ED-DURRU'L-MENSÛR TEFSÎRİ
Tevbe Sûresi — ED-DURRU'L-MENSÛR TEFSÎRİ — Sayfa 3
1. Âyetin Tefsiri
Bkz. Ayet:2
2. Âyetin Tefsiri
Bu, Allah’dan ve Rasûlünden, kendileriyle andlaşma yaptığınız (ve bu andlaşmayı bozmuş bulunan) müşriklere, kesin olarak münasebetlerin kesiliş bildirisidir:
Ey müşrikler! Bundan böyle yeryüzünde dört ay serbestçe dolaşın. Şunu da biliniz ki, siz, Allah’ı âciz bırakacak değilsiniz. Allah mutlaka kâfirleri (dünya ve âhirette) rüsvay edecektir.
İbn Ebî Şeybe, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“Allah ve Resûlünden, kendileriyle antlaşma yapmış olduğunuz müşriklere kesin bir uyarıdır" âyetini açıklarken şöyle demiştir: Bu uyarı kendileriyle anlaşma yapılmış olan Huzaa, Müdlic ve diğer kabileleredir. Tebûk seferi sonrası Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) döndüğünde o yıl hac yapmak istedi. Ancak:
“Müşrikler de çıplak bir şekilde gelip Kabe'yi tavaf ediyorlar. Bu durum da ortadan kalkmadan hac yapmak istemiyorum" dedi. Bu âyetin nüzulünden sonra Allah Resûlü, hac mevsiminde Ebû Bekr ile Ali'yi herkesin ticaret yaptığı Zül-Mecâz çarşısı ile ticaret yaptıkları diğer yerlere gönderdi. Ebû Bekr ile Ali buralarda bulunan bütün kabileleri dolaştılar ve Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile anlaşması bulunanların haram aylar olan dört ay boyunca güven içinde bu anlaşmalarının şartlarına göre dolaşabileceklerini söylediler. Bu süre de Zilhicce ayının onundan başlayıp Rabîulâhir ayının onuna kadar devam ediyordu. Bu süre sonunda da aradaki anlaşmalar bitecekti. Aynı şekilde Müslüman olana veya ölene kadar diğer tüm insanlarla savaşma izni verildi.
Abdullah b. Ahmed b. Hanbel, Müsned'in zevaidi olarak, Ebu'ş-Şeyh ve İbn Merdûye, Hazret-i Ali'den bildirir: Tevbe Sûresi'nin ilk on âyeti Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) nazil olduğunda bu âyetleri Mekke ahalisine okumak için Ebû Bekr'e verdi. Daha sonra beni çağırdı ve:
“Ebû Bekr'e yetişi Ona yetiştiğin yerde kendisinde bulunan, âyetlerin yazılı olduğu mektubu al ve onu Mekke ahalisine sen oku" buyurdu. Ebû Bekr'e yetişip mektubu aldım, Ebû Bekr de Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına döndü ve:
“Yâ Resûlallah! Benim hakkımda bir şey mi nazil oldu?" diye sordu. Allah Resûlü şu karşılığı verdi:
"Hayır! Ama Cebrâil yanıma geldi ve: «Mesajı ya sen ya da senden biri olan biri yerine ulaştırabilir» dedi."
İbn Ebî Şeybe, Ahmed, Tirmizî, Ebu'ş-Şeyh ve İbn Merdûye, Enes'ten bildirir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Tevbe Sûresi'ni Mekke ahalisine okumak üzere Ebû Bekr'i göndermişti. Ancak sonradan onu geri çağırdı ve:
“Bunu ancak benim Ehli beyt'imden biri ulaştırıp tebliğ edebilir" buyurdu. Sonrasında Ali'yi çağırdı. Okumak üzere de sûreyi ona verdi.
İbn Merdûye, Sa'd b. Ebî Vakkâs'tan bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Tevbe Sûresi'ni Mekke ahalisine okumak üzere Ebû Bekr'i göndermişti. Hemen peşinden de'Âli'yi gönderdi. Ali ona yetişince sûreyi ondan aldı. Bu durum Ebû Bekr'in ağırına gidince, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ona:
“Ey Ebû Bekr! Bu görevi ya ben ya da benden olan biri ifa edip yerine getirebilir" buyurdu.
İbn Ebî Hâtim, Sa'd b. Ebî Vakkâs'tan bildirir:
“Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), Hazret-i Ali'yi Mekke ahalisine dört şeyi bildirmek üzere gönderdi. Bunlar da: Bundan sonra Kâbe çıplak olarak tavaf edilmeyecek. Bu yıldan sonra Müslümanlar ile müşrikler (hac mevsiminde) bir arada olmayacak. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile aralarında anlaşma bulunanlar konusunda, süresi bitene kadar anlaşmanın şartlarına bağlı kalınacak. Bundan sonrasında Yüce Allah ile Resûlü müşriklerden berîdir."
Ahmed, Nesâî, İbnu'l-Münzir ve İbn Merdûye, Ebû Hureyre'den bildirir:
“Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Tevbe Sûresi'ni Mekke ahalisine; okumak üzere Hazret-i Ali'yi gönderdiği zaman ben de onunla beraberdim. Gitiğimizde de yaptığımız ilan şuydu: Cennete ancak mümin olanlar girecektir. Kâbe çıplak olarak tavaf edilmeyecek. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile aralarında anlaşma bulunanlar konusunda, bu anlaşmanın bitme süresi dört aydır. Bu dört ayın bitiminden sonra artık Yüce Allah ve Resûlü müşriklerden berîdir. Bu yıldan sonra da hiçbir müşrik Kabe'yi tavaf edemeyecektir."
Abdurrezzâk, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, Saîd b. el-Müseyyeb vasıtasıyla Ebû Hureyre'den bildirir:
“Ebû Bekr, hac emiri olduğu zaman Mekke ahalisine Tevbe Sûresi'ni okuyup içindekileri ilan etmemi söyledi. Ancak Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) sonradan peşimizden Ali'yi gönderdi ve sûreyi kendisinin okumasını emretti. Ebû Bekr de yine hac emiri olarak kaldı."
İbn Merdûye, İbn Abbâs'tan bildirir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Tevbe Sûresi'ni Mekke ahalisine okuyup bildirmek üzere Ebû Bekr'i gönderdi. Sonradan bu görevi yapmak üzere onun peşinden Ali'yi gönderdi. Ebû Bekr:
“Ey Ali! Herhalde Allah ve Resûlü bana kızdılar" deyince, Ali:
“Hayır! Ancak Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Bunu benim adıma ancak benim Ehli bey fimden biri ulaştırıp tebliğ edebilir" buyurdu" karşılığını verdi.
İbn Merdûye, İbn Ömer'den bildirir:
“Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) hac emiri olarak Ebû Bekr'i görevlendirdi. Sonra onun peşinden Tevbe Sûresi'ni okumak üzere Ali'yi gönderdi. Diğer yıl kendisi hacca gitti. Bir sonraki yıl da vefat etti. Allah Resûlü vefat edip Ebû Bekr halife olunca ilk yıl hac emiri olarak Ömer'i görevlendirdi. Bir sonraki yıl da kendisi hacca gitti. Ebû Bekr vefat edip Ömer halife olunca ilk yıl Abdurrahman b. Avf'ı hac emiri olarak görevlendirdi. Sonraki yıllarda da vefat edene kadar hacca bizzat kendisi katılıp emirlik yaptı. Ömer vefat edip Osman halife olunca ilk yıl Abdurrahman b. Avf'ı hac emiri olarak görevlendirdi. Diğer yıllarda ise öldürülene kadar hacca bizzat kendisi emirlik yaptı."
İbn Hibbân ve İbn Merdûye, Ebû Saîd el-Hudrî'den bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) kendi adına Mekke ahalisine Tevbe Sûresi'ni okuyup içindekileri ilan etmek üzere Ebû Bekr'i gönderdi. Ancak daha sonra Ali'yi çağırdı ve:
“Ey Ali! Benim adıma bu görevi ancak sen ifa edebilirsin" buyurdu. Sonra onu kendi devesi Adbâ'ya bindirip Ebû Bekrin peşinden gönderdi. Ali, Ebû Bekr'e yetişip Tevbe Sûresi'ni ondan aldı. Ebû Bekr kendisi hakkında bir vahiy nazil oldu çekincesiyle Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) geldi ve:
“Yâ Resûlallah! Benden yana bir şey mi oldu?" diye sordu. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Hayırdan başka bir şey olmadı. Sen ki benim kardeşim ve mağara arkadaşımsın. Cennetteki havuzda da yanımda olacaksın. Ancak böylesi bir tebliği ya ben ya da benden olan biri yapabilir" karşılığını verdi.
İbn Merdûye, Ebû Râfi'den bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) hac mevsiminde orada bulunan herkese okunmak üzere Tebve Sûresi'ni Ebû Bekr ile gönderdi. Ancak Cebrâil gelip:
“Böylesi bir görevi ancak sen veya senden olan biri ifa edebilir" deyince Allah Resûlü, Ebû Bekr'in peşinden Ali'yi gönderdi. Ali, Mekke ile Medine arasında bir yerde Ebû Bekr'e yetişti. Tevbe Sûresi'ni ondan aldı ve hac mevsiminde bulunan herkese onu okuyup bildirdi.
Buhârî, Müslim, İbnu'l-Münzir, İbn Merdûye ve Beyhakî, Delâil'de Ebû Hureyre'den bildirir:
“Söz konusu hac mevsiminde Ebû Bekr, Tebve Sûresi'ni okuyup içindekileri ilan etmek üzere gönderdiği kişiler arasında ben de vardım. Bize verilen emre göre Kurban gününde Minâ'da bunu okuyacak ve bu yıldan sonra müşriklerin hac edemeyeceklerini, Kabe'nin de çıplak olarak artık tavaf edilemeyeceğini bildirecektik. Ancak sonradan Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bu iş için Ali b. Ebî Tâlib'i gönderdi. Ali de bizimle birlikte Kurban günü Mînâ'da bulunanlara Tevbe Sûresi'ni okudu ve bu yıldan sonra müşriklerin hac edemeyeceklerini, Kabe'nin de çıplak olarak artık tavaf edilemeyeceğini bildirdi."
Tirmizî, İbn Ebî Hâtim, Hâkim, İbn Merdûye ve Beyhakî, Delâil'de İbn Abbâs'tan bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), Ebû Bekr'i hac emiri olarak gönderdi ve Mekke ahalisine söz konusu sözleri bildirmesini istedi. Ancak daha sonra peşinden Ali'yi yolladı ve o cümleleri kendisinin bildirmesini söyledi. Ebû Bekr ile Ali bu şekilde gidip haclarını yaptılar. Teşrîk günlerinde Ali kalktı ve oradakilere şöyle seslendi:
“Yüce Allah ve Resûlü müşriklerden beridir. Bu andan itibaren dört ay boyunca dilediğiniz gibi gezin dolaşın. Ancak bu yıldan sonra hiçbir müşrik hac edemeyecek ve hiç kimse Kâbe'yi çıplak olarak tavaf edemeyecektir. Cennete de ancak mümin olanlar girebilecektir." Bu ilanı bu şekilde Ali yapıyordu. Yorulduğu zaman ise Ebû Bekr kalkıp aynı şeyleri dile getiriyordu.
Saîd b. Mansûr, İbn Ebî Şeybe, Ahmed, Tirmizî, İbnu'l-Münzir, Nehhâs, Hâkim, İbn Merdûye ve Beyhakî, Delâil'de Zeyd b. Yusey'den bildirir: Hazret-i Ali'ye:
“Hac mevsiminde Ebû Bekr'le hangi şeyleri bildirmek üzere gönderildin?" diye sorduğumuzda şu karşılığı verdi:
“Şu dört şeyi bildirmek üzere gönderildim: Cennete ancak mümin olanlar girebilecek. Hiç kimse Kabe'yi çıplak olarak tavaf edemeyecek. Bu yıldan sonra Mescid-i Haram'da mümin ile müşrikler bir arada bulanmayacak. Kimin Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile arasında anlaşma varsa müddeti bitene kadar anlaşma şartlarına bağlı kalınacak. Anlaşması olmayanlar için de tanınan süre dört aydır."
İshâk b. Râhuye, Dârimî, Nesâî, İbn Huzeyme, İbn Hibbân, Ebu'ş-Şeyh, İbn Merdûye ve Beyhakî, Delâil'de Câbir'den bildirir:
“Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) hac emiri olarak Ebû Bekr'i gönderdi. Daha sonra peşinde Ali'yi Tevbe Sûresi'yle gönderdi. Ali hacda vakfe yapılan yerlerde bu sûreyi sonuna kadar okuyup herkese bildirdi."
Beyhakî, Delâil'de Urve'den bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) hicretin dokuzuncu yılında Ebû Bekr'i hac emiri olarak gönderdi ve yanında açıklaması için haccın sünnetlerini de yazıp verdi. Ali'ye de Tevbe Sûresi'nin bazı âyetlerini verdi ve Mekke'de, Minâ'da, Arafat'ta, Meş'ar'in tümünde:
“Yüce Allah'ın zimmeti ile Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) zimmeti bu yıldan sonra hacceden veya Kâbe'yi çıplak olarak tavaf eden tüm müşriklerin üzerinden kalkmıştır. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile aralarında anlaşması olanlara dört aylık süre tanınmıştır ve bu süre sonunda anlaşmalar geçersiz sayılacaktır" açıklamasını yapmasını istedi. Bu emri üzerine de Ali söz konusu yerlerde bineği üzerinde dolaşarak Tevbe Sûresi'nin ilk âyetlerini okudu. Aynı şekilde:
“Ey Adem oğulları! Her mescide güzel elbiselerinizi giyinerek gidin; yiyin için fakat israf etmeyin, çünkü Allah müsrifleri sevmez" âyetini de okudu.
Ebu'ş-Şeyh, Hazret-i Ali'den bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) beni Tevbe Sûresi'yle Yemen'e gönderdi. Kendisine:
“Yâ Resûlallah! Henüz bu genç yaşıma rağmen beni Yemen'e kadı olarak mı gönderiyorsun? Orada hüküm vermem için bana soru soracaklar ancak nasıl cevap vereceğimi bilemeyeceğim" dediğimde:
“Bu iş için ya sen gideceksin ya ben gitmek zorunda kalacağım" karşılığını verdi. "Şayet gidilmesi zorunlu ise ben giderim" dediğimde:
“Yola çık! Yüce Allah dilini sağlam kılacak, kalbini de doğru olana yönlendirecektir" buyurdu. Sonra:
“Git ve bu sûreyi oradaki insanlara oku" buyurdu.
İbnu'l-Münzir ve Beyhakî'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Allah ve Resûlünden, kendileriyle antlaşma yapmış olduğunuz müşriklere kesin bir uyarıdır" âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Yüce Allah, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile anlaşma yapmış olanlara dört ay boyunca diledikleri gibi dolaşma izni verdi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile aralarında anlaşma olmayanlara da Kurban bayramı gününden başlamak üzere Muharrem ayının bitimine kadar yani elli günlük bir mühlet tanıdı. Bu haram ayların bitiminden sonra da anlaşmalı olduğu kişiler Müslüman olmadığı taktirde aralarına kılıcı koymasını Allah Resûlü'ne emretti. Zira bu sürenin bitiminden sonra artık aradaki anlaşma ile konulan şartların hiçbir geçerliliğinin olmayacağını açıkça bildirdi." "Yalnız, andlaşma hükümlerinde size karşı bir eksiklik yapmayan ve aleyhinizde kimseye yardım etmeyen müşriklerle yaptığınız andlaşmaya sonuna kadar riayet edin" âyetini açıklarken de:
“Bunlardan kasıt Mekke ahalisidir" demiştir.
Nehhâs, Nâsih'de İbn Abbâs'tan bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bazı topluluklarla antlaşmalar yapmıştı. Yüce Allah bu âyetlerle Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) antlaşma yaptığı kişilere dört ay boyunca süre tanımasını emretti. Bu süre içinde de antlaşması olanlar diledikleri gibi dolaşabilecekler ancak dört ay sonrasında aradaki antlaşmanın herhangi bir geçerliliği kalmayacaktı. Bunun yanında Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile antlaşması olmayan topluluklar da vardı. Bunlara da Zilhicce ayının onundan başlamak üzere Muharrem ayı bitene kadar elli günlük bir sure tanındı. "Haram aylar çıkınca bu Allah'a ortak koşanları artık bulduğunuz yerde öldürün..." âyeti de bunu anlatmaktadır. Bu âyetten sonra da Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) müşriklerle herhangi bir antlaşma yapmamıştır.
İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs: (.....) âyetini açıklarken:
“Yüce Allah'ın da belirttiği gibi Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) onlarla yaptığı antlaşmalardan berî olduğunu ifade etmiştir" dedi.
Abdurrezzâk, İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Nehhâs'ın bildirdiğine göre Zührî:
“Yeryüzünde dört ay daha dolaşın..." âyetini açıklarken:
“Şevvâl ayında nazil oldu. Buna göre söz konusu bu dört ay Şevvâl, Zilka'de, Zilhicce ve Muharrem aylarıdır" demiştir.
3. Âyetin Tefsiri
"Hacc-ı ekber gününde, Allah ve Resûlünden bütün insanlara bir bildiridir: Allah ve Resûlü, Allah'a ortak koşanlardan uzaktır. Eğer tövbe ederseniz, bu sizin için hayırlıdır. Ama yüz çevirirseniz, şunu İyi bilin ki, siz Allah'ı âciz bırakabilecek değilsiniz. İnkârcılara, elem dolu bir azabı müjdele!"
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Zeyd: (.....) âyetini:
“Yüce Allah ve Resûlünden bir bildiri, bir ilandır" şeklinde açıklamıştır.
İbn Ebî Hâtim, Hakîm b. Humeyd'den bildirir: Ali b. Hüseyn bana:
“Ali'nin Allah'ın Kitâb'ında bir ismi var ancak siz onu bilmiyorsunuz" dedi. "Nedir bu isim?" diye sorduğumda da şu karşılığı verdi:
“Yüce Allah'ın: (.....) âyetini duymuyor musun? Vallahi buradaki Âzân işte Ali'dir."
Tirmizî, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve İbn Merdûye, Hazret-i Ali'den bildirir: Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) Hacc-ı ekber'in hangi gün olduğunu sorduğumda:
"Kurban (bayramının birinci) günüdür" buyurdu.
İbn Ebî Şeybe, Tirmizî ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Hazret-i Ali:
“Hacc-ı ekber günü Kurban bayramının birinci günüdür" demiştir.
İbn Merdûye zayıf bir senedle Hazret-i Ali'den bildirir:
“Dört şeyi bizzat Resûlullah'tan (sallallahü aleyhi ve sellem) öğrendim. Birincisi orta namazın ikindi namazı olduğudur. İkincisi Hacc-ı ekber'in Kurban bayramının birinci günü olduğudur. Üçüncüsü, secdenin ardından tesbih etme'nin akşam namazının farzından sonra kılınan iki rekatlık sünnet namazı olduğudur. Dördüncüsü de yıldızların batışından sonra tesbih etme'nin sabah namazının farzından önce kılınan iki rekat sünnet namazı olduğudur."
Tirmizî ve İbn Merdûye, Amr b. el-Ahvas'tan bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte Vedâ haccında bulundum. Allah Resûlü, Allah'a hamdu senâ etti, uyarı ve nasihatlerde bulundu. Sonrasında:
“En mukaddes gün hangisidir? En mukaddes gün hangisidir? En mukaddes gün hangisidir?" diye sordu. İnsanlar:
“Yâ Resûlallah! Hacc-ı ekber günüdür" karşılığını verdiler.
Ebû Dâvud, Nesâî ve Hâkim'in Abdullah b. Kurt'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Allah katında en değerli gün, Kurban (bayramı) günüdür. Daha sonra ise Karr günü'dür" buyurmuştur.
İbn Merdûye, İbn Ebî Evfâ'dan bildirir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Kurban bayramının birinci gününde:
“Bugün hacc-ı ekber günüdür" buyurdu.
Buhârî muallak olarak, Ebû Dâvud, İbn Mâce, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh, İbn Merdûye ve Ebû Nuaym, Hilye'de İbn Ömer'den bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Veda haccını ifa ederken Kurban bayramının ilk günü cemreler arasında durdu ve:
“Bugün hangi gündür?" diye sordu. Ashab:
“Kurban (bayramı) günü" dediklerinde, Allah Resûlü:
“Bugün Hacc-ı ekber günüdür" buyurdu.
Buhârî, Müslim, Ebû Dâvud, Nesâî ve İbn Merdûye, Ebû Hureyre'den bildirir: Ebû Bekr, Kurban günü Minâ'da:
“Bu yıldan itibaren hiçbir müşrik hac yapamayacak ve çıplak olarak tavaf edemeyecek" diye ilan edecek kişiler arasında beni de gönderdi. Hacc-ı ekber (Büyük hac) günü Kurban günüdür. Hacc-ı ekber denmesinin sebebi de insanların (umreye) Hacc-ı asğar (Küçük hac) demeleridir. O yıl Ebû Bekr'in yaptığı bu ilanla birlikte diğer sene, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) katıldığı Veda haccına hiçbir müşrik katılmadı. Bu konuda Yüce Allah da:
“Ey iman edenler! Allah'a ortak koşanlar ancak bir pislikten ibarettir..." âyetini indirdi.
İbn Ebî Şeybe ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Hacc-ı ekber, Kurban (bayramının birinci) günüdür" demiştir.
Saîd b. Mansûr, İbn Ebî Şeybe ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Muğîre b. Şu'be Kurban bayramının birinci günü bir hutbe verdi ve:
“Kurban bayramı günü Hacc-ı ekber günüdür" dedi.
İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre Ebû Cuheyfe:
“Hacc-ı ekber, Kurban (bayramının birinci) günüdür" demiştir.
İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre Saîd b. Mansûr:
“Hacc-ı ekber, Kurban (bayramının birinci) günüdür" demiştir.
Abdurrezzâk, Saîd b. Mansûr, İbn Ebî Şeybe, İbn Cerîr ve Ebu'ş-Şeyh, Abdullah b. Ebî Evfâ'dan bildirir:
“Hacc-ı ekber Kurban (bayramının birinci) günüdür. Bu günde tıraş olunur, kurban kesilir ve daha önce haram olanlar helal olur."
Taberânî ve İbn Merdûye'nin Semure'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Hacc-ı ekber; Ebû Bekr'in emirliğinde gerçekleştirilen haçtır" buyurmuştur.
İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre Semure:
“Hacc-ı ekber gününde.." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Müslümanlar ile müşriklerin üç günde, Yahudi ile Hıristiyanların da diğer üç günde haccı ifa ettikleri yıldır. Bu şekilde müslümanların ile müşriklerin ve Yahudi ile Hıristiyanların haccı aynı altı güne denk gelmiştir."
İbn Ebî Şeybe, İbn Avn'dan bildirir: Muhammed b.Sîrin'e Hacc-ı ekber'i sorduğumda:
“Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) haccı ile diğer dinlerden olanlarının haclarının aynı zamana denk geldiği yıldır" dedi.
Taberânî, Semure b. Cündüb'den bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Mekke fethedildiği zaman şöyle buyurdu:
“Bu yıl Hacc-ı ekber yılıdır. Bu yılda müslümanlar ile müşriklerin hac günleri peşpeşe oları üç güne denk geldi. Yahudi ,ile Hıristiyanların hac günleri de peşpeşe olan üç güne denk geldi. Bu şekilde Müslümanların, müşriklerin, Yahudilerin ve Hıristiyanların hac günleri peşpeşe olan altı güne denk geldi. Gökler ve yerler yaratıldığından beri de bu yılda olduğu gibi hepsi aynı zamana denk gelmedi. Kıyamet kopana kadar de bir daha aynı zamana denk gelmez. "
Abdurrezzâk, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî)'ye Hacc-ı ekber konusu sorulunca şöyle dedi:
“Sizin Hacc-ı ekber'le ne işiniz var ki? O hac, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) tayin etmesiyle Ebû Bekr'in emirliğinde ifa edilen bir haçtı. O hac mevsiminde Müslümanlar ile müşriklerin hacları aynı günlere denk gelmişti. Bunun içindir ki Hacc-ı ekber (büyük hac) olarak isimlendirildi. Aynı şekilde Yahudi ile Hıristiyanların hac günlerine denk gelmişti."
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Saîd b. el-Müseyyeb:
“Hacc-ı ekber Kurban bayramının ikinci günüdür. O günde imamın hutbe verdiğini görmez misin?" demiştir.
İbn Ebî Hâtim ve İbn Merdûye, Misver b. Mahreme'den bildirir: Arafe gününde Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Bugün Hacc-ı ekber günüdür" buyurdu.
İbn Sa'd, İbn Ebî Şeybe, İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Ömer b. el-Hattâb:
“Hacc-ı ekber günü Arafe günüdür" demiştir.
İbn Cerîr, Ebu's-Sahbâ el-Bekrî'den bildirir: Ali b. Ebî Tâlib'e Hacc-ı ekber gününün hangi gün olduğunu sorduğumda:
“Arafe günüdür" dedi.
Ebû Ubeyd, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh, İbn Abbâs'tan bildirir: Arafe günü Hacc-ı ekber günüdür. Övünme günüdür. Zira Yüce Allah, meleklerine karşı yeryüzündeki insanlarla övünür ve:
“Üst başlan dağınık ve tozlu bir şekilde nasıl da huzuruma gelmişler. Beni görmedikleri halde nasıl da bana iman etmişler. İzzetime andolsun ki ben de onları bağışlayacağım" buyurur.
İbn Cerîr, Ma'kil b. Dâvud'dan bildirir: Arafe günü İbnu'z-Zübeyr'in:
“Bugün Hacc-ı ekber günüdür" dediğini işittim.
İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre Şa'bî'ye:
“Hacc-ı ekber'i anladık da Hacc-ı asğar (küçük hac) da ne oluyor?" diye sorulunca:
“Ramazan ayında yapılan umredir" karşılığını verdi.
İbn Ebî Şeybe, Ebû İshâk'tan bildirir: Abdullah b. Şeddâd'a Hacc-ı ekber'i sorduğumda:
“Hacc-ı ekber Kurban bayramının birinci günüdür. Hacc-ı asğar ise umredir" karşılığını verdi.
İbn Ebî Şeybe, Mücâhid'den bildirir:
“Umre küçük hac (Hacc-ı asğar)dır, denilirdi."
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Ebû Hayve:
“...Allah ve Resûlü, Allah'a ortak koşanlardan uzaktır.." âyetini açıklarken:
“Allah Resûlü de müşriklerden berîdir" demiştir.
Ebu Bekr Muhammed b. Kasım el-Enbârî, el-Vakfu ve'l-İbtidâ'da ve İbn Asâkir, Târih'de İbn Ebî Müleyke'den bildirir: Ömer zamanında bedevinin biri geldi ve:
“Allah'ın Muhammed'e indirdiği şeyleri bana kim okur?" dedi. Bunun üzerine adamın biri ona Tevbe Sûresi'ni okudu. Ancak bu âyeti:
“Allah, ortak koşanlardan ve Resûlünden uzaktır" anlamına gelecek şekilde (.....) lafzıyla, Resûl ifadesini cerr İle okudu. Bunun üzerine bedevi:
“Allah kendi Resûlünden berî mi oldu? O halde Allah ondan berî ve uzak ise ben de ondan beriyim" dedi. Bedevinin bu sözü Ömer'e ulaşınca yanına çağırdı. Ona:
“Ey bedevi! Resûlullah'tan (sallallahü aleyhi ve sellem) berî olduğunu mu söylüyorsun?" diye sorunca, bedevi şu karşılığı verdi:
“Ey müminlerin em iri! Medine'ye geldiğimde Kur'ân konusunda herhangi bir bilgim yoktu. Kur'ân'ı bana okuyup okutacak birini sorduğumda filan kişi bana Tevbe Sûresi'ni okudu. Ancak okurken:
“(=Allah, ortak koşanlardan ve Resûlünden uzaktır)" dedi. Bunun üzerine ben de:
“Allah kendi Resûlünden berî mi oldu? O halde Allah ondan berî ve uzak ise ben de ondan beriyim" dedim." Ömer:
“Ey bedevi! Ama o bu şekilde değildir!" deyince, bedevi:
“Ya nasıl ey müminlerin emiri?" diye sordu. Ömer:
“(Allah ve Resûlü, Allah'a ortak koşanlardan uzaktır)" şeklindedir" deyince, bedevi:
“Vallahi ben de Allah ve Resûlünün uzak olduğundan uzağım" karşılığını verdi. Sonrasında Ömer b. el-Hattâb Arap dili hakkında bilgisi olmayan kişilerin Kur'ân okutmamasını emretti ve Ebu'l- Esved'e âyetleri harekelendirmesini söyledi.
İbnu'l-Enbârî, Abbâd el-Mühellebî'den bildirir: Ebu'l-Esved ed-Düelî bir adamın bu âyeti:
“(Allah, ortak koşanlardan ve Resûlünden uzaktır)" lafzıyla, Resûl ifadesini cerr ile okuduğunu duyunca:
“Bu tür yanlış okumalara engel olacak bir şeyler yapmadan duracağımı zannetmiyorum" dedi.
İbn Ebî Hâtim, Muhammed b. Mis'ar'den bildirir: Süfyân b. Uyeyne'ye:
“Kötü bir şeyin müjdesi olabilir mi?" diye sorulunca:
“Yüce Allah'ın:
“...İnkarcılara, elem dolu bîr azabı müjdele!" âyetini işitmedin mi?" karşılığını verdi.
4. Âyetin Tefsiri
"Yalnız, andlaşma hükümlerinde size karşı bir eksiklik yapmayan ve aleyhinizde kimseye yardım etmeyen müşriklerle yaptığınız andlaşmaya sonuna kadar riayet edin. Allah sakınanları sever."
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Yalnız, andlaşma hükümlerinde size karşı bir eksiklik yapmayan ve aleyhinizde kimseye yardım etmeyen müşriklerle yaptığınız andlaşmaya sonuna kadar riayet edin..." âyetini açıklarken:
“Burada müşriklerden kasıt Kureyşlilerdir" demiştir.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Katâde:
“Yalnız, andlaşma hükümlerinde size karşı bir eksiklik yapmayan ve aleyhinizde kimseye yardım etmeyen müşriklerle yaptığınız andlaşmaya sonuna kadar riayet edin..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Bunlar Hazret-i Peygamberin (sallallahü aleyhi ve sellem) Hudeybiye'de kendileriyle anlaşma yaptığı Kureyş müşrikleridir. Kurban bayramının ilk gününden başlamak üzere bu anlaşmanın süresinin bitmesine, dört ay kalmıştı. Yüce Allah bu âyetle Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) süresi bitene kadar anlaşmaya riayet etmesini emretti.
İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Muhammed b. Abbâd b. Câfer:
“Yalnız, andlaşma hükümlerinde size karşı bir eksiklik yapmayan ve aleyhinizde kimseye yardım etmeyen müşriklerle yaptığınız andlaşmaya sonuna kadar riayet edin.." âyetini açıklarken:
“Buradaki müşriklerden kasıt, Bekr b. Kinâne kabilesinden Cezîme b. Âmir oğullarıdır" demiştir.
İbn Ebî Hâtim ve İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Andlaşma hükümlerinde size karşı bir eksiklik yapmayan.." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Müşrikler Müslümanlarla yaptıkları -anlaşmayı bozar ve Müslümanlara düşman olanlara yardımcı olurlarsa artık onlarla arada herhangi bir anlaşma olmaz. Ancak Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile aralarında bulunan anlaşmaya riayet eder ve Müslümanlara düşman planlara herhangi bir yardımda bulunmazlarsa bu âyetle kendileriyle yapılan anlaşmaya riayet emredilmiştir"
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“Yalnız, andlaşma hükümlerinde size karşı bir eksiklik yapmayan ve aleyhinizde kimseye yardım etmeyen müşriklerle yaptığınız andlaşmaya sonuna kadar riayet edin..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Müslümanların sadece Müdlic oğulları ile Huzaa kabilesiyle anlaşmaları kalmıştı. Bu âyetle de müddeti bitene kadar anlaşmaya riayet emredildi."
Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Süddî:
“Yalnız, andlaşma hükümlerinde size karşı bir eksiklik yapmayan ve aleyhinizde kimseye yardım etmeyen müşriklerle yaptığınız andlaşmaya sonuna kadar riayet edin. Allah sakınanları sever" âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Bunlar Kinâne kabilesinden iki kabile olan, Uşeyre gazvesi dönüşünde kendileriyle anlaşma yapılan Damra oğulları ile Müdlic oğullarıdır. Daha sonra bunlar anlaşmaya bağlı kalıp bozmamış, Müslümanlara karşı düşmanlara yardımda bulunmamışlardı. Onun içindir ki müddeti bitene kadar bunlarla yapılan anlaşmaya riayet edilmelidir. Yüce Allah, haram kıldığı şeylerden sakınıp ahitlerine sadık kalanları sever. Bu âyetlerden sonra da Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) kimseyle anlaşma yapmamıştır."
5. Âyetin Tefsiri
"Haram aylar çıkınca bu Allah'a ortak koşanları artık bulduğunuz yerde öldürün, onları yakalayıp hapsedin ve her gözetleme yerine oturup onları gözetleyin. Eğer tövbe ederler, naçıazı kılıp zekâtı da verirlerse, kendilerini serbest bırakın. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir"
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Süddî:
“Haram aylar çıkınca..."âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Bunlar dört aydır. Zilhicce ayının onundan başlar Muharrem, Safer, Rabîulevvel ayları ile Rabîulahir ayından on günlük bir süreyi kapsar."
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Dahhâk:
“Haram aylar çıkınca..."âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Zilka'de'den on gün, Zilhicce ve Muharrem ayları olmak üzere yetmiş günlük bir süredir."
Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“Haram aylar çıkınca..."âyetini açıklarken şöyle demiştir: Bunlar, "Yeryüzünde dört ay daha dolaşın..." âyetinde zikredilen dört aydır.
İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Katâde:
“Haram aylar çıkınca bu Allah'a ortak koşanları artık bulduğunuz yerde öldürün, onları yakalayıp hapsedin ve her gözetleme yerine oturup onları gözetleyin..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile Kureyşliler arasında bir anlaşma vardı ve bu anlaşmanın süresi Kurban bayramının birinci gününden başlamak üzere dört ay sonrasında bitiyordu. Anlaşması olmayan topluluklar için de verilen süre Muharrem ayının bitimiydi. Yüce Allah bu süre bittiği zaman Allah'tan başka ilah olmadığına Muhammed'in Allah'ın Resûlü olduğuna şehadet edene kadar Harem bölgesi içinde veya dışında veya Kâbe'nin yanında müşriklerle savaşmasını Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) emretti."
İbn Ebî Hâtim, Dahhâk'tan bildirir: Yüce Allah'ın Kitâb'ında zikredilen ve Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile müşrikler arasında yapılan her türlü sözleşme ve her türlü anlaşmayı:
“...Allah'a ortak koşanları artık bulduğunuz yerde öldürün, onları yakalayıp hapsedin ve her gözetleme yerine oturup onları gözetleyin.." âyeti geçersiz kılmıştır.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Zeyd:
“...Onları yakalayıp hapsedin ve her gözetleme yerine oturup onları gözetleyin..." âyetini açıklarken:
“Onların hareket alanlarını daraltıp sıkıştırın ve başka kentlere ticaret için gitmelerine izin vermeyin" demiştir.
İbn Ebî Hâtim, Ebû İmrân el-Cevnî'den bildirir: Nöbet bekleme (ribât) Allah'ın Kitâb'ında:
“...Her gözetleme yerine oturup onları gözetleyin..."buyruğuyla ifade edilmiştir.
Ebû Dâvud, Nâsih'de İbn Abbâs'tan bildirir: Yüce Allah önce:
“Haram aylar çıkınca bu Allah'a ortak koşanları artık bulduğunuz yerde öldürün..." buyurmuş, sonrasında bu âyetin genel hükmünü:
“...Eğer tövbe ederler, namazı kılıp zekâtı da verirlerse, kendilerini serbest bırakın.." istisnasıyla neshetmiştir. Genel hükmü nesheden başka bir istisna da:
“Eğer Allah'a ortak koşanlardan biri senden sığınma talebinde bulunursa, Allah'ın kelâmını işitebilmesi için ona sığınma hakkı tanı..." buyruğuyla ifade edilmiştir.
İbn Mâce, Muhammed b. Nasr el-Mervezî, es-Sala?öa, Bezzâr, Ebû Ya'lâ, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh, Hâkim, ibn Merdûye ve Beyhakî, Şuobu'l-îman'da Rabî' b. Enes vasıtasıyla En es b. Mâlik'ten bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Her kim dünyadan Allah'a tam bir ihlas ile, O'na hiçbir şeyi ortak koşmadan ve sadece O'na kulluk ederek, namazlarını kılmış, zekatını vermiş bir şekilde ayrıhrsa Allah ondan razı bir şekilde ayrılmış olur" buyurdu. İşte resûllerin getirdiği ve nefsi arzular ile sözlerin çoğalıp birbirine karışmasından önce Rableri katından tebliğ ettikleri din budur. Yüce Allah'ın Kıtâb'ındaki:
“...Eğer tövbe ederler, namazı kılıp zekâtı da verirlerse, kendilerini serbest bırakın..." âyeti da bunu desteklemektedir. Bunların tövbeleri de putları kırıp sadece Rablerine ibadet etmeleridir.
Ebu'ş-Şeyh, Hasan(-ı Basrî)'den bildirir:
“...Eğer tövbe ederler, namazı kılıp zekâtı da verirlerse, kendilerini serbest bırakın..." âyeti, kıble ahalisinin kanlarını haram kılmıştır.
Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Katâde:
“...Eğer tövbe ederler, namazı kılıp zekâtı da verirlerse, kendilerini serbest bırakın..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“İnsanlar üç kısımdır. Bir kısmı zekat ödemek zorunda olan Müslümanlardır. Diğeri cizye vermesi gereken müşriklerdir. Üçüncüsü de malının onda birini verdikten sonra güven içinde ticaret yapmalarına izin verilen muhâriblerdir."
Hâkim, Mus'ab b. Abdirrahman'dan, o da babasından bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Mekke'yi fethettikten sonra Tâif üzerine gitti. Tâif'i yedi veya sekiz gün boyunca kuşatma altında tuttu. Bir sabah veya akşam hamlesi de yaptıktan sonra konakladı. Konakladığında tekbir getirdi ve şöyle buyurdu:
"Ey insanlar! Ben sizlerin öncüsüyüm. Ehli beyt'ime iyi davranmanızı öğütlüyorum. Buluşmamız da Cennetteki havuzun başında olacaktır. Nefsim elinde olana yemin olsun ki ya namazı kılar, zekatı verirler ya da benden veya benim gibi olan birini üzerlerine gönderir, savaşçılarının boyunlarını vurup, çoluk çocuklarını da esir alır." Bunu dinleyen Müslümanlar bu kişinin Ebû Bekr veya Ömer olduğunu düşündüler; ancak Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Ali'nin elinin tuttu ve:
“O kişi de budur!" buyurdu.
İbn Sa'd sahabelerden biri olan Abdurrahman b. Rabî' ez-Zafarî'den bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Eşca ' kabilesinden bir adamdan zekat alınması için birini gönderdi. Ancak adam, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) tarafından gelen adamı boş bir şekilde geri çevirdi. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Adamın yanına git! Şayet zekatı vermezse boynunu vur!" buyurdu.
6. Âyetin Tefsiri
Bkz. Ayet:7
7. Âyetin Tefsiri
"Eğer müşriklerden biri senden eman dilerse, Allah'ın kelâmını işitebilmesi için ona eman ver. Sonra da onu güven içinde olacağı yere ulaştır. Bu, onların bilmeyen bir kavim olmaları sebebiyledir. Mescid-i Haram ın yanında kendileriyle antlaşma yaptıklarınızın dışında müşriklerin Allah ve Resûlü yanında nasıl bir ahdi olabilir? Onlar size karşı dürüst davrandıkları müddetçe siz de onlara dürüst davranın. Çünkü Allah sakınanları sever."
İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“Eğer müşriklerden biri senden eman dilerse..." âyetini açıklarken şöyle demiştir: Müşriklerden yanına gelip söylediklerini ve sana nazil olan vahiyleri dinleyen kişiye emân verilir. Kişi Allah'ın kelamını dinlemek için yanına geldiği zaman geldiği yere geri dönene kadar güven içindedir."
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Zeyd:
“...Sonra da onu güven içinde olacağı yere ulaştır..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Seni dinlemeye gelen müşrik, senin anlattıklarına ikna olmadığı zaman geldiği yere güven içinde ulaşmasını sağla, anlamındadır. Bu hüküm de neshedilmiş değildir."
Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Dahhâk:
“Eğer müşriklerden biri senden eman dilerse, Allah'ın kelâmını işitebilmesi için ona eman ver..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Yüce Allah, Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) böylesi bir Şeyi kendisinden isteyen kişilere bu hakkı tanımasını emretmiştir. Söylenenleri kabul ederse eder, etmemesi halinde geldiği gibi yine güven içinde geri döner. Ayrıca, Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem), bunun için gelen kişilere yanında bulundukları süre içinde masraflarını karşılama emri de verilmiştir."
Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Katâde:
“...Allah'ın kelâmını işitebilmesi için..." âyetini açıklarken:
“Allah'ın kelamından kasıt, Allah'ın kitabıdır" demiştir.
Ebu'ş-Şeyh, Süddî'den bildirir: Yüce Alah bir önceki âyetin genel hükmünü:
“Eğer müşriklerden biri senden eman dilerse, Allah'ın kelâmını işitebilmesi için ona eman ver, Sonra da onu güven içinde olacağı yere ulaştır..." istisnasıyla neshetmiştir. Burada Allah kelamından kasıt, Allah'ın kitabıdır. Güven içinde olacağı yerden kasıt, kendi yurduna güvenli bir şekilde ulaştırılmasıdır.
Ebu'ş-Şeyh, Saîd b. Ebî Arûbe'den bildirir: Önceleri kişi Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına gelip Allah'ın kelamı olan Kur'ân'ı dinlerdi. Dinledikten sonra Müslüman olursa zaten bunun için gelmiştir. Ancak dinledikten sonra inanmayıp tasdik etmezse geldiği yere güven içinde geri gönderilirdi. Ancak bu hüküm de:
“...Müşrikler nasıl sizinle topyekün savaşıyorlarsa siz de onlara karşı topyekün savaşın..." âyetiyle neshedilmiştir.
İbnu'l-Münzir ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Mescid-i Haram'ın yanında kendileriyle antlaşma yaptıklarınızın dışında müşriklerin Allah ve Resulü yanında nasıl bir ahdi olabilir..." ayetini açıklarken:
“Bu müşriklerden kasıt Kureyşlilerdir" demiştir.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbnr Zeyd:
“Mescid-i Haram'ın yanında kendileriyle antlaşma yaptıklarınızın dışında müşriklerin Allah ve Resûlü yanında nasıl bir ahdi olabilir..." âyetini açıklarken:
“Bu müşriklerden kasıt Kureyşlilerdir" demiştir.
İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh, Mükâtil'den bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) müşriklerden bazıları ile antlaşma yapmıştı. Aynı şekilde Mescid-i Haram'ın yanında Damra b. Bekr oğulları ile özel olarak da Kinâne oğulları ile bir antlaşma yapmış ve bunun süresini dört ay olarak belirlemişti. İşte:
“Mescid-i Haram'ın yanında kendileriyle antlaşma yaptıklarınızın dışında müşriklerin Allah ve Resûlü yanında nasıl bir ahdi olabilir? Onlar size karşı dürüst davrandıkları müddetçe siz de onlara dürüst davranın..." âyetinde zikredilenler bunlardır. Onlar bu antlaşmaya riayet ettikleri sürece Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) antlaşmaya riayet etmesi emredilmiştir.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Süddî:
“Mescid-i Haram'ın yanında kendileriyle antlaşma yaptıklarınızın dışında müşriklerin Allah ve Resûlü yanında nasıl bir ahdi olabilir..." âyetini açıklarken:
“Bu müşriklerden kasıt Cezîme b. Filan oğullarıdır" demiştir.
îbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Katâde:
“Mescid-i Haram'ın yanında kendileriyle antlaşma yaptıklarınızın dışında müşriklerin Allah ve Resûlü yanında nasıl bir ahdi olabilir? Onlar size karşı dürüst davrandıkları müddetçe siz de onlara dürüst davranın..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Mescid-i Haram'ın yanından kasıt, Hudeybiye'de yapılan anlaşmadır. Ancak bu müşrikler anlaşmaya bağlı kalmamış Hazret-i peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) müttefikleri olan Huzâa kabilesine karşı Kureyşin müttefikleri olan Bekr oğullarına yardım etmişlerdir."
8. Âyetin Tefsiri
"Nasıl olabilir ki, size üstün gelselerdi ne bir yakınlık, ne de bir ahd gözetirlerdi. Kalpleriyle istemezlerken sizi ağızlarıyla hoşnut etmeye uğraşırlar; çokları fasıktırlar."
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbn Abbâs: (.....) âyetini açıklarken:
“İH ifadesi yakınlık, akrabalık anlamındadır. Zimmet ise anlaşmadır" demiştir.
Firyâbî, Ebû Ubeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş- Şeyh'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“Âyetteki (.....) ifadesinden kasıt, Yüce Allah'tır" demiştir.
İbnu'l-Münzir ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İkrime:
“Âyetteki (.....) ifadesinden kasıt, Yüce Allah'tır" demiştir.
İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Katâde:
“İli ifadesinden kasıt ittifaktır. Zimmet ise anlaşmadır" demiştir.
Tastî'nin bildirdiğine göre Nâfi' b. el-Ezrak, İbn Abbâs'a: (.....) âyeti ne anlama geliyor?" diye sorunca, İbn Abbâs: (.....) ifadesi yakınlık, akrabalık anlamındadır. Zimmet ise anlaşmadır" demiştir. Nâfi':
“Araplar öylesi bir ifadeyi bilir mi ki?" diye sorunca ise İbn Abbâs şu karşılığı vermiştir:
“Evet, bilirler. Şâirin:
"Zalime ertelenmeyip anında verilen bir ceza gibi
Allah benimle onların arasındaki yakınlığın cezasını versin" dediğini işitmedin mi?"
İbnu'l-Enbârî, el-Vakfu ve'l-İbtidâ'da Meymûn b. Mihrân'dan bildirir: Nâfi' b. el-Ezrak, İbn Abbâs'a: (.....) âyeti ne anlama geliyor?" diye sorunca, İbn Abbâs şu karşılığı verdi: (.....) ifadesi yakınlık, akrabalık anlamındadır. Bu konuda Hassan b. Sâbit şöyle demiştir:
"Ömrüme andolsun ki Kureyş'e olan yakınlığın
Deve yavrusunun devekuşu yavrusuna yakınlığı gibidir. "
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Katâde:
“...Çokları fasıktırlar" âyetini açıklarken:
“Yüce Allah insanların çoğunu bu şekilde yermiştir" dedi.
9. Âyetin Tefsiri
"Allah'ın âyetlerini az bir karşılığa değiştiler de insanları O'nun yolundan alıkoydular. Bunların yapmakta oldukları şeyler gerçekten ne kötüdür!"
İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“Allah'ın âyetlerini az bir karşılığa değiştiler..." âyetini açıklarken:
“Bu, Muhammed'in (sallallahü aleyhi ve sellem) müttefiklerini bırakıp da sadece kendi müttefiklerine yemek veren Süfyân b. Harb'dir" demiştir.
10. Âyetin Tefsiri
Bir mü'min hakkında ne bir yemîn gözetirler, ne de bir zimmet (sözleşme). İşte bunlar mütecâvizlerdir.
11. Âyetin Tefsiri
"Fakat tövbe eder, namaz kılar ve zekât verirlerse, artık onlar dinde kardeşlerinizdır. Biz, bilen bir kavme âyetlerimizi böyle açıklıyoruz."
İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Katâde:
“Fakat tövbe eder, namaz kılar ve zekât verirlerse, artık onlar dinde kardeşlerinizdir..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Şayet Lât ile Uzza'yı bırakıp Allah'tan başka ilah olmadığına, Muhammed'in de Allah'ın Resûlü olduğunu şehadet ederlerse artık onlar sizin din kardeşlerinizdir."
İbn Cerîr ve Ebu'ş-Şeyh, İbn Abbâs'tan bildirir:
“Fakat tövbe eder, namaz kılar ve zekât verirlerse, artık onlar dinde kardeşlerinizdir..." âyeti namaz kılanların kanlarını haram kılmıştır.
12. Âyetin Tefsiri
"Eğer antlaşmalarından sonra yeminlerini bozup dininize dil uzatırlarsa, küfrün elebaşlarıyla savaşın. Çünkü onlar yeminlerine riayet etmeyen kimselerdir. Umulur ki, vazgeçerler."
Abd b. Humeyd ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Mücâhid: (.....) âyetini:
“Eğer antlaşmalarını bozarlarsa" şeklinde açıklamıştır.
İbn Ebî Hâtim ve İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Eğer antlaşmalarından sonra yeminlerini bozup dininize dil uzatırlarsa, küfrün elebaşlarıyla savaşın..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Yüce Allah, Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem), aranızdaki antlaşmayı bozarlarsa onları küfrün önde gelenleri sayarak kendileriyle savaş, buyurmuştur."
Abdurrezzâk, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Katâde:
“...Küfrün elebaşlarıyla savaşın.." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Bu elebaşlar Ebû Süfyân b. Harb, Ümeyye b. Halef, Utbe b. Rabîa, Ebû Cehl b. Hişâm ve Süheyl b. Amr'dır. Bunlar Allah'a verdikleri sözden caydılar ve Resûlullah'ı (sallallahü aleyhi ve sellem) Mekke'den çıkarmanın çabası içine girdiler."
İbn Asâkir, Mâlik b. Enes'ten bu yorumun aynısını zikreder.
İbn Asâkir'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“...Küfrün elebaşlarıyla savaşın..."âyetini açıklarken:
“Bu kişi Ebu Süfyân'dır" demiştir.
Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Küfrün elebaşlarıyla savaşın..." âyetini açıklarken:
“Bunlar Kureyş'in liderleridir" demiştir.
İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh ve İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre İbn Ömer:
“...Küfrün elebaşlarıyla savaşın..." âyetini açıklarken:
“Bunlardan biri de Ebû Süfyân b. Harb'dir" demiştir.
Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî):
“...Küfrün elebaşlarıyla savaşın..." âyetini açıklarken:
“Bunlar İslam düşmanlarıdır" demiştir.
İbn Ebî Şeybe, İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh ve İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre Huzeyfe'nin yanında bu âyet zikredilince:
“Bu âyetin muhataplarıyla henüz savaşılmış değildir" dedi.
İbn Ebî Şeybe, Buhârî ve İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre Zeyd b. Vehb:
“...Küfrün elebaşlarıyla savaşın..." âyetini açıklarken şöyle demiştir: Huzeyfe'nin yanındayken bir ara:
“Bu âyetin muhatapları olan kişilerden üç, münafıklardan da dört kişi kalmıştır" dedi. Bedevinin biri:
“Siz Muhammed'in (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabı bilmediğimiz şeyler söylüyorsunuz. Ama mesela şu evlerimize girip de değerli eşyalarımızı çalanlara ne demeli?" deyince, Huzeyfe:
“Bunlar fasıklardır" karşılığını verdi ve bir önceki konuya şöyle devam etti:
“Evet, bunlardan hayatta sadece dört kişi kalmıştır. Biri de soğuk suyu içecek olsa şerirliğini hissedemeyecek kadar yaşlıdır."
İbn Ebî Hâtim, Abdurrahman b. Cübeyr b. Nüfeyr'den bildirir: Hazret-iEbû Bekr, ordusunu Şam'a gönderirken onlara şöyle seslendi:
“Başlarının orta yerini tıraş eden bir toplulukla karşılaşacaksınız. Bu şekilde Şeytan düğümü atanları kılıçlarınızla vurun. Vallahi böylesi kişilerden birini öldürmem, diğerlerinden yetmiş kişiyi öldürmemden benim için daha sevimlidir. Zira Yüce Allah:
“...Küfrün elebaşlarıyla savaşın,.." buyurur."
Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Hüzeyfe: (.....) âyetini:
“Bunlar anlaşmalarına sadık olmayan kimselerdir" şeklinde açıklamıştır.
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Ammâr: (.....) âyetini:
“Bunlar anlaşmalarına sadık olmayan kimselerdir" şeklinde açıklamıştır.
İbn Merdûye, Ali b. Ebî Tâlib'den bildirir: Vallahi:
“Eğer antlaşmalarından sonra yeminlerini bozup dininize dil uzatırlarsa, küfrün elebaşlarıyla savaşın..." âyeti nazil oldu olalı bahsedilen kişilerle henüz savaşılmış değildir.
İbn Merdûye, Mus'ab b. Sa'd'dan bildirir: Sa'd, Hâricilerden bir adamla karşılaşınca adam ona:
“Bu adam küfrün elebaşlarından biridir!" dedi. Sa'd da:
“Yalan söyledin! Aksine ben küfrün elebaşlarıyla savaşanlardan biriydim" karşılığını verdi.
13–14. Âyetlerin Tefsiri
Bkz. Ayet:15
15. Âyetin Tefsiri
"Yeminlerini bozan, Peygamberi yurdundan çıkarmaya azmeden ve savaşı önce kendileri başlatan bir topluluğa karşı nasıl savaşmazsınız? Yoksa korkuyor musunuz? Eğer inanıyorsanız bilin ki asıl korkmanız gereken Allah'tır. Onlarla savaşın ki, Allah sizin ellerinizle onları cezalandırsın, onları rezil etsin. Sizi onlara galip kılsın ve mümin toplumun kalplerini ferahlatsın. Ve onların kalplerinden öfkeyi gidersin. Allah dilediğinin tövbesini kabul eder. Allah bilendir, hikmet sahibidir."
İbnu'l-Münzir ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“Yeminlerini bozan, Peygamberi yurdundan çıkarmaya azmeden ve savaşı önce kendileri başlatan bir topluluğa karşı nasıl savaşmazsınız?" âyetini açıklarken şöyle demiştir: Kureyşlilerin Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) müttefikleri ile savaşmaları ve Hazret-i Peygamber'i (sallallahü aleyhi ve sellem) Mekke'den çıkarma çabaları dile getirilmektedir. Mekke'den çıkarma çabalarının Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) umreye geldiği Hudeybiye anlaşmasının yedinci yılında olduğu söylenir. Kureyşliler Hudeybiye anlaşmasına sadık kalmamış ve içlerinde Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) Mekke'ye girmesi halinde onu buradan çıkaracakları kararını almışlardı. Âyette zikredilen onu yurdundan çıkarma çabaları budur. Ancak Huzâa kabilesi onların bu kararlarını kabul etmediler ve bu konuda onlara destek çıkmadılar. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) haccını ifa edip Mekke'den çıktıktan sonra da Kureyşliler, Huzâalılara:
“Onu Mekke'den çıkarmamıza engel oldunuz" dediler ve onlarla savaştılar. Bu savaş sonucu onlardan birçok kişiyi öldürdüler.
İbn Ebî Şeybe, İbn Ebî Hâtim, İbnu'l-Münzir ve Ebu'ş-Şeyh, îkrime'den bildirir:
“Onlarla savaşın ki, Allah sizin ellerinizle onları cezalandırsın, onları rezil etsin. Sizi onlara galip kılsın ve mümin toplumun kalplerini ferahlatsın" âyeti, Huzâa kabilesi hakkında nazil oldu. Âyette bahsedilen müminler de Huzâa kabilesinden olan müminlerdir.
İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“...Mümin toplumun kalplerini ferahlatsın" âyetini açıklarken:
“Bunlardan kasıt, Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) müttefiki olan Huzâa kabilesidir" demiştir.
İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Süddî:
“...Mümin toplumun kalplerini ferahlatsın" âyetini açıklarken şöyle demiştir: Bunlardan kasıt, Huzâalılardır ve Bekr oğullarından yana kalplerinin ferahlatılması ifade edilmiştir. Bir sonraki âyette:
“Ve onların kalplerinden öfkeyi gidersin..." buyrulmuştur ki buradaki öfke, Kureyşlilerin de yardımıyla Bekr oğullarının onları öldürmesinden dolayıdır.
Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Katâde:
“Ve onların kalplerinden öfkeyi gidersin..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Bize bildirilene göre bu âyet, Mekke'de Bekr oğullarını öldürmeye başlayan Huzâa kabilesi hakkında nazil olmuştur."
İbn İshâk ve Beyhakî, Delâil'de Mervân b. el-Hakem ile Misver b. Mahreme'den bildirir: Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) Kureyşlilerle yaptığı Hudeybiye anlaşmasına göre isteyenler Allah Resûlünün, isteyenler de Kureyşlilerin himayesine girebilecekti. Huzâa kabilesi:
“Biz Muhammed'in (sallallahü aleyhi ve sellem) himayesine giriyoruz" derken, Bekr oğulları da:
“Biz Kureyşlilerin himayesine giriyoruz" dediler. Anlaşmadan sonra onyedi veya onsekiz ay boyunca Müslümanlarla müşrikler arasında herhangi bir çatışma, yaşanmadı. Ancak daha sonra Kureyşlilerin himayesine giren Bekr oğulları, Mekke yakınlarında Vetîr denilen ve kendilerine ait olan bir su kaynağı konusunda Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) himayesine girmiş olan Huzâa kabilesine bir gece vakti saldırdılar. Kureyşliler:
“Bu gece vaktinde biz de Bekr oğullarına yardım edersek Muhammed'in haberi olmaz ve bizleri: kimseler görmez" dediler. Bu şekilde de Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) olan nefretlerinden dolayı Bekr oğullarına kemiklerle ve silahlarla yardıma katıldılar. Onlarla birlikte Huzâa kabilesine karşı savaştılar. Vetîr denilen su kaynağında Bekr oğulları ile Huzâalılar arasında böylesi bir çatışmanın; çıkması üzerine Amr b. Sâlim bineğine binip Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) gitti ve durumdan haberdâr etmek istedi. Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) geldiğinde de durumu şu beyitlerle anlattı:
"Yâ Rab! Babalan ve babalarımızın anlaşmaları adına
Muhammed den yardım istiyorum
Aramızda doğup çocuklarımızdan oldun
Sonra Müslüman olduk ve seni hig bırakmadık
Allah seni doğru yola iletsin destek veren bir yardımda bulunsun
Allah'ın kullarını da yardıma çağır iğlerinde eşsiz olan Resûlullah da var
Yaptığın o sağlam anlaşmayı da bozdular
Ve kimseyi yardıma çağıramayacağımı söylediler
Onlar ki kem aşağılık hem de sayıca azlar
Kedâda da beni gözetleyen birini koydular
Vetîr'de bir gece vakti üzerimize saldırdılar
Kimimizin ayakta, kimimizin de yerde boyunu vurdular."
Bunu duyan Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Sana yardım edilecek ey Amr b. Sâlimt" buyurdu. Çak geçmedi ki gökten bir bulut göründü. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“İşte şu bulut, Ka'b oğullarının zaferine şahit olacaktır" buyurdu. Ardından Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Müslümanların hazırlanmasını ve durumu gizli tutmalarını söyledi. Çıkışlarından Kureyşlilerin haberinin olmaması ve kendi yurtlarında onlara baskın yapabilmesi için de Allah'a dualar etti.
16. Âyetin Tefsiri
"Yoksa Allah, sîzden, cihad edip Allah, peygamber ve müminlerden başkasını kendilerine sırdaş edinmeyenleri ortaya çıkarmadan bırakılacağınızı mı sandınız? Allah yaptıklarınızdan haberdardır"
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Zeyd:
“Yoksa Allah, sizden, cihad edip Allah, peygamber ve müminlerden başkasını kendilerine sırdaş edinmeyenleri ortaya çıkarmadan bırakılacağınızı mı sandınız..." âyetini açıklarken:
“Yüce Allah kimin ne olduğunu ortaya çıkarmadan onları öylesine bırakmamıştır" demiştir.
İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh, İbn Abbâs'tan bildirir: Âyette geçen 'Velîce' ifadesi, kişinin zahiri davranışlarından öte iç dünyasını, samimiyetini ifade eder."
Abd b. Humeyd ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Katâde: (.....) ifadesini:
“İhanet" şeklinde açıklamıştır.
17. Âyetin Tefsiri
Bkz. Ayet:18
18. Âyetin Tefsiri
"Allah'a ortak koşanların, inkârlarına bizzat kendileri şahitlik edip dururken, Allah'ın mescitlerini imar etmeleri düşünülemez. Onların bütün amelleri boşa gitmiştir. Onlar ateşte ebedî kalacaklardır. Allah'ın mescitlerini, ancak Allah'a ve âhiret gününe inanan, namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren ve Allah'tan başkasından korkmayan kimseler imar eder. İşte doğru yola ermişlerden olmaları umulanlar bunlardır."
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Allah'a ortak koşanların, inkârlarına bizzat kendileri şahitlik edip dururken, Allah'ın mescitlerini imar etmeleri düşünülemez..." âyetini açıklarken şöyle demiştir: Yüce Allah bir sonraki âyette:
“Allah'ın mescitlerini, ancak Allah'a ve âhiret gününe inanan, namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren ve Allah'tan başkasından korkmayan kimseler imar eder. İşte doğru yola ermişlerden olmaları umulanlar bunlardır" buyurarak müşriklerin böylesi bir imara kalkışmayacaklarını bildirmiştir. Aynı şekilde mescitleri ancak Allah'ı birletip indirdiklerine inanan, beş vakit namazlarını kılan ve sadece Allah'a kulluk edenlerin imar edeceğini bildirmiştir. Devamında (.....) buyurarak hidayete erenlerin bunlar olduğunu ifade etmiştir. Bu ifade de İsrâ Sûresi'nde Yüce Allah'ın Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem):
“(Rabbin seni Makam-ı Mahmud'a ulaştırsın)" buyurması gibidir. Makam-ı Mahmud'dan kasıt da şefaattir. Kur'ân'da geçen tüm ifadeleri kesinliği ve vacipliği ifade eder.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İkrime bu âyeti:
“(=Allah'a ortak koşanların Allah'ın mescidini imar etmeleri düşünülemez)" lafzıyla okumuş ve:
“Âyette tek bir mescid kastedilmektedir" demiştir.
İbnu'l-Münzir, Hammâd'dan bildirir: Abdullah b. Kesîr'in bu âyeti:
“(=Allah'a ortak koşanların Allah'ın mescidini imar etmeleri düşünülemez)" lafzıyla okuduğunu işittim. Bir sonraki âyeti de: (=Allah'ın mescidini ancak... imar eder) lafzıyla okudu.
Ahmed, Abd b. Humeyd, Dârimî, Tirmizî, İbn Mâce, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, İbn Huzeyme, İbn Hibbân, Ebu'ş-Şeyh, Hâkim, İbn Merdûye ve Beyhakî, Sünen'de Ebû Saîd el-Hudrî'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Mescide devam ettiğini gördüğünüz kişinin imanlı biri olduğuna şehadet edebilirsiniz. Zira Yüce Allah: «Allah'ın mescitlerini, ancak Allah'a ve âhiret gününe inanan, namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren ve Allah'tan başkasından korkmayan kimseler imar eder.. .» buyurur. "
İbn Merdûye, İbn Abbâs'tan bildirir: Kişi namaza yapılan çağrıyı (ezanı) duyar da bu çağrıya icabet edip mescide gitmezse onun namazı yok demektir ve Allah ile Resûlüne isyan etmiştir. Zira Yüce Allah:
“Allah'ın mescitlerini, ancak Allah'a ve âhiret gününe inanan, namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren ve Allah'tan başkasından korkmayan kimseler imar eder. İşte doğru yola ermişlerden olmaları umulanlar bunlardır" buyurmuştur.
Beyhakî, Şuabu'l-îman'da Enes'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Yüce Allah şöyle buyurur: «Yeryüzü ahalisine azap vermeye niyetlenirim ancak evlerimi ihya edenleri,.; benim için birbirlerini sevenleri, seher vakitleri benden mağfiret dileyenleri gördüğümde bundan vazgeçerim.»
Abdurrezzâk ve Beyhakî'nin Kureyş'ten bir adamdan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştun Yüce Allah şöyle buyurur: En sevdiğim kullarım, birbirlerini benim için seven, mescidlerimi ihya eden ve seher vakitlerinde benden mağfiret dileyen kullarımdır, İşte yarattıklarıma azap etmeyi düşündüğüm zaman bunlar aklıma gelir ve bu azaptan vazgeçerim. "
Saîd b. Mansûr, İbn Ebî Şeybe, Bezzâr, Taberânî ve Beyhakî'nin bildirdiğine göre Ebu'd-Derdâ, Selmân'a şöyle bir mektup yazmıştır:
“Kardeşim! Mescid evin gibi olsun! Zira Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu işittim:
“Mescid takvalı olan her bir kişinin evidir. Yüce Allah da mescidleri ev edinen kişilere bolluk ve rahatlık vereceğini, Sırat köprüsünü de geçip Rabbin rızasına nail olacaklarını garanti etmiştir. "
Abdurrezzâk ve Beyhakî, Katâde'den bildirir:
“Denilirdi ki bir Müslüman, ya ihya ettiği bir mescitte, ya sığındığı evinde ya da Rabbinin ihsan ettiği rızkın peşinde olmak üzere ancak üç yerde görülür."
Ebû Bekr Abdurrahman b. Kasım el-Ferec el-Kâsimî, Nushetu Ebî Mushir'de bildirdiğine göre Ebû İdrîs el-Havlânî:
“Mecsitler değerli insanların meclisleridir" demiştir.
Ahmed, Ebû Hureyre'den bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Mescitlerin müdavimleri vardır ki onların mescit arkadaşları meleklerdir. Gelmediklerinde gözleri onları arar, hastalandıklarında onları ziyaret eder; ihtiyaç anında da onlara yardım ederler" buyurdu. Yine şöyle buyurdu:
“Mescitte oturan kişinin üç hasleti olur. Ya kendisinden istifade edeceği bir arkadaş bulur. Ya hikmetli bir söz işitir. Ya da beklenen rahmete nail olur. "
Taberânî'nin İbn Mes'ûd'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Yüce Allah'ın yeryüzündeki evleri mescitlerdir. Yüce Allah da bu yerlerde kendisini ziyaret edenlere mutlaka ikramda bulunur" buyurmuştur.
Abdurrezzâk, İbn Cerîr ve Beyhakî, Şuabu'l-îman'da Amr b. Meymûn el- Evdî'den bildirir:
“Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabının bize bildirdiğine göre Yüce Allah'ın yeryüzündeki evleri mescitlerdir. Yüce Allah da bu yerlerde kendisini ziyaret edenlere mutlaka ikramda bulunur."
Bezzâr, Ebû Ya'lâ, Taberânî, M.el-Evsat ve Beyhakî'nin Enes b. Mâlik'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Yüce Allah'ın evlerini ihya edenler, Allah'ın yakınlarıdır" buyurmuştur.
Beyhakî'nin Enes b. Mâlik'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Gökten bir bela indiği zaman mescidi ihya edenlerden uzak olur" buyurmuştur.
Beyhakî, Abdullah b. Selâm'dan bildirir: Mescitlerin müdavimleri vardır ki mescidin direkleri gibidirler. Bunların meleklerden arkadaşları vardır.
Mescitte olmadıkları zaman melekler onları ararlar, hasta oldukları zaman onları ziyaret ederler, ihtiyaçları olduğu zaman da onlara yardım ederler."
Taberânî, M.el-Evsat'ta ve İbn Adiy'in Ebû Saîd el-Hudrî'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Mescidi seven kişiyi Allah da sever" buyurmuştur.
Taberânî, Hasan b. Ali'den bildirir: Dedem Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu işittim:
“Mescitlerin müdavimi olan kişi, Allah için kendisinden istifade edebileceği bir dost, faydasına olacak bir ilim, kendisini hidayete ulaştıracak, kötülükten uzak uzaklaştıracak-Mr söz kazanır. Haya veya haşyetle günahlardan kaçınır. Nimete ve beklenen bir rahmete nail olur. "
Taberânî sahih bir senedle Selmân'dan bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Kim evinde güzelce abdestini alır ve Allah'ı ziyaret amacıyla mescide giderse bilmelidir ki Yüce Allah kendisini ziyarete gelenlere mutlaka ikramda bulunur."
İbn Ebî Şeybe ve Ahmed, Zühd'de Selmân'dan aynısını mevkuf onun sözü olarak zikreder.
Beyhakî'nin Enes b. Mâlik'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Gecenin karanlıklarında mescitlere yürüyenleri kıyamet gününde tam olan bir nur ile müjdele!" buyurmuştur.
İbn Ebî Şeybe, Taberânî ve Beyhakî'nin Ebu'd-Derdâ'dan bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Gece karanlıklarında mescide yürüyenlere kıyamet gününde Yüce Allah bir nur ihsan eder" buyurmuştur.
Taberânî'nin Ebû Umâme'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Gecenin karanlıklarında mescitlere yürüyenleri kıyamet gününde nurdan minberlerle müjdele! Kıyamet gününde insanlar korkuya kapılırken bunlar korku yaşamayacaklardır."
Taberânî'nin Ebû Umâme'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Sabah veya akşam mescide gitme; Allah yolunda cihattandır" buyurmuştur.
İbn Ebî Şeybe'nin Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Sabah veya akşam vakti mescide yürüyüp giden kişiye Yüce Allah her sabah ve akşam Cennete bir konak hazırlar" buyurmuştur.
İbn Ebî Şeybe, Abdurrahman b. Ma'kil'den bildirir:
“Aramızda mescidin, kişiyi Şeytandan koruyan kalelerden biri olduğunu konuşurduk."
Taberânî ve Beyhakî, İbn Abbâs'tan bildirir:
“Mescitler Yüce Allah'ın yeryüzündeki evleridir. Yıldızların yeryüzünde bulunanlara ışık vermesi gibi mescitler de gökyüzünde bulunanlara (meleklere) ışık verir."
Ahmed'in Abdullah b. Amr'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Allah için bir mescit inşa eden kişiye Yüce Allah Cennette ondan daha geniş bir ev inşa eder" buyurmuştur.
Ahmed ve Taberânî, Bişr b. Hayyân'dan bildirir: Bir mescit inşa ettiğimiz sırada Vasile b. el-Eska' yanımıza geldi. Durup selam verdikten sonra şöyle dedi: Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem):
“İçinde namaz kılınması için bir mescit inşa eden kişiye Yüce Allah Cennette ondan daha iyi olan bir ev inşa eder" buyurduğunu işittim.
İbn Ebî Şeybe, Ahmed ve Bezzâr'ın İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):"Allah için, kayokuşunun yumurtaları için yaptığı yuva gibi olsa dahi bir mescit inşa eden kişiye Yüce Allah Cennette bir ev inşa eder" buyurmuştur.
Taberânî'nin el-Evsat'ta Hazret-i Âişe'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Gösteriş ve nam amacı taşımadan-bir mescit inşa eden kişiye Yüce Allah Cennette bir ev inşa eder" buyurmuştur.
Taberânî'nin M.el-Evsat'ta Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Helal bir mal ile içinde Allah'a ibadet edilen bir mescit inşa eden kişiye Yüce Allah Cennette inci ve yakuttan bir ev inşa eder."
İbn Ebî Şeybe'nin Ebû Zer'den bildirdiğine göre Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Allah için, kayokuşunun yuvası gibi olsa dahi bir mescit inşa eden kişiye Yüce Allah Cennette bir ev inşa eder" buyurmuştur.
İbn Ebî Şeybe, Ömer b. el-Hattâb'dan bildirir: Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem):
"İçinde Allah'ın adı anılan bir mescit inşa eden kişiye Yüce Allah Cennette bir ev inşa eder" buyurduğunu işittim.
İbn Ebî Şeybe'nin Enes'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
"Mescitler inşa edin ancak onları yüksek duvarlı yapmayın" buyurmuştur.
İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Mescit duvarlannı alçak, diğer evlerin duvarlarını ise yüksek bir şekilde inşa etmemiz emredildi" demiştir.
İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre Ömer:
“Duvarları yüksek mescitlerde namaz kılmamamız emredildi" demiştir.
İbn Ebî Şeybe, Abdullah b. Şakîk'den bildirir:
“Eskiden mescitlerin duvarları alçaktı. Ancak zamanla insanlar bu duvarları giderek yükseltmeye başladılar."
İbn Ebî Şeybe, Enes b. Mâlik'den bildirir:
“Bir zaman gelecek insanlar yaptıkları mescitlerle birbirlerine karşı övünecekler ancak bu mescitler çok az ihya edilecektir."
İbn Ebî Şeybe'nin Yezîd b. el-Asam'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):"Benden mescitleri süslemem istenmedi" buyurmuştur.
İbn Ebî Şeybe, İbn Abbâs'tan bildirir:
“Sizler de zaman gelecek Yahudi ve Hıristiyanların kendi ibadet yerlerini süsledikleri gibi mescitlerinizi süsleyeceksiniz."
İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre Ubey:
“Mescitlerinizi ve mushaflannızı süslemeye başladığınızda mahvolmanız başlamış demektir" demiştir.
Taberânî, Müsnedu'ş-Şâmiyyîn'de Ali b. Ebî Tâlib'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Mescide bir kandil asan kişiye, kandil yandığı sürece yetmiş bin melek hayır duada bulunur ve bağışlanma dilerler" buyurmuştur.
Süleym er-Râzî, et-Terğîb'de Enes'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Mescide bir kandil asan kişiye, kandil o mescitte ışık verdiği sürece melekler ve Arş't taşıyanlar ona bağışlanma dilerler. "
Ebû Bekr eş-Şâfiî, Rubâiyyât'ta ve Taberânî, Ebû Kirsâfe'den bildirir: Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Mescitler inşa edin ve içindeki çöplükleri dışarıya atın" buyurduğunu işittim. Yine:
“Mescitteki çöpü çıkarmak, Cennetteki hurilerin mehridir" buyurduğunu işittim. Yine:
“Allah için mescit inşa eden kişiye Yüce Allah Cennette bir ev inşa eder" buyurdu. Ashab:
“Yâ Resûlallah! Peki, şu yol üzerinde inşa edilen derme çatma mescitler?" diye sorunca, Allah Resûlü:
“Onları inşa eden kişi için de Cennette bir ev inşa edilir" karşılığını verdi.
Ahmed, Enes'ten bildirir: Peygamberimizle (sallallahü aleyhi ve sellem) birlikte Medine yollarından birinde kerpiçten yapılmış bir kubbe gördük. Allah Resûlü:
“Bu kimin?" diye sorunca:
“Filanca kişinin" dedim. Bunun üzerine:
“Kıyamet gününde, mescit inşa edenler dışında bir yapıyı inşa eden her bir kişinin bu yapı başına yıkılacaktır" buyurdu. Daha sonra aynı yerden bir daha geçtiğimizde o kubbenin yerinde olmadığını gördü. "O kubbeye ne oldu?" diye sorunca:
“Sahibi senin dediğini işitince onu yıktı" dedim. Bunun üzerine Allah Resûlü:
“Allah rahmetini ondan esirgemesin" buyurdu.
Ahmed, Zühd'de ve Hakîm et-Tirmizî, Mâlik b. Dînar'dan bildirir: Yüce Allah şöyle buyurur:
“Yeryüzü ahalisine azap göndermek isterim de oturup Kur'ân okuyanlar, mescitleri ihya edenler ve Müslüman çocukları görünce öfkem diner."
19. Âyetin Tefsiri
Bkz. Ayet:20
20. Âyetin Tefsiri
"Siz hacılara su vermeyi ve Mescid-i Haram ı onarmayı, Allah'a ve âhiret gününe iman edip de Allah yolunda cihad edenlerin imanı ile bir mi tutuyorsunuz? Halbuki onlar Allah katında eşit değillerdir. Allah zalimler topluluğunu hidayete erdirmez. İnanan, hicret eden ve Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihat eden kimselere Allah katında en büyük dereceler vardır. İşte kurtulanlar onlardır"
Müslim, Ebû Dâvud, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, İbn Hibbân, Taberânî, Ebu'ş-Şeyh ve İbn Merdûye, Nu'mân b. Beşîr'den bildirir: Bir Cuma günü Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) minberinin yanında ashâbdan bir grupla oturuyordum. İçlerinden biri:
“Bir Müslüman olarak hacılara su dağıtma işinden başka hiçbir amelimin olmamasına aldırmam" deyince, başka biri:
“Oysa ben Mescid-i Haram'ı imar işinden başka bir amelimin olmamasına aldırmam" dedi. Bir başkası ise:
“Aksine Allah yolunda cihad söylediğiniz şeylerden daha iyidir" dedi. Ömer bunları duyunca adamları azarladı ve şöyle dedi:
“Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) minberinin yanında bu şekilde seslerinizi yükseltmeyin! Cuma namazını kıldıktan sonra Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına girer ve hakkında tartıştığınız bu konuyu ona sorarım." Cuma namazı sonrası Ömer, Allah Resûlü'ne bunu sorunca:
“Siz hacılara su vermeyi ve Mescid-i Haram'ı onarmayı, Allah'a ve âhiret gününe iman edip de Allah yolunda cihad edenlerin imanı ile bir mi tutuyorsunuz? Halbuki onlar Allah katında eşit değillerdir. Allah zalimler topluluğunu hidayete erdirmez" âyeti nazil oldu.
İbn Ebî Hâtim ve İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Siz hacılara su vermeyi ve Mescid-i Haram'ı onarmayı, Allah'a ve âhiret gününe iman edip de Allah yolunda cihad edenlerin imanı ile bir mi tutuyorsunuz..." âyetini açıklarken şöyle demiştir: Müşriklerin:
“Allah'ın evini imar etmek, hacıların su ihtiyacını karşılamak, Allah'a iman etmek ve yolunda cihad etmekten daha iyidir" demelerini üzerine bu âyet inmiştir. Müşrikler Mescid-i Haram'da bulunmakla övünür, buranın ahalisi olmaları ve onarımını kendileri yapmaları dolayısıyla da büyüklük taslarlardı. Yüce Allah davete karşı yüz çevirme ve içinde bulundukları yerden dolayı büyüklenmeleri konusunda Mekke müşriklerine:
“Âyetlerim size okunurdu da siz buna karşı büyüklük taslayarak arkanızı döner, geceleyin toplanıp hezeyanlar savururdunuz" buyurmuştur. Mekke müşrikleri Mescid-i Haram'da toplanır, saçma sapan şeyler konuşur ve Kur'ân'dan uzak dururlardı. Yüce Allah, Allah'a iman ile Peygamberiyle (sallallahü aleyhi ve sellem) birlikte cihada çıkmayı müşriklerin Kabe'yi . imar etmeleri ve hacılara su dağıtmalarından daha üstün tutmuştur. Her ne kadar Allah'ın evini imar etseler ve bakımını üstlenseler de şirklerinin yanında bu yaptıklarının Allah katında hiçbir değeri yoktur. Yüce Allah bu konuda:
“...Halbuki onlar Allah katında eşit değillerdir. Allah zalimler topluluğunu hidayete erdirmez" buyurmuştur. Kendilerini Allah'ın evini imar edenler olarak görenleri şirklerinden dolayı Yüce Allah zalim olarak nitelemiş ve imar yönündeki bu çabalarının kendilerine hiçbir faydası olmayacağını belirtmiştir.
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'tan bildirir: Abbâs, Bedir savaşında esir düşünce:
“Şayet Müslüman olma, hicret etme ve cihada çıkma gibi konularda bizden öndeyseniz biz de Mescid-i Haram'ı imar eder, hacılara su verir ve esir düşenlerin fidyelerini öderdik" dedi. Bunun üzerine Yüce Allah:
“Siz hacılara su vermeyi ve Mescid-i Haram'ı onarmayı, Allah'a ve âhiret gününe iman edip de Allah yolunda cihad edenlerin imanı ile bir mi tutuyorsunuz? Halbuki onlar Allah katında eşit değillerdir. Allah zalimler topluluğunu hidayete erdirmez" âyetini indirdi ve bu yaptıklarını müşrik olarak yaptıkları için bunları kendilerinden kabul etmediğini bildirdi.
İbn Merdûyeh'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Siz hacılara su vermeyi ve Mescid-i Haram'ı onarmayı, Allah'a ve âhiret gününe iman edip de Allah yolunda cihad edenlerin imanı ile bir mi tutuyorsunuz..." âyetini açıklarken:
“Ali b. Ebî Tâlib ile Abbâs hakkında nazil oldu" demiştir.
İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh, Şa'bî'den bildirir: Hazret-i Ali, Abbâs ve Şeybe hacılara su dağıtma ve Kâbe'nin hizmetlerini görme konusunda birbirlerine karşı övününce Yüce Allah:
“Siz hacılara su vermeyi ve Mescid-i Haram'ı onarmayı, Allah'a ve âhiret gününe iman edip de Allah yolunda cihad edenlerin imanı ile bir mi tutuyorsunuz..." âyetini indirdi.
Abdurrezzâk, İbn Ebî Şeybe, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh, Şa'bî'den bildirir:
“Siz hacılara su vermeyi ve Mescid-i Haram'ı onarmayı, Allah'a ve âhiret gününe iman edip de Allah yolunda cihad edenlerin imanı ile bir mi tutuyorsunuz..." âyeti bu konuda birbirleriyle tartışan Abbâs ile Hazret-i Ali hakkında nazil oldu.
İbn Merdûye, Şa'bî'den bildirir: Hazret-i Ali ile Abbâs arasında bir çekişme vardı. Abbâs, Ali'ye:
“Ben Peygamberin amcasıyım, sen ise amcası oğlusun. Hacılara su verme işi-ile Mescid-i Haram'ın imar işi bende" deyince, Yüce Allah:
“Siz hacılara su vermeyi ve Mescid-i Haram'ı onarmayı, Allah'a ve âhiret gününe iman edip de Allah yolunda cihad edenlerin imanı ile bir mi tutuyorsunuz..." âyetini indirdi.
Abdurrezzâk, Hasan(-ı Basrî)'den bildirir:
“Bu âyet bu konuda çekişen Ali, Abbâs, Osmân ve Şeybe hakkında nazil oldu."
İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh ve İbn Merdûye, Abdullah b. Ubeyde'den bildirir: Hazret-i Ali, Abbâs'a:
“Sen de Medine'ye hicret etsen daha iyi olmaz mı?" deyince, Abbâs:
“Hicretten daha değerli bir şeyi yapmıyor muyum ki? Hacılara su dağıtmıyor muyum? Mescid-i Haram'ın imar ve onarım işine bakmıyor muyum?" karşılığını verdi. Bunun üzerine:
“İnanan, hicret eden ve Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihat eden kimselere Allah katında en büyük dereceler vardır. İşte kurtulanlar onlardır" âyeti nazil oldu. Bu şekilde de Yüce Allah Medine'yi derece olarak Mekke'den üstün kıldı.
Firyâbî, İbn Sîrîn'den bildirir: Ali b. Ebî Tâlib, Mekke'ye geldi ve Abbâs'a:
“Hicret etsen, Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) katılsan olmaz mı?" dedi. Abbâs:
“Mescid-i Haram'ın imar ve onarım işine bakıyor, Kâbe'nin hizmetlerini görüyorum ya" karşılığını verdi. Bunun üzerine Yüce Allah:
“Siz hacılara su vermeyi ve Mescid-i Haram'ı onarmayı, Allah'a ve âhiret gününe iman edip de Allah yolunda cihad edenlerin imanı ile bir mi tutuyorsunuz.." âyetini indirdi. Bazılarına da:
“Sizler Medine'ye hicret etseniz, Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) katılsanız daha iyi olmaz mı?" deyince, onlar da:
“Kardeşlerimizin, akrabalarımızın ve yoksullarımızın yanında kalmak istiyoruz" karşılığını verdiler. Bunun üzerine Yüce Allah:
“De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız meskenler size Allah'tan, Resûlünden ve Allah yolunda cihad etmekten daha sevgili ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin. Allah fâsıklar topluluğunu hidayete erdirmez" âyetini indirdi.
İbn Cerîr, Muhammed b. Ka'b el-Kurazî'den bildirir: Talha b. Şeybe, Abbâs ve Ali b. Ebî Tâlib birbirlerine karşı övündüler. Talha:
“Kâbe benden sorulur, zira anahtarı bendedir" dedi. Abbâs:
“Hacılara su dağıtan benim ve bu işten ben sorumluyum" dedi. Ali de:
“Ne dediğinizi anlamıyorum. Ben ki herkesten önce kıbleye namaz kıldım ve cihada katılıyorum" karşılığını verdi. Bunun üzerine Yüce Allah:
“Siz hacılara su vermeyi ve Mescid-i Haram'ı onarmayı, Allah'a ve âhiret gününe iman edip de Allah yolunda cihad edenlerin imanı ile bir mi tutuyorsunuz? Halbuki onlar Allah katında eşit değillerdir. Allah zalimler topluluğunu hidayete erdirmez. İnanan, hicret eden ve Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihat eden kimselere Allah katında en büyük dereceler vardır. İşte kurtulanlar onlardır" âyetlerini indirdi.
İbn Cerîr ve Ebu'ş-Şeyh, Dahhâk'tan bildirir: Bedir savaşı sonrası Müslümanlar esir düşen Abbâs ile arkadaşlarını müşrik oldukları için ayıplamaya başlayınca, Abbâs:
“Oysa vallahi biz Mescid-i Haram'ı imar eder, esir düşenin fidyesini öder, Kâbe'nin hizmetlerini görür ve hacılara su dağıtırdık" dedi. Bunun üzerine Yüce Allah:
“Siz hacılara su vermeyi ve Mescid-i Haram'ı onarmayı, Allah'a ve âhiret gününe iman edip de Allah yolunda cihad edenlerin imanı ile bir mi tutuyorsunuz..." âyetini indirdi.
Ebû Nuaym, Fadâilu's-Sahâbe'de ve İbn Asâkir, Enes'ten bildirir: Abbâs ile Kâbe'nrn anahtarlarını elinde bulunduran Şeybe oturup birbirlerine karşı övünmeye başladılar. Abbâs:
“Ben senden üstünüm. Zira Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) amcası ve babasının da vasisiyim. Hacılara su dağıtma işi de benim sorumluluğumdadır" deyince, Şeybe:
“Ben senden daha üstünüm zira Yüce Allah'ın evinin sorumlusu ve bekçisi benim. Bana bu şekilde güvendiği gibi sana da güvendi" mi?" karşılığını verdi. Ali yanlarına gelince durumu ona anlattılar. Ali de:
“Ben ikinizden de üstünüm! Zira ilk iman eden kişi benim! Hicret eden ve cihâda çıkan kişi de benim" dedi. Sonrasında üçü de Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) gittiler ve konuyu ona anlattılar. Ancak kendilerine hemen bir cevap vermedi. Günler sonra bu konuda vahiy inince onları çağırdı ve:
“Siz hacılara su vermeyi ve Mescid-i Haram'ı onarmayı, Allah'a ve âhiret gününe iman edip de Allah yolunda cihad edenlerin imanı ile bir mi tutuyorsunuz.." âyeti ile birlikte sonraki dokuz âyeti de okudu.
Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Ebû Vecze es-Sa'dî bu âyeti: (.....) şeklinde okumuştur.
Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî):
“Siz hacılara su vermeyi ve Mescid-i Haram'ı onarmayı, Allah'a ve âhiret gününe iman edip de Allah yolunda cihad edenlerin imânı ile bir mi tutuyorsunuz..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Bu âyetten sonra hacılara su dağıtma ile Kâbe'nin hizmetlerini görme işini bırakmak istediklerinde Allah Resûlü:
“Bunları bırakmayın, zira bunlarda sizler için hayırlar vardır" buyurdu.
İbn Ebî Şeybe ve Ebu'ş-Şeyh, Abdullah b. es-Sâib'den bildirir:
“Abbâs'ın dağıttığı sudan iç ki ondan içmek sünnettendir." İbn Ebî Şeybe'nin lafzı ise:
“Ondan içmek haccı tamamlayan şeylerdendir" şeklindedir.
Buhârî, Hâkim ve Beyhakî, Sünen'de İbn Abbâs'tan bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) su dağıtanların yanına geldi ve su istedi. Abbâs:
“Ey Fadl! Annenin yanına git ve Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) içecek su getir" dedi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Bana bundan su ver" buyurunca, Abbâs:
“Yâ Resûlallah! Bunun içine ellerini sokuyorlar" dedi. Ancak Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) yine:
“Bana bundan su ver" buyurdu ve ondan içti. Sonra Zemzem kuyusunun yanına geldi. Bu kuyudan hem su dağıtıyorlar, hem de kuyuyu temizliyorlardı. Çalışanları görünce:
“Çalışın! Zira hayırlı bir iş yapıyorsunuz. Vallahi başkaları beni görüp de bu konuda sizinle izdiham yapmalarından çekinmeseydim kuyuya iner ve ipi şurama koyardım" buyurdu ve boynunu gösterdi.
Ahmed, Ebû Mahzûre'den bildirir:
“Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ezan okuma işini bize ve azatlılarımıza verdi. Hacılara su dağıtma işini Hâşim oğullarına, Kâbe'nin hizmetini görme işini de Abduddâr oğullarına verdi."
İbn Sa'd, Hazret-i Ali'den bildirir: Abbâs'a:
“Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) Kâbe'nin hizmetlerini görme işini bize vermesini söyle" dediğimde, Abbâs, Allah Resûlünden bunu istedi. Ancak Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Size ondan daha hayırlı olan bir şeyi, hacılara su dağıtma işini vereyim. Zira siz bitersiniz de onun size hayırları bitmez" buyurdu.
İbn Sa'd, Buhârî, Müslim ve Ezrakî, İbn Ömer'den bildirir:
“Abbâs Minâ'da kalınması gereken günlerde hacılara su dağıtma işi için Mekke'de kalmaya izin isteyince, Allah Resûlü(sallallahü aleyhi ve sellem) ona izin verdi."
İbn Sa'd, Mücâhid'den bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) devesi üzerinde Kâbe'yi tavaf etti. Hacer-i Esved'e ulaştığında da elindeki asasıyla onu selamlıyordu. Sonra su dağıtılan yere gelip su istedi. Abbâs:
“Yâ Resûlallah! Sana kimselerin dokunmadığı sudan getirelim" deyince, Allah Resûlü:
“Hayır, bana bundan verin" buyurdu. Orada su içtikten sonra Zemzem kuyusuna geldi. "Kuyudan bana bir kova su çekin" buyurdu. Bir kova su çıkarılınca ağzına su alıp çalkaladı ve yine kovaya boşalttı. Sonra:
“Kovayı geri kuyuya dökün" buyurdu. Sonrasında:
“Çalışın! Zira hayırlı bir iş yapıyorsunuz. Vallahi başkaları beni görüp de bu konuda sizinle izdiham yapmalarından çekinmeseydim sizinle birlikte su çekerdim" buyurdu.
İbn Sa'd, Cafer b. Temmâm'dan bildirir: Adamın biri İbn Abbâs'a geldi ve:
“Neden kuru üzüm suyundan yaptığınız şerbeti dağıtıyorsunuz? Bu konuda sünnet olanı mı yapıyorsunuz, yoksa size süt ve bal dağıtmaktan daha kolay mı geliyor?" diye sordu. İbn Abbâs şu karşılığı verdi:
“Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) su dağıtan Abbâs'ın yanına geldi ve:
“Bana içecek ver" buyurdu. İbn Abbâs kâselerde şırâ'getirtti. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) kâselerden birini alıp içti ve:
“İyi yapmışsınız. Öyle devam edin" buyurdu. Hakkında Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem):
“İyi yapmışsınız. Öyle devam edin" dediği bir içecek benim için süt ve bal dağıtmaktan daha iyidir."
İbn Sa'd, Mücâhid'den bildirir:
“Abbâs ailesinin dağıttığı içeceklerden için. Zira onlardan içmek sünnettendir."
İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Atâ:
“Siz hacılara su vermeyi..." âyetini açıklarken:
“Bundan kasıt, Zemzem suyudur" demiştir.
Abdurrezzâk, Musannef’te, Ezrakî, Târihu Mekke'de ve Beyhakî, Delâil'de Zührî'den bildirir: Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) dedesi Abdulmuttalib'in ilk defa zikredilişi Fil Olayı'nda olmuştur. Kureyşliler, Fil ordusundan kaçıp Harem'den çıkarken Abdulmuttalib henüz genç bir çocuktu. "Vallahi Allah'ın haram bölgesinden çıkıp izzeti başkasında arayacak değilim!" diyerek Kâbe'nin yanında oturdu. Diğer Kureyşliler ise onu bırakıp gidince Abdulmuttalib:
"Allah'ım! Kişi kendi mallarını koruyabilir
Sen de kendi malını bunlardan koru
Ki sabah, olduğunda haçları ve sapkınlıkları
Senin kudretin ve tuzağına galip gelmesin" demeye başladı.
Yüce Allah Fil ordusunu tamamen bozguna uğratıp helak edinceye kadar Abdulmuttalib, Mescid-i Haram'dan ayrılmadı. Ordunun, bu şekilde yok olmasından sonra Kureyş geri döndü. Abdulmuttalib, gösterdiği bu sabır ve Allah'ın kutsallanna olan saygısı dolayısıyla Kureyş'in gözünde daha da büyüdü. Daha sonra Abdulmuttalib'in en büyük oğlu olan Haris b. Abdilmuttalib doğdu. Hâris genç yaşına geldiği zaman bir gece Abduimuttalib'e rüyasında:
“Zemzem'i, büyük önderin gömüsünü kaz!" denildi. Abdulmuttalib uyandığında:
“Allahım! Bu rüyamı bana açıkla" dedi. Bir daha rüyasında kendisine:
“İşkembe ile kanın arasında kalan, karganın gelip karınca yuvasını aradığı yeri, kızıl putları karşına alarak Zemzem'i kaz" denildi.
Abdulmuttalib uyandıktan sonra Mescid-i Haram'a gidip oturdu ve rüyasında söylenen şeylerin çıkmasını bekledi. O arada Cezvere'de bir inek kesildi. Can havliyle kasabın elinden kurtulup kaçtı. Ancak ölüm kendisini Zemzem kuyusunun olduğu yerde buldu. Sonrasında orada kesildi. Parçalanıp etleri de alınınca bir karga gelip işkembesine kondu ve karınca yuvasını aramaya başladı. Bunu gören Abdulmuttalib kalktı ve karganın eşelediği yeri kazmaya başladı. Kureyşliler yanına gelip:
“Ne yapıyorsun öyle? Senin akılsız biri olduğunu düşünmüyorduk. Mescidimizi neden kazıyorsun?" dediler. Abdulmuttalib:
“Buradaki kuyuyu kazacağım ve bana engel olana da karşı koyacağım" karşılığını verdi. Sonra oğlu Hâris'le birlikte kuyuyu kazmaya devam etti. Hâris'ten başka da çocuğu yoktu.
Kuyuyu kazarken Kureyşlilerden bir grup onu alaya aldılar, kavga ettiler ve kazmasına engel olmaya çalıştılar. Asil soyunu, doğruluğunu ve çalışkanlığını bilen bazı Kureyşliler de ona destek çıktılar. Bu şekilde kuyuyu kazmaya devam edebildi. Ancak eziyetler çoğalınca on oğlunun olması halinde birini kurban edeceğini adadı. Sonunda daha önceden oraya gömülen kılıçlara ulaştı. Kılıçları çıkardığını gören Kureyşliler:
“Ey Abdulmuttalib! Bulduğun bu kılıçlardan bize de ver!" dediler, ancak Abdulmuttalib:
“Bu kılıçlar Allah'ın Ev'inindir" karşılığını verdi.
Sonunda Abdulmuttalib suya ulaştı. Su çıkan yeri açıp genişletti. Kuyunun hemen yanında bir havuz yaptı. Oğluyla birlikte kuyudan suyu çekip havuzu doldurmaya ve bu sudan hacılara su dağıtmaya başladılar. Ancak bu konuda onu çekemeyenler gece olunca gelip havuzu deliyor, sabah olunca Abdulmuttalib onu onarıyordu. Havuzu bu şekilde ikidebir bozmaları çekilmez bir hal alınca Abdulmuttalib bu konuda Rabbine dua edip yardım istedi. Rüyasında kendisine:
“Allahım! Bu suyun yıkanma için kullanılmasına izin vermiyorum. Sadece içme ve serinleme için kullanılsın, şeklinde dua et. Bu şekilde onlann bıı yaptıklarından kurtulacaksın" denildi. Abdulmuttalip uyanınca Mescid'de toplanan Kureyşlilere bu rüyasını anlattı ve oradan gitti. Sonrasında Kureyşlilerden havuzu bozmaya kalkışan her bir kişi bedeninde bir hastalığa yakalandı. Bu şekilde de sonunda havuzu ve hacılara su dağıtma işini Abdulmutalib'e bıraktılar.
Daha sonra Abdulmuttalib birkaç kadınla evlendi ve bunlardan on tane çocuğu oldu. "Allahım! Bunlardan birini kurban edeceğime dair adak adamıştım. Aralarında kura çekeceğim, sen dilediğini kura da çıkar" dedi. Aralarında kura çekince kurada hepsinden çok sevdiği oğlu Abdullah çıktı. Abdulmuttalib:
“Allahım! Abdullah'ın canını mı almayı dilersin yoksa yüz deve mi?" dedi ve yüz deve ile Abdullah arasında kura çekti. Kurada yüz deve çıkınca da onları kesip adağını yerine getirdi.
Ezrakî ve Beyhakî, Delâil'de Ali b. Ebî Tâlib'den bildirir: Abdulmuttalib şöyle dedi:
“Bir defasında Hicr'de uyurken rüyamda biri bana:
“Taybe'yi kaz" dedi. "Taybe ne?" diye sorduğumda bir şey demeden gitti. İkinci gün yatağıma girdiğimde yine aynı kişi rüyama geldi ve:
“Berre'yi kaz" dedi. "Berre ne?" diye sorduğumda bir şey demeden gitti. Üçüncü gün yatağıma girdiğimde aynı kişi rüyama geldi ve:
“Zemzem'ı kaz" dedi. "Zemzem ne?" diye sorduğumda:
“Ardı kesilmeyen, bitmeyen ve karınca yuvasının yanında bulunan sudur. Bununla buraya gelen hacıların su ihtiyacını karşılarsın" dedi."
Hazret-i Ali anlatmaya şöyle devam etti: Abdulmuttalib, rüyasında bu şekilde kendisine gerekli açıklama yapılıp yeri de gösterilince, kendisine söylenen şeyin doğruluğuna da inandığı için sabah oğlu Hâris'le birlikte kazmasını alıp kazmaya başladı. Hâris'ten de başka oğlu yoktu. Suyu bulunca da tekbir getirdi. Tekbir getirdiğini duyan Kureyşliler suyu bulduğunu anladılar. Hemen yanına gelip:
“Et Abdulmuttalib! Bu, İsmail'in kuyusudur. Onun için bunda bizim de hakkımız vardır. Bizi de bu kuyuya ortak etmdisin" dediler. Ancak Abdulmuttalib:
“Bunu yapmam! Bu işle özel olarak ben görevlendirildim ve sizin aranızda sadece bana kısmet oldu" karşılığını verdi. Kureyşliler:
“Bunu bizimle paylaşmalısın! Bu konuda seninle davalaşmadan da bırakmayız!" dediklerinde, Abdulmutalib:
“İstediğiniz kişiyi seçin onun huzurunda sizinle davalaşayım" karşılığını verdi. Kureyşliler:
“Hüzeymli Sa'd oğullarının kahini olan kadına gidelim" dediklerinde, Abdulmuttalib:
“Olur" karşılığını verdi.
Bu kahin kadın Şam bölgesinde oturuyordu. Abdulmuttalib, yanına Abdumenâf oğullarından birkaç kişiyi aldı. Kureyş'in her bir kabilesinden de bir kişi seçildi ve bineklerine binip yola düştüler. O zamanlarda yollar ıssız ve çöl idi. Şâm ile Hicaz arasında çöl olan bir bölgeye vardıklarında Abdulmuttalib ile yanındakilerin suyu bitti. Susuzluktan da neredeyse helak olacaklardı. Yanlarında bulunan Kureyşli kabilelerin adamlarından su istediler ancak:
“Çölün ortasındayız. Sizin başınıza gelenin bizim de başımıza gelmesinden korkarız" diyerek su vermeyi kabul etmediler.
Abdullamuttalib, diğer kabilelerden olanların su vermemeleri üzerine ve susuzluktan dolayı maruz kalacakları tehlikeyi görünce yanında bulunan Abdumenâf oğullarına:
“Görüşünüz nedir?" diye sordu. "Senin uygun göreceğin şeyi biz şimdiden kabul ediyoruz. Ne yapmamızı istiyorsan emret, yapalım" karşılığını verdiler. Abdulmuttalib:
“O zaman henüz bizde güç varken herkes kendi yerini kazsın. Ölen kişiyi kazdığı yere gömeriz. İçimizden son adam kalıncaya kadar bu şekilde yapalım. Zira bir kişinin ölümü hepimizin ölmesinden daha iyidir" deyince:
“Dediğin gibi yapalım" karşılığını verdiler.
Sonrasında her biri kendi yerini kazdı ve oturup susuzluktan dolayı ölümün gelmesini beklediler. Fakat bir ara Abdulmuttalib:
“Vallahi kendimizi bu şekilde ölüme bırakmamız acizlikten başka bir şey değil. Buna başka bir çare bulmalıyız. Belki Yüce Allah başka yerlerde bizim için su ihsan eder. Yola düşelim" deyince yola çıkmak üzere hazırlıklara başladılar. Onlar bu şekilde yola çıkma hazırlığını yaparken diğer Kureyşliler de bu işin nereye varacağını görmek için öylece seyrediyorlardı. Sonunda Abdulmuttalib kalktı ve bineğine bindi. Binek hareket edince ayağının altından tertemiz bir su fışkırdı. Abdulmuttalib tekbir getirince yanındakiler de tekbir getirmeye başladılar. Bineklerinden inip o sudan içtiler ve tulumlarını doldurdular. Abdulmuttalib, Kureyş'in diğer kabilelerinden olan adamları da:
“Suya gelin! Yüce Allah bizlere suyu gönderdi. Su ihtiyacınızı giderin" diyerek çağırdı. Bunun üzerine önceleri Zemzem kuyusu konusunda onunla çekişen Kureyşliler:
“Ey Abdulmuttalib! Zemzem kuyusu konusunda Yüce Allah hükmünü senden yana verdi. Vallahi artık Zemzem suyu konusunda seninle bir daha asla çekişmeyiz. Bu çölün ortasında sana suyu gönderen, Zemzem suyunu da sana verdi. Mekke'deki suyunun başına geri dön" dediler. Sonrasında hep birlikte geri döndüler ve kahin kadına gitmekten vazgeçtiler. Zemzem'i de Abdulmuttalib'e bıraktılar ve bu konuda ona hiç karışmadılar.
İbn Ebî Şeybe, Ahmed, İbn Mâce, Amr b. Şeybe, Fâkihî, Târihu Mekke'de, Taberânî, el-Evsat'ta, İbn Adiy ve Beyhakî, Sünen'de Ebu'z-Zübeyr vasıtasıyla Câbir b. Abdillah'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Zemzem suyu hangi niyetle içilirse o konuda faydası olur" buyurmuştur.
Müstağfirî, Tib'da Câbir b. Abdillah'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Zemzem suyu hangi niyetle içilirse o konuda faydası olur. Hastalıktan dolayı içene Yüce Allah şifa verir. Açlıktan dolayı içeni Yüce Allah doyurur. Başka bir ihtiyaçtan dolayı içenin de Yüce Allah o ihtiyacını giderir."
Dîneverî, Mücâlese'de Buhârî'nin hocası olan Humeydî'den bildirir: İbn Uyeyne'nin yanında iken bize Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Zemzem suyu hangi niyetle içilirse o konuda faydası olur" buyurduğunu söyledi. Bunun üzerine orada oturanlardan biri çıkıp gitti. Bir süre sonra geri geldi ve:
“Ey Ebû Muhammed! Zemzem suyu konusunda bize aktardığın hadis doğru mu?" diye sordu. İbn Uyeyne:
“Evet, doğru" karşılığını verince, adam:
“Ben demin bana yüz hadis aktarman niyetiyle bir kova zemzem suyu içtim" dedi. Süfyân b. Uyeyne adama:
“Otur" deyip oturttuktan sonra da ona yüz tane hadis aktardı.
Fâkihî, Târihu Mekke'de Abbâd b. Abdillah b. ez-Zübeyr'den bildirir: Muâviye hacca gidince biz de onunla birlikte gittik. Kabe'yi tavaf ettikten sonra Makâm'da iki rekat namaz kıldı. Safâ'ya çıkarken de Zemzem kuyusunun oradan geçti. Hizmetçisine:
“Oğul! Şuradan bir kova çek" deyince, hizmetçi ona bir kova su çekti. Mûaviye içip yüzünü yıkadı. Oradan ayrılırken de:
“Zemzem suyu hangi niyetle içilirse o konuda faydası olur" dedi.
Beyhakî, Şuabu'l-îman'da Abdullah b. Amr'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Zemzem suyu hangi niyetle içilirse o konuda faydası olur" buyurmuştur.
Hafız Ebu'l-Velîd b. ed-Debbâğ, Fevâid'de, Beyhakî ve Hatîb, Târih'de Süveyd b. Saîd'den bildirir: İbnu'l-Mübârek, Zemzem kuyusuna gelip bir kap su aldı. Sonra da kıbleye dönüp:
“Allahım! İbn Ebi'l-Mevâlî, İbnu'l- Münkedir'den o da Câbir'den naklen bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): «Zemzem suyu hangi niyetle içilirse o konuda faydası olur» buyurmuştur. İşte ben de şimdi içeceğim ve kıyamet gününde susuz kalmama niyetiyle içiyorum" dedi. Sonra da bu niyetle içti.
Hakîm et-Tirmizî, Ebu'z-Zübeyr vasıtasıyla Câbir'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Zemzem suyu hangi niyetle içilirse o konuda faydası olur" buyurmuştur.
Hakîm et-Tirmizî, babasından naklen bildirir:
“Karanlık bir gecede tavaf etmek istedim, ancak o kadar çok çişim geldi ki kıvranmaya başladım. Hac mevsimi olduğu için de Mescid'den çıkmam halinde dışarıda bulunan pisliklere basmaktan çekindim. Sonra Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) Zemzem suyu konusunda bu hadisini hatırladım. Zemzem suyuna gelip kana kana içtim. Sabaha kadar da çiş sorunu yaşamadım."
Taberânî'nin İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Yeryüzündeki en iyi su, zemzem suyudur. Zemzem suyu bilinen en iyi sudur. Açlığı giderir, hastalığa şifa olur" buyurmuştur.
İbn Ebî Şeybe, Fâkihî ve Beyhakî, Şuabu'l-îman'da İbn Abbâs'tan bildirir:
“Zemzem suyu bilinen en iyi sudur. Açlığı giderir, hastalığa da şifa olur."
Tirmizî, Hâkim ve Beyhakî, Şuabu'l-îmanfda bildirdiğine göre Hazret-i Âişe şişelerde zemzem suyu taşır ve Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) de böyle yaptığını söylerdi. Aynı şekilde Allah Resûlünün bu suyu hastalarının üzerine serptiğini ve onlara içird iğini zikretmiştir.
Deylemî, Müsnedu'l-Firdevs'te Safiyye'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Zemzem suyu her hastalık için şifadır" buyurmuştur.
Dârakutnî ve Hâkim, Mücâhid vasıtasıyla İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Zemzem suyu, hangi niyetle içilirse o konuda faydası olur. Şifa niyetiyle içtiğin zaman Yüce Allah sana şifa verir. Bir şeyden sığınmak için içtiğin zaman Yüce Allah seni ondan korur. Susuzluğunu gidermek için içtiğin zaman Yüce Allah susuzluğunu giderir. Açlığını gidermek için içtiğin zaman da Yüce Allah açlığını giderir. Zemzem suyu Cebrail'in İsmail'e içirmek için çıkarttığı bir sudur." Ravi der ki: Bu yüzden İbn Abbâs zemzem suyunu içeceği zaman:
“Allahım! Bana faydalı bir ilim, bol rızık ve her hastalığa karşı şifa ver" diye dua ederdi.
Abdurrezzâk, İbn Mâce, Taberânî, Dârakutnî, Hâkim ve Beyhakî, Sünen'de Osmân b. el-Esved'den bildirir: Adamın biri İbn Abbâs'a geldi. İbn Abbâs:
“Nereden geliyorsun?" diye sorunca, adam:
“Zemzem suyu içip geldim" dedi. İbn Abbâs:
“Olması gerektiği gibi mi içtin?" deyince, adam:
“Ey İbn Abbâs:
“Nasıl içilmeli ki?" diye sordu. İbn Abbâs şu karşılığı verdi:
“İçeceğin zaman kıbleye dön ve Allah'ın adını an. Sonra içeceğin kadarını üç nefeste ve kana kana iç. Bitirdiğin zaman da Allah'a hamdet. Zira Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem): «Bizi münafıklardan ayıran bir şey de onların zemzem suyundan kana kana içmemeleridir»buyurmuştur."
Ezrakî, İbn Abbâs'tan bildirir: Zemzem kuyusunun bulunduğu avluda Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) İle beraberdik. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir kova su isteyince kuyudan çekilip getirildi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) kovayı kuyunun kenarına koydu. Bir eliyle de kovanın altından tuttu ve:
“Bismillah" dedi. Sonra uzunca içti. Bitirip başını kaldırdıktan sonra:
“Elhamdülillah" dedi. Biraz dua ettikten sonra tekrar:
“Bismillah" diyerek kovayı ağzına dikti. İlkinden daha uzunca içtikten sonra, başını kovadan çekti ve:
“Elhamdülillah" dedi. Biraz daha dua ettikten sonra tekrar:
“Bismillah" diyerek kovayı ağzına dikti. İlk ikisinden daha uzunca içtikten sonra, başını kaldırdı ve:
“Elhamdülillah" dedi. Bu şekilde içmeyi bitirdikten sonra da:
“Bizi münafıklardan ayıran bir şey de onların zemzem suyundan kana kana içmemeleridir" buyurdu.
Ezrakî'nin İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Zemzem suyundan kana kana içmek, kişiyi münafık olmaktan uzaklaştırır" buyurmuştur.
Ezrakî, Ensâr'dan bir adamdan, o babasından, o da dedesinden naklen bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Bizi münafıklardan ayıran bir şey de onların zemzem suyundan bir kova çektikleri zaman bundan kana kana içmemeleridir. Zira hiçbir münafık zemzem suyundan kana kana içemez."
Ezrakî, Dahhâk b. Müzâhim'den bildirir:
“Bize bildirilene göre zemzem suyundan kana kana içmek kişiyi nifaktan uzak tutar. Zemzem suyu başağrısını giderir, gözlere fer katar. Öyle bir zaman gelecek kî zemzem suyu Nil ile Fırat nehirlerinden daha duru olacaktır."
İbn Ebî Şeybe, Ezrakîve Fâkihî, Ka'b'dan bildirir:
“Allah'ın indirdiği kitapta zemzem suyunun açlığı giderdiğini ve hastalıklara şifa olduğunu buluyorum."
Abdurrezzâk, Saîd b. Mansûr ve Ezrakî, Abdullah b. Osman b. Huseym'den bildirir: Vehb b. Münebbih yanımıza Mekke'ye geldiği zaman hastalandı. Ziyaretine gittiğimizde yanında zemzem suyu gördük. Ona:
“Daha duru bir su kullansan olmaz mı? Zira bu su biraz sert bîr sudur" dediğimizde şu karşılığı verdi:
“Başka bir bölgeye çıkana kadar bundan başka bir suyu kullanmak istemiyorum. Vehb'in nefsi elinde olana yemin olsun ki Allah'ın Kitâb'ında bu suyun eksilmeyeceği ve bitmeyeceği geçmektedir. Allah'ın Kitâb'ında bu suyun hayırlı bir su olduğu ve iyilerin içeceği olduğu geçmektedir. Allah'ın. Kitâb'ında bu suyunun çok hoş bir koku bıraktığı geçmektedir. Allah'ın Kitâb'ında bu suyun açlığı giderdiği ve hastalıklara şifa verdiği geçmektedir. Vehb'in nefsi elinde olana yemin olsun ki kişi ondan kana kana içtiği zaman hastalıklarını götürür, yerini şifaya bırakır."
Ezrakî'nin bildirdiğine göre Ka'b, zemzem suyu hakkında şöyle demiştir:
“Biz zemzem suyu konusunda cimri davranıldığını görüyoruz, zira sadece size ihsan edilmiştir. Ondan içen ilk kişi de Hazret-i İsmâil'dir. Bu su açlığı girerir ve hastalıklara karşı şifa verir."
Abdurrezzâk, Musannef’te, Saîd b. Mansûr, Ezrakî ve Hakîm et-Tirmizî, Mücâhid'den bildirir:
“Zemzem suyu hangi niyetle içilerse ona faydası olur. Şayet bir hastalıktan kurtulmak için içiyorsan Yüce Allah sana şifa verir. Susuzluğunu gidermek için içiyorsan Yüce Allah susuzluğunu giderir. Açlığını gidermek için içiyorsan Yüce Allah açlığını giderir. Bu su Cebrâil'in ayağını yere vurmasıyla çıkan ve Yüce Allah'ın İsmâil'e ihsan ettiği bir sudur."
Ezrakî, Ali b. Ebî Tâlib'den bildirir:
“Yeryüzündeki en hayırlı vadiler iki tanedir. Biri Mekke'deki vadidir. Diğeri Hind bölgesinde Hazret-i Âdem'in dünyaya indiği vadidir. Üzerinize sürdüğünüz bu kokular da işte bu vadiden gelmektedir. Yeryüzündeki en kötü iki vadi de biri Ahkâfta, biri de Hadramevt'te bulunan Berehût adındaki vadidir. İnsanlar için en hayırlı kuyu Zemzem kuyusudür. En kötü kuyu da kafirlerinin ruhlarının içinde toplandığı Berehût kuyusudur."
Ezrakî, Atâ'dan bildirir: İbn Abbâs:
“Hayırlıların namazgahında namazı kılın, iyilerin içeceğinden için" dedi. Kendisine:
“Hayırlıların namazgâhı nedir?" diye sorduklarında:
“Topraktır" karşılığını verdi. "İyilerin içeceği nedir?" diye sorulunca da:
“Zemzem suyudur" karşılığını verdi.
Ezrakî, İbn Cüreyc'den bildirir: Şöyle denildiğini işittiprı:
“Yeryüzündeki en iyi su Zemzem suyudur. Yeryüzündeki en kötü su da Hadramevt'in yollarından birinde olan Berehût suyudur."
Ezrakî'nin bildirdiğine göre Ka'bu'l-Ahbâr:
“Kudüs ile Zemzem birbirlerini tanırlar" demiştir.
Ezrakî, İkrime b. Hâlid'den bildirir: Bir gece vakti Zemzem kuyusunun yanında oturuyordum. Bir ara beyaz giysili bir topluluğun tavaf ettiğini gördüm. Giysilerinin beyazlığını başka hiçbir şeyde görmüş değildim. Tavafı bitirdiklerinde bana yakın bir yerde namaz kıldılar. Sonra içlerinden biri diğerlerine:
“Haydi gidelim de iyilerin içeceğinden içelim" dedi. Hep birlikte de Zemzem kuyusunun bulunduğu yere girdiler. İçimden:
“Vallahi yanlarına gidip kim olduklarını soracağım" dedim ve peşlerinden içeri girdim. Ancak girdiğimde içerde tek bir insan bile yoktu.
Ezrakî, Abbâs b. Abdilmuttalib'den bildirir:
“Cahiliye döneminde insanlar Zemzem suyu konusunda rekabet ederlerdi. Çoluk çocuk sahipleri fakirler sabah vakti gelip bu sudan içerlerdi ve içtikleri kahvaltının yerini tutardı. Biz zemzem suyunu çoluk çocuk sahibi fakirler için bir (gıda) desteği olarak görürdük."
İbn Ebî Şeybe ve Ezrakî, İbn Abbâs'tan bidirir:
“Cahiliye döneminde zemzem 'Şubâ'a (doyuran)' olarak isimlendirilirdi. Bu suyun çoluk çocuk sahibi yoksul kimseler için en iyi yardım kaynağı olduğu söylenirdi."
Tayâlisî, İbn Ebî Şeybe, Ahmed, Müslim, Ezrakî, Bezzâr, Ebû Avâne ve Beyhakî, Sünen'de Ebû Zer'den bildirir: Mekke'ye gitmiştim. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) beni görünce:
“Ne zamandan beri buradasın?" diye sordu. "Ondört gündür buradayım" dedim. (Başka bir lafızda:
“Onbeş gündüz ile onbeş gecedir buradayım" dediği zikredilir.) Allah Resûlü:
“Yemeğini kim veriyordu?" diye sorunca:
“Zemzem suyundan başka ne yiyeceğim ne de içeceğim vardı. Ancak hiç açlık çekmedim, göbek de bağladım" dedim. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Zemzem suyu mübarek bir sudur. Kişinin açılığını giderir" buyurdu. Tayâlisî'nin lafzında:
“Hastalıklara karşı şifadır" ziyadesi de vardır.
Ezrakî, Rebâh b. el-Esved'den bildirir: Köylerden birinde köle idim. Daha sonra Mekke'de satıldım ve azat edildim. Ancak üç gün boyunca yiyecek bir şeyler bulamadım. Bu süre içinde hep zemzem suyundan içiyordum. Bir gün yine içtiğimde ağzımda süt tadı buldum. "Sanırım uykudandır" dedim. Ancak oradan ayrıldığımda ağzımda süt tadı vardı ve süt içmiş gibi karnım toktu.
Ezrakî, Abdulazîz b. Ebî Verrâd'dan bildirir:
“Çobanın biri sürüsünü yayardı ve abid bir zattı. Susadığı zaman yanındaki zemzem suyu kendisine süt gibi gelirdi. Abdest almak istediği zaman onu su olarak görürdü."
Ezrakî, Dahhâk b. Müzâhim'den bildirir: Yüce Allah kıyamet gününden önce Zemzem suyu dışındaki tüm suları yeryüzünden kaldırır. Zemzem suyu dışındaki tüm sular yerde kaybolup gider. Yer de içinde ne kadar gümüş ve altın varsa dışarıya atar. Kişi altın ve gümüşle doldurduğu torbayı:
“Bunu benden kim kabul eder?" diye sorarak vermek ister. Ancak karşılaştığı herkes:
“Dün getirseydin kabul ederdim" karşılığını verir.
Ezrakî, Zir b. Hubeyş'den bildirir: Abbâs b. Abdilmuttalib'i Mescid-i Haram'da Zemzem suyunun çevresinde dolaşıp:
“Bu suyu yıkanmak için kimseye helal etmiyorum. Bu su sadece abdest almak ve içmek için helaldir ve sadece bunu için kullanılır" dediğini işittim.
Ezrakî, İbn Ebî Hüseyn'den bildirir:
“Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), Süheyl b. Amr'a haber gönderip zemzem suyundan kendisine göndermesini isteyince, Süheyl ona iki deve yükü zemzem suyu gönderdi."
Abdurrezzâk ve Ezrakî, İbn Cüreyc vasıtasıyla İbn Ebî Hüseyn'den (Abdullah b. Abdirrahman'dan) bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), Süheyl b. Amr'a:
“Bu mektubum sana gece ulaştığı zaman sabahı bekleme, gündüz ulaştığı zaman ise geceyi bekleme ve bana zemzem suyundan gönder" şeklinde bir mektup yazdı. Bunun üzerine Süheyl iki tulumu deveye yükleyip Allah Resûlü'ne gönderdi.
Taberânî, el-Evsat'ta İbn Abbâs'tan bildirir:
“Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), Sühel b. Amr'a haber yollayıp kendisine zemzem suyu göndermesini istedi."
İbn Sa'd, Ümmü Eymen'den bildirir: Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) hafif veya ağır herhangi bir hastalıktan şikayet ettiğini, açlık veya susuzluk çektiğini hiç görmedim. Sabah gider zemzem suyundan içerdi. Ona kahvaltı getirdiğimde ise:
“İstemiyorum, zira tokum" buyururdu.
Dârakutnî'nin bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Beş şey ibadettendir. Mushafa bakmak, Kabe'ye bakmak, anne- babaya bakmak, zemzem suyuna bakmak ki, ona bakmak günahları siler. Bir diğeri de âlimin yüzüne bakmaktır,"
Abdurrezzâk'ın bildirdiğine göre Mücâhid zemzem suyundan içtiği zaman:
“Bu su, hangi niyetle içilirse o yönde faydası olur" derdi.
Saîd b. Mansûr, İbn Abbâs'tan bildirir:
“Kişi kana kana zemzem suyundan içtiği zaman Yüce Allah onun içinden bir hastalığı yok eder. Susuz biri bu sudan içtiği zaman susuzluğu gider. Aç biri içtiği zaman da açlığı gider."
Abdurrezzâk'ın bildirdiğine göre Tâvus:
“Zemzem suyu açlığı giderir ve hastalıklara karşı şifa verir" demiştir.
Fâkihî, Saîd b. Ebî Hilâl'den bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Mekke'ye bir casus gönderdi. Bu casus Mekke'de kaldığı günlerde hep zemzem suyundan içti. Geri döndüğü zaman Allah Resûlü ona:
“Orada ne yiyip ne içtin?" diye sorunca, adam orada kaldığı süre içine sadece zemzem kuyusuna gelip ondan içtiğini söyledi. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Zemzem suyu hastalıklara kaçşı şifadır ve açlığı da giderir" buyurdu.
Fâkihî, İbn Abbâs'tan bildirir:
“Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) birine bir hediye vermek istediği zaman ona zemzem suyundan içirirdi."
Fâkihî, Mücâhid'den bildirir:
“İbn Abbâs, misafiri geldiği zaman ona zemzem suyu ikram ederdi. Birilerine yemek verdiği zaman mutlaka zemzem suyundan da içirirdi."
Ebû Zer el-Herevî, İbn Abbâs'tan bildirir:
“Mekke ahalisi kendileriyle yarışmak isteyen herkesle yarışır, kendileriyle savaşmak isteyen herkesle de savaşmaktan çekinmezlerdi. Zemzem suyuna bile herkesten daha fazla bağlanmışlardır."
İbn Ebî Şeybe, Musannef’te Mücâhid'den bildirir:
“Öncekiler bir ev ahalisiyle vedalaştıkları zaman zemzem suyu getirip içmeyi müstehab görürlerdi."
Silefî, et-Tuyûriyyât' da Talk b. Habîb'den bildirir:
“Zemzem iyilerin içeceği, Hicr de hayırlıların namazgâhıdır."
21. Âyetin Tefsiri
"Rableri onlara, kendi katından bîr rahmet, bir hoşnutluk ve kendilerine içinde tükenmez nimetler bulunan cennetler müjdelemektedir."
Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Talha b. Musarrif bu âyeti: (.....) şeklinde okurdu.
22. Âyetin Tefsiri
Onlar, cennetlerde ebedî olarak kalıcıdırlar. Muhakkak ki, en büyük mükâfat Allah katındadır.
23. Âyetin Tefsiri
Bkz. Ayet:24
24. Âyetin Tefsiri
"Ey iman edenleri Eğer küfrü imana tercih ederlerse, babalarınızı ve kardeşlerinizi bile dost edinmeyin. İçinizden kim onları dost edinirse, işte onlar, zalimlerin ta kendileridir. De ki: Babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, akrabanız, elde ettiğiniz mallar, durgun gitmesinden korktuğunuz ticaret, hoşunuza giden evler sizce Allah'tan, Peygamberinden ve Allah yolunda savaşmaktan daha sevgili ise, Allah'ın âyeti gelene kadar bekleyin. Allah fasık kimseleri doğru yola eriştirmez."
İbn Ebî Şeybe, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh, Mücâhid'den bildirir: Müslümanların hicret etmeleri emredilince Abbâs b. Abdilmuttalib:
“Ama ben burada hacılara su dağıtıyorum" dedi. Abduddâr oğullarının kardeşlerinden olan Talha da:
“Ben de Kabe'nin hizmetlerini görüyorum, onun için biz hicret etmeyeceğiz" dedi. Bunun üzerine:
“Ey iman edenler! Eğer küfrü imana tercih ederlerse, babalarınızı ve kardeşlerinizi bile dost edinmeyin..." âyeti nazil oldu.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mükâtil bu âyeti açıklarken:
“Hicret konusunda nazil oldu" demiştir.
Abd b. Humeyd, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Katâde: (.....) âyetini:
“Elde ettiğiniz mallar" şeklinde açıklamıştır.
İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Süddî: (.....) âyetini:
“Kesada uğrayıp ve satmak zorunda kalacağınız mallar ile hoşunuza giden evler, saraylar" şeklinde açıklamıştır.
İbn Ebî Şeybe, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“...Allah'ın âyeti gelene kadar bekleyin..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Bu buyruktan kasıt, hicret emri sonrası gerçekleşecek fetihtir. Bütün bunlar da Mekke'nin fethinden önce gerçekleşmiştir."
Ahmed ve Buhârî, Abdullah b. Hişâm'dan bildirir: Bir defasında Peygamberimizle (sallallahü aleyhi ve sellem) birlikteydik. Ömer b. el-Hattâb, elinden tutmuş olan Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Yâ Resûlallah! Vallahi seni kendim hariç her şeyden daha fazla seviyorum" deyince, Allah Resûlü(sallallahü aleyhi ve sellem):
“Kişi beni kendi kendinden dahi daha fazla sevmedikçe iman etmiş sayılmaz" buyurdu.
25–26. Âyetlerin Tefsiri
Bkz. Ayet:27
27. Âyetin Tefsiri
"Andolsun, Allah birçok yerde ve Huneyn savaşı gününde size yardım etmiştir. Hani, çokluğunuz size kendinizi beğendirmiş, fakat size hiçbir yarar sağlamamış, yeryüzü bütün genişliğine rağmen size dar gelmişti. Nihayet gerisin geriye dönüp kaçmıştınız. Sonra Allah, Resûlü ile müminler üzerine kendi katından güven duygusu ve huzur indirdi. Bir de sizin göremediğiniz ordular indirdi ve inkâr edenlere azap verdi. İşte bu, inkârcıların cezasıdır. Sonra Allah, bunun ardından yine dilediği kimsenin tövbesini kabul eder. Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir."
Firyâbî'nin bildirdiğine göre Mücâhid:
“Andolsun, Allah birçok yerde ve Huneyn savaşı gününde size yardım etmiştir..." âyetini açıklarken:
“Yüce Allah'ın Tevbe Sûresi'nden ilk indirdiği âyet budur" demiştir.
İbn Ebî Şeybe, Süneyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, Mücâhid'den bildirir: Tevbe Sûresi'nden ilk nazil olan âyet:
“Andolsun, Allah birçok yerde ve Huneyn savaşı gününde size yardım etmiştir..." âyetidir. Yüce Allah bu âyetle Müslümanlara yardımının nasıl olduğunu açıklamış ve Tebûk savaşı için onları hazırlamak istemiştir.
Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Dahhâk:
“Andolsun, Allah birçok yerde ve Huneyn savaşı gününde size yardım etmiştir..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Âyet, Yüce Allah'ın bir çok yerde Müslümanlara yardım ederek onlara yaptığı ihsanları bize anlatmaktadır."
İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh, Katâde'den bildirir:
“Huneyn, Mekke ile Tâif arasında sulu bir bölgedir. Peygambermiz (sallallahü aleyhi ve sellem) bu bölgede Hevâzin ile Sakîf kabileleriyle savaşmıştır. Bu savaşta Hevâzin'in başında Mâlik b. Avf, Sakîf'in başında ise Abd Yâlîl b. Amr es-Sekafî vardı."
İbn Ebî Hâtim, Urve'den bildirir:
“Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Mekke'nin fethinden sonra sadece onbeş gün oturabildi. Sonrasında Hevâzin ile Sakîf kabileleri gelip Huneyn'de karargâhlarını kurdular. Huneyn de Zül Mecâz'ın yanında bulunan bir vadidir."
İbnu'l-Münzir, Hasan(-ı Basrî)'den bildirir: Mekke'nin fethi sonrası Mekke ile Medine ahalisi bir araya toplanınca:
“Vallahi bu şekilde bir araya toplanmışken artık istediğimiz gibi savaşırız!" demeye başladılar. Ancak Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) onların bu sözlerinden ve çokluklarından dolayı kendilerini beğenmelerinden hiç hoşlanmadı. Düşmanlarla karşılaştıklarında da hezimete uğradılar. Bu hezimette Müslümanlardan hiç kimse bir diğerini göremez hale geldi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) de Arap kabilelerini:
“Yanıma gelin! Yanımda toplanın!" diye çağırmaya başladı. Vallahi bu çağrıya rağmen kimseler yanına gelmedi ve Allah Resûlünün bulunduğu yer saldırılara karşı açık kaldı. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) vadinin bir kenarında bulunan Ensâr'a dönüp:
“Ey Allah'ın yardımcıları! Ey Resûlullah'ın yardımcıları! Ey Allah'ın kulları yanımda yoplanın! Ben ki Allah'ın Resûlüyüm!" diye seslenince kaçan Müslümanlar ağlayarak geri döndüler ve "Yâ Resûlallah! Kâbe'nin Rabbine andolsun ki yanından ayrılmayacağız! Vallahi yanında duracağız" dediler. Başlarını öne eğip ağlayarak bir daha kılıç sallamaya başladılar. Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) önünde bu şekilde savaştılar ve sonunda Yüce Allah onları galip kıldı.
Beyhakî, Delâil'de Rabî'den bildirir: Huneyn savaşı sırasında adamın biri:
“Artık azlıktan dolayı yenilmek yok!" deyince bu sözü Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) ağırına gitti. Bunun üzerine:
“Andolsun, Allah birçok yerde ve Huneyn savaşı gününde size yardım etmiştir..." âyeti nazil oldu. O zamanlar Müslümanlar oniki bin kişiydi. Bunlardan ikibini Mekke'dendi.
İbn Sa'd, İbn Ebî Şeybe, Ahmed, Bağavî, Mu'cem'de, İbn Merdûye ve Beyhakî, Delâil'de Ebû Abdirrahman el-Fihrî'den bildirir: Huneyn savaşına Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte çıkmıştık. Yakıcı bir günde sıcaklar altında yol aldık. Sonrasında ağaçların gölgesinde konakladık. Güneş tepe noktasını aşınca kılıcımı kuşanıp atıma bindim ve çadırında olan Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına geldim. "Yâ Resûlallah! Allah'ın selamı ve rahmeti üzerine olsun! Yola çıkma vakti gelmedi mi?" dediğimde:
“Evet, geldi" karşılığını verdi ve:
“Ey Bilâl!" diye seslendi. Bilâl sakız ağacının altından fırladı. Gölgesi bir kuşun gölgesini andırıyordu. Gelince:
“Geldim, emrindeyim! Sana feda olayım" dedi. Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) ona:
“Atımı eyerle" buyurdu. Bilâl temiz liflerle doldurulmuş eyeri Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) atina koydu. Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) atma bindikten sonra günün kalan kısmını yine yol alarak geçirdik. Ardından düşmanlarla karşılaştık. Önce her iki tarafın atlıları birbirbirine girdi. Bu şekilde girdiğimiz savaşta Müslümanlar hezimete uğradı ve Yüce Allah'ın da belirttiği gibi kaçmaya başladılar. Öylesi bir ortamda Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ey Allah'ın kulları! Ben Allah'ın kulu ve Resulüyüm! Ey insanlar! Yanımda toplanın! Ben Allah'ın kulu ve Resulüyüm!" diye seslenmeye başladı. Bu kargaşada Allah Resûlü atından düştü. Allah Resûlü'ne benden daha yakın duran birinin bana anlattığına göre bu sırada Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) yerden aldığı bir avuç toprağı düşmanların yüzlerine doğru savurdu ve:
“Yüzleri çirkin olsun!" buyurdu. Sonrasında Yüce Allah düşmanları hezimete uğrattı.
Ya'lâ b. Atâ der ki: O savaşta bulunan düşmanların oğulları, babalarından naklen der ki:
“Yüzümüze doğru savrulan bu bir avuç toprak yüzünden içimizden gözü ve ağzı toprak dolmayan kimse kalmadı. Ayrıca gökten bir tıkırtı işittik. Sanki demirden bir kabın içine gökten demir parçaları atılıyordu."
Taberânî, Hâkim, Ebû Nuaym ve Beyhakî, Delâil'de Abdullah b. Mes'ûd'dan bildirir: Huneyn savaşında ben de Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanındaydım. Müslümanlar bırakıp kaçtıkları zaman geride Mühacir ve Ensar'dan seksen kişi kaldık ve hiçbirimizde binek yoktu. Biz de seksen adım kadar geriye çekilmiştik, ancak dönüp kaçmamıştık. Yüce Allah'ın zikrettiği gibi üzerlerine sükûnet ile huzur indirdiği kişiler de bizlerdik. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) katı rina binmişti. Az bir ilerledikten sonra:
“Bana bir avuç toprak ver" buyurdu. Ona bir avuç toprak verdiğimde bu toprağı müşriklerin yüzlerine doğru savurdu. Müşriklerin gözleri toprakla dolunca da dönüp kaçmaya başladılar.
İbn Ebî Şeybe, Ahmed, Hâkim, İbn Merdûye ve Beyhakî, Delâil'de Enes'ten bildirir: Hevâzin kabilesi Huneyn'e çocukları, kadınları, develeri ve koyunlarıyla birlikte geldi. Bunları da Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) karşı sayıları çok görünsün diye askerlerin önünde dizdiler. Müşrikler ile Müslümanlar bu şekilde karşılaştıkları zaman Müslümanlar Yüce Allah'ın da ifade ettiği gibi geri dönüp kaçmaya başladılar. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ey Allah'ın kulları! Ben Allah'ın kulu ve Resulüyüm!" diye seslendi. Sonra:
“Ey Ensâr! Ben Allah'ın kulu ve Resulüyüm!" diye seslendi. Bu seslenişin ardından Müslümanlar tek bir kılıç sallamadan ve tek bir mızrak atmadan Yüce Allah müşrikleri hezimete uğrattı.
Abdurrezzâk, İbn Sa'd, Ahmed, Müslim, Nesâî, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Hâkim ve İbn Merdûye, Abbâs b. Abdilmuttalib'den bildirir: Huneyn savaşına Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte katıldım. Müslümanlar ile müşrikler karşı karşıya geldiklerinde Müslümanlar dönüp kaçmışlardı. Bir ara Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanında Ebû Süfyân b. Hâris b. Abdilmuttalib ile benden başka kimse kalmadı. Herkes kaçıp giderken biz Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanından hiç ayrılmadık. Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) de Ferve b. Nüfâse el-Cüzâmî'nin kendisine hediye ettiği gri katırının üzerindeydi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) katırını kafirlerin üzerine doğru sürdü. Ben de katır fazla hızlı gitmesin diye dizginlerinden tutuyordum. Ancak Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) müşriklere doğru ne kadar hızlı bir şekilde gittiğine aldırmıyordu. Ebû Süfyân b. Hâris de Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) katırının kayışından tutmuştu. Bir ara bana:
“Ey Abbâs! «Ey ağaç altında biat edenler! Ey Bakara Sûresi'nin muhatapları!» diye seslen" buyurdu.
Gür sesli birisiydim. En gür sesimle:
“Ey ağaç altında biat edenler! Ey Bakara Sûresi'nin muhatapları!" diye seslendim. Vallahi sanki ineğin yavrularını şefkatle çağırması gibi sesimi duydukları zaman:
“Geldik! Emrindeyiz!" diyerek geri döndüler. Geri toplanan Müslümanlar kafirlerle savaşmaya başladılar. Sonrasında Müslümanlar:
“Ey Ensâr! Ey Ensâr!" diye seslendiler. Sonrasında bu daveti daha özele indirip sadece Hâris b. Hazrec oğullarını çağırmaya başladılar. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) katırının üzerinde az bir yükseldi ve:
“İşte ortalığın kızışacağı an bu andır!" buyurdu. Sonrasında Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) yerden aldığı çakıl taşlarını kafirlerin yüzlerine doğru savurdu ve:
“Kâbe'nin Rabbine andolsun ki hezimete uğrayacaklar!" buyurdu. Gidip baktığımda savaş başladığı gibi aynen devam ediyordu. Ancak Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) o çakıl taşlarını attıktan sonra zayıf düştüklerini ve geriye dönüp kaçmaya başladıklarını gördüm. Bu şekilde de Yüce Allah onları hezimete uğrattı.
Hâkim, Câbir'den bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Huneyn savaşı sırasında kaçan Müslümanların ardından:
“Ey Ensâr!" diye seslendi. Ensâr:
“Emrindeyiz! Anamız babamız sana feda olsun yâ Resûlallah!" karşılığını verince:
“Yüzünüzü Allah'a ve Resûlüne dönün ki sizleri altından ırmaklar akan cennetlere koysun" buyurdu. Bunun üzerine büyük bir arzuyla omuz omuza vererek savaşa başladılar ve Yüce Allah da müşrikleri hezimete uğrattı.
Ebu'ş-Şeyh, Hâkim ve İbn Merdûye, Enes'ten bildirir: Huneyn savaşı için Mekkeliler ile Medineliler toplanınca çoklukları dolayısıyla böbürlenmeye başladılar ve:
“Vallahi işte şimdi istediğimiz gibi savaşırız" dediler. Ancak düşmanlarla karşılaşıp savaş kızışınca Müslümanlar geri dönüp kaçmaya başladılar. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ey Müslümanlar! Ey Allah'ın kulları! Yanımda toplanın! Ben Allah'ın Resûlü'yüm!" diye Ensâr'a seslenince:
“Yemin olsun yanma geliyoruz.'" karşılığını verdiler. Başları önlerinde geri döndüler ve Yüce Allah zafer verinceye kadar da savaştılar.
Hâkim, Ubâde b. es-Sâmit'ten bildirir: Huneyn savaşında Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) devenin birinden bir kıl aldı ve şöyle buyurdu:
“Ey insanlart Yüce Allah'ın size ganimet olarak ihsan ettiğinden hums (beşte bir) dışında bana şunun (kıl) kadarı bile helal değildir. Bu hums da yine size dönecektir. Onun için aldığınız iğne iplik dahi olsa ganimet mallarına koyun ve sakın izinsiz bir şey almayın! Zira kişinin izinsiz ganimet malından bir şey alması, kıyamet gününde kendisi için bir utanç olacaktır. Allah yolunda cihad etmekten geri durmayın. Zira cihad, Cennet kapılarından bir kapıdır ve Yüce Allah onunla kişinin derdini tasasını giderir." Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ganimet malından hoşlanmaz ve:
“Durumu iyi olan müminler, aldıklarından durumu zayıf olan müminlere versin" buyururdu.
İbn Merdûye, İbn Ömer'den bildirir:
“Huneyn savaşında her iki tarafın da dönüp kaçtığına şahit oldum. Savaş alanında olan Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanında yüz adam bile kalmamıştı."
Ebu'ş-Şeyh, İkrime'den bildirir: Huneyn savaşında müşrikler de Müslümanlar da dönüp kaçtılar. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ise meydanda kaldı ve üç defa:
“Ben Allah'ın Resûlü Muhammed'im!" diye bağırdı. Yanında da amcası Abbâs vardı. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ona:
“Ey Abbâs! «Ey Ağaç altında biat edenler!» diye seslen" buyurdu. Abbâs'ın bu çağırışı üzerine Müslümanlar:
“Geldik! Emrindeyiz!" diyerek geri döndüler ve Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) mızraklarıyla adeta bir gölgelik yaptılar. Daha sonra Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) savaşa devam etti. Yüce Allah da onlara zaferi ihsan etti. Bu konuda:
“Andolsun, Allah birçok yerde ve Huneyn savaşı gününde size yardım etmiştir. Hani, çokluğunuz size kendinizi beğendirmiş, fakat size hiçbir yarar sağlamamış, yeryüzü bütün genişliğine rağmen size dar gelmişti. Nihayet gerisin geriye dönüp kaçmıştınız" âyeti nazil oldu.
Ebu'ş-Şeyh, Muhammed b. Abdillah b. Ubeyd b. Umeyr el-Leysî'den bildirir: Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanında Ensâr'dan dört bin, Cüheyne kabilesinden bin, Müzeyne kabilesinden bin, Eşlem kabilesinden bin, Ğifâr kabilesinden bin, Eşca' kabilesinden bin, Mühâcir ve başkalarından da bin kişi olmak üzere on bin kişi vardı. Huneyn savaşına çıktığında ise sayıları oniki bin kişiydi. Yüce Allah bu konuda:
“Andolşun, Allah birçok yerde ve Huneyn savaşı gününde size yardım etmiştir. Hani, çokluğunuz size kendinizi beğendirmiş, fakat size hiçbir yarar sağlamamış, yeryüzü bütün genişliğine rağmen size dar gelmişti. Nihayet gerisin geriye dönüp kaçmıştınız" âyetini indirdi.
İbn Sa'd, İbn Ebî Şeybe, Buhârî, Müslim ve İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre Berâ b. Âzib'e:
“Huneyn savaşında gerçekten kaçtınız mı?" diye sorulunca şu karşılığı verdi:
“Hayır! Vallahi Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) dönüp kaçmadı. Fakat ashabından genç olanlar ile zırhsız olup da üzerinde silah olmayanlar öne geçmişlerdi. Bunlar Hevâzin kabilesi ile Nasr oğullarının okçulanyla karşılaştılar. Okçular üzerlerine yağmur gibi ok atmaya başladılar ki hep isabet ettiriyorlardı. Bunu görünce Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına geri döndüler. Resûlulah (sallallahü aleyhi ve sellem) beyaz katırının üzerindeydi. Ebû Süfyân b. el-Hâris b. Abdilmuttalib de katırının dizginlerinden tutmuştu. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) katırdan inip dua etti ve Yüce Allah'tan zafer diledi Sonra:
“Peygamber benim! Bunda yalan yok! Ben Abdulmuttalib'in oğluyum!" buyurdu ve ashabını tekrar savaş düzenine soktu."
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Süddî:
“...Bir de sizin göremediğiniz ordular indirdi ve inkâr edenlere azap verdi..." âyetini açıklarken:
“Görülmeyen ordulardan kasıt meleklerdir. İnkar edenlere verilen azap da kılıçla öldürülmeleridir" demiştir.
İbn Ebî Hâtim, Saîd b. Cübeyr'den bildirir: Huneyn savaşında Yüce Allah, Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) işaretli beş bin melek göndererek yardımda bulundu. Yüce Allah, Ensâr'a bu savaşta müminler diye hitap etti ve:
“Sonra Allah, Resûlü ile müminler üzerine kendi katından güven duygusu ve huzur indirdi.." buyurdu.
İbn İshâk, İbnu'l-Münzir, İbn Merdûye, Ebû Nuaym ve Beyhakî, Cübeyr b. Mut'im'den bildirir:
“Huneyn savaşında müşriklerin hezimetinden önce savaşırken gökten siyah giysi gibi bir şeyin orta yere düştüğünü gördüm. Baktığımda sağa sola dağılan siyah karıncalar gördüm ki tüm vadiyi doldurdular. Bunların da melek olduğu konusunda herhangi bir şüphem kalmadı. Çok geçmedi müşrikler hezimete uğradı."
İbn Ebî Şeybe, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr:
“...İnkâr edenlere azap verdi..." âyetini açıklarken:
“Burada azaptan kasıt hezimettir" demiştir.
İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Ebzâ:
“...İnkâr edenlere azap verdi..." âyetini açıklarken:
“Bu azabı ölümle ve hezimete uğratmakla verdi" demiştir. "Sonra Allah, bunun ardından yine dilediği kimsenin tövbesini kabul eder" âyetini açıklarken de:
“Huneyn savaşında Hazret-i Peygamberdi (sallallahü aleyhi ve sellem) bırakıp kaçanların tövbesini kabul eder" demiştir.
İbn Sa'd, Buhârî, Târih'de, Hâkim ve Beyhakî, Delâil'de Abdullah b. İyâd b. el-Hâris'den, o da babasından bildirir:
“Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Hevâzin kabilesinin üzerine oniki bin kişilik bir orduyla gitti. Bu savaşta Tâiflilerden öldürülen kişi sayısı Bedir'de müşriklerden öldürülen kişi sayısı kadardı. Savaş sırasında Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) yerden aldığı bir avuç çakıl taşını bize doğru savurduktan sonra da hezimete uğradık."
Ahmed ve Müslim, Seleme b. el-Ekva'dan bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte Huneyn savaşına katıldık. Ben bir tepenin başına çıktığımda düşmanlardan biriyle karşılaştım. Ona doğru bir ok fırlattıktan sonra ortadan kayboldu ve kendisine ne olduğunu bilemedim. Müşriklere baktığımda başka tepeden meydana indiklerini gördüm. İndikten sonra da Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabıyla savaşa başladılar. Benim üzerimde iki parçalık bir giysi vardı. Birini üstüme, birini de altımı giymiştim. Her ikisini de toparladıktan sonra kaçarak Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına geldim. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) gri katırının üzerinde beni görünce:
“Ekvan'ın oğlu pek korkmuş!" buyurdu. Müşrikler Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) etrafını sardığında yerden bir avuç toprak aldı ye:
“Yüzleri çirkinleşsinl" diyerek bu toprağı yüzlerine doğru savurdu. Bu bir avuç toprakla müşriklerden gözleri toprakla dolmayan tek bir kişi dahi kalmadı. Ardından geri dönüp kaçmaya başladılar ve Yüce Allah bu şekilde onları hezimete uğratmış oldu. Daha sonra Resulullah (sallallahü aleyhi ve sellem) onlardan elde edilen ganimetleri Müslümanların arasında paylaştırdı.
Buhârî, Târih'de ve Beyhakî, Delâil'de Amr b. Süfyân es-Sekafî'den bildirir:
“Huneyn savaşında Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) yerden bir avuç çakıl taşı alıp yüzümüze doğru savurunca hezimete uğradık. O savaşta her bir taş ve ağaç bize bir süvari olarak görünüyordu."
Buhârî, Târih'de, İbn Merdûye ve Beyhakî, (Huneyn savaşına müşrik olarak katılıp daha sonra Müslüman olan) Yezîd b. Âmir es-Süvâî'den bildirir: Huneyn savaşında Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) yerden aldığı bir avuç toprağı müşriklerin yüzüne doğru savurdu ve:
“Geri çeklin! Yüzünüz çirkin olsunt" buyurdu. Bunu yapınca müşriklerden birbiriyle karşılaşan herkesin gözünden şikayet ettiği ve gözünü temizlemekle uğraştığı görüldü.
Müsedded, Müsned'de, Beyhakî ve İbn Asâkir, Ümmü Bürsün'ün azatlısı Abdurrahman'dan bildirir: Huneyn savaşına katılan müşriklerden biri bana şöyle anlattı:
“Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabıyla karşı karşıya geldiğimiz zaman karşımızda bir koyunun sağımı kadar bile duramadılar ve onları geri püskürttük. Bu şekilde onları önümüze katıp sürerken beyaz katırın üzerinde olan bir adamın yanına ulaştık. Baktığımızda bu adamın Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) olduğunu gördük. Yanında güzel yüzlü beyaz tenli adamlar da vardı. Bu adamlar bize:
“Geri dönün! Yüzünüz çirkin olsun!" dediler. Geriye döndüğümüze Müslümanlar tepemize bindiler. Sonrasında da zaten olanlar oldu."
Ebû Nuaym ve Beyhakî, İbn İshâk vasıtasıyla Ümeyye b. Abdillah b. Amr b. Osman b. Affân'dan bildirir: Bana bildirilene göre Huneyn savaşında Mâlik b. Avf Müslümanların üzerine casus gönderdi. Ancak gönderdiği bu casuslar azaları kesilmiş bir şekilde geri döndüler. Onlara:
“Vay halinize ! Size ne oldu öyle?" diye sorduğunda:
“Alacalı atlar üzerinde beyaz adamlar üzerimize saldırdı. Vallahi ne olup bittiğini anlamadan gördüğün bu hale geldik" dediler.
İbn Merdûye, Beyhakî ve İbn Asâkir, Mus'ab b. Şeybe b. Osman el- Hacebî'den, o da babasından bildirir: Huneyn savaşına Peygamberimizle (sallallahü aleyhi ve sellem) birlikte çıktım. Ancak vallahi İslam dini için değil, sadece Hevâzin kabilesinin Kureyş'i yenmemesi için bu savaşa katılmıştım. Savaş esnasında Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanında dururken:
“Yâ Nebiyyallah! Alacalı atlar görüyorum" dediğimde, Allah Resûlü:
“Ey Şeybe! Ama bu atları ancak kafirler görebilir" karşılığını verdi. Sonra eliyle göğsüme dokundu ve:
“Allahım! Şeybe'ye hidayet ver" diye dua etti. Aynı duayı üç defa tekrarladı. Üçüncüsünden sonra elini göğsümden çektiğinde vallahi yeryüzünde en çok sevdiğim kişi artık kendisiydi. Müslümanlar ile müşrikler karşı karşıya geldiler ve savaşta ölenler öldü. Müslümanlar dağılınca Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) meydana indi. Ömer bineğinin dizginlerinden, Abbâs ise üzengiden tutmuştu. Abbâs gür sesiyle:
“Muhacirler nerede! Bakara Sûresi'nin muhatapları nerede!" diye seslenince Müslümanlar sese doğru yönelip geldiler. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de:
“Peygamber benim! Bunda yalan yok! Ben Abdulmuttalib'in oğluyum!" diyordu. Dönen Müslümanlar tekrar kılıçlara sarılınca Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“İşte şimdi ortalık kızışacak!" buyurdu.
28. Âyetin Tefsiri
"Ey îman edenler! Müşrikler ancak bîr pislikten ibarettir. Artık bu yıllarından sonra, Mescid-i Haram'a yaklaşmasınlar. Eğer yoksulluktan korkarsanız, Allah dilerse lütfuyla sizi zengin kılar. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir."
Ahmed, İbn Ebî Hâtim ve İbn Merdûye'nin Câbir'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Sizinle anlaşması olanlar ile (Müslüman olmayan) hizmetçileriniz dışında bu yıldan sonra hiçbir müşrik asla Mescid-i Haram'a giremez" buyurmuştur.
Abdurrezzâk, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh ve İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre Câbir b. Abdillah:
“Müşrikler ancak bir pislikten ibarettir. Artık bu yıllarından sonra, Mescid-i Haram'a yaklaşmasınlar..." âyetini açıklarken:
“Köle veya zimmet ahalisinden olanlar bunun dışındadır" demiştir.
İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'în bildirdiğine göre Katâde:
“...Müşrikler ancak bir pislikten ibarettir. Artık bu yıllarından sonra, Mescid-i Haram'a yaklaşmasınlar. Eğer yoksulluktan korkarsanız, Allah dilerse lütfuyla sizi zengin kılar..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Müşrikler cenabet dolaştıkları için pistirler. Söz konusu yıldan kasıt, haccın Ebû Bekr'in imamlığında yapıldığı ve Hazret-i Ali'nin malum ilanı yaptığı yıldır. Bu da hicretin dokuzuncu yılıdır. Bir yıl sonrasında Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Veda haccını yapmıştı. Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem), hicretten sonra bu haccın ne öncesi, ne de sonrasında bir daha haccetmemiştir. Yüce Allah müşriklerin Mescid-i Haram'a girişlerini yasaklayınca bu durum maddi ve ticari açıdan Müslümanlarda sıkıntı yarattı. Ancak Yüce Allah bu yönde Müslümanlara lütuflarda bulunacağını bildirmiş ve haraç ile cizye uygulamalarıyla bu yardımını göstermiştir. Bu şekilde Müslümanlar ay ay, yıl yıl haraç ile cizyeden olan paylarını almaya başlamışlardır. O yıldan sonra da zımmi olanlar ile Müslümanların köleleri dışında müşriklerden hiç kimse Mescid-i Haram'a girme hakkına sahip olmamıştır."
Saîd b. Mansûr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'tan bildirir: Müşrikler Kâbe'ye gelir yanlarında ticaret için yiyecek türü şeyler de getirirlerdi. Daha sonra âyetle Kâbe'ye girişleri yasaklanınca, Müslümanlar:
“Bizler yiyeceğimizi nereden temin edeceğiz?" demeye başladılar. Yüce Allah da buna cevaben:
“...Eğer yoksulluktan korkarsanız, Allah dilerse lütfuyla sizi zengin kılar..."-'buyurdu. Sonrasında Yüce Allah onlara bol yağmur gönderdi. Müşriklerle olan ilişkileri bitince ürünlerine de bir bereket geldi.
İbn Cerîr ve Ebu'ş-Şeyh, Saîd b. Cübeyr'den bildirir:
“Müşrikler ancak bir pislikten ibarettir. Artık bu yıllarından sonra, Mescid-i Haram'a yaklaşmasınlar..." âyeti nazil olunca bu durum Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabında bir sıkıntı oluşturdu ve:
“Bu durumda yiyecek ile eşyalarımızı nereden alacağız?" demeye başladılar. Bunun üzerine Yüce Allah:
“...Eğer yoksulluktan korkarsanız, Allah dilerse lütfuyla sizi zengin kılar..."buyurdu ve Ehli kitap'la savaşmalarını emretti. Müslümanlara da lütufta bulunarak onları varlıklı kıldı.
İbn Ebî Şeybe, İbnu'l-Münzir ve. İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mücâhid bu âyeti açıklarken şöyle demiştir: Bu âyetin nazil olmasıyla Müslümanlar:
“Müşriklerle ticaret yapar bir şeyler kazanırdık" demeye başladılar. Yüce Allah müşrikleri Mescid-i Haram'a yaklaştırmamalarına karşılık Müslümanları katından bir lütufla varlıklı kılacağı sözünü verdi. Bu âyet, okurken Tevbe Sûresi'nin başında olmasına rağmen yorum ve mana olarak sûrenin sonlarında ele alınır.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Atâ:
“Müşrik biri Harem bölgesinin içine giremez" demiş ve bu âyeti okumuştur.
Abdurrezzâk ve Nehhâs, Nâsih'de bildirdiğine göre Atâ ile Amr b. Dînar:
“...Mescid-i Haram'a yaklaşmasınlar..." âyetini açıklarken:
“Mescid-i Haram'dan kasıt, Harem bölgesinin tümüdür" demişlerdir. Başka bir lafızda:
“Müşrik biri Harem bölgesinin içine giremez" dedikleri zikredilir.
Abd b. Humeyd, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İkrime: (.....) âyetini:
“Eğer fakirlikten korkarsanız" şeklinde açıklamıştır.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr:
“...Allah dilerse lütfuyla sizi zengin kılar..." âyetini açıklarken:
“Cizye ile sizi zengin kılar" demiştir.
İbn Ebî Şeybe ile İbnu'l-Münzir, Dahhâk'tan bu yorumun aynısını zikreder.
Abdurrezzâk'ın bildirdiğine göre Katâde:
“...Allah dilerse lütfuyla sizi zengin kılar..." âyetini açıklarken:
“Yüce Allah onları cizye ile zengin kıldı" demiştir.
Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî): (.....) âyetini:
“Müşrikler pisliktir" şeklînde açıklamıştır.
Ebu'ş-Şeyh, Evzaî'den bildirir: Ömer b. Abdilazîz bir mektup yazarak Yahudi ve Hıristiyanların mescitlerden uzak tutulmasını söyledi ve bunu:
“Müşrikler ancak bir pislikten ibarettir..." âyetine dayandırdı.
Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî):
“Müşrikler ancak bir pislikten ibarettir..." âyetini açıklarken:
“Bundan dolayı müşrik biriyle tokalaşan kişi abdest almalıdır" demiştir.
Ebu'ş-Şeyh ve İbn Merdûye'nin İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Müşrik biriyle tokalaşan kişi, abdest alsın veya elini yıkasın" buyurmuştur.
İbn Merdûye, Hişâm b. Urve'den, o babasından, o da dedesinden bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), Cebrail'i karşıladı. Tokalaşmak için elini uzatınca Cebrâil elini vermek istemedi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ey Cebrail! Neden elimi almadın?" diye sorunca, Cebrâil:
“Çünkü Yahudi birinin elini tuttun. Ben de kafir birinin dokunduğu bir ele dokunmak istemem" dedi. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) su istedi. Getirilen suyla abdest aldıktan sonra elini uzatınca Cebrâil de elini uzattı.
İbn Merdûye ve Semmûyeh, Fevâid'de Ebû Saîd'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Cennete ancak Müslüman olanlar girebilir. Hiç kimse Kabe'yi çıplak olarak tavaf edemez. Bu yıldan sonra hiçbir müşrik Mescid-i Haram'a yaklaşamaz. Resûlullah ile anlaşması olanların bu anlaşması müddeti bitinceye kadar devam edecektir."
İbn Merdûye, Ebû Hureyre'den bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), Mekke'nin fethedildiği yıl:
“Hiçbir müşrik Mescid-i Haram'a giremez. Müslüman biri de cizye ödemez" buyurdu.
Abdurrezzâk, Musannef’te Ömer b. Abdilazîz'den bildirir: Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) son sözü:
“Allah Yahudi ile Hıristiyanların canını alsınt Zira peygamberlerinin mezarlarını kendilerine mescit (ibadet yeri) edinmişlerdir. Ancak Arap bölgesinde iki din olmayacaktır" sözüdür.
Abdurrezzâk, İbn Cüreyc'den bildirir: Bana bildirilene göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) vefatı sırasında Hicâz bölgesinde Yahudi ve Hıristiyan bırakılmamasını, Usâme komutasındaki ordunun Şam'a doğru yola çıkmasını ve Müslümanlara yakınlıklarından dolayı Kıbtîlere iyi davranılmasını vasiyet etmiştir.
İbn Ebî Şeybe'nin İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Müşrikleri Arap yarımadasından çıkarın!" buyurmuştur.
İbn Ebî Şeybe, Ebû Ubeyde b. el-Cerrâh'dan bildirir: Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) son sözü:
“Yahudileri Hicâz bölgesinden, Necrân ahalisini de Arap yarımadasından çıkarın" sözüdür.
İbn Ebî Şeybe, Câbir b. Abdillah'tan bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Şayet hayatta kalırsam müşrikleri Arap yarımadasından çıkartacağım" buyurdu. Ömer halife olduğunda müşrikleri çıkarmıştır.
29. Âyetin Tefsiri
"Kendilerine Kitap verilenlerden Allah'a ve âhiret gününe inanmayan, Allah ve Resûlünün haram kıldığını haram saymayan ve hak dini kendine din edinmeyen kimselerle, boyunlarını eğip elleriyle cizye verinceye kadar savaşın."
İbn Ebî Hâtim ve İbn Merdûye, Ebû Hureyre'den bildirir: Ebû Bekr'in hac emirliği yaptığı ve müşrikler konusunda malum ilanın yapılığı yıl:
“Müşrikler ancak bir pislikten ibarettir. Artık bu yıllarından sonra, Mescid-i Haram'a yaklaşmasınlar.." âyeti nazil olduğunda müşrikler ticaret yapar, Müslümanlar da bu ticaretten faydalanırlar, ihtiyaçlarını karşılarlardı. Yüce Allah müşriklerin Mescid-i Haram'a yaklaşmalarını yasaklayınca, müşriklerle olan ticari ilişkilerinden dolayı bu durum Müslümanlarda bir sıkıntı yarattı. Yüce Allah bu yönde:
“...Eğer yoksulluktan korkarsanız, Allah dilerse lütfuyla sizi zengin kılar.." buyurdu. "Kendilerine Kitap verilenlerden Allah'a ve âhiret gününe inanmayan, Allah ve Resûlünün haram kıldığını haram saymayan ve hak dini kendine din edinmeyen kimselerle, boyunlarını eğip elleriyle cizye verinceye kadar savaşın" âyetiyle de cizyeyi Müslümanlara helal kıldı ki daha önceden böylesi bir şey alınmıyordu. Yüce Allah cizyeyi, müşriklerle kesilen ticaretin telafisi olarak ihsan etti. Yüce Allah bu şekilde cizyeyi helal kılınca, Müslümanlar yasakla birlikte müşriklerle kesilen ticaretin daha iyi bir şeyle telafi edildiğini anladılar.
İbn Asâkir'in Ebû Umâme'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştun "Savaş iki çeşittir. Biri iman edene veya boyun eğerek cizye verene kadar müşriklerle yapılan savaştır. Diğeri Allah'ın hükümlerine uyana kadar asi olan (Müslüman) toplulukla yapılan savaştır ki bu topluluk da Allah'ın hükümlerine razı olduğu zaman artık kendisine adaletle davranılır. "
İbn Ebî Şeybe, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh ve Beyhakî, Sünen'de bildirdiğine göre Mücâhid:
“Kendilerine Kitap verilenlerden Allah'a ve âhiret gününe inanmayan, Allah ve Resulünün haram kıldığını haram saymayan ve hak dini kendine din edinmeyen kimselerle, boyunlarını eğip elleriyle cizye verinceye kadar savaşın" âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Yüce Allah'ın, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile ashabına Tebûk savaşına çıkmalarını emretmesi üzerine nazil oldu."
İbnu'l-Münzir, İbn Şihâb'dan bildirir: Kureyş kafirleri ile diğer Arap kafirleri hakkında:
“Fitne kalmayıp, yalnız Allah'ın dini ortada kalana kadar onlarla savaşın..." âyeti nazil oldu. Ehli kitap hakkında da:
“Kendilerine Kitap verilenlerden Allah'a ve âhiret gününe inanmayan, Allah ve Resulünün haram kıldığını haram saymayan ve hak dini kendine din edinmeyen kimselerle, boyunlarını eğip elleriyle cizye verinceye kadar savaşın" âyeti nazil oldu. Bu şekilde ilk cizye verenler de Necrân ahalisi oldu.
İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'tan bildirir: Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem):" (.....) âyetinin anlamı sorulunca:
“Toprak ve kişi için. verilen cizyedir! Toprak ve kişi için verilen cizyedir!" buyurdu.
Nehhâs, Nâsih'de ve Beyhakî; Sünen'de bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Kendilerine Kitap verilenlerden Allah'a ve âhiret gününe inanmayan, Allah ve Resûlünün haram kıldığını haram saymayan ve hak dini kendine din edinmeyen kimselerle, boyunlarını eğip elleriyle cizye verinceye kadar savaşın" âyetini açıklarken:
“Bununla müşriklerle anlaşma yapma yolu kapanmıştır" demiştir.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Zeyd bu âyeti açıklarken şöyle demiştir:
“Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) çevresindeki Araplarla savaşı bitirince Yüce Allah bu kez Ehl-i kitâb'dan olanlarla savaşmasını emretmiştir."
İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr:
“Kendilerine Kitap verilenlerden Allah'a ve âhiret gününe inanmayan, Allah ve Resûlünün haram kıldığını haram saymayan ve hak dini kendine din edinmeyen kimselerle, boyunlarını eğip elleriyle cizye verinceye kadar savaşın" âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Allah'ın birliğine inanmayan, Yüce Allah ile Resûlünün içki ve domuz eti gibi haram kıldığı şeyleri helal sayan, hak din olan İslâm'a girmeyen, Muhammed'den (sallallahü aleyhi ve sellem) önce kendilerine kitap verilen Yahudi ve Hıristiyanlarla boyun büküp cizye vermeyi kabul edene kadar savaşın."
İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Katâde: (.....) ifadesini açıklarken:
“Zorla cizyeyi vermesidir" demiştir.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Süfyân b. Uyeyne: (.....) ifadesini açıklarken:
“Başkasıyla göndermeden, bizzat kendi eliyle cizyeyi vermesidir" demiştir.
İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Ebû Sinân: (.....) ifadesini:
“Gücü yetenlerin" şeklinde açıklamıştır.
İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Boyunlarını eğip elleriyle cizye verinceye kadar..." âyetini açıklarken:
“Hoşlarına gitmese de, zorla da olsa gelip cizyeyi kendi elleriyle teslim edene kadar" demiştir.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs: (.....) ifadesini açıklarken:
“İtilip kakılarak" demiştir.
İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Selmân: (.....) ifadesini açıklarken:
“Aşağılanmış, küçük düşmüş bir şekilde" demiştir.
İbn Ebî Hâtim, Muğîre'den bildirir: Rüstüm'e gönderildiğimde bana:
“Beni neye davet ediyorsun?" diye sordu. "İslam dinine davet ediyorum. Şayet Müslüman olursan lehimizde ve aleyhimizde olanlar senin de lehinde ve aleyhinde olur" dedim. Rüştüm:
“Müslüman olmayı kabul etmezsem?" diye sorunca:
“Kendi elinle ve küçük düşmüş bir şekilde cizyeyi verirsin" karşılığını verdim. Bunun üzerine tercümanı aracılığıyla bana:
“Cizye vermeyi anladık da küçük düşme de ne oluyor?" diye sordu. "Ayakta iken veya otururken, ama kırbaç da başında dururken cizyeyi vermendir" dedim.
Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Selmân, kuşattığı kalenin ahalisine:
“Ya Müslüman olursunuz ya da boyun eğerek cizyeyi verirsiniz" dedi. Onlar:
“Cizye ne?" diye sorduklarında, Selmân:
“Hayatınıza karşılık sizden dirhem ve toprak almamızdır" karşılığını verdi.
İbn Ebî Şeybe ve Ahmed'in bildirdiğine göre Selmân kuşattığı bir kalenin ahalisine şöyle seslendi:
“Şayet Müslüman olursanız bizim lehimizde ve aleyhimizde olan şeyler sizin de lehinizde ve aleyhinizde olur. Müslüman olmayı kabul etmezseniz boyun eğerek cizye verirsiniz. Bunu da kabul etmezseniz sizinle topyekün savaşırız. Zira Yüce Allah hainleri sevmez."
Ebu'ş-Şeyh, Saîd b. el-Müseyyeb'den bildirir: Zimmet ahalisinin cizyeyi verirken zahmet çektirilmelerini severim. Zira Yüce Allah:
“...Boyunlarını eğip elleriyle cizye verinceye kadar.." buyurur.
İbn Ebî Şeybe, Mesrûk'dan bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), Muâz'ı Yemen'e gönderdiği zaman ergen olmuş her bir kişi için cizye olarak bir dinar veya bunun karşılığı olan Meâfir giysisi almasını emretti.
İbn Ebî Şeybe, Zührî'den bildirir:
“Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), Hecer Mecusilerinden, Yemen'in Yahudi ve Hıristîyanlardan her bir ergen kişi için cizye olarak bir dinar aldı."
İbn Ebî Şeybe, Becâle'derı bildirir:
“Hazret-iÖmer, Mecusilerden cizye aldı. Abdurrahman b. Avf da Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) Hecer Mecusilerinden cizye aldığına şahadet etti."
İbn Ebî Şeybe, Hasan b. Muhammed b. Ali'den bildirir:
“Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), Hecer Mecusilerine bir mektup yazdı. Bu mektupta kendilerini İslam'a davet etti. Müslüman olmaları halinde bunu kendilerinden kabul edeceğini, Müslüman olmayı kabul etmemeleri halinde ise cizye vermek zorunda kalacaklarını bildirdi. Böylesi bir durumda Müslümanların onların kestiklerinden yemeyeceğini, onlardan kız almayacaklarıni ifade etti."
Mâlik, Şâfiî, Ebû Ubeyd, Emval'de ve İbn Ebî Şeybe, Câfer'den, o da babasından bildirir. Ömer b. el-Hattâb, Mecusilerden cizye alma konusunda Müslümanlarla istişare edince, Abdurrahman b. Avf:
“Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem): «Ehli kitaptan olanlara uyguladığınız şeyleri onlara da uygulayın» buyurduğunu işittim" dedi.
İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Huzeyfe b. el-Yemân:
“Şayet arkadaşlarımın Mecusilerden (cizye) aldıklarını görmeseydim ben de onlardan bir şey almazdım" dedi ve:
“Kendilerine Kitap verilenlerden Allah'a ve âhiret gününe inanmayan, Allah ve Resûlünün haram kıldığını haram saymayan ve hak dini kendine din edinmeyen kimselerle, boyunlarını eğip elleriyle cizye verinceye kadar savaşın" âyetini okudu.
Abdurrezzâk'ın, Musannef’te bildirdiğine göre Ali b. Ebî Tâlib'e Mecusilerden cizye alma konusu sorulunca şu karşılığı verdi:
“Vallahi şu an yeryüzünde bu konuyu benden daha iyi bilen başka biri yoktur. Mecûsilerin önceden inandıkları ve öğrenip öğrettikleri bir kitapları vardı. Ancak bir defasında onların liderleri içki içip sarhoş oldu. Sarhoş olunca da kız kardeşiyle ilişkiye girdi. Kızkardeşiyle ilişkiye girdiğini de Müslümanlardan birkaç kişi gördü. Sabah olduğunda kız kardeşi ona:
“Sen bana şöyle şöyle yaptın. Ancak bunu yaptığını bazı kişiler gördü ve bunu kesinlikle gizli tutmazlar" dedi. Bunun üzerine adam mal peşinde koşan bazı kişileri çağırdı ve onlara bir şeyler verip:
“Siz de biliyorsunuz ki Âdem, oğullarını kızlarıyla evlendirdi" dedi. Daha sonra bu işi yaptığını gören Müslümanlar geldiler ve:
“Haktan uzaklaşana yazıklar olsun! Allah'ın koyduğu haddi gerektiren bir iş yaptın ve bunu cezasını görmelisin" dediler. Ancak adamın yanında bulunan ve ondan bir şeyler alan kişiler bu müslümanları öldürdüler. Daha sonra bir kadın geldi ve:
“Ben de o işi yaptığını gördüm!" dedi. Adam kadına:
“Filan oğullarının fahişesine yazıklar olsun!" diye çıkışınca,' kadın:
“Evet, belki fahişeydi ama tövbe etti" dedi. Adam bu kadını da öldürdü. Daha sonra kalplerinde olanlar ile kitapları ellerinden alınıp kaldırıldı. Bu şekilde inanç babında ellerinde bir şey kalmadı."
İbn Ebî Şeybe ve Ebu'ş-Şeyh, Hasan(-ı Basrî)'den bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Arap yarımadasındaki insanlarla İslam için savaştı ve İslam'dan başka bir dini kendilerinden kabul etmedi. En üstün cihad da buydu. Daha sonra bu ümmetin Ehli kitab'a yönelik başka bir cihadları daha oldu. Bu da:
“Kendilerine Kitap verilenlerden Allah'a ve âhiret gününe inanmayan, Allah ve Resulünün haram kıldığını haram saymayan ve hak dini kendine din edinmeyen kimselerle, boyunlarını eğip elleriyle cizye verinceye kadar savaşın" âyetinde belirtilen cihad şeklidir.
İbn Ebî Şeybe ve Beyhakî, Sünen'de Mücâhid'den bildirir: Müşriklerle putperestliği bırakmaları için, Ehli kitap'la ise kendilerinden cizye almak için savaşılır."
Ebu'ş-Şeyh ve İbn Merdûye, İbn Abbâs'tan bildirir:
“Ehli kitaptan kadınları bize helal olanlar vardır, bir de helal olmayanlar vardır. Yüce Allah:
“Kendilerine Kitap verilenlerden Allah'a ve âhiret gününe inanmayan, Allah ve Resulünün haram kıldığını haram saymayan ve hak dini kendine din edinmeyen kimselerle, boyunlarını eğip elleriyle cizye verinceye kadar savaşın" buyurur. Buna göre cizyeyi verenlerin kadınları bize helaldir. Vermeyenlerin ise kadınları bize helal değildir."
İbn Merdûye'nin lafzı ise şöyledir: İbn Abbâs:
“Müslümanlarla savaş halinde olan Ehli kitab'ın kadınlarıyla evlenmek helal değildir" dedi ve bu âyeti okudu.
Abdurrezzâk'ın bildirdiğine göre adamın biri İbn Abbâs'a:
“Zimmî olanlardan cizye olarak bir tarla alsam, bu tarlanın da bakımını yapıp imar etsem sonra da aldığımdan daha fazla olarak haracını versem olur mu?" diye sorunca, İbn Abbâs adamın böylesi bir şeye kalkışmamasını söyledi ve:
“Yüce Allah'ın kafir birinin sorumluluğuna verdiği böylesi bir şeyi kendi sorumluluğunuza almayın" dedi. Sonra da:
“Kendilerine Kitap verilenlerden Allah'a ve âhiret gününe inanmayan, Allah ve Resulünün haram kıldığını haram saymayan ve hak dini kendine din edinmeyen kimselerle, boyunlarını eğip elleriyle cizye verinceye kadar savaşın" âyetini okudu.
30. Âyetin Tefsiri
"Yahudiler, «Ûzeyr Allah'ın oğludur» dediler. Hıristiyanlar, «Mesih Allah'ın oğludur» dediler. Bu, daha önce inkar edenlerin sözlerine benzeterek ağızlarında geveledikleri sözdür. Allah onları yok etsin, nasıl da uyduruyorlar!"
İbn İshâk, İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh ve İbn Merdûye, İbn Abbâs'tan bildirir: Sellâm b. Mişkem, Nu'mân b. Evfâ Ebû Enes, Şa's b. Kays ile Mâlik b. es-Sayf, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına geldiler ve:
“Sen bizim kıblemizi bırakmışken ve Üzeyr'in, Allah'ın oğlu olduğunu kabul etmezken sana nasıl tâbi olalım?" dediler. Bunun üzerine Yüce Allah:
“Yahudiler, «Üzeyr Allah'ın oğludur» dediler. Hıristiyanlar, «Mesih Allah'ın oğludur» dediler. Bu, daha önce inkar edenlerin sözlerine benzeterek ağızlarında geveledikleri sözdür. Allah onları yok etsin, nasıl da uyduruyorlar!" âyetini indirdi.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Yahudiler, «Üzeyr Allah'ın oğludur» dediler..." âyetini açıklarken şöyle demiştir: Üzeyr, Ehl-i kitâb'dan olan bir topluluğun içindeydi. Bunlar bir süre kitapları olan Tevrat'a göre amel ettiler. Daha sonra kitabı heba ettiler ve hak olmayan başka şeylere göre amel etmeye başladılar. Tabut (kutsal emanetler sandığı) da yanlarındaydı. Yüce Allah onların Tevrat'ı heba edip arzularına göre amel ettiklerini görünce Tabut'u ellerinden aldı ve Tevrat'ı da kendilerine unutturdu. Tevrat'ı içlerinden tamamen çıkardı. Sonra onlara bir hastalık gönderdi ve hepsi ishal oldu. Bu hastalıktan dolayı da kişinin ciğeri eriyecek gibi olmaya başladı. Bu şekilde Tevrat'ı tamamen unuttular ve ondan hiçbir şeyi hatırlayamaz oldular. Üzeyr de onların âlimlerinden birisiydi. Tevrat'ın içlerinden silinmesinin üzerinden bir süre geçtikten sonra Üzeyr, Allah'a yalvarıp dua ederek içinden silinen Tevrat'ın geri getirilmesini istedi. Bu şekilde namazını kılıp yalvarırken Yüce Allah katından bir nur indi ve Üzeyr'in kalbine girdi. Nurun kalbine girmesinden sonra daha önce içinden alınıp silinen Tevrat geri geldi. Ardından kavmine:
“Ey kavim! Yüce Allah bana Tevrat'ı geri dönderip verdi" diye seslendi. Sonrasında Üzeyr, Tevrat'ı onlara tekrar öğretmeye başladı. Bu şekilde Tevrat'ı öğrenmede bir süre geçtikten sonra kendilerinden alınan Tabut da geri indirilip onlara verildi. Üzeyr'in Tevrat'ı onlara yeniden öğretmesi üzerine Tabut'un indiğini görünce de:
“Vallahi Üzeyr'e ancak Allah'ın oğlu olduğu için böyle bir şey verildi" demeye başladılar.
İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İbn Cüreyc:
“Yahudiler, «Üzeyr Allah'ın oğludur» dediler..." buryruğunu açıklarken:
“Bunu Yahudilerden sadece bir kişi söylemiştir ki onun da adı Finhâs'tır" dedi.
İbn Ebî Şeybe ve İbnu'l-Münzir, İbn Abbâs'tan bildirir: İsrail oğulları kadınları gece vakti toplanıp namaz kılarlar, bir yere çekilip Yüce Allah'ın İsrail oğullarına yaptığı ihsanları anarlardı. Daha sonra Yüce Allah onlara en kötü kullarından biri olan Buhtunnasr'ı gönderdi. Buhtunnasr Tevrat'ı yaktı, Beytu'l-Makdis'i yıktı. O zamanlarda da henüz bir çocuk olan Üzeyr:
“Bu nasıl olabilir?" dedi ve kendini dağlara, vahşi hayata verdi. İnsanlardan uzak durup vahşi doğada kendini ibadete verdi. Bir gün mezar başında ağlayan bir kadınla karşılaştı. Ona:
“Ey Allah'ın kulu! Allah'tan kork! Bu acının karşılığını Allah'tan bekle ve sabret. Herkesin bu yolda olduğunu ve bir gün öleceğini bilmiyor musun?" deyince, kadın:
“Ey Üzeyr! Sen insanları bırakıp dağları ve vahşi doğayı mesken edinmişken bana ağlama mı diyorsun?" karşılığını verdi ve şöyle devam etti:
“Ben kadın değilim! Ben dünyayım. Namaz kıldığın yerden bir pınar çıkacak ve bir ağaç bitecek. Pınarın suyundan içip ağacın meyvesinden ye. O zaman yanına iki melek gelecek. Bu iki melek geldiği zaman bırak istediklerini yapsınlar."
İkinci gün sabah olunca namaz kıldığı yerde bir pınar çıktı ve bir ağaç bitti.. Pınarın suyundan içfp ağacın da meyvesinden yediği zaman yanına iki melek geldi. Ellerinde içi nurla dolu bir de şişe vardı. Şişeyi ona içirdiklerinde Yüce Allah ona Tevrat'ı ilham etti. Sonrasında döndü ve İsrail oğullarına Tevratı okumaya, öğretmeye başladı. İşte o zaman Yahudiler hâşâ:
“Üzeyr Allah'ın oğludur" dediler.
Ebu'ş-Şeyh, Ka'b'dan bildirir: Üzeyr, Tevrat'ın Musa'nın kalbine indiği gibi kendi içine de inmesi için Yüce Allah'a dua etti. Yüce Allah da Tevrat'ı onun kalbine indirdi. Sonrasında Yahudiler:
“Üzeyr, Allah'ın oğludur" demeye başladılar.
Ebu'ş-Şeyh, Humeyd el-Harrât'tan bildirir:
“Üzeyr, Tevrat tekrar indirildiği zaman onu on kalemle yazabiliyordu. Her bir parmağıyla bir kalem tutabiliyordu."
Ebu'ş-Şeyh, Zührî'den bildirir: Üzeyr, Tevrat'ı ezbere okurdu. Ayrıca ona öyle bir güç verilmişti ki bulutların arkasındaki Ay'ı görebilirdi. Bunu gören Yahudiler de:
“Üzeyr, Allah'ın oğludur" demeye başladılar.
İbn Ebî Hâtim, Süddî'den bildirir: Yahudiler:
“Üzeyr, Allah'ın oğludur" dediler. Zira Amâlikler onları hezimete uğratıp öldürmüşler ve Tevrat'ı ellerinden almışlardı. Yahudilerin geriye kalan alimleri de Tevrat'tan ellerinden bulunanlarla birlikte kaçtılar ve bunları dağlarda gömdüler. Üzeyr de dağ başlarında ibadet eder ve sadece bayramlarda aşağıya Yahudilerin içine inerdi. Bu olay sonrasında henüz genç bir çocuk olan Üzeyr ağlayarak:
“Rabbim! İsrail oğullarını alimsiz mi bıraktın!" demeye başladı ki ağlamaktan artık kirpikleri dökülüyordu. Yine bayram için indiği bir zamanda geriye dönerken mezarlıktaki bir mezar başında bir kadınla karşılaştı. Kadın mezarın başında:
“Bana kim yedirecek! Beni kim giydirecek!" diyerek ağlıyordu. Üzeyr, kadına:
“Yazık sana! Bu adamdan önce seni kim yediriyor, kim içiriyor, kim giydiriyor, senin için kim çalışıyordu?" deyince, kadın:
“Allah" karşılığını verdi. Üzeyr de:
“Bil ki Allah diridir ve hiç ölmeyecektir" dedi. Kadın:
“Ey Üzeyr! İsrail oğullarından önce alimlere ilmi kim öğretiyordu?" diye sorunca, Üzeyr:
“Allah" karşılığını verdi. Kadın:
“O zaman sen neden ölen alimler için ağlıyordun?" diye sorunca, Üzeyr yenildiğini anladı ve dönüp gitmeye çalıştı. Ancak kadın onu çağırdı ve:
“Ey Üzeyr! Yarın sabah olduğunda filan nehre git. İçinde yıkandıktan sonra çıkıp iki rekat namaz kil. Namaz kıldıktan sonra yanına bir ihtiyar gelecek. Bu ihtiyar sana neyi verirse onu al" dedi.
Üzeyr ikinci günün sabahında söz konusu nehre gidip içinde yıkandı. Sonra çıkıp iki rekat namaz kıldı. Namazı kıldıktan sonra da yanına ihtiyar bir adam geldi. Ona:
“Ağzını aç!" deyince, Üzeyr ağzını açtı. İhtiyar adam onun ağzına şişeye benzer bir şeyin içinde bulunan ve iri kor ateşine benzeyen bir şeyler koydu. Aynı şeyi üç defa tekrarladıktan sonra Üzeyr Yahudilerin yanına döndüğü zaman artık Tevrat konusunda herkesten daha fazla alim biriydi. Yahudilere:
“Ey İsrail oğulları! Size Tevrat'la geldim" dediğinde:
“Sen yalan söylemezdin" karşılığını verdiler. Bunun üzerine Üzeyr her bir parmağına bir kalem bağladı ve hepsiyle birden Tevrat'ı yazdı. Alimler geri döndüğü zaman Üzeyr'in yaptığını ve dediklerini onlara söylediler. O alimler de dağda küpler için gömdükleri Tevrat parçalarını çıkarıp getirdiler. Bunları Üzeyr'in yazmış olduğu Tevrat'la karşılaştırdıklarında aynı olduğunu gördüler. Bunun üzerine:
“Yüce Allah böyle bir şeyi sana ancak oğlu olduğun için verdi" dediler.
İbn Merdûye ve İbn Asâkir, İbn Abbâs'tan bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
“Üç konuda şüpheliyim. Bunlardan biri Üzeyr'in peygamber olup olmadığıdır. İkincisi Tubba'nın lanetlenip lanetlenmediğidir..:" Ravi der ki:
“Üçüncüsünü unuttum."
İbnu'n-Neccâr, Târih'de Ebû Saîd el-Hudrî'den bildirir: Uhud savaşında Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) yüzünden yaralandı ve ön dişlerinden biri kırıldı. O günü Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ellerini kaldırıp şöyle buyurdu:
“Yüce Allah: «Üzeyr, Allah'ın oğludur» dedikleri için Yahudilere çok öfkelendi. «Mesih, Allah'ın oğludur» dedikleri için de Hıristiyanlara çok öfkelendi. Yüce Allah kanımı akıtan ve ailemden yana bana eziyet edenlere de çok öfkelendi."
İbnu'n-Neccâr, İbn Abbâs'tan bildirir: Üzeyr:
“Rabbim! Seçtiğin kullarının özelliği nedir?" diye sorunca, Yüce Allah ona:
“Onu aza kanaat ettirir, çoğu şeyi de kıyamet gününde vermek üzere ona saklarım" diye vahyetti.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs: (.....) ifadesini:
“Benzeterek" şeklinde açıklamıştır.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Bu, daha önce inkar edenlerin sözlerine benzeterek..." âyetini açıklarken:
“Daha önce din sahiplerinin bu yönde dediklerinin benzerini diyerek, manasındadır" demiştir.
İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Katâde:
“...Bu, daha önce inkar edenlerin sözlerine benzeterek..." âyetini açıklarken şöyle demiştir: Hıristiyanlar, kendilerinden önce Yahudilerin:
“Üzeyr, Allah'ın oğludur" demesi gibi:
“Mesîh, Allah'ın oğludur" dediler.
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbn Abbâs: (.....) ifadesini açıklarken şöyle demiştir:
“Allah onlara lanet etsin, anlamındadır. Kur'ân'da Allah'ın öldürmeye yönelik bu tür tüm ifadeleri lanet manasındadır."
İbnu'l-Münzir ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbn Cüreyc: (.....) ifadesini açıklarken:
“Arapların kullandığı bir deyimdir" demiştir.
31. Âyetin Tefsiri
"Onlar Allah'ı bırakıp hahamlarını, papazlarını ve Meryem oğlu Mesih'i rableri olarak kabul ettiler. Halbuki onlara ancak tek ilâha kulluk etmeleri emrolundu. Ondan başka ilah yoktur. O, bunların ortak koştukları şeylerden münezzehtir"
İbn Sa'd, Abd b. Humeyd, Tirmizî, İbnu'l-Münzir; İbn Ebî Hâtim, Taberânî, Ebu'ş-Şeyh, İbn Merdûye ve Beyhakî, Sünen'de Adiy b. Hâtim'den bildirir: Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) yanında geldiğimde Tevbe Sûresî'nin:
“Onlar Allah'ı bırakıp hahamlarını, papazlarını ve Meryem oğlu Mesih'i rableri olarak kabul ettiler..." âyetini okuyordu. Okuduktan sonra da şöyle buyurdu:
“Bunlar sözkonusu kişilere ibadet etmezlerdi; ancak helal kıldıklarım helal, haram kıldıklarını da haram sayarlardı."
Abdurrezzâk, Firyâbî, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh ve Beyhakî, Sünen'de, Ebu'l-Bahterî'den bildirir: Adamın biri Huzeyfe'ye:
“Onlar Allah'ı bırakıp hahamlarını, papazlarını ve Meryem oğlu Mesih'i rableri olarak kabul ettiler..." âyetine göre bunlar söz konusu kişilere ibadet mi ediyorlardı?" diye sordu. Huzeyfe:
“Hayır! Ancak helal kıldıklarını helal, haram kıldıklarını da haram sayarlardı" karşılığını verdi.
Ebu'ş-Şeyh ve Beyhakî, Şuabu'l-îman'da bildirdiğine göre Huzeyfe:
“Onlar Allah'ı bırakıp hahamlarını, papazlarını ve Meryem oğlu Mesih'i rableri olarak kabul ettiler..." âyetini açıklarken:
“Bunlar söz konusu kişilere ibadet etmezlerdi, ancak Allah'a isyan olan şeylerde onlara itaat ederlerdi" demiştir.
Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Katâde:
“Onlar Allah'ı bırakıp hahamlarını, papazlarını ve Meryem oğlu Mesih'i rableri olarak kabul ettiler Halbuki onlara ancak tek ilâha kulluk etmeleri emrolundu. Ondan başka ilah yoktur. O, bunların ortak koştukları şeylerden münezzehtir" âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Hahamlarını rab edinenler Yahudiler, papazlarını rab edinenler ise Hıristiyanlardır. Ne var ki kendilerine indirilen kitapta kendisinden başka ilah olmayan Allah'a kulluk etmeleri emredilmiştir. Yüce Allah kendisine uydurulan şeylerden münezzeh ve uzaktır."
İbnu'l-Münzir ve -İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Dahhâk:
“Âyette zikredilen 'Ahbâr' onlara kitaplarını okuyanlar, 'Ruhbân' ise alimleridir" demiştir.
İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İbn Cüreyc:
“Âyette zikredilen 'Ahbâr' Yahudilerden, 'Ruhbân' ise Hırsitiyanlardandır" demiştir.
İbn Ebî Hâtim, Süddî'den aynısını zikreder.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Fadl b. İyâd:
“Ahbâr alimler, Ruhbân ise âbidlerdir" demiştir.
32. Âyetin Tefsiri
"Allah'ın nurunu ağızlarıyla söndürmek isterler. Kafirler istemese de Allah nurunu mutlaka tamamlayacaktır."
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Süddî:
“Allah'ın nurunu ağızlarıyla söndürmek isterler..." âyetini açıklarken:
“Allah'ın nurunu sözleriyle söndürmek isterler" demiştir.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Dahhâk:
“Allah'ın nurunu ağızlarıyla söndürmek isterler..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Bunlar Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) ile ashabının ölüp gitmesini, yeryüzünde İslam'a göre Allah'a kulluğun olmamasını isterler. Bunu isteyenler de kafir Araplar, Ehl-i kitâb'dan olanlar ve Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) İle savaşıp getirdiği ayetleri inkar edenlerdir."
Abd b. Humeyd ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Katâde:
“Allah'ın nurunu ağızlarıyla söndürmek isterler..." âyetini açıklarken:
“Bunlar Yahudi ile Hıristiyanlardır" demiştir.
33. Âyetin Tefsiri
"O, Allah'a ortak koşanlar hoşlanmasalar bile dinîni, bütün dinlere üstün kılmak için, peygamberini hidayetle ve hak dinle gönderendir"
Ahmed, Müslim, Hâkim ve İbn Merdûye, Hazret-i Âişe'den bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Lât ve Uzza'ya tapılmadan kıyamet kopmaz" buyurdu. Kendisine:
“Yâ Resûlallah! Yüce Allah:
“O, Allah'a ortak koşanlar hoşlanmasalar bile dinini, bütün dinlere üstün kılmak için, peygamberini hidayetle ve hak dinle gönderendir" âyetini indirince İslâm dîninin tamamen hakim olacağını düşünmüştüm" dediğimde şu karşılığı verdi:
“Bir süre dediğin şekilde olacaktır. Ancak daha sonra Yüce Allah hoş kokulu bir esinti yollayacak ve kalbinde hardal tanesi kadar dahi hayır bulunanların ruhunu alacaktır. Sonrasında geriye hayırsız kişiler kalacak ve tekrar atalarının dinine döneceklerdir."
Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Süddî:
“...Peygamberini hidayetle ve hak dinle gönderendir" âyetini açıklarken:
“Hidayetten kasıt Tevhîd, Kur'ân ve İslam'dır" demiştir.
İbn Merdûye ve Beyhakî, Sünen'de bildirdiğine göre İbn Abbâs: (.....) âyetini şöyle açıklamıştır:
“Yüce Allah'ın, Peygamberine (sallallahü aleyhi ve sellem) dinin bütün hususlarını açıklaması, dine bütün olarak onu muttali kılması ve din hususunda hiçbir şeyi ona gizli bırakmamasıdır. Müşrikler ile Yahudiler de böylesi bir şeyi istemiyorlar ve bundan hoşlanmıyorlardı."
İbn Ebî Hâtim, İbn Merdûye ve Beyhakî, Sünen'de İbn Abbâs'tan bildirir:
“Yüce Allah Hazret-i Peygamber'i (sallallahü aleyhi ve sellem) İslam dininin diğer bütün dinlere üstün olması için göndermiştir. Bu bakımdan dinimiz diğer bütün dinlerden daha üstündür. Bizim erkeklerimiz diğer dinlerden olan kadınlardan daha üstün iken diğer dinlerden olan erkekler bizim dinimizden olan kadınlardan daha üstün değildir."
Saîd b. Mansûr, İbnu'l-Münzir ve Beyhakî, Sünen'de bildirdiğine göre Câbir:
“...Dinini, bütün dinlere üstün kılmak için..." âyetini açıklarken:
“İsa b. Meryem çıktığı zaman diğer bütün dinlerden olanlar kendisine tâbi olur" demiştir.
İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh ve Beyhakî, Sünen'de bildirdiğine göre Mücâhid:
“...Dinini, bütün dinlere üstün kılmak için..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Bu üstünlük yeryüzünde hiçbir Yahudi ve Hıristiyan kalmadığı zaman, herkesin din olarak sadece İslam dininden olduğu zaman gerçekleşmiş olacaktır. Böylesi bir durumda da koyun kurttan yana, sığır aslandan yana, insan da yılandan yana güven içinde olacaktır. Fareler tahıl çuvallarına dokunmayacak, cizye kaldırılacak, haç kırılacak ve domuz da öldürülecektir. Bu da İsa b. Meryem indiği zaman gerçekleşecektir."
Abd b. Humeyd ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Katâde:
“...Dinini, bütün dinlere üstün kılmak için..." âyetini açıklarken şöyle demiştir: Dinler altı tanedir. Bunlar da:
“Doğrusu, inananlar ve yahudiler, Sabiiler, Hıristiyanlar, mecusiler, ortak koşanlar arasında, kıyamet günü Allah kesin hüküm verecektir..." âyetinde belirtilmiştir. Diğer bütün dinler İslam'dan izler taşıyabilir, ancak İslam dini onlardan biz iz taşımaz. Yüce Allah da müşrikler istemese de İslam dinini diğer bütün dinlere karşı üstün kılacağını bildirmiş, bu yönde hükmünü vermiş, takdirini etmiştir.
Abd b. Humeyd ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Ebû Hureyre:
“...Dinini, bütün dinlere üstün kılmak için..." âyetini açıklarken:
“îsa b. Meryem'in çıkışıyla olacaktır" demiştir.
34. Âyetin Tefsiri
"Ey îman edenler! Hahamlardan ve rahiplerden birçoğu, insanların mallarını haksız yollarla yiyorlar ve Allah'ın yolundan alıkoyuyorlar. Altın ve gümüşü biriktirip gizleyerek onları Allah yolunda harcamayanları elem dolu bir azapla müjdele"
Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Dahhâk:
“Ey iman edenler! Hahamlardan ve rahiplerden birçoğu, insanların mallarını haksız yollarla yiyorlar..." âyetini açıklarken şöyle demiştir: Ahbâr, Yahudilerin alimleri, ruhban ise Hıristiyanların alimleridir. Bunlar Yüce Allah'ın indirmediği, kendi elleriyle yazdıkları kitaplara dayanarak insanların mallarını yerler. "Karşılığında az bir ücret alabilmek için kendi elleriyle kitap yazıp da sonra: işte bu Allah katından gelmedir' diyenlere yazıklar olsun..." âyeti ile "Onlardan bir takımı, Kitapta olmadığı halde Kitaptan zannedesiniz diye dillerini eğip bükerler. O, Allah katından olmadığı halde: 'Allah katındandır' derler..."âyeti de bunu anlatmaktadır.
Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Süddî bu âyeti açıklarken:
“Ahbâr, Yahudilerin alimleri, ruhbân ise Hıristiyanların alimleridir. Bunların alıkoydukları ve Allah'ın yolu olarak ifade edilen de Muhammed'dir (sallallahü aleyhi ve sellem)" demiştir.
Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Fudayl b. İyâd:
“Âhiret alimlerinin peşinden gidin. Dünya alimlerinden sakınıp uzak durun ki gafletleriyle sizlere zarar vermesinler" demiş ve:
“Ey iman edenler! Hahamlardan ve rahiplerden birçoğu, insanların mallarını haksız yollarla yiyorlar ve Allah'ın yolundan alıkoyuyorlar..." âyetini okumuştur.
İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Altın ve gümüşü biriktirip gizleyerek onları Allah yolunda harcamayanlar..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Bunlar mallarının zekatını ödemeyenlerdir. Yerin altında veya üstünde olsun zekatı ödenmeyen her mal "kenz" kategorisindedir. Yerin altında veya üstünde olsun zekatı verilen her mal bu kategori dışındadır.
İbn Ebî Şeybe, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Zekatı verilen mal, kenz değildir" demiştir.
Mâlik, İbn Ebî Şeybe, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh, İbn Ömer'den bildirir:
“Zekatı verilen mal, yerin yedi kat dibinde olsa dahi kenz sayılmaz. Zekatı verilmeyen mal ise ortada olsa dahi kenz'dir."
İbn Merdûye, aynısını merfû olarak İbn Ömer'den bildirir.
İbn Adiy ve Hatîb'in Câbir'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) zekatı ödenen malın kenz olmadığını ifade etmiştir.
İbn Ebî Şeybe, Câbir'den aynısını mevkûf olarak (sahabiye atfen) zikreder.
Ahmed, Zühd'de, Buhârî, İbn Mâce, İbn Merdûye ve Beyhakî, Sünen'de bildirdiğine göre İbn Ömer bu âyeti açıklarken şöyle demiştir:
“Bu durum zekatın farz kılınmasından önceydi. Zekat hükmü riazil olunca Yüce Allah zekatı malın temizleyicisi kıldı. Onun için saysını bildikten sonra Uhud dağı kadar altınım olsa umurumda olmaz. Zira zekatını verir ve onu Allah'a itaat yolunda kullanırım."
İbn Ebî Şeybe ve Ebu'ş-Şeyh, Saîd b. Ebî Saîd'den bildirir: Hazret-iÖmer'in hilafeti döneminde adamın biri kendisine ait olan bir evi sattı. Ömer ona:
“Evin bedelini sakla. Karının yatağının altına göm" dedi. Adam:
“Ey müminlerin emiri! Bu şekilde mal kenz olmaz mı?" diye sorunca, Ömer:
“Zekatını verdikten sonra kenz sayılmaz" dedi.
İbn Merdûye ve Beyhakî, Ümmü Seleme'den bildirir:
“Yâ Resûlallah! Altın ve gümüşten takılarım var. Bunlar kenz'e girer mi?" diye sorduğumda, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Zekatını verdiğin sürece kenz değildir" buyurdu.
Ahmed, Tirmizî, İbn Mâce, İbn Ebî Hâtim, İbn Şâhin, et-Terğîb ve'l- Terhîb'de, Ebu'ş-Şeyh, İbn Merdûye ve Ebû Nuaym, Hilye'de Sevbân'dan bildirir:
“...Altın ve gümüşü biriktirip gizleyerek onları Allah yolunda harcamayanlar..." âyeti nazil olduğunda Resûlullah'la (sallallahü aleyhi ve sellem) birlikte bir yolculuktaydık. Ashabından bazıları:
“O zaman hangi malın daha hayırlı olduğunu bilsek de onu edinsek" deyince, Allah Resûlü:
“Kişinin sahip olabileceği en değerli şey; Allah'ı zikreden bir dilr Allah'a şükreden bir kalp ve imanı konusunda erkeğine yardımcı olan bir hanımdır" buyurdu. Başka bir lafızda:
“Âhiretine yardımcı olan bir hanımdır" şeklinde geçer.
İbn Ebî Şeybe, Müsned'de, Ebû Dâvud, Ebû Ya'lâ, İbn Ebî Hâtim, Hâkim, İbn Merdûye ve Beyhakî, Sünen'de İbn Abbâs'tan bildirir:
“...Altın ve gümüşü biriktirip gizleyerek onları Allah yolunda harcamayanlar..." âyeti nazil olduğu zaman bu durum Müslümanlara ağır geldi ve:
“Bizden sonra kalacak çocuklarımıza mal bırakmadan yapamayız" demeye başladılar. Bunun üzerine Ömer:
“Ben sizi bu sıkıntıdan kurtarırım" dedi ve Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına gitti. Sevbân da onun peşinden gitti. Ömer, Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ey Allah'ın Peygamberi! Bu âyet ashabına ağırgeldi" deyince, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Yüce Allah zekatı, ihtiyaç fazlası malı size temiz yapmak için farz kıldı. Miras konusundaki payları da sizden geriye kalan mallar konusunda farz kıldı" buyurdu. Ömer bunu duyunca tekbir getirdi. Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle devam etti:
“Kişinin biriktirebileceği en hayırlı şeyin ne olduğunu söyleyeyim mi? Yüzüne bakılınca neşe veren, bir emir verilince yerine getiren ve kocası yanında olmadığı zaman geride kalanı koruyan saliha hanımdır."
Dârakutnî, Efrâd'da ve İbn Merdûye, Bureyde'den bildirir:
“...Altın ve gümüşü biriktirip gizleyerek onları Allah yolunda harcamayanlar..." âyeti nazil olduğu zaman ashab:
“Bu gün mal biriktirme (kenz) konusunda ağır bir şey nazil oldu" demeye başladılar. Ebû Bekr:
“O zaman bugün neyi biriktirelim?" diye sorunca, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Zikreden bir dil, şükreden bir kalp ve kocasına imanı konusunda yardımcı olan saliha bir hanım" karşılığını verdi.
Ahmed, Abdullah b. Ebi'l-Hüzeyl'den bildirir: Bir arkadaşımın bana bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Yok olasıca altın ve gümüş!" buyurdu. Ashab:
“Yâ Resûlallah! O zaman altın ve gümüş dışında ne kaldırıp saklayalım?" dediklerinde, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Zikreden bir dil, şükreden bir kalp ve kocasına âhireti konusunda yardımcı olan bir hanım" karşılığını verdi.
İbn Ebî Şeybe'nin Hasanlı Basrî)'den bildirdiğine göre Peygaberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Kişi malının zekatını verdiği zaman başkalarının bu mal üzerinde olan hakkını ifa etmiş olur. Daha fazlasını vermek de kişi için daha hayırlıdır" buyurmuştur.
İbn Ebî Şeybe ve İbnu'l-Münzîr'in bildirdiğine göre Câbir b. Abdillah:
“Malının zekatını verdiğin zaman ondan kötülüğü de gidermiş olursun. Bu şekilde de mal kenz olmaktan çıkar."
Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Dahhâk:
“...Altın ve gümüşü biriktirip gizleyerek onları Allah yolunda harcamayanlar..." âyetini açıklarken şöyle demiştir: Bu âyet genel olarak hem Ehli kitap hem de Müslümanlar hakkındadır. Kişi helal mal kazandığında bu mal üzerinde olan Allah'ın hakkını ödemediği zaman mal kenz olur. Eğer mal çoksa, bu mal üzerinde olan Allah'ın hakkını ödedikten sonra onu gömerse kenz olmaz."
Ebu'ş-Şeyh, İbn Zeyd'den bildirir:
“Allah'a itaat yolunda ve bir farz konusunda harcanmayıp biriktirilen mal kenzdir. Namaz ile zekat da birlikte ve beraber farz kılınmışlardır."
İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Altın ve gümüşü biriktirip gizleyerek onları Allah yolunda harcamayanlar..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Bunlar Ehli kitap'tan olanlardır. Ancak âyetin hem genel, hem de özel yönü vardır."
İbnu'd-Durays, İlbâ b. Ahmer'den bildirir: Hazret-i Osman mushafları yazmak istediği zaman (.....) âyetindeki (.....) harfini atmak istediler. Ancak Ubey:
“Ya bu harfi olduğu gibi bırakırsınız ya da kılıcımı boynuma koyarım!" deyince olduğu gibi bıraktılar.
İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Ali b. Ebî Tâlib:
“Dört bin dirhem ve aşağısı kişinin geçimi için nakafadır. Daha fazlası ise kenz'dir" demiştir.
İbn Ebî Hâtim ve Taberânî'nin bildirdiğine göre Ebû Umâme:
“Kılıçların üzerindeki süslemeler kenz'dendir. Ben bu konuda sadece duyduğumu size aktarıyorum" demiştir.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Süddî:
“...Altın ve gümüşü biriktirip gizleyerek onları Allah yolunda harcamayanlar..." âyetini açıklarken:
“Bunlar kıble ahalisi olan müslümanlardır" demiştir.
İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İrâk b. Mâlik ile Ömer b. Abdilazîz:
“...Altın ve gümüşü biriktirip gizleyerek onları Allah yolunda harcamayanlar..." âyetini açıklarken şöyle demişlerdir:
“Bu âyetin hükmünü daha sonra nazil olan:
“Mallarının bir kısmını, kendilerini temizleyip arıtacak zekat olarak al..." âyeti neshetmiştir.
35. Âyetin Tefsiri
"O gün bunlar cehennem ateşinde kızdırılacak da onların alınları, böğürleri ve sırtları bunlarla dağlanacak ve, «İşte bu, kendiniz için biriktirip sakladığınız şeylerdir. Haydi, tadın bakalım, biriktirip sakladıklarınızı!» denilecek"
Buhârî, Müslim, Ebû Dâvud, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve İbn Merdûye'nin Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Altın ve gümüşü olup da bunun hakkını (zekatını) ödemeyen kişi için kıyamet gününde bu altın ve gümüş levhalar haline getirilip Cehennem ateşinde kızdırılır. Sizin zamanınızla elli bin yıllık olan bir günde Yüce Allah insanlar hakkındaki hükmünü verene kadar bunlarla yanları, yüzü, sırtı dağlanır. Sonunda ya Cehennem ya da Cennete doğru olan yolu kendisine gösterilir."
Ebû Ya'lâ ve İbn Merdûye'nin Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Böylesi bir azapta dinar üstüne dinar, dirhem üstüne dirhem konmaz. Bunun yerine sahibinin derisi genişletilir. Sonra "Onların alınları, böğürleri ve sırtları bunlarla dağlanacak ve, «İşte bu, kendiniz için biriktirip sakladığınız şeylerdir. Haydi, tadın bakalım, biriktirip sakladıklarınızı!» denilecek" buyurmuştur.
İbn Ebî Hâtim, Taberânî ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbn Mes'ûd:
“O gün bunlar cehennem ateşinde kızdırılacak da onların alınları, böğürleri ve sırtları bunlarla dağlanacak..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Biriktirdiği mallardan dolayı azap görecek olan kişinin üzerinde bir dirhem diğer bir dirheme, bir dinar da diğer bir dinara değmez. Bunun yerine derisi genişletilir ve her bir dirhem ile dinar ayrı ayrı konulur. Bu şekilde ne bir dirhem diğer bir dirheme, ne de bir dinar diğer bir dinara değmiş olur."
İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“O gün bunlar cehennem ateşinde kızdırılacak da onların alınları, böğürleri ve sırtları bunlarla dağlanacak..." âyetini açıklarken:
“Derisi genişletilerek dağlanır" demiştir.
Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“O gün bunlar cehennem ateşinde kızdırılacak da onların alınları, böğürleri ve sırtları bunlarla dağlanacak..." âyetini açıklarken şöyle demiştir: Bir yılan alnına ve yüzüne dolanarak:
“Cimri davrandığın o malın işte benim!" der.
İbn Ebî Hâtim, Sevbân'dan bildirir:
“Kişi ölüp de geriye altın veya gümüş bıraktığı zaman Yüce Allah bunlardan her bir kıratı ateşten bir levha haline getirir ve ayaklarından çenesine kadar bu levhalarla dağlanır. Sonrasında artık ya bağışlanır ya da cezası devam eder."
İbn Merdûye aynısını Sevbân'dan merfû olarak zikreder.
Abdurrezzâk, Musannef’tet Ebû Zer'den bildirir:
“Mal biriktirenlere yüzlerinden, yanlarından ve sırtlarından dağlanacağı müjdesi verilmiştir."
İbn Sa'd, İbn Ebî Şeybe, Buhârî, İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh ve İbn Merdûye, Zeyd b. Vehb'den bildirir: Rebeze'de bulunan Ebû Zer'in yanına uğradığımda:
“Seni bu bölgeye getiren nedir?" diye sordum. Şu karşılığı verdi:
“Şam'da iken:
“...Altın ve gümüşü biriktirip gizleyerek onları Allah yolunda harcamayanları elem dolu bir azapla müjdele" âyetini okudum. Muâviye:
“Bu âyet bizden bahsetmemektedir. Burada söz konusu olanlar Ehli kitap'tır" dedi. Ben ise:
“Hem bizim hakkımızda, hem de onların hakkında nazil oldu" karşılığını verdim. Burada oluşumun nedeni budur."
Müslim ve İbn Merdûye, Ahnef b. Kays'dan bildirir: Ebû Zer gelip:
“Mal biriktirenleri sırtlarından girip yanlarından çıkacak, yüzlerinden girip arkalarından çıkacak bir dağlama ile müjdele" dedi. Ona:
“Ne diyorsun?" diye sorduğumda:
“Ben sadece Peygamberinizden (sallallahü aleyhi ve sellem) duyduğum şeyi söyledim" karşılığını verdi.
İbn Sa'd ve Ahmed, Ebû Zer'den bildirir:
“Dostum Muhamed'in (sallallahü aleyhi ve sellem) bana tembihlediğine göre bağlanıp saklanan altın ve gümüş bunu Allah yolunda harcamadığı sürece kıyamet gününde sahibine kor ateşi olarak geri dönecektir." Ravi der ki:
“Bundan dolayı Ebû Zer yıllık maaşını aldığı zaman hizmetçisini çağırır ve yıllık kendisine ne kadar zahire yeteceğini sorardı. Ondan sonra bu zahire ile eşyaları alır, geri kalanlarla normal para (fils) alırdı.
İbn Ebî Şeybe ve İbn Merdûye'nin Ebû Zer'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle: buyurmuştur:
“Develerin zekatı, sığırların zekatı, koyunların zekatı ve giysilerin (kumaşın) zekatı vardır. Borç aldığı birine vermek veya Allah yolunda harcamak için olmadıkça fazladan bir dinar veya bir dirhem veya altın tozu kaldırıp saklayan kişinin bu sakladığı kenz'dir ve kıyamet gününde bunlarla dağlanacaktır.
İbn Merdûye aynısını Ebû Hureyre'den merfû olarak zikreder.
İbn Merdûye'nin Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“(Zekatı verilmeyen) dinar kenz'dir, dirhem kenz'dir, kırat da kenz'dir" buyurmuştur.
Ahmed, Tirmizî, Nesâî, İbn Mâce, İbn Hibbân, Hâkim ve İbn Merdûye, Sevbân'dan bildirir:
“Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), ganimete ihanet etmeden, kenz yapmadan ve geriye borç bırakmadan ölen kişinin Cennete gireceğini ifade etti."
İbn Merdûye, Ebû Mucîb eş-Şâmî'den bildirir: Ebû Hureyre'nin kılıcının kabzası gümüştendi. Bunun üzerine Ebû Zer kendisine şöyle dedi:
“Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem):
“(Ölüp de) geriye altın veya gümüş bırakan kişi (kıyamet gününde) bunlarla dağlanır" buyurduğunu işitmedin mi?"
Taberânî ve İbn Merdûye, Ebû Umâme'den bildirir: Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu işittim: «Ölüp de geriye altın veya gümüş bırakan kişi kıyamet gününde bunlarla dağlanır. Sonrasında da artık ya bağışlanır ya da cezası devam eder.»
İbn Merdûye'nin Câbir'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Biriktirilip de zekatı ödenmeyen her mal (kenz) kıyamet gününde getirilip bunlarla sahibinin alnından ve yüzünden dağlanır ve: «Cimri davranıp biriktirdiğin malın işte budur!» denilir."
Taberânî, M.el-Evsat'ta ve Ebû Bekr eş-Şâfiî, el-Ğaylâniyyât'da Hazret-i Ali'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Yüce Allah Müslümanların zenginlerine imkanları dahilinde fakirlere bir şeyler vermeyi farz kıldı. Zengin Müslümanlar mallarını onlardan esirgemedikçe fakir ve aç düşen Müslümanlar sıkıntı çekmeyeceklerdir. Esirgemeleri halinde ise Yüce Allah onları çetin bir şekilde hesaba çekecektir. Sonrasında artık ya onları bağışlayacak ya da elim bir azaba maruz bırakacaktır. "
Taberânî, M.es-Sağîr'de Enes'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Zekatını vermeyen kişi kıyamet gününde cehennemde olacaktır" buyurmuştur.
İbn Ebî Şey be'n in bildirdiğine göre İbn Mes'ûd:
“Zekatını vermeyen kişinin namazı da yok gibidir" demiştir.
İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre İbn Mes'ûd:
“Zekatını vermeyen kişi Müslüman değildir" demiştir.
İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre Dahhâk:
“Namaz, ancak zekatı da vermekle kabul görür" demiştir.
İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre İbn Mes'ûd:
“Zekatını vermeyen kişi kıyamet gününde Muhammed'in (sallallahü aleyhi ve sellem) diliyle lanetlenmiş biridir" demiştir.
Hâkim, Ebû Saîd el-Hudrî vasıtasıyla Bilâl'den bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ey Bilâl! Yüce Allah'ın huzuruna zengin değil, fakir biri olarak çık" buyurdu. "Bu nasıl olacak?" diye sorduğumda:
“Sana rızik verildiği zaman bunu saklayıp biriktirme. Senden bir şey istenildiği zaman da vermemezlik etme" buyurdu. "Bunu nasıl yapabilirim?" diye sorduğumda:
“Ya böyle yaparsın ya da cehenneme gidersin" karşılığını verdi.
Ahmed, Zühd'de Ebû Bekr b. el-Münkedir'den bildirir: Şam valisi Habîb b. Mesleme, Ebû Zer'e üçyüz dinar gönderdi ve:
“İhtiyaçların için kullan" dedi. Ancak Ebû Zer parayı getiren adama:
“Bunları ona geri götür! Allah yolundan saptırmak için benden başkasını bulamamış mı? İçinde barınacağımız bir çadırımız, ihtiyaçlarımızı karşılayacak üç tane koyunumuz ve lütfedip hizmetimizi gören bir eşimiz var. Bundan fazlasına sahip olmaktan da korkarım!" karşılığını verdi.
Ahmed, Zühd'de bildirdiğine göre Ebû Zer:
“İki dirhemi olan kişinin (kıyamet gününde) hesabı bir dirhemi olan kişinin hesabından daha çetin olur" demiştir.
Buhârî ve Müslim, Ahnef b. Kays'tan bildirir: Kureyş'in ileri gelenlerinin bulunduğu bir mecliste otururken saçı sakalı karışık, giysileri ve görünüşü dağınık bir adam çıkageldi. Mecliste bulunanlara selam verdikten sonra şöyle dedi:
“Müjdeler olsun! Mal biriktiren (kenz yapan) kişiye Cehennem ateşinde kızdırılan taşlar meme ucuna konulacak, yakıp kürek kemiklerinden çıkacak. Kürek kemiğinin üzerine konulunca da yakıp göğüs memesinden çıkacak. Bunları dedikten sonra da gidip bir direğin yanında oturdu. Kim olduğunu bilmiyordum, ama peşinden gidip yanına çöktüm. Ona:
“Sanırım o topluluk senin söylediklerinden pek hoşlanmadı" dedim. Adam:
“Onlar hiçbir şeyin farkında değiller. Oysa bir defasında dostum..." deyince:
“Dostun kim?" diye sordum. "Dostum, Peygamberimizdir (sallallahü aleyhi ve sellem)" dedi ve şöyle devam etti:
“Dostum bana:
“Uhud dağını görüyor musun?" diye sordu. "Evet, görüyorum" dediğimde, Allah Resûlü:
“Bu dağ kadar altınımın olmasını ve üç dinarı dışında hepsini infak etmiş olmayı da istemezdim" buyurdu. Bunlar da hiçbir şeyin farkında değiller. Dünya için ne varsa toplayıp biriktiriyorlar. Vallahi Yüce Allah'ın huzuruna çıkıncaya kadar onlardan ne dünyalık bir şey ister, ne de dini bir konuda fetva sorarım."
Ahmed ve Taberânî, Şeddâd b. Evs'ten bildirir:
“Ebû Zer, Resûlullah'tan (sallallahü aleyhi ve sellem) ağır bir hüküm işittiği zaman köyüne gider bu hükme göre davranırdı. Daha sonra Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) aynı konuda ruhsat verip hükmün ağırlığını hafifletirdi. Ebû Zer ruhsatlı ve hafifletilmiş yeni hükmü Resûlullah'tan (sallallahü aleyhi ve sellem) duyar, ancak bu ruhsata göre değil konunun daha önceki ağır hükmüne göre amel ederdi."
36. Âyetin Tefsiri
"Allah'ın gökleri ve yeri yarattığı günkü yazısında, Allah'a göre ayların sayısı onikidır. Bunlardan dördü haram aylardır. Bu dosdoğru bîr nizamdır. Öyleyse o aylarda kendinize zulmetmeyin. Topyekün sizinle savaşan putperestlerle siz de topyekün savaşın ve bilin ki Allah sakınanlarla beraberdir."
Ahmed, Buhârî, Müslim, Ebû Dâvud, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş- Şeyh, İbn Merdûye ve Beyhakî, Şuabu'l-îmanfda Ebû Bekre'den bildirir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Veda haccırıda bir hutbe verip şöyle buyurdu:
"Bilin ki zaman Yüce Allah'ın gökleri ve yeri yarattığı gündeki durumuna geri dönmüştür. Bir yıl on iki aydır. Bu aylardan dördü haram aylardır. Haram aylardan üçü peşpeşe gelir ki bunlar Zilka'de, Zilhicce ve Muharrem aylarıdır. Diğeri de Cemaziyelâhir ile Şaban ayı arasında olan Mudar kabilesinin Receb ayıdır."
Bezzâr, İbn Cerîr ve İbn Merdûye'nin Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Zaman Yüce Allah'ın gökleri ve yeri yarattığı gündeki durumuna geri dönmüştür. Bu aylardan dördü haram aylardır. Haram aylardan üçü peşpeşe gelir; biri de Cemaziyelâhir ile Şâban ayı arasında olan Mudar kabilesinin Receb ayıdır."
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve İbn Merdûye, İbn Ömer'den bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), Vedâ haccı sırasında Teşrik günlerinin ortasında Minâ'da bir hutbe verdi ve şöyle buyurdu:
“Ey insanlar! Zaman döndü. Şimdi zaman artık Yüce Allah'ın gökleri ve yeri yarattığı gündeki durumu gibidir. Allah katında bir yıl on iki aydır. Bunlardan dördü haram aylardır. îlki Cemaziyelâhir ile Şâban ayı arasında olan Mudar kabilesinin Receb ayıdır. Diğer üçü de Zilka'de; Zilhicce ve Muharrem'dir. "
İbnu'l-Münzir, Ebu'ş-Şeyh ve İbn Merdûye, İbn Abbâs'tan bildirir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bir hutbe verip şöyle buyurdu:
“Zaman Yüce Allah'ın gökleri ve yeri yarattığı gündeki durumuna geri dönmüştür. Bu aylardan dördü haram aylardır. Haram aylardan üçü peşpeşe gelir, biri de Mudar kabilesinin Receb ayıdır. Bilin ki nesî (aylarda erteleme) yapmak, küfürde ileri gitmektir. Kafirler böyle yapmakla doğru yoldan saptırılırlar. "
Ahmed, Bâverdî ve İbn Merdûye, Ebû Hurra er-Rakkâşî'den, o da sahabelerden biri olan amcasından bildirir: Teşrîk günlerinin ortasında Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) devesinin dizginlerinden tutmuştum. Toplanan insanları da etrafından dağıtıyordum. Bir ara:
“Ey insanlar! Hangi ayda olduğunuzu biliyor musunuz? Hangi günde olduğunuzu biliyor musunuz? Hangi beldede olduğunuzu biliyor musunuz?" diye sordu. Ashab:
“Mukaddes bir günde, mukaddes bir ayda ve mukaddes bir beldedeyiz" dediler. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
“Bu gününüzün, bu ayınızın, bu beldenizin haramlığı gibi kıyamet gününe kadar kanlarınız ve mallarınız birbirinize haramdır! Sözümü dinleyin ki hayat bulaşınız. Dikkat edin de birbirinize zulmetmeyin! Dikkat edin ve birbirinize zulmetmeyin! Kişinin gönlü olmadıktan sonra malı bir başkasına haramdır. Bilinki Cahiliyeden kalma kan davaları, mallar ve adam kayırmalar kıyamete kadar ayaklarımın altındadır. İlk kaldırdığım kan davası da Leys oğullarında süt annesinde iken Hüzeyl kabilesi tarafından öldürülen Rebîa b. el-Hâris b. Abdihnuttalib'in kanıdır. Cahiliyeden kalma ribâ da kaldırılmıştır! Yüce Allah da ilk olarak Abbâs b. Abdilmuttalib'in ribasının kaldırılmasına hükmetmiştir! Bunlardan sadece anaparanız sizindir. Ne zulmedin, ne de zulme uğrayın.
Bilin ki zaman, Yüce Allah'ın gökleri ve yeri yarattığı gündeki durumuna geri dönmüştür. Gökleri ve yeri yarattığı günde Allah'ın yazısına göre Allah katında ayların sayısı on iki olup, bunlardan dördü haram aylarıdır. İşte bu doğru hesaptır. O aylar içinde kendinize zulmetmeyin. Dikkat edin de benden sonra küfre dönüp birbirinizin boyunlarını vurmayın. Şeytan, namaz kılanların kendisine kulluk etmesinden ümidini kesmiştir, ancak yine de bu yönde onları her dem kışkırtır. Kadınlar konusunda Yüce Allah'tan sakının! Onlar sizlerin yanında birer emanettirler ve kendileri konusunda bir şeye sahip değiller. Onların sizin üzerinizde hakları olduğu gibi sizin de onların üzerinde haklarınız vardır. Sizin onların üzerinde olan haklarınız, sizden başka kimselere yataklarınızı çiğnetmemeleridir ve sevmediğiniz kimseleri evlerinize almamalarıdır. Ancak size karşı gelmelerinden çekinirseniz onlara önce öğüt verin, sonra yataklarınızı ayırın, sonra yaralamadan vurun! Onların da sizin üzerinde olan hakları, maruf ölçüler dahilinde kendilerini yedirip içirmek ve güzelce giydirmektir! Sizler onları Allah'ın bir emaneti olarak aldınız ve Allah'ın ismiyle onların ferclerini kendinize helal kıldınız. Dikkat edin! Her kimin yanında bir emanet varsa onu sahibine iade etsin."
Sonra Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) kollarını açtı. "Allahım! Tebliğimi ifa ettim mi? Tebliğimi ifa ettim mi?" buyurdu ve şöyle devam etti:
“Burada hazır bulunanlar bulunmayanlara bu sözlerimi aktarsın. Zira kendisine aktarılan nice kişi var ki bizzat duyandan bu konuda daha kavrayıcı olabilir."
Saîd b. Mansûr ve İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Bunlardan dördü haram aylardır..." âyetini açıklarken:
“Bunlar Muharrem, Receb, Zilka'de ve Zilhicce aylarıdır" demiştir.
İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbn Abbâs: (.....) âyetini:
“Dosdoğru olan yasa, takdir budur" şeklinde açıklamıştır.
Ebû Dâvud ve Beyhakî, Şuabu'l-îman'da Mucîbe öl-Bâhilî'den o da babası veya amcasından bildirir: Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına gittim ve Müslüman oldum. Bir sene sonra yanına gittiğimde halim ve şeklim değişmişti. Ona:
“Yâ Resûlallah! Beni tanımadın mı?" diye sorduğumda:
“Sen kimdin?" buyurdu. "Ben geçen yıl yanına gelen Bâhilî kabilesinden olan kişiyim" dediğimde:
“İyi bir halin vardı, sana böyle ne oldu?" diye sordu. "Yanından ayrıldıktan sonra sadece geceleri yemek yedim" dediğimde:
“Neden kendine böyle eziyet ettin? Böyle yapacağına Sabır (Ramazan) ayı ile beraber her aydan bir gün oruç tut" buyurdu. "Daha fazla tutma gücüm var, bunu arttır" dedim. "O zaman her aydan iki gün oruç tut" buyurdu. "Daha arttır" dediğimde:
“Her aydan üç gün oruç tut" buyurdu. "Daha da arttır" dediğimde ise:
“O zaman haram aylarda üç gün oruç tut, üçgün tutma. Üç gün tut, üç gün tutma. Üç gün tut, üç gün tutma" buyurdu ve her defasında üç parmağını açıp kapattı.
Taberânî, el-Evsat'ta Enes'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Haram aylardan birinin Perşembe, Cuma ve Cumartesi günlerini oruçlu geçiren kişiye Yüce Allah iki yıllık ibadet sevabı yazar. "
Müslim ve Ebû Dâvud, Osmân b. Hakîm'den bildirir: Saîd b. Cübeyr'e Receb ayında oruç tutmayı sorduğumda şöyle dedi:
“İbn Abbâs'ın bana bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Recep ayında öyle peşpeşe oruç tutardı ki bu ayın tümünü oruçlu geçirecek sanılırdı. Yine bu ayda oruca öyle peşpeşe ara verirdi ki artık bu ayda hiç oruç tutmayacak sanılırdı."
Beyhakî'nin Enes'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Receb ayında bir gün oruç tutan kişi bütün bir yılı oruçlu geçirmiş gibi sevap alır. Bu aydan yedi gün oruç tutan kişiye Cehennemden yedi kapı da kendisine kapanır. Bu aydan sekiz gün oruç tutan kişiye Cennetin sekiz kapısı da açılır. Bu aydan on gün oruç tutan kişi, Yüce Allah'tan ne dilerse ona verilir. Bu aydan on beş gün oruç tutan kişiye gökten birisi: «Geçmiş günahların bağışlandı. Amellerine devam et. Geçmişte yaptıkların kötülükler de iyiliğe çevirildi» diye seslenir. Bu aydan daha fazla oruç tutan kişiye de Yüce Allah'ın ihsanı daha fazla olur. Nuh peygamber Recep ayında gemiye bindi. Hem kendisi oruç tuttu hem de beraberinde olanlara oruç tutmalarını söyledi. Gemi onlarla altı ay boyunca, Muharrem ayının on'una kadar yol aldı."
Beyhakî ve İsbehânî, Ebû Kılâbe'den bildirir:
“Cennette Receb ayından oruç tutanlar için özel bir saray vardır." Beyhakî der ki:
“Rivayet Ebû Kılâbe'de mevkûf'tur. Ebû Kılâbe de tâbiînden biridir. Böylesi bir durumda olan kişi de bunu ancak vahyin nazil oluşu sırasında bulunan kişilerden naklen söyleyebilir."
Beyhakî, Ebû Hureyre'den bildirir:
“Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Ramazan dışında sadece Receb ile Şâban aylarında oruç tutardı."
Beyhakî'nin Hazret-i Âişe'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Recep ayı, Allah'ın ayıdır ve Asam (Sağır ay) olarak isimlendirilir. Cahiliye döneminde Receb ayı girdiği zaman bitene kadar silahlarını asıp kaldırırlar. Bu ayda insanlar uyuduğu zaman yollar güvenli olur, kimse kimselerden korkmaz."
Beyhakî, Kays b. Ebî Hâzım'dan bildirir:
“İçimizdeki kutsallığından dolayı Cahiliye döneminde Receb ayını «Asam (sağır)» diye isimlendirirdik."
Buhârî ve Beyhakî, Ebû Recâ el-Utâridî'den bildirir: Cahiliye döneminde Receb ayı girdiği zaman:
“Keskin demirleri yere düşüren ay geldi" derdik. Sonrasında ay bitene kadar mızrak ve oklardaki demirleri söker atardık.
Beyhakî'nin Selmân el-Fârisî'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştun "Receb ayında bir gündüz ile gece var ki bu gündüzü oruçla geceyi de ibadetle geçiren kişi yüz yıl oruç tutup yüz yıl ibadet etmiş gibi sevap alır. Bu gündüz ile gece de Receb ayının son üç günündedir. Yüce Allah da Muhammed'i bu ayda gönderdi. "
Beyhakî'nin Enes'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Receb ayında bir gece var ki bu gecede ibadette bulunan kişiye yüz yıllık iyilik sevabı yazılır. Bu gece de Receb ayının son üç günü içindedir. Bu gecede her rekatında Fatiha Sûresi ile Kur'ân'dan bir sure okuyan, her iki rekatta teşehhüdde bulunup sonunda selam veren, sonrasında yüz defa: «Allah'ı her türlü eksiklikten tenzih ederim. Hamd ancak Allah'a mahsustur. Allah'tan başka ilah yoktur. Allah büyükler büyüğüdür» diyen, yüz defa bağışlanma dileyen, yüz defa Peygamber'e salavât getiren ve o gecenin sabahına da oruçlu başlayan kişi Allah'a isyan olan bir konuda olmadıktan sonra dünya ve âhiretine yönelik edeceği her türlü duaya Yüce Allah icabet eder." Beyhakî der ki:
“Bu hadis bir önceki hadisten daha zayıftır."
Beyhakî'nin Enes'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Aylar içinde Yüce Allah'ın seçtiği ay, Receb ayıdır. Bu ay, Allah'ın ayıdır. Receb ayına gereken saygıyı gösteren kişi, Yüce Allah'a gereken saygıyı göstermiş demektir. Yüce Allah da kendisine gereken saygıyı gösteren kişiyi Naîm Cenneti'ne sokar, büyük rızasına mazhar kılar. Şaban ayı da benim ayımdır. Şâban ayına gereken saygıyı gösteren kişi, bana gereken saygıyı göstermiş demektir. Bana gereken saygıyı gösteren kişinin de kıyamet gününde öncüsü ve azığı olurum. Ramazan ayı ise ümmetimin ayıdır. Ramazan ayına gereken saygıyı gösteren, bu ayda haram kılınan şeylere riayet edip haddini aşmayan, bu ayın gündüzlerini oruçla, gecelerini de ibadetle geçiren, bütün uzuvlarını haram olan şeylerden koruyan kişi Ramazan ayından, Allah'ın kendisinden hesabını soracağı tek bir günahı dahi olmadan çıkar. "
İbn Mâce ve Beyhakî, İbn Abbâs'tan bildirir:
“Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Receb ayını tamamıyla oruçlu geçirmeyi yasakladı."
İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“Allah'ın gökleri ve yeri yarattığı günkü yazısında, Allah'a göre ayların sayısı onikidir..." âyetini açıklarken:
“Bu âyetle nesî yapılarak geciktirme işi netliğe kavuşur" demiştir.
İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Beyhakî'nin Şuabu'l-îman'da bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Allah'ın gökleri ve yeri yarattığı günkü yazısında, Allah'a göre ay)arm sayısı onikidir. Bunlardan dördü haram aylardır. Bu dosdoğru bir nizamdır. Öyleyse o aylarda kendinize zulmetmeyin. Topyekün sizinle savaşan putperestlerle siz de topyekün savaşın..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Yüce Allah, katında ayların on ki tane olduğunu belirttikten sonra bunlardan dört tanesini seçip haram aylar olarak belirledi ve bu aylarda işlenen bir günahın diğer aylara nazaran daha ağır olduğunu, bu aylarda yapılan salih amelin diğer aylara nazaran daha değerli olduğunu bildirdi. Bunun yanında bu on iki ay boyunca Müslümanların kendilerine zulmedip yazık etmemelerini ve müşriklerle savaşmalarını emretmiştir."
İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Katâde:
“...Öyleyse o aylarda kendinize zulmetmeyin..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Haram aylarda yapılan bir zulmün vebali, diğer aylarda yapılan zulmün vebalinden daha ağır ve daha çetindir. Yüce Allah yarattıkları içinden bazı şeyleri seçmiştir. Örneğin bazı melekleri kendine elçiler seçmiştir. Bazı insanları kendine elçiler seçmiştir. Sözler arasından kendisinin anıldığı sözleri seçmiştir. Yeryüzünden bazı yerleri mescit seçmiştir. Aylar arasından Ramazan ayını seçmiştir. Günler arasından Cuma gününü seçmiştir. Geceler arasından Kadir Gecesi'ni seçmiştir. Onun için Yüce Allah'ın değer verdiği şeylere siz de değer verin. Zira akıl ve idrak sahiplerinin yanında bir şeye ancak Yüce Allah'ın verdiği değere göre değer verilir."
İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Öyleyse o aylarda kendinize zulmetmeyin..." âyetini açıklarken:
“Bu aylardan kasıt, yılın bütün aylarıdır" demiştir.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Zeyd:
“...Öyleyse o aylarda kendinize zulmetmeyin..." âyetini açıklarken:
“Zulmetmek demek Allah'a isyan olan amellerde bulunmak ve O'na itaati bırakmaktır" demiştir.
İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Mükâtil:
“...Topyekûn sizinle savaşan putperestlerle siz de topyekûn savaşın..." âyetini açıklarken:
“Bu âyet, bu alanda ruhsat tanıyan tüm âyetlerin hükmünü neshetti" demiştir.
Beyhakî, Şuabıı'l-îman'da Ka'b'dan bildirir: Yüce Allah tüm beldeler arasından bazı beldeleri seçti. Allah'ın da en sevdiği belde Haram beldedir. Yüce Allah zamanlar içinden bazı zamanlan seçti. Yüce Allah'ın en sevdiği zamanlar da Haram aylardır. Allah'ın en çok sevdiği ay da Zilhicce ayıdır. Zilhicce ayı içinde en çok sevdiği günler bu ayın ilk on günüdür. Yüce Allah günler içinden de bazı günleri seçmiştir. Allah'ın en çok sevdiği gün Cuma günüdür. Yüce Allah geceler içinden de bazı geceleri seçmiştir. Yüce Allah'ın en sevdiği gece Kadir Gecesi'dir. Yüce Allah gündüz ve gecelerden de bazı vakitleri seçmiştir. Bu bakımdan Yüce Allah'ın en sevdiği vakitler farz namazların vakitleridir. Yüce Allah sözler içinden de bazı sözleri seçmiştir. Yüce Allah'ın en sevdiği sözler de:
“Lâ ilahe illallah, Allahu Ekber, Sübhânallah ve Elhamdülillah" sözleridir.
37. Âyetin Tefsiri
"Haram ayları ertelemek, ancak inkârda daha da ileri gitmektir ki bununla inkâr edenler saptırılır. Allah'ın haram kıldığı ayların sayısına uygun getirip böylece Allah'ın haram kıldığını helâl kılmak için haram ayı bir yıl helâl, bir yıl haram sayıyorlar. Onların bu çirkin işleri, kendilerine süslenip güzel gösterildi. Allah, inkarcı toplumu doğru yola iletmez."
Taberânî, Ebu'ş-Şeyh ve İbn Merdûye, Amr b. Şuayb'dan, o babasından, o da dedesinden bildirir: Araplar bir yıl bir ayı, bir yıl da iki ayı helal sayarlardı. Haccı da ancak yirmialtı yılda bir tuttururlardı. Yüce Allah'ın, Kitab'ında bahsettiği "Nesî (erteleme)" de budur. Ebû Bekr'in, müslümanlann başında haccettiği yıl da işte bu yıla denk gelmişti. Bunun içindir ki Yüce Allah o haccı, Hacc-ı Ekber diye isimlendirmiştir. Ertesi yıl da Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) hacca gitti. Müslümanlar hilali gözetlediklerinde Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Zaman, Yüce Allah'ın gökleri ve yeri yarattığı o ilk gün gibi olmuştur" buyurdu.
İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh, İbn Ömer'den bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Akabe'de durdu ve:
“Nesî, Şeytandandır, küfürde ileri gitmektir. Bununla kafirler saptırılır. Zira haram olan bir ayı bir yıl helal, başka bir yıl ise haram yapıyorlar" buyurdu. Cahiliye döneminde de müşrikler bir yıl Muharrem ayını haram Safer ayını helal sayarken, bir yıl da Saf er ayını haram Muharrem ayını ise helal sayıyorlardı. Nesî denilen şey de budur.
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve İbn Merdûye, İbn Abbâs'tan bildirir. Künyesi Ebû Sumâme olan Cünâde b. Avf el-Kinânî, her yıl hac mevsiminde bulunur ve:
“Bilmelisiniz ki Ebû Sumâme kınanamaz! İlk Safer (Muharrem) ayı bu yıl helaldir" diye seslenir ve o yıl Safer ayını helal kılardı. Bu şekilde bir yıl Safer ayını, bir yıl da Muharrem aynı haram kılardı. İşte Yüce Allah'ın:
“Haram ayları ertelemek, ancak inkârda daha da ileri gitmektir ki bununla inkâr edenler saptırılır. Allah'ın haram kıldığı ayların sayısına uygun getirip böylece Allah'ın haram kıldığını helal kılmak için haram ayı bir yıl helâl, bir yıl haram sayıyorlar,.," buyruğunda İfade edilen budur.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Haram ayları ertelemek, ancak inkârda daha da ileri gitmektir.." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Cahiliye döneminde Muharrem ayına Safer de derlerdi. Safer de İlk Safer ile İkinci Safer olmak üzere iki taneydi. Bu şekilde bir yıl İlk Safer'i, bir yıl da İkinci Safer'i helal aylardan sayarlardı."
İbn Cerîr ve Ebu'ş-Şeyh, Ebû Mâlik'den bildirir: Cahiliye döneminde müşrikler bir yılı on üç ay yaparlardı. Muharrem ayını da Safer ayı yaparlar ve bu ayda haram olan şeyleri helal kılarlardı. Yüce Allah da bu konuda:
“Haram ayları ertelemek, ancak inkârda daha da ileri gitmektir..." âyetini indirdi.
Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Tâvus:
“Yüce Allah'ın Şeytandan arındırdığı ay Muharrem ayıdır" demiştir.
Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Dahhâk:
“Haram ayları ertelemek, ancak inkârda daha da ileri gitmektir ki bununla inkâr edenler saptırılır. Allah'ın haram kıldığı ayların sayısına uygun getirip böylece Allah'ın haram kıldığını helâl kılmak için haram ayı bir yıl helâl, bir yıl haram sayıyorlar..." âyetini açıklarken şöyle demiştir: Künyesi Ebû Sumâme olan Cünâde b. Avf b. Ümeyye el-Kinânî, her yıl hac mevsiminde bulunur ve:
“Bilmelisiniz ki Ebû Sumâme'ye karşı çıkılamaz ve kınanamaz! İlk Safer (Muharrem) ayı bu yıl helaldir" diye seslenir ve o yıl Safer ayını helal kılardı. Bu şekilde bir yıl Safer ayını, bir yıl da Muharrem ayını haram kılardı. Önceleri bir kabile haram aylardan birinde başka bir kabileye saldırmak istediği zaman Ebû Sumâme'ye gelir ve Safer ayı için:
“Bu ayı bize helal kıl" derlerdi. Zira Araplar haram aylarda savaşmazlardı. Bu şekilde Ebû Sumâme bu ayı bir yıl helal sayarken diğer yıl haram sayardı. Ondan sonraki yıl da Muharrem ayını yine haram yapardı. Allah'ın haram kıldığı ayların sayısını denkleştirip dörde tamamlarlar, ancak Safer ayını bir yıl helal bir yıl haram sayarlardı.
İbn Merdûye, İbn Abbâs'tan bildirir: Nese, Fukaym oğullarından olan Kinâne kabilesinin Mâlik oğullarından bir topluluktur. Bu topluluğun başında bulunan son kişi Kalemmes adında biriydi. Muharrem ayını ilk erteleyen kişi de budur. Bu kişi kral gibiydi ve Muharrem ayını bir yıl haram, bir yıl da helal sayardı. Bu ayı haram saydığı zaman Zilka'de, Zilhicce ve Muharrem olmak üzere üç ay peşpeşe haram olurdu. Yüce Allah'ın da Hazret-i İbrâhim zamanında haram kaldığı ay sayısı buydu. Ancak bu ayı helal kıldığı zaman haram kılınan ayları dörde tamamlamak için bu ayın yerine Safer ayını haram kılardı ve:
“Olduğu gibi haram ayları dörde tamamladım. Zira haram olan bir ayı helal kıldığım zaman yerine bir başka ayı haram kılarım" derdi. Kalemmes'in hükmü altında bulunan ve bu konularda ona uyan Araplarda uygulama bu şekildeydi. Ancak Yüce Allah, Muhammed'i (sallallahü aleyhi ve sellem) gönderince haram ayları üçü peşpeşe olmak üzere, biri de Cemaziyelâhir ile Şaban ayı arasında bulunan Mudar kabilesinin ayı Receb olmak üzere dört olarak belirledi.
İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Ebû Vâil:
“Haram ayları ertelemek, ancak inkârda daha da ileri gitmektir..." âyetini açıklarken:
“Bu âyet, Kinâne oğullarından Nesî adında bir adam hakkında nazil oldu. Bu adam haram aylarda avaşıp ganimet elde etmek için Muharrem ayını Safer ayı kılardı" demiştir.
İbn Ebî Hâtim, Ebû Vâil'den bildirir:
“Nesî, Kinâne oğullarından sözüne ve görüşlerine itibar edilen bir adam ve liderdi. Bu kişi Muharrem ayını bir yıl Safer ayı yapar ve bu ayı helal kılarak bazı kabileler ganimetler elde ederlerdi. Diğer bir yıl da bu ayı tekrar haram sayarlardı."
İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Katâde:
“Haram ayları ertelemek, ancak inkârda daha da ileri gitmektir..." âyetini açıklarken şöyle demiştir: Dalâlet ahalisinden bazıları haram aylar içine Safer ayını da kattılar. Hac mevsiminde liderleri kalkıp:
“Bilin ki ilahlarınız Muharrem ayını haram kıldı" derdi ve o yıl Muharrem ayını haram kılarlardı. Bir sonraki yıl da kalkıp:
“Bilin ki ilahlarınız Safer ayını haram kıldı" derdi ve o yıl Safer ayını haram sayarlardı. Muharrem ile Safer ayına da İki Safer denilirdi. İlk olarak nesî yapanlar da Kinâne kabilesinden Mâlik oğullarıydı. Bunlar da üç kişiydi. Birisi Fukaym b. el-Hâris b. Kinâne oğullarından Ebû Sumâme künyeli Safvân b. Ümeyye'dir.
Abdurrezzâk, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“Haram ayları ertelemek, ancak inkârda daha da ileri gitmektir..." âyetini açıklarken şöyle demiştir: Yüce Allah haccı Zilhicce ayında farz kıldı. Müşrikler aylara Zilhicce, Muharrem, Safer, Rabiulevvel, Rabiulâhir, Cemâziulevvel, Cemaziyelâhir, Receb, Şâban, Ramazan, Şevval ve Zilka'de isimlerini verirlerdi. Zilhicce ayında hacceder ve ayları sayarken Muharrem'i zikretmez ona Safer derlerdi. Bu şekilde dedikten sonra ayları sayarken Receb ayına Cemaziyelâhir, Şâban ayına Ramazan, Ramazan ayına Şevvâl, Zilka'de ayına Şevvâl, Zilhicce ayına da Zilka'de derlerdi. Sonra da Muharrem ayına Zilhicce der ve bu ayda haccederlerdi. Muharrem ayında haccetmelerine rağmen bu ayın ismi onlarda Zilhicce olurdu. Haccettikten sonra ayları yine aynı sıralamayla kaydırarak sayarlar ve bu şekilde her yıl haccı farklı bir ayda ifa ederlerdi. Ebû Bekr'in emirliğinde gerçekleştirilen hac müşriklerin bu sıralamasında Zilka'de ayına denk geldi. Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) haccettiği yılda ise müşriklerin de sıralamasında Zilhicce ayına denk geldi. İşte Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) hutbesinde:
“Zaman Yüce Allah'ın gökleri ve yeri yarattığı gündeki durumuna geri dönmüştür" buyurması da bunu ifade etmektedir.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Süddî bu âyeti açıklarken şöyle demiştir: Mâlik b. Kinâne oğullarından Ebû Umâme künyeli Cünâde b. Avf adında bir adam aylarda erteleme yapardı. Üç ay boyunca birbirlerine saldırmadan oturmak Araplara ağır gelirdi. Onun için Ebû Umâme haram aylarda bir kabileye saldırmak istediği zaman bir konuşma yapıp:
“Muharrem ayını helal kılıp onun yerine Safer aynı haram yapıyorum" derdi. Bu şekilde Muharrem ayında savaşırdı. Safer ayı girince de kılıçlarını kaldırır, mızraklarının demirlerini sökerlerdi. Bir sonraki yıl da ise yine kalkıp bir konuşma yapar ve:
“Safer ayını helal kılıp Muharrem ayını haram yapıyorum" derdi. Bu şekilde de haram aylarının dayısını dörde tamamlar, arada Muharrem ayı da helal kılınmış olurdu.
İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Haram ayı bir yıl helâl, bir yıl haram sayıyorlar..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Bu ay Safer ayıdır. Hevâzin ile Ğatafân kabileleri bu ayı bir yıl helal, bir yıl da haram sayarlardı."
38. Âyetin Tefsiri
"Ey îman edenler! Sîze ne oldu ki, «Allah yolunda savaşa çıkın!» denildiği zaman yere çakılıp kalıyorsunuz? Dönya hayatını âhırete tercih mî ediyorsunuz? Fakat dönya hayatının faydası âhiretin yanında pek azdır"
Süneyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“Ey iman edenler! Size ne oldu ki, "Allah yolunda savaşa çıkın!" denildiği zaman yere çakılıp kalıyorsunuz?" âyetini açıklarken şöyle demiştir: Mekke'nin fethi ve Huneyn savaşından sonra Müslümanlara Tebûk savaşına çıkmaları emrinin verilmesi hakkında nazil oldu. Yüce Allah onlara bu emri yaz ayında, hurmanın hasat zamanında herkesin gölge peşinde olduğu bir zamanda vermişti. Bu yüzden de savaşa çıkmak onlara ağır geldi. Ancak Yüce Allah bu konuda:
“İsteyen, istemeyen, hepiniz savaşa çıkın. Allah yolunda mallarınızla, canlarınızla cihat edin. Bilirseniz bu sizin için hayırlıdır" âyetini indirdi.
Hâkim, el-Müstevrid'den bildirir: Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) yanındayken ashab dünya ile âhiret konusunda konuşmaya başladılar. Bazıları:
“Dünya bizi âhirete ulaştıracak bir mekandır. Amellerimizi burada yapar, namaz ve zekat gibi ibadetleri burada ifa ederiz" derken, bazıları:
“Ama âhirette Cennet vardır" dediler; Başkaları da başka şeyler dediler. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Âhirete nazaran dünya, birinizin denize batırılan parmağı gibidir. Parmağını çıkarınca denizden parmağında kalan şey işte dünyadır" buyurdu.
Ahmed, Tirmizî ve İbn Mâce, Müstevrid b. Şeddâd'dan bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte çıkan bir kafilenin içindeydim. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ölü bir oğlağın yanından geçince:
“Sahipleri bunu atarken ne kadar değersiz görmüşlerdir değil mi?" diye sordu. Oradakiler:
“Değersiz gördükleri içindir ki onu attılar" dediler. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Yüce Allah'ın katında dünya, bu oğlağın sahiplerin yanındaki değerinden daha değersizdir" buyurdu.
Hâkim'in İbn Mes'ûd'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Yüce Allah dünyaya az bir zaman tahsis etmiştir. Suyu içilip geriye tortusu kalmış kuyu gibi dünyanında çoğu gitmiş azı kalmıştır. "
Hâkim, İbn Abbâs'tan bildirir: Hazret-iÖmer, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına girdiğinde yan tarafında çıkmış hasır izlerini gördü. "Yâ Resûlallah! Bundan daha yumuşak ve daha güzel bir yaygı edinsen olmaz mı?" diye sorunca, Allah Resûlü şöyle karşılık verdi:
“Benim dünyayla ne işim olabilir? Dünyanın benimle ne işi olabilir? Nefsim elinde olana yemin olsun ki dünya ile aramızdaki bağ, yaz gününde yol alan bir yolcunun kısa bir süre bir ağacın altında dinlenip gölgelendikten sonra bırakıp yoluna devam etmesi gibidir. "
İbn Ebî Şeybe, Ahmed, Tirmizî, İbn Mâce ve Hâkim, İbn Mes'ûd'dan bildirir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bir hasırın üzerinde uyudu. Kalktığında hasırın izlerinin yan taraflarında çıktığını gördük. Ona:
“Yâ Resûlallah! Sana bundan daha iyisini alsak" dediğimizde:
“Benim dünyayla ne işim olabilir? Ben dünyada, bir ağacın altında dinlenip gölgelendikten sonra bırakıp yoluna devam eden yolcu gibiyim" karşılığını verdi.
Hâkim, Sehl'den bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Zül-Hüleyfe'den geçerken ölüp ayaklarını havaya dikmiş bir koyun gördü. Yanındakilere:
"Sizce de bu koyun sahibinin yanında değersiz değil midir?" diye sorunca, ashab:
“Öyle yâ Resûlallah!" dediler. Bunun üzerine Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Nefsim elinde olana yemin olsun ki dünya, Allah'ın katında bu koyunun sahibinin yanındaki değerinden daha değersizdir. Şayet dünya Allah'ın yanında bir sinek kanadı kadar önem taşısaydı ondan kafire bir yudum su dahi içirmezdi" buyurdu.
Hâkim ve Beyhakî, Şuabu'l-îman'da Ebû Mûsa el-Eş'arî'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Dünyasını seven kişi âhiretine, âhiretini seven kişi de dünyasına zarar verir. Ancak siz baki olanı (âhireti) fani olana (dünyaya) tercih edin" buyurmuştur.
Hakîm et-Tirmizî, Nevâdiru'l-Usûl'de, İbn Ebi'd-Dünyâ, Kitâbu'l- Menâmât'ta, Hâkim ve Beyhakî, Nu'mân b. Beşîr'den bildirir: Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu işittim:
“Bilin ki dünya zamanından geri kalan, gökte uçan sinek kadardır. Kabirdeki kardeşlerinizden yana size Allah'ı hatırlatırım; zira amelleriniz onlara arzedilir."'
Tirmizî, Hâkim ve Beyhakî'nin Katâde b. en-Nu'mân'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Yüce Allah bir kulu sevdiği zaman, birinizin hastasını (yasaklanan) sudan uzak tutması gibi onu dünyadan uzak tutup korur" buyurmuştur.
Hâkim ve Beyhakî, Ebû Cuhayfe'den bildirir: Bir defasında bolca et ile tirit yedim ve gelip Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) karşısında oturdum. Otururken geğirmeye başladığımda Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Geğirmeni (yemeğini) az tut! Zira dünyada en fazla doyanlar, âhirette en fazla aç kalacak olanlardır" buyurdu.
Hâkim ile Beyhakî'nin Hazret-i Âişe'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Ey Âişe! Şayet benim peşimden gelmek istersen dünyalık olarak sana bir yolcunun azığı kadarı yetsin. Giysine yama atmadan da onu eskimiş sayıp değiştirme. Zenginlerle oturup kalkmaktan da sakın!"
Hâkim, Sa'd b. Târık'dan o da babasından naklen bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Âhiretine azık hazırlamak ve Rabbinin rızasını kazanmak isteyen biri için dünya ne güzel bir yerdir. Kişiyi âhiretinden uzaklaştıran ve Rabbinin rızasından mahrum eden bir dünya ise ne kötü bir yerdir. Kul: «Allah dünyayı çirkin kılsın!» dediği zaman dünya: «Allah ikimizden Rabbine en fazla asi olanı çirkin kılsın!» karşılığını verir."
İbn Mâce, Hâkim ve Beyhakî, Sehl b. Sa'd'dan bildirir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bir adama nasihatte bulundu ve:
“Dünyaya yüz verme ki Yüce Allah seni sevsin. Başkalarının elinde bulunanda gözün olmasın ki insanlar seni sevsin" buyurdu.
Ahmed ve Hâkim'in Abdullah b. Amr'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Dünya müminin hapishanesi ve kıtlık çektiği bir yerdir. Dünyadan ayrıldığı zaman bu hapishane ile kıtlıktan kurtulmuş olur" buyurmuştur.
Hâkim ve Beyhakî'nin Hüzeyfe'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Tek derdi dünya olduğu halde sabahı eden kişinin Allah nazarında hiçbir değeri yoktur. Allah'a karşı takvalı olmayan kişinin Allah nazarında hiçbir değeri yoktur. Müslümanlar için endişe taşımayan kişi de Müslümanlardan değildir. "
İbn Ebî Şeybe, Ahmed, Zühd'de ve Hâkim, A'meş vasıtasıyla Ebû Süfyân'dan, o da hocalarından birinden naklen bildirir: Sa'd b. Ebî Vakkâs, hasta olan Selmân'ı ziyarete gitti. Selmân ağlayınca da Sa'd ona:
“Ey Ebû Abdillah! Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) vefat ederken senden razı bir şekilde vefat etmişti. Cennetteki havuzun başında da onunla buluşacaksın. Yine orada arkadaşlarına kavuşacaksın. Hâlâ ne diye ağlıyorsun?" diye sordu. Selmân şöyle dedi:
“Ben ne ölümden korktuğum için, ne de hayatı sevdiğim için ağlıyorum. Ancak Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bizlere:
“Dünyadayken birinizin mal varlığı bir yolcunun azığı kadar olsun!" diye öğütte bulunmuştu. Oysa şu etrafımdaki eşyalara bakî" Sa'd der ki:
“Yanında da bir leğen, bir kâse, bir de mataradan başka da bir şey yoktu.
Hâkim'in Enes'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“İnsanlara öyle bir zaman gelir ki mescitlerde halkalar oluştururlar ancak tek dertleri dünya olur. Yüce Allah'ın böylesi kimselere ihtiyacı olmaz. Siz de onlarla oturmayın."
Hâkim'in İbn Mes'ûd'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Kıyamet saati yaklaştı. İnsanların dünya hırsları giderek artmakta, Allah'la olan araları da giderek açılmaktadır. "
İbn Ebî Şeybe ve Ahmed, Zühd'de Süfyân'dan bildirir: Hazret-iÖmer, Ebû Mûsa el-Eş'arî'ye:
“Dünyada zühdden daha iyi bir şeyle âhirete yönelik amellere erişemezsin" şeklinde bir mektup yazdı.
Ahmed, Ebu'd-Derdâ'dan bildirir:
“Şayet dünya, Allah'ın yanında bir sinek kanadı kadar bile bir değer taşısaydı ondan Firavun'a bir yudum su dahi içirmezdi."
İbn Ebî Şeybe, Ahmed, Müslim, Tirmizî, Nesâî, İbn Mâce, İbn Ebî Hâtim ve İbn Merdûye'nin Müstevrid'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Âhirete nazaran dünya, birinizin denize batırılan parmağı gibidir. Parmağını çıkarınca denize nazaran ne kadar su alabilmiş bir baksın!"
Abdullah b. Ahmed, Zevâidu'z-Zühd'de, İbn Ebî Hâtim ve İbn Merdûye, Ebû Osmân en-Nehdî'den bildirir: Ebû Hureyre'ye:
“Basra'da kardeşlerimizin dediklerine göre Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Yüce Allah yapılan bir iyiliğe bir milyon iyilik sevabı yazar" buyurduğunu söylüyormuşsun" dediğimde şu karşılığı verdi:
“Yüce Allah yapılan bir iyiliğe iki milyon iyilik sevabı verir. Yüce Allah:
“...Dünya hayatının faydası âhiretin yanında pek azdır" buyurur. Allah katında dünyadan kalan zaman, geçen zamana nazaran çok azdır. Yüce Allah yine:
“Verdiğinin kat kat fazlasını kendisine ödemesi için Allah'a güzel bir borç verecek yok mu?" buyurur. Allah katında dünyadan kalan zaman geçen zamana nazaran çok az ise O'nun katında kat kat fazla ne kadar olabilir?"
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre A'meş:
“...Dünya hayatının faydası âhiretin yanında pek azdır" âyetini açıklarken:
“Çobanın azığı kadardır" demiştir.
İbn Ebî Hâtim, Ebû Hâzım'dan bildirir: Abdulazîz b. Mervân, vefat anı geldiği zaman:
“Bana alınan kefeni getirin de bir bakayım" dedi. Kefeni getirilip önüne konulunca ona baktı. "Ben ne kadar da çok yaşamıştım. Dünyadan elde ettiğim sadece bu mu?" dedi ve sırtını dönüp ağlamaya başladı. Daha sonra şöyle dedi:
“Off! Ne köyü bir dünyasın! Zira çoğun az, azın da pek çokmuş! Biz de dünyadan yana bir aldanmışlık içindeydik."
39. Âyetin Tefsiri
"Eğer sefere çıkmazsanız, sîzi elem dolu bir azap ile cezalandırır ve yerinize sizden başka bir toplum getirir. Siz ise O'na hiçbir zarar veremezsiniz. Allah, her şeye hakkıyla gücü yetendir."
Ebû Dâvud, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh, Hâkim, İbn Merdûye ve Beyhakî, Sünen'de bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Eğer sefere çıkmazsanız, sizi elem dolu bir azap ile cezalandırır..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) kabilenin birine savaşa çıkması için çağrı yaptı. Ancak bu kabile savaşa çıkmada ağır davranınca bu âyet nazil oldu. Bunun üzerine Yüce Allah onlardan yağmuru kesip kuraklık verdi. Sözkonusu azaplan da bu oldu."
İbn Ebî Hâtim, İkrime'den bildirir:
“Eğer sefere çıkmazsanız, sizi elem dolu bir azap ile cezalandırır..." âyeti nazil olduğu zaman bazı insanlar bedevilerin yanında onlara dini öğretmek için geride kaldı. Münafıklar da:
"Bazıları bedevilerin yanında kalıp savaşa çıkmadı" demeye başladılar. Ayrıca:
“Bedevilerin yanında kalanlar helak oldu" dediler. Bunun üzerine:
“Müminlerin hepsi toptan seferber olacak değillerdir. Öyleyse onların her kesiminden bir grup da, din konusunda köklü ve derin bilgi sahibi olmak ve döndükleri zaman kavimlerini uyarmak için geri kalsa ya! Umulur ki sakınırlar" âyeti nazil oldu.
Ebû Dâvud, İbn Ebî Hâtim, Nehhâs ve Beyhakî, Sünen'de İbn Abbâs'tan bildirir:
“Eğer sefere çıkmazsanız, sizi elem dolu bir azap ile cezalandırır..."âyetinin hükmü, "Müminlerin hepsi toptan seferber olacak değillerdir. Öyleyse onların her kesiminden bir grup da, din konusunda köklü ve derin bilgi sahibi olmak ve döndükleri zaman kavimlerini uyarmak için geri kalsa ya! Umulur ki sakınırlar" âyetiyle neshedildi.
40. Âyetin Tefsiri
"Ona yardım etmezseniz, bilin ki inkar edenler onu Mekke'den çıkardıklarında mağarada bulunan iki kişiden biri olarak Allah ona yardım etmişti. Arkadaşına «Üzülme, Allah bizimledir» diyordu. Allah da ona güven vermiş, görmediğiniz askerlerle onu desteklemiş, inkar edenlerin sözünü alçaltmıştı. Ancak Allah'ın sözü yücedir. Allah güçlüdür, hakimdir"
İbn Ebî Şeybe, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“Ona yardım etmezseniz, bilin ki inkar edenler onu Mekke'den çıkardıklarında mağarada bulunan iki kişiden biri olarak Allah ona yardım etmişti..." âyetini açıklarken şöyle demiştir: Yüce Allah burada Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) bisetinin ilk zamanlarında karşılaştığı şeyleri zikredip bunları takdir edenin kendisi olduğunu ifade etmiş ve:
“Bunları takdir ettiği gibi iki kişiden biri iken nasıl yardım ettimse şimdi yine ona yardımda bulunurum" buyurmuştur.
İbn Sa'd, Ahmed, Buhârî, Müslim ve İbn Ebî Hâtim, Berâ b. Âzib'den bildirir: Ebû Bekr, Âzib'den on üç dirheme bir el değirmeni satın aldı. Ona:
“Oğlun Berâ'a söyle de bu el değirmenini bizim eve ulaştırsın" deyince, Âzib:
“Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte Mekke'den çıkışınızı bana anlatmadan bunu yapmam" karşılığını verdi. Bunun üzerine Ebû Bekr şöyle anlattı:
“Bir gece vakti hızlı bir Şekilde Mekke'den ayrıldık ve bir gün bir gece yol aldık. Öğle vakti durup gölgelik bir yer ararken bir kaya gördüm. Hemen kayanın yanına gidip gölgesinden kalan yeri Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) için düzelttim. Altına da bir post serdim ve:
“Yâ Resûlallah! Şurada uzan" dedim. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) o gölgede uzanınca ben peşimizden gelenler var mı diye etrafı gözetlemeye çıktım. Bu çıkışımda bir koyun çobanıyla karşılaştım. "Sen kimin kölesisin?" diye sorduğumda:
“Kureyş'ten filan kişinin kölesiyim" dedi ve efendisinin adını verdi. Adını verdiği kişiyi de tanıdım.
Çobana:
“Koyunlarında süt var mı?" diye sorduğumda:
“Var!" karşılığını verdi. "Bize biraz sağar mısın?" dediğimde de:
“Olur" karşılığını verdi. Sağmasını söylediğimde koyunun birini tuttu. Koyunun memesindeki tozu toprağı temizlemesini söylediğimde onları temizledi. Sonra ellerindeki tozu toprağı silkeleyip temizlemesini istedim. O da ellerini silkeleyip temizledi. Bende de küçük bir su tulumu, tulumun ağzında da bir bez parçası vardı. Çoban az bir süt sağdıktan sonra bir kâseye boşalttım. Dönene kadar kâsenin alt tarafı soğumuştu. Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına geldiğimde henüz yeni uyanıyordu. "Yâ Resûlallah! Süt iç" dedim. Ben tamam diyene kadar sütten içti. "Yola çıkma zamanı gelmedi mi?" dedikten sonra da yola düştük.
Müşrikler de peşimizden geliyordu. Onlardan sadece atı üzerinde Surâka adında biri bize yetişebildi. "Yâ Resûlallah! Peşimizden gelen bu adam bize yetişti!" dediğimde:
“Üzülme! Yüce Allah bizimledir" buyurdu. Adam bize yaklaştı ki aramızda bir veya iki veya üç mızrak boyu kadar kaldı. Bir daha:
“Yâ Resûlallah! Peşimizden gelen bu adam bize yetişti!" dedim ve ağlamaya başladım. Allah Resûlü:
“Neden ağlıyorsun?" diye sorunca:
“Vallahi kendim için değil senin için ağlıyorum" dedim. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) dua etti ve:
“Allahım! Dilediğin şekilde bizi ondan kurtar" buyurdu. Bu duanın ardından yerin sertliğine rağmen Surâka'nın ati karnına kadar yere gömüldü. Bunun gören Surâka hemen atından atladı ve:
“Ey Muhammed! Şayet bu senden dolayı ise Allah'a dua et de beni bu durumdan kurtarsın. Vallahi sizi aramak için benim peşimden gelenlere sizi görmediğimi söylerim. İşte bu da ok torbam. İçinden bir ok al. Filan yerde bana ait olan deve ile koyun sürüsüyle karşılaşacaksın. Onlardan, ihtiyacın kadarını al" dedi. Ancak Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Benim onlara ihtiyacım yok" buyurdu ve kurtulması için dua etti.
Surâka bu şekilde kurtulunca arkadaşlarının yanına döndü. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte biz de yolumuza devam edip Medine'ye vardık. İnsanlar evlerinin damlarına çıkarak bizi karşıladılar. Çocuklar ile hizmetçiler de yollarda tekbîr getirmeye ve:
“Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) geldi! Muhammed geldi!" demeye başladılar. Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) kimde misafir kalacağı konusunda Müslümanlar tartıştılar, ancak Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Bu gece, kendilerine bir ikram olsun diye Abdulmuttalib'in dayılarında misafir olacağım" buyurdu. Diğer günün sabahında ise kendisine emredileni yapmaya başladı.
Buhârî, Surâka b. Mâlik'ten bildirir:
“Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile Ebû Bekr'i bulmak için peşlerinden gitmiştim. Onlara yaklaştığımda atım tökezledi ve üzerinden düştüm. Kalkıp tekrar üzerine bindiğimde Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) Kur'ân okuduğunu işittim. Allah Resûlü arkasına hiç dönüp bakmazken Ebû Bekr ikide bir dönüp bakıyordu. Sonra atımın ayakları dizlerine kadar yere gömüldü. Üzerinden inip ona bağırınca geri kalktı. Ancak henüz ayakta durmamıştı ki ayaklarının gömüldüğü yerden dumana benzer bir şeylerin göğe doğru çıktığını gördüm. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile Ebû Bekr'e emân verdiğimde durdular. Onlara yaklaşmamın bu şekilde engellendiğini görünce içimde Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) zafer kazanacağını hissettim."
İbn Merdûye ve Ebû Nuaym, Delâil'de İbn Abbâs'tan bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) gece vakti Mekke'den ayrıldığında Sevr mağarasında saklandı, peşinden de Ebû Bekr çıkmıştı. Allah Resûlü arkasında bir ses işitince peşine düşen müşriklerin olmasından korktu. Ebû Bekr durumu fark edince hafifçe öksürerek ses verdi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) de sesini işitince onu tanıdı. Bu şekilde peşpeşe mağaraya kadar gittiler. Kureyşliler sabah vakti onların peşine düştüler. Müdlic oğullarından iyi iz süren bir kılavuzu peşine düşürdüler. Bu kişi de izleri takip ederek mağaraya kadar geldi. Mağaranın da ağzında bir ağaç vardı. Kılavuz bu ağacın dibinde çişini yaptıktan sonra:
“Aradığınız kişi buradan öte gitmiş değildir!" dedi. İçerden bunu işiten Ebû Bekr çok üzüldü, ancak Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ona:
“Üzülme! Allah bizimledir" buyurdu. Ebû Bekr ile o mağarada üç gün boyunca kaldılar. Âmir b. Füheyre de arada bir onlara yemek getiriyordu. Ali de yola devam etmeleri için gerekli hazırlıkları yapıyordu. Sonunda Bahreyn develerinden üç tane deve satın aldı ve bir tane de kılavuz tuttu. Üçüncü günün gecesinde Hazret-i Ali, develer ve kılavuzla birlikte mağaraya geldi. Develerden birine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), birine Ebû Bekr, birine de kılavuz bindi ve bu şekilde Medine'ye doğru yola koyuldular. Kureyşliler de onları yakalamak için adamlar yollamıştı.
İbn Sa'd'ın bildirdiğine göre İbn Abbâs, Ali, Ebû Bekr'in kızı Âişe, Âişe binti Kudâme ve Surâka b. Cu'şum şöyle demişlerdir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), müşrikler evinin kapısında oturup beklerken evden çıktı. Yerden aldığı bir avuç toprağı başlarının üzerine serpti. Bunu yaparken de Yâsîn Sûresi'ni okuyordu. Bu şekilde kapıda bekleyen müşrikler kendisini görmeden Mekke'den çıktı. Adamın biri Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) kapısında bekleyen müşriklere:
“Burada neyi bekliyorsunuz?" diye sorunca:
“Muhammed'i bekliyoruz" karşılığını verdiler. Adam:
“Vallahi yanınızdan geçip gitti" deyince:
“Vallahi onu görmedik" karşılığını verdiler. Sonrasında başlanndaki toprağı silkeleyip kalktılar. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) de Ebû Bekr ile Mekke'den ayrılıp Sevr mağarasına gitti. Mağaraya girdikten sonra örümcek kapıya ağını ördü. Müşrikler de onları her yerde aradılar. Sonunda da mağaraya geldiler. Ancak birbirlerine:
“Mağaranın kapısındaki bu örümcek ağları Muhammed doğmadan önce yapılmıştır" diyerek oradan ayrıldılar.
Ebû Nuaym, Delâil'de Âişe binti Kudâme'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Evdeki küçük pencereden çıktım. Beni ilk gören kişi de Ebû Cehil oldu; ancak Yüce Allah onu kör etti de, ne beni, ne de Ebû Bekr'i görebildi. Bu şekilde Mekke'den çıktık."
Ebû Nuaym, Esma binti Ebî Bekr'den bildirir: Ebû Bekr mağaraya doğru gelen adamı görünce:
“Yâ Resûlallah! Bizi gördüler!" demeye başladı. Ancak Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Melekler kanatlarıyla önünü kapatıyor" karşılığını verdi. Adam mağaranın kapısının tam önünde oturup defi hacet yapmaya başlayınca, Allah Resûlü:
“Ey Ebû Bekr! Şayet adam bizi görseydi karşımızda bu şekilde oturup bu işi yapmazdı" buyurdu.
Ebû Nuaym, Muhammed b. İbrahim et-Teymî'den bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) mağaraya girince bir örümcek hemen ağlarını kapıya ördü. Müşrikler mağaranın kapısına geldiklerinde, biri:
“Mağaranın içine girin" dedi. Ümeyye b. Halef ise:
“Mağaraya girip de ne yapacaksınız? Zira kapısındaki örümcek ağı belki de Muhammed doğmadan önce yapılmıştır" karşılığını verdi. Bu şekilde Hazret-i Peygamberdi (sallallahü aleyhi ve sellem) ölümden kurtaran bir örümcek ağı oldu. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) de:
“Bu örümcekler Allah'ın ordularından biridir" buyurdu.
Ebû Nuaym, Hilye'de Atâ b. Meysere'den bildirir:
“Örümcek bu şekilde ağlarını iki defa örmüştür. Birinde Tâlut tarafından aranan Hazret-i Dâvud için, diğeri de mağarada saklanan Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) içindir."
İbn Sa'd, Ebû Nuaym, Delâil'de ve Beyhakî, Delâil'de Enes'ten bildirir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile Ebû Bekr, Mekke'den çıktıkları zaman bir ara Ebû Bekr arkasına bakınca bir atlının peşlerinden geldiğini gördü. "Yâ Resûlallah! Peşimizde bir atlı var ve bize yetişmek üzere" deyince, Allah Resûlü:
“Allahım! Onu yere çal!" diye dua etti. Bunun üzerine adam atından yere düştü. Adam:
“Yâ Resûlallah! Bana dilediğin emri ver" deyince, Allah Resûlü:
“Burada durur ve peşimizden geleceklere engel olursun" buyurdu. Bu şekilde günün ilk saatlerinde Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) saldırmak için yola çıkan adam akşam vakti onun koruyucusu oldu. Bu konuda Surâka, Ebû Cehil'e şöyle bir şiir söylemiştir:
"Ebu'l-Hakem! Şayet sen de şahit olsaydm
Atımın ayaklarının yere batışına
Muhammed'in Resûl olduğunu şüphesiz bir kanıtla anlardın
Öyleyse kim çıkabilir onun karşısına
Beyhakî, Delâil'de ve İbn Asâkir, Dabbe b. Mihsan el-Anezî'den bildirir: Ömer b. el-Hattâb'a:
“Sen Ebû Bekr'den daha hayırlısın" dediğimde ağladı ve:
“Ebû Bekr'in bir gece ve gündüzü var ki Ömer'in tüm ömründen daha hayırlıdır" karşılığı verdi. Sonra:
“Sana bu gece ile gündüzünü anlatayım mı?" diye sordu. "Olur, anlat" karşılığını verdiğimde de şöyle dedi:
“Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Mekkeli müşriklerden kaçtığı zaman gece vakti oradan ayrıldı. Ebû Bekr de peşinden gitti. Ancak Ebû Bekr bazen Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) önünde, bazen arkasında, bazen sağında, bazen de solunda yürüyordu. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ey Ebû Bekr! Ne yapıyorsun öyle? Daha önce böyle yaptığını hiç görmedim" buyurunca, Ebû Bekr:
“Yâ Resûlallah! Önümüzü gözetlemem gerektiğini düşününce önünde yürüyorum. Peşimizden geleceklerini düşününce arkanda, sağında solunda yürüyorum. Zira güvende olmanı istiyorum" dedi.
Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) o gece parmak uçlarında yürüdüğü için terliği yırtılıp çıplak ayakla kaldı. Ebû Bekr ayaklarının çıplak kaldığını görünce onu sırtına aldı. Bu şekilde mağaranın kapısına ulaşıncaya kadar onu sırtında taşıdı. Mağaraya vardıklarında da onu indirdi ve:
“Seni hakla gönderene yemin olsun ki ben içeri girip bakmadan sen giremezsin. Şayet içerde bir tehlike varsa senden önce bana bulaşsın" dedi. İçeriye girince bir şey olmadığını gördü. Sonra çıkıp Resûlullah'ı (sallallahü aleyhi ve sellem) içeri taşıdı. Ancak mağarada bir delik vardı ve bu delikten yılanlar çıyanlar çıkabilir, Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) zarar verebilirdi. Ebû Bekr bunun önüne geçmek için ayağını o deliğe dayadı. Ayağıyla deliği kapatınca da yılanlar ve çıyanlar onu ayağından sokup ısırmaya başladılar. Bunun acısıyla gözyaşları akmaya başlayınca, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ona:
“Ey Ebû Bekr! Üzülme! Allah bizimledir!" buyurdu. Ardından Yüce Allah, Ebû Bekr'e sekîneti yani güven ve sükûneti indirdi. İşte Ebû Bekr'in söz konusu gecesi budur.
Gündüzüne gelince, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) vefat ettiği zaman Araplardan bazıları irtidad etti. Zira bazıları:
“Namazı kılar ancak zekat vermeyiz" derken, bazıları da:
“Ne namazı kılar, ne de zekat veririz" diyorlardı. Halife olan Ebû Bekr'in yanına gelip ona nasihetlerde bulunmak istedim. "Ey Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) halifesi! Bu insanlara karşı sevgi ve şefkatle yaklaş" dediğimde şu karşılığı verdi:
“Cahiliyedeyken sert, Müslümanken pek yumuşaksın! Ne diye şefkat gösterecek mişim? Zira onları ne uydurulmuş sözlere, ne de uyduruk şiirlere davet ediyorum! Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) vefat etti ve vahiy de kesildi. Vallahi daha önce Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) zekat olarak verdikleri bir yuları dahi benden esirgeyecek olurlarsa bundan dolayı onlarla savaşırım!" Bu kararı üzerine biz de onlarla savaştık. Vallahi bu konuda doğru görüşte olan da kendisi çıkmıştı. İşte gündüzü de budur."
Ebû Nuaym ve Beyhakî, Delâil'de İbn Şihâb ile Urve'den bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Mekke'den çıkınca müşrikler onu arayıp yakalamak için her yöne dağıldılar. Su kaynaklarında olanlara da onu yakalamaları halinde büyük paralar vaat ettiler. Sonunda içinde Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) olduğu mağaranın bulunduğu Sevr dağına geldiler ve dağa tırmandılar. Ebû Bekr sesleri duyunca üzülüp korkmaya başladı. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ona:
“Üzülme! Allah bizimledir!" buyurdu. O esnada Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) dua edince Yüce Allah tarafından sekîne ve güven indi. Bu da:
“Hani inkâr edenler kalplerine taassubu, cahiliye taassubunu yerleştirmişlerdi. Allah ise, Peygamberine ve inananlara huzur ve güvenini indirmiş ve onların takva sözünü tutmalarını sağlamıştı..." âyeti ve, "...Allah da ona güven vermiş, görmediğiniz askerlerle onu desteklemiş, inkar edenlerin sözünü alçaltmıştı. Ancak Allah'ın sözü yücedir. Allah güçlüdür hakimdir" âyetiyle ifade edilmiştir.
İbn Şahin, İbn Merdûye ve İbn Asâkir, Hubşî b. Cünâde'den bildirir: Ebû Bekr:
“Yâ Resûlallah! Müşriklerden biri şayet ayağının dibine baksa bizleri görebilir" deyince, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ey Ebû Bekr! Üzülme! Allah bizimle!" karşılığını verdi.
İbn Asâkir, İbn Abbâs'tan bildirir: Onların peşinden gidenler saklandıkları dağa da çıktılar ve neredeyse mağaraya da gireceklerdi. Ebû Bekr:
“Bizi buldular" deyince, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ey Ebû Bekr! Üzülme! Allah bizimle!" karşılığını verdi. Hemen sonrasında izler kesildi ve müşrikler sağa sola dağılıp yola devam ettiler.
İbn Asâkir, Ali b. Ebî Tâlib'den bildirir:
“Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Mekke'den çıkarken yanına Ebû Bekr'i de aldı. Zira en çok güvenebileceği kişi oydu. Bu şekilde mağaraya kadar gittiler."
İbn Şâhin, Dârakutnî, İbn Merdûye ve İbn Asâkir, İbn Ömer'den bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), Ebû Bekr'e:
“Sen mağarada arkadaşımdın. Cennetteki havuzda da benimle beraber olacaksın" buyurdu.
İbn Asâkir, İbn Abbâs ile Ebû Hureyre'den bir öncekinin aynısını zikreder.
İbn Adiy ve İbn Asâkir, Zührî vastasıyla Enes'ten bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), şair Hassân'a:
“Ebû Bekr hakkında şiir söyledin mi?" diye sorunca, Hassân:
“Evet" dedi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Oku da dinleyelim" buyurunca, Hassân şöyle dedi:
"Yüksekte bulunan mağarada iki kişiden biriydi
Peşlerine düşün düşmanların çıktığı dağda
Allah Resülünün de en sevdiği kişiydi
Herkes hemfikirdir onun gibi iyi birinin olmadığında. "
Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bunları duyunca azı dişleri görünecek kadar güldü ve:
“Doğru söyledin ey Hassânl Ebû Bekr dediğin gibi biridir" buyurdu.
Hayseme b. Süleyman el-Atrâblûsî, Fadâilu's-Sahâbe'de ve İbn Asâkir, Ali b. Ebî Tâlib'den bildirir: Yüce Allah:
“Ona yardım etmezseniz, bilin ki inkar edenler onu Mekke'den çıkardıklarında mağarada bulunan iki kişiden biri olarak Allah ona yardım etmişti. Arkadaşına «Ütülme, Allah bizimledir» diyordu..." buyurarak bütün insanları kınadı, ancak Ebû Bekr'i övdü.
İbn Asâkir, Ebû Bekr'den bildirir: Mağarada geçirdiğimiz o geceden sonra hiçbir konuda bu kadar bir korku ve hiç kimseye de bu kadar bir yakınlık hissetmedim. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) o zaman kendisine ve İslam dinine olan korkumu görünce:
“Sakin ol! Yüce Allah bu işin (dinin) tamamlanacağım ve muzaffer olacağını takdir etti" buyurdu.
İbn Asâkir'in bildirdiğine göre Süfyân b. Uyeyne:
“Yüce Allah, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) konusunda Ebû Bekr dışındaki tüm Müslümanlara sitemde bulundu" dedi ve:
“Ona yardım etmezseniz, bilin ki inkar edenler onu Mekke'den çıkardıklarında mağarada bulunan iki kişiden biri olarak Allah ona yardım etmişti. Arkadaşına «Üzülme, Allah bizimledir» diyordu..." âyetini okudu.
Hakîm et-Tirmizî, Hasan(-ı Basrî)'den bildirir: Yüce Allah:
“Ona yardım etmezseniz, bilin ki inkar edenler onu Mekke'den çıkardıklarında mağarada bulunan iki kişiden biri olarak Allah ona yardım etmişti.
Arkadaşına «Üzülme, Allah bizimledir» diyordu..." buyurarak Ebû Bekr dışında yeryüzünde bulunan tüm insanlara sitemde bulundu.
İbn Asâkir, Zübeyr vasıtasıyla Muhammed b. Yahya'dan bildirir: Arkadaşlarımızdan birinin bize anlattığına göre ashabın oğullarından genç biri, içlerinde Kâsım b. Muhammed b. Ebî Bekr es-Sıddîk'in de bulunduğu bir mecliste:
“Vallahi Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) nerede bulunduysa ben de hep yanında oldum" deyince, Kâsım:
“Yeğenim! Yemin etme!" karşılığını verdi. Genç:
“Bunun aksini ispat edebilir misin?" diye sorunca, Kâsım:
“Evet! Hem de karşı çıkamayacağın bir şekilde" dedi ve:
“...Mağarada bulunan iki kişiden biri olarak Allah ona yardım etmişti..." âyetini okudu.
İbn Sa'd, İbn Ebî Şeybe, Ahmed, Buhârî, Müslim, Tirmizî, Ebû Avâne, İbn Hibbân, İbnu'l-Münzir ve İbn Merdûye, Enes'ten bildirir: Ebû Bekr bana şöyle dedi: Peygamberimizle (sallallahü aleyhi ve sellem) birlikte mağaradayken müşriklerin ayak izlerini gördüm. "Yâ Resûlallah! Şayet içlerinden biri ayağını kaldırıp baksaydı bizi göreceklerdi" dediğimde, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ebû Bekr! Üçüncüleri Allah olan iki kişiyi sen ne zannettin ki" karşılığını verdi.
İbn Ebî Şeybe, İbnu'l-Münzir, Ebu'ş-Şeyh ve Ebû Nuaym, Delâil'de, Ebû Bekr'den bildirir: Mağaraya girdiğimizde içerde bir delik gördüm. Deliği ayağımla kapattım ve:
“Yâ Resûlallah! Şayet bir yılan veya çıyan ısıracak veya sokacak olursa beni sokar" dedim.
İbn Merdûye, Enes b. Mâlik'ten bildirir: Mağaraya girecekleri gece Ebû Bekr:
“Yâ Resûlallah! İzin ver de senden önce içeriye gireyim. Şayet içerde yılan ve benzeri bir şey varsa sana değil bana zarar verir" dedi. Allah Resûlü de:
“Gir" buyurdu. Ebû Bekr içeriye girip eliyle sağı solu yoklamaya başladı. Bir delik bulunca giysisinden bir parça yırtıp deliği kapatıyordu. Bu şekilde delikleri kapata kapata tüm giysisi bitti. Ancak geriye bir delik kalınca onu da ayağıyla kapattı. "Yâ Resûlallah! Gir" deyince, Allah Resûlü içeriye girdi.
Sabah olduğunda Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) onun bu durumunu gördü. "Ey Ebû Bekr! Giysin nerede?" diye sorunca Ebû Bekr yaptığını anlattı. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ellerini kaldırdı ve:
“Allahım! Kıyamet gününde Ebû Bekr'i benimle ve benim derecemde kıl" diye dua etti. Yüce Allah da, Allah Resûlü'ne:
“Duan kabul gördü" diye vahyetti.
İbn Merdûye, Cündeb b. Süfyân'dan bildirir: Ebû Bekr, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) ile mağaraya gittiği zaman:
“Yâ Resûlallah! Ben geçip içeriye bakana kadar sen girme" dedi. İçeri girince de elini bir şey ısırdı. Parmağındaki kanı silerken de bir yandan:
"Allah yolunda başına gelenle
Kanayan bir parmaktan öte misin?" diyordu.
İbn Merdûye, Ca'de b. Hubeyre'den o da Hazret-i Âişe'den bildirir: Ebû Bekir bana:
“Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte mağaraya doğru çıkarken bizi görmeliydin. Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) ayaklarından kan damlıyordu. Benim ayaklarım ise taş gibi olmuştu" dedi. Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) de çıplak ayakla yürümeye alışık değildi."
İbn Sa'd, İbn Merdûye, Ebû Nuaym ve Beyhakî, Delâil'de Ebû Mus'ab'dan bildirir: Enes b. Mâlik, Zeyd b. Erkam ve Muğîre b. Şu'be'ye yetiştim. Onların anlattığına göre Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) mağaraya girdiği gece Yüce Allah emredip bir ağaç bitti ve mağaranın kapısını kapattı. Yine bir örümceğe emretti, örümcek mağaranın kapısına ağını ördü. Sonra iki yabani güvercine emrederek mağaranın kapısında durdular. Sonrasında Kureyş'in her kabilesinden gençler sopaları ve kılıçlarıyla oraya doğru geldiler. Mağaraya kırk adım kala içlerinden biri yaklaşıp mağaraya baktı ancak kimseleri göremedi. Mağaranın kapısında da iki güvercini görünce geriye döndü. Arkadaşları:
“Neden mağaranın içine girip bakmadın?" diye sorunca:
“Mağaranın kapısında iki güvercin gördüm. Bununla içerde kimselerin olmadığını anladım" dedi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bu gencin dediklerini işitince Yüce Allah'ın bunlar vasıtasıyla kendisini koruduğunu anladı. Bundan dolayı güvercinler konusunda hayır duada bulundu. Onlara iyi davranılmasını söyledi. Daha sonra bu bir çift güvercin Harem'e indiler. Harem'deki tüm güvercinler de bunların yavrularıdır.
İbn Asâkir, Târih'de İbn Abbâs'tan bildirir: Ebû Bekr, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte mağaradayken susadı. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Mağaranın orta yerine gidip iç" buyurdu. Ebû Bekr mağaranın orta yerine gidince baldan tatlı, sütten beyaz, miskten daha iyi kokan bir su içti. Döndüğü zaman Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Yüce Allah senin içmen için Cennetteki nehirlerden sorumlu olan meleğe Firdevs cennetindeki nehirlerden birini mağaranın orta yerine akıtmasını emretti" buyurdu.
İbnu'l-Münzir, Şa'bî'den bildirir: Kendisinden başka ilah olmayana yemin olsun ki yardım konusunda Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) tüm ashabına sitem edildi. Ebû Bekr hariç! Yüce Allah bu konuda:
“Ona yardım etmezseniz, bilin ki inkar edenler onu Mekke'den çıkardıklarında mağarada bulunan iki kişiden biri olarak Allah ona yardım etmişti. Arkadaşına «Üzülme, Allah bizimledir» diyordu..." buyurarak böylesi bir sitemden Ebû Bekr'i dışarıda tuttu.
İbn Ebî Hâtim, Suffe ahalisinden biri olan Sâlim b. Ubeyd'den bildirir: Hazret-iÖmer, Ebû Bekr'in elinden tuttu ve şöyle dedi:
“Şu üç ifade kim içindir? Yüce Allah:
“...Arkadaşına..." buyurur. Bu arkadaş kimdir? Yine:
“...Mağarada bulunan iki kişiden..." buyurur. Bu iki kişi kimdir? Yine:
“...Üzülme, Allah bizimledir..." buyurur."
İbn Ebî Hâtim, Amr b. el-Hâris'ten o da babasından bildirir: Hazret-iEbû Bekr:
“Tevbe Sûresi'ni kim okur?" diye sorunca, adamın biri:
“Ben okurum" karşılığını verdi. Ebû Bekr:
“Oku!" deyince, adam okumaya başladı. Adam:
“Ona yardım etmezseniz, bilin ki inkar edenler onu Mekke'den çıkardıklarında mağarada bulunan iki kişiden biri olarak Allah ona yardım etmişti. Arkadaşına «Üzülme, Allah bizimledir' diyordu...» âyetine ulaşınca Ebû Bekr ağlamaya başladı ve:
“Vallahi o arkadaşı bendim" dedi.
Ebu'ş-Şeyh, Katâde'den bildirir:
“Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) mağaradaki arkadaşı Ebû Bekr idi. Mağara da Mekke'de Sevr adında bir dağdaydı."
İbn Merdûye'nin İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Ebû Bekr kardeşim ve mağara arkadaşımdır. Onun bu hakkını teslim edin. Şayet (Allah'tan başka) dost edinecek olsaydım Ebû Bekr'i dost edinirdim. Ebû Bekr'in kapısı hariç Mescid'e açılan tüm kapıları kapatın."
İbn Merdûye'nin Abdullah b. ez-Zübeyr'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Şayet Rabbinden başka dost edinecek olsaydım Ebû Bekr'i dost edinirdim. Ancak Ebû Bekr benim kardeşim ve mağara arkadaşımdır" buyurmuştur.
Abdurrezzâk ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Zührî:
“...Mağarada bulunan iki kişiden biri olarak Allah ona yardım etmişti..." âyetini açıklarken:
“Bu mağara Sevr adında bir dağdadır" demiştir.
İbn Merdûye, Hazret-i Âişe'den bildirir: Bazılarının Hira mağarasına tırmandıklarını görünce:
“Bunlar Hira mağarasında ne arıyorlar?" diye sordum. "Bu mağara Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile Ebû Bekr'in saklandıkları mağaradır" karşılığını verdiler. Bunun üzerine şöyle dedim:
“Onlar Hira mağarasında saklanmadılar. Onlar Sevr mağarasında saklanmışlardı. Bu mağaranın yerini de sadece Abdurrahman b. Ebî Bekr ile Esmâ binti Ebî Bekr biliyorlar, zira mağarada kaldıkları süre içinde sadece bu ikisi yanlarına gidip geliyorlardı. Ayrıca Ebû Bekr'in kölesi Âmir b. Füheyre de biliyor. O da koyun sürüsünü çıkardığı zaman yanlarına uğrar onlara süt sağıp verirdi."
İbn Ebî Şeybe, Mücâhid'den bildirir:
“Ebû Bekr ile Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) o mağarada üç gün kaldılar."
Abdurrezzâk, Ahmed, Abd b. Humeyd, Buhârî, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, Zührî vasıtasıyla Urve'den, o da Hazret-i Âişe'den bildirir: Kendimi bildiğimden beri annem ile babam müslümandı. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) her gün sabah akşam bize uğrardı. Mekke'de Müslümanlar eziyete maruz kaldıklarında Ebû Bekr, Habeşistan'a hicret etmek için Mekke'den çıkmıştı. Ancak Berku'l-Gimâd mevkiine ulaştığında, el-Kâre'nin efendisi olan İbnu'd- Dağine ile karşılaştı. Kendisine:
“Ey Ebû Bekr! Nereye doğru gidiyorsun?" diye sorunca, Ebû Bekr:
“Kavmim beni yurdumdan çıkardı. Yeryüzünde seyahat edip Rabbime ibadet etmek istiyorum" karşılığını verdi. İbnu'd- Dağine:
“Ey Ebû Bekr! Oysa senin gibi birisi yurdundan ne çıkar, ne de çıkarılır. Zira yoksula yardım eder, yakınlarını gözetir, aciz ailelerin yükünü hafifletir, misafiri ağırlar ve haktan gelen musibetlere karşı insanlara yardım edersin. Ben senin koruyucun olurum. Dön ve Rabbine kendi yurdunda ibadet et!" deyince Ebu Bekr geri döndü. İbnu'd-Dağine de kendisiyle beraber yola koyuldu.
Sonrasında İbnu'd-Dağine, Kureyş'in kafirlerini dolaştı ve onlara:
“Ebû Bekr gibi biri yurdundan ne çıkar, ne de çıkarılır. Yoksula yardım eden, yakınlarını gözeten, aciz ailelerin yükünü hafifleten, misafiri ağırlayan ve haktan gelen musibetlere karşı insanlara yardım eden birini mi yurdundan çıkarıyorsunuz?" diye çıkıştı. Kureyş, İbnu'd-Dağine'nin, Ebû Bekr'i korumasına almasına karşı çıkmadı. Ancak İbnu'd-Dağine'ye:
“Ebû Bekr'e söyle, evinde Rabbine ibadet etsin! Evinde istediği kadar namaz kılsın, Kur'ân okusun. Ama namaz ve Kur'ân okumayı evinin dışında herkesin önünde yapmasın" dediler. Ebû Bekr de denileni yaptı ve evinde Rabbine ibadet etti, namazını açıkta kılmadı, evi dışında Kur'ân okumadı. Sonra Ebû Bekr evinin önünde bir mescid yapmak istedi ve yaptı. Namazını orada kıldı, Kur'ân'ı da orada okudu. Bunu gören müşrik kadınlar ile çocuklar Ebû Bekr'in bu yaptığını hayretler içinde seyretmeye ve orada toplanmaya başladılar.
Ebû Bekr sulu gözlü biriydi. Kur'ân'ı okuyunca kendini tutamaz ve ağlardı. Ancak bu durum Kureyş müşriklerinin ileri gelenlerini korkuttu. İbnu'd- Dağine'ye haber salıp yanlarına çağırdılar. Geldiğinde ona:
“Ebû Bekr'e, evinde Rabbine ibadet etmesi şartıyla senin himayene girmesine izin vermiştik, ama o haddi aştı. Evinin önünde bir mescid yaptırdı ve orada açıktan namaz kılıp, Kur'ân okudu. Kadınlarımızı ve çocuklarımızı kandırmasından korkuyoruz. Onu bundan alıkoy. Eğer sadece evinde Rabbine ibadet etmeyi kabul ederse bunu yapsın, ancak karşı çıkıp bunları açıktan yapmak isterse ona verdiğin ahdi sana geri iade etmesini söyle! Biz sana verdiğimiz sözden caymak istemiyoruz, ama Ebû Bekr'in de bunları açıktan yapmasını onaylamıyoruz" dediler. Bunun üzerine İbnu'd-Dağine, Ebû Bekr'in yanına geldi ve:
“Sana hangi şartlarda söz verdiğimi biliyorsun. Ya anlaştığımız gibi yaparsın ya da zimmetimi bana iade edersin. Zira Arapların, birine verdiğim zimmeti geri aldığımı duymasını istemem" dedi. Ebû Bekr de:
“O zaman senin zimmetini sana iade ediyor ve Yüce Allah'ın himayesine sığınıyorum" karşılığını verdi.
Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) O zamanlar Mekke'de bulunuyordu. Allah Resûlü Müslümanlara:
“Sizin hicret edeceğiniz yer rüyamda bana gösterildi. Bu yer iki taşlık arasında olan hurmalık bir yerdir" buyurdu. Bu yer de Medine'deydi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) böyle deyince Müslümanlardan bir kısmı Medine'ye hicret etti. Habeşistan'a daha önceden hicret edenlerin bir kısmı da geri dönüp yine Medine'ye gittiler. Ebû Bekr de Medine'ye hicret için hazırlığını yaptı. Ancak Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ona:
“Acele etme! Zira bana da hicret izni verilmesini umuyorum" buyurdu. Ebû Bekr:
“Anam babam sana feda olsun! Böyle bir şeyi bekliyor musun?" diye sorunca, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Evet!" karşılığını verdi. Bunun üzerine Ebû Bekr, Resûlullah'la (sallallahü aleyhi ve sellem) birlikte hicret etmek için bekledi. Yanında bulunan iki deveyi dört ay boyunca semur ağacı yapraklan ile besleyip hazırladı.
Birgün öğle sıcaklarında Ebû Bekr'in evinde otururken, birisi babama:
“Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) geliyor" dedi. Ancak o saatlerde bize gelmezdi. Ebû Bekr de:
“Annem babam ona feda olsun, bu saatte geldiyse mutlaka bir emir üzerine gelmiştir" dedi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) gelince girmek için izin istedi. İzin verilince de içeriye girdi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Ebû Bekr'in yanına girince ona:
“Yanında olanları dışarıya çıkart" buyurdu. Ebû Bekr:
“Babam sana feda olsun yâ Resûlallah! Onlar senin ailendir" karşılığını verince, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Mekke'den çıkmama izin verildi" buyurdu. Ebû Bekr:
“Ben de sana yoldaş olmak isterim" deyince, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Olacaksın" buyurdu. Ebû Bekr:
“Babam sana feda olsun yâ Resûlallah! Şu iki devemden birini al" deyince, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ama bedeliyle alırım!" karşılığını verdi.
Bunun üzerine onların hazırlıklarını çabucak yaptık. Deri bir torba içinde onlara azık koyduk. Esma binti Ebî Bekr kuşağından bir parça yırtarak torbanın ağzını bağladı. Bunun içindir ki Esmâ "Zâtu'n-Nitâkeyn (İki kuşaklı)" olarak adlandınldı. Sonra Resûlullah'la (sallallahü aleyhi ve sellem) Ebû Bekr, Sevr dağındaki bir mağaraya sığındılar. Orada üç gece kaldılar. Abdullah b. Ebî Bekr de geceleri yanlarında kalıyordu. Abdullah şefkatli, zeki ve genç biriydi. Seher vakti yanlarından ayrılır Mekke'de gecelemiş gibi Kureyş ile sabahlardı. Kureyş, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile Ebû Bekr hakkında ne derse Abdullah hemen onu kavrar ve karanlık basınca yanlarına geldiği zaman Kureyş'teki haberleri onlara aktarırdı. Ebû Bekr'in azatlısı Âmir b. Füheyre de sağmal koyunları otlatır, akşam olduğunda da Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) bulunduğu yere koyunları getirir biraz dinlendirirdi. Onlara, kendi sağmallarının sütü olan sütten sağar, içirirdi ve geceyi orada geçirirdi. Sabaha doğru da sürüyü alır giderdi. Orada kaldıkları üç gecede de İbn Füheyre aynı şeyi yaptı.
Sonra Resûlullah'la (sallallahü aleyhi ve sellem), Abd b. Adiyy oğullarından olan ed-Dîl oğullarından bir adamı kılavuzluk için kiraladılar. Bu adam yol göstermede usta birisiydi. Bu adam Âs b. Vâil ailesi ile elini kana batırarak yeminli müttefik olmuştu. Kureyş kafirlerinin dinindendi hâlâ ama ona güvendiler ve ona develerini teslim ettiler. Üç gece sonra da Sevr mağarasında buluşmak üzere anlaştılar. Üçüncü gecenin sabahında kılavuz gelip onları aldı. Âmir b. Füheyre'yi de yanlarına alarak, kılavuz onlarla (Medine'ye götürmek üzere) Ezâhir tepesinin yolu olan sahil yolunu tuttu."
Zührî der ki: Surâka b. Cu'şum'un kardeşi Abdurrahmân b. Mâlik el- Mudlicî, babasından bildirdiğine göre Surâka b. Cu'şum şöyle demiştir:
“Kureyş kafirlerinin elçileri bize geldiler. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ve Ebû Bekr'in her biri için ölü veya diri getirene ödül veriyorlardı. Kavmim Mudlic oğullarının meclislerinden birinde oturuyorken, o elçilerden biri geldi. Biz oturuyorken kendisi ayakta:
“Ey Surâka! Az önce sahil taraflarında uzaktan karartılar gördüm. Sanırım Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) ve ashabıdırlar" dedi. Bense onların gerçekten Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) ve ashabı olduklarını anladım. Ancak:
“Onlar değiller! Ben filanla filanı gördüm. Zira demin önümüzden geçip gittiler" dedim. Orada biraz daha kaldıktan sonra oradan ayrıldım. Eve gelip cariyeme atımı çıkarıp bir tepenin ardına götürmesini ve orada beni beklemesini söyledim. Mızrağımı alıp evin arka tarafından çıktım. Belli olmasın diye mızrağımın alt tarafını yerde sürükledim, üst tarafını da aşağıya doğru tuttum. Sonra atımın yanına gelip bindim.
Onlara yetişmek için atı şahlandırdım. Uzaktan da onların karartısını gördüm. Onlara sesimi duyacakları kadar yaklaştığım zaman atım tökezledi ve yere düştüm. Elimi torbaya götürüp fal oklarımı çıkardım. Onlara zarar vereyim mi vermeyeyim mi diye fal baktım. Fal sonucunda istemediğim şey, yani zarar vermemem gerektiği çıktı. Ama fal oklarını dinlemeyerek atıma bindim. Onlara yaklaştığım zaman atım yine tökezledi ve yere düştüm. Elimi torbaya götürüp fal oklarımı bir daha çıkardım. Onlara zarar vereyim mi vermeyeyim mi diye fal baktım. Fal sonucunda yine istemediğim şey, yani zarar vermemem gerektiği çıktı. Ama fal oklarını dinlemeyerek atıma bindim. Onlara bir daha yaklaştım. Öyle ki Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) okumalarını bile işittim. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) arkasına hiç bakmıyordu, ama Ebû Bekr devamlı olarak arkaya bakmıyordu. O esnada atımın ayakları dize kadar yere battı. İndim ve ata bağırdım. At kalkmaya çalışıyor ama zor kalkıyordu. Sonra az bir doğrulduktan sonra ayaklarının gömüldüğü yerden göğe doğru ateş dumanı gibi bir duman çıktı. Yine fal oklarıyla fal baktım. Yine hoşlanmadığım şey, yani onlara zarar vermemem gerektiği çıktı. Onlara güvence verip seslenince durdular. Atıma binip yanlarına geldim. Onların benden dolayı korunduklarını görünce Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) zafere ulaşacağı hissi içime düştü. Geldiğimde ona:
“Kavmin başına ödül koymuşlar" dedim. Kureyşlilerin onlara yapacaklarından bahsettim ve yol azığı ile eşya vermek istedim. Ama benden bir şey almadılar, bir şey de istemediler. Sadece Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bana:
“Bizi gördüğünü söyleme" buyurdu. Resûlullah'tan (sallallahü aleyhi ve sellem) bana bir teminat mektubu yazmasını istedim. Resûlulah da (sallallahü aleyhi ve sellem) Amir b. Füheyre'ye emretti. O da bir deri parçasına yazıp verdi. Sonra Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) yola devam etti."
Zührî, Urve b. ez-Zübeyr'den bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), yolda Müslümanların bir kafilesiyle karşılaştı. Bu ticari kafile (Şam'dan) Mekke'ye dönüyordu ve içlerinde Zübeyr de vardı. Zübeyr, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile Ebû Bekr'e beyaz giysiler giydirdi. Medineli Müslümanlar da Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) Mekke'den çıktığını duymuşlardı. Bunun için de her gün sabahtan Harre'ye gidip yolunu bekliyorlardı. Öğlenin o kavurucu sıcağıyla da geri dönüyorlardı. Yine bir gün uzun bir beklemenin sonunda Müslümanlar geri dönmüşlerdi. Evlerine girdikten sonra, bir şeye bakmak için Yahudinin biri kulelerinden birine çıkınca, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ve ashabının beyaz giysiler içinde serapların arasında geldiklerini gördü. Kendini tutamayarak:
“Ey Araplar! İşte beklemekte olduğunuz atanız göründü!" diye bağırdı. Müslümanlar da hemen silahlarına sarılıp çıktılar. Resûlullah'ı (sallallahü aleyhi ve sellem) Harre'nin sırtlarında karşıladılar. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Medine'nin sağ tarafına Küba'ya yönelip Amr b. Avf oğullarının yanına indi. Rebîulevvel ayının bir Pazartesi günüydü. İnsanların karşılanmasını Ebû Bekr yapmış Resûlullah da (sallallahü aleyhi ve sellem) susarak bîr kenarda oturmuştu. Ensâr'dan, daha, önce Resûlullah'ı (sallallahü aleyhi ve sellem) görmemiş olanlar gelip Allah Resûlü diye Ebû Bekr'i selamlıyorlardı. Güneş Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) üzerine gelip de Ebû Bekr ridasıyla ona gölge yapmak isteyince, işte o zaman insanlar Resûlullah'ı (sallallahü aleyhi ve sellem) tamdılar. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Amr b. Avf oğullarının yanında misafir olarak on küsur gün kaldı. Bu süre zarfında takva üzerine inşa edilen mescid kuruldu ve Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) içinde namaz kıldı.
Sonra Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) devesine binip yola koyuldu. İnsanlar da onunla birlikte yürümeye başladılar. Devesi Medine'de (bu günkü) Mescid-i Nebevî'nin yanında çöktü. O zamanlarda orada bazı Müslümanlar namaz kılıyorlardı. Neccâr oğullarından Ebû Umâme künyeli Es'ad b. Zurâre'nin himayesinde bulunan ve iki yetim olan Süheyl ve Sehl'e ait bir hurma harmanıydı. Devesi orada çökünce Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“İnşallah burası mekanımız olacaktır" buyurdu. Sonra o iki yetim çocuğu çağırdı, orayı mescit yapmak için onlardan satın almak istedi. Ama onlar:
“Yâ Resûlallah! Satmayız, ama sana bağışlarız" dediler. Ancak Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) orayı bağış olarak almayı kabul etmedi. Sonunda orayı onlardan satın aldı ve üzerine mescid inşa etti. Mescid'in inşasında Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) diğerleriyle birlikte kerpiç taşıdı. Taşırken de şu beyitleri okuyordu:
"Su taşıdığımız, Hayber'in (kurma) yükü değildir
Rabbim! Bu daha hayırlı ve daha temizdir
Allahım! Asıl mükafat âhiretteki mükafattır
Allahım! Ensar'a ve Mühâcirlere merhamet et. "
Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) yine Müslümanlardan adı bana bildirilmeyen birine ait bir şiiri okudu.
İbn Şihâb der ki:
“Hadislerde bu beyitler dışında Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) başka bir şiiri tam olarak okuduğu bana ulaşmadı. Ancak Mescid'in inşası sırasında çalışanlara kafiyeli sözler söylemiştir. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Kureyş kafirleriyle savaştığı zaman daha once Habeşistan'a hicret eden müslümanlar savaş dolayısıyla geri dönemediler. Medine'ye geri dönmeleri de ancak Hendek savaşı zamanlarında gerçekleşti. Habeşistan'a hicret edenlerden biri olan Esmâ binti Umeys'in söylediğine göre Ömer b. el-Hattâb orada kalmaları dolayısıyla onları ayıplamıştır. Esmâ bu durumu Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) zikredince:
“Sizler onun dediği gibi değilsiniz" karşılığını vermiştir. Savaş konusunda nazil olan ilk âyetler de:
“Kendilerine savaş açılan müslümanlara, zulme uğramaları sebebiyle cihad için izin verildi. Şüphe yok ki Allah'ın onlara yardım etmeye gücü yeter. Onlar, haksız yere, sırf, «Rabbimiz Allah'tır» demelerinden dolayı yurtlarından çıkarılmış kimselerdir. Eğer Allah'ın, insanların bir kısmını bir kısmıyla defetmesi olmasaydı, içlerinde Allah'ın adı çok anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescitler muhakkak yerle bir edilirdi. Şüphesiz ki Allah, kendi dinine yardım edene mutlaka yardım eder. Şüphesiz ki Allah, çok kuvvetlidir, mutlak güç sahibidir" âyetleridir.
İbn Ebî Şeybe, Ahmed ve Buhârî, Enes'ten bildirir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Medine'ye geldiğinde bineğinin arkasına Ebû Bekr'i bindirmişti. Ebû Bekr tanınırken Allah Resûlü'nü (sallallahü aleyhi ve sellem) kimse tanımıyordu. Ebû Bekr, kendisine:
“Ey Ebû Bekr! Bu önündeki genç kim?" diye soranlara:
“Doğru yolu gösteren biridir" diyordu." Ebû Bekr der ki:
“Medine'ye yaklaştığımızda Harre'de konakladık. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Ensâr'a haber yollayınca oraya geldiler. Medine'ye girdiğimiz gün kadar güzel ve parıldayan bir gün daha görmüş değilim. Yine Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) vefat ettiği gün kadar kötü ve karanlık bir gün daha görmüş değilim."
İbn Abdilber, Temhîd'de Kesîr b. Ferkad'den bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Ebû Bekr'le birlikte Mekke'den çıkıp Medine'ye hicret ettiği zaman Ebû Bekr'in bineği getirildi. Ebû Bekr, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) öne, kendisinin arkaya binmesini istedi, ancak Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Sen öne bin, ben arkaya binerim. Zira kişi bineğinin ön tarafında daha fazla hak sahibidir" buyurdu. Yolda giderlerken Surâka b. Cu'şum ile karşılaştılar. Ebû Bekr de yalan söylemezdi. Surâka:
“Kimsin?" diye sorunca, Ebû Bekr:
“Arayan biri" dedi. Surâka:
“Arkandaki kim?" diye sorunca, Ebû Bekr:
“Yol gösteren biri" dedi. Surâka:
“Muhammed'i gördün mü?" diye sorunca, Ebû Bekr:
“Geride" karşılığını verdi.
İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh, İbn Merdûye, Beyhakî, Delâil'de ve İbn Asâkir, Târih'de bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Allah da ona güven vermiş..."âyetini açıklarken:
“Ebû Bekr'e güven vermiştir. Çünkü güven Peygamberimizde (sallallahü aleyhi ve sellem) her zaman vardı" demiştir.
İbn Merdûye, Enes b. Mâlik'ten bildirir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile Ebû Bekr, Hira mağarasına girdiler. Ebû Bekr:
“Şayet içlerinden biri ayaklarının dibine baksaydı bizi görecekti" deyince, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Üçüncüleri Allah olan iki kişiyi sen ne zannettin ki? Ey Ebû Bekr! Yüce Allah sana güveni indirdi ve beni göremeyeceğiniz ordularla destekledi" karşılığını verdi.
Hatîb, Târih'de bildirdiğine göre Habîb b. Ebî Sâbit:
“...Allah da ona güven vermiş..." âyetini açıklarken:
“Ebû Bekr'e güven vermiştir. Çünkü güven Peygamberimizde (sallallahü aleyhi ve sellem) her zaman vardı" demiştir.
İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Beyhakî, el-Esmâu ve's-Sifâf da bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...İnkar edenlerin sözünü alçaltmıştı. Ancak Allah'ın sözü yücedir..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“İnkar edenlerin sözü, Allah'a şirk koşmadır. Allah'ın sözü ise 'Lâ ilahe ilallah'tır."
Ebu'ş-Şeyh, Dahhâk'tan bu yorumun aynısını zikreder.
Buhârî, Müslim, Ebû Dâvud, Tirmizî, Nesâî ve İbn Merdûye, Ebû Mûsa'dan bildirir: Adamın biri Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) geldi ve:
“Yiğitlik için savaşan, kabilesi için savaşan ve gösteriş için savaşanlardan hangisi Allah yolunda savaşmış olur?" diye sordu. Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Allah'ın sözünün yüce olması için savaşan kişi, Allah yolunda savaşmış olur" karşılığını verdi.
41. Âyetin Tefsiri
"İsteyen, istemeyen, hepiniz savaşa çıkın. Allah yolunda mallarınızla, canlarınızla cihat edin. Bilirseniz bu sizin için hayırlıdır"
Firyâbî ve Ebu'ş-Şeyh, Ebu'd-Duhâ'dan bildirir: Tevbe Sûresi'nden ilk nazil olan âyet, "İsteyen, istemeyen, hepiniz savaşa çıkın..." âyetidir. Daha sonra bu âyetin öncesi ve sonrası nazil oldu.
İbn Ebî Şeybe ve İbnu'l-Münzir, Ebû Mâlik'ten bildirir: Tevbe Sûresi'nden ilk nazil olan âyet, "İsteyen, istemeyen, hepiniz savaşa çıkın..." âyetidir.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs: (.....) âyetini açıklarken:
“Zinde olan olmayan, isteyen istemeyen herkes savaşa çıksın" demiştir.
İbn Ebî Şeybe, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Hakem: (.....) âyetini açıklarken:
“İşi olan olmayan, meşgul olan olmayan herkes savaşa çıksın" demiştir.
İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî): (.....) âyetini açıklarken:
“Darlıkta da bollukta da herkes savaşa çıksın" demiştir.
İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Zeyd b. Eşlem: (.....) âyetini açıklarken:
“Genç veya yaşlı herkes savaşa çıksın" demiştir.
İbn Ebî Şeybe ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İkrime: (.....) âyetini açıklarken:
“Genç veya ihtiyar herkes savaşa çıksın" demiştir.
İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh, Mücâhid'den bildirir: Müslümanlar savaş konusunda:
“İçimizde ağır olanlar var, ihtiyaç sahibi olanlar var, imkanı olmayanlar var, meşgul olanlar var, işi başından aşkın olanlar var" deyince, Yüce Allah:
“İsteyen, istemeyen, hepiniz savaşa çıkın..." âyetini indirdi. Bu konuda Müslümanlardan herhangi bir özür kabul etmedi ve her halükârda savaşa çıkmalarını istedi.
İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh, Süddî'den bildirir: Adamın bîri Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) geldi. Bu kişinin Mikdâd olduğunu söyleyenler vardır. Bu kişi şişman olduğu için savaşa katılmama konusunda izin istedi. Ancak Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) böyle bir izin vermeyi kabul etmedi. Yüce Allah da bu konuda:
“İsteyen, istemeyen, hepiniz savaşa çıkın..." âyetini indirdi. Bu âyet nazil olunca bu durum bazı Müslümanlarda sıkıntıya yol açtı. Bunun üzerine âyetin genel hükmü:
“Güçsüzlere, hastalara ve sarfedecek bir şeyi bulunmayanlara, Allah ve Peygamberine bağlı kaldıkları müddetçe sorumluluk yoktur..." âyetiyle neshedildi.
İbn Cerîr, Hadramî'den bildirir: Bize anlatılana göre Müslümanlardan bazıları hasta veya çok yaşlı olduğu zaman savaşa katılmama konusunda:
“Bunda bir günah yoktur" derlerdi. Bunun üzerine Yüce Allah:
“İsteyen, istemeyen, hepiniz savaşa çıkın i.." âyetini indirdi.
îbn Sa'd, İbn Ebî Ömer el-Adenî, Müsned'de, Abdullah b. Ahmed, Zevâidu'z-Zühd'de, Ebû Ya'lâ, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, İbn Hibbân, Ebu'ş-Şeyh, Hâkim ve İbn Merdûye, Enes b. Mâltk'ten bildirir: Ebû Talha, Tevbe Sûresi'ni okudu. (.....) âyetine geldiği zaman:
“Gördüğüm kadarıyla Rabbimiz yaşlı olsak da genç olsak da savaşa çıkmamızı emrediyor" dedi. Başka bir lafızda ise:
“Bu âyette Yüce Allah kimseye herhangi bir mazeret kabul etmemektedir" dediği zikredilir. Sonra oğullarına:
“Oğullarım! Savaş için hazırlığımı yapın!" dedi. Oğulları:
“Allah merhametini senden esirgemesin! Vefat edene kadar Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile savaştın. Aynı şekilde vefat edene kadar Ebû Bekr ile savaştın. Yine vefat edene kadar Ömer ile de savaştın. Biz senin yerine savaşırız" dediler, ancak Ebû Talha kabul etmedi ve deniz savaşına katıldı. Denizde iken ölünce onu gömmek için bir kara parçası bulamadılar. Ancak dokuz gün sonra bir kara parçası görebildiler. Dokuz gün sonrasında bile onu gömerken taze ölmüş gibi hiç değişmemişti.
İbn Sa'd ve Hâkim, İbn Sîrîn'den bildirir: Ebû Eyyûb, Bedir savaşında bulundu. Daha sonra bir yıl hariç Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) çıktığı tüm savaşlara kendisi de katıldı. "Yüce Allah: (.....) buyurur. Ben de kendimi hem hafif, hem de ağır buluyorum" derdi.
İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim, Taberânî ve Hâkim, Ebû Râşid el-Hubrânî'den bildirir: Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) süvarisi Mikdâd'ın Humus'ta savaşa çıkmak için atını hazırladığını gördüm. "Yüce Allah savaş konusunda seni mazur gördü" dediğimde:
“Ancak Tevbe Sûresi'ndeki:
“İsteyen, istemeyen, hepiniz savaşa çıkın..." âyeti özür kabul etmiyor" karşılığını verdi.
İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh ve İbn Merdûye, Ebû Yezîd el-Medînî'den bildirir: Ebû Eyyûb el-Ensârî ile Mikdâd b. el-Esved:
“Her hâlükârda savaşa katılmamız emredilmiştir" derlerdi. Bunu derken de:
“İsteyen, istemeyen, hepiniz savaşa çıkın;.." âyetine dayanırlardı.
42. Âyetin Tefsiri
"Kolay bîr kazanç normal bir yolculuk olsaydı sana uyarlardı, fakat çıkılacak yol onlara uzak geldi. Kendilerini helak ederek, «Gücümüz yetseydi sizinle beraber çıkardık» diye Allah'a yemin edeceklerdir. Allah, onlann yalancı olduğunu elbette biliyor"
İbn Cerîr, İbn Abbâs'tan bildirir: Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Asfar oğulları (Rumlar) üzerine sefere çıksan nasıl olur? Belki Rum liderinin kızını ele geçirirsin" denilince, iki adam:
“Yâ Resûlallah! Sen de biliyorsun ki kadınlar fitnedir. Bizi böylesi bir fitneye karıştırma ve izin ver de biz bu savaşa katılmayalım" dediler. Allah Resûlü de bu iki adama savaşa katılmamaları yönünde izin verdi. Oradan ayrıldıklarında bu iki adamdan biri Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) için:
“Bu adam karşısına ilk çıkacaklara yem olacak!" dedi. Sonrasında Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) yola çıktı. Bu konuda da kendisine herhangi bir şey nazil olmamıştı. Yolun bir kısmına ulaştığında:
“Kolay bir kazanç, normal bir yolculuk olsaydı sana uyarlardı..." âyeti nazil oldu. Yine:
“Allah, seni affetsin! Doğru söyleyenler sana iyice belli olup, yalancıları bitinceye kadar beklemeden niçin onlara izin verdin?" âyeti nazil oldu. Yine:
“Allah'a ve âhiret gününe iman edenler, mallarıyla ve canlarıyla cihad etmekten geri kalmak için senden izin istemezler.. ." âyeti nazil oldu. Yine:
“Döndüğünüzde kendilerine çıkışmamanız için, Allah'a yemin edeceklerdir. Siz onlardan yüz çevirin; çünkü pistirler. Yaptıklarının karşılığı olarak varacakları yer cehennemdir" âyeti nazil oldu.
İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Kolay bir kazanç, normal bir yolculuk olsaydı sana uyarlardı..." âyetini açıklarken:
“Kolay kazançtan kasıt ganimettir" demiştir. "...Fakat çıkılacak yol onlara uzak geldi..." âyetini açıklarken de:
“Bu yoldan kasıt savaşa için gidilecek mesafedir" demiştir.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Süddî: (.....) âyetini:
“Eğer yakın bir dünya menfaati ve kolay bir yolculuk olsaydı..." şeklinde açıklamıştır.
Abd b. Humeyd ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Katâde:
“... Allah, onların yalancı olduğunu elbette biliyor" âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Bunlar savaşa çıkabilirlerdi, ancak cihad konusunda pek niyetli olmadıkları için işi ağırdan alıp katılmamışlardır."
43. Âyetin Tefsiri
"Allah seni affetsin! Doğru söyleyenler sana İyice belli olup, yalancıları bitinceye kadar beklemeden niçin onlara izin verdin?"
Abdurrezzâk, Musannef’te ve İbn Cerîr, Amr b. Meymûn el-Evdî'den bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) iki şeyi, kendisine bu konuda herhangi bir emir verilmediği halde yapmıştır. Birincisi münafıklara savaşa katılmamaları yönünde izin vermesidir. Diğeri ise Bedir savaşında esir aldıklarından fidye almasıdır. İzin konusunda Yüce Allah:
“Allah seni affetsin! Doğru söyleyenler sana iyice belli olup, yalancıları bilinceye kadar beklemeden niçin onlara izin verdin?" buyurmuştur.
İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Muvarrik el-İclî:
“Allah seni affetsin! Doğru söyleyenler sana iyice belli olup, yalancıları bilinceye kadar beklemeden niçin onlara izin verdin?" âyetini açıklarken:
“Yüce Allah burada Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) sitemde bulundu" demiştir.
İbn Ebî Şeybe, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh, Avn b. Abdillah'tan bildirir: Siz bundan daha güzel bir sitem duydunuz mu? Zira sitemden önce bağışlamayla başlamış ve:
“Allah seni affetsin! Doğru söyleyenler sana iyice belli olup, yalancıları bilinceye kadar beklemeden niçin onlara izin verdin?" buyurmuştur.
İbn Ebî Şeybe, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“Allah seni affetsin! Doğru söyleyenler sana iyice belli olup, yalancıları bilinceye kadar beklemeden niçin onlara izin verdin?" âyetini açıklarken şöyle demiştir: Bazıları:
“Savaşa çıkmama konusunda Resûlullah'tan (sallallahü aleyhi ve sellem) izin isteyin. Şayet izin verirse katılmazsınız. İzin vermemesi halinde de katılmayın" demişlerdi. Bunun üzerine bu âyet nazil oldu.
Nehhâs, Nâsih'de İbn Abbâs'tan bildirir:
“Allah seni affetsin! Doğru söyleyenler sana iyice belli olup, yalancıları bilinceye kadar beklemeden niçin onlara izin verdin... Ancak Allah'a ve âhiret gününe inanmayan, kalpleri şüpheye düşüp kendileri de o şüphelerinin içinde bocalayan kimseler senden izin isterler" âyetlerini, "...Bazı işleri için senden izin isterlerse, içlerinden dilediğine izin ver..." âyeti neshetmiştir.
İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Nehhâs ve Ebu'ş-Şeyh, Katâde'den bildirir: Yüce Allah önce:
“Allah seni affetsin! Doğru söyleyenler sana iyice belli olup, yalancıları bilinceye kadar beklemeden niçin onlara izin verdin?" buyurdu, ancak daha sonra:
“...Bazı işleri için senden izin isterlerse, içlerinden dilediğine izin ver..." âyetini indirdi.
44. Âyetin Tefsiri
Bkz. Ayet:45
45. Âyetin Tefsiri
"Allah'a ve âhiret gününe îman edenler, mallarıyla ve canlarıyla cihad etmekten geri kalmak için senden izin istemezler. Allah, kendine karşı gelmekten sakınanları çok iyi bilendir. Ancak Allah'a ve âhiret gününe inanmayan, kalpleri şüpheye düşüp kendileri de o şüphelerinin içinde bocalayan kimseler senden izin isterler."
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Nehhâs, Nâsih'de bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Allah'a ve âhiret gününe iman edenler, mallarıyla ve canlarıyla cihad etmekten geri kalmak için senden izin istemezler..." âyetini açıklarken şöyle demiştir: Herhangi bir özürleri olmadığı halde savaşa çıkmamak için izin isteyen münafıklar hakkında bir ifadedir. Müminleri ise:
“...Bazı işleri için senden izin isterlerse, içlerinden dilediğine izin ver..."buyurarak mazur görmüştür.
Ebû Ubeyd, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, İbn Merdûye ve Beyhakî, Sünen'de Atâ el-Horasânî vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Allah'a ve âhiret gününe iman edenler, mallarıyla ve canlarıyla cihad etmekten geri kalmak için senden izin istemezler. Allah, kendine karşı gelmekten sakınanları çok iyi bilendir. Ancak Allah'a ve âhiret gününe inanmayan, kalpleri şüpheye düşüp kendileri de o şüphelerinin içinde bocalayan kimseler senden izin isterler" âyetlerini açıklarken şöyle demiştir:
“Bu âyetleri Nûr Sûresi'ndeki:
“Doğrusu Allah'a ve Peygamberine inanan Müminler, Peygamberle beraber bir işe karar vermek için toplandıklarında, ondan izin almaksızın gitmezler. Senden izin isteyenler, işte onlar, Allah'a ve Peygamberine inananlardır. Bazı işleri için senden izin isterlerse, içlerinden dilediğine izin ver, Allah'tan, onların bağışlanmalarını dile. Allah şüphesiz bağışlar, merhamet eder" âyeti neshetmiştir. Yüce Allah her iki durumda da Hazret-i Peygamber'i (sallallahü aleyhi ve sellem) üstün tutmuştur. Müslümanlardan da savaşa çıkan faziletli bir yolda savaşa çıkmıştır. Özrü olan kişi de dilerse hiçbir çekince taşımadan savaşa katılmayıp geride kalabilir.
46–47. Âyetlerin Tefsiri
Bkz. Ayet:48
48. Âyetin Tefsiri
"Eğer savaşa çıkmak isteselerdi bir hazırlık yaparlardı. Fakat Allah onların harekete geçmelerini istemedi de onları alıkoydu. «Acizlerle beraber oturun» denildi. Eğer onlar da sizin içinizde çıksalardı, size bozgunculuktan başka bir katkıları olmayacak ve sizi fitneye düşürmek için aranızda koşuşturacaklardı. Aranızda onları dinleyecek kişiler de vardı. Allah, zalimleri hakkıyla bilendir. Andolsun, bunlar daha önce de fitne çıkarmak istemişler ve sana karşı tûrlû türlü işler çevirmişlerdi. Nihayet hak geldi ve onlar istemedikleri halde Allah'ın dini galip geldi"
İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Fakat Allah onların harekete geçmelerini istemedi..." âyetini açıklarken:
“Harekete geçmelerinden kasıt Müslümanlarla savaşa katılmalarıdır" demiştir.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs: (.....) ifadesini:
“Çıkmaktan alıkoydu" şeklinde açıklamıştır.
İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbn Zeyd:
“Eğer onlar da sizin içinizde çıksalardı, size bozgunculuktan başka bir katkıları olmayacaktı..." âyetini açıklarken şöyle demiştir: Âyet, Tebûk savaşı sırasında münafıkların takındığı tavır hakkındadır. Bu konuyu Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ve müminler sorunca Yüce Allah:
“Bunun için üzülmeyin, zira "Eğer onlar da sizin içinizde çıksalardı, size bozgunculuktan başka bir katkıları olmayacak ve sizi fitneye düşürmek için aranızda koşuştııracaklardı..." buyurdu. Bozgunculuktan kasıt da bu münafıkların:
“Düşmanlara siz şu şu kadar kişi hazırladılar" demeleridir.
Abdurrezzâk, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Katâde: (.....) âyetini açıklarken:
“Aranızı bozmak için koşturup dururlardı" demiştir.
İbn Ebî Şeybe, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“...Size bozgunculuktan başka bir katkıları olmayacak ve sizi fitneye düşürmek için aranızda koşuşturacaklardı. Aranızda onları dinleyecek kişiler de vardı..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Sizinle savaşa katılmaları halinde de yine dağılacaklar ve sizi yavaşlatacaklardı. Bunlar da Abdullah b. Nebtel, Abdullah b. Ubey b. Selûl, Rifâa b. Tâbut ve Evs b. Kayzî'dir. İçinizden münafık olmadıkları halde münafıkların sözlerini dinleyip yayan bazı müslümanlar da olacaktır."
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Zeyd b. Eşlem:
“...Aranızda onları dinleyecek kişiler de vardı..." âyetini açıklarken:
“Bu münafıkların sözlerini başkalarına taşıyıp aktaracak kişiler de vardır" demiştir.
İbn İshâk ve İbnu'l-Münzir, Hasan el-Basrî'den bildirir: Abdullah b. Ubey, Abdullah b. Nebtel, Rifâa b. Zeyd b. Tâbut gibi münafıkların önde gelenleriydi. İslâm dini ile Müslümanlar aleyhinde de türlü entrikalar çevirirlerdi. "Andolsun, bunlar daha önce de fitne çıkarmak istemişler ve sana karşı türlü türlü işler çevirmişlerdi. Nihayet hak geldi ve onlar istemedikleri halde Allah'ın dini galip geldi" âyeti de bunlar hakkında nazil oldu.
49. Âyetin Tefsiri
"Onlardan, «Bana izin ver, benî fitneye düşürme» diyen vardır. Bilin ki onlar zaten fitneye düşmüşlerdi. Cehennem, inkar edenleri şüphesiz kuşatacaktır."
İbnu'l-Münzir, Taberânî, İbn Merdûye ve Ebû Nuaym, Ma'rife'de İbn Abbâs'tan bildirir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Tebûk savaşına çıkmak istediği zaman Cedd b. Kay s'a:
“Ey Cedd b. Kays! Asfar oğulları (Rumlar) üzerine cihada çıkmaya ne dersin?" diye sordu. Cedd b. Kays:
“Yâ Resûlallah! Ben kadınlara düşkün olan biriyim. Rumların kadınlarını görürsem fitneye düşerim. Bana izi ver de savaşa çıkmâyayım ve böylesi bir fitneye düşmemeyim" dedi. Bunun üzerine Yüce Allah:
“Onlardan, «Bana izin ver, beni fitneye düşürme» diyen vardır. Bilin ki onlar zaten fitneye düşmüşlerdi. Cehennem, inkar edenleri şüphesiz kuşatacaktır" âyetini indirdi.
İbn Ebî Hâtim ve İbn Merdûye, Câbir b. Abdillah'tan bildirir: Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) Cedd b. Kays'a:
“Ey Cedd b. Kays! Asfar oğulları (Rumlar) üzerine cihada çıkmaya ne dersin?" diye sorduğunu işittim. Cedd:
“Yâ Resûlallah! Çıkmama konusunda bana izin verir misin ki? Ben kadınlara düşkün biriyim. Rumların kadınlarını görüp de fitneye düşmekten korkarım" deyince, Allah Resûlü ondan yüz çevirip:
“Sana izin verdim" buyurdu. Bunun üzerine Yüce Allah:
“Onlardan, «Bana izin ver, beni fitneye düşürme» diyen vardır. Bilin ki onlar zaten fitneye düşmüşlerdi. Cehennem, inkar edenleri şüphesiz kuşatacaktır" âyetini indirdi.
Taberânî ve İbn Merdûye, İbn Abbâs'tan bildirir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Savaşa çıkın ki Asfar oğullarının (Rumların) kızlarını ganimet olarak elde edesiniz" buyurdu. Münafıklardan bazıları:
“Kadınlarla sizleri fitneye düşürecek" deyince Yüce Allah:
“Onlardan, «Bana izin ver, beni fitneye düşürme» diyen vardır. Bilin ki onlar zaten fitneye düşmüşlerdi..." âyetini indirdi.
İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre Hazret-i Âişe:
“Onlardan, «Bana izin ver, beni fitneye düşürme» diyen vardır. Bilin ki onlar zaten fitneye düşmüşlerdi..." âyetini açıklarken şöyle demiştir: Cedd b, Kays hakkında nazil oldu. Zira:
“Ey Muhammed! Bana savaşa çıkmama konusunda izin ver de Rumların kadınları beni fitneye düşürmesin" demişti.
İbn Ebî Şeybe, İbnu'l-Münzir ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“Onlardan, «Bana izin ver, beni fitneye düşürme» diyen vardır. Bilin ki onlar zaten fitneye düşmüşlerdi..." âyetini açıklarken şöyle demiştir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Savaşa çıkın ki Asfar oğullarının (Rumların) kızlarını ganimet olarak elde edesiniz" buyurunca, münafıklar:
“Bize savaşa çıkmama konusunda izin ver de Rumların kadınları bizi fitneye düşürmesin" dediler.
İbn İshâk, İbnu'l-Münzir ve Beyhakî, Delâil'de Mücâhid vasıtasıyla Âsim b. Ömer b. Katâde'den ve Abdullah b. Ebî Bekr b. Hazm'dan bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) genelde savaş için çıkacağı zaman gideceği yeri açıklamaz başka bir yere gidiyor izlenimini verirdi. Sadece Tebûk savaşına çıkacağı zaman:
“Ey insanlar! Rumların üzerine gitmek istiyorum!" buyurdu ve gideceği yeri önceden açıkladı. Aşırı sıcakların ve kuraklığın olduğu zamanlardı. Meyvelerin olgunlaşıp hasat mevsiminin yaklaştığı, insanların meyvelerin arasında ve serin gölgeler altında kalmaktan hoşlanıp bunlardan ayrı durmak istemediği bir zamanda Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Tebûk'e savaşa çıkma konusunda Cedd b. Kays'a:
“Ey Cedd! Rumların kızlarına sahip olmaya ne dersin?" diye sordu. Cedd:
“Yâ Resûlallah! Kavmim de bilir ki herkesten fazla kadınlara düşkün biriyim. Rum (Bizans) kızlarını görmem halinde de fitneye düşmekten korkarım. Yâ Resûlallah! Sen bana izin ver de bu savaşa çıkmayayım" karşılığını verince, Allah Resûlü ondan yüz çevirip:
“İzin verdim" buyurdu. Bunun üzerine Yüce Allah:
“Onlardan, «Bana izin ver, beni fitneye düşürme» diyen vardır. Bilin ki onlar zaten fitneye düşmüşlerdi. Cehennem, inkar edenleri şüphesiz kuşataçaktır" âyetini indirdi. Âyette, nefsini ve rahatını düşünüp Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile savaşa katılmaktan geri durmanın Rum kızları yüzünden düşülecek fitneden daha büyük olduğu ifade edildi,. Bunun sonucunda da Cehennem ateşinin onu kuşatıp içine alacağı bildirildi.
Yine münafıklardan bir adam:
“Bu sıcaklarda savaşa çıkmayın!" deyince, Yüce Allah:
“...Allah yolunda mallarıyla canlarıyla cihad etmek hoşlarına gitmedi ve «Bu sıcakta sefere çıkmayın» dediler. De ki: Cehennemin ateşi daha sıcaktır..." âyetini indirdi. Daha sonra Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) savaş kararı aldı ve Müslümanların hazırlanmasını söyledi. Bu savaşta zengin olanlara savaş için gerekli harcamaları yapmalarını ve Allah yolunda binekler hazırlamalarını söyledi. Bunun üzerine zengin olanlar Allah rızası için imkanı olmayanlara binekler tedarik ettiler. Osmân da bu savaş için hiç kimsenin etmediği büyük bir meblağı infak etti. İki yüz kişiye de binek tedarik etti.
Beyhakî, Delâil'de Urve ile Mûsa b. Ukbe'den bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Şam'a doğru yürümek üzere hazırlandı. Müslümanların da çıkış için hazırlanmaları konusunda ilan yaptı. Zaman da hurma hasadının yapıldığı ve aşırı sıcakların olduğu bir zamandı. Çoğu insan bu savaşa çıkmak istemedi ve:
“İnsanların hiç takati yokken Rumların üzerine mi gidilecek!" dediler. Saygın ve onurlu insanlar savaşa çıkarken münafıklar çıkmayıp geride kaldı. Aralarında da Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) böylesi bir savaştan asla sağ olarak geriye dönemeyeceğini konuşmaya başladılar. Savaş konusunda hem kendileri mazeretler öne sürüp ağır davranırken diğer insanların da ağır davranmalarına sebep oldular. Müslümanlardan da sakatlık, yoksulluk gibi özürleri olanlar savaşa katılmadı. Hepsi de yoksul olan altı Müslüman Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) geldi ve savaştan geri durmak istemediklerini, kendilerine binek tedarik etmesini istediler. Ancak Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Size binek tedarik etme imkanım yok" karşılığını verdi. Onlar da yoksulluktan dolayı savaşa katılamamanın verdiği üzüntüyle gözyaşı dökerek geri döndüler. Bunlar Seleme oğullarından Amr b. Aneme, Mâzin b. en-Neccâr oğullarından Ebû Leylâ Abdurrahman b. Ka'b, Hârise oğullarından Ulbe b. Zeyd, Amr b. Avf oğullarından Sâlim b. Umeyr, Bekkâ oğullarından Heremî b. Abdillah ve Müzeyne kabilesinden Abdullah b. Amr adında biriydi. Ağlayarak geri dönenler bunlardı. Yüce Allah bunların cihad etmeyi sevdiklerini ve samimi bir şekilde katılmayı istediklerini görünce:
“Güçsüzlere, hastalara ve sarfedecek bir şeyi bulunmayanlara, Allah ve Peygamberine bağlı kaldıkları müddetçe sorumluluk yoktur. İyi davrananlara sorumluluk olmaz. Allah bağışlayandır, merhamet edendir... Sorumluluk ancak, zengin oldukları hâlde senden izin isteyenleredir. Bunlar, geride kalanlarla birlikte olmaya razı oldular. Allah da kalplerini mühürledi. Artık onlar bilmezler" âyetlerigt indirdi.
Bir ara Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabından birkaç kişiyle birlikte Mescid'de iken Cedd b. Kays geldi ve:
“Yâ Resûlallah! Savaşa katılmayıp burada kalmak için bana izin ver. Zira kadınsız yapamam ve yoksulum. Bunlar da özür sayılır" dedi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Sen de hazırlan! Zira durumun iyi ve belki de bu savaşla Rum kızlardan birkaç tane elde edersin" buyurunca, Cedd:
“Kalmama izin ver ve beni fitneye düşürme" dedi. Bunun üzerine peş peşe:
“Onlardan, «Bana izin ver, beni fitneye düşürme» diyen vardır. Bilin ki onlar zaten fitneye düşmüşlerdi. Cehennem, inkar edenleri şüphesiz kuşataçaktır" âyeti ile sonraki beş âyet nazil oldu.
Sonrasında Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabıyla birlikte yola düştü. Amr b. Avf oğullarından Ğaneme b. Vedîa da savaşa katılmayıp geride kalanlardan biriydi. Kendisine:
“Durumun iyi olmasına rağmen neden Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile savaşa katılmadın?" diye sorulunca:
“Lafa dalmış şakalaşıyorduk" dedi. Bunun üzerine Yüce Allah bu adam ile savaşa katılmayan diğer münafıklar hakkında peşpeşe:
“Şayet kendilerine (niçin alay ettiklerini) sorsan, «Biz sadece lâfa dalmıştık ve aramızda eğleniyorduk» derler. De ki:
“Allah'la, O'nun âyetleriyle ve peygamberiyle mi eğleniyordunuz?" âyeti ile sonrasındaki üç âyeti indirdi.
Ebu'ş-Şeyh, Dahhâk'tan bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Tebûk seferine çıkmak istediği zaman:
“Rumlarla savaşalım ve inşallah onların kızlarını da ele geçiririz" buyurdu. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) insanları cihada teşvik etmek için bu kızların güzelliğini de anlatıyordu. Münafıklardan biri:
“Yâ Resûlallah! Kadınları ne kadar sevdiğimi biliyorsun. Onun için izin ver de savaşa katılmayayım" deyince bu âyet nazil oldu.
İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Onlardan, «Bana izin ver, beni fitneye düşürme» diyen vardır. Bilin ki onlar zaten fitneye düşmüşlerdi..." âyetini açıklarken:
“Kendilerini günah sokmamasını istemişler oysa böyle yapıp savaşa katılmayarak zâten günaha girmişlerdi" demiştir.
İbnu'l-Münzir ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Katâde:
“Onlardan, «Bana izin ver, beni fitneye düşürme» diyen vardır. Bilin ki onlar zaten fitneye düşmüşlerdi..." âyetini açıklarken:
“Kendilerini günah sokmamasını istemişler, oysa böyle yapıp savaşa katılmayarak zaten günaha girmişlerdi" demiştir.
50. Âyetin Tefsiri
"Sana bir iyilik gelirse, bu onları üzer. Eğer başına bir musibet gelirse, «Biz tedbirimizi önceden almıştık» derler ve sevinerek dönüp giderler"
İbn Ebî Hâtim, Câbir b. Abdillah'tan bildirir: Tebûk savaşına katılmayıp Medine'de kalan münafıklar:
“Muhammed ile arkadaşları bu çıkışlarında büyük bir sıkıntı yaşadılar ve yok oldular" diyerek Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) hakkında kötü haberler yaymaya başladılar. Ancak çok geçmeden Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) ve ashabın afiyette olduğu haberi geldi ve münafıkların yaydıkları haberlerin yalan olduğu ortaya çıktı. Bu durum da münafıkları üzdü. Yüce Allah bu konuda:
“Sana bir iyilik gelirse, bu onları üzer. Eğer başına bir musîbet gelirse, «Biz tedbirimizi önceden almıştık» derler ve sevinerek dönüp giderler" âyetini indirdi.
Süneyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Sana bir iyilik gelirse, bu onları üzer..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Onlardan kasıt Cedd ile arkadaşlarıdır. Zira Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) Tebûk'e çıktığı bu seferinde başına iyi bir şeyin gelmesi onları üzer."
İbn Ebî Şeybe, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“Sana bir iyilik gelirse, bu onları üzer. Eğer başına bir musîbet gelirse, «Biz tedbirimizi önceden almıştık» derler ve sevinerek dönüp giderler" âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“İyilikten kasıt afiyet, bolluk ve ganimettir. Musibetten kasıt ise bela ve sıkıntılardır. Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) başına kötü bir şey gelmesi halinde münafıklar:
“Biz zaten önceden önlemimizi almıştık" derler.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Süddî:
“Sana bir iyilik gelirse, bu onları üzer. Eğer başına bir musîbet gelirse, «Biz tedbirimizi önceden almıştık» derler ve sevinerek dönüp giderler" âyetini açıklarken şöyle demiştir: Şayet Yüce Allah seni muzaffer kılar ve sağ salim bir şekilde geri döndürürse bu durum onları üzer. Ancak başına bir musibet geldiği zaman:
“Başımıza bu iş gelmeden biz Medine'de kalarak tedbirimizi almıştık" derler.
İbnu'l-Münzir ile İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Katâde:
“Sana bir iyilik gelirse, bu onları üzer..." âyetini açıklarken:
“Şayet Müslümanlar zafer elde ederlerse bu, münafıkları sıkıntıya sokup onları üzer" demiştir.
51. Âyetin Tefsiri
"De ki: «Bizim başımıza ancak, Allah'ın bizim için yazdığı şeyler gelir. O, bizim yardımcımızdır. Öyleyse müminler, yalnız Allah'a güvensinler.»"
Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Süddî:
“De ki:
“Bizim başımıza ancak, Allah'ın bizim için yazdığı şeyler gelir..." âyetini açıklarken:
“Başımıza ancak Allah'ın bize takdir ettiği şey gelir" demiştir.
İbn Ebî Hâtim, Müslim b. Yesâr'dan bildirir:
“Kader konusunda konuşmak derin iki vadiye benzer. Kişi bunlar için helak olup gider de diplerine varamaz. Sen ancak ameliyle kurtulabileceğini uman kişi gibi amel et. Ancak Allah'ın yazdığının başına geleceğini bilen biri gibi de tevekkül et."
Ebu'ş-Şeyh, Mutarrif'den bildirir: Kişi bir evin damına çıkıp da kendini aşağıya atarak:
“Bu benim kaderimdir" diyemez. Ancak bu tehlikelerden korunmalı ve tedbirimizi almalıyız. Şayet başımıza bir şey gelirse biliriz ki Yüce Allah'ın yazdığından başka bir şey başımıza gelmez.
Ahmed'in Ebu'd-Derdâ'dan bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Her şeyin bir hakikati vardır. Kul da başına gelmesi takdir edilen bir şeyin, şaşmadan mutlak bir şekilde başına geleceğini, başına gelmesi takdir edilmeyen bir şeyin de asla başına gelmeyeceğini bilmedikçe imanın hakikatine ulaşamaz. "
52. Âyetin Tefsiri
"De ki: «Bizim için siz ancak iki güzellikten birini bekleyebilirsiniz. Biz de, Allah'ın kendi katından veya bizim ellerimizle size ulaştıracağı bir azabı bekliyoruz. Haydi bekleyedurun. Şüphesiz biz de sizinle birlikte beklemekteyiz.»"
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“De ki: Bizim için siz ancak iki güzellikten birini bekleyebilirsiniz..." âyetini açıklarken:
“Bu iki güzellik zafer veya şehitliktir" demiştir.
İbn Ebî Şeybe, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“De ki: Bizim için siz ancak iki güzellikten birini bekleyebilirsiniz..." âyetini açıklarken:
“Bu iki güzellik zafer veya Allah yolunda öldürülmedir" demiştir.
Hâkim, Sa'd b. İshâk b. Ka'b b. Ucre'den, o babasından, o da dedesinden bildirir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Bedir savaşına giderken Ravhâ'ya ulaştığında Şeriften bir bedevi geldi. "Kimsiniz ve nereye gidiyorsunuz?" diye sorunca, Müslümanlar:
“Peygamberimizle (sallallahü aleyhi ve sellem) birlikte Bedir'e gidiyoruz" dediler. Bedevi:
“Bakıyorum da durumunuz kötü, sayınız da az" deyince, Müslümanlar:
“Bizi iki güzellikten birini umuyoruz. Ya öldürülür Cennete gireriz ya da düşmanı yener her ikisine de yani hem zafer, hem de Cennete de nail oluruz" karşılığını verdiler. Bedevi:
“Peygamberiniz (sallallahü aleyhi ve sellem) nerede?" diye sorunca, Müslümanlar:
“İşte bu!" karşılığını verdiler. Bedevi:
“Yâ Resûlallah! Yanımda gerekli teçhizat yok. Gidip gerekli olan şeyleri alayım ve sana katılayım" deyince, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Evine git ve gerekli hazırlığım yap, ihtiyaçlarını gör" buyurdu. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Bedir'e giderken bedevi de ailesinin yanına gitti. İhtiyaçlarını gördükten sonra da Bedir'e gelip Müslümanlara katıldı. Müşriklerle savaşırken de şehit düşenlerden biri oldu. Savaş sonrası zafer elde edildikten sonra Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Ömer'le birlikte şehit düşenlerin arasında dolaşmaya çıktı. Bedevinin yanına vardığında:
“İşte ey Ömer! Sen ki konuşmayı seversin. Bil ki şehitlerin de efendileri, ileri gelenleri ve kralları vardır. Bu da ey Ömer, onlardan biridir" buyurdu.
İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İbn Cüreyc:
“...Biz de, Allah'ın kendi katından veya bizim ellerimizle size ulaştıracağı bir azabı bekliyoruz..." âyetini açıklarken:
“Bu azaptan kasıt, kılıçlarla onları öldürmektir" demiştir.
53. Âyetin Tefsiri
Bkz. Ayet:54
54. Âyetin Tefsiri
"Yine de ki: «İster gönüllü, ister gönülsüz olarak harcayın, sizden asla kabul olunmayacaktır. Çünkü siz fasık bir topluluksunuz.» Harcamalarının kabul edilmesine, yalnızca, Allah'ı ve Resülünü inkâr etmeleri, namaza ancak üşene üşene gelmeleri ve ancak gönülsüzce harcamaları engel olmuştur"
İbn Cerîr, İbn Abbâs'tan bildirir: Cedd b. Kays:
“Kadınları gördüğüm zaman dayanamıyor ve fitneye düşüyorum. Onun için savaşa kaltılmak yerine malımla sana yardımda bulunayım" dedi. Savaşa çıkma yerine mali yardımda bulunma teklifi konusunda da:
“Yine de ki:
“İster gönüllü, ister gönülsüz olarak harcayın, sizden asla kabul olunmayacaktır..." âyeti nazil oldu.
55. Âyetin Tefsiri
"Onların malları ve çocukları seni imrendirmesin. Çünkü Allah bunlarla, ancak dünya hayatında onların azaplarını çoğaltmayı ve onların kâfir olarak canlarının çıkmasını istiyor."
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Abbâs: (.....) âyetini:
“Onların mallan ve çocukları seni imrendirmesin. Zira Yüce Allah bunlardan dolayı âhirette azap vermeyi istemektedir" şeklinde açıklamıştır.
İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Katâde: (.....) âyetini açıklarken şöyle demiştir: Burada takdim tehir vardır. Âyetin de anlamı:
“Onların dünyadaki malları ve çocukları seni imrendirmesin. Zira Yüce Allah bunlardan dolayı âhirette azap. vermeyi istemektedir" şeklindedir.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Zeyd:
“...Çünkü Allah bunlarla, ancak dünya hayatında onların azaplarını çoğaltmayı istiyor..." âyetini açıklarken:
“Dünyada iken onlara musibetler verir ve dünya hayatını onlara azab eder. Müminlerin için ise sevap kazanma yeri kılar" demiştir.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Süddî:
“...Onların kâfir olarak canlarının çıkmasını istiyor..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Yüce Allah, onların dünyada iken kafir olarak canlarının çıkmasını istiyor. Bu âyette takdim ve tehir vardır."
İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Dahhâk: (.....) ifadesini:
“Seni aldatmasın" şeklinde açıklamıştır. (.....) ifadesini açıklarken de şöyle demiştir:
“Canlarının çıkması anlamındadır. Yani dünyada iken kafir olarak canlarının çıkmasıdır."
56. Âyetin Tefsiri
Bkz. Ayet:57
57. Âyetin Tefsiri
"Sizden olmadıkları halde, sizinle beraber olduklarına dair Allah'a yemin ederler. Oysa onlar korkak bir topluluktur. Bir sığmak veya mağara yahut girecek bir yer bulmuş olsalardı, çarçabuk oraya yönelirlerdi"
İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Dahhâk:
“Sizden olmadıkları halde, sizinle beraber olduklarına dair Allah'a yemin ederler..." âyetini açıklarken:
“Korkularından ve korunmak için sizden olduklarına dair Allah'a yemin ederler" demiştir.
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbn Abbâs: (.....) âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Bir sığınak veya mağara yahut girecek bir yer bulmuş olsalardı, çarçabuk oraya yönelirlerdi."
İbn Ebî Şeybe, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“Bir sığınak veya mağara yahut girecek bir yer bulmuş olsalardı, çarçabuk oraya yönelirlerdi" âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Şayet sizden kaçıp kurtulacakları bir barınak bulacak olsalar sizden kaçar oraya sığınırlardı."
İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Süddî: (.....) ifadesini:
“Çabucak" şeklinde açıklamıştır.
58. Âyetin Tefsiri
Bkz. Ayet:59
59. Âyetin Tefsiri
"İçlerinden sadakalar konusunda sana dil uzatanlar da var. Kendilerine ondan bir pay verilirse, hoşnut olurlar. Eğer kendilerine ondan bir pay verilmezse, hemen kızarlar. Eğer onlar, Allah ve Peygamberinin kendilerine vermiş oldukları şeylere razı olsalar ve «Allah bize yeter, O ve Peygamberi bol nimetinden bize verecektir. Doğrusu biz Allah'a gönül bağlayanlardanız» deselerdi daha hayırlı olurdu."
Buhârî, Nesâî, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh ve İbn Merdûye, Ebû Saîd el-Hudrî'den bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ganimet mallarını taksim ederken Zul-Huvaysira et-Temîmî geldi ve:
“Yâ Resûlallah! Adilâne bir şekilde paylaştır" dedi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Yazık sanal Ben adil olmayacaksam kim olacakt" karşılığını verince, Ömer b. el-Hattâb:
“Yâ Resûlallah! Bana izin ver de şunun boynunu vurayım!" dedi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ise şöyle buyurdu:
“Onu bırak. Bunun öyle arkadaşları var ki biriniz onlardan birinin namazını gördüğü zaman kendi namazını değersiz bulur. Onun orucunu gördüğü zaman kendi orucunu değersiz bulur. Ancak okun hedefin bir yanından girip diğer yanından çıkması gibi bunlar da dine öyle girip çıkarlar. Ok hedefe öyle bir hızlı girip çıkmıştır ki oku atan kişi okun tüyüne bakar kandan bir şey bulamaz, yontulmamış kısımlarına bakar bir şey bulamaz, demirine bakar bir şey bulamaz, gövdesine bakar bir şey bulamaz. Bunlar da dine öyle girip çıkarlar. Bunların başı, kolunun ucu (veya göğüsleri) kadın göğsü gibi veya sallanan bir et parçası gibi duran siyah bir adamdır. İnsanların ayrılığa düştükleri bir zamanda ortalığa çıkarlar." "İçlerinden sadakalar konusunda sana dil uzatanlar da var. Kendilerine ondan bir pay verilirse, hoşnut olurlar. Eğer kendilerine ondan bir pay verilmezse, hemen kızarlar" âyeti de bunlar hakkında nazil oldu."
Ebû Saîd der ki:
“Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) böyle dediğine şahidim! Ali de onlarla savaşırken ben de onunla birlikteydim ve Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) vasıflarını anlattığı gibi bir adam(ın cesedi) yanına getirildi."
İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Mücâhid: (.....) âyetini açıklarken:
“Sadakalar konusunda kimileri senden isteyip seni bu konuda dener" demiştir.
İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Katâde: (.....) âyetini açıklarken:
“Kimileri sadaka konusunda sana dil uzatırlar" demiştir.
Süneyd ile İbn Cerîr, Dâvud b. Ebî Aşım'dan bildirir: Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) sadaka (zekat) malı getirilince bunu sağa sola dağıtıp bitirdi. Ensar'dan bir adam gelip:
“Bu hiç de adil değil" deyince bu âyet nazil oldu.
Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İyâd b. Lakît bu âyeti: (.....) lafzıyla okumuştur.
İbn Merdûye, İbn Mes'ûd'dan bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Huneyn savaşından elde edilen ganimetleri taksim ettiği zaman bir adamın:
“Bu taksimat Allah'ın rızası gözetilerek yapılan bir taksimat değil" dediğini işittim. Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) gelip bunu ona aktardığımda:
“Allah, Mûsa peygambere rahmet etsin. O bundan daha fazla eziyet görmüş, ancak o sabretmiştir" buyurdu. Sonrasında:
“İçlerinden sadakalar konusunda sana dil uzatanlar da var. Kendilerine ondan bir pay verilirse, hoşnut olurlar. Eğer kendilerine ondan bir pay verilmezse, hemen kızarlar" âyeti nazil oldu.
60. Âyetin Tefsiri
"Zekatlar Allah'tan bir farz olarak fakirlere, miskinlere, onu toplayan memurlara, kalpleri Müslümanlığa ısındırılacaklara verilir; kölelerin, borçluların, Allah yolunda olanların ve yolda kalanların uğrunda sarfedilir. Allah pek iyi bilendir, hikmet sahibidir"
İbn Ebî Hâtim vş.İbn Merdûye, Câbir'den bildirir: Bedevinin biri zekat mallarını dağıtan Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) geldi ve kendisine de bir şeyler vermesini istedi. Ancak Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) adama yüz vermedi ve taksimata devam etti. Bedevi:
“Koyun çobanlarına da mı veriyorsun! Vallahi adil davranmadın!" deyince, Allah Resûlü:
“Yazık sana! Ben adil olmayacaksam kim olacak?" karşılığını verdi. Bunun üzerine Yüce Allah:
“Zekatlar Allah'tan bir farz olarak fakirlere, miskinlere, onu toplayan memurlara, kalpleri Müslümanlığa ısındırılacaklara verilir; kölelerin, borçluların, Allah yolunda olanların ve yolda kalanların uğrunda sarfedilir. Allah pek iyi bilendir, hikmet sahibidir" âyetini indirdi.
Ebû Dâvud, Beğavî, Mu'cem'de, Taberânî ve Dârakutnî, Ziyâd b. Hâris es- Sudâî'den bildirir: Adamın biri:
“Yâ Resûlallah! Zekattan bana da ver" deyince, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
“Yüce Allah zekat konusunda ne peygamberinin, ne de başkalarının taksimatına razı olmadı ve bu konuda bizzat kendisi hüküm verdi. Zekatın sekiz sınıfa verileceğini açıkladı. Eğer sen de bu sınıflardan birinin içindeysen sana da hakkını veririm. "
İbn Sa'd, Ziyâd b. Hâris es-Sudâî'den bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile bulunduğum bir sırada bir topluluk geldi ve kendilerinden zekat toplayan memurdan yana şikayette bulundular. Sonra:
“Yâ Resûlallah! Bu memurla cahiliye döneminden kalma bir anlaşmazlığımız olduğu için bizi bazı şeylerden sorumlu tutmaya çalıştı" dediklerinde, Allah Resûlü:
“Mümin için yöneticilik işinde pek hayır yoktur" buyurdu. Daha sonra adamın biri kalkıp:
“Yâ Resûlallah! Zekattan bana da ver" dedi. Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
“Yüce Allah zekatın taksimatını ne yakın meleklerden birine; ne de gönderdiği elçiye bıraktı. Bu konuda bizzat kendisi hüküm verip zekatın sekiz sınıfa verileceğini açıkladı. Eğer sen de bu sınıflardan birinin içindeysen sana da veririm. Ama ihtiyacın olmadığı halde alırsan bil ki bu aldığın başta ağrı, karında hastalık olacaktır."
Saîd b. Mansûr, Taberânî ve İbn Merdûye, Mûsa b. Yezîd el-Kindî'den bildirir: İbn Mes'ûd bir adama Kur'ân okutuyordu. Adam bu âyeti (.....) ifadesini uzatmadan: (.....) şeklinde okuyunca İbn Mes'ûd:
“Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bu âyeti bize bu şekilde okutmadı" dedi. Adam:
“Sana nasıl okuttu?" diye sorunca, İbn Mes'ûd: (.....) şeklinde okuttu" dedi.
İbn Merdûye, İbn Abbâs'tan bildirir:
“Zekatlar Allah'tan bir farz olarak fakirlere, miskinlere, onu toplayan memurlara, kalpleri Müslümanlığa ısındırılacaklara verilir; kölelerin, borçluların, Allah yolunda olanların ve yolda kalanların uğrunda sarfedilir..." âyeti Kur'ân'da zikredilen tüm sadakalann hükmünü neshetti.
İbnu'l-Münzir ve Nehhâs, İkrime'den bildirir:
“Zekatlar Allah'tan bir farz olarak fakirlere, miskinlere, onu toplayan memurlara, kalpleri Müslümanlığa ısındırılacaklara verilir; kölelerin, borçluların, Allah yolunda olanların ve yolda kalanların uğrunda sarfedilir..." âyeti Kur'ân'da zikredilen tüm sadakaların hükmünü neshetti.
İbnu'l-Münzir, İbn Cüreyc'den bildirir:
“Zekatlar Allah'tan bir farz olarak fakirlere, miskinlere, onu toplayan memurlara, kalpleri Müslümanlığa ısındırılacaklara verilir; kölelerin, borçluların, Allah yolunda olanların ve yolda kalanların uğrunda sarfedilir..." âyeti Kur'ân'da zikredilen tüm sadakaların hükmünü neshetti. Bunlar da:
“Akrabaya, yoksula ve yolda kalmış yolcuya haklarını ver, fakat saçıp savurma" âyeti, "Sadakaları açıktan verirseniz ne güzel! Fakat onları gizleyerek fakirlere verirseniz bu, sizin için daha hayırlıdır ve günahlarınızdan bir kısmına da keffaret olur..." âyeti ve, "Mallarında, muhtaç ve yoksullar için bir hak vardı" gibi âyetlerdir.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Zekatlar Allah'tan bir farz olarak fakirlere, miskinlere, onu toplayan memurlara, kalpleri Müslümanlığa ısındırılacaklara verilir; kölelerin, borçluların, Allah yolunda olanların ve yolda kalanların uğrunda sarfedilir..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Bunlar, Yüce Allah'ın zekatın verilmesi için belirlediği sınıflardır. Zekat bu sınıflardan hangisine verilirse geçerli olur."
İbn Ebî Şeybe, İbn Cerîr ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Hüzeyfe:
“Zekatlar Allah'tan bir farz olarak fakirlere, miskinlere, onu toplayan memurlara, kalpleri Müslümanlığa ısındırılacaklara verilir; kölelerin, borçluların, Allah yolunda olanların ve yolda kalanların uğrunda sarfedilir..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Dilersen zekatını Yüce Allah'ın belirlediği bu sekiz sınıftan birine veya ikisine veya üçüne verebilirsin."
İbn Ebî Şeybe, Ebu'l-Âliye'den bildirir:
“Zekatını Yüce Allah'ın belirttiği bu sınıflardan sadece birine vermende bir sakınca yoktur."
İbn Ebî Şeybe ile Ebu'ş-Şeyh, Hasan, Atâ, İbrâhim ve Saîd b. Cübeyr'den aynısını zikreder.
İbnu'l-Münzir ile Nehhâs, İbn Abbâs'tan bildirir:
“Âyetteki fakirlerden kasıt Müslümanların fakirleridir. Miskinler ise gezip dolaşan, dilenen kişilerdir."
Abdurrezzâk, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Nehhâs ve Ebu'ş-Şeyh, Katâde'den bildirir:
“Âyette bahsedilen fakir müzmin bir hastalığı olan kişilerdir. Miskin ise muhtaç olan ancak müzmin hastalığı olmayan kişidir."
Saîd b. Mansûr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Ömer b. el-Hattâb Ehl- i kitâb'dan bir kapı önünde yere yığılmış bir adamla karşılaştı. Adam:
“Beni ağır işlerde çalıştırıp cizye de aldılar. Sonunda gözlerim görmez oldu. Şimdi kimseler bana bir şey vermiyor" deyince, Ömer:
“Hiç de vicdanlı davranmamışız" dedi ve şöyle devam etti:
“Bu adam da Yüce Allah'ın:
“Zekatlar Allah'tan bir farz olarak fakirlere, miskinlere, onu toplayan memurlara, kalpleri Müslümanlığa ısındırılacaklara verilir; kölelerin, borçluların, Allah yolunda olanların ve yolda kalanların uğrunda sarfedilir..." âyetinde belirttiği kişilerin içindedir."
İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre Ömer:
“Zekatlar Allah'tan bir farz olarak fakirlere..." âyetini açıklarken:
“Bu fakirlerden kasıt, Ehl-i kitâb'dan müzmin hastalığı olan kişilerdir" demiştir.
İbn Ebî Şeybe, Hasan(-ı Basrî)'den bildirir:
“Müşriklere zekattan ve kefaretlerden bir şey verilmez."
İbn Ebî Hâtim, İbn Ömer'den bildirir: Dirhemi dirheme, hurmayı hurmaya katan kişi fakir değildir. Asıl fakir görünüşünü ve içini temiz tutan, ancak iffetinden dolayı başkasına el açmayan kişidir. Yüce Allah bunlar hakkında:
“...İffetlerinden dolayı bilmeyen onları zengin sanır..." buyurmuştur.
İbn Ebî Şeybe, Câbı'r b. Zeyd'den bildirir:
“Âyette bahsedilen fakirler, iffetlerinden dolayı başkalarına el açmayan yoksul kişilerdir. Miskinler ise dilenen yoksullardır."
İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre Zührî'ye bu âyet sorulunca şöyle demiştir:
“Âyette bahsedilen fakirler, iffetlerinden dolayı evde kalıp başkalarına el açmayan yoksul kişilerdir. Miskinler ise çıkıp dilenen yoksullardır."
İbn Ebî Hâtim, Mücâhid'den bildirir:
“Fakir kişi malı olmayan ancak kabilesi, akraba ve yakınları içinde yaşayan kişidir. Miskin kişi ise malı ile birlikte kabilesi, akrabaları ve yakınları olmayan kişidir."
İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre Dahhâk bu âyeti açıklarken:
“Burada bahsedilen fakirler hicret eden kişilerdir. Miskinler ise hicret etmeyenlerdir" demiştir.
İbn Ebî Şeybe, Saîd b. Cübeyr'den bildirir:
“Evi, hizmetçisi ve atı olan kişiye de hakediyorsa zekat verilir."
İbn Ebî Şeybe, İbrâhîm(-i Nehaî)'den bildirir:
“Öncekiler evi ve hizmetçisi olan kişiyi zekattan mahrum etmezlerdi."
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs: (.....) ifadesini:
"Zekatı toplamakla görevli olanlar" şeklinde açıklamıştır.
Abdurrezzâk ve İbnu'l-Münzir, Dahhâk'tan bildirir:
“Zekat memuruna yaptığı iş oranınca zekat verilir."
İbn Ebî Şeybe, Râfi' b. Hadîc'den bildirir: Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Zekat memurunun sahip olduğu haklar evine dönene savaşa çıkan gazinin hakları gibidir" buyurduğunu işittim.
İbn Cerîr ve İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Kalpleri Müslümanlığa ısındırılacaklar..." âyetini açıklarken şöyle demiştir: Bunlar Müslüman olduklarını söyleyerek Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) gelen kimselerdi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) de onlara az da olsa zekattan bir şeyler verirdi. Bu şekilde onlara bir şeyler verdiği zaman:
“Bu iyi bir din" derlerdi. Ancak kendilerine bir şey vermediği zamanlar da ise dini eleştirip ondan yüz çevirirlerdi.
Buhârî, İbn Ebî Hâtim ve İbn Merdûye, Ebû Saîd el-Hudrî'den bildirir: Hazret-i Ali Yemen'de iken Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) henüz toprağı üzerinde olan bir altın parçası gönderdi. Allah Resûlü de bu altını kalplerini İslam'a ısındırmak için Akra' b. Hâbis el-Hanzalî, Alkame b. Ulâse el-Âmirî, Uyeyne b. Bedr el-Fezârî ve Zeydu'l-Hayl et-Tâî olmak üzere dört kişi arasında paylaştırdı. Kureyşliler ile Ensar:
“Bizleri bırakıp Necd kabilesinin ileri gelenlerine veriyor" deyince, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Kalplerini İslam'a ısındırmak için bunu yaptım" karşılığını verdi.
Abdurrezzâk, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve İbn Merdûye, Yahya b. Ebî Kesîr'den bildirir:
“Kalpleri İslam'a ısındırılanlar (müellefe-i kulûb) Hâşim oğullarından Ebû Süfyân b. El-Hâris b. Abdilmuttalib, Ümeyye oğullarından Ebû Süfyân b. Harb, Mahzûm oğullarından Hâris b. Hişâm ile Abdurrahman b. Yerbû', Esed oğullarından Hakîm b. Hizâm, Âmir oğullarından Süheyl b. Amr ile Huvaytib b. Abdiluzzâ, Cumeh oğullarından Safvân b. Ümeyye, Sehm oğullarından Adiy b. Kays, Sakîf kabilesinden Alâ b. Câriye (veya Hârise), Fezâre oğullarından Uyeyne b. Hısn, Temîm oğullarından Akra' b. Hâbis, Nasr oğullarından Mâlik b. Avf ve Süleym oğullarından Abbâs b. Mirdâs'tır.
Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bunlardan her birine yüzer deve verdi. Sadece Abdurrahman b. Yerbû' ile Huvaytib b. Abdiluzzâ'ya ellişer deve verdi."
İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî):
“Müellefe-i kulûb İslam'a girmeleri umulan kişilerdir ve bu sınıf kıyamete kadar kalacaktır" demiştir.
İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh, Dahhâk'tan bildirir:
“Müellefe-i kulûb Arapların eşrafından Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına gelen kimselerdir. Bunlar geldiği müddetçe müslümana olana veya geri dönene kadar Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)bunlara (zekattan) infakta bulunurdu."
İbn Ebî Şeybe, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Zührî'ye Müellefe-i kulûb konusu sorulunca:
“Bunlar Müslüman olan Yahudi ile Hıristiyanlardır" dedi.
Ravi der ki: Ona:
“Bunların durumları iyi olsa da verilir mi?" diye sorduğumda:
“Durumu iyi olsa da verilir" dedi.
İbn Ebî Şeybe, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Ebû Câfer:
“Bugün artık Müellefe-İ kulûb denilen sınıf yoktur" demiştir.
İbn Ebî Şeybe, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh, Şa'bî'den bildirir:
“Bugün artık Müellefe-i kulûb denilen sınıf yoktur. Bunlar Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) İslam'a girmelerini umduğu kimselerdi. Ancak Ebû Bekr halife olduğunda rüşvet babında verilen bu tür şeyleri kesti."
İbn Ebî Hâtim, Abîde el-Selmânî'den bildirir: Uyeyne b. Hısn ile Akra' b. Hâbis, Ebû Bekr'e geldiler ve:
“Ey Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) halifesi! Biz de tuzlu bîr arazi var. Üzerinde ne bir ot, ne de faydası olacak bir şey bulunuyor. İkta olarak o araziyi bize verirsen bakımını yapar, ekeriz. Belki Yüce Allah onunla faydalar ihsan eder" dediler. Ebû Bekr de o araziyi ikta olarak onlara verdi ve buna dair şahitlerin huzurunda bir belge yazdı. Ömer'in hilafeti zamanında belgeyi yenilemek üzere Ömer'e götürdüklerinde Ömer bu belgeyi okuyunca onu ellerinden aldı. Üzerine tükürüp yazılanları sildi. Uyeyne ile Akra, böyle bir şeyi yaptığı için Ömer'e çıkışıp kötü laflar edince, Ömer şöyle dedi:
“Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Müslümanların az olduğu bir zamanda sizlere, İslam'a ısındırmak için bir şeyler veriyordu. Ancak Yüce Allah İslam dini ile Müslümanları aziz kıldı. Gidin ve kendi işinizde çalışın. Bu arazide sürünüzü otlatırsanız da Allah'ın koruması üzerinizden kalkacaktır."
İbn Sa'd'ın bildirdiğine göre adamın biri Ebû Vâil'e:
“Müellefe-i kulûb denilen sınıfın zekattaki payını ne yapayım" diye sorunca, Ebû Vâil:
“Diğer sınıftan olanlara ver" dedi.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mükâtil: (.....) âyetini:
“Mükâtebe yapmış kölelere" şeklinde açıklamıştır.
İbnu'l-Münzir, İbrahim en-Nehaî'den bildirir:
“Kişi zekatını bir köleyi tam olarak azat etmede kullanamaz. Ancak bedelinin bir kısmını verebilir. Zekat malından mükâtebeli kölenin bedeline yardım etmede de bir sakınca yoktur."
İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, Ömer b. Abdilazîz'den bildirir:
“Köleler konusunda kullanılacak zekat ikiye bölünür. Bir bölümü Müslüman olduğunu söyleyen mükâtebeli kölenin bedeli için harcanır. Diğer bölümü de uzun bir süre önce Müslüman olan, namazını kılıp zekatını veren bir köle veya cariye satın alıp azat edilir."
İbn Ebî Şeybe ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İbn Abbâs kişinin zekatını hacca gidecek olan birine vermesinde veya köle satın alıp azat etmesinde bir sakınca görmezdi.
Ebû Ubeyd ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Malının zekatından köle satın alıp azat edebilirsin" demiştir.
Ebû Ubeyd ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî) kişinin zekatından bir köle (veya cariye) satın alıp azat etmesinde bir sakınca görmezdi.
Ebû Ubeyd, Saîd b. Mansûr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İbrahim en-Nehaî:
“Kişi malının zekatıyla köle satın alınıp azat edemez; ancak bir kısmıyla bu konuda yardımda bulunabilir" demiştir.
Ebû Ubeyd, İbn Ebî Şeybe ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr:
“Malının zekatıyla köle azat etme zira azat etme; velâ hakkını da beraberinde getirir" demiştir.
Ebû Ubeyd der ki:
“Bu konuda en sağlam görüş İbn Abbâs'ın görüşüdür ve bu görüşe uygun davranmak diğerlerinden evladır. Âlimlerden de çok kişi bu konuda İbn Abbâs gibi düşünmektedir."
İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre Zührî'ye âyetteki (.....) ifadesi sorulunca:
“Bunlar borcu olan kişilerdir. Yine zengin olsa da yolda kalmış kişilerdir" demiştir.
Abdurrezzâk, İbn Ebî Şeybe, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Mücâhid: (.....) ifadesini açıklarken:
“Evi yanan, malı selde giden ve fakirliğinin üzerine borcu olan kişidir" demiştir.
İbn Ebî Şeybe, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Ebû Câfer: (.....) ifadesini açıklarken:
“Fesada bulaşmaksızın borca giren kişilerdir" demiştir. (.....) ifadesini açıklarken de:
“Bölgeden bölgeye giden ve yolda kalan kişidir" demiştir.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mükâtil: (.....) ifadesini açıklarken:
“Yakını ölen kişinin kanını veya aldığı yaranın bedelini isteyen kişidir" demiştir, (.....) ifadesini açıklarken:
“Allah yolunda cihad edenlerdir" demiştir. (.....) ifadesini açıklarken de:
“Yolda kalmış kişidir. Kendisini yurduna ulaştıracak kadar bir şeyler verilir" demiştir.
İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre ..İbn Zeyd: (.....) ifadesini açıklarken:
“Allah yolunda cihad edenlerdir" demiştir. (.....) ifadesini açıklarken de:
“Yolcu olan kişilerdir" demiştir.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“İbnu's-Sebîl, Müslümanların yanında misafir olan fakir kişidir" demiştir.
İbn Ebî Şeybe, Dahhâk'tan bildirir:
“Zenginken yola çıkan, ancak yoldayken malı bitip muhtaç duruma düşen kişiye yolculuğu için zekattan pay verilir. Zira İbnu's-Sebîl sayılır."
Abd b. Humeyd, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Katâde: (.....) ifadesini açıklarken:
“Allah yolunda cihada çıkacak kişiye binek tedarik eder" demiştir. (.....) ifadesini açıklarken:
“Yolda kalan ve malı biten yolcudur" demiştir. "...Allah'tan bir farz olarak..." âyetini açıklarken de:
“Yüce Allah sekiz sınıfa zekatı farz kılmış ve bunların kim olduğunu açıklamıştır" demiştir.
İbn Ebî Şeybe, Ebû Dâvud, İbn Mâce, İbnu'l-Münzir ve İbn Merdûye'nin Ebû Saîd'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
"Beş kişi dışında zengin birine zekat malı helal değildir. Bu beş kişi de zekatı toplayan zekat memuru, zekat malını kendi malı ile satın alan kişi, borcu olan kişi, Allah yolunda savaşan kişi ve zekat malı alan miskin tarafından kendisine bundan hediye edilen kişidir."
İbn Ebî Şeybe, Ebû Dâvud, Tirmizî, Nesâî, İbn Mâce ve Nehhâs, Nâsih'de İbn Mes'ûd'dan bildirir:
“Her kim kendisine yetecek kadar malı olduğu halde dilenirse kıyamet gününde huzura yüzü tırmalanmış veya yara içinde çıkar". buyurdu. "Yâ Resûlallah! Kişiyi başkasına muhtaç etmeyecek veya kendisine yetecek kadar olan mal ne kadardır?" diye sorulunca:
“Elli dirhem veya buna denk altın" buyurdu.
Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Abdullah b. Amr'a zekat malı sorulunca:
“Malın en kötüsüdür. Zira kötürümlerin, topalların, körlerin ve yolda kalmışların malıdır" karşılığını verdi. Kendisine:
“Zekatı toplayan memurun ve Allah yolunda cihad eden kişinin de zekatta hakkı yok mudur?" diye sorulunca:
“Zekat memurlarına ancak yaptıkları iş oranınca zekat vardır. Allah yolunda cihad edenlere gelince bunlara zekat helal kılınmıştır. Ancak zengin veya çalışıp kazanmaya gücü ve imkanı olan kişiye zekat helal değildir" karşılığını verdi.
İbn Merdûye, İbn Abbâs'tan bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) sekiz sınıf maldan zekatın verilmesini ve bu şekilde toplanan zekatın sekiz sınıf insana verilmesini farz kıldı. Sekiz sınıf mal; altın, gümüş, deve, koyun, sığır, ekin, üzüm ve hurmadır. Kendilerine zekat verilecek sekiz sınıf insan da:
“Zekatlar Allah'tan bîr farz olarak fakirlere, miskinlere, onu toplayan memurlara, kalpleri Müslümanlığa ısındırılacaklara verilir; kölelerin, borçluların, Allah yolunda olanların ve yolda kalanların uğrunda sarfedilir..." âyetinde belirtilmiştir.
İbn Merdûye, İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Hasat yaptığınızda Müslümanları unutmayın ve az da olsa onlara bir şeyler verin. Zira topladığınız meyvelerde hem ödünç olarak; hem de vasiyet (farz) olarak vermeniz gerekenler vardır. Ödünç olarak vereceğiniz Müslüman birine hem kendi, hem de ailesinin yemesi için bir, iki, üç veya bundan daha az veya daha fazla hurma vefmenizdir. Vasiyet (farz) olarak vereceğiniz de sekiz sınıftır ve:
“Zekatlar Allah'tan bir farz olarak fakirlere, miskinlere, onu toplayan memurlara, kalpleri Müslümanlığa ısındırılacaklara verilir; kölelerin, borçluların, Allah yolunda olanların ve yolda kalanların uğrunda sarfedilir. Allah pek iyi bilendir, hikmet sahibidir" âyetinde bunlar belirtilmiştir"
Ahmed, Hilâl oğullarından bir adamdan bildirir: Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Zengin veya çalışıp kazanmaya gücü ve imkanı olan kişiye zekat helal değildir" buyurduğunu işittim.
İbn Ebî Şeybe, Ebû Dâvud ve Tirmizî'nin Abdullah b. Amr'dan bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):"Zengin veya çalışıp kazanmaya gücü ve imkanı olan kişiye zekat helal değildir" buyurmuştur.
İbn Ebî Şeybe, Ebû Dâvud ve Nesâî, Ubeydillah b. Adiy b. el-Hiyâr'dan bildirir: İki adamın bana bildirdiğine göre kendileri Veda haccı sırasında zekat mallarını dağıtan Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına gelip bir şeyler istediler. Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) baştan ayağa onları süzünce güçlü kuvvetli olduklarını gördü ve:
“İstiyorsanız yine size vereyim; ama zengin olana ve çalışmak için de gücü kuvveti yerinde olana zekat helal değildir" buyurdu.
61. Âyetin Tefsiri
"Yine onlardan Peygamberi inciten ve «O her şeye kulak kesiliyor» diyen kimseler de vardır. De ki: «O, sizin için bir hayır kulağıdır ki Allah'a inanır, müminlere inanır. İçinizden inanan kimseler için bir rahmettir. Allah'ın Resûlönû incitenler için ise elem dolu bir azap vardır.»"
İbn İshâk, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'tan bildirir: Nebtel b. el-Hâris Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına gelip oturur ve onu dinlerdi. Sonra konuştuklarını gider münafıklara aktarırdı. "Muhammed kulak gibi her şeyi dinler ve kendisine söylenen her şeye inanır" diyen kişi de odur. Yüce Allah da onun hakkında:
“Yine onlardan peygamberi inciten ve «O her şeye kulak kesiliyor» diyen kimseler de vardır. De ki:
“O, sizin için bir hayır kulağıdır ki Allah'a inanır, müminlere inanır. İçinizden inanan kimseler için bir rahmettir. Allah'ın Resûlünü incitenler için ise elem dolu bir azap vardır" âyetini indirmiştir.
İbn Ebî Hâtim, Süddî'den bildirir: İçlerinde Culâs b. Süveyd b. Sâmit, Mahşî b. Humeyyir ve Vedîa b. Sâbit'in de bulunduğu münafıklardan bir grup toplanıp Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) hakkında kötü laflar etmek istediler. Ancak bazıları buna engel olmak istedi ve:
“Bu dediklerinizin Muhammed'e gitmesinden korkarız. Bu durumda o da sizlere kötü laflar eder" dediler. Bazıları da:
“Bu durumda böyle şeyler söylemediğimize dair yemin ederiz o da buna inanır. Çünkü o bir kulak gibidir ve her şeyi dinleyip inanır" karşılığını verdiler. Bu konuda da:
“Yine onlardan peygamberi inciten ve "O her şeye kulak kesiliyor" diyen kimseler de vardır..." âyeti nazil oldu.
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Yine onlardan peygamberi inciten ve «O her şeye kulak kesiliyor» diyen kimseler de vardır. De ki:
“O, sizin için bir hayır kulağıdır ki Allah'a inanır, müminlere inanır..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Münafıklar Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) için o herkesi dinler, söylenenlere inanır, derler. Oysa Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) herkesi dinlese de Allah'a ve müminlere inanır."
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs: (.....) âyetini:
“Kendisine söyleneni dinler" şeklinde açıklamıştır.
İbn Ebî Şeybe, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“Yine onlardan peygamberi inciten ve "O her şeye kulak kesiliyor" diyen kimseler de vardır..." âyetini açıklarken şöyle demiştir: Münafıklar:
“Biz ona istediğimiz şeyleri söyleyeceğiz. Ardından yemin edince de bizlere inanacak" demişlerdir.
İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh, Atâ'dan bildirir:
“Herkesi dinleyen ve söylenen her şeye inanan kişiye "kulak (uzun)" denilir."
Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Dahhâk:
“...Allah'a inanır, müminlere inanır..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Yüce Allah'ın kendisine indirdiğine inanır. Aynı şekilde müminlerin hakları, namusları ve mallan konusunda şehadetlerine, imanlarına inanır."
Taberânî, İbn Merdûye ve İbn Asâkir, Umeyr b. Sa'd'dan bildirir:
“...O her şeye kulak kesiliyor" diyen kimseler de vardır..." âyeti benim hakkımda nazil oldu.
Ravi der ki: Umeyr b. Sa'd, Medine ahalisinin söylediklerini dinledikten sonra gelip bunları Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) aktarırdı. Bundan dolayı Medineliler, Umeyr b. Sa'd'a eziyet etmişler ve:
“O başkasının bizi dinleyen kulağıdır" diyerek onunla oturmaktan uzak durmuşlardır. Bu âyet de onun hakkında nazil oldu.
62. Âyetin Tefsiri
"Sizi razı etmek için Allah'a yemin ederler. Eğer inanıyorlarsa Allah'ı ve Peygamberini razı etmeleri daha gereklidir"
İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, Katâde'den bildirir: Bize anlatılana göre münafıklardan bir adam:
“Vallahi bunlar bizim seçkinlerimiz ve ileri gelenlerimizdir. Muhammed'in dedikleri doğru ise o zaman eşekten de beter olsunlar" dedi. Müslümanlardan biri de bunu duyunca adama:
“Vallahi Muhammed'in dedikleri haktır ve sen eşekten daha betersin" karşılığını verdi. Daha sonra bu Müslüman adam münafığın dediği sözü Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) ulaştırdı. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) münafık adamı çağırdı ve:
“Neden öyle bir şey dedin?" diye sordu. Münafık adam kendi kendine lanet okumaya ve böyle bir şeyi demediğine dair yemin etmeye başladı. Müslüman olan adam da:
“Allahım! Doğru söyleyeni doğrula, yalan söyleyeni yalanla" deyince, Yüce Allah:
“Sizi razı etmek için Allah'a yemin ederler. Eğer inanıyorlarsa Allah'ı ve Peygamberini razı etmeleri daha gereklidir" âyetini indirdi.
İbn Ebî Hâtim de Süddî'den bir öncekinin aynısını zikretmiş ve münafık olan kişiye cevap veren Müslüman adamın Ensâr'dan Âmir b. Kays olduğunu belirtmiştir.
63. Âyetin Tefsiri
"Allah'a ve Resûlüne karşı gelen kimseye, içinde ebedî kalacağı cehennem ateşi bulunduğunu bilmezler mi? İşte bu, büyük bir rezilliktir"
Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Dahhâk:
“Allah'a ve Resûlüne karşı gelen kimseye..." âyetini açıklarken:
“Allah'a ve Resûlüne düşmanlık edene" demiştir.
Ebu'ş-Şeyh, Yezîd b. Hârun'dan bildirir: Ebû Bekr es-Sıddîk bir hutbe verdi ve hutbesinde şöyle dedi:
“Yüce Allah'ın kendisine bol rızık ile sağlık verdiği ancak nimete nankörlük eden kul Rabbinin huzuruna çıkarılır ve: «Bugün için ne yaptın? Dünyadayken âhiretin için neler hazırladın?» diye sorulur. Ancak bu kişi âhiretine yönelik hayırlı herhangi bir iş yapmadığını görünce gözyaşları tükeninceye kadar ağlar. Dünyadayken Allah'a itaat etme fırsatını kaçırıp heba ettiği için azarlanıp rezil edilince bu sefer kan ağlamaya başlar. Bir daha azarlanıp rezil edilince pişmanlıktan kollarını dirseklere kadar yer. Dünyadayken Allah'a itaat etme fırsatını kaçırıp heba ettiği için yine azarlanıp rezil edilince gözbebekleri yanaklarına akana kadar feryat edip ağlamaya başlar ki o zaman her bir yanağı bir fersaha bir fersah genişliğinde olur. Sonra yine azarlanıp rezil edilir ve sonunda: «Rabbim! Beni Cehenneme gönder de böylesi bir durumdan artık kurtulayım» demeye başlar. "Allah'a ve Resûlüne karşı gelen kimseye, içinde ebedî kalacağı cehennem ateşi bulunduğunu bilmezler mi? İşte bu, büyük bir rezilliktir" âyeti de bunu anlatmaktadır.
64. Âyetin Tefsiri
"münafıklar, kalplerinde olanı haber verecek bir surenin inmesinden çekiniyorlar. De ki: «Alay edin bakalım, Allah çekindiğiniz şeyi ortaya koyacaktır.»"
İbn Ebî Şeybe, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“Münafıklar, kalplerinde olanı haber verecek bir surenin inmesinden çekiniyorlar..." âyetini açıklarken şöyle demiştir: Münafıklar kendi aralarında türlü sözleri söylerler de sonra:
“Sakın Allah bu söylediklerimizi açığa çıkarmasın" demeye başlarlar.
İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Katâde bu âyeti açıklarken şöyle demiştir:
“Bu sûre, münafıkların içindekileri açığa çıkardığı için Fâdiha (=İfşa edici) sûresi olarak isimlendirilirdi. Yine onların oyunlarını ve açıklarını haber verdiği için Musîre (=Uyarıcı) sûresi olarak da isimlendirilirdi."
Saîd b. Mansûr, İbnu'l-Münzir ve Ebu'ş-Şeyh, Müseyyeb b. Râfi'den bildirir: Kişi evin yedi kat içinde bir iyilik yapacak olsa Yüce Allah bunu açığa çıkarır. Yine kişinin evin yedi kat içinde yaptığı bir kötülüğü Yüce Allah açığa çıkarır. Bunun da doğrulayıcısı:
“...Allah çekindiğiniz şeyi ortaya koyacaktır" âyetidir.
65. Âyetin Tefsiri
Bkz. Ayet:66
66. Âyetin Tefsiri
"Onlara soracak olursan, «Biz sadece eğlenip oynuyorduk» diyecekler. De ki: «Allah'la, âyetleriyle, Peygamberiyle mi alay ediyordunuz?» Boşuna özür dilemeyin! Çünkü sîz, iman ettikten sonra küfrünüzü açığa vurdunuz. İçinizden bir zümreyi affetsek bile, suçlarında ısrar etmeleri sebebiyle, diğer bir zümreye azap edeceğiz"
Ebû Nuaym, Hilye'de Şurayh b. Ubeyd'den bildirir: Adamın biri Ebu'd- Derdâ'ya:
“Siz kurrâlar bizden daha çok korkak, bir şey istenildiğinde cimrisiniz. Yemek yerken de lokmanız pek büyük oluyor" deyince, Ebu'd- Derdâ adamdan yüz çevirip cevap vermedi. Daha sonra bunu Ömer b. el- Hattâb'a aktarınca Ömer böyle diyen adamın yanına gitti. Boğacak gibi yakasından tutup onu Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem)götürdü. Adam orada:
“Sadece şakalaşıp oynuyorduk" deyince Yüce Allah, Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Onlara soracak olursan, «Biz sadece eğlenip oynuyorduk» diyecekler..." âyetini indirdi.
İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh ve İbn Merdûye, Abdullah b. Ömer'den bildirir: Tebûk savaşı sırasında bir gün meclisin birinde adamın biri:
“Bizim kurrâlar gibi midelerine düşkün, onlardan daha yalancı ve savaş anında daha korkak kimseler görmüş değiliz" deyince, mecliste bulunan başka biri:
“Yalan söylüyorsun, zira münafık birisin! Bunu da Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) söyleyeceğim!" diye çıkıştı. Adam bunu Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) aktarınca da bu konuda âyet nazil oldu. Daha sonra o adamı ayağı devenin üzengisine asılı bir şekilde yerlerde, taşların üzerinde süründüğünü gördüm. Adam:
“Yâ Resûlallah! Sadece eğlenip oynuyorduk" diye sesleniyor, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) ise:
“Allah'la, âyetleriyle, Peygamberiyle mi alay ediyordunuz?" karşılığını veriyordu.
İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Ukaylî, ed-Du'afâ'da, Ebu'ş-Şeyh, İbn Merdûye ve Hatîb, Ruvâtu Mâlik'de İbn Ömer'den bildirir: Abdullah b. Ubey'yin Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) önünde yerlerde, taşların üzerinde sürüldüğünü gördüm. Ubey:
“Ey Muhammed! Sadece eğlenip oynuyorduk" diye sesleniyor, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) ise:
“Allah'la, âyetleriyle, peygamberiyle mi alay ediyordunuz?" karşılığını veriyordu.
İbn Ebî Şeybe, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“Onlara soracak olursan, «Biz sadece eğlenip oynuyorduk» diyecekler..." âyetini açıklarken şöyle demiştir: Münafıklardan biri şöyle diyordu:
“Muhammed filan kişinin devesinin filan günde filan vadide olduğunu anlatıyor. Bu adam gaybı nereden bilsin?"
İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Katâde bu âyeti açıklarken şöyle demiştir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Tebûk savaşına gidişi sırasında önünde yürüyen münafıklarından bazıları:
“Bu adam Şam sarayları ile kalelerini ele geçireceğini mi zannediyor! Heyhat ki heyhat!" diyorlardı. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bundan haberdar edilince:
“O kafileyi durdurun" buyurdu. Yanlarına geldiğinde:
“Böyle böyle mi diyorsunuz?" diye sordu. Onlar:
“Yâ Resûlallah! Biz sadece eğlenip oynuyorduk" dediler. Bunun üzerine Yüce Allah işte duyduğunuz âyeti indirdi.
Firyâbî, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve İbn Merdûye, Saîd b. Cübeyr'den bildirir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bir yolculuğu sırasında önünde giden bazı münafıklar:
“Şayet Muhammed'in dedikleri doğru ise biz de eşeklerden beter olalım!" demeye başladılar. Yüce Allah da bu dediklerini vahiyle Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) bildirdi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bunu söyleyenleri yanına çağırıp:
“Neler söylüyordunuz?" diye sordu. Onlar da:
“Biz sadece eğlenip oynuyorduk" karşılığını verdiler.
İbn İshâk, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, Ka'b b. Mâlik'ten bildirir: Mahşî b. Humeyyir:
“Söylediklerinizden dolayı aleyhimizde Kur'ân âyeti inmesi yerine her birinizin yüzer sopa yemesini tercih ederdim" deyince, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), Ammâr b. Yâsir'e:
“(Münafıkların) yanlarına gidip bak ve ne söylediklerini sor zira yandılar! Şayet söylediklerini inkar edip gizlemeye çalışırlarsa onlara şöyle şöyle dediklerini söyle" buyurdu. Ammâr gidip onlara bunu sorunca Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına gelip özür dilemeye başladılar. Bunun üzerine Yüce Allah:
“Boşuna özür dilemeyin! Çünkü siz, iman ettikten sonra küfrünüzü açığa vurdunuz. İçinizden bir zümreyi affetsek bile, suçlarında ısrar etmeleri sebebiyle, diğer bir zümreye azap edeceğiz" âyetini indirdi. Yüce Allah'ın affettiği kişi de Mahşî b. Humeyyir idi ki sonradan Abdurrahman ismini aldı. Mahşî, Yüce Allah'tan kimselerin bilmediği bir yerde şehit düşmeyi de diledi. Yemâme savaşında da şehit düştü. Ne öldürüldüğü yer, ne kendisini öldüren bilinebildi, ne de kendisinden geriye biriz kaldı.
İbn Merdûye, İbn Abbâs'tan bildirir: Bu âyet içlerinde Vedîa b. Sâbit'in de bulunduğu Amr b. Avf oğullarından bir grup münafık hakkında nazil oldu. Bunlardan biri de müttefiklerinden ve Eşca' kabilesinden biri olan Mahşî b. Humeyyir idi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Tebûk savaşına giderken bunlar da önünde gidiyorlardı. Yolda iken birbirlerine:
“Rumlarla savaşmayı başkalarıyla savaşmak gibi mi sanıyorsunuz? Vallahi yarın iplerle bağlandığınızı görür gibiyiz" demeye başladılar. Bundan dolayı Mahşî b. Humeyyir şöyle demiştir:
“Söylediklerinizden dolayı aleyhimizde Kur'ân âyeti inmesi yerine..." Ravi sonrasında bir önceki hadisi aynısını zikreder.
İbn Merdûye, İbn Mes'ûd'dan bir öncekinin benzerini zikreder.
Abdurrezzâk, İbnu'l-Münzir ve Ebu'ş-Şeyh, Kelbî'den bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Tebûk savaşı dönüşünde yolda önünde yürüyen üç kişi Allah'la, Resûlüyle ve Kur'ân'la alay ediyorlardı. Yezîd b. Vedîa adında biri de bu konuşmalarına katılmıyor, yanlarında yürüyordu. Bu konuda Yüce Allah:
“...İçinizden bir zümreyi affetsek bile, suçlarında ısrar etmeleri sebebiyle, diğer bir zümreye azap edeceğiz" âyetini indirdi. Tek kişi olmasına rağmen âyette Yezîd zümre olarak zikredildi.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...İçinizden bir zümreyi affetsek bile, suçlarında ısrar etmeleri sebebiyle, diğer bir zümreye azap edeceğiz" âyetini açıklarken:
“Âyette geçen 'Taife' ifadesi hem tek kişi hem de birden çok kişi anlamına gelir" demiştir.
Abdurrezzâk, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, Mücâhid'den bildirir:
“Taife ifadesi birden bine kadar kişi için kullanılır."
Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Dahhâk:
“...İçinizden bir zümreyi affetsek bile, suçlarında ısrar etmeleri sebebiyle, diğer bir zümreye azap edeceğiz" âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Yüce Allah bunlardan bazılarını bağışlasa dahi günahkar olduklarından dolayı diğerlerini cezasız bırakmayacaktır."
İbn Merdûye, Câbir b. Abdillah'tan bildirir: Tebûk savaşına katılmayıp geride Medine'de kalanlardan biri de Amr b. Avf oğullarından biri olan Vedîa b. Sâbit idi. Kendisine:
“Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte savaşa çıkmamanın sebebi nedir?" diye sorulunca:
“Eğlence ve oyun" karşılığını verdi. Bunun üzerine Yüce Allah onun ve arkadaşlarının hakkında:
“Onlara soracak olursan, «Biz sadece eğlenip oynuyorduk» diyecekler. De ki: «Allah'la, âyetleriyle, Peygamberiyle mi alay ediyordunuz?» Boşuna özür dilemeyin! Çünkü siz, iman ettikten sonra küfrünüzü açığa vurdunuz. İçinizden bir zümreyi affetsek bile, suçlarında ısrar etmeleri sebebiyle, diğer bir zümreye azap edeceğiz" âyetlerini indirdi.
67–68. Âyetlerin Tefsiri
Bkz. Ayet:69
69. Âyetin Tefsiri
"Münafık erkekler ve münafık kadınlar birbirlerindendir. Onlar kötülüğü emreder, iyilikten alıkoyar ve cimrilik ederler. Onlar Allah'ı unuttular. Allah da onları unuttu! çünkü münafıklar fâsıklârın kendileridir. Allah erkek münafıklara da kadın münafıklara da kâfirlere de içinde ebedî kalacakları cehennem ateşini vâdettî. O, onlara yeter. Allah onlara lanet etmiştir! Onlar için devamlı bir azap vardır. Sizde tıpkı sizden öncekiler gibisiniz. Onlar sizden daha güçlü, malları ve çocukları daha fazlaydı. Onlar paylarına düşenden faydalanmışlardı. Sizden öncekilerin, paylarına düşenden faydalandığı gibi siz de payınıza düşenden öylece faydalandınız ve onların daldığı gibi, siz de daldınız. İşte onların dünyada da âhirette de amelleri boşa gitmiştir. İşte onlar ziyana uğrayanların ta kendileridir"
İbn Ebî Şeybe ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Hüzeyfe'ye münafığın kim olduğu sorulunca:
“Müslüman olduğunu söyleyen, ancak İslam'a göre amel etmeyen kişidir" demiştir.
Ebu'ş-Şeyh, Hasan(-ı Basrî)'den bildirir:
“Münafıklık iki çeşittir. Biri Muhammed'i (sallallahü aleyhi ve sellem) yalanlamaktır ki bu tür bir münafıklık küfürdür. Diğeri de kişinin hata ve günahlarından dolayı içine düştüğü durumdur. Böylesi bir kişinin de bağışlanması umulur."
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Onlar kötülüğü emreder, iyilikten alıkoyarlar..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Buradaki kötülükten kasıt, İslam'ı yalanlamaktır kî en büyük kötülük budur. İyilik de Allah'tan başka ilah olmadığına şehadet etmek, Yüce Allah'ın indirdiklerini tasdik etmektir ki en büyük iyilik de budur."
İbn Ebî Hâtim, Ebu'l-Âliye'den bildirir:
“Yüce Allah'ın Kur'ân âyetlerinde zikrettiği bütün "münker" ifadeleri putperestlik ve Şeytan anlamlarındadır."
İbn Ebî Şeybe, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“...Cimrilik ederler..," âyetini açıklarken:
“Hak olan bir alanda mallarını infak etmekten kaçınırlar" demiştir.
İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Katâde:
“...Cimrilik ederler..." âyetini açıklarken:
“Hayırlı işlerde infakta bulunmazlar" demiştir. "...Onlar Allah'ı unuttular. Allah da onları unuttu..." âyetini açıklarken de:
“Bütün iyi işlerde unutuldular, ancak kötü işlerde unutulmadılar" demiştir.
İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Onlar Allah'ı unuttular. Allah da onları unuttu..." âyetini açıklarken:
“Onlar Allah'ı bırakıp uzak durunca Yüce Allah da onları ihsanı ve mükafatlarından mahrum bıraktı" demiştir.
Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Dahhâk:
“...Onlar Allah'ı unuttular. Allah da onları unuttu..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Onlar Allah'ın emirlerini bırakınca Yüce Allah da onları rahmetinden mahrum bıraktı. İman ile salih amelleri onlara nasip etmedi."
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr bu âyeti açıklarken şöyle demiştir:
“Yüce Allah yaratıklarını unutmaz, ancak kıyamet gününde hayırlı şeylerden mahrum bırakır."
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mücâhid bu âyeti açıklarken:
“Azabın içinde unutulurlar" demiştir.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Katâde:
“Siz de tıpkı sizden öncekiler gibisiniz..." âyetini açıklarken:
“Kafirlerin yaptıkları birbirine benzer" demiştir.
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh, İbn Abbâs'tan bildirir: Bugün düne ne çok benziyor. "Siz de tıpkı sizden öncekiler gibisiniz. Onlar sizden daha güçlü, malları ve çocukları daha fazlaydı. Onlar paylarına düşenden faydalanmışlardı. Sizden öncekilerin, paylarına düşenden faydalandığı gibi siz de payınıza düşenden öylece faydalandınız ve onların daldığı gibi, siz de daldınız..." buyruğunda zikredildiği gibi. Bu zikredilenler de İsrâil oğulları ile onların benzerleridir. Nefsim elinde olana yemin olsun ki sizler de geçmiş ümmetlerin peşinden gideceksiniz. Hatta içlerinden biri bir keler deliğine girmiş olsa siz de gireceksiniz.
İbn Ebî Hâtim ile Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbn Abbâs: (.....) ifadesini:
“Dinleriyle" şeklinde açıklamıştır.
İbn Ebî Hâtim ile Ebu'ş-Şeyh, Ebû Hureyre'den bildirir:
“Âyetteki zikredilen 'halâk' ifadesinden kasıt dindir."
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Süddî: (.....) ifadesini açıklarken:
“Dünyadaki nasiplerinden faydalanmışlardı" demiştir.
Abd b. Humeyd ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Katâde: (.....) ifadesini açıklarken:
“Sizden öncekilerin dünya nimetleriyle oyalandığı gibi siz de oyalandınız" demiştir.
Ebu'ş-Şeyh, Rabî'den bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) yeni şeyler (bidatlar) çıkarıp İslam'a sokmanız konusunda sizleri uyardı. Zira bu Ümmetten bazı toplulukların bunu yapacağını biliyordu. Bu konuda da Yüce Allah: . "Siz de tıpkı sizden öncekiler gibisiniz. Onlar sizden daha güçlü, malları ve çocukları daha fazlaydı. Onlar paylarına düşenden faydalanmışlardı. Sizden öncekilerin, paylarına düşenden faydalandığı gibi siz de payınıza düşenden öylece faydalandınız ve onların daldığı gibi, siz de daldınız. İşte onların dünyada da âhirette de amelleri boşa gitmiştir. İşte onlar ziyana uğrayanların ta kendileridir" buyurmuştu.
70. Âyetin Tefsiri
"Onlara kendilerinden evvelkilerin, Nuh, Âd ve Semûd kavimlerinin, İbrahim kavminin, Medyen halkının ve altüst olan şehirlerin haberi ulaşmadı mı? Peygamberi onlara apaçık mucizeler getirmişti. Demek ki, Allah onlara zulmediyor değildi, fakat onlar kendi kendilerine zulmetmekte idiler"
Abdurrezzâk, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve îbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Katâde:
“...Altüst olan şehirlerin haberi ulaşmadı mı?" âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Bunlar Lût kavmidir. Zira ülkelerinin altı üstüne getirilmiştir."
71. Âyetin Tefsiri
"Mümin erkekler ve mümin kadınlar birbirlerinin dostlarıdır. İyiliği emreder, kötülükten alıkoyarlar. Namazı dosdoğru kılar, zekâtı verirler. Allah'a ve Resûlüne itaat ederler. İşte bunlara Allah merhamet edecektir. Şüphesiz Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir."
Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Dahhâk:
“Mümin erkekler ve mümin kadınlar birbirlerinin dostlarıdır. İyiliği emreder, kötülükten alıkoyarlar..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Allah'a ve Resûlüne iman etmeye, Allah yolunda infakta bulunmaya ve Allah'a itaate davet ederler. Şirk ve küfürden de alıkoyarlar. İyiliği emredip kötülükten alıkoyma, Yüce Allah'ın müminlere farz kıldığı görevlerden biridir."
Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Mümin erkekler ve mümin kadınlar birbirlerinin dostlarıdır..." âyetini açıklarken:
“Allah için birbirlerinin kardeşleridir. Allah'a bağlılık ve onu yüceltme adına da birbirlerini severler" demiştir.
İbn Ebi'd-Dünya, Kadâu'l-Hevâic'de ve Taberânî'nin Selmân'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Dünyada iyilik sahipleri âhirette de iyilik sahibi olurlar. Dünyada kötülük sahipleri, âhirette de kötülük sahibi olurlar."
İbn Ebî Şeybe, Ebû Osmân'dan bu hadisi mürsel olarak zikreder.
İbn Ebi'd-Dünya'nın Ebû Mûsa'dan bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“İyilik ile kötülük; kıyamet gününde herhangi iki yaratık gibi huzurda durdurulurlar. İyilik, sahiplerini hayırla müjdelerken, kötülük ise sahiplerine: «Benden uzak durun! Benden uzak durun!» diye seslenir. Ancak yanından uzaklaşamazlar."
İbn Ebî Şeybe ile İbn Ebi'd-Dünya'nın Saîd b. el-Müseyyeb'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Allah'a imandan sonra yapılabilecek en akıllıca şey, insanları idare etmektir. Kişi istişare ettikten sonra artık helak olmaz. Dünyada iyilik sahipleri, âhirette de iyilik sahibi olurlar. Dünyada kötülük sahipleri, âhirette de kötülük sahibi olurlar."
İbn Ebi'd-Dünya, İbn Abbâs'tan bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Dünyada iyilik sahipleri âhirette de iyilik sahibi olurlar" buyurdu. Ashab:
“Bu nasıl olur?" diye sorduklarında Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
“Kıyamet gününde Yüce Allah iyilik sahiplerini toplayıp şöyle buyurur: «Sizde bulunanlardan dolayı sizi bağışladım ve sizlerin vasıtasıyla diğer kullarıma iyilik yapacağım. Onu dilediğinize yapın ki hem dünyada, hem de âhirette iyilik sahiplerinden olasınız. "
İbn Ebi'd-Dünya'nın İbn Ömer'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Dünyada iyilik sahipleri, âhirette de iyilik sahibi olurlar. Dünyada kötülük sahipleri, âhirette de kötülük sahibi olurlar. Yüce Allah kıyamet gününde iyiliği bir yolcu suretinde gönderir. Sahibinin mezarı açıldığı zaman da yanına gelip yüzündeki toprağı siler ve: «Allah'tan gelecek güven ve ihsana sevin ey Allah dostu! Kıyamet gününde göreceğin şeylerde korkma!» der. Onu alıp götürürken devamlı olarak da: «Şuna dikkat et! Şundan sakın!» der ve Sırat köprüsünden geçirir. Bu şekilde Sırattan geçirdiği zaman Allah'ın dostu Cennetteki yerine doğru yönelir. Sonra yolcu suretindeki iyilik ayrılmak ister. Ancak sahibi ona yapışır ve: «Ey Allah'ın kulu! Sen kimsin? Kıyamet günündeki o dehşet ortamında senden başka herkes beni bıraktı. Sen kimsin?» diye sorar. Yolcu suretindeki iyilik: «Beni tanımadın mı?» diye sorunca, iyilik sahibi: «Hayır» karşılığını verir. Bunun üzerine iyilik: «Ben dünyada iken yaptığın iyiliğim. Yüce Allah yaptığın iyiliklerin karşılığını vermek üzere beni bu şekilde gönderdi» der"
Hâkim, Hazret-i Ali'den bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bana şöyle buyurdu:
“İyiliği ümmetimden merhamet sahibi olan kişilerden bekleyin ki onların himayesinde yaşarsınız. Ancak iyiliği kalpleri katı olan kişilerden beklemeyin zira lanet bunların üzerine iner. Ey Ali! Yüce Allah iyiliği yarattıktan sonra onu yapacak insanlar da yaratmıştır. Bunlara iyiliği" ve onu yapmayı sevdirmiştir. Kıraç topraklan ve ahalisini ihya etmek için suyu yönlendirmesi gibi iyilikseverleri de bu insanlara doğru yönlendirmiştir. Dünyada iyilik sahipleri âhirette de iyilik sahipleridir."
Hâkim'in Enes'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“İyilik yapmak; kişiyi kötü ölümlerden, afet ve felaketlerden korur. Dünyada iyilik sahipleri, âhirette de iyilik sahipleridir. "
İbn Merdûye'nin İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Kıyamet gününde Yüce Allah gelmiş geçmiş tüm insanları topladıktan sonra verdiği emirle bir münadi: «Dünyada iken iyilik yapanlar kalksın!» diye seslenir. Dünyada iken iyilik yapanlar kalkıp Allah'ın huzurunda durdukları zaman Yüce Allah onlara: «Dünyada iken iyilik yapanlar sizler misiniz?» diye sorar. Onlar: «Evet» dediklerinde Yüce Allah şöyle buyurur: «O zaman âhirette de iyilik sahibi olacaksınız. Peygamberler ve Resullerle birlikte kalkın ve dilediğiniz kişiye şefaatte bulunup Cennete sokun. Bu şekilde dünyada iken onlara iyilik yaptığınız gibi âhirette de iyilik yapmış olun.»"
İbn Ebi'd-Dünya, Kadâu'l-Hevâic'de Bilâl'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Her iyilik bir sadakadır. Yapılan iyilik kişiyi yetmiş çeşit beladan ve kötü bir ölümden korur. İyilik ve kötülük kıyamet gününde iki mahluk olarak insanların karşısına çıkar. İyilik, sahiplerini bırakmayıp onları Cennete doğru çekip sürükler. Kötülük de sahipterini bırakmaz ve onları Cehenneme doğru sürükler."
İbn Ebi'd-Dünya'nın Ebû Saîd el-Hudrî'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Yüce Allah'ın en sevdiği kul, kendisine iyiliğin ve iyilik yapmanın sevdirildiği kuldur. "
İbn Ebi'd-Dünya'nın Ebû Saîd el-Hudrî'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Yüce Allah iyilik için kullarından seçkin kişiler tahsis etmiştir. Onlara iyiliği ve iyilik yapmayı sevdirmiş, iyiliği isteyenleri de onlara yöneltmiştir. Çorak toprakları yeşertip bu toprağın ahalisini de ihya etmek için yağmurun yere inmesini kolaylaştırması gibi bu seçkinlerin iyilik yapmasını da kolaylaştırmıştır. Yüce Allah kulları arasından iyiliğe düşman olanları da varetmiştir. Onları iyilikten ve iyilik yapmaktan nefret ettirmiştir. Çorak toprağı ve o toprağın ahalisini helak etmek için yağmuru nasıl engellediyse onların iyilik yapmalarını da engellemiştir. Bağışladıkları ise çok daha fazladır."
İbn Ebi'd-Dünya'nın İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“İyilik yapmaktan geri durmayın, zira iyilik kişiyi kötü ölümlerden korur. Sadakaları da gizli vermeye çalışın. Zira gizli sadaka, Yüce Allah'ın öfkesini dindirir."
İbn Ebi'd-Dünya'nın Hüzeyfe'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Her iyilik bir sadakadır" buyurmuştur.
İbn Ebî Şeybe, Kudâî, Askerî ve İbn Ebi'd-Dünya, Muhammed b. el- Münkedir vasıtasıyla Câbir b. Abdillah'tan bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Her iyilik bir sadakadır. Kişinin kendisi ve ailesi için yaptığı harcamalar da iyilik olarak yazılır. Kişinin, onurunu korumak için yapacağı harcamalar da iyilik olarak yazılır" buyurmuştur.
Ravi der ki: İbnu'l-Münkedir'e:
“Onurunu korumak için yapacağı harcama'dan kasıt nedir?" diye sorulunca:
“Şaire ve dilinden çekinilen kişiye susması için bir şeyler vermektir" dedi.
İbn Ebi'd-Dünya, Bezzâr ve Taberânî'nin İbn Mes'ûd'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Zengin olsun fakir olsun birine yaptığın her iyilik bir sadakadır" buyurmuştur.
İbn Ebi'd-Dünya'nın İbn Ömer'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Zengin olsun fakir olsun birine yaptığın her iyilik bir sadakadır" buyurmuştur.
İbn Ebi'd-Dünya'nın İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Her iyilik bir sadakadır" buyurmuştur.
İbn Ebi'd-Dünya'nın Câbir el-Cu'fî'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“İyilik Kerîm olan Yüce Allah'ın ahlakındandır" buyurmuştur.
72. Âyetin Tefsiri
"Allah, mümin erkeklere ve mümin kadınlara, içinde ebedî kalmak üzere altından ırmaklar akan cennetler ve Adn cennetlerinde güzel meskenler vaadetti. Allah'ın rızası ise hepsinden büyüktür. İşte büyük kurtuluş da budur"
İbn Ebî Hâtim ve İbn Merdûye, Hasan(-ı Basrî)'den bildirir: İmrân b. Husayn ile Ebû Hureyre'ye:
“...Adn cennetlerinde güzel meskenler..." âyetinin anlamını sorduğumda şöyle dediler: Bunu bilene denk geldin. Biz de bunu Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) sorduğumuzda şöyle buyurdu:
“Bu, Cennette inciden bir saraydır. Bu sarayda kırmızı yakuttan yapılmış yetmiş ev, bu evlerden her birinde yeşil zümrütten yapılmış yetmiş oda vardır. Bu odalardan her birinde yetmiş yatak, her yatakta her biri bir renkte olan yetmiş döşek ve her bir döşekte de bir tane huri vardır. Ayrıca her odada yetmiş sofra, her sofrada da yetmiş çeşit yiyecek vardır. Yine her odanın yetmiş tane erkek ve kadın hizmetçisi bulunur. Bir mümine de yemeğinde tüm bu sarayı çekip çevirebilecek bir güç verilir. "
İbn Ebî Hâtim'in Süleym b. Âmir'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Cennette yüz derece vardır. En alt derecesi gümüştendir. Yerlerrgümüşten, meskenleri gümüşten, eşyaları gümüştendir. Toprağı da misktendir. İkinci derecesi altındandır, Yerleri altından, meskenleri altından, eşyaları altındandır. Toprağı da misktendir. Üçüncü derecesi incidendir. Yerleri inciden, meskenleri inciden, eşyaları incidendir. Toprağı da misktendir. Geri kalan doksan yedi derecede olanları ise ne bir göz görmüş, ne bir kulak duymuş, ne de kimsenin aklına gelmiştir. "
İbn Ebî Hâtim, Ebû Hâzım'dan bildirir:
“Yüce Allah Cennette her bir kuluna dört berîd büyüklüğündeki bir inciden bir mesken hazırlamıştır. Bu meskenin odalarında, kapılarında ve anahtarlarında en ufak bir çizik ve çatlak yoktur. Cennet de yüz derecedir. Bunun üç derecesi gümüş, altın, inci, zebercet ve yakuttandır. Kalan doksan yedi dereceyi ise ancak onu yaratan bilir."
İbn Ebî Şeybe, İbn Ömer'den bildirir:
“Cennette en düşük derecede bir kişinin bile bin tane sarayı olur. Her bir sarayın arasında da yüz senelik bir mesafe vardır. Bu saraylardan en uzaktakini en yakında olanı gördüğü gibi görür. Bu sarayların her birinde huriler, reyhanlar ve vildanlar olur. Kişi bir şey istediği zaman hemen yanına getirilir."
İbn Ebî Şeybe, Muğîs b. Sümey'den bildirir:
“Cennette altından saraylar, gümüşten saraylar, yakuttan saraylar ve zebercetten saraylar vardır. Cennetin dağları miskten, toprağı ise vers ile zafirândandır."
İbn Ebî Şeybe, Ka'b'dan bildirir:
“Cennette ne bir çiziği, ne de çatlağı olan bir yakut vardır. Bu yakutun içinde yetmiş bin tane ev, her bir evde de yetmiş bin tane huri vardır. Bu evlere sadece peygamber, şehit, sıddîk, adil imam ve tercihte bırakılan kişiler girer." Ka'b'a:
“Tercihte bırakılmak ne demektir?" diye sorulunca:
“Kişinin düşman tarafından yakalanıp, küfür edip canının bağışlanması ya da müslüman kalıp öldürülmesi konusunda tercihte bırakılması ancak bu kişinin öldürülmeyi göze ; alıp İslam'ı seçmesidir" demiştir.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Adn cennetleri..."âyetini:
“Cennette ebedi olarak kalacakları yer" şeklinde açıklamıştır.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Adn cennetleri..."âyetini:
“Cennette ebedi olarak kalacakları yer" şeklinde açıklamıştır.
İbn Ebî Hâtim, Hâlid b. Ma'dân'dan bildirir: Yüce Allah Cenneti, Adn Cenneti olarak yarattı. Bir inci tanesini düzelttikten sonra içine bir çubuk dikti. Sonra:
“Ben tamam diyene kadar uza" buyurdu. Uzadıktan sonra ona:
“Şimdi içindeki nehirleri ve meyveleri ortaya çıkar" buyurdu. Cennet bunu yaptıktan sonra:
“Müminler saadete ermişlerdir" demiştir.
Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr:
“...Allah'ın rızası ise hepsinden büyüktür..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Müminler Yüce Allah'ın kendilerinden razı olduğu haberini aldıklarında bu haber kendilerine verilen nimet ile yapılan ihsanlardan daha büyük gelir."
İbn Merdûye'nin Câbir'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Cennetlikler Cennete girdiği zaman Yüce Allah: «Canınızın çektiği başka bir şey var mı sizlere vereyim?» diye sorar. Cennettekiler: «Rabbimiz! Bize verilmedik bir şey kaldı mı ki?» dediklerinde, Yüce Allah: «Evet, var! O da rızamdır. Size asla öfke duymayacağım» buyurur."
İbn Ebî Hâtim'in Ebû Abdilmelik el-Cühenî'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Cennetteki nimetler, Yüce Allah'ın rızasıyla birlikte sadece Cennet nimetlerinden daha değerlidir" buyurmuştur.
Ebu'ş-Şeyh, Şimr b. Atiyye'den bildirir: Kıyamet gününde Kur'ân mezarından yeni çıkmış solgun yüzlü bir adam suretinde mümine gelir ve:
“Yüce Allah'ın sana ihsan edeceği kereme sevin!" der. Bu kişiye keramet giysisi giydirilince:
“Rabbim! Daha fazlasını ver" der. Bunun üzerine Kur'ân:
“Ayrıca senden hoşnutluğum ve daha büyük olan Allah'ın rızası vardır" karşılığını verir.
Ahmed, Buhârî, Müslim, Tirmizî, Nesâî ve Beyhakî, el-Esmâu ve's-Sifâf da Ebû Saîd el-Hudrî'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Yüce Allah, Cennettekilere: «Ey Cennet ahalisi!» diye seslenince, Cennettekiler: «Rabbimiz! Buyur, emrindeyiz. Şüphesiz bütün hayırlar elindedir» karşılığını verirler. Yüce Allah: «Verdiklerimden memnun musunuz?» diye sorunca, onlar: «Rabbimiz! Kullarından hiç kimseye vermediğini bize vermişken neden memnun kalmayalım» derler. Yüce Allah: «Bunlardan daha iyisini size vereyim mi?» diye sorunca, onlar: «Rabbimiz! Bunlardan daha iyisi ne olabilir ki?» derler. Bunun üzerine Yüce Allah: «Sizden razı olur ve asla size öfkelenmem» buyurur. "
Ahmed, Zühd'de Hasan(-ı Basrî)'den bildirir: Bana ulaşana göre Hazret-iEbû Bekr dua ederken şöyle derdi:
“Allahım! Bana ihsan edeceğin hayırların sonunda daha hayırlı olanı vermeni diliyorum. Allahım! Bana en son vereceğin hayır, senin rızan ve Cennetindeki yüksek dereceler olsun."
73. Âyetin Tefsiri
"Ey peygamber! Kâfirlere ve münafıklara karşı cihad et ve onlara karşı çetin ol. Onların varacakları yer cehennemdir. Ne kötü bir varış yeridir orası!"
İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, İbn Merdûye ve Beyhakî, Sünen'de bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Ey peygamber! Kâfirlere ve münafıklara karşı cihad et ve onlara karşı çetin ol..." âyetini alıklarken:
“Kafirlerle kılıçla, münafıklarla ise dilinle cihad et ve bunu yaparken onlara yumuşak davranma, sert ol" demiştir.
İbn Ebî Şeybe, İbn Ebi'd-Dünya, el-Emri bi'l-Mâ'rufda, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh ve İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre İbn Mes'ûd:
“...Kâfirlere ve münafıklara karşı cihad et..." âyetini açıklarken:
“Onlarla elinle, gücün yetmezse de dilinle cihad et. Buna da gücün yetmezse kalbinle, onlara surat asarak karşı çık" demiştir.
Beyhakî, Şuabu'l-îman'da İbn Mes'ûd'dan bildirir:
“Ey peygamber! Kâfirlere ve münafıklara karşı cihad et ve onlara karşı çetin ol..." âyeti nazil olduğu zaman Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) kafir ile münafıklarla eliyle, gücü yetmezse diliyle mücadele etmesi emredildi. Buna da gücü yetmediği takdirde kalbiyle, onlara karşı suratını ekşiterek karşı çıkması istenildi.
Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Süddî:
“...Kâfirlere ve münafıklara karşı cihad et ve onlara karşı çetin ol..." âyetini açıklarken şöyle demiştir: Kafirlerle kılıçla, münafıklarla ise sözünle ve dilinle cihad et ve bunu yaparken onlara yumuşak davranma. Ancak Yüce Allah daha sonra:
“Ey iman edenler!
Kâfirlerden (öncelikle) yakınınızda olanlarla savaşın ve sizde bir sertlik bulsunlar..." âyetiyle bu âyeti neshetmiştir.
Abd b. Humeyd ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Katâde bu âyeti açıklarken şöyle demiştir:
“Yüce Allah burada Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) kafirlerle kılıçla mücadele etmesini ve münafıkları cezalandırırken sert davranmasını emretmiştir."