A‘râf Sûresied-Dürrü'l-Mensûr Tefsîri — Sayfa 3

1. Âyetin Tefsiri

"Elif, Lâm, Mim, Sâd"

İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh, İbn Merdûye, eî-Esmâ ve's-Sifât'ta Beyhakî ve İbnu'n-Neccâr'ın, Tarih'te İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre (.....), "Ben Allah'ım, açıklarım, genişçe anlatırım" demektir.

İbn Cerîr'in Saîd b. Cübeyr'den bildirdiğine göre (.....), "Ben Allah'ım, açıklarım, genişçe anlatırım" demektir.

İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, Ali (b. Ebi Talha) vasıtasıyla İbn Abbâs'ın şöyle dediğini bildirir:

“(.....) ve benzeri âyetler, Allah'ın kendileriyle yemin ettiği âyetlerdir ve Allah'ın isimlerinden birer isimdir."

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in Süddî'den bildirdiğine göre (.....) âyetinin mânâsı, şekil veren anlamında olan "el-Musavvir" kelimesinin kısaltılmışıdır.

İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Muhammed b. Ka'b el- Kurazî, (.....) âyetinin mânâsı hakkında:

“(.....), Allah lafzından, (.....) Rahman lafzından, (.....) ise Samed lafzından gelmektedir" dedi.

Ebu'ş-Şeyh'in Dahhâk'tan bildirdiğine göre (.....) âyeti, "Ben doğru söyleyen Allah'ım" mânâsındadır.

2–3. Âyetlerin Tefsiri

Bkz. Ayet:4

4. Âyetin Tefsiri

"Sana bir Kitap indirildi. Onunla insanları uyarman ve inananlara öğüt vermen için kalbine bir darlık gelmesin. Rabbinizden size indirilen Kitab'a uyun, O ndan başka dostlar edinerek onlara uymayın. Pek az öğüt dinliyorsunuz. Biz nice kentleri yok etmişizdir; geceleyin veya gündüz uykularında iken baskınımıza uğramışlardır."

Abd b. Humeyd ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs (.....) kelimesinin şüphe anlamında olduğunu söyleyip bir bedeviye:

“Siz kelimesini hangi mânâda kullanırsınız?" diye sorunca, bedevi:

“Bir işi şüpheli, hakikati bilinmez hale koymak için karıştırmak, mânâsında kullanırız" cevabını verdi.

İbn Cerîr'in İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre (.....) sözü, "Ona karşı sende bir şüphe olmasın" mânâsındadır.

Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in Mücâhid'den bildirdiğine göre kelimesi şüphe mânâsındadır.

Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Dahhâk, (.....) kelimesinin sıkıntı mânâsında olduğunu söylemiştir.

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Katâde, âyette geçen indirilen Kitab'dan kastedilen Kur'ân'dır.x

5. Âyetin Tefsiri

"Azabımız onlara geldiğinde çağırışları, «Biz gerçekten zalîm kişilermişiz» demelerinden başka bir şey olmadı"

İbn Ebî Hâtim, İbn Mes'ûd'un:

“Bir kavim; kendini ma'zûr görmeyecek duruma gelinceye kadar (günahları ve ayıpları iyice çoğalmaksızm) helak olmaz" dedikten sonra, "Azabımız onlara geldiğinde çağırışları, "Biz gerçekten zalim kişilermişiz" demelerinden başka bir şey olmadı" âyetini okuduğunu bildirir.

İbn Cerîr, İbn Mes'ûd'dan aynı hadisi merfû olarak nakletmiştir.

6. Âyetin Tefsiri

Bkz. Ayet:7

7. Âyetin Tefsiri

"And olsun kî, kendilerine peygamber gönderilenlere soracağız, peygamberlere de soracağız. And olsun ki, yaptıklarını kendilerine bir bir anlatacağız, zira onlardan uzak değildik."

İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Beyhakî, el-Ba's'ta, İbn Abbâs'ın, "And olsun ki, kendilerine peygamber gönderilenlere soracağız, peygamberlere de soracağız. And olsun ki, yaptıklarını kendilerine bir bir anlatacağız, zira onlardan uzak değildik" âyetini açıklarken şöyle dediğini bildirir:

“İnsanlara, peygamberlerin getirdikleri hükümlere uyup uymadıklarını mutlaka soracağız. Kendileriyle hükümlerimizi gönderdiğimiz peygamberlere de, bu hükümleri tebliğ edip etmediklerini elbette soracağız. Kıyamet günü kitap (amel defterleri) konulacak ve onların yaptıklarını söyleyecektir."

Abd b. Humeyd'in Ferkad'dan bildirdiğine göre (.....) âyetinde kastedilenlerden biri, peygamberler, diğeri de meleklerdir. "And olsun ki, yaptıklarını kendilerine bir bir anlatacağız, zira onlardan uzak değildik" sözü ise Yüce Allah'ın sözüdür.

İbn Ebî Hâtim'in Mücâhid'den bildirdiğine göre (.....) sözünden kastedilen, insanlara "Lâ ilâhe illallahı kabul edip etmediklerinin sorulacağıdır. (.....) sözünden kastedilen ise Cibrîl'dir.

İbn Ebî Hâtim'in Süfyân es-Sevrî'den bildirdiğine göre "And olsun ki, kendilerine peygamber gönderilenlere soracağız, peygamberlere de soracağız" âyetinden kasıt, peygamberlerin tebliğ edip etmediğinin ve insanların bu tebliğe ne karşılık verdiğinin sorulmasıdır.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Kâsım Ebû Abdirrahman bu âyeti okuyup şöyle dedi: Kıyamet günü kula şu dört şey sorulacaktır: Yüce Allah şöyle buyuracaktır:

“Ben sana beden vermedim mi, onu nerede eskittin? Sana ilim vermedim mi, bu ilimle nasıl amel ettin? Sana mal vermedim mi, bu malı Bana itaatte mi, yoksa isyanda mı harcadın? Sana ömür vermedim mi, ömrünü neyle geçirdin?"

Abd b. Humeyd ve Ebu'ş-Şeyh, Vuheyb b. el-Verd'in şöyle dediğini bildirir: Bana bildirildiğine göre Yüce Allah'a en yakın olan İsrafil'dir. Arş, İsrafil'in iki küreği arasındadır. Vahiy ineceği zaman Levh, Arş tarafından sarkıtılır ve İsrafil'in alnına değer. İsrafil Levh'e bakıp Cibrîl'i çağırır ve vahyi onunla gönderir. Kıyamet günü İsrafil çağrılır ve böğrü (endişeden) titrer bir şekilde getirilip:

“Levh'in sana teslim ettiğini ne yaptın?" diye sorulur. İsrafil:

“Ey Rabbim! Onu Cibril'e teslim ettim" cevabını verince, Cibril çağrılır ve böğrü (endişeden) titrer bir şekilde getirilip:

“İsrafil'in sâna teslim ettiği şeyi ne yaptın?" diye sorulur. Cibrîl:

“Ey Rabbim! Peygamberlere tebliğ ettim" cevabını verince, peygamberler çağrılır ve böğürleri (endişeden) titrer bir şekilde getirilip:

“Cibril'in size teslim ettiği şeyi ne yaptınız?" diye sorulur. Peygamberler:

“Ey Rabbimiz! Onu insanlara tebliğ ettik" cevabını verirler. Yüce Allah'ın, "And olsun ki, kendilerine peygamber gönderilenlere soracağız, peygamberlere de soracağız" âyeti buna işaret etmektedir.

Ebu'ş-Şeyh, el-Azame'de, Ebû Sinan'ın şöyle dediğini bildirir:

“Yarattıkları arasında Allah'a en yakın olan Levh'tir. Levh, Arş'a asılıdır. Allah, bir şey vahyetmek istediği zaman Levh'e yazılır ve Levh gelip İsrâfil'in alnına vurur. İsrafil yüzünü kanatlarıyla kapatmıştır ve Allah'a olan ta'zîminden dolayı bakışlarını kaldırmaz. İsrafil Levh'e bakar ve eğer Levh'te yazılı olan şey sema halkına ait bir şeyse onu Mîkâil'e, yeryüzü halkına aitse Cibril'e teslim eder. Kıyamet günü ilk olarak hesaba çekilecek olan Levh'tir. Levh çağrılır ve böğrü (endişeden) titrer bir şekilde getirilip:

“Tebliğ ettin mi?" diye sorulur. Levh:

“Evet" cevabını verince, Yüce Allah:

“Sana kim şahitlik yapar?" diye sorar. Levh:

“İsrafil şahitlik yapar" cevabını verince, İsrâfil çağrılır ve böğrü (endişeden) titrer bir şekilde getirilip:

“Levh sana tebliğ etti mi?" diye sorulur. İsrâfil:

“Evet" cevabını verince, levh:

“Beni hesabın kötülüğünden kurtaran Allah'a hamd olsun" der. Sonra öbürlerine de aynı şey sorulur.

Ebu'ş-Şeyh, el-Azame'de, Vehb b. Münebbih'in şöyle dediğini bildirir: Kıyamet günü Yüce Allah:

“Ey İsrafil! Seni vekil tayin ettiğim şeyi(n hesabını) ver" buyurunca, İsrâfil:

“Evet ey Rabbim! Sur'da şu kadar delik, şu kadar insan ruhu, şu kadar cin ruhu, şu kadar şeytan ruhu, şu kadar yırtıcı hayvan canı, şu kadar kuş canı, şu kadar hayvan canı, şu kadar arslan canı ve şu kadar balık canı vardır" der. Yüce Allah:

“Onları Levh'ten al" buyurunca, İsrâfil saydıklarının ne fazla, ne de eksik olduğunu görür. Yüce Allah:

“Ey Mîkâil! Seni vekil tayin ettiğim şeyi(n hesabını) ver" buyurunca, Mîkâil:

“Evet ey Rabbim! Gökyüzünden şu kadar ölçek, şu kadar miskal, şu kadar kırat, şu kadar hardal tanesi ağırlığı, şu kadar zerre (yağmur, dolu ve kar) indirdim. Falan sene de şu kadar, falan ayda şu kadar, falan haftada şu kadar, falan gün şu kadar, falan saşt şu kadar indirdim. Bunların şu kadarını ekinlere, şeytanlara şu kadar, insanlara şu kadar, hayvanlara şu kadar, yırtıcı hayvanlara şu kadar, kuşlara şu kadar, balıklara şu kadar, aslanlara şu kadar indirdim. Bunların hepsi ise şu kadar eder" karşılığını verip te Yüce Allah:

“Onları Levh'ten al" buyurunca, Mîkâil saydıklarının ne fazla ne de eksik olduğunu görür. Sonra Yüce Allah: Ey Cibrîl! Seni vekil tayin ettiğim şeyi(in hesabını) ver" buyurunca, Cibrîl:

“Evet ey Rabbim! Falan peygamberine, şu kadar âyet indirdim. Bu âyetlerin şu kadarı falan ayda, şu kadarı falan haftada, şu kadarı falan günde indirdim. Falan peygamberine de şu kadar ayet, şu kadar sûre indirdim. Bu sûrelerde şu kadar ayet, şu kadar harf vardır. Şu kadar şehri helak ettim ve şu kadarını da yere batırdım" der. Yüce Allah:

“Onları Levh'ten al" buyurunca, Cibrîl saydıklarının ne fazla ne de eksik olduğunu görür. Sonra Yüce Allah: Ey Azrâîl! Seni vekil tayin ettiğim şeyi(in hesabını) ver" buyurunca, Azrail:

“Evet ey Rabbim! Şu kadar insanın, şu kadar cinin, şu kadar şeytanın, şu kadar suda boğulanın, şu kadar yangında ölenin, şu kadar kafirin, şu kadar şehidin, şu kadar yıkıntı altında kalanın, şu kadar hayvan tarafından sokulanın, şu kadar düzlükte olanın, şu kadar dağda olanın, şu kadar kuşun, şu kadar arslanın, şu kadar yırtıcı hayvanın canını aldım. Bunların toplamı şu kadar eder" der. Bunun üzerine Yüce Allah:

“Onları Levh'ten al" buyurunca, Azrâil saydıklarının ne fazla, ne de eksik olduğunu görür.

Ahmed, Muâviye b. Hayde'den, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Rabbim beni çağırıp: «Kullarıma tebliğde bulundun mu?» diye soracak, ben: «Ey Rabbim! Onlara tebliğ ettim» cevabını vereceğim. Burada olanlarınız, burada olmayanlara tebliğ etsin. Sonra sizler ağızlarınıza konuşmamanız için gem vurulmuş bir şekilde çağrılacaksınız. Sizden ilk olarak ortaya çıkacak şey, baldırınız ve avuçlarınızdır. "

İbn Ebî Hâtim ve İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre Tâvus bu âyeti okuyup:

“İdareci, idaresinde olan halktan, erkek, ev halkından, kadın kocasının evinden, köle efendisinin malından hesaba çekilecektir" demiştir.

Buhârî, Müslim, Tirmizî ve İbn Merdûye, İbn Ömer'den Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Hepiniz çobansınız hepiniz güttüğünden sorumlusunuz. İnsanların idaresini üstlenen devlet başkam halkından sorumludur. Erkek çoluk çocuğundan sorumludur. Kadın da, kocasının evinden sorumludur. Köle efendisinin malından sorumludur" buyurduğunu nakleder.

İbn Hibbân ve Ebû Nuaym, Enes'ten Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Allah, her çobandan güttüğünün hesabını, onu muhafaza mı etti, yoksa ihmal mi etti diye soracaktır. Hatta erkek ailesinden hesaba çekilecektir" buyurduğunu nakleder.

Taberânî'nin, M. el-Evsat'ta, sahih isnâdla Enes'ten bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Hepiniz çobansınız, hepiniz güttüğünden sorumlusunuz. Sorulacağınız şeylere cevap hazırlayınız" buyurdu. Sahabe:

“Cevabı nedir?" diye sorunca, Allah'ın Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Güzel amellerdir" cevabını verdi.

Taberânî, M. el-Kebîf de, Mikdâm'dan Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Bir topluluğu idare eden her kişi kıyamet günü elinde sancakla onların önünde gelir. İdare ettikleri kişiler de onu takip ederler. Bu kişi idare ettiklerinden, onlar da idarecilerinden dolayı hesaba çekilir" buyurduğunu nakleder.

Taberânî'nin İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“On kişiye idareci olan hiç kimse yoktur ki, kıyamet günü onlardan dolayı hesaba çekilmesin" buyurdu.

Taberânî'nin bildirdiğine göre İbn Mes'ûd der ki:

“Allah, her çobandan güttüğünü iyi mi idare ettiğinin yoksa ihmal mi ettiğinin hesabını soracaktır. Hatta erkek, çoluk çocuğundan hesaba çekilecektir."

Taberânî, M. el-Evsat'ta, Enes'ten Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Kıyamet günü kulun hesaba çekileceği ilk şey namazıdır. Eğer namazı düzgün olursa, kurtuluşa erer. Namazı düzgün olmazsa kaybeder ve zararlı çıkar. "

8. Âyetin Tefsiri

Bkz. Ayet:9

9. Âyetin Tefsiri

"Gerçek tartı kıyamet günündedir, Tartıları ağır gelenler, işte onlar kurtulanlardır. Tartıları hafif gelenler, âyetlerimize yaptıkları haksızlıklardan ötürü kendilerini mahvetmiş olanlardır"

Lâlekâî, es-Sünne'de ve Beyhakî, el-Ba's'ta, Ömer b. el-Hattâb'ın şöyle dediğini bildirir: Bazı kişilerle Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanında otururken, yoldan gelmiş bir hali olmayan ve içimizden kimsenin tanımadığı bir adam çıkageldi. Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına gidip, önüne namazda oturulduğu şekilde oturdu, elini Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) dizlerinin üstüne koydu ve:

“Ey Muhammed! İslam nedir?" diye sordu. Allah'ın Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):

“İslâm, Allah'tan başka ilah olmadığına ve Muhammed'in Allattın resûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Hac ve umre yapman, cünüplükten temizlenmen, abdesti tastamam alman ve ramazan orucunu tutmandır" buyurunca, adam:

“Eğer bunları yaparsam ben Müslüman olur muyum?" diye sordu. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Evet" cevabını verince, adam:

“Doğru söyledin ey Muhammed! Peki, İman nedir?" diye sordu. Allah'ın Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, Cennete, cehenneme ve Mîzan'a, öldükten sonra dirilmeye, kadere, hayrına ve şerrine iman etmendir" cevabını verince, adam:

“Eğer bunları yaparsam ben mümin olur muyum?" diye sordu. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Evet" cevabını verince, adam:

“Doğru söyledin" dedi.

İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in Mücâhid'den bildirdiğine göre âyette geçen (.....) sözü, adalet manasındadır. (.....) sevapların ağır gelmesi, (.....) ise sevapların hafif gelmesidir.

İbn Ebî Şeybe ve İbn Ebî Hâtim Ubeydullah b. el-Ayzâr'dan şöyle bildirir: Kıyamet günü ayaklar sadaktaki oklar gibi olacaktır. O gün mutlu olan, basabileceği yer bulabilendir. Mizân'ın yanında bir melek:

“Bilin ki, falan oğlu falanın terazisi ağır gelmiştir ve artık hiçbir zaman bedbaht olmayacağı bir mutluluğa kavuşmuştur. Bilin ki, falan oğlu falanın da terazisi hafif gelmiştir. Bu kişi de artık hiçbir zaman mutlu olamayacağı bir bedbahtlığa düşmüştür" diye seslenecektir.

İbn Ebî Hâtim'in Süddî'den bildirdiğine göre (.....) sözünden kastedilen amellerin tartılmasıdır.

Abdürrezzâk, Abd b. Humeyd, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebû Nuaym, el-Hitye'de, Vehb b. Münebbih'in şöyle dediğini bildirir:

“Ameller son amellere göre tartılır. Allah bir kul hakkında hayır dilerse onun son amelini hayır kılar. Hakkında hayır istemediği kişinin de son amelini şer kılar."

İbn Ebî Hâtim bildirdiğine göre Hâris el-A'var der ki:

“Hak(ka uymak), hak ehli için Mizan'da ağır geldiği gibi ağır (zor) gelir. Yina batıl ehli için batıl(a uymak), Mizan'da hafif geldiği gibi hafif (kolay) gelir."

İbnu'l-Münzir ve Lâlekâî'nin Abdulmelik b. Ebî Süleymân'dan bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî)'nin yanında Mizan'dan bahsedilince:

“Mizan'ın dili ve iki kefesi vardır" dedi.

Ebu'ş-Şeyh'in Kâ'b(u'l-ahbâr)'dan bildirdiğine göre Mizan, Beytu'l- Makdis'te iki ağacın arasında konulacaktır.

İbn Ebi'd-Dünyâ, İbn Cerîr ve Lâlekâî, Huzeyfe'nin şöyle dediğini bildirir:

“Kıyamet günü Mizan'larla görevli olan melek Cibrîl'dir. Cibrîl, bazılarının sevaplarını veya günahlarını alıp bazılarına yükleyecektir. Zalimin sevaplarından alıp mazluma verecektir. Eğer zalimin sevapları yoksa mazlumun günahlarından alınıp zalime verilecektir."

Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Kelbî, Ebû Sâlih'ten, İbn Abbâs'ın "Gerçek tartı kıyamet günündedir..." âyetini açıklarken şöyle dediğini bildirir: Mizan'ın dili ve iki kefesi vardır. "Tartıları ağır gelenler, işte onlar kurtulanlardır. Tartıları hafif gelenler, âyetlerimize yaptıkları haksızlıklardan ötürü kendilerini (ve Cennetteki makamlarını) mahvetmiş olanlardır."

Abdürrezzâk ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Katâde, "Tartıları ağır gelenler, işte onlar kurtulanlardır" âyetini açıklarken şöyle dedi:

Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) ailesinden biri:

“Ey Allah'ın Resûlü! İnsanlar kıyamet günü ailesini hatırlayacak mı?" diye sorunca, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Şu üç yerde hatırlamayacaktır: Mizan'ın yanında, amel defterlerinin ellerde uçuştuğu günde ve Suat'ta" cevabını verdi.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki:

“Kıyamet günü insanlar hesaba çekilirler ve sevapları günahlarından bir fazla olan cennete girer. Günahları sevaplarından bir fazla olan da cehenneme girer." Sonra İbn Abbâs:

“Gerçek tartı kıyamet günündedir. Tartıları ağır gelenler, işte onlar kurtulanlardır. Tartıları hafif gelenler, âyetlerimize yaptıkları haksızlıklardan ötürü kendilerini mahvetmiş olanlardır" âyetlerini okuyup şöyle dedi:

“Mizan, bir sevap veya günahla ağır veya hafif gelir. Günahlarıyla sevapları eşit olanlar ise A'râf ehlindendir ve bunlar Sırat'ta bekletilirler."

İbn Ebi'd-Dünyâ, Kitabu'l-İhlâs'ta, Ali b. Ebî Tâlib'in şöyle dediğini bildirir:

“Dış dünyası/zahiri, iç dünyasından/batınından daha tercihe şayan olan kişinin Mizan'ı kıyamet günü hafif gelir. İç dünyası, dış dünyasından daha tercihe şayan olan kişinin ise kıyamet günü Mizan'ı ağır gelir."

Ebu'ş-Şeyh'in Câbir'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Kıyamet günü Mizan konulup sevaplar ve günahlar tartılır. Sevapları günahlarından ağır gelen cennete girer, günahları sevaplarından ağır olanlar ise cehenneme girerler."

Bezzâr, İbn Merdûye, Lâlekâîve Beyhakî, Enes'ten, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Mizanla görevli bir melek vardır. Kıyamet günü kul getirilir ve Mizan'ın iki kefesi arasında durdurulur. Sevap kefesi ağır gelirse, melek mahlukatın duyacağı bir sesle: «Falan oğlu falan, hiçbir zaman bedbaht olmayacak şekilde mutlu oldu» diye seslenir. Eğer sevap kefesi günah kefesinden hafif gelirse, melek: «Falan oğlu falan, hiçbir zaman mutlu olamayacak şekilde bedbaht oldu» diye seslenir."

İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, Ebû Dâvûd, el-Âcurrîeş-Şerîa'da, Hâkim ve Beyhakî el-Ba's'ta bildirir: Hazret-i Âişe Cehennem ateşini hatırlayıp ağlayınca, Allah'ın Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Seni ağlatan nedir?" diye sordu. Hazret-i Âişe:

“Cehennem ateşini hatırladım da onun için ağlıyorum" deyip, "Siz kıyamet gününde aile halkınızı hatırlayacak mısınız?" diye sordu. Bunun üzerine Hazret-i peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Üç yer var ki orada kimse kimseyi hatırlamaz: Ameller tartılırken terazisinin hafif mi yoksa ağır mı geldiğini öğreninceye kadar. Kendisine amel defterinin verileceği sırada (yani): «Alın kitabımı okuyunsözü söylendiği zaman, kitabının sağından soluna mı yoksa arkasına mı nereye konulacağını bilinceye kadar. Sırat'tın cehennemin üstüne konulduğu zaman" buyurdu.

Hâkim, Selmân'dan Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Kıyamet günü Mizan konulur. Eğer semalar ve yeryüzü Mizan'da tartılsaydı sığardı. Melekler: «Ey Rabbim! Bu Mizan kim için tartacak?» diye sorunca, Yüce Allah: «Yaratıklarımdan dilediklerim için» karşılığını verecek. Melekler: «Seni noksanlıklardan tenzih ederiz. Biz Sana hakkıyla ibadet etmedik» derler. Sonra kılıç gibi keskin (ince) olan Sırat konulacak. Melekler: «Bunun üzerinden kimi (geçirip) kurtaracaksın?» diye sorunca, Yüce Allah: «Yarattıklarımdan dilediklerimi» karşılığını verecek. Bunun üzerine melekler yine: «Seni noksanlıklardan tenzih ederiz. Biz Sana hakkıyla ibadet etmedik» diyecekler. "

İbnu'l-Mübârek Zühd'de, el-Âcurrî eş-Şerîa'da ve Lâlekâî, Selmân'ın şöyle dediğini bildirir: İki kefesi olan Mizan konulur, eğer onun bir kefesine gökler ve yeryüzü konulsa sığardı. Melekler:

“Bununla kim tartacak?" diye sorunca, Yüce Allah:

“Mahlûkatımdan kimi istersem o tartacaktır" buyurur. Bunun üzerine melekler:

“Seni noksanlıklardan tenzih ederiz. Biz Sana hakkıyla ibadet etmedik" derler.

İbn Merdûye, Hazret-i Âişe'den Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Allah, Mizan'ın kefelerini gökler ve yeryüzü büyüklüğünde yaratmıştır. Sıratı ise kılıç gibi keskin (ince) yaratmıştır.

Melekler: «Ey Rabbimiz! Bundan kimi geçireceksin?» diye sorunca Allah: «Dilediğimi geçireceğim» buyurdu."

Beyhakî, Şuabul-îman'da, İbn Abbâs'ın şöyle dediğini bildirir:

“Mizan'ın bir dili ve sevapların ve günahların tartıldığı iki kefesi vardır. Sevaplar en güzel sûrette getirilip Mizan'ın kefesine konulur ve bu sevaplar günahlardan ağır gelince alınıp Cennetteki menziline konulur. Sonra mümine:

“Ameline yetiş" denir ve mümin cennete gidip ameli vasıtasıyla, cennetteki yerini öğrenir. Günahlar en çirkin sûrette getirilir ve Mizan'ın kefesine konulur. Günahlar hafif gelince, -ki batıl her zâman hafiftir- Cehennemdeki yerine atılıp, günahların sahibine:

“Ameline, cehenneme yetiş" denir. Bu kişi cehenneme gider, ameli vasıtasıyla cehennemdeki yerini ve Allah'ın ona hazırladığı azab türlerini bilir." İbn Abbâs devamla şöyle der:

“Cennetlikler ve cehennemlikler, Cuma namazından dönen topluluğun evlerini tanımasından daha iyi tanırlar."

Tirmizî ve el-Ba's'ta Beyhakî, Enes'ten bildirir: Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem), kıyamet günü bana şefaatçi olmasını söylediğimde:

“Dediğini yapacağım" karşılığını verdi. Ben:

“Ey Allah'ın Resûlü! Seni nerede arayayım?" diye sorduğumda, Allah'ın Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Beni Suat'ta ara" buyurdu. Ben:

“Eğer Sırat'ta bulamazsam nerede arayayım?" diye sorunca, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Mizan'ın yanında ara" karşılığını verdi. Ben:

“Eğer Mizan'ın yanında da bulamazsam" deyince Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Havz'ın yanında ara. Muhakkak bu üç yerden birinde bulunurum" buyurdu.

Ahmed, Tirmizî, İbn Mâce, Hâkim, İbn Merdûye, Lâlekâî ve Beyhakî, el- Ba's'ta, Abdullah b. Amr'dan Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu bildirir:

“«Ümmetimden bir kişi herkesin önünde çağrılıp o kişi aleyhinde doksan dokuz dosya açılacaktır. Her bir dosyanın boyu gözün görebildiği mesafe kadar olacaktır. Yüce Allah, ona: «Bunlardan bir şeyi reddediyor musun? Amel muhafızım kâtip melekler sana haksızlık yapmışlar mıdır?» diye soracak. Bu kişi: «Hayır ya Rabbi!» diye cevap verecektir. Sonra Yüce Allah: «Herhangi bir mazeretin var mı?» buyuracako kimse: «Hayır ya Rabbi» diye cevap verecektir. Bunun üzerine Allah şöyle buyuracak: «Evet yanımızda sana ait makbul bir amelin vardır ve bugün sana asla haksızlık edilmeyecektir.» Üzerinde: «Ben şehadet ederim ki Allah'tan başka gerçek ilah yoktur Muhammed de onun kulu ve Resulüdür'» yazılı bir kağıt parçası çıkarılacak ve Allah: «Kendi tartında kendin bulun» diyecektir. O kişi de: «Ya Rabbi! Bu tek kağıt parçasının bu dosyalar karşısında ağırlığı ne olur ki!» diyecek. Bunun üzerine ona: «Bugün sana asla zulmetmeyecek» denilecek. Dosyalar bir kefeye, o kelimenin yazılı olduğu kağıt diğer kefeye konulacak ve dosyalar hafif gelip kağıt ağır basacaktır. Allah'ın ismi yanında hiç birşey ağır basamaz."

Ahmed hasen isnâdla Abdullah b. Amr'dan Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Kıyamet günü teraziler konulur ve kişi alınıp (sevapları) bir kefeye, günahları ise diğer kefeye konulur. Mizan'ın günah olan kefesi ağır gelince cehenneme gönderilir. Adam alınıp götürülürken Rahman'ın katından bir ses: «Acele etmeyiniz, acele etmeyiniz! Daha teraziye konulmamış (güzel) ameli vardır» diye seslenir. Sonra üzerinde «Ben şehâdet ederim ki Allah'tan başka gerçek ilah yoktur Muhammed de onun kulu ve Resûlüdür» yazılı bir kağıt parçası getirilir ve adamın güzel amelleriyle aynı kefeye konulunca, kağıdın bulunduğu kefe ağır basar. "

İbn Ebi'd-Dünyâ ve İbn Abdilberr en-Nemerî, Kitabu'l-İlm'de Abdullah b. Amr'ın şöyle dediğini nakleder: Hazret-i Âdem'in, Arş'ın üzerinde Allah tarafından verilmiş bir yeri vardır. Hazret-i Âdem'in üzerinde yeşil iki giysi vardır ve boyu uzun bir hurma ağacı gibidir. Hazret-i Âdem, çocuklarından Cennete ve Cehenneme götürenlere bakar ve bu sırada Hazret-i Muhammed'in ümmetinden bir adamın cehenneme götürüldüğünü görünce:

“Ey Ahmed, ey Ahmed!" diye seslenir. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Buyur ey insanlığın babası!" karşılığını verince, Hazret-i Âdem:

“Ümmetinden olan şu adam cehenneme götürülmekte" der. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), izarını yukarı kaldırarak meleklerin peşinden koşar ve:

“Ey Rabbimin elçileri! Bekleyiniz!" der. Melekler:

“Biz, Allah'ın bize emrettikleri konusunda Ona isyan etmeyen, acımasız ve güçlü melekleriz" karşılığını verirler. Allah'ın Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) onlardan ümidini kesince sağ eliyle sakalını tutup yüzünü Arş'a dönüp:

“Ey Rabbim! Ümmetim konusunda beni mahcup etmeyeceğini vaad etmiştin" der. Arş'ın yanından:

“Muhammed'e itaat edin ve bu kulu makama tekrar götürün" diye bir ses duyulur. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), kemerinin altından Besmele çekerek bir kağıt çıkarır, Mizan'ın sağ kefesine atar, bunun üzerine adamın sevapları günahlarından ağır basar ve:

“Falan oğlu falanın terazisi ağır geldi ve mutlu oldu. Onu cennete götürün" diye seslenilir. Adam:

“Ey Allah'ın elçileri! Bekleyin de Rabbi katında değerli olan şu kulun kim olduğunu sorayım" deyip:

“Annem babam sana feda olsun! Senin yüzün ne kadar güzel, yaratılışın ne iyi! Beni bu zorluktan kurtaran, sen kimsin?" diye sorar. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Ben senin peygamberin Muhammed'im. Bu da bana getirdiğin salâvatlardır. Bu salâvatlar en çok ihtiyacın olduğu zamanda işine yaradı" der.

Taberânî, M. el-Evsat'ta, Câbir'den Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Mizan'a konulacak ilk şey, kulun ailesine harcadığı nafakasıdır" buyurduğunu nakleder.

Buhârî, Müslim, Tirmizî, Nesâî, İbn Mâce ve Lâlekâî'nin Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“İki kelime vardır ki, dilde hafif, terazide ağır ve Rahman olan Allah'a da pek sevimlidir. Bu kelimeler: «Allah'ı hamd ile noksanlıklardan tenzih ederim ve Yüce Allah'ı noksanlıklardan tenzih ederim» kelimeleridir" buyurdu.

Taberânî, İbn Abbâs'tan Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Canım elinde olana yemin ederim ki, semalar, yeryüzü, bu ikisinin üstünde, arasında ve altındakiler getirilip Mizan'ın bir kefesine, Kelime-i şahadet diğer kefeye konsa, Kelime-i şehadet hepsinden ağır gelirdi. "

İbn Ebi'd-Dünyâ, Bezzâr, Ebû Ya'lâ, Taberânî ve Beyhakî ceyyid isnâdla, Enes'ten bildirir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Ebû Zer ile karşılaşınca:

“Sana, bedenin için hafif Mizan'da ise başka şeylerden daha ağır gelecek bir şeyi bildireyim mi?" diye sordu. Ebû Zer:

“Evet ey Allah'ın Resûlü!" karşılığını verince, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Güzel ahlaklı olmaya ve (gerekmediği müddetçe konuşmayarak) susmaya bak. Canım elinde olana yemin ederim ki mahlûkat, bu ikisi gibi (üstün olan başka) bir şeyle amel etmemiştir" buyurdu.

İbn Ebî Şeybe, Meymûn b. Mihrân'ın şöyle dediğini bildirir: Ümmü'd- Derdâ'ya:

“Hazret-i Peygamber'den (sallallahü aleyhi ve sellem) bir şey duymadın mı?" diye sorduğumda:

“Evet duydum. Bir gün yanına girdim ve: «Mizân'a konulacak ilk şey güzel ahlâktır» buyurduğunu duydum" dedi.

Ebû Dâvûd, Tirmizî, İbn Hibbân ve Lâlekâî, Ebu'd-Derdâ'dan Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Kıyamet günü Mizan'a, güzel ahlâktan daha ağır bir şey bırakılamaz" buyurduğunu nakletmiştir.

Taberânî, M. el-Evsat'ta, Ömer b. el-Hattâb'ın şöyle dediğini bildirir: Allah yolunda bir deve bağışladım ve daha sonra onun doğurduğu develerden birini satın almak istedim. Bunu Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) sorduğumda:

"Onu bırak ki, kıyamet günü bağışladığın deve, yavrularıyla Mizan'ına gelsin" buyurdu.

Ebû Nuaym, İbn Ömer'den Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Kıyamet günü, kardeşinin bir ihtiyacını giderenin Mizan'inin yanında dururum. Eğer Mizan'ındaki sevapları ağır gelmezse kendisine şefaatçi olurum" buyurduğunu nakleder.

İbn Ebî Şeybe ve Ahmed, Zühd'de Muğîs b. Sumeyy'den ve Mesrûk'ten şöyle bildirir: Bir rahip, manastırında altmış yıl ibadet ettikten sonra bir gün semadaki yağmura bakıp:

“Çıkıp kimseyi görmeden su içsem ve abdest alıp tekrar yerime dönsem" deyip manastırından çıktı. Bu sırada karşısına bir kadın çıkıp giysilerini açtı. Rahip dayanamayıp kadınla ilişkiye girdikten sonra bir su birikintisine girip yıkanırken ölüm kendisine geldi. Rahip ölürken yanından bir dilenci geçince, dilenciye elbisesinde olan ekmeği almasını işaret etti ve dilenci ekmeği aldı. Rahip ölünce altmış yıllık ibadeti getirilip bir kefeye, işlediği günah öbür kefeye kondu. Günahın bulunduğu kefe ağır basınca dilenciye verdiği ekmek getirilip amelinin bulunduğu kefeye konunca sevap kefesi ağır geldi."

Taberânî, el-Evsat'ta, Sefîne'den, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Şu beş şey Mizan'da ne kadar da ağırdır: «Sübhânallah, Elhamdülillah, Lâ ilahe illallah, Allahu Ekber ve kendinden evvel ölen salih evlat sebebi ile beklediği ecir»" buyurduğunu nakleder.

Ebû Ya'lâ ve İbn Hibbân, Amr b- Hureys'ten Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Hizmetçinin işlerinden hafiflettiğin şeylerin sevabı Mizan'ında karşına çıkacaktır" buyurduğunu nakletmiştir.

İbn Asâkir, zayıf isnâdla Ebû Hureyre'den, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Abdest alıp (azaları) temiz giysiyle silmekte sakınca yoktur. Abdest azalarını silmemek ise daha faziletlidir. Çünkü abdest, kıyamet günü diğer amellerle beraber tartılacaktır" buyurduğunu nakleder.

İbn Ebî Şeybe, Musannef’te, Saîd b. el-Müseyyeb'in abdest aldıktan sonra mendile kurulanmayı kerih görüp:

“Abdest (suyu) Mizan'da tartılacaktır" dediğini bildirir.

Tirmizî ve Beyhakî'nin Şuabu'l-îman'da bildirdiğine göre Zührî:

“Abdestten sonra mendille kurulanmak, her damlasının Mizan'da tartılacağı için mekruh görülmüştür" dedi.

el-Murhibî, Fadlu'l-îlm'de, İmrân b. Husayn'dan Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Kıyamet günü âlimlerin mürekkebi ve şehitlerin kanı tartılır; âlimlerin mürekkebi şehitlerin kanından daha ağır gelir" buyurduğunu nakleder.

Deylemî, İbn Amr ve İbn Ömer'den aynı hadisi nakletmiştir.

İbn Abdulberr, Fadlu'l-İlm'de , İbrâhim en-Nehaî'nin şöyle dediğini bildirir:

“Kıyamet günü kişinin ameli getirilir ve terazinin kefesine konulunca hafif gelir. Sonra bulutlar gibi bir şey getirilip terazisinin kefesine konulunca sevapların olduğu kefe ağır gelir. Bu kişiye:

“Bunun ne olduğunu biliyor musun?" diye sorulunca:

“Hayır" cevabını verir. Bunun üzerine kendisine:

“Bu, insanlara öğrettiğin ilmin faziletidir" denilir.

İbnu'l-Mübârek,'Zühd'de, Hammâd b. Ebî Süleyman'ın şöyle dediğini bildirir:

“Kıyamet günü kişi gelir ve amelinin az olduğunu görür. O bu durumdayken buluta benzer bir şey gelip terazisine düşer. Kendisine:

“Bu, insanlara öğrettiğin hayırdır. Bu senden sonra kalmış ve bu sebeple sana bunun ecri verilmiştir" denilir.

İbnu'l-Mübârek, Ebu'd-Derdâ'nın:

“Tek derdi karnı ve cinsel organı olan kişi, kıyamet günü Mizan'da zarara uğrar" dediğini bildirir.

İsbehânî, et-Terğîb'de, Leys'ten, İsa b. Meryem'in (aleyhisselam) şöyle dediğini bildirir:

“Hazret-i Muhammed'in ümmeti, Mizan'da en ağır olacak kişilerdir. Dilleri öyle bir kelimeye alıştı ki bu kelimeyle kendilerinden öncekilerden (Mizan'daki amelleri yönünden) daha ağır oldular. Bu kelime: «Lâ ilâhe illallah» kelimesidir."

Hakîm et-Tirmizî, Nevâdiru'l-Usûl'da, Eyyûb b. Hâlid'in şöyle dediğini bildirir: Arkadaşlarımdan, birden çok kişiden duyduğuma göre, kıyamet günü kul Mizan'da durdurulur. Bu kişi Mizan'a ve Mizan'la görevli olana bakar. Mizan'la görevli olan, ona:

“Ey Allah'ın kulu! Bu amellerin içinde olmadığını düşündüğün bir şey var mı?" diye sorunca, bu kişi:

“Evet" cevabını verir. Mizan'la görevli olan:

“Hangi şey yoktur?" diye sorunca, bu kişi: «Lâ ilâhe illallahu vahdehû lâ şerîke lehu» kelimesi" cevabını verir. Mizan'la görevli olan:

“O kelime, Mizan'a konulmayacak kadar büyüktür" der. Mûsa b. Ubeyde ekledi:

“Duyduğuma göre kıyamet günü bu kelime, dünyadayken kendisini söyleyen için bir hasım gibi mücadele eder."

Ebû Dâvûd ve Hâkim, Ebu'l-Ezher el-En mâ in'd en bildirir: Allah'ın Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) yatağına girdiği zaman şöyle derdi:

“Allahım! Beni bağışla, şeytanımı zelil kıl, rehinlerimi çöz, Mizan'ımı ağırlaştır ve beni (mukarreb meleklerin toplandığı) yüksek meclise koy. "

10. Âyetin Tefsiri

Andolsun ki, sizi, yeryüzünde yerleştirdik ve sizin için orada bir çok geçim imkânları hazırladık. Siz ne az şükrediyorsunuz!...

11. Âyetin Tefsiri

"And olsun kî, sizi yarattık, sonra şekil verdik, sonra meleklere, «Âdem'e secde edin» dedik; İblisten başka hepsi secde etti; o, secde edenlerden olmadı."

Abdürrezzâk, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh, Hâkim ve Beyhakî'nin, Şuabu'l-îman'da bildirdiğine göre İbn Abbâs, "And olsun ki, sizi yarattık, sonra şekil verdik..." âyetini açıklarken:

“Erkeklerin sulbünden yaratıldılar ve kadınların rahimlerinde kendilerine şekil verildi" demiştir.

Firyâbî'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs, bu âyeti açıklarken:

“Âdem'in sulbünden yaratıldılar ve kendilerine rahimlerde şekil verildi" demiştir.

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'ın, âyeti açıklarken (.....) kelimesinden kastedilenin Hazret-i Âdem, (.....) ise zürriyeti kastedilmiştir" dediğini bildirir.

İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Mücâhid bu âyeti açıklarken:

“Hazret-i Âdem'i yarattı ve onun sulbünde sizlere şekil verdi" demiştir.

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Katâde, "And olsun ki, sizi yarattık, sonra şekil verdik..." âyetini açıklarken:

“Allah, insanı çamurdan yarattı, sonra sizlere annelerinizin karnında, ilk önce kan pıhtısı, sonra et parçası, sonra kemik, sonra bu kemiklere et giydirerek şekil verdi" dediğini bildirir.

Abdürrezzâk ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre el-Kelbî, "And olsun ki, sizi yarattık, sonra şekil verdik..." âyetini açıklarken:

“İnsanı rahimde yarattı, sonra ona şekil verip, kulaklarını, gözlerini ve parmaklarını meydana getirdi" demiştir.

12. Âyetin Tefsiri

"Allah, «Sana emrettiğim halde, seni secdeden alıkoyan nedir?» dedi, «Benî ateşten, onu çamurdan yarattın, ben ondan üstünüm» cevabını verdi"

Abd b. Humeyd, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Katâde:

“Allah, «Sana emrettiğim halde, seni secdeden alıkoyan nedir?» dedi, «Beni ateşten onu çamurdan yarattın, ben ondan üstünüm» cevabını verdi" âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Allah'ın düşmanı İblis, Allah'ın Hazret-i Âdem'e verdiği üstünlüğü kıskanıp:

“Ben ateştenim, bu ise topraktandır" dedi. Allah'ın düşmanı İblis'in büyüklenip Hazret-i Âdem'e secde etmemesi büyük günahların başlangıcıdır. Allah, İblis'i kibir ve hasedinden dolayı helak etmiştir."

Ebu'ş-Şeyh, Ebû Sâlih'ten, İkrime'nin şöyle dediğini bildirir:

“İblis ateşten, melekler ise nurdan yaratılmıştır."

İbn Cerîr'in Hasan(ı Basrî)'den bildirdiğine göre İblis, "Beni ateşten, onu çamurdan yarattın, ben ondan üstünüm..." buyruğuyla kıyas yapmıştır. İlk kıyas yapan da İblis'tir.

Ebû Nuaym, el-Hilye'de ve Deylemî, Câfer b. Muhammed'den, o babasından, o da dedesinden, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Dinin emirlerinden birini kendi görüşüne dayanarak ilk kıyas yapan İblis'tir. Yüce Allah ona: «Âdem'e secde et» buyurunca, İblis: «Beni ateşten onu çamurdan yarattın, ben ondan üstünüm» sözüyle kıyas yapmıştır." Câfer der ki:

“Allah, dinin emrini kendi görüşüne dayanarak kıyas yapanı, bu konuda İblis'e uyduğu için kıyamet günü İblis ile beraber kılacaktır.

13. Âyetin Tefsiri

"Ona, «İn oradan, orada büyüklenmek sana düşmez, defol, sen alçağın bîrisin» dedi"

Ebu'ş-Şeyh, Süddî'nin, "Orada büyüklenmek sana düşmez" sözünün "Orada büyüklenmek haddin değildir" mânâsında olduğunu söylediğini bildirir.

14. Âyetin Tefsiri

İblis:

“Bana kıyâmete kadar ömür ve mühlet ver”, dedi.

15. Âyetin Tefsiri

Allah da:

“Sen mühlet verilenlerdensin”, buyurdu.

16. Âyetin Tefsiri

"İblis dedi ki: Öyle ise benî azdırmana karşılık, and içerim ki, ben de onları saptırmak için senin doğru yolunun üstüne oturacağım."

İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Lâlekâî'nin, es-Sünne'de İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre (.....) sözü "Beni saptırtığın için" mânâsındadır.

İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, Bakiyye vasıtasıyla Ertea'dan bildirir: Tâif halkından bir adam, (.....) sözü hakında şöyle dedi:

“İblis, sapıtmasının Allah katından geldiğini bildiği için kadere iman etmiştir."

İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve Ebu'ş-Şeyh'in Mücâhid'den bildirdiğine göre âyette geçen (.....) sözü, "Hak" mânâsındadır.

Abd b. Humeyd'in İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre âyette geçen (.....) sözünden, Mekke yolu kastedilmiştir.

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve Ebu'ş-Şeyh, Avn b. Abdillah'ın, sözünü açıklarken:

“Burada kastedilen Mekke yoludur" dediğini bildirir.

Ebu'ş-Şeyh, Avn b. Abdillah vasıtasıyla İbn Abbâs'tan aynı yorumu nakletmiştir.

İbnu'l-Münzir, Mücâhid'in:

“Mekke'ye gitmek için yola çıkan hiçbir topluluk yoktur ki, İblis te onların (yoldan çıkarmak için) yaptığı hazırlık gibi hazırlık yapmış olmasın" dediğini bildirir.

Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Dahhâk, âyetin:

“Onları senin yolundan saptırmak için, yollarına otururum" mânâsında olduğunu söyledi.

Ahmed, Nesâî, İbn Hibbân, Taberânî ve Beyhakî, Şuabu'l-îman'da, Sebre b. Fâkih'ten, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

"Şeytân, Âdemoğlunun yollarında oturur. Şeytan, insana karşı İslâm yolunda oturur ve: «Müslüman olup, dinini, babalarının dinini mi bırakıyorsun?» der. Âdemoğlu onu dinlemeyerek Müslüman olur. Sonra ona karşı hicret yolunda oturur ve: «Hicret edip yerini, yurdunu mu terk ediyorsun? Hicret eden, ipte bağlı bir kısrak gibidir» der. Âdemoğlu onu dinlemeyip hicret eder. Sonra ona karşı, cihâd yolunda oturur ve: «Cihad, canının ve malının yok olmasıdır. Savaşıp öldürüleceksin. Hanımın nikâhlanacak ve malın bölüşülecek!» der. Âdemoğlu ona karşı gelip cihâd eder." Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) devamla şöyle buyurdu:

“Onlardan kim bunu yapar ve ölürse veya hayvanı onu üzerinden atar ve öldürürse; onu cennete sokmak Allah üzerinde bir haktır.

17. Âyetin Tefsiri

"Sonra (pusu kurup) onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım ve sen onların çoğunu şükreden (kimse)ler bulamayacaksın"

İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbn Abbâs, "Sonra (pusu kurup) onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım ve sen onların çoğunu şükreçlen (kimse)ler bulamayacaksın" âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Önlerinden sokulmaktan kastedilen, onları âhiret konusunda şüpheye düşürmesi, arkalarından sokulmaktan kasıt, onları dünyaya meylettirmek, sağlarından sokulmak, dinin emirlerini karıştırmak, sollarından sokulmak, nefsanî arzulan onlara sevdirmek ve batılı kendilerine basit göstermektir. "Çoğunu şükredenlerden bulamayacaksın" sözünden kasıt ise çoğunun muvahhid olmayacağıdır."

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre, önlerinden kastedilen dünya, arkalarından kasıt âhiret, sağlarından kasıt sevapları, sollarından kastedilen ise günahlarıdır.

İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in Mücâhid'den bildirdiğine göre önlerinden ve sağlarından kastedilen görebilecekleri yer, arkalarından ve sollarından kastedilen ise göremeyecekleri yerdir.

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in Katâde'den bildirdiğine göre önlerinden sokulmaktan kastedilen, onlara öldükten sonra dirilme, cennet ve cehennemin olmadığını söylemesidir. Arkalarından sokulmaktan kasıt, dünyalıklarla onlara yaklaşıp dünyayı kendilerine güzel göstererek onları dünyalıklara davet etmesidir. Sağlarından sokulmak sevap işlemelerine engel olmaya çalışmasıdır. Sollarından sokulmak, günahları ve isyanı onlara güzel göstermesi, onları günaha davet edip, isyan etmelerini emretmesidir. Katâde der ki:

“Ey Âdemoğlu! İblis sana ön tarafından geldi, ama üstünden gelemedi. Çünkü şeytan, seninle Allah'ın rahmeti arasına giremez."

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve Lâlekâî, Sünrıe'de, İbn Abbâs'ın şöyle dediğini bildirir:

“İblis, Allah'ın, onların üzerinde olduğunu bildiği için "Üstlerinden sokulacağım" diyememiştir. Bir lafızda ise:

“Çünkü rahmet onlara üstlerinden inmektedir" şeklindedir.

Ebu'ş-Şeyh, İkrime'nin şöyle dediğini bildirir:

“Ey Âdemoğlu! İblis sana her yönden sokulur, ancak seninle Allah'ın rahmeti arasına giremez. Allah'ın rahmeti sana üstünden gelir."

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Şa'bî der ki: İblis:

“Sonra (pusu kurup) onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım ve sen onların çoğunu şükreden (kimse)ler bulamayacaksın" deyince, ona:

“Üstlerinden onlara rahmet indirilmiştir" buyruldu.

Ebu'ş-Şeyh'in Ebû Sâlih'ten bildirdiğine göre önlerinden sokulmaktan kastedilen, onlara hak yollarından, sollarından sokulmak batıl yollardan, sağlarından sokulmak âhiretle ilgili şeylerle, sollarından sokulmak ise dünyayla ilgili şeylerle sokulmaktır.

Ahmed, Ebû Dâvûd, Nesâî, İbn Mâce, İbn Hibbân ve Hâkim, İbn Ömer'in şöyle dediğini bildirir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), sabahladığı ve akşamladığı zaman şu duayı muhakkak yapardı:

“Allahım! Beni önümden, arkamdan, sağımdan, solumdan ve üstümden (gelecek her türlü tehlikeden) koru. Altımdan (gelecek belalarla) helak olmaktan senin büyüklüğüne sığınırım.)

18. Âyetin Tefsiri

"Allah, «Yerilmiş ve kovulmuşsun, oradan defol; and olsun kl insanlardan sana kim uyarsa, hepinizi cehenneme dolduracağım» dedi"

İbn Ebî Hâtim'in İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre âyette geçen (.....) kelimesi alçalmış, (.....) kelimesi ise gazaba uğramış anlamındadır.

Ebu'ş-Şeyh, İbn Abbâs'ın, (.....) kelimesinin kınanmış, (.....) kelimesinin ise sürgün edilmiş anlamında olduğunu söylediğini bildirir.

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in Mücâhid'den bildirdiğine göre âyette geçen (.....) kelimesi alçalmış, (.....) kelimesi ise gazaba uğramış anlamındadır.

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in Katâde'den bildirdiğine göre âyette geçen (.....) kelimesi ayıplanmış, (.....) kelimesi ise sürgün edilmiş anlamındadır.

19. Âyetin Tefsiri

Ey Âdem! Sen, zevcenle birlikte cennette yerleş de, ikiniz dilediğiniz nimetlerden yeyin. Ancak şu ağaca yaklaşmayın ki, sonra zâlimlerden olursunuz.

20–24. Âyetlerin Tefsiri

Bkz. Ayet:25

25. Âyetin Tefsiri

"Derken şeytan, birbirine kapalı ayıp yerlerini kendilerine göstermek için onlara vesvese verdi ve: «Rabbiniz size bu ağacı sırf melek olursunuz veya ebedî kalanlardan olursunuz diye yasakladı» dedi. Ve onlara; «Ben gerçekten size öğüt verenlerdenim» diye yemin etti. Böylece onları hile ile aldattı. Ağacın meyvesini tattıklarında ayıp yerleri kendilerine göründü. Ve cennet yapraklarından üzerlerini örtmeye başladılar. Rableri onlara: «Ben size o ağacı yasaklamadım mı ve şeytan size apaçık bir düşmandır, demedim mi?» diye nidâ etti. (Âdem ile eşi) dediler ki: «Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize anmazsan mutlaka ziyan edenlerden oluruz.» Allah: «Birbirinize düşman olarak inin! Sîzin için yeryüzünde bir süreye kadar yerleşme ve faydalanma vardır» buyurdu. «Orada yaşayacaksınız, orada öleceksiniz ve oradan (diriltilip) çıkarılacaksınız» dedi"

İbn Cerîr, Muhammed b. Kays'ın şöyle dediğini bildirir: Yüce Allah, Hazret-i Âdem ve Havva'ya Cennetteki bîr ağaçtan yemelerini yasaklayınca şeytan gelip yılanın karnına girdi ve Havva ile konuştu. Hazret-i Âdem'e de vesvese vererek:

“Rabbiniz size bu ağacı sırf melek olursunuz veya ebedî kalanlardan olursunuz diye yasakladı, dedi. Ve onlara: «Ben gerçekten size öğüt verenlerdenim» diye yemin etti." Bunun üzerine Havva ağacı kesince ağaç kanadı. Hazret-i Âdem ve Havva'nın üzerindeki tüyler de döküldü. "Ve cennet yapraklarından üzerlerini örtmeye başladılar. Rableri onlara: «Ben size o ağacı yasaklamadım mı ve şeytan size apaçık bir düşmandır, demedim mi?» diye nida etti" Yüce Allah ona:

“Niçin bu ağaçtan yedin? Ben bunu sana yasaklamıştım" diye sorunca, Hazret-i Âdem:

“Ey Rabbim! Onu bana Havva yedirdi" cevabını verdi. Allah, Havva'ya:

“Sen niçin ona bunu yedirdin?" diye diye sorunca, Havva:

“Bana yılan emretti" cevabını verdi. Allah, yılana:

“Havva'ya bunu neden emrettin?" diye sorunca, Yılan:

“Onu bana İblis emretti" karşılığını vedi. Bunun üzerine Yüce Allah:

“İblis lanete uğramış ve kovulmuştur. Sen de ey Havva! Ağacı kanattığın gibi her ay kanayacaksın. Sana gelince ey yılan, senin ayaklarını keseceğim ve yüzüstü sürükleneceksin. Seni görenler kafanı ezecekler. "Birbirinize düşman olarak inin..." buyurdu.

İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Ebû Ğuneym Saîd b. Hudeyr el-Hadramî der ki: Allah, Hazret-i Âdem ve Havva'yı cennete koyduğu zaman, Hazret-i Âdem Cennette dolaşmak için çıktı. İblis, Hazret-i Âdem'in yokluğunu fırsat bilip Havva'nın olduğu yere gelerek yanındaki kavalla Havva'nın duyacağı şekilde çaldı. Havva ile İblis'in arasında iç içe olan yetmiş kubbe vardı. Sesi duyan Havva ona görününce daha önce kimsenin duymadığı güzellikte ve kulağa hoş gelen şekilde bu kavalla çalmaya başladı. Sesten dolayı Havva'nın titremeyen hiçbir uzvu kalmadı ve:

“Allah için senden çaldığın şeyi bırakmanı istiyorum. Beni helak ettin" dedi. İblis kavalı çıkarıp yine çalmaya başladı. Bunun üzerine kimsenin duymadığı kadar hüzünlü çalan kavaldan dolayı Havva tekrar ağlamaya başladı. Sonunda hüzün ve ağlamaktan takati kesilip:

“Allah için çaldığın şeyi bırakmanı istiyorum" dedi. İblis çalmayı bırakınca Havva:

“Bu çaldığı şey de nedir? Beni hem sevindirdi, hem hüzünlendirdi" dedi. İblis:

“Birincide, cennetteki konumunuzu ve Allah katındaki değerinizi hatırlayıp bunlardan dolayı sizin adınıza sevindim. Ondan çıkacağınızı hatırlayıp, sîzin için ağlayarak üzüldüm. Rabbiniz size, şu ağaçtan yediğiniz zaman öleceğinizi ve cennetten çıkacağınızı söylemedi mi? ey Havva! Bana bak. Ben ondan yersem ve ölürsem veya şeklim değişirse siz ondan yemeyiniz. Yemin ederim ki, Rabbiniz sadece cennette ebedi kalmayasınız diye bundan yemenizi yasakladı. Yemin ederim ki ben size nasihat edenim" deyip giderek ağaçtan toplayıp yedi. Sonra:

“Ey Havva! Şeklim değişti mi veya öldüm mü? Ben sana söylediğimi söyledim" diyerek dönüp gitti. Hazret-i Âdem gelip Havva'nın üzüntülü olduğunu görünce:

“Neyin var?" diye sordu. Havva:

“Bana şefkatli bir nasihatçı geldi" karşılığını verince, Hazret-i Âdem:

“Yazıklar olsun! Sakın bu gelen, Allah'ın bizi onun konusunda uyardığı İblis olmasın" dedi. Havva:

“Ey Âdem! Vallahi gözümün önünde gidip ağaçtan yedi ve ne öldü, ne de şekli değişti" diyerek güzel sözlerle aldattı ve sonunda ikisi de ağacın yanına gittiler. Hazret-i Âdem ağaçtan almak için elini uzatınca bütün cennet ağaçlan:

“Ey Âdem! Ondan yeme!" dediler. Toplamak istediği ağaç uzamaya, Hazret-i Âdem de toplamak için elini uzatmaya başladı. Hazret-i Âdem meyveye dokununca, meyve sertleşti. Hazret-i Âdem meyveyi toplayarak yedi ve Havva'ya da yemesi için verdi. Onlar meyveyi yiyince cennette üzerlerindeki güzellik giysileri düşmeye başladılar. "Ayıp yerleri kendilerine göründü..."âyeti buna işaret etmektedir. Bunun üzerine "...cennet yapraklarından üzerlerini örtmeye başladılar..." Hâlbuki Hazret-i Âdem, Yüce Allah'ın kendilerine baktığını bilmekteydi. Allah, cennete yönelip:

“Ey Âdem! Neredeysen çık!" buyurdu. Hazret-i Âdem:

“Ey Rabbim! Huzuruna çıkmaya utanıyorum" karşılığını verince, Allah:

“Sakın sana yasakladığım ağaçtan yemiş olmayasın" buyurdu. Hazret-i Âdem:

“Ey Rabbim! Benimle birlikte kıldığın (Havva) beni yoldan çıkardı" deyince, Yüce Allah:

“Ey Âdem! Benden mi saklanıyorsun? Herşeyin benim olduğunu, ne gece karanlığında ne de gündüz hiçbir şeyin Benden gizli kalmayacağını bilmiyor musun?" buyurdu. Sonra Yüce Allah onlara melekler gönderdi ve bu melekler Hazret-i Âdem ve Havva'yı boyunlarından itekleyerek Cennet'ten İblis ile beraber çıkarıp çıplak olarak Allah'ın huzurunda durduruldular. O zaman Allah, onlar ve İblis hakkında hüküm verdi ve İblis te onlarla beraber yeryüzüne indirildi. Hazret-i Âdem Rabbinden birtakım kelimeler öğrenip tövbe etti."

Hakîm et-Tirmizî, Nevâdiru'l-Usul'da, İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh ve İbn Asâkir'in bildirdiğine göre Vehb b. Münebbih, "Derken şeytan, birbirine kapalı ayıp yerlerini kendilerine göstermek için onlara vesvese verdi" âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Hazret-i Âdem ve Havva'nın giysisi avret yerlerini örten bir nurdu ve birbirlerinin avretlerini görmezlerdi. Yasaklanan ağaçtan yedikleri zaman bu nur kendilerinden çekilip alındı."

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Süddî, bu âyeti açıklarken şöyle dedi:

“Şeytan, onların örtülü olan avret yerlerini açığa çıkarmak için tuzaklar kurarak vesvese verdi. Şeytan, meleklerin kitaplarından okuduklarından onların avretlerinin olduğunu biliyordu. Hazret-i Âdem ise böyle bir şeyden habersizdi. Hazret-i Âdem ve Havva'nın giysisi, tırnak gibi sert ve beyaz renkte bir şeydi."

Abd b. Humeyd ve İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'ın şöyle dediğini bildirir:

“İblis, Hazret-i Âdem ve Havva'ya gelip:

“Rabbiniz size bu ağacı sırf melek olursunuz veya ebedî kalanlardan olursunuz diye yasakladı..." Onun gibi yani Yüce Allah gibi olmamanız için yasakladı, dedi. İlk başta ona inanmadılar, ama İblis yılanın karnına girip konuşunca kendisine inandılar."

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Abbâs bu âyeti (.....) şeklinde (.....) harfini esre şeklinde okudu.

İbn Ebî Hâtim, Mücâhid'in, bu âyeti, (.....) şeklinde (.....) harfini nasb şeklinde okuduğunu bildirir.

İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî), "Rabbiniz size bu ağacı sırf melek olursunuz veya ebedî kalanlardan olursunuz diye yasakladı..." âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Şeytan, onlara meleklerin sûret olarak, kanatlarının olmasıyla ve Allah katındaki dereceleriyle üstün kılındıklarım söyledi."

İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh, Vehb b. Münebbih'in şöyle dediğini bildirir:

“Cennette, iki dalı olan bir ağaç vardır. Birinde melekler dolaşır. Diğeri ise:

“Rabbiniz size bu ağacı sırf melek olursunuz veya ebedî kalanlardan olursunuz diye yasakladı..." âyetinde bahsedilen daldır. Şeytan onlara:

“Bu daldan yerseniz, diğer dalda dolaşan melekler gibi olursunuz" demiştir.

Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbn Abbas bu ayeti, (.....) şeklinde okudu ve şöyle dedi: Şeytan:

“Eğer melek olamazsanız, muhakkak ölümsüz olursunuz" deyip onlara yemin ederek:

“Ben size öğüt verenlerdenim" dedi.

İbn Ebî Hâtim'in Süddî'den bildirdiğine göre (.....) sözü ölümsüz olmak, (.....) kelimesi ise şeytanın, Allah adına yemin etmesi mânâsındadır.

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh, Katâde'nin, "...Ve onlara «Ben gerçekten size öğüt verenlerdenim» diye yemin etti" âyetini açıklarken şöyle dediğini bildirir: Şeytan, Allah adına yemin ederek onları aldattı. Mümin, Allah'ın adı anılarak aldatılabilmektedir. Şeytan onlara:

“Ben sizden önce yaratıldım ve sizden daha bilgiliyim. Bana uyun ki size yol göstereyim." Katâde der ki: İlim adamlarından biri:

“Allah adına yemin ederek birini aldatana aldanabiliriz" derdi.

İbn Cerîr ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Rabî b. Kays der ki: Bu âyet bazı kıraatlerde (.....) şeklindedir.

İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in Muhammed b. Ka'b'dan bildirdiğine göre , Şeytanın onları hileyle aldatmasından kasıt, onlara hile yaparak, Allah'ın bağışlayıcı olmasına güvendirip günah işlemelerini söylemesidir.

Abdürrezzâk, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Katâde:

“Hazret-i Âdem ile Havva, ağaçtan yemeden önce avret yerlerini görmüyorlardı" demiştir.

İbn Ebî Şeybe ve İbnu'l-Münzir, İkrime'nin:

“Her hayvanın giysisi kendindendir. İnsanın giysisi ise tırnağıdır. Hazret-i Âdem, giysisi olan tırnağı üzerinden çekilirken tövbe etti" dediğini bildirir.

Firyâbî, İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh, İbn Merdûye, Beyhakî, Sünen'de ve İbn Asâkir, Tarih'te, İbn Abbâs'ın şöyle dediğini bildirir:

“Hazret-i Âdem ve Havva'nın giysisi tırnağa benzer bir şeydi. Yasaklanan ağaçtan yediklerinde üzerlerinde sadece tırnak kadar bir şey kaldı ve incir ağacından yapraklar koparıp avret yerlerini örtmeye başladılar."

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki:

“Allah, Hazret-i Âdem'i cennete koyduğu zaman ona tırnaktan bir gömlek giydirdi. Hazret-i Âdem günahı işleyince o gömleği kendisinden aldı ve bu tırnak sadece parmak uçlarında kaldı."

Abd b. Humeyd, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh, İbn Abbâs'ın şöyle dediğini bildirir:

“Hazret-i Âdem'in giysisi, kuşlardaki tüy gibi tırnaktandı. İsyan ettiği zaman tırnaktan olan giysisi üzerinden düştü ve sadece tırnakları süs ve başka şeylerde kulanması için kaldı."

İbn Ebî Hâtim, Enes b. Mâlik'in:

“Hazret-i Âdem'in cennetteki giysisi yakuttu. Hazret-i Âdem isyan edince bu yakut büzülüp tırnağa dönüştürüldü" dediğini bildirir.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Süddî:

“Hazret-i Âdem'in boyu altmış arşındı. Allah onu deriyle kapiadı ve kaşınması için de kendisine tırnak verdi" demiştir.

İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Mücâhid, (.....) sözünü açıklarken:

“Yaprakları koparıp kendilerini giysi şeklinde örtmeye başladılar" demiştir.

İbn Ebî Hâtim, Şüddî'nin, (.....) sözünü açıklarken:

“Üzerlerini örtmeye başladılar" dediğini bildirir.

Abd b. Humeyd ve İbn Ebî Hâtim'in Katâde'den bildirdiğine göre (.....) sözünden, Hazret-i Âdem ve Havva'nın, avret yerlerine cennet yapraklarını koymaları kastedilmiştir.

İbn Ebî Hâtim, Muhammed b. Ka'b el-Kurazî'nin, (.....) sözünden, Hazret-i Âdem ve Havva'nın, avretlerini örtmek için yaprakları toplamasının kastedildiğini söylediğini bildirir.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Süddî, "Rableri onlara: Ben size o ağacı yasaklamadım mı ve «Şeytan size apaçık bir düşmandır» demedim mi? diye nida etti" âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Hazret-i Âdem:

“Ey Rabbim! Şeytan senin adını anarak yemin etti. Ben de yarattıklarından hiç kimsenin senin adını anarak yalan yere yemin edeceğini düşünmedim" dedi.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki: Hazret-i Âdem ve Havva:

“Ey Rabbimiz! "Biz kendimize zulmettik.." Yani:

“Günah işledik" deyince, Allah onları affetti.

Abd b. Humeyd'in Hasan(ı Basrî)'den bildirdiğine göre, Hazret-i Âdem ve Havva'nın, "Biz kendimize zulmettik..." sözü, Hazret-i Âdem'in Rabinden öğrendiği kelimelerdir.

Abd b. Humeyd, Dahhâk'tan aynı rivayette bulundu.

Ahmed, Zühd'de ve Ebu'ş-Şeyh, Katâde'nin şöyle dediğini bildirir:

“Kul, günah işlediği zaman Rabbinden utanır ve Allah'ın yardımıyla bu günahtan nasıl kurtulacağını bilir. Bilir ki günahtan kurtuluşu istiğfar edip tövbe etmektedir. Hiç kimse tövbe etmekten çekinmesin. Eğer tövbe olmasaydı, Allah'ın kullarından hiç kimse muhlis olamazdı. İlk babanız Hazret-i Âdem günahı işlediği zaman Yüce Allah tövbeyle onun imdadına yetişmişti."

Ebu'ş-Şeyh, Kureyb'in şöyle dediğini bildirir: İbn Abbâs beni çağırıp dedi ki:

“Şöyle yaz:

“Rahman ve Rahim olan Allah'ın ismiyle. Abdullah'tan Teymâ âlimi olan falan kişiye: Bana: «Sizin için yeryüzünde bir süreye kadar yerleşme ve faydalanma vardır» âyetini sormuşsun. Yeryüzünde bir süre kalmaktan kastedilen, yerin üstünde kaldığı süre, anne rahminde kaldığı süre, yerin altında kaldığı süre ve cennet veya cehenneme gitmek için beklediği süredir."

26. Âyetin Tefsiri

"Ey Âdemoğulları! Ayıp yerlerinizi örtecek giyimlikle sizi süsleyecek elbiseler gönderdik. Takva örtüsü ise bunlardan daha hayırlıdır. Allah'ın bu âyetleri, öğüt almanız içindir"

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Mücâhid, "Ey Âdemoğulları! Ayıp yerlerinizi örtecek giyimlikle sizi süsleyecek elbiseler gönderdik.,." âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Araplardan bazıları Kâbe'yi çıplak olarak tavaf ederler ve kişi, tavaf ettiği elbiseyi (başka zaman) giymezdi. (.....) kelimesinden kastedilen ise maldır.

İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İkrime, "Ey Âdemoğulları! Ayıp yerlerinizi örtecek giyimlikle sizi süsleyecek elbiseler gönderdik..." âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Bu âyet, Kureyş'ten Hums (fanatik alt kabile) olanlar, Ensar'dan Arap olan, Evs, Hazrec, Huzâa, Sakîf, Benî Âmir b. Sa'aa', Kinâne b. Bekr'in yakınları hakkında inmiştir. Bunlar, (ihramlıyken) et yemez, evlerine de kapıdan değil duvarlardan aşarak girerler, tüy ve kıldan yapılmış elbiseler giymez, deriden yapılmış giysiler giyerler, çocuklarına da göbekle diz kapağı arasını örten kıyafet giydirirlerdi. Kureyş dışında herkes çıplak tavaf eder ve tavaf etmek için geldiklerinde giysilerini çıkarıp:

“Bunlar, kendileriyle Rabbimize karşı günah işlediğimiz giysilerdir. Bunlardan temizlendik" derler, sonra Kureyşlilere:

“Kim bize bir izar ödünç verir?" derlerdi. Eğer Kureyşlilerden giyecek bir şey bulamazlarsa çıplak olarak tavaf ederler ve tavafı bitirince, çıkarmış oldukları giysileri tekrar giyerlerdi."

İbn Cerîr'in Urve b. ez-Zübeyr'den bildirdiğine göre âyette geçen (.....) sözünden kasıt elbise, (.....) kelimesi mal (para), (.....) kelimesi ise Allah korkusu anlamındadır.

İbn Ebî Hâtim'in Zeyd b. Ali'den bildirdiğine göre âyette geçen (.....) sözünden kasıt herkesin giydiği elbise, (.....) kelimesi süs için giyilen giysi, (.....) kelimesi ise İslam anlamındadır.

İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh, değişik kanallarla İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre (.....) kelimesinden, mal, elbise, hayat ve nimetler kastedilmektedir. (.....) kelimesi, iman ve salih amel mânâsındadır. (.....) sözünden kastedilen ise, iman ve salih amelin, mal ve kıyafetten daha hayırlı olmasıdır.

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs, (.....) kelimesinden kastedilenin mal olduğunu söyledi.

Ahmed, İbn Ebî Hâtim ve İbn Merdûye, Hazret-i Âli'den bildirir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) yeni bir kıyafet giydiği zaman:

“Bana, avretimi örtecek ve insanlar arasında güzel görünecek giysiler giydiren Allah'a hamd olsun" derdi.

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, İbn Zeyd'in:

“(.....) kelimesi, güzellik mânâsındadır" dediğini bildirir.

Tastî'nin bildirdiğine göre Nâfi' b. el-Ezrak, İbn Abbâs'a: (.....) ifadesinin ne anlama geldiğini sorunca, İbn Abbâs:

“Mal anlamındadır" karşılığını vermiştir. Nâfi':

“Peki, Araplar öylesi bir ifadenin ne anlama geldiğini biliyorlar mı ki?" diye sorunca da, İbn Abbâs şöyle demiştir:

“Tabi ki! Şâirin:

"Beraatime hükmettiğin gihi hayırlı mallar da ver

Efendilerin en hayırlısı mal verip perişan etmeyendir" dediğini bilmez misin?"

Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in Katâde'den bildirdiğine göre âyette geçen (.....) sözünden kasıt elbise, (.....) sözü ise iman mânâsındadır. Yüce Allah elbiseyi indirmiş, sonra:

“Elbiselerin en hayırlısı takva'dır" buyurmuştur.

Abd b. Humeyd, Mücâhid'in, bu âyeti (.....) şeklinde merfu (ötre) olarak okuduğunu bildirir.

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Âsim, bu âyetin (.....) kelimesini med harfi olmadan, (.....) kelimesini ise merfu (ötre) olarak okudu.

İbn Merdûye'nin Osman'dan bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), bu kelimeyi (.....) şeklinde okumuştur.

İbn Cerîr, Zir b. Hubeyş'in, bu kelimeyi, (.....) şeklinde okuduğunu nakletmiştik.

Ebû Ubeyd, Abd b. Humeyd, Hakîm et-Tirmizî, İbnu'l-Münzir, İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Ma'bed el-Cuhenî der ki:

“Takva elbisesinden kasıt hayâdır. Yüce Allah'ın, "Ey Âdemoğulları! Ayıp yerlerinizi örtecek giyimlikle sizi süsleyecek elbiseler gönderdik. Takva örtüsü ise bunlardan daha hayırlıdır" buyurduğunu görmüyor musun? Ayıp yerlerinizi örten elbiselerden kasıt, giyecekleriniz, süsleriniz ve mallarınızdır. Takva elbisesi ise hayadır (utanma duygusudur)."

İbn Ebî Hâtim, İbn Zeyd'in, (.....) sözünü açıklarken:

“Kişi, Allah'tan korkup ayıp yerlerini örter. İşte bu takva elbisesidir" dediğini bildirir.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İkrime, (.....) sözünü açıklarken:

“Bundan kasıt, takva sahiplerinin kıyamet günü giyecekleri şeylerdir. İşte bunlar dünya ehlinin giyeceğinden daha hayırlıdır" dediğini bildirir.

Ebu' ş-Şeyh'in Atâ'dan bildirdiğine göre (.....) âyetinden kastedilen, takva sahiplerinin kıyamet günü giyeceklerinin, dünya ehlinin giyeceklerinden daha hayırlı olmasıdır.

İbn Cerîr, İbn Abbâs'tan, (.....) âyetinden kastedilenin, yüzde görünen (yüze yansıyan) güzel görünüş olduğunu bildirir.

Ebu'ş-Şeyh, Hasan(ı Basrî)'den Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Hayır veya şer yapan hiçbir kul yoktur ki, bu ameliyle bilsin diye ona amelinin elbisesi giydirilmesin. «Takva örtüsü ise bunlardan daha hayırlıdır» âyeti bunu tasdik etmektedir."

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, Hasan(ı Basrî)'den bildirir: Hazret-i Osmân'ı minberde şöyle derken duydum:

“Ey insanlar! Şu gizliliklerde (gönüllerde olan şeylerde) Allah'tan korkunuz. Resûlullah'ı (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyururken işittim: «Muhammenin canı elinde olan Allah'a yemin ederim ki; gizlice amel işleyip te Allah'ın kendisine o amelin aleniyyet elbisesini giydirmediği hiç kimse yoktur. Eğer ameli hayır ise hayır, kötü ise kötü." Sonra Osmân âyeti okudu ve (.....) kelimesini (.....) şeklinde okuyup, takva elbisesinden kastedilenin vakar ve ağırbaşlılık olduğunu söyledi.

İbn Cerîr'in Süddî'den bildirdiğine göre (.....) sözünden kastedilen elbiseler, (.....) mal, (.....) iman, (.....) sözünden kastedilen ise takva elbisesi olan imanın mallardan ve ayıpları örten elbiseden daha hayırlı olmasıdır.

27. Âyetin Tefsiri

"Ey Âdemoğulları! Şeytan, ayıp yerlerini kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak ananızı babanızı cennetten çıkardığı gibi sizi de şaşırtmasın. Sizin onları görmediğiniz yerlerden o ve taraftarları sizi görürler. Biz şeytanları, inanmayanlara dost kılarız."

İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Mücâhid, "Ey Âdemoğulları! Şeytan, ayıp yerlerini kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak ananızı babanızı cennetten çıkardığı gibi sizi de şaşırtmasın. Sizin onları görmediğiniz yerlerden o ve taraftarları sizi görürler. Biz şeytanları, inanmayanlara dost kılarız" âyetini açıklarken şöyle dedi: Âyette geçen elbiseden kastedilen takvadır. O ve taraftarları sözünden kastedilen ise cin ve şeytanlardır.

Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in Vehb b. Münebbih'ten bildirdiğine göre âyette geçen elbiseden kasıt nurdur.

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, Zeyd b. Eslem'in, (.....) kelimesinden kastedilenin şeytanın nesli olduğunu söylediğini nakletmiştir.

Abd b. Humeyd ve Ebu'ş-Şeyh Katâde'nin, "...Sizin onları görmediğiniz yerlerden o ve taraftarları sizi görürler..." âyetini açıklarken şöyle dediğini bildirir:

“Vallahi! Senin görmediğin yerden seni gören düşmanın tasallutu çok şiddetli olur. Ancak Allah'ın korudukları bundan müstesnadır."

Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Mücâhid der ki:

“Şeytan, Yüce Allah'tan, görmeyi, ama görünmemeyi, yer altindan çıkmayı ve ihtiyarlayınca tekrar genç olmayı isteyince, Allah, onun bu duasını kabul etti."

İbn Ebî Şeybe bildirir: Mutarrif:

“Eğer kişi bir av görür, ama av kendisini görmez de bu kişi avı aldatırsa, onu yakalayamaz mı?" diye sorar, yanındakiler:

“Evet" cevabını verince, Mutarrif:

“Şeytan bizi görüyor, ama biz onu göremiyoruz. Bu sebeple şeytan biri yakalıyor" derdi.

Ebu'ş-Şeyh, el-Azame'de, İbn Abbâs'ın şöyle dediğini bildirir:

“Kime şeytan görünürse ondan kaçmasın ve yoluna devam etsin. Sizin onlardan korktuğunuzdan daha fazla onlar sizden korkar. Eğer kişi ondan kaçarsa, şeytan kendisine biner. Kişi yoluna devam edecek olursa şeytan kendisinden kaçar." Mücâhid der ki:

“Ben, şeytanı gördüm ve İbn Abbâs'ın sözünü hatırlayıp yoluma devam ettim. Bunun üzerine şeytan benden kaçtı."

Ebu'ş-Şeyh, el-Azame'de Nu'aym b. Ömer'in:

“Cinler, şeytanları insanlar gibi göremezler" dediğini bildirir.

28. Âyetin Tefsiri

"Onlar bîr Kötülük yaptıkları zaman: «Babalarımızı bu yolda bulduk. Allah da bize bunu emretti» derler. De ki: Allah kötülüğü emretmez. Allah'a karşı bilmediğiniz şeyleri mî söylüyorsunuz?"

İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve Ebu'ş-Şeyh, İbn Abbâs'ın, "Onlar bir kötülük yaptıkları zaman: «Babalarımızı bu yolda bulduk. Allah da bize bunu emretti» derler. De ki: Allah kötülüğü emretmez. Allah'a karşı bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?" âyetini açıklarken:

“Onlar, Kâbe'yi çıplak olarak tavaf ederlerdi. Kendilerine böyle yapmaları yasaklandı" dediğini bildirir.

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in Mücâhid'den bildirdiğine göre "Onlar bir kötülük yaptıkları zaman: «Babalarımızı bu yolda bulduk. Allah da bize bunu emretti» derler. De ki: Allah kötülüğü emretmez. Allah'a karşı bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?" âyetindeki kötülükten kastedilen, Kabe'nin etrafında çıplak olarak dönmeleridir.

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Süddî:

“Onlar bir kötülük yaptıkları zaman..." âyetini açıklarken şöyle dedi: Yemen halkının Araplarından bir kabile Kâbe'yi çıplak olarak tavaf ederlerdi. Onlara:

“Niçin böyle yapıyorsunuz?" denince de:

“Atalarımızı bu hal üzere bulduk. Bunu bize Allah emretti" derlerdi.

İbn Ebî Hâtim, Muhammed b. Ka'b el-Kurazî'nin şöyle dediğini bildirir:

“Müşriklerin erkekleri Kâbe'yi gündüz vakti çıplak olarak tavaf ederler, kadınlar ise gece vakti yine çıplak olarak tavaf ederlerdi ve:

“Atalarımızı bu hal üzere bulduk. Bunu bize Allah emretti" derlerdi. İslam ve yüce ahlâkı gelince böyle yapmaları yasaklandı."

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Katâde, bu âyet hakkında şöyle dedi:

“Vallahi! Allah, kulun isyanına karşı ne razı olmuş, ne de emretmiştir. Allah, ona itaat etmenizden razı olmuş ve kendisine isyan etmenizi yasaklamıştır."

29. Âyetin Tefsiri

Bkz. Ayet:30

30. Âyetin Tefsiri

"De kî: Rabbim adaleti emretti. Her secde ettiğinizde yüzlerinizi O'na çevirin ve dini yalnız Allah'a has kılarak O'na yalvarın. İlkin sizi yarattığı gibi (yine O na) döneceksiniz. Allah insanlardan bîr takımını doğru yola eriştirdi, fakat bir takımı da sapıklığı haketti, çünkü bunlar Allah'ı bırakıp şeytanları dost edinmiş ve kendilerini doğru yolda sanmışlardı."

İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in Mücâhid'den bildirdiğine göre âyette geçen (.....) kelimesi adalet mânâsındadır. "Yüzlerinizi O'na çevirin ve dini yalnız Allah'a has kılarak O'na yalvarın..." sözünden kastedilen ise, namaz kılınan yer bir kilise olsun veya başka bir yer olsun yüzün Kâbe'ye çevrilmesidir. "İlkin sizi yarattığı gibi (yine O'na) döneceksiniz" sözünden kastedilen ise:

“Bedbaht (cennetlik) bedbaht olarak, bahtiyar (cehennemlik) te bahtiyar olarak diriltilecektir" mânâsındadır.

İbn Ebî Hâtim, Ebu'l-Âliye'nin, "De ki: Rabbim adaleti emretti. Her secde ettiğinizde yüzlerinizi O'na çevirin ve dini yalnız Allah'a has kılarak O'na yalvarın. İlkin sizi yarattığı gibi (yine O'na) döneceksiniz" âyetini açıklarken şöyle dediğini bildirir:

“Hazret-i Âdem zamanında, sizleri İslam fıtratı üzerine kıldığı gibi dini Allah'a has kılınız. Ona öylece dua ediniz ve Ondan başka ilah edinmeyiniz. Yine onlara dini, duayı ve ameli sadece Allah'a has kılmalarını, sonra yüzlerini Kâbe'ye çevirmelerini emretti."

Huşeyş, el-İstikâme'de , İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'ın, "İlkin sizi yarattığı gibi (yine O'na) döneceksiniz" âyetini açıklarken şöyle dediğini bildirir:

“Allah, Âdemoğullarını, "Sizi yaratan O'dur. Böyle iken kiminiz kâfir, kiminiz mümindir. Allah yaptıklarınızı görendir" âyetinde belirtildiği gibi mümin ve kafir olarak yarattı. Sonra kıyamet günü onları mümin ve kafir olarak diriltecektir."

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Câbir, bu âyet hakkında şöyle dedi:

“Dünyadayken oldukları hal üzere diriltileceklerdir. Dünyada mümin olan mümin, münafık olan da münafık olarak diriltilecektir."

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, Mücâhid'in, "İlkin sizi yarattığı gibi (yine O'na) döneceksiniz" âyetini açıklarken şöyle dediğini bildirir:

“Dünyadayken mümin olan mümin, kafir olan kafir olarak diriltilecektir."

Saîd b. Mansûr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İbn Abbâs, Kaderiyye mezhebinden olanları zikredip:

“Allah Onları kâhiretsin! Yüce Allah:

“İlkin sizi yarattığı gibi (yine O'na) döneceksiniz. O, bir gurubu doğru yola iletti, bir guruba da sapıklık müstehak oldu" buyurmuyor mu!" dedi.

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh, Ebu'l-Âliye'nin, "İlkin sizi yarattığı gibi (yine O'na) döneceksiniz" âyetini açıklarken şöyle dediğini bildirir:

“Allah yarattıklarını ezeli ilminde nasıl bilmiş ve takdir etmişse yaratıklar, Allah'ın o bilgisine göre diriltileceklerdir." Yüce Allah'ın, "O, bir grubu doğru yola iletti, bir gruba da sapıklık müstehak oldu..."buyurduğunu görmüyor musun?"

İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh, Muhammed b. Ka'b'ın, "İlkin sizi yarattığı gibi (yine O'na) döneceksiniz" âyetini açıklarken şöyle dediğini bildirir:

“Yüce Allah'ın, ilk yaratışında hidayet ve mutluluk üzere yarattığı kişiyi ilk yaratıldığı hal üzere diriltecek. Nitekim Allah, (Hazret-i Mûsâ zamanındaki) sihirbazları hidayet ve mutluluk üzere yarattı. Sonunda onları Müslüman olarak vefat ettirdi. İblis'i ise küfür ve dalalet üzere yarattı.

İblis (başlangıçta) meleklerin yaptığı amelleri yapmasına rağmen Allah onu yaradılışındaki hal üzere kafir olarak öldürecektir. Yüce Allah, İblis hakkında:

“...zaten o kafirlerden idi" buyurmuştur.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs, "İlkin sizi yarattığı gibi (yine O'na) döneceksiniz" âyetinin mânâsının:

“Sizi ilk yarattığım gibi döndürüleceksiniz" olduğunu söyledi.

İbn Ebî Şeybe, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir, Hasan(-ı Basrî)'nin, "İlkin sizi yarattığı gibi (yine O'na) döneceksiniz" âyetini açıklarken şöyle dediğini bildirir. "Allah sizleri, hiç yokken ilk defa nasıl var ettiyse, sizi öldürdükten sonra kıyamet günü tekrar diriltecektir."

İbn Ebî Hâtim bildirir: Rabî b. Enes, "İlkin sizi yarattığı gibi (yine O'na) döneceksiniz" âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Onları topraktan yarattı, tekrar toprağa döneceklerdir. Hikmet'te şöyle denir:

“Topraktan yaratılan ve tekrar toprağa dönecek olanın büyüklenmemesi gerekir. Bugün hayatta olup yarın ölecek olanın kibirlenmemesi gerekir. Yüce Allah, mütekebbirlere, onları alçaltıp zayıfları yücelteceğini vaad etmiştir. Yüce Allah:

“Sizi yerden yarattık, oraya döndüreceğiz, sizi tekrar oradan çıkaracağız." ve "Allah insanlardan bir takımını doğru yola eriştirdi, fakat bir takımı da sapıklığı haketti, çünkü bunlar Allah'ı bırakıp şeytanları dost edinmiş ve kendilerini doğru yolda sanmışlardı" buyurmaktadır."

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs, "İlkin sizi yarattığı gibi (yine O'na) döneceksiniz" âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Âyetten ölümden sonrası kastedilmektedir. Hidâyette olan kendini hidayette, zengin olan hidâyette zanneder ve bu ölüm anına kadar böyle devam eder. Ölüm anında kişinin ne hal üzere olduğu açığa çıkar. Kıyamet günü de öldükleri hal üzere dirilirler. Yüce Allah'ın, "...kendilerini doğru yolda sanmışlardı" âyeti buna işaret etmektedir."

Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr, Saîd b. Cübeyr'in, "İlkin sizi yarattığı gibi (yine O'na) döneceksiniz" âyetini açıklarken şöyle dediğini bildirir:

“Sizin için takdir ettiği hal üzere ona döneceksiniz. "Allah insanlardan bir takımını doğru yola eriştirdi.,."

Ebu'ş-Şeyh, Ömer b. Ebî Ma'rûf'un şöyle dediğini bildirir:

“Güvenilir olan bir kişi bana, "İlkin sizi yarattığı gibi (yine O'na) döneceksiniz" âyetinin mânâsının, sünnetsiz olarak dirilmek olduğunu söyledi."

Ebu'ş-Şeyh, Mukâtil b. Vehb el-Abdî'nin:

“İlkin sizi yarattığı gibi (yine O'na) döneceksiniz" âyetinin tevili, bu ümmetin sonunda ortaya çıkacaktır, dediğini bildirir.

Buhârî, ed-Du'afâ'da, Abdulğafûr b. Abdilazîz b. Saîd el-Ensârî'den, o babasından, o da dedesinden, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Yüce Allah, insanlardan birçoğunu başka sûrete çevirir. İnsan yalnızken bir günah işler ve Yüce Allah: «Bu günahı, beni hafife aldığın için mi işliyorsun?» buyurup onu başka bir sûrete çevirir. Sonra kıyamet günü onu insan suretinde diriltip: «İlkin sizi yarattığı gibi (yine O'na) döneceksiniz» buyurur. Sonra onu cehenneme sokar. "

Süfyân b. Uyeyne, el-Câmi'de , Mücâhid'in, "İlkin sizi yarattığı gibi (yine O'na) döneceksiniz" âyetiyle ilgili olarak:

“Bu âyette kastedilen, bedbahtlık ve bahtiyarlıktır" dediğini bildirir.

31. Âyetin Tefsiri

"Ey Âdemoğulları! Her mescide güzel elbiselerinizi giyinerek gıdın; yiyin İçin fakat israf etmeyin, çünkü Allah müsrifleri sevmez."

İbn Ebî Şeybe, Müslim, Nesâî, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, İbn Merdûye ve Beyhakî, Sünen'de, İbn Abbâs'ın şöyle dediğini bildirir:

“Kadınlar çıplak olarak tavaf yapıyorlardı. Sadece tavaf edecekleri zaman cinsel organlarını bir bez parçasıyla kapatıp:

Bugün onun bir kısmı yahut tamamı görünüyor olabilir

Ama ben ondan görünen kısmını kimseye helal kılmıyorumr derdi. Bunun üzerine:

“Ey Âdemoğulları! Her mescide güzel elbiselerinizi giyinerek gidin; yiyin için fakat israf etmeyin, çünkü Allah müsrifleri sevmez " âyeti nazil oldu."

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr der ki:

“İnsanlar Kâbe'de çıplak olarak tavaf ederler ve:

“Günah işlediğimiz giysilerle tavaf etmeyiz" derlerdi. Bir kadın gelip giysilerini çıkararak tavaf etti ve elini edeb yeri üzerine koyarak:

Bugün onun bir kısmı yahut tamamı görünüyor olabilir

Ama ben ondan görünen kısmını kimseye helal kılmıyorumr dedi. Bunun üzerine:

“Ey Âdemoğulları! Her mescide güzel elbiselerinizi giyinerek gidin; yiyin için fakat israf etmeyin, çünkü Allah müsrifleri sevmez " âyeti nazil oldu."

İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs, "Ey Âdemoğulları! Her mescide güzel elbiselerinizi giyinerek gidin... " âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Erkekler çıplak olarak Kâbe'yi tavaf ederlerdi. Yüce Allah onlara zineti emretti. Zinet te avret yerlerini örten giysidir. Bunun dışındakiler ise elbisenin güzelliği ve metâdır."

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Mücâhid, "Ey Âdemoğulları! Her mescide güzel elbiselerinizi giyinerek gidin... " âyetini açıklarken:

“Bir aba da olsa avret yerini örten şey kastedilmiştir" dedi.

Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr, İbn Abbâs'ın, "Ey Âdemoğulları! Her mescide güzel elbiselerinizi giyinerek gidin... " âyetindeki "güzel" sözünden kastedilenin herhangi bir giysi olduğunu söyledi.

Abdürrezzâk, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve Ebu'ş-Şeyh, Tâvus'un:

“Peştamal zinetten sayılır" dediğini bildirir.

Ebu'ş-Şeyh ve İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki:

“Müşrikler Kâbe'yi çıplak olarak tavaf ediyorlardı. Evlerine duvarların üzerinden aşarak girerlerdi. Bunlar, Kureyş'ten kendilerine Hums denilen (ayrıcalıklı) bir topluluktu. Yüce Allah onlar hakkında, "Ey Âdemoğulları! Her mescide güzel elbiselerinizi giyinerek gidin... " âyetini indirmiştir.

İbn Merdûye, İbn Abbâs'ın şöyle dediğini bildirin Araplardan bazıları Kâbe'yi çıplak olarak tavaf ediyorlardı. Kadın çıplak olarak gelip tavaf ediyordu. Bunun üzerine Yüce Allah, "Ey Âdemoğulları! Her mescide güzel elbiselerinizi giyinerek gidin... " âyetini indirmiştir.

İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs, "Ey Âdemoğulları! Her mescide güzel elbiselerinizi giyinerek gidin... " âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Gece vakti Kâbe'yi çıplak olarak tavaf ediyorlardı. Allah, bu âyetle onlara giysilerini giymelerini ve soyunmamalarını emretti."

İbn Merdûye, İbn Abbâs'ın şöyle dediğini bildirir:

“Araplar hac yaptıkları zaman Harem'in yakınında konaklar ve giysilerini çıkararak Mekke'ye çıplak olarak girerlerdi. Ancak, kişinin Hums sayılan kişilerden (ayrıcalıklı Kureyş boylarından) dostu varsa bu kişi dışarıdan gelen dostuna kendi kıyafetinden ödünç verip yemeğinden yedirirdi. Bunun üzerine Yüce Allah, "Ey Âdemoğulları! Her mescide güzel elbiselerinizi giyinerek gidin... " âyetini indirdi.

Abd b. Humeyd ve Ebu'ş-Şeyh, Atâ'nın şöyle dediğini bildirir: Cahiliye döneminde müşrikleri Kâbe'yi çıplak olarak tavaf ederlerdi. Bunun üzerine Yüce Allah, "Ey Âdemoğulları! Her mescide güzel elbiselerinizi giyinerek gidin... " âyetini indirdi.

Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Katâde der ki:

“Yemen halkından bir kabile Kâbe'yi çıplak olarak tavaf ederlerdi. Sadece Mekke halkından bir giysi ödünç alabilen o kıyafeti giyerek tavaf ederdi. Bunun üzerine Yüce Allah, "Ey Âdemoğulları! Her mescide güzel elbiselerinizi giyinerek gidin..." âyetini indirdi.

İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh, Tâvus'un bu âyet hakkında şöyle dediğini bildirir:

“Allah, onlara ipekli veya halis ipekten yapılmış elbise giymelerini emretmedi. Onlar, Kâbe'yi çıplak olarak tavaf ediyorlardı. Hac için geldiklerinde, giysilerini Mescid'in dışına bırakıyor ve öyle giriyorlardı. Kıyafetiyle Mescid'e giren kişiyi dövüp elbiselerini çıkarıyorlardı. Bunun Üzerine Yüce Allah, "Ey Âdemoğulları! Her mescide güzel elbiselerinizi giyinerek gidin... " âyetini indirdi.

İbn Adiy, Ebu'ş-Şeyh ve İbn Merdûye'nin Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Namazın süsünü takınınız" buyurunca ona:

“Namazın süsü nedir?" diye sordular. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Ayakkabılarınızı giyip onlarla namaz kılınız" buyurdu.

Ukaylî, Ebu'ş-Şeyh, İbn Merdûye ve İbn Asâkir, Enes'ten, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem), "Ey Âdemoğulları! Her mescide güzel elbiselerinizi giyinerek gidin... " âyetiyle ilgili olarak:

“Ayakkabılarınızla namaz kılınız" buyurduğunu nakletmiştir.

İbn Merdûye'nin Enes'ten bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Allah'ın bu ümmete ikramlarından biri de namaz kılarken ayakabılarım giymeleridir" buyurmuştur.

Ebû Dâvûd ve Hâkim, Şeddâd b. Evs'ten Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Yahudilere muhalefet ediniz. Onlar ne mestleriyle, ne de ayakkabılarıyla namaz kılmazlar" buyurduğunu nakletmiştir.

Ebû Dâvûd, Hâkim ve Beyhakî, Ebû Hureyre'den Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Biriniz namaz kılarken ayakkabılarını çıkarırsa, onlarla kimseye eziyet etmesin. Onları ya ayaklarının arasına koysun ya da onlarla namaz kılsın" buyurduğunu nakletmiştir.

Ebû Ya'lâ zayıf isnâdla Ali b. Ebî Tâlib'den Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Namazın süsü ayakkabılardır (onlarla namaz kılmaktır" buyurduğunu nakleder.

Bezzâr zayıf isnâdla Enes'ten Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Yahudilere muhalefet ederek mestlerinizle ve ayakkabılarınızla namaz kılınız. Yahudiler; ne mestlerle, ne de ayakkabılarla namaz kılmazlar" buyurduğunu nakletmiştir.

Taberânî'nin, M. el-Evsat'ta zayıf isnâdla İbri Mes'ûd'dan bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Namazı ayakkabılarla kılmak; namazı tamamlayan unsurlardandır" buyurdu.

Ahmed, Ebû Umâme'nin şöyle dediğini bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Ensar'dan sakalları ağarmış olan ihtiyar bir grubun yanına çıkarak:

“Ey Ensar topluluğu! Sakallarınızı kırmızı ve sarıya boyayarak Ehl-i Kitab'a muhalefet ediniz" buyurunca, biz:

“Ey Allah'ın Resûlü! Ehl-i Kitab şalvar giyiyor ama izar giymiyorlar" deyince, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Siz, hem şalvar, hem izar giyerek Kitab ehline muhalefet ediniz" buyurdu. Biz:

“Ey Allah'ın Resûlü! Kitab ehli mest giyiyorlar, ama ayakkabı giymiyorlar" deyince, Allah'ın Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Siz, hem mest, hem ayakkabı giyerek Kitab ehline muhalefet ediniz" buyurdu. Biz:

“Ey Allah'ın Resûlü! Kitab ehli sakallarını kesip bıyıklarını uzatıyorlar" deyince, Allah'ın Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Siz, bıyıklarınızı kesip sakalınızı uzatarak Kitab ehline muhalefet ediniz" buyurdu.

Ahmed, Buhârî, Müslim, Tirmizî ve Nesâî'nin bildirdiğine göre Enes'e:

“Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ayakkabılanyla namaz kılar mıydı?" diye sorulunca, Enes:

“Evet" cevabını verdi.

İbn Merdûye, İbn Abbâs'ın şöyle dediğini bildirir: Ali b. Ebî Tâlib, beni İbnu'l-Kevvâ ve arkadaşlarına gönderdiği zaman üzerimde ince bir gömlek ve kaftan vardı. İbnu'l-Kevvâ ve arkadaşları bana:

“Sen İbn Abbâs olduğun halde bu elbiseleri mi giyiyorsun?" deyince, ben:

“Sizinle ilk tartışacağım şey, Yüce Allah'ın, "Allah'ın kulları için yarattığı süsü ve temiz rızıkları kim haram kıldı..." ve "Ey Âdemoğulları! Her mescide güzel elbiselerinizi giyinerek gidin... " âyetleridir. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) iki bayramda da hırka ve nakışlı elbise giyerdi" karşılığını verdim.

Ebû Dâvûd'un bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki:

“Hârûriyye (isim verilen Haricîler, Hazret-i Ali ile savaşmak üzere yola) çıktıklarında ben Hazret-i Ali'nin yanına vardım, Hazret-i Ali:

“Şu topluluğa git (ve onlarla bir görüş)" dedi. Yemen kumaşlarının en güzelini giyerek yanlarına gittiğimde bana:

“Merhaba ey Abbâs'ın oğlu! Bu elbiseler de ne?" dediler. Ben:

“Beni ayıplıyor musunuz? Ben, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) üzerinde elbiselerin en güzelini gördüm" cevabını verdim... "

Taberânî ve Beyhakî, Sünen'de, İbn Ömer'den Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Biriniz namaz kılacağı zaman iki (iyi) elbisesini giysin. Allah kendisi için süslenmeye en layık olandır. Eğer iki elbisesi yoksa beline izar (peştamal) bağlasın. Yahudiler gibi (her tarafını örtecek şekilde tek bir örtüyle) örtünmesin. "

Şafiî, Ahmed, Buhârî, Müslim, Ebû Dâvûd, Nesâî ve Beyhakî'nin Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Sizden biriniz bir tek giysi içinde omuzlarında o giysinin bir kısmı bulunmadan namaz kılmasın" buyurdu.

Ebû Dâvûd ve Beyhakî'nin Bureyde'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) kıyafeti giymeden üzerine atarak namaz kılmayı ve üst tarafı açık bırakıp sadece pantolonla namaz kılmayı yasaklamıştır.

İbn Mâce, Ebu'd-Derdâ'dan Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Kabirlerinizde ve mescidlerinizde Allahı ziyaret etmenize uygun en güzel giysi, şüphesiz beyaz olanıdır" buyurduğunu nakletmiştir.

Ebû Dâvûd, Tirmizî ve İbn Mâce'nin, İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre Hz, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Beyaz elbise giyiniz çünkü en hayırlı elbiseleriniz beyaz renkli olanlardır. Ölülerinizi de beyaz kefenle kefenleyiniz" buyurmuştur.

Tirmizî, Nesâî ve İbn Mâce, Semure b. Cündüb'den Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Beyaz elbise giyiniz. Beyaz elbise daha'temiz ve daha güzeldir. Ölülerinizi de beyaz kefenle kefenleyiniz" buyurduğunu nakleder.

Ebû Dâvûd, Ebu'l-Ahvas'tan, o da babasının şöyle dediğini bildirir: Eski bir elbise ile Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına gittiğimde:

“Senin malın mülkün var mı?" diye sordu. Ben:

“Evet" cevabını verince, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Hangi (cins) maldır?" diye sordu. Ben:

“Allah bana deve, koyun, at ve köle verdi" diye cevap verince, Allah'ın Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Allah sana bir mal verdiği zaman Allattın nimetinin ve ikramının izleri senin üzerinde görülsün" buyurdu.

Tirmizî, Amr b. Şuayb'dan, o babasından, o da dedesinden, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Allah, kulunun üzerinde nimetinin izlerini görmeyi sever" buyurduğunu nakletmiştir.

Ahmed ve Müslim, Abdullah b. Mes'ûd'dan bildirir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Kalbinde zerre kadar iman olan Cehenneme girmez. Yine kalbinde zerre kadar kibir olan cennete girmez" buyurunca, bir adam:

“Ey Allah'ın Resûlü! Elbisenim yıkanmış, başımın yağlanmış, ayakkabımın bağının yeni olmasından hoşlanıyorum" dedi ve daha başka şeyler de saydı. Hatta kamçısının askısını bile zikretti ve:

“Bu kibirden sayılır mı ey Allah'ın Resûlü?" diye sordu. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Hayır. Bu güzelliktir. Allah güzeldir ve güzelliği sever. Kibir ise, hak ve hakikati kabul etmeye tenezzül etmemek ve insanları hor-hakir görmektir" buyurdu.

İbn Sa'd, Cündüb b. Mekîs'in:

“Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), kendisine bir heyet geldiği zaman en güzel elbiselerini giyer ve sahabenin ileri gelenlerine de güzel kıyafetlerini giymelerini emrederdi" dediğini bildirir.

Ahmed'in bildirdiğine göre Sehl b. el-Hanzaliyye der ki: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile beraberken:

“Kardeşlerinizin yanına gidiyorsunuz. Bineklerinizi ve giysilerinizi güzelleştirin ki insanlar içinde bir ben gibi olunuz. Allah, çirkin söz ve fiilleri sevmez" buyurdu.

Abdürrezzâk, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Beyhakî, Şuabu'l- İman'da İbn Abbâs'ın şöyle dediğini bildirir:

“İsraf veya büyüklenme olmadıktan sonra yemeyi ve içmeyi helal kılmıştır."

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre "...Allah müsrifleri sevmez" sözü, yemek ve içmek ile ilgilidir.

İbn Ebî Hâtim'in İkrime'den bildirdiğine göre "İsraf etmeyin, çünkü Allah müsrifleri sevmez " sözü, giyecek yiyecek ve içecek ile ilgilidir.

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Zeyd, "İsraf etmeyin, çünkü Allah müsrifleri sevmez " âyetiyle ilgili olarak:

“Haram yemeyiniz. Haram yemek israftır" demiştir.

Abd b. Humeyd, Nesâî, İbn Mâce, İbn Merdûye ve Beyhakî, Şuabu'l- îman'da, Amr b. Şuayb vasıtasıyla, babasından, o da dedesinden Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Büyüklenmeden ve israf etmeden yiyiniz, içiniz, sadaka veriniz ve giyininiz. Yüce Allah, nimetinin izlerini kulunun üzerinde görmek ister."

Beyhakî'nin bildirdiğine göre Hazret-i Âişe der ki: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bir günde iki defa yediğimi görünce:

“Ey Âişe! Midenden başka işinin olmamasını mı istiyorsun. Günde iki defa yemek israftandır. Allah da müsrifleri sevmez" buyurdu.

İbn Mâce, İbn Merdûye ve Beyhakî, Enes'ten, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Canının her istediği şeyi yemen israftandır" buyurduğunu nakletmiştir.

Ahmed, Zühd'de , Hasan(ı Basrî'nin) şöyle dediğini bildirir: Hazret-i Ömer, oğlu Abdullah'ın yanma girip yanlarında et olduğunu görünce:

“Bu et te nedir?" diye sordu. Abdullah b. Ömer:

“Canım çekmişti" cevabını verince, Hazret-i Ömer:

“Her canının çektiği şeyi yiyor musun? Canının her istediğini yemesi kişi için israf olarak yeterlidir" dedi.

İbn Ebî Şeybe ve Abd b. Humeyd'ın bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki:

“İsraf ve büyüklenme niyetin olmadıktan sonra dilediğini ye, iç ve giy."

İbn Ebî Şeybe ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr'e:

“Malda israf nedir?" diye sorulunca, Saîd:

“Allah'ın sana verdiği helal malı, sana haram kıldığı yollarda harcamandır" cevabını verdi.

İbn Mâce'nin bildirdiğine göre Selmân, yediği yemekten biraz daha yemesi için ısrar edilince:

“Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem): «Dünyada nisanların en çok doyasıya yiyenleri, kıyamet günü en uzun süre aç kalacak kişilerdir» buyurduğunu duymuş olmam, yememem için yeterli sebeptir" dedi.

Tirmizî ve İbn Mâce'nin bildirdiğine göre İbn Ömer der ki: Bir adam Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanında çok yediğinden dolayı geğirince, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Yanımızda geğirme. Çünkü kıyamet günü en uzun süre aç kalacak olanlarınız, dünyadayken en çok doymuş olanlarınızdır" buyurdu.

Ahmed, Tirmizî, Nesâî, İbn Mâce, İbn Hibbân, et-Tıb'da İbnu's-Sünnî, Hâkim, et-Tib'da Ebû Nuaym ve Şuabu'l-İman'da Beyhakî, Mikdâm b. Ma'dîkerib'den, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

"Âdemoğlu midesinden daha kötü bir kap doldurmamıştır. Âdemoğluna kendisini ayakta tutacak kadar yemesi içmesi yeterlidir. Şayet bu miktardan fazla yiyecek ise midesini üç kısma ayırsın; bir kısmı yemek, bir kısmı içecek, bir kısmı da nefes için ayrılmalıdır. "

et-Tıbbu'n-Nebevî'de İbnu's-Sünnî ve et-Tıbbu'n-Nebevî'do. Ebû Nuaym, Abdurahman b. el-Murakka'dan şöyle buyurduğunu nakleder:

“Allah, dolu karından daha şerli bir kap yaratmamıştır. Eğer mutlaka yiyecekseniz, karnınızın üçte birini yemeğe, üçte birini içmeye diğer üçte birini de hava için bırakınız."

İbnu's-Sünnî ve Ebû Nuaym'ın Enes'ten bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Her hastalığın sebebi hazımsızlıktır" buyurmuştur.

İbnu's-Sünnî ve Ebû Nuaym, Ebû Saîd'den aynı rivâyette bulunmuştur.

Ebû Nuaym, Ömer b. el-Hattâb'ın şöyle dediğini bildirir:

“Karnınızı yemek ve içecekle doldurmaktan sakınınız. Böyle yapmak, bedene zararlı ve hastalığa sebep ve namazı üşenerek kılmaya neden olur. Yemek ve içmekte orta yollu olmak, bedene faydalı ve israfa engel olur. Allah şişman âlimden nefret eder. Kişi, şehvetini dinine tercih etmedikçe helak olmaz."

Beyhakî, Şuabu'l-îman'da Ertea'nın şöyle dediğini bildirir: Tabiplerden bir grup, krallardan birinin yanında toplanınca, kral:

“Midenin en büyük ilacı nedir?" diye sordu. Tabiplerden her biri bir şey söyledi. Sadece bir kişi susup konuşmadı ve onlar sözlerini bitirince kral, bu kişiye:

“Sen ne dersin?" diye sordu. Adam:

“Bunlar, hepsinin de bir takım faydası olduğu bazı şeyler saydılar, ama bütün söylediklerini kapsayan üç şey vardır: Bir yemeği canın istemeden yeme. Pişirilen et yemeğini iyice pişmeden yeme ve aldığın lokmayı iyice çiğnemeden yutma. Böyle yaparsan mideni zorlamamış olursun" dedi.

Beyhakî, İbrahim b. Ali ez-Zühlî'nin şöyle dediğini bildirir:

“Bütün sözlerden dört bin söz çıkar. Bu dört bin sözden dört yüz söz çıkar. Bu dört yüz sözden kırk söz, kırk sözden de dört söz çıkar. Bu sözler şunlardır: Bbirincisi, kadınlara güvenme. İkincisi, midene taşıyamayacağı şeyi yükleme. Üçüncüsü, mal (para) seni aldatmasın. Dördüncüsü ise, ilimden, faydalandığın kadarı senin için yeterlidir.

Ebû Muhammed el-Hallâl'ın bildirdiğine göre Hazret-i Âişe hastayken Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına girdi ve:

“Ey Âişe! Az yemek devadır. Mide ise hastalıkların yuvasıdır. Bedeninizi elinizden geldiği kadar az yemeye alıştırınız" buyurdu.

Beyhakî, İbn Ebcer'den, o da babasının şöyle dediğini bildirir:

“Mide bedenin havuzudur. Bütün damarlar oraya uğrar ve oradan geçerler. Mide sağlam ise damarlarda sağlam ve sıhhatli olarak oradan geçer. Mide çürük ise damarlar da oradan çürük olarak geçerler."

Taberânî, el-Evsat'ta, İbnu's-Sünnî, et-Tıbbu'n-Nebevi'de , Ebû Nuaym, et- Tıbbu'n-Nebevi'de ve Beyhakî, Şuabu'l-îman'da, Ebû Hureyre'den Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Mide bedenin havuzudur. Bütün damarlar oraya uğrar ve oradan geçerler. Mide sağlam ise damarlar da sağlam ve sıhhatli olarak oradan geçer. Mide çürük ise damarlar da oradan çürük olarak geçerler."

32. Âyetin Tefsiri

"De ki: Allah'ın kulları için yarattığı süsü ve temiz rızıkları kim haram kıldı? De ki: Onlar, dünya hayatında, özellikle kıyamet gününde müminlerindir. İşte bilen bir topluluk için âyetleri böyle açıklıyoruz."

Abd b. Humeyd, İbn Ebî Hâtim, Taberânî, Ebu'ş-Şeyh ve İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki: Kureyşliler, Kâbe'yi çıplak olarak tavaf eder ve ıslık çalarak alkış tutarlardı. Yüvce Allah:

“De ki: Allah'ın kulları için yarattığı süsü ve temiz rızıkları kim haram kıldı..." buyurarak onlara kıyafet giymelerini emretti. "De ki: Onlar, dünya hayatında, özellikle kıyamet gününde müminlerindir. İşte bilen bir topluluk için âyetleri böyle açıklıyoruz" buyruğuyla de müminlerin bu süslerden dünyada yararlanabileceğini, bunlardan yararlanmaları sebebiyle günah işlemiş olmayacaklarını bildirdi."

Vekî, el-Ğurar'da bildiriyor: Hazret-i Âişe'ye ipek başörtüsü kullanmanın hükmü sorulunca:

“Allah süslerden hiç birini yasaklamadı" cevabını verdi.

Abd b. Humeyd ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Dahhâk, "De ki: Allah'ın kulları için yarattığı süsü ve temiz rızıkları kim haram kıldı. De ki: Onlar, dünya hayatında, özellikle kıyamet gününde müminlerindir. İşte bilen bir topluluk için âyetleri böyle açıklıyoruz" âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Müşrikler, dünya süslerinden müminlerle beraber faydalanıyorlar, ama kıyamet günü bu süsler sadece müminlerin olacaktır."

Ebu'ş-Şeyh'in İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre âyette geçen temiz rızıklardan kasıt, iç yağı, et ve eritilmiş yağdır.

Ebu'ş-Şeyh, İbn Zeyd'in şöyle dediğini bildirir: Bir topluluk, koyunun sütünü, etini ve yağını haram sayıyordu. Bunun üzerine Yüce Allah, "De ki: Allah'ın kulları için yarattığı süsü ve temiz rızıkları kim haram kıldı. De ki: Onlar, dünya hayatında, özellikle kıyamet gününde müminlerindir. İşte bilen bir topluluk için âyetleri böyle açıklıyoruz" âyetini indirdi. Âyette geçen süsten kasıt ise giysilerdir.

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in Katâde'den bildirdiğine göre âyette geçen temiz rızıktan kastedilen, Cahiliyenin kendi mallarından kendilerine haram kıldıkları Bahîra, Sâibe, Vasile ve Hâm diye isimlendirdikleri hayvanlardır.

İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki:

“Cahiliye halkı, Allah'ın helal kıldığı giysi ve benzeri şeylerden bazılarını haram sayıyorlardı. Yüce Allah'ın, "De ki: Allah'ın size indirdiği rızıktan bir kısmını helâl, bir kısmını da haram bulmanıza ne dersiniz? De ki: Allah mı size izin verdi, yoksa Allah'a iftira mı ediyorsunuz" âyeti buna işaret etmektedir. Bunun üzerine Yüce Allah:

“De ki: «Allah'ın kulları için yarattığı süsü ve temiz rızıkları kim haram kıldı?» De ki: «Onlar, dünya hayatında, özellikle kıyamet gününde müminlerindir.» İşte bilen bir topluluk için âyetleri böyle açıklıyoruz" âyetini indirdi. Müslümanlar ve müşrikler, dünyadaki temiz şeylerden yerler, güzel kıyafetler giyinirler, güzel kadınlarla evlenirler. Yüce Allah, bu nimetleri âhirette sadece iman edenlere has kılmış ve âhirette müşriklerin bu nimetlerden bir nasibi olmadığını bildirmiştir.

İbn Ebî Hâtim'in İkrime'den bildirdiğine göre âyette geçen süsler, âhiret günü, sadece dünyada iman edenlere has olacaktır.

Abd b. Humeyd, Âsım'ın şöyle dediğini bildirir: Haccâc b. Yûsuf'un bu âyeti (.....) merfu (ötreli) olarak okuduğunu duydum. Âsim:

“Haccâc bunun irabına dikkat etmemiştir" deyip bu kelimeyi (.....) şeklinde okumuştur.

33. Âyetin Tefsiri

"De kî; Rabbim, ancak hayâsızlıkları, onların açık olanını, gizli olanını, günahı ve haksız yere sınırı aşmayı, hakkında hiçbir delil indirmediği bir şeyi, Allah'a ortak koşmanızı ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi haram kılmıştır"

Ebu'ş-Şeyh'in İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre "De ki: Rabbim, ancak hayasızlıkları, onların açık olanını, gizli olanını, günahı ve haksız yere sınırı aşmayı, hakkında hiçbir delil indirmediği bir şeyi, Allah'a ortak koşmanızı ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi haram kılmıştır" âyetinde geçen açık hayasızlıktan kasıt çıplaklık, gizli hayasızlık ise zinadır. Müşrikler Kâbe'yi çıplak olarak tavaf ediyorlardı.

İbn Cerîr'in Mücâhid'den bildirdiğine göre âyette geçen açık hayâsızlıktan kasıt, Cahiliye halkının Kâbe'yi çıplak olarak tavaf etmesi, gizli hayâsızlıktan kasıt ise zinadır.

İbn Ebî Şeybe, Ahmed, Buhârî, Müslim, Tirmizî, Nesâî, İbnu'l-Münzir, İbn Merdûye ve Beyhakî, el-Esmâ ve's-Sifât'ta, İbn Mes'ûd'dan bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Allah'tan daha kıskancı yoktur. Bu sebeple açık ve gizli olan hayâsızlıkları haram kılmıştır" buyurdu.

İbn Ebî Şeybe, Buhârî, Müslim ve İbn Merdûye, Muğîre b. Şu'be'den bildirir: Sa'd b. Ubâde'nin:

“Eğer birini hanımımla görsem, kılıçla boynunu vururdum" dediği Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) kulağına varınca şöyle buyurdu:

“Sa'd'ın kıskançlığına şaşıyor musunuz? Vallahi ben Sa'd'dan daha kıskancım. Allah da benden daha kıskançtır. Bu sebeple Yüce Allah açık ve gizli olan hayâsızlıkları yasaklamıştır. Hiç kimse Allah'tan daha kıskanç değildir."

İbn Merdûye'nin Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Ey Allah'ın Resûlü! Sen kıskanmaz mısın?" diye sorulunca, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Vallahi ben kıskanırım. Allah da benden daha kıskançtır. Bu sebeple Yüce Allah açık ve gizli olan hayâsızlıkları yasaklamıştır" buyurdu.

Ebu'ş-Şeyh'in Hasan(-ı Basrî)'den bildirdiğine göre âyette geçen açıktan olan hayâsızlıktan kasıt, sütre olmadan yıkanmaktır.

Abdürrezzâk'ın Yahya b. Ebî Kesîr'den bildirdiğine göre bir adam:

“Ey Allah'ın Resûlü! Haddi gerektirecek bir günah işledim. Bana had (şeri ceza) uygula" deyince, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) adama had uygulayıp, kızgınlığı yüzüne vurmuş bir şekilde minbere çıktı ve şöyle dedi:

“Ey insanlar! Allah, sizlere açık ve gizli kötülükleri haram kılmıştır. Kim bu günahlardan birini işlerse, Allah'ın örtüsüyle örtünsün (günahını gizlesin). Kim bize gelip (şeri ceza gerektirecek) bir günahını itiraf ederse ona haddi uygularız. "

İbn Ebî Şeybe, Ebû Câfer'den Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Ben kıskancım. Hazret-i İbrâhîm de kıskançtı. Gönlü hasta olanlardan başka kıskanç olmayan insan yoktur" buyurduğunu nakletmiştir.

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, Süddî'nin şöyle dediğini bildirir:

“Âyette geçen (.....) kasıt, ma'siyettir. (.....) kelimesi ise haksız yere insanlara zulmetmek mânâsındadır."

34. Âyetin Tefsiri

"Her ümmetin bir eceli vardır. Ecelleri gelince ne bir an geri kalırlar, ne de bir an ileri gidebilirler"

İbn Ebî Hâtim, Taberânî, Ebu'ş-Şeyh, Hatîb, Tâli't-Telhîs'te ve İbnu'n- Neccâr Tarih'te, Ebu'd-Derdâ'nın şöyle dediğini bildirir: Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanında uzun ömür hakkında konuştuk ve:

“Akrabasını ziyaret, edenin ömrü uzatılır" dedik. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Kişinin ömrü uzamaz. Yüce Allah: «Her ümmetin bir eceli vardır. Ecelleri gelince ne bir an geri kalırlar; ne de bir an ileri gidebilirler» buyurmuştur; ama kişinin salih bir soyu olur ve vefatından sonra kendisine dua ederler ve bu dua kişiye ulaşır. İşte ömrün uzaması bu şekildedir" buyurdu. Bir lafızda ise şöyledir:

“Onların bu kişiye yaptıkları dua, o kişinin kabrine ulaşır. İşte ömrün uzaması bu şekildedir. "

İbn Ebî Hâtim'in Saîd b. Ebî Arûbe'den bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî) şöyle derdi: Yüce Allah, "Her ümmetin bir eceli vardır. Ecelleri gelince ne bir an geri kalırlar, ne de bir an ileri gidebilirler" buyurmuşken, "Allahım! Ömrümü uzat diyen" şu topluluk ne kadar ahmaktır!"

Abdürrezzâk, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir, Zührî'nin vasıtasıyla, İbnu'l- Müseyyeb'in şöyle dediğini bildirir: Hazret-i Ömer hançerlendiği zaman Ka'b:

“Eğer Ömer Allah'a dua etse ecelini geciktirirdi" deyince, Ka'b'a:

“Yüce Allah, «Her ümmetin bir eceli vardır. Ecelleri gelince ne bir an geri kalırlar ne de bir an ileri gidebilirler» buyurmuyor mu?" denildi. Ka'b:

“Yüce Allah, «Ömrü uzun olanın çok yaşaması ve ömürlerin azalması şüphesiz Kitab'dadır» buyurmuştur" karşılığını verdi. Zührî der ki:

“Herkes için yazılmış bir ömür vardır. Ka'b, bu sözüyle kişinin eceli gelmedikçe, Allah'ın, dilediğinin ömrünü uzatacağını veya kısaltacağını, ecel geldiği zaman ise ne geri kalacağını, ne de ileri alınacağını kastetmiştir."

İbn Sa'd, Tabakat'ta Ka'b(u'l-ahbâr)'ın şöyle dediğini bildirir:

“İsrail oğullarından bir kral vardı. Onu hatırladığımızda Hazret-i Ömer'i, Hazret-i Ömer'i hatırladığımızda ise o kralı hatırlarız. Bu kralın yanında, kendisine vahiy gelen bir peygamber vardı. Allah, bu peygambere, krala:

“Vasiyetini yazıp bana ver. Üç güne kadar öleceksin" demesini vahyetti. Peygamber, krala bunu söyleyince, kral üçüncü gün duvarla yatağı arasında secdeye varıp Rabbine yalvararak:

“Allahım! Adaletle hükmettiğimi, ihtilaf olduğu zaman ise senin hidâyetine tabi olduğumu ve (seni razı edecek) başka şeyler yaptığımı biliyorsan, çocuklarım büyüyünceye ve tebam çoğalana kadar ömrümü uzat" diye dua etti. Allah, o peygambere bu kralın dediklerini ve sözlerinin doğru olduğunu söyleyip ömrünü on beş yıl uzattığını bildirdi. Bu müddet zarfında kralın çocuğu büyüdü ve tebası çoğaldı.

Hazret-i Ömer hançerlendiği zaman Ka'b:

“Eğer Ömer Rabbinden kendisini yaşatmasını isteseydi Allah onu yaşatırdı" deyince, bunu Hazret-i Ömer'e bildirdiler. Hazret-i Ömer:

“Allahım! Acze düşmeden ve kınanmadan beni huzuruna al" diye dua etti.

İbn Sa'd, İbn Ebî Muleyke'den bildirir: Hazret-i Ömer hançerlendiği zaman Ka'b gelip kapıda ağlayarak:

“Vallahi eğer müminlerin emiri, kendisinin ecelini geciktirmesi için dua etse, Allah onun ecelini geciktirirdi" deyince, İbn Abbâs Hazret-i Ömer'in yanına girip:

“Ey müminlerin emiri! Ka'b şöyle şöyle söylüyor" dedi. Hazret-i Ömer:

“O zaman vallahi Allah'tan böyle bir şey istemem" dedi.

Beyhakî, Delâil'de ve İbn Asâkir, Yahya b. Abdirrahman b. Lebîbe'den, o babasından, o da dedesinin bildirir: Sa'd b. Ebî Vakkâs dua edip:

“Ey Rabbim! Küçük çocuklarım var. Onlar büyüyene kadar ecelimi geciktir" dedi. Bunun üzerine Allah onun ecelini yirmi yıl geciktirdi.

Ahmed'in, Sevbân'dan bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Kim ecelinin geciktirilmesini ve rızkının bol olmasını isterse akrabalarıyla ilişkisini kesmesin" buyurdu.

Hakîm et-Tirmizî, İbn Abbâs'tan Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Kim, ümmetimden bir bölümünün sorumluluğunu alır ve bu kişinin gizli hali güzel olursa, bu kişiye idarelerini aldığı kişilerin kendisine saygı göstermesi sağlanır. Onlara iyilikle cömert davranırsa kendisine sevgi beslemeleri sağlanır. Onların malını çoğaltırsa, Allah da kendisinin- malını çoğaltır. Kuvvetliye karşı zayıfa insaflı davranırsa Allah onun iktidarını güçlendirir. Onlara adaletli davranırsa, Allah onun ömrünü uzatır. "

İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre İbn Ömer:

“Rabbinden korkan ve akrabasıyla ilişkiyi kesmeyen kişinin ömrü uzatılır, malı çoğalır ve ailesi tarafından sevilir" demiştir.

35. Âyetin Tefsiri

"Ey Âdem oğulları! Size aranızdan âyetlerimizi okuyan peygamberler geldiğinde, onların bildirdiklerine karşı gelmekten sakınan ve gidişini düzeltenlere, işte onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir"

İbn Cerîr, Ebû Seyyar es-Sülemî'nin şöyle dediğini bildirir:

“Yüce Allah Hazret-i Âdem ve zürriyetini avucuna alıp:

“Ey Âdem oğulları! Size aranızdan âyetlerimizi okuyan peygamberler geldiğinde, onların bildirdiklerine karşı gelmekten sakınan ve gidişini düzeltenlere, işte onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir" buyurdu. Sonra peygamberlere bakıp:

“Ey peygamberler! Temiz şeylerden yiyin, yararlı iş işleyin; doğrusu Ben, yaptığınızı bilirim. Şüphesiz bu (insanlar) bir tek ümmet olarak sizin ümmetinizdir; ben de sizin Rabbinizim. Öyle ise benden sakının" (denildi)" buyurdu. Sonra onları (yeryüzüne) yaydı,

36. Âyetin Tefsiri

Âyetlerimizi yalanlıyanlara ve bunlara îmanı, kibirlerine yedirmiyenlere gelince; bunlar cehennemliktirler, onlar ebedî olarak orada kalıcıdırlar.

37. Âyetin Tefsiri

"Allah'a karşı yalan uyduran veya âyetlerini yalan sayandan daha zalim kimdir? Kitab'daki payları kendilerine erişecek olanlar onlardır. Elçilerimiz canlarını almak üzere geldiklerinde onlara, «Allah'tan başka taptıklarınız nerede?» deyince, «Bizi koyup kaçtılar» derler, böylece inkarcı olduklarına kendi aleyhlerine şahidlik ederler"

Firyâbî, İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre âyette geçen "Kitab'daki payları kendilerine erişecek olanlar..." sözündeki paydan kastedilen, kendileri için takdir edilen hayır ve şerdir.

İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'ın "Kitab'daki payları kendilerine erişecek olanlar..." sözünü açıklarken:

“Burada kastedilen amellerdir. Hayır veya şer yapanlar bunun karşılığını alırlar" dediğini bildirir.

İbrı Cerîr ve Ebu'ş-Şeyh'in İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre "Kitab'daki payları kendilerine erişecek olanlar..." sözündeki paydan kastedilen, kendileri için takdir edilen bedbahtlık ve saadettir.

İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh ve İbnu'l-Münzir'in İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre "Kitab'daki paylan kendilerine erişecek olanlar..." sözündeki paydan kastedilen, kendilerine bir işi yapmaları takdir edilen topluluğun o ameli yapmalarının kaçınılmaz olmasıdır.

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in Mücâhid'den bildirdiğine göre "Kitab'daki paylan kendilerine erişecek olanlar..." sözündeki paydan kastedilen, kişinin, cennetlik veya cehennemlik olacağı hükmüdür.

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, Mücâhid'in, "Kitab'daki payları kendilerine erişecek olanlar..." sözünü açıklarken:

“Burada kastedilen Kur'ân'da vaadedilen hayır ve şerlerdir" demiştir.

İbn Ebî Şeybe, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in Muhammed b. Kab'dan bildirdiğine göre "Kitab'daki payları kendilerine erişecek olanlar..." sözündeki paydan kastedilen, kişinin rızkı ve amelidir.

İbn Ebî Şeybe, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in Ebû Sâlih'ten bildirdiğine göre âyette geçen paydan kasıt azaptır.

Abd b. Humeyd, Hasan(ı Basrî)'den aynı rivâyette bulunmuştur.

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, Rabîb. Enes'ten, âyette geçen paydan kastedilenin, kendilerine yazılan rızık olduğunu bildirir.

38. Âyetin Tefsiri

Bkz. Ayet:39

39. Âyetin Tefsiri

"Allah buyuracak kî: «Sîzden önce geçmiş cin ve insan toplulukları arasında siz de ateşe girin!» Her ümmet girdikçe yoldaşlarına lânet edecekler. Hepsi birbiri ardından orada (cehennemde) toplanınca, sonrakiler öncekiler için, «Ey Rabbimiz! Bizi işte bunlar saptırdılar! Onun için onlara ateşten bir kat daha fazla azap ver!» diyecekler. Allah da: «Zaten herkes için bîr kat daha fazla azap vardır, fakat siz bilmezsiniz» diyecektir. Öncekiler de sonrakilere derler ki: Sizin bize bir üstünlüğünüz yok. O halde siz de yaptıklarınıza karşılık azabı tadın!"

İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in Süddî'den bildirdiğine göre âyette geçen (.....) kelimesi geçti mânâsındadır. "Her ümmet girdikçe yoldaşlarına lânet edecekler. Hepsi birbiri ardından orada (cehennemde) toplanınca, sonrakiler öncekiler için, «Ey Rabbimiz! Bizi işte bunlar saptırdılar! Onun için onlara ateşten bir kat daha fazla azap ver!» diyecekler. Allah da: «Zaten herkes için bir kat daha fazla azap vardır, fakat siz bilmezsiniz» diyecektir. Öncekiler de sonrakilere derler ki: Sizin bize bir üstünlüğünüz yok. O halde siz de yaptıklarınıza karşılık azabı tadın!" sözünden kastedilen ise, her milletten insanlar cehenneme girince o dinden olan arkadaşlarına lanet okuyacaktır. Müşrikler müşriklere, Yahudiler Yahudilere, Hıristiyanlar Hıristiyanlara, Sâbiîler Sâbiîlere, Mecûsiler Mecûsilere, bunların sonradan gelenleri, daha önce gelenlere lanet okumalarıdır. Hepsi cehennemde toplanınca, âhir zamanda gelenler, daha önce kendilerine bu dini çıkaran öncekiler hakkında:

“Ey Rabbimiz! Bizi işte bunlar saptırdılar! Onun için onlara ateşten bir kat daha fazla azap ver!" diyecekler. Ama Yüce Allah:

“Zaten herkes (önceden gelenler ve sonradan gelenler) için bir kat daha fazla azap vardır" buyuracak. İlk gelenler de sonradan gelenlere:

“Sizin bize bir üstünlüğünüz yoktur. Bizim dalalete düştüğümüz gibi siz de düştünüz" diyecekler.

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in Mücâhid'den bildirdiğine göre âyette geçen (.....) kelimesi, kat kat demektir. Âyette Yüce Allah'ın onların her birine kat kat azab verileceği bildirilmiştir. "Sizin bize bir üstünlüğünüz yok..." sözündeki üstünlükten kastedilen ise, azabın bir taraf için daha hafif olmayacağıdır.

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh, Ebû Miclez'in, âyette geçen, "Öncekiler de sonrakilere derler ki: Sizin bize bir üstünlüğünüz yok..." sözünden kastın, öncekilerin:

“İsyan ettiğimiz zaman bize verilen azab size gösterildi ve bu konuda uyarıldınız. O halde sizin bizden ne üstünlüğünüz var?" demesidir.

Abd b. Humeyd, Katâde'nin şöyle dediğini bildirir: Hasan(-ı Basrî):

“Cinler ölmezler" deyince ben:

“Yüce Allah, «Sizden önce geçmiş cin ve insan toplulukları arasında siz de ateşe girin» buyurmuyor mu?" diye sordum. Hasan:

“Âyette geçen (.....) kelimesi, öldü değil, geçti mânâsındadır" cevabını verdi.

40. Âyetin Tefsiri

"Doğrusu âyetlerimizi yalan sayıp, onlara karşı büyüklük taslayanlara, göğün kapıları açılmaz; deve iğnenin deliğinden geçmedikçe cennete de giremezler. Suçluları böyle cezalandırırız"

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre âyette geçen göğün kapılarının açılmaması, amellerinin Allah'a ulaşmaması demektir.

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh, İbn Abbâs'tan bildirir:

“Âyetteki "Göğün kapıları açılmaz..." sözünden kastedilen, göğün kapılarının, (kafirlerin) amel ve dualarının göğe çıkması için açılmamasıdır."

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbn Abbâs "Göğün kapıları açılmaz..," sözünü açıklarken şöyle dedi:

“Âyette semanın kafirlerin ruhları için açılmayacağı, müminlerin ruhları için ise açılacağı kastedilmiştir."

İbn Merdûye'nin Berâ b. Âzib'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bu âyeti (.....) şeklinde, harfiyle okumuştur.

Ahmed, Nesâî, İbn Mâce, İbn Cerîr, İbn Hibbân, Hâkim ve Beyhakî, el- Bö's'ta, Ebû Hureyre'den Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Kişi ölünce melekler de hazır bulunur ve ölen kişi müminse: «Ey temiz bedende bulunan temiz ruh! Övülmüş bir şekilde çık ve rahatlık; hoşnutluk ve senden razı olup sana gazaplanmayan Rab ile müjdelen» derler. Ruh çıkana kadar kendisine böyle denilmeye devam edilir. Sonra onu semaya çıkarırlar ve sema kapıları kendisine açılıp: «Bu kimdir?» diye sorulur. Onu çıkaran melekler: «Falan oğlu falandır» cevabını verince, kapıyı açan melekler: «Merhaba ey temiz bedende bulunan temiz ruh! Övülmüş bir şekilde gir ve rahatlık, hoşnutluk ve senden razı olup sana öfkelenmeyen Rab ile müjdelen» derler. Yedinci semaya varıncaya kadar her semada kendisine aynı şeyler söylenir. Ölen kişi kötü birisi ise ona: «Ey pis bedende olan pis ruh! Ayıplanmış bir şekilde çık. Kor ateş, irin ve bunun gibi türlü azaplarla müjdelen» derler. Ruh çıkana kadar kendisine böyle denmeye devam edilir. Sonra onu semaya çıkarırlar ve sema kapıları çalınınca: «Bu kimdir?» diye sorulur. Onu çıkaran melekler: «Falandır» cevabını verince, kapıyı açan melekler: «Pis bedende olan pis ruha Allah genişlik ve bolluk vermesin. Ayıplanmış bir şekilde geri dön. Sema kapıları senin için açılmaz» derler ve ruh semadan gönderilip mezara konulur."

Tayâlisî, İbn Ebî Şeybe, Musannef’te, Lâlekâî, es-Sünne'de ve Beyhakî, el- Bas'ta Ebû Mûsa el-Eş'arî'nin şöyle dediğini bildirir: Müminin ruhu çıkarken kokusu miskten daha güzel olur ve onu vefat ettiren melekler, kendisini semaya çıkarırken semanın yanında başka melekler karşılayarak:

“Sizinle olan bu kişi kim?" diye sorar. Ruhu alan melekler:

“Falan kişidir" deyip onu en güzel amelleriyim anarlar. Bunun üzerine onları karşılayan melekler:

“Allah'ın selamı sizin ve sizinle olan bu kişinin üzerine olsun" derler ve bu kişiye semaların kapısı açılır. Bu kişi amelinin çıktığı semanın kapısından yükselir ve yüzü parlayıp Rabbinin huzuruna güneş gibi parlak olarak çıkar. Kafirin ise ruhu çıkarken leş kokusundan daha pis bir kokusu olur. Onu vefat ettiren melekler kendisini semaya çıkarırken semanın yanında başka melekler karşılayarak:

“Sizinle olan bu kişi kim?" diye sorar. Ruhu alan melekler:

“Falan kişidir" deyip onu en kötü amelleriyle anarlar. Bunun üzerine onları karşılayan melekler:

“Bunu geri çevirin, Allah buna zulmetmemiştir" derler ve bu kişinin ruhunu yerin dibine indirirler." Ebû Mûsa böyle dedikten sonra:

“Deve iğnenin deliğinden geçmedikçe cennete de giremezler..." âyetini okudu.

Tayâlisî, İbn Ebî Şeybe, Ahmed, Hennâd b. es-Serî, Abd b. Humeyd, Ebû Dâvûd, Sünen'de, İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim, Hâkim, İbn Merdûye ve Beyhakî, Azâbu'l-Kabr'da, Berâ b. Âzib'in şöyle dediğini bildirir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile beraber Ensar'dan bir adamın cenazesinde bulunduk. Kabre vardığımızda mezarın henüz lahdi yapılmamıştı. Resulullah (sallallahü aleyhi ve sellem) oturdu. Biz de onun çevresinde, başlarımızda sanki kuşlar varmış gibi sükûnetle oturduk. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) elindeki bir çöple yeri karıştırıyordu. Derken başını kaldırıp iki ya da üç defa:

“Kabir azabından Allah'a sığınınız" buyurduktan sonra şöyle devam etti:

“Mümin bir kulun dünyadan kopup âhirete yönelme vakti gelince; onun yanına gökten, yüzleri güneşe benzeyen beyaz yüzlü melekler iner. Yanlarında cennet kefenlerinden ve cennet kokularından bulunur. O melekler, can vermekte olan kişinin gözünün göreceği kadar bir uzaklıkta otururlar. Sonra Ölüm Meleği gelir, onun başucuna oturur ve: «Ey temiz olan ruh! Vücuttan çıkıp Allah'ın affına ve rızasına kavuş» der.

Bunun üzerine su kabından bir damlanın akması gibi ruh vücuttan akıp çıkar. Melek onu alır ve diğer melekler o ruhu, Ölüm Meleğinin elinden, göz açıp kapayıncaya kadar bile bekletmeksizin alarak Cennetten getirdikleri o kefenin ve kokunun içine koyarlar. O ruhtan, yeryüzündeki en güzel miskin kokusu gibi bir koku çıkar ve melekler bu ruhu alıp yukarı çıkarlar. Onların uğradığı hiçbir melek topluluğu yoktur ki: «Bu temiz ruh kimdir?» diye sormasın. Melekler, dünyada iken onun isimlendirilmiş olduğu isimlerin en güzeli ile: «Falan oğlu falandır» derler. Nihayet dünya semâsına ulaşır ve onun açılmasını isterler. Dünya seması onun için açılır. Her semânın Mükarrebûn melekleri, onu bir sonraki semâya kadar geçirirler. Nihayet yedinci semâya ulaştırdıklarında; Allah: «Bu kulumun amelini yüksek katlardakinin içine yazın ve kendisini yeryüzüne gönderin. Çünkü ben onları oradan yarattım ve oraya döndürürüm. Tekrar oradan çıkaracağım» buyurur. Ruhu (yeryüzüne) iade edilir.

İki melek gelip onu oturturlar ve ona: «Rabbin kim?» diye sorarlar. O: «Rabbim Allah'tır» cevabını verince, ona: «Dinin nedir?» derler. O: «Dinim İslâm'dır» karşılığını verince, Ona: «Size gönderilen şu adam kimdir?» diye sorarlar. O: «O, Allah'ın Resûlü'dür» cevabını verince; ona: «İlmin nedir?» diye sorarlar. O: «Allah'ın Kitabını okudum, ona iman ettim ve onu doğruladım» diye cevap verince, semadan: «Kulum, doğru söyledi. (Kabrini) cennette döşeyin, onu cennetten giydirin ve ona cennetten bir kapı açın» diye bir ses gelir. Ona cennetin rahatlığı ve hoşluğu gelir ve kabri, gözünün uzanacağı yere kadar onun için genişletilir. Ona güzel yüzlü, güzel elbiseli ve hoş kokulu bir adam gelip: «Seni sevindiren şeyle ferah bul, bu, sana vaad edilen gündür» der. Mümin kul ona: «Sen kimsin? Yüzün hayır getiriyor» diye sorunca, o: «Ben senin sâlih amelinim» diye cevap verir. Kul: «Ey Rabbim! Kıyameti kopar, kıyameti kopar ki aileme ve malıma döneyim» der.

Kâfir kul ise, dünyadan ayrılıp âhirete yöneldiğinde, gökten ona, siyah yüzlü melekler iner. Yanlarında paçavralar vardır. O melekler can vermekte olan kişinin gözünün görebileceği kadar bir uzaklıkta otururlar. Sonra Ölüm Meleği (Azrail) gelir, onun başucuna oturur ve: «Ey pis ruh, Allah'tan kızgınlık ve öfkeyle çık» der. Ruh cesedinde dağılır da, ölüm meleği onu; şişin, ıslanmış yünden çıkarılışı gibi çıkarıp alır. Ruhu çıkardığında, melekler onu Ölüm Meleğinin elinde göz açıp kapayıncaya kadar bırakmayıp alır ve o paçavraya koyarlar. Ondan, yeryüzünde bulunan leş kokusunun en kokmuşu gibi bir koku çıkar. Onu alıp yükseltirler. Uğradıkları- hiçbir melek topluluğu yoktur ki: «Bu pis ruh kimindir?» diye sormasın. Onlar dünyada isimlendirilmekte olduğu isimlerin en çirkini ile: «Falan oğlu, falandır» derler. Nihayet, onu dünya semâsına ulaştırırlar ve dünya semasının kapısının açılmasını isterler, ama semanın kapısı açılmaz»" Sonra Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Göğün kapıları açılmaz..." âyetini okudu ve şöyle devam etti:

“Yüce Allah: «Bunun amelini, yerin en alt katında bulunan Siccîn'e yazın» buyurur ve onun ruhu aşağıya atılır." Allah'ın Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Allah'a ortak koşan kimse, gökten düşüp de kuşların kaptığı veya rüzgarın bir uçuruma attığı şeye benzer" âyetini okuyup şöyle devam etti:

"Bu kişinin ruhu bedenine iade edilir ve iki melek gelip kendisini oturtarak: «Rabbin kimdir?» diye sorarlar. O: «Hı.. hıı bilmiyorum» cevabını verir. Onlar: «Dinin nedir?» diye sorunca, o: «Hı.. hıı bilmiyorum» cevabını verir. Onlar: «Size gönderilen şu adam kimdir?» diye sorunca, o: «Hı.. hıı bilmiyorum» cevabını verir. Bunun üzerine semadan: «Kulum yalan söyledi. Onun (kabrini) ateşten döşeyin ve ona cehennemden bir kapı açın» diye bir ses gelir. O sırada cehennemin sıcağı ve yakıcı havası kendisine gelmeye başlar. Kabri kendisine öyle bir daraltılır ki kaburga kemikleri birbirine girer. Ona çirkin yüzlü, çirkin elbiseli, pis kokulu bir adam gelir ve: «Seni, üzüleceğin bir şeyle müjdelerim. İşte bu, sana vaad edilen gündür» der. Kâfir kul: «Sen kimsin? Yüzün kötülük getiriyor» der. O kişi: «Ben senin çirkin amelinim» karşılığını verince bu kişi: «Ey Rabbim, kıyameti koparma!» diye dua eder."

İbn Cerîr'in Mücâhid'den bildirdiğine göre âyette geçen göğün kapılarının açılmaması, dualarının ve amellerinin Allah'a ulaşmaması demektir.

İbn Cerîr, Saîd b. Cübeyr'in, "Göğün kapıları açılmaz..." sözünden kastedilenin, amel ve dualarının Allah'a ulaşmaması olduğunu söylediğini bildirir.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Cüreyc der ki:

“Göğün kapıları açılmaz..." sözünden, göklerin kapılarının hem ruhları, hem amelleri için açılmayacağı kastedilmiştir.

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Süddî, "Göğün kapıları açılmaz..." sözünü açıklarken şöyle dedi:

“Kâfirin ruhu alındıktan sonra, yeryüzünde bulunan melekler o ruhu döverler ve ruh göğe doğru çıkar. Oraya ulaşınca da gökteki melekler onu döverler ve o yeryüzüne iner. Yine yeryüzü melekleri onu döverler. Ruh yukarı çıkar, göğe ulaşınca da gökteki melekler onu döverler. O ruh da yeryüzünün en alt tabakasına iner. Müminin ruhu ise yükseltilir ve sema kapıları kendisi için açılır. Hangi meleğin yanından geçseler, o melek kendisine selam verir. Sonunda ruh Yüce Allah'ın huzuruna varınca, Allah bu ruha dilediğini verir, sonra:

“Kulumun ruhunu yeryüzüne indirin. Çünkü ben onları topraktan yarattım, onları toprağa döndüreceğim ve tekrar oradan çıkaracağım" buyurur.

İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir, Ali (b. Ebi Talha)'nın vasıtasıyla İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre "Deve iğnenin deliğinden geçmedikçe cennete de giremezler..." sözünden kastedilen, ayakta duran devenin iğne deliğinden geçmesidir.

Abdürrezzâk, Firyâbî, Saîd b. Mansûr, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l- Münzir, Taberânî, M. el-Kebîr'de ve Ebu'ş-Şeyh'in İbn Mes'ûd'dan bildirdiğine göre "Deve iğnenin deliğinden geçmedikçe cennete de giremezler..."sözünden kastedilen erkek devedir.

İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve Ebu'ş-Şeyh'in Hasan(-ı Basrî)'den bildirdiğine göre "Deve iğnenin deliğinden geçmedikçe cennete de giremezler..." sözünden kastedilen, ağılda dört ayağı üzerine durabilen yavru devedir.

Saîd b. Mansûr, Âbd b. Humeyd, Ebû Ubeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbnu'l-Enbârî, eî-Mesâhifte ve Ebu'ş-Şeyh'in değişik kanallarla bildirdiğine göre İbn Abbâs bu âyeti (.....) şeklinde (.....) harfini merfu, (.....) harfini de şeddeli okur ve:

“(.....), gemi halatı mânâsındadır" derdi.

Ebû Ubeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbnu'l-Enbârî, el-Mesâhifte ve Ebu'ş- Şeyh'in Mücâhid'den bildirdiğine göre İbn Mes'ûd'un kıraatinde bu âyet (.....) şeklinde okunmuştur.

İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Mus'ab:

“Bu âyet (.....) şeklinde okunursa, biz adı Cemel olan bir kuş biliyoruz" demiştir.

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve Ebu'ş-Şeyh'in Mücâhid'den bildirdiğine göre âyette kastedilen, gemi halatının iğne deliğinden girmesidir.

Ebu'ş-Şeyh'in İkrime'den bildirdiğine göre âyette kastedilen, hurma ağaçlarına tırmanmak için kullanılan halattır.

İbn Cerîr ve Ebu'ş-Şeyh, Hasan(-ı Basrî)'nin bu âyete, "Deve, iğne deliğinden geçmedikçe..." mânâsını verdiğini bildirir.

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre İbn Ömer'e bu âyet sorulunca, "Kastedilen, devenin iğne deliğine girmesidir" cevabını verdi.

41. Âyetin Tefsiri

"Onlar İçin cehennemden bir yatak ve üstlerine de örtüler vardır. Zalimleri böyle cezalandırırız"

İbnu'l-Münzir'in İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre âyette geçen (.....) yatak, ise yorgan mânâsındadır.

Hennâd, İbn Cerîr ve Ebu'ş-Şeyh, Muhammed b. Ka'b el-Kurazî'den aynı rivâyette bulunmuştur.

Ebu'l-Hasan el-Kattân, et-Tivâlât' ta ve İbn Merdûye, Berâ'dan, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Kafire, kabrinde ateşten iki levha giydirilir. Yüce Allah'ın, «Onlar için cehennemden bir yatak ve üstlerine de örtüler vardır»âyeti buna işaret etmektedir" buyurduğunu nakletmiştir.

İbn Merdûye'nin Hazret-i Âişe'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) "Onlar için cehennemden bir yatak ve üstlerine de örtüler vardır..." âyetini okuyup şöyle buyurdu:

“Bu örtüler, üstünden ve altından tabakalar şeklindedir. Kişi altındakinin mi yoksa üstündekinin mi daha fazla olduğunu bilmez. Ayrıca, alttaki tabakalalar onu yükseltirken, yukarıdakiler aşağıya doğru bastırarak sıkıştırırlar ve tıpkı okun ucundaki demirin okta sıkışması gibi ikisi arasında sıkışır."

42. Âyetin Tefsiri

İman edip sâlih amel işleyenler (var ya) - ki biz herkese ancak gücünün yettiğini teklif ederiz- işte onlar, cennetliktirler, onlar orada ebedî olarak kalıcıdırlar.

43. Âyetin Tefsiri

"Cennette altlarından ırmaklar akarken gönüllerinden kini çıkarıp atarız. «Bizi buraya eriştiren Allah'a hamdolsun. Eğer Allah bizi doğru yola iletmeseydf, biz doğru yolu bulamazdık. And olsun ki Rabbimizin peygamberleri bize gerçeği getirmiştir» derler. Onlara, «İşlediğinize karşılık işte mirasçısı olduğunuz cennet» diye seslenilir"

Abdürrezzâk, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh, Ali b. Ebî Tâlib'in:

“Vallahi! "Cennette altlarından ırmaklar akarken gönüllerinden kini çıkarıp atarız.." âyeti, Bedir ahalisi olan (yani bu savaşa katılan) bizim hakkımızda inmiştir" dediğini bildirir.

İbn Ebî Şeybe, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in Dahhâk'tan bildirdiğine göre âyette geçen (.....) kelimesi, düşmanlık mânâsındadır.

İbn Ebî Hâtim'in Hasan(ı Basrî)'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Cennetlikler Sırat köprüsünü geçtikten sonra, dünyadayken birbirlerine yapmış oldukları haksızlıklardan dolayı bekletilirler ve haklının haksızdaki alacağı alınıp, böylece cennete birbirlerine karşı kalplerinde kin olmadan girerler. "

İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Süddî der ki:

“Cennetlikleri cennete sürülüp cennete ulaştıklarında, kapısının yanında dibinde iki çeşme olan bir ağaç görürler. O çeşmelerin birisinden içerler. Böylece onların kalbinde bulunan kin sökülüp düşer. İşte temiz içecek budur. Diğer çeşmeden yıkanırlar. Onların üzerinde nimetin parıltısı görünür. Onlar artık hiçbir zaman kirlenmezler."

İbn Cerîr, Ebû Nadra'nın şöyle dediğini bildirir:

“Cennetlikler cennete girmeden önce, haklarını birbirlerinden almaları için bekletilirler. Böylece onlar cennete girdiklerinde, herhangi bir kimse diğerinden, kesilen bir tırnak kadar bir haksızlığın cezasını istemek durumunda kalmaz. Cehennemlikler de cehenneme varmadan önce birbirlerinden haklarını almak üzere durdururlar. Onlar cehenneme girdiklerinde herhangi biri diğerinden, kesilen bir tırnak kadar haksızlığın cezasını istemek durumunda kalmaz."

Nesâî, İbn Ebi'd-Dünyâ, Zikru'l-Mevt'te, İbn Cerîr ve İbn Merdûye, Ebû Hureyre'den Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

"Bütün cehennemlikler aslında cennette kendileri için hazırlanmış olan yerlerini görürler ve «Keşke Allah bize hidayet verseydi(de cennete girebilseydik)» derler ve bu bu durumları, onlar için bir pişmanlık olur. Bütün cennetlikler de aslında cehennemde kendileri için hazırlanan yerlerini görürler ve: «Eğer Allah bize hidayet nasib etmeseydi biz bunu bulamazdık» derler. Bu da onların, Allah'a şükretmeledir."

Saîd b. Mansûr, Ebû Ubeyd, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Beyhakî, Şuabu'l-îman'da, Ebû Hâşim'den bildirir: Adiy b. Ertea, Ömer b. Abdilazîz'e bir mektup yazarak:

“Yanımızdaki Basralılar öyle dünyalıklar elde ettiler ki, onlar için ehdişelenmeye başladım" deyince, Ömer b. Abdilazîz:

“Mektubunu anladım. Yüce Allah, cennetlikleri cennete koyduğu zaman, onların: «Bizi buraya eriştiren Allah'a hamdolsun» demelerinden dolayı kendilerinden razı olmuştur. Yanındakilere Allah'a hamdetmelerini emret" cevabını yazdı.

İbn Ebî Şeybe, Ahmed, Abd b. Humeyd, Dârimî, Müslim, Tirmizî, Nesâî, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve İbn Merdûye, Ebû Hureyre ve Ebû Saîd'den Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem), "İşlediğinize karşılık işte mirasçısı olduğunuz cennet, diye seslenilir" âyeti hakkında şöyle dedi:

“Onlara: «Sıhhat bulun, ihtiyarlamayın. Varlık içinde olun, darlık çekmeyin. Genç kalın, ihtiyarlamayın. Ebedi yaşayıp hiç ölmeyin» diye seslenilir.

Hennâd, İbn Cerîr ve Abd b. Humeyd, Ebû Saîd'in şöyle dediğini bildirir:

“Cennetlikler cennete girdiği zaman bir münadi:

“Ey Cennet ahalisi! Sizin için hayat vardır. Artık ebediyen ölmeyeceksiniz. Sizin için nimet içinde olmak vardır. Artık ebediyen fakirleşmeyeceksiniz. Sizin için gençlik vardır. Artık ebediyen ihtiyarlamayacaksınız. Sizin için sıhhat vardır. Artık ebediyen hasta olmayacaksınız" diye seslenir, Yüce Allah'ın, "İşlediğinize karşılık işte mirasçısı olduğunuz cennet, diye seslenilir" âyeti buna işaret etmektedir.

İbn Cerîr ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Süddî, "İşlediğinize karşılık işte mirasçısı olduğunuz cennet, diye seslenilir" âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Hiçbir mümin ve kâfir yoktur ki, cennette ve cehennemde belli olan bîr yeri olmasın. Cennetlikler cennete, cehennemlikler de cehenneme girip yerlerine vardıkları zaman, Cennet, cehennemlikler için yükseltilir ve cehennemlikler cennetteki menzillerine bakarlar. Onlara: «Eğer Allah'a itaat etseydiniz, sizin menziliniz burasıydı» denilir. Sonra cennetliklere: «Yaptıklarınızdan dolayı (Cehennemliklerin kaybettikleri cennetteki yerlerine) onlara varis olunuz» denilir. Bunun üzerine cennetlikler, cehennemliklerin cennetteki yerlerini paylaşırlar."

İbn Ebî Hâtim, Ebû Mu'âz el-Basrî'den, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Canım elinde olana yemin ederim ki, (müminler) kabirlerinden çıktıkları zaman kanatları olan beyaz, altın eyerli, parlayan nurdan nalları olan ve her adımda gözün gördüğü kadar bir mesafeyi aşan develerle karşılanırlar. Kökünden iki çeşme akan bir ağacın yanına götürülürler ve çeşmelerden birinden içince karınlarındaki bütün pislikler temizlenir. Diğer çeşmeden yıkanınca, artık tenleri ve saçları hiç kirlenmez. Kendilerine güzel nimetler bahşedilir ve nihayet cennetin kapısına varırlar. Kapının altın levhaları üzerinde kızıl yakuttan bir halka görürler. Halkayı levhaya vururlar.

Yüksek sesli bir tangırtı tungurtu duyulur. Huri kadınlar eşlerinin gelmekte olduğunu duyarlar. Kayyumlarını gönderip kapıyı açtırırlar. İçeri giren mümin, onu görür görmez secdeye kapanır. Kayyum ona: «Başını kaldır. Ben senin kayyumunum. Emrine verildim» der. Adam onun peşine düşer, onu takib eder. Huri, hafif davranıp acele eder. İnci ve yakuttan yapılmış olan çadırından çıkar. Adamını kucaklar. Sonra ona: «Sen benim sevgilimsin. Ben de senin sevgilimin. Ben, ölümsüz ve ebediyim. Ben yumuşağım, zarar vermem. Ben hoşnudum, kızmam. Ben burada kalıcıyım, göçmem» der ve temelden tavana yüksekliği yüz zira olan bir eve girerler. O ev, mercan kayaları üzerine inşâ edilmiştir. Yolları kızıl, yeşil ve sarı renkli (taşlarla döşenmiş)dir. Hiç bir yolu diğerine benzemez. Evin içinde yetmiş divan, her .divânın üzerinde yetmiş minder, her minderin üzerinde yetmiş hanım, her hanımın üzerinde yetmiş elbise vardır. Bacaklarının ilikleri elbiselerinin üzerinden görülür. Onunla yapılan cinsel ilişki, sizin şu gecelerinizden bir gece kadar süren bir zamanda tamamlanır. Köşklerinin altlarından ırmaklar akar, o ırmakların suları saf ve temizdir. Cennete giren kişi, bu meyveleri dilerlerse ayakta yer, dilerse oturarak, dilerlerse bir yere yaslanarak yer."

Allah'ın Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) böyle dedikten sonra:

“Meyve ağaçlarının gölgeleri üzerlerine sarkmış ve onların koparılması kolaylaştırılmıştır" âyetini okudu ve şöyle devam etti:

“Cennete giren müminin canı yemek ister. Ona beyaz bir kuş gelip kanadını kaldırır, adam onun dilediği renkteki kısmından yer, sonra kuş uçup gider. Sonra melek gelip selâm verir ve:

“İşlediklerinize karşılık, size miras verilen işte bu cennettir" der.

44. Âyetin Tefsiri

"Cennet ehli cehennem halkına: «Biz Rabbimizin bize vaadettiğini gerçek bulduk, sîz de Rabbinizın size vaadettiğini gerçek buldunuz mu?» diye seslenir. «Evet!» derler. Ve aralarından bir çağrıcı, «Allah'ın laneti zalimlerin üzerine olsun!» diye bağırır"

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre "Cennet ehli cehennem ehline: Biz Rabbimizin bize vadettiğini gerçek bulduk, siz de Rabbinizin size vadettiğini gerçek buldunuz mu? diye seslenir.." âyetinden kastedilen, cennetlikler için vaad edilenlerden kasıt, nimet ve üstünlükler, cehennemlikler için vaad edilenler ise rezalet, zillet ve azaptır.

İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh, Süddî'nin şöyle dediğini bildirir:

“Cennetlikler, kendilerine vaad edilen sevabı, cehennemlikler de kendilerine vaad edilen azabı görürler."

İbn Ebî Şeybe, Ebu'ş-Şeyh ve İbn Merdûye'nin İbn Ömer'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Bedir'de, öldürülen müşriklerin atıldığı kuyuların başında durup:

“Biz Rabbimizin bize vaadettiğini gerçek bulduk, siz de Rabbinizin size vaadettiğini gerçek buldunuz mu? diye seslenir..."" deyince, sahabe:

“Bunlar ölü değil mi!" diye sordular. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Bunlar, sizin duyduğunuz gibi duyarlar" buyurdu.

45. Âyetin Tefsiri

İnsanları Allah yolundan çevirenler ve yolu eğri (çarpık) bir hale getirmek isteyenler, işte onlar, âhireti inkâr edenlerdir.

46. Âyetin Tefsiri

"İki taraf arasında bîr perde ve burçlar üzerinde her iki tarafı da simalarından tanıyan adamlar vardır; cennetliklere, «Size selam olsun» derler. Bunlar henüz girmeyen fakat cenneti uman kimselerdir"

İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in Süddî'den bildirdiğine göre âyette geçen (.....) sözünden kastedilen, A'râf denilen sûrdur. A'râf'a bu ismin verilmesinin sebebi; buranın ahalisinin insanları tanımalarıdır.

Saîd b. Mansûr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Huzeyfe:

“A'râf, Cennet ve cehennem arasında bir sûrdur" demiştir.

Abdürrezzâk, Saîd b. Mansûr, Abd b. Humeyd, İbn Ebî Şeybe, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh ve Beyhakî, el-Ba's'ta, İbn Abbâs'ın:

“A'râf, yüksekçe yer mânâsına gelir" dediğini bildirir.

Firyâbî, Hennâd, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“A'râf, horozun ibiği gibi yüksekliği olan bir sûrdur" demiştir.

Hennâd, Abd b. Humeyd, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Mücâhid:

“A'râf, Cennet ile cehennem arasında kapısı olan bir sûrdur" demiştir.

İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh, Saîd b. Cübeyr'in:

“A'râf, Cennet ile cehennem arasında bulunan dağlardır. (Günahkarlar) o dağların zirvesinde durdurulurlar" dediğini bildirir.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Ka'b(u'l-ahbâr):

“Allah'ın Kitabında sözü edilen A'râf, yüksek bir dağın arkasındaki derin bir vadidir" demiştir.

İbn Ebî Hâtim, İbn Cüreyc'in:

“A'râf'ın, Sırat olduğu söylenmiştir" dediğini bildirir.

İbn Cerîr, İbn Abbâs'ın:

“A'râf, Cennet ve Cehennem arasında, günahkarların bekletildiği tepelerdir" dediğini bildirir.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“A'râf, Cennet ve Cehennem arasında olan bir sûrdur" demiştir.

İbn Cerîr, İbn Abbâs'ın:

“Yüce Allah'ın Kur'ân'da zikrettiği A'râf, Cennet ve cehennem arasındadır" dediğini bildirir.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Mes'ud: Kıyamet günü insanlar hesaba çekilir ve sevapları günahlarından bir fazla olanlar cennete, günahları sevaplarından bir fazla olanlar da cehenneme girerler" deyip:

“Tartıları ağır gelenler, işte onlar kurtuluşa ermiş olanlardır. Tartıları hafif gelenler, işte onlar, kendilerine yazık edendir, cehennemde temellidirler" âyetini okudu ve şöyle devam etti:

“Mizan'ın kefesi, bir zerre kadar günah veya sevapla ağır gelir. Sevablarıyla günahları eşit olanlar, A'râf ahalisinden olur. Bunlar Sırat'ta durdurulur, sonra cennetlikler ve cehennemlikler bunlara gösterilir. A'râf'ta duran, cennetliklere bakınca:

“Size selam olsun" derler. Sol taraflarında olan cehennemliklere baktıklarında ise:

“Allahım! Bizi zalimlerle beraber eyleme" deyip cehennemliklerin bulunduğu yerden Allah'a sığınırlar. Sevap sahiplerine bir nur verilir ve bu nur önlerini ve sağlarını aydınlatır, onlar da böylece yürürler. O gün her kula, her ümmete bir nur verilir. Sırat'a geldiklerinde Allah her münafık kadın ve erkeğin nurunu çekip alır. Cennetlikler, münafıkların düştüğü durumu görünce:

“Ey Rabbimiz! Nurumuzuı tamamla" diye dua ederler. A'râf ahalisin ise ellerindeki nur alınmaz. O zaman Yüce Allah:

“Bunlar henüz girmeyen, fakat cenneti uman kimselerdir" buyurur. A'râf ahalisinin umduğu şey, cennete girmektir. Kul, bir iyilik yaptığı zaman ona on iyilik sevabı yazılır. Kötülük işlediği zaman ise sadece kötülük günahı yazılır. Biri (bir günahı) onlarını (on kat verilen sevaplarını) geçen kişi helak olmuştur.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Huzeyfe der ki:

“A'râf ahalisi, amelleri olan ve Allah'ın kendilerini cehennemden kurtardığı kişilerdir. Bunlar, cennete en son girecek kişileridr. Bu kişiler, hem cennetlikleri, hem cehennemlikleri tanırlar."

İbn Cerîr, Huzeyfe'nin şöyle dediğini bildirir: A'râf ahalisi, amelleri eşit olan, iyilikleri kendilerini cennete ulaştırmayan, kötülükleri de cehenneme sokmayacak kadar olmayan kimselerdir. Onlar, A'râf'da tutulurlar ve insanları, simaları ile tanırlar. Allah kullar arasında hükmettiğinde, onlara şefaat istemeleri için müsâade verir ve bunlar Hazret-i Âdem'e gelip:

“Ey Âdem! sen babamızsın. Rabbin katında bizim için şefâatta bulun" derler. Hazret-i Âdem:

“Allah'ın benim dışımda kendi eliyle yarattığı, ruhundan ona üflediği, kendisi hakkında, rahmetim gazabımı geçti dediği, meleklerin kendisine secde ettiği birini biliyor musunuz?" diye sorar. Onlar:

“Hayır" cevabını verince, Hazret-i Âdem:

“Size şefâatta bulunabilecek kadar amel işlemedim. Size şefâatta bulunmaya gücüm yetmez. Fakat oğlum İbrâhîm'e gidin" der. Hazret-i İbrâhîm'e (aleyhisselam) varıp Rableri katında kendileri için şefâatta bulunmasını isterler. Hazret-i İbrâhîm:

“Allah'ın kendisine dost edindiği bir kimseyi bilir misiniz? Allah için kavminin kendisini ateşte yaktığı benden başka birini tanıyor musunuz?" diye sorunca, onlar:

“Hayır" cevabını verirler. Hazret-i İbrâhîm (aleyhisselam):

“Size şefâatta bulunabilecek kadar amel işlemedim. Sizin için şefâatta bulunmaya gücüm yetmez. Fakat oğlum Mûsa'ya gidin" der. Onlar da Hazret-i Mûsâ'ya (aleyhisselam) varınca, Hazret-i Mûsa:

“Allah'ın kendisiyle konuştuğu ve sırdaş olarak kendine yaklaştırdığı benden başka birini biliyor musunuz?" diye sorar. Onlar:

“Hayır" cevabını verince, Hazret-i Mûsa:

“Size şefâatta bulunabilecek kadar amel işlemedim, sizin için şefâatta bulunmaya gücüm yetmez. Fakat İsâ'ya gidin" der. Hazret-i İsâ'ya (aleyhisselam) varıp ona:

“Rabbin katında bizim için şefâatta bulun" dediklerinde, Hazret-i İsa (aleyhisselam):

“Benden başka Allah'ın babasız olarak yarattığı birini biliyor musunuz?" diye sorar. Onlar:

“Hayır" cevabını verince, Hazret-i İsa:

“Anadan doğma körü, abraşı iyileştiren, Allah'ın izniyle ölüyü dirilten, benden başka birini tanıyor musunuz?" diye sorar. Onlar, yine:

“Hayır" cevabını verince, Hazret-i İsa (aleyhisselam):

“Ben, ancak kendime hüccet ve delilim. Size şefâatta bulunabilecek kadar amel işlemedim, size şefaat etmeye güç yetiremem. Fakat Muhammed'e gidiniz" der.

Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Bana gelirler ve ben elimi göğsüme vurup: «İşte bunun ehli benim» deyip giderek Arş'in önünde dururum. Rabbime senada bulunurum ve işitenlerin, bir mislini işitmedikleri bir övgü bana açılır. Sonra secdeye kapanırım da bana: «Ey Muhammed! Başını kaldır ve dile, sana verilecek. Şefâatta bulun, şefaatin makbul olacak» denilir. Ben, başımı kaldırır've Rabbime senâ edip secdeye kapanırım. Yine bana: «Ey Muhammed! Başını kaldır ve dile, sana verilecek. Şefâatta bulun, şefaatin makbul olacak» denilir. Bunun üzerine ben: «Ey Rabbim! Ümmetim» derim. Yüce Allah: «Onlar senindir» buyurur. Gönderilmiş hiçbir peygamber, Mukarrab meleklerinden hiçbirisi kalmaz ki, bu konumumdan dolayı bana gıbta etmemiş olsun. O, Makâm-ı Mahmûd'dur. Onları cennete götürür ve açılmasını isterim. Bana ve onlara açılır, onlar, hayat nehri denilen bir nehre götürülürler. Bu nehrin iki kıyısında inciyle süslenmiş kamışlar vardır. Bu nehrin toprağı misk, çakılları yakuttur. Onda yıkanırlar ve cennet ehlinin rengi ve kokusu onlara döner. Böylece parlak yıldızlar gibi olurlar. Ancak göğüslerinde beyaz benler kalır ki, bunlarla tanınırlar ve onlara; cennet ehlinin yoksulları, denilir."

Abdürrezzâk, Saîd b. Mansûr, Hennâd, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l- Münzir, İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh ve Beyhakî, el-Ba's'ta, Huzeyfe'nin şöyle dediğini bildirir:

“A'râf ahalisi, amelleri eşit olan, iyilikleri kendilerini cennete ulaştırmayan, kötülükleri de cehenneme sokacak kadar olmayan kimselerdir. Onlar, insanlar arasında hüküm verilinceye kadar Cennet ile Cehennem arasında bir sûrda durdurulurlar. Onlar bu durumdayken Rableri kendilerine tecelli eder ve: «Kalkın ve cennete girin. Sizi bağışladım» buyurur."

İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh ve Beyhakî, el-Ba's'ta bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki:

“A'râf, Cennet ile Cehennem arasındaki sûrdur. Orada duracak olanlar, büyük günahları olup durumları Allah'a kalmış olanlardır. Bu kişiler A'râf'ta duracaklar ve cehennem ahalisini yüzlerinin siyahlığından, cennetlikleri de yüzlerinin beyazlığından tanıyacaklardır. Bunlar, cennet ahalisine bakınca cennete girmeyi umut edecekler, cehennemliklere bakınca da, ondan Allah'a sığınacaklar. Bunun üzerine Allah onları cennete sokacaktır. "Allah'ın, kendilerini hiçbir rahmete erd irmeyeceği ne dair yemin ettiğiniz kimseler bunlar mı..." âyeti A'râf ehline işaret etmektedir. Onlara:

“...Girin cennete; artık size korku yoktur ve siz üzülecek de değilsiniz..." denilecektir.

Ebu'ş-Şeyh, İbn Merdûye ve İbn Asâkir, Câbir b. Abdillah'tan, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Kıyamet günü Mizan kurulup sevaplar ve günahlar tartılır. İyilikleri kötülüklerinden, bir bit sirkesi kadar ağır gelen kişi cennete girer. Kötülükleri de iyiliklerinden bir bit sirkesi kadar ağır gelen kişi de cehenneme girer." Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Ey Allah'ın Resulü! Ya iyilik ve kötülükleri bir birine eşit olanın durumu ne olacak?" diye sorulunca, Allah'ın Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):

“İşte bunlar A'râf takilerdir. Cennete giremedikleri halde oraya girmeyi umanlardır" buyurdu.

İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in Ebû Zur'a b. Amr b. Cerîr'den bildirdiğine göre Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) A'râf ahalisi sorulunca, şöyle buyurdu:

“Bunlar, kullar arasında haklarında en son hüküm verilecek olanlardır. Allah, kullar arasında hüküm vermeyi bitirince, onlara: «Sizler, iyilikleri kendilerini cehennemden çıkaran, ama cennete sokamayan kişilersiniz. Siz, benim azad ettiğim kişilersiniz. Cennetten dilediğiniz gibi faydalanın» buyuracak."

Beyhakî'nin el-Ba's'ta, Huzeyfe'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Kıyamet günü insanlar toplanır ve cennetliklerin cennete, cehennemliklerin cehenneme gitmesi emredilir. Sonra A'râf ahalisine: «Ne bekliyorsunuz?» diye sorulur. Onlar: «Senin emrini bekliyoruz» deyince, onlara: «İyilikleriniz, sizi cehenneme girmekten kurtarmıştır. Günahlarınız ise sizinle cennetin arasına girmiştir. Mağfiretim ve rahmetimle cennete giriniz» denilir."'

Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Katâde der ki:

“A'râf, cennet ile cehennem arasında bir duvardır. Bize bildirildiğine göre İbn Abbâs şöyle derdi:

“A'râf'takiler, iyilikleri ve kötülükleri eşit olduğundan dolayı orada bekletilirler."

Abd b. Humeyd, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki:

“A'râf'takiler, iyilikleri ve kötülükleri eşit oldukları için orada bekleyen bir topluluktur. Bu sebeple sûrda bekletilirler ve bu kişiler cennetlikleri görünce yüzlerinin beyazlığından onları tanırlar. Cehennemlikleri de yüzlerinin siyahlığından tanırlar." İbn Abbâs, bu kişilerin cennete girmesiyle ilgili olarak:

“Bunlar henüz girmeyen fakat cenneti uman kimselerdir" dedikten sonra:

“Allah A'râf ahalisini burada beklettikten sonra cennete sokar" dedi.

Firyâbî, İbn Ebî Şeybe, Hennâd, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve Ebu'ş-Şeyh, Abdullah b. el-Hâris b. Nevfel'in şöyle dediğini bildirir:

“A'râf'takiler, iyilikleri ve kötülükleri eşit oldukları için orada bekleyen bir topluluktur. Bu kişiler, Hayat Nehri denilen bir nehre götürülürler. Bu nehrin toprağı misk, çakılları yakuttur ve iki kıyısında inciyle süslenmiş kamışlar vardır. Onda yıkanırlar ve göğüslerinde beyaz bir ben kalır. Sonra bir daha yıkanırlar ve daha beyaz olurlar. Sonra kendilerine: «Dilediğinizi isteyin» derler ve onlar da dilediklerini dilerler. Kendilerine: «Diledikleriniz ve yetmiş katı size verilmiştir» denilir. İşte bunlar cennetin miskinleridir."

Hennâd, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh, Abdullah b. el-Hâris vasıtasıyla, İbn Abbâs'ın şöyle dediğini nakleder:

“A'râf, cennet ile cehennem arasında, perde vazifesi gören sûrdur. A'râf ahalisi de bu yerdedir. Allah onları affetmek istediği zaman, bu kişiler Hayat Irmağı denilen bir nehre götürülürler. Bu nehrin iki kıyısında inciyle süslenmiş kamışlar vardır. Bu nehrin toprağı misktir. Onda Allah'ın dilediği bir süre bembeyaz oluncaya kadar yıkanırlar. Sonra nehirden çıktıklarında, göğüslerinde beyaz bir ben kalır ve bu ben'den tanınırlar. Yüce Allah onlara: «İsteyin!» buyurunca, onlar her türlü isteklerini arzedecekler, Allah da onlara: «Size bütün istekleriniz yetmiş kat fazlasıyla verildi» diyecek, onlar da cennete gireceklerdir. Onlar göğüslerindeki beyaz ben'den tanınacaklar ve kendilerine «Cennetin miskinleri» denecektir."

Saîd b. Mansûr, Abd b. Humeyd, İbn Menî, Müsned,'de, Hâris b. Ebî Usâme, Müsned'de, İbn Cerîr, İbnu'l-Enbârî, el-Azdâd'da, Harâitî, Mesâviu'l- Ahlâk'ta, Taberânî, Ebu'ş-Şeyh, İbn Merdûye ve Beyhakî'nin el-Ba's'ta, Abdurrahman el-Müzenî'den bildirdiğine göre Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem), A'râf ahalisi sorulunca şöyle buyurdu:

“Bu kişiler; babalarına asi olarak Allah yolunda cihada çıkıp şehid olan kimselerdir. Allah yolunda öldürülmeleri onları cehenneme girmekten kurtarmış, babalarına asi olmaları da cennete girmelerine mani olmuştur. "

Taberânî ve İbn Merdûye zayıf isnâdla Ebû Saîd el-Hudrî'den bildirir: Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) A'râf ahalisi sorulunca şöyle buyurdu:

“Bu kişiler; babalarına asi olarak Allah yolunda cihada çıkıp şehid olan kimselerdir. Şehid olmaları onları cehenneme girmekten kurtarmış, babalarına asi olmaları da cennete girmelerine mani olmuştur. Bu kişiler cennet ile cehennem arasındaki bir sûrda etleri ve yağları kuruyuncaya kadar dururlar. Allah, yarattıklarım hesaba çekmeyi bitirip, bu kişilerden başka kimse kalmayınca, onları rahmetine gark eder ve cennetine koyar.

İbn Merdûye ve Beyhakî'nin el-Ba's'ta, Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) A'râf ahalisi sorulunca şöyle buyurdu:

“Bu kişiler, babalarına asi olarak Allah yolunda cihada çıkıp şehid olan kimselerdir. Bu kişilerin babalarına asi olmaları cennete girmelerine mani olmuş, Allah yolunda öldürülmeleri de onları cehenneme girmekten kurtarmıştır."

Hâris b. Ebî Usâme, Müsned'de, İbn Cerîr ve İbn Merdûye Abdullah b. Mâlik el-Hilâlî kanalıyla babasının şöyle dediğini bildirir: Bir kişi Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Ey Allah'ın Resûlü! Ashabu'l-A'râf ne demektir?" diye sorunca, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Babalarından izin almadan Allah için cihada çıkanlardır. Bu kişiler şehit oldular, şehid olmaları cehenneme girmelerine mani oldu, babalarına asi olmaları ise cennete girmelerine engel oldu. Bunlar, cennete en son girecek olan kişilerdir" cevabını verdi.

İbn Merdûye'nin İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“A'râf ahalisi, anne babalarından izin almadan Allah yolunda cihada çıktıkları için, anne babalarının kendilerine kızgın oldukları kişilerdir. Bunların şehid olması cehenneme girmelerine, anne babalarına isyan etmeleri de cennete girmelerine engel olmuştur."

Ebu'ş-Şeyh ve İbn Merdûye, Muhammed b. el-Münkedir vasıtasıyla, Muzeyne'den bir kişiden bildirir: Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) A'râf ahalisi sorulunca:

“Babalarından izin almadan cihada çıkıp şehid olan kişilerdir" buyurdu.

Beyhakî, el-Ba's'ta, Enes b. Mâlik'ten bildirir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Cinlerin müminlerinin sevabının lehlerine olduğu gibi cezaları aleyhlerinedir" buyurunca, biz, cinlerin sevabını sorduk. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Bu kişiler A'râf ta bekletilirler ve cennette Muhammed ümmetiyle beraber olamazlar" buyurdu. Biz:

“A'râf nedir?" diye sorunca ise:

“Cennetin duvarıdır. Orada nehirler akar, ağaçlar biter ve meyveler yetişir" buyurdu.

Saîd b. Mansûr, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, İbnu'l-Enbârî, el-Azdâd'da, Ebu'ş-Şeyh ve Beyhakî, el-Ba's'ta, Ebû Miclez'in şöyle dediğini bildirir:

“A'râf, üzerinde meleklerin durduğu ve cennetliklerle cehennemlikleri yüzlerinden tanıdığı yüksek bir yerdir. A'râf ehli, cennetlikler cennete girmeden önce onlara:

“Size selam olsun!"' diye seslenirler. Cennetlikler cennete henüz girmeden, oraya girmeyi umarlar." Ebû Miclez'e:

“Yâ Ebû Miclez! Yüce Allah: «Erkekler» buyuruyor, sen ise melekler olduğunu söylüyorsun" denilince, Ebû Miclez:

“Onlar dişi değil, erkektir" karşılığını verdi.

İbn Ebî Şeybe, Hennâd, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Mücâhid:

“A'râf ahalisi, fakih ve alim olan salih bir topluluktur" demiştir.

İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh, Katâde'den, Hasan(ı Basrî'nin) şöyle dediğini bildirir:

“A'râf ahalisi kendini beğenmiş bîr topluluktur." Katâde, Müslim b. Yesâr'ın:

“Bunlar, borçlu olarak ölen kişilerdir" dediğini bildirir.

İbn Cerîr'in Mücâhid'den bildirdiğine göre, A'râftakiler, cehennemlikleri yüzlerinin siyahlığı ve gözlerinin maviliğinden, Cennetlikleri ise yüzlerinin beyazlıklarından tanıyacaklardır.

Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Şa'bî'ye, A'râf ehli sorulunca şöyle cevap verdi: Bana bildirildiğine göre Yüce Allah, cennetlikleri cennete, cehennemlikleri de cehenneme koyduktan sonra, A'râf'takilerin yanına gelip:

“Neden burada durdurulmuşsunuz?" diye sorar. Onlar:

“Sen bizim Rabbimiz, bizi yaratansın ve bizi bizden daha iyi tanırsın" cevabını verince, Yüce Allah:

“Dünyadan hangi hal üzere ayrıldınız?" diye sorar. Onlar:

“Allah'tan başka ilah olmadığına şahitlik ederek ayrıldık" karşılığını verince Yüce Allah:

“Sizi, Benden başkasına bırakmam. Sevaplarınız sizi ateşten kurtardı, günahlarınız da cennete girmenize engel oldu" buyurur.

İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'ın:

“Sevapları ve günahları eşit olan, A'râf ehlinden olur" dediğini bildirir.

İbn Cerîr, İbn Mes'ûd'un:

“Sevapları ve günahları eşit olan, A'râf ehlinden olur" dediğini bildirir.

Abd b. Humeyd, Ebu'ş-Şeyh ve Beyhakî, el-Ba's'ta, Mücâhid'in, A'râf ehli hakkında şöyle dediğini bildirir:

“Bunlar, sevapları ve günahları eşit olan bir topluluktur. Bu kişiler cennet ve sehennem arasındaki bir sûrdadır. Bunlar, cennete girmeyi umarlar ve cennete gireceklerdir."

Abdürrezzâk, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî), "Bunlar henüz girmeyen fakat cenneti uman kimselerdir" âyetini açıklarken:

“Allah, onların kalblerine bu ümidi sâdece kendileri için dilediği bir değerden dolayı koymuştur" demiştir.

Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Ebû Ubeyde b. Muhammed b. Ammâr'a, "Bunlar henüz girmeyen, fakat cenneti uman kimselerdir" âyetinin mânâsı sorulunca:

“Onlar cennete girmeden melekler kendilerine selam vermiştir. Melekler kendilerine selam verince, bu kişiler cennete girmeyi umut ediyorlardı" cevabını verdi.

İbn Cerîr ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Süddî der ki:

“A'râf ahalisi, insanları yüzlerinden tanırlar. Cennete götürülen bir grupla karşılaştıklarında:

“Selam size olsun" derler. Cehenneme götürülen bir toplulukla karşılaştıklarında ise:

“Allahım! Bizi zalimlerle beraber eyleme" derler.

Ahmed, Zühd'de, Katâde'den, Ebû Huzeyfe'nin azatlısı Sâlim'in:

“A'râf ahalisinin bulunduğu konumda olmayı isterdim" dediğini bildirir.

47. Âyetin Tefsiri

"Gözleri cehennemlikler yönüne çevrilince: «Rabbimiz! Bizi zalimlerle beraber bulundurma» derler"

İbn Ebî Şeybe, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn-Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İkrime, "Gözleri cehennemlikler yönüne çevrilince..." âyetini açıklarken:

“Onların yüzleri ateşte dağlanır. Cennet halkını gördüklerinde ise bu durum onlardan gider" demiştir.

İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh, İbn Zeyd'in, "Gözleri cehennemlikler yönüne çevrilince..." âyetini açıklarken şöyle dediğini bildirir:

“Yüzlerinin kararmış, gözlerinin dönüp beyazlığının görünmüş olduğunu görünce, "Rabbimiz! Bizi zalimlerle beraber bulundurma, derler."

Abd b. Humeyd, Ebû Miclez'in, bu âyeti açıklarken şöyle dediğini bildirir:

“Gözleri, cennet ehlinden cehennem ehline çevrilince, "Rabbimiz! Bizi zalimlerle beraber bulundurma, derler."

48. Âyetin Tefsiri

Bkz. Ayet:49

49. Âyetin Tefsiri

"(Yine) A'râf ahalisi simalarından tanıdıkları birtakım adamlara seslenerek derler ki; «Ne çokluğunuz, ne de taslamakta olduğunuz büyüklük size hiçbir yarar sağlamadı. Allah'ın, kendilerini hiçbir rahmete erdirmeyeceğine dair yemin ettiğiniz kimseler bunlar mı?» (ve cennet ahalisine dönerek); «Girin cennete; artık size korku yoktur ve siz üzülecek de değilsiniz» (derler)."

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre "(Yine) A'râf ehli simalarından tanıdıkları birtakım adamlara seslenerek derler ki: Ne çokluğunuz ne de taslamakta olduğunuz büyüklük size hiçbir yarar sağlamadı" âyetinde, kendilerine seslenilen kişiler, cehennem ahalisidir. Onlara, "Sizin çokluğunuz ve büyüklük taslamanız size fayda vermedi" denilir. Allah, büyüklük taslayanlara:

“Allah bunları rahmete erdirmez' diye yemin ettikleriniz A'râf ehli mi?" buyurarak:

“Sonra A'râf ahalisine dönerek: «Haydi, girin cennete. Size korku yok. Siz üzülecek de değilsiniz» der."

İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in Mücâhid'den bildirdiğine göre A'râf ahalisi, onları yüzlerinin siyahlığı ve gözlerinin dönüp beyazlığının görünmesinden tanırlar.

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, Ebû Miclez'in, "(Yine) A'râf ehli simalarından tanıdıkları birtakım adamlara seslenerek derler ki..." âyetini açıklarken:

“Bu olay, cennetlikler cennete girdiği zaman olur" dediğini bildirir.

İbn Ebî Hâtim, Süddî'nin, "(Yine) A'râf ahalisi simalarından tanıdıkları birtakım adamlara seslenerek derler ki: Ne çokluğunuz, ne de taslamakta olduğunuz büyüklük size hiçbir yarar sağlamadı" âyetini açıklarken şöyle dediğini bildirir:

“A'râf ahalisinin yanından zorbalardan bir grup geçince, onları yüzlerinden tanırlar ve:

“Ne çokluğunuz, ne de taslamakta olduğunuz büyüklük size hiçbir yarar sağlamadı. Allah'ın, kendilerini hiçbir rahmete erdirmeyeceğine dair yemin ettiğiniz kimseler bunlar mı..." diye seslenirler. Zorbaların, rahmete kavuşamayacağına dair yemin ettikleri kişiler, zayıflardır."

İbn Ebî Şeybe, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İkrime, "Allah'ın, kendilerini hiçbir rahmete erdirmeyeceğine dair yemin ettiğiniz kimseler bunlar mı..." âyetinde, rahmete eremeyeceğine dair yemin edilen kişilerin cennete girdiğini söylemiştir.

İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Rabî b. Enes, "Girin cennete; artık size korku yoktur ve siz üzülecek de değilsiniz, derler." âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Cehennemde olanlardan bazıları, Allah'ın, A'râf ahalisine rahmet etmeyeceğine dair yemin etmişlerdi. Allah bunları yalanlamıştır. Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabından öğrendiğimize göre bu kişiler cennete en son girecek olanlardır.

50. Âyetin Tefsiri

"Cehennem halkı, cennet halkına: «Suyunuzdan veya Allah'ın sîze verdiği rızıktan biraz da bize verin!» diye seslenirler. Onlar da: «Allah bunları kâfirlere haram kılmıştır» derler."

İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh, İbn Merdûye ve Beyhakî, Şuabu'l-îman'da bildirir: İbn Abbâs'a:

“Hangi sadaka daha üstündür?" diye sorulunca, İbn Abbâs şöyle cevap verdi: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“En üstün sadaka, (ihtiyaç sahiplerine) su vermektir. Cehennem ehlinin cennetliklerden yardım isterken: «Suyunuzdan veya Allah'ın size verdiği rızıktan biraz da bize verin.» dediğini duymadın mı?" buyurdu.

Ahmed, Sa'd b. Ubâde'den bildirir: Sa'd'ın annesi vefat edince:

“Ey Allah'ın Resûlü! Onun için sadaka vereyim mi?" diye sordu. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Evet" cevabını verince, Sa'd:

“Hangi sadaka daha faziletlidir?" diye sordu. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“(İhtiyaç sahiplerine) su vermektir" cevabını verdi.

İbn Ebî Şeybe, Hennâd, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbn Abbâs, "Cehennem ehli, cennet ehline: «Suyunuzdan veya Allah'ın size verdiği rızıktan biraz da bize verini» diye seslenirler. Onlar da: «Allah bunları kâfirlere haram kılmıştır» derler" âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Kişi, kardeşine seslenip: «Ey kardeşim, bana yardım et, ben yandım, bana su ver» der, bu kişinin kardeşine: «Ona cevap ver» denilince, «Allah bunları kâfirlere haram kılmıştır» der."

İbn Ebî Şeybe ve İbn Ebî Hâtim, Ebû Salih'in şöyle dediğini bildirir: Ebû Tâlib hastalandığı zaman kendisine:

“Yeğenine haber göndersen de, iyileşmen için cennetinden sana bir salkım üzüm yollasa" dediler. Gönderdikleri kişi geldiğinde, Hazret-i Ebû Bekr de oradaydı. Hazret-i Ebû Bekr, (gelen kişiye):

“Allah bunları kâfirlere haram kılmıştır" dedi.

İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Süddî, âyette geçen rızıktan kastedilenin yemek olduğunu söyledi.

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, İbn Zeyd'in, "Cehennem ehli, cennet ehline: «Suyunuzdan veya Allah'ın size verdiği rızıktan biraz da bize verin!» diye seslenirler. Onlar da: «Allah bunları kâfirlere haram kılmıştır» derler" âyetini açıklarken şöyle dediğini bildirir:

“Cehennem ahalisi, cennetliklerden su ve yemek isterler; ama Allah, onlara cennet yiyeceğini ve içeceğini haram kılmıştır."

Abdullah b. Ahmed, Zühd'ün zevaidi olarak ve Beyhakî, Şuabu'l-îman'da, Akîl b. Sumeyr er-Riyâhî'nin şöyle dediğini bildirir: Abdullah b. Ömer soğuk su içti ve hıçkırarak ağlamaya başladı. Kendisine:

“Neden ağlıyorsun?" diye sorulunca, şöyle devam verdi:

“Yüce Allah'ın Kitab'ında olan:

“Kendileriyle, arzuladıkları şeyler arasına artık engel konur" âyetini hatırladım ve cehennemliklerin, sadece soğuk suyu arzulayacaklarını anladım. Yüce Allah, onların:

“Suyunuzdan veya Allah'ın size verdiği rızıktan biraz da bize verin" diyeceğini bildirmiştir."

Buhârî ve İbn Merdûye, Ebû Hureyre'den, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Kıyamet günü Hazret-i İbrahim, babasını yüzü kararmış ve toz içinde görüp: «Yâ Rab! Sen bana, beni zelil etmeyeceğini vaadetmiştin. Şimdi ise babamın bu vaziyetinden daha fazla âr ve hayayı icap ettiren hangi zelillik olabilir?» diye yalvarır. Yüce Allah ise ona: «Ben Cenneti kâfirlere haram kıldım» buyurur."

51. Âyetin Tefsiri

"O kâfirler ki, dinlerini bir eğlence ve oyun edindiler de dünya hayatı onları aldattı. Onlar, bu günleri ile karşılaşacaklarını unuttukları ve âyetlerimizi bile bile inkâr ettikleri gibi biz de bugün onları unuturuz"

İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Beyhakî, el-Esmâ ve's-Sifâfta bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“Onlar, bu günleri ile karşılaşacaklarını unuttukları ve âyetlerimizi bile bile inkâr ettikleri gibi biz de bugün onları unuturuz" âyetinin:

“Nasıl ki onlar bize kavuşacakları gün için amel etmeyi bıraktılarsa, biz de onları cehennemde bırakırız" mânâsında olduğunu söyledi.

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“Allah, hayır hususunda onları unuttu, yani kulak ardı etti. Şer hususunda onları unutmadı. Yani şerri onlara tatbik etti" dedi.

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in Mücâhid'den bildirdiğine göre "Biz de bugün onları unuturuz" âyetinden kastedilen, onların cehennemde terkedilmesidir.

İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Süddî, "Onlar, bu günleri ile karşılaşacaklarını unuttukları ve âyetlerimizi bile bile inkâr ettikleri gibi biz de bugün onları unuturuz" âyetinin, onların, kıyamet günü için amel yapmayı terk ettikleri gibi rahmet yönünden terk edilmeleri mânâsında olduğunu söyledi.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Yezîd b. Ebî Mâlik der ki:

“Cehennemde, atılanların orada unutulduğu kuyular vardır. Kişi oraya atıldığı zaman dibine yetmiş yılda ulaşır."

52. Âyetin Tefsiri

Andolsun, biz onlara (Mekke’lilere) bir kitap (Kur’ân) getirdik ki, îman edecek olan herhangi bir kavme, bir hidâyet ve rahmet (temel nizam) olsun. Onun için tam bir ilim üzere, onun hükümlerini ayrı ayrı beyan ettik.

53. Âyetin Tefsiri

"Kitab ın haber verdiği sonuçtan başka bir şey mi bekliyorlar? Sonuç gelip çattığı gün, önceleri onu unutmuş olanlar, «Rabbîmîzîn peygamberleri şüphesiz bize gerçeği getirmişti, şimdi bize şefaat etsin, yahut geriye çevrilsek de işlediklerimizin başka türlüsünü işlesek» derler. Doğrusu kendilerini mahvetmişlerdir, uydurdukları şeyler onları koyup kaçmışlardır"

Abdürrezzâk, İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in Katâde'den bildirdiğine göre âyette geçen (.....) kelimesi, âkıbet anlamındadır.

İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Mücâhid, âyette geçen (.....) kelimesinden kastın vaad edilen azab, onların unutmasından kastedilenin ise, yüz çevirmeleridir.

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre âyette geçen sonucun gelip çattığı günden kastedilen, kıyamet günüdür.

İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Süddî: (.....) ifadesini açıklarken:

“Bundan kasıt, âkıbet ve sonuçlardır. Bedir savaşı, kıyamet günü gibi yerlerde gerçekleşmesi vaad edilen şeylerdir" demiştir.

İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Rabî b. Enes,, bu âyeti açıklarken şöyle dedi:

“Hesab günü tamamlanıp, cennet ehli cennete, cehennem ehli de cehenneme girinceye kadar; onun te'vîlinden bir şey gelmekte devam eder. Ancak o gün te'vîli tamamlanmış olur. "Sonuç gelip çattığı gün" sözünden kastedilen gün, Yüce Allah'ın dostlarına ve düşmanlarına amellerinin karşılığını vereceği gündür. O gün, "...önceleri onu unutmuş olanlar, «Rabbimizin peygamberleri şüphesiz bize gerçeği getirmişti, şimdi bize şefaat etsin, yahut geriye çevrilsek de işlediklerimizin başka türlüsünü işlesek» derler...."

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Zeyd, âyette geçen (.....) kelimesinin, gerçekleşme mânâsında olduğunu söyleyip:

“...işte bu; vaktiyle gördüğüm rüyanın gerçekleşmesidir..." âyetini okudu.

İbn Ebî Hâtim'in İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre "Uydurdukları şeyler onları koyup kaçmışlardır" sözünden kasıt, dünyada söyledikleri yalanlardır.

İbn Ebî Hâtim'in Katâde'den bildirdiğine göre "Uydurdukları şeyler onları koyup kaçmışlardır" sözünden kasıt, şirk koşmalarıdır.

54. Âyetin Tefsiri

"Şüphesiz ki Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra Arş'a istiva eden, geceyi, durmadan kendisini kovalayan gündüze bürüyüp örten; Güneş'i, Ay'ı ve yıldızları emrine boyun eğmiş durumda yaratan Allah'tır. Bilesiniz ki, yaratmak da, emretmek de O na mahsustur. Âlemlerin Rabbi Allah ne yücedir!"

Ebu'ş-Şeyh, Sumayt'ın:

“Yüce Allah, "Şüphesiz ki Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra Arş'a istiva eden, geceyi, durmadan kendisini kovalayan gündüze bürüyüp örten; Güneşi, Ay'ı ve yıldızları emrine boyun eğmiş durumda yaratan Allah'tır. Bilesiniz ki, yaratmak da, emretmek de O'na mahsustur. Âlemlerin Rabbi Allah ne yücedir" âyetiyle, bizlere beyan etmektedir" dediğini bildirir.

İbn Ebi'd-Dünyâ, ed-Dua'da ve Hatîb, Tarih'te, Hasan b. Ali'nin şöyle dediğini bildirir:

“Ben, Yüce Allah'ın, şu yirmi âyeti okuyanı her zalim sultandan, azgın şeytandan, zarar veren vahşi hayvanlardan, düşmanlık eden her hırsızdan koruyacağına kefil olurum. Bunlar: Âyetu'l-Kürsî, A'râf Sûresinden, "Şüphesiz ki Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra Arş'a istiva eden, geceyi, durmadan kendisini kovalayan gündüze bürüyüp örten; Güneş'i, Ay'ı ve yıldızları emrine boyun eğmiş durumda yaratan Allah'tır. Bilesiniz ki, yaratmak da emretmek de O'na mahsustur. Âlemlerin Rabbi Allah ne yücedir" diye başlayan üç ayet, Sâffât Sûresinin ilk on âyeti, Rahmân Sûresinden "Ey cin ve insan toplulukları! Göklerin ve yerin çevresini aşıp geçmeye gücünüz yetiyorsa geçin! Ama Allah'ın verdiği bir güç olmaksızın geçemezsiniz ki!..." ile başlayan üç âyet ve Haşr Sûresinin sonudur."

İbn Ebî Hâtim, Sa'd b. İshâk b. Ka'b b. Ucra'dan bildiriyor:

“Şüphesiz ki Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra Arş'a istiva eden, geceyi, durmadan kendisini kovalayan gündüze bürüyüp örten; Güneş'i, Ay'ı ve yıldızları emrine boyun eğmiş durumda yaratan Allah'tır. Bilesiniz ki, yaratmak da emretmek de O'na mahsustur. Âlemlerin Rabbi Allah ne yücedir" âyeti nazil olduğu zaman, Bedevilerden oldukları zannedilen büyük bir süvari grubuyla karşılaşıldı ve:

“Siz kimsiniz?" diye soruldu. Onlar:

“Biz cinlerdeniz. Bu âyet bizi Medine'den çıkardı" dediler.

Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Ubeyd b. Ebî Merzûk der ki: Uyuyacağı zaman, "Şüphesiz ki Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra Arş'a istivâ eden, geceyi, durmadan kendisini kovalayan gündüze bürüyüp örten; Güneş'i, Ay'ı ve yıldızları emrine boyun eğmiş durumda yaratan Allah'tır. Bilesiniz ki, yaratmak da emretmek de O'na mahsustur. Âlemlerin Rabbi Allah ne yücedir" âyetini okuyan için bir melek sabaha kadar kanadını gerer ve bu kişi malının çalınmasından korunur."

Ebu'ş-Şeyh, Ömer b. Abdulazîz'in arkadaşı Muhammed b. Kays'ın şöyle dediğini bildirir: Medine halkından bir adam hastalanınca bir grup gelerek kendisini ziyaret etti ve gelenlerden birisi:

“Şüphesiz ki Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra Arş'a istiva eden, geceyi, durmadan kendisini kovalayan gündüze bürüyüp örten; Güneş'i, Ay'ı ve yıldızları emrine boyun eğmiş durumda yaratan Allah'tır. Bilesiniz ki, yaratmak da emretmek de O'na mahsustur. Âlemlerin Rabbi Allah ne yücedir" âyetini okudu. Adam okumayı bitirince, hasta olan kişi kalkıp oturdu ve o günün gündüzüyle gecesini secdede geçirdi. İkinci gün ailesi adama:

“Sana afiyet veren Allah'a hamd olsun" deyince adam:

“Canımı almak için bir melek gönderildi. O adam bu âyeti okuyunca, melek secdeye kapandı, ben de onunla beraber secde ettim. Melek şimdi başını secdeden kaldırdı" deyip ruhunu teslim etti.

İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh ve İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs, "Şüphesiz ki Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan..." âyetindeki günlerin, (Dünya günleriyle) bin yıl uzunluğunda olduğunu söyledi.

Semmûye, Fevâid'de, Zeyd b. Erkam'ın şöyle dediğini bildirir:

“Yüce Allah, gökleri ve yeri altı günde yarattı, bu altı günden her birinin, Ebû Câd, Hevvâz, Huttî, Kelemûn, Se'fas, Karşât gibi ismi vardır."

Saîd b. Mansûr, İbn Ebî Şeybe, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Beyhakî, el-Esmâ ve's-Sifnt'ta, Mücâhid'in şöyle dediğini bildirir:

“İlk önce, Arş, su ve hava yaratılmıştır. Yeryüzü sudan yaratıldı. Allah, yeri yaratmaya pazar günü başlamış pazartesi, salı, çarşamba ve perşembe günleri devam etmiş, cuma gününde ise yaratma işini tamamlamıştır. Fakat Yahudiler, cumartesi gününü kutsal kabul etmişlerdir. O altı günden her bir gün sizin, saydığınız günlerden bin sene gibidir."

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İkrime der ki:

“Yüce Allah, gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri Pazar günü başlamış, sonra cuma günü üç saatte Arş'a istiva etmiştir. İlk saatte, insanların, Rablerine dua edip yönelmesi için güneşleri yaratmıştır. Bir saatte de, insanoğlu öldüğü zaman (açıkta bırakılmayıp) gömülmesi için insandan çıkan pis kokuyu yaratmıştır.

Beyhakî, el-Esmâ ve's-Sifât'ta, Hayyân el-A'rac'dan bildirir: Yezîd b. Ebî Müslim, Câbir b. Zeyd'e bir mektup yazarak, yaratılışın başlangıcını sorunca, Câbir:

“İlk olarak, Arş, su ve Kalem yaratılmıştır. Bunlardan hangisinin ilk önce yaratıldığını ise Allah daha iyi bilir" cevabını verdi.?

İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre Ka'b(u'l-ahbâr) der ki:

“Allah, gökleri ve yeri Pazar günü yaratmaya başlamış, pazartesi, salı, çarşamba ve perşembe ve cuma günlerinde ise yaratma işini tamamlamıştır. O altı günden her bir günü (sizin, saydığınız günlerden) bin sene uzunluğunda yaptı."

İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre Ebû Hureyre der ki: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) elimden tutup şöyle buyurdu:

“Ey Ebû Hureyre! Allah, gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri altı günde yaratmış, sonra Arş'a istiva etmiştir. Toprağı cumartesi, dağları pazar, ağaçları pazartesi, falan şeyi sah, nuru çarşamba, hayvanları perşembe, Hazret-i Âdem'i de cuma günü gündüzün sonunda yaratmıştır. "

İbn Ebî Hâtim, Katâde'nin:

“Yüce Allah, yedinci gün Arş'a istiva etmiştir" dediğini bildirir.

Firyâbî'nin Mücâhid'den bildirdiğine göre Yüce Allah Arş'a istiva etmiştir.

İbn Merdûye ve Lâlekâî, es-Sünne'de , müminlerin annesi Ommü Seleme'nin:

“Sonra Arş'a istivâ eden" âyetini açıklarken:

“İstivanın nasıl olduğu akılla idrak edilemez, istivanın gerçekleştiği ise bilinen bir şeydir. İstivayı ikrar etmek imanlı olmak, inkar etmek ise küfürdür" dediğini bildirir.

Lâlekâî'nin İbn Uyeyne'den bildirdiğine göre Rabîa'ya:

“Yüce Allah Arş'a nasıl istiva etti?" diye sorulunca, Rabîa:

“İstiva bilinen bir şeydir. Nasıl olduğu ise akılla idrak edilemez. Allah gönderir, peygamber tebliğ eder, bize ise tasdik etmek düşer" cevabını vermiştir.

Beyhakî, el-Esmâ ve'-Sifât'ta, Abdullah b. Sâlih b. İbn Müslim vasıtasıyla:

“Rabîa'ya bu soru soruldu" deyip aynı rivâyette bulundu.

Lâlekâî'nin Câfer b. Abdillah'tan bildirdiğine göre bir kişi Mâlik b. Enes'e gelerek:

“Ey Ebû Abdillah! Âyette geçen istiva nasıl olmuştur?" diye sorunca, Mâlik'in hiçbir soruya cevap verirken bu kadar zor durumda kalıp terleyerek kendinden geçtiğini görmedim. Mâlik'in bu halini gören oradakiler sessizce beklediler ve Mâlik kendine gelince:

“İstivanın nasıl olduğu akılla idrak edilemez, ama istivanın gerçekleştiği de bilinen bir şeydir. Buna iman etmek vacip, bu konuda sonu sormak bidattir. Senin (bu soruyla) dalalete düşmüş olmandan korkarım" deyip adamı yanından çıkarttı.

Beyhakî'nin Abdullah b. Vehb'in şöyle dediğini bildirir: Mâlik b. Enes'in yanındayken bir adam girip:

“Ey Ebû Abdillah! "Rahmân, Arş'a istivâ etmiştir" âyetinde geçen istivanın gerçekleşmesi nasıl olmuştur?" diye sorunca, Mâlik'i ter bastı. Sonra başını kaldırıp:

“Rahmân, kendini vasfettiği şekilde Arş'a istiva etmiştir. Ona: «Nasıl?» diye sorulmaz. Ona, nasıl olduğu sorulmaz. Sen bidat sahibi kötü bir insansın. Bunu buradan çıkarınız" dedi ve adamı oradan çıkardılar.

Beyhakî, Ahmed b. Ebi'l-Havârî'den, Süfyân b. Uyeyne'nin şöyle dediğini bildirir:

“Allah, Kitab'ında kendini nasıl vasfetmişse, mânâsını okunduğu gibi kabul edip bu konuda susmak ve yorum yapmamak gerekir."

Beyhakî, İshâk b. Mûsa'dan, İbn Uyeyne'nin şöyle dediğini bildirir:

“Allah, kendini nasıl vasfetmişse, mânâsını okunduğu gibi kabul etmek gerekir. Bu konuda Allah ve peygamberleri dışında hiç kimsenin yorumda bulunma hakkı yoktur."

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Ebû İsa der ki:

“Yüce Allah Arş'a istiva ettiği zaman bir melek secdeye kapandı ve bu melek kıyamet gününe kadar secdede kalacaktır. Kıyamet günü geldiği zaman da başını kaldırıp:

“Ey Rabbim! Seni noksanlıklardan tenzih ederim. Sana hakkıyla ibadet edemedim ancak, Sana ortak koşmadım ve Senden başkasını dost edinmedim" diyecek.

İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Süddî:

“Gecenin gündüzü bürümesinden kasıt, gündüzün ışığını- götürmesi ve durmadan kovalayıp peşinden gitmesidir" demiştir.

İbn Ebî Hâtim'in İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre âyette geçen (.....) kelimesi süratli mânâsındadır.

İbn Ebî Hâtim, Katâde'nin (.....) sözünden kastedilenin, geceyi gündüze giydirmesi mânâsında olduğunu söylediğini bildirir.

Taberânî, M. el-Evsat'ta, Ebu'ş-Şeyh ve İbn Merdûye, Enes'ten, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Güneş, Ay, ve yıldızlar, Arş'ın nurundan yaratılmıştır."

İbn Ebî Hâtim'in Süfyân b. Uyeyne'den bildirdiğine göre, âyette geçen (.....) kelimesinden kasıt, Arş'ın altında, (.....) kelimesinden kastedilen ise üstünde olandır.

İbn Ebî Hâtim ve Beyhakî, el-Esmâ ve's-Sifât'ta, Süfyân b. Uyeyne'nin, "(.....) kelimesinden yaratılmışlar, (.....) kelimesinden kastedilen ise Allah'ın kelamıdır" dediğini bildirir.

îbn Cerîr, Abdulazîz eş-Şâmî'den, o da Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) sohbetinde bulunan babasından, O'nun (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Yaptığı salih amelden dolayı Allah'a hamd etmeyip kendi nefsini öven kişinin ameli boşa gider. Allah'ın emirden bir kısmını kullarına tahsis ettiğini söyleyen de, Yüce Allah'ın «Bilesiniz ki yaratmak da emretmek de O'na mahsustur. Âlemlerin Rabbi Allah ne yücedir» buyruğuna göre, peygamberlere indirileni inkâr etmiştir."

55. Âyetin Tefsiri

"Rabbinize gönülden ve gizlice yalvarın. Doğrusu O, aşırı gidenleri sevmez."

İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbn Abbâs, âyeti açıklarken "Allah'a gizlice yalvarın. Allah ne duada, ne de başka şeylerde haddi aşanları sevmez" dedi.

Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Katâde:

“(.....) açıktan, (.....) ise gizli demektir" demiştir.

İbn Ebî Hâtim, Saîd b. Cübeyr'in bu âyeti açıklarken (.....) sükunet içinde, (.....) ise sessizce demektir. Âyet, dünya ve âhiret için dua edenin alçak sesle ve sükunet içinde hacetini Allah'a arz edilmesinin gerektiğini bildirmektedir. Aşırı gitmekten kastedilen ise, mümin erkek veya kadına:

“Allahım! Bunu rezil et, lanet et" gibi dua edilmemesidir. Bu şekilde yapılan dua, haddi aşmak sayılmaktadır.

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Ebû Miclez, "Doğrusu O aşırı gidenleri sevmez" âyetini açıklarken:

“Yüce Allah'tan, peygamberlerin makamını istemeyiniz" demiştir.

İbn Ebî Hâtim, Zeyd b. Eslem'in:

“Açıktan dua yapmak, haddi aşmak olarak kabul edilirdi" dediğini bildirir.

Abd b. Humeyd ve Ebu'ş-Şeyh, Katâde'nin, "Şüphesiz ki Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra Arş'a istivâ eden, geceyi, durmadan kendisini kovalayan gündüze bürüyüp örten; Güneş'i, Ay'ı ve yıldızları emrine boyun eğmiş durumda yaratan Allah'tır. Bilesiniz ki, yaratmak da emretmek de O'na mahsustur. Âlemlerin Rabbi Allah ne yücedir" âyetini açıklarken şöyle dediğini bildirir:

“Yüce Allah size kudretini, azametini ve celâlini bildirirken, hemen ardından nasıl dua edeceğinizi beyan ederek:

“Rabbinize gönülden ve gizlice yalvarın. Doğrusu O, aşırı gidenleri sevmez" buyurdu. Şunu bilin ki, duanın bazısında haddi aşmak vardır. Gücünüz yeterse haddi aşmaktan ve düşmanlıktan uzak durunuz. Allah'tan başka güç sahibi yoktur. Bize bildirildiğine göre, Benî Süleym'e mensup Mücâlid b. Mes'ûd, dua ederken sesini yükselten bir topluluk görünce yanlarına gidip:

“Ey topluluk! Siz, ya öncekilerden üstün olan bir şey yaptınız ya da helak oldunuz" dedi. Bunun üzerine bu topluluk teker teker oradan ayrılıp bulundukları yeri terkettiler.

Bize ulaştığına göre İbn Ömer dua ederken ellerini kaldıran bir topluluğa uğrayınca:

“Bu topluluk niye el uzatıyor? Vallahi, eğer en uzun dağın başında olsalar Allah'a bundan daha fazla yakın olamazlar" dedi. Katâde devamla şöyle der:

“Allah'a, Ona itaat ederek yaklaşılır. Allah'a dua edeceğiniz zaman, sükun, vakar, güzel bir hâl ve sözlerle ediniz."

İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, Ebû Dâvud, İbn Mâce, İbn Hibbân, Hâkim ve Beyhakî'nin bildirdiğine göre Abdullah b. Muğaffel, oğlunun:

“Allahım! Cennete girdiğim zaman, senden Cennetin sağındaki beyaz köşkü istiyorum" dediğini duyunca:

“Evladım! Allah'tan cenneti iste, cehennemden Allah'a sığın. Ben, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem): «Bu ümmette, duada ve temizlikte haddi aşan bir topluluk olacaktır» buyurduğunu duydum" dedi.

Tayâlisî, İbn Ebî Şeybe, Ahmed, Ebû Dâvud, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh ve İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre Sa'd b. Ebî Vakkâs, oğullarından birinin:

“Allahım! Senden cenneti, nimetlerini, güzelliğini, şunları ve şunları isterim. Cehennemden, cehennemin zincirlerinden, bukağılarından, sana sığınırım" dediğini duyunca şöyle dedi:

“Yüce Allah'tan, birçok hayır isteyip birçok şerden Kendisine sığındın. Ben Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem): «Duada haddi aşan bir topluluk gelecek» buyurup:

“Rabbinize gönülden ve gizlice yalvarın. Doğrusu O aşırı gidenleri sevmez" âyetini okuduğunu duydum. Senin: «Allahım! Senden Cenneti ve beni cennete yaklaştıracak söz veyâ amelleri istiyorum. Cehennemden ve beni cehenneme yaklaştıracak söz veya amellerden da Sana sığınırım» demen yeterlidir."

Ebu'ş-Şeyh, Rabî'nin, bu âyeti açıklarken:

“Yüce Allah'tan, sana yasaklanan veya istemeye hakkın olmayan şeyi istemekten sakın" dediğini bildirir.

İbnu'l-Mübârek, İbn Cerîr ve Ebu'ş-Şeyh, Hasan(-ı Basrî'nin) şöyle dediğini bildirir:

“Önceleri, çokça dua ederler, ama sesleri duyulmazdı. Duaları gizlice ve Rableriyle aralarında olurdu. Bu konuda Yüce Allah:

“Rabbinize gönülden ve gizlice yalvarın. Doğrusu O, aşırı gidenleri sevmez" buyurmaktadır. Yine Yüce Allah, salih bir kulu zikretmiş ve bu kişinin:

“O, Rabbine içinden yalvarmıştı" âyetinde belirtildiği üzere içinden yalvarmasından razı olmuştur.

İbn Cerîr ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbn Cüreyc, bu âyeti açıklarken şöyle dedi:

“Duada haddi aşmak: Sesi yükseltmek ve bağırıp çağırarak dua etmektir. Halbuki dua, boyun eğerek sükunet içinde yapılmalıdır."

56. Âyetin Tefsiri

"İslah edilmesinden sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın. Allah'a korkarak ve (rahmetini) umarak dua edin. Muhakkak ki iyilik edenlere Allah'ın rahmeti çok yakındır."

İbn Ebî Hâtim, Ebû Sâlih'in, bu âyeti, açıklarken:

“Peygamberler ve ashâbları ıslah ettikten sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın" dediğini bildirir.

Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Ebû Bekr b. Ebî Ayyâş'a:

“Islah edilmesinden sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın" âyeti sorulunca şöyle dedi:

“Yüce Allah, Hazret-i Muhammed'i (sallallahü aleyhi ve sellem), bozulmuş olan yeryüzü halkına gönderdi. Yüce Allah onları Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) ile ıslah etti. Hazret-i Muhammed'in (sallallahü aleyhi ve sellem) getirdiğinin tersine çağıran, yeryüzünde bozgunculuk yapmış sayılır."

Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Ebû Sinân, bu âyeti:

“Ben, helal kıldıklarımı, haram kıldıklarımı ve hadlerimi belirttim. Bunları bozmayın" şeklinde açıklamıştır.

Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbn Abbâs, "Islah edilmesinden sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın. Allah'a korkarak ve (rahmetini) umarak dua edin. Muhakkak ki iyilik edenlere Allah'ın rahmeti çok yakındır" âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Burada kastedilen, Allah'tan korkarak, yanındakileri ümit ederek dua etmektir. Allah'ın rahmeti müminlere yakındır. Allah'a iman etmeyen ise yeryüzünde bozgunculuk yapanlardan sayılır."

İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh, Matar el-Varrâk'ın şöyle dediğini bildirir:

“Allah'a itaat ederek O'nun, vaadini yerine getirmesini isteyiniz. O, rahmetinin ihsan edenler üzerinde çok yakın olmasına hükmetmiştir."

57. Âyetin Tefsiri

"Rahmetinin önünde, müjdeci olarak rüzgarları gönderen Allah'tır. Rüzgarlar, yağmur yüklü bulutları taşıdığında, onu ölü bir memlekete gönderir, su indirir ve onunla her türlü ürünü yetiştiririz; ölüleri de bunun gibi diriltip, çıkarırız; belki bundan ibret alırsınız"

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Âsim bu âyeti (.....) şeklinde çoğul olarak, (.....) kelimesindeki harfini ötreli, (.....) harfini sakin ve sonu da tenvinli olarak okumuştur.

İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh, Süddî'nin bu âyet hakkında şöyle dediğini bildirir:

“Allah rüzgarları gönderir ve rüzgarlar bulutları, gökle yerin birleştiği yerden getirdikten sonra Allah bulutları semada dilediği gibi yayar. Sonra semanın kapılarını açıp bulutların üzerine su akar, bundan sonra bulutlardan yağmur yağar."

İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre âyette geçen müjdeci kelimesinden kasıt, insanların Allah'ın gönderdiği rahmetle (yağmur) birbirini müjdelemesidir.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Abdullah el-Yemânî, bu âyeti şeklinde okumuştur.

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in Süddî'den bildirdiğine göre âyette geçen rahmetten kasıt yağmurdur. "Ölüleri de bunun gibi diriltip, çıkarırız..."sözü ise, "Suyun vasıtasıyla bitkinin bittiği gibi, sizi de öldükten sonra diriltip çıkarırız" mânâsındadır.

İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh, Mücâhid'in, "Ölüleri de bunun gibi diriltip, çıkarırız..." sözünü açıklarken şöyle dediğini bildirir:

“Allah, ölüleri çıkarmak istediği zaman yağmur yağdırır ve yer yarılır. Sonra ruhları gönderir ve her ruh kendisine ait olan bedene girer. Allah, yeryüzünü yağmurla dirilttiği gibi, bu şekilde ölüleri diriltir."

58. Âyetin Tefsiri

"Rabbinin izniyle güzel memleketin bitkisi (güzel) çıkar; kötü olandan ise faydasız bitkiden başka birşey çıkmaz. İşte biz, şükreden bir kavim için âyetleri böyle açıklıyoruz."

İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'ın, "Rabbinin izniyle güzel memleketin bitkisi (güzel) çıkar; kötü olandan ise faydasız bitkiden başka birşey çıkmaz. İşte biz, şükreden bir kavim için âyetleri böyle açıklıyoruz" âyetini açıklarken şöyle dediğini bildirir:

“Allah, mümini güzel toprağa benzetmiş, güzel toprağın meyvesinin de güzel olacağını bildirerek, müminin de hem kendisinin, hem amelinin güzel olduğuna işaret etmiştir. Kafiri de bereketsiz olan tuzlu ve çorak toprağa benzetmiş, tıpkı çorak toprak gibi kafirin de hem kendisinin, hem de amelinin kötü olacağına işaret etmiştir."

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Mücâhid, "Rabbinin izniyle güzel memleketin bitkisi (güzel) çıkar; kötü olandan ise faydasız bitkiden başka birşey çıkmaz. İşte biz, şükreden bir kavim için âyetleri böyle açıklıyoruz" âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Yeryüzünde çorak toprak ve başka şeyler olduğu gibi Âdemoğulları arasında iyi olan kimseler de kötü olan kimseler de vardır."

Abd b. Humeyd, İbnu'l-Münzir ve Ebu'ş-Şeyh, Katâde'nin, "Rabbinin izniyle güzel memleketin bitkisi (güzel) çıkar; kötü olandan ise faydasız bitkiden başka birşey çıkmaz" âyetini açıklarken şöyle dediğini bildirir:

“Allah'ın Kitabını dinleyip anlayan ve onu alıp amel ederek faydalanan mümin, yağmur yağıp bol ve güzel bitki çıkaran memlekete benzetilmiştir. Allah'ın Kitabını dinleyip anlamayan, onunla amel edip faydalanmayan kafir ise, yağmur yağmasına rağmen, hayvanların yemesi için bitki çıkarmayan memlekete benzetilmiştir."

İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Süddî der ki:

“Allah, bu misali kalpler için vererek:

“Yağmur yağınca, Allah'ın izniyle güzel memleketin bitkisi çıkar. Kötü olan ise çorak olan yerdir. Böyle yerin bitkisi faydasız olur. Kalpler de böyledir. Kur'ân müminin kalbine inince ona iman eder ve imanı kalbinde sabit olur. Tıpkı kötü memleketin faydasız bitkileri çıkardığı gibi, inen Kur'ân, kafirin kalbine girince orada faydalanacağı hiçbir şey kalmaz ve bu kişinin kalbinde imandan sadece kendisine fayda vermeyecek (kadar az) olanlar kalır."

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Âsim, bu âyeti (.....) şeklinde (.....) harfini nasb ile, (.....) harfini ise merfu olarak okumuştur.

İbn Cerîr, Mücâhid'in bu âyeti açıklarken şöyle dediğini bildirir:

“Güzel olan memleketin toprağına yağmur faydalı olur ve orada bitki çıkar. Çorak olan yere ise yağmurun bir faydası olmaz. Böyle olan yerde sadece faydasız olan bitkiler çıkar. Yüze Allah bu misali Hazret-i Âdem ve onun bütün zürriyetine vermiştir. Bunların hepsi bir nefisten yaratılmıştır. Bunlardan bazısı Allah'a ve kitabına iman edip güzel olmuş, bazısı ise Allah'ı ve kitabını inkar ederek kötü olmuştur."

İbn Cerîr'in Katâde'den bildirdiğine göre Yüce Allah bu âyeti, kafir ve müminler hakkında misal olarak vermiştir.

Ahmed, Buhârî, Müslim ve Nesâî, Ebû Mûsa'dan, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Allah'ın benimle gönderdiği hidâyet ve ilim, bir yere inen bol yağmur gibidir. O yeryüzüne indiğinde isabet ettiği yerlerden bazısı temizdir. Suyu kabul eder ve bol otlar, bitkiler çıkarır. Bir kısmı da vardır ki; kurak olup suyu tutar. Allah o su ile insanlara yarar sağlar. İnsanlar o sudan hem kendileri içerler, hem de koyunlarına içirirler ve zirâat yaparlar. Yeryüzünde bir başka yer daha vardır ki; çukur olup su tutmaz. Bitki de bitirmez. Allah'ın benimle gönderdiği şeyden kendisine fayda verdiği, öğrenip öğreten kimsenin misâli ile bu hususta kibirinden baş kaldırmayanın ve benim kendisiyle gönderildiğim Allah'ın hidâyetine icabet etmeyenin misâli budur. "

59. Âyetin Tefsiri

"And olsun kî Nuh'u mîlletine gönderdik. «Ey mîlletim! Allah'a kulluk edînr O ndan başka tanrınız yoktur; doğrusu sîzin için böyük günün azabından korkuyorum» dedi"

İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh ve İbn Asâkir, Enes'ten, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem):

“îlk gönderilen peygamber Nûh'tur" buyurduğunu nakletmiştir.

İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh, Ebû Nuaym ve İbn Asâkir, Yezîd er-Rakkâşî'nin şöyle dediğini bildirir:

“Hazret-i Nûh'a (aleyhisselam) bu ismin verilmesi, kendisi için uzun süre ağlaması sebebiyledir."

İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İkrime:

“Hazret-i Nûh'a (aleyhisselam) bu ismin verilmesi, kendisi için uzun süre ağlaması sebebiyledir" demiştir.

İshâk b. Bişr ve İbn Asâkir, Mukâtil ve Cuveybir'den şöyle bildirir: Hazret-i Âdem ihtiyarlayıp kemikleri zayıflayınca:

“Ey Rabbim! Ne zamana kadar çalışıp koşturacağım?" dediğinde, Yüce Allah:

“Ey Âdem! Sünnet olmuş bir çocuğun doğuncaya kadar" buyurdu. On nesil sonra Hazret-i Nûh doğduğunda Hazret-i Âdem dokuz yüz kırk yaşındaydı. Hazret-i Nûh, Emek b. Mettûşlah b. İdrîs'in oğluydu. Hazret-i İdrîs'in adı ise, Ahnûh b. Yerd b. Mehlâîl b. Kaynân b. Enûş b. Şît b. Âdem'dir. Hazret-i Nûh'un adı, es-Seken'di. Kendisine Nûh es-Seken denilmesinin sebebi, Hazret-i Âdem'den sonra insanların kendisine sığınması ve insanların atası olmasıdır. Kendisine Nûh denilmesinin sebebi, kavmi için dokuz yüz elli sene ağlamasıdtr. Bu müddet zarfında kavmini Allah'a iman etmeye davet etti, ama kavmi bu daveti reddedince de onlar için ağladı."

İbn Asâkir'in bildirdiğine göre Vehb (b. Münebbih):

“Hazret-i Nûh (aleyhisselam) ile Hazret-i Âdem (aleyhisselam) arasında on nesil vardır. Hazret-i Nûh ile Hazret-i İbrâhim (alayhimesselam) arasında da on nesil vardır."

İbn Ebî Hâtim ve Hâkim'in İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre Hazret-i Âdem ile Hazret-i Nûh arasında on nesil vardır ve hepsi de hak din üzereydi.

İbn Asâkir, Nevf eş-Şâmî'nin:

“Beş peygamber Araplardandır: Hazret-i Muhammmed (sallallahü aleyhi ve sellem), Hazret-i Nûh, Hazret-i Hûd, Hz, Sâlih ve Hazret-i Şu'ayb (aleyhimusselam) " dediğini bildirir.

İshâk b. Bişr ve İbn Asâkir, İbn Abbâs'ın şöyle dediğini bildirir:

“Hazret-i Nûh, Hazret-i Âdem'in gönderilişinden iki bin yıl sonra gönderildi. Hazret-i Nûh gönderildiğinde kavmi arasında günahlar yayılmış, zorbalık çoğalmış ve azgınlıkları artmıştı. Hazret-i Nûh onları, gece gündüz, gizli ve açıktan, sabırla ve yumuşaklıkla İslam'a davet ediyordu. Hiçbir peygamber, Hazret-i Nûh'un karşılaştığı zorlukla karşılaşmamıştır. Kavmi, Hazret-i Nûh'un yanına girip kendisini boğuyor, meclislerde kendisine vuruyorlar, kovuyorlar, o ise bütün bu yaptıklarına rağmen onları davet etmekten vazgeçmiyor ve:

“Ey Rabbim! Kavmimi bağışla, çünkü onlar bilmiyorlar" diyordu. Hazret-i Nûh'un bu yaptıkları kavminin sadece kendisinden daha fazla kaçmalarını sağlıyordu. Hatta, biriyle konuşunca konuştuğu kişi, Hazret-i Nûh'un söylediklerini duymamak için elbisesiyle başını sarıyor ve parmaklarıyla kulaklarını tıkıyordu. Yüce Allah'ın:

“Doğrusu ben Senin onları bağışlaman için kendilerini her çağırışımda, parmaklarını kulaklarına tıkadılar, elbiselerine hüründüler, direndiler, büyüklendikçe büyüklendiler" âyeti buna işaret etmektedir. Sonra kavmi koşarak yanında ayrılıp Hazret-i Nûh'un yalancı olduğunu yaymaya başladılar. Hazret-i Nûh zamanında gelen her nesil bir öncekinden daha kötü ve daha azgındı. Hatta:

“Bu kişi babalarımızla beraber yaşadı ve o zaman da aynı şekilde akılsızdı" diyorlardı. Veya kişi öleceği zaman çocuklarına:

“Bu akılsızdan sakının. Babalarım bana, insanların helakinin bu adamın eliyle olacağını anlattılar" diye vasiyet ederdi. Nesilden nesile böyle vasiyette bulunuyorlar, hatta kişi çocuğunu omuzlarında taşırken Hazret-i Nûh'un yanında duruyor ve:

“Evladım! Eğer sen yaşar da ben ölürsem, bu ihtiyardan sakın" diyordu. Durum uzun süre böyle devam edip te Hazret-i Nûh davetine devam edince onlar:

“Ey Nuh! Bizimle cidden tartıştın; hem de çok tartıştın. Doğru sözlülerden isen tehdit ettiğin azabı başımıza getir" dediler.

İbn Ebî Hâtim ve İbn Asâkir, Katâde'nin şöyle dediğini bildirir:

“Hazret-i Nûh, Cezîre'dendir ve oranın halkına peygamber olarak gönderilmiştir. Hazret-i Hûd, Şihr denilen yerin Mehre bölgesinden, Hazret-i Sâlih Hicr denilen yerden, Hazret-i Lût Sedûm'dan, Hazret-i Şu'ayb Medyen'dendir. Hazret-i İbrâhim, Hazret-i Âdem, Hazret-i İshâk ve Hazret-i Yûsuf Filistin toprağında vefat ettiler. Hazret-i Yahya b. Zekeriyyâ ise Şam'da öldürüldü."

İbn Asâkir'in bildirdiğine göre Mücâhid der ki: Kavmi, Hazret-i Nûh bayılıncaya kadar ona vuruyorlardı. O ise kendine gelince:

“Ey Rabbim! Kavmimi bağışla. Onlar bilmiyorlar" diyordu.

İbn Ebî Şeybe, Ahmed, Zühd'de , Ebû Nuaym ve İbn Asâkir, Mücâhid'in vasıtasıyla, Ubeyd b. Umeyr'in şöyle dediğini bildirir:

“Kavmi, Hazret-i Nûh bayılıncaya kadar ona vuruyorlardı. O ise kendine gelince: «Ey Rabbim! Kavmime hidayet ver. Onlar bilmiyorlar» diyordu." Şakîk, Abdullah (b. Mes'ûd)'un şöyle dediğini bildirir:

“Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yüzündeki kanı silerken, peygamberlerden birisinden bahsedip: «Allahtm! Kavmime hidayet ver. Onlar bilmiyorlar» diyordu" buyurduğunu işittim."

İbn İshâk ve İbn Ebî Hâtim başka bir kanalla, Ubeyd b. Umeyr el-Leysî'den buna benzer bir rivayette bulundu.

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre İkrime der ki:

“Kavmi Hazret-i Nuh'un gözleri kararıncaya kadar boğazını sıkarlar, onu bıraktıklarında ise Hazret-i Nûh: «Allahım! Kavmimi bağışla. Onlar bilmiyorlar» derdi."

Abd b. Humeyd, Buhârî, Müslim ve İbn Mâce, İbn Mes'ûd'un şöyle dediğini bildirir:

“Sanki Resûlullah'ı (sallallahü aleyhi ve sellem), peygamberlerden birinin kavmi tarafından dövüldüğünü ve bu peygamber alnındaki kanı silerken:

"Allahım! Kavmimi bağışla. Onlar bilmiyorlar" dediğini anlatırkan seyreder gibiyim."

İbn Ebi'd-Dünyâ ve Beyhakî, Şu'abu'l-İmân'da Ebu'l-Muhâcir er-Rakkî'nin şöyle dediğini bildirir:

“Hazret-i Nûh, kavmi arasında kıldan, yapılmış bir evde dokuz yüz elli sene yaşadı. Ona:

“Ey Allah'ın peygamberi! Bir ev yap" dediklerinde, o:

“Ya bugün yarın öleceğim" karşılığını verirdi.

İbn Ebi'd-Dünyâ ve Beyhakî, Vuheyb b. el-Verd'in şöyle dediğini bildirir:

“Hazret-i Nûh, kendine kamıştan bir ev yapınca kendisine: «Bundan başka bir ev yapsaydın» denildi. Hazret-i Nûh: «Ölecek kişi için bu ev bile çoktur» cevabını verdi."

İbn Ebi'd-Dünyâ, Ukaylî, İbn Asâkir ve Deylemî, Hazret-i Âişe'den, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Hazret-i Nûh, peygamberlerin büyüğüdür. Ne zaman heladan çıkacak olsa: «Bana (nimetinin) tadını tattıran, faydalı kısmını bende bırakıp, eza veren kısmını çıkaran Allah'a hamd olsun» derdi. "

Buhârî, Tarih'te, İbn Mes'ûd'un şöyle dediğini bildirir:

“Yüce Allah, Hazret-i Nûh'u gönderdi ve onun kavminin helakına zındıklardan başkası sebep olmadı. Sonra peygamberler peş peşe geldiler. Vallahi bu ümmetin de helakına zındıklardan başkası sebep olmayacaktır."

Ebu'ş-Şeyh, Sa'd b. Hasan'ın şöyle dediğini bildirir:

“Hazret-i Nûh'un kavmi, ayda iki defa ekim yaparlardı. Kadın, günün başlangıcında doğum yapar, günün sonunda bu çocuk annesinin peşinden gelecek duruma yetişirdi."

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Zeyd der ki:

“Hazret-i Nûh'un kavmi, ovaların ve dağların hepsine bina yapılmadan ve bu ova ve dağların hepsine insanlar sahip olmadan helak olmadılar."

İbn Ebî Hâtim'in Zeyd b. Eslem'den bildirdiğine göre Hazret-i Nûh zamanında, ovadakilere ve dağdakilere bulundukları yerler dar gelmeye başladı. Hatta ovadakiler dağa çıkamaz, dağdakiler de ovaya inemez oldular.

Ebû Nuaym, el-Hilye'de ve İbn Asâkir, Vehb b. Münebbih'in şöyle dediğini bildirir:

“Hazret-i Nûh, zamanının en güzel insanıydı ve yüzünü peçeyle örterdi. Gemide aç kaldıklarında, Hazret-i Nuh gemidekilere yüzünü gösterirdi ve bunun üzerine gemidekiler doyardı."

Beyhakî, Şu'abu'î-İmân'da ve İbn Asâkir, İbn Abbâs'ın şöyle dediğini bildirir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) hac yaptığı zaman Usfân vadisinden geçerken:

“Bu vadiden, Hûd, Salih ve Nûh, yularları liften olan kırmızı develer üzerinde geçtiler. Onların abalarını izar, siyah yün bir kumaşı da rida olarak kullanır ve telbiye getirerek Kabe'yi tavaf ederlerdi" buyurdu.

İbn Asâkir'in İbn Ömer'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Nuh, Ramazan ve Kurban bayramı dışında bütün seneyi oruçlu geçirirdi. Dâvud senenin yarısını, İbrâhim her aydan üç gün oruç tutardı. Bu şekilde yılın yarısını oruç tutarak, yarısını da tutmayarak geçirmiş sayılırdı."

Ahmed, Buhârî, el-Edebu'l-Müfred'de , Bezzâr, Taberânî, Hâkim, İbn Merdûye ve Beyhakî, el-Esmâ ve's-Sifât' ta, Abdullah b. Amr'dan, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Hazret-i Nûh vefat edeceği zaman oğluna şöyle dedi: «Ben sana vasiyyetimi söylüyorum: Sana iki şeyi emrediyorum ve iki şeyi yasaklıyorum. Sana, Lâ ilahe illallah'ı emrediyorum. Çünkü yedi kat göklerle yedi kat arz eğer bir terazi kefesine ve Lâ ilahe illallah da diğer bir kefeye konsa, bu kelime onlara daha ağır basardı. Eğer yedi kat göklerle yedi kat arz, uçsuz bucaksız bir çember olsalar, onları Lâ ilahe illallah ve Sübhânallahi ve-bihamdihi kelimeleri kırardı. Çünkü bu kelimeler her yaratığın duâsıdır ve bunlarla her şey rızıklamr. Bir de Allah'a ortak koşmaktan ve kibirlenmekten menederim.»" Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Ey Allah'ın Resulü! Kibirlenmek nedir? Birimizin güzel elbisesi olup onu giymesi veya güzel bir atı olup onu beğenmesi midir?" diye sorulunca, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Hayır. Kibir, hakkı çiğnemek ve insanları küçük görmektir" buyurdu.

İbn Ebî Şeybe'nin Câbir b. Abdillah'tan bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Hazret-i Nuh'un, oğluna öğrettiğini size öğreteyim mi?" diye sorunca, sahabe:

“Evet" karşılığını verdi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

"Hazret-i Nûh, oğluna şöyle dedi: «Allah'tan başka ilah yoktur, O tektir, O'nun ortağı yoktur, mülk O'nundur, hamd O'na aittir. O, herşeye kadirdir» demeni vasiyet ediyorum. Eğer gökler bir kefede olsa, bu kelime bir kefede olsa, bu kelime semadan daha ağır basardı. Eğer sema bir uçsuz bucaksız bir çember olsaydı, bu kelime onu kırardı. Sana, Sübhânallahi ve-bihamdihi(=Allah'ı hamd ile tesbih ederim) kelimelerini söylemeni vasiyet ediyorum. Çünkü bu kelimeler her yaratığın duâsı ve tesbihidir. Bütün yaratılmışlar bununla rızıklamr."

60–63. Âyetlerin Tefsiri

Bkz. Ayet:64

64. Âyetin Tefsiri

"Kavminden ileri gelenler dediler ki: Biz seni gerçekten apaçık bir sapıklık içinde görüyoruz! Dedi ki: «Ey kavmim.' Bende herhangi bir sapıklık yoktur; fakat ben, âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir elçiyim. Size Rabbimin vahyettiklerini duyuruyorum, size öğüt veriyorum ve ben sizin bilmediklerinizi Allah'tan (gelen vahiy ile) biliyorum. Allah'ın azabından) sakınıp da rahmete nail olmanız ümidiyle, içinizden sizi uyaracak bir adam vasıtasıyla size bir zikir (kitap) gelmesine şaştınız mı?» Onu yalanladılar; biz de onu ve gemide beraberinde olanları kurtardık, âyetlerimizi yalan sayanları suda boğduk, çünkü onlar kör bir milletti."

İbn Ebî Hâtim'in Ebû Mâlik'ten bildirdiğine göre (.....) sözünden kastedilen kavminin ileri gelenleridir.

Ebu'ş-Şeyh, Süddî'den bildirdiğine göre (.....) sözünden kasıt, delildir.

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, Dahhâk'ın vasıtasıyla İbn Abbâs'ın, (.....) sözünün mânâsının "Onlar kör bir milletti" olduğunu söylediğini bildirir.

İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in Mücâhid'den bildirdiğine göre (.....) sözünden kastedilen, onların hakka karşı kör olmalarıdır.

65–70. Âyetlerin Tefsiri

Bkz. Ayet:71

71. Âyetin Tefsiri

"Âd kavmine de kardeşleri Hûd'u (gönderdik). O dedi ki; «Ey kavmim! Allah'a kulluk edin; sizin O'ndan başka tanrınız yoktur. Hâla sakınmayacak mısınız?» Kavminden ileri gelen kâfirler dediler ki: «Biz seni kesinlikle bir beyinsizlik içinde görüyoruz ve gerçekten seni yalancılardan sanıyoruz.» «Ey kavmim! dedi, ben beyinsiz değilim; fakat ben âlemlerin Rabbinin gönderdiği bir elçiyim. Size Rabbimin vahyettiklerini duyuruyorum ve ben sizin için güvenilir bir öğütçüyüm. Sizi uyarmak için içinizden bir adam vasıtasıyla Rabbinizden size bir zikir (kitap) gelmesine şaştınız mı? Düşünün ki O sızı, Nuh kavminden sonra onların yerine getirdi ve yaratılışta sizi onlardan üstün kıldı. O halde Allah'ın nimetlerini hatırlayın ki kurtuluşa eresiniz.» Dediler ki: «Sen bize tek Allah'a kulluk etmemiz ve atalarımızın tapmakta olduklarını bırakmamız için mi geldin? Eğer doğrulardan isen, bizi tehdit ettiğini (azabı) bize getir,» Hûd) dedi ki: «Üzerinize Rabbinizden bir azap ve bir hışım inmiştir. Haklarında Allah'ın hiçbir delil indirmediği, sadece sizin ve atalarınızın taktığı kuru isimler hususunda benimle tartışıyor musunuz? Bekleyin öyleyse, şüphesiz ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim!»"

İbnu'l-Münzir, el-Kelbî vasıtasıyla Ebû Sâlih'ten bildirdiğine göre İbn Abbâs, "Âd kavmine de kardeşleri Hûd'u (gönderdik)..." âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Hazret-i Hûd, onlarla din kardeşi değil, onlardan biri olduğu için nesep olarak kardeşti. Bu sebeple Yüce Allah onu kardeşleri olarak zikretmiştir."

İshâk b. Bişr ve İbn Asâkir, Şarkî b. Kutâmî'nin:

“Hazret-i Hûd'un ismi, Âbir b. Şâlih b. Fahşez b. Sâm b. Nûh'tur" dediğini bildirir.

İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İbn Cüreyc der ki:

“İddia edildiğine göre Hazret-i Hûd, Hadramût'tan, Benî Abdiddahm kabilesindendir."

İshâk b. Bişr ve İbn Asâkir, Atâ'nın vasıtasıyla İbn Abbâs'ın şöyle dediğini bildirir:

“İlk olarak Arapça konuşan kişi Hazret-i Hûd'dur. Onun, Kahtân, Makhat, Kâhit ve Fâlih adında dört çocuğu olmuştur. Fâlih, Mudar kabilesinin, Kahtân, Yemenlilerin atasıdır. Diğerlerinin ise nesli devam etmemiştir."

Ebu'ş-Şeyh, Süfyân'ın:

“Hazret-i Muhammed, Hazret-i Sâlih, Hazret-i Şuayb, Hazret-i Hûd ve Hazret-i İsmâil, Arap olan peygamberlerdendir" dediğini bildirir.

İshâk b. Bişr ve İbn Asâkir, Mukâtil'in vasıtasıyla, Dahhâk'tan, İbn İshâk vasıtasıyla ise ismini verdiği bazı kişilerden ve Kelbî'nin vasıtasıyla İbn Abbâs'ın şöyle dediğini bildirir: Âd kavmi putlara tapan bir topluluktu. Vedd, Suvâ, Yağûs ve Nesr gibi putlar edinmişlerdi. Samûd ve Hettâl adında iki put daha yapmışlardı. Allah onlara Hazret-i Hûd'u gönderdi. Hazret-i Hûd Halûd kabilesindendi ve nesep olarak kavminin eşrafından, herkesin değer verdiği ve en güzel yüzlüleriydi. Vücudu da diğerleri gibi büyüktü. Bembeyazdı, uzun bir boynu vardı. Sakalı uzundu. Kavmini Allah'a kul olmaya ve O'na ortak koşmamaya çağırıyordu. Onları halka zulmetmekten engellemeye çalıştı. Onları bundan başka bir şeye davet etmedi. Onları ne bir şeriata uymaya, ne de namaza çağırdı. Ancak kavmi Hazret-i Hud'u dinlemeyerek onu yalanladılar ve:

“...bizden daha kuvvetli kim var? dediler." Yüce Allah'ın, "Âd kavmine de kardeşleri Hûd'u (gönderdik). O dedi ki: Ey kavmim! Allah'a kulluk edin; sizin O'ndan başka tanrınız yoktur. Hâla sakınmayacak mısınız?.. Düşünün ki O sizi, Nuh kavminden sonra onların yerine getirdi ve yaratılışta sizi onlardan üstün kıldı. O halde Allah'ın nimetlerini hatırlayın ki kurtuluşa eresiniz" âyetindeki kardeşlik, din kardeşliği değil, aynı kavimden olmalarıdır. Hazret-i Hûd, kavminden sadece Allah'a kulluk etmelerini ve ona ortak koşmamalarını, Allah'tan başka ilahları olmadığını söyleyip:

“Nasıl olur da sakınmazsınız? Nûh kavminden sonra sizi yeryüzünün sakinleri yaptı. Onlardan nasıl ibret alıp iman etmezsiniz. Hâlbuki Nûh kavmine, isyan ettikleri zaman inen belayı biliyorsunuz. Elinizdeki bu nimetleri hatırlayın ki kurtuluşa eresiniz" dedi. Âd kavminin evleri Yemen'de Umman ile Hadramevt arasındaki kumsal bölgede idi. Fakat tüm yeryüzünü ifsad ettiler ve Allah'ın kendilerine verdiği kuvvetle yeryüzü halkını ezdiler.

İbn Ebî Hâtim, Rabî b. Huseym'in:

“Âd kavmi, Yemen'den Şam'a kadar olan bölgede yayılmış çekirgeler gibi çoktular" dediğini bildirir.

İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh, Süddî'nin şöyle dediğini bildirir: Âd kavmi Yemen'deki kumsallarda yaşıyorlardı. "Düşünün ki O sizi, Nuh kavminden sonra onların yerine getirdi ve yaratılışta sizi onlardan üstün kıldı. O halde Allah'ın nimetlerini hatırlayın ki kurtuluşa eresiniz." âyetinde kastedilen, Nûh kavminin helakından sonra Âd kavmini onların yerine getirmesidir. Yaratılışta üstün kılınmaları ise diğer insanlardan daha uzun boylu olmalarıdır.

İbn Asâkir'in bildirdiğine göre Vehb (b. Münebbih) der ki:

“Âd kavminin erkekleri, onların arşınıyla altmış arşın boyundaydı. Kişinin başı, büyük bir kubbe gibiydi. Adamın bir gözüne yırtıcı hayvanlar yavrulardı, burun delikleri de böyleydi."

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Katâde der ki:

“Bize bildirildiğine göre Âd kavminin boyu on iki arşındı."

İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre Abdullah b. Amr:

“Sizden öncekilerin iki omuzu arasındaki mesafe bir mil uzunluğundaydı" demiştir.

Hakîm et-Tirmizî, Nevâdiru'l-Usûl'da, İbn Abbâs'ın şöyle dediğini bildirir:

“Âd kavminde normal bir insanın boyu seksen kulaç kadardı. O zaman buğday tanesi, bir sığır böbreği büyüklüğündeydi. Bir narın kabuğunun içinde ise on kişi oturabilirdi."

İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre âyette geçen (.....) sözünden kasıt kuvvettir.

Abdullah b. İbn Abbâs, Zühd'ün zevâidinde ve İbn Ebî Hâtim, Ebû Hureyre'nin şöyle dediğini bildirir:

“Âd kavminden bir adam taştan iki kapı kanadı yapardı. Eğer bu ümmetten beşyüz kişi onu kaldırmak için bir araya gelecek olsaydı buna güç yetiremezdi. Onlardan herhangi birisi ayağı ile yere vuracak olsaydı, ayağı yere geçerdi."

Zübeyr b. Bekkâr, el-Mufavvakiyyât'ta, Sevr b. Zeyd ed-Diyelî'nîn şöyle dediğini bildirir:

“Bir kitapta şöyle okudum:

“Ben Şeddâd b. Âd'ım. Ben direkleri kaldıran kişiyim. Ben bileğimle bir vadinin ağzını kapatanım. Ben, denizde dokuz arşın boyunda ve sadece Muhammed'in ümmetinin çıkarabileceği bir hazineyi saklayan kişiyim."

İbn Bekkâr, Sevr b. Zeyd'in şöyle dediğini bildirir: Yemen'e geldiğimde, daha önce ondan daha uzununu görmediğim bir adamı gördüm ve hayret ettim. Bana:

“Buna hayret mi ediyorsun?" diye sorduklarında, ben:

“Vallahi bundan daha uzun boylu birini görmedim" karşılığını verdim. Bana:

“Vallahi! Bir ayak veya el gördük ve bu adamın eliyle ölçtük, ölçtüğümüz şey bunun elinin on altı katı çıktı" dediler.

Zübeyr b. Bekkâr'ın bildirdiğine göre Zeyd b. Eşlem:

“Eskiden, dört yüz yıl geçerdi ve kimsenin öldüğü duyulmazdı" demiştir.

İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre âyette geçen (.....) kelimesi, Allah'ın nimetleri, (.....) kelimesi ise gazab mânâsındadır.

İbn Ebî Hâtim'in İbn Zeyd'den bildirdiğine göre (.....) sözünden kastedilen, Yüce Allah'tan onlara azab gelmesidir. Kur'ân'da geçen her (.....) kelimesi azab anlamındadır.

Tastî'nin bildirdiğine göre Nâfi' b. el-Ezrak, İbn Abbâs'a: (.....) ifadesinin ne anlama geldiğini sorunca, İbn Abbâs:

“(Ricz lanet, gazab ise azab anlamındadır" karşılığını vermiştir. Nâfi':

“Peki, Araplar öylesi bir ifadenin ne anlama geldiğini biliyorlar mı ki?" diye sorunca da, İbn Abbâs şöyle demiştir:

“Tabi kü Şâirin:

"Derken bir yıl Necd'de helak oldular

O yılın laneti ve azabı üzerlerine düştü" dediğini bilmez misin?

72. Âyetin Tefsiri

"Onu ve onunla beraber olanları rahmetimizle kurtardık ve âyetlerimizi yalanlayıp da iman etmeyenlerin kökünü kestik"

İshâk b. Bişr ve İbn Asâkir, Amr b. Şuayb vasıtasıyla, babasından, o da dedesinden şöyle nakleder:

“Yüce Allah, Âd kavminden intikam alması için Akîm'e vahyedince, öküz burnu kalınlığında şiddetli bir kasırga gönderdi. Bu kasırga doğusundan batısına her tarafı yerinden oynattı. Bunun üzerine yeryüzüyle görevli melekler:

“Ey Rabbimiz! Rüzgara karşı durmaya gücümüz kalmadı" dediler. Eğer kasırga gönderildiği gibi değil de normal büyüklüğüyle gönderilseydi, yeryüzünün doğusunda ve batısında olan her şeyi helak ederdi. Yüce Allah:

“Geri dön!" diye vahyedince geri döndü, kasırga da geri döndü ve tekrar bir yüzük deliği kalınlığında çıktı. Yüce Allah, Hazret-i Hûd'a, beraberindeki müminlerle oradan ayrılıp bir harmana gitmelerini emretti. Hazret-i Hûd yanındakilerle çıkıp bir harmana varınca onların etrafında bir çizgi çizdi ve kasırga gelince Hazret-i Hûd ve yanındakilerin olduğu yere girmedi. Kasırgadan, sadece kendilerine serinlik verecek kadar bir şey esti. Âd kavmine ise gökle yeri dolduracak kadar esip bütün taşlan onların üzerine savurdu. Yüce Allah, yılan ve akreplere, Âd kavminin yollarını tutmasını emretti ve onlardan kimse yılan ve akrepleri aşıp bir yere gidemedi.

İbn Asâkir, Vehb (b. Münebbih)'in şöyle dediğini bildirir:

“Yüce Allah, Âd kavmine rüzgarı gönderdiği zaman, Hazret-i Hûd ve beraberindekiler etrafı çevrili bir yere çekilmişlerdi. Rüzgâr, onlara ancak derileri yumuşatacak ve nefislere neşe verecek kadar dokunuyordu. Kâfirleri ise yer ile gök arasında savuruyor ve taşlara çarparak beyinlerini parçalıyordu."

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Zeyd, "Ayetlerimizi yalanlayıp da iman etmeyenlerin kökünü kestik" sözünün, onların hepsinin helak olması anlamında olduğunu söyledi.

Ebu'ş-Şeyh, el-Azame'de Hureym b. Hamza'nın şöyle dediğini bildirir:

“Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Yüce Allah'tan, kendisine Âd kavminden birini göstermesini isteyince, Yüce Allah ona perdeyi kaldırdı. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Âd kavminden kendisine gösterilen adamın başının Medine'de, ayaklarının ise Zu'l-Huleyfe'de olduğunu gördü. Adam dört mil boyundaydı."

İbn Asâkir, Sâlim b. Ebi'l-Ca'd vasıtasıyla Abdullah'ın şöyle dediğini nakleder:

“Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanında peygamberlerden bahsedlip Hazret-i Hûd'un bahsi geçince:

“O, Allah'ın halilidir" buyurdu.

Ahmed, Ebû Ya'lâ ve İbn Asâkir'in İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) hac yaptığı zaman Usfân vadisinden geçerken:

"Bu vadiden, Hûd, Salih ve Nûh, yularları liften olan kırmızı develer üzerinde geçtiler. Onlar abalarını izar, siyah yün bir kumaşı da rida olarak kullanır ve telbiye getirerek Kâbe'yi tavaf ederlerdi" buyurdu.

İbn Asâkir'in bildirdiğine göre İbn Sâbıt der ki:

“Makam, Rükün ve Zemzem kuyusu arasında doksan dokuz peygamberin mezarı) vardır. Hazret-i Hûd, Hazret-i Nûh, Hazret-i Şuayb, Hazret-i Salih ve Hazret-i İsmail bu yerde defnedilmiştir."

İbn Sa'd ve İbn Asâkir, İshâk b. Abdillah b. Ebî Ferve'nin şöyle dediğini bildirir:

“Peygamberlerden sadece üçünün mezarının yeri bilinmektedir. Hazret-i İsmâil'in kabri oluğun altında Kâbe ile Rükn'ün arasındadır. Hazret-i Hûd'un kabri Yemen'de kumdan bir tepededir ve üzerinde bir- ağaç vardır. Hazret-i Hûd'un mezarının bulunduğu yer, yeryüzünün en sıcak yeridir. Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) kabrinin yeri de bilinmektedir. Mezarları kesin olarak bilinen peygamberler bunlardır."

Buhârî, Tarih'te, İbn Cerîr ve İbn Asâkir, Ali b. Ebî Tâlib'in şöyle dediğini bildirir:

“Hazret-i Hûd'un kabri, Hadramût'ta kızıl kumdan bir tepededir ve başucunda bir sedir ağacı vardır."

İbn Asâkir, Osmân b. Ebi'l-Âtike'nin şöyle dediğini bildirir:

“Dımaşk (Şam) mescidinin kıble tarafında Hazret-i Hûd'un mezarı vardır."

Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Ebû Hureyre der ki:

“Hazret-i Hûd, dört yüz yetmiş iki yıl yaşamıştır."

Zübeyr b. Bekkâr, el-Muvaffakiyyât'ta, Abdullah b. Amr b. el-Âs'ın şöyle dediğini bildirir:

“Dünyadaki olağanüstü şeyler dört tanedir. Birisi, İskenderiyye kulesinde asılı olan aynadır. Kişi bu aynanın altında oturur ve Kostantiniyye ve İskenderiyye arasındaki her yeri görürdü. İkincisi: Endülüs'te olan bakırdan yapılmış bir attır. Bu at ayaklarını açmış:

“Kimse beni aşıp giremez" der gibiydi. O memlekete giren herkesi karıncalar yerdi. Bir diğeri, Âd kavminin yurdunda bakırdan bir kule ve üzerinde bakırdan yapılmış bîr adam heykeli vardır. Haram aylar geldiği zaman bu kuleden su akar ve insanlar içip sular, havuzlara doldururlardı. Haram aylar geçince bu su kesilirdi. Başka bir olağanüstü şey ise Roma topraklarında üzerinde (üzüm ve çekirgeyle beslenen kuşların cinsinden) bakırdan bir kuş olan bakırdan yapılmış bir ağaçtır. Bu cinsten olan her kuş ayağında iki, gagasında bir zeytin tanesiyle gelir ve bakırdan yapılmış kuşa atarlardı. Bu kuşun sahipleri, yiyecek ve kandilleri için diğer yılın kış mevsimine yetecek kadar zeytin yağı çıkarırlardı."

73–78. Âyetlerin Tefsiri

Bkz. Ayet:79

79. Âyetin Tefsiri

"Semûd kavmine de kardeşleri Salih'i (gönderdik). Dedi ki: «Ey kavmim! Allah'a kulluk edin; sizin O'ndan başka tanrınız yoktur. Size Rabbinizden açık bir delil gelmiştir. O da, size bir mucize olarak Allah'ın şu devesidir. Onu bırakın, Allah'ın arzında yesin, (içsin); ona kötülük etmeyin; sonra sizi elem verici bir azap yakalar. Düşünün ki, (Allah) Âd kavminden sonra yerlerine sizi getirdi. Ve yeryüzünde sizi yerleştirdi: Onun düzlüklerinde saraylar yapıyorsunuz, dağlarında evler yontuyorsunuz. Artık Allah'ın nimetlerini hatırlayın da yeryüzünde fesatçılar olarak karışıklık çıkarmayın.» Kavminin ileri gelenlerinden büyüklük taslayanlar, içlerinden zayıf görülen inananlara dediler kî: «Siz Salih'in, Rabbi tarafından gönderildiğini biliyor musunuz?» Onlar da «Şüphesiz biz onunla ne gönderilmişse ona inananlarız» dediler. Büyüklük taslayanlar, «Sizin inandığınızı biz inkar ediyoruz» dediler ve dişi deveyi kesip devirdiler; Rablerinin buyruğuna baş kaldırdılar, «Ey Salih, eğer sen peygambersen bizi tehdit ettiğin azaba uğrat bakalım» dediler. Bunun üzerine onları o (gürültülü) sarsıntı yakaladı da yurtlarında diz üstü dona kaldılar. Salih o zaman onlardan yüz çevirdi ve şöyle dedi; «Ey kavmim! Andolsun ki ben size Rabbimin vahyettiklerini tebliğ ettim ve size öğüt verdim; fakat siz öğüt verenleri sevmiyorsunuz.»"

Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Muttalib b. Ziyâd der ki: Abdullah b. Ebî Leylâ'ya, Yahudi ve Hıristiyanlara kardeş denilip denilemeyeceğini sorduğumda:

“Onlar yurt kardeşidir. Yüce Allah'ın: «Semûd kavmine de kardeşleri Salih'i (gönderdik)» buyurduğunu görmüyor musun" karşılığını verdi.

Suneyd, İbn Cerîr ve Hâkim, Haccâc'ın vasıtasıyla, Ebû Bekr b. Abdillah'tan, o Şehr b. Havşeb'den, o da Amr b. Hârice'den Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Yüce Allah, Hazret-i Sâlih'in kavmi olan Semûd kavmine uzun ömür verdi. Hattâ, onlardan, bir kimse, kendisine taştan, çamurdan bir ev yapar, adam, daha sağ iken, ev yıkılır giderdi.Bunun için, onlar, dağlarda kayaları oyarak kendilerine evler edindiler ve geçim bolluğu içinde yaşadılar durdular. Hazret-i Salih'e: «Ey Salih! Rabbine dua et te, senin peygamber olduğunu bilmemiz için bir delil çıkarsın» dediler. Hazret-i Sâlih Rabbine dua edince Allah onlara bir deve çıkardı. Semûd kavminin kuyusundan bir gün deve, bir gün de kendileri su içiyordu. Devenin su içme günü gelince onun su içmesine izin verirler ve sütünü sağarak bütün kaplarım sütle doldururlardı. Yüce Allah, Hazret-i Salih'e: «Kavmin, deveni kesecekler» diye vahyedince, Hazret-i Salih kavmine bunu bildirdi. Kavmi: «Kesmeyeceğiz» karşılığını verince, Hazret-i Salih: «Eğer siz kesmezseniz, sizden, deveyi kesecek birinin doğması yakındır» dedi. Onlar: «Bu çocuğun alâmeti nedir? Vallahi onu bulursak öldürürüz» diye sorunca, Hazret-i Sâlih: «Kumral, saçlarının ucu kırmızı bir kişidir» cevabını verdi. Şehirde halkın ileri gelenlerinden ve güçlü iki yaşlı vardı. Bunlardan birinin oğlu vardı ve evlenmek için kendisine denk bir kadın bulunmuyordu. Diğerinin ise evlenebilecek dengi bulunamayan bir kızı vardı. Bunlar bir araya geldiler ve biri diğerine: «Neden oğlunu evlendir miyorsun?» diye sordu. Öbürü: «Onun dengi olacak birini bulamıyorum» cevabını verince, soruyu soran kişi: «Benim kızım bunun dengidir. Ben kızımı senin oğlunla evlendiririm» deyip kızını bu adamın oğluyla evlendirdi. Bu oğlan ve kızdan, deveyi kesecek olan çocuk doğdu. Şehirde, yeryüzünde fesat çıkaran sekiz kişi vardı. Hazret-i Sâlih onlara: «İçinizden doğacak bir kişi deveyi kesecek» deyince, şehirden sekiz ebelik yapan kadın buldular ve yanlarında askerlerle şehirde dolaşıp doğum sancısı çeken kadın gördüklerinde, doğan çocuğun cinsiyetine bakıyorlardı. Eğer doğan çocuk erkekse, Hazret-i Sâlih'in tarifine uyup uymadığına bakıyorlardı. Eğer kızsa onu bırakıyorlardı. Hazret-i Sâlih'in tarif ettiği çocuğu bulduklarında kadınlar bağırıp: «Allah'ın Peygamberi Sâlih'in tarif ettiği çocuk budur» dediler. Askerler çocuğu almak isteyince, dedeleri araya girerek: «Eğer Sâlih böyle bir şey yapmak isteseydi onu öldürürdük» dediler. Çocuk, kötü biriydi. Bir günde, normal bir çocuğun bir haftada büyüdüğü kadar, bir haftada, başka çocuğun bir ayda büyüdüğü kadar, bir ayda, başka bir çocuğun bir yılda büyüdüğü kadar gelişiyordu. Yeryüzünde ıslah etmeyip fesad çıkaran, aralarında bu iki ihtiyarın da bulunduğu sekiz kişi bir araya gelip: «Bu çocuğun yanımızdaki değeri ve dedelerinin konumu sebebiyle aleyhimizde kullanılmıştır» dediler. Bunlar (çocukla beraber) dokuz kişiydi. Hazret-i Sâlih onlarla aynı köyde yatmaz, mescidinde uyurdu. Sabah olunca da yanlarına gidip nasihatte bulunurdu. Akşam olunca da mescidine gidip orada gecelerdi."

Haccâc der ki: İbn Cüreyc şöyle dedi: Hazret-i Sâlih onlara:

“Bir çocuk doğacak ve helakiniz onun eliyle olacaktır" deyince, "Ne yapmamızı emredersin?" diye sordular. Hazret-i Sâlih:

“Onları öldürmenizi emrediyorum" karşılığını verince, biri dışında (doğan çocukların) hepsini öldürdüler. O çocuk büluğa erince:

“Eğer çocuklarımızı öldürmeseydik, bizim de çocuklarımız bunun kadar olurdu. Bunun tek müsebbibi Salih'tir" dediler. Aralarında Hazret-i Salih'i öldürmeye karar verdiler ve:

“İnsanların gözü önünde yolculuğa çıkarız. Sonra falan ay falan gece geri dönüp mescidinin yanında pusuya yatarız ve onu öldürürüz. İnsanlar, bizi seferde bildiğinden dolayı şüphelenmezler" dediler. Anlaştıkları zamanda gelip bir kayanın altında pusuya yattılar. Allah kayayı onların üzerine göndererek kendilerini, ezdi. Onların bu planını bilen bazıları gidip baktıklarında kayanın altında ezildiklerini görerek köye döndüler ve:

“Ey Allah'ın kulları! Salih'in, çocuklarını öldürmelerini emretmesi yetmedi mi ki onları da öldürdü" diye bağırdılar. Bunun üzerine köy halkı deveyi öldürmek için toplandılar ve onuncu çocuk dışındaki herkes deveyi öldürmekten kaçındı.

Sonra Haccâc bunları söyledikten sonra Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) hadisine şöyle devam etti:

“Hazret-i Sâlih'e tuzak kurmak istediler ve gidip Salih'e giden yoldaki bir dehlize geldiler. Sekiz kişi burada saklanıp: «Yanımıza geldiği zaman onu öldürürüz ve ailesine gidip onlara da baskın yaparız» dediler. Yüce Allah yeryüzüne emretti ve yer dümdüz olup onları açığa çıkardı. Bunun üzerine toplanıp suyun yanında olan devenin yanına gittiler ve Şakı, içlerinden birine: «Git ve deveyi kes» dedi. Adam gitti, ama korktu ve kesmeden geri döndü. Şakî, başka birini gönderince o da korktu ve deveyi kesemedi. Şakî kimi gönderdiyse, giden kişi deveyi kesmekten korkarak geri dönünce kendisi gidip devenin sinirlerini kesti ve deve düşüp tepinmeye başladı. Aralarından bir adam Hazret-i Sâlih'e gidip: «Deveye yetişi Onu kestiler» dedi. Hazret-i Sâlih yanlarına gelince onu karşılayıp özür dileyerek: «Ey Allah'ın peygamberi! Bunu falan kişi kesti. Bizim bir suçumuz yoktur» dediler. Hazret-i Sâlih: «Bakınız onun yavrusuna yetişecek misiniz. Eğer yavrusuna yetişirseniz belki Allah azabı üzerinizden kaldırır» deyince, gidip devenin yavrusunu aradılar. Yavru, anesinin can çekişmekte olduğunu görünce yüksek olmayan Kâra adındaki bir dağa çıktı. Onlar yavruyu almak için gidince Yüce Allah dağa vahyetti ve dağ semaya doğru kuşların bile yetişemeyeceği kadar yükseldi Hazret-i Sâlih köye girince yavru deve kendisini gördü ve ağlayarak göz yaşı akıttıktan sonra Hazret-i Sâlih'e dönerek bir defa böğürdü, sonra bir daha, sonra üçüncü defa böğürdü. Hazret-i Sâlih, kavmine şöyle dedi: «Yavru devenin her böğürmesi için bir gününüz vardır.

Yurdunuzda üç gün yaşayınız. "...Bu, yalanlanmayacak bir sözdür. Size gelecek azabın alâmeti, birinci günde küçük olsun büyük olsun, erkek olsun kadın olsun hepinizin yüzünün safran sürülmüş gibi sararmasıdır.» Akşam olunca hepsi birden: «Ecelinizden bir gün geçti ve azab size yaklaştı» diye bağırdı. İkinci günün sabahı yüzlerinin kanla boyanmış gibi kırmızı olduğunu gördüler ve bağırıp feryad ederek ağlayıp azabın geldiğini anladılar. Akşam olunca hepsi birden: «Ecelinizden bir gün daha geçti ve azab size yaklaştı» diye bağırdı. Üçüncü günün sabahı yüzlerinin kömürle boyanmış gibi simsiyah olduğunu görerek: «Azab size geldi. Kefenlerinizi giyip kendinizi mumyalayın» dediler. Onlar sabır otu ve kırmızı çamurla mumyalanırlardı. Kefenleri ise deridendi. Kefenlenip mumyalandıktan sonra kendilerini yere attılar ve azabın, başlarının üstünden mi yoksa ayaklarının altından mı geleceğini bilmeden bir semaya, bir yere bakmaya başladılar: Dördüncü gün kendilerine semadan her yıldırımın, yeryüzünde de sesi olan herşeyin sesinin bulunduğu bir sayha geldi ve kalpleri göğüslerinde parçalanıp yurtlarında dizüstü donakaldılar. "

Abdürrezzâk, Firyâbî, İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l- Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Ebu't-Tufayl der ki:

“Semûd kavmi Hazret-i Salih'e:

“Eğer doğru söylüyorsan bize bir delil getir" deyince, Hazret-i Sâlih:

“Çıkınız" dedi. Semûd kavmi bir kayanın üzerine çıktılar ve bu kayanın gebe olanın sancı çektiği gibi sancılandığını gördüler. Sonra kaya yarıldı ve ortasından deve çıktı. Hazret-i Sâlih, onlara:

“Size bir mucize olarak Allah'ın şu devesidir. Onu bırakın, Allah'ın arzında yesin, (içsin); ona kötülük etmeyin; sonra sizi elem verici bir azap yakalar" dedi. Semûd kavmi deveden usandıkları zaman onu kesince, Hazret-i Sâlih onlara:

“Yurdunuzda üç gün daha kalın..." dedi.

Abdürrezzâk, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in Katâde'den bildirdiğine göre Hazret-i Sâlih, onlara, deveyi kestikleri zaman:

“Üç gün daha kalın" dedikten sonra:

“Helak olmanızın alâmeti, yarın yüzlerinizin sararması, ikinci gün kızarması, üçüncü gün ise kararmasıdır. Yüzleri Hazret-i Sâlih'in dediği gibi sararıp kızarınca ve üçüncü gün kararınca, helak olacaklarına inandılar.

Bunun üzerine kefenlerini giyip kokular süründüler, sonra sayha onları yerle bir etti. Deveyi kesen kişi:

“Hepiniz razı olmadıkça onu kesmem" deyince, herkesin rızasını almaya başladılar. Hata kadının çadırına girip:

“Razı oldun mu?" diye sordular. Kadın:

“Evet" cevabını verdi. Çocuklara bile sordular ve sonunda hepsi de devenin kesilmesine razı olunca deveyi kestiler.

Ahmed, Bezzâr, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Taberânî, M. el- Evsafta, Ebu'ş-Şeyh, Hâkim ve İbn Merdûye, Câbir b. Abdillah'ın şöyle dediğini nakleder:

“Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) (Medine ile Şam arasındaki) Hicr denilen yerde konaklayınca kalkıp halka hitab ederek şöyle buyurdu:

“Ey insanlar! Peygamberinizden mucize istemeyiniz. Hazret-i Sâlih'in kavmi kendisinden mucize isteyince, Allah onlara deveyi gönderdi. O deve işte şu yoldan gelir, geldiği gün onların bütün suyunu içerdi. Onlar da deveden ertesi gün, bir gün önce içmiş olduğu su kadar süt sağarlardı. Sonra da deve şu yoldan çıkıp giderdi. Onlar Rablerinin emrine karşı gelip deveyi kestiler. Bunun üzerine Allah onlara üç gün gün sonra azab edeceğini vaadetti. Allah sözünde asla yalancı çıkmaz. Sonra yerle gök arasında korkunç bir ses hasıl oldu. Allah'ın haremindeki bir kişi dışında hepsi helak oldular. O adamı Harem, Allah'ın azabından korudu." Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Ey Allah'ın Resûlü! Bu kişi kimdir?" diye sorulunca, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Ebû Riğâl'dır. Bu kişi de Harem'den çıkınca, onların uğradığı akıbete uğradı" buyurdu.

İbn Cerîr, Ebu'ş-Şeyh ve İbn Merdûye, Ebu't-Tufayl'ın hadisinden aynı rivayeti merfu olarak yapmıştır.

Ahmed ve İbnu'l-Münzir, Ebû Kebşe el-Enmârî'nin şöyle dediğini bildirir: Tebuk gazvesinde bir topluluk Hicr halkının olduğu yere girmek için hızlanınca, halka:

“Namaz toplayıcıdır" diye seslenildi. Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına vardığım zaman:

“Neden, Allah'ın gazab ettiği bir kavmin olduğu yere giriyorsunuz?" diyordu. Bir adam:

“Onların bu haline şaşıyoruz da ondan ey Allah'ın Resûlü!" karşılığını verince, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Bundan daha çok şaşılacak şeyi size bildireyim mi? İçinizden birisi, sizden önce olanı ve sizden sonra olacağı size haber veriyor. İstikâmet üzere ve doğru olunuz. Allah sizin azabınıza hiç aldırmaz. Öyle bir kavim gelecek ki; kendilerinden hiçbir şeyi geri çeviremeyecekler."

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Katâde der ki: Semûd kavmi deveyi kestikleri zaman birbirlerine işaret ederek:

“Deve yavrusuna saldırınız" dediler. Deve yavrusu dağa kaçtı ve bir gün geçtikten sonra kıbleye dönüp:

“Ey Rabbim! Annem! Ey Rabbim! Annem! Ey Rabbim! Annem!" dedi. O zaman Semûd kavmine sayha gönderildi."

İbn Ebî Hâtim'in Abdullah b. Ebi'I-Huzeyl'den bildirdiğine göre Deve kesildiği zaman yavrusu dağa kaçıp böğürmeye başladı. Onun böğürmesini duyan herkes öldü.

İbn Ebî Hâtim, Atâ'nın şöyle dediğini bildirir: Hazret-i Sâlih'in kavmi deveyi öldürünce, Hazret-i Sâlih onlara:

“Azab size gelecektir" dedi. Onlar:

“Bunun alâmeti nedir?" diye sorunca, Hazret-i Sâlih:

“Birinci gün yüzünüzün kızarması, ikinci gün sararması ve üçüncü gün kararmasıdır. Sabah olup yüzlerinin kızarmış, ikinci gün sararmış, üçüncü gün de kararmış olduğunu görünce Hazret-i Sâlih'in dediğine inandılar. Koku sürünüp kefenlerini giydiler ve evlerinde beklediler. Cibril'in sayhasıyla da canlan çıktı."

Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Süddî der ki:

“Allah, Hazret-i Sâlih'i Semûd kavmine peygamber olarak gönderdi ve Hazret-i Sâlih onları İslam'a davet etti ama onlar Hazret-i Sâlih'i yalanlayarak bir delil getirmesini istediler. Delil olarak onlara deveyi getirdi ve sularından içmesi için deveye bir gün, kendilerine bir gün ayırdılar. Bunu Semûd kavminin hepsi kabul ettiler. Devenin su içtiği gün iki dağın arasından geçince dağlar onu sıkıştırırdı. Zamanımıza kadar o iki dağda devenin sürtünme izi mevcuttur. Sonra deve gelip Semûd kavminin yanında durur ve onlar sütünü sağarak susuzluklarını giderirlerdi. Suyu kulanma günü kendilerine gelince ise deve yanlarına gelmezdi. Devenin bir yavrusu vardı. Hazret-i Sâlih, kavmine:

“Bu ayda bir çocuk doğacak ve sizin helakiniz onun eliyle olacaktır" dedi. O ay Semûd kavminden dokuz kişinin çocuğu oldu. Doğan çocukları öldürdükten sonra onuncu kişinin çocuğu doğdu, ama bu kişi oğlunu öldürmeyi kabul etmedi. Bu kişinin daha önce çocuğu olmamıştı. Onuncu çocuk hızlı bir şekilde gelişti ve dokuz yaşına gelince (çocuklarını öldüren dokuz kişi) onu görüp:

“Eğer çocuklarımız sağ olsaydı bunun gibi olurlardı" deyip Hazret-i Salih'e kızdılar.

İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İbn Güreye, "Ona kötülük etmeyin..,"sözünün, "Onu öldürmeyin" mânâsında olduğunu söyledi.

İbn Ebî Hâtim, Süddî'nin, "Dağlarında evler yontuyorsunuz..." sözünü açıklarken:

“Dağları oyup evler yapıyorlardı" dediğini bildirir.

İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in Mücâhid'den bildirdiğine göre, âyette geçen (.....) kelimesi, batıla dalıp aşırı gittiler, (.....) sözü ise gürültü mânâsındadır.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Ebû Mâlik, âyette geçen, "Yurtlarında diz üstü dona kaldılar" sözünden kastedilenin Semûd kavminin bütün askerleri olduğunu söyledi.

İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in İbn Zeyd'den bildirdiğine göre âyette geçen (.....) sözü, "Öldüler" mânâsındadır.

Abd b. Humeyd'in Katâde'den bildirdiğine göre âyette geçen (.....) sözü, "Öldüler" mânâsındadır.

Abdürrezzâk ve Ebu'ş-Şeyh, Hasan(ı Basrî'nin) şöyle dediğini bildirir:

“Semûd kavmi deveyi kesince yavrusu kaçıp tepelere çıktı ve:

“Ey Rabbim! Annem nerede?" deyip bir defa böğürdü ve çığlık inip Semûd kavmini helak etti."

Ahmed, Zühd'de, Ammâr'ın şöyle dediğini bildirir:

“Hazret-i Sâlih'in kavmi deveyi (mucize olarak) istediler. Deve gönderilince de onu kestiler. İsrailoğulları bir sofra indirilmesini istediler. Sofra inince, yine inkar ettiler. Sizin imtihanınız ise dinar ve dirhemledir."

Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Vehb (b. Münebbih) der ki:

“Hazret-i Sâlih ve beraberindekiler Semûd kavminin uğradığı sayhadan kurtulunca, Hazret-i Sâlih:

“Ey kavmim! Bu yurt ve ehli, Allah'ın lanetine uğramıştır. Yola çıkıp Allah'ın haremine ve güvenli kıldığı yere gidiniz" dedi. Bunun üzerine kavmi o anda hac için ihrama girdiler ve yola çıkıp Mekke'ye vardılar. Ölene kadar orada yaşadılar. Bu kişilerin mezarı Kâbe'nin batısındadır."

80–83. Âyetlerin Tefsiri

Bkz. Ayet:84

84. Âyetin Tefsiri

"Lût'u da (peygamber gönderdik). Kavmine dedi ki: «Sizden önceki milletlerden hiçbirinin yapmadığı fuhuşu mu yapıyorsunuz? Çünkü sız, şehveti tatmin için kadınları bırakıp da şehvetle erkeklere yanaşıyorsunuz. Doğrusu siz taşkın bir milletsiniz.» Kavminin cevabı: Onları (Lût'u ve taraftarlarını) memleketinizden çıkarın; çünkü onlar fazla temizlenen insanlarmış! demelerinden başka bir şey olmadı. Bunun üzerine Lut'u ve taraftarlarını kurtardık; yalnız karısı, geride kalıp helake uğrayanlardan oldu. Geriye kalanların üzerine öyle bir yağmur yağdırdık kil Suçluların sonunun nasıl olduğuna bir bak!"

İbn Asâkir, Süleyman b. Surad'ın şöyle dediğini bildirir:

“Hazret-i Lût'un babası, Hazret-i İbrâhîm'in amcasıdır."

İshâk b. Bişr ve İbn Asâkir'in bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki:

“Hazret-i Lût altı üstüne getirilen şehirlere peygamber olarak gönderildi. Gönderildiği şehirler dört tanedir ve bunlar: Sedûm, Emûra, Âmûra ve Sabvira şehirleridir. Her şehirde de yüz bin savaşçı vardı. En büyük şehirleri Sedûm'du ve Hazret-i Lût orada ikamet etmekteydi. Sedûm, Şam (Suriye) beldelerindendir ve Filistin'e bir günlük mesafededir. Hazret-i İbrâhim, Lût b. Harrân b. Târeh'in amcasıdır. Hazret-i İbrâhim, Hazret-i Lût'un kavmine de nasihatte bulunmaktaydı. Yüce Allah, İslam'ın perdesini yırtan, Allah'ın haram kıldıklarını işleyen ve büyük fuhşu yapan Hazret-i Lût kavmine mühlet vermişti. Hazret-i İbrâhim merkebine biner ve Hazret-i Lût'un şehirlerine gidip onlara nasihat ediyordu, ama onlar nasihati kabul etmiyorlardı. Sonra merkebinin üzerinde gelip Sedûm şehrine bakıp:

“Ey Sedûmî Allah'ın azabı acaba sana hangi gün gelecek! Sedûm, sizi Allah'ın cezasını hak edecek şeyleri yapmanızdan menederim" diye sesleniyordu. Zamanı gelince Yüce Allah Cibril'i meleklerden bir grupla gönderdi ve bunlar erkek sûretinde yeryüzüne inip ekinini sulamakta olan Hazret-i İbrâhim'in yanına gittiler. Su, akacağı kanala ulaşınca Hazret-i İbrâhîm çapasını koyup arkasında iki rekat namaz kılıyordu. Yüce Allah'ın Hazret-i İbrâhîm'i dost edindiğini bilmeyen melekler Hazret-i İbrâhîm'e bakıp:

“Eğer Allah bir dost edinecek olsaydı bu kulu dost edinirdi" dediler.

İbn Ebi'd-Dünyâ, Zemmu'l-Melâhî'de, İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh, Beyhakî, Şu'abu'l-İmân'da ve İbn Asâkir'in İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre "Sizden önceki milletlerden hiçbirinin yapmadığı fuhuşu mu yapıyorsunuz?" sözündeki fuhuştan kasıt, erkeklerin erkeklerle cinsi münasebette bulunmalarıdır.

İbn Ebî Şeybe, İbn Ebi'd-Dünyâ, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh, Beyhakî ve İbn Asâkir, Amr b. Dînâr'ın "Sizden önceki milletlerden hiçbirinin yapmadığı fuhuşu mu yapıyorsunuz?" sözünü açıklarken:

“Lût kavminde baş gösterene kadar, hiçbir erkek, erkekle cinsel ilişkiye girmemiştir" dediğini bildirir.

İbn Ebi'd-Dünyâ, İbn Ebî Hâtim, Beyhakî ve İbn Asâkir, Ebû Sahra Câmi b. Şeddâd'dan Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Lût kavmi livatayı erkeklerle yapmadan kırk yıl önce kadınlarla yaptılar."

İbn Ebi'd-Dünyâ ve İbn Asâkir'in bildirdiğine göre Tâvus'a, kadına arkasından (anal olarak) yaklaşan erkeğin durumu sorulunca:

“Bu, Lût kavminin başlattığı bir şeydir. Lût kavmi ilk önce kadınlara arkalarından yaklaştılar, sonra da erkeklere aynı şeyi yaptılar" cevabını verdi.

İbn Ebî Şeybe, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Beyhakî, Sünen'de bildiriyor: Hazret-i Ali minberde:

“Bana sorunuz" deyince, İbnu'l-Kevvâ:

“Kadınlarla arkadan (anal) münasebette bulunmak caiz midir?" diye sordu. Hazret-i Ali:

“Rezil oldun, Allah seni rezil edesice! Sen Yüce Allah'ın:

“Sizden önceki milletlerden hiçbirinin yapmadığı fuhuşu mu yapıyorsunuz?"buyurduğunu duymadın mı?" karşılığını verdi.

İshâk b. Bişr ve İbn Asâkir'in bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki:

“Lût kavmini, kadınları bırakıp erkeklerle münasebete iten sebep şudur: onların hem evlerinde, hem bahçelerinde, hem de dışarıda yol kenarında ürünleri vardı. Lût kavmine kuraklık ve kıtlık isabet edince birbirlerine:

“Eğer, açıkta olan bu ürünlerinizden yolcuların almasına engel olursanız, onların alacağından siz faydalanırsınız" dediler. "Nasıl engel olacağız?" diye soranlara da:

“Memleketinizde yakaladığınız yabancılarla cinsi münasebeti kural haline getiriniz ve ona dört dirhem ceza veriniz. Eğer böyle yaparsanız insanlar memleketinize gelmez" dediler. Böylece daha önce hiç kimsenin yapmadığı şeyi kendileri yapmaya başladılar."

İshâk b. Bişr ve İbn Asâkir, Muhammed b. İshâk vasıtasıyla, İbn Abbâs'tan rivayette bulunan bir kişiden şöyle bildirir:

“Lût kavminin bu kötü işe başlamaları şöyle olmuştur: Yukarıdaki hadiste belirtilen kararı aldıkları zaman İblis, insanların gördüğü en güzel oğlan şeklinde gelip kendilerini nefsine çağırdı ve onunla ilişki kurdular. Ondan sonra bu işe devam ettiler."

İbn Ebi'd-Dünyâ, Ebu'ş-Şeyh, Beyhakî ve İbn Asâkir'in bildirdiğine göre Huzeyfe der ki:

“Lût kavmi hakkında azab hükmü, kadınlar kadınlarla, erkekler de erkeklerle münasebette bulunmaya başlayınca gerçekleşti."

İbn Ebi'd-Dünyâ, Beyhakî ve İbn Asâkir'in bildirdiğine göre Ebû Hamza der ki: Muhammed b. Ali'ye:

“Allah, Lût kavminin kadınlarına, erkekleri sebebiyle mi azab etti?" diye sorduğumda:

“Allah böyle yapmayacak kadar adaletlidir. Erkekler erkeklerle, kadınlar da kadınlarla münasebette bulundukları için cezalandırıldılar" cevabını verdi.

Abdürrezzâk, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre "Çünkü onlar fazla temizlenen insanlarmış..." sözünden kastedilen, erkeklere ve kadınlara arkadan (anal) yaklaşmamalarıdır.

Firyâbî, İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Mücâhid, "Çünkü onlar fazla temizlenen insanlarmış..." sözünü açıklarken:

“Bu söz, Lût kavminin, erkeklere ve kadınlara arkadan yaklaşmamalarıyla alay etmek için söyledikleri bir sözdü" demiştir.

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve Ebu'ş-Şeyh, Katâde'nin, "Çünkü onlar fazla temizlenen insanlarmış..." sözünü açıklarken:

“Onlar, iman edenleri, ayıp olmayan bir şey sebebiyle ayıpladılar ve kötü olmayan bir şey sebebiyle kötülediler" dediğini bildirir.

Abdürrezzâk, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Katâde:

“Yalnız karısı, geride kalıp helake uğrayanlardan oldu. Geriye kalanların üzerine öyle bir yağmur yağdırdık ki! Suçluların sonunun nasıl olduğuna bir bak!" âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Hazret-i Lût'un ailesinden sadece hanımı, Allah'ın azabına uğrayanlarla beraber azaba uğradı. Yüce Allah geride kalanların üzerine gökten taş yağdırarak helak etti."

İshâk b. Bişr ve İbn Asâkir'in bildirdiğine göre Zührî der ki:

“Yüce Allah, Hazret-i Lût'un kavmine azab edince, Hazret-i Lût, Hazret-i İbrâhim'in yanına gitti ve vefat edene kadar onunla beraber kaldı."

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Ka'b(u'l-ahbâr), "Geriye kalanların üzerine öyle bir yağmur yağdırdık ki! Suçluların sonunun nasıl olduğuna bir bak!" âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Yağdırılan yağmur, kırsalda olanlara, çobanlara ve seferde olanlarına da isabet etti. Onlardan hiç kimse bu azabdan kurtulamadı."

İbn Ebî Hâtim'in Vehb (b. Münebbih)'den bildirdiğine göre Lût kavminin üzerine üzerine kükürt ve ateş yağdırılmıştır.

Ebu'ş-Şeyh'in Saîd b. Ebî Arûbe'den bildirdiğine göre Lût kavmi dört milyon kişiydi.

İbn Ebi'd-Dünyâ, Zemmû'l-Melâhî, Hâkim ve Beyhakî, Şu'abu'l-İmân'da, İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

"Sahibinden başkasını sahip edinen köleye Allah lanet -etsin. Tarlanın sınırını değiştirene Allah lanet etsin. Gözleri görmeyeni (yanlış, yol göstererek) yoldan çıkarana Allah lanet etsin. Anne babasına lanet okuyana- Allah lanet etsin, Allah'tan başkası için kurban kesene Allah lanet etsin. Hayvanla ilişki kurana Allah lanet etsin. Lût kavminin yaptığını yapana Allah lanet etsin." Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) son cümleyi üç defa söyledi.

Ahmed, Tirmizî, İbn Mâce, İbn Ebi'd-Dünyâ, Zemmu'l-Melâhî'de ve Beyhakî, Câbir b. Abdillah'tan, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Ümmetim için en çok korktuğum şey; Lût kavminin yaptığını yapmalarıdır. "

İbn Adiy ve Beyhakî'nin Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber:

“Şu dört kişi Allah'ın gazabıyla sabahlayıp Allah'ın öfkesiyle akşamlar" buyurunca, sahabe:

“Bunlar kimdir ey Allah'ın Resûlü?" diye sorunca, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Kadınlara benzemeye çalışan erkekler, erkeklere benzemeye çalışan kadınlar; hayvanla cinsel münasebette bulunan ve erkeklerle ilişkide bulunan (erkek)lerdir" cevabını verdi.

Abdürrezzâk, Ahmed, Ebû Dâvud, Tirmizî, Nesâî, İbn Mâce, İbn Ebi'd- Dünyâ, Dârekutnî, İbnu'l-Cârûd, el-Müntekâ'da, Hâkim ve Beyhakî'nin İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Lût kavminin yaptığını yapanı gördüğünüzde, yapanı da yapılanı da öldürünüz" buyurdu.

İbn Ebî Şeybe, İbn Ebi'd-Dünyâ ve Beyhakî, Ebû Nadra'dan bildirir: İbn Abbâs'a:

“Livata yapanın cezası nedir?" diye sorulunca, "Köydeki en yüksek binaya çıkarılıp başüstü aşağıya atılır, sonra taşlanır" cevabını verdi.

İbn Ebî Şeybe, İbn Ebi'd-Dünyâ ve Beyhakî'nin Zeyd b. Kays'tan bildirdiğine göre Hazret-i Ali livata yapanı recmetmiştîr.

İbn Ebi'd-Dünyâ ve Beyhakî'nin bildirdiğine göre İbn Şihâb:

“Livata yapan kişi, evli olsun bekar olsun recmedilir. Bu, geçmişten beri uygulanagelen bir adettir" demiştir.

İbn Ebî Şeybe, İbn Ebi'd-Dünyâ ve Beyhakî'nin bildirdiğine göre İbrâhîm:

“Eğer iki defa recmedilebilecek biri olsaydı bu kişi livata yapan kişi olurdu" demiştir.

İbn Ebî Şeybe, Ubeydullah b. Abdillah b. Ma'mer'in:

“Livata yapan, Lût kavminin öldürüldüğü gibi taşlanarak öldürülür" dediğini bildirir.

İbn Ebî Şeybe, İbn Ebi'd-Dünyâ ve Beyhakî, Hasan ve İbrâhîm'in:

“Livata yapanın haddi, zina haddi gibidir. Eğer evliyse recmedilir, bekara ise had (kırbaç cezası) uygulanır" dediğini bildirir.

Beyhakî'nin bildirdiğine göre Hazret-i Âişe der ki:

“İlk olarak Lût kavminin yaptığını yapmakla itham edilen kişi, Hazret-i Ömer zamanında itham edilen bir kişidir. O zaman Hazret-i Ömer, Kureyş gençlerine, onunla oturmamalarını emretmişti."

İbn Ebi'd-Dünyâ ve Beyhakî, Vadîn b. Atâ'dan, tâbiundan birinin şöyle dediğini bildirir:

“Onlar (sahabe) güzel yüzlü erkek çocuğuna bakışların dikilmesini hoş karşılamazlardı."

İbn Ebi'd-Dünyâ ve Beyhakî, Bakiyye'den, tâbiunden birinin şöyle dediğini bildirir:

“Ben, kendini ibadete vermiş bir genç için, zararlı bir aslandan çok, yanında oturan sakalı çıkmamış çocuktan korkarım."

İbn Ebi'd-Dünyâ ve Beyhakî, Hasan b. Zekvân'ın şöyle dediğini bildirir:

“Zengin çocuklarıyla oturma. Çünkü onların kadınlar gibi suretleri vardır ve bakirelerden daha çok fitneye sebep olurlar."

İbn Ebi'd-Dünyâ ve Beyhakî'nin bildirdiğine göre Necîb b. es-Serî:

“Bir erkek, sakalı çıkmamış genç çocukla bir evde gecelemesin" derdi.

Beyhakî'nin Abdullah b. el-Mübârek'ten bildirdiğine göre Süfyân es-Sevrî hamama girince yanına parlak yüzlü bir genç girdi. Bunun üzerine Süfyân:

“Bunu çıkarın. Ben her kadınla beraber bir şeytanın olduğunu, her gençle ise on şeytan olduğunu görüyorum" dedi.

İbn Ebi'd-Dünyâ, Hakîm et-Tirmizî ve Beyhakî'nin bildirdiğine göre İbn Şîrîn der ki:

“Domuz ve merkepler dışında hiçbir hayvan Lût kavminin yaptığını yapmaz."

İbn Ebi'd-Dünyâ ve Beyhakî, Ebû Sehl'in şöyle dediğini bildirir:

“Bu ümmetten, livatacılar denilen bir topluluk olacaktır. Bunlar üç sınıf olacaktır: Bîr sınıfı yüze bakar, bir sınıf tokalaşır yapar, bîr sınıf ise livatayı bizzat yaparlar."

İbn Ebi'd-Dünyâ ve Beyhakî, Mücâhid'in şöyle dediğini bildirir:

“Livatayı yapan gökteki ve yerdeki damla suyla yıkansa bile pis kalmaya devam eder."

İbn Ebî Şeybe ve İbn Ebi'd-Dünyâ'nın bildirdiğine göre Câbir b. Zeyd der ki:

“Dübürün dokunulmazlığı, fercin dokunulmazlığından daha güçlüdür."

Hâkim ve Beyhakî, Şüabu'l-İmân'da, Ebû Hureyre'den, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Yüce Allah, yarattıklarından yedi sınıf insanı yedi kat semada lanetlemiştir. Bu lanetini bir sınıfa üç defa tekrarlamış ve diğer sınıfı da birer defa lanetlemiştir. Yüce Allah şöyle buyurur: «Lût kavminin yaptığını yapan melundur; melundur, melundur. Hayvanlarla cinsel ilişkide bulunan melundur. Bir kadınla kızını aynı nikah altında, bulunduran melundur, Anne babasına isyan eden melundur. Allah'tan başkası için kurban kesen melundur. Allah'ın hadlerinden birini değiştiren melundur. Efendisinden başkasını efendi edinen (köle) melundur.»"

İbn Mâce ve Hâkim, Ebû Hureyre'den, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Lût kavminin yaptığını yapanı da yapılanı da recmediniz"

Abdürrezzâk, Musannef’te, İbn Ebî Şeybe, Musannef’te ve Ebû Dâvud'un bildirdiğine göre İbn Abbâs, livata ederken yakalanan bekar hakkında:

“Recmedilir" dediğini rivayet etmişlerdir.

Allah'ın Resûlü'nün bildirdiğine göre Hazret-i Âişe, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) üzüntülü olduğunu görüp:

“Ey Allah'ın Resûlü! Neden üzgünsün?" diye sorunca, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Ümmetimin, benden sonra Lût kavminin yaptığım yapmalarından olan korkum sebebiyle üzüntülüyüm" cevabını verdi.

İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre Ebû Hasîn der ki: Birini öldürmesi, evli olduğu halde zina etmesi, müslüman olduktan sonra mürted olması ve Lut kavminin yaptığı işi (livatalık) yapması gibi dört durum dışında bir müslümanın kanının dökülmesinin haram olduğunu bilmiyor musunuz?"

Taberânî'nin Sâlim b. Abdillah, Ebân b. Osmân ve Zeyd b. Hasan'dan bildirdiğine göre Hazret-i Osmân'a Kureyşli bir çocukla livata yapan bir adamı getirdiklerinde:

“Bu adam evli mi?" diye sordu. "Bir kad.ınla evlendi, ama henüz onunla zifafa girmedi" cevabını verdiklerinde, Hazret-i Ali, Hazret-i Osmân'a:

“Eğer kadınla zifafa girseydi, onu recmetmek helal olurdu. Ama madem ki zifafa girmemiş ona had (şeri ceza) uygula" dedi. Ebû Eyyûb:

“Şahitlik ederim ki, Ebu'l-Hasan'ın söylediğini Hazret-i Peygamber'den (sallallahü aleyhi ve sellem) duyduğuma şahitlik ederim" deyince, Hazret-i Osmân adama yüz kırbaç vurulmasını emretti.

85–92. Âyetlerin Tefsiri

Bkz. Ayet:93

93. Âyetin Tefsiri

"Medyen'e de kardeşleri Şuaybı (gönderdik). Dedi ki: «Ey kavmim! Allah'a kulluk edin, sizin ondan başka tanrınız yoktur. Size Rabbinizden açık bir delil gelmiştir; artık ölçüyü, tartıyı tam yapın, insanların eşyalarını eksik vermeyin. Düzeltilmesinden sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın. Eğer inananlar iseniz bunlar sizin için daha hayırlıdır. Tehdit ederek, inananları Allah yolundan alıkoyarak ve o yolu eğip bükmek isteyerek öyle her yolun başında oturmayın. Düşünün ki siz az idiniz de O sizi çoğalttı. Bakın ki, bozguncuların sonu nasıl olmuştur! Eğer içinizden bir grup benimle gönderilene inanır, bir grup da inanmazsa, Allah aranızda hükmedinceye kadar bekleyin. O hakimlerin en iyisidir.» Kavminden ileri gelen kibirliler dediler ki: «Ey Şuayb! Seni ve seninle beraber inananları memleketimizden kesinlikle çıkaracağız veya dinimize döneceksiniz.» (Şuayb): «İstemesek de mi? dedi. Doğrusu Allah bizi ondan kurtardıktan sonra tekrar sizin dininize dönersek Allah'a karşı yalan uydurmuş oluruz. Meğerki Rabbimız Allah dilemiş olsun, yoksa ona geri dönmemiz bizim için olacak şey değildir. Rabbimizin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Biz sadece Allah'a dayanırız. Rabbimiz! Bizimle kavmimiz arasında adaletle hükmet! Sen hükmedenlerin en hayırlısısın.» Kavminden ileri gelen kâfirler dediler ki: «Eğer Şuayb'e uyarsanız o takdirde siz mutlaka ziyana uğrarsınız.» Derken o şiddetli deprem onları yakalayıverdi de yurtlarında diz üstü donakaldılar. Şuaybı yalanlayanlar sanki yurtlarında hiç oturmamış gibiydiler. Asıl ziyana uğrayanlar Şuayb'ı yalanlayanların kendileridir. (Şuayb), onlardan yüz çevirdi ve (içinden) dedi ki; «Ey kavmim! Ben size Rabbimin gönderdiği gerçekleri duyurdum ve size öğüt verdim. Artık kâfir bir kavme nasıl acırım!»"

İbn Asâkir, İshâk b. Bişr vasıtasıyla, Ubeydullah b. Ziyâd b. Sem'ân'ın şöyle dediğini bildirir: Kutsal kitapları okuyan bir kişi şöyle dedi:

“Tevrat ehli, Hazret-i Şuayb'ın isminin Tevrat'ta Mîkâîl olarak geçtiğini iddia ederler. Hazret-i Şuayb'ın ismi, Süryâni dilinde Hirâ b. Yeshur, İbranî dilinde Şuayb b. Yeşhur b. Lâvî b. Yâkûb'dur."

İbn Asâkir, İshâk b. Bişr vasıtasıyla, neseb ilmini bilen Şarkî b. el- Kutâmî'nin şöyle dediğini bildirir:

“Hazret-i Şuayb'ın ibrânice'de adı Yesrûb, Arapça'da Şuayb b. Ankâ b. Yevbeb b. İbrahim'dir."

İshâk b. Bişr ve İbn Asâkir'in bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki:

“Hazret-i Şuayb, Hazret-i Yûsuf'tan sonra gönderilen resûl peygamberdir. Yüce Allah, Hazret-i Şuayb ve kavmi hakkında haber vermiştir: Allah:

“Medyen'e de kardeşleri Şuayb'ı (gönderdik). Dedi ki: Ey kavmim! Allah'a kulluk edin, sizin ondan başka tanrınız yoktur..." buyurmaktadır. Medyen kavmi, şirklerinin yanında ölçülerini ve tartılarını tam yapmayan bir topluluktu. Peygamberlerini yalanlamaları yanında, yoldan çıkmış ve azgınlık yapan bir topluluktu. Yolda oturup insanların mallarının onda birini alırlardı. İnsanların mallarının onda birini almaya ilk başlayan topluluk Medyen kavmidir. Yanlarına bir yabancı geldiği zaman onun parasını alırlar ve:

“Şu paran eksiktir deyip parayı yontup eksiltirler, sonra düşük fiyata alırlardı. Yüce Allah'ın:

“...Düzeltilmesinden sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın..." sözü buna işaret etmektedir. Medyen kavminin memleketi, gıdanın bol olduğu bir memleketti. İnsanlar gelip ihtiyaçlarını oradan alırlardı. Medyen halkı yollarda oturup insanların, Hazret-i Şuayb'ın yanına gitmesini engeleyip:

“Onu dinlemeyin. O yalancıdır ve sizi fitneye düşürür" derlerdi. "Tehdit ederek, inananları Allah yolundan alıkoyarak ve o yolu eğip bükmek isteyerek öyle her yolun başında oturmayın" sözü buna işaret etmektedir. İnsanlara:

“Şuayb'a tabi olursanız. Sizi fitneye düşürür" deyip, Hazret-i Şuayb'ı da tehdid ederek:

“Ey Şuayb! Ya seni köyümüzden çıkaracağız veya babalarımızın dînine geri döneceksin" dediler. O zaman Hazret-i Şuayb:

“Ey kavmim! Eğer benim, Rabbim tarafından (verilmiş) apaçık bir delilim varsa ve O bana tarafından güzel bir rızık vermişse buna ne dersiniz? Size yasak ettiğim şeylerin aksini yaparak size aykırı davranmak istemiyorum. Ben sadece gücümün yettiği kadar ıslah etmek istiyorum. Fakat başarmam ancak Allah'ın yardımı iledir. Yalnız O'na dayandım ve yalnız O'na döneceğim" dedi. Hazret-i Şuayb:

“Allah, beni korur. Ben Ona döneceğim. İstemesem de beni dininize mi çevireceksiniz? Eğer sizin dininize girecek olursak, Allah'ı yalancılıkla itham etmiş oluruz. Allah bizi, sizin dininizden koruduktan sonra artık o dine girmemize imkan yoktur" deyip "Meğer ki Rabbimiz Allah dilemiş olsun, yoksa ona geri dönmemiz bizim için olacak şey değildir. Rabbimizin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Biz sadece Allah'a dayanırız. Rabbimiz! Bizimle kavmimiz arasında adaletle hükmet! Sen hükmedenlerin en hayırlısısın" sözünü de ekleyerek her şeyin Allah'ın dilemesine bağlı olduğunu belirtmiş, kendileri için ne takdir edildiğini bilemeyeceğini söyleyip Allah'a tevekkül etmiştir.

İbn Abbâs der ki: Hazret-i Şuayb, yumuşak huylu, doğru sözlü ve vakûr biriydi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Hazret-i Şuayb'ı andığı zaman, kavmini davet ederken kullandığı üslubun güzelliğinden, kavminin de küçükleri olsun büyükleri olsun, onu yalanlayıp taşlamakla ve memleketlerinden sürmekle tehdit etmelerinden dolayı:

“O, peygamberlerin hatibidir" buyururdu. Kavmi:

“Eğer Şuayb'e uyarsanız o takdirde siz mutlaka ziyana uğrarsınız" demesine rağmen, Hazret-i Şuayb onları davet etmekten geri durmadı. Kavmi Allah'a karşı kibirlenip haddi aşınca, şiddetli bir deprem onları yakaladı. Cibrîl inip üzerlerinde durarak bağırınca dağlar ve yer sarsıldı ve Medyen kavminin ruhları bedenlerinden çıktı. Yüce Allah'ın:

“Derken o şiddetli deprem onları ya kalayı verdi..." sözü buna işaret etmektedir. Medyen kavmi, Cibrîl'in sayhasını duyunca korkup ayağa fırladılar, yeryüzü sarsılıp onları ölü olarak yere devirdi. Medyen kavmi nasihati kabul etmeyip Allah onları azabıyla cezalandırınca, Hazret-i Şuayb:

“Ey kavmim! Ben size Rabbimin gönderdiği gerçekleri duyurdum ve size öğüt verdim. Artık kâfir bir kavme nasıl acırım!" dedi.

İshâk ve İbn Asâkir, İkrime ve Süddî'nin şöyle dediğini bildirir:

“Allah, Hazret-i Şuayb dışında hiçbir peygamberi iki defa göndermemiştir. Birincisinde onu Medyen'e gönderdi ve (Medyen daveti reddedince) onları sayhayla helak etti. İkinci olarak ta Eyke halkına gönderdi ve onları da gölge gününün azabıyla yakaladı.

İbn Ebî Hâtim'in İbn Abbâs'dan bildirdiğine göre (.....) sözü, insanlara zulmetmeyin, anlamındadır.

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve Ebu'ş-Şeyh'in Katâde'den bildirdiğine göre (.....) sözü, insanlara zulmetmeyin, anlamındadır. Medyen halkı, Hazret-i Şuayb'a gidip İslam'ı kabul edenlerin yolunda oturup onları alıkoyuyorlardı.

İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs, (.....) sözünü açıklarken:

“Yolda oturuyor yanlarından geçene: «Şuayb yalancıdır. Sakın sizi dininizden döndürmesin» diyorlardı" demiştir.

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre âyette geçen (.....) kelimesi yol, (.....) ise korkutmaktır. Onlar, halkın Hazret-i Şuayb'a gitmelerine engel olup korkutuyorlardı.

İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Mücâhid der ki:

“Halkı tehdit ederek, Allah yolundan alıkoyarak eğip bükmek için fırsat kolluyorlardı."

İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Süddî:

“Tehdit ederek, inananları Allah yolundan alıkoyarak ve o yolu eğip bükmek isteyerek öyle her yolun başında oturmayın..." âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Yolun başında oturanlar öşürcülerdi. Bunlar insanların müslüman olmalarına engel oluyor ve böylece helak olmalarını istiyorlardı."

Abdürrezzâk, İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh Katâde der ki:

“Yolun başında otururlar ve insanları haktan saptırmaya çalışırlardı."

Ebu'ş-Şeyh'in Mücâhid'den bildirdiğine göre âyette kastedilenler öşürcülerdir.

İbn Cerîr, Ebu'l-Âliye'den, o da Ebû Hureyre'den veya başka birinden (Ebu'l-Âliye ravinin adından emin değildir) şöyle bildirir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) İsra gecesi bir direğe uğradı ve direğin yanından geçen her elbiseyi yırttığını, herşeyi eskittiğini gördü. Cibril'e:

“Bu nedir ey Cibril?" diye sorunca, Cibril:

“Bu, ümmetinden yol kesen bazı toplulukların misalidir" cevabını verip:

“Tehdit ederek, inananları Allah yolundan alıkoyarak ve o yolu eğip bükmek isteyerek öyle her yolun başında oturmayın" âyetini okudu.

İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Süddî, "Doğrusu Allah bizi ondan kurtardıktan sonra tekrar sizin dininize dönersek Allah'a karşı yalan uydurmuş oluruz. Meğer ki Rabbimiz Allah dilemiş olsun, yoksa ona geri dönmemiz bizim için olacak şey değildir..." âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Allah bizi kurtardıktan sonra Allah dilemedikçe sizin düştüğünüz şirke düşmeyiz. Allah da şirk koşulmasını istemez. Ancak Allah böyle takdir etmişse başka, Allah'ın ilmi her şeyi kuşatır."

Zübeyr b. Bekkâr, el-Muvaffakiyyât'ta, Zeyd b. Eslem'in, Kaderiyye hakkında şöyle dediğini bildirir:

“Vallahi onlar, ne Allah'ın, ne peygamberlerin, ne cennet ehlinin, ne cehennem ehlinin, ne de kardeşleri İblis'in dediği gibi demediler. Yüce Allah:

“Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz" buyurdu. Hazret-i Şuayb:

“Doğrusu Allah bizi ondan kurtardıktan sonra tekrar sizin dininize dönersek Allah'a karşı yalan uydurmuş oluruz. Meğer ki Rabbimız Allah dilemiş olsun, yoksa ona geri dönmemiz bizim için olacak şey değildir" dedi. Cennet ehli:

“Bizi buraya eriştiren Allah'a hamdolsun. Eğer Allah bizi doğru yola iletmeseydi, biz doğru yolu bulamazdık" dediler. Cehennem ehli:

“Lakin azap sözü inkarcıların aleyhine gerçekleşir" dediler. İblis de:

“Rabbim! Beni azdırmana karşılık ben de yeryüzünde onlara (günahları) süsleyeceğim ve onların hepsini mutlaka azdıracağım!" demişti.

İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim, İbnu'l-Enbârî, el- Vakf ve'l-İbtidâ'da ve Beyhakî, el-Esmâ ve's-Sifât'ta İbn Abbâs'ın şöyle dediğini bildirin "Zû Yezen'in kızı bana (.....) "Gel seninle davalaşalım" diyene kadar (.....) âyetinin mânâsını bilmezdim."

İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre, âyette geçen kelimesi, hüküm vermek anlamındadır.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Süddî der ki: (.....) hüküm vermektir.

Bu kelime, Yemenliler tarafından kullanılmaktadır. Yemenliler:

“Gel seninle aramızdaki hükmü vereyim" derler.

İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre âyette geçen, (.....) kelimesi, ikamet etmek anlamındadır.

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre âyette geçen, (.....) kelimesi yaşamak anlamındadır.

Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in, Katâde'den bildirdiğine göre âyette geçen, (.....) kelimesi yaşamak anlamındadır.

Abd b. Humeyd ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Katâde, "(Şuayb), onlardan yüz çevirdi ve (içinden) dedi ki: Ey kavmim! Ben size Rabbimin gönderdiği gerçekleri duyurdum ve size öğüt verdim. Artık kâfir bîr kavme nasıl acırım!" âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Bize bildirildiğine göre Hazret-i Şuayb da, Hazret-i Sâlih te, tıpkı Hazret-i Muhammed gibi kavmine tebliğde bulunmuştur."

İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre âyette geçen (.....) kelimesi, üzülmek anlamındadır.

İbn Asâkir, Cebele b. Abdillah'ın şöyle dediğini bildirir:

“Yüce Allah gece yarısı Cibrîl'i, evlerini başlarına yıkması için Medyen halkına gönderdi. Cibrîl, Allah'ın Kitab'ını okuyan biriyle karşılaşınca onu helak olanlarla beraber helak etmekten korktu ve geri dönüp:

“Ey Rabbim! Sen, noksan sıfatlardan münezzeh ve mukaddessin. Beni evlerini başlarına yıkmam için Medyen halkına gönderdin, ama ben Allah'ın Kitabını okuyan bir adamla karşılaştım" dedi. Bunun üzerine Yüce Allah:

“Ben onu tanıyorum. Bu kişi, falan oğlu falandır. Sen helak etmeye ondan başla. Bu kişi sadece barışık olduğu kişileri haramların konusunda uyarmıştır" diye vahyetti.

İshâk b. Bişr ve İbn Asâkir'in bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki:

“Hazret-i Şuayb, Yüce Allah'ın Hazret-i İbrahim'e indirdiği kitaplardan okurdu."

İbn Asâkir, İbn Abbâs'ın şöyle dediğini bildirir:

“Mescidu'l-Harâm'da sadece iki mezar vardır. Bunlar, Hazret-i İsmâil ve Hazret-i Şuayb'ın mezarıdır. Hazret-i İsmâil'in mezarı Hicr'de, Hazret-i Şuayb'ın mezarı işe Haceru'l-Esved'in karşısındadır."

İbn Asâkir'in bildirdiğine göre Vehb b. Münebbih der ki:

“Hazret-i Şuayb ve onunla iman edenler Mekke'de vefat ettiler. Mezarları Kabe'nin batısında, Dâru'n-Nedve ile Benî Sehm kapısı arasındadır."

İbn Ebî Hâtim İbn Vehb vasıtasıyla, Mâlik b. Enes'in:

“Hazret-i Şuayb peygamberlerin hatibiydi" dediğini bildirir.

İbn Ebî Hâtim ve Hâkim, İbn İshâk'ın şöyle dediğini bildirir: Yâkûb b. Ebî Seleme'nin bana söylediğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Hazret-i Şuayb'dan bahsedince, hitabetinin güzelliği ve kavmine güzelce davette bulunmasından, kavminin onun davetini reddetmesinden dolayı:

“O, peygamberlerin hatibiydi" demiştir. Kavmi onu reddedip taşlamak ve yurdundan sürmekle tehdid ederek Allah'a isyan edince onları gölge gününün azabı yakaladı. Bana bildirildiğine göre Medyen halkından Amr b. Celhâ adında bir kişi, gölge gününün azabını görünce şöyle dedi:

Ey kavim! Şüphesiz ki Şuayb peygamberdir.

Siz Sumeyr ve ibn Şeddâd'ı bırakınız

Ey havim! Ben bir yağmur bulutunun çıktığım görüyorum

Bu yağmur vadideki taşlardan sesleniyor

Yarın sabah, bu yağmurdanr engebelerde yürüyenlerden

Sadece Rakîm susuzluğunu giderebilir.

Sumeyr ve İmrân, bu topluluğun kâhini, Rakîm ise köpekleridir.

95–98. Âyetlerin Tefsiri

...

....

99. Âyetin Tefsiri

"Allah'ın azabından emin mi oldular? Fakat ziyana uğrayan topluluktan başkası, Allah'ın (böyle) mühlet vermesinden emin olamaz"

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Hişâm b. Urve der ki: Bir adam, arkadaşına şöyle yazdı:

“Allah'tan seni memnun edecek bir şey elde edecek olursan, bu şeyin, senin için Allah tarafından bir azab sebebi olmayacağından emin olma. Çünkü Allah'ın azabından sadece ziyana uğrayanlar emin olur."

İbn Ebî Hâtim, Zeyd b. Eslem'in şöyle dediğini bildirir: Yüce Allah meleklerine:

“Size hiç kimseye vermediğim bir derece vermeme rağmen neden bu kadar korkuyorsunuz?" buyurunca, melekler:

“Ey Rabbimiz! Senin azabından emin olamayız. Çünkü Allah'ın azabından sadece ziyana uğrayanlar emin olur" karşılığını verdiler.

Abdullah b. Ahmed, Zühd'ün zevaidi olarak, Ali b. Ebî Halîme'nin şöyle dediğini bildirir: Zer b. Abdillah el-Havlânî yatsı namazını kıldığı zaman mescitte kalır ve çıkacağı zaman yüksek sesle, "Allah'ın azabından emin mi oldular? Fakat ziyana uğrayan topluluktan başkası, Allah'ın (böyle) mühlet vermesinden emin olamaz" âyetini okurdu.

İbn Ebî Hâtim'in İsmâil b. Râfi'nin:

“Kulun günaha devam edip Allah'ın kendisini bağışlamasını temenni etmesi, Allah'ın azabından emin olmaktır" dediğini bildirir.

100. Âyetin Tefsiri

"Yeryüzüne sahiplerinden sonra varis olanlara, hâlâ şu belli olmadı mı: Eğer Biz dileseydik onları da günahlarından ötürü azaplandırır, kalplerini mühürlerdik de işitmez oluverirlerdi"

İbn Cerîr ve Ebu'ş-Şeyh'in İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre âyette geçen (.....) kelimesi belli olmak mânâsındadır.

İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in Mücâhid'den bildirdiğine göre âyette geçen (.....) kelimesi belli olmak mânâsındadır.

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Süddî, "Yeryüzüne sahiplerinden sonra varis olanlara..." âyetinde kastedilenlerin müşrikler olduğunu söylemiştir.

101. Âyetin Tefsiri

"İşte o kentlerin haberlerini sana anlatıyoruz. And olsun ki onlara peygamberler belgeler getirdi; önceleri yalanladıklarından ötürü inanamadılar. Allah kafirlerin kalblerini böylece kapatıp mühürler"

İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Ubey b. Ka'b, "Önceleri yalanladıklarından ötürü inanamadılar..." sözünü açıklarken:

“Allah kendilerinden misak aldığı günde kimin yalanlayıp kimin tasdik edeceğini bildiği için bu ifadeyi kullanmıştır" demiştir.

İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, Mücâhid'in, "Önceleri yalanladıklarından ötürü inanamadılar..." sözünü açıklarken:

“Bu âyet, "Eğer geri döndürülseler yine kendilerine yasak edilen şeylere dönerler..." âyetiyle aynı mânâdadır" dediğini bildirir.

İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in Süddî'den bildirdiğine göre "Önceleri yalanladıklarından ötürü inanamadılar." sözü, kendilerinden misak alındığı gün istemeden iman etmelerine işaret etmektedir.

İbn Cerîr ve Ebu'ş-Şeyh, Rabî'nin, "İşte o kentlerin haberlerini sana anlatıyoruz. And olsun ki onlara peygamberler belgeler getirdi; önceleri yalanladıklarından ötürü inanamadılar. Allah kafirlerin kalblerini böylece kapatıp mühürler" âyetini açıklarken şöyle dediğini bildirir:

“Yüce Allah, kimin itaat edeceğini ve kimin isyan edeceğini ezeli ilmiyle Hazret-i Âdem'in sulbünde onları yarattığı zaman biliyordu. "Ey Nuh! Sana ve seninle beraber olan topluluklara bizden bir selamet ve bereketle gemiden in. Ama birçok toplulukları da geçindireceğiz, sonra onlara can yakıcı bir azab vereceğiz, denildi" âyeti bunu doğrulamaktadır. Bu konuda Yüce Allah:

“Eğer geri döndürülseler yine kendilerine yasak edilen şeylere dönerler" ve "Biz peygamber göndermedikçe kimseye azab etmeyiz" buyurmaktadır.

Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Mukâtil b. Hayyân, "Kıyamet gününde, biz bundan habersizdik demeyesiniz diye Rabbin Âdem oğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini çıkardı, onları kendilerine şahit tuttu" âyetini açıklarken şöyle dedi:

“ Yüce Allah, onları zerreler şeklinde çıkardıktan sonra onları konuşturup:

“Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" diye sordu. Onlar da hep birden:

“Evet. Rabbimizsin" deyip dilleriyle ikrar ettiler. Misak günü bazıları diliyle ikrar ederken kalbiyle küfründe ısrar etti. Yüce Allah'ın, "And olsun ki onlara peygamberler belgeler getirdi; önceleri (misak günü) yalanladıklarından ötürü inanamadılar. Allah kafirlerin kalblerini böylece kapatıp mühürler" âyeti buna işaret etmektedir.

102. Âyetin Tefsiri

"Onların çoğunda ahde bağlılık görmedik, çoğunu fasık kimseler olarak bulduk"

İbn Ebî Hâtim'in Hasan(-ı Basrî)'den bildirdiğine göre âyette geçen kelimesi vefa mânâsındadır.

Abd b. Humeyd'in Katâde'den bildirdiğine göre "Onların çoğunda ahde bağlılık görmedik..." âyetinde kastedilen, onları iptila edip sonra beladan kurtarınca, verdikleri ahde vefa göstermemeleridir.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Ebu'l-Âliye:

“Âyette geçen ahid'den kasıt, misak günü kendilerinden alınan sözdür" demiştir.

Ebu'ş-Şeyh, Katâde'nin, "Onların çoğunda ahde bağlılık görmedik..." âyetini açıklarken şöyle dediğini bildirir:

“Yüce Allah onları sıkıntı, zorluk ve belalarla iptila edip sonra onlara bolluk ve afiyet verince çoğunu kınayıp:

“Onların çoğunda ahde bağlılık görmedik, çoğunu fasık kimseler olarak bulduk" buyurdu.

İbn Cerîr'in Ubey b. Ka'b'dan bildirdiğine göre "Onların çoğunda ahde bağlılık görmedik..." âyetinden kastedilen, onlardan, Hazret-i Âdem'in sulbündeyken aldığı misaktır.

İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Ubey b. Ka'b, "Onların çoğunda ahde bağlılık görmedik..." âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Yüce Allah o gün kimin ahdine bağlı kalıp kimin kalmayacağını bildi ve "...çoğunu fasık kimseler olarak bulduk" buyurdu.

İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh, Mücâhid'in, "Onların çoğunda ahde bağlılık görmedik..." âyetini açıklarken şöyle dediğini bildirir:

“Ahid'den kasıt, insanlardan, henüz Hazret-i Âdem'in sulbündeyken Allah'ın almış olduğu misaktır ve insanlar bu ahde bağlı kalmamışlardır. "Çoğunu fasık kimseler olarak bulduk" sözünden kastedilen ise geçmiş nesillerdir.

İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'ın, "Çoğunu fasık kimseler olarak bulduk" sözünü açıklarken şöyle dediğini bildirir:

“Yüce Allah'ın, kentlerin halkını helak ediş sebebi kendilerinden almış olduğu ahde bağlı kalmamalarıdır."

103. Âyetin Tefsiri

"Sonra peygamberlerin ardından Mûsa'yı âyetlerimizle Firavun ve erkanına gönderdik. Âyetlerimize karşı haksızlık ettiler. Bozguncuların sonunun nasıl olduğuna bir bak."

Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki:

“Hazret-i Mûsa'ya bu adın verilmesinin sebebi su ve ağaçların bulunduğu bir yere atılmasıdır. Kıptî dilinde suya "Mû", ağaçlara da "Sa" denir.

İbn Ebî Hâtim'in Mücâhid'den bildirdiğine göre Firavun, İstahar halkından olan Persli biriydi.

İbn Ebî Hâtim, İbn Lehîa'nın:

“Firavun, Mısır halkındandı" dediğini bildirir.

İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Muhammed b. el- Münkedir der ki:

“Firavun üç yüz yıl yaşamıştır. Firavun, iki yüz yirmi yıl, hiçbir sıkıntıyla karşılaşmadı. Hazret-i Mûsa onu seksen yıl (İslam'a) davet etti."

İbn Ebî Hâtim'in Ali b. Ebî Talha'dan bildirdiğine göre Firavun zinadan olma Kıptî biriydi ve yedi karış boyundaydı.

İbn Ebî Hâtim, Hasan(-ı Basrî)'nin:

“Firavun, Hemedân'dan iri yarı biriydi" dediğini bildirir.

Beyhakî, Şu'abu'l-İmân'da İbn Abbâs'ın şöyle dediğini bildirir: Hazret-i Mûsa:

“Ey Rabbim! Firavun'a dört yüz yıl mühlet verdin. Halbuki o:

“Ben sizin yüce Rabbinizim" deyip Senin âyetlerini yalanlıyor, peygamberlerine karşı geliyordu" deyince, Yüce Allah:

“Firavun, güzel ahlâklı ve halkın kendisine kolay ulaştığı biriydi. Bu sebeple onu mükafatlandırmak istedim" karşılığını verdi.

İbn Ebî Şeybe, Mücâhid'in:

“Saç ve sakalını ilk siyaha boyayan Firavun'dur" dediğini bildirir.

Ebu'ş-Şeyh'in İbrâhim b. Miksem el-Huzelî'den bildirdiğine göre Firavun dört yüz yıl başı bile ağrımadan yaşadı.

Ebu'l-Eşres der ki:

“Firavun, dört yüz yıl yaşadı. Bu sırada nesiller gelip geçiyordu."

Hatîb, Hakem b. Uteybe'nin şöyle dediğini bildirir: Saç ve sakalını ilk siyaha boyayan Firavun'dır. Hazret-i Mûsa ona:

“Eğer Allah'a iman edersen, Yüce Allah'tan, gençliğini iade etmesini isterim" deyince, Firavun bunu Hâmân'a anlattı. Bunun üzerine Hâmân, Firavun'un saç ve sakalını siyaha boyadı. Buna karşılık Hazret-i Mûsa ona:

“Bu boyanın ömrü üç gündür" dedi ve üç gün sonra Firavun'un saçlarındaki boyanın rengi gitti.

İbn Ebî Hâtim, Abdullah b. Ubeydillah b. Umeyr'in şöyle dediğini bildirir:

“Firavun'un yanına ulaşmak için kapalı dokuz kapı vardı. Hazret-i Mûsa onun yanına gireceği zaman vardığı her kapı açılırdı ve Hz, Mûsa Firavun'un yanına varıncaya kadar kimseyle konuşmazdı."

104–111. Âyetlerin Tefsiri

Bkz. Ayet:112

112. Âyetin Tefsiri

"Mûsa, «Ey Firavun! Ben âlemlerin Rabbinin peygamberiyim. Bana Allah'a karşı ancak gerçeği söylemek yaraşır. Size Rabbinizden bîr mucize getirdim, İsraıloğullarını benimle beraber gönder» dedi. Firavun: «Bir mucize getirdiysen ortaya koy bakalım, doğru sözlülerden isen bunu yaparsın» dedi. Bunun üzerine Mûsa asasını yere attı. O hemen apaçık bir ejderha oluverdi! Ve elini (cebinden) çıkardı. Birdenbire o da seyredenlere bembeyaz görünüverdi. Firavun un kavminden ileri gelenler dediler ki: «Bu çok bilgili bir sihirbazdır. Sizi yurdunuzdan çıkarmak istiyor. Ne buyurursunuz? Onu ve kardeşini eğle; şehirlere toplayıcılar gönder, bütün bilgin sihirbazları sana getirsinler.»"

Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Mücâhid, (.....) âyetini, (.....) şeklinde okurdu.

Abd b. Humeyd ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Katâde, "Mûsa asasını yere attı. O hemen apaçık bir ejderha oluverdi" âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Bize anlatıldığına göre o asa Hazret-i Âdem'in asasıydı. Bu asayı bir melek, Hazret-i Mûsa Medyen'e giderken vermişti. Asa, Hazret-i Mûsa'ya gece vakti ışık saçmakta, gündüz ise asayı yere vurunca yerden rızkı çıkardı. Aynı zamanda bu asayla hayvanlarına yaprak silkiyordu. Hazret-i Mûsa, asayı yere atınca, sanki üzerine atılacak gibi duran bir ejderhaya dönüştü."

İbn Cerîr ve Ebu'ş-Şeyh, Minhâl'ın şöyle dediğini bildirir:

“Yılan bir mil kadar gökyüzüne yükseldi ve Firavun'a dönüp:

“Ey Mûsa! Bana dilediğini emret" deyince, Firavun:

“Ey Mûsa! Seni gönderenin hakkı için beni bundan kurtarmanı istiyorum" dedi ve korkudan karnına sancılar girdi."

İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'ın şöyle dediğini bildirir:

“Hazret-i Mûsa, Firavun'un yanına üzerinde boyu topuklarını geçmeyen yünden yapılmış bir abayla girdi. Girmesi için Firavun'dan izin alınınca:

“Onu yanıma sokun" dedi. Hazret-i Mûsa Firavun'un yanına girip:

“İlahım, beni sana gönderdi" deyince Firavun etrafındakilere bakıp:

“Benden başka bir ilahınızın olduğunu bilmiyorum. Bunu buradan alınız" dedi. Hazret-i Mûsa:

“Ben sana bir delille geldim" deyince, Firavun:

“Eğer doğru söylüyorsan delilini getir" dedi. Hazret-i Mûsa asasını yere bırakınca, asa gözleri önünde iki çenesi arası tavandan yere kadar olan bir ejderha oldu. Hazret-i Mûsa elini cebine sokup, şimşeğin gözleri kamaştırdığı gibi gözleri kamaştıracak kadar beyaz bir şekilde çıkardı. Bunun üzerine oradakiler yüzüstü kapaklandılar ve Hazret-i Mûsa asasını alarak oradan çıktı.

Çıkarken de kendisiyle karşılaşan herkes kaçtı. Firavun kendine gelip korkusunu üzerinden atınca etrafındakilere:

“Ne yapmamı önerirsiniz?" diye sordu. Etrafındakiler:

“Onu ve kardeşini oyala, ama yanımıza getirme ve bize yaklaştırma. Sonra şehire (sihirbazlar) çağıracak kimseleri yolla" dediler. Sihirbazlar Firavun'dan korkuyorlardı. Sihirbazlar çağrılınca, kendilerine:

“İlahınızın size ihtiyacı var" dediler. Firavun:

“Bu kişi (Mûsa) şöyle şöyle yaptı" deyince, sihirbazlar:

“Bu, sihir yapan bir sihirbazdır" eğer ona galip gelirsek bize ödül var mı?" diye sordular. Firavun:

“Bu, insanlara sihir yapan biridir. Sihirbaza da ancak bir sihirbaz sihir yapabilir. Evet. Eğer onu yenerseniz, sizi kendime yakın tutacağım" dedi.

İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in Hakem'den bildirdiğine göre Hazret-i Mûsa'nın asası, dikenli bir ağaç türündendir ve bu ağaç türü Hazret-i Mûsa'dan sonra kimsenin hizmetine verilmemiştir.

İbn Ebî Hâtim'in İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre Hazret-i Mûsa'nın asasının adı Mâşâ'dır.

İbn Ebî Hâtim, Müslim'in şöyle dediğini bildirir:

“Hazret-i Mûsa'nın asası, Dâbbetu'l-Arz'dır."

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in değişik yollarla İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre (.....) kelimesi, erkek yılan anlamındadır.

Abdürrezzâk, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh, Ma'mer'in vasıtasıyla Katâde'nin (.....) âyetini açıklarken:

“Büyük bir yılana dönüştü" dediğini bildirir. Ma'mer der ki: Katâde'den başkası:

“Şehir kadar büyük bir yılan oldu" demiştir.

Ebu'ş-Şeyh'in Kelbî'den bildirdiğine göre Hazret-i Musa'nın asası sarı renkli erkek bir yılana dönüşmüştür.

İbn Ebî Hâtim, Vehb b. Münebbih'in:

“Hazret-i Musa'nın asasının dönüştüğü yılanın iki çenesinin arası on iki arşındı.

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, Ferkad es-Sebahî'nin şöyle dediğini bildirir:

“Firavun'un tuvalet ihtiyacı olduğunda, sihirbazlar onu elli fersah uzaklığa götürür, ihtiyacını giderince geri getirirlerdi. Hazret-i Mûsa'nın asasının yılana dönüştüğü gün, yılan ağzını açınca, iki çenesi arası kırk arşın oldu ve o gün Firavun kırk defa ihtiyaç giderdi.

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, Süddî'nin, (.....) âyetini açıklarken şöyle dediğini bildirir:

“Asa, erkek bir yılana dönüştü. Yılan ağzını açınca, alt çenesi yerde, üst çenesi de sarayın tepesinin seviyesinde oldu. Sonra Firavun'u yutmak için ona yöneldi. Firavun yılanı görünce ondan korkusundan yerinden sıçradı ve altına yaptı. Daha önce böyle bir duruma düşmeyen Firavun bağırarak:

“Ey Mûsa! Bunu al, ben de sana iman edip İsrailoğullarını seninle gönderirim" dedi. Bunun üzerine Hazret-i Mûsa yılanı alınca tekrar asaya dönüştü.

Ebu'ş-Şeyh'in Mücâhid'den bildirdiğine göre âyette geçen (.....) kelimesi avuç mânâsındadır.

İbn Ebî Hâtim'in Süddî'den bildirdiğine göre âyette geçen (.....) sözü:

“Sizi toprağınızdan çıkarmak istiyor" mânâsındadır.

İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre (.....) kelimesi, ertelemek mânâsındadır.

Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr, Katâde'nin (.....) kelimesinin tutuklamak olduğunu söylediğini bildirir.

İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh değişik kanallarla İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre âyette geçen (.....) kelimesinin polis mânâsında olduğunu bildirir.

113–124. Âyetlerin Tefsiri

Bkz. Ayet:125

125. Âyetin Tefsiri

"Sihirbazlar Firavun'a gelerek «Yenecek olursak bize şüphesiz bir mükafat var değil mi?» dediler. Firavun, «Evet, yenerseniz gözdelerden olacaksınız» dedi. Sihirbazlar: «Ey Mûsa! Marifetini ya sen ortaya koy veya biz koyalım» dediler. Mûsa: «Siz koyun» dedi. Sihirbazlar marifetlerini ortaya koyunca insanların gözlerini büyülediler ve onları ürküttüler, büyük bir sihir yaptılar. Biz de Mûsa'ya, «Asanı koyuver» dedik, o da koydu; hemen onların uydurduklarını yutmaya başladı. Hak tahakkuk etti, onların yaptıkları boşa gitti. İşte orada yenildiler küçük düştüler. Sihirbazlar ise secdeye kapandılar. «Mûsa ve Harun'un Rabbi olan âlemlerin Rabbine inandık» dediler. Firavun dedi ki: «Ben size izin vermeden ona iman mı ettiniz? Bu, hiç şüphesiz şehirde, halkını oradan çıkarmak için kurduğunuz bir tuzaktır. Ama yakında (başınıza gelecekleri) göreceksiniz! Mutlaka ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim, sonra da hepinizi asacağım!» Onlar da: «Şüphesiz o takdirde biz Rabbimize döneceğiz» dediler."

Abdürrezzâk, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh, İbn Abbâs'ın şöyle dediğini bildirir:

“Sihirbazlar kırk kişiydi. Bunlar sihirbaz olarak sabahlayıp şehit olarak akşamladılar." Bir lafızda ise şöyledir:

“Bunlar, günün başlangıcında sihirbazdı, günün sonunda öldürüldüklerinde ise şehid oldular."

İbn Ebî Şeybe, İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in Ka'b'dan bildirdiğine göre Firavun'un sihirbazları on iki bin kişiydi.

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, İbn İshâk'ın:

“Hazret-i Mûsa'nın karşısında on iki bin sihirbaz toplandı" dediğini bildirir.

İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in Ebû Sumâme'den bildirdiğine göre Firavun'un sihirbazları on yedi bin, başka bir lafızda ise on dokuz bin kişiydi.

İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh, Süddî'nin şöyle dediğini bildirir:

“Sihirbazlar otuz küsur bin kişiydi ve her birinde bir ip veya asa vardı. İplerini ve asalarını atınca insanların gözlerini büyüleyip ürküttüler."

İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh, Kâsım b. Bezze'nin şöyle dediğini bildirir:

“Firavun'un sihirbazları yetmiş bin kişiydi. Bunlar yetmiş bin ip ve yetmiş bin asa attılar. Onların yaptığı sihirden dolayı Hazret-i Mûsa ip ve asaların hareket etmekte olduğunu görünce, Yüce Allah:

“Ey Mûsa! Asanı at!" diye vahyetti. Hazret-i Mûsa asasını atınca asa ağzını açmış bir ejderhaya dönüştü ve sihirbazların ip ve asalarını yuttu. O zaman sihirbazlar secdeye kapandılar ve başlarını kaldırmadan önce cenneti, cehennemi ve buraya girenlerin amellerini gördüler."

İbn Ebî Hâtim, Muhammed b. Kab'ın şöyle dediğini bildirir:

“Yüce Allah'ın müslüman olarak öldürdüğü sihirbazların sayısı seksen bindi."

Ebu'ş-Şeyh'in İbn Cüreyc'den bildirdiğine göre Feyyûm denilen yerden üç yüz, Arîş denilen yerden üç yüz sihirbaz gelmişti. İskenderiyye'den de üç yüz kişinin olduğu söylenir.

Abd b. Humeyd ve İbn Ebî Hâtim'in Katâde'den bildirdiğine göre âyette geçen sihirbazların söylediği (.....) kelimesinden kasıt, bahşiş ve üstünlüktür.

İbn Cerîr'in İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre sihirbazlar ortaya kalın ipler ve uzun uzun ağaçlar attılar. Sonra da sihir yaparak bu attıkları şeyleri insanlara hareket ediyormuş gibi gösterdiler.

İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh, Süddî'nin:

“Biz de Mûsa'ya, «Asanı koyuver» dedik..." âyetini açıklarken şöyle dediğini bildirir:

“Yüce Allah Hazret-i Mûsa'ya: «Sağ elindekini at!» diye vahyedince, Hazret-i Mûsa asasını attı ve asa sihirbazların bütün yılanlarını yedi. Bunu gören sihirbazlar secdeye kapandılar."

Abdürrezzâk, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Katâde, "Biz de Mûsa'ya, «Asanı koyuver» dedik..." âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Hazret-i Mûsa asasını atınca, asa sihirbazların iplerden ve odundan yaptıkları sihirlerin hepsini yuttu."

İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in Mücâhid'den bildirdiğine göre âyette geçen (.....) kelimesi, yalan söylemek mânâsındadır.

İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh, Hasan(-ı Basrî)'nin (.....) sözünü açıklarken:

“İplerini ve asalarını yutmaya başladı" dediğini bildirir.

İbn Ebî Dâvud'un, el-Mesâhifte bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr bu âyeti, (.....) şeklinde okurdu.

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Katâde der ki: Bize bildirildiğine göre sihirbazlar toplandığı zaman:

“Eğer Hazret-i Mûsa'nın yaptığı şey sihirse, biz yenilmeyiz. Eğer yaptığı şey Allah tarafından ise onu da görürsünüz" dediler Hazret-i Mûsa asasını atınca sihirbazların yaptığı sihirleri yedi ve eski haline geri döndü. Bunun üzerine Hazret-i Mûsa'nın yaptığı şeyin Allah tarafından olduğunu anladılar ve secdeye kapanarak:

“Âlemlerin Rabbine inandık" dediler."

İbn Cerîr ve Ebu'ş-Şeyh, İbn Mes'ûd ve sahabenin bazılarının şöyle dediğini nakleder: Hazret-i Mûsa ve sihirbazların lideri karşılaştılar ve Hazret-i Mûsa:

“Eğer seni yenersem, bana iman edip getirdiğimin hak olduğuna şahitlik eder misin?" diye sordu. Sihirbazların lideri:

“Yarın, hiçbir sihrin alt edemeyeceği bir sihir yapacağım. Vallahi eğer beni yenecek olursan sana iman edeceğim ve hak olduğuna şahitlik edeceğim" cevabını verdi. Bu sırada Firavun onlara bakıyordu. Firavun:

“Şüphesiz bu, halkı oradan çıkarmak için şehirde kurduğunuz bir tuzaktır" sözüyle, Hazret-i Mûsa ile sihirbazın konuşmasını kastetmektedir.

İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve Ebu'ş-Şeyh'in Mücâhid'den bildirdiğine göre âyette geçen (.....) sözü, hakkın açığa çıkması, (.....) sözü ise yaptıkları yalandan şeylerin boşa gitmesidir.

İbn Ebî Hâtim, Saîd b. Cübeyr'in, "Sihirbazlar ise secdeye kapandılar" âyetini açıklarken:

“Sihirbazlar secdedeyken cennette kendileri için inşa edilen menzillerini gördüler" dediğini bildirir.

İbn Ebî Hâtim, Evzâî'nin:

“Sihirbazlar secdeye kapanınca, cennet onlar için yükseltildi ve cenneti gördüler" dediğini bildirir.

İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh, Süddî'nin, "Bu, hiç şüphesiz şehirde, halkını oradan çıkarmak için kurduğunuz bir tuzaktır. Mutlaka ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim" âyetini açıklarken şöyle dediğini bildirir:

“Firavun onlara: «Bu, ikiniz buluştuğunuz zaman halkını oradan çıkarmak için kurduğunuz bir tuzaktır» dedi ve sihirbazları öldürüp dediği gibi ellerini ve ayaklarını kestirdi."

İbn Ebî Hâtim, İbn İshâk'ın şöyle dediğini bildirir: Firavun'un Hazret-i Mûsa'ya karşı topladığı sihirbazların liderleri arasında, Sâbûr, Âz'ur, Hathat ve Musfâ vardı. Bu dört kişi Allah'ın âyetlerini görünce iman etmişler, onları gören diğer sihirbazlar da iman etmişlerdi."

İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'ın şöyle dediğini bildirir:

“Firavun, adam asan, el ve ayakları çaprazlama kesen ilk kişidir."

Abd b. Humeyd ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr der ki: Sihirbazlar ellerindekilerini atıp sihirlerini yapınca, Hazret-i Mûsa asasını attı ve asa bir ejderhaya dönüşüp ağzını değirmen taşı büyüklüğünde açtı. Alt dudağını yere, üst dudağını da havaya kaldırıp sihir yaptıkları bütün ipleri ve odunları yuttu. Sonra Hazret-i Mûsa gelip onu aldı ve asa eski haline döndü. Bunun üzerine İsrailoğulları secdeye kapanarak:

“Mûsa ve Hârun'un Rabbine iman ettik" deyince, Firavun:

“Ben size izin vermeden ona iman mı ettiniz?" dedi. Elleri ve ayakları çaprazlama olarak ilk kesen ve ilk insan asan kişi Firavun'dur.

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Katâde, "Mutlaka ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim" âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Firavun, onların sağ elini kestiği kişinin sol ayağını, sol elini kestiği kişinin sağ ayağını kesti."

Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr, Katâde'nin:

“Bize bildirildiğine göre, günün başlangıcında sihirbazdılar, günün sonunda ise şehid oldular" dediğini bildirir.

126. Âyetin Tefsiri

Senin bizden intikam almaya kalkışman ancak, Rabbimizin âyetleri gelince îman etmemizden ileri geliyor. Ey Rabbimiz! üzerimize sabır yağdır ve bizi müslüman olarak öldür.”

127. Âyetin Tefsiri

"Firavun mîlletinin ileri gelenleri: «Mûsa yı ve milletini yeryüzünde bozgunculuk yapsınlar, seni ve tanrılarını bıraksınlar diye mi koyveriyorsun?» dediler. Firavun: «Onların oğullarını öldüreceğiz, kadınlarını sağ bırakacağız. Elbette biz onları ezecek üstünlükteyiz» dedi."

Firyâbî, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, İbnu'l- Enbârî, el-Mesâhifte ve Ebu'ş-Şeyh bir kanalla bildirdiğine göre, İbn Abbâs bu âyeti, (.....) şeklinde okurdu ve:

“Sana ibadeti bıraksınlar diye mi koyveriyorsun?" mânâsını verirdi ve:

“Firavun'a ibadet edilirdi, o ibadet etmezdi" derdi.

İbnu'l-Enbârî, Dahhâk'tan aynı rivâyette bulunmuştur.

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs, (.....) âyetinin:

“Sana ibadeti bırakırlar" mânâsında olduğunu söylemiştir.

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve Ebu'ş-Şeyh'in Mücâhid'den bildirdiğine göre âyette geçen (.....) kelimesi, ibadet mânâsındadır.

Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Dahhâk, yanındakilere: (.....) âyetini nasıl okuyorsunuz?" diye; sorunca, "(.....) şeklinde okuyoruz" cevabını verdiler. Dahhâk:

“Bu kelime (.....) şeklinde okunmalıdır ve mânâsı:

“Sana ibadet etmeyi bıraktılar" demektir. Firavun'un:

“Ben sizin en yüce Rabinizim" dediğini görmüyor musun?" dedi.

Abd b. Humeyd, İkrime'den, İbn Abbâs'ın, (.....) âyetini açıklarken şöyle dediğini bildirir:

“Burada ilâhlardan kastedilen putlar değildir. Bu söz: «Seni ta'zîm etmeyi bırakacaklar» mânâsındadır."

İbn Ebî Hâtim'in İkrime'den bildirdiğine göre (.....) âyetinden kastedilen putlar değil, Firavun'un ta'zîminin bırakılmasıdır.

İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh, Süleymân et-Teymî'nin şöyle dediğini nakleder: Bekr b. Abdillah'a, bu âyeti (.....) şeklinde okuyunca, bana:

“Bunun Arapça mânâsını biliyor musun?" diye sordu. Ben:

“Evet" dedim. Hasan gelince, âyeti ona da aynı şekilde okumamı istedi. Âyeti okuduğumda Hasan:

“Bu âyet (.....) şeklindedir" dedi. Ben:

“Firavun bir şeye ibadet ediyor muydu?" diye sorunca, Hasan:

“Evet vallahi! İbadet ettiği bir şey vardı" cevabını verdi. Süleymân et-Teymî der ki:

“Firavun, ibadet etmek için boynuna bir şey koyardı. Öğrendiğime göre İbn Abbâs, Firavun'un ineğe taptığını söylemiştir.

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî), (.....) âyetini açıklarken:

“Firavun'un gizlice taptığı ilahları vardır" demiştir.

İbn Cerîr, İbn Abbâs'ın:

“Sihirbazlar iman edince, Hazret-i Mûsa'ya İsrailoğullarından altı yüz bin kişi tâbi olmuştur" dediğini bildirir.

128. Âyetin Tefsiri

Mûsa kavmine:

“ Allah’dan yardım dileyin ve sabredin. Muhakkak ki yeryüzü Allah’ındır. Kullarından dilediğini ona vâris kılar. Sonunda kurtuluş, Allah’dan korkanlar içindir.” dedi.

129. Âyetin Tefsiri

"Dediler ki: «Sen bize gelmeden önce de bize işkence edildi, geldikten sonra da.» Mûsa, «Umulur kî, Rabbiniz düşmanınızı helâk edecek ve sizi bu yerde (Mısır'da) egemen kılıp, nasıl davranacağınıza bakacaktır» dedi"

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mücâhid, "Sen bize gelmeden önce de bize işkence edildi, geldikten sonra da.." âyetini açıklarken:

“Burada kastedilen Hazret-i Mûsa'nın peygamber olarak gönderilmeden önce ve gönderildikten sonrasıdır" demiştir.

Abd b. Humeyd, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh, Vehb b. Münebbih'in bu âyet hakkında şöyle dediğini bildirir:

“İsrailoğulları Hazret-i Mûsa'ya:

“Sen gelmeden önce Firavun bize sadece kerpiç yapma görevini vermişti. Sen gelince ise hem kerpiç yapma işini, hem de (daha zor olsun diye kerpiçlere) saman (katma) işini verdi" deyince, Hazret-i Mûsa:

“Ey Rabbim! Firavun'u helak et, onu ne zamana kadar yaşatacaksın?" dedi. Bunun üzerine Yüce Allah:

“Onları, sebebiyle helak edeceğim günahı işlemediler" diye vahyetti.

Abd b. Humeyd, Katâde'nin, "Dediler ki: «Sen bize gelmeden önce de bize işkence edildi, geldikten sonra da.» Mûsâ, «Umulur ki, Rabbiniz düşmanınızı helâk edecek ve sizi bu yerde (Mısır'da) egemen kılıp, nasıl davranacağınıza bakacaktır» dedi" âyetini açıklarken şöyle dediğini nakleder:

“Hazret-i Mûsa gönderilmeden önce bir kahin- Allah'ın düşmanı Firavuna, bu yıl doğacak olan bir çocuğun mülkünü çekip alacağını söyleyince, Firavun o yıl doğan çocukların erkeklerini kestirdi. Sonra Hazret-i Mûsa'nın doğduğu yıl doğan erkek çocukları da kestirdi. Bu, İsrâiloğullarının Hazret-i Mûsa'ya şikâyette bulunmalarının sebebidir. Hazret-i Mûsa onların şikâyette bulunmalarına karşılık:

“Umulur ki, Rabbiniz düşmanınızı helâk edecek ve sizi bu yerde (Mısır'da) egemen kılıp, nasıl davranacağınıza bakacaktır" dedi.

İbn Ebî Hâtim'in İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Biz Ehl-i beyt ile fetihler yapılır, olaylar sonuca bağlanır. Hâşim oğulları bir gün mutlaka iktidar sahipleri olacaklardır. Onun için bu iktidarın Hâşim oğullarından kimlerin olacağına dikkat edin" İbn Abbâs der ki:

“Umulur ki Rabbiniz düşmanınızı helâk eder ve onların yerine sizi yer yüzüne hakim kılar da nasıl hareket edeceğinize bakar" âyeti de onlar hakkında nazil oldu.

130. Âyetin Tefsiri

"Andolsun biz, Firavun ailesini, öğüt alsınlar diye yıllarca süren kıtlık ve ürün eksikliği ile cezalandırdık"

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in İbn Mes'ûd'dan bildirdiğine göre âyette geçen (.....) kelimesi açlık mânâsındadır.

İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh Mücâhid'in, bu âyeti açıklarken (.....) kelimesi, helak mânâsında ve ürün eksikliğinin ise, ekinlerin azlığının dışında olan şeyler olduğunu söylediğini bildirir.

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Katâde, bu âyeti açıklarken dedi ki:

“Yüce Allah onları açlık yıları ile cezalandırdı, ürünlerinin ve hayvanlannın helak olması kırsalda olmuştur. Ürünlerinin eksik olması ise şehirde ve köylerinde olmuştur."

İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh, Recâ b. Hayve'nin, bu âyeti açıklarken:

“Öyle bir kıtlık oldu ki, hurma ağacında sadece bir tek hurma tanesi olmuştu" dediğini bildirir.

Hakîm et-Tirmizî, Nevâdiru'l-Usûl'da ve İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'ın şöyle dediğini bildirir:

“Allah, Firavun ailesini kıtlığa duçar ettikten sonra her şey kurudu, hayvanlar öldü. Hatta Nil nehri bile kurudu. Halk, Firavun'un yanına gidip ona, "Eğer iddia ettiğin gibi gerçekten Rab isen, Nil nehrinin suyunu akıt" deyince, Firavun da onlara, "Su, yarın sabah akacak" diye teminat verdi. Onlar huzurundan çıktıktan sonra da, "Eyvah! Ben ne yaptım. Benim buna gücüm yetmez. Yarın beni yalanlayacaklar" diye yakınmaya başladı. Sonra gece yarısı olunca kalkıp, yünden yapılmış bir aba giyerek yalınayak Nil'e gitti ve tam ortasında, durup:

“Allahım! Kuşkusuz sen benim senin kudretini ve Nil'i suyla doldurmaya gücünün yettiğini bildiğimi bilirsin. Onu su ile doldur" diye dua etti. Sözleri biter bitmez Firavun suyun hışırtısını işitti ve su, kaynağından çıkıp dolu dolu akmaya başladı. Çünkü Cenab-ı Hakk onları nasıl olsa helak edecekti."

131. Âyetin Tefsiri

"Fakat onlara iyilik geldiği zaman, «Bu bizimdir, (biz çalışıp kazandık)» derler. Eğer başlarına bir kötülük gelirse, Mûsâ ve beraberindekilerin uğursuzluğuna yorarlardı. İyi bilin ki, onların uğursuzluk sebebi ancak Allah katında (yazılı)dır. Fakat çokları bilmezler."

İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Mücâhid, "Fakat onlara iyilik geldiği zaman, «Bu bizimdir, (biz çalışıp kazandık)» derler. Eğer başlarına bir kötülük gelirse, Mûsâ ve beraberindekilerin uğursuzluğuna yorarlardı..." âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Onlara iyilik, bolluk ve bereket geldiği zaman: «Biz buna layıkız, bunlar bizim hakkımızdır» derler. Kendilerine bir kötülük, bir bela ve kıtlık geldiğinde ise, Hazret-i Mûsa ve beraberindekilerin uğursuzluğuna yorarlar."

İbn Cerîr'in İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre, "İyi bilin ki, onların uğursuzluk sebebi ancak Allah katında (yazılı)dır..." sözündeki uğursuzluktan kastedilen, başlarına gelen musibetlerdir.

İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir, İbn Abbâs'ın, "İyi bilin ki, onların uğursuzluk sebebi ancak Allah katında (yazılı)dır..." sözünün, "Onların uğursuzluğu Allah tarafından, yani Onun hükmüyle gelmektedir" mânâsında olduğunu söylediğini bildirir.

İbn Ebî Hâtim, Dahhâk'ın, "İyi bilin ki, onların uğursuzluk sebebi ancak Allah katında (yazılı)dır..." sözünü açıklarken:

“Kişinin başına gelen şey, kendi elleriyle yaptıklarından dolayı Allah tarafından onun hükmüyle gelmektedir" dediğini bildirir..

132. Âyetin Tefsiri

"Dediler ki: Bizi büyülemek için her ne getirirsen getir, biz sana inanacak değiliz"

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Zeyd: (.....) âyetini açıklarken şöyle demiştir: Âyet "U" ziyadesiyle birlikte, "Bizi büyülemek için her ne getirirsen getir" anlamındadır.

133. Âyetin Tefsiri

"Biz de, her biri ayrı ayrı birer mucize olmak üzere başlarına tufan, çekirge, ürün güvesi (haşarat), kurbağalar ve kan gönderdik. (Hiçbirinden ders almadılar.) Büyüklük tasladılar ve suçlu bir kavim oldular"

İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh ve İbn Merdûye'nin Hazret-i Âişe'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Tufan'dan kasıt ölümdür" buyurduğunu nakleder.

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve Ebu'ş-Şeyh'in Atâ'dan bildirdiğine göre Tufan'dan kasıt ölümdür.

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve Ebu'ş-Şeyh'in Mücâhid'den bildirdiğine göre Tufan'dan kasıt ölümdür.

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve Ebu'ş-Şeyh İbn Abbâs'ın:

“Tufan, yağmurların sebep olduğu su taşmalarıdır." dediğini bildirir.

İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki:

“Tufan, sekiz gün boyunca gündüz gece üzerlerine yağmur yağfnası, (.....) kelimesi ise kanatları olmayan bir çekirge türüdür."

İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'ın:

“Tûfan, onlan kuşatan ilâhî bir emirdir" deyip:

“Ama onlar daha uykudayken Rabbinin katından gönderilen bir salgın o bahçeyi sarıvermişti..." âyetini okuduğunu bildirir.

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'ın şöyle dediğini bildirir: Yüce Allah, Firavun'un kavmine yağmur olan tufanı gönderince:

“Ey Mûsa! Rabbine dua et. Eğer bu yağmuru üzerimizden kaldıracak olursa, sana iman eder ve İsrailoğullarını seninle beraber göndeririz" dediler. Hazret-i Mûsa dua edince, Allah yağmuru durdurdu ve o sene daha önce hiç bitmediği kadar ekin ve ot bitirdi. Firavun'un kavmi:

“Bu (bolluk) bizim istediğimiz şeydi" dediler (ve sözlerinde durmadılar). Bunun üzerine Yüce Allah onlara çekirgeleri musallat etti, Çekirgelerin ekinlerinden bir şey bırakmayacağını anlayınca da, Hazret-i Mûsa'dan aynı şeyi istediler. Hazret-i Mûsa dua edince, Allah çekirgeleri onlardan giderdi. Firavun'un kavmi kalan ekinin tanelerini ayırıp evlerine depoladılar ve:

“Ekinlerimizi depoladık" dediler. Yüce Allah onlara buğdayın içinden çıkan güveler gönderdi. Kişi, değirmene on ölçek buğday götürüyor, öğütülünce sadece üç ölçek çıkıyordu. Bunun üzerine Hazret-i Mûsa'dan aynı şeyi istediler. Hazret-i Mûsa dua edince, Allah bu güveleri buğdaylarından giderdi, ama onlar yine İsrâiloğullarını Hazret-i Mûsa ile göndermediler. Hazret-i Mûsa Firavun'un yanındayken, dereden gelen kurbağa sesi duyunca:

“Ey Firavun! Sen ve kavmin şu kurbağalardan nasıl da sıkıntıya düşeceksiniz!" deyince, Firavun:

“Bu kurbağa ne yapabilir ki!" karşılığını verdi. Henüz akşam olmadan kurbağalar onlara öyle musallat oldular ki, kişi oturduğu zaman çenesine kadar kurbağaların içinde kalıyordu. Kim konuşsa hemen ağzına bir kurbağa sıçrıyordu. Kurbağayla dolmayan hiçbir kapları kalmadı. Bunun üzerine Hazret-i Mûsa'dan aynı istekte bulunup aynı sözü verince, Allah, kurbağaları onlardan giderdi, ama yine sözlerinde durmadılar. Bunun üzerine Allah onlara kanı gönderdi. Nehirleri ve kuyuları kanla doldu. Halk bu durumu Firavun'a bildirip yakınınca:

“Yazıklar olsun size! Mûsa sizlere sihir yaptı" karşılığını verdi. Onlar:

“Kaplardaki, kuyulardaki ve nehirlerdeki bütün sulardan içtiğimizde taze kan tadında olduğunu görüyoruz" deyince, Firavun, Hazret-i Mûsa'ya:

“Ey Mûsa! Rabbine dua et de onlardan bu musibeti kaldırsın" dedi. Yüce Allah onları bu musibetten kurtarınca, yine sözlerinde durmadılar.

İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'ın şöyle dediğini bildirir:

“Allah onlara tufanı göndermiştir. Tufan, yağmur sularıdır. Onlar, neredeyse yağmurla helak olacaklardı. Bu sebeple İsrailoğulları, Mûsa'ya gidip demişlerdir ki:

“Ey Mûsa! Rabbine dua et. Eğer bu yağmuru üzerimizden kaldıracak olursa, sana iman eder ve İsrailoğullarını seninle beraber göndeririz" dediler. Hazret-i Mûsa dua edince, Allah yağmuru durdurdu ve ekinlerini bitirdi. Bu yağmurlar memleketlerinde bulunan her şeyi yeniden diriltti. Bunun üzerine onlar:

“Vallahi bize böyle bir yağmurun yağmamış olmasını istemezdik. Çünkü yağmurun yağması bizim için daha hayırlı oldu. Ey Mûsa! Biz İsrailoğullarını seninle birlikte göndermeyiz. Sana da iman etmeyiz" dediler.

Bu defa Allah onlara çekirge gönderidi. Çekirgeler onların her şeyini yiyip bitirdi. Bunun üzerine Hazret-i Mûsa'ya:

“Ey Mûsa! Bizi bu çekirgelerden kurtarması için Rabine dua et, o zaman sana iman ederiz ve İsrâiloğullarını seninle beraber göndeririz" dediler. Hazret-i Mûsa Rabbine dua edince, Yüce Allah onları çekirgelerden kurtardı. Çekirgeler, onlara bir kısım mahsuller bırakmışlardı. Firavun ve taraftarları:

“Bizim ekinlerimizden, bize yetecek kadar kaldı. Biz, sana iman etmeyiz, İsrailoğullarını da seninle birlikte göndermeyiz" dediler.

Bunun üzerine Allah onlara kanatsız çekirgeleri musallat etti. Bunlar da, önceki çekirgelerden arta kalan ekinlerini, ağaçlarını ve bütün bitkilerini imha ettiler. Helak olmaktan korkarak:

“Ey Mûsa! Bizi bu kanatsız çekirgelerden kurtarması için Rabbine dua et, o zaman sana iman ederiz ve İsrâiloğullarını seninle beraber göndeririz" dediler. Hazret-i Mûsa Rabbine dua edip, Yüce Allah onları kanatsız çekirgelerden kurtarınca da:

“Biz, sana iman etmeyiz, İsrailoğullarını da seninle birlikte göndermeyiz" dediler. Bunun üzerine Allah onlara kurbağaları gönderdi ve evlerini kurbağalarla doldurdu. Onların, kurbağalardan çektikleri sıkıntı, önceki sıkıntılardan daha dehşetli idi. Kurbağalar, yemek kaplarına girip yemeklerini bozuyor ve ateşlerini söndürüyordu. Bunun üzerine Hazret-i Mûsa'ya:

“Ey Mûsa! Bizi bu kurbağalardan kurtarması için Rabine dua et. Onlar sebebiyle çok sıkıntı çekiyoruz. Eğer bizi bunlardan kurtarırsa, sana iman ederiz ve İsrâiloğullarını seninle beraber göndeririz" dediler. Hazret-i Mûsa Rabbine dua edip, Yüce Allah onları kurbağalardan kurtarınca da:

“Biz, sana iman etmeyiz, İsrailoğullarını da seninle birlikte gönderemeyiz" dediler.

Bunun üzerine Allah onlara kanı gönderdi. Bütün yiyecekleri ve içecekleri kana dönüşünce Hazret-i Mûsa'ya gelip:

“Ey Mûsa! Bizi bu kandan kurtarması için Rabbine dua et. Eğer bizi bu kandan kurtarırsa, sana iman ederiz ve İsrâiloğullarını seninle beraber göndeririz" dediler. Hazret-i Mûsa dua edip te Yüce Allah onları kandan kurtarınca:

“Ey Mûsa! Biz, sana iman etmeyiz, İsrailoğullarını da seninle birlikte gönderemeyiz" dediler. Bu mucizeler kendilerine karşı delil olması için ayrı ayrı geliyordu. Bu mucizelere rağmen iman etmediklerinden dolayı Allah onları bu günahları sebebiyle yakalayıp denizde boğdu.

İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Mücâhid der ki:

“Tufan'dan kastedilen, sel ve veba hastalığıdır. Çekirgeler, kapılarının çivileri ve elbiselerini bile yiyordu. (.....) kelimesi kanatsız çekirgedir. Kurbağalar yataklarına ve yemeklerinin içine düşüyordu. Kan, elbiselerine, sularına ve yiyeceklerine bulaşıyordu."

Ebu'ş-Şeyh, Atâ'nın şöyle dediğini bildirir:

“Bana ulaştığına göre İsrâiloğullarına musallat edilen çekirgeler, onların kapılarını, çivilerine varıncaya kadar yediler."

İbn Ebî Hâtim'in İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre çekirgeler, denizdeki bir balığın hapşırması sonucu çıkmıştır.

Ukaylî, ed-Duafâ'da ve Ebu'ş-Şeyh, el-Azame'de, Ebû Hureyre'den bildirir: Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) çekirgeler sorulunca:

“Hazret-i Meryem, Yüce Allah'tan, kendisine kanı olmayan et yedirmesini isteyince, Allah ona çekirge yedirdi" buyurdu.

Taberânî, ve Beyhakî, Sünen'de, Ebû Umâme'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Hazret-i Meryem, Yüce Allah'tan, kendisine kanı olmayan et yedirmesini isteyince, Allah ona çekirge yedirdi. Bunun üzerine Hazret-i Meryem: «Allahım! Onu emzirme olmaksızın yaşat, çağırûmadan (ses olmaksızın) onları birbirlerine sevdir» diye dua etti."

Beyhakî,, Sünen'de, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) üvey kızı Zeyneb'den Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Peygamberlerden biri, Yüce Allah'tan, kesilmesine gerek olmayan kuş eti isteyince, Allah ona balık ve çekirgeleri verdi" buyurduğunu nakleder.

Ebû Dâvud, İbn Mâce, Ebu'ş-Şeyh, el-Azame'de, İbn Merdûye ve Beyhakî'nin Selmân'dan bildirdiğine göre Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) çekirge yemenin hükmü sorulunca:

“Çekirge, Allah'ın ordularının en çoğunu teşkil etmektedir. Ben onu yemem ve haram da kılmam" buyurdu.

Ebû Bekr el-Berkî, Ma'rifetu's-Sahabe'de, Taberânî, Ebu'ş-Şeyh, el- Azame'de ve Beyhakî, Şuabu'l-îmân'da, Ebû Zuheyr en-Numeyrî'den Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Çekirgeleri öldürmeyiniz; çünkü onlar; Allah'ın büyük ordularındandır" buyurduğunu nakleder. Beyhakî der ki:

“Eğer bu rivayet sahihse, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), çekirgelerin ekinlere zarar vermemesi durumunda öldürülmemesini emretmiş demektir. Eğer ekinlere musallat olurlarsa, onlardan, mücadele etmek veya öldürmek şeklinde kurtulmak caiz olur. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bu sözüyle çekirgelerin ne kadar mücadeleci ve savaşçı mahlûklar olduğunu kastetmiş olabilir."

Beyhakî, Fudayl b. İyâd vasıtasıyla, Muğîre'den, o İbrâhîm'den, o da Abdullah (b. Mes'ûd)'un şöyle dediğini bildirir: Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) önüne bir çekirge düşünce:

“Onu öldürelim mi ey Allah'ın Resûlü!" diye sordular. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Çekirgeyi öldüren, bir savaşçıyı öldürmüş gibidir" cevabını verdi. Beyhakî der ki:

“Bu hadis, ravilerden bazılarının meçhul olması ve İbrâhim ile İbn Mes'ûd arasındaki kopukluk sebebiyle zayıftır."

Hâkim, Tarih'te ve Beyhakî, meçhul birinin olduğu bir isnâdla İbn Ömer'in şöyle dediğini bildirir:

“Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) önüne bir çekirge düşünce, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onu kaldırdı ve kanadında İbrâni diliyle şöyle yazılmıştı:

“Benim ceninim bir fayda sağlamaz, beni yiyen doymaz. Biz, Allah'ın büyük ordularıyız. Bizim doksan dokuz yumurtamız vardır. Eğer yüz yumurtamız olsaydı dünyayı içindekilerle beraber yerdik." Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Allahım! Çekirgeleri helak et. Büyüklerini katlet, küçüklerini öldür. Yumurtalarını boz, müslümanların ekinlerine ve rızıklarına karşı bu çekirgelerin ağzını kapat. Şüphesiz ki Sen duayı işitensin" şeklinde dua edince, Cibrîl gelip:

“Duanın bir kısmına icabet edildi" dedi. Beyhakî:

“Bu hadis münkerdir" demiştir.

Taberânî, İsmâil b. Abdilğâfir el-Fârisî, el-Erbaûn'da ve Beyhakî, Hüseyin b. Ali'nin şöyle dediğini bildirir: Ben, kardeşim Muhammed b. el-Hanefiyye ve amcam oğulları Abdullah b. Abbâs, Kuşem ve Fadl bir sofradayken, sofraya bir çekirge düştü. İbn Abbâs çekirgeyi alıp bana:

“Bu çekirgenin kanadında ne yazıldığını biliyor musun?" diye sorunca, ben şöyle dedim: Babama aynı şeyi sorduğumda şöyle dedi. Ben de Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) bunu sordum, şöyle buyurdu:

“Çekirgenin kanadında: «Ben, kendisinden başka ilah olmayan Allah'ım. Çekirgenin Rabbi ve rızkını verenim. Eğer istersem bu çekirgeyi bir topluluğa rızık olarak, istersem azab olarak gönderirim» yazılıdır." Bunun üzerine İbn Abbâs:

“Vallahi bu, ilmin içinde gizlendiği bir şeydir" dedi.

Ebû Nuaym, el-Hilye'de bildirdiğine göre İkrime der ki: İbn Abbâs bana. şöyle dedi:

“Çekirğenin kanadında Süryânî diliyle:

“Ben Allah'ım, Benden başka ilah yoktur ve Ben tek'im. Benim ortağım yoktur. Çekirgeler, Allah'ın ordularından bir ordudur. Onları kullarımdan dilediğime musallat ederim" yazılıdır."

Ebu'ş-Şeyh, el-Azame'de, Saîd b. el-Müseyyeb'in:

“Yüce Allah, Hazret-i Âdem'i yarattığı zaman, onun çamurundan bir miktar arttı ve ondan da çekirgeleri yarattı" dediğini bildirir.

Saîd b. Ebi'I-Hasan da aynı rivâyette bulunmuştur.

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“(.....), güvedir" demiştir.

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir, Saîd b. Cübeyr'in:

“Tufan yağmurdur. Çekirge de bildiğimiz çekirgedir. (.....) ise buğdayda bulunan haşarattır" dediğini bildirir.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Ebû Sahr:

“(.....), güvedir" demiştir.

İbn Ebî Hâtim, Hasan'ın:

“(.....), bit mânâsındadır" dediğini bildirir.

İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh, İbn Zeyd'in:

“Bazı insanlar, (.....) kelimesinin pire anlamında olduğunu iddia etmiştir" dediğini bildirir.

İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in Habîb b. Ebî Sâbit'ten bildirdiğine göre (.....) kelimesi, hamam böceği mânâsındadır.

Tastî'nin bildirdiğine göre Nâfi' b. el-Ezrak, İbn Abbâs'a: (.....) kelimelerinin ne anlama geldiğini sorunca, İbn Abbâs:, "Kummel güve, çekirge de bildiğimiz çekirgedir" karşılığını vermiştir. Nâfi':

“Peki, Araplar öylesi bir ifadenin ne anlama geldiğini biliyorlar mı ki?" diye sorunca da, İbn Abbâs şöyle demiştir:

“Tabi ki! Ebû Süfyân b. el-Hâris b. Abdilmuttalib'in:

"'Ansızın hurma ağaçlarına koşuşuyorlar

Onlar zayıflıkta tıpkı güve gibidir" dediğini bilmez misin?"

Ebu'ş-Şeyh'in İkrime'den bildirdiğine göre (.....), çekirgelerin küçük ve dişi olanlarıdır.

Ebu'ş-Şeyh, Afîf'ten, Hişâm'ın ailesinden bir kişinin:

“(.....), pire mânâsındadır" dediğini bildirir.

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'ın şöyle dediğini bildirir:

“Kurbağalar kara hayvanıydı. Yüce Allah onları Firavun ve adamlarına gönderip, kurbağalar da bu emre uyup itaat ederek kendilerini kaynayan kazanlara, yanan tandırlara atınca, güzelce itaat etmeleri sebebiyle suyun soğukluğuyla ödüllendirildiler."

İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh, İbn Abbâs'ın şöyle dediğini bildirir:

“Firavun ve kavmi için kurbağalardan daha çok sıkıntı vereni olmamıştı. Kurbağalar kaynayan kazanlara gelip kendini atıyordu. Bu sebeple Yüce Allah kuyamet gününe kadar onları suyun serinliğine varis kılmıştır."

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Abdullah b. Amr der ki:

“Kurbağalan öldürmeyiniz. Kurbağalar Firavun'un kavmine gönderildiği zaman, bir kurbağa kendini yanmakta olan tandıra attı ve bununla Allah'ı razı etmeyi istedi. Buna karşılık Yüce Allah, kurbağa için, (tandırın ateşini) bildiğimiz en soğuk şey olan suyla değiştirdi ve bağırmasını da tesbih yaptı."

Ahmed, Ebû Dâvud ve Nesâî, Abdurrahman b. Osman et-Teymî'den bildirir:

“Bir tabip, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanında kurbağanın bir ilaç için kullanılmasından bahsedince, . Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) kurbağaların öldürülmesini yasakladı."

İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in Mücâhid'den bildirdiğine göre Nil nehri kan olarak aktı. İsrâiloğullarından olan nehirden su içerken, Firavun'un tarafından içen ise kan içiyordu. Aynı kaptan içecekleri zaman İsrâiloğullarından olanın tarafı tatlı su, Firavun'un tarafından olan kişinin tarafı ise kan oluyordu.

Abd b. Humeyd, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, Katâde'nin şöyle dediğini bildirir:

“Allah onlara kan gönderdi ve kaplarını hangi suya batırsalar o su, kızıl kana dönüşüyordu. Hatta bize ulaştığına göre Firavun, Kıptî ve İsrâîlî olan iki kişiye aynı kabın yanında durduruyor, İsrâîlî olanın tarafı su olurken, Kıptî olanın tarafı kan oluyordu."

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Zeyd b. Eşlem, âyette geçen kan gönderilmesini açılklarken, sürekli burunlarından kan geldiğini söylemiştir.

Ahmed, Zühd'de, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh Nevf eş-Şâmî'nin şöyle dediğini bildirir:

“Hazret-i Mûsa, sihirbazları yendikten sonra Firavun'un kavmi arasında yirmi sene kaldı ve bu müddet zarfında onlara, çekirge, güve, kurbağa ve kan mucizelerini gösterdi ama onlar, buna rağmen müslüman olmayı reddettiler."

Ebu'ş-Şeyh'in İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre Hazret-i Mûsa sihirbazları yendikten sonra Firavun'un kavmi arasında kırk yıl kalarak onlara, çekirge, güve ve kurbağa mucizelerini gösterdi.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs, "Biz de, her biri ayrı ayrı birer mucize olmak üzere başlarına tufan, çekirge, ürün güvesi (haşarat), kurbağalar ve kan gönderdik..." âyetini açıklarken:

“Yüce Allah tarafından, aleyhlerine delil olması için Firavun'un kavmine mucizeler ayrı ayrı geliyordu" demiştir.

İbnu'l-Münzir, İbn Abbâs'ın, "Biz de, her biri ayrı ayrı birer mucize olmak üzere başlarına tufan, çekirge, ürün güvesi (haşarat), kurbağalar ve kan gönderdik" âyetini açıklarken şöyle dediğini bildirir:

“Mucizeler ayrı ayrı geliyordu. Birisi gelip cumartesinden cumartesine kadar sürüyor. Bir ay geçtikten sonra diğer mucize geliyordu."

İbn Ebî Hâtim, Zeyd b. Eslem'in:

“Dokuz mucize, her biri bir yılda olmak üzere dokuz yılda gelmiştir" dediğini bildirir.

134. Âyetin Tefsiri

Bkz. Ayet:135

135. Âyetin Tefsiri

"Üzerlerine azap çökünce, «Ey Mûsâ! Rabbinin sana verdiği söz uyarınca bizim için dua et. Eğer azabı üzerimizden kaldırırsan, mutlaka sana inanacağız ve İsrailoğullarını seninle birlikte elbette göndereceğiz» dediler. Fakat erişecekleri bir süreye kadar biz azabı üzerlerinden kaldırınca hemen yeminlerini bozarlar."

İbn Merdûye'nin Hazret-i Âişe'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

"(.....) azab demektir" buyurmuştur.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki: Hazret-i Mûsa İsrâiloğullarına emrederek:

“İçinizden her erkek bir koç kessin ve avucunu kanına batırdıktan sonra evinin kapısına vursun" dedi. Kiptiler, İsrâiloğullarına:

“Neden bu kanı kapılarınıza sürüyorsunuz?" diye sorunca, İsrailoğulları:

“Allah size bir azab gönderecek, biz kurtulacağız, siz ise helak olacaksınız" cevabını verdiler. Kiptiler:

“Allah, sizi ancak bu alâmetlerle mi tanıyacak!" deyince, İsrailoğulları:

“Peygamberimiz bize böyle emretti" karşılığını verdiler. Sabah olunca, Firavun'un kavminden yetmiş bin kişinin öldürüldüğünü gördüler ve akşam olunca artık ölülerini gömecek güçleri kalmadı. O zaman Firavun:

“Ey Mûsâ! Rabbinin sana verdiği söz uyarınca bizim için dua et. Eğer azabı üzerimizden kaldırırsan, mutlaka sana inanacağız ve İsrailoğullarını seninle birlikte elbette göndereceğiz" dedi. Âyette geçen azabdan kasıt veba hastalığıdır. Hazret-i Mûsa Rabine dua edince Yüce Allah onlardan bu hastalığı kaldırdı ve bunun üzerine Firavun sözünde durup:

“İsrâiloğullarıyla dilediğin yere git" dedi.

Ebu'ş-Şeyh, Saîd b. Cübeyr'in şöyle dediğini bildirir:

“Allah, Firavun'un kavmine veba hastalığını gönderdi ve Hazret-i Mûsa aralarından çıkıncaya kadar onları veba salgınıyla meşgul etti. Hazret-i Mûsa, İsrâiloğullarına:

“Avuçlarınızı çamur ve küle bulayıp kapılarınıza koyunuz ki, ölüm meleği size uğramasın. Firavun (etrafındakilere):

“Kölelerimizden ölen olmadı mı?" diye sorunca, ona:

“Hayır" cevabını verdiler. Bunun üzerine Firavun:

“Bizim ölmemiz ve onların ölmemesi şaşılacak şey değil mi!" dedi."

Abd b. Humeyd'in Saîd b. Cübeyr'den bildirdiğine göre âyette geçen azaptan kasıt veba hastalığıdır.

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve Ebu'ş-Şeyh, Katâde'nin:

“Gönderilen azab, veba hastalığıydı" dediğini bildirir.

İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre âyette geçen erişecekleri süreden kasıt, denizde boğulmalarıdır.

İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh, Mücâhid'in şöyle dediğini bildirir:

“Âyette geçen erişecekleri süreye kadar azabın onlardan kaldırılmasından kasıt veba hastalığının (ölümlerinden önceki) belli günler kaldırılmasıdır."

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in Süddî'den bildirdiğine göre âyette geçen yeminlerini bozmalarından kasıt, vermiş oldukları sözlerden dönmeleridir.

136. Âyetin Tefsiri

"Bu yüzden onlardan intikam aldık. Âyetlerimizi yalanlamaları ve onları umursamamaları sebebiyle kendilerini denizde boğduk"

Ebu'ş-Şeyh'in Dahhâk'tan bildirdiğine göre Yüce Allah, (kendilerine mühlet verdikten) sonra onları denizde boğarak kendilerinden intikam almıştır.

İbn Ebî Hâtim, değişik yollarla İbn Abbâs'ın:

“(.....) deniz mânâsındadır" dediğini bildirir.

İbn Ebî Hâtim, değişik yollarla Süddî'nin:

“(.....) deniz mânâsındadır" dediğini bildirir.

137. Âyetin Tefsiri

"Hor görülüp ezilmekte olan kavmi (İsrailoğullarını), toprağına bolluk ve bereket verdiğimiz yerin doğu ve batı taraflarına mirasçı kıldık. Rabbinin İsrailoğullarına verdiği güzel söz, onların sabretmeleri karşılığında gerçekleşti. Firavun ve kavminin yaptıklarını ve (özenle kurup) yükselttiklerini yerle bir ettik."

Abdürrezzâk, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh ve İbn Asâkir'in Hasan(ı Basrî)'den bildirdiğine göre toprağına bolluk ve bereket verilen yerin doğu ve batı tarafından kastedilen Şam topraklarıdır.

Abdürrezzâk, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh ve İbn Asâkir, Katâde'nin:

“Toprağına bolluk ve bereket verilen yerin doğu ve batı tarafından kastedilen Şam (Suriye) topraklarıdır" dediğini bildirir.

Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Abdullah b. Şevzeb, toprağına bolluk ve bereket verilen yerin doğu ve batı tarafından kastedilenin Filistin toprakları olduğunu söylemiştir.

İbn Asâkir'in Zeyd b. Eslem'den bildirdiğine göre toprağına bolluk ve bereket verilen yerin doğu ve batı tarafından kastedilen Şam köyleridir.

İbn Asâkir, Ka'bu'l-Ahbâr'ın şöyle dediğini bildirir:

“Yüce Allah, Fırat'tan (Mısır diyarındaki) Arîş'e kadar olan Şam topraklarını bereketli kılmıştır."

İbn Asâkir'in bildirdiğine göre sahabeye yetişen Ebu'l-A'yas'a, Şam'ın bereketli bölgelerinin sınırları sorulunca:

“Mısır diyarındaki Arîş'ten başlar, bir kenarı tepeye kadar, bîr kenarı Fırat'a, bir kenarı da Hazret-i Hûd'un mezarının olduğu dağa kadar uzanır" cevabını verdi.

İbn Asâkir, Muâviye b. Ebî Süfyân'ın şöyle dediğini bildirir:

“Rabbin, Hazret-i İbrâhîm'e: «Bereketli toprak olan Arîş'ten Fırat'a olan kısmı imar et» buyurdu. Hazret-i İbrâhim, ilk sünnet olan ve ilk misafir ağırlayan kişiydi."

İbn Asâkir'in bildirdiğine göre Vehb b. Münebbih eler ki:

“Dımaşk'ı, Hazret-i İbrâhim'in Habeşî olan kölesi inşa etmiştir. Bu köleyi Nemrûd b. Kenân, Hazret-i İbrâhim ateşten çıktığı zaman kendisine hediye etmişti ve bu çocuğun adı Dımaşk'tı, kurduğu şehre de kendi adını verdi. Hazret-i İbrâhim, bu köleyi beytülmalına bakmakla görevlendirmişti. Hazret-i İbrâhim'den çok sonra bu şehirde Romalılar ikamet etmiştir."

İbn Asâkir, Abdulmelik el-Cezerî'nin şöyle dediğini bildirir:

“Dünya, beta ve kıtlık içinde olduğu zaman, Şam (Suriye), bolluk ve afiyet içinde olur. Şam bela ve kıtlık içinde olduğu zaman ise Filistin bolluk ve afiyet içinde olur. Filistin bela ve kıtlık içinde olduğu zaman, Beytu'l-Makdis bolluk ve afiyet içinde olur. Şam, bereketli, Filistin mukaddestir. Beytu'l-Makdis ise bin defa takdis edilmiştir."

İbn Asâkir, Abdurrahman b. Zeyd b. Câbir'den bildirir: Ebu's-Selâm el- Esved'e:

“Neden Humus'tan Dımaşk'a geldin?" diye sorduğumda:

“Dımaşk'ta bereketin iki kat olduğunu öğrendim" cevabını verdi.

İbn Asâkir'in bildirdiğine göre Mekhûl, bir adama:

“Nerede ikamet ediyorsun?" diye sorunca, adam:

“Ğûta'da" karşılığını verdi. Bunun üzerine Mekhûl:

“Neden Dımaşk'ta ikamet etmiyorsun? Orasına iki kat bereket verilmiştir" dedi.

îbn Asâkir'in bildirdiğine göre Ka'b(u'l-ahbâr) der ki:

“Tevrat'ta:

“Şam, Yüce Allah'ın yeryüzündeki hazinesidir. Allah'ın hazinesi olan kulları oradadır" diye yazılıdır. Yani peygamberlerden Hazret-i İbrâhim, İshâk ve Yâkûb'un mezarı oradadır.

İbn Asâkir, Sâbit b. Ma'bed'in şöyle dediğini bildirir:

“Yüce Allah: «Ey Şam! Sen, memleketlerimin en hayırlılarındansın ve sende kularımın hayırlılarını ikamet ettiririm» buyurmuştur."

İbn Ebî Şeybe, Ahmed, Müsned'de, Tirmizî, Müsned'de, İbn Hibbân, Taberânî ve Hâkim, Zeyd b. Sâbit'in şöyle dediğini bildirir: Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanında Kur'ân yazılı parçalardan derlemekteyken, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):"Ne pıutlu Şam'a" buyurunca, biz:

“Hangi sebeplerden dolayı ey Allah'ın Resûlü!" diye sorduk. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Rahman'ın melekleri kanatlarım Şam'ın üzerine germişlerdir" buyurdu.

Bezzâr ve Taberânî hasen isnâdla Ebu'd-Derdâ'dan bildirir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“(Gün gelecek) Şam'da bir tane, Mısır'da bir tane, Irak'ta bir tane ve Yemen'de bir tane olmak üzere ordular hazırlayacaksınız" buyurunca, biz:

“Ey Allah'ın Resûlü! Biz bu (zama)na yetişecek olursak (bunlardan hangisine katılalım? bunlardan birini) bizim için tercih et?" dedik. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Şam'da olmaya bakınız. Çünkü Yüce Allah Şam için bana teminat vermiştir" buyurdu.

Bezzâr ve Taberânî zayıf isnâdla İbn Ömer'den bildirir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“(Gün gelecek bölünüp) ordular hazırlayacaksınız" buyurunca bir adam:

“Ey Allah'ın Resûlü! Ben bu (zama)na yetişecek olursam (bunlardan hangisine katılayım? Bunlardan birini) benim için tercih et" dedi. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Şam'da olmaya bak. Çünkü Şam, Allah'ın yeryüzünden tercih ettiği bir memlekettir ve orada Allah'ın en hayırlı kulları vardır. Oraya gitmek istemeyen Necd'e gitsin. Allah bana Şam ve Şam halkı hakkında teminat verdi" buyurdu.

Ahmed ve İbn Asâkir, Abdullah b. Havâle el-Ezdî'den bildirir: Abdullah b. Havâle:

“Ey Allah'ın Resûlü! (Fitne zamanında) Hangi memlekette bulunmamı tavsiye edersin?" deyince, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Şam'da olmaya bak. Çünkü Yüce Allah: «Ey Şam! Sen, memleketlerim içinde seçtiğimsin ve kullarımdan hayırlılarını sana sokarım»" buyurd u. Ahmed'in lafzı ise şöyledir:

“Şam, Allah'ın, memleketleri arasında en, hayırlılarındandır ve orası için kullarının hayırlılarını seçer. Eğer Şam'a gitmek istemezseniz Yemen'inize gidiniz. Allah bana Şam ve Şam halkı hakkında teminat verdi."

İbn Asâkir'in bildirdiğine göre Vâsile b. el-Eska'dan Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Şam'da olmaya bakınız. Orası, Yüce Allah'ın, kullarının hayırlılarını ikamet ettirdiği ve memleketleri arasından seçtiği bir yerdir. Şam'a gitmek istemeyen Yemen'ine gitsin ve oradaki havuzlardan içsin. Allah bana Şam ve Şam halkı hakkında teminat verdi. "

Ahmed, Ebû Dâvud, İbn Hibbân ve Hâkim, Abdullah b. Havâle el-Ezdî'den bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“(Gün gelecek) Şam'da bir tane, Irak'ta bir tane ve Yemen'de bir tane olmak üzere ordular hazırlayacaksınız" buyurunca, İbn Havâle: Ben bu (zama)na yetişecek olursam (bunlardan hangisine katılayım? Bunlardan birini) benim için tercih et" dedi. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Şam'da olmaya bakınız. Şam'a gitmek istemeyen Yemen'ine gitsin ve oradaki havuzlardan içsin. Allah bana Şam ve Şam halkı hakkında teminat verdi" buyurdu.

Hâkim'in bildirdiğine göre Abdullah b. Amr:

“İnsanlara öyle bir zaman gelecek ki, Şam'a gitmeyen (iltica etmeyen) mümin kalmayacaktır" demiştir.

İbn Asâkir, Avn b. Abdillah b. Utbe'nin şöyle dediğini bildirir:

“Yüce Allah'ın, peygamberlerden birine indirdikleri arasında: «Şam, benim ok kuburumdur. Bir topluluğa gazaplandığim zaman ondan aldığım okla onları vururum» yazıldığını okudum."

Taberânî ve İbn Asâkir'in Ebu'd-Derdâ'dan bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Benden kısa bir müddet sonra ümmetim Şam şehrini fethedecektir. Onu fetheden veya oraya giren bilsin ki Şam halkı, Arap yarımadasının sonuna kadar sınır bekçileridir. Oradaki sahillerden birine giren cihada gitmiş demektir. Beytu'l-Makdis ve çevresini ele geçiren ise sınır bekçisi konumundadır. "

İbn Ebî Şeybe, Tirmizî, İbn Mâce ve İbn Asâkir'in Kurre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Şam halkı bozulunca sizin orada bulunmanızda hayır yoktur. Ümmetimden bir grup Allah'ın yardımı ile galibiyeti sürdürecek ve kıyamet kopuncaya kadar onlara karşı koyanlar onlara hiçbir zarar veremeyeceklerdir."

İbn Asâkir, Damra b. Rabîa'nın:

“Bütün peygamberler Şam'dan gönderilmiştir. Şam'dan olmayan peygamberler ise Şam'a götürülmüştür" dediğini bildirir.

Ahmed, Taberânî, Ebû Nuaym ve Hâfız Ebû Bekr en-Neccâd, Cüzu't- Terâcim'de, Ebu'd-Derdâ'dan, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Ben uyurken Kitab'ın direğinin başımın altından alındığını gördüm. Onu alıp götüreceklerini zannederek bakmaya başladım. Onu Şam'a götürdüler. Şunu bilin ki; fitne anında iman Şam'dadır."

İbn Merdûye'nin Ebû Zer'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):"Şam, mahşerin ve dirilmenin olacağı yerdir" buyurduğunu nakleder.

İbn Ebî Şeybe, Ebû Eyyûb el-Ensârî'nin:

“Yıldırım, şimşek ve bereket Şam'a hicret edecektir" dediğini bildirir.

İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre Kasım b. Abdirrahman der ki: Abdullah (b. Mes'ûd) zamanında Fırat taştığında halkın hoşuna gitmeyince Abdullah:

“Ey insanlar! Fıratın taşmasını kerih görmeyiniz. Bir kazan suyun aranıp bulunmayacağı gün yakındır. Bu, her suyun kaynağına döneceği zamandır. O zaman, su ve kalan müminler Şam'da olacaktır."

İbn Ebî Şeybe, Ka'b'ın şöyle dediğini bildirir:

“Allah'ın en çok sevdiği memleket Şam'dır. Şam (Suriye) memleketinden en çok sevdiği yer ise Kudüs'tür. Kudüs'ten en çok sevdiği yer ise Nâblus dağıdır. İnsanlara öyle bir zaman gelecek ki birbirleriyle dağlarda el sıkışacaklar."

Taberânî, İbn Asâkir ve Ebu'ş-Şeyh, el-Azame'de, İbn Ömer'den, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“İblis Irak'a girip ihtiyacını giderdikten sonra Şam'a girdi, ama onu Beysân'a kadar kovaladılar. Sonra Mısır'a girip orada yumurtlayıp yavruladı ve hakimiyetini orada yaydı."

İbn Asâkir'in bildirdiğine göre İbn Ömer der ki:

“Şeytan doğuda konaklayıp ihtiyacını giderdi, sonra mukaddes toprak olan Şam'a gitmek için yola çıktı, ama kendisine engel olundu. Sonra yola çıkıp Mağrib'e geldi ve yumurtasını yumurtlayıp orada hakimiyetini yaydı."

İbn Asâkir, Vehb b. Münebbih'in:

“Kitaplarda Şam'ın o kadar zikredildiğini görüyorum ki, sanki Yüce Allah başka bir yeri istemiyor zannediyorum" dediğini bildirir.

Ahmed ve İbn Asâkir'in İbn Ömer'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Allahım! Şam'ımızı ve Yemen'imizi bize mübarek kıl" diye dua edince, bir kişi:

“Ya Resûlallah! (Bu dua) Necd'imize de mi? — bir lafızda ise Doğumuza da mı?" şeklindedir— diye sordu. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Orada zelzele, fitneler vardır ve oradan şeytanın boynuzu çıkar" buyurdu. İbn Asâkir rivâyetinde:

“Şerrin onda dokuzu oradadır" lafzını eklemiştir.

İbn Asâkir ve Hatîb, el-Muttefik ve'l-Muteferrik'te, İbn Amr'dan Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Hayır, ona bölünmüştür. Bunun dokuzu Şam'da, diğer biri de başka memleketlerdedir. Şer de ona bolümnüştür. Bunun biri Şam'da, diğer dokusu da başka memleketlerdedir. Şam halkı bozulunca sizin orada bulunmanızda hayır yoktur. "

Taberânî ve İbn Asâkir'in Abdullah b. Mes'ûd'dan bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Allah, hayrı on'a böldü. Dokuzunu Şam'a, birini de yeryüzünün kalan kısmına yerleştirdi. Şerri de on'a böldü ve birini Şam'a, kalan dokuzunu da yeryüzünün kalan kısmına yerleştirdi. "

İbn Asâkir'in bildirdiğine göre Ka'bu'l-Ahbâr der ki:

“Allah'ın (kutsal) kitabında yeryüzünü kerkenez kuşuna benzetiriz. Bu kuşun başı Şam, kanatları doğu ve batı, kuyruğu Yemen'dir. Baş durduğu müddetçe insanlar hayır içindedir. Baş koparılınca insanlar helak olur. Canım elinde olana yemin ederim ki, Arap yarımadasında hiçbir yer yoktur ki, orada Şam halkından olan otuz veya kırk kişilik atlı grubu İslam üzere kalmaları için kendileriyle savaşmasın. Eğer Şam'dan olan bu savaşçılar olmasa onlar küfre girerlerdi."

İbn Asâkir, İyâs b. Muâviye'nin:

“Dünya bir kuşa benzetilmiş, Mısır ve Basra bu kuşun kanatlarına, Cezîre (Arap Yarımadası) göğüs kafesine, Şam başına ve Yemen'de kuşun kuyruğuna benzetilmiştir" dediğini bildirir.

İbn Asâkir'in bildirdiğine göre Vehb b. Münebbih:

“Yeryüzünün başı Şam'dır" demiştir.

İbn Asâkir, Ka'b'ın:

“Allah'ın indirilen (bir kutsal) kitabında, yeryüzünün, Şam'dan kırk yıl önce harab olacağını görüyorum" dediğini bildirir.

İbn Asâkir, Buhayr b. Sa'd'ın:

“Yeryüzü harab olduktan sonra Şam kırk yıl daha kalır" dediğini bildirir.

İbn Asâkir, Abdullah b. Ömer'den şöyle bildirir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Kıyamet kopmadan, önce Hadramût'tan bir ateş çıkıp insanları diriltecek" buyurunca, biz:

“Ey Allah'ın Resûlü! O zaman ne yapmamızı emredersin?" diye sorduk. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Şam'da olmaya bakınız" buyurdu.

İbn Asâkir'in bildirdiğine göre Ka'b(u'l-ahbâr) der ki:

“Yemen'den bir ateşin çıkıp insanları Şam'a sürmesi yakındır. Onlarla sabahlar, onlar konaklayınca o da konaklar; yola çıkınca kendilerini takib eder. Bu ateşin çıktığını duyduğunuzda Şam'a gidiniz."

Temmâm, Fevâid'de ve İbn Asâkir, Abdullah b. Amr'dan Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Ben (uyurken) Kitab'ın direğinin başımın altından alındığını gördüm ve (onu alıp götüreceklerini zannederek) bakmaya başladım. Bu sırada yükselen bir nur olan Kitabın direğini Şam'a doğru yönelttiler. Şunu bilin ki, fitneler çıktığı zaman iman Şam'dadır."

Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Leys b. Sa'd der ki:

“Hor görülüp ezilmekte olan kavmi (İsrailoğullarını), toprağına bolluk ve bereket verdiğimiz yerin doğu ve batı taraflarına mirasçı kıldık..." âyetinde, miras kılınan yer Mısır'dır ve bu şehir, Allah'ın Kitab'ında bereketli kılınmıştır.

İbn Abdilhakem, Tarih Mısır'da, Muhammed b. er-Rabî el-Cîzî, Müsned es- Sahabe ellezîne Dahalû Mısf da, Abdullah b. Amr'ın:

“Mısır, yeryüzünün en güzel, en son harab olacak toprağıdır. Yeryüzünde bereketten bir şey olduğu müddetçe orada da bereket olacaktır" dediğini bildirir.

İbn Abdilhakem, Abdullah b. Amr'ın:

“Firdevs'i hatırlamak veya dünyadayken Firdevs'in benzerine bakmak isteyen, toprağı yeşerdiği ve meyveleri yetiştiği zaman Mısır'a baksın" dediğini bildirir."

İbn Abdilhakem, Ka'bu'l-Ahbâr'ın:

“Cennetin benzerine bakmak isteyen, yeşerdiği zaman Mısır'a baksın" dediğini bildirir.

İbn Abdilhakem'in İbn Lehîa'dan bildirdiğine göre Amr b. el-Âs:

“Mısır halkına emirlik yapmak, hilafet görevini yapmaya eşittir" derdi.

İbn Abdilhakem, Abdulah b. Amr b. el-Âs'ın şöyle dediğini bildirir:

“Dünya, kuşun, başı, göğsü, iki kanadı ve kuyruğu olmak üzere beş surette yaratılmıştır. Başı, Mekke, Medine ve Yemen, göğsü Şam ve Mısır, sağ kanadı Irak, sol kanadı Sind ve Hind, kuyruğu ise Hemmâm'dan (İskenderiye ve Afrika arasında, Afrika'ya yakın bir şehir), Güneş'in battığı yere olan kısımdır. Kuşun en kötü yeri de kuyruğudur."

Ebû Nuaym, el-Hilye'de, Nevf'in şöyle dediğini bildirir:

“Dünya kuşa benzetilmiştir. Kuşun kanadı kesilince kuş düşer. Yeryüzünün iki kanadı Mısır ve Basra'dır. Bu iki şehir bozulunca, dünya yok olur."

İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in Mücâhid'den bildirdiğine göre âyette geçen, "Rabbinin İsrailoğullarına verdiği güzel söz, onların sabretmeleri karşılığında gerçekleşti" sözünden kastedilen, Hazret-i Musa'nın Firavun'a galip gelmesi ve Yüce Allah'ın onları yeryüzüne yerleştirip yeryüzünün varisleri kılmasıdır.

İbn Ebî Hâtim, İbn Vehb vasıtasıyla, Mûsa b.Âli'den, babasının şöyle dediğini bildirir:

“İsrâiloğulları Firavun'un kavmiyle aynı yerde yaşıyordu ve Firavun onlara dört yüz kırk yıl hükmetti. Buna karşılık Allah İsrailoğullarına sekiz yüz seksen yıl idareyi ele almalarını nasib etti. İlk çağlarda kişi bin yıl yaşardı ve ancak yüz yirmi yaşında büluğ çağına erişirdi."

İbn Sa'd, Abd b. Humeyd, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî) der ki:

“İnsanlar, idarecileri tarafından bir mağduriyete uğrayınca sabredip Allah'a dua etseler, fazla zaman geçmeden Allah o mağduriyetlerini giderir. Ama insanlar böyle durumlarda kılıca (silaha) sığınıp ona güvenirler. Vallahi böyle yapanlar, bir gün bile hayır görmezler." Hasan bu sözleri söyledikten sonra, "Rabbinin İsrailoğullarına verdiği güzel söz, onların sabretmeleri karşılığında gerçekleşti..." âyetini okudu.

Abd b. Humeyd ve Ebu'ş-Şeyh, Hasan(-ı Basrî)'nin bu âyeti açıklarken:

“İsrailoğullarına verilenler, ancak sabırları sebebiyle verilmiştir. Bu ümmet, sıkıntıya düşünce kılıca sığındığı müddetçe hayır elde edemez" dediğini bildirir.

Ahmed, Zühâ'de, Ebu'd-Derdâ'nın:

“Başına defedemeyeceğin bir iş geldiği zaman sabret ve Allah'dan bir çıkış yolu kılmasını bekle" dediğini bildirir.

Ahmed, Beyân b. Hakîm'in şöyle dediğini bildirir: Ebu'd-Derdâ'ya bir adam gelerek bir komşusunu şikayet edince, Ebu'd-Derdâ:

“Sabret, Allah seni ondan koruyacaktır" dedi. Fazla geçmeden, Muâviye gelip adama bağışta bulundu. Adam Ebu'd-Derdâ'ya gelip durumu anlatınca, Ebu'd-Derdâ:

“Bu, Allah'ın sana vermiş olduğu bir ödüldür" karşılığını verdi.

Ebu'ş-Şeyh, Katâde'nin, "Firavun ve kavminin yaptıklarını ve (özenle kurup) yükselttiklerini yerle bir ettik" âyetini açıklarken:

“Allah, kâfire, onu ameliyle helak etmekiçin az bir mühlet verir" dediğini bildirir.

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre (.....) kelimesinin mânâsı, inşa etmektir.

İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Mücâhid, "Firavun ve kavminin yaptıklarını ve (özenle kurup) yükselttiklerini yerle bir ettik" âyetini açıklarken:

“Yaptıkları ev ve benzeri yüksek binaları "darmadağın ettik" demektir. Firavun'un kavminin asma ağaçları çardaksızdı" demiştir.

138–140. Âyetlerin Tefsiri

Bkz. Ayet:141

141. Âyetin Tefsiri

"İsrailoğullarını denizden geçirdik, orada kendilerine mahsus birtakım putlara tapan bir kavme rastladılar. Bunun üzerine: «Ey Mûsa! Onların tanrıları olduğu gibi, sen de bizim için bir tanrı yap!» dediler. Mûsa: «Gerçekten siz cahil bir toplumsunuz« dedi. Şüphesiz bunların içinde bulundukları (din) yıkılmıştır, yapmakta oldukları da bâtıldır. Mûsa dedi ki: «Allah sizi âlemfere üstün kılmışken ben size Allah'tan başka bir tanrı mı arayayım? Hatırlayın ki, size işkencenin en kötüsünü yapan Firavun un adamlarından sizi kurtardık. Onlar oğullarınızı öldürüyorlar, kadınlarınızı sağ bırakıyorlardı. İşte bunda size Rabbiniz tarafından büyük bir imtihan vardır.»"

İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in Katâde'den bildirdiğine göre İsrâiloğullarının rastladığı kavim, Lahm kabilesidir.

İbn Ebî Hâtim, Ebû İmrân el-Cevnî'nin:

“İsrâiloğullarının rastladığı kavim Lahm ve Cüzâm kabilesidir" dediğini bildirir.

İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İbn Cüreyc der ki:

“İsrâiloğullarının rastladığı kavmin taptığı putlar, bakırdan yapılmış inek heykelleriydi. Sâmirî, buzağıyı yaptığı zaman bu buzağı rastladıkları kavmin heykellerine benzetildi. Yüce Allah'ın, onlar aleyhine delil olması ve sonra kendilerinden intikam almasına sebep olan buzağının yapılması bu şekilde olmuştur."

Abd b. Humeyd ve Ebu'ş-Şeyh, Katâde'nin, "Ey Mûsa! Onların tanrıları olduğu gibi, sen de bizim için bir tanrı yap..." âyetini açıklarken şöyle dediğini bildirir:

“Sübhânallah! Allah'ın kölelikten kurtardığı, denizi aşırdığı, düşmanlarını helak ettiği ve büyük mucizeler gösterdiği kavim, daha sonra açıkça şirk koşmak için kendilerine put yapılmasını istediler."

İbn Ebî Şeybe, Ahmed, Tirmizî, Nesâî, İbn Cerîr, Taberânî, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh ve İbn Merdûye, Ebû Vâkid el-Leysî'den bildirir: Huneyn savaşından önce Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile çıkıp bir ağacının yanından geçerken:

“Ey Allah'ın Resûlü! Kâfirlerin (kutsal saydıkları) o askılı ağacı gibi bize de bir ağaç edin" dedim. Kâfirler silahlarını bir sedir ağacına asıp etrafında tavaf yaparlardı. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Allahu ekber! Bu söz, İsrailoğullarımn, Hazret-i Mûsa'ya: «Ey Mûsa, bunlann nasıl ilahları varsa bize de öyle ilah yap» demelerine benzer. Şüphesiz ki sizler, sizden öncekilerin izini takib ediyorsunuz" buyurdu.

İbn Ebî Hâtim, İbnu'l-Münzir ve Taberânî, Kesîr b. Abdillah b. Avf vasıtasıyla, babasından, o da dedesinin şöyle dediğini bildirir: Fetih yılı, bin küsur kişiyle Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile beraber gazveye çıktık ve Allah Mekke ve Huneyn'i fethetmemizi nasib etti. Huneyn ile Tâif arasındayken büyük bir sedir ağacına rastladık. Bu ağaca silahlar asıldığı için, "Askılı ağaç" diyorlardı ve bu ağaca ibadet ediyorlardı. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ağacı görünce yaz günü olmasına rağmen ondan uzaklaşıp gölgesi daha küçük olan bir ağacın altına gitti. Bir adam:

“Ey Allah'ın Resûlü! Kâfirlerin (kutsal saydıkları) o askılı ağacı gibi bize de bir ağaç edin" deyince, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Canım elinde olana yemin ederim ki, bu söz, İsrailoğullarının, Hazret-i Mûsa'ya: «Ey Mûsa, bunların nasıl ilahları varsa bize de öyle ilah yap» demelerine benzer. Şüphesiz ki sizler, sizden öncekilerin izini takib ediyorsunuz" buyurdu.

İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre âyette geçen (.....) kelimesi "Hüsran" mânâsındadır.

İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre âyette geçen kelimesi "Helak olan" mânâsındadır.

İbn Ebî Hâtim, İbn Zeyd'in, (.....) âyetini açıklarken şöyle dediğini bildirir: (.....) zarara uğratılmış mânâsındadır. (.....) ve (.....) aynıdır. Bu iki kelime, "Ğafûrun Rahîm, Afuvvun Ğafûr" gibidir. Araplar:

“Mutebber fakir ve Muhassarfakir sözlerini aynı anlamda kullanırlar."

142. Âyetin Tefsiri

"Mûsâ'ya otuz gece süre belirledik, buna on (gece) daha kattık. Böylece Rabbinin belirlediği vakit kırk geceye tamamlandı. Mûsâ, kardeşi Hârûn'a, «Kavmim arasında benim yerime geç ve yapıcı ol. Sakın bozguncuların yoluna uyma» dedi"

İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh değişik yollarla İbn Abbâs şöyle dediğini bildirir:

“Hazret-i Mûsa'ya belirlenen süre, Zilkâde ayı ve Zilhicce ayından da on gündür."

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Süleymân et-Teymî der ki:

“Hadramî'nin iddia ettiğine göre Hazret-i Mûsa'ya belirlenen sürenin otuz günü Zilkâde ayı, bu otuz günü kırk güne tamamlayan on gün ise Zilhicce ayının on günüdür."

İbnu'l-Münzir, Mücâhid'in şöyle dediğini bildirir:

“Yılın hiçbir ayında yapılan amel, Zilhicenin ilk on gününde yapılan amel kadar faziletli değildir.

Bu günler, Yüce Allah'ın Hazret-i Mûsa'ya belirlediği otuz güne eklediği on gündür."

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Ebu'l-Âliye der ki:

“Hazret-i Mûsa'ya belirlenen otuz günük süre Zilkade ve Zilhicce'den on gündür. Hazret-i Mûsa kavminden ayrılıp Hazret-i Hârun'u yerine bıraktı ve Tûr dağında kırk gece kaldı. Bu sürede kendisine Tevrat levhalar halinde nazil oldu, Yüce Allah onu kendisine, Hazret-i Mûsa Kalem'in hışırtısını duyacak kadar yaklaştırıp konuşturdu. Bize ulaştığına göre Hazret-i Mûsa bu kırk gece zarfında, Tûr dağından ininceye kadar abdest bozmadı."

Abdürrezzâk ve Abd b. Humeyd'in Mücâhid'den bildirdiğine göre Hazret-i Mûsa'ya belirlenen kırk gecenin otuz gecesi Zilkâde, on gün ise Zilhice ayındandır.

İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs, "Mûsa'ya otuz gece süre belirledik, buna on (gece) daha kattık..." âyetini açıklarken şöyle dedi: Hazret-i Mûsa kavmine:

“Rabbim bana onunla buluşmam için otuz gün belirledi ve Hârûn'u başınıza getirmemi emretti" dedi. Hazret-i Mûsa kavminden ayrılıp Rabbiyle buluşmaya gidince Allah bu otuz güne kırk gün ekledi. İsrâiloğulları bu on günde fitneye düştüler. Otuz gün geçince daha önce Cibrîl'i görmüş ve atının ayak izinden toprak almış olan olan Sâmirî:

“Ey İsrâiloğulları! Yanınızda Firavun'dan kalmış olan süs eşyaları vardır ve bunları kullanmanız haramdır. Bu süsleri getirin de yakalım" dedi. Bunun üzerine İsrâiloğulları yanlarındaki süs eşyalarını getirdiler ve Sâmirî ateş yakıp süs eşyalarını ateşe attı. Süs eşyaları eriyince de Cibrîl'in atını ayak izinden aldığı toprağı ateşe attı ve süs eşyaları böğüren bir buzağıya dönüştü. Buzağı tek bir defa böğürdü, bir daha da böğürmedi. Bu sefer, etrafındakilere:

“Mûsa Rabbinizle buluşmak için gitti ama işte bu, Mûsa'nın da ilâhıdır" dedi. "Bu sizin de Musa'nın da tanrısıdır, ama o unuttu..." âyeti buna işaret etmektedir. Sâmirî şöyle dedi:

“Mûsa, Rabbiyle buluşmak için gitti, ama Onu bulamadı. İşte onun Rabbi budur." Yüce Allah Hazret-i Musa'yla konuşurken:

“Doğrusu Biz, senden sonra milletini sınadık; Samiri onları saptırdı" dedi. Bunun üzerine Hazret-i Musa, "Milletine kızgın ve üzgün olarak döndü. "Ey milletim! Rabbiniz size güzel bir vaadde bulunmadı mı? Uzun bir zaman mı geçti, yoksa Rabbinizin gazabına mı uğramak istediniz de bana verdiğiniz sözden caydınız?" dedi."

Ahmed, Zühd'de, Vehb (b. Münebbih)'in şöyle dediğini bildirir:

“Yüce Allah Hazret-i Mûsa'ya:

“Kavmine, Zilhicce'nin on gününde bana yönelmelerini ve dua etmelerini emret. Onuncu gün olunca huzuruma çıksınlar, o zaman kendilerini affederim" buyurdu. Vehb der ki:

“Yahudiler yanlış günde affedilmeyi istediler, ayların hesabı konusunda Araplar kadar doğru bileni yoktur."

Deylemî, İbn Abbâs'tan merfû olarak Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Hazret-i Mûsa otuz gün sonrasında Rabbine gidip konuşmak ister; ama oruçlu olan bir kimsenin ağzındaki o kokuyla Rabbiyle konuşmayı uygun görmeyerek yerden bazı otlar alır ve çiğner. Rabbi ona orucunu niçin bozduğunu sorunca da: «Ya Rabbi! Ağzım kötü kokarken seninle konuşmaya utandım» diye cevab verir. Allah: «Ey Mûsa! Bilmiyor musun ki oruçlunun ağzından gelen koku benim katımda misk kokusundan daha güzeldir. Git; on gün daha oruç tut, sonra yanıma gel» buyurdu. Bunun üzerine Hazret-i Mûsa (aleyhisselam) Rabbinin emrini yerine getirdi. Yüce Allah ile Hazret-i Mûsa arasındaki konuşma bu on günde vuku bulmuştur. "