve:
“Babam senin gömleğinle kefenlenmeyi ve namazını senin kıldırmanı vasiyet etti" dedi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) de kefen olarak ona gömleğini verdi ve namazını kıldırıp mezarının başında durdu. Bunun üzerine Yüce Allah:
“Onlardan ölen hiçbirine asla namaz kılma ve kabrinin başında durma. Çünkü onlar Allah'ı ve Resûlünü inkâr ettiler ve fasık olarak öldüler" âyetini indirdi.
Ebû Ya'lâ, İbn Cerîr ve İbn Merdûye, Enes'ten bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), Abdullah b. Ubey'yin cenaze namazını kıldırmak isteyince Cebrail onun giysisinden tuttu ve:
“Onlardan ölen hiçbirine asla namaz kılma ve kabrinin başında durma. Çünkü onlar Allah'ı ve Resûlünü inkâr ettiler ve fasık olarak öldüler" dedi.
Ebu'ş-Şeyh, Katâde'den bildirir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Abdullah b. Ubey'ın yanında durup onu İslam'a davet etti. Ancak Ubey kaba laflar etti ve Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) sakalından tuttu. Bunu gören Ebû Eyyûb:
“Elini Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) sakalından çek! Vallahi bana izin verse kılıcımı boynuna dayardım!" dedi. Daha sonra Abdullah b. Ubey hasta olunca Allah Resûlü'ne (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına gelmesi için haber gönderdi ve gelirken kendisi için bir gömlek getirmesini istedi. Ömer:
“Vallahi o senin ziyaretine layık biri değil!" deyince, Allah Resûlü:
“Bilakis gideceğim" buyurdu. Yanına geldiğinde:
“Yahudilere olan sevgin seni helak etti" buyurdu. Abdullah:
“Beni azarlaman için değil bana bağışlanma dilemen için çağırdım" karşılığını verdi. Sonra:
“Bana gömleğini ver de ölünce kefenim olsun" deyince, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) ona gömleğini verdi ve bedenine doğru okuyup üfledi. Ölünce de kabrine indi. Daha sonra Yüce Allah bu konuda:
“Onlardan ölen hiçbirine asla namaz kılma ve kabrinin başında durma. Çünkü onlar Allah'ı ve Resûlünü inkâr ettiler ve fasık olarak öldüler" âyetini indirdi. Allah Resûlü'ne (sallallahü aleyhi ve sellem) ona verdiği gömlek hatırlatılınca:
“Gömleğimin ona ne faydası olacak ki? Ben onun vesilesiyle Hazrec oğullarından binden fçızla kişinin Müslüman olmasını umuyorum" buyurdu. Bu konuda da Yüce Allah:
“Onların malları ve evlatları seni imrendirmesin. Allah, bunlarla ancak, dünyada kendilerine azap etmeyi ve canlarının kâfir olarak çıkmasını istiyor" âyetini indirdi.
86. Âyetin Tefsiri
"Allah'a îman edîn ve Resûlü ile bîrlîkte cîhat edin" diye bir sûre indirildiğinde, onlardan servet sahibi olanlar, senden izin istediler ve «Bizi bırak da oturup kalanlarla bîrlîkte olalım» dediler."
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs: (.....) ifadesini:
“Servet sahibi zenginler" şeklinde açıklamıştır.
87. Âyetin Tefsiri
"Onlar geride kalanlarla birlikte olmaya razı oldular ve kalpleri mühürlendi. Artık onlar anlamazlar."
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Onlar geride kalanlarla birlikte olmaya razı oldular..." âyetini açıklarken:
“Geride kalan kadınlarla birlikte olmaya razı oldular" demiştir.
İbn Merdûye, Sa'd b. Ebî Vakkâs'tan bildirir: Ali b. Ebî Tâlib, Tebûk savaşına giden Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile Vedâ tepesine kadar gitti. Ağlayarak:
“Beni geride kadınlarla birlikte mi bırakıyorsun?" diyordu. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) de:
“Harun'un Musa yanındaki konumu ne ise Peygamberlik dışında sen de bana aynı konumda olmayı istemez misin?" karşılığını verdi.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Süddî:
“Onlar geride kalanlarla birlikte olmaya razı oldular..." âyetini açıklarken:
“Kadınların geride kalması gibi onlar da savaşa çıkmayıp geride kalmaya razı oldular" demiştir.
Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Katâde:
“Onlar geride kalanlarla birlikte olmaya razı oldular ve kalpleri mühürlendi..." âyetini açıklarken:
“Kadınlar gibi savaşa katılmayıp geride kalmaya razı oldular. Bu davranışlarından dolayı da kalpleri mühürlendi" demiştir.
88. Âyetin Tefsiri
Fakat Peygamber ve onun beraberindeki mü'minler, mallarıyla ve canlarıyla cihad ettiler (savaştılar). İşte bütün hayırlar bunların...Ve asıl kurtuluşa erenler de, işte bunlardır.
89. Âyetin Tefsiri
Allah, onlara (ağaçları) altlarından nehirler akan cennetler hazırladı; içlerinde ebedî olarak kalacaklar. İşte bu, en büyük saâdettir.
90. Âyetin Tefsiri
"Bedevilerden mazeret ileri sürenler, kendilerine izin verilsin diye geldiler. Allah'a ve Resûlüne yalan söyleyenler ise oturup kaldılar. Onlardan kafir olanlar can yakıcı azaba uğrayacaktır"
İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Bedevilerden mazeret ileri sürenler, kendilerine izin verilsin diye geldiler..." âyetini açıklarken:
“Bedvilerden özür sahibi olanlar bu özürden dolayı savaşa çıkmamak için izin istemeye geldiler" demiştir.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Bedevilerden mazeret ileri sürenler, kendilerine izin verilsin diye geldiler..." âyetini açıklarken:
“Bunlar her işte özür beyan edenlerdir" demiştir. İbn Abbâs bu âyeti de (.....) lafzıyla okurdu.
İbnu'l-Enbârî, el-Eddâd'da bildirdiğine göre İbn Abbâs bu âyeti: (.....) lafzıyla okur ve:
“Allah böylesi yalandan mazeret sürenlere lanet osun!" derdi.
İbn Ebî Hâtim, Süddî'den bildirir: Âyeti (.....) lafzıyla okuyanlar bundan kastın Mukarrin oğulları olduğunu söylemişlerdir. (.....) lafzıyla okuyanlar ise bununla kastın gerçek özür sahihleri olduğunu söylemişlerdir.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî):
“Bedevilerden mazeret ileri sürenler, kendilerine izin verilsin diye geldiler..." âyetini okuduktan sonra:
“Geçerli olmayan mazeretler ileri sürmüşlerdir" demiştir.
İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbn İshâk:
“Bedevilerden mazeret ileri sürenler, kendilerine izin verilsin diye geldiler..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Bize zikredilene göre bunlar Ğifâr oğullarından bir topluluktur. İçlerinden biri de Hufâf b. İmâ b. Rahada'dır."
91. Âyetin Tefsiri
"Güçsüzlere, hastalara ve sarfedecek bir şeyi bulunmayanlara, Allah ve Peygamberine bağlı kaldıkları müddetçe sorumluluk yoktur. İyi davrananlara sorumluluk olmaz. Allah bağışlayandır, merhamet edendir"
İbn Ebî Hâtim, Dârakutnî, Efrâd'da ve İbn Merdûye, Zeyd b. Sâbit'ten bildirir: Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) vahiy katipliğini yapıyordum. Tevbe Sûresi'ni yazarken savaşa çıkmamız emredildi. Yazmaya ara verip hazırlığa başladım. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) de bu yönde kendisine inecek âyetleri bekliyordu. O arada kör bir adam geldi ve:
“Yâ Resûlallah! Ben kör biriyim, durumum ne olacak?" diye sordu. Bunun üzerine:
“Güçsüzlere, hastalara ve sarfedecek bir şeyi bulunmayanlara, Allah ve Peygamberine bağlı kaldıkları müddetçe sorumluluk yoktur. İyi davrananlara sorumluluk olmaz. Allah bağışlayandır, merhamet edendir" âyeti nazil oldu.
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Katâde:
“Güçsüzlere, hastalara ve sarfedecek bir şeyi bulunmayanlara, Allah ve Peygamberine bağlı kaldıkları müddetçe sorumluluk yoktur..." âyetini açıklarken:
“Âiz b. Amr ve onun gibi olan diğer kimseler hakkında nazil oldu" demiştir.
İbn Ebî Hâtim, Mücâhid'den bildirir:
“Allah seni affetsin! Doğru söyleyenler sana iyice belli olup, yalancıları bilinceye kadar beklemeden niçin onlara izin verdin?" âyetinden, "Güçsüzlere, hastalara ve sarfedecek bir şeyi bulunmayanlara, Allah ve Peygamberine bağlı kaldıkları müddetçe sorumluluk yoktur. İyi davrananlara sorumluluk olmaz. Allah bağışlayandır, merhamet edendir" âyetine kadar olan âyetler, münafıklar hakkında nazil oldu.
İbn Ebî Şeybe, Ahmed, Zühd'de, Hakîm et-Tirmizî, Nevâdiru'l-Usûl'de ve İbn Ebî Hâtim, Ebû Sumâme es-Sâidî'den bildirir: Havariler:
“Ey Ruhullah! Allah'a bağlı olan kimdir?" diye sorunca, Hazret-i îsa şöyle dedi:
“Allah'ın hakkını insanların hakkı olan şeye tercih eden kişidir. İki işle veya biri âhiret biri de dünyaya yönelik iki durumla karşı karşıya geldiği zaman önce âhirete yönelik işi yapan sonra da dünyayla ilgili olan şeye yönelen kişidir."
Müslim, Ebû Dâvud ve Nesâî, Temîm ed-Dârî'den bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Din bağlılık ve samimiyettir" buyurdu. Ashab:
“Yâ Resûlallah! Kime?" diye sorduklarında, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Allah'a, Kitabına, Resûlüne, Müslümanların liderlerine ve diğer Müslümanlara bağlılık ve samimiyettir" karşılığını verdi.
İbn Adiy, İbn Ömer'den bildirir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Din bağlılıktır! Din bağlılıktır!" buyurdu. Ashab:
“Yâ Resûlallah! Kime?" diye sorduklarında, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Allah'a, Kitabına, Resûlüne, Müslümanların liderlerine ve diğer Müslümanlara bağlılıktır" karşılığını verdi.
Buhârî, Müslim ve Tirmizî, Cerîr'den bildirir:
“Namazı kılmak, zekatı vermek ve her müslümana samimi bir şekilde bağlı olmak üzere Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) biat ettim."
Ahmed ve Hakîm et-Tirmizî'nin Ebû Umâme'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Yüce Allah: «Kulumun bana yaptığı ibadetler içinde en sevdiğim ibadet, bana karşı olan samimiyet, ve bağlılığıdır» buyurur. "
Ahmed, Zühd'de Vehb b. Münebbih'ten bildirir: Âbidin biri bir adama şöyle dedi:
“Köpeğin sahibine bağlılığı gibi Allah'abağlı olmanı tavsiye ediyorum. Zira sahipleri onu aç bıraksalar da kovsalar da köpek ayrılmaz ve onlara bağlı kalır."
Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Dahhâk:
“...İyi davrananlara sorumluluk olmaz. Allah bağışlayandır, merhamet edendir" âyetini açıklarken şöyle demiştir: Bunlar samimi bir şekilde Allah'a ve Resûlüne bağlı oldukları sürece cihad etmeye güçleri yoksa bunda onlar için bir sorumluluk yoktur. Yüce Allah onları bu konuda mazur görmüş ve savaşa çıkanlara verdiği sevabı onlara da vereceğini bildirmiştir. Yüce Allah'ın:
“Müminlerden özür sahibi olmaksızın (cihattan geri kalıp) oturanlarla, Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad edenler eşit olamazlar..." buyurduğunu işitmez misin? Burada da Yüce Allah güçsüzleri, hastaları ve savaşa çıkmak için sarfedecek bir şey bulamayanları mazur görmüş, savaşa çıkanlarla aynı sevabı kendilerine vereceğini ifade etmiştir.
Abdurrezzâk, Musannef’te, İbn Ebî Şeybe, Ahmed, Buhârî, Ebu'ş-Şeyh ve İbn Merdûye, Enes'ten bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Tebuk savaşından dönüşte Medine sırtlarına geldiği zaman:
“Medine'den öyle adamlar bıraktınız ki katettiğiniz bütün yolda, yaptığınız her harcamada ve geçtiğiniz her vadide onlar da size ortak oldu" buyurdu. Ashab:
“Yâ Resûlallah! Onlar Medine'de kalmışken nasıl bunlarda bizimle ortak oluyorlar?" diye sorduklarında, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Çünkü özürleri onları geride bıraktı" karşılığını verdi.
Ahmed, Müslim ve İbn Merdûye'nin Câbir'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Medine'de öyle adamlar bıraktınız ki aştığınız her vadinin, aldığınız her yolun sevabında size ortak oldular. Çünkü özürleri onları geride bıraktı. "
Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...İyi davrananlara sorumluluk olmaz..." âyetini açıklarken:
“İyilik edenleri de bu konuda sorumlu tutmaya bir sebep yoktur. Yüce Allah kusuru olanlara karşı bağışlayıcı ve merhametlidir" demiştir.
92. Âyetin Tefsiri
"Binek vermen için sana geldiklerinde, «Size binek bulamıyorum» dediğin zaman, sarfedecek bir şey bulamadıkları için üzüntüden gözyaşı dökerek geri dönenlere de sorumluluk yoktur"
İbn Ebî Hâtim, Hasan(-ı Basrî)'den bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Medine'de öyle topluluklar bıraktınız ki yaptığınız her harcamanın, aştığınız her vadinin ve öldürdüğünüz her düşmanın sevabında size ortak oldular" buyurdu ve:
“Binek vermen için sana geldiklerinde, «Size binek bulamıyorum» dediğin zaman, sarfedecek bir şey bulamadıkları için üzüntüden gözyaşı dökerek geri dönenlere de sorumluluk yoktur" âyetini okudu.
İbn Cerîr ve İbn Merdûye, İbn Abbâs'tan bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Müslümanların kendisiyle birlikte savaşa çıkmalarını söyleyince, içlerinde Abdullah b. Muğaffel el-Müzenî'nin de bulunduğu ashâbdan bir grup Allah Resûlü'ne geldiler ve:
“Yâ Resûlallah! Savaşa çıkmak için bize binek ver" dediler. Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“ Vallahi binek olarak size verebilecek bir şey yok" buyurunca, mal ve binek yokluğundan dolayı cihada çıkamayacakları için hıçkıra hıçkıra ağlayarak geri döndüler. Yüce Allah da onları mazur gördüğüne dair:
“Binek vermen için sana geldiklerinde, "Size binek bulamıyorum' dediğin zaman, sarfedecek bir şey bulamadıkları için üzüntüden gözyaşı dökerek geri dönenlere de sorumluluk yoktur" âyetini indirdi.
İbn Sa'd, Yâkub b. Süfyân, Târih'de, İbn Ebî Hâtim ve İbn Merdûye, Abdullah b. Muğaffel'den bildirir: -Yüce Allah'ın:
“Binek vermen için sana geldiklerinde, «Size binek bulamıyorum» dediğin zaman, sarfedecek bir şey bulamadıkları için üzüntüden gözyaşı dökerek geri dönenlere de sorumluluk yoktur" âyetinde zikrettiği kişilerden biri de benim."
İbn Cerîr, Muhammed b. Ka'b'dan bildirir: Ashaptan bir grup Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) gelip savaşa katılmak için binek istediler. Allah Resûlü:
“Binek olarak size verebilecek bir şey yok" karşılığını verdi. Bunun üzerine Yüce Allah:
“Binek vermen için sana geldiklerinde, «Size binek bulamıyorum» dediğin zaman, sarfedecek bir şey bulamadıkları için üzüntüden gözyaşı dökerek geri dönenlere de sorumluluk yoktur" âyetini indirdi. Bunlar da Amr b. Avf oğullarından Sâlim b. Umeyr, Vâkif oğullarından Haramî b. Amr, Mâzin b. en- Neccâr oğullarından Ebû Leyla künyeli Abdurrahman b. Ka'b, Muallâ oğullarından Selmân b. Sahr, Hârise oğullarından Ebû Able künyeli Abdurrahman b. Zeyd, Selime oğullarından Amr b. Ganeme ve Müzeyne kabilesinden Abdullah b. Amr olmak üzere yedi kişiydiler.
İbn Merdûye, Mucemmi' b. Câriye'den bildirir: Savaşa çıkmak için Allah Resûlü'nden (sallallahü aleyhi ve sellem) binek isteyip de ondan:
“Binek olarak size verebilecek bir şey yok" cevabını alanlar yedi kişidir. Bunlar da Ulbe b. Zeyd el- Hârisî, Amr b. Ğanm es-Sâidî, Heremî b. Amr el-Vâkifî, İbn Leyla el-Müzenî, Sâlim b. Amr el-Umerî, Seleme b. Sahr ez-Zurakî ve Abdullah b. Amr el- Müzenî'dir.
Abdulğanîb. Saîd, Tefsîr'de ve Ebû Nuaym, Hilye'de bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Binek vermen için sana geldiklerinde, «Size binek bulamıyorum» dediğin zaman, sarfedecek bir şey bulamadıkları için üzüntüden gözyaşı dökerek geri dönenlere de sorumluluk yoktur" âyetini açıklarken:
“Bunlardan biri de Amr b. Avf oğullarından Sâlim b. Umeyr'dir" demiştir.
İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Abdurrahman b. Amr es-Sülemî ile Hucr b. Hucr el-Kilâî şöyle demişlerdir: Yüce Allah'ın, haklarında:
“Binek vermen için sana geldiklerinde, «Size binek bulamıyorum» dediğin zaman, sarfedecek bir şey bulamadıkları için üzüntüden gözyaşı dökerek geri dönenlere de sorumluluk yoktur" âyetini indirdiği kişilerden biri olan İrbâd b. Sâriye'nin yanına gittik.
İbn Sa'd, İbn Ebî Şeybe, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“Binek vermen için sana geldiklerinde, «Size binek bulamıyorum» dediğin zaman, sarfedecek bir şey bulamadıkları için üzüntüden gözyaşı dökerek geri dönenlere de sorumluluk yoktur" âyetini açıklarken:
“Bunlar Müzeyne kabilesinden olan Mukarrin oğullarıdır ve yedi kişiydiler" demiştir.
İbn Ebî Hâtim ve İbn Merdûye, Kesîr b. Abdillah b. Amr b. Avf el- Müzenî'den, babasından, o da dedesinden naklen bildirir:
“Vallahi Yüce Allah'ın, haklarında:
“Binek vermen için sana geldiklerinde, «Size binek bulamıyorum» dediğin zaman, sarfedecek bir şey bulamadıkları için üzüntüden gözyaşı dökerek geri dönenlere de sorumluluk yoktur" âyetini indirdiği kişilerden biri de bendim."
İbn İshâk, İbnu'l-Münzir ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Yezîd b. Rûman, Abdullah b. Ebî Bekr, Âsim b. Ömer b. Katâde ve başkaları şöyle demişlerdir:
“Müslümanlardan, âyette ağlayan kişiler olarak zikredilen Ensâr ve diğer kabilelerden olmak üzere yedi kişi binek için Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) geldiler. Bunlar Amr b. Avf oğullarından Salim b. Umeyr, Hârise oğullarından Ulbe b. Zeyd, Mazin b. en-Neccâr oğullarından Ebû Leyla Abdurrahman b. Ka'b, Selime oğullarından Amr b. Humâm b. el-Camûh, Vâkif oğullarından Heremî b. Amr, Müzeyne oğullarından Abdullah b. Muğaffel ve Fezâre oğullarından İrbâd b. Sâriye'dir. Maddi imkanları elvermediği için savaşa çıkmaya Allah Resûlü'nden binek istemişler, ancak Allah Resûlü:
“Binek olarak size verebilecek bir şey yok" karşılığını vermiştir.
Ebu'ş-Şeyh ve İbn Merdûye, Hasan'dan bildirir. Ma'kil b. Yesâr, Yüce Allah'ın:
“Binek vermen için sana geldiklerinde, «Size binek bulamıyorum» dediğin zaman, sarfedecek bir şey bulamadıkları için üzüntüden gözyaşı dökerek geri dönenlere de sorumluluk yoktur" âyetinde zikrettiği ağlayan kişilerden biriydi.
Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî) ile Bekr b. Abdillah el- Müzenî:
“Binek vermen için sana geldiklerinde, «Size binek bulamıyorum» dediğin zaman, sarfedecek bir şey bulamadıkları için üzüntüden gözyaşı dökerek geri dönenlere de sorumluluk yoktur" âyetini açıklarken:
“Bu âyet Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) gelip savaşa çıkmak için binek isteyen Müzeyne kabilesinden Abdullah b. Muğaffel hakkında nazil oldu" demişlerdir.
İbn Ebî Hâtim, İbn Lehîa'dan bildirir: Yüce Allah'ın:
“Binek vermen için sana geldiklerinde, «Size binek bulamıyorum» dediğin zaman, sarfedecek bir şey bulamadıkları için üzüntüden gözyaşı dökerek geri dönenlere de sorumluluk yoktur" âyetinde zikrettiği kişilerden biri de Ebû Şurayh el-Ka'bî idi.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Enes b. Mâlik:
“...Size binek bulamıyorum..." âyetini açıklarken:
“Burada binekten kasıt su ile azıktır" demiştir.
İbnu'l-Münzir, Ali b. Salih'ten bildirir: Müzeyne kabilesinden bazı yaşlılar bana şöyle anlattılar. "Binek vermen için sana geldiklerinde, «Size binek bulamıyorum» dediğin zaman, sarfedecek bir şey bulamadıkları için üzüntüden gözyaşı dökerek geri dönenlere de sorumluluk yoktur" âyetinde zikredildiği gibi Resûlullah'tan (sallallahü aleyhi ve sellem) binek isteyen kişilere yetiştik. Onlar bize:
“Biz Allah Resûlü'nden (sallallahü aleyhi ve sellem) sadece ayakkabı istemiştik" dediler.
İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh, İbrahim b. Edhem'den, o da kendisine aktaran birinden bildirir:
“Binek vermen için sana geldiklerinde, «Size binek bulamıyorum» dediğin zaman, sarfedecek bir şey bulamadıkları için üzüntüden gözyaşı dökerek geri dönenlere de sorumluluk yoktur" âyetinde zikredilen kişiler, Allah Resûlü'nden binek olarak hayvan değil sadece ayakkabı istemişlerdi.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Hasan b. Salih bu âyeti açıklarken:
“Bunlar Allah Resûlü'nden (sallallahü aleyhi ve sellem) giderken giymek için ayakkabı istemişlerdi" demiştir.
93–95. Âyetlerin Tefsiri
Bkz. Ayet:96
96. Âyetin Tefsiri
"Sorumluluk ancak, zengin oldukları hâlde senden izin isteyenleredir. Bunlar, geride kalanlarla birlikte olmaya razı oldular. Allah da kalplerini mühürledi. Artık onlar bilmezler. Savaştan döndüğünüzde size özür beyan ederler. Onlara de ki: «Özür beyan etmeyin, size inanmayacağız, Allah haberlerinizi bize bildirmiştir. Allah da, Peygamberi de işleyeceklerinizi görecektir. Sonunda, görülmeyeni ve görüneni bilen Allah'a geri çevrileceksiniz. O, işlediklerinizi sîze haber verecektir.» Yanlarına döndüğünüz zaman, kendilerini rahat bırakmanız için size Allah ismiyle yemin edeceklerdir. Artık onlardan yüz çevirin. Çünkü onlar pistir. Kazandıklarının karşılığı olarak, varacakları yer de cehennemdir. Kendilerinden razı olasınız diye, size yemin edeceklerdir. Siz onlardan razı olsanız bile, Allah o fasıklar topluluğundan asla razı olmaz"
İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“Sorumluluk ancak, zengin oldukları hâlde senden izin isteyenleredir. Bunlar, geride kalanlarla birlikte olmaya razı oldular. Allah da kalplerini mühürledi. Artık onlar bilmezler" âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Bu âyet ile bundan sonra gelen:
“Savaştan döndüğünüzde size özür beyan ederler. Onlara de ki:
“Özür beyan etmeyin, size inanmayacağız, Allah haberlerinizi bize bildirmiştir. Allah da, Peygamberi de işleyeceklerinizi görecektir. Sonunda, görülmeyeni ve görüneni bilen Allah'a geri çevrileceksiniz. O, işlediklerinizi size haber verecektir. Yanlarına döndüğünüz zaman, kendilerini rahat bırakmanız için size Allah ismiyle yemin edeceklerdir. Artık onlardan yüz çevirin. Çünkü onlar pistir. Kazandıklarının karşılığı olarak, varacakları yer de cehennemdir. Kendilerinden razı olasınız diye, size yemin edeceklerdir.
Siz onlardan razı olsanız bile, Allah o fasıklar topluluğundan asla razı olmaz" âyetleri münafıklar hakkında nazil olmuştur.
İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Süddî:
“...Allah haberlerinizi bize bildirmiştir..." âyetini açıklarken:
“Bizimle birlikte savaşa katılmanız halinde bizi yavaşlatmaktan başka bir işe yaramayacağınız bize bildirildi" demiştir. "...Artık onlardan yüz çevirin. Çünkü onlar pistir..." âyetini açıklarken de şöyle demiştir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) savaştan döndüğü zaman müminlere:
“Onlarla konuşmayın ve oturmayın" buyurdu. Bu şekilde Yüce Allah'ın da emrettiği şekilde onlardan yüz çevirdiler.
Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Dahhâk: (.....) ifadesini:
“Onlari rahat bırakmanız için" şeklinde açıklamıştır.
97. Âyetin Tefsiri
"Bedevilerin küfür ve nifakları her yönden daha ileridir. Allah'ın, Peygamberine indirdiğinin sınırlarını bilmemek, onlara daha layıktır. Allah çok iyi bilendir, hikmet sahibidir."
İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'tan bildirir: Yüce Allah önce:
“Bedevilerin küfür ve nifakları her yönden daha ileridir. Allah'ın, Peygamberine indirdiğinin sınırlarını bilmemek, onlara daha layıktır..."buyurmuş daha sonra ise:
“Bedevilerden, Allah'a ve âhiret gününe inanan, sarfettiğini, Allah katında ibadet ve Peygamberin dualarına nail olmağa vesile sayanlar da vardır." buyurarak istisnada bulunmuştur.
İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Katâde:
“...Allah'ın, Peygamberine indirdiğinin sınırlarını bilmemek, onlara daha layıktır..." âyetini açıklarken:
“Sünnetler konusunda bilgisi en az olanlar bedevilerdir" demiştir.
İbn Sa'd ve İbn Ebî Hâtim, İbrahim en-Nehaî'den bildirir: Zeyd b. Sûhân konuşup bir şeyler anlatırken bedevinin biri:
“Vallahi konuşmanı beğeniyorum, ancak elin (savaşta mı yoksa ceza olarak mı kesildi) beni şüpheye düşürüyor" dedi. Zeyd:
“Sol el olduğunu görmüyor musun?" diye sorunca, bedevi:
“Vallahi sağ eli mi, sol elimi keserler bilmiyorum" karşılığını verdi. Bunun üzerine Zeyd şöyle dedi:
“Yüce Allah:
“Bedevilerin küfür ve nifakları her yönden daha ileridir. Allah'ın, Peygamberine indirdiğinin sınırlarını bilmemek, onlara daha layıktır..." buyururken ne kadar doğru söylemiş!"
Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Dahhâk:
“Bedevilerin küfür ve nifakları her yönden daha ileridir. Allah'ın, Peygamberine indirdiğinin sınırlarını bilmemek, onlara daha layıktır..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Bedevilerin nifakları, Medine'deki münafıkların nifaklarından daha ileridir. Âyette bahsedilen ve cahili oldukları sınırlar da miras ve cihad alanındaki hükümlerdir."
Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Kelbîbu âyeti açıklarken:
“Esed ve Gatafân kabileleri hakkında nazil oldu" demiştir.
Ebu'ş-Şeyh, İbn Sîrîn'den bildirir: Biriniz:
“Bedevilerin küfür ve nifakları her yönden daha ileridir. Allah'ın, Peygamberine indirdiğinin sınırlarını bilmemek, onlara daha layıktır..." âyetini okuduğu zaman susup kalmasın ve bedeviler hakkındaki bir diğer âyet olan:
“Bedevilerden, Allah'a ve âhiret gününe inanan, sarfettiğini, Allah katında ibadet ve Peygamberin dualarına nail olmağa vesile sayanlar da vardır..." âyetini de okusun.
Ahmed, Ebû Dâvud, Tirmizî, Nesâî ve Beyhakî'nin Şuab'da İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Çölde oturan kişi (Bedevi) katı kalpli, av peşinde koşan kişi gafil, yöneticinin kapısına gelen kişi de meftûn olur" buyurmuştur.
Ebû Dâvud ve Beyhakî'nin Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Çölde oturan kişi (Bedevi) katı kalpli, av peşinde koşan kişi gafil, yöneticinin kapısına gelen kişi de meftûn olur. Kişi yöneticilere yaklaştığı oranda Allah'tan uzaklaşır. "
98. Âyetin Tefsiri
"Bedevilerden, Allah yolunda sarfettiklerinî angarya sayanlar ve sizin başınıza belalar gelmesini bekleyenler vardır. Belalar onlara olsun; Allah işitir ve bilir"
Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Dahhâk:
“Bedevilerden, Allah yolunda sarfettiklerini angarya sayanlar ve sizin başınıza belalar gelmesini bekleyenler vardır..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Bedevilerden bazıları Allah yolunda harcadıkları şeylerin karşılığını beklemez, boşa gitti diye sayarlar. Malının zekatını da isteyerek değil kerhen verirler. Müslümanların da başına bir musibetin gelmesini bekler dururlar."
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Zeyd:
“Bedevilerden, Allah yolunda sarfettiklerini angarya sayanlar vardır..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Bunlar intaklarını gösteriş için yapan bazı münafık bedevilerdir. Bu intakları da Müslümanlarla birlikte cihada çıkıp savaşmamak için bir tazminat, bir bedel olarak kullanırlar."
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Süddî:
“Bedevilerden, Allah yolunda sarfettiklerini angarya sayanlar vardır..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Allah yolunda harcadıklarını savaşa katılmamanın tazminatı olarak görürler ve Muhammed'in (sallallahü aleyhi ve sellem) savaşta helak olup gitmesini beklerler."
99. Âyetin Tefsiri
"Bedevilerden, Allah'a ve âhiret gününe inanan, sarfettiğini, Allah katında ibadet ve Peygamberin dualarına nail olmaya vesile sayanlar da vardır. Bilin ki, verdikleri onlar için ibadettir. Allah, onlara rahmet edecektir. Allah şüphesiz bağışlar ve merhamet eder"
Süneyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“Bedevilerden, Allah'a ve âhiret gününe inananlar da vardır..." âyetini açıklarken şöyle demiştir: Bunlar Müzeyne kabilesinden olan Mukarrin oğullarıdır. Yüce Allah'ın, haklarında:
“Binek vermen için sana geldiklerinde, «Size binek bulamıyorum» dediğin zaman, sarfedecek bir şey bulamadıkları için üzüntüden gözyaşı dökerek geri dönenlere de sorumluluk yoktur" buyurduğu kimseler de bunlardır.
İbn Cerîr ile Ebu'ş-Şeyh, Abdurahman b. Ma'kil'den bildirir: Mukarrin'in on oğluyduk. "Bedevilerden, Allah'a ve âhiret gününe inananlar da vardır..." âyeti de bizim hakkımızda nazil oldu.
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Peygamberin dualarına nail olmaya vesile sayanlar..." âyetini açıklarken:
“Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) bağışlama dilemesine vesile saymadır" demiştir.
İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Katâde:
“Bedevilerden, Allah'a ve âhiret gününe inanan, sarfettiğini, Allah katında ibadet ve Peygamberin dualarına nail olmaya vesile sayanlar da vardır..." âyetini açıklarken:
“Yüce Allah'ın daha önceki âyetlerde zikrettiği bedevilerin dışında tuttuğu kesimdir" demiştir.
100. Âyetin Tefsiri
"Öne geçen ilk Muhacirler ve Ensar ile onlara güzellikle tâbi olanlardan Allah razı olmuştun Onlar da Allah'tan razı olmuşlardır. Allah onlara altlarından ırmaklar akan ve içinde ebedi kalacakları cennetler hazırlamıştır. İşte bu, büyük başarıdır"
Ebû Ubeyd, Süneyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Merdûye, Habîb b. eş- Şehîd vasıtasıyla Amr b. Âmir'den bildirir: Ömer b. el-Hattâb bu âyeti (.....) lafzına (.....) atıf harfini koymadan:
“(=Öne geçen Muhacirler ve güzellikle onlara tâbi olan Ensar...)" lafzıyla okuyunca, Zeyd b. Sâbit:
“Bu, (.....) şeklinde olacak" dedi. Ömer:
(.....) şeklindedir" karşılığını verince de Zeyd:
“Müminlerin emiri daha iyi bilir" dedi. Bunun üzerine Ömer:
“Bana Ubey b. Ka'b'ı çağırın" emrini verdi.
Ubey geldiğinde ona bunun nasıl olması gerektiğini sordu. Ubey:
“(.....) şeklinde olacak" karşılığını verince, Ömer:
“O zaman tamamdır" dedi ve Ubey'in dediği şekilde okumaya başladı.
İbn Cerîr ve Ebu'ş-Şeyh, Muhammed b. Ka'b el-Kurazî'den bildirir: Hazret-iÖmer:
“Öne geçen ilk Muhacirler ve Ensar ile onlara güzellikle tâbi olanlardan Allah razı olmuştur..." âyetini okuyan bir adamla karşılaşınca adamın elinden tutup:
“Sana bu âyeti bu şekilde kim okuttu?" diye sordu. Adam:
“Ubey b. Ka'b" karşılığını verince, Ömer:
“Benden ayrılma, beraber yanına gideceğiz" dedi. Ubey'in yanına gittiklerinde, Ömer:
“Bu âyeti bu adama bu şekilde okutan sen misin?" diye sordu. Ubey:
“Evet!" karşılığını verince, Ömer:
“Peki, bunu Resûlullah'tan (sallallahü aleyhi ve sellem) mı işittin?" diye sorunca, Ubey:
“Evet!" karşılığını verdi. Bunun üzerine Ömer:
“Oysa ben, bizden sonra hiç kimsenin ulaşamayacağı bir konuma yükseltildiğimizi düşünüyordum" dedi. Ubey şöyle devam etti:
“Bu âyeti tasdik eden diğer âyetler de Cuma Sûresi'nin başındaki "(Allah, o peygamberi) onlardan henüz kendilerine katılmayan başkalarına da göndermiştir..." âyeti, Haşr Sûresi'ndeki "Bunların arkasından gelenler şöyle derler: Rabbimiz! Bizi ve bizden önce gelip geçmiş imanlı kardeşlerimizi bağışla..." âyeti ve Enfâl Sûresi'ndeki "Daha sonra iman edip hicret eden ve sizinle birlikte cihad edenlere gelince, işte onlar da sizdendir..." âyetidir.
Hâkim ve Ebu'ş-Şeyh, Ebû Seleme ile Muhamed b. İbrahim et-Teymî'den bildirir: Hazret-iÖmer, "Öne geçen ilk Muhacirler ve Ensar ile onlara güzellikle tâbi olanlardan Allah razı olmuştur..." âyetini okuyan bir adamla karşılaşınca durdu ve adama:
“Bitir!" dedi. Adam da okumasını bitirdi. Bitirince Ömer ona:
“Bu âyeti sana bu şekilde kim okuttu?" diye sorunca, adam:
“Ubey b. Ka'b okuttu" karşılığını verdi. Ömer:
“Yanına gidelim" deyince de beraber Ubey'yin yanına gittiler. Vardıklarında Ömer, Ubey'ye:
“Ey Ebu'l-Munzir! Bu adamın dediğine göre bu âyeti adama sen okutmuşsun" dedi. Ubey:
“Doğru söylemiş! Ben de bu âyeti Resûlullah'tan (sallallahü aleyhi ve sellem) böyle işittim" karşılığını verdi. Ömer:
“Bunu bizzat Resûlullah'tan (sallallahü aleyhi ve sellem) sen işittin mi?" diye sorunca, Ubey:
“Evet!" karşılığını verdi. Ömer aynı soruyu üç defa sordu. Üçüncü defa sorduğunda ise Ubey öfkeli bir şekilde:
“Evet, işittim! Vallahi bu âyeti Yüce Allah Cebrail'e, Cebrail de Muhammed'in (sallallahü aleyhi ve sellem) kalbine indirdi. İndirirken de ne Hattâb'a (babana) rıe de oğluna (sana) danıştı!" dedi. Ömer de Ubey'yin yanından çıkarken ellerini kaldırmış:
“Allahu Ekber! Allahu Ekber!" diyordu.
İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh ve Ebû Nuaym, el-Ma'rife'de bildirdiğine göre Ebû Mûsa'ya:
“Öne geçenler..." ifadesinin anlamı sorulunca:
“Bunlar her iki kıbleye de namaz kılanlardır" demiştir.
İbn Ebî Şeybe, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh ve Ebû Nuaym, el- Ma'rife'de bildirdiğine göre Saîd b. el-Müseyyeb:
“Öne geçenler..." ifadesini açıklarken:
“Bunlar her iki kıbleye de namaz kılan Bedir ahalisidir" demiştir.
İbnu'l-Münzir ve Ebû Nuaym'ın bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî) ile Muhammed b. Şîrîn:
“Öne geçenler..." ifadesini açıklarken:
“Bunlar her iki kıbleye de namaz kılanlardır" demişlerdir.
İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Öne geçen ilk Muhacirler..." âyetini açıklarken:
“Bunlar Ebû Bekr, Ömer, Ali, Selmân ve Ammâr b. Yâsir'dir" demiştir.
İbn Ebî Şeybe, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh, İbn Merdûye ve Ebû Nuaym, el-Ma'rife'de bildirdiğine göre Şâ'bî: Öne geçenler..." ifadesini açıklarken şöyle demiştir:
“Bunlar Rıdvan biatında hazır bulunan Müslümanlardır. Rıdvan biatında Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) ilk biat eden kişi de Sinân b. Vehb el-Esedî'dir."
İbn Ebî Şeybe, Ahmed ve Nesâî, Muâviye b. Ebî Süfyân'dan bildirir: Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ensar'ı seveni Allah da sever. Ensar'a öfke duyana Allah da öfke duyar" buyurduğunu işittim.
Ahmed, Buhârî ve Müslim'in Enes'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ensar'ı sevmek imanın göstergelerindendir. Ensar'a öfke duymak ise nifakın göstergelerindendir" buyurmuştur.
Ahmed'in Enes'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Allahım! Ensar'ı, Ensar'ın çocuklarım, hanımlarını ve çoluk çocuklarını bağışla! Ensar'dan olanlar benim sırdaşım ve koruyucumdurlar. Şayet tüm insanlar bir yolu, Ensar da başka bir yolu tutsa ben de Ensar'ın tuttuğu yolu tutardım. Hicret olmasaydı Ensar'n bir ferdi olurdum. "
İbn Ebî Şeybe ve Ahmed'in Hâris b. Ziyâd'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ensar'ı seven kişiyi huzura çıkınca Allah da sever. Ensar'a öfke duyan kişiye de huzura çıktığında Allah öfke duyar" buyurmuştur.
İbn Ebî Şeybe'nin Kays b. Sa'd b. Ubâde'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Allahım! Ensar'a, Ensar'ın çocuklarına ve çocuklarının çocuklarına hayırlar ihsan et" diye dua etmiştir.
İbn Ebî Şeybe, Ebû Saîd el-Hudrî'den bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“İnsanlar bir vadi veya bir yolu tutsa, siz de başka bir vadi ile yolu tutsanız ben sizin tuttuğunuz vadi ile yolu tutardım. Sizler iç giysi gibisiniz, diğerleri ise dış giysi. Hicret olmasaydı Ensar'dan biri olurdum" buyurdu. Sonra pazularının beyazlığını görebileceğim kadar kollarını kaldırdı ve:
“Allahım! Ensar'ı, Ensar'ın çocuklarını, çocuklarının da çocuklarını bağışla" diye dua etti.
İbn Ebî Şeybe, Buhârî, Müslim, Tirmizî, Nesâî ve İbn Mâce'nin Berâ b. Âzib'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
"Ensar'ı ancak mümin olanlar sever ve ancak münafıklar onlara öfke duyar. Onları seveni Allah sever; onlara öfke duyana da Allah öfke duyar. "
İbn Ebî Şeybe ve Tirmizî'nin Ebû Saîd el-Hudrî'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Kendilerine sığındığım kimseler Ehli bey t'imdir. Sırdaşlarım ise Ensar'dır. Onun için bunların kabahat işleyenleri hoş görün, iyilerinin de iyiliklerini kabul edin" buyurmuştur.
İbn Ebî Şeybe'nin Sa'd b. Ubâde'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ensar denen, şu kesim insanların sınanma vesilesidir. Onları sevmek iman, onlara öfke duymak ise nifaktır" buyurmuştur.
İbn Ebî Şeybe, Enes'ten bildirir: Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Allahım! Ensar'ı, Ensar'ın çocuklarını, çocuklarının çocuklarını, Ensar'ın kadınlarını, çocuklarının kadınlarını ve çocuklarının çocuklarının kadınlarını bağışla!" buyurduğunu işittim.
İbn Ebî Şeybe, Tirmizî ve Nesâî'nin İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Allah'a ve âhiret gününe inanan biri Ensar'a öfke duymaz" buyurmuştur.
İbn Ebî Şeybe, Muâz b. Rifâa b. Râfi'den, o da babasından naklen bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Allahım! Ensar'ı, Ensâr'ın çocuklarını, çocuklarının çocuklarını, azatlılarını ve komşularını bağışla" buyurmuştur.
İbn Ebî Şeybe ve Müslim'in Ebû Saîd el-Hudrî'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Allah'a ve âhiret gününe inanan biri Ensar'a öfke duymaz" buyurmuştur.
Taberânî, Sâib b. Yezîd'den bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Huneyn'den elde edilen ganimeti Kureyş ve Mekke ahalisinin diğer kesimlerine dağıtınca Ensar buna kızdı. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) yanlarına geldi ve şöyle buyurdu:
“Ey Ensar! Kalplerini İslam'a ısındırmak için ganimet dağıtımında başkalarını size tercih etmem konusunda söyledikleriniz bana ulaştı. Ancak ganimeti kendilerini verdiğim kişiler belki de bir daha burada olmayacaklar ve bu vesileyle İslam onların kalplerine düşmüş oldu. Ey Ensar! Yüce Allah size imanı bahşetmedi mi? Sizi cömertlikle vasıflandırmadı mı? Allah'ın yardımcıları ve Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yardımcıları gibi en güzel isimlerle anmadı mı? Şayet hicret olmasaydı ben de Ensar'dan biri olurdum. Şayet insanlar bir vadiye, siz de bir vadiye girseniz, ben sizin girdiğiniz vadiye girerdim. İnsanlar ganimetlerle, koyunlarla, mal ve develerle giderken siz Allah'ın Resûlüyle gitmeye razı değil misiniz?" Ensar bunu duyunca:
“Razıyız" dediler. Ancak Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Söylediğim şeylere cevap verin!" buyurunca, Ensar şöyle dedi:
“Yâ Resûlallah! Sen bizi bir karanlıkta buldun ve Yüce Allah senin vasıtanla bizleri aydınlıklara çıkardı. Bizi sapmış bir şekilde buldun da Yüce Allah senin vasıtanla bizi hidayete erdirdi. Bizler Rab olarak Allah'a, din olarak İslam'a ve peygamber olarak Muhammed'e (sallallahü aleyhi ve sellem) raziyiz!" Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Vallahi bana bundan başka bir cevap verseydiniz yine «doğru söylediniz» derdim.
Şayet: «Kovulmuş bir şekilde geldiğinde seni himaye ettik. Yalanlanmış bir şekilde geldiğinde biz sana inandık. Zayıf bırakılmış bir şekilde bize geldiğinde biz sana yardım ettik ve insanların kabul etmediğini biz senden kabul ettik» deseydiniz yine «Doğru söylediniz» derdim" buyurunca, Ensar:
“Aksine bize de başkalarına da cömertçe davran Allah ve Resûlüdür" dedi.
İbn Ebî Hâtim, Abdurrahman b. Ebî Leyla'dan bildirir: İnsanlar ilk Muhacirler, onlara güzellikle tâbi olanlar ve onlardan sonra gelenler olmak üzere üç konumdaydı. Yüce Allah:
“Bunların arkasından gelenler şöyle derler: Rabbimiz! Bizi ve bizden önce gelip geçmiş imanlı kardeşlerimizi bağışla..." buyurur. En güzeli de bunlardan biri olmaktır.
İbn Ebî Hâtim'in' bildirdiğine göre Adamın biri İbn Abbâs'a geldi ve sahabelerden birini zikretti. Ancak zikrederken saygıda kusur edince İbn Abbâs:
“Öne geçen ilk Muhacirler ve Ensar ile onlara güzellikle tâbi olanlardan Allah razı olmuştur..." âyetini okudu ve:
“Sen güzellikle onlara tâbi olanlardan biri değilsin" dedi.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Katâde:
“...Onlara güzellikle tâbi olanlar..." âyetini açıklarken:
“Bunlartâbiîndir" demiştir.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Zeyd:
“...Onlara güzellikle tâbi olanlar..." âyetini açıklarken:
“Kıyamete kadar Müslüman olanlardır" demiştir.
Ebu'ş-Şeyh, İsma'dan bildirir: Süfyân'a tâbiîn'i sorduğumda:
“Bunlar asahaba yetişen ancak Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) yetişemeyen kimselerdir" dedi. Ona âyette zikredilen, onlara tâbi olanlar'dan kastın kim olduğunu sorduğumda:
“Onlardan sonra gelenlerdir" dedi. "Kıyamete kadar gelecek olanlar mı?" diye sorduğumda:
“Umarım öyledir" dedi.
Ebu'ş-Şeyh ve İbn Asâkir, Ebû Sahr Humeyd b. Ziyâd'dan bildirir: Muhammed b. Ka'b el-Kurazî'ye fitnelerden dolayı:
“Bana Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabının durumunu anlat" dedim. Muhammed:
“Yüce Allah. Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) tüm ashabını bağışlamış, kitabında iyisi ve kötüsüyle onlara Cenneti vacip kılmıştır" karşılığını verdi. Ona:
“Yüce Allah kitabının neresinde onları Cennetlik kılmıştır?" diye sorduğumda da şöyle dedi:
“Öne geçen ilk Muhacirler ve Ensar ile onlara güzellikle tâbi olanlardan Allah razı olmuştur..." âyetini okumadın mı? Burada Yüce Allah Hazret-i Peygamberin (sallallahü aleyhi ve sellem) tüm ashabına hem rızasını, hem de Cennetini vacip kılmıştır. Kendilerine koşmadığı şartı da onlara tâbi olanlara koşmuştur." Ona:
“Onlara tâbi olanlara nasıl bir şart koşmuştur?" diye sorduğumda:
“Onlara güzellikle tâbi olma şartını koşmuştur. Bu şartla Yüce Allah, onlara iyi amellerinde tâbi olmalarını bundan başka amellerde ise onlara tâbi olmamalarını söylemiştir" karşılığını verdi. Vallahi sanki bu âyeti daha önce hiç okumamış gibiydim. Muhammed b. Ka'b da âyeti bu şekilde bana anlatana kadar açıklamasını bilmiyordum.
İbn Merdûye, Evzaî'den bildirir: Yahya b. Ebî Kesîr, Kâsım, Mekhûl, Abde b. Ebî Lübâbe ve Hassân b. Atiyye'nin bana bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabından bazıları şöyle demişlerdir:
“Öne geçen ilk Muhacirler ve Ensar ile onlara güzellikle tâbi olanlardan Allah razı olmuştur. Onlar da Allah'tan razı olmuşlardır..." âyeti nazil olduğu zaman, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Bu, ümmetimin hepsi için geçerlidir. Rızadan sonra da artık öfke olmaz" buyurdu.
101. Âyetin Tefsiri
"Çevrenizdeki bedevilerden birtakım münafıklar vardır. Medine halkından da münafıklıkta direnenler var ki sen onları bilmezsin. Biz onları biliriz. Onlara iki defa azap edeceğiz. Sonra da büyük bîr azaba itileceklerdir"
İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim, Taberânî, M.el-Evsat'ta, Ebu'ş-Şeyh ve İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Çevrenizdeki bedevilerden birtakım münafıklar vardır. Medine halkından da münafıklıkta direnenler var ki sen onları bilmezsin..." âyetini açıklarken şöyle demiştir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir Cuma günü hutbe için kalktı:
“Ey filan! Çık! Sen bir münafıksın! Filan kişi sen de çık! Sen de münafıksın! buyurarak hepsini isimleriyle saydı ve onları ifşa ederek dışarıya çıkarttı. Ömer bir işi olduğu için o Cuma namazına yetişememişti. Ancak onlarla Mescid'den çıkarlarken karşılaştı. Cuma namazına gelemediği için utandığından çıkan cemaatin kendisini görmemesi için saklandı. Zira cemaatin namazı bitirdiklerini zannetmişti. Çıkan münafıklarda Ömer'i görünce saklandılar. Zira onun da bu durumdan haberdar olduğunu düşündüler. Ömer Mescid'e girince cemaatin henüz dağılmadığını gördü. Adamın biri de ona:
“Müjde ey Ömer! Yüce Allah bugün münafıkları rezil etti! Bu gün ilk azap günüydü. İkinci azap ise kabirdeki azap olacaktır" dedi.
İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İkrime:
“Çevrenizdeki bedevilerden birtakım münafıklar vardır..." âyetini açıklarken:
“Bunlar Cüheyne, Müzeyne, Eşca', Eşlem ve Ğifar kabilerindendir" demiştir.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Zeyd:
“...Medine halkından da münafıklıkta direnenler var ki sen onları bilmezsin..." âyetini açıklarken:
“Bunlar nifakta ısrar etmişler, diğerleri gibi tövbe etmemişlerdir" demiştir.
İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İbn Cüreyc:
“...Medine halkından da münafıklıkta direnenler var ki sen onları bilmezsin..." âyetini açıklarken:
“Bunlar Münafık olarak ölen Abdullah b. Ubey, Ebû Âmir er-Râhib ve Cedd b. Kays'tır" demiştir.
Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbn Abbâs: (.....) ifadesini:
“Biz onları biliyor ve tanıyoruz" şeklinde açıklamıştır.
Abdurrezzâk, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Katâde:
“...Sen onları bilmezsin. Biz onları biliriz..." âyetini açıklarken şöyle demiştir: Bazı insanlara ne oluyor da işleri olmayan şeylere kalkışıp:
“Filan kişi Cennetlik, filan kişi Cehennemlik" diyebiliyorlar. Oysa bunlardan birine kendisinin ne olacağını sorsan:
“Bilmiyorum" der. Fakat kişi kendisini herkesten fazla tanır ve bilir. Oysa bu şekilde yapmakla peygamberlerin bile yapmadığı Şeye kalkıştın. Zira Hazret-i Nuh:
“Onların yaptıkları hakkında bir bilgim yoktur" demiştir Hazret-i Şuayb da:
“...Ben sizin başınızda bir bekçi değilim" demiştir. Yüce Allah da Muhammed'e (sallallahü aleyhi ve sellem):
“...Sen onları bilmezsin. Biz onları biliriz..." buyurmuştur.
İbn Ebî Şeybe, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“...Onlara iki defa azap edeceğiz.." âyetini açıklarken:
“Biri açlık biri de öldürülme olmak üzere iki azapla azaplandıracağız" demiştir.
İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Ebû Mâlik:
“...Onlara iki defa azap edeceğiz..." âyetini açıklarken:
“Biri açlık biri de kabir azabıdır" demiştir.
İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“...Onlara iki defa azap edeceğiz..." âyetini açıklarken:
“İki defa açlıkla cezalandırıldılar" demiştir.
İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh ve Beyhakî, Azâbu'l-Kabr'de bildirdiğine göre Katâde:
“...Onlara iki defa azap edeceğiz..." âyetini açıklarken:
“Biri kabir azabı diğeri, ise Cehennem ateşindeki azaptır" demiştir.
İbn Ebî Hâtim ile Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Rabî:
“...Onlara iki defa azap edeceğiz. Sonra da büyük bir azaba itileceklerdir" âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Dünyada iken musibetlere, kabirde de azaba maruz kaldıktan sonra asıl büyük azap olan Cehennem ateşini tadacaklardır."
Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbn Zeyd:
“...Onlara iki defa azap edeceğiz..." âyetini açıklarken şöyle demiştir: Bu iki azaptan biri dünyada iken çocuklar ve mallardan yana olan azaptır. Yüce Allah:
“Onların malları ve çocukları seni imrendirmesin. Çünkü Allah bunlarla, ancak dünya hayatında onların azaplarını çoğaltmayı ve onların kâfir olarak canlarının çıkmasını istiyor" buyurur. Yüce Allah dünyada iken musibetlere maruz bırakarak azaplandırır. Dünyadaki musibetler ise müminler için sevap kazanmaya vesiledir. Bir diğer azap ise Cehennem ateşiyle olan azaptır ki Yüce Allah bunu:
“...Sonra da büyük bir azaba itileceklerdir" şeklinde ifade eder.
Ebu'ş-Şeyh, Dahhâk'tan bildirir: Bana ulaşana göre bazıları:
“...Onlara iki defa azap edeceğiz..." âyetini açıklarken ilk azabın dünyada iken öldürülme olduğunu diğer azabın ise berzahta olacağını söylemişlerdir. Berzah da ölümden sonra tekrar dirilinceye kadar kalınan yerdir. Berzah sonrasında da asıl büyük azap olan Cehennem azabına maruz kalacaklardır.
Yüce Allah bunu:
“...Sonra da büyük bir azaba itileceklerdir" şeklinde ifade etmiştir.
Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Ebû Mâlik:
“...Onlara iki defa azap edeceğiz..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Cuma günleri hutbede sözleriyle münafıklara azap çektirirdi. Bir diğer azap da kabir azabı olacaktır."
İbn Merdûye, Ebû Mes'ûd el-Ensârî'den bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bizlere öyle bir hutbe verdi ki daha öncesinde öylesi bir hutbeyi kendisinden duymuş değildim. Bu hutbesinde:
“Ey insanlarl İçinizde münafıklar var! Onun için kimin adını verirsem ayağa kalksın! Ey filan! Kalk!" buyurdu ve bu şekilde otuz altı kişiyi kaldırdı. Sonra:
“İçinizden yine şöyle olanlar vardır! Böyle olanlar vardır! Şöyle olanlar vardır! Onun için Yüce Allah'tan afiyeti dileyin" diye devam etti. Daha sonra Ömer aralarında kardeşlik bulunan bunlardan bir adamla karşılaşınca ona:
“Neyin var?" diye sordu. Adam:
“Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bizlere bir hutbe verdi ve hutbesinde şöyle şöyle dedi" karşılığını verince, Ömer:
“O zaman bu andan itibaren Allah seni benden uzak tutsun" dedi.
102. Âyetin Tefsiri
Bkz. Ayet:103
103. Âyetin Tefsiri
"Diğer bir kısmı ise günahlarını itiraf ettiler. Bunlar salih amelle kötü ameli birbirine karıştırmışlardır. Umulur ki Allah tövbelerini kabul eder. Çünkü Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. Onların mallarından, onları kendisiyle arındıracağın ve temizleyeceğin bir sadaka al ve onlara dua et. Çünkü senin duan onlar için sükûnettir. Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir."
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, İbn Merdûye ve Beyhakî, Delâil'de bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Diğer bir kısmı ise günahlarını itiraf ettiler. Bunlar salih amelle kötü ameli birbirine karıştırmışlardır..." âyetini açıklarken şöyle demiştir: Bunlar Tebûk savaşına Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte katılmayıp geride kalanlardı ve on kişiydiler. Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) dönüş zamanı geldiğinde bu on kişiden yedisi kendilerini Mescid'in sütunlarına bağladılar. Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) dönüşte Mescid'den evine girerken geçtiği yerde bulundukları için onları görünce:
“Kendilerini bağlayan bu adamlar da kim?" diye sordu. Ashab:
“Yâ Resûlallah! Bunlar Ebû Lubâbe ile arkadaşları. Seninle birlikte savaşa katılmayıp geride kaldıkları için kendilerini bu şekilde bağladılar ve Peygamber kendilerini mazur görüp çözene kadar kimseye çözdürmemeye dair yemin ettiler" dediler. Allah Resûlü de:
“Allah adına yemin ediyorum ki bizzat Yüce Allah onları mazur görüp çözdürmedikçe ben de onları çözmeyeceğim! Zira benden yüz çevirdiler ve diğer Müslümanlarla birlikte savaşa katılmadılar" buyurdu. Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) bu sözünü onlar da işitince:
“Bizzat Yüce Allah bizi çözdürmedikçe biz de kendimizi asla çözmeyeceğiz!" dediler.
Daha sonra Yüce Allah:
“Diğer bir kısmı ise günahlarını itiraf ettiler. Bunlar salih amelle kötü ameli birbirine karıştırmışlardır. Umulur ki Allah tövbelerini kabul eder. Çünkü Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir" âyetini indirdi. Yüce Allah'ın da "Asâ (umulur ki)" demesi o işi yapacağı anlamına gelir. Bu âyet nazil olunca Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) onları mazur gördü ve birilerini gönderip onları çözdürdü. Çözüldükten sonra mallarını getirip:
“Yâ Resûlallah! Bunlar bizim mallarımız! Bizin adımıza bunları sadaka olarak dağıt ve bize bağışlanma dile" dediler. Ancak Allah Resûlü:
“Bana, sizin mallarınızı alma emri verilmedi" karşılığını verdi. Ancak Yüce Allah:
“Onların mallarından, onları kendisiyle arındıracağın ve temizleyeceğin bir sadaka al ve onlara dua et. Çünkü senin duan onlar için sükûnettir..." âyetini indirdi. Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) onlara duası onlar için bağışlanma dilemesidir. Bu âyet de nazil olunca Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onların mallarını aldı ve onlar için bağışlanma diledi.
Savaşa katılmayan on kişiden üçü de kendilerini diğerleri gibi sütunlara bağlamamışlardı. Bunlar da bir süre, azaba mı maruz kalacaklar yoksa tövbeleri kabul görüp bağışlanacaklar mı bilemeden öylece kaldılar. Sonunda Yüce Allah bu konuda:
“Andolsun ki Allah, müslümanlardan bir gurubun kalpleri eğrilmeye yüz tuttuktan sonra, Peygamberi ve güçlük zamanında ona uyan Muhacirlerle Ensar'ı affetti. Sonra da onların tövbelerini kabul etti. Çünkü O, onlara karşı çok şefkatli, pek merhametlidir. Bütün genişliğine rağmen yer onlara dar gelerek nefisleri kendilerini sıkıştırıp, Allah'tan başka sığınacak kimse olmadığını anlayan, savaştan geri kalmış üç kişinin tövbesini de kabul etti. Allah, tövbe ettikleri için onların tövbesini kabul etmiştir. Çünkü O tövbeleri kabul eden, merhametli olandır" âyetlerini indirdi ve hallerini düzeltip dosdoğru olduktan sonra onların da tövbelerini kabul edeceğini bildirdi.
Ebu'ş-Şeyh, Dahhâk'tan bu yorumun aynısını zikreder.
İbn Ebî Şeybe, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Beyhakî, Delâil'de bildirdiğine göre Mücâhid:
“Diğer bir kısmı ise günahlarını itiraf ettiler..."âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Burada kasıt Ebû Lubâbe'dir. Zira Kurayza kabilesi kuşatma altında iken Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) hükmüne razı olup teslim olmaları halinde öldürüleceklerini boğazına işaret ederek onlara haber vermişti."
Beyhakî, Saîd b. el-Müseyyeb'den bildirir: Kurayzalılar Ebû Lubâbe'nin müttefikleriydi. Kuşatma altında oldukları zaman Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), hükmüne razı olarak teslim olmalarını istemişti. Onlar da Ebû Lubâbe'ye bakarak:
“Ey Ebû Lubâbe! Bu çağnyı kabul edip teslim olalım mı?" diye sorduklarında Ebû Lubâbe eliyle boğazına işaret ederek teslim olmaları halinde kesileceklerini haber verdi. Ancak Ebû Lubâbe'nin bu hareketi Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) haber verildi. Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) de Ona:
“Yüce Allah'ın elinle boğazına işaret ederek onlara bildirdiğin şeyden gafil olacağını mı sandın?" buyurdu. Ebû Lubâbe bir süre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) kendisine kızmış bir şekilde kaldı. Daha sonra Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Zorluk savaşı olarak da bilinen Tebûk savaşına çıkınca Ebû Lubâbe birkaç kişiyle birlikte savaşa katılmadı ve Medine'de kaldı.
Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) savaştan döndüğü zaman Ebû Lubâbe onu selamlamak üzere yanına geldi. Ancak Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ona yüz vermedi. Ebû Lubâbe bu durumdan endişe edince Mescid'de Ümmü Seleme'nin kapısının önündeki sütuna kendini bağladı. Aşırı sıcakların olduğu bir zamanda dört gün üç gece bu şekilde bağlı kaldı. Bu süre zarfında ne bir şeyler yedi, ne de tek yudum bir şey içti. Ebû Lubâbe bu durumda öyle bitkin düştü ki sesi soluğu kesildi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) de sabah ve akşam onu bu halini gözlüyordu. Yüce Allah onun tövbesini kabul ettiğine dair âyeti indirince Ebû Lubâbe'ye:
“Yüce Allah tövbeni kabul etti!" diye seslendiler. Sonrasında Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) onu çözmeleri için birilerini gönderdi. Ancak Ebû Lubâbe, Resûlullah'tan (sallallahü aleyhi ve sellem) başka kimsenin onu çözmesine izin vermedi. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) geldi V€ bizzat kendi elleriyle onu çözdü. Ebû Lubâbe kendine geldiğinde:
“Yâ Resûlallah! İçinde malum günahı işlediğim kavmini bırakıp senin yanına yerleşmek için hicret edeceğim. Tüm malımı da sadaka olarak Allah'a ve Resûlüne veriyorum" dedi. Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) de:
“Malının üçte birini vermen yeterlidir" karşılığını verdi. Daha sonra Ebû Lubâbe kavminden hicret ederek Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına yerleşti. Malının üçte birini sadaka olarak verdi. Tevbe de ettikten sonra ölene kadar kendisinden hayırdan başka bir şey görülmedi.
İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve İbn Merdûye, İbn Abbâs'tan bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Tebûk savaşına çıktığında Ebû Lubâbe ile iki adam bu savaşa çıkmayıp geride kaldılar. Daha sonra Ebû Lubâbe ile bu iki adam içinde bulundukları durumu düşünüp pişman oldular ve savaşa katılmadıkları için helak olacaklarını düşünerek:
“Biz burada kadınlarla birlikte gölgede ve güven içinde iken Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile müminler cihad ediyorlar. Vallahi Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bizleri mazur görüp bizzat kendisi çözünceye kadar kendimizi sütunlara bağlayıp öylece kalacağız" dediler. Ardından Ebû Lubâbe yanındaki iki kişiyle birlikte gidip kendilerini Mescid'in sütununa bağladılar. Savaşa katılmayan başka bir üç kişi ise kendilerini bu şekilde bağlamadılar. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) savaştan döndüğü zaman evine giderken yolu Mescid'in içinden geçiyordu. Mescid'de onları bu şekilde görünce:
“Kendilerini sütunlara bu şekilde bağlayanlar da kim?" diye sordu. Adamın biri:
“Bunlar, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte savaşa çıkmayan Ebû Lubâbe ile arkadaşlarıdır. Suçlarını itiraf etmişler ve onlardan razı olup bizzat kendin çözmedikçe de kendilerini çözdürmeyeceklerine dair de yemin etmişler" deyince, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Vallahi onları çözmem emredilmedikçe çözmeyecek ve Yüce Allah onları mazur görmedikçe ben de mazur görmeyeceğim! Zira savaşa katılmamış diğer Müslümanlarla birlikte cihada çıkmamışlardır" buyurdu.
Daha sonra Yüce Allah:
“Diğer bir kısmı ise günahlarını itiraf ettiler. Bunlar salih amelle kötü ameli birbirine karıştırmışlardır. Umulur ki Allah tövbelerini kabul eder. Çünkü Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir" âyetini indirdi. Yüce Allah'ın da "Asâ (umulur ki)" demesi o işi yapacağı anlamına gelir. Bu âyet nazil olunca Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) onları mazur gördü ve sütunlardan çözdü. Ebû Lubâbe ile diğer iki arkadaşı çözülünce mallarını Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) getirdiler ve:
“Mallarımızı bizden al ve bizim adımıza sadaka olarak ver. Bağışlanmamız ve temizlenmemiz için de bizlere dua et" dediler. Ancak Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Bana emir verilmedikçe sizden bir şey almam" karşılığını verdi. Bunun üzerine:
“Onların mallarından, onları kendisiyle arındıracağın ve temizleyeceğin bir sadaka al ve onlara dua et. Çünkü senin duan onlar için sükûnettir..." âyeti nazil oldu.
Ancak Ebû Lubâbe'ye katılmayıp kendilerini bağlamayan diğer üç kişi ise ne tövbe ettiler, ne de mazur görüldüklerine dair âyet nazil oldu. Tüm genişliğine rağmen dünya onlara dar geldi. Yüce Allah bunlar hakkında da:
“Savaştan geri kalanların bir kısmının işi de Allah'ın buyruğuna kalmıştır. Allah onlara ya azabeder, ya da tövbelerini kabul eder. O bilendir, hakimdir" buyurmuştur. Bu üç kişi hakkında insanlardan bazıları:
“Şayet mazur görüldüklerine dair bir âyet nazil olmazsa bunlar helak oldular demektir" derken, bazıları da:
“Umulur ki Yüce Allah onları bağışlar" diyorlardı. Bu şekilde durumları Allah'a kalmış oldu. Nihayet:
“Andolsun ki Allah, müslümanlardan bir grubun kalpleri eğrilmeye yüz tuttuktan sonra, Peygamberi ve güçlük zamanında ona uyan Muhacirlerle Ensâr'ı affetti. Sonra da onların tövbelerini kabul etti. Çünkü O, onlara karşı çok şefkatli, pek merhametlidir. Bütün genişliğine rağmen yer onlara dar gelerek nefisleri kendilerini sıkıştırıp, Allah'tan başka sığınacak kimse olmadığını anlayan, savaştan geri kalmış üç kişinin tövbesini de kabul etti. Allah, tövbe ettikleri için onların tövbesini kabul etmiştir. Çünkü O, tövbeleri kabul eden, merhametli olandır" âyetleri nazil oldu. Durumları Allah'a kalmış bu üç kişi hakkında bu şekilde tövbe kapısı açılmış oldu.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Zeyd:
“Diğer bir kısmı ise günahlarını itiraf ettiler..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Bunlar kendilerini Mescid'in sütunlarına bağlayan sekiz kişidir. Bunlardan bazıları da Kurdum, Mirdâs ve Ebû Lubâbe'dir."
İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Katâde:
“Diğer bir kısmı ise günahlarını itiraf ettiler..." âyetini açıklarken şöyle demiştir: Bize anlatılana göre bunlar, Tebûk savaşına katılmayan yedi kişiydi. Bunlardan Cedd b. Kays, Ebû Lubâbe, Hizâm ve Evs olmak üzere dördü salih ameller ile kötü ameli birbirine karıştırmışlardı. Hepsi de Ensar'dandı ve tövbeleri kabul görüp bağışlanmışlardı. "Onların mallarından, onları kendisiyle arındıracağın ve temizleyeceğin bir sadaka al ve onlara dua et. Çünkü senin duan onlar için sükûnettir..." âyeti de bunlar hakkında nazil oldu.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Süddî:
“...Bunlar salih amelle kötü ameli birbirine karıştırmışlardır..." âyetini açıklarken:
“Salih amelden kasıt Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte cihada katılmalarıdır. Kötü amelden kasıt da Tebûk savaşına katılmamalarıdır" demiştir.
İbn Ebî Şeybe, İbn Ebi'd-Dünya, Tevbe'de, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, Ebu'ş- Şeyh ve Beyhakî, Şuabu'l-îman'da Ebû Osman en-Nehdî'den bildirir: Bana göre Kur'ân'da bu ümmet için en fazla umut veren âyet:
“Diğer bir kısmı ise günahlarını itiraf ettiler. Bunlar salih amelle kötü ameli birbirine karıştırmışlardır. Umulur ki Allah tövbelerini kabul eder. Çünkü Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir" âyetidir.
Ebu'ş-Şeyh ve Beyhakî, Mutarrif'ten bildirir: Gece vakti yatağıma uzandığım zaman Kur'ân'ı düşünür ye amellerimi Cennetlik olanların amelleriyle mukayese ederim. Ancak onların amellerinin daha ağır olduğunu görürüm. Zira onlar Kur'ân'da şöyle ifade edilir:
“Geceleri pek az uyurlardı.""Gecelerini Rablerine secde ederek ve kıyam durarak geçirirler" "Geceleyin secde ederek ve ayakta durarak boyun büken, âhiretten çekinen, Rabbinin rahmetini dileyen kimse inkar eden kimse gibi olur mu?" Gördüğüm kadarıyla ben bunlardan biri değilim. Sonra kendimi:
“Sizi bu yakıcı ateşe sürükleyen nedir? Derler ki:
“Namaz kılmazdık ve yoksulu doyurmazdık. Batıla dalanlarla biz de dalardık. Ceza gününü yalanlardık" âyetleriyle ölçerdim. Ancak onlar gibi ceza gününü yalanlayanlardan olmadığımı görürdüm. Sonra:
“Diğer bir kısmı ise günahlarını itiraf ettiler. Bunlar salih amelle kötü ameli birbirine karıştırmışlardır. Umulur ki Allah tövbelerini kabul eder. Çünkü Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir" âyetini düşününce kendimin de, siz kardeşlerimin de bunlardan olmasını umuyorum.
Ebu'ş-Şeyh, İbn Mende, Ebû Nuaym, el-Ma'rife'de ve İbn Asâkir sağlam bir senedle Câbir b. Abdillah'tan bildirir: Tebûk savaşına Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte çıkmayıp geride kalanlar altı kişiydi. Bunlar Ebû Lubâbe, Evs b. Hizâm, Sa'lebe b. Vedîa, Ka'b b. Mâlik, Murâre b. er-Rabî' ve Hilâl b. Umeyye idi. Ebû Lubâbe, Evs ve Sa'lebe gelip kendilerini Mescid'deki sütunlara bağladılar. Daha sonra tüm mallarını getirip:
“Yâ Resûlallah! Seninle savaşa çıkmamıza engel olan bu malları al!" demişlerdi. Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) de onlar için:
“Diğer bir savaşa kadar onları çözmem" buyurmuştu. Fakat daha sonra onlar hakkında:
“Diğer bir kısmı ise günahlarını itiraf ettiler. Bunlar salih amelle kötü ameli birbirine karıştırmışlardır. Umulur ki Allah tövbelerini kabul eder. Çünkü Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir" âyeti nazil oldu. Tövbesinin kabulü ertelenen ve durumları Allah'a kalanlar ise Ka'b b. Mâlik, Murâre b. er-Rabî' ve Hilâl b. Umeyye'dir. Bunların tövbelerinin kabulü kırk gün boyunca ertelendi. Bu süre içinde bu üç kişi kendilerine kurdukları çadırlarda kaldılar. Kadınları onlardan uzak durdu. Müslümanlar da bunlara yakınlık göstermediler, ancak tamamen de dışlamadılar. Sonunda onlar hakkında:
“...Bütün genişliğine rağmen yer onlara dar gelerek nefisleri kendilerini sıkıştırıp, Allah'tan başka sığınacak kimse olmadığını anlayan, savaştan geri kalmış üç kişinin tövbesini de kabul etti. Allah, tövbe ettikleri için onların tövbesini kabul etmiştir. Çünkü O tövbeleri kabul eden, merhametli olandır" âyeti nazil oldu. Bu âyet nazil olunca da Ümmü Seleme, Ka'b'a birini gönderip bunun müjdesini verdi.
İbn Ebî Hâtim, İbn Şevzeb'den bildirir: Ahnef b. Kays şöyle dedi: Kendimi Kur'ân'a arzettiğimde:
“Diğer bir kısmı ise günahlarını itiraf ettiler. Bunlar salih amelle kötü ameli birbirine karıştırmışlardır. Umulur ki Allah tövbelerini kabul eder. Çünkü Allah çok bağışlayandır,; çok merhamet edendir" âyeti gibi halimi anlatan başka bir âyet görmedim.
Ebu'ş-Şeyh, Mâlik b. Dînar'dan bildirir: Hasan'a:
“Diğer bir kısmı ise günahlarını itiraf ettiler. Bunlar salih amelle kötü ameli birbirine karıştırmışlardır..." âyetini sorduğumda şu karşılığı verdi:
“Ey Mâlik! Bunlar tövbe etmişti ve Yüce Allah onlar hakkında:
“...Umulur ki Allah tövbelerini kabul eder..." buyurmuştur. Yüce Allah'ın da "Asâ (umulur ki)" demesi o işi yapacağı anlamına gelir."
Buhârî, Müslim, Tirmizî, Nesâî ve İbn Merdûye, Semure b. Cündüb'den bildirir:
“Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabına çokça:
“İçinizde rüya gören oldu mu?" diye sorardı. Bir sabah bizlere şöyle buyurdu:
“Dün gece bana iki kişi geldi ve: «Bizimle beraber yürü!» dediler. Ben de onlarla beraber yürüdüm. Beni alıp mukaddes topraklara götürdüler. Orada uzanmış uyuyan bir adamın yanına geldik. Onun da başucunda elinde taş olan bir adam durmuştu. Taşı uyuyan adamın kafasına atıyor, adamın başı yarılıyordu. Taş sağa sola yuvarlanıyordu. Taşı alıp geri geldiğinde uyuyan adamın kafası eskisi gibi iyileşmiş oluyordu. Taşı getiren adam da tekrar uyuyan adamın yanına geliyor ve ilkinde yaptığının aynısını tekrar ediyordu. Yanımdakilere: «Sübhânallah! Bunlar ne yapıyor?» diye sorduğumda, bana: «Yürü!» dediler.
Yolumuza devam ettik ve sırtüstü yatmış olan bir adamın yanına geldik. Yanında, elinde kancasıyla başka biri daha vardı. Elinde kanca olan adam yatan adamın yüzünün bir tarafına eğilip ağzından başlayıp yanağını ensesine kadar parçalıyordu. Sonra burnundan başlayıp ensesine kadar etini parçalıyordu. Sonra gözünden başlayıp ensesine kadar etini parçalıyordu. Sonra yüzünün öbür tarafına yöneliyor ve o tarafa da bir öncekinin aynısını yapıyordu. Yüzünün bir tarafım öyle parçalayıncaya kadar öbür taraf iyileşip eski haline geliyordu. Elinde kancası olan adam tekrar yeni baştan ilk yaptığı gibi parçalamaya başlıyordu. Yanımdakilere: «Sübhânallah! Bunlar ne yapıyor?» diye sorduğumda, bana: «Yürü!» dediler.
Yolumuza devam ettik ve tandır gibi bir yere geldik. Tandırın içinden bağrışma sesleri duyduk. Tandırın içine baktığımızda çıplak erkek ve kadınların olduğunu gördük. Altlarından alevler geliyordu. Her alev geldiğinde de bağrışıyorlardı. Yanımdakilere: «Bunlar kim?» diye sordum, bana: «Yürü!» dediler. Yola devam edip kan gibi kırmızı olan bir ırmağın kenarına geldik. Irmakta yüzen bir adam gördük. Irmağın kenarında da yanında taş yığını olan bir adam vardı. Irmaktaki adam yüzüp yüzüp onun yanına geliyor ve ağzını açıyordu. Kenardaki adam da yüzen adamın ağzına bir taş koyup yutturuyor. Sonra adam tekrar yüzmeye devam ediyordu. Yine yüzdükten sonra kenara gelip ağzım açıyor. Kenardaki adam da onun ağzına taş koyuyordu. Yanımdakilere: «Bunlar ne yapıyor?» diye sordum. Bana yine: «Yürü!» dediler.
Yola devam ettik ve hiç böylesini göremeyeceğin kadar çirkin bir adamla karşılaştık. Yanında bir ateş vardı. Hem ateşi körüklüyor; hem de etrafında dönüyordu. Yanımdakilere: «Bu ne yapıyor?» diye sordum, ancak yine: «Yürü!» dediler. Yola devam ettik. Bol bitkili bir bahçeye vardık. Bahçede baharın her renginden bir renk mevcuttu. Bahçenin önünde de uzun boylu bir adam vardı. O kadar uzundu ki göğe kadar uzanan başını çok zor görebiliyordum. Adamın etrafında da daha önce hiç bu kadarını görmediğim kalabalıkta çocuklar vardı. Bana yine: «Yürü!» dediler.
Yola devam edip; daha önce bu kadar büyüğünü ve güzelini göremediğim bir bahçeye vardık. Yanımdakiler bana: «Bahçenin içinde ilerle!» dediler. Bahçenin içinde ilerlediğimizde altından ve gümüşten tuğlalarla inşa edilmiş bir şehre vardık. Şehrin kapısına gelip kapıyı açmalarını istedik. Kapı açıldı ve içeriye girdik. Bizi orada öyle adamlar karşıladı ki, vücutlarının yarısı görebileceğin en güzel bir yapıda iken diğer yarısı da görebileceğin en çirkin bir yapıdaydı. Yanımdakiler, o adamlara: «Gidin ve oradaki ırmağa girip yıkanın!» dediler. Irmağa baktığımda çok geniş ve süt kadar beyaz olduğunu gördüm. Adamlar gidip ırmağa daldılar, sonra da yanımıza geldiler. Yıkandıktan sonra bedenlerindeki o çirkin görünüşleri de gitmiş en güzel bir sûrete bürünmüşlerdi. Yanımdakiler bana: «İşte burası Adn cennetidir, evin de işte oradakidir» dediler. Yukarılara doğru baktığımda beyaz bir bulutu andıran bir köşk gördüm. Yanımdakiler bana: «İşte evin orası!» dediler. Onlara: «Yüce Allah sizlere bereketler ihsan etsin! Bana izin verin de içine gireyim» dedim, fakat: «Şimdi değil, ancak ileride oraya gireceksin!» karşılığını verdiler.
Onlara: «Gece boyu pek şaşırtıcı şeylerle karşılaştım. O gördüklerim neydi?» diye sorduğumda şöyle karşılık verdiler: «İlk gördüğün ve başı taşla yarılan adam Kur'ân'ı okur ancak onunla emel etmez ve kılması gereken farz namazını kılmadan uyurdu. Bu durumu da kıyamete kadar devam edecektir. Yanakları, burnu ve gözleri ensesine kadar yarılan adama gelince, o adam sabahtan öyle bir yalan ortaya atıyordu ki bu yalanı dört bir tarafa yayılıyordu. Onun da bu durumu kıyamete kadar devam edecektir. Tandır gibi bir yerde bulunan çıplak erkek ve kadınlar ise, zina eden erkek ve kadınlardı. Irmakta yüzen ve ikide bir ağzına taş konulan adam da faiz yiyen kişidir. Ateşin yanında bulunan ve onu körükleyen çirkin adam ise Cehennem bekçilerinden olan Malik'ti. Bahçenin önünde bulunan uzun boylu adam ise İbrahim peygamberdi. Etrafında olan çocuklar da fıtrat üzerine küçük yaşta ölen çocuklardı. Yarısı güzel, diğer yarısı da çirkin şekilde olan adamlar ise salih amellerle kötü amelleri birbirine karıştıran, ancak Yüce Allah'ın sonradan affettiği bir topluluktu. Ben de Cebrail, bu da Mikâil'dir.»
Hatîb, Târih'de Ebû Mûsa'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
“Rüyamda derileri ateşten makaslarla kırpılan kişiler gördüm. «Bunlar kim?» diye sorduğumda: «Bunlar kendilerine helal olmayan kişiler için süslenenlerdir» denildi. Yine içinden çok pis bir koku ve feryatlar gelen bir kuyu gördüm. «Bu ne?» diye sorduğumda: «Bunlar kendilerine helal olmayan kişiler için süslenen kadınlardır» denildi. Yine adına «Hayat Suyu» denilen suyla yıkananlar gördüm; «Bunlar kim?» diye sorduğumda: «Bunlar salih amellerle kötü amelleri birbirine karıştıranlardır» denildi. "
İbn Sa'd, Esved b. Kays el-Abdî'den bildirir: Bir gün Hasan, Habîb b. Mesleme ile karşılaşınca:
“Ey Habîb! Nice yürüyüşün hiç de Allah'a itaat yolunda değildir" dedi. Habîb:
“Peki, babana (Ali'ye) doğru yürüyüşlerim de Allah'a itaat yolunda değil midir?" diye sorunca, Hasan şu karşılığı verdi:
“Öyledir ancak Muâviye'ye az ve fani bir dünyalık için itaat ettin. Şayet bu şekilde dünyanı az bir imar etmişse bil ki dinini harab etmiştir. Her ne kadar kötü olan bir şeyi yaptıysan da iyi olan bir şeyi söyledin. Bu durumda Yüce Allah'ın:
“...Bunlar salih amelle kötü ameli birbirine karıştırmışlardır..."buyurduğu kişilerden oldun. Ancak sen Yüce Allah'ın:
“Hayır! Bilakis onların işlemekte oldukları (kötülükler) kalplerini kirletmiştir" buyurduğu kişilerdensin."
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Dahhâk:
“Onların mallarından, onları kendisiyle arındıracağın ve temizleyeceğin bir sadaka al..." âyetini açıklarken:
“İşledikleri bu kötü şeyden kendilerini arındırıp temizleyecek bir sadaka al" demiştir.
İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Onlara dua et. Çünkü senin duan onlar için sükûnettir..." âyetini açıklarken:
“İşledikleri günahlardan dolayı onlara bağışlanma dile. Zira senin bu yöndeki duan onlar için rahmettir" demiştir.
İbn Ebî Hâtim ile Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Süddî:
“...Onlara dua et. Çünkü senin duan onlar için sükûnettir..." âyetini açıklarken:
“Onlara dua edip bağışlanma dile. Zira onlara bağışlanma dilemen, kalplerini yatıştırıp güven verir" demiştir.
İbn Ebî Şeybe, Buhârî, Müslim, Ebû Dâvud, Nesâî, İbn Mâce, İbnu'l-Münzir ve İbn Merdûye, Abdullah b. Ebî Evfâ'dan bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) kendisine zekat getirildiği zaman, getiren kişinin adına:
“Allahım! Filan kişinin ailesine hayırlar ihsan et" diye dua ederdi. Babam zekatını getirip verdiği zaman da:
“Allahım! Ebû Evfa'nın ailesine hayırlar ihsan et" diye dua etti.
İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbn Abbâs: (.....) ifadesini açıklarken:
“Senin onlara duan Allah'a yakınlaşmalarına vesiledir" demiştir.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Katâde: (.....) ifadesini açıklarken:
"Senin onlara duan onlar için sükûnettir" demiştir.
İbn Ebî Şeybe, Câbir b. Abdillah'tan bildirir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) yanımıza geldiğinde karım ona:
“Yâ Resûlallah! Bana ve kocama dua et" dedi. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):"Allah sana da, kocana da hayırlar ihsan etsin" diye dua etti.
İbn Ebî Şeybe, Hârice b. Zeyd'den, o da babasından daha büyük olan amcası Yezîd b. Sâbit'ten bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte çıkıp Bakî kabristanına geldik. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) orada henüz yeni olan bir mezar görünce kimin olduğunu sordu. Bir kadının adını verip:
“Filan kişinin" dediler. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) kadının kim olduğunu tanıdı ve:
“Öldüğünde bana haber verseydiniz yal" buyurdu.; Ashab:
“Dinlendiğin için seni rahatsız etmek istemedik" deyince, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Bir daha öyle yapmayın. Biriniz vefat ettiği zaman ben henüz hayatta olduğum sürece bana haber verin. Zira edeceğim dua onlara rahmettir" buyurdu.
Bâverdî, Ma'rifetu's-Sahâbe'de ve İbn Merdûye, Deysem es-Sedûsî'den bildirir: Beşîr b. el-Hasâsiyye'ye:
“Zekat toplayan memurlar bize haksızlık ediyorlar. Haksızlık ettikleri oranda mallarımızdan gizleyebilir miyiz?" diye sorduğumuzda:
“Geldiklerinde tüm malınızı önlerine yığın, sonra sizlere dua etmelerini isteyin" dedi ve:
“Onların mallarından, onları kendisiyle arındıracağın ve temizleyeceğin bir sadaka al ve onlara dua et..." âyetini okudu.
104. Âyetin Tefsiri
"Allah'ın, kullarının tövbesini kabul edeceğini, sadakalar aldığını, Allah'ın tövbeleri kabul eden ve pek esirgeyen olduğunu bilmiyorlar mı?"
İbn Ebî Hâtim, İbn Zeyd'den bildirir: Tebûk seferine katılmayanlardan tövbe edenlerin tövbesi kabul edilince, bu savaşa katılmayıp tövbe etmeyenler:
“Onlar dün bizimle beraberdiler. Onlarla konuşulmuyor ve oturulmuyordu. Şimdi ne oldu ki?" demeye başladılar. Bunun üzerine Yüce Allah:
“Allah'ın, kullarının tövbesini kabul edeceğini, sadakalar aldığını, Allah'ın tövbeleri kabul eden ve pek esirgeyen olduğunu bilmiyorlar mı?" âyetini indirdi.
Abdurrezzâk, Hakîm et-Tirmizî, Nevâdiru'l-Usûl'de, İbn Ebî Hâtim ve Taberânî'nin bildirdiğine göre İbn Mes'ûd:
“Kişi birine bir sadaka verdiği zaman bu sadaka adamın eline düşmeden Yüce Allah'ın eline düşer. Yüce Allah da bunu verilen kişinin eline bırakır" dedi ve:
“Allah'ın, kullarının tövbesini kabul edeceğini, sadakalar aldığını, Allah'ın tövbeleri kabul eden ve pek esirgeyen olduğunu bilmiyorlar mı?" âyetini okudu.
Abdurrezzâk'ın bildirdiğine göre Ebû Hureyre:
“...Sadakalar aldığını..."âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Yüce Allah temiz ve helal ise sadakaları kabul eder. Verilen böylesi bir sadakayı sağ eliyle alır. Kişi lokma kadar da olsa sadaka verdiği zaman Yüce Allah bu sadakayı çoğaltıp durur. Yüce Allah'ın elinde, birinizin deve yavrusunu veya tayını besleyip büyütmesi gibi bu sadaka da Uhud dağı gibi olana kadar büyüyüp durur."
İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh ve İbn Merdûye, Ebû Hureyre'den bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
“Nefsim elinde olana yemin olsun ki kul helal olan bir kazançtan helal olan bir sadakayı -ki Yüce Allah ancak helal olan bir şeyi kabul eder ve semaya ancak helal olan şeyler çıkar- hakkı olan bir yere verdiği zaman onu Rahman (olan Allah)'ın eline koymuş gibidir. Yüce Allah da bu sadakayı sahibi için birinizin tayını veya sütten kestiği devesini besleyip büyütmesi gibi büyütüp durur. Öylesi kişinin sadaka olarak verdiği bir lokma veya hurma tanesi, kıyamet gününde büyük bir dağ gibi olur." Yüce Allah'ın Kitâb'ındaki:
“Allah'ın, kullarının tövbesini kabul edeceğini, sadakalar aldığını, Allah'ın tövbeleri kabul eden ve pek esirgeyen olduğunu bilmiyorlar mı?" âyeti de bunu tasdik eder.
Dârakutnî, Efrâd'da İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: Sadaka verin! Biriniz bir lokma veya benzeri bir şeyi sadaka olarak verdiği zaman bu sadaka, verilen kişinin eline düşmeden Yüce Allah'ın eline düşer. Zira Yüce Allah:
“Allah'ın, kullarının tövbesini kabul edeceğini, sadakalar aldığını, Allah'ın tövbeleri kabul eden ve pek esirgeyen olduğunu bilmiyorlar mı?" buyurur. Yüce Allah da bu sadakayı sahibi için birinizin tayını veya sütten kestiği devesini besleyip büyütmesi gibi büyütür. Kıyamet gününde de ona verir.
105. Âyetin Tefsiri
"De ki: Yapın! Amelinizi Allah da, Resûlü de müminler de görecektir. Sonra görüleni ve görülmeyeni bilen Allah'a döndürüleceksiniz. O size yapmakta olduklarınızı haber verecektir."
İbn Ebî Şeybe, İbnu'l-Münzir ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“De ki: Yapın! Amelinizi Allah da, Resûlü de müminler de görecektir..." âyetini açıklarken:
“Bu, Yüce Allah'ın kullarına bir uyarısı, bir tehdididir" demiştir.
İbn Ebî Şeybe, Taberânî, Ebu'ş-Şeyh ve İbn Merdûye'nin Seleme b. el- Ekva'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“...Amelinizi Allah da, Resûlü de müminler de görecektir..." âyetini okudu.
İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh ve İbn Merdûye, Seleme b. el-Ekva'dan bildirir: Bulunduğumuz yerden bir cenaze geçince yanımızdakiler onu hayırla andılar. Bunu duyan Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Vacip oldu" buyurdu. Başka bir cenaze geçti ve onu da hayırla andılar. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) yine:
“Vacip oldu" buyurdu. Kendisine neden böyle dediği sorulunca:
“Melekler gökte Yüce Allah'ın şahitleridir. Yeryüzünde Allah'ın şahitleri de sizlersiniz. Birine bir konuda şahitlik ettiğinizde bu şahitliğiniz geçerli olur" karşılığını verdi. "...Amelinizi Allah da, Resûlü de müminler de görecektir..." âyeti de bunu ifade etmektedir.
İbn Ebî Hâtim, Hazret-i Âişe'den bildirir: Hazret-iOsmân'a dil uzatan kurrânın (Kur'ân hafızlarının) ortaya çıkışına kadar Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabından hiç kimsenin amellerini basit görmüş değildim. Zira bunlar hiçbirimizin söyleyemediği güzellikte sözler söylüyorlardı. Hiçbirimizin okuyamadığı şekilde Kur'ân okuyor ve hiç birimizin kılamadığı kadar namaz kılıyordu. Ancak iyice düşününce bunlardan hiçbirinin Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabının amellerine yaklaşamayacağını anladım. Onun için birinin çok güzel sözler söylediğini gördüğünde ona:
“...Yapın! Amelinizi Allah da Resûlü de müminler de görecektir..." de. Hiç kimse hakkında da yaptıklarından dolayı acele hüküm verme.
Ahmed, İbn Ebi'd-Dünya, îhlâs'da, Ebû Ya'lâ, İbn Hibbân, Hâkim, Beyhakî, Şuab'da ve Diyâ, el-Muhtârefde Ebû Saîd'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Biriniz kapısı penceresi olmayan sert bir kayanın tam içinde bir amelde bulunsa bu amel her ne olursa olsun Yüce Allah bunu ortaya çıkarıp insanlara gösterir. "
106. Âyetin Tefsiri
"Savaştan geri kalanların bîr kısmının işi de Allah'ın buyruğuna kalmıştır. Allah onlara ya azab eder, ya da tövbelerini kabul eden O bilendir, hakimdir."
İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İkrime:
“Savaştan geri kalanların bir kısmının işi de Allah'ın buyruğuna kalmıştır..." âyetini açıklarken:
“Bunlar Tebûk savaşına katılmayan (ve tövbe de etmeyen) üç kişidir" demiştir.
İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“Savaştan geri kalanların bir kısmının işi de Allah'ın buyruğuna kalmıştır..." âyetini açıklarken:
“Bunlar Evs ve Hazrec kabilelerinden olan Hilâl b. Ümeyye, Murâre b. Rib'îve Ka'b b. Mâlik'tir" demiştir.
Ebu'ş-Şeyh, Muhammed b. Ka'b'dan bildirir: Ebû Lubâbe, Kurayza oğullarına, parmağıyla boğazına işaret ederek teslim olmaları halinde kesileceklerini haber verdi. Bunun üzerine Yüce Allah:
“Ey iman edenler! Allah'a ve Peygamber'e hainlik etmeyin. Bile bile kendi emanetlerinize de hainlik etmeyin..." âyeti ile, "Savaştan geri kalanların bir kısmının işi de Allah'ın buyruğuna kalmıştır. Allah onlara ya azab eder, ya da tövbelerini kabul eder. O bilendir, hakimdir" âyetini indirdi. Bu şekilde Ebû Lubâbe tövbesi kabul görenlerden biri oldu.
İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Süddî:
“...Allah onlara ya azab eder, ya da tövbelerini kabul eder..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Bu yaptıkları karşısında Yüce Allah ya onları bir musibete maruz bırakıp öldürür ya da tövbelerini kabul eder. Bunların durumu bu şekilde Allah'ın takdirine bırakılmışken daha sonra nazil olan:
“Bütün genişliğine rağmen yer onlara dar gelerek nefisleri kendilerini sıkıştırıp, Allah'tan başka sığınacak kimse olmadığını anlayan, savaştan geri kalmış üç kişinin tövbesini de kabul etti..." âyetiyle Yüce Allah onlar hakkındaki hükmünü bildirdi.
107. Âyetin Tefsiri
"Zarar vermek, inkâr etmek, müminlerin arasını ayırmak, Allah ve Peygamberine karşı savaşanlara daha önceden gözcülük yapmak üzere bir mescit kurup: «Biz sadece iyilik yapmak istedik» diye yemin edenlerin yalana olduklarına şüphesiz ki Allah şahittir"
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, İbn Merdûye ve Beyhakî'nin Delâil'de bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Zarar vermek, inkâr etmek, müminlerin arasını ayırmak, Allah ve Peygamberine karşı savaşanlara daha önceden gözcülük yapmak üzere bir mescit kurup: «Biz sadece iyilik yapmak istedik» diye yemin edenlerin yalancı olduklarına şüphesiz ki Allah şahittir" âyetini açıklarken şöyle demiştir: Ensar'dan bir grup mescit inşa etme işine girdiler. Ebû Âmir de onlara:
“Siz bu mescidinizi inşa edin ve elinizden geldiği kadar silah toplamaya çalışın. Ben Rum (Bizans) kralı Kayser'e gidip asker getireceğim ve Muhammed ile ashabını buradan çıkartacağım" dedi. Mescidin inşasını bitirdiklerinde Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) gelip:
“Mescidimizin inşasını bitirdik. Gelip içinde namaz kılmanı ve bereketi için dua etmeni istiyoruz "dediler. Bunun üzerine de Yüce Allah:
“Onun içinde asla namaz kılma! İlk günden takva üzerine kurulan mescit içinde namaz kılman elbette daha doğrudur..." âyetini indirdi.
İbn Ebî Hâtim ve İbn Merdûye, İbn Abbâs'tan bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Kubâ'da bir .mescid inşa edince içlerinde Abdullah b. Huneyf'in dedesi Behzec, Vedîa b. Huzâm ve Mucemmi' b. Câriye el-Ensârî'nin de bulunduğu Ensar'dan bir grup münafıklık için bir mescit inşa ettiler. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), Behzec'e:
“Yazık sana ey Behzec! Bununla düşündüğüm şeyi mi yapmak istiyorsun?" buyurunca Behzec:
“Yâ Resûlallah! Vallahi hayırdan başka bir kastım yok" dedi. Yalan söylemesine rağmen Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ona inandı ve mazur görmek istedi; ancak Yüce Allah:
“Zarar vermek, inkâr etmek, müminlerin arasını ayırmak, Allah ve Peygamberine karşı savaşanlara daha önceden gözcülük yapmak üzere bir mescit kurup: «Biz sadece iyilik yapmak istedik» diye yemin edenlerin yalancı olduklarına şüphesiz ki Allah şahittir" âyetini indirdi. Bunu yapmak isteyen de Ebû Âmir adında biriydi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile sayşş halindeydi ve yardım istemek üzere Heraklius'a gitmişti. Bu mescidi inşa edenler de Ebû Âmir'in dönmesini ve bu mescitte namaz kılmasını bekliyorlardı. Ebû Âmir ise Allah'a ve Resûlüne savaş açmak için Medine'den çıkmıştı.
İbnu'l-Münzir, Saîd b. Cübeyr'den bildirir: Anlatıldığına göre Amr b. Avf oğulları bir mescit inşa ettiler ve gelip içinde namaz kılması için Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) haber gönderdiler. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) de gelip bu mescitte namaz kıldı. Ancak kardeşleri olan Ganm b. Avf oğulları onları bu konuda kıskandılar ve:
“Biz de kardeşlerimiz gibi bir mescit inşa eder ve Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) gelip içinde namaz kılmasını isteriz. Belki Ebû Âmir de gelince o da içinde namaz kılar" dediler. Bu şekilde bir mescit inşa ettikten sonra kardeşlerinde olduğu gibi bu mescidin de içinde namaz kılması için Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) haber gönderdiler. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) de burada namaz kılmak için gelmeye niyetlenince Yüce Allah:
“Zarar vermek, inkâr etmek, müminlerin arasını ayırmak, Allah ve Peygamberine karşı savaşanlara daha önceden gözcülük yapmak üzere bir mescit kurup: «Biz sadece iyilik yapmak istedik» diye yemin edenlerin yalancı olduklarına şüphesiz ki Allah şahittir. Onun içinde asla namaz kılma! İlk günden takva üzerine kurulan mescit içinde namaz kılman elbette daha doğrudur. Onda temizlenmeyi seven adamlar vardır. Allah da çok temizlenenleri sever. Binasını Allah korkusu ve rızası üzerine kuran kimse mi daha hayırlıdır, yoksa yapısını yıkılacak bir yarın kenarına kurup, onunla beraber kendisi de çöküp cehennem ateşine giden kimse mi? Allah zalimler topluluğunu doğru yola iletmez. Kurmuş oldukları binaları, (ölüp de) kalpleri paramparça olmadıkça yüreklerinde sürekli bir kuşku olarak kalmaya devam edecektir. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir" âyetlerini indirdi.
İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“Zarar vermek, inkâr etmek, müminlerin arasını ayırmak, Allah ve Peygamberine karşı savaşanlara daha önceden gözcülük yapmak üzere bir mescit kurup: «Biz sadece iyilik yapmak istedik» diye yemin edenlerin yalancı olduklarına şüphesiz ki Allah şahittir" âyetini açıklarken:
“Bunlar, münafıklardır ve gözcülüğünü yaptıkları kişi de papaz olan Ebû Âmir'dir" demiştir.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Katâde:
“Zarar vermek, inkâr etmek, müminlerin arasını ayırmak, Allah ve Peygamberine karşı savaşanlara daha önceden gözcülük yapmak üzere bir mescit kurup: «Biz sadece iyilik yapmak istedik» diye yemin edenlerin yalancı olduklarına şüphesiz ki Allah şahittir" âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Küba'da bir mescit inşa edince münafıklar da buna karşılık bir mescit inşa ettiler ve içinde namaz kılması için Allah Resûlü'ne haber gönderdiler. Ancak Yüce Allah henüz gitmeden Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) durumu bildirdi."
İbn İshâk ve İbn Merdûye, İbn Abbâs'tan bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) yapılan bu mescidi yıkmak üzere Mâlik b. Duhşum'a haber gönderdi. Giderlerken Mâlik yanında bulunan Âsım'a:
“Az bekle de evden ateş alıp geleyim" dedi. Evine girip yanan birkaç hurma dalı aldı ve çıktı. Sonrasında hızlıca bu mescide geldiler. Mecsidi münafıklar henüz içinde iken yakıp yıkmaya başladılar. Münafıklar bunu görünce kaçıp dağıldılar. Yüce Allah da bu mescit konusunda:
“Zarar vermek, inkâr etmek, müminlerin arasını ayırmak, Allah ve Peygamberine karşı savaşanlara daha önceden gözcülük yapmak üzere bir mescit kurup: «Biz sadece iyilik yapmak istedik» diye yemin edenlerin yalancı olduklarına şüphesiz ki Allah şahittir... Kurmuş oldukları binaları, (ölüp de) kalpleri paramparça olmadıkça yüreklerinde sürekli bir kuşku olarak kalmaya devam edecektir. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir" âyetlerini indirdi.
İbn İshâk ile İbn Merdûye, Ebû Ruhm Külsûm b. Husayn el-Ğifârî'den (sahabeden ve Hudeybiye biat edenlerden biriydi) bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Tebûk savaşından dönüşte Medine'ye bir günlük mesafeden daha az olan Zû Evân'da konakladı. Tebûk savaşına çıkma hazırlığını yaparken Mescid-i Dırar'ı yapanlar yanına gelmişler ve:
“Yâ Resûlâllah! Hasta, sakat, muhtaçlar için, soğuk ve yağmurlu geceler için bir mescit inşa ediyoruz. Gelip de bu mescitte namaz kılmanı da istiyoruz" demişlerdi. Allah Resûlü de:
“Şu an bir sefer hazırlığındayım ama dönüşte inşallah uğrar içinde namaz kılarız" karşılığını vermişti. Ancak Zû Evân'da konaklayınca bu mescidin asıl durumu kendisine bildirildi. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Sâlim b. Avf oğullarının kardeşlerinden biri olan Mâlik b. Duhşum ile Belaclân kabilesinden Ma'n b. Adiy veya kardeşi Âsim b. Adiy'yi çağırdı ve:
“Ahalisi zalim olan şu mescide gidin ve onu yakıp yıkın!" buyurdu.
İkisi hızlı bir şekilde yola düşüp Mâlik b. Duhşum'un çevresinden olan Sâlim b. Avf oğullarına geldiler. Mâlik, Ma'n'a:
“Az bekle de eve girip çıkayım" dedi ve evine girdi. İçerden bir hurma dalı alıp çıktı. Hurma dalını da tutuşturup mescide doğru ilerlediler. Münafıklar içerdeyken mescidi yakıp yıktılar. İçerdekiler dışarı çıkıp dağıldılar. Bu mescit konusunda da Yüce Allah:
“Zarar vermek, inkâr etmek, müminlerin arasını ayırmak, Allah ve Peygamberine karşı savaşanlara daha önceden gözcülük yapmak üzere bir mescit kurup: «Biz sadece iyilik yapmak istedik» diye yemin edenlerin yalancı olduklarına şüphesiz ki Allah şahittir... Kurmuş oldukları binaları, (ölüp de) kalpleri paramparça olmadıkça yüreklerinde sürekli bir kuşku olarak kalmaya devam edecektir. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir" âyetlerini indirdi.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Dahhâk:
“Zarar vermek, inkâr etmek, müminlerin arasını ayırmak, Allah ve Peygamberine karşı savaşanlara daha önceden gözcülük yapmak üzere bir mescit kurup: «Biz sadece iyilik yapmak istedik» diye yemin edenlerin yalancı olduklarına şüphesiz ki Allah şahittir" âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Bunlar, Kubâ mescidine yakın bir yerden mescit inşa eden Ensar'dan bir topluluktur. Bize bildirilene göre de İslam'da ilk inşa edilen mescit, Kubâ Mescidi'dir."
İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, İbn İshâk'tan bildirir:
“Bu mescidi inşa edenler on iki kişiydi. Bunlar Hizâm b. Hâlid b. Ubeyd b. Zeyd, Sa'lebe b. Hâtib, Hezzâl b. Umeyye, Muattab b. Kuşeyr, Ebû Habîbe b. el-Ez'ar, Abbâd b. Huneyf, Câriye b. Âmir ve oğulları Mucemma' ile Zeyd, Nebtel b. el-Hâris, Behzec b. Osmân ve Vedîa b. Sâbit'tir."
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Süddî: :
“Zarar vermek, inkâr etmek, müminlerin arasını ayırmak, Allah ve Peygamberine karşı savaşanlara daha önceden gözcülük yapmak üzere bir mescit kurup: «Biz sadece iyilik yapmak istedik» diye yemin edenlerin yalancı olduklarına şüphesiz ki Allah şahittir" âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Bu mescidi Kubâ ahalisine zarar vermek için inşa etmişlerdir. Kubâ ahalisi Kubâ mescidinde namaz kılarlardı. Bu mescit inşa edilince cemaatın bir kısmı yeni mescite yöneldi ve bu şekilde cemaati bölerek araya nifak sokmuş oldular. Ancak kendilerine sorulunca bununla sadece iyilik yapmak istediklerine dair yemin ederler."
108. Âyetin Tefsiri
"Onun içinde asla namaz kılma! İlk günden takva üzerine kurulan mescit içinde namaz kılman elbette daha doğrudur. Onda temizlenmeyi seven adamlar vardır. Allah da çok temizlenenleri sever"
İbn Ebî Şeybe, Ahmed, Müslim, Tirmizî, Nesâî, Ebû Ya'lâ, İbn Cerîr, İbnu'l- Münzir, İbn Ebî Hâtim, İbn Huzeyme, İbn Hibbân, Ebu'ş-Şeyh, Hâkim, İbn Merdûye ve Beyhakî, Delâil'de Ebû Saîd el-Hudrî'den bildirir: Biri Hudre oğullarından biri de Amr b. Avf oğullarından iki adam âyette zikredilen takva üzerine kurulu mescidin hangisi olduğu konusunda tartıştılar. (Başka bir lafızda:
“Amr b. Avf oğullarından biriyle âyette zikredilen takva üzerine kurulu mescidin hangisi olduğu konusunda tartıştım" demiştir.) Hudre oğullarından olan adam:
“Söz konusu mescid Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) mescididir" derken, Amr b. Avf oğullarından olan adam ise:
“Söz konusu mescit Kubâ mescididir" dedi. Bunun üzerine Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) gelip bunu sordular. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Âyetteki mescitten kasıt bu mescittir (Mescid-i Nebevî)" buyurduktan sonra şöyle devam etti:
“Ancak o mescitte de (Kubâ Mescidi) çok hayırlar vardır."
İbn Ebî Şeybe, Ahmed, Abd b. Humeyd, Zübeyr b. Bekkâr, Ahbâru'l- Medine'de, Ebû Ya'lâ, İbn Hibbân, Taberânî, Hâkim, el-Künâ'da ve İbn Merdûye, Sehl b. Sa'd es-Sâidî'den bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) zamanında âyette zikredilen takva üzerine kurulu mescidin hangisi olduğu konusunda iki adam tartıştılar. Biri:
“Bu mescid Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) mescididir" derken, diğeri:
“Bu mescid Kubâ Mescidi'dir" diyordu. Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) gelip bunu sorduklarında:
“Söz konusu mescit benim mescidimdir" karşılığını verdi.
İbn Ebî Şeybe, Ahmed, İbnu'l-Münzir, Ebu'ş-Şeyh, İbn Merdûye, Hatîb ve Diyâ, el-Muhtâre'de Ubey b. Ka'b'dan bildirir: Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) takva üzerine kurulu mescidin hangisi olduğunu sorduğumda:
“Söz konusu mescit benim mescidimdir" karşılığını verdi.
Taberânî ve Diyâ el-Makdisî, el-Muhtâre'de Zeyd b. Sâbit'ten bildirir: Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) takva üzerine kurulu mescidin hangisi olduğu sorulduğunda:
“Söz konusu mescit benim mescidimdir" karşılığını verdi.
İbn Ebî Şeybe, Taberânî ve İbn Merdûye'nin Urve vasıtasıyla bildirdiğine göre Zeyd b. Sâbit:
“İlk günden takva üzerine kurulan mescid, Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) mescididir" demiştir. Urve der ki:
“Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) mescidi daha hayırlı olsa da âyet, Kubâ Mescidi hakkında nazil oldu."
İbn Ebî Şeybe ile İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre İbn Ömer:
“Takva üzerine kurulan mescit, Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) mescididir" demiştir.
İbn Ebî Şeybe, Ebu'ş-Şeyh ve İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre Ebû Saîd el-Hudrî:
“Takva üzerine kurulan mescit, Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) mescididir" demiştir.
Zübeyr b. Bekkâr, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in Osmân b. Abdillah'tan bildirdiğine göre İbn Ömer, Ebû Saîd el-Hudrî ve Zeyd b. Sâbit:
“Takva üzerine kurulan mescit, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) mescididir" demişlerdir.
İbn Ebî Şeybe ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Saîd b. el-Müseyyeb:
“Takva üzerine kurulan mescit, Medine'nin büyük mescididir" demiştir.
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Beyhakî'nin Delâil'de bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Takva üzerine kurulan mescit..."âyetini açıklarken:
“Bundan kasıt Kubâ Mescidi'dir" demiştir.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Muhammed b. Şîrîn, Medine'de inşa edilen bütün mescitleri takva üzerine kurulu mescitlerden sayardı.
İbn Ebî Hâtim, Ammâr ed-Duhnî'den bildirir: Namaz kılmak için Kubâ Mescidi'ne girdim. Ebû Seleme beni görünce:
“İlk günden takva üzerine kurulan mescitte mi namaz kılmak istedin?" dedi. Daha sonra minare ile kıble tarafının sonradan Hazret-i Osmân zamanında mescide eklenip genişletildiğini söyledi.
Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Dahhâk:
“...Takva üzerine kurulan mescit..." âyetini açıklarken:
“Bundan kasıt, Kubâ Mescidi'dir" demiştir.
İbn Ebî Şeybe, Tirmizî, Hâkim ve İbn Mâce'nin Useyd b. Zuheyr'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Kubâ Mescidi'nde kılınan bir namaz, sevap bakımından umre gibidir" buyurmuştur.
Tirmizî der ki:
“Useyd b. Zuheyr'in bu rivayeti dışında sahih bir rivayetini bilmiyoruz."
İbn Sa'd'ın Zuheyr b. Râfi' el-Hârisî'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Kubâ Mescidi'nde Pazartesi ve Salı günlerinde namaz kılan kişi umre sevabıyla geriye döner" buyurmuştur.
İbn Ebî Şeybe ve Hâkim, İbn Ömer'den bildirir:
“Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) yaya veya binekli olarak sık sık Kubâ Mescidi'ne giderdi."
İbn Ebî Şeybe, Ahmed, Nesâî ve İbn Mâce'nin Sehl b. Huneyf'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Kubâ Mescidi'ne namaz kılmak için gelen kişiye umre sevabı vardır" buyurmuştur.
Ebû Dâvud, Tirmizî, İbn Mâce, Ebu'ş-Şeyh ve İbn Merdûye'nin Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“...Onda temizlenmeyi seven adamlar vardır..." âyeti Kubâ ahalisi hakkında nazil oldu. Zira Kubâ ahalisi taharetlerini su ile yaparlardı. Onun içindir ki bu âyet onlar hakkında nazil oldu."
Taberânî, Ebu'ş-Şeyh, Hâkim ve İbn Merdûye, İbn Abbâs'tan bildirir:
“...Onda temizlenmeyi seven adamlar vardır..." âyeti nazil olduğu zaman Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), Uveym b. Sâide'yi çağırdı ve:
“Yüce Allah'ın sizleri övdüğü bu temizlik de ne oluyor?" diye sordu. "Yâ Resûlallah! Erkek olsun kadın olsun bizden biri heladan çıktığı zaman avret yerini mutlaka su ile yıkardı" dediklerinde, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“O zaman budur!". buyurdu.
Ahmed, İbn Huzeyme, Taberânî, Hâkim ve İbn Merdûye, Uveym b. Sâide el-Ensârî'den bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Kubâ Mescidi'ne yanımıza geldi ve:
“Yüce Allah mescidinizin durumunu anlatırken temizliğinizden yana sizleri övdü. Sizin yaptığınız bu temizliğiniz nedir?" diye sordu. Biz de:
“Yâ Resûlallah! Bu konuda bir bilgimiz yok, ancak bizim Yahudi komşularımız vardı. Onlar helâdan çıktıkları zaman avret yerlerini yıkarlardı. Biz de onlar gibi yıkamaya başladık" karşılığını verdik.
İbn Mâce, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, İbnu'l-Cârûd, el-Müntekâ'da, Dârakutnî, Hâkim, İbn Merdûye ve İbn Asâkir, Talha b. Nâfi'den bildirir: Ebû Eyyûb, Câbir b. Abdillah ve Enes b. Mâlik'in bana bildirdiğine göre, "...Onda temizlenmeyi seven adamlar vardır..." âyeti nazil olduğu zaman Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ey Ensar! Yüce Allah temizlik konusunda sizleri övdü. Bahsedilen hu temizliğiniz de nedir?" diye sordu. Ensar:
“Namaz için abdest alıyor, cünüplükten de yıkanıyoruz" dediler. Allah Resûlü:
“Bunun yanında başka bir temizliğiniz var mı?" diye sorunca:
“Hayır, ancak birimiz helâya çıktığı zaman taharetini su ile yapmayı tercih eder" dediler. Bunun üzerine Allah Resûlü:
“O zaman budur! Buna devam edin!" buyurdu.
İbn Ebî Şeybe, Musannef’te, Ahmed, Buhârî, Târih'de, İbn Cerîr, Bağavî, Mu'cem'de, Taberânî, İbn Merdûye ve Ebû Nuaym, el-Ma'rife'de Muhammed b. Abdillah b. Selâm'dan bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) takva üzerine kurulan Kubâ Mescidi'ne geldi ve:
“Yüce Allah temizlik konusunda sizi hayırla andı. Bu temizliğinizin ne olduğunu bana da söylesenize" buyurdu. Bununla da:
“...Onda temizlenmeyi seven adamlar vardır. Allah da çok temizlenenleri sever" âyetini kastediyordu. Kubâ ahalisi:
“Yâ Resûlallah! Bu temizlik Tevrat'a bize emredilmişti. Ama biz Müslüman olduktan sonra da ona devam ettik. O da taharetimizi su ile yapmamızdır" karşılığını verdi.
İbn Ebî Şeybe, Şa'bî'den bildirir:
“...Onda temizlenmeyi seven adamlar vardır..." âyeti nazil olduğu zaman Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Kubâ ahalisine:
“Yüce Allah'ın sizleri övdüğü bu temizlik konusu da ne?" diye sordu. Kubâ ahalisi:
“Birimiz helâya çıktığı zaman taharetini mutlaka su ile yapar" karşılığını verdiler.
İbn Ebî Şeybe, Cafer'den, o da babasından bildirir:
“...Onda temizlenmeyi seven adamlar vardır. Allah da çok temizlenenleri sever" âyeti, Kubâ ahalisi hakkında nazil oldu.
Abdurrezzâk, Musannef de ve Taberânî, Ebû Umâme'den bildirir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Kubâ ahalisine:
“«...Onda temizlenmeyi seven adamlar vardır...» âyetinde size has zikredilen temizlik nedir?" diye sorunca:
“Yâ Resûlallah! Birimiz helâya çıktığı zaman mutlaka avret yerini su ile yıkar" dediler.
Abdurrezzâk ve İbn Merdûye, Abdullah b. Hâris b. Nevfel'den bildirir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Kubâ ahalisine:
“Yüce Allah'ın (temizlik konusunda) sizi övmesi nedendir?" diye sorunca:
“Taharetimizi su ile yapıyoruz" dediler. Bunun üzerine Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Bu davranışınız övüldü. Ona devam edin" buyurdu.
İbn Cerîr, Atâ'dan bildirir: Kubâ ahalisinden bazıları taharetlerini su ile yapınca haklarında:
“...Onda temizlenmeyi seven adamlar vardır. Allah da çok temizlenenleri sever" âyeti nazil oldu.
İbn Cerîr ve İbn Merdûye, Huzeyme b. Sâbit'ten bildirir: Bazıları helâya çıktıkları zaman taharetlerini su ile yaptıkları için haklarında:
“...Onda temizlenmeyi seven adamlar vardır. Allah da çok temizlenenleri sever" âyeti nazil oldu.
Taberânî, Huzeyme b. Sâbit'ten bildirir: İçimizden bazıları helâya çıktıkları zaman taharetlerini su ile yaptıkları için haklarında:
“...Onda temizlenmeyi seven adamlar vardır..." âyeti nazil oldu.
İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Taberânî, Ebu'ş-Şeyh, İbn Merdûye ve Hâkim, Ebû Eyyûb el-Ensârî'den bildirir: Ashab:
“Yâ Resûlallah! Yüce Allah'ın, haklarında:
“...Onda temizlenmeyi seven adamlar vardır. Allah da çok temizlenenleri sever" buyurduğu kişiler kimlerdir?" diye sorunca, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Bunlar taharetlerini su ile yapan ve cünüp olduklarında yıkanan, tüm geceyi cünüp olarak geçirmeyen kimselerdir" karşılığını verdi.
İbn Sa'd, İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh ve İbn Merdûye, Urve b. ez-Zübeyr vasıtasıyla Uveym b. Sâide'den bildirir: Allah Resûlü'ne:
“Yâ Resûlallah! Yüce Allah'ın, haklarında:
“...Onda temizlenmeyi seven adamlar vardır. Allah da çok temizlenenleri sever" buyurduğu kişiler kimlerdir?" diye sorduğumda:
"Bunlar ne güzel bir topluluktur ve Uveym b. Sâide de onlardan biridir" karşılığını verdi. Ravi der ki:
“Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bu konuda Uveym dışında birinin adını zikrettiği bize ulaşmış değildir."
ibn Merdûye, Ebû Hureyre'den bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Ensar'dan bir gruba:
“Yüce Allah temizliğiniz konusunda sizleri övdü. Bu temizlik konusu nedir?" diye sorunca:
“Helâya gittiğimizde taharetimizi su ile yapıyoruz" dediler.
İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre İbn Ömer:
“...Onda temizlenmeyi seven adamlar vardır. Allah da çok temizlenenleri sever" âyetini açıklarken:
“Helâya gittiklerinde taharetlerini su ile yapan Kubâ ahalisi hakkında nazil oldu" demiştir.
İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre Ebû Saîd el-Hudrî:
“...Onda temizlenmeyi seven adamlar vardır. Allah da çok temizlenenleri sever" âyetini açıklarken şöyle demiştir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bunlara Yüce Allah'ın kendilerini övdüğü bu temizlik konusunun ne olduğunu sorunca:
“Cahiliyede taharetimizi su ile yapardık. Müslüman olduktan sonra da aynı şeye devam ettik" dediler. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“O zaman buna devam edin, bırakmayın" buyurdu.
İbn Merdûye, Yâkub b. Mucemmi' vasıtasıyla Abdurrahman b. Yezîd'den, o da Mucemmi' b. Câriye'den, o da Peygamberimizden (sallallahü aleyhi ve sellem) naklen bildirdiğine göre:
“...Onda temizlenmeyi seven adamlar vardır..." âyeti taharetlerini su ile yapan Kubâ ahalisi hakkında nazil oldu.
İbn Sa'd, Mûsa b. Yâkub vasıtasıyla Seriy b. Abdirrahman'dan, o da Abbâd b. Hamza'dan bildirir: Câbir b. Abdillah'ın bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Uveym b. Sâide, Allah'ın kulları arasında ne güzel bir kul, Cennet ahalisi içinde de ne güzel biridir" buyurmuştur. Mûsa der ki:
“...Onda temizlenmeyi seven adamlar vardır. Allah da çok temizlenenleri sever" âyeti nazil olduğu zaman:
“Bunlardan biri de Uveym b. Sâide'dir" buyurmuştur. Bana ulaşana göre de Uveym, def-i hacet sonrası ardını su ile yıkayan ilk kişiydi.
İbn Ebî Şeybe, İbrâhim'den bildirir:
“Bana ulaşana göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ne zaman helâdan çıksa ya abdest alır ya da suyla temizlenirdi."
Ömer b. Şeybe, Ahbâru'l-Medîne'de Velîd b. Ebî Sender el-Eslemî vasıtasıyla Yahya b. Sehl el-Ensârî'den, o da babasından bildirir:
“...Onda temizlenmeyi seven adamlar vardır. Allah da çok temizlenenleri sever" âyeti helâdan çıktıktan sonra taharetlerini suyla yapan Kubâ ahalisi hakkında nazil oldu.
Abdurrezzâk, Musannef’te Katâde'den bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Ensar'dan bazılarına:
“Yüce Allah'ın: «...Onda temizlenmeyi seven adamlar vardır...» buyruğuyla sizleri övdüğü temizlik de ne oluyor?" diye sorunca:
“Helâdan çıktığımızda su ile temizlenirdik" dediler.
109. Âyetin Tefsiri
"Binasını Allah korkusu ve rızası üzerine kuran kimse mi daha hayırlıdır, yoksa yapısını yıkılacak bir yarın kenarına kurup, onunla beraber kendisi de çöküp cehennem ateşine giden kimse mi? Allah zalimler topluluğunu doğru yola İletmez."
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Zeyd b. Eşlem:
“Binasını Allah korkusu ve rızası üzerine kuran kimse mi daha hayırlıdır, yoksa yapısını yıkılacak bir yarın kenarına kurup, onunla beraber kendisi de çöküp cehennem ateşine giden kimse mi?" âyetini açıklarken:
“Allah korkusu ve rızası üzerine kurulan bina, Kubâ Mescidi'dir. Yıkılacak bir yarın kenarına kurulan bina da Mescid-i Dırar'dır" demiştir.
Ebu'ş-Şeyh, Dahhâk'tan bildirir:
“İslam döneminde Medine'de inşa edilen ilk mescid, Mescid-i Rıdvân'dır."
Ebu'ş-Şeyh, Hasan(-ı Basrî)'den bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), takva üzerine inşa edildiği zikredilen ilk mescidi inşa etmeye başlayınca yerden aldığı kerpici:
“Allahım! Asıl hayır âhiretteki hayırdır" diyerek yanındaki kardeşine veriyor, kerpiç yerine ulaşana kadar elden ele verilirken herkes Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) bu dediğini tekrarlıyordu. Sonra bir diğer kerpici kaldırıp:
“Allahım! Ensar'ı da, Muhacileri de bağışla" diyerek yanındakine veriyor, kerpiç yerine ulaşana kadar elden ele verilirken herkes Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) bu dediğini tekrarlıyordu.
İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in Ali vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Yoksa yapısını yıkılacak bir yarın kenarına kurup, onunla beraber kendisi de çöküp cehennem ateşine giden kimse mi?" âyetini açıklarken:
“Bu şekilde kurulan binanın temelleri, Cehennem ateşinin içinde atılmış demektir" demiştir.
Müsedded, Müsned'de, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Hâkim ve İbn Merdûye, Câbir b. Abdillah'tan bildirir:
“Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) zamanında çöken Mescid-i Dırar'dan dumanların yükseldiğini gördüm."
İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Katâde:
“...Onunla beraber kendisi de çöküp cehennem ateşine giden kimse mi?"âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Vallahi Cehennem ateşine de düşmüştür. Bize anlatıldığına göre daha sonradan orada bir yer kazılmış ve kazılan yerden dumanların çıktığı görülmüştür."
İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İbn Cerîr:
“...Onunla beraber kendisi de çöküp cehennem ateşine giden kimse mi?" âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Çöken bu mescit münafıkların mescididir. Sonunda Cehennem ateşine de gitmiştir. Bize anlatıldığına göre daha sonraları adamın biri çöken bu mescidin içinde bir yeri kazınca oradan dumanların çıktığını görmüştür."
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Süddî:
“...Onunla beraber kendisi de çöküp cehennem ateşine giden kimse mi?" âyetini açıklarken:
“Mescit çökünce onu inşa edenler de Cehennem ateşine gitmişlerdir" demiştir.
İbn Ebî Hâtim, Süfyân b. Uyeyne'den bildirir: Yüce Allah:
“...Onunla beraber kendisi de çöküp cehennem ateşine giden..." buyurduğu içindir ki hâlâ oradan dumanlar çıkmaktadır. Bu mescidin yerinin Cehennemden bir yer olduğu da söylenir.
Ebu'ş-Şeyh, Dahhâk'tan bildirir: İbn Mes'ûd'un kıraatinde bu âyet:(.....) lafzıyladır. İbn Mes'ûd da bunu açıklarken:
“Onu inşa eden kişi, temellerinden Cehennem ateşinin içine düşmüştür" demiştir.
110. Âyetin Tefsiri
"Kurmuş oldukları binaları, kalpleri paramparça olmadıkça yüreklerinde sürekli bir kuşku olarak kalmaya devam edecektir. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir."
İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Beyhakî, Delâil'de bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Kurmuş oldukları binaları, kalpleri paramparça olmadıkça yüreklerinde sürekli bir kuşku olarak kalmaya devam edecektir..." âyetini açıklarken:
“Kalpleri parçalanıp ölmedikçe içlerindeki bu kuşku sürekli devam edecektir" demiştir.
Ebu'ş-Şeyh, Süddî'den bildirir: İbrâhîm(-i Nehaî)ye: (.....) âyetini nasıl açıklıyorsun?" diye sorduğumda:
“Kalplerinde hep bir şüphenin kalacağı ifade edilmekte" karşılığını verdi. "Hayır, öyle değil" dediğimde:
“Sen nasıl açıklıyorsun?" diye sordu. Şöyle dedim:
“Bunlar Mescid-i Dırar'ı inşa ettiler. İnşa ettikleri zaman da kafirdiler. Ancak sonradan Müslüman olduklarında bu yaptıkları şeyi ne zaman hatırlasalar kalplerinde hep bir sıkıntı ve pişmanlık duymuşlar:
“Keşke bunu yapmasaydık" demişlerdir. Sonrasında da ne zaman bunu hatırlasalar hep bir sıkıntı ve pişmanlık duymuşlardır." İbrâhim bunu duyunca:
“Estağfirullahî" dedi.
İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Habîb b. Ebî Sâbit: (.....) âyetini:
“Kaplerinden bir kin ve öfke" şeklinde açıklamıştır. (.....) âyetini açıklarken de:
“Ölüp kalpleri parça parça oluncaya kadar bu öfke içlerinde hep olacaktır" demiştir.
İbn Ebî Şeybe ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“...Kalpleri paramparça olmadıkça..." âyetini açıklarken:
“Ölünceye kadar" şeklinde açıklamıştır.
İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh, Eyyûb'den bildirir: İkrime bu âyeti:
“(Kalpleri kabirde paramparça olmadıkça...)" lafzıyla okurdu.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Süfyân:
“...Kalpleri paramparça olmadıkça..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Kalplerinin parçalanmasından kasıt, tövbe etmeleridir. Abdullah b. Mes'ûd'un öğrencileri da bu âyeti:
“(Kalpleri paramparça olsa da yüreklerinde sürekli bir kuşku olacaktır)" lafzıyla okurlardı.
111. Âyetin Tefsiri
"Şüphesiz Allah, müminlerden canlarını ve mallarını, kendilerine vereceği cennet karşılığında satın almıştır. Artık, onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve ölürler. Allah, bunu Tevrat'ta, İncil'de ve Kur'ân'da kesin olarak vaadetmiştir. Kimdir sözünü Allah'tan daha iyi yerine getiren? O halde yapmış olduğunuz bu alışverişten dolayı sevinin. Asıl büyük başarı işte budur."
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Muhammed b. Ka'b el-Kurazî ve başkaları şöyle demişlerdir: Abdullah b. Revâha (biat ederken), Allah Resûlü'ne:
“Rabbin ve kendin için dilediğin şartı koş" dedi. Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Rabbim için sadece ona ibadet etmeniz ve hiçbir şeyi kendisine ortak koşmamanız şartını koşuyorum. Kendim için ise canlarınızı ve mallarınızı koruduğunuz gibi beni de korumanız şartını koşuyorum" buyurdu. Biat edecekler:
“Peki, bunu yapmamız halinde bizim için ne var?" diye sorunca, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Cennet var" karşılığını verdi. Onlar:
“O zaman pek kazançlı bir alışveriş oldu. Bu alışverişi de ne bozar, ne de bozdururuz" deyince, Yüce Allah:
“Şüphesiz Allah, müminlerden canlarım ve mallarını, kendilerine vereceği cennet karşılığında satın almıştır. Artık, onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve ölürler. Allah, bunu Tevrat'ta, İncil'de ve Kur'ân'da kesin olarak vaadetmiştir. Kimdir sözünü Allah'tan daha iyi yerine getiren? O halde yapmış olduğunuz bu alışverişten dolayı sevinin. Asıl büyük başarı işte budur" âyetini indirdi.
İbn Ebî Hâtim ve İbn Merdûye, Câbir b. Abdillah'tan bildirir:
“Şüphesiz Allah, müminlerden canlarını ve mallarını, kendilerine vereceği cennet karşılığında satın almıştır..." âyeti nazil olduğu zaman Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Mescid'de bulunuyordu. İnsanlar bunu duyunca sevinç içinde tekbîr getirmeye başladılar. Ensar'dan ridasının kenarlarını omzuna atmış bir adam:
“Yâ Resûlallah! Bu, nazil olan bir âyet mi?" diye sorunca, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Evet!" karşılığını verdi. Bunun üzerine adam:
“O zaman pek kazançlı bir alışveriş oldu. Bu alışverişi de ne bozar, ne de bozdururuz" dedi.
İbn Merdûye'nin Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Allah yolunda kılıcım çeken (savaşan) kişi, Allah'a canını satmış demektir" buyurmuştur.
İbn Sa'd, Ubâde b. Velîd b. Ubâde b. es-Sâmit'ten bildirir: Akabe gecesi Es'ad b. Zurâre, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) elini tuttu ve:
“Ey insanlar! Muhammed'e ne üzerine biat ettiğinizi biliyor musunuz? Arap olan olmayan herkesle, bütünüyle cinler ve insanlarla savaşmak üzere biat ediyorsunuz" deyince:
“Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) savaştığıyla savaşır, barış yaptığıyla da barışırız" karşılığını verdiler. Es'ad b. Zurâre:
“Yâ Resûlallah! Bana şartlarını söyle" deyince, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Allah'tan başka ilah olmadığına, benim de Allah'ın Resûlü olduğuma şehadet etme, namazı kılıp zekatı verme, verilen emirleri dinleyip itaat etme, başınıza geçen yöneticilerle çekişmeme, canınız ile ailenizi koruduğunuz gibi beni de korumanız şartım koşuyorum" buyurdu. Onlar:
“Kabul ediyoruz" dediler. Ensar'dan biri:
“Yâ Resûlallah! Bu dediklerin senin içindir. Peki, bizim için bunun karşılığında ne var?" diye sorunca, Allah Resûlü:
“Cennet ve zafer var" karşılığını verdi.
İbn Sa'd, Şa'bî'den bildirir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) yanında amcası Abbâs b. Abdilmuttalib ile birlikte Akabe'de, Ensâr'dan yetmiş kişiyle buluşmak üzere yola çıktı. Abbâs da ileri görüşlü birisiydi. Vardıklannda, Ensar'a:
“Sözcünüz konuşsun, ama kısa konuşsun. Zira müşrikler sizi gözetleyebilir ve sizin bu durumunuzu öğrenirlerse sizi rezil edebilirler" dedi. Bunun üzerine sözcüleri olan Ebû Umâme künyeli Es'ad kalktı ve:
“Ey Muhammed! Rabbin için bizden ne istiyorsan söyle! Kendin için, ashabın için bizden istediğini söyle! Ve isteğini yerine getirmemiz halinde Yüce Allah'ın karşılık olarak bize ve size vereceğinden haber ver!" dedi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Rabbim için, O'na ibadet etmenizi ve hiçbir şeyi O'na ortak koşmamanızı istiyorum. Kendim ve ashabım için ise kendinizi koruduğunuz gibi bizi korumanızı, yardım etmenizi ve barındırmanızı istiyorum" buyurunca:
“Bunu yaparsak karşılığında ne alacağız?" diye sordular. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Cennet sizin olur" karşılığını verdi." Ravi der ki: Şa'bîbu hadisi aktardığında:
“Genç, ihtiyar hiç kimse bu kadar kısa bir hutbe işitmiş değildir" derdi.
İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî):
“Şüphesiz Allah, müminlerden canlarını ve mallarını, kendilerine vereceği cennet karşılığında satın almıştır..." âyetini okuduğu zaman:
“Zaten canları kendisi yaratmış, malları da kendisi ihsan etmiştir" derdi.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Şüphesiz Allah, müminlerden canlarını ve mallarını, kendilerine vereceği cennet karşılığında satın almıştır..." âyetini açıklarken:
“Yüce Allah canlarının ve mallarının karşılığını fazlasıyla vermiştir" demiştir.
İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh, Hasan(-ı Basrî)'den bildirin "Yeryüzünde ne kadar mümin varsa:
“Şüphesiz Allah, müminlerden canlarını ve mallarını, kendilerine vereceği cennet karşılığında satın almıştır..." âyetinde zikredilen alışverişin içindedir." Başka bir lafızda Hasan:
“Yüce Allah'ın her bir müminle yaptığı alışverişe bakın" demiş ve bu âyeti okumuştur.
İbnu'l-Münzir, Ayyâş b. Utbe el-Hadramî vasıtasıyla İshâk b. Abdillah el- Medenî'den bildirir:
“Şüphesiz Allah, müminlerden canlarını ve mallarını, kendilerine vereceği cennet karşılığında satın almıştır..." âyeti nazil olduğu zaman Ensar'dan bir adam Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına girdi ve:
“Yâ Resûlallah! Bu, nazil olan bir âyet mi?" diye sordu. Allah Resûlü:
“Evet!" karşılığını verince, adam:
“O zaman pek kazançlı bir alışveriş oldu. Bu alışverişi de ne bozar, ne de bozdururuz" dedi.
Ayyâş der ki:
“İshâk'ın bana bildirdiğine bütün Müslümanlar bu âyete muhataptır. İhtiyaç anında savaşa çıkan veya bu yolda üzerine düşen şeyi yapanlar bu âyetteki alışverişi yapmış demektir. Ancak ihtiyaç anında savaşa çıkmayanlar bu alışverişin dışındadır."
İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr:
“Şüphesiz Allah, müminlerden canlarını ve mallarını, kendilerine vereceği cennet karşılığında satın almıştır. Artık, onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve ölürler. Allah, bunu Tevrat'ta, İncil'de ve Kur'ân'da kesin olarak vaadetmiştir. Kimdir sözünü Allah'tan daha iyi yerine getiren? O halde yapmış olduğunuz bu alışverişten dolayı sevinin. Asıl büyük başarı işte budur" âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Yüce Allah Cennet karşılığında müminlerden canlarını ve mallarını satın almıştır. Buna karşılık müminler Allah yolunda müşriklerle savaşırlar. Düşmanlarla savaşır ve öldürülürler. Yüce Allah da Tevrat'ta olsun, İncil'de olsun veya Kur'ân'da olsun Cennete yönelik verdiği sözünü tutar. Verilen sözü hiç kimse de Allah'tan daha iyi yerine getiremez. O zaman siz de âyette zikredilen bu alışverişi kabul edip buna sevinin. Yüce Allah'ın kendi yolunda hem öldürülen, hem de ölenler için verdiği karşılık olan Cennet, asıl büyük kazanç ve başarıdır."
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Katâde:
“Şüphesiz Allah, müminlerden canlarını ve mallarını, kendilerine vereceği cennet karşılığında satın almıştır. Artık, onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve ölürler. Allah, bunu Tevrat'ta, İncil'de ve Kur'ân'da kesin olarak vaadetmiştir..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Yüce Allah, müminlere canlarının ve mallarının karşılığını fazlasıyla vermiştir. Tevrat'ta olsun, İncil'de olsun Allah yolunda öldürülen kişiyi de Cennete koyacağının sözünü vermiştir."
İbn Cerîr ve Ebu'ş-Şeyh, Şimr b. Atiyye'den bildirir: Her bir Müslüman, ifa etse de ifa etmeden ölse de Yüce Allah'la öylesi bir alışverişi yapmış demektir. Zira Yüce Allah:
“Şüphesiz Allah, müminlerden canlarını ve mallarını, kendilerine vereceği cennet karşılığında satın almıştır. Artık, onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve ölürler. Allah, bunu Tevrat'ta, İncil'de ve Kur'ân'da kesin olarak vadetmiştir. Kimdir sözünü Allah'tan daha iyi yerine getiren? O halde yapmış olduğunuz bu alışverişten dolayı sevinin. Asıl büyük başarı işte budur" buyurmuştur.
Ebu'ş-Şeyh, Rabî'den bildirir: Abdullah b. Mes'ûd'un kıraatinde bu âyet: (.....) lafzıyladır.
Ebu'ş-Şeyh, Süddî'den bildirir:
“Şüphesiz Allah, müminlerden canlarını ve mallarını, kendilerine vereceği cennet karşılığında satın almıştır..."âyetini, "Güçsüzlere, hastalara ve sarfedecek bir şeyi bulunmayanlara, Allah ve Peygamberine bağlı kaldıkları müddetçe sorumluluk yoktur. İyi davrananlara sorumluluk olmaz. Allah bağışlayandır, merhamet edendir" âyeti neshetmiştir.
Ebu'ş-Şeyh, Süleymân b. Musa'dan bildirir:
“Yüce Allah'ın müminlerden canlarını satın aldığı alışveriş gereğince Müslümanlara yardım etmek her müslümanın üzerine farzdır."
112. Âyetin Tefsiri
"Bunlar tövbe edenler, İbadet edenler, hamdedenler, oruç tutanlar, rükû edenler, secde edenler, İyiliği emredip kötülükten alıkoyanlar ve Allah'ın sınırlarını koruyanlardır. O müminleri müjdele!"
İbn Ebî Şeybe ve İbnu'l-Münzir, İbn Abbâs'tan bildirir:
“Bunlar tövbe edenler, ibadet edenler, hamdedenler, oruç tutanlar, rükû edenler, secde edenler, iyiliği emredip kötülükten alıkoyanlar ve Allah'ın sınırlarını koruyanlardır..." âyetinde zikredilen dokuz hasleti taşıyarak ölen kişi, Allah yolunda ölmüş demektir.
İbnu'l-Münzir ve Ebu'ş-Şeyh, İbn Abbâs'tan bildirir: Şehit, "Bunlar tövbe edenler, ibadet edenler, hamdedenler, oruç tutanlar, rükû edenler, secde edenler, iyiliği emredip kötülükten alıkoyanlar ve Allah'ın sınırlarını koruyanlardır..." âyetinde zikredilen dokuz hasleti taşıyan kişidir. O halde "O müminleri müjdele."
İbn Ebî Şeybe, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî):
“Bunlar tövbe edenler, ibadet edenler, hamdedenler, oruç tutanlar, rükû edenler, secde edenler, iyiliği emredip kötülükten alıkoyanlar ve Allah'ın sınırlarını koruyanlardır. O müminleri müjdele" âyetini açıklarken şöyle demiştir: Tevbe edenler şirkten tövbe edip nifaktan uzak durmuşlardır. İbadet edenler de her anlarını ibadetle geçirenlerdir. Bunlar bir ay iki ay değil, bir yıl iki yıl değil, salih kulun:
“...Yaşadığım sürece bana namazı ve zekâtı emretti" dediği gibi her anını ibadetle geçirenlerdir. Hamdedenler de her halleri için, bollukta da darlıkta da Allah'a hamdedenlerdir. Rükû ve secde edenler de farz kılınan namazlarda rükû ve secde edenlerdir. İyiliği emredenler önce kendileri iyilik yapanlardır. Kötülükten alıkoyanlar da önce kendileri kötülükten uzak duranlardır. Bunlar Yüce Allah'ın verdiği emirleri ve koyduğu hükümleri yerine getirirler. Âyetin sonunda ise savaşa katılmayan müminlere de müjde verilmiştir.
İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Dahhâk: 'Tevbe edenler, ibadet edenler..." âyetini açıklarken:
“Daha önce içinde bulundukları şirkten ve günahlardan tövbe edip Yüce Allah'a ibadet edenlerdir" demiştir.
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Katâde:
“Bunlar tövbe edenler, ibadet edenler, hamdedenler, oruç tutanlar... ve Allah'ın sınırlarını koruyanlardır..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Tevbe edenler şirkten tövbe edip Müslüman olduktan sonra da nifaktan uzak duranlardır. İbadet edenler de gece ve gündüzlerinin bir bölümünü ibadete ayıranlardır. Hamdedenler her halleri için Allah'a hamdedenlerdir. Oruç tutanlar da Allah için bedenlerine oruç tutturanlardır. Allah'ın sınırlarını koruyanlar da Yüce Allah'ın farz kıldığı şeylere, helal ile haramlara riayet edenlerdir."
Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...İbadet edenler..."âyetini açıklarken:
“Bunlar namaz kılanlardır" demiştir.
Ebu'ş-Şeyh, İbn Merdûye ve Beyhakî, Şuabu'l-îman'da İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Cennete girmek için ilk çağrılacak olanlar bollukta da, darlıkta da her halükârda Allah'a hamdedenlerdir.
İbnu'l-Mübârek'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr:
“Cennete girmek için ilk çağrılacak olanlar her halükarda" veya:
“Bollukta da darlıkta da Allah'a hamdedenlerdir" demiştir.
Beyhakî, Şuabu'l-îman'da Hazret-i Âişe'den bildirir: Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) sevindirici bir haber geldiği zaman:
“İyi şeylerin, nimetleriyle tamama erdiği Allah'a hamdolsun" diye dua ederdi. Sevmediği kötü bir haber geldiği zaman ise:
“Har halükârda Allah'a hamdederiz" diye dua ederdi.
İbn Cerîr, Ubeyd b. Umeyr'den bildirir: Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) (.....) ifadesi sorulunca:
“Bunlar oruç tutanlardır" buyurmuştur.
İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir, İbn Abbâs'tan bildirir:
“Kur'ân'da «seyahat» yönünde kullanılan bütün ifadeler oruç tutanlar hakkındadır,"
Firyâbî, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, Ebu'ş-Şeyh ve Taberânî'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Âyette zikredilen «Sâihûn» ifadesi, oruç tutanlar anlamındadır" demiştir.
Firyâbî, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, Ebu'ş-Şeyh, İbn Ebî Hâtim, Taberânî ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbn Mes'ûd:
“Âyette zikredilen «Sâihûn» ifadesi, oruç tutanlar anlamındadır" demiştir.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Hazret-i Âişe:
“Bu ümmetin seyahati oruçtur" demiştir.
Firyâbî, Müsedded, Müsned'de, İbn Cerîr ve Beyhakî, Şuabu'l-îman'da Ubeyd b. Umeyr vasıtasıyla Ebû Hureyre'den bildirir: Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) (.....) ifadesi sorulunca:
“Bunlar oruç tutanlardır" karşılığını vermiştir.
İbn Cerîr, Ebu'ş-Şeyh, İbn Merdûye ve İbnu'n-Neccâr, Ebû Salih vasıtasıyla Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ayette zikredilen «Sâîhûn»ifadesi oruç tutanlar anlamındadır" buyurmuştur.
ibn Merdûye, İbn Mes'ûd'dan bildirir: Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) (.....) ifadesi sorulunca:
“Bunlar oruç tutanlardır" buyurdu.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Ebû Hureyre:
“Âyette zikredilen «Sâihûn» ifadesi, oruç tutanlar anlamındadır" demiştir.
İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Mücâhid: (.....) ifadesini açıklarken:
“Bunlar oruç tutanlardır" demiştir.
Ebû Nuaym, Hilye'de Hasan(-ı Basrî)'den aynısını zikreder.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, Ebû Amr el-Abdî'den bildirir:
“Âyette zikredilen «Sâîhûn» ifadesi çokça oruç tutanlar anlamındadır."
İbnu'l-Münzir, Süfyân b. Uyeyne'den bildirir:
“Oruç tutan kişinin "Sâih (seyahat eden)" olarak isimlendirilmesi; yeme, içme, cinsel ilişki gibi dünya zevklerinden uzak durması dolayısıyladır. Böylesi bir kişi dünyayı bırakıp giden yolcu gibidir."
İbn Ebî Hâtim, Ca'de b. Hubeyre'nin azatlısı Ebû Fâhite'den bildirir:
“Osman b. Maz'ûn bir defasında seyahate gücünün yetip yetmediğini denedi. Öncekiler de seyahati oruç tutup gece namazına kalkmak olarak görürlerdi."
İbn Ebî Hâtim, Taberânî, Hâkim ve Beyhakî, Şuabu'l-îman'da Ebû Umâme'den bildirir: Adamın biri seyahat için Resûlullah'tan (sallallahü aleyhi ve sellem) izin istedi. Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ümmetimin seyahâti, Allah yolunda cihad etmektir" buyurdu.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre ibn Zeyd: (.....) ifadesini açıklarken şöyle demiştir:
“Bunlar hicret edenlerdir. Zira Muhammed'in (sallallahü aleyhi ve sellem) ümmetinde hicret dışında seyahat yoktur; Öncekilerin seyahati de Medine'ye gittikleri hicretti. Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) ümmetinde de rahip gibi bir yaşam şekli yoktur."
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Vehb b. Münebbih:
“Seyahat İsrail oğullarında vardı" demiştir.
İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İkrime: (.....) ifadesini açıklarken:
“İlim öğrenmek için seyahat etmektir" demiştir.
Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...İyiliği emredip kötülükten alıkoyanlar ve Allah'ın sınırlarını koruyanlardır. O müminleri müjdele" âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Emredecekleri iyilik «Lâ ilâhe illallah» sözüdür. Alıkoyacakları kötülük ise şirktir. Müjdelenen müminler de savaşa katılamayan müminlerdir."
Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Süddî:
“.. .Allah'ın sınırlarını koruyanlardır. O müminleri müjdele" âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Bunlar Yüce Allah'ın müminlere kildığı farzlardır. Bu âyet de savaşa katılamayan müminler hakkında nazil oldu. Bir önceki âyet ise savaşa katılanlar hakkındadır. Bu âyetin sonundaki müjde ise savaşa katılanlara verilmiştir."
Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Rabî' bu âyeti açıklarken şöyle demiştir: Bu âyet hakkında Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) ashâbı şöyle demişlerdir:
“Yüce Allah Tevrat'ta, İncil'de ve Kur'ân'da bu âyette zikredilen şeyleri yapıp da öldürülenleri şehit sayacağını dile getirmiştir. Bunları yaparken ölenlere de mükafatının verileceğini bildirmiştir."
İbnu'l-Münzir, Ebû Sâlih vasıtasıyla Ebû Hureyre'den bildirir:
“Şehit yatağında ölse dahi Cennete girendir." İbn Abbâs da:
“Bunlar tövbe edenler, ibadet edenler, hamdedenler, oruç tutanlar, rükû edenler, secde edenler, iyiliği emredip kötülükten alıkoyanlar ve Allah'ın sınırlarını koruyanlardır..." âyetinde zikredilen dokuz hasleti taşıyarak ölen kişinin şehit sayılacağını söylemiştir.
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, Ali vasıtasıyla İbn Abbâs'tan bildirir: Yüce Allah:
“Şüphesiz Allah, müminlerden canlarını ve mallarını, kendilerine vereceği cennet karşılığında satın almıştır..." buyurarak Cennet karşılığı müminlerden canlarını ve mallarını satın aldığını ifade etmiştir. Sonrasında:
“Bunlar tövbe edenler, ibadet edenler, hamdedenler, oruç tutanlar, rükû edenler, secde edenler, iyiliği emredip kötülükten alıkoyanlar ve Allah'ın sınırlarını koruyanlardır..." buyurmuştur ki burada Allah'ın sınırlarını koruma, Allah'a itaat için çaba göstermektir. Yüce Allah da bunu cihad edenlere şart koşmuştur. Onlar bu şartı ifa ettikleri zaman Yüce Allah da verdiği sözü yerine getirecektir.
113. Âyetin Tefsiri
Bkz. Ayet:114
114. Âyetin Tefsiri
"Cehennemlik oldukları anlaşıldıktan sonra, akraba bile olsalar müşrikler için mağfiret dilemek Peygambere ve müminlere yaraşmaz. İbrahim'in babası için af dilemesi, sadece ona verdiği sözden dolayı idi. Ne var ki, onun Allah'ın düşmanı olduğu kendisine belli olunca, ondan uzaklaştı. Şüphesiz ki İbrahim, çok yumuşak huylu ve pek sabırlı İdi."
İbn Ebî Şeybe, Ahmed, Buhârî, Müslim, Nesâî, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh, İbn Merdûye ve Beyhakî, Delâil'de Saîd b. el- Müseyyeb'den, o da babasından bildirir: Ebû Tâlib'in vefat anı geldiğinde, yanına Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) girdi. Ebû Tâlib'in yanında Ebû Cehl ve Abdullah b. Ebî Umeyye ile karşılaştı. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), Ebû Tâlib'e:
“Amcacığım! «Lâ ilahe illallah» de ki, Yüce Allah'ın katında bu sözünle sana şahitlik edeyim" buyurunca, Ebû Cehl ve Abdullah b. Ebî meyye:
“Ey Ebû Tâlib! Abdulmuttalib'in dininden yüz mü çevireceksin?" diye çıkıştılar. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), amcasına tevhid kelimesini söylemesi için tekrar tekrar ısrarlarda bulundukça, Ebû Cehl ve Abdullah b. Ebî Umeyye de aynı şeyi söylediler. Ancak Ebû Tâlib, «Lâ ilahe illallah» sözünü söylemedi ve en son konuştuğu şey de Abdulmuttalib'in dini üzerinde olduğu yönündeydi. Resûlullah da (sallallahü aleyhi ve sellem) ona:
“Vallahi Yüce Allah beni nehyetmediği sürece senin için bağışlanma dilemeye devam edeceğim" buyurdu. Bunun üzerine Yüce Allah:
“Cehennemlik oldukları anlaşıldıktan sonra, akraba bile olsalar müşrikler için mağfiret dilemek Peygambere ve müminlere yaraşmaz" âyetini indirdi. Ebû Tâlib hakkında da Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) "Sen, sevdiğini doğru yola eriştiremezsin, ama Allah, dilediğini doğru yola eriştirir. Doğru yola girecekleri en iyi O bilir" buyurdu.
Tayâlisî, İbn Ebî Şeybe, Ahmed, Tirmizî, Nesâî, Ebû Ya'lâ, İbn Cerîr, İbnu'l- Münzir, İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh, Hâkim, İbn Merdûye, Beyhakî, Şuabu'l- îman'da ve Diyâ, el-Muhtâre'de Hazret-i Ali'den bildirir: Bir adamın müşrik olan anne babasına bağışlanma dilediğini duyduğumda ona:
“Müşrik oldukları halde onlara bağışlanma mı diliyorsun?" dedim. Adam:
“Ama İbrahim (aleyhisselam) da babası için bağışlanma dilememiş miydi?" karşılığını verdi. Bunu Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) anlattığımda:
“Cehennemlik oldukları anlaşıldıktan sonra, akraba bile olsalar müşrikler için mağfiret dilemek Peygambere ve müminlere yaraşmaz" âyeti nazil oldu.
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve İbn Merdûye, Ali b. Ebî Talha vasıtasıyla İbn Abbâs'tan bildirir: Bu âyet nazil olana kadar Müslümanlar müşrik olan anne babalarına bağışlanma dilerlerdi. Bu âyet nazil olduktan sonra müşrik olarak ölen anne babalarına bağışlanma dilemekten sakındılar. Ancak henüz hayatta olan müşrik anne babalarına bağışlanma dilemeleri yasaklanmadı. Daha sonra Yüce Allah:
“İbrahim'in babası için af dilemesi, sadece ona verdiği sözden dolayı idi..." âyetini indirdi. İbrâhim (aleyhisselam) da babasına hayatta olduğu sürece bağışlanma diledi. Ölünce de bağışlanma dilemekte kaçındı.
İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh, Muhammed b. Ka'b el-Kurazî'den bildirir: Ebû Tâlib hasta düşünce Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ziyaretine gitti. Müslümanlar:
“Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) amcasına bağışlanma diliyor. İbrahim (aleyhisselam) da babasına bağışlanma dilemişti" dediler ve müşrik akrabaları için kendileri de bağışlanma dilemeye başladılar. Bunun üzerine Yüce Allah:
“Cehennemlik oldukları anlaşıldıktan sonra, akraba bile olsalar müşrikler için mağfiret dilemek Peygambere ve müminlere yaraşmaz" âyetini indirdi. Daha sonra da:
“İbrahim'in babası için af dilemesi, sadece ona verdiği sözden dolayı idi. Ne var ki, onun Allah'ın düşmanı olduğu kendisine belli olunca, ondan uzaklaştı..." âyetini indirdi. İbrahim (aleyhisselam) babasına hayatta olduğu sürece Allah'a yönelir umuduyla bağışlanma diledi. Ölünce de bağışlanma dilemekten uzak durdu.
İbn Cerîr, Şibl vasıtasıyla Amr b. Dînâr'dan bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“İbrahim müşrik olan babasına bağışlanma diledi. Ben de Rabbim beni bundan alıkoyuncaya kadar Ebû Tâlib'e bağışlanma.-dileyeceğim" buyurdu. Ashab:
“Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) amcasına'bağışlanma dilediği gibi biz de müşrik olan anne babamıza bağışlanma dileyelim" deyince de Yüce Allah:
“Cehennemlik oldukları anlaşıldıktan sonra, akraba bile olsalar müşrikler için mağfiret dilemek Peygambere ve müminlere yaraşmaz. İbrahim'in babası için af dilemesi, sadece ona verdiği sözden dolayı idi. Ne var ki, onun Allah'ın düşmanı olduğu kendisine belli olunca, ondan uzaklaştı..." âyetlerini indirdi.
İbn Cerîr, Saîd b. el-Müseyyeb'den bildirir: Ebû Tâlib'in vefat anı yaklaşınca Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına geldi ve:
“Amcacığım! Benim üzerimde anne babamdan daha fazla hakkın oldu. Bir sözü söyle ki kıyamet gününde şefaatimi hakkedesin. «La ilahe ilallah» de!" buyurdu." Ravi sonrasında daha önceki rivayetlerin benzerini zikreder.
İbn Cerîr, Katâde'den bildirir: Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabından bir adamın bize anlattığına göre Müslümanlar:
“Yâ Resûlallah! Babalarımızdan komşularına iyi davranan, akrabalık bağlarını gözeten, darda olanın sıkıntısını gideren ve anlaşmalarına vefa gösterenler var. Onlara bağışlanma dileyelim mi?" diye sorunca, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Vallahi İbrahim'in babasına bağışlanma dilediği gibi ben de babama bağışlanma diliyorum" buyurdu. Bunun üzerine Yüce Allah:
“Cehennemlik oldukları anlaşıldıktan sonra, akraba bile olsalar müşrikler için mağfiret dilemek Peygambere ve müminlere yaraşmaz" âyetini indirdi. Daha sonra bu konuda İbrahim'i (aleyhisselam) mazur görüp:
“İbrahim'in babası için af dilemesi, sadece ona verdiği sözden dolayı idi. Ne var ki, onun Allah'ın düşmanı olduğu kendisine belli olunca, ondan uzaklaştı..." buyurdu. Bize bildirildiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Kulağıma değen ve kalbime işleyen bazı sözler bana vahyedildi. Müşrik olarak Ölen kişiye bağışlanma dilememem emredildi. Kişinin malının fazlasını vermesi kendisi için daha hayırlıdır. Kişinin malının fazlasını elinde tutması da kendisi için kötüdür. Yüce Allah kişinin ihtiyacı kadar mal edinmesini kınamaz. "
İbn Sa'd ve İbn Asâkir, Hazret-i Ali'den bildirir: Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) Ebû Tâlib'in vefatını bildirdiğimde ağladı ve:
“Gidip onu yıka, kefenle ve defnet: Allah onu bağışlasın ve ona merhamet etsin" buyurdu. Gidip dediği gibi yaptım. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) evinden çıkmadan günlerce amcası Ebû Tâlib için bağışlanma diledi. Sonunda Cebrâil:
“Cehennemlik oldukları anlaşıldıktan sonra, akraba bile olsalar müşrikler için mağfiret dilemek Peygambere ve müminlere yaraşmaz" âyetiyle geldi.
İbn Sa'd, Ebu'ş-Şeyh ve İbn Asâkir, Süfyân b. Uyeyne vasıtasıyla Amr'dan bildirir: Ebû Tâlib öldüğü zaman Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Allah sana merhamet etsin ve seni bağışlasın. Allah beni bundan alıkoyuncaya kadar da sana bağışlanma dileyeceğim" buyurdu. Buna göre Müslümanlar da müşrik olarak ölen akrabaları için bağışlanma dilemeye başladılar. Bunun üzerine Yüce Allah:
“Cehennemlik oldukları anlaşıldıktan sonra, akraba bile olsalar müşrikler için mağfiret dilemek Peygambere ve müminlere yaraşmaz" âyetini indirdi. Müslümanlar:
“Ama İbrâhim (aleyhisselam) da babası için bağışlanma diliyordu" deyince, Yüce Allah cevaben:
“İbrahim'in babası için af dilemesi, sadece ona verdiği sözden dolayı idi. Ne var ki, onun Allah'ın düşmanı olduğu kendisine belli olunca, ondan uzaklaştı..." âyetini indirdi.
İbrâhim (aleyhisselam) babası henüz hayatta iken ona bağışlanma diliyordu. Ancak kafir olarak ölünce Allah düşmanı olduğu belli oldu.
İshâk b. Bişr ve İbn Asâkir, Hasan(-ı Basrî)'den bildirir: Ebû Tâlib ölünce Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“İbrahim müşrik olan babasına bağışlanma diledi. Ben de bunu bana yasaklayan bir emir gelene kadar amcama bağışlanma dileyeceğim" buyurdu. Bunun üzerine Yüce Allah:
“Cehennemlik oldukları anlaşıldıktan sonra, akraba bile olsalar müşrikler için mağfiret dilemek Peygambere ve müminlere yaraşmaz" âyetini indirdi. Burada akrabalardan kasıt Ebû Talib'tir. Ancak bu durum Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) ağır gelince Yüce Allah ona:
“İbrahim'in babası için af dilemesi, sadece ona verdiği sözden dolayı idi. Ne var ki, onun Allah'ın düşmanı olduğu kendisine belli olunca, ondan uzaklaştı..." buyurdu. Allah düşmanı olduğunun belli olması da müşrik olarak ölmesidir. İbrâhim'in (aleyhisselam) babasına verdiği söz ise babasına:
“...Rabbimden senin için mağfiret dileyeceğim. Çünkü O bana karşı çok lütufkârdır" demesidir.
İbn Cerîr'in Atiyye el-Avfî vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Cehennemlik oldukları anlaşıldıktan sonra, akraba bile olsalar müşrikler için mağfiret dilemek Peygambere ve müminlere yaraşmaz" âyetini açıklarken şöyle demiştir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) annesi için bağışlanma dilemek isteyince Yüce Allah onu bundan alıkoydu. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ama ibrâhim babasına bağışlanma dilemişti" buyurunca:
“İbrahim'in babası için af dilemesi, sadece ona verdiği sözden dolayı idi. Ne var ki, onun Allah'ın düşmanı olduğu kendisine belli olunca, ondan uzaklaştı..." âyeti nazil oldu.
Derim ki:
“Zayıf ve senedi illetli bir hadistir. Ravi Atiyye de zayıf biridir. Bu rivayet daha önce Ali b. Ebî Talha'nın İbn Abbâs'tan olan rivayetine muhaliftir. Ravi Ali de güvenilir ve değerli bir ravidir."
Taberânî ve İbn Merdûye, İkrime vasıtasıyla İbn Abbâs'tan bildirir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Tebûk savaşından döndükten sonra umre yaptı. Umreye giderken Usfân tepesinden inince ashabına tepenin yamacına sırtlarını vermelerini söyledi ve:
“Ben gelinceye kadar öylece bekleyin" buyurdu. Sonra annesi Âmine'nin kabrine geldi. Orada Yüce Allah'a uzunca yalvarıp yakardı. Sonra ağlamaya başladı. Ağlaması artınca onu gören Müslümanlar da:
“Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ümmeti konusunda güç yetirilemeyecek yeni bir emir aldı diye bu şekilde ağlıyor" diyerek ağlamaya, başladılar. Müslümanlar bu şekilde ağlamaya başlayınca Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) kalkıp yanlarına geldi ve:
“Neden ağlıyorsunuz?" diye sordu. Onlar:
“Yâ Resûlallah! Biz senin ağlamana ağladık. Zira ümmetin konusunda güç yetirilemeyecek yeni bir emir aldın diye düşündük" dediklerinde Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
“Hayır, zira bu dediğinizin bir kısmı zaten olmuştu. Ama annemin mezarına gittim ve kıyamet gününde ona şefaat etmeme izin vermesi için Yüce Allah'a dua ettim. Ancak bana bu yönde izin vermedi. Annem olduğu için de ona acıdım ve ağlamaya başladım. Sonrasında Cebrâil geldi ve: «İbrahim'in babası için af dilemesi, sadece ona verdiği sözden dolayı idi. Ne var ki, onun Allah'ın düşmanı olduğu kendisine belli olunca, ondan uzaklaştı...» Sen de îbrâhim'in babasından uzak durması gibi annenden uzak dur" dedi. Ancak annem olduğu için ona acıdım. Ayrıca ümmetimi dört şeye maruz bırakmaması için Rabbime dua ettim. Bunların ikisini kabul ederken ikisini kabul etmedi. Rabbimden, ümmetimin üzerine gökten taş yağdırmamasını, yerde suyla boğmamasını, fırkalara ayırmamasını ve içlerinden birilerini kendilerine musallat etmemesini diledim. Gökten üzerlerine taş yağmaması ile suda boğulmamaları isteğini kabul etti. Ancak fırkalara ayrılıp birbirlerini öldürmeleri ile karışıklığı(siyasi kargaşayı) kabul etmedi." Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) umreye gidişinde yolunu annesinin kabrine doğru çevirmesi annesinin Usfan'da Kedâ denilen bir ağacın altına gömülü olmasından dolayıydı. Zira Usfân onlarındı ve Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) orada doğmuştu.
İbn Ebî Hâtim, Hâkim, İbn Merdûye ve Beyhakî, Delâil'de İbn Mes'ûd'dan bildirir: Bir gün Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) kabristana doğru çıkınca biz de peşinden gittik. Kabristanda bir mezarın yanına gelip oturdu ve uzunca bir süre yalvarıp yakardı. Sonra ağlayınca biz de ağlamaya başladık. Mezarın başından kalkınca Hazret-iÖmer yanına gitmek için kalktı. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) önce Ömer'i sonra da bizi yanına çağırdı. "Neden ağlıyorsunuz?" diye sorunca:
“Sen ağladın diye bizde ağladık" dedik. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
“Yanında çöktüğüm mezar, Âmine'nin mezarıydı. Rabbimden onu ziyaret için izin. istediğimde bu izni verdi. Ancak ona bağışlanma dileme konusunda izin istediğimde buna izin vermedi ve: «Cehennemlik oldukları anlaşıldıktan sonra, akraba bile olsalar müşrikler için mağfiret dilemek Peygambere ve müminlere yaraşmaz» âyetini indirdi. Beni de bir çocuğun annesine karşı olan şefkati tuttu da onun için ağladım."
İbn Merdûye, Bureyde'den bildirir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile beraberken Usfân'da durup sağa sola baktı. Annesi Âmine'nin mezarını görünce suya gidip abdest aldı. Sonrasında iki rekat namaz kılarak dua etmeye başladı. Çok geçmeden sesli bir şekilde ağlamaya başladı. Onun ağladığını görünce biz de ağlamaya başladık. Daha sonra yanımıza gelip:
“Neden ağladınız?" diye sordu. "Yâ Resûlallah! Sen ağlayınca biz de ağlamaya başladık" dedik. Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ne olduğunu zannettiniz ki?" diye sorunca:
“Yaptıklarımızdan dolayı azabın üzerimize ineceğini düşündük" dedik. Allah Resûlü de:
“Öyle bir şey olmadı" buyurdu. "Ümmetine güç yetiremeyeceği bir sorumluluk yüklendiğini ve ona acımandan dolayı ağladığını düşündük" dediğimizde de şöyle buyurdu:
“Öyle bir şey olmadı. Fakat annem Âmine'nin mezarına uğrayıp iki rekat namaz kıldım ve ona bağışlama dilemem için Rabbimden izin istedim. Rabbim buna izin vermeyince ağlamaya başladım. Sonra iki rekat daha kılıp ona bağışlama dilemem için Rabbimden izin istedim. Bu sefer ağır bir şekilde azarlandım. Sesli bir şekilde ağlamam da bundan dolayı oldu." Daha sonra Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bineğini istedi ve ona binip yola düştü. Fazla gitmemişti ki vahyin ağırlığından dolayı devesi durdu. Yüce Allah orada:
“Cehennemlik oldukları anlaşıldıktan sonra, akraba bile olsalar müşrikler için mağfiret dilemek Peygambere ve müminlere yaraşmaz. İbrahim'in babası için af dilemesi, sadece ona verdiği sözden dolayı idi. Ne var ki, onun Allah'ın düşmanı olduğu kendisine belli olunca, ondan uzaklaştı..." âyetlerini indirdi.
İbnu'l-Münzir, Taberânî ve Hâkim, İbn Mes'ûd'dan bildirir: Müleyke'nin Ensar'dan olan iki oğlu Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) gelip:
“Yâ Resûlallah! Ölen annem kocasına sadık, misafiri ağırlayan birisiydi, ancak cahiliyede küçük kızını diri diri toprağa gömmüştü. Şimdi annem nereye gidecek?" diye sordular. Allah Resûlü:
“Anneniz Cehenneme gidecek" karşılığını verdi. Bu durum onları çok üzdü ve kalkıp gittiler. Ancak Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) onları çağırdı ve:
“Benim annem de sizin annenizle birlikte olacak" buyurdu. Münafıklardan biri bunu duyunca:
“Biz bu adamın peşinden gidiyoruz, ama Müleyke'nin çocuklarının annelerine faydası ne ise bunun da annesine o kadar faydası olacak" dedi. Ensar'dan genç biri -ki onun kadar çok soru soran birini görmüş değilim- Allah Resûlü'ne:
“Yâ Resûlallah! Senin babanın yeri neresi?" diye sorunca, Allah Resulü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Makam-ı Mahmud'da durduğum zaman annem ve babama yönelik ne istersem Rabbin bu isteğimi yerine getirecektir" buyurdu.
Bunun üzerine o münafık, Ensarlı gence:
“Ona Makam-ı Mahmud'un ne olduğunu sor" deyince, Ensarlı genç:
“Yâ Resûlallah! Makam-ı Mahmud da nedir?" dedi. Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
“Bu, Yüce Allah'ın kürsüsüne ineceği bir gündür ki kürsü Yüce Allah'ın azametinden dolayı birinizin henüz yeni olan eyerinin gıcırdaması gibi gıcırdar. Kürsünün de genişliği gök ile yer arası kadardır. Sonrasında sizler çıplak, yalınayak ve sünnetsiz bir şekilde huzura gelirsiniz. İlk giydirilecek kişi de İbrahim (aleyhisselam) olacaktır. Yüce Allah: «Dostumu giydirin!» buyurunca Cennetten iki parçalık ince ve yumuşak bir giysi getirilir ve giydirilir. Ben de Yüce Allah'ın sağında bir makamda dururum ki gelmiş geçmiş tüm insanlar bu makamımdan dolayı bana gibta eder. Sonra Kevser'de benim havuzuma doğru bir nehir açılır." Münafık bunu duyunca, Ensarlı gence:
“Böylesini şimdiye kadar duymuş değilim. Ama her nehrin içinde mutlaka çamur da olur çakıl da. Sor bakalım bu dediği nehir nasıl akıyor?" dedi. Genç sorunca, Allah Resûlü:
“Bu nehrin çamuru da çakılı da miskten olur" karşılığını verdi. Münafık, Ensarlı gence:
“Böylesini şimdiye kadar duymuş değilim. Ancak her nehrin mutlaka bitkisi de olur. Sor bakalım bu nehrin bitkisi var mı?" deyince, genç:
“Yâ Resûlallah! Bu nehrin bitkisi var mı?" diye sordu. Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Evet, var" karşılığını verdi. Genç:
“Peki bu bitki nedir?" diye sorunca, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Dalları altından olan bitkiler" buyurdu, lylünafık, Ensarlı gence:
“Böylesini şimdiye kadar duymuş değilim. Ancak her bitkinin mutlaka meyvesi de olur. Sor bakalım bu bitkilerin meyvesi var mı?" deyince, genç:
“Yâ Resûlallah! Bu bitkilerin meyvesi var mı?" diye sordu. Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Evet! Bu bitkinin meyvesi inci ile mercandır" karşılığını verdi. Münafık, Ensarlı gence:
“Böylesini şimdiye kadar duymuş değilim. Sor bakalım bu havuzun içeceği nasıl?" deyince, genç:
“Yâ Resûlallah! Senin havuzun içeceği nasıl?" diye sordu. Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Sütten beyaz ve baldan tatlıdır. Yüce Allah bu içecekten birine bir yudum içirirse o kişi bir daha susuzluk çekmez. Kimi de bu sudan mahrum bırakırsa o kişi artık hiçbir içeceğe kanmaz" karşılığını verdi.
İbn Sa'd, Kelbî ile Ebû Bekr b. Kays el-Cu'fî'den bildirir: Cu'fe kabilesi Cahiliye'deyken kalp yemeyi haram sayarlardı. Bunlardan anne bir kardeş olan Kays b. Seleme ile Seleme b. Zeyd, Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) gelip Müslüman oldular. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Bana söylenene göre sizler kalp yemiyormuşsunuz" buyurunca, onlar:
“Evet, yemiyoruz" dediler. Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) de:
“Ancak kalp yemeden Müslümanlığınız tamamlanmaz" buyurdu. Sonra bir kalp getirterek kızarttı ve onlara yedirdi. "Yâ Resûlallah! Annemiz Müleyke bintü'l-Halevi darda olanın sıkıntısını giderir, aç olanı doyurur ve fakirlere şefkat gösterirdi. Ne var ki daha önce küçük kızını toprağa diri diri gömmüştü. Onun durumu ne olacak?" diye sorduklarında:
“Diri diri toprağa gömen de gömülen de Cehennemdedir" karşılığını verdi. İki kardeş öfkeyle kalkıp gidince Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Yanıma geri dönüni" diye seslendi. Geldiklerinde:
“Benim annem de sizin annenizin yanında olacak" buyurdu. Ancak bu durumu kabullenemediler ve:
“Vallahi bize kalp yediren ve annemizin Cehennemde olacağını söyleyen biri peşinden gidilmeyi hakeden biri değil!" dediler. Giderken de ashâbdan zekat develerini otlatan biriyle karşılaştılar. Onu bağladılar ve develeri de sürüp gittiler. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) durumdan haberdar olunca:
“Allah, Ri'l, Zekvân, Usayya, Lihyân kabileleri ile Harîm ve Murrân oğullarından olan Müleyke'nin iki oğluna lanet etsin!" diyerek onları da lanet ettiği kişilerin arasına kattı.
İbnu'l-Münzir, İbn Abbâs'tan bildirir: Yüce Allah:
“Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi, ana babanıza da iyi davranmanızı kesin bir şekilde emretti. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa, kendilerine 'of!' bile deme; onları azarlama; ikisine de güzel söz söyle. Onlara acıyarak alçak gönüllülük kanatlarını ger ve: «Rabbim! Küçükken beni yetiştirdikleri gibi sen de onlara merhamet et!» de" buyurduktan sonra bir istisnada bulunmuş ve:
“Cehennemlik oldukları anlaşıldıktan sonra, akraba bile olsalar müşrikler için mağfiret dilemek Peygambere ve müminlere yaraşmaz. İbrahim'in babası için af dilemesi, sadece ona verdiği sözden dolayı idi..." buyurmuştur.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Katâde:
“...Onun Allah'ın düşmanı olduğu kendisine belli olunca..." âyetini açıklarken:
“Babası ölünce onun Allah düşmanı olarak öldüğünü de anladı, zira ölümüyle tövbe kapısı da kapanmış oldu" demiştir.
Firyâbî, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh, Ebû Bekr eş- Şâfiî, Fevâid'de ve Diyâ, el-Muhtâre'de İbn Abbâs'tan bildirir:
“İbrâhim (aleyhisselam) babasına ölene kadar bağışlama dilemeye devam etti. Ölünce de Allah düşmanı olarak öldüğü belli oldu ve bağışlanma dilemeyi bıraktı."
Abdurrezzâk'ın bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Onun Allah'ın düşmanı olduğu kendisine belli olunca..." âyetini açıklarken:
“Kafir olarak ölmesiyle Allah düşmanı olduğu belli olmuştur" dedi.
İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve İbn Merdûye, Ebû Zer'den bildirir: Adamın biri Kâbe'yi tavaf ediyor ve dua ederken de arada:
“Vah! Vah!" diyordu. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Bu adam evvâh biri" buyurdu.
Abdullah b. Ahmed, Zevâidu'z-Zühd'de, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh ve Beyhakî, Şuabu't-îman'da bildirdiğine göre Ka'b:
“...Şüphesiz ki İbrahim çok yumuşak huylu ve pek sabırlı idi" âyetini açıklarken:
“İbrahim (aleyhisselam) Cehennem ateşini hatırladığı zaman:
“Ateşten yana vah bana! Vah bana! derdi."
Ebu'ş-Şeyh, Ebu'l-Cevzâ'dan aynısını zikreder.
İbn Merdûye, Câbir'den bildirir: Adamın biri yüksek sesle zikir yapınca başka biri:
“Şu adam sesini kıssa daha iyi olurdu" dedi. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Onu rahat bırak, zira evvâh bir adamdır" buyurdu.
Taberânî ve İbn Merdûye, Ukbe b. Âmir'den bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), Zul-Bicâdeyn adında bir adam için:
“Bu adam evvâh biri" buyurdu. Zira Zul Bicâdeyn Kur'ân okuyarak ve dua ederek Yüce Allah'ı çokça zikrederdi.
İbn Merdûye, İbn Abbâs'tan bildirir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ölen bir adamı mezarına indirdi ve:
“Allah sana merhamet etsin! Zira evvâh ve Kur'ân'ı çokça okuyan biriydin" buyurdu.
İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh ve İbn Merdûye, Abdullah b. Şeddâd b. el-Hâd'dan bildirir: Adamın biri:
“Yâ Resûlallah! Evvâh ne demektir?" diye sorunca:
“Huşu içinde ve boyun eğerek Allah'a dua eden kişidir" buyurdu.
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, Taberânî ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbn Mes'ûd:
“Evvâh, çokça dua eden demektir" demiştir.
Ebu'ş-Şeyh, Zeyd b. Eslem'den bildirir:
“Evvâh, hastanın acıdan ahlaması gibi huşu içinde Allah'a yalvaran kişidir" demiştir.
Abdurrezzâk, Firyâbî, İbn Ebî Şeybe, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Taberânî ve Ebu'ş-Şeyh, Ebu'l-Ubeydeyn'den bildirir: Abdullah b, Mes'ûd'a evvâh'ı sorduğumda:
“Şefkatli ve merhametli olan kişidir" dedi.
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in Ali vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Evvâh, çokça tövbe edip Allah'a yönelen mümin kişidir" demiştir.
Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Evvâh, yumuşak huylu ve itaatkar mümindir" demiştir.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Ebû Eyyûb:
“Evvâh, günahlarını hatırladıkça istiğfar eden kişidir" demiştir.
İbn Cerîr'in Avfî vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Evvâh, Habeş dilinde mümin kişi anlamındadır" demiştir.
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in Mücâhid vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Evvâh, kesin bir imana sahip kişidir" demiştir.
İbn Cerîr ve Ebu'ş-Şeyh'in Ebû Zabyân vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Evvâh, kesin bir imana sahip kişidir "demiştir.
İbn Cerîr ve Ebu'ş-Şeyh'in İkrime vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Evvâh, Habeş dilinde kesin bir imana sahip kişi anlamındadır" demiştir.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“Evvâh, Habeş dilinde kesin bir imana sahip kişi anlamındadır" demiştir.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Atâ:
“Evvâh, Habeş dilinde kesin bir imana sahip kişi anlamındadır" demiştir.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Dahhâk:
“Evvâh, Habeş dilinde kesin bir imana sahip kişi anlamındadır" demiştir.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İkrime:
“Evvâh, Habeş dilinde kesin bir imana sahip kişi anlamındadır" demiştir.
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in başka bir kanalla bildirdiğine göre Mücâhid:
“Evvâh, kesin bir imana sahip fakih kişidir" demiştir.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Şa'bî:
“Evvâh, Allah'ı çokça tesbih eden kişi demektir" demiştir.
Abd b. Humeyd ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Ebû Meysere:
“Evvâh, Allah'ı çokça tesbih eden kişi demektir" demiştir.
İbn Cerîr ile Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Amr b. Şurahbîl:
“Evvâh, Habeş dilinde merhamet sahibi şefkatli kişi demektir" demiştir.
İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Amr b. Şurahbîl:
“Evvâh, Habeş dilinde çokça tesbih eden kişi anlamındadır" demiştir.
İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr:
“Evvâh, Allah'ı çokça tesbih eden kişi demektir" demiştir.
Buhârî, Târih'de Hasan(-ı Basrî)'den bildirir:
“Evvâh, kalbi Allah'a bağlı olan kişidir."
Ebu'ş-Şeyh, İbrâhîm(-i Nehaî)'den bildirir:
“İbrâhim (aleyhisselam) şefkati ve yumuşak huyundan dolayı evvâh olarak isimlendirilirdi."
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî): (.....) âyetini açıklarken:
“Halîm, merhamet sahibi ve yumuşak huylu demektir" demiştir.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Şüphesiz ki İbrahim çok yumuşak huylu ve pek sabırlı idi" âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Yumuşak huyundan dolayıdır ki birisi kendisine eziyet ettiği zaman:
“Allah sana hidayet versin" derdi.
Abd b. Humeyd, İbn Abbâs'tan bildirir: Dört âyet dışında Kur'ân'da indirilen her âyet hakkında bilgim vardır. Bunlardan biri "Rakîm" kelimesidir. Bu kelimenin ne anlama geldiğini bilmiyordum. Ka'b'a sorduğumda bunun «kasaba» anlamına geldiğini söyledi. Bir diğeri "Hanân" kelimesidir. Ne anlama geldiğini bilmiyorum, ama şefkat anlamına geldiğini düşünüyorum. Bir diğeri de "Gislîn" ifadesidir. Bunun da ne anlama geldiğini bilmiyorum, ancak zakkûm olduğunu düşünüyorum. Zira Yüce Allah:
“Muhakkak ki zakkum ağacı, günahkârların yiyeceğidir" buyurmuştur. "Evvâh" ifadesi de, Habeş dilinde kesin bir imana sahip kişi anlamındadır.
Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“Evvâh, mümin kişi anlamındadır" demiştir.
Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“Evvâh, Allah'a boyun eğen tövbekar kişidir" demiştir.
İbn Cerîr ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Ukbe b. Âmir:
“Evvâh, Allah'ı çokça zikreden kişi anlamındadır" demiştir.
115. Âyetin Tefsiri
"Allah, bir milleti doğru yola eriştirdikten sonra, sakınacaktan şeyleri onlara açıklamadıkça sapıklığa düşürmez. Allah şüphesiz her şeyi bilir"
İbn Ebî Şeybe, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“Allah, bir milleti doğru yola eriştirdikten sonra, sakınacakları şeyleri onlara açıklamadıkça sapıklığa düşürmez..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Âyet özel olarak müminlerin müşriklere bağışlanma dilemeleri, genel olarak da Allah'a itaat adına yapmaları ve uzak durmaları gerekenler hakkında bir açıklamadır."
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Katâde:
“...Sakınacakları şeyleri onlara açıklamadıkça sapıklığa düşürmez..." âyetini açıklarken:
“Yapmaları ve uzak durmaları gereken şeyleri açıklamadıkça sapıklığa düşürmez" demiştir.
İbnu'l-Münzir, Yahya b. Akîl'den bildirir: Yahya b. Ya'mer bana bir kağıt verdi ve:
“Bu, Abdullah b. Mes'ûd'un her Perşembe akşamı arkadaşlarına verdiği hutbedir" dedi. Ravi hadisi zikrettikten sonra söz konusu hutbede Abdullah'ın şöyle dediğini bildirir:
“Kişi sabah vakti elinden geldiği kadarıyla öğretmek veya öğrenmek üzere evinden çıksın. Başka şeyler için de çıkmasın. Zira alim ve talebe hayırda ortaktırlar. Ey insanlar! Sizlere gerekli açıklamalar yapılmadan bazı şeylerden sorumlu tutulmanız konusunda herhangi endişem yoktur. Zira Yüce Allah: «Allah, bir milleti doğru yola eriştirdikten sonra, sakınacakları şeyleri onlara açıklamadıkça sapıklığa düşürmez...» buyurur."
İbn Merdûye 'nin bildirdiğine göre İbn Abbas:
“Allah, bir milleti doğru yola eriştirdikten sonra, sakınacakları şeyleri onlara açıklamadıkça sapıklığa düşürmez" âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Âyet, Bedir savaşında ele geçirilen esirlerden fidye almaları üzerine nazil olmuş ve kendilerine bu konuda izin verilmeden fidyeyi almalarının doğru olmadığı ifade edilmiştir. Ancak Yüce Allah bir konu hakkında yasağını koyup gerekli açıklamayı yapmadıkça bir topluluğu o yönde işlemiş oldukları günahtan dolayı cezalandıracak değildir."
116. Âyetin Tefsiri
Bütün göklerin ve yerin mülkü, Gerçekten Allah,’ındır; O’nundur. O hayat verir ve öldürür. Size Allah’dan başka ne bir veli vardır, ne de bir yardımcı...
117. Âyetin Tefsiri
"Andolsun ki Allah, müslümanlardan bîr grubun kalpleri eğrilmeye yüz tuttuktan sonra. Peygamberi ve güçlük zamanında ona uyan Muhacirlerle Ensar'ı affetti. Sonra da onların tövbelerini kabul etti. Çünkü O, onlara karşı çok şefkatli, pek merhametlidir"
İbn Cerîr, İbn Huzeyme, İbn Hibbân, Hâkim, İbn Merdûye, Ebû Nuaym, Delâil'de, Beyhakî, Delâil'de ve Diyâ, el-Muhtâre'de İbn Abbâs'tan bildirir: Ömer b. el-Hattâb'a:
“Âyette bahsedilen güçlük zamanını bize anlatsana" dediklerinde Ömer şöyle anlattı:
“Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte şiddetli sıcakların olduğu bir zamanda Tebûk savaşına çıktık. Konakladığımız bir yerde de öyle susuz kaldık ki bundan dolayı öleceğimizi düşünmeye başladık. Bazılarımız develerini kesmeye, işkembenin içindeki sıkıp suyunu içmeye, geri kalan artığı da serinlemek için ciğerinin üzerine koymaya başladı. Bunu gören Ebû Bekr es-Sıddîk:
“Yâ Resûlallah! Yüce Allah sana hep hayırlı dualara alıştırmıştır. Bizim için dua et" deyince, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) dua için elerini kaldırdı. Ellerini indirmeden gök gürüldedi, hava değişti ve yağmur inmeye başladı. Bu şekilde yanımızdaki kapları su ile doldurduk. Ancak iyice baktığımızda yağmurun bizim askeri karargahın dışına inmediğini fark ettik.
İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“...Güçlük zamanında...' âyetini açıklarken:
“Bundan kasıt, Tebûk savaşıdır" demiştir.
İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Katâde:
“Andolsun ki Allah, müslümanlardan bir grubun kalpleri eğrilmeye yüz tuttuktan sonra, Peygamberi ve güçlük zamanında ona uyan Muhacirlerle Ensar'ı affetti..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Bunlar Şam taraflarına yapılan Tebûk seferinde Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) peşinden giden ve ona uyan Müslümanlardır. Bu sefere aşırı sıcakların olduğu bir zamanda çıkmışlardır ki bu yolculuk sırasında çektikleri sıkıntıları ancak Allah bilir. Bize anlatılana göre bu yolculuk sırasında iki kişi bir hurmayı ikiye bölerek paylaşırlardı. Hatta bir hurmayı sırasıyla ağızlarda dolaştırıp suyunu emerler ardından su içerlerdi. Sonrasında Yüce Allah onların tövbelerini kabul edip sağ salim geri döndürmüştür.
İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh ve Beyhakî, Delâil'de bildirdiğine göre Abdullah b. Muhammed b. Akîl b. Ebî Tâlib:
“...Peygamberi ve güçlük zamanında ona uyan Muhacirlerle Ensar'ı affetti..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Müslümanlar Tebûk savaşına aşırı sıcakların olduğu bir zamanda çıktılar. Binek azlığından her bir deveye sırasıyla üç kişi biniyordu. Bu sıcaklarda susuzluk da çekince develerini keserek işkembelerin suyunu sıkıp içmeye başladılar. Bu savaşta su tedariki, nafaka temini ve binek konusunda güçlükler çekilmiştir."
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre Câbir:
“...Peygamberi ve güçlük zamanında ona uyan Muhacirlerle Ensar'ı affetti.." âyetini açıklarken:
“Binek, azık ve su konusunda maruz kaldıkları güçlük ile sıkıntılardır" demiştir.
Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Dahhâk bu âyeti:
“(=Müslümanlardan bir grubun kalpleri eğrildikten sonra...)" lafzıyla okumuştur.
118. Âyetin Tefsiri
"Ve geri kalmış üç kışının de tövbelerini kabul etti. Yeryüzü, genişliğine rağmen onlara dar gelmiş, vicdanları kendilerini sıktıkça sıkmıştı. Nihayet Allah'tan yine Allah'a sığınmaktan başka çare olmadığını anlamışlardı. Sonra eski hallerine dönmeleri için Allah onların tövbesini kabul etti. Çünkü Allah tövbeyi çok kabul eden, pek esirgeyendir."
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, Ebu'ş-Şeyh, İbn Mende, İbn Merdûye ve İbn Asâkir'in bildirdiğine göre Câbir b. Abdillah:
“Ve savaştan geri kalmış üç kişinin de tövbelerini kabul etti..." âyetini açıklarken:
“Bunlar Ka'b b. Mâlik, Hilâl b. Umeyye ve Murâre b. Câriye'dir ki üçü de Ensar'dandı" demiştir.
İbn Merdûye, Mucemmi' b. Câriye'den bildirir:
“Savaştan geri kalıp da sonradan Allah tarafından tövbeleri kabul edilen üç kişi Ka'b b. Mâlik, Hilâl b. Umeyye ve Murâre b. Rib'dir."
İbn Merdûye, İbn Şihâb'dan bildirir:
“Savaştan geri kalan üç kişi Selime oğullarından Ka'b b. Mâlik, Vâkif oğullarından Hilâl b. Ümeyye ve Amr b. Avf oğullarından Murâre b. Rib'dir."
İbn Merdûye, Enes b. Mâlik'ten bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Tebûk savaşı dönüşünde Zû Evân'da konaklayınca savaşa katılmayan münafıkların geneli onu karşılamaya çıktılar. Ancak Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), ashabına:
“Ben izin vermeden bizimle birlikte savaşa çıkmayan kişilerle konuşmayın" buyurdu. Bunun içindir ki onlarla kimseler konuşmadı. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Medine'ye geldiği zaman savaştan geri kalanlar kendisini selamlamak üzere yanına geldiler. Ancak Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte diğer Müslümanlar da onlardan yüz çevirdiler. Öylesi savaşa katılmayan birinden babası, kardeşi ve amcası bile yüz çeviriyordu. Bunun üzerine savaşa katılmayanlar Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına gelip sıkıntı ve hastalıktan yana mazeretler göstermeye başladılar. Sonunda Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) onlara acıdı. Biatlarını kabul edip onlara bağışlanma diledi. Dine yönelik içinde herhangi bir şüphe ve nifak taşımayıp savaşa katılmayanlar üç kişiydi ki Yüce Allah da bunları Tevbe Sûresi'nde zikretmiştir. Bunlar Ka'b b. Mâlik es- Sülemî, Hilâl b. Ümeyye el-Vâkifîve Murâre b. Rib' el-Âmirî'dir.
İbn Mende ve İbn Asâkir'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Ve savaştan geri kalmış üç kişinin de tövbelerini kabul etti..." âyetini açıklarken:
“Bunlar Ka'b b. Mâlik, Murâre b. er-Rabî' ve Hilâl b. Umeyye'dir" demiştir.
Abdurrezzâk, İbn Ebî Şeybe, Ahmed, Buhârî, Müslim, İbn Cerîr, İbnu'l- Münzir, İbn Ebî Hâtim, İbn Hibbân, İbn Merdûye ve Beyhakî, Zührî vasıtasıyla Abdurrahman b. Abdillah b. Ka'b b. Mâlik'ten, o da Ka'b kör olduğunda oğulları arasında onun rehberliğini yapan Abdullah b. Ka'b b. Mâlik'ten bildirir: Ka'b b. Mâlik'in Tebûk savaşından geri kalışını anlatırken şöyle dediğini işittim: Bedir savaşı hariç Tebûk savaşına kadar Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) katıldığı hiçbir savaştan geri durmadım. Bedir savaşından geri duranlar da kınanmamıştır. Zira o zaman Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Kureyş kervanını hedefleyerek çıkmıştı, ama Yüce Allah beklenmedik bir şekilde Müslümanlarla müşrikleri (Bedir'de) karşı karşıya getirmiştir. İslâm dini üzerine sözieştiğimiz Akabe gecesinde Resûlullah'la (sallallahü aleyhi ve sellem) beraberdim. Bedir savaşı insanları Akabe biatından daha fazla etkilemiş olsa da Bedir'de bulunmayı Akabe'de bulunmaya tercih etmem. Tebûk savaşından geri durduğumda hiç olmadığım kadar güçlü ve bolluk içindeydim. Zira o savaşa kadar iki deveyi yanımda bir araya getirebilmiş değildim.
Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir yere savaşa çıkmak istediği zaman düşmanı şaşırtmak için mutlaka başka bir yere çıktığı izlenimini verirdi. Ancak bu savaşa çıkarken öyle yapmadı. Şiddetli bir sıcakta uzun bir yolculuğa, çöl olan bir yere ve kalabalık bir düşman üzerine yola koyuldu. Müslümanların savaş için hazırlanmalarını söyledi ve gideceği yönü de bildirdi. Resûlulah'ın da (sallallahü aleyhi ve sellem) yanında büyük bir Müslüman topluluğu toplandı. O kadar kalabalıklardı ki büyük bir kitap bile askerlerin adlarını kaydetmeye yetmezdi. Öyle ki Müslümanlardan biri savaşa katılmasa hakkında vahiy inmedikten sonra fark edilmeyeceğini düşünürdü. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) o savaşa meyvelerin olgunlaşıp çok sevdiğim gölgelerin de çoğaldığı bir zamanda çıktı. Resûlullah'la (sallallahü aleyhi ve sellem) birlikte Müslümanlar da savaş hazırlıklarını yaptılar. Ben de savaş hazırlığımı onlarla beraber yapmaya çalışıyordum ama hazırlık adına hiçbir şey yapamadan geri dönüyordum. İçimden:
“Ben istersem hazırlığımı hemen yapabilirim" diyordum.
Hazırlanmam bu şekilde uzayıp gitti. Sonra hazırlıklar bitip de Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ve Müslümanlar tam olarak hazır olduklarında ben hâlâ hazırlık adına bir şey yapmamıştım. Kendi kendime:
“Resûlullah'tan (sallallahü aleyhi ve sellem) bir veya iki gün sonra hazırlığımı bitirir ve onlara yetişirim" diyordum. Yola çıktıkları zaman ben de hazırlığımı yapıp onlarla birlikte çıkmak istedim, ama yine hiçbir şey yapamadan geri döndüm. Bir daha denedim ve bir daha boş olarak geri döndüm. Ben bu şekilde gidip gelirken Müslümanlar aceleyle yola çıktı. Onlara yetişmek için ben de yola çıkmak istedim ve keşke böyle yapsaymışım! Çıkmak bana nasip olmadı.
Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) savaşa çıktıktan sonra geride kalan insanların arasına çıkıp dolaştığımda, münafık olduğu bilinen veya Yüce Allah'ın özürlü saydığı zayıf kimseleri görüyor ve üzülüyordum. Tebûk'e ulaşana kadar da Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) yokluğumu fark etmemişti. Tebûk'te müslümanların arasında otururken:
“Ka'b'a ne oldu?" diye sordu. Seleme oğullarından bir adam:
“Yâ Resûlallah! İki hırkası ile sevdikleri onu savaşa katılmaktan alıkoydu" deyince, Muâz b. Cebel:
“Ne kötü söyledin! Vallahi yâ Resûlallah! Ka'b'ı ancak hayırlı olmasıyla tanırız!" karşılığını verdi. Bunun Üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) sustu. Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) savaştan döndüğü haberi bana ulaştığında beni sıkıntı bastı. Ona nasıl bir yalan söyleyeceğimi düşünüyor ve kendi kendime:
“Yarın geldiğinde öfkesinden nasıl kurtulabilirim" diyordum. Ailemden aklı başında olanlardan bu konuda yardım da istedim. Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) gelmek üzere olduğu söylendiğinde yalan benden uzaklaştı ve içinde yalan olan hiçbir şeyle ondan kurtulamayacağımı anladım. Onun için ona doğruyu söylemeye karar kıldım.
Sonunda Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ulaştı dediler. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir seferden döndüğü zaman ilk önce Mescid'e uğrar, iki rekat namaz kılar ve Müslümanlarla otururdu. Yine öyle yaptığında savaşa katılmayanlar yanına geldiler. Mazeret bildirmeye ve yeminler etmeye başladılar. Savaşa katılmayanlar seksen küsur kişiydi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) onların niyetlerine göre mazeretlerini kabul etti. Tekrar onlardan biat aldı, bağışlanmalarını diledi ve içindekileri Yüce Allah'a havale etti. Ben de yanına geldim. Ona selam verdiğimde öfkeyle karışık bir tebessümle beni karşıladı ve:
“Gel!" buyurdu. Yürüyerek gelip önünde oturdum. Bana:
“Neden savaşa katılmadın? Oysa bineğini bile satın almamış mıydın?" diye sordu. Şöyle karşılık verdim:
“Yâ Resûlallah! Senden başka birinin önünde dünyalık bir konu için bu şekilde otursaydım mazeret sunarak onun öfkesinden kurtulacağımı düşünürdüm. Sana ne söyleyeceğim konusunda çok çabaladım. Ama bugün sana, benden razı olmanı sağlayacak şekilde yalanla konuşsam, Yüce Allah'ın seni benden yana öfkelendirmesi pek uzak olmaz. Sana doğruyu söylesem bana karşı içinde kızgınlığın olacak. Bu konuda Yüce Allah'ın bağışlamasını dilerim! Doğrusu savaşa katılmamak için herhangi bir mazeretim yoktu. Vallahi seninle savaştan geri durduğumda imkanlarım hiç olmadığı kadar iyiydi."
Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):"Bu adam doğruyu söyledi. Kalk ve git. Yüce Allah'ın senin hakkındaki hükmünü bekle bakalım!" buyurdu. Ben kalkınca Seleme oğullarından bazı adamlar yanıma geldiler ve:
“Vallahi bundan önce senin bir günah işlediğini görmedik. Sen de savaşa katılmayan diğerleri gibi Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) mazeret gösteremez miydin?
Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) onlara yaptığı gibi sana da bağışlanma dilemesi bu günahın için yeterdi" demeye başladılar. Böyle diyerekten benim peşimden o kadar geldiler ki geriye dönüp kendi kendimi yalanlamayı düşündüm. Sonra onlara:
“Benim bu durumumla karşılaşan başka birileri oldu mu?" diye sordum. "Evet! İki adam daha senin dediğin şeyleri dediler. Allah Resûlü sana söylediği şeylerin aynısını onlara da söyledi" karşılığını verdiler. "O iki kişi kim?" diye sorduğumda:
“Murâre b. er-Rabî' el-Amrî ile Hilâl b. Ümeyye el-Vâkifî" diyerek bana Bedir savaşına katılan salih ve örnek iki adamı zikrettiler. Onların adlarını bana verdiklerinde ben de yoluma devam ettim.
Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) kendisiyle beraber savaşa katılmayanlar arasından bu üç kişimle Müslümanların konuşmasını yasakladı. Müslümanlar bizden uzak durdu ve bize karşı farklı davranmaya başladılar. Her şey bana karşı yabancılaştı. Dünya artık bildiğim dünya değildi. Bu şekilde elli gün geçirdim. Benle beraber olan o iki arkadaşım evlerine kapanmış devamlı ağlıyorlardı. Bense onlardan daha genç ve daha güçlüydüm. Dışarıya çıkıp Müslümanlarla namaz kılıyor, çarşıda dolaşıyordum. Ama hiç kimse benimle konuşmuyordu. Namazdan sonra meclisinde oturan Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanma gelip selam veriyordum. İçimden de:
“Acaba dudaklarını oynattı mı? Selamımı aldı mı? Yoksa almadı mı?" diyordum. Ona yakın bir yerde namaz kılıyor ve gizlice ona bakıyordum. Namazıma durduğum zaman bana bakıyor, ona doğru baktığımda ise yüzünü çeviriyordu.
İnsanların bu tavrı beni daralttığı bir zamanda gidip amcam oğlu ve en sevdiğim kişilerden biri olan Ebû Katâde'nin bahçe duvarına çıktım. Ona selam verdim, ama vallahi o selamımı almadı. Kendisine:
“Ey Ebû Katâde! Allah için söyle! Yüce Allah'ı ve Resûlünü sevdiğimi biliyorsun değil mi?" dediğimde, sustu. Bir daha aynı şekilde sorduğumda yine cevap vermedi. Tekrar aynı şekilde ant verip sordum. Bu kez:
“Yüce Allah ve Resûlü bilir!" dedi. Bu cevabı üzerine gözlerim doldu. Bahçe duvarını aşıp oradan ayrıldım.
Bir defasında çarşıda gezerken Şam ahalisinden Medîne'de satmak için gıda maddesi getiren bir Nabâtî'nin:
“Bana Ka'b b. Mâlik'i kim gösterir?" diye sorduğunu duydum. İnsanlar da ona beni gösterince yanıma geldi ve Ğassân kralından bana bir mektup verdi ki okuma yazması olan biriydim. Mektupta şöyle yazıyordu:
“Bana ulaşana göre dostun (Muhammed) sana katı davranmış. Yüce Allah da seni rahat bir mekanda kılmamış. Vakit kaybetmeden gel bize katıl, biz seni teselli ederiz." Mektubu okuyunca:
“Bu da karşılaştığım musibetlerden biri" dedim ve mektubu tandıra atıp yaktım..
O elli günlük sürenin kırk günü geçmişti ki Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) elçisi bana geldi ve:
“Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), karından ayrılmanı emrediyor" dedi. Ona:
“Boşayayım mı ne yapayım?" dediğimde:
“Boşama, ama ondan uzak dur ve ona yaklaşma" karşılığını verdi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) diğer iki arkadaşıma da aynı şekilde haber göndermişti. Karıma:
“Ailenin yanına git! Yüce Allah bu durumum hakkında hükmünü verinceye kadar onlarda kal" dedim. Hilâl b. Ümeyye'nin karisi ise Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına geldi ve:
“Yâ Resûlallah! Hilâl çok yaşlı biridir ve hizmetçisi de bulunmuyor. Onun hizmetini benim görmemi hoş karşılamaz mısın?" dedi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Kal, ama ona yanaşma" buyurdu. Karısı da:
“Zaten kımıldayacak hali yok. Vallahi bu durumla karşılaştığından beri ağlıyor" dedi. Ailemden bazıları bana:
“Hilâl b. Ümeyye'nin karısının, kocasına hizmet konusunda Resûlullah'tan (sallallahü aleyhi ve sellem) izin istediği gibi sen de karın için Resûlullah'tan(sallallahü aleyhi ve sellem) izin istesen" dediklerinde ben:
“Vallahi bu konuda Resûlullah'tan (sallallahü aleyhi ve sellem) izin isteyemem. İzin istersem onun bana ne diyeceğini bilmiyorum, üstelik genç de biriyim" karşılığını verdim.
Bir on gün daha bu şekilde geçirerek, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) bizimle konuşmayı yasaklamasının üzerinden elli gün geçmiş oldu. Ellinci günden sonraki ilk sabah namazını evimin damında kıldım. Yüce Allah'ın bizleri âyetlerinde andığı gibi bir halin içindeydim. İçim daralmıştı. Yeryüzü bana dar gelmişti. O esnada Sel' dağının tepesinde birinin yüksek bir sesle:
“Ey Ka'b b. Mâlik! Müjde!" diye bağırdığını işittim. O an hemen secdeye kapandım. Sıkıntımızın bittiğini, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) sabah namazını kıldıktan sonra, Yüce Allah'ın tövbemizi kabul ettiğinin ilan ettirdiğini anladım. Müslümanlar bizleri kutlamaya koşuştular. O iki arkadaşıma da müjdeciler gitti. Müjdesini almak için biri atına binip yola koyulmuştu. Eslemli biri de dağın tepesine çıkıp o şekilde bağırmıştı. Tabi ki adamın sesi attan daha hızlı gelmişti. Sesini duyduğum adam yanıma müjde vermek için varınca üzerimdeki giysimi çıkarıp ona verdim. Vallahi o günü başka giysim de yoktu. Daha sonra iki parçalı bir elbise ödünç aldım Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) doğru gittim.
Müslümanlar beni akın akın karşılıyorlar ve tövbemin kabulünden dolayı beni:
“Yüce Allah'ın, tövbeni kabul etmesi sana hayırlı olsun!" diyerek kutluyorlardı. Mescid'e girdiğimde Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) oturuyordu ve çevresinde de insanlar vardı. Talha b. Ubeydillah koşarak bana sarıldı ve beni kutladı. Vallahi Muhacirler içinde ondan başka beni kutlamak için kalkan olmadı. (Ravi der ki: Ka'b, Talha'nın bu davranışını hiç unutmadı.) Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) selam verdiğimde, sevinçten parlayan bir yüzle:
“Annenin seni doğurduğundan beri sana gelen en hayırlı haber sana kutlu olsun!" buyurdu. "Yâ Resûlallah! Bu haber senden mi yoksa Yüce Allah'tan mı?" diye sorduğumda:
“Bilakis, Yüce Allah'ın katından!" buyurdu.
Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir şeye sevindiği zaman yüzü bir Ay parçası gibi parlardı. Bu halini biz de biliyorduk. Önünde oturduğum zaman:
“Yâ Resûlallah! Tevbem kabul edildiği için tüm malımı sadaka olarak vermek istiyorum" dedim. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Malının bir kısmını sende bırakırsan daha hayırlı olur" buyurdu. "O zaman Hayber'deki hissemi elimde tutayım" dedim. Sonra:
“Yâ Resûlallah! Yüce Allah doğru söylediğim için tövbemi kabul etti. Bunun için yaşadığım sürece doğruluktan ayrılmayacağım! Zira doğru söylediği için Yüce Allah'ın kendisini benim kadar sınadığı başka bir Müslüman tanımıyorum" dedim. Resûlulah'a (sallallahü aleyhi ve sellem),"En güzel denenmem buydu" dediğim günden bu yana asla yalana başvurmadım. Bu günden sonra da Yüce Allah'ın beni yalandan korumasını dilerim.
Sonra Yüce Allah Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) şu âyetleri indirdi:
“And olsun ki, Allah, sıkıntılı bir zamanda bir kısmının kalbleri kaymak üzere iken Peygamber'e uyan Muhacirlerle Ensar'ın ve Peygamberin tövbelerini kabul etti. Tövbelerini, onlara karşı şefkatli ve merhametli olduğu için kabul etmiştir. Ve geri kalmış üç kişinin de tövbelerini kabul etti. Yeryüzü, genişliğine rağmen onlara dar gelmiş, vicdanları kendilerini sıktıkça sıkmıştı. Nihayet Allah'tan yine Allah'a sığınmaktan başka çare olmadığını anlamışlardı. Sonra eski hallerine dönmeleri için Allah onların tövbesini kabul etti. Çünkü Allah tövbeyi çok kabul eden, pek esirgeyendir. Ey Mü’minler! Allah'tan sakının ve doğrularla beraber olun."
Müslüman olduğumdan beri Yüce Allah bana, Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) doğru söylememden daha büyük bir nimet ihsan etmemiştir. Zira ona diğerleri gibi yalan söyleseydim ben de onlar gibi helak olacaktım. Yüce Allah vahyini indirdiği zaman yalan söyleyenlere çok ağır ifadeler kullanmış, şöyle buyurmuştur:
“Döndüğünüzde kendilerine çıkışmamanız için Allah'a yemin edeceklerdir. Siz onlardan yüz çevirin; çünkü pistirler. Yaptıklarının karşılığı olarak varacakları yer cehennemdir. Kendilerinden hoşnut olasınız diye, size and verirler. Siz onlardan hoşnut olsanız bile, Allah, yoldan çıkmış kimselerden razı olmaz."
Biz üç kişi, Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) yeminler ederek mazeretler gösteren ve Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) de onların biatlarını kabul ettiği, onlara bağışlanma dilediği kişilerden olmadık. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bizim hakkımızdaki kararını Yüce Allah hükmünü verene kadar ertelemişti. Bunun içindir ki Yüce Allah âyetinde "Geri kalan üç kişi" denilirken, savaştan geri kalanlar anlamında değil, yeminlerle mazeret gösterenlerden ve bu mazeretleri kabul edilenlerden geri kalanlar kastedilmiştir.
Ebu'ş-Şeyh ve İbn Merdûye, Ka'b b. Mâlik'ten bildirir:
“Tevbemin kabul edildiğine dair âyet nazil olunca Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) geldim ve elleri ile dizlerini öptüm. Bu müjdeyi bana veren adama da iki giysi verdim."
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“Ve geri kalmış üç kişinin de tövbelerini kabul etti..." âyetini açıklarken şöyle demiştir: Tevbe Sûresi'nin ortalarında:
“Savaştan geri kalanların bir kısmının işi de Allah'ın buyruğuna kalmıştır..." âyetinde zikredilen kişilerdir ki bunlar da Hilâl b. Umeyye, Murâre b. Rabîa ve Ka'b b. Mâlik'tir.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Katide:
“Ve geri kalmış üç kişinin de tövbelerini kabul etti..." âyetini açıklarken:
“Geri kaldıkları savaş Tebûk savaşıdır" demiştir.
İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh, Hasan'dan bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)Tebûk savaşına çıktığı zaman Ka'b b. Mâlik, Hilâl b. Umeyye ve Murâre b. er-Rabî' geride kalmış ve bu savaşa çıkmamışlardı. Bu iç kişiden birinin henüz yeni çiçeğe durmuş bir bahçesi vardı. Bu bahçenin sarı, kırmızı renkte çiçeklerini görünce:
“Allah Resûlü ile birlikte şu şu şu savaşlara katıldım. Bu yıl da burada kalıp bahçeyle ilgileneyim ve biraz kazanç elde edeyim" dedi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), ashabıyla birlikte yola çıktıktan sonra bu adam bahçesine girdi ve:
“Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte savaşa çıkmayıp geride kalmam ve diğer müminlerin Allah yolunda cihada çıkmakla elde edeceklerinden mahrum olmam sırf senden dolayı oldu ey bahçe! Allahım! Şahit ol ki bu bahçeyi senin yolunda sadaka olarak veriyorum!" dedi. Savaşa katılmayan diğer bir kişinin de dağılmış olan ailesi o yıl bir araya gelmişti. Adam:
“Allah Resûlü ile birlikte şu şu şu savaşlara katıldım. Bu yıl da burada ailemle birlikte kalayım" dedi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), ashabıyla birlikte yola çıktıktan sonra ise ailesine:
“Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte savaşa çıkmayıp geride kalmam ve diğer müminlerin Allah yolunda cihada çıkmakla elde edeceklerinden mahrum olmam sırf sizden dolayı oldu! Allahım! Bana yönelik hükmünü verene kadar aileme ve malıma yaklaşmayacağım!" dedi. Savaşa katılmayan üçüncü kişi ise:
“Allahım! Sen de şahit ol ki peşlerinden yola çıkacağım ve ya onlara yetişeceğim ya da yolda öleceğim" dedi. Sonrasında yola düşüp dağlardan ve tepelerden giderek Müslümanlara yetişti.
Yüce Allah da bu konuda:
“And olsun ki, Allah, sıkıntılı bir zamanda bir kısmının kalbleri kaymak üzere iken Peygamber'e uyan Muhacirlerle Ensarın ve Peygamberin tövbelerini kabul etti. Tövbelerini, onlara karşı şefkatli ve merhametli olduğu için kabul etmiştir. Ve geri kalmış üç kişinin de tövbelerini kabul etti. Yeryüzü, genişliğine rağmen onlara dar gelmiş, vicdanları kendilerini sıktıkça sıkmıştı. Nihayet Allah'tan yine Allah'a sığınmaktan başka çare olmadığını anlamışlardı. Sonra eski hallerine dönmeleri için Allah onların tövbesini kabul etti. Çünkü Allah tövbeyi çok kabul eden, pek esirgeyendir" âyetlerini indirdi.
Hasan der ki:
“Sübhânallah! Vallahi bu üç kişi ne haram mal yediler, ne haksız yere cana kıydılar, ne de yeryüzünde fesat çıkardılar. Sadece Allah yolunda cihad gibi hayırlı bir işte gevşek davranmışlardı. Ancak daha sonra bu yönde öyle bir çabanın içine girdiler ki sonunda sizin de bildiğiniz o duruma geldiler. İşte bir günah mümini bu durumlara kadar getirebilir."
İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Dahhâk:
“Ve geri kalmış üç kişinin de tövbelerini kabul etti..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Bunlar tövbesi kabul edilmeyenlerdir. Yüce Allah, Ebû Lubâbe ile arkadaşlarının tövbesini kabul edene kadar da bunların tövbesini kabul etmemiştir."
Abdurrezzâk, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, Ebu'ş-Şeyh ve İbn Asâkir'in bildirdiğine göre İkrime:
“Ve geri kalmış üç kişinin de tövbelerini kabul etti..." âyetini açıklarken:
“Bunlar, başta tövbesi kabul edilmeyenlerdir" demiştir.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İkrime b. Hâlid el-Mahzûmî bu âyeti, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) ve ashabından sonra yola çıkanlar anlamına gelecek şekilde: (.....) lafzıyla okumuştur.
İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'tan bildirir: Yüce Allah:
“Ben, sizin en yüce Rabbinizim!" ve "...Sizin için benden başka bir ilâh tanımıyorum..." diyeni bile tövbe etmeye çağırmıştır. Bunu diyen kişinin bile tövbe etmesi istenmişken tövbesinin kabul görmeyeceğini düşünüp bundan uzak duranlar Allah'ın Kitab'ını inkar etmiş olurlar. Fakat Yüce Allah kulun tövbe etmesini istemedikçe kul tövbe edemez. "...Sonra onları tövbeye muvaffak kıldı ki tövbe etsinler,.." âyetinden kasıt da budur. Buna göre tövbenin başlangıcı Allah'ın takdirine bağlıdır.
119. Âyetin Tefsiri
"Ey îman edenler! Allah'a karşı gelmekten sakının ve doğrularla beraber olun"
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Nâfi':
“Ey iman edenler! Allah'a karşı gelmekten sakının ve doğrularla beraber olun" âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Savaştan geri kalan üç kişi hakkında nazil oldu. Âyetle onlara:
“Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) ve ashabıyla beraber olun". denilmiştir.
İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Ka'b b. Mâlik:
“Ey iman edenleri Allah'a karşı gelmekten sakının ve doğrularla beraber olun" âyeti de bizim hakkımızda nazil oldu" demiştir.
İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre İbn Ömer:
“Ey iman edenler! Allah'a karşı gelmekten sakının ve doğrularla beraber olun" âyetini açıklarken:
“Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) ve ashabıyla beraber olun, anlamındadır" demiştir.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr:
“...Doğrularla beraber olun" âyetini açıklarken:
“Ebû Bekr ve Ömer'le beraber olun, anlamındadır" demiştir.
İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh ve İbn Asâkir'in bildirdiğine göre Dahhâk:
“Ey iman edenler! Allah'a karşı gelmekten sakının ve doğrularla beraber olun" âyetini açıklarken:
“Ebû Bekr, Ömer ve onların arkadaşları ile beraber olmaları emredilmiştir" dedi.
İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Ey iman edenler! Allah'a karşı gelmekten sakının ve doğrularla beraber olun" âyetini açıklarken:
“Ali b. Ebî Tâlib ile beraber olun, anlamındadır" demiştir.
İbn Asâkir'in bildirdiğine göre Ebû Câfer:
“...Doğrularla beraber olun" âyetini açıklarken:
“Ali b. Ebî Tâlib ile beraber olun, anlamındadır" demiştir.
İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Süddî:
“Ey iman edenler! Allah'a karşı gelmekten sakının ve doğrularla beraber olun" âyetini açıklarken:
“Ka'b b. Mâlik, Murâre b. Rabîa ve Hilâl b. Ümeyye ile beraber olun, anlamındadır" demiştir.
Saîd b. Mansûr, İbn Ebî Şeybe, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, İbn Adiy, Ebu'ş-Şeyh, İbn Merdûye ve Beyhakî, Şuabu'l-îman'da Abdullah b. Mes'ûd'dan bildirir:
“Ciddi de olsa şaka da olsa yalan söylenmemelidir. Sakın içinizden biri çocuğuna bir şeyin sözünü verip de sonra onu yerine getirmemezlik etmesin! Dilerseniz bu konuda:
“Ey iman edenler! Allah'a karşı gelmekten sakının ve doğrularla beraber olun" âyetini okuyun. Bu âyette yalana herhangi bir ruhsat görüyor musunuz?"
İbnu'l-Enbârî, Mesâhif de bildirdiğine göre İbn Abbâs bu âyeti:
“(Doğrularla beraber olun)" lafzıyla okumuştur.
Ebû Dâvud et-Tayâlisî, Buhârî, Edeb'de, İbn Adiy ve Beyhakî, Şuab'da Ebû Bekr es-Sıddîk'ten bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Doğruluktan ayrılmayın ki doğruluk kişiyi iyiliğe götürür. Doğruluk da iyilik de Cennettedir. Yalandan da sakının! Zira yalan kişiyi günah götürür. Yalan da günah da Cehennemde olacaktır. Kişi doğru söylediği ve doğruluktan ayrılmadığı sürece sonunda Allah katında sıddîk biri olarak yazılır. Kişi yalan söyledikçe sonunda Allah katında yalancı olarak yazılır."
İbn Ebî Şeybe, Buhârî, Müslim, İbn Ebî Hâtim, İbn Adiy ve Beyhakî'nin İbn Mes'ûd'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
"Doğruluktan ayrılmayın ki doğruluk kişiyi iyiliğe, iyilik de Cennete yönlendirir. Kişi doğru söylediği ve doğruluktan ayrılmadığı sürece sonunda Allah katında sıddîk-biri olarak yazılır. Yalandan da sakının! Zira yalan kişiyi günaha, günah da Cehenneme yönlendirir. Kişi yalan söyledikçe sonunda Allah katında yalancı olarak yazılır. "
İbn Adiy'yin Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Ey insanlar! Yalandan sakının! Zira yalan kişiyi günaha, günah da Cehenneme yönlendirir. Kişi için de: «Doğru söyleyip iyilik yaptı» veya: «Yalan söyleyip günaha girdi» derler. "
Ahmed ve Beyhakî, Şuab'da Mâlik el-Cuşemî'den bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Biri sana ihanet eden ve yalan söyleyen, biri de sana sadık olan ve doğruyu söyleyen iki kölen olsa hangisini daha çok severdin?" diye sorunca, ben:
“Bana sadık olan ve yalan söylemeyen köleyi severdim" dedim. Bunun üzerine Allah Resûlü:
“İşte Rabbinizin katında sizler de öylesiniz" buyurdu.
Hâkim ve Beyhakî'nin İbn Mes'ûd'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Ciddi de olsa şaka da olsa yalan söylenmemelidir. Sakın içinizden biri çocuğuna bir şeyin sözünü verip de sonra onu yerine getirmemezlik etmesin! Doğruluk kişiyi iyiliğe, iyilik de Cennete yönlendirir. Yalandan sakının! Zira yalan kişiyi günaha, günah da Cehenneme yönlendirir. Doğru olan kişiye: «Doğru söyleyip iyilik yaptı» denilir. Yalan söyleyen kişi için de: «Yalan söyleyip günaha girdi» derler. Kişi doğru söylediği ve doğruluktan ayrılmadığı sürece sonunda Allah katında sıddîk biri olarak yazılır. Kişi yalan söyledikçe sonunda Allah katında yalancı olarak yazılır. "
İbn Ebî Şeybe, Ahmed ve Beyhakî, Esmâ binti Yezîd'derı bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir hutbe verdi ve şöyle buyurdu:
“Kelebeğin ateşe atlaması gibi neden sizler de yalana atlarsınız? Savaşta hile yapmada veya iki kişinin arasını bulmada veya kişinin karısını razı etmede yatan söylemesi dışındaki tüm yalanlar, insanın aleyhine yazılır."
Beyhakî'nin Nevvâs b. Sem'ân el-Kilâbî'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Neden kelebeğin ateşe atlaması gibi yalana atladığınızı görüyorum? Kişinin söylediği her yalan mutlaka aleyhine yazılır. Ancak savaşta söylediği yalan yazılmaz, zira savaş hiledir. Kişinin aleyhine yazılmayan diğer yalanlar da iki kişinin arasını bulmak veya kişinin karısını razı etmek için söylediği yalanlardır. "
Beyhakî'nin bildirdiğine göre İbn Şihâb:
“Canı korumak için yalan söylemek, kişiyi yalancı yapmaz" demiştir.
İbn Adiy ve Beyhakî'nin Ebû Bekr'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Yalan imanı uzaklaştırır" buyurmuştur.
İbn Ebî Şeybe, İbn Adiy ve Beyhakî, Ebû Bekr es-Sıddîk'tan bildirir:
“Yalandan sakının, zira yalan imanı uzaklaştırır" demiştir. Beyhakî der ki:
“Doğru olan rivayet de mevkûf olan bu rivayettir."
İbn Adiy ve Beyhakî'nin Sa'd b. Ebî Vakkâs'tan bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Müminin türlü türlü huyları olabilir; ancak ihanet ve yalan gibi huyları asla olamaz" buyurmuştur.
İbn Adiy'yin İbn Ömer'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Müminin türlü türlü huyları olabilir, ancak ihanet ve yalan gibi huyları asla olamaz" buyurmuştur.
İbn Adiy'yin Ebû Umâme'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Müminin cömertlik, cimrilik, kötü ahlak gibi değişik huyları olabilir, ancak yalancılık gibi bir huyu olmaz. Zira bir mümin yalancı olamaz."
İbn Ebî Şeybe ve Ahmed'in Ebû Umâme'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Müminin türlü türlü huyları olabilir, ancak ihanet ve yalan gibi huyları asla olamaz" buyurmuştur.
Beyhakî'nin Abdullah b. Ebî Evfâ'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Müminin türlü türlü huyları olabilir, ancak ihanet ve yalan gibi huyları asla olamaz" buyurmuştur.
Ebû Nuaym, Hilye'de Câfer b. Muhammed'den bildirir:
“İnsan türlü huylarla yaratılır. Ancak hangi huyda yaratılırsa yaratılsın bunların içinde ihanet ve yalancılık huylan olamaz."
Mâlik ve Beyhakî, Safvân b. Süleym'den bildirir: Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Bir mümin korkak olabilir mi?" diye sorulunca:
“Evet, olabilir" karşılığını verdi. "Mümin cimri olabilir mi?" diye sorulunca, yine:
“Evet, olabilir" karşılığını verdi. "Mümin yalancı olabilir mi?" diye sorulunca ise:
“Hayır, olamaz" buyurdu.
Ebû Ya'lâ ve Beyhakî'nin Ebû Berzâ'dan bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Yalan kişinin yüzünü kara çıkartır. Koğuculuk ise kişinin kabir azabıdır" buyurmuştur.
Hâkim ve Beyhakî, Hazret-i Âişe'den bildirir:
“Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) en sevmediği huy yalancılıktı. Biri yanında yalan söylediği zaman bu, kişinin bunun için tövbe ettiğini duyana kadar içinde bir sıkıntı olurdu."
Ahmed, Hennâd b. es-Seriy, Zühd'de, İbn Adiy ve Beyhakî'nin Nevvâs b. Sem'ân'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Bir kardeşine bir söz söylerken onun seni doğrulaması senin ise o sözde om yalan söylüyor olman kadar büyük bir ihanet yoktur" buyurmuştur.
Ahmed ve Beyhakî, Esmâ binti Umeys'ten bildirir: Âişe'yi evlenirken hazırlayanlardan biri de bendim. Hazırlayıp Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına geçirdiğimizde içeride ikram adına bir kâse sütten başka bir şey bulamadık. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) o kâseyi alıp içtikten sonra Aişe'ye uzattı. Âişe utanıp almak istemedi, ancak ona:
“Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) ikramını geri çevirme" dedim. Âişe alıp içtikten sonra Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) ona:
“Kâseyi arkadaşına uzat" buyurdu. Ben:
“Canım istemiyor" karşılığını verdiğimde, Allah Resûlü:
“Açlıkla yalan bir arada olmaz" buyurdu. Ben:
“Birimizin canının çektiği bir şeye canım istemiyor demesi de yalandan sayılır mı?" dediğimde, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Yalan, yalan olarak kayda geçer, hatta yalancık da yalancık olarak yazılır" karşılığını verdi.
İbn Sa'd, İbn Ebî Şeybe, Ahmed ve Beyhakî, Abdullah b. Âmir b. Rabîa'dan bildirir: Ben küçük bir çocukken Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) evimize geldi. Oynamak üzere evden çıkmak istediğimde annem bana:
“Ey Abdullah! Gel sana bir şey vereceğim" dedi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), anneme:
“Ona ne vereceksin?" diye sorunca, annem:
“Ona hurma verecektim" dedi. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Şayet dediğin gibi hurma vermeyecek olsaydın söylediğin senin aleyhine yalan olarak yazılırdı" buyurdu.
Tayâlisî, Ahmed, Tirmizî, Dârimî, Ebû Ya'lâ, İbn Hibbân, Taberânî, Beyhakî, Hâkim ve Diyâ, Hasan(-ı Basrî)'den bildirir: Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Şüpheli olanı bırakıp şüphesiz olanın peşinden git. Çünkü doğruluk iç huzuru, yalan ise şüphe verir" buyurduğunu işittim.
İbn Adiy, İbn Abbâs'tan bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) hutbesinde:
"Yüce Allah'ın yanında en büyük kusur, yalan söyleyen bir dildir" buyurdu.
İbn Adiy, Ebû Bekr es-Sıddîk'ten bildirir: Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Doğruluk emanet, yalan ise ihanettir" buyurduğunu işittim.
İbn Mâce, Hakîm et-Tirmizî, Nevâdiru'l-Usûl'de, Harâitî, Mekârimu'l- Ahlâk'da ve Beyhakî, Abdullah b. Amr b. el-Âs'tan bildirir:
“Yâ Resûlallah! İnsanların en hayırlısı kimdir?" diye sorduğumuzda:
“Temiz kalpli ve doğru sözlü olan kişidir" karşılığını verdi. "Doğru sözlü olmayı anladık da kişinin temiz kalpli olması ne demektir?" diye sorduğumuzda:
“Takvalı, pak ve içinde günah, isyan, ihanet, haset olmayan kalptir" buyurdu. "Böylesi bir kişiden sonra en hayırlı kişi kimdir?" diye sorduğumuzda:
“Dünyaya yüz vermeyen ve âhireti seven kişidir" buyurdu. "İçimizde bildiğimiz kadarıyla böyle olan sadece Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) azatlısı Râfi vardır" dedik ve:
“Ondan sonra kim gelir?" diye sorduk. Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ahlakı güzel olan mümin gelir" buyurunca:
“İşte bu da biz de bulunuyor" dedik.
Beyhakî'nin Şuab'da bildirdiğine göre Ömer b. el-Hattâb:
“Bîr müminin yalancı olduğunu göremezsin" demiştir.
Beyhakî, Ömer b. el-Hattâb'tan bildirir:
“Birine değer biçerken namazı ile orucuna bakmayın. Ancak konuşurken doğruyu söyleyip söylemediğine, verilen emanete vefa gösterip göstermediğine ve günah karşısında Allah'tan korkup korkmadığma bakın."
Beyhakî, Enes'ten bildirir:
“Kişi, söylediği bir yalandan dolayı gece ibadeti ile gündüz orucundan mahrum edilebilir."
İbn Adiy ve Beyhakî'nin bildirdiğine göre Muhammed b. Ka'b el-Kurazî:
“Kişi ancak kendini değersiz gördüğü için yalan söyler" demiştir.
İbn Adiy ve Beyhakî'nin bildirdiğine göre Muhammed b. Şîrîn:
“Dil, imalarla yalan söylemeye gerek bıraktırmayacak kadar geniştir" demiştir.
Beyhakî, Matar el-Verrâk'dan bildirir:
“Bir kulda iki özellik bulunduğu zaman diğer tüm amelleri bu ikisine tâbi olur. Bunlar da gereği gibi namaz kılma ile doğru sözlü olmaktır."
Beyhakî, Fudayl'dan bildirir:
“İnsanların kendilerini güzelleştirmek için bulabilecekleri en iyi süs, doğruluk ile helalin peşinde olmadır."
Beyhakî, Abdulazîz b. Ebî Revvâd'dan bildirir:
“Dünyanın peşine düşme yalan ve hayâsızlıkla olur. Bu ikisi dışında bir şeyle dünyanın peşinden gitmek isteyen kişi yolu da, hedefi de şaşırır. Âhiretin peşinde olma ise hayâ ve doğrulukla olur. Bu ikisi dışında bir şeyle âhireti arayan kişi yolu da hedefi de şaşırır."
Beyhakî'nin bildirdiğine göre Yusuf b. Esbât:
“Doğru sözlü olan kişiye tatlılık, zarafet ve saygınlık olmak üzere üç özellik ihsan edilir" demiştir.
Beyhakî, Ebû Ravh Hâtim b. Yusuf'tan bildirir: Fudayl b. İyâd'ın kapısına gelip selam verdim ve:
“Ey Ebû Ali! Beş hadisim var, eğer izin verirsen sana bunları okumak istiyorum" dedim. "Oku" deyince de okudum. Ancak beş tane değil de altı tane çıkınca bana:
“Kalk git evladım. Önce doğru sözlü olmayı öğren, sonra hadis yaz" dedi.
İbn Adiy'yin İmrân b. Husayn'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ta'rîzlerle (kinaye ve tevriyelerle) yalandan kurtuluş yolu bulunur" buyurmuştur.
İbn Adiy'yin Ali b. Ebî Tâlib'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Akıllı bir adam için ta'rîzler (kinaye ve tevriyeler) yalana başvurmamaya yeterli olur" buyurmuştur.
120. Âyetin Tefsiri
Bkz. Ayet:121
121. Âyetin Tefsiri
"Medine halkına ve onların çevresinde bulunan bedevi Araplara Allah'ın Resûlünden gerî kalmaları ve onun canından önce kendi canlarını düşünmeleri yakışmaz. İşte onların Allah yolunda bir susuzluğa, bir yorgunluğa ve bir açlığa maruz kalmaları, kâfirleri öfkelendirecek bir yere basmaları ve düşmana karşı bir başarı kazanmaları, ancak bunların karşılığında kendilerine salih bir amel yazılması içindir. Şüphesiz Allah iyilik yapanların mükâfatını zayi etmez. Allah, yaptıklarının karşılığını en güzel şekilde kendilerine vermek üzere, az veya çok sarfettikleri her şey, geçtikleri her vadi onlar için yazılır."
İbn Ebî Hâtim, Amr b. Mâlik vasıtasıyla ashâbdan birinden bildirir:
“Medine halkına ve onların çevresinde bulunan bedevî Araplara Allah'ın Resulünden geri kalmaları ve onun canından önce kendi canlarını düşünmeleri yakışmaz..." âyeti nazil olduğunda Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Beni hakla gönderene yemin olsun ki insanlardan savaşa çıkamayan (ve buna üzülen) zayıf kimseler olmasaydı hiç bir savaştan geri durmazdım" buyurdu.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Zeyd:
“Medine halkına ve onların çevresinde bulunan bedevî Araplara Allah'ın Resulünden geri kalmaları ve onun canından önce kendi canlarını düşünmeleri yakışmaz..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Müslümanların sayıca az oldukları dönem için geçerlidir. Bu dönemde her müslümanın Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanında savaşa katılması gerekiyordu. Ancak Müslümanlar çoğalıp İslam dini her tarafa yayılınca bu yönde Yüce Allah:
“Müminlerin hepsi toptan seferber olacak değillerdir..." buyurdu.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Süddî: (.....) âyetini açıklarken:
“Allah yolunda susuzluğa ve yorgunluğa maruz kalmaları, anlamındadır" demiştir.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Recâ b. Hayve ile Mekhûl, kişinin Allah yolunda iken tozdan korunmak için yüzünü kapatmasını iyi görmezlerdi.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Evzaî, Abdullah b. Mubârek, İbrahim b. Muhammed el-Fezârî ve îsa b. Yunus es-Sebi'î:
“...İşte onların Allah yolunda bir susuzluğa, bir yorgunluğa ve bir açlığa maruz kalmaları, kâfirleri öfkelendirecek bir yere basmaları ve düşmana karşı bir başarı kazanmaları, ancak bunların karşılığında kendilerine salih bir amel yazılması içindir..."âyetini açıklarken:
“Bu âyet, kıyamet gününe kadar bütün Müslümanlar için geçerlidir" demişlerdir.
Ebu'ş-Şeyh, Süddî'den bildirir:
“Medine halkına ve onların çevresinde bulunan bedevî Araplara Allah'ın Resulünden geri kalmaları ve onun canından önce kendi canlarını düşünmeleri yakışmaz..." âyetini daha sonra nazil olan:
“Müminlerin hepsi toptan seferber olacak değillerdir..." âyeti neshetmiştir.
Hâkim ve İbn Merdûye, Hazret-i Ali'den bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) çıktığı bir savaşta geride kalan ailesine göz kulak olması için Câfer'i bıraktı. Ancak Câfer:
“Vallahi ben senden ayrılmam ve geride kalmam" deyince onun yerine beni bıraktı. "Yâ Resûlallah! Beni geride mi bırakacaksın? Benim hakkımda Kureyş ne der sonra? Ne tez amcası oğlunu bırakıp geri kaldı, demezler mi? İkincisi ben de Allah'ın lütfunu aramak isterim. Zira Yüce Allah'ın:
“...İşte onların Allah yolunda bir susuzluğa, bir yorgunluğa ve bir açlığa maruz kalmaları, kâfirleri öfkelendirecek bir yere basmaları ve düşmana karşı bir başarı kazanmaları, ancak bunların karşılığında kendilerine salih bir amel yazılması içindir..." buyurduğunu işittim" dediğimde Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) şu karşılığı verdi:
“Müşriklerin, ne tez amcası oğlunu bırakıp geri kaldı, demeleri konusunda bil ki daha önce bana da büyücü, kahin, yalancı demişlerdi. Bu konuda beni örnek al. Harun'un Mûsa yanındaki konumu ne ise, sen de bana aynı konumda olmayı istemez misin? Ne var ki benden sonra artık peygamber gelmeyecektir. Savaşa çıkıp Allah'ın lütfunu aramana gelince de Yemen'den bize karabiber geldi. Yüce Allah size rızık gönderinceye kadar bunu satıp kendine ve Fâtıma'ya harca. "
122. Âyetin Tefsiri
"Müminlerin hepsi toptan seferber olacak değillerdir. Öyleyse onların her kesiminden bîr grup da, dîn konusunda köklü ve derîn bilgî sahibi olmak ve döndükleri zaman kavimlerini uyarmak için geri kalsa ya! Umulur ki sakınırlar."
Ebû Dâvud. Nâsih'de, İbn Ebî Hâtim ve İbn Merdûye, İbn Abbâs'tan bildirir:
“Müminlerin hepsi toptan seferber olacak değillerdir. Öyleyse onların her kesiminden bir grup da, din konusunda köklü ve derin bilgi sahibi olmak ve döndükleri zaman kavimlerini uyarmak için geri kalsa ya..." âyeti, "İsteyen, istemeyen, hepiniz savaşa çıkın..." âyeti ile "Eğer sefere çıkmazsanız, sizi elem dolu bir azap ile cezalandırır..." âyetinin hükmünü neshetmiştir. Bu âyette Müslümanlardan bir grup savaşa çıkarken bir grubun da Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte kalması gerektiği bildirilmiştir. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte kalanlar dinde derin bilgi sahibi olacak ve savaştan dönen kavimlerini dini yönden uyaracak, onlar savaştayken Yüce Allah'ın indirdiği hükümleri kendilerine bildirecek olanlardır.
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, İbn Merdûye ve Beyhakî, el- Medhal'de bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Müminlerin hepsi toptan seferber olacak değillerdir. Öyleyse onların her kesiminden bir grup da, din konusunda köklü ve derin bilgi sahibi olmak ve döndükleri zaman kavimlerini uyarmak için geri kalsa ya.." âyetini açıklarken şöyle demiştir: Müminlerin toptan savaşa çıkıp da Hazret-i Peygamber'i (sallallahü aleyhi ve sellem) tek başına bırakmaları doğru değildir. Bunun yerine her kabileden belli kişiler Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) de izni ile çıkacak müfrezelere katılır. Diğerleri ise Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanında kalıp inen Kur'ân âyetlerini öğrenirler. Savaşa çıkanlar geri döndükleri zaman da:
“Yüce Allah sizin gıyabınızda Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) şu şu âyetleri indirdi ve biz onları öğrendik" diyerek inen âyetleri onlara da öğretirler. Bu şekilde savaştan dönenler oturup yeni nazil olan âyetleri öğrenirken Allah Resûlü de eğer çıkaracaksa diğer bir müfrezeyi çıkarır. Onlar da döndükten sonra geride kalanlar onlara Yüce Allah'ın indirdiklerini öğretir ve gerekli uyarılarda bulunurlar.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Müminlerin hepsi toptan seferber olacak değillerdir. Öyleyse onların her kesiminden bir grup da, din konusunda köklü ve derin bilgi sahibi olmak ve döndükleri zaman kavimlerini uyarmak için geri kalsa yal Umulur ki sakınırlar" âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Bu âyet cihad hakkında değildir. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Mudar kabilesine kıtlık için beddua edince bu kabile büyük bir kıtlığa maruz kaldı. Bunun üzerine kabile üyeleri bu durumdan kurtulmak için akın akın gelip Müslüman oldukfannı söylediler ki gerçekte Müslüman olmamışlardı. Kalabalık gruplar halinde Medine'ye gelmeleri ashabı sıkıntıya soktu ve yerleri dar gelmeye başladı. Yüce Allah da bu âyeti indirerek onları gerçekten mümin olmadıklarını Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) bildirdi. Bu âyetle göçen bu kabile üyeleri geri gönderildi ve kabilede kalan diğer üyelerin de bu şekilde göçmemeleri konusunda onları uyarmaları istendi. "...Döndükleri zaman kavimlerini uyarmak için..." buyruğunda anlatılan da budur.
İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh, Abdullah b. Ubeyd b. Umeyr'den bildirir: Müminlerin cihada olan düşkünlüklerinden dolayı Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir müfreze çıkardığı zaman hepsi bu müfrezeye katılr ve Medine'de Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) yanında çok az kişiyi bırakırlardı. Bunun üzerine Yüce Allah:
“Müminlerin hepsi toptan seferber olacak değillerdir. Öyleyse onların her kesiminden bir grup da, din konusunda köklü ve derin bilgi sahibi olmak ve döndükleri zaman kavimlerini uyarmak için geri kalsa ya!" âyetini indirdi. Âyetle, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir müfreze gönderdiği zaman Müslümanlardan bir grubun buna katılması, bir grubun da Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile kalması emredildi. Bu şekilde geride kalanlar savaşa çıkanların gıyabında nazil olan âyetler ile kılınan sünnetleri döndükten sonra onlara haber verip öğretirler. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ise bir savaşa bizzat çıktığı zaman geride ancak onun izin verdiği ve mazur gördüğü kimseler kalabilir.
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve Ebu'ş-Şeyh, İkrime'den bildirir:
“Eğer sefere çıkmazsanız, sizi elem dolu bir azap ile cezalandırır..." âyeti ile "Medine halkına ve onların çevresinde bulunan bedevî Araplara Allah'ın Resûlünden geri kalmaları ve onun canından önce kendi canlarını düşünmeleri yakışmaz..." âyeti nazil olduğu zaman münafıklar:
“Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte savaşa katılmayıp geride kalan bedeviler helak oldu!" dediler. Müslümanlardan bazıları de dini bilgileri öğretmek üzere bedevilere, kavimlerinin yanına gitmişlerdi. Bu konuda Yüce Allah:
“Müminlerin hepsi toptan seferber olacak değillerdir. Öyleyse onların her kesiminden bir grup da, din konusunda köklü ve derin bilgi sahibi olmak ve döndükleri zaman kavimlerini uyarmak için geri kalsa ya..." âyetini indirdi. Aynı şekilde:
“Allah'ın çağrısına uyulduktan sonra O'nun hakkında tartışmaya girenlerin delilleri Rableri katında batıldır. Onlara bir gazap vardır. Onlar için çetin bir azap vardır" âyeti nazil oldu.
İbn Ebî Şeybe, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“Müminlerin hepsi toptan seferber olacak değillerdir. Öyleyse onların her kesiminden bir grup da, din konusunda köklü ve derin bilgi sahibi olmak ve döndükleri zaman kavimlerini uyarmak için geri kalsa ya! Umulur ki sakınırlar" âyetini açıklarken şöyle demiştir: Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabından bir grup bedevilerin yanına gittiler. Gördüklerini hidayete davet ederken onlardan da ikram gördüler, ürünlerinden faydalandılar. Ancak bazıları onlara:
“Gördüğümüz kadarıyla arkadaşlarınızı bırakıp bize gelmişsiniz" deyince bundan dolayı içlerinde bir sıkıntı duydular. Ardından hepsi de geri döndüler ve Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına gelip durumu anlattılar. Bunun üzerine bu âyet nazil oldu. Âyete göre bir grubun dini anlatmak üzere bedevilerin yanına çıkarken diğer bir grubun geride kalıp işleriyle uğraşması ve yeni nazil olan âyet ile hükümleri öğrenmesi gerektiği bildirilmiş, bedevilerin yanından dönenlere de bunları öğretip gerekli uyarılarda bulunması görevi verilmiştir.
123. Âyetin Tefsiri
"Ey Mü’minler! Yakınınızda bulunan kâfirlerle savaşın. Sizi kendilerine karşı sert bulsunlar. Bilin ki Allah, kendisine karşı gelmekten sakınanlarla beraberdir."
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Katâde:
“Ey iman edenler! Yakınınızda bulunan kâfirlerle savaşın..." âyetini açıklarken:
“En yakın kafirlerden başlamak üzere dışarıya doğru açılarak savaşın" demiştir.
Ebu'ş-Şeyh, Dahhâk'tan bu yorumun aynısını zikreder.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Zeyd bu âyeti açıklarken şöyle demiştir:
“Yakınında bulunanlar Araplardan olan kafirlerdi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) önce bunlarla savaşıp bunları bertaraf etti."
İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Câfer b. Muhammed'e Deylem ahalisi ile savaşma konusu sorulunca şöyle demiştir:
“Onlarla savaşın zira onlar da Yüce Allah'ın, haklarında:
“Ey iman edenler! Yakınınızda bulunan kâfirlerle savaşın..." buyurduğu topluluklardandır."
İbn Cerîr ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî)'ye Rumlar (Bizans) ve Deylem ahalisi ile savaş konusu sorulunca:
“Ey iman edenler! Yakınınızda bulunan kâfirlerle savaşın. Sizi kendilerine karşı sert bulsunlar..." âyetini okurdu.
İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre İbn Ömer'e Deylem ahalisi ile savaş konusu sorulunca şöyle demiştir: Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ey iman edenler! Yakınınızda bulunan kâfirlerle savaşın..." âyetindeki kafirlerden kasıt Kumlardır" buyurduğunu işittim.
İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbn Abbâs: (.....) âyetini:
“Sizi kendilerine karşı sert bulsunlar" şeklinde açıklamıştır.
124–125. Âyetlerin Tefsiri
Bkz. Ayet:126
126. Âyetin Tefsiri
"Herhangi bir sûre indirildiğinde, içlerinden, «Bu hanginizin imanını artırdı?» diyenler olur. îman etmiş olanlara gelince, İnen sure onların imanını artırmıştır. Onlar bunu birbirlerine müjdelerler. Kalplerinde hastalık bulunanlara gelince, onların da inkârlarını büsbütün artırır ve onlar artık kâfir olarak ölürler. Onlar, yılda bir iki defa belaya uğratılıp imtihana çekildiklerini görmüyorlar mı? Böyleyken yine tövbe etmiyorlar, ibret de almıyorlar"
Abd b. Humeyd ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Katâde:
“Herhangi bir sûre indirildiğinde, içlerinden, «Bu hanginizin imanını artırdı?» diyenler olur..." âyetini açıklarken:
“Bunu diyenler bazı münafıklardır" demiştir.
İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...İman etmiş olanlara gelince, inen sûre onların imanını artırmıştır..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Bir âyet nazil olduğu zaman müminler bu âyete iman eder, Yüce Allah da onların imanları ile tasdiklerini arttırırdi. Nazil olan âyeti de birbirlerine müjdelerlerdi."
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Süddî:
“...Onların da inkârlarını büsbütün artırır..." âyetini açıklarken:
“Şüphelerinin yanında şüphelerini daha da arttırmıştır" demiştir.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs: (.....) âyetini:
“Nasıl imtihana tâbi tutulduklarını..." şeklinde açıklamıştır.
İbn Ebî Şeybe, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“Onlar, yılda bir iki defa belaya uğratılıp imtihana çekildiklerini görmüyorlar mı?" âyetini açıklarken:
“Yılda bir iki kez kıtlık ve açlığa maruz bırakılıp nasıl imtihana tâbi tutulduklarını görmezler mi?" demiştir.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî):
“Onlar, yılda bir iki defa belaya uğratılıp imtihana çekildiklerini görmüyorlar mı?" âyetini açıklarken:
“Yılda bir iki defa düşmanla denenmeleridir" demiştir.
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Katâde:
“Onlar, yılda bir iki defa belaya uğratılıp imtihana çekildiklerini görmüyorlar mı?" âyetini açıklarken:
“Allah yolunda cihadla denenmeleridir" demiştir.
Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Bekkâr b. Mâlik:
“Onlar, yılda bir iki defa belaya uğratılıp imtihana çekildiklerini görmüyorlar mı?" âyetini açıklarken:
“Yılda bir iki defa hastalanmalarıdır" demiştir.
Ebu'ş-Şeyh, Utbî'den bildirir: Kul hastalandıktan sonra şifa bulduğu zaman şayet (mânen) daha iyi biri olmamışsa melekler:
“Bunu tedavi edip şifa verdik, ancak ona bir faydası olmadı" derler.
İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre Ebû Saîd:
“Onlar, yılda bir iki defa belaya uğratılıp imtihana çekildiklerini görmüyorlar mı?" âyetini açıklarken:
“Her yıl bir veya iki defa yalan söylerlerdi" demiştir.
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh ve İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre Hüzeyfe:
“Onlar, yılda bir iki defa belaya uğratılıp imtihana çekildiklerini görmüyorlar mı?" âyetini açıklarken:
“Yılda bir veya iki tane yalan işitirdik ki bu yalanlarla pek çok kişi yolunu şaşmp dalâlete düşerdi" demiştir.
Ebu'ş-Şeyh, Dahhâk'tan bildirir: Abdullah b. Mes'ûd'un kıraatinde bu âyet: (=Onlar, yılda biri iki defa belaya uğratılıp imtihana çekildiklerini görmüyorlar mı? Buna rağmen ibret almazlar) şeklindedir.
127. Âyetin Tefsiri
"Bîr sûre inince, «Sizi birisi görüyor mu?» diye birbirlerine bakarlar, sonra dönüp giderler. Anlamaz bir güruh olmalarına karşılık Allah onların kalblerini imandan döndürmüştür."
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Bir sûre inince, «Sizi birisi görüyor mu?» diye birbirlerine bakarlar..." âyetini açıklarken:
“Bunlar münafıklardır" demiştir.
Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Dahhâk:
“Bir sûre inince, «Sizi birisi görüyor mu?» diye birbirlerine bakarlar..." âyetini açıklarken:
“Aralarında konuştuklarını açığa vuran bir sûre nazil olunca boğazları düğümlenip nefessiz kalırlar ve:
“Sizi gören birisi oldu mu ki?" derler.
İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbn Zeyd:
“Bir sûre inince, «Sizi birisi görüyor mu?» diye birbirlerine bakarlar..." âyetini açıklarken şöyle demiştir: Münafıklar, aralarında konuştuklarını açığa vuran bir sûre nazil olunca:
“Muhammed sizin konuştuklarınızı kimden duydu? Sizi gören biri oldu mu ki bunları ona haber verdi?" demeye başlarlar.
Saîd b. Mansûr, İbn Ebî Şeybe, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh, İbn Abbâs'tan bildirir:
“Namazı bıraktık" demeyin, zira bazıları Allah'ın âyetlerini bırakıp onlardan yüz çevirmişler Allah da onların kalplerini imandan çevirmiştir. Onun yerine:
“Namazı kılıp bitirdik" deyin.
İbn Ebî Şeybe, Hazret-iÖmer'den bildirir:
“Namazı bıraktık" demeyin, onun yerine:
“Namazı kılıp bitirdik" deyin.
128. Âyetin Tefsiri
"Andolsun, size kendi içinizden öyle bir peygamber gelmiştir kî, sizin sıkıntıya düşmeniz ona çok ağır gelir. O, size çok düşkün, müminlere karşı da çok şefkatli ve merhametlidir"
Abd b. Humeyd, Haris b. Ebî Usâme, Müsned'de, İbnu'l-Münzir, İbn Merdûye, Ebû Nuaym, Delâilu'n-Nübüvve'de ve İbn Asâkir'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Andolsun, size kendi içinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Mudar olsun, Rabîa olsun Yemânî olsun bütün Arap kabilelerinden biri sayılır."
Abdurrezzâk, Musannef’te, İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh ve Beyhakî, Sünen'de Câfer b. Muhammed'den bildirdiğine göre babası:
“Andolsun, size kendi içinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) cahiliye ahlaksızlıklarından hiçbir şey bulaşmamıştır. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) de:
“Ben zina ile değil nikah ile dünyaya geldim" buyurmuştur.
İbn Sa'd'ın bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Andolsun, size kendi içinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki..." âyetini açıklarken:
“Ey Arap topluluğu! Peygamberi (sallallahü aleyhi ve sellem) hepiniz doğurdunuz, anlamındadır" demiştir.
İbn Merdûye, Enes'den bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bu âyeti: (.....) lafzıyla okudu. Ali b. Ebî Tâlib:
“Yâ Resûlallah! Âyetteki "Enfesikum" ne anlama geliyor?" diye sorunca Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ben soy; neseb ve aile olarak en değerli kişilerden biriyim. Âdem'den bana kadar soyumda nikah dışı bir ilişki olmuş değildir. Hepsi de nikah iledir" karşılığını verdi.
Hâkim, İbn Abbas'tan bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bu âyeti, "çok değerli ve asil olan bir soydan size bir Peygamber geldi" anlamında: (.....) lafzıyla okudu.
İbn Sa'd ve İbn Asâkir'in İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Adem'den bana kadar olan soyumda nikah dışıyla bir doğum olmuş değildir. Hepsi de nikahlı olmuştur" buyurmuştur.
Taberânî'nin İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ben Cahiliye âdetlerinde olduğu gibi zina sonucu değil, İslam'da olduğu gibi nikahla olan bir ilişkiden doğdum" buyurmuştur.
İbn Sa'd ve İbn Asâkir'in Hazret-i Âişe'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Zina sonucu değil, nikahla olan bir evlilikten doğdum" buyurmuştur.
İbn Sa'd ve İbn Ebî Şeybe, Musannef’te Muhammed b. Ali b. Hüseyn'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Zina sonucu değil, nikahla olan bir evlilikten doğdum. Adem'den bana kadar soyumda Cahiliye âdetlerinde olduğu gibi zina sonucu doğmuş tek bir kişi bile yoktur. Pak ve tertemiz bir şekilde doğdum.
İbn Ebî Ömer el-Adenî, Müsned'de, Taberânî, M.el-Evsat'ta, Ebû Nuaym, Delâil'de ve İbn Asâkir'in Ali b. Ebî Tâlib'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Zina sonucu değil, nikahla olan bir evlilikten doğdum. Adem'den annem ile babamın beni doğurmasına kadar soyuma Cahiliye adetlerinde olduğu gibi zina asla bulaşmış değildir."
Ebû Nuaym, Delâil'de İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Soylarından geldiğim atalarım asla zinayla bir araya gelmiş değillerdir. Bu şekilde Yüce Allah beni nesilden nesile doğduğum ana kadar temiz, pak ve değerli rahimlere taşıdı. İki sınıf karşı karşıya gelse mutlaka ben bunlardan daha hayırlı olanın içindeyimdir."
İbn Sa'd'ın İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Arapların en hayırlı kabilesi, Mudar kabilesidir. Mudar kabilesinin en hayırlıları Abdumenâf oğullarıdır. Abdumenâf oğullarının en hayırlıları Hâşim oğullarıdır. Hâşim oğullarının en hayırlıları ise Abdulmuttalib oğullarıdır. Vallahi Adem'in yaratılmasından ben doğana kadar ne zaman iki sınıf olsa, ben bunlardan daha hayırlı olanın içinde bulundum."
Beyhakî, Delâil'de ve İbn Asâkir, Enes'ten bildirir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bir hutbe verdi ve şöyle buyurdu:
“Ben Muhammed b. Abdillah b. Abdilmuttalib b. Hâşim b. Abdimenâf b. Kusayy b. Küâb b. Mürre b. Ka'b b. Lüeyy b. Ğâlib b. Fihr b. Mâlik b. en-Nadr b. Kinâne b. Huzeyme b. Müdrike b. İlyâs b. Mudar b. Nizâr'ım. Vallahi insanlar ne zaman iki fırkaya ayrılsa Yüce Allah beni bu iki fırkanın en hayırlısında kıldı. Cahiliye pisliklerinden de bana herhangi bir şey bulaşmadan anne ve babamdan doğdum. Evlilik dışı bir ilişkiden değil, Adem'den bu yana, annem babam beni doğuruncaya kadar nikah ile olan evliliklerden geldim. Ben fert olarak da soy olarak da hepinizden hayırlıyım."
İbn Sa'd, Buhârî ve Beyhakî, Delâil'de Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Ademoğullarının en hayırlı bir asrında gönderildim. Asırlar geçtikten sonra nihayet benim de içinde bulunduğum asır geldi. "
İbn Sa'd, Müslim, Tirmizî ve Beyhakî'nin Delâil'de Vasile b. el-Eska'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Yüce Allah îbrâhim'in oğulları arasından İsmâil'i, İsmâil'in oğulları arasından Kinâne oğullarını, Kinâne oğullarından Kureyş'i, Kureyş'ten Hâşim oğullarını seçti. Hâşim oğullarından da beni seçti."
Ahmed, Tirmizî, İbn Merdûye, Ebû Nuaym ve Beyhakî, Delâil'de Abbâs b. Abdilmuttalib'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Yüce Allah mahlukatı yarattığı zaman beni içlerinden en hayırlılarının içinde kıldı. Mahlukatını fırkalara ayırdığı zaman da beni en hayırlı fırkanın içinde kıldı. Fırkaları kabilelere ayırdığı zaman beni en hayırlı kabilenin içinde kıldı. Fertleri yarattığı zaman beni en hayırlı fertlerden biri kıldı. Aileleri yarattığı zaman da beni en hayırlı ailenin içinde kıldı. Ben aile olarak da fert olarak da hepinizden daha hayırlıyım."
Hakîm et-Tirmizî, Nevâdiru'l-Usûl'de, Taberânî, İbn Merdûye, Ebû Nuaym ve Beyhakî'nin İbn Ömer'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Yüce Allah mahlukatını yarattıktan sonra bunların içinden Adem oğullarını seçti. Ademoğulları içinden Arapları seçti. Arapların içinden Mudar kabilesini seçti. Mudar kabilesi içinden Kureyş'i seçti.
Kureyşîilerin içinden Hâşim oğullarını seçti. Hâşim oğulları içinden de beni seçti. Ben, en hayırlıların içinden seçilmiş en hayırlı kişiyim. "
İbn Sa'd'ın Muhammed b. Ali b. Hüseyn b. Ali b. Ebî Tâlib'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Yüce Allah yeryüzündeki insanları ikiye ayırdı ve beni en hayırlıları içinde kıldı. Sonra benim içinde bulunduğun kısmı üçe ayırdı. Beni de bu üçü içinden en hayırlı olanın içinde kıldı. Sonra içinde bulunduğum sınıftan Arapları seçti. Sonra Arapların içinden Kureyş'i seçti. Sonra Kureyşlilerden Hâşim oğullarını seçti. Sonra Hâşim oğullarından Abdulmuttalib oğullarını seçti. Abdulmuttalib oğulları içinden de beni seçti."
İbn Sa'd ve Beyhakî'nin Muhammed b. Âli'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Yüce Allah insanlar içinden Arapları, Araplar içinden Kinâne'yi, Kinâne'den Kureyş'i, Kureyşlilerden Hâşim oğullarını, Hâşim oğulları içinden de beni seçti. "
İbn Sa'd'ın Abdullah b. Ubeyd b. Umeyr'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Yüce Allah insanlar içinden Arapları, Araplar içinden Kinâne'yi, Kinâne'den Kureyş'i, Kureyşlilerden Hâşim oğullarını, Hâşim oğulları içinden de beni seçti. "
İbn Asâkir'in Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Adem'in sulbünden çıktığımdan beri soyumda tek bir tane gayrı meşru ilişkisi olan kadın çıkmadı. Arapların en kıymetli kabilelerinden olan Hâşim ile Zühre oğullarından çıkana kadar da hayırlı bir topluluktan hayırlı olan diğer bir topluluğa aktanldım durdum. "
İbn Ömer el-Adenî, İbn Abbâs'tan bildirir: Mahlukat yaratılmadan iki bin yıl önce Kureyş, Yüce Allah'ın katında bir nurdu. Bu nur Yüce Allah'ı tesbih ederken melekler de onunla birlikte Allah'ı tesbih ediyordu. Yüce Allah, Adem'i (aleyhisselam) yarattığı zaman bu nuru onun sulbüne koydu. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bu konuda şöyle buyurdu:
“Yüce Allah beni yeryüzüne Adem'in sulbüne indirdi. Ondan sonra Nuh'un sulbüne, ondan sonra İbrahim'in sulbüne aktardı. Bu şekilde değerli sulblerden pak rahimlere aktara aktara sonunda anne ve babamdan oldum. Nesilden nesile aktarıldığım soyum içinde gayrı meşru ilişkide bulunan kimseler olmadı."
Beyhakî, Haris b. Abdilmuttalib'den bildirir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bir topluluğun kendisine dil uzattığından haberdar olunca öfkelendi ve şöyle buyurdu:
“Ey insanlar! Yüce Allah mahlukatı yaratıp onları iki fırkaya ayırdı, beni de bu iki fırkanın en hayırlısının içinde kıldı. Sonra onları kabilelere ayırdı ve beni en hayırlı kabilenin içinde kıldı. Sonra kabileleri ailelere ayırdı, beni de en hayırlı ailenin içinde kıldı. Ben kabile olarak da aile olarak da sizden daha hayırlıyım. "
Tirmizî, İbn Merdûye ve Beyhakî, Muttalib b. Ebî Vedâa'dan bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bazı insanların onun hakkında söylediklerini işitince konuşmak üzere minbere çıktı. Allah'a hamdu senada bulunduktan sonra:
“Ben kimim? diye sordu. Ashab:
“Sen Allah'ın Resûlüsün!" karşılığını verdiklerinde de şöyle buyurdu:
“Ben Muhammed b. Abdillah b. Abdimuttalib'im! Yüce Allah mahlukatını yarattığında beni onların en hayırlılarının içinde kıldı. Sonra onları ikiye ayırdı, beni de en hayırlılarının içinde kıldı. Sonra onları kabilelere ayırdı ve beni en hayırlı kabilenin içinde kıldı. Sonra kabileleri ailelere ayırdı, beni de en hayırlı ailenin içinde kıldı. Ben aile olarak da fert olarak da sizden daha hayırlıyım. "
Tirmizî ve Nesâî, Muttalib b. Rabîa b. Hâris b. Abdilmuttalib'den aynısını zikreder.
İbn Sa'd, Katâde'den bildirir: Bize bildirilene göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Yüce Allah bir peygamber göndermek istediği zaman yeryüzündeki en hayırlı kabileyi bulur ve içlerinden en hayırlı olanı peygamber olarak gönderir."
Hakîm et-Tirmizî, Nevâdiru'l-Usûl'de Câfer b. Muhammed'den, onun da babasından naklen bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Yanıma Cebrail gelip şöyle dedi: «Yüce Allah beni gönderdi de dünyanın doğu ile batısını, dağını düzünü dolaştım;- ancak Araplardan daha hayırlısını göremedim. Sonra yine Allah'ın emriyle Arapların içinde dolaştım. Mudar kabilesinden daha hayırlısını göremedim. Sonra yine emriyle Mudar kabilesi içinde dolaştım. Kinâne'den daha hayırlısını göremedim. Sonra yine emriyle Kinâne içinde dolaştım. Kureyş'den daha hayırlısını görmedim. Sonra yine emriyle Kureyş içinde dolaştım. Hâşim oğullarından daha hayırlısını göremedim. Sonra Hâşim oğullarından birini seçmemi emredince içlerinde senden daha hayırlısını göremedim.» "
İbn Ebî Şeybe, İshâk b. Râhuye, İbn Menî', Müsned'de, İbn Cerîr, İbnu'l- Münzir, Ebu'ş-Şeyh, İbn Merdûye ve Beyhakî, Delâil'de Yusuf b. Mihrân vasıtasıyla İbn Abbâs'tan, o da Ubey b. Ka'b'dan bildirir: Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) nazil olan son âyet:
“Andolsun, size kendi içinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya düşmeniz ona çok ağır gelir. O, size çok düşkün, müminlere karşı da çok şefkatli ve merhametlidir" âyetidir.
İbnu'd-Durays, Fedâilu'l-Kur'ân'da, İbn Cerîr, İbnu'l-Enbârî, Mesâhif de ve İbn Merdûye, Hasan vasıtasıyla bildirdiğine göre Ubey b. Ka'b şöyle demiştir: Yüce Allah katından son nazil olan âyetler:
“Andolsun, size kendi içinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya düşmeniz ona çok ağır gelir. O, size çok düşkün, müminlere karşı da çok şefkatli ve merhametlidir. Yüz çevirirlerse de ki: Allah bana yeter. O'ndan başka ilâh yoktur. Ben sadece O'na güvenip dayanırım. O yüce Arş'ın sahibidir" âyetleridir.
Abdullah b. Ahmed b. Hanbel, Zevâidu'l-Müsned'de, İbnu'd-Durays, Fedâilu'l-Kur'ân' da, İbn Ebî Dâvud, Mesâhif de, İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh, İbn Merdûye, Beyhakî, Delâil'de, Hatîb, Talhîsu'l-Müteşâbih'de ve Diyâ, el- Muhtâre'de Ebu'l-Âliye vasıtasıyla Ubey b. Ka'b'dan bildirir: Ebû Bekr'in hilafeti döneminde Kur'ân'ı tek bir mushafta toplama işine girdik. Kur'ân'ı ben okuyup yazdırıyor, bazı adamlar da yazıyordu. "Bir sûre inince, «Sizi birisi görüyor mu?» diye birbirlerine bakarlar, sonra dönüp giderler. Anlamaz bir güruh olmalarına karşılık Allah onların kalblerini imandan döndürmüştür" âyetine ulaştıkları zaman katipler bu âyetin Kur'ân'ın son âyeti olduğunu zannettiler. Bunun üzerine şöyle dedim:
“Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bana bu âyetten sonra iki âyet daha okuttu ki bunlar da:
“Andolsun, size kendi içinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya düşmeniz ona çok ağır gelir. O, size çok düşkünr müminlere karşı da çok şefkatli ve merhametlidir. Yüz çevirirlerse de ki: Allah bana yeter. O'ndan başka ilâh yoktur. Ben sadece O'na güvenip dayanırım. O yüce Arş'ın sahibidir"' âyetleridir." Kur'ân'dan son inen âyetler bunlardır. Bu şekilde, Kur'ân nasıl "Lâ ilâhe illallah" ile başladıysa öyle de son bulmuştur. "Senden önce gönderdiğimiz her peygambere: «Benden başka ilah yoktur, Bana kulluk edin" diye vahyetmişizdir» âyeti de bu anlamdadır."
İbn Sa'd, Ahmed, Buhârî, Tirmizî, Nesâî, İbn Cerîr, İbn Ebî Dâvud, Mesâhif de, İbn Hibbân, İbnu'l-Münzir, Taberânî ve Beyhakî, Sünen'de Zeyd b. Sâbit'ten bildirir: Yemâme'de birçok kişinin şehit olması üzerine Ebû Bekr beni çağırttı. Gittiğimde yanında Ömer de vardı. Ebû Bekr şöyle söze girdi:
“Ömer bana geldi ve:
“Yemâme'de birçok hafız öldürüldü. Diğer savaşlarda da hafızların öldürülmesinden ve böylece Kur'ân'ın büyük bir bölümünün yok olmasından çekiniyorum. Emrederek Kurân'ı bir araya toplamanın uygun olacağı görüşündeyim" dedi. Ben kendisine:
“Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yapmadığı bir şeyi ben nasıl yaparım?" dediğimde, Ömer:
“Vallahi böyle yapman çok hayırlı olacak!" karşılığını verdi. Ömer bu konuda bana o kadar ısrar etti ki sonunda Yüce Allah benim de gönlümü bu işe yöneltti ve Ömer'in bu konuda düşündüğünü ben de düşünmeye başladım." Ebû Bekr bu şekilde konuşurken Ömer oturmuş sesini çıkarmıyordu. Sonra Ebû Bekr bana:
“Sen akıllı bir gençsin. Senden hiçbir kötü şey görmedik. Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) de vahiy katipliğini yapıyordun. Onun için araştırma yaparak Kur'ân'ı bir araya topla!" dedi. Vallahi Ebû Bekr, herhangi bir dağı bir yerden bir yere taşımamı isteseydi bu benim için Kur'ân'ı toplama işinden daha kolay gelirdi. Onlara:
“Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yapmadığı bir şeyi siz nasıl yaparsınız?" diye sorduğumda, Ebû Bekr:
“Vallahi hayırlı bir iş olacak!" karşılığını verdi.
Ebû Bekr bu şekilde bana devamlı bir ısrar içinde olunca sonunda Yüce Allah benim de gönlümü bu işe yöneltti ve hemen araştırmaya, hurma dalları, deri parçalan ve taşlar üzerine yazılan metihlerle, hafızların ezberlerinde olan âyetleri bir araya toplamaya başladım. Tevbe Sûresi'nin son âyetleri olan, "Andolsun, size kendi içinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya düşmeniz ona çok ağır gelir. O, size çok düşkün, müminlere karşı da çok şefkatli ve merhametlidir. Yüz çevirirlerse de ki: Allah bana yeter. O'ndan başka ilâh yoktur. Ben sadece O'na güvenip dayanırım. O yüce Arş'ın sahibidir" âyetlerini Huzeyme b. Sâbit el-Ensârî'de buldum ki başka hiç kimsede bu iki âyet yoktu. Kur'ân'ın yazılı olduğu bu sahifeler hayatı boyunca Ebû Bekr'in yanında durdu. Vefat edince Ömer'in yanında kaldılar. Ömer de vefat edince kızı Hafsa'nın yanında kaldılar.
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve Ebu'ş-Şeyh, Ubeyd b. Umeyr'den bildirir: Kur'ân'ın toplanması konusunda Ömer iki adamın şehadeti olmadan bir âyeti kayda geçmezdi. Ensâr'dan bir adam:
“Andolsun, size kendi içinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya düşmeniz ona çok ağır gelir. O, size çok düşkün, müminlere karşı da çok şefkatli ve merhametlidir. Yüz çevirirlerse de ki: Allah bana yeter. O'ndan başka ilâh yoktur. Ben sadece O'na güvenip dayanırım. O yüce Arş'ın sahibidir" âyetleriyle gelince, Ömer ona:
“Bu iki âyet için senden kanıt, şehadet istemeyeceğim. Zira Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Öyle biriydi" dedi.
İbn Ebî Dâvud, Mesâhifde Urve'den bildirir: Yapılan savaşlarda çok sayıda hafızın ölmesi üzerine Ebû Bekr Kur'ân'ın yok olup gitmesinden endişe etti. Bunun üzerine Ömer b. el-Hattâb ile Zeyd b. Sâbit'e:
“Mescid'in kapısında oturun ve bildiği âyeti iki şahitle ispat eden kişilerin bu âyetlerini yazın" dedi.
İbn İshâk, Ahmed b. Hanbel ve İbn Ebî Dâvud, Abbâd b. Abdillah b. Zübeyr'den bildirir: Hâris b. Huzeyme Tevbe Sûresi'nin sonunda bulunan:
“Andolsun, size kendi içinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya düşmeniz ona çok ağır gelir. O, size çok düşkün, müminlere karşı da çok şefkatli ve merhametlidir. Yüz çevirirlerse de ki: Allah bana yeter. O'ndan başka ilâh yoktur. Ben sadece O'na güvenip dayanırım. O yüce Arş'ın sahibidir" âyetleriyle gelince, Ömer ona:
“Yanında, bunların Kur'ân'dan olduğuna dair şahitlik edebilecek biri var mı?" dedi. Hâris:
“Vallahi olup olmadığını bilmiyorum, ama şehadet ederim ki bu iki âyeti Resûlullah'tan (sallallahü aleyhi ve sellem) duydum ve ondan ezberleyip aklımda tuttum" karşılığını verdi. Ömer:
“Vallahi şehadet ederim ki ben de bunları Resûlullah'tan (sallallahü aleyhi ve sellem) işittim. Şayet üç âyet olsalardı bunları ayrı bir sûre olarak yazardım. Kur'ân'dan uygun bir sûre bulun ve bu iki âyeti oraya yazın" deyince bu iki âyet Tevbe Sûresi'nin sonuna eklendi.
İbn Ebî Dâvud, Mesâhifde Yahya b. Abdirrahman b. Hâtib'den bildirir: Ömer b. el-Hattâb, Kur'ân'ı toplamayı düşünmüştü. Bunun için insanlar arasında kalkıp:
“Kim Resûlullah'ın ağzından (sallallahü aleyhi ve sellem) Kur'ân'dan bir şey işittiyse bize getirsin" dedi. Bu şekilde getirilen âyetleri de sahifeler, levhalar ve hurma dalları üzerine yazıyorlardı. İki şahidi olmadan da kimseden âyet kabul etmiyordu. Kur'ân'ı bu şekilde bir araya getirmeye çalışırken öldürülünce onun yerine halife olan Osmân b. Affân kalkıp:
“Yanında Allah'ın Kitâb'ından bir şey bulunanlar bize getirsin" dedi. Osman da aynı şekilde iki şahit getirilmeden âyetlerden bir şeyi kabul etmiyordu.
Huzeyme b. Sabit geldi ve:
“İki âyeti bırakıp yazmadığınızı gördüm" dedi. Kur'ân'ı yazanlar:
“Hangi âyetler?" diye sorunca, Hüzeyfe: Resûlullah'tan (sallallahü aleyhi ve sellem) "Andolsun, size kendi içinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya düşmeniz ona çok ağır gelir. O, size çok düşkün, müminlere karşı da çok şefkatli ve merhametlidir. Yüz çevirirlerse de ki: Allah bana yeter. O'ndan başka ilâh yoktur. Ben sadece O'na güvenip dayanırım. O yüce Arş'ın sahibidir" âyetlerini işittim ve dinledim" dedi. Osmân:
“Ben de bunları Allah'ın âyetleri olduğuna şahadet ederim. Peki, bu iki âyeti nereye koymamızı uygun görürsün?" deyince, Hüzeyfe:
“Kur'ân'dan son nazil olan âyetleri bu iki âyetle bitir" karşılığını yerdi. Bu şekilde bu iki âyet Tevbe Sûresi'nin sonuna yazıldı.
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Katâde:
“Andolsun, size kendi içinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya düşmeniz ona çok ağır gelir. O, size çok düşkün, müminlere karşı da çok şefkatli ve merhametlidir" âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Yüce Allah onu içlerinden gönderdiği içindir ki peygamberliği ve değer konusunda ona haset etmezler. Onlann sıkıntıya düşmesi de kendisine ağır gelir, üzer. Onlardan dalâlette olanların hidayete erdirilmesi konusunda çok duyarlıdır. Zira müminlere karşı şefkatli ve merhametlidir."
İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Sizin sıkıntıya düşmeniz ona çok ağır gelir. O, size çok düşkün, müminlere karşı da çok şefkatli ve merhametlidir" âyetini açıklarken:
“Sizlerin sıkıntısı onun da sıkıntısıdır. Sizlere düşkünlüğünden dolayı da kafirlerinizin mümin olması için çabalar" demiştir.
İbn Ebî Hâtim, İkrime'den bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
“Cebrâil yanıma geldi ve: «Ey Muhammed! Rabbinin sana selamı var. Bu da dağlardan sorumlu melektir. Onu da sana gönderdi ve emirlerin dışında bir şey yapmamasını söyledi» dedi. Dağlardan sorumlu melek bana:
«Yüce Allah senin emirlerin dışında bir şey yapmamamı söyledi. İstersen şu dağlan başlarına yıkayım. İstersen başlarına taş yağdırayım. İstersen de onlan yerin dibine geçireyim» deyince de: «Ey dağların meleği! Ben onlara zaman tanıyorum. Belki onlann nesillerinden "Lâ ilahe ilallah" diyenler çıkar» karşılığını verdim." İkrime der ki: Bunun üzerine dağların meleği:
“Rabbinin seni andığı gibi gerçekten de sen çok şefkatli ve merhametlisin" dedi.
İbn Merdûye, Ebû Sâlih el-Hanefî vasıtasıyla Abdullah'tan bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Yüce Allah merhametlidir ve rahmetini de ancak merhametli olan kişiye verir" buyurdu. Biz:
“Yâ Resûlallah! Hepimiz sahip olduklarımıza ve çocuklarımıza karşı merhametliyiz" dediğimizde ise şöyle buyurdu:
“Kasdedilen bu değildir. Kasıt Yüce Allah'ın: «Andolsun, size kendi. içinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya düşmeniz ona çok ağır gelir. O, size çok düşkün, müminlere karşı da çok şefkatli ve merhametlidir» âyetinde ifade ettiği gibidir."
İbn Merdûye, Sa'd b. Ebî Vakkâs'tan bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Medine'ye geldiği zaman Cüheyneliler yanına geldiler ve:
“Gelip bizim aramıza yerleştin. Bize bir vesika yaz ki hem biz senden yana güvende olalım, hem de sen bizden yana güvende kal" dediler. Allah Resûlü:
“Neden öyle bir şeyi istiyorsunuz?" diye sorunca, onlar:
“Biz güvende olmayı istiyoruz" dediler. Bunun üzerine Yüce Allah:
“Andolsun, size kendi içinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya düşmeniz ona çok ağır gelir. O, size çok düşkün, müminlere karşı da çok şefkatli ve merhametlidir" âyetini indirdi.
İbn Cerîr, Ebû Sâlih el-Hanefî'den bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Yüce Allah merhametlidir, merhametli olanı sever. Rahmetini de ancak merhametli olan kişiye verir" buyurdu. Biz:
“Yâ Resûlallah! Hepimiz kendimize, mallarımıza ve eşlerimize karşı merhametliyiz" dediğimizde ise şöyle buyurdu:
“Kasdedilen bu değildir. Siz Yüce Allah'ın: «Andolsun, size kendi içinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya düşmeniz ona çok ağır gelir. O, size çok düşkün, müminlere karşı da çok şefkatli ve merhametlidir» âyetinde ifade ettiği gibi olun."
129. Âyetin Tefsiri
"Yüz çevirirlerse de ki: Allah bana yeter. O'ndan başka ilâh yoktur. Ben sadece O'na güvenip dayanırım. O, yüce Arş ın sahibidir."
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Yüz çevirirlerse de ki: Allah bana yeter..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Yüz çevirenlerden kasıt, Peygamberimizden (sallallahü aleyhi ve sellem) yüz çeviren kafirlerdir. Âyette zikredilen ve onlara karşı gösterilmesi gereken tavır da tüm müminleri bağlar."
Ebu'ş-Şeyh, Muhammed b. Ka'b'dan bildirir:
“Rum (Bizans) topraklarına bir müfreze çıktı. Yolda Müslüman askerlerden biri atından düşüp ayağını kırdı. Onu taşıma imkanı bulamayınca da atını yanına bağladılar, yanına su ve azık koyup yollarına devam ettiler. Onlar gittikten sonra adamın biri yanına geldi ve:
“Burada ne yapıyorsun?" diye sordu. Ayağı kırık adam:
“Ayağım kırılınca arkadaşlarım beni bırakıp gittiler" dedi. Diğer adam:
“Elini ağrının olduğu yere koy ve:
“Yüz çevirirlerse de ki: Allah bana yeter. O'ndan başka ilâh yoktur. Ben sadece O'na güvenip dayanırım. O yüce Arş'ın sahibidir" de" dedi. Ayağı kırık adam elini ağrıyan yerine koyup bu âyeti okuyunca iyileşti. İyileştikten sonra da atına binip arkadaşlarına yetişti.
Ebû Dâvud ve İbnu's-Sünnî'nin Ebu'd-Derdâ'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Sabah ve akşam yedi defa: «Allah bana yeter. Ondan başka ilah yoktur. Sadece ona tevekkül ederim. O yüce Arş'ın sahibidir» derse Yüce Allah ondaki dünya ve âhiret sıkıntısını giderir. "
İbnu'n-Neccâr, Târih'de Hazret-i Hüseyn'den bildirir: Sabah vakti yedi defa:
“Allah bana yeter. Ondan başka ilah yoktur. Sadece ona tevekkül ederim. O yüce Arş'ın sahibidir" diyen kişi o günü sıkıntı, musibet ve boğulma gibi şeylerle karşılaşmaz.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Arş'ın bu şekilde isimlendirilmesi yüksekliğinden dolayıdır" demiştir.
İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in el-Azame'de bildirdiğine göre Sa'd et-Tâî:
“Arş kırmızı bir yakuttur" demiştir.
İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh, Vehb b. Münebbih'ten bildirir:
“Yüce Allah, Arş ile Kürsü'yü kendi nurundan yarattı. Arş, Kürsü'ye yapışıktır ve melekler de Kürsü'nün içindedir. Arş'ın etrafında dört nehir Vardır. Bu nehirlerden biri nurdandır ve ışıl ışıl parlar. Diğeri alevler saçan ateştendir. Bir diğeri kardandır ve bakınca gözleri kamaştırır. Diğeri de sudandır. Meleklerde bu nehirlerde Yüce Allah'ı tesbih ederler. Arş'ın, mahlukatın dili sayısınca dili vardır. Arş bütün bu dillerle Allah'ı zikredip onu tesbih eder."
Ebu'ş-Şeyh'in Şa'bî'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Arş kırmızı bir yakuttandır. Meleklerden bir melek de Arş'a ve azametine bakınca Yüce Allah ona: «Seni, her birinde yetmiş bin kanat olan yetmiş bin melek gücünde kılıyorum! Şimdi uçup git» diye vahyettti. Bunun üzerine melek olanca gücü ve kanatlarıyla bir süre uçtu. Sonra durup baktığında sanki yerinden kılımdamamış gibiydi."
Ebu'ş-Şeyh, Hammâd'dan bildirir:
“Yüce Allah, Arş'ı yeşil bir zümrütten yarattı. Ona kırmızı yakuttan dört ayak kıldı. Arş'a bin tane de dil yarattı.
Yeryüzünde de birbirinden farklı bin tane topluluk yarattı. Bu topluluklardan her biri Arş'ın dillerinden bir dil ile Yüce Allah'ı tesbih eder."
Taberânî ve Ebu'ş-Şeyh, Abdullah b. Amr b. el-Âs'tan bildirir:
“Arş bir yılanla çevrelenmiştir. Vahiy de buraya zincirlerle indirilir."
İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Atâ:
“Öncekiler Arş'ın Harem bölgesi üzerinde olduğunu düşünürlerdi" demiştir.
İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh, İbn Abbâs'tan bildirir:
“Arş'ın ne kadar büyük olduğunu ancak onu yaratan Allah bilebilir. Rahmân olan Allah'ın yarattıklarının (Arş'ın) yanında gökler ancak çöldeki bir çadır kadardır."
Saîd b. Mansûr, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh, Mücâhid'den bildirir:
“Gökler ile yerin Arş'ın içinde kapladıkları alan, ancak bir yüzüğün çölde kapladığı alan kadardır."
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Ka'b:
“Arş'ın yanında tüm gökler ancak yer ile gök arasına asılmış bir kandil gibidir" demiştir.
İbn Ebî Hâtim, Ömer b. Yezîd en-Nasrî'den bildirir: Hârun'a gönderilen kitapta şöyle yazılıdır:
“Bu büyük denizimiz Nabtas'ın bir kanalı gibidir. Nabtas da dünyayı çepeçevre kuşatmıştır. Denizleri ve tüm içindekileriyle dünya, Nabtas'ın yanında sahildeki bir göz gibidir. Nabtas'ın ardında yine dünyayı çepeçevre sarmış olan Kaynes bulunur. Nabtas ve içindekiler Kaynes'in yanında sahilde bir göz gibidir. Kaynes'in ardında da dünyayı çepeçevre sarmış olan Asamm bulunur. Kaynes ve içindekiler Asamm'ın yanında sahildeki göz gibidir. Asamm'ın ardında dünyayı çepeçevre sarmış olan Muzlim bulunur. Asamm ve içindekiler Muzlim'in yanında sahildeki göz gibidir. Muzlim'in ardında da dünyayı çepeçevre sarmış olan Elmas bulunur. Muzlim ve içindekiler Elmas'ın yanında sahildeki göz gibidir. Elmas'ın ardında da Bâki bulunur. Bâki dünyayı çepeçevre sarmış olan duru bir sudur. Yüce Allah onun yarısının Arş'ın altında olmasını emretmiş, ancak bir araya gelmek isteyince Yüce Allah onu azarlamıştır. Onun içindir ki ağlayarak Allah'tan bağışlanma diler. Elmas ve içindekiler Bâki'nin yanında sahildeki göz gibidir. Bunun da ardında dünyayı çepeçevre sarmış olan Arş vardır. Baki ile içindekiler bu Arş'ın yanında sahildeki göz gibidir."
Ebu'ş-Şeyh, Abdurrahman b. Zeyd b. Eslem'den, o da babasından bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Yedi gök, Kürsü'nün yanında kalkanın içine atılan birer dirhem gibidirler" buyurdu. İbn Zeyd, Ebû Zer'den naklen bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Arş'ın yanında Kürsü, boş bir araziye atılmış demirden bir yüzük kadardır. Kürsü de ayakların bastığı yerdir" buyurmuştur.
Ebu'ş-Şeyh, Vehb'den bildirir:
“Yüce Allah, Arş'ı yetmiş bin ayaklı olarak yarattı. Bu ayaklardan her biri gök ile yerin kalınlığı kadardır."
Abd b. Humeyd, Ebu'ş-Şeyh ve Beyhakî, el-Esmâu ve's-Sifât'da Mücâhid'den bildirir:
“Melekler ile Arş arasında yetmiş perde vardır. Bu perdeler biri nurdan, biri karanlıktan olacak şekilde sıralanmıştır."
İbn Ebî Şeybe, Buhârî, Müslim, Tirmizî, Nesâî, İbn Mâce ve Beyhakî, el-Esmâu ve's-Sifât'da İbn Abbâs'tan bildirir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) sıkıntılı olduğu anlarda:
“Arş'ın Rabbi olan Allah'tan başka ilah yoktur. Göklerin, yerin ve kerim olan Arş'ın Rabbi olan Allah'tan başka ilah yoktur" diye dua ederdi.
Nesâî, Hâkim ve Beyhakî, Abdullah b. Câfer'den bildirir: Hazret-i Ali sıkıntılı anlarda ve zor durumlarda söylemem üzere bana bazı sözler öğretti. Ona da Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) öğrettiği bu sözler:
“Cömert ve şefkatli olan Allah'tan başka ilah yoktur. Allah'ı her türlü eksiklikten tenzih ederim. Büyük Arş'ın Rabbi olan Allah pek yücedir. Âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamdolsun" şeklindedir.
Hakîm et-Tirmizî, İshâk b. Abdillah b. Câfer'den, o da babasından bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
“Ölülerinize şu sözlerle telkinde bulunun: «Cömert ve şefkatli olan Allah'tan başka ilah yoktur. Yedi gök ile yüce Arş'ın Rabbi olan Allah'ı her türlü eksiklikten tenzih ederim. Âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamdolsun.»" Ashab:
“Yâ Resûlallah! Dirilerimize bu telkinde bulunsak nasıl olur?" diye sorunca, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Güzelin de güzeli olur" buyurdu.
İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre Abdullah b. Câfer kızını evlendirdiği zaman, onu bir Jcenara çekip şöyle demiştir:
“Ölüm veya dünya işlerinde sıkıntılı bir durumla karşı karşıya kalırsan şöyle de:
“Cömert ve şefkatli olan Allah'tan başka ilah yoktur. Yüce Arş'ın Rabbi olan Allah'ı her türlü eksiklikten tenzih ederim. Âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamdolsun."
Ahmed, Zühd'de ve Ebu'ş-Şeyh, el-Azame'de Vehb b. Münebbih'ten bildirir: Hirakl ile Danyâl, Buhtunnasr'ın Beytu'l-Makdis'te ele geçirdiği esirler arasındaydı. Hirakl'ın anlattığına göre kendisi Fırat'ın kenarında uyurken bir melek geldi ve başını alıp Beytu'l-Makdis'teki hazinenin içine koydu. Hirakl bunu şöyle anlatır: Başımı kaldırıp baktığımda göklerin delik gibi Arş'a kadar açıldığını gördüm. Açılan bu delikten hem Arş'ı, hem de çevresinde bulunanları gördüm. Arş gökler ile yerlerin üstünde bir şemsiye gibi duruyordu. Gökler ile yer ise Arş'ın orta yerinde asılı duruyorlardı. Arş'ı dört melek taşıyordu. Her bir meleğin de biri insan yüzü, biri kartal yüzü, biri aslan yüzü, biri de boğa yüzü olmak üzere dört yüzü vardı. Yüzleri hoşuma giden meleklerin ayaklarına baktığımda ayaklarının yerde hızlı bir şekilde dönüp durduğunu gördüm. Arş'ın önünde de altı kanadı olan bir melek duruyordu. Kanatları yeni doğmuş bir deve yavrusunun renginde idi. Bu melek Yüce Allah'ın kainatı yaratmasından beri orada duruyordu ve kıyamet kopana kadar de öyle duracaktı. Bu melek Cebrail'di. Ondan daha aşağıda bir melek daha vardı ki bu kadar büyük bir şeyi daha önce görmüş değildim. O da Mikâil'di ve gökteki meleklerin halifesi idi.
Bunun yanında Yüce Allah'ın kainatı yaratmasından bu yana Arş'ın etrafında dönen melekler vardı ve kıyamet kopana kadar da dönüp duracaklardı. "Kuddûs! Kuddûs! Rabbimiz güçlü olan Allah'tır. Azameti gökler ile yeri doldurmuştur" diyerek dönüyorlardı. Ondan da daha aşağıda her biri altı kanatlı olan melekler de vardı. Bu kanatlardan ikisi ile nura karşı yüzünü örtüyor, iki kanismiyle bedenini örtüyor, iki kanismiyle da uçuyorlardı.
Bunlar Mukarrebîn olan meleklerdi. Bunlardan da aşağıda kimi secdeye giden kimi kıyama kalkan melekler de vardı. Yüce Allah'ın kainatı yaratmasından bu yana öylece duruyorlardı ve kıyamet kopana kadar da öyle kalacaklardı. Onlardan da aşağıda secde halinde olan melekler vardı. Yüce Allah'ın kainatı yaratmasından bu yana öylece secdede duruyorlardı ve Sûr'a üfürülene kadar da öyle kalacaklardı. Sûr'a üfürülünce başlarını kaldıracaklar, Arş'a bakınca da:
“Seni her türlü eksiklikten tenzih ederiz! Seni hakkıyla takdir edemiyorduk" diyecekler.
Sonrasında Arş'ın o delikten aşağıya doğru sarktığını gördüm ki büyüklüğü o delik kadardı. Gök ile yer arasına ulaştığında da ikisi arasını doldurdu. Sonra Rahmet kapısından içeriye girdi ki büyüklüğü kapı kadardı. Sonra mescide girdi ki büyüklüğü o kadar oldu. Sonra orada bulunan kayanın üzerine düştü ki büyüklüğü o kadar olmuştu. Kayanın üzerine düşünce:
“Ey Ademoğlu!" diye seslendi. Bu sesle çarpılmışa döndüm ki daha öncesinde böylesi bir sesi hiç işitmiş değildim. Bu sesin yüksekliğini tahmin etmeye çalıştığımda askeri bir karargahta bulunan askerlerin aynı anda bağırması veya böylesi iki karargahın aynı anda bağırması ve seslerinin bir yerde toplanması kadar yüksek tonda bir sesti. Hatta daha da yüksekti.
Bu sesle çarpıldığımda:
“Onu kendine getirin! Zira zayıf biridir ve zayıf olan bir şeyden yaratılmıştır" dedi. Sonrasında bana:
“Ordudaki öncü gibi sen de benim öncüm olarak kavmine git. Davetine icabet edip doğru yola gelen kişilerin kazanacağı sevabın aynısı sana da verilecektir. Ancak davet edemediğin ve sapıtmış olarak ölen her bir kişinin de vebali ve günahı kadar senin de günahın olacaktır. Onların da günahından herhangi bir eksilme olmayacaktır. Daha sonra Arş indiği gibi geri çıktı. Beni de geldiğim yere Fırat'ın kenarına götürüp koydular.
Fırat'ın kenarında yine bu şekilde uyurken bir melek geldi ve başımı alıp Beytu'l-Makdis'in yanında bir yere götürdü. Kendimi derinliği ayaklarımı aşmayan bir su havuzunun içinde buldum. O havuzdan da Cennete götürüldüm. Cennetteki ağaçlar nehirlerin kenarında dizilmişti. Yaprakları dökülmüyor, meyveleri de bitmiyordu. Bu meyvelerden kimisi küçük, kimisi orta boyda, kimisi çok büyük idi ve hepsi de koparılma çağındaydı. Yanımdaki meleğe:
“Cennetteki giysiler nasıl?" diye sorduğumda:
“Hurilerin giydiği giysilerdendir ve kişinin istediği renge girebilir" dedi. "Eşler nasıl?" diye sorduğumda ise bu eşler bana sunuldular. Güzelliklerine bakmak istediğimde gördüm ki Güneş ile Ay yan yana gelse dahi bu eşlerden birinin yüzü kadar parlak olamazdı. Bunların etlerinin kemikleri, kemiklerinin de ilikleri görülebiliyordu. Onunla ilişkiye girip uyuyan biri sabah uyandığında onu bakire olarak bulurdu. Cennette gördüklerime şaşırdığımda bana:
“Buna mı şaşırıyorsun?" denildi. "Neden şaşırmayayım?" karşılığını verdiğimde de:
“Bu gördüğün meyvelerden yiyen kişi ebedi bir hayata kavuşur. Bu eşlerden biriyle evlenen kişi derdi kederi unutur ve hiçbir sıkıntı çekmez" denildi. Sonra başım alındığı yere geri götürülüp bırakıldı.
Fırat'ın kenarında yine bu şekilde uyurken bir melek geldi. Başımı alıp yeryüzünün bir yerine götürdü ve oraya bıraktı. Bıraktığı yerde bir savaş olmuştu ve on bin ölü vardı. Vahşi hayvanlar ile yırtıcı kuşlar onların etlerini yemiş, organlarını parça parça etmişlerdi. Yanımdaki melek:
“Bazıları içlerinden ölen veya öldürülen biri olduğu zaman artık onun üzerinde hiçbir gücümün ve yetkimin olmadığını iddia ediyordu. Şu ölüleri çağır bakalım!" deyince gelmeleri için onlara seslendim. Onlan çağırmamla da her bir kemik ayrıldığı eti geri giymeye ve parçalanmış organlar bir araya gelmeye başladı. Organın sahibi bile kemik kadar kendi etini bu kadar iyi tanıyıp bir araya getiremezdi. Bu şekilde ilikler kemiklerin içine girdi, kemiklerin üzeri etle doldu, sinir ve damarlar geri yerlerine geldi ve en son da derileri üzerlerine çekildi. Bütün bunlar olurken ben de onları izliyordum. Melek bana:
“Onların ruhlarını da çağır" deyince, ruhlarını çağırdım. Ruhlar da geldi ve her biri ayrıldığı bedene geri girdi Ölüler bu şekilde dirilip oturunca:
“Sizlere ne oldu?" diye sordum. Şöyle dediler:
“Ölüp hayattan ayrıldığımızda Mîkâil adında bir melek bizi karşıladı. "Amellerinizi getirin ve onların karşılığını alın. Size, sizden öncekilere ve sizden sonra geleceklere yönelik uygulamamız bu şekilde olacak" dedi. Amellerimize baktığında putlara taptığımızı gördü. Bunun üzerine bedenlerimize kurtları musallat etti. Ruhlarımız bedenlerimize eziyet etmeye başlayınca ruhumuza kederi ve üzüntüyü musallat etti. Bu sefer bedenlerimiz ruhlarımıza eziyet etmeye başladı. İşte sen bizi buraya çağırıncaya kadar bu şekilde bir azabın içindeydik. Daha sonra melek beni aldığı yere Fırat'ın kenarına geri götürüp bıraktı.