ED-DURRU'L-MENSÛR TEFSÎRİ
Mâide Sûresi — ED-DURRU'L-MENSÛR TEFSÎRİ — Sayfa 2
“Senin için gökyüzünden indirilen en ağır âyet hangisidir?" diye sorduklarında şöyle buyurdu:
“Ben hac mevsiminde Mina'daydım. O zamanlar Arap müşrikleri ve birçok insan hac mevsiminde toplanmıştı. O zaman Cibrîl bana: «Ey Peygamber! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan, O'nun verdiği peygamberlik görevini yerine getirmemiş olursun. Allah, seni insanlardan korur...» âyetini indirdi. Ben de Akabe'nin yanında ayağa kalkıp: «Ey insanlar! Kim Cennet karşılığında bana Rabbimin risâletini tebliğ etmemde yardımcı olur? Ey insanlar! Allah'tan başka ilah olmadığını ve benim Allah'ın Resulü olduğumu söyleyin. Kurtulur ve Cennete gidersiniz» diye seslendim. Bütün erkekler kadınlar ve çocuklar üzerime toprak ve taş atıp yüzüme tükürerek: «Atasının dininden çıkan yalancı» demeye başladı. Biri bana yaklaştı ve: «Ey Muhammed! Eğer sen Allah'ın Resulü isen, Nuh'un (aleyhisselam) kavmine helak olmaları için beddua ettiği gibi senin de onlara beddua etmek hakkındır» dedi. (Ravi der ki) Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Allahım! Kavmime hidayet ver, onlar bilmemektedir. Beni onlara galip et ki, sana itaatte bana uysunlar" diye dua etti. Bu sırada Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) amcası Abbâs gelip kendisini onların elinden kurtardı ve onları etrafından uzaklaştırdı. A'meş der ki:
“İşte Abbâs'ın oğulları bununla övünür ve:
“Şüphesiz sen sevdiğin kimseyi doğru yola iletemezsin. Fakat Allah, dilediği kimseyi doğru yola eriştirir. O, doğru yola gelecekleri daha iyi bilir'" âyeti bizim hakkımızda indi" derler. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), Ebû Tâlib'i hidayet etmek isterken, Yüce Allah Abbâs b. Abdi'l-Muttalib'i hidayet etti.
Abd b. Humeyd, Tirmizî, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş- Şeyh, Hâkim, İbn Merdûye, Ebû Nuaym, Delâil'de ve Beyhakî'nin Delâil'de bildirdiğine göre Hazret-i Âişe der ki:
“...Allah, seni insanlardan korur..." âyeti nâzil olana kadar Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) muhafızlar tarafından korunurdu. Ancak bu âyet nâzil olduktan sonra Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) başını çadırından dışarı çıkararak:
“Ey insanlar! Dağdın, artık Allah beni koruması altına almıştır" buyurdu.
Taberânî ve İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre Ebû Saîd el-Hudrî der ki: Abbâs, Resûlullah'ı (sallallahü aleyhi ve sellem) koruyan muhafızlardan biri idi. "...Allah, seni insanlardan korur..." âyeti nâzil olduğu zaman Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) korunmayı bıraktı.
İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre Câbir b. Abdillah der ki:
“Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir yere gittiği zaman Ebû Tâlib, beraberinde koruma olarak birkaç kişi gönderirdi. "...Allah, seni insanlardan korur..." âyeti nâzil olduktan sonra yine Ebû Tâlib Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile beraber korumalar göndermek isteyince:
“Amcacığım! Allah beni koruması altına aldı. Beraberimde kimseyi göndermene gerek yoktur" buyurdu.
Taberânî, Ebu'ş-Şeyh, İbn Merdûye, Ebû Nuaym, Delâil'de ve İbn Asâkir'in bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) koruma altına alınmıştı. Amcası Ebû Tâlib her gün Hâşim oğullarından bazı kişileri Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile beraber koruma olarak gönderirdi. "...Allah, seni insanlardan korur..." âyeti nâzil olduktan sonra yine amcası, beraberinde korumalar göndermek isteyince:
“Amcacığım! Allah beni cinlerden ve insanlardan yana koruması altına aldı" buyurdu.
Ebû Nuaym'ın, Delâil'de bildirdiğine göre Ebû Zer der ki:
“...Allah, seni insanlardan korur..." âyeti nâzil olana kadar hainlerden korkumuzdan dolayı Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ancak biz etrafında onu korurken uyurdu.
Taberânî ve İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre İsmet b. Mâlik el-Hatmî der ki:
“Geceleri Resûlullah'ı (sallallahü aleyhi ve sellem) koruma altına alırdık. "...Allah, seni insanlardan korur..." âyeti nâzil olunca Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) korumaları iptal etti.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Câbir b. Abdillah der ki: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), Enmâr oğulları ile savaştığı zaman en yüksek yerde bulunan bir hurmalıkta konaklamıştı. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir kuyu başında oturdu ve ayaklarını kuyuya sarkıttı. Neccar oğullarından Ğavres (b. el-Hâris):
“Ben Muhammed'i öldüreceğim" dedi. Arkadaşları ona:
“Onu nasıl öldüreceksin?" deyince:
“Ona: «Bana kılıcını ver» derim. Eğer verirse onu kendi kılıcıyla öldürürüm" karşılığını verdi. Sonra Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına gidip:
“Ey Muhammed! Bana kılıcını ver de onu kınından çekeyim" dedi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ona kılıcı verince Ğavres'in eli titredi. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Allah ikimizin arasına girdi, ne istiyorsun?" dedi ve Yüce Allah:
“Ey Peygamber! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan, O'nun verdiği peygamberlik görevini yerine getirmemiş olursun. Allah, seni insanlardan korur. Şüphesiz Allah, kâfirler topluluğunu hidayete erdirmeyecektir" âyetini indirdi.
İbn Hibbân ve İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre Ebû Hureyre der ki: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile beraber bir yolculukta bulunduğumuz sırada gölgelenmesi için en büyük ağacı kendisine bırakırdık ve Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) o ağacın altında konaklardı. Yine bir gün bir ağacın altında konakladı ve kılıcını ağaca astı. Bir kişi gelip kılıcı alarak:
“Ey Muhammed! Seni benden kim kurtaracak?" dedi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Beni, Allah senden korur, kılıcı bırak" dedi ve adam kılıcı bıraktı. Sonra da:
“...Allah, seni insanlardan korur..." âyeti nâzil oldu.
Ahmed'in bildirdiğine göre Ca'de b. Hâlid b. es-Sımmat el-Cuşemî der ki: Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) bir adam getirildi ve:
“Bu seni öldürmek istedi" denildi. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Korkma, korkma, sen beni öldürmek istesen de Allah seni bana musallat etmez" buyurdu.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Katâde bu âyeti açıklarken:
“Yüce Allah, kendisini insanlara muhtaç etmeyeceğini ve onu onlardan koruyacağını Peygamberine haber vererek, tebliğ etmesini emretti. Bize söylendiğine göre Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Saklansan" dediklerinde:
“Vallahi! Sağ kaldığım müddetçe insanların arasında kalacağım" buyurdu.
İbn Cerîr ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr der ki:
“Ey Peygamber! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan, O'nun verdiği peygamberlik görevini yerine getirmemiş olursun. Allah, seni insanlardan korur..." âyeti nâzil olduğu zaman, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Benim korumacılığımı yapmayın. Allah beni koruması altına aldı" buyurdu.
İbn Cerîr ve İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre Abdullah b. Şakîk der ki: Resûlullah'ı (sallallahü aleyhi ve sellem) ashâbından bazı kişiler koruması altına almıştı. "...Allah, seni insanlardan korur..." âyeti nâzil olduğu zaman, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) çıkıp:
“Ey insanlar! Kendi işlerinize bakın. Allah beni insanlardan yana koruması altına aldı" buyurdu.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve Ebu'ş-Şeyh, Muhammed b. Ka'b el- Kurazî'den bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ashâbı tarafından sürekli koruma altındaydı. "...Allah, seni insanlardan korur..." âyeti nâzil olduğunda ve Yüce Allah, Resûlullah'ı (sallallahü aleyhi ve sellem) insanlardan koruyacağını haber verdiği zaman ashâb O'nu korumayı bıraktı.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Muhammed b. Ka'b el-Kurazî der ki: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) konaklamak için bir yerde indiği zaman ashâbı kendisine en büyük gölgeyi seçerdi ve Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) o gölgede dinlenirdi. (Bir gün) Bedevi biri gelip kılıcını çekerek:
“Seni benden kim kurtaracak?" dedi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Allah" karşılığını verince Bedevinin eli titredi ve kılıcı elinden düşürdü. (Kendisi de düşüp) kafasını bir ağaca vurunca beyni dağıldı. Bunun üzerine Yüce Allah:
“...Allah, seni insanlardan korur...'" âyetini indirdi."
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Cüreyc der ki: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Kureyş'ten çekinirdi. "...Allah, seni insanlardan korur..." âyeti nâzil olduğu zaman Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) sırt üstü uzanarak iki veya üç defa:
“Dileyen beni yalnız bıraksın" buyurdu.
Abd b. Humeyd ve İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre Rabî' b. Enes der ki:
“Ey Peygamber! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan, O'nun verdiği peygamberlik görevini yerine getirmemiş olursun. Allah, seni insanlardan korur. Şüphesiz Allah, kâfirler topluluğunu hidayete erdirmeyecektir" âyeti nâzil olana kadar Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) ashâbı korumacılığını yapardı. Bu âyet nâzil olunca ashâbının yanına çıkıp:
“Benim korumacılığımı bırakın, Allah beni insanlardan koruması altına aldı" buyurdu.
68
"De ki: «Ey Kitap ehli! Tevrat'ı, İncil'i ve Rabbinizden size indirileni uygulamadıkça hiçbir şey üzere değilsiniz.» Andolsun ki sana Rabbinden İndirilen bu Kur'ân, onlardan çoğunun taşkınlık ve küfrünü artıracaktır. Öyle ise o kâfirler toplumu için üzülme."
İbn İshâk, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki: Râfi' b. Hârise, Selâm b. Mişkem, Mâlik b. es-Sayfî ve Râfi' b. Hureymil gelip:
“Ey Muhammed! Sen, İbrâhîm'in milleti ve dini üzeri olduğunu, yanımızdaki Tevrat'a iman edip onun Allah'tan gelen hak kitap olduğunu iddia etmiyor musun?" diye sordular. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Evet, ediyorum. Ancak siz ortaya bir şeyler çıkardınız ve sizden alınan misağı (sözü) inkar ettiniz, İnsanlara açıklamasıyla emrolunduğunuz şeyleri de gizli tuttunuz. Ben çıkardığınız şeylerden uzağım" buyurdu. Bu kişiler:
“Biz elimizdeki Tevrat'a uyarız, biz hidayet ve hak üzereyiz. Biz sana iman etmeyiz ve sana uymayız" dediler. Bunun üzerine Yüce Allah:
“De ki: Ey Kitap ehli! Tevrat'ı, incil'i ve Rabbinizden size indirileni uygulamadıkça hiçbir şey üzere değilsiniz." Andolsun ki sana Rabbinden indirilen bu Kur'ân, onlardan çoğunun taşkınlık ve küfrünü artıracaktır. Öyle ise o kâfirler toplumu için üzülme" âyetini indirdi.
69
Şüphesiz dilleriyle imân eden münâfıklarla Yahûdî’lerden, Sâbîîlerden ve Hristiyanlardan kim Allah’a ve âhiret gününe ]ve son peygamber Muhammed aleyhisselâm'ın bütün getirdiklerine[ îman edip de ]Hazret-i Peygamberin şerîatı üzerine[ sâlih âmel işlerse, artık onlara korku yoktur ve onlar, mahzun da olacak değillerdir.
70
Andolsun ki, biz, Allah’a ve Peygamberine îman hususunda, İsrâîl oğullarından kuvvetli söz almış ve kendilerine Peygamberler göndermiştik. Ne zaman bir peygamber, nefislerinin istemediği bir hükmü kendilerine getirdi ise, o peygamberlerin bir kısmını yalanladılar ve bir kısmını da öldürüyorlardı.
71
"Bir fitne kopmayacağını sandılar, körleştiler, sağırlaştılar; sonra Allah tövbelerini kabul etti, yine de çoğu körleştiler ve sağırlaştılar. Allah, işlediklerini görür."
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“Bir fitne kopmayacağını sandılar..." âyetini açıklarken:
“Burada Yahudiler kastedilmektedir" dedi.
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî):
“Bir fitne kopmayacağını sandılar.."' âyetini açıklarken:
“Burada bela kastedilmektedir" dedi.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Katâde:
“Bir fitne kopmayacağını sandılar..."' âyetini açıklarken:
“Kavim belaların gelmeyeceğini sandı mânâsındadır" dedi. "...Körleştiler, sağırlaştılar..." âyeti hakkında ise:
“Onlara her bela gelmesinde, onunla mübteli olup helak oldular" dedi.
İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Süddî:
“Bir fitne kopmayacağını sandılar..." âyetini açıklarken:
“Hiçbir şeyle mubteli olmayacaklarını sandılar ve hakkı görmeyerek körleştiler" dedi.
72
"Andolsun, «Allah, Meryem oğlu Mesih'tir» diyenler kesinlikle kâfir oldu. Oysa Mesih şöyle demişti: «Ey İsrailoğulları! Yalnız, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a kulluk edin. Kim Allah'a ortak koşarsa, artık, Allah ona cenneti muhakkak haram kılmıştır. Onun barınağı da ateştir. Zalimler için hiçbir yardımcı yoktur.»"
İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Muhammed b. Ka'b der ki: Yüce Allah, İsa'yı (aleyhisselam) (göğe) yükselttiği zaman İsmâil oğulları âlimlerinden yüz kişi toplanarak birbirlerine:
“Sizler çoksunuz, fırkalara ayrılmaktan korkuyoruz.
On kişiyi dışarı çıkarın" dediler ve on kişiyi dışarı çıkardılar. Sonra yine:
“Siz çoksunuz, on kişiyi dışarı çıkarın" dediler ve on kişiyi dışarı çıkardılar. Sonra bir daha:
“Siz çoksunuz, on kişiyi daha dışarı çıkarın" dediler ve on kişiyi daha dışarı çıkardılar. Sadece on kişi kalana kadar öyle devam ettiler. Sonra:
“Siz şimdi de çoksunuz, altı kişiyi dışarı çıkarın" dediler ve dört kişi kaldılar. Sonra birbirlerine:
“İsa hakkında ne diyorsunuz?" demeye başladılar. Aralarından bir kişi:
“Allah'tan başka gaybı bilen birini biliyor musunuz?" diye sorunca:
“Hayır" dediler. "Allahtan başka ölüleri dirilten birini biliyor musunuz?" deyince, yine:
“Hayır" dediler. "Allah'tan başka dilsizleri ve sedef hastalarını iyileştiren birini biliyor musunuz?" dediğinde, yine:
“Hayır" dediler. Bunun üzerine adam:
“Bu, Allah'tır, dilediğince yeryüzünde kaldı ve dilediği zaman gökyüzüne çıktı" dedi. Diğer bir kişi:
“Biz İsa'yı da, annesini de biliyoruz. O, Allah'ın oğludur" dedi. Yine diğer bir kişi:
“Ben sizin dediğiniz gibi demiyorum. Annesi onu zina ederek dünyaya getirdi" dedi. Sonuncu kişi de:
“Ben sizin dediğiniz gibi demiyorum. İsa (aleyhisselam) bize, Allah'ın kulu, kelimesi ve Meryem'e (aleyhisselam) bıraktığı ruhu olduğunu söylüyordu. Ben de İsa'nın kendisi için dediklerini diyorum. Sizin çok büyük şeyler söylemiş olmanızdan korkuyorum" dedi. Sonra da halkın yanına dışarı çıktılar. Dışarıdakiler çıkanlardan bir kişiye:
“Sen ne dedin?" diye sorunca:
“O dilediğince yeryüzünde kalan ve dilediği zaman gökyüzüne çıkan Allah'tır, dedim" dedi. Bunun üzerine bu kişiye bir grup tabi oldu. İşte bu grup ta Roma imparatorunun dininden olanlardır. Diğer bir kişiye:
“Sen ne dedin?" dediklerinde:
“Annesi onu zina ederek dünyaya getirdi, diyorum" dedi. Buna da bir grup tâbi oldu. Sonra üçüncü kişiye:
“Sen ne dedin?" diye sorduklarında:
“O, Allah'ın oğludur, dedim" karşılığını verdi. Ona da bir grup tabi oldu. Bunlar da Nastûriler ve Ya'kûbîlerdir. Dördüncü kişiye:
“Sen ne dedin?" dediklerinde:
“Allah'ın kulu, ruhu ve Meryem'e (aleyhisselam) bıraktığı ruhudur, diyorum" cevabını verdi ve bu kişiye de bir grup tabi oldu.
Muhammed b. Ka'b el-Kurazî:
“Yüce Allah bütün bunları Kur'ân'da zikretmiştir" dedi ve:
“Andolsun, «Allah, Meryem oğlu Mesih'tir» diyenler kesinlikle kâfir oldu. Oysa Mesih şöyle demişti:
“Ey İsrailoğulları! Yalnız, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a kulluk edin. Kim Allah'a ortak koşarsa, artık, Allah ona cenneti muhakkak haram kılmıştır. Onun barınağı da ateştir. Zalimler için hiçbir yardımcı yoktur.» Andolsun, «Allah, üçün üçüncüsüdür» diyenler kâfir oldu. Hâlbuki bir tek ilâhtan başka hiçbir ilâh yoktur. Eğer dediklerinden vazgeçmezlerse, andolsun onlardan inkar edenlere elbette, elem dolu bir azap dokunacaktır. Ayrıca küfürleri sebebiyle ve Meryem hakkında pek büyük bir iftirada bulunmaları sebebiyle lanete uğramışlardır. Eğer kitap ehli iman etseler ve Allah'a karşı gelmekten sakınsalardı, muhakkak onların kötülüklerini örterdik ve onları Naim cennetlerine koyardık. Eğer onlar Tevrat'ı, İncil'i ve Rableri tarafından kendilerine indirileni gereğince uygulasalardı, elbette üstlerinden ve ayaklarının altından yiyeceklerdi. Onlardan orta yolu tutan bir zümre vardır. Ama onların bir çoğunun yaptığı ne kötüdür!" âyetlerini okudu. Sonra:
“...Onlardan orta yolu tutan bir zümre vardır..." âyetindeki zümreden kasıt: «İsa (aleyhisselam), Allah'ın kulu, ruhu ve Meryem'e (aleyhisselam) bıraktığı ruhudur» diyenlerdir" dedi.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“...Andolsun, «Allah, üçün üçüncüsüdür» diyenler kâfir oldu..." âyetini açıklarken:
“Burada İsa (aleyhisselam) hakkında:
“Üçün üçüncüsüdür" deyip te yalan söyleyen Hıristiyanlar kastedilmektedir" dedi.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“İsrâil oğulları, Isa (aleyhisselam) hakkında üç fırkaya ayrıldı. Bir fırka:
“O, Allah'tır" dedi. Bir fırka:
“O, Allah'ın oğludur" dedi. Bir fırka da:
“O, Allah'ın kulu ve ruhudur" dedi. İşte bu fırka orta yolda giden ve teslim olan Ehl-i Kitâb fırkasıdır" dedi.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Süddî:
“...Andolsun, «Allah, üçün üçüncüsüdür» diyenler kâfir oldu..." âyetini açıklarken:
“Hıristiyanlar: «İsa (aleyhisselam) ve annesi Allah'tır» dediler. Bu sözler Yüce Allah'ın:
“...Sen mi insanlara, Allah'ı bırakarak beni ve anamı iki ilâh edinin, dedin..." âyeti da bunu göstermektedir" dedi.
İbn Ebî Hâtim der ki: Abdullah b. Hilâl ed-Dimaşkî'nin, Ahmed b. el- Havârî'den bildirdiğine göre Ebû Süleyman ed-Dârânî:
“Ey Ahmed! Vallahi! Onların dillerine: «O, üç ilahın üçüncüsüdür» dedirten ancak Allah'tır. Dileseydi onların dillerini lal ederdi" demiştir.
73
“Allah, üç ilâhdan üçüncüsüdür.” diyenler, elbette kâfir olmuşlardır. Hâlbuki bir tek İlâh’dan başka hiç bir ilâh yoktur. Eğer bu söylediklerinden vazgeçmezlerse, içlerinden küfürde kalanlara muhakkak çok acıklı bir azap değecektir.
74
Hâlâ Allah’a tevbe edip mağfiret dilemiyecekler mi? Allah, çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir.
75
Meryem’in oğlu Mesih, ancak bir peygamberdir. Ondan önce bir çok peygamberler geçti. Anası çok doğru bir kadındı. İkisi de yemek yerlerdi. Bak ki, âyetlerimizi onlara nasıl açık açık anlatıyoruz. Sonra da bak hakdan nasıl çevriliyorlar.
76
De ki: Allah’ı bırakıp da size ne bir zarar, ne de bir fayda sağlamayan şeylere mi tapıyorsunuz? Hâlbuki Allah, bütün söylediklerinizi işitendir, bütün yaptıklarınızı bilendir.
77
"De ki «Ey Kitap ehli! Hakkın dışına çıkarak dininizde aşırı gitmeyin. Daha önce sapmış, birçoklarını da saptırmış ve dosdoğru yoldan da şaşmış bir milletin arzu ve keyiflerine uymayın.»"
İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Katâde:
“...Dininizde aşırı gitmeyin..." âyetini açıklarken:
“Bidatler edinmeyin mânâsındadır" dedi.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Zeyd:
“...Dininizde aşırı gitmeyin..." âyetini açıklarken:
“Burada aşırı gitmekten kasıt, hakkı terk etmektir. Allah'ın eşi ve oğlu olduğunu iddia edenler de aşırı gidenlerdendi" dedi.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Rabî' b. Enes der ki: Yahudilerin bir süre sünneti ve kitabı uygulayan bir liderleri vardı. Bir gün şeytan ona gelip:
“Sen, senden önce de yapılan bir iz üzerinde gidiyorsun ve bununla övülmüyorsun. Ama sen kendin bir bidat çıkar ve ona davet edip insanları buna zorla" dedi. Bu lider de öyle yaptı. Bir süre sonra bu yaptığından dolayı tövbe etmek istedi. Liderlikten ve mülkünden vazgeçerek ibadete çekilmek istedi. Günlerce ibadet ettikten sonra şeytan gelip:
“Sen işlemiş olduğun günahtan dolayı tövbe etmek istiyorsun, ama seninle Rabbin arasında tövbeni kabul edecek İsa (aleyhisselam) vardır. Fakat senin yolunda filan ve filan kişi dinlerini terk ederek sapıklığa düştüler. Onları bir daha nasıl hidayete erdireceksin? Senin tövben asla kabul olunmaz" dedi. "De ki: Ey Kitap ehli! Hakkın dışına çıkarak dininizde aşırı gitmeyin. Daha önce sapmış, birçoklarını da saptırmış ve dosdoğru yoldan da şaşmış bir milletin arzu ve keyiflerine uymayın" âyetinin bu ve buna benzer şeyler hakkında nâzil olduğunu işittik.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“...Dosdoğru yoldan da şaşmış bir millet..." âyetini açıklarken:
“Burada Yahudiler kastedilmektedir" dedi.
İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Süddî:
“De ki:
“Ey Kitap ehli! Hakkın dışına çıkarak dininizde aşırı gitmeyin. Daha önce sapmış, birçoklarını da saptırmış ve dosdoğru yoldan da şaşmış bir milletin arzu ve keyiflerine uymayın"" âyetini açıklarken:
“Burada kendileri ve kendilerine uyanları doğru yoldan sapıklığa düşürenler kastedilmektedir" dedi.
78
Bkz. Ayet:79
79
"İsrailoğullarından inkar edenler, Davud ve Meryem oğlu İsa diliyle lânetlendi. Bu, onların isyan etmeleri ve hadlerini aşıyor olmalarından ötürüydü. İşledikleri herhangi bir kötülükten birbirlerini vazgeçirmeye çalışmazlardı. Yapmakta oldukları ne kötüydü"
Abdurrezzâk, Ahmed, Abd b. Humeyd, Ebû Dâvud, Tirmizî, İbn Mâce, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh, İbn Merdûye ve Beyhakî'nin, Şuabu'l-îmân'da, İbn Mes'ûd'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“İsrâil oğullarının arasında (dini konulardaki) ilk eksiklik şöyleydi: Bir kişi (günah işleyen) diğer bir kişiyle karşılaşır ve ona: «Ey filan! Allah'tan kork ve yaptığın bu şeyi terk et. Çünkü bu, sana helal değildir» derdi. Bu kişi ikinci gün onunla karşılaştığı zaman aynı durumda olmasına rağmen onunla beraber yemekten, içmekten ve beraberinde oturmaktan geri kalmıyordu. Onlar böyle yapınca Yüce Allah onların (iyilerin ve kötülerin) kalplerini bir birine karıştırdı." Sonra Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Israiloğullarından inkar edenler, Davud ve Meryem oğlu İsa diliyle lanetlendi. Bu, onların isyan etmeleri ve hadlerini aşıyor olmalarından ötürüydü. Eğer Allah'a, Peygamber'e ve ona indirilene (Kur'ân'a) inanıyor olsalardı, onları (müşrikleri) dost edinmezlerdi. Fakat onlardan birçoğu fasık kimselerdir'" âyetlerini okuyup:
“Hayır, vallahi! Siz iyiliği emredip kötülükten nehyedeceksiniz ve zalimin elinden tutarak onu zorla hak yola getireceksiniz" buyurdu.
Abd b. Humeyd, Ebu'ş-Şeyh, Taberânî ve İbn Merdûye'nin, İbn Mes'ûd'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“İsrâil oğulları günah işledikleri zaman âlimleri kendilerini ayıplayarak bundan nehyettiler. Sonra da bu âlimler, İsrâil oğulları bir önceki gün günah işlememiş gibi onlarla beraber oturdular ve beraber yiyip içtiler. Yüce Allah onların böyle yapması üzerine onların (iyilerin ve kötülerin) kalplerini birbirine karıştırdı ve onları bir Peygamberin diliyle lanetledi" buyurdu. Sonra da:
“İsrailoğullarından inkar edenler, Davud ve Meryem oğlu isa diliyle lânetlendi..." âyetini okuyup bitirince:
“Yaptıkları ne kötü şeydir" buyurup şöyle devam etti:
“Vallahi! Siz iyiliği emredip kötülükten nehyedeceksiniz ve zalimin elinden tutarak onu zorla hak yola getireceksiniz. Ya da Allah kalplerinizi birbirine karıştırıp İsrâil oğullarını lanetlediği gibi sizi de lanetleyecektir,"
Abd b. Humeyd'in, Muâz b. Cebel'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Size bir mal verildiği zaman alın. Ancak verilen şey dininizden taviz vermeniz için rüşvet ise almayın. Siz malı terk etmeyeceksiniz. Fakirlik ve korku buna engel olacaktır. Merh oğulları gelecek ve İslam değirmen gibi dönecektir. Siz Kur'ân neredeyse oraya dönün. Yakın zamanda idareciler ve Kur'ân savaşıp ayrı düşeceklerdir. Öyle idarecileriniz olacak ki, kendileri için ayrı, sizin için ayrı hüküm vereceklerdir. Eğer onlara uyarsanız sizi sapıklığa düşürecek, karşı gelirseniz sizi öldüreceklerdir" buyurdu. Ashâb:
“Yâ Resûlallah! Eğer öyle bir şeye ulaşırsak ne yapacağız?" diye sorunca, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
“İsa'nın (aleyhisselam) testerelerle biçilen ve direklere asılan ashâbı gibi olun. Çünkü itaat üzere ölmek, masiyetle yaşamaktan daha hayırlıdır. İsrâil oğullarının ilk eksikliği şöyleydi. Onlar kişiyi ayıplarcasına iyiliği emredip kötülükten nehyederdi. Onlardan biri ayıpladığı arkadaşını gördüğü zaman sanki onu ayıplamamış gibi onunla oturur ve yine onunla beraber yiyip içerdi. Bunun üzerine Yüce Allah onları peygamberleri Davud'un (aleyhisselam) ve İsa'nın (aleyhisselam) diliyle lanetledi. "Bu, onların isyan etmeleri ve hadlerini aşıyor olmalarından ötürüydü.'" Canım elinde olana yemin olsun ki, siz iyiliği emredip kötülükten nehyedeceksiniz. Ya da Allah size kötülerinizi musallat edecektir. Sonra hayırlı olanlarınız dua ettiklerinde onların duaları kabul edilmeyecektir. Canım elinde olana yemin olsun ki, siz iyiliği emredip kötülükten nehyedeceksiniz ve zalimin elinden tutarak onu zorla hak yola getireceksiniz. Ya da Allah kalplerinizi birbirine karıştıracaktır."
İbn Râhûye, Buhârî, el-Vuhdân'da, İbnü's-Seken, İbn Mende, Bâverdî, Ma'rifetü's-Sahâbe'de, Taberânî, Ebû Nuaym ve İbn Merdûye, İbn Ebzâ'dan, o da babasından bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) hutbe verip Allah'a hamdü sena ettikten sonra Müslümanlardan bazı fırkaları da zikredip onlara hayırlarla dua etti. Sonra da şöye buyurdu:
“Ne oluyor ki, bazı kavimler komşularına bir şey öğretmiyor, onlara ilim vermiyor, onlara hatırlatmada bulunmuyor ve iyiliği emredip kötülükten nehyetmiyor? Yine ne oluyor ki, bazı kavimler komşularından öğrenmiyor, onlardan ilim ve ibret almıyor? Canım elinde olana yemin olsun ki, ya komşularına öğretecek, onlara ilim verecek, onlara hatırlatmada bulunacak ve iyiliği emredip kötülükten nehyedecek kavimler olacaksınız ve komşularından öğrenen, onlardan ilim ve ibret alan kavimler olacaksınız, ya da onlara dünyada iken cezalarını acele olarak vereceğim." Sonra Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) minberden inip evine girdi. Bunun üzerine Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) ashâbı birbirine:
“Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bu sözleriyle kimleri kasdetti?" demeye başladılar. Bazıları:
“Bu sözleriyle ancak Eş'arileri kasdetmiştir. Çünkü Eş'ariler fakih ve âlim kişilerdir. Onların su kenarlarında kaba ve cahil komşuları vardır. Eş'arilerden bir grup toplanarak Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına girdiler ve:
“Müslümanlardan bazı fırkaları hayırla anarken bazılarını da şer ile andın, ne oluyor ki?" dediler. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) :
“Komşularınıza öğretecek, onlara ilim verecek, onlara hatırlatmada bulunacak ve onlara iyiliği emredip kötülükten nehyedeceksiniz ya da dünyada iken cezanızı acele olarak vereceğim" buyurdu. Ashâb:
“Yâ Resûlallah! Bize bir yıl mühlet ver. Biz onlara öğretiriz, onlarda öğrenir" dediler. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) onlara bu mühleti verip:
“israiloğullarından inkar edenler, Davud ve Meryem oğlu İsa diliyle lânetlendi. Bu, onların isyan etmeleri ve hadlerini aşıyor olmalarından ötürüydü. İşledikleri herhangi bir kötülükten birbirlerini vazgeçirmeye çalışmazlardı. Yapmakta oldukları ne kötüydü!" âyetlerini okudu.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“İsrailoğullarından inkar edenler, Davud ve Meryem oğlu İsa diliyle lanetlendi..." âyetini açıklarken:
“Zebur'da ve İncil'de lanetlenmişlerdir mânâsındadır" dedi.
İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“İsrailoğullarından inkar edenler, Davud ve Meryem oğlu İsa diliyle lânetlendi. Bu, onların isyan etmeleri ve hadlerini aşıyor olmalarından ötürüydü" âyetini açıklarken:
“Mûsa (aleyhisselam) zamanında Tevrat'ta, İsa (aleyhisselam) zamanında İncil'de, Davud (aleyhisselam) zamanında Zeburda, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) zamanında ise Kur'ân'da her dille lanetlenmişlerdir, mânâsındadır" dedi.
Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“İsrailoğullarından inkar edenler, Davud ve Meryem oğlu İsa diliyle lânetlendi. Bu, onların isyan etmeleri ve hadlerini aşıyor olmalarından ötürüydü'" âyetini açıklarken:
“Yasaklayan Yahudiler sonradan yasakladıkları kişilerle ticaret üzere ortaklık kurdular. Allah onların kalplerini birbirine karıştırmış ve Dâvud (aleyhisselam) ile İsa b. Meryem dilleriyle lanetlenmişlerdir" dedi.
Ebû Ubeyd, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh, Ebû Mâlik el-Ğifârî'nin bu âyet hakkında şöyle dediğini bildirir:
“İsrâil oğulları, Dâvud'un (aleyhisselam) diliyle lanetlenip maymuna dönüştürüldüler. İsa'nın (aleyhisselam) diliyle de lanetlenip domuza dönüştürüldüler."
İbn Cerîr, Mücâhid'den bunun aynısını bildirir.
Abd b. Humeyd ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Katâde bu âyet hakkında:
“Yüce Allah, İsrâil oğullarını, Dâvud'un (aleyhisselam) zamanında onları Dâvud'un (aleyhisselam) diliyle lanetlemiş ve onları maymuna dönüştürerek zelil kılmıştır. Yine onları İncil'de, İsa'nın (aleyhisselam) diliyle lanetleyip domuza dönüştürmüştür" dedi.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Zeyd:
“...Bu, onların isyan etmeleri ve hadlerini aşıyor olmalarından ötürüydü" âyetini açıklarken:
“İsrâil oğullarının masiyeti neydi biliyor musunuz? Onlar "İşledikleri herhangi bir kötülükten birbirlerini vazgeçirmeye çalışmazlardı. Yapmakta oldukları ne kötüydü" dedi.
Ebu'ş-Şeyh, Ebû Amr b. Himâs'tan bildiriyor: İbnü'z-Zübeyr, Ka'b'a:
“Allah kullarına öfkelendiği zaman bu belli olur mu?" diye sorunca (Ka'bu'l-ahbâr):
“Evet, Allah onları zelil kılar ve onlar o zaman iyiliği emredip kötülükten nehyetmezler. Bu Kur'ân'da:
“İsrailoğullarından inkar edenler, Davud ve Meryem oğlu isa diliyle lânetlendi. Bu, onların isyan etmeleri ve hadlerini aşıyor olmalarından ötürüydü'" şeklinde geçmektedir" dedi.
Deylemî'nin, Müsnedü'l-Firdevs'te bildirdiğine göre Ebû Ubeyde b. el- Cerrâh, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şu sözünü nakleder:
“İsrâil oğulları günün başlangıcında kırk üç peygamberi öldürmüştür. O peygamberlere uyan kişilerden yüz on iki kişi kalkıp onlara iyiliği emredip kötülükten nehyedince günün sonunda onlarında hepsini öldürdüler. Allah'ın:
“Israiloğullarından inkar edenler, Davud ve Meryem oğlu Isa diliyle lânetlendi. Bu, onların isyan etmeleri ve hadlerini aşıyor olmalarından ötürüydü" âyetinde zikrettiği kişiler de bunlardır. "
Ahmed, Tirmizî ve Beyhakî'nin, Huzeyfe b. el-Yemân'dan bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Canım elinde olana yemin olsun ki, ya iyiliği emredip kötülükten nehyedeceksiniz ya da Allah size yakın bir zamanda ceza gönderir. Sonra da Allah'a dua edersiniz ve duanızı kabul etmez" buyurdu.
İbn Mâce'nin, Hazret-i Âişe'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Dua edip te duanız kabul edilmez olmadan önce iyiliği emredip kötülükten nehyedin" buyurmuştur.
Müslim, Ebû Dâvud, Tirmizî, Nesâî ve İbn Mâce'nin, Ebû Saîd el-Hudrî'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Sizden kim bir kötülük görürse onu eliyle değiştirsin. Eğer buna gücü yetmezse diliyle değiştirsin, buna da gücü yetmezse kalbiyle öfkesini belirtsin. Bu da imanın en zayıf derecesidir" buyurdu.
Ahmed'in, Adiy b. Umeyra'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Yüce Allah seçkin kişilerin kötülüğü yüzünden bütün toplumu azaplandırmaz. Ancak toplum, bu seçkin kişilerin kötülüğünü görür ve bu kötülüğü değiştirmeye gücü yettiği halde değiştirmezse, işte o zaman ileri gelen kişilerin kötülüğü ile bütün toplum azaplandırır" buyurdu.
Hatîb'in, Ruvâtu Mâlik'te, Ebû Seleme vasıtasıyla babasından bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Muhammed'in canı elinde olana yemin olsun ki, ümmetimden bazı kişiler mezarlarından maymun ve domuz suretinde çıkacaklardır. Bunlar günah işleyenlere yağcılık yapıp, güçleri yettiği halde sessiz kalarak onları bu günahlardan nehyetmeyen kişilerdir" buyurdu.
Hakîm et-Tirmizî'nin, Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Eğer ümmetin dünyayı tazim ederlerse üzerlerinden İslam'ın heybeti çekilir. İyiliği emredip kötülükten nehyetmeyi terk ederlerse vahyin bereketinden mahrum kalırlar. Eğer birbirlerine söverlerse Allah'ın gözünden düşerler" buyurdu.
Taberânî, İbn Abbâs'tan bildiriyor: Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Yâ Resûlallah! İçinde salih kişiler bulunan bir yer helak olur mu?" diye sorulunca, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Evet, olur" buyurdu. "Yâ Resûlallah! Niye ki?" denilince de:
“Yüce Allah'a karşı işlenen isyanlara engel olmayıp sessiz kalmalarındandır" buyurdu.
Taberânî'nin, Ebû Mûsa el-Eş'arî'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Sizden önce İsrâil oğulları günah işleyen birini gördükleri zaman onu ayıplayarak o günahtan nehy ederler di. ikinci gün de sanki bir gün önce onun günah işlediğini görmemiş gibi onunla oturur, yer ve içerlerdi. Allah onların öyle yaptığını görünce onların (iyilerin ve kötülerin) kalplerini birbirine karıştırdı ve onları Dâvud'un (aleyhisselam) ve İsa b. Meryem'in diliyle lanetledi. «...Bu, onların isyan etmeleri ve hadlerini aşıyor olmalarından ötürüydü.» Muhammed'in canı elinde olana yemin olsun ki, siz iyiliği emredip kötülükten nehyedeceksiniz ve günah işleyenin elinden tutarak onu zorla hak yola getireceksiniz. Ya da Allah kalplerinizi birbirine karıştırıp İsrâil oğullarını lanetlediği gibi sizi de lanetleyecektir.
Deylemî'nin, Enes'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Kadınlar kadınlarla, erkekler erkeklerle cinsel ilişkide bulunursa, onları doğudan gelecek kızıl bir esintiyle müjdele. Onların bir kısmı bu esintiyle hayvan suretine döndürülürken bir kısmı da yere batar. "...Bu, onların isyan etmeleri ve hadlerini aşıyor olmalarından ötürüydü" buyurdu.
80
"Onlardan çoğunun, inkar edenlerle dostluk ettiklerini görürsün. Nefislerinin onlar için (âhiret hayatları için) önceden hazırladığı şey ne kötüdür: Allah onlara gazab etmiştir ve onlar azap içinde devamlı kalıcıdırlar!"
İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Nefislerinin onlar için (âhiret hayatları için) önceden hazırladığı şey ne kötüdür..." âyetini açıklarken:
“Burada nefislerinin kendilerine emrettikleri şeyler kastedilmektedir" dedi.
İbn Ebî Hâtim, Harâitî, Mesâviu'l-Ahlâk'da, İbn Merdûye ve Beyhakî'nin, Şuab'da, Huzeyfe'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ey Müslümanlar topluluğu! Zinadan sakının ki, üçü dünyada diğer üçü de âhirette olmak üzere onda altı haslet vardır. Dünyada olanlar, (zina eden) kişinin güzelliğinin yok olması, fakirliğinin daim olması ve ömrünün kısa olmasıdır. Âhirette olanlar ise, Allah'ın, kendisine olan öfkesi, çok kötü bir hesap görmesi ve sürekli olarak Cehennemde kalıcı olmasıdır" buyurdu. Sonra da:
“...Nefislerinin onlar için (âhiret hayatları için) önceden hazırladığı şey ne kötüdür: Allah onlara gazab etmiştir ve onlar azap içinde devamlı kalıcıdırlar"' âyetini okudu.
81
"Eğer Allah'a, Peygambere ve ona indirilen Kur'ân'a inanmış olsalardı, onları dost edinmezlerdi, fakat onların çoğu fasıktır."
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“Eğer Allah'a, Peygambere ve ona indirilen Kur'ân'a inanmış olsalardı, onları dost edinmezlerdi..." âyetini açıklarken:
“Burada münafıklar kastedilmektedir" dedi.
82
Bkz. Ayet:84
83
Bkz. Ayet:84
84
"(Ey Muhammed!) İman edenlere düşmanlık etmede insanların en şiddetlisinin kesinlikle Yahudiler ile Allah'a ortak koşanlar olduğunu görürsün. Yine onların iman edenlere sevgi bakımından en yakınının da mutlaka «Biz Hıristiyanlarız» diyenler olduğunu görürsün. Çünkü onların içinde keşişler ve rahipler vardır. Onlar büyüklük de taslamazlar. Peygamber'e indirileni (Kur'ân'ı) dinledikleri zaman hakkı tanımalarından dolayı gözlerinin yaşla dolup taştığını görürsün. «Ey Rabbimiz! İnandık. Artık bizi (hakikate) şahitlik edenler ile beraber yaz» derler. Rabbimizin, bizi salihler topluluğuyla beraber (cennete) sokmasını umarken, Allah'a ve bize gelen gerçeğe ne diye inanmayalım?"
Ebu'ş-Şeyh ve İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Yahudi biri Müslüman biriyle yalnız kaldığı zaman mutlaka onu öldürmeyi istemiştir" buyurdu. Başka bir lafızda ise:
“Mutlaka onu öldürmeyi düşünmüştür" şeklindedir.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“...Yine onların iman edenlere sevgi bakımından en yakınının da mutlaka «Biz Hıristiyanlarız» diyenler olduğunu görürsün..." âyetini açıklarken:
“Burada Câfer ve ashâbı ile beraber Habeşistan'dan gelen grup kastedilmektedir" dedi.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Atâ (b. Ebî Rabâh):
“Allah'ın, Hıristiyanlardan iyi kişiler olarak zikrettiği kişilerin hepsinde de Necâşî ve ashâbı kastedilmektedir" dedi.
Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Atâ (b. Ebî Rabâh):
“...Yine onların iman edenlere sevgi bakımından en yakınının da mutlaka «Biz Hıristiyanlarız» diyenler olduğunu görürsün..."- âyetini açıklarken:
“Burada mümin Muhacirler geldiği zaman, iman eden Habeşliler kastedilmektedir" dedi.
Nesâî, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Taberânî, Ebu'ş-Şeyh ve İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre Abdullah b. ez-Zübeyr:
“...Peygamber'e indirileni (Kur'ân'ı) dinledikleri zaman hakkı tanımalarından dolayı gözlerinin yaşla dolup taştığını görürsün...'" âyeti, Necâşî ve ashâbı hakkında inmiştir" dedi.
İbn Ebî Şeybe, İbn Ebî Hâtim, Ebû Nuaym, Hilye'de ve Vahidî, İbn Şihâb vasıtasıyla bildiriyor: Saîd b. el-Müseyyeb, Ebû Bekr b. Abdirrahman b. el- Hâris b. Hişâm ile ürve b. ez-Zübeyr derler ki:
Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir mektup yazarak Amr b. Umeyye'yi Necâşî'ye gönderdi. Bu kişi Necâşi'nin huzuruna varıp Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) mektubunu okudu. Sonra Necâşî, Câfer b. Ebî Tâlib'i ve beraberindeki muhacirleri çağırıp rahipleri ve keşişleri de topladıktan sonra, Câfer b. Ebî Tâlib'e, onlara Kur'ân okumasını emretti. Bunun üzerine Câfer b. Ebî Tâlib kendilerine Meryem sûresini okudu. Onlar da Kur'ân'a iman ederek gözyaşları dökmeye başladılar. İşte:
“...Yine onların iman edenlere sevgi bakımından en yakınının da mutlaka «Biz Hıristiyanlarız» diyenler olduğunu görürsün. Çünkü onların içinde keşişler ve rahipler vardır. Onlar büyüklük de taslamazlar. Peygamber'e indirileni (Kur'ân'ı) dinledikleri zaman hakkı tanımalarından dolayı gözlerinin yaşla dolup taştığını görürsün. «Ey Rabbimiz! İnandık. Artık bizi (hakikate) şahitlik edenler (Muhammed'in ümmeti) ile beraber yaz» derler"' âyetleri bunlar hakkında nâzil olmuştur.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh ve İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr şöyle dedi:
“...Onların içinde keşişler ve rahipler vardır..." âyetini açıklarken: Burada, Necâşî'nin kavminden yaş ve ilim olarak en hayırlı olanları seçerek Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) göndermiş olduğu yetmiş kişi kastedilmektedir. Necâşî onlar vasıtasıyla Müslüman olmuştu. Başka bir rivayette ifade şöyledir:
Necâşî, ashâbından ileri gelenlerden otuz kişiyi Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) gönderdi. Bu otuz kişi Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına girdiği zaman kendilerine "Yâsin" sûresini okudu. Kur'ân'ı işittikleri zaman ağladılar ve Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) hak olduğunu anladılar. Bunun üzerine Yüce Allah:
“...Onların içinde keşişler ve rahipler vardır..." âyetini indirdi. Yine:
“Kendilerine daha önceden kitap verdiklerimiz buna da inanırlar. Kur'ân onlara okunduğu zaman: «Ona inandık, doğrusu o Rabbimizden gelen gerçektir; biz şüphesiz daha önceden müslüman olmuş kimseleriz» derler. İşte onlara, sabırlarından dolayı, ecirleri iki defa verilir; onlar kötülüğü iyilikle savarlar, kendilerine verdiğimiz rızıktan da sarfederler" âyetleri onlar hakkında inmiştir.
İbn Ebî Şeybe ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Urve der ki: (Ashâb) "Peygamber'e indirileni (Kur'ân'ı) dinledikleri zaman hakkı tanımalarından dolayı gözlerinin yaşla dolup taştığını görürsün..." âyetinin Necâşî hakkında nâzil olduğu görüşündeydi."
Abd b. Humeyd, Taberânî, Ebu'ş-Şeyh ve İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Peygamber'e indirileni (Kur'ân'ı) dinledikleri zaman..." âyetini açıklarken:
“Bunlar denizci idiler. Câfer b. Ebî Tâlib ile beraber Habeşistan'dan gelmişlerdi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), onlara Kur'ân okuyunca iman ettiler ve gözyaşları döktüler. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Topraklarınıza döndüğünüz zaman dininizden geri dönersiniz" buyurduğunda:
“Hayır biz dinimizden geri dönmeyiz" dediler. Bunun üzerine Yüce Allah:
“Peygamber'e indirileni (Kur'ân'ı) dinledikleri zaman..." âyetini indirdi.
Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Katâde der ki: Bize nakledildiğine göre bu âyet Câfer ile beraber Habeşistan'dan gelen bir grup hakkında nâzil olmuştur. Câfer Kureyş'ten kırk, Eş'arî'lerden ise elli kişiyle beraber Habeşistan'a gitmişti. Eş'arîlerin içinde en büyükleri Ebû Âmir el-Eş'arî, en küçükleri ise Âmir'di. Aralarında Ak'ten de dört kişi bulunmaktaydı. Bu grubu yakalatmak için Kureyş'Iiler aralarından Amr b. el-Âs'ı ile Umâre b. el-Velîd'i Necâşî'ye gönderdiler. Bu ikisi Necâşî'ye varıp:
“Bunlar kavimlerinin dinlerinde fesat çıkaranlardır" dediler. Necâşî onları getirterek durumu kendilerine sordu. Bunun üzerine onlar:
“Bizden önceki ümmetlerde olduğu gibi, Allah bize de bir tek olan Allah'a davet eden peygamber gönderdi. Bu peygamber bize iyiliği emredip kötülükten nehyetmektedir. Akrabalarla ilgilenmeyi ve akrabalık bağlarını kesmemeyi emretmektedir. Söz verdiğimizde sözümüzde durmayı ve ahde vefasızlık etmemeyi emretmektedir. Biz bu Peygamber'e inanıp iman ettiğimiz zaman kavmimiz aşırı gidip bizi topraklarımızdan çıkardılar. Biz de senden başka sığınacak birini bulamadık" dediler. Necâşî:
“İyi ettiniz" dedi. Amr ve arkadaşı:
“Bunlar İsa hakkında senden farklı şeyler söylüyorlar" deyince Necâşî:
“İsa hakkında ne diyorsunuz?" diye sordu. Onlar:
“Biz, Allah'ın kulu, Peygamberi ve el-Betül el-Azrâ'ya (bekar ve evlenmeyen Meryem'e) bırakmış olduğu kelimesi ve ruhudur, diyoruz" karşılığını verdiler. Necâşî:
“Yanlış bir şey söylemediniz" dedikten sonra Amr ve arkadaşına:
“Eğer sizler topraklarımda olmasaydınız sizleri şöyle şöyle yapardım" dedi. Bize söylendiğine göre Câfer ve arkadaşları geri döndükleri zaman onlar da (Necâşî'nin bazı adamları da) beraber gelmiş ve Muhammed'e (sallallahü aleyhi ve sellem) iman etmişlerdi. Bir kişi:
“Eğer bunlar topraklarına dönecek olurlarsa tekrar eski dinlerine dönerler" dedi. Yine bize anlatıldığına göre Câfer yetmiş kişi ile beraber geri dönmüştü. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) onlara Kur'ân okuduğu zaman onların gözlerinden yaşlar akmıştı.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Süddî der ki: Necâşî, Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) yedisi keşiş, beşi de rahip olmak üzere on iki kişi gönderdi. Bunlar Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile görüşüp bazı şeyler soracaklardı. Bu kişiler Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) vardıklarında, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) kendilerine Allah'ın kendisine indirmiş olduğu âyetlerden okudu. Bunun üzerine onlar ağladılar ve iman ettiler. Bu sebeple Yüce Allah onlar hakkında:
“Peygamber'e indirileni (Kur'ân'ı) dinledikleri zaman hakkı tanımalarından dolayı gözlerinin yaşla dolup taştığını görürsün. «Ey Rabbimiz! İnandık. Artık bizi (hakikate) şahitlik edenler (Muhammed'in ümmeti) ile beraber yaz» derler" âyetini indirdi.
İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), Mekke'de ashâbı için müşriklerden korkunca, Câfer b. Ebî Tâlib, İbn Mes'ûd ve Osmân b. Maz'ûn'u ashâbından bir grupla bebarer kral Necâşî'nin yanına, Habeşistan'a gönderdi. Müşrikler bu haberi alınca Amr b. el-Âs'ı bir grupla Necâşî'ye gönderdi. Bu grup Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) grubundan önce Necâşî'ye varıp:
“Aramızda Kureyş'lilerin akıllarının az ve emellerinin boş olduğunu iddia eden bir adam çıktı. Bu kişi peygamber olduğunu iddia etmektedir. Kavminde fesat çıkarmak için bir grup göndermiş bulunmaktadır. Biz de bunu sana haber vermek istedik" dediler. Necâşî:
“Eğer bana gelirlerse dedikleri şeye bir bakarım" karşılığını verdi. Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) ashâbı Necâşî'nin kapısına gelip:
“Allah'ın dostlarına izin ver" dediler. Necâşî. "Onlara izin vardır, Allah'ın dostlarına merhaba" dedi. Ashâb yanına girip selam verince, müşriklerden bir grup:
“Görüyorsun ey kral! Biz sana doğru söylemekteyiz. Onlar gerektiği gibi sana selam vermemekteler" dedi. Necâşî:
“Beni gerektiği gibi selamlamanızdan alıkoyan nedir?" diye sorunca:
“Biz seni Cennet ahalisinin ve meleklerin selamıyla selamladık" cevabını verdiler. Necâşî:
“Arkadaşınız, İsa ve annesi hakkında ne demektedir?" deyince:
“İsa'nın (aleyhisselam), Allah'ın kulu, peygamberi ve Meryem'e (aleyhesselam) bıraktığı ruhu ve kelimesidir" demektedir. Meryem'in (aleyhesselam) hakkında ise: «Temiz el-Betûl el- Azrâ (bekar ve evlenmeyen kadın)dır» demektedir" dediler. Bunun üzerine Necâşî yerden bir çöp alarak:
“Arkadaşınız, İsa'nın dediğine bu çöp kadar bir şey eklememiştir" dedi. Müşrikler bu durumdan hoşlanmamış ve yüzlerinin rengi değişmişti. Necâşî ashâba:
“Size indirilenden bir şey okuyor musunuz?" deyince:
“Evet, okuyoruz" karşılığını verdiler. Necâşî:
“O zaman okuyun" deyince de ashâb okudu. Necâşî'nin etrafında keşişler, rahipler ve diğer yardımcıları bulunmaktaydı. Keşişlerden ve rahiplerden bir grup her âyet okunmasında bunların haktan olduğunu anladılar ve gözyaşları akmaya başladı. Bunun için Yüce Allah onların hakkında:
“(Ey Muhammed!) İman edenlere düşmanlık etmede insanların en şiddetlisinin kesinlikle Yahudiler ile Allah'a ortak koşanlar olduğunu görürsün. Yine onların iman edenlere sevgi bakımından en yakınının da mutlaka «Biz Hıristiyanlarız» diyenler olduğunu görürsün. Çünkü onların içinde keşişler ve rahipler vardır. Onlar büyüklük de taslamazlar. Peygamber'e indirileni (Kur'ân'ı) dinledikleri zaman hakkı tanımalarından dolayı gözlerinin yaşla dolup taştığını görürsün. «Ey Rabbimiz! İnandık. Artık bizi (hakikate) şahitlik edenler (Muhammed'in ümmeti) ile beraber yaz» derler"' âyetlerini indirdi."
Taberânî, Selmân'ın Müslüman oluşunu anlatırken şöyle dediğini bildirir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Medine'ye geldiği zaman yemek yapıp yanına gittim. "Bu nedir?" buyurduğunda:
“Sadakadır" cevabını verdim. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), ashabına:
“Yiyin" buyurdu. Bir müddet sonra bir daha yemek yapıp götürdüğümde:
“Bu nedir?" diye sordu. Ben:
“Bu hediyedir" dediğimde ondan yiyerek ashâbına da:
“Yiyin" buyurdu. Ben:
“Yâ Resûlallah! Bana Hıristiyanlıktan haber ver" dediğimde:
“Ne onlarda,, ne de onları sevenlerde bir hayır vardır" buyurdu. Bu dediği bana ağır gelmiş bir şekilde yanından kalkmıştım. Sonra Yüce Allah:
“(Ey Muhammed!) İman edenlere düşmanlık etmede insanların en şiddetlisinin kesinlikle Yahudiler ile Allah'a ortak koşanlar olduğunu görürsün. Yine onların iman edenlere sevgi bakımından en yakınının da mutlaka «Biz Hıristiyanlarız» diyenler olduğunu görürsün. Çünkü onların içinde keşişler ve rahipler vardır. Onlar büyüklük de taslamazlar. Peygamber'e indirileni (Kur'ân'ı) dinledikleri zaman hakkı tanımalarından dolayı gözlerinin yaşla dolup taştığını görürsün..." âyetlerini indirdi. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), beni çağırtıp:
“Ey Selmânl Senin arkadaşların Allah'ın burada zikretmiş olduğu kişilerdir" buyurdu.
Abd b. Humeyd ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Katâde:
“...Yine onların iman edenlere sevgi bakımından en yakınının da mutlaka «Biz Hıristiyanlarız» diyenler olduğunu görürsün. Çünkü onların içinde keşişler ve rahipler vardır. Onlar büyüklük de taslamazlar'" âyetini açıklarken şöyle dedi:
“Ehl-i Kitâb'dan bazı kişiler (Nasraniler), İsa'nın (aleyhisselam) getirmiş olduğu hak şeriat üzereydiler. Ona iman etmiş ve ona uymuşlardı. Allah, Muhammed'i (sallallahü aleyhi ve sellem) gönderdiği zaman kendisine inandılar ve iman ettiler. Getirdiği hak şeylerin de Allah katından olduğunu bildiler. Allah ta işittiğiniz gibi onları bu şekilde övdü."
Ebû Ubeyd, Fedâil'de, İbn Ebî Şeybe, Müsned'de, Abd b. Humeyd, Buhârî, Târih'te, Hâris b. Ebî Usâme, Müsned'de, Hakîm et-Tirmizî, Nevâdiru'l- Usûl'da, Bezzâr, İbn Ebî Dâvud, İbnu'l-Enbârî, Mesâhifte, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Taberânî ve İbn Merdüye'nin bildirdiğine göre Selmân'a:
“...Çünkü onların içinde keşişler ve rahipler vardır...'" âyetinin açıklaması sorulunca şöyle dedi:
“Burada manastırdaki rahipler kastedilmektedir. Bu âyet Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem): (.....) şeklinde inmiştir. Hakîm et-Tirmizî'nin lafzı ise şöyledir:
“Ben bu âyeti Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem): (.....) şeklinde okudum.
Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ise bu âyeti: (.....) şeklinde okudu.
Beyhakî, Delâil'de, Selmân'dan bildiriyor: Ben Râmahurmuz'da yetim bir kişi idim. Râmahurmuz idarecisinin oğlu sürekli öğretmeninin yanına gider gelirdi. Bu sebeple ben de onun yakınında bulunmak istedim. Benden büyük kendini beğenmiş kibirli bir ağabeyim vardı. Ben ise yoksul bir kişi idim. Öğretmen dersi bitirip öğrenciler dağıldığı zaman, Râmahurmuz idarecisinin oğlu elbisesiyle yüzünü kapatır ve dağa çıkardı. Bunu çok sık olarak yapardı. (Bir gün kendisine) "Niçin şöyle şöyle yapıyorsun ve beni beraber götürmüyor sun?" dediğimde:
“Sen çocuksun ve durumumuzu ifşa etmenden korkuyorum" cevabını verdi. Ona:
“Korkma!" deyince:
“Bu dağda bir mağarada, ibadet edip Yüce Allah'ı ve âhireti zikreden salih kişiler vardır. Bunlar ateşperestlerin ve putperestlerin dinsiz olduğunu iddia ediyorlar" dedi. Kendisine:
“Beni de beraberinde bu kişilerin yanına götür" dediğimde:
“Onlardan izin almadan öyle bir şey yapamam. Senin bizi açığa çıkarıp ta babamın bu durumu öğrenerek onları öldürmesinden ve bu kişilerin benim yüzümden helak olmasından korkuyorum" karşılığını verdi. "Ben öyle bir açık vermem" dedim. Onlardan benim için izin alıp:
“Yanımda yetim bir çocuk vardır. Bu çocuğun yanınıza gelip sizleri dinlemesini istiyorum" dedi. Onlar da:
“Eğer kendisine güveniyorsan getir" deyince:
“Kendisinden size ancak hoşlandığım şeylerin gelmesini temenni ederim" dedi. Onlar da:
“O zaman onu da beraberinde getir" dediler.
Bunun üzerine bana:
“Senin benimle gelmen için kendilerinden izin aldım. Benim dersten çıkış saatimde gittiğimi gördüğünde yanıma gel ve bunu kimse bilmesin. Eğer babam bunu anlarsa onları öldürür" dedi. Râmahurmuz idarecisinin oğlunun dersten çıkış saati geldiğinde kendisini takip ettim. Bir dağa çıktık ve bahsettiği kişilerin yanına vardık. Onlar bir mağaradaydılar." —Ali der ki:
“Zannımca Selmân:
“Bunlar altı veya yedi kişiydiler" dedi.— Onların ibadet etmekten sanki canları çıkmıştı. Onlar gündüzleri oruç tutup geceleri ibadet ediyor buldukları yeşilliklerden yiyorlardı. Yanlarına oturduk. Râmahurmuz idarecisinin oğlu beni methederek hakkımda hayırlı şeyler söyledi. Onlar da, Allah'a hamdü sena ederek geçmiş resuller ve peygamberlerden bahsettiler. Sıra İsa b. Meryem'e gelince:
“Allah onu (Meryem'den) erkeksiz olarak gönderdi. Allah onu peygamber olarak gönderip ona ölüleri diriltme, çamurdan kuş yaratma, körleri ve sedef hastalarını iyileştirme gücü verdi. Bazı kavimler kendisine tâbi olurken bazıları da inkar etti. O, Allah'ın kendisiyle (insanları) imtihan ettiği kulu ve elçisiydi" dediler. Bunları söylemeden önce de:
“Ey çocuk! Senin bir Rabbin vardır. Yine senin geri döneceğin bir yer vardır. Önünde Cennet ve Cehennem vardır ki, gideceğin yer ikisinden biridir. Ateşperestler sapıklığa düşmüş dalalet ehlidir. Allah onların yaptıkları şeylerden razı değildir ve onlar hiçbir din üzere değildirler" dediler.
Râmahurmuz idarecisinin oğlunun yanlarından çıkış saati gelince ben de kendisiyle beraber gittim. Sonra bir daha yanlarına gittiğimizde önceki gibi ve daha güzel şeyler söylediler. Ben de yanlarında kalmak istedim. Bana "Ey Selmân! Sen daha çocuksun, sen bizim yaptığımızı yapmaya güç yetiremezsin. Sen ye, iç, namaz kıl ve yat" dediler. Râmahurmuz idarecisi, oğlunun bu yaptığını gördü ve atına binip onu takip ederek bu mağaraya yanlarına geldi. Onlara:
“Ey sizler! Bana komşu oldunuz ve ben size iyi komşuluk ettim ve benden bir kötülük görmediniz. Ancak siz oğlumu bana karşı bozdunuz. Size üç gün mühlet veriyorum. Eğer üç gün sonra sizi burada bulursam mağaranızı yakarım. Siz kendi topraklarınıza geri dönün. Benim tarafımdan size bir kötülük gelmesini istemiyorum" dedi. Onlar da:
“Biz sana karşı kötü bir şey kasdetmedik. Ancak senin için hayırlı şeyler istedik" dediler. Bu idareci oğlunu onların yanına gitmekten alıkoydu. İdarecinin oğluna:
“Allah'tan kork, bu dinin Allah'ın dini olduğunu, babanın ve bizim başka dine tabi olduğumuzu biliyorsun. Bunlar ateşe tapmaktadır ve Allah'ı tanımamaktadırlar. Âhiretini başkasının dünyası için satma" dedim. O:
“Ey Selmân! Mesele söylediğin gibidir. Babam onları yok etmesin diye yanlarına çıkmamaktayım. Eğer yanlarına gidecek olursam babam beni yine atıyla takip edecektir. Zaten benim yanlarına gitmemden korkarak onları oradan kovdu. Onların haklı olduğunu bilmekteyim" dedi. Bunun üzerine kendisine:
“Sen bilirsin" dedim.
Sonra ağabeyime durumu anlatıp bu kavmin yanına gitmeyi teklif ettim. Ağabeyim:
“Ben kendi maişetim için uğraş veren biriyim" dedi. Bunlar dağdan göçecekleri gün yanlarına çıktım. Bana:
“Ey Selmân! Biz sakınmaktaydık, ancak olanları görmektesin. Allah'tan kork ve bil ki, din sana vasiyet ettiğimiz gibidir. Bu ateşperestler Allah'ı bilmemekte ve anmamaktalar. Onlardan kimse seni aldatmasın" dediler. Onlara:
“Ben sizden ayrılacak değilim" deyince:
“Sen bizimle olmaya güç yetiremezsin. Biz gündüz oruç tutup gece de ibadet ediyoruz. Biz bitkilerden ve bulduğumuz şeylerden yiyoruz. Sen buna güç yetiremezsin" dediler. Ben yine:
“Ben sizden ayrılacak değilim" dedim. Onlar:
“Sen bilirsin, biz halimizi sana arzettik. Eğer bizden ayrılmayı kabul etmiyorsan seninle beraber gelecek birini getir ve beraberinde yiyecek şeyler al. Çünkü sen bizim yaptıklarımıza güç yetiremezsin" dediler. Ben de öyle yapıp ağabeyime benimle gelmesini söyledim, ama o bunu kabul etmedi.
Yanlarına çıktığımda eşyalarını yüklendiler ve beraber yola çıktık. Allah, selametle Musul'a varmamızı nasip etti. Orada bir mabede gittik. İçeri girdiklerinde oradakiler kendilerini neşe ve sevinçle karşılayarak:
“Nerelerde idiniz?" dediler. Onlar da:
“Biz, Allah'ın zikredilmediği ateşperestlerin bulunduğu bir şehirdeydik. Bizi oradan kovdular ve sizin yanınıza geldik" dediler. Bir zaman sonra:
“Ey Selmân! Bu dağda dindar bir kavim bulunmaktadır. Biz onların yanına gitmek istiyoruz. Sen de bunlarla beraber burada kal. Bunlar da dindardır ve onlardan hoşlanacağın şeyler göreceksin" dediler. Ben:
“Ben sizden ayrılacak değilim" deyince:
“Mabettekiler de bana nasihat ederek:
“Bizimle beraber kal, gücümüz nispetinde bir şeyden geri kalmazsın" dediler. Ben yine:
“Ben sizden ayrılacak değilim" dedim ve beraberlerinde yola çıktım. Dağların arasına vardığımızda dibinde birçok su testileri ve çokça ekmek bulunan bir kayanın yanına vardık. Bu kayanın dibinde konakladık. Güneş çıktığı zaman dağların arasından birer birer birçok kişi çıkıp gelmeye başladı. Sanki canları çıkmış gibiydiler. Toplandıkları zaman arkadaşlarımı sevinçli ve neşeli bir şekilde karşılayarak:
“Nerelerde idiniz, sizi görmüyorduk?" dediler. Arkadaşlarım:
“Biz, Allah'ın zikredilmediği ve ateşperestlerin yaşadığı bir şehirdeydik. Biz orada Allah'ı zikrediyorduk, ama bizi oradan kovdular" cevabını verdiler. Bu gelenler:
“Bu çocuk ta nedir?" diye sorunca, arkadaşlarım beni överek:
“Bu, o şehirden bir arkadaşımızdır, ondan hayırlı şeylerden başka bir şey görmedik" dediler. Vallahi! Biz bu durumda iken mağaradan bir kişi çıkıp geldi ve selam vererek oturdu. Arkadaşlarım onu sevinçli ve neşeli bir şekilde saygıyla karşılayıp çepeçevre etrafında oturdular.
Bu kişi onlara:
“Nerede idiniz?" diye sorunca durumu kendisine anlattılar. "Bu çocuk ta nedir?" dediğinde beni överek kendilerine katılışımı anlattılar. Daha önce hiç görmediğim bir şekilde ona saygı gösteriyorlardı. Bu kişi Allah'a hamdü sena ettikten sonra Allah'ın göndermiş olduğu peygamberleri zikrederek karşılaştıkları ve yaptıkları şeyleri anlattı. İsa b. Meryem'e gelince de, Allah'ın onu erkeksiz olarak Meryem'den yarattığını, peygamber olarak gönderdiğini, Allah'ın kendisine ölüleri diriltme, körleri ve sedef hastalarını iyileştirme, çamurdan kuş yapıp ona üfleyerek Allah'ın izniyle ona can verme gücü verdiğini, Allah'ın kendisine İncil'i indirdiğini ve Tevrât'ı öğrettiğini, kendisini İsrâil oğullarına peygamber olarak gönderdiğini ve bazı kavimlerin kendisine iman edip bazılarının da inkar ettiğini söyledi. Yine İsa'nın (aleyhisselam) karşılaştığı bazı durumları anlatarak Allah'ın kendisine nimetler verdiği bir kul olup Allah'ın kendisini mükâfatlandırmış ve ondan razı olduğunu söyledi. Etrafındakilere nasihat etmeye devam edip:
“Allah'tan korkun ve İsa'nın (aleyhisselam) getirdiklerine tabi olun. Ona karşı gelmeyin, aksi takdirde Allah sizi ayrılıklara düşürür" diyordu. Sonra:
“Kim bu şeylerden (yiyecek ve içecekten) almak isterse alsın" dedi. Bunun üzerine her kişi kalkıp bir testi su ve yemeklerden bir şeyler almaya başladı. Sonra beraberlerinde geldiğim arkadaşlarım bu kişinin yanına gelip kendisine saygıyla selam verince kendilerine:
“Bu dinde sebat edin ve fırkalara ayrılmaktan sakının. Bu çocuk hakkında da hayırlı şeyler vasiyet edin" dedi. Bana da:
“Ey çocuk! Bu anlatmış olduğum Allah'ın dinidir. Diğerleri ise küfürdür" dedi. Ben de kendisine:
“Ben senden ayrılacak değilim" dediğimde:
“Sen benimle olmaya güç yetiremezsin, çünkü ben bu mağaradan sadece pazar günleri çıkmaktayım.
Bu şekilde sen benimle kalamazsın" dedi. Sonra ashâbına dönünce, ashâbı:
“Ey çocuk! Sen onunla olmaya güç yetiremezsin" dediler. Ben yine:
“Ben senden ayrılacak değilim" deyince:
“Ey çocuk! Ben şimdi sana bir daha söylüyorum ki, ben buraya gireceğim ve gelecek pazar gününe kadar çıkmayacağım. Artık sen bilirsin" dedi. Ben yine de:
“Ben senden ayrılacak değilim" dedim. Ashâbı bu kişiye:
“Ey filan! Bu daha bir çocuktur, ona bir şey olmasından korkuyoruz" dediler. Bu kişi bana:
“Yine de sen bilirsin" dedi. Ben yine:
“Ben senden ayrılacak değilim" dedim.
Benim ilk beraber olduğum arkadaşlarım kendilerinden ayrılacağım zaman ağlamaya başladılar. Bu kişi bana:
“Bu yemekten ve sudan sana gelecek haftaya yetecek kadar al" deyince ben onlardan bir miktar aldım. Her kişi de tekrar kendi yerine geri döndü. Bu kişi dağdaki mağaraya girinceye kadar arkasından gittim. Bana:
“Sen de olanları indir ve yiyip iç " diyerek kendisi namaza durdu. Bende kendisiyle namaza durdum. O bana doğru dönüp:
“Senin buna gücün yetmez, fakat namaz kıl ve yat, yemek ye ve iç" dedi. Ben de öyle yaptım. Onun yemek yiyip bir şey içtiğini görmedim. Diğer pazar gününe kadar onu sadece rükuda ve secdede gördüm. Sabahladığımız zaman:
“Su testini al ve dışarı çık" dedi. Ben de çıktım ve o kayanın dibine gittim. Yine o kişiler dağlardan çıkıp geldiler ve toplanmaya başladılar. Bu kişinin çıkmasını bekliyorlardı. Bu kişi çıkıp oturduktan sonra çok güzel şeyler anlatarak bir hafta önce anlatmış olduğu konulara benzer bir şeyler anlattı. Sonra:
“Bu dine tutunun ve fırkalara ayrılmayın. Allah'tan korkun ve bilin ki İsa b. Meryem, Allah'ın kulu ve nimetlendirdiği kişidir" dedi. Sonra oradakiler benden sözederek:
“Ey Filan! Bu çocuğu nasıl buldun?" deyince, beni övüp hayırlı şeyler söyledikten sonra Allah'a hamdü senalar etti. Ekmek ve su bolca var idi. Herkişi kendine yetecek kadar bir miktar almaya başladı. Ben de öyle yaptım. Sonra yine geldikleri dağlara dağıldılar. Bu kişi tekrar mağarasına dönünce ben de kendisiyle döndüm. Bir müddet öyle devam etti. Her pazar günü mağaradan çıkıyor ve arkadaşları her pazar yanına geliyordu. Her haftada her zamanki gibi onlara nasihatlar veriyordu. Yine bir pazar günü toplandıklarında Allah'a hamd edip onu ta'zîm ettikten sonra her zamanki gibi diyeceğini dedi ve:
“Ey sizler! Ben artık yaşlanmış ve zayıf biriyim. Ecelim de yaklaşmış bulunmaktadır. Şimdiye kadar Beytü'l- Makdis'e (Kudüs'e) gitmedim. Oraya muhakkak gitmeliyim. Bu çocuğa dikkat edin ve hakkında hayırlı şeyler yapın. Onun iyi bir çocuk olduğunu görüyorum" dedi. Ashâb bu dediğinden dolayı korkmuştu. Onların korkulan gibi bir korku da daha önce görmemiştim. Onlar:
“Ey Ebû Filân! Sen yaşlı ve yalnız birisin. Senin başına bir şey gelip gelmemesinden emin değiliz. Şimdi de sana her zamankinden daha fazla ihtiyacımız vardır" dediler. Bu kişi:
“Beni yolumdan geri çevirmeyin, ben muhakkak gitmeliyim. Fakat bu çocuk hakkında hayırlı şeyler yapın. Şöyle şöyle yapın" dedi.
Bunun üzerine ben de kendisine:
“Ben senden ayrılacak değilim" dedim. O:
“Ey Selmân! Benim durumumu ve ne üzere olduğumu biliyorsun. Bu ise diğer şeyler gibi değildir. Ben yürürüm ve gündüz oruç tutar, gece ibadet ederim. Bu sebeple beraberimde azık veya başka bir şey taşıyamam. Senin de buna gücün yetmez" dedi. Ben yine:
“Ben senden ayrılacak değilim" dedim. O:
“Sen bilirsin" dedi. Ashabı:
“Ey filan! Biz senin ve yanındaki çocuk hakkında endişeleniyoruz" deyince:
“Bu çocuk durumu bilmektedir. Ben kendi durumumu ona anlattım. Bundan daha önceki durumumu da gördü" dedi. Ben yine:
“Ben senden ayrılacak değilim" dedim. Sonra ağlıyarak onunla vedalaştılar. Onlara:
“Allah'tan korkun ve nasihat ettiğim gibi olun. Eğer yaşarsam umulur ki size tekrar dönerim. Eğer ölürsem, Allah diridir ve ölmeyendir" dedi. Sonra onlarla vedalaşıp bana:
“Bu ekmekten yiyeceğin kadar bir şeyler al" dedi ve beraber yola çıktık.
O yürürken Allah'ı zikrediyordu. Etrafına bakmıyor ve hiçbir şeyin yanında durmuyordu. Akşam olunca bana:
“Ey Selmân! Sen namaz kıl ve yat. Yemek ye ve iç (sürekli oruç tutma)" dedi. Sonra kendisi namaza kalktı. Beytü'l- Makdis'e varana kadar bu böyle devam etti. O akşamladığı zaman hiç gökyüzüne bakmazdı. Beytü'l-Makdis'e vardığımız zaman Beytü'l-Makdis'in (Kudüs'ün) kapısında kötürüm biri oturuyordu. Bu kötürüm kişi:
“Ey Allah'ın kulu! Benim halimi görüyorsun. Bana bir tasaddukta bulun" dedi. Ancak o, bu kötürüm kişiye bakmadan mabede girdi. Bende beraberinde girdim. O mabedin değişik yerlerinde namaz kılmaya başladı. Sonra:
“Ey Selmân! Ben şu şu zamandan beri uyumamışım ve bir uyku tadı bulamamaktayım. Gölge filan filan yere ulaştığı zaman beni uyandırırsan uyuyacağım. Çünkü bu mabedde uyumak istiyorum. Yoksa gene de uyumazdım" deyince:
“Tamam ben seni uyandırırım" dedim. O:
“Ben uyuduğumda gölge filan filan yere ulaştığı zaman beni uyandır" dedi ve uyudu.
Ben de kendi kendime:
“Bu filan filan zamandan beri uyumamaktadır. Bu sebeple uykuya doyuncaya kadar onu uyandırmayacağım" dedim. O yürürken bana doğru döner ve nasihat vererek benim Rabbimin olduğunu önümde Cennet, Cehennem ve hesabın bulunduğunu söylerdi. Yine bana bunları öğretip, pazar günleri arkadaşlarına hatırlattığı şeyleri bana hatırlatırdı. Hatta bana anlattıkları arasında:
“Ey Selmân! Yüce Allah, Ahmed adında Tihâme'den çıkacak bir peygamber gönderecektir." - O, Arap olmadığı için Tihâme ve Ahmed sözcüklerini tam telaffuz edemeyen biri idi- "Onun alameti hediye olan şeyden yemesi, sadakadan ise yememesidir. Omuzlan arasında peygamberlik mührü vardır. Bu zaman da yaklaşmış bulunmaktadır. Ben yaşlı biriyim. O zamana yetişeceğimi sanmıyorum. Eğer sen ona yetişirsen onu tasdik et ve ona tâbi ol" demişti. Ona:
“Dinimi terk etmemi emretse bile mi?" diye sorunca:
“Dinini terk etmeni emretse bile ona uy. Çünkü getirdikleri hak üzeredir ve Allah'ın rızası söyledikleri şeylerdedir" demişti. Az bir zaman geçmişti ki, korkup Allah'ı zikrederek uyandı ve:
“Ey Selmân! Gölge burayı geçti, ama ben Allah'ı zikretmedim, hani beni uyandıracaktın?" dedi. Bunun üzerine ona:
“Sen bana şu şu zamandan beri uyumadım" demiştin. Ben de bu sebeple uykuya doyuncaya kadar uyumanı istedim" dedim. O, Allah'a hamd ederek kalkıp yürüyünce ben de arkasından gittim. Kötürüm kişi:
“Ey Allah'ın kulu! Mabede girerken senden sadaka istedim bir şey vermedin. Çıkarken de istedim yine bir şey vermedin" dedi. Bunun üzerine o etrafına bakınıp kendisini kimsenin görüp görmediğine baktı ve kötürüme yaklaşarak:
“Bana elini ver!" dedi. Kötürüm elini verince:
“Allah'ın ismiyle kalk!" dedi ve kötürüm bağlı olduğu ipinden kurtulan kişi gibi ayağa kalktı. Kötürümlüğünden hiçbir eser kalmamıştı. Sonra onun elini bırakıp yoluna devam etti. Yine hiçbir tarafa bakmıyor ve hiç kimsenin yanında durmuyordu.
Kötürümlükten kurtulan kişi:
“Ey çocuk! Bana eşyalarımı yüklenmeme yardım et te gidip durumumu aileme haber vereyim" dedi. Ben eşyalarını yüklenmesine yardım ettikten sonra adam bana bakmadan yoluna devam etti. Ben de kendisini iyileştiren yaşlı kişinin peşine düştüm. Onu her karşılaştığım kişiye sorduğumda:
“Önündedir" dediler. Kelb kabilesinden bir kafileyle karşılaştım ve bu yaşlı kişiyi kendilerine sordum. Konuşma şivemi işittiklerinde biri devesini çöktürüp beni devesinin terkisine bindirdi. Ülkelerine vardığımızda beni Ensâr'dan bir kadına sattılar. O da bakmam için beni bir bahçesine yerleştirdi. Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) Medine'ye geldiği bana haber verilince hurmalardan bir miktar alarak yanına gittim. Yanında bazı kişiler vardı ve en yakınında Ebû Bekr bulunmaktaydı. Hurmaları önüne koyunca:
“Bu nedir?" diye sordu:
“Ben de:
“Sadakadır" dediğimde, oradakilere:
“Yiyin!" buyurdu ve kendisi yemedi. Bir zaman sonra bir daha hurma alarak yanına gittim. Yine Ebû Bekr kendisine en yakın kişiydi. Hurmaları önüne bıraktığımda:
“Bu nedir?" diye sordu. Ben de:
“Hediyedir" dedim. Bunun üzerine:
“Bismillah!" dedi ve yanındakilerle beraber yemeye başladı. Kendi kendime:
“İşte bu, onun işaretleridir" dedim. Arkadaşım Arap olmayan biri idi. Bu sebeple Tihâme diyemeyip:
“Tihmet ve Ahmed" demişti. Arkasına geçtiğimde Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) mührü görmek istediğimi sezip giysisini gevşetince sol omuzunun kenarında peygamberlik mührünü gördüm. Mühre dikkatlice baktıktan sonra tekrar Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) önüne gelip:
“Allah'tan başka ilah olmadığına ve senin Allah'ın Resûlü olduğuna şehadet ederim" dedim. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Sen kimsin?" diye sorunca:
“Ben bir köleyim" diye cevap verdim. Sonra da beraber olduğum adamın dediklerini ve bana emrettiklerini anlattım. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Sen kimin kölesisin?" deyince:
“Beni bakmam için bir bahçesine bırakan Ensâr'dan bir kadının kölesiyim" dedim. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) :
“Ey Ebû Bekr!" deyince, Ebû Bekr:
“Emrindeyim" dedi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Onu satın al!" buyurdu. Bunun üzerine Ebû Bekr beni satın alıp azad etti. Bir müddet sonra Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına gelip selam verdim ve önünde oturarak:
“Yâ Resûlallah! Hıristiyanlar hakkında ne diyorsun?" diye sordum. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ne onlarda, ne de dinlerinde bir hayır vardır" buyurdu. İçime çok büyük bir şey düşmüştü. Beraber olduğum kişi, kendisinden öyle şeyler gördüğüm kişi ve Allah'ın kötürümü eliyle iyileştirdiği kişide ve dininde bir hayır yok muydu? İçimde birçok şeylerle çıkıp gittim. Sonra Yüce Allah, Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem):
“...Çünkü onların içinde keşişler ve rahipler vardır. Onlar büyüklük de taslamazlar" âyetini indirdi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Selmân'ı çağırın" buyurunca elçisi beni çağırmaya geldi. Ben korkmuştum. Gelip Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) önünde oturduğumda:
“Rahman ve Rahîm olan Allah'ın ismiyle" deyip:
“...Çünkü onların içinde keşişler ve rahipler vardır.
Onlar büyüklük de taslamazlar'" âyetini okudu. Sonra:
“Ey Selmân! Beraber olduğun arkadaşların Hıristiyan değildir, onlar müslümandır" buyurdu. "Yâ Resûlallah! Seni hak olarak gönderene yemin olsun ki, Senin dinine tabi olmamı emretmişti. Ona: «Dinini ve üzeri olduğun şeyi terk etmemi emretse bile terkedeyim mi?» dediğimde: «Evet terk et, çünkü hak olan ve Allah'ın sevdiği şeyler sana emrettiği şeylerdedir» karşılığını verdi" dedim.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Hasan: (.....) ifadesini açıklarken:
“Burada (Hıristiyanların) âlimleri kastedilmektedir" dedi.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Zeyd: (.....) ifadesi Hıristiyanların âbidleri kastedilmektedir" dedi.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn İshâk der ki: Zührî'ye:
“...Çünkü onların içinde keşişler ve rahipler vardır. Onlar büyüklük de taslamazlar" âyeti ile:
“...Bilgisizler kendilerine takıldıkları zaman onlara güzel ve yumuşak söz söylerler" âyetinin açıklamasını sorduğumda:
“Ben sürekli âlimlerimizin: «Bu âyetler, Necâşî ve arkadaşları hakkında nâzil olmuştur» dediklerini işitirdim" dedi.
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Hâkim ve İbn Merdûye'nin değişik kanallarla bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Bizi (hakikate) şahitlik edenler ile beraber yaz..." âyetini açıklarken:
“Muhammed'in ümmeti ile beraber yaz mânâsındadır" dedi. Başka bir rivayette ise:
“Şahitlikle Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) ve ümmeti kastedilmektedir. Onlar Muhammed'in (sallallahü aleyhi ve sellem) ve diğer peygamberlerin tebliğ ettiğine şahitlik etmişlerdir" şeklindedir.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Zeyd:
“Rabbimizin, bizi salihler topluluğuyla beraber (cennete) sokmasını umarken..." âyetini açıklarken:
“Burada salih kavimle Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ve ashâbı kastedilmektedir" dedi.
85
İşte böyle demelerine karşılık Allah da kendilerine sevap olarak ağaçları altından ırmaklar akan cennetleri verdi ki, içlerinde ebediyyen kalıcı haldedirler. İşte iyilik yapanların mükâfatı budur.
86
Küfredip âyetlerimizi yalanlayanlar ise, onlar, hep cehennemliktirler.
87
Bkz. Ayet:88
88
"Ey Mü’minler! Allah'ın size helal ettiği temiz şeyleri haram kılmayın, sınırı da aşmayın, doğrusu Allah aşırı gidenleri sevmez. Allah'ın size rızık olarak verdiklerinden helâl, iyi ve temiz olarak yiyin ve kendisine inanmakta olduğunuz Allah'a karşı gelmekten sakının."
Tirmizî, İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim, İbn Adiy, el-Kâmil'de, Taberânî ve İbn Merdûye, İbn Abbâs'tan bildiriyor: Bir kişi Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) gelip:
“Yâ Resûlallah! Ben et yediğim zaman kadınlara karşı şehvetim artmaktadır. Bu sebeple kendime et yemeyi haram kıldım" dedi. Bunun üzerine:
“Ey Mü’minler! Allah'ın size helal ettiği temiz şeyleri haram kılmayın..." âyeti nâzil oldu.
İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Ey Mü’minler! Allah'ın size helal ettiği temiz şeyleri haram kılmayın..." âyetini açıklarken şöyle dedi: Bu âyet sahabeden bir grup hakkında nâzil olmuştur. Onlar:
“Erkeklik organlarımızı keserek dünya arzularından uzak duralım ve rahipler gibi yeryüzünde seyahat edelim" dediler. Bu durum Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) haber verilince, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bu kişileri çağırtıp söylenenleri kendilerine sordu. Onlar da:
“Evet söyledik" dediler. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ben bazen oruç tutuyor bazen de tutmuyorum. Bazen namaz kılıyor, bazen de uyuyorum ve kadınlarla evleniyorum. Kim sünnetime uyarsa o bendendir. Kim de sünnetime uymazsa o benden değildir" buyurdu.
Abd b. Humeyd, Ebû Dâvud, Merâsil'de ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Ebû Mâlik:
“Ey Mü’minler! Allah'ın size helal ettiği temiz şeyleri haram kılmayın..." âyetini açıklarken şöyle dedi:
“Bu âyet, Osmân b. Maz'ûn ve arkadaşları hakkında nâzil olmuştur. Onlar kendilerine, kadınları ve birçok arzularını haram kılmışlardı. Hatta onlardan bazısı erkeklik organını kesmeye karar verdi. Bunun üzerine Yüce Allah bu âyeti indirdi.
Buhârî ve Müslim, Hazret-i Âişe'den bildiriyor: Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) ashâbmdan bazı kişiler, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) hanımlarına Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) gizli olarak yaptığı ibadetleri sordular. Sonra bu ashâbdan bazısı:
“Ben et yemeyeceğim" derken bazısı:
“Ben evlenmeyeceğim" dedi. Bazısı da:
“Ben artık yatağımda yatmayacağım" dedi. Bu durum Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) haber verilince:
“Ne oluyor ki, bu kavmin bazıları şöyle şöyle diyor. Ben bazen oruç tutuyor, bazen de iftar ediyorum. Bazen uyuyor, bazen de kalkıyorum, et yiyor ve kadınlarla evleniyorum. Kim sünnetimden yüz çevirirse o benden değildir" buyurdu.
İbn Ebî Şeybe, Buhârî, Müslim, Nesâî, İbn Ebî Hâtim, İbn Hibbân, Ebu'ş- Şeyh, İbn Merdûye ve Beyhakî, Sünen'de, İbn Mes'ûd'un şöyle dediğini bildirir:
“Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile beraber bir gazvede idik ve beraberimizde kadınlarımız yoktu. Bu sebeple:
“Kendimizi hadım edelim mi?" dedik. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bizi bundan nehyederek belli bir zamana kadar bir giysi karşılığında bir kadınla evlenmemize ruhsat verdi. Sonra da:
“Ey Mü’minler! Allah'ın size helal ettiği temiz şeyleri haram kılmayın, hududu da aşmayın, doğrusu Allah aşırı gidenleri sevmez" âyetini okudu.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İkrime der ki: Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) ashâbından bazı kişiler kendilerini hadım ederek kadınlardan uzak durmaya ve et yememeye karar verdiler. Bunun üzerine:
“Ey Mü’minler! Allah'ın size helal ettiği temiz şeyleri haram kılmayın, hududu da aşmayın, doğrusu Allah aşırı gidenleri sevmez" âyeti nâzil oldu.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir, İkrime'den bildiriyor: Aralarında Osmân b. Maz'ûn'un da bulunduğu ashâbdan oluşan bir grup vardı. Onlardan biri:
“Ben artık et yemeyeceğim" dedi. Diğeri:
“Ben artık yatağımda yatmıyacağım" dedi. Diğer biri:
“Ben evlenmeyeceğim" dedi. Diğer bir kişi ise:
“Ben hergün oruç tutacağım ve oruçsuz gün geçirmeyeceğini" dedi. Bunun üzerine Yüce Allah:
“Ey Mü’minler! Allah'ın size helal ettiği temiz şeyleri haram kılmayın, hududu da aşmayın, doğrusu Allah aşırı gidenleri sevmez" âyetini indirdi.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbrâhîm en-Nehaî:
“Ey Mü’minler! Allah'ın size helal ettiği temiz şeyleri haram kılmayın..." âyetini açıklarken:
“(Müslümanlardan bazı kişiler) Temiz olan şeyleri ve eti kendilerine haram kılmışlardı. Bu sebeple Allah onlar hakkında bu âyeti indirdi" dedi.
Abdurrezzâk, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir, Ebû Kılâbe'nin şöyle dediğini bildirir: Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) ashâbından bazı kişiler dünya nimetlerini ve kadınları terk ederek rahipler gibi olmak istediler. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) kalkıp onlara ağır şeyler söyleyerek:
"Sizden önceki kavimler zorluklardan dolayı helak oldular. Onlar kendi nefislerine zorluklar çıkarınca Allah da onlara zorluklar çıkardı. Bugünkü manastır ve mabedlerde bulunanlar da onlardan geriye kalanlardır. Siz Allah'a ibadet edin ve hiçbir şeyi ona ortak koşmayın. Siz hac ve umre yaparak doğru olunki, size de dürüst davranılsın" buyurdu. Sonra da:
“Ey Mü’minler! Allah'ın size helal ettiği temiz şeyleri haram kılmayın, hududu da aşmayın, doğrusu Allah aşırı gidenleri sevmez'" âyeti nâzil oldu.
Abdurrezzâk ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Katâde:
“...Allah'ın size helal ettiği temiz şeyleri haram kılmayın..." âyetini açıklarken:
“Bu âyet Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) ashâbından dünya nimetlerini, kadınları terk eden ve zahid olmak (ruhbanlık) isteyen bazı kişiler hakkında nâzil olmuştur. Bunların arasında Ali b. Ebî Tâlib ve Osmân b. Maz'ûn bulunmaktaydı" dedi.
Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Katâde:
“Ey Mü’minler! Allah'ın size helal ettiği temiz şeyleri haram kılmayın, hududu da aşmayın, doğrusu Allah aşırı gidenleri sevmez" âyetini açıklarken şöyle dedi:
“Bize söylendiğine göre Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) ashâbından bazı kişiler kadınlarla beraber olmayı ve et yemeyi terkederek manastırlar edinmek istediler. Bu durum Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) bildirilince:
“Benim dinimde kadınlara yaklaşmamak ve et yemeyi terk ederek manastırlar edinmek yoktur" buyurdu. Yine bize nakledildiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) zamanında üç kişi anlaşarak, biri:
“Ben gece boyu ibadet edip uyumayacağım" dedi. Diğeri:
“Ben sürekli oruç tutacağım ve oruçsuz gün geçirmeyeceğini" dedi. Diğer kişi ise:
“Ben artık kadınlara yaklaşmayacağım" dedi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bunlara haber göndererek yanına çağırıp:
“Sizin şöyle şöyle yapacağınız haberini aldım" deyince:
“Evet, yâ Resûlallah! Biz hayırdan başka bir şey yapmak istemedik" dediler. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ancak ben geceleri ibadet ediyor ve uyuyorum. Bazı günler oruç tutuyor, bazı günler de tutmuyorum. Kadınlara da yaklaşıyorum. Sünnetime yüz çeviren kişi benden değildir" buyurdu. Bazı kıraatlerde: (.....) ifadesi âyete eklenirdi.
İbn Ebî Şeybe ve İbn Cerîr'in, Ebû Abdirrahman'dan bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ben size keşişler ve rahipler olmanızı emretmiyorum" buyurdu.
İbn Cerîr, Süddî'nin şöyle dediğini bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir gün oturup insanlara hatırlatmada bulunarak onları fazla korkutmadan kalktı. Aralarında Ali b. Ebî Tâlib ve Osmân b. Maz'ûn'un bulunduğu Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) ashâbmdan on kişi birbirlerine:
“Eğer biz bir amel yapmayacaksak Allah'tan hakkıyla korkmuş sayılmayız. Hıristiyanlar kendilerine bazı şeyleri haram kıldılar. Biz de bazı şeyleri kendimize haram kılacağız" dediler. Bunun üzerine bazıları et ve iç yağı yemeyi, kendilerine haram kıldılar. Bazıları da kendilerine uykuyu haram kılarken, bazıları kendilerine kadınlara yaklaşmayı haram kıldı. Osmân b. Maz'ûn da kadınlara yaklaşmayı kendine haram kılanlardan biriydi. Ne kendisi eşine yaklaşır, ne de eşi kendisine yaklaşırdı. İsmi Havle olan Osmân b. Maz'ûn'un hanımı, Hazret-i Âişe'nin yanına gelmişti. Hazret-i Âişe ve orada bulunan Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) diğer eşleri:
“Ey Havle! Ne oluyor ki, rengin değişmiş, artık taranmıyor ve koku sürünmüyorsun?" diye sorunca:
“Kocam şu şu zamandan beri bana yaklaşmayıp giysimi üstümden çıkarmazken nasıl taranayım?" dedi. Oradakiler Havle'nin bu sözlerine gülmeye başladı. Bu sırada Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) içeri girdiğinde onlar hâlen gülüyordu. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Sizi güldüren şey nedir?" deyince, Hazret-i Âişe:
“Yâ Resûlallah! Havle'ye bu durumunu sorduğumda: «Kocam şu şu zamandan beri giysimi üstümden çıkarmadı» dedi" karşılığını verdi.
Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ona haber gönderip yanına çağırdı. Ona:
“Ne oluyor sana ey Osmân!" deyince:
“Allah'ın rızasını kazanmak için onu terk ettim ve kendimi ibadete verdim" diyerek durumu Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) anlattı. Hata Osmân hadım olmak bile istemişti. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Bu durumundan geri dönüp ailenle birleşmen için sana and veriyorum" buyurdu. Osmân:
“Yâ Resûlallah! Ben orucum" deyince:
“Orucunu aç" buyurdu. Bunun üzerine Osmân orucunu açıp eşiyle birleşti. Sonra Havle, Hazret-i Âişe'nin yanına sürme çekinmiş, taranmış ve koku sürünmüş bir şekilde geldi. Hazret-i Âişe gülerek:
“Ne oluyor sana ey Havle?" diye sorunca:
“Dün eşim bana yaklaştı" cevabını verdi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ne oluyor ki, bazı kavimler kendilerine kadınlara yaklaşmayı, yemeği ve uykuyu haram kılıyorlar. Ben hem uyuyor, hem ibadet ediyorum. Bazen oruç tutuyor, bazen de tutmuyorum. Kadınlara da yaklaşıyorum. Sünnetimden yüz çeviren kişi benden değildir" buyurdu. Bunun üzerine Yüce Allah:
“Ey Mü’minler! Allah'ın size helal ettiği temiz şeyleri haram kılmayın, hududu da aşmayın, doğrusu Allah aşırı gidenleri sevmez" âyetini indirdi. Burada Osmân'a:
“Hadım olma, zira bu haddi aşmaktır" denilmekteydi. Yine Yüce Allah yemin kefâreti vermelerini emrederek:
“Allah, boş bulunarak ettiğiniz yeminlerle sizi sorumlu tutmaz. Ama bile bile yaptığınız yeminlerle sizi sorumlu tutar. Bu durumda yeminin kefâreti, ailenize yedirdiğinizin orta hâllisinden on yoksulu doyurmak, yahut onları giydirmek ya da bir köle azat etmektir. Kim (bu imkânı) bulamazsa, onun kefâreti üç gün oruç tutmaktır. İşte yemin ettiğiniz vakit yeminlerinizin kefâreti budur. Yeminlerinizi tutun. Allah, size âyetlerini işte böyle açıklıyor ki şükredesiniz" buyurmaktadır.
İbn Cerîr ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Mücâhid der ki:
“Aralarında Osmân b. Maz'ûn'un ve Abdullah b. Amr'ın bulunduğu bazı kişiler bekar kalarak ve kendilerini hadım ederek rahip elbiseleri giymek istediler. Bunun üzerine:
“Ey Mü’minler! Allah'ın size helal ettiği temiz şeyleri haram kılmayın, hududu da aşmayın, doğrusu Allah aşırı gidenleri sevmez" âyeti nâzil oldu.
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve Ebu'ş-Şeyh, İkrime'den bildiriyor: Osmân b. Maz'ûn, Ali b. Ebî Tâlib, İbn Mes'ûd, Mikdâd b. el-Esved, Ebû Huzeyfe'nin azatlısı Selmân ve Kudâme, bekar kalmak isteyip evlerinde oturdular. Kadınlarına yaklaşmaz oldular ve rahip elbiseleri giydiler. İsrâil oğullarının seyyahlarının yemeği ve giyecekleri gibisi dışında, bütün güzel yiyecekleri ve giyecekleri kendilerine haram kıldılar. Yine kendilerini hadım etmeye ve gece boyu ibadet edip gündüzleri oruç tutmaya karar verdiler. Bunun üzerine:
“Ey Mü’minler! Allah'ın size helal ettiği temiz şeyleri haram kılmayın, hududu da aşmayın, doğrusu Allah aşırı gidenleri sevmez'" âyeti nâzil oldu. Bu âyet nâzil olduğu zaman Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) onları çağırtıp:
“Sizin nefislerinizin ve ailenizin üzerinizde bir hakkı vardır. Namaz kılın ve uyuyun. Oruç tutun ve iftar edin. Sünnetimi terk eden benden değildir" buyurdu. Onlar da:
“Allahım! Biz sana inandık ve peygamberlerinle indirdiğin şeylere uyduk" dediler.
İbn Merdûye, İbn Abbâs'ın şöyle dediğini bildirir: Aralarında Osmân b. Maz'ûn'un da bulunduğu Muhammed'in ashâbından bazı kişiler kendilerine et yemeyi ve kadınlara yaklaşmayı haram kıldılar. Kendilerini sadece Rablerinin ibadetine verebilmek için ustura aldılar ve erkeklik organlarını kesip şehvetlerini öldürmek istediler. Bu durum Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) haber verilince:
“Ne yapmak istiyorsunuz?" diye sordu. Onlar:
“Şehvetimizi öldürüp insanlardan uzak kalarak kendimizi Rabbimizin ibadetine vermek istedik" dediler. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ben bununla emredilmedim. Ancak ben dinimde evlenmekle emrolundum" buyurdu. Bunun üzerine onlar da:
“Biz Allah'ın Peygamberine itaat edeceğiz" dediler ve:
“Ey Mü’minler! Allah'ın size helal ettiği temiz şeyleri haram kılmayın, hududu da aşmayın, doğrusu Allah aşırı gidenleri sevmez. Allah'ın size rızık olarak verdiklerinden helâl, iyi ve temiz olarak yiyin ve kendisine inanmakta olduğunuz Allah'a karşı gelmekten sakının'" âyetleri nâzil oldu. Onlar:
“Yâ Resûlallah! Ettiğimiz yeminler ne olacak?" diye sorunca:
“Allah, boş bulunarak ettiğiniz yeminlerle sizi sorumlu tutmaz. Ama bile bile yaptığınız yeminlerle sizi sorumlu tutar..." âyeti nâzil oldu.
İbn Merdûye, Hasan el-Uranî'nin şöyle dediğini bildirir: Hazret-i Ali de şehvetlerini öldürmek isteyenlerin arasındaydı ki, Yüce Allah:
“Ey Mü’minler! Allah'ın size helal ettiği temiz şeyleri haram kılmayın, hududu da aşmayın, doğrusu Allah aşırı gidenleri sevmez'" âyetini indirdi.
Ebu'ş-Şeyh'in, İbn Cüreyc vasıtasıyla bildirdiğine göre Muğîre b. Osmân der ki: Osmân b. Maz'ûn, Ali, İbn Mes'ûd, Mikdâd, Ammâr ve sahabelerden bazı kişiler kendilerini hadım etmeyi ve kendilerine et yemeyi haram kılarak rahip elbiseleri giymek istediler. Osmân b. Maz'ûn birkaç kişiyle beraber Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) giderek bu durumu sorunca:
“Kadınlarla evlenin ve et yiyin. Oruç tutun ve tutmayın. Namaz kılın, uyuyun ve giysiler giyin. Ben bekarlık ve ruhbanlık üzere gelmedim. Ancak ben müsamahakâr hanif bir dinle geldim. Her kim sünnetimden yüz çevirirse o benden değildir" buyurdu. İbn Cüreyc:
“Sonra:
“Ey Mü’minler! Allah'ın size helal ettiği temiz şeyleri haram kılmayın...'" âyeti nâzil oldu" dedi.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, Zeyd b. Eslem'den bildiriyor: Abdullah b. Revâha, Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) yanında iken akrabalarından evine bir misafir gelmişti. Abdullah b. Revâha eve döndüğünde kendisini beklediklerinden dolayı daha misafire yemek verilmediğini gördü. Hanımına:
“Benim yüzümden misafirime yemek vermedin öyle mi! Bu yemek bana haram olsun" dedi. Hanımı:
“O zaman bana da haram olsun" deyince, misafir:
“Bana da haram olsun" dedi. Abdullah b. Revâha bu durumu görünce elini yemeğe uzatarak:
“Allah'ın ismiyle yiyin!" dedi. Sonra Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) gidip bu durumu haber verince:
“İyi etmişsin" buyurdu. Bunun üzerine Yüce Allah:
“Ey Mü’minler! Allah'ın size helal ettiği temiz şeyleri haram kılmayın..."' âyetini indirdi.
Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî): (.....) âyetini açıklarken:
“Allah'ın size helal ettiği temiz şeyleri haram kılmayın, sınırı da aşmayın mânâsındadır" dedi.
Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Muğîre der ki:
“Ey Mü’minler! Allah'ın size helal ettiği temiz şeyleri haram kılmayın..." âyeti hakkında, İbrâhim(-i Nehaî)'ye:
“Burada kişinin Allah'ın helal kıldığı şeyi kendine haram kılması mı kastediliyor?" dediğimde:
“Evet" karşılığını verdi.
Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr bu âyeti açıklarken:
“Burada kişinin akrabasını ziyaret etmeyeceğine veya Allah'ın helal kıldığı şeyi kendine haram kılacağına dair yemin etmesi kastedilmektedir. Kişi bunları yapar ve yemin kefâreti verir" dedi.
İbn Sa'd, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Taberânî değişik kanallarla İbn Mes'ûd'dan bildiriyor: Ma'kil b. Mukarrin ona:
“Ben yatağımı kendime bir yıl haram kıldım" dedi. İbn Mes'ûd:
“Yatağında uyu ve yemin kefâreti öde" diyerek:
“Ey Mü’minler! Allah'ın size helal ettiği temiz şeyleri haram kılmayın, sınırı da aşmayın, doğrusu Allah aşırı gidenleri sevmez" âyetini okudu.
Buhârî, Tirmizî ve Dârakutnî'nin bildirdiğine göre Ebû Cuhayfe der ki: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Selmân ile Ebu'd-Derdâ arasında kardeşlik bağı kurmuştu. Selmân, Ebu'd-Derdâ'yı ziyaret etti ve Ümmü'd-Derdâ'yı süsten uzak dağınık bir şekilde gördü. Ona:
“Sorunun nedir?" diye sorunca da:
“Kardeşin Ebu'd-Derdâ'nın dünya ihtiyacı kalmamıştır" dedi. Ebu'd-Derdâ gelip kendisine yemek yapıp:
“Ben orucum sen ye" deyince, Selmân:
“Sen yemeden ben de yemiyeceğim" dedi. Bunun üzerine o da beraberinde yedi. Gece vakti Ebu'd-Derdâ gece namazı için kalkmak isteyince Selmân ona:
“Yat!" dedi. O da yattı. Sonra bir daha kalkmak isteyince, yine Selmân kendisine:
“Yat!" dedi. Gecenin sonunda iken Selmân ona:
“Şimdi kalk ve eşinle beraber namaz kıl" dedi. O da kalkıp namaz kıldı. Selmân:
“Senin üzerinde Rabbinin hakkı vardır. Senin üzerinde nefsinin bir hakkı vardır. Senin üzerinde ailenin bir hakkı vardır. Herkese hakkını verilmesi gerektiği gibi ver" dedi. Sonra Ebu'd-Derdâ, Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) gelip durumu anlatınca:
“Selman doğru söylemiş" buyurdu.
Buhârî, Müslim, Ebû Dâvud ve Nesâî, Abdullah b. Amr b. el-Âs'tan bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bana:
“Ey Abdullah! Senin gündüz oruç tutup gece ibadet ettiğini haber almadım mı sanıyorsun?" deyince:
“Evet öyledir, yâ Resûlullah!" dedim. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Böyle yapma, bazen oruç tut, bazen de tutma. Gece namazına kalk, sonra da uyu. Senin üzerinde bedeninin ve gözlerinin bir hakkı vardır. Senin üzerinde eşinin ve seni ziyaret edenlerin bir hakkı vardır. Sen ayda üç gün oruç tut. Senin her sevabına karşılık on sevap verileceğine göre bütün yılı oruç tutmuş gibi olursun" buyurdu. Ben:
“Bundan daha fazlası için güç bulmaktayım" dediğimde:
“O zaman Davud'un (aleyhisselam) orucu gibi oruç tut ve daha fazlasını tutma" buyurdu. "Dâvud (aleyhisselam) ne kadar oruç tutardı?" deyince de:
“O yılın yarısını tutardı" karşılığını verdi.
Abdurrezzâk, Musannef’te, Saîd b. el-Müseyyeb'den bildiriyor: Aralarında Ali b. Ebî Tâlib ve Abdullah b. Amr'ın da bulunduğu Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabından bir grup bekar kalıp evlerinde oturmaya, kadınlarına yaklaşmayıp kendilerini hadım etmeye, bütün geceyi ibadetle geçirip her gün oruç tutmaya karar vermişti. Bu durum Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) haber verilince onları çağırarak:
“Ben namaz kılıyor ve uyuyorum. Bazen oruç tutuyor, bazen de tutmuyorum. Kadınlarıma da yaklaşıyorum. Her kim sünnetimden yüz çevirirse o benden değildir" buyurdu.
Abdurrezzâk ve Taberânî'nin bildirdiğine göre Hazret-i Âişe anlatıyor: Osmân b. Maz'ûn'un Havle binti Hakîm adındaki hanımı pejmürde bir şekilde yanıma girdi. Ona:
“Sorunun nedir?" diye sorunca:
“Kocam gece ibadet eder, gündüzde oruç tutar" cevabını verdi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) içeri girdiğinde bu durumu ona anlattım. Osmân b. Maz'ûn, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile karşılaşınca:
“Ey Osmân! Rahiplik bize yazılmış bir şey değildir. Ben senin için bir örnek değil miyim? Vallahi! İçinizde en fazla Allah'tan korkan ve yasaklarına uyan kişi benim" buyurdu.
Abdurrezzâk'ın, Ebû Kilâbe'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Evlenmekten sakınan kişi, bizden değildir" buyurmuştur.
İbn Sa'd, İbn Şihâb'dan bildiriyor: Osmân b. Maz'ûn kendini hadım edip yeryüzünde seyyah olmak isteyince, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) kendisine:
"Senin için bende güzel bir örnek yok mudur? Ben kadınlara yaklaşıyor ve et yiyorum. Bazen oruç tutuyor, bazen de tutmuyorum. Ümmetimin hadım edilmesi oruç tutmasıdır. Hadım eden veya kendini hadım ettiren kişi ümmetimden değildir" buyurdu.
İbn Sa'd, Ebû Burde'den bildiriyor: Osmân b. Maz'ûn'un eşi Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) hanımlarının yanına girdi. Onu kötü (pejmürde) bir şekilde gördüler ve:
“Sana ne olmuş?" dediler. O:
“Eşimden bana bîr şey yoktur. Onun gecesi ibadet, gündüzü de oruçla geçmektedir" dedi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) içeri girdiğinde bu durumu kendisine anlattılar. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ey Osmân b. Maz'ûn! Ben senin için bir örnek değil miyim?" buyurunca, Osmân b. Maz'ûn:
“Ne yapmışım ki?" dedi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Gündüzü oruç, geceyi de ibadet ile geçirmektesin" buyurdu. Bunun üzerine o:
“Evet öyle yapmaktayım" karşılığını verdi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Öyle yapma! Senin üzerinde gözünün ve bedeninin bir hakkı vardır. Senin üzerinde ailenin bir hakkı vardır. Namaz kıl ve yat (uyu), bazen oruç tut, bazen de tutma" buyurdu. Daha sonra Osmân b. Maz'ûn'un eşi Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) eşlerinin yanına yeni gelin gibi kokulu bir şekilde gelince ona:
“Ne oldu?" dediler. O da:
“Biz de herkesin yaptığını yaptık" cevabını verdi.
İbn Sa'd, Ebû Kilâbe'den bildiriyor: Osmân b. Maz'ûn bir odaya çekilerek orada sürekli ibadet etmeye başladı. Bu, Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) haber verilince yanına geldi ve bulunduğu oda kapısının yanlarına ellerini dayayarak —iki veya üç defa— "Ey Osmân! Allah beni rahip olarak göndermedi" buyurdu. Sonra:
“Allah katında en hayırlı din müsamahkar olan hanif dindir" dedi.
Taberânî, Ebû Umâme'nin şöyle dediğini bildirir: Osmân b. Maz'ûn'un eşi güzel biri idi. O kocasına karşı güzel koku sürünmeyi ve güzel giyinmeyi severdi. Hazret-i Âişe kendisini ziyaret etti ve onun kötü bir durumda olduğunu gördü. Bunun üzerine ona:
“Sana ne oldu?" diye sorunca:
“Aralarında Ali b. Ebî Tâlib, Abdullah b. Revâhe ve Osmân b. Maz'ûn'un da bulunduğu Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) ashâbından bir grup kendilerini ibadete verdiler. Onlar kadınlara yaklaşmaktan ve et yemekten sakınarak gündüz oruç tutup gece ibadet etmeye başladılar. Ben de ona karşı çekici olmamak için eskisi gibi süslenerek kendimi göstermek istemedim" cevabını verdi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) içeri girdiği zaman Hazret-i Âişe durumu ona haber verdi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) pabucunu sol elinin işaret parmağına alıp hızlı bir şekilde giderek bu kişilerin yanına girdi ve onlara durumlarını sordu. Onlar:
“Biz ancak hayır istedik" deyince, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ben bidatlar edinen rahip olarak gönderilmedim. Şüphesiz ki müsamahakâr hanifbir din üzere gönderildim. Et yiyin ve hanımlarınıza yaklaşın. Bazen oruç tutun, bazen de tutmayın. Namaz kılın ve uyuyun. Zira ben bunlarla emrolundum" buyurdu.
Abdurrezzâk, İbn Ebî Şeybe, Buhârî, Müslim, Ebû Dâvud, Nesâî ve İbn Mâce'nin, İbn Mes'ûd'dan bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Sizden kimin evlenmeye gücü yeterse hemen evlensin, çünkü evlilik gözü (harama) daha çok kapatır ve namusu daha çok korur. Evlenmeye gücü yetmeyen kişi ise oruç tutsun. Çünkü bu, onun nefsinde olan şehveti giderir" buyurdu.
Abdurrezzâk'ın, Osmân b. Affân'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Sizden kimin maddi olarak evlenmeye gücü yeterse hemen evlensin, çünkü evlilik gözü (harama) daha çok kapatır ve namusu daha çok korur. Evlenmeye gücü yetmeyen kişi ise oruç tutsun. Çünkü bu, onun nefsinde olan şehveti giderir" buyurdu.
Abdurrezzâk ve İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre İbn Mes'ûd der ki:
“Eğer dünyada bir günüm kalacak olsa bile o günde bile bir eşimin olmasını isterdim."
Abdurrezzâk'ın bildirdiğine göre Ömer b. el-Hattâb bir kişiye:
“Sen evlendin mi?" diye sorduğunda, bu kişi:
“Hayır, evlenmedim" dedi. Bunun üzerine Ömer:
“Sen ya ahmaksın, ya da facir (günahkâr) birisin" dedi.
Abdurrezzâk ve İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre İbrâhîm b. Meysere der ki: Tâvus bana:
“Ya evlenirsin ya da sana Ömer'in, Ebu'z-Zevâid'e dediği gibi derim. Ancak ihtiyarlık ve fücur seni evlilikten alıkoyar" dedi.
Abdurrezzâk'ın bildirdiğine göre Vehb b. Münebbih:
“Bekar kişi, geniş bir arazide rüzgarın bir taraftan bir tarafa salladığı bir ağaç gibidir" dedi.
Abdurrezzâk'ın, Saîd b. Hilâl'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Evlenin ve çoğalın. Çünkü ben (kıyamet gününde) diğer ümmetlere karşı sizinle övünürüm" buyurmuştur.
İbn Sa'd, İbn Ebî Şeybe, Buhârî, Müslim, Tirmizî, Nesâî ve İbn Mâce'nin bildirdiğine göre Sa'd b. Ebî Vakkâs: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), Osmân b. Maz'un'un kadınlara yaklaşmamasını red etmiştir. Eğer ona öyle bir izin vermiş olsaydı biz kendimizi hadım ederdik" dedi.
İbn Sa'd ve Beyhakî, Şuabu'l-İmân'da, Âişe binti Kudâme b. Maz'ûn vasıtasıyla babasından, o da kardeşi Osmân b. Maz'ûn'dan bildiriyor: O:
“Yâ Resûlallah! Savaşlarda bekarlık bana ağır gelmektedir, izin ver de kendimi hadım edeyim" deyince, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ey Osmân b. Maz'ûn! Öyle yapma, ama oruç tut. Çünkü oruç tutmak ta, kendini hadım etmek gibidir" buyurdu.
Ahmed'in, Hazret-i Aişe'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) evlenmeyip bekar kalmayı yasaklamıştır.
İbn Ebî Şeybe'nin, Semure'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) evlenmeyip bekar kalmayı yasaklamıştır.
Ahmed, Buhârî ve Müslim, Enes'ten bildiriyor: Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) ashâbından bir grup Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) hanımlarına onun gizli olarak yaptığı ibadetleri sordular. Bunun üzerin kimisi:
“Artık ben et yemeyeceğim", kimisi:
“Artık ben yatağımda uyumayacağım" kimisi de:
“Hergün oruç tutacağım" dedi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) kalkıp Allah'a hamdü sena ettikten sonra:
“Ne oluyor da bazı kavimler şöyle şöyle diyor? Ben, namaz kılar, sonra uyurum, bazen oruç tutar, bazen de tutman ve hanımlarıma yaklaşırım. Her kim sünnetimden yüz çevirirse o benden değildir" buyurdu.
Abdurrezzâk ve Beyhakî'nin Sünen'de, Ubeydullah b. Sa'd'dan bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Evlenmek benim sünnetimdir. Fıtratımı seven kişi sünnetime uysun" buyurdu.
Beyhakî'nin Sünen'de, Meymûn Ebû Muğallis'ten bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Evlenmeye gücü yetip te evlenmeyen kişi bizden değildir" buyurmuştur.
Abdurrezzâk'ın Ebû Eyyûb'dan bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Sünnetime uyan kişi bendendir. Evlenmekte sünnetimdendir" buyurmuştur.
Abdurrezzâk ve Ahmed'in bildirdiğine göre Ebû Zer der ki: Akkâf b. Bişr adlı bir kişi Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına girdi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ona:
“Sen evli misin?" diye sorunca:
“Hayır, değilim" dedi. "Cariyen var mıdır?" deyince de:
“Cariyem de yoktur" karşılığını verdi. "Maddi durumun iyi midir?" dediğinde:
“Evet iyidir" diye cevap verdi. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
“O zaman sen şeytanların kardeşi gibisin, eğer Hıristiyanlardan olsaydın rahiplerden olurdun. Evlenmek sünnetimdendir. Sizin en kötüleriniz (evlenmeye gücü yetip te) evlenmeyeniniz, en hakir olarak öleniniz de (yine evlenmeye gücü yetip te) bekar olarak Öleninizdir. Şeytana mı tabi oluyorsunuz? Evli olanlar dışında salihlere karşı şeytanın kadınlardan daha güzel bir silahı yoktur. Bu evli olanlar kötülüklerden uzak olan temizlerdir. Yazık haline ey Akkâf. Bunlar (bütün kadınlar) Hazret-i Eyyüb'un, Davud'un, Yusuf'un (aleyhimusselam) ve Kursuf un zamanındaki kadınlar gibidir." Bişr b. Atiyye:
“Yâ Resûlallah! Kursuf kimdir?" deyince, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Bu kişi deniz sahillerden bir sahilde üç yüz yıl boyunca sürekli Allah'a ibadet eden biriydi. Gündüz oruç tutar, gece de ibadet ederdi. Sonra bu kişi aşık olduğu bir kadın yüzünden Yüce Allah'a karşı küfre girdi ve Rabbi için yaptığı amelleri terk etti. Sonra Yüce Allah, önceden işlemiş olduğu ibadetler yüzünden imdadına yetişti ve (o tövbe edince) tövbesini kabul buyurdu. Yazık haline ey Akkâf! Evlen, yoksa sen de şaşkınlardan olursun" buyurdu.
Beyhakî'nin, Şuabu'l-İmân'da bildirdiğine göre Atiyye b. Bişr el-Muzenî der kî: Akkâf b. Vedâa el-Hilâlî, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına gelmişti. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) kendisine:
“Ey Akkâf! Sen evli misin?" diye sorunca:
“Hayır, değilim" dedi. "Cariyen var mıdır?" deyince de:
“Cariyem de yoktur" karşılığını verdi. "Maddi durumun iyi midir?" dediğinde:
“Evet, Allah'a şükür iyidir" diye cevap verdi. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
“O zaman sen şeytanlardansın. Eğer Hıristiyanların rahipleri gibi olmak için evlenmiyorsan demek ki onlardansın. Eğer bizden isen, o zaman bizim yaptığımız gibi yap (ve evlen). Çünkü evlenmek sünnetimizdendir. Sizin en kötüleriniz (evlenmeye gücü yetip te) evlenmeyeniniz, en hakir olarak öleniniz de (yine evlenmeye gücü yetip te) bekar olarak öleninizdir. Şeytana mı tabi oluyor sunuz? Evli olanlar dışında salihlere karşı şeytanın kadınlardan daha güzel bir silahı yoktur. Bu evli olanlar kötülüklerden uzak olan temizlerdir. Vay haline ey Akkâf! Evlen, çünkü bunlar (bütün kadınlar) Hazret-i Eyyüb'un, Davud'un. Yusuf'un (aleyhimusselam) ve Kursuf un zamanındaki kadınlar gibidir." Atiyye:
“Yâ Resûlallah! Kursuf kimdir?" deyince, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Bu kişi deniz sahillerden bir sahilde yaşamış İsrâil oğullarından biriydi. Gündüz oruç tutar, gece de ibadet ederdi. Bu kişi namazdan ve oruçtan hiç bıkmazdı. Sonra bu kişi aşık olduğu bir kadın yüzünden Yüce Allah'a karşı küfre girdi ve Rabbi için yaptığı amelleri terk etti. Sonra Yüce Allah, önceden işlemiş olduğu ibadetler yüzünden imdadına yetişti ve (o tövbe edince) tövbesini kabul buyurdu. Vay haline ey Akkâfl Evlen, sen şaşkınlardan birisin" buyurdu.
Abdurrezzâk, İbn Ebî Şeybe ve Beyhakî'nin, Ebû Necîh'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Maddi durumu müsait olupta evlenmiyen kişi benden değildir" buyurmuştur.
Saîd b. Mansür ve Beyhakî'nin bildirdiğine göre Ebû Necîh der ki: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Yoksuldur, hanımı olmayan kişi yoksuldur" buyurdu. Ashâb:
“Yâ Resûlallah! Bu kişi zengin olup mal sahibi olsa da mı?" diye sorunca:
“Zengin olup malı olsa da" buyurdu. Sonra:
“Yoksuldur, yoksuldur, kocası olmayan kadın yoksuldur" buyurunca, ashâb:
“Yâ Resûlallah! Bu kişi zengin olup çok mal sahibi olsa da mı?" diye sorunca:
“Öyle de olsa yoksuldur" buyurdu. Beyhakî der ki:
“Ebû Necîh'in ismi Yesâr'dır. Yesâr, Abdullah b. Ebî Necîh'in oğludur ve tabiûndandır. Hadis bu durumda mürseldir."
Saîd b. Mansür, Ahmed ve Beyhakî'nin bildirdiğine göre Enes der ki: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bize evlenmemizi emredip şiddetle bekar kalmamızı yasaklar ve:
“Sevimli ve doğurgan kadınlar ile evlenin. Çünkü ben kıyamet gününde sizin çokluğunuzla diğer peygamberlere karşı övüneceğim" buyururdu.
Beyhakî'nin, Enes'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Kul evlendiği zaman dinin yarısı tamam olur. Öbür yarısı için de Yüce Allah'dan korksun" buyurdu.
Beyhakî'nin başka bir kanalla Enes'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Yüce Allah kime saliha bir kadınla evlenmeyi nasip ederse ona dininin yarısında yardım etmiş olur. Öbür yarısı için de Yüce Allah'dan korksun" buyurdu.
Beyhakî'nin bildirdiğine göre Enes der ki: İsrâil oğullarından kendini ibadete veren biri vardı. Bu kişi insanlardan ayrılmış ve kendisine ait bir mağaraya çekilmişti. İsrâil oğulları onun ibadetini beğenirdi. Bunlar peygamberlerinin yanında iken bu kişiyi zikrederek onu övdüler. Peygamberleri ise onlara:
“Eğer o, sünnetim olan evlenmeyi terk etmemiş olsaydı dediğiniz gibi biri olurdu" dedi.
İbn Sa'd ve İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre Şeddâd b. Evs:
“Beni evlendirin. Çünkü Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), bana bekar olarak Allah'ın huzuruna çıkmamamı vasiyet etti" dedi.
İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre Hasan der ki:
“Muâz ölümüne sebep olan hastalığında:
“Beni evlendirin, bekar olarak Allah'ın huzuruna çıkmak istemiyorum" dedi.
İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre Hazret-i Ömer:
“Erkek kişi üç kefenle kefenlenir. (Daha fazla kefen kullanarak) haddi aşmayın. Zira Yüce Allah haddi aşanları sevmez" dedi.
89
"Allah, boş bulunarak ettiğiniz yeminlerle sizi sorumlu tutmaz. Ama bile bile yaptığınız yeminlerle sizi sorumlu tutar. Bu durumda yeminin kefâreti, ailenize yedirdiğinizin orta hâllisinden on yoksulu doyurmak yahut onları giydirmek ya da bir köle azat etmektir. Kim (bu imkânı) bulamazsa, onun kefâreti üç gün oruç tutmaktır. İşte yemin ettiğiniz vakit yeminlerinizin kefâreti budur. Yeminlerinizi tutun. Allah, size âyetlerini işte böyle açıklıyor ki şükredesiniz."
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki:
“...Allah'ın size helal ettiği temiz şeyleri haram kılmayın..." âyeti, kendilerine kadınları ve et yemeyi yasak edenler hakkında nâzil olduğu zaman, bunlar:
“Yâ Resûlallah! Bu ettiğimiz yeminler ne olacak?" diye sordular. Bunun üzerine Yüce Allah:
“...Allah, boş bulunarak ettiğiniz yeminlerle sizi sorumlu tutmaz..." âyetini indirdi.
Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Ya'la b. Müslim der ki: Saîd b. Cübeyr'e:
“...Allah, boş bulunarak ettiğiniz yeminlerle sizi sorumlu tutmaz. Ama bile bile yaptığınız yeminlerle sizi sorumlu tutar..." âyetinin açıklamasını sorduğumda:
“Bir önceki âyeti oku" dedi. Ben de:
“Ey Mü’minler! Allah'ın size helal ettiği temiz şeyleri haram kılmayın, hududu da aşmayın, doğrusu Allah aşırı gidenleri sevmez. Allah'ın size rızık olarak verdiklerinden helâl, iyi ve temiz olarak yiyin ve kendisine inanmakta olduğunuz Allah'a karşı gelmekten sakının. Allah, boş bulunarak ettiğiniz yeminlerle sizi sorumlu tutmaz..." âyetine kadar okudum. Bunun üzerine o:
“Burada boş sözlerden kasıt, Allah'ın helal kıldığı şeyleri kendine haram kılman ve bunun gibi bazı şeylerdir. Burada yemin kefâreti ödersin ve o şeyleri kendine haram kılmazsın. İşte bu yeminler Allah'ın sizi sorumlu tutmadığı yeminlerdir. Ancak Yüce Allah sizi bile bile ettiğiniz yeminlerden sorumlu tutar. Eğer o yemin üzeri ölürseniz onunla sorumlu tutulursunuz" dedi.
Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr:
“...Allah, boş bulunarak ettiğiniz yeminlerle sizi sorumlu tutmaz..." âyetini açıklarken:
“Burada helal olan şeyi yemin ederek haram kılan kişi kastedilmektedir. Zira Yüce Allah:
“...Allah, boş bulunarak ettiğiniz yeminlerle sizi sorumlu tutmaz..." buyurarak haram kılmayı terk edip yemin kefâretinin ödenmesi gerektiğini bildirmektedir. "...Ama bile bile yaptığınız yeminlerle sizi sorumlu tutar..." âyeti hakkında ise:
“Burada edilen yeminin üzerinde ısrarla durmak kastedilmektedir" dedi.
Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“...Allah, boş bulunarak ettiğiniz yeminlerle sizi sorumlu tutmaz..." âyetini açıklarken şöyle dedi:
“Burada alışveriş eden iki kişi kastedilmektedir. Biri diğerine:
“Vallahi! Şu kadar paraya bunu sana satmam" demesi, birinin de:
“Vallahi! Şu kadar paraya bunu senden satın almam" demesidir.
Abd b. Humeyd ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbrâhim(-i Nehaî) der ki:
“Boş söz insanın sözleriyle yemine kadar gitmesidir. Mesela, «vallahi geleceksin, vallahi yiyeceksin, vallahi içeceksin» gibi buna benzer şeylerdir. Kişi burada yemin etmek istememektedir ve kasıtlı olarak yemin etmemektedir. Böyle boş bulunarak ettiğiniz yeminlere kefâret gerekmemektedir.
Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Ebû Mâlik der ki: Üç çeşit yemin vardır. Biri kefâreti gerektiren yemin, biri kefâreti gerektirmeyen yemin, biri de Allah'ın sorumlu tutmadığı yemindir. Kefâreti gerektiren yemin şöyledir: Kişi akrabasıyla alakayı kesmeye veya Allah'a karşı bir masiyet üzere yemin eder. Bu yeminin kefâreti ödenir. Kefâreti olmayan yemin, kişinin bilerek yalan yere yemin etmesidir. Bununda kefâreti olmaz. Allah'ın sorumlu tutmadığı yemin ise, kişi kendi kanaatine göre doğru söylediğini düşünür ve meselenin yemin ettiği gibi doğru olduğunu sanır. Bu da boş yemindir ki, bunun da kefâreti yoktur.
Abd b. Humeyd ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Katâde der ki:
“Boş yemin hata ile edilen yemindir. Yani sen meseleyi yemin ettiğin şekilde görürsün ve o mesele de aslında öyle değildir. Bu yeminden dolayı affedilirsin ve bu yeminin kefâreti yoktur. Ancak:
“...Ama bile bile yaptığınız yeminlerle sizi sorumlu tutar..."' buyruğunda olduğu gibi bilerek kötü bir şey için yemin ettiğin zaman kefâret ödersin.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“...Ama bile bile yaptığınız yeminlerle sizi sorumlu tutar..." âyetini açıklarken:
“Burada kasıtlı olarak yaptığınız yeminler kastedilmektedir" dedi.
Abdurrezzâk, Abd b. Humeyd, İbnu'l-Münzir ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“...Allah, boş bulunarak ettiğiniz yeminlerle sizi sorumlu tutmaz..." âyetini açıklarken: Kişinin meseleyi yemin ettiği şekilde görmesi ve o meselenin gerçekte öyle olmamasıdır" dedi. "...Ama bile bile yaptığınız yeminlerle sizi sorumlu tutar..." âyeti hakkında ise:
“Burada kişinin kasıtlı olarak yaptığı yemin kastedilmektedir" dedi.
Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Hazret-i Âişe:
“Boş bulunarak edilen yemin münakaşada, alay ve şakada kasıtsız olarak yapılan yemindir. Ciddi olarak kasıtlı bir şekilde öfke veya başka şey sebebiyle, «yapacağım veya yapmayacağım» diyerek edilen yemin, Allah katında kefâret gerektiren yemindir" dedi.
İbn Mâce ve İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki:
“Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) yemin kefâretini bir ölçek kuru hurma olarak ödedi ve insanlara bu şekilde ödemelerini emretti. Bir ölçek kuru hurmayı bulamayan kişi buğdaydan yarım ölçek öder.
İbn Merdûye'nin, İbn Ömer'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) yemin kefâretini önceki müd ile bir müd buğday olarak verirdi.
İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre Esmâ binti Ebî Bekr:
“Yemin kefâreti olarak bir müd yiyecek verirdik" dedi.
Abdurrezzâk, İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Ömer b. el-Hattâb der ki:
“Bazı kavimlere vermeyeceğim diye yemin edip sonra da vermem gerektiğini düşünürdüm. Sonra görürsün ki, veririm ve on yoksula yemek yediririm. Her yoksula bir ölçek arpa veya bir ölçek hurma veya yarım ölçek buğday verirdim.
Abdurrezzâk, İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Ali b. Ebî Tâlib der ki:
“Yemin kefâreti on yoksula yemek vermektir. Bu on yoksuldan her birine yarım ölçek buğday verilir."
Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Yemin kefâreti yarım ölçek buğdaydır" dedi.
Saîd b. Mansûr, Abd b. Humeyd ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“Kur'ân'da yemin kefâretinde ve başka şeylerde zikredilen her yiyecek yarım ölçektir" dedi.
Abdurrezzâk, İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in değişik kanallarla bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Yemin kefâreti (on) yoksulun her birine bir müd buğday vermektir" dedi.
Abdurrezzâk, İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Zeyd b. Sabit yemin kefâreti hakkında:
“(On) yoksuldan her kişiye bir müd buğday verilir" dedi.
Abdurrezzâk, İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbn Ömer yemin kefâreti hakkında:
“On yoksula birer müd buğday verilir" dedi.
İbnu'l-Münzir bildirdiğine göre Ebû Hureyre:
“Üç şey vardır ki, bunların kefâreti birer müd olarak verilir. Bunlar yemin kefâreti, zıhar kefâreti ve oruç kefâretidir" dedi.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Ali b. Ebî Tâlib:
“...Yeminin kefâreti, ailenize yedirdiğinizin orta hallisinden on yoksulu doyurmaktır..." âyetini açıklarken:
“Burada on yoksulu sabah akşam doyurmak kastedilmektedir. İstersen yemek olarak ekmekle et veya ekmekle zeytinyağı veya ekmekle yağ veya ekmekle hurma verirsin" dedi.
İbn Ebî Şeybe ve Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Muhammed b. Şîrîn yemin kefâreti hakkında:
“(On yoksula sadece) bir defa yemek verilir" dedi.
İbn Ebî Şeybe ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Şa'bî'ye yemin kefâreti sorulduğunda:
“Her yoksula iki ekmek ve eti alınmış bir kemik verilir" dedi.
Abdurrezzâk, İbn Ebî Şeybe ve Ebu'ş-Şeyh'in, Süfyân es-Sevrî'den bildirdiğine göre Câbir der ki: Şa'bî'ye:
“Ben bir yoksula on gün yemek versem olur mu?" diye sorulunca:
“On yoksula vermediğin takdirde caiz değildir" karşılığını verdi.
İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî), yemin kefâretinde bir yoksula on defa yemek verilmesinde bir sakınca görmezdi.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Ailenize yedirdiğinizin orta hâllisinden..." âyetini açıklarken:
“Burada varlığınızda ve yokluğunuzda olan orta hâl kastedilmektedir" dedi.
İbn Mâce'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Kimisi ailesinin yemeğini bol olan şeylerden verirdi. Kimisi de az ve zor bulunan şeylerden verirdi. Bunun üzerine:
“...Ailenizeyedirdiğinizin orta hâllisinden..." âyeti nâzil oldu.
İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh ve İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Kimisi ailesine kaliteli şeyler yedirirken kimisi de basit şeyler yedirirdi. Bunun üzerine:
“...Ailenize yedirdiğinizin orta hâllisinden..."âyeti nâzil oldu. Yani verilecek şey ailene yedirdiğinden ne daha üstün, ne de daha aşağı olmamalıdır" dedi.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh ve İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre İbn Ömer:
“...Ailenize yedirdiğinizin orta hâllisinden..." âyetini açıklarken açıklarken:
“Burada ailemize yedirdiğimiz orta halli şeyler kastedilmektedir. Yani ekmekle hurma veya ekmekle zeytinyağı veya ekmekle yağdır. Yedireceğimiz en güzel şey ise ekmekle ettir" dedi.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbn Şîrîn:
“Ashâb en üstünün ekmekle et, orta hâlin ekmekle yağ, en düşüğün ise ekmekle hurma olduğunu söylerdi" dedi.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr der ki:
“Medine ahalisi (yemin kefareti vereceği zaman) hürü köleye, büyüğü küçüğe tercih ederek:
“Küçük kendine göre, büyük te kendine göredir" derlerdi. Bunun üzerine:
“...Ailenize yedirdiğinizin orta hâllisinden..." âyeti nâzil olunca ne en üstün, ne en düşük olmamak üzere kefareti orta halli vermekle emrolundular.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr:
“...Orta hâllisinden..."ifadesini açıklarken:
“Orta halli yemekleri eşitleyecek şeyler kastedilmektedir" dedi.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Atâ (b. Ebî Rebâh):
“...Orta hâllisinden..." ifadesini açıklarken:
“Ailenize yedirdiğiniz şeylere benzer şeyler kastedilmektedir" dedi.
Abd b. Humeyd ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr:
“...Ailenize yedirdiğinizin orta hâllisinden..." âyetini açıklarken:
“Buğday hariç yemeklerden bir ölçek verilir" dedi.
Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Atâ (b. Ebî Rebâh):
“(Kefâretlerde) Yoksula verilecek her şey Medine'lilerin müddü ile bir müddür" dedi.
Taberânî ve İbn Merdûye'nin Hazret-i Âişe'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“...Yahut onları giydirmek..." âyetini açıklarken:
“Her yoksula bir aba yeter" buyurdu.
İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre Huzeyfe der ki:
“Yâ Resûlallah! "...Yahut onları giydirmek..." âyeti ile ne kastedilmektedir?" diye sorduğumda:
“Her yoksula bir aba yeter" buyurdu.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Yahut onları giydirmek..." âyetini açıklarken:
“Her yoksula bir aba veya bir hırka yeter" dedi.
Ebû Ubeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Yahut onları giydirmek..." âyetini açıklarken:
“Her yoksula bir elbise verilir. Aba da o zamanlar elbise yerini tutardı" dedi.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Ömer:
“(Yemin kefâreti için her yoksula) bir elbise veya bir izar yeterlidir" dedi.
Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“...Yahut onları giydirmek..." âyetini açıklarken:
“Bir elbise veya bir cübbe veya bir izar yeter. Yemin kefâreti için don dışında her türlü elbiseyi vermek caizdir" dedi.
Abdurrezzâk, Abd b. Humeyd ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“...Yahut onları giydirmek..." âyetini açıklarken:
“(Yemin kefâreti için) En az bir elbise verebilir, fazla olarak da dilediğini verirsin" dedi.
Abdurrezzâk ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Saîd b. el-Müseyyeb:
“...Yahut onları giydirmek..." âyetini açıklarken:
“Bir izar veya bir sarık yeter" dedi.
Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Zührî:
“(Yemin kefâreti olarak yoksula) Şalvar ve don vermek caiz değildir" dedi.
Abd b. Humeyd, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İmrân b. Husayn'a:
“...Yahut onları giydirmek..." âyetinin açıklaması sorulunca:
“Eğer bir grup sizin valinize gelse ve vali onlara birer don verse:
“Onlar için: «Onlar giydirildiler» dersiniz" dedi.
Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Atâ (b. Ebî Rebâh), yemin kefâreti olan birinin beş kişiyi giydirip beş kişiye de yemek verme durumu hakkında:
“Caizdir" dedi.
Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr bu âyeti: (.....) seklinde okudu ve:
“Ailenize yedirdiğiniz yemeklerin orta şeklinden" mânâsını verdi.
İbn Ebî Şeybe ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî):
“Kefâret öderken kör veya kötürüm bir köleyi azad etmek caiz değildir" dedi.
Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Fadâla b. Ubeyd der ki:
“Kefâret öderken zina ile olan çocuğu azad etmek caizdir" dedi.
Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Atâ' b. Ebî Rebâh:
“Kefâret öderken çocuk azad etmek caizdir" dedi.
İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî), kefâret öderken kâfir birini azad etmekte bir sakınca görmezdi.
İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre Tâvus:
“Yemin kefâreti öderken zina ile olan çocuğu azad etmek caiz değildir. Ancak Yahudi ve Hıristiyan birini azad etmek caizdir" dedi.
İbn Cerîr ve Beyhakî'nin, Sünen'de bildirdiğine göre İbn Abbâs yemin kefâreti âyeti hakkında:
“Kefâret ödeyecek kişi bu üç şeyde muhayyerdir. Makbul olanı ilk olanlardır. Eğer bunları bulamazsa üç gün peşpeşe oruç tutar" dedi.
İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki:
“Kefâret âyeti indiği zaman Huzeyfe:
“Yâ Resûlallah! Biz bu konuda muhayyer miyiz?" diye sordu. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Sen muhayyersin, dilersen köle azad edersin, dilersen elbise giydirirsin, dilersen de yemek yedirirsin. Eğer kişi bunları bulamazsa üç gün peşpeşe oruç tutar" buyurdu.
Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî):
“İki dirhemi olan kişi kefârette yedirmek zorundadır" dedi.
Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Katâde:
“Elli dirhemi olan kişi varlıklı sayılır ve kefârette yedirmek zorundadır. Elli dirhemden az ise varlıklı sayılmaz ve üç gün oruç tutar" dedi.
Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbrâhîm en-Nehaî:
“Yirmi dirhemi olan kişi kefârette yedirmek zorundadır" dedi.
İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbn Ebî Dâvud, Mesâhifte, İbnu'l- Münzir, Hâkim ve Beyhakî'nin bildirdiğine göre Ubey b. Ka'b bu âyeti: (.....) şeklinde okurdu.
Mâlik ve Beyhakî'nin bildirdiğine göre Mekke'li Humeyd b. Kays der ki: Mücâhid ile beraber tavaf ederken bir kişi gelip "Kefâret orucu peşpeşe mi tutulmalıdır?" diye sordu. Ben de:
“Hayır" deyince, Mücâhid göğsüme vurdu ve:
“Bu, Ubey b. Ka'b'ın kıraatında: (.....) şeklindedir" dedi.
Abdurrezzâk, İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbnu'l-Enbârî, Mesâhifte ve Ebu'ş-Şeyh'in değişik kanallarla bildirdiğine göre İbn Mes'ûd bu âyeti: (.....) şeklinde okurdu. Süfyân:
“Rabî' b. Huseym'in mushafına baktım ve bu âyeti: (.....) şeklinde gördüm" dedi.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Mes'ûd, Kur'ân'daki bu kelimelerin tümünü: (.....) şeklinde okurdu.
Abd b. Humeyd ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İbn Abbâs bu âyeti: (.....) şeklinde okurdu.
Abdurrezzâk, İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“Ramazan orucunun kazası dışında, Kur'ân'daki bütün oruçlar peşpeşedir. Çünkü kişi Ramazan orucunda tutamadığı günler sayısınca diğer günlerde tutar" dedi.
İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre Hazret-i Ali yemin kefâreti olan üç gün oruçta ara vermezdi" dedi.
İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî) yemin kefâreti orucu hakkında:
“Bu oruç peşpeşe tutulur. Eğer bir özürden dolayı tutamayacak olursa, kaza olarak her gün için bir gün tutar" dedi.
İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr:
“...İşte yemin ettiğiniz vakit yeminlerinizin kefâreti budur. Yeminlerinizi tutun. Allah, size âyetlerini işte böyle açıklıyor ki şükredesiniz" âyetini açıklarken:
“Burada bilerek edilen yeminin kefâretinden bahsedilmektedir. Yalan yere yeminler etmeyiniz. Yüce Allah bunun kefâretini işte bu şekilde belirtmektedir. Kim iki gün oruç tutar ve sonra yoksula yedirecek bir yemek bulursa yedirsin ve orucunu nafile orucu saysın" dedi.
Abdurrezzâk, İbn Ebî Şeybe, Buhârî ve İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre Hazret-i Âişe der ki: Ebû Bekr, kefâret âyeti nâzil olana kadar yemin ettiği zaman ettiği yeminini bozmazdı. Bu âyet nâzil olduktan sonra:
“Bir şeye dair yemin edip te başka şeyi daha hayırlı gördükten sonra, Allah'ın vermiş olduğu ruhsatı kabul ederim ve mutlaka o hayırlı olanı yaparım" derdi.
İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Kim bir malı elde etmek için yemin ederse o yeminine kefâret olarak o malı bıraksın ve bırakmakla beraber bir sadaka versin" dedi.
Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Cübeyr b. Mut'im, yeminini on bin dirheme satın aldı ve:
“Kâbe'nin Rabbine yemin olsun ki, ben doğru şey üzere yemin ettim. Ancak yeminime karşı bunu fidye olarak ödedim" dedi.
Ebu'ş-Şeyh, Ebû Necîh'den bildiriyor: Ehli Beyt'ten bazı kişiler Kâbe'de elli kişiye kasame yemini ettirdiler. Sanki bu kişiler yalan yere yemin etmişti. Sonra bunlar giderken yolda bir kayanın altında öğle istirahatına oturdular. Onlar kayanın altında otururken kaya üstlerine düştü. Sonra kayanın altından çıkmaya çalıştılar. Kaya elli parçaya ayrıldı ve her parçası bir kişiyi öldürdü.
90
Bkz. Ayet:93
91
Bkz. Ayet:93
92
Bkz. Ayet:93
93
"Ey Mü’minler! İçki, kumar, putlar ve fal okları şüphesiz şeytan işi pisliklerdir, bunlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz. Şeytan, içki ve kumarla, ancak aranıza düşmanlık ve kin sokmak; sizi Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık vazgeçiyor musunuz? Öyleyse Allah'a itaat edin, peygambere itaat edin ve Allah'a karşı gelmekten sakının. Şayet yüz çevirirseniz bilmiş olun ki, elçimize düşen sadece apaçık tebliğdir. İman edip salih ameller işleyenlere; Allah'a karşı gelmekten sakındıkları, iman ettikleri ve salih amel işledikleri, sonra Allah'a karşı gelmekten sakındıkları ve iman ettikleri, sonra yine Allah'a karşı gelmekten sakındıkları ve iyilik ettikleri takdirde, daha önce tatmış olduklarından dolayı bir günah yoktur. Allah, iyilik edenleri sever."
Ahmed'in bildirdiğine göre Ebû Hureyre der ki: İçki üç defa haram kılındı. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) (Medine'ye) geldiği zaman ashâb içki içiyor ve kumar parası yiyordu. Bu konuları Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) sorduklarında Yüce Allah:
“Sana içkiyi ve kumarı sorarlar. De ki: «Onlarda hem büyük günah, hem de insanlar için (bazı zahirî) yararlar vardır. Ama günahları yararlarından büyüktür.» Yine sana Allah yolunda ne harcayacaklarını soruyorlar. De ki: «İhtiyaçtan arta kalanı.» Allah, size âyetleri böyle açıklıyor ki düşünesiniz" âyetini indirdi. Ashâb:
“Bunlar bize haram kılınmadı sadece:
“...Büyük günah..." olduğu söylendi" dediler. Böylece içki içmeye devam ettiler. Hatta günün birinde Muhacirlerden bir kişi arkadaşlarına imam olarak akşam namazını kılıyordu. Kıraatında âyetleri karıştırınca, Yüce Allah daha ağır bir hüküm indirerek:
“Ey iman edenler! Sarhoş iken ne söylediğinizi bilinceye kadar... namaza yaklaşmayın..." buyurdu. Yine içmeye devam ediyor ve namaz kılacakları zaman aklıselim bir şekilde gelip namazlarını kılıyorlardı. Sonra Yüce Allah daha da ağır bir hüküm indirerek:
“Ey Mü’minler! İçki, kumar, putlar ve fal okları şüphesiz şeytan işi pisliklerdir, bunlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz. Şeytan, içki ve kumarla, ancak aranıza düşmanlık ve kin sokmak; sizi Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık vazgeçiyor musunuz" buyurdu. Ashâb:
“Artık biz bundan vazgeçtik" dediler. Yine ashâbdan bir grup:
“Yâ Resûlallah! Bazı kişiler Allah yolunda savaştıktan sonra yataklarında öldüler. Bunlar içki içip kumar parası yerlerdi. Yüce Allah bunların şeytan işi pislikler olduğunu beyan etti" diyerek arkadaşlarının durumlarını sordular. Bunun üzerine Allah:
“İman edip salih ameller işleyenlere; Allah'a karşı gelmekten sakındıkları, iman ettikleri ve salih amel işledikleri, sonra Allah'a karşı gelmekten sakındıkları ve iman ettikleri, sonra yine Allah'a karşı gelmekten sakındıkları ve iyilik ettikleri takdirde, daha önce tatmış olduklarından dolayı bir günah yoktur. Allah, iyilik edenleri sever" âyetini indirdi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Eğer onlara da haram kılınsaydı sizin bıraktığınız gibi onlar da bırakırdı" buyurdu.
Tayâlisî, İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim, İbn Merdûye ve Beyhakî'nin, Şuabu'l- îmân'da bildirdiğine göre İbn Ömer der ki: İçki hakkında üç âyet inmiştir. İlk inen âyet:
“Sana içkiyi ve kumarı sorarlar. De ki: «Onlarda hem büyük günah, hem de insanlar için (bazı zahirî) yararlar vardır. Ama günahları yararlarından büyüktür.» Yine sana Allah yolunda ne harcayacaklarını soruyorlar. De ki: «İhtiyaçtan arta kalanı.» Allah, size âyetleri böyle açıklıyor ki düşünesiniz" âyetidir. Ashâb:
“İçki yasak kılındı" diyerek:
“Yâ Resûlallah! Bırak da Allah'ın buyurduğu gibi ondan faydalanmaya devam edelim" dediler. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bu konuda onlara bir cevap vermedi. Sonra:
“...Sarhoş iken ne söylediğinizi bilinceye kadar... namaza yaklaşmayın..." âyeti nâzil oldu. Yine ashâb:
“İçki yasak kılındı" diyerek:
“Yâ Resûlallah! Namaz vakti yaklaştığı zaman içmeyiz" dediler. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) yine sessiz kalıp bir cevap vermemişti. Sonra da:
“Ey Mü’minler! İçki, kumar, putlar ve fal okları şüphesiz şeytan işi pisliklerdir, bunlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz" âyeti nâzil olunca, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“İçki (tamamen) haram kılındı" buyurdu.
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, Nâsih'te Nehhâs, Ebu'ş-Şeyh ve İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre Sa'd b. Ebî Vakkâs der ki:
“İçkiyi haram kılan âyet benim hakkında nâzil oldu. Ensâr'dan bir kişi yemek yaparak bizleri davet etti. Bu kişinin yanına başkalarıda gelip yediler ve sarhoş olana kadar içtiler. Bu mesele tahrim âyeti inmeden önceydi. Ensâr övünerek:
“Ensâr sizden daha hayırlı kişilerdir" dediler. Kureyşliler de:
“Kureyş ahalisi sizden daha hayırlı kişilerdir" dediler. Bunun üzerine bir kişi bir deve çenesi kemiği ile saldırıp burnuma vurdu ve burnumu kırdı." —Sa'd burnu kırılmış biriydi— Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) gidip bu durumu anlattığımda:
“Ey Mü’minler! İçki, kumar, putlar ve fal okları şüphesiz şeytan işi pisliklerdir, bunlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz âyeti nâzil oldu.
İbn Cerîr, İbn Şihâb vasıtasıyla bildiriyor: Salim b. Abdillah kendisine içki âyetinin ilk haram kılınmasını anlatmıştı. Sa'd b. Ebî Vakkâs ve arkadaşları içki içip sarhoş olunca dövüşmüşler ve biri Sa'd'ın burnunu kırmıştı. Bunun üzerine de Yüce Allah:
“...İçki, kumar, putlar ve fal okları şüphesiz şeytan işi pisliklerdir, bunlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz" âyetini indirmiştir.
Taberânî'nin bildirdiğine göre Sa'd b. Ebî Vakkâs der ki:
“Allah'ın Kitâb'ında benim hakkımda üç âyet inmiştir. Ben bir kişiyi çağırdım ve onunla münakaşa etmeye başladım. Kavga edip onu yaraladığım zaman:
“Ey Mü’minler! İçki, kumar, putlar ve fal okları şüphesiz şeytan işi pisliklerdir, bunlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz. Şeytan, içki ve kumarla, ancak aranıza düşmanlık ve kin sokmak; sizi Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık vazgeçiyor musunuz" âyetleri nâzil oldu. Yine:
“Biz insana, anne ve babasına karşı iyi davranmasını tavsiye etmişizdir; zira annesi, onu, karnında, zorluğa uğrayarak taşımış; onu güçlükle doğurmuştur. Taşınması ve sütten kesilmesi otuz ay sürer. Sonunda erginlik çağına erince ve kırk yaşına varınca: «Rabbim! Bana ve anne babama verdiğin nimete şükretmemi ve benim hoşnut olacağın yararlı bir işi yapmamı sağla; bana verdiğin gibi soyuma da salah ver; doğrusu Sana yöneldim, ben, kendini Sana verenlerdenim» demesi gerekir" âyeti ile:
“Ey Mü’minler! Peygamberle hususi olarak konuşacağınızda, bu konuşmanızdan önce fakirlere sadaka veriniz..." âyeti benim hakkımda nâzil olmuştur. Sadaka olarak bir arpa ağırlığında altın verdiğimde, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Sen zühd sahibi birisin" buyurdu. Sonra da:
“Hususi konuşmanızdan önce sadaka vermekten ürktünüz mü ki bunu yerine getirmediniz? Ama Allah, tövbenizi kabul etmiştir. Öyleyse namazı kılın, zekatı verin, Allah'a ve Peygamberine itaat edin. Allah, işlediklerinizden haberdardır" âyeti nâzil oldu.
Abd b. Humeyd, Nesâî, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, Ebu'ş-Şeyh, Taberânî, Hâkim, İbn Merdûye ve Beyhakî'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki:
“İçkiyi haram kılma âyeti, şarhoş olana kadar içip te birbirleriyle eğlenen Ensâr'dan iki kabile hakkında nâzil olmuştur. Bunlar kendilerine gelip birbirlerinin yüzlerindeki ve başlarındaki yaraları görünce:
“Kardeşim beni bu hale getirdi." —Çünkü hepsi Müslüman kardeşti ve aralarında birbirlerine karşı kin besleme yoktu— Vallahi! Eğer bana karşı şefkatli ve merhametli olsaydı böyle yapmazdı" demeye başladılar. Sonra kalplerine kin ve düşmanlık düştü. Bunun üzerine Yüce Allah:
“Ey Mü’minler! İçki, kumar, putlar ve fal okları şüphesiz şeytan işi pisliklerdir, bunlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz. Şeytan, içki ve kumarla, ancak aranıza düşmanlık ve kin sokmak; sizi Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık vazgeçiyor musunuz" âyetlerini indirdi. İçlerinden boşboğazlardan bazı kişiler:
“İçki, Bedir'de ölen filan kişinin ve Uhud'da ölen filan kişinin karnındaki pislik midir?" deyince, Yüce Allah:
“İman edip salih ameller işleyenlere; Allah'a karşı gelmekten sakındıkları, iman ettikleri ve salih amel işledikleri, sonra Allah'a karşı gelmekten sakındıkları ve iman ettikleri, sonra yine Allah'a karşı gelmekten sakındıkları ve iyilik ettikleri takdirde, daha önce tatmış olduklarından dolayı bir günah yoktur. Allah, iyilik edenleri sever" âyetini indirdi.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Bureyde der ki: Biz açıkça şarap içtiğimiz bir zamanda şarabımızın yanında oturmuştuk. Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına gidip kendisine selam vermek istedim. Bu sırada içkiyi haram kılan:
“Ey Mü’minler! İçki, kumar, putlar ve fal okları şüphesiz şeytan işi pisliklerdir, bunlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz. Şeytan, içki ve kumarla, ancak aranıza düşmanlık ve kin sokmak; sizi Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık vazgeçiyor musunuz" bu iki âyet nâzil oldu. Tekrar arkadaşlarımın yanına gelerek onlara bu âyetleri okudum. Bu sırada bazılarının içki kabı elindeydi. Şarabın bir kısmını içmişler, bir kısmı da kapta kalmıştı. İçki kabı haccam gibi üst dudaklarının altında kaldı. Sonra kaplarındaki içkileri dökerek:
“Ey Rabbimiz! Artık sakındık" dediler.
Beyhakî'nin, Şuabu'l-İmân'da bildirdiğine göre Ebû Hureyre der ki:
“Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) kalkıp:
“Ey Medine ahalisi! Yüce Allah içkiyi güzel bir şekilde açıklamıştır. Bilmiyorum ama onun hakkında bir emir ineceğini zannediyorum" buyurdu. Sonra:
“Ey Medine ahalisi! Yüce Allah bana, içkiyi haram kılan âyeti indirdi. Sizden bu âyeti yazan ve yanında içki cinsinden bir şey bulunan kişi artık içmesin" buyurdu.
İbn Sa'd'ın bildirdiğine göre Abdurrahman b. Sâbit der ki: İddia ettiklerine göre Osmân b. Maz'ûn Cahiliye zamanında içkiyi haram kılarak:
“Aklımı giderecek, benden daha aşağı olan kişileri bana güldürecek ve kızımı istemediğim kişilerle nikahlamaya sebep olacak hiçbir şeyi içmeyeceğim" demişti. Mâide süresindeki bu âyet nâzil olunca bir kişi ona gelip:
“İçki haram kılındı" dedi ve âyeti okudu. Bunun üzerine o:
“Allah onu yok etsin, demek ki onun hakkındaki görüşüm doğruymuş" dedi.
İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr der ki:
“Bakara sûresinde:
“Sana içkiyi ve kumarı sorarlar. De ki:
“Onlarda hem büyük günah, hem de insanlar için (bazı zahirî) yararlar vardır. Ama günahları yararlarından büyüktür..." âyeti nâzil olduğu zaman kimisi:
“...İnsanlar için (bazı zahirî) yararlar vardır..." buyruğuna dayanarak içmeye devam etti. Kimisi de:
“...Onlarda büyük günah, hem de insanlar için (bazı zahirî) yararlar vardır..." buyruğuna dayanarak onu terketti. Terkedenlerden biri de Osmân b. Maz'ûn'du. Nisâ sûresinin:
“...Sarhoş iken ne söylediğinizi bilinceye kadar... namaza yaklaşmayın..." âyeti nâzil olunca da bazıları terk ederken bazıları da içmeye devam etti. İçenler onu gündüz namaz vakti terk edip gece vakti içiyordu. Bu durum ta ki Mâide süresindeki:
“Ey Mü’minler! İçki, kumar, putlar ve fal okları şüphesiz şeytan işi pisliklerdir, bunlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz âyeti nâzil olana kadar devam etti. Hazret-i Ömer:
“Allah seni (içkiyi) kumarla, putlarla ve fal oklarıyla beraber birleştirdi. Allah seni kahredip uzaklaştırsın" deyince insanlar içkiyi terk etti. Ancak yine de içki bazı kişilerin içine düşmüştü. Bazı kişiler içki tulumlarını delerek dökmeye başladı. Önceleri onu içenler:
“Biz sana değer verirdik ve seni böylesine telef etmezdik" diyerek:
“Şimdiye kadar haram kılınan hiçbir şey bize içkinin haram kılınması gibi ağır gelmemişti" diyordu. Hatta biri bir arkadaşıyla karşılaşınca:
“İçimde bir şey var" diyordu. Arkadaşı:
“Yoksa içkiyi mi hatırlıyorsun?" deyince:
“Evet" diyordu. Arkadaşı:
“Ben de aynı şeyleri hissediyorum" diyordu. Herkes aynı şeyi hissediyordu. Bunun üzerine toplandılar ve:
“Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) aramızda iken bu konuyu nasıl konuşacağız?" dediler. Bu konuda haklarında bir âyet inmesinden korkuyorlardı. Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) gidip bir bahane bularak:
“Hamza b. Abdilmuttalib'i, Mus'ab b. Umeyr'i ve Abdullah b. Cahş'ı Cennette görmedin mi?" dediler. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Evet gördüm" buyurunca:
“Onlar içki içiyorken ölüp gitmediler mi? Bize haram kılınan şeyi içtikleri halde Cennete mi girdiler?" dediler. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Allah sizi işitmektedir. Dilerse size bir cevap verir" buyurdu. Bunun üzerine Yüce Allah:
“Şeytan, içki ve kumarla, ancak aranıza düşmanlık ve kin sokmak; sizi Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık vazgeçiyor musunuz" âyetini indirdi. Onlar da:
“İçmekten vazgeçiyoruz" dediler. Yine zikretmiş oldukları Hamza ve arkadaşları hakkında:
“İman edip salih ameller işleyenlere; Allah'a karşı gelmekten sakındıkları, iman ettikleri ve salih amel işledikleri, sonra Allah'a karşı gelmekten sakındıkları ve iman ettikleri, sonra yine Allah'a karşı gelmekten sakındıkları ve iyilik ettikleri takdirde, daha önce tatmış olduklarından dolayı bir günah yoktur. Allah, iyilik edenleri sever"' âyeti nâzil oldu.
Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Katâde:
“Sana içkiyi ve kumarı sorarlar. De ki:
“Onlarda hem büyük günah, hem de insanlar için (bazı zahirî) yararlar vardır..," âyetini açıklarken şöyle dedi:
“Meysir" ifadesiyle bütün kumar çeşitleri kastedilmektedir. Allah onları zemmetmiş ve daha haram kılmamıştı. Yani bu şeyler daha kendilerine helaldi. Sonra içki hakkında daha ağır olan bir âyeti indirerek:
“Ey iman edenler! Sarhoş iken ne söylediğinizi bilinceye kadar... namaza yaklaşmayın..." buyurdu. İçkiden sadece sarhoş olmak haramdı. Sonra Mâide sûresinin:
“Ey Mü’minler! İçki, kumar, putlar ve fal okları şüphesiz şeytan işi pisliklerdir, bunlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz. Şeytan, içki ve kumarla, ancak aranıza düşmanlık ve kin sokmak; sizi Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık vazgeçiyor musunuz" bu iki âyetler nâzil oldu. Bu âyetlerle içkinin azı da, çoğu da, sarhoş edeni de etmeyeni de haram kılındı.
Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Atâ (b. Ebî Rebâh) der ki: İçkiyi haram kılan ilk âyet:
“Sana içkiyi ve kumarı sorarlar. De ki: «Onlarda hem büyük günah, hem de insanlar için (bazı zahirî) yararlar vardır. Ama günahları yararlarından büyüktür.» Yine sana Allah yolunda ne harcayacaklarını soruyorlar. De ki: «ihtiyaçtan arta kalanı.» Allah, size âyetleri böyle açıklıyor ki düşünesiniz" âyetidir. Bazı kişiler:
“Biz içkiyi yararları için içmekteyiz" dedi. Bazıları da:
“Günah olan bir şeyde hayır yoktur" dediler. Sonra:
“Ey Mü’minler! Sarhoşken, ne dediğinizi bilene kadar, cünübken, yolcu olan müstesna gusledene kadar namaza yaklaşmayın. Eğer hasta veya yolculukta iseniz yahut biriniz ayakyolundan gelmişseniz veya kadınlara yaklaşmışsanız ve bu durumlarda su bulamamışsanız tertemiz bir toprağa teyemmüm edin, yüzlerinize ve ellerinize sürün. Allah affeder ve bağışlar" âyeti nâzil oldu. Yine bazı kişiler:
“Biz içkiyi içer ve evimizde otururuz" dediler. Bazıları da:
“Bizi müslümanlarla beraber namaz kılmaktan alıkoyacak bir şeyde hayır yoktur" dediler. Sonra:
“Ey Mü’minler! İçki, kumar, putlar ve fal okları şüphesiz şeytan işi pisliklerdir, bunlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz. Şeytan, içki ve kumarla, ancak aranıza düşmanlık ve kin sokmak; sizi Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık vazgeçiyor musunuz" âyetleri inerek onlara içkiyi yasaklayınca, onlar da içkiyi bütünüyle terk ettiler.
Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Katâde:
“...Sarhoş iken ne söylediğinizi bilinceye kadar... namaza yaklaşmayın..." âyetini açıklarken şöyle dedi:
“İnsanlar içkiyi içer ve namaz vakti geldiği zaman bırakır içmezdi. Bize nakledildiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bu âyet nâzil olduğu zaman:
“Allah'ın içkiyi haram kılması yakındır" buyurdu. Sonra Mâide sûresinde, Ahzab gazvesinden sonra onu haram kılarak aklı ve malı yok ettiğini, Allah'ın zikrinden ve namazdan alıkoyduğunu bildirdi."
Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Katâde:
“...Artık vazgeçiyor musunuz" âyetini açıklarken şöyle dedi:
“İnsanlar içkiyi terk ederek onu içmez oldular. Bize söylendiğine göre bu âyet nâzil olduğu zaman Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ey insanlar! Allah içkiyi haram kılmıştır. Kimin yanında içki varsa onu içmesin ve satmasın" buyurdu. Uzun bir süre geçmesine rağmen Müslümanlar hâlâ Medine yollarında döktükleri içkinin kokusunu hissederdi.
Ebu'ş-Şeyh, İbn Merdûye ve Hâkim, İbn Abbâs'tan bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) zamanında içki içenler elle, ayakabıyla ve sopayla dövülürdü. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) vefat edinceye kadar bu şekilde devam etti. Ebû Bekr:
“Bunlara bir had (şeri ceza) uygulasak" dedi ve vefat edene kadar Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) zamanında olduğu gibi ceza uyguladı. Ebû Bekr içki içenlere kırkar sopa vururdu. Ebû Bekr'den sonra Ömer de içki içenlere kırkar sopa vurdu. Bir gün ilk Muhacirlerden içki içen biri kendisine getirilince yine sopa vurulmasını emretti. Muhacir:
“Bana niye sopa vuracaksınız ki? Aramızda (hakem olarak) Allah'ın Kitabı vardır" dedi. Ömer:
“Allah'ın hangi kitabında sana vuramayacağımı buluyorsun?" deyince, Muhacir:
“Allah Kitab'ında:
“İman edip salih ameller işleyenlere... daha önce tatmış olduklarından dolayı bir günah yoktur..."' buyurmaktadır. Ben de iman edip salih ameller işleyenlerden, sonra Allah'a karşı gelmekten sakınanlardan, Bedir'de, Uhud'da, Hendek'te ve başka gazvelerde Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile beraber savaşanlardanım" dedi. Hazret-i Ömer:
“Buna bir cevap vermeyecek misiniz?" deyince, İbn Abbâs:
“O âyetler geçmiş kişiler için bir mazeret, kalanlar için de bir delildir. Geçmiş kişiler için bir mazeret olması onların içki haram kılınmadan önce vefat etmiş olmalarıdır. Kalanlar için bir delil olması ise, Allah'ın:
“Ey Mü’minler! İçki, kumar, putlar ve fal okları şüphesiz şeytan işi pisliklerdir, bunlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz" buyruğudur. Eğer bu kişi iman edip salih amel işleyenlerden, sonra iman edip Allah'a karşı gelmekten sakınanlardan ve iyilik edenlerden ise Allah ona içki içmeyi yasaklamıştır" dedi. Bunun üzerine Ömer:
“Görüşünüz nedir?" diye sorunca, Ali b. Ebî Tâlib:
“Görüşümüz eğer içerse sarhoş olur, sarhoş olursa saçmalamaya başlar. Saçmalarsa iftiralarda bulunur. İftira edenin cezası da seksen sopadır" dedi. Ömer'in emri üzerine de bu kişiye seksen sopa vuruldu.
İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre Enes, Ümmü Enes'in eşi Ebû Talha'dan bildirir: İçkiyi haram kılan âyet nâzil olduğu zaman Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir münadi gönderdi ve bu münadi yüksek sesle:
“Şüphesiz ki, içki haram kılınmıştır. Onu artık satmayın ve satın almayın. Yanında içki bulunan kişi de onu döksün" diye bağırdı. Ebû Talha:
“Ey çocuk! Bu tulumlardaki içkileri dök" dedi; o da tulumları açıp döktü. O zamanlar içkimiz hurma koruğu ve kuru hurmadan yapılmaktaydı. İnsanlar içkilerini dökünce Medine sokaklarında içki akmaya başladı.
İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre Enes derki: Önceleri yemek yer ve bu şaraplardan içerdik. Filan kişi Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) yanından gelip:
“İçki hakkında âyet nâzil olmuş iken siz daha onu içmekte misiniz?" dedi. Biz:
“Ne diyorsun?" deyince:
“Evet, bu saatte bunu Resûlullah'tan (sallallahü aleyhi ve sellem) işittim ve yanınıza geldim" dedi. Bunun üzerine biz de kalkıp kaplarımızda bulunan bütün içkileri döktük.
İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre Enes der ki: Ebû Talha'nın yanında yetim malı vardı ve bu malla içki satın almıştı. İçki haram kılındığı zaman Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) gidip:
“Bu içkileri sirke yapayım mı?" deyince:
"Hayır onları dök" buyurdu.
İbn Merdûye'nin, Enes'ten bildirdiğine göre içkiyi haram kılan âyet nâzil olduğu zaman, Medine'de içilen bütün içkiler kuru hurmadan yapılmaktaydı.
Ebû Ya'la'nın bildirdiğine göre Enes der ki: İçkiyi haram kılan âyet nâzil olduğu zaman arkadaşlarımdan bazılarının yanına girdim ve içkinin önlerinde olduğunu gördüm. İçkilere ayağımla vurup:
“Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına gidin, içkiyi haram kılan âyet nâzil olmuştur" dedim. O zaman şarapları koruk hurmadan ve kuru hurmadan idi.
İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre İbn Mes'ûd der ki:
“İçki ile ilgili Bakara ve Nisâ süresindeki âyetler nâzil olduğu zaman ashâb hâlâ içki içmekteydi. Ancak bu konuda Mâide süresindeki âyet nâzil olunca içkiyi terk ettiler.
Müslim, Ebû Ya'la ve İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre Ebû Sâid el-Hudrî der ki: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bize hutbe verdi ve:
“Ey insanlar! Yüce Allah içki hakkında bilgiler vermektedir. Yanında içki bulunan kişi onu satmasın ve hiçbir şekilde ondan faydalanmasın" buyurdu. Kısa bir zaman geçtikten sonra da:
“Yüce Allah içkiyi haram kılmıştır. Bu haberi alan kişi artık yanında bulunan içkiyi satmasın ve içmesin" buyurdu. Yanında içki bulunan kişiler içkilerini Medine yollarına döktüler.
İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“İçkinin azı da, çoğu da haram kılındığı gibi şarhoşluk veren her içecek te haram kılınmıştır" dedi.
İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre Vehb b. Keysân der ki: Câbir b. Abdillah'a:
“İçki ne zaman haram kılındı?" dediğimde:
“Uhud savaşından sonra haram kılındı. Uhud günü savaşa gideceğimiz zaman daha içmekteydik" karşılığını verdi.
İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre Cabir b. Abdillah:
“İçki haram kılındığı zaman insanlar şarabını kuru hurma ve kuru üzümden yapmaktaydı" dedi.
İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre Câbir der ki: Bir kişinin yanında yetimlerin malı bulunmaktaydı. Bu malla yetimler adına alışveriş yapardı. Bu kişi de bu malla içki satın almış ve küplere doldurmuştu. Yüce Allah içkiyi haram kılan âyeti indirdiği zaman, bu kişi Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) gidip:
“Yâ Resûlallah! Onların bundan başka bir malı yoktur" dedi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Onları dök!" buyurunca adam da içki küplerini döktü.
İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre İbn Ömer:
“İçki haram kılındığı zaman Medine'de koruk hurmadan başka yapılmış bir içkileri yoktu" dedi.
İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre Enes:
“İçki haram kılındığı gün Medine'deki bütün içklerimiz koruk hurmadan yapılmaktaydı" dedi.
İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh ve Beyhakî'nin, Sünen'de bildirdiğine göre Abdullah b. Amr der ki:
“Kur'ân'daki:
“Ey Mü’minler! İçki, kumar, putlar ve fal okları şüphesiz şeytan işi pisliklerdir, bunlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz" âyeti, Tevrat'ta şöyle geçmektedir: Yüce Allah, batılı, oyunları, raksetmeyi, zurnaları, gitarları, defleri, tanburları, şiir okumayı ve içkiyi bir defa bile tatmayı yasak etmek için hakkı indirdi. Yüce Rabbim izzeti ve gücüne yemin ederek:
“Onu haram kıldıktan sonra içen her kişiyi kıyamet gününde mutlaka susuz bırakacağım. Onu haram kıldıktan sonra terk eden kişiye de (kıyamet gününde) mutlaka Kudüs harmanlan hurmalarından yapılmış şaraptan içireceğim" buyurdu.
İbn Merdûye'nin, İbn Ömer'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Yüce Allah içkiyi haram kıldı ve her şarhoşluk veren şey haramdır" buyurdu.
İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre İbn Ömer:
“Yüce Allah içkiyi haram kıldığı zaman Medine'de bir kuru üzüm tanesi bile yoktu" dedi.
Ahmed, Ebû Ya'la, İbnu'l-Cârûd ve İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre Ebû Saîd der ki. Yanımızda yetimlere ait içkiler vardı. Mâide sûresinde bu âyet nâzil olunca durumu Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) sorup:
“Bunlar yetimlerindir" dedik. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Onları dökün" buyurdu.
İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre Enes:
“İçki haram kılındığı zaman içkiler küplerde mayalanmaktaydı" dedi.
İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre Berâ b. Âzib:
“İçki haram kılındığı zaman su kaplarımızda kuru üzüm ve kuru hurmadan başka bir şey yoktu. Onları da döktük" dedi.
İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre İbn Ömer der ki: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Kuru hurmadan içki yapılır. Baldan içki yapılır. Kuru üzümden içki yapılır. Yaş üzümden içki yapılır. Buğdaydan içki yapılır. Size sarhoşluk verici her şeyi de yasaklıyorum" buyurmuştur.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr der ki:
“Sana içkiyi ve kumarı sorarlar. De ki: «Onlarda hem büyük günah, hem de insanlar için (bazı zahirî) yararlar vardır. Ama günahları yararlarından büyüktür.» Yine sana Allah yolunda ne harcayacaklarını soruyorlar. De ki: «İhtiyaçtan arta kalanı.» Allah, size âyetleri böyle açıklıyor ki düşünesiniz" âyeti nâzil olduğu zaman bazı kişiler "...Onlarda büyük günah... vardır...'" diye içkiyi terk etmiştir. Bazıları da:
“...İnsanlar için (bazı zahirî) yararlar vardır..." diye içmeye devam etmiştir. "Ey iman edenler! Sarhoş iken ne söylediğinizi bilinceye kadar... namaza yaklaşmayın..." âyeti nâzil olduğu zaman, namaz vakti içmeyi bırakırlar ve namaz dışında tekrar içerlerdi. Sonra:
“Ey Mü’minler! İçki, kumar, putlar ve fal okları şüphesiz şeytan işi pisliklerdir, bunlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz" âyeti nâzil olunca, Hazret-i Ömer:
“Kaybolasın! Bugün kumarla beraber zikredildin" dedi.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Şa'bî der ki: İçki hakkında dört âyet nâzil olmuştur. "Sana içkiyi ve kumarı sorarlar. De ki: «Onlarda hem büyük günah, hem de insanlar için (bazı zahirî) yararlar vardır. Ama günahları yararlarından büyüktür.» Yine sana Allah yolunda ne harcayacaklarını soruyorlar. De ki: «İhtiyaçtan arta kalanı.» Allah, size âyetleri böyle açıklıyor ki düşünesiniz" âyeti nâzil olduğu zaman ashâb içki içmeyi bıraktı. "...Hem içki, hem de güzel bir yiyecek çıkarırsınız..." âyeti nâzil olunca da tekrar içmeye başladılar. Sonra:
“Ey Mü’minler! İçki, kumar, putlar ve fal okları şüphesiz şeytan işi pisliklerdir, bunlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz. Şeytan, içki ve kumarla, ancak aranıza düşmanlık ve kin sokmak; sizi Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık vazgeçiyor musunuz" âyetleri nâzil oldu.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Süddî der ki:
“Sana içkiyi ve kumarı sorarlar. De ki: «Onlarda hem büyük günah, hem de insanlar için (bazı zahirî) yararlar vardır. Ama günahları yararlarından büyüktür.» Yine sana Allah yolunda ne harcayacaklarını soruyorlar. De ki: «İhtiyaçtan arta kalanı.» Allah, size âyetleri böyle açıklıyor ki düşünesiniz" âyeti nâzil olduğu zaman ashâb içki içmeye devam etmişti. Abdurrahman b. Avf yemek yapıp bazı kişileri davet etti. Davet edilenlerin arasında Ali b. Ebî Tâlib de bulunmaktaydı. Ali b. Ebî Tâlib "Kâfirun" sûresini okudu ve (sarhoşluğundan dolayı) bir şey anlamadı. Bunun üzerine Yüce Allah içki hakkında daha ağır olan:
“Ey iman edenler! Sarhoş iken ne söylediğinizi bilinceye kadar... namaza yaklaşmayın..." âyetini indirdi. İçki henüz helaldi ve sabah namazından sonra gün (güneş) yükselinceye kadar içerlerdi. Öğle vakti aklıselim bir şekilde namaza kalkarlardı. Sonra yatsı namazını kılana kadar bir daha içmezlerdi. Yine sabah namazına aklıselim bir şekilde kalkarlardı. Bu şekilde sürekli içerlerdi. Sa'd b. Ebî Vakkas yemek yapıp bazı kişileri davet etti. Bu davette Ensâr'dan da bir kişi vardı. Onlara bir deve kafası kızarttı ve davet etti. Yemek yiyip içki içerek şarhoş olduklarında sohbet etmeye başladılar. Sa'd bir şey söyleyince Ensârlı hiddetlenip deve çenesinin kemiği ile vurarak Sa'd'ın burnunu kırdı. Bunun üzerine Yüce Allah:
“Ey Mü’minler! içki, kumar, putlar ve fal okları şüphesiz şeytan işi pisliklerdir, bunlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz. Şeytan, içki ve kumarla, ancak aranıza düşmanlık ve kin sokmak; sizi Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık vazgeçiyor musunuz'" âyetlerini indirerek önceki âyetleri neshedip içkiyi tamamen haram kıldı.
İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Katâde:
“Mâide süresindeki içkiyi haram kılan âyet, Ahzab gazvesinden sonra inmişti. O zaman bedevilerin yanında içkiden daha güzel bir şey yoktu" dedi.
Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Rabî': Bakara sûresinde içki hakkında bu âyet nâzil olduğu zaman Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Şüphesiz Rabbiniz içkinin haram kılınması konusunda ilerleyecektir" buyurdu. Sonra Nisâ süresindeki âyet nâzil olunca yine:
“Şüphesiz Rabbiniz içkinin haram kılınması konusunda daha ileri gidecektir" buyurdu. Sonra da Mâide süresindeki âyet nâzil oldu ve içki haram kılındı.
İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Muhammed b. Ka'b el-Kurazî der ki: İçkiyi haram kılma hakkında dört âyet inmiştir. Birincisi Bakara sûresindedir. İkincisi ise:
“Hurma ağaçlarının meyvelerinden ve üzümlerden şerbet, şıra (içecek) ve güzel rızık elde edersiniz" âyetidir. Sonra Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir vakit namaz kılarken arkasında cemaatten şarhoş birinin şarkı söylemesi üzerine Yüce Allah, Nisâ sûresinde:
“Ey Mü’minler! Sarhoşken, ne dediğinizi bilene kadar, cünübken, yolcu olan müstesna gusledene kadar namaza yaklaşmayın. Eğer hasta veya yolculukta iseniz yahut biriniz ayakyolundan gelmişseniz veya kadınlara yaklaşmışsanız ve bu durumlarda su bulamamışsanız tertemiz bir toprağa teyemmüm edin, yüzlerinize ve ellerinize sürün. Allah affeder ve bağışlar" âyetini indirdi. Bu âyetten sonra bir kısım insanlar içmeye devam etti, bir kısmı da terk etti.
Sonra Mâide sûresinde bu konuda dördüncü âyet nâzil olunca, Ömer:
“Ey Rabbim! Biz de ondan vazgeçtik" dedi.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Muhammed b. Kays der ki: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), Medine'ye geldiği zaman içki içen ve kumar parası yiyen bazı kişiler yanına gelip bu konuyu sordular. Bunun üzerine Yüce Allah:
“Sana içkiyi ve kumarı sorarlar. De ki:
“Onlarda hem büyük günah, hem de insanlar için (bazı zahirî) yararlar vardır. Ama günahları yararlarından büyüktür...'" âyetini indirdi. Bu kişiler:
“Bunlar, hakkında ruhsat gelmiş şeylerdir. Biz kumar parası yiyip içki içeceğiz. Sonra istiğfar ederiz" dediler. Sonra bir kişi gelip akşam namazında:
“De ki:
“Ey inkarcılar! Ben sizin taptıklarınıza tapmam. Benim taptığıma da sizler tapmazsınız" diye okumaya ve karıştırmaya başladı. Ne okuduğunu bimiyordu. Sonra Yüce Allah:
“Ey iman edenler! Sarhoş iken ne söylediğinizi bilinceye kadar... namaza yaklaşmayın..." âyetini indirdi. Bundan sonra insanlar namaz vakti gelene kadar içiyordu. Namaz vakti gelince de içmeyi bırakarak aklıselim bir şekilde namaza kalkıyor ve ne okuduklarını biliyorlardı. Sürekli bu şekilde içki içiyorlardı. Allah:
“Ey Mü’minler! İçki, kumar, putlar ve fal okları şüphesiz şeytan işi pisliklerdir, bunlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz. Şeytan, içki ve kumarla, ancak aranıza düşmanlık ve kin sokmak; sizi Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık vazgeçiyor musunuz'" âyetlerini indirince:
“Ey Rabbim! Ondan vazgeçtik" dediler.
Ebu'ş-Şeyh, Hâkim ve İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki:
“İçkiyi haram kılan âyet nâzil olduğu zaman sahabilerden bazıları bazılarının yanına gidip:
“İçki haram kılındı ve şirkle eşit sayıldı" demeye başladılar.
Ebu'ş-Şeyh ve İbn Merdûye'nin, İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ayyaş (sürekli içki içen) kişi Allah'ın huzuruna putperest gibi çıkar" buyurdu ve:
“Ey Mü’minler! İçki, kumar, putlar ve fal okları şüphesiz şeytan işi pisliklerdir, bunlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz" âyetini okudu.
Ahmed ve İbn Merdûye'nin, Abdullah b. Amr'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Yüce Allah, içkiyi, kumarı ve tavlayı haram kıldığı gibi darıdan yapılan içkiyide haram kılmıştır. Her şarhoşluk veren şey de haramdır" buyurdu.
İbn Merdûye'nin, İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Yüce Allah, içkiyi, kumarı ve tavlayı haram kılmıştır. Her şarhoşluk veren şey de haramdır" buyurdu.
Buhârî ve İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre İbn Ömer:
“İçkiyi haram kılan âyet nâzil olduğu zaman Medine'de beş türlü içki vardı. Bunların arasında üzüm içkisi de bulunmamaktaydı" dedi.
Buhârî, Müslim, Ebû Dâvud, Tirmizî, Nesâî, İbn Mâce ve İbn Merdûye'nin, Câbir b. Abdillah'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) fetih yılında:
"Yüce Allah, içki, put, ölmüş hayvan ve domuz satışını haram kılmıştır" buyurdu. Bazı kişiler:
“Ölü hayvanların yağı için ne dersin? Zira onunla gemiler ve deriler yağlanıyor, insanlar onu aydınlatmada da kullanıyorlar" deyince:
“O da haramdır" karşılığını verdi. Sonra da:
“Allah Yahudileri kahretsin. Allah iç yağının satışını kendilerine haram etmiş, ancak onlar bu yağları eritip satmışlar ve parasını öyle yemişlerdi" buyurdu.
İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki: Devs'ten bir kişi Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) gelmiş ve hediye olarak bir tulum dolusu içki getirmişti. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Sen burada yokken Allah'ın bunu haram kıldığını bilmiyor musun?" deyince, Devsli beraberinde olan kişiye o içkiyi satmasını söyledi. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Onu içmeyi haram kılanın, satılmasını ve parasının yemesini de haram kıldığını bilmiyor musun?" buyurdu. Devsli, adamına tulumu dökmesini emretti ve tulumda bir damla içki kalmayıncaya kadar döküldü.
İbn Merdûye, Temîm ed-Dâri'den bildiriyor: O her yıl Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) bir tulum dolusu içki hediye ederdi. İçkinin haram kılındığı yıl yine Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) bir tulum İçki getirmişti. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bunu gördüğünde gülerek:
“Bunun haram kılındığını bilmiyor musun?" buyurdu. O "Yâ Resûlallah! Onu satıp parasından faydalanabilir miyiz?" deyince:
“Allah Yahudilere lanet etsin. Allah, sığır ve koyunun iç yağının satışını kendilerine haram etmiş, ancak onlar bu yağları eritip satmışlar ve parasını öyle yemişlerdir. İçkinin parası da, satışı da haramdır" buyurdu.
İbn Ebî Şeybe, Buhârî, Müslim, Ebû Dâvud, Tirmizî, Nesâî, Ebû Avâne, Tahâvî, İbn Ebî Hâtim, İbn Hibbân, Dârakutnî, İbn Merdûye ve Beyhakî'nin, Şuab'da bildirdiğine göre Amr minbere çıkıp:
“Derim ki, içkiyi haram kılan âyet nâzil olmuştur. Bu âyet nâzil olduğu zaman içki üzümden, kuru hurmadan, buğdaydan, arpadan ve baldan olmak üzere beş şeyden yapılmaktaydı. Aklı örten her şey içkidendir" dedi.
İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre Amr:
“Bu şıralar, beş şeyden yapılmaktadır. Bunlar, kuru hurma, kuru üzüm, bal, buğday ve arpadır. Bunlardan mayalayıp beklettiğin her şey içki olur" demiştir.
Şâfiî, İbn Ebî Şeybe, Müslim ve Beyhakî'nin, İbn Ömer'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Her sarhoşluk verici şey içkidir, her içki de haramdır" buyurmuştur.
Hâkim'in, Câbir'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Kuru üzüm ve kuru hurma (dan yapılan şıra) içkidir" buyurmuştur. Yani ikisi bir arada şıra yapıldığı zaman içkidir.
İbn Ebî Şeybe, Ebû Dâvud, Tirmizî, Nesâî, İbn Mâce, Nâsih'te Nehhâs, Hâkim ve Zehebî'nin, Nu'mân b. Beşîr'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) :
“Buğdaydan içki yapılır. Arpadan içki yapılır. Kuru üzümden içki yapılır. Kuru hurmadan içki yapılır. Baldan içki yapılır. Ben de, size şarhoşluk verici her şeyi de yasaklıyorum" buyurmuştur.
Hâkim'in bildirdiğine göre Meryem binti Târik der ki: Hacca giden muhacir kadınlarla beraber idim. Hazret-i Âişe'nin yanına girdik ve bu kadınlar Hazret-i Âişe'ye şıra yapılan kapları sordular. Bunun üzerine o:
“Sorduğunuz kapların çoğu Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) zamanında bulunmamaktaydı. Siz Alah'tan korkun ve sarhoşluk verici şeylerden uzak durun. Zira Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Sarhoşluk verici her şey haramdır" buyurmuştur. Eğer küp şırası da sarhoşluk veriyorsa ondan da sakının" dedi.
İbn Ebî Şeybe, Müslim, Ebû Dâvud, Tirmizî, Nesâî, İbn Mâce, İbnu'l-Münzir ve Nehhâs'ın, Nâsih'te, Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“içki şu iki ağaçtan yapılmaktadır. Bunlar hurma ağacı ve asmadır" buyurdu.
İbn Ebi'd-Dünyâ, Zemmü'l-Melâhi'de, bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî):
“Meysir" ifadesi kumar anlamındadır" dedi.
Beyhakî'nin, Sünen'de bildirdiğine göre İbn Ebî Ömer:
“Meysir" ifadesi kumar anlamındadır" derdi.
Abd b. Humeyd ve Beyhakî'nin, Sünen'de bildirdiğine göre Mücâhid:
“Kumar Perslerin zarları, Arapların da oklarıdır. Bunların hepsi de kumardır" dedi.'
Beyhakî'nin bildirdiğine göre Mücâhid:
“Meysir" ifadesiyle bütün kumar çeşitleri kastedilmektedir. Hata çocukların oynadığı ceviz oyunu bile bir tür kumardır" dedi.
İbn Ebî Hâtim ve İbn Merdûye'nin, Ebû Mûsa el-Eş'arî'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Bu işaretli olan ve sürekli azarlanan (azarlanarak atılan) zarlardan sakının. Çünkü onlar kumardandır" buyurdu.
İbn Merdûye ve Beyhakî'nin, Şuab'da, Semure b. Cundub'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Bu işaretli olan ve sürekli azarlanan (azarlanarak atılan) zarlardan sakının. Çünkü onlar kumardandır" buyurdu.
Ahmed, İbn Ebi'd-Dünyâ, Zemmü'l-Melâhi'de, İbn Merdûye ve Beyhakî'nin, Şuab'da, İbn Mes'ûd'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Bu işaretli olan ve sürekli azarlanan (azarlanarak atılan) zarlardan sakının. Çünkü o, Acemlerin kumarıdır" buyurdu.
Vekî', Abdurrezzâk, İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbn Ebi'd-Dünyâ İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Taberânî ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbn Mes'ûd:
“Bu işaretli olan ve sürekli azarlanan (iddia ile atılan) zarlardan sakının. Çünkü o, Acemlerin (Arap olmayanların) kumarıdır" dedi.
İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“İçinde bir şey kazanıp veya kaybetme olan bütün oyunlar kumardır. Hata çocukların ceviz ve zarlarla oynadıkları oyunlar bile kumardır" dedi.
İbn Ebî Şeybe, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Ali b. Ebî Tâlib:
“Tavla oyunu ve satranç kumardandır" dedi.
Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Hazret-i Ali:
“Satranç oyunu, Acemlerin kumarıdır" dedi.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Kâsım b. Muhammed'e tavla oyununun kumardan olup olmadığı sorulunca:
“Allah'ın zikrinden ve namazdan alıkoyan her şey kumardandır" karşılığını verdi.
Abd b. Humeyd, İbn Ebi'd-Dünyâ, Zemmü'l-Melâhi'de ve Beyhakî'nin, Şuab'da bildirdiğine göre Kâsım'a:
“Siz tavla oyununu sevmezsiniz. Satranç hakkında ne dersiniz?" denilince:
“Allah'ın zikrinden ve namazdan alıkoyan her şey kumardandır" cavabını verdi.
Abd b. Humeyd, İbn Ebi'd-Dünyâ, Zemmü'l-Melâhi'de, Ebu'ş-Şeyh ve Beyhakî'nin, Şuab'da, Rabî' b. Kulsûm vasıtasıyla bildirdiğine göre babası şöyle dedi: İbnü'z-Zübeyr bize hutbesinde dedi ki:
“Ey Mekke ahalisi! Bana bazı kişilerin "Tavla" oyunu denilen bir oyunla oynadığı söylendi. Oysa Yüce Allah Kitab'ında:
“Ey Mü’minler! İçki, kumar, putlar ve fal okları şüphesiz şeytan işi pisliklerdir, bunlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz. Şeytan, içki ve kumarla, ancak aranıza düşmanlık ve kin sokmak; sizi Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık vazgeçiyor musunuz" buyurmaktadır. Allah'a yemin olsun ki, onu oynayan biri bana getirilirse onun saçlarını kesip kırbaçlarım ve kumar parasını da onu getiren kişiye veririm" dedi.
İbn Ebî Şeybe ve İbn Ebi'd-Dünyâ'nın Ebû Mûsa el-Eş'arî'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Tavla oynayan kişi, Allah ve Resûlüne asi olmuş olur" buyurdu.
Ahmed'in, Ebû Abdirrahman el-Hutamî'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Tavla oynayıp ta sonra kalkıp namaz kılan kişi, irin ve domuz kanıyla abdest alıp namaz kılmış gibidir" buyurdu.
İbn Ebî Şeybe ve İbn Ebi'd-Dünyâ'nın bildirdiğine göre Abdullah b. Amr:
“Tavla oynamak kumardır ve tavla oynayan kişi domuz eti yemiş gibidir. Tavlayı parasız yani bir şeyi kazanma veya kaybetme şartı olmadan oynayan kişi de domuz yağı sürünmüş gibidir" dedi.
İbn Ebi'd-Dünyâ'nın bildirdiğine göre Mücâhid der ki: Tavla oyunu meysir denilen kumardan sayılır. Onunla parasız oynayan kişi ellerini domuz kanı ile boyamış gibidir. Oynayanların yanında oturan da domuzun derisini yüzenlerin yanında oturanlar gibidir. Yanlarında oturan kişiye (abdsetli ise namaza kalkacağı zaman yeniden) abdest alması emrolunur. (Hüküm olarak) zar ve satranç oyunu da aynıdır.
İbn Ebi'd-Dünyâ'nın bildirdiğine göre Yahya b. Ebî Kesîr der ki: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) tavla oynayan kişilerin yanından geçerken:
“Allah'ın zikrinden alıkonmuş kalpler, uğraşan eller ve boş konuşan diller" buyurmuştur.
İbn Ebi'd-Dünyâ'nın bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî):
“Tavla oyunu Acamlerin kumarıdır" dedi.
İbn Ebi'd-Dünyâ'nın bildirdiğine göre Mâlik b. Enes:
“Satranç ta tavla gibidir. Bize söylendiğine göre İbn Abbâs tavlası olan bir yetimin velisi olmuştu ve o tavlayı yakmıştı" dedi.
İbn Ebi'd-Dünyâ'nın bildirdiğine göre Abdullah b. Amr der ki: İbn Abbâs'a satranç oyunu sorulunca:
“O tavladan daha kötüdür" dedi.
İbn Ebi'd-Dünyâ'nın bildirdiğine göre Ebû Câfer'e satranç oyunu sorulunca:
“O Mecûsiliktir, onunla oynamayın" cevabını verdi.
İbn Ebi'd-Dünyâ'nın bildirdiğine göre Abdulmelik b. Umeyr:
“Şam'dan bir kişinin görüşüne göre her mümin günde on iki defa bağışlanır. Ancak şah oyunu yani satranç oynayanlar bunların dışındadır" dedi.
Abd b. Humeyd, İbn Ebi'd-Dünyâ ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Katâde der ki:
“Meysir demek kumar demektir. Cahiliye döneminde kişi malı ve ailesi üzerine kumar oynardı. Sonra da üzüntülü bir şekilde başkasının elinde olan malına bakardı. Bu şekilde kumar, birbirlerinin arasına kin ve düşmanlık bırakırdı. Yüce Allah bunu yasaklayarak ve haram kılınması konusunda ileri giderek:
“...Şeytan işi pisliklerdir, bunlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz..." diye haber verdi.
İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbn Ebi'd-Dünyâ, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in, Leys vasıtasıyla bildirdiğine göre Atâ, Tâvus ve Mücâhid:
“İçinde bir şey kazanıp veya kaybetme (ihtimali) olan bütün oyunlar kumardır. Hatta çocukların aşık ve cevizlerle oynaması bile kumardır" dediler.
İbn Ebî Şeybe, İbn Ebi'd-Dünyâ ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Muhammed b. Şîrîn bayram gününde çocukların içinde bir şeyler kazanıp veya kaybetme olan oyunlar oynadıklarını görünce:
“Böyle oyunlar oynamayın, çünkü bunlar kumardandır" dedi.
İbn Ebi'd-Dünyâ ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbn Şîrîn:
“İçinde bir şey kazanıp veya kaybetme olan oyunlar, ayağa kalkma (içinde birbirlerine saldırma olan oyunlar), bağırmak (içinde birbirlerine bağırma olan oyunlar) ve kötülük (içinde birbirlerini mağdur etme olan oyunlar) kumardandır" dedi.
İbn Ebî Hâtim'in, Yezîd b. Şureyh'ten bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Üç şey kumardandır. Bunlar: «Güvercinlere ıslık çalmak, içinde bir şeyler kazanıp veya kaybetme olan oyunlar oynamak ve zar atmaktır»" buyurdu.
Ahmed, Ebû Dâvud, İbn Mâce ve İbn Ebi'd-Dünyâ'nın, Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir güvercinin peşisıra giden birini gördü ve:
“Bir şeytan diğer bir şeytanın peşinden gitmektedir" buyurdu.
İbn Ebi'd-Dünyâ'nın bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî):
“Hazret-i Osmân'ın bir hutbesinde bulunmuştum. O güvercinleri kesip köpekleri öldürmeyi emretti" dedi.
İbn Ebi'd-Dünyâ'nın bildirdiğine göre Hâlid el-Hazzâ, Eyyûb isimli bir kişinin:
“Firavun oğullarının oyuncağı güvercinlerdir" dediğini nakletti.
İbn Ebi'd-Dünyâ'nın bildirdiğine göre İbrâhîm(-i Nehaî):
“Uçan güvercinlerle oynayan kişi, fakirliğin acısını tatmadan önce ölmez" demiştir.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Saîd b. el-Müseyyeb:
“Bir veya iki koyun karşılığında et satmak Cahiliye ehlinin kumarlarından idi" dedi.
İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Muhammed b. Ka'b el-Kurazî kumar hakkında şöyle dedi:
“Önceleri (birkaç kişi) kesimlik bir hayvan satın alarak onu (satın alanların sayısından daha az) hisselere ayırırlardı. Sonra şans oklarını (bir torbaya) atarak (okları çekmekle görevli kişi):
“Ey okları çeken kişi, ey okları çeken kişi!" diye bağırırdı (torbada bulunan oklardan birer birer hisse sayısınca ok çekerdi). İsmi çıkan kişi bir şey ödemeden bir hisse alırdı. Oku çekilmeyen kişiler ise hiçbir şey alamaz ve kurbanlığın parasını öderdi.
Buhârî'nin el-Edebü'l-Müfred'de bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki: Okları çeken kişi nerede?" denilirdi. Sütten kesilecekleri zaman vermek üzere on yavru karşılığında bir kesimlik hayvan alırlardı. Sonra on okun içinden bir ok çekerler ve dokuz ok kalırdı. Bir ok kalıncaya kadar, birer birer okları çekerler ve sona kalan ok sahibi kesimlik hayvanı alırdı. Diğer dokuz kişi ileride sütten kesilecek on yavruyu verirdi. Bu da kumardandır."
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Ensâb, müşriklerin kendileri için kurbanlar kestikleri taştan putlardır. Ezlâm ise kısmet aramada kullandıkları fal oklarıdır" dedi.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr:
“Müşriklerin çakıl taşları vardı. Bir kişi bir gazveye çıkacağı zaman veya çıkmayacağı zaman o çakıl taşlarıyla fal bakar ve ona göre hareket ederdi" dedi.
İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Mücâhid: (.....) ifadesini açıklarken:
“Burada İranlıların kumar oynadıkları zarlar ve bedevilerin okları kastedilmektedir" dedi.
Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Seleme b. Vehrem der ki: Tâvus'a (.....) ifadesinin açıklamasını sorduğumda:
“Cahiliye zamanında onların fal baktıkları okları vardı. Bu okların içinde de işaretli bir ok vardı. Kişi bir yere gideceği zaman o oklardan bir tanesini çekerdi. Eğer işaretli ok çıkarsa işinden vazgeçer ve yola çıkmazdı. Eğer işaretsiz ok çıkarsa gideceği yere giderdi. Kadın bir yere gideceği zaman fal oklarına bakmazdı. Şair bu konuda:
"Kadın bir şey yaptığında başörtüsü takardı,
Fal oklarına bakmadan yapacağını yapardı" demiştir.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in, Ali vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs: (.....) ifadesini açıklarken:
“Burada Allah'ın öfkesi kastedilmektedir" dedi.
İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr:
“...Şeytan işi pisliklerdir..." âyetini açıklarken:
“Burada şeytanın süslemiş olduğu pislikler kastedilmektedir" dedi. "Şeytan, içki ve kumarla, ancak aranıza düşmanlık ve kin sokmak; sizi Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık vazgeçiyor musunuz?" âyeti hakkında ise:
“Burada Sa'd b. Ebî Vakkâs'ın kafasının yarıldığı an ve haram kılınacağının tehdidi kastedilmektedir" dedi. "Öyleyse Allah'a itaat edin, peygambere itaat edin... Şayet yüz çevirirseniz bilmiş olun ki, elçimize düşen sadece apaçık tebliğdir" âyetini açıklarken:
“İçkinin, kumarın, putların ve fal oklarıyla bakmanın haramlığında Allah'a ve Peygamberine itaat edin. Eğer itaat etmekten yüz çevirirseniz, Muhammed'e (sallallahü aleyhi ve sellem) sadece tebliğ etmek düşer" dedi.
Firyâbî, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, Taberânî, Hâkim, İbn Merdûye ve Beyhakî'nin, Şuabu'l-İmân'da bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki: İçkiyi haram kılan âyet nâzil olduğu zaman, ashâb:
“Yâ Resûlallah! İçki içip te ölen arakadaşlarımızın durumu ne olacak?" deyince:
“iman edip salih ameller işleyenlere; Allah'a karşı gelmekten sakındıkları, iman ettikleri ve salih amel işledikleri, sonra Allah'a karşı gelmekten sakındıkları ve iman ettikleri, sonra yine Allah'a karşı gelmekten sakındıkları ve iyilik ettikleri takdirde, daha önce tatmış olduklarından dolayı bir günah yoktur. Allah, iyilik edenleri sever" âyeti nâzil oldu.
Tayâlisî, Abd b. Humeyd, Tirmizî, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, İbn Hibbân, Ebu'ş-Şeyh ve İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre Berâ b. Âzib der ki:
“Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) ashâbından içki içip te ölenler vardı. İçkiyi haram kılan âyet nâzil olduğu zaman Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) ashâbından bazı kişiler:
“İçki içip te ölen arkadaşlarımızın durumu ne olacak?" diye sordular. Bunun üzerine:
“İman edip salih ameller işleyenlere; Allah'a karşı gelmekten sakındıkları, iman ettikleri ve salih amel işledikleri, sonra Allah'a karşı gelmekten sakındıkları ve iman ettikleri, sonra yine Allah'a karşı gelmekten sakındıkları ve iyilik ettikleri takdirde, daha önce tatmış olduklarından dolayı bir günah yoktur. Allah, iyilik edenleri sever" âyeti nâzil oldu.
İbn Cerîr, Ebu'ş-Şeyh ve İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre Enes der ki: Ben, Ebû Talha, Ebû Ubeyde b. el-Cerrâh, Muâz b. Cebel, Süheyl b. Beydâ ve Ebû Ducâne'ye bardaklarla kuru hurma ve koruk hurmalardan yapılan içkiden sunuyordum. Kafaları da artık demlenmişti. Bu sırada bir münadinin:
“Bilin ki, artık içki haram kılınmıştır" diye seslendiğini işittik. Biz bunu duyduktan sonra yanımızdaki bütün içkileri döktük. Küpleri kırmadan önce kimse yanımıza girmedi ve bizden de kimse dışarı çıkmadı. Bazılarımız abdest alıp bazılarımız da guslederek Ümmü Suleym'in güzel kokularından süründük. Sonra da Mescid'e gittik. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ey Mü’minler! İçki, kumar, putlar ve fal okları şüphesiz şeytan işi pisliklerdir, bunlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz. Şeytan, içki ve kumarla, ancak aranıza düşmanlık ve kin sokmak; sizi Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık vazgeçiyor musunuz?" âyetlerini okuyordu. Bir kişi:
“Yâ Resûlallah! Aramızda daha önce içki içip te ölenlerin durumu ne olacaktır?" deyince, Yüce Allah:
“İman edip salih ameller işleyenlere; Allah'a karşı gelmekten sakındıkları, iman ettikleri ve salih amel işledikleri, sonra Allah'a karşı gelmekten sakındıkları ve iman ettikleri, sonra yine Allah'a karşı gelmekten sakındıkları ve iyilik ettikleri takdirde, daha önce tatmış olduklarından dolayı bir günah yoktur. Allah, iyilik edenleri sever" âyetini indirdi.
Abd b. Humeyd, Ebû Ya'la, İbnu'l-Münzir, Ebu'ş-Şeyh ve İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre Enes der ki: Ben, Ebû Talha'nın evinde konukların sâkisiydim. İçkiyi haram kılan âyet nâzil olunca bir münadi bunu duyurmaya başladı. Ebû Talha, bana:
“Çık ta bu sesin ne olduğuna bak!" dedi. Çıkıp baktıktan sonra:
“Bu münadidir, şimdi içkinin haram kılındığını bildirmektedir" dedim. Bunun üzerine Ebû Talha:
“Git içkileri dök!" dedi. (Herkes içkisini dökünce) Medine sokaklarında içki akmıştı. O zaman içkileri üzüm şırası kuru hurma ve koruk hurmadandı. Ashâbdan bazıları:
“Bazı kişiler karnında içki varken öldüler" dediler. Bunun üzerine Yüce Allah:
“İman edip salih ameller işleyenlere; Allah'a karşı gelmekten sakındıkları, iman ettikleri ve salih amel işledikleri, sonra Allah'a karşı gelmekten sakındıkları ve iman ettikleri, sonra yine Allah'a karşı gelmekten sakındıkları ve iyilik ettikleri takdirde, daha önce tatmış olduklarından dolayı bir günah yoktur. Allah, iyilik edenleri sever'" âyetini indirdi.
Saîd b. Mansûr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Câbir b. Abdillah:
“Bazı kişiler Uhud günü sabah vakti içki içmişler ve Uhud savaşında şehit olmuşlardı" dedi.
Taberânî, Hâkim ve İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre İbn Mes'ûd der ki: İçkiyi haram kılan âyet nâzil olduğu zaman Yahudiler:
“Sizin ölen kardeşleriniz içki içmiyor muydu?" dediler. Bunun üzerine Yüce Allah:
“İman edip salih ameller işleyenlere; Allah'a karşı gelmekten sakındıkları, iman ettikleri ve salih amel işledikleri, sonra Allah'a karşı gelmekten sakındıkları ve iman ettikleri, sonra yine Allah'a karşı gelmekten sakındıkları ve iyilik ettikleri takdirde, daha önce tatmış olduklarından dolayı bir günah yoktur. Allah, iyilik edenleri sever" âyetini indirdi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), bana:
“Bana, senin de onlardan olduğun söylendi" buyurdu.
Dârakutnî, el-Efrâd'da ve İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre İbn Mes'ûd der ki:
“İçkiyi haram kılan âyet nâzil olduğu zaman müslümanlar:
“Yâ Resûlallah! Daha önce içip te daha içki karınlarındayken ölen kardeşlerimizin durumu ne olacak?" deyince: Yüce Allah:
“İman edip salih ameller işleyenlere; Allah'a karşı gelmekten sakındıkları, iman ettikleri ve salih amel işledikleri, sonra Allah'a karşı gelmekten sakındıkları ve iman ettikleri, sonra yine Allah'a karşı gelmekten sakındıkları ve iyilik ettikleri takdirde, daha önce tatmış olduklarından dolayı bir günah yoktur. Allah, iyilik edenleri sever'" âyetini indirdi.
İbn Merdûye'nin, Avfî vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“İman edip salih ameller işleyenlere; Allah'a karşı gelmekten sakındıkları, iman ettikleri ve salih amel işledikleri, sonra Allah'a karşı gelmekten sakındıkları ve iman ettikleri, sonra yine Allah'a karşı gelmekten sakındıkları ve iyilik ettikleri takdirde, daha önce tatmış olduklarından dolayı bir günah yoktur. Allah, iyilik edenleri sever" âyetini açıklarken şöyle dedi. Burada içki haram kılınmadan önce içki içip te ölen Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) ashâbı kastedilmektedir. İçki haram kılınmadan önce içtikleri içkiden dolayı bir günahları yoktur. İçki haram kılındığı zamanda ashâb:
“Kardeşlerimiz bunu içerek ölürken nasıl oluyor da bize haram kılınıyor?" deyince, Yüce Allah:
“İman edip salih ameller işleyenlere... tatmış olduklarından dolayı bir günah yoktur..." âyetini indirdi. Burada Yüce Allah:
“Ben içkiyi haram kılmadan önce içenler için bir günah yoktur. Tabi ki, eğer iyilikler eden ve Allah'tan korkan kişilerden iseler böyledir. Çünkü:
“...Allah, iyilik edenleri sever" buyurmaktadır.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“İman edip salih ameller işleyenlere... tatmış olduklarından dolayı bir günah yoktur..." âyeti, Bedir'de ve Uhud'da Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile beraber savaşıp ta şehid olanlar hakkında inmiştir" dedi.
Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Katâde der ki: Yüce Allah, Ahzâb sûresinden sonra Mâide sûresinde içkiyi haram kılan âyeti indirdikten sonra bu konuda Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) ashâbmdan bazı kişiler:
“Filan kişi Bedir savaşında, filan kişi de Uhud savaşında ölmüştür. Onlar içki içmekteydi. Biz de onların Cennetlik olduklarına şahidiz" dediler. Bunun üzerine Yüce Allah:
“İman edip salih ameller işleyenlere; Allah'a karşı gelmekten sakındıkları, iman ettikleri ve salih amel işledikleri, sonra Allah'a karşı gelmekten sakındıkları ve iman ettikleri, sonra yine Allah'a karşı gelmekten sakındıkları ve iyilik ettikleri takdirde, daha önce tatmış olduklarından dolayı bir günah yoktur. Allah, iyilik edenleri sever"' âyetini indirdi. Burada Yüce Allah:
“Onlar Allah'tan korkar ve iyilikler ederlerdi. Onlar içkiyi kendilerine helal iken içtiler ve içki onlar öldükten sonra haram kılındı. İçtiklerinden dolayı onlara bir günah yoktur" buyurmaktadır.
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve İbn Merdûye'nin, Ali vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“İman edip salih ameller işleyenlere... tatmış olduklarından dolayı bir günah yoktur..." âyetini açıklarken şöyle dedi:
“Ashabdan bazı kişiler:
“Yâ Resûlallah! İçki içerek ve kumar parası yiyerek ölen kardeşlerimizin durumu nedir?" deyince Yüce Allah:
“İman edip salih ameller işleyenlere... tatmış olduklarından dolayı bir günah yoktur..."âyetini indirdi. Burada içkiyi haram kılınmadan önce tatmış olanlar kastedilmektedir. İçkiyi haram kılan âyet nâzil olduktan sonra Allah'tan korkup iyilikler edenler hakkında, Yüce Allah:
“Kime Rabb'inden bir öğüt gelir de yaptığından geri durursa, geçmişi kendisinedir..."buyurmaktadır.
Müslim, Tirmizî, Nesâî, İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh ve İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre Abdullah b. Mes'ûd der ki:
“İman edip salih ameller işleyenlere; Allah'a karşı gelmekten sakındıkları, iman ettikleri ve salih amel işledikleri, sonra Allah'a karşı gelmekten sakındıkları ve iman ettikleri, sonra yine Allah'a karşı gelmekten sakındıkları ve iyilik ettikleri takdirde, daha önce tatmış olduklarından dolayı bir günah yoktur. Allah, iyilik edenleri sever" âyeti nâzil olduğu zaman Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), bana:
“Bana, senin de onlardan olduğun söylendi" buyurdu.
Dîneverî, Mucâlese'de, İbn Merdûye ve Ebû Nuaym'ın, Hilye'de bildirdiğine göre Sâbit b. Ubeyd der ki: Hâtib oğullarından bir kişi Hazret-i Ali'ye gelip:
“Ey müminlerin emiri! Ben Medine'ye geri dönmekteyim. Medine'liler Osman'ı sormaktalar, onlara ne diyeyim?" dedi. Ali:
“Onlara, Osman'ın iman edip salih ameller işleyenlerden, sonra Allah'tan korkup iman edenlerden ve Yine Allah'tan korkup iyilik edenlerden olduğunu haber ver. Allah iyilik edenleri sever" dedi.
İbn Ebî Şeybe ve İbnu'l-Münzir'in, Atâ' b. es-Sâib vasıtasıyla Muhârib b. Dissâr'dan bildiriyor: Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) ashâbından bazı kişiler Şam'da içki içmişti. Yezid b. Ebî Süfyân onlara:
“Siz içki mi içtiniz?" deyince:
“Evet içtik, Yüce Allah:
“İman edip salih ameller işleyenlere... tatmış olduklarından dolayı bir günah yoktur..." buyurmaktadır" dediler ve âyeti sonuna kadar okudular. Yezid b. Ebî Süfyân bu kişiler hakkında Ömer'e bir mektup yazdı. Hazret-i Ömer de cevaben:
“Eğer bu mektubum sana gündüz vakti yetişirse geceyi bekleme, gece yetişirse gündüzü bekleme ve onları bana gönder. Allah'ın kulları arasında fitne çıkarmasınlar" diye bir mektup yazdı. Bunun üzerine Yezid b. Ebî Süfyân bu kişileri Ömer'e gönderdi. Bunlar Hazret-i Ömer'in yanına ulaştıklarında:
“Siz içki içtiniz mi?" diye sordu. Onlar:
“Evet içtik" dediler. Ömer:
“Ey Mü’minler! İçki, kumar, putlar ve fal okları şüphesiz şeytan işi pisliklerdir, bunlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz" âyetini okuyunca, onlar:
“Sonrasındaki:
“İman edip salih ameller işleyenlere... tatmış olduklarından dolayı bir günah yoktur..." âyetini oku" dediler. Ömer bu konuda oradakilerin görüşünü alarak Hazret-i Ali'ye:
“Senin görüşün nedir?" deyince Ali şöyle dedi:
“Gördüğüm kadarıyla Allah'ın dininde Allah'ın razı olmayacağı bir şekilde hüküm kıldılar. Eğer helal olduğunu iddia ediyorlarsa onları öldür. Çünkü Allah'ın haram kıldığını helal kılmaktalar. Eğer haram olduğunu iddia ederlerse her birine seksen sopa at. Çünkü Allah'ın adına yalan söylemişlerdir. Allah bize, birbirlerine iftira edenler hakkında uygulanacak cezayı haber verdi" dedi. Bunun üzerine Ömer her birine seksen sopa vurdurdu.
İbn Merdûye ve Beyhakî'nin, Şuabu'l-îmân'da, İbn Ömer'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Allah, içkiyi, (içki elde etmek amacıyla) ağacını dikeni, içeni, (içki için gereken şeyi) sıkanı, yanında bulunduranı, içki dağıtanı, içireni, taşıyanı, parasını yiyeni ve satanı lanetlemiştir" buyurdu.
Veki', Buhârî ve Müslim'in, İbn Ömer'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) :
“Dünyada şarabı içen kişi, tövbe etmedikçe âhirette onu içmeyecektir" buyurdu.
Beyhakî'nin, Şuab'da, İbn Ömer'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Dünyada şarabı içen kişi, tövbe etmedikçe Cennete girse bile âhirette onu içemeyecektir" buyurdu.
Müslim ve Beyhakî, Câbir b. Abdillah'tan bildiriyor: Bir kişi Yemen'den gelip Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) memleketlerinde darıdan imal ettikleri ve kendisine Mizr dedikleri içkinin hükmünü sordu. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“O şarhoşluk verir mi?" diye sorunca:
“Evet şarhoşluk verir" dedi.
Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Her sarhoşluk veren şey haramdır. Allah'ın içki içenlere (kıyamet gününde) Tînetu'l-Habâl içireceğine dair ahdi vardır" buyurdu. Oradakiler:
“Yâ Resûlallah! Tînetu'l-Habâl nedir?" dediklerinde:
“Cehennem ahalisinin teridir" veya:
“Cehennem ahalisinin irinleridir" buyurdu.
Abdurrezzâk, Hâkim ve Beyhakî'nin, İbn Ömer'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
“Bir defa içki içen kişinin kırk gece namazı kabul olunmaz. Eğer tövbe ederse Allah tövbesini kabul buyurur. İkinci defa içtiği zaman bir kırk gece daha namazı kabul olunmaz. Yine tövbe ederse Allah tövbesini kabul buyurur. Üçüncü defa içtiği zaman bir kırk gece daha namazı kabul olunmaz. Eğer bir daha tövbe ederse Allah yine tövbesini kabul buyurur. Dördüncü kez içerse yine kırk gece daha namazı kabul olunmaz. Eğer tövbe ederse tövbesi de kabul edilmez ve Allah'ın ona (kıyamet gününde) Tînetu'l-Habâl içirmesi hak olur." "Tînetu'l-Habâl nedir?" denilince:
“Cehennem ahalisinin irinleridir" buyurdu.
Beyhakî'nin, Abdullah b. Amr b. el-Âs'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Bir defa içki içen kişinin kırk sabah namazı kabul olunmaz. Eğer tövbe ederse Allah tövbesini kabul buyurur. İkinci defa içtiği zaman Allah bu kişinin kırk sabah tövbesini kabul etmez" buyurdu. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) üçüncü defada mı, dördüncü defada mı hatırlamıyorum:
“Bir daha içtiği zaman Allah'ın ona kıyamet gününde Cehennem ahalisinin irinlerini içirmesi hak olur" buyurdu.
Hâkim ve Beyhakî'nin, Abdullah b. Amr'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Bir namaz vaktini şarhoşluktan dolayı terk eden kişi, sanki dünya ve içindekilere sahip olduktan sonra kendisinden geri alınmış gibidir. Kim de namazı dört defa şarhoşluktan dolayı terkederse Allah'ın ona (kıyamet gününde) Tînetu'l-Habâl içirmesi hak olur." Ashâb:
“Tînetu'l-Habâl nedir?" dediklerinde:
“Cehennem ahalisinin irinleridir" buyurdu.
Hâkim, İbn Merdûye ve Beyhakî'nin, Abdullah b. Ömer'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), içkiyi, (içki için gereken şeyi) sıkanı, sıktıranı, satanı, satın alanı, taşıyanı, kendisi için taşınanı, içireni, içeni ve parasını yiyeni lanetlemiştir.
Hâkim ve Beyhakî'nin, İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Cibrîl bana gelip: «Ey Muhammed! Allah, içkiyi, (içki için gereken şeyi) sıkanı, sıktıranı, içeni, taşıyanı, kendisi için taşınanı, satanı, içireni ve içittireni lanetlemiştir» dedi."
İbn Ebi'd-Dünyâ ve Beyhakî'nin, Hazret-i Osmân'dan bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Pisliklerin anası olan içkiden uzak durunuz. Sizden önceki kavimlerden bir kişi ibadet eder ve kadınlara yaklaşmazdı. Bu kişiye sapık bir kadın aşık olup gönlünü kaptırdı. Hizmetçisini ona gönderdi ve: «Seni bir şahitlik için davet ediyoruz» dedi. Adam bu hizmetçi ile beraber kadının evine geldi. Her kapıdan girmelerinde hizmetçi girdikleri kapıyı kapatıyordu. Ta ki, oturmuş parlayan bir kadının yanına geldiler. Bu kadının yanında bir çocuk ve içki dolu camdan büyük bir kap vardı. Kadın: «Ben seni şahitlik için çağırmadım. Ben seni ya bu çocuğu öldürmen, ya benimle beraber olman veya şu içkiden bir bardak içmen için çağırdım. Eğer kabul etmeyecek olursan bağırır ve senin rezil ederim» dedi. Adam bir kurtuluş olmadığını görünce: «Bana bu içkiden bir bardak ver» dedi. Bunun üzerine kadın ona bir bardak içki içirdi. Adam bir bardak içince: «Bana bir bardak daha ver» dedi. Adam kadınla beraber olana kadar içki içti ve çocuğu öldürdü. İçkiden uzak durunuz. Muhakkak ki, Allah, iman ile içkiyi ona müptela olmuş bir kişinin göğsünde bir araya getirmez. Bir araya geldiklerinde de mutlaka biri diğerini kovar. "
Abdurrezzâk, Musannef’te mevkuf olarak Osmân'dan (onun sözü olarak) bunun aynısını bildirir.
Hâkim ve Beyhakî'nin, İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“İçkiden uzak durunuz. Çünkü o, bütün kötülüklerin anahtarıdır" buyurdu.
İbn Mâce, İbn Merdûye ve Beyhakî'nin bildirdiğine göre Ebu'd-Derdâ der ki: Dostum Ebu'l-Kâsım bana:
“Kesilsen de, yakılsan da Allah'a hiçbir şeyi ortak koşma. Bilerek farz namazı terk etme. Bilerek farz namazı terk eden kişi zimmetten beri olur. İçki de içme, çünkü o bütün kötülüklerin anahtarıdır" diye vasiyet etti.
Beyhakî'nin, Enes'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Yüce Allah, Firdevs'i eliyle inşa edip oraya müşriklerin ve sürekli içki içen sarhoşların girmesini yasakladı" buyurdu.
Beyhakî'nin, Câbir b. Abdillah'tan bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Üç kişinin namazı kabul edilmez ve hiçbir ameli semaya yükseltilmez. Bunlar, geri dönüp teslim oluncaya kadar efendisinden kaçan köle, razı edene kadar kocasını darıltan kadın ve ayılıncaya kadar şarhoştur" buyurmuştur.
Beyhakî'nin, Hazret-i Ali'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ana babasına asi olan evlat ve ayyaş kişi Cennete girmeyecektir" buyurmuştur.
Beyhakî'nin bildirdiğine göre İbn Ömer:
“Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) içki içilen bir sofrada oturmayı yasaklamıştır" dedi.
Beyhakî'nin, Câbir'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Allah'a ve âhiret gününe iman eden kişi, eşini hamamlara göndermesin. Allah'a ve âhiret gününe iman eden kişi hamama peştamalsız girmesin. Allah'a ve âhiret gününe iman eden kişi içki bulunan bir sofraya oturmasın" buyurmuştur.
Buhârî, Târih'te ve Beyhakî'nin, Süheyl b. Ebî Sâlih vasıtasıyla Muhammed b. Abdillah'tan, onun da babasından bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ayyaş öldüğü zaman Allah'ın huzuruna putperest gibi çıkar" buyurdu.
Buhârî, Târih'te ve Beyhakî, Süheyl vasıtasıyla babasından, o da Ebû Hureyre'den merfû olarak bunun aynısını bildirir. Buhârî:
“Ebû Hureyre'nin bu hadisi sahîh değildir" demiştir.
Abdurrezzâk'ın, İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Kim ayyaş olarak ölürse Allah'ın huzuruna putperest gibi çıkar" buyurdu.
İbn Ebi'd-Dünyâ ve Beyhakî'nin, İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Kim aklı örten bir şarabı içerse büyük günahlar kapısından bir kapıya gelmiş olur" buyurdu.
İbn Ebi'd-Dünyâ ve Beyhakî'nin bildirdiğine göre Abdullah b. Amr der ki:
“Zina etmem benim için içki içmemden daha iyidir. Hırsızlık etmem de yine sarhoş olmamdan daha iyidir. Çünkü sarhoş kişi öyle bir ana gelir ki o saatte Rabbini bile tanımaz" dedi.
Hâkim'in, Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Dünya da ipek giyen kişi, âhirette ipeği giymeyecektir. İçki içenler, âhirette lezzetli şarapları içemeyecektir. Dünyada altın ve gümüş kaplarla içecek içenler de âhirette onlarla içmeyecektir" buyurdu. Sonra da:
“Bunlar Cennet ehlinin, giyeceği, içeceği ve kaplarıdır" dedi.
Hâkim'in, Ebû Mûsa'dan bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Üç sınıf insan vardır ki, bunlar Cennete girmeyecektir. Bunlar ayyaş olan, akrabayla alakayı kesen ve sihre inanan kişilerdir. Kim de ayyaş olarak ölürse, Allah ona Ğûta nehrinden içirecektir" buyurdu. Ashâb:
“Ğûta nehri nedir?" diye sorunca:
“Bu fahişelerin cinsel organından çıkan bir nehirdir. Cehennem ahalisine onların cinsel organı kokusuyla azab edilir" buyurdu.
Hâkim, İbn Ömer'den bildiriyor: Ebû Bekr, Ömer ve bazı kişiler Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) vefatından sonra oturup büyük günahlardan bahsettiler. Ancak bu konuda bir bilgileri yoktu. Bunun üzerine beni bu konuyu sormam için Abdullah b. Amr'a gönderdiler. Abdullah b. Amr bana büyük günahların en ağırının içki içmek olduğunu söyledi. Yanlarına geri dönüp bunu kendilerine söylediğimde bunu inkar ettiler ve kalkıp süratle hep birlikte yanına gittiler. Evinin avlusuna yetiştiklerinde Abdullah b. Amr, onlara Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle anlattığını haber verdi:
“İsrâil oğullarından bir kral vardı. Bu kral bir adamı tutarak onu, içki içme veya birini öldürme veya zina etme veya domuz eti yeme hususunda muhayyer bıraktı. Adam içki içmeyi tercih etti. İçtiği zaman da kralın saymış olduğu şeylerin hiç birinden geri kalmadı." Sonra Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle devam etti:
“İçki içen kişinin kırk gece namazı kabul olunmaz. Kim ölür de mesânesinde içkiden bir şey bulunursa Allah, ona Cenneti haram kılar. İçki içtikten sonra kırk günün içinde ölen kişi de cahiliye ölümü gibi ölmüş olur. "
Hâkim, Ebû Müslim el-Havlânî'den bildiriyor: O hac ederken Hazret-i Âişe'nin yanına girdi. Hazret-i Âişe, ona Şam'ın durumunu ve soğuklarını sormaya başladı. Oda Şam haberlerini kendisine anlattı. Hazret-i Âişe:
“Oranın soğuğuna nasıl dayanıyorlar?" deyince:
“Ey müminlerin annesi! Onlar kendisine tilâ' (üzüm şarabı) dedikleri şaraptan içmektedirler" dedi. Bunun üzerine Hazret-i Âişe:
“Allah doğru söyledi ve bunu sevdiğime haber verdi. Ben Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem): «Ümmetimden bazı kişiler içki içecek ve ona başka isim vereceklerdir» buyurduğunu işittim" dedi.
Beyhakî'nin, Şuab'da, Enes'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Allah, beni âlemlere rahmet ve hidayet için gönderdi. Yine beni ud, keman gibi çalgı âletlerini ve Cahiliye ahalisinin âdetlerini yok etmek için gönderdi" buyurdu. Sonra şöyle devam etti:
“Kim dünyada içki içerse, (ahiret gününde) Allah kendisine Cehennemin ateşinden içirir. Ondan sonra da ya azap eder ya da bağışlanır. "
Ahmed, İbn Ebi'd-Dünyâ, Zemmü'l-Melâhi'de ve Taberânî'nin, Ebû Umâme'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Allah, beni âlemlere rahmet ve hidayet için gönderdi. Yine beni ud, keman gibi çalgı aletlerini, Cahiliye ahalisinin âdetlerini ve putları yok etmek için gönderdi. Sonra Rabbim, kim dünyada içki içerse, kıyamet gününde kendisine mutlaka Cehennemim ateşinden içireceğini, sonra da ya azap verip ya da bağışlayacağını, kim de (onu haram kıldıktan sonra) terk ederse mutlaka (kıyamet gününde) Kudüs harmanları hurmalarından yapılmış şaraptan kanana kadar içireceğine dair izzetine ve Celâline yemin etti" buyurdu.
Hâkim'in, Sevbân'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Bir ma'siy et üzere yemin edersen onu terk et. Cahiliye adetlerini de ayağının altına at. İçki içmekten de sakın. Zira Yüce Allah onu içeni mübarek kılmaz" buyurdu.
İbn Ebi'd-Dünyâ'nın, Zemmü'l-Melâhi'de, Sehl b. Sa'd es-Sâidî'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ümmetimde yere batma, gökten belalara maruz kalma ve başka yaratıklara dönüştürülme olacaktır" buyurdu. "Yâ Resûlallah! Bu ne zaman olacaktır?" denildiğinde:
“Bunlar, çalgı aletlerinin, kadın şarkıcıların çoğaldığı ve içkinin helal kılındığı bir zamanda olacaktır" buyurdu.
İbn Ebi'd-Dünyâ'nın, İmrân b. Husayn'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ümmetimde yere batma, gökten belalara maruz kalma ve başka yaratıklara dönüştürülme olacaktır" buyurdu. "Yâ Resûlallah! Bu ne zaman olacaktır?" denildiğinde:
“Bunlar, çalgı aletlerinin, kadın şarkıcıların çoğaldığı ve içkilerin (açıkça) içildiği zamanda olacaktır" buyurdu.
İbn Ebi'd-Dünyâ'nın bildirdiğine göre Hazret-i Âişe der ki: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ümmetimde yere batma, gökten belalara maruz kalma ve başka yaratıklara dönüştürülme olacaktır" buyurunca:
“Yâ Resûlallah! Bu kişiler: «Lâ ilâhe illallah» dedikleri halde mi böyle olacaktır?" dediğimde:
“Evet, bunlar, kadın şarkıcıların, zinanın, içkinin (açıkça) içildiği ve ipeğin giyildiği zaman olacaktır" buyurdu.
Tirmizî ve İbn Ebi'd-Dünyâ'nın, Ali b. Ebî Tâlib'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ümmetimin onbeş şeyi yaptığı zaman bela başlarından eksik olmaz" buyurdu. "Yâ Resûlallah! Bunlar nedir?" denilince,
Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
“Ganimetlerin belli kişiler arasında pay edilmesi, emanetin ganimet sayılması, zekatın zorla alınması, kişinin hanımına itaat etmesi ve annesine karşı asi olması, kişinin arkadaşına iyilik edip babasına karşı katı olması, mescidlerde seslerin yükselmesi, aşağılık kişilerin toplum idarecisi olması, kişiye şerrinden korkulduğu için kendisine ikramda bulunulması, içkinin içilmesi, ipeğin giyilmesi, kadın şarkıcıların ve çalgı aletlerinin ardından gidilmesi, bu ümmetin de sonda gelen neslinin önceki nesilleri lanetlemesidir. İşte o zaman bu ümmet şu üç şeyi beklesin. Kızıl bir rüzgarı, yere batmayı ve başka yaratıklara dönüştürülmeyi."
İbn Ebi'd-Dünyâ'nın, Ali b. Ebî Tâlib'ten bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ümmetimden bir fırka maymunlara, bir fırka domuzlara dönüştürülüp, bir fırka da yere batırılacaktır. Bir fırka da içki içtiklerinden, ipek elbiseler giydiklerinden, kadın şarkıcıların arkalarında gittiklerinden ve def çaldıklarından dolayı şiddetli bir rüzgara maruz kalacaklardır" buyurdu.
İbn Ebi'd-Dünyâ'nın, Enes'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Bu ümmette yere batma, gökten belalara maruz kalma ve başka yaratıklara dönüştürülme olacaktır. Bu da içki içtikleri, kadın şarkıcıların arkalarından gittikleri ve çalgı çaldıkları zaman olacaktır" buyurdu.
İbn Ebi'd-Dünyâ'nın, Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Âhir zamanda bu ümmetten bir fırka maymunlara ve domuzlara dönüştürülecektir" buyurdu. Ashâb:
“Yâ Resûlallah! Bunlar, Allah'tan başka ilah olmadığına ve Muhammed'in (sallallahü aleyhi ve sellem) Resûlü olduğuna şahitlik ettikleri halde mi böyle olacak?" diye sorunca:
“Evet (şahitlik) edecekler, namaz kılacak, oruç tutacak ve hac edeceklerdir" buyurdu. Ashâb:
“O zaman niye öyle olacaklar?" dediklerinde:
“Çünkü onlar, çalgı aletlerinin, deflerin ve kadın şarkıcıların arkalarından gidecektir. Onlar içki içerek ve oyalanarak akşamlayacak, maymun ve domuz olarak sabahlayacaklardır" buyurdu.
İbn Ebî Şeybe ve İbn Ebi'd-Dünyâ'nın, Abdurrahman b. Sâbıt'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ümmetimde yere batma, gökten belalara maruz kalma ve başka yaratıklara dönüştürülme olacaktır" buyurdu. Müslümanlar:
“Yâ Resûlallah! Bunlar ne zaman olacaktır?" deyince:
“Çalgı âletleri çoğaldığı, içki içmenin ve ipek elbisler giymenin helal kılındığı zaman olacaktır" buyurdu.
İbn Ebi'd-Dünyâ, Ğâzi b. Rabîa'den nakille Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu bildirir:
“Bazı kavimler içki içmelerinden, ud çalmalarından ve kadın şarkıcıların ardından gitmelerinden dolayı koltuklarına oturmuşken maymunlara ve domuzlara dönüştürüleceklerdir" buyurdu.
İbn Ebi'd-Dünyâ, Sâlih b. Hâlid'den, Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu bildiriyor:
“Ümmetimden bir grup ipek elbiseler giymeyi, içki içmeyi ve çalgılar çalmayı helal kılmalarından dolayı Yüce Allah üzerlerine büyük bir dağla gelecek ve bu dağı üzerlerine bırakacaktır. Geriye kalanlar da maymun ve domuzlara dönüştürülecektir. "
İbn Ebi'd-Dünyâ'nın, Enes'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Bazı kişiler yeme, içme, çalgılar çalmaya devam edip koltuklarına oturmuşken akşamlayacaklar, maymunlara ve domuzlara dönüştürülmüş bir şekilde sabahlayacaklardır" buyurdu.
İbn Adiy, Hâkim ve Beyhakî'nin, Şuab'da, Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Beni hak olarak gönderene yemin olsun ki, insanlarda yere batma, başka yaratıklara dönüştürülme ve gökten bazı belalara maruz kalma olmadıkça dünya yok olmayacaktır" buyurdu. Oradakiler:
“Yâ Resûlallah! Bu ne zaman olacaktır?" diye sorunca:
“Kadınların eyerlere bindiğini gördüğünüz zaman ve çokça çalgı aletleri çalındığı, yalancı şahitliğin yaygın olduğu, açıkça gizlemeden içkinin içildiği, namaz kılanların içme kabı olarak müşrikler gibi altın ve gümüş kaplar kullandıkları, kadının kadınla, erkeğin erkekle ilişkiye girdikleri zamandadır. Bunları gördüğünüzde sakının, hazır olun ve gökyüzünden gelecek belalardan korkun" buyurdu.
Beyhakî'nin, Enes'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ümmetim şu beş şeyi yaparsa helak onların üzerine gelir. Aralarında lanetleşme ortaya çıkarsa, ipek elbiseler giyerlerse, kadın şarkıcıların peşine takılırlarsa, içki içerlerse ve erkek erkekle, kadın kadınla ilişkiye girerse. "
Ahmed, İbn Ebi'd-Dünyâ, Hâkim, İbn Merdûye ve Beyhakî'nin, Ebû Umâme'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Bu ümmetten bir kavim yiyip içerek, boşa vakit geçirerek ve oyunlar oynayarak akşamlayacak, maymunlara ve domuzlara dönüştürülmüş olarak sabahlayacaktır. Onlar yere batma ve gökten gelecek belalara maruz kalacaklar ve insanlar sabahladığı zaman: «Allah bu gece filan oğullarını ve filan kişinin evini yere batırdı» diyecektir. Lût kavmine gönderdiği gibi onlardan bazı kavimlere ve bazı evlere gökyüzünden taş yağdıracaktır. Yine onlardan bazı kavimlere ve bazı evlere içki içmelerinden, ipek elbiseler giymelerinden, kadın şarkıcıların ardından gitmelerinden ve akrabayla alakayı kesmelerinden dolayı Âd kavmini helak eden rüzgar gibi kuvvetli bir rüzgar gönderecektir."
İbn Ebî Şeybe, Ebû Dâvud, İbn Mâce ve Beyhakî'nin, Ebû Mâlik el- Eş'arî'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ümmetimden bazı kavimler içki içecek ve adını başka şeyler koyacaktır. Yanlarında çalgılar çalınacak ve kadınlar şarkı söyleyecektir. Allah onları yere batıracak ve bazılarını da maymunla domuza çevirecektir" buyurdu.
Beyhakî'nin, Muâz ve Ebû Ubeyde'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“İdarecilik, rahmet ve peygamberlik olarak başladı. Rahmet ve halifelikle devam edecektir. Sonra zorla kurulan krallık olacaktır. Sonra da haddini aşan zorbalar ve yeryüzünde fesat çıkaranlar olacak, ipek elbiseler giymeyi, içki içmeyi, cinsel organı (zinayı) helal kılacaktır. Ölene kadar da onlara rızık verilecek ve yardım edilecektir.
Beyhakî'nin, Ebû Mûsa'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Kim bir Yahudiye veya bir Hıristiyana veya onu içki yapacağını bildiği birine satmak için, üzümü toplama zamanı toplamaz da bekletirse bilerek cehenneme yaklaşmış olur" buyurdu.
Beyhakî'nin bildirdiğine göre İbn Ömer hayvanlara içki içirilmesini sevmezdi.
Beyhakî'nin bildirdiğine göre Hazret-i Âişe kadınların içkiyle taranmalarını yasaklardı.
Abdurrezzâk, Ahmed, Ebû Dâvud, Tirmizî, Nesâî ve İbn Mâce'nin, Muâviye b. Ebî Süfyan'dan bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“İçki içeni kırbaçlayın" buyurdu. Bunu üç defa söyledikten sonra:
“Dördüncü defa içerse öldürün" dedi.
Abdurrezzâk, Ebû Mûsa el-Eş'arî'den bildiriyor: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onu Yemen'e gönderdiği zaman:
“Kavmim darıdan Mizr denilen bir şarap imal etmektedir" dedi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) :
“Şarhoşluk veriyor mu?" diye sorunca:
“Evet veriyor" dedi. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Onlara bunu yasakla" buyurdu. Ebû Mûsa el-Eş'arî:
“Onlara yasakladım, ancak bırakmıyorlar" dediğinde:
“Üçüncü defada bırakmayan kişiyi öldürün" buyurdu.
Abdurrezzâk'ın, Mekhûl'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
"İçki içeni kırbaçlayın" buyurdu. Sonra dördüncü defada:
“İçki içen kişiyi öldürün" buyurdu.
Abdurrezzâk'ın, Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“içki içenleri kırbaçlayın" buyurdu. Bunu üç defa söyledikten sonra:
“Dördüncü defa içerlerse onları öldürün" buyurdu. Ma'mer der ki:
“Bunu İbnü'l-Münkedir'e anlattığım zaman:
“Öldürmek terk edildi. Çünkü İbn Nuaymân, Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) getirildi ve Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) onu kırbaçlattı. İkinci, üçüncü, dördüncü ve daha sonrasında getirildiğinde yine onu kırbaçlattı" dedi.
Abdurrezzâk'ın, Zührî'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Eğer içki içerlerse onları kırbaçlayın. Bir daha içerlerse bir daha kırbaçlayın. Yine içerlerse yine kırbaçlayın. Bir daha içtiklerinde onları öldürün" buyurdu. Sonra da:
“Şüphesiz ki, Allah içmekten dolayı öldürmeyi kaldırdı. Eğer içerlerse onları kırbaçlayın. Sonra bir daha içerlerse yine kırbaçlayın" buyurdu. Bunu dört defa söyledi.
Abdurrezzâk'ın, Amr b. Dinar'dan bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Kim içki içerse ona haddi uygulayın. Bir daha içerse yine haddi uygulayın. Üçüncü defa içerse yine ona haddi uygulayın. Dördüncü defada içerse onu öldürün" buyurdu. İbn Nuaymân içki içmiş diye Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) getirildiğinde ayakkabılarla ve ellerle vurularak dövüldü. İkinci defa getirildiğinde aynı şey uygulandı. Dördüncü defa getirildiğinde yine ona had (şeri ceza) uygulandı ve öldürme hükmü kaldırıldı.
Abdurrezzâk, Kabîsa b. Zueyb'den bildiriyor: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) içki içmekten dolayı bir kişiyi dört defa kırbaçladı. Sonra Ömer b. el- Hattâb, Ebû Mihcan es-Sekafî'yi içkiden dolayı sekiz defa kırbaçlattı.
Taberânî, Ebu'r-Remdâ el-Belevî'den bildiriyor: Kendilerinden bir kişi içki içmişti. Bu kişiyi Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) getirdiklerinde onu kırbaçlattı. İkinci defa içip getirildiğinde onu bir daha kırbaçlattı. Üçüncüde mi dördüncüde mi hatırlamıyorum Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) emri üzerine onu bir deri üzerine koydular ve boynu vuruldu.
Taberânî ve İbn Merdûye'nin, İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Anne babaya karşı asi olan, verdiğiyle başa kalkan ve ayyaş oları kişi asla Cennete girmeyecektir" buyurdu. İbn Abbâs der ki:
“Biz de Allah'ın Kitâb'ında bu var mıdır diye bakmaya gittiğimizde, anne babaya asi olan hakkında:
“Geri dönerseniz yeryüzünde bozgunculuk yapmanız ve akrabalık bağlarını kesmeniz beklenmez mi sizden?'" âyetini bulduk. Verdiğiyle başa kakan hakkında:
“Ey Mü’minler! Allah'a ve âhiret gününe inanmayıp, insanlara gösteriş için malını sarfeden kimse gibi, sadakalarınızı başa kakma ve eza etmekle boşa çıkarmayın..." âyetini, içki hakkında ise:
“Ey Mü’minler! İçki, kumar, putlar ve fal okları şüphesiz şeytan işi pisliklerdir..." âyetini bulduk.
İbn Sa'd, İbn Ebî Şeybe, Ahmed ve İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre Deylemî der ki: Elçi olarak Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına gittim ve:
“Yâ Resûlallah! Biz yemekler ve içecekler yaparak amca çocuklarımıza yediriyoruz" dedim. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Bu (yaptıklarınız) şarhoşluk veriyor mu?" diye sorunca:
“Evet veriyor" dedim. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“O zaman bu haramdır" buyurdu. Ondan ayrılacağım zaman:
“Yâ Resûlallah! Onlar bunu içmeden duramıyorlar" dediğimde:
“Dayanamayanın boynunu vurun" karşılığını verdi.
İbn Sa'd ve Ahmed'in Şurahbîl b. Evs'ten bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“içki içen kişiyi kırbaçlayın. Bir daha içeni bir daha kırbaçlayın. Bir daha içeni bir daha kırbaçlayın. Bir daha içeni de öldürün" buyurdu.
Ahmed ve Taberânî, Ümmü Habîbe binti Ebî Süfyân'dan bildiriyor: Yemen'den bazı kişiler Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına gelince, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) onlara namazı, sünnetleri ve farzları öğretti. Sonra bu kişiler:
“Yâ Resûlallah! Biz kuru hurmadan ve arpadan şarap yapmaktayız" dediler. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ğubeyrâ mil" diye sorunca:
“Evet" dediler. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Onu içmeyin" buyurdu. Bu kişiler:
“Onlar bunu terketmiyor" deyince:
“Onu terk etmeyenin boynunu vurun" buyurdu.
İbn Merdûye'nin, Amr b. Şuayb vasıtasıyla babasından, onun da dedesinden bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Allah içkiyi haram kıldıktan sonra içki içenlere (kıyamet gününde) Kudüs harmanları hurmalarından olan şarabı içirmeyecektir" buyurdu.
Abdurrezzâk'ın bildirdiğine göre İbn Ömer:
“Allah içki içen kişinin namazını kırk sabah kabul buyurmaz. Eğer bu kırk günün içinde iken ölürse Cehenneme girer ve Allah kendisine (rahmet bakışıyla) bakmaz" dedi.
Abdurrezzâk'ın, Hasan(-ı Basrî)'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“İçki içen kişi Allah'ın huzuruna şarhoş olarak çıkar. Yüce Allah ona: «Yazık haline! Sen ne içtin?» der. O: «îçki içtim» deyince: «Ben içkiyi sana haram kılmadım mı?» buyurur. O: «Evet, haram kıldın» cevabını verince, cehenneme atılması emredilir."
Abdullah b. Ahmed'in, Müsned'de, Ubâde b. es-Sâmit'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Canım elinde olana yemin olsun ki, ümmetimden bir grup şımarıklık, böbürlenme, oyun ve zamanı boş geçirmekle akşamlayacaklar. Haram şeyleri helal kılmalarından, kadın şarkıcıların ardından gitmelerinden, içki içmelerinden, faiz yemelerinden, ipek elbiseler giymelerinden dolayı maymunlara ve domuzlara dönüştürülmüş olarak sabahlayacaklar" buyurdu.
Abdurrezzâk'ın bildirdiğine göre Abdullah b. Amr der ki: (Kutsal) kitapta şöyle yazılıdır:
“İçki ağacının bütün ağaçlardan daha yüksek olduğu gibi içkinin günahı da bütün günahlardan daha büyüktür" dedi.
Abdurrezzâk'ın bildirdiğine göre Mesrûk b. el-Ecda':
“İçki içen puta tapan gibidir. Yine içki içen de Lât'a ve Uzza'ya tapan gibidir" dedi.
Abdurrezzâk'ın bildirdiğine göre İbn Cübeyr:
“İçki içen kişinin mesanesinde bir damla içki bulunduğu müddetçe, Allah onun hiçbir amelini kabul buyurmaz. İçkiden ölen kişiye Allah'ın, Tînetu'l-Habâl'dan içirmesi hak olur. O da Cehennem ahalisinin irinidir" dedi.
Abdurrezzâk'ın bildirdiğine göre Ebû Zer der ki:
“Şarhoşluk veren bir şeyi içen kişi pisliktir. Bu kişinin namazı da kırk gece pislik olur. Eğer tövbe ederse Allah tövbesini kabul eder. Bir daha içerse yine pisliktir, namazı da kırk gece pislik olur. Eğer bir daha tövbe ederse Allah tövbesini kabul eder. Bir daha içerse yine pisliktir, namazı da kırk gece pislik olur. Eğer bir daha tövbe ederse Allah tövbesini kabul eder. Eğer bir daha içerse" -bunu üçüncü veya dördüncü defada söyledi- "Ona, Allah'ın Tînetu'l-Habâl'dan içirmesi hak olur."
Abdurrezzâk'ın bildirdiğine göre Ebân, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Bütün pislikler bir eve konuldu ve bu evin kapısı kilitlendi. Bu evin anahtarı da içki kılındı. Kim içkiyi içerse o pisliğin içine düşer" buyurduğunu bildirdi.
Abdurrezzâk'ın bildirdiğine göre Ubeyd b. Umeyr:
“İçki bütün kötülüklerin anahtarıdır" dedi.
Abdurrezzâk'ın, Muhammed b. el-Münkedir'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) :
“Sabah vakti içki içen kişi akşamlayıncaya kadar Allah'a şirk koşmuş gibidir. Akşam vakti içki içen kişi de sabahlayıncaya kadar Allah'a şirk koşmuş gibidir. Sarhoş oluncaya kadar içen kişinin namazını Allah kırk sabah kabul etmez. Damarlarında içkiden bir şey bulunup ta ölen kişi Cahiliye zamanında ölenler gibidir" buyurdu.
Abdurrezzâk'ın, İbn Ömer'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurur:
“Yüce Allah izzeti ve gücüne yemin ederek: «İçkiyi (haram kıldıktan sonra) içen her müslümanı (kıyamet gününde) mutlaka güçsüz bırakana kadar ona ateşten içireceğim. Sonra azap edilir veya bağışlanır. Gücü yettiği halde rızam için onu terk eden kişiye de Kudüs harmanları hurmalarından yapılmış şaraptan kanıncaya kadar içireceğim» buyurdu."
Abdurrezzâk'ın bildirdiğine göre Abdullah b. Amr el-Âs der ki: İçki içen kişi kıyamet gününde yüzü kara, gözleri morarmış ve bedeni" -veya:
“Ağzı" dedi- "bir tarafa eğilmiş bir şekilde gelecektir. Dili sarkmış, salyası göğsüne akacaktır ve kendisini gören herkes ondan tiksinecektir.
Ahmed'in, Kays b. Sa'd b. Ubâde'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Kim içki içerse o kıyamet gününde susuz olarak haşrolunur. Bilinki sarhoşluk veren her şey haramdır. Ğubeyrâdan sakının" buyurdu.
Ahmed'in, Ebû Zer'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Kim içki içerse Yüce Allah onun namazını kırk gece kabul etmez. Eğer tövbe ederse Allah tövbesini kabul eder. Bir daha içerse yine önceki gibi olur" buyurdu. Üçüncü defada mı dördüncü defada mı hatırlamıyorum:
“Eğer bir daha içerse Allah, ona Tînetu'l-Habâl'dan içirmeyi gerekli kılar" buyurdu. Ashâb:
“Yâ Resûlallah! Tînetu'l-Habâl ne demektir?" deyince:
“Cehennem ahalisinin irinleridir" cevabını verdi.
İbn Sa'd ve İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre Halde binti Talk der ki: Babam bize şöyle anlattı: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile beraber oturduk. Bu sırada Suhâr gelip:
“Meyvelerimizden yaptığımız şarap hakkında ne dersin" diye sordu. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Sen bana sarhoş edici bir şeyi sormaktasın. Onu içme ve Müslüman kardeşine de içirme. Muhammed'in canı elinde olana yemin olsun ki, sarhoşluğun tadını almak için içki içen kişiye Allah onu kıyamet gününde kesinlikle içirmeyecektir" buyurdu.
Ahmed'in, Esmâ binti Yezîd'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Yüce Allah içki içen kişiden kırk gece razı olmaz. Eğer bu kırk günün içinde ölürse kâfir olarak ölür. Eğer tövbe ederse Allah tövbesini kabul eder. Eğer bir daha içerse Allah'ın, ona Tînetu'l-Habâl'dan içirmesi hak olur" buyurdu. Ben:
“Yâ Resûlallah! Tînetu'l-Habâl ne demektir?" deyince:
“Cehennem ahalisinin irinleridir" cevabını verdi.
Ahmed'in, Zühd'de bildirdiğine göre Ebu'd-Derdâ der ki:
“Şüphe, küfürden, ağıt yakmak ise Cahiliye amellerindendir. Şiir şeytanın işinden, hainlik ise cehennem korlarındandır. İçki bütün kötülükleri bünyesinde toplayan, gençlik ise deliliktir. Kadınlar şeytanların ipleri, kibir ise kötülüklerden bir kötülüktür. En kötü yemek yetim malı yemek, en kötü kazanç ise faizdir. Said olan kişi başkasının durumundan ibret alan, şaki olan ise daha annesi karnında iken şaki olandır.
Beyhakî'nin, Şuab'da, Hazret-i Ali'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Cibrîî sürekli beni putlara tapmaktan, içki içmekten ve insanlarla münakaşa etmekten nehyetmektedir" buyurdu.
Beyhakî'nin, Ummü Seleme'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Rabbim beni ilk olarak putlara tapmaktan ve içki içmekten nehyettikten sonra bana insanlarla münakaşa etmeyi yasakladı ve bu konuda benden ahit aldı" buyurdu.
94
"Ey iman edenler, haberiniz olsun kî, Allah sizi elleriniz ve mızraklarınızın erişeceği bolluk içinde bir avla sınayacak kî, gıyabında kendisinden korkanlar meydana çıksın. Kim bunun üzerine saldırıda bulunursa ona gayet acı bîr azap vardır."
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in, Ali vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Ey iman edenler, haberiniz olsun ki, Allah sizi elleriniz ve mızraklarınızın erişeceği bolluk içinde bir avla sınayacak ki..." âyetini açıklarken:
“Burada zayıf ve küçük olan avlar kastedilmektedir. Allah insanları ihramda iken imtihan etmektedir. Hatta onlar isteseler ellerini uzatarak onları yakalayabilirler. Fakat Allah, insanların onlara yaklaşmalarını yasaklamıştır" dedi. "...Sizden bile bile onu öldürene..." âyeti hakkında ise:
“Eğer kişi bilerek veya unutarak veya hata ile öldürecek olursa avladığı hayvanın dengi bir şey kurban etmesine hükmedilir. Eğer bir daha bilerek öldürecek olursa, Allah onu bağışlaması dışında cezasını vermekte acele eder" dedi.
Abdurrezzâk, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh ve Beyhakî'nin, Sünen'de bildirdiğine göre Mücâhid:
“Ey iman edenler, haberiniz olsun ki, Allah sizi elleriniz ve mızraklarınızın erişeceği bolluk içinde bir avla sınayacak ki..." âyetini açıklarken:
“Ok ve mızrağın erişebileceği şeyle büyük avlar, elleri ile erişecekleri şeylerle de küçük avlar yani yavrular ve yumurtalar kastedilmektedir" dedi. Başka bir lafızda:
“...Elleriniz..." ifadesiyle:
“Onların yavrularını ve yumurtalarını ellerinizle almanız, "...Mızraklarınızın..." ifadesiyle de ok ve mızrakla vurduklarınız kastedilmektedir" şeklindedir.
İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“Ey iman edenler, haberiniz olsun ki, Allah sizi elleriniz ve mızraklarınızın erişeceği bolluk içinde bir avla sınayacak ki..." âyetini açıklarken:
“Burada av olmaktan kaçıp kurtulamayan hayvanlar kastedilmektedir" dedi.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mukâtil b. Hayyân der ki:
“Bu âyet Hudeybiye umresinde nâzil olmuştur. Çünkü vahşi hayvanlar, kuşlar ve avlar kafileye ansızın saldırıyordu. Daha önce böyle bir şeyi asia görmemişlerdi.
Fakat Yüce Allah, gaypta kendisinden korkanları (daha dindarları) bilmek (sınamak) için ihramda iken onları öldürmelerini yasakladı.
İbn Ebî Hâtim'in, Kays b. Sa'd vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Kim bunun üzerine saldırıda bulunursa ona gayet acı bir azap vardır" âyetini açıklarken:
“Burada (av yapan) kişinin sırtına ve karnına dövülerek elbiselerinin alınması kastedilmektedir" dedi.
Ebu'ş-Şeyh'in, Kelbî vasıtasıyla bildirdiğine göre Ebû Sâlih ve Câbir b. Abdillah:
“Önceleri avdan bir şey alan veya öldüren kişiye yüz kırbaç atılırdı. Daha sonra bu konuda hüküm indi" dediler.
Ebu'ş-Şeyh'in, Ebû Sâlih vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki:
“Eğer kişi bilerek avlayacak olursa sırtı ve karnına acıtacak şekilde defalarca vurulur. Vec ahalisine de öyle yapmışlardı. Yani Tâif'teki Vâd ahalisine öyle yapmışlardı. Cahiliye zamanında kişi bir av yaptığı zaman şiddetli bir şekilde dövülür ve elbiseleri alınırdı."
Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî):
“...Kim bunun üzerine saldırıda bulunursa ona gayet acı bir azap vardır" âyetini açıklarken:
“Vallahi, bu azap ta vaciptir" dedi.
İbn Ebî Hâtim, Mücâhid'den bunun aynısını bildirir.
95
"Ey îman edenler, sizler ihramda iken av hayvanını öldürmeyin. İçinizden kim onu kasten öldürürse Kâbe'ye varacak bir kurbanlık olmak üzere öldürdüğü hayvanın dengi bir ceza vardır ki, buna aranızdan adalet sahibi iki kişi hükmeder. Veya bir kefâret vardır ki, ya o nisbette fakirleri doyurmak yahut onun dengi oruç tutmaktır. Ta ki bu şekilde yaptığının vebalini tatsın. Allah geçmişi affetmiştir. Fakat kim bir daha yaparsa Allah onun intikamını alacak. Allah, azizdir ve intikamı vardır."
İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in, Saîd b. Cübeyr vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Sizler ihramda iken av hayvanını öldürmeyin..." âyetini açıklarken:
“Yüce Allah bu âyetle ihramda olanlara av yapmalarını ve (avları) yemelerini yasakladı" dedi.
İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr:
“...Sizler ihramda iken av hayvanını öldürmeyin..." âyetini açıklarken:
“Yüce Allah burada avlamasını da, yemesini de yasakladı" dedi.
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Beyhakî'nin, Sünen'de bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Sizler ihramda iken av hayvanını öldürmeyin..." âyetini açıklarken:
“Kişi bilerek veya unutarak veya hata ile öldürecek olursa avladığı hayvanın dengi bir şey kurban etmesine hükmedilir. Eğer bir daha bilerek öldürecek olursa, Allah onu bağışlaması dışında cezasını vermekte acele eder" dedi. "...İçinizden kim onu kasten öldürürse... öldürdüğü hayvanın dengi bir ceza vardır..." âyeti hakkında ise şöyle dedi:
“İhramda olan kişi bir av öldürecek olursa avladığı hayvanın dengi bir şey kurban etmesine hükmedilir. Ceylan avlayan bir kişinin, Mekke'de bir koyun kesmesi gerekir. Eğer koyun bulamazsa altı yoksulu doyurur. Bunu da bulamazsa üç gün oruç tutar. Eğer bir geyik öldürecek olursa bir inek kesmesi gerekir. Bulamazsa yirmi yoksulu doyurur. Onu da bulamazsa yirmi gün oruç tutar. Eğer bir deve kuşu veya bir yaban eşeği veya bunlara benzer bir şey öldürürse bir deve kesmesi gerekir. Eğer bulamazsa otuz yoksulu doyurur. Onu da bulamazsa otuz gün oruç tutar. Yemek yedirecek olursa her yoksula birer müd yiyecek verir."
İbn Ebî Şeybe, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in, Hakem'den bildirdiğine göre Hazret-i Ömer (hac emîrine) hatayla ve bilerek avlanmada aleyhinde hükmedilmesini yazdı.
İbn Ebî Şeybe, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Atâ (b. Ebî Rebâh):
“Bilerek veya hata ile veya unutarak avlanan kişiye aleyhinde hükmedilir" dedi.
Abdurrezzâk, Saîd b. Mansûr, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“...İçinizden kim onu kasten öldürürse..." âyetini açıklarken:
“Bilerek öldürüp ihramda olduğunu unutma durumunda kişiye hükmedilir. İhramda olduğunu hatırlayan ve bilerek öldüren kişiye hükmedilmez (yani cezası daha ağırdır)" dedi.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Mücâhid ihramda olduğunu hatırlayan ve bilerek avı öldüren kişi hakkında:
“Bu kişiye hükmedilmez ve haccı da olmaz" dedi.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“Bilerek hata ile öldürme, kişinin başka bir şeyi vurmak isterken avı vurup öldürmesidir. Bununda kefâreti vardır" dedi.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî):
“...İçinizden kim onu kasten öldürürse..." âyetini açıklarken:
“Yani ihramda olduğunu unutarak öldürürse mânâsındadır" dedi. "...Kim bunun üzerine saldırıda bulunursa..." âyeti hakkında ise:
“Burada ihramda olduğunu hatırladığı halde bilerek avlanan kişi kastedilmektedir. Bu kişiye de hükmedilmez" dedi.
Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî):
“...Kim bunun üzerine saldırıda bulunursa..." âyetini açıklarken:
“Burada kişinin ihramda olduğunu unutması ve bilerek avı öldürmesi kastedilmektedir" dedi.
Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Muhammed b. Şîrîn der ki:
“Kim ihramda olduğunu unutur ve bilerek öldürürse ona ceza (kefâret) vardır. Ancak ihramda olduğunu hatırlayıp bilerek öldüren kişinin cezası Allah'a kalmıştır. Allah, dilerse ona azap eder dilerse de bağışlar.
Şâfiî, Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Mücâhid der ki:
“Kim ihramda olduğunu unutmadan başka bir şeyi değil de, doğrudan avı bilerek öldürürse ihramdan çıkmış olur ve kefâret ruhsatı da yoktur. Kişinin ihramda olduğunu unutması ve başka bir şeyi vurmak isterken avı vurup öldürmesi, kefâreti olan kasıtlı öldürme şeklidir."
Şâfiî, İbnu'l-Münzir ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbn Cüreyc der ki: Atâ'ya:
“...Kim bunun üzerine saldırıda bulunursa..." âyetinden kasıt hata ile öldüren kişinin bilerek öldüren gibi kefâret ödemesi midir?" dediğimde:
“Evet öyledir. Allah'ın haramlarına saygıdan dolayı öyledir ve daha önce sünnetler de öyleydi. Bu şekilde olması insanların böylesi hatalara düşmemesi içindir" dedi.
Şâfiî ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Amr b. Dînar:
“Bütün insanların (ihramda iken) hata ile yaptıkları avlanmada kefâret ödediklerini gördüm" dedi.
İbn Ebî Şeybe, İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr:
“Kefâret ödemek, bilerek av öldüren kişi içindi. Ancak hata ile olan avlanmanın kendilerine kefâret ile ağırlaştırılmasının sebebi sakınmaları içindi" dedi.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Zührî:
“İhramda iken kasıtlı olarak öldürme konusunda Kur'ân, hata ile öldürme konusunda, sünnet tatbik edilmiştir" dedi.
Abdurrezzâk, Abd b. Humeyd ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Zührî:
“Bilerek ve hata ile öldüren kişinin öldürdüğü hayvana denk bir şey kesmesine hükmedilir" dedi.
İbn Ebî Şeybe ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“İhramda olan kişi hata ile bir avı öldürecek olursa hiçbir kefâret ödemesine gerek yoktur" dedi.
İbnu'l-Münzir'in, Saîd b. Cübeyr'den bildirdiğine göre ihramda olan kişinin avı hata ile öldürmesi durumunda bir şey gerekmemektedir. Bilerek öldürmesi durumunda ise ona ceza vardır.
Abdurrezzâk, İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Tâvus der ki:
“İhramda iken hata ile av öldüren kişiye bir şey gerekmemektedir. Fakat bilerek öldüren kişi (nin öldürdüğü ava denk bir şeyi kurban etmesine) hükmedilir. Vallahi! Allah ancak:
“...İçinizden kim onu kasten öldürürse..." buyurmaktadır.
Saîd b. Mansûr, İbn Ebî Şeybe, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh ve Beyhakî'nin, Sünen'de bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Öldürdüğü hayvanın dengi bir ceza vardır..." âyetini açıklarken:
“İhramda olan kişi bir avı öldürecek olursa öldürdüğü hayvanın denginde bir hayvanı kurban eder. Eğer bulursa öyle bir hayvanı keser ve etini dağıtır. Eğer bulamazsa bu hayvana dirhem ile değer biçilir. Sonra dirhemler buğdaya çevrilir ve her yarım ölçek için bir gün oruç tutar. "...Veya bir kefâret vardır ki, ya o nisbette fakirleri doyurmak yahut onun dengi oruç tutmaktır..." âyeti hakkında ise şöyle dedi:
“Burada yemekten kasıt oruçtur. Eğer kişi öldürdüğü hayvanın değerinde yemek bulacak olursa öldürdüğü hayvana denk bir hayvan alabilir demektir."
Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre İbn Abbâs ihramda iken av öldüren kişi hakkında:
“Cezayı ödemesine hükmedilir. Eğer bulamazsa kurban edeceği hayvana bir değer biçilir ve bu değerle de yemek alıp dağıtır. Onu da bulamazsa oruç tutması hükmü verilir" dedi.
İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Atâ el-Horâsânî: (.....) ifadesi:
“Bir benzeri (dengi) mânâsındadır" dedi.
İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Şa'bî:
“...Veya bir kefâret vardır ki, ya o nisbette fakirleri doyurmak yahut onun dengi oruç tutmaktır..." âyetini açıklarken:
“Burada öldürdüğü hayvanın bir benzeri kastedilmektedir" dedi.
İbn Ebî Şeybe ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İkrime der ki: Mervân b. Hakem, İbn Abbâs'a yeşil vadide iken:
“Bir şey avlayıp ta bir benzeri bulunmazsa ne yapılır?" dediğinde, İbn Abbâs:
“Onun kıymeti, Mekke'de hediye edilir" karşılığını verdi.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Mücâhid bu âyet hakkında:
“Bir benzerini kurban etmesi gerekir" dedi.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Süddî bu âyeti açıklarken şöyle dedi:
“Eğer bir deve kuşu veya yaban eşeği öldürürse bir deve keser. Eğer inek veya geyik veya dağ keçisi öldürecek olursa bir inek keser. Eğer ceylan veya tavşan öldürecek olursa bir koyun keser. Eğer keler veya bukalemun veya yaban faresi öldürürse süt emmiş ve otlanmaya başlamış bir oğlak keser."
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Atâ'ya:
“Kişi küçük avlarda da büyük avlar gibi sorumlu mudur?" diye sorulunca:
“Yüce Allah:
“...Öldürdüğü hayvanın dengi bir ceza vardır..."' buyurmuyor mu?" karşılığını verdi.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Atâ (b. Ebî Rebâh):
“...Öldürdüğü hayvanın dengi bir ceza vardır..." âyetini açıklarken:
“Öldürdüğü hayvanın bir benzerini kesmesi onun cezasıdır" dedi.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mukâtil b. Hayyân:
“...Öldürdüğü hayvanın dengi bir ceza vardır..." âyetini açıklarken şöyle dedi:
“Eğer av, yaban eşeği ve deve kuşu gibi boynuzu olmayan bir cinsten ise karşılığında bir deve kesilir. Eğer av, kara avı cinsinden boynuzlu bir av ise karşılığında inek kesilir. Eğer av, ceylan cinsinden ise koyun kesilir. Tavşan ise, önden dört dişi düşmüş bir koyun kesilir. Yaban faresi için bir kuzu kesilir. Eğer bir güvercin veya kuşlardan buna benzer bir şey ise bir koyun kesilir. Eğer bir çekirge veya buna benzer bir şey ise bir avuç yemek verilir.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Cüreyc der ki: Atâ (b. Ebî Rebâh)'a:
“Eğer av kör veya topal veya bir organı eksik ise ona denk bir şey mi kurban etmem lazımdır?" diye sorduğumda:
“Evet, dilersen öyle yaparsın" dedi. Sonra şöyle devam etti:
“Eğer yabani bir ineğin yavrusunu öldürürsen ona karşılık evcil bir ineğin yavrusunu kurban edersin. Diğer hayvanlarda da durum aynıdır."
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Dahhâk b. Muzâhim:
“...Öldürdüğü hayvanın dengi bir ceza vardır..." âyetini açıklarken şöyle dedi:
“Eğer av, kara hayvanlarından yaban eşeği ve deve kuşu gibi boynuzu olmayan bir cinsten ise karşılığında bir deve kesilir. Eğer av, kara hayvanlarından boynuzu olan cinsten ise karşılığında inek kesilir. Eğer av, ceylan cinsinden ise koyun kesilir. Tavşan ise önden dört dişi düşmüş bir koyun kesilir. Yaban faresi için küçük bir kuzu kesilir. Eğer bir güvercin veya kuşlardan buna benzer bir şey ise yine bir koyun kesilir. Eğer bir çekirge veya buna benzer bir şey ise bir avuç yemek verilir. Eğer av yabani kuşlardan ise ona bir değer biçilir ve o değer miktarınca tasadduk edilir. Kişi isterse bunun yerine her yarım ölçek yemeğe karşı bir gün oruç tutar. Yine yabani kuşların yavrusunu öldürür veya yumurtalarını yok ederse onların değeri karşılığında yemek yedirir veya oruç tutar.
İbn Ebî Şeybe ve Hâkim'in, Câbir'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Sırtlan da yenilen avdandır. Onu ihramda öldüren kişi iki yaşını doldurmuş bir koyun keser" buyurdu.
İbn Ebî Şeybe'nin, Atâ'dan bildirdiğine göre Hazret-i Ömer, Osmân, Zeyd b. Sâbit, İbn Abbâs ve Muâviye:
“Deve kuşuna karşılık deve kesilir" dediler.
İbn Ebî Şeybe'nin, Câbir'den bildirdiğine göre Hazret-i Ömer, tavşana karşılık dört aylık olup sütten kesilen ve otlamaya başlayan bir oğlak kesilir diye hüküm kılmıştır.
İbn Ebî Şeybe'in, Atâ ve Tâvus'tan bildirdiğine göre Mücâhid:
“Yaban eşeğine karşılık inek kesilir" dedi.
İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre Urve:
“İhramda olan kişi yabani inek öldürürse karşılığında bir deve keser" dedi.
İbn Ebî Şeybe'nin, Atâ'dan bildirdiğine göre bir kişi bir güvercin ve iki yavrusunun üzerine kapıyı kapattı. Sonra Arafat'a ve Mina'ya gitti. Geri döndüğünde güvercinlerin öldüğünü gördü. İbn Ömer'e gidip durumu anlattığında, İbn Ömer kendisiyle beraber bir kişi daha olmak üzere adama üç koyun kesmesi hükmünü verdi.
İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“İhramda olanın (öldürdüğü) her kuşa karşılık bir koyun kesmesi gerekir" dedi.
İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre Atâ (b. Ebî Rebâh):
“Kuşa karşı koyun kes(tir)en ilk kişi Hazret-i Osmân'dır" dedi.
İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre İbn Ömer:
“Çekirgeye karşı bir avuç yemek verilir" dedi.
İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre Hazret-i Ömer:
“Bir kuru hurma, bir çekirgeye karşı yeter ve artar" dedi.
İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre Kâsım der ki: İbn Abbâs'a ihramda iken çekirge öldürenin durumu sorulunca:
“Bir kuru hurma bir çekirgeye karşı yeter ve artar" dedi.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbrâhîm en-Nehaî:
“İhramda olan kişi bir av öldürdüğü zaman öldürdüğü avın değerinde bir şey kurban etmekle yükümlüdür" dedi.
Ebu'ş-Şeyh'in, Ebu'z-Zinâd vasıtasıyla A'rec ve Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Deve kuşu yumurtasına karşılık bir gün oruç tutulur veya bir yoksul doyurulur" buyurmuştur.
Şâfiî, Ebû Mûsa el-Eş'arî ile İbn Mes'ûd'dan mevkuf (yani onların sözü) olarak bunun aynısını bildirir.
İbn Ebî Şeybe'in, Muâviye b. Kurre ve Ensâr'dan bir kişiden bildirdiğine göre bir kişi devesini deve kuşunun yumurtladığı bir yere çöktürdü ve yumurtaları kırdı. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Her yumurta için bir gün oruç tutman veya her yumurta için bir yoksulu doyurman gerekmektedir" buyurdu.
İbn Ebî Şeybe'nin, Abdullah b. Zekvân'dan bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem), ihramda iken deve kuşu yumurtasını kıran birinin durumu sorulduğunda:
“Her yumurta için bir gün oruç tutması veya her yumurta için bir yoksulu doyurması gerekmektedir" buyurdu.
İbn Ebî Şeybe'nin, Ebu'z-Zinâd'dan bildirdiğine göre Hazret-i Âişe, Hazret-i Peygamber'den (sallallahü aleyhi ve sellem) bunun aynısını nakleder.
Ebu'ş-Şeyh ve İbn Merdûye'nin, Ebu'l-Muhezzim vasıtasıyla Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“(İhramda iken deve kuşu yumurtası kıran kişi) deve kuşu yumurtası değerince tasaddukta bulunur" buyurdu.
İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre Hazret-i Ömer:
“(İhramda iken deve kuşu yumurtası kıran kişi) deve kuşu yumurtası değerince sadaka verir" dedi.
İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre İbn Mes'ûd:
“(İhramda iken deve kuşu yumurtası kıran kişi) deve kuşu yumurtası değerince tasaddukta bulunur" dedi.
İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“(İhramda iken deve kuşu yumurtası kıran kişi) deve kuşunun her iki yumurtası için bir dirhem, her bir yumurtası içinde yarım dirhem sadaka verir" dedi.
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Taberânî ve Hâkim, Kabîsa b. Câbir'den bildiriyor: Hazret-i Ömer zamanında hac etmiştik. Bir ceylan gördük ve birimiz arkadaşına:
“Sence taşı ona yetiştirebilir miyim?" dedi ve taşı fırlattı.
Taş hedefi tuttu ve ceylanın kafasının arkasına vurarak onu öldürdü. Ömer b. el-Hattâb'ın yanına gittik ve bu durumu ona sorduk. Ömer'in yanında bir kişi -yani Abdurrahman b. Avf- bulunmaktaydı. Ömer ona doğru dönüp konuşturduktan sonra ceylanı öldüren kişiye doğru dönerek:
“Onu bilerek mi yoksa hatayla mı öldürdün?" dedi. Adam:
“Ben taşı bilerek attım, ama onu öldürmek istemedim" karşılığını verdi. Ömer:
“Senin onu bilerek ve hatayı birbirine karıştırarak öldürdüğünü sanıyorum. Bir koyun kes ve etini dağıt. Derisini de su tulumu yaptır" dedi. Burada Ömer, deriyi yoksul birine ver, onu kendine su tulumu yapsın demek istedi. Bunun üzerine yanlarından kalkıp gittik. Ben arkadaşıma:
“Ey adam! Allah'ın hükümlerine saygılı ol. Vallahi müminlerin emiri arkadaşına danışmadan sana ne cevap vereceğini bilemedi. Sen git ve deveni kes. Belki bunun hükmü bu şekildedir" dedim. Ancak Mâide sûresinde:
“...Buna aranızdan adalet sahibi iki kişi hükmeder..." âyeti aklıma gelmemişti. Benim dediklerim Ömer'e ulaşınca elinde bir kırbaçla ansızın karşımıza çıktı. Arkadaşıma vurarak:
“İhramlı iken avı öldürdün ve verdiğimiz fetvayı hafife aldın" dedi. Sonra vurmak için bana doğru yönelince:
“Ey müminlerin emiri! Allah'ın, sana haram kıldığı şeyi (beni dövmeni) sana helal kılmam" dedim. O:
“Ey Kabîsa! Senin genç, fasih dilli ve geniş biri olarak görüyorum. Kişide dokuz güzel huy bir tane de kötü huy bulunur. Fakat kötü huy güzel huyları yener. Sen gençliğin kötülüklerinden sakın" dedi.
Abd b. Humeyd ve İbn Ebî Hâtim, Meymûn b. Mihrân'dan bildiriyor: Bedevinin biri Ebû Bekr'e gelip:
“Ben ihramda iken bir av öldürdüm. Benim cezam nedir?" diye sordu. Ebû Bekr yanında oturan Ubey b. Ka'b'a:
“Bu konuda görüşün nedir?" deyince, bedevi:
“Sen, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) halifesisin diye sana sormaya geldim. Sen kalkmış başkasına soruyorsun" dedi. Ebû Bekr:
“Tuhafına giden şey nedir? Yüce Allah:
“...Buna aranızdan adalet sahibi iki kişi hükmeder..." buyurmaktadır. Ben de bu sebeple arkadaşım ile müşavere ettim ve sana vereğimiz fetvada karar kıldık" dedi.
Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr, Bekr b. Abdillah el-Müzenî'den bildiriyor: Bedevilerden ihramda olan iki kişi vardı. Biri bir ceylanı çevirdi, diğeri de onu öldürdü. Sonra Ömer'in yanına gittiler. Ömer'in yanında Abdurrahman b. Avf bulunmaktaydı. Ömer, Abdullah b. Avf'a:
“Bu konuda görüşün nedir?" diye sorunca:
“Bir koyun kurban etmeleri gerekir" dedi. Ömer:
“Benim de görüşüm budur, gidin bir koyun kurban edin" dedi. Bu iki kişi yanlarından çıktıktan sonra biri diğerine:
“Müminlerin emiri arkadaşına sormadan ne diyeceğini bilemedi" diyordu. Hazret-i Ömer bu söylenenleri işitip onları geri çevirdi ve böyle diyene kırbaçla vurmaya başladı. Ona:
“İhramda iken avı öldürüyor ve verilen fetvayı hakir görüyorsun. Oysa Yüce Allah:
“...Buna aranızdan adalet sahibi iki kişi hükmeder..." buyurmaktadır" dedi. Sonra:
“Allah, Ömer'in bir başına fetva vermesini kabul etmez, ben de bu sebeple arkadaşımdan yardım istedim" dedi.
Şâfiî, Abdurrezzâk, İbn Ebî Şeybe, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Târik b. Şihâb der ki: Erbed ihramda iken bir keleri ezerek öldürmüştü. Hükmetmesi için Ömer'in yanına gitmişti. Hazret-i Ömer ona:
“Benimle beraber hükmet" deyince:
“İkisi birden su içip bitkilerden yiyen bir oğlak kesmesine hüküm kıldılar. Sonra Ömer:
“...Buna aranızdan adalet sahibi iki kişi hükmeder..." âyetini okudu.
İbn Cerîr'in, Ebû Miclez'den bildirdiğine göre bir kişi İbn Ömer'e, ihramda iken av öldüren bir kişinin durumunu sordu. İbn Ömer'in yanında Abdullah b. Safvân bulunmaktaydı. İbn Ömer, Abdullah b. Safvân'a:
“Ya sen söyle ben seni tasdik edeyim veya ben söyleyeyim sen beni tasdik et" dedi. O da:
“O zaman sen söyle" dedi. Bunun üzerine İbn Ömer fetva verince Abdullah b. Safvân da onu doğruladı.
İbn Sa'd, İbn Cerîr ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Ebû Harîz el-Becelî der ki: Ben ihramda iken bir ceylan öldürmüştüm. Bunu Ömer'e söylediğimde:
“Kardeşlerinden iki kişinin yanına git sana hükmetsinler" dedi.
Ben de Abdurrahman b. Avf ve Sa'd'ın yanma gittim. Onlar da benim alacalı bir teke kesmeme hükmettiler.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Amr b. Hubşî der ki: Bir kişinin Abdullah b. Amr'a ihramda iken tavşan yavrusu öldüren birinin durumunu sorduğunu işittim. Abdullah b. Amr:
“Benim görüşüme göre bir keçi yavrusu kurban eder" dedi. Sonra bana:
“Öyle değil mi?" diye sorunca:
“Sen daha iyi bilirsin" dedim. Bunun üzerine o:
“Yüce Allah:
“...Buna aranızdan adalet sahibi iki kişi hükmeder..." buyurmaktadır" dedi.
Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbn Ebî Muleyke der ki: Kâsım b. Muhammed'e ihramda iken bir oğlak öldüren kişinin durumu soruldu. O bana:
“Bu konuda bir hüküm ver" deyince:
“Sen buradayken ben mi hüküm vereceğim?" dedim. Bunun üzerine: Yüce Allah:
“...Buna aranızdan adalet sahibi iki kişi hükmeder..." buyurmaktadır" dedi.
Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İkrime b. Hâlid:
“Bu konuda ancak birbirlerine muhalif olmayacak iki hakem ile hükmedilir" dedi.
İbn Ebî Hâtim ve Beyhakî'nin, Sünen'de, Ebû Câfer Muhammed b. Ali'den bildirdiğine göre bir kişi Hazret-i Ali'ye kurbanın hangi cins hayvanlardan olduğunu sordu. Ali:
“Sekiz eşten kesilir" cevabını verdi. Sanki adam şüpheye düşmüştü. Bunun üzerine Ali:
“Sen Kur'ân okur musun?" deyince:
“Evet okurum" dedi. Ali:
“Peki, Allah'ın: «Ey iman edenler! Akitlerinizi yerine getirin. İhramlı iken avlanmayı helâl saymamanız kaydıyla, okunacak (bildirilecek) olanlardan başka hayvanlar size helâl kılındı...» âyetini işitmedin mi?" diye sorunca:
“Evet işittim" dedi. Yine:
“Biz, her ümmete - (kurban kesmeye uygun) hayvan cinsinden kendilerine rızık olarak verdiklerimiz üzerine Allah'ın adını ansınlar diye- kurban kesmeyi gerekli kıldık..." ve:
“Hayvanlardan yük taşıyanı ve tüyünden döşek yapılanları yaratan O'dur..." Hayvanların etinden yiyin buyurduğunu işitmedin mi?" deyince:
“Evet işittim" karşılığını verdi. Yine Yüce Allah:
“Koyundan iki, keçiden de iki..." ve:
“Deveden de iki eş sığırdan da iki eş..." buyurduğunu işitmedin mi?" diye sorunca:
“Evet, işittim" dedi. Yine:
“Ey iman edenler, sizler ihramda iken av hayvanını öldürmeyin, içinizden kim onu kasten öldürürse Kâbe'ye varacak bir kurbanlık olmak üzere öldürdüğü hayvanın dengi bir ceza vardır..." buyurduğunu işitmedin mi?" deyince:
“Evet işittim, ben bir ceylan öldürdüm ne kurban etmem gerekir?" dedi. Ali:
“Bir koyun kesmen gerekir" karşılığını verdi ve:
“...Kâbe'ye varacak bir kurbanlık olmak üzere öldürdüğü hayvanın dengi bir ceza vardır..." âyetini okudu. Adam:
“Evet" deyince Ali:
“İşittiğin gibi Allah onu: «...Kâbe'ye varacak bir kurbanlık...» şeklinde adlandırdı" dedi.
İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbn Ömer:
“Kurbanlar işkembeli hayvanlardan olmalıdır" dedi.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mukâtil b. Hayyân:
“...Kâbe'ye varacak bir kurbanlık..." âyetini açıklarken:
“Burada kurban yerinin Mekke olduğu bildirilmektedir" dedi.
İbn Cerîr ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Atâ (b. Ebî Rebâh):
“Kurbanlar, ibadetler ve yoksula yemek yedirme Mekke'de yapılır. Orucu ise kişi dilediği yerde tutar" dedi.
Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Hakem (b. Uteybe):
“Kişi avladığı şeyin değerini avladığı yerde verir" dedi.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Veya bir kefâret vardır ki, ya o nisbette fakirleri doyurmak yahut onun dengi oruç tutmaktır..." âyetini açıklarken:
“İhramda iken tavşandan aşağı av öldürmenin kefâreti, yemek yedirmektir" dedi.
Abdurrezzâk, Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Mücâhid der ki: Kim ihramda iken bilerek veya başka bir şeye vurmak isterken hata ile bir avı öldürürse, işte bu kefâreti olan bilerek öldürmedir. Bu kişi o ava denk bir şeyi Kâbe'de kurban eder. Eğer öyle bir hayvan bulamazsa, o hayvanın değeri kadar bir para karşılığı yemek yedirir. Onu da bulamazsa her bir müd yemek karşılığı bir gün oruç tutar.
İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir, İbn Cüreyc'ten bildiriyor: Hasan b. Müslim, bana şöyle dedi:
“İhramda iken koyun ve daha yukarı şeyleri kurban etmeyi gerektiren bir avı öldüren kişi hakkında Yüce Allah:
“...O nisbette fakirleri doyurmaktır..." buyurmaktadır. Kurban gerektirmeyen avlar kuş gibi hayvanlardır. Yine Allah:
“...Yahut onun dengi oruç tutmaktır..."buyurmaktadır. Burada deve kuşunun dengi, kuşun dengi ve başka her şeyin dengi kastedilmektedir." Ben bunu Atâ'ya anlattığımda:
“Kur'ân'da "veya, veya" diye geçen yerlerde kişi dilediğini seçmekte muhayyerdir" dedi.
Abdurrezzâk, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbrâhîm en-Nehaî şöyle derdi:
“İhramda olan kişi, bir av avlarsa, o avın dengi bir şeyi kurban etmesi gerekmektedir. Eğer öyle bir şey bulamazsa avın dengi olan şeye dirhemle değer biçilir. Sonra o gün değeriyle biçilen dirhemler değerince yemek dağıtır. Eğer yanında yemek yoksa her yarım ölçek yemek için bir gün oruç tutar."
Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Atâ (b. Ebî Rebâh) ve Mücâhid:
“Ya o nisbette fakirleri doyurmak yahut onun dengi oruç tutmaktır..." âyetini açıklarken:
“Burada ihramda iken kurban gerektirmeyen bir avı avlayan kişinin, av değerinde yemek yedirmesi kastedilmektedir" dedi.
İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Atâ (b. Ebî Rebâh) bu âyet hakkında şöyle demiştir:
“İhramda olan kişi, bir deve kuşu öldürürse ve maddi durumu müsait ise develerden dilediğini kurban eder veya ona denk yemek dağıtır veya ona denk bir şekilde oruç tutar. Yani bu üç şeyden dilediğini yapar. Zira Yüce Allah:
“...Veya bir kefâret vardır..."buyurmaktadır. Yani "Kur'ân'da "veya, veya" diye geçen her şeyin sahibi muhayyerdir." Ona:
“Peki, kişi yemek bulup da öldürdüğü şeye denk bir kurban bulamazsa ne olur?" dediğimde:
“Allah'ın bu konuda ruhsat vermesi, kişinin yanında yemeğin bulunup da devenin parasının bulunamayabilir olması sebebiyledir" karşılığını verdi.
İbn Ebî Hâtim'in, Atâ' el-Horâsânî'den bildirdiğine göre Ömer b. el-Hattâb, Osmân b. Affân, Ali b. Ebî Tâlib, İbn Abbâs, Zeyd b. Sâbit ve Muâviye ihramda iken kurban gerektiren av öldürmelerin cezasında kurbanın değerine baktılar ve o değerde yoksullara yemek dağıttırarak hüküm kıldılar.
İbn Ebî Şeybe, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir, İkrime'den bildiriyor:
“Kur'ân'da «veya, veya» diye geçen her şeyin sahibi muhayyerdir. Kim ilk sayılan şeyi bulamazsa yanındakini yani diğer şeyi uygular."
İbn Cerîr, Mücâhid, Hasan(-ı Basrî), İbrâhim(-i Nehaî) ve Dahhâk'tan bunun aynısını bildirir.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Şa'bî, Horâsân'da ihramlı iken av öldüren kişi hakkında:
“Mekke'de veya Mina'da kurban kesmelidir. Kurbanı yemeğe çevireceği zamanda kurban kesilmesi gereken yer fiyatlarına göre değer biçmelidir" dedi.
İbn Ebî Şeybe ve İbn Cerîr, İbrâhim(-i Nehaî)'den bildiriyor:
“İhramda iken av öldüren kişi, kurbanı Mekke'de keser. Ancak yemek dağıtacak veya oruç tutacaksa bunları dilediği yerde yapar."
İbn Ebî Şeybe, Tâvus ve Atâ'dan bu fetvanın aynısını bildirir.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Cüreyc der ki: Atâ (b. Ebî Rebâh)'a:
“Kişi nerede yemek dağıtabilir?" dediğimde:
“Kurbanın Mekke'de kesilmesinden dolayı yemeği de Mekke'de dağıtır" karşılığını verdi.
İbn Cerîr ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Atâ (b. Ebî Rebâh):
“Hac kefâreti Mekke'dedir" demiştir.
İbn Cerîr, Atâ'dan bildiriyor:
“İhramda iken av öldürmüş bir şekilde Mekke'ye gelirsen ava eşit bir kurban kes. Zira Allah:
“...Kâbe'ye varacak bir kurbanlık olmak üzere öldürdüğü hayvanın dengi bir ceza vardır..." buyurmaktadır. Eğer Mekke'ye kurbandan önceki on gün içinde varacak olursan kesimi kurban gününe ertelersin."
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Cüreyc der ki: Atâ (b. Ebî Rebâh)'a:
“(İhramda iken av öldürmeden dolayı kefâret olarak) oruç tutmanın bir zamanı var mıdır?" dediğimde:
“Hayır, kişi bu orucu dilediği zaman ve dilediği yerde tutar. Fakat ben bu konuda acele edilmesini severim" karşılığını verdi.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Cüreyc der ki: Atâ (b. Ebî Rebâh)'a:
“Ne kadar yemeğin yerine ne kadar oruç tutulur?" dediğimde:
“Her bir müd yemek için bir gün oruç tutulur. Burada Ramazan orucu ile zıhâr orucunu kastetmektedir. Yine Atâ bunu kimseden işitmemiş ve kendi görüşünü söylemiştir" dedi.
İbn Cerîr ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr:
“...Yahut onun dengi oruç tutmaktır..." âyetini açıklarken:
“Üç gün ile on gün arası oruç tutar" dedi.
Abdurrezzâk ve Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Ne kadar oruç tutulacağı belli olsun diye yemek kefâreti konulmuştur" dedi.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Süddî: (.....) âyetini açıklarken:
“Burada yaptığı amellerin cezasını çekeceği kastedilmektedir" dedi.
Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Katâde: (.....) âyetini açıklarken:
“Burada yaptığı amellerin cezasını çekeceği kastedilmektedir" dedi.
İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh'in, Nuaym b. Ka'neb vasıtasıyla bildirdiğine göre Ebû Zer:
“...Allah geçmişi affetmiştir. Fakat kim bir daha yaparsa Allah onun intikamını alacak..." âyetini açıklarken:
“Burada Cahiliye zamanında ihramlı iken av yapanları affettiğini, İslam geldikten sonra da aynı şeyleri tekrar edenlerden Allah'ın intikam alacağını bildirmektedir" dedi.
İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Atâ (b. Ebî Rebâh):
“...Allah geçmişi affetmiştir. Fakat kim bir daha yaparsa Allah onun intikamını alacak..." âyetini açıklarken:
“Burada Cahiliye zamanında ihramlı iken av yapanları affettiğini, İslam geldikten sonra da aynı şeyleri tekrar edenlerden Allah'ın intikam alacağını ve bununla beraber kefâret ödeyeceklerini bildirmektedir" dedi. İbn Cüreyc der ki: Atâ'ya:
“Böylesi bir durumda idareci bir ceza verir mi?" dediğimde:
“Hayır, vermez" karşılığını verdi.
Abdurrezzâk, İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in, İkrime vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs, ihramlı iken av öldürenler hakkında:
“İhramlı iken av öldüren kişiye sadece bir defa kefâret ödemesi için hükmedilir. Bunu tekrar ettiğinde bir daha hükmedilmez ve cezası Allah'a kalmıştır. Dilerse onu cezalandırır, dilerse de bağışlar" dedi ve:
“...Kim bir daha yaparsa Allah onun intikamını alacak..." âyetini okudu. Ebu'ş-Şeyh'in lafzı ise:
“Kim (ihramda iken bir defa av öldürdükten sonra) bunu tekrar ederse ona: «Git Allah senden intikam alacaktır» denilir" şeklindedir.
İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir, Ali vasıtasıyla İbn Abbâs'tan bildiriyor:
“Kim ihramda iken hata ile av öldürecek olursa ona kefâret ödeme ile hükmedilir. Her hata ile öldürmesinde yine kefâret ödeme ile hükmedilir. Bilerek öldüren kişiye ise sadece bir defa kefâret ödeme ile hükmedilir. Eğer bir daha tekrar edecek olursa, ona, Allah'ın buyurmuş olduğu gibi: «Allah senden intikam alacaktır» denilir."
İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in, Şa'bî'den bildirdiğine göre bir kişi ihramda iken bir av öldürmüştü. Şureyh ona:
“Daha önce bir şey öldürdün mü?" diye sorunca, adam:
“Hayır, öldürmedim" dedi. Bunun üzerine Şureyh:
“Eğer öldürmüş olsaydın kefâret ödemen için hükmetmez ve senden intikam alması için seni Allah'a havale ederdim" dedi.
İbn Cerîr ve Ebu'ş-Şeyh, Saîd b. Cübeyr'den bildiriyor:
“İhramda iken av öldürenin kefâret ödeme ruhsatı sadece bir defadır. Kim bunu tekrar ederse Allah kendisinden intikam almadan onu bırakmaz."
Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr, İbrâhim(-i Nehaî)'den bildiriyor: İhramda iken av öldürüp de bunu tekrar eden kişiye:
“Tekrar av öldüren kişiye kefâret ile hükmedilmez. Onun durumu Allah'a kalmıştır" derlerdi.
Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr der ki: İhramda iken bilerek av öldüren kişiye sadece bir defa hükmedilir. Eğer bir daha av öldürürse hükmedilmez ve ona:
“Git, Allah senden intikamını alır" denilir. Hata ile öldüren kişiye her öldürmesinde kefâret ile hükmedilir.
Saîd b. Mansür, Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Atâ' b. Ebî Rebâh:
“İhramda iken av öldüren kişiye her öldürmesinde kefâret ile hükmedilir" dedi.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbrâhîm(-i Nehaî):
“İhramda olan kişiye her av öldürmesinde kefâret ile hükmedilir" dedi.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in, Zeyd Ebu'l-Muallâ vasıtasıyla Hasan(-ı Basrî)'den bildirdiğine göre bir kişi ihramda iken av öldürmüş ve bağışlanmıştı. Bu kişi bir daha av öldürünce gökyüzünden bir ateş inerek kendisini yaktı. Zira Yüce Allah:
“...Kim bir daha yaparsa Allah onun intikamını alacak..." buyurmaktadır.
Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Katâde:
“Bize nakledildiğine göre bir kişi ihramda iken tekrar tekrar av öldürünce, Allah bir ateş gönderdi ve bu ateş o kişiyi yedi" dedi.
İbn Ebî Şeybe'nin, Hazret-i Âişe'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“İhramda olan kişi fare, akrep, çaylak, karga gibi hayvanları ve ısırgan köpeği öldürebilir" buyurmuştur. Başka bir rivayette ise:
“Yılanı da öldürebilir" ifadesi eklenmiştir.
İbn Ebî Şeybe'nin, Hazret-i Âişe'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Beş fasık hayvan vardır ki, bunları ihramda olsanız da öldürün. Bunlar:
“Çaylak, karga, (ısırgan) köpek, fare ve akreptir" buyurmuştur.
Hâkim'in, İbn Mes'ûd'dan bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Mina'da ihramlı olan bir kişiye yılanı öldürmesini emretmiştir.
İbn Ebî Şeybe'nin, Saîd b. el-Müseyyeb'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“İhramlı kişi kurdu öldürebilir" buyurmuştur.
96
"Sîzin için de yolcular, için de bir geçimlik olmak özere deniz avı yapmak ve deniz yiyeceğini yemek sizlere helâl kılındı. Kara avı ise ihramlı olduğunuz sürece size haram kılındı. Huzurunda toplanacağınız Allah'a karşı gelmekten sakının."
İbn Cerîr'in, Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Sizin için de, yolcular için de bir geçimlik olmak üzere deniz avı yapmak ve deniz yiyeceğini yemek sizlere helâl kılındı..." âyetini açıklarken:
"Deniz yiyecekleri, denizin ölü olarak dışarı attıkları şeylerdir" buyurdu.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, Ebû Hureyre'den mevkûf (yani onun sözü) olarak bunun aynısını bildirir.
Ebu'ş-Şeyh'in, Katâde vasıtasıyla Enes'ten bildirdiğine göre Ebû Bekr es- Sıddîk bu âyet hakkında:
“Burada avdan kasıt, denizden yakaladıkların, yiyeceğinden kasıt ise onun sana, yani kıyıya attığı ölülerdir" dedi.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in, İkrime'den bildirdiğine göre Ebû Bekr es-Sıddîk:
“Sizin için de, yolcular için de bir geçimlik olmak üzere deniz avı yapmak ve deniz yiyeceğini yemek sizlere helâl kılındı..." âyetini açıklarken:
“Burada deniz avıyla bizim yakaladıklarımız, deniz yiyeceği ile onun dışarı attığı şeyler kastedilmektedir" dedi. Başka bir lafızda ise:
“Onun yiyeceği, içinde olan her şeydir" şeklindedir. Yine başka bir lafızda ise:
“Onun yiyeceği ölüleridir" şeklindedir.
Ebu'ş-Şeyh'in, Ebu't-Tufayl vasıtasıyla bildirdiğine göre Ebû Bekr es-Sıddîk deniz hakkında:
“Deniz, suyu temiz ve ölüleri helal olandır" dedi.
İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Deniz avları helaldir ve suyu temizdir" dedi.
Ebu'ş-Şeyh'in, Ebû Zübeyr vasıtasıyla bildirdiğine göre Mahzûm oğullarının azatlısı Abdurrahman:
“Denizde her ne varsa Yüce Allah onu mutlaka size temizlemiştir" dedi.
Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Ebû Bekr insanlara hutbesinde:
“Sizin için de, yolcular için de bir geçimlik olmak üzere deniz avı yapmak ve deniz yiyeceğini yemek sizlere helâl kılındı..." âyetini okudu ve:
“Denizin yiyeceği, dışarı attığı şeylerdir" dedi.
Saîd b. Mansûr, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, Ebu'ş-Şeyh ve Beyhakî'nin, Sünen'de bildirdiğine göre Ebû Hureyre der ki: Bahreyn'e gittiğimde bu yörenin ahalisi bana denizin dışarı attığı balıkların hükmünü sormuştu. Kendilerine:
“Onlardan yiyin" dedim. Geri döndüğümde bunu Ömer'e sordum. Ömer, bana:
“Onlara ne fetva verdin?" dediğinde:
“Yiyebilirsiniz" dediğimi söyledim. Ömer:
“Eğer onlara başka bir şey deseydin seni kırbaçlardım" dedi ve:
“Sizin için de, yolcular için de bir geçimlik olmak üzere deniz avı yapmak ve deniz yiyeceğini yemek sizlere helâl kılındı..." âyetini okuyarak:
“Denizin avı kendisinden avlanan şey, yiyeceği de dışarı attığıdır" dedi.
Saîd b. Mansûr, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh ve Beyhakî'nin, Sünen'de değişik kanallarla bildirdiğine göre İbn Abbâs: Denizin avı kendisinden avlanan şey, yiyeceği de dışarı attığıdır" dedi.
Başka bir rivayette "lafeza" yerine "kazefe" ifadesi kullanılmıştır. Burada da denizin ölü olarak dışarı attıkları kastedilmektedir.
Saîd b. Mansûr, İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in değişik kanallarla bildirdiğine göre İbn Abbâs bu âyet hakkında:
“Deniz avı taze olan balıklar, yiyeceği ise yolcu için de, mukim için de tuzlu olan balıklardır" dedi.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Zeyd b. Sâbit:
“Denizin avı ondan avladıklarınızda" dedi.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Câbir b. Abdillah:
“Denizde su yüzüne çıkan her şeyi ye" dedi.
Abdurrezzâk ve Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre İbn Ömer:
“Denizin avı yakaladıklarınız, yiyeceği ise dışarı attığı şeylerdir" dedi.
İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in, Ali vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Sizin için de, yolcular için de bir geçimlik olmak üzere deniz avı yapmak ve deniz yiyeceğini yemek sizlere helâl kılındı..." âyetini açıklarken:
“Denizin yiyeceği, tuzu, su yüzüne çıkardığı ve dışarı attığıdır. Bu şeyler ihramdakiler dâhil olmak üzere bütün insanlara helaldir" dedi.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Asâkir'in, Nâfi'den bildirdiğine göre Abdurrahman b. Ebî Hureyre, İbn Ömer'e denizin dışarı atmış olduğu balıkları yiyip yiyemeyeceğini sordu. İbn Ömer:
“Onlar ölü müydü?" dediğinde:
“Evet ölüydü" cevabını verdi. İbn Ömer, Abdurrahman b. Ebû Hureyre'ye bunları yemeyi yasaklamıştı. Ancak eve gidip mushafta Mâide suresini okurken:
“Sizin için de, yolcular için de bir geçimlik olmak üzere deniz avı yapmak ve deniz yiyeceğini yemek sizlere helâl kılındı..." âyetine gelince, bana:
“Denizin yiyeceği dışarı attığı şeylerdir. Abdurrahman b. Ebû Hureyre'ye yetiş ve onları yemesini söyle" dedi.
İbn Cerîr ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Ebû Eyyûb:
“Denizin dışarı attıkları şeyler, ölü de olsa denizin yiyecekleridir" dedi.
Abdurrezzâk, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Saîd b. el-Müseyyeb:
“Denizin avı ondan taze olarak avlandıklarındır. Yiyeceği ise tuzlayıp ta yolculuk için hazırladığın azığındır (balıklardır)" dedi.
Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr, Saîd b. Cübeyr'den bunun aynısını bildirir.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Süfyân:
“Deniz köpekleri dışında denizden avlanan hiçbir şeyi haram kıldığını bilmiyoruz" dedi.
İbn Ebî Hâtim'in, Meymûn el-Kürdî'den bildirdiğine göre İbn Abbâs bineğine binmiş iken yanına bir çekirge gelince onu vurdu. Bunun üzerine kendisine:
“Sen ihramda iken bir av öldürdün" denilince:
“Bu, deniz avındandır" dedi.
Abdurrezzâk ve İbnu'l-Münzir'in Atâ' b. Yesâr'dan bildirdiğine göre Ka'bu'l-Ahbâr, Amr'a:
“Canım elinde olana yemin olsun ki, onlar yani çekirgeler yılda iki defa aksıran balinaların aksırığıdır" dedi.
İbn Ebî Şeybe, İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Ebû Miclez bu âyet hakkında:
“Karada ve denizde yaşayan hayvan, deniz avı değildir. Bu hayvanlar avlanmaz. Sadece suda yaşayanlar (deniz avıdır ve) avlanır" dedi.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İkrime:
“Sizin için de, yolcular için de bir geçimlik olmak üzere deniz avı yapmak ve deniz yiyeceğini yemek sizlere helâl kılındı..." âyetini açıklarken:
“Burada, denizde hazır bulunanlar ve seferde olanlar kastedilmektedir" dedi.
İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“Sizin için de, yolcular için de bir geçimlik olmak üzere deniz avı yapmak ve deniz yiyeceğini yemek sizlere helâl kılındı..." âyetini açıklarken:
“Deniz balıklarının köy halkına, seferde olanlara ve her ırktan olan insanların tümüne helaldir" dedi.
İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre: Hasan(-ı Basrî):
“...Yolcular..." ifadesini açıklarken:
“Burada ihramda olanlar kastedilmektedir" dedi.
Firyâbî'nin, Saîd b. Cübeyr vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Yolcular..." ifadesini açıklarken:
“Burada yolculuğa çıkacak kişinin deniz yiyeceğiyle azık hazırlaması ve ondan yemesi kastedilmektedir" dedi.
Ebû Ubeyd, Saîd b. Mansûr, İbn Ebî Şeybe, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in, Tâvus vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Kara avı ise ihramlı olduğunuz sürece size haram kılındı..." âyetini açıklarken:
“Bu âyet mübhemdir. Sen ihramda iken bütün av hayvanlarının eti sana helal değildir. İbn Ebî Hâtim'in lafzı ise:
“Bu âyet mübhemdir. İhramlının hem avlanması, hem de avın etinden yemesi haramdır" dedi.
Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Abdu'l-Kerîm b. Ebi'l-Muhârik der ki: Mücâhid'e:
“Hemedân'da ihrama girmeden dört ay önce avlamış olduğum hayvanın etini yiyebilir miyim?" diye sorunca:
“Hayır, İbn Abbâs: «Bu âyet mübhemdir» derdi" karşılığını verdi.
İbn Ebî Şeybe, İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Hâris b. Nevfel der ki: Osmân b. Affan hac ettiği zaman kendisine ihramda olmayan bir kişi tarafından avlanmış bir et getirildi. Osmân bu etten yemiş, ancak Ali yememişti. Bunun üzerine Osmân, Ali'ye:
“Vallahi! Biz avlanmadık, avlanmasını emretmedik ve avlanmaları için bir işaret te vermedik" deyince, Ali:
“...Kara avı ise ihramlı olduğunuz sürece size haram kılındı..." âyetini okudu.
İbn Ebî Şeybe ve İbn Cerîr, Hasan'dan bildiriyor: Ömer b. el-Hattâb, ihramda olmayan birinin ihramda olan kişi için avladığı avın etinden yemekte bir sakınca görmezdi. Ancak Ali b. Ebî Tâlib bunu sevmezdi.
İbn Cerîr'in, Saîd b. el-Müseyyeb'den bildirdiğine göre Hazret-i Ali her halükarda ihramlı kişinin av eti yemesini sevmezdi.
İbn Cerîr, İbn Abbâs'tan bunun aynısını bildirir.
İbn Ebî Şeybe ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Ömer, av helal olarak avlanmış olsa bile kendisi ihramda iken o avdan yemezdi.
İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre İsmâîl der ki: Şa'bî'ye bu konuyu sorduğumda:
“Bu konu, hakkında ihtilaflar olan bir konudur. Ondan yememek benim için daha güzeldir. Bu sebeple ondan yeme" dedi.
İbn Ebî Şeybe ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Ebû Hureyre'ye helal olarak avlanan avın etinden ihramda olan kişinin yiyip yiyemeyeceği sorulunca:
“Evet, yiyebilir" dedi. Sonra Ömer b. el-Hattâb ile karşılaşıp bu durumu ona haber verdiğinde, Ömer:
“Eğer başka bir fetva verseydin seni kırbaçlardım. Çünkü ihramda iken sadece avlanmak yasaktır" dedi.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Kara avı ise ihramlı olduğunuz sürece size haram kılındı..."' âyetini açıklarken:
“Allah, ihramda olan kişiye ihramda olduğu sürece avlanmayı da, av etini yemeyi de yasaklamıştır. Eğer kişi avı ihrama girmeden önce avlamışsa yemesi helaldir. İhramda olan kişinin ihramda olmayan biri için avladığı avın eti yenilmez" dedi.
İbn Ebî Şeybe ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Abdurrahman b. Osmân der ki: Biz Talha b. Ubeydillah ile beraber ihramda idik ve bize bir kuş hediye edilmişti. Kimimiz ondan yerken kimimiz de yemedi. Talha uyandığı zaman yiyenleri tasvip ederek:
“Biz öylesi bir şeyi Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile beraber yemiştik" dedi.
Ebû Ubeyd ve İbnu'l-Münzir'in İkrime vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Bu âyeti okuduğun gibi oku. Allah âyeti haram kelimesiyle bitirmektedir" dedi. Ebû Ubeyd:
“...Kara avı ise ihramlı olduğunuz sürece size haram kılındı..." âyetinde olduğu gibi, burada öldürmesi ve etinin yenilmesi kastedilmektedir" dedi.
İbn Ebî Şeybe, Buhârî ve Müslim, Ebû Katâde'den bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ve ashâb hac için yola beraber çıkmıştı. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) içlerinde Ebû Katâde'ninde bulunduğu bir grubu ayırarak:
“Benimle buluşuncaya kadar deniz sahilinden gidin" buyurdu. Onlar da sahil boyu ilerlemeye başladı. Fakat Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ve ashâbı gidince Ebû Katâde dışında herkes ihrama girmişti. Sahil boyu ilerlerken yaban eşekleri gördüler. Ebû Katâde saldırıp dişi bir yaban eşeği avladı. O grup ta bineklerinden inerek onun etinden yediler. Sonra birbirlerine:
“Biz ihramda iken av eti mi yiyoruz?" diyerek kalan etleri de beraberlerinde götürdüler. Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına yetiştiklerinde:
“Yâ Resûlallah! Ebû Katâde dışında herkes ihrama girmişti. Yaban eşekleri gördük ve Ebû Katâde saldırıp bir dişi eşek avladı. Biz de bineklerimizden inerek ondan yedik. Sonra da: «Biz ihramda iken av eti mi yiyoruz?» dedik ve artan etleri beraberimizde getirdik" dediler. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Sizden hiç kimse Ebû Katâde'ye avlanması için bir emir verip veya bir işaret etti mi?" diye sorunca:
“Hayır" dediler. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Kalan etleri de yiyin" buyurdu.
Ahmed ve Hâkim'in Câbir b. Abdillah'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Siz ihramda iken avlanmayıp veya sizin için bir av yapılmadığı müddetçe av etleri size helaldir" buyurmuştur.
Hâkim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Ey Zeyd b. Erkam! Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ihramda iken kendisine deve kuşu yumurtaları hediye edildiğini ve Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) onları kabul etmediğini biliyor musun?" deyince, Zeyd b. Erkam:
“Evet, biliyorum" karşılığını verdi.
Ahmed, Ebû Dâvud, Tirmizî ve İbn Mâce'nin zayıf bir isnâdla bildirdiğine göre Ebû Hureyre der ki: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile beraber hacca veya umreye gidiyorduk. Karşımıza bir çekirge sürüsü çıkınca onları sopalarımızla ve kırbaçlarımızla vurup öldürmeye başladık. Sonra ellerimizi indirerek:
“Biz ihramda iken ne yapıyoruz?" dedik. Bu durumu Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) sorduğumuzda:
“Deniz avında bir sakınca yoktur" buyurdu.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Atâ (b. Ebî Rebâh):
“Denizde ve karada yaşayan bir şeyi ihramda iken avlayan kişi için kefâret vardır" dedi.
97
"Allah, Kabe'yi, o saygıdeğer evi, haram ayı, hac kurbanını ve gerdanlıkları insanlar için ayakta kalma sebebi kıldı. Bunlar» göklerde ve yerde ne varsa hepsini Allah'ın bildiğini ve Allah'ın her şeyi hakkıyla bilmekte olduğunu bilmeniz İçindir."
İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“Kâbe diye adlandırılmasının sebebi kare şeklinde olmasındandır" dedi.
İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İkrime:
“Kâbe diye adlandırılmasının sebebi dörtgen olmasındandır" dedi.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Allah, Kâbe'yi, o saygıdeğer evi, haram ayı, hac kurbanını ve gerdanlıkları insanlar için ayakta kalma sebebi kıldı..." âyetini açıklarken:
“Burada insanların dinlerini ayakta tutması ve hac görevlerini nasıl ifa edeceklerini öğrenmesi kastedilmektedir" dedi.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Abbâs bu âyeti açıklarken:
“İnsanları ayakta tutması oraya yönelenlerin emin olması demektir" dedi.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“...İnsanlar için ayakta kalma sebebi kıldı..." âyetini açıklarken:
“Burada insanları düzeltmek kastedilmektedir" dedi.
İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr:
“...İnsanlar için ayakta kalma sebebi kıldı..." âyetini açıklarken:
“Burada insanların dinlerini düzeltmek (fayda sağlamak) kastedilmektedir" dedi.
İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr:
“...insanlar için ayakta kalma sebebi kıldı..." âyetini açıklarken:
“Burada insanların dinlerini kuvvetlendirmesi kastedilmektedir" dedi.
İbnu'l-Münzir ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr:
“...insanlar için ayakta kalma sebebi kıldı..." âyetini açıklarken:
“İnsanların dinlerini korumaları kastedilmektedir" dedi.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Zeyd der ki:
“Bütün insanların arasında zayıfı kuvvetliden koruyacak idarecileri bulunmaktaydı. Ancak Arapların öyle bir idarecileri yoktu. Bu sebeple Yüce Allah Kâbe'yi kendilerine bunları def edici bir yer olarak kıldı. Onunla bazı kişiler bazı kişilerden korunuyordu. Haram ay ve gerdanlıklar da yine bu şekilde bazı kişileri bazı kişilerinden şerrinden koruyordu. Kişi babasının veya amcası oğlunun katilini Kâbe'de görür ve ona dokunmazdı. Sonra bütün bunlar neshedildi."
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Şihâb der ki:
“Yüce Allah, Kâbe'yi, haram ayı kendilerine dayanak ve ilk Cahiliye zamanında korunmaları için bir yer ve zaman kılmıştı. Düşman olanlar, Kâbe'de veya ihramda iken veya haram ayda karşılaştıkları zaman birbirlerinden korkmazlardı" dedi.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Katâde:
“Allah, Kâbe'yi, o saygıdeğer evi, haram ayı, hac kurbanını ve gerdanlıkları insanlar için ayakta kalma sebebi kıldı..." âyetini açıklarken şöyle dedi:
“Bu, Allah'ın cahiliye zamanında insanlar arasında koyduğu bir engeldi. Kişi her suçu işlemiş olsa bile Kâbe'ye sığındığı zaman kimse ona karışmaz ve yaklaşmazdı. Yine kişi haram ayda babasının katilini görse bile ona yaklaşmaz ve karışmazdı. Kişi açlıktan dolayı ağaç yaprakları yiyor olsa bile gerdanlıklar takılmış kurbanlıklara dokunmazdı. Kişi Kâbe'ye gideceği zaman kıldan bir gerdanlık takar ve bu gerdanlıkla düşmanlardan korunurdu. Yine kişi Kâbe'den çıkacağı zaman da ottan veya muğaylan ağacından bir gerdanlık takar ve böylece evine varana kadar düşmanlardan korunurdu. İşte bu cahiliye zamanında, Allah'ın insanlar arasında koyduğu bir engeldi."
Abd b. Humeyd, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî):
“Allah, Kâbe'yi, o saygıdeğer evi, haram ayı, hac kurbanını ve gerdanlıkları insanlar için ayakta kalma sebebi kıldı..." âyetini okuyup:
“İnsanlarhac edip Kâbe'yi kıble olarak kabul ettikleri müddetçe din üzeredirler" dedi.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Süddî bu âyet hakkında:
“Allah bu dört şeyi insanların dayanağı kıldı. Yani bu dört şeyi insanların durumlarını düzeltici olarak kıldı.
İbn Ebî Hâtim'in, Câfer b. Muhammed'in babasından, onun da dedesinden bildirdiğine göre:
“...İnsanlar için ayakta kalma sebebi kıldı..." âyetini açıklarken şöyle dedi:
“Burada insanların Kâbe'yi ta'zîm etmesi kastedilmektedir."
İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Mukâtil b. Hayyân:
"...İnsanlar için ayakta kalma sebebi kıldı..." âyetini açıklarken:
"Burada insanların kıblelerinin işareti ve içinde bir korku olmaksızın emniyetle kalabilecekleri yer kastedilmektir" dedi.
Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Zeyd b. Eşlem:
“...İnsanlar için ayakta kalma sebebi kıldı..." âyetini açıklarken:
“Burada emniyet kastedilmektedir" dedi.
Ebu'ş-Şeyh, Abdullah b. Müslim b. Hurmuzâ'dan bildiriyor: Kendisine güvendiğim bir kişi bana, kıyamet gününde Kabe'nin dikilerek insanların yanında işlediği amelleri haber vereceğini söyledi.
Ebu'ş-Şeyh'in, Ebû Miclez'den bildirdiğine göre Cahiliye ahalisinden biri ihrama girdiği zaman kıldan bir gerdanlık takar ve kimse ona karışmazdı. Hac görevini bitirdikten sonra da ottan bir gerdanlık takardı. Zira Yüce Allah:
“Allah, Kâbe'yi, o saygıdeğer evi, haram ayı, hac kurbanını ve gerdanlıkları insanlar için ayakta kalma sebebi kıldı. Bunlar, göklerde ve yerde ne varsa hepsini Allah'ın bildiğini ve Allah'ın her şeyi hakkıyla bilmekte olduğunu bilmeniz içindir" buyurmaktadır.
Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Atâ' el-Horasânî der ki: Haram aya girdikleri zaman insanlar silahları bırakırlar ve (dost düşman) birbirlerine karışırdı.
Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Zeyd b. Eşlem bu âyet hakkında:
“Araplar Cahiliye zamanında, Yüce Allah onlara bu dört şeyi dayanak olarak kılmıştı. Bu dört şeyden birine saygısızlık edene Allah sonsuza kadar rahmet bakışıyla bakmayacaktır. Bunlar, göklerde ve yerde ne varsa hepsini Allah'ın bildiğini ve Allah'ın her şeyi hakkıyla bilmekte olduğunu bilmeniz içindir."
98
"Bilin ki, Allah'ın cezası çetindir ve Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir."
Ebu'ş-Şeyh'in, Hasan(-ı Basrî)'den bildirdiğine göre Ebû Bekr es-Sıddık vefat edeceği zaman:
“Müminlerin ümit ve korku arasında olmaları, haktan başka bir şeyi istememeleri ve kendilerini tehlikeye atmamaları için Allah'ın kolaylık âyetini, zorluk âyetinin yanında, zorluk âyetini de kolaylık âyetinin yanında zikrettiğini görmüyor musun?" dedi.
99
Peygamberin üzerinizdeki (görevi) ancak ilâhi emirleri tebliğdir. Allah, açıkladığınız ve gizlediğiniz sözlerle hareketlerinizin hepsini bilir.
100
"De ki: «Pis ile temiz bir olmaz. Pisin çokluğu hoşuna gitse bile.» Ey akıl sahipleri! Allah'a karşı gelmekten sakının ki kurtuluşa eresiniz."
İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Süddî bu âyeti açıklarken:
“Burada pislik ile müşrikler, temiz ile de müminler kastedilmektedir" dedi.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Ebû Hureyre:
“Tasaddukta bulunduğum helal bir dirhem benim için haram olan on milyar dirhemden daha iyidir. İsterseniz Allah'ın Kitâb'ındaki:
“De ki:
“Pis ile temiz bir olmaz..." âyeti okuyunuz" dedi.
İbn Ebî Hâtim'in, Yunus b. Abdila'lâ'dan ve İbn Vehb'den bildirdiğine göre Yakub b. Abdirrahman el-İskenderânîder ki: Ömer b. Abdilaziz'in valilerinden biri:
“Haraç kırıldı (yani azaldı)" diye bir mektup yazdı. Ömer ona cevaben: Yüce Allah Kitab'ında:
“Pis ile temiz bir olamaz. Pisin çokluğu hoşuna gitse bile" buyurmaktadır. Eğer senin, senden öncekilerin zulüm, fücur ve düşmanlıkla vardıkları mertebeye adalet, ıslah ve ihsan ile ulaşmaya gücün yeterse, bunu yap. Kuvvet ancak Allah'tandır" diye bir mektup yazdı.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr:
“...Ey akıl sahipleri..."âyetini açıklarken:
“Burada çabuk anlayan salih ve saf aklı olan her kişi kastedilmektedir" dedi.
101
"Ey iman edenler! Size açıklanınca hoşunuza gitmeyecek olan şeyleri sormayın. Ku ran indirilirken onları soracak olursanız, size açıklanır. Allah bunları affetmiştir. Allah, Gafur dur, Halim'dir."
Buhârî, Müslim, Tirmizî, Nesâî, İbn Cerîr, Ebu'ş-Şeyh ve İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre Enes der ki: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) daha önce hiç duymadığım bir hutbe vermişti. Bir kişi:
“Benim babam kimdir?" diye sorunca, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ona:
“Filan kişidir" buyurdu ve:
“Ey iman edenler! Size açıklanınca hoşunuza gitmeyecek olan şeyleri sormayın..."' âyeti nâzil oldu.'
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve İbn Merdûye'nin Katâde vasıtasıyla bildirdiğine göre Enes:
“Ey iman edenler! Size açıklanınca hoşunuza gitmeyecek olan şeyleri sormayın..." âyetini açıklarken şöyle dedi:
“İnsanlar Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) tekrar tekrar sorular soruyordu. Bir gün Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) minbere çıkıp:
“Bugün bana ne sorarsanız size mutlaka cevap vereceğim" buyurdu. Bunu işiten ashâb bir şeylerin olduğunu zannederek sustular. Ben de sağıma soluma bakmaya başladım. Herkes başını elbisesiyle sarmış ağlıyordu. Bir kişi gelip:
“Yâ Resûlallah! Benim babam kimdir?" deyince:
“Senin baban Huzâfe'dir" buyurdu. Bu kişi biriyle tartıştığı zaman babasından başka birine isnâd edilirdi. Ömer b. el-Hattâb:
“Biz Rab olarak Allah'ı, din olarak İslam'ı kabul ettik ve fitnelerin şerrinden Allah'a sığındık" deyince, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Hayır ve şer hususunda bugün gibisini asla görmedim. Cennet ve Cehennem bana şu duvardan daha yakın bir şekilde gösterildi" buyurdu. Katâde:
“Yüce Allah, Peygamberine sizin görmeyeceğinizi gösterir ve işitmeyeceklerinizi işittirir" dedi. Sonra da:
“Ey iman edenler! Size açıklanınca hoşunuza gitmeyecek olan şeyleri sormayın. Ku'ran indirilirken onları soracak olursanız, size açıklanır. Allah bunları affetmiştir. Allah, Gafur'dur, Halim'dir" âyeti indi. Yine Katâde:
“Bu âyet, Ubey b. Ka'b'ın kıraatında: (.....) şeklindedir" dedi.
Buhârî, İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim, Taberânî ve İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki: Bazı kişiler alay ederek Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) sorular sorarlardı. Biri:
“Benim babam kimdir?" derken, devesi kaybolan başka biri:
“Benim devem nerededir?" derdi. Bunun üzerine Yüce Allah onlar hakkında:
“Ey iman edenler! Size açıklanınca hoşunuza gitmeyecek olan şeyleri sormayın. Ku'ran indirilirken onları soracak olursanız, size açıklanır. Allah bunları affetmiştir. Allah, Gafur'dur, Halim'dir" âyetini indirdi.
İbn Cerîr, İbn Av'dan bildiriyor:
“İbn Abbâs'ın azatlısı İkrime'ye:
“Ey iman edenler! Size açıklanınca hoşunuza gitmeyecek olan şeyleri sormayın..." âyetinin açıklamasını sorduğumda şöyle dedi: Bu âyet Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) kalkıp:
“Bana ne sorarsanız size mutlaka cevap vereceğim" buyurduğu gün inmiştir. O gün Müslümanlardan kimsenin yerinde olmayı istemeyeceği bir kişi kalkıp:
“Yâ Resûlallah! Benim babam kimdir?" dedi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Baban Huzâfe'dir" buyurunca bu âyet nâzil oldu.
Abdurrezzâk ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Tâvus:
“Ey iman edenler! Size açıklanınca hoşunuza gitmeyecek olan şeyleri sormayın..." âyetini açıklarken:
“Bu âyet:
“Yâ Resûlallah! Benim babam kimdir?" deyip de, Hazret-i Peygamber'den (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Senin baban filandır" diye cevap alan kişi hakkında nâzil olmuştur" dedi.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Süddî:
“Ey iman edenler! Size açıklanınca hoşunuza gitmeyecek olan şeyleri sormayın. Ku'ran indirilirken onları soracak olursanız, size açıklanır. Allah bunları affetmiştir. Allah, Gafur'dur, Halim'dir" âyetini açıklarken şöyle dedi: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir gün öfkelenerek hutbeye kalktı ve:
“Bana sorun, ne sorarsanız size mutlaka cevap vereceğim" buyurdu. Kureyş'ten, Sehm oğullarından kendisine Abdullah b. Huzâfe denilen biri kalkıp:
“Yâ Resûlallah! Benim babam kimdir?" dedi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Senin baban filan kişidir" buyurdu ve ona babasının ismini söyledi. Bunun üzerine Ömer kalkıp Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) ayağını öperek:
“Yâ Resûlallah! Biz Rab olarak Allah'ı, Peygamber olarak seni ve imam olarak Kur'ân'ı kabul ettik. Bizi bağışla ki, Allah ta seni bağışlasın" dedi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) razı oluncaya kadar Ömer ısrarına devam etti. O gün Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Çocuk yatak sahibine (yani kadının kocasına veya efendisine) aittir. Zina edene ise recm vardır" buyurdu. Bunun üzerine:
“Ey iman edenler! Size açıklanınca hoşunuza gitmeyecek olan şeyleri sormayın..." âyeti nâzil oldu.
Firyâbî, İbn Cerîr ve İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre Ebû Hureyre der ki: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) yüzü kızarmış ve öfkeli bir şekilde çıktı ve minbere oturdu. Bir kişi kalkıp:
“Atalarım nerededir?" diye sordu. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Cehennemdedir" buyurdu. Başka biri kalkıp:
“Benim babam kimdir?" deyince:
“Senin baban Huzâfe'dir" buyurdu. Bunun üzerine Ömer b. el-Hattâb kalkıp:
“Biz Rab olarak Allah'ı, din olarak İslam'ı, Peygamber olarak Muhammed'i ve imam olarak Kur'ân'ı kabul ettik. Yâ Resûlallah! Biz daha cahiliyeden ve şirkten yeni çıkmışız. Babalarımızın kim olduğunu Allah daha iyi bilendir" dedi. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) öfkesi geçti ve:
“Ey iman edenler! Size açıklanınca hoşunuza gitmeyecek olan şeyleri sormayın..." âyeti nâzil oldu.
İbn Hibbân'ın, Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) hutbesinde:
“Ey insanlar! Allah size haccı farz kıldı" buyurdu. Bir kişi kalkıp:
“Yâ Resûlallah! Her yıl mı?" diye sorunca, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir cevap vermedi. Ancak adam soruyu üç defa tekrar edince:
“Eğer size evet deseydim hac size her yıl vacip olacaktı. Siz de hu görevi ifa edemeyecektiniz. Benim sizi bıraktığım gibi siz de beni rahat bırakın. Zira sizden öncekiler çok soru sormalarından ve peygamberlerine karşı ihtilaf etmelerinden dolayı helak oldular. Ben sizi bir şeyden nehyedersem ondan sakının ve size bir şey emredersem gücünüz nisbetinde onu yapın" buyurdu. Yine Mâide süresindeki:
“Ey iman edenler! Size açıklanınca hoşunuza gitmeyecek olan şeyleri sormayın..." âyetinin bu konuda nâzil olduğunu söyledi.
İbn Cerîr, Ebu'ş-Şeyh ve İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre Ebû Hureyre der ki: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bize hutbesinde:
“Ey insanlar! Allah size haca farz kıldı" buyurdu. Ukkâşe b. Mıhsan el-Esedî:
“Yâ Resûlallah! Her yıl mı?" diye sorunca:
“Eğer size evet deseydim mutlaka her yıl vacip olacaktı. Her yıl vacip olunca da siz bu görevi terk ederek dalalete düşecektiniz. Benim size söylemediğim şeyi siz de bana sormayın. Zira sizden öncekiler çok soru sormalarından ve peygamberlerine karşı ihtilaf etmelerinden dolayı helak oldular" buyurdu. Bunun üzerine Yüce Allah:
“Ey iman edenler! Size açıklanınca hoşunuza gitmeyecek olan şeyleri sormayın..." âyetini indirdi.
İbn Cerîr, Taberânî ve İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre Ebû Umâme el- Bâhilî der ki: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) kalkıp insanlara:
“Ey insanlar! Allah size haccı farz kıldı" buyurdu. Bedevilerden bir kişi:
“Her yıl mı?" diye sorunca, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) uzun bir süre sessiz kaldı. Sonra da:
“Soruyu soran kimdi?" buyurdu. Bedevi:
“Bendim" deyince:
“Vay haline! Sana evet demeyeceğime dair garanti veren nedir? Vallahi! Evet diyecek olsaydım her yıl vacip olurdu. Her yıl vacip olunca da bu görevi terk ederek küfrederdiniz. Bilin ki, sizden önceki ümmetler günahlarından dolayı helak oldular. Vallahi! Eğer size yeryüzünün tümünü helal kılıp bir deve ayağının basacağı kadar bir yeri haram kılacak olursam hepiniz oraya düşerdiniz" buyurdu. Bunun üzerine Yüce Allah:
“Ey iman edenler! Size açıklanınca hoşunuza gitmeyecek olan şeyleri sormayın. Ku'ran indirilirken onları soracak olursanız, size açıklanır. Allah bunları affetmiştir. Allah, Gafur'dur, Halim'dir'" âyetini indirdi.
İbn Merdûye'nin, İbn Mes'ûd'dan bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Allah size haca farz kıldı" buyurdu. Bir kişi:
“Yâ Resûlallah! Her yıl mı?" diye sorunca Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bu kişiden yüz çevirdi. Sonra:
“Canım elinde olana yemin olsun ki, eğer evet diyecek olsaydım her yıl vacip olurdu. Her yıl vacip olunca da siz buna güç yetiremezdiniz. Bu görevi terk ettiğiniz zaman da küfre girmiş olurdunuz" buyurdu. Bunun üzerine Yüce Allah:
“Ey iman edenler! Size açıklanınca hoşunuza gitmeyecek olan şeyleri sormayın. Ku'ran indirilirken onları soracak olursanız, size açıklanır. Allah bunları affetmiştir. Allah, Gafur'dur, Halim'dir" âyetini indirdi.
İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki:
“Bir kişi Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) gelip:
“Babam nerededir?" deyince, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Cehennemdedir" buyurdu. Başka biri gelip:
“Yâ Resûlallah! Hac her yıl mı yapılacaktır?" diye sorunca, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) kızdı ve sırtını dönerek eve girdi. Sonra bir daha çıkarak:
“Benim size söylemediklerimi niçin siz bana soruyorsunuz? Canım elinde olana yemin olsun ki, eğer evet diyecek olsaydım her yıl vacip olurdu. Siz de küfre girerdiniz" buyurdu. Bunun üzerine Yüce Allah:
“Ey iman edenler! Size açıklanınca hoşunuza gitmeyecek olan şeyleri sormayın. Ku'ran indirilirken onları soracak olursanız, size açıklanır. Allah bunları affetmiştir. Allah, Gafur'dur, Halim'dir" âyetini indirdi.
Ahmed, Tirmizî, İbn Mâce, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Dârakutnî, Hâkim ve İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre Hazret-i Ali der ki:
“...Yolculuğuna gücü yetenlerin haccetmesi, Allah'ın insanlar üzerinde bir hakkıdır..." âyeti nâzil olduğu zaman:
“Yâ Resûlallah! Her yıl mı?" diye sordular. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) cevap vermeyerek sustu. Sonra bir daha:
“Her yıl mı?" diye sorulunca:
“Hayır, eğer evet diyecek olsaydım her yıl vacip olurdu" buyurdu. Bunun üzerine:
“Ey iman edenler! Size açıklanınca hoşunuza gitmeyecek olan şeyleri sormayın...'" âyeti nâzil oldu.
İbn Cerîr ve İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki: Hac âyeti nâzil olduğu zaman Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) insanların toplanması için ezan okuttu ve:
“Ey insanlar! Allah size haccı farz kıldı, haccedin" buyurdu. Ashâb:
“Yâ Resûlallah! Bir yıl mı yoksa her yıl mı?" diye sorunca:
“Hayır, sadece bir yıl. Eğer evet diyecek olsaydım her yıl vacip olurdu. Her yıl vacip olunca da bu görevi terk ederek küfre girerdiniz" buyurdu. Bunun üzerine Yüce Allah:
“Ey iman edenler! Size açıklanınca hoşunuza gitmeyecek olan şeyleri sormayın. Ku'ran indirilirken onları soracak olursanız, size açıklanır. Allah bunları affetmiştir. Allah, Gafur'dur, Halim'dir" âyetini indirdi.
İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve İbn Merdûye'nin, İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) insanları toplamak için ezan okuttu ve:
“Ey kavim! Size hac farz kılındı" buyurdu. Esed oğullarından bir kişi kalkıp:
“Yâ Resûlallah! Her yıl mı?" diye sorunca, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) çok kızarak:
“Canım elinde olana yemin olsun ki, eğer evet diyecek olsaydım her yıl vacip olurdu. Her yıl vacip olunca da siz buna güç yetiremezdiniz. Bu görevi terk ettiğiniz zamanda küfretmiş olurdunuz. Benim sizi bıraktığım gibi siz de beni bırakın. Ben size bir şey emredersem onu yapın, bir şeyden de nehyedersem onu bırakın" buyurdu. Yüce Allah:
“Ey iman edenler! Size açıklanınca hoşunuza gitmeyecek olan şeyleri sormayın..." âyetini indirmiş, İsa'dan (aleyhisselam) gökten bir sofra indirmesini isteyip de küfre giren Hıristiyanlar gibi olmalarını ve böyle şeyler istemelerini yasaklayarak:
“Ey iman edenler! Size açıklanınca hoşunuza gitmeyecek olan şeyleri sormayın. Ku'ran indirilirken onları soracak olursanız, size açıklanır. Allah bunları affetmiştir. Allah, Gafur'dur, Halim'dir" buyurmuştur. Yani, Kur'ân'da size ağır gelecek şeyler indirilecek olursa bekleyin. Kur'ân tam olarak indiği zaman soracağınız her şeyin açıklamasını bulacaksınız.
İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“Ey iman edenler! Size açıklanınca hoşunuza gitmeyecek olan şeyleri sormayın..." âyetini açıklarken şöyle dedi: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) hac farizasını zikrettikten sonra ashâb:
“Yâ Resûlallah! Her yıl mı vaciptir?" diye sordular. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Hayır, eğer size evet demiş olsaydım her yıl vacip olurdu. Her yıl vacip olunca da buna güç yetiremezdiniz. İtaat etmediğiniz zaman da küfre girmiş olurdunuz" buyurdu. Sonra da:
“Bana sorun, kim bana bu mecliste bir şey soracaksa mutlaka ona cevap vereceğim. Hatta (gerçek) babasını sorsa bile söyleyeceğim" buyurdu. Bir kişi kalkıp:
“Benim babam kimdir?" deyince:
“Baban Huzâfe b. Kays'tır" buyurdu. Bunun üzerine Ömer kalkıp:
“Yâ Resûlallah! Biz Rab olarak Allah'ı, din olarak İslam'ı, peygamber olarak da Muhammed'i kabul ettik. Allah'ın ve Resûlünün gazabından Allah'a sığınırız" dedi.
İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Sa'd b. Ebî Vakkâs:
“Eskiden kendilerine helal olan şeyleri sorarlardı. Bu şey kendilerine haram kılınana kadar sorar dururlardı. Haram kılındığı zaman da o haramı işlerlerdi" dedi.
Şâfiî, Ahmed, Buhârî, Müslim, Ebû Dâvud ve İbnu'l-Münzir'in, Sa'd b. Ebî Vakkâs'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Müslümanların, müslümanlar hakkında en büyük suçlusu, haram kılınmayan bir şeyi soran ve sormasından dolayı insanlara haram kılınmasına sebep olan kişidir" buyurdu.
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve Hâkim'in, Ebû Sa'lebe el-Huşenî'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Allah size hudut koymuştur ve bu hudutları aşmayın. Yine size bazı şeyleri farz kılmıştır. Bu farzları kaybetmeyin. Haram kıldığı şeylere de itaatsizlik etmeyin. Bazı şeyleri de unutmaksızırı size rahmet olarak zikretmemiştir. Siz de bunları kabul edip bu konulardan bahsetmeyin" buyurmuştur.
Saîd b. Mansûr, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, Ebu'ş-Şeyh ve İbn Merdûye'nin, Husayf vasıtasıyla Mücâhid'den bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Ey iman edenler! Size açıklanınca hoşunuza gitmeyecek olan şeyleri sormayın..."âyetini açıklarken:
“Bahîra, Sâibe, Vasîle ve Hâm ile ilgili şeyleri sormayın. Sen Allah'ın Bahîra, Sâibe, Vasîle'yi şöyle şöyle yaptığını bilmiyor musun?" dedi. Ikrime:
“Onlar âyetler hakkında Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) Çok soru sorarlardı ve bundan nehyedildiler" deyip:
“Sizden önceki bir millet o tür şeyleri sordu da sonra o yüzden kâfir oldu" âyetini okudu. Ben:
“Mücâhid bana, İbn Abbâs'tan buna muhalif bir şeyi rivayet etti. Sen niçin öyle diyorsun?" dediğimde:
“O zaman İbn Abbâs'ın dediği doğrudur" karşılığını verdi.
İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in, Abdulkerim vasıtasıyla bildirdiğine göre İkrime:
“Ey iman edenler! Size açıklanınca hoşunuza gitmeyecek olan şeyleri sormayın..." âyetini açıklarken:
“Burada Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) babasının kim olduğunu soran kişi kastedilmektedir" dedi. Saîd b. Cübeyr ise:
“Burada Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem), Bahîra ve Sâibe'yi soranlar kastedilmektedir" dedi. Miksem ise:
“Bu âyet, daha önce peygamberlerine âyetler hakkında soru soran ümmetler hakkında nâzil olmuştur" dedi.
Abd b. Humeyd ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Nâfi:
“Ey iman edenler! Size açıklanınca hoşunuza gitmeyecek olan şeyleri sormayın..." âyetini açıklarken:
“Çok soru sormak, her zaman sevilmeyen bir şeydir" dedi.
Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Âsim bu âyeti: (.....) şeklinde (te) herfini ötre, (del) harfini de fetha ile okudu.
Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Abdu'l-Melik b. Ebî Cum'a el-Ezdî der ki: Hasan(-ı Basrî)'a temizlikçinin kazancını sorduğumda:
“Yazık sana! Bırakıldığı takdirde mekanlarınızın size dar geleceği bir şeyi bana sormaktasın" dedi ve:
“Ey iman edenler! Size açıklanınca hoşunuza gitmeyecek olan şeyleri sormayın..." âyetini okudu.
Ahmed, Taberânî, Ebu'ş-Şeyh ve İbn Merdûye'nin, Ebû Umâme'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Veda haccında Fadl b. Abbâs'ın alaca renkli devesinin terkisine binmiş iken:
“Ey insanlar! İlim kaldırılıp kabzedilmeden önce onu alınız" buyurdu. Biz de, Yüce Allah:
“Ey iman edenler! Size açıklanınca hoşunuza gitmeyecek olan şeyleri sormayın..."âyetini indirdikten sonra soru sormaktan çekinirdik. Bunun üzerine bir bedeviye, Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) sorması için rüşvet olarak bir sarık verdik. Adam sarıkla sarındı ve sarığın kenarının sağ kaşının üzerine geldiğini gördüm. Ona:
“Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem): Kur'ân elimizdeyken, biz onu öğrenmiş, kadınlarımıza, çocuklarımıza ve hizmetçilerimize öğretmiş iken nasıl olur da ilim kaldırılır? diye sor" dedik. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) öfkeden yüzü kızarmış bir şekilde başını kaldırarak:
“Mushaflar (Tevrat ve İncil) Yahudilerin ve Hıristiyanların elinde değil mi? Şimdi onlar peygamberlerinin getirmiş olduğundan bir harfe bile uymamaktalar. Bilin ki, ilmi taşıyanların gitmesi ilmin gitmesi demektir" buyurdu.
Ahmed, İbn Ebî Hâtim, Taberânî ve Beyhakî'nin, el-Esma ve's-Sıfât'ta bildirdiğine göre Ebû Mâlik el-Eş'arî der ki: Ben Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) yanında iken:
“Ey iman edenler! Size açıklanınca hoşunuza gitmeyecek olan şeyleri sormayın..." âyeti nâzil oldu. Biz kendisine soru sorarken:
“Allah'ın öyle kulları vardır ki, bunlar peygamber ve şehit değildirler. Ancak kıyamet gününde bu kişilerin oturdukları yerlerden ve Allah'a olan yakınlıklarından dolayı -peygamberler ve şehitler bunlara gıpta ederler" buyurdu. Bir bedevi:
“Yâ Resûlallah! Bunlar kimlerdir?" deyince, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Bunlar değişik şehirlerden, değişik kabilelerden ve farklı milletlerden olup da, aralarında bir akrabalık bağı veya bir dünyalık menfaati olmaksızın Allah için birbirlerini seven kişilerdir. Yüce Allah bunların yüzlerini nurlu kılıp kendilerine Rahman'ın huzurunda inciden minberler yapacaktır, insanlar (savaştan) kaçarlarken onlar kaçmaz, yine insanlar korkarlarken onlar bir şeyden korkmazlar" buyurdu.
Ebu'ş-Şeyh ve İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre Abdullah b. Mâlik b. Buhayne der ki:
“Ey iman edenler! Size açıklanınca hoşunuza gitmeyecek olan şeyleri sormayın..."" âyeti nâzil olduktan sonra Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), mezarlık ahalisi için üç defa dua etmiş ve herkes susmuştu. Ebû Bekr, Hazret-i Âişe'ye gidip:
“Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), mezar ahalisi için dua etti. Bunu kendisine sor" dedi. Hazret-i Âişe:
“Mezar ahalisine dua mı ettin?" deyince, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Bu mezarlık, Askaelân'da olan bir mezarlıktır. Orada yetmiş bin şehit dirilecektir" buyurdu.
Muhammed b. Nasr el-Mervezî'nin Kitâbu's-Salât'ta ve Harâitî'nin, Mekârimu'l-Ahlak'ta bildirdiğine göre Muâz b. Cebel der ki: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile beraber bir yolculukta idik. Onun bineği ileri geçmiş, dizim Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) dizine temas edene kadar da benim bineğim Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) bineğine yaklaşmıştı. Ben:
“Yâ Resûlallah! Size bir şey sormak istiyorum, ama:
“Ey iman edenler! Size açıklanınca hoşunuza gitmeyecek olan şeyleri sormayın..." âyeti beni bundan alıkoymaktadır" dedim. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ey Muâz! Ne soracaksın?" deyince:
“Beni Cehennemden kurtarıp Cennete sokacak amel nedir?" dedim. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Çok büyük bir şey sordun. Ancak bu kolay bir şeydir. Bunlar, Allah'tan başka ilah olmadığına, benim Allah'ın Resûlü olduğuma şahitlik etmek, namaz kılmak, zekat vermek, hacca gitmek ve Ramazan orucunu tutmaktır. Sana işlerin başta gelenini, direğini ve doruk noktasını haber vereyim mi? İşlerin başta geleni İslam, direği namaz ve doruk noktası cihaddır. Oruç kalkan ve sadaka ile gece namazı ise günahları temizleyendir" buyurdu ve:
“Korkuyla ve umutla Rablerine yalvarmak üzere (ibadet ettikleri için), vücutları yataklardan uzak kalır ve kendilerine verdiğimiz rızıktan Allah yolunda harcarlar" âyetini okudu. Sonra:
“Sana insanlar üstünde en fazla tutacağın şeyin ne olduğunu haber vereyim mi?" buyurdu ve dilini çıkararak onu iki parmağıyla tuttu. "Yâ Resûlallah! Her konuştuğumuz şey bize yazılacak mıdır?" deyince:
“Annen seni kaybetsin! İnsanları burunları üstü Cehenneme sürükleyen, ancak dillerinin ürettikleridir. Diline sahip olduğun müddetçe selamettesin. Konuştuğun zaman da ya lehine, ya da aleyhine yazılır" buyurdu.
102
Şüphesiz, sizden önce bir kavim, öyle (lüzumsuz) şeyleri sordu da, sonra o yüzden kâfir oldular.
103
Bkz. Ayet:104
104
"Allah, ne Bahîre, ne Sâibe, ne Vasîle, ne de Hâm diye bir şey meşru kılmamıştır. Fakat, inkâr edenler Allah'a karşı yalan uyduruyorlar. Zaten çoklarının aklı da ermez. Onlara, «Allah'ın indirdiğine (Kur'ân'a) ve Peygamber'e gelin» denildiğinde onlar, «Babalarımızı üzerinde bulduğumuz din bize yeter» derler. Peki ya babaları bir şey bilmiyor ve doğru yolu bulamamış olsalar da mı?"
Abdurrezzâk, Abd b. Humeyd, Buhârî, Müslim, Nesâî, İbn Cerîr, İbnu'l- Münzir, İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh ve İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre Saîd b. el-Müseyyeb: Bahîra, sütü putlar için alıkonan ve hiç kimse tarafından sağılmayan hayvandır. Sâibe ise, müşriklerin ilahları için serbest bırakarak onlara hiçbir şey yüklemedikleri hayvanlardır" dedi. Ebû Hureyre'nin bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Amr b. Âmir el-Cuzâî'nin Cehennemde bağırsaklarını sürüdüğünü gördüm. Çünkü o sâibe olarak hayvan salan ilk kişiydi" buyurdu. İbnu'l-Müseyyeb:
“Vasîle, daha doğurmamış bir devenin arka arkaya iki defa dişi doğurmasıdır. Böyle iki dişi arasında erkek doğurmayan bir deveyi putları için başıboş bırakırlardı. Hâm ise, belli bir sayıda dişi develerle çiftleşen erkek devedir. Damızlık görevini bitiren deveyi putları için başıboş bırakırlar ve artık ona hiçbir şey yüklemezlerdi."
Ahmed, Abd b. Humeyd, Hakîm et-Tirmizî, Nevâdiru'l-Usûl'da, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Beyhakî, el-Esmâ' ve's-Sıfât'ta, Ebu'l- Ahvas'tan, o da babasından bildiriyor: Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına eski giysilerle gitmiştim. Bana:
“Senin malın var mı?" deyince:
“Evet, vardır" dedim. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ne tür malın var?" diye sorunca da:
“Deve, koyun, at ve kölelerim var" dedim. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Allah sana mal verdiyse sana verdiği bu malın izi üzerinde görülsün" buyurdu. Sonra:
“Sen develerini kulakları tam olarak mı yetiştirirsin?" deyince:
“Evet, develer de ancak öyle yetiştirilir" dedim. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Belki sen bıçağı alır ve bir kısmının kulağını keser: «Bu, Bahire'dir» dersin. Sonra bir kısmının kulağını yarar: «Bu kulağı yarıktır (haramdır) dersin değil mi?» deyince de:
“Evet" dedim. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Böyle yapma, Allah'ın vermiş olduğu her şey sana helaldir" buyurdu ve:
“Allah, ne Bahîre, ne Sâibe, ne Vasîle, ne de Hâm diye bir şey meşru kılmamıştır..." âyetini okudu. Ebu'l-Ahvas der ki:
“Bahîra kulağı yarılan hayvandır. Kişinin ne hanımı, ne kızları, ne de ev halkından hiç bir kişi bu hayvanın yününden, tüyünden, kılından ve sütünden faydalanamaz. Öldüğü zaman da ona ortak olurlardı (onu beraber yerlerdi). Sâibe ise putları için başıboş bıraktıkları hayvanlardır. Vasîle, altı defa doğuran koyundur. Yedinci defa da bir dişi bir erkek doğurursa onu kesmezler, ona vurmazlar nereden içerse içsin ona dokunmazlardı. Öldüğü zaman da ona ortak olurlardı. Hâm ise, sulbünden on döl çıkan devedir. Bu on dölü de damızlık olduğu zaman sırtı korunur ve ona Hâm adı verilir. Onun ne yününden faydalanılır, ne kesilir ve ne de sırtına binilir. Öldüğü zaman da ona ortak olurlardı."
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, Ali b. Ebî Talha vasıtasıyla İbn Abbâs'tan bildiriyor: Bahîre, beş batın doğuran devedir. Beşinci batında doğan yavru erkek ise onu keserler ve sadece erkekler yerlerdi. Eğer dişi ise kulaklarını yararlar ve:
“Bu, Bahîre'dir" derlerdi. Sâibe ise ilahları için başıboş bıraktıkları develerdir. Onlara binmezler, onları sağmazlar, tüyünü kesmezler ve ona bir şey yüklemezlerdi. Vasîle ise, şöyledir: Koyun yedi defa doğurduğu zaman yedinci batında doğan dişi olsun, erkek olsun ölü olursa kadınlar dışında erkekler ona ortak olurlar. Yedinci batında doğan dişi ise, onu kesmeyip bırakırlardı. Eğer yedinci batında doğan bir erkek bir dişi ise yine onları kesmezler ve:
“Kız kardeşi yetişti ve onu bize haram kıldı" derlerdi. Hâm ise, yavrusunun da yavrusu olan erkek devedir. Ona da:
“Bu, sırtını korudu" derlerdi. Ona bir şey yüklemezler, tüyünü kesmezler, onu hiçbir meradan ve sulaktan men etmezlerdi. Hatta sulak sahibinden başka birine ait olsa bile yine men edilmezdi.
İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve İbn Merdûye'nin Avfî vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Allah, ne Bahîre, ne Sâibe, ne Vasîle, ne de Hâm diye bir şey meşru kılmamıştır..." âyetini açıklarken şöyle dedi:
“Bahîre, kişinin devesinin beş defa doğurmasıdır. Beşinci batında doğan erkek değilse, kişi bu devenin kulaklarını yarardı. Ancak onun tüyünü kesmez ve sütünü içmezdi. İşte bu, Bahîre'dir. Sâibe ise, kişinin malından dilediğini başıboş bırakmasıdır. Vasîle ise, koyunun yedi defa doğurmasıdır. Yedinci batında erkek doğarsa kesilir, dişi doğurursa bırakılırdı. Eğer hem dişi, hem erkek doğurursa:
“Kardeşi ona yetişti (onu kurtardı)" derlerdi ve onları bırakırlar ve kesmezlerdi. İşte bu da Vasîle'dir. Hâm ise, kişinin devesi on defa çiftleştiği zaman ona:
“Hâm" denilir ve bırakılırdı.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“Allah, ne Bahîre, ne Sâibe, ne Vasîle, ne de Hâm diye bir şey meşru kılmamıştır. Fakat, inkâr edenler Allah'a karşı yalan uyduruyorlar. Zaten çoklarının aklı da ermez" âyetini açıklarken şöyle dedi:
“Bahîre, develerden olurdu. Cahiliye ahalisi onun tüyünü kesmeyi, sırtına binmeyi haram kılar, etini ve sütünü erkeklere helal, kadınlara ise haram kılarlardı. Eğer erkek ve dişi doğurursa serbest bırakılır. Eğer ölürse kadınlar ve erkekler onun etini yemekte ortak olurlardı. Hâm ise, Bahîre'yle çiftleşip yavru doğurmasına vesile olan erkek devedir. Sâibe ise koyundan olur ve Bahîre'ye benzer bir şekildedir. Ancak altı batın arka arkaya dişi doğurduğu zaman onu bırakırlardı. Eğer yedinci batında erkek veya dişi veya erkek ve dişi doğurursa onu keserler ve sadece erkekler yerlerdi. Eğer dişi ve erkek doğurursa Vasîle olur. Dişinin doğmasıyla erkek kesilmezdi. Eğer ikiz doğurursa yine kesilmez bırakılırdı.
İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Ebû Saîd el-Hudrîder ki: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bize öğle namazını kıldırıyordu ki, kıbleden geri çekilip yüzünü kıblenin dışına çevirdi ve sığınma yaptı. Sonra kıbleye tekrar yaklaşarak elini uzattığını gördük. Selam verdikten sonra:
“Yâ Resûlallah! Bugün namazda daha önce yapmadığın bir şeyi yaptığını gördük" dedik. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
“Evet, bu makamımda bana Cennet ve Cehennem arz edüdi. Cehennemde gördüğüm şeyleri Allah'tan başka hiç kimse bilmez. Orada bağlı olarak aç susuz bırakılan ve ölene kadar yerdeki otlarla beslenen kedinin sahibi olan Himyerî kabilesinden olan kadını gördüm. Orada Amr b. Luhay'yı bağırsaklarını ateşin üstünde sürürken gördüm. Bu kişi hayvanları ilk başıboş bırakan, Bahîra kılan, putları diken ve İsmail'in dinini değiştiren kişidir. Yine orada İmrân el-Ğifârî'yi gördüm. Hacıları(n eşyaların) çaldığı bastonu da yanındaydı." Bana dördüncü şeyi de söyledi, ama ben onu unuttum. "Yine bana Cennet gösterildi. Orada bulunanlar gibisini hiç görmedim. Size göstermek için ondan bir parça almak istedim, ama aramıza engel konuldu." Topluluktan bir kişi:
“Oradaki bir (meyve) tane(si) ne kadardır?" deyince:
“Annenin dikmiş olduğu en büyük kova kadardır" buyurdu. Muhammed b. İshâk:
“Bunu Rabî'ye sorduğumda:
“Bu (soruyu soran) kişi Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) ön dişini kıran kişidir" cevabını verdi.
Buhârî ve İbn Merdûye'nin Hazret-i Âişe'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Cehennemin birbirini yediğini gördüm. Yine orada Amr'ı bağırsaklarını ateşin üstünde sürürken gördüm. Bu kişi hayvanları (putlar için) ilk başıboş bırakan kişidir" buyurdu.
İbn Ebî Şeybe, İbn Cerîr, İbn Merdûye ve Hâkim'in bildirdiğine göre Ebû Hureyre der ki: Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem), Eksem b. el-Cevn'e:
“Ey Eksem! Bana Cehennem arz olundu. Orada Amr b. Euhay b. Kam'a b. Hındifi bağırsaklarını ateşin üstünde sürürken gördüm. Senden daha fazla ona, ondan daha fazla da sana benzeyeni görmedim" dediğini işittim. Eksem:
“Yâ Resûlallah! Onun bana benzemesinin bana bir zarar vermesinden korkuyorum" deyince:
“Hayır korkma, çünkü sen müminsin, o ise kâfirdir. O, İbrâhîm'in dinini değiştiren ve hayvanları Bahîre, Sâibe ve Hâm kılarak başıboş bırakan ilk kişidir" buyurdu.
Ahmed, Abd b. Humeyd ve İbn Merdûye'nin, İbn Mes'ûd'dan bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Hayvanları ilk olarak başıboş bırakan ve ilk olarak putlara tapan Ebû Huzâ'a Amr b. Amir'i bağırsaklarını ateşin üstünde sürürken gördüm" buyurdu.
Abdurrezzâk, İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in, Zeyd b. Eslem'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ben ilk olarak hayvanları Sâibe kılarak başıboş bırakan, putları diken ve İbrâhîm'in dinini değiştiren kişiyi biliyorum" buyurdu. Ashâb:
“Yâ Resûlallah! Bu kişi kimdir?" diye sorunca:
“Ka'b oğullarının kardeşi Amr b. Luhay'dır. Onu Cehennemde bağırsaklarını ateşin üstünde sürürken gördüm. Onun bağırsaklarının kokusu cehennem ahalisine eziyet etmekteydi. Yine hayvanları ilk olarak Bahîre kılan kişiyi tanıyorum" buyurdu. Ashâb:
“Yâ Resûlallah! Bu kişi kimdir?" diye sorunca:
“Bu kişi Mudlic oğullarındandır. Onun iki devesi vardı. O develerinin kulaklarını yarıp sütlerini (içilmeye) ve sırtlarını (binilmeye) haram kılarak: «Bunlar, Allah yolundadır» dedi. Sonra olara ihtiyacı olunca da sütlerini içip sırtlarına bindi. Onu cehennemde develerinin ağızlarıyla ısırılıp ayaklarıyla çiğnendiğini gördüm" buyurdu.
Ahmed ve Hâkim'in bildirdiğine göre Ubey b. Ka'b der ki: Biz Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile beraber öğle namazında idik. Cemaat arkasında saf tutmuş iken bir şey almak istediğini ve sonra geri çekildiğini gördük. Bunun üzerine cemaat te geri çekilmişti. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir daha geri çekildiğinde cemaat te bir daha geri çekildi. Sonra:
“Yâ Resûlallah! Daha önce namazda yapmadığın bir şeyi yaptığını gördük" dediğimde:
“Bana Cennet, gülleri ve güzellikleriyle arz olundu. Onun üzümünden koparmak istedim. Eğer ondan almış olsaydım yeryüzünde ve gökyüzünde bulunan herkes ondan yerdi ve hiç eksilmezdi. Ancak aramıza bir engel konuldu. Yine bana Cehennem arz olundu. Ancak hararetini gördüğümde geri çekildim. Orada gördüklerimin çoğu kadınlardı. Onlara bir sır verildiğinde ifşa ederler, istediklerinde ısrarcı olurlar, kendilerinden istendiğinde cimrileşirler ve onlara verildiğinde şükretmeyip nankörlük ederler. Yine orada Amr b. Luhay'in bağırsaklarını ateşin üstünde sürürken gördüm. Ona en fazla benzeyenin (ashabımdan) Ma'bed b. Eksem olduğunu da gördüm" buyurdu. Bunun üzerine Ma'bed:
“Yâ Resûlallah! Ona benzememden dolayı benim için endişeleniyor musun?" dediğinde:
“Hayır, korkmuyorum, sen mümin birisin. O ise kâfir biridir ve Arapların putlara tapmasına sebep olan ilk kişidir" buyurdu.
Abd b. Humeyd ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Katâde:
“...Fakat, inkâr edenler Allah'a karşı yalan uyduruyorlar. Zaten çoklarının aklı da ermez" âyetini açıklarken:
“Helal olan bazı şeyleri şeytanın kendilerine haram kılmasına akılları ermez" dedi.
Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Muhammed b. Ebî Mûsa bu âyet hakkında şöyle der:
“Ataları böyle bir şey icat etmiş ve ölmüşlerdi. Çocukları da bunu Allah'ın meşru kıldığını sanmaktadır. Oysa Yüce Allah:
“...Fakat, inkâr edenler Allah'a karşı yalan uyduruyorlar. Zaten çoklarının aklı da ermez" buyurmaktadır. Atalar ve çocuklar Allah'a iftira etmektedirler. Ancak çocukların çoğu buna akıl erdiremez ve bunları Allah'ın meşru kıldığını sanırlar.
İbn Ebî Şeybe, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Muhammed b. Ebî Mûsa:
“...Fakat, inkâr edenler Allah'a karşı yalan uyduruyorlar..." âyetini açıklarken:
“Burada Ehl-i Kitâb kastedilmektedir" dedi. "...Zaten çoklarının aklı da ermez" âyeti hakkında ise:
“Puta tapanlar kastedilmektedir" dedi.
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Şa'bî:
“...Fakat, inkâr edenler Allah'a karşı yalan uyduruyorlar. Zaten çoklarının aklı da ermez" âyetini açıklarken:
“Burada akılları ermeyenlerden kasıt, liderlerine uyan kişilerdir. İftira edenlerle de bilerek Allah'a karşı yalan uyduranlar kastedilmektedir" dedi.
105
"Ey iman edenler! Siz kendinizi düzeltin. Siz doğru yolda olursanız, yoldan sapan kimse size zarar veremez. Hepinizin dönüşü Allah'adır. O zaman Allah, size yaptıklarınızı haber verecektir."
İbn Ebî Şeybe, Ahmed, Abd b. Humeyd, el-Adenî, İbn Menî' Müsned'de, el- Humeydî Müsned'de, Ebû Dâvud, Tirmizî, Nesâî, İbn Mâce, Ebû Ya'la, el-Kiccî, Sünen'de, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, İbn Hibbân, Dârakutnî, el- İfrâd'da, Ebu'ş-Şeyh, İbn Merdûye, Beyhakî Şuabu'l-İmân'da ve Diyâ'nın Muhtâre'de bildirdiğine göre Kays (b. Ebî Hâzım) der ki: Hazret-i Ebû Bekr kalkıp Allah'a hamdü sena ettikten sonra:
“Ey insanlar! Siz: «Ey iman edenler! Siz kendinizi düzeltin. Siz doğru yolda olursanız, yoldan sapan kimse size zarar veremez...» âyetini okuyor ve yanlış bir şekilde uyguluyorsunuz. Çünkü ben Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem): «Eğer insanlar yanlış bir şey görür de onu değiştirmezse, Allah'ın hepsinin üzerine azabını indirmesi pek yakındır» buyurduğunu işittim" dedi.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Kays b. Ebî Hâzım der ki: Hazret-i Ebû Bekr, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) minberine çıktıktan sonra Allah'a hamdü sena etti ve şöyle dedi:
“Ey insanlar! Siz Allah'ın Kitâb'ından bir âyeti okuyor ve onu bir ruhsat olarak sayıyorsunuz. Vallahi! Allah, Kitab'ında:
“Ey iman edenler! Siz kendinizi düzeltin. Siz doğru yolda olursanız, yoldan sapan kimse size zarar veremez..." âyetinden daha ağır bir âyet indirmemiştir. Vallahi! Siz ya iyiliği emredip kötülükten nehyedersiniz, ya da Allah size toplu olarak bir ceza verecektir."
Abdurrezzâk ve Abd b. Humeyd'in, Cerîr el-Becelî'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Eğer bir kavmin içinde ma'siyet işleyen biri olur da kavmin bunu değiştirmeye gücü yettiği halde değiştirmezse, mutlaka, Allah'ın hepsinin üzerine azabını indirmesi pek yakındır" buyurmuştur.
Tirmizî, İbn Mâce, İbn Cerîr, el-Beğavî Mu'cem'de, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Taberânî, Ebu'ş-Şeyh, Hâkim, İbn Merdûye ve Beyhakî Şuab'da, Ebû Umeyye eş-Şa'bânî'den bildiriyor: Ebû Sa'lebe el-Huşenî'nin yanına gidip:
“Bu âyetle nasıl amel etmektesin?" dediğimde:
“Hangi âyetle?" diye karşılık verdi. Ona:
“Ey iman edenler! Siz kendinizi düzeltin. Siz doğru yolda olursanız, yoldan sapan kimse size zarar veremez..." âyetiyle" dediğim zaman:
“Vallahi! Sen sorunu bu âyetten haberdar olan birine sordun. Ben bunu Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) sorduğumda şöyle buyurdu" dedi:
“Siz iyiliği emredip kötülükten yasaklayın. Ancak cimriliğe itaat edildiğini, nefsâni şeylere tâbi olunduğunu, dünyalık şeylerin (âhirete karşı) tercih edildiğini, her görüş sahibinin kendi görüşünü beğendiğini gördüğün zaman kendi nefsine bak ve toplumun sorumluluğunu üzerinden at. Şüphesiz arkanızda sabır gerektirecek günler vardır. O gün sabreden kişi ellerinde kor tutmuş gibi olacaktır. O zaman iyi amel işleyenlerin ecri, sizin gibi amel işleyen elli kişinin ecri kadardır. "
Ahmed, İbn Ebî Hâtim, Taberânî ve İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre Ebû Âmir el-Eş'arî'de bir durum vardı ki bir süre Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) huzuruna çıkmadı. Sonra Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına gittiğinde:
“Seni (yanıma gelmekten) alıkoyan nedir?" diye sordu. O:
“Yâ Resûlallah! Ben: «Ey iman edenler! Siz kendinizi düzeltin. Siz doğru yolda olursanız, yoldan sapan kimse size zarar veremez» âyetini okudum" dedi. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Nereye gittiniz? Bu âyet: «Siz hidayete erdikten sonra yoldan sapan kâfirler size zarar veremez» mânâsındadır" buyurdu.
Abdurrezzâk, Saîd b. Mansûr, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, Taberânî ve Ebu'ş-Şeyh, Hasan(-ı Basrî)'den bildiriyor: Bir kişi İbn Mes'ûd'a:
“...Siz kendinizi düzeltin..." âyetini sorunca:
“Ey insanlar! Bunun zamanı şimdi değildir. Bugün bu kabul edilen bir şeydir. Fakat iyiliği emredip kötülükten nehyettiğinizde size şöyle şöyle yapılma zamanı yaklaşmıştır." - Veya:
“İnsanların söylendiğinizi kabul etmeyecekleri zaman yaklaşmıştır" dedi- "İşte o zaman:
“Siz kendinizi düzeltin. Siz doğru yolda olursanız, yoldan sapan kimse size zarar veremez..." dedi.
Saîd b. Mansûr ve Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre İbn Mes'ûd:
“...Siz kendinizi düzeltin. Siz doğru yolda olursanız, yoldan sapan kimse size zarar veremez. Hepinizin dönüşü Allah'adır. O zaman Allah, size yaptıklarınızı haber verecektir" âyetini açıklarken:
“Siz kırbaç ve kılıç olmadığı müddetçe iyiliği emredip kötülükten yasaklayın. Bunlar olduğu zaman da siz kendi nefsinize bakın" dedi.
Abd b. Humeyd, Nuaym b. Hammâd Fiten'de, İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh, İbn Merdûye ve Beyhakî Şuab'da, Ebu'l-Âliye'den bildirir: Abdullah b. Mes'ûd'un yanında iken insanların arasında olduğu gibi iki kişinin arasında bir sorun olmuştu. Her ikisi de birbirlerinin üzerine yürüyünce, Abdullah'ın meclisinde oturanlardan biri:
“Onlara iyiliği emredip kötülükten nehyetmek için kalkayım mı?" dedi. Diğer bir kişi yanındakine:
“Sen kendi nefsine bak. Yüce Allah:
“...Siz kendinizi düzeltin..." buyurmaktadır" diye karşılık verince, bunu işiten İbn Mes'ûd şöyle dedi:
“Yavaş ol! Bu âyetin tevili henüz gelmiş değildir. Kur'ân indirildiği yere indirildi ve bir kısım âyetlerin tevili Kur'ân inmeden önce geçti. Bir kısım âyetlerin tevili, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) zamanında gelmiş, bir kısım âyetlerin tevili, Resûlullah'tan (sallallahü aleyhi ve sellem) yıllar sonra gelmiştir. Bir kısım âyetlerin tevili de bu günden sonra, bir kısım âyetlerin tevili de kıyamet günü zamanındadır. Bir kısım âyetlerin tevili hesap, Cennet ve Cehennem zamanıdır. Kalpleriniz ve istekleriniz bir oldukça, fırkalara ayrılmadıkça ve birbirinize acılar tattırmadığınız müddetçe iyiliği emredip kötülükten nehyedin. Kalpleriniz ve istekleriniz ayrı olduğu zaman, fırkalara ayrılıp birbirinize acılar tattırdığınız zaman herkes kendi nefsinden sorumludur. İşte o zaman bu âyetin tevili de gelmiş olur."
İbn Cerîr ve İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre İbn Ömer'e:
“Eğer bu günlerde otursan ve iyiliği emredip kötülükten yasaklamasan. Çünkü Allah: «...Siz kendinizi düzeltin...» buyurmaktadır" denildiğinde, İbn Ömer:
“Bu âyet benim ve arkadaşlarım hakkında değildir. Zira Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem): «Dikkat edin, burada bulunan (hazır olan) bulunmayana (gaibe) haber versin" buyurdu. Biz hazır olanlar, siz de gâip olanlarsınız. Fakat bu âyet bizden sonra gelecek olan ve iyiliği emredip kötülüğü nehyettikleri zaman sözleri kabul edilmeyecek kişiler hakkındadır" dedi.
Abdurrezzâk ve İbn Cerîr'in, Katâde vasıtasıyla bildirdiğine göre bir kişi şöyle dedi: Hazret-i Osmân'ın hilafet zamanında, Medine'de Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) ashâbmdan oluşan bir halkada bulundum. Aralarında yaşlı biri — sanırım bu kişinin Ubey b. Ka'b olduğunu söylemişti— "...Siz kendinizi düzeltin..." âyetini okudu ve:
“Bu âyetin tevili, âhir zamanda gelecektir" dedi.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve Ebu'ş-Şeyh'in, Katâde vasıtasıyla bildirdiğine göre Ebû Mâzin der ki: Hazret-i Osmân'ın hilafeti zamanında Medine'ye gitmiştim. Oturmuş olan grubun içinden bir kişi:
“...Siz kendinizi düzeltin..." âyetini okuyunca, oradakilerin çoğu:
“Bu âyetin tevili bugün daha gelmemiştir" dediler.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Cübeyr b. Nufeyr der ki: Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) ashâbmdan oluşan bir halkada bulunmuştum ve yaşça en küçükleri idim. Onlar iyiliği emredip kötülükten yasaklamayı konuşunca onlara:
“Yüce Allah: «...Siz kendinizi düzeltin...» buyurmuyor mu?" dedim. Onlar hep bir ağızdan bana:
“Sen Kur'ân'dan bilmediğin ve tevil edemediğin bir âyet mi getiriyorsun?" dediler. İşte o an hiç konuşmamış olmayı temenni ettim. Sonra birbirleriyle konuşmaya devam ettiler. Ancak kalkacakları zaman:
“Sen küçük yaşta bir çocuksun ve ne olduğunu bilmediğin bir âyet getirdin. Sen umulur ki o zamana yetişirsin. Ancak cimriliğe itaat edildiğini, nefsâni şeylere tâbi olunduğunu, her görüş sahibinin kendi görüşünü beğendiğini gördüğün zaman kendi nefsine bak. Sen doğru yolda olursan, yoldan sapan kimse sana zarar veremez" dediler.
İbn Merdûye, Muâz b. Cebel'den bildirir:
“Yâ Resûlallah! Bana, Yüce Allah'ın: «Ey iman edenler! Siz kendinizi düzeltin. Siz doğru yolda olursanız, yoldan sapan kimse size zarar veremez...» âyetinden haber ver" dediğimde:
“Ey Muâz! İyiliği emredip kötülükten yasaklayın. Ancak cimriliğe itaat edildiğini, nefsâni şeylere tabi olunduğunu, her görüş sahibinin kendi görüşünü beğendiğini gördüğünüz zaman kendi nefsinize bakın. Siz doğru yolda olursanız, yoldan sapan kimseler size zarar veremez. Şüphesiz arkanızda sabır gerektirecek günler vardır. O gün dinine tutunan kişi, ellerinde kor tutmuş gibi olacaktır. O zaman sizin gibi amel işleyenlerin sevabı elli kişinin sevabı kadardır" buyurdu. Ben:
“Yâ Resûlallah! Onlardan elli kişinin sevabı kadar mı?" dediğimde:
“Hayır, sizlerden elli kişinin sevabı kadar" buyurdu.
İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre Ebû Saîd el-Hudrî der ki:
“Ey iman edenler! Siz kendinizi düzeltin. Siz doğru yolda olursanız, yoldan sapan kimse size zarar veremez..." âyetini Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanında zikrettiğim zaman:
“Bu âyetin tevili henüz gelmemiştir. İsa (aleyhisselam) yeryüzüne inene kadar da bu âyetin tevili gelmeyecektir" buyurdu.
İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre Muhammed b. Abdillah et-Teymî ve Ebû Bekr es-Sıddîk der ki: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Cihadı terk etmiş hiçbir kavim yoktur ki, Yüce Allah o kavmi mutlaka zelil kılmıştır. Aralarında kötülük olup da bunu yasaklamayan hiçbir kavim de yoktur ki, Allah onları mutlaka toplu olarak cezalandırmıştır" buyurdu. Sizinle, Allah'ın toplu olarak cezalandırması arasında:
“Ey iman edenler! Siz kendinizi düzeltin. Siz doğru yolda olursanız, yoldan sapan kimse size zarar veremez..." âyetinin iyiliği emredip kötülükten yasaklama dışında tevil edilemesinden başka bir şey yoktur.
İbn Merdûye, Ebû Bekr b. Muhammed b. Amr b. Hazm'dan bildiriyor: Hazret-i Ebû Bekr hutbe verirken Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu söyledi:
“Ey insanlar: «Ey iman edenler! Siz kendinizi düzeltin. Siz doğru yolda olursanız, yoldan sapan kimse size zarar veremez...» âyetini yanlış tevil etmeyin. Pislik kişi bir mahallede olur da o kişi bu pislikten menedilmezse işte o zaman Allah onlara toplu olarak bir ceza verir."
Abd b. Humeyd ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî):
“...Siz kendinizi düzeltin. Siz doğru yolda olursanız, yoldan sapan kimse size zarar veremez...'" âyetini okuyup:
“Bu âyet, ne kadar geniş ve ne kadar sağlamdır" dedi.
Ebu'ş-Şeyh, Osmân eş-Şehhâm Ebû Seleme'den bildiriyor: Basra ahalisinden yaşlı ve itibarı olan bir ihtiyar bana şöyle anlattı: Bana ulaştığına göre Dâvud (aleyhisselam) Rabbine:
“Ey Rabbimi Yeryüzünde sana doğru nasıl geleceğim ve samimi olarak nasıl amel edeceğim?" deyince:
“Ev Dâvud! Kırmızı da olsa, beyaz da olsa beni seveni sev. Dudakların zikrimle nemli kalsın ve evde bulunmayanın yatağından (zinadan) sakın" buyurdu. Dâvud (aleyhisselam):
“Ey Rabbim! Dünyada iyiler ve kötüler beni nasıl sevecekler?" deyince:
“Ey Dâvud! Dünyalık ahalisine dünyalık ameliyle amel et, âhiret ahalisini de âhiretlik bir sevgi ile sev. İbadetlerini aramızda gizli olarak yaparsın. Eğer öyle yapar ve doğru yolda olursan sapan kişiler sana bir zarar veremez" buyurdu.
İbn Merdûye'nin, İbn Ömer'den bildirdiğine göre bir kişi gelip:
“Ey Ebû Abdirrahman! Kur'ân'ı okuyan, ictihad sahibi olan ve kötülük etmekten geri kalmayan altı kişilik bir grup vardı. Şimdi bunlar şirkte birbirlerine şahitlik etmekteler" dedi. İbn Ömer:
“Belki de sana gidip onlarla savaşmanı emredeceğimi sanıyorsun. Sen onlara nasihat et ve bu yaptıklarından nehyet. Eğer sana asi olurlarsa kendi nefsine bak. Zira Yüce Allah: «Ey iman edenler! Siz kendinizi düzeltin. Siz doğru yolda olursanız, yoldan sapan kimse size zarar veremez. Hepinizin dönüşü Allah'adır. O zaman Allah, size yaptıklarınızı haber verecektir»' buyurmaktadır" dedi.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in, Safvân b. Muhriz'den bildirdiğine göre kendi hevâsında olan bir kişi kendisine gelip durumundan bir şeyler anlattı. Bunun üzerine Safvân:
“Sana, Allah'ın dostlarına has kılmış olduğu şeyi göstereyim mi?" dedi ve:
“Ey iman edenler! Siz kendinizi düzeltin. Siz doğru yolda olursanız, yoldan sapan kimse size zarar vermez..." âyetini okudu.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in Ali b. Ebî Talha vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Siz kendinizi düzeltin. Siz doğru yolda olursanız, yoldan sapan kimse size zarar veremez...'" âyetini açıklarken:
“Emrime itaat edip vasiyetimi muhafaza edin, mânâsındadır" dedi.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in, Avfî vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Siz kendinizi düzeltin. Siz doğru yolda olursanız, yoldan sapan kimse size zarar veremez..." âyetini açıklarken:
“Eğer kul, helal ve haramlarda emirlerime itaat ederse yoldan sapanlar ona bir zarar veremez, mânâsındadır" dedi.
İbn Cerîr'in, Cuveybir vasıtasıyla Dahhâk'tan bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Siz kendinizi düzeltin. Siz doğru yolda olursanız, yoldan sapan kimse size zarar veremez..." âyetini açıklarken:
“Kılıç ve kırbaç olmadığı müddetçe iyiliği emredip kötülükten nehyedin, mânâsındadır" dedi.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre bir kişi Mekhûl'a:
“...Siz kendinizi düzeltin. Siz doğru yolda olursanız, yoldan sapan kimse size zarar veremez. Hepinizin dönüşü Allah'adır. O zaman Allah, size yaptıklarınızı haber verecektir" âyetinin açıklamasını sorunca:
“Bu âyetin tevili (açılımı) henüz gelmiş değildir. Vaaz veren korkar, dinleyen de inkar ederse sen kendi nefsine bak. Sen doğru yolda olursan yoldan sapan sana bir zarar veremez" dedi.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Ğufra'nın azatlısı Ömer der ki:
“Bu âyetin iniş sebebi şudur. Kişi Müslüman oluyor ve babası kâfir kalıyordu. Yine kişi Müslüman oluyor ve kardeşi kâfir kalıyordu. Kalplerine imanın tatlılığı girdiği zaman babalarını ve kardeşlerini İslam'a davet ettiler. Onlar:
“Atalarımızın üzerinde bulundukları şey bize yeter" dediler. Bunun üzerine Yüce Allah:
“Ey iman edenler! Siz kendinizi düzeltin. Siz doğru yolda olursanız, yoldan sapan kimse size zarar veremez. Hepinizin dönüşü Allah'adır. O zaman Allah, size yaptıklarınızı haber verecektir'" âyetini indirdi.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr'e bu âyet sorulduğu zaman:
“Bu âyet, Ehl-i Kitâb hakkında nâzil olmuştur. «Ey iman edenler! Siz kendinizi düzeltin. Siz doğru yolda olursanız, yoldan sapan kimse size zarar veremez...» buyruğunda «sapan» ifadesiyle Ehl-i Kitâb kastedilmektedir" dedi.
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Huzeyfe:
“...Siz kendinizi düzeltin. Siz doğru yolda olursanız, yoldan sapan kimse size zarar veremez..." âyetini açıklarken:
“(Doğru yolda olursanız lafzıyla) iyiliği emredip kötülükten nehyederseniz (kastedilmektedir)" dedi.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Saîd b. el-Müseyyeb:
“...Siz doğru yolda olursanız, yoldan sapan kimse size zarar veremez..." âyetini açıklarken:
“İyiliği emredip kötülükten yasaklarsan yoldan sapan kişiler sana bir zarar veremez" dedi.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî):
“...Siz doğru yolda olursanız, yoldan sapan kimse size zarar veremez..." âyetini okuyup:
“Bu âyetten dolayı Allah'a hamd ederiz. Geçmişte ve şimdi ne kadar mümin varsa mutlaka yanında işlediği amellerden hoşlaşmayan bir münafık vardır" dedi.
Ahmed, İbn Mâce ve Şuab'da Beyhakî'nin bildirdiğine göre Enes der ki:
“Yâ Resûlallah! İyiliği emredip kötülükten nehyetmeyi ne zaman bırakacağız?" denilince:
“Sizden önceki İsrâil oğullarında zuhur eden şey sizde de zuhur ettiği zaman" buyurdu. Ashâb:
“Zuhur eden şey nedir?" diye sorunca:
“İyilerinizin arasında aldatmacanın, ileri gelenler arasında fuhşun, idareciliğin küçüklere bırakılması ve fıkhın - başka bir lafızda ise: ilmin - rezillerde zuhur etmesidir" buyurdu.
106
Bkz. Ayet:108
107
Bkz. Ayet:108
108
"Ey iman edenler! Birinizin ölümü yaklaştığı zaman, vasiyet sırasında aranızda şahitlik edecek olanlar sizden adaletli iki kişidir. Yahut seferde olup da başınıza ölüm musibeti gelirse, sizin dışınızdan başka iki kişi şahitlik eder. Eğer şüphe ederseniz, onları namazdan sonra alıkorsunuz da Allah adına: «Akraba da olsa, şahitliğimizi hiçbir karşılığa değişmeyiz. Allah için yaptığımız şahitliği gizlemeyiz. Gizlediğimiz takdirde, şüphesiz günahkârlardan oluruz» diye yemin ederler. (Eğer sonradan) o iki kişinin günaha girdikleri fyalan söyledikleri) anlaşılırsa, o zaman, bu öncelikli şahitlerin zarar verdiği kimselerden olan başka iki adam, onların yerine geçer ve «Allah'a yemin ederiz ki, bizim şahitliğimiz onların şahitliğinden elbette daha gerçektir. Biz hakkı da çiğneyip geçmedik. Çünkü o takdirde, biz elbette zalimlerden oluruz» diye yemin ederler. Bu (usul), şahitliği lâyıkıyla yerine getirmeleri ve yeminlerinden sonra başka yeminlere başvurulacağından endişe etmelerini sağlamak için en uygun çaredir. Allah'a karşı gelmekten sakının ve dinleyin. Allah, fasık toplumu doğruya iletmez."
Tirmizî, İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim, Nâsih'te Nehhâs, Ebu'ş-Şeyh, İbn Merdûye, Ma'rife'de Ebû Nuaym, Ebu'n-Nadr yani Kelbî vasıtasıyla Ümmü Hâni'nin azatlısı Bâzân'dan ve İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre Temîm ed-Dârî:
“Ey iman edenler! Birinizin ölümü yaklaştığı zaman, vasiyet sırasında aranızda şahitlik edecek olanlar sizden adaletli iki kişidir..." âyetini açıklarken:
“Benimle Adiy b. Beddâ' dışında herkes bu âyetin hükmünden beri olmuştur" dedi. Temîm ve Adiy b. Beddâ' Hıristiyan idiler ve İslam'dan önce ticaret için Şam'a gider gelirlerdi. Bunlar ticaret için yine Şam'a gelmişlerdi ki, onlara Sehm oğullarının azatlısı Budeyl b. Ebî Meryem katıldı. Yanında ticaret malı olarak gümüş bir kap bulunmaktaydı. Ticaret mallarının büyük bir kısmını oluşturan bu kabı krala satmak istiyordu. Bu kişi hastalanınca yanındaki iki kişiye vasiyet etti ve bıraktığı şeyleri ailesine götürmelerini istedi.
Temîm der ki: Budeyl b. Ebî Meryem öldüğü zaman o gümüş kabı alıp bin dirheme sattık. Ben ve Adiy b. Beddâ' o parayı paylaştık. Ailesine gittiğimiz zaman bizde olan eşyalarını kendilerine verdik. Onlar gümüş kabı arayıp bize sorunca:
“Bize bundan başka bir şey bırakmadı. Başka bir şey de vermedi" dedik. Ancak Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Medine'ye geldikten sonra ben Müslüman olunca bu yaptığımın günah olduğunu anladım. Ailesine gidip durumu haber vererek onlara beş yüz dirhem ödedim. Bir bu kadar da arkadaşımda olduğunu söyledim. Arkadaşımı Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) götürdüler. Onlara delillerini sorduklarında bir şey bulamamışlardı. Onlara, Adiy b. Beddâ'yı kendi dininde değerli olan bir şey üzere yemin ettirmelerini istedi. O da yemin edince, Allah:
“Ey iman edenler! Birinizin ölümü yaklaştığı zaman, vasiyet sırasında aranızda şahitlik edecek olanlar sizden adaletli iki kişidir. Yahut seferde olup da başınıza ölüm musibeti gelirse, sizin dışınızdan başka iki kişi şahitlik eder. Eğer şüphe ederseniz, onları namazdan sonra alıkorsunuz da Allah adına: «Akraba da olsa, şahitliğimizi hiçbir karşılığa değişmeyiz. Allah için yaptığımız şahitliği gizlemeyiz. Gizlediğimiz takdirde, şüphesiz günahkârlardan oluruz» diye yemin ederler. (Eğer sonradan) o iki kişinin günaha girdikleri (yalan söyledikleri) anlaşılırsa, o zaman, bu öncelikli şahitlerin zarar verdiği kimselerden olan başka iki adam, onların yerine geçer ve «Allah'a yemin ederiz ki, bizim şahitliğimiz onların şahitliğinden elbette daha gerçektir. Biz hakkı da çiğneyip geçmedik. Çünkü o takdirde, biz elbette zalimlerden oluruz» diye yemin ederler. Bu (usul), şahitliği lâyıkıyla yerine getirmeleri ve yeminlerinden sonra başka yeminlere başvurulacağından endişe etmelerini sağlamak için en uygun çaredir" âyetlerini indirdi. Amr b. el-Âs ile başka biri kalkıp yemin edince Adiy b. Beddâ'dan beş yüz dirhem alındı.
Târih'te Buhârî, Tirmizî, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, Nehhâs, Taberânî, Ebu'ş- Şeyh, İbn Merdûye ve Sünen'de Beyhakî'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki: Sehm oğullarından bir kişi ticaret için Temîm ed-Dârîve Adiy b. Beddâ' ile beraber gitmişti. Sehm oğullarından olan bu kişi hiç Müslüman bulunmayan bir yerde ölmüş ve onlara eşyalarını ailesine götürmeleri için vasiyet etmişti. Bıraktığı eşyaları ailesine getirdiklerinde altınla işlenmiş gümüş bir kabı aradılar. Bulamayınca da Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) onlara saklamadıklarına ve elden çıkarmadıklarına dair Allah adına yemin ettirdi. Sonra (ailesi) bu gümüş kabı Mekke'de bulunca, adamlar:
“Biz bunu Temîm ve Adiy'den aldık" dediler. Bunun üzerine Sehmî'nin akrabasından iki kişi kalkıp Allah adına yemin etti. Kendi şahitliklerinin diğer iki kişiden daha gerçek bir şahitlik olduğunu ve kabın arkadaşlarına ait olduğunu söyleyerek gümüş kabı aldılar. "Ey iman edenler! Birinizin ölümü yaklaştığı zaman, vasiyet sırasında aranızda şahitlik edecek olanlar sizden adaletli iki kişidir..." âyeti de işte onlar hakkında inmiştir.
İbn Mende, el-Ma'rife'de Ebû Nuaym, Muhammed b. Mervân vasıtasıyla Kelbî'den, onun da Ebû Sâlih'den bildirdiğine göre Muttalib b. Ebî Vedâ'a anlatıyor: Üç kişi ticaret etmek üzere yola çıkmıştı. Bunlar Adiy b. Beddâ, Temîm b. Evs ed-Dârî ve Amr b. el-Âs'ın azatlısı Budeyl b. Ebî Mâriye'ydi. Budeyl b. Ebî Mâriye Müslüman bir kişi idi. Şam'a geldikleri zaman Budeyl hastalanmış ve kendisinde bulunan bütün eşyaları liste şeklinde bir kağıda yazarak onu çuvalın içine atmıştı. Hastalığı şiddetlenince Hıristiyan olan Temîm ve Adiy'ye vasiyette bulundu ve geri döndükleri zaman eşyalarını ailesine götürmelerini istedi. Budeyl ölmüştü. Arkadaşları eşyalarını karıştırıp üç yüz miskal altınla işlenmiş gümüş kabını aldılar. Sonra Medine'ye geldiklerinde ölünün ailesine eşyaları teslim ettiler. Ailesi eşyaları karıştırınca eşyaların listesini buldular. Ancak listede olup da eşyaların arasında bulunmayan altın işlemeli bir kap vardı. Bunları Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) götürüp durumu anlattıklarında:
“Ey iman edenler! Birinizin ölümü yaklaştığı zaman, vasiyet sırasında aranızda şahitlik edecek olanlar sizden adaletli iki kişidir. Yahut seferde olup da başınıza ölüm musibeti gelirse, sizin dışınızdan başka iki kişi şahitlik eder. Eğer şüphe ederseniz, onları namazdan sonra alıkorsunuz da Allah adına: «Akraba da olsa, şahitliğimizi hiçbir karşılığa değişmeyiz. Allah için yaptığımız şahitliği gizlemeyiz. Gizlediğimiz takdirde, şüphesiz günahkârlardan oluruz» diye yemin ederler" âyeti indirildi.
İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İkrime der ki: Temîm ed-Dârî ve Adiy b. Beddâ' cahiliye zamanında Mekke'de ticaret eden iki Hıristiyan kişiydi. Onlar uzun süre Mekke'de kalırlardı. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) hicret ettiği zaman onların da ticareti Medine'ye yöneldi. Amr b. el-Âs'ın azatlısı Budeyl b. Ebî Mâriye ticaret için çıktı ve Medine'ye geldi. Sonra üçü birden ticaret için Şam'a gittiler. Yolun bir kısmını katettikten sonra Budeyl rahatsızlandı ve bir liste yazdı. Listeyi eşyalarının arasına gizledikten sonra (eşyalarını ailesine vermeleri için) onlara vasiyet etti. Öldüğü zaman ikisi eşyalarını açıp bir şey aldılar ve olduğu gibi tekrar kapattılar. Medine'ye geldiklerinde ailesine gidip eşyaları teslim ettiler. Ailesi eşya çuvalını açınca listeyi, listede yazılan vasiyeti ve gittiği zaman almış olduğu eşyaları buldular. Bir şeyi arayıp sorunca:
“Bizim ondan aldıklarımız ve bize verdikleri bunlardır" dediler. Bunun üzerine ailesi:
“Bu, onun kendi el yazısıdır" deyince:
“Biz onun eşyalarından bir şey saklamadık" dediler. Davalaşmak için Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) çıktıklarında:
“Ey iman edenler! Birinizin ölümü yaklaştığı zaman, vasiyet sırasında aranızda şahitlik edecek olanlar sizden adaletli iki kişidir. Yahut seferde olup da başınıza ölüm musibeti gelirse, sizin dışınızdan başka iki kişi şahitlik eder. Eğer şüphe ederseniz, onları namazdan sonra alıkorsunuz da Allah adına: «Akraba da olsa, şahitliğimizi hiçbir karşılığa değişmeyiz. Allah için yaptığımız şahitliği gizlemeyiz. Gizlediğimiz takdirde, şüphesiz günahkârlardan oluruz» diye yemin ederler" âyeti nâzil oldu. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ölünün ailesine bu iki kişiye ikindi namazından sonra ondan başka ilah olmayan Allah'ın adına ölen kişiden bundan başka eşya almadıklarına ve bir şey saklamadıklarına dair yemin ettirmelerini emretti. Bir süre bekledikten sonra kendilerinde altın işlemeli bir kap ortaya çıktı. Ölünün ailesi:
“Bu, bizim kabımızdır" dediler. Onlar da:
“Evet, doğrudur, ancak biz bunu ondan satın almıştık ve yemin ettiğimiz zaman bunu söylemeyi unutmuştuk. Kendimizi de yalancı çıkarmayı istemedik" dediler. Yine davalaşmak için Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına gittiklerinde:
“(Eğer sonradan) o iki kişinin günaha girdikleri (yalan söyledikleri) anlaşılırsa, o zaman, bu öncelikli şahitlerin zarar verdiği kimselerden olan başka iki adam, onların yerine geçer ve «Allah'a yemin ederiz ki, bizim şahitliğimiz onların şahitliğinden elbette daha gerçektir. Biz hakkı da çiğneyip geçmedik. Çünkü o takdirde, biz elbette zalimlerden oluruz» diye yemin ederler" âyeti nâzil oldu. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ölünün ailesinden iki kişinin o eşyayı bu iki kişinin sakladığına ve yok ettiklerine dair yemin etmesini emretti. Bu şekilde de o kabı hak edeceklerini bildirdi. Sonra Temîm ed-Dârî Müslüman olup Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) biat etti. O:
“Allah ve Resûlü doğru söylemektedir, kabı ben aldım" derdi. Temîm:
“Yâ Resûlallah! Allah seni bütün yeryüzünde muzaffer kılacaktır. Bana, Beytü-Lahm'da Karyeteyn köyünü ver" dedi. Bu köy de İsa'nın (aleyhisselam) doğduğu köydü. Bunun Üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ona bu konuda bir ferman yazdı. Hazret-i Ömer Şam'a geldiği zaman Temîm, Ömer'e Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem)fermanı ile geldi. Ömer:
“Ben buna hazırım" dedi ve ona bu köyü verdi.
Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Âsim bu âyeti: (.....) şeklinde mudaf olarak okumuştur, (.....) şeklinde tenvinsiz ve esre ile şeklinde okumuştur.
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Nehhâs'ın, Ali b. Ebî Talha vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Ey iman edenler! Birinizin ölümü yaklaştığı zaman, vasiyet sırasında aranızda şahitlik edecek olanlar sizden adaletli iki kişidir. ..." âyetini açıklarken:
“Burada öldüğü zaman yanında Müslümanların bulunduğu kişi kastedilmektedir. Allah ona vasiyet edeceği şey için Müslümanlardan adil iki kişiyi şahit tutmasını emretmiştir" dedi. "Yahut seferde olup da başınıza ölüm musibeti gelirse, sizin dışınızdan başka iki kişi şahitlik eder ..." âyeti hakkında ise:
“Burada da ölüp de yanında müslümanlardan kimse bulunmayan kişi kastedilmektedir. Eğer bunların şahitliğinden şüphe edilirse ikindi namazından sonra onlara Allah adına:
“Şahitliğimizi hiçbir karşılığa değişmedik" diye yemin ettirilir. Yine ölü yakınları, kâfir şahitlerin yalan söylediklerini anlarsa kendilerinden iki kişi kalkıp kâfirlerin şahitliklerinin gerçek olmadığına yemin eder. Allah'ın:
“(Eğer sonradan) o iki kişinin günaha girdikleri (yalan söyledikleri) anlaşılırsa..." âyeti de bunu göstermektedir. İki kâfirin yalan söylediği anlaşılırsa ölünün yakınlarından iki kişi kalkıp onların yalan şahitlik ettiklerine dair yemin ederler. Kâfirler için "Bu (usul), şahitliği lâyıkıyla yerine getirmeleri ve yeminlerinden sonra başka yeminlere başvurulacağından endişe etmeleri..." daha yakındır. Böylece kafirlerin şahitliği terk edilir ve ölü yakınlarının şahitliği ile hüküm kılınır. Bu konuda Müslüman şahitlere yemin ettirilmez, sadece kâfir şahitlere ettirilir.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, Avfî vasıtasıyla İbn Abbâs'tan bildiriyor:
“...Birinizin ölümü yaklaştığı zaman, vasiyet sırasında aranızda şahitlik edecek olanlar sizden adaletli iki kişidir...." âyeti ile:
“Müslüman iki kişi kastedilmektedir. "Yahut seferde olup da başınıza ölüm musibeti gelirse, sizin dışınızdan başka iki kişi şahitlik eder..." âyeti ile de:
“Gayri müslim iki kişi kastedilmektedir. "...Allah adına... yemin ederler" buyruğunda ise:
“Şahitlerin namazdan sonra Allah adına yemin etmeleri kastedilmektedir. "...Başka iki adam, onların yerine geçer ve "Allah'a yemin ederiz ki, bizim şahitliğimiz onların şahitliğinden elbette daha gerçektir..." âyeti ise:
“Ölü yakınlarından iki kişi:
“Arkadaşımız bu şekilde vasiyet etmemiştir. Bunlar yalan söylemektedir" diye Allah adına yemin ederler, mânâsındadır. "Bu (usul), şahitliği lâyıkıyla yerine getirmeleri ve yeminlerinden sonra başka yeminlere başvurulacağından endişe etmelerini sağlamak için en uygun çaredir..." buyruğuyla da:
“Ölü yakınları yeminleriyle malı almaya hak kazanırlar. Sonra da Allah'ın emri doğrultusunda mal gerektiği gibi taksim edilir. Bu şekilde de kâfirlerin yemini feshedilir, mânâsındadır.
İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbn Mes'ûd'a:
“...Şahitlik edecek olanlar sizden adaletli iki kişidir...." âyetinin açıklaması sorulunca şöyle dedi:
“Bu âyet dışında hiçbir âyet yoktur ki indiği zaman mutlaka bir açıklaması da gelmiştir. Ben de bunu size açıklamazsam cuma günü gusletmeyen kişiden daha cahil olmuş olurum. Bu şöyledir. Bir kişi beraberinde bir miktar malla sefere çıkar. Seferde iken zamanı dolar da ölecek olursa Müslümanlardan iki kişi bulur ve yine Müslüman adil iki şahit karşısında terekesini onlara bırakır. Eğer Müslümanlardan dürüst iki şahit bulamazsa, Ehl-i Kitâb'dan iki kişi bulur. Eğer bunlar terekeyi öderlerse bir sakınca yoktur. Ancak inkar ederlerse namazdan sonra ondan başka ilah olmayan Allah'ın adına:
“Bize verilen budur, biz bundan bir şey saklamadık" diye yemin ettirilirler. Eğer yemin ederlerse beri kılınırlar. Daha sonra yazı sahipleri gelip şahitlik ederse ve ölünün ailesi de bir şeylerin yok olduğunu iddia ederse onlar da şahitlerle beraber yemin edip haklarını alırlar. Bu sebeple Yüce Allah:
“...Vasiyet sırasında aranızda şahitlik edecek olanlar sizden adaletli iki kişidir. Yahut seferde olup da başınıza ölüm musibeti gelirse, sizin dışınızdan başka iki kişi şahitlik eder" buyurmaktadır.
Abd b. Humeyd ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“...Birinizin ölümü yaklaştığı zaman, vasiyet sırasında aranızda şahitlik edecek olanlar sizden adaletli iki kişidir..." âyetini açıklarken şöyle dedi:
“Bir mümin öleceği zaman yanında sadece iki Müslüman veya iki kâfir hazır bulunursa, onlardan başka kimse bulunmazsa ve varisler tereke eksik te olsa kabul ederlerse bir sorun yoktur. Ancak şahitler yine de doğru söylediklerine dair yemin ederler. "(Eğer sonradan) o iki kişinin günaha girdikleri (yalan söyledikleri) anlaşılırsa..." âyeti hakkında ise:
“Eğer ortada itham bulunursa varislerden iki kişi yemin eder ve önceki şahitlerin yeminini iptal ederek söz konusu olan şeyi alırlar" dedi.
İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh, İbn Merdûye ve Diyâ'nın, Muhtâre'de bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Sizin dışınızdan başka iki kişi şahitlik eder..." âyetini açıklarken:
“Burada Müslümanların dışında Ehl-i Kitâb kastedilmektedir" dedi.
Abdurrezzâk, Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Saîd b. el- Müseyyeb:
“...Sizden adaletli iki kişi..."" âyetini açıklarken:
“Burada sizin dininizden iki kişi kastedilmektedir" dedi. "...Sizin dışınızdan başka iki kişi şahitlik eder..." âyeti hakkında ise:
“Burada da Ehl-i Kitâb kastedilmektedir. Eğer başka bir şehirdeyse ve onlardan başka kimse yoksa Ehl-i Kitâb'dan iki şahit tutar" dedi.
Abdurrezzâk, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Şureyh:
“Yahudilerin ve Hıristiyanların şahadeti sadece vasiyette kabul edilir. Vasiyette de şahitlikleri seferde olmadıkça kabul edilmez" dedi.
Abdurrezzâk, Ebü Ubeyd, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, Taberânî, Hâkim ve İbn Merdûye, Şa'bî'den bildiriyor: Müslümanlardan bir kişiye Dakûkâ' denilen yerde ölüm gelmişti. Vasiyet için müslümanlardan hiç kimseyi bulamamıştı. Bunun üzerine Ehl-i Kitâb'dan iki kişiyi şahit tuttu. Bu iki kişi Kûfe'ye geldiklerinde durumu Ebû Mûsa el-Eş'arî'ye haber verdiler. Vasiyetini ve terekesini getirdiklerinde, Ebû Mûsa el-Eş'arî:
“Böylesi bir olay Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) zamanında olduktan sonra bir daha olmuş değildir" dedi ve ikindi namazından sonra hainlik etmediklerine, yalan söylemediklerine, söylenenlerde bir değiştirme yapmadıklarına, hiçbir şeyi gizlemediklerine, hiçbir şeyi değiştirmediklerine, ölenin vasiyetinin ve terekesinin bu olduğuna dair onlara yemin ettirdi. Sonra da onların şahitliğini kabul etti.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Zeyd b. Eşlem:
“...Vasiyet sırasında aranızda şahitlik edecek olanlar sizden adaletli iki kişidir. Yahut seferde olup da başınıza ölüm musibeti gelirse, sizin dışınızdan başka iki kişi şahitlik eder. Eğer şüphe ederseniz, onları namazdan sonra alıkorsunuz da Allah adına: «Akraba da olsa, şahitliğimizi hiçbir karşılığa değişmeyiz. Allah için yaptığımız şahitliği gizlemeyiz. Gizlediğimiz takdirde, şüphesiz günahkârlardan oluruz» diye yemin ederler" âyetini açıklarken şöyle dedi:
“Bu âyet vefat ettiği zaman yanında Müslümanlardan kimse bulunmayan bir kişi hakkında nâzil olmuştur. Bu Müslümanlığın başlangıç döneminde, yeryüzünde savaş var iken Medine'deki Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ve ashâbı hariç insanlar kâfir iken, herkes vasiyetle birbirlerine varis olurdu. Sonra vasiyet neshedilip miras farz kılındı. Müslümanlar da bununla amel etti.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Zührî:
“Sünnete göre kâfirin şahadeti ne mukim iken, ne de seferde iken caiz değildir. Bu, ancak Müslümanlar için geçerlidir" dedi.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Bu âyet neshedilmiştir" dedi.
Abd b. Humeyd ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İkrime:
“...Sizin dışınızdan başka iki kişi şahitlik eder..." âyetini açıklarken:
“Burada başka boylardan olan başka müslümanlar kastedilmektedir" dedi.
Saîd b. Mansûr, Abd b. Humeyd, Nehhâs, Ebu'ş-Şeyh ve Beyhakî'nin, Sünen'de bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî):
“...Sizden adaletli iki kişi..."âyetini açıklarken:
“Burada sizin kabilenizden iki kişi kastedilmektedir" dedi. "...Sizin dışınızdan başka iki kişi şahitlik eder..." âyeti hakkında ise:
“Burada da kabilenizden başka bir kabile kastedilmektedir. Zira:
“...Onları namazdan sonra alıkorsunuz da..." âyetini görmüyor musun? Şahitlerin hepsi müslümanlardandır" dedi.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, Ukayl vasıtasıyla şöyle bildiriyor: İbn Şihâb'a bu âyet hakkında:
“Sana göre Allah'ın, vasiyet edenin ailesinin dışında zikretmiş olduğu bu iki kişi Müslümanlardan mıdır yoksa Ehl-i Kitâb'dan mıdır? Yine onlardan sonra şahitlik edecek iki kişi, vasiyet edenin ailesinden midir yoksa Ehl-i Kitâb'dan mıdır?" diye sorduğumda şöyle dedi:
“Bu âyet hakkında ne Resûlullah'tan (sallallahü aleyhi ve sellem), ne de âlimlerden bir hadis işitmedik. Biz bu konuyu bazen kendi aramızda konuşurduk. Ancak belli bir sünnet veya bu konuda hüküm veren adil bir liderden bahsetmezlerdi. Ortaya birbirine muhalif görüşler çıkardı. Fakat bize göre en güzel görüşleri şöyle demeleriydi:
“Bu, Müslümanlar arasında miras konusundadır. Varislerin bir kısmı ölüm anında ölenin yanında bulunurken, bir kısmı da bulunmamaktadır. Ölenin yanında bulunanlar hazır bulunmayanlara ölenin vasiyet ettiği şeyleri haber verirler. Eğer kabul ederlerse vasiyet caiz olur. Ölüm anında hazır bulunmayan varisler, bunlar vasiyeti değiştirdi ve vasiyet edilmemiş birine bir şeyler vermek istiyorlar diye bir şüpheye düşerlerse, ölürken yanında hazır bulunanlar namazdan sonra söylediklerinin doğru olduğuna dair yemin ederler. "...Eğer şüphe ederseniz, onları namazdan sonra alıkorsunuz da Allah adına:
“Akraba da olsa, şahitliğimizi hiçbir karşılığa değişmeyiz. Allah için yaptığımız şahitliği gizlemeyiz. Gizlediğimiz takdirde, şüphesiz günahkârlardan oluruz..." âyetinde olduğu gibi bu da müslümanların namazıdır. Eğer bu şekilde ortada kötü bir şey olmadığına dair yemin ederlerse şahitlikleri ve yeminleri caiz olur. Ancak varislerden ilk şahitlerin şahitliklerini inkar edecek kişiler olursa iki kişi kalkar ve Allah'a yemin ederek:
“Bizim şahitliğimiz sizi yalanlamak veya şahitliğinizi iptal etmek içindir. "Biz hakkı da çiğneyip geçmedik. Çünkü o takdirde, biz elbette zalimlerden oluruz" derler.
Abdurrezzâk, Abd b. Humeyd ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Abîde:
“...Onları namazdan sonra alıkorsunuz..." âyetini açıklarken:
“Burada ikindi namazı kastedilmektedir" dedi.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Zeyd:
“...Şahitliğimizi hiçbir karşılığa değişmeyiz. Allah için yaptığımız şahitliği gizlemeyiz..."âyetini açıklarken:
“Varis kişi uzakta olsa da biz rüşvet almayız, mânâsındadır" dedi.
Ebû Ubeyd, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Âmir eş-Şa'bî bu âyeti: (.....) şeklinde keserek tenvin ile okumuş (.....) şeklinde (elif) harfini kaldırarak Allah'ın adına yemin şeklinde okumuştur.
Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Ebû Abdirrahman es-Sülemî bu âyeti (.....) şeklinde okur ve:
“Bu yemindir" derdi.
Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Âsim bu âyeti: (.....) şeklinde nasba mudaf olarak (.....) şeklinde tenvinsiz okudu.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Katâde:
“(Eğer sonradan) o iki kişinin günaha girdikleri (yalan söyledikleri) anlaşılırsa..." âyetini açıklarken:
“Eğer şahitlerin hainlik ettiği yani yalan söyleyip bir şeyler gizledikleri anlaşılırsa onlardan daha dürüst diğer iki kişi kalkıp onların hilafında şahitlik ederler. Bu şekilde sonrakilerin şahitliği kabul edilir ve ilk iki kişinin şahitliği iptal edilir" dedi.
Firyâbî, Ebû Ubeyd, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve Ebu'ş- Şeyh'in bildirdiğine göre Ali b. Ebî Tâlib bu âyeti: (.....) şeklinde (te) harfini nasb (fetha) ile okudu.
Hâkim ve İbn Merdûye, Ali b. Ebî Tâlib'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bu âyeti: (.....) şeklinde okumuştur.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbn Adiy'in, Ebu'l-Miclez'den bildirdiğine göre Ubey b. Ka'b bu âyeti: (.....) şeklinde okuyunca Hazret-i Ömer:
“Yalan söyledin" dedi. Ubey b. Ka'b:
“Sen daha yalancısın" karşılığını verdi. Bir kişi:
“Müminlerin emirini mi yalanlıyorsun?" deyince:
“Ben müminlerin emiri hakkında senden daha fazla saygılı biriyim. Allah'ın Kitab'ını doğrulayarak onu yalanlıyorum. Allah'ın Kitab'ını yalanlaması durumunda müminlerin emirini tasdik etmem" dedi. Bunun üzerine Ömer:
“Doğru söyledi" dedi.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Yahya b. Ya'mer: (.....) şeklinde okudu ve:
“Bunlar öncelikli olanlardır" dedi.
Ebû Ubeyd, Saîd b. Mansûr, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbn Abbâs bu âyeti: (.....) şeklinde okur ve:
“Bu öncelikli şahitlerin zarar verdiği kimselerden olan başka iki kişi küçük iseler, onların yerine nasıl geçerler?" derdi.
Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Ebu'l-Âliye bu âyeti: (.....) şeklinde şedde ile cem' ederek okurdu.
Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Asım bu âyeti: (.....) şeklinde (te) harfini ötre (ha) harfini de esre ile okudu. (.....) ifadesini de şedde ile cem' ederek okudu.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Zeyd:
“...Öncelikli..." ifadesini açıklarken:
“Burada ölüde öncelikli olanlar kastedilmektedir" dedi.
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Katâde:
“Bu (usul), şahitliği lâyıkıyla yerine getirmeleri ve yeminlerinden sonra başka yeminlere başvurulacağından endişe etmelerini sağlamak için en uygun çaredir..." âyetini açıklarken:
“Böyle edilmesi daha doğru bir şekilde şahitlik etmeleri ve sonuçtan korkmaları içindir" dedi.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Zeyd:
“...Yeminlerinden sonra başka yeminlere başvurulacağından endişe etmelerini sağlamak için en uygun çaredir...'" âyetini açıklarken:
“Burada kendi yeminlerinin iptal edilip diğer iki kişinin yemininin geçerli olmasından endişe etmeleri kastedilmektedir" dedi.
İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Mukâtil:
“...Allah'a karşı gelmekten sakının ve dinleyin..." âyetini açıklarken:
“Burada hüküm verecek kişiler kastedilmektedir" dedi.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Zeyd:
“...Allah, fasık toplumu doğruya iletmez..." âyetini açıklarken:
“Burada yalan yere yemin eden yalancılar kastedilmektedir" dedi.
109
"Allah'ın peygamberleri toplayıp da «Size ne cevap verildi» dediği gün, «Bizim hiçbir bilgimiz yok, şüphesiz gizlilikleri hakkıyle bilen ancak sensin» diyeceklerdir."
Firyâbî, Abdurrezzâk, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“Allah'ın peygamberleri toplayıp da «Size ne cevap verildi» dediği gün..." âyetini açıklarken:
“Onlar korkuya düşerler ve kendilerine:
“Size ne cevap verildi?" diye sorulduğunda:
“Bizim bir bilgimiz yoktur" derler. Sonra korkuları giderilince her şeyi bilirler" dedi.
İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Süddî:
“Allah'ın peygamberleri toplayıp da «Size ne cevap verildi» dediği gün...'" âyetini açıklarken:
“Onlar akılları yok edecek bir menzile indikleri için kendilerine sorulduğunda: «Bizim bir bilgimiz yoktur» derler. Başka bir menzile indiklerinde ise kavimlerine şahitlik ederler" dedi.
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in, Ali vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Allah'ın peygamberleri toplayıp da «Size ne cevap verildi» dediği gün..." âyetini açıklarken şöyle dedi:
“Onlar, Yüce Allah'a: «Senin bizden daha iyi bildiğinin dışında bizim bir bilgimiz yoktur» derler."
İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in, Dahhâk vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Allah'ın peygamberleri toplayıp da «Size ne cevap verildi» dediği gün, «Bizim hiçbir bilgimiz yok...» diyeceklerdir" âyetini açıklarken:
“Korkuları akıllarını alacaktır. Sonra Allah akıllarını geri getirecek ve onlar kendilerine sorulan kişiler olacaktır. Zira Yüce Allah:
“And olsun ki, kendilerine peygamber gönderilenlere soracağız, peygamberlere de soracağız" buyurmaktadır.
İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî):
“...Size ne cevap verildi?" dediği gün, «Bizim hiçbir bilgimiz yok...» diyeceklerdir" âyetini açıklarken:
“O günün korkusundan dolayı böyle diyeceklerdir" dedi.
Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Zeyd b. Eşlem:
“İnsanlara öyle bir saat gelecek ki her akıl sahibinin aklını götürecektir" dedi ve:
“Allah'ın peygamberleri toplayıp da «Size ne cevap verildi?» dediği gün, «Bizim hiçbir bilgimiz yok, şüphesiz gizlilikleri hakkıyle bilen ancak sensin« diyeceklerdir" âyetini okudu.
Târih'te Hatîb, Atâ' b. Ebî Rebâh'tan bildiriyor: Nâfi b. el-Ezrak, İbn Abbâs'ın yanına gelip:
“Canım elinde olana yemin olsun ki, bana, Allah'ın Kitâb'ından bazı âyetleri tefsir edeceksin yoksa onları inkar edeceğim" dedi. İbn Abbâs:
“Yazık sana, ben bu işin ehliyim. Hangi âyetlerin tefsirini istiyorsun?" deyince Nâfi b. el-Ezrak şöyle dedi:
“Yüce Allah bir âyette:
“Allah'ın peygamberleri toplayıp da «Size ne cevap verildi?» dediği gün, «Bizim hiçbir bilgimiz yok, şüphesiz gizlilikleri hakkıyle bilen ancak sensin» diyeceklerdir" buyururken, diğer bir âyette:
“Her ümmetten bir şahit çıkarır ve «Kesin delilinizi ortaya koyun» deriz. O zaman, gerçeğin Allah'a ait olduğunu, uydurduklarının kendilerini bırakıp kaçtığını anlarlar" buyurmaktadır. "Bizim hiçbir bilgimiz yok..." demişlerken nasıl anladılar? Yine bir âyette:
“...Sonra siz, kıyamet günü Rabbinizin huzurunda davalaşmaya çıkacaksınız" buyurmuşken, başka bir âyette:
“...Benim katımda çekişmeyin..." buyurmaktadır:
“...Benim katımda çekişmeyin..."buyurmuşken nasıl davalaşıp çekişecekler? Yine bir âyette:
“O gün, ağızlarını mühürleriz ve ne kazandılarsa elleri bize söyler ve ayakları tanıklık eder" buyurmaktadır. Ağızlan mühürlüyken nasıl şahitlik edecekler?"
Bunun üzerine İbn Abbâs şöyle dedi:
“Annen seni kaybetsin ey İbnu'l- Ezrak! Kıyametin hâlleri, şiddetli korkuları ve sallantıları vardır. Gökyüzü yarılıp çatladığı zaman, yıldızlar karardığı zaman, Güneş'in ve Ay'ın ışığı yok olduğu zaman, anneler yavrularını bıraktığı zaman, hamileler yüklerini düşürdüğü zaman, denizler kaynatıldığı zaman, dağlar parça parça döküldüğü zaman, baba oğula, oğul da babaya bakmayacaktır. Cennet inci ve yakut kubbeleriyle gelip Arş'ın sağında yer alacaktır. Sonra Cehennem yetmiş bin demir yularla çekilerek getirilecektir. Her yuları da yetmiş bin melek tutmuş olacaktır. Cehennemin iki yeşil gözü ve kırk yıllık bir mesafe alt dudağı bulunmaktadır. O, damızlık hayvan gibi böğürecektir. Eğer bırakılacak olursa bütün müminleri ve kâfirleri içine alacaktır. Sonra Cehennem Arş'ın sol tarafına konulacaktır. Cehennem secde etmek için Rabbinden izin isteyecek ve Rabbi ona izin verince, daha önce hiçbir mahlûkatın duymadığı bir şekilde hamd ederek:
“Beni düşmanlarından intikam alıcı kıldığın ve kendisiyle benden intikam alacak bir şey kılmadığın için sana hamd olsun ey ilahım! Ahalim bana gelsin" diyecektir. Cehennem, ahalisini kuşun yerdeki buğday tanesini tanımasından daha iyi bilir. Allah'ın:
“Cehennem ateşi uzak bir mesafeden kendilerini görünce, onun öfkelenişini ve uğultusunu işitirler'" buyurmuş olduğu gibi cehennem ahalisi daha yüz yıllık mesafede iken Cehennem bir defa gürülder. Allah'a yakın ne bir melek, ne bir peygamber, ne seçilmiş bir kişi, ne de orada bulunan bir şehit kalmaz ki mutlaka hepsi diz üstü çöker. Sonra bir daha gürülder. O zamanda gözyaşlarından bir damla bile kalmaz ve hepsi dökülür. O vakit her kişinin yetmiş iki peygamber kadar ameli olsa bile Cehenneme düşeceğini sanır. Sonra bir daha gürüldeyince kalpler yerinden sökülür ve boğazla küçük dilin arasına gelir. Gözlerdeki siyahlık beyazdan daha fazla olur. O gün her kişi:
“Ey Rabbim! Nefsim, nefsim, başka bir şey istemiyorum" der. Hatta İbrâhîm (aleyhisselam) Arş'ın direğine asılır ve:
“Ey Rabbim! Nefsim, nefsim, başka bir şey istemiyorum" diye nida eder. Sizin Peygamberiniz de:
“Ey Rabbim! Ümmetim, ümmetim" der. O zaman sizden başkası yanında önemli değildir. İşte o an peygamberler ve elçiler çağrılır. Onlara:
“Size ne cevap verildi?"diye sorulunca:
“Bizim hiçbir bilgimiz yok" derler. O zaman emeller yok olur ve akıl baştan gider. "Her ümmetten bir şahit çıkarır ve «Kesin delilinizi ortaya koyun» deriz. O zaman, gerçeğin Allah'a ait olduğunu, uydurduklarının kendilerini bırakıp kaçtığını anlarlar" âyeti da kalp tekrar yerine geldiği zamandır.
"...Sonra siz, kıyamet günü Rabbinizin huzurunda davalaşmaya çıkacaksınız" buyuruğu ise hesap günündeki davalaşmadır. Mazlumun zalimden, kölenin efendisinden, zayıfın kuvvetliden ve boynuzsuz hayvanın boynuzlu hayvandan hakkı alınacaktır. Hiç kimsenin hakkı kimsede kalmayacaktır. Her haklıya hakkı ödendiği zaman Cennet ahalisine Cennete gitmeleri, Cehennem ahalisine de Cehenneme gitmeleri emredilir. Cehennem ahalisine Cehenneme gitmeleri emredildiği zaman:
“Rabbimiz, işte bunlar bizi doğru yoldan çıkardılar'" ve:
“...Ey Rabbimiz! Bunu bizim önümüze kim sürdüyse, cehennemde onun azabını bir kat daha artır"" diyecekler. İşte o zaman Yüce Allah:
“Benim katımda çekişmeyin. Çünkü ben bu uyarıyı size önceden yaptım" buyuracaktır. Yani:
“Davalaşmak hesap anındadır. Ben de hesap anında aranızda ki meseleleri hallettim. Şimdi huzurumda davalaşıp çekişmeyin" mânâsındadır. "O gün, ağızlarını mühürleriz ve ne kazandılarsa elleri bize söyler ve ayakları tanıklık eder" âyeti kıyamet gününde olan bir şeydir. Kâfirler, Tevhid ehline verilen nimetleri ve hayırları görünce:
“Gelin müşrik olmadığımıza dair yemin edelim" derler. O zaman eller dilin söylediği şeyin aksinde şeyler söyler ve ayaklar da ona tanıklık eder. Sonra Allah dilin konuşması için izin verince, dil diğer uzuvlara:
“Niçin hakkımızda tanıklık ettiniz?" der. Bunun üzerine onlar:
“Her şeyi dile getiren Allah bizi dile getirdi" derler.
110
"Allah, «Ey Meryem oğlu İsa! Sana ve annene olan nimetimi an» demişti, «Seni Ruhü'l-Kudüs ile desteklemiştim; beşikte ve yetişkin iken insanlarla konuşuyordun; sana Kitab ı, hikmeti, Tevrat'ı ve İncili öğretmiştim. Sen iznimle, çamurdan kuş gibi bîr şey yapmış ona üflemiştin de iznimle kuş olmuştu; anadan doğma körü, alacalıyı iznimle îyî etmiştin. Ölüleri iznimle diriltiyordun. İsrailoğullarına belgelerle geldiğinde, onlardan inkar edenler, «Bu, apaçık bir büyüdür» demişlerdi de Ben onların sana zarar vermelerini önlemiştim.»"
İbn Ebî Hâtim, İbn Merdûye ve İbn Asâkir'in, Ebû Mûsa el-Eş'arî'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Kıyamet gününde peygamberler ve ümmetler çağrılacaktır. Sonra İsa çağrılacak ve Allah kendisine vermiş olduğu nimetleri hatırlatacaktır. İsa da bunu kabul edecektir. Yüce Allah:
“«Ey Meryem oğlu İsa! Sana ve annene olan nimetimi an» demişti. Seni Ruhü'l-Kudüs ile desteklemiştim; beşikte ve yetişkin iken insanlarla konuşuyordun; sana Kitab'ı, hikmeti, Tevrat'ı ve incil'i öğretmiştim. Sen iznimle, çamurdan kuş gibi bir şey yapmış ona üflemiştin de iznimle kuş olmuştu; anadan doğma körü, alacalıyı iznimle iyi etmiştin. Ölüleri iznimle diriltiyordun. İsrailoğullarına belgelerle geldiğinde, onlardan inkar edenler, «Bu, apaçık bir büyüdür» demişlerdi de Ben onların sana zarar vermelerini önlemiştim'" buyuracaktır. Sonra:
“...Ey Meryem oğlu İsa! Sen mi insanlara, Allah'ı bırakarak beni ve annemi iki ilâh edinin, dedin..." diye sorunca, İsa öyle bir şey demiş olmayı red edecektir. Hıristiyanlar getirilip onlara sorulunca: