ED-DURRU'L-MENSÛR TEFSÎRİ

En‘âm Sûresi — ED-DURRU'L-MENSÛR TEFSÎRİ — Sayfa 2

İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, Ebû Vâil'den bildirdiğine göre "Birtakım hayvanlar da vardır ki, (Allah böyle emrediyor diye) O'na iftira ederek üzerlerine Allah'ın adını anmazlar. Yapmakta oldukları iftiraları yüzünden Allah onları cezalandıracaktır" âyetinde kastedilen hayvan, onunla hac yolculuğuna çıkılmayan Bahîra adını verdikleri hayvandır.

Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Ebân b. Osman, bu âyeti (.....) şeklinde okumuştur.

Saîd b. Mansûr, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İbn Abbâs, bu âyeti (.....) şeklinde okurdu.

Saîd b. Mansûr ve İbnu'l-Münzir, İbnu'z-Zübeyr'in, bu âyeti (.....) şeklinde okuduğunu bildirir.

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Âsim, âyeti okurken, (.....) şeklinde (.....) harfini nasb şeklinde okumuştur.

Ebû Ubeyd ve İbnu'l-Enbârî, el-Mesâhifte, Hârûn'dan bildirir: Bu âyet, Abdullah (b. Mes'ûd)'un kıraatinde, (.....) şeklindedir.

İbnu'l-Enbârî'nin bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî) bu âyeti şeklinde harfini merfu (ötre) olarak okurdu.

139

"«Bu hayvanların karınlarında olan yavrular yalnız erkeklerimize mahsus olup, eşlerimize yasaktır. Ölü doğacak olursa hepsi ona ortak olurlar» dediler. Allah bu türlü sözlerin cezasını verecektir, çünkü O hakîm'dir, bilendir"

Firyâbî, İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre (.....) âyetinde kastedilen, hayvanların sütüdür.

İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş- Şeyh'in Mücâhid'den bildirdiğine göre "Bu hayvanların karınlarında olan yavrular yalnız erkeklerimize mahsus olup, eşlerimize yasaktır. Ölü doğacak olursa hepsi ona ortak olurlar, dediler. Allah bu türlü sözlerin cezasını verecektir, çünkü O hakîm'dir, bilendir" âyetinde kastedilen hayvan, Sâibe ve Bahîra'dır. Bunları, hanımlarına haram kılmışlardı. Allah, onların bu türlü sözlerinin cezasını verecektir.

Abd b. Humeyd, İbnu'l-Münzir ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Katâde, "Bu hayvanların karınlarında olan yavrular yalnız erkeklerimize mahsus olup, eşlerimize yasaktır. Ölü doğacak olursa hepsi ona ortak olurlar, dediler. Allah bu türlü sözlerin cezasını verecektir, çünkü O hakîm'dir, bilendir" âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Bahîra'nın sütü, erkeklere helal, kadınlara ise haram kabul edilirdi. Ölen hayvan ise hem erkeklere, hem de kadınlara helal sayılırdı. Allah onların bu türlü (helal ve haram uydurarak) yalan uydurmalarının cezasını verecektir."

Ebu'ş-Şeyh ve İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs, "Bu hayvanların karınlarında olan yavrular yalnız erkeklerimize mahsus olup, eşlerimize yasaktır. Ölü doğacak olursa hepsi ona ortak olurlar, dediler. Allah bu türlü sözlerin cezasını verecektir, çünkü O hakîm'dir, bilendir" âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Keçi, erkek doğurduğu zaman onu keserlerdi ve ondan sadece erkekler yiyebilirdi. Dişi doğurduğu zaman ise onu kesmezlerdi. Ölü doğan hayvan ise hem erkekler, hem kadınlar tarafından yenebilirdi."

İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'ın, "Bu hayvanların karınlarında olan yavrular yalnız erkeklerimize mahsus olup, eşlerimize yasaktır. Ölü doğacak olursa hepsi ona ortak olurlar, dediler. Allah bu türlü sözlerin cezasını verecektir, çünkü O hakîm'dir, bilendir" âyetini açıklarken şöyle dediğini bildirir:

“Hayvanın sütünü kadınlara haram sayarlar ve bu sütü sadece erkekler içebilirdi. Hayvan, erkek doğurunca, doğan yavruyu sadece erkekler yiyebilirdi. Dişi doğurduğu zaman ise onu kesmezlerdi. Ölü doğan hayvan ise hem erkekler, hem kadınlar tarafından yenebilirdi."

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Âsim, bu âyeti (.....) şeklinde okurdu.

Buhârî, Tarih'te, Hazret-i Âişe'nin şöyle dediğini bildirir:

“Bazılarınız, malını sadece erkek çocuklarına veriyor. Bu durumunuz, Müşriklerin, âyette belirtildiği üzere:

“Bu hayvanların karınlarında olan yavrular yalnız erkeklerimize mahsus olup, eşlerimize yasaktır..." demelerine benzemektedir."

140

"Beyinsizlikleri yüzünden, körü körüne çocuklarını öldürenler ve Allah'ın kendilerine verdiği nimetleri Allah'a iftira ederek haram sayanlar mahvolmuşlardır; onlar sapıtmışlardır, zaten doğru yolda da değillerdi"

Abd b. Humeyd, Buhârî, Ebu'ş-Şeyh ve İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki:

“Arapların cahilliğini bilmek istersen, En'âm Sûresinin yüz otuzuncu âyetinden, yüz kırkıncı âyete kadar olan kısmını oku."

İbnu'l-Münzir ve Ebu'ş-Şeyh'in İkrime'den bildirdiğine göre "Beyinsizlikleri yüzünden, körü körüne çocuklarını öldürenler ve Allah'ın kendilerine verdiği nimetleri Allah'a iftira ederek haram sayanlar mahvolmuşlardır; onlar sapıtmışlardır, zaten doğru yolda da değillerdi" âyeti, kızlarını diri diri toprağa gömen Mudar ve Rabîa kabilesi hakkında nazil olmuştur. Onlardan bir erkek evlenirken kadınlara şart koşardı: Eğer kız çocuklar doğuracak olursa bu kız çocuklardan birini sağ bırakırsa, bir diğerini (ikincisini) kadın kendi elleriyle diri diri gömüp öldürecektir. Evlendiği kadın, evlenirken diri diri gömülmesi üzerine anlaştığı kız çocuğunu doğurduğunda erkek ondan uzaklaşır ve ona:

“Eğer bu çocuğu diri diri gömüp öldürmezsen sen, bana, anamın sırtı gibisin" diyerek zıhar yapardı. O kadın kendi ailesine gönderilir; kadının kabilesinin kadınları toplanır ve hep birden yardımlaşarak o kız çocuğunu diri diri toprağa gömerlerdi.

Abd b. Humeyd, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh, Katâde'nin, "Beyinsizlikleri yüzünden, körü körüne çocuklarını öldürenler ve Allah'ın kendilerine verdiği nimetleri Allah'a iftira ederek haram sayanlar mahvolmuşlardır; onlar sapıtmışlardır, zaten doğru yolda da değillerdi" âyetini açıklarken şöyle dediğini bildirir:

“Bu gelenek Cahiliye halkının uyguladığı bir şeydi. Cahiliye döneminde, esir alınma ve açlık korkusuyla kız çocuklarını öldürürlerdi. Yine cahiller, Şeytanın mallarınâ olan tahakkümüyle, kendi mallarından Bahîra, Sâibe, Vasîle ve Hâm diye adlandırdıkları hayvanları ayırıp, kendi hayvanlarından ve ekinlerinden bir kısmını haram saydılar. Bu gelenekleri, şeytan onlara öğretti ve Allah'a iftira atarak haram saydılar."

Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Ebû Rezîn, bu âyeti, (.....) şeklinde okumuştur.

141

"Çardaklı ve çardaksız bağları inşa eden Allah'tır. Tadları çeşitli ekin ve hurmaları, zeytin ve narı birbirine benzer ve benzemez şekilde yaratan O'dur. Ürün verdiği zaman ürününden yiyin, devşirildiği ve biçildiği gün hakkını verin; israf etmeyin, çünkü Allah müsrifleri sevmez"

İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, Ali (b. Ebi Talha) vasıtasıyla İbn Abbâs'ın şöyle dediğini bildirir:

“Çardaklı sözünden kastedilen, insanlar için hazırlanan bahçelerdir. Çardaksızlardan kastedilen ise dağlarda ve ovalarda yetişen meyvelerdir."

Abd b. Humeyd'in Katâde'den bildirdiğine göre çardaklıdan kastedilen, çalılarla ve kamışlarla gölgelenen, çardaksız ise kendisine gölgelik yapılmayan şeylerdir.

Ebu'ş-Şeyh'in İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre çardaklı sözünden kastedilen üzüm bağlarıdır.

Ebu'ş-Şeyh başka bir kanalla İbn Abbâs'tan bildirir:

“Çardaklı bahçelerden kasıt, üzüm bağları gibi dalları çardak üzerine çıkarılabilen şeylerdir. Çardaksız bağlardan kasıt ise, çardak üzerine çıkarılamayan bitkilerdir."

İbnu'l-Münzir ve Ebu'ş-Şeyh'in İbn Cüreyc'den bildirdiğine göre "Çardaklı ve çardaksız bağlan inşa eden Allah'tır. Tadları çeşitli ekin ve hurmaları, zeytin ve narı birbirine benzer ve benzemez şekilde yaratan O'dur..." âyetindeki meyveler, görünüş olarak birbirlerine benzerler, ama tad olarak birbirlerine benzemezler.

İbnu'l-Münzir, en-Nehhâs, Ebu'ş-Şeyh ve İbn Merdûye, Ebû Saîd el- Hudri'den, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem), "...devşirildiği ve biçildiği gün hakkını verin..." sözünü açıklarken:

“Başaktan düşeni verin" buyurmuştur.

Saîd b. Mansûr, İbn Ebî Şeybe, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, en-Nehhâs ve Beyhakî'nin, Sünen'de, İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre "...devşirildiği ve biçildiği gün hakkını verin..." âyetini, öşür (onda bir) ve yarısı (yirmide bir) verilmesiyle ilgili emir neshetmiştir.

İbn Ebî Şeybe ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Atiyye el-Avfî, "...devşirildiği ve biçildiği gün hakkını verin..." âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Ekinler biçilip dövüldüğü ve taneleri ayrıldığı zaman onun bir kısmını fakirelere verirlerdi. Öşür (onda bir) ve yarısı (yirmide bir) verilmesiyle ilgili emir bunu neshetti."

İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, en-Nâsih'te Ebû Dâvûd ve İbnu'l-Münzir bildirir: Süfyân der ki: Süddî'ye:

“...devşirildiği ve biçildiği gün hakkını verin..." âyetini sorduğumda:

“Bu âyet Mekke'de nazil olmuştur. Öşür (onda bir) ve yansı (yirmide bir) verilmesiyle ilgili emir bunu neshetti" dedi. Ben:

“Bunu kimden naklediyorsun?" diye sorunca ise Süddî:

“İlim adamlarından" cevabını verdi.

en-Nehhâs, Ebu'ş-Şeyh ve Beyhakî'nin bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr, "...devşirildiği ve biçildiği gün hakkını verin..." âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Bu âyetin hükmü, zekat âyetinden önce geçerliydi. Kişi, ekininden dilediği kadarını verir, hayvanını yemler ve yetimlerle miskinlere avuç avuç verirdi, (zekat âyeti nazil olunca bu, belli bir kurala bağlandı).

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Katâde:

“Zekat âyeti, Kur'ân'daki sadakayla ilgili bütün âyetleri neshetmiştir" dedi.

Ebû Ubeyd, İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd ve İbnu'l-Münzir'in, Dahhâk'tan bildirdiğine göre zekat âyeti, Kur'ân'daki sadakayla ilgili bütün âyetleri neshetmiştir.

İbn Ebî Şeybe, İbnu'l-Münzir, en-Nehhâs, Ebu'ş-Şeyh, Taberânî, İbn Merdûye ve Beyhakî, Sünen'de, İbn Ömer'in, "...devşirildiği ve biçildiği gün hakkını verin..." âyetini açıklarken:

“Yanlarına gelip ihtiyaç sahibi olduğunu belli eden, ama istemeyen kişilere verdikleri sadaka kastedilmektedir" dediğini bildirir.

Saîd b. Mansûr, İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh ve Beyhakî'nin bildirdiğine göre Mücâhid, "...devşirildiği ve biçildiği gün hakkını verin..." âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Hasat yaptığın zaman, fakirler yanına gelince onlara da başaklardan ver. Ekini deste yaptığın zaman fakirler yanına gelince onlara da bu destelerden ver. Öğütüp savurduğun zaman fakirler yanına gelince onlara da ver. Savurup topladığın ve ölçüsünü bildiğin zaman ise ondan zekatı ayır. Hurmalar yetişip, fakirler geldiklerinde onlara da henüz ham olan hurmalardan ver. Onu topladığın zaman fakirler yanına gelirse, kendilerine topladığın hurmalardan ver. Hurmaları yığıp, miktarı belli olduğu zaman ise ondan zekatı ayır."

İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbnu'l-Münzir ve Ebu'ş-Şeyh, Meymûn b. Mihrân ve Yezîd b. el-Esam'ın şöyle dediğini bildirir:

“Medine halkı, hurmalarını topladıkları bir dalını getirip Mescid'e koyarlardı. Fakirler gelip sopayla dala vurur ve düşen hurmaları yerlerdi. "... devşirildiği ve biçildiği gün hakkını verin..." âyeti buna işaret etmektedir.

İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Hammâd b. Ebî Süleymân, "...devşirildiği ve biçildiği gün hakkını verin..." âyetini açıklarken:

“Sahabe, fakirlere yaş olan hurmalardan yedirirlerdi" demiştir.

Ebû Ubeyd, Ebû Dâvûd, Nâsih'te ve İbnu'l-Münzir'in, Hasan(ı Basrî)'den bildirdiğine göre "...devşirildiği ve biçildiği gün hakkını verin..." âyetinden kastedilen, hububat ve meyvelerden sadaka vermektir.

Ebû Ubeyd ve İbnu'l-Münzir'in Enes'ten bildirdiğine göre Temîm kabilesinden bir adam:

“Ey Allah'ın Resûlü! Ben, malı çok ama çocukları, ailesi ve etrafı kalabalık olan biriyim. Bana, nasıl infakta bulunacağımı söyle" deyince, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Malının zekatını verirsin. Çünkü bu senin için temizlenmedir, akrabalarım gözetirsin, dilencinin, komşunun ve fakirlerin de hakkını verirsin" buyurdu.

Saîd b. Mansûr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Şa'bî:

“Malda, zekat dışında fakirlerin başka hakkı da vardır" demiştir.

İbn Ebî Şeybe, İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş Şeyh, Ebu'l-Âliye'nin, "...devşirildiği ve biçildiği gün hakkını verin.." âyetini açıklarken şöyle dediğini bildirir:

“Daha önce, zekat dışında bir miktar infakta bulunurlardı. Sonra bunda rekabete girerek açırıya kaçınca, Yüce Allah, âyetin:

“...israf etmeyin, çünkü Allah müsrifleri sevmez' kısmını indirdi.

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in İbn Cüreyc'den bildirdiğine göre bu âyet Sâbit b. Kays b. eş-Şemmâs hakkında inmiştir. Sâbit, hurmaları toplayıp:

“Bu gün yanıma kim gelirse ona bu hurmalardan yedireceğim" dedi. Yanına gelen herkese yedirdi ve akşama kadar yanında hiç hurma kalmadı. Bunun üzerine Allah, âyetin:

“...israf etmeyin, çünkü Allah müsrifleri sevmez" kısmını indirdi.

İbn Ebî Hâtim, Ğufra'nın azatlısı Ömer'in:

“Allah için infak ettiğin hiçbir şey israf sayılmaz" dediğini bildirir.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mücâhid:

“Eğer, Allah için, Ebû Kubeys dağı kadar altın infak etsen, yine de israf sayılmaz. Allah'a isyan olan bir hususta bir avuç infakta (harcamada) bulunsan bile bu israf sayılır" demiştir.

Abdürrezzâk ve İbn Ebî Hâtim, Saîd b. el-Müseyyeb'in, "... israf etmeyin, çünkü Allah müsrifleri sevmez" âyetini açıklarken:

“Sadakayı yasaklamayınız. Aksi takdirde isyan etmiş olursunuz" dediğini bildirir.

İbn Ebî Hâtim, Avn b. Abdillah'ın, "...israf etmeyin, çünkü Allah müsrifleri sevmez" âyetini açıklarken:

“Müsrif, başkasının malını yiyen kişidir" dediğini bildirir.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Zeyd b. Eşlem, "Çardaklı ve çardaksız bağları inşa eden Allah'tır. Tadları çeşitli ekin ve hurmaları, zeytin ve narı birbirine benzer ve benzemez şekilde yaratan O'dur. Ürün verdiği zaman ürününden yiyin, devşirildiği ve biçildiği gün hakkını verin; israf etmeyin, çünkü Allah müsrifleri sevmez" âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Hasadın hakkından kasıt, öşürdür. Allah, idarecilere: «Hakkınız olmayanı alarak israf etmeyiniz» buyurmuş, mal sahiplerine, üründeki fakirin hakkını vermesini, idarecilere de sadece hakları olan miktarı almalarını emretmiştir."

İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in Süddî'den bildirdiğine göre. "...israf etmeyin, çünkü Allah müsrifleri sevmez" âyeti:

“Bütün malınızı verip sizler muhtaç duruma düşmeyiniz" mânâsındadır.

İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh, Muhammed b. Ka'b'ın, "Çardaklı ve çardaksız bağları inşa eden Allah'tır. Tadları çeşitli ekin ve hurmaları, zeytin ve narı birbirine benzer ve benzemez şekilde yaratan O'dur. Ürün verdiği zaman ürününden yiyin, devşirildiği ve biçildiği gün hakkını verin; israf etmeyin, çünkü Allah müsrifleri sevmez" âyetini açıklarken şöyle dediğini bildirir:

“Ürün verdiği zaman, hurmalardan ve üzümlerden yiyiniz. Hasad vakti geldiği zaman ise (fakirin) hakkını veriniz. Verirken israf etmek, onu verilmesi gereken yerlere vermemektir."

Ebu'ş-Şeyh, Süfyân b. Hüseyn'den, Ebû Bişr'in şöyle dediğini bildirir: İnsanlar, İyâs b. Mu'âviye'nin etrafında toplanıp:

“İsraf ne demektir?" diye sorunca, İyâs:

“Allah'ın emrine tecavüz ettiğin şey israftır" cevabını verdi." Süfyân b. Hüseyn:

“Allah'ın emirlerinden birini ihmal etmen de israftır" demiştir.

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Katâde, "...devşirildiği ve biçildiği gün hakkını verin..." âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Üründeki hak, içindeki zekattır. Bize bildirildiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), yağmurla veya akarsuyla sulanan ya da sulanmadan toplanan mahsulden onda bir, parayla sulanan mahsulden ise yirmide bir zekat verilmesini emretmiştir. Bu, ölçülebilen mahsuller için geçerlidir. Denildiğine göre mahsuller beş vesek (üç yüz sa')'a yetişince ondan zekat verilmesi gerekir. Ölçülemeyen mahsullerden de, tıpkı ölçülebilen mahsuller gibi verilmesini müstehap görürlerdi."

İbn Ebî Hâtim, Nehhâs, İbn Adiy ve Beyhakî'nin, Sünen'de, Enes b. Mâlik'ten bildirdiğine göre "...devşirildiği ve biçildiği gün hakkını verin..."âyetinden kastedilen, farz olan zekattır.

İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre "...devşirildiği ve biçildiği gün hakkını verin..." âyetinden kastedilen, ölçüldüğü ve miktarı belli olduğu zaman farz olan zekattır.

İbn Ebî Şeybe, Ebû Dâvûd, Nâsih'te ve Beyhakî'nin, Tâvus'tan bildirdiğine göre "... devşirildiği ve biçildiği gün hakkını verin..." âyetinden kastedilen, zekattır.

142

"Hayvanlardan yük taşıyanı ve döşek yapılanları yaratan O dur. Allah'ın size verdiği rızıktan yeyin, şeytanın ardına düşmeyin; şüphesiz o sizin için apaçık bir düşmandır"

Firyâbî, Ebû Ubeyd, Abd b. Humeyd, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Taberânî, Ebu'ş-Şeyh ve Hâkim, İbn Mes'ûd'un şöyle dediğini bildirir:

“Yük için yaratılandan kastedilen, develerdir. Döşek yapılandan kasıt ise yük taşıyamayan küçük develerdir."

Abd b. Humeyd, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh, İbn Abbâs'ın şöyle dediğini bildirir:

“Yük için yaratılanlardan kasıt, büyük develerdir. Döşek yapılandan kasıt ise küçük develerdir."

Ebu'ş-Şeyh'in İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre âyette geçen yük taşıyan ve döşek yapılandan kastedilen, sadece develerdir. (.....) üzerinde yük taşınan, (.....) ise kesilip yenilen develerdir.

et-Tastî'nin İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre Nâfi b. el-Ezrak kendisine:

“Bana Yüce Allah'ın, âyette geçen (.....) sözünün mânâsını söyle" deyince, İbn Abbâs:

“Furuş, küçük develerdir" cevabını verdi. Nâfi:

“Peki, Araplar öylesi bir ifadenin ne anlama geldiğini biliyorlar mı ki?" diye sorunca da, İbn Abbâs şöyle demiştir:

“Tabi ki! Umeyye b. Ebi's-Salt'ın:

"Keşke beni görmeden önce

Dağ başlarında yavru develer otlatan biri olsaydım" dediğini bilmez misin?"

İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki:

“(.....), Deve, at, katır ve eşek gibi üzerinde yük taşlınan hayvanlardır. (.....) ise koyunlardır."

Abd b. Humeyd'in, Ebu'l-Âliye'den bildirdiğine göre "(.....), Deve ve sığırdır. ise koyun ve keçilerdir.

143

Bkz. Ayet:144

144

"(Dişi ve erkek olarak) sekiz eş yarattı: Koyundan iki, keçiden iki... De ki: O, bunların erkeklerini mi, dişilerini mi, yoksa bu iki dişinin rahimlerinde bulunan yavruları mı haram etti? Eğer doğru iseniz bana ilimle söyleyin. Deveden de iki, sığırdan da iki (yarattı.) De ki: O bunların erkeklerini mi, dişilerini mi, yoksa bu iki dişinin rahimlerinde bulunan yavruları mı haram kıldı? Yoksa Allah'ın size böyle vasiyet ettiğine şahit mi oldunuz? Bilgisizce insanları saptırmak için Allah'a karşı yalan uydurandan kim daha zalimdir! Şüphesiz Allah o zalimler topluluğunu doğru yola iletmez."

İbn Ebî Şeybe, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Beyhakî, Sünen'de değişik kanallarla İbn Abbâs'ın:

“Sekiz eşin, deve, sığır, koyun ve keçiden oluşmaktadır" dediğini bildirir.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Süddî (.....) sözünü açıklarken:

“Sizler için, saydıklarımdan, dişi ve erkek olmak üzere sekiz çift indirdim" demiştir.

Abd b. Humeyd'in Katâde'den bildirdiğine göre (.....) sözünde geçen erkek ve dişinin her biri bir çift sayılır.

Abd b. Humeyd, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in Mücâhid'den bildirdiğine göre (.....) sözünden kastedilen, Allah'ın yasaklamış olduğu Bahira ve Sâibe'dir.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Leys b. Ebî Süleym der ki:

“Manda ve, Buhtî(uzun boyunlu bir deve cinsi) bu sekiz çifttendir."

İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim değişik kanallarla, İbn Abbâs'ın, "(Dişi ve erkek olarak) sekiz eş yarattı: Koyundan iki, keçiden iki... De ki: O, bunların erkeklerini mi, dişilerini mi, yoksa bu iki dişinin rahimlerinde bulunan yavruları mı haram etti? Eğer doğru iseniz bana ilimle söyleyin" âyetini açıklarken şöyle dediğini bildirir:

“Bunlar, dört çifttir ve Ben, bunlardan hiç birini haram kılmadım. Rahim, dişi veya erkekten başkasını mı taşır! Öyleyse neden bazısını haram, bazısını helal kılıyorsunuz. Bunların, yani Cahiliye döneminde müşriklerin haram kıldığı hayvanların hepsi helaldir."

İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in Hasan(ı Basrî)'den bildirdiğine göre (.....) sözünden kastedilen, rahimlerin taşıdığıdır.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Süddî, (.....) sözünü açıklarken şöyle dedi:

“Müşriklerin, hayvanlardan bazılarını haram sayıp:

“Allah bize böyle emretti" demeleri sebebiyle, Yüce Allah:

“Bilgisizce insanları saptırmak için Allah'a karşı yalan uydurandan kim daha zalimdir" buyurmuştur."

145

"De kî: Bana vahyolunanda, leş veya akıtılmış kan yahut domuz etî -kî pisliğin kendisidir- ya da günah işlenerek Allah'tan başkası adına kesilmiş bir hayvandan başka, yiyecek kimseye haram kılınmış birşey bulamıyorum. Başkasına zarar vermemek ve sınırı aşmamak üzere kim (bunlardan) yemek zorunda kalırsa bilsin ki Rabbin bağışlayan ve esirgeyendir."

Abd b. Humeyd, Tâvus'un:

“Cahiliye halkı, bazı şeyleri helal, bazı şeyleri de haram sayıyorlardı. Bunun üzerine, "De ki: Bana vahyolunanda, leş veya akıtılmış kan yahut domuz eti -ki pisliğin kendisidir- ya da günah işlenerek Allah'tan başkası adına kesilmiş bir hayvandan başka, yiyecek kimseye haram kılınmış birşey bulamıyorum. Başkasına zarar vermemek ve sınırı aşmamak üzere kim (bunlardan) yemek zorunda kalırsa bilsin ki Rabbin bağışlayan ve esirgeyendir" âyeti nazil oldu" dediğini bildirir.

Abd b. Humeyd, Ebû Dâvûd, İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh, Hâkim ve İbn Merdûye bildirir: İbn Abbâs:

“Cahiliye halkı, bazı şeyleri yiyor, bazı şeyleri de pis sayıp yemiyorlardı. Allah, Peygamberini gönderip Kitabını indirerek, helalini ve haramını beyan etti. Allah'ın helal kıldığı helal, haram kıldığı da haramdır. Hakkında bir şey söylemedikleri ise affedilmiş şeylerdir" deyip:

“De ki: Bana vahyolunanda, leş veya akıtılmış kan yahut domuz eti -ki pisliğin kendisidir- ya da günah işlenerek Allah'tan başkası adına kesilmiş bir hayvandan başka, yiyecek kimseye haram kılınmış birşey bulamıyorum.

Başkasına zarar vermemek ve sınırı aşmamak üzere kim (bunlardan) yemek zorunda kalırsa bilsin ki Rabbin bağışlayan ve esirgeyendir" âyetini okudu.

Abdürrezzâk ve Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“De ki: Bana vahyolunanda, leş veya akıtılmış kan yahut domuz eti -ki pisliğin kendisidir- ya da günah işlenerek Allah'tan başkası adına kesilmiş bir hayvandan başka, yiyecek kimseye haram kılınmış birşey bulamıyorum. Başkasına zarar vermemek ve sınırı aşmamak üzere kim (bunlardan) yemek zorunda kalırsa bilsin ki Rabbin bağışlayan ve esirgeyendir" âyetini okuyup:

“Bunun dışındakiler helaldir" dedi.

Buhârî, Ebû Dâvûd, İbnu'l-Münzir, en-Nehhâs ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Amr b. Dînâr der ki: Câbir b. Zeyd'e:

Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem), Hayber zamanında, ehli eşeklerin etini haram kıldığını iddia ediyorlar" dediğimde:

“Hakem b. Amr el-Gifârî de Basra'dayken Hazret-i Peygamber'den (sallallahü aleyhi ve sellem) aynı hükmü naklediyordu ama İbn Abbâs, bunun doğru olmadığını söyledi ve:

“De ki: Bana vahyolunanda, leş veya akıtılmış kan yahut domuz eti -ki pisliğin kendisidir- ya da günah işlenerek Allah'tan başkası adına kesilmiş bir hayvandan başka, yiyecek kimseye haram kılınmış birşey bulamıyorum. Başkasına zarar vermemek ve sınırı aşmamak üzere kim (bunlardan) yemek zorunda kalırsa bilsin ki Rabbin bağışlayan ve esirgeyendir" âyetini okudu."

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki:

“Hayvanlardan, Yüce Allah'ın Kitab'ında:

“De ki: Bana vahyolunanda, leş veya akıtılmış kan yahut domuz eti -ki pisliğin kendisidir- ya da günah işlenerek Allah'tan başkası adına kesilmiş bir hayvandan başka, yiyecek kimseye haram kılınmış birşey bulamıyorum. Başkasına zarar vermemek ve sınırı aşmamak üzere kim (bunlardan) yemek zorunda kalırsa bilsin ki Rabbin bağışlayan ve esirgeyendir" âyetiyle haram kıldıkları dışında haram olan yoktur."

Saîd b. Mansûr, Ebû Dâvûd, İbn Ebî Hâtim ve İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre İbn Ömer'e:

“Kirpi etini yemenin hükmü sorulunca, "De ki: Bana vahyolunanda, leş veya akıtılmış kan yahut domuz eti -ki pisliğin kendisidir- ya da günah işlenerek Allah'tan başkası adına kesilmiş bir hayvandan başka, yiyecek kimseye haram kılınmış birşey bulamıyorum. Başkasına zarar vermemek ve sınırı aşmamak üzere kim (bunlardan) yemek zorunda kalırsa bilsin ki Rabbin bağışlayan veesirgeyendir" âyetini okudu. Yanındaki bir ihtiyar:

“Ebû Hureyre'nin Rösûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanında kirpiden bahsedilince: «O, pis hayvanlardan biridir» buyurduğunu işittim" deyince, İbn Ömer:

“Eğer bunu Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) söylediyse" dediği gibidir" karşılığını verdi.

İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, en-Nehhâs, Ebu'ş-Şeyh ve İbn Merdûye bildiriyor: Hazret-i Âişe'ye yırtıcı hayvanların azı dişli olanlarının ve pençeleriyle avlanan kuşların hükmü sorulunca, "De ki: Bana vahyolunanda, leş veya akıtılmış kan yahut domuz eti -ki pisliğin kendisidir- ya da günah işlenerek Allah'tan başkası adına kesilmiş bir hayvandan başka, yiyecek kimseye haram kılınmış birşey bulamıyorum. Başkasına zarar vermemek ve sınırı aşmamak üzere kim (bunlardan) yemek zorunda kalırsa bilsin ki Rabbin bağışlayan ve esirgeyendir" âyetini okurdu.

Ahmed, Buhârî, Nesâî, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Taberânî ve İbn Merdûye, İbn Abbâs'ın şöyle dediğini bildirir: Sevde binti Zem'a'nın bir oğlağı ölünce Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Ey Allah'ın Resulü! Oğlağım öldü" dedi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Onun derisini alsaydım ya" buyurunca, Sevde:

“Ey Allah'ın Resulü! Ölen bir oğlağın derisini mi alacağız?" diye sordu. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“De ki: Bana vahyolunanda, leş veya akıtılmış kan yahut domuz eti -ki pisliğin kendisidir- ya da günah işlenerek Allah'tan başkası adına kesilmiş bir hayvandan başka, yiyecek kimseye haram kılınmış birşey bulamıyorum. Başkasına zarar vermemek ve sınırı aşmamak üzere kim (bunlardan) yemek zorunda kalırsa bilsin ki Rabbin bağışlayan ve esirgeyendir" âyetini okudu ve:

“Siz onu yemeyeceksiniz, sadece ondan faydalanmak için (deriyi) tabaklayacaksınız" buyurdu. Sevde birini gönderip oğlağın derisini yüzdürdü ve onu tabaklayıp su tulumu yaparak eskiyinceye kadar kullandı.

İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs, "De ki: Bana vahyolunanda, leş veya akıtılmış kan yahut domuz eti -ki pisliğin kendisidir- ya da günah işlenerek Allah'tan başkası adına kesilmiş bir hayvandan başka, yiyecek kimseye haram kılınmış birşey bulamıyorum. Başkasına zarar vermemek ve sınırı aşmamak üzere kim (bunlardan) yemek zorunda kalırsa bilsin ki Rabbin bağışlayan ve esirgeyendir" âyetini okudu ve şöyle dedi:

“Ölen hayvanın yenmesi, yani eti haram kılınmıştır. Ölen hayvanın derisi, dişi, kemiği, kılı ve yünü helaldir."

İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in, İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre âyette geçen (.....) sözünden kastedilen akmış kandır.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki:

“Cahiliye halkı, hayvanı boğazladıkları zaman, onun şah damarlarını kesip akan kanı alıp yerler ve:

“Bu, akıtılmış kandır" derlerdi.

Abdürrezzâk, Abd b. Humeyd ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Katâde der ki:

“Akıtılan kan haram kılınmıştır. Et ve etin içinde kalan kanı yemekte bir sakınca yoktur."

Abdürrezzâk, Saîd b. Mansûr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş- Şeyh'in bildirdiğine göre İkrime der ki:

“Eğer, "De ki: Bana vahyolunanda, leş veya akıtılmış kan yahut domuz eti -ki pisliğin kendisidir- ya da günah işlenerek Allah'tan başkası adına kesilmiş bir hayvandan başka, yiyecek kimseye haram kılınmış birşey bulamıyorum. Başkasına zarar vermemek ve sınırı aşmamak üzere kim (bunlardan) yemek zorunda kalırsa bilsin ki Rabbin bağışlayan ve esirgeyendir" âyeti olmasaydı, Yahudilerin ette damarları bulup araştırmaları gibi, müslümanlar da öylece yapacaklardı."

İbnu'l-Münzir'in İbn Cüreyc'den bildirdiğine göre (.....) sözünden kastedilen akmış kandır. Damarlarda kalan kanı yemekte bir sakınca yoktur.

İbn Ebî Şeybe, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh ve Beyhakî, Sünen'de, İkrime'den bildirir: İbn Abbâs'a bir adam gelerek:

“Boğazlanan hayvanın dalaklarını yiyebilir miyim?" diye sorunca, İbn Abbâs:

“Evet" cevabını verdi. Adam:

“Ama dalağın geneli kandan oluşmaktadır" deyince, İbn Abbâs:

“Allah, akıtılan kanı haram kılmıştır" karşılığını verdi.

Abd b. Humeyd ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Ebû Miclez, oğlağın boğazlandığı kısımda veya kazanın üst tarafında olan kan hakkında:

“Bunda bir sakınca yoktur. Yasaklanan, akıtılmış olan kandır" dedi.

Ebu'ş-Şeyh ve İbn Merdûye, İbn Ömer ve Hazret-i Âişe'nin:

“De ki: Bana vahyolunanda, leş veya akıtılmış kan yahut domuz eti -ki pisliğin kendisidir- ya da günah işlenerek Allah'tan başkası adına kesilmiş bir hayvandan başka, yiyecek kimseye haram kılınmış birşey bulamıyorum. Başkasına zarar vermemek ve sınırı aşmamak üzere kim (bunlardan) yemek zorunda kalırsa bilsin ki Rabbin bağışlayan ve esirgeyendir" âyetinde zikredilmeyen her şeyi yemekte bir sakınca yoktur, dediğini bildirir.

Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Şa'bî'ye, fil ve aslan etinin hükmü sorulunca, "De ki: Bana vahyolunanda, leş veya akıtılmış kan yahut domuz eti -ki pisliğin kendisidir- ya da günah işlenerek Allah'tan başkası adına kesilmif bir hayvandan başka, yiyecek kimseye haram kılınmış birşey bulamıyorum. Başkasına zarar vermemek ve sınırı aşmamak üzere kim (bunlardan) yemek zorunda kalırsa bilsin ki Rabbin bağışlayan ve esirgeyendir" âyetini okudu.

İbn Ebî Şeybe ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbnu'l-Hanefiyye'ye yılan balığının hükmü sorulunca, "De ki: Bana vahyolunanda, leş veya akıtılmış kan yahut domuz eti -ki pisliğin kendisidir- ya da günah işlenerek Allah'tan başkası adına kesilmiş bir hayvandan başka, yiyecek kimseye haram kılınmış birşey bulamıyorum. Başkasına zarar vermemek ve sınırı aşmamak üzere kim (bunlardan) yemek zorunda kalırsa bilsin ki Rabbin bağışlayan ve esirgeyendir" âyetini okudu.

İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs'a, köpek, kurt, kedi gibi hayvanların ücreti sorulunca, "Ey Mü’minler! Size açıklanınca hoşunuza gitmeyecek şeyleri sormayın. Kur'ân indirilirken onları sorarsanız size açıklanır (ama üzülürsünüz). Allah sorduğunuz şeyleri affetmiştir. Allah Bağışlayan'dır, Halim'dir" âyetini okuyup:

Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabı bazı şeyleri kerih görür, ama haram saymazlardı. Allah bir kitap indirmiş, bazı şeyleri helal bazı şeyleri haram kılmıştır. Yine Kitab'ında, "De ki: Bana vahyolunanda, leş veya akıtılmış kan yahut domuz eti -ki pisliğin kendisidir- ya da günah işlenerek Allah'tan başkası adına kesilmiş bir hayvandan başka, yiyecek kimseye haram kılınmış birşey bulamıyorum. Başkasına zarar vermemek ve sınırı aşmamak üzere kim (bunlardan) yemek zorunda kalırsa bilsin ki Rabbin bağışlayan ve esirgeyendir" buyurmuştur" cevabını verdi.

İbn Ebî Şeybe, Buhârî, Müslim ve Nesâî'nin İbn Ömer'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Hayber günü, ehli eşeklerin etinin yenmesini haram kılmıştır.

İbn Ebî Şeybe, Buhârî, Müslim, Ebû Dâvûd ve Tirmizî'nin Câbir b. Abdillah'tan bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Hayber günü, ehli eşeklerin etinin yenmesini haram kılmış, atların etinin ise yenmesine ruhsat vermiştir.

Buhârî, Müslim ve Nesâî'nin bildirdiğine göre Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) bir adam gelip:

“Eşekler yenildi" dedi. Sonra başka birisi gelip:

“Eşekleri (yiyip) bitirdiler" deyince, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) birine emretti ve bu kişi, halka:

“Allah ve Resulü, ehli eşeklerin etini yemenizi haram kıldı, onların eti pistir" diye seslendi. Bunun üzerine eşek etiyle dolup taşan kazanlar döküldü.

Mâlik, Buhârî, Müslim, Ebû Dâvûd, Tirmizî, Nesâî ve İbn Mâce'nin, Ebû Sa'Iebe el-Huşenî'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Hayber günü azı dişi olan yırtıcı hayvanların etini yasaklamıştır.

Müslim, Ebû Dâvûd, Nesâî ve İbn Mâce'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki:

Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Hayber günü azı dişi olan yırtıcı hayvanların ve pençesi olan kuşların etini yasaklamıştır."

Ebû Dâvûd, Hâlid b. el-Velîd'in şöyle dediğini bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile beraber Hayber savaşına katıldım. Yahudiler gelip, halkın aşılarlına akı edip hayvanlarını talan ettiğini söyleyince, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Şunu bilin ki, anlaşmalı olarak müslüman topraklarında yaşayan gayr-ı müslimlerin mallarını haksız yere ellerinden almak helâl olmaz. Ehli eşek eti size haram olduğu gibi at ve katır da haramdır. Azı dişi olan yırtıcı hayvanlar ve pençesi olan kuşların eti de haramdır" buyurdu.

İbn Ebî Şeybe ve Tirmizî'nin bildirdiğine göre Câbir der ki:

“Hayber günü Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), ehli eşek ve katırların etini, azı dişi olan yırtıcı hayvanların, pençesi olan kuşların, hedef tahtası yapılıp öldürülen hayvanların, gasbedilmiş ve çalıntı hayvanın etinin yenmesini yasakladı."

İbn Ebî Şeybe ve Tirmizî'nin Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Allah'ın Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) Hayber günü, azı dişi olan yırtıcı hayvanların, hedef tahtası yapılarak öldürülmüş hayvanın ve ehli eşeğin etinin yenmesini yasaklamıştır.

Tirmizî'nin İrbâd b. Sâriye'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Hayber günü, azı dişi olan yırtıcı hayvanların, pençesi olan kuşların ve ehli eşeklerin etini yasaklamıştır.

Abdürrezzâk, Muşannefte, Mekhûl'ün şöyle dediğini bildirir:

Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Hayber günü, ehli eşeklerin etini, hamile olan esir cariyelere yaklaşmayı, taksim edilmeden önce ganimetten bir şey satmayı ve azı dişi olan yırtıcı hayvanların etini yemeyi yasakladı."

İbn Ebî Şeybe, Kâsım ve Mekhûl vasıtasıyla, Ebû Umâme'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Hayber günü ehli eşek etinin, azı dişi olan yırtıcı hayvanların yenmesini yasakladı. Hamile olan esir kadınlar doğum yapmadan onunla cinsel ilişki kurulmasını, taksim edilmeden önce ganimetteki payın satılmasını, meyvelerin ne kadar ürün vereceği belli olacak duruma gelmedikçe satılmamasını emretti. O gün, saçına ek yapan ve saçının başka kadının saçına eklenmesine izin veren kadına, derisine dövme yapan, yaptıran, (musibet anında) yüzünü tırmalayan ve gömleğinin yakasını yırtan kadına lanet etti."

Ebû Dâvûd, Tirmizî ve İbn Mâce'nin, Câbir b. Abdillah'tan bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), kedi etinin yenmesini ve ondan alınan ücreti yasaklamıştır.

Mâlik, Şâfiî, İbn Ebî Şeybe, Buhârî, Tirmizî, Nesâî ve İbn Mâce'nin İbn Ömer'den bildirdiğine göre Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) keler etinin hükmü sorulunca:

“Ben onu ne yerim, ne de yasaklarım" buyurdu.

Mâlik, Buhârî, Müslim, Ebû Dâvûd, Nesâî ve İbn Mâce bildirir: Hâlid b. el- Velîd, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile beraber Meymûne'nin evine girince, pişirilmiş bir keler getirdiler. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ona elini uzatınca, hanımlarından biri:

Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) ne yediğini bildirin" dedi. Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) eşleri:

“Bu kelerdir ey Allah'ın Resûlü!" deyince, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) elini çekti. Ben:

“Ey Allah'ın Resûlü! Bunun yenmesi haramıdır?" diye sorduğumda, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Hayır ama bu, kavmimin toprağında yaşayan bir hayvan değildir. Bu sebeple ondan tiksinti duyuyorum" Hâlid der ki:

“Bunun üzerine keleri önüme çektim ve Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bana bakarken ben yedim."

İbn Ebî Şeybe, Ebû Dâvûd, Nesâî ve İbn Mâce, Sâbit b. Vedîa'nın şöyle dediğini bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile beraber bir askeri birlikteyken birkaç keler yakaladık. Ben onlardan birini kızartıp Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) getirdim ve önüne koydum. Allah'ın Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) bir çöp alıp onunla (kelerin) parmaklarını saydıktan sonra:

“îsrail oğullarından bir topluluk yerde yürüyen hayvanlar şekline çevrilmiştir. Ancak ben (onların çevrildiği) bu hayvanın hangi hayvan olduğunu bilmiyorum" buyurdu ve (bu keleri) yemedi, yenmesini de yasaklamadı.

Ebû Dâvûd'un, Hâlid b. el-Huveyris'ten bildirdiğine göre Abdullah b. Amr, Sıfâh denilen yerdeyken, tavşan avlamış olan bir adam, kendisine:

“Tavşan hakkında ne dersin?" diye sordu. İbn Amr:

“Ben, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanında otururken, kendisine tavşan getirildi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onu yemedi, yenmesini de yasaklamadı ve onun hayız görmekte olduğunu söyledi" cevabını verdi.

İbn Ebî Şeybe, Buhârî, Müslim, Ebû Dâvûd, Tirmizî, Nesâî ve İbn Mâce'nin bildirdiğine göre Enes der ki: Merruzzahran denilen yerde bir tavşanı Ürküttük, oradakiler tavşanın peşinden koştular, ama ben ona yetişip yakaladım ve Ebû Talha'ya getirdim. Ebû Talha onu kesip bir budunu Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) gönderince, Allah'ın Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) Onu kabul etti.

İbn Ebî Şeybe, Tirmizî ve İbn Mâce, Huzeyme b. Cez es-Sülemî'nin şöyle dediğini bildirir:

Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem), sırtlan eti yemenin hükmünü sorduğumda:

“Sırtlan etini kim yer ki?" karşılığını verdi. Kurt eti yemenin hükmünü sorduğumda:

“Hayırlı kimseler kurt eti yer mi?" karşılığını verdi. İbn Mâce'nin lafzında ise şöyledir: Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Ey Allah'ın Resûlü! Sana yeryüzündeki bazı hayvanlar hakkında sormak istiyorum, tilki hakında ne dersin?" diye sorduğumda, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Tilki etini kim yer ki?" cevabını verdi. Ben:

“Keler hakkında ne dersin?" diye sorunca:

“Onu ne yerim, ne de haram olduğunu söylerim" cevabını verdi. Ben:

“Neden ey Allah'ın Resûlü?" diye sorunca, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Ümmetlerden birisi kayboldu ve beni (bu ümmetin onlara dönüştürüldüğü konusunda) şüphelendiren bir mahlükat türü gördüm" cevabını verdi. Ben:

“Ey Allah'ın Resûlü! Tavşan hakkında ne dersin?" diye sorunca, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Onu ne yerim, ne de haram olduğunu söylerim" cevabını verdi. Ben:

“Neden ey Allah'ın Resûlü?" diye sorunca, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Bana, tavşanın hayız olduğu bildirildi" cevabını verdi.

İbn Mâce'nin bildirdiğine göre İbn Ömer der ki:

“Allah'ın Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) ona fâsık dediği halde kargayı kim yer ki? Vallahi karga temiz (yenen) hayvanlardan değildir."

Ebû Dâvûd ve Tirmizî, İbrâhîm b. Ömer b. Sefîne vasıtasıyla, babasından, dedesinin:

Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile beraber toy kuşu eti yedim" dediğini bildirir.

Buhârî. Müslim, Tirmizî ve Nesâî, Ebû Mûsa'nın:

Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) tavuk eti yedini gördüm" dediğini bildirir.

Ebû Dâvûd, Tirmizî, Nesâî ve İbn Mâce, Abdurrahman b. Ebî Ammâr'ın şöyle dediğini bildirir: Câbir'e:

“Sırtlan av hayvanı mıdır?" diye sorduğumda:

“Evet" cevabını verdi. Ben:

“Onu yiyebilir miyim?" diye sorunca ise yine:

“Evet" cevabını verdi. Ben:

“Bunu Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) mi söyledi?" diye sorunca, yine:

“Evet" karşılığını verdi.

146

"Yahudilere bütün tırnaklı hayvanları haram Kıldık. Sırtlarında yahut bağırsaklarında taşıdıkları ya da kemiğe karışan yağlar hariç olmak üzere sığır ve koyunun iç yağlarını da onlara haram kıldık. Bu, zulümleri yüzünden onlara verdiğimiz cezadır. Biz elbette doğru söyleyeniz"

İbn Ebî Hâtim'in İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre âyette geçen tırnaklı hayvanlardan kasıt, parmaklan birbirinden ayrı olmayan, deve ve deve kuşu gibi hayvanlardır.

İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Beyhakî'nin, Sünen'de bildirdiğine göre İbn Abbâs, âyette geçen tırnaklı hayvanlardan kastedilenin, deve ve devekuşu olduğunu söyledi.

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Katâde der ki:

“Âyette geçen tırnaklılardan kastedilenin deve, devekuşu, bazı kuşlar ve balıklar olduğu söylenirdi."

Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Mücâhîd, "Yahudilere bütün tırnaklı hayvanları haram kıldık...." âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Yasaklanan hayvanlar, parmakları birbirinden ayrı olmayan hayvanlardır. Yahudiler parmakları birbirinden ayrı olan hayvanları yerdi. Tavuk ve kuşların parmakları birbirinden ayrı olduğu için Yahudiler onlan yerdi. Deve, deve kuşu, kaz gibi parmak araları ayrık (yarılmış) olmayan hayvanları ise yemezlerdi. Aynı zamanda yabani eşek eti de yemezlerdi."

Ebu'ş-Şeyh'in Saîd b. Cübeyr'den bildirdiğine göre, Yahudilere haram kılınan hayvanlar arasında horoz da vardır.

Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbn Cüreyc, "Yahudilere bütün tırnaklı hayvanları haram kıldık..,." âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Parmakları ayrı olmayan her hayvan onlara haramdı. Parmakları ayrılan hayvanları ise yerlerdi. Yahudiler, deve, devekuşu, ördek, kaz ve yabani eşek etini yemezlerdi."

Buhârî, Müslim, Ebû Dâvûd, Tirmizî, Nesâî, İbn Mâce ve İbn Merdûye'nin Câbir b. Abdilah'tan bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Allah Yahudileri kâhiretsin! Allah onlara iç yağını haram kılınca, onu eritip satarak parasını yediler" buyurmuştur.

İbn Merdûye'nin Usâme b. Zeyd'den bildirdiğine göre Allah'ın Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Allah Yahudilere lanet etsin! İç yağı onlara haram kılınınca, onu eritip satarak parasını yediler. "

Buhârî, Müslim, Nesâî, İbn Mâce ve İbn Merdûye'nin Ömer b. el- Hattâd'dan bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

"Allah Yahudilere lanet etsin! İç yağı onlara haram kılınınca, onu eritip satarak parasını yediler."

İbn Merdûye, Ebû Hureyre'den Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Allah Yahudileri kâhiretsin! Allah onlara iç yağını haram kılınca, onu eritip satarak parasını yediler" buyurduğunu nakleder.

Ebû Dâvûd ve İbn Merdûye'nin İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Allah Yahudilere lanet etsin!- Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bunu üç defa söyledi- İç yağı onlara haram kılınınca, onu eritip satarak parasını yediler. Allah, bir topluluğa hangi hayvanı haram kılsa, onun yağını da haram kılar."

İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Beyhakî'nin, Sünen'fe bildirdiğine göre İbn Abbâs âyeti açıklarken, Allah'ın, onlara hayvanın sırtındaki ve bağırsaka yapışmış olan yağların dışında kalan yağları yasakladığını söyledi.

İbn Ebî Hâtim'in Süddî'den bildirdiğine göre Yüce Allah, Yahudilere işkembenin, bağırsakların ve böbreklerin etrafındaki yağların dışında kalan yağları yasakladı.

İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İbn Cüreyc der ki:

“Yüce Allah, Yahudilere işkembenin, bağırsakların, böbreklerin etrafındaki ve kemiğe yapışık olmayan yağların dışında kalan yağları yasakladı."

İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Ebû Sâlih der ki:

“Yahudilere yasaklanan yağ, kuyruk yağı, bağırsaklara yapışmış olan yağ ve kemiklere karışmış olan yağların dışında kalan yağlardır."

İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd ve İbnu'l-Münzir'in Mücâhid'den bildirdiğine göre (.....) sözünden kastedilen, bağırsaklardır.

İbn Ebî Şeybe, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in Dahhâk'tan bildirdiğine göre (.....) sözünden kastedilen, bağırsakların toplandığı yer ve bağırsaklardır. (.....) sözünden kastedilen ise kemiğe yapışmış olan yağlardır.

İbn Ebî Hâtim, İbn Zeyd'in şöyle dediğini bildirir:

“(.....) sözünden kastedilen midenin bulunduğu karın boşluğu, süt bezeleri olduğunu söyler. Arap dilinde buna (.....) denilir."

İbnu'l-Münzir ve Ebu'ş-Şeyh'in İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre (.....) sözünden kastedilen, kuyruk yağıdır. Kuyruk yağının, kuyruk sokumuna karışan kısmı helal sayılmıştır. Ayaklardaki, yanlardaki, baçtaki gözlerde ve kulaklardaki yağlar hakkında:

“Bunlar kemiklere karışmıştır ve onlar için helaldir denmiştir. Yahudilere, bağırsakları saran, böbrekleri saran ve buna benzer kemiklerin etrafında olmayan yağlar haram kılınmıştır.

Abd b. Humeyd, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh bildirdiğine göre Katâde der ki:

“Allah, bu yağlar pis olmamasına rağmen azgınlıkları sebebiyle onlara bu yağları yasaklamıştır."

147

"Eğer seni yalanlarlarsa de Ki: Rabbiniz geniş bir rahmet sahibidir. Bununla beraber O'nun azabı, suçlular topluluğundan uzaklaştırılamaz"

İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbnu'l-Münzir ve Ebu'ş-Şeyh'in Mücâhid'den bildirdiğine göre âyette geçen yalanlayanlardan kastedilen Yahudilerdir.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Süddî der ki: Yahudiler:

“Bunu, İsrail haram kılmıştı, biz de haram kılıyoruz" diyorlardı. Yüze Allah'ın, "Eğer seni yalanlarlarsa de ki: Rabbiniz geniş bir rahmet sahibidir. Bununla beraber O'nun azabı, suçlular topluluğundan uzaklaştırılamaz" âyeti buna işaret etmektedir.

148

Bkz. Ayet:149

149

"Putperestler diyecekler kî: «Allah dileseydi ne biz ortak koşardık, ne de atalarımız. Hiçbir şeyi de haram kılmazdık.» Onlardan öncekiler de aynı şekilde (peygamberleri) yalanladılar ve sonunda azabımızı tattılar. De ki: Yanınızda bize açıklayacağınız bir bilgi var mı? Siz zandan başka bir şeye uymuyorsunuz ve siz sadece yalan söylüyorsunuz. De ki: Kesin delil, ancak Allah'ındır. Allah dileseydi elbette hepinizi doğru yola iletirdi."

İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh ve Beyhakî'nin, el-Esmâ ve's-Sifâf ta Mücâhid'den bildirdiğine göre "Putperestler diyecekler ki..." sözünden kastedilenler Kureyşlilerdir. Kureyşliler:

“Allah, Bahîra, Sâibe, Vasîle ve Hâm'ı haram kılmıştır" demişlerdir.

Abdürrezzâk, Abd b. Humeyd, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh, Hâkim ve Beyhakî, el-Esmâ ve's-Sifât'ta bildiriyor: İbn Abbâs'a:

“Bazıları: «Şer, kader değildir» diyor, denilince, İbn Abbâs şöyle karşılık verdi:

“Bizimle, Kaderiyye arasında:

“Putperestler diyecekler ki: «Allah dileseydi ne biz ortak koşardık ne de atalarımız. Hiçbir şeyi de haram kılmazdık.» Onlardan öncekiler de aynı şekilde (peygamberleri) yalanladılar ve sonunda azabımızı tattılar. De ki: Yanınızda bize açıklayacağınız bir bilgi var mı? Siz zandan başka bir şeye uymuyorsunuz ve siz sadece yalan söylüyorsunuz. De ki: Kesin delil, ancak Allah'ındır. Allah dileseydi elbette hepinizi doğru yola iletirdi" âyetleri vardır. Acizlik ve güzellik te kaderdendir."

Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Ali b. Zeyd der ki:

“Kaderiyye'nin delilleri, "De ki: Kesin delil, ancak Allah'ındır. Allah dileseydi elbette hepinizi doğru yola iletirdi" âyetiyle çürümüştür.

Ebu'ş-Şeyh'in İkrime'den bildirdiğine göre (.....) sözü delil mânâsındadır.

150

"De kî: Allah şunu yasak etti, dîye şehadet edecek şahitlerinizi getirin! Eğer onlar şahitlik ederlerse, sen onlarla beraber şahitlik etme; âyetlerimizi yalanlayanların ve âhiret gününe inanmayanların arzularına uyma. Onlar, Rablerine eş tutuyorlar."

İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in, Süddî'den bildirdiğine göre (.....) sözü, "Bana, şahitlerinizi gösteriniz" mânâsındadır.

İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in Mücâhid'den bildirdiğine göre "De ki: Allah şunu yasak etti, diye şehadet edecek şahitlerinizi getirin..." âyetinde yasaklandığını iddia ettikleri şey, Bahira ve Sâibe'dir.

151

Bkz. Ayet:152

152

"De kî: Gelin Rabbinizin size neleri haram kıldığını okuyayım: O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın, ana-babaya iyilik edin, fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin -sizin de onların da rızkını biz veririz-; kötülüklerin açığına da gizlisine de yaklaşmayın ve Allah'ın yasakladığı cana haksız yere kıymayın! İşte bunlar Allah'ın size emrettikleridir. Umulur ki düşünüp anlarsınız. Rüşd çağına erişinceye kadar, yetimin malına, sadece en iyi tutumla yaklaşın; ölçü ve tartıyı adaletle yapın. Biz herkese ancak gücünün yettiği kadarını yükleriz. Söz söylediğiniz zaman, yakınlarınız dahi olsa adaletli olun, Allah'a verdiğiniz sözü tutun. İşte Allah size, iyice düşünesiniz diye bunları emretti"

Tirmizî, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Taberânî, Ebu'ş-Şeyh, İbn Merdûye ve Beyhakî, Şuabu'l-îman'da, İbn Mes'ûd'un şöyle dediğini bildirir: Her kim üzerinde Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) mührü bulunan sahifeye bakmaktan hoşlanırsa, "De ki: Gelin Rabbinizin size neleri haram kıldığını okuyayım: O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın, ana-babaya iyilik edin, fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin -sizin de onların da rızkını biz veririz-; kötülüklerin açığına da gizlisine de yaklaşmayın ve Allah'ın yasakladığı cana haksız yere kıymayın! İşte bunlar Allah'ın size emrettikleridir. Umulur ki düşünüp anlarsınız. Rüşd çağına erişinceye kadar, yetimin malına, sadece en iyi tutumla yaklaşın; ölçü ve tartıyı adaletle yapın. Biz herkese ancak gücünün yettiği kadarını yükleriz. Söz söylediğiniz zaman, yakınlarınız dahi olsa adaletli olun, Allah'a verdiğiniz sözü tutun. İşte Allah size, iyice düşünesiniz diye bunları emretti. Şüphesiz bu, benim dosdoğru yolumdur. Buna uyun. (Başka) yollara uymayın. Zira o yollar sizi Allah'ın yolundan ayırır. İşte sakınmanız için Allah size bunları emretti" âyetlerini okusun.

Abd b. Humeyd, İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh, Hâkim ve İbn Merdûye, Ubâde b. es-Sâmit'ten, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem):"Kim şu üç âyet konusunda bana biat eder?" deyip:

“De ki: Gelin Rabbinizin size neleri haram kıldığını okuyayım: O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın, ana-babaya iyilik edin, fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin -sizin de onların da rızkını biz veririz-; kötülüklerin açığına da gizlisine de yaklaşmayın ve Allah'ın yasakladığı cana haksız yere kıymayın! İşte bunlar Allah'ın size emrettikleridir. Umulur ki düşünüp anlarsınız. Rüşd çağına erişinceye kadar, yetimin malına, sadece en iyi tutumla yaklaşın; ölçü ve tartıyı adaletle yapın. Biz herkese ancak gücünün yettiği kadarını yükleriz. Söz söylediğiniz zaman, yakınlarınız dahi olsa adaletli olun, Allah'a verdiğiniz sözü tutun. İşte Allah size, iyice düşünesiniz diye bunları emretti. Şüphesiz bu, benim dosdoğru yolumdur. Buna uyun. (Başka) yollara uymayın. Zira o yollar sizi Allah'ın yolundan ayırır. İşte sakınmanız için Allah size bunları emretti" âyetlerini okudu ve şöyle devam etti:

“Kim bunların gereğini yerine getirirse, onun ecri Allah'a aittir. Kim bu âyetlerin gereğini yerine getirmez de Allah dünyadayken ona bir şey verirse, bu kişinin cezası dünyada verilmiş olur. Cezası âhirete bırakılanın durumu ise Allah'a kalmıştır. Dilerse cezalandırır, dilerse affeder."

Ebû Ubeyd, Abd b. Humeyd ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Münzir es-Sevrîder ki: Rabîb. Huseym, bana:

“Üzerinde Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) mührü bulunan sahifeye bakmak ister misin?" diye sorunca, ben:

“Evet" cevabını verdim. Bunun üzerine bana:

“De ki: Gelin Rabbinizin size neleri haram kıldığını okuyayım: O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın, ana-babaya iyilik edin, fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin -sizin de onların da rızkını biz veririz-; kötülüklerin açığına da gizlisine de yaklaşmayın ve Allah'ın yasakladığı cana haksız yere kıymayın! İşte bunlar Allah'ın size emrettikleridir. Umulur ki düşünüp anlarsınız. Rüşd çağına erişinceye kadar, yetimin malına, sadece en iyi tutumla yaklaşın; ölçü ve tartıyı adaletle yapın. Biz herkese ancak gücünün yettiği kadarını yükleriz. Söz söylediğiniz zaman, yakınlarınız dahi olsa adaletli olun, Allah'a verdiğiniz sözü tutun. İşte Allah size, iyice düşünesiniz diye bunları emretti. Şüphesiz bu, benim dosdoğru yolumdur. Buna uyun. (Başka) yollara uymayın. Zira o yollar sizi Allah'ın yolundan ayırır. İşte sakınmanız için Allah size bunları emretti" âyetlerini okudu.

İbn Ebî Şeybe, İbn'u'd-Durays ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Ka'b(u'l-ahbâr) der ki:

“Tevrat'tan, ilk olarak on âyet nazil olmuştur. Bunlar, En'âm Sûresinin sonundan olan:

“De ki: Gelin Rabbinizin size neleri haram kıldığını okuyayım: O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın, ana-babaya iyilik edin, fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin -sizin de onların da rızkını biz veririz-; kötülüklerin açığına da gizlisine de yaklaşmayın ve Allah'ın yasakladığı cana haksız yere kıymayın! İşte bunlar Allah'ın size emrettikleridir. Umulur ki düşünüp anlarsınız. Rüşd çağına erişinceye kadar, yetimin malına, sadece en iyi tutumla yaklaşın; ölçü ve tartıyı adaletle yapın. Biz herkese ancak gücünün yettiği kadarını yükleriz. Söz söylediğiniz zaman, yakınlarınız dahi olsa adaletli olun, Allah'a verdiğiniz sözü tutun. İşte Allah size, iyice düşünesiniz diye bunları emretti. Şüphesiz bu, benim dosdoğru yolumdur. Buna uyun. (Başka) yollara uymayın. Zira o yollar sizi Allah'ın yolundan ayırır. İşte sakınmanız için Allah size bunları emretti" âyetleridir.

Ebu'ş-Şeyh, Ubeydullah b. Abdillah b. Adiy b. el-Hiyâr'dan bildirir: Ka'b(u'l- ahbâr), bir adamın:

“De ki: Gelin Rabbinizin size neleri haram kıldığını okuyayım: O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın, ana-babaya iyilik edin, fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin -sizin de onların da rızkını biz veririz-; kötülüklerin açığına da gizlisine de yaklaşmayın ve Allah'ın yasakladığı cana haksız yere kıymayın! İşte bunlar Allah'ın size emrettikleridir. Umulur ki düşünüp anlarsınız. Rüşd çağına erişinceye kadar, yetimin malına, sadece en iyi tutumla yaklaşın; ölçü ve tartıyı adaletle yapın. Biz herkese ancak gücünün yettiği kadarını yükleriz. Söz söylediğiniz zaman, yakınlarınız dahi olsa adaletli olun, Allah'a verdiğiniz sözü tutun. İşte Allah size, iyice düşünesiniz diye bunları emretti. Şüphesiz bu, benim dosdoğru yolumdur. Buna uyun. (Başka) yollara uymayın. Zira o yollar sizi Allah'ın yolundan ayırır. İşte sakınmanız için Allah size bunları emretti" âyetlerini okuduğunu duyunca, "Ka'b'ın canı elinde olana yemin ederim ki, bu âyetler, Tevrat'ın nazil olan ilk âyetleridir" deyip aynı âyetleri okudu.

İbn Sa'd, Muzâhim b. Züfer'in şöyle dediğini bildirir: Bir adam, Rabî b. Huseym'e:

“Bana tavsiyede bulun" deyince, Rabî:

“Bana bir kağıt getir" dedi ve getirilen kağıda:

“De ki: Gelin Rabbinizin size neleri haram kıldığını okuyayım: O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın, ana-babaya iyilik edin, fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin -sizin de onların da rızkını biz veririz-; kötülüklerin açığına da gizlisine de yaklaşmayın ve Allah'ın yasakladığı cana haksız yere kiymayın! İşte bunlar Allah'ın size emrettikleridir. Umulur ki düşünüp anlarsınız. Rüşd çağına erişinceye kadar, yetimin malına, sadece en iyi tutumla yaklaşın; ölçü ve tartıyı adaletle yapın. Biz herkese ancak gücünün yettiği kadarını yükleriz. Söz söylediğiniz zaman, yakınlarınız dahi olsa adaletli olun, Allah'a verdiğiniz sözü tutun. İşte Allah size, iyice düşünesiniz diye bunları emretti. Şüphesiz bu, benim dosdoğru yolumdur. Buna uyun. (Başka) yollara uymayın. Zira o yollar sizi Allah'ın yolundan ayırır. İşte sakınmanız için Allah size bunları emretti" âyetlerini yazdı. Adam:

“Ben, tavsiyede bulunman için sana gelmiştim" deyince, Rabî:

“Bunları yerine getirmeye bak" karşılığını verdi.

Ebû Nuaym, Delâil'de ve Beyhakî, Delâil'de, Ali b. Ebî Tâlib'in şöyle dediğini bildirir: Allah, Peygamberine, kendisini Arap kabilelerine arzetmesini emredince, yanında ben ve Ebû Bekr ile Mina'ya çıktı. Ebû Bekr, neseb ilmini iyi bilen biriydi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Arap kabilelerinin evleri ve sokakları arasında durup selam verdi ve Araplar selama karşılık verdiler. Mefrûk b. Amr, Hâni b. Kubeysa, Müsenna b. Hârise ve Nu'mân b. Şerîk orada toplanmıştı. Ebû Bekr'e en yakın olan ise Mefrûk'tu. Mefrûk diğerlerinden daha güzel konuşan biriydi. Bu kişi Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) dönüp:

“Ey Kureyşli kardeş! Bizi neye davet ediyorsun?" diye sorunca, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) yaklaşıp oturdu ve Ebû Bekr de yanında durup kıyafetiyle ona gölge yaptı. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Sizi, Allah'tan başka ilah olmadığına, onun tek olduğu ve ortağı olmadığına, benim de onun peygamberi olduğuma şahitlik etmeye, beni barındırmanızı, yardım etmenizi, Allah'ın beni görevlendirdiği şeyi yerine getirmem için beni korumanızı istiyorum. Kureyşliler Allah'ın emrine karşı geldi ve Allah'ın peygamberini yalanladı. Hakkı bırakıp batıla sarıldı, hâlbuki Allah'ın hiçbir şeye ihtiyacı yoktur ve hamdedilmeye layıktır" buyurdu. Mefrûk:

“Başka neye davet ediyorsun ey Kureyş'in kardeşi?" diye sorunca, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“De ki: Gelin Rabbinizin size neleri haram kıldığını okuyayım: O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın, ana-babaya iyilik edin, fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin -sizin de onların da rızkını biz veririz-; kötülüklerin açığına da gizlisine de yaklaşmayın ve Allah'ın yasakladığı cana haksız yere kıymayın! İşte bunlar Allah'ın size emrettikleridir. Umulur ki düşünüp anlarsınız. Rüşd çağına erişinceye kadar, yetimin malına, sadece en iyi tutumla yaklaşın; ölçü ve tartıyı adaletle yapın. Biz herkese ancak gücünün yettiği kadarını yükleriz. Söz söylediğiniz zaman, yakınlarınız dahi olsa adaletli olun, Allah'a verdiğiniz sözü tutun. İşte Allah size, iyice düşünesiniz diye bunları emretti. Şüphesiz bu, benim dosdoğru yolumdur. Buna uyun. (Başka) yollara uymayın. Zira o yollar sizi Allah'ın yolundan ayırır. İşte sakınmanız için Allah size bunları emretti" âyetlerini okudu.

Mefrûk, yine:

“Başka neye davet ediyorsun ey Kureyşli kardeş? Vallahi bu dünyalıların kelamı değildir. Eğer dünyalıların kelamından olsaydı bilirdik" deyince, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Muhakkak ki Allah, adaleti, iyiliği, akrabaya yardım etmeyi emreder, çirkin işleri, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor" âyetini okudu. Mefrûk:

“Ey Kureyşli kardeş! Vallahi sen ahlâkın güzelliklerine ve güzel amellere davet ediyorsun. Seni yalanlayan ve karşı çıkan topluluk aptal demektir" dedi. Hâni b. Kubeysa:

“Söylediklerini duydum ve sözlerinin güzel olduğunu gördüm ey Kureyş'in kardeşi. Konuştukların hoşuma gitti" dedi. Sonra Allah'ın Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) onlara:

“Kısa bir müddet sonra Allah onların Farisilerin yurdunu ve Kisrâ nehirlerini size verecek, onların kızlarını eşiniz yapacaktır. Bütün bunlardan sonra, siz Allah'ı tesbih ve tenzih edecek misiniz?" dedi. Nu'mân b. Şerîk:

“Ey Kureyşli kardeş, biz senin söylediklerini kabul ettik" deyince, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Ey Peygamber! Biz seni hakikaten bir şahit, bir müjdeleyici ve bir uyarıcı olarak gönderdik. Allah'ın izniyle, bir davetçi ve nûr saçan bir kandil olarak (gönderdik)" âyetlerini okuyup kalkarak Ebû Bekr'in elini tuttu ve oradan ayrıldı.

Abd b. Humeyd ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Katâde, âyette geçen, (.....) sözünün fakirlik olduğunu söyleyip şöyle dedi:

“Cahiliye halkı fakirlik korkusu ve esir edilme endişesiyle kız çocuklarını öldürürlerdi. (.....) sözü ise gizli ve açık mânâsındadır."

İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve İbn Merdûye'nin İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre (.....) sözünün mânâsı fakirliktir. Cahiliye döneminde gizli yapılan zinada bir sakınca görmezlerdi. Açıktan yapılan zinayı ise kötü görürlerdi. Allah, "...kötülüklerin açığına da gizlisine de yaklaşmayın..."buyruğuyla, gizli olsun açıktan olsun zinayı yasaklamıştır.

İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, Atâ'nın vasıtasıyla, İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre, âyette geçen (.....) sözü açıktan, (.....) sözü ise gizli mânâsındadır.

İbn Ebî Hâtim'in, İmrân b. Husayn'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Zina eden, çalan ve içki içen hakkında ne dersiniz?" diye sorunca, sahabe:

“Allah ve Resûlü daha iyi bilir" karşılığını verdi. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Bunlar, kötülüklerdendir ve cezaları vardır" buyurdu.

İbn Ebî Hâtim bildiriyor: Ebû Hâzım er-Rehâvî, azatlısının Resûlullah'ı (sallallahü aleyhi ve sellem):

“İnsanlardan bir şey istemek, kötülüklerdendir" buyurduğunu duyduğunu nakleder.

İbn Ebî Hâtim, Yahya b. Câbir'in şöyle dediğini bildirir:

“Bana bildirildiğine göre Allah'ın, Kitab'ında yasakladığı kötülüklerden biri de, kişinin bir kadınla evlenip, kadın kendisine bir çocuk doğurunca onu sebepsiz yere boşamasıdır."

İbn Ebî Hâtim ve İbn Merdûye'nin İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre âyette geçen açıktan olan kötülük, anne ve kızkardeşle ilişki kurmak, gizli olan kötülük ise zinadır.

İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in İkrime'den bildirdiğine göre âyette geçen açıktan olan kötülük, insanlara zulmetmek, gizli olan kötülük ise zina ve hırsızlıktır.

İbn Ebî Hâtim'in Saîd b. Cübeyr'den bildirdiğine göre âyette geçen "...Allah'ın yasakladığı cana haksız yere kıymayın! İşte bunlar Allah'ın size emrettikleridir..." sözünden Allah'ın haram kıldığı candan kastedilen müminin canına kıymaktır.

Ahmed, Nesâî, İbn Kâni, Beğavî, Taberânî, Hâkim ve İbn Merdûye, Seleme b. Kays el-Eşcaî'den Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) Veda haccında şöyle buyurduğunu nakleder:

“Şu dört şeyden uzak durun: Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmayınız, Allah'ın haram kıldığı canı haksız yere öldürmeyiniz, zina yapmayınız ve hırsızlık yapmayınız." Seleme der ki:

“Bunları Allah'ın Resûlü'nden (sallallahü aleyhi ve sellem) duyduktan sonra, bu dört şeyden hep uzak durdum."

Abdürrezzâk'ın Mücâhid'den bildirdiğine göre âyette geçen yetimin malına yaklaşmamak, ondan ödünç almamak mânâsındadır.

Allah'ın Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem), İbn Ömer'den aynı rivâyette bulunmuştur.

İbn Ebî Hâtim'in Atiyye'den bildirdiğine göre âyette geçen yetimin malına yaklaşmamak, onunla ticaret yapıp kâr yapmak maksadı dışında yaklaşmayın mânâsındadır.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Dahhâk, "...yetimin malına, sadece en iyi tutumla yaklaşın..." âyetini açıklarken "Yetimin malını geliştirmek maksadı dışında yaklaşmayınız" dedi.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Zeyd, "...yetimin malına, sadece en iyi tutumla yaklaşın..." âyetini açıklarken şöyle dedi:

“İyi tutumdan kasıt: Muhtaç olduğu zaman ondan makul ölçüde yemek, ihtiyaç duymadığında ise dokunmamaktır. Yüce Allah:

“Zengin olan, iffetli olmağa çalışsın, yoksul olan uygun bir şekilde yesin. Mallarını kendilerine verdiğiniz zaman, yanlarında şahid bulundurun. Hesap sormak için Allah yeter" buyurmaktadır. İbn Zeyd'e:

“Yetimin malından giyecek almanın hükmü sorulunca ise:

“Allah ihtiyaç sahibinin yiyebileceğini zikretmiş, ama giyecek alabileceğini söylememiştir" cevabını verdi.

Ebu'ş-Şeyh'in İkrime'den bildirdiğine göre yetimin malından ne külah, ne de sarık alamaz. Ondan ancak (ihtiyaç halinde) yetimle beraber yiyebilir.

İbn Ebî Hâtim bildirir: Şa'bîder ki:

“Rüşd çağına gelmek, büluğ çağına erip, sevap kazandığı gibi işlediği günahlardan da sorumlu tutulduğu çağa gelmesidir."

İbn Ebî Hâtim'in Muhammed b. Kays'tan bildirdiğine göre kişi, on beş yaşında rüşd çağına girer.

Ebu'ş-Şeyh bildirir: Rabîa b. Ebî Abdirrahman, bu âyet hakkında:

“(.....) sözünden kasıt, evlenme yaşına gelmeleridir" derdi.

Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Zeyd b. Eşlem, (.....) kelimesinin ergenlik çağı olduğunu söyledi.

İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre Saîd b. el-Müseyyeb der ki: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“...ölçü ve tartıyı adaletle yapın. Biz herkese ancak gücünün yettiği kadarını yükleriz" âyetini okuyup şöyle buyurdu:

"Kim ölçü ve tartıyı adaletle yaparsa , ki Allah onun düzgün tartmaktaki niyetini bilmektedir, elinde olmadan yaptığı eksiklikten sorumlu tutulmaz" Saîd b. el-Müseyyeb der ki:

“...Biz herkese ancak gücünün yettiği kadarını yükleriz..." sözünün mânâsı budur.

Ebu'ş-Şeyh'in Saîd b. Cübeyr'den bildirdiğine göre âyette geçen (.....) kelimesi adalet, (.....) sözü ise "Kimseye gücünün yetmeyeceğini yüklemeyiz" demektir.

Ebu'ş-Şeyh'in Katâde'den bildirdiğine göre göre âyette geçen (.....) kelimesi, adaletle mânâsındadır.

Tirmizî, İbn Adiy, İbn Merdûye ve Beyhakî'nin Şuabu'l iman'da bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Ey tacirler topluluğu! Sizden öncekilerin helakine sebep teşkil eden iki işin başına getirilmiş bulunuyorsunuz: Ölçü ve tartı."

İbn Merdûye'nin Abdullah b, Mes'ûd'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Allah, ölçü ve tartıda eksiklik yapan her topluluğa açlığı musallat etmiştir" buyurdu.

İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh, İbn Zeyd'in (.....) sözünün:

“Söylediğiniz zaman hakkı söyleyiniz" mânâsında olduğunu söylediğini bildirir.

İbn Ebî Hâtim'in Saîd b. Cübeyr'den bildirdiğine göre (.....) sözü:

“Akraban hakkında olsa bile doğruyu söyle" mânâsındadır.

153

"Bu, dosdoğru olan yoluma uyun. Sizi Allah yolundan ayn düşürecek yollara uymayın. Allah sîze bunları sakınasınız dîye buyurmaktadır"

Abd b. Humeyd ve Ebu'ş-Şeyh, Katâde'nin, "Bu, dosdoğru olan yoluma uyun. Sizi Allah yolundan ayrı düşürecek yollara uymayın. Allah size bunları sakınasınız diye buyurmaktadır" âyetini açıklarken şöyle dediğini bildirir:

“Biliniz ki yol birdir. Bu da doğru yolda olan topluluğun yoludur. Bu yolun sonu da cennettir. İblis, dalalette birleşen değişik yollar açmıştır ve bu yolların sonu cehenneme varır."

Ahmed, Abd b. Humeyd, Bezzâr, Nesâî, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh, Hâkim ve İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre İbn Mes'ûd der ki: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir çizgi çizdi ve:

“Bu, benim doğru yolumdur" buyurdu. Sonra bu çizginin sağında ve solunda çizgiler çizerek:

“Bu çizgiler ise her birinde kendine davet eden şeytanın bulunduğu yollardır" buyurdu. Sonra da:

“Bu, dosdoğru olan yoluma uyun. Sizi Allah yolundan ayrı düşürecek yollara uymayın. Allah size bunları sakınasınız diye buyurmaktadır" âyetini okudu.

Ahmed, İbn Mâce, İbn Ebî Hâtim ve İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre Câbir b. Abdillah der ki: Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanında otururken, önünde bir çizgi çizdi ve:

“Bu, Allah'ın yoludur" buyurdu. Sonra bu çizginin sağına ve soluna iki çizgi çizip:

“Bu da şeytanın yoludur" dedi. Sonra elini ortadaki çizgiye koyup:

“Bu, dosdoğru olan yoluma uyun. Sizi Allah yolundan ayrı düşürecek yollara uymayın. Allah size bunları sakınasınız diye buyurmaktadır" âyetini okudu.

Abdürrezzâk, İbn Cerîr ve İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre bir adam İbn Mes'ûd'a:

“Doğru yol nedir?" diye sorunca, İbn Mes'ûd:

Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bizi, onun başında bırakmıştır. Onun öbür ucu cennettedir. Sağında ve solunda yollar vardır. Buralarda, geçenleri oralara çağıran kişiler vardır. Kim bu yollara girerse yolu cehenneme varır. Doğru yola giren kişiyse onunla cennete ulaşır" deyip, "Bu, dosdoğru olan yoluma uyun. Sizi Allah yolundan ayrı düşürecek yollara uymayın. Allah size bunları sakınasınız diye buyurmaktadır" âyetini okudu.

İbn Cerîr'in İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre âyette geçen (.....) sözünden kastedilen dalalete düşüren yollardır.

İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş- Şeyh'in Mücâhid'den bildirdiğine göre âyette geçen (.....) sözünden kastedilen bidatler ve şüpheli şeylerdir.

154

"Sonra, iyilik işleyenlere nimeti tamamlamak, her şeyi uzun uzadıya açıklamak, doğruyu göstermek ve rahmet olmak üzere Mûsa'ya Kitab'ı verdik. Rablerine kavuşacaklarına belki artık inanırlar"

Abd b. Humeyd, İbnu'l-Münziri İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh, Mücâhid'in, "Sonra, iyilik işleyenlere nimeti tamamlamak, her şeyi uzun uzadıya açıklamak, doğruyu göstermek ve rahmet olmak üzere Mûsa'ya Kitab'ı verdik..." âyetinde iyilik işleyenlerden kastedilenler, ihsan sahibi olan müminlerdir" dediğini bildirir.

İbn Ebî Hâtim bildiriyor: Ebû Sahr (.....) sözünün, "İyilik işleyenlere olan nimetini ve ihsanını tamamlamak" mânâsında olduğunu söyledi.

Abd b. Humeyd, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Katâde, (.....) sözünün mânâsını açıklarken şöyle dedi:

"Dünyada iyilik yapana kıyamet gününde Allah bu iyiliğini tamamlar." Bir lafızda da:

“Kıyamet günü Allah'ın ona olan nimetleri tamamlanır" şeklindedir. (.....) sözü ise, helal olsun haram olsun her şeyi açıklamaktır.

İbnu'l-Enbârî, Mesâhifte, Harun'dan bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî) bu âyeti (.....) şeklinde okumuştur.

İbnu'l-Enbârî, Mesâhifte, Hârun'dan bildirdiğine göre Abdullah bu âyeti (.....) şeklinde okumuştur.

İbn Ebî Hâtim'in Mücâhid'den bildirdiğine göre her şeyi uzun uzadıya açıklamaktan kastedilen, kendilerine emredilen ve yasaklanan şeylerin açıklanmasıdır.

İbn Ebî Hâtim, Mücâhid'in, "Hazret-i Mûsa, levhaları attığı zaman, hidayet ve rahmetin yazılı olduğu levhalar kaldılar ve tafsilatı açıklayan âyetler gittiler" dediğini bildirir.

155

"İşte bu, bizim indirdiğimiz mübarek bir kitaptır. Buna uyun ve Allah'tan korkun ki size merhamet edilsin"

Abd b. Humeyd, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh bildirir: Katâde, âyette kastedilen kitabın, Hazret-i Muhammed'e (sallallahü aleyhi ve sellem) indirilen Kur'ân olduğunu ve onda helal sayılanları almalarını, haram olarak bildirilenlerden ise sakınılması istendiğini söylemiştir.

İbn Ebî Şeybe, Zühd'de Ahmed, İbn'u'd-Durays, Muhammed b. Nasr ve Taberânî, İbn Mes'ûd'un şöyle dediğini bildirir:

“Kuşkusuz ki, bu Kur'ân hem şefaat eden ve hem de şefaat istenendir. Ona dayanarak mücadele eden mutlaka doğru konuşmuş olur. Onu rehber edineni cennete götürür, umursamayanı ise cehenneme götürür."

İbn Ebî Şeybe ve İbn'u'd-Durays, Amr b. Şuayb'ın, babasından, o da dedesinden Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Kıyamet günü Kur'ân bir adam suretinde görünür ve dünyadayken onu bilen ve gereğini yerine getirmeyen kişiyi getirip ona hasım olarak: «Ey Rabbim! Bu adam beni ezberledi ve taşıdı; fakat en kötü hamallardandı. Benim hududlarımı aştı, farzlarımı yapmadı ve hep günah işleyip isyan etti. Bana itaati terk etti» der ve öyle deliller getirir ki Kur'ân'a «Sen ve sahibin başbaşa kalın, ne yaparsan yap» denilir. Kur'ân o kişinin elinden tutar ve onu yüzüstü cehennemin içine atar. Sonra salih bir kimse getirilir; o da Kur'ân'ı ezberleyip taşımıştır ve Kur'ân'ın emirlerini korumuştur. Kur'ân onun hakında da: «Ey Rabbiml Bu adam beni taşıdı. O ne güzel hamaldı. Benim hududlanma riayet etti, farzları yerine getirdi, günahlardan kaçındı ve bana itaat etti» deyip, öyle deliller getirir ki ona «Sen ve arkadaşın başbaşa beraber olun ne yaparsan yap» denilir ve Kur'ân bu kişinin elinden tutar, ona incilerden yapılı elbiseler giydirilir. Başına bir taç koyar ve ona cennet içkisinden içirir."

İbn Ebî Şeybe ve İbn'u'd-Durays'nin bildirdiğine göre Ebû Mûsa el-Eş'arî der ki:

“Bu Kur'ân, ya lehinizde şahitlik edecek veya aleyhinizde bir günah olacaktır. Onu öğrenip tabi olunuz. Eğer Kur'ân'a tabi olursanız sizi cennet bahçelerine götürür. Eğer Kur'ân size tabi olursa sizi sırtüstü cehenneme atar."

156

Bkz. Ayet:157

157

"«Kitap, yalnız bizden önceki iki topluluğa indirildi, biz ise onların okumasından gerçekten habersizdik» demeyesiniz diye. Yahut «Bize de kitap indirilseydi, biz onlardan daha çok doğru yolda olurduk» demeyesiniz diye (Kur'ân'ı indirdik). İşte sîze de Rabbinizden açık bir delil, hidayet ve rahmet geldi. Kim, Allah'ın âyetlerini yalanlayıp onlardan yüz çevirenden daha zalimdir! Âyetlerimizden yüz çevirenleri, yüz çevirmelerinden ötürü azabın en kötüsüyle cezalandıracağız"

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Mücâhid, "Kitap, yalnız bizden önceki iki topluluğa indirildi..." âyetini açıklarken:

“Kendilerine kitap indirilenlerden kasıt, Yahudiler ve Hıristiyanlardır. Hitab ise Kureyşlileredir" demiştir.

İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim bildirir: İbn Abbâs der ki:

“İki topluluktan kasıt, Yahudiler ve Hıristiyanlardır. (.....) sözü ise okumak mânâsındadır."

Abd b. Humeyd, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in Katâde'den bildirdiğine göre "Kitap, yalnız bizden önceki iki topluluğa indirildi..." âyetinin muhatabı Arap kafirleridir.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Süddî, "Rabbinizden açık bir delil, hidayet ve rahmet geldi ..." âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Sizler, Yahudi ve Hıristiyanların kitaplarını okuyamazken, Allah'tan size apaçık Arapçayla bir delil gelmiştir."

İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre (.....) sözü, yüz çevirmek mânâsındadır.

Abd b. Humeyd'in Dahhâk'tan bildirdiğine göre (.....) sözü, yüz çevirmek mânâsındadır.

158

"Onlar ancak kendilerine meleklerin gelmesini veya Rabbinin gelmesini yahut Rabbinin bazı alâmetlerinin gelmesini bekliyorlar. Rabbînin bazı alâmetleri geldiği gün, önceden inanmamış ya da imanında bir hayır kazanmamış olan kimseye artık imanı bir fayda sağlamaz. De ki: Bekleyin, şüphesiz biz de beklemekteyiz!"

İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh bildirir: İbn Mes'ûd der ki:

“Kendilerine meleklerin gelmesi ölüm anındadır. Rabbin gelmesi ise kıyamet günüdür."

Abdürrezzâk, Abd b. Humeyd, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in Katâde'den bildirdiğine göre kendilerine meleklerin gelmesi ölüm anındadır. Rabbin gelmesi ise kıyamet günüdür.

İbn Ebî Hâtim bildirir: Mukâtil der ki:

“Yüce Allah, kıyamet günü bulutlardan gölgelerle (kullarını hesaba çekmek için) gelecektir."

Ahmed, Abd b. Humeyd, Müsned'de, Tirmizî, Ebû Ya'lâ, İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh ve İbn Merdûye, Ebû Saîd el-Hudrî'den Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Rabbinin bazı alâmetleri geldiği gün ..." âyeti hakkında:

“O alâmet Güneş'in batıdan doğmasıdır" buyurduğunu nakleder.

İbn Ebî Şeybe ve Abd b. Humeyd'in Ebû Saîd el-Hudrî'den bildirdiğine göre "Rabbinin bazı alâmetleri geldiği gün ..." âyetinden kasıt, Güneş'in batıdan doğmasıdır.

Taberânî, İbn Adiy ve İbn Merdûye'nin Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Rabbinin bazı alâmetleri geldiği gün ..." âyeti hakkında:

“O alâmet, Güneş'in batıdan doğmasıdır" buyurdu.

Saîd b. Mansûr, İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, Nuaym b. Hammâd, el- Fiten'de ve Taberânî, İbn Mes'ûd'un:

“Rabbinin bazı alâmetleri geldiği gün" âyeti hakkında:

“O alâmet Güneş'in batıdan doğmasıdır" dediğini bildirir.

Saîd b. Mansûr, Firyâbî, Abd b. Humeyd, İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh ve Taberânî'nin bildirdiğine göre îbn Mes'ûd:

“Rabbinin bazı alâmetleri geldiği gün..." âyetinden kastedilen, Güneş ve Ay'ın arkadaş olan iki deve gibi beraberce batıdan doğmasıdır" dedikten sonra:

“Güneş ve Ay toplanır" âyetini okudu.

Abd b. Humeyd'in Mücâhîd'den bildirdiğine göre "Rabbinin bazı alâmetleri geldiği gün ..."âyetinden kasıt, Güneş'in batıdan doğmasıdır.

Abdürrezzâk, Abd b. Humeyd, Ahmed, Buhârî, Müslim, Ebû Dâvûd, Nesâî, İbn Mâce, İbnu'l-Münzir, Ebu'ş-Şeyh, İbn Merdûye ve Beyhakî, el-Ba's'ta, Ebû Hureyre'den bildirir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "Güneş batıdan doğmadan kıyamet kopmaz. Güneş batıdan doğup insanlar görünce hepsi iman edecek. İşte o zaman, iman edenin imanının fayda vermeyeceği zamandır" buyurup:

“Onlar ancak kendilerine meleklerin gelmesini veya Rabbinin gelmesini yahut Rabbinin bazı alâmetlerinin gelmesini bekliyorlar. Rabbinin bazı alâmetleri geldiği gün, önceden inanmamış ya da imanında bir hayır kazanmamış olan kimseye artık imanı bir fayda sağlamaz. De ki: Bekleyin, şüphesiz biz de beklemekteyiz.'" âyetini okudu.

İbn Ebî Şeybe, Ahmed, Abd b. Humeyd, Müslim, Tirmizî, İbn Cerîr, İbn Merdûye ve Beyhakî, Ebû Hureyre'den, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Şu üç şey çıktığında, daha önce iman etmemiş olan kişinin imam fayda etmez: Deccâl, Dabbetü'l-arz ve Güneş'in batıdan doğması. "

İbn Ebî Şeybe, Ahmed, Müslim, Abd b. Humeyd, Ebû Dâvûd, İbn Mâce, İbnu'l-Münzir, İbn Merdûye ve Beyhakî, Abdullah b, Amr'ın şöyle dediğini bildirir:

“Allah'ın Resûlü'ünden (sallallahü aleyhi ve sellem) öğrendiğime göre ilk çıkacak kıyamet alâmeti, Güneş'in battığı yerden doğması ve kuşluk zamanı insanların üzerine Dâbbe'nin çıkmasıdır. Hangisi diğerinden önce çıkarsa,, öteki de hemen onun akabinde olacaktır." Sonra Abdullah şöyle dedi, Abdullah, daha önce gönderilen kutsal kitapları okumuştu):

“Zannediyorum o ikisinden daha önce çıkacak olan; Güneş'in batıdan doğmasıdır. Güneş her batışında Arş'ın altına gelir ve secdeye kapanıp geri dönmek için izin alır. Güneş'e tekrar doğması için izin verilir. Batıdan doğacağı zaman gelince, daha önce yaptığı gibi Arş'ın altına gelip secdeye kapanarak geri dönmek için izin isteyecek, ama kendisine cevap verilmeyecek. Gecenin bir kısmı geçip, kendisine izin verilse bile artık zamanında doğamayacağını anlayınca:

“Ey Rabbim! Doğu ne kadar uzaktır!" diyecek. Ufuk bir taç gibi olunca geri doğmak için izin isteyecek ve kendisine:

“Olduğun yerden (batıdan) doğ" denilecek. Bunun üzerine Güneş battığı yerden doğacak." Sonra İbn Amr, "Onlar ancak kendilerine meleklerin gelmesini veya Rabbinin gelmesini yahut Rabbinin bazı alâmetlerinin gelmesini bekliyorlar. Rabbinin bazı alâmetleri geldiği gün, önceden inanmamış ya da imanında bir hayır kazanmamış olan kimseye artık imanı bir fayda sağlamaz. De ki: Bekleyin, şüphesiz biz de beklemekteyiz!" âyetini okudu.

İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre Huzeyfe der ki: Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Ey Allah'ın Resûlü! Güneş'in batıdan doğmasının alâmeti nedir?" diye sorduğumda şöyle cevap verdi:

“O gece, iki gece kadar uzun olur. Gece namaz kılanlar uyanıp henüz yıldızların olduğunu, Güneş'in çıkmadığını görürler ve tekrar uyurlar. Sonra uyanıp ibadet ederler ve tekrar uyurlar. Sonra kalkarlar ve uyumaktan yanlarının uyuştuğunu görürler. İnsanlar sabahın olmadığım görünce korkuya kapılırlar ve bu halde Güneş'in doğudan çıkmasını beklerken, güneş batıdan doğar. İnsanlar Güneş'in batıdan doğduğunu görünce iman ederler, ama o anda iman edenin bu imanı kendisine fayda vermez. "

Abd b. Humeyd, Müslim, Ebû Dâvûd, Tirmizî, Nesâî, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh, İbn Merdûye ve Beyhakî, Ebû Zer'in şöyle dediğini bildirir: güneş batarken, üzerinde palan ve bir çul bulunan merkebe binmiş olan Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) terkisinde idim. Bana:

“Ey Ebû Zeri Güneş'in nereye gittiğini biliyor musunuz?" diye sorunca:

“Allah ve Resûlü daha iyi bilir" karşılığını verdim. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Güneş, Arş'ın altına, Rabbinin huzuruna gidip secdeye kapanır. Çıkma vakti geldiği zaman, kendisine izin verilir ve Güneş tekrar doğar. Allah, Güneş'in batıdan doğmasını istediği zaman çıkmasına izin verilmez. Güneş: «Ey Rabbiml Yolum uzundur» deyince, Yüce Allah: «Battığın yerden çık» buyurur. İşte ö zaman, daha önce iman etmeyenlerin o onda iman etmeleri kendilerine bir fayda sağlamaz."

İbn Ebî Hâtim ve İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs, "Rabbinin bazı alâmetleri geldiği gün, önceden inanmamış ya da imanında bir hayır kazanmamış olan kimseye artık imanı bir fayda sağlamaz. De ki: Bekleyin, şüphesiz biz de beklemekteyiz!" âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Kıyametin alâmetleri geldiği zaman müşriklerin iman etmeleri kendilerine bir fayda vermez. İman edenler daha önce salih ameller işlemişlerse o andaki imanlarının kendilerine faydası olur." İbn Abbâs der ki: Bir akşam Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) çıktı ve:

“Ey Allah'ın kulları! En kısa müddette Allah'a tövbe ediniz. Güneş'in batıdan doğuşunu görmeniz yakındır. Güneş batıdan doğunca, tövbenin vakti geçmiş, amel zamanı bitmiş ve iman etme zamanı da bitmiş olur" buyurdu. İnsanlar:

“Ey Allah'ın Resûlü! Bunun alâmetleri var mı?" diye sorunca, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle cevap verdi:

“O gecenin alâmeti, üç gece uzunluğunda olmasıdır. O gece, Allah'tan korkanlar kalkıp namaz kılacak ve namaz kılmayı bitirmelerine rağmen gecenin hiç ilerlememiş olduğunu görerek tekrar yatacaklar. Tekrar uyanınca gecenin ilerlemediğini görecekler ve bunun olağanüstü bir durum olduğunu görüp korkuya kapılacaklar. Uzun zaman geçmesine rağmen Güneş'in doğmadığım görüp beklemeye başlayacaklar ve sonunda batıdan doğduğunu görecekler. Güneş batıdan doğunca, o zamana kadar iman etmeyenlerin, o andaki imanları kendilerine bir fayda sağlamayacak. "

Abd b. Humeyd, İbnu'l-Münzir ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Katâde, «... Rabbinin bazı alâmetleri geldiği gün, önceden inanmamış ya da imanında bir hayır kazanmamış olan kimseye artık imanı bir fayda sağlamaz. De ki: Bekleyin, şüphesiz biz de beklemekteyiz!" âyetini açıklarken şöyle dedi: Bize bildirildiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Şu altı şey gelmeden önce amel yapmaya bakınız: Güneş'in batıdan doğması, Veccâl, Duhân, Dâbbetu'l-Arz, ölüm anı ve kıyamet günü" buyururdu. Bir adam:

“Ey Allah'ın Resûlü! Güneş'in batıdan doğuşunun alâmeti nedir?" diye sorunca, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle cevap verdi:

“O gece uzar ve iki gece uzunluğunda olur. İbadet edenler, namaz için kalkıp namaz kılarlar ve yıldızların olduğu gibi durduğunu görünce tekrar yatarlar. Yanları uyuşuncaya kadar yatıp tekrar kalkarak namaz kılarlar ve gecenin hâlâ devam ettiğini görüp korkuya kapılırlar. Sonra topluluklar halinde sabahlayıp Güneş'in doğudan çıkmasını beklerken, batıdan çıktığını görürler."

İbnu'l-Münzir'in İbn Cüreyc'den bildirdiğine göre "Rabbinin bazı alâmetleri geldiği gün, önceden inanmamış ya da imanında bir hayır kazanmamış olan kimseye artık imanı bir fayda sağlamaz. De ki: Bekleyin, şüphesiz biz de beklemekteyiz!" âyetinden kasıt, kıyametin alâmeti geldiği zaman iman edenin imanının fayda vermemesi, daha önce amel etmeyenin o anda amel etmesinin de faydasının olmamasıdır.

İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh bildirir: Süddî, "...ya da imanında bir hayır kazanmamış olan kimseye artık imanı bir fayda sağlamaz. De ki: Bekleyin, şüphesiz biz de beklemekteyiz!" âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Daha önce salih amel yapmamış olan Ehl-i kıblenin, kıyamet alâmetini gördükten sonra yaptığı amellerin faydası olmaz. Eğer kıyamet alâmetleri gelmeden önce yaptığı ameli, alâmet geldikten sonra da yaparsa, bu amelinin faydası olur."

İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh bildirir: Mukâtil "...ya da imanında bir hayır kazanmamış olan kimseye artık imanı bir fayda sağlamaz. De ki: Bekleyin, şüphesiz biz de beklemekteyiz!" âyetini açıklarken şöyle dedi:

“İman etmekle beraber hayır yapmayan ve büyük günahlara devam eden müsiümanın, kıyamet alâmeti geldikten sonra yapacağı amel kabul edilmez."

İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Abdullah b. Amr. "Güneş'in batıdan doğuşundan sonra insanlar yüz yirmi sene kalırlar" demiştir.

Abd b. Humeyd ve İbnu'l-Münzir'in Hasan(ı Basrî)'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Kıyamet alâmetleri, bir ipe dizilmiş boncuk gibidir. İp kesildiği zaman kıyamet alâmetleri ' birbiri ardından çıkmaya başlarlar" buyurmuştur.

Hâkim, Enes'ten Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Kıyamet alâmetleri, bir ipe dizilmiş boncuk gibidir. İp kesildiği zaman kıyamet alâmetleri birbiri ardınca çıkmaya başlarlar" buyurduğunu nakleder.

İbn Ebî Şeybe ve Hâkim, İbn Amr'dan, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem):

"Kıyamet alâmetleri, bir ipe dizilmiş boncuk gibidir. İp kesildiği zaman kıyamet alâmetleri birbiri ardınca çıkmaya başlarlar" buyurduğunu nakleder.

İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre Huzeyfe der ki:

“Kişi, Allah yolunda bir at ayırsa ve bu at kıyametin ilk alâmetinin çıktığı anda bir tay doğursa, bu tay binilecek yaşa gelmeden önce kıyametin son alâmeti çıkar."

İbn Ebî Şeybe, Huzeyfe'nin:

“Kıyametin ilk alâmetini gördüğünüz zaman, artık diğer alâmetler de peşpeşe gelirler" dediğini bildirir.

İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd ve İbnu'l-Münzir, Ebû Hureyre'nin, "Kıyametin bütün alâmetleri sekiz ay içinde gelirler" dediğini bildirir.

Abd b. Humeyd ve İbnu'l-Münzir, Ebu'l-Âliye'nin, "Kıyametin bütün alâmetleri altı ay içinde gelirler" dediğini bildirir.

Abd b. Humeyd, Ebu'ş-Şeyh, el-Azame'de ve Hâkim, Abdullah b. Amr'ın şöyle dediğini bildirir:

“Güneş battığı zaman secdeye kapanıp tekrar çıkmak için izin ister ve kendisine izin verilir. Kıyamet alâmetinin çıkacağı gün yine batar ve secdeye kapanıp çıkmak için izin ister. Çıkması için izin verilmeyince:

“Ey Rabbim! Doğu çok uzaktır ve eğer bana izin verilmezse (zamanında çıkmak için) yetişemem" der. Güneş, Allah'ın istediği kadar bir müddet bekletilir, sonra:

“Battığın yerden çık" denilir. İşte o zamandan, kıyamet gününe kadar, "...önceden inanmamış ya da imanında bir hayır kazanmamış olan kimseye artık imanı bir fayda sağlamaz..."

Beyhakî, el-Ba's'ta, Abdullah b. Amr b. el-Âs'ın:

“Kişiye iman etmesinin fayda vermeyeceği alâmet, Güneş'in batıdan doğmasıdır" dediğini bildirir.

Abd b. Humeyd ve İbn Merdûye, Abdullah b. Ebî Evfâ'dan, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“İnsanlara, sizin bu gecelerinizin üç katı kadar uzun olacak bir gece gelecektir. O geceyi namaz kılanlar bilecek ve kişi kalkıp, Kur'ân'dan her zaman okuduğu miktarı okuyarak tekrar yatacak. Sonra kalkıp yine aynı miktarda okuyacak ve tekrar yatacak ve yine kalkacak. Onlar bu durumdayken insanlarda bir kargaşa çıkacak ve: «Bu nedir?» deyip mescitlere sığınacaklar. Onlar bu durumdayken Güneş'in batıdan doğduğunu görüp hep birden feryâd edecekler. Güneş, gökyüzünün ortasına gelince; geri dönecek ve sonra doğuş yerinden doğacak. İşte o sırada kişiye îmânı fayda vermeyecek. "

Tayâlisî, Saîd b. Mansûr, Ahmed, Abd b. Humeyd, Tirmizî, Nesâî, İbn Mâce, Taberânî, İbnu'l-Münzir, Ebu'ş-Şeyh, Beyhakî ve İbn Merdûye, Safvân b. Assâl'dan, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Allah tövbe için batıda, genişliği yetmiş yıllık mesafe olan bir kapı yaratmış ve Güneş o kapı tarafından doğuncaya kadar o kapı tövbenin kabulü) için daima acık olacaktır: «Rabbinin bazı alâmetleri geldiği gün, önceden inanmamış ya da imanında bir hayır kazanmamış olan kimseye artık imanı bir fayda sağlamaz» âyeti buna işaret etmektedir." İbn Mâce'nin lafzı ise:

“Güneş batıdan doğduğu zaman, daha önce iman etmeyenin o anda iman etmesi veya iman edip hayırlı amel yapmayanın o anda hayırlı amel yapması kendisine fayda sağlamaz. "

Taberânî, Safvân b. Assâl'ın şöyle dediğini bildirir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) yanımıza çıkıp:

“Tövbe için, iki kanadı arasında, doğuyla batı arası kadar mesafe olan bir kapı vardır. Bu kapı, Güneş batıdan doğmadan kapanmaz" buyurarak:

“Rabbinin bazı alâmetleri geldiği gün, önceden inanmamış ya da imanında bir hayır kazanmamış olan kimseye artık imanı bir fayda sağlamaz" âyetini okudu.

Abdürrezzâk, Ahmed, Abd b. Humeyd, Müslim ve el-Ba's'ta Beyhakî, Ebû Hureyre'den Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Allah, Güneş batıdan çıkmadan önce tövbe edenin tövbesini kabul eder" buyurduğunu nakletmiştîr.

Abd b. Humeyd ve Taberânî, İbn Mes'ûd'un şöyle dediğini bildirir: Şu üç şey çıkmadıkça Âdemoğlunun tövbesi kabul edilir: Güneş'in batıdan doğması, Dâbbe'nin çıkması veya Yecûc ve Mecûc'un çıkması." Yine İbn Mes'ûd:

“Gelen her yıl öncekinden daha kötü olacaktır" demiştir.

Ahmed, Abd b. Humeyd, Ebû Dâvûd ve Nesâî Muâviye b. Ebî Süfyân'dan, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Tövbe vakti sona ermedikçe hicret bitmez. Güneş batıdan doğmadıkça tövbe vakti sona ermez" buyurduğunu nakletmiştir.

Ahmed, Beyhakî, Şuabu'l-îman'da ve İbn Merdûye, Mâlik b. Yahâmir es- Seksekî vasıtasıyla Abdurrahmân b. Avf, Muâviye b. Ebî Süfyân ve Abdullah b. Amr b. el-Âs'tan, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

"Hicret iki türlüdür: Birincisi günahları terk etmen, diğeri ise Allah'a ve Resulüne hicret etmendir. Tövbe kabul edildiği sürece hicret bitmez. Güneş batıdan doğmadığı müddetçe tövbe kabul edilir. Güneş batıdan doğunca, her kalbe olduğu durum üzerine mühür vurulur ve insanlara amel bıraktırılır."

İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, Hâkim ve İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre İbn Mes'ûd:

“Şu dördü dışında kıyamet alâmetleri gelmiştir: Deccâl, Dâbbe, Yecûc ve Mecûc ve Güneş'in batıdan doğması. Allah'ın, kendisiyle amelleri sona erdireceği alâmet, Güneş'in batıdan doğmasıdır" deyip:

“Rabbinin bazı alâmetleri geldiği gün, önceden inanmamış ya da imanında bir hayır kazanmamış olan kimseye artık imanı bir fayda sağlamaz" âyetini okudu ve:

“Âyetten kastedilen Güneş'in batıdan doğmasıdır" dedi.

Ebu'ş-Şeyh ve İbn Merdûye'nin Enes'ten bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Güneş'in batıdan doğduğu sabah bu ümmetten, maymun ve domuza dönüştürülecekler olacaktır. Amel defterleri dürülecek, kalemler kuruyacak ve artık kimsenin ne sevabı artacak, ne de günahı eksilecektir. Daha önce iman etmeyenin, o gün iman etmesi kendisine fayda vermeyecektir. Daha önce iman edip salih asmel yapmayanın o anda yaptığı iyilik te kabul edilmeyecektir."

Abdürrezzâk, İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd ve İbnu'l-Münzir, Hazret-i Âişe'nin şöyle dediğini bildirir:

“Kıyametin ilk alâmeti çıktığı zaman, (amelleri yazan) kalemler atılır ve amel defterleri dürülür, hafaza melekleri hapsedilerek bedeni kişinin amellerine şahitlik eder."

Ahmed, Abd b. Humeyd, Müslim, Hâkim ve İbn Merdûye'nin Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Şu altı şey gelmeden: Güneş'in battığı yerden doğmasından, Deccâl'dan, dumandan, Dâbbe'den, birinizin hassaten başına gelecek beladan ve halkın geneline gelecek fitneden önce; amellere devam etmeye bakınız.

İbn Mâce'nin Enes'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Şu altı şey gelmeden: Güneş'in battığı yerden doğmasından, Deccâl'dan, dumandan, Dâbbe'den, birinizin hassaten başına gelecek beladan ve halkın geneline gelecek fitneden Önce, amellere devam etmeye bakınız."

Abd b. Humeyd, Hasan(-ı Basrî)'den, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Kıyametin büyük alâmetleri yedi tanedir. Bunlardan biri olan Tufan geçmiştir ve altı tane kalmıştır..-Bunlar: Güneş'in batıdan doğması, duman, Deccâl, Dâbbetu'l-Arz, Yecuc ve Mecûc ve Sûr'a üflenmesidir."

Abd b. Humeyd'in Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“İki ihtiyarın karşılaşıp, birinin diğerine: «Ne zaman doğdun?» diye sorup, diğerinin: «Güneş batıdan doğduğu zaman» cevabını vermedikçe kıyamet kopmaz."

Abd b. Humeyd, Katâde'nin:

“Kıyamet alâmetlerinin ipe dizilmiş boncuklar gibi peş peşe geleceğini söylerdik" dediğini bildirir.

Abd b. Humeyd, Abdullah b. Amr'ın:

“Kıyamet alâmetleri, bir ipe dizilmiş gibidir. İp koptuğu zaman peşpeşe gelirler" dediğini bildirir.

İbn Mâce ve Hâkim, Ebû Katâde'den, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Kıyametin (büyük) alâmetleri, daha önce gelecek olan iki yüz küçük alâmetten sonra gelecektir" buyurduğunu nakleder.

Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbn Mes'ûd der kî:

“Kıyamet alâmeti geldikten sonra insanlar namaz kılıp oruç tutar ve hac yaparlar. Allah, kıyamet alâmeti gelmeden önce amellerini kabul ettiği kişilerin o anki amellerini de kabul eder. Daha önce kabul etmediği kişilerin amelini ise o zaman da kabul etmez."

İbn Merdûye, Ebû Umâme'den, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Kıyametin ilk alâmeti, Güneş'in batıdan doğmasıdır" buyurduğunu nakleder.

Hâkim, İbn Ömer'in şöyle dediğini bildirir:

“İnsanlar Müzdelife'de denilen yerde gecelerler, Dâbbetu'f-Arz da üzerlerine gelir. Sabah olunca, kendilerini Dâbbetu'l-Arz'ın başıyla kuyruğu arasında bulurlar. Dâbbe, her mümine dokunur ve her münafığın ve kafirin burnuna gem vurur. O anda tövbe kapısı henüz açıktır. Sonra Deccâl çıkar ve müminler bir nezleye tutulur. Bu hastalık münafıkların ve kafirlerin kulağına girer ve sonunda bunların kulağı pişmiş gibi olur. Bu sırada tövbe kapısı yine açıktır. Bundan sonra Güneş batıdan doğar."

İbn Ebî Şeybe, Ahmed, Müslim, Ebû Dâvûd, Tirmizî, Nesâî, İbn Mâce, İbn Merdûye ve el-Ba's'ta Beyhakî, Huzeyfe b. Esîd'in şöyle dediğini bildirir: Biz aramızda kıyameti müzakere ederken Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) üst kattan bize bakıp:

“Neyi müzakere ediyorsunuz?" diye sordu. Biz:

“Kıyamet saatini müzakere ediyoruz" cevabını verince, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“On alâmet görülmeden kıyamet kopmayacaktır: Dumanın çıkması, Deccâl'ın çıkması, İsa b. Meryem'in gönderilmesi, Yecûc ve Mecûc'un çıkması, Dâbbetu'l-Arz'ın çıkması, Güneş'in batıdan doğması, biri doğuda biri batıda bir diğeri de Arap yarımadasında meydana gelecek yere batma hadisesi, çöküntüler, Aden'in veya Yemen'in ortasından çıkacak bir ateşin insanları mahşere sürmesi. Bu ateş, onlarla beraber gelip gidecek ve onlarla beraber istirahat edecektir. "

Beyhakî, Abdullah b. Amr'ın şöyle dediğini bildirir: Yecûc ve Mecûc'un çocuklarından biri ölmeden, onun sulbünden binden fazia kişi doğar. Onlardan hiç kimse geride bin veya daha fazla zürriyet bırakmadıkça ölmez. O Yecûc ve Mecûc'un arkasından sayılarını ancak Allah'ın bildiği üç ümmet daha olacaktır: Mensek, Tâvîl ve Târîs. Güneş'in doğduğu her gün bütün mahlûkat ona bakar. Battığı zaman secdeye kapanıp selam vererek tekrar doğmak için izin ister, ama kendisine izin verilmez. Sonra bir daha izin ister, yine doğmasına izin verilmez. Üçüncü defa izin isteyip izin verilmeyince:

“Ey Rabbim! Kulların beni bekliyorlar ve yolum uzaktır" der, ama kendisine izin verilmez. İki veya üç gecelik bir süre geçince:

“Battığın yerden tekrar çık" denilir. Güneş batıdan doğar ve bütün mahlûkat onu görür. Bize bildirildiğine göre Güneş'in batıdan doğması, daha önce iman etmeyenin, o an iman etmesinin fayda vermeyeceğinin delilidir. Güneş'in batıdan doğması üzerine insanlar altın tasadduk ederler, ama bu altınlar onlardan kabul edilmez ve:

“Daha önce vermeniz gerekirdi" denilir.

Ebu'ş-Şeyh, el-Azame'de ve Beyhakî'nin bildirdiğine göre Abdullah b. Mes'ûd, bir gün kendisiyle beraber oturanlara:

“Yüce Allah'ın, "...onu kara bir balçıkta batar buldu...." âyetinden kastedilenin ne olduğunu biliyor musunuz?" diye sorunca, oradakiler:

“Allah ve Resûlü daha iyi bilir" karşılığını verdiler. Bunun üzerine İbn Mes'ûd şöyle dedi:

“Güneş battığı zaman, Arş'ın altında Yüce Allah'a secde eder ve Onu tesbih edip ta'zim eder. Doğacağı zaman da Yüce Allah'a secde eder ve Onu tesbih edip ta'zim ederek çıkmak için izin isteyince, çıkması için izin verilir. Doğmasına izin verilmeyeceği zaman gelince, Güneş yine Yüce Allah'a secde eder ve Onu tesbih edip ta'zim ederek çıkmak için izin ister; ama kendisine:

“Yerinde dur!" denilir. Doğacağı zaman gelince tekrar secdeye kapanıp Allah'ı tesbih ve ta'zim eder ve izin ister. Yine kendisine:

“Yerinde dur!" denilir ve iki gece miktarınca çıkmasına izin verilmez. Teheccüde kalkanlar Güneş'in doğmadığını görünce komşularına seslenip:

“Ey falan, bu gece neler oluyor böyle? Uyuyup uykuya doydum, yoruluncaya kadar namaz kıldım" derler. Sonra Güneş'e:

“Battığın yerden çık!" denilir. İşte o gün, "Rabbinin bazı alâmetleri geldiği gün, önceden inanmamış ya da imanında bir hayır kazanmamış olan kimseye artık imanı bir fayda sağlamaz."

Saîd b. Mansûr, Haris b. Ebî Usâme ve Beyhakî, İbn Abbâs'ın şöyle dediğini bildirir: Hazret-i Ömer bize hutbe verip şöyle dedi:

“Ey insanlar! Bu ümmetten recm (cezasını)ı, Deccâl'ı, Güneş'in batıdan doğmasını, kabir azabını, şefaati ve cehennemde bir müddet yandıktan sonra oradan çıkacak bir topluluğun olacağını yalanlayacak bir topluluk çıkacaktır."

Buhârî, Tarih'te, Ebu'ş-Şeyh, el-Azame'de ve İbn Asâkir, Ka,b(u'l-ahbâr),m şöyle dediğini bildirir:

“Allah, Güneş'in batıdan doğmasını istediği zaman onu kutupta (ters) çevirir ve doğusunu batısında, batısını doğusunda yapar."

İbn Merdûye zayıf isnâdla İbn Abbâs'tan Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Allah, doğu tarafında yedinci denizin yanında karanlıktan dünya geceleri miktarınca perde yarattı. Güneş batacağı zaman geceyle görevli meleklerden biri gelir ve bu karanlıktan bir avuç alıp batıya doğru dönerek, şafağı gözetip parmak uçlanyla azar azar bu karanlığı bırakır. Şafak kaybolduğu zaman bütün karanlığı bırakır, sonra kanatlarını serer ve bu kanatlar yerleri ve gökleri kaplar. Melek, Allah'ı tesbih ve takdis ederek kanatlarıyla gecenin karanlığını yarar ve gece miktarınca zaman geçince batıya ulaşır. Bunun üzerine fecir doğudan çıkar. Melek kanatlarını kapatıp karanlığı ovucunda toplar ve sonunda karanlığı doğudan almış olduğu gibi bir avucunda tutar. Sonra bu karanlığı batıdaki yedinci denize koyar. Gece karanlığı bu denizden gelmektedir. O perde doğudan batıya çevrildiği zaman Sü'ra üflenir. Gündüz ışığı Güneş'ten, gece karanlığı ise o perdeden gelmektedir. Allah, kullarının tövbesini kabul ettiği sürece Güneş doğudan çıkıp batıda kaybolur. Güneş ve Ay battıkları zaman nereden çıkacakları konusunda izin isterler ve kendilerine izin verilmez. Güneş'in üç gün, Ay'ın ise iki gün çıkmasına izin verilmez. Güneş'in ve Ay'ın ne kadar süre kaybolduklarını insanların çoğu bilmez. Sadece insanların faziletlileri, Kur'ân ehli ve o gece vird yapan kişiler bilirler. Vird yapan, virdini bitirince bakar ve gecenin ilerlemediğini görür, tekrar virdine başlar. Virdini bitirip tekrar bakınca, gecenin ilerlemediğini görür. O gecenin uzunluğunu sadece Kur'ân ehli anlar. Kur'ân ehli birbirlerini çağırırlar ve mescitlerinde toplanıp dua edip ağlayarak geceyi geçirirler. O gecenin uzunluğu üç gece uzunluğundadır. Sonra Yüce Allah, Cibril'i Güneş ve Ay'a gönderir ve Cibril: «Yüce Allah! Battığınız yere dönüp oradan çıkmanızı emrediyor. Sizin için yanımızda ışık ve nur yoktur» der. Bunun üzerine Güneş ve Ay kıyamet gününden ve ölümden korkarak ağlarlar. Güneş ve Ay batıdan doğarlar ve bu durumda insanlar Allah'a yalvararak ağlarlar.

Gafiller ise gafletlerine devam ederler. Bu sırada bir münadi: «Bilin ki, tövbe kapısı kapanmıştır ve Güneşle Ay batıdan doğmuştur» diye seslenir. İnsanlar bakarlar ve Güneşle Ayin simsiyah ve ışıksız olduğunu görürler. Yüce Allah'ın, «Güneş ve Ay toplanır» âyeti buna işaret etmektedir. İkisi de birbirine bağlanmış deve gibi birbirleriyle yükselmek için yarışırlar. Onları gören dünya ahalisi bağırmaya, anneler çocuklarını bırakmaya, hamileler çocuklarını düşürmeye başlarlar. Salihler ve iyilerin o gün ağlamaları kendilerine fayda eder ve bu ağlama kendilerine ibadet olarak yazılır. Fasık ve facirlerin ise o gün ağlamaları kendilerine fayda etmez ve bu ağlamaları kendileri için bedbahtlık olarak yazılır. Güneş ve Ay semanın ortasına gelince, Cibrîl gelip onları boynuzlarından tutar ve battıkları tarafa çevirir, ama batmalarına da izin vermez. Onları tövbe kapısının yanında batırır."

Ömerb. el-Hattâb, Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Tövbe kapısı nedir?" diye sorunca, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Ey Ömer! Allah, Batının arkasında tövbe için bir kapı yaratmıştır ve bu kapı cennet kapılarındandır. Bu kapının, inci ve mücevherlerle süslenmiş altından iki kanadı vardır. Her kanadın arasındaki mesafe, süvari olan birinin kırk yılda aşabileceği büyüklüktedir. Allah'ın, mahlûkatı yarattığı zamandan, Güneş ve Ay'ın batıdan doğacağı günün sabahına kadar, bu kapı açıktır. Hazret-i Âdem'den o güne kadar nasûh tövbe eden Allah'ın hiçbir kulu yoktur ki, onun tövbesi bu kapıdan girdikten sonra Allah'a sunulmuş olmasın." Mu'âz b. Cebel:

“Ey Allah'ın Resûlü! Nasûh tövbe nedir?" diye sorunca, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Kulun pişman olması, o günahtan Allah'a sığınması, sonra, süt (çıktığı) memeye bir daha dönmedikçe işlemiş olduğu günaha bir daha dönmemesidir" buyurup şöyle devam etti:

“Cibril, Güneş ve Ay'ı o kapıda batırır ve kapının iki kanadını da kapatır. Kapının kapanmasıyla, sanki daha önce bu iki kanadın arasında hiç aralık yokmuş gibi olur. Tövbe kapısı kapandığı zaman, artık hiçbir kulun tövbesi kabul edilmez, bundan sonra yapılan iyilikler kabul edilmez. Sadece daha önce iyilik yapanların iyilikleri kabul edilir. Daha önce kulların lehine ve aleyhine olan şeyler üzerine haklarında hüküm verilir. Yüce Allah'ın, «Rabbinin bazı alâmetleri geldiği gün, önceden inanmamış ya da imanında bir hayır kazanmamış olan kimseye artık imanı bir fayda sağlamaz» âyeti buna işaret etmektedir."

Ubey b. Ka'b:

“Ey Allah'ın Resûlü, anam babam sana feda olsun! Ondan sonra Güneş ve Ay'a ne olur? İnsanların ve dünyanın hali ne olur?" diye sorunca, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle cevap verdi:

“Ey Ubey! Ondan sonra Güneş ve Ay'a nurun tşığı giydirilir. Sonra daha önce olduğu gibi insanlara doğup batarlar. İnsanlar ise o âyetleri ve âyetlerin büyüklüğünü görünce dünyaya daha çok yapışırlar ve onu iman ederler. Onda nehirler akıtırlar, ağaçlar dikerler ve binalar yaparlar. Dünya ise, Güneş'in batıdan doğmasından, Sûr'a üfleneceği zaman arasında kişinin bir atı doğursa, doğan yavru binilecek yaşa gelecek kadar zaman geçmeyecektir. "

Nuaym b. Hammâd, el-Fiten'de ve Hâkim, el-Müstedrek'te, Abdullah b. Mes'ûd'dan, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

"Deccâl'ın merkebinin iki kulağı arası kırk arşındır. Her adımı ise üç günlük mesafedir. Deccâl, merkebiyle denizi, sizden birinin atıyla bir kanalı geçtiği gibi geçer. Deccâl: «Ben Âlemlerin rabbiyim. Şu Güneş ve Ay da benim iznimle hareket ederler. Onların doğmasına engel olmamı ister misiniz?» der ve Güneş'in doğmasına engel olacak ve bir günü bir ay gibi, bir haftayı da bir sene gibi yapacak. Sonra: «Güneş ve Ay'ın doğup batmasını sağlayayım mı?» diye sorup, bir günü, bir saat gibi yapacak. Bir kadın gelip: «Ey Rab! Oğlumu, kardeşimi ve kocamı dirilt» diyecek ve (kadın, Deccâl'ın onları dirilttiğini zannederek) şeytanı kucaklayacak. O gün insanların evleri şeytanlarla dolacak. Deccâl'a bir bedevi gelip: «Ey Rab! Develerimizi ve koyunlarımızı dirilt» diyecek, bunun üzerine Deccâl bu bedevilere, develerine ve koyunlarına benzeyen, onlarla aynı yaşta olan şeytanlar verecek. İnsanlar: «Eğer bu Rabbimiz olmasaydı, ölülerimizi diriltemezdi» diyecekler. Deccâl'ın yanında et suyundan, hiç soğumayan sıcak çorbadan bir dağ, akan bir nehir, bahçelerden ve yeşilliklerden bir dağ ile ateşten ve dumandan bir dağ vardır ki: «İşte bu, cennetim, bu cehennemim, bu yiyeceğim, bu da içeceğim!» diyecek. Beraberinde insanları uyarmak için Elyesa' (aleyhisselam) olup: «Bu sahtekâr Mesih'tir, ondan sakının, Allah ona lanet etsin!» diyecektir. Allah ona öyle bir hafiflik ve çabukluk verecektir ki, Deccâl ona yetişemeyecektir. Deccâl: «Ben, âlemlerin rabbiyim!» deyince, insanlar ona «Yalan söyledin!» diyecekler. Elyesa'(aleyhisselam) da: «İnsanlar doğru söyledi!» diyecektir. Elyesa' (aleyhisselam) Mekke'ye gelecek, orada büyük bir yaratıkla karşılaşacak, ona: «Sen kimsin?» diye sorunca, o da: «Ben Mikail'im. Allah beni, onu haremine sokmayayım diye gönderdi» cevabını verecek. Medine'ye uğradığında da büyük bir mahlûkla karşılaşacak ve: «Sen kimsin?» diye soracak. O da: «Ben Cibril'im, Allah beni, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) hareminden onu men edeyim diye gönderdi» cevabını verecek. Deccâl Mekke'ye uğradığında Mikail'i görüp, kaçacak ve hareme giremeyecektir, o zaman bir nara atacak, Mekke'de bulunan bütün münafıklar yanına çıkacaktır. Medine'ye uğradığında da aynı şey olacaktır. O sırada Allah'ın, İstanbul'u fethetmeyi nasip ettiği cemaatle, Beyt-i Makdis'de bulunan Müslümanlardan, onlarla ülfeti bulunanlara bir uyarıcı gelecek. Deccâl, bu uyarıcıyı yakalayıp: «Şu, benim kendisine gücüm yetmediğini iddia eden kişiyi öldürün!» diyecek ve o zat, testereyle biçilecektir. Sonra Deccâl: «Ben, onu diriltirim» diyecek ve bu kişiye: «Kalk!» diyecek. Allah, Deccâl'a ondan başka bir nefsi diriltme izni vermeyecektir. Deccâl ona: «Ben, seni öldürdükten sonra diriltmedim mi?» deyince, o kişi: «Şimdi (senin Deccâl olduğun konusunda) inancım daha da arttı, ben Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem), senin beni öldüreceğini, sonra Allah'ın izniyle diriltileceğimi müjdelediği kişiyim» karşılığını verecek.

O zaman Deccâl, o uyarıcının derisine bakırdan levhalar koyacak ve onların silahlarından hiçbirisi kendisine tesir etmeyecektir. Bunu gören Deccâl: «Onu ateşime atın!» diyecek, Allah, o uyarıcıya ateş dağını yeşil bahçeler haline döndürünce, insanlar Deccâl hakkında şüpheye düşecektir. Bunun üzerine Deccâl, Beyt-i Makdis'e doğru süratle yola çıkıp, Efîk tepesine vardığında, gölgesi Müslümanların üzerine düşecek, onlar da, onunla savaşmak için yaylarına kiriş takacaklardır. O gün Müslümanların en kuvvetlisi, açlık ve zayıflıktan (dolayı, yatmayıp) çökebilen yahut oturabilenler olacaktır. O zaman Müslümanlar «Ey insanlar! Muhakkak ki size yardım gelmiştir» diye bir nida işiteceklerdir. Bunun üzerine onlar: «Bu söz, karnı tok olan birinin sözüdür» karşılığını verecekler. Yeryüzü, Rabbinin nuruyla aydınlanacak, Meryemoğlu İsa inecek ve: «Ey Müslümanlar! Rabbinize hamdedin ve O'nu tesbih edin!» diyecek. Müslümanlar da Hazret-i İsa'nın (aleyhisselam) dediğini yapacaklar. Deccâl ve adamları kaçmak isteyince, Allah onlara yeryüzünü daraltacak, yarım saatte (Filistin nahiyelerinden bir köy olan) Lüdd kapısına gelince, orada İsa'ya (aleyhisselam) rastlayacaklar ve onu görünce: «Namaz kıl!» diyecekler; Deccâl da: «Ey Allah'ın peygamberi! Namaz kılındı!» deyince, Hazret-i İsa (aleyhisselam):

“Ey Allah'ın düşmanı! Sen, âlemlerin rabbi olduğunu iddia ediyorsun. O zaman kim için namaz kılıyorsun?" diyerek, kısa bir mızrakla vurup onu öldürecek. O zaman onun yardımcılarından hiçbir kimse; hiçbir şeyin arkasında kalamayıp, mutlaka o arkasına saklandığı şey: «Ey mümin! İşte bu, Deccâl'ın adamıdır, onu öldür!» diye seslenecek.

Böylece Hazret-i İsa (aleyhisselam) ve inananlar kırk sene, hiçbir kimse ölmeden ve hiçbir fert hastalanmadan nimet içinde yaşayacaklar. Adam, koyunlarına ve hayvanlarına: «Gidin, otlayın!» diyecek, iki tarla arasında gezen hayvanlar bir başak bile yiyemeyecekler (hiçbir şeye. zarar vermeyeceklerdir. Yılanlar ve akrepler kimseye eziyet etmeyecek, yırtıcı hayvanlar, evlerin kapısında durup kimseye eziyet etmeyecektir. Adam bir ölçek buğdayı tarlayı sürmeden saçacak, ondan yediyüz ölçek mahsul çıkacaktır. Bu durum, Ye'cüc-Me'cüc'ün şeddi yıkmasına kadar devam edecek, sonra dalga dalga birbirine karışıp ifsada başlayacaklar. İnsanlar dua edip yardım istese de duaları kabul olmayacaktır. Hazret-i İsa'nın (aleyhisselam) Tur dağına sığındırdığı Müslümanlar, Allah'ın, kendilerine (dua kapısını) açtığı kimselerdir. Onlar dua edince, Allah, yeryüzünden, ayakları olan bir hayvan gönderecek, bu hayvan, onların kulaklarına girince hep birden öleceklerdir. Yeryüzü onlar(ın leşlerin)den öyle bir kokuşacaktır ki, hayatlarından daha kötü bir şekilde kokularıyla insanlara eziyet verecekler, insanlar Allah'tan yardım isteyince, Yüce Allah, Yemen'den kupkuru bir rüzgar gönderecek, bu rüzgar, insanlara bulut ve duman olacak ve onlara nezle isabet edecektir. Üç gün sonra kendilerindeki hal açılacak, kokan bu cesetler denize atılmış olacaktır. Çok geçmeden güneş batıdan doğacak, kalemler kurumuş, sayfalar dürülmüş olacak ve artık kimseden tövbe kabul edilmeyecektir. İblis secdeye kapanarak: «Ey İlah'ım! Dilediğine secde etmemi emret!» diyecek. Şeytanlar başına toplanarak ona: «Ey efendimiz! Kime feryat ediyorsun?» diye sorunca, o: «Ben, Rabbimden, ancak dirilme gününe kadar bana mühlet vermesini istemiştim. İşte güneş batısından doğdu ve bu, bilinen vakittir» diye cevap verecektir. Şeytanlar yeryüzünde açıkça dolaşmaya başlayacak; hatta bir kişi: «İşte beni azdıran arkadaşım buydu! Onu rüsvay eden Allah'a hamdolsun!» diyecektir. Dabbetü'l-arz çıkıp, kendisini öldürünceye kadar, İblis secdede ağlamaya devam edecektir. O günden sonra müminler, kırk sene her istedikleri kendilerine verilerek rahatlık içinde yaşayacaklar ve Dabbe'den sonra, kırk sene kendileri için tamamlanacaktır. Sonra ölüm onlara çabukça geri dönecek ve artık bir mümin kalmayacaktır. Kafirler, hayvanlar gibi yollarda çiftleşecekler. Hatta kişi, yolun ortasında annesiyle ilişki kuracak. Anneyle bir oğlu ilişkiye girdikten sonra diğeri gelip girecek. Bu kişilerin en iyisi: «Şayet bunu yaparken yolun kenarına çekilseydiniz daha iyi olurdu» diyecek Bu durum, nikâhla doğan hiç kimse kalmayıncaya kadar devam edecek Sonra Allah otuz yıl kadınları kısırlaştıracak ve hepsi zina yoluyla doğmuş ve insanların en şerlileri olacak İşte kıyamet bunların üzerine kopacaktır. "

Taberânî ve İbn Merdûye, Abdullah b. Amrb. el-Âs'tan, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Güneş batıdan doğduğu zaman İblis secdeye kapanıp: «Ey İlahım! Dilediğine secde etmemi emret!» diye dua edip feryad edecek. Zebâniler başına toplanarak ona: «Ey şeytanların efendisi! Bu dua da ne oluyor!» deyince, İblis: «Ben, Rabbimden, ancak dirilme gününe kadar bana mühlet vermesini istemiştim. İşte güneş batısından doğdu ve bu, bilinen vakittir» diye cevap verecektir. Sonra Dâbbetu'l Arz, Safa'da bir çatlak (yarık) tan çıkar. Onun adımını ilk atacağı yer, Antakya'dır. İblis'e varıp onun ağzına gem takacaktır. "

İbn Ebî Şeybe, Müslim, Nesâî, el-Azame'de Ebu'ş-Şeyh ve el-Esmâ ve's- Sifât'ta ve Beyhakî'nin Ebû Mûsa el-Eş'arî'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Allah, gündüz günah işleyenin tövbesini kabul etmek için gece elini açar, gece günah işleyenin tövbesini kabul etmek için gündüz elini açar. Bu durum, güneş battığı yerden doğuncaya kadar devam eder" buyurmuştur.

İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre Abdullah b. Amr der ki:

“Güneş battığı yerden çıktığı zaman kişi biriktirdiği malına gidip onu sırtında taşıyarak:

“Kim bunu alır?" diye sorar. Adama:

“Bu malı neden dün getirmedin!" denilir ve malı kabul edilmez. Bunun üzerine adam, malı daha önce çıkardığı yere gelir ve onu yere atarak:

“Keşke seni görmeseydim" der.

İbn Ebî Şeybe, Cündüb b. Abdillah el-Becelî'nin şöyle dediğini bildirir: Huzeyfe'nin yanına girmek için üç defa izin istememe rağmen, girmem için izin vermedi. Geri döndüğümde, birini gönderip beni çağırdı ve:

“Neden geri döndün?" diye sordu. Ben:

“Uyuduğunu zannettim" cevabını verince, Huzeyfe:

“Güneş'in nereden doğacağını görmeden uyumam" dedi. İbn Avn der ki: Bu olayı Muhammed (b. Sîrîn)'e anlattığımda:

“Bunu, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) ashâbından birçok kişi yapmıştır" dedi.

İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre Ebû Seleme der ki:

“Güneş'in batıdan doğacağı günün gecesi üç gece uzunluğundadır. O gece ibadet edenler kalkıp namaz kılacak, namazlarını bitirince Güneş'in doğup doğmadığına bakacaklar ve Güneş'in batıdan doğduğunu görecekler."

Taberânî, Ebû Serîha Huzeyfe b. Esîd'den, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Allah'ın, müminlerin canını almak için gönderdiği rüzgâr geldikten sonra güneş battığı yerden doğacak. Yüce Allah'ın Kitab'ında zikrettiği âyet budur" dediğini bildirir.

Nuaym b. Hammâd, el-Fiten'de Ebû Hureyre'den, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Şu beş şeyden hangisinin ilk alâmet olduğunu ve hangisi geldiği zaman daha önce iman etmeyenin o alâmet geldiğinde iman etmesinin fayda vermeyeceği veya yaptığı iyiliğin kabul edilmeyeceğini bilmiyorum: Güneş'in batıdan doğması, Deccâl, Yecüc ve Mecüc, Duman ve Dâbbetu'l-Arz."

Nuaym b. Hammâd, el-Fiten'de İbn Abbâs'tan, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Güneş batıdan doğduğu zaman anneler çocuklarını, sevenler sevdiklerini bırakacak ve her nefis karşılaşacağı şeylerle meşgul olacak. Bundan sonra kimsenin tövbesi kabul edilmeyecek. Sadece daha Önce ihsan sahibi olanlar için daha önce olduğu, gibi yaptıklarının sevabı yazılacaktır. Kâfirler için ise Güneş'in batıdan doğmasıyla pişmanlık başlayacaktır. Güneş batıdan doğduktan sonra doğmuş olan bir tay binilecek yaşa gelmeden kıyamet kopacaktır. İnsanlar çarşıda, alışveriş yaparken,. bir elbisenin pazarlığını yapan iki kişi alışverişi bitirmeden ve elbise dürülmeden, kişi, elindeki lokmayı ağzına götüremeden kıyamet kopacaktır." Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) sonra:

“Senden azabı acele bekliyorlar. Eğer süre belirtilmiş olmasaydı azap onlara hemen gelirdi. Ama yine de onlar farkına varmadan başlarına ansızın gelecektir" âyetini okudu.

159

"Dinlerini parça parça edip gruplara ayrılanlar var ya, senin onlarla hiçbir ilişkin yoktun Onların işi ancak Allah'a kalmıştır. Sonra Allah onlara yaptıklarını bildirecektir."

İbn Ebî Hâtim'in İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) gönderilmeden önce Yahudiler ve Hıristiyanlar ihtilafa düşmüştü. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) gönderilince, "Dinlerini parça parça edip gruplara ayrılanlar var ya, senin onlarla hiçbir ilişkin yoktur. Onların işi ancak Allah'a kalmıştır. Sonra Allah onlara yaptıklarını bildirecektir" âyeti nazil oldu.

en-Nehhâs, Nâsih'te bildirir: İbn Abbâs, "Dinlerini parça parça edip gruplara ayrılanlar var ya, senin onlarla hiçbir ilişkin yoktur. Onların işi ancak Allah'a kalmıştır. Sonra Allah onlara yaptıklarını bildirecektir" âyetini açıklarken şöyle dedi: Gruplara ayrılanlar Yahudi ve Hıristiyanlardır. Bunlar, İslam'ı ve kendilerine emredilen dini bırakıp fırkalara ayrılmışlardır. Âyet, Mekke'de nazil olmuş, "Kitap verilenlerden, Allah'a, âhiret gününe inanmayan, Allah'ın ve Peygamberinin haram kıldığını haram saymayan, hak dinini din edinmeyenlerle, boyunlarını büküp kendi elleriyle cizye verene kadar savaşın" âyetiyle ise neshedilmiştir.

Ebu'ş-Şeyh'in, İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre (.....) sözü, "Değişik topluluklar" anlamındadır.

Firyâbî, İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh ve İbn Merdûye'nin Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre "Dinlerini parça parça edip gruplara ayrılanlar..." âyetinden kastedilenler bu ümmettendir.

Hakîm et-Tirmizî, İbn Cerîr, Taberânî, Şîrâzî, el-Elkâb'da ve İbn Merdûye, Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre "binlerini parça parça edip gruplara ayrılanlar..." âyetinden kastedilenler bu ümmetin, bid'at ve heva ehlidir.

Abd b. Humeyd, Ebu'ş-Şeyh ve İbn Merdûye'nin Ebû Umâme'den bildirdiğine göre "Dinlerini parça parça edip gruplara ayrılanlar..." âyetinden kastedilenler Harûri'lerdir (Haricilerdir).

İbn Ebî Hâtim, en-Nehhâs ve İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre Ebû Ğâlib'e "Dinlerini parça parça edip gruplara ayrılanlar..." âyeti sorulunca şöyle dedi:

“Ebû Umâme bana, Hazret-i Peygamber'den (sallallahü aleyhi ve sellem) naklen bu kişilerin Hariciler olduğunu söyledi."

Hakîm et-Tirmizî, İbn Ebî Hâtim, Taberânî, Ebu'ş-Şeyh, İbn Şâhîn, İbn Merdûye, Ebû Nu'aym, el-Hilye'de, Ebû Nasr es-Siczî, el-İbâne'de ve Beyhakî Şuabu'l-îtnan'da, Hazret-i Ömer'den bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), Hazret-i Âişe'ye şöyle buyurdu:

“Ey Âişe! «Dinlerini parça parça edip gruplara ayrılanlar...» âyetinde kastedilenler, bu ümetin bid'at, heva ve dalâlet ehlidir. Bunların tövbesi yoktur. Ey Âişe! Bid'at ve heva ehli dışındaki her günah sahibinin tövbesi vardır. Sadece bunların tövbesi yoktur. Ben onlardan uzağım ve onlar da benden uzaktır. "

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre İbn Mes'ûd bu âyeti (.....) şeklinde okumuştur.

Firyâbî, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Ali b. Ebî Tâlib, bu âyeti (.....) şeklinde okumuştur.

İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre Ebû Hureyre der ki: Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) bu âyeti (.....) şeklinde okuduğunu duydum.

Abdürrezzâk, Abd b. Humeyd, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in Katâde'den bildirdiğine göre "Dinlerini parça parça edip gruplara ayrılanlar..." âyetinden kastedilenler Yahudiler ve Hıristiyanlardır.

Abd b. Humeyd ve İbnu'l-Münzir'in Mücâhid'den bildirdiğine göre "Dinlerini parça parça edip gruplara ayrılanlar..." âyetinden kastedilenler Yahudilerdir.

İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh, Süddî'nin, "Dinlerini parça parça edip gruplara ayrılanlar var ya, senin onlarla hiçbir ilişkin yoktur. Onların işi ancak Allah'a kalmıştır. Sonra Allah onlara yaptıklarını bildirecektir" âyetini açıklarken şöyle dediğini bildirir: Yahudi ve Hıristiyanlar dinlerini terk ettiler ve fırkalara ayrıldılar. Önce Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) onlarla savaşmak emredilmedi, sonra Tevbe Sûresinde nazil olan âyetle onlarla savaşması emredildi.

İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş- Şeyh'in Ebu'l-Ahvas'tan bildirdiğine göre "Senin onlarla hiçbir ilişkin yoktur" sözünden kastedilen, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) onlardan berî olmasıdır.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Murre et-Tayyib:

“Kişi, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) kendisinden berî (uzak) olmasından sakınsın" deyip, "Dinlerini parça parça edip gruplara ayrılanlar var ya, senin onlarla hiçbir ilişkin yoktur. Onların işi ancak Allah'a kalmıştır. Sonra Allah onlara yaptıklarını bildirecektir" âyetini okudu.

İbn Menî, Müsned'de ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Ümmü Seleme, "Kişi, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) kendisinden berî olmasından sakınsın" deyip, "Dinlerini parça parça edip gruplara ayrılanlar var ya, senin onlarla hiçbir ilişkin yoktur. Onların işi ancak Allah'a kalmıştır. Sonra Allah onlara yaptıklarını bildirecektir" âyetini okudu.

Abd b. Humeyd Hasan(-ı Basrî'nin) şöyle dediğini bildirir: Hazret-i Osmân öldürüldüğü gün Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) zevcelerinden birinin, kolunu duvarla perde arasından çıkarmış:

“Allah ve Resûlü bizi, dinlerini parça parça edip gruplara ayrılanlardan berî kılmıştır" diye seslendiğini gördüm.

Hakîm et-Tirmizî, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) azatlısı Eflah'tan Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Ümmetim için en çok şu üç şeyden korkuyorum:

Revaların dalâleti (sapık mezhepler), karın ve cinsel organ konusunda nefsanî isteklere tabi olmak ve kendini beğenmek" buyurduğunu nakleder.

160

"Kim ortaya bîr iyilik koyarsa ona on katı verilir; ortaya bir kötülük koyan ise ancak misliyle cezalandırılır; onlara haksızlık yapılmaz"

Abd b. Humeyd, Saîd b. Cübeyr'in şöyle dediğini bildirir:

“Kim ortaya bir iyilik koyarsa ona on katı verilir; ortaya bir kötülük koyan ise ancak misliyle cezalandırılır; onlara haksızlık yapılmaz" âyeti nazil olduğu zaman, Müslümanlardan bir kişi:

“Ey Allah'ın Resûlü! Lâ ilâhe illallah kelimesi iyilik midir?" diye sordu. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): hem de iyiliklerin en üstünüdür" cevabını verdi.

İbn Ebî Şeybe, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Ebû Nu'aym ve el-Hilye'de, İbn Mes'ûd'un, "Âyette geçen iyilikten kastedilen, Lâ ilâhe illallah kelimesi kelimesidir" dediğini bildirir.

İbnu'l-Münzir'in İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre âyette geçen iyilikten kastedilen Lâ ilâhe illallah kelimesi kelimesidir.

Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Ebû Hureyre, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem), "Âyette geçen iyilikten kastedilen, Lâ ilâhe illallah kelimesi kelimesidir" buyurduğunu bildirir.

İbn Cerîr, Rabî'nin şöyle dediğini bildirir: Bu âyet nazil olduğu zaman her ay üç gün oruç tutarlar, mallarının onda birini fakirlere verirlerdi. Daha sonra Ramazan orucu ve zekatı emreden âyetler nazil oldu.

Ahmed, Buhârî, Müslim, Nesâî ve İbn Hibbân'ın bildirdiğine göre Abdullah b. Amr b. el-Âs der ki: Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Yaşadığım sürece gündüzü oruçlu, geceyi ise ibadetle geçireceğim" dediğim haber verilince, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bana bunu söyleyip söylemediğimi sordu. Ben:

“Evet, söyledim ey Allah'ın Resûlü!" cevabını verince, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Buna gücün yetmez. Bazen oruç tut, bazen tutma, bazen uyu bazen kalkıp ibadet yap ve her aydan üç gün oruç tut. Her iyiliğe on kat sevap verilir. Bu üç günü oruçlu geçirmen senin için bütün seneyi oruçlu geçirmen gibidir" buyurdu.

Ahmed, Tirmizî, Nesâî, İbn Mâce, İbn Ebî Hâtim ve İbn Merdûye, Ebû Zer'den, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Her aydan üç gün oruç tutan seneyi oruçlu geçirmiş gibidir." Yüce Allah Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) bu sözünü tasdik için, "Kim ortaya bir iyilik koyarsa ona on katı verilir; ortaya bir kötülük koyan ise ancak misliyle cezalandırılır; onlara haksızlık yapılmaz" âyetini indirerek, her gün için on gün sevabı verildiğini bildirdi.

İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre Ebû Zer der ki: Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Ey Allah'ın Resûlü! Bana, beni cennete yaklaştıracak ve cehennemden uzaklaştıracak bir amel öğret" dediğimde:

"Bir kötülük yaptığın zaman, peşinden bir iyilik yap. Bu iyiliğe on kat sevap verilir" buyurdu. Ben:

“Ey Allah'ın Resûlü! Lâ ilâhe illallah kelimesi iyiliklerden sayılır mı?" diye sorduğumda, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Bu kelime iyiliklerin en güzelidir" cevabını verdi.

İbn Ebî Hâtim bildiriyor: Ebû Hureyre, "Kim ortaya bir iyilik koyarsa ona on katı verilir; ortaya bir kötülük koyan ise ancak misliyle cezalandırılır; onlara haksızlık yapılmaz" âyeti kim hakkında inmiştir?" diye sorunca, "Müslümanlar hakkında" dedik. Bunun üzerine Ebû Hureyre:

“Hayır vallahi!

Bu âyet sadece Bedeviler hakkındadır. Muhacirlerin ve Ensar'ın iyiliklerinin karşılığı yedi yüz kattır" dedi.

Ebu'ş-Şeyh'in İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre bu âyet, Bedeviler hakkındadır. Muhacirlerin iyiliklerinin karşılığı yedi yüz kattır.

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve İbn Merdûye, İbn Ömer'in şöyle dediğini bildirir:

“Bu âyet bedeviler hakkında inmiştir. Muhacirlere verilecek sevaplar ise daha fazladır." Bir lafızda ise:

“Ey Ebû Abdirrahman! Muhacirlerin iyiliğinin karşılığı nedir?" diye sorulunca, İbn Ömer:

“Onların sevabı bundan daha çoktur" deyip:

“Allah şüphesiz zerre kadar haksızlık yapmaz, zerre kadar iyilik olsa onu kat kat arttırır ve yapana büyük ecir verir" âyetini okudu ve:

“Allah bir şeye büyük dediği zaman, o şey büyüktür" dedi.

Ahmed, Ebû Saîd ve Ebû Hureyre'den, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Kim, Cuma günü gusledip misvak kullanır, yanındaki güzel kokulardan sürünüp, en güzel kıyafetlerini giyer, sonra mescide gelerek insanların omuzlarının üzerinden aşmadan içeri girip namaz kılarsa, sonra imam geldiği zaman konuşmadan namazım bitirirse, bu yaptıkları önceki Cumadan o Cumaya kadar olan günahlarına kefaret olur." Ebû Hureyre ise gün sayısının üç gün daha fazla olduğunu söyler ve:

“Allah her iyiliğe on kat sevap vermiştir" derdi.

İbn Ebî Hâtim bildirdiğine göre Katâde, bu âyeti açıklarken der ki: Bize bildirildiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) :

“Kul, iyilik yapmak isteyip yapamazsa ona bir sevap yazılır. Kötülüğe niyet edip sonra yaparsa, kendisine sadece bir günah yazılır" derdi.

Ahmed, Buhârî, Müslim, Nesâî, İbn Merdûye ve Beyhakî, el-Esmâ ve's- Sifât'ta, İbn Abbâs'tan naklettiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), Yüce Allah'tan şöyle bildirdi:

“Bir kimse bir iyilik yapmaya niyetlenir de yaparsa, kendisine on iyilik sevabı yazılır ve bu sevabı yedi yüze ve daha fazlasına kadar çıkar. Kim bir kötülük yapmaya niyetlenir de sonra vazgeçerse, Allah onun için tam bir iyilik sevabı yazar. Eğer bu kişi o kötülüğü yaparsa, Allah o kimse için bir günah yazar veya o günahı da siler. Bütün bunlardan sonra Allah'a karşı, ancak kendisini helak etmek isteyen helak olur. "

Ahmed, Müslim, İbn Mâce, İbn Merdûye ve Beyhakî, Ebû Zer'den Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Yüce Allah şöyle buyurur: «Kim bir iyilik yaparsa, bu kişiye on kat veya daha fazla sevap verilir. Kim bir kötülük yaparsa, bu kişiye ya sadece bu kötülüğün günahı yazılır veya affedilir. Kim, yeryüzü doluşunca günah işler, sonra huzuruma, Bana hiçbir şeyi ortak koşmadan çıkarsa, işlediği günahlar miktarınca kendisine mağfiret ederim. Kim Bana bif karış yaklaşırsa, Ben ona bir arşın yaklaşırım. Kim bana bir arşın yaklaşırsa Ben ona bir kulaç yaklaşırım, Bana yürüyerek gelene Ben koşarak giderim.»"

Tirmizî, Ebû Hureyre'den, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Sözü hak olan Yüce Allah: «Kulum bir iyilik yapmak istediği zaman ona bir sevap yazınız. Eğer niyet ettiği iyiliği yaparsa, kendisine on kat sevap yazınız. Eğer bir kötülük yapmayı içinden geçirirse onu yazmayın, şayet o kötülüğü işlerse ona bir günah yazın. Şayet ondan vazgeçerse ona bir sevap yazın» buyurdu." Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bunu söyledikten sonra, "Kim ortaya bir iyilik koyarsa ona on katı verilir; ortaya bir kötülük koyan ise ancak misliyle cezalandırılır; onlara haksızlık yapılmaz" âyetini okudu.

Ebû Ya'lâ, Enes'ten, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Kim bir iyilik yapmak ister de yapamazsa, ona bir sevap yazılır. Eğer bu iyiliği yaparsa ona on sevap yazılır. Bir kötülüğe niyet edip yapmayana bir şey yazılmaz. Eğer niyet ettiği kötülüğü yapacak olursa bir günah yazılır" buyurduğunu nakleder.

Taberânî, Ebû Mâlik el-Eş'arî'den Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder. "Cuma, kendisiyle diğer Cuma ve üç gün fazlası arasındaki günahlara bir kefarettir. Çünkü Yüce Allah: «Kim ortaya bir iyilik koyarsa ona on katı veriliri buyurmaktadır."

İbn Merdûye, Osmân b. Ebi'l-Âs'tan Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem):

“İyiliğe on katı sevap verilir" buyurduğunu nakleder.

İbn Merdûye, Abdullah b. Amr b. el-Âs'ın şöyle dediğini bildirir:

“Allah'ın Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) bana her ay üç gün oruç tutmamı emretti ve bunun bütün seneyi oruçlu geçirmek gibi olduğunu söyledi. Çünkü her iyiliğe on katı sevap verilir."

İbn Merdûye, Hazret-i Ali'den Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Her ay üç gün oruç tutmak, tüm seneyi oruçlu geçirmek gibidir. Çünkü her gün on gün oruç sevabı verilir. «Kim ortaya bir iyilik koyarsa ona on katı verilir» âyeti buna işaret etmektedir."

Hatîb, aynı hadisi Hazret-i Ali'den onun sözü olarak nakletmiştir.

Ahmed'in İbn Mes'ûd'dan bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Allah, Âdemoğlunun, oruç duşındaki iyiliklerine on kattan yedi yüz kata kadar sevap vermiştir. Yüce Allah oruç için: «O, benimdir ve Onun sevabını ancak Ben veririm» buyurmaktadır."

İbn Ebî Şeybe, Ebû Dâvûd, Tirmizî, Nesâî ve İbn Hibbân'ın İbn Amr'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“İki özellik vardır ki bunlara devam eden Müslüman cennete girer. Bu iki şey çok kolaydır ama bunları yapan çok azdır. Her namazın arkasından on sefer «Sübhânallah», on kez «Elhamdülillah», on kez «Allahu ekber» demek. İşte bunlar günde beş vakit namazda söylendiği takdirde yüz elli eder. Allah iyiliklere bire on verdiği için Mizan'da binbeşyüz eder. İkinci özellik: Yatacağı zaman otuz dört «Allahu ekber», otuz üç defa «Elhamdülillah» ve yine otuz üç defa «Sübhânallah» demektir. Bu, dilde yüz, fakat Mizan'da bindir. Hangi biriniz bir gece ve gündüzde iki bin beş yüz günah işler?"

İbn Ebî Şeybe, Ebû Ubeyde b. el-Cerrâh'tan Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Bir hastayı ziyaret eden veya yolda eziyet veren bir şeyi kaldıran kişiye on kat sevap verilir" buyurduğunu nakleder.

Taberânî'nin bildirdiğine göre İbn Mes'ûd der ki:

“Kur'ân'ı öğrenip okuyunuz. Ondan her harf için on sevap alırsınız. Ben, (.....) on sevap demiyorum, (.....) harflerinin toplam sevabı otuzdur. Yüce Allah'ın, «Kim ortaya bir iyilik koyarsa ona on katı verilir» âyeti buna işaret etmektedir."

Ahmed, Hâkim ve Beyhakî, Şuabu'l-îman'da, Hureym b. Fâtik'ten, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“İnsanlar dört, ameller ise altı kısımdır: (Cenneti veya cehennemi) vacip kılan ameller ise iki kısımdır. Yapılana misliyle karşılık ve on katından yedi yüz katına kadar sevap vermek. Kâfir olarak ölene cehennem vacip olur. Mümin olarak ölene ise cennet vacip olur. Kul kötülük yaptığı zaman sadece misliyle cezalandırılır. Kul iyilik yapmak istediği zaman kendisine bir sevap yazılır. Bu kul iyiliği yaptığı zaman kendisine on kat sevap yazılır. Kul, Allah yolunda infakta bulununca kendisine yedi yüz kat sevap verilir. İnsanlar dört kısımdır: Dünyada ve âhirette bolluk içinde olan kişi, dünyada bolluk, âhirette ise darlık içinde olan kişi, dünyada darlık içinde, âhirette ise bolluk içinde olan kişi ve hem dünyada, hem de âhirette darlık içinde olan kişi. "

İbn Merdûye'nin Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Müslüman kulun yaptığı her iyiliğe yedi kattan yedi yüz kata kadar sevap verilir" buyurdu.

İbn Merdûye'nin Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Yüce Allah, bir iyiliğe bir milyon sevap verir" buyurduktan sonra, "Kim ortaya bir iyilik koyarsa ona on katı verilir.. ." âyetini okudu.

Ebû Dâvûd et-Tayâlisî, İbn Hibbân ve Beyhakî, Şuabu'l-îman'da, Ebû Osmân'ın şöyle dediğini bildirir: Ebû Hureyre ile bir yolculuktayken yemek hazırlandı ve Ebû Hureyre'ye haber gönderdik. Gönderdikleri kişi gelip Ebû Hureyre'nin oruçlu olduğunu söyleyince yemek konuldu ve bu sırada Ebû Hureyre gelip yemeye başladı. Oradakiler, çağırması için gönderdikleri adama bakınca, adam:

“Neden bakıyorsunuz? Vallahi oruçlu olduğunu söyledi" dedi. Ebû Hureyre:

“Doğru söyledi" deyip şöyle devam etti:

Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Ramazan ayında ve her aydan üç gün oruç tutmak, bütün seneyi oruçlu geçirmek gibidir" dediğini duydum. Ben Allah'ın sevabının kat kat olmasından dolayı oruç tuttum, verdiği ruhsat ile de orucumu bozdum" dedi.

İbn Hibbân'ın lafzı şu şekildedir: Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem):"Her aydan üç gün oruç tutmak, bütün seneyi oruçlu geçirmek gibidir" dediğini duydum. Her aydan üç gün oruç tuttum ve böylece ayın tümünü oruçlu geçirmiş gibiyim. Bu sözümü, Yüce Allah'ın Kitabındaki:

“Kim ortaya bir iyilik koyarsa ona on katı verilir ..." âyeti doğrulamaktadır."

Tayâlisî, Ahmed ve Beyhakî, Şuabu'l-îman'da, Ezrak b. Kays'tan, Temîm oğullarından bir adamın şöyle dediğini bildirir: Yanımızda Ebû Zer olduğu halde Muâviye'nin kapısındayken, Ebû Zer, oruçlu olduğunu söyledi. Muâviye'nin yanına girdiğimizde sofralar kuruldu ve Ebû Zer yemeye başladı. Ben ona bakınca:

“Neyin var?" diye sordu. Ben:

“Oruçlu olduğunu söylememiş miydin?" karşılığını verince, Ebû Zer:

“Evet. Sen Kur'ân okudun mu?" diye sordu. Ben:

“Evet" cevabını verince, Ebû Zer:

“Sadece müfred olan kısmını okuyup, sevapların kat kat verildiğini bildiren âyet olan, «Kim ortaya bir iyilik koyarsa ona on katı verilir» âyetini okumamış olmayasın" deyip şöyle devam etti:

Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem): «Ramazan ayında ve her aydan üç gün oruç tutmak, kalpteki bozukluğu giderir» dediğini duydum" ' dedi. Ben:

“Kalpteki bozukluk ne demektir?" diye sorunca ise:

“Şeytanın kalbe bıraktığı pislik demektir" cevabını verdi.

Müslim, Ebû Dâvûd, Tirmizî, Nesâî, bim ve Beyhakî'nin Ebû Eyyûb el- Ensârî'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Ramazan ayını oruçla geçirip ondan sonra altı gün oruç tutmak, tüm seneyi oruçlu geçirmek gibidir" buyurdu.

Ahmed ve Beyhakî, Câbir b. Abdillah'tan Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Ramazan ayını oruçla geçirip ondan sonra altı gün oruç tutmak, tüm seneyi oruçlu geçirmek gibidir" buyurduğunu nakleder.

Bezzâr ve Beyhakî'nin Sevbân'dan bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Ramazan ayım oruçla geçirip ondan sonra altı gün oruç tutmak, seneyi oruçlu geçirmek gibidir" buyurdu.

Ahmed ve Beyhakî, Sevbân'dan Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Ramazan'da bir ay oruç tutmak, on ay oruç tutmak gibidir. Ondan sonra tutulacak olan altı gün oruç ta iki aya bedeldir. Bu da senenin hepsini oruçlu geçirmek gibidir" buyurduğunu nakleder.

İbn Mâce'nin Sevbân'dan bildirdiğine göre Allah'ın Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Ramazandan sonra altı gün oruç tutan, senenin hepsini oruçlu geçirmiş gibidir" buyurup, "Kim ortaya bir iyilik koyarsa ona on katı verilir..."âyetini okudu.

Beyhakî'nin Delâil'de bildirdiğine göre Ebû Seleme b. Abdurrahman b. Avf şöyle dedi:

“Allah'ın Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem), Medine'de verdiği ilk hutbede kalkıp, Allah'a layıkıyla hamd ve sena ettikten sonra şöyle dedi:

“Ey insanlar! Kendiniz için, önden âhiret azığı olacak şeyler gönderiniz. Elbette, bilirsiniz ki; her biriniz ölecek ve davarını çobansız bırakacaktır! Sonra Rabbi ona tercümansız, perdedarsız olarak: «Sana Resûlüm gelip emirlerimi tebliğ etmedi mi? Ben sana mal verdim, ihsanda bulundum. Sen kendin için (âhiret azığı olarak) ne gönderdin?» buyuracak. O da, sağına soluna bakacak, hiçbir şey göremeyecek. Sonra önüne bakacak. Önünde de cehennemden başka birşey göremeyecek. Öyle ise yarım hurma ile de oha cehennemden kendisini korumaya gücü yeten kimse, hemen o hayrı işlesin. Onu bulamayan da, güzel bir sözle kendisini korumaya çalışsın. Çünkü bir iyiliğe on mislinden yedi yüz misline kadar sevab verilir. Selam ve Allah'ın rahmet ve bereketleri üzerinize olsun."

Sonra Allah'ın Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) ikinci bir hutbe verip şöyle dedi:

"Allah'a hamd olsun! Allah'a hamd eder ve O'ndan yardım dilerim. Nefislerimizin şerlerinden ve kötü amellerinden, Allah'a sığınırız. Allah'ın doğru yola ilettiğini hiç kimse saptıramaz! Saptırdığını da hiç kimse doğru yola iletemez! Şehadet ederim ki: Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur! O, birdir; O'nun ortağı yoktur! Sözlerin en güzeli, Yüce Allah'ın Kitab'ıdır. Allah kimin kalbini Kur'ân'la süsler ve onu küfürden sonra İslâmiyete sokar, o da Kur'ân'ı insanların sözlerine tercih ederse, işte o kimse felah bulmuş, kurtulmuştur. Doğrusu, Allah'ın kelamı sözlerin en güzeli, en belâgatlısıdır. Allah'ı seveni seviniz! Allah'ı candan gönülden seviniz. Allah'ın kelamından, zikrinden usanmayınız. Allah'ın kelamından, kalbinize kasvet ve darlık gelmesin. Çünkü Allah'ın kelamı, herşeyin üstününü ayırıp seçer, amellerin hayırlısını, kulların seçkinlerini ve, kıssaların iyisini zikreder. Helal ve haram olan herşeyi beyan eyler. Artık Allah'a ibadet ediniz ve O'na hiçbir şeyi ortak koşmayınız. O'ndan gereği gibi sakınınız. Dilinizle söylediğiniz güzel sözlerinizle Allah'ı tasdik ve ikrar ediniz. Allah'ın ihsan ettiği rahmetle birbirinizi seviniz. Muhakkak biliniz ki: Allah, ahdinin bozulmasına gazab eder. Allah'ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun."

161

"De kî: Şüphesiz Rabbim beni doğru yola, dosdoğru dine, Allah'ı birleyen İbrâhîm'in dinine iletti. O, ortak koşanlardan değildi"

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Âsim, bu âyeti (.....) şeklinde harfini esre, (.....) harfini ise nasb ve şeddesiz şekilde okumuştur.

Ahmed, Ebu'ş-Şeyh ve İbn Merdûye, İbn Ebzâ'dan, o da babasının şöyle dediğini bildirir: Allah'ın Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) sabahladığı zaman:

“İslam fıtratı, ihlâs kelimesi, peygamberimiz Muhammed'in dini ve muvahhid olan İbrâhîm'in milleti üzere sabahladık. O (İbrahim) müşriklerden olmadı" derdi. Akşam olduğu zaman da aynı şeyleri söylerdi.

162

Bkz. Ayet:163

163

"De ki: Şüphesiz benim namazım, kurbanım, hayatım ve ölümüm hepsi âlemlerin Rabbi Allah içindir. O nun ortağı yoktur. Bana sadece bu emrolundu ve ben Müslümanların İlkiyim."

Ebu'ş-Şeyh'in Katâde'den bildirdiğine göre Ebû Mûsa şöyle dedi:

“Her müslümanın, Allah'ın Kitab'ından bir şey okurken, "De ki: Şüphesiz benim namazım, kurbanım, hayatım ve ölümüm hepsi âlemlerin Rabbi Allah içindir" âyetini okumasını isterdim."

İbn Ebî Hâtim'in Mukâtil'den bildirdiğine göre âyette geçen namazdan kastedilen, farz namazdır, (.....) kelimesi ise hac mânâsındadır.

Abd b. Humeyd ve Ebu'ş-Şeyh'in Saîd b. Cübeyr'den bildirdiğine göre âyette geçen kelimesi kurban mânâsındadır.

Abd b. Humeyd ve Ebu'ş-Şeyh'in Katâde'den bildirdiğine göre âyette geçen (.....) kelimesi hac ve kurban mânâsındadır.

İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş- Şeyh'in Katâde'den bildirdiğine göre âyette geçen (.....) kelimesi, hac ve umrede kesilen kurban mânâsındadır.

Abdürrezzâk, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in Katâde'den bildirdiğine göre âyette geçen (.....) kelimesi kurban mânâsındadır. "Ben Müslümanların ilkiyim" sözünden kastedilen ise, bu ümmetten olduğunu bildirmektir.

Hâkim, İbn Merdûye ve Beyhakî'nin bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Ey Fâtıma! Kalk ve kurbanının kesilmesine şahit ol. Kurbanının kanından düşen ilk kandamlasıyla bütün günahların bağışlanır. (Kurbanın kesilmesine şahitlik ederken): «Şüphesiz benim namazım, kurbanım, hayatım ve ölümüm hepsi âlemlerin Rabbi Allah içindir. O'nun ortağı yoktur. Bana sadece bu emrolundu ve ben müslümanların ilkiyim» de" buyurdu. Ben:

“Ey Allah'ın Resûlü! Bu dediğin sadece sana ve ailene verilmiş bir ayrıcalık mı? Yoksa bütün Müslümanlar için geçerli mi?" diye sorduğumda Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Bütün Müslümanlar için geçerlidir" cevabını verdi.

164

"De kî: Allah her şeyin Rabbi iken ben ondan başka Rab mı arayacağım? Herkesin kazanacağı yalnız kendisine aittir. Hiçbir suçlu başkasının suçunu yüklenmez. Sonunda dönüşünüz Rabbinizedir. Ve O, uyuşmazlığa düştüğünüz gerçeği size haber verecektir"

Firyâbî, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre (.....) sözünden kastedilen, kimsenin başkasının günahından sorumlu olmayacağıdır.

Hâkim'in Hazret-i Âişe'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Zinadan doğan çocuğun, anne babasının işlediğinden dolayı bir sorumluluğu yoktur" buyurmuş ve, "Hiçbir suçlu başkasının suçunu yüklenmez" âyetini okumuştur.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Ebî Muleyke der ki: Amr b. Ebân b. Osmân'ın annesi vefat edip cenaze defin için hazır olunca, İbn Ömer ağlama sesi duydu ve:

“Şunların ağlamasını engellemeyecek misin? Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem): «Ölü, dirinin kendisi için ağlamasıyla azab görür» buyurdu" dedi. Ben, Hazret-i Âişe'ye gidip İbn Ömer'in anlattığını kendisine bildirince, Hazret-i Âişe:

“Vallahi! Sen bana yalan söylemeyen ve yalancılıkla itham edilmeyen birinden haber veriyorsun; ama kulak hata edebilir. Kur'ân'ın, "Hiçbir suçlu başkasının suçunu yüklenmez" âyeti sizin için yeterli değil mi?" dedi.

Abdürrezzâk, İbn Ebî Şeybe ve İbn Ebî Hâtim, Urve'den bildiriyor: Hazret-i Âişe'ye, zinadan olan çocuğun durumu sorulunca:

“Anne babasının hatasından dolayı sorumlu değildir" deyip, "Hiçbir suçlu başkasının suçunu yüklenmez" âyetini okudu.

İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre Şa'bî:

“Zinadan olan çocuk üç kişinin (annesi, babası ve kendisi) en hayırlısıdır" dedi. Ka'b ise:

“Zinadan doğan çocuk, üç kişinin en şerlisidir" demiştir.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Katâde, "Hiçbir suçlu başkasının suçunu yüklenmez" âyetini açıklarken:

“Allah, kula başkasının günahını yüklemez ve onu ancak amelinden sorumlu tutar" demiştir.

165

"Verdikleriyle denemek için sîzi yeryüzünün halifeleri kılan ve kiminizi kiminize derecelerle üstün yapan O dur. Doğrusu Rabbinin cezalandırması süratlidir. Şüphesiz O bağışlar, merhamet eder."

İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Süddî, "Verdikleriyle denemek için sizi yeryüzünün halifeleri kılan ve kiminizi kiminize derecelerle üstün yapan O'dur. Doğrusu Rabbinin cezalandırması süratlidir. Şüphesiz O, bağışlar, merhamet eder" âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Daha önceki nesilleri helak edip bizleri onların yerine geçirdi ve bizi rızık konusunda onlardan üstün kıldı."

İbn Ebî Hâtim'in İbn Zeyd'den bildirdiğine göre âyette geçen halife kılmaktan kasıt, nesilleri birbirinin yerine geçirmesidir.

İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in Mukâtil'den bildirdiğine göre âyette geçen, kimini kiminden üstün yapmaktan kasıt, fazilet ve zenginlikteki üstünlüktür. Denemekten kastedilen ise, fakirle zengini, eşraftan olanla avâmdan olanı, hür ile köleyi kendilerine verilenlerle denemektir.