ED-DURRU'L-MENSÛR TEFSÎRİ
Bakara Sûresi — ED-DURRU'L-MENSÛR TEFSÎRİ — Sayfa 5
“...Bu, ailesi Mescid-i Haram'da olmayanlar içindir..." buyurur. Yüce Allah'ın, Kitab'ında zikrettiği hac ayları da Şevvâl, Zilka'de ve Zilhicce'dir. Bu aylarda temettü yapanın kurban kesmesi ya da oruç tutması gerekir. Âyette geçen refes, cinsi münasebet anlamına gelir. Fusûk ise masiyetler anlamındadır. Cidal de kavga manasına gelir."
Mâlik, Abd b. Humeyd ve Beyhakî, İbn Ömer'den bildiriyor:
“Hac ayları olan Şevvâl, Zilka'de veya Zilhicce'de umresini ifa eden kişi, temettü yapmış olur ve kurban kesmesi gereklidir. Kurban kesme imkanı yoksa da oruç tutar."
İbn Ebî Şeybe, Saîd b. el-Müseyyeb'ten bildiriyor:
“Şevvâl veya Zilka'de ayında umresini yapan ve haccını da ifa edene kadar Harem bölgesinde ikamet eden kişinin kolayına gelecek şekilde kurban kesmesi gerekli olur. Kurban imkanı olmayan kişi, üçü hac esnasında, yedisi de memleketine geri döndüğünde olmak üzere on gün oruç tutar. Hac ayları içinde umreyi yapıp geri dönen kişi temettü yapmış sayılmaz. Temettü, hac ayları için umresini yapıp haccı da yapmak üzere harem bölgesinde kalan kişi içindir."
İbn Ebî Şeybe, Saîd b. el-Müseyyeb'ten bildiriyor:
“Peygamberimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) ashâbı hac ayları içinde umre yapıp o yıl haccetmedikleri zaman kurban kesmezlerdi"
İbn Ebî Şeybe'nin İbn Ömer'den bildirdiğine göre Hazret-iÖmer:
“Kişi hac ayları içinde umre yapıp harem bölgesinde (haccı da yapmak üzere) ikamet ederse temettü yapmış sayılır. Ancak umre sonrası memleketine geri dönerse temettü yapmış sayılmaz" demiştir.
İbn Ebî Şeybe, Atâ'dan bildiriyor:
“Hac ayları içinde umresini yaptıktan sonra memleketine geri dönen ve aynı yıl içinde hac için gelen kişi temettü yapmış sayılmaz. Umre sonrası harem bölgesinde ikamet edip haccı beklerse temettü yapmış sayılır."
Hâkim'in bildirdiğine göre Ubey, bu âyeti: (Üç gün ard arda oruç tutmak...) lafzıyla okurdu.
Buhârî, Târih'de, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Beyhakî, Sünen'de bildirdiğine göre İbn Ömer:
“...Döndüğünüzde yedi gün..." âyetini:
“Memleketinize, ailenizin yanına döndüğünüzde" şeklinde açıklamıştır.
Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Katâde:
“...Döndüğünüzde yedi gün..." âyetini:
“Memleketinize döndüğünüzde" şeklinde açıklamıştır.
Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“...Döndüğünüzde yedi gün..." âyetini:
“Memleketiniz neresi ise oraya döndüğünüzde" şeklinde açıklamıştır.
Vekî', İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“...Döndüğünüzde yedi gün..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Bunda muhatap olan kişiye ruhsat vardır. Kişi dilerse bu yedi günü dönerken yolda, dilerse de ailesinin yanına döndükten sonra tutar. Ancak bu yedi günü ara vermeden peş peşe tutmalıdır."
Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre:
“...Döndüğünüzde yedi gün..."âyetini açıklarken Atâ:
“Kişi dilerse bunu dönerken yolda tutar" demiştir. Hasan ise:
“Memleketine döndükten sonra tutar" demiştir.
Abdurrezzâk ve Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr:
“Kişi umre sonrası hacca kadar Mekke'de ikamet ederse bu yedi günü dilerse orada tutar" demiştir.
Vekî'nin bildirdiğine göre Atâ:
“...Döndüğünüzde yedi gün..."âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Benim için bu yedi günün haccı da bitirdikten ve memlekete geri döndükten sonra tutulması daha hoştur."
Vekî' ve İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre Tâvus:
“...Döndüğünüzde yedi gün..." âyetini açıklarken:
“Kişi dilerse bu yedi günü ayrı ayrı tutabilir" demiştir.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî):
“...Tam on gün oruç tutar..." âyetini açıklarken:
“Bu günler kesemediği kurbanın tam karşılığı olacak günlerdir" demiştir.
Buhârî ile Müslim, İbn Ömer'den bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Vedâ haccında umre ile haccı birleştirerek temettü yaptı. Bir kurban alıp, kurbanı Zu'l-Huleyfe'den itibaren beraberinde getirdi- Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) önce umre için sonra da hac için telbiye getirdi. İnsanlar da onunla beraber umre ve haccı birleştirerek temettü yaptılar. İçlerinde kimisi kurban alıp beraberinde getirirken kimisi de almamıştı. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Mekke'ye geldiği zaman insanlara şöyle buyurdu:
“İçinizden kurban getirenler haccını bitirinceye kadar kendilerine haram olan şeylere dokunamazlar. İçinizden kurban getirmeyenler ise Kabe'yi tavaf etsin. Safâ ile Merve arasında sa'yetsin. Ondan sonra da tıraş olup ihramdan çıksın. Sonra ihrama bürünüp hac için telbiye getirsin. Kesmek için kurban bulamayanlar hacda iken üç; hacdan ailesine döndükten sonra da yedi gün oruç tutsun. "
İbn Ebî Şeybe, Buhârî ve Müslim, İmrân b. Husayn'dan bildiriyor:
“Hacda temettü konusunda Allah'ın Kitab'ında âyet nazil olduğunda Resûlullah'la (sallallahü aleyhi ve sellem) birlikte temettü yaptık. Sonradan hacda temettü konusundaki âyeti nesheden başka bir âyet nazil olmadı. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) de vefat edene kadar bunu yasaklamadı. Ancak sonradan bir adam çıktı ve bu konuda kendi görüşüne göre bir şeyler söyledi."
Müslim, Ebû Nadra'dan bildiriyor:
“İbn Abbâs hacda temettünün yapılabileceğini söylerdi. İbnu'z-Zübeyr ise bunun yapılmamasını isterdi. Bu durumu Câbir b. Abdillah'a zikrettiğimde şöyle dedi:
“Bu konu hakkındaki olay, benim önümde geçti. Biz Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte temettü yapmıştık. Ancak Hazret-iÖmer halife olunca bu konuda şöyle dedi:
“Yüce Allah,
Resûlüne dilediği konuda dilediği şeyi helal kılardı. Ama artık Kur'ân'daki her şey yerli yerine oturmuştur. Bundan sonra hac ile umrenizi Yüce Allah'ın emrettiği gibi tamamlayın. Haccınız ile umrenizi birbirinden ayırın. Hem haccınızın, hem de umrenizin tamama ermesi için böylesi daha uygundur."
Buhârî, Müslim ve Nesâî, Ebû Mûsa'dan bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Bathâ'da iken yanına geldim. Bana:
“Neye niyetlendin?" diye sorduğunda:
“Peygamberimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) niyetlendiği şeye (hacca) niyet ettim" dedim. Bana:
“Yanında kurban getirdin mi?" diye sorunca:
“Hayır, getirmedim" dedim. Bunun üzerine:
“O zaman Kabe'yi tavaf et, Safâ ile Merve arasında sa'yet, ardından ihramdan çık" buyurdu. Ben de Kâbe'yi tavaf edip, Safâ ile Merve arasında sa'yettikten sonra akrabalarımdan bîr kadının yanına geldim. Saçlarımı tarayıp düzelttikten sonra yıkadı. Ebû Bekr ve Ömer'in hilafeti döneminde de bu konuda insanlara bu şekilde fetva veriyordum.
Yine bir hac mevsiminde adamın biri yanıma geldi ve:
“Müminlerin emirinin hac konusundaki yeni emirlerini sanırım bilmiyorsun" dedi. Bunun üzerine insanlara:
“İnsanlar! Bu konuda her kime fetva verdiysem onu uygulamaya koymasın! Müminlerin emiri gelecek, bu konuda ona uyun!" dedim. Halife Ömer, gelince ona:
“Ey müminlerin emiri! Hac konusunda verdiğin yeni emirler de ne oluyor?" diye sordum. Ömer şu karşılığı verdi:
“Şayet bu konuda Allah'ın Kitab'ına göre davranacaksak Yüce Allah: «Haccı da, umreyi de Allah için tamamlayın...» buyurur. Peygamberimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) sünnetine göre davranacaksak da O da kurbanı kesene kadar ihramdan çıkmazdı."
İshâk b. Râhuye, Müsned'de ve Ahmed, Hasan'dan bildiriyor: Hazret-iÖmer, haçta temettüyü yasaklamak istedi. Ubey b. Ka'b kalkıp:
“Senin bunu yasaklama yetkin yok! Zira Yüce Allah bu konuda âyet indirmiştir ve Resûlullah'la (sallallahü aleyhi ve sellem) birlikte bu temettüyü yaptık" deyince, Ömer bundan vazgeçti.
Müslim, Abdullah b. Şakîk'ten bildiriyor: Hazret-iOsmân temettüyü yasaklar, Hazret-i Ali ise yapılmasını söylerdi. Osman bu konuda Hazret-i Ali'ye bir söz söyleyince Hazret-i Ali:
“Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) birlikte temettü yaptığımızı biliyorsun değil mi?" diye sordu. Osman:
“Evet, ama o zaman korkuyorduk" dedi.
İshâk b. Râhuye'in bildirdiğine göre Osmân b. Affân'a hacda temettü konusu sorulunca:
“Zamanında bizim için vardı, ancak şu an sizler için yok" karşılığını verdi.
İbn Ebî Şeybe ve Müslim'in bildirdiğine göre Ebû Zer:
“Hacda temettü, Muhammed'in (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabına has bir şeydi" demiştir.
Müslim'in bildirdiğine göre Ebû Zer:
“İki mut'a (mut'a nikahı ile hacda temettü) sadece bizlere has bir şeydi" demiştir.
Buhârî ve Müslim, Ebû Cemre'den bildiriyor: İbn Abbâs'a temettü'yü sorduğumda yapmamı söyledi. Kurbanı sorduğumda:
“Deve veya inek veya koyun olabilir yahut da kurbanda ortak olunabilir "dedi. Fakat bazı insanlar bunu hoş görmediler gibi oldu. Uyuduğumda, rüyamda bir kişinin bana:
“Haccın mebrûr ve temettüün de kabul görmüş olsun!" diye sesleniyordu. İbn Abbâs'a gelip bunu anlattığımda:
“Allahu Ekber! Bu (gördüğün) Ebu'l- Kâsım'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) sünneti gibidir!" dedi.
Hâkim, Mücâhid ile Atâ vasıtasıyla bildirdiğine göre Câbir şöyle demiştir: İnsanlar arasında ileri geri konuşmaların çoğaldığı bir zamanda haccetmek üzere çıktık. İhramdan çıkmamıza bir kaç gece kala ihramdan çıkmamız emri verildi. Kendi aramızda:
“Uzvumuzdan meni akarken mi Arafat'a gideceğiz?" diye söylenirken bu sözler Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) kulağına gitti. Bunun üzerine bir konuşma yapmak üzere kalktı ve şöyle buyurdu:
“İnsanlar! Allah'ın hükümlerini bana mı öğreteceksiniz? Vallahi hepimizden fazla Allah'ı bilir, hepinizden fazla ondan korkarım. Eğer şimdi yaptığım bu işi yeniden yapacak olsaydım yanımda kurban getirmez diğerleri gibi ihramdan çıkardım. Gelirken yanında kurban getirmeyenler hacda üç gün, memleketine geri döndükten sonra da yedi gün oruç tutsunlar. Kurban kesme imkanı olan da kurban kessin." Sonrasında yedi kişi toplanıp ortaklaşa bir deve kesiyorduk.
Atâ der ki: İbn Abbâs:
“O zaman Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), ashâbı arasında küçükbaş hayvan dağıttı. Sa'd b. Ebî Vakkâs'ın payına bir teke düşünce kendi adına bunu kurban etti" dedi.
Mâlik'in bildirdiğine göre İbn Ömer:
“Hacdan önce umre yapıp kurbanı kesmem benim için hacdan sonra Zilhicce ayında umre yapmamdan daha sevimlidir" demiştir.
"...Bu, ailesi Mescid-i Haram da oturmayan kimseler içindir. Allah'tan sakının ve Allah'ın cezasının şiddetli olacağını bilin."
Vekî', İbn Ebî Şeybe ve Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Atâ:
“...Bu, ailesi Mescid-i Haram'da oturmayan kimseler içindir..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Mescid-i Haram ahalisi olarak sayılan altı köy vardır. Bunlar: Urfe, Urane, Recî', Nahletân, Merru'z-Zahrân ve Dacnân'dir." Mücâhid de:
“Mescid-i Haram'da oturanlar, Harem sakinleridir" demiştir.
İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Bu, ailesi Mescid-i Haram'da oturmayan kimseler içindir..." âyetini açıklarken:
“Mescid-i Haram'da oturanlardan kasıt, Harem sınırları içinde ikamet edenlerdir" demiştir.
Abd b. Humeyd ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Harem bölgesinin tümü, Mescid-i Haram'ın kapsamı içindedir" demiştir.
İbnu'l-Münzir, İbn Ömer'den bunun aynısını zikreder.
Abd b. Humeyd, İbnu'l-Münzir ve Ezrakî'nin bildirdiğine göre Atâ b. Ebî Rebâh'a Mescid-i Haram'ın kapsamı sorulduğunda:
“Harem bölgesinin tümüdür" demiştir.
Ezrakî, Abdullah b. Amr b. el-Âs'tan bildiriyor:
“İbrahim'in (aleyhisselam) Mescid- i Haram'ı üzerine inşa etmek üzere belirlediği alandır ki Hazvere, Mes'â (sa'y yeri) ve Ecyad vadisinin çıkış yeri arasında olan bir alandır"
Ezrakî, Ebû Hureyre'den bildiriyor:
“Yüce Allah'ın Kitab'ında yazılanlardan anladığımıza göre Mescid-i Haram denilen yer, Hazvere ile Mes'â (sa'y yeri) arasında kalan alandır."
Abdurrezzâk ve Abd b. Humeyd, Zührî'den bildiriyor:
“Mescid-i Haram ahalisinden olan hiç kimsenin âyette bahsedilen engellenme (ihsâr) durumundan haccı kazaya bırakma ruhsatı yoktur. Zira kişi hastalansa taşınarak Arafat'ta vakfe yapabilir ve yine taşınarak tavafını eda edebilir."
İbn Ebî Şeybe ve Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Urve:
“...Bu, ailesi Mescid-i Haram'da oturmayan kimseler içindir..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Mescid-i Haram'da oturanlardan kasıt, Mekke ahalisidir. Meş'ar'e yakınlıklarından dolayı Mekke ahalisinin temettü haklan ve ihsâr durumundan haccı kazaya bırakma ruhsatları yoktur."
Ezrakî, İbn Cüreyc'den bildiriyor: Atâ'ya:
“Kimlerin temettü hakları yoktur?" diye sorduğumda şu karşılığı verdi:
“Yüce Allah:
“...Bu, ailesi Mescidi Haram'da oturmayan kimseler içindir.." buyurmuştur. Mescid-i Haram'ın alanı içinde kalan ve temettü haklan olmayan köyler, Mekke'nin çevresinde bulunan ve şehri uzaktan gören Nahietân, Merru'z-Zahrân, Urena, Dacnân ve Recî' köyleridir. Mescid-i Haram bölgesi dışında sayılan, temettü yapmaya ve (Mescid-i Haram ahalisi için) namazı seferî olarak kılmaya ruhsat veren köyler de Usfân, Cidde, Ruhât gibi köyler ile bunların gerisinde olan bölgelerdir."
Abdurrezzâk, Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Abbâs şöyle demiştir:
“Hacda temettü, sadece Mekke ahalisi dışındaki Müslümanlar için geçerlidir. Hacda temettü, Harem bölgesi ahalisinden olmayanlar için vardır. Zira Yüce Allah:
“...Bu, ailesi Mescid-i Haram'da oturmayan kimseler içindir..." buyurur."
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İbn Abbâs şöyle derdi:
“Ey Mekke ahalisi! Sizler için hacda temettü yoktur. Hacda temettü Mekke dışından gelen diğer bölge Müslümanları için helal kılınmıştır ancak sizler için geçerli değildir. Zira sizden biriniz umre yapacağı zaman en fazla bir vadi uzaktan niyetlenip geliyor. Yüce Allah da:
“...Bu, ailesi Mescid-i Haram'da oturmayan kimseler içindir,. ." buyurur."
İbnu'l-Münzir ile İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Ömer'e daha önce hiç haccetmemiş bir kadının hacla birlikte umre de yapıp yapamayacağı sorulunca:
“Evet, yapabilir. Zira Yüce Allah ailesi Mescid-i Haram'da oturmayan kişiler için hac ile birlikte umre yapmaya ruhsat vermiştir" karşılığını verdi.
İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Mekke ahalisinin temettü için kurban kesmesi gerekmez" demiş ve:
“...Bu, ailesi Mescid-i Haram'da oturmayan kimseler içindir..." âyetini okumuştur.
İbn Ebî Şeybe bildirdiğine göre Tâvus:
“Mekke ahalisinin temettü için kurban kesmesi gerekmez" demiş ve:
“...Bu, ailesi Mescid-i Haram'da oturmayan kimseler içindir.. ." âyetini okumuştur.
İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre Mücâhid:
“Mekke ahalisi için temettü durumu söz konusu değildir" demiştir.
İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre Meymûn b. Mihrân:
“Mekke ahalisi ve Mekke'yi görebilen bir bölgede ikamet edenler için temettü durumu söz konusu değildir" demiştir.
İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre Tâvus:
“Temettü, Mekke ahalisi dışında bütün Müslümanlar için geçerlidir" demiştir.
İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre Zührî:
“Mekke ahalisi için temettü ile ihsâr durumu söz konusu değildir. Zira ihsâr durumundan yapamadıkları haccı tekrar yapabilmeleri için bir gün geçmesi yeterlidir" demiştir.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mutarrif:
“...Allah'tan sakının ve Allah'ın cezasının şiddetli olacağını bilin" âyetini okuyup şöyle demiştir:
“İnsanlar Yüce Allah'ın cezasının, gazabının ve intikamının ne şiddette olduğunu bilselerdi gözyaşları asla kesilmez ve bir an olsun rahat yüzü görmezlerdi."
197
"Hac malum aylardadır.."
Taberânî, M. el-Evsat'ta ve İbn Merdûye, Ebû Umâme'den bildiriyor:
“Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Hac mâlum aylardadır..." âyeti konusunda:
"Bunlar Şevval, Ziika'de ve Zilhicce aylarıdır" buyurmuştur.
Taberânî, M. el-Evsat'ta İbn Ömer'den bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Hac mâlum aylardadır..." âyetini okudu ve:
“Bunlar Şevval, Ziika'de ve Zilhicce aylarıdır" buyurdu.
Hatîb, İbn Abbâs'tan bildiriyor:
“Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Hac mâlum aylardadır..." âyeti konusunda:
“Bunlar Şevval, Zilka'de ve Zilhicce aylandır" buyurdu."
Saîd b. Mansûr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Ömer b. el-Hattâb:
“Hac mâlum aylardadır..." âyeti konusunda:
“Bunlar Şevvâl, Zilka'de ve Zilhicce aylarıdır" demiştir.
Şâfiî, el-Umm'de, Saîd b. Mansûr, İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Nâfi'ye:
“Abdullah b. Mes'ûd'un hac aylarının isimlerini söylediğini işittin mi?" diye sorulunca, Nâfi' şu karşılığı vermiştir:
“Evet! Bu ayların Şevvâl, Zilka'de ve Zilhicce diye adlarını verirdi."
İbn Ebî Şeybe de İbn Abbâs, Atâ ve Dahhâk'tan bu ifadenin aynısını zikreder.
Vekî', Saîd b. Mansûr, İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l- Münzir, Hâkim ve Beyhakî, Sünen'de değişik kanallardan bildirdiğine göre İbn Ömer:
“Hac mâlum aylardadır..." âyetini açıklarken:
“Bunlar Şevvâl, Zilka'de ayları ile Zilhicce ayının ilk on günüdür" demiştir.
Vekî', Saîd b. Mansûr, İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l- Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Beyhakî'nin bildirdiğine göre İbn Mes'ûd:
“Hac mâlum aylardadır..." âyetini açıklarken:
“Bunlar Şevvâl, Zilka'de ayları ile Zilhicce ayının ilk on günüdür" demiştir.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, Taberânî ve Beyhakî'nin değişik kanallardan bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Hac mâlum aylardadır..."âyetini açıklarken:
“Bunlar Şevval, Zilka'de ayları ile Zilhicce ayının ilk on günüdür. Hac sadece bu aylarda farzdır" demiştir.
İbnu'l-Münzir, Dârakutnî, Taberânî ve Beyhakî'nin bildirdiğine göre Abdullah b. Mes'ûd:
“Hac mâlum aylardadır..." âyetini açıklarken:
“Bunlar Şevvâl, Zilka'de ayları ile Zilhicce ayının ilk on günüdür" demiştir.
İbn Ebî Şeybe de Hasan, Muhammed ve İbrâhim'den bu ifadenin aynısını zikreder.
İbn Ebî Şeybe, İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Taberânî'nin bildirdiğine göre İbn Mes'ûd'a hac aylarında umre yapma konusu sorulunca:
“Hac mâlum aylardadır..." âyetini okudu ve:
“Bu aylarda umre zikredilmemiştir" dedi.
İbn Ebî Şeybe ve İbn Cerîr, Muhammed b. Sîrîn'den bildiriyor:
“Hac ayları dışında yapılan bir umrenin hac ayları içinde yapılan bir umreden daha üstün olduğu konusunda hiçbir âlimin şüphesi yoktur."
İbn Ebî Şeybe'nin İbn Ömer'den bildirdiğine göre Hazret-iÖmer şöyle demiştir:
“Hac ile umrenizi ayrı ayrı yapın. Haccı hac aylarında, umreyi de hac ayları dışındaki aylarda yapın. Bu hem haccınızın, hem de umrenizin sağlam olması için daha uygundur."
İbn Ebî Şeybe, İbn Avn'dan bildiriyor: Kâsım'a hac aylarında umre yapma konusu sorulunca:
“Öncekiler böylesi bir umrenin tam olamayacağını düşünürlerdi" demiştir.
"...Kim o aylarda hacca niyet ederse, artık ona hacda cinsel ilişki, günaha sapmak, tartışmak yoktur. Siz hayır olarak her ne yaparsanız, Allah mutlaka onu bilir..."
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Beyhakî'nin bildirdiğine göre İbn Ömer: (.....) ifadesini açıklarken:
“Bu aylarda hacca niyetlenen kişi, anlamındadır" demiştir.
Abd b. Humeyd, İbnu'l-Münzir ve Beyhakî'nin bildirdiğine göre İbn Mes'ud:
“Ayetteki (.....) ifadesinden kasıt ihrama girmektir" demiştir.
İbn Ebî Şeybe, Dahhâk'tan yorumun benzerini zikreder.İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre İbnu'z-Zübeyr: (.....) ifadesini açıklarken:
“Bundan kasıt, hacca niyetlenmektir" demiştir.
İbnu'l-Münzir, Dârakutnî ve Beyhakî'nin bildirdiğine göre İbnu'z-Zübeyr:
“Âyetteki haccı (kendine) farz kılma, hac için ihrama girme anlamındadır" demiştir.
İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Ayetteki ifadesinden kasıt hacca niyetlenmektir" demiştir.
İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre Zührî:
“Bu ifadeden kasıt, hac farizesini ifa etmeye niyetlenmektir" demiştir.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Abbâs: (.....) ifadesini açıklarken:
“Bu aylarda hac veya umre yapmak üzere ihrama giren kişi, anlamındadır" demiştir.
Şâfiî, el-Umm'de, İbn Ebî Hâtim ve İbn Merdûye, İbn Abbâs'tan bildiriyor:
“Kişi ancak hac ayları içinde hac için ihrama girebilir. Zira Yüce Allah:
“Hac mâlum aylardadır..." buyurur."
İbn Ebî Şeybe, İbn Huzeyme, Hâkim ve Beyhakî, İbn Abbâs'tan bildiriyor:
“Kişi ancak hac aylan içinde hac için ihrama girebilir. Haccın sünnetlerinden biri de, hacca niyetlenen kişinin hac ayları içinde ihrama girmesidir."
İbn Merdûye'nin Câbir'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Kişi ancak hac aylan içinde hac için ihrama girebilir" buyurmuştur.
İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre Atâ, hac aylarr dışında hac için ihrama giren bir adama şöyle demiştir:
“Bu niyetini umreye çevir; zira bu ayda hac yapamazsın. Yüce Allah da:
“Hac mâlum aylardadır. Kim o aylarda hacca niyet ederse..." buyurur."
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Kim o aylarda hacca niyet ederse..." âyetini açıklarken:
“Kişinin, hac için telbiye getirdikten sonra bir yerde ikamet etmesi uygun olmaz" demiştir.
Taberânî, M. el-Evsat'ta bildirdiğine göre İbn Ömer: (.....) ifadesini açıklarken:
“Bundan kasıt, hac için telbiye getirmek ve ihrama girmektir" demiştir.
İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre İbn Mes'ûd: (.....) ifadesini açıklarken:
“Bundan kasıt, hac için telbiye getirmektir" demiştir.
İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs: (.....) ifadesini açıklarken:
“Bundan kasıt hac için telbiye getirmektir" demiştir.
İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre Tâvus: (.....) ifadesini açıklarken:
“Bundan kasıt, hac için telbiye getirmektir" demiştir.
İbn Ebî Şeybe, Atâ ile İbrâhim'den bu ifadenin aynısını zikreder.
Mâlik, Şâfiî, İbn Ebî Şeybe, Ahmed, Ebû Dâvud, Tirmizî, Nesâî, İbn Mâce, İbn Huzeyme ve Hâkim, Hallâd b. es-Sâib'den, o da babasından bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Cebrâîl yanıma geldi, ashabıma tehlîl ile telbiyede seslerini yükseltmelerini söylememi istedi Tehlîl ile telbiyenin de haccın şiarlarından olduğunu söyledi."
İbn Ebî Şeybe, İbn Mâce, İbn Huzeyme, İbn Hibbân ve Hâkim'in Zeyd b. Hâlid el-Cühenî'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Cebrâîl yanıma geldi ve: «Ashabına söyle! Telbiyeyi yüksek sesle getirsinler! Zira telbiye, haccın şiarlarındandır» dedi."
Tirmizî, İbn Mâce, İbn Huzeyme ve Hâkim, Ebû Bekr es-Sıddîk'ten bildiriyor: Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem):
“En üstün amel hangisidir?" diye sorulunca, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Hacda yüksek sesle telbiye getirmek ile bolca kurban kesmektir" karşılığını verdi.
Tirmizî, İbn Mâce, İbn Huzeyme, Hâkim ve Beyhakî'nin Sehl b. Sa'd'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Kişi telbiye getirdiği zaman sağında ve solunda dünyanın öbür ucuna kadar ne kadar taş, ağaç ve toprak varsa hepsi telbiyesinde ona eşlik ederler. "
Ahmed ve İbn Mâce'nin Câbir b. Abdillah'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Allah rızası için gününü güneş altında ve telbiye getirerek geçiren her bir ihramlı, güneş battığı zaman günahlarını da alıp götürür ve anasından yeni doğmuş gibi günahsız olur" buyurmuştur.
Mâlik, Şâfiî, İbn Ebî Şeybe, Buhârî, Müslim, Ebû Dâvud ve Nesâî, İbn Ömer'den bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle telbiye getirirdi:
"Lebbeyk, Allahumme lebbeyk! Lebbeyke lâ şerîke leke lebbeyk! İnne'l-hamde ven-ni'mete leke vel-mülk. Lâ şerîke lek (=Allahım! Sana itaate hazırım! Sana itaate hazırım! Sana itaate hazırım! Hiçbir ortağın yoktur, sana itaate hazırım! Hamd senindir; nimet senin, mülk senin! Yoktur ortağın senin)!"
Ravi der ki: İbn Ömer de telbiye getirirken şu ziyadeyle getirirdi:
“Lebbeyk! Lebbeyk ve sa'deyk! Vel-hayru bi-yedeyk lebbeyk! Ver-rağbâu ileyke ve'I-amelu (=Sana itaate hazırım! Huzurundayım ve sana itaate hazırım! Hayırlar senin elindedir, sana itaate hazırım! Dilekler sanadır, ameller senin içindir)!"
Buhârî ve Müslim, İbn Abbâs'tan bildiriyor:
“İhramlı birisi bineğinden düşüp boynu kırılarak ölünce Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):. "Su ve sidr ile onu yıkayın. Üzerindeki giysiyle kefenleyin, ancak yüzü ile başını örtmeyin. Zira kıyamet gününde telbiye ederek tekrar diriltilecektir" buyurdu.
Şâfiî, Câbir b. Abdillah'tan bildiriyor:
“Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) telbiye getirirken ne hac, ne de umreyi zikrederdi."
Şâfiî, İbn Ebî Şeybe ve Hâkim, Ebû Hureyre'den bildiriyor:
“Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) telbiyesinde şu da vardı:
“Lebbeyk! Îlâhe'l-Hakki! Lebbeyk (=Sana itaate hazırım! Ey Hak olan ilah! Sana itaate hazırım)!"
Şâfiî ile İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre Sa'd b. Ebî Vakkâs, erkek kardeşinin oğullarının:
“Yâ Ze'l-Meâric (Ey yüksek dereceler sahibi)!" şeklinde telbiye ettiklerini işitince şöyle demiştir:
“Yüce Allah yüksek dereceler sahibidir; ancak Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) zamanında biz böyle telbiye etmezdik."
Şâfiî, Huzeyme b. Sâbit'ten bildiriyor:
“Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) telbiyesini bitirince Yüce Allah'ın rızası ile Cenneti ister, Cehennem ateşinden de Allah'ın rahmetine sığınırdı."
Şâfiî, Muhammed b. el-Münkedir'den bildiriyor:
“Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) çokça telbiye getirirdi."
Taberânî, İbn Abbâs'tan bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem): (.....) âyetini açıklarken şöyle buyurdu:
“Refes, çirkin sözler ile kadınlarla cinsel ilişkidir. Fusûk, her türlü günahtır. Cidal da kişinin arkadaşıyla çekişmesi, tartışmasıdır."
İbn Merdûye ve İsbehânî, et-Terğîb'de Ebû Umâme'den bildiriyor:
Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem): (.....) âyetini açıklarken:
“Refes, cinsel ilişkidir. Fusûk, masiyetler ile yalandır" buyurdu.
Vekî, Süfyân b. Uyeyne, Firyâbî, Saîd b. Mansûr, İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, Ebû Ya'lâ, İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Beyhakî, Sünen'de değişik kanallardan bildirdiğine göre İbn Abbâs âyeti açıklarken şöyle demiştir: (.....) cinsel ilişkidir. (.....) her türlü günahtır, (.....) ise tartışma ve çekişmedir."
Başka bir lafızda ise (.....) için:
“Seni kızdırana veya sen onu kızdırana kadar arkadaşınla çekişmendir" demiştir.
İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir, İbn Abbâs'tan bildiriyor: (.....) kadınlarla ilişkiye girme, onları öpme, onlara göz atma ve çirkin laflar etmedir.
Yüce Allah'a karşı olan her türlü masiyettir. (.....) ise tartışma ve çekişmedir."
Süfyân b. Uyeyne, Abdurrezzâk, Firyâbî, Saîd b. Mansûr, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, Tâvus'tan bildiriyor:
“İbn Abbâs'a: (.....) ifadesinin ne anlama geldiğini sorduğumda şöyle dedi:
“Burada bahsedilen refes, (Oruç tuttuğunuz günlerin gecesi kadınlarınıza yaklaşmanız size helal kılındı) âyetindeki (.....) değildir. Zira buradaki cinsel ilişki anlamındadır. Senin sorduğun ise Arapların "irâbe" dediği cinsel içerikli sözlerdir."
Saîd b. Mansûr, İbn Ebî Şeybe, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, Hâkim ve Beyhakî, Ebu'l-Âliye'den bildiriyor: İbn Abbâs'Ia birlikte yürüyordum. İhramlıydı ve develere şöyle bir şiir mırıldanıyordu:
"Sessizce yol alır develer bizimle
Ve eğer doğru söylüyorsa kuş, kavuşacağız elbette Lemîs'e."
Ona:
“İhramlı olduğun halde kadınlara yaklaşmayı (refesi) mı diline doluyorsun?" diye sorduğumda:
“Hacda yasak olan refes, kadınların yanında bu yönde bir şeyler söylemektir" dedi.
Saîd b. Mansûr, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, Hâkim ve Beyhakî'nin bildirdiğine göre İbn Ömer bu âyeti açıklarken şöyle demiştir: (.....) cinsel ilişki, (.....) her türlü masiyettir, (.....) ise karşılıklı sövüşme ve çekişmedir."
İbn Ebî Şeybe ve Taberânî, M. el-Evsat'ta, İbn Ömer'den bildiriyor: (.....) kadınlarla birlikte olmaktır. (.....) başkalarına dil uzatma, sövüşmedir.(.....) de çekişme ve tartışmadır."
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Ömer bu âyeti açıklarken şöyle demiştir: (.....) kadınlarla cinsel ilişkidir. Aynı şekilde hem kadın hem de erkekleri müstehcen sözler söylemeleridir. (.....) Harem bölgesinde Yüce Allah'a karşı işlenen her türlü masiyettir. (.....) ise karşılıklı sövüşme, çekişme ve husumetlerdir."
İbn Cerîr, Mücâhid'den bildiriyor: İbn Ömer, develeri şarkı söyleyerek sürecek olan kişiye:
“Şarkılarında kadınlardan sözetme!" derdi.
İbn Ebî Şeybe, Tâvus'tan bildiriyor: Abdullah b. ez-Zübeyr:
“Sakın kadınları dilinize dolamayın! Zira kadınlar hakkında konuşmalar da refes sayılır" dedi.
Tâvus der ki: Bunu İbn Abbâs'a . aktardığımda:
“İbnu'z-Zübeyr doğru söylemiş!" dedi.
İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre Tâvus, ihramlı olana îrâb'r kerih görürdü. Kendisine:
“îrab ne?" diye sorulunca da:
“Kadına, ihramdan çıkmış olsaydım seninle ilişkiye girerdim, demendir" karşılığını vermiştir.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Mes'ûd âyeti açıklarken şöyle demiştir:
“Refes, kadınlarla ilişkiye girmektir. Cidâl ise kendisini öfkelendirecek şekilde arkadaşınla çekişip tartışmandır."
İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Şirâzî, el-Elkâb'de bildirdiğine göre İbn Abbâs âyeti açıklarken şöyle demiştir:
“Refes, cinsel ilişkiye girmektir. Fusûk, birilerine: «Ey zalim! Ey fasık!» şeklinde lakap takmaktır. Cidâl de kendisini öfkelendirecek şekilde arkadaşınla çekişip tartış ma ndır."
İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre Mücâhid ile İkrime bu âyetin açıklamasında şöyle demişlerdir:
“Refes, cinsel ilişkidir. Fusûk her türlü günahtır. Cidâl ise çekişme ve tartışmadır."
İbn Ebî Şeybe, Dahhâk ile Atâ'dan bu ifadenin benzerini zikreder.
İbn Ebî Şeybe, İbrâhîm(-i Nehaî)'den bildiriyor:
“Refes, cinsel ilişkidir. Fusûk sövmedir. Cidâl ise hac konusuda tartışma ve ihtilaftır."
Taberânî, Abdullah b. ez-Zübeyr'den bildiriyor: Sil" cinsel ilişki yoktur, demektir. (.....) başkalarına sövme ve dil uzatma yoktur, demektir. (.....) de çekişme ve tartışma yoktur, demektir."
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Muhammed b. Ka'b:
“...Hacda tartışma yoktur..." âyetini açıklarken şöyle demiştir: Önceleri Kureyşliler Minâ'da toplandıklarında birileri diğerlerine:
“Bizim haccımız sizinkinden daha iyi oldu" der, karşı taraf da:
“Hayır, asıl bizim haccımız sizinkinden daha iyi oldu" karşılığını verir ve bu şekilde tartışır, çekişirlerdi.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Zeyd:
“...Hacda tartışma yoktur..."âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Önceleri hac esnasında her bir kesim farklı bir mekanda durur ve her kesim durduğu yerin İbrâhim'in (aleyhisselam) durduğu yer olduğunu iddia eder, çekişirlerdi. Yüce Allah da hac ibadetlerinin yapılacağı yerleri bildirerek bu tür çekişme ve tartışmaları bitirmiştir."
Abdurrezzâk, İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Mücâhid: (.....) âyetini açıklarken şöyle demiştir: Haccın vakti konusunda artık şek ve şüphe yoktur; zira ne zaman olacağı bildirilmiş ve herkes tarafından bilinmiştir. Önceleri iki yıl Zilhicce ayında, iki yıl da Muharrem ayında haccederlerdi. Ebû Sumâme'nin fikriyle nesî yapmaları sonucu Safer ayında da hac yaptıkları olmuştur. Bundan dolayı Ebû Bekr'in, Peygamberimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) haccından önce yaptığı hac Zilka'de ayına denk gelmiştir. Sonra Allah Resûlü, Zilhicce ayında haccını ifa etmiştir. Resûlüllah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Zaman artık, Yüce Allah'ın gökleri ve yeri yarattığı o eski zamana geri döndü" sözü de bu meyandadır.
Süfyân b. Uyeyne ve İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre Mücâhid:
“...Hacda tartışma yoktur..." âyetini açıklarken:
“Hac artık Zilhicce ayında sabitlenmiştir ve eskiden olduğu gibi bunun ileri geri alınması (nesî) söz konusu değildir" demiştir.
Süfyân b. Uyeyne, Buhârî, Müslim, Tirmizî, Nesâî ve İbn Mâce'nin Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Kim bu evi (Kâbe'yi) hacceder, cinsel ilişkiye girmez ve günah işlemez ise anasından doğduğu gün gibi günahlarından arınır" buyurmuştur.
İbn Ebî Şeybe, Buhârî ve Müslim'in İbn Mes'ûd'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Müslümana sövmek fasıklık, onunla savaşmak ise küfürdür" buyurmuştur.
İbn Ebî Şeybe, Ebû Hureyre'den bunun aynısını zikreder.
Abd b. Humeyd, Müsned'de, Câbir b. Abdillah'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Haccın gereklerini yerine getirip de Müslümanların, elinden ve dilinden emin kaldığı kişinin geçmiş günahları bağışlanır" buyurmuştur.
Ebû Nuaym, Hilye'de İbn Ömer'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Yüce Allah katında onun yolunda cihad ile, içinde cinsel ilişki, günah ve tartışma olmayan, gereği gibi yerine getirilip kabul görmüş bir haçtan daha değerli amel yoktur" buyurmuştur.
İsbehânî, et-Terğîb'de Saîd b. el-Müseyyeb'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Allah yolunda cihaddan sonra göklerde ve yerde, içinde cinsel ilişki, günah ve tartışma olmayan, gereği gibi yerine getirilip kabul görmüş bir haçtan daha üstün bir amel yoktur" buyurmuştur.
Hâkim, Esmâ binti Ebî Bekr'den bildiriyor: Resûlullah'la (sallallahü aleyhi ve sellem) birlikte hac için yola çıktık. Azık ile eşyalarımız Ebû Bekrin hizmetçisinin devesine yüklüydü. Mola verdiğimizde oturup kölenin gelmesini bekledik. Bir zaman sonra hizmetçi göründü, ancak deve yanında değildi. Ebû Bekr:
“Deven nerede?" diye sorduğu zaman hizmetçi:
“Dün gece onu kaybettim" dedi. Ebû Bekr kalkıp:
“Sen insan iken tek bir deve senden kaçabildi öyle mi!" dedi ve onu dövmeye başladı. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bu durumu görünce sadece tebessüm edip:
“Şu ihramlının yaptığına bakın!" demekle yetindi.
İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre Tâvus:
“İhramda olan kişi aynaya bakmaz (süslenmez) ve kendisine zulmetse bile birine beddua etmez" demiştir.
"...Azıklanın ve bilîn ki azığın en hayırlısı takvadır. Öyleyse Bana karşı gelmekten korunun ey akıl sahiplen!"
Abd b. Humeyd, Buhârî, Ebû Dâvud, Nesâî, İbnu'l-Münzir, İbn Hibbân ve Beyhakî, Sünen'de İbn Abbâs'tan bildiriyor: Yemenliler hacca gittikleri zaman yanlarında azık götürmez ve:
“Biz Allah'a tevekkül ettik" derlerdi. Ancak çok geçmeden diğer insanlara el açıp dilenmeye başlarlardı. Bunun üzerine Yüce Allah:
“...Azıklanın ve bilin ki azığın en hayırlısı takvadır..." âyetini indirdi.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'tan bildiriyor: Bazı insanlar hac için evlerinden çıktıklarında:
“Allah'ın Ev'ini ziyaret ediyoruz! Elbetteki Allah yiyeceğimizi temin edecektir" derler ve yanlarına azık almazlardı. Bunun üzerine bu âyet nazil oldu ve Yüce Allah, insanlara muhtaç kalmayacak kadar azık alınmasını emretti.
İbn Cerîr ve İbn Merdûye, İbn Ömer'den bildiriyor: Önceleri bazıları ihrama girdikleri vakit yanlarında bulunan azıkları atar, ihramdan sonrası için yeniden azık edinirlerdi. Yüce Allah:
“...Azıklanın ve bilin ki azığın en hayırlısı takvadır..." âyetini indirerek böyle yapmalarını yasakladı. Azık olarak da çörek, un ve sevîk edinmeleri emredildi.
Taberânî, İbnu'z-Zübeyr'den bildiriyor:
“İnsanlar azık konusunda birbirlerine güvenirlerdi. Ancak Yüce Allah:
“...Azıklanın ve bilin ki azığın en hayırlısı takvadır..." buyurarak herkesin yanına azık almasını emretmiştir."
İbn Cerîr, İbrahim en-Nehaî'den bildiriyor: Bazı bedeviler yanlarına azık almadan hacca gider ve:
“Biz bu konuda Allah'a tevekkül ediyoruz" derlerdi. Bunun üzerine Yüce Allah:
“...Azıklanın ve bilin ki azığın en hayırlısı takvadır..." âyetini indirdi.
Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Katâde:
“Yüce Allah:
“...Azıklanın ve bilin ki azığın en hayırlısı takvadır..."âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Yemen ahalisinden bazıları hacca gider ancak, yanlarında azık götürmezlerdi. Yüce Allah bu âyetle Allah yolunda kendilerine azık hazırlamalarını emretmiş ve en iyi azığın da takva olduğunu ifade etmiştir."
Süfyân b. Uyeyne ve İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre İkrime:
“...Azıklanın ve bilin ki azığın en hayırlısı takvadır..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Bazı insanlar hac günlerinde Mekke'ye azıksız gelirlerdi. Bu âyetle kendileri için azık almaları emredildi."
Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr:
“...Azıklanın..."emrindeki azık için:
“Sevîk, un ve çörek" demiştir.
Vekî' ve İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr:
“...Azıklanın..." emrindeki azık için:
“Çörek ve undur" demiştir.
Süfyân b. Uyeyne'nin bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr:
“...Azıklanın..."emrindeki azık için:
“Çörek ve zeytinyağıdır" demiştir.
Vekî', Süfyân b. Uyeyne, İbn Ebî Şeybe ve Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Şa'bî:
“...Azıklanın..." emrindeki azık için:
“Hurma ve ezme gibi yiyeceklerdir" demiştir.
İbn Ebî Hâtim, Mukâtil b. Hayyân'dan bildiriyor:
“...Azıklanın ve bilin ki azığın en hayırlısı takvadır..." âyeti nazil olduğu zaman fakir Müslümanlardan biri kalkıp:
“Yâ Resûlallah! Azık olarak hazırlayabileceğimiz bir şeyimiz yok" dedi. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Başkalarına muhtaç kalmayacak kadar azık edinin. Ama bilin ki en hayırlı azık takvadır" buyurdu.
İbn Ebî Dâvud, el-Mesâhifte, Süfyân'dan bildiriyor: Abdullah bu âyeti: (.....) lafzıyla okumuştur.
Taberânî'nin Cerîr b. Abdillah'tan bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Kişi, dünyadayken hazırladığı azığın faydasını âhirette görür" buyurmuştur.
İsbehânî, et-Terğîb'de Zübeyr b. el-Avvâm'dan bildiriyor: Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Bütün insanlar Allah'ın kulları, bütün beldeler de Allah'ın beldeleridir. Hayrı nerede görürsen orada dur ve Allah'a karşı takvaya sarıl" buyurduğunu işittim.
Ahmed, Bağavî, Mu'cem'de, Beyhakî, Sünen'de ve İsbehânî, et-Terğîb'de bedevilerden bir adamdan bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) elimden tuttu ve Allah'ın kendisine öğrettiği şeyleri bana da öğretmeye başladı. Söylediklerinden aklımda kalan sözlerden biri:
“Allah'a karşı takvan dolayısıyla bir şeyden vazgeçtiğin zaman bil ki Yüce Allah o şeyden daha hayırlısını sana verecektir" sözüdür.
Ahmed, Buhârî, Edeb'de, Tirmizî, İbn Mâce, İbn Hibbân, Hâkim, Beyhakî, Şuabu'l-îmân'da ve İsbehânî, et-Terğîb'de Ebû Hureyre'den bildiriyor: Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem):
“İnsanların Cennete girmelerine daha fazla vesile olacak şey nedir?" diye sorulunca:
“Allah'a karşı takva ve güzel bir ahlâktır" karşılığını verdi. "Peki, insanların Cehenneme girmelerine daha fazla vesile olacak şey nedir?" diye sorulunca da:
“îki boşluk, yani ağız (dil) ve cinsel organdır" karşılığını verdi.
İbn Ebi'd-Dünya, Kitâbu't-Takvâ'da Salît oğullarından bir adamdan bildiriyor: Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına geldiğimde:
“Müslüman,, müslümanın kardeşidir. Onu hüsrana uğratmaz, ona haksızlık etmez. Takva da işte buradadır! Burada!" diyor ve eliyle göğsüne işaret ediyordu.
İsbehânî, Katâde b. Ayyâş'tan bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) beni kabilemin başına atadığı zaman vedalaşmak üzere yanına vardım. Bana:
"Yüce Allah takvayı azığın kılsın. Günahlarını bağışlasın ve her nerede olursan seni hayırlara yönlendirsin" diye dua etti.
Tirmizî ve Hâkim, Enes'ten bildiriyor: Adamın biri geldi ve:
“Yâ Resûlallah! Yolculuğa çıkacağım, azığım olacak bana bir şeyler ver" dedi. Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Yüce Allah azığını takva kılsın" buyurdu. Adam:
“Daha fazlasını ver" deyince, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Yüce Allah günahlarını bağışlasın" buyurdu. Adam yine:
“Anam babam sana feda olsun! Daha fazlasını ver" deyince, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Her nerede olursan ol Allah hayırları sana müyesser kılsın" buyurdu.
Tirmizî, Nesâî, İbn Mâce ve Hâkim, Ebû Hureyre'den bildiriyor: Yolculuğa niyetlenen bir adam Allah Resülü'ne geldi ve:
“Yâ Resûlallah! Bana tavsiyede bulun!" dedi. Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Allah'a karşı takvalı olmanı, çıktığın her bir yüksek yerde de tekbîr getirmeni tavsiye ediyorum" buyurdu. Adam dönüp giderken de ona:
“Allahım! Yolunu kısa, yolculuğunu kolay kıl" diye dua etti.
İsbehânî, et-Terğîb'de bildirdiğine göre Ebû Bekr es-Sıddîk, bir hutbesinde şöyle demiştir:
“Doğru sözlü olmak eminlik, yalan söylemek ise hıyanettir. En akıllıca tavır takva, en aptalca davranış ise fücurdur."
İbn Ebi'd-Dünya'nın Kitâbu't-Takvâ'da bildirdiğine göre Ömer b. el-Hattâb, oğlu Abdullah'a şöyle bir mektup yazmıştır:
“Sonrasına gelince, Allah'a karşı takvalı olmanı tavsiye ediyorum. Zira Yüce Allah takvalı olanı korur, kendisine ödünç vereni mükâfatlandırır, şükredene de daha fazlasını verir. Takva gören gözün, kalbinin de cilası olsun. Bilmelisin ki niyeti olmayanın ameli, iyiliği olmayanın sevabı, merhameti olmayanın malı ve eskisi olmayanın yenisi olmaz."
İbn Ebi'd-Dünya, Mâlik b. Dînâr'dan bildiriyor: Hasan(-ı Basrî)'ye:
“Kur'ân'ın süsü nedir?" diye sorduğumda:
“Takvadır" dedi. "Alimin cezalandırılması nasıl olur?" diye sorduğumda da şu karşılığı verdi:
“Kalbinin ölmesi ve âhiretini kullanarak dünya peşinde koşmasıyla olur. Her şeyin bir süsü vardır, Kur'ân'ın süsü de takvadır."
İbn Ebi'd-Dünya'nın bildirdiğine göre Mâlik b. Dînâr:
“İman çıplaktır, giysisi takva, süsü hayâ, sermayesi de fıkıhtır" demiştir.
İbn Ebi'd-Dünya, Dâvud b. Hilâl'den bildiriyor:
“Denilirdi ki, kulun başını Allah'ın huzurunda dik tutan şey takvadır, ardından da verâ (günaha girme korkusu) gelir."
İbn Ebi'd-Dünya, Urve'den bildiriyor: Hazret-i Âişe, Muâviye'ye şöyle bir mektup yazdı:
“Sonrasına gelince, Allah'tan kork! Zira Allah'tan korkarsan o da seni insanlara muhtaç etmez. Ancak Allah yerine insanlardan korkacak olursan bilmelisin ki Allah'ın huzurunda onların sana hiçbir faydası olmayacaktır."
İbn Ebi'd-Dünya, Ebû Hâzım'dan bildiriyor:
“On dört düşman beni her dem gözetlemektedir. Bunlardan ilk dördü beni saptırmak isteyen şeytan, bana haset eden mümin, benimle savaşmak isteyen kafir ve bana kin güden münafıktır. Diğer onu da açlık, susuzluk, sıcaklık, soğuk, çıplaklık, ihtiyarlık, hastalık, fakirlik, ölüm ve Cehennem ateşidir. Bunlara karşı koymada takvadan daha sağlam ve daha üstün bir silah bilmiyorum."
İsbehânî, et-Terğîb'de, İbn Ebî Necîh'ten bildiriyor: Süleymân b. Dâvud (aleyhisselam) şöyle dedi:
“İnsanlara verilen ve verilmeyen şeyler bize verildi. İnsanlara öğretilen ve öğretilmeyen şeyler de bize öğretildi. Gizlimizde ve açığımızda takvadan, hem öfke hem de sevinç anında adaletten, fakirlikte de zenginlikte de dengeli olmaktan daha üstün bir şeyin olduğunu görmedik."
İsbehânî, Zeyd b. Eslem'den bildiriyor:
“Denilirdi ki, Yüce Allah'a karşı takvalı olan kişiyi insanlar sevmek istemeseler de severler."
198
"Rabbinizin lütuf ve keremini istemekte size bir günah yoktur.."
Süfyân, Saîd b. Mansûr, Buhârî, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Beyhakî, Sünen'de, İbn Abbâs'tan bildiriyor:
“Ukâz, Mecenne ve Zül Mecâz çarşıları, Cahiliye döneminde de ticaretin döndüğü ve panayırların kurulduğu çarşılardandı. Hac mevsiminde Müslümanlar bu çarşılarda ticaret yapmayı günah olarak düşündüler ve bunu Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) sordular. Yüce Allah da, Allah Resûlüne:
“(=Hac mevsimlerinde Rabbinizin lütuf ve kereminden istemenizde bir günah yoktur) diye vahyetti."
Saîd b. Mansûr, İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, Ebû Dâvud ve İbn Cerîr, İbn Abbâs'tan bildiriyor: Müslümanlar hac mevsiminde ticaret yapmaktan uzak durur ve:
“Bu zamanlar Allah'ı zikretme zamanlarıdır" derlerdi. Bunun üzerine:
“Rabbinizin lütuf ve keremini istemekte size bir günah yoktur..." âyeti nazil oldu.
Ebû Dâvud, Hâkim ve Beyhakî, Ubeyd b. Umeyr vasıtasıyla İbn Abbâs'tan bildiriyor:
“Hac mevsiminin başlarında Müslümanlar Minâ'da, Arafat'ta ve Zül Mecâz çarşısında alışveriş yaparlardı. Ancak sonradan ihramlı iken alışveriş yapmaktan çekinince Yüce Allah:
“(=Hac mevsiminde Rabbinizin lütuf ve kereminden istemenizde bir günah yoktur) diye vahyetti."
Ravi der ki:
“Ubeyd b. Umeyr, mushafta âyeti; bu lafızla okuduğunu söylemiştir."
Abdurrezzâk, Saîd b. Mansûr, İbn Ebî Şeybe, Ahmed, Abd b. Humeyd, Ebû Dâvud, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Hâkim ve Beyhakî, Ebû Umâme et-Teymî'den bildiriyor: Abdullah b. Ömer'e:
“Biz hacılara binek kiralıyoruz. Yaptığımız hac geçerli midir?" diye sorduğumda:
“Siz de diğerleri gibi Kabe'yi tavaf etmiyor musunuz? Diğerleri gibi Safâ ile Merve arasında sa'yetmiyor musunuz? Diğerleri gibi Arafat'ta vakfe yapıp, şeytanı taşlayıp, başınızı tıraş etmiyor musunuz?" dedi. "Evet, yapıyoruz" karşılığını verdiğimde de şöyle dedi: Adamın biri Peygamberimize (sallallahü aleyhi ve sellem) geldi ve senin bana sorduğun soruyu ona sordu. Allah Resûlü önce bir cevap vermedi. Bu konuda:
“Rabbinizin lütuf ve keremini istemekte size bir günah yoktur..."âyeti nazil olunca adamı çağırıp bu âyeti ona okudu. Sonra da:
“Siz de diğerleri gibi hacısınız " buyurdu.
Abdurrezzâk, İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İbnu'z-Zübeyr bu âyeti: (.....) (=Hac mevsiminde Rabbinizin lütuf ve kereminden istemenizde bir günah yoktur) lafzıyla okumuştur.
Vekî', Ebû Ubeyd, Fadâil'de, İbn Ebî Şeybe, Buhârî, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İbn Abbâs bu âyeti: (=Hac mevsiminde Rabbinizin lütuf ve kereminden istemenizde bir günah yoktur) lafzıyla okumuştur.
İbn Ebî Dâvud, el-Mesâhifte, Atâ'dan bildiriyor: Bu âyet: (=Hac mevsiminde Rabbinizin lütuf ve kereminden istemenizde bir günah yoktur) şeklinde nazil oldu."
Ravi der ki: İbn Mes'ûd'un kıraatinde ise: (Hac mevsiminde Rabbinizin lütuf ve kereminden istemenizde bir günah yoktur. Bu zamanda da böylesi bir uğraşta bulunabilirsiniz)" şeklindedir."
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Rabbinizin lütuf ve keremini istemekte size bir günah yoktur..." âyetini açıklarken:
“İhram öncesi ve sonrasında bir şeyleri alıp satmanızda bir sakınca yoktur, anlamındadır" demiştir.
İbn Ebî Şeybe ve İbn Cerîr, Mücâhid'den bildiriyor:
“Bazıları hac günlerinde ticaretten uzak dururlardı. Onlar hakkında:
“Rabbinizin lütuf ve keremini istemekte size bir günah yoktur..." âyeti nazil oldu."
Ebû Dâvud, Mücâhid'den bildiriyor: İbn Abbâs:
“Rabbinizin lütuf ve keremini istemekte size bir günah yoktur..." âyetini okudu ve şöyle dedi:
“Önceleri Minâ'da ticari herhangi bir faliyette bulunmazlardı. Bu âyetle Arafat dönüşü (Minâ'da) ticaret yapabilecekleri bildirildi."
Süfyân b. Uyeyne ile İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“Rabbinizin lütuf ve keremini istemekte size bir günah yoktur.." âyetini açıklarken:
“Dünyada ticaret, âhirette ise mükafat istemektir" demiştir.
Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Mücâhid bu âyeti açıklarken şöyle demiştir:
“Cahiliye insanları Nefr (Kurban bayramının dördüncü) gününe Sadr (dönüş) günü derlerdi. Böylesi bir günde yaralanan develerle ilgilenmez, kaybolan develerini aramaz ve şahsi herhangi bir ihtiyacın peşinden gitmezlerdi. Ancak Yüce Allah bunların tümünü müminlere helal kıldı ve ihtiyaçlarını gidermeleri, lütuf ve keremini talep etmelerine izin verdi."
"... Arafat'tan indiğiniz zaman Meş'ar- i Haram yanında (Müzdelife'de) Allah'ı zikredin»"
Vekî', İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir, İbn Abbâs'tan bildiriyor: Cebrâîl, Hazret-iİbrâhim'e:
“Burası filan yerdir, şurası filan yerdir" deyip yerlerin isimlerini bildirirken İbrâhim (aleyhisselam) de "Anladım, bildim" anlamında:
“Areftu! Areftu" karşılığını veriyordu. İşte bundan dolayı burası Arafat olarak isimlendirilmiştir.
İbn Ebî Hâtim, Abdullah b. Amr'dan bildiriyor:
“İbrâhim'e (sallallahü aleyhi ve sellem) hac ibadetleri öğretilirken 'anladın mı' anlamında:
“Arefte?" diye sorulduğu içindir buraya Arafat denilmiştir."
Abdurrezzâk ve İbn Cerîr, Hazret-i Ali'den benzerini zikreder.
Hâkim, İbn Merdûye ve Beyhakî, Sünen'de Misver b. Mahreme'den bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Arafat'ta bizlere bir hutbe verdi. Önce Yüce Allah'a hamdu senada bulunduktan sonra:
“Sonrasına gelince..." buyurdu ki konuşma yapacağı veya hutbe vereceği zaman bu ifadeyi kullanırdı. Devamen de şöyle buyurdu:
“Bugün büyük hac günüdür. Bilin ki müşrikler ve putperestler, güneş batmadan, kişinin başındaki sarığı andıracak şekilde dağların tepesinde durduğu zaman buradan (Arafat'tan) ayrılırlardı. Biz ise güneş battıktan sonra ayrılıyoruz. Onlar, güneş doğduktan sonra, kişinin başındaki sarığı andıracak şekilde dağların tepesinde durduğu zaman Meş'ar-i Haram'dan ayrılırlardı. Biz ise kurbanlarımız, müşriklerin kurbanlarına benzemesin diye Meş'ar-i Haram'dan henüz güneş doğmadan ayrılıyoruz.
Beyhakî'nin İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Gün doğmadan önce Arafat'tan ayrılan kişinin haccı tamamlanmış olur. Bu zamanı kaçıran kişi o yılın haccını da kaçırmış olur" buyurmuştur.
Buhârî, İbn Abbâs'tan bildiriyor:
“Kişi hac aylarında umre yaptıktan sonra hac için ihrama girinceye kadar Kâbe'yi tavaf edebilir. Hac için ihrama girdikten sonra bineğine binip Arafat'a hareketinden sonra (temettüden dolayı) fidye olarak kolayına gelecek şekilde deve, sığır veya koyun kurban etmelidir. Hiç birini bulamadığı zaman Arafe gününden önceki günlerde üç gün oruç tutar. Bu üç günün son gününün Arefe gününde olmasının da bir sakıncası yoktur. Sonrasında Arafat'a gidilir ve ikindi namazından akşama kadar Arafat'ta vakfe yapılır. Ondan sonra toplanıp geceyi geçirecekleri yere (Müzdelife'ye) hareket edilir. Burada Yüce Allah'ı çokça zikredin. Sabahı edinceye kadar tekbîr ile tehlîli çokça söyleyin. Sonradan oradan (Minâ'ya doğru) harekete geçin ki sizden öncekiler de oradan harekete geçerlerdi. Yüce Allah bu konuda:
“Sonra insanların akın ettiği yerden siz de akın edin ve Allah'tan bağışlanma dileyin. Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir" buyurmuştur. Sonunda şeytanları taşlamayı yaparsınız."
Ezrakî, İbn Abbâs'tan bildiriyor:
“Arafat'ın her yerinde vakfe yapılabilir. Minâ'nın her yerinde kurban kesilebilir. Müzdelife'nin her yerinde durulabilir. Mekke'nin her bir yolu (giriş ve çıkış için) uygundur ve hepsinde de kesim yapılabilir."
Müslim'in Câbir'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ben kurbanı burada kestim, ama Minâ'nın her yerinde kesim olabilir. Konak yerlerinizde de kesebilirsiniz. Ben burada vakfeye durdum, ama Arafat'ın Her yerinde durulabilir. Ben burada durdum, ama Müzdelife'nin her yerinde durulabilir" buyurmuştur.
Ahmed'in Cübeyr b. Mut'im'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Urena vadisi dışında Arafat'ın her yerinde vakfe yapılabilir. Urena vadisinde vakfe yapmayın. Muhassir vadisi dışında Müzdelife'nin de her yerinde vakfe yapılabilir. Muhassir vadisinde ise vakfe yapmayın. Mekke'nin her bir yolunda kurban kesilebilir. Teşrik günlerinin tümünde de kesim yapılabilir. "
Ebû Dâvud, Tirmizî ve İbn Mâce, Hazret-i Ali'den bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Arafat'ta vakfe yaptı ve:
“Burası vakfe yeri olan Arafat'tır, ama Arafat'ın her yerinde vakfe yapılabilir" buyurdu. Sonra güneş battıktan sonra oradan ayrılırken Usâme b. Zeyd'i bineğinin arkasına bindirdi. Giderken eliyle işaret ediyor Müslümanlar da sağa sola koşuşuyorlardı. Arada bir Allah Resûlü onlara doğru:
“Ey insanlar! Sakin olun!" diye sesleniyordu. Sonrasında Müzdelife'ye geldi. İki vakit namazını cemederek kıldı. Sabah olunca Kuzah denilen yere gelip vakfe yaptı ve:
“Burası vakfe yeri olan Kuzah'tır, ama Müzdelife'nin her yerinde vakfe yapılabilir" buyurdu. Oradan ayrılıp ilerledikten sonra Muhassir vadisine gelince devesini kamçıladı ve vadiden hızlıca geçti. Vadiyi geçtikten sonra durup Fadl b. Abbâs'ı bineğinin arkasına bindirdi. Şeytan taşlama yerine gelip Cemreyi taşladı. Sonra kurban kesme yerine geldi ve:
“Burası kurban kesme yeridir, ancak Minâ'nın her yerinden kurban kesilebilir" buyurdu.
İbn Ebî Şeybe, Ebû Dâvud, Tirmizî, Nesâî, İbn Mâce ve Hâkim, Yezîd b. Şeybân'dan bildiriyor: Arafat'ta vakfede iken İbn Mirba' el-Ensârî geldi ve şöyle dedi:
“Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) beni size gönderdi ve: «İbadet yerleriniz neresi ise orada bulunun, zira siz İbrâhim'den kalan bir miras üzerindesiniz» buyuruyor!"
Ebû Dâvud, İbn Abbâs'tan bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Arafat'tan indiğinde çok sakindi ve bineğinin arkasına Usâme b. Zeyd'i bindirmişti. Müslümanlara:
“İnsanlar! Sakin ve yavaş olun! Atları ve develeri bu şekilde koşturmak iyi değildir!" buyurdu. Bu sözün ardından Müzdelife'ye ulaşana kadar da hayvanların koşturulduğunu görmedim. Müzdelife'den sonra bineğinin arkasına Fadl b. Abbâs'ı bindirdi. Ayrılırken:
“İnsanlar! Atları ve develeri bu şekilde koşturmak iyi değildir! Sakin ve yavaş olun!" buyurdu. Bu sözün ardından Minâ'ya ulaşana kadar hayvanların koşturulduğunu görmedim.
Buhârî, İbn Abbâs'tan bildiriyor: Arafat'tan ayrılırken Peygamberimizle (sallallahü aleyhi ve sellem) beraberdim. Allah Resûlü ardından bir kargaşa işitip, develerin dövülerek koşturulduğunu işitince kamçısıyla onlara doğru işaret edip:
“İnsanlar! Sakin olun! Hayvanları bu şekilde koşturmakla iyilik yapmış olmuyorsunuz!" buyurdu.
Hâkim, İbn Abbâs'tan bildiriyor:
“Develeri dövüp koşturma işini ilk başlatan bedevilerdi. Topluluğun kenarlarında dururlar ve bineklerine sopaları ile tahtadan büyük kaseleri asarlardı. Vakfe dönüşü harekete geçildiğinde bu sopalar ile kaselerin çıkardıkları ses ile diğer develer ürküp koşmaya başlardı. Bu kargaşada Resûlullah'ı (sallallahü aleyhi ve sellem) gördüm. Bineğini durdurmak için dizgini öyle sıkıca çekiyordu ki bineğin boynu neredeyse sırtına değiyordu ve arada:
“İnsanlar! Sakin ve yavaş olun!" diye sesleniyordu.
Buhârî, Müslim, Nesâî ve İbn Mâce'nin bildirdiğine göre Arafat dönüşü Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) bineğinin terkine binen Usâme b. Zeyd'e:
“Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Arafat'tan ayrılırken nasıl yol alırdı?" diye sorulunca, Zeyd:
“Yavaş ve sakin bir şekilde giderdi, ancak boş ve düz bir alana geldiği zaman hızlanırdı" dedi.
İbn Huzeyme, İbn Ömer'den bildiriyor:
“Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) güneş batana kadar Arafat'ta vakfe yaptı. Sonrasında Müzdelife'ye varana kadar tekbîrler, tehlîller getirdi. Yüce Allah'ı yüceltip senalarda bulundu."
Taberânî, M. el-Evsaf ta, İbn Ömer'den bildiriyor:
“Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Arafat'tan ayrılırken bir yandan da:
"Dini Hıristiyanların dininden farklı olan bineğim
Sana itaat için hızlıca ve endişe içinde yol almakta" diyordu."
Şâfiî, el-Umm'de, Abdurrezzâk, Musannef’te ve Saîd b. Mansûr, Urve b. ez-Zübeyr'den bildiriyor: Ömer b. el-Hattâb Arafat'tan ayrılırken bir yandan da:
"Dini Hıristiyanların dininden farklı olan bineğim
Sana itaat için hızlıca ve endişe içinde yol almakta" diyordu."
Abdurrezzâk, Abdulmelik b. Ebî Bekr'den bildiriyor: Ebû Bekr b. Abdirrahman b. el-Hâris b. Hişâm ile Ebû Seleme b. Süfyân'ın, Urena vadisinin kenarında durduklarını gördüğümde ben de onlarla birlikte durdum. Hac imamı harekete geçince ikisi:
"Dini Hıristiyanların dininden farklı olan bineğim
Sana itaat için hızlıca ve endişe içinde yol almakta" sözünü tekrar edip durdular. Ebû Bekr b. Abdirrahman'dan işittiğime göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) de Arafat'tan ayrılırken bu sözleri söylermiş.
Buhârî ve Müslim, İbn Abbâs'tan bildiriyor: Usâme b. Zeyd, Arafat'tan Müzdelife'ye gidişte Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) bineğinin arkasına binmişti. Müzdelife'den Minâ'ya giderken de bineğinin arkasına Fadl b. Abbâs'ı aldı.
Her ikisinin de dediğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Akabe cemresini taşlayana kadar telbiye edip durmuştur.
Müslim, Usâme b. Zeyd'den bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Arafat'tan ayrıldığında bineğinin arkasına binmiştim. Şi'b'e (Müzdelife'yakınındaki sola doğru giden dağ yoluna) ulaşınca devesini çöktürdü ve def-i hacet için gitti. Geri döndüğünde kendisine su döktüm ve abdestini aldı. Sonra bineğine binip Müzdelife'ye geldi. Burada akşam ile yatsı namazını cemederek kıldı.
Müslim, Ebû Dâvud, Tirmizî ve Nesâî, İbn Ömer'den bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Müzdelife'de akşam ile yatsı namazlarını cemederek tek bir kametle kıldı. Akşam namazını üç, yatsı namazını ise iki rekat olarak kıldı.
Vekî', Süfyân, İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim, Ezrakî, Târihu Mekke'de ve Beyhakî, Sünen'de bildirdiğine göre Abdullah b. Amr'a (Arafat'tan ayrılırken) Meş'ar-i Haram'ın neresi olduğu sorulunca önce susup bir cevap vermedi. Binekler Müzdelife'ye vardığında:
“Meş'ar-i Haram burasıdır" dedi.
Abdurrezzâk, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Hâkim'in bildirdiğine göre İbn Ömer:
“Meş'ar-i Haram denilen yer, Müzdelife'nin tümüdür" demiştir.
Abdurrezzâk, Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Ömer insanların Kuzah'ta durmak için itişip durduklarını görünce:
“Bunlar ne diye itişip duruyorlar? Zira buranın tümü Meş'ar-i Haram'dır" demiştir.
Saîd b. Mansûr, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve Beyhakî, Sünen'de bildirdiğine göre İbn Ömer:
“...Meş'ar-i Haram yanında (Müzdelife'de) Allah'ı zikredin..." âyetini açıklarken:
“Meş'ar, şu dağ ile çevresidir" demiştir.
İbn Cerîr, İbn Abbâs'tan benzerini zikreder.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Müzdelife'de bulunan iki dağın arasındaki yer Meş'ar'dir" demiştir.
İbn Ebî Şeybe, Saîd b. Cübeyr'den bildiriyor:
“Müzdelife'de bulunan iki dağın arasındaki yer Meş'ar-i Haram'dır.",
İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre Abdurrahman b. el-Esved:
“Meş'ar-i Haram'ın tam olarak neresi olduğunu bana bildiren birini bulamadım" demiştir.
Mâlik ve İbn Cerîr, Abdullah b. ez-Zübeyr'den bildiriyor:
“Urena vadisi hariç Arafat'ın her yerinde vakfe yapılabilir. Muhassir vadisi hariç Müzdelife'nin de her yerinde vakfe yapılabilir."
Ezrakî ve Hâkim, İbn Abbâs'tan bildiriyor:
“Vakfelerinizde Urena ile Muhassir vadilerinden uzak durun, denilirdi."
Hâkim'in İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Vakfelerinizde Urena ile Muhassir vadilerinden uzak durun" buyurmuştur.
Ezrakî, İbn Cüreyc'den bildiriyor: Atâ'ya:
“Müzdelife neresidir?" diye sorduğumda şu karşılığı verdi:
“Arafat'tan ayrılırken iki dar geçide vardığın zaman Muhassir vadisine kadar olan yer Müzdelife'dir. Ancak Arafat'ın bu iki geçidi Müzdelife'den değildir. Müzdelife bu iki geçidin bitiminden sonra başlar ki bundan sonrasında istediğin yerde durabilirsin. Ancak ben Kuzah dağının aşağısında durmayı severim."
Hâkim, Câbir'den bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Arafat'ta durduğu zaman:
“Burası vakfe yeridir, ancak Arafat'ın her yerinde vakfe yapılabilir" buyurdu. (Müzdelife'de) Kuzah dağında durduğu zaman da:
“Burası vakfe yeridir ancak Müzdelife'nin her yerinde vakfe yapılabilir" buyurdu.
İbn Huzeyme, İbn Ömer'den bildiriyor:
“Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Meş'ar-i Haram'da durur diğer Müslümanlar da yanında vakfelerini yaparlardı. Bu şekilde ayrılıp Mina'ya gidene kadar tekbîr, tehlîl ederler, Yüce Allah'ı tazim edip yüceltirlerdi."
Ezrakî'nin bildirdiğine göre Muhammed b. el-Münkedir:
“Gören birinin bana bildirdiğine göre Ebû Bekr, Kuzah'ta vakfesini yapmıştır" dedi.
Ezrakî, Nâfi'den bildiriyor:
“İbn Ömer haccettiği zamanlarda Müzdelife'deki vakfesini Kuzah'ta yapardı. Vakfesini bitirene kadar buradan ayrılmazdı ve hac imamıyla birlikte dururdu."
Buhârî ve Müslim'in bildirdiğine göre Abdullah b. Ömer, ailesinden zayıf olanları Müzdelife'ye önden gönderir, onlar da Meş'ar-i Harâm'da vakfelerini yaparlardı. Ellerinden geldiği kadar Yüce Allah'ı zikreder, hac imamı oraya gelmeden ve oradan ayrılmadan önce kendileri oradan ayrılırdı. Artık Minâ'ya kimisi sabah namazı vakti, kimisi de daha sonra ulaşırdı. Geldiklerinde de Cemreleri taşlarlardı. İbn Ömer bu konuda:
“Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bunlar için böylesi bir ruhsatı vermiştir" derdi.
Ebû Dâvud et-Tayâlisî, Ahmed, Buhârî, Müslim, Ebû Dâvud, Tirmizî, Nesâî ve İbn Mâce, Amr b. Meymûn'dan bildiriyor: Ömer b. el-Hattâb'ın, Müzdelife'de sabah namazını kıldıktan sonra durup şöyle dediğini işittim:
“Müşrikler güneş doğana kadar Müzdelife'den ayrılmazlar ve: «Ey Sebir dağı! Aydınlan (da Minâ'ya hareket edelim)!» derlerdi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bu konuda onlardan farklı davrandı ve güneş doğmadan önce Minâ'ya hareket etti."
Ezrakî, Küleyb el-Cühenî'den bildiriyor:
“Peygamberimizi (sallallahü aleyhi ve sellem) haccederken gördüm. Arafat'tan ayrıldığında Müzdelife'de (aydınlanmak için) ateş yakılıyordu. Yanındaki Müslümanların başında hareket edip Müzdelife'ye geldi ve ateşe yakın bir yerde durdu."
Ezrakî, İbn Ömer'den bildiriyor:
“Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), Ebû Bekr, Ömer ve Osman zamanlarında Arafat'tan çıkıldığında Müzdelife'de ateş yakılırdı."
Ezrakî, İshâk b. Abdillah b. Hârice'den, o da babasından bildiriyor: Süleyman b. Abdilmelik b. Mervân, Arafat'tan ayrılıp dağın iki geçidinin oraya ulaştığı zaman Kuzah'ta yakılan ateşi gördü. Hârice b. Zeyd'e:
“Ey Ebû Zeyd! Oradaki ateş ilk olarak ne zaman yakılmaya başlandı?" diye sorunca, Hârice şu karşılığı verdi:
“Cahiliye döneminde vardı ki Kureyşliler ilk olarak yakmıştı. Kureşliler Harem'den Arafat'a çıkmaz ve:
“Biz Allah'ın ahalisiyiz!" derlerdi. Kabilemden bazılarının bana bildirdiklerine göre; cahilliyye döneminde haccederken bu ateşi görmüşlerdir. Bunu bana söyleyenlerin arasında Hassân b. Sabit de vardır. Bana dediklerine göre Kusay b. Kilâb, Müzdelife'de vakfeye durduğu zaman Arafat'tan çıkıp gelenlerin görmesi için bu ateşi yakmıştır."
Buhârî, Müslim, Ebû Dâvud ve Nesâî, Abdurrahman b. Yezîd'den bildiriyor: Abdullah (b. Mes'ûd) ile birlikte (Arafat'tan ayrılıp) Mekke'ye doğru yola çıktık. Sonrasında Müzdelife'ye geldik. Abdullah akşam ile yatsı namazlarını kıldı. Her bir namazı ayrı bir ezan ve kametle kıldı. İkisi arasında da akşam yemeğini yedi. Şafak sökünce de sabah namazını kıldı. Ancak Müslümanlardan kimisi:
“Şafak sökmüştür" derken, kimisi de:
“Şafak henüz sökmedi" diyordu. Bunun üzerine Abdullah şöyle dedi:
“Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki:
“Akşam ile yatsı namazı denilen bu iki namaz burada kendi vakitleri dışında kılınırlar. Müslümanlar da yatsı vakti girmeden Müzdelife'ye gelmesinler. Sabah namazı da bu saatte kılınır."
Abdullah, tan yeri ağarıncaya kadar Müzdelife'de vakfesini yaptıktan sonra şöyle dedi:
“Müminlerin emiri (Osman) şu an buradan Mina'ya doğru harekete geçse sünnete uygun hareket etmiş olur." Abdullah'ın bu sözü mü önce söylendi yoksa Osman mı hemen öncesinden Minâ'ya doğru harekete geçti tam olarak bilemiyorum. Abdullah, Kurban bayramının ilk günü Akabe cemresini taşlayana kadar telbiye edip durdu.
Taberânî ve Hâkim, İbnu'z-Zübeyr'den bildiriyor:
“Haccın sünnetlerinden biri de hac imamının öğle, ikindi, akşam, yatsı ve sabah namazlarını Minâ'da kılması, sonrasında Arafat'a gitmesidir. Orada bir süre kalıp güneş tepe noktasını aştıktan sonra insanlara bir hutbe verir. Ardından öğle ile ikindi namazını cemederek kılar. Sonrasında güneş batana kadar Arafat'ta vakfesini yapar. Oradan ayrıldıktan sonra Müzdelife'de veya Müzdelife sınırları içindeki başka bir yerde akşam ile yatsı namazlarını kılar. Namazların ardından tan yeri ağarıncaya kadar Müzdelife'de vakfesini yapar. Güneş doğmadan önce de Minâ'ya doğru harekete geçer. Akabe cemresini taşladıktan sonra da, ziyaret tavafını yapana kadar kadın ve koku dışında hac dolayısıyla kendisine haram olan her türlü şey artık helal olur."
İbn Ebî Şeybe, Ahmed, Ebû Dâvud, Tirmizî, Nesâî, İbn Mâce ve Hâkim, Urve b. Mudarris'ten bildiriyor: Müzdelife'de bulunan Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına geldim ve:
“Tay bölgesinin iki dağı arasındaki mıntıkadan geliyorum. Gelişimde bineğim de yoruldu ben de yorgun düştüm. Buraya gelene kadar üzerinde durmadığım dağ kalmadı. Benim haccım olur mu?" diye sordum. Allah Resûlü şöyle karşılık verdi:
“Bizimle birlikte bu mekanda durup kılacağımız namazı kılan, hac imamı buradan hareket edinceye kadar burada vakfeye duran, daha öncesinde gece veya gündüz Arafat'ta vakfe yapmış olan kişinin haccı tamamlanmış, hac vazifesi de yerine getirilmiş olur. "
Şâfiî, İbn Ömer'den bildiriyor:
“Kurban bayramı gecesi hac yerinde bulunup şafak sökmeden önce Arafat'ta vakfeyi yapabilmiş kişi haccı yapmış olur. Ancak Arafat'ta vakfe zamanını idrak edemeyen ve şafak sökmeden önce burada duramayan kişi o yılki haccı kaçırmış olur. Bu kişi de gelip Kâbe'yi yedi şavt ile tavaf etsin. Sonra Safâ ile Merve arasında yedi defa gidip gelsin ve sa'yini yerine getirsin. Sonrasında dilerse başını tıraş eder, dilerse de saçlarını kısaltır. Şayet yanında kurban getirmişse tıraşını olmadan önce bu kurbanı keser. Tavaf ile sa'yini bitirdikten sonra başını tıraş etsin veya saçını kısaltsın. Ardından ailesinin yanına geri dönsün. Bir sonraki yıl hac mevsimi gelince imkanı varsa haccetsin ve bir kurban kessin. Kurban kesme imkanı yoksa hac sırasında üç, evine geri döndükten sonra da yedi gün olmak üzere on gün oruç tutsun."
Müslim ile Nesâî, Abdurrahman b. Yezîd'den bildiriyor: Abdullah b. Mes'ûd, Müzdelife'den Minâ'ya hareket edince telbiye etmeye başladı. Onu duyanlar:
“Bu adam bedevi mi ki?" diye sorunca, Abdullah şu karşılığı verdi:
“İnsanlar unuttular mı, yoksa dalâlete mi düştüler? Kendisine Bakara Sûresi nazil olan kişinin bu mekanda: «Lebbeyk Allahumme Lebbeyk!» dediğini işittim."
"...Onu, size gösterdiği gibi zikredin. Doğrusu siz daha önce yolunu şaşırmışlardan idiniz."
İbn Ebî Hâtim ve Taberânî'nin bildirdiğine göre İbnu'z-Zübeyr:
“...Onu, size gösterdiği gibi zikredin. Doğrusu siz daha önce yolunu şaşırmışlardan idiniz" âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Âyet genele değil Mekke ahalisine hitab eden bir âyettir. Zira insanlar henüz Arafat'tan ayrılırken onlar Müzdelife'den ayrılırlardı. Yüce Allah böyle yapmamalarını bildirdi ve bu konuda:
“Sonra insanların toplu halde akın ettikleri yerden (Arafat'tan) siz de topluca akın edin ve Allah'dan bağışlanma dileyin..." buyurdu.
Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Süfyân:
“...Doğrusu siz daha önce..." âyetini:
“Kur'ân nazil olmadan önce" şeklinde açıklamıştır.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“...Doğrusu siz daha önce yolunu şaşırmışlardan idiniz" âyetini açıklarken:
“Cahillerden idiniz" demiştir.
Müslim, Ebû Dâvud ve Nesâî, Câbir'den bildiriyor:
“Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem), Kurban bayramının birinci günü bineğinin üzerinde cemreleri taşlarken:
“Hacla ilgili amellerinizi iyice öğrenin! Bilemiyorum, belki de bu haccımdam sonra bir daha haccedemeyebilirim" buyurduğunu işittim."
İbn Ebî Şeybe, Müslim, Ebû Dâvud, Nesâî ve İbn Mâce, Muhammed b. Câfer b. Muhammed'den bildiriyor:
“Câbir b. Abdillah'ın yanına girdik. Ona:
“Bana Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) haccından bahset" dediğimde şöyle anlattı: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) tam dokuz sene haccetmeden bekledi. Onuncu yılda ise Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) haccedecek diye insanlara duyurusunu yaptı. Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) uymak ve onun yaptığını yapmak için Medine'ye birçok insan geldi. Allah Resûlü yola koyulunca biz de onunla yola çıktık. Zu'l-Huleyfe'ye vardığımızda Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) mescitte namazı kıldı.
Sonra Kasvâ denilen devesine bindi. Devesi onunla Beydâ'ya doğru yöneldi. Resûlullah(sallallahü aleyhi ve sellem) aramızda gidiyordu. Kur'ân ona indiği için manasını en iyi kendi biliyordu. O bir şey yaptığı zaman biz de aynısını yapardık. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) tevhidi ifade eden kelimelerle şöyle telbiye getirdi:
“Lebbeyk Allahumme lebbeyk! Lebbeyk! Lâ şerike leke lebbeyk. İnne'l-hamde ve'n-ni'mete leke vel-mülk. Lâ şerike lekl" İnsanlar da şimdi telbiye getirdiğiniz gibi telbiye etmeye başladı. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bu söylediklerine hiçbir itirazda bulunmadı ve kendi telbiyesine de devam etti.
Onunla birlikte Kâbe'ye geldiğimizde Rükn'ü selamladı. Üç defa hızlı bir şekilde dört defa da normal bir hızla Kâbe'yi tavaf etti. Sonra Makam-ı İbrâhim'e gidip "İbrâhim'in makamında namazgâh edinin" âyetini okudu ve Makâm'ı, Kâbe ile kendi arasına aldı. Orada iki rekat namaz kıldı. Bu iki rekatta İhlâs ile Kâfirûn sûrelerini okudu. Sonra Kâbe'ye dönüp Rükn'ü selamladı. Sonra Safâ kapısından çıkıp doğruca Safâ'ya gitti. Safâ'ya vardığında:
“Safâ ve Merve, Allah'ın işaretlerindendir" âyetini okudu ve:
“Yüce Allah'ın başladığı yerden başlıyorum!" diyerek sa'ye Safâ'dan başladı.
Kâbe'yi görecek şekilde yukarıya çıktı ve tekbir getirdi. "Allah'tan başka hiç bir ilâh yoktur. Birdir, ortağı yoktur. Mülk de, hamd da onundur. Dirilten ve öldüren odur. O her şeye gücü yetendir. Allah'tan başka hiç bir ilâh yoktur ve Bir'dir. Sözünü yerine getirmiş, kuluna yardım etmiş ve orduları tek başına yenmiştir" diyerek Allah'ı tevhîd etti. Sonra ikisi arasında dua etti. Bunu üç defa tekrarladı. Sonra Merve'ye indi. Vadinin içine geldiğinde hızlı bir şekilde, vadiden çıktığında da normal yürüyüşle yürüyordu. Merve'ye gelince Safâ'da yaptığının aynısını yaptı. Tavafın sonunda Merve'de iken:
“Eğer şimdi yaptığım bu işi yeniden yapacak olsaydım kurban getirmez ve bunu da (hac yerine) umre yapardım. Yanında kurbanı olmayan ihramdan çıksın ve hac niyetini umreye çevirsin" buyurdu.
Hazret-i Peygamber ((sallallahü aleyhi ve sellem) ve yanında kurbanı bulunanlar dışındaki herkes ihramdan çıktı ve tıraş oldu. Terviye günü Minâ'ya yöneldiklerinde hacca niyet ettiler. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bineğine binip Minâ'ya gitti. Orada öğle, ikindi, akşam, yatsı ve sabah namazlarını kıldırdı. Biraz daha orada kalıp güneşin doğmasını bekledi. Sonra kendisine kıldan bir çadır kurulmasını istedi. Nemire'de çadırı kuruldu. Sonra yola koyuldu. Kureyş onun Müzdelife'de Meş'ar-i Haram'da duracağını düşünüyor ve bundan şüphe etmiyorlardı, zira cahiliyye devrinde öyle yapıyorlardı. Fakat Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Arafat'a kadar geldi. Çadırının Nemire'de kurulu olduğunu görünce orada konakladı.
Güneş tepe noktasını aştığında emrederek devesi Kasvâ hazırlandı. Ona binip vadinin içine kadar geldi ve orada insanlara şöyle hutbe verdi:
“Bu gününüzün, bu ayınızın, bu beldenizin haramlığı gibi kanlarınız ve mallarınız birbirinize haramdır! Bilin ki cahiliyyeden kalma olan her şey şu ayaklarımın altındadır! Cahiliyeden kalma kan davaları da kalkmıştır ve ayaklarımın altındadır! İlk kaldırdığım kan davası da Rebîa b. el-Hâris b. Abdilmuttalib'in kanıdır. Cahiliyyeden kalma ribâ da kaldırılmıştır! İlk kaldırdığım ribâ da Abbâs b. Abdilmuttalib'in ribasıdır! Bunun hepsi kaldırılmıştır! Kadınlar konusunda Yüce Allah'tan sakının! Onları Allah'ın emaneti olarak aldınız, ferclerini de Allah'ın ismiyle helal kıldınız! Sizin onların üzerinde olan haklarınız, sevmediğiniz kimselere yataklarınızı çiğnetmemeleridir ki böyle yaparlarsa onlara yaralamadan vurun! Onların da sizin üzerinde olan hakları, maruf ölçüler dahilinde kendilerini yedirip içirmek ve güzelce giydirmektir! Size Allah'ın Kitab'ını bırakıyorum ki ona sarıldıktan sonra asla sapmazsınız! Size benden sorulacak, ne diyeceksiniz?" Oradakiler:
“Şehadet ederiz ki tebliğ ettin, görevini ifa ettin ve öğütler verdin!" dediler.
Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Allahım, şahit ol!" buyurdu. Sonra Bilâl ezan okuyup kamet getirdi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) öğle namazını kıldırdı. Sonra bir daha kamet getirdi, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ikindi namazını kıldırdı. Öğle ile ikindi farzı arasında bir şey kılmadı. Sonra Kasvâ'ya binip vakfeye geldi. Devesi Kasvâ'nın karnını kayalara verdi, yayaların toplandığı yeri de önüne alıp kıbleye karşı durdu. Bu vakfesi güneşin sarılığı gidip az bir batana kadar sürdü. Tam olarak battığında ise Usâme'yi Kasvâ'nın arkasına bindirip devesini sürdü. Yularını öyle sıkı bir şekilde çekiyordu ki Kasvâ'nın başı neredeyse semerinin altındaki deriye değiyordu. Sağ eliyle de:
“Sakin olun ey insanlar!" diye işaret ediyordu. Kum tepeciklerinden birine geldikçe düze çıkabilmesi için hayvanının dizginini biraz gevşetiyordu.;
Bu şekilde Müzdelife'ye geldi. Bir ezan ve iki kametle akşam ve yatsı namazını cemederek kıldırdı. Aralarında nafile namaz kılmadı. Sonra Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) tan yeri ağarıncaya kadar uyudu. Sabah aydınlanınca da sabah namazını kıldı. Sonra Kasvâ'ya binip Meş'ar-i Haram'a geldi ve üzerine çıktı. Kâbe'ye doğru dönüp Yüce Allah'a hamdetti, tekbir ve tevhid etti. Ortalık iyice ağarıncaya kadar vakfede durdu. Güneş doğmadan önce de yola koyulup Muhassir'e kadar geldi. Devesini biraz daha hızlandırdı ve seni Akabe cemresine çıkaracak olan yola girdi. Sonra ağacın yanındaki cemreye vardı. Orada yedi tane küçük taş attı ve her bir taşı atarken tekbir getirdi. Onları vadinin içinden attı. Sonra kesim yerine giderek kendi eliyle altmış üç tane deve kesti. Geriye kalan develeri Ali'ye kestirerek kurbanlarına onu ortak etti. Sonra her deveden bir parça et getirilmesini emretti ve bir tencereye konularak pişirildi. İkisi de develerin etinden yediler ve suyundan içtiler.
Sonra Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) devesine binip Kâbe'ye gitti. Öğle namazını Mekke'de kıldı. Sonra zemzem sâkiliği yapan Abdulmuttalib oğullarının yanına gitti. Onlara:
“Ey Abdulmuttalib oğulları! Suyu çekiniz! Suyu çıkarmanız konusunda insanların sizinle çekişmesinden endişe etmesem ben de sizinle beraber çekerdim" buyurdu. Sonra ona getirdikleri kovadan su içti.
199
"Sonra insanların akın ettiği yerden siz de akın edin ve Allah'tan bağışlanma dileyin. Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir"
Buhârî, Müslim, Ebû Dâvud, Tirmizî, Nesâî, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Ebû Nuaym, Delâil'de ve Beyhakî, Sünen'de, Hazret-i Âişe'den bildiriyor:
“Kureyş ile Kureyşlilerle aynı dini paylaşanlar Müzdelife'de vakfe yaparlar ve "Ahmesîler" olarak isimlendilirlerdi. Diğer Araplar ise Arafat'ta vakfeye dururlardı. İslam dini gelince de Yüce Allah, Peygamberine (sallallahü aleyhi ve sellem) Arafat'a gelip vakfesini yapmasını ve oradan (Müzdelife'ye) gitmesini emretti. "Sonra insanların akın ettiği yerden siz de akın edin..." âyeti da bunu ifade etmektedir."
Buhârî ve Müslim, Hişâm b. Urve'den, o da babasından bildiriyor:
“Ahmeliler dışındaki Araplar Kâbe'yi çıplak olarak tavaf ederlerdi. Ahmesliler de Kureyş ve onların soyundan olan kişilerdir. Ahmesliler onlara giyecek vermedikten sonra diğer Araplar tavaflarını çıplak olarak yaparlardı. Giysileri de erkekler erkeklere, kadınlar da kadınlara verirdi. Diğer tüm insanlar Arafat'a kadar giderken kendilerini Ahmesli olarak görenler Müzdelife'den ileri gitmezlerdi."
Hişâm der ki: Babamın bana bildirdiğine göre Hazret-i Âişe şöyle demiştir:
“Ahmesliler, haklarında Yüce Allah'ın:
“Sonra insanların akın ettiği yerden siz de akın edin..." buyurduğu kimselerdir. Zira tüm insanlar Arafat'tan akın ettikleri halde Ahmesli olanlar Müzdelife'den akın eder ve:
“Biz sadece Harem'den akın ederiz!" derlerdi. "Sonra insanların akın ettiği yerden siz de akın edin.." âyeti nazil olunca onlar da diğerleri gibi Arafat'a dönüp oradan akın etmeye başladılar."
İbn Mâce ve Beyhakî, Hazret-i Âişe'den bildiriyor: Kureyşliler:
“Biz Kâbe'nin sakinleriyiz! Onun için Harem dışına çıkmayız!" deyince, Yüce Allah buna karşılık:
“Sonra insanların akın ettiği yerden siz de akın edin..." âyetini indirdi.
Buhârî, Müslim, Nesâî ve Taberânî, Cübeyr b. Mut'im'den bildiriyor:
“Kaybettiğim devemi Arefe günü aramaya çıktığımda, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) diğer insanlarla birlikte Arafat'ta vakfede olduğunu gördüm. Kendi kendime:
“Vallahi bu adam Ahmesli biri! Burada neden duruyor ki?" dedim. Zira Kureyşliler kendilerini Ahmesli sayardı."
Taberânî, rivayeti şu ziyadeyle zikreder:
“Şeytan da onları kandırıp: «Kendi Hareminiz dışında bir yere değer verirseniz insanlar sizin hareminizi değersiz görürler!» demişti. Bundan dolayıdır ki Harem dışına çıkmazlardı."
Taberânî ve Hâkim, Cübeyr b. Mut'im'den bildiriyor: Kureşliler Müzdelife'den akın eder ve:
“Biz Ahmesliyiz! Harem dışına çıkmayız!" derlerdi. Bundan dolayıdır ki Arafat'ta vakfe yapmazlardı. Cahiliyede iken Resûlullah'ı (sallallahü aleyhi ve sellem) devesi üzerinde Arafat'ta vakfede iken gördüm. Sabahı da yanındakilerle birlikte Müzdelife'de ediyordu. Onlarla birlikte vakfesini yapıyor, diğerleri akın edince onlarla birlikte akın ediyordu.
Taberânî ve Hâkim, Cübeyr b. Mut'im'den bildiriyor:
“Resûlullah'ı (sallallahü aleyhi ve sellem) henüz peygamber olmadan önce diğer insanlarla birlikte devesi üzerinde Arafat'ta vakfede iken gördüm. Arafat'tan da diğer insanlarla birlikte akın ediyordu. Bu da Allah'ın kendisine inayetinden başka bir şey değildi."
İbn Cerîr, İbn Abbâs'tan bildiriyor:
“Önceleri Araplar Arafat'ta, Kureyşliler ise Müzdelife'de vakfe yaparlardı. Sonrasında Yüce Allah bu konuda:
“Sonra insanların akın ettiği yerden siz de akın edin..." âyetini indirdi."
İbnu'l-Münzir, Esmâ binti Ebî Bekr'den bildiriyor:
“Önceleri Kureyşliler Müzdelife'de, diğer insanlar da Arafat'ta vakfeyi yaparlardı. Kureyşlilerden sadece Şeybe b. Rabîa, Arafat'ta vakfe yapardı. Sonrasında bu konuda:
“Sonra insanların akın ettiği yerden siz de akın edin..." âyeti nazil oldu."
Abd b. Humeyd, Katâde'den bildiriyor:
“Kureyşliler ile kız kardeş tarafından çocukları ve müttefikleri diğer insanlarla birlikte Arafat'ta vakfeyi yapmaz, oradan akın etmezlerdi. Muğacnmes'ten akın eder ve:
“Bizler Allah'ın ahalisiyiz ve Harem'den çıkmayız!" derlerdi. Yüce Allah bu âyeti indirerek onların da diğer insanların akın ettiği yerden (Arafat'tan) akın etmelerini emretti. Arafat'tan akın etme, İbrâhim ile İsmâil peygamberin bir sünneti idi."
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Sonra insanların akın ettiği yerden siz de akın edin..." âyetini açıklarken:
“Buradaki insanlardan kasıt İbrâhim peygamberdir" demiştir.
Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“Sonra insanların akın ettiği yerden siz de akın edin..." âyetini açıklarken şöyle der:
“Akın edilen yerden kasıt Arafat'tır. Zira Kureyşliler:
“Biz Ahmesliyiz ve Harem ahalisiyiz! Müzdelife'den ileri gidip haram dışına çıkmayız!" derlerdi. Bu âyetle de Arafat'a kadar ilerlemeleri emredilmiştir."
Abdurrezzâk ve Abd b. Humeyd, Zührî'den bildiriyor:
“Kureyşliler ile onların müttefikleri dışındaki tüm insanlar, Arafat'ta vakfeyi yaparlardı. Kureyşlilere de "Ahmesli" denirdi. Bunlar kendi kendilerine:
“Başkalarının haremini yüceltmeyin ki çok geçmez insanlar sizin hareminizi değersiz görmeye başlarlar" diyorlardı. Bundan dolayıdır ki vakfelerini Müzdelife'de yaparlar hak olan yerde (Arafat'ta) diğer insanlar gibi vakfe yapmazlardı. Bu âyetle Yüce Allah onların da diğer insanların akın edip döndüğü yerden dönmelerini emretti."
İbn Cerîr, Mücâhid'den bildiriyor:
“Arefe günü geldiği vakit Yüce Allah meleklerle birlikte dünya semasına iner ve: «Kullarım gönderdiğime iman edip, elçilerimi tasdik ettiler. Bunun mükâfatı nedir?» diye sorar. Melekler de: «Bunun mükâfatı onları bağışlamandır» karşılığını verirler. İşte:
“Sonra insanların akın ettiği yerden siz de akın edin ve Allah'tan bağışlanma dileyin. Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir" âyetinde de ifade edilen budur."
Müslim, Nesâî, İbn Mâce, İbn Ebi'd-Dünya, Adâhî'de ve Hâkim'in Hazret-i Âişe'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
"Yüce Allah, Ar efe gününde Cehennem ateşinden azat ettiği kul kadarım başka hiçbir günde azat etmez. Arefe günü kullarına daha fazla yakın olur, meleklere karşı onlarla övünüp: «Bunlar ne istiyorlar?» diye sorar."
Ahmed, İbn Hibbân, Hâkim ve Beyhakî, el-Esmâu ve's-Sifât'ta Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
"Yüce Allah Arafat'ta duran kulları ile meleklere karşı övünür ve:
“Kullarıma, bakın! Nasıl da töz toprak içinde, yorgun bitkin bir şekilde huzuruma gelmişler" buyurur."
Bezzâr, Ebû Ya'lâ, İbn Huzeyme ve Beyhakî, Câbir'den bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Dünyada en değerli günler Zilhicce ayının ilk on günüdür" buyurdu. Kendisine:
“Yüce Allah yolunda cihad edilen günlerden de mi değerli?" diye sorulunca, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Bu yolda yüzü gözü toprak içinde kalan kişiler hariç, Allah yolunda cihad edilen günlerden de değerlidir" karşılığını verdi ve şöyle devam etti:
“Yüce Allah katında Arefe gününden daha değerli bir gün yoktur. Bu günde Allah, dünya semasına iner. Gök ehline (meleklere) karşı kullarıyla övünürek: «Kullarıma bakın! Toz toprak içinde, yorgun bir şekilde değişik yerlerden rahmetimi dilemek ve görmedikleri halde azabımdan kurtulmak için huzuruma gelmişler» buyurur. Arefe gününde Cehennem ateşinden azat edilen kul kadarının başka hiçbir günde azat edildiği görülemez. "
Ahmed ile Taberânî'nin Abdullah b. Amr b. el-Âs'tan bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyururdu:
“Yüce Allah Arefe akşamı Arafat'ta duran kullarıyla meleklerine karşı övünür ve: «Kullarıma bakın! Nasıl da toz toprak içinde, yorgun bitkin bir şekilde huzuruma gelmişler» buyurur.
İbn Merdûye'nin Ubey b. Ka'b'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Yüce Allah Arafat'ta duran kullarıyla meleklerine karşı övünür ve: «Kullanma bakın! Toz toprak içinde, yorgun bir şekilde değişik ve uzak yerlerden nasıl da huzuruma gelmişler» buyurur. Âlic'deki kumlar sayısınca günahın olsa dahi Yüce Allah onları bağışlar."
Beyhakî, Şuabu'l-îman'da Câbir'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Arefe günü olduğu zamafı Yüce-Allah kullarıyla meleklerine karşı övünüp: «Kullarıma bakın! Toz toprak içinde, yorgun bir şekilde değişik ve uzak yerlerden nasıl da huzuruma gelmişler. Siz de şahit olun ki onları bağışlıyorum» buyurur. Bundandır Arefe gününde Cehennem ateşinden azat edilen kul kadarı başka hiçbir günde azat edilmez. "
Mâlik, Beyhakî ve İsbehânî, et-Terğîb'de Talha b. Ubeydillah b. Kerîz'den bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Şeytan hiçbir günde Arefe gününde olduğu kadar küçük, mağlup düşmüş, aşağılanmış ve kıskanç görülmez. Bunun da sebebi müminler üzerine inen rahmeti ve Yüce Allah'ın onların büyük günahlarını bağışlamasını görmesidir. Sadece Bedir savaşında gördüklerinden dolayı durumu bundan da daha ağır olmuştur" buyurdu. "Yâ Resûlallah! Bedir savaşında ne görmüştür ki?" diye sorduklarında:
“O gün Cebrail'in, (savaş için) melekleri idare ettiğini görmüştür" karşılığını verdi.
Beyhakî, Fadl b. Abbâs'tan bildiriyor: Arafat'ta Peygamberimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) devesinin arkasına binmiştim. O zaman gençler olarak oradaki kadınları görebiliyorduk. Benim de onlara baktığımı gören Allah Resûlü yüzümü başka yöne çevirdi ve:
“Ey kardeşimin oğlu! Bu gün öyle bir gündür ki böylesi bir günde kişi hakkı olmayan şeylerden gözlerini, kulaklarını ve dilini alıkoyup uzaklaştırdığı zaman bağışlanır" buyurdu.
Beyhakî'nin Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“En değerli dua, Arefe günü edilen duadır. Böylesi bir günde söylenebilecek en değerli söz benden önceki peygamberlerin de söylediği: «Allah'tan başka ilah yoktur! Tektir ve ortaksızdır. Mülk de, hamd da ancak onundur. Dirilten ve öldüren sadece odur. Tüm hayırlar elindedir. O her şeye kadirdir» sözüdür."'
İbn Ebî Şeybe'nin İbn Ebî Hüseyn'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Benim ve benden önceki peygamberlerin duası olan şu duayı çokça edin:
“Allah'tan başka ilah yoktur! Tektir ve ortaksızdır. Mülk de hamd da ancak onundur. Dirilten, öldüren odur ve kendisi ölmeyen hep baki kalandır. Tüm hayırlar elindedir. O her şeye kadirdir. "
Beyhakî, Şuab'da, Amr b. Şuayb'dan, o babasından, o da dedesinden bildiriyor: Arafe gününde Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) daha çok şöyle dua ederdi:
“Allah'tan başka ilah yoktur! Tektir ve ortaksızdır. Mülk de hamd da ancak onundur. Tüm hayırlar elindedir. O her şeye kadirdir. "
Tirmizî, İbn Huzeyme ve Beyhakî, Ali b. Ebî Tâlib'ten bildiriyor: Arefe akşamında Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) daha çok şöyle dua ederdi:
"Allahım! Söylediğimiz gibi hatta söylediğimizden daha fazla bir şekilde sana hamdler olsun! Allahım! Namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm senin içindir. Dönüşüm de sana olacaktır. Sahip olduğum her şey en son yine sana kalacaktır. Allahım! Kabir azabından, kalbin vesvesesinden ve dirliğimin bozulmasından sana sığınırım! Allahım! Rüzgarların getireceği şeylerin hayrını senden diler, sebep olacağı her türlü kötülükten de sana sığınırım. "
Beyhakî, Şuab'da Câbir b. Abdillah'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Müslüman biri Arefe akşamında vakfede iken kıbleye gönüp yüz defa:
“Allah'tan başka ilah yoktur! Tektir ve ortaksızdır. Mülk de hamd da ancak onundur. O her şeye kadirdir" dedikten sonra yüz defa İhlâs Sûresi'ni okuduğu zaman, ardından da yüz defa:
“Allahım! İbrahim'e ve ailesine hayırlar ihsan ettiğin gibi Muhammed'e de hayırlar ihsan et. Sen ki övgüye layık ve pek yücesin. Onlarla birlikte bize de hayırlar ihsan et" diye dua ettiği zaman, Yüce Allah şöyle buyurur:
“Meleklerim! Kulumun bu duasının karşılığı nedir? Beni her türlü eksiklikten tenzih etti. Benden başka ilah olmadığımı söyledi. Herşeyden büyük olduğunu dile getirdi. Beni yüceltti, tanıdı ve senada bulundu. Elçime de salavatlar etti. Meleklerim! Siz de şahid olun ki onu bağışladım ve kendisini kendine şefaatçi kıldım. Şayet dileseydi kendisini Arafat'ta duranların hepsine şefaatçi kılardım."
Beyhakî der ki:
“Garîb bir metindir. Ancak isnadında yalancılıkla suçlanacak biri yoktur."
Beyhakî, Şuab'da Bükeyr b. Uteyk'ten bildiriyor: Hacca gittiğimde kendisine tabi olup peşinden gideceğim birini ararken Arafat'ta vakfe'de Sâlim b. Abdillah'ın şöyle dua ettiğini işittim:
“Allah'tan başka ilah yoktur! Tektir ve ortaksızdır. Mülk de hamd da ancak onundur. O her şeye kadirdir. Allah'tan başka ilah yoktur! Tek ilah kendisidir ki biz de ona teslim olanlarız. Müşrikler istemese de Allah'tan başka ilah yoktur. Allah'tan başka ilah yoktur! O hem bizim, hem de bizden önceki atalarımızın Rabbidir!" Güneş batana kadar da bu duayı tekrar edip durdu. Sonra bana bakıp şöyle dedi:
“Babam, dedemden, dedem de Ömer b. el-Hattâb'tan naklen bana bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Yüce Allah: «Beni zikretmesi, kendisini benden bir şeyler istemekten alıkoyan kişiye benden bir şeyler isteyenlere verdiklerimden daha iyisini veririm» buyurur."
İbn Ebî Şeybe ve el-Cenedî, Fedâilu Mekke'de Ali b. Ebî Tâlib'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Benim ve benden önceki peygamberlerin ettiği şu duayı çokça edin:
“Allah'tan başka ilah yoktur! Tektir ve ortaksızdır. Mülk de, hamd da ancak onundur. Dirilten ve öldüren sadece odur. Tüm hayırlar elindedir. O her şeye kadirdir. Allahım! İşitmemi, görmemi ve kalbimi nurlu kıl! Allahım! Göğsümü ferahlat ve işlerimi kolaylaştır. Kalplere vesvese veren her türlü şeyden, dirliğimin bozulmasından ve kabir azabından sana sığınırım. Allahım! Gece ve gündüzle beraber gelen her türlü kötü şeyden sana sığınırım. Esen rüzgarlarla gelecek musibetler ile zamanın bana göstereceği afetlerden sana sığınırım."
el-Cenedî, İbn Cüreyc'den bildiriyor:
“Bana ulaştığına göre bir müslümanın Arafat'ta vakfede iken çokça: «Allahım! Dünyada da, âhirette de bize iyilikler ihsan et ve bizi Cehennem azabından koru» şeklinde dua etmesi söylenirdi."
İbn Ebi'd-Dünya, Adâhî'de, İbn Ebî Âsim, Duâ'da, Taberânî, Dua'da ve Beyhakî, ed-Da'avât'ta, Abdullah b. Mes'ûd'dan bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
“Erkek veya kadın bir kulf Arefe akşamı tamamı on tane olan şu sözleri bin defa söyleyip dua ettiği zaman içinde günah veya akraba bağlarını kesmeyi içermeyen ne dilerse Yüce Allah bu dileğini verir. Bu sözler şöyledir:
“Arşı semada olan Allah'ı tesbih ederim. Hükümleri yerde olan Allah'ı tesbih ederim. Yolları denizde olan Allah'ı tesbih ederim. Kudretini ateşte gösteren Allah'ı tesbih ederim. Rahmeti Cennette olan Allah'ı tesbih ederim. Takdiri kabirde olan Allah'ı tesbih ederim. Ruhu havada olan Allah'ı tesbih ederim. Göğü yükselten Allah'ı tesbih ederim. Yerleri yaratan Allah'ı tesbih ederim. Kendisinden başka barınak ve sığınak olmayan Allah'ı tesbih ederim."
Ravi der ki: İbn Mes'ûd'a:
“Sen bunları Allah Resulünden bizzat işittin mi?" diye sorulunca:
“Evet, işittim" karşılığını verdi.
İbn Ebî Şeybe, Sadaka b. Yesâr'dan bildiriyor: Mücâhid'e:
“Kur'ân okumak mı yoksa Arafe günü mü yoksa Allah'ı zikretmek mi daha üstündür?" diye sorduğumda:
“Tabi ki Kur'ân'ı okumak diğerlerinden üstündür" karşılığını verdi.
İbn Ebi'd-Dünya, Adâhî'de bildirdiğine göre Ali b. Ebî Tâlib Arafat'ta iken şöyle demiştir:
“İmkanım olduğu müddetçe buradaki vakfeden geri durmam. Zira Arefe gününde Cehennem azabından azat edilen kul kadarı başka hiçbir günde azat edilmez. Bundan dolayı böylesi bir günde şu duayı çokça edin:
“Allahım! Beni Cehennem azabından azat et. Helal olanından bol rızıklar ihsan et. Cinlerden ve insanlardan fasık olanları benden uzak tut. Dualarımın hepsi budur!"
Taberânî, Duâ'da İbn Abbâs'tan bildiriyor: Arefe akşamı Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) dualarından biri de şöyleydi:
“Allahım! Sen ki yerimi görür, dediklerimi işitirsin. Yaptığım ve yapacağım hiçbir şey de senden gizli kalmaz. Yoksun ve yoksul olan, yardımını dileyen, sana sığınan, korkup şefkat dileyen ve günahları itiraf eden ben, huzurunda duran bir dilenci gibi sana el açıyorum. Günahlarından dolayı mahçup duran günahkar gibi sana yalvarıyorum. Sıkıntıya düşüp korkuya kapılan, sana boyun eğen, senin için yaş akıtan, bedenini yoluna adayan ve zelil bir şekilde sana dua eden biri gibi dua ediyorum. Allahım! Sana karşı dualarımda beni mutsuz biri kılma. Bana karşı şefkatli ve merhametli ol. Ey kendisine el açılanların en hayırlısı! Ey el açanlara verenlerin en hayırlısı!"
Abdurrezzâk, Musannef te, Saîd b. Mansûr, İbn Ebî Şeybe ve Ebû Zer el- Herevî, Menâsik'de Ebû Miclez'den bildiriyor: İbn Ömer'i Arafat'ta vakfede iken gördüm. Dua ederken üç defa:
“Allah büyükler büyüğüdür. Hamd ancak Allah'adır" dedi. Sonra bir defa:
“Allah'tan başka ilah yoktur! Tektir ve ortaksızdır. Mülk de hamd da ancak onundur. O her şeye kadirdir" dedi. Sonra üç defa:
“Allahım! Beni doğru yola ilet, günahlardan takva ile koru. Dünyada ve âhirette beni bağışla" dedi. Sonra:
“Allahım! Bu haccımı kabul görmüş bir hac kıl ve günahlarımı da bağışla" dedikten sonra Fâtiha Sûresi'ni okuyacak kadar sustu. Arafat'tan ayrılana kadar bunları aynı şekilde tekrar edip durdu.
Beyhakî, Şuab'da Ebû Süleymân ed-Dârânî Abdurrahman b. Ahmed b. Atiyye'den bildiriyor: Ali b. Ebî Tâlib'e vakfenin neden Harem'de (Kâbe'de) değil de dağda yapıldığı sorulunca:
“Çünkü Kâbe, Yüce Allah'ın evidir. Dağ ise Yüce Allah'ın (bu eve açılan) kapısıdır. Yüce Allah, kendisine akınlar halinde gelen insanları, yalvarıp yakarmaları için kapıda durdurur." Kendisine:
“Ey müminlerin emiri! Peki, neden Meş'ar'da (Müzdelife'de) bir daha durulmakta?" diye sorduklarında, şöyle dedi:
“Yüce Allah onların girmelerine izin verdikten sonra ikinci engel yerinde yani Müzdelife'de bir daha durdurur. Orada da Yüce Allah'a uzunca bir süre yakarmaları üzerine, Minâ'da kurban kesmelerine izin verir. Bu şekilde kirlerinden temizlenip kurbanlarını da kestikten sonra girmelerine engel teşkil eden günahlarından arınmış olurlar. Temiz bir şekilde de kendisini ziyaret etmelerine izin vermiş olur."
Kendisine:
“Ey müminlerin emiri! Teşrîk günlerinde oruç neden haram kılınmıştır?" diye sorulunca:
“Çünkü Müslümanlar Yüce Allah'ı ziyarete gelmişlerdir ve Allah'ın misafirleridir. Misafirin de kendisini ağırlayan zatın yanında onun izni olmadan oruç tutması uygun değildir" karşılığını verdi. Kendisine:
“Ey müminlerin emiri! İnsanların Kabe'nin örtüsüne tutunmalarının anlamı nedir?" diye sorulunca da şöyle dedi:
“Bu olay, efendisiyle aralarında kan davası bulunan kişinin, işlediği cinayeti affedip bağışlaması için giysilerine tutunup ricada bulunması ve yakarması gibidir."
İbn Zencûyeh, Ezrakî, el-Cenedî, Müsedded, Müsned'de, Bezzâr, Müsned'de, İbn Merdûye ve İsbehânî, et-Terğîb'de Enes b. Mâlik'ten bildiriyor: Hayf mescidinde Resûlullah'la (sallallahü aleyhi ve sellem) beraber oturuyorum. Yanına biri Ensar'dan, biri de Sakîf'ten iki adam geldi. Selam verip:
“Yâ Resûlallah! Sana bir şeyler sormak için geldik" dediler. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):"İsterseniz bana sormak istediğiniz şeyi size söyleyeyim. İsterseniz de siz sorun" karşılığını verdi. Onlar:
“Yâ Resûlallah! Sen bizlere söyle ki imanımız da, yakinimiz de artsın" dediler. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Ensar'dan olana:
“Sen evinden çıkıp Beyt-i Haram'a gitmeni ve bunun karşılığında sevap olarak ne alacağını, tavaftan sonra kılacağın iki rekat ile bunun karşılığında ne alacağını, Safâ ile Merve arasında sa'y etmeni ve bunun karşılığında ne alacağını, Arefe akşamı vakfen ile bunun karşılığında ne alacağını, cemreleri taşlaman ile bunun karşılığında ne alacağını, Kabe'yi tavaf etmeni ve bunun karşılığında ne alacağını sormak için geldin" buyurdu. Ensâr'lı:
“Seni hakla gönderene yemin olsun ki ben de bunu sormak için gelmiştim" dedi.
Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ona şöyle buyurdu:
“Beyt-i Haram'ı ziyaret amacıyla evinden çıktığın zaman devenin her ayağını koyması ile kaldırmasına karşılık Yüce Allah sana bir sevap yazar ve bir günahını siler. Kâbe'yi tavaf ettiğin zaman da her bir ayağını kaldırıp geri koymana karşılık Yüce Allah sana bir sevap yazar, bir günahını siler ve katındaki makamını bir derece yükseltir. Tavaftan sonra kılacağın iki rekat ise İsmail oğullarından bir köle azat etmen gibi karşılık görür. Safâ ile Merve arasında sa'y etmen yetmiş köle azat etmen gibi karşılık görür. Arefe akşamı vakfe yapman karşılığında ise Yüce Allah dünya semasına tecelli eder, meleklerine karşı seninle övünerek şöyle buyurur:
“Kullarım rahmetimi ve mağfiretimi umarak üst başları perişan bir şekilde uzak diyarlardan bana geldiler. Günahları kum taneleri veya yağmur' damlaları veya denizdeki köpükler veya gökteki yıldızlar kadar olsa dahi onları affederim." Yine:
“Sizler ve şefaatçi olduğunuz kimseler bağışlanmış bir şekilde haydi akın edin!" buyurur. Cemreleri taşlamana gelince,, attığın her taş karşılığı Cehenneme girmeni gerektirecek büyük günahlarından bir tanesi bağışlanır. Kestiğin kurban ise Yüce Allah'ın katında senin azığın olur. Başını tıraş etmende ise Yüce Allah kestiğin her bir kıl için sana bir iyilik sevabı yazar ve bir günahını da siler."
Adam:
“Yâ Resûlallah! Peki, günahlarımızın söylendiğinden daha az olması halinde ne olacak?" diye sorunca, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Sevapların Rabbinin katında senin için saklanır" karşılığını verdi ve şöyle devam etti:
“Bütün bunlardan sonra ziyaret tavafını yaptığında artık günahsız bir şekilde tavaf etmiş olursun. Bir melek gelip ellerini senin omuzların arasına koyar ve: «Geçmiş günahların bağışlandı, gelecek için amel etmeye bak» der."
Bezzâr, Taberânî ve İbn Hibbân, İbn Ömer'den bildiriyor: Mina mescidinde Peygamberimizle (sallallahü aleyhi ve sellem) beraber oturuyorum. Yanına biri Ensar'dan biri de Sakîf'ten iki adam geldi. Selam verip:
“Yâ Resûlallah! Sana bir şeyler sormak için geldik" dediler. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“isterseniz bana sormak istediğiniz şeyi size söyleyeyim. İsterseniz de susar sizin sormanızı beklerim" karşılığını verdi. Onlar:
“Yâ Resûlallah! Sen bizlere söyle" dediler. Sakife'li, Ensarlı olana:
“Sen sor" dediyse de Ensarlı yine:
“Yâ Resûlallah! Sen bizlere söyle" karşılığını verdi. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Ensar'dan olana şöyle buyurdu:
“Sen evinden çıkıp Beyt-i Haram'a gitmeni ve bunun karşılığında sevap olarak ne alacağım, tavaftan sonra kılacağın iki rekat ile bunun karşılığında ne alacağını, Safa ile Merve arasında sa'y etmeni ve bunun karşılığında ne alacağını, Arefe akşamı vakfe yapman ile bunun karşılığında ne alacağını, cemreleri taşlaman ile bunun karşılığında ne alacağını, kurban kesmen ile bunun karşılığında ne alacağını, başını tıraş etmen ile bunun karşılığında ne alacağını, bütün bunlardan sonra da tekrar Kabe'yi tavaf etmeni ve bunun karşılığında ne alacağını sormak için geldin." Ensârlı:
“Seni hakla gönderene yemin olsun ki ben de bunu sormak için gelmiştim" dedi.
Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle devam etti:
“Beyt-i Haram'ı ziyaret amacıyla evinden çıktığın zaman devenin her ayağım koyması ile kaldırmasına karşılık Yüce Allah sana bir iyilik sevabı yazar ve bir günahını siler. Tavaftan sonra kılacağın iki rekat ise İsmail oğullarından köle azat etmen gibidir. Safâ ile Merve arasında sa'y etmen yetmiş köle azat etmen gibidir. Arefe akşamı vakfe yapman karşılığı ise Yüce Allah dünya semasına tecelli eder, meleklerine karşı seninle övünerek şöyle buyurur: «Kullarım rahmetimi umarak üst başları perişan bir şekilde uzak diyarlardan bana geldiler. Günahlarınız kum taneleri kadar, yağmur damlaları kadar veya denizdeki köpükler kadar olsalar dahi onları affederim. Sizler ve şefaatçi olduğunuz kimseler bağışlanmış bir şekilde haydi akın edin!» Şeytanı taşlamana gelince, attığın her bir taş karşılığı büyük günahlarından bir tanesi bağışlanır. Kestiğin kurban ise Yüce Allah'ın katında senin azığın olur. Başını tıraş etmende ise, kestiğin her bir kıl için sana bir iyilik sevabı yazılırken bir günahın da silinir. Bütün bunlardan sonra ziyaret tavafını yaptığında ise artık günahsız bir şekilde tavaf etmiş olursun. Bir melek gelip ellerini senin omuzların arasına koyup: «Geleceğin için amel etmeye bak, zira geçmiş günahların bağışlandı» der. "
İbn Cerîr ve Ebû Nuaym, Hilye'de İbn Ömer'den bildiriyor: Arefe akşamı Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bize bir hutbe verip ve şöyle buyurdu:
“İnsanlar! Yüce Allah şu an bulunduğunuz yerde sizlere bir lütuf ta bulundu. İyilerinizin bu iyiliklerini kabul edip dilediklerini verdi. Kötülükte bulunanlarınızı da, aranızdaki haklar hariç iyi olanlarınıza bağışladı. Allah'ın ismiyle buradan (Müzdelife'ye doğru) akın edin!" Müzdelife'deki vakfenin sabahında da şöyle buyurdu:
“İnsanlar! Yüce Allah şu an bulunduğunuz yerde sizlere bir lütufta bulundu. İyilerinizin bu iyiliklerini kabul etti. Kötülükte bulunanlarınızı da iyi olanlarınıza bağışladı. Aranızdaki hakların karşılığını da kendi katından verip telafi etti. Allah'ın ismiyle buradan (Minâ'ya doğru) akın edin!"
Ashab:
“Yâ Resûlallah! Dün Arafat'tan buraya üzgün ve karamsar bir şekilde akın ettin. Ancak bu gün buradan sevinçli ve neşeli bir şekilde (Minâ'ya) akın ediyorsun, sebebi nedir?" diye sorduklarında, Allah Resûlü şu karşılığı verdi:
“Dün Yüce Allah'tan bir şey diledim, ancak kabul görmedi.
Birbirinizin üzerinde olan haklarınızı affetmesini istemiştim, ama kabul etmemişti. Bugün ise Cebrâîl yanıma gelip şöyle dedi: «Rabbin sana selam ediyor ve:
“İnsanların birbirleri üzerinde olan haklarının karşılığını tarafımdan verip telafi edeceğim» buyuruyor"
Taberânî, Ubâde b. es-Sâmit'ten bildiriyor: Arefe akşamı Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“İnsanlar! Yüce Allah böylesi bir günde size ihsanda bulundu ve birbirinizin üzerinde olan haklarınız dışında olan günahlarınızı affetti. Kötülerinizi iyilerinize bağışladı ve iyilerinizin istediklerini kendilerine verdi. Şimdi Allah'ın ismiyle (Müzdelife'ye) akın edin!" buyurdu. Müzdelife'de iken de şöyle buyurdu:
“Yüce Allah iyilerinizi bağışladı. İyilerinizi de kötülerinize şefaatçi kıldı. Yüce Allah'ın rahmeti inip buradakilerin hepsini kapsar. Sonrasında bu rahmet yeryüzünün her tarafına dağılır. Eline ve diline sahip olup da tövbe eden herkese ulaşır. İblis ile askerleri Arafat dağlarında Yüce Allah'ın, kullarına bu yaptığını seyrederler. Allah'ın rahmeti indiği zaman İblis ile askerleri feryat figan etmeye başlarlar."
İbn Mâce, Hakîm et-Tirmizî, Nevâdiru'l-Usül'de, Abdullah b. Ahmed, ez- Zühd'e zevâid olarak, İbn Cerîr, Taberânî, Beyhakî, Sünen'de ve Diyâ el- Makdisî, el-Muhtâre'de Abbâs b. Mirdâs es-Sülemî'den bildiriyor: Arefe akşamında Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ümmeti için dualar edip rahmet ve bağışlanma diledi. Bu yönde çokça dua edince, Yüce Allah cevaben:
“İstediğini veriyorum. Birbirlerine karşı olan zulümleri hariç benimle onlar arasında olan diğer günahlarını bağışlıyorum" diye vahyetti. Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Rabbim! Mazlum olan kişiye zulme uğradığı şeyden daha hayırlısını vermeye ve kendisine zulmedeni de bağışlamaya kadirsin" diye dua edince bu duasına o akşam karşılık verilmedi. Müzdelife'de sabahladığında aynı duayı tekrarladı. Bunun üzerine Yüce Allah:
“Onları bağışladım" buyurdu. O sırada Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) gülümsedi. Ashabı gülümsemesinin sebebini sorunca da:
“Allah düşmanı İblis, Yüce Allah'ın benim duamı kabul edip ümmetimi bağışladığını öğrenince toprak alıp başına saçmaya, feryat edip hayıflanmaya başladı. Onun bu hali beni güldürdü" karşılığını verdi.
İbn Ebi'd-Dünya, Adâhi'de ve Ebû Ya'lâ, Enes'ten bildiriyor: Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu işittim:
“Yüce Allah, Arafat'ta bulunan kullarına ihsanda bulunmuştur. Meleklere karşı onlarla övünerek şöyle buyurur: «Meleklerim! Kullarıma bakın! Değişik ve uzak yerlerden üst başları perişan bir halde nasıl da huzuruma gelmişler. Siz de şahit olun ki onların dualarını kabul ediyorum. İstediklerini veriyorum. Kötülerini iyilerine bağışlıyorum. Birbirlerine karşı olan haksızlıkları hariç iyilerinin istedikleri tüm şeyleri veriyorum.» Cemaat Müzdelife'ye gidip orada vakfeyi yaptıklarında ve yine el açıp Yüce Allah'a dualar ettiklerinde, isteklerini bildirdiklerinde Yüce Allah şöyle buyurur: «Kullarım bir daha huzurumda durup bana isteklerini bildirdiler. Siz de şahit olun ki onların dualarını kabul ediyorum. İstediklerini veriyorum. Kötülerini iyilerine bağışlıyorum. İyilerinin istedikleri tüm şeyleri veriyorum. Birbirlerine karşı olan haksızlıklarım da tarafımdan karşılayıp telafi ediyorum.»"
İbnu'l-Mübârek, Enes b. Mâlik'ten bildiriyor: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Arafat'ta güneş batmak üzereyken:
“Ey Bilâl, insanları sustur!" buyurdu. Bunun üzerine Bilâl kalktı ve:
“Susun ve Allah Resûlünü dinleyin!" diye seslendi. Herkes susunca Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
“Ey insanlar! Biraz önce Cebrâîl yanıma geldi. Yüce Allah'ın selamını bana ilettikten sonra şöyle dedi:
“Allah, Arafat'ta ve Müzdelife'de vakfe yapan kullarını bağışladı ve birbirleri üzerinde olan haklarının kendi tarafından karşılanacağı güvcencesini verdi." Ömer b. el-Hattâb:
“Yâ Resûlallah! Bu sadece bize özel bir şey mi?" diye sorunca, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Bu sizin ve sizden sonra kıyamete kadar gelecek tüm insanlar içindir" karşılığını verdi. Bunun üzerine Ömer b. el-Hattâb:
“Yüce Allah'ın hayrı pek çok ve pek güzel oldu" dedi.
İbn Mâce, Bilâl b. Rebâh'tan bildiriyor: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Müzdelife sabahı bana:
“İnsanları sustur!" emrini verdi. Herkes sustuktan sonra da şöyle buyurdu:
“Yüce Allah bu toplanmanıza karşılık size bir ihsanda bulundu. Kötünüzü iyinize bağışladı ve iyilerinizin dileklerini kabul etti. (Mina'ya) Allah'ın ismiyle yürüyün.'"
Mâlik, İbn Ebî Şeybe, Buhârî, Müslim, Nesâî ve İbn Mâce, Muhammed b. Ebî Bekr es-Sekafı'den bildiriyor: Minâ'dan Arafat'a doğru gittiğimiz sırada Enes b. Mâlik'e:
“Resûlullah'la (sallallahü aleyhi ve sellem) birlikte böylesi bir günde ne yapardınız?" diye sordum. Enes:
“Bazılarımız tehlîl getirir, bazılarımız da tekbir ederdi. Ancak ne tehlîl edenler, ne de tekbîr getirenler bu yaptıklarından dolayı kınanırdı" dedi.
Buhârî, Müslim ve Ebû Dâvud, Hâris'in kızı Ümmü'l-Fadl'dan bildiriyor:
“Bazıları Arafe gününde, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) oruçlu olup olmadığı konusunda yanımda ihtilafa düştüler. Kimi oruçlu olduğunu, kimi de olmadığını söylüyordu. Bunun üzerine Allah Resûlü'ne bir kase süt gönderdim. Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) devesinin üzerinde vakfede iken gönderilen bu sütü içti."
Ebû Dâvud, Nesâî, İbn Mâce, İbn Ebi'd-Dünya, Adâhi'de ve Hâkim'in Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlü İlah (sallallahü aleyhi ve sellem) Arefe günü Arafat'ta oruç tutulmasını yasaklamıştır.
Tirmizî, İbn Ebî Necîh'ten bildiriyor: İbn Ömer'e Arefe günü oruç tutma konusu sorulunca, soran kişiye:
“Peygamberimizle (sallallahü aleyhi ve sellem) birlikte haccettim ve Allah Resûlü bu günde oruç tutmadı. Ömer'le de haccettim o da bu günde oruç tutmadı. Osman'la da haccettim o da bu günde oruç tutmadı. Ben de bu günde oruç tutmuyorum; ama ne tutmanı, ne de tutmamanı söylerim" karşılığını verdi.
İbn Ebî Şeybe, Müslim, Ebû Dâvud, Tirmizî, Nesâî, İbn Mâce ve Beyhakî'nin Ebû Katâde'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Arefe günü tutulan orucun bir önceki ve bir sonraki yıl olmak üzere kişinin iki yılının günahlarına kefaret olacağını umuyorum" buyurmuştur.
Mâlik, Muvattâ'da Kâsım b. Muhammed'den bildiriyor:
“Hazret-i Âişe Arefe gününde oruç tutardı. Arefe günü akşam vakti hac imamı Müzdelife'ye doğru harekete geçtikten sonra Hazret-i Âişe'nin beklediğini, gidenlerle arası iyice açıldıktan sonra da içecek bir şeyler isteyip iftarını yaptığını gördüm."
İbn Ebî Şeybe ve Beyhakî, Şuab'da Hazret-i Âişe'den bildiriyor:
“Yılın günleri içinde oruç tutmayı en fazla sevdiğim gün Arefe günüdür."
Beyhakî, Hazret-i Âişe'den bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Arefe günü oruç tutmak bin gün oruç tutmak gibidir" buyururdu.
Beyhakî, Mesrûk'tan bildiriyor: Arefe günü Hazret-i Âişe'nin yanına girdim. "Bana su verin" dediğimde, Hazret-i Âişe:
“Ey Mesrûk! Sen oruçlu değil misin ki?" diye sordu. "Hayır! Çünkü Kurban bayramı günü olmasından çekinirim" karşılığını verdiğimde şöyle dedi:
“Öyle değil! Zira Arefe günü hac imamımın Arafat'ta vakfe yaptığı gündür. Kurban bayramı günü de hac imamının kurban kestiği gündür. Ey Mesrûk! Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) böylesi bir günde tutulan orucu bin günlük oruca denk saydığını işitmedin mi?"
İbn Ebi'd-Dünya, Adâhi'de ve Beyhakî, Enes b. Mâlik'ten bildiriyor:
“Zilhicce ayının ilk on günü hakkında:
“Üstünlük bakımından bu günlerden her bir gün diğer günlerden bin güne denktir. Arefe günü ise diğer günlerden on bin güne denktir" denilirdi.
Beyhakî'nin Fadl b. Abbâs'tan bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Arefe gününde dilini, kulağını ve gözlerini haram olan şeylerden uzak tutan kişinin diğer bir Arefe gününe kadar işleyeceği günahları bağışlanır" buyurmuştur.
İbn Sa'd, İbn Abbâs'tan bildiriyor: Fadl b. Abbâs, Arefe günü Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) devesinin arkasına binmişti. Karşılaştığı kadınlara bakınca Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):"Yeğenim! Bu öyle bir gün ki bu günde kulağını, gözlerini ve dilini haramdan koruyan kişi bağışlanır" buyurdu.
Mervezî, el-îdeyn'de Muhammed b. Abbâd el-Mahzûmî'den bildiriyor:
“Arefe akşamı Arafat'ta vakfede olanların içinde bulunamayan mümin, haccını ifa edenlerden biri olarak yazılmaz."
İbn Ebi'd-Dünya, Ebû Avâne'den bildiriyor:
“Hasan el-Basrî'yi Arefe günü gördüm. Oturdu, dualar edip Yüce Allah'ı zikretti. Sonra ihsanlar etrafında toplanmaya başladı."
İbn Ebî Şeybe ve Mervezî, İbrâhîm(-i Nehaî)'den: bildiriyor:
“Kişinin en fazla evinde kalması gereken gün (hacda olmadığında) Arefe günüdür."
İbn Ebî Şeybe, İbn Ebi'd-Dünya, Adâhî'de ve Mervezî'nin bildirdiğine göre İbrahim'e, Mekke dışındaki kentlerde ta'rîf yapma konusu sorulunca:
“Ta'rîf ancak Arafat'ta yapılır" demiştir.
Mervezî, Mubârek'ten bildiriyor:
“Hasan, Bekr b. Abdillah, Sabit el-Bünânî, Muhammed b. Vâsi' ve Ğaylân b. Cerîr'in Basra'da yapılan ta'rîf'e katıldıklarını gördüm."
İbn Ebî Şeybe ve Mervezî, Mûsa b. Ebî Âişe'den bildiriyor:
“Arefe gününde mescitte Amr b. Hureys'i ve insanların onun etrafında toplandıklarını gördüm."
İbn Ebî Şeybe, İbn Ebi'd-Dünya ve Mervezî, Hasan'an bildiriyor:
“Basra'da ta'rîf'i ilk yapan kişi İbn Abbâs'tır."
Mervezî, Hakem'den bildiriyor:
“Kûfe'de ta'rîf'i ilk yapan kişi Musab b. ez- Zübeyr'dir."
İbn Ebî Şeybe, Ebû Dâvud, Tirmizî, Nesâî, İbn Ebi'd-Dünya, Adâhî'de ve Hâkim'in Ukbe b. Âmir'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Arefe, Kurban bayramı ve teşrik günleri Müslümanların bayram ettiği günlerdir. Bu günler yeme ve içme günleridir" buyurmuştur.
İbn Ebi'd-Dünya, Câbir b. Abdillah'tan bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Arefe günü sabah namazını kıldıktan sonra dizleri üzerine çöker ve:
“Allahu Ekber! Allahu Ekber! Lâ ilahe illallahu vallahu Ekberl Allahu Ekber ve Lillâhi'l- hamdl" diye tekbir getirirdi. Bunları teşrîk günlerinin son günü ikindi namazına kadar namazların ardından söylerdi.
Hâkim, Ebu't-Tufayl vasıtasıyla Hazret-i Ali ile Ammâr'dan bildiriyor "Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) farz namazlarda Besmele'yi açıktan okur, sabah namazlarında kunût ederdi. Arefe günü sabah namazından başlamak suretiyle teşrîk günlerinin son günü ikindi namazına kadar her namaz sonrası tekbîr getirirdi."
İbn Ebî Şeybe, İbn Ebi'd-Dünya, Mervezî, el-îdeyn'de ve Hâkim, Ubeyd b. Umeyr'den bildiriyor:
“Hazret-iÖmer, Arefe günü sabah namazından başlamak suretiyle teşrîk günlerinin son günü öğle veya ikindi namazına kadar her namaz sonrası tekbîr getirirdi."
İbn Ebî Şeybe ve Hâkim, Şakîk'ten bildiriyor:
“Hazret-i Ali, Arefe günü sabah namazından başlamak suretiyle tekbîr getirmeye başlar ve teşrîk günlerinin son günü ikindi namazını da kılana kadar her namaz sonrası daima tekbîr getirirdi."
İbn Ebî Şeybe, Mervezî ve Hâkim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs, Arefe günü sabah namazından başlamak suretiyle teşrîk günlerinin son günü ikindi namazına kadar her namaz sonrası tekbîr getirirdi.
İbn Ebî Şeybe, İbn Ebi'd-Dünya ve Hâkim, Umeyr b. Saîd'den bildiriyor:
“İbn Mes'ûd yanımıza geldiğinde Arefe günü sabah namazından başlamak suretiyle teşrîk günlerinin son günü ikindi namazına kadar her namaz sonrası tekbîr getirirdi."
İbn Ebi'd-Dünya, İbn Abbâs'tan bildiriyor:
“Erkek veya kadın yanımda bulunacak kişi Arefe gününde oruç tutmasın. Zira bu gün yeme içme ve tekbîr getirme günleridir."
200
"Hac ibadetlerinizi tamamlayınca, vaktiyle atalarınızı anıp onlarla övündüğünüz gibi, hatta daha fazla Allah'ı anın.."
Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“Hac ibadetlerinizi tamamlayınca, vaktiyle atalarınızı anıp onlarla övündüğünüz gibi, hatta daha fazla Allah'ı anın..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Haccın tamamlanmasından kasıt kurbanların kesilmesidir. Zikir konusuna gelince, Araplar cahiliyye döneminde hac ibadetini bitirdikten sonra toplanıp ataları ve babalarının yaptıklarıyla birbirlerine karşı övünürlerdi. Yüce Allah bu âyetle böylesi bir övünme yerine kendisini zikretmelerini emretmiştir."
Beyhakî, Şuab'da İbn Abbâs'tan bildiriyor:
“Müşrikler hac sonrası oturur, birbirlerine karşı babaların asaleti ve yaptıklarıyla övünürlerdi. İslam döneminde ise Yüce Allah bu konuda Resûlüne:
“Hac ibadetlerinizi tamamlayınca, vaktiyle atalarınızı anıp onlarla övündüğünüz gibi, hatta daha fazla Allah'ı anın..." âyetini indirmiştir."
İbn Ebî Hâtim, İbn Merdûye ve Diyâ, el-Muhtâre'de İbn Abbâs'tan bildiriyor: Cahiliye döneminde insanlar haclarını bitirince oturur babalarıyla övünürlerdi. Biri:
“Benim babam şu kadar ziyafet verip yemek yedirmiştir. Başkası adına şu kadar borç, şu kadar diyet ödemiştir" gibi şeyler söyler diğeri başka şeyle karşılık verirdi. Bu şekilde babalarının yaptıklarıyla övünmekten başka bir konuları olmazdı. Bunun üzerine Yüce Allah bu konuda:
“Hac ibadetlerinizi tamamlayınca, vaktiyle atalarınızı anıp onlarla övündüğünüz gibi, hatta daha fazla Allah'ı anın.." âyetini indirmiştir.
İbn Ebî Hâtim ve Taberânî, Abdullah b. ez-Zübeyr'den bildiriyor:
“Cahiliye döneminde insanlar haclarını bitirdiklerinde oturur babalarının yaptıklarıyla birbirlerine karşı övünürlerdi. Yüce Allah bu konuda:
“Hac ibadetlerinizi tamamlayınca, vaktiyle atalarınızı anıp onlarla övündüğünüz gibi, hatta daha fazla Allah'ı anın..." âyetini indirmiştir."
İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir, Mücâhid'den bildiriyor:
“Önceleri hac ibadetini bitirip cemrenin yanında oturdukları zaman babalarını, cahiliyye dönemindeki günlerini ve babalarının yaptıklarını anarak övünürlerdi. Bunun üzerine bu âyet nazil olmuştur."
Fâkihî, Enes'ten bildiriyor: Cahiliye döneminde insanlar (hac sonrası) oturup babalarını anar onlarla övünürlerdi. Biri:
“Babam çok ziyafet verir yemek yedirirdi" der. Diğeri:
“Babam çok iyi kılıç kullanır iyi savaşırdı" karşılığını verirdi. Bir diğeri:
“Benim babam çok kişinin perçemini kesmiş, öldürmüştür" derdi. İşte bu konuda:
“...Atalarınızı anıp onlarla övündüğünüz gibi, hatta daha fazla Allah'ı anın..." âyeti nazil olmuştur.
Vekî' ve İbn Cerîr, Saîd b. Cübeyr ile İkrime'den bildiriyor: Önceleri Arafat'ta vakfede iken babalarının Cahiliyye'deyken yaptıklarını birbirine anlatıp övünürlerdi. Bunun üzerine:
“...Atalarınızı anıp onlarla övündüğünüz gibi, hatta daha fazla Allah'ı anın..." âyeti nazil oldu.
Vekî' ve Abd b. Humeyd, Atâ'dan bildiriyor: Cahiliye döneminde insanlar hac esnasında Minâ'ya geldikleri zaman babalarıyla ve kendi aile meclisleriyle övünürlerdi. Biri:
“Benim babam şöyle şöyle biridir" derken, diğeri:
“Benim de babam şöyle şöyle biridir" karşılığını verirdi. İşte:
“...Atalarınızı anıp onlarla Övündüğünüz gibi, hatta daha fazla Allah'ı anın..." âyetiyle ifade edilen budur.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Atâ b. Ebî Rebâh:
“...Atalarınızı anıp onlarla övündüğünüz gibi, hatta daha fazla Allah'ı anın..." âyetini açıklarken:
“Çocuğun ilk konuşmaya başladığı zamanlarda nasıl: «Anne! Baba!» demeye başlarsa siz de bu şekilde Allah'ın anın" demiştir."
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Atalarınızı anıp onlarla övündüğünüz gibi, hatta daha fazla Allah'ı anın..." âyetini açıklarken:
“Burada çocuğun babasını anmasi gibi Allah'ın anılması istenmiştir" demiştir.
İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine gpre İbn Abbâs'a:
“Yüce Allah:
“...Atalarınızı anıp onlarla övündüğünüz gibi, hatta daha fazla Allah'ı anın..." buyuruyor. Oysa bazen kişinin babasının hiç anılmadığı günler de oluyor" dediklerinde şu karşılığı vermiştir:
“Anlamı sizin düşündüğünüz gibi değildir. Buradan kasıt kişinin babası kötü bir şekilde anıldığı zaman ne kadar kızıyorsa, Allah'a isyan edildiği zaman da o şekilde kızıp öfkelenmesidir."
201
Bkz. Ayet:202
202
"...İnsanlardan: «Ey Rabbimiz! Bize (vereceğini) bu dünyada ver» diyenler vardır. Bunların âhirette bir nasibi yoktur. Onlardan: «Rabbimiz! Bize dünyada da iyilik ver, âhirette de iyilik ver ve bizi ateşin azabından koru» diyenler de vardır. İşte onlara kazandıklarından bir nasıp vardır. Allah, hesabı pek çabuk görendir"
İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'tan bildiriyor: Bedevilerden bir topluluk vakfe yerine gelir ve:
“Allahım! Bu yılı bize yağmurlu bir yıl kıl. Bereketli bir yıl kıl.
Bol çocuklu bir yıl kıl!" diye dua ederlerdi. Ancak âhiretlerine yönelik hiçbir şey istemezlerdi. Yüce Allah bunlar hakkında:
“...İnsanlardan: «Ey Rabbimiz! Bize (vereceğini) bu dünyada ver» diyenler vardır. Bunların âhirette bir nasibi yoktur" buyurmuştur. Onlardan sonra bazı müminler gelir ve:
“...Rabbimiz! Bize dünyada da iyilik ver, âhirette de iyilik ver ve bizi ateşin azabından koru..." diye dua ederlerdi. Yüce Allah bunlar için de:
“İşte onlara kazandıklarından bir nasip vardır. Allah, hesabı pek çabuk görendir" buyurmuştur."
Taberânî, Abdullah b. ez-Zübeyr'den bildiriyor: Cahiliye döneminde insanlar Müzdelife'de vakfeye durdukları zaman biri:
“Allahım! Bana rızık olarak bol deve ver!" derken, diğeri:
“Allahım! Bana rızık olarak bol koyun ver!" diye dua ederdi. Bu konuda Yüce Allah:
“...İnsanlardan: «Ey Rabbimiz! Bize (vereceğini) bu dünyada ver» diyenler vardır. Bunların âhirette bir nasibi yoktur. Onlardan: «Rabbimiz! Bize dünyada da iyilik ver, âhirette de iyilik ver ve bizi ateşin azabından koru» diyenler de vardır. İşte onlara kazandıklarından bir nasip vardır. Allah, hesabı pek çabuk görendir" âyetlerini indirdi."
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Enes b. Mâlik:
“...İnsanlardan: «Ey Rabbimiz! Bize (vereceğini) bu dünyada ver» diyenler vardır..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Cahiliye döneminde çıplak olarak tavaf eder ve: «Allahım! Bize yağmur gönder! Düşmanlarımıza karşı bizi muzaffer kıl ve sağ salim bir şekilde geri dönmeyi ihsan et» diye dua ederlerdi."
Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr, Mücâhid'den bildiriyor:
“Bunlar: «Rabbimiz! Bize galibiyet ihsan et!» diye dua ederler, ancak âhiretlerine yönelik hiçbir şey istemezlerdi. Bunun üzerine bu âyet nazil olmuştur."
İbn Ebî Şeybe, Ahmed, Buhârî, Müslim, Ebû Dâvud, Nesâî ve Ebû Ya'lâ, Enes'ten bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) çokça:
“Rabbimiz olan Allahım!
Bizlere dünyada da âhirette de iyilikler ver ve Cehennem ateşinden koru" şeklinde dua ederdi.
İbn Ebî Şeybe, Ahmed, Abd b. Humeyd, Buhârî, el-Edebu'l-Müfred'de , Müslim, Tirmizî, Nesâî, Ebû Ya'lâ, İbn Hibbân, İbn Ebî Hâtim ve Beyhakî, Şuab'da, Enes'den bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), hastalıktan dolayı yolunmuş kuş yavrusunu andıran müslümanlardan biradamı ziyarete gitti. Ona:
“Yüce Allah'a nasıl dua ediyordun?" diye sorunca; adam:
“Allahım! Şayet âhirette bana vereceğin bir ceza varsa o cezayı bana bu dünyadayken çektir, diye dua ediyordum" karşılığını verdi. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Sübhânallahl Senin buna gücün yetmez ve bunu kaldıramazsın! Oysa: «Rabbimiz! Bizlere dünyada da âhirette de iyilikler ver ve Cehennem ateşinden koru» diye dua etseydin ya!" buyurdu ve şifa bulması için ona dua etti. Yüce Allah da onu iyileştirdi.
İbn Ebî Şeybe, Buhârî, Edeb'de ve İbn Ebî Hâtim, Enes'ten bildiriyor: Sâbit bana:
“Kardeşlerin senden dua istiyor" dediğinde onlara:
“Allahım! Bizlere dünyada da âhirette de iyilikler ver ve Cehennem ateşinden koru" diye dua ettim. Bir daha benden dua etmemi istediklerinde de:
“Sizin için işleri zorlaştırmamı mı isityorsunuz? Zira Yüce Allah hem dünyada, hem de âhirette size iyilikler verip Cehennem ateşinden de koruduğu zaman hayırlı olan tüm şeyleri size vermiş oluyor zaten" dedim."
Şâfiî, İbn Sa'd, İbn Ebî Şeybe, Ahmed, Buhârî, Târih'de, Ebû Dâvud, Nesâî, İbn Huzeyme, İbnu'l-Cârûd, İbn Hibbân, Taberânî, Hâkim ve Beyhakî, Şuab'da, Abdullah b. es-Sâib'den bildiriyor: Rüknü'l-Yemânî ile Hacer-i Esved arasında Peygamberimizin (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Rabbimiz! Bizlere dünyada da, âhirette de iyilikler ver ve Cehennem ateşinden koru" diye dua ettiğini işittim.
İbn Merdûye'nin İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Ne zaman bir Rükn'e uğrasam üzerinde bir meleğin: «Amin» dediğini görmüşümdür. Onun için siz de Rükn'e uğradığınızda:
“Rabbimiz! Bizlere dünyada da âhirette de iyilikler ver ve Cehennem ateşinden koru" diye dua edin."
İbn Ebî Şeybe ve Beyhakî, Şuab'da İbn Abbâs'dan bildiriyor:
“Yüce Allah'ın gökleri ve yeri yarattığından beri Rüknü'l-Yemânî'de: «Amin! Amin!» diyen görevli bir melek vardır. Siz de oraya uğradığınızda: «Rabbimiz! Bizlere dünyada da âhirette de iyilikler ver ve Cehennem ateşinden koru» diye dua edin."
İbn Mâce ve el-Cenedî, Fadâilu Mekke'de bildirdiğine göre Atâ b. Ebî. Rebâh'a tavaf sırasında Rüknü'l-Yemânî hakkında soru sorulunca şöyle demiştir: Ebû Hureyre'nin bana bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Rüknü'l-Yemânî'de görevlendirilmiş yetmiş melek vardır. Kişi: «Allahım! Dünyada da, âhirette de senden mağfiret ve afiyet dilerim. Rabbimiz! Bizlere dünyada da âhirette de iyilikler ver ve Cehennem ateşinden koru» diye dua ettiği zaman bu melekler: «Amin» derler."
Ezrakî, İbn Ebî Necîh'ten bildiriyor: Tavaf sırasında Hazret-iÖmer ile Abdurrahman b. Avf'ın ağızlarından en fazla: «Rabbimiz! Bizlere dünyada da, âhirette de iyilikler ver ve Cehennem ateşinden koru» sözleri dökülürdü.
İbn Ebî Şeybe ve Abdullah b. Ahmed, ez-Zühd'e zevâid olarak, Habîb b. Suhbân el-Kâhilî'den bildiriyor: Kâbe'yi tavaf ederken tavaf eden Ömer b. el- Hattâb'Ia karşılaştım. Ağzından:
“Rabbimiz! Bizlere dünyada da, âhirette de iyilikler ver ve Cehennem ateşinden koru" sözünden başka bir şey çıkmıyordu.
Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre İkrime teşrîk günlerinde:
“Rabbimiz! Bizlere dünyada da âhirette de iyilikler ver ve Cehennem ateşinden koru" denilmesini müstehab görürdü.
Abd b. Humeyd, Atâ'dan bildiriyor: Savaşa çıkacak her kişinin yola koyulacağı zaman ailesine doğru dönüp:
“Rabbimiz! Bizlere dünyada da âhirette de iyilikler ver ve Cehennem ateşinden koru" diye dua etmesi gerekir.
İbn Cerîr, İbn Zeyd'den bildiriyor: Hac zamanında o bölgede üç türlü insan grubu bulunurdu. Bunlar, Allah Resûlü ile müminler, kafirler ve münafıklardı. "...İnsanlardan: «Ey Rabbimiz! Bize (vereceğini) bu dünyada ver» diyenler vardır..." diyenler (kafirler) sadece dünya ve nimetleri için haccetmişlerdir ki bunlar âhireti istemezler ve ona inanmazlar. Allah Resûlü ve müminler ise:
“...Rabbimiz! Bize dünyada da iyilik ver, âhirette de iyilik ver ve bizi ateşin azabından koru..." derler. Üçüncü sınıf (münafıklar.) hakkında ise:
“İnsanlardan öylesi de vardır ki, dünya hayatına ilişkin sözleri senin hoşuna gider. Bir de kalbindekine Allah'ı şahit tutar. Hâlbuki o, düşmanlıkta en amansız olandır" buyrulmuştur.
Ahmed ve Tirmizî, Enes'ten bildiriyor: Adamın biri Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) geldi ve:
“Yâ Resûlallah! Duaların en üstünü hangisidir?" diye sordu. Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Rabbinden hem dünya, hem de âhirette mağfiret ve afiyet dilemendir" karşılığını verdi. Adamın ikinci gün yine geldi ve:
“Yâ Resûlallah.' Duaların en üstünü hangisidir?" diye sordu. Allah Resûlü yine:
“Rabbinden hem dünya, hem de âhirette mağfiret ve afiyet dilemendir" karşılığını verdi. Adam üçüncü gün gelip yine:
“Yâ Resûlallah! Duaların en üstünü hangisidir?" diye sorunca, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Rabbinden hem dünya, hem de âhirette mağfiret ve afiyet dilemendir. Şayet Yüce Allah bunları hem dünyada, hem de âhirette sana verecek olursa kurtuldun demektir" buyurdu.
Abdurrezzâk'ın bildirdiğine göre Katâde:
“...Rabbimiz! Bize dünyada da iyilik ver, âhirette de iyilik ver..." âyetini açıklarken:
“Dünyada ve âhirette istenen bu iyilik afiyettir" demiştir.
İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, Murhibî, Fadlu'l-İlm'de ve Beyhakî, Şuabu'l-îman'da bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî):
“...Rabbimiz! Bize dünyada da iyilik ver, âhirette de iyilik ver..." âyetini açıklarken:
“Dünyadaki iyilik ilim ile ibadettir. Âhiretteki iyilik ise Cennettir" demiştir.
İbn Cerîr, Süddî'den bildiriyor:
“Ayette bahsedilen dünyadaki iyilik maldır, âhiretteki iyilik ise Cennettir."
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Hasan:
“...Rabbimiz! Bize dünyada da iyilik ver..." âyetini açıklarken:
“Bu iyilik helal mal ile faydalı olacak ilimdir" demiştir.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Muhammed b. Ka'b bu âyeti açıklarken:
“Saliha bir kadın da bu iyiliklerden biridir" demiştir.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Sâlim b. Abdillah b. Ömer:
“...Rabbimiz! Bize dünyada da iyilik ver..." âyetini açıklarken:
“Bu iyilikten kasıt iyi bir şekilde övülmedir" demiştir.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Atâ:
“İşte onlara kazandıklarından bir nasip vardır.." âyetini açıklarken:
“Burada kazandıklarından kasıt yaptıkları hayırlı işlerdir" demiştir.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“...Allah, hesabı pek çabuk görendir" âyetini açıklarken:
“Yapılanların tümünü çıkarıp hesaplamada pek çabuktur" demiştir.
Şâfiî, el-Ümm'de, Abdurrezzâk, İbn Ebî Şeybe, Musannef’te, Abd b. Humeyd, İbnu'l-Münzir, Hâkim ve Beyhakî, Sünen'de bildirdiğine göre adamın biri İbn Abbâs'a:
“Kabilemle, yüklerini ücretle taşıma konusunda anlaştım. Yanlarında haccetmeme izin vermeleri karşılığında da bu ücretten bir kısmını düştüm. Bu durumda haccım olur mu?" diye sordu. İbn Abbâs:
“Yüce Allah'ın, haklarında: «İşte onlara kazandıklarından bir nasip vardır. Allah, hesabı pek çabuk görendir» buyurduğu kimselerden birisin" karşılığını verdi.
İbn Ebî Dâvud, el-Mesâhifte Süfyân'dan bildiriyor:
“Abdullah'ın öğrencileri Bakara Sûresi'nin 202. âyetini, (.....) lafzıyla okurlardı."
203
"Sayılı günlerde Allah'ı anın.,"
Abd b. Humeyd, İbn Ebi'd-Dünya ve İbn Ebî Hâtim, Ali b. Ebî Tâlib'ten bildiriyor:
“Sayılı günler Kurban günü ve ondan sonraki iki gün olmak üzere üç gündür. Bu üç günün hangisinde dilersen kurbanını kesebilirsin ancak en iyisi ilk günde kesmendir."
Firyâbî, İbn Ebi'd-Dünya ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İbn Ömer:
“Sayılı günlerde Allah'ı anın..." âyetini açıklarken:
“Teşrîk günleri de olan üç gündür" demiştir. Başka bir lafızda:
“Kurban gününden sonraki üç gündür" şeklinde geçer.
Firyâbî, Abd b. Humeyd, Mervezî, el-îdeyn'de, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, İbn Merdûye, Beyhakî, Şuab'da ve Diyâ, el-Muhtâre'de değişik kanallardan bildirdiğine göre İbn Abbâs şöyle demiştir:
“Eyyâmun mâ'lumât (bilinen günler) Zilhicce ayının ilk onun günüdür. Eyyâmun mâ'dûdât (sayılı günler) ise teşkrîk günleridir."
Taberânî'nin bildirdiğine göre Abdullah b. ez-Zübeyr:
“Sayılı günlerde Allah'ı anın..." âyetini açıklarken:
“Bu günler teşrîk günleridir. Bu günlerde tesbîh, tehlîl, tekbîr ve tahmîd ile Yüce Allah zikredilir" demiştir.
İbn Ebi'd-Dünya, Mâhâmilî, Âmâîl'de ve Beyhakî, Mücâhid'den bildiriyor:
“Eyyamım malumat (bilinen günler) Zilhicce ayının ilk onun günüdür. Eyyâmun madûdât (sayılı günler) ise teşrîk günleridir."
İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'tan bildiriyor:
“Sayılı günler, Kurban günü ve ondan sonraki üç gün olmak üzere dört gündür."
Mervezî'nin bildirdiğine göre Yahya b. Ebî Kesîr:
“Sayılı günlerde Allah'ı anın..." âyetini açıklarken:
“Teşrîk günlerinde namazların ardından tekbîr getirmektir" demiştir.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Ömer, bu sayılı günlerde Minâ'da tekbîr getirir ve:
“Tekbîr getirmek farzdır" derdi. Buna da:
“Sayılı günlerde Allah'ı anın..." âyetini dayanak olarak gösterirdi.
Mervezî, İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Beyhakî, Sünen'de Amr b. Dînâr'dan bildiriyor:
“Kurban gününde İbn Abbâs'ın tekbîr getirdiğini ve:
“Sayılı günlerde Allah'ı anın..." âyetini okuduğunu işittim."
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İkrime:
“Sayılı günlerde Allah'ı anın..."âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Teşrîk günlerinde tekbîr getirmektir. Her namaz sonrası kişi: «Allahu Ekber! Allahu Ekber! Allahu Ekber!» der."
İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İbn Ömer, Minâ'da namazların ardından üçer defa tekbîr getirir ve:
“Allah'tan başka ilah yoktur. Tektir ve ortaksızdır. Mülk ve hamd ancak onundur. O her şeye kadirdir" derdi.
Mervezî, Zührî'den bildiriyor:
“Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) teşrik günlerinin tümünde (namazlardan sonra) tekbîr getirirdi."
Süfyân b. Uyeyne, Amr b. Dînâr'dan bildiriyor: İbn Abbâs'ın Kurban bayramının üçüncü gününde tekbîr getirdiğini ve yanında bulunan kişilerinden tekbîr getirmelerini istediğini işittim. Ancak bu tekbîri:
“Sayılı günlerde Allah'ı anın..." âyetine mi yoksa:
“Hac ibadetlerinizi tamamlayınca, vaktiyle atalarınızı anıp onlarla övündüğünüz gibi, hatta daha fazla Allah'ı anın..." âyetine mi dayanarak getirdiğini bilemiyorum.
Mâlik, Yahyâ b. Saîd'den bildiriyor: Bana ulaşana göre Ömer b. el-Hattâb, Kurban bayramının birinci günü güneş yükseldikten sonra Minâ'ya çıkıp tekbîr getirmiş, yanındaki insanlar da onunla birlikte tekbîr getirmişlerdir. Bayramın ikinci gününde güneş yükseldikten sonra yine Minâ'ya çıkıp tekbîr getirmiş, yanındaki insanlar da onunla birlikte tekbîr getirmişlerdir. Tekbîrleri Kâbe'den bile duyulmuştur. Sonra bayramın üçüncü günü güneş tepe noktasını aştıktan sonra Minâ'ya çıkıp tekbîr getirmiş, yanındaki insanlar da onunla birlikte tekbîr getirmişlerdir. Bununla da Ömer'in Cemreleri taşlamak üzere Minâ'ya çıktığı anlaşılmıştır.
Beyhakî, Sünen'de bildirdiğine göre Sâlim b. Abdillah b. Ömer, cemreyi yedi taşla taşlarken her bir taşta:
“Allahu Ekber! Allahu Ekber! Allahım! Bu haccımı güzel bir hac yap, günahlarımın bağışlanmasına vesile kıl ve makbul bir amel eyle" şeklinde tekbîr getirip dua etmiş ve şöyle demiştir:
“Babamın bana bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de attığı her taşta böyle söylerdi."
Buhârî, Nesâî ve İbn Mâce'in bildirdiğine göre İbn Ömer, ilk cemreyi yedi taşla taşlar ve her bir taşı atarken tekbîr getirirdi. Sonra vadinin ortasına doğru ilerleyip kıbleye dönerdi. Orada uzunca durur, ellerini kaldırarak dua ederdi. Sonra ikinci cemreyi taşlardı. Ardından sola doğru yol alır vadinin ortalarına geldiği zaman kıbleye doğru dönüp ellerini kaldırarak dua ederdi. Orada da uzunca dururdu. En son vadinin ortasında Akabe cemresini taşlardı. Ancak orada durmaz taşlarını attıktan sonra ayrılırdı ve:
“Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) da bu şekilde yaptığını gördüm" derdi.
Hâkim, Hazret-i Aişe'den bildiriyor:
“Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Kurban bayramının ilk günü öğle namazını kıldıktan sonra ziyaret tavafını yaptı ve Minâ'ya döndü. Teşrîk günlerinin gecelerini orada geçirdi. Bu günlerde güneş tepe noktasını aştıktan sonra her cemreyi yedi taşla taşladı. Attığı her bir taşla da tekbir getirdi. Taşlamayı yaptıktan sonra birinci ile ikinci cemrelerin yanında uzunca duruyor dualar ediyordu. Ancak üçüncü cemreyi taşladıktan sonra orada hiç durmadı."
Ahmed, Nesâî ve Hâkim, İbn Abbâs'tan bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Akabe cemresinin taşlanacağı sabah bana:
“Küçük çakıl taşlarından bana yedi taş topla" buyurdu. Taşlar toplanıp eline konulduğunda:
“Taşlamayı bunlar gibi taşlarla yapın ve dinde aşırı gitmekten sakının! Zira sizden öncekiler dinlerinde âşırıya kaçtıkları için helak olmuşlardır" buyurdu.
Hâkim, Ebu'l-Beddâh b. Âsim b. Adiy'den o da babasından naklen bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), çobanların cemreleri gün aşırı taşlamalarına izin vermiştir.
Ezrakî, İbnu'l-Kelbî'den bildiriyor:
“Âdem (aleyhisselam) İblis'i taşlar, İblis de atılan bu taşlarla onun önünde hızla kaçardı. Cemre'nin bu isimle anılmasının sebebi budur."
İbn Ebî Şeybe, Saîd el-Hudrî'den bildiriyor:
“Cemreleri taşlarken kabul gören her bir taş (göğe) yükseltilir."
İbn Ebî Şeybe, Ebu't-Tufeyl'den bildiriyor: İbn Abbâs:
“İnsanların hem cahiliyye döneminde, hem de İslam döneminde cemrelere attıkları taşlar ne oluyor?" dediğimde:
“Atılan bu taşlardan kabul görenler (göğe) yükseltilir. Öyle olmasaydı biriken taşlar Sebîr dağından daha büyük olurdu" karşılığını verdi.
Ezrakî'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs'a:
“İnsanlar hem cahiliyye döneminde, hem de İslam döneminde cemrelere taş atıyor. Nasıl olur da bu kadar taş birikip yolları kapatmıyor?" diye sorulunca şöyle demiştir:
“Yüce Allah bu işle bir meleği görevlendirmiştir. Atılan taşlardan kabul görenler (göğe) yükseltilir. Kabul görmeyenler ise yerinde kalır."
Ezrakî, İbn Abbâs'tan bildiriyor:
“Vallahi Yüce Allah kimin haccını kabul ettiyse cemrede attığı taşları da oradan (göğe) yükseltmiştir."
Ezrakî'nin bildirdiğine göre İbn Ömer'e:
“Cahiliye döneminde cemrelere taş atmakta yarışırdık. Şimdi ise Müslümanların sayısı daha fazladır. Buna rağmen cemrelerde az taş var" denilince:
“Vallahi Yüce Allah kimin haccını kabul ettiyse cemrede attığı taşlan da oradan (göğe) yükseltmiştir" karşılığını vermiştir.
Ezrakî, Saîd b. Cübeyr'den bildiriyor:
“Cemrelere atılan taşlar kurban gibidir. Bunlardan kabul görenler (göğe) yükseltilir. Kabul görmeyenler de işte geride kalanlardır."
Taberânî, M. el-Evsat'ta, Dârakutnî ve Hâkim, Saîd b. Cübeyr'den bildiriyor:
“Yâ Resûlallah! Her sene cemrelere attığımız bu taşlar sanki eksiliyor" dediğimizde Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Atılan taşlardan kabul görenler (göğe) yükseltilir. Öyle olmasaydı atılan taşların dağlar kadar olduğunu görürdünüz" karşılığını verdi.
Taberânî, İbn Ömer'den bildiriyor: Adamın biri Peygamberimize (sallallahü aleyhi ve sellem) cemreleri taşlamayı ve bunun karşılığında ne alacağını sorunca, Allah Resûlü'nün (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Rabbinin katına gittiğin zaman buna verilecek sevaba ne kadar çok ihtiyacın olacağını da göreceksin" buyurduğunu işittim.
Ezrakî'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs'a hac mevsimi dışında Minâ'nın ne kadar dar ve sıkışık olduğu konusu sorulunca:
“Anne rahminin bebek için genişlemesi gibi hac mevsiminde Minâ da üzerindeki insanlar için öyle genişler" karşılığını vermiştir.
Taberânî, M. el-Evsat'ta Ebu'd-Derdâ'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Minâ kadının rahmi gibi dardır, ancak içine insan düşünce Yüce Allah onu genişletir" buyurmuştur.
Ezrakî, İbn Abbâs'tan bildiriyor: Cebrâîl, Âdem'den (aleyhisselam) ayrılacağı zaman ona:
“Temennide bulun" dedi. Âdem (aleyhisselam) de:
“Cenneti temennî ediyorum" karşılığını verdi. İşte Âdem'in (aleyhisselam) temennisi olduğu içindir ki Minâ'ya Minâ ismi verilmiştir.
Ezrakî, Ömer b. Mutarrif'ten bildiriyor:
“Üzerinde akıtılan (imnâ edilen) kanların (kurbanların) çokluğundan dolayı Minâ'ya Minâ denilmiştir."
Hâkim, Hazret-i Âişe'den bildiriyor:
“Yâ Resûlallah! Minâ'da seni güneşten koruyacak bir bina inşa edelim mi?" diye sorulunca, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Hayır! Zira Minâ (mülk edinme yeri değil) önce gelenin devesini çökerteceği bir yerdir" karşılığını verdi.
Beyhakî, Şuab'da İbn Abbâs'tan bildiriyor: Minâ'da iken Peygamberimizin (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Müzdelife'den ayrılanlar nereye geldiklerini bilseler mağfiretten sonra birbirlerini Yüce Allah'ın lütuflanyla da müjdelerlerdi" buyurduğunu işittim.
Müslim ve Nesâî'nin Nübeyşe el-Hüzelî'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Teşrîk günleri (oruç tutma değil) Yüce Allah'ı zikretme ve yeme içme günleridir" buyurmuştur.
İbn Cerîr, Ebû Hureyre'den bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), Abdullah b. Huzâfe'yi Minâ'ya gönderdi ve dolaşıp:
“Bu günlerde (teşrîk günlerinde) oruç tutmayın! Zira bu günler yeme içme ve Yüce Allah'ı zikretme günleridir" diye seslenmesini emretti.
İbn Cerîr, Hazret-i Âişe'den bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) teşrik günlerinde oruç tutulmasını yasakladı ve:
“Bu günler yeme içme ve Yüce Allah'ı zikretme günleridir" buyurdu.
İbn Ebi'd-Dünyâ, Ebu'ş-Şa'şâ'dan bildiriyor: Teşrîk günlerinin ortanca gününde İbn Ömer'in yanma girdik. Yemek getirince oğullarından biri kenara çekildi. İbn Ömer ona:
“Yaklaş yemek ye!" deyince, oğlu:
“Oruçluyum" karşılığını verdi. Bunun üzerine İbn Ömer:
“Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem): «Bu günler yeme içme ve Allah'ı zikretme günleridir» buyurduğunu işitmedin mi?" dedi."
Hâkim, Mes'ûd b. Hakem ez-Zurakî'den o da annesinden, bildiriyor: Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) beyaz katırı; üzerinde Ali b. Ebî Tâlib'i şu an görüyor gibiyim. (Minâ'da) Ensar'ın bulunduğu vadide durup şöyle seslenmişti:
“Ey Müslümanlar! Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): «Bu günler oruç günleri değildir. Bu günler yeme içme ve Allah'ı zikretme günleridir» buyuruyor!"
İbn Ebî Şeybe, Ömer b. Halde el-Ensârî'den, o da annesinden, bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) teşrîk günlerinde Ali'yi gönderdi ve:
“Bu günler yeme içme ve eşlerin beraber olma günleridir" diye seslenmesini emretti.
İbn Ebî Şeybe, Nesâî ve İbn Mâce, Bişr b. Suhaym'dan bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) teşrîk günlerinde bir hutbe verdi ve:
“Cennete ancak Müslüman olanlar girebilir! Bu günler de (oruç tutma değil) yeme içme günleridir!" buyurdu.
Müslim, Ka'b b. Mâlik'ten bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) teşrîk günlerinde beni Evs b. el-Hadesân ile birlikte gönderdi ve:
“Cennete ancak mümin olanlar girebilir! Minâ günleri de (oruç tutma değil) yeme içme günleridir!" diye seslenmemi emretti.
İbn Ebî Şeybe, İbn Mâce ve İbn Ebi'd-Dünya'nın Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem): Minâ günleri (oruç tutma değil) yeme içme günleridirl" buyurmuştur.
Ebû Dâvud, İbn Ebi'd-Dünya ve Hâkim, Ümmü Hâni'nin azatlısı Ebû Murra'dan bildiriyor: Abdullah b. Amr ile birlikte babası Amr b. el-Âs'ın yanına girdik. Amr bize yemek getirdi ve:
“Buyrun, yiyin" dedi. Abdullah:
“Ben oruçluyum" karşılığını verince, babası Amr:
“Ye! Bu günler Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) bize oruç tutmayı yasakladığı ve tutmamayı emrettiği günlerdir" dedi.
Ravi Mâlik der ki:
“Bu günler teşrîk günleridir."
İbn Ebi'd-Dünya ye Bezzâr, Ebû Hureyre'den bildiriyor:
“Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) yılda altı günde oruç tutmayı yasakladı. Bunlar Ramazan bayramı günü, Kurban bayramı günü, teşrîk günleri ve Ramazan ayı konusundaki şek günüdür."
İbn Ebi'd-Dünyâ'nın bildirdiğine göre Katâde'ye, teşrîk günlerine neden öylesi bir ismin verildiği sorulunca şu karşılığı vermiştir:
“Bu günlerde kestikleri kurban ile develerin etlerini, aynı şekilde dilimledikleri etleri güneşte kuruturlardı (teşrîk ederlerdi). Bundan dolayı bu günler bu isimle anılmıştır."
"...Kim iki gün içinde acele edip (Mina'dan Mekke'ye) dönerse, ona günah yoktur. Kim geri kalırsa, ona da günah yoktur. Bu, Allah'a karşı gelmekten sakınanlar içindir. Allah'a karşı gelmekten sakının ve onun huzurunda toplanacağınızı bilin."
Vekî', İbn Ebî Şeybe, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Kim iki gün içinde acele edip (Mina'dan Mekke'ye) dönerse, ona günah yoktur. Kim geri kalırsa, ona da günah yoktur.." âyetini açıklarken:
“Kişinin acele edip erken ayrılmasının veya geri kalıp daha sonra ayrılmasının bir sakıncası yoktur" demiştir.
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Kim iki gün içinde acele edip (Mina'dan Mekke'ye) dönerse, ona günah yoktur. Kim geri kalırsa, ona da günah yoktur. Bu, Allah'a karşı gelmekten sakınanlar içindir..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Yüce Allah'a karşı gelmekten sakınan kişilerin acele edip erken ayrılmasının bir günahı veya geri kalıp daha sonra ayrılmasının bir sakıncası yoktur."
Abdurrezzâk, Abd b. Humeyd ve İbn Ebî Hâtim, İbn Ömer'den bildiriyor: Kişi, Yüce Allah'ın:
“...Kim iki gün içinde acele edip (Mina'dan Mekke'ye) dönerse..." âyetinde belirttiği günde henüz oradan ayrılmadan güneş batarsa ikinci gün cemreleri atana kadar orada kalsın."
Süfyân b. Uyeyne, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Bu, Allah'a karşı gelmekten sakınanlar içindir..." âyetini açıklarken:
“İhramda iken avlanmaktan kaçınmak şartıyla kişinin erken ayrılmasının sakıncası olmaz" demiştir.
İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir, İbn Cüreyc'den bildiriyor:
“Abdullah'ın mushafında bu âyet: (.....) lafzıyla geçer."
İbn Ebî Şeybe, Ahmed, Ebû Dâvud, Tirmizî, Nesâî, İbn Mâce, Hâkim ve Beyhakî, Sünen'de Abdurrahman b. Ya'mur ed-Dîlî'den bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Arafat'ta vakfede iken Mekke ahalisinden bir grup yanına geldi ve:
“Yâ Resûlallah! Hac nasıl olur?" diye sordular. Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Hac, Arafat demektir! Hac Arafat demektir! Kim şafak sökmeden önce Müzdelife'de hazır bulunursa haccı idrak etmiş olur. Minâ günleri üçtür. Kişinin acele edip iki günde (Mina'dan Mekke'ye) dönmesinde bir günah yoktur. (Minâ'da) Geciken kişi için de günah yoktur" buyurdu. Sonra Allah Resûlü bir adamın bunları yüksek sesle diğerlerine söylemesi emrini verdi.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Hazret-i Ali:
“...Kim iki gün içinde acele edip (Mina'dan Mekke'ye) dönerse, ona günah yoktur. Kim geri kalırsa, ona da günah yoktur..." âyetini açıklarken:
“Erken davranan da, tehir eden de bağışlanmıştır" demiştir.
Vekî', Firyâbî, İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Taberânî'nin bildirdiğine göre İbn Mes'ûd:
“...Kim iki gün içinde acele edip (Mina'dan Mekke'ye) dönerse, ona günah yoktur. Kim geri kalırsa, ona da günah yoktur..." âyetini açıklarken:
“Erken davranan da, tehir eden de bağışlanmıştır" demiştir.
Beyhakî, Sünen'de bildirdiğine göre İbn Abbâs bu âyeti açıklarken:
“Acele edip de iki gün içinde dönen kişi bağışlanır. Tehir edip de üçüncü güne kadar kalan kişi de bağışlanır" demiştir.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve Beyhakî'nin bildirdiğine göre İbn Ömer:
“...Kim iki gün içinde acele edip (Mina'dan Mekke'ye) dönerse, ona günah yoktur..." âyetini açıklarken:
“Bağışlanmış bir şekilde dönmüş olur" demiştir.
Abdurrezzâk ve Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Katâde âyeti açıklarken şöyle demiştir:
“Yüce Allah, dileyenlerin iki gün içinde dönmelerine izin vermiştir. Günaha girmekten sakındıktan sonra da üçüncü güne kalanlar için de bir günah olmadığını bildirmiştir. Öncekiler bunu yapan kişinin âyetten yola çıkarak bağışlanacağını düşünürlerdi."
Vekî' ve İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre Mücâhid:
“...Kim iki gün içinde acele edip (Mina'dan Mekke'ye) dönerse, ona günah yoktur. Kim geri kalırsa, ona da günah yoktur..." âyetini açıklarken:
“Bir diğer hac mevsimine kadar olan günahları bağışlanmıştır" demiştir'.
Abd b. Humeyd, Dahhâk'tan bildiriyor:
“Dahhâk'ın nefsi elinde olana yemin olsun ki:
“...Kim iki gün içinde acele edip (Mina'dan Mekke'ye) dönerse, ona günah yoktur..." âyeti Minâ'da ikamet etme ile oradan ayrılma hakkında nazil olmuştur. Ancak bunu yaparı kişi günaha girmekten de kurtulmuştur."
Süfyân b. Uyeyne, Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Mes'ûd:
“...Kim iki gün içinde acele edip (Mina'dan Mekke'ye) dönerse, ona günah yoktur. Kim geri kalırsa, ona da günah yoktur..." âyetini açıklarken:
“Acele edip erken dönen kişi geçmiş tüm günahlardan arınır. Geri kalıp geç dönen kişi de tüm günahlardan uzak kalır" demiştir.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Katâde:
“...Bu, Allah'a karşı gelmekten sakınanlar içindir..." âyetini açıklarken şöyle demiştir: Burada sakınma hac esnasında günahlardan sakınmadır. Bize bildirilene göre İbn Mes'ûd:
“Haccı esnasında günaha girmekten sakınan kişinin geçmiş günahları bağışlanır" demiştir.
İbn Ebî Şeybe, Ebû Salih'ten bildiriyor: Muhacir kadınlardan biri hac dönüşü Ömer'e uğrar, Ömer ona:
“Haccını gereği gibi ifa ettin mi?" diye sorardı. Kadın:
“Evet!" deyince de Ömer:
“(Geçmiş günahların bağışlandığı için) artık ilerisi için amel etmeye bak" derdi.
İbn Ebî Şeybe, Mücâhid'den bildiriyor: Ömer, hacdan dönen bir topluluğa:
“Hacdan başka bir hedefiniz var mıydı?" diye sordu. "Hayır" dediklerinde:
“Peki, haccınızı gereği gibi ifa ettiniz mi?" diye sordu. "Öyle umuyoruz ama olmayabilir de" karşılığını verdiklerinde. Ömer:
“O zaman artık ilerisi için amel etmeye bakın!" dedi.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Kim iki gün içinde acele edip (Mina'dan Mekke'ye) dönerse, ona günah yoktur..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Böyle yapan kişi bağışlanır. Bu âyeti manası dışında başka şeye yoruyorlar. Oysa bir umre kişinin günahlarının bağışlanmasına vesile olurken bir hac nasıl olmaz?"
Vekî', İbn Ebî Şeybe, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Muâviye b. Kurra el-Muzenî:
“...Ona günah yoktur..." âyetini:
“Anasından yeni doğmuş gibi günahlarından arınır" şeklinde açıklamıştır.
İbn Ebî Şeybe, Şa'bî'den bildiriyor:
“Yüce Allah hac ibadetlerini, kulunun günahlarına kefaret olsun ve bağışlansın diye kılmıştır."
Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Ebu'l-Âliye:
“...Ona günah yoktur. Bu, Allah'a karşı gelmekten sakınanlar içindir..." âyetini:
“Kalan ömründe Allah'a karşı gelmekten sakındığı sürece tüm günahları bağışlanır" şeklinde açıklamıştır.
Beyhakî, Şuab'da bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî)'ye:
“İnsanlar, hacceden kişinin tüm günahlarının bağışlanmış olacağını söylüyorlar" denilince:
“Şayet daha önceki kötülüklerinden uzak durursa öyledir" karşılığını vermiştir.
Beyhakî, Hayseme b. Abdirrahman'dan bildiriyor:
“Hac ibadetini bitirdikten sonra Yüce Allah'tan Cenneti dile. Umulur ki bu dileğini gerçekleştirir."
İsbehânî, et-Terğîb'de İbrâhim'den bildiriyor:
“Henüz günahlara bulaşmamışken dönen hacılarla musafaha yapmaya çalışın, denilirdi."
İbn Ebî Şeybe, Hazret-iÖmer'den bildiriyor:
“Hacıları, umrecileri ve savaştan dönen gazileri karşılayın ve henüz kire bulaşmamışken size dua etmelerini isteyin."
İbn Ebî Şeybe, Habîb b. Ebî Sâbit'ten bildiriyor:
“Hacdan dönenleri karşılar ve günaha bulaşmamışken onlarla musafaha yapardık."
İsbehânî'nin bildirdiğine göre Hasan'a:
“Hacc-ı mebrûr nedir?" diye sorulunca:
“Kişinin dünyadan yüz çevirmiş ve âhirete yönelmiş bir şekilde hacdan dönmesidir" demiştir.
Hâkim'in Hazret-i Âişe'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Biriniz hac ibadetini bitirdikten sonra ailesine dönmede acele davransın. Böyle yapması sevabının daha büyük olmasını sağlar" buyurmuştur.
Mâlik, Buhârî, Müslim, Ebû Dâvud ve Nesâî, İbn Ömer'den bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) savaş veya hac veya umre dönüşü uğradığı her bir yüksek yerde üç defa tekbir getirip sonra da şöyle dua ederdi:
“Allah'tan başka ilah yoktur. Tektir ve ortaksızdır. Hükümrânlık ve hamd onundur. O her şeye kadirdir. Allah'a döner, ona tövbe eder, ona kullukta bulunur, ona secde ederiz. Bizler sadece Rabbimize hamdederiz. Zira Yüce Allah vaadini yerine getirdi, kuluna yardım etti ve düşman ordularını tek başına bozguna uğrattı. "
İbn Hibbân, ed-Du'afâ'da, İbn Adiy, el-Kâmil'de ve Dârakutnî, İlel'de İbn Ömer'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Haccedip de beni (kabrimi) ziyaret etmeyen kişi bana saygısızlık etmiş olur" buyurmuştur.
Saîd b. Mansûr, Ebû Ya'lâ, Taberânî, İbn Adiy, Dârakutnî, Beyhakî, Şuab'da ve İbn Asâkir'in İbn Ömer'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Vefatımdan sonra haccedip de kabrimi ziyaret eden kişi, hayatta iken beni ziyaret etmiş gibi olur" buyurmuştur.
Hakîm et-Tirmizî, Bezzâr, İbn Huzeyme, İbn Adiy, Dârakutnî ve Beyhakî'nin İbn Ömer'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Kabirimi ziyaret edene şefaatim vacip olur" buyurmuştur.
Taberânî'nin İbn Ömer'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Her kim başka bir amaç gütmeden sadece beni ziyarete gelirse kıyamet gününde mutlaka şefaatime nail olur" buyurmuştur.
Tayâlisî ve Beyhakî, Şuab'da Hazret-iÖmer'den bildiriyor: Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Kabrimi ziyaret edene kıyamet gününde şefaatçi ve şahit olurum. Mekke veya Medine'den birinde ölen kişi de kıyamet gününde emin kılınanlar arasında haşredilir" buyurduğunu işittim.
Beyhakî'nin Hâtib'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Vefatımdan sonra kabrimi ziyaret eden hayattayken beni ziyaret etmiş gibi olur. Mekke veya Medine'den birinde ölen kişi de kıyamet gününde emin kılınanlar arasında haşredilir. "
Ukaylî, ed-Du'afâ'da ve Beyhakî, Şuab'da Hattâb ailesinden bir adamdan bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Kim özellikle beni ziyarete gelirse kıyamet gününde benim yakınımda olur. Medine'de ikamet edip de belasına sabır gösteren kişinin kıyamet gününde şefaatçisi veya şahidi olurum. Mekke veya Medine'den birinde ölen kişi de kıyamet gününde emin kılınanlar arasında haşredilir. "
İbn Ebi'd-Dünya ve Beyhakî'nin Enes b. Mâlik'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Karşılığını Allah'tan bekleyerek Medine'de beni (kabrimi) ziyaret gelen kişinin kıyamet gününde şefaatçisi veya şahidi olurum" buyurmuştur.
Beyhakî'nin Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Bir Müslüman kabrimin başında bana selam verdiği zaman Yüce Allah o selamı bana ulaştıracak bir meleği görevlendirir. Hem dünya hem âhiretteki ihtiyaçları karşılanır ve kıyamet gününde onun şahidi ve şefaatçisi olurum."
Beyhakî'nin Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Müslüman biri (kabrimin başında) bana selam verdiği zaman o selama karşılık vermem için Yüce Allah bana tekrar ruh verir" buyurmuştur.
Beyhakî'nin bildirdiğine göre İbn Ömer, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) kabrine gelip selam verir ancak mezara dokunmazdı. Ardından Ebû Bekr'in kabrine ondan sonra da Hazret-i Ömer'in kabrine selam verirdi.
Beyhakî, Muhammed b. el-Münkedir'den bildiriyor: Câbir'in, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) kabri başında ağlayarak şöyle dediğini işittim:
“Burası göz yaşı dökme yeridir! Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem): «Kabrim ile minberim arasında Cennet bahçelerinden bir bahçe vardır» buyurduğunu işittim."
İbn Ebi'd-Dünya ile Beyhakî, Munîb b. Abdillah b. Ebî Umâme'den bildiriyor:
“Enes'in Peygamberimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) kabrinin yanına gelip ellerini kaldırdığını gördüm. Ben namaza başladı diye zannettim, ancak Peygamberimizi (sallallahü aleyhi ve sellem) selamlayıp oradan ayrıldı."
İbn Ebi'd-Dünya ile Beyhakî, Süleymân b. Suhaym'den bildiriyor: Peygamberimizi (sallallahü aleyhi ve sellem) rüyamda gördüm. Ona:
“Yâ Resûlallah! Kabrine gelip sana selam verenlerin selamının farkına varıyor musun?" diye sorduğumda:
“Evet! Selamlarına karşılık da veriyorum" cevabını verdi."
Beyhakî ve İbn Merdûye, Hâtim b. Verdân'dan bildiriyor:
“Ömer b. Abdilazîz postasını özel olarak Medine'ye gönderir ve Peygamberimize (sallallahü aleyhi ve sellem) selamını iletmesini isterdi."
İbn Ebi'd-Dünya ve Beyhakî, İbn Ebî Füdeyk'ten bildiriyor: İdrak ettiğim biri bana şöyle dedi:
“Bize bildirilene göre kişi Peygamberimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) kabri başında durup:
“Muhakkak ki Allah ve melekleri Peygambere hep salat (rahmet ve sena) ederler. Ey iman edenler! Siz de ona salat edin ve tam bir içtenlikle selâm verin" âyetini okuduktan sonra yetmiş defa:
“Ey Muhammed! Allah sana salât etsin!" derse, bir melek ona:
“Ey filan! Yüce Allah sana da salât ediyor! Her ihtiyacın giderilecektir" diye cevap verir."
Beyhakî, Ebû Harb el-Hilâlî'den bildiriyor: Bedevinin biri haccını tamamladıktan sonra Mescid-i Nebevî'nin kapısına geldi. Devesini çökertip bağladı ve içeri girdi. Kabrin yanına geldiği zaman Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yüzünün hizasında durdu ve şöyle dedi:
“Anam babam sana feda olsun yâ Resûlullah! Günah ve hatalarla dolu olarak geldim. Rabbin katında şefaatçim olmanı diliyorum. Zira Yüce Allah'ın Kitab'ında:
“...Eğer onlar kendilerine zulmettikleri vakit sana gelip de Allah'tan af dileseler, sen de resul olarak onların affedilmelerini isteseydin, elbette Allah'ı tövbeleri kabul eden, pek merhametli bulacaklardı" buyurur. Anam babam sana feda olsun! Ben de sana günahlarla ve hatalarla dolu bir şekilde gelmişim. Rabbin katında bana şefaatçi ol da günahlarımı bağışlasın, beni de birilerine şefaatçi kılsın."
Sonra oradakilere doğru dönüp şöyle bîr şiir okudu:
"Ey kemikleri toprağa karışanların en hayırlılar)
Kemiklerinin güzelliğinden toprak da bölge de güzelleşti
İçinden bulunduğun kahire feda olayım
Zira iffet ondadır, lütuf onda, kerem onda.
İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre İbn Ömer gelen hacıları:
“Yüce Allah haccını kabul etsin. Sevabını bolca versin ve bu yolda harcadıklarını katından telafi etsin" diyerek karşılardı.
Beyhakî'nin Hazret-i Âişe'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Biriniz bir yolculuktan döndüğü zaman ailesine bir hediye veya bir taş da olsa hoşlarına gidecek bir eşya getirsin " buyurmuştur.
204
"İnsanlardan öylesi de vardır ki, dünya hayatına ilişkin sözleri senin hoşuna gider. Bir de kalbindekine Allah'ı şahit tutar. Hâlbuki o, düşmanlıkta en amansız olandır."
İbn İshâk, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'tan bildiriyor: Âsim ile Mersed'in de içlerinde bulunduğu heyet öldürülünce, münafıklardan bazıları:
“Bu şekilde öldürülenlere pek yazık oldu! Ne aileleriyle birlikte kalabildiler, ne de arkadaşlarının davasını tebliğ edebildiler" dedi. Bu konuda Yüce Allah, Peygamberimize (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: (.....) Bazılarının (münafıkların) dilleriyle Müslüman olduklarını söylemeleri senin hoşuna gidebilir. (.....) Doğru söylediğine dair Allah'ı da şahit tutar, ancak Allah kalbinde olanın dilinde olana muhalif olduğunu bilir. "Bir konuda sana geldiği veya seninle konuştuğu zaman ustaca tartıştığını görürsün. Ancak senin yanından ayrıldığında, (.....) yeryüzünde fesat çıkarmaya, ürün ve nesilleri mahvetmeye çalışır. Yüce Allah onun bu yaptığına razı değildir ve böyle bir şeyi sevmez."
Seriyye de öldürülen müminler hakkında da:
“İnsanlardan öylesi de vardır ki, nefsini Allah'ın hoşnutluğunu elde etmeye satar..." âyetini indirdi. Âyetle, seriyyede vefat eden müminlerin Allah'ın rızasını kazanmak için yolunda cihad edip hakkı ikame ederek nefislerini sattıkları bildirilmiştir."
İbnu'l-Münzir, İbn İshâk'tan bildiriyor:
“(Heyetin içinde bulunan) Hubeyb'i öldürmek üzere saldıranlar Kureyşli bir gruptu. Bunlar İkrime b. Ebî Cehl, Saîd b. Abdillah b. Ebî Kays b. Abdivüd, Zühre oğullarının müttefiki Ahnes b. Şerîk es-Sekafı, Umeyye b. Abdişems oğullarının müttefiki Ubeyd b. Hakîm b. Ümeyye b. Hârise b. Avkas es-Sülemî ve Ümeyye b. Ebî Utbe'dir."
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Süddî:
“İnsanlardan Öylesi de vardır ki, dünya hayatına ilişkin sözleri senin hoşuna gider..." âyetini açıklarken şöyle demiştir: Bu âyet, Zühre oğullarının müttefiki Ahnes b. Şerîk es-Sekafî hakkında nazil olmuştur. Ahnes, Medine'ye Peygamberimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına gelip:
“Müslüman olmak üzere geldim. Allah da biliyor ki doğru söylüyorum" dedi. "...Bir de kalbindekine Allah'ı şahit tutar..." âyeti da bunu ifade etmektedir. Ahnes'in bu sözleri Allah Resûlünün hoşuna gitti. Peygamberimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) yanından çıktıktan sonra dönerken Müslümanlardan bir kabileye ait olan ekin ve eşekler gördü. Ekinleri yaktı, eşekleri de iğdiş etti. Bunun üzerine Yüce Allah bu konuda:
“Senin yanından ayrılınca, ülkede fesat çıkarmaya çalışır, ürünleri ve nesilleri mahvetmek için uğraşır. Allah, elbette fesadı (bozgunculuğu) sevmez" âyetini indirdi.
Abd b. Humeyd ve İbnu'l-Münzir, Kelbî'den bildiriyor: Mekke'de otururken bana:
“İnsanlardan öylesi de vardır ki, dünya hayatına ilişkin sözleri senin hoşuna gider.." âyetini sordular. "Burada bahse konu olan kişi Ahnes b. Şerîk'tir" karşılığını verdim. Orada da Ahnes'in oğullarından genç biri vardı. Bulunduğum yerden kalkıp gittiğimde peşimden geldi ve:
“Kur'ân Mekkeliler hakkında nazil oldu. Elinden geldiği kadarıyla Mekke'den ayrılana kadar bu şekilde bizzat isim verme" dedi.
Saîd b. Mansûr, İbn Cerîr ve Beyhakî, Şuab'da Ebû Saîd el-Makburî'den bildiriyor: Muhammed b. Ka'b ile müzakere ederken şöyle dedim:
“Yüce Allah'ın bazı kitaplarında bildirildiği üzere Allah'ın bazen dilleri baldan tatlı, kalpleri ödağacından daha acı olan kulları vardır. Bunlar, insanlara karşı yumuşaklık bakımından koyun postuna bürünmüş gibidirler. Dini kullanarak dünyalık kazanmaya çalışırlar. Yüce Allah onlar için:
“Bana karşı mı bu kadar cüretkâr davranıyorlar? Benim adıma mı insanları aldatıyorlar? İzzetime andolsun ki onları öyle bir fitneye maruz bırakırım ki en ağırbaşlı olanları bile hayretler içinde kalır!" Muhammed de:
“Bu dediğin Yüce Allah'ın Kitab'ında:
“İnsanlardan öylesi de vardır ki, dünya hayatına ilişkin sözleri senin hoşuna gider..." âyetiyle ifade edilmiştir" dedi. Ben:
“Bu âyetin kim hakkında nazil olduğunu biliyorum" dediğimde, Muhammed:
“Bazen âyet bir kişi hakkında nazil olabilir, ancak daha sonra hükmü geneli kapsayan bir âyet olur" karşılığını verdi.
Ahmed, Zühd'de Rabî' b. Enes'ten bildiriyor: Yüce Allah, peygamberlerden bir peygambere şöyle vahyetmiştir:
“Kavmine ne oluyor da insanlara karşı koyun postuna bürünüyorlar, kendilerine zahid görüntüsü veriyorlar? Neden dilleri baldan tatlı iken kalpleri ödağacından daha acı? İnsanları benim adıma mı aldatıyorlar? Yoksa beni mi kandıracaklar? İzzetime andolsun ki en alimlerini bile hayretler içinde bırakırım! Bilsinler ki kahinlik yapan veya kahine gidenler, büyücülük yapanlar ile büyü yaptıranlar benim dinimden değildirler! Bana iman eden bana tevekkül etsin! Bana inanmayan ise gitsin başkasına tâbi olsun!"
Ahmed, Zühd'de Vehb'den bildiriyor: Yüce Rabbimiz, İsrâil oğullarının alimlerine şöyle buyurmuştur:
“Din dışı konulara mı kafa yoruyorsunuz? Amel etmeyeceğiniz konuları mı öğreniyorsunuz? Ahireti araç olarak kullanıp dünyalık elde etmeye mi çalışıyorsunuz? Koyun postuna bürünüp kurt olan yüzünüzü mü gizliyorsunuz? İçeceğinize ufacık pisliğin karışmasından sakınıp dağlar kadar olan haram malı mı yutuyorsunuz? Dini insanlara dağlar kadar mı ağırlaştırıyorsunuz? Temiz giysiler giyip, namazlarınızı uzun tutup bununla yetim ile dulların malını mı yiyorsunuz? İzzetime yemin ederim sizleri öyle bir fitneye maruz bırakırım ki en aliminiz ve en bilgeniz bile şaşkınlıktan apışıp kalır!"
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs: (.....) âyetini:
“Azılı düşman" olarak açıklamıştır.
Tastî'nin bildirdiğine göre Nâfi' el-Ezrak, İbn Abbâs'a, (.....) âyetinin anlamını sorunca, İbn Abbâs:
“Batıl olan bir konuda çekişip tartışan anlamındadır" karşılığını vermiştir. Nâfi':
“Araplar öylesi bir ifadeyi bilirler mi ki?" diye sorunca, İbn Abbâs şu karşılığı vermiştir:
“Tabi ki bilirler. Şair Mühelhil'in:
"Taşların altındaki pek cesur pek cömerttir
Hasmım elinden pek kaçırmayan Liridir" dediğini işitmedin mi ki?"
Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Mücâhid: (.....) âyetini:
“Yola gelmeyen zalim kişi" olarak açıklamıştır.
Vekî', Ahmed, Buhârî, Abd b. Humeyd, Müslim, Tirmizî, Nesâî, İbn Merdûye ve Beyhakî, Şuab'da Hazret-i Âişe'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Yüce Allah'ın en sevmediği kişi hasımlıkta aşırıya gidendir" buyurmuştur.
Buhârî, Müslim, Ebû Dâvud, Tirmizî ve Nesâî'nin Abdullah b. Amr'dan bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Kişinin emanete ihanet etmesi, konuştuğunda yalan söylemesi, verdiği sözü bozması ve hasımlıkta aşırı gitmesi olmak üzere dört haslet vardır ki bunları üzerinde taşıyan kişi münafık olur. Bunlardan birini de üzerinde taşıyan kişi bunu bırakana kadar üzerinde münafıklıktan bir parça taşır.
Tirmizî ve Beyhakî'nin İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Hasımlıkta ısrar edip bunu devam ettirmen günah. olarak sana yeter" buyurmuştur.
Ahmed, Zühd'de, Ebu'd-Derdâ'dan bildiriyor:
“Tartışmayı devam ettirip uzatman günah olarak sana yeter. Hasımlıkta ısrar edip bunu devam ettirmen zalimlik olarak sana yeter. Yüce Allah'ın zatı hakkındaki konular dışında çok konuşup durman yalancılık olarak sana yeter."
Ahmed, Ebu'd-Derdâ'dan bildiriyor:
“Çok konuşanın yalanı da çok olur. Yemini çok olanın günahı da çok olur. Husumeti çok olanın dini sağlam kalmaz."
Beyhakî, Şuab'da bildirdiğine göre Abdulkerim el-Cezerî:
“Allah'tan korkan kişi asla husûmet taşımaz" demiştir.
Beyhakî, İbn Şübrüme'den bildiriyor:
“Hasımlıkta aşırıya giden günaha girer. Hakkına aldırmayan kişinin de hasımları çok olur. Otoritenin ne diyeceğini hesaplayan kişi hakkı söyleyemez. Sabrı sağlamlaştırmanın yolu onu başkalarına da tavsiye etmektir. İffetli davranıp başkalarına el açmayan kişi için idareci de halk da değersiz gelir."
Beyhakî, Ahnef b. Kays'tan bildiriyor:
“Üç kişi üç kişiden tamamıyla hakkını alamaz. Hilm sahibi kişi ahmak kişiden, iyi kişi kötü kişiden ve şerefli olan kişi rezil olan kişiden."
Beyhakî, Süleymân b. Mûsa'dan bildiriyor:
“Üç kişi üç kişiden tamamıyla hakkını alamaz. Hilm sahibi kişi ahmak kişiden, şerefli olan kişi rezil olan kişiden ve iyi kişi kötü kişiden."
Beyhakî, Ebû Amr b. el-Alâ'dan bildiriyor:
“Karşılıklı sövüşen iki kişide her zaman daha rezil olanı üstün gelir."
205
"Senin yanından ayrılınca, ülkede fesat çıkarmaya çalışır, ürünleri ve nesilleri mahvetmek îçîn uğraşır. Allah, elbette fesadı sevmez."
Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“Senin yanından ayrılınca, ülkede fesat çıkarmaya çalışır, ürünleri ve nesilleri mahvetmek için uğraşır..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Senin yanından ayrılınca yeryüzünde dolaşır, yerin bitirdiği her türlü bitkiyi, insan ve hayvan neslini yok edip mahvetmeye çalışır."
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mücâhid'e:
“Senin yanından ayrılınca, ülkede fesat çıkarmaya çalışır..." âyetinin açıklaması sorulunca:
“Yeryüzünde dolaşıp düşmanlık ve zulüm yapmaya çalışır. Bundan dolayı Yüce Allah yağmuru tutar. Yağmurun tutulmasıyla da ekinler ve nesiller helak olur. Zira:
“...Allah fesadı sevmez..." karşılığını verdi. Sonra:
“İnsanların elleriyle işledikleri yüzünden karada ve denizde fesat çıkar; Allah da belki dönerler diye yaptıklarının bir kısmını böylece kendilerine tattırır" âyetini okudu.
Vekî', Firyâbî, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs'a:
“...Ürünleri ve nesilleri mahvetmek için uğraşır..." âyetinin açıklaması sorulunca şöyle demiştir:
“Burada üründen kasıt ekinlerdir. Nesil de her türlü hayvanın neslidir."
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs bu âyeti açıklarken:
“Ayette nesilden kasıt hayvan veya insan her türlü nesildir" demiştir.
Tastî'nin bildirdiğine göre Nâfi' el-Ezrak, İbn Abbâs'a, (.....) âyetinin anlamını sorunca, İbn Abbâs:
“Kuş ve diğer hayvanların neslidir" karşılığını vermiştir. Nâfi':
“Araplar öylesi bir ifadeyi bilirler mi ki?" diye sorunca, İbn Abbâs şu karşılığı vermiştir:
“Tabi ki bilirler. Şairin:
"Orta yaşlıları insanların en olgunlarıdır
Nesilleri de kralların nesli gibi heba olmayandır" dediğini İşitmedin mi ki?"
İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre İkrime:
“İhrama giren kişi giymek için terlik bulamazsa mest giyebilir" demiştir. Kendisine:
“Peki, mesti terlik gibi yapmak için yırtıp kesmek gerekir mi?" diye sorulunca:
“Yüce Allah bir şeyi bozmayı sevmez" karşılığını vermiştir.
206
"Ona «Allah'tan kork» denildiği zaman, gururu onu daha da günaha sürükler. Artık böylesinin hakkından cehennem gelir. O ne kötü yataktır!"
Vekî', İbnu'l-Münzir, Taberânî ve Beyhakî, Şuab'da İbn Mes'ûd'dan bildiriyor:
“Allah katında en büyük günahlardan biri de kişinin, kendisine: «Allah'tan kork!» diyen Müslüman kardeşine: «Sen kendine bak! Sen bana emir veremezsin!» karşılığını vermesidir."
İbnu'l-Münzir ve Beyhakî, Şuab'da Süfyân'dan bildiriyor: Adamın biri Mâlik b. Miğvel'e:
“Allah'tan kork!" deyince, Mâlik Allah'a karşı olan tevazusunu göstermek için yere kapanıp yanağını toprağa koydu.
Ahmed, Zühd'de , Hasan'dan bildiriyor: Adamın biri Ömer b. el-Hattâb'a:
“Allah'tan kork!" dedi. Adam çekip gittikten sonra Ömer arkasından:
“Şayet bu söz bize denmeyecekse bizde hayır yok demektir! Bunu bize demeyeceklerse onlarda da hayır yok demektir!" dedi.
İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs: (.....) ifadesini:
“O ne kötü bir ikamet yeridir!" şeklinde açıklamıştır.
İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mücâhid: (.....) ifadesini:
“Kendileri için ne kötü bir yer hazırlamışlardır!" şeklinde açıklamıştır.
207
"İnsanlardan öyleleri var kî Allah'ın rızasını dileyerek nefsini satar. Allah ise kullarına karşı çok merhametlidir"
İbn Merdûye, Suheyb'den bildiriyor: Mekke'den Medine'ye Peygamberimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına hicret etmek istediğimde Kureyşliler bana:
“Ey Suheyb! Bize geldiğin zaman hiç malın yoktu. Şimdi malını da alıp gitmek istiyorsun. Vallahi buna asla izin vermeyiz!" dediler. Onlara:
“Peki, malını size bıraksam gitmeme izin verir misiniz?" diye sorduğumda:
“Evet, izin veririz" dediler. Malımı onlara verince beni bıraktılar. Yola koyulup Medine'ye geldim. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bu olanları işitince iki defa:
“Suheyb bu alışverişinde kâr ettil" buyurdu."
İbn Sa'd, Hâris b. Ebî Usâme, Müsned'de, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Ebû Nuaym, Hilye'de ve İbn Asâkir, Saîd b. el-Müseyyeb'den bildiriyor: Suheyb, Peygamberimize (sallallahü aleyhi ve sellem) doğru hicret etmek üzere yola çıkınca Kureyş'ten bir topluluk onun peşine düştü. Suheyb onları görünce bineğinden indi. Ok çantasındaki okları da çıkarıp onlara şöyle seslendi:
“Ey Kureyşliler! Siz de bilirsiniz ki hepinizden daha iyi ok atarım. Allah'a yemin olsun ki siz bana ulaşmadan bendeki tüm okları üzerinize atarım! Sonra kılıcımı alır parçalanıncaya kadar sizinle vuruşurum. Sonrasında da istediğinizi yapabilirsiniz! Ama isterseniz size malımın ve paramın Mekke'deki yerini söylerim. Onları almaya karşılık beni bırakırsınız." Kureyşliler de:
“Kabul ediyoruz" dedi. Suheyb, Peygamberimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına ulaştığında ona:
“Alışverişin kârlı oldu! Alışverişin kârlı oldu!" buyurdu. Ardından:
“İnsanlardan öyleleri var ki Allah'ın rızasını dileyerek nefsini satar. Allah ise kullarına karşı çok merhametlidir" âyeti nazil oldu.
Taberânî ve İbn Asâkir'in bildirdiğine göre İbn Cüreyc:
“İnsanlardan öyleleri var ki Allah'ın rızasını dileyerek nefsini satar..." âyetini açıklarken:
“Bu âyet, Suheyb b. Sinân ile Ebû Zer hakkında nazil olmuştur" dedi.
İbn Cerîr ve Taberânî'nin bildirdiğine göre İkrime:
“İnsanlardan öyleleri var ki Allah'ın rızasını dileyerek nefsini satar..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Bu âyet, Suheyb b. Sinân ile Ebû Zer el-Ğifâri (Cündüb b. es- Seken) hakkında nazil olmuştur. Ebû Zer'i kabilesi alıkoymuş, ancak Ebû Zer kaçarak Peygamberimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına Mekke'ye gelmiştir. Daha sonra Medine'ye hicret etmek isterken de Merru'z-Zahrân'da iken onu yakalamışlar ancak yine ellerinden kaçıp Peygamberimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına ulaşmıştır. Suheyb'i de kabilesi yakalamış, malını onlara vererek kendini kurtarmıştır. Hicret etmek istediğinde de Kunfuz b. Umeyr b. Cud'ân karşısını çıkmış, geriye kalan malını da ona vererek elinden kurtulmuştur.
Taberânî, Hâkim, Beyhakî, Delâil'de ve İbn Asâkir, Suheyb'den bildiriyor: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Medine'ye hicret etmek üzere çıkınca ben de gitmek istedim, ancak Kureyşli gençler beni geri çevirdiler. Daha sonra bir daha çıkıp dört fersahlık bir yol aldıktan sonra Kureyşlilerden bir grup beni geri götürmek üzere peşime düşüp bana yetiştiler. Onlara:
“Size birkaç ûkiyye altın verip beni bırakmaya ne dersiniz?" dediğimde kabul ettiler. Bunun üzerine:
“Evime gidip kapı eşiğini eşin. Altınları orada bulacaksınız" dedim. Bu şekilde beni bıraktılar ve tekrar yola koyuldum. Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) henüz Kubâ'da iken yetiştim. Beni görünce üç defa:
“Ey Ebû Yahyâ! Alışverişin kârlı oldu!" buyurdu. "Yâ Resûlallah! Benden önce benim durumu sana bildirecek biri gelmedi. Bunu sana haber veren de Cebrâîl'den başkası olamaz" dedim.
İbnu'l-Münzir ve Hâkim, Enes'ten bildiriyor: Suheyb'in Medine'ye doğru yola çıkması konusunda Peygamberimize (sallallahü aleyhi ve sellem):
“İnsanlardan öyleleri var ki Allah'ın rızasını dileyerek nefsini satar..."âyeti nazil oldu. Allah Resûlü, Suheyb'i görünce:
“Ey Ebû Yahyâ! Alışverişin kârlı oldu!" buyurdu ve nazil olan bu âyeti ona okudu.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Katâde:
“İnsanlardan öyleleri var ki Allah'ın rızasını dileyerek nefsini satar..." âyetini açıklarken:
“Bunlardan kasıt Muhâcir ile Ensâr'dır" demiştir.
Vekî', Firyâbî, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, Muğîre b. Şu'be'den bildiriyor: Bir savaşta iken müslümanlardan biri bizden önce davranıp düşman üzerine atıldı ve öldürülene kadar savaştı. Müslümanlar:
“Adam kendini tehlikeye attı!" demeye başladılar. Durumu hakkında Ömer'e bir mektup yazdığımda Ömer cevaben şöyle yazdı:
“Durumu onların dedikleri gibi değildir. O, Yüce Allah'ın: «İnsanlardan öyleleri var ki Allah'ın rızasını dileyerek nefsini satar...» âyetinde belirttiği kimselerden biridir."
Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr, Muhammed b. Sîrîn'den bildiriyor: Hişâm b. Âmir düşman saflarına daldı ve safı yarıp geçti. Müslümanlar:
“Adam kendini tehlikeye atıyor" dediklerinde Ebû Hureyre cevaben:
“İnsanlardan öyleleri var ki Allah'ın rızasını dileyerek nefsini satar..." âyetini okudu.
Beyhakî, Sünen'de Müdrik b. Avf el-Ahmesî'deri bildiriyor: Ömer'in yanında otururken Nehavend savaşında herkesten önce davranıp düşmana saldıran ve ölen bir adamdan bahsettiler. Ben:
“O benim dayımdır. Müslümanlar da dayımın kendisini tehlikeye attığını söylüyorlar" dediğimde, Ömer:
“Yanılmışlar! Zira o dünyasını vererek âhiretini satın alan kişilerdendir" karşılığını verdi.
İbn Asâkir'in Kelbî vasıtasıyla Ebû Salih'ten bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“İnsanlardan öyleleri var ki Allah'ın rızasını dileyerek nefsini satar..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Bu âyet Suheyb ile birkaç arkadaşı hakkında nazil oldu. Zira Mekkeliler onları tekrar müşrik yapabilmek için yakalamışlardı. Onların içinde Ammâr, Ammâr'ın annesi Sümeyye, babası Yâsir, Bilâl, Habbâb ve Huvaytib b. Abdiluzza'nın azatlısı Âbis de vardı."
Taberânî, Ebû Nuaym, Hilye'de ve İbn Asâkir, Suheyb'den bildiriyor: Müşrikler Mekke'den ayrılan Peygamberimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) peşine düştüklerinde Allah Resûlü, Ebû Bekr'le birlikte mağarada saklandı. Müşrikler mağaraya bakıp gittikten sonra Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Yazık oldu Suheyb'e! Onu yanıma alamadım!" dedi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Mekke'den çıkmadan önce Ebû Bekr'i iki veya üç defa Suheyb'e göndermiş onu da yanında almak istemişti. Ancak Ebû Bekr yanına gidince onu namaz kılarken buldu. Geri dönüp:
“Namaz kılıyordu ve namazını kesmek istemedim" deyince, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Doğrusunu yapmışsın!" buyurdu. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile Ebû Bekr o gece Mekke'den ayrıldılar. Sabah olunca Suheyb, Ebû Bekr'in hanımı Ümmü Rûmân'ın yanına geldi. Ümmü Rûmân ona:
“Sen hâlâ burada mısın? Kardeşin dün gece çıktı ve azıklarından sana da biraz bıraktı" dedi.
Suheyb sonrasını şöyle anlatır:
“Bunun üzerine oradan ayrıldım ve hanımım Ümmü Amr'ın yanına girdim. Kılıcımı, yayımı ve ok torbamı alıp yola düştüm. Medine'ye ulaştığımda Allah Resûlü'nü Ebû Bekr ile otururken buldum. Ebû Bekr beni görünce hemen kalkıp hakkımda nazil olan âyeti bana müjdeledi ve elimi tuttu. Ona biraz sitem etmem üzerine benden özür diledi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ise:
“Ey Ebû Yahyâ! Alışverişin kârlı oldu!" diyerek müşriklere malımı vermem konusunda beni kârlı çıkardı.
İbn Ebî Hayseme ve İbn Asâkir, Mus'ab b. Abdillah'tan bildiriyor: Suheyb yanında bol parayla birlikte Rumlardan kaçıp Mekke'ye geldi. Mekke'ye gelince Abdullah b. Cud'ân'ın anlaşmalısı oldu. Rumlar da Suheyb'i Ninova'da yakalamışlardı. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Mekke'den Medine'ye hicret edince o da çıkmak istedi. Ancak müşrikler:
“Malın ve ailenle peşinden gitmene izin vermeyiz!" dediler. O da malını onlara verip hicret etmiştir. Bundan dolayıdır ki Allah Resûlü ona:
“Alışverişin kârlı oldu!" buyurmuştur. Yüce Allah, Suheyb'in bu davranışı hakkında da:
“İnsanlardan öyleleri var ki Allah'ın rızasını dileyerek nefsini satar..." âyetini indirmiştir. Mâlik b. Sinân onun kardeşidir.
Hâkim, İbn Abbâs'tan bildiriyor: Hazret-iÖmer'in yanında otururken Kûfe'den mektup geldi. Mektupta Kûfelilerden kaç kişinin Kur'ân'ı öğrenip okuduğu yazıyordu. Ömer tekbir getirince ben:
“İhtilafa düşmüşler!" dedim. Ömer bana:
“Nereden anladın?" diye sorunca:
“İnsanlardan öylesi de vardır ki, dünya hayatına ilişkin sözleri senin hoşuna gider. Bir de kalbindekine Allah'ı şahit tutar. Hâlbuki o, düşmanlıkta en amansız olandır. Senin yanından ayrılınca, ülkede fesat çıkarmaya çalışır, ürünleri ve nesilleri mahvetmek için uğraşır. Allah, elbette fesadı sevmez" âyetlerini okudum ve:
“Şayet bunu yaparlarsa elbetteki Kur'ân'ın sahibi buna karşı sessiz kalmayacaktır" dedim. Sonra:
“Ona «Allah'tan kork» denildiği zaman, gururu onu daha da günaha sürükler. Artık böylesinin hakkından cehennem gelir. O ne kötü yataktır! İnsanlardan öyleleri de var ki Allah'ın rızasını dileyerek nefsini satar..." âyetlerini okuduğumda:
“Canım elinde olana yemin olsun ki doğru söyledin!" dedi."
Hâkim, Abdullah b. Ubeyd b. Umeyr'den bildiriyor: İbn Abbâs, Hazret-iÖmer'in elinden tutmuş yürüyorken, Ömer:
“Gördüğüm kadarıyla herkes Kur'ân'la konuşmaya, onu okumaya başladı" dedi. "Ey müminlerin emiri! Ben bundan hoşlanmıyorum" dediğimde, Ömer:
“Neden?" diye sordu. "Çünkü kendilerini okumaya verdiler mi sadece okuyacaklar. Sadece okudukları zaman ihtilafa düşecekler. İhtilafa düştükleri zaman da birbirlerinin boyunlarını vuracaklar" karşılığını verdiğimde, Ömer:
“Ben de bunu biliyor, ancak kimseye söyleyemiyordum" karşılığını verdi.
İbn Cerîr, İbn Zeyd'den bildiriyor: İbn Abbâs bu âyet ile bir önceki âyeti Ömer b. el-Hattâb'ın yanında okudu ve:
“İki adam birbiriyle savaşacak.'" dedi. Ömer:
“Ne dedin?" diye sorunca, İbn Abbâs şu karşılığı verdi:
“Ey müminlerin emiri! Burada, biri kendisine:
“Allah'tan kork!" denildiği zaman gururu dolayısıyla daha fazla günaha giren biri ile Allah rızası için nefsini feda eden olmak üzere iki tür adam görüyorum. Şimdi bu ikisinden biri diğerine:
“Allah'tan kork!" dese, diğeri de gurura kapılıp bunu kabul etmese bu durumda söyleyen kişi:
“O zaman ben de kendimi feda ediyorum!" diyecek ve onunla savaşa girecek. İşte bu şekilde iki adam birbiriyle savaşmış olacak." Bunu duyan Ömer:
“Allah seni muvaffak etsin ey İbn Abbâs!" dedi.
Abd b. Humeyd, İkrime'den bildiriyor: Ömer b. el-Hâttâb:
“Ona «Allah'tan kork» denildiği zaman, gururu onu daha da günaha sürükler. Artık böylesinin hakkından cehennem gelir. O ne kötü yataktır! İnsanlardan öyleleri var ki Allah'ın rızasını dileyerek nefsini satar..." âyetlerini okuduğu zaman:
“Buradaki iki adam dövüşecek!" derdi.
Vekî', Abd b. Humeyd, Buhârî, Târih'de, İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Hatîb'in bildirdiğine göre Ali b. Ebî Tâlib, Bakara Sûresi'nin 206 ile 207. âyetlerini okudu ve:
“Kâbe'nin Rabbine andolsun ki bu iki adam dövüşecek!" dedi.
Vekî', Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr, Sâlîh b. Ebû Halîl'den bildiriyor: Ömer bir adamın:
“Ona «Allah'tan kork» denildiği zaman, gururu onu daha da günaha sürükler. Artık böylesinin hakkından cehennem gelir. O ne kötü yataktır! İnsanlardan öyleleri var ki Allah'ın rızasını dileyerek nefsini satar..." âyetlerini okuduğunu işitince:
“İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn! Adam kalkıp diğerine iyiliği emredip kötülükten nehyedeyim derken diğeri tarafından öldürülüyor!" dedi.
İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir, Hasan(-ı Basrî)'dan bildiriyor:
“Müslüman biri karşılaştığı; kafire:
“Lâ ilâhe illlah" de, hakketmedikten sonra malın ve kanın bana haram olsun!" der. Kafir bunu demeyi kabul etmeyince, bu kez Müslüman olan kişi:
“O zaman ben de kendimi Allah'a feda ediyorum" der ve ölene kadar kafirle savaşır. İşte bu iki âyet böylesi Müslümanlar hakkında nazil olmuştur."
208
Bkz. Ayet:209
209
"Ey îman edenler! Hepiniz topluca barış ve güvenliğe (İslâm'a) girin. Şeytanın adımlarını izlemeyin. Çünkü o, size apaçık bir düşmandır. Size apaçık deliller geldikten sonra, yine de kayarsanız, şunu iyi bilin ki Allah azizdir, hakimdir."
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs bu âyeti, (.....) lafzıyla okumuş ve şu şekilde açıklamıştır:
“Buradaki hitap, Ehl-i kitâb'dan olanlaradır. Zira onlar, Yüce Allah'a iman etmekle beraber daha önceden indirilen Tevrat'taki bazı hükümlere ve şeriatlerine tutunmuş idiler. Bu âyetle onlara:
“Artık Tevrat'a ve hükümlerine tutunmayı bırakın.
Muhammed'in (sallallahü aleyhi ve sellem) dinine girin ve bu dinin hükümlerine tamamıyla tutunun" denilmiştir."
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İkrime:
“Ey iman edenler! Hepiniz topluca barış ve güvenliğe girin..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Âyet hepsi de Yahudi olan Sa'lebe, Abdullah b. Selâm, İbn Yâmîn, Ka'b'ın iki oğlu Esed ile Useyd, Sa'ye b. Amr ve Kays b. Zeyd hakkında nazil olmuştur. Bunlar:
“Yâ Resûlallah! Cumartesi günü öteden beri saygı gösterdiğimiz bir gündü. İzin ver de bunu devam ettirelim. Tevrat da Allah'ın Kitab'ıdır, izin ver geceleri ona uyalım" deyince bu âyet nazil olmuştur."
İbn Cerîr'in İbn Cüreyc'den bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Ey iman edenler! Hepiniz topluca barış ve güvenliğe girin..." âyetini açıklarken:
“İman edenlerden kasıt, Ehl-i kitâb'dan olanlardır ve topluca İslam dinine girmeleri emredilmiştir" demiştir.
İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'tan bildiriyor:
“Âyette (.....) ifadesinden kasıt, Allah'a ve dinine itaattir. (.....) ifadesi de 'topluca' anlamına gelmektedir."
İbn Cerîr, İbn Abbâs'tan bildiriyor:
“Ayette (.....) ifadesinden kasıt İslam'dır. (.....) ifadesi de İslam dinini terketmek anlamına gelmektedir."
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Süddî:
“Size apaçık deliller geldikten sonra, yine de kayarsanız..." âyetini:
“Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) size geldikten sonra dalâlete düşerseniz" şeklinde açıklamıştır.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Ebu'l-Âliye:
“...İyi bilin ki Allah azîzdir, hakîmdir..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“İntikamını alacağı zaman pek azizdir ve işlerinde hikmet sahibidir."
210
"Onlar, bulut gölgelen içinde, Allah'ın azabının ve meleklerin tepelerine inip işin bitmesini mi bekliyorlar? Bütün işler Allah'a dönecektir."
İbn Merdûye'nin İbn Mes'ûd'dan bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Yüce Allah gelmiş geçmiş tüm insanları belirli bir günün bir vaktinde bir yerde toplar. Hepsi ayaktadır, gözleri semada verilecek hükmü beklemektedirler. Bu esnada Yüce Allah buluttan gölgelikler içinde Arş'tan Kür s?ye iner."
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh, Azame'de bildirdiğine göre Abdullah b. Amr b. el-Âs bu âyeti açıklarken şöyle demiştir:
“Yüce Allah (Arş'tan Kürsî'ye) indiği zaman kullarıyla arasında nur, karanlık ve sudan perdeler gibi yetmiş bin perde bulunur. İniş sırasında su o karanlıkta öyle bir ses çıkarır ki duyan kalpler yerinde fırlar."
Abd b. Humeyd, Ebû Ya'lâ, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs bu âyeti açıklarken şöyle demiştir:
“Kıyamet gününde Yüce Allah boşlukları olan bulutlar içinden (Arş'tan Kürsî'ye) tecelli edip iner."
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“...Bulut gölgeleri içinde..."âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Buradaki bulut bilinen bulutlardan değildir. Buradaki bulut, İsrâil oğulları çölde kaybolduklarında gölge olarak kendilerine gönderilen buluttur. Kıyamet gününde Yüce Allah'ın içinde geleceği bulut da bu buluttur. Bedir savaşı sırasında meleklerin, içinde geldikleri bulut da bu buluttur."
İbn Cerîr ve Deylemî'nin İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Kıyamet gününde Yüce Allah boşlukları olan bulutlar içinden melekler tarafından çevrelenmiş bir şekilde gelir. İşte:
“Onlar, bulut gölgeleri içinde, Allah'ın azabının ve meleklerin tepelerine inip işin bitmesini mi bekliyorlar?" âyetinin anlamı da budur."
Ebû Ubeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Beyhakî, el-Esmâu ve's-Sifât'da Ebu'l-Âliye'den bildiriyor: Ubey b. Ka'b'ın kıraatinde bu âyet: (.....) şeklindedir. Buna göre kıyamet gününde bulut gölgeleri içinde melekler gelirler. Yüce Allah da dilediği şekilde gelir. Bir benzeri âyet de:
“O gün gök bulutlarla yarılıp parçalanacak ve melekler bölük bölük indirilecektir" âyetidir.
İbn Cerîr ile İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İkrime: (.....) âyetini açıklarken:
“Boşlukları ve pencereleri olan bulutlar içinde, meleklerin arasında gelir" demiştir.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Katâde bu âyeti açıklarken:
“Yüce Allah kıyamet gününde bulut gölgeleri içinde gelir. Melekler ise kişinin ölüm anında yanına gelirler" demiştir.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İkrime: (.....) âyetini:
“Ve kıyamet kopar" şeklinde açıklamıştır.
211
"İsrailoğullarma sor, onlara apaçık nice âyetler verdik. Kendisine geldikten sonra kim Allah'ın nimetini değiştirirse bilsin ki Allah'ın cezası pek şiddetlidir"
Abd b. Humeyd ile İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“İsrailoğullarına sor, onlara apaçık nice âyetler verdik. Kendisine geldikten sonra kim Allah'ın nimetini değiştirirse bilsin ki Allah'ın cezası pek şiddetlidir" âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“İsrâiloğullarıyla kastedilen Yahudilerdir. Apaçık âyetlerden kasıt, bü yönde Kur'ân'da zikredilen âyetlerdir. Allah'ın nimetini değiştirmekten kasıt da, bu nimetler karşısında nankör davranmaktır."
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Ebu'l-Âliye bu âyeti açıklarken şöyle demiştir:
“Yüce Allah, İsrailoğullarına Hazret-i Musa'nın asası, beyaz eli, onları denizden geçirmesi, düşmanlarını aynı denizin içinde gözleri önünde boğması, çölde kaybolduklarında gölgelik olarak onlara bulut göndermesi, kudret helvası ile bıldırcın indirmesi gibi pek çok mucizeler göstermiştir. Yüce Allah buna rağmen böylesi nimetlere karşı nankör davrananlara karşı cezasının pek şiddetli olacağını bildirmiştir."
212
"İnkar edenlere, dünya hayatı güzel görünür, onlar, inananlarla alay ederler, oysa Allah'a karşı gelmekten sakınanlar kıyamet günü onların üstünde olacaklardır. Allah dilediğini hesapsız şekilde rızıklandırır."
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Cüreyc:
“İnkar edenlere, dünya hayatı güzel görünür, onlar, inananlarla alay ederler.." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Kafirler dünya peşinde koşarak onun nimetleri için çalışırlar. Ahirete yönelen ve ona yönelik amel eden müminlerle de alay ederler. Sanırım İkrime bu konuda onların:
“Muhammed gerçekten peygamber olsaydı bizim efendilerimiz ve ileri gelenlerimiz ona tabi olurdu. Vallahi İbn Mes'ûd ve arkadaşları gibi fakir olanlardan başka kimse ona tabi olmadı" dediklerini zikreder.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Katâde:
“İnkar edenlere, dünya hayatı güzel görünür, onlar, inananlarla alay ederler, oysa Allah'a karşı gelmekten sakınanlar kıyamet günü onların üstünde olacaklardır.." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“İnkar edenlerin tek derdi, niyetleri, hedefleri ve tek uğraşları dünyadır. Bu yönde müminlerle de alay eder ve: «Onların hiçbir değeri yok!» diye küçümserler. Oysa kıyamet gününde kimlerin daha üstün olduğu görülecektir."
Abdurrezzâk'ın bildirdiğine göre Katâde: (.....) âyetini açıklarken:
“Allah'a karşı gelmekten sakınanlar, Cennette olacaklardır" demiştir.
İbn Ebî Hâtim, Atâ'dan bildiriyor: İbn Abbâs'a:
“...Allah dilediğini hesapsız şekilde rızıklandırır" âyetinin açıklamasını sorduğumda:
“Yüce Allah'ı bu konuda denetleyecek ve kontrol edecek bir şey yoktur" dedi.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr:
“...Hesapsız şekilde rızıklandırır" âyetini açıklarken:
“Rabbimize, yapacağı bir şeyden dolayı kimseler hesap soramaz" demiştir.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Meymûn b. Mihrân:
“...Hesapsız şekilde rızıklandırır" âyetini açıklarken:
“Bol bol ihsan eder" demiştir.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Enes:
“...Hesapsız şekilde rızıklandırır" âyetini açıklarken:
“Rabbimiz katındaki nimetlerinin azalacağı endişesini taşıyarak vermez. Zira Yüce Allah'ın yanındaki nimetler asla eksilmez" demiştir.
213
"İnsanlar bir tek ümmetti. Allah, peygamberleri müjdeci ve uyana olarak gönderdi; insanların ayrılığa düşecekleri hususlarda aralarında hüküm vermek için onlarla birlikte hak Kitaplar indirdi. Ancak kitap verilenler, kendilerine belgeler geldikten sonra, aralarındaki ihtiras yüzünden onda ayrılığa düştüler. Allah, inananları, ayrılığa düştükleri gerçeğe kendi izni ile eriştirdi. Allah dilediğini doğru yola eriştirir."
İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Ebû Ya'lâ, Taberânî ve İbn Merdûye sahih bir senedle bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“İnsanlar bir tek ümmetti..."âyetini açıklarken:
“Hepsi de İslam dini üzerindeydi" demiştir.
Bezzâr, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Hâkim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs: Hazret-i Âdem ile Hazret-i Nûh arasında on asırlık bir zaman vardı. Bu zaman içerinde herkes Yüce Allah'ın gönderdiği hak şeriat üzerinde idi. Ancak daha sonradan ihtilafa düşünce Yüce Allah, "...Peygamberleri müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdi..." demiştir.
Ravi der ki:
“İbn Abbâs'ın kıraatinde de bu âyet: (.....) şeklindedir."
İbn Cerîr ile İbn Ebî Hâtim, Ubey b. Ka'b'dan bildiriyor:
“İnsanlar Hazret-i Âdem'e sunulduklarında tek bir ümmetti. Yüce Allah onları İslam fıtratı üzerine yaratmış, hepsi de Allah'a olan kulluklarını ikrar etmişlerdi. Hepsi de birer Müslüman olarak tek bir ümmetti, ancak Hazret-i Âdem'den sonra ihtilafa düştüler."
Vekî', Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“İnsanlar bir tek ümmetti..." âyetini açıklarken:
“Burada insanlardan kasıt Hazret-i Âdem'dir" demiştir.
İbn Cerîr ile İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Ubey b. Ka'b bu âyeti, (.....) lafzıyla okur ve açıklarken şöyle derdi:
“Yüce Allah bu ihtilaftan sonra peygamberler göndermiş kitaplar indirmiştir. (.....) Burada ihtilaf edenlerden kasıt kendilerine kitap ve ilim verilen İsrâiloğullarıdır. Bunlar:
“ (.....) buyruğuyla da ifade edildiği gibi dünya ve nimetlerinin peşine düşmüş, daha çok mal edinmek ve insanlar üzerinde otorite kurmak uğrunda birbirlerine saldırıp, birbirlerini öldürmüşlerdir. Ancak: (.....) buyruğunda belirtildiği gibi İsrâiloğulları böylesi ayrılığın içine düşünce Yüce Allah, bu ihtilaftan önce peygamberlerin getirdikleri üzerinde bir hayat yaşadıkları, samimi bir şekilde sadece Allah'a bağlandıkları, sadece ona kulluk edip ortak koşmadıkları, namazı kılıp zekatı verdiklerini onlara bildirip hatırlattı. Sonunda da içine düştükleri ihtilaf durumundan uzak durdular. İşte bunlar kıyamet gününde Hazret-i Nuh'un, Hazret-i Hûd'un, Hazret-i Salih'in, Hazret-i Şuayb'ın kavimleri ile Firavun ailesi hakkında, bunlara elçiler geldiği, ancak onları yalanladıkları yönünde şahitlikte bulunacaklardır."
İbn Cerîr ile İbn Ebî Hâtim'in Avfî vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“İnsanlar bir tek ümmetti..." âyetini açıklarken:
“Hepsi de kafir idi" demiştir.
Abdurrezzâk, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“...Allah, inananları, ayrılığa düştükleri gerçeğe kendi izni ile eriştirdi..." âyetini açıklarken şöyle buyurmuştur:
“Biz, en son gelen ümmet, kıyamet gününde en önde gelen ve herkesten önce Cennete girecek olan ümmet olacaktır. Onlara bizden önce, bize ise onlardan sonra kitap verilmiş ' olmasına rağmen onların ihtilafa düştüğü konularda Yüce Allah bizi doğrusuna yöneltmiştir. Bugün (Cuma günü) konusunda bizden öncekiler ihtilafa düştüler. Tüni insanlar bu gün konusunda bize tabidirler. Yarın (Cumartesi) Yahudilerin, öbür (Pazar) gün de Hıristiyanların günüdür."
İbn Ebî Hâtim, İbn Cüreyc'den bildiriyor:
“Hazret-i Âdem ile Hazret-i Nûh arasında on peygamber gelmiştir. İnsanlar Hazret-i Âdem'den çoğalıp dağılmışlar, Yüce Allah da onlara müjdeci ve uyarıcı olarak peygamberler göndermiştir."
Abd b. Humeyd ile İbn Ebî Hâtim, Katâde'den bildiriyor:
“Hazret-i Âdem ile Hazret-i Nûh arasında on asırlık bir zaman vardı. Bu zaman içerinde herkes Yüce Allah'ın gönderdiği hak şeriat üzerinde idi. Ancak daha sonradan ihtilafa düşünce Yüce Allah onlara Hazret-i Nûh'u göndermiştir. Hazret-i Nûh da Allah'ın yeryüzüne gönderdiği ilk peygamberdir. İnsanların ihtilafa düşüp haktan ayrıldıkları bir zamanda gönderilmiştir. Yüce Allah kıyamet gününde lehlerine veya aleyhlerine hüccet olsun diye peygamberlerini göndermiş ve kitaplarını indirmiştir."
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Zeyd b. Eşlem:
“...Allah, inananları, ayrılığa düştükleri gerçeğe kendi izni ile eriştirdi..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Öncekiler Cuma gününün tatil olması konusunda ihtilafa düştüler. Yahudiler Cumartesi gününü, Hıristiyanlar ise Pazar gününü tatil edindiler. Yüce Allah, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) ümmetine tatil olarak Cuma gününü gösterdi. Öncekiler kıble konusunda ihtilafa düştüler. Hıristiyanlar doğuya, Yahudiler ise Beytu'l-Makdis'e yöneldiler. Yüce Allah, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) ümmetine yönelmeleri için kıbleyi gösterdi. Öncekiler namaz konusunda ihtilafa düştüler. Kimi rükû edip secde etmez, kimisi secde eder rükû etmez, kimisi konuşurken namazını kılar, kimisi de yürürken namazını kılardı. Yüce Allah, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) ümmetine namazın doğru bir şekilde nasıl kılınması gerektiğini gösterdi. Öncekiler oruç konusunda ihtilafa düştüler. Kimisi gündüz vakti oruç tuttu. Kimisi sadece bazı yemeklerden uzak durarak orucunu tuttu. Yüce Allah, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) ümmetine orucun doğru bir şekilde nasıl tutulması gerektiğini gösterdi. İbrâhim (aleyhisselam) konusunda ihtilafa düştüler. Yahudiler onun Yahudi olduğunu söylerken, Hıristiyanlar onun Hıristiyan biri olduğunu söylediler. Yüce Allah Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) ümmetine bu konuda hak olanı gösterdi ve onun hanîf bir Müslüman olduğunu bildirdi. İsa (aleyhisselam) konusunda da ihtilafa düştüler. Yahudiler onu yalanlayıp annesinin büyük bir günah işlediğini söylediler. Hıristiyanlar da onun bir ilah ve oğul olduğunu söylediler. Yüce Allah Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) ümmetine bu konuda hak olanı gösterdi ve onun Allah'ın kelimesi ve ruhu olduğunu bildirdi."
İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir, Süddî'den bildiriyor: İbn Mes'ûd'un kıraatinde bu âyet:
“Yüce Allah inananları terk ettikleri İslam'a geri eriştirdi" anlamına gelecek şekilde (.....) lafzıyla geçer.
İbn Cerîr, Rabî'den bildiriyor: Ubey b. Ka'b'ın kıraatinde bu âyet: (=Yüce Allah inananları, ayrılığa düştükleri konuda gerçeğe eriştirdi ki kıyamet gününde insanlar hakkında şahitlikte bulunsunlar. Allah dilediğini doğru yola iletir)" lafzıyladır."
Ebu'l-Âliye der ki:
“Yüce Allah, şüphelere, yanlış yollara ve fitnelere düşmemeleri için onlara gerçeğe çıkış yolunu göstermiştir."
214
"Yoksa sîz, sizden öncekilerin başına gelenler, sizin de başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Peygamber ve onunla beraber müminler, «Allah'ın yardımı ne zaman?» diyecek kadar darlığa ve zorluğa uğramışlar ve sarsılmışlardı. İyi bilin ki, Allah'ın yardımı pek yakındır."
Abdurrezzâk, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Katâde:
“Yoksa siz, sizden öncekilerin başına gelenler, sizin de başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Peygamber ve onunla beraber müminler, «Allah'ın yardımı ne zaman?» diyecek kadar darlığa ve zorluğa uğramışlar ve sarsılmışlardı. İyi bilin ki, Allah'ın yardımı pek yakındır" âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Bu âyet, Hendek savaşı sırasında nazil olmuştur. Bu savaşta Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile ashabı çok büyük sıkıntılar çekmiş ve düşmanlar tarafından kuşatma altında tutulmuşlardı."
İbn Ebî Hâtim ile İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İbn Abbâs bu âyeti açıklarken şöyle demiştir:
“Yüce Allah bu âyette müminlere dünyanın bela yeri olduğunu, böylesi bir dünyada onları sıkıntılarla sınayacağını bildirmiştir. Daha önce de peygamberlerini ve seçkin kullarını, nefislerini kirlerden temizlemek için bu şekilde sınadığını ifade etmiş ve:
“...Peygamber ve onunla beraber müminler... darlığa ve zorluğa uğramışlar ve sarsılmışlardı..." buyurmuştur. Peygamber ve yanındaki müminler türlü fitneler ve hastalıklara maruz kalmışlar, bu fitneler ve insanların eziyetlerinden dolayı da sarsılmışlardır."
Ahmed, Buhârî, Ebû Dâvud ve Nesâî, Habbâb b. el-Eret'ten bildiriyor:
“Yâ Resûlallah! Bizim için Allah'tan yardım istemeyecek misin? Bize yardım etmesi için Allah'a dua etmeyecek misin?" diye sorduğumuzda Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle karşılık verdi:
“Sizden öncekilerden birinin başına testere konulur ayağına kadar kesilirdi de buna rağmen dininden dönmezdi. Demirden taraklarla eti kemiğinden ayrılırdı da yine dininden dönmezdi. Vallahi bu din hakim olacak ve kişi bineğine binip San'â'dan Hadramevt'e kadar Allah'tan başka hiç kimseden korkmadan yolculuk edebilecektir. Yine kişi koyun sürüsü için kurttan başka hiç kimseden korkmayacak duruma gelecektir. Ancak sizler acele ediyorsunuz."
İbn Cerîr ile İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Süddî:
“Yoksa siz, sizden öncekilerin başına gelenler, sizin de başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?" âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Söz konusu şeyler Hendek savaşı sırasında Müslümanların başına gelmiştir ki:
“...Meğer Allah ve Resûlü bize sadece kuru vaadlerde bulunmuşlar..." diyenler de çıkmıştır."
Abd b. Humeyd, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Katâde: (.....) âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Sizden önce gelenler fakirlikle ve çeşitli hastalıklara maruz kalmışlardır. Karşılaştıkları fitneler ve insanların eziyetlerinden dolayı sarsılmışlardır. Öyle ki en hayırlıları, en sabırlıları ve Allah'ı en çok bilen biri olan Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) bile: «Allah'ın yardımı ne zaman gelecektir?» diye sormaya başlamıştır. Oysa Allah'ın yardımı pek yakındır. Yüce Allah kendisine itaat eden ile isyan edeni ortaya çıkarmak üzere daha önceki peygamberler ile müminlere de yaptığı gibi Müslümanları bu tür belalar ve yoksunluklarla sınamıştır."
Hâkim'in Ebû Umâme'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Kişi ayarım belirlemek için altınını nasıl ateşte denerse Yüce Allah da -kendisini çok iyi bilmesine rağmen- birinizi öyle sınar. Bu sınamadan kimi beyaz altın gibi çıkar ki işte Yüce Allah'ın kötülüklerden kurtardığı kişi budur. Kimisi de siyah altın olarak çıkar ki fitneye kapılan kişi de budur.
215
"Sana Allah yolunda kimlere ve ne harcayacaklarını sorarlar. De ki: İnfak edeceğiniz mal anne baba, akrabalar, yetimler, yoksullar ve yolda kalmış gariplere verilmelidir. Hayır olarak daha ne yaparsanız Allah muhakkak onu bilir"
İbn Cerîr ile İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Süddî:
“Sana Allah yolunda kimlere ve ne harcayacaklarını sorarlar. De ki: İnfak edeceğiniz mal anne baba, akrabalar, yetimler, yoksullar ve yolda kalmış gariplere verilmelidir..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Bu âyet nazil olduğunda henüz zekat hakkında herhangi bir hüküm yoktu. Kişinin ailesine, yakınlarına yapacağı harcamalar ile yoksullara vereceği sadakaları ihtiva eden bu âyetin hükmü sonradan nazil olan zekat âyetiyle neshedildi."
İbn Cerîr ile İbnu'l-Münzir, İbn Cüreyc'den bildiriyor:
“Müminler, Allah Resûlüne, mallarından nerelere infâk yapmaları gerektiğini sorunca:
“Sana Allah yolunda kimlere ve ne harcayacaklarını sorarlar. De ki: İnfak edeceğiniz mal anne baba, akrabalar, yetimler, yoksullar ve yolda kalmış gariplere verilmelidir..." âyeti nazil oldu. Bu âyet kişinin nafile olarak yapacağı infakı ihtiva etmektedir. Zekat ise bunun dışında olan bir şeydir."
İbnu'l-Münzir, İbn Habbân'dan bildiriyor: Amr b. el-Cemûh, Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) :
“Mallarımızdan ne kadar ve nerelere infakta bulunalım?" diye sorunca:
“Sana Allah yolunda kimlere ve ne harcayacaklarını sorarlar. De ki: İnfak edeceğiniz mal anne baba, akrabalar, yetimler, yoksullar ve yolda kalmış gariplere verilmelidir..." âyeti nazil oldu ve intakın nerelere yapılabileceğini bildirdi.
Abd b. Humeyd ile İbnu'l-Münzir, Katâde'den bildiriyor:
“İnfak konusu Müslümanların kafasını meşgul edince bunu Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) sordular. Bunun üzerine Yüce Allah:
“Sana Allah yolunda kimlere ve ne harcayacaklarını sorarlar. De ki: İnfak edeceğiniz mal anne baba, akrabalar, yetimler, yoksullar ve yolda kalmış gariplere verilmelidir. Hayır olarak daha ne yaparsanız Allah muhakkak onu bilir" âyetini indirdi."
Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“Sana Allah yolunda kimlere ve ne harcayacaklarını sorarlar..." âyetini açıklarken şöyle demiştir: Müslümanlar Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) kimlere ne kadar infakta bulunmaları gerektiğini sorunca:
“...De ki: İnfak edeceğiniz mal anne baba, akrabalar, yetimler, yoksullar ve yolda kalmış gariplere verilmelidir..."âyeti nazil olmuştur. Âyette:
“En insanoğlu! Çalışmaların ve çabaların sonucu kazandıklarından belirtilen bu yerlere harcamada ve infakta bulun. Kendin için şuraya buraya harcayıp da aileni, akrabalarını ve yakınlarını unutma!" denilmek istenmiştir.
Dârimî, Bezzâr, İbnu'l-Münzir ve Taberânî, İbn Abbâs'tan bildiriyor:
“Muhammed'in (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabından daha hayırlı kişiler görmüş değilim. Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) vefat edene kadar sadace on üç konuda ona soru sormuşlardır ki bu soruların hepsi de Kur'ân'da geçmiştir. Bunlardan bazıları:
“Sana, şarap ve kumar hakkında soru sorarlar..." "Sana haram ayı, yani onda savaşmayı soruyorlar..." "Sana kadınların ay halini sorarlar..." "Sana savaş ganimetlerini soruyorlar..." "Sana Allah yolunda kimlere ve ne harcayacaklarını sorarlar.." şeklinde ifade edilmiştir. Ashab da sadece kendilerine faydası olacak şeyleri sorarlardı.
216
"Savaş, hoşunuza gitmediği hâlde, size farz kılındı. Olur ki, bir şey sizin için hayırlı iken, siz onu hoş görmezsiniz. Yine olur ki, bir şey sizin için kötü iken, siz onu seversiniz. Allah bilir, siz bilmezsiniz."
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr bu âyeti açıklarken şöyle demiştir: Mekke döneminde Yüce Allah, Peygamberimize (sallallahü aleyhi ve sellem) ve müminlere tevhidi, namazı, zekatı ve savaştan uzak durmalarını emretmiştir. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Medine'ye hicret ettikten sonra diğer farzlar nazil oldu. Bunlardan biri de:
“Savaş, hoşunuza gitmediği hâlde, size farz kılındı. Olur ki, bir şey sizin için hayırlı iken, siz onu hoş görmezsiniz. Yine olur ki, bir şey sizin için kötü iken, siz onu seversiniz..." âyetiyle savaş konusundaki hükümdür. Âyetle daha önce yasaklanmış olan savaşa izin verilmiştir. Âyette:
“Savaşmak size meşakkatli gelebilir. Cihad etmeyi veya müşriklerle savaşmayı sevmeyebilirsiniz ancak Allah, böylesi bir savaşın sonunda sizin hayrınıza olan zafer, ganimet ve şehadeti ihsan eder. Cihada çıkmayıp evlerinizde oturmayı sevebilirsiniz, ancak Allah böylesi bir oturmanın sonunu, sizi zafersiz ve ganimetsiz bırakarak kötü kılar" denilmiştir.
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, İbn Cüreyc'den bildiriyor:
“Atâ'ya:
“Savaş, hoşunuza gitmediği hâlde, size farz kılındı..." âyetine göre savaş bütün insanlara mı farz kılındı?" diye sorduğumda:
“Hayır! Savaş, âyetin indiği zamandaki insanlara farz kılınmıştı" karşılığını verdi.
İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Şihâb bu âyeti açıklarken şöyle demiştir:
“Cihad, savaşa çıksın veya geride kalsın herkese farz kılınmıştır. Savaş çıkmayıp geride kalanlar hazır halde beklerler. Kendilerinden yardım istenildiğinde yardım ederler. Savaşa çıkması emredildiğinde savaşa çıkarlar. Kendilerine ihtiyaç duyulmadığı zamanlarda ise geride kalırlar."
İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, İkrime'den bildiriyor:
“...Hoşunuza gitmediği hâlde..." âyetini:
“...İşittik ve itaat ettik..." âyeti neshetmiştir.
İbn Cerîr mevsûl olarak İkrime vasıtasıyla İbn Abbâs'tan yorumun benzerini zikreder.
İbnu'l-Münzir ve Beyhakî, Sünende Ali'den bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Yüce Allah'ın: (.....) sözü, farzı ifade eder" demiştir.
İbnu'l-Münzir, Mücâhid'den bildiriyor:
“Kur'ân'da Yüce Allah'ın: dediği yerler farziyeti ifade eder.
İbn Ebî Hâtim'in Süddî vasıtasıyla bildirdiğine göre Ebû Mâlik şöyle demiştir:
“İki âyet hariç Kur'ân'da Yüce Allah'ın: dediği yerler farziyeti ifade eder. Bu iki âyetten biri de: (Umulur ki sizi boşarsa Rabbi ona, sizin yerinize sizden de hayırlı Müslüman, inanmış itaatli, tövbe kâr, ibâdette bulunan, ömrünü itâatle geçiren dul ve kız eşler verir) âyetidir. Diğeri de: (Umulur ki Rabbiniz size merhamet eder...) âyetidir."
İbnu'l-Münzir, Saîd b. Cübeyr'den bildiriyor: Kur'ân'da Yüce Allah'ın: dediği âyetlerin hükmü iki çeşittir. Biri: (...Kurtuluşa erenlerden olması umulur) âyetinde olduğu gibi işin gerekliliğini ve katiyetini ifade eder. Diğeri de: (...Olur ki, bir şey sizin için hayırlı iken, siz onu hoş görmezsiniz...) âyetinde olduğu gibi bir kesinlik ifade etmez. Yani müminin hoşlanmadığı her şeyin aslında kendisi için hayırlı olduğu anlamına gelmez. Aynı şekilde hoşlandığı Her şeyin aslında kendisi için kötü olduğu anlamına da gelmez."
İbn Cerîr, İbn Abbâs'tan bildiriyor: Peygamberimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) bineğinin arkasına binmiştim. Bir ara baha:
“Ey îbn Abbâs! Nefsine hoş gelmese de Yüce Allah'ın sana takdir ettiği, şeylere razı ol. Bu durum Allah'ın kitabında da mevcuttur" buyurdu. "Yâ Resûlallah! Ben Kur'ân'ı okudum, neresinde geçiyor?" diye sorduğumda şu karşılığı verdi:
“Savaş, hoşunuza gitmediği hâlde, size farz kılındı. Olur ki, bir şey sizin için hayırlı iken, siz onu hoş görmezsiniz. Yine olur ki, bir şey sizin için kötü iken, siz onu seversiniz. Allah bilir, siz bilmezsiniz" âyetinde mevcuttur."
Ahmed, Buhârî, Müslim, Nesâî, İbn Mâce ve Beyhakî, Şuab'da Ebû Zer'den bildiriyor: Adamın biri:
“Yâ Resûlallah! En üstün ameller hangileridir?" diye sorunca, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Allah'a iman ile Allah yolunda cihattır" karşılığını verdi. Adam:
“Hangi azat etme daha üstündür?" diye sorunca, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Kişinin en beğendiği kölesini azat etmesidir" karşılığını verdi. Adam:
“Bunu yapamazsam?" diye sorunca, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Yapan birine veya yapmak istetip de beceremeyen birine yardım edersin" buyurdu. Adam:
“Peki, bunu da yapamazsam?" diye sorunca, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Kimselere zarar vermemeye çalışırsın. Bu da senin kendi kendine yapacağın bir sadakadır" karşılığını verdi.
Ahmed, Buhârî, Müslim, Tirmizî, Nesâî ve Beyhakî, Şuab'da Ebû Hureyre'den bildiriyor: Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem):
“En üstün amel hangisidir?" diye sorulunca:
“Allah'a ve Resulüne imandır" karşılığını verdi. "Sonra hangisi?" diye sorulunca, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Sonra Yüce' Allah yolunda cihattır" karşılığını verdi. "Sonra hangisi?" diye sorulunca da:
“Gereği.gibi ifa edilmiş bir haçtır" buyurdu.
Beyhakî, Şuab'da Abdullah b. Mes'ûd'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“En üstün ameller, vaktinde kılınan namaz ile Allah yolunda cihattır" buyurmuştur.
Mâlik, Abdurrezzâk, Musannef’te, Buhârî, Müslim, Nesâî ve Beyhakî'nin Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Yüce Allah yolunda cihad eden kişi -ki Allah, kendi yolunda cihad edenleri herkesten iyi bilir- gündüzlerini oruçla, gecelerini de huşû içinde, rükû ve secde ile geçiren kişi gibidir. Yüce Allah, yolunda cihad eden kişiyi ya şehit düşürüp Cennetine koymayı veya elde ettiği sevap ve ganimet ile sağlam bir şekilde ailesine geri döndürmeyi garanti etmiştir."
Buhârî ve Beyhakî, Şuab'da Ebû Hureyre'den bildiriyor: Adamın biri Allah Resûlü'ne geldi ve:
“Bana cihada denk olan bir amel söyle" dedi. Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Böylesi bir amel göremiyorum" buyurdu ve:
“Mücahid cihad için yola çıkar çıkmaz sen mescide girip, o cihadından dönene kadar gündüzlerini oruçla, gecelerini de ibadetle geçirebilir misin?" diye sordu. Adam:
“Hayır, yapamam" karşılığını verdi.
Ravi der ki: Ebû Hureyre de:
“Mücahidin atının bile boş iken koşup dolaşması karşılığında mücahide iyilik sevabı yazılır" demiştir.
Müslim, Tirmizî, Nesâî ve Beyhakî, Şuab'da Ebû Hureyre'den bildiriyor: Ashab:
“Yâ Resûlallah! Bize sevap bakımından Allah yolunda cihada denk olan bir amel söyle" dediler. Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Böylesi bir amele gücünüz yetmez" karşılığını verdi. Ashab:
“Yâ Resûlallah! Yeter" dediklerinde, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Yüce Allah yolunda cihada çıkan kişi ailesine geri dönene kadar; gecelerini ibadetle, gündüzlerini oruçla geçiren ve Yüce Allah'ın emirlerine harfiyen uyan kişi gibidir" buyurdu.
Tirmizî, Bezzâr, Hâkim ve Beyhakî, Şuab'da Ebû Hureyre'den bildiriyor: Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabından biri bir dağ yolunda temiz suyu olan bir pınar gördü. Suyunun güzelliği çok hoşuna gidince kendi kendine:
“İnsanlardan uzaklaşıp burada ikamet edeyim. Ancak bunu Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) danışmadan da yapamam" dedi ve bu düşüncesini Peygamberimize (sallallahü aleyhi ve sellem) açıkladı. Allah Resûlü şu karşılığı verdi:
“Böyle bir şey yapma! Zira birinizin Allah yolunda ..cihatta kısa bir süre bulunması, ailesinin yanında kıldığı altmış yıllık namazdan daha değerlidir. Yüce Allah'ın sizi bağışlayıp Cennetine koymasını istemez misiniz? O halde Allah yolunda savaşa çıkın! Zira Allah yolunda bir deve sağımlığı kadar olsa cihad eden kişiye Cennet vacip olur.
Ahmed, Buhârî, Müslim, Ebû Dâvud, Tirmizî, Nesâî, Hâkim ve Beyhakî, Ebû Saîd el-Hudrî'den bildiriyor: Adamın biri Allah Resûlü'ne geldi ve:
“İnsanların en üstünü kimdir?" diye sordu. Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Canıyla ve malıyla Allah yolunda cihad eden mümindir" karşılığını verdi. Adam:
“Sonra kim?" diye sorunca, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“İssız bir yerde kendini Allah'a ibadete veren ve insanları kendisinin şerrinden uzak tutan kişidir" karşılığını verdi.
Tirmizî, Nesâî ve İbn Hibbân, İbn Abbâs'tan bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“İnsanlar içinde en güzel konuma sahip kişinin kim olduğunu söyleyeyim mi?" diye sorunca:
“Tabi ki söyle yâ Resûlallah!" dedik. Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Allah yolunda ölene veya öldürülene kadar atını sürüp duran kişidir" buyurdu ve:
“Ondan sonra kimin geldiğini söyleyeyim mi?" diye sordu. "Tabi ki söyle yâ Resûlallah!" dedik. Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Dağ başında yalnız kalan, namazını kılıp zekâtını veren ve insanların kötülüklerinden uzak duran kişidir" buyurdu ve:
“İnsanlar içinde en kötü kişinin kim olduğunu söyleyeyim mi?" diye sordu. "Tabi ki söyle yâ Resûlallah!" dediğimizde:
“Allah adına kendisinden bir şey istendiği halde vermeyen kişidir" buyurdu.
Taberânî, Fadâle b. Ubeyd'den bildiriyor: Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu işittim:
“İslam alt; orta ve üst olmak üzere üç katlı bir ev gibidir. En alt kat İslam dini katıdır. Müslümanların geneli bu kata girmişlerdir ki içlerinden kime sorsan Müslüman olduğunu söyleyecektir. Orta katta ise amel bakımından diğerlerinden ilerde olanlar bulunur ki bazı Müslümanlar amelde diğerlerinden daha üstündürler. Üst kata gelince ise burası Allah yolunda cihad edenlerin katıdır ki bu katta ancak en üstün olanlar bulunur."
Bezzâr'ın Huzeyfe'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle, buyurmuştur:
“İslam dini sekiz bölümün toplamından ibarettir. Bir bölümü Müslüman olmaktır; bir bölümü namazdır, bir bölümü zekattır, bir bölümü oruçtur, bir bölümü haçtır, bir bölümü iyiliği emretmektir, bir bölümü kötülükten alıkoymaktır, bir bölümü de Allah yolunda cihad etmektir. Bu bölümlerden herhangi bir payı olmayan kişi hüsrana uğramış demektir. "
İsbehânî, et-Terğîb'de Hazret-i Ali'den merfû olarak bunun benzerini zikreder.
Ahmed ile Taberânî, Ubâde b. es-Sâmit'ten bildiriyor: Adamın biri:
“Yâ Resûlallah! En değerli ameller hangileridir?" diye sorunca, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Allah'a iman, yolunda cihad etme ve gereği gibi ifa edilmiş bir haçtır" karşılığını verdi. Adam dönüp gitmek üzereyken, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ama bunlardan daha kolayını istersen onlar da başkasına yemek yedirmek, yumuşak bir dil kullanmak ve iyi bir ahlaktır" buyurdu. Adam bir daha gitmek üzere davranırken, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) yine:
“Bunlardan da daha kolayını istersen sana takdir edilen konularda Allah'ı suçlamamandır!" buyurdu.
Ahmed, Taberânî ve Hâkim'in Ubâde b. es-Sâmit'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Yüce Allah yolunda cihad edin! Zira Allah yolunda cihad, Cennet kapılarından biridir ve Yüce Allah cihad vesilesiyle kişinin derdini sıkıntısını giderir" buyurmuştur.
Abdurrezzâk, Musannef’te Ebû Umâme'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Yüce Allah yolunda cihaddan geri durmayın! Zira cihad Cennet kapılarından bir kapıdır ve cihad vesilesiyle Yüce Allah kişinin derdini sıkıntısını giderir" buyurmuştur.
Ahmed, Bezzâr ve Taberânî'nin Nu'mân b. Beşîr'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Yüce Allah yolunda cihad, eden kişi, geri dönene kadar gündüzlerini oruçla, gecelerini de ibadetle geçiren kişi gibidir" buyurmuştur.
Müslim, Ebû Dâvud, Nesâî, Hâkim ve Beyhakî'nin Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Cihada katılmadan veya cihad etmeyi aklından geçirmeden ölen kişi, münafıklığın bir şubesi üzerinde ölür" buyurmuştur.
Nesâî, Hâkim ve Beyhakî'nin Osmân b. Affân'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Yüce Allah yolunda geçirilen bir gün, normal olan bin günden daha değerlidir" buyurmuştur.
Ahmed, Taberânî ve Hâkim, Muâz b. Cebel'den bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir müfreze çıkardı. Bunun üzerine kadının biri geldi ve:
“Yâ Resûlallah! İçinde kocamın da bulunduğu bir müfreze gönderdin. Ben de kocam gibi oruç tutuyor, onun gibi namaz kılıyor ve onun kadar ibadet ediyordum. Onun cihadına denk olan yapabileceğim bir amel söyle" dedi. Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Hiç durmadan namaz kılarsın, devamlı olarak oruç tutarsın ve ara vermeden Allah'ı zikredersin" karşılığını verdi. Kadın:
“Yâ Resûlallah! Buna gücüm yeter mi ki?" diye sorunca, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Canım elinde olana yemin olsun ki buna gücün yetse bile kocanın amelinin ondabirine dahi ulaşmış olamazsın!" karşılığını verdi.
Taberânî, Ebû Hureyre'den bildiriyor: Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu işittim:
“Kişi Allah yolunda cihada çıktığı zaman günahları evinin kapısının üzerinde kemer olur. Kapıdan çıkınca günahlarını da geriye bırakıp çıkar ve üzerinde bir sinek kanadı kadar dahi günah kalmaz. Yüce Allah ona dört konuda güvence verir. Geride bıraktığı malı ile ailesini gözetir. Ne şekilde ölürse ölsün onu Cennetine sokar. Geri döndürmesi halinde de elde ettiği sevap ve ganimetlerle birlikte sağ salim bir şekilde döndürür. Güneş her battığında günahlarinı da alıp gider. "
Ahmed'in Ebu'd-Derdâ'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Yüce Allah'ın yolundayken çıkarılan toz ile Cehennem ateşi müminin içinde bir araya gelmez. Yüce Allah, yolunda ayakları tozlanan kişinin bedeninin kalan kısımlarına Cehennem ateşini haram kılar. Yüce Allah, yolunda bir gün oruç tutan kişiden Cehennem ateşini, hızlıca giden bir yolcunun bin yıllık bir zamanda alacağı mesafe kadar uzak tutar. Allah yolunda yara alan kişiye şehitlere vurulan mühürden vurulur. Kıyamet günü bu yarası Zâfirân renginde ve misk gibi kokar. Gelmiş geçmiş tüm insanlar onu bu yarasından tanır ve: «Filanın üzerinde şehitlerin mührü var» derler. Allah yolunda bir devenin iki sağımı arasındaki süre kadar savaşan kişiye de Cennet vacip olur. "
Ebû Dâvud, Hâkim ve Beyhakî'nin Ebû Mâlik el-Eş'arî'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Kişi Allah yolunda savaşmak üzere memleketinden ayrıldığı zaman ölse de öldürülse de şehit sayılır. Bu yolda devesi veya atı tarafından düşürülüp ölse veya bir hayvan tarafından ısırıhp ölse veya yatağında ölse, Allah'ın takdir ettiği hangi tür ölümle ölürse ölsün şehittir ve Cenneti haketmiştir."
Bezzâr, sahabelerden biri olan Ebû Hind'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Allah yolunda cihad eden kişi gündüzlerini oruçla, gecelerini namazla geçiren, daima Allah'a boyun eğen, her dem sadaka veren kişi gibidir. "
Ahmed, Buhârî, Tirmizî ve Nesâî'nin Ebû Abş Abdurrahman b. Cebr'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Yüce Allah kendi yolunda tozlanan ayaklara Cehennem ateşini haram kılar" buyurmuştur.
Bezzâr'ın Ebû Bekr es-Sıddîk'ten bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Yüce Allah kendi yolunda tozlanan ayaklara Cehennem ateşini haram kılar" buyurmuştur.
Bezzâr'ın Hazret-iOsmân'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Yüce Allah kendi yolunda tozlanan ayaklara Cehennem ateşini haram kılar" buyurmuştur.
Ahmed, Mâlik b. Abdillah el-Has'emî'den aynısını nakleder.
Hâkim, Ebû Hureyre'den bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“İnsanlar içinde en güzel konuma sahip kişinin kim olduğunu söyleyeyim mi?" diye sorunca, ashab:
“Tabi ki söyle yâ Resûlallah!" dediler. Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Allah yolunda ölene veya öldürülene kadar atını sürüp duran kişidir" buyurdu ve:
“Ondan sonra kimin geldiğini söyleyeyim mi?" diye sordu. Ashab:
“Tabi ki söyle yâ Resûlallah!" dediler. Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Dağ başında yalnız kalan, namazım kılıp zekâtını veren ve Allah'tan başka ilah olmadığına şehadet eden kişidir" buyurdu.
İbn Sa'd, Ümmü Bişr b. el-Berâ b. Ma'rûr'dan bildiriyor: Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem):
“İnsanların en hayırlı olanının kim olduğunu söyleyeyim mi?" diye sorduğunu işittim. Ashab:
“Tabi ki söyle yâ Resûlallah!" dediler. Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Allah yolunda atını sürüp saldırmayı veya saldırıya uğramayı bekleyen kişidir" buyurdu ve:
“Ondan sonra kimin geldiğini söyleyeyim mi?" diye sordu. Ashab:
“Tabi ki söyle yâ Resûlallah!" dediler. Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Koyun sürüsünün başında duran, namazını kılıp zekâtını veren, sahip olduğu malda Allah'ın hakkı olanını bilen ve insanların şerrinden uzak duran kişidir" buyurdu.
Nesâî, Hâkim ve Beyhakî, Ebû Saîd el-Hudrî'den bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Tebûk savaşının yapıldığı yıl sırtını bir hurma ağacına dayayıp Müslümanlara bir konuşma yaptı ve şöyle buyurdu:
“İnsanların en hayırlı olanının kim olduğunu söyleyeyim mi? İnsanların en hayırlısı, atının veya devesinin üzerinde veya yaya olarak ölüm kendisine gelene kadar Allah yolunda çalışıp çabalayan kişidir. İnsanlar içinde en kötü olan kişi de, Allah'ın Kitab'ım okuyup da içindeki hükümlerden hiçbirine riayet etmeyen günahkâr kişidir. "
Ebû Dâvud ve Hâkim'in Ebû Umâme'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Üç kişi Yüce Allah'ın güvencesi altındadır. Bunlardan biri Allah yolunda savaşa çıkan kişidir. Bu kişi ölene kadar Allah'ın güvencesi altındadır. Ya şehit düşürüp Cennetine sokar veya sevap ve ganimet elde etmiş olarak onu ailesine geri döndürür. Bir diğeri mescide giden kişidir. Bu kişi de vefat edene kadar Allah'ın güvencesi altındadır. Ya canını alıp onu Cennetine koyar ya da sevap ve ganimet elde etmiş olarak onu evine geri döndürür. Üçüncüsü de evine selam vererek giren kişidir. Bu kişi de Allah'ın güvencesi altındadır."
Hâkim, İbnu'l-Hasâsiyye'den bildiriyor: Müslüman olup biat etmek üzere Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) geldim. Bana:
“Allah'tan başka ilah olmadığına, Muhammed'in de onun kulu ve resûlü olduğuna şahadet edersin, beş vakit namazı kılarsın, Ramazan orucunu tutarsın, zekatını verirsin, haccedersin ve Allah yolunda cihad edersin" şartlarını koştu. Ben:
“Yâ Resûlallah! İki tanesine (namaz ile oruca) güç yetiremem. Zekata gelince sadece on tane devem var ve bunları da ailem süt ve yük için kullanıyor. Cihad konusunda, savaş esnasında kaçan kişinin Allah'ın gazabına maruz kalacağını söylüyorlar. Ben de savaş esnasında ölümden korkup kaçmaktan endişe ederim" dediğimde Allah Resûlü elini açıp kapattı ve:
“Zekat yok; cihad yok!, Peki, ne ile Cennete gireceksin?" buyurdu. "Yâ Resûlallah! Sana biat edeceğim" dediğimde koştuğu tüm şartlar üzerinden biatimi kabul etti.
Hâkim'in Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Allah yolunda çıkarılan göz, Allah yolunda nöbet- tutan göz ve Allah korkusuyla ağlayan göz olmak üzere üç göze Cehennem ateşi dokunamaz" buyurmuştur.
Ahmed, Nesâî, Taberânî ve Hâkim'in Ebû Reyhâne'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Allah korkusuyla yaş akıtan göze Cehennem ateşi haram kılınmıştır. Allah yolunda geceyi uykusuz geçiren göze; Allah'ın haram ettiği şeylere bakmaktan uzak duran göze ve Allah yolunda çıkarılan göze Cehennem ateşi haram kılınmışhr."
Hâkim'in Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Gecenin koyu karanlığı gibi karanlık olan fitnelerin gölgesi üzerinize düştü! Böylesi fitnelerden de ancak dağ başında yaşayıp kendi koyunlarının sütünden beslenen ya da Allah yolunda cihad etmek üzere atını sürüp kılıcının kazandığı ganimeti yiyen kişiler kurtulabilir. "
İbn Mâce'nin Ebû Saîd el-Hudrî'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Allah yolunda cihad eden kişi Allah'ın güvencesi altındadır. Allah ya (canını alıp) onu rahmet ve mağfiretine katar veya elde ettiği sevap ve ganimetle ailesine geri döndürür. Allah yolunda cihad eden kişi, ailesine dönene kadar gündüzlerini oruçla, gecelerini de ibadetle geçiren kişi gibidir. "
İbn Mâce, Hâkim ve Beyhakî, Şuab da Osmân b. Affân'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Yüce Allah yolunda nöbetle geçirilen bir gece; gündüzleri oruçla geceleri de ibadetle geçirilen bin günden daha değerlidir" buyurmuştur.
Tirmizî'nin İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Allah haşyetinden ağlayan göz ile Allah yolunda nöbet tutan göz olmak üzere iki göze Cehennem ateşi dokunamaz" buyurmuştur.
Ebû Ya'lâ ve Taberânî, M. el-Evsat'ta, Enes'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Allah yolunda nöbet bekleyen göz ile Allah haşyetinden ağlayan göz olmak üzere iki göze Cehennem ateşi dokunamaz" buyurmuştur.
Taberânî'nin Muâviye b. Hayde'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Allah yolunda nöbet tutan göz, Allah haşyetinden ağlayan göz ve Allah'ın yasakladığı şeylere bakmaktan uzak duran göz olmak üzere üç göze Cehennem ateşi dokunamaz" buyurmuştur.
Hâkim ve Beyhakî'nin İbn Ömer'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Size Kadir gecesinden daha değerli olan bir geceyi söyleyeyim mi? Kişinin ailesine geri dönüp dönmeyeceğini bilemediği tehlikeli bir yerde nöbet tuttuğu gecedir" buyurmuştur.
Hâkim ve Beyhakî'nin Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Allah haşyetinden ağlayan göz ile Allah yolunda nöbet tutan göz olmak üzere iki göze Cehennem ateşi haram kılınmıştır" buyurmuştur.
İsbehânî'nin Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Allah'ın yasakladığı şeylere bakmaktan uzak duran göz, Allah yolunda gecesini (nöbette) uykusuz geçiren ve Allah haşyetinden sinek başı kadar olsa dahi yaş akıtan göz dışındaki bütün gözler kıyamet gününde ağlayacaktır" buyurmuştur.
İbn Mâce'nin Enes'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem): yolunda nöbetle geçirilen bir gün, kişinin ailesinin yanında gündüzlerini oruçla, gecelerini de ibadetle geçireceği, her yılı üçyüz günden oluşan bin yıldan daha değerlidir" buyurmuştur.
İbn Mâce'nin Enes'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):"Allah, yolunda öğle ile akşam arası yol alan kişinin bu süre zarfında kendisine değen toz kadarı Kıyamet gününde misk olarak üzerinde durur" buyurmuştur.
Abdurrezzâk, Mekhûl'den bildiriyor: Ashâbdan bazılarının bize bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Bir devenin iki sağımı arasındaki zaman kadarı ile Allah yolunda savaşan kişi ölse de, öldürülse de Cennete girer. Kişi düşmana doğru bir ok attığı zaman, ok yerine ulaşsa da ulaşmasa da bir köle azat etmiş gibi sevap alır. Kişinin Allah yolunda agoran her bir kılı kıyamet gününde kendisi için bir nur olur. Allah yolunda bir yara alan kişi, kıyamet gününde bu yarası misk gibi bir koku saçarak ve kanı Zafirân renginde akarak huzura çıkar. "
Beyhakî, Ekder b. Humâm'dan bildiriyor: Peygamberimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabından biri bize şöyle anlattı: Bir defasında Mescid-i Nebevî'de otururken gencin birine:
“Allah Resûlü'ne git ve hangi amelin cihada denk olduğunu sor" dedik. Genç gidip sorunca, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Hiçbir amel ona denk değildir" karşılığını verdi. Genci ikinci defa aynı soruyla gönderdiğimizde Allah Resûlü yine aynı cevabı verdi. Sonrasında gence:
“Aynı soruyu Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) üç defa sorabiliriz. Şayet üçüncüsünde sana yine aynı cevabı verecek olursa o zaman ona hangi amelin cihada yakın olabileceğini sor" dedik. Genç gidip aynı soruyu sorunca, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Cihada denk olabilecek bir amel yoktur" karşılığını verdi. Genç:
“Yâ Resûlallah! Peki, ona yakın olabilecek bir amel var mı?" diye sorunca, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Temiz sözlerle konuşma, devamlı olarak oruç tutma ve her yıl hacca gitmektir. Bunlar haricinde de cihada yakın olabilecek amel yoktur" buyurdu.
Nesâî, İbn Hibbân ve Hâkim, Fadâle b. Ubeyd'den bildiriyor: Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu işittim:
“Bana iman edip Müslüman olan ve Allah yolunda cihad eden biri Cennetin kenarında, biri de Cennetin ortasında olmak üzere iki ev verilmesine kefilim! Bana iman edip Müslüman olana ve Allah yolunda cihad edene biri Cennetin kenarında, biri Cennetin ortasında, biri de Cennetin en yüksek yerinde olmak üzere üç ev verilmesine kefilim! Bunları yapan kişi her nerede ve ne zaman ölürse ölsün hayırlı olan tüm şeyleri ifa etmiş, kötü olan tüm şeylerden uzak durmuş olur. "
Hâkim ve Beyhakî'nin İmrân b. Husayn'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Kişinin savaş esnasında safta kısa bir süre durması, Allah katında kişinin altmış yıl ibadet etmesinden daha değerlidir" buyurmuştur.
Ahmed ve Bezzâr, Muâz b. Cebel'den bildiriyor: Allah Resûlüne:
“Yâ Resûlallah! Cennete girmemi sağlayacak bir amel söyle" dediğimde, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Tebrikler! Tebrikler! Büyük bir şeyi sordun! Değerli bir şeyi istedin! Ancak Yüce Allah'ın kendisi için hayır dilediği kişiler için bu pek kolaydır. Allah'a ve âhiret gününe iman edersin, namazını kılar zekatını verirsin, sadece Allah'a kulluk eder ve ona hiçbir şeyi ortak koşmazsın. Ölene kadar bunu yapar ve bu hal üzerinde iken ölürsen Cennete girersin" karşılığını verdi ve:
“Ey Muâz! İstersen sana İslam'ın başını, dayanaklarını ve zirvesini söyleyeyeyim" diye de ekledi. "Yâ Resûlallah! Tabi ki söyle" dediğimde de şöyle buyurdu:
“İslam'ın başı, Allah'tan başka ilah olmadığına, tek ve ortaksız olduğuna, Muhammed'in de onun kulu ve elçisi olduğuna şehadet etmendir. İslam'ın dayanakları da namaz ile zekattır. İslam'ın zirvesi de Allah yolunda cihad etmektir. Ben insanlarla, namazı kılana, zekatı verene, Allah'tan başka ilah olmadığına, tek ve ortaksız olduğuna, Muhammed'in de onun kulu ve elçisi olduğuna şehadet edene kadar savaşmakla emrolundum. Şayet bunları kabul ederlerse hakketmedikleri sürece canlarını ve mallarını benden korumuş olurlar. Kalplerindeki dolayısıyla da hesaplarını Allah'a verirler."
Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) sonra şöyle buyurdu:
“Muhammed'in nefsi elinde olana yemin olsun ki kişi farz namazlar dışında ancak cihad gibi bir amelde yüzü solduğu veya ayağı tozlandığı zaman âhiretteki makamını yükseltebilir. Bineğini Allah yolunda telef etmesi veya Allah yolunda binilmek üzere vermesi kadar kişinin Mizan'ında ağır basan başka bir ameli olamaz.
Taberânî'nin Ebû Umâme'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“İslam'ın zirvesi cihattır ve bu zirveye ancak en iyi olanlar ulaşabilir" buyurmuştur.
Ebû Dâvud ve İbn Mâce'nin Ebû Umâme'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Kim savaşa katılmaz veya savaşa katılan bir askerin teçhizatını karşılamaz veya savaşa çıkan kişinin geride kalan ailesinin gözetimini üzerine almazsa kıyamet kopmadan önce mutlaka başına bir felaket gelir" buyurmuştur.
Abdurrezzâk, Musannef te Mekhûl'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Bir aile, içinden savaşa katılan çıkmazsa veya savaşa katılan bir askerin teçhizatını karşılamazsa veya savaşa çıkan kişinin geride kalan ailesinin gözetimini üzerine almazsa kıyamet kopmadan önce mutlaka başına bir felaket gelir" buyurmuştur.
Abdurrezzâk, Ahmed, Ebû Dâvud, Tirmizî, Nesâî, İbn Mâce, İbn Hibbân, Hâkim ve Beyhakî'nin Muâz b. Cebel'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Bir devenin iki sağım arası kadar Allah yolunda savaşan kişiye Cennet vacip olur. Samimi bir şekilde Yüce Allah'tan kendisine savaşmayı ihsan etmesini dileyen kişiye şehit sevabı verilir. Allah yolunda düşmandan veya bir kazadan dolayı bir yara alan kişi kıyamet günü huzura çıktığı zaman yarası ilk günkü gibi taze, rengi zafirân renginde, kokusu da misk gibi olur. Kişinin, Allah yolunda iken bedeninde çıkan bir çıban onun şehitlik mührü olur. "
Nesâî'nin İbn Ömer'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Yüce Allah buyurur ki:
“Sırf benim rızamı umarak yolumda cihada çıkan kişiyi geri döndürmem halinde elde ettiği sevap ve ganimetle döndürmeyi, canını almam halinde de onu bağışlamayı garanti ederim. "
Taberânî ve Beyhakî'nin Ebû Umâme'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Allah yolunda yüzü tozlanan kişiyi Yüce Allah kıyamet gününde Cehennemin dumanından emin kılar. Allah yolunda ayakları tozlanan kişiyi Yüce Allah kıyamet gününde ayaklarını Cehennemin ateşinden emin kılar"
Ebû Dâvud, Merâsîl'de Rabî' b. Ziyâd'dan bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir seferi sırasında yol alırken Kureyşli bir gencin yolun dışından yürüdüğünü gördü. "Bu filan kişi değil mi?" diye sorunca, ashab:
“Evet!" dediler. Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem): (.....) yanıma çağırın" buyurunca da genci yanına çağırdılar. Allah Resûlü ona:
“Neden yolun, dışından gidiyorsun?" diye sorunca, genç:
“Yâ Resûlallah! Yolun tozundan rahatsız oluyorum" karşılığını verdi. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Yolun dışına çıkma! Muhammed'in canı elinde olana yemin olsun ki bu tozlar Cennetin kokularındandır" buyurdu."
Ebû Ya'lâ, İbn Hibbân ve Beyhakî'nin Câbir b. Abdillah'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Allah yolunda ayakları tozlanan kişiye Yüce Allah Cehennem ateşini haram kılar" buyurmuştur.
Tirmizî, Ümmü Mâlik el-Behziyye'den bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir fitneden bahsetti ve onun yakın bir zamanda geleceğini de söyledi. Ona:
“Yâ Resûlallah! Böylesi bir fitnede insanların en hayırlısı kim olacaktır?" diye sorduğumda:
“Sürüsünün başında bulunup bunların hakkını (zekatını) veren ve Allah'a ibadet eden kişi ile atını sürüp cihada çıkan, düşmanı korkutan ve düşman tarafından korkutulan kişidir" karşılığını verdi.
Tirmizî, Nesâî, Hâkim ve Beyhakî'nin Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Sağılan süt memeye geri dönmedikçe Allah haşyetinden ağlayan adama Cehennem ateşi dokunamaz. Allah yolunda solunan toz ile Cehennem dumanı bir müslümanın burnunda bir araya gelemez."
Tirmizî'nin Ebû Umâme'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Yüce Allah için iki damla ile iki izden daha sevimli bir şey yoktur. Damlalar, Allah haşyetinden kişinin gözünden dökülen gözyaşı damlası ile Allah yolunda savaşan kişiden akan kan damlasıdır. İzler ise, Allah yolunda savaşırken aldığı yara izi ile kişide bir farzı yerine getirirken meydana gelen izdir. "
Ahmed, Ebû Dâvud, Nesâî, Hâkim ve Beyhakî'nin Muâz b. Cebel'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“İki çeşit savaş vardır. Savaşında Allah rızasını gözeten, komutana itaat eden, bu yolda malını harcamaktan çekinmeyen, yoldaşına kolaylık gösteren, fesattan uzak duran kişinin uykusu da uyanıklığı da kendisine sevap olarak döner. Ancak gösteriş, nam ve şöhret için savaşa çıkan, komutana isyan eden ve yeryüzünde fesat çıkaran kişi, geri döndüğünde bu günahlarım karşılayacak bir sevap bile elde etmiş olamaz. "
Müslim, Ebû Dâvud, Nesâî, İbn Mâce, Hâkim ve Beyhakî'nin Abdullah b. Amr b. el-Âs'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Allah yolunda savaşıp ganimet elde ederek sağ salim bir şekilde geri dönen birliğe ecrinin üçte ikisi (sağlık ve ganimet olarak) dünyada verilmiş olur ve kalan üçtebirlik kısmı da âhirette alırlar. Ancak Allah yolunda savaşıp yenilen ve yaralı bir şekilde ganimet elde edemeden geri dönen birliğe sevabı (âhirette) tam olarak verilir."
Ebû Dâvud'un İbn Ömer'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“îyne türü alışverişler yaptığınız, tarla sürüp ekin biçmeyle uğraşıp kendinizi tarıma verdiğiniz ve cihadı bıraktığınız zaman Yüce Allah sizleri öyle bir zillete maruz bırakır ki dininize geri sarılana kadar onu üzerinizden atamazsınız" buyurmuştur.
Hâkim ve Beyhakî, Ebû Hureyre'den bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir müfrezenin yola çıkması emrini verdi. Ashab:
“Yâ Resûlallah! Bu gece çıkalım mı yoksa yarın sabahı mı bekleyelim?" diye sorunca, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“(Hemen yola çıkıp) bu geceyi Cennet bahçelerinden bir bahçe, içinde geçirmeyi istemez misin ? " karşılığını verdi.
Taberânî'nin Selmân'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Allah yolunda yüreği ürperen müminin günahları, hurma dalının hurmalarını dökmesi gibi dökülüp gider" buyurmuştur.
Bezzâr, İbn Abbâs'tan bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Bir hac kırk gazveden daha hayırlıdır. Bir gazve de kırk hacdan daha hayırlıdır" buyurdu. Allah Resûlü bu sözüyle kişinin ilk defa ifa edeceği haccın kırk gazveden daha hayırlı olduğunu, ancak bir gazvenin hac üzerine yapılacak kırk hacdan daha hayırlı olduğunu ifade etmiştir.
Taberânî, Hâkim ve Beyhakî'nin Abdullah b. Amr b. el-Âs'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“İlk defa ifa edecek birisi için bir hac on gazveden daha hayırlıdır. İlk haccını ifa eden biri için de bir gazve, yapacağı on hacdan daha hayırlıdır. Deniz yoluyla yapılan bir gazve, kara yoluyla yapılan on gazveden daha hayırlıdır. Allah yolunda bir denizi aşan kişi tüm vadileri aşmış gibidir. Böylesi bir yolculukta başı dönen kişi savaşırken vurulup kanları içinde çırpınan kişi gibidir. "
Beyhakî'nin Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Bir hac, on gazveden daha hayırlıdır. Bir gazve de on hacdan daha hayırlıdır" buyurmuştur.
Ebû Dâvud, Merâsîl'de Mekhûl'den bildiriyor: Tebûk savaşı sırasında hac yapmak için izin isteyenler çoğalınca Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):"İlk haccını yapan kişi için bir gazve kırk hacdan daha hayırlıdır" buyurdu.
Abdurrezzâk'ın İbn Ömer'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Allah yolunda cihad için yapılan bir yolculuk, elli hacdan daha değerlidir" buyrumuştur.
Müslim, Tirmizî ve Hâkim'in Ebû Mûsa el-Eş'arî'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Cennet kapıları kılıçların gölgesi altındadır" buyurmuştur.
Tirmizî'nin Enes b. Mâlik'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Yüce Allah: «Benim yolumda cihad eden kişi güvencem altındadır. Canını alırsam onu Cennete koyarım. Geri döndürmem halinde de sevap veya ganimetle birlikte döndürürüm» buyurur. "
Ahmed, Ebû Ya'lâ, İbn Huzeyme, İbn Hibbân, Taberânî ve Hâkim'in Muâz b. Cebel'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
"Allah yolunda cihad eden kişi, Yüce Allah'ın güvencesi altındadır. Hastayı ziyaret eden kişi, Yüce Allah'ın güvencesi altındadır. Sabah veya akşam mescide giden kişi, Yüce Allah'ın güvencesi altındadır. Yöneticinin yanına onu uyarmak için giren kişi, Yüce Allah'ın güvencesi altındadır. Evinde oturup kimsenin dedikodusunu yapmayan kişi de, Yüce Allah'ın güvencesi altındadır.
Ahmed, Ebû Dâvud ve Nesâî, Abdullah b. Hubşî el-Has'amî'den bildiriyor: Peygamberimize (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Hangi ameller daha değerlidir?" diye sorulunca:
“Şüphe barındırmayan bir iman, ganimetinde ihanet edilmeyen cihad ve gereği gibi yapılmış bir hac" karşılığını verdi. "Hangi sadakalar daha değerlidir?" diye sorulunca:
“Az malı olan kişinin verdiği sadakadır" karşılığını verdi. "Hangi hicret daha değerlidir?" diye sorulunca:
“Allah'ın haram kıldığı şeylerden hicret etmek, uzak durmaktır" karşılığını verdi. "Hangi cihad daha değerlidir?" diye sorulunca:
“Kişinin malıyla ve canıyla müşriklere, karşı yaptığı cihattır" karşılığını verdi. "Hangi ölüm şekli daha değerlidir?" diye sorulunca da:
“Kanı akıtılıp atının ayakları kesilen kişinin ölümüdür" karşılığını verdi.
Mâlik, Buhârî, Müslim, Tirmizî ve Nesâî, Ebû Hureyre'den bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
“Kişi sahip olduğu mallardan birer çift sadaka olarak verdiği zaman kıyamet gününde Cennetin her bir kapısı kendisine: «Ey Allah'ın kulu! Gel, bu kapı senin için daha hayırlıdır!» diye seslenir. Kişi çok namaz kılanlardan ise namaz kapısından, cihad eden birisi ise cihad kapısından, çok oruç tutanlardan ise Reyyân kapısından, çok sadaka veren biri ise de sadaka kapısından bu şekilde çağrılır." Ebû Bekr:
“Anam babam sana feda olsun yâ Resûlallah! Kişi bu kapılardan hangi birisinden çağrılsa zararı olmaz. Peki, bütün kapılardan çağrılan olur mu?" diye sorunca, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Evet, olur. Umarım sen de onlardan biri olursun" karşılığını verdi.
Mâlik, Abdurrezzâk, Musannef’te, Buhârî, Müslim, Tirmizî, Nesâî, İbn Mâce ve Beyhakî'nin Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Yüce Allah, kendi yolunda cihada çıkan kişinin güvencesi olur ve: «Sırf benim rızam için cihad etmekten, bana iman ve elçilerimi tasdikten başka bir şey için çıkmış değildir. Bunun için onu ya Cennete koyma ya da çıktığı evine, sevabını veya ganimetini almış bir şekilde döndürme güvencesini veriyorum» buyurur. Muhammed'in nefsi elinde olana yemin olsun ki Allah yolunda yara alan kişi, kıyamet günü huzura yarası henüz yeni alınmış gibi kanayarak ve misk gibi kokarak çıkar. Muhammed'in nefsi elinde olana yemin olsun ki müslümanlara zor gelmeyeceğini bilseydim savaşa çıkan hiçbir birlikten asla geri durmazdım. Ancak herkesi savaşa götürecek bineklere sahip değilim. Herkes de savaşa çıkacak bineğe sahip değil. Benim savaşa çıkıp onların geride kalması da güçlerine gider. Muhammed'in nefsi elinde olana yemin olsun ki Allah yolunda savaşa katılıp öldürülmeyi, sonra dirilip tekrar öldürülmeyi sonra dirilip tekrar öldürülmeyi İsterdim. "
İbn Sa'd'ın Süheyl b. Amadan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Birinizin Allah yolunda cihadda kısa bir zaman bulunması, ailesi arasında geçireceği bir Ömürlük amelinden daha hayırlıdır" buyurmuştur.
Ahmed, Ebû Umâme'den bildiriyor: Çıktığımız müfrezelerden birinde içimizden biri içinde su bulunan bir mağara gördü. Kendi kendine dünyadan el ayak çekip o mağarada yaşamayı, suyundan içip çevredeki bitkilerden yiyeceğini tedarik etmeyi düşündü. Bu durum Peygamberimize (sallallahü aleyhi ve sellem) zikredilince:
“Ben Yahudilik veya Hıristiyanlık diniyle değil tevhid ve kolaylık dini olan İslam diniyle gönderildim. Muhammed'in nefsi elinde olana yemin olsun ki Allah yolunda sabah veya akşam vakti yürüme, dünya ve içindekilerden daha hayırlıdır. Birinizin cihad esnasında safta bir süreliğine durması, altmış yıllık namazından daha hayırlıdır" buyurdu.
Ahmed, Amr b. el-Âs'tan bildiriyor: Adamın biri:
“Yâ Resûlallah! Hangi amel daha değerlidir?" diye sorunca, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Allah'a iman, buyruklarını tasdik, yolunda cihad ve gereği gibi yapılmış haçtır" karşılığını verdi. Adam:
“Yâ Resûlallah! Çok külfetli şeyler söyledin" deyince, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Yumuşak sözler söyleme, yemek ikramında bulunma, müsamahakâr olma ve güzel ahlaktır" buyurdu. Adam:
“Ben tek bir şey istiyorum" deyince, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“O zaman git ve sana takdir ettiği şeyler konusunda Allah'ı suçlama(teslimiyet göster)" buyurdu.
Ahmed, Muhacir kadınlardan biri olan Abdullah'ın kızı Şifâ'dan bildiriyor: Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) en değerli amelin hangisi olduğu sorulunca:
"Allah'a iman, yolunda cihad ve gereği gibi yapılmış haçtır" karşılığını verdi.
Hakîm et-Tirmizî, Nevâdiru'l-Usûl'de Hasan(-ı Basrî)'den bildiriyor:
“İslam on temel üzerine inşa edilmiştir. Biri ihlastır ki fıtrat denilen şeydir. Diğeri namazdır ki o da kişinin İslam milletinden olduğunun göstergesidir. Diğeri zekattır, o da malın temizlenmesidir. Diğeri oruçtur, kişiyi günahlardan koruyan bir kalkandır. Diğeri haçtır, o da şeriattır. Diğeri cihattır ki kişinin izzetidir. Diğeri iyiliği emretmektir ki kıyamet gününde kişinin lehine hüccettir. Diğeri kötülükten alıkoymaktır ki kötülüklerden korunmadır. Diğeri verilen emirlere itaattir ki o da kişinin günaha düşmesini önler. Bir diğeri de cemaattir ki sevgiye vesiledir."
Ahmed'in Amr b. Abese'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Allah yolunda bir devenin iki sağımlığı arası kadarlık savaşan kişinin yüzünü Yüce Allah Cehennem ateşine haram kılar" buyurmuştur.
Taberânî'nin Ebu'l-Münzir'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Allah yolunda cihad eden kişinin Cennete girişi vacip olur" buyurmuştur.
Ahmed ile Taberânî'nin Hazret-i Âişe'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Allah yolunda içine toz çeken kişiye Yüce Allah Cehennem ateşini haram kılar" buyurmuştur.
Tirmizî, İbn Mâce ve Hâkim'in Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Üzerinde cihattan kalma bir iz taşımadan Allah'ın huzuruna çıkan kişi eksik bir şekilde çıkar" buyurmuştur.
Taberânî'nin Ebû Bekr es-Sıddîk'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Bir topluluk ne zaman cihadı bırakırsa Yüce Allah mutlaka geneli kapsayan bir azab verir" buyurmuştur.
Taberânî'nin Ebû Bekr es-Sıddîk'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“İnsanlar dinar ile dirhem biriktirmeye, tarla sürüp ekin biçmeyle uğraşıp kendilerini tarıma verdikleri zaman, îyne türü alışverişlere başladıkları ve cihadı bıraktıkları zaman Yüce Allah onları öyle bir zillete'maruz bırakır ki dinlerine tekrar sarılana kadar onu üzerlerinden atamazlar" buyurmuştur.
Ahmed, Buhârî, Müslim, Tirmizî, İbn Mâce ve Beyhakî'nin Enes'ten bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Allah yolunda sabah veya akşam vakti bir yürüme, dünya ve içindekilerden daha hayırlıdır" buyurmuştur.
Ahmed, Buhârî, Müslim, Tirmizî, Nesâî ve İbn Mâce'nin Sehl b. Sa'd'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Allah yolunda sabah veya akşam vakti biryürüme, dünya ve içindekilerden daha hayırlıdır" buyurmuştur.
Müslim ve Nesâî'nin Ebû Eyyûb'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Allah yolunda sabah veya akşam vakti bir yürüme, güneşin üzerine doğduğu ve battığı tüm şeylerden daha hayırlıdır" buyurmuştur.
Bezzâr'ın İmrân b. Husayn'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Allah yolunda sabah veya akşam vakti bir yürüme, dünya ve içindekilerden daha hayırlıdır" buyurmuştur.
Tirmizî ve İbn Mâce'nin Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Allah yolunda sabah veya akşam vakti bir yürüme; dünya ve içindekilerden daha hayırlıdır" buyurmuştur.
Tirmizî'nin İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Allah yolunda sabah veya akşam vakti bir yürüme, dünya ve içindekilerden daha hayırlıdır" buyurmuştur.
Ahmed, Muâviye b. Hadîc'den bunun aynısını zikreder.
Abdurrezzâk, İshâk b. Râfi'den bildiriyor:
“Güvenilir birisinin bize bildirdiğine göre gazi evinden çıktığı zaman her gece, geride bıraktığı her bir ehli kıble, zimmi ve hayvan sayısınca kıratlarla sevap kazanır ki bir gecede sevabı, dağ veya Uhud dağı kadar olur."
Abdurrezzâk'ın Hasan(-ı Basrî)'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Cuma ve cenaze namazları ile cihad hariç bir erkeklerin yükümlü olduğu herşeyden kadınlar da yükümlüdür" buyurmuştur.
217
Bkz. Ayet:218
218
"Sana haram ayı, yani onda savaşmayı soruyorlar. De ki: O ayda savaşmak büyük bir günahtır. (İnsanları) Allah yolundan çevirmek, Allah'ı inkâr etmek, Mescid-i Haram ın ziyaretine mâni olmak ve halkını oradan çıkarmak ise Allah katında daha büyük günahtır. Fitne de adam öldürmekten daha büyük bir günahtır. Onlar eğer güçleri yeterse, sîzi dininizden döndürünceye kadar size karşı savaşa devam ederler. Sîzden kim, dininden döner ve kâfir olarak ölürse, onların yaptıkları işler dünyada da, âhirette de boşa gider. Onlar cehennemliktirler ve orada devamlı kalırlar. İnananlar, hicret edenler ve Allah yolunda cihad edenler Allah'ın rahmetini umarlar. Allah bağışlar ve merhamet eder."
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Taberânî ve Beyhakî, Sünen'de sahih bir senedle Cündüb b. Abdillah'tan bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Ebû Ubeyde el-Cerrâh veya Ubeyde b. el-Hâris komutasında ufak bir birlik gönderdi. Birlik yola çıkmadan Ebû Ubeyde (veya Ubeyde) Resûlullah'tan (sallallahü aleyhi ve sellem) ayrı kalacağı İçin ağlayınca Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) onun kalmasını söyledi ve yerine Abdullah b. Cahş'ı komutan tayin etti. Abdullah'a da bir mektup verip filan yere ulaşana kadar mektubu açıp okumamasını emretti ve:
“Mektubu okuduktan sonra emredilen şeyi yapmaya arkadaşlarından kimseyi zorla götürme" buyurdu. Abdullah sözkonusu yere ulaştığında mektubu açıp okudu. Okuduktan sonra:
“İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn. Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) emrini işittik ve itaat edeceğiz" dedi ve mektupta yazılanları arkadaşlarına açıkladı. Mektubun açıklanmasından sonra içlerinden iki kişi geri dönerken diğerleri yola devam etti. Yola devam edenler müşriklerden İbnu'l-Hadrâmî ile karşılaşınca onu öldürdüler. Ancak öldürdükleri günün Recep ayından mı yoksa Cemaziyelâhir ayından olduğunu da bilemediler. İbnu'l-Hadramî'yi öldürmeleri üzerine müşrikler, müslümanlara:
“Haram aylarda adam öldürdünüz!" dediler. Bunun üzerine:
“Sana haram ayı, yani onda savaşmayı soruyorlar. De ki: O ayda savaşmak büyük bir günahtır. (İnsanları) Allah yolundan çevirmek, Allah'ı inkâr etmek, Mescid-i Haram'ın ziyaretine mâni olmak ve halkını oradan çıkarmak ise Allah katında daha büyük günahtır. Fitne de adam öldürmekten daha büyük bir günahtır. Onlar eğer güçleri yeterse, sizi dininizden döndürünceye kadar size karşı savaşa devam ederler. Sizden kim, dininden döner ve kâfir olarak ölürse, onların yaptıkları işler dünyada da âhirette de boşa gider. Onlar cehennemliktirler ve orada devamlı kalırlar" âyeti nazil oldu.
Bazı müslümanlar:
“Onu öldürmekle günaha bulaşmamış olsalar da bundan sevap da kazanmadılar" deyince de:
“İnananlar, hicret edenler ve Allah yolunda cihad edenler Allah'ın rahmetini umarlar. Allah bağışlar ve merhamet eder" âyeti nazil oldu.
Bezzâr'ın bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Sana haram ayı, yani onda savaşmayı soruyorlar..." âyetini açıklarken:
“Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Abdullah b. Fülân'ı bir birliğin başında gönderdi. Nahle vadisinde Amr b. el- Hadramî ile karşılaştıklarında onu öldürdüler..." demiş ve söz konusu hadis zikretmiştir.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'tan bildiriyor: Müşrikler haram aylardan birinde Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) Mescid-i Harâm'a girmesine izin vermeyip geri çevirmişlerdi. Yüce Allah da bir sonraki yıl yine haram aylardan birinde Mekke'nin fethini Peygamberine ihsan etti. Bu konuda müşrikler, haram aylardan birinde fethi gerçekleştirdiği için Resûlullah'ı (sallallahü aleyhi ve sellem) kınadılar. Yüce Allah da cevaben:
“...(İnsanları) Allah yolundan çevirmek, Allah'ı inkâr etmek, Mescid-i Haram'ın ziyaretine mâni olmak ve halkını oradan çıkarmak ise Allah katında daha büyük günahtır..." buyurdu.
Yine Peygamberimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) gönderdiği bir müfreze, Cemâziyelâhir ayının son günü ile Recep ayının ilk gününde Tâif'ten dönmekte olan Amr b. el-Hadramî'yi öldürdülar. Müslümanlar o günün Cemâziyelâhir ayından bir gün olduğunu zannediyorlardı. Ancak Recep ayının ilk günüydü ve bunun farkına varmamışlardı. Böylesi bir günde müfrezedeki müslümanlardan biri Amr'ı öldürmüş ve yanındaki malları almıştı. Bu olay üzerine müşrikler haber göndererek bu konuda Resûlullah'ı (sallallahü aleyhi ve sellem) kınadıklarını ifade ettiler. Buna cevaben Yüce Allah:
“Sana haram ayı, yani onda savaşmayı soruyorlar. De ki: O ayda savaşmak büyük bir günahtır. (İnsanları) Allah yolundan çevirmek, Allah'ı inkâr etmek, Mescid-i Haram'ın ziyaretine mâni olmak ve halkını oradan çıkarmak ise Allah katında daha büyük günahtır..."cevabını vermiştir. Âyette Mescid-i Haram sakinlerini buradan çıkarmanın ve Allah'a şirk koşmanın, Muhammed'in (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabının söz konusu kişiyi öldürmesinden daha büyük ve ağır olduğu ifade edilmiştir."
İbn İshâk, Kelbî vasıtasıyla Ebû Sâlih'ten bildirdiğine göre İbn Abbâs şöyle demiştir: Müşriklerden Amr b. el-Hadramî'nin öldürülmesi olayı üzerine:
“Sana haram ayı, yani onda savaşmayı soruyorlar. De ki: O ayda savaşmak büyük bir günahtır. (İnsanları) Allah yolundan çevirmek, Allah'ı inkâr etmek, Mescid-i Haram'ın ziyaretine mâni olmak ve halkını oradan çıkarmak ise Allah katında daha büyük günahtır. Fitne de adam öldürmekten daha büyük bir günahtır. Onlar eğer güçleri yeterse, sizi dininizden döndürünceye kadar size karşı savaşa devam ederler. Sizden kim, dininden döner ve kâfir olarak ölürse, onların yaptıkları işler dünyada da âhirette de boşa gider. Onlar cehennemliktirler ve orada devamlı kalırlar" âyeti nazil olmuştur.
İbn Mende ile İbn Asâkir'in İkrime vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs şöyle demiştir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)Safvân b. Beydâ'yı, Abdullah b. Cahş komutasındaki bir birlikte gönderdi. Birlik Ebvâ taraflarında ganimet elde edince bu konuda:
“Sana haram ayı, yani onda savaşmayı soruyorlar. De ki: O ayda savaşmak büyük bir günahtır. (İnsanları) Allah yolundan çevirmek, Allah'ı inkâr etmek, Mescid-i Haram'ın ziyaretine mâni olmak ve halkını oradan çıkarmak ise Allah katında daha büyük günahtır. Fitne de adam öldürmekten daha büyük bir günahtır. Onlar eğer güçleri yeterse, sizi dininizden döndürünceye kadar size karşı savaşa devam ederler. Sizden kim, dininden döner ve kâfir olarak ölürse, onların yaptıkları işler dünyada da âhirette de boşa gider- Onlar cehennemliktirler ve orada devamlı kalırlar" âyeti nazil oldu.
İbn Cerîr, Süddî'den bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Abdullah b. Cahş el-Esedî komutasında yedi kişilik bir müfreze çıkardı. Müfreze Abdullah komutasında Ammâr b. Yâsir, Ebû Huzeyfe b. Utbe b. Rabîa, Sa'd b. Ebî Vakkâs, Nevfel oğullarının müttefiki Utbe b. Ğazvân es-Sülemî, Süheyl b. Beydâ, Âmir b. Füheyre ve Ömer b. el-Hattâb'ın müttefiki Vâkid b. Abdillah el- Yarbûî'den oluşuyordu. Allah Resûlü, müfreze yola çıkmadan Abdullah'a bir mektup da yazdı ve Melel vadisine ulaşana kadar bu mektubu açmaması emrini verdi. Abdullah, Melel vadisine ulaşınca mektubu açtı. İçinde:
“Nahle vadisine ulaşana kadar ilerle!" yazıyordu. Bunun üzerine Abdullah, arkadaşlarına:
“Ölümü göze alanlar vasiyetlerini yazıp yola devam etsinler! Ben vasiyetimi yapıp Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) emri üzere yola devam ediyorum!" dedi.
Sonrasında develerini kaybeden Sa'd b. Ebî Vakkâs ile Utbe b. Ğazvân geride kalırken diğerleri Abdullah'ın komutasında Nahle vadisine doğru yola koyuldular. Vadide Hakem b. Keysân, Abdullah b. el-Muğîre, Muğîre b. Osmân ve Amr b. el-Hadramî ile karşılaştılar. Karşılıklı çarpışma sonucu Hakem b. Keysân ile Abdullah b. el-Muğîre'yi esir aldılar. Muğîre kaçarken Amr b. el-Hadramî, Vâkid b. Abdillah tarafından öldürüldü. Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabının ilk elde etiği ganimet de bu oldu. İki esir ve elde ettikleri mallarla Medine'ye döndüklerinde müşrikler:
“Muhammed, Allah'a itaat ettiğini söylüyor, ancak haram aylarda öldürmeyi hiçe sayan ilk kişi de o oldu. Zira Haram aylardan biri olan Recep ayında arkadaşımızı öldürdü" dediler. Müslümanlar da:
“Biz onu Recep ayında değil, Cemâziyelâhir ayında öldürdük!" karşılığını verdiler. Bunun üzerine:
“Sana haram ayı, yani onda savaşmayı soruyorlar. De ki: O ayda savaşmak büyük bir günahtır..." âyeti nazil oldu. Burada Yüce Allah, haram aylarda savaşmanın helal olmadığını bildirirken müşriklere de şöyle seslenmektedir:
“Haram aylarda savaşmak helal değildir ama -siz ey müşrikler- sizin yaptığınız haram aylarda savaşmaktan daha büyük ve ağırdır! Zira Allah'a karşı geldiniz ve Muhammed İle ashabını, Mescid sakinlerini Mescid-i Haram'dan çıkardınız. Bu davranışınız da Allah katında öldürmekten daha büyüktür. Zira fitne yani şirk, Allah katında Haram aylarda savaşmaktan daha büyüktür." "...(İnsanları) Allah yolundan çevirmek, Allah'ı inkâr etmek..." âyetinden kasıt da budur."
Firyâbî, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir, Mücâhid'den bildiriyor: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Temîm oğullarından bir adam komutasında bir müfreze çıkardı. Müfreze Cemâziyelâhir ayının son gecesi Recep ayının ilk gününde Tâif'ten Mekke'ye içki taşıyan ve Amr b. el- Hadramî'ye ait olan bir kervanla karşılaşınca komutanın attığı bir okla Amr öldü. Kureyşliler:
“Bu aylarda savaşmama ahdimiz varken haram olan bir ayda adam öldürmek mi!" diye söylenince Yüce Allah cevaben:
“...O ayda savaşmak büyük bir günahtır..." buyurdu. Âyetle de Allah'ı inkar etme ile putlara tapmanın (şirkin) İbnu'l-Hadramî'nin öldürülmesinden daha büyük ve ağır olduğu ifade edildi."
Abd b. Humeyd ile İbn Cerîr, Ebû Mâlik el-Ğifârî'den bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Abdullah b. Cahş'ı bir birlikle gönderdi. Abdullah, Nahle vadisinde müşriklerden bir grupla karşılaştı. Müslümanlar o günün Cemâziyelâhir ayının son gecesi Recep ayının ilk günü olduğunu düşündükleri için müşriklerden Amr b. el-Hadramî'yi öldürdüler. Müşrikler:
“Haram ay ile Haram olan bir beldede öldürmenin haram olduğunu söylemiyor muydunuz? Oysa Haram bir ayda birini öldürdünüz!" deyince:
“Sana haram ayı, yani onda savaşmayı soruyorlar. De ki: O ayda savaşmak büyük bir günahtır. (İnsanları) Allah yolundan çevirmek, Allah'ı inkâr etmek, Mescid-i Haram'ın ziyaretine mâni olmak ve halkını oradan çıkarmak ise Allah katında daha büyük günahtır. Fitne de adam öldürmekten daha büyük bir günahtır..." âyeti nazil oldu. Bu âyette Yüce Allah, müşriklere:
“İbnu'l-Hadramî'nin öldürülmesini çok büyük bir şey mi buluyorsunuz? Oysa sizin içinde sayıyorsunuz fitne (şirk) benim katımda öldürmekten de büyüktür!" karşılığını vermiştir.
Beyhakî, Delâil'de Zührî vasıtasıyla Urve'den bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), Abdullah b. Cahş el-Esedî komutasında bir müfreze gönderdi. Müfreze Haram aylara bir gün kala Nahle vadisinde, başında Amr b. el- Hadramî'nin bulunduğu Kureyş'e ait ticari bir kervanla karşılaşınca, müslümanlardan bazıları:
“Şu an düşmana karşı bir gazveye çıkmış bulunmaktayız. Yüce Allah da bizi böylesi bir ganimetle rızıklandırmış. Bu günün de haram aydan bir gün olup olmadığını bilmiyoruz" derken, bazıları:
“Bu gün haram olan aydan bir gün. Önünüze çıkan bir ganimete tamah ederek böylesi bir günde savaşı helal kılamazsınız!" dediler. Ancak ganimeti elde etmek isteyenlerin görüşü daha ağır basınca İbnu'l-Hadramî'ye saldırıp onu öldürdüler ve kervandaki malları ele geçirdiler. Kureyş kafirleri durumdan haberdar olunca bir heyeti Peygamberimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına gönderdiler. Zira İbnu'l-Hadramî, müşrikler ile müslümanlar arasında öldürülen ilk kişiydi. Heyet Peygamberimize (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Haram ayda öldürmeyi helal mı kılıyorsun?" diye sorunca, Yüce Allah:
“Sana haram ayı, yani onda savaşmayı soruyorlar. De ki: O ayda savaşmak büyük bir günahtır. (İnsanları) Allah yolundan çevirmek, Allah'ı inkâr etmek, Mescid-i Haram'ın ziyaretine mâni olmak ve halkını oradan çıkarmak ise Allah katında daha büyük günahtır. Fitne de adam öldürmekten daha büyük bir günahtır..." âyetini indirdi.
Yüce Allah cevaben onlara şöyle demek istemiştir:
“Haram bir ayda savaşmak ve adam öldürmek eskiden olduğu gibi yine haram olan bir şeydir. Ancak sizlerin müslümanları Allah yolundan çevirmeye çalışmanız, bu yönde onları hapsetmeniz, işkence ve eziyetler etmeniz, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına hicret etmelerine engel olmanız, Allah'ı inkar etmeniz, hac ve umre için gelen müslümanları geri çevirip Mescid-i Haram'a sokmamanız, müslümanların orada namaz kılmalarına engel olmanız, Mescid-i Haram sakinlerinden sayılan müslümanları oradan çıkarmanız, İslam dininden çıkmaları için baskı yapmanız İbnu'l-Hadramî'nin öldürülmesinden daha büyük bir şeydir."
Bize ulaşana göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) öldürülen İbnu'l- Hadramî'nin diyetini vermiş ve eskiden olduğu gibi haram bir ayda öldürmeyi yine yasaklamıştır. Bu durum Tevbe Sûresi nazil olana kadar da devam etmiştir."
Abdurrezzâk, Ebû Dâvud, en-Nâsih'de, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, Zührî ile Miksam'den bildiriyor:
“Vâkid b. Abdillah, Receb ayının ilk gününde müşrik Amr b. el-Hadramî ile karşılaştı ve bu günü Cemâziyelâhir ayının son günü olarak sandığı için onu öldürdü. Bunun üzerine:
“Sana haram ayı, yani onda savaşmayı soruyorlar. De ki: O ayda savaşmak büyük bir günahtır. (İnsanları) Allah yolundan çevirmek, Allah'ı inkâr etmek, Mescid-i Haram'ın ziyaretine mâni olmak ve halkını oradan çıkarmak ise Allah katında daha büyük günahtır. Fitne de adam öldürmekten daha büyük bir günahtır..."âyeti nazil oldu."
Zührî der ki:
“Bize ulaşana göre önceleri haram ayda savaşma haram sayılırdı, ancak sonradan helal kılındı."
İbn İshâk, İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Beyhakî, Yezîd b. Rûmân vasıtasıyla Urve'den bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), haram olan bir ayda Abdullah b. Cahş'ı bir müfreze ile Nahle vadisine yolladı ve:
“Oraya git ve bize Kureyşlilerin yaptıkları hakkında bilgi getir" emrini verdi. Ancak savaşmasını söylemedi. Nereye gideceğini söylemeden önce de ona bir mektup yazdı ve:
“Arkadaşlarınla birlikte iki gün yol al. İki gün sonra da mektubu açıp oku. Mektupda sana emrettiğim şeyi de yerine getir. Ancak bunu yerine getirirken arkadaşlarından hiç kimseyi seninle gitmesi için zorlama" buyurdu.
Abdullah iki gün yol aldıktan sonra mektubu açıp okudu. İçinde:
“Nahle vadisine git ve yapabildiğin kadar Kureyşlilerin yaptıkları hakkında bize bilgi getir" emri vardı. Abdullah arkadaşlarına mektubu okuduktan sonra:
“İşittik ve itaat edeceğiz! İçinizden şehadeti isteyen benimle birlikte gelsin. Zira ben Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) bu emrini yerine getireceğim. İçinizden gelmek istemeyen de geri dönebilir. Zira Allah Resûlü bu konuda sizi zorlamamamı istedi" dedi.
Ardından yanındakilerle birlikte yola devam etti. Buhran bölgesine geldiklerinde Sa'd b. Ebî Vakkâs ile Utbe b. Rabîa arkadan getirdikleri bir deveyi kaybettiler. Onu aramak üzere diğerlerinden geri kaldılar. Diğerleri de devam edip Nahle vadisine ulaştı. Nahle vadisinde Tâif'ten kuru üzüm ve başka yiyecek yüklü bir kervanla gelen Amr b. el-Hadramî, Hakem b. Keysân ve Abdullah'ın iki oğlu Osmân ve Muğîre ile karşılaştılar. Kervanı gördüklerinde saçlarını kazıtmış olan Vâkid b. Abdillah yüksek bir yerden onlara baktı. Müşrikler onun saçlarının kesilmiş olduğunu görünce:
“Bunlar umreci, size bir zararları olmaz" demeye başladılar.
Recep ayının son günüydü ve Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabı ne yapacakları konusunda aralarında konuşmaya başladılar. Konuşmalar sonucunda:
“Şayet onları öldürürsek haram olan bir ayda öldürmüş oluruz. Ancak bırakırsak bu gece Mekke'ye girecekler ve bizden kurtulacaklar" dediler ve onları öldürme üzerinde karara vardılar. Ardından Vâkid b. Abdillah et-Teymî attığı bir okla İbnu'l-Hadramî'yi öldürdü. Osmân b. Abdillah ve Hakem b. Keysân esir alınırken Muğîre kaçmayı başarabildi. Sonrasında kervanı önlerine katıp Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) geldiler. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) onları görünce:
“Vallahi haram ayda size savaşmayı söylemiş değildiml" buyurdu. Kervan malları ile iki esiri bekletip herhangi bir işlem yapmadı ve onlardan bir şey almadı. Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) bu sözü üzerine onları getiren müslümanlar üzüldüler ve helak olacaklarını düşündüler. Diğer müslümanlar da bu yaptıklarından dolayı onları kınadı.
Kureyş durumdan haberdar olunca:
“Muhammed haram olan bir kan akıttı, malımızı alıp adamlarımızı da esir etti. Haram ayda öldürmeyi helal kıldı!" demeye başladılar. Ardından bu konuda:
“Sana haram ayı, yani onda savaşmayı soruyorlar. De ki: O ayda savaşmak büyük bir günahtır. (İnsanları) Allah yolundan çevirmek, Allah'ı inkâr etmek, Mescid-i Haram'ın ziyaretine mâni olmak ve halkını oradan çıkarmak ise Allah katında daha büyük günahtır. Fitne de adam öldürmekten daha büyük bir günahtır..." âyeti nazil oldu.
Bu âyet nazil olunca Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) kervandaki malları aldı ve esirlerin fidye karşılığı serbest bırakılması kararını verdi. Bunu gören Müslümanlar:
“Yâ Resûlallah! Bunun gibi bir savaş daha yapmamızı ister misin?" diye sorunca, Yüce Allah:
“İnananlar, hicret edenler ve Allah yolunda cihad edenler Allah'ın rahmetini umarlar. Allah bağışlar ve merhamet eder" âyeti nazil oldu. Müfreze dokuz kişiden oluşuyordu. Başlarında komutan olarak Abdullah b. Cahş vardı."
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Rabî':
“Sana haram ayı, yani onda savaşmayı soruyorlar..."âyetini açıklarken:
“Haram bir ayın içinde savaşın olup olamayacağını soruyorlar, anlamındadır" demiştir. Âyeti de: Jbâ lafzıyla okumuştur.
İbn Ebî Dâvud, el-Mesâhifte A'meş'ten bildiriyor:
“Abdullah'ın kıraatinde bu âyet: (.....) lafzıyladır."
İbn Ebî Dâvud'un bildirdiğine göre İkrime âyetteki bu ifadeyi, (.....) lafzıyla okurdu.
İbn Ebî Dâvud, Atâ b. Meysere'den bildiriyor:
“Haram ayda savaşma Tevbe Sûresi'ndeki:
“...Öyleyse o aylar içinde kendinize yazık etmeyin, topyekûn sizinle savaşan putperestlerle siz de topyekûn savaşın, Allah'ın sakınanlarla beraber olduğunu bilin" âyetiyle helal kılındı."
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Süfyân es-Sevrî'ye bu âyet sorulunca:
“Bu âyetin hükmü neshedilmiştir. Haram ayda savaşmanın bir sakıncası yoktur" demiştir.
en-Nehhâs, en-Nâsih'de Cübeybir vasıtasıyla Dahhâk'tan bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Sana haram ayı, yani onda savaşmayı soruyorlar. De ki: O ayda savaşmak büyük bir günahtır..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Burada haram olan ayda savaşmanın hükmü sorulmuş ve bu ayda savaşın büyük bir günah olduğu ifade edilmiştir. Bu şekilde haram aylarda savaş sakıncalı görülürdü. Ancak Tevbe Sûresi'nde savaş âyeti olan:
“...Müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün..." âyeti nazil olunca haram aylar içinde ve dışında savaşma helal görüldü."
İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İbn Ömer:
“...Fitne de adam öldürmekten daha büyük bir günahtır..." âyetini açıklarken:
“Burada fitneden kasıt şirktir" demiştir.
Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“...Onlar eğer güçleri yeterse, sizi dininizden döndürünceye kadar size karşı savaşa devam ederler..." âyetini açıklarken:
“Burada onlardan kasıt, Kureyş kafirleridir" demiştir.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Rabî' b. Enes:
“İnananlar, hicret edenler ve Allah yolunda cihad edenler Allah'ın rahmetini umarlar. Allah bağışlar ve merhamet eder" âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Bunlar bu ümmetin en hayırlı ve seçkin kişileridir. Yüce Allah bunları rahmetini uman kişilerden kılmıştır. Zira rahmeti umanlar onun peşinden giderler. Allah'ın azabından korkanlar da haram olan şeylerden kaçınırlar."
Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Katâde bu âyeti açıklarken:
“Bunlar bu ümmetin en hayırlı ve seçkin kişileridir. Yüce Allah bunları, gördüğünüz gibi rahmetini uman kişilerden kılmıştır" demiştir.
219
"Sana, içki ve kumar hakkında soru sorarlar. De ki: Her ikisinde de büyük bir günah ve insanlar için bir takım faydalar vardır. Ancak her ikisinin de günahı faydasından daha büyüktür.."
İbn Ebî Şeybe, Ahmed, Abd b. Humeyd, Ebû Dâvud, Tirmizî, Nesâî, Ebû Ya'lâ, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, en-Nehhâş, en-Nâsih'de, Ebu'ş- Şeyh, İbn Merdûye, Hâkim, Beyhakî ve Diyâ el-Makdisî, el-Muhtâre'de bildirdiğine göre Hazret-iÖmer:
“Allahım! İçki konusunu içimiz tamamen rahatlayacak bir şekilde açıkla, zira hem malımızı, hem de aklımızı götürüyor" deyince Bakara Sûresi'nin:
“Sana, içki ve kumar hakkında soru sorarlar. De ki: Her ikisinde de büyük bir günah ve insanlar için bir takım faydalar vardır. Ancak her ikisinin de günahı faydasından daha büyüktür..." âyeti nazil oldu. Ömer çağrılıp bu âyet kendisine okundu. Ömer bir daha:
“İçki konusunu içimiz tamamen rahatlayacak bir şekilde açıkla" deyince, bu kez Nisâ Sûresi'ndeki:
“Ey Mü’minler! Sarhoşken, ne dediğinizi bilene kadar, cünübken, yolcu olan müstesna gusledene kadar namaza yaklaşmayın..."âyeti nazil oldu.
Bu âyet nazil olduktan sonra Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) müezzini kamet getirdiği zaman:
“Sarhoş olanlar namaza yaklaşmasın!" şeklinde çağrı da yapardı. Bu âyetin nuzûlünden sonra Ömer yine çağrıldı ve bu âyet kendisine okundu. Ancak Ömer yine:
“Allahım! İçki konusunu içimiz tamamen rahatlayacak bir şekilde açıkla" diye dua etti. Ardından Mâide Sûresi'ndeki âyetler nazil oldu. Ömer yine çağrılıp bu âyetler kendisine okundu. Âyet okunurken:
“...Artık (bunlardan) vazgeçtiniz değil mi?" lafzına ulaştıklarında Ömer:
“Vazgeçtik! Vazgeçtik!" demeye başladı.
İbn Ebî Hâtim, Enes'ten bildiriyor: Önceleri içki içerdik. "Sana, içki ve kumar hakkında soru sorarlar. De ki: Her ikisinde de büyük bir günah ve insanlar için bir takım faydalar vardır. Ancak her ikisinin de günahı faydasından daha büyüktür..." âyeti nazil olunca:
“Bize faydalı olacak şekilde içeriz" demeye başladık. Ancak:
“Ey Mü’minler! İçki, kumar, putlar ve fal okları şüphesiz şeytan işi pisliklerdir, bunlardan kaçının ki saadete eresiniz" âyeti nazil olunca:
“Tamam, içmekten vazgeçtik!" dedik.
Hatîb, Târih'de Hazret-i Âişe'den bildiriyor:
“Bakara Sûresi nazil olunca içinde içkiyi yasaklayan hüküm de nazil oldu. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) içki içilmesini yasakladı."
İbn Ebî Hâtim, Saîd b. el-Müseyyeb'den bildiriyor:
“Duruluğu gidip geriye bulanıklığı (tortusu) kaldığı içindir ki içkiye "hamr" denilmiştir."
Abd b. Humeyd, Buhârî, el-Edebu'l-Müfred'de, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, İbn Ömer'den bildiriyor: (.....) ifadesi, kumar anlamına gelir."
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, İbn Ömer'den bildiriyor: (.....) ifadesi kumar anlamına gelir. Kumara bu ismin verilmesi, kumarda:
“Ortaya şu şu kadar koy" denilmesi gibi: (Ortaya deve koyun) demelerindendir."
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve en-Nehhâs, en-Nâsih'de bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Sana, içki ve kumar hakkında soru sorarlar. De ki: Her ikisinde de büyük bir günah ve insanlar için bir takım faydalar vardır. Ancak her ikisinin de günahı faydasından daha büyüktür..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Burada «Meysir» ifadesinden kasıt kumardır. Cahiliye döneminde kişi kumarda ailesini ve malını ortaya koyardı. Kazanan kişi de karşı tarafın ailesi ile malını alırdı. Âyette içkinin içilmesi durumunda kişinin dinini büyük bir miktarda eksilteceği ifade edilmiştir. İçkinin faydası da içme anında kişiye verdiği lezzet ve neşedir. Ancak içkinin içilmesi durumunda kişinin dininden eksilttiği miktar onu içerken alınan zevkten daha fazladır. Daha sonra Yüce Allah:
“Ey Mü’minler! Sarhoşken, ne dediğinizi bilene kadar, cünübken, yolcu olan müstesna gusledene kadar namaza yaklaşmayın.." âyetini indirdi. İnen bu âyetin ardından müslümanlar namaz kılmaya yakın içki içmezlerdi. Ancak yatsı namazını kıldıktan sonra içerlerdi. Öğle namazı vakti gelinceye kadar da sarhoşlukları gitmiş olurdu. Ancak içki içen bazı müslümanlar sarhoşluktan dolayı birbirleriyle dövüşüp Allah'ın razı olmayacağı bazı sözler sarfedince:
“Ey Mü’minler! İçki, kumar, putlar ve fal okları şüphesiz şeytan işi pisliklerdir, bunlardan kaçının ki saadete eresiniz" âyeti nazil oldu. Bu şekilde içki tümden yasaklandı.
İbn Ebî Hâtim ve Beyhakî'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs::
“Sana, içki ve kumar hakkında soru sorarlar..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Bu âyetin hükmünü:
“Ey Mü’minler! İçki, kumar, putlar ve fal okları şüphesiz şeytan işi pisliklerdir, bunlardan kaçının ki saadete eresiniz" âyeti neshetti."
Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“...Her ikisinde de büyük bir günah ve insanlar için birtakım faydalar vardır..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“İçkinin ilk yerilmesi onun büyük bir günah olduğunun ifade edilmesiyle olmuştur. İçki ile kumarın faydaları da içki satışından elde edilen kazanç ve kumarda kazanılan develerdir."
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Her ikisinde de büyük bir günah ve insanlar için bir takım faydalar vardır..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Bunların faydaları her ikisinin yasaklamasından öncedir. Günah olmaları da yasaklanmalarından sonradır."
"...Yine sana iyilik yolunda ne harcayacaklarını sorarlar. «İhtiyaç fazlasını» de. Allah size âyetleri böyle açıklar ki düşünesînîz"
İbn İshâk ve İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'tan bildiriyor: Sahabelerden bir grup Allah yolunda infakta bulunulması emrinden sonra Peygamberimize (sallallahü aleyhi ve sellem) gelip:
“Mallarımız konusunda verilen infak emrinin ne olduğunu bilmiyoruz. Mallarımızın ne kadarını infak edelim?" diye sordular. Bunun üzerine:
“...Yine sana iyilik yolunda ne harcayacaklarını sorarlar. «İhtiyaç fazlasını» de..." âyeti nazil oldu. Zira daha önceleri kişi sadaka olarak bütün malını verirdi ki artık sadakasını verecek malı kalmazdı. Ama tüm malı gittiği için yiyecek bir şeyi de kalmaz bu sefer kendisine sadaka verilirdi."
İbn Ebî Hâtim, Ebân vasıtasıyla Yahya'dan bildiriyor: Bana bildirilene göre Muâz b. Cebel ile Sa'lebe, Resûlullahfa (sallallahü aleyhi ve sellem) gelip:
“Yâ Resûlallah! Bizim kölelerimiz ve ailelerimiz var. Mallarımızdan ne kadarını infak edelim?" diye sordular. Bunun üzerine:
“...Yine sana iyilik yolunda ne harcayacaklarını sorarlar. «İhtiyaç fazlasını» de..." âyeti nazil oldu."
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve en-Nehhâs, en-Nâsih'de bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Yine sana iyilik yolunda ne harcayacaklarını sorarlar. «İhtiyaç fazlasını» de..." âyetini açıklarken:
“Bundan kasıt mallarınızdan önemsemeyeceğiniz, yokluğu hissedilmeyecek şeylerdir. Bu da zekat farz kılınmadan önceydi" demiştir.
Vekî', Saîd b. Mansûr, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, en-Nehhâs, en-Nâsih'de, Taberânî ve Beyhakî, Şuabu'l-îman'da bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Yine sana iyilik yolunda ne harcayacaklarını sorarlar. «İhtiyaç fazlasını» de..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Burada ihtiyaç fazlasından kasıt kişinin ailesine yaptığı harcamalardan arta kalandır."
İbnu'l-Münzir, Atâ b. Dînâr el-Hüzelî'den bildiriyor: Abdulmelik b. Mervân, Saîd b. Cübeyr'e bir mektup yazıp (.....) ifadesinin ne anlama geldiğini sordu. Saîd de cevaben şöyle yazdı:
“Afv ifâdesinin üç anlamı vardır. Birincisi günahların bağışlanmasıdır. İkincisi infak edilecek miktarla ilgilidir ki Yüce Allah: (Sana iyilik yolunda ne harcayacaklarını sorarlar. «İhtiyaç fazlasını» de." buyurur. Üçüncüsü ise insanların birbirlerine yapacağı iyilik anlamındadır ki Yüce Allah: (Ancak kadınların vazgeçmesi veya nikâh bağı elinde bulunanın (velinin) vazgeçmesi hali müstesna...)" buyurur."
Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî):
“...Yine sana iyilik yolunda ne harcayacaklarını sorarlar. «İhtiyaç fazlasını» de..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“İhtiyaç fazlası denilmesinin sebebi, kişinin bütün malını verip sonra kendisi başkalarına el açacak hale düşmemesi içindir."
Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Atâ: (.....) ifadesini:
“İhtiyaç fazlası" olarak açıklamıştır.
Abd b. Humeyd'in İbn Ebî Necîh vasıtasıyla bildirdiğine göre Tâvus bu âyeti açıklarken: (.....) ifadesi herşeyin azı, önemsizi anlamına gelir" demiştir. Mücâhid ise bu konuda: (.....) ifadesi farz kılınan sadaka yani zekat anlamındadır" demiştir.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Yine sana iyilik yolunda ne harcayacaklarını sorarlar. «İhtiyaç fazlasını» de..."âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Burada herhangi bir miktar belirlenip farz kılınmamıştır. Yüce Allah daha sonra:
“(Sen (mallarından) fazla olanı al ve uygun olanı emret...)" buyurmuştur. Daha sonra ise infak konusunda farz olan miktar oranları da belirtilerek nazil olmuştur."
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Süddî:
“...Yine sana iyilik yolunda ne harcayacaklarını sorarlar. «İhtiyaç fazlasını» de..." âyetini açıklarken:
“Daha sonra nazil olan zekat âyetiyle bu âyetin hükmü neshedildi" demiştir.
Buhârî ve Nesâî, Ebû Hureyre'den bildiriyor: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“En iyi sadaka, verildiğinde veren kişiyi başkalarına muhtaç bırakmayacak olan sadakadır. Veren el alan elden üstündür. Sadaka vermeye de bakmakla yükümlü olduğun kişilerden başla" buyurdu. Zira kadın, kocasına:
“Ya beni doyurursun ya da boşarsın!" der. Köle, efendisine:
“Karnımı doyur ve beni öyle çalıştır!" der. Çocuk da babasına:
“Önce beni doyur! Başkasına verip beni kime bırakacaksın!" der.
İbn Huzeyme, Ebû Hureyre'den bildiriyor: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“En iyi sadaka, verildiğinde veren kişiyi başkalarına muhtaç bırakmayacak olan sadakadır. Veren el alan elden üstündür. Sadaka vermeye de bakmakla yükümlü olduğun kişilerden başla" buyurdu. Zira karın sana:
“Ya beni doyurursun ya da boşarsın!" der. Kölen, sana:
“Ya karnımı doyur ya da başkasına sat!" der. Çocuğun da sana:
“Başkasına (para) verip bizi kime bırakacaksın!" der.
Buhârî, Müslim, Ebû Dâvud ve Nesâî'nin Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“En iyi sadaka, kişinin ihtiyaç fazlası olarak verdiği sadakadır. Sadaka vermeye de bakmakla yükümlü olduğun kişilerden başla" buyurmuştur.
Ebû Dâvud, Nesâî, İbn Cerîr, İbn Hibbân ve Hâkim, Ebû Hureyre'den bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) müslümanların sadaka vermesini isteyince adamın biri:
“Yâ Resûlallah! Benim bir dinarım var" dedi. Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Onu kendi ihtiyaçların için kullan" buyurdu. Adam:
“Bir dinarım daha var" deyince, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Onu da çocuklarının ihtiyaçları için harca" buyurdu. Adam:
“Bir dinarım daha var" deyince, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Onu da hanımının, ihtiyaçları için harca" buyurdu. Adam:
“Bir dinarım daha var" deyince, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Onu da hizmetçinin ihtiyaçları için harca" buyurdu. Adam:
“Bir dinarım daha var" deyince, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Onu da ne yapacağını artık sen bilirsin" karşılığını verdi.
İbn Sa'd, Ebû Dâvud ve Hâkim, Câbir b. Abdillah'tan bildiriyor: Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanındayken adamın biri (Ebû Husayn es-Sülemî) tavuk yumurtasını andıran bir altın parçasıyla geldi ve:
“Yâ Resûlallah! Bir madende bunu buldum. Sadaka olarak veriyorum, al. Başka da bir şeyim yok" dedi. Ancak Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ondan yüz çevirdi ve altın parçasını almadı. Adam bu kez Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) sağından geldi ve aynı şeyleri söyledi. Allah Resûlü yine adamdan yüz çevirdi. Adam bu kez sol tarafından yaklaştı ve yine aynı şeyi söyledi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) yine yüz çevirdi. Adam bir daha Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) arkasından gelince Allah Resûlü altını ondan aldı ve üzerine fırlattı. Adama değseydi onu canını yakar, onu yaralardı. Sonra şöyle buyurdu:
“Biriniz sahip olduğu bütün malla gelip bu sadakadır diye veriyor. Sonra diğer insanlara el açıyor. En iyi sadaka ihtiyaç dışı verilen sadakadır. Sadaka vermeye de bakmakla yükümlü olduğun kişilerden başla. "
Buhârî ile Müslim'in Hakîm b. Hizâm'dan bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Veren el alan elden üstündür. Sadaka vermeye bakmakla yükümlü olduğun kişilerden başla. En iyi sadaka, ihtiyaç dışı verilen sadakadır. İhtiyaç sahibi olduğu halde başkasına el açmayan kişiyi Yüce Allah iffetli biri kılar. Başkasına muhtaç kalmak istemeyen kişiyi de Yüce Allah başkasına muhtaç bırakmaz"
Müslim ile Nesâî, Câbir'den bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) adamın birine:
“Sadaka vereceksen önce kendinden başla. Bir şey artarsa bunu ailene harca. Ailene harcadıktan sonra bir şey artarsa akrabalarına harca. Onlara harcadıktan sonra yine artarsa o zaman şuraya buraya (etrafındakilere) dağıtmaya başlarsın" buyurdu.
Ebû Ya'lâ ile Hâkim'in Abdullah b. Mes'ûd'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Üç çeşit el vardır. Birincisi ve en üstün el Yüce Allah'ın (cömert) elidir. Bundan sonra gelen el de başkalarına veren eldir.. Bir diğeri de kıyamet gününe kadar hep altta kalacak olan, isteyen ve başkalarına açılan eldir. Elinden geldiği kadarıyla başkalarına avuç açıp bir şeyler isteme. Şayet sana rızıklar verilmişse bu rızkı (başkalarına sadaka vererek) üzerinde göster. Sadaka vermeye bakmakla yükümlü olduğun kişilerden başla ve ihtiyaç fazlası malını insanlara dağıt. Geçinecek kadar biriktirmenden dolayı da kınanmazsın. "
Ebû Dâvud, İbn Hibbân ve Hâkim'in Mâlik b. Nadla'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Üç çeşit el vardır. Birincisi ve en üstün el, Yüce Allah'ın (cömert) elidir. Bundan sonra gelen el de başkalarına veren eldir. Bir diğeri de altta kalan eldir ki bu da isteyen ve başkalarına açılan eldir. İhtiyacından arta kalanı başkalarına ver, ancak kendi kendini de muhtaç duruma düşürme. "
Ahmed, Ebû Dâvud, Nesâî ve Hâkim, Ebû Saîd el-Hudrî'den bildiriyor: Adamın biri Mescid'e girdi. Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) cemaatin sadaka olarak ortaya giysi atmalarını söyledi. Toplanan giysilerden o adama iki tane verdi. Ardından bir daha sadaka verme konusunda cemaate teşviklerde bulundu. İki giysiyi alan adam bunlardan birini gelip ortaya atınca Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) adama:
“Giysini geri al!" diye çıkıştı."
Ebû Dâvud, Nesâî ve Hâkim'in Abdullah b. Amr'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Bakmakla yükümlü olduğu kişileri ihmal etmesi kişiye günah olarak yeter" buyurmuştur.
Bezzâr'ın Sa'd b, Ebî Vakkâs'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Veren el alan elden daha üstündür. Sadaka vermeye de bakmakla yükümlü olduğun kimselerden başla" buyurmuştur.
Ahmed, Müslim ve Tirmizî'nin Ebû Umâme'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Ey insanoğlu! İhtiyaç fazlası olan malını dağıtman senin için iyi, elinde tutman ise kötüdür. Geçimini sağlayacak kadarını elinde tutmandan dolayı da.kınanmazsın. Sadaka vermeye de bakmakla yükümlü olduğun kimselerden başla. Bil ki veren el alan elden daha üstündür. "
İbn Adiy ve Beyhakî, Şuab'da Abdurrahman b. Avf'dan bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bana:
“Ey Avfın oğlu! Sen zenginlerden birisin ancak Cennete sürünerek girebileceksin! Allah'a borç ver de sana ayaklarını bağışlasın" buyurdu. Ona:
“Yâ Resûlallah! Allah'a neyi borç vereceğim?" diye sorduğumda:
“Akşam vakti, o gün sahip olduğun malı dağıtıp ondan kurtularak" karşılığını verdi. Ona:
“Yâ Resûlallah! Hepsini mi dağıtıp kurtulayım?" diye sorduğumda:
“Evet!" karşılığını verdi. Ben oradan ayrılıp bana denileni yerine getirmeye çalışırken o arada Cebrâîl, Peygamberimize (sallallahü aleyhi ve sellem) geldi ve:
“Avfın oğluna söyle misafirini iyice ağırlasın, yoksulları doyursun, kendisinden bir şeyler isteyenlere istediklerini versin. Sadaka vermeye bakmakla yükümlü olduğu kişilerden başlasın. Şayet bunları yaparsa içinde bulunduğu zenginliği temizlemiş olur" dedi.
Beyhakî, Şuab'da Rekb el-Mısrî'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Değerini düşürmeden tevazu gösterene ne mutlu. Miskinliğe düşmeden boyun eğene ne mutlu. Günaha bulaşmadan topladığı malı infak edene ne mutlu. Yoksul ve miskinlere merhamet edene ne mutlu. Fıkıh ve hikmet ehli ile beraber olana ne mutlu. Ne mutlu boyun eğene, helal kazancı olana! Gizlisi salih, açığı cömert olana ne mutlu. Kötülüğünü insanlara bulaştırmayana, ihtiyaç fazlası malını infak edene, gereksiz konuşmayana ne mutlu!"
Bezzâr, Ebû Zer'den bildiriyor:
“Yâ Resûlallah! Namaz için ne dersin?" diye sorduğumda:
“Bütün amellerin tamamlayıcısıdır" karşılığını verdi. "Yâ Resûlallah! Peki, sadakayı sorsam?" dediğimde:
“Sadaka şaşılacak bir şeydir" karşılığını verdi. "Yâ Resûlallah! En hayırlı veya değerli ameli sana soramadım" dediğimde:
“Hangisi o?" diye sordu. "Oruç" dediğimde:
“Onun gibi değerlisi yoktur" karşılığını verdi. "Yâ Resûlallah! Hangi sadaka..." (Ravi burada bir cümle zikreder ve Ebû Zer'den naklen şöyle devam eder:) "Bunu yapamazsam?" dediğimde:
“Yemeğinden artanı verirsin" buyurdu. "Bunu da yapamazsam?" dediğimde:
“Bir hurma parçası verirsin" buyurdu. "Bunu da yapamazsam?" dediğimde:
“Güzel bir söz söylersin" buyurdu. "Bunu da yapamazsam" dediğimde:
“Kötülüklerini insanlardan uzak tut. Bu şekilde kendi kendine sadaka vermiş olursun" buyurdu. "Bunu da yapamazsam?" dediğimde ise:
“Kendinde hayırdan hiçbir şey bırakmak istemiyorsun galiba?" karşılığını verdi.
Ahmed, Müslim, Tirmizî, Nesâî ve İbn Mâce, Ebû Kılâbe vasıtasıyla Esmâ'dan, o da Sevbân'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Kişinin infak edeceği en değerli dinar (para) ailesine, Allah yolunda hazırlamak üzere atına ve Allah yolunda arkadaşına harcayacağı dinardır."
Ebû Kılâbe der ki:
“Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bu şekilde infak işinde önce aileden başladı. Zira küçük çocuklarına infakta bulunup onları kimselere muhtaç bırakmayan, Allah'ın kendisiyle onları faydalandırdığı ve muhtaç bırakmadığı kişiden daha büyük sevabı kim alabilir?"
Müslim ve Nesâî'nin Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Allah yolunda harcadığın bir dinar, köle azat etmekte harcadığın bir dinar, yoksula infak ettiğin bir dinar ile ailene infak ettiğin bir dinar arasında sevap bakımından en değerli olanı ailen için harcadığın dinardır."
Müslim, Hayseme'den bildiriyor: Abdullah b. Amr ile birlikte oturuyorken yanına vekili geldi. Abdullah ona:
“Kölelerin yemeğini verdin mi?" diye sorunca, vekili:
“Hayır!" karşılığını verdi. Bunun üzerine Abdullah ona şöyle dedi:
“O zaman git ve onlara yemeğini yer! Zira Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem): «Kişiye, sahip olduğu kişilerin yemeğini vermeyip bekletmesi günah olarak yeter» buyurmuştur."
Beyhakî, Şuab'da Küdeyr ed-Dabbî'den bildiriyor: Peygamberimize (sallallahü aleyhi ve sellem) bir bedevi geldi ve:
“Cennete girmemi sağlayacak ve Cehennemden uzak tutacak bir amel söyle" dedi. Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Adaleti söyle ve ihtiyaç fazlası malını infak et" buyurunca, bedevi:
“Bu bana ağır gelir. Zira her zaman adaleti söyleyemem ve malımdan ihtiyaç fazlasını veremem" dedi. Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“O zaman başkalarına yemek ikramı yap ve selamı yay" buyurunca, bedevi:
“Vallahi bu da bana ağır gelir" dedi. Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Develerin var mı?" diye sorunca, bedevi:
“Var!" dedi. Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“O zaman bir deve ve bir tulum ayır, ancak gün aşırı su içebilen bir ailenin su ihtiyacını karşıla. Deven helak olmadan ve tulumun yırtılmadan umarım Cenneti hakedersin" buyurdu. Bedevi tekbîr getirerek oradan ayrıldı. Daha sonraları şehit düştü.
İbn Sa'd, Târik b. Abdillah'tan bildiriyor: Peygamberimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına geldiğimde hutbe veriyordu. Hutbesinde şöyle buyurduğunu işittim:
"Sadaka verin, zira sadaka vermek sizler için pek hayırlıdır. Veren el alan elden üstündür. Sadaka vermeye annen, baban, kızkardeşin, erkek kardeşin, sonra da yakınlık sırasına göre bakmakla yükümlü olduğun kişilerden başla."'
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh, el-Azame'de bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Böylece Allah, dünya ve âhiret hususunda düşünesiniz diye size âyetleri açıklar..." âyetini açıklarken:
“Dünyanın gelip geçiciliği ile âhiretin geleceği ve baki kalacağı hakkında düşünmektir" demiştir.
Abdurrezzâk'ın bildirdiğine göre Katâde:
“...Böylece Allah, dünya ve âhiret hususunda düşünesiniz diye size âyetleri açıklar..." âyetini açıklarken:
“Ahiretin dünyadan daha üstün olduğunu bilesiniz diye" demiştir.
Abd b. Humeyd ile İbn Ebî Hâtim, Saik b. Hazn et-Temîmî'den bildiriyor: Hasan(-ı Basrî)'nin:
“...Böylece Allah, dünya ve âhiret hususunda düşünesiniz diye size âyetleri açıklar..." âyetlerini okuduktan sonra şöyle dediğini işittim:
“Vallahi bunu düşünen kişi dünyanın imtihan yeri olduğunu ve yok olup gideceğini, âhiretin de ceza yeri ve dar-ı beka olduğunu bilecek, görecektir."
Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Katâde bu âyetleri açıklarken şöyle demiştir:
“Dünya ve âhireti hakkıyla düşünenler birinin diğerine üstünlüğünü anlayacaktır. Dünyanın imtihan yeri olduğunu ve yok olup gideceğini, âhiretin de dar-ı beka ve ceza yeri olduğunu bilecek, görecektir. Siz dünyadan yüz çevirip âhirete yönelenlerden olun."
220
"...Sana yetimleri sorarlar, de ki: Onların işlerini düzeltmek hayırlıdır. Eğer onlarla bir arada yaşarsanız, artık onlar sîzin kardeşlerinizdir. Allah düzeltenden bozanı ayırdetmesini bilir. Allah dileseydi sizi zora sokardı. Allah şüphesiz Azîz'dir, Hakimdir"
Ebû Dâvud, Nesâî, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh, İbn Merdûye, Hâkim ve Beyhakî, Sünen'de İbn Abbâs'tan bildiriyor:
“Yetim malına, ergenlik çağına erişene kadar en iyi şeklin dışında yaklaşmayın..." ile "Yetimlerin mallarını haksız yere yiyenler, karınlarına ancak ateş tıkınmış olurlar..." âyeti nazil olduğu zaman, yanında yetim bulunan kişi, yemeğini onun yemeğinden, içeceğini de onun içeceğinden ayırmaya başladı. Yetimin yemeğinden bir şey arttığı zaman da yetim onu yiyene veya bozulana kadar saklamaya, yememesi halinde dökmeye koyuldu. Ancak bu durum yanında yetim olanlara ağır gelince bunu Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) bildirdiler. Bunun üzerine Yüce Allah:
“Sana yetimleri sorarlar, de ki: Onların işlerini düzeltmek hayırlıdır. Eğer onlarla bir arada yaşarsanız, artık onlar sizin kardeşlerinizdir..." âyetini indirdi. Bundan sonra da yanında yetim bulunanlar onlarla yemeye ve içmeye başladılar."
Abd b. Humeyd, Atâ'dan bildiriyor: Yetimler hakındaki âyetler nazil olunca yanında yetim bulunan kişiler onlardan uzak durmaya başladılar. Onlarla yiyip içmemeye ve onlarla fazla birlikte olmamaya çalıştılar. Ancak Yüce Allah:
“Sana yetimleri sorarlar, de ki: Onların işlerini düzeltmek hayırlıdır. Eğer onlarla bir arada yaşarsanız, artık onlar sizin kardeşlerinizdir..." âyetini indirince, yanında yetim bulunanlar onlarla beraber yiyip içmeye ve diğer konularda onlarla birlikte olmaya başladılar.
Abd b. Humeyd, İbnu'l-Enbârî ve en-Nehhâs'ın bildirdiğine göre Katâde:
“Sana yetimleri sorarlar..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Bu âyetten önce, "Yetim malına, ergenlik çağına erişene kadar en iyi şeklin dışında yaklaşmayın..."âyeti nazil olmuştu. Bundan dolayı yanında yetim bulunan kişiler yeme içme veya diğer konularda yetimlerle beraber olmazlardı. Bu durum onlara güç gelince ruhsat babında:
“...Eğer onlarla bir arada yaşarsanız, artık onlar sizin kardeşlerinizde..." âyeti nazil oldu.
Abd b. Humeyd, Saîd b. Cübeyr'den bildiriyor:
“Yetimlerin mallarını haksız yere yiyenler, karınlarına ancak ateş tıkınmış olurlar..." âyeti nazil olduğu zaman yanında yetim bulunanlar yeme içme ve diğer konularda onlarla birlikte olmamaya başladılar. "Sana yetimleri sorarlar, de ki: Onların işlerini düzeltmek hayırlıdır. Eğer onlarla bir arada yaşarsanız, artık onlar sizin kardeşlerinizdir..." âyeti nazil olana kadar da bu şekilde devam ettiler.
İbnu'l-Münzir, Saîd b. Cübeyr'den bildiriyor: Önceleri Ehl-i kitâb'dan olan bazı ailelerin yanında koyun sürüsü bulunan yetimler olurdu. Ailenin de bir hizmetçisi olurdu. Aile yetimin olan koyun sürüsünü hizmetçiye verip otlatmaya gönderirdi. Veya ailenin bir koyun sürüsü, yetimlerin de bir köle veya hizmetçisi olurdu. Âile koyun sürüsünü hizmetçiye verip otlatmaya gönderirdi. Koyun sağıldığı zaman da sütü hep beraber kullanırlardı. Ya da yemek yetimlerin hizmetçi de ailenin olurdu. Aile yetimin yiyeceğini kullanarak hizmetçinin yemek yapmasını isterdi. Veya yiyecek ailenin, hizmetçi ise yetimlerin olurdu. Bu durumda yetime ait olan hizmetçinin yemek yapmasını söylerler ve yapılan yemeği hep beraber yerlerdi. "Yetimlerin mallarını haksız yere yiyenler, karınlarına ancak ateş tıkınmış olurlar..." âyeti nazil olduğu zaman:
“Bu kişiyi Cehenneme götürür!" dediler ve yetimlerle ortak kullandıkları ne varsa hepsini ayırdılar.
Ancak zamanla bu onlara ağır gelmeye başladı. Bu konuda Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) şikayette bulunup:
“Koyunlarımızı çobansız, yiyeceklerimiz de aşçısız kaldı" dediler. Allah Resûlü de:
“Yüce Allah hu dediğinizi işitti. Dilerse sizlere cevap verir" buyurdu. Sonrasında:
“Sana yetimleri sorarlar, de ki: Onların işlerini düzeltmek hayırlıdır. Eğer onlarla bir arada yaşarsanız, artık onlar sizin kardeşlerinizde..." âyeti iler"Eğer yetimlerin haklarına riayet edememekten korkarsanız..." âyeti nazil oldu. Bu şekilde evlenilecek kadın sayısı da dört olarak belirlenmiş oldu. Nisâ Sûresi'ndeki bu âyetle bir bakıma:
“Yetim konusunda adaleti sağlayamamanız ve onlarla bir, arada yaşamaktan çekinmeniz konusunu sorduğunuz gibi bu kadar fazla kadını bir arada tutarken aralarında adaleti sağlayamama konusunu da sorsaydınız ya!" denilmiş oldu.
Abd b. Humeyd ile İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Eğer onlarla bir arada yaşarsanız, artık onlar sizin kardeşlerinizdir. Allah düzeltenden bozanı ayırdetmesini bilir. Allah dileseydi sizi zora sokardı..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Burada bir arada yaşamak onun sütünden içmen, onun da senin sütünden içmesidir. Onun tabağından yemen, onun da senin tabağından yemesidir. Onun meyvelerinden yemen, onun da senin meyvelerinden yemesidir. Yüce Allah düzelten ile bozanı bilmesi, kimlerin yetimin malını yemeye niyetlendiğini, kimlerin bundan uzak durmaya çalıştığını ve hatta onu ıslah etmekten bile çekindiğini bilmesidir. Zora sokma da, Yüce Allah şayet dileseydi bir yetimin malını yeme niyeti taşımadan bir arada bulunmaktan dolayı beraber yenilen malını da size helal kılmazdı."
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'tan bildiriyor:
“Yetimlerin mallarını haksız yere yiyenler, karınlarına ancak ateş tıkınmış olurlar..." âyeti nazil olduğu zaman müslümanlar yetimlerin mallarını kendi mallarına katmayı ve diğer şeyleri birlikte paylaşmayı hoş görmediler ve bundan uzak durdular. Sonra konuyu Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) sorduklarında:
“...Eğer onlarla bir arada yaşarsanız, artık onlar sizin kardeşlerinizdir. Allah düzeltenden bozanı ayırdetmesini bilir. Allah dileseydi sizi zora sokardı..." âyeti nazil oldu. Burada zora sokmaktan kasıt,
Yüce Allah dileseydi bu konuda İnsanları sıkıntıya sokardı, ancak bu işi müslümanlariçin genişletip kolaylaştırmıştır."
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs bu âyeti:
“(Eğer onlarla bir arada yaşarsanız, artık onlar sizin din kardeşlerinizdir)" lafzıyla okumuştur.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Zeyd:
“...Allah düzeltenden bozanı ayırdetmesini bilir. Allah dileseydi sizi zora sokardı..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Yüce Allah, yetimin malını kendi malına kattığın zaman bunun o malı ıslah etmek için mi, yoksa hakkın olmadan yemen için mi olduğunu bilir."
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Allah dileseydi sîzi zora sokardı..." âyetini açıklarken:
“Yüce Allah dileseydi yetimlerin malından yediklerinizi büyük günahlardan sayardı" demiştir.
Vekî' ile Abd b. Humeyd'in Esved'den bildirdiğine göre Hazret-i Âişe şöyle demiştir:
“Himayemdeki yetimin yemeğini yemeğime, içeceğini de içeceğime katarım. Zrra yetimin malının yanımda pis görülmesini istemem."
221
"Müşrik kadınları, iman etmedikçe nikahlamayın. Bir müşrik kadın, sizin hoşunuza gitse bile, iman etmiş olan bir cariye herhalde ondan daha hayırlıdır. Müşrik erkeklere de mümin kadınları nikâh ettirmeyin. Bir müşrik, sizin hoşunuza gitse bile, mümin bir köle elbette ondan daha hayırlıdır. Onlar sizi ateşe davet ederler, Allah ise, kendi izniyle cennete ve mağfirete davet ediyor ve âyetlerini insanlara açıklıyor. Umulur ki onlar hatırda tutup, öğüt alırlar."
İbn Ebî Hâtim ile İbnu'l-Münzir, Mukâtil b. Hayyân'dan bildiriyor: Bu âyet Ebû Mersed el-Ğanevî hakkında nazil olmuştur. Anâk adında güzel, ancak müşrik bir kadınla evlenmek istiyordu. Kendisi de o zamanlar müslümandı. Evlenmek için Resûlullah'tan (sallallahü aleyhi ve sellem) izin isteyip:
“Kadın çok hoşuma gidiyor" deyince:
“Müşrik kadınları, iman etmedikçe nikâhlamayın. Bir müşrik kadın, sizin hoşunuza gitse bile, iman etmiş olan bir cariye herhalde ondan daha hayırlıdır. Müşrik erkeklere de mümin kadınları nikâh ettirmeyin. Bir müşrik, sizin hoşunuza gitse bile, mümin bir köle elbette ondan daha hayırlıdır..." âyeti nazil oldu.
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, en-Nehhâs, en-Nâsih'de ve Beyhakî, Sünen'de bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Müşrik kadınları, iman etmedikçe nikahlamayın ..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Yüce Allah bu hükümden Ehl-i kitâb'dan olan kadınları istisna etmiş ve:
“...Mümin kadınlardan iffetli olanlar ile daha önce kendilerine kitap verilenlerden iffetli kadınlar da, mehirlerini vermeniz şartıyla, namuslu olmak, zina etmemek ve gizli dost tutmamak üzere size helâldir..." buyurmuştur."
Ebû Dâvud, en-Nâsih'de bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Müşrik kadınları, iman etmedikçe nikahlamayın..," âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Ehl-i kitâb'dan olan kadınlar sonradan bu hükmün kapsamından çıkarılmıştır. Zira Yüce Allah Ehl-i kitâb'dan olan iffetli kadınları müslüman erkeklere helal kılmıştır. Ancak müslüman kadınları Ehl-i kitâb'dan olan erkeklere haram kılmıştır."
Beyhakî, Sünen'de bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Müşrik kadınları, iman etmedikçe nikahlamayın..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Bu âyetin genel olan hükmü neshedilmiş ve sonradan müşriklerden Ehl-i kitâb'dan olan kadınlar müslüman erkeklere helal kılınmıştır."
İbn Ebî Hâtim ve Taberânî, İbn Abbâs'tan bildiriyor:
“Müşrik kadınları, iman etmedikçe nikahlamayın..." âyeti nazil olunca müslüman erkekler böylesi kadınlardan uzak durdular. Sonradan:
“...Mümin kadınlardan iffetli olanlar ile daha önce kendilerine kitap verilenlerden iffetli kadınlar da, mehirlerini vermeniz şartıyla, namuslu olmak, zina etmemek ve gizli dost tutmamak üzere size helâldir..." âyeti nazil olunca müslüman erkekler Ehl-i kitâb'dan olan kadınlarla evlenmeye başladılar.
Vekî', İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim, en-Nehhâs, en-Nâsih'de ve Beyhakî, Sünen'de bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr:
“Müşrik kadınları, iman etmedikçe nikahlamayın..." âyetini açıklarken:
“Müşrik kadınlardan kasıt, putlara tapan putperest kadınlardır" demiştir.
Abdurrezzâk ve Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Katâde:
“Müşrik kadınları, iman etmedikçe nikâhlamayın..." âyetini açıklarken:
“Bu - kadınlar, Ehl-i kitâb'dan olmayan müşrik Arap kadınlarıdır" demiştir.
Abd b. Humeyd, Hammâd'dan bildiriyor: İbrâhim'e, Yahudi ile Hıristiyan kadınlarla evlenme konusunu sorduğumda:
“Onlarla evlenmede bir sakınca yoktur" dedi. Ona:
“Ama Yüce Allah: «Müşrik kadınları, iman etmedikçe nikâhlamayın»" buyurmuyor mu?" diye sorduğumda:
“Buradaki kadınlardan kasıt, mecûsi ve putperest kadınlardır" dedi."
Abdurrezzâk, İbn Cerîr ve Beyhakî, Şakîk'ten bildiriyor: Huzeyfe, Yahudi bir kadınla evlendi. Ömer kendisine:
“Onu boşa" diye bir mektup gönderince, Huzeyfe cevaben:
“Onun bana haram olduğunu mu düşünüyorsun ki onu boşamamı istiyorsun?" diye sordu. Ömer:
“Sana haram olduğunu söylemiyorum, ancak onlarla evlenerek mümin kadınların ezik bırakmanızdan çekiniyorum" karşılığını verdi.
İbn Ebî Şeybe ile İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Ömer:
“Müşrik kadınları, iman etmedikçe nikâhlamayın..." âyetinin yorumundan yola çıkarak Ehl-i kitâb'dan olan kadınlarla evlenmeyi kerih görürdü.
Buhârî ile en-Nehhâs, en-Nâsih'de Nâfi'den bildiriyor: Abdullah b. Ömer'e müslüman erkeğin Hıristiyan veya Yahudi kadınlarla evlenmesi konusu sorulunca:
“Yüce Allah müşrik kadınları müslüman erkeklere haram kılmıştır. Hazret-i îsa, Allah'ın kullarından bir kul iken bir kadının, îsa'nın rabbi olduğunu söylemesinden daha büyük bir şirkin olacağını da düşünmüyorum" derdi.
Vâhidî ile İbn Asâkir, Süddî vasıtasıyla Ebû Mâlik'ten bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Mümin bir cariye Allah'a ortak koşan bir kadından daha hayırlıdır..." âyetini açıklarken şöyle demiştir: Abdullah b. Revâha hakkında nazil olmuştur. Zira onun siyah bir cariyesi vardı. Bir defasında ona kızıp dövdü, ancak sonradan bu yaptığından dolayı endişeye kapıldı. Gelip durumu Peygamberimize (sallallahü aleyhi ve sellem) bildirdi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ona:
“Ey Abdullah! Bu cariye nasıl biri?" diye sorunca, Abdullah:
“Orucunu tutan, namazını kılan, abdestini güzelce alan ve Allah'tan başka ilah olmadığına, senin de Allah'ın Resûlü olduğuna şehadet eden biri" karşılığını verdi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ey Abdullah! Bu cariye mümin biri!" buyurunca, Abdullah:
“Seni hakla gönderene yemin olsun ki onu azat edecek ve onunla evleneceğim" dedi ve dediği gibi de azat edip onunla evlendi. Bazı müslümanlar:
“Bir cariyeyle evleniyor!" diyerek Abdullah'ı ayıpladılar. Zira bunlar müşriklerin asil ailelerinden kız alıp vermeyi istiyorlardı. Bunun üzerine Yüce Allah:
“...Mümin bir cariye Allah'a ortak koşan (müşrik) bir kadından daha hayırlıdır..." âyetini indirdi.
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, Süddî'den bir önceki hadisin aynısını mu'dal bir senedle zikreder.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mukâtil b. Hayyân:
“...Mümin bir cariye Allah'a ortak koşan (müşrik) bir kadından daha hayırlıdır..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Bize bildirilene göre Huzeyfe'nin siyah bir cariyesi vardı ve azat edip onunla evlendi."
Saîd b. Mansûr, Abd b. Humeyd, Müsned'de, İbn Mâce ve Beyhakî, Sünen'de Abdullah b. Amr'dan bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Kadınlarla sırf güzellikleri için evlenmeyin, zira bu güzellikleri onları şirret yapabilir. Kadınlarla sırf malları için de evlenmeyin zira malları onların azmasına sebep olabilir. Kadınlarla dindarlıkları için evlenin, zira dindar olan burnu kesik ve zenci bir kadın diğerlerinden daha hayırlıdır. "
Buhârî, Müslim, Ebû Dâvud, Nesâî, İbn Mâce ve Beyhakî, Sünen'de Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Bir kadınla malı, soyu, güzelliği ve dini olmak üzere dört şey için evlenilir. Sen dindar olanını seç ki hayatın bereketlensin" buyurmuştur.
Tirmizî, Nesâî ve Beyhakî'nin Câbir'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) kendisine:
“Bir kadınla dini, malı ve güzelliği için evlenilir. Sen dindar olanını seç ki hayatın bereketlensin" buyurmuştur.
Ahmed, Bezzâr, Ebû Ya'lâ, İbn Hibbân ve Hâkim'in Ebû Saîd el-Hudrî'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Bir kadınla ya güzelliği ya malı ya ahlakı veya dini için evlenilir. Sen dindar ve ahlaklı olanını seç ki hayatın bereketlensin" buyurmuştur.
Taberânî, M. el-Evsat'ta Enes'ten bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Bir kadınla saygınlığı için evlenen kişiyi Yüce Allah daha da fazla zelil kılar. Bir kadınla malı için evlenen kişinin Yüce Allah fakirliğini daha da arttırır. Bir kadınla asaleti için evlenen kişiyi Yüce Allah daha da alçak kılar. Yüce Allah bir kadınla sadece gözünü, haramlardan sakınmak, zinaya bulaşmamak veya akrabalık bağlarını güçlendirmek için evlenen kişinin hanımını kendisine, kendisini de hanımına bereketli kılar."
Bezzâr'ın Avf b. Mâlik el-Eşcaî'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Hastalarınızı ziyaret edin, cenazelerinizin ardından gidin. Ancak düğünlere gitmek zorunda değilsiniz. Çok güzel olan bir kadınla evlenmemenizin size bir zararı olmaz, zira bu güzelliği size -pek de hayır getirmeyebilir. Malı çok olan bir kadınla da evlenmemenizin size bir zararı olmaz. Zira onun bu malı size pek de hayırlar getirmeyebilir. Ama dindar ve güvenilir olan kadınlarla evlenin."
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Ebû Câfer Muhammed b. Ali:
“Kadının evlenebilmesi için velisinin izninin gerektiği Yüce Allah'ın Kitab'ında da mevcuttur" dedi ve:
“...İman etmedikleri sürece Allah'a ortak koşan (müşrik) erkeklerle, kadınlarınızı evlendirmeyin..." âyetini okudu.
Ebû Dâvud, Tirmizî, İbn Mâce, Hâkim ve Beyhakî, Sünen'de Ebû Mûsa'dan bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Velisiz nikah olmaz" buyurmuştur.
İbn Mâce ve Beyhakî'nin Hazret-i Âişe ve İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Velisiz nikah olmaz" buyurmuştur. Hazret-i Âişe'den gelen rivayette:
“Velisi olmayanın velisi de yöneticidir" ilavesi vardır.
Şâfiî, Ebû Dâvud, Tirmizî, Nesâî, İbn Mâce, Hâkim ve Beyhakî, Sünen'de Hazret-i Âişe'den bildiriyor: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) üç defa:
“Velisinin izni olmadan nikahlanan kadının bu nikahı geçersizdir!" buyurdu ve şöyle devam etti:
“Böylesi bir nikahla evlenen kişi, kadınla ilişkiye girdiği zaman bu ilişkiden dolayı kadına mehrini vermesi gerekir. Kadının velileri anlaşamayıp ihtilafa düştükleri zaman bu şekilde velisiz kalanın velisi yöneticidir. "
İbn Mâce ve Beyhakî'nin Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Bir kadın bir kadının nikahını kıyıp evlendiremez. Kadın kendi kendini de evlendiremez. Zira ancak zina eden kadın kendi kendinin nikahını kıyabilir" buyurmuştur.
Beyhakî'nin Hazret-i Âişe'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Velinin izni ve iki tane dürüst kişinin şahitliği olmadan nikah olmaz" buyurmuştur.
Beyhakî'nin İmrân b. Husayn'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Velinin izni ve iki tane dürüst kişinin şahitliği olmadan nikah olmaz" buyurmuştur.
Mâlik ve Beyhakî, Ömer b. el-Hattâb'tan bildiriyor:
“Velisinin ve ailesinden yetkili birinin veya yöneticinin izni olmadan bir kadınla nikah kıyılamaz."
Şafiî ve Beyhakî, İbn Abbâs'tan bildiriyor:
“Yetkili bir veli ve dürüst iki şahit olmadan nikah da olmaz"
Buhârî ve İbn Mâce, Sehl b. Sa'd'dan bildiriyor: Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) önünden adamın biri geçti. Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabına:
“Bu adam hakkında ne dersiniz?" diye sorunca:
“Kız istediği zaman verilen, bir şeye aracı olsa aracılığı kabul edilen, bir şey söylediği zaman da sözü dinlenen birine benziyor" dediler. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) sustu. O arada Müslüman fakirlerden biri oradan geçince:
“Peki, bu kişi hakkında ne dersiniz?" diye sordu. Ashab:
“Kız istediği zaman verilmeyecek, bir konuda aracılık etmek istese aracılığı kabul edilmeyecek, bir şey söylediği zaman da sözü dinlenilmeyecek birine benziyor" dediler, Bunun üzerine Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“İşte bu adam biraz önce geçen adamın dünya dolusu kadarından daha hayırlıdır" buyurdu. .
Tirmizî, İbn Mâce ve Hâkim'in Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur. "Dini ile ahlâkını beğendiğiniz biri talip olduğu zaman kızınızı onunla evlendirin. Bunu yapmazsanız yeryüzünde büyük bir fitne ve ahlaki çöküntü ortaya çıkar."
Tirmizî ve Beyhakî, Sünen'de Ebû Hâtim el-Müzenî'den bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Dini ile ahlakını beğendiğiniz biri talip olduğu zaman kızınızı onunla evlendirin. Bunu yapmazsanız yeryüzünde büyük bir fitne ve ahlaki çöküntü ortaya çıkar" buyurdu. Ashab:
“Yâ Resûlallah! Diğer yönlerden adamda bir eksiklik olursa?" diye sorduklarında Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) üç defa:
“Dini ile ahlâkını beğendiğiniz biri talip olduğu zaman kızınızı onunla evlendirin!" karşılığını verdi.
Hâkim'in Muâz el-Cühenî'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Allah için bir şeyi veren, Allah için bir şeyi vermeyip elinde tutan, Allah için seven, Allah için öfke duyan ve Allah için evlenen kişinin imanı kemâle ermiştir. "
222
"Sana kadınların aybaşı halini sorarlar. De ki: O, bir rahatsızlıktır. Bu sebeple aybaşı halinde olan kadınlardan uzak durun. Temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın. Temizlendikleri vakit, Allah'ın size emrettiği yerden onlara yaklaşın. Şunu iyi bilin ki, Allah tövbe edenleri de sever, temizlenenleri de sever."
Ahmed, Abd b. Humeyd, Dârimî, Müslim, Ebû Dâvud, Tirmizî, Nesâî, İbn Mâce, Ebû Ya'lâ, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, en-Nehhâs, en-Nâsih'de, İbn Hibbân ve Beyhakî, Sünen'de Enes'ten bildiriyor: Yahudiler bir kadın hayız olduğu zaman onunla bir şey yiyip içmezler ve aynı evde beraber bulunmazlardı. Bu durum Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) sorulunca Yüce Allah:
“Sana kadınların aybaşı halini sorarlar. De ki: O, bir rahatsızlıktır. Bu sebeple aybaşı halinde olan kadınlardan uzak durun..." âyetini indirdi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) da:
“Onlarla aynı evde kalın. Cinsel ilişki dışında da onlarla herşeyi yapabilirsiniz" buyurdu.
Bu durumdan haberdar olan Yahudiler:
“Bu adam dinimizde bize muhalif davranmadığı tek bir konu dahi bırakmadı!" dediler. Yahudilerin bu dediklerini duyan Useyd b. Hudayr ile Ubâde b. Bişr, Allah Resûlü'ne gelip:
“Yâ Resûlallah! Yahudiler şöyle şöyle diyorlar. Biz de onlara muhalif davranmak adına hayızlı olan kadınlarımızla cinsi ilişkiye girelim mi?" diye sorduklarında Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yüzünün rengi değiştik. Biz bundan dolayı onlara kızdığını düşündük. Yanından çıkarken Allah Resûlü'ne hediye olarak süt getiren biriyle karşılaştılar. Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) peşlerinden birini gönderip geri çağırdı ve bu sütten onlara da ikram etti. Bunu yapınca onlara kızmadığını anladık.
Nesâî ile Bezzâr, Câbir'den bildiriyor: Yahudiler:
“Kadınlara arkadan (dübürden) yaklaşan kişinin çocuğu şaşı olarak doğar" derlerdi. Bunun içindir ki Ensarh kadınlar kocalarının kendilerine arkadan yaklaşmalarına izin vermezlerdi. Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) gelip, erkeğin hayızlı olan kadınla ilişkiye girmesi meselesini sorduklarında:
“Sana kadınların aybaşı halini sorarlar. De ki: O, bir rahatsızlıktır. Bu sebeple aybaşı halinde olan (hayızlı) kadınlardan uzak durun. Temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın. Temizlendikleri vakit, Allah'ın size emrettiği yerden onlara yaklaşın. Şunu iyi bilin ki, Allah tövbe edenleri de sever, temizlenenleri de sever. Kadınlarınız sizin tarlanızdır, tarlanıza istediğiniz gibi gelin..." âyetleri nazil oldu. Burada ilk temizlenme hayız halinin bitmesidir. İkinci temizlenme gusül abdesti almadır. Tarladan kasıt da çocuğun olduğu yerdir."
İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'tan bildiriyor:
“Hayızlı kadının durumu hakkında âyetler nazil olduğu zaman müslümanlar Acemlerin yaptığı gibi hayızlı olan kadınları evlerinden uzak tutarlardı. Bu konuda Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) gelip fetva istediklerinde Yüce Allah:
“Sana kadınların ay halini sorarlar. De ki: O, bir rahatsızlıktır. Bu sebeple ay halinde olan kadınlardan uzak durun..." âyetini indirdi. Bu âyet inince müslümanlar hayızlı kadınlardan uzak durmanın önceden yaptıkları gibi onları evden uzaklaştırmak olduğunu düşünmüşlerdi. Ancak Allah Resûlü âyetin sonrasını, yani:
“...Temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın. Temizlendikleri vakit, Allah'ın size emrettiği yerden onlara yaklaşın..." kısmını okuyunca kadından uzak durmanın düşündükleri gibi olmadığını anladılar.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Süddî:
“Sana kadınların ay halini sorarlar..." âyetini açıklarken:
“Bunu soran kişi Sâbit b. ed-Dahdâh idi" demiştir.
İbnu'l-Münzir ile İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mukâtil b. Hayyân:
“Sana kadınların ay halini sorarlar..."âyetini açıklarken:
“Bu âyet (soruyu soran) Sabit b. ed-Dahdâh hakkında nazil olmuştur" demiştir.
Abd b. Humeyd ile İbn Cerîr, Katâde'den bildiriyor:
“Cahiliye döneminde hayızlı bir kadın kocasıyla aynı evde oturamaz, aynı kaptan yemek yiyemezdi. Sonradan Yüce Allah bu konuda âyetini indirince hayızlık dönemi boyunca kadınla sadece cinsel ilişki haram kılınırken diğer tüm şeyler helal kılındı."
Buhârî ile Müslim'in Hazret-i Âişe'den bildirdiğine göre hayız olunca Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) kendisine:
“Bu, Yüce Allah'ın Âdem'in kızlarına takdir ettiği bir durumdur" buyurmuştur.
Abdurrezzâk, Musannef’te, Saîd b. Mansûr ve Müsedded, Müsned'de İbn Mes'ûd'dan bildiriyor:
“İsrail oğullarının kadınları erkeklerle aynı safta namaz kılarlardı. Ancak erkek dostlarını görmek için topuklu ayakkabılar edinmeye başladıklarında Yüce Allah onlara hayızı gönderdi ve bu şekilde mescitlere girmelerini yasakladı (Başka bir lafızda:
“Yüce Allah onlara hayızı gönderdi ve namaz esnasında erkeklerin arkalarına alındılar" şeklinde geçer). Siz de Yüce Allah'ın yaptığı gibi kadınları mescitlerde geriye alın."
Abdurrezzâk, Hazret-i Âişe'den bildiriyor:
“İsrail oğullarının kadınları mescitte kendilerini erkeklere göstermek için tahtadan ayakkabılar edinirlerdi. Bunun üzerine Yüce Allah mescitleri onlara yasakladı ve hayızlığı onlara musallat etti."
Beyhakî, Sünen'de Yezîd b. Bâbanûs'tan bildiriyor: Hazret-i Âişe'ye:
“İrak hakkında ne dersin?" diye sorduğumda:
“Hayızı mı kastediyorsun?" karşılığını verdi. "Evet!" dediğimde:
“Onu Yüce Allah'ın koyduğu isimle anın" dedi.
Taberânî ile Dârakutnî'nin Ebû Umâme'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Hayız en az üç, en fazla da on gün sürer" buyurmuştur.
Taberânî, M. el-Evsat'ta Abdullah b. Amr'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Hayızlı kadın en fazla on gün bekler. Şayet kam kesilirse temizlenmiş olur. Kanın gelmesi on günü aştığı zaman istihâze (özür) kanı olur" buyurmuştur.
Ebû Ya'lâ ile Dârakutnî, Enes b. Mâlik'ten bildiriyor:
“Hayızlı kadın üç veya dört veya beş veya altı veya yedi veya sekiz veya dokuz veya on gün bekler. On gün geçmesine rağmen hâlâ kan geliyorsa bu istihâze (özür) kanıdır."
Dârakutnî, Enes'ten bildiriyor:
“Hayızlık üç veya dört veya beş veya altı veya yedi veya sekiz veya dokuz, en fazla da on gün sürer."
Dârakutnî, İbn Mes'ûd'dan bildiriyor:
“Hayızlık üç veya dört veya beş veya altı veya yedi veya sekiz veya dokuz, en fazla da on gün sürer. On gün geçmesine rağmen hâlâ kan geliyorsa bu istihâze (özür) kanıdır."
Dârakutnî, Enes'ten bildiriyor:
“Hayızlık en az üç, en fazla da on gün sürer."
Dârakutnî'nin Vâsile b. el-Eska'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):"Hayız en az üç, en fazla da on gün sürer" buyurmuştur.
Dârakutnî, Enes'ten bildiriyor:
“Hayızlık on günden fazla sürmez."
Dârakutnî, Atâ b. Ebî Rebâh'tan bildiriyor:
“Hayızlığın en alt süresi bir gündür."
Dârakutnî, Atâ'dan bildiriyor:
“Hayızlık en fazla onbeş gün sürer."
Dârakutnî'nin bildirdiğine göre Şerîk ile Hasan b. Sâlih:
“Hayızlık en fazla onbeş gün sürer" demişlerdir.
Dârakutnî, Şerîk'ten bildiriyor:
“Bizim yanımızda her ayın tam olarak onbeş gününü özür olmadan hayızlı geçiren bir kadın vardı."
Dârakutnî, Evzaî'den bildiriyor:
“Bizim yanımızda sabah hayız olan, ancak akşam kanı kesilip temizlenen bir kadın vardı."
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“...De ki: O, bir rahatsızlıktır...", âyetini açıklarken:
“Rahatsızlıktan kasıt kanın akmasıdır" demiştir.
Abdurrezzâk ile İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Katâde:
“...De ki: O, bir rahatsızlıktır..." âyetini açıklarken:
“Rahatsızlıktan kasıt akan kanın murdar oluşudur" demiştir.
İbnu'l-Münzir, Ebû İshâk et-Talkânî, Muhammed b. Humeyr ve Fülân b. es- Serîy kanalıyla bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Hayızlık dönemlerinde kadınlarla ilişkiden uzak durun. Zira sakat doğumlar hayızlı bir ilişkiden dolayı olur" buyurmuştur.
Ebu'l-Abbâs es-Serrâc, Müsned'de Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Hayızlı iken karısıyla ilişkiye girip de bundan kötürüm bir çocuğu olan kişi suçu kendinden başkasında bulmasın!" buyurmuştur.
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, en-Nehhâs, en-Nâsih'de ve Beyhakî, Sünen'de bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Bu sebeple ay halinde olan kadınlardan uzak durun ..." âyetini açıklarken:
“Uzak durmak, onlarla fercden (önden) cinsel ilişkiye girmemektir" demiştir.
Ebû Dâvud ile Beyhakî, Hazret-iPeygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) eşlerinden birinden bildirdiğine göre Allah Resûlü hayızlı olan eşiyle birlikte olmak istediği zaman tercini bir örtüyle kapatır, sonra istediği şeyi yapardı.
Abdurrezzâk, İbn Cerîr, en-Nehhâs, en-Nâsih'de ve Beyhakî'nin bildirdiğine göre Hazret-i Âişe'ye:
“Erkek hayızlı olan eşinden ne kadar faydalanabilir?" diye sorulunca:
“Cinsel organı dışında dilediği şeyden faydalanabilir" demiştir.
İbn Ebî Şeybe, Buhârî, Müslim ve Ebû Dâvud, Hazret-i Âişe'den bildiriyor:
“Birimiz hayız olup da Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) onunla birlikte olmak istediği zaman cinsel organına izar bağlayarak kapatmasını söyler ondan sonra onunla (sarılmak suretiyle) ten temasında bulunurdu. Ancak hanginiz Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) gibi nefsine hakim olup kendini tutabilir ki?"
İbn Ebî Şeybe, Buhârî, Müslim, Ebû Dâvud ve Beyhakî'nin Meymûne'den bildiriyor:
“Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) hayızlı eşlerinden biriyle birlikte olmak istediği zaman cinsel organına izar bağlayarak kapatmasını söylerdi."
İbn Ebî Şeybe, Ebû Dâvud ve Nesâî, Meymûne'den bildiriyor:
“Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) hayızlı eşlerinden biriyle birlikte olacağı zaman eşinin göbekten uyluklarının yarısına veya diz kapaklarına kadar üzeri bir peştemalle kapalı olurdu."
Ebû Dâvud, Nesâî ve Beyhakî, Hazret-i Âişe'den bildiriyor:
“Hayızlı olduğum zaman hatta hayzımın ilk günlerinde geceleri Resûlullah'Ia (sallallahü aleyhi ve sellem) aynı örtünün altında uyuduğumuz olurdu. Kanımdan ona bulaştığı zaman sadece bulaşan yeri yıkardı. Kanımdan giysisine bir şey bulaştığı zaman yine sadece bulaşan yeri yıkar ve namazını kılardı."
Ebû Dâvud, Umâra b. Ğurâb'dan bildiriyor: Halamın bana bildirdiğine göre kendisi Hazret-i Âişe'ye:
“Bazen hayız oluyoruz ve ancak kocamızla yatmak için tek bir yataktan başkası bulunmuyor, ne yapalım?" diye sorunca, Hazret-i Âişe şöyle demiştir:
“Böylesi bir durumda Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yaptığını sana anlatayım. Bir gece Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) odama girdi ve doğruca odadaki namazgahına gitti. Namazını bitirdiğinde uykuma yenilmiştim, o da soğuktan çok üşürrîüştü. Yatağa girince:
“Bana yaklaş" buyurdu. "Hayızlıyım" dediğimde:
“Olsun! Uyluklarım aç" buyurdu. Uyluklarımı açtığımda yanağı ile göğsünü uyluklarımın üzerine koydu. Ben de ısınıp uyuyana kadar üzerine kapandım."
Buhârî, Müslim, Ebû Dâvud, Tirmizî, Nesâî ve İbn Mâce, Hazret-i Âişe'den bildiriyor:
“Hayız olduğum zaman Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) (göbekle diz arasını) izarla kapatmamı söyler, sonra tenini benim tenime dokundururdu."
Mâlik, Rabîa b. Ebî Abdirrahman'dan bildiriyor: Hazret-i Âişe, Resûlullah'la (sallallahü aleyhi ve sellem) birlikte aynı örtünün altında uzanmış uyuyarlardı. Hazret-i Âişe birden irkilip yerinden fırladı. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ne oldu? Sanırım adet gördün" buyurunca, Hazret-i Âişe:
“Evet!" karşılığını verdi. Bunun üzerine Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Üzerine izarını bağla ve yatağına geri dön" buyurdu.
Buhârî, Müslim ve Nesâî, Ümmü Seleme'den bildiriyor: Resûlullah'la (sallallahü aleyhi ve sellem) aynı örtünün altında uzanmışken adet gördüm. Onu rahatsız etmeden yataktan süzülüp çıktım ve hayız giysilerimi giydim. Bana:
“Hayız mı oldun?" diye sorunca:
“Evet!" dedim. Bunun üzerine beni yanına çağırdı ve aynı örtünün altında tekrar uzandık.
İbn Mâce, Ümmü Seleme'den bildiriyor: Resûlullah'la (sallallahü aleyhi ve sellem) aynı çarşafın altında uzanmışken kadınların gördüğü hayız kanını gördüm. Yataktan süzülüp çıktığımda:
“Hayız mı oldun?" diye sordu. "Kadınların gördüğü hayız kanını gördüm" dediğimde, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Bu, Yüce Allah'ın Âdem'in kızlarına takdir ettiği bir şeydir" buyurdu. Yataktan çıkıp hayız için hazırlığımı yaptım ve geri döndüm. Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Gel çarşafın altına, yanıma gir" buyurunca, yanına girdim.
İbn Mâce, Muâviye b. Ebî Süfyân'dan bildiriyor: Ümmü Habîbe'ye:
“Hayızlı olduğun zaman Resûlullah'la (sallallahü aleyhi ve sellem) nasıl yapardın?" diye sorduğumda:
“Birimiz hayız olduğu zaman uyluklarının yarısına gelecek şekilde izar bağlar ve öyle Allah Resûlünün yanında uyurduk" dedi.
Ebû Dâvud ile İbn Mâce, Abdullah b. Sa'd el-Ensârî'den bildiriyor: Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Karım hayızlı iken neresi bana helal olur?" diye sorduğumda:
“Peştemalin üstü senin için helaldir" buyurdu.
Tirmizî, Abdullah b. Sa'd'dan bildiriyor: Peygamberimize (sallallahü aleyhi ve sellem) hayızlı kadınla birlikte yemek yemenin hükmünü sorduğumda:
“Onunla birlikte yemek yiyebilirsin" buyurdu.
Ahmed ile Ebû Dâvud, Muâz b. Cebel'den bildiriyor: Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Erkeğe, hayızlı olan karısının neresi helaldir?" diye sorduğumda:
"Peştemalin üzeri helaldir, ancak ondan da uzak durman daha iyidir" karşılığını verdi.
Mâlik ve Beyhakî, Zeyd b. Eslem'den bildiriyor: Adamın biri Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Karım hayızlı iken neresi bana helal olur?" diye sorunca:
"Üzerine peştemalini bağlasın, üst kısımla da istediğini yapabilirsin" buyurdu.
Mâlik, Şâfiî ve Beyhakî, Nâfi'den bildiriyor: Abdullah b. Ömer, Hazret-i Âişe'ye birini gönderdi, kişinin hayızlı olan hanımıyla birlikte olup olamayacağını sordu. Hazret-i Âişe:
“Kadın altına peştamal bağlar, kalan kısımla da erkek dilediğini yapar" karşılığını verdi.
Beyhakî, Hazret-i Âişe'den bildiriyor: Peygamberimize (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Erkeğe, hayızlı olan karısından helal olan yer neresidir?" diye sorulunca:
“İzarın üstüdür" karşılığını verdi.
İbn Ebî Şeybe ile Ebû Ya'lâ, Hazret-iÖmer'den bildiriyor: Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Erkeğe, hayızlı olan karısından helal olan yer neresidir?" diye sorduğumda:
“İzarın üstüdür" karşılığını verdi.
Taberânî, İbn Abbâs'tan bildiriyor: Adamın biri Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Erkeğe, hayızlı olan karısından helal olan yer neresidir?" diye sorunca:
"Üzerine peştemalini bağlar; üst kısımla da istediğini yapabilirsin" karşılığını verdi.
Taberânî, Ubâde'den bildiriyor: Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Erkeğe, hayızlı olan karısından helal olan yer neresidir?" diye sorulduğunda:
“İzarın üstü heladir, ancak altı haramdır" karşılığını verdi.
Taberânî, M. el-Evsat'ta Ümmü Seleme'den bildiriyor:
“Resûlullah(sallallahü aleyhi ve sellem) hayızlı olan hanımından ilk üç gün uzak durur, sonra (izar bağlayarak) ona yaklaşırdı."
İbn Cerîr, Mesrûk'tan bildiriyor: Hazret-i Âişe'ye:
“Erkeğe, hayızlı olan karısından helal olan yer neresidir?" diye sorduğumda:
“Cinsel ilişki dışında her şey helaldir" karşılığını verdi.
İbn Ebî Şeybe, Hasan'dan bildiriyor:
“Erkeğin, hayızlı olan karısının göbeği ve uyluğuyla oynaşmasının bir sakıncası olmaz."
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, en-Nehhâs, en-Nâsih'de ve Beyhakî, Sünen'de bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın..." âyetini açıklarken:
“Kanlan kesilip hayızlık halleri bitene kadar onlardan uzak durun" demiştir.
Abdurrezzâk, Musannef’te, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve en- Nehhâs'ın bildirdiğine göre Mücâhid:
“...Temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın..." âyetini açıklarken:
“Kanları kesilinceye kadar onlardan uzak durun" demiştir.
İbn Ebî Şeybe, Ahmed, Abd b. Humeyd, Tirmizî, Nesâî, İbn Mâce ve Beyhakî, Sünen'de Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Kadınla hayızlı iken veya dübüründen ilişkiye giren veya kahine giden kişi, Muhammed'e indirileni inkar etmiş demektir" buyurmuştur.
İbn Ebî Şeybe, Ahmed, Ebû Dâvud, Tirmizî, Nesâî, İbn Mâce ve Beyhakî, İbn Abbâs'tan bildiriyor: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) hayızlı karısıyla ilişkiye giren kişi için:
“Bir dinar veya yarım dinar sadaka verir" buyurmuştur.
Ebû Dâvud ve Hâkim, İbn Abbâs'tan bildiriyor:
“Kişi kanın başlangıcında karısıyla ilişkiye girdiği zaman bir dinar, kanın kesilmesi sırasında ilişkiye girdiği zaman da yarım dinar sadaka verir."
Tirmizî'nin İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Kişi karısıyla ilişkiye girdiği sırada kanı kırmızı akıyorsa bir dinar, sarımtırak olarak akıyorsa yarım dinar sadaka verir" buyurmuştur.
Ebû Dâvud'un İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) böylesi bir konu için kendisine beş dinar sadaka vermesini söylemiştir.
Taberânî, İbn Abbâs'tan bildiriyor: Adamın biri Peygambermize (sallallahü aleyhi ve sellem) gelip:
“Yâ Resûlallah! Karımla hayızlı iken ilişkiye girdim" dedi. Allah Resûlü de buna karşılık bir köle azat etmesini söyledi ki o zamanlar bir köle bir dinar ediyordu.
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, en-Nehhâs, en-Nâsih'de ve Beyhakî'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Temizlendikleri vakit..."âyetini açıklarken:
“Hayız halleri bitip yıkandıktan sonra, anlamındadır" demiştir.
Süfyân b. Uyeyne, Abdurrezzâk, Musannef’te, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve en-Nehhâs'ın bildirdiğine göre Mücâhid:
“...Temizlendikleri vakit..." âyetini açıklarken:
“Hayız halleri bitip yıkandıktan sonra, anlamındadır. Zira kadının, hayız hali bitse de yıkanmadıktan sonra kocasıyla ilişkiye girmesi helal olmaz" demiştir.
İbn Cerîr, İkrime'den fetvanın benzerini zikreder.
İbn Cerîr'in başka bir kanalla bildirdiğine göre Tâvus ile Mücâhid:
“Kadının hayız hali bittiği zaman kocası yıkanmasını söyler ve ondan sonra onunla ilişkiye girer" demişlerdir.
İbnu'l-Münzir'in başka bir kanalla bildirdiğine göre Mücâhid ile Atâ:
“Kadın, hayız hali bittikten sonra gusül yapmadan da avret mahallini yıkayıp kocasıyla birlikte olabilir" demişlerdir.
Beyhakî, Sünen'de Ebû Hureyre'den bildiriyor: Bedevinin biri Peygamberimize (sallallahü aleyhi ve sellem) geldi ve:
“Yâ Resûlallah! Bazen çölde dört ay boyunca kalıyoruz. Suyumuz az olduğu için hayız, loğusa veya cünüb olanlarımızın temizlenmesi konusunda ne buyurursun?" dedi. Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Temiz toprakla temizlenebilirsiniz" buyurdu.
Buhârî, Müslim ve Nesâî, Hazret-i Âişe'den bildiriyor: Kadının biri hayız sonrası nasıl yıkanması gerektiğini Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) sordu. Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Bir yün parçasına misk sürer temizlenirsin" buyurarak, nasıl temizlenmesi gerektiğini söyledi. Kadın:
“Bu yün parçasıyla nasıl temizleneyim?" diye sorunca, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Onunla temizlersin" karşılığını verdi. Kadın tekrar:
“Ama nasıl?" diye sorunca, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“ Sübhanallah! Onunla temizlenirsin işte!" karşılığını verdi. Bunun üzerine kadını bir kenara çektim ve:
“O yün parçasıyla kanın izini temizlersin" dedim.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Abbâs: (.....) âyetini açıklarken:
“Yani, hayız hali bitip temizlendikten sonra onlara yaklaşın" demiştir.
Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Katâde: (.....) âyetini açıklarken:
“Hayız hali bitip temizlendikten sonra onlara (cinsel olarak) yaklaşın demektir" demiştir.
Dârimî, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Allah'ın size emrettiği yerden onlara yaklaşın..." âyetini açıklarken:
“Hayızlı iken yaklaşmamanın emredildiği yerden (ön taraftan) onlara yaklaşın anlamındadır" demiştir.
İbn Ebî Şeybe, İkrime'den fetvanın benzerini zikreder.
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve Beyhakî, Sünen'de bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Allah'ın size emrettiği yerden onlara yaklaşın..." âyetini açıklarken:
“Fercden (ön taraftan) yaklaşın ve başka yerden yaklaşmaya çalışmayın, anlamındadır" demiştir.
Vekî' ile İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre Mücâhid:
“...Allah'ın size emrettiği yerden onlara yaklaşın..." âyetini açıklarken:
“Hayızlı iken yaklaşmamanın emredildiğî yerden (ön taraftan) onlara yaklaşın anlamındadır" demiştir.
İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre Ebû Rezîn:
“...Allah'ın size emrettiği yerden onlara yaklaşın..." âyetini açıklarken:
“Adet hali bitmeden değil, bitip temizlendikten sonra onlara yaklaşın, anlamındadır" demiştir.
İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre İbnu'l-Hanefiyye:
“...Allah'ın size emrettiği yerden onlara yaklaşın..." âyetini açıklarken:
“Nikahla yaklaşın, nikahsız yaklaşmayın anlamındadır" demiştir.
Abdurrezzâk, Musannef’te bildirdiğine göre Mücâhid:
“...Allah'ın size emrettiği yerden onlara yaklaşın..." âyetini açıklarken:
“Kanın geldiği yerden kadına yaklaşmaktır. Başka yerden yaklaşılması durumunda âyetin sonunda belirtildiği gibi kişi tövbe edenlerden ve temizlenenlerden biri olmaz" demiştir.
Vekî', Abd b. Humeyd ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Atâ:
“...Şunu iyi bilin ki, Allah tövbe edenleri de sever, temizlenenleri de sever..." âyetini açıklarken:
“Bunlar günahları için tövbe edip su ile temizlenenlerdir" demiştir.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre A'meş:
“...Şunu iyi bilin ki, Allah tövbe edenleri de sever, temizlenenleri de sever..." âyetini açıklarken:
“Günahları için tövbe edip şirkten temizlenenlerdir" demiştir.
İbn Ebî Hâtim Mücâhid'den bildiriyor:
“Karısına dübürden (arka taraftan) yaklaşan kişi âyette belirtilen temizlenenlerden biri sayılmaz.
Vekî', İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Ebu'l-Âliye, abdest aldıktan sonra:
“Allahım! Beni tövbe eden ve temizlenenlerden (mutatahhirîn) biri kıl" diye dua eden birini görünce ona şöyle dedi:
“Su ile temizlenme tamamdır, ancak tatahhur denilen şey günahlardan temizlenmedir."
Tirmizî'nin Hazret-iÖmer'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Kim güzelce abdestini aldıktan sonra: «Allah'tan başka ilah olmadığına, tek ve ortaksız olduğuna şehadet ederim. Muhammed'in de O'nun kulu ve resûlü olduğuna şehadet ederim. Allahım! Beni tövbe edip temizlenenlerden biri kıl» derse Cennetin sekiz kapısı da ona açılır ve istediği kapıdan içeri girer. "
İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre Ali b. Ebî Tâlib abdestini bitirdikten sonra:
“Allah'tan başka ilah olmadığına şehadet ederim. Muhammed'in de O'nun kulu ve resûlü olduğuna şehadet ederim. Allahım! Beni sana yönelip tövbe edenlerden biri kıl! Beni temizlenenlerden biri kıl" diye dua ederdi.
İbn Ebî Şeybe, Dahhâk'tan bildiriyor: Huzeyfe, temizlendiği zaman:
“Allah'tan başka ilah olmadığına şehadet ederim. Muhammed'in de O'nun kulu ve resûlü olduğuna şehadet ederim. Allahım! Beni sana yönelip tövbe edenlerden biri kıl! Beni temizlenenlerden biri eyle" diye dua ederdi.
Kuşeyrî, Risâle'de ve İbnu'n-Neccâr, Enes'ten bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Günahı için tövbe eden kişi o günahı hiç işlememiş gibi olur. Yüce Allah da bir kulu sevdiği zaman artık hiçbir günahın o kula bir zararı olmaz" buyurdu ve:
“...Şunu iyi bilin ki, Allah tövbe edenleri de sever, temizlenenleri de sever..." âyetini okudu. "Yâ Resûlallah! Tövbenin göstergesi nedir?" diye sorulunca:
“Kişinin yaptığından dolayı pişman olmasıdır" karşılığını verdi,
Vekî', Abd b. Humeyd, İbn Ebî Hâtim ve Beyhakî'nin, Şuab'da bildirdiğine göre Şa'bî:
“Günahı için tövbe eden kişi o günahı hiç işlememiş gibi olur" dedi ve:
“...Şunu iyi bilin ki, Allah tövbe edenleri de sever, temizlenenleri de sever..." âyetini okudu.
İbn Ebî Şeybe, Tirmizî, İbnu'l-Münzir ve Beyhakî'nin Şuab'da Enes'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Her insan günah işler. Ancak günah işleyenlerin en hayırlıları bu günahlarına tövbe edenlerdir" buyurmuştur.
Ahmed, Zühd'de Kâtâde'den bildiriyor:
“Yüce Allah, İsrâil oğullarından bir peygambere:
“Her insan günah işler. Ancak günah işleyenlerin en hayırlıları bu günahlarına tövbe edenlerdir" diye vahyetmiştir.
İbn Ebî Şeybe ile İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs'a:
“İhramlı iken başımıza su dökelim mi?" diye sorulunca:
“Dökmenizin bir sakıncası olmaz. Zira Yüce Allah temizlenenleri sever" karşılığını verdi.
223
'"Kadınlarınız sîzin tarlanızdır, tarlanıza istediğiniz gibi gelin."
Vekî', İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, Buhârî, Müslim, Ebû Dâvud, Tirmizî, Nesâî, İbn Mâce, İbn Cerîr, Ebû Nuaym, Hilye'de ve Beyhakî, Sünen'de Câbir'den bildiriyor: Yahudiler:
“Erkek karısına arkadan yaklaşıp (normal) ilişkiye girdiği zaman bu ilişkiden doğacak çocuk şaşı olur" derlerdi. Bunun üzerine:
“Kadınlarınız sizin tarlanızdır, tarlanıza istediğiniz gibi gelin.." âyeti nazil oldu. Âyette fercinden (ön tarafından) olduktan sonra kişinin karısına önden de arkadan da yaklaşabileceği bildirildi.
Saîd b. Mansûr, Dârimî, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, Câbir'den bildiriyor: Yahudiler, Müslümanlara:
“Kişi karısına arkadan yanaşıp ilişkiye girdiği zaman bu ilişkiden doğacak çocuk şaşı olur" dediler. Bunun üzerine:
“Kadınlarınız sizin tarlanızdır, tarlanıza istediğiniz gibi gelin..." âyeti nazil oldu. Sonrasında Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“İlişki, kadının fercinden (ön tarafından) olduktan sonra kişi karısına önden de arkadan da yaklaşabilir" buyurdu.
İbn Ebî Şeybe, Musannef’te, Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr, Murra el- Hemdânî'den bildiriyor: Yahudilerden biri karşılaştığı bir müslümana:
“Kadınlarınıza arkadan yaklaşıyor musunuz?" diye sordu ki sanki kendisi böyle bir şeyi kerih görüyordu. Durumu Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) zikrettiklerinde:
“Kadınlarınız sizin tarlanızdır, tarlanıza istediğiniz gibi gelin..." âyeti nazil oldu. Bu âyetle Yüce Allah Müslümanlara, fercden olduktan sonra kadınlarına önden veya arkadan, istedikleri yerden yaklaşabilmelerine izin verdi.
İbn Ebî Şeybe, Murra'dan bildiriyor:
“Yahudiler, kadınlara arkadan yanaşma konusunda müslümanlarla alay ederlerdi. Bunun üzerine:
“Kadınlarınız sizin tarlanızdır, tarlanıza istediğiniz gibi gelin..." âyeti nazil oldu."
İbn Asâkir, Câbir b. Abdillah'tan bildiriyor: Ensârlı erkekler kadınlarıyla yüz üstü yatırarak beraber olurlardı. Kureyşliler ise daha çok sırtüstü yatırır öyle beraber olurlardı. Kureyşli bir adam Ensar'dan bir kadınla evlendi. Adet olduğu üzere sırtüstü yatırıp beraber olmak isteyince kadın:
“Olmaz! Bizim yaptığımız gibi beraber olabiliriz" diye itiraz etti. Durum Peygamberimize (sallallahü aleyhi ve sellem) bildirilince:
“Kadınlarınız sizin tarlanızdır, tarlanıza istediğiniz gibi gelin..." âyeti nazil oldu. Bu âyetle, tercinden (ön tarafından) olduktan sonra kişinin karısıyla oturarak ve ayakta istediği şekilde ilişkiye geçebileceği bildirildi.
İbn Cerîr, Sa'îd b. Hilâl vasıtasıyla Abdullah b. Ali'den bildiriyor: Bana bildirilene göre Peygamberimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabından bir grup otururken yakınlarında bir yerde de bir Yahudi oturuyordu. İçlerinden biri:
“Ben karımı yüzüstü yatırıp beraber oluyorum" derken, diğeri:
“Ben ayakta beraber oluyorum", bir diğeri de:
“Ben otururken beraber oluyorum" diyordu. Bu konuşmaları duyan Yahudi:
“Sizin hayvanlardan farkınız yok! Oysa biz eşlerimizle tek bir şekilde beraber oluyoruz!" dedi. Bunun üzerine:
“Kadınlarınız sizin tarlanızdır, tarlanıza istediğiniz gibi gelin..." âyeti nazil oldu.
Vekî', İbn Ebî Şeybe ve Dârimî, Hasan(-ı Basrî)'den bildiriyor: Yahudiler çok hasetçi bir topluluktu ve Müslümanlara:
“Ey Muhammed'in ashabı! Vallahi kadınlarınıza sadece tek bir yönden yaklaşabilirsiniz. Başkası size helal değildir!" derlerdi. Bunun üzerine Yüce Allah:
“Kadınlarınız sizin tarlanızdır, tarlanıza istediğiniz gibi gelin..." âyetini indirdi ve müminleri bu işlerinde kendi hallerine bıraktı.
Abd b. Humeyd, Hasan(-ı Basrî)'den bildiriyor: Yahudiler hasetçi bir topluluktu. Müslümanlara:
“Ey Muhammed'in ashabı! Vallahi kadınlarınıza sadece tek bir yönden yaklaşabilirsiniz!" dediklerinde Yüce Allah onları yalanlama babında:
“Kadınlarınız sizin tarlanızdır, tarlanıza istediğiniz gibi gelin..." âyetini indirdi ve erkekleri hanımlanyla bu ilişkilerinde serbest bıraktı. İlişki fercden olduktan sonra önden veya arkadan, erkeğin karısına dilediği şekilde yaklaşabileceğini bildirdi.
Abd b. Humeyd, Hasan(-ı Basrî)'den bildiriyor: Yahudiler, Müslümanlara:
“Hayvanlarına birbirlerine yaklaşmaları gibi siz de hanımlarınıza öyle yaklaşıyor, oturtarak onlarla ilişkiye giriyorsunuz!" deyince, Yüce Allah:
“Kadınlarınız sizin tarlanızdır, tarlanıza istediğiniz gibi gelin..." âyetini indirdi. Âyette fercinden (ön tarafından) olduktan sonra kişinin karısıyla istediği şekilde beraber olabileceği bildirildi.
Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Katâde:
“Kadınlarınız sizin tarlanızdır, tarlanıza istediğiniz gibi gelin..." âyetini açıklarken şöyle demiştir: Yahudiler, Müslümanlara eşleriyle birlikte olma konusunda sataşıp kınayınca Yüce Allah bu âyeti indirdi. Hem bu yönde Yahudilerin söylediklerini yalanladı, hem de müminleri bu işte eşleriyle kendi hallerine bıraktı.
İbn Asâkir, Muhammed b. Abdillah b. Amr b. Osmân'dan bildiriyor:
“Abdullah b. Ömer'in bize anlattığına göre Müslümanlar eşleriyle birlikte olurken arkadan yaklaşır, ancak ferclerinden ilişkiye girerlerdi. Yahudiler:
“Karısıyla arkadan yaklaşıp birlikte olan kişinin bu ilişkiden doğan çocuğu şaşı olur" deyince, Yüce Allah:
“Kadınlarınız sizin tarlanızdır, tarlanıza istediğiniz gibi gelin..." âyetini indirdi.
Abdurrezzâk, Abd b. Humeyd ve Beyhakî, Şuab'da Safiyye binti Şeybe vasıtasıyla Ümmü Seleme'den bildiriyor: Muhâcirler Medine'ye geldiklerinde bizden kız alanlar eşleriyle fercden, ama arkadan yanaşmak suretiyle ilişkiye girmek istediler. Ensarlı kadınlar da buna karşı çıktı. Kadınlar bana gelip bu durumu anlattıklarında ben de Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) aktardım. Bunun üzerine:
“Kadınlarınız sizin tarlanızdır, tarlanıza istediğiniz gibi gelin..."âyeti nazil oldu. Âyette fercinden (ön tarafından) olduktan sonra kişinin karısıyla istediği şekilde beraber olabileceği bildirildi.
İbn Ebî Şeybe, Ahmed, Dârimî, Abd b. Humeyd, Tirmizî, İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Beyhakî, Sünen'de Abdurrahman b. Sâbit'ten bildiriyor: Hafsa binti Abdirrahman'a:
“Sana bir şey sormak istiyorum, ama utanıyorum" dediğimde:
“Bana istediğini sorabilirsin yeğenim!" karşılığını verdi. "Sana kadınlara arkadan yaklaşmayı soracaktım" dediğimde, şu karşılığı verdi: Ümmü Seleme bana şöyle anlattı: Ensarlı erkekler eşlerini yüzükoyun yatırarak onlarla beraber olmazken Muhacirler bunu yaparlardı. Yahudiler de:
“Karısına arkadan yaklaşanların çocukları şaşı olur" derlerdi. Muhacirler Medine'ye geldikleri zaman Ensar'dan kadınlarla evlendiler. Ancak Ensarlı kadınlar yüzükoyun yatırılarak girelecek bir ilişkiyi kabul etmediler. Ensarlı bîr kadın bu şekilde kocasına karşı çıkıp:
“Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) sormadan böylesi bir ilişki şekline izin veremem" dedi. Bu kadın bana geldi ve durumu anlattı. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) gelince Ensarlı kadın ona bunu sormaya utandı ve dışanya çıktı. Bunun üzerine konuyu ben Peygamberimize (sallallahü aleyhi ve sellem) açtım. Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Kadım yanıma çağırın" buyurdu. Kadın içeri girince Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ona:
“Kadınlarınız sizin tarlanızdır, tarlanıza istediğiniz gibi gelin..." âyetini okudu ve:
“Tek yerden (fercden) olduktan sonra, istenilen şekilde yaklaşılabilir" buyurdu.
Müsned Ebû Hanife'de bildirildiğine göre müminlerin annesi Hafsa'ya kadının biri gelip kocasının ilişki esnasında kendisini hem yüzükoyun, hem de sırtüstü yatırdığından şikayette bulundu. Durumu Peygamberimize (sallallahü aleyhi ve sellem) iletilince:
“Her halükârda fercden olduğu sürece bir sakıncası olmaz" buyurdu.
Ahmed, Abd b. Humeyd, Tirmizî, Nesâî, Ebû Ya'lâ, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, İbn Hibbân, Taberânî, Harâitî, Mesâviu'l-Ahlak'da, Beyhakî, Sünen'de ve Diyâ, el-Muhtâre'de İbn Abbâs'tan bildiriyor: Bir defasında Hazret-iÖmer, Allah Resûlü'ne (sallallahü aleyhi ve sellem) geldi ve:
“Yâ Resûlallah! Ben helak oldum!" dedi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Neden helak olsun?" diye sorunca, Ömer:
“Karıma (fercinden ama) arkadan yanaştım" dedi. Allah Resûlü ona herhangi bir karşılık vermedi. Sonrasında Yüce Allah ona:
“Kadınlarınız sizin tarlanızdır, tarlanıza istediğiniz gibi gelin..." diye vah yetti. Bunun üzerine Ömer'e:
“Dübürden ve hayızlı iken yaklaşmaktan kaçındıktan sonra arkadan ve önden istediğin gibi yaklaşabilirsin" buyurdu.
Ahmed, İbn Abbâs'tan bildiriyor:
“Kadınlarınız sizin tarlanızdır, tarlanıza istediğiniz gibi gelin..." âyeti, Ensar'dan bazıları hakkında nazil olmuştur ki bunlar Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) gelip bu konuyu ona sormuşlardı. Allah Resûlü de:
“İlişki fercden olduğu sürece kişi karısına dilediği yönden yaklaşabilir" buyurdu.
İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim, Taberânî ve Harâitî, İbn Abbâs'tan bildiriyor: Himyer ahalisinden bazıları Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) geldiler ve bazı sorular sordular. İçlerinden biri de:
“Ben kadınları seven biriyim ve yüzükoyun yatırarak karımla birlikte olmayı seviyorum. Bu konuda ne dersin?" diye sordu. Yüce Allah, Bakara Sûresi'nde sordukları sorulara cevap mahiyetinde âyetler indirdi. "Kadınlarınız sizin tarlanızdır, tarlanıza istediğiniz gibi gelin..." âyeti de adamın sorduğu bu soruya bir cevap olarak nazil oldu. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) adama:
“İlişki fercden olduğu sürece karına dilediğin yönden yaklaşabilirsin" buyurdu.
İbn Râhuye, Dârimî, Ebû Dâvud, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, Taberânî, Hâkim ve Beyhakî, Sünen'de Mücâhid vasıtasıyla İbn Abbâs'tan bildiriyor: İbn Ömer -Allah onu affetsin- bu konuda yanılgıya düşmüştür. Putperest olan Ensâr'dan şu kesim ile Ehl-i kitâb olan Yahudilerden şu kesim beraber yaşarlardı. Ensâr, Yahudileri kendilerinden daha bilgili gördükleri için birçok davranışta onları taklit ederlerdi. Ehl-i kitâb olan Yahudilerin davranışlarından biri de kadınla sadece bir şekilde ilişkiye girmekti. Üstelik bu şekil, kadının en kapalı olacağı bir şekildi. Ensâr'dan bu kesim de Yahudilerin bu davranışını benimseyip yaptılar. Kureyş'ten şu kesim ise kadınlarını hoş olmayan durumlara sokar, önden arkadan ve yatırarak yaklaşır zevklenirlerdi.
Muhâcirler Medine'ye geldiğinde Kureyşli bir adam Ensâr'dan bir kadınla evlendi. Kendi kadınlarına yaptıklarını o kadına da yapmak istedi, ancak kadın bunu kabul etmedi ve:
“Bize sadece bir şekilde yanaşılırdı. Ya sen de aynısını yap ya da benden uzak dur!" dedi. Durumları da dışarıya çıktı ve konuşulmaya başlandı. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) durumdan haberdar olunca Yüce Allah:
“Kadınlarınız sizin tarlanızdır, tarlanıza istediğiniz gibi gelin..."âyetini indirdi. Yani çocuğun olduğu yerden olduktan sonra kadınlarınıza önden ve arkadan yaklaşabilirsiniz anlamındadır. Önceden yapılan da dübürden yaklaşma değil, arkadan ferce yaklaşmadır."
Taberânî rivayeti İbn Abbâs'tan şu ziyadeyle zikreder:
“İbn Ömer bu âyete göre kadına dübürden (anal olarak) de yaklaşılabileceğini söylemiştir; ancak Allah onu affetsin, yâriılmıştır. Zira hadise bu anlattığımız şekildedir."
Abd b. Humeyd ve Dârimî, Mücâhid'den bildiriyor:
“Önceleri hayızlı iken kadının fercinden uzak durur, ancak dübürden onlarla ilişkiye girerlerdi. Konuyu Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) sorduklarında:
“Sana kadınların ay halini sorarlar. De ki: O, bir rahatsızlıktır. Bu sebeple ay halinde olan kadınlardan uzak durun. Temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın. Temizlendikleri vakit, Allah'ın size emrettiği yerden onlara yaklaşın..." âyetleri nazil oldu. Âyette kadınlara fere dışından yaklaşılmaması gerektiği bildirildi.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, Saîd b. Cübeyr'den bildiriyor: Mücâhid'le birlikte İbn Abbâs'ın yanında otururken adamın biri geldi ve İbn Abbâs'a:
“Bu hayız âyetini bana tam olarak açıklasana" dedi. İbn Abbâs da:
“Açıklarım!" karşılığını verdi. Adam:
“Sana kadınların ay halini sorarlar. De ki: O, bir rahatsızlıktır. Bu sebeple ay halinde olan kadınlardan uzak durun. Temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın. Temizlendikleri vakit, Allah'ın size emrettiği yerden onlara yaklaşın..." âyetini okuyunca, İbn Abbâs:
“Emrettiği yerden kasıt, kanın geldiği yerdir. Sonrasında da gelinmesi emredilen yerdir" dedi. Adam:
“Peki:
“Kadınlarınız sizin tarlanızdır, tarlanıza istediğiniz gibi gelin..." âyetini nasıl açıklıyorsun?" diye sorunca,
İbn Abbâs şu karşılığı verdi:
“Vay sana! Kadının dübürü de ekin yeri mi oluyor? Şayet dediğin gibi olsaydı hayızlı iken kadınlara yaklaşılmamasını emreden âyet neshedilmiş olurdu. Zira kadının bir ferci meşgul olsa diğer taraftan yaklaşılırdı. Ancak "İstediğiniz gibi" ifadesinden kasıt gece veya gündüz istenilen zamanda gelinmesidir."
İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre Mücâhid:
“...Tarlanıza istediğiniz gibi gelin..." âyetini açıklarken:
“Dübürden ve hayızlı iken olmadıktan sonra önden veya arkadan dilediğin şekilde yaklaşabilirsin" demiştir.
İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre Ebû Sâlih:
“...Tarlanıza istediğiniz gibi gelin..." âyetini açıklarken:
“Dilersen sırtüstü, dilersen yan yatırarak, dilersen de oturtarak, dilediğin şekilde yaklaşabilirsin" demiştir.
İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr:
“...Tarlanıza istediğiniz gibi gelin..." âyetini açıklarken:
“Dübürden olmadığı sürece kişi karısına önden veya arkadan dilediği şekilde yaklaşabilir" demiştir.
İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre Mücâhid:
“...Tarlanıza istediğiniz gibi gelin..." âyetini açıklarken:
“Fercden olduktan sonra dilediğiniz şekilde kadınlarınıza yaklaşabilirsiniz" demiştir.
Abd b. Humeyd, İkrime'den bildiriyor: Adamın biri İbn Abbâs'a geldi ve:
“Karımla dübüründen ilişkiye giriyordum. Yüce Allah'ın:
“Kadınlarınız sizin tarlanızdır, tarlanıza istediğiniz gibi gelin..." âyetini da işitince bu yaptığımın helal olduğunu düşündüm" dedi. İbn Abbâs da:
“Hey akılsız adam! Burada "İstediğiniz gibi" derken fercinden olmak şartı ile kadının önünden veya arkasından yaklaşmak veya oturarak ilişkiye girmektir. Başka da bir yere tevessül etme!" karşılığını verdi.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Tarlanıza istediğiniz gibi gelin..." âyetini:
“Çocuğun olduğu yerden" şeklinde açıklamıştır.
Saîd b. Mansûr ve Beyhakî, Sünen'de İbn Abbâs'tan bildiriyor:
“Tarlana ürün veren yerden yaklaş."
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Tarlanıza istediğiniz gibi gelin..." âyetini açıklarken:
“Hayızlı iken veya dübürden olmadığı sürece kişi karısına dilediği şekilde yaklaşabilir" demiştir.
İbn Cerîr ve Beyhakî, Sünen'de bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Tarlanıza istediğiniz gibi gelin..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Tarladan kasıt, kadının tercidir. Âyette tercin dışına çıkılmadığı sürece kişinin karısına önden veya arkadan dilediği şekilde yaklaşabileceği bildirilmiştir. "...Allah'ın size emrettiği yerden onlara yaklaşın..." âyeti da bu anlama gelmektedir."
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Abbâs, kadına dübürden yaklaşmayı kerih görür ve şöyle derdi:
“Ekilecek veya ekilen yer, çocuğun oluştuğu ve geldiği yer olan ferctir. "Kadınlarınız sizin tarlanızdır, tarlanıza istediğiniz gibi gelin..." âyeti de, ilişkinin fercden olması şartı ile kadınlara istenilen taraftan yaklaşılabileceğini bildirmek için nazil olmuştur."
Dârimî ve Harâitî, Mesâviu'l-Ahlak'da bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Tarlanıza istediğiniz gibi gelin..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Erkek ilişkiyi fercden kurmak şartı ile kadına istediği şekilde önden veya arkadan yaklaşabilir, ayakta veya oturarak ilişkiye girebilir.."
Beyhakî, Sünen'Ğe Mücâhid'den bildiriyor: İbn Abbâs'a:
“Kadınlarınız sizin tarlanızdır, tarlanıza istediğiniz gibi gelin..." âyetini sorduğumda:
“Hayızlı iken sana haram olan yerinden, hayızı gördüğü ve çocuğun olduğu yerden yaklaşmalısın" dedi.
Beyhakî, İbn Abbâs'tan bildiriyor:
“İlişkinin fercden olması şartı ile kadınlara önden veya arkadan yaklaşılabilir."
İbn Ebî Şeybe ve Harâitî, Mesâviu'l-Ahlak'da İkrime'den bildiriyor:
“Erkek dübürden ilişkiye girmediği sürece karısıyla ayakta veya oturarak, istediği şekilde beraber olabilir."
Saîd b. Mansûr, Abd b. Humeyd, Dârimî ve Beyhakî, Ebu'l-Ka'kâ' el- Cermî'den bildiriyor: Adamın biri Abdullah, b. Mes'ûd'a geldi ve:
“Karıma istediğim şekilde yaklaşabilir miyim?" diye sordu. İbn Mes'ûd:
“Evet, yaklaşabilirsin" dedi. Adam:
“Peki, istediğim yerden yaklaşabilir miyim?" diye sorunca, İbn Mes'ûd yine:
“Evet, yaklaşabilirsin" dedi. Ancak orada bulunanlardan biri adamın maksadını anladı ve:
“Bu adam karısına dübüründen yaklaşmayı kastediyor" diye söze karıştı. Bunun üzerine İbn Mes'ûd:
“Olmaz! Kadınların dübürü size haramdır" dedi.
Ahmed, Abd b. Humeyd, Ebû Dâvud ve Nesâî, Behz b. Hakim'den, o babasından, o da dedesinden bildiriyor:
“Yâ Resûlallah! Kadınlarımızın nerelerine yaklaşalım ve nerelerinden uzak duralım?" diye sorduğumda, Allah Resûlü şöyle buyurdu:
“Onlar sizin tarlanızdır. Tarlanıza dilediğiniz yerden girin. Ancak yüzlerine vurmayın, onlara çirkin şeyler söylemeyin. Müstehcen lafları onlara ev dışında sarfetmeyin. Yediğiniz zaman onları da yedirin, giysi alacağınız zaman onlara da giysi alın. Haram bölgeleri hariç onları size tamamen teslim etmişken bunları nasıl yapmazsınız."
Şâfiî, el-Ümm'de, İbn Ebî Şeybe, Ahmed, Nesâî, İbn Mâce, İbnu'l-Münzir ve Beyhakî, Sünen'de değişik kanallardan bildirdiğine göre Huzeyme b. Sâbit şöyle demiştir: Adamın biri Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) kadınlara dübürlerinden yaklaşmayı sordu. Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Helaldir" veya:
“Bir sakıncası yoktur" karşılığını verdi. Adam dönüp gidince Allah Resûlü onu geri çağırdı ve şöyle buyurdu:
“Ne demiştin? Eğer arkasından yaklaşıp fercinden ilişkiye gireceksen evet helaldir. Ancak arkasından yaklaşıp dübüründen (anal) ilişkiye gireceksen helal değildir. Yüce Allah da hakkı söylemekten haya etmez. Kadınlarınıza dübürden yaklaşmayın"
Hasan b. Arefe, Cüz'de, İbn Adiy ve Dârakutnî'nin Câbir b. Abdillah'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem): şöyle buyurmuştur:
“Onlar bazı şeyleri söylemekten utandılar; ancak Yüce Allah hakkı söylemekten haya etmez. Kadınlara dübürlerinden yaklaşmak helal değildir. "
ibn Adiy'in Câbir'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Kadınların dübüründen ilişkiye girmekten sakının" buyurmuştur.
İbn Ebî Şeybe, Tirmizî, Nesâî ve İbn Hibbân'ın İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Yüce Allah bir erkekle veya bir kadınla dübüründen (anal) ilişkiye giren kişinin yüzüne bakmaz!" buyurmuştur.
Ebû Dâvud et-Tayâlisî, Ahmed ve Beyhakî, Sünen'de Amr b. Şuayb'dan, o babasından, o da dedesinden naklen bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) karısına dübüründen yaklaşan kişi hakkında:
“Bu yaphğı küçük livatadır" buyurmuştur.
Nesâî'nin Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Yüce Allah'tan gerektiği gibi haya edin ve kadınlara dübürlerinden yaklaşmayın!" buyurmuştur.
Ahmed, Ebû Dâvud ve Nesâî'nin Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Kadına dübüründen yaklaşan kişi lanetlenmiştir!" buyurmuştur.
İbn Adiy'in Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Bir erkeğe veya kadına dübüründen yaklaşan' kişi kafir olur" buyurmuştur.
Abdurrezzâk, İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, Nesâî ve Beyhakî, Ebû Hureyre'den bildiriyor:
“Bir erkeğe veya kadına dübüründen yaklaşan kişi kafir olur."
İbn Kesîr der ki:
“Mevkûf olan bu rivayet daha sahihtir."
Vekî', Musannef’te ve Bezzâr, Ömer b: el-Hattâb'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Yüce Allah hakkı söylemekten haya etmez. Kadınlara dübürlerinden yaklaşmayınl" buyurmuştur.
Nesâî, Ömer b. el-Hattâb'tan bildiriyor:
“Onlar bazı şeyleri söylemekten utandılar, ancak Yüce Allah hakkı söylemekten hayâ etmez. Kadınlara dübürlerinden yaklaşmayın."
İbn Kesîr der ki:
“Mevkûf olan bu rivayet daha sahihtir."
İbn Adiy'in el-Kâmil'de İbn Mes'ûd'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):"Kadınlara dübürlerinden yaklaşmayın" buyurmuştur.
İbn Vehb ve İbn Adiy'in Ukbe b. Âmir'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Kadınlara dübüründen yaklaşan kişi lanetlenmiştir!" buyurmuştur.
Ahmed, Talk b. Yezîd'den (veya Yezîd b. Talk'dan) bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Yüce Allah hakkı söylemekten hayâ etmez. Kadınlara dübürlerinden yaklaşmayın!" buyurmuştur.
İbn Ebî Şeybe, Atâ'dan bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) kadınlara dübürlerinden yaklaşmayı yasakladı ve:
“Yüce Allah hakkı söylemekten hayâ etmez" buyurdu.
İbn Ebî Şeybe, Ahmed, Tirmizî ve Beyhakî, Ali b. Talk'dan bildiriyor: Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Kadınlara dübürlerinden yaklaşmayın! Yüce Allah hakkı söylemekten haya etmez" buyurduğunu işittim.
Abdurrezzâk, Musannef’te, İbn Ebî Şeybe, Ahmed, Abd b. Humeyd, Ebû Dâvud, Nesâî, İbn Mâce ve Beyhakî'nin Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Yüce Allah karısıyla dübüründen ilişkiye giren kişinin kıyamet gününde yüzüne bakmaz!" buyurmuştur.
Abdurrezzâk, Abd b. Humeyd, Nesâî ve Beyhakî, Şuab'da Tâvus'tan bildiriyor: İbn Abbâs'a, karısıyla dübüründen ilişkiye giren kişinin durumu sorulunca:
“Bu adam bana küfür konusu soruyor" karşılığını verdi.
Abdurrezzâk ve Beyhakî, Şuab'da İkrime'den bildirdiğine göre Ömer b. el- Hattâb böylesi bir şeyi yapan bir adamı dövmüş, cezalandırmıştır.
Abdurrezzâk, İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd ve Beyhakî'nin bildirdiğine göre Ebu'd-Derdâ'a kadınlara dübürlerinden yaklaşma konusu sorulunca:
“Bunu kafirden başka biri yapar mı ki?" karşılığını verdi.
Abdurrezzâk, İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd ve Beyhakî'nin bildirdiğine göre Abdullah b. Ömer karısına dübüründen yaklaşan kişi hakkında: