ED-DURRU'L-MENSÛR TEFSÎRİ

A‘râf Sûresi — ED-DURRU'L-MENSÛR TEFSÎRİ — Sayfa 2

“Ey Rabbim! Amel yönünden hangi kullarını daha çok seversin?" diye sorunca, Allah:

“Dili yalan söylemeyen, tenasül uzvu zina etmeyen ve kalbinde fısk ve fücur bulunmayan kimseyi" buyurdu. Hazret-i Mûsa:

“Ey Rabbim! Bundan başka kimi seversin?" diye sorunca, Allah:

“Güzel ahlâka sahip mümin bir kalbi" cevabını verdi.

Hazret-i Mûsa:

“Ey Rabbim! Senin katında en sevimsiz kulun hangisidir?" diye sorunca, Allah:

“Kötü ahlâka sahib kafir bir kalb" buyurdu: Hazret-i Mûsa:

“Ey Rabbim! Bundan başka?" diye sorunca, Allah:

“Geceleri leş gibi yatan, gündüzleri tembel olan" buyurdu.

Ahmed'in, Zühd'de, Ebu'l-Celd'den bildirdiğine göre Allah, Hazret-i Mûsa'ya şöyle vahyetti:

“Beni zikrettiğin zaman, azaların titresin ve zikrim esnasında da huşu ve sükunet içerisinde ol. Yine Beni zikrettiğin vakit dilini kalbine tâbi kıl. Benim huzurumda kıyama durduğun vakit küçük, zelil bir kul gibi dur. Nefsini kına, çünkü o, kınanmaya en müstehak olandır. Bana münâcaatta bulunduğun zaman titreyen bir kalp ve doğru bir lisanla yakarışta bulun."

Ahmed, Kusey'den bildirir: Kitab ehlinden bir adamın bildirdiğine göre Yüce Allah Hazret-i Mûsa'ya:

“Ey Mûsa! Sen abdestsizken ölüm sana gelirse, kendinden başkasınv kınama" diye vahyetti. Yine Allah, Hazret-i Mûsa'ya:

“Allah, doğruluk sayesenda, sel, yangın, hırsızlık ve zâtulcenb hastalığı gibi yetmiş türlü kötülüğü defeder" diye vahyedince, Hazret-i Mûsa:

“Ateşi de defeder mi?" diye sordu. Allah:

“Ateşi de defeder" buyurdu.

Ahmed'in Ka'bu'l-Ahbâr'dan bildirdiğine göre Yüce Allah, Hazret-i Mûsa'ya:

“Hayrı öğret ve öğren; çünkü ben, hayrı öğretenlerin ve öğrenenlerin kabirlerini, yalnızlık hissetmesinler diye nurlandırırım" diye vahyetti.

Hakîm et-Tirmizî, Nevâdiru'l-Usul'da, Ebû Hureyre'nin şöyle dediğini bildirir: Hazret-i Mûsa Tûr dağına çıktığı zaman Cebbar olan Allah, onun parmağında bir yüzük gördü ve:

“Ey Mûsa! Bu nedir?" diye sordu. Hazret-i Mûsa:

“Erkeklerin taktığı bir süs eşyasıdır ey Rabbim!" cevabını verince, Allah:

“Onun üzerinde Benim isimlerimden veya sözlerimden biri yazılmış mı?" diye sordu. Hazret-i Mûsa:

“Hayır" cevabını verince, Allah:

“Onun üzerine, «Her şeyin vakti ve süresi yazılıdır» yaz buyurdu."

Hakîm et-Tirmizî, Nevâdiru'l-Usu'l da, Atâ'dan bildiriyor: Hazret-i Mûsa:

“Ey Rabbim! Çocuğun anne babasını öldürüp yetim bıraktın, şimdi onu böylece bırakacak mısın?" diye sorunca, Allah:

“Ey Mûsa! Kefil olarak Bana razı olmaz mısın?" buyurdu.

İbnu'l-Mübârek'in Atâ'dan bildirdiğine göre Hazret-i Mûsa:

“Ey Rabbim! Hangi kullarını daha çok seversin?" diye sorunca, Allah:

“Beni en çok tanıyan kularımı" cevabını verdi.

Ahmed, Zühd'de ve Ebû Nuaym, el-Hilye'de, Vehb'den bildirir: Hazret-i Mûsa:

“Ey Rabbim! Senin başlangıcının nasıl olduğunu bana soracaklar" deyince, Yüce Allah:

“Onlara, Benim, herşeyden önce var olduğumu, her şeyi var ettiğimi ve herşeyden sonra da var olacağımı bildir" buyurdu.

Ahmed, Zühd'de, Ebu'l-Celd'den bildiriyor: Hazret-i Mûsa, Rabbine:

“Ey Rabbim! Kullarına iletmem için bana muhkem bir âyet indir" deyince, Allah:

“'Ey Mûsa! Git ve kullarımın sana getirmelerini arzuladığın şeyi sen onlara götür" buyurdu.

Ahmed'in Katâde'den bildirdiğine göre Hazret-i Mûsa:

“Ey Rabbim! Yeryüzüne en az olarak verdiğin şey nedir?" diye sorunca, Allah:

“Yeryüzüne en az verdiğim şey adalettir" buyurdu.

Ahmed'in Amr b. Kays'tan bildirdiğine göre Hazret-i Mûsa:

“Ey Rabbim! Hangi insanlar daha takvalıdır?" diye sorunca, Allah:

“Beni zikreden ve unutmayandır" buyurdu. Hazret-i Mûsa:

“Hangi insanlar daha bilgilidir?" diye sorunca ise:

“İnsanların ilminden öğrenip kendi ilmine katandır" buyurdu.

Ahmed ve Ebû Nuaym'ın Vehb b. Münebbih'ten bildirdiğine göre Hazret-i Mûsa:

“Ey Rabbim! Hangi kullarını daha çok seversin?" diye sorunca, Allah:

“İnsanların onu gördüklerinde Beni hatırladığı kimseleri" buyurdu. Hazret-i Mûsa:

“Hangi kullarını daha çok seversin?" diye sorunca ise:

“Hastaları ziyaret edenler, yakını ölene taziyede bulunan ve cenazeleri teşyî edenleri" buyurdu.

İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Katâde der ki:

“Dağlara: «Yüce Allah tecelli edecek» denilince bütün dağlar kibirlendi; ancak Yüce Allah'ın tecelli ettiği dağ tevazu gösterdi."

Beyhakî, Şuabu'l-İmân'da, Ahmed b. Ebi'I-Havârî'den, Ebû Süleyman'ın şöyle dediğini bildirir:

“Yüce Allah, insanların kalbine baktı ve Hazret-i Mûsa'nın kalbinden daha mütevazisini göremedi. Bu tevazusu sebebiyle konuşmak için onu seçti." Ebû Süleyman'dan başkası şöyle dedi:

“Yüce Allah dağlara: «Sizin üzerinizde kullarımdan biriyle konuşacağım» deyince bütün dağlar kendileri üzerinde konuşulsun diye böbürlenip yükseldiler ve sadece Tûr dağı tevazu göstererek: «Eğer bir şey takdir edilmişse olur» dedi. Yüce Allah, Tûr dağının bu tevazusu sebebiyle Hazret-i Mûsa'yla onun üzerinde konuştu."

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Alâ b. Kesîr der ki: Yüce Allah, Hazret-i Mûsa'ya:

“Ey Mûsa! Seninle neden konuştuğumu biliyor musun?" diye sorunca, Hazret-i Mûsa:

“Hayır ey Rabbim!" cevabını verdi. Yüce Allah:

“Çünkü, senin gibi Bana tevazu gösteren kimseyi yaratmadım" buyurdu.

Ahmed, Zühd'de ve Ebû Nuaym, el-Hilye'de, Nevf el-Bikâlî'den bildirir: Allah, dağlara:

“Sizden birinizin üzerine ineceğim" diye vahyedince, Tûr dağı dışındaki bütün dağlar böbürlenip yükseldiler. Tur dağı, tevazu göstererek:

“Allah'ın benim için takdir ettiğine razı olurum" dedi. Ve iniş de onun üzerinde gerçekleşti." Bir lafızda ise şöyledir: Tûr dağı:

“Benim için bir şey takdir edilmişse gelecektir" deyince, Yüce allah, ona:

“Tevazundan ve kudretime olan rızandan dolayı senin üzerine ineceğim" diye vahyetti.

Hatîb, Tarih'te, Ebû Hâlid el-Ahmar'dan bildirir:

“Yüce Allah, Hazret-i Mûsa ile konuştuğu zaman İblis dağın karşısına dikildi. Bunun üzerine Cibrîl ona yetişip:

“Zillete düş ey lanetli! Burada ne yapıyorsun?" dedi. İblis:

“Babasına (Hazret-i Âdem'e) yaptığım şeyi ona da yapmaya geldim" deyince, Cibrîl:

“Zillete düş ey lanetli" dedikten sonra Hazret-i Mûsa'nın karşısında oturup ağlamaya başladı. Allah, Hazret-i Mûsa'nın cübbesini dile getirdi ve cübbe:

“Ey Cibril! Neden ağlıyorsun?" diye sordu. Cibrîl:

“Ben, Allah'a yakınım ve Hazret-i Mûsa'nın, Allah'ın kelamını duyduğu gibi ben de duymayı isterdim" cevabını verince, cübbe:

“Ey Cibrîl! Ben Mûsa'nın cübbesiyim ve Mûsa'nın cildinin üzerindeyim. Mûsa'ya ben mi daha yakınım,yoksa sen mi daha yakınsın ey Cibrîl! Buna rağmen ben Onu duyamıyorsam, sen nasıl duyacaksın!" dedi.

İbn Cerîr ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbn Abbâs (.....)sözünün mânâsının:

“Ey Rabbim! Bana, Seni görme imkanını ver" olduğunu söylemiştir.

Abd b. Humeyd ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Katâde der ki:

“Hazret-i Mûsa, Yüce Allah'ın konuşmasını duyunca Onu görmek istedi."

Ebu'ş-Şeyh'in İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre Hazret-i Mûsa, Rabbine:

“Rabbim! Bana (kendini) göster; seni göreyim.;." deyince, Yüce Allah:

“Ey Mûsa! Beni hiçbir zaman göremezsin. Ey Mûsa! Beni gördüğü halde kimse yaşayamaz" buyurdu. Hazret-i Mûsa:

“Ey Rabbim! Seni gördükten sonra ölmem, benim için Seni gördükten sonra yaşamamdan daha sevimlidir" deyince Yüce Allah:

“Ey Mûsa! Şu büyük, uzun ve sert dağa bak. "...eğer o yerinde durabilirse...", yerinden sarsılmazsa ve azametimi gördüğünden dolayı yıkılmazsa, zayıf ve güçsüz olmana rağmen "...sen de beni göreceksin." Dağ, sertliğine ve büyüklüğüne rağmen sarsılıp yıkıldı. Sen dağdan daha zayıf ve güçsüzsün" buyurdu.

Hakîm et-Tirmizî, Nevâdiru'l-Usul'da ve Ebû Nuaym, el-Hilye'de, İbn Abbâs'ın şöyle dediğini bildirir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "Rabbim! Bana (kendini) göster; seni göreyim" âyetini okuyup şöyle buyurdu:

“Yüce Allah: «Ey Mûsa! Beni gören her diri ölmüş, her kuru (büzülüp) yusyuvarlak olmuş, her yaş dağılmıştır. Beni, gözleri ölmeyecek ve bedenleri eskimeyecek olan cennet ahalisi görecektir» buyurdu. "

Abd b. Humeyd, Mücâhid'in, "Sen beni asla göremezsin. Fakat şu dağa bak, eğer o yerinde durabilirse sen de beni göreceksin..." âyetinin mânâsını şöyle açıkladı:

“Muhakkak ki dağ, senden daha büyük ve yaratılış itibariyle senden daha güçlüdür. Yüce Allah dağa tecellî edince, Hazret-i Mûsa kendine hâkim olamayıp dağa baktı. Dağ öne doğru ilerleyip etekleri üzerine yıkıldı. Hazret-i Mûsa dağa yapılanı gördü ve baygın düştü."

İbn Merdûye'nin Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Yüce Allah, Mûsa b. îmrân'a: «Seninle Tûr dağında konuşacağım» diye vahyedince, Hazret-i Mûsa'nın bulunduğu yer ile Tûr dağının arasında, dört fersah eninde ve dört fersah boyunca, gök gürlemesi, şimşek ve sağnak yağmur oldu. O gece soğuk bir geceydi. Hazret-i Mûsa gelip Tûr dağındaki bir kayanın önünde durunca, üzerinden su damlayan yeşil ve içinden neredeyse ateş çıkacak bir ağaç gördü. Hazret-i Mûsa hayretler içinde kalınca ağacın içinden kendisine: «Ey Mîşa!» diye seslenildi. Hazret-i Mûsa sesi dinleyip: «Benimle İbranice konuşan bu ses kimdir» diye sorunca, Yüce Allah: «Ey Mûsa! Ben İbranî değilim. Ben, Alemlerin Rabbi olan Allah'ım» buyurdu. Yüce Allah o makamda Hazret-i Mûsa ile yetmiş dilde konuştu ve konuştuğu her dil diğerine benzemiyordu. Aynı.yer de kendisine Tevrat'ı yazdı. Hazret-i Mûsa: «Allahım! Bana (kendini) göster; seni göreyim» deyince, Allah: «Beni gören herkes öldü» buyurunca, Hazret-i Mûsa: «Allahım! Bana (kendini) göster; seni göreyim, sonra öleyim» deyince,Tûr dağı kendisine: «Ey Mûsa b. İmrân! Sen büyük bir şey istedin. Senin bu isteğinin büyüklüğü sebebiyle yedi kat gök, yer ve içindekiler titredi, dağlar yok oldu denizler dalgalandı» karşılığını verdi. Hazret-i Mûsa, aynı şeyi tekrar edip: «Allahım! Bana (kendini) göster; seni göreyim» deyince, Allah; «Ey Mûsa! Dağa bak. Eğer dağ yerinde durursa, sen de Beni göreceksin» buyurup dağa tecelli etti ve onuu paramparça etti. Bunun üzerine Hazret-i Mûsa bir hafta boyunca baygın düşüp ayıldıktan sonra yüzündeki toprağı silerek: «Seni noksanluklardan tenzih ederim. Sana tövbe ettim ve ben müminlerin ilkiyim» dedi. Bundan sonra artık Hazret-i Mûsa'yı gören herkes ölmeye başladı. Bunun üzerine Hazret-i Mûsa yüzüne bir burka koymaya ve insanlarla sırtım dönerek konuşmaya başladı. Bir gün Hazret-i Mûsa sahradayken mezar kazan iç kişi gördü, bunlar mezarı kazmayı bitirince Hazret-i Mûsa yanlarına gelip: «Bu mezarı kim için kazıyorsunuz?» diye sordu. Onlar: «Senin gibi, hatta sanki sen olan, senin boyunda veya senin boyuna yakın olan biri için kazıyoruz. İnsen de seninle bu mezarın boyunu ölçsek» dediler. Hazret-i Mûsa mezara inip uzanınca, Yüce Allah yere emretti ve yer (o mezardayken) üzerine kapandı."

Ahmed, Abd b. Humeyd, Tirmizî, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, İbn Adiyy, el-Kâmil'de, Ebu'ş-Şeyh, Hâkim, İbn Merdûye ve Beyhakî, Kitabu'r- Ru'ye'de değişik kanallarla Enes b. Mâlik'ten Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Rabbi o dağa tecelli edince onu paramparça etti..." âyetini okuyup iki parmağıyla işaret ederek baş parmağının ucunu serçe parmağının boğumu üzerine koyup —Bir lafızda ise: serçe parmağının üst boğumuna koydu şeklindedir— "İşte Yüce Allah, dağa bu kadar tecelli etti ve dağ yere gömüldü ve Mûsa da bayılıp düştü. Kıyamet gününe kadar da Mûsa Allah'ı görmeyi arzu etmeye devam edecektir" buyurduğunu nakletmiştir.

Ebu'ş-Şeyh ve İbn Merdûye, Sâbit'in vasıtasıyla Enes'ten Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem)"Rabbi o dağa tecelli edince onu paramparça etti..." âyetini okuyup başparmağını serçe parmağının üzerine koydu ve:

“Yüce Allah bu kadar dağa tecelli etti" buyurdu. Humeyd, (Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) parmağını nasıl koyduğunu işaretle gösteren Ebû Muhammed'e):

“Ey Ebû Muhammed! Bununla neyi kastediyorsun?" diye sorarak göğsüne vurdu. Ebû Muhammed:

“Sana ne oluyor ey Humeyd! Sana ne oluyor ey Humeyd! Enes b. Mâlik bunu bana Resûlullah'tan (sallallahü aleyhi ve sellem) naklediyor, sen ise: «Bununla neyi kastediyorsun?» diyorsun" karşılığını verdi.

Ebu'ş-Şeyh'in İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre, Yüce Allah'ın Hazret-i Mûsa'ya, bakmasını emrettiği dağ, Tûr dağıdır.

İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh ve Beyhakî, er-Ku'ye'de, İbn Abbâs'ın, "Rabbi o dağa tecelli edince onu paramparça etti..." âyetini açıklarken:

“Yüce Allah sadece serçe parmağı kadar dağa tecelli etti ve onu toprak haline çevirdi. Bunun üzerine Hazret-i Mûsa bayıldı" dediğini bildirir.

Ebu'ş-Şeyh'in Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Yüce Allah tecelli ettiği zaman Mûsa, karanlık gecede on fersahlık mesafede kayanın üzerinde karıncanın ayak sesini bile görüyordu."

İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh, İbn Merdûye, Ebû Nuaym, el-Hilye'de ve Deylemî, Enes b. Mâlik'ten, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Yüce Allah dağa tecelli ettiği zaman, azametinden dolayı yedi dağ uçtu. Bunların üçü Medine'de düştü. Bu dağlar: Uhud, Verikân ve Radvâ dağlarıdır. Mekke'ye ise Hira, Sebîr ve Sevr dağları düştü."'

Taberânî, M. el-Evsaf ta, İbn Abbâs'tan, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Yüce Allah, Hazret-i Mûsa'ya tecelli ettiği zaman yedi dağ uçtu. Bunlardan beşi Hicaz'da, ikisi ise Yemen'dedir. Hicaz'daki dağlar: Uhud, Sebîr; Hira, Sevr ve Verikân dağlarıdır. Yemen'deki dağlar ise: Hadûr ve Sabîr dağlandır. "

İbn Merdûye, Ali, b. Ebî Tâlib'in, "Rabbi o dağa tecelli edince onu paramparça etti..." âyetini açıklarken şöyle dediğini bildirir: Yüce Allah, Hazret-i Mûsa'ya duyurarak:

“Ey Mûsa! Ben Allah'ım" buyurdu. Bu, Arefe akşamı olmuştur ve dağ Mevkif'teydi. Yüce Allah'ın böyle buyurmasıyla dağ yedi parçaya bölündü, bir parçası Hazret-i Mûsa'nın önüne düştü. Bu parça Arefe günü imamın durduğu yerdir. Medine'ye de üç parça düştü: Taybe, Uhud ve Radvâ dağları. Şam'a da Tûr dağı düştü. Bu dağa bu adın verilmesi, havalanıp Şam'a kadar uçması sebebiyledir.

İbn Merdûye'nin İbn Ömer'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "Rabbi o dağa tecellî edince onu paramparça etti..." âyetindeki tecellinin keyfiyetini gösterirken serçe parmağını göstermiştir.

İbn Merdûye'nin Enes'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), bu âyeti, şeddeli ve uzatarak, (.....) şeklinde okumuştur.

İbn Merdûye ve Hâkim'in Enes'ten bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), bu âyeti, tenvinli ve uzatmadan, (.....) şeklinde okumuştur.

Ebû Nuaym, el-Hilye'de, Muâviye b. Kurra'dan, o da babasından, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Rabbi dağa tecelli edince, azametinden dolayı altı dağ uçtu ve Uhud, Vatikan, Radvâ dağları Medine'ye; Sevr, Sebîr ve Hira dağları ise Mekke'ye düştüler."

İbn Cerîr, Hâkim ve İbn Merdûye, İbn Abbâs'ın şöyle dediğini bildirir: Rabbi, Hazret-i Mûsa'yı konuşturunca, Mûsa Rabbine bakmak istedi. Yüce Allah:

“Sen beni asla göremezsin. Fakat şu dağa bak.." buyurdu ve dağı meleklerle kuşattı, meleklerin de etrafını ateşle çevirdi, ateşin etrafını da meleklerle, sonra yine meleklerin etrafını ateşle çevirip, sadece serçe parmağı kadar dağa tecelli etti ve dağı paramparça etti. Bunun üzerine Hazret-i Mûsa bayılıp bir müddet öylece kaldı. Sonra kendine gelince:

“Seni noksan sıfatlardan tenzih ederim, sana tövbe ettim. Ben inananların ilkiyim" yani İsrailoğullarından ilk iman eden kişiyim" dedi.

İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Mücâhid, "Rabbi o dağa tecelli edince onu paramparça etti..." âyetini açıklarken:

“Yüce Allah, perdelerin bir kısmını kaldırarak tecelli etti" demiştir.

İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İkrime bu âyeti (.....) şeklinde okur ve:

“Dağ, sert bir taştı. Yüce Allah ona tecelli edince bir toprak yığınına dönüştü" derdi.

İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Süfyân, (.....) âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Dağ yere batıp denize düştü ve hâla denizde gitmeye devam etmektedir."

Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Ebû Ma'şer der ki:

“Hazret-i Mûsa, kırk gün Tûr dağında kaldı. Bu süre içinde ona bakan hemen ölüyordu. Bunun nedeni de Âlemlerin Rabbi'nin nuruydu. "Rabbi o dağa tecelli edince onu paramparça etti..." âyeti bunu doğrulamaktadır."

Ebu'ş-Şeyh'in İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre âyette geçen (.....) kelimesi toprak mânâsındadır.

İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Urve b. Ruveym der ki:

“Yüce Allah, Hazret-i Mûsa için Tûr'a tecellî etmeden önce dağlar sert, düz ve yarıksız idiler. Allah, Mûsa için Tûr'a tecellî ettiğinde, paramparça oldu, dağlar da yarılıp yarıklar ve mağaralar oluştu."

İbn Ebî Hâtim'in A'meş'ten bildirdiğine göre âyette geçen (.....) kelimesi, dümdüz olan yer mânâsındadır.

Abdürrezzâk, Abd b. Humeyd ve Ebu'ş-Şeyh'in İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre âyette geçen (.....) sözü dağın bir kendi kendini paramparça etmesi mânâsındadır.

İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbn Abbâs, "Mûsa da baygın düştü. Ayılınca dedi ki: Seni noksan sıfatlardan tenzih ederim, sana tövbe ettim. Ben inananların ilkiyim" âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Hazret-i Mûsa bayıldı, ama canı bedenindeydi. Kendine gelince ise gördüğünün azametinden dolayı: «Seni başkasının görmesinden tenzih ederim. İstediğim şeyden vaz geçtim ve Seni kimsenin göremeyeceğine ilk inanan kişi de benim» dedi."

İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir, İbn Abbâs'ın, "Ben inananların ilkiyim" âyetini açıklarken şöyle dediğini bildirir:

“Yarattıklarından seni hiç kimsenin göremeyeceğine ilk iman eden benim."

Abd b. Humeyd, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Katâde, "Mûsa da baygın düştü. Ayılınca dedi ki: Seni noksan sıfatlardan tenzih ederim, sana tövbe ettim. Ben inananların ilkiyim" âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Hazret-i Mûsa ölü olarak yere düştü ve Allah ona ruhunu iade edince:

“Seni gören hiçbir nefsin yaşamayacağına inandım. Her âlim de bunun böyle olduğunu bilir" dedi;

Abd b. Humeyd, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh, Mücâhid'in, "Sana tövbe ettim. Ben inananların ilkiyim" âyetini açıklarken şöyle dediğini bildirir:

“Seni görmeyi istediğim için tövbe ederim ve kavmimden sana ilk iman eden benim."

Abd b. Humeyd ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Ebu'l-Âliye, "Sana tövbe ettim. Ben inananların ilkiyim" âyetini açıklarken şöyle dedi: Hazret-i Mûsa'dan önce de müminler de vardı. Hazret-i Mûsa bu sözle:

“Kıyamet gününden önce Seni hiç kimsenin göremeyeceğine inandım" demek istemiştir.

Ahmed, Buhârî, Müslim, Ebû Dâvud ve İbn Merdûye, Ebû Saîd'den, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Beni diğer peygamberlerden üstün görmeyiniz. Kıyamet günü insanlar baygın düşecek ve ilk ayılacak kişi ben olacağım ve Mûsa'nın Arş'ın direklerinden birini tutmuş olduğunu göreceğim. Benden önce mi ayılmış, yoksa Tûr'daki bayılması ile mi yetinilmiş bilmiyorum.

144

"(Allah) «Ey Mûsâ! seni risâletlerimle ve konuşmamla seçip insanlara üstün kıldım. Öyleyse sana verdiğimi al ve şükredenlerden ol» dedi."

Ebu'ş-Şeyh, İbn Şevzeb'in şöyle dediğini bildirir: Yüce Allah, Hazret-i Mûsa'ya:

“Seni, neden risâletlerimle ve konuşmamla seçip insanlara üstün kıldığımı biliyor musun?" diye sorunca, Hazret-i Mûsa:

“Hayır yâ Rabbi!" cevabını verdi. Bunun üzerine Yüce Allah:

“Hiç kimse bana senin gibi tevazu göstermedi" buyurdu.

İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre Ka'b(u'l-ahbâr) der ki: Hazret-i Mûsa:

“Ey Rabbim! Bana öyle bir amel göster ki, onu yaptığımda, bana yaptıklarına karşı şükür olsun" deyince, Yüce Allah: «Lâ ilâhe illallâhu vahdehû lâ şerîke leh, Lehül-mülkü ve lehül-hamdu ve hüve alâ külli şey'in kadîr» de" buyurdu. Hazret-i Mûsa sanki bedeni için daha ağır olan bir amel istemişti. Yüce Allah:

“Ey Mûsa! Eğer yedi gök ve yedi kat yer terazinin bir kefesine, Lâ ilâhe illallâh, diğer kefeye konsa, bu kelimenin bulunduğu kefe ağır basardı" buyurdu.

145

"Nasihat ve her şeyin açıklamasına dair ne varsa hepsini Mûsa için levhalarda yazdık. (Ve dedik ki): Bunları kuvvetle tut kavmine de onun en güzelini almalarını emret. Yakında size, yoldan çıkmışların yurdunu göstereceğim"

Abd b. Humeyd ve İbn Ebî Hâtim'in İkrime'den 'bildirdiğine göre Tevrat altından kalemlerle yazılmıştır.

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve Ebu'ş-Şeyh, Ali b. Ebî Tâlib'in:

“Yüce Allah, levhaları yazarken, Hazret-i Mûsa kalemlerin çıkardığı cızırtıları işitiyordu" dediğini bildirir.

İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh ve İbn Merdûye'nin, Câfer b. Muhammed'den, onun babasından, onun da dedesinden Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Mûsa ya indirilen levhalar, cennet ağaçlarındandır ve her levhanın boyu on iki arşın uzunluğundadır" buyurduğunu nakleder.

Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbn Cüreyc der ki:

“Bana ulaştığına göre Hazret-i Mûsa'ya indirilen levhalar, zebercedden ve cennet zümrütlerindendir. Yüce Allah Cibrîl'e emredince, Cibril onları Adn cenetinden getirdi ve levhaları, Zikr'i yazdığı kalemle kendi eliyle yazdı. Allah, Nûr nehrinden mürekkep alıp onunla levhaları yazdı."

İbn Ebî Hâtim, Saîd b. Cübeyr'in şöyle dediğini bildirir:

“Levhalar yakuttandı" derlerdi. Ben ise, levhalar zümrüttendi. Yazısı ise altındandı. Yüce Allah onu kendi eliyle yazdı ve yazarken de gök halkı kalemin cızırtısını duydular, derim.

İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Ebu'l-Âliye:

“Hazret-i Mûsa'ya indirilen levhalar zümrüttendi" demiştir.

İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Mücâhid der ki:

“Hazret-i Mûsa'ya indirilen levhalar yeşil zümrüttendi. Yüce Allah Cibril'e emredince, onları Adn cennetinden getirdi ve Allah levhaları kendi eliyle Zikr'i yazdığı kalemle yazdı. Yüze Allah nur nehrinden mürekkep alarak levhaları yazdı."

İbn Ebî Şeybe, Atâ'nın şöyle dediğini bildirir:

“Yüce Allah, Hazret-i Mûsa'ya levhaları kendi eliyle yazdı. Bu sırada Hazret-i Mûsa sırtını bir kayaya dayamış, kalemin cızırtısını duyuyordu. Zümrütten olan levhalar yazılırken Hazret-i Mûsa ile Yüce Allah arasında sadece perde vardı."

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre İkrime der ki:

“Yüce Allah sadece üç şeye dokunmuştur: Hazret-i Âdem'i kendi eliyle yaratmış, Cennet ağaçlarını kendi eliyle dikmiş ve Tevrat'ı kendi eliyle yazmıştır."

İbn Ebî Şeybe, Hennâd, Abd b. Humeyd ve İbnu'l-Münzir, Hakîm b. Câbir'in şöyle dediğini bildirir:

“Bana bildirildiğine göre Yüce Allah yarattıklarından sadece üç şeye dokunmuştur. Cennet ağaçlarını kendi eliyle dikmiş, toprağını safran ve zafirandan, dağlarını miskten yaratmıştır. Hazret-i Âdem'i kendi eliyle yaratmış ve Hazret-i Mûsa'ya Tevrat'ı kendi eliyle yazmıştır."

Abd b. Humeyd, Verdân Ebû Hâlid'in şöyle dediğini bildirir:

“Yüce Allah, Hazret-i Âdem'i, Cibril'i, Kalem'i ve Arş'ı kendi eliyle yaratmış, katındaki Kitabı kendi eliyle yazmış ve bu Kitabı Allah'tan başkası görmemiştir. Tevrat'ı da kendi eliyle yazmıştır."

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Muğîs eş-Şâmî der ki:

“Bana ulaştığına göre Yüce Allah sadece şu üç şeyi kendi eliyle yaratmıştır: Cenneti yaratıp kendi eliyle ağaçlarını dikmiş, Hazret-i Âdem'i kendi eliyle yaratmış ve Tevrat'ı kendi eliyle yazmıştır."

Taberânî, es-Sünne'de, İbn Ömer'in şöyle dediğini bildirir:

“Yüce Allah, Hazret-i Âdem'i, Adn cennetini kendi eliyle yaratmış, Tevrat'ı kendi eliyle yazmış, sonra diğer şeylere de:

“Ol!" deyince olmuşlardır."

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki:

“Hazret-i Musa'ya Tevrat zebercedden olan yedi levhada verilmiştir. Onda her konuda açıklama ve nasihat vardır. Hazret-i Mûsa levhaları alarak İsrâiloğullarına gelip, onların buzağıya taptıklarını görünce elindeki Tevrat'ı yere attı. Atılan Tevrat levhaları parçalandı ve levhalardan yalnızca yedide biri kaldı, yedide altısı kayboldu."

Ebu'ş-Şeyh'in Süddî'den bildirdiğine göre "Nasihat, ve her şeyin açıklamasına dair ne varsa hepsini Mûsa için levhalarda yazdık..." âyetinde geçen açıklamadan kasıt, kendilerine emredilen ve yasaklanan şeylerdir.

Abd b. Humeyd, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in Mücâhid'den bildirdiğine göre "Nasihat ve her şeyin açıklamasına dair ne varsa hepsini Mûsa için levhalarda yazdık..." âyetinde geçen açıklamadan kasıt, kendilerine emredilen ve yasaklanan şeylerdir.

Hâkim, el-Müstedrek'te, İbn Abbâs'ın şöyle dediğini bildirir:

“Yüce Allah Kitabında:

“Seni risâletlerimle ve konuşmamla seçip insanlara üstün kıldım... Nasihat ve her şeyin açıklamasına dair ne varsa hepsini Musa için levhalarda yazdık" buyuruyor. Hazret-i Mûsa'ya herşeyin öğretildiği zannediliyordu. Tıpkı sizin âlimlerinizin her şeyi bildiğini zannettiğiniz gibi. Hazret-i Mûsa deniz kenarına gidip o âlimle karşılaşınca, onunla konuştu ve bu âlimin kendisinden daha bilgili olduğunu kabul etti; ama onu kıskanmadı."

İbn Cerîr'in İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre Hazret-i Mûsa'ya ölüm gelince:

“Bu, Âdem sebebiyledir. Yüce Allah bizi ölmeyeceğimiz bir yerde yaratmıştı. Âdem hatayı işleyince buraya inmemize sebep oldu" dedi. Yüce Allah:

“Sana Âdem'i göndereyim de onunla tartışır mısın?" buyurunca, Hazret-i Mûsa:

“Evet" cevabını verdi. Yüce Allah, Hazret-i Âdem'i gönderince Hazret-i Mûsa:

“Eğer sen olmasaydın, biz burada olmazdık" dedi. Hazret-i Âdem:

“Yüce Allah sana nasihat ve her konunun açıklamasını vermiştir. Sen Yüce Allah'ın:

“Yeryüzüne ve sizin başınıza gelen herhangi bir musibet yoktur ki biz onu yaratmadan önce o, Kitab'da bulunmasın..." buyurduğunu bilmiyor musun?" diye sordu. Hazret-i Mûsa:

“Evet biliyorum" dedi ve Hazret-i Âdem Hazret-i Mûsa'ya galip geldi.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki:

“Yüce Allah levhalarda Hazret-i Muhammed'i, ümmetini, onlar için hazırladıklarını, dinlerinde kolay kıldığı şeyleri, helalleri nasıl genişlettiğini de yazmıştı."

İbn Ebî Hâtim, Meymûn b. Mihrân'ın şöyle dediğini bildirir:

“Yüce Allah'ın levhalarda Hazret-i Mûsa'ya yazdıkları arasında:

“Ey Mûsa! Benim adımla yalan yemin etme. Ben, adıma yalan yemin edenin amelini temizlemem" sözü de vardır.

Abd b. Humeyd, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh, Vehb b. Münebbih'in, "Nasihat ve her şeyin açıklamasına dair ne varsa hepsini Mûsa için levhalarda yazdık" âyetini açıklarken şöyle dediğini bildirir: Yüce Allah Hazret-i Mûsa'ya levhalarda şöyle yazdı:

“Bana ibadet et ve ne sema ahalisinden, ne de yer halkından hiçbir şeyi bana ortak koşma. Bütün onlar benim yarattıklarımdır. Bana ortak koşulursa öfkelenirim. Gazaplandığım zaman da lanetlerim. Benim lanetim de dördüncü çocuğa (dört nesile) kadar ulaşır. Bana itaat edilirse razı olurum. Razı olduğumda ise bereketlendiririm. Benim bereketim de nesiller boyu devam eder. Benim adıma yalan yere yemin etme. Ben, yalan yere adıma yemin edeni temize çıkarmam. Anne babana saygı göster. Anne babasına saygı gösterenin ömrünü uzatır, kendisine iyi davranacak çocuk veririm. Anne babasına iyi davranmayanın ömrünü kısaltır ve kendisine kötü davranacak çocuk veririm. Cumartesi gününe sahip çık. Çünkü ben yarattıklarımı cumartesi günü yaratmayı bitirdim. Zina etme, çalma, düşmanımdan yüz çevirme. Sana güvenen komşunun hanımıyla zina etme. Komşunun malını zorla alma ve komşunun hanımıyla düşüp kalkma."

Ebu'ş-Şeyh ve Beyhakî, Şu'abu'l-İmân'da Ebû Hazre el-Kâss'ın şöyle dediğini bildirir: Yüce Allah'ın, levhalarda Hazret-i Mûsa'ya yazdığı on âyet şunlardır:

“Bana ibadet et ve hiçbir şeyi Bana ortak koşma. . Benim adıma yalan yere yemin etme. Ben, yalan yere adıma yemin edeni ne temize çıkarırım, ne de temizlerim. Bana ve anne babana şükret. Böyle yaparsan ömrünü uzatırım ve seni telef edecek şeylerden korurum. Çalma, zina etme. Böyle yaparsan eğer senden yüzümü saklar, göğün kapılarını sana kapatırım. Komşunun dostuna (hanımına) hainlik yapma. Kendin için sevdiğini diğer insanlar için de sev. Kulağının duymadığı ve kalbinin anlamadığı konuda şahitlik etme. Kıyamet günü, şahitleri şahitlikleri sebebiyle durduracak, sonra bu şahitliklerinden dolayı hesaba çekeceğim. Benden başkası için kurban kesme. Yeryüzündekilerin kestiği kurbanlardan sadece kesilirken adımın anıldığı kurbanlar Bana ulaşır."

Beyhakî'nin bildirdiğine göre Atâ der ki:

“Bana ulaştığına göre Yüce Allah'ın Hazret-i Mûsa'ya indirdikleri arasında:

“Heva ehliyle oturmayınız. Onlarla oturursanız, kalbinizde olmayan şeyi kalbine düşürürler" sözü de vardır.

İbn Merdûye, Ebû Nuaym, el-Hilye'de ve İbn Lâl, Mekârimu'l-Ahlâk'ta, Câbir b. Abdillah'tan, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Yüce Allah'ın Hazret-i Mûsa'ya verdiği levhaların başında şu on konu vardı: «Ey Mûsa! Bana hiçbir şeyi ortak koşma. Müşriklerin cehennemde yanacakları hükmü sabit olmuştur. Bana, annene ve babana şükredersen seni telef edicilerden korur, ömrünü uzatır, güzel bir hayat yaşatır ve daha sonra seni dünya hayatından daha güzel bir hayata götürürüm. Sakın Allah'ın haram kıldığı bir can alma. Böyle yaparsan eğer, yer ve gök sana dar gelir. Öfkeme ve cehenneme maruz kalırsın. Sakın yalan yere günahkâr olarak ismim üzerine yemin etme. Çünkü beni tenzih, isimlerimi tazim etmeyen bir kimseyi temizlemem. İnsanlara vermiş olduğum hayırlardan dolayı onları kıskanma. Onlara vermiş olduğum rızık ve nimetime hased etme. Hasedçiler nimetimin düşmanı, kaza ve kaderimi reddeden ve kullarım arasında yaptığım taksimata razı olmayan kişilerdir. Ben ne böyle bir kimsedenim, ne de o benden. Bizzat duymadığın ve anlamadığın bir şey hakkında şahitlik yapma. Çünkü ben kıyamet gününde şahitlerin, şahitlikleri üzerinde duracağım. Sonra da inceden inceye hesaba çekeceğim. Sakın zina yapma, hırsızlık etme. Komşunun eşiyle zina yapma. Öyle yaparsan senden yüzümün nurunu saklar; göğün kapılarını sana kapatırım. Kendin için istediğini başkaları için de iste. Benim adım dışında, kimsenin adına bir şey kesme. Çünkü ben kurbanlardan ancak kendi adıma kesileni, sadece benim rızam için yapılan ameli kabul ederim. Cumartesi gününü benim'için ayır. Nefsini ve bütün aileni bana yönelt»" Hazret-i Peygamber bunları söyledikten sonra "Allah cumartesi gününü Mûsa'ya, cuma gününü de bize bayram kılmıştır" buyurmuştur.

Ebu'ş-Şeyh, Meymûn b. Mihrân'ın:

“Yüce Allah'ın Hazret-i Mûsa'ya levhalarda yazdıkları arasında:

“Kardeşinin ne malını, ne de hanımını arzulama" cümlesi de vardır" dediğini bildirir.

Hakîm et-Tirmizî, Nevâdiru'l-Usûl'da, Vehb b. Münebbih'in şöyle dediğini bildirir: Tevrat'ta şöyle yazılıdır:

“Biz sizi teşvik ettik, ama siz isteksiz davrandınız. Size ağıt yaktık, ama ağlamadınız. Şunu bilin ki, Yüce Allah'ın semada her gece şöyle seslenen bir meleği vardır:

“Katillere, Allah'ın yanında yatmayan bir kılıç olduğunu müjdele. Bu kılıç ta cehennem ateşidir. Kırk yaşında olanlar, hasat vakti yaklaşan ekin gibidir. Elli yaşındakiler, hesap için geliniz. Artık sizin mazeretiniz yoktur. Altmış yaşında olanlar, ne gönderdiniz? Ne bıraktınız? Yetmiş yaşında olanlar, daha ne bekliyorsunuz? Keşke yaratılmışlar yaratılmasaydı. (Bir daha) yaratıldıkları (diriltildikleri) zaman neden yaratıldıklarını anlarlar, daha zamanı gelmedi mi? Tedbirinizi alınız."

Abd b. Humeyd, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Katâde der ki: Hazret-i Mûsa:

“Ey Rabbim! Levhalarda, yaratılışta sonradan gelecek, cennete girmede ise önden giden bir ümmet görüyorum bunları benim ümmetim yap" deyince, Yüce Allah:

“Bunlar Ahmed'in (sallallahü aleyhi ve sellem) ümmetidir" buyurdu. Hazret-i Mûsa:

“Ey Rabbim! Levhalarda, insanlara gönderilmiş en hayırlı bir ümmeti görüyorum. Bunlar iyiliği emredip kötülükten sakındırıyor ve Allah'a iman ediyor. Bunları benim ümmetim yap" deyince, Yüce Allah:

“Bunlar Ahmed'in (sallallahü aleyhi ve sellem) ümmetidir" buyurdu. Hazret-i Mûsa:

“Ey Rabbim! Levhalarda, ilk indirilen ve son indirilen kitaba iman eden, dalaletten kalanlarla savaşan, hatta yalancı kör ile (Deccâl) savaşan bir ümmet görüyorum. Bunları benim ümmetim yap" deyince, Yüce Allah:

“Ahmed'in (sallallahü aleyhi ve sellem) ümmetidir" buyurdu. Hazret-i Mûsa:

“Ey Rabbim! Levhalarda, zikirleri kalplerinde olan ve bu zikri (ezbere) okuyan bir ümmet görüyorum.

—Katâde der ki:

“Sizden öncekiler kitaplarını ezbere değil yüzünden okurlardı. Kitabı kaldırınca ondan bir şey okuyamaz ve okudukları da akıllarında kalmazdı. Ey ümmet! Allah size, daha önceki ümmetlere vermediği ezberleme kabiliyeti vermiştir. Allah bunu sadece size verip ikramda bulunmuş ve daha önceki ümmetlere böyle bir şey vermemiştir"— Bunları benim ümmetim yap" deyince, Yüce Allah:

“Bunlar Ahmed'in (sallallahü aleyhi ve sellem) ümmetidir" buyurdu. Hazret-i Mûsa:

“Ey Rabbim! Levhalarda, kendi sadakalarını (kurbanlarını) kendileri yedikleri halde ecir alan bir ümmet görüyorum. — Katâde der ki:

“Oysa onlardan önceki ümmetler bir sadaka verdiklerinde (kurban adadıklarında) sadakaları (kurbanları) kabul olunacaksa Allah bir ateş gönderir, ateş o kurbanı yakardı. Kabul olunmayan sadakayı ise vahşi hayvanlar ve kuşlar yerdi. Allah, rahmetiyle, sizin için kolaylık olması için zenginlerinizden alıp fakirlerinize vermiştir."—

Bunları benim ümmetim yap" deyince, Yüce Allah:

“Bunlar Ahmed'in (sallallahü aleyhi ve sellem) ümmetidir" buyurdu. Hazret-i Mûsa:

“Ey Rabbim! Levhalarda, bir iyilik yapmak isteyip yapamayana bir sevabın yazıldığı, yaptığı iyiliğe on kattan yedi yüz kata kadar sevabın yazıldığı bir ümmet görüyorum. Bunları benim ümmetim yap" deyince, Yüce Allah:

“Bunlar Ahmed'in (sallallahü aleyhi ve sellem) ümmetidir" buyurdu. Hazret-i Mûsa:

“Ey Rabbim! Levhalarda, bir kötülük yapmak isteyene o kötülüğü yapmadıkça günahın yazılmadığı, kötülüğü yapınca da sadece bir günahın yazıldığı bir ümmet görüyorum. Bunları benim ümmetim yap" deyince, Yüce Allah:

“Bunlar Ahmed'in (sallallahü aleyhi ve sellem) ümmetidir" buyurdu. Hazret-i Mûsa:

“Ey Rabbim! Levhalarda, (Allah'ın davetine) icabet eden ve duaları kabul edilen bir ümmet görüyorum. Bunları benim ümmetim yap" deyince, Yüce Allah:

“Bunlar Ahmed'in (sallallahü aleyhi ve sellem) ümmetidir" buyurdu.

Katâde der ki: Bize bildirildiğine göre Allah'ın peygamberi Hazret-i Mûsa levhaları atıp:

“Allahım! O zaman beni Ahmed'in ümmetinden yap" dedi. Bunun üzerine Hazret-i Mûsa'ya hiç kimseye verilmeyen iki şey verildi. Yüce Allah:

“Seni risâletlerimle ve konuşmamla seçip insanlara üstün kıldım" buyurunca Hazret-i Mûsa razı oldu. Sonra Yüce Allah:

“Musa'nın milletinden bir topluluk hakkı gösterirler ve onunla hükmederlerdi" buyurarak ona ikinci üstünlüğü verdi. Bunun üzerine Hazret-i Mûsa bütün kalbiyle razı oldu.

Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Katâde der ki: Hazret-i Mûsa:

“Ey Rabbim! Levhalarda, insanların içinde ümmetlerin en hayırlısı olan, iyiliği emredip kötülükten sakındıran bir ümmeti görüyorum. Bunları benim ümmetim yap" deyince, Yüce Allah:

“Bunlar Ahmed'in (sallallahü aleyhi ve sellem) ümmetidir" buyurdu. Hazret-i Mûsa:

“Ey Rabbim! Levhalarda, iyilik yapmak isteyince kendisine bir sevap yazılan, o iyiliği yapınca da on katından yedi yüz katına kadar sevap yazılan bir ümmet görüyorum. Bunları benim ümmetim yap" deyince, Yüce Allah:

“Bunlar Ahmed'in (sallallahü aleyhi ve sellem) ümmetidir" buyurdu. Hazret-i Mûsa:

“Ey Rabbim! Levhalarda, kötülük yapmak isteyip vaz geçince kendisine günah yazılmayan, kötülüğü yaptığında ise sadece bir günah yazılan bir ümmet görüyorum. Bunları benim ümmetim yap" deyince, Yüce Allah:

“Bunlar Ahmed'in (sallallahü aleyhi ve sellem) ümmetidir" buyurdu. Hazret-i Mûsa:

“Ey Rabbim! Levhalarda, zikirleri kalplerinde olan ve bu zikri (ezbere) okuyan bir ümmet görüyorum. Bunları benim ümmetim yap" deyince, Yüce Allah:

“Bunlar Ahmed'in (sallallahü aleyhi ve sellem) ümmetidir" buyurdu. Hazret-i Mûsa:

“Ey Rabbim! Levhalarda, sadakalarını yiyen ve bundan sevap kazanan bir ümmet görüyorum. Bunları benim ümmetim yap" deyince, Yüce Allah:

“Bunlar Ahmed'in (sallallahü aleyhi ve sellem) ümmetidir" buyurdu. Hazret-i Mûsa:

“Ey Rabbim! Levhalarda, şefaatları istenen ve şefaat etmelerine izin verilen bir ümmet görüyorum. Bunları benim ümmetim yap" deyince, Yüce Allah:

“Bunlar Ahmed'in (sallallahü aleyhi ve sellem) ümmetidir" buyurdu. Hazret-i Mûsa:

“Ey Rabbim! Levhalarda, (Allah'ın davetine) icabet eden ve kıyamet günü kendilerine icabet edilen bir ümmet görüyorum. Bunları benim ümmetim yap" deyince, Yüce Allah:

“Bunlar Ahmed'in (sallallahü aleyhi ve sellem) ümmetidir" buyurdu. Hazret-i Mûsa:

“Ey Rabbim! Levhalarda, kendilerine düşmanlık edenlere karşı, yardım edilen, kör olan Deccâl ile savaşan bir ümmet görüyorum. Bunları benim ümmetim yap" deyince, Yüce Allah:

“Bunlar Ahmed'in (sallallahü aleyhi ve sellem) ümmetidir" buyurdu. Hazret-i Mûsa elindeki levhaları atıp:

“Ey Rabbim! Beni Ahmed'in ümmetinden yap" deyince, Yüce Allah:

“Musa'nın milletinden bir topluluk hakkı gösterirler ve onunla hükmederlerdi" âyetini indirdi. Bunun üzerine Hazret-i Mûsa razı oldu.

Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki: Hazret-i Mûsa'nın Rabbiyle konuştukları arasında, Yüce Allah'ın Hazret-i Muhammed ve ümmetine vermiş olduğu ve Hazret-i Mûsa'nın da bunları Tevrat'ta okuduğu, Hazret-i Muhammed ve ümmetinin de vasfını içeren şeyler de vardır. Hazret-i Mûsa:

“Ey Rabbim! Kendisini ve ümmetini hem ilk, hem son yaptığın bu peygamber kimdir?" diye sorunca, Yüce Allah şöyle buyurdu:

“Bu, ümmi, Arap, Harem'den, Tihâme'den ve Kâzer b. İsmâil'in oğlu peygamber Muhammed'dir. Onu ilk haşrdedilen, son gönderilen peygamber yaptım ve onunla peygamberlik kapısını kapattım. Ey Mûsa! Onun şeriatiyle diğer şeriatleri, onun kitabıyla diğer kitapları, onun sünnetiyle diğer sünnetleri, onun diniyle diğer dinleri tamamladım." Hazret-i Mûsa:

“Ey Rabbim! Sen beni seçip benimle konuştun" deyince, Yüce Allah:

“Ey Mûsa! Sen Benim seçilmişim ve sevdiğimsin. Kıyamet günü onu yüksek bir yere göndereceğim ve onun Havz'ını havzların en genişi, etrafı en kalabalık ve tabisi en çok olanı yapacağım" buyurdu. Hazret-i Mûsa:

“Ey Rabbim! Ona ikramda bulundun ve şeref verdin" deyince, Yüce allah:

“Ey Mûsa! Ona ikramda bulunmam, onu ve ümmetini üstün tutmam haktır. Çünkü onlar bana ve bütün peygamberlerime, bütün kitaplarıma, Hazret-i Peygamber zamanında ve ondan sonra kıyamet gününe kadar gayb olan bütün şeylere iman ederler" buyurdu. Hazret-i Mûsa:

“Ey Rabbim! Onların vasıfları bu mu?" diye sorunca, Yüce Allah:

“Evet" cevabını verdi. Hazret-i Mûsa:

“Ey Rabbim! Cuma gününü onlara mı yoksa benim ümmetime mi verdin?" diye sorunca, Yüce Allah:

“Cuma günü, senin ümmetine değil, onun ümmetine aittir" buyurdu. Hazret-i Mûsa:

“Ey Rabbim! Tevrat'ta yüzleri nurlu, elleri ve ayakları parlak olan bir topluluğun vasıflarını gördüm. Bunlar kimdir, bunlar İsrailoğullarından mı, yoksa başka bir topluluk mu?" diye sorunca, Yüce Allah:

“Onlar, Ahmed'in ümmetidir. Yüzlerinin nurlu, elleri ve ayaklarının parlak olması abdest azalarından dolayıdır" buyurdu. Hazret-i Mûsa:

“Ey Rabbim! Tevrat'ta, Sırat'tan şimşek ve rüzgar gibi geçen bir topluluk gördüm. Bunlar kimdir?" diye sorunca, Yüce Allah:

“Onlar, Ahmed'in ümmetidir" buyurdu. Hazret-i Mûsa:

“Ey Rabbim! Tevrat'ta, beş vakit namaz kılan bir topluluk gördüm. Bunlar kimdir?" diye sorunca, Yüce Allah:

“Onlar, Ahmed'in ümmetidir" buyurdu. Hazret-i Mûsa:

“Ey Rabbim! Tevrat'ta, göbekten aşağısını örten (ihram giymiş) bir topluluk gördüm. Bunlar kimdir?" diye sorunca, Yüce Allah:

“Onlar, Ahmed'in ümmetidir" buyurdu. Hazret-i Mûsa:

“Ey Rabbim! Tevrat'ta, (Gece ibadeti için) güneşi(n batmasını) gözetleyen, sesleri semada yankılanan topluluk gördüm. Bunlar kimdir?" diye sorunca, Yüce Allah:

“Onlar, Ahmed'in ümmetidir" buyurdu. Hazret-i Mûsa:

“Ey Rabbim! Tevrat'ta, Seni her tepede ve vadide zikreden bir topluluk gördüm. Bunlar kimdir?" diye sorunca, Yüce Allah:

“Onlar, Ahmed'in ümmetidir" buyurdu. Hazret-i Mûsa:

“Ey Rabbim! Tevrat'ta, yaptığı bir iyiliğe on kat sevap, kötülüğe ise sadece bir kötülük günah yazılan bir topluluk gördüm. Bunlar kimdir?" diye sorunca, Yüce Allah:

“Onlar, Ahmed'in ümmetidir" buyurdu. Hazret-i Mûsa:

“Ey Rabbim! Tevrat'ta, kılıçlarını çekmiş, hiç bir istekleri geri çevrilmeyen bir topluluk gördüm. (Bunlar kimdir?)" diye sorunca, Yüce Allah:

“Onlar, Ahmed'in ümmetidir" buyurdu. Hazret-i Mûsa:

“Ey Rabbim! Tevrat'ta, bir iş yapmak istedikleri zaman istihare edip sonra o işi yapan bir topluluk gördüm. Bunlar kimdir?" diye sorunca, Yüce Allah:

“Onlar, Ahmed'in ümmetidir" buyurdu. Hazret-i Mûsa:

“Ey Rabbim! Tevrat'ta, iyilerinin kötülerine şefaatçi olmasına izin verilen bir topluluk gördüm. Bunlar kimdir?" diye sorunca, Yüce Allah:

“Onlar, Ahmed'in ümmetidir" buyurdu. Hazret-i Mûsa:

“Ey Rabbim! Tevrat'ta, Beytu'l-Harâm'ı ziyaret edip hac yapan ve ondan hiç uzak durmayan bir topluluk gördüm. Bunlar kimdir?" diye sorunca, Yüce Allah:

“Onlar, Beytu'l-Harâm'a olan istekleri tükenmeyen Ahmed'in ümmetidir" buyurdu. Hazret-i Mûsa:

“Ey Rabbim! Tevrat'ta, kurbanları kanları olan (canlarını Sana feda eden) bir topluluk gördüm. Bunlar kimdir?" diye sorunca, Yüce Allah:

“Onlar, Ahmed'in ümmetidir" buyurdu. Hazret-i Mûsa:

“Ey Rabbim! Tevrat'ta, Senin yolunda saflar halinde bitkin olsalar bile savaşan ve büyük sabır gösteren bir topluluk gördüm. Bunlar kimdir?" diye sorunca, Yüce Allah:

“Onlar, Ahmed'in ümmetidir" buyurdu. Hazret-i Mûsa:

“Ey Rabbim! Tevrat'ta, günah işleyen kişinin abdest alınca günahlarının bağışlandığı, namaz kılınca da namazdan günahsız bir şekilde çıkan bir topluluk gördüm. Bunlar kimdir?" diye sorunca, Yüce Allah:

“Onlar, Ahmed'in ümmetidir" buyurdu. Hazret-i Mûsa:

“Ey Rabbim! Tevrat'ta, peygamberlerin tebliğ ettiklerine şahitlik eden bir topluluk gördüm. Bunlar kimdir?" diye sorunca, Yüce Allah:

“Onlar, Ahmed'in ümmetidir" buyurdu. Hazret-i Mûsa:

“Ey Rabbim! Tevrat'ta, sadakayı yiyen bir topluluk gördüm. Bunlar kimdir?" diye sorunca, Yüce Allah:

“Onlar, Ahmed'in ümmetidir" buyurdu. Hazret-i Mûsa:

“Ey Rabbim! Tevrat'ta, ganimetlerin diğer ümmetlere haram olmasına rağmen, kendilerine helal kılındığı bir topluluk gördüm. Bunlar kimdir?" diye sorunca, Yüce Allah:

“Onlar, Ahmed'in ümmetidir" buyurdu. Hazret-i Mûsa:

“Ey Rabbim! Tevrat'ta, yeryüzünün kendilerine temiz ve mescit yapıldığı bir topluluk gördüm. Bunlar kimdir?" diye sorunca, Yüce Allah:

“Onlar, Ahmed'in ümmetidir" buyurdu. Hazret-i Mûsa:

“Ey Rabbim! Tevrat'ta, içlerinden bir adamın, önceki ümmetlerden otuz adamdan daha hayırlı olduğu bir topluluk gördüm. Bunlar kimdir?" diye sorunca, Yüce Allah:

“Onlar, Ahmed'in ümmetidir. Ey Mûsa! Önceki ümmetlerden olan bir kişi, Muhammed ümmetinden olan kişiden otuz kat daha çok ibadet yapar. Buna rağmen, Muhammed ümmetinden olan, bütün kitaplara iman etmesi sebebiyle, diğer ümmetlerden olan kişiden otuz kat daha üstündür" buyurdu. Hazret-i Mûsa:

“Ey Rabbim! Tevrat'ta, tıpkı kartalların yuvalarına sığındığı gibi Senin zikrine sığınan ve bu zikre devam etmekle birbirlerini seven bir topluluk gördüm. Bunlar kimdir?" diye sorunca, Yüce Allah:

“Onlar, Ahmed'in ümmetidir" buyurdu. Hazret-i Mûsa:

“Ey Rabbim! Tevrat'ta, kızdıkları zaman Seni tehlil eden, birbirleriyle ihtilafa düştükleri zaman Seni tesbih eden bir topluluk gördüm. Bunlar kimdir?" diye sorunca, Yüce Allah:

“Onlar, Ahmed'in ümmetidir" buyurdu. Hazret-i Mûsa:

“Ey Rabbim! Tevrat'ta, yırtıcı kaplanın rahatsız edilince kızdığı gibi Senin rızan için kızan bir topluluk gördüm. Bunlar kimdir?" diye sorunca, Yüce Allah:

“Onlar, Ahmed'in ümmetidir" buyurdu. Hazret-i Mûsa:

“Ey Rabbim! Tevrat'ta, ameleri ve ruhları için gök kapılarının açıldığı, meleklerin birbirlerini müjdelediği bir topluluk gördüm. Bunlar kimdir?" diye sorunca, Yüce Allah:

“Onlar, Ahmed'in ümmetidir" buyurdu. Hazret-i Mûsa:

“Ey Rabbim! Tevrat'ta, Seni tesbih ve takdis ettiklerinden dolayı, yanlarından geçtikleri ağaçların ve dağların birbirini müjdelediği bir topluluk gördüm. Bunlar kimdir?" diye sorunca, Yüce Allah:

“Onlar, Ahmed'in ümmetidir" buyurdu. Hazret-i Mûsa:

“Ey Rabbim! Tevrat'ta, musibet anında kendilerine istircâ'ı (=İnna lillah ve inna ileyhi râciûn sözü) verdiğin, musibet anında namazı, rahmeti ve hidâyeti verdiğin bir topluluk gördüm. Bunlar kimdir?" diye sorunca, Yüce Allah:

“Onlar, Ahmed'in ümmetidir" buyurdu. Hazret-i Mûsa:

“Ey Rabbim! Tevrat'ta, kendilerine Senin ve meleklerinin salât ettiğin bir topluluk gördüm. Bunlar kimdir?" diye sorunca, Yüce Allah:

“Onlar, Ahmed'in ümmetidir" buyurdu. Hazret-i Mûsa:

“Ey Rabbim! Tevrat'ta, iyilerinin hesaba çekilmeden cennete gireceği, orta halli olanının kolayca hesaba çekileceği, zalimlerinin de affedileceği bir topluluk gördüm. Bunlar kimdir?" diye sorunca, Yüce Allah:

“Onlar, Ahmed'in ümmetidir" buyurdu. Hazret-i Mûsa:

“Ey Rabbim! Beni de onlardan yap" deyince, Yüce Allah:

“Ey Mûsa! Sen onlardansın, onlar da sendendir. Çünkü sen Benim dinim üzeresin ve onlar da Benim dinim üzeredir. Ama seni risaletimle ve konuşmamla onlardan üstün kıldım. Şükredenlerden ol" buyurdu. Hazret-i Mûsa:

“Ey Rabbim! Tevrat'ta, kıyamet günü haşr edildiklerinde saflarının doğuyla batı arasını dolduracağı, mahşerde durmanın (beklemenin) onlara kolaylaştırılacağı ve üstünlüklerine hiçbir ümmetin yetişemediği bir topluluk gördüm. Bunlar kimdir?" diye sorunca, Yüce Allah:

“Onlar, Ahmed'in ümmetidir" buyurdu. Hazret-i Mûsa:

“Ey Rabbim! Tevrat'ta, yataklarında canlarını aldığın halde şehit sayılan bir topluluk gördüm. Bunlar kimdir?" diye sorunca, Yüce Allah:

“Onlar, Ahmed'in ümmetidir" buyurdu. Hazret-i Mûsa:

“Ey Rabbim! Tevrat'ta, Senin yolunda, hiçbir kınayanın kınamasından korkmayan bir topluluk gördüm. Bunlar kimdir?" diye sorunca, Yüce Allah:

“Onlar, Ahmed'in ümmetidir" buyurdu. Hazret-i Mûsa:

“Ey Rabbim! Tevrat'ta, müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı izzetli olan bir topluluk gördüm. Bunlar kimdir?" diye sorunca, Yüce Allah:

“Onlar, Ahmed'in ümmetidir" buyurdu. Hazret-i Mûsa:

“Ey Rabbim! Tevrat'ta, Sıddîkleri, sıddîklerin en üstünü olan bir topluluk gördüm. Bunlar kimdir?" diye sorunca, Yüce Allah:

“Onlar, Ahmed'in ümmetidir" buyurdu. Hazret-i Mûsa:

“Ey Rabbim! Ona (Hazret-i Ahmed'e) hem ikramda bulundun, hem de üstün kıldın" deyince ise Yüce Allah:

“Ey Mûsa! O, benim hem peygamberim, hem seçtiğim, hem de sevdiğimdir ve onun ümmeti de en hayırlı ümmettir" buyurdu. Hazret-i Mûsa:

“Ey Rabbim! Tevrat'ta, kendisi ve ümmeti girmedikçe, diğer ümmetlere cenneti haram kıldığın bir topluluk gördüm. Bunlar kimdir?" diye sorunca, Yüce Allah:

“Onlar, Ahmed'in ümmetidir" buyurdu. Hazret-i Mûsa:

“Ey Rabbim! Peki İsrailoğullarına ne olmuş ki!" deyince, Yüce Allah:

“Ey Mûsa! Kavminden olan İsrailoğulları, senden sonra dinini ve sana indirdiğim kitabı değiştireceklerdir. Muhammed'in ümmeti ise onun ne sünnetini değiştirecek, ne de ona indirdiğim kitabın hükümlerini kıyamet gününe kadar terk etmeyeceklerdir. Bu sebeple onları ikramımın zirvesine yerleştirdim, diğer ümmetlerden üstün ve onların peygamberlerini diğer peygamberlerden üstün, Haşır günü ilk haşrolacak, yer yarıldığında mezarından ilk kalkacak, şefaat etmek için ilk istekte bulunacak ve şefaat etmesine ilk izin verilecek kişi kıldım" buyurdu. Hazret-i Mûsa:

“Ey Rabbim! Tevrat'ta, yumuşak huylu ve âlim, peygamber olacak derecede fakih oları bir topluluk gördüm. Bunlar kimdir?" diye sorunca, Yüce Allah:

“Onlar, Ahmed'in ümmetidir ey Musa! Onlara öncekilerin ve sonrakilerin ilmi verilmiştir" buyurdu. Hazret-i Mûsa:

“Ey Rabbim! Tevrat'ta, önlerine sofra konulduğunda, sofra kalkmadan günahları bağışlanan bir topluluk gördüm. Bunlar kimdir?" diye sorunca, Yüce Allah:

“Onlar, Ahmed'in ümmetidir" buyurdu. Hazret-i Mûsa:

“Ey Rabbim! Tevrat'ta, elbiseyi giyen ve onu henüz eskitmeden günahları bağışlanan bir topluluk gördüm. Bunlar kimdir?" diye sorunca, Yüce Allah:

“Onlar, Ahmed'in ümmetidir" buyurdu. Hazret-i Mûsa:

“Ey Rabbim! Tevrat'ta, bineklerine bindiklerinde Sana hamd edince günahları bağışlanan bir topluluk gördüm. Bunlar kimdir?" diye sorunca, Yüce Allah:

“Onlar, Ahmed'in ümmetidir. Onlar benim, kendileriyle ateşe ve putlara tapanlardan intikam aldığım dostlarımdır ey Mûsa" buyurdu.

Ebû Nuaym, Delâil'de, Ebû Hureyre'den Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Hazret-i Mûsa'ya Tevrat nazil olup onu okuyunca, bu ümmetin orada zikredildiğini gördü ve: «Ey Rabbim! Levhalarda, sonradan gelen ve (üstünlükte) önde olan bir ümmet görüyorum. Bu ümmeti benim ümmetim eyle» deyince, Yüce Allah: «Bu, Ahmed'in ümmetidir» buyurdu. Hazret-i Mûsa: «Ey Rabbim! Levhalarda, (dâvetine) icabet eden ve dualarına icabet edilen bir ümmet görüyorum. Bu ümmeti benim ümmetim eyle» deyince, Yüce Allah: «Bu, Ahmed'in ümmetidir» buyurdu. «Ey Rabbim! Levhalarda, Kitapları kalplerinde onu ezbere okuyan bir ümmet görüyorum. Bu ümmeti benim ümmetim eyle» deyince, Yüce Allah: «Bu, Ahmed'in ümmetidir» buyurdu. «Ey Rabbim! Levhalarda, ganimeti yiyen bir ümmet görüyorum. Bu ümmeti benim ümmetim eyle» deyince, Yüce Allah: «Bu, Ahmed'in ümmetidir» buyurdu. «Ey Rabbim! Levhalarda, sadakayı yiyen ve bu sadakaları yedikleri için sevap alan bir ümmet görüyorum. Bu ümmeti benim ümmetim eyle» deyince, Yüce Allah: «Bu, Ahmed'in ümmetidir» buyurdu. «Ey Rabbim! Levhalarda, iyilik yapmak isteyip yapamayınca bir sevap alan, iyiliği yapınca on sevap alan bir ümmet görüyorum. Bu ümmeti benim ümmetim eyle» deyince, Yüce Allah: «Bu, Ahmed'in ümmetidir» buyurdu. «Ey Rabbim! Levhalarda, kötülük yapmak isteyip bundan vazgeçene günahın yazılmadığı, günahı işlediği zaman ise bir günah yazılan bir ümmet görüyorum. Bu ümmeti benim ümmetim eyle» deyince, Yüce Allah: «Bu, Ahmed'in ümmetidir» buyurdu. «Ey Rabbim! Levhalarda, İlmin evveli ve âhiri kendilerine verilen, dalalet ehlini ve Deccâl'ı öldüren bir ümmet görüyorum. Bu ümmeti benim ümmetim eyle» deyince, Yüce Allah: «Bu, Ahmed'in ümmetidir» buyurdu. Bunun üzerine Hazret-i Mûsa: «Ey Rabbim! Beni Ahmed'in ümmetinden eyle» deyince, Hazret-i Mûsa'ya (şu âyetlerde geçen) iki haslet verildi, «Ey Mûsâ! seni risâletlerimle ve konuşmamla seçip insanlara üstün kıldım. Öyleyse sana verdiğimi al ve şükredenlerden oldedi» ve Hazret-i Mûsa razı oldu. "

Ebû Nuaym, el-Hilye'de, Abdurrahman el-Meâfirî'den, o da babasından bildiriyor: Ka'bu'l-Ahbâr, bir Yahudi âliminin ağladığını görünce:

“Neden ağlıyorsun?" diye sordu. Yahudi âlimi:

“Bazı şeyleri hatırladım" cevabını verince, Ka'b:

“Sana, neden ağladığını söylediğimde, eğer doğru söylüyorsam, Allah için beni tasdik etmeni istiyorum" dedi. Yahudi âlimi:

“Olur" karşılığını verince Ka'b şöyle dedi:

“Allah için söylemeni istiyorum. Hazret-i Mûsa kendisine indirilen Tevrat'a bakıp:

“Ey Rabbim! Tevrat'ta, insanlara gönderilen en hayırlı, iyiliği emredip kötülükten sakındıran, ilk kitaba ve son kitaba iman eden, dalalet ehliyle savaşan, hatta kör Deccâl ile savaşan bir ümmet görüyorum. Ey Rabbim! Bu ümmeti benim ümmetim eyle" deyince Yüce Allah:

“Onlar, Ahmed'in ümmetidir" buyurdu. Bu doğru değil mi?" Yahudi alimi:

“Evet" cevabını verince, Ka'b şöyle devam etti:

“Allah için söylemeni istiyorum. Hazret-i Mûsa kendisine indirilen Tevrat'a bakıp:

“Ey Rabbim! Tevrat'ta, çokça hamdeden, (gece ibadeti için) Güneş'i(n batmasını) gözetleyen, bir şey yapmak istedikleri zaman «Eğer Allah dilerse yapacağım» diyen bir ümmet görüyorum. Ey Rabbim! Bu ümmeti benim ümmetim eyle" deyince Yüce Allah:

“Onlar Ahmed'in ümmetidir" buyurdu. Yahudi alimi:

“Evet" cevabını verince, Ka'b şöyle devam etti:

“Allah için söylemeni istiyorum. Hazret-i Mûsa kendisine indirilen Tevrat'a bakıp:

“Ey Rabbim! Tevrat'ta, bir tepeye çıkınca tekbir getiren, bir vadiye inince Allah'a hamd eden, toprağın kendilerine temiz ve yeryüzünün mescit kılındığı, nerede olursa olsunlar cünüplükten temizlenebilen, su bulamadıkları zaman toprakla teyemmüm etmeleri su ile temizlik yapmış gibi sayılan, abdest izinden dolayı elleri ve yüzleri nurla parlayan bir ümmet görüyorum. Ey Rabbim! Bu ümmeti benim ümmetim eyle" deyince Yüce Allah:

“Onlar Ahmed'in ümmetidir" buyurdu. Yahudi alimi:

“Evet" cevabını verince, Ka'b şöyle devam etti:

“Allah için söylemeni istiyorum. Hazret-i Mûsa kendisine indirilen Tevrat'a bakıp:

“Ey Rabbim! Tevrat'ta, merhamet edilmiş, zayıf, Kitaba varis olan, içlerinden zalimler, orta halli olanlar ve hayırda ileri gidenler olan, hepsinin de rahmete eriştiği bir ümmet görüyorum. Ey Rabbim! Bu ümmeti benim ümmetim eyle" deyince Yüce Allah:

“Onlar Ahmed'in ümmetidir" buyurdu. Yahudi alimi:

“Evet" cevabını verince, Ka'b şöyle devam etti:

“Allah için söylemeni istiyorum. Hazret-i Mûsa kendisine indirilen Tevrat'a bakıp:

“Ey Rabbim! Tevrat'ta, mushafları ezberleyen, cennet ahalisinin elbiselerinin renginde giysiler giyen, namazlarında melekler gibi saf tutan, mescitlerinde bal arısı gibi sesleri olan, ağaçta hiç yaprak kalmaması gibi hiçbir sevabı kalmayan dışında hiç birinin cehenneme girmeyeceği bir ümmet görüyorum. Bu ümmeti benim ümmetim eyle" deyince Yüce Allah:

“Onlar Ahmed'in ümmetidir" buyurdu. Yahudi âlimi şöyle dedi:

“Evet. Hazret-i Hazret-i Mûsa, Yüce Allah'ın Muhammed'e ve ümmetine verdiği hayırlardan hayrete düşünce:

“Keşke ben de Ahmed'in ümmetinden olsaydım" dedi. Yüce Allah, kendisini razı etmek için üç âyet vahyetti. "Ey Mûsâ! Seni risâletlerimle ve konuşmamla seçip insanlara üstün kıldım. Öyleyse sana verdiğimi al ve şükredenlerden ol, dedi" ve Hazret-i Mûsa tüm gönlüyle razı oldu.

Ebû Nuaym'ın, Saîd b. Ebî Hilâl'den bildirdiğine göre Abdullah b. Amr, Ka'bu'l-Ahbâr'a:

“Bana, Muhammed'in ve ümmetinin vasıflarını bildir deyince, Ka'b şöyle karşılık verdi:

“Hazret-i Ahmed ve ümmetinin Allah'ın kitabında: Çokça hamd eden, her hayır ve şerre karşı Allah'a hamd eden, her tepede Allah'ı ululayan, her menzilde Allah'ı tesbih eden, sesleri semada yankılanan, kayadaki bal arılarının çıkardığı ses gibi namazlarında sesleri çıkan, namazda, meleklerin saf bağladığı gibi saf tutan, savaşta da namazda saf tuttukları gibi saf tutan, Allah yolunda savaşa çıktıkları zaman meleklerin önlerinde ve arkalarında güçlü mızraklarla durduğu, Allah yolunda savaş için saf tuttuklarında Yüce Allah'ın, tıpkı kartalların yuvalarına gölge yaptığı gibi gölge yaptığı ve Cibrîl yanlarına gelmeden önce savaş meydanından geri çekilmeyen bir topluluk olduğu zikredilmektedir."

Taberânî ve Beyhakî, Delâil'de, Muhammed b. Yezîd es-Sekafî'nin şöyle dediğini bildirir: Kays b. Hareşe ve Ka'bu'l-Ahbâr yola beraber çıkıp Sıffîn'e geldiklerinde Ka'b durup bir müddet baktıktan sonra:

“Bu toprakta, daha önce hiçbir yerde dökülmediği şekilde Müslüman kanı dökülecektir" dedi. Kays:

“Nereden biliyorsun? Bu dediğin Allah'ın gayb olarak tarif ettiği bir şeydir" deyince, Kays:

“Yeryüzünde, kıyamet gününe kadar olacak ve çıkacak her şey, Yüce Allah'ın Hazret-i Mûsa'ya indirdiği Tevrat'ta mevcuttur" karşılığını verdi.

Abdullah b. Ahmed, Zevâidu'z-Zühd'de, Hâlid er-Rib'î'nin şöyle dediğini bildirir:

“Allah'ın indirilmiş kitabında, Hazret-i Osman b. Affân'ın ellerini açmış: «Ey Rabbim! Beni mümin kulların öldürdü» dediğini okudum."

Ahmed, Zühd'de, Hâlid er-Rib'î'nin:

“Tevrat'ta: «Ey Âdemoğlu! Allah'tan kork. Doyduğun zaman aç olanı hatırla» yazıldığını okudum" dediğini bildirir.

Ahmed'in bildirdiğine göre Katâde der ki: Bize bildirildiğine göre Tevrat'ta:

“Ey Âdemoğlu! Merhamet et ki sana da merhamet edilsin. Merhamet etmeyene merhamet edilmez. Sen kullarıma merhamet etmezken, nasıl benim merhametimi umarsın?" yazılıdır.

Ahmed ve Ebû Nuaym, el-Hilye'de, Mâlik b. Dînâr'ın: Tevrat'ta:

“Ey Âdemoğlu! Huzurumda ağlayarak namaza durmaktan aciz olma. Ben, senin kalbine yaklaşan Allah'ım. Beni görmeden nurumu gördün" yazılıdır. Mâlik ekledi:

“Bundan kasıt, müminin namazdayken hissettiği huzurdur."

Ebû Nuaym, el-Hilye'de, Vehb b. Münebbih'in:

“Tevrat'ta şu dört âyet yazılıdır: Danışmayan pişman olur. Başkalarına el açmayan nimeti diğerlerinden daha çok hak eder. Fakirlik, kızıl ölümdür ve başkasına nasıl davranırsan sana da öyle davranılır."

Ahmed ve Ebû Nuaym'ın bildirdiğine göre Hayseme der ki: Tevrat'ta:

“Ey Âdemoğlu! Kendini ibadetime ver, böyle yaparsan kalbini zenginlikle doldurur, fakirliğini gideririm. Eğer böyle yapmazsan kalbini meşguliyetle doldururum ve fakirliğini gidermem" yazılıdır.

Ahmed, Zühd'de, Beyân'ın şöyle dediğini bildirir: Bana ulaştığına göre Tevrat'ta:

“Ey Âdemoğlu! Ufak bir kırıntı sana yeter, bir bez parçası seni örter, bir oda seni barındırır" yazılıdır.

Ahmed, Vuheyb el-Mekkî'nin şöyle dediğini bildirir: Bana bildirildiğine göre Tevrat'ta şöyle yazılıdır:

“Ey Âdemoğlu! Kızdığın zaman Beni hatırla ki, Ben de kızdığım zaman seni hatırlayayım da helak ettiklerimle beraber seni de helak etmeyeyim. Zulme uğradığın zaman Benim yardımımla yetin. Benim sana yardımım, senin kendine olan yardımından daha hayırlıdır."

Ahmed, Ebu'l-Hasan'ın şöyle dediğini bildirir:

“İsrâiloğulları Hazret-i Mûsa'ya gidip:

“Tevrat bize büyük geliyor. Bize bütün Tevrat'takileri toplayan daha kolay bir şey bildir" deyince, Yüce Allah Hazret-i Mûsa'ya:

“Kavmin senden ne istedi?" diye sordu. Hazret-i Mûsa:

“Ey Rabbim! Sen daha iyi bilirsin" karşılığını verince, Yüce Allah:

“Ben sen, onların durumunu bana bildirmen, benim sana emrettiklerimi de onlara bildirmen için gönderdim" buyurdu. Hazret-i Mûsa:

“Benden, Tevrat'takileri de kapsayan daha kolay bir şey istediler ve Tevrat'ın kendilerine büyük geldiğini iddia ettiler" deyince, Yüce Allah:

“Onlara de ki: Miras konusunda birbirinize zulmetmeyiniz. Hiçbir köle evinize izin almadan girmesin. Namaz için abdest alınan durumlarda, yemek için de abdest alınsın." İsrailoğulları bunları çok basit gördüler, ama daha sonra bunları da yerine getirmediler. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Siz şu altı şeyi yapmayı kabul edin, ben de sizin cennete girmenizi kabul edeyim (cennete girmenize kefil olayım): Konuşan kişi yalan söylemesin. Söz veren sözünden dönmesin. Kendisine bir şey emanet edilen emanete ihanet etmesin. Ellerinizi, gözlerinizi ve cinsel organlarınızı (haramdan) koruyunuz."

Ahmed, Mâlik b. Dinâr'ın şöyle dediğini bildirir: Tevrat'ta şöyle okudum:

“İlmi artanın sıkıntısı artar." Yine Tevrat'ta:

“Günah işleyen komşusu olup onu engelemeyen, komşusunun günahına ortaktır" yazıldığını okudum.

Ahmed'in bildirdiğine göre Katâde der ki: Tevrat'ta:

“Ey Âdemoğlu! Beni hem anıyor, hem unutuyorsun. Hem Bana çağırıyorsun, hem Benden kaçıyorsun. Ben sana rızık verirken sen başkasına kulluk ediyorsun" yazılıdır.

Abdullah b. Ahmed, Velîd b. Amr'ın şöyle dediğini bildirir: Bana ulaştığına göre Tevrat'ta şöyle yazılıdır:

“Ey Âdemoğlu.' Elini kımıldat sana bir rızık kapısı açayım. Sana emrettiğim şeylerde Bana itaat et. Sen, yararına olacak şeyi nereden bileceksin!"

Abdullah, Ukbe b. Ebî Zeyneb'in şöyle dediğini bildirir: Tevrat'ta şöyle yazılıdır:

“Âdemoğluna bel bağlama. Çünkü Âdemoğlu hiçbir şey değildir, sen ölmeyecek olan diriye tevekkül et." Yine Tevrat'ta:

“Allah'ın, kendisiyle konuştuğu Mûsa bileölmüşken ölmeyecek olan kimdir?" yazılıdır.

Ahmed'in bildirdiğine göre Vehb b. Münebbih der ki:

“Yüce Allah'ın Hazret-i Mûsa'ya indirdikleri arasında şunun da olduğunu gördüm:

“Dünyayı sevene Allah buğzeder. Dünyaya buğzedeni Allah sever. Dünyaya değer verene Allah değer vermez, dünyaya değer vermeyene Allah değer verir."

İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre Urve der ki: Tevrat'ta şöyle yazılıdır:

“Yüzün güleç, sözün tatlı olsun. Böyle yapmakla insanlar seni onlara bağışta bulunanlardan daha çok severler."

İbn Ebî Şeybe, Urve'den bildiriyor: Bana ulaştığına göre Tevrat'ta:

“Nasıl merhamet ederseniz, öyle merhamet olunursunuz" yazılıdır.

İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre Ka'b(u'l-ahbâr) der ki: İsrailoğulları için denizi yarana yemin ederim ki Tevrat'ta şöyle yazılıdır:

“Ey Âdemoğlu! Rabbinden kork. Anne babana iyi davran, akrabalarınla alakanı kesme. Böyle yaparsan ömrünü uzatır, kolayını daha kolaylaştırır ve zorluklan senden uzaklaştırırım."

İbn Ebî Şeybe, Kürdûs es-Sa'lebî'nin şöyle dediğini bildirir: Tevrat'ta:

“(Allah'tan) sakın ki, sen de korunasın. Sakınmak takvadadır. Merhamet edin ki merhamet olunasınız. Tövbe ediniz ki tövbeniz kabul edilsin" diye yazılıdır.

Hakîm, Nevâdiru'l-Usu'l da, Ebu'l-Cevzâ'nın şöyle dediğini bildirir: Tevrat'ta:

“Eğer yaşamak ve yakîni ilme kavuşmak istersen, her an dünya şehvetlerine galip gelmeye alış. Şeytan, dünya şehvetlerine galip gelen kişinin gölgesinden bile korkar" yazıldığını okudum.

Taberânî, Sünne'de ve Ebu'ş-Şeyh, Ka'b'ın şöyle dediğini bildirir:

“Yüce Allah, Hazret-i Mûsa'ya Tevrat'ı yazmak istediği zaman Cibril'e:

“Cennete gir ve Cennet ağaçlarından iki levha getir" buyurdu. Cibril cennete girince cennet ağaçlarından, kırmızı yakuttan olan bir ağaç kendisini karşıladı. Cibril ondan iki levha kesti ve ağaç Yüce Allah'ın Cibril'e verdiği emri yerine getirmesine izin verdi. Cibril levhaları alıp Rahmân'ın huzuruna varınca, Yüce Allah onları eliyle aldı ve Yüce Allah onlara dokununca levhalar nura dönüştüler. Arş'ı altında nurdan bir nehir vardır. Arş'ı taşımakla görevli melekler bu nehrin, Allah, mahlukatı yarattığı zamandan bu yana nereden geldiğini ve nereye gittiğini bilmezler. Allah bu nehirden mürekkep alınca nehir kurudu ve akmaz oldu. Yüce Allah, kendi eliyle levhaları Mûsa'ya yazıp verdi ve Hazret-i Mûsa levhaları alınca taşa dönüştüler. Hazret-i Mûsa İsrailoğullarına ve Hazret-i Harun'a kızgın bir şekilde dönüp, Hazret-i Hârun'u sakalından ve başından tutup çekmeye başladı. Hazret-i Hârun:

“Ey anamın oğlu! Bu kavim beni zayıf buldu. Nerdeyse beni öldüreceklerdi. Buna rağmen ben, beni dinlemeden: «İsrâiloğullarının arasını ayırdın» demenden korktum" deyince, Hazret-i Mûsa Rabbinden mağfiret ve kardeşi için de bağışlanma diledi. Hazret-i Mûsa o zaman levhaları elinden yere atınca kırılmışlardı.

Ahmed'in Zühd'de, Ka'bu'l-Ahbâr'dan bildirdiğine göre Hazret-i Mûsa duasında:

“Allahım! Tevrat'la kalbimi yumuşat ve onu taş gibi katı yapma" derdi.

İbn Ebî Şeybe'nin Hasan(ı Basrî)'den bildirdiğine göre Hazret-i Mûsa, içinde birçok şeyi toplayan bir amel isteyince, kendisine:

“İnsanların seninle nasıl dost olmasını istediğine bak, sen de onlarla böyle dost ol" denildi.

İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre "Bunları kuvvetle tut, kavmine de onun en güzelini almalarını emret. Yakında size, yoldan çıkmışların yurdunu göstereceğim" âyetindeki kuvvetle tutmaktan kasıt, ciddiyetle ve sıkıca sarılmaktır. Yoldan çıkmışlardan kastedilen ise kafirlerdir.

İbn Cerîr'in İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre "Bunları kuvvetle tut, kavmine de onun en güzelini almalarını emret. Yakında size, yoldan çıkmışların yurdunu göstereceğim" âyetindeki kuvvetle tutmaktan kasıt, ciddiyetle sarılmaktır. Hazret-i Mûsa'ya, levhalara kavminin sarıldığından daha ciddiyetle sarılması emredilmiştir.

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Katâde "Bunları kuvvetle tut, kavmine de onun en güzelini almalarını emret. Yakında size, yoldan çıkmışların yurdunu göstereceğim" âyetini açıklarken:

“Yüce Allah, kullarının, emirine ciddiyetle ve sıkıca sarılmalarını sever" demiştir.

Abd b. Humeyd ve İbn Ebî Hâtim, Rabî b. Enes'in, "Bunları kuvvetle tut..." âyetinden kastedilen, Allah'a itaat etmektir, dediğini bildirir.

İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in Süddî'den bildirdiğine göre "Bunları kuvvetle tut, kavmine de onun en güzelini almalarını emret. Yakında size, yoldan çıkmışların yurdunu göstereceğim" âyetinden kastedilen, levhaları ciddiyet ve bütün gücüyle tutmak, içindekileri en güzel şekilde almaktır.

Abd b. Humeyd, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in Mücâhid'den bildirdiğine göre âyette geçen, "Yakında size, yoldan çıkmışların yurdunu göstereceğim" sözünden kastedilen, yoldan çıkmışların âhirette varacakları yerdir.

Abdürrezzâk, Abd b. Humeyd ve İbn Ebî Hâtim'in Katâde'den bildirdiğine göre âyette geçen, "Yakında size, yoldan çıkmışların yurdunu göstereceğim" sözünden kastedilen, yoldan çıkmışların dünyadaki yurtlarıdır.

İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in Hasan(ı Basrî)'den bildirdiğine göre âyette geçen, "Yakında size, yoldan çıkmışların yurdunu göstereceğim" sözündeki yurttan kastedilen cehennemdir.

Saîd b. Mansûr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre saîd b. Cübeyr, "Yakında size, yoldan çıkmışların yurdunu göstereceğim" âyetini açıklarken:

“Yoldan çıkmışların yurdu, Hazret-i Mûsa için yükseltildi ve Hazret-i Mûsa onu gördü" demiştir.

Ebu'ş-Şeyh'in Katâde'den bildirdiğine göre âyette geçen yurttan kastedilen Mısır'dır.

146

"Yeryüzünde haksız yere büyüklük taslayanları, âyetlerimden yüz çevirteceğim. Onlar bütün âyetleri görseler yine de inanmazlar; doğru yolu görseler, yol olarak benimsemezler; azgınlık yolunu görseler, hemen onu yol edinirler. Bu, onların mucizelerimizi yalan saymaları ve onlardan habersiz görünmelerinden ileri gelir."

İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in Süddî'den bildirdiğine göre âyette geçen "Yeryüzünde haksız yere büyüklük taslayanları, âyetlerimden yüz çevirteceğim..." sözündeki yüz çevirtmekten kasıt, onların âyetleri düşünmelerine engel olmaktır.

İbnu'l-Münzir ve Ebu'ş-Şeyh, İbn Cüreyc'in, "Yeryüzünde haksız yere büyüklük taslayanları, âyetlerimden yüz çevirteceğim..." sözünü açıklarken:

“Göklerin, yerin ve bunlardaki âyetleri (i'câzı) düşünmekten ve ibret almaktan yüz çevirteceğim, mânâsındadır" dediğini bildirir.

İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Süfyân b. Uyeyne, "Yeryüzünde haksız yere büyüklük taslayanları, âyetlerimden yüz çevirteceğim..." sözünü açıklarken:

“Onların Kur'ân'ı anlamalarını engelleyeceğim, mânâsındadır" demiştir.

147

Hâlbuki, âyetlerimizi ve âhirete kavuşmayı yalanlıyanların bütün yaptıkları ameller boşa gitmiştir. Onlar, ancak kendi amellerinin cezasını çekeceklerdir.

148

"Mûsa'nın ardından milleti, ziynet takımlarından, canlıymış gibi böğüren bir buzağı heykeli yaparak onu tanrı edindiler. O buzağının kendileriyle konuşmadığını ve yol da göstermediğini görmediler mi? Onu tanrı olarak benimseyip kendilerine yazık ettiler"

İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Mücâhid, "Musa'nın ardından milleti, ziynet takımlarından, canlıymış gibi böğüren bir buzağı heykeli yaparak onu tanrı edindiler..." âyetini açıklarken:

“Buzağıyı yaptıkları zaman Sâmirî, buzağının üzerine Cibril'in atının ayak izinden almış olduğu bir avuç toprağı atmıştı" demiştir.

Abdürrezzâk, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Katâde, "Musa'nın ardından milleti, ziynet takımlarından, canlıymış gibi böğüren bir buzağı heykeli yaparak onu tanrı edindiler.." âyetini açıklarken şöyle dedi:

“ İsrâiloğulları Firavun'un kavminden süs eşyası ödünç almışlardı. Sâmirî, bu süs eşyalarını toplayıp eriterek bir buzağı yaptı. Allah bu buzağıyı eti, kanı olan ve böğüren bir buzağıya çevirdi."

Tastî'nin bildirdiğine göre Nâfi' b. el-Ezrak, İbn Abbâs'a: (.....) ifadesinin ne anlama geldiğini sorunca, İbn Abbâs:

“Buzağının böğürmesidir" karşılığını vermiştir. Nâfi':

“Peki, Araplar öylesi bir ifadenin ne anlama geldiğini biliyorlar mı ki?" diye sorunca da, İbn Abbâs şöyle demiştir:

“Tabi ki! Şâirin:

"Sanki Muâviye b. Bekr oğulları islam'a karşı seher vakti böğüren buzağılar gibidir" dediğini bilmez misin?"

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Dahhâk:

“Buzağı sadece bir defa böğürmüştür. Yüce Allah'ın:

“O buzağının kendileriyle konuşmadığını ... görmediler mi?" buyurduğunu görmüyor musun?" demiştir.

İbn Ebî Hâtim'in İkrime'den bildirdiğine göre âyette geçen kelimesi ses mânâsındadır.

149

"Elleri böğründe, çaresiz Kalıp, kendilerinin sapıtmış olduklarını görünce: «Eğer Rabbimiz bize acımaz ve bizi bağışlamazsa, and olsun ki mahvoluruz» dediler"

İbnu'l-Münzir'in İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre "Elleri böğründe, çaresiz kalıp, kendilerinin sapıtmış olduklarını görünce..," sözünden kastedilen, sapıtmış olduklarını anlamalarıdır.

150

"Mûsa, kızgın ve üzgün bir halde kavmine dönünce: «Benden sonra arkamdan ne kötü işler yapmışsınız! Rabbinizin emrini (beklemeyip) acele mi ettiniz?» dedi. Tevrat levhalarını yere attı ve kardeşinin (Harun'un) başını tutup kendine doğru çekmeye başladı. (Kardeşi): «Anam oğlu! Bu kavim beni cidden zayıf gördüler ve nerede ise beni öldüreceklerdi. Sen de düşmanları bana güldürme ve beni bu zalim kavimle eş tutma!» dedi."

İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh, değişik yollarla İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre (.....) kelimesi üzgün mânâsındadır.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Katâde, "Mûsa, kızgın ve üzgün bir halde kavmine dönünce..." âyetini açıklarken:

“Hazret-i Mûsa, Tur dağına çıktığı zaman kavminin yaptıklarına üzülmüştü" demiştir.

İbn Ebî Hâtim'in İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre (.....) kelimesi üzgün mânâsındadır. Zuhruf sûresinde geçen (.....) kelimesi ise kızdırmak mânâsındadır. (.....) kelimesi, kızmak ve üzülmek mânâsında kullanılır.

İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in Mücâhid'den bildirdiğine göre (.....) kelimesi tasa mânâsındadır.

Ebu'ş-Şeyh, Ebu'd-Derdâ'nın:

“Esef, gazabın ötesinde ve ondan daha ağır bir durumdur" dediğini bildirir.

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Muhammed b. Ka'b:

“Esef, çok kızmaktır" demiştir.

Ahmed, Abd b. Humeyd, Bezzâr, İbn Ebî Hâtim, İbn Hibbân, Taberânî, Ebu'ş-Şeyh ve İbn Merdûye, İbn Abbâs'tan, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Allah Mûsa'ya merhamet etsin. Bir şeyi gözüyle görmek, duymak gibi değildir. Rabbi ona kavminin fitneye düştüğünü haber verince, Mûsa levhaları elinden atmadı. Onların fitneye düştüğünü gözleriyle görünce ise levhaları yere attı ve levhaların bir kısmı kırıldı. "

Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Zeyd b. Eşlem:

“Hazret-i Mûsa kızdığı zaman sarığından ateş çıkardı" dedi.

Abd b. Humeyd, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh, İbn Abbâs'ın:

“Hazret-i Mûsa levhaları atınca kırıldılar ve sadece altıda biri kaldı" dediğini bildiriyor.

Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki:

“Yüce Allah levhalarda Hazret-i Mûsa'ya her şeyden bir öğüt yazdı ve her şeyi uzun uzadıya açıkladı. Hazret-i Mûsa levhaları atınca Yüce Allah bu levhalardan yedide altısını kaldırdı ve geriye sadece yedide biri kaldı. Yüce Allah'ın:

“Onlardaki yazıda Rablerinden korkanlar için hidayet ve rahmet (haberi) vardı" âyeti geriye kalan bir levhadadır."

İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki:

Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) Seb'ul-Mesâni verilmiştir. Bunlar da uzun olan sûrelerdir. Hazret-i Mûsa'ya ise altı levha verilmiştir. Hazret-i Mûsa levhaları atınca bunların ikisi kaldırıldı, sadece dört tanesi kaldı."

Ebu'ş-Şeyh, Rabî'in, "...Tevrat levhalarını yere attı ..." sözünü açıklarken şöyle dediğini bildirir: Bize ulaştığına göre levhalardan, insanların bilmemesi gereken ve "'Kıyamet saatini bilmek ancak Allah'a mahsustur. Yağmuru O indirir, rahimlerde bulunanı O bilir, kimse yarın ne kazanacağını bilmez ve hiç kimse nerede öleceğini bilemez. Allah şüphesiz bilendir, her şeyden haberdardır" âyetinde geçen beş şey kaldırılmıştır.

Ebû Nuaym, el-Hüye'de, Mücâhid veya Saîd b. Cübeyr'in şöyle dediğini bildirir:

“Levhalar zümrüttendi. Hazret-i Mûsa onları yere atınca levhalardaki tafsilat gitmiş, sadece hidayetle ilgili bölüm kalmıştır."

İbnu'l-Münzir bildirdiğine göre İbn Cüreyc der ki:

“Bana ulaştığına göre Hazret-i Mûsa'ya verilen levhalar dokuz taneydi. Bunlardan iki tanesi kaldırılmış ve yedi tane kalmıştır."

İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in Mücâhid'den bildirdiğine göre âyette geçen zalimlerden kasıt, buzağıya tapanlardır.

151

Mûsa:

“ Ey Rabbim, beni ve kardeşimi bağışla, bizi rahmetine ithal et. Sen merhamet edenlerin en merhametlisisin.” dedi.

152

"Buzağıyı tanrı olarak benimseyenler Rablerinin öfkesine ve dünya hayatında alçaklığa uğrayacaklardır; iftira edenleri böylece cezalandırırız."

Abdürrezzâk, Abd b. Humeyd , İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş- Şeyh'in Eyyûb'dan bildirdiğine göre Ebû Kılâbe, "Buzağıyı tanrı olarak benimseyenler Rablerinin öfkesine ve dünya hayatında alçaklığa uğrayacaklardır; iftira edenleri böylece cezalandırıriz" âyetini okuyup:

“Bu, kıyamet gününe kadar iftira eden her kişiyi zelil edeceği cezadır" demiştir.

İbn Râhûye'nin bildirdiğine göre Hazret-i Ali der ki:

“Yüce Allah'ın, "Buzağıyı tanrı olarak benimseyenler Rablerinin öfkesine ve dünya hayatında alçaklığa uğrayacaklardır; iftira edenleri böylece cezalandırırız" buyurduğunu duyduk. Biz onların (bize) iftira ettiğini görüyoruz ve bu iftiralarının cezasını göreceklerdir."

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Süfyân, "İftira edenleri böylece cezalandırırız" âyetini açıklarken:

“Her bid'at sahibi zelildir" demiştir.

Beyhakî, Şu'abu'l-İmân'da, Süfyân b. Uyeyne'nin şöyle dediğini bildirir:

“Her bid'atçinin zelil olduğunu görürsün. Yoksa Yüce Allah'ın, "Buzağıyı tanrı olarak benimseyenler Rablerinin öfkesine ve dünya hayatında alçaklığa uğrayacaklardır; iftira edenleri böylece cezalandırırız" buyurduğunu duymadın mı?"

Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Süfyân b. Uyeyne:

“Yeryüzünde bid'atçi olan hiç kimse yoktur ki zillet onun her yanını kaplamasın. Bunun böyle olduğu Allah'ın Kitabı'nda geçmektedir" deyince:

“Nerede geçmektedir?" diye sordular. Süfyân:

“Yüce Allah'ın, «Buzağıyı tanrı olarak benimseyenler...» âyetini duymadınız mı?" cevabını verdi. Onlar:

“Ey Ebû Muhammed! Bu âyet buzağıya tapanlara has bir ayettir" deyince, Süfyân:

“Hayır. Ondan sonrasını okuyunuz. Âyetin devamında «...iftira edenleri böylece cezalandırırız» buyrulmaktadır. Bu, kıyamet gününe kadar her iftiracı ve bid'atçiyi kapsamaktadır" cevabını verdi.

153

"Kötülük işleyip ardından tövbe edenler ve inananlar bilsinler ki Rabbin, bu hareketlerinin ardından onları şüphesiz bağışlar ve merhamet eder."

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Mes'ûd'a, bîr kadınla zina ettikten sonra onunla evlenenin durumu sorulunca:

“Kötülük işleyip ardından tövbe edenler ve inananlar bilsinler ki Rabbin, bu hareketlerinin ardından onları şüphesiz bağışlar ve merhamet eder" âyetini okudu.

154

"Mûsa, öfkesi yatışınca, bir nüshasında Rablerinden korkanlar için doğru yol ve rahmet yazılı olan levhaları aldı."

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki:

“Yüce Allah, Hazret-i Mûsa'ya, Tevrat'ı zebercedden yedi levha üzerinde verdi. Onda her şeyin açıklaması ve Tevrat'taki öğütler yazılıydı. Onları alarak gelince İsrâiloğullarının buzağıya taptığını gördü ve Tevrat'ı elinden atınca da levhalar parçalandılar. Hazret-i Mûsa, Harun'a yönelerek başından tutup kendine doğru çekmeye başladı. Allah, bu levhalardan yedide altısını kaldırdı, geriye sadece yedide biri kaldı. Hazret-i Mûsa'nın kızgınlığı geçince:

“Bir nüshasında Rablerinden korkanlar için doğru yol ve rahmet yazılı olan levhaları aldı"' Hazret-i Mûsa'nın aldığı levhalarda, daha önceki âyetlerde geçen açıklamalardan bahsedilmemiştir."

155

"Mûsa tayin ettiğimiz vakitte kavminden yetmiş adam seçti. Onları o müthiş deprem yakalayınca Musa dedi ki: Ey Rabbim! Dileseydin onları da beni de daha önce helak ederdin. İçimizden birtakım beyinsizlerin işlediği (günah) yüzünden hepimizi helâk edecek misin? Bu iş, senin imtihanından başka bir şey değildir. Onunla dilediğini saptırırsın, dilediğini de doğru yola iletirsin. Sen bizim sahibimizsin, bizi bağışla ve bize acı! Sen bağışlayanların en iyisisin!"

İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs, "Mûsa tayin ettiğimiz vakitte kavminden yetmiş adam seçti. Onları o müthiş deprem yakalayınca Mûsa dedi ki: Ey Rabbim! Dileseydin onları da beni de daha önce helâk ederdin. İçimizden birtakım beyinsizlerin işlediği (günah) yüzünden hepimizi helâk edecek misin? Bu iş, senin imtihanından başka bir şey değildir. Onunla dilediğini saptırırsın, dilediğini de doğru yola iletirsin. Sen bizim sahibimizsin, bizi bağışla ve bize acı! Sen bağışlayanların en iyisisin" âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Yüce Allah Hazret-i Mûsa'ya kavminden yetmiş kişiyi seçmesini emretmişti. Hazret-i Mûsa yetmiş kişi seçip Rablerine dua etmek için yola çıktılar. Duaları arasında:

“Allahım! Bizden önce kimseye vermediğin ve bizden sonra kimseye vermeyeceğin bir şey ver" duası da vardı. Yüce Allah onların bu duasını kerih gördü ve kendilerini bir sarsıntı yakaladı. Bunun üzerine Hazret-i Mûsa:

“Ey Rabbim! Eğer isteseydin onları daha önce de helak ederdin. Bu sarsıntı, Senin dilediğine isabet ettireceğin, dilediğinden savacağın bir azaptır" dedi.

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Katâde, "Musa tayin ettiğimiz vakitte kavminden yetmiş adam seçti..." âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Onları, Hârun ile beraber Allah'ın emrini yerine getirmeleri için seçti. Ancak sarsıntıya tutulunca kavimlerini yakalayan şimşek onlara da isabet etti."

Abd b. Humeyd, Ebû Sa'd vasıtasıyla Mücâhid'in, "Mûsa tayin ettiğimiz vakitte kavminden yetmiş adam seçti..." âyetini açıklarken şöyle dediğini bildirir:

“Hazret-i Mûsa yetmiş kişiyle Yüce Allah'a dua ederek başlarındaki belayı kaldırması için çıkınca duaları kabul edilmeyip kendilerini sarsıntı yakaladığı zaman, Hazret-i Mûsa, kavminin yaptığı masiyeti kendilerinin de yaptığını anladı."

Ebû Sa'd der ki: Muhammed b. Ka'b el-Kurazî bana:

“Bu yetmiş kişi kavmini çirkin işlerden alıkoymadıkları ve iyiliği emretmedikleri için duaları kabul edilmemiş, kendilerini sarsıntı yakalamış ve ölmüşlerdir. Daha sonra ise Yüce Allah onları diriltmiştir" dedi.

Abd b. Humeyd, er-Rakkâşî'nin yeğeni Fadl b. İsa'nın şöyle dediğini bildirir: Bir gün İsrailoğulları Hazret-i Mûsa'ya:

“Sen bizim amcamız oğlu ve bizden değil misin? Rabbinle konuştuğunu da iddia etmiyor musun? Allah'ı açıkça görmedikçe sana iman etmeyiz" dediler. Bu şartı yerine getirmedikçe iman etmeyi kabul etmemeleri üzerine Yüce Allah Hazret-i Mûsa'ya:

“Kavminden yetmiş kişi seç" diye vahyetti. Hazret-i Mûsa kavminin en hayırlılarından yetmiş kişi seçti ve onlara:

“Yola çıkınız" dedi. Yola çıktıklarında güç yetiremeyecekleri şeylerle karşılaştılar ve onları bir sarsıntı yakaladı. Hazret-i Mûsa'ya:

“Ey Mûsa! Bizi geri çevir" dediklerinde Hazret-i Mûsa:

“Benim sizi geri çevirme yetkim yok. Siz bir şey istemiştiniz ve istediğiniz de geldi" dedi. Bu yetmiş kişinin hepsi öldü ve:

“Ey Mûsa! Geri dön!" denildi. Hazret-i Mûsa şöyle dedi:

“Ey Rabbim! Nereye döneceğim. "Ey Rabbim! Dileseydin onları da beni de daha önce helâk ederdin. İçimizden birtakım beyinsizlerin işlediği (günah) yüzünden hepimizi helâk edecek misin? Bu iş, senin imtihanından başka bir şey değildir. Onunla dilediğini saptırırsın, dilediğini de doğru yola iletirsin. Sen bizim sahibimizsin, bizi bağışla ve bize acı! Sen bağışlayanların en iyisisin! Bize, bu dünyada da iyilik yaz âhirette de. Şüphesiz biz sana döndük." Allah buyurdu ki: Kimi dilersem onu azabıma uğratırım; rahmetim ise her şeyi kuşatır. Onu, sakınanlara, zekâtı verenlere ve âyetlerimize inananlara yazacağım " İkrime der ki:

“O zamandan, rahmet, bu ümmet için yazılmıştır."

Abd b. Humeyd, İbn Ebi'd-Dünyâ, Men âşe ba'de'İ-mevt'te, İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Hazret-i Ali der ki: Hazret-i Hârun'un eceli gelince Yüce Allah Hazret-i Mûsa'ya:

“Sen, Hârun ve oğlu dağdaki mağaraya gidiniz. Ben Hârun'un canını alacağım" diye vahyetti. Hazret-i Mûsa, Hazret-i Hârun ve oğlu gidip mağaraya girince bir divan gördüler. Hazret-i Mûsa divana uzanıp kalktı ve:

“Bu yer ne kadar güzelmiş ey Hârun!" dedi. Hazret-i Hârun divana uzanınca Yüce Allah onun canını aldı. Hazret-i Mûsa ve Hazret-i Hârun'un oğlu üzgün bir şekilde İsrâiloğullarına dönünce, kendisine:

“Hârun nerede?" diye sordular. Hazret-i Mûsa:

“Vefat etti" cevabını verince, İsrailoğuları:

“Onu sen öldürdün. Onu sevdiğimizi biliyordun" dediler. Hazret-i Mûsa:

“Yazıklar olsun size! Yüce Allah'tan, onu benim yardımcım yapmasını istemişken, kendisini öldürecek miyim!? Eğer onu öldürecek olsaydım, oğlu beni bırakır mıydı?" deyince, Onlar:

“Onu bizden kıskandığın için öldürdün" karşılığını verdiler. Hazret-i Mûsa yetmiş kişiyi seçip yola çıkınca, yolda iki kişi hastalandı. Hazret-i Mûsa onlara bir hat çizdi ve Hazret-i Hârun'un oğlu ve İsrâiloğullarıyla yola devam etti. Hazret-i Hârun'un yanına geldiklerinde Hazret-i Mûsa:

“Ey Hârun! Seni kim öldürdü?" diye sordu. Hazret-i Hârun:

“Kimse öldürmedi, ecelimle öldüm" cevabını verince, onlar:

“Ne yapacağız ey Mûsa! Rabbine dua et de bizi peygamber yapsın" dediler. Bunun üzerine hem kendileri, hem de yolda hastalanıp yolda kalan iki kişiyi sarsıntı yakaladı. Hazret-i Mûsa kalkıp Rabbine dua ederek:

“Ey Rabbim! Dileseydin onları da beni de daha önce helâk ederdin. İçimizden birtakım beyinsizlerin işlediği (günah) yüzünden hepimizi helâk edecek misin?" dedi. Bunun üzerine Yüce Allah onları tekrar diriltti ve bu yetmiş kişi kavimlerine peygamber olarak geri döndüler.

İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Nevf el-Himyerî der ki: Hazret-i Mûsa, Rabbiyle buluşmak için kavminden yetmiş kişi seçince Yüce Allah Hazret-i Mûsa'ya:

“Yeryüzünü sizin için mescid ve temiz yapacağım, İlahi huzuru sizinle beraber evlerinizde kılacağım, Tevrat'ı ezbere okumanızı sağlayacağım, her erkek, kadın, hür, köle, küçük ve büyük onu ezbere okuyabilecek" buyurdu. Hazret-i Mûsa onlara:

“Yüce Allah, yeryüzünü sizin için mescid ve temiz kıldı" deyince, İsrailoğuları:

“Kiliselerden başka yerde namaz kılmak istemiyoruz" karşılığını verdiler. Hazret-i Mûsa:

“Sekîne'yi (ilahi huzuru) sizinle beraber evlerinizde kıldı" deyince, İsrailoğulları:

“Sekîne'nin, eskiden olduğu gibi tabutta (sandıkta) olmasını istiyoruuz" karşılığını verdiler. Hazret-i Mûsa:

“Tevrat'ı ezbere okumanızı sağladı. Onu her erkek, kadın, hür, köle, küçük ve büyük onu ezbere okuyabilecek" deyince, İsrâiloğulları:

“Biz Tevrat'ı ona bakarak okumak istiyoruz" karşılığını verdiler. Bunun üzerine Yüce Allah:

“Kimi dilersem onu azabıma uğratırım; rahmetim ise her şeyi kuşatır. Onu, sakınanlara, zekâtı verenlere ve âyetlerimize inananlara yazacağım. Yanlarındaki Tevrat ve İncil'de yazılı buldukları o elçiye, o ümmî Peygamber'e uyanlar (var ya), işte o Peygamber onlara iyiliği emreder, onları kötülükten meneder, onlara temiz şeyleri helâl, pis şeyleri haram kılar. Ağırlıklarını ve üzerlerindeki zincirleri indirir. O Peygamber'e inanıp ona saygı gösteren, ona yardım eden ve onunla birlikte gönderilen nûr'a (Kur'ân'a) uyanlar var ya, işte kurtuluşa erenler onlardır" buyurdu. Hazret-i Mûsa:

“Ben, Sana kavmimden bir heyetle geldim, onların hediyesini başkasına verdin. Beni o ümmetin peygamberi yap" deyince, Yüce Allah:

“Onların peygamberi kendilerindendir" buyurdu. Hazret-i Mûsa:

“Beni o ümmetten yap" deyince, Yüce Allah:

“Sen onlara yetişemeyeceksin" buyurdu. Hazret-i Mûsa:

“Ey Rabbim! Ben, Sana kavmimden bir heyetle geldim, onların hediyesini başkasına verdin" deyince Yüce Allah, kendisine:

“Musa'nın milletinden bir topluluk hakkı gösterirler ve onunla hükmederlerdi" buyurdu. Bunun üzerine Hazret-i Mûsa razı oldu.

Nefv der ki:

“Sizin gıyabınızda sizin için şahitlik eden ve başkasının hediyesini size veren Rabbinize hamd etmeyecek misiniz?"

İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh, Nevf el-Bikâlî'nin şöyle dediğini bildirir: Hazret-i Mûsa, kavminden yetmiş kişi seçtiği zaman onlara:

“Allah için yürüyünüz ve Ondan dileyiniz" dedi. Yüce Allah'tan, Hazret-i Musa'nın istediği başka, kavminin istediği başkaydı. Yüce Allah'ın Hazret-i Mûsa'ya vaadettiği Tur dağına vardıklarında, Hazret-i Mûsa onlara:

“Allah'tan dileyiniz" dedi. Onlar:

“Allah'ı bize açıkça göster" deyince, Hazret-i Mûsa iki defa:

“Yazıklar olsun size! Allah'tan bunu mu istiyorsunuz!?" karşılığını verdi. Onlar:

“İstediğimiz budur. Bize Allah'ı açıkça göster" deyince, kendilerini bir sarsıntı yakaladı ve yere serildiler. Hazret-i Mûsa:

“Ey Rabbim! Sana, İsrâiloğullarının en hayırlısı olan yetmiş kişiyle geldim. Onların yanına yanımda bir kişi bile omadan mı döneceğim? O zaman İsrailoğulları ile ne yapacağım. Beni öldürmezler mi?" dedi. Hazret-i Mûsa'ya:

“Sen, istediğini söyle" denilince, Hazret-i Mûsa:

“Ey Rabbim! Onları tekrar diriltmeni istiyorum" karşılığını verdi. Yüce Allah onları diriltince, hem Hazret-i Mûsa, hem onlar Yüce Allah'tan dilediklerini bildiremediler ve bu dua, bu ümmete nasib oldu."

İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh, Ebû Saîd er-Rakkâşî'nin, "Mûsa tayin ettiğimiz vakitte kavminden yetmiş adam seçti..." âyetini açıklarken şöyle dediğini bildirir:

“Seçilen kişiler otuz yaşından fazla, ama kırk yaşına girmemiş kişilerdi. Bu sebeple otuz yaşını geçenin cahilliği ve gençliği gitmiş olur. Kırk yaşına girenin ise aklında bir eksikliği olmaz."

Abd b. Humeyd , İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Mücâhid, "Mûsa tayin ettiğimiz vakitte kavminden yetmiş adam seçti.." âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Hazret-i Mûsa, Rabbiyle buluşmak için yetmiş kişi seçti. Onları sarsıntı yakalayınca yetmişi de öldüler, sonra Allah onları tekrar diriltti."

İbn Ebî Şeybe, İbnu'l-Münzir ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Ebu'l-Âliye, âyette geçen (.....) kelimesinden kastedilenin sınama, imtihan olduğunu söylemiştir.

Ebu'ş-Şeyh'in İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre âyette geçen (.....) kelimesinden Allah'ın dilemesi kastedilmiştir.

İbn Ebî Hâtim'in Süddî'den bildirdiğine göre Hazret-i Mûsa:

“Ey Rabbim! Kendilerine buzağıya tapmalarını söyleyen şu Sâmirî'dir. Ona rûhu kim üfledi?" deyince, Yüce Allah:

“Ben" cevabını verdi. Bunun üzerine Hazret-i Mûsa:

“Ey Rabbim! O zaman bunları Sen dalalete düşürdün" dedi.

İbn Ebî Hâtim'in Râşid b. Sa'd'dan bildirdiğine göre Hazret-i Mûsa Rabbiyle olan buluşmasına gidince, Yüce Allah:

“Ey Mûsa! Kavmin, senden sonra fitneye düştüler" buyurdu. Hazret-i Mûsa:

“Ey Rabbim! Onları Firavun'dan kurtarmana, denizden geçirmene ve nimetler vermene rağmen nasıl fitneye düşerler?" diye sorunca, Yüce Allah:

“Ey Mûsa! Senden sonra, böğürtüsü olan bir buzağıyı ilah edindiler" buyurdu. Hazret-i Mûsa:

“Ey Rabbim! O buzağıya kim can verdi?" diye sorunca, Yüce Allah:

“Ben" cevabını verdi. Hazret-i Mûsa:

“O zaman ey Rabbim! Onları Sen dalalete düşürdün" deyince, Yüce Allah:

“Ey Mûsa! Ey peygamberlerin başı! Ey hikmetli kişilerin babası! Ben onların kalbinde böyle (bir şeye yatkınlık) gördüm ve bunu onlara kolaylaştırdım" buyurdu.

Abd b. Humeyd , Ebû Ömer el-Adenî, Müsned'de, İbn Cerîr ve Ebu'ş- Şeyh'in bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki:

“Hazret-i Mûsa'nın seçtiği yetmiş kişiyi sarsıntının yakalamasının sebebi, buzağıyı ilah kabul etmemelerine rağmen buna engel olmamalarıdır."

Abd b. Humeyd ve İbn Ebî Şeybe'in bildirdiğine göre Katâde der ki:

“Bize ulaştığına göre Hazret-i Mûsa'nın seçmiş olduğu yetmiş kişi, bakire kızların ördüğü temiz elbiseleri giyip, yağmurlu gecenin sabahında vahaya çıkarak Allah'a dua ediyorlardı. Vallahi! O zaman onların istediği her şeyi Yüce Allah bu ümmete vermiştir."

Ebu'ş-Şeyh, Ebu'l-Esved Muhammed b. Abdirrahman'ın:

“Hazret-i Mûsa'nın seçmiş olduğu yetmiş kişi, saç ve sakallarının siyaha boyamalarıyla tanınmaktaydı" dediğini bildirir.

156

Bkz. Ayet:157

157

"Bize, bu dünyada da iyilik yaz, âhirette de. Şüphesiz biz sana döndük." Allah buyurdu ki: Kimi dilersem onu azabıma uğratırım; rahmetim ise her şeyi kuşatır. Onu, sakınanlara, zekâtı verenlere ve âyetlerimize inananlara yazacağım. Yanlarındaki Tevrat ve İncil'de yazılı buldukları o elçiye, o ümmî Peygamber'e uyanlar (var ya), işte o Peygamber onlara iyiliği emreder, onları kötülükten meneder, onlara temiz şeyleri helâl, pis şeyleri haram kılar. Ağırlıklarını ve üzerlerindeki zincirleri indirir. O Peygamber'e inanıp ona saygı gösteren, ona yardım eden ve onunla birlikte gönderilen nûr'a (Kur'ân'a) uyanlar var ya, işte kurtuluşa erenler onlardır."

Saîd b. Mansûr'un bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki:

“Yüce Allah, Hazret-i Mûsa'nın, "...bu dünyada da iyilik yaz âhirette de..." şeklindeki isteğini vermedi ve:

“Kimi dilersem onu azabıma uğratırım; rahmetim ise her şeyi kuşatır. Onu, sakınanlara, zekâtı verenlere ve âyetlerimize inananlara yazacağım. Yanlarındaki Tevrat ve İncil'de yazılı buldukları o elçiye, o ümmî Peygamber'e uyanlar (var ya), işte o Peygamber onlara iyiliği emreder, onları kötülükten meneder, onlara temiz şeyleri helâl, pis şeyleri haram kılar. Ağırlıklarını ve üzerlerindeki zincirleri indirir. O Peygamber'e inanıp ona saygı gösteren, ona yardım eden ve onunla birlikte gönderilen nûr'a (Kur'ân'a) uyanlar var ya, işte kurtuluşa erenler onlardır" buyurdu."

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İkrime, "Bize, bu dünyada da iyilik yaz âhirette de..." âyetini açıklarken:

“Yüce Allah o zamandan, rahmetini bu ümmete yazmıştır" dedi.

Ebu'ş-Şeyh'in İbn Cüreyc'den bildirdiğine göre âyette geçen kelimesi, mağfiret mânâsındadır.

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in değişik kanallarla İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre âyette geçen (.....) sözü, "Sana tövbe ettik" mânâsındadır.

İbn Ebî Şeybe'nin Saîd b. Cübeyr'den bildirdiğine göre âyette geçen (.....) sözü, "Sana tövbe ettik" mânâsındadır.

İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh, Arapça ilminde insanların en bilgilisi olan Ebû Vecze es-Sa'dî:

“Vallahi! Araplardan hiç kimsenin bu kelimeyi (.....) şeklinde kullandığını bilmiyorum" deyince, kendisine:

“Ya nasıl kullanıyor?" diye soruldu. Bunun üzerine Ebû Vecze (.....) şeklinde (.....) harfi esreli olarak kullanılır. Mânâsı da «sana meylettik» demektir" dedi.

Abdürrezzâk, Ahmed, Zühd'de, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş- Şeyh, Hasan(-ı Basrî) ve Katâde'nin, "Rahmetim ise her şeyi kuşatır" âyetini açıklarken:

“Allah'ın rahmeti dünyada iyileri ve kötüleri kuşatır. Kıyamet günü ise sadece takva sahiplerine hastır" dediğini bildirir.

Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Atâ, "Rahmetim ise her şeyi kuşatır" âyetini açıklarken:

“Allah'ın rahmeti, dünyada bütün yarattıklarını kapsamaktadır" demiştir.

İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Simâk b. Fadl'ın yanında:

“Hangi şey daha büyüktür?" denilip, gökler ve yerin varlığından bahsedildi. O ise susmuş konuşmuyordu. Kendisine:

“Ey Ebu'l-Fadl! Sen ne dersin?" diye sorulunca:

“Hiçbir şey Allah'ın rahmetinden büyük değildir. Yüce Allah, "Rahmetim ise her şeyi kuşatır" buyurmaktadır" dedi.

Ahmed, Ebû Dâvud, el-Bâverdî, Taberânî, Hâkim ve Diyâ el-Makdisî, Cündüb b. Abdillah el-Becelî'nin şöyle dediğini bildiriyor: Bir bedevi gelip devesini çökerttikten sonra onu bağladı, sonra Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) ardında namaz kıldı, sonra yüksek sesle:

“Ey Allahım! Bana ve Muhammed'e merhamet et ve ikimize olan bu rahmetine hiçbir kimseyi ortak etme!" dedi. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Geniş olan bir rahmeti daralttın. Yüce Allah yüz rahmet yaratmış ve yeryüzüne bir rahmet indirmiştir. İnsanlar; cinler ve hayvanlar onunla birbirlerine merhametli davranıyorlar. Doksan dokuz rahmeti ise katında bırakmıştır." buyurdu.

Ahmed ve Müslim, Selmân'dan, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Yüce Allah'ın yüz rahmeti vardır. Bu yüz rahmetten biriyle yaratılmışlar birbirlerine merhametli davranır, vahşi hayvanlar yavrularına şefkat gösterirler. Doksan dokuz rahmetini ise kıyamet günü için bırakmıştır. "

İbn Ebî Şeybe'nin, Selmân'dan onun sözü olarak, İbn Merdûye, Hatîb, el- Müttefik ve'l-Müteferrik'te Selmân'dan bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Yüce Allah gökleri ve yeri yarattığı zaman yüz rahmet yaratmıştır. Bu rahmetlerin her biri gökle yer arası kadardır. Bunlardan bir- tanesini yeryüzüne indirmiştir ve mahlukat bu rahmetle birbirlerine merhamet ederler; anne çocuğuna şefkat gösterir. Bununla kuşlar ve vahşi hayvanlar su içer ve mahlukat bununla yaşar. Kıyamet günü olunca bu rahmetini mahlûkatından çeker ve takva sahiplerine verip bu rahmetin üzerine doksan dokuz rahmetini de koyar" buyurduktan sonra:

“Rahmetim ise her şeyi kuşatır. Onu, sakınanlara, zekâtı verenlere ve âyetlerimize inananlara yazacağım" âyetini okudu.

Taberânî'nin Huzeyfe b. el-Yemân'dan bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Canım elinde olana yemin ederim ki, dininde facir, yaşayışında ahmak olan cennete girecmeyeektir. Canım elinde olana yemin ederim ki, günahı sebebiyle cehennemin kendisini yaktığı kişi cennete girecektir. Canım elinde olana yemin ederim ki, Yüce Allah kıyamet günü öyle mağfiret edecek ki, İblis bile belki kendisine de rahmet edilir umuduyla uzanacaktır."

Ahmed, Abd b. Humeyd, Müsned'de, Ebû Ya'lâ, İbn Huzeyme, İbn Hibbân ve İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Cennet ve cehennem övünüp, cehennem: «Ey Rabbim! Bana, zorbalar, krallar ve halkın ileri gelenleri giriyorlar» dedi. Cennet: «Ey Rabbim! Bana, fakirler, zayıflar ve miskinler giriyor» dedi. Bunun üzerine Yüce Allah cehenneme: «Sen Benim azabımsın. Dilediğimi seninle azaplandırırım», cennete de: «Sen Benim rahmetimsin ve her şeyden genişsin. İkinize de doluncaya kadar girilecek» buyurdu."

İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Ebû Bekr el-Huzelîder ki:

“Rahmetim ise her şeyi kuşatır" sözü nazil olduğu zaman İblis:

“Ben de o bir şeydenim" dedi. Bunun üzerine Yüce Allah, âyetin:

“...Onu, sakınanlara, zekâtı verenlere ve âyetlerimize inananlara yazacağım" bölümünü indirdi ve rahmetini İblis'ten çekip aldı.

Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Süddî der ki:

“Rahmetim ise her şeyi kuşatır" sözü nazil olduğu zaman İblis:

“Ey Rabbim! Ben de o bir şeydenim" dedi. Bunun üzerine Yüce Allah,:

“...Onu, sakınanlara, zekâtı verenlere ve âyetlerimize inananlara yazacağım" buyruğuyla öncekini heshetti.

İbnu'l-Münzir ve Ebu'ş-Şeyh, İbn Cüreyc'in şöyle dediğini bildirir:

“Rahmetim ise her şeyi kuşatır" sözü nazil olduğu zaman İblis:

“Ben de o bir şeydenim" dedi. Bunun üzerine Yüce Allah:

“... Onu, sakınanlara, zekâtı verenlere...yazacağım" buyurdu. Yahudiler:

“Biz sakınıyor ve zekat veriyoruz" deyince, Yüce Allah:

“Yanlarındaki Tevrat ve İncil'de yazılı buldukları o elçiye, o ümmî Peygamber'e uyanlar (var ya), işte o Peygamber onlara iyiliği emreder, onları kötülükten meneder, onlara temiz şeyleri helâl, pis şeyleri haram kılar. Ağırlıklarını ve üzerlerindeki zincirleri indirir. O Peygamber'e inanıp ona saygı gösteren, ona yardım eden ve onunla birlikte gönderilen nûr'a (Kur'ân'a) uyanlar var ya, işte kurtuluşa erenler onlardır" âyetini indirdi ve Yüce Allah rahmetini İblis ve Yahudilerden ayırıp Muhammed ümmetine has kıldı."

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve Ebu'ş-Şeyh, Katâde'den buna benzer bir rivâyette bulunmuştur.

Beyhakî, Şu'abu'l-İmân'da, Süfyân b. Uyeyne'nin şöyle dediğini bildirir:

“Rahmetim ise her şeyi kuşatır" sözü nazil olduğu zaman İblis boynunu uzatıp:

“Ben de o bir şeydenim" dedi. Bunun üzerine Yüce Allah:

“...Onu, sakınanlara, zekâtı verenlere ve âyetlerimize inananlara yazacağım" buyurdu. Yahudiler ve Hıristiyanlar boyunlarını uzatıp:

“Biz Tevrat ve İncil'e iman ediyor ve zekat veriyoruz" deyince, Yüce Allah rahmetini İblis ve Yahudilerden ayırıp Muhammed ümmetine has kıldı ve:

“Yanlarındaki Tevrat ve İncil'de yazılı buldukları o elçiye, o ümmî Peygamber'e uyanlar (var ya), işte o Peygamber onlara iyiliği emreder, onları kötülükten meneder, onlara temiz şeyleri helâl, pis şeyleri haram kılar. Ağırlıklarını ve üzerlerindeki zincirleri indirir. O Peygamber'e inanıp ona saygı gösteren, ona yardım eden ve onunla birlikte gönderilen nûr'a (Kur'ân'a) uyanlar var ya, işte kurtuluşa erenler onlardır" buyurdu.

Bezzâr, Müsned'de, İbnu'l-Münzir ve İbn Merdûye'nin İbn Abbâs'tan. bildirdiğine göre Hzl Mûsa, Rabbinden bir şey istedi, Yüce Allah o şeyi Hazret-i Muhammed'e verdi. Yüce Allah'ın, "Mûsa, tayin ettiğimiz müddette milletinden yetmiş kişi seçti; onları sarsıntı tutunca dedi ki:

“Rabbim! Dileseydin daha önce beni ve onları yok ederdin, aramızdaki beyinsizlerin yaptıklarından ötürü bizi yok eder misin? Bu, Senin imtihanından başka birşey değildir, bununla dilediğini saptırır, dilediğini doğru yola iletirsin; bizim dostumuz Sensin; bizi bağışla, bize merhamet et. Sen bağışlayanların en iyisisin. Bize, bu dünyada da iyilik yaz âhirette de. Şüphesiz biz sana döndük" âyetlerinde belirttiği ve Hazret-i Mûsa'nın Rabbinden istediği herşeyi bu ümmete yazmıştır.

İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs, "...Onu, sakınanlara, zekâtı verenlere ve âyetlerimize inananlara yazacağım' âyetini açıklarken:

“Yüce Allah rahmetini bu ümmete yazmıştır" dedi.

Hâkim'in İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre Hazret-i Mûsa dua edince, Yüce Allah onun duasına karşılık kendisine yetmiş kişi gönderdi ve duasını da Hazret-i Muhammed'e iman edip tabi olanlara verdi. Yüce Allah:

“...bizi bağışla ve bize acı! Sen bağışlayanların en iyisisin" duasını, sakınanlara, zekat verenlere ve Hazret-i Muhamed'e tabi olanlara yazmıştır.

İbn Cerîr, İbn Abbâs'ın, "...Onu, sakınanlara, zekâtı verenlere ve âyetlerimize inananlara yazacağım" âyetini açıklarken:

“Sakınanlardan kastedilen şirke düşmekten sakınanlardır" dediğini bildirir.

Ebu'ş-Şeyh, Saîd b. Cübeyr'in, "...Onu, sakınanlara, zekâtı verenlere ve âyetlerimize inananlara yazacağım" âyetini açıklarken:

“Burada kastedilen Hazret-i Muhammed'in ümmetidir. Hazret-i Mûsa:

“Keşke Ahmed'in ümmetinin zamanına kadar yaşasaydım" deyince, Yahudiler, Hazret-i Mûsa'ya:

“Allah, yarattıklarına sonra azab mı eder?" diye sorunca, Yüce Allah:

“Ey Mûsa! Ekin ek!" diye vahyetti. Hazret-i Mûsa (ekini ekti ve):

“Ektim" deyince, Yüce Allah (ekin olgunlaşınca):

“Onu biç!" buyurdu. Hazret-i Mûsa:

“Biçtim" deyince, Yüce Allah:

“Onu döv!" buyurdu. Hazret-i Mûsa:

“Dövdüm" deyince, Yüce Allah:

“Şimdi onu savur" buyurdu. Hazret-i Mûsa:

“Savurdum" deyince, Yüce Allah:

“Geriye ne kaldı?" buyurdu. Hazret-i Mûsa:

“Sadece işe yarar kısmı kaldı" karşılığını verince, Yüce Allah:

“Ben de yarattıklarımdan sadece işe yaramayanları (hayırsızları) azaplandıracağım" buyurdu.

İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve İbn Merdûye, Ali b. Ebî Tâlib'den bildirir: Kendisine (Hazret-i Ali'ye) Hazret-i Ebû Bekr ve Hazret-i Ömer sorulunca:

“Bunlar, Hazret-i Musa'nın Rabbinden yetmiş kişinin içinde olmasını istediği iki kişidir. Allah onları Hazret-i Mûsa'ya değil Hazret-i Muhammed'e vermiştir" deyip:

“Mûsa, tayin ettiğimiz müddette milletinden yetmiş kişi seçti..." âyetini okudu.

İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre Hazret-i Ali der ki: Cuma günü Cibrîl Mescidu'l-Haram'a inip sancağını Mescidu'l-Haram'a diker. Diğer melekler de insanların Cuma namazı kıldıkları diğer mescitlere gidip bayrak ve sancaklarını o mescitlerin kapısına dikerler. Sonra gümüşten sayfaları, altından kalemleri açıp ilk gelen kişiyi başta olmak üzere cumaya geliş sırasına göre yazarlar. Cumaya erken gelenler yetmiş kişiye ulaşınca sayfalar dürülür ve bu kişiler, Hazret-i Mûsa'nın kavminden seçmiş olduğu yetmiş kişi gibi olurlar. Hazret-i Mûsa'nın kavminden seçmiş olduğu kişiler de peygamberdi."

îbn Merdûye'nin Enes'ten bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Bizden (bu ümmetten) yetmiş kişi Cuma namazı için gidince, Hazret-i Mûsa'nın, Rabbiyle buluşmak için seçtiği yetmiş kişi gibi veya onlardan daha üstün olurlar. "

İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbrâhim en-Nehaî, "Yanlarındaki Tevrat ve İncil'de yazılı buldukları o elçiye, o ümmî Peygamber'e uyanlar..." âyetini açıklarken:

“Hazret-i Muhamed okuma ve yazmayı bilmezdi" demiştir.

Abd b. Humeyd, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in Katâde'den bildirdiğine göre âyette geçen ümmî peygamberden kastedilen, okuması ve yazması olmayan Hazret-i Muhammed'dir.

İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre Abdullah b. Amr b. el-Âs der ki: Birgün Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) yanımıza sanki bizimle veda eder gibi çıktı ve:

“Ben, ümmi olan peygamber Muhammed'im. Ben, ümmi olan peygamber Muhammed'im. Ben, ümmi olan peygamber Muhammed'im. Benden sonra peygamber gelmeyecektir. Bana sözlerin ilki, sonu ve az sözle çok şey ifade etme özelliği verildi. Cehennemin bekçilerini ve Arş'ı taşıyanları bildim. Aranızda olduğum müddetçe beni dinleyip itaat ediniz. Aranızdan alındığım zaman ise Allah'ın Kitabına sarılıp, helalini helal, haramını da haram kabul ediniz" buyurdu.

İbn Ebî Şeybe, Buhârî, Müslim, Ebû Dâvud, Nesâî ve İbn Merdûye İbn Ömer'den, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Biz, ümmi bir ümmetiz. Yazmayı ve hesabı bilmeyiz. Bir ay da şu kadardır" buyurup eliyle altı defa işaret edip, bunların birinde parmağının birini yumdu. (Yani bir ayın, yirmi dokuz gün olduğunu ifade etti).

Ebu'ş-Şeyh, Mücâlid vasıtasıyla, Avn b. Abdillah'tan babasının şöyle dediğini bildirir:

Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) vefat etıtıeden önce okudu ve yazdı." (Mücâlid der ki:

“Bunu Şa'bî'ye anlattığımda:

“Doğru söylemiş. Arkadaşlarımızın da böyle dediğini duydum" karşılığını verdi.

İbn Sa'd, İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Katâde, "Yanlarındaki Tevrat ve İncil'de yazılı buldukları o elçiye, o ümmî Peygamber'e uyanlar..." âyetini açıklarken:

Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şemailini, özelliklerini ve peygamberliğini yanlarındaki Tevrat'ta görüyorlardı" demiştir.

İbn Sa'd'ın bildirdiğine göre Katâde der ki:

“Bazı (kutsal) kitaplarda Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) vasıflarının şöyle geçtiğini öğrendik:

“Allah'ın Resûlü Muhammed, katı ve kaba olmayan, çarşılarda bağırmayan, kötülüğe kötülükle karşılık vermeyen ama afedip bağışlayan, ümmeti her hal üzereyken hamdeden."

İbn Sa'd ve Ahmed, bedevilerden bir adamdan şöyle bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) zamanında Medine'ye satmak için bir şey götürdüm. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), Hazret-i Ebû Bekr ve Hazret-i Ömer'in arasında yürürken onlarla karşılaştım ve peşlerinden gittim. Tevrat'ı açmış, ölmek üzere olan çok güzel oğlu için okuyan bir Yahudinin yanına uğradılar ve Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Tevrat'ı indiren hakkı için söylemeni istiyorum. Benim vasıflarımı ve gönderileceğimi Tevrat'ta görüyor musun?" diye sordu. Adam başıyla:

“Hayır" işareti yapınca oğlu:

“Tevrat'ı indirene yemin olsun ki, senin vasıflarını ve gönderileceğini Tevrat'ta görüyoruz. Şahitlik ederim ki Allah'tan başka ilah yoktur ve Muhammed de Onun peygamberidir" dedi. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Yahudiyi kardeşinizin yanından kaldırın" buyurdu ve çocuğun kefenini kendisi tedarik edip namazını kıldı.

İbn Sa'd, Buhârî, İbn Cerîr ve Beyhakî, Delâil'de, Atâ b. Yesâr'ın şöyle dediğini bildirir: Abdullah b. Amr b. Âs ile karşılaştım ve ona:

“Resulullah'ın sıfatlarını bana bildir" dedim. Abdullah şöyle karşılık verdi:

“Bildireyim. Allah'a yemin ederim o, Tevrat'ta, Kur'ân-ı Kerim'de yer alan bazı sıfatları ile nitelendirilmiştir:

“Ey Peygamber! Şüphe yok ki, Biz seni bir şahid, bir müjdeleyici ve bir uyarıcı olarak gönderdik. Bir de ümmîlere bir koruyucu sığınak olarak sen benim kulum, elçimsin. Ben sana el-Mütevekkil adını verdim. Sen, ne sert ne kabasın. Çarşı pazarlarda da bağırıp çağırmazsın. Kötülüğe kötülükle karşılık vermez, ama affeder ve bağışlarsın. Yüce Allah da onun vasıtasıyla «Lâ ilâhe illallah» demeleri suretiyle o eğri milleti doğrultmadıkça, onun vasıtasıyla kör bir takım gözleri, sağır bir takım kulakları ve örtülü kalpleri açmadıkça canını almayacaktır."

İbn Sa'd, Dârimî, Müsned'de, Beyhakî, Delâil'de ve İbn Asâkir, Abdullah b. Selâm'ın şöyle dediğini ibldirir: Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) Tevrat'taki vasıfları şöyledir:

“Ey Peygamber! Şüphe yok ki, Biz seni bir şahid, bir müjdeleyici ve bir uyarıcı olarak gönderdik. Bir de ümmîlere bir koruyucu sığınak olarak sen benim kulum, elçimsin. Ben sana el-Mütevekkil adını verdim. Sen, ne sert ne kabasın. Çarşı pazarlarda da bağırıp çağırmazsın. Kötülüğe kötülükle karşılık vermez, ama affeder ve bağışlar. Yüce Allah da onun vasıtasıyla «Lâ ilâhe illallah» demeleri suretiyle o eğri milleti doğrultmadıkça, onun vasıtasıyla kör bir takım gözleri, sağır bir takım kulakları ve örtülü kalpleri açmadıkça canını almayacaktır."

Dârimî, Ka'b(u'l-ahbâr)'ın şöyle dediğini bildirir: Tevrat'ın ilk satırında:

“Allah'ın Resûlü Muhammed, seçilmiş kulumdur. Ne sert ne kaba, ne de çarşılarda çağırıp bağıran, ne kötülüğe kötülükle karşılık veren biridir. O, affedip bağışlayan biridir. Mekke'de doğacak, Medine'ye hicret edecek, Mülkü Şam'da olacaktır" yazılıdır. İkinci satırında ise şöyle yazılıdır:

“Muhammed, Allah'ın Resûlüdür. Ümmeti çokça hamdeden, Allah'a iyi hallerinde ve sıkıntılı anlarında hamd ederler. Her menzilde Allah'a hamd ederler, her tepede onu yüceltirler. Güneş'i gözetirler ve vakti gelince, bir çöplükte olsalar bile namazlarını kılarlar. Ortalarına (bellerine) îzâr kuşanır, kenar organlarını (el-kol ve ayaklarını) temizlerler. Geceleyin göğün boşluğunda sesleri arı sesi gibidir."

İbn Sa'd, Dârimî ve İbn Asâkir, Ebû Kurra'dan bildirir: İbn Abbâs, Ka'bu'l- Ahbâr'a:

“Tevrat'ta Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) vasıflarını nasıl bulmaktasın?" diye sorunca, Ka'b şöyle karşılık verdi:

“Onun Tevrat'taki vasıfları şöyledir: Abdullah'ın oğlu Muhammed. Mekke'de doğacak, Tâbe'ye (Medine'y)e hicret edecek, mülkü Şam'da olacak. O ne çirkin söz söyleyen ve çirkin iş yapan biridir, ne de çarşılarda bağırıp çağıran biridir. O kötülüğe kötülükle karşılık vermez. Fakat affeder ve bağışlar. Onun ümmeti çok hamdeden bir ümmettir. Onlar her bolluk ve darlıkta Allah'a hamdeder, her yüksek yerde Allah'ı yüceltirler. Kenar organlarını (el-kol ve ayaklarını) temizlerler. Ortalarında (bellerine) izâr kuşanırlar. Namazlarında, savaşlarında saf tuttukları gibi saf tutarlar. Mescidlerindeki uğultuları, arı uğultusu gibidir. Münâdilerinin (ezan okuyanlarının) sesi gök boşluğunda duyulur."

Ebû Nuaym, Delâil'de ve Beyhakî, Delâil'de, Ümmu'd-Derdâ'nın şöyle dediğini bildirir: Ka'b(u'l-ahbâr)'a:

“Tevrat'ta Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) vasıflarını nasıl bulmaktasın?" diye sorduğumda şöyle cevap verdi:

“Allah'ın Resûlü Muhammed. İsmi el-Mütevekkil'dir. Ne sert ve kaba, ne de çarşılarda bağırıp çağıran biridir. Kör olan gözleri açmak, sağır olan kulaklara duyurmak, eğri olan dilleri düzeltmek ve insanların, Allah'tan başka ilah olmadığına, onun tek olduğuna ve ortağının bulunmadığına şahitlik etmeleri için anahtarlar verilmiştir. O, mazluma yardım eder ve zulme uğramasına engel olur."

Zübeyr b. Bekkâr, Ahbâru'l-Medine'de ve Ebû Nuaym, Delâil'de, İbn Mes'ûd'dan, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

"Benim (Tevrat'taki vasıflarım) şöyledir: Ahmed el-Mütevekkil, Doğum yeri Mekke'dir. Hicret edeceği yer Taybe'dir. Sert ve kaba değildir. İyiliğe iyilikle karşılık verir. Kötülüğe kötülükle karşılık vermez. Onun ümmeti çok hamdeden bir ümmettir. Ortalarında (bellerine) izâr kuşanırlar. Kenar organlarını (el-kol ve ayaklarını) temizlerler. Kitaplarını ezbere okurlar. Savaş için saf tuttukları gibi namazlarında saf tutarlar. Bana, kanlarıyla (şehid olarak) yaklaşırlar. Onlar geceleri rahip (kendini ibadete veren) gündüzlerin aslanıdırlar."

Ebû Nuaym, Ka'b(u'l-ahbâr)'ın şöyle dediğini bildirir: Babam, Hazret-i Mûsa'ya indirileni en çok bilen kişiydi ve bildiği hiçbir şeyi benden saklamazdı. Ölüm anı geldiği zaman beni çağırdı ve şöyle dedi:

“Evladım! Bildiğim hiçbir şeyi senden gizlemediğimi bilirsin. Ancak senden zamanının yaklaştığı gönderilecek peygamberin vasıflarının bulunduğu iki sayfayı senden sakladım ve sana bunları bildirmeyi istemedim. Şu yalancıların çıkıp (peygamber olduğunu iddia etmesinden ve) senin de onlara itaat etmenden korkarım. Bu iki sayfayı şu gördüğün deliğe koydum ve üzerini sıvadım. Onlara şimdi dokunma ve bakma. Allah senin hakında hayır dilerse ve o peygamberi gönderirse ona tabi olursun." Sonra babam vefat etti ve onu defnettik. Benim için o iki sayfaya bakmaktan daha sevindirici bir şey yoktu. Sıvanmış olan deliği açıp sayfaları çıkardım ve içinde şöyle yazılı olduğunu gördüm:

"Allah'ın Resûlü Muhammed. Peygamberlerin sonuncusudur ve ondan sonra peygamber yoktur. Doğum yeri Mekke'dir. Hicret edeceği yer Taybe'dir. Sert ve kaba değildir. Çarşılarda çağırıp bağırmaz. Kötülüğe iyilikle karşılık verir. Affeder ve bağışlar. Ümmeti çokça hamdeder. Onlar her halde Allah'a hamd ederler. Dilleri her an tekbir getirir. Peygamberlerine de her düşmanlığa karşı yardım edilir. Avret yerlerini yıkarlar. Ortalarında (bellerine) izâr kuşanırlar. Kitaplarını ezbere okurlar. Birbirlerine karşı, kardeşin kardeşe gösterdiği gibi merhamet gösterirler. Onlar, ümmetler arasında cennete girecek ilk ümmettir."

Allah'ın dilediği bir müddet bekledikten sonra Hazret-i Peygamber'in Mekke'den çıktığını öğrendim. Onun gerçekten peygamber olduğunu anlamak için bekledim, sonra vefat ettiğini, halifesinin de yerine geçtiğini duydum. Orduları bize geldiğinde ben:

“Bunların hayatlarını ve amellerini görmeden bu dine girmem" dedim ve doğru olup olmadığını anlamak için İslam'a girmeyi hep erteledim. Ömer b. el-Hattâb'ın memurları yanımıza gelip, onların ahitlerine olan sadakatlerini ve düşmanlarına karşı Allah'ın kendilerine nasıl yardım ettiğini görünce onların beklediğim kişiler olduğunu anladım. Vallahi bir gece damımın üzerindeyken müslümanlardan bir adamın:

“Ey kendilerine kitab verilenler, Biz, birtakım yüzleri silip tanınmaz hale getirip de arkalarına çevirmezden, yahut Cumartesi sahiplerini lanetlediğimiz gibi, onları da lânetlemezdeh önce, (gelin) beraberinizdekini doğrulayıcı olarak indirdiğimize iman edin. Allah'ın emri mutlaka yerine gelir" âyetini okuduğunu duyunca, sabah olmadan yüzümün çarpılmasından korktum. Artık benim için sabahın olması kadar sevindirici bir şey yoktu. Sabah olunca müslümanların yanına gittim.

Hâkim ve Beyhakî'nin, Delâil'de, Ali b. Ebî Tâlib'den bildirdiğine göre bir Yahudinin Hazret-i Peygamberden bir miktar para alacağı vardı. Adam parasını isteyince Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Şu an sana verecek param yok" buyurdu. Adam:

“Vallahi ey Muhammed! Paramı vermeden senden ayrılmayacağım" deyince Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“O zaman ben de seninle otururum" buyurup adamla oturdu. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) öğle, ikindi, akşam, yatsı ve sabah namazlarını kıldı, o sırada sahabe adamı tehdid ediyorlardı. Sahabe, Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Ey Allah'ın Resûlü! Bir Yahudi mi seni hapsediyor?" deyince Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Yüce Allah, anlaşmalı olana (zımmiye) veya başka birine haksızlık etmemi yasaklamıştır" buyurdu. Gün yükselince Yahudi müslüman oldu ve:

“Malımın yarısını Allah yolunda verdim. Vallahi! Sana yaptığım, senin Tevrat'taki vasfını görmek içindi. Tevrat'taki vasfın şöyledir: Abdullah'ın oğlu Muhammed. Doğum yeri Mekke'dir. Hicret edeceği yer Taybe'dir. Mülkü ise Şam'dadır. Sert ve kaba değildir. Çarşılarda çağırıp bağırmaz. Kötülüğe iyilikle karşılık verir. Kötü şeyler yapmaz ve çirkin söz söylemez."

İbn Sa'd'ın Zührî'den bildirdiğine göre bir yahudi şöyle dedi: Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) Tevrat'taki bütün vasıflarını gördüm. Sadece yumuşaklığını göremedim. Bunun üzerine kendisine belli bir süre sonra hurma almak karşılığında otuz dinar verdim ve ödeme tarihinden bir gün önce gidip:

“Ey Muhammed! Hakkımı ver. Siz Abdulmuttalib oğulları borcu uzatan bir topluluksunuz" dedim. Hazret-i Ömer:

“Ey pis yahudi! Eğer Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) huzuru omasaydı boynunu vururdum" deyince Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Allah seni bağışlasın ey Ebû Hafs! Allah seni bağışlasın ey Ebû Hafs! Biz senden bundan başka türlüsünü görmek ihtiyacında idik. Sen bana onun üzerimde bulunan hakkını güzellikle ödememi söyleyecek, ona da hakkını tahsilde yardımcı olmakla beraber alacağını isterken daha nazik davranmasını tavsiye edecektin" buyurdu ve benim cahilce hareketime karşı sadece yumuşaklıkla karşılık verip:

“Ey Yahudi! Senin hakkının ödeme günü ancak yarın sabah girecektir" buyurdu. Sonra, Hazret-i Ömer'e:

“Ey Ebû Hafs! Onu yarın günün başlangıcında istediği hurma bahçesine götür ve eğer beğenirse kendisine şu kadar hurma ver. Ona söylediğin sözlerden dolayı da şu kadar daha hurma ver. Eğer razı olmazsa ona bahçeden şu kadar hurma ver" buyurdu. Hazret-i Ömer, Yahudiyi bahçeye götürdü ve Yahudi hurmaları beğenince, ona Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) söylediği miktarı, söylediği fazlalığı verdi. Yahudi hurmalarını alınca şöyle dedi:

“Şahitlik ederim ki Allah'tan başka ilah yoktur ve Muhammed de onun peygamberidir. Ey Ömer! Vallahi gördüğün şeyi yapmamın sebebi, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) Tevrat'ta geçen yumuşak huyluluk dışındaki bütün vasıflarını görmemdir. Bu gün de onun yumuşak huyluluğunu denedim ve Tevrat'ta vasfedildiği gibi olduğunu gördüm. Bu hurmaların ve malımın yarısının müslümanların fakirlerinin olduğuna seni şahit tutuyorum." Hazret-i Ömer:

“Veya bazısının?" deyince yahudi:

“Evet bazısının" karşılığını verdi. Bu Yahudinin, yüz yaşında olan bir ihtiyar dışındaki bütün ailesi müslüman oldular. Sadece bu ihtiyar küfrüne devam etti.

İbn Sa'd, Kesîr b. Murre'nin şöyle dediğini bildirir: Yüce Allah şöyle buyurur:

“Size, işlerinde gevşek ve tembel olmayan bir peygamber gelmiştir. O, "La ilâhe illallah" demeleri suretiyle kör olan gözleri açar, sağır olan kulaklara duyurur, örtülü kalpleri açar ve eğri olan gelenekleri doğrultur."

İbn Sa'd'ın bildirdiğine göre Ebû Hureyre der ki: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Yahudilerin ilim meclisine gitti ve:

“Bana en âliminizi çıkarınız" buyurdu. Onlar:

“En âlimimiz Abdullah b. Sûriyâ'dır" deyince Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) onunla baş başa kaldı ve dinin hakkı, Allah'ın kendilerine yedirdiği kudret helvası ve bıldırcın eti yedirmesi, bulutlardan gölgeler yapması hürmetine doğru söylemesini isteyerek:

“Benim peygamber olduğumu biliyor musun?" diye sordu, Abdullah:

“Vallahi evet. Öbürleri de benim bildiğimi biliyorlar. Senin vasıfların Tevrat'ta açıkça belirtilmektedir; ama seni kıskanıyorlar" cevabını verince Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Sen neden iman etmiyorsun?" diye sordu. Abdullah:

“Kavmimle ters düşmek istemiyorum. Umarım ki sana tâbi olurlar ve ben de müslüman olurum" dedi.

Taberânî, Ebû Nuaym ve Beyhakî, Feletân b. Âsım'ın şöyle dediğini bildirir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile beraberken bir adam geldi ve Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) adama:

“Tevrat'ı okuyor musun?" diye sordu. Adam:

“Evet" cevabını verince, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Peki İncil'i de okuyor musun?" diye sordu. Adam:

“Evet" cevabını verince Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) adama yemin verdirerek:

“Beni, Tevrat'ta ve İncil'de görüyor musun?" diye sordu. Adam:

“Senin vasıfların, şeklin ve çıkışına benzer şeyler görüyoruz ve çıkacak kişinin bizden olmasını temenni ediyorduk. Sen çıkınca, bu kişinin sen olmasından korktuk ve baktığımızda, Tevrat ve İncil'de vasıfları belirtilen kişinin sen olmadığını gördük" dedi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Peki neden?" diye sorunca, adam:

“Onunla beraber ümmetinden hesaba çekilmeyecek ve azab görmeyecek yetmiş bin kişinin olduğunu görüyoruz. Senin yanında ise az sayıda kişi vardır" cevabını verdi. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Canım elinde olana yemin ederim ki, o kişi benim ve onlar da benim ümmetimdir. Onlar yetmiş bin kişiden ve yetmiş bin kişiden de daha fazladır" buyurdu.

İbn Sa'd'ın İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre Kureyş, Nadr b. el-Hâris, Ukbe b. Ebî Muayt ve başkalarını Medine yahudilerine gönderip:

“Onlara Muhammed'i sorun" dediler. Bunlar Medine'ye gelip:

“İçimizde olan bir olay sebebiyle size geldik. Aramızda büyük söz söyleyen ve Rahmân'ın elçisi olduğunu iddia eden yetim bir genç var" dediler. Yahudiler:

“Bize vasıflarını söyleyiniz" deyince, Kureyş heyeti onlara Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) vasıflarını söylediler. Yahudiler:

“Sizden ona tâbi olanlar kimlerdir" diye sorunca, onlar:

“Ayak takımımız" cevabını verdiler. Bunun üzerine yahudilerin bir âlimi gülüp:

“Bu, vasıflarını ve insanlar içinde kendisine kavminin en çok düşmanlık edeceğini gördüğümüz peygamberdir" dedi.

Ebû Nuaym, el-Hilye'de, Vehb (b. Münebbih)'in şöyle dediğini bildirir: İsrailoğullarından, Allah'a yüz yıl isyan ettikten sonra ölen bir adam vardı. Bu adam ölünce kendisini alıp bir çöplüğe attılar. Yüce Allah Hazret-i Mûsa'ya:

“Git ve onun cenaze namazını kıl" diye vahyedince Hazret-i Mûsa:

“Ey Rabbim! İsrailoğulları, bu kişinin sana yüz yıl isyan ettiğine şahitlik yaptılar" deyince Yüce Allah:

“Bu kişi böyleydi, ancak her Tevrat'ı açıp Hazret-i Muhammed'in adına baktığında onu öpüp gözlerine sürer ve salavat getirirdi. Bu sebeple onun bu hareketine karşılık verdim ve kendisini bağışlayarak yetmiş hûri ile evlendirdim" diye vahyetti.

İbn Sa'd, Hâkim, Delâi?de Ebû Nuaym ve Delâil'de Beyhakî, Hazret-i Âişe'nin şöyle dediğini bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) İncil'de:

“Ne sert ve kaba, ne de çarşılarda çağırıp bağıran biridir. Kötülüğe kötülükle karşılık vermez, ama affedip bağışlar" şeklinde vasfedilmiştir.

Beyhakî'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki: Cârûd b. Abdillah Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına gelip müslüman oldu ve:

“Seni hak olarak gönderene yemin ederim ki, senin vasıflarını İncil'de gördüm ve Betûl'un oğlu (Hazret-i İsa) seni müjdelemiştir" dedi.

İbn Sa'd ve İbn Asâkir, Mûsa b. Yâkub ez-Zem'î vasıtasıyla, Hayseme'nin azatlısı Sehl'in şöyle dediğini bildirir:

“Hazret-i Muhammed'in İncil'deki vasıflarını okudum: O, ne kısa, ne de uzundur. Beyaz tenli, saçlarını ikiye ayırır, iki omuzu arasında peygamberlik mührü vardır. İnsanlarla çok hediyeleşir, sadakayı kabul etmez, merkebe ve deveye biner, koyun sağar, yamalı gömlek giyer. Böyle yapan kişi de kibirden arınır ve nitekim o da böyle yapıyordu. O, Hazret-i İsmâil'in zürriyetindendir ve adı Ahmed'dir."

İbn Ebî Hâtim ve Ebû Nuaym'ın, Delâil'de bildirdiğine göre Vehb b. Münebbih der ki: Yüce Allah, Hazret-i Şuayb'a:

“Ümmi bir peygamber göndereceğim ve onunla sağır kulakları, örtülü kalpleri, kör gözleri açacağım. Onun doğum yeri Mekke, Hicret yeri Taybe, mülkü (saltanatı) ise Şam'dadır. O tevekkül eden, seçilmiş, yüceltilmiş, sevgili, tercih edilmiş kulumdur. O, kötülüğe, kötülükle karşılık vermez, affedip bağışlar, müslümanlara karşı merhametli, yarvusunu kaybeden hayvana, dul kadının kucağındaki yetim çocuğa bile ağlar. Ne sert ve kaba, ne de çarşılarda bağırıp çağıran biridir. Ne kötülük yapar, ne de kötü söz söyler. O kadar sükunetle yürür ki, eğer bir kandilin yanından geçse kandil sönmez, kuru kamışın üstünde yürüse ayak sesi duyulmaz. Onu müjdeci ve uyarıcı olarak göndereceğim. Her güzellikte onu destekleyeceğim ve her güzel ahlâkı ona vereceğim. Sekineti onun libası, iyiliği şiarı, takvayı vicdanı, hikmeti sözü, doğruluk ve vefayı huyu, affedip bağışlamayı ve iyilik yapmayı huyu, adaleti sîreti, hakkı şeriatı, hidâyeti imamı, İslam'ı milleti yapacağım. İsmini Ahmed yapacağım ve dalalete düşene onunla doğru yolu göstereceğim. Cehaletten sonra onunla öğretecek, düşkünlüğü onunla kaldıracak, bilinmeyeni onunla bildirecek, azlığı onunla çok yapacak, fakirlikten sonra onunla zengin edecek, ayrılıktan sonra onunla birleştireceğim. Onunla kalpleri ve ihtilafa düşmüş ümmetleri birleştireceğim. Onun ümmetini, iyiliği emretme, kötülükten sakındırma, beni tevhid etmede, iman etmede, ihlasla bağlanmada ve peygamberlerimin getirdiklerini tasdik etmede insanlara gönderilen en hayrlı ümmet yapacağım. Onlar ibadet etmek için Güneş'i gözetip dururlar. O kalplere ve Bana İhlasla bağlı yüzlere ne mutlu. Onlara mescitlerinde, meclislerinde, yataklarında, yolculuklarında ve konakladıkları yerlerde, tesbih, tekbir, tahmid ve tevhidi ilham ettim. Tıpkı meleklerin, Arş'ın etrafında saf tuttukları gibi mecsitlerinde saf tutarlar. Onlar benim velilerim ve yardımcılarımda. Onlarla, puta tapan düşmanlarımdan intikam alırım. Onlar, ayakta, oturarak, rükûya ve secdeye vararak benim için namaz kılarlar. Benim rızam için memleketlerini ve mallarını bırakırlar. Benim rızam için saflar halinde (emekleyecek kadar) yorgun olsalar da savaşırlar. Kitapları onların kitabıyla, şeriatleri onların şeriatıyla ve dinleri onların diniyle sonlandırırım. Onlara yetişip kitaplarına iman etmeyen, dinlerine girip şeriatlerine uymayan benden değildir, Ben de ondan değilim ve kendisinden beriyim. Onları ümmetlerin en faziletlisi yapacağım. Onları vasat ve insanlara şahit olan ümmet yapacağım. Onlar kızdıklarında beni tehlil ederler. Yakalandıklarında tekbir getirirler, aralarında tartıştıkları zaman Beni tesbih ederler; onlar yüzlerini ve diğer organlarını temizlerler. Ortalarına (bellerine) kadar elbiselerini (ihram) giyerler, her tepe ve yüksek yerde tehlil getirirler. Onların kurbanları kanlarıdır ve Kitaplarını ezbere okurlar. Onlar gece rahipleri (abidleri) ve gündüzün aslanlarıdır. Onların münadisinin sesi semalarda duyulur. (İbadet ederken) arı uğultusu gibi sesleri çıkar. Onlarla, onların dininden olanlara, onların ölçüsüne ve şeriatine uyanlara ne mutlu. İşte Ben böyle lütfumdan dilediğime veririm ve Ben büyük lütuf sahibiyim."

Beyhakî'nin Delâil'de bildirdiğine göre Vehb b. Münebbih der ki:

“Allah, Zebur'da şöyle buyurdu: Ey Davud! Senden sonra adı Ahmed ve Muhammed olan bir peygamber gelecektir. Ona asla öfkelenmeyeceğim, o da bana asla isyan etmeyecektir! Ben, o bana isyan edecek duruma gelmezden önce onun tüm günahlarını affeyledim. Onun ümmetine rahmet edilmiştir. Peygamberlere verdiğim bir benzerini onun ümmetine nafileler olarak verdim. Kıyamet gününde huzurumda toplanılacak ana kadar peygamberlere kıldığım farzları o ümmete farz kıldım. Onların nuru tıpkı peygamberlerin nuru gibidir. Çünkü daha önce peygamberlere farz kıldığım abdesti onlara da farz kıldım. Onlara gusül almayı emrettim. Nitekim önceki peygamberlere de emretmiştim. Daha önce peygamberlere emrettiğim gibi, haccı, cihadı onlara da emrettim. Ey Davudi Ben, Muhammed'in ümmetini diğer ümmetlerden üstün kıldım. Onlara verdiğim altı hasleti hiçbir ümmete vermedim: Onları hata ve unutkanlıkla sorumlu tutmam. Kasten işlemedikleri her günahı, tövbe ederlerse affederim. Âhiretleri için kendilerince güzel görüp önceden gönderdikleri her ameli kat kat, fazlasıyla mükâfatlandırırım. Musibetler karşısında sabredip "Biz Allah içiniz ve ona döneceğiz" dediklerinde onlara mağfiret ve rahmet eder, Naîm cennetlerimi veririm. Beni çağırdıklarında dualarına icabet eder veya hemen yerine getirir, ya da onlardan (buna mukabil) bir kötülüğü uzaklaştırırım. Veya bunu onlara âhirette azık yaparım. Ey Davud! Muhammed ümmetinden, benden başka ilah olmadığına, tek ve ortaksız olduğuma içten inananlar bana kavuştuklarında, cennetimde ve cömertliğimle benimle beraberdirler. Fakat Muhammed'i yalanlayıp Kitab'ımla alay edene gelince, öylelerine kabirlerindeyken akın akın azab göndereceğim. Kabrinden kalkarken melekler onların yüzüne ve arkalarına vururlar. Sonra da onları ateşe gönderirim."

Hakîm et-Tirmizî, Nevâdiru'l-Usul'da, Abdullah b. Amr'ın şöyle dediğini bildirir:

“Kitaplarda, bu ümmetin Allah'ı zikretmeyi, tıpkı güvercinin yuvasını sevdiği gibi sevdiğini, Allah'ı zikretmeye susuz olan devenin su havuzuna koşmasından daha hızlı koştuğunu okudum."

Taberânî, Hubeyb b. Süleymân b. Semure'den, o babasından, o da dedesinden bildirir: Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına bir bedevi gelerek, kişiye, malında, kurbanında, hayvanlarında, adağında, ilk doğumu yapan hayvanında ne gibi haklan ve ne gibi görevleri olduğunu sorunca, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Temiz olan şeyler senin için helal, pis olan şeyler ise haramdır. Ancak bir yemeğe şiddetli ihtiyaç duyarsan, ihtiyacın kadar yiyebilirsin" cevabını verdi. Adam:

“Yiyebileceğim ihtiyacın ölçüsü nedir? Veya ihtiyacımın kalmamasının ölçüsü nedir?" diye sorunca, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Eğer sana bir şey geleceğini ümid ediyorsan, ümid ettiğin şey gelene kadar (ölmüş olan) hayvanlarının eti ile yetinmeye bak. Veya beklediğin bir şey varsa o şey gelene kadar yine (ölmüş olan) hayvanlarının eti ile yetinmeye bak ve ailene de yetecek kadar yedir" buyurdu. Bedevi:

“Bana ondan yetecek miktar ne kadardır?" deyince, Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Eğer ailene bir gece içerebileceğin süt bulursan, Allah'ın sana haram kılmış olduğu yiyecekten uzak dur. Eğer bulamazsan hayvanın bütün eti helaldir" buyurdu. Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) ayrıca bedeviye yer yüz koyun için on tane koyunu (atîre olarak) kurban etmesini söyledi.

İbnu'l-Münzir ve Beyhakî'nin Sünen'de, İbn Cüreyc'den bildirdiğine göre âyette geçen temiz şeylerden kasıt helal olan şerlerdir. "Ağırlıklarını ve üzerlerindeki zincirleri indirir..." sözünden ise, dinlerinde olan zorluklar kastedilmiştir.

İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Beyhakî'nin Sünen'de bildirdiğine göre İbn Abbâs "Onlara temiz şeyleri helâl, pis şeyleri haram kılar. Ağırlıklarını ve üzerlerindeki zincirleri indirir..." sözünü açıklarken şöyle dedi:

Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), domuz eti, fa iz ve Allah'ın haram kıldığı kendilerinin îse helal saydığı bazı şeyleri kendilerine haram kılmıştır. Ağır yük ve zincirlerden kastedilen ise Yüce Allah'ın, haram kıldıklarından sakınacaklarına dair kendilerinden aldığı sözdür."

İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbn Abbâs, "Ağırlıklarını ve üzerlerindeki zincirleri indirir..." sözünü açıklarken şöyle dedi:

“Ağırlık ve zincirlerden kastedilen, Allah'ın kendilerine helal kıldığı, ancak kendilerinin haram saydığı şeylerdir."

İbn Cerîr ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Süddî, "Ağırlıklarını ve üzerlerindeki zincirleri indirir..." sözünü açıklarken:

“Ağır yükten kastedilen İncil'de ve Tevrat'ta kendilerinden alınan söz ve yeminlerdir" demiştir.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr, "Ağırlıklarını ve üzerlerindeki zincirleri indirir..." sözünü açıklarken şöyle demiştir:

“Ağırlıktan kastedilen ibadetlerdeki zorluklardır. Onlardan biri bir günah işlediği zaman evinin kapısına: «Senin tövben, ailen ve malınla çıkıp düşmanla savaşman ve hepiniz ölünceye kadar geri dönmemendir» yazardı."

İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd , İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr, "Ağırlıklarını ve üzerlerindeki zincirleri indirir..." sözünü açıklarken şöyle demiştir:

“İsrailoğulları için ağırlaştırılan şeyden kasıt, idrarın isabet ettiği deri ve benzeri şeylerin kesilerek temizlenmesi gibi ağır hükümlerdir."

İbn Ebî Hâtim, İbn Şevzeb'den bildirdiğine göre âyette geçen zincirlerden kastedilen üzerlerinde yapmakla zorunlu oldukları zorluklardır.

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve Ebu'ş-Şeyh'in Katâde'den bildirdiğine göre âyette geçen ağırlık ve zincirlerden kasıt o topluluğa yüklenen zorluklardır. Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) gelip bu zorlukları onlardan kaldırdı.

Ebu'ş-Şeyh, Saîd b. Cübeyr'in, "Ağırlıklarını ve üzerlerindeki zincirleri indirir..." sözünü açıklarken:

“İsrailoğulları için ağırlaştırılan şeyden kasıt, idrarın isabet ettiği şeylerin kesilerek temizlenmesi ve etteki damarların (içindeki kandan dolayı) temizlenmesi gibi ağır hükümlerdir" dediğini bildirir.

İbn Cerîr'in Mücâhid'den bildirdiğine göre âyette geçen ağırlıklardan kasıt, verdikleri ahiddir.

İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in, Ali (b. Ebi Talha) vasıtasıyla İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre âyette geçen (.....) sözü, yüceltip saygı duymaktır.

Ebu'ş-Şeyh, Süddî'nin, "Ona yardım eden ve onunla birlikte gönderilen nûr'a (Kur'ân'a) uyanlar var ya..." sözünü açıklarken:

“Ona, kılıçla (savaşarak) yardım edenler kastedilmektedir" dediğini bildirir.

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Katâde, âyette geçen (.....) sözünün, yardım etmek mânâsında olduğunu söyleyip şöyle dedi:

“Ona yardım etmekte sizden önce davranılmıştır. Ama sizin en hayırlınız iman edip onunla indirilen nura (Kur'ân'a) tabi olandır."

Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in Mücâhid'den bildirdiğine göre (.....)sözünün mânâsı, ona davasında yardım etmek, onun elçisine de yardımcı olmaktır.

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Âsim âyetteki bu kelimeyi, (.....)şeklinde şeddeli olarak okumuştur.

158

"De kî: Ey insanlar; Şüphesiz ben, göklerin ve yerin mülkü kendisinin olan, kendisinden başka hiç bir ilâh bulunmayan, hem dirilten, hem öldüren Allah'ın size, hepinize gönderdiği peygamberiyim. O halde Allah'a ve O'nun sözlerine iman eden, ümmî peygamber olan Resûlüne iman edin ve ona uyun ki, doğru yolu bulmuş olasınız."

Ebu'ş-Şeyh ve İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki: Yüce Allah, Hazret-i Peygamber'i (sallallahü aleyhi ve sellem) (derisi) kızıl olsun siyah olsun herkese gönderip:

“De ki: Ey insanlar! Şüphesiz ben, göklerin ve yerin mülkü kendisinin olan, kendisinden başka hiç bir ilâh bulunmayan, hem dirilten, hem öldüren Allah'ın size, hepinize gönderdiği peygamberiyim. O halde Allah'a ve O'nun sözlerine iman eden, ümmî peygamber olan Resulüne iman edin ve ona uyun ki, doğru yolu bulmuş olasınız" buyurmuştur."

Buhârî ve İbn Merdûye, Ebu'd-Derdâ'nın şöyle dediğini bildirir: Hazret-i Ebû Bekr ile Hazret-i Ömer arasında çıkan bir münakaşada Ebû Bekr, Ömer'i kızdırdı ve Hazret-i Ömer kızgın olarak oradan ayrıldı. Ebu Bekr, Ömer'in arkasından koşup ve kendisini affetmesini söyledi; ama Ömer buna yanaşmayarak kapısını onun yüzüne kapattı. Bunun üzerine Ebu Bekr dönüp Hazret-i Peygamber'in yanına geldi. Ömer yaptığından pişmanlık duyarak geldi ve selam vererek Hazret-i Peygamber'in yanına oturdu. Sonra da olayı olduğu gibi Hazret-i Peygamber'e anlattı. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) öfkelendi ve:

“Niçin arkadaşımı rahat bırakmıyorsunuz? Ben: «Ey insanlar! Ben Allah'ın

-peygamberiyim, hepiniz için gönderildim» deyince sizler: «Yalan söyledin» derken, Ebû Bekr: «Doğru söyledin» demişti" buyurdu.

Abd b. Humeyd , İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in Katâde'den bildirdiğine göre âyette geçen (.....) kelimesinin mânâsı âyetlerdir.

Abd b. Humeyd , İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in Mücâhid'den bildirdiğine göre (.....) kelimesinden kastedilen Hazret-i İsa'dır.

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Asım, bu âyeti, (.....) şeklinde çoğul olarak okumuştur.

159

"Mûsa nın kavminden hak ile doğru yolu bulan ve onun sayesinde âdil davranan bir topluluk vardır"

Firyâbî ve İbn Ebî Hâtim'in İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre Hazret-i Mûsa:

“Ey Rabbim! (Tevrat'ta) kitaplarını ezbere okuyan bir ümmet görüyorum" deyince, Yüce Allah:

“Bu, senden sonra gelecek bir ümmettir ve Ahmed'in ümmetidir" buyurdu. Hazret-i Mûsa:

“Ey Rabbim! Beş vakit namaz kılan ve bu namazların aralarında işlenen günahlarına kefaret olduğu bir ümmet görüyorum" deyince, Yüce Allah:

“Bu, senden sonra gelecek bir ümmettir ve Ahmed'in ümmetidir" buyurdu. Hazret-i Mûsa:

“Ey Rabbim! Mallarının zekatını veren, sonra bu mallar kendilerine tekrar gelince de onları yiyen bir ümmet görüyorum" deyince, Yüce allah:

“Bu, senden sonra gelecek bir ümmettir ve Ahmed'in ümmetidir" buyurdu. Hazret-i Mûsa:

“Ey Rabbim! Beni Ahmed'in ümmetinden eyle" deyince Yüce Allah, Hazret-i Mûsa'nın gönlünü almak için:

“Musa'nın kavminden hak ile doğru yolu bulan ve onun sayesinde âdil davranan bir topluluk vardır " âyetini indirdi.

İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in, Ebû Leyla el-Kindî'den bildirdiğine göre Abdullah b. Mes'ûd, "Musa'nın kavminden hak ile doğru yolu bulan ve onun sayesinde âdil davranan bir topluluk vardır" âyetini okuyunca bir adam:

“Ben onlardan olmayı istemezdim" dedi. İbn Mes'ûd:

“Neden? Oysa salihleriniz onlar gibi olabilmek için ne çok çaba gösteriyorlar" karşılığını verdi.

İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve Ebu'ş-Şeyh, İbn Cüreyc'in, "Mûsa'nın kavminden hak ile doğru yolu bulan ve onun sayesinde âdil davranan bir topluluk vardır " âyetini açıklarken şöyle dediğini bildirir:

“Bana ulaştığına göre on iki kola ayrılan İsrailoğulları, Peygamberlerini öldürüp inkâra düşünce, içlerinden, bir kola mensup olanlar, bunların yaptıklarından uzak kalmışlar, onlara rıza göstermemişler ve Allah'tan, kendilerini bunlardan ayırmasını istemişlerdir. Bunun üzerine Allah onlara, yerin altından bir tünel açmış, onlar oradan yürüyüp, Çin topraklarının ötesinde bir yere çıkmışlardır. Onlar orada, bizim kıblemize yönelip müslüman olarak yaşamaktadırlar." İbn Cüreyc der ki: İbn Abbâs, "Bundan sonra İsrailoğullarına şöyle dedik:

“Buraya siz yerleşin. Âhiret vaadi (İsa) gelince sizleri bir araya toplarız" âyeti buna işaret etmektedir. İsrailoğulları o tünelin içinde bir buçuk yıl gittiler."

İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Ali b. Ebî Tâlib der ki:

“İsrailoğulları Hazret-i Mûsa'dan sonra yetmiş bir fırkaya ayrıldılar. Bir fırka dışında, bu fırkaların hepsi cehennemdedir. Hıristiyanlar da Hazret-i İsa'dan sonra yetmiş iki fırkaya ayrıldılar. Bir fırka dışında, bu fırkaların da hepsi cehennemdedir. Bu ümmet yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. Bir fırka dışında, bu fırkaların da hepsi cehennemdedir. Yahudiler hakkında Yüce Allah'ın, "Mûsa'nın kavminden hak ile doğru yolu bulan ve onun sayesinde âdil davranan bir topluluk vardır" âyetinde açıkladığı fırka kurtuluşa erecektir. Hıristiyanlardan ise Yüce Allah'ın haklarında:

“İçlerinde orta yolu tutan bir zümre vardı..." buyurduğu fırka kurtuluşa erecektir. Bu ümmetten ise, Yüce Allah'ın haklarında:

“Yarattıklarımızdan bir topluluk hakkı gösterirler ve onunla hükmederler" buyurduğu fırka kurtuluşa erecektir.

Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Mukâtil der ki:

“Yüce Allah'ın Hazret-i Muhammed'e verdiği üstünlüklerden biri de Miraç gecesi kendisine Hazret-i Mûsa'nın, Çin topraklarının arkasında olan kavmini göstermesidir. İsrailoğulları, isyan edip iyiliği emreden insanları öldürünce, onların kolundan olan bu topluluk mukaddes topraklarda Rablerine dua edip:

“Allahım! Bizi bunların arasından çıkar" dediler. Allah onların duasını ."kabul, ederek yerden bir tünel açıp tünelde bir nehir akıttı ve onlara önlerinde nurdan bir kandil yaptı. Tünele girip içinde bir buçuk yıl gittiler ve Beytu'l-Makdis'ten şimdi ikamet ettikleri yere vardılar. Allah onları, insanların ve yırtıcı hayvanların beraberce yaşadığı, günah ve isyanın olmadığı bir toprağa çıkardı. O gece peygamber, yanında Cibrîl ile yanlarına gelince ona iman edip tasdik ettiler. Peygamber onlara namaz kılmayı öğretti. Bunu da daha önce Hazret-i Mûsa'nın onlara müjdelediğini söylediler.

İbn Ebî Hâtim, Süddî'nin, "Musa'nın kavminden hak ile doğru yolu bulan ve onun sayesinde âdil davranan bir topluluk vardır" âyetini açıklarken:

“Sizinle o kavmin arasında akan kumdan bir nehir vardır" demiştir.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Safvân b. Amr der ki:

“Yüce Allah'ın, haklarında, "Musa'nın kavminden hak ile doğru yolu bulan ve onun sayesinde âdil davranan bir topluluk vardır" buyurduğu topluluk İsrâiloğullarından iki koldur ve bu kişiler, (Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) haber verdiği) Büyük savaşta İslam'a ve müslümanlara yardım edeceklerdir.

İbn Ebî Hâtim, Şa'bî'nin şöyle dediğini bildirir:

“Yüce Allah'ın, bizimle Endülüs arasında olduğu gibi Endülüs'ün arkasında da, Allah'a isyan ettiği bir kulun bile görülmediği kulları vardır. Onların çakılları inci ve yakut, dağları ise altın ve gümüştür. Bunlar ne ekerler, ne biçerler ve hiç çalışmazlar. Kapılarının önünde geniş yapraklı ağaçlan vardır ve bu yapraklar onların giyeceğidir. Yine kapılarının önünde meyve veren ağaçlar vardır ve bu meyvelerden yerler."

160

"Biz İsrailoğullarını oymaklar halinde on iki topluluğa ayırdık. Mîlleti Mûsa'dan su isteyince ona: «Asanla taşa vur» diye bildirdik; ondan on iki pınar fışkırdı. Herkes içeceği yeri öğrendi. Bulutla üzerlerine gölge yaptık, onlara kudret helvası ve bıldırcın indirdik, «Size verdiğimiz rızıkların temiz olanlarından yiyin» dedik. Onlar, karşı gelmekle, Bize değil kendilerine zulmediyorlardı."

İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre âyette geçen (.....) kelimesi, fışkırmak mânâsındadır.

Tastî'nin bildirdiğine göre Nâfi' b. el-Ezrak, İbn Abbâs'a: (.....) ifadesinin ne anlama geldiğini sorunca, İbn Abbâs:

“Yüce Allah'ın, her oymağın bir pınardan içmesi için kayadan on iki pınar akıtmasıdır" karşılığını vermiştir. Nâfi':

“Peki, Araplar öylesi bir ifadenin ne anlama geldiğini biliyorlar mı ki?" diye sorunca da, İbn Abbâs şöyle demiştir:

“Tabi ki! Bişr b. Ebî Hâzım'ın:

"Gözlerimden yaş süzülmeye başladı

Eskimiş tulumun su akıtması gibi" dediğini bilmez misin?"

161

O vakit onlara (İsrâil oğullarına) şöyle denilmişti; “ Şu şehirde (Beytü’l-Makdis’de) yerleşin ve onun mahsüllerinden dilediğinizi yeyin; günahlarımızı bağışla, diye dua edin. O şehrin kapısından, Allah’a şükr için secde ederek girin ki, size suçlarınızı bağışlayalım. İyilik edenlere ileride ziyadesini vereceğiz.”

162

Nihâyet içlerinden o zulmedenler (edecekleri duayı eğlenceye alarak) sözü değiştirdiler, kendilerine söylenenden başka şekle koydular (Hıtta’yi Hınta= Bizi bağışla’yı buğday mânası hâline soktular.) Zulmü âdet edinmeleri sebebiyle, biz de üstlerine, gökten murdar bir azap indirdik.

163

Bkz. Ayet:166

164

Bkz. Ayet:166

165

Bkz. Ayet:166

166

"Onlara, deniz kıyısındaki kasabanın durumunu sor. Cumartesi yasaklarına tecavüz ediyorlardı. Cumartesileri balıklar sürüyle geliyor, başka günler geliniyorlardı. Biz onları, yoldan çıkmaları sebebiyle böylece deniyorduk. Aralarından bir topluluk: «Allah'ın yok edeceği veya şiddetli azaba uğratacağı bir millete niçin öğüt veriyorsunuz?» dediler. Öğüt verenler: «Rabbinize, hiç değilse bir özür beyan edebilmemiz içindir, belki Allah'a karşı gelmekten sakınırlar» dediler. Kendilerine yapılan öğütleri unutunca. Biz fenalıktan menedenleri kurtardık ve zalimleri, Allah'a karşı gelmelerinden ötürü şiddetli azaba uğrattık. Kendilerine edilen yasakları aşınca, onlara: «Aşağılık birer maymun olun» dedik."

İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh, İkrime'nin şöyle dediğini ibldirir:

“Onlara, deniz kıyısındaki kasabanın durumunu sor. Cumartesi yasaklarına tecavüz ediyorlardı..." âyetini okuyan İbn Abbâs'ın yanına girdiğimde bana:

“Ey İkrime! Bu kasabanın hangi kasaba olduğunu biliyor musun?" diye sordu. Ben:

“Hayır" cevabını verince, İbn Abbâs:

“Eyle'dir" dedi.

İbn Ebî Hâtim, İbn Şihâb'dan bildirdiğine göre âyette bahsedilen kasaba Taberiyye'dir.

İbn Ebî Hâtim, İbn Zeyd'in:

“Âyette bahsedilen kasaba, Medyen ve Aynûnâ arasında Meknâ adında bir yerdir" dediğini bildirir.

Abd b. Humeyd'in Sa'd b. Cübeyr'den bildirdiğine göre âyette bahsedilen kasaba Eyle'dir.

Ebu'ş-Şeyh'in İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre âyette geçen kelimesi, zulmetmek mânâsındadır.

İbn Cerîr'in İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre âyette geçen (.....) kelimesi, her taraftan mânâsındadır.

İbn Cerîr'in İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre âyette geçen (.....) kelimesi, suyun üzerinde mânâsındadır.

İbnu'l-Münzir'in İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre âyette geçen (.....) kelimesi, akın akın gelmek mânâsındadır.

İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'ın, "Onlara, deniz kıyısındaki kasabanın durumunu sor..." âyetini açıklarken şöyle dediğini bildirir:

“Bu kasaba Mısır ve Medine arasında Eyle adındaki bir kasabadır. Yüce Allah onlara Cumartesi günü balık avlamayı haram kılmıştı. Balıklar da cumartesi günü akın akın kıyıya geliyor, cumartesi günü geçince ise balıklar gittiği için, avlanamıyorlardı. Bir müddet böyle geçtikten sonra onlardan bir grup cumartesi günü balıkları yakaladılar. Bir grubun kendilerini nehyetmesi, balık yakalayanların sadece bu işi daha fazla yapmasını sağlamıştı. Balık yakalayanları yasaklayanlardan bir grup, diğerlerine:

“Bunların azabı hakettiğini bilmenize rağmen "Allah'ın yok edeceği veya şiddetli azaba uğratacağı bir millete niçin öğüt veriyorsunuz?" dediler. Balık tutmayan herkesin, balık tutanları nehyetmesine rağmen, bu grup, balık tutanlara, nehyeden gruptan daha çok kızıyordu. Allah'ın gazabı balık tutanların üzerine düşünce, "Allah'ın yok edeceği veya şiddetli azaba uğratacağı bir millete niçin öğüt veriyorsunuz?" diyenler ve, "Rabbinize, hiç değilse bir özür beyan edebilmemiz içindir" diyenler kurtuldular, balık tutanlar ise Allah tarafından helak edilip maymuna dönüştürüldüler."

İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbn Abbâs, "Onlara, deniz kıyısındaki kasabanın durumunu sor..." âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Yüce Allah, İsrâiloğullarına size farz kıldığı Cuma gününü farz kıldı, ama onlar Cuma gününe değil de Cumartesi gününe hürmet gösterdiler ve kendilerine emredileni terkettiler. İsrailoğulları, cumayı cumartesiyle değiştirince, bu günle sınandılar ve bu günde balıklar kendilerine haram kılındı. Bu kasabanın adı Medyen'dir. Cumartesi günü balıklar denizde kendilerine doğru akın akın geliyor, cumartesi günü geçince de diğer cumartesine kadar balıklar görünmüyor, cumartesi olunca da tekrar görünüyorlardı. Nihayet içlerinden bir adam, cumartesi günü bir balık yakalamış onu, bir ip ile deniz kenarına çaktığı kazığı bağlamış ve onu suda bırakmıştır. Ertesi gün ise onu gizlice yemiştir. Diğer insanlar bunu görmelerine rağmen karşı çıkmamışlar, hiçbiri o kişiyi, bu yaptığından men etmemiştir. Ancak küçük bir topluluk onu engellemeye çalışmış, fakat muvaffak olamamışlardır. Öyle ki, bu iş çarşılara kadar yayılmış, herkesin gözü önünde yapılmaya başlanmıştır. İsrailoğullarından bir grup, bunu yasaklayan gruba:

“Allah'ın yok edeceği veya şiddetli azaba uğratacağı bir millete niçin öğüt veriyorsunuz?" deyince, onları sakındıran topluluk:

“Rabbinize, hiç değilse (onların bu yaptığına razı olmadığımızı gösteren) bir özür beyan edebilmemiz içindir, belki Allah'a karşı gelmekten sakınırlar" karşılığını verdiler. Bu konuda İsrâiloğulları üç gruba ayrılmıştı. Bir kısmı, cumartesi günü balık avlamaya karşı çıkıyor, diğer bir kısmı, karşı çıkanlara "Niçin bunlara nasihat ediyorsunuz?" diyor, üçüncü bir kısmı ise avlanma yasağını ihlal etmeye devam ediyordu. Bu üç grup insandan, sadece avlanma yasağını ihlal edenlere karşı çıkan grup, cezalandırılmaktan kurtuldu. Diğer iki grup ta cezalandırılmış oldular. Avlanma yasağını ihlal edenlere karşı çıkanlar bir gün, diğer iki grubun insanlarını göremez oldular. O gece tövbe edip kapılarını kapattılar ve:

“Bu insanlara ne olduğuna bir bakın. Başlarına bir şey mi geldi?" dediler. O insanların evlerine baktıklarında maymuna dönüştürülmüş olduklarını gördüler. Maymuna dönüştürülenlerin kim olduklarını gözlerinden tanıdılar.

Abdürrezzâk, fbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Beyhakî, Sünen'de, İkrime'nin şöyle dediğini bildirir: Bir gün ağlamakta olan İbn Abbâs'ın yanına geldim ve baktığımda önünde mushafın olduğunu gördüm. Kendisine:

“Ey İbn Abbâs! Neden ağlıyorsun?" diye sorunca:

“Şu sayfalar sebebiyle" cevabını verdi. Baktığımda, A'râf Sûresini okuduğunu gördüm. Bana:

“Eyle'yi biliyor musun?" diye sorunca, "Evet" cevabını verdim. İbn Abbâs şöyle anlattı:

Orada Yahudilerden bir kabile vardı. Cumartesi günü onlara balıklar gönderilir, sonra kaybolurdu. Ancak suya dalmak suretiyle, zorluk ve şiddetli zahmetten sonra balık bulabiliyorlardı. Cumartesi günü balıklar onlara beyaz, etli ve hamileymiş gibi şişman olarak sürüyle gelirdi. Onlar bir süre böyle devam ettiler. Sonra şeytân gelip onlara şöyle fısıldadı:

“Siz sadece cumartesi günü onları yemekten menolundunuz. Cumartesi günleri onları alın ve başka günlerde yiyin." Onlardan bir topluluk bunu yaptı. Bir topluluk ise:

“Siz cumartesi günü hem onu yemekten, hem almaktan ve hem de avlamaktan menolundunuz" dediler. Bir topluluk, çocukları ve kadınlarıyla birlikte gitti. Bir topluluk sağ tarafa ayrılıp uzaklaştı. Diğer bir topluluk da sol tarafa ayrılıp sustu. Sağdakiler:

“Yazıklar olsun size! Allah'ın cezasına ma'rûz kalmaktan sakının" dediler. Soldakiler ise:

“Allah'ın yok edeceği veya şiddetli azaba uğratacağı bir millete niçin öğüt veriyorsunuz?" deyince, sağdakiler:

“Rabbinize, hiç değilse bir özür beyan edebilmemiz içindir, belki Allah'a karşı gelmekten sakınırlar" Onların bu işi bırakmaları musibete uğramalarından ve helak olmalarından bize daha sevimlidir. Eğer vazgeçmezlerse, bu Rabbınıza karşı bir mazeret olur" karşılığını verdiler. Onlar, cumartesi günü balık yakalamaya devam edince sağdakiler:

“Ey Allah düşmanları! Bu gece biz şehrinizde sizinle birlikte gecelemeyeceğiz. Allah'a yemin olsun ki; sabaha çıktığınızda Allah; ya sizi yere batıracak, ya sizi atacak veya katından bir azabla cezalandıracak" dediler. Sabah olunca balık yakalayanların kapısını çalıp seslendiklerinde kimse cevap vermedi. Bunun üzerine bir merdiven koyup şehrin duvarlarına bir adam çıkardılar. Bu adam onlara dönüp:

“Ey Allah'ın kulları! bunlar maymun olmuş bağırıyorlar ve kuyrukları var" dedi. Açıp girdiklerinde, maymunlar; insanlardan olan yakınlarını ve akrabalarını tanıdılar, insanlar ise maymun olan yakınlarını tanımadılar. Maymunlar, insanlardan olan yakınlarına gelip elbiselerini koklamaya ve ağlamaya başladılar. İnsanlar:

“Sizi bundan menetmedik mi?" diyorlar, maymunlar ise, başlarıyla:

“Evet uyardınız" diye işaret ediyorlardı.

Sonra İbn Abbâs:

“Kendilerine yapılan öğütleri unutunca, Biz fenalıktan menedenleri kurtardık ve zalimleri, Allah'a karşı gelmelerinden ötürü şiddetli azaba uğrattık" âyetini okuyup şöyle dedi:

“Âyette geçen (.....) kelimesi şiddetli ve acı verici demektir. Gördüğüm kadarıyla, balık tutanları nehyedenler kurtuldular. Diğerlerinin ise kurtulduğundan bahsedilmemiştir. Biz, garipsediğimiz bir şey görsek bile bu konuda görüş bildirmeyebiliriz." İkrime der ki:

“Allah beni sana feda etsin. Görmüyor musun? Onlar, diğerlerinin içinde bulunduğu durumu hoşgörmemiş, onlara muhalefet etmiş ve: «Allah'ın kendilerini helak edeceği bir kavme ne diye öğüt veriyorsunuz?» demişler" dedim. İbn Abbâs (sözlerim hoşuna gittiği için) bana iki kalın giysi verilmesini emretti.

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre İkrime der ki: Deniz kenarında Eyle adında bir kasaba vardı ve sahilde taştan yapılmış, suya doğru dönük iki put vardı. Bunlardan birine Lukaym, diğerine de Lukmâne denirdi. Yüce Allah, balıklara cumartesi günü putların etrafında dolaşmasını vahyetti. Kasaba halkına da balıklara, cumartesi günü putların etrafında dönmelerini emrettiğini, bu günde insanlardan kaçmayan balıklara dokunmamalarını, cumartesi günü geçince de, diledikleri gibi avlanabileceklerini vahyetti. Cumartesi günü tan ağarınca balıklar akın akın putların yanına geliyor ve kimsenin kendilerini yakalayacağından korkmuyorlardı. Bir cumartesi günü kasabada bir miktar balık görününce kasaba halkı:

“Bunları cumartesi günü yakalarız, Pazar günü yeriz" dediler. Kasaba halkı, diğer cumartesi, bir önceki haftadan daha çok balık yakaladılar. Bir sonraki hafta da öncekine göre daha fazla balık yakalandığı görülünce kasaba halkından bazıları balık yakalayanlara nasihat ederek:

“Allah'tan korkunuz" dediler. Başka bir grup kalkıp:

“Allah'ın yok edeceği veya şiddetli azaba uğratacağı bir millete niçin öğüt veriyorsunuz?, dediler. Öğüt verenler: «Rabbinize, hiç değilse bir özür beyan edebilmemiz içindir, belki Allah'a karşı gelmekten sakınırlar» dediler" Bir cumartesi günü kasabanın her yerinde (yakalanan) balıkların olduğu görülünce, böyle yapılmamasını söyleyenler:

“Bu gece sizinle bu kasabada gecelemeyeceğiz" dediler. Kendilerine:

“Sabahı bekleşeniz de çocuklarınızı ve hanımlarınızı da götürseniz" denilince, onlar:

“Bu gece sizinle bu kasabada kalmayacağız. Sabah olduğunda ise dönüp çocuklarımızı ve mallarımızı aranızdan çıkaracağız" dediler. Bu olay kış mevsiminde vuku bulmuştur. Akşam olduğu zaman (kasabada kalanlar) kapılarını kapattılar ve sabah olunca, kasabayı terkedenlerden kimse balık yakalayanların sesini duymadı. Kasabadan hiçbir sürünün de (otlanmak için) çıktığı görülmedi. Bunun üzerine halk:

“Acaba bunların başına bir şey mi geldi?" deyip bir adamı bakması için gönderdiler. Adam kasabaya girip evlerin kapısının kapalı olduğunu görünce bîr evin içine baktı ve kadınların dişi, erkeklerin de erkek maymuna dönüştürüldüğünü gördü. Başka bir eve bakınca küçük olsun büyük olsun herkesin maymuna dönüştürüldüğünü görüp kasabanın dışındaki insanların yanına döndü ve:

“Ey topluluk! Korktuğunuz şey onların başına gelmiş, hepsi maymuna dönüştürülmüş ve kapıları açamıyorlar" dedi. İnsanlar gidip onların evine girince hepsinin maymuna dönüştürülmüş olduğunu gördüler. Evlere giren insanlar maymunlara işaretle:

“Sen falan mısın?" diye soruyor, o da başıyla işaret edip ağlayarak:

“Evet" diyordu. Bunun üzerine insanlar:

“Allah sizi rahmetinden uzaklaştırsın. Sizi bu konuda uyarmıştık" deyip kapıları açınca, maymuna dönüştürülmüş olanlar çıkıp sahralara gittiler.

Abd b. Humeyd , İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki:

“Balık yakalayanları bu işten vazgeçirmeye çalışanlar kurtulmuş, bu işi yapanlar ise helak olmuştur. Susup onlara karışmayanlara ise ne olduğunu bilmiyorum."

Abd b. Humeyd ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki:

“Vallahi, «Allah'ın yok edeceği veya şiddetli azaba uğratacağı bir millete niçin öğüt veriyorsunuz?» diyenlerin, bu kötülükten vazgeçirmeye çalışanlarla beraber kurtulduğunu bilmem, benim için kızıl develerimin olmasından daha sevimlidir. Ama ben cezanın hepsine birden verilmiş olmasından korkarım."

Abd b. Humeyd , İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İkrime der ki: İbn Abbâs:

“Allah'ın yok edeceği veya şiddetli azaba uğratacağı bir millete niçin öğüt veriyorsunuz, diyenlerin kurtulup kurtulmadığını bilmiyorum" deyince ben ona o kadar açıklamada bulundum ki sonunda onların kurtulduğunu anladı ve bana bir kaftan hediye etti.

Abd b. Humeyd, Leys b. Ebî Süleym'in:

“Allah'ın yok edeceği veya şiddetli azaba uğratacağı bir millete niçin öğüt veriyorsunuz, diyenler taşa dönüştürülmüştür" dediğini bildirir.

İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd , İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî), "Onlara, deniz kıyısındaki kasabanın durumunu sor..." âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Allah, onlara haftanın bir gününde balık yakalamalarını haram kılmış, diğer günlerde ise izin vermiştir. Balıklar da yakalamaları haram olan günde, hâmileymiş gibi şişman olarak sürüyle geliyor ve kimseden kaçmıyorlardı. İnsanlar koşuşup balıkları yakalıyordu. Çok az kişi bu günde yasak olduğu için balık tutmuyordu. İnsanlar balıkları yakalayıp yediler. Vallahi yedikleri şey bir topluluğun yediği en pis şeydi. Bu hareketlerinden dolayı Allah onları dünyada rezil etmiş, âhirette ise şiddetli bir cezaya maruz bırakmıştır. Vallahi mümin, Allah katında balıktan daha değerlidir, ama Allah onlara (bu hareketlerinden dolayı) bir saat vaadetmiştir ve o saat daha belâlı ve daha acıdır."

İbn Ebî Şeybe ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki:

“Hazret-i Mûsa, cumartesi günü odun taşıyan bir adamı yakalayınca Hazret-i Mûsa —ki o, cumartesi yasaklarına uyardı— onu astı."

Ebu'ş-Şeyh'in İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre Hazret-i Dâvud, cumartesi günü —ki cumartesi yasaklarına uyardı— odun toplayan bir adamı astırmıştır.

Abd b. Humeyd , Ebû Bekr b. Ayyâş'ın şöyle dediğini bildirir:

“Bu âyeti Âsım'dan (.....) şeklinde, fey'el vezninde ezberledim. Sonra ezberlediğim şekilden içime bir şüphe düşünce, bu âyetin Âsım'dan okunuş şeklini bırakıp A'meş'in feîl veznindeki (.....) şeklinde olan okuyuşunu aldım."

Ebu'ş-Şeyh'in İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre âyette geçen, (.....) sözü, rahmeti olmayan azap mânâsındadır.

Abdürrezzâk, Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in Katâde'den bildirdiğine göre âyette geçen, (.....) sözü, acı veren azap mânâsındadır.

Abdürrezzâk ve İbn Cerîr'in İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre âyette geçen, (.....) sözü, elim ve acı veren azap mânâsındadır.

Abd b. Humeyd , İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, Mücâhid'den, (.....) sözünün elim ve şiddetli azap mânâsında olduğunu bildirir.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Atâ der ki: Cumartesi yasağını çiğneyenlere üç defa seslenildi. Onlara:

“Ey kasaba halkı!" diye seslenilince, bir bölümü sesin geldiği tarafa baktı. Sonra ikinci defa:

“Ey kasaba halkı!" diye seslenilince, öncekinden daha kalabalık bir grup sesin geldiği tarafa baktı. Sonra üçüncü defa:

“Ey kasaba halkı!" diye seslenilince, erkekler, kadınlar ve çocuklar sesin geldiği tarafa baktılar. O zaman Yüce Allah:

“Aşağılık birer maymun olun" buyurdu. Kendilerini cumartesi yasağına uymaları konusunda uyaranlar yanlarına girip:

“Ey falan! Size yasaklamamıştık" deyince, onlar başlarını sallayarak:

“Evet" diye işaret ediyorlardı.

Abd b. Humeyd , Saîd b. Cübeyr ve Mâhân el-Hanefî'nin şöyle dediğini bildirir:

“Maymuna çevrildikleri zaman, insanlar onları birine benzetip: «Sen falan kişi değil misin?» diye soruyor, o da:

“Ellerimin yaptıklarından dolayı bu hale geldim" diye ellerini işaret ediyordu."

İbn Batta'nın Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Yahudilerin işlediği günah işleyerek, Allah'ın haram kıldıklarını basit hilelerle helal saymayınız" buyurmuştur.

Ebu'ş-Şeyh'in Süfyân'dan bildirdiğine göre Abdullah b. Abdilazîz el-Ömerî el-Âbid'e, iyiliği emredip kötülükten sakındırmak hakkında sorup:

“Senden bunları kabul etmeyenlere de iyiliği emredip kötülükten sakındırır mısın?" dediklerince, Abdullah:

“Böyle yapılırsa, o zaman hiç değilse Rabbimize bir özür beyan etmiş oluruz" deyip:

“Rabbinize, hiç değilse bir özür beyan edebilmemiz içindir, belki Allah'a karşı gelmekten sakınırlar, dediler" âyetini okudu.

167

Bkz. Ayet:168

168

"Rabbin, kıyamet gününe kadar, onları, kötü azaba uğratacak kimseleri üzerlerine göndereceğini bildirmişti. Doğrusu Rabbin, cezayı çabuk verir. Doğrusu O bağışlar ve merhamet eder. Biz onları yeryüzünde iyiler ve aşağılıklar olarak bölük bölük ayırdık; iyiliğe dönerler diye onları güzellikler ve kötülüklerle sınadık."

İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs, "Rabbin, kıyamet gününe kadar, onları, kötü azaba uğratacak kimseleri üzerlerine göndereceğini bildirmişti" âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Azaba uğrayacaklara bu azabı tattıracak olanlar, Hazret-i Muhammed ve kıyamet gününe kadar gelecek olan ümmetidir. Kötü azab ise cizyedir."

İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre "Rabbin, kıyamet gününe kadar, onları, kötü azaba uğratacak kimseleri üzerlerine göndereceğini bildirmişti" âyetinde kastedilen kişiler Yahudilerdir. Allah onlara, kendilerinden haraç alacak olan Arapları göndermiştir. Kötü azaptan kasıt budur. Hazret-i Mûsa'ya gelene kadar hiç bir peygamber haraç toplamış değildir. Haracı ilk olarak tesbit eden odur. Onüç yıl süreyle haraç topladı, sonra da bunu bıraktı. Daha sonra da haraç toplayan peygamber ise, bizim peygamberimizde. Bölük bölük ayrılan kişilerden kastedilenler de yahudilerdir. Allah onları yeryüzüne yaydı. Yeryüzünde yahudilerden bir grubun olmadığı hiçbir yer yoktur.

Abd b. Humeyd , İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Mücâhid, "Rabbin, kıyamet gününe kadar, onları, kötü azaba uğratacak kimseleri üzerlerine göndereceğini bildirmişti. Doğrusu Rabbin, cezayı çabuk verir. Doğrusu O bağışlar ve merhamet eder. Biz onları yeryüzünde iyiler ve aşağılıklar olarak bölük bölük ayırdık; iyiliğe dönerler diye onları güzellikler ve kötülüklerle sınadık" âyetlerini açıklarken şöyle dedi:

“Rabbin, Yahudi ve Hıristiyanlara, kıyamet gününe kadar, onları, kötü azaba uğratacak kimseleri göndereceğini bildirdi ve onlardan cizye alacak olan Hazret-i Muhammed'in ümmetini gönderdi. Yahudiler de alçalmış bir şekilde cizye verdiler. Yüce Allah,Yahudileri yeryüzünde iyiler ve aşağılıklar olarak bölük bölük ayırdı. Onlardan bazıları müslüman olan kitap ehlidir. Diğerleri ise Yahudilerdir. Onlar bolluk, afiyet, bela ve cezalarla sınanmışlardır."

İbnu'l-Enbârî, el-Vakfve'l-İbtidâ'da İbn Abbâs'tan bildirir: Nâfi' b. el-Ezrak, kendisine (İbn Abbâs'a): (.....) ifadesindeki ümmetlerden ne kastedildiğini sorunca, İbn Abbâs şöyle karşılık verdi:

“Fırkalar kastedilmiştir. Bu konuda Bişr b. Hazım şöyle dedi:

"Kays 'tan öyle erkek sırtlanlar vardır ki

Pençeleri kendilerindendir ve onlar hala fırkaların başıdır.

İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre âyette geçen güzellikler ve kötülüklerle sınamaktan kasıt bol verim ve kuraklıkla sınamaktır.

169

Bkz. Ayet:170

170

"Onların ardından da (âyetleri tahrif karşılığında) şu değersiz dünya malını alıp, nasıl olsa bağışlanacağız, diyerek Kitab'a vâris olan birtakım kötü kimseler geldi. Onlara, ona benzer bir menfaat daha gelse onu da alırlar. Peki, Kitab'da Allah hakkında gerçekten başka bir şey söylemeyeceklerine dair onlardan söz alınmamış mıydı ve onlar Kitab'dakini okumamışlar mıydı? Âhiret yurdu sakınanlar için daha hayırlıdır. Hâla aklınız ermiyor mu? Kitab'a sımsıkı sarılıp namazı dosdoğru kılanlar var ya, işte biz böyle iyiliğe çalışanların ecrini zayi etmeyiz."

Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbn Abbâs'a, "Onların ardından da (âyetleri tahrif karşılığında) şu değersiz dünya malını alıp, nasıl olsa bağışlanacağız, diyerek Kitab'a vâris olan birtakım kötü kimseler geldi. Onlara, ona benzer bir menfaat daha gelse onu da alırlar. Peki, Kitab'da Allah hakkında gerçekten başka bir şey söylemeyeceklerine dair onlardan söz alınmamış mıydı ve onlar Kitab'dakini okumamışlar mıydı? Âhiret yurdu sakınanlar için daha hayırlıdır. Hâla aklınız ermiyor mu?" âyeti sorulunca şöyle cevâp verdi:

“Bunlar, dünya malına meyledip yiyenler ve Kur'ân'daki ruhsatlara sarılıp: «Nasıl olsa bağışlanacağız» diyenlerdir. Bunların eline dünya malından ne geçse alırlar ve: «Nasıl olsa bağışlanacağız» derler."

İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd , İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mücâhid, "Onların ardından da (âyetleri tahrif karşılığında) şu değersiz dünya malını alıp, nasıl olsa bağışlanacağız, diyerek Kitab'a vâris olan birtakım kötü kimseler geldi. Onlara, ona benzer bir menfaat daha gelse onu da alırlar. Peki, Kitab'da Allah hakkında gerçekten başka bir şey söylemeyeceklerine dair onlardan söz alınmamış mıydı ve onlar Kitab'dakini okumamışlar mıydı? Âhiret yurdu sakınanlar için daha hayırlıdır. Hâla aklınız ermiyor mu?" âyetini açıklarken şöyle demiştir.Onların ardından gelen kimselerden kasıt Hıristiyanlardır. Canlarının istediği bir şeyi gördüklerinde helal olsun haram olsun alıyorlar ve affedilmeyi umuyorlardı. Eğer aynı şeyi bir daha görseler onu yine alırlardı.

İbn Cerîr, İbn Abbâs'ın, "Onların ardından da (âyetleri tahrif karşılığında) şu değersiz dünya malını alıp, nasıl olsa bağışlanacağız, diyerek Kitab'a vâris olan birtakım kötü kimseler geldi. Onlara, ona benzer bir menfaat daha gelse onu da alırlar. Peki, Kitab'da Allah hakkında gerçekten başka bir şey söylemeyeceklerine dair onlardan söz alınmamış mıydı ve onlar Kitab'dakini okumamışlar mıydı? Âhiret yurdu sakınanlar için daha hayırlıdır. Hâla aklınız ermiyor mu?" âyetini açıklarken şöyle dediğini bildirir:

“Helal olsun haram olsun alabildiklerini alıyorlar, dilediklerini de bırakıyorlardı ve: «Nasıl olsa affedileceğiz» diyorlardı."

Abd b. Humeyd, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh, Katâde'nin, "Onların ardından da (âyetleri tahrif karşılığında) şu değersiz dünya malını alıp, nasıl olsa bağışlanacağız, diyerek Kitab'a vâris olan birtakım kötü kimseler geldi. Onlara, ona benzer bir menfaat daha gelse onu da alırlar. Peki, Kitab'da Allah hakkında gerçekten başka bir şey söylemeyeceklerine dair onlardan söz alınmamış mıydı ve onlar Kitab'dakini okumamışlar mıydı? Âhiret yurdu sakınanlar için daha hayırlıdır. Hâla aklınız ermiyor mu?"âyetini açıklarken şöyle dediğini bildirir:

“Onların peygamberlerinin ardından, Yüce Allah'ın kendilerini kitaba varis kıldığı kötü bir nesil çıktı. Bunlar değersiz dünya malını alıp, Yüce Allah'ın kendilerini bağışlamasını temenni ediyor ve gaflet içinde bununla aldanıyorladı. Kendilerine bu dünya malının aynısı gelse onu da alıyorlar ve hiçbir şey, bu malı almalarına engel teşkil etmiyordu. Dünya malından karşılarına çıkan her şeyi helal haram demeden alıyorlardı."

Saîd b. Mansûr, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh ve Beyhakî, Şüabül-İmân'ÖB Saîd b. Cübeyr'in, "Onların ardından da (âyetleri tahrif karşılığında) şu değersiz dünya malını alıp, nasıl olsa bağışlanacağız, diyerek Kitab'a vâris olan birtakım kötü kimseler geldi..." âyetini açıklarken:

“Bunlar, günah işliyorlar ve: «Nasıl olsa affedileceğiz» diyorlardı" dediğini bildirir.

İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in Atâ'dan bildirdiğine göre "Onların ardından da (âyetleri tahrif karşılığında) şu değersiz dünya malını alıp, nasıl olsa bağışlanacağız, diyerek Kitab'a vâris olan birtakım kötü kimseler geldi..." âyetinden kastedilen, dünya malından önlerine geleni alıp, "Allah'tan bağışlanma dileyip tövbe ederiz" demeleridir.

Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Süddî der ki:

“İsrailoğulları, hangi kadıya bir dava götürseler kadı onlardan rüşvet alıyordu. Ona neden böyle yaptığı sorulunca ise: «Nasıl olsa bağışlanırım» diyordu."

Ebu'ş-Şeyh, Ebu'l-Celed'in şöyle dediğini bildirir:

“İnsanlara öyle bir zaman gelecek ki, kalplerinde Kur'ân'dan hiçbir şey kalmayacaktır ve kalpleri elbisenin yıprandığı gibi yıpranacaktır. Hiçbir şeyden zevk almayacaklar ve hiç bir şeyin tadını bulamayacaklar. Kendilerine emredilen şeyleri ihmal ettikleri zaman: «Allah Gafûr ve Rahim'dir» diyecekler. Kendilerine yasaklanan bir şey yaptıkları zaman da: «Nasıl olsa bağışlanacağız. Biz hiçbir şeyi Allah'a ortak koşmadık» diyecekler. Bütün işleri, korkusuzca (dünya malına) tamah etmektir. Bunlar koyun postuna bürünmüş kurt gibidir. En üstün saydıkları kişi yağcılık yapan olacaktır."

Ebu'ş-Şeyh, Hasan(ı Basrî'nin) şöyle dediğini bildirir:

“Mümin, Allah'ın buyurduğunu, Allah'ın buyurduğu şekilde bilir. Mümin, insanların en güzel amel edeni ve insanlar içinde Allah'tan en çok korkandır. Eğer mümin dağ kadar malı infak etse, kurtuluşa ermeden kendini kurtuluşa ermiş saymaz. İyilikleri, güzellikleri ve ibadetleri ne kadar artarsa (Allah'tan) korkusu o kadar artar ve: «Ya kurtuluşa eremezsem» der. Münafık ise: «İnsanların günahı çoktur. Nasıl olsa affedileceğim ve bana bir şey olmaz» deyip kötü ameller işler ve Allah'ın kendisini bağışlayacağını umar."

Ebu'ş-Şeyh'in, bildirdiğine göre İbn Abbâs, "...Peki, Kitab'da Allah hakkında gerçekten başka bir şey söylemeyeceklerine dair onlardan söz alınmamış mıydı ve onlar Kitab'dakini okumamışlar mıydı? Âhiret yurdu sakınanlar için daha hayırlıdır. Hâla aklınız ermiyor mu?" âyetini açıklarken şöyle demiştir:

“Hâla işlemeye devam ettikleri ve tövbe etmedikleri günahlarının affedilmesinin Allah için vacib olduğuna inandıklarından dolayı kınanmaktadırlar."

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in İbn Zeyd'den bildirdiğine göre "Onlar Kitab'dakini okumamışlar mıydı?" âyetinden kastedilen, onların Kitab'da yazılanları bilmeleri ve işledikleri günahları bilgisizlikleri sebebiyle yapmış olmamalarıdır.

İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in, Mücâhid'den bildirdiğine göre "Kitab'a sımsıkı sarılıp namazı dosdoğru kılanlar var ya, işte biz böyle iyiliğe çalışanların ecrini zayi etmeyiz" âyetinde kastedilenler, Yahudi ve Hıristiyan olanlardan bazılarıdır.

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in İbn Zeyd'den bildirdiğine göre "Kitab'a sımsıkı sarılıp namazı dosdoğru kılanlar var ya, işte biz böyle iyiliğe çalışanların ecrini zayi etmeyiz" r âyetindeki Kitab'dan kastedilen, Hazret-i Musa'nın getirdiği kitaptır.

171

"Hani Biz dağı üzerlerine gölge bırakan bir bulut gibi çekip kaldırmıştık da onu üstlerine düşecek sanmışlardı. «Size verdiğimizi kuvvetle alın. Onda olanı düşünün ki sakınırsınız»

İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in, Ali (b. Ebi Talha) vasıtasıyla İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre âyette geçen (.....) kelimesi, kaldırmak mânâsındadır. Yüce Allah'ın, "Söz verdikleri için de Tûr'u üzerlerine kaldırmıştık..." âyeti de aynı olayı anlatmaktadır. Yüce Allah:

“Size verdiğimizi kuvvetle alın", yoksa dağı üzerinize gönderirim" buyurmaktadır.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs, "Hani Biz dağı üzerlerine gölge bırakan bir bulut gibi çekip kaldırmıştık da onu üstlerine düşecek sanmışlardı. «Size verdiğimizi kuvvetle alın. Onda olanı düşünün ki sakınırsınız» (demiştik)" âyetini açıklarken şöyle demiştir:

“Melekler dağı onların başının üzerine kaldırıp kendilerine:

“Size verdiğimi kuvvetle alın" denildi. Dağa baktıklarında:

“Duyduk ve itaat ettik" diyorlar, kitaba baktıklarında ise:

“Duyduk ve isyan ettik" diyorlardı.

İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki:

“Yahudilerin neden Yüce Allah'a bir hesaba binaen secde ettiğini biliyorum. Yüce Allah, "Hani biz dağı üzerlerine gölge bırakan bir bulut gibi çekip kaldırmıştık da onu üstlerine düşecek sanmışlardı..." buyurarak, "Ya emrimi tutarsınız ya da dağı üzerinize yıkarım" dedi. Bunun üzerine Yahudiler dağa bakıp, üzerlerine düşmesinden korkarak alınlarının kenarıyla (sol kaşlarını yere koyarak) secde ettiler. Allah onların bu secdelerini kabul etmişti ve bundan sonra Yahudiler bu şekilde secde etmeyi gelenek haline getirdiler.

Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İkrime der ki: Bir Yahudi ile bir Hıristiyan İbn Abbâs'a gelince, İbn Abbâs Yahudiye:

“Neden alnınızı yere koyarak secde ettiniz?" diye sordu. Yahudi ne cevap vereceğini bilemeyince, İbn Abbâs:

“Yüce Allah, «Hani Biz dağı üzerlerine gölge bırakan bir bulut gibi çekip kaldırmıştık da onu üstlerine düşecek sanmışlardı» buyurunca, dağa bakarak alnınızın kenarıyla secde ettiniz" dedi. Hıristiyan'a da:

“Siz, Yüce Allah, «Kitab'da Meryem'i de an. O, ailesinden ayrılarak, doğu yönünde bir yere çekilmişti» buyurduğu için doğu tarafına secde etmektesiniz" dedi.

İbn Ebî Hâtim'in Atâ'dan bildirdiğine göre âyette İsrâiloğullarının üzerine kaldırıldığı söylenen dağ, Tûr dağıdır.

İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh, Mücâhid'in, "Hani Biz dağı üzerlerine gölge bırakan bir bulut gibi çekip kaldırmıştık..." âyetini açıklarken, "Tıpkı tereyağının (sütün üzerinde) kabartıldığı gibi dağı öyle kaldırdık" dediğini bildirir.

İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Sâbit b. el-Haccâc der ki:

“İsrâiloğuilarına Tevrat bir defada gelince, kendilerine ağır geldi ve onun emirlerini almayı kabul etmediler. Yüce Allah, dağı üzerlerine gölge bırakan bir bulut gibi çekip kaldırınca onu almayı kabul ettiler."

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh, Katâde'nin, "Hani Biz dağı üzerlerine gölge bırakan bir bulut gibi çekip kaldırmıştık..." âyetini açıklarken, "Allah dağı kökünden söküp başlarının üzerine getirerek: «Ya emrimi yaparsınız ya da bu dağı başınızın üzerine yıkarım» buyurdu" dediğini bildirir.

Zübeyr b. Bekkâr'ın, el-Muvaffakiyyât'ta, Kelbî'den bildirdiğine göre Bizans kralı Heraklius, Muâviye'ye mektup yazarak şunları sordu:

“Bir şey olan ve hiçbir şey olan nedir? Allah katında kendisinden başkası kabul edilmeyen din hangisidir? Namazın anahtarı nedir? Cennetin fidanı nedir? Her şeyin namazı nedir? Kendilerinde ruh olduğu halde ne erkeklerin belinde, ne de kadınların rahminde dalgalanmayan dört şey nedir? Babası olmayan adam kimdir? Kavmi olmayan kişi kimdir? Sahibi ile yürüyen mezar hangisidir? Gökkuşağı nedir? Üzerinde bir defa güneş doğan, ondan önce ve ondan sonra artık bir daha güneş doğmayan yer hangisidir? Bir defa göç eden, artık ne önce ne de sonra göç etmeyen nedir? Susuz bitip de meydana gelen ağaç hangisidir? Ruhu olmadığı halde nefes alıp veren hangisidir? Bugün nedir? Dün nedir? Yarın nedir? Yarından sonra nedir? Bunların kelamdaki kısımları neyi ifade eder? Bulutlardan gelen ses, çakan şimşek, Samanyolu ve Ay'da görülen izlemedir?"

Bunun üzerine Muaviye'ye:

“Sen bu soruların cevabını veremezsin. Şayet Herakliuş'a yazacağın mektupta yanlış bir cevap verirsen bunu senin bilgisizliğine yoracaktır. En iyisi sen İbn Ab bas'a yaz, bu sorulara o cevap versin" dediler. Muâviye, İbn Abbâs'a yazıp bunları sorunca, İbn Abbâs şöyle cevap yazdı:

"Şey, sudur. Çünkü Allah «Her diri şeyi sudan kıldık» buyurmuştur. Hiçbir şey olan ise dünyadır. Dünya fani olup gider. Allah katında kendisinden başkası kabul edilmeyen din, "Lâ ilâhe illallah", namazın anahtarı "Allahu Ekber", cennetin fidanları "Lâ havle vela kuvvete illa billah", her nesnenin namazı (ibadeti) "Suübhânallah ve bi-hamdihi", kendilerinde ruh olduğu halde ne erkeklerin belinde, ne de kadınların rahminde dalgalanmayan dört şey de Âdem, Havva, Musa'nın asası ve İshak'a fidye olarak gönderilen koçtur. Babası olmayan kişi Meryem oğlu İsa, kavmi olmayan kişi ise Âdem'dir. Sahibi ile yürüyen mezar Yunus'un balığıdır. Çünkü Hazret-i Yunus onun karnındayken o yüzüyordu. Gökkuşağı ise Allah'ın kullarına, sel felaketine karşı vermiş olduğu emniyettir. Üzerinde bir defa güneş doğan, ondan önce ve ondan sonra da artık bir daha güneş doğmayan yer, İsrâiloğulları için yarılan denizin dibidir. Bir defa göç eden, ondan önce ve ondan sonra göç etmeyen şey kutsal topraklarla arasında dört günlük bir mesafe bulunan Tur-i Sina dağıdır. İsrailoğulları isyan ettiklerinde Allah, onda azabın çeşitleri olan nurdan yaratmış olduğu iki kanatla Tur-i Sina'yı uçurtmuştur. Allah onu İsrailoğulları'nın üzerine gölge yapınca bir münadi onlara:

“Eğer Tevrat'ı kabul ederseniz bu Tur-i Sina'yı üzerinizden kaldırıp yerine koyacağız. Aksi takdirde de onu üzerinize bırakacağız" demişti. Onlar da mecburen Tevrat'ı kabul ettiler. Allah ta onu yerine gönderdi. Bu olay, Hani Biz dağı üzerlerine gölge bırakan bir bulut gibi çekip kaldırmıştık" âyetiyle ifade edilmiştir. Susuz bitip de meydana gelen ağaç, Hazret-i Yunus'a (gölge yapması için) başucunda biten kabak ağacıdır. Ruhu olmadığı halde nefes alıp veren sabahtır. Çünkü Allah, "Nefes alıp verdiği zaman sabaha yemin ederim" diye buyurmuştur. Bugün çalışmak, dün bir misal, yarın ise eceldir. Yarından sonrası da bir emeldir. Çakan şimşek, meleklerin ellerinde bulunan ve bulutları sevkeden tokmaklardır. Gökgürültüsüne gelince, o bulutu sevketmekle görevli meleğin adıdır. Çıkan ses bulutun şevki sırasında çıkan sestir. Samanyolu ise göklerin kapısıdır. Oradan kapılar açılır. Ay'daki izlere gelince, Allah "Gece ile gündüzü iki âyet kıldık. Gecenin âyetini sildik" buyurmuştur. Şayet bu silinti olmasaydı gece gündüzden, gündüz de geceden ayırdedilmezdi.

Muaviye bu cevapları Bizans Kralı Heraklius'a gönderdiğinde Heraklius:

“Bu soruları bir peygamber ya da peygamber ailesinden biri dışında kimse cevaplandıramaz" demiştir.

172

Bkz. Ayet:174

173

Bkz. Ayet:174

174

"Kıyamet gününde, biz bundan habersizdik demeyesiniz diye Rabbin Âdemoğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini çıkardı, onları kendilerine şahit tuttu ve dedi ki: «Ben sizin Rabbiniz değil miyim?» (Onlar da), «Evet (buna) şâhit olduk» dediler. Yahut «Daha önce babalarımız Allah'a ortak koştu, biz de onlardan sonra gelen bir nesildik (onların izinden gittik). Bâtıl işleyenlerin yüzünden bizi helâk edecek misin?» dememeniz için (böyle yaptık). Belki inkârdan dönerler diye âyetleri böyle ayrıntılı bir şekilde açıklıyoruz"

Abd b. Humeyd, Huşeyş b. Asram, el-İstikâme'de, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbn Abbâs, "Kıyamet gününde, biz bundan habersizdik demeyesiniz diye Rabbin Âdem oğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini çıkardı, onları kendilerine şahit tuttu ve dedi ki: «Ben sizin Rabbiniz değil miyim?» (Onlar da), «Evet (buna) şâhit olduk» dediler..." âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Yüce Allah Hazret-i Âdem'i yarattı ve kendisinden, onun Rabbi olduğuna dair söz aldı. Ecelini, rızkını ve başına gelecekleri yazdı. Sonra onun belinden zerre misali evlatlarını çıkardı. Onlardan da Rableri olduğuna dair söz aldıktan sonra ecellerini, azıklarını ve başlarına gelecek olanları yazdı."

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs, "Kıyamet gününde, biz bundan habersizdik demeyesiniz diye Rabbin Âdemoğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini çıkardı, onları kendilerine şahit tuttu ve dedi ki: «Ben sizin Rabbiniz değil miyim?» (Onlar da), «Evet (buna) şâhit olduk» dediler..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:

“Allah, Hazret-i Âdem'i yarattığı zaman zürriyetini zerreler halinde sulbünden çıkarıp onlara isimleriyle seslenerek:

“Bu falan oğlu falandır ve şöyle şöyle yapacaktır. Bu da falan oğlu falandır ve şöyle şöyle yapacaktır" buyurmuş, sonra eliyle iki avuç alıp:

“Bunlar cennette, bunlar da cehennemdedir" buyurmuştur.

İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Lâlekâî, es-Sünne'de, İbn Abbâs'ın, "Kıyamet gününde, biz bundan habersizdik demeyesiniz diye Rabbin Âdemoğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini çıkardı, onları kendilerine şahit tuttu ve dedî ki: «Ben sizin Rabbiniz değil miyim?» (Onlar da), «Evet (buna) şâhit olduk» dediler..." âyetini açıklarken şöyle dediğini bildirir: Yüce Allah Hazret-i Âdem'i yarattıktan sonra zürriyetini zerreler halinde sulbünden çıkarıp:

“Rabbiniz kimdir?" diye sordu. Onlar:

“Rabbimiz Allah'tır" cevabını verdikten sonra kendilerinden söz aldığı kimselerin, kıyamet gününe kadar ne fazla, ne de eksik olmadan dünyaya gelmeleri için Allah onları tekrar Hazret-i Âdem'in sulbüne iade etmiştir.

İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir, İbn Abbâs'ın şöyle dediğini bildirir:

“Hazret-i Âdem yeryüzüne indirildiği zaman Dehnâ'ya indirildi. Yüce Allah onun sırtını meshedip, kıyamet gününe kadar yaratacağı bütün insanları çıkarmış, sonra da:

“Ben sizin Rabbiniz değil miyim? (Onlar da), Evet (buna) şahit olduk, dediler..." O zaman Kalem, kıyamet gününe kadar olacakları yazdı ve mürekkebi kurudu.

Abdürrezzâk ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İbn Abbâs âyetin tefsiri hakkında şöyle demiştin "Yüce Allah Hazret-i Âdem'in sırtını meshedip kıyamet gününe kadar doğacak olan sulbünü çıkardıktan sonra, onların Rabbi olduğuna dair söz almış, onlar da bu sözü vermiştir. Kafir olsun mümin olsun kime:

“Rabbin kimdir?" diye sormuşsa, "Rabbim Allah'tır" cevabını vermiştir."

İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh ve Lâlekâî'nin, es-Sünne'de Abdullah b. Amr'dan bildirdiğine göre tarak ile nasıl başın saçları alınıyor (taranıyor) ise onlar da (Hazret-i Âdem'in zürriyeti de) sırtından böylece alındılar.

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim, İbn Mende, er-Reddu ale'l- Cehmiyye'de ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki:

“Yüce Allah, Hazret-i Âdem'in zürriyetini, sel sularındaki zerreler gibi çıkardı."

Abd b. Humeyd, İbn Abbâs'ın şöyle dediğini bildirir:

“Allah sağ eliyle Âdem'in omuzuna vurdu ve zürriyeti oradan inciler gibi Allah'ın kudret eline döküldü. Allah:

“Bunlar cennet içindir" buyurdu. Sonra sol eliyle Âdem'in sol omuzuna vurdu. Oradan da kömür gibi simsiyah (kafir) olarak zürriyetleri çıktı. Allah:

“Bunlar da cehennem için yaratılmıştır" dedi. Bu, "And olsun ki, cehennem için de birçok cin ve insan yarattık; onların kalbleri vardır ama anlamazlar; gözleri vardır ama görmezler; kulakları vardır ama işitmezler. İşte bunlar hayvanlar gibi hatta daha sapıktırlar. İşte bunlar gafillerdir" âyetinin tefsiridir.

Abd b. Humeyd, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“Yüce Allah, Arafat'ın yanındaki Na'mân vadisinde, Hazret-i Âdem'in sırtını meshetti ve kendisinden kıyamet gününe kadar yaratacağı canyarı çıkardı. Sonra onlardan söz aldı" deyip, "Kıyamet gününde, biz bundan habersizdik demeyesiniz diye Rabbin Âdemoğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini çıkardı, onları kendilerine şahit tuttu ve dedi ki: «Ben sizin Rabbiniz değil miyim?» (Onlar da), «Evet (buna) şâhit olduk» dediler..." âyetini okudu. Ancak bu âyeti (.....) şeklinde okudu.

Ebu'ş-Şeyh'in, Abdulkerim b. Ebî Umeyye'den bildirdiğine göre Hazret-i Âdem'in zürriyeti, onun sulbünden karınca yolu gibi çıkarılmıştır.

İbn Cerîr ve Ebu'ş-Şeyh'in Muhammed b. Ka'b'dan bildirdiğine göre ruhlar, bedenleri yaratılmadan önce, Allah'a imanı ve onu Rab olarak tanıdıklarını ikrar etmişlerdir.

İbn Ebî Şeybe, Muhammed b. Ka'b'ın:

“Allah, bedenleri yaratmadan önce ruhları yaratmış ve onlardan söz almıştır" dediğini bildirir.

İbn Abdilberr, et-Temhid'de, Süddî'nin vasıtasıyla, Ebû Mâlik ve Ebû Salih'ten, o İbn Abbâs'tan; Murre el-Hemedânî ise İbn Mes'ûd ve bazı sahabenin, "Kıyamet gününde, biz bundan habersizdik demeyesiniz diye Rabbin Âdemoğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini çıkardı, onları kendilerine şahit tuttu ve dedi ki: «Ben sizin Rabbiniz değil miyim?» (Onlar da), «Evet (buna) şâhit olduk» dediler..." âyetini açıklarken şöyle dediklerini bildirir:

“Yüce Allah Hazret-i Âdem'i cennetten çıkardığı zaman, onu yeryüzüne indirmeden önce sırtının sağ tarafını meshetti ve inciler gibi beyaz olan zerreler halinde bir zürriyet çıkarıp, onlara:

“Rahmetimle cennete girin" buyurdu. Sonra sırtının sol tarafını meshedip siyah renkte zerreler halinde bir zürriyet çıkarıp:

“Cehenneme giriniz. Sizler benim için önemli değilsiniz" buyurdu. Yüce Allah'ın, "Defterleri sağdan verilenler" ve "Defterleri soldan verilenler" âyetleri buna işaret etmektedir. Sonra onlardan söz alıp "Ben sizin Rabbiniz değil miyim? (buyurdu. Onlar da), «Evet (buna) şâhit olduk» dediler" Bir grup isteyerek söz verirken, bir kısmı da istemeyerek söz verdiler. Yüce Allah ve melekler:

“Biz onların bu ikrarına şahid olduk. Kıyamet günü biz bundan gafildik demeyesiniz veya "Daha önce babalarımız Allah'a ortak koştu, biz de onlardan sonra gelen bir nesildik (onların izinden gittik)" demeyesiniz" dediler. Hazret-i Âdem'in çocuklarından Yüce Allah'ın Rabbi olduğunu bilmeyen yoktur. Yüce Allah'ın, "Göklerde ve yerdekiler, ister istemez O'na teslim olduğu halde onlar (Ehl-i kitap), Allah'ın dininden başkasını mı arıyorlar? Halbuki O'na döndürüleceklerdir" ve "De ki: Kesin delil, ancak Allah'ındır. Allah dileseydi elbette hepinizi doğru yola iletirdi" âyetleri insanların söz verdiği güne işaret etmektedir.

İbn Cerîr, Medine halkından olan Ebû Muhammed'in şöyle dediğini bildirir: Ömer b. el-Hattâb'a, "Kıyamet gününde, biz bundan habersizdik demeyesiniz diye Rabbin Âdemoğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini çıkardı, onları kendilerine şahit tuttu ve dedi ki: «Ben sizin Rabbiniz değil miyim?» (Onlar da), «Evet (buna) şâhit olduk» dediler..."âyetini sorduğumda şöyle cevap verdi:

“Senin sorduğunu ben de Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) sordum. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Şüphesiz ki Allah Hazret-i Âdem'i kendi eliyle yarattı ve ruhundan üfledi. Sonra onu oturtup sırtını sağı ile meshederek zürriyetler çıkardı ve: «Bunları cennet için yarattım» buyurdu. Sonra diğer eliyle Âdem'in sırtını meshetti. Yine ondan zürriyetler çıkardı ve: «Bunları da cehennem için yarattım. Bunlar dilediğim gibi amel yapacaklar; Ben onların hayatını en kötü amelleriyle bitirecek ve cehenneme koyacağım» buyurdu."

Abd b. Humeyd, Abdullah b. Ahmed b. Hanbel, Müsned'in zevaidi olarak, İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh, İbn Mende, er-Reddu ale'l-Cehmiyye'de, Lâlekâî, İbn Merdûye, Beyhakî, el-Esmâ ve's-Sifât'da, Diyâ, el-Muhtâre'de ve İbn Asâkir, Tarih'te, Ubey b. Ka'b'ın, "Kıyamet gününde, biz bundan habersizdik demeyesiniz diye Rabbin Âdemoğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini çıkardı, onları kendilerine şahit tuttu ve dedi ki: «Ben sizin Rabbiniz değil miyim?» (Onlar da), «Evet (buna) şâhit olduk» dediler. Yahut «Daha önce babalarımız Allah'a ortak koştu, biz de onlardan sonra gelen bir nesildik (onların izinden gittik). Bâtıl işleyenlerin yüzünden bizi helâk edecek misin?» dememeniz için (böyle yaptık)" âyetlerini açıklarken şöyle dediğini bildirir:

“Allah, Âdem'in soyundan gelecek olan insanları onun sulbünde toplamış, onlara can vermiş ve onları şekillendirmiştir. Sonra onları konuşmalarını istemiş, onlar da konuşmuşlardır. Daha sonra bunlardan söz almış ve bunları, kendi nefislerine şahit tutarak:

“Ben .sizin Rabbiniz değil miyim?" demiş onlar da:

“Evet, şahidiz, sen bizim Rabbimizsin" diye cevap vermişlerdir. Bunun üzerine Allah:

“Ben de yedi kat göğü ve yedi kat yeri ve atanız Âdem'i, kıyamet gününde: «Biz bunu bilmiyorduk» dememeniz için size karşı şahit tutuyorum. Bilin ki benden başka ne bir ilah, ne de bir rab vardır. Hiçbir şeyi bana ortak koşmayın. Ben sizlere, sizden aldığım sözü size hatırlatacak peygamberlerimi göndereceğim ve sizlere kitaplarımı indireceğim" buyurdu. Onlar da:

“Senin, bizim Rabbimiz ve ilahımız olduğuna, bizim senden başka hiçbir Rabbimiz olmadığına şahitlik ederiz" diyerek ikrarda bulundular. Onlar Hazret-i Âdem'e gösterildi ve Hazret-i Âdem, aralarında, zengin, fakir, güzel suretli ve çirkin kimseler olduğunu görünce:

“Ey Rabbim! Bu niye böyle, neden onların arasında eşitlik sağlamadın?" diye sordu. Yüce Allah:

“Bana şükredilsin istedim" buyurdu. Hazret-i Âdem, peygamberlerin onlar arasında bir kandil gibi nurlu olduğunu, onlardan, insanlardan ayrı olarak peygamberlikle ve tebliğle ilgili söz alındığını gördü. Yüce Allah'ın, "Peygamberlerden söz almıştık. Senden, Nuh'dan, İbrahim'den, Musa'dan, Meryem oğlu İsa'dan sağlam bir söz almışızdır", "Hakka yönelerek kendini Allah'ın insanlara yaratılışta verdiği dine ver. Zira Allah'ın yaratışında değişme yoktur; işte dosdoğru din budur, fakat insanların çoğu bilmezler", "Onların çoğunda ahde bağlılık görmedik, çoğunu fasık kimseler olarak bulduk" ve "Sonra onun ardından milletlere peygamberler gönderdik, onlara belgeler getirdiler. Diğerlerinin daha önce yalan saymış olduklarına bunlar da inanmadılar. Aşırı gidenlerin kalblerini işte böylece mühürleriz" âyetleri buna işaret etmektedir. O zamandan, Allah'ın ilminde kimin yalanlayacağı, kimin tasdik edeceği mevcuttu. Hazret-i İsa'nın ruhu da Hazret-i Âdem zamanında kendilerinden söz alınan ruhlar arasındaydı. Allah onu insan sûretinde Hazret-i Meryem'e gönderdi, "...ona tam bir insan olarak görünmüştü" âyeti buna işaret etmektedir. Hazret-i İsa, Hazret-i Meryem'in ağzından girdi.

Mâlik, Muvatta'da, Ahmed, Abd b. Humeyd, Buhârî, Tarih'te, Ebû Dâvud, Tirmizî, Nesâî, Huşeyş b. Asram, el-îstikâme'de, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, İbn Hibbân, el-Âcurrî, eş-Şerîa'da, Ebu'ş-Şeyh, Hâkim, İbn Merdûye, Lâlekâî, Beyhakî, el-Esmâ ve's-Sifât'ta, Diyâ, el-Muhtâre'de, Müslim b. Yesâr'dan bildirir: Ömer b. el-Hattâb'a "Kıyamet gününde, biz bundan habersizdik demeyesiniz diye Rabbin Âdemoğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini çıkardı, onları kendilerine şahit tuttu ve dedi ki: «Ben sizin Rabbiniz değil miyim?» (Onlar da), «Evet (buna) şâhit olduk» dediler..." âyetinin tefsiri sorulunca şöyle dedi: Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) bu âyetin sorulduğunu işittim. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurmuştu ki:

“Allah, Âdem'i yarattıktan sonra sırtını sağ eliyle sıvazladı ve ondan bir zürriyet çıkarıp: «Bunları cennet için yarattım ve bunlar cennetliklerin amelini işleyeceklerdir» buyurdu. Sonra Âdem'in sırtını tekrar sıvazladı; ondan bir zürriyet daha çıkararak: «Bunları da Cehennem için yarattım, bunlar da Cehennemliklerin amelini işleyeceklerdir» buyurdu." Bunun üzerine o âyetin tefsirini soran şahıs:

“Ey Allah'ın Resûlü! O halde çalışıp çabalamak ne işe yarar?" diye sorunca, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Allah bir kulu Cennet için yarattığı zaman onu Cennetliklerin ameli üzerinde kullanır da o kişi Cennetliklerin ameli üzere ölür ve Cennete girer. Bir kulu da Cehennem için yarattığı zaman onu da Cehennemliklerin ameli üzerinde kullanır, sonunda Cehennemliklerin amellerinden biri üzere ölür ve Allah onu Cehenneme sokar.

Ahmed, Nesâî, İbn Cerîr, Hâkim, İbn Merdûye ve Beyhakî, el-Esmâ ve's- Sifât' ta, İbn Abbâs'tan, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Yüce Allah, Hazret-i Âdem'in zürriyetinden Na'mân'da —Arafat'ta— söz aldı. Âdem'in sulbünden bütün zürriyetini çıkardı ve zerreler gibi onları elinde dağıttı, sonra onlarla konuşup:

“Kıyamet gününde, biz bundan habersizdik demeyesiniz diye Rabbin Âdemoğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini çıkardı, onları kendilerine şahit tuttu ve dedi ki: «Ben sizin Rabbiniz değil miyim?» (Onlar da), «Evet (buna) şâhit olduk» dediler. Yahut «Daha önce babalarımız Allah'a ortak koştu, biz de onlardan sonra gelen bir nesildik (onların izinden gittik). Bâtıl işleyenlerin yüzünden bizi helâk edecek misin?» dememeniz için (böyle yaptık)" buyurdu.

İbn Cerîr ve İbn Mende, er-Reddu ale'l-Cehmiyye'de, Abdullah b. Amr'dan Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem), "Kıyamet gününde, biz bundan habersizdik demeyesiniz diye Rabbin Âdemoğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini çıkardı..." âyetini açıklarken şöyle buyurduğunu nakleder:

"Âdemin sulbünden, daha sonra meydana gelecek olan insanlar, tarağın, baştan bir şeyleri alması gibi alınıp çıkarıldılar. Sonra Allah onlara: «Ben sizin Rabbiniz değil miyim?» diye sordu. Onlar da: «Evet sen bizim Rabbimizsin» dediler. Melekler de kıyamet gününde:

“Biz böyle bir şey hatırlamıyoruz" dememeniz için bizler şahidiz» dediler."'

İbn Ebî Hâtim, İbn Mende, Ebu'ş-Şeyh, el-Azame'de ve İbn Asâkir, Ebû Hureyre'den, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

"Yüce Allah Hazret-i Âdem'i yarattığı zaman onun belini sıvazladı ve Âdem'in belinden kıyamet gününe kadar doğacak her nefis indi. Allah, Âdem'in kaburga kemiklerinden birini çıkarıp ondan Havva'yı yarattı. Sonra onlardan söz alarak:

“Ben sizin Rabbmız değil miyim?" diye sordu. Onlar da: «Evet sen bizim Rabbimizsin» dediler. Sonra onlardan her birisinin gözleri arasında nurdan bir parlaklık yarattı. Yine kişinin dünyada karşılaşacağı bela ve.hastalıkları yarattı. Sonra bunları Âdem'e arzedip: «Ey Âdemi Bunlar zürriyetinden gelecek olanlardır» buyurdu. Âdem baktığında, cüzamlı, alacalı, kör ve değişik hastalıklara yakalanmış kişiler görerek: «Ey Rabbim! Zürriyetime neden böyle yaptın?» diye sordu. Yüce Allah: «Nimetime şükretmen için» buyurdu. Hazret-i Âdem: «Ey Rabbim! Şu nurları en fazla görünen kişiler kimlerdir?» diye sorunca, Allah: «Bunlar zürriyetinden gelecek olan peygamberlerdir» buyurur. Âdem: «Şu nurunun en fazla olduğunu gördüğüm kişi kimdir?» diye sorunca, Yüce Allah: «Bu, senin zürriyetinden gelecek sonraki ümmetlerden olan Dâvud'dur» buyurur. Hazret-i Âdem: «Ey Rabbim! Ömrünü kaç yıl olarak takdir buyurdun?» diye sorunca, Yüce Allah: «Altmış yıl» cevabım verdi. Hazret-i Âdem: «Ey Rabbim! Benim ömrümü kaç yıl takdir buyurdun?» diye sorunca, Yüce Allah: «Şu kadar yıl» cevabını verdi. Bunun üzerine Hazret-i Âdem: «Ey Rabbim! Ona benim ömrümden kırk yıl ilave et ki onun ömrü yüz yıl olsun» dedi. Yüce Allah: «Ona ömründen verecek misin?» diye sorunca, Hazret-i Âdem: «Evet ey Rabbim!» karşılığını verdi. Yüce Allah: «O zaman, ona dediğin süre yazılıp mühürlenecek. Eğer biz yazıp mühürlersek artık o şey değişmez» buyurunca, Hazret-i Âdem: «Öyle yap ey Rabbim!» dedi."

Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) devamla şöyle buyurdu:

“Ölüm meleği Hazret-i Âdem'e, canını almak için gelince, Hazret-i Âdem: «Ne istiyorsun ey ölüm meleği?» diye sordu. Ölüm meleği: «Canını almak istiyorum» karşılığını verince, Hazret-i Âdem: «Ömrümden daha kırk yıl yok mu?» diye sordu. Ölüm meleği: «Sen bu kırk yılı oğlun Dâvud'a vermedin mi?» diye sorunca, Hazret-i Âdem: «Hayır» cevabını verdi." Ebû Hureyre şöyle derdi:

“Hazret-i Âdem unuttu, zürriyeti de unuttu. Hazret-i Âdem inkar etti, zürriyetinden olanlar da inkar ettiler."

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Cuveybir der ki: Dahhâk b. Muzâhim'in altı günlük bir oğlu vefat edince, Dahhâk:

“Oğlumu mezarına koyduğun zaman yüzünü aç ve (kefeninin) düğümlerini çöz. Çünkü oğlum oturtulup kendisine sorulacaktır" deyince, ben:

“Hangi şeyden sorulacak?" diye sordum. Dahhâk şöyle cevap verdi:

“Hazret-i Âdem'in sulbündeyken ikrar ettiği misaktan sorulacaktır. İbn Abbâs bana şöyle dedi:

“Yüce Allah, Hazret-i Âdem'in sulbünü sıvazlayıp, kıyamet gününe kadar yaratacağı bütün nefisleri çıkardı ve Kendisine ibadet etmeleri, Ona hiçbir şeyi ortak koşmamaları konusunda onlardan söz aldı. Onların rızkına da kefil olup tekrar Hazret-i Âdem'in sulbüne iade etti. O gün söi verenlerin hepsi doğmadıkça kıyamet kopmaz. Sonraki misaka yetişip (büluğ çağına gelip) ilk verdiği söze sadık kalan herkese ilk verdiği sözün faydası dokunur. Sonraki misaka yetişip ikrar etmeyen kişiye de ilk verdiği sözün faydası olmaz. Çocukken ölüp büluğ çağına yetişmeyen kişiye, ilk verdiği söz üzere vefat eder."

Abd b. Humeyd, Selmân'ın şöyle dediğini bildirir:

“Yüce Allah Hazret-i Âdem'i yarattığı zaman sırtını sıvazladı ve kıyamet gününe kadar onun neslinden doğacak olanları çıkarıp ecelleri, rızıkları, amelleri, bedbahtlığı ve saadeti yazdı. Saadeti bilen, hayır yapıp hayır meclislerinde bulunur. Bedbahtlığı bilen ise şer yapıp şer meclislerinde bulunur."

Abd b. Humeyd, Hakîm et-Tirmizî, Nevâdiru'l-Usul'da, Taberânî, Ebu'ş- Şeyh, el-Azame'de ve İbn Merdûye, Ebû Umâme'den, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Yüce Allah mahlukatı yaratıp insanlardan ve peygamberlerden ahid aldı. Onun Arş'ı suyun üzerindedir. Sağdakileri (saadet ehlini) sağ eliyle; soldakileri (bedbahtları) diğer eliyle — ki Rahmân'ın iki eli de sağdır— aldıktan sonra: «Ey sağdakileri» diye seslendi. Onlar: «Buyur ey Rabbimiz emret!» karşılığını verince, Allah: «Ben sizin Rabbiniz değil miyim?» buyurdu. Onlar: «Evet. Sen bizim Rabbimizsin» cevabını verince, soldakilere: «Ey soldakiler!» diye seslendi. Onlar: «Buyur ey Rabbimiz emret!» karşılığını verince; Allah: «Ben sizin Rabbiniz değil miyim?» buyurdu. Onlar: «Evet. Sen bizim Rabbimizsin» cevabını verdiler. Allah onları birbirine karıştırınca bazıları: «Ey Rabbimiz! Neden bizi birbirimize kattın» dediler. Allah: «Bundan başka da onların yapageldikleri işler de vardır» ve «Kıyamet gününde, biz bundan habersizdik demeyesiniz diye...» buyurup onları Hazret-i Âdem'in sulbüne iade etti. Artık cennetlikler cennetlik, cehennemlikler de cehennemliktir." Bir kişi:

“Ey Allah'ın Resûlü! O zaman neden amel yapalım ki?" diye sorunca, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Herkes kendi yeri için amel yapar" buyurdu. Bunun üzerine Hazret-i Ömer:

“O zaman (Cennete girmek için amel yapmaya) çalışırız" dedi.

Abd b. Humeyd, Ebu'ş-Şeyh ve İbn Merdûye'nin Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Allah Hazret-i Âdem'i yarattığı zaman sırtını sıvazlayınca sırtından kıyamet gününe kadar onun zürriyetinden yaratacağı her bir can döküldü. Onlardan her birisinin gözleri arasında nurdan bir parlaklık yarattı. Sonra bunları Âdem'e arzetti. Âdem: «Ey Rabbim! Bunlar kimlerdir?» diye sorunca, Yüce Allah: «Bunlar zürriyetinden gelecek olanlardır» buyurdu. Aralarından birisini görüp, gözleri arasındaki parlaklık hoşuna gidince: «Ey Rabbim, bu kimdir?» diye sordu. Allah: «Bu adam, senin zürriyetinden gelecek sonraki ümmetlerden bir adamdır. Ona Davud denilir» buyurunca, Hazret-i Âdem: «Ey Rabbim! Ömrünü kaç yıl olarak takdir buyurdun?» diye sordu. Allah: «Altmış yıl» cevabını verince, Hazret-i Âdem: «Ey Rabbim! Ona benim Ömrümden kırk yıl ekle» dedi. Âdem'in ömrü sona erince, ona ölüm meleği geldi Âdem: «Henüz benim ömrümden daha kırk yıl kalmadı mı?» diye sorunca, melek: «Sen bu kırk yılını oğlun Davud'a vermemiş miydin?» karşılığını verdi. Ancak, Âdem böyle bir şeyi reddetti. Bunun üzerine zürriyetinden gelenler de inkâr eder oldular. Âdem unutunca, zürriyeti de unutur kılındı."

İbn Ebi'd-Dünyâ, eş-Şükr'de, Ebu'ş-Şeyh ve Beyhakî, Şu'abu'l-İmân'da Hasan(ı Basrî'nin) şöyle dediğini bildirir:

“Yüce Allah Hazret-i Âdem'i yarattığı zaman cennetlikleri onun sağ küreğinden, cehennem ahalisini de onun sol küreğinden çıkardı. Onlar yeryüzünde yürüdüler. Onların içinde iki gözü kör, sağır, alaca, kötürüm ve çeşitli musibetlere uğramış kimseler vardı. Âdem:

“Ey Rabbim! Niçin çocuklarımın hepsini eşit kılmadın?" deyince Yüce Allah:

“Ey Âdem! Ben şükredilmek istedim" diye buyurdu. Sonra da onları Âdem'in sulbüne geri gönderdi."

Abdürrezzâk, İbn Ebî Şeybe ve Beyhakî, Şu'abu'l-îmân'da, Katâde ve Hasan(ı Basrî'nin) şöyle dediğini bildirir: Hazret-i Âdem'e zürriyeti arzedilince bazılarının bazılarından üstün olduğunu görüp:

“Ey Rabbim! Niçin hepsini birbirine eşit kılmadın?" diye sordu. Allah:

“Üstünlük sahibinin üstünlüğünü görüp Bana hamdetmesini ve şükretmesini istedim" buyurdu.

Ahmed, Zühd'öş Bekr'den aynı rivâyette bulunmuştur.

İbn Cerîr, Bezzâr, Taberânî, Âcurrî, eş-Şerîa'da, İbn Merdûye ve Beyhakî, eî-Esmâ ve's-Sifât'ta Hişâm b. Hakîm'in şöyle dediğini bildirir: Bir adam Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) gelip:

“Amellerimizin bize bir faydası olacak mı yoksa her şey baştan takdir edilmiş mi?" diye sorunca, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Allah, Hazret-i Adem'in züriyetini sulbünden aldıktan sonra onları kendi nefislerine şahit tuttu. Sonra onları eline alıp: «Bunlar cennetlik, bunlar ise cehennemliktir» buyurdu. Cennetliklere cennet ameli, cehennemliklere de cehennem ameli kolaylaştırılmıştır" buyurdu.

Taberânî ve İbn Merdûye'nin Muâviye'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Yüce Allah, Hazret-i Adem'den onun zürriyetini çıkarınca yeryüzünü şöyle doldurdular" buyurup bir elini diğer eliyle birleştirdi.

Hakîm et-Tirmizî, Nevâdiru'l-Usul'da ve İbn Merdûye, Enes b. Mâlik'ten, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Rabbimden istedim, benim için, müşriklerin çocuklarını cennetliklere hizmetçi olarak verdi. Onların cennette hizmetçi olmaları, babalarının düştüğü şirke yetişmemeleri sebebiyledir. Onlar ilk verdikleri ahit üzeredirler. "

Ahmed, Buhârî ve Müslim'in Enes'ten bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Kıyamet günü cehennemlik olan kişiye: «Yeryüzünde, ne varsa hepsi senin olsaydı şimdi onları verip kendini kurtarmak ister miydin?» diye sorulur. O kişi: «Evet» cevabını verince, Allah ona: «Sen, Âdem'in sulbünde iken ben senden, bundan daha. kolayını istemiştim. Bana ortak koşmamanı istemiştim, fakat- sen, ortak koşmakta direttin» buyurur."

İbn Ebî Şeybe ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Ali b. Hüseyn azil yapar ve, "Kıyamet gününde, biz bundan habersizdik demeyesiniz diye Rabbin Âdemoğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini çıkardı.." âyetini böyle yapabileceğine delil gösterirdi.

Saîd b. Mansûr ve İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre Ebû Saîd el-Hudrîder ki: Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) azlin hükmünün sorulduğunu duydum. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Azil yapmanızda sizin için bir zarar yoktur. Çünkü eğer sulbünüzdeki çocuk kendisinden misak (söz) alınanlardan ise bir taşın üzerinde olsa dahi ona ruh üfürülür" buyurdu.

Ahmed ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Enes der ki: Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) azil yapmanın hükmü sorulunca:

“Çocuğun olacağı su (nutfe) bir kayaya dökülse, Allah takdir ettiği şeyi ondan çıkaracak ve yaratmayı takdir ettiği canı yaratacaktır" buyurdu.

Abdurrezzâk'ın bildirdiğine göre İbn Mes'ûd'a azlin hükmü sorulunca:

“Allah, bir insanın sulbündeki candan ahid almışsa, bu kişi bir kayanın üzerine azil yapsa bile Allah o canı bu kayadan çıkarır. İster azil yap, ister yapma" cevabını verdi.

Abdürrezzâk, İbrâhim en-Nehaî'nin şöyle dediğini bildirir:

“Yüce Allah'ın doğmasını takdir ettiği nutfe bir kayaya düşse, yine de ondan çocuk çıkar" derlerdi.

Abdürrezzâk, Musannef’te ve Ebu'ş-Şeyh, Fâtıma binti'I-Hüseyn'in şöyle dediğini bildirir:

“Yüce Allah Âdemoğullarından ahid aldığı zaman onu Rükn'e koydu. Haceru'l-Esved'i istilam etmek, Allah'a verilen ahde vefanın göstergesidir."

Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Câfer b. Muhammed der ki: Babam olan Muhammed b. Ali ile beraberken bir adam ona:

“Ey Ebû Câfer! Bu Rükün ne zaman yaratılmıştır?" diye sordu. Babam şöyle cevap verdi:

“Yüce Allah mahlûkatı yarattığı zaman Âdemoğullarına:

“Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" diye sordu. Onlar:

“Evet. Rabbimizsin" cevabını verince, Allah baldan tatlı ve tereyağından daha yumuşak bir nehir akıtıp Kalem'e emretti ve kalem ondan mürekkep doldurarak Âdemoğullarının bu ikrarını, kıyamet gününe kadar olacakları yazdı. Sonra o yazı bu taşa yedirildi. Şimdi gördüğün bu taşı istilam etmek insanların "Sen bizim Rabbimizsin" ikrarına sadık kaldıklarının işaretidir."

İbn Cerîr ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki:

“Yüce Allah, Hazret-i Âdem'in sırtına vurunca cennet için yaratılmış olan her nefis, hardal tanesi gibi zerreler halinde çıktılar. Cennetlikler beyaz ve tertemiz bir şekilde çıktı. Allah:

“Bunlar Cennet ehlidir" buyurdu. Cehennem için yaratılan her nefis ise siyah bir şekilde çıktı ve Allah:

“Bunlar da cehennem ehlidir" buyurdu. Allah:

“Ey Allah'ın kulları! Allah'a icabet ediniz. Ey Allah'ın kulları! Allah'a itaat ediniz" buyurunca, onlar:

“Buyur ey Rabbimiz sana itaat ettik! Allahım Sana itaat ettik! Allahım Sana itaat ettik!" karşılığını verdiler. Yüce Allah'ın Hazret-i İbrahim'e hac yaparken emrettiği, "Buyur ey Rabbim! (Lebbeyk)" sözünün aslı budur. O zaman Yüce Allah kendilerinden iman edeceklerine, Allah'ın varlığını ikrar edeceklerine ve Allah'ı tanıyıp emirlerine uyacaklarına dair ahid almıştı."

el-Cenedî, Fadâilu Mekke'de, Ebu'l-Hasan el-Kattân, et-Tivâlât'ta, Hâkim ve Beyhakî, Şu'abu'l-İmân'da, Ebû Saîd el-Hudrî'nin şöyle dediğini bildirir: Ömer b. el-Hattâb ile hac yaptığımızda, Hazret-i Ömer tavafa başlayınca Haceru'l- Esved'e yönelip:

“Biliyorum ki, faydası ve zararı olmayan bir taşsın. Eğer Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) seni öptüğünü görmeseydim, ben de öpmezdim" diyerek onu öptü. Ali b. Ebî Tâlib, kendisine:

“Ey müminlerin emiri! Bu taşın yararı da, zararı da dokunur" deyince, Hazret-i Ömer:

“Hangi şeyle?" diye sordu. Hazret-i Ali:

“Allah'ın Kitab'ıyla" cevabını verince, Hazret-i Ömer:

“Bu, Allah'ın Kitab'ında nerede mevcuttur?" diye sorunca, Hazret-i Ali şöyle cevap verdi:

“Kıyamet gününde, biz bundan habersizdik demeyesiniz diye Rabbin Âdemoğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini çıkardı, onları kendilerine şahit tuttu ve dedi ki: «Ben sizin Rabbiniz değil miyim?» (Onlar da), «Evet (buna) şâhit olduk» dediler..." buyruğunda mevcuttur. Allah, Âdem'i yaratmış, onun sırtını sıvazlayıp (zürriyetini çıkararak) Rableri olduğunu, kendilerinin kul olduğunu ikrar ettirmiş, onlardan ahid ve söz almıştır. Alınan bu sözü bir kağıda yazmıştır. O zaman bu taşın iki gözü ve dili vardı. Allah, bu taşa:

“Ağzını aç!" deyince taş, ağzını açmış, Allah bu kağıdı taşın ağzına atmış ve şöyle demiştir:

“Sana karşı görevini yerine getirene kıyamet günü şahitlik yap." Ben, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğuna şahitlik ederim:

“Kıyamet gününde Hacerü'l-Esved getirilecek. Konuşan bir dili bulunacak ve kendisini selamlayan herkesin mü'min ve muvahhid olduğuna şehadet edecek." Ey Müminlerin emiri! Bu taş fayda ve zarar verebilir" Bunun üzerine Hazret-i Ömer:

“Ey Ebu'l-Hasan! Senin olmadığın bir günde yaşamaktan Allah'a sığınırım" dedi.

Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbn Abbâs, "Kıyamet gününde, biz bundan habersizdik demeyesiniz diye Rabbin Âdemoğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini çıkardı, onları kendilerine şahit tuttu ve dedi ki: «Ben sizin Rabbiniz değil miyim?» (Onlar da), «Evet (buna) şâhit olduk» dediler..." âyetini açıklarken:

“İlk yaratılacakları ve sonradan yaratılacakları hardal tanesi gibi avucuna alıp iki veya üç defa evirip çevirdi, sonra onları babalarının sulbüne iade etti. Sonra onları nesil nesil çıkardı" dedikten sonra, "Onların çoğunda ahde bağlılık görmedik, çoğunu fasık kimseler olarak bulduk" âyetini okudu ve:

“Bu âyetten sonra, "Allah'ın size olan nimetini ve «İşittik, itaat ettik» dediğinizde sizi andına bağladığı sözünü anın. Allah'tan sakının, Allah içinizde olanı elbette bilir" âyeti nazil oldu" dedi.

Beyhakî, el-Esmâ ve's-Sifât'ta, Abdullah b. Amr'ın şöyle dediğini bildirir:

“Yüce Allah, Hazret-i Âdem'i yarattığı zaman onu bir dağarcığı silkeler gibi silkeledi ve ondan kurtçuklar gibi zürriyeti döküldü. Onlardan iki avuç alıp sağdakilere:

“Siz cennettesiniz", soldakilere de:

“Siz cehennemdesiniz". buyurdu.

İbn Sa'd ve Ahmed'in, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) ashâbından olan Abdurahman b. Katâde es-Sülemî'den bildirdiğine göre, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Yüce Allah Hazret-i Âdem'i yaratıp onun belinden zürriyetini alıp: «Bunlar (kazançlarıyla) cennetliktir, ben sorumlu değilim ve bunlar da (hatalarıyla) cehennemliktir, ben sorumlu değilim» buyurdu" deyince bir adam:

“Ey Allah'ın Resûlü! O hâlde neye göre amel edeceğiz?" diye sordu. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Takdir edilen yerlere uygun olarak (amel edeceksiniz)" karşılığını verdi.

Ahmed, Bezzâr ve Taberânî'nin Ebu'd-Derdâ'dan bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Yüce Allah, Hazret-i Âdem'i yarahp sağ omuzuna vurarak beyaz renkte zerre gibi bir zürriyet çıkardı. Sol omuzuna vurarak ta kömür gibi siyah bir zürriyet çıkardı. Sonra sağındakilere: «Bunlar (kazançlarıyla) cennetliktir, ben sorumlu değilim ve bunlar da (hatalarıyla) cehennemliktir; ben sorumlu değilim» buyurdu.

Bezzâr, Huşeyş, el-İstikâme'de, Taberânî, Âcurrî ve İbn Merdûye'nin Ebû Mûsa el-Eş'arî'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Yüce Allah Hazret-i Âdem'i yarattığı zaman onun sulbünden bir avuç alınca, bütün güzellikler sağ eline, bütün pis olanlar da sol eline düştü. Yüce Allah: «Bunlar (kazançlarıyla) cennet ehlindendir, ben sorumlu değilim ve bunlar da (hatalarıyla) cehennem ehlindendir, ben sorumlu değilim» buyurup onları tekrar Hazret-i Âdem'in sulbüne iade etti. Bu zamana kadar onlar (zamanı gelen) doğmaktadır."

Bezzâr, Taberânî ve İbn Merdûye'nin Ebû Saîd el-Hudrî'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle dedi:

“Yüce Allah, Hazret-i Âdem'in sulbünden aldığı iki avuç zürriyeti için: «Bunlar (kazançlarıyla) cennet ehlindendir, ben sorumlu değilim ve bunlar da (hatalarıyla) cehennem ehlindendir, ben sorumlu değilim» buyurmuştur."

Bezzâr ve Taberânî, İbn Ömer'den bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), Hazret-i Âdem'in zürriyetinden alınan iki avuç hakkında:

“Bunlar, şunadır (Cennete), bunlar da şunadır (cehenneme)" dedikten sonra insanlar kader hakkında ihtilafa düşmeden ayrıldılar.

Hakîm et-Tirmizî, Nevâdiru'l-Usul'da ve Âcurrî, Ebû Hureyre'den, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Yüce Allah Hazret-i Âdem'i yarattığı zaman onun sağ tarafına vurup zerreler misali zürriyetler çıkardı ve: «Ey Âdem! Bunlar cennetlik olan zürriyetindir» buyurdu. Sonra sol tarafına vurarak kömür gibi bir zürriyet çıkarıp: «Ey Âdem! Bunlar da cehennemlik olan zürriyetindir» buyurdu."

Ahmed'in Ebû Nadra'dan bildirdiğine göre sahabeden, hasta olan Abdullah adında bir kişinin yanına girdiğinde onun ağlamakta olduğunu gördüler ve:

“Neden ağlıyorsun?" diye sordular. O:

Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Yüce Allah sağ eliyle bir avuç, diğerlerini de sol eline alıp şöyle buyurdu: «Bunlar, şunadır (Cennete), bunlar da şunadır (Cehenneme). Ben sorumlu değilim» dediğini duydum. Ben, hangi avuçtakilerden olduğumu bilmiyorum" karşılığını verdi.

İbn Merdûye'nin Enes'ten bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Yüce Allah (Hazret-i Âdem'in zürriyetinden) bir avuç alıp: «Bunlar, rahmetimle cennetliktir.» Bir avuç daha alıp: «Bunlar da cehennemliktir ve bundan ben sorumlu değilim» buyurdu."

Abd b. Humeyd ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Dahhâk der ki: Yüce Allah Hazret-i Âdem'i yarattığı zaman onun sulbünden kıyamete kadar doğacak olanları zerreler gibi çıkardı, sonra:

“Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" diye sordu. Onlar:

“Evet Rabbimizsin" cevabını verince melekler:

“Biz de buna şahitlik ettik" dediler. Sonra Yüce Allah sağ eliyle bir avuç alıp:

“Bunlar cennetliktir" buyurdu. Sonra bir avuç daha alıp:

“Bunlar da cehennemliktir ve bundan ben sorumlu değilim" buyurdu.

İbnu'l-Münzir ve Ebu'ş-Şeyh, İbn Cüreyc'in, "Kıyamet gününde, biz bundan habersizdik demeyesiniz..." âyetini açıklarken şöyle dediğini bildirir:

“Burada habersizdik demeyesiniz" sözünden kastedilen onlardan alınan ahittir. "Yahut, Daha önce babalarımız Allah'a ortak koştu, biz de onlardan sonra gelen bir nesildik..." âyetiyle de hiç kimsenin:

“Babalarımız ortak koştu ve ahitlerini bozdular. Biz de onlardan sonra geldik. Yoksa bizi babalarımızın yaptığı veya batıl yolu tutanlar yüzünden helak mı edeceksin?" demeye hakkı kalmamıştır."

175

Bkz. Ayet:176

176

"Onlara, şeytanın peşine taktığı ve kendisine verdiğimiz âyetlerden sıyrılarak azgınlardan olan kişinin olayını anlat Dileseydik o âyetlerle onu elbette yüceltirdik. Fakat o, dünyaya saplanıp kaldı da kendi heva ve hevesine uydu. Onun durumu köpeğin durumu gibidir: Üzerine varsan da dilini sarkıtıp solur; kendi hâline bıraksan da dilini sarkıtıp solur. İşte bu, âyetlerimizi yalanlayan toplumun durumudur. Şimdi onlara bu olayları anlat ki düşünsünler"

Firyâbî, Abdürrezzâk, Abd b. Humeyd , Nesâî, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh, Taberânî ve İbn Merdûye'nin İbn Mes'ûd'dan bildirdiğine göre "Onlara, şeytanın peşine taktığı ve kendisine verdiğimiz âyetlerden sıyrılarak azgınlardan olan kişinin olayını anlat" âyetinde kastedilen kişi İsrâiloğullarından olan Bel'âm b. Ebur'dur.

Abd b. Humeyd , İbn Cerîr, Ebu'ş-Şeyh ve İbn Merdûye'nin değişik yollarla İbn Abbâs'ın:

“Âyette, kendisine İsm-i A'zam'ın verildiğinden bahsedilen ve İsrâiloğullarından olan kişi Bel'âm b. Bâûrâ'dır." Bir lafızda ise:

“Bel'âm b. Bâur'dur" dediğini bildirir.

İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs, "Onlara, şeytanın peşine taktığı ve kendisine verdiğimiz âyetlerden sıyrılarak azgınlardan olan kişinin olayını anlat" âyetini açıklarken şöyle demiştir: Bu kişi zorbaların şehrinden Bel'âm adında bir kişidir ve bu kişi Yüce Allah'ın îsm-i A'zam'ını öğrenmişti. Hazret-i Mûsa yanlarına gelince, amcaoğulları ve kavmi bu kişinin yanına gelip:

“Mûsa şiddetli ve demir gibi sert biridir. Yanında kalabalık bir ordu vardı. Eğer o bize gâlib gelirse; mahvoluruz. Allah'a duâ et de Mûsâ ve yanındakileri bizden geri çevirsin" dediler. O:

“Eğer ben Mûsâ ve yanındakileri geri çevirmesi için Allah'a duâ edersem; dünyam ve âhiretim gider" dedi. Onlar; bu isteklerinde devam edince; o da Hazret-i Mûsa ve yanındakilere beddua etti ve böylece Allah onu sahip olduğu ilminden ve imanından soyup uzaklaştırdı. "Onun durumu köpeğin durumu gibidir: Üzerine varsan da dilini sarkıtıp solur; kendi hâline bıraksan da dilini sarkıtıp solur", sözü ise: Ona hikmet verilirse taşıyamaz, kendi haline bırakılınca da hayrı bulamaz. Bu kişi tıpkı köpek gibidir. Üzerine gitsen de solur, kovsan da solur" mânâsındadır.

İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh, İbn Abbâs'ın, İbn Abbâs, "Onlara, şeytanın peşine taktığı ve kendisine verdiğimiz âyetlerden sıyrılarak azgınlardan olan kişinin olayını anlat" âyetini açıklarken şöyle dediğini bildirir:

“Bu, kendisine kabul edilecek üç dua verilen bir kişidir. Bu kişinin, kendisinden bir çocuğu olan bir hanımı vardı. Bu hanımı kendisine:

“Bu üç duadan birini bana ayır" deyince, Bel'âm:

“Duamın birisi senin olsun. Ne istiyorsun?" karşılığını verdi. Hanımı:

“Yüce Allah'tan beni İsrailoğullarının en güzel kadını yapmasını iste" deyince Bel'âm dua etti ve Yüce Allah bu kadını İsrailoğullarının en güzel hanımı yaptı. Kadın, israiloğullarının kadınlarının en güzeli olduğunu anladıktan sonra da kocasından yüz çevirdi ve başka şey istedi. Buna çok kızan kocası onun hakkında beddua etti ve bu sefer kadın bir köpek haline geldi. Kocanın iki dua hakkı da gidince, kadının oğulları, babalarının yanına gelip:

“Biz bu duruma dayanamayız. Allah'a yalvar da onu eski haline çevirsin" dediler. Bunun üzerine adam, dua edince kadın eski haline geldi. Sonunda adamın üç dua hakkı da gitti ve kadına Besûs adı verildi."

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre bu kişi Yemen'den Bel'âm adında biridir. Allah ona âyetlerini vermişti ve o, bunları terketmişti.

Abd b. Humeyd, Nesâî, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh, Taberânî ve İbn Merdûye'nin Abdullah b. Amr'ın:

“Onlara, şeytanın peşine taktığı ve kendisine verdiğimiz âyetlerden sıyrılarak azgınlardan olan kişinin olayını anlat" âyetini açıklarken:

“Bu kişi Umeyye b. Ebi's-Salt es- Sekafî'dir." Bir lafızda ise:

“Bu âyet, arkadaşınız Umeyye b. Ebi's-Salt hakkında nazil olmuştur" demiştir. :

İbn Asâkir'in bildirdiğine göre Saîd b. el-Müseyyeb der ki: Umeyye b. Ebi's- Salt'ın kızkardeşi Fâria, Mekke'nin fethinden sonra Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına gelince, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Kardeşinin şiirlerinden ezberinde bir şey var mı?" diye sordu. Kadın:

“Evet" cevabını verince Allah'ın Resûlü:

“Ey Fâria! Kardeşin, Allah'ın kendisine verdiği âyetlerden sıyrılan kişiye benzer" buyurdu.

İbn Asâkir'in bildirdiğine göre Umeyye b. Ebi's-Salt şöyle demiştir:

Bizden bize haber verecek bir peygamber yok mu

Hedefimizle yolumuz arasındaki uzaklık ne kadardır.

Sonra Umeyye Bahreyn'e gitti ve Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) peygamberlik gönderildi. Umeyye, Bahreyn'de sekiz yıl kaldıktan sonra, gelip Resûlullah'ı (sallallahü aleyhi ve sellem) bir toplulukla beraberken buldu. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onu İslam'a davet edip kendisine Yâsin Sûresini okudu. Sûre bitince Umeyye kalkıp gitti. Kureyşliler peşinden gidip kendisine:

“Ne dersin ey Umeyye?" diye sorunca, Umeyye:

“Onun hak üzere olduğuna şahitlik ederim" cevabını verdi. Onlar:

“Ona tabi olacak mısın?" diye sorunca ise:

“Ne yapacağına bakacağım" dedi. Umeyye sonra Şam'a gitti ve Bedir savaşından sonra gelip müslüman olmak istedi. Kendisine Bedir savaşında öldürülenler söylenince Taife dönüp orada öldü. Yüce Allah, onun hakkında, "Onlara, şeytanın peşine taktığı ve kendisine verdiğimiz âyetlerden sıyrılarak azgınlardan olan kişinin olayını anlat" âyetini indirdi.

Abd b. Humeyd , İbn Ebî Hâtim, İbn Merdûye ve İbn Asâkir, Nâfi b. Âsim b. Urve b. Mes'ûd'un şöyle dediğini bildirir: Abdullah b. Amr'ın olduğu bir halkadayken bir adam A'râf Süresindeki, "Onlara, şeytanın peşine taktığı ve kendisine verdiğimiz âyetlerden sıyrılarak azgınlardan olan kişinin olayını anlat" âyetini okuyunca, İbn Amr:

“Âyette bahsedilen kişinin kim olduğunu biliyor musunuz?" diye sordu. Bazıları:

“Sayfî b. er-Râhib'tir", bazıları ise:

“İsrailoğullarından bir kişi olan Bel'âm'dır" dedi. İbn Amr:

“Hayır" karşılığını verince, oradakiler:

“Peki, kimdir?" diye sordu. İbn Amr:

“Umeyye b. Ebu's- Salt'tır" cevabını verdi.

İbn Ebî Hâtim ve İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre Şa'bî, "Onlara, şeytanın peşine taktığı ve kendisine verdiğimiz âyetlerden sıyrılarak azgınlardan olan kişinin olayını anlat" âyetini açıklarken şöyle dedi:

“İbn Abbâs, bu kişinin, İsrailoğullarından olan Bel'âm b. Bâûrâ adında bir kişi olduğunu söylemiştir. Ensar ise, bu kişinin, kendisi için Şikâk mescidinin inşa edildiği İbnu'r-Râhib olduğunu söylemiştir. Sakîf halkı ise bu kişinin Umeyye b. Ebi's-Salt olduğunu söylemiştir."

İbn Ebî Hâtim'in İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre âyette bahsedilen kişi Sayfî b. er-Râhib'dir.

İbn Cerîr, Mücâhid'in bu âyet hakkında şöyle dediğini bildirir:

“Bu kişi, İsrâiloğullarına peygamber olarak gönderilen Bel'âm'dır. Kavmi ona rüşvet verip susmasını, o da bu rüşveti kabul etmiş ve kavmini (uyarmayı bırakıp) kendi hallerine terketmiştir."

İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbn Abbâs, "Onlara, şeytanın peşine taktığı ve kendisine verdiğimiz âyetlerden sıyrılarak azgınlardan olan kişinin olayını anlat Dileseydik o âyetlerle onu elbette yüceltirdik..." âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Kendisine verilen ilim ondan çekilip alındı. Eğer Yüce Allah dileseydi onu ilmiyle yüceltirdi."

İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mâlik b. Dînâr der ki:

“Hazret-i Mûsa, Bel'âm b. Bâûrâ'yı, Medyen kralına onları Allah'a davet etmesi için gönderdi. Bel'âm, duası kabul edilen ve İsrâiloğullarının âlimlerindendi. Hazret-i Mûsa zor zamanlarda onu ileri sürerdi. Medyen kralı Bel'âm'a birçok bağışlarda bulunup, hediyeler verince, o da Hazret-i Mûsa'nın dinini de terk edip kralın dinine girdi. "Onlara, şeytanın peşine taktığı ve kendisine verdiğimiz âyetlerden sıyrılarak azgınlardan olan kişinin olayını anlat. Dileseydik o âyetlerle onu elbette yüceltirdik..." âyetleri bu konuda nazil olmuştur.

İbn Ebî Hâtim, Ka'b'ın, "Onlara, şeytanın peşine taktığı ve kendisine verdiğimiz âyetlerden sıyrılarak azgınlardan olan kişinin olayını anlat" âyetini açıklarken:

“Bel'âm, Allah'ın, kendisiyle dua edildiğinde kabul edilen İsm-i A'zamını biliyordu" dediğini bildirir.

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Katâde, "Onlara, şeytanın peşine taktığı ve kendisine verdiğimiz âyetlerden sıyrılarak azgınlardan olan kişinin olayını anlat. Dileseydik o âyetlerle onu elbette yüceltirdik. Fakat o, dünyaya saplanıp kaldı da kendi heva ve hevesine uydu. Onun durumu köpeğin durumu gibidir: Üzerine varsan da dilini sarkıtıp solur; kendi hâline bıraksan da dilini sarkıtıp solur. İşte bu, âyetlerimizi yalanlayan toplumun durumudur. Şimdi onlara bu olayları anlat ki düşünsünler" âyetlerini açıklarken şöyle demiştir:

“Bu, kendisine doğru yol gösterilip te bunu kabul etmeyerek yüz çeviren kişiye verilmiş misaldir. Eğer dileseydik, doğru yola uymasıyla onu yüceltirdik ve şeytan ona yaklaşacak yol bulamazdı. Ama Allah kullarından dilediğini sınar. Ama bu kişi hidayete uymayı kabul etmediği için bir köpeğe benzetilmiştir. Köpeğin yüreksiz olduğu gibi bu da yüreksizdir."

İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, İkrime'nin, "Onlara, şeytanın peşine taktığı ve kendisine verdiğimiz âyetlerden sıyrılarak azgınlardan olan kişinin olayını anlaf' âyetini açıklarken:

“Bunlar, Yahudiler, Hıristiyan ve Sâbîlerden, Yüce Allah'ın kendilerine vermiş olduğu âyet ve kitaplardan sıyrılan kişilerdir. Yüce Allah onları köpeğe benzetmiştir" dediğini bildirir.

Abd b. Humeyd , İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Mücâhid, "Dileseydik o âyetlerle onu elbette yüceltirdik. Fakat o, dünyaya saplanıp kaldı da kendi heva ve hevesine uydu. Onun durumu köpeğin durumu gibidir: Üzerine varsan da dilini sarkıtıp solur; kendi hâline bıraksan da dilini sarkıtıp solur. İşte bu, âyetlerimizi yalanlayan toplumun durumudur. Şimdi onlara bu olayları anlat ki düşünsünler" âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Eğer dileseydik o âyetlerle kendisinden küfrü uzaklaştırırdık. Ancak o dünyaya meyletti ve onunla huzur buldu. Onu bineğinle de kovalasan, yürüyerek te kovalasan solur. Bu misal, Kitabı okuyup onunla amel etmeyen kişi için verilmiştir."

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in Saîd b. Cübeyr'den bildirdiğine göre âyette geçen (.....) kelimesi, meyletmek, peşinden gitmek mânâsındadır.

Abd b. Humeyd ve İbn Ebî Hâtim'in Hasan(ı Basrî)'den bildirdiğine göre âyette geçen (.....) sözü, ona doğru koşmak mânâsındadır.

İbnu'l-Münzir ve Ebu'ş-Şeyh, İbn Cüreyc'in, "Üzerine varsan da dilini sarkıtıp solur; kendi hâline bıraksan da dilini sarkıtıp solur. İşte bu, âyetlerimizi yalanlayan toplumun durumudur. Şimdi onlara bu olayları anlat ki düşünsünler" âyetini açıklarken şöyle dediğini bildirir:

“Köpek, yüreksiz bir hayvandır. Onun üzerine gitsen de dilini sarkıtıp solur, bıraksan da dilini sarkıtıp solur. İşte hidâyeti terk edenin hali de böyledir. O korkaktır, yüreksizdir."

İbn Cerîr ve Ebu'ş-Şeyh, Mu'temir'in şöyle dediğini bildirir: Ebu'l- Mu'temir'e, "Onlara, şeytanın peşine taktığı ve kendisine verdiğimiz âyetlerden sıyrılarak azgınlardan olan kişinin olayını anlat" âyeti sorulunca Seyyâr'ın şöyle dediğini söyledi: Kendisine peygamberlik verilen Bel'âm adında bir kişi vardı ve bu kişinin duası kabul olurdu. Hazret-i Mûsa, Bel'âm'ın bulunduğu ülkeye girmek isteyince, insanlar çok korktular ve Bel'âm'a gelip:

“Şu adama beddua et" dediler. Bel'âm:

“Rabbime danışayım" deyip Rabbine danıştı. Kendisine:

“Onlara beddua etme. Çünkü aralarında peygamberlerinin de bulunduğu kullarım var" denilince, Bel'âm, kavmine:

“Beddua etmek için Rabbime danıştım ve bana beddua etmemem emredildi" dedi. Kavmi Bel'âm'a hediye verince o hediyeyi kabul etti ve bunun üzerine bir daha gelip:

“Onlara beddua et" dediler. Bel'âm:

“Rabbime danışmadan beddua etmem" deyip, Rabbine danıştı, ama kendisine bir cevap verilmedi. Bunun üzerine kavmine:

“Danıştım, ama bana bir şey söylenmedi" deyince, kavmi:

“Eğer Rabbin onlara beddua etmeni istemeseydi, ilk defasında olduğu gibi seni bundan nehyederdi" dediler. Bel'âm, İsrailoğullarına beddua etmeye başladı; ama onlara her beddua ettikçe dili tersini söyleyerek kendi kavmine beddua etti. Kavminin muzaffer olması için dua ettiğinde de, Hazret-i Mûsa ve ordusunun galip gelmesi için dua etti. Kavmi:

“Görüyoruz ki sen bize beddua ediyorsun" deyince, Bel'am:

“Dilim buna dönüyor. Mûsa'nın aleyhine dua etsem de duam kabul edilmiyor. Fakat ben size, onların helak olacaklaı ümidini veren bir hususu öğreteyim. Allah, zinaya buğzeder. Eğer onlar zinaya düşecek olurlarsa umarım ki Allah onları helak eder. Kadınlarınızı gönderin onları karşılasınlar. Onlar, sefer halindeki insanlardır. Umulur ki zinaya düşerek helak olurlar" dedi. Bel'am'ın adamları, onun söylediklerini yaparak kadınları gönderip onları karşıladılar. İsrailoğulları zinaya düşünce Allah onlara veba hastalığını musallat etti ve onlardan yetmiş bin kişi öldü.

Ebu'ş-Şeyh, Saîd b. Cübeyr'in, "Onlara, şeytanın peşine taktığı ve kendisine verdiğimiz âyetlerden sıyrılarak azgınlardan olan kişinin olayını anlat" âyetini açıklarken şöyle dediğini bildirir:

“Bu kişinin İsmi Bel'âm'dı ve Allah'ın güzel isimlerinden birini biliyordu. Hazret-i Mûsa yetmiş bin kişilik bir orduyla onların üzerine yürüyünce, kavmi Bel'âm'a gelip:

“Onlara beddua et" dediler. Bu kavme bir topluluk saldırınca, Bel'âm'ın yanına giderler, o da saldıran topluluğa beddua eder ve helak olurlardı. Bel'âm, uyuyup, uykudayken kendisine ne emredileceğine bakmadan beddua etmezdi. Uyuyunca kendisine:

“Hazret-i Mûsa ve kavmi için beddua değil, dua et" denildi. Uyandığında beddua etmeyi reddedip kavmine:

“Kadınları süsleyiniz. Eğer (Hazret-i Mûsa'nın kavmi) kadınları görürlerse dayanamayıp günah işlerler ve sizler de onlara galip gelirsiniz" dedi.

177

Âyetlerimizi yalanlayıp ancak kendi nefislerine zulmeden topluluğun hâli ne kötüdür?

178

"Allah kimi hidayete erdirirce, doğru yolu bulan odur. Kimi de şaşırtırsa, işte asıl ziyana uğrayanlar onlardır"

İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre İbn Mes'ûd der ki: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) hutbesinde şöyle derdi:

“Hamd, Allah'a mahsustur. O'na hamdederiz, O'ndan yardım dileriz, O'ndan bağışlanma dileriz, nefislerimizin kötülüklerinden Allah'a sığınırız. Allah kimi hidâyete eriştirse, onu dalâlete götürecek kimse yoktur. Kimi de dalâlete düşürürse, onu hidayete eriştirecek yoktur. Allah. tan başka ilâh olmadığına ve Muhammedin'de Onun kulu ve peygamberi olduğuna şehâdet ederim."

Müslim, Nesâî, İbn Mâce, İbn Merdûye ve Beyhakî'nin, el-Esmâ ve's- Sifât'ta bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) hutbesinde, layık olduğu şekilde Allah'a hamd ve senâ ettikten sonra şöyle derdi:

“Allah kimi hidâyete eriştirse, onu dalâlete götürecek kimse yoktur. Kimi de dalâlete düşürürse, onu hidayete eriştirecek yoktur. Sözlerin en doğrusu Allah'ın Kitab'ıdır. En güzel hidayet Muhammed'in hidayetidir. İşlerin en kötüsü sonradan çıkarılanlar (dine sokulanlardır. Sonradan (dine her) sokulan şey bidat, her bidat dalalet, her dalalet te cehennemdedir." Sonra da:

“Ben ve kıyamet saati — şahadet ve orta parmağını göstererek— şunlar gibi (birbirine yakın) gönderildik" buyururdu.

Tayâlisî, Ahmed, Tirmizî, İbn Cerîr, Taberânî, Hâkim ve Beyhakî, el-Esmâ ve's-Sifât'ta, Abdullah b. Amr'dan Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Yüce Allah yaratıklarını karanlık içerisinde yarattı, kendi nurundan da onlara bir nur uzattı. O gün, o nurdan kime bir parça isabet etmişse hidayeti bulur. Kime de o nurdan bir parça ulaşmamışsa sapıklıkta kalır. İşte bunun için Allah'ın ilmi üzere kalem ve mürekkep kurudu diyorum. "

179

"Andolsun, biz cinler ve insanlardan birçoğunu cehennem için yaratmışızdır. Onların kalpleri vardır, onlarla kavramazlar; gözleri vardır, onlarla görmezler; kulakları vardır, onlarla işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir; hatta daha da aşağıdırlar. İşte asıl gafiller onlardır"

İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre âyette geçen (.....) kelimesi yaratmak mânâsındadır.

İbn Cerîr ve Ebu'ş-Şeyh'in Hasan(ı Basrî)'den bildirdiğine göre âyette geçen (.....) kelimesi cehennem için yaratmak mânâsındadır.

İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh, İbn Merdûye ve İbnu'n-Neccâr, Abdullah b. Amr'dan Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Yüce Allah cehennem için yaratıklarım yarattığı zaman, zinadan doğan çocuğu da cehennem için ' yaratmıştı" buyurduğunu nakleder.

Hakîm et-Tirmizî, İbn Ebi'd-Dünyâ, Mekâyidu'ş-Şeytan'da, Ebû Ya'lâ, İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh ve İbn Merdûye'nin Ebu'd-Derdâ'dan bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Allah, cinleri üç türde yaratmıştır. Bir sınıfı yılan, akrep ve yeryüzündeki haşereler şeklinde, bir sınıfı gökteki rüzgar şeklinde, bir sınıfı da hesap ve ceza görecek şekilde yarattı. İnsanları da üç türde yarattı. Bir sınıfı hayvanlar gibidir, "Onların kalpleri vardır, onlarla kavramazlar; gözleri vardır, onlarla görmezler; kulakları vardır, onlarla işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir; hatta daha da şaşkındırlar" Bir sınıfın da bedenleri insan bedeni, ruhları ise şeytanların ruhudur. Bir sınıfta Allah'ın gölgesinden başka gölgenin bulunmadığı günde, Allah'ın gölgesinde gölgelenecek olanlardır. "

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Mücâhid, "Andolsun, biz cinler ve insanlardan birçoğunu cehennem için yaratmışızdır. Onların kalpleri vardır, onlarla kavramazlar; gözleri vardır, onlarla görmezler; kulakları vardır, onlarla işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir; hatta daha da aşağıdırlar. İşte asıl gafiller onlardır" âyetine şu manayı vermiştir:

“Cehennem için öyle kişiler yarattık ki, onların kalpleri vardır, ama âhiretle ilgili hiçbir şeyi kavramazlar, gözleri vardır ama doğru yolu görmezler. Kulakları vardır ama hakkı duymazlar. Yüce Allah onların hayvanlar gibi olduğunu söyledikten sonra hayvanlardan daha aşağı bir konuma koymuş, sonra onların gafil olduğunu belirtmiştir."

180

"En güzel isimler Allah'ındır. O'na o güzel isimleriyle dua edin ve O nun isimleri hakkında gerçeği çarpıtanları bırakın. Onlar yaptıklarının cezasına çarptırılacaklardır"

Ahmed, Buhârî, Müslim, Tirmizî, Nesâî, İbn Mâce, İbn Huzeyme, Ebû Avâne, İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim, İbn Hibbân, Taberânî, Ebû Abdillah b. Mende, et-Tevhîd'de, İbn Merdûye, Ebû Nuaym, el-Hilye'de ve Beyhakî, el-Esmâ ve's- Sifât' ta, Ebû Hureyre'den Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Muhakkak Allah'ın doksan dokuz ismi, yani bir eksiği ile yüz ismi vardır. Kim bunları ezberleyip sayabilirse cennete girer. Yüce Allah tek'tir ve tek olanı sever. "

İbn Merdûye ve Ebû Nuaym'ın Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Yüce Allah'ın yüzden bir eksik (doksan dokuz) ismi vardır. Allah, bunlarla dua edenin duasına icabet eder" buyurdu.

Dârekutnî, Ğarâib'de, Ebû Hureyre'den Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Yüce Allah: «Benim doksan dokuz ismim vardır. Bunları ezberleyip sayan cennete girer» buyurdu."

İbn Merdûye ve Ebû Nuaym, İbn Abbâs ve İbn Ömer'den Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Muhakkak Allah'ın doksan dokuz ismi, yani bir eksiği ile yüz ismi vardır. Kim bunları ezberleyip sayabilirse cennete girer" buyurduğunu nakletmiştir.

Tirmizî, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Taberânî, İbn Mende, Hâkim, İbn Merdûye ve Beyhakî, Ebû Hureyre'den, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakletmiştir:

“Şüphesiz ki Allah'ın doksan dokuz ismi, yani bir eksiği ile yüz ismi vardır. Kim bunları ezberleyip sayabilirse cennete girer. Yüce Allah tek'tir ve tek olanı sever. O, kendisinden başka hiçbir ilah olmayan Allah, Rahman, Rahim, el-Melik, el-Kuddûs, es-Selâm, el-Mü'min, el-Müheymin, el- Azîz, el-Cebbâr, el-Mütekebbir, el-Hâlik, el-Bâri, el-Musavvir, el-Gaffâr, el- Kahhâr, el-Vehhâb, er-Rezzâk, el-Fettâh, el-Âlim, el-Kâbıd, el-Bâsıt, el-Hâfia, er-Râfi, el-Muizz, el-Müzil, es-Semî, el-Basîr, el-Hakem, el-Adi, el-Latîf, el- Habîr, el-Halîm, el-Azîm, el- Gafur, eş-Şekûr, el-Aliyy, el-Kebîr, el-Haftz, el- Mukît, el-Hasîb, el-Celîl, el-Kerîm, er-Rakîb, el-Mucîb, el-Vasi', el-Hakîm, el- Vedûd, el-Mecîd, el-Bâis, eş-Şehîd, el-Hakk, el-Vekîl, el-Kaviy, el-Metîn, el- Veliyy, el-Hamîd, el-Muhsî, el-Mübdî, el-Muîd, el-Muhyî, el-Mümît, el-Hayy; el-Kayyûm, el-Vâcid, el-Mâcid, el-Vâhid, el-Ahad, es-Samed, el-Kâdir, el- Muktedir, el-Mukaddim, el-Muahhir, el-Evvel, el-Âhir, ez-Zâhir, el-Bâtın, el- Ber, et-Tevvâb, el-Muntakim, el-Afuvv, er-Raûf, Mâlikü'l-mülk, Zülcelâl vel- ikram, el-Vâlî, el-Müteâlî, el-Muksit, el-Câmi, el-Ganî, el-Muğnî, el-Mâni, ed- Dârr, en-Nâfi, en-Nür, el-Hâdî, el-Bedf, el-Bâkî, el-Vâris, er-Reşîd, es- Sabûr'dur.

İbn Ebi'd-Dünyâ, ed-Dua'da, Taberânî, ed-Dua'da, Ebu'ş-Şeyh, Hâkim, İbn Merdûye, Ebû Nuaym ve Beyhakî'nin Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Şüphesiz ki Allah'ın doksan dokuz ismi vardır. Kim bunları ezberleyip sayabilirse cennete girer. Allah, er-Rahman, el-İlâh, er-Rab, el-Melik, el-Kuddûs, es-Selâm, el-Mü' min, el-Müheymin, el- Azîz, el-Cebbâr, el-Mütekebbir, el-Hâlik, el-Bâri, el-Musavvir, el-Halîm, el- Alîm, es-Semî, el-Basîr, el-Hayy, el-Kayyûm, el-Vâsi, el-Latîf el-Habîr, el- Hennân, el-Mennân, el-Bedî, el-Ğafur, el-Vedûd, eş-Şekûr, el-Mecîd, el-Mubdî, el-Muîd, en-Nûr, el-Bâdi, -Bir lafızda ise, el-Kâim şeklindedir- el-Evvel, el-Âhir, ez-Zâhir, el-Bâtın, el-Afuvv, el-Ğaffâr, el-Vehhâb, el-Ferd,- Bir lafızda el- Kâdir şeklindedir- el-Ahad, es-Samed, el-Vekîl, el-Kâfi, el-Bâki, el-Muğî,s, ed- Dâim, el-Müteâlî, Zül-celal vel-ikrâm, el-Mevlâ, en-Nasîr, el-Hak, el-Mubîn-, el-Vâris, el-Munîr, el-Bâis, el-Kadîr, -bir lafızda, el-Mucîb şeklindedir- el- Muhyi, el-Mumît, el-Hamîd, -bir lafızda el-Cemîl şeklindedir- es-Sâdık, el- Hafîz, el-Muhît, el-Kebîr, el-Karîb, er-Rakîb, el-Fettâh, et-Tevvâb, el-Kadîm, el- Vitr, el-Fâtır, er-Rezzâk, el-Allâm, el-Aliyy, el-Azîm, el-Ganiyy, el-Melik, el- Muktedir, el-Ekrem, er-Raûf, el-Mudebbir, el-Mâlik, el-Kâhir, el-Hâdi, eş-Şâkir, el-Kerîm, er-Rafî, eş-Şehîd, el-Vâhid, Zut-tavl, Zul-meâric,- Zul-fadi, el-Hallâk, el-Kefil, el-Celîl olan Allah'tan istiyorum.

Ebû Nuaym, İbn Abbâs ve İbn Ömer'den Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Yüce Allah'ın Kur'ân'da doksan dokuz ismi vardır. Kim bunları ezberleyip sayarsa cennete girer" buyurduğunu nakleder.

Ebû Nuaym, Muhammed b. Câfer'in şöyle dediğini bildirir: Babam, Cafer b. Muhammed es-Sâdık'a, kişinin onları ezberleyip saydığında cennete gireceği Yüce Allah'ın doksan dokuz ismini sorduğumda şöyle cevap verdi:

“Bunlar Kur'ân'da mevcuttur. Fâtiha Sûresinde beş tane vardın Yâ Allah, Yâ Rab, Yâ Rahmân, Yâ Rahîm, Yâ Melik. Bakara Sûresinde otuz üç isim vardır. Yâ Muhît, yâ Kadîr, Yâ Alîm, yâ Hakîm, yâ Aliyy, yâ Azîm, yâ Tevvâb, yâ Basîr, yâ Veliyy, yâ Vâsi, yâ Kâfi, yâ Ra'uf, yâ Bedî, yâ Şâkir, yâ Vâhid, yâ Semî, yâ Kâbid, yâ Bâsit, yâ Hayy, yâ Kayyûm, yâ Ğaniyy, yâ Hamîd, yâ Gafûr, yâ Halîm, yâ İlâh, yâ Karîb, yâ Mucîb, yâ Azîz, yâ Nasîr, yâ Kaviyy, yâ Şedîd, yâ Serî, yâ Habîr. Âli-İmrân Sûresinde ise şu isimleri vardır: yâ Vehhâb, yâ Kâim, yâ Sâdık, yâ Bâis, yâ Mun'im, yâ Mutafaddil. Nisâ Sûresinde ise şu isimler vardır: Yâ Rakîb, yâ Hasîb, yâ Şehîd, yâ Mukît, yâ Vekîl, yâ Aliyy, yâ Kebîr. En'âm Sûresinde şu isimler vardır: yâ Fâtır, yâ Kahir, yâ Latîf, yâ Burhân. A'râf Sûresinde şu isimler vardır: yâ Muhyi, yâ Mumît. Enfâl Sûresinde şu isimler vardır: yâ Ni'mel-mevlâ, yâ Ni'mel-vekîl, yâ Ni'men-nasîr. Hûd sûresinde şu isimler vardır: Yâ Hafîz, yâ Mecîd, yâ Vedûd, yâ Fa'âlun limâ yurîd. Ra'd Sûresinde şu isimler vardır: Yâ Kebîr, yâ Mute'âl. İbrâhim Sûresinde: yâ Mennân, yâ Vâris isimleri vardır. Hicr sûresinde, yâ Hallâk ismi vardır. Meryem sûresinde, yâ Ferd, Tâha Sûresinde yâ Ğaffâr, Müminûn Sûresinde yâ Kerîm ismi vardır. Nûr Sûresinde, yâ Hak ve yâ Mubîn ismi, Furkân Sûresinde yâ Hâdi, Sebe sûresinde, yâ Fettâh, Zümer Sûresinde yâ Âlim ismi vardır. Câfir sûresinde, yâ Ğâfir, yâ Kâbilut-tevbe, yâ Zet-tavl ve yâ Rafî ismi vardır. Zâriyât Sûresinde, yâ Rezzâk, yâ Zel-kuvve, yâ Metîn, Tûr Sûresinde, yâ Berr, Kamer sûresinde, yâ Melîk, yâ Muktedir, Rahmân Sûresinde, yâ Zel-celâli vel-ikrâm, yâ Rabbe'l-maşrikayn, yâ Rabbe'l-mağribeyn, yâ Bâkî, yâ Muheymin, Hadîd sûresinde, yâ Evvel, yâ Âhir, yâ Zahir, yâ Bâtin isimleri vardır. Haşr sûresinde, yâ Melik, yâ Kuddûs, yâ Selâm, yâ Mü'min, yâ Muheymin, yâ Azîz, yâ Cebbâr, yâ Mutekebbir, yâ Hâlik, yâ Bâri, yâ Mûsavvir isimleri vardır. Burûc sûresinde, yâ Mubdi, yâ Mu'îd isimleri vardır. Fecr Sûresinde, yâ Vitr, İhlâs sûresinde ise yâ Ahad ve yâ Samed isimleri vardır."

Beyhakî, el-Esmâ ve's-Sifât'ta, Abdullah b. Mes'ûd'dan, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder; "Kendisine dert veya üzüntü isabet eden: «Senin kulunum, kulunun oğluyum, cariyenin oğluyum. Perçemim senin elindedir. Hakkımdaki hükmün geçerlidir. Benim hakkımda Senin hükmün adaletlidir. Kendini isimlendirdiğin veya yaratıklarından birine bildirdiğin veya kitabında indirdiğin veya katında gayb ilminde kalmasını tercih ettiğin ismin hürmetine Kur'ân'ı kalbimin baharı, neşesi, göğsümün nuru, hüznümün gidericisi, üzüntümün yokedicisi kılmanı diliyorum» desin." Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) devamla:

“Allah, bu sözleri söyleyen herkesin üzüntüsünü sevince çevirir" buyurunca sahabe:

“Ey Allah'ın Resûlü! Bu kelimeleri öğrenelim mi?" diye sordu. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Evet. Bunları öğreniniz ve öğretiniz" buyurdu.

Beyhakî, Hazret-i Âişe'den bildirir: Hazret-i Âişe:

“Ey Allah'ın Resûlü! Bana, Yüce Allah'ın, Kendisine onunla dua edildiği zaman icabet ettiği ismini öğret" deyince, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Kalkıp abdest alarak Mescid'e gir, iki rekat namaz kıl, sonra dua et de duyayım" buyurdu. Hazret-i Âişe Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) dediğini yapıp dua için oturunca Allah'ın Resûlü:

“Allahım! Onu (ismini söylemeye) muvaffak kıl" diye dua etti. Hazret-i Âişe:

“Allahım! Senden, onlarla dua edenin duasına icabet ettiğin, onlarla isteyenin istediğini verdiğin, bildiğimiz ve bilmediğimiz, Azîmu'l-A'zam, Kebîru'l-Ekber isimlerin ve bütün güzel isimlerinle istiyorum" diye dua edince, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

"İsabet ettin, isabet ettin" buyurdu.

İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre âyette geçen (.....) kelimesi, yalanlamak mânâsındadır.

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs, "O'nun isimleri hakkında gerçeği çarpıtanları bırakın. Onlar yaptıklarının cezasına çarptırılacaklardır.." sözünü açıklarken:

“Çarpıtmaktan kastedilen, müşriklerini Lât ve Uzza putlarına Allah'ın isimleriyle (onları tahrif ederek) isimlendirmeleridir" demiştir.

İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve Ebu'ş-Şeyh'in İbn Cüreyc'den bildirdiğine göre âyette geçen ilhad'dan kastedilen, müşriklerin Yüce Allah'ın Azîz isminden, Uzza adını, Allah lafzından da Lât ismini türetmeleridir.

İbn Ebî Hâtim'in Atâ'dan bildirdiğine göre âyette geçen, (.....) kelimesi Allah'ın isimlerinin benzerlerini başka şeyler için kullanmak mânâsındadır.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre A'meş bu kelimeyi (.....) şeklinde, ve fe) harflerini nasb olarak Lahit mânâsında okumuş ve:

“İçine ondan olmayan şeyi sokarlar" mânâsını vermiştir.

Abdürrezzâk, Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in Katâde'den bildirdiğine göre âyette geçen, (.....) kelimesi ortak koşmak mânâsındadır.

Abd b. Humeyd ve Ebu'ş-Şeyh'in Katâde'den bildirdiğine göre âyette geçen, (.....) kelimesi Allah'ın isimlerini yalanlamak mânâsındadır.

181

"Yarattıklarımızdan, hakka sarılarak doğru yolu gösteren ve hak ile adaleti gerçekleştiren bir topluluk vardır."

İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbn Cüreyc, "Yarattıklarımızdan, hakka sarılarak doğru yolu gösteren ve hak ile adaleti gerçekleştiren bir topluluk vardır" âyetini açıklarken şöyle demiştir: Bize bildirildiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Bu âyette kastedilen ümmetimdir. Onlar hak ile hükmeder, alır ve verirler" buyurmuştur.

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir, Katâde'nin, "Yarattıklarımızdan, hakka sarılarak doğru yolu gösteren ve hak ile adaleti gerçekleştiren bir topluluk vardır" âyetini açıklarken şöyle dediğini bildirir: Bize söylendiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bu âyeti okuyunca:

“Bu, sizin içindir. Bir benzeri, sizden önceki kavme verilmiştir" deyip, "Mûsa'nın milletinden bir topluluk hakkı gösterirler ve onunla hükmederlerdi" âyetini okurdu.

İbn Ebî Hâtim, Rabî'nin, "Yarattıklarımızdan, hakka sarılarak doğru yolu gösteren ve hak ile adaleti gerçekleştiren bir topluluk vardır" âyetini açıklarken şöyle dediğini bildirir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Hazret-i İsâ ininceye kadar ümmetimden hak üzere kalacak olan bir topluluk vardır" buyurmuştur.

Ebu'ş-Şeyh, Ali b. Ebî Tâlib'in şöyle dediğini bildirir:

“Bu ümmet yetmiş üç fırkaya ayrılacak, biri dışında hepsi cehennemde olacaktır. Yüce Allah:

"Yarattıklarımızdan, hakka sarılarak doğru yolu gösteren ve hak ile adaleti gerçekleştiren bir topluluk vardır" buyurmaktadır. Bu ümmetten, kurtuluşa erecek olanlar bu fırkadır."

182

Bkz. Ayet:183

183

"Âyetlerimizi yalanlayanları, hiç bilmeyecekleri yerden yavaş yavaş helake götüreceğiz. Onlara mühlet veririm; (ama) benim cezam çetindir."

İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Süddî der ki:

“Âyette geçen (.....) kelimesi almak mânâsındadır. Hiç bilemeyecekleri yerden kastedilen ise (Müşriklerin) Bedir savaşında uğradıkları azaptır."

Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Yahya b. el-Müsennâ, "Âyetlerimizi yalanlayanları, hiç bilmeyecekleri yerden yavaş yavaş helake götüreceğiz" âyetini açıklarken:

“Her günah işlemelerinde, kendilerine mağfiret dilemeyi unutturacak yeni nimetler verdik" mânâsındadır" demiştir.

İbn Ebi'd-Dünyâ, Ebu'ş-Şeyh ve Beyhakî, el-Esmâ ve's-Sifât'ta, Süfyân'ın, Âyetlerimizi yalanlayanları, hiç bilmeyecekleri yerden yavaş yavaş helake götüreceğiz" âyetini açıklarken:

“Onları nimetlerle donatırız ve şükretmeyi unuttururuz" mânâsındadır, dediğini bildirir.

İbn Ebi'd-Dünyâ ve Beyhakî'nin bildirdiğine göre Sâbit el-Bunânî'ye istidrâc'ın mânâsı sorulunca:

“Bu, Yüce Allah'ın şükretmeyen kullarına tuzağıdır" cevabını verdi.

Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Süddî, "Onlara mühlet veririm; (ama) benim cezam çetindir" âyetini açıklarken şöyle dedi: Âyet, "Onlara karışma ve kendi hallerine bırak. Şüphesiz ki Benim tuzağım şiddetlidir" mânâsındadır. Bu âyet, "Hürmetli aylar çıkınca, puta tapanları bulduğunuz yerde öldürün" âyetiyle neshedîlmiştir.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“Yüce Allah'ın tuzağı, onun azabı ve cezalandırmasıdır" demiştir.

184

"Düşünmediler mî ki, arkadaşlarında (Muhammed'de) delilik yoktur? O, ancak apaçık bîr uyarıcıdır."

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Katâde der ki: Bize bildirildiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Safâ tepesinde durup, Kureyş'e kabile kabile seslenerek:

“Ey filan oğulları, Ey falan oğulları" deyip Allah'ın azabı ve cezasından sakınmalarını söyledi. Bunun üzerine onlardan birisi:

“Sizin bu arkadaşınız elbetteki bir delidir. O, sabaha kadar bağırıp durdu" dedi. Bunun üzerine Yüce Allah:

“Düşünmediler mi ki, arkadaşlarında (Muhammed'de) delilik yoktur? O, ancak apaçık bir uyarıcıdır" âyetini indirdi.

185

"Göklerin ve yerin hükümranlığına, Allah'ın yarattığı her şeye ve ecellerinin yaklaşmış olabileceğine bakmadılar mı? O halde Kur'ân'dan sonra hangi söze inanacaklar?"

İbn Ebî Şeybe, Musannef’te ve Ahmed'in Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Miraç gecesi yedinci göğe ulaştığımda, üstüme baktım ve bir de gördüm ki şimşekler ve yıldırımlar var. Bir kavme vardığımda, karınlarının evler gibi olduğunu içlerinin karınlarının dışından görülen yılanla dolu olduğunu gördüm ve: «Ey Cibril, bunlar kim?» diye sordum. Cibrîl: «Bunlar, faiz yiyenlerdir» cevabını verdi. Dünya semasına indiğimde alt tarafıma baktım ve toz, duman, sesler gördüm. «Bu nedir, ey Cibril?» diye sorduğumda, Cibrîl: «Bunlar, şeytanlardır. Allah'ın göklerinin ve yerinin melekûtunu düşünmesinler diye Ademoğullarının gözlerini saptırıyorlar. Şayet bunlar olmasaydı, şaşılacak şeyler görürlerdi» diye cevab verdi."

186

"Allah kimi şaşırtırsa, artık onun için yol gösteren yoktur. Ve onları azgınlıkları içinde şaşkın olarak bırakır"

İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Ömer b. el-Hattâb, Câbiye'de hutbe verip, Allah'a hamd ve senâ ederek şöyle dedi:

“Allah'ın hidayete eriştirdiğini kimse dalalete düşüremez. Dalalete düşürdüğünü de kimse hidayete erdiremez. Önünde duran bir keşiş Farsça bir şeyler söyleyince Hazret-i Ömer tercümana:

“Ne diyor?" diye sordu. Tercüman:

“Allah'ın kimseyi dalalete düşürmeyeceğini iddia ediyor" karşılığını verince, Hazret-i Ömer şöyle dedi:

“Yalan söyledin ey Allah'ın düşmanı! Allah seni yarattı ve dalalete düşürdü. Yine eğer isterse seni cehenneme sokar. Eğer aramızdaki anlaşma olmasaydı boynunu vururdum. Böylece halk, kader konusunda ihtilafa düşmeden dağılırlardı."

187

"Sana kıyametin ne zaman kopacağını soruyorlar. De kî: «Onun bilgisi ancak Rabbîmln katındadır. Onu vaktinde ancak O (Allah) ortaya çıkaracaktır. O göklere de, yere de ağır basmıştır. O, sîze ancak ansızın gelecektir.» Sanki senin ondan haberin varmış gibi sana soruyorlar. De kî: «Onun bilgisi sadece Allah katındadır. Fakat insanların çoğu bilmiyorlar.»"

İbn İshâk, İbn Cerîr ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki: Cebel b. Ebî Kuşeyr ve Semûel b. Zeyd Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Eğer peygamber isen bîze kıyamet saatinden haber ver, Çünkü biz ne zaman kopacağını biliyoruz" dediler. Bunun üzerine Yüce Allah:

“Sana kıyametin ne zaman kopacağını soruyorlar. De ki: «Onun bilgisi ancak Rabbimin katındadır. Onu vaktinde ancak O (Allah) ortaya çıkaracaktır. O göklere de, yere de ağır basmıştır. O, size ancak ansızın gelecektir.» Sanki senin ondan haberin varmış gibi sana soruyorlar. De ki:

“Onun bilgisi sadece Allah katındadır. Fakat insanların çoğu bilmiyorlar" âyetini indirdi.

Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Katâde der ki:

“Âyette geçen (.....) sözü, kıyamet ne zaman kopacak, mânâsındadır. Kureyşliler Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Ey Muhammed! Aramızdaki akrabalık hatırına bize kıyametin ne zaman kopacağını gizlice söyle" deyince, Yüce Allah, "Sana kıyametin ne zaman kopacağını soruyorlar. De ki:

“Onun bilgisi ancak Rabbimin katındadır..." buyurdu. Bize bildirildiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle derdi; "Kıyamet saati, kişi hayvanını sularken, kişi havuzunu tamir ederken, kişi terazisiyle tartarken, kişi malını çarşıda satarken ansızın gelecektir. Allah'ın kazası (kıyamet saati) size ansızın gelecektir. "

İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre âyette geçen (.....) sözü, sonu, nihâyeti mânâsındadır.

Ahmed'in Huzeyfe'den bildirdiğine göre Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) kıyamet saati sorulunca şöyle buyurdu:

“Onun bilgisi ancak Rabbimin katındadır. Onu vaktinde ancak O (Allah) ortaya çıkaracaktır"; ancak size onun şartlarını ve alâmetlerini bildirebilirim:

“Kıyamet kopmadan önce fitne ve here olacaktır." Sahabe:

“Ey Allah'ın Resûlü! Fitneyi anladık; Peki, here ne demektir?" diye sorunca, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): Habeşîlerin diliyle cinayetler demektir" buyurdu.

Taberânî ve İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre Ebû Mûsa el-Eş'arî der ki: Benim de bulunduğum bir sırada, Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) kıyamet saati sorulunca:

“Onu Allah'tan başka kimse bilemez. Onu vaktinde ancak O (Allah) ortaya çıkaracaktır. Ama size alâmetlerini, kıyametten önce olacak fitne ve hercleri bildirebilirim" buyurdu. Bir adam:

“Ey Allah'ın Resûlü! Here ne demektir?" diye sorunca, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Habeşilerin diliyle cinayetler demektir. İnsanların küplerinin katılaşması, insanların sadece, ma'rûfu bilmeyen, münkerden kaçınmayan ahmaklarının kalması kıyametin alâmetlerindendir" buyurdu.

Müslim, İbn Ebî Hâtim, Hâkim ve İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre Câbir b. Abdillah der ki: Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) vefat etmeden bir ay önce şöyle dediğini duydum:

“Bana kıyamet saatini soruyorsunuz. Halbuki onun ilmi Allah katındadır. Allah adına yemin ederim ki, bugün yeryüzünde nefes alan hiç kimse yoktur ki yüz sene yaşasın. "

Abd b. Humeyd ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Şa'bî der ki: Hazret-i İsa Cibrîl ile karşılaşıp:

“Allah'ın selamı üzerine olsun ey Rûhullah!" deyince, Cibrîl de:

“Allah'ın selamı senin de üzerine olsun ey Rûhullah!" karşılığını verdi. Hazret-i İsa:

“Ey Cibrîl! Kıyamet saati ne zamandır?" diye sorunca, Cibrîl kanatlarını çırptıktan sonra:

“Bu konuda soru sorulan, soruyu sorandan daha bilgili değildir" deyip, "O göklere de, yere de ağır basmıştır. O, size ancak ansızın gelecektir" veya "Onu vaktinde ancak O (Allah) ortaya çıkaracaktır" âyetini okudu.

İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Mücâhid, (.....) sözünün kıyameti sadece Allah'ın ortaya çıkarabileceği mânâsında olduğunu söylemiştir.

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, Katâde'nin âyet hakkında:

“Kıyameti ortaya çıkaracak olan sadece Allah'tır ve bunun ne zaman olacağını da sadece Allah bilir" dediğini bildirir.

İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbn Abbâs, "O göklere de, yere de ağır basmıştır..." sözünü açıklarken:

“Yeryüzünde yaratılmışlardan kıyamet gününün zararı kendisine dokunmayacak kimse yoktur" demiştir.

Abdürrezzâk, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Katâde, "O göklere de, yere de ağır basmıştır..." sözünü açıklarken şöyle demiştir:

“Kıyamet saatini bilmemeleri yeryüzü ve gökyüzü halkına ağır gelmiştir." Hasan(-ı Basrî) ise:

“Kıyamet saati geldiği zaman yeryüzü ve gökyüzü halkına ağır gelecektir" demiştir.

İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve Ebu'ş-Şeyh, İbn Cüreyc'in, "O göklere de, yere de ağır basmıştır..." sözünü açıklarken şöyle dediğini bildirir:

“Kıyamet saati geldiği zaman gök yarılır ve yıldızlar dağılır, Güneş dürülüp ışığı söner, dağlar yürütülür ve yerde yaşayanlar için pek zor bir hâdise olur. Yüce Allah'ın, ağır kıyametin göklerde ve yerde ağır basacağı sözünden kasıt budur."

İbn Ebî Hâtim'in Mücâhid'den bildirdiğine göre (.....) sözünden kastedilen, kıyametin, insanlar emniyet içindeyken ansızın gelmesidir.

İbn Ebî Hâtim ve İbn Merdûye'nin Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Kıyamet koparken, kişi ağzındaki lokmayı ne çiğneyebilecek, ne yutabilecek, ne de tükürebilecek. Yine kıyamet iki kişi satılık kumaşlarını aralarında yaymışken ve daha onun pazarlığını bitirip onu dürmeden kopacaktır."

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İkrime:

“Bir münadi, üç defa: «Ey insanlar! Kıyamet saati geldi» demeden kıyamet kopmaz" demiştir.

İbn Cerîr ve Ebu'ş-Şeyh, Süddî'nin, bu âyeti açıklarken şöyle dediğini bildirir:

“Onu zamanında ancak Allah gönderir. Onun zamanı göklerden ve yerlerden gizlenmiştir. Kıyametin ne zaman kopacağını ne mukarreb bir melek, ne de gönderilmiş bir peygamber bilir. Kıyamet saati size ansızın gelir."

İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş- Şeyh'in Mücâhid'den bildirdiğine göre âyette geçen (.....) sözü, "Sen onu o kadar çok sordun ki; sonunda onun vaktini öğrenmişsin gibi sana soruyorlar" mânâsındadır.

İbn Ebî Şeybe ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre (.....) sözünün anlamının, Mücâhid ve Saîd b. Cübeyr'den birisi, "Sanki onu biliyormuşsun gibi", diğeri ise, "Kıyamet saatinin ne zaman olduğunu sormayı seviyorsun" olduğunu söylemiştir.

İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh, İbn Abbâs'ın, (.....) sözünü açıklarken:

“Sanki onu biliyorsun gibi sana soruyorlar. Hâlbuki sen onun ne zaman olacağını bilmiyorsun" dediğini bildirir.

İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre (.....) sözü, "Sanki onu biliyormuşsın gibi" mânâsındadır.

İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs, (.....) sözünü açıklarken şöyle dedi:

“Sanki seninle onlar arasında bir yakınlık varmış, sanki onların dostuymuşsun gibi soruyorlar. İnsanlar Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) kıyamet saatini sorarken onların soru sormalarından, Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) karşı iyi davranmalarından sanki Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) memnun oluyormuşçasına gelip soruyorlardı. Yüce Allah, Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) kıyamet saatinin ilminin Allah katında olduğunu ve bunu ne bir melek, ne de peygamberin bilemeyeceğini vahyetti."

Abd b. Humeyd'in Ebû Mâlik'ten bildirdiğine göre (.....) sözü:

"Bunu sana sorduklarında sanki sen kendilerinden çok memnunmuşsun gibi davranıyorlar" mânâsındadır.

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Mücâhid der ki:

“Bu âyet, «Onların sormalarından memnunmuşsun, sormaları hoşuna gidiyormuş gibi gelip soruyorlar» mânâsındadır."

Abd b. Humeyd'in Amr b. Dînâr'dan bildirdiğine göre İbn Abbâs bu âyeti (.....) şeklinde okurdu.

Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Dahhâk, bu âyeti şöyle açıklamıştır:

“Sanki, sana ne zaman olacağını bildirmemiz için, onların sana kıyameti sormalarından memnunmuşsun gibi soruyorlar." Allah kıyamet saatini Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) bildirmemiş, "Sen onu nereden bilip bildireceksin" ve "Kıyamet günü mutlaka gelecektir. Herkes peşine koştuğu şeyin karşılığını bulsun diye neredeyse onu (kendimden) gizleyeceğim" buyurmuştur. Ubey, Tâha Süresindeki bu âyeti (.....) şeklinde okumuştur.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Katâde der ki: Kureyşliler, Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) "Seninle aramızda akrabalık vardır. Kıyamet saatinin ne zaman olacağını bize gizlice söyle" deyince, Yüce Allah:

“Sanki senin ondan haberin varmış gibi sana soruyorlar..." âyetini indirmiştir.

188

"De kî: Allah dilemedikçe ben kendime bir zarar verme ve bir fayda sağlama gücüne sahip değilim. Eğer ben gaybı biliyor olsaydım, daha çok hayır elde etmek isterdim ve bana kötülük dokunmazdı: Ben inanan bir kavim için sadece bîr uyarıcı ve bir müjdeciyim."

İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh, İbn Abbâs'ın, "Eğer ben gaybı biliyor olsaydım, daha çok hayır elde etmek isterdim ve bana kötülük dokunmazdı. Ben inanan bir kavim için sadece bir uyarıcı ve bir müjdeciyim" âyetini açıklarken şöyle dediğini bildirir:

“Eğer gaybı bilseydim, kâr edeceğim şeyi bilip alır, sonra daha çok kârla satar ve böylece hiç fakirlik çekmezdim."

İbn Cerîr ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbn Cüreyc, "De ki: Allah dilemedikçe ben kendime bir zarar verme ve bir fayda sağlama gücüne sahip değilim. Eğer ben gaybı biliyor olsaydım, daha çok hayır elde etmek isterdim ve bana kötülük dokunmazdı" âyetini açıklarken:

“Zarar ve faydadan kastedilen, hidayet ve dalâlettir. Gayb'dan kasıt ise ne zaman öleceğidir. Çok hayır ise salih amel mânâsındadır" demiştir.

İbn Cerîr ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbn Zeyd, "Bana kötülük dokunmazdı..." sözünü açıklarken:

“Kötülük olmadan (onu bilir) ve sakınırdım" demiştir.

189

Bkz. Ayet:193

190

Bkz. Ayet:193

191

Bkz. Ayet:193

192

Bkz. Ayet:193

193

"Sizi bîr nefisten yaratan ve gönlünün huzura kavuşacağı eşîni de ondan var eden Allah'tır. Eşîne yaklaşınca, eşi hafif bir yük yüklendi ve bu halde bir müddet taşıdı. Hamileliği ağırlaşınca, karı-koca, Rablerî olan Allah'a: «Bize kusursuz bir çocuk verirsen, and olsun ki şükredenlerden oluruz» diye yalvardılar. Allah onlara kusursuz bîr çocuk verince, kendilerine verdiği şey hakkında Allah'a ortaklar koştular. Allah, onların ortak koştukları şeylerden yücedir. Kendileri yaratılmışken, bîr şey yaratamayan putları mı ortak koşuyorlar? Oysa putlar ne onlara yardım edebilir ve ne de kendilerine bir yardımları olur. Onları doğru yola çağırırsanız, sîze uymazlar; çağırmanız da, susmanız da onlar için birdir"

Ahmed, Tirmizî, Rûyânî, İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim, Taberânî, Ebu'ş-Şeyh, Hâkim ve İbn Merdûye, Semure b. Cündüb'den Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Havva, doğum yapınca şeytan onun çevresinde dolaşıp -Havva'nın çocukları yaşamıyordu- ona: «Çocuğa Abdulhâris adını verirsen yaşar» deyince, Havva da çocuğuna Abdulhâris adını verdi ve böylece çocuk yaşadı. Bu şeytanın onlara vahyi ve vesvesesidir.

Abd b. Humeyd , İbn Cerîr ve İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre Semure b. Cündüb, "Allah onlara kusursuz bir çocuk verince, kendilerine verdiği şey hakkında Allah'a ortaklar koştular..." sözünü açıklarken:

“Çocuklarına Abdulhâris adını vermişlerdi" demiştir.

Abd b. Humeyd ve Ebu'ş-Şeyh, Ubey b. Ka'b'ın şöyle dediğini bildirir: Havya hamile kalınca —ki Havva'nın çocukları yaşamıyordu— Şeytan yanına gelerek:

“Ona Abdulhâris adını veriniz. Eğer böyle yaparsanız bu çocuğunuz yaşar" dedi. Bunun üzerine Hazret-i Âdem ve Havva çocuklarına Abdulhâris adını verdiler. Bu, şeytanın onlara vahyi ve vesvesesidir."

Abd b. Humeyd , İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Ubey b. Ka'b der ki: Havva hamile kaldığı zaman şeytan yanına gelerek:

“Bana itaat edip çocuğunun yaşamasını istemez misin? Çocuğunun ismini Abdulhâris koy" dedi. Havva şeytanın dediğini kabul etmeyince çocuğu doğar doğmaz vefat etti. Sonra tekrar hamile kalınca, şeytan kendisine aynı şeyi söyledi, ama Havva yine şeytanın dediğini yapmadı. Üçüncü defa hamile kalınca şeytan gelip:

“Eğer dediğimi yaparsan çocuğun yaşar. Yoksa bir hayvan olarak doğar" deyip onu korkutunca, Havva, şeytanın dediğini yaptı."

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, İbn Zeyd'den bildirdiğine göre Hazret-i Âdem'in bir oğlu olunca ismini Abdullah koydu. İblis yanlarına gidip:

“Bu oğlunuzun adını ne koydunuz?" diye sorunca, Hazret-i Âdem:

“Abdullah" cevabını verdi. Hazret-i Âdem ve Havva'nın daha önce bir çocukları doğmuş ve adını Abdullah koymuşlardı. İblis onlara:

“Siz, Allah'ın, kulunu yanınızda bırakacağını mı zannediyorsunuz. Valahi! Önceki çocuğunuzu aldığı gibi bunu da alacak. Ben sizlere bir isim öğreteceğim, ona bu adı verirseniz, siz yaşadığınız müddetçe sizinle kalır. Ona Abduşşems ismini veriniz" dedi. Bunun üzerine Hazret-i Âdem ve Havva oğullarına Abduşşems ismini verdiler. Yüce Allah'ın, "Kendileri yaratılmışken, bir şey yaratamayan putları mı ortak koşuyorlar?" âyeti buna işaret etmektedir. Yani, hiç Güneş bir şey yaratabilir mi? Güneş'in kendisi yaratılmıştır." Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Şeytan, Hazret-i Âdem ve Havva'yı iki defa aldattı" buyurmuştur. Zeyd devamla der ki:

“Şeytan onları hem cennette, hem de yeryüzünde aldattı."

İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr der ki:

“Yüce Allah, Hazret-i Âdem ve Havva'yı yeryüzüne indirdiği zaman, Hazret-i Âdem'in nefsine, hanımına karşı bir arzu koyunca, Hazret-i Âdem hanımıyla ilişkiye girdi, ilişki sonucunda Havva hamile kaldı, hamile kalır kalmaz bebek karnında kımıldamaya başlayınca Havva:

“Bu nedir?" diye sordu. İblis gelip:

“Hamile kaldın, doğum yapacaksın" karşılığını verince, Havva:

“Ne doğuracağım?" diye sordu. İblis:

“Deve, sığır, keçi veya koyundan başka bir şey doğuracağını mı sandın. Bunlardan birini doğuracaksın ve doğuracağın şey, ya burnundan, ya gözünden veya kulağından çıkacak" dedi. Havva:

“Vallahi benim her yerim bunları sığmayacak kadar dardır" deyince, İblis:

“Beni dinle ve çocuğun adını Abdulhâris koy —ki melekler arasında İblis'e Hâris denirdi—o zaman senin gibi bir insan doğurursun. Havva bunları Hazret-i Âdem'e anlatınca:

“O, bizi cennetten çıkaran kimse" dedi. Havva'nın karnındaki çocuk ölü doğdu. Havva ondan sonra tekrar hamile kaldı. İblis yine gelip ona:

“Ya benim dediğimi yaparsın ya da çocuğu öldürürüm. İlk çocuğu ben öldürmüştüm" deyince Havva durumu Hazret-i Âdem'e anlattı, ama Âdem ilk söylediklerini tekrar etti. Üçüncü defa hamile kalınca İblis gelip aynı şeyleri söyledi ve Havva yine bunları Hazret-i Âdem'e anlattı ama Hz, Âdem bu sefer karşı çıkmaz gibi bir tavır takındı. Bunun üzerine Havva çocuğa Abdülhâris adını verdi. "Allah onlara kusursuz bir çocuk verince, kendilerine verdiği şey hakkında Allah'a ortaklar koştular..." âyeti buna işaret etmektedir.

Saîd b. Mansûr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki: Havva hamile kalınca İblis gelip:

“Ben sizi cennetten çıkaran kişiyim. Ya bana itaat edersiniz ya da doğacak çocuğa dağ keçisi gibi boynuz yaparım ve çocuk doğarken karnını yarar. Daha şunları şunları da yaparım diyerek onu korkuttu ve "Bu çocuğa Abdulharis adını veriniz" dedi. Hazret-i Âdem ve Havva İblis'in bu isteğini kabul etmedi ve çocuk ölü olarak doğdu. Sonra Havva bir daha hamile kalında, İblis gelip aynı şeyleri tekrar etti. Hazret-i Âdem ve Havva çocuk sevgisi sebebiyle ona Abdulharis adını verdiler. "Allah onlara kusursuz bir çocuk verince, kendilerine verdiği şey hakkında Allah'a ortaklar koştular.. ." âyeti buna işaret etmektedir.

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Süddî:

“Hazret-i Âdem ve Havva ilk oğlullanna Abdurahman ismini verdiler. Bu çocuk ölünce sonra doğan çocuğa Sâlih adını verdiler.

İbn Cerîr'in İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre Havva'nın Hazret-i Âdem'den çocukları olduğu zaman onlara, Allah'ın kulu anlamına gelen Abdullah ve Ubeydullah gibi isimler koyuyordu, ama çocuklar ölüyordu. İblis; Hazret-i Âdem Havva'ya gelip:

“Eğer doğan çocuğunuza verdiğiniz isimlerden başkasını verseydiniz yaşardı" dedi. Havva erkek bir çocuk doğurunca Hazret-i Âdem ismini Abdulharis koydu. "Allah onlara kusursuz bir çocuk verince, kendilerine verdiği şey hakkında Allah'a ortaklar koştular..." âyeti bu konuda nazil olmuştur.

İbn Cerîr ve Ebu'ş-Şeyh, Hasan(-ı Basrî) bu âyet hakkında:

“Bu gelenek, Hazret-i Âdem'de değil, bazı milletlerde vardı" dediğini bildirir.

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre İbn Abbâs, bu âyeti, (.....) şeklinde okumuştur.

Ebu'ş-Şeyh ve İbn Merdûye'nin Semure'den bildirdiğine göre (.....) sözünden, hamile olduğu belli olmayacak şekilde geçen bir dönem kastedilmiştir. (.....) sözü ise hamileliğinin belli olması mânâsındadır.

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre âyette geçen sözü, hamile olup olmadığı konusunda şüpheye düşmesi demektir.

İbn Cerîr ve Ebu'ş-Şeyh'in Eyyûb'den bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî)'ye, "Eşine yaklaşınca, eşi hafif bir yük yüklendi ve bu halde bir müddet taşıdı..." sözü sorulunca:

“Eğer Arap olsaydın bu sözü anlardın. Bu sözün mânâsı, hamileliğin devam etme süresidir.

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, Süddî'nin, "Eşine yaklaşınca, eşi hafif bir yük yüklendi ve bu halde bir müddet taşıdı..." sözünü açıklarken:

“Hafif yükten kasıt nutfedir. Bir müddet taşıması ise hamilelik müdetince karnındakini taşımasıdır" dediğini bildirir.

Saîd b. Mansûr ve İbnu'l-Münzir'in, İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre "...ve bu halde bir müddet taşıdı..." sözü, hamilelik müddetince karnındakini taşıması mânâsındadır.

Abd b. Humeyd , İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in Mücâhid'den bildirdiğine göre "...ve bu halde bir müddet taşıdı..." sözü, hamilelik müddetince karnındakini taşıması mânâsındadır.

İbn Ebî Hâtim'in, Meymûn b. Mihrân'dan bildirdiğine göre "...ve bu halde bir müddet taşıdı..." sözü, hamileliğin ağır gelmemesi anlamındadır.

Ebu'ş-Şeyh'in Süddî'den bildirdiğine göre âyette geçen "Hamileliği ağırlaşınca..." sözü, çocuğun, karnında büyümesi anlamındadır.

Abd b. Humeyd , İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh, Ebû Sâlih'in, (.....) sözünü açıklarken şöyle dediğini bildirir:

“Doğan çocuğun hayvan olarak doğmasından korkup: «Eğer bize kusursuz bir insan verirsen...» demişlerdir"

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mücâhid, "Doğacak çocuğun insan olarak doğmamasından korktular" demiştir.

Abdürrezzâk, İbnu'l-Münzir, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in, Hasan(ı Basrî)'den bildirdiğine göre (.....) sözü, "Eğer bize kusursuz bir insan verirsen..." mânâsındadır.

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre İbn Abbâs, "Allah onlara kusursuz bir çocuk verince, kendilerine verdiği şey hakkında Allah'a ortaklar koştular..." sözünü açıklarken:

“Yüce Allah'a, ibadette değil itaatte ortak koştular" demiştir.

Abd b. Humeyd , Âsım'ın, bu âyeti, (.....) şeklinde okuduğunu bildirir.

Abd b. Humeyd, Süfyân'ın, "Allah onlara kusursuz bir çocuk verince, kendilerine verdiği şey hakkında Allah'a ortaklar koştular..." sözünü açıklarken:

“Allah'a isimde ortak koştular. İblis'in künyesi Ebû Keddûs'tur" dediğini bildirir.

Abdürrezzâk, İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim, İbnu'l-Münzir ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Süddî, "Allah onlara kusursuz bir çocuk verince, kendilerine verdiği şey hakkında Allah'a ortaklar koştular. Allah, onların ortak koştukları şeylerden yücedir" sözünü açıklarken der ki:

“Bu ifade mevsul ve mafsul olan ifadelerdendir. "Allah onlara kusursuz bîr çocuk verince, kendilerine verdiği şey hakkında Allah'a ortaklar koştular" buyruğuyla Hazret-i Âdem ve Havva'nın çocuklarına verdikleri isimler kastedilmiştir. "Allah, onların ortak koştukları şeylerden yücedir" buyruğuyla ise Hazret-i Âdem ve Havva değil, müşrikler kastedilmiştir."

İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“Hazret-i Âdem, Allah'a şirk koşmamıştır. Âyetin başı Hazret-i Âdem'in şükründen bahsetmekte, sonunda ise kendisinden sonra geleceklere örnek verilmiştir" demiştir.

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in Süddî'den bildirdiğine göre, "Allah, onların ortak koştukları şeylerden yücedir" sözü, Hazret-i Âdem'le ilgili cümleden ayrıdır. Bu cümlede Arapların ilahları kastedilmektedir.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Ebû Mâlik der ki:

“Âyetin son cümlesi mafsul bir ifadedir. Hazret-i Âdem ve Havva çocuklarına isim verme konusunda İblis'e itaat etmişlerdir; ama "Allah, onların ortak koştukları şeylerden yücedir" sözü, Muhammmed (sallallahü aleyhi ve sellem) ümmetini kasdetmektedir."

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Katâde, "Allah onlara kusursuz bir çocuk verince, kendilerine verdiği şey hakkında Allah'a ortaklar koştular..." sözünü açıklarken şöyle dedi:

“Allah'a, ibadet konusunda değil, itaat konusunda ortak koşmuşlardı. Hasan(-ı Basrî):

“Bu âyetten kastedilenler Yahudi ve Hıristiyanlardır. Allah onlara çocuklar vermiş, onlarsa bu çocukları Yahudi ve Hıristiyan yapmışlardı" derdi.

İbn Cerîr'in Hasan(ı Basrî)'den bildirdiğine göre "Allah, onların ortak koştukları şeylerden yücedir" sözünden kastedilenler, Hazret-i Âdem'den sonra gelen zürriyetinden, Allah'a ortak koşanlardır.

Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Mücâhid, "Allah, onların ortak koştukları şeylerden yücedir" sözünü açıklarken şöyle dedi:

“Bu sözle Yüce Allah Kendini ululamıştır. Melekler ve Allah'ı tesbih edenler de Yüce Allah'ı ululamışlardır."

Abd b. Humeyd ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî), "Kendileri yaratılmışken, bir şey yaratamayan putları mı ortak koşuyorlar? Oysa putlar ne onlara yardım edebilir ve ne de kendilerine bir yardımları olur" âyetlerini açıklarken der ki:

“Bu âyet kâfirleri kastetmektedir. Onlar Allah'a dua ederler. Allah onlara çocuklar verince de onları Yahudi ve Hıristiyan yaparlar. Hiçbir şey yaratamayan ve kendileri yaratılmış olan şeytanlara itaat ederler. Halbuki kendilerine dua edilenler, dua edenlere hiçbir yardımda bulunamazlar."

194

"Allah'ı bırakıp da taptıklarınız, şüphesiz sızın gîbı kullardır. Şayet doğru İseniz haydi onları çağırın da sîze karşılık versinler."

Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr der ki:

“(Kıyamet günü) Güneş ve Ay getirilip Allah'ın huzurunda durdurulur, sonra bunlara ibadet edenler çağrılıp:

“Şayet doğru iseniz haydi onları çağırın da size karşılık versinler" denilir.

195

O putların yürüyecek ayakları, yoksa tutacak elleri, yoksa görecek gözleri, yoksa işitecek kulakları mı vardır? De ki:

“ Haydi, çağırın ortaklarınızı! Sonra bana istediğiniz hîleyi kurun da elinizden gelirse, bana göz açtırmayın.”

196

Çünkü size karşı benim yardımcım, Kur’ân’ı indiren Allah’dır ve o bütün salihlere de yardım eder.

197

Sizin, Allah’dan başka taptıklarınız ise, ne size yardım edebilirler, ne de kendi nefislerine yardımları dokunur.

198

"Onları hidayete çağırsanız duymazlar. Onları sana bakarken görürsün, halbuki onlar görmezler"

İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in Süddî'den bildirdiğine göre "Onları sana bakarken görürsün, halbuki onlar görmezler" sözünden kastedilen müşriklerdir.

İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in Mücâhid'den bildirdiğine göre, "Onları sana bakarken görürsün, halbuki onlar görmezler" sözünden kastedilen, çağrıldıkları doğru yolu görmemeleridir.

199

"Sen af yolunu tut, iyiliği emret, cahillerden yüz çevir."

Saîd b. Mansûr, İbn Ebî Şeybe, Buhârî, Ebû Dâvud, Nesâî, en-Nehhâs, Nâsih'te, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Taberânî, Ebu'ş-Şeyh, İbn Merdûye ve Beyhakî, Delâil'de, Abdullah b. ez-Zübeyr'in şöyle dediğini bildirir:

“Bu âyet, insanların ahlâkını güzelleştirmek için nazil olmuştur." Bir lafızda ise şu şekildedir:

“Yüce Allah, "Sen af yolunu tut, iyiliği emret, cahillerden yüz çevir" âyetiyle, Peygamberine, insanların huyları konusunda af yolunu tutmayı emretmiştir."

İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh, Taberânî, el-Evsat'ta, İbn Merdûye ve Hâkim'iri bildirdiğine göre İbn Ömer, "Sen af yolunu tut..." buyruğuyla, Yüce Allah'ın, peygamberine, insanların huyları konusunda af yolunu tutmayı emrettiğini söylemiştir.

İbn Ebi'd-Dünyâ'nın, Mekârimu'l-Ahlâk'ta, İbrâhim b. Edhem'den bildirdiğine göre, "Sen af yolunu tut, iyiliği emret, cahillerden yüz çevir" âyeti nazil olduğu zaman Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Bana, insanların huyları konusunda af yolunu tutmanı emredilmiştir" buyurdu.

İbn Ebi'd-Dünyâ, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Şa'bî der ki:

“Sen af yolunu tut, iyiliği emret, cahillerden yüz çevir" âyeti nazil olduğu zaman Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Bu ne ey Cibril?" diye sorunca, o da şöyle dedi:

“Ben de bilmiyorum, bilene sorayım." Bunun üzerine gidip bir süre sonra gelince şöyle demiş:

“Şüphesiz Yüce Allah sana, haksızlık edeni affetmeni, seni mahrum bırakana vermeni, seninle bağını koparanların bağını gözetmeni emretmektedir."

İbn Merdûye'nin Câbir'den bildirdiğine göre "Sen af yolunu tut, iyiliği emret, cahillerden yüz çevir" âyeti nazil olduğu zaman Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Ey Cibril! Bu âyet ne anlama gelmektedir ?" diye sordu. Cibril:

“Sormadan ben de cevap veremem" diyerek semaya yükseldi. Tekrar inince ise şöyle dedi:

“Ey Muhammed! Yüce Allah, sana zulmedeni affetmeni, seni mahrum bırakana vermeni, seninle bağını koparanların bağını gözetmeni emretmektedir." Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Dünya ve âhirette en yüksek ahlâkı size bildireyim mi?" diye sorunca, sahabe:

“O nedir ey Allah'ın Resûlü?" diye sordular. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Sana zulmedeni affetmen, seni mahrum bırakana vermen, seninle bağını koparanların bağını gözetmendir" buyurdu.

İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre Kays b. Sa'd b. Ubâde der ki: Allah'ın Resûlü, Hamza b. Abdilmuttalib'e bakınca:

“Vallahi, onlardan (müşriklerden) yetmiş kişiye müsle yapacağım" dedi. Bunun üzerine Cibrîl "Sen af yolunu tut, iyiliği emret, cahillerden yüz çevir" âyetini getirdi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Bu ne ey Cibril?" diye sorunca, o da:

“Ben de bilmiyorum" deyip (Semaya çıktı) sonra dönüp şöyle dedi:

“Şüphesiz Yüce Allah sana zulmedeni affetmeni, seni mahrum bırakana vermeni, seninle bağını koparanların bağını gözetmeni emretmektedir."

İbn Merdûye'nin Hazret-i Âişe'den bildirdiğine göre "Sen af yolunu tut..."sözü, "(İnsanların huylarına karşı) Sana verilen güzel ahlâkla muamele et" mânâsındadır.

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh, Mücâhid'in, "Sen af yolunu tut, iyiliği emret, cahillerden yüz çevir" âyetini açıklarken:

“Sen İnsanların ahlâklarının zahirine bak ve ahlâklarının iç yüzünün araştırmaya girişme. Onlara iyiliği emret" demiştir.

Buhârî, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, İbn Merdûye ve Beyhakî, Şu'abu'l- İmân'da, İbn Abbâs'ın şöyle dediğini bildirir: Uyeyne b. Hısn, Huzeyfe b. Bedr'e gelip kardeşinin oğlu Hurr b. Kays b. Hısn'a misafir oldu. (Hurr), Hazret-i Peygamberin yakın tuttuğu kimselerden idi. Kurra (Kur'ânı okuyup bellemiş olanlar) Hazret-i Ömer'in akdettiği meclislerin üyeleri ve danıştığı kimseler arasında idiler. Genç ya da yaşlı olsunlar farketmezdi. Uyeyne, kardeşinin oğluna:

“Yeğenim! Senin bu emir nezdinde sözün geçerlidir. Yanına girmek için ondan bana bir izin alsan" dedi. Yeğeni:

“Yanına girmen için ondan sana izin isteyeceğim" deyip Uyeyne adına izin istedi. Uyeyne Hazret-i Ömer'in huzuruna girince şöyle dedi:

“Ey Hattab'ın oğlu, Allah'a yemin ederim ki sen bize çok vermiyorsun, aramızda da adaletle hükmetmiyorsun." Hazret-i Ömer sözlere o kadar kızdı ki üzerine atılmak istedi. Bu sefer Hurr şöyle dedi:

“Ey Mü'minlerin emiri, şüphesiz Allah Peygamberine: «Sen af yolunu tut, iyiliği emret, cahillerden yüz çevir» diye buyurmuştur. Şüphesiz ki bu da cahillerdendir." Bunun üzerine Allah'a yemin ederim Ömer'e karşı bu âyeti okuduktan sonra Ömer bundan ileriye gitmedi. O, Yüce Allah'ın Kitab'ının çizdiği hudutta durur, ondan ileriye geçmezdi.

İbn Ebî Hâtim, İbn Vehb'in vasıtasıyla, Mâlik b. Enes'ten, Abdullah b. Nâfi'nin şöyle dediğini bildirir: Sâlim b. Abdillah, üzerlerinde çan olan Şam ahalisinin kervanına uğrayıp:

“Bunlar yasaklanmıştır" dedi. Kervandakiler:

“Biz bunu senden iyi biliriz. Kerih görülen büyük çandır. Bunlar gibi ufak çanları takmakta ise sakınca yoktur" cevabını verince, Sâlim:

“Cahillerden yüz çevir" deyip sustu.

Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Katâde "Sen af yolunu tut, iyiliği emret, cahillerden yüz çevir" âyetini açıklarken:

“Bu, Yüce Allah'ın, peygamberine emrettiği ve öğrettiği ahlâktır" demiştir.

Beyhakî'nin Şu' abu'l-İmân'da bildirdiğine göre Hazret-i Ali der ki: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bana:

“Sana, ilklerin ve sonrakilerin güzel ahlâkım öğreteyim mi?" diye sorunca, "Evet ey Allah'ın Resûlü" cevabını verdim. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Seni mahrum bırakana verirsin, sana zulmedeni affedersin ve seninle bağını koparanların bağını gözetirsin" buyurdu.

Beyhakî bildiriyor: Ukbe b. Âmir der ki: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bana şöyle buyurdu:

“Sana, dünya ve âhiret. halkının en güzel ahlakını bildireyim mi? Seninle bağını koparanların bağını gözetirsin, seni mahrum bırakana verirsin ve sana zulmedeni affedersin."

Beyhakî'nin Enes'ten bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Seninle bağını koparanların bağım gözet ve sana zulmedeni affet" buyurmuştur.

Beyhakî'nin Hazret-i Âişe'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Sizlere dünya ve âhiret ahlâkının güzelliklerini bildireyim mi? Seninle bağını koparanların bağını gözetmen, seni mahrum bırakana vermen ve sana zulmedeni affetmendir. "

Beyhakî, Ebû Hureyre'den bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Sizlere Dünya ve âhiret ahlâkının güzelliklerini bildireyim mi?" diye sorunca, sahabe:

“Evet ey Allah'ın Resûlü" cevabını verdi. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Seninle bağını koparanların bağını gözet, seni mahrum bırakana ver ve sana zulmedeni affet" buyurdu.

Abdürrezzâk, Musannef’te ve onun vasıtasıyla Beyhakî, Ma'mer'den, o Ebû ishâk el-Hemdânî'den, o da İbn Ebî Hüseyn'den Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Size, dünya ve âhiret ahalisinin en güzel ahlâkını bildireyim mi? Seninle bağını koparanların bağını gözetirsin, seni mahrum bırakana verirsin ve sana zulmedeni affedersin."

Beyhakî hadisin mürsel hasen olduğunu söylemiştir.

İbn Ebi'd-Dünyâ, Mekârimu'l-Ahlâk'ta, Ebû Hureyre'den Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Kul, kendisiyle bağlarını koparanla, bu bağları gözetmedikçe, kendisine zulmedeni bağışlamadıkça ve kendisine kötülük yapana iyilikle karşılık vermedikçe katıksız imanı elde edemez."

İbn Merdûye'nin Enes'ten bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Allah katında ahlâkın güzeliği, sana zulmedeni bağışlamak, seninle bağlarım koparanla bu bağları gözetmek ve seni mahrum bırakana vermektir" buyurup, "Sen af yolunu tut, iyiliği emret, cahillerden yüz çevir" âyetini okudu.

Ebu'ş-Şeyh, İbn Abbâs'ın:

“Allah, af yolunun tutulmasından razı olmuş ve bunu emretmiştir" dediğini bildirir.

Ahmed ve Taberânî, Muâz b. Enes'ten, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Faziletlerin en üstünü, seninle bağlarını koparanla bu bağlan gözetmek, seni mahrum bırakana vermek ve sana söveni affetmendir" buyurduğunu nakletmiştir.

Silefî, et-Tuyûriyyât'ta, Nâfi'den bildirir:

“İbn Ömer yolculuğa çıktığı zaman beraberinde, kötülerin kötülüğüne engel olması için bir sefih çıkarırdı."

İbn Adiyy ve Beyhakî, Şu'abu'l-İmân'da, İbn Şevzeb'in şöyle dediğini bildirir: Süleymân b. Mûsa ile beraber Mekhûl'un yanındayken bir adam gelip Süleyman'a karşı edepsizlik yaptı. Süleymân ise susmuş bir şey demiyordu. Süleyman'ın bir kardeşi gelip adama karşılık verince, Mekhûl:

“Yanında bir sefihi olmayan zillete düşer" dedi.

İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre "Sen af yolunu tut, iyiliği emret, cahillerden yüz çevir" âyeti, "Sen, insanların mallarından, fazla olanı ve isteyerek sana getirdiklerini al" mânâsındadır. Bu hüküm, Tevbe Süresindeki zekat âyeti inmeden önce geçerliydi.

İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in, İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre "Sen af yolunu tut, iyiliği emret, cahillerden yüz çevir" âyeti, "İnsanların mallarından fazlasını al, fazlasını infak et ve iyiliği emret" mânâsındadır.

Tastî'nin bildirdiğine göre Nâfi' b. el-Ezrak, İbn Abbâs'a: (.....) ifadesinin ne anlama geldiğini sorunca, İbn Abbâs:

“Mallarından fazla olan kısmını al. Yüce Allah, Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) bunu emretmiştir" karşılığını vermiştir. Nâfi':

“Peki, Araplar öylesi bir ifadenin ne anlama geldiğini biliyorlar mı ki?" diye sorunca da, İbn Abbâs şöyle demiştir:

“Tabi ki! Ubeyd b. el-Abras'ın:

Kabalığı ve kötülüğü görmezden gelir

Arıların baharda yağmurun geçmesini beklemeleri gibi" dediğini bilmez misin?"

İbn Cerîr ve Nehhâs'ın, en-Nâsih'te bildirdiğine göre Süddî, (.....) sözünün, malın fazlasının alınması anlamında olduğunu, zekat âyetinin bunu neshettiğini söylemiştir.

Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Süddî der ki:

“Sen af yolunu tut, iyiliği emret, cahillerden yüz çevir" âyeti nazil olduğu zaman, kişi malından kendisine yetecek kadarını bırakıp, kalanını tasadduk ediyordu. Zekat âyetinin inmesiyle âyetin zekatla ilgili hükmü neshedilmiştir. Bu âyet, namaz zekat ve cihad farz edilmeden önce nazil olmuştur. Allah bu âyette cahillerden yüz çevrilmesini emretmişti. Sonra, "Haksızlığa uğratılarak kendilerine savaş açılan kimselerin karşı koyup savaşmasına izin verilmiştir. Allah onlara yardım etmeğe elbette Kadir'dir" âyeti bunu neshetmiştir.

200

"Sana şeytandan bîr vesvese gelirse hemen Allah'a sığın, çünkü O, herşeyî işitendir, en iyi bilendir."

İbn Cerîr'in İbn Zeyd'den bildirdiğine göre "Sen af yolunu tut, iyiliği emret, cahillerden yüz çevir" âyeti nazil olduğu zaman Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Ey Rabbim ya gazabı (öfkeyi) ne yapacağız?" deyince, "Sana şeytandan bir vesvese gelirse hemen Allah'a sığın. Çünkü O, herşeyi İşitendir, en iyi bilendir" âyeti nazil oldu.

Abd b. Humeyd , İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Katâde, "Sana şeytandan bir vesvese gelirse hemen Allah'a sığın. Çünkü O, herşeyi İşitendir, en iyi bilendir" âyetini açıklarken:

“Yüce Allah, bu düşmanın (şeytanın) azgınlık edeceğini ve asi olacağını bilmiştir" demiştir.

İbn Ebî Hâtim'in İbn Mes'ûd'dan bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle derdi:

“Allahım! Şeytandan, onun hemzinden, nefesinden ve nefhasından Sana sığınırım." (İbn Mes'ûd der ki) Şeytanın hemzi, delilik mânâsındadır. Nefesi şiir, nefha ise kişiye kibirli olmasını telkin etmesidir.

201

Bkz. Ayet:203

202

Bkz. Ayet:203

203

"Allah'a karşı gelmekten sakınanlar, şeytan tarafından bîr vesveseye uğrayınca, Allah'ı anarlar ve hemen gerçeği görürler. Şeytanın kardeşleri onları azgınlığa sürüklerler ve bundan hiç geri durmazlar. Onlara bir âyet getirmediğin zaman, «Sen bir tane yapsaydın ya» derler. De ki: Ben ancak Rabbim tarafından bana vahyolunana uyarım. Bu Kitap inanan millete Rabbinîzden açık belgeler, yol gösterme ve rahmettir."

İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in Mücâhid'den bildirdiğine göre âyette geçen sakınanlardan kasıt müminlerdir.

Ebu'ş-Şeyh, Abd b. Humeyd ve İbn Ebi'd-Dünyâ Zemmu'l-Gadab'da, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve Ebu'ş-Şeyh'in Mücâhid'den bildirdiğine göre âyette geçen (.....) kelimesi, öfke mânâsındadır.

Abd b. Humeyd ve İbn Ebî Hâtim'in İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre (.....) kelimesi, öfke mânâsındadır.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Dahhak, bu âyeti ( pik: all pi eblk fy şeklinde okumuş ve:

“Bir kötülük yapmak isteyince (Allah'ı anıp) ondan vazgeçer" mânâsını vermiştir.

İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Süddi, "Şeytan tarafından bir vesveseye uğrayınca.." sözünü, "Yanılarak günah işleyince tövbe ederler" olarak açıklamıştır.

Beyhakî, Şu'abu'l-İmân'da, Vehb b. Cerîr vasıtasıyla, babasının şöyle dediğini bildirir: Hasan(-ı Basrî)'nin yanında otururken bir adam gelip:

“Ey Ebû Said! Günah işledikten sonra tövbe eden kişi hakkında ne dersin?" diye sorunca, Hasan:

“Tövbesi onu ancak Allah'a yaklaştırır" cevabını verdi. Adam:

“Sonra bir daha aynı günahı işleyip tövbe ederse?" diye sorunca, Hasan:

“Tövbesi, ancak onun Allah katındaki değerini yükseltir" dedikten sonra bana:

Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) bu konudaki sözünü duymadın mı?" diye sordu. Ben:

“Ne dedi?" diye sorduğumda, Hasan şöyle cevap verdi: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Mümin ekinin başağı gibidir. Bazen eğilir; bazen doğrulur ve böylece büyür. Ekinin sahibi ekini biçince aldığı ürüne şükretmesi gibi mümin de iyi bir amelde bulunduğu zaman haline şükreder" buyurdu ve:

“Şüphe yok ki Allah'a karşı gelmekten sakınanlar, kendilerine şeytandan bir vesvese dokunduğu zaman iyice düşünürler (derhal Allah'ı hatırlarlar da) sonra hemen gözlerini açarlar" âyetini okudu.

Ebu'ş-Şeyh, Muhammed b. Ka'b'ın:

“Allah, mümin kuluna kafir, adını vermemiştir" dedikten sonra, "Allah'a karşı gelmekten sakınanlar, şeytan tarafından bir vesveseye uğrayınca, Allah'ı anarlar ve hemen gerçeği görürler" âyetini okuyup:

“Ona kafir dememiş, sakınan demiştir" dediğini bildirir.

İbn Merdûye'nin Cabir b. Abdillah'ın şöyle dediğini bildiriyor:

Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) bu âyeti, (.....) şeklinde okuduğunu duydum."

Abd b. Humeyd , A'meş'ten, İbrâhîm ve Yahya b. Eyyûb'dan birinin bu âyeti, (.....) şeklinde, diğerinin ise (.....) şeklinde okuduğunu nakleder.

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr bu âyeti, (.....) şeklinde okumuştur.

İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve İbn Merdûye İbn Abbâs'ın bu âyet hakkında şöyle dediğini bildirir:

“Tayf, şeytanın verdiği bir sıkıntıdır. Şeytan onlara (günaha sokmak suretiyle) bir sıkıntı verdiği zaman gerçeği görüp hemen bu günahı bırakırlar ve Allah'ın emrine tutunarak şeytana isyan ederler. Şeytanın kardeşleri onları azgınlığa sürüklerler ve bundan hiç geri durmazlar. Ne insanlar günah ilşlemekten geri durur, ne de şeytanlar onları azgınlığa sürüklemek için çabalamayı terkeder. Onlara bir âyet (mucize) getirmediğin zaman "Sen onu kendin irticalen, düşünmeden ve hazırlanmadan bir tane yapsaydın ya" derler."

İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh ve İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs, "Şeytanın kardeşleri onları azgınlığa sürüklerler ve bundan hiç geri durmazlar" âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Burada kastedilen, insanlardan olan dostlarına vesvese veren cinlerdir. Onları azgınlığa sürüklemek için uğraşmaktan hiç usanmazlar ve, "Onlara bir âyet getirmediğin zaman, «Sen bir tane yapsaydın ya» derler" Yani "Kendin uydursaydın ya" derler.

Abd b. Humeyd , İbn Cerîr ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Mücâhid, âyette geçen kardeşlerden kastın şeytanlar, (.....) kelimesinin ise onları cehalete sürüklemek olduğunu söyledi, (.....) sözü ise:

“Sen kendin yapsaydın" mânâsındadır.

Hakim et-Tirmizî'nin bildirdiğine göre Ömer b. el-Hattâb der ki: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) yanıma üzgün olduğu yüzünden belli olmuş bir şekilde geldi ve sakalımdan tutup şöyle dedi:

“Şüphesiz biz Allah'a aidiz ve tekrar Ona döneceğiz. Az önce Cibril geldi ve bana: «Şüphesiz biz Allah'a aidiz ve tekrar Ona döneceğiz» dedi. Ben de: «Evet. Şüphesiz biz Allah'a aidiz ve tekrar Ona döneceğiz. Ama ey Cibril, Neden böyle dedin?» diye sordum. Cibril: «Senden kısa bir müddet sonra ümmetin fitneye düşecektir» cevabım verince, ben: «Bu fitne, küfür fitnesi mi yoksa dalâlet fitnesi mi?» diye sordum. Cibril: «İkisi de olacaktır» karşılığını verince, ben: «Ben onlara Allah'ın Kitab'ını bırakmışken, bu nasıl olacak?» diye sordum. Cibril: «Allah'ın Kitab'ıyla dalalete düşecekler. İlk dalâlete düşecek olanlar da kuraları (hafızları) ve idarecileridir. İdareciler insanlara haklarını vermeyecekler ve bunun üzerine savaşacaklar. Kurralar da idarecilerin hevasına uyacak. Onları azgınlıklarında destekleyecekler ve buna mani olmayacaklar» dedi. Ben: «Ey Cibril! Onlardan selamette olacaklar nasıl yapmalı?» diye sorduğumda ise Cibril: «Onlardan uzak durmak ve sabırla. Eğer kendilerine hakları olan bir şey verilirse alırlar; verilmediği zaman ise bırakırlar» cevabını verdi."

Abd b. Humeyd ve Ebu'ş-Şeyh, Katâde'nin, "De ki: Ben ancak Rabbim tarafından bana vahyolunana uyarım. Bu Kitap inanan millete Rabbinizden açık belgeler, yol gösterme ve rahmettir" âyetini açıklarken şöyle dediğini bildirir:

“Bana vahyolunan Kur'ân, sizin için Rabbinizden bir açıklamadır, onu anlayınız. Bu Kur'ân, ona iman edene, onunla amel edene ve bu durumda ölene yol gösteren ve rahmettir."

204

"Kur'ân okunduğu zaman ona kulak verip dinleyin ve susun ki size merhamet edilsin"

İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh, İbn Merdûye, Beyhakî', el-Kırâatu fis- salât'ta ve İbn Asâkir'in Ebu Hureyre'den bildirdiğine göre, "Kur'ân okunduğu zaman ona kulak verip dinleyin ve susun ki size merhamet edilsin" âyeti, sahabenin, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) arkasında namaz kılarken seslerini yükseltmesi sebebiyle nazil olmuştur.

İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve Beyhakî, el-Kırâatu fis-salâf ta İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre "Kur'ân okunduğu zaman ona kulak verip dinleyin ve susun ki size merhamet edilsin" âyeti, farz olan namaz hakkında inmiştir.

İbn Merdûye ve Beyhakî, el-Kırâatu fis-salât'ta İbn Abbâs'ın şöyle dediğini bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) farz namazları kıldırırken, arkasındaki bir topluluk okuyup O'nun okumasını karıştırırlardı. "Kur'ân okunduğu zaman ona kulak verip dinleyin ve susun ki size merhamet edilsin" âyeti bu sebeple inmiştir." İbn Abbâs devamla şöyle dedi:

“Eğer okuyanı dinlemezsek, bizler eşekten daha kötü ve kabayız demektir."

Saîd b. Mansûr, İbn Ebî Hâtim ve Beyhakî'nin, el-Kırâatu fis-salât'ta Mühammed b. Ka'b el-Kurazî'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) namazda okuduğu zaman arkasındakiler onun peşinden aynı şeyi söylüyorlardı. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Bismillahirrahmanirrahîm" deyince onlar da diyor, Fatiha ve arkasından okunan sûreyi de onun peşinden tekrar ediyorlardı. Bu durum bir müddet böyle devam ettikten sonra, "Kur'ân okunduğu zaman ona kulak verip dinleyin ve susun ki size merhamet edilsin" âyeti nazil oldu ve âyet sahabeye "Sen oku" sahabeye de:

“Sizler (dinleyip) susun" dedi.

Abd b. Humeyd , İbn Ebî Hâtim ve Beyhakî, Sünen'de, Mücâhid'in şöyle dediğini bildirir: Ensar'dan bir adam, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) arkasında namaz kılarken okuyunca, "Kur'ân okunduğu zaman ona kulak verip dinleyin ve susun ki size merhamet edilsin" âyeti nazil olmuştur.

İbn Ebî Şeybe, İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh, Buhârî, el-Kırâatu fis-salât'ta ve İbn Merdûye, Abdullah b. Muğaffel'den bildirir: İbn Muğaffel'e:

“Kur'ân'ın okunduğunu duyan herkesin dinleyip susması vacip midir?" diye sorulunca, "Hayır. «Kur'ân okunduğu zaman ona kulak verip dinleyin ve susun ki size merhamet edilsin» âyeti, imanın kıraati hakkında inmiştir. İmam okuduğu zaman onu dinle ve sus" cevabını verdi.

Abd b. Humeyd , İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh ve Beyhakî, el- Kırâatu fis-Salât'ta bildirir: İbn Mes'ûd, arkadaşlarına namaz kıldırırken arkasındakilerden bazılarının (sesli) okumakta olduğunu gördü ve namazı bitirince şöyle dedi:

“Anlayacağınız zaman daha gelmedi mi! Akledeceğiniz zaman daha gelmedi mi! Yüce Allah'ın buyurduğu gibi, Kur'ân okunduğu zaman ona kulak verip dinleyin."

İbn Ebî Şeybe, Taberânî, M. el-Evsafta, İbn Merdûye ve Beyhakî, el- Kırâatu fis-salât'ta, Ebû Vail'den bildirir: İbn Mes'ûd, imamın arkasında, okumak hakkında:

“Sana emredildiği gibi susup Kur'ân'ı dinle. Namazda (kendine has) bir meşguliyet vardır. Bu sebeple imamın okuması senin için yeterlidir" demiştir.

İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre Hazret-i Ali:

“İmamın arkasında okuyan kişi fıtrattan ayrılmıştır" demiştir.

İbn Ebî Şeybe Zeyd b. Sâbit'in:

“İmamın arkasında okumak yoktur" dediğini bildirir.

İbn Ebî Şeybe'nin Ebu Hureyre'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“İmam, kendisine uyulması için imam yapılmıştır. O tekbir getirince siz de getirin, okuduğu zaman ise susunuz" buyurmuştur.

İbn Ebî Şeybe, Câbir'den, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Namaz kılan bir kimsenin imamı bulunursa, imamın kıraati, onun için kıraattir" buyurduğunu nakleder.

İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre İbrâhîm(-i Nehaî) der ki:

“İlk olarak çıkardıkları (bidat) imamın arkasında kıraattir. Daha önce imamın arkasında okunmazdı."

İbn Cerîr ve Beyhakî, el-Kırâatu fts-Salât'ta, Zührî'den bildirir:

“Kur'ân okunduğu zaman ona kulak verip dinleyin ve susun ki size merhamet edilsin" âyeti, Allah'ın Resûlü her ne zaman ne okursa o da kendisiyle beraber okuyan Ensar'dan olan bir genç hakkında inmiştir.

Abd b. Humeyd, Ebu'ş-Şeyh ve Beyhakî, el-Kırâatu fis-Salât'ta, Ebu'l- Âliye'den bildirir: Allah'ın Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) ashâbına namaz kıldırırken, okuyunca, sahabe de ardından okurdu. "Kur'ân okunduğu zaman ona kulak verip dinleyin ve susun ki size merhamet edilsin" âyeti nazil olunca, sahabe sustu, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) okudu.

Ebu'ş-Şeyh'in İbn Ömer'den bildirdiğine göre İsrailoğullarının imamları okuduğu zaman, cemaat kendisine karşılık verirdi. Allah bu ümmetin böyle yapmasını kerih gördü ve, "Kur'ân okunduğu zaman ona kulak verip dinleyin ve susun ki size merhamet edilsin" buyurdu.

İbn Ebî Şeybe, Musannef’te, İbrâhîm(-i Nehaî)'nin şöyle dediğini bildirir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) okuyunca arkasındakiler de okurdu. Bunun üzerine, "Kur'ân okunduğu zaman ona kulak verip dinleyin ve susun ki size merhamet edilsin" âyeti nazil oldu.

Abd b. Humeyd ve Ebu'ş-Şeyh, Talha b. Musarrif'in, "Kur'ân okunduğu zaman ona kulak verip dinleyin ve susun ki size merhamet edilsin" âyetini açıklarken:

“Bu imamlar, okudukları zaman susmamız ve kendilerini dinlememiz emredilen imamlar değildir" dediğini bildirir.

İbn Ebî Şeybe, Musannef'te, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş- Şeyh, İbn Merdûye ve Beyhakî'nin, el-Kırâatu fis-Salât'ta bildirdiğine göre Ebu Hureyre der ki:

“Müslümanlar namaz içinde konuşurlardı. Bunun üzerine, "Kur'ân okunduğu zaman ona kulak verip dinleyin ve susun ki size merhamet edilsin" âyeti nazil oldu."

İbn Ebî Hâtim ve İbn Merdûye'nin İbn Mes'ûd'dan bildirdiğine göre, İbn Mes'ûd, namaz kılmakta olan Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) selam verince, Allah'ın Resûlü selama karşılık vermedi. Daha önce kişi namazdayken konuşabiliyor ve bir şey isteyebiliyordu. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) namazı bitirince:

“Allah dilediğini yapar. «Kur'ân okunduğu zaman ona kulak verip dinleyin ve susun ki size merhamet edilsin» âyeti nazil oldu " buyu rd u.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Mes'ûd der ki:

“Namazdayken birbirimize selam verirdik. Bunun üzerine, "Kur'ân okunduğu zaman ona kulak verip dinleyin ve susun ki size merhamet edilsin" âyeti nazil oldu."

İbn Merdûye ve Beyhakî, Sünen'de, Abdullah b. Muğaffel'in şöyle dediğini bildirir:

“İnsanlar namazdayken konuşurlardı, "Kur'ân okunduğu zaman ona kulak verip dinleyin ve susun ki size merhamet edilsin" âyeti nazil olunca namazda konuşmamızı yasakladı."

Abdürrezzâk, Musannef’te, Atâ'nın şöyle dediğini bildirir: Bana ulaştığına göre, "Kur'ân okunduğu zaman ona kulak verip dinleyin ve susun ki size merhamet edilsin" âyeti nazil olmadan önce müslümanlar, Yahudi ve Hıristiyanların yaptığı gibi namazda konuşurlardı."

Abdürrezzâk, Abd b. Humeyd , İbn Cerîr, Ebu'ş-Şeyh ve Beyhakî'nin, el- Kırâatu fis-Salât'ta bildirdiğine göre Katâde der ki: Namazın ilk emredildiği zamanlarda müslümanlar namazdayken konuşurlardı. Kişi, müslümanlar namazdayken gelir ve:

“Kaç rekat kıldınız?" diye sorar, namazdaki de:

“Şu kadar kıldık" cevabını verirdi. "Kur'ân okunduğu zaman ona kulak verip dinleyin ve susun ki size merhamet edilsin" âyeti nazil olunca dinleyip susmaları emredildi. Böylece bilindi ki susmak, kişinin dinleyip anlaması için daha iyidir. Yine bilindi ki susmadan anlayamayacaklar. Susmak dille, dinlemek te kulaklarla olur.

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Dahhâk:

“Müslümanlar namazdayken konuşurlardı. "Kur'ân okunduğu zaman ona kulak verip dinleyin ve susun ki size merhamet edilsin" âyeti nazil oldu (ve dinleyip susmaları emredildi)" demiştir.

İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh, İbn Merdûye ve Beyhakî'nin Sünen'de, İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre "Kur'ân okunduğu zaman ona kulak verip dinleyin ve susun ki size merhamet edilsin" âyeti Cuma, Bayram ve açıktan okunan namazlar hakkında nazil olmuştur.

İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki:

“Mümin, okunan Kur'ân'ı dinleyip dinlememekte serbesttir. Ancak, Cuma, bayram ve açıktan okunan namazlardaki kıraati susup dinlemek zorundadır."

İbn Merdûye ve Beyhakî, el-Kırâatu fiş-Salât'ta, İbn Abbâs'ın, "Kur'ân okunduğu zaman ona kulak verip dinleyin ve susun ki size merhamet edilsin" âyeti hakkında şöyle dediğini bildirir: Bu âyet, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) arkasında namaz kılarken, Cuma ve bayram günlerinde hutbede seslerin yükseltilmesi hakkında inmiştir. Bu âyet inince Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) müslümanların namazda ve hutbe verilirken, hutbe de namazdan olduğu için konuşulmasını yasaklayıp:

“Cuma günü imam hutbe verirken konuşanın namazı yoktur" buyurdu.

Abdürrezzâk, Saîd b. Mansûr, İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd , İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh ve Beyhakî'nin, el-Kırâatu fis- Salât'ta bildirdiğine göre Mücâhid, "Kur'ân okunduğu zaman ona kulak verip dinleyin ve susun ki size merhamet edilsin" âyetinin namaz ve Cuma günü hutbe verilirken susmak hakkında nazil olduğunu söylemiştir.

Abdürrezzâk, Saîd b. Mansûr, Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Mücâhid der ki:

“İki yerde susmak vaciptir. İmam okurken namazda ve Cuma günü imam hutbe verirken."

Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbn Cüreyc der ki: Atâ'ya:

“Cuma günü susmayı vacip kılan şey nedir?" diye sorduğumda, "Kur'ân okunduğu zaman ona kulak verip dinleyin ve susun ki size merhamet edilsin" âyetidir. Susup dinlemenin, namazda ve Cuma günü (hutbe verilirken) vacip olduğunu söylemişlerdir" cevabını verdi. Ben:

“Cuma günü hutbe verilirken susmanın hükmü namazda susmak gibi midir?" diye sorunca, Ata:

“Evet" cevabını verdi."

İbn Ebî Şeybe'nin Hasan(ı Basrî)'den bildirdiğine göre "Kur'ân okunduğu zaman ona kulak verip dinleyin ve susun ki size merhamet edilsin" âyetinde, farz namazlarda ve zikir (hutbe) sırasında dinleyip susmak emredilmiştir.

Abdürrezzâk ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Kelbî der ki:

“Kur'ân okunduğu zaman ona kulak verip dinleyin ve susun ki size merhamet edilsin" âyeti nazil olmadan önce müslümanlar, namazdayken cennet ve cehennemden bahseden âyetleri duyunca seslerini yükseltiyorlardı.

İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh, İbn Abbâs'ın, "Kur'ân okunduğu zaman ona kulak verip dinleyin ve susun ki size merhamet edilsin" âyetini açıklarken:

“Dinleyip susulmasının emredildiği zaman, namaz ve vahyin iniş anıdır" dediğini bildirir.

Beyhakî, el-Kırâatu fis-Salât'ta Atâ'nın şöyle dediğini bildirir: İbn Abbâs'a, "Kur'ân okunduğu zaman ona kulak verip dinleyin ve susun ki size merhamet edilsin" âyetindeki dinleyip susma emrinin her okuyan hakkında mı olduğunu sorduğumda:

“Sadece namazda okunurken okunanı dinleyip susmak gerekir" cevabını verdi.

Abdürrezzâk, Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Mücâhid, imam, korku veya rahmet ile alakalı bir âyet okuduğunda, arkasındakilerden birinin herhangi bir şey söylemesini kerih görmüş ve:

“Susmak gerekir" demiştir.

Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Osman b. Zâide'ye Kur'ân okunduğu zaman elbisesiyle yüzünü kapatır ve, "Kur'ân okunduğu zaman ona kulak verip dinleyin ve susun ki size merhamet edilsin" âyetini delil göstererek, gözlerini ve diğer azalarını okunan Kur'ân'ın dışındaki şeylerle meşgul etmeyi kerih görürdü.

Ahmed ve Beyhakî, Şuabu'l-İmân'da hasen isnâdla, Ebu Hureyre'den, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Kur'ân'dan bir âyet dinleyene kat kat sevap yazılır. Kıyamet günü bu âyet, onu okuyana ışık olur."

İbnu'd-Durays, Fadailu'l-Kur'ân'da, Hasan(ı Basrî'nin) şöyle dediğini bildirir:

“Allah'ın Kitab'ından bir âyet dinleyene iki kat sevap yazılır. Kıyamet günü ise bu âyet, onu okuyana ışık olur."

205

"Rabbini, içinden yalvararak ve korkarak, yüksek olmayan bir sesle sabah-akşam zikret ve gafillerden olma"

Abdürrezzâk, Abd b. Humeyd , İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Katâde, bu âyeti açıklarken:

“Yüce Allah, peygamberine Onu zikretmesini emredip gaflete düşmemesini emretmiştir. (.....) sabah namazı, (.....) ise akşam demektir.

İbn Ebî Hâtim'in Ebu's-Sahr'dan bildirdiğine göre (.....) kelimesi öğle ile ikindi arası mânâsındadır.

İbn Cerîr ve Ebu'ş-Şeyh, İbn Zeyd'in, "Kur'ân okunduğu zaman ona kulak verip dinleyin ve susun ki size merhamet edilsin. Rabbini, içinden yalvararak ve korkarak, yüksek olmayan bir sesle sabah-akşam zikret ve gafillerden olma" âyetlerini açıklarken şöyle dediğini bildirir:

“Kur'ân'ın dinlenip susulacağı vakit, imamın namaza başladığı zamandır. Sonraki âyette ise Yüce Allah:

“Ey Kur'ân'ı dinleyip susan, sabah akşam, içinden yalvararak kısık sesle Rabbini zikret. Sesini yükseltme ve gafillerden olma" buyurmaktadır.

İbn Cerîr, İbn Şahin, et-Terğib fi'z-Zikr'fe ve Ebu'ş-Şeyh, Ubeyd b. Umeyr'in, "Rabbini, içinden yalvararak ve korkarak, yüksek olmayan bir sesle sabah-akşam zikret ve gafillerden olma" âyetini açıklarken şöyle dediğini bildirir: Yüce Allah:

“Kulum, Beni içinden zikrederse, ben de onu içimden zikrederim. Kulum Beni yalnızken zikrederse, Ben de onu yalnızken zikrederim. Kulum beni bir topluluk içinde zikrederse, Ben de onu daha üstün ve hayırlı bir topluluk içinde zikrederim" buyurmaktadır.

İbn Cerîr ve Ebu'ş-Şeyh'in Mücâhid'den bildirdiğine göre (.....) fecrin sonu, (.....) kelimesinden kastedilen zamanın son vakti ise ikindi namazıdır. Bu iki vaktin de bir ilk, bir de son vakti vardır. Fecrin başlangıcı ve sonu olduğu gibi. "Ayrıca Rabbini çok an, sabah akşam tesbih et" âyeti buna misal verilebilir. Buradaki (.....) Güneş'in batıya yönelmesinden, batmasına kadar olan zamandır. (.....) ise fecrin başlangıcıdır.

Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr, Mutarrif b. Vâsil'den, Ebu Vâil'in Güneş batarken oğluna:

“Daha akşamlamadık mı?" dediğini, bildirir.

Bezzâr ve Taberânî'nin, İbn Mes'ûd'dan bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Gafiller arasında Allah'ı zikreden, herkes kaçarken savaşan savaşçı gibidir" buyurduğunu nakleder.

İbn Ebî Hâtim, Bukeyr b. el-Ahnes'in şöyle dediğini bildirir:

“Cuma günü olduğu halde, Cuma günü olduğunu bilmeyen herkes gafillerden yazılır."

Taberânî, İbn Merdûye ve Beyhakî, Şu'abu'l-İmân'da,' İbn Amr'dan, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Gaflet, şu üç şeyde olur: Allah'ı anma meselesinde, sabah namazını kıldıktan sonra güneş doğuncaya kadar geçen sürede ve kişinin ne derece borca girdiğini düşünmeden ödeyemeyecek kadar borç alması halinde:"

206

"Kuşkusuz Rabbin katındakiler O na kulluk etmekten kibirlenmezler. O nu tesbih eder ve yalnız O na secde ederler"

İbn Ebî Şeybe, Ebu'l-Uryân el-Mucaşii vasıtasıyla İbn Abbâs'ın Kur'ân'daki secde âyetlerini zikredip şu sûrelerde olduklarını söyledi:

“A'râf, Ra'd, Nahl, İsra, Meryem, Hac, Neml, Furkan, Secde, Fussilet ve Sad sureleri. Mufassal surelerde secde âyeti yoktur."

Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Atâ der ki:

“İbn Abbâs'ın on âyette tilavet secdesi yaptığı söylenmiştir: A'râf, Ra'd, Nahl, İsra, Meryem, Hac, Furkan, Neml, Secde ve Fussilet sureleri."

İbn Mâce ve Beyhakî, Sünen'de, Ebu'd-Derda'nın şöyle dediğini bildirir: Allah'ın Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) ile beraber on bir tilavet secdesi yaptım, bunlardan hiçbiri mufassal surelerde değildi. Bunlar, A'râf, Ra'd, Nahl, İsra, Meryem, Hac, Furkan, Süleyman (Neml), Secde, Sad ve Fussilet sûrelerinin secdeleridir."

Ebû Dâvud, İbn Mâce, Darekutni, Hâkim, İbn Merdûye ve Beyhakî, Sünen'de, Amr b. el-Âs'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) kendisine Kur'ân'da on beş secde (âyeti) okutmuştur. Bunlardan üçü mufassalardadır. Hac sûresinde de iki secde vardır.

Buhârî, Müslim, Ebû Dâvud ve Beyhakî, İbn Ömer'in şöyle dediğini bildirir:

Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bize içerisinde secde âyeti olan bir sûreyi okuyup secde eder, onunla beraber biz de secde ederdik. O kadar ki, bizden bir kimse (kalabalıktan) alnını koymak için yer bulamazdı."

Müslim, İbn Mâce ve Beyhakî, Ebu Hureyre'den, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Âdemoğlu secde âyetini okuyup secde ettiği zaman şeytan ağlayarak ve «Vay hâlime! Âdem oğlu secde etmekle emrolundu. (Emre uyup) secde etti. Bu nedenle Cennet onadır. Ben de secde etmekle emrolundum da secde etmekten imtina ettim. Cehennem ateşi banadır» diyerek (oradan) uzaklaşır.

Beyhakî, İbn Sîrîn'in şöyle dediğini bildirir:

“Hazret-i Âişe'ye Kur'ân'daki secde âyetleriyle ilgili hükmü sorduğumda şöyle karşılık verdi:

“Bu, ya Allah'a ödemen gereken bir hak veya senin gönüllü olarak yaptığın bir şeydir. Allah'a bir defa secde eden hiçbir kul yoktur ki, Allah bu secdeyle onun derecesini yükseltmesin veya bir günahını silmesin, ya da ikisini birden yapmasın."

Beyhakî, Müslim b. Yesâr'ın şöyle dediğini bildirir:

“Kişi Kur'ân okurken secde âyetine gelecek olursa, âyeti bitirmeden secde yapmasın, âyeti okuyup bitirince ellerini kaldırıp tekbir getirerek secde yapsın."

Ebû Dâvud ve Beyhakî'nin İbn Ömer'in, "Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bize Kur'ân okur, secde âyetine gelince tekbir getirip secde yapar, biz de onunla secde ederdik" dediğini bildirir.

İbn Ebî Şeybe, Musannef te, Ahmed, Ebû Dâvud, Tirmizî, Nesâî, Dârekutnî ve Beyhakî'nin bildirdiğine göre Hazret-i Âişe der ki: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) geceleri tilâvet secdelerinde "Yüzüm kendisini yaratana, güç ve kuvvetiyle kulak ve göz verene secde etti.Yaratanların en güzeli olan Allah herşeyden yücedir" derdi.

İbn Ebî Şeybe, Kays b. es-Seken'in şöyle dediğini bildirir: Allah'ın Resûlü secde ettiği zaman:

“Yüzüm kendisini yaratana, kulak ve göz verene secde etti" derdi. Bana bildirildiğine göre Hazret-i Dâvud, secde ettiği zaman:

“Yüzüm, toprağa bulanmış olarak yaradanıma secde etti ve Onun buna hakkı vardır" derdi. Sübhânallahi Peygamberlerin sözleri birbirine ne kadar da benziyor."

İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre İbn Ömer secde ettiği zaman:

“Allahım! Bedenim Sana secde etti. Kalbim Sana iman etti. Allahım! Bana, faydası olacak ilim ve beni yükseltecek amel ver" derdi.

İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre Katâde secde âyetini okuyunca üç defa:

“Rabbimizi noksanlıklardan tenzih ederim. Rabbimizin vaadi yerine gelecektir. Allah'ı hamd ile tesbih ederim" derdi.

Beyhakî'nin bildirdiğine göre İbn Ömer:

“Kişi, ancak temizken (abdestliyken) secde edebilir" demiştir.

İbn Ebî Şeybe, Şa'bi'nin, "Öncekiler, secde âyetine geldiklerinde, secde etmeden okumaya devam etmeyi kerih görürlerdi" dediğini bildirir.

Beyhakî, Şu'abu'l-İmân'da İbn Ömer'in:

Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) her Cuma minberde A'râf Sûresinin son âyetini okumayı bırakmazdı" dediğini bildirir.