A‘râf SûresiKeşşâf Tefsîri

Mekke’de nâzil olmuştur. 206 âyettir.Rahmân Rahîm Allah’ın Adıyla

1. Âyetin Tefsiri

1. Elif, Lâm, Mîm, Sād.

2. Âyetin Tefsiri

rilen bir kitap(tır)... Sakın bundan dolayı göğsünde bir sıkıntı olmasın. [1385] Kitâbun kelimesi hazf edilmiş bir mübtedânın haberi olup “o bir

kitaptır” şeklindedir. َכ ْ َ لَ إِ ِ ْ .ifadesi onun sıfatıdır. Kitâbdan maksat sûredir أُ“Sakın bundan dolayı göğsünde bir sıkıntı olmasın” ifadesinde sıkıntı şüp-he anlamındadır. Bu tıpkı “Sana indirdiklerimizden şüphen varsa…” [Yûnus 10/94] âyeti gibidir. Şüphenin ‘sıkıntı’ olarak isimlendirilmesinin sebebi, yakîn sahibi kimsenin göğsünün, [yani zihninin açık ve ferah olması] gibi şüphe içinde olan kimsenin de göğsünün daralması, sıkıntıya girmesidir. Yani burada, “onun Allah’tan inzâl edildiği konusunda şüpheye düşme” ya da “onun tebliği konu-sunda sıkıntıya düşme” denilmektedir. Çünkü Peygamber (s.a.), halkından, onların kendisini yalanlamalarından, yüz çevirmelerinden ve kendisine eziyet etmelerinden endişe ediyor; bu sebeple de tebliğ vazifesini eda etme konusun-da içi daralıyor, bir türlü ferahlayamıyordu. Bu yüzden Allah onu temin etti ve halkının tepkisini bu şekilde düşünüp endişelenmeyi kendisine yasakladı.

[1386] Şayet “َر ِ ْ ُ ِ (uyarman için) ifadesi neye taalluk eder?” dersen şöyle derim: Bu, “indirilen” ifadesine taalluk eder; ‘kendisiyle uyarman için sana indirildi’ anlamındadır. Ya da âyetteki yasaklama ifadesine taalluk eder; çün-kü Peygamber (s.a.) onlardan korkmadığı zaman, onları uyaracaktır. Yine bu kitabın Allah’tan indirildiği konusunda kesin emin olduğu zaman, bu kesinlik onu halkını uyarma konusunda cesaretlendirecektir, zira kesin kanaat sahibi olan kimse cesaretli olur, Rabbine tevekkül eder, Rabbinin kendisini koruyup kollayacağına güvenir.

[1387] Şayet “Zikrânın i‘rabda mahalli nedir?” dersen şöyle derim: Bu ifade-nin her üç harekeyi alması da mümkündür. Şöyle ki fiilinin gizli olduğu düşünü-lerek nasbedilmesi mümkündür, bu durumda sanki “onunla uyarman ve hatırlat-man için” denilmiş olur, zira zikrâ kelimesi, tezkîr (öğüt verme) anlamında isimdir.

Baş taraftaki kitâbün kelimesine atıf yapılarak ya da hazfedilmiş bir mübtedânın haberi olduğu düşünülerek ref‘ edilmesi de mümkündür. Mecrur olma ihtima-li ise en tünzira93 (uyarman için) ifadesinin mahalline atfedilmesi durumunda söz konusudur. Bu durumda ifade, li’l-inzâri ve li’z-zikri (uyarı ve öğüt için) şeklinde olur.

[1388] Şayet “ ْ َכُ َ (olmasın) şeklindeki yasaklama cümlesi, sıkıntıya hi-taben söylenmiş olmaktadır, bunun izahı nedir?” dersen şöyle derim: Bu tıpkı, lâ erayenneke hâhunâ (Seni buralarda görmeyeyim!) ifadesine benzer. [Yasaklama

konuşanın kendisine yönelik gibidir ama anlam olarak yasak, muhataba yöneliktir.]

3. Âyetin Tefsiri

[1389] “Size indirilen” Kur’ân ve sünnet“e uyun, O’ndan” yani Allah’tan “başka velîlere uymayın”, Allah dışında, cinnî ve insî şeytanlardan hiç kimseyi velî edinmeyin. Aksi takdirde sizi putlara tapınmaya, arzu, ihtiras ve bid‘ate sevk ederler; Allah’ın dininden, size indirmiş ve uymanızı emretmiş olduğu şeyden sizi saptırırlar. Rivayete göre Hasan-ı Basrî [v. 110/728] şöyle demiştir: Ey Âdemoğlu! Allah’ın kitabına ve Muhammed (s.a.)’in sünnetine tâbi olmak-la memursun. Vallahi! Allah’ın kitabında inzâl ettiği hiçbir âyet yoktur ki Allah o âyetin kim hakkında indirildiğini ve ne mânaya geldiğini bilmeni istiyor ol-masın!” Mâlik b. Dînâr Rahimehu’llāh [v. 131/748’den önce] ا ُ ِ َّ َ ,kelimesini وَ אً مِ دِ ْ ِ ْ َ ا ْ َ ِ َ ْ َ ْ َ -Kim bu teslimiyetten [yani, İslâm’dan] başka din arar“) وَsa” [Âl-i İmrân 3/85]) âyetindeki ibtiğâ (aramak) fiilinden ve lâ tebteğû şeklinde okumuştur. ِ ِ و ُ ْ ِ ’deki zamirin َل ِ ْ אأُ ’ye gitmesi de mümkündür; bu durumda anlam, “Allah’ın dininden başka bir velî dinine tâbi olmayın” şeklinde olur.

[1390] Allah’ın dinini terkedip başkasına uyduğunuza göre “ne de az öğüt dinliyorsunuz!” َون ُ כَّ َ َ Tâ’nın hazfi ile okunmuş olduğu gibi, Yâ ile yetezek-kerûn şeklinde de okunmuştur. ً ِ َ kelimesi َون ُ כَّ َ َ fiili ile mansup olup ifade, tezekkerûne tezekküran kalîlen (öğüt olarak çok az öğüt alıyorsunuz) şeklindedir. Mâ ise “Ne kadar az!” anlamını vurgulamak için kullanılan zâit bir harftir.

4. Âyetin Tefsiri

ر 93 ifadesi aslında li-en tunzira şeklindedir. / ed.

[1391] “Azabımız kendilerine” yani o şehirlerin halklarına “gece…” Beyâten ifadesi, hal konumunda mastar olup “gece uyurlarken” anlamındadır. Nitekim bâte beyâten hasenen (güzel bir gece geçirdi) denildiği gibi, aynı mânada beyteten ha-seneten de denilir. َن ُ אئِ ْ ُ ifadesi de beyâten ifadesine ma‘tūftur. Sanki “azabımız onlara, gece uyurlarken ya da öğleyin dinlenirlerken gelmiştir” denilmektedir.

[1392] Şayet “Âyetteki hazf edilmiş bir muzāf olarak ehl (halk) kelimesi karyetin kelimesinden önce mi yoksa א א َכْ ْ -daki zamirden önce mi takdir edi’أَlir?” dersen şöyle derim: Böyle bir muzāf takdiri, ihtiyaç varsa söz konusu olur; ancak burada böyle bir ihtiyaç yoktur, zira şehir de tıpkı halkı gibi helâk edile-bilir. Bu muzāfı [ehleknâ ehlehâ şeklinde] א َ אء َ َ ’daki zamirden önce takdir etme-mizin sebebi ise devamındaki َن ُ אئِ ْ ُ (ya da onlar öğleyin dinlenirlerken) أوَْ ifadesidir. Şayet “Arada Vav olmadan, câ’enî Zeydün huve fârisün (Zeyd bana atlı olarak geldi) denilmezken, َن ُ אئِ ْ ُ ifadesi neyin nesidir [neden Vav-ı Hâliyye olmadan kullanılmıştır]?” dersen şöyle derim: Bazı Nahivciler burada Vav’ın haz-fedilmiş olduğunu düşünmüşlerdir. Ancak Zeccâc [v. 311/923] bunu reddede-rek şöyle demiştir: “Eğer câ’enî Zeydün râcilen ev huve fârisün (Zeyd bana yayan ya da atlı olarak geldi) ya da câ’enî Zeydün huve fârisün (Zeyd bana atlı olarak geldi) diyecek olursan, arada atıf Vav’ı kullanmaya ihtiyaç duymazsın. Çünkü bağlacın zikredilmesi, ilk hal ile ilişkilidir.” Oysa doğru olan şudur: Bir kelime kendisinden önce geçmiş hal konumundaki bir kelimeye atfedildiği zaman, aradaki Vav-ı Hâliye, iki atıf harfinin birlikte kullanılması sebebiyle ağır geldi-ği için hazfedilir. Çünkü Vav-ı Hâliye aslında atıf Vav’ı olup, vasıl için isti‘âre olarak kullanılmaktadır. Buna göre câ’enî Zeydün râcilen ev huve fârüsün ifadesi fasih ve kurallı bir ifadedir; fakat câ’enî Zeydün hüve fârisün ifadesi nâhoştur.

[1393] “Peki, ‘orayı helâk etmişiz! Bizim o sert azabımız kendilerine gelip çatmıştır’ ifadesinin anlamı nedir? Zira helâk elbette azabın gelmesinden sonra gerçekleşecek değil midir?” dersen şöyle derim: Bu ifade, tıpkı “namaza kalk-tığınız zaman” [Mâide 5/6] ifadesindeki gibi olup anlam, “Oranın helâkini irade etmişiz!” şeklindedir.

[1394] Bu iki vaktin -yani gece uyku vakti ve öğleyin dinlenme vaktinin- hususen seçilmiş olmasının sebebi, bu vakitlerin gaflet ve dinlenme / gevşeklik zamanları olmasıdır. Bu yüzden bu vakitlerde azabın inmesi daha feci ve şid-detli olmaktadır. Nitekim Lût kavmi geceleyin seher vaktinde, Şu‘ayb Peygam-ber’in kavmi ise öğleyin dinlenme vaktinde helâk edilmiştir.

5. Âyetin Tefsiri

[1395] “Dâvaları” yani dinleri adına iddia ettikleri, inançları adına benim-sedikleri tek şey, dinlerinin bâtıl ve fâsit olduğunu itiraf etmeleri ve “Biz ger-çekten zalimmişiz!” demeleri olmuştur. Bu ifadenin, “feryatları sadece bunu söylemekten ibaret olmuştur” anlamında olması da mümkündür çünkü Al-lah’ın azabına karşı Allah’tan başkasından imdat dilenemez. Bu ifade, da‘vâhum yâ le-kâ‘bin (Feryatları: ‘Yetişin ey Kâ‘boğulları!’ şeklinde idi) ifadesinden gel-mektedir. Yine bu ifadenin “Rablerine duaları sadece O’na itirafta bulunmak-tan ibarettir” anlamında olması da mümkündür. Çünkü onlar artık duanın kendilerine fayda etmeyeceğini, dua zamanının geçtiğini biliyorlardı; bu yüz-den de kendilerini kınamak ve hallerine hayıflanmaktan öteye gitmiyorlardı.

ْ ُ ا ْ ا .ifadesi, kânenin haberi olarak mansuptur دَ ُ א ise kânenin ismidir ve أنَْ merfû‘dur. Yalnız, bunun aksi de mümkündür.

7. Âyetin Tefsiri

[1396] ْ ِ ْ َ َ إِ ِ َ أرُْ ِ َّ َّ ا َ ئَ ْ َ َ َ ifadesinde ursile câr ve mecrûrdan müteşek-kil ileyhime isnat edilmiştir. Anlam, “kendilerine peygamber gönderilmiş olan ümmetleri sorgulayacağız” şeklindedir. Allah onlara; peygamberlerine ne ce-vap verdiklerini, nasıl icabet ettiklerini soracaktır. Bu husus, “Yine, kendilerine ‘Peygamberlere ne cevap verdiniz?’ diye sesleneceği gün” [Kasas 28/65] âyetinde de ifade edilmiştir. “ Peygamber olarak gönderilenleri de sorgulayacağız” ifadesi ise “Allah peygamberleri topladığı gün ‘Size ne cevap verildi?’ dediğinde…” [Mâide 5/109] âyetindeki gibidir. “Ve akabinde, kendilerine” yani peygamber-lere ve peygamber gönderilmiş olan ümmetlere yapmış olduklarını “tam bir bilgiyle” gizli-açık bütün hallerini, fiillerini ve sözlerini “anlatacağız... Çünkü onlardan” onların yaptıklarından “gaip değildik.”

[1397] Şayet “Allah bütün bunları bildiğine ve onlara anlatacağına göre onlara sormasının anlamı nedir?” dersen şöyle derim: Bunun anlamı onlara yönelik kınama, azarlama ve yaptıklarını kendi dilleri ile itiraf edip peygam-berlerinin onlar aleyhine şahitlik etmesini sağlamaktır.

9. Âyetin Tefsiri

[1398] “O gün tartı haktır” yani amellerin tartılması ve ağır olanı ile hafif olanının ayırt edilmesi haktır. Vezn (tartı) kelimesi mübtedâ olarak merfû‘dur, haberi ise [o gün] ifadesidir. el-Hakk da onun sıfatıdır. Anlam, “Allah’ın üm-metleri ve peygamberleri sorgulayacağı günkü tartı, hak tartıdır, yani âdildir” şeklindedir. el-Hakk kelimesi el-kıst şeklinde de okunmuştur.

[1399] Bu tartının nasıl olacağı konusunda ihtilaf edilmiştir. Bir görüşe göre amel defterleri bir dili ve iki kefesi olan bir tartı ile tartılır; kanıtın tam ol-ması, herkese eşit davranıldığının gösterilmesi ve her türlü mazeretin önünün kesilmesi için bütün mahlûkatın gözünün önünde tartılır. Yine Allah onları kendi amelleri konusunda sorguya çeker ve onlar da yaptıklarını, tıpkı def-terlerinde yazdığı ve hesap divanında oradan okudukları gibi, kendi dilleri ile de itiraf ederler; elleri, ayakları ve derileri buna şahitlik eder; peygamberler, melekler ve diğer tanıklar da şahitlik ederler. Bir başka görüşe göre ise bu tartı, o günkü âdil hükmün ve düzgün yargının ifadesidir.

[1400] “Kimin mevâzîni ağır basarsa” ifadesinde mevâzîn, mîzân ya da mevzûn kelimesinin çoğuludur. Yani “kimin tartılan, ölçüye gelen amelleri, yani iyilikleri ağır gelirse” demektir. Ya da mevâzîn, onların iyiliklerinin ken-disiyle tartıldığı şeydir. Hasan-ı Basrî’nin, “İyiliklerin konulduğu tartının ağır basması, kötülüklerin konulduğu tartının ise hafif gelmesi sezâdır.” dediği nak-ledilmiştir.

[1401] “Bizim âyetlerimize zulmederlerdi” yani yapmaları gerekenin tersini yaparak yalanlarlardı, tıpkı א ِ ا ُ َ َ َ (“fakat ona [yani Semud’a verilen deve âyet’i-ne] zulmettiler94!” [İsrâ 17/59]) ifadesindeki gibi.

10. Âyetin Tefsiri

15

[1402] “Sizi yeryüzüne yerleştirdik”, yani size oradan bir yerleşme yeri ta-yin ettik ya da sizleri oraya hâkim kıldık; orada tasarrufta bulunma kudreti verdik. “Sizin için orada geçimlikler meydana getirdik.” Ma‘âyiş kelimesi ma‘î-şetin çoğulu olup insanın hayatını devam ettirdiği yiyecek, içecek vb. şeyler ya da bunlara ulaşmayı sağlayan şeyler anlamındadır. Bu kelimenin en doğru okunuşu, Ya’nın sarih bir şekilde seslendirilerek okunmasıdır. İbn Âmir’in [v. 118/736] Ya’yı Hemze’ye dönüştürüp kelimeyi sahâ’if kelimesine benzer şekilde [ma‘â’iş] okuduğu nakledilmiştir.

11. Âyetin Tefsiri

[1403] “Sizi yarattık, sonra sizi bir sûrete soktuk” yani atanız Âdem’i sûret-lendirilmemiş bir çamur olarak yarattık, daha sonra ona sûret verdik. Dikkat ederseniz, “sonra da meleklere, Âdem’e secde edin.’ dedik” buyurmaktadır [yani “sizi…” derken, “atanız Adem’i…” demek istiyor]. “Çünkü o, secde edenlerden”, yani Âdem’e secde edenlerden “değildi.”

12. Âyetin Tefsiri

[1404] َ ُ ْ َ َّ ifadesindeki Lâ, sıla ifadesidir, yani olumsuzluk anlamı أَveren Lâ değildir; bunun delili ise, َّي َ َ ِ ُ ْ َ َ א َ ِ َ ُ ْ َ أنَْ כَ َ َ َ א אلَ (“Ey İblis!” dedi; ‘Benim iki elimle yarattığım bir varlığa secde etmekten seni alıko-yan ne?!” [Sād 38/75]) âyetidir. Lâ’nın bu şekilde kullanımı, ِאب ْכِ ُ ا ْ َ أَ َ ْ َ َّ ئَ ِ (“ Ehl-i Kitap böylece şunu öğrensin ki” [Hadîd 57/29]) âyetinde de söz konusu olup li-ellâ ya‘leme [mot-a-mot: “bilmesin diye”] ifadesi, li-ya‘leme [bilsin diye] an-lamındadır. “Peki, o zaman bu Lâ’nın ziyade olarak kullanılmasının ne faydası vardır?” dersen şöyle derim: Faydası, başına geldiği fiilin anlamını pekiştir-mek, vurgulamaktır. Adeta, “ Ehl-i Kitab’ın bilgisi kesin olarak tahakkuk etsin” ve “secdeyi tahakkuk ettirmekten, onu kendin için gerekli görmekten seni alı-koyan nedir?” denilmektedir.

[1405] “Ben emrettiğim halde” zira benim sana secde etmeni emretmiş olmam, bunu sana muhakkak yapılması gereken, kaçınılmaz olarak yerine ge-tirilmesi icap eden bir görev haline getirir.

[1406] Şayet “Neden onu secdeden alıkoyan şeyin ne olduğunu sormuş-tur, onu zaten biliyor değil midir?” dersen şöyle derim: Bunu, onu kınamak ve inatçılığını, küfrünü, kibrini, aslı ile iftihar edişini, Âdem’in aslını küçük görüşünü, Rabbinin emrine muhalefet etmiş olduğunu, faziletçe daha üstün olanın altta olana secde etmesinin yanlış olduğunu düşünmekle kendisine verilmiş ilâhî emrin kendisi için vacip olmadığına inandığını göstermek için söylemiştir.

[1407] Şayet “ İblis’in ‘seni alıkoyan nedir?’ şeklindeki soruya cevap olarak ‘çünkü ben ondan daha hayırlıyım’ şeklinde cevap vermesi nasıl söz konusu olabilir? Zira bu soruya cevap olarak, ‘beni falan şey alıkoydu’ demesi gerek-mez miydi?” dersen şöyle derim: Aslında “Ben ondan daha hayırlıyım” sözüyle yeni bir anlatım başlamıştır [yani bu, o soruya cevap değildir] ve bu anlatımda İblis kendisinin Âdem’den daha üstün olduğunu bildirmekte ve bu üstünlüğün ne-denini ifade etmektedir ki bu da onun aslının ateş, Âdem’in aslının ise çamur olmasıdır. Bu ifadeden, hem o sorunun cevabı hem de daha fazlası anlaşılmak-tadır, yani emri yadırgamakta ve kendisi gibi bir varlığın Âdem gibi bir varlığa secde etmekle memur olmasını uzak görmektedir. Adeta “Bu sıfatlara sahip birine böyle bir emir vermek olacak şey değil!” demiş olmaktadır.

13. Âyetin Tefsiri

[1408] “Öyle ise in oradan!” Yani itaatkâr ve mütevazı meleklerin mekânı olan gökten, âsi, mütekebbir insan ve cinlerin mekânı olan yeryüzüne. “Ora-da büyüklenmek” ve isyan etmek “sana düşmez” böyle bir şey yapman uygun değildir. “Çık, şüphesiz küçülenlerdensin sen!” Yani kibirlenmiş olduğun için Allah nezdinde ve O’nun dostları nezdinde küçük ve değersiz kimselerdensin. Nitekim bir kişiyi aşağılamak istediğin zaman ona, kum sāğiran (küçük olarak kalk) dersin, bunun tam tersi bir durumda ise, kum râşiden (doğru yol ehli ola-rak kalk) dersin. Burada da İblis kibirlilik gösterince küçüklüğe maruz kalmış-tır. Ömer (r.a.)’ın, “Kim Allah karşısında tevazu gösterirse Allah onun kadrini, kıymetini artırır ve ona ‘yücel, Allah seni yüceltsin’ buyurur; kim de kibirlenir ve düşmanca tavır takınırsa Allah onu yere fırlatıverir!” dediği nakledilmiştir.

14. Âyetin Tefsiri

14. “Onların tekrar diriltilecekleri güne kadar bana mühlet ver.” dedi.

15. Âyetin Tefsiri

[1409] Şayet “ İblis’in süre talebi neden kabul edilmiştir? Zira o sırf Al-lah’ın kullarını yoldan çıkarmak, onları ifsat etmek için bu süreyi istemiştir.” dersen şöyle derim: Çünkü bu durum kulların imtihanını ihtiva etmektedir ve İblis’e muhalefet etmek en büyük sevaplardandır. Bu durum, dünyada yara-tılmış olan türlü zevkler, eğlenceler, insanların gönüllerine yerleştirilen arzular gibi olup hepsini Allah, kullarını imtihan etmek için yaratmıştır.

17. Âyetin Tefsiri

[1410] “Beni azdırmana karşılık”, yani senin beni azdırmış olman sebebiy-le “ben de onlar [ı azdırmak] için çörekleneceğim!” Allah’ın İblis’i azdırması; ona azmasına sebep olan şeyi yani Âdem’e secde etmeyi emretmiş, onu bununla mükellef tutmuş olması, onun da hem zâtî olarak hem de konum itibariyle kendisinden de Âdem’den de daha faziletli olan melekler gibi sebat edeme-miş olmasıdır. Ebû Bekr el-Esamm’dan [v. 200/816] şöyle nakledilmiştir: Sen bana secdeyi emrettin ama burnumun büyüklüğü beni isyana sevk etti. Anlam şöyledir: Bu azgınlığa [insanlar yüzünden] düçar olduğum için ben de onları az-dırmaya çalışacağım; nasıl ben onlar yüzünden bozulduysam, onlar da benim yüzümden bozulacaklar!

[1411] Şayet “ ِ َ ْ َ ْ א أَ ِ َ ’deki Bâ neye taalluk etmektedir? Bunun ‘çörek-leneceğim’ ifadesine taalluk etmesi, bu ifadenin başındaki kasem Lâm’ı yü-zünden mümkün değildir; zira vallāhi bi-Zeydin le-âmuranne (Vallahi, Zeyd’e emredeceğim) gibi bir ifade kullanmak doğru olmaz?” dersen şöyle derim: Bâ, hazfedilmiş bir kasem fiiline taalluk etmektedir ki bunu, “Senin beni azdır-mana karşılık, ben de Allah’a yemin ederim ki … çörekleneceğim!” şeklinde takdir etmek mümkündür. Yani anlam, “Senin beni azdırmış olman sebebiyle yemin ediyorum ki!” şeklindedir. Bâ’nın kasem için olması, yani “Senin beni azdırmana yemin ederim ki … çörekleneceğim!” anlamında olması da müm-kündür. İblis’in ‘azdırma’ fiiline ant içmiş olması ise, bunun bir tür yükümlü tutma [teklîf] olmasındandır; teklîf ise ebedî saadet imkânı sunduğundan Al-lah’ın en güzel fiillerindendir; bu yüzden de üzerine ant içilmeye lâyıktır.

[1412] Mücbire’nin yalanlarından biri de Tāvûs b. Keysân’a [v.106/725] is-natla naklettikleri şu haberdir: Anlatıldığına göre Tāvûs Mescid-i Haram’da iken yanına kaderi reddetmekle suçlanan büyük fakihlerden biri gelip otur-muş. Tāvûs ona, “Ayağa kendin mi kalkarsın yoksa kaldırılır mısın?” demiş; o da kalkmış [gitmiş]. Tāvûs’a, “Böyle fakih bir adama bu sözü söyledin hâ?!” denilince “ İblis ondan daha fakihti ama ‘Rabbim, beni azdırdığın için’ demişti; bu ise, ‘Ben kendimi azdırırım!’ diyor.” demiş…-Çirkin fiilleri kendilerini he-lak edercesine Allah’a izâfe ederken, işi Peygamber, sahâbe ve tâbi‘în adına yalan uydurmaya kadar götüren bu adamların hali nice olacak sence?!-

[1413] ِ َ ْ َ ْ أَ א ِ َ ’deki Mâ’nın soru ifadesi olduğu da söylenmiştir; İblis adeta “Beni neyle azdırdın?” diye sormuş, sonra da “Yemin olsun ki çöreklene-ceğim!” diye yeni bir söze başlamıştır. Soru edatı olan Mâ’nın [fe-bi-me şeklinde değil de] Elif ’li olarak telaffuz edilmesi, bu harf bir harf-i cer ile birleştiği zaman, son derece nadir ve kural dışı bir kullanımıdır.

[1414] Ğayyın (azgınlığın) aslı fesattır; midede bir rahatsızlık, bozulma ol-duğu zaman, bu kökten ğave’l-fasīlü denilir.

[1415] “Ben de onlar[ı azdırmak] için Senin dosdoğru yolunun üzerine çö-rekleneceğim!” Yani tıpkı düşmanın yoldan geçenleri engellemek üzere yolu kapatıp kesmesi gibi ben de İslâm yolu üzerine çöküp onların karşısına çıkaca-ğım. כ ا , zarf olarak mansuptur. Bunun bir benzeri;

[Doğruca hedefe gider mızrağı, hafifçe titreyerek]Tilkinin yolda sür‘atle ve yalpalayarak gitmesi gibi

Zeccâc [v. 311/923] bunu Arapların, duribe Zeydün ez-zahra ve’l-batne (Zeyd, sırtına ve karnına vurularak darp edildi) ifadelerine benzetmiştir ki bu ifa-dede ‘ale’z-zahri ve’l-batni (sırtına ve karnına) anlamı kastedilmiştir.

[1416] Peygamber (s.a.)’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Kuşkusuz şeytan Âdemoğlunun yollarına oturur, onun İslâm yolunda karşısına oturur ve ona ‘Demek, atalarının dinini terk ediyorsun?!’ der. Âdemoğlu şeytana uyma-yıp Müslüman olursa, o zaman onun hicret yoluna oturur ve ‘Demek, vatanını terk edip gurbet ellere gidiyorsun!?’ der. Âdemoğlu yine ona karşı çıkar ve hic-ret eder. Bu sefer de onun cihâd yoluna oturur ve ‘Demek, savaşıp öleceksin hâ! Senden sonra malın taksim edilecek, hanımın başkasıyla evlenecek!’ der ama Âdemoğlu ona karşı çıkar ve savaşır.” [Nesâ’î, “Cihâd”, 19]

[1417] “Sonra onlara; önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım” yani düşmanın -genelde- saldırdığı dört bir taraftan saldıraca-ğım! Bu, tıpkı “Onlardan gücünün yettiğini sesinle yerinden oynat, süvari ve piyadelerinle üzerlerine giderek onları kendine meylettir; onların mallarına ve çocuklarına ortak ol; ve onlara vaatlerde bulun!” [İsrâ 17/64] âyetinde olduğu gibi, şeytanın vesvesesini, imkân buldukça ve kula güç yetirdikçe onu yoldan çıkarmasını anlatmak üzere kullanılan bir temsildir.

[1418] Şayet “Neden ْ ِِ ْ َ ْ ِ وَ ْ ِ

ِ ْ أَ ِ ْ َ ِْ (önlerinden ve arkaların-

dan) ifadesinden ibtidâ harfi olan Min, ْ ِِ אئِ َ ْ َ وَ ْ ِ

ِ א ْ أَ ْ َ -sağların) وَdan ve sollarından) ifadesinde ise mücavezet (geçme, aşma) anlamı veren ‘An kullanılmıştır?” dersen şöyle derim: Fiil mef‘ûlün fîh alırken nasıl harf-i cer ile alıyorsa mef‘ûlün bih alırken de öyle olur. Nasıl ki fiiller mef‘ûl alır-ken kullanılan harf-i cerler [hurûfu’t-te‘addî] mef‘ûlün fîh alınırken farklılık arz ediyorsa, mef‘ûlün bih alırken de farklılık arz eder. Bu, kıyas yolu ile değil, ancak öncekilerden işitme yoluyla alınıp öğrenilecek bir dil meselesidir. Bu noktada sadece, işitilen şeyin dildeki sıhhati incelenir. Arapların, celese ‘an yemînihî, ‘alâ yemînihî, ‘an şimâlihî ve ‘alâ şimâlihî gibi ifadeleri kullandıkla-rını duyduğumuzda şöyle deriz: Burada kullanılan ‘alâ yemînihînin mânası, onun tıpkı bir şeye hâkim olan kişinin onun üzerini kaplaması gibi sağ tarafa yerleşmiş olduğudur; ‘an yemînihînin anlamı ise sağ tarafından söz edilen kimseden ayrı, ondan uzak olarak, ona yapışık, bitişik olmayacak şekilde oturdu demektir. Sonra bu ifadeler çok kullanılınca hem yanına oturduğu kimse ile bitişik olmayacak şekilde oturan kimse için hem de diğer kimseler için kullanılır olmuştur. Bu durumu daha önce te‘âle fiili ile ilgili olarak zikretmiştik.95 Mef‘ûlün bihte bunun benzeri ise rameytü ‘ani’l-kavsi (yaydan uzaklaştırarak attım), ‘ale’l-kavsi (yay üzerinden attım), mine’l-kavsi (yaydan itibaren attım) gibi kullanımlardır. Çünkü ok, yaydan uzaklaşmakta olduğu gibi atılacağı esnada yayın üzerine de konulmaktadır. Yine atma fiili yaydan itibaren başlamaktadır. Aynı şekilde, celese beyne yedeyhi ve [celese] halfehû (önüne -ve arkasına- oturdu) dedikleri zaman fî (de - da) anlamı kastedilir; çünkü ön ve arka, fiilin işlendiği mekânlar olarak zarf ifadeleridir. Yine min beyni yedehyi ve min halfihî de denilir; çünkü fiil bu iki yönün bir noktasın-dan başlar. Benzer şekilde ci’tühû mine’l-leyli (ona geceden geldim) dersin, “gecenin bir anında geldim” demek istersin.

95 Bkz. En‘âm 6/151 hk. / çev.

[1419] Şakīk-i Belhî’nin [v. 194/810] şöyle dediği nakledilmiştir: Hiçbir sabah olmamıştır ki şeytan benim yolumun üzerindeki dört gözetleme nokta-sında, yani önümde, arkamda, sağımda, solumda oturmuş olmasın. Önümde oturduğunda “Korkma yâ, Allah bağışlayıcıdır, merhametlidir!” der. Ben de bunun üzerine “Şüphesiz ‘bağışladıkça bağışlayıcı’yımdır Ben; [ama] dönüş ya-pan, iman edip salih amel işleyen, sonra da doğru yolda giden kimseler için...” [TāHâ 20/82] âyetini okurum. Arkamda oturduğunda, geride bıraktığım aile efradımı hatırlatarak beni korkutmaya çalışır. Ben de “Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki rızkı Allah’a ait olmasın.” [Hûd 11/6] âyetini okurum. Sağ tarafımda otururken bana övgüler yağdırarak yaklaşır. Ben de “Âkıbet müttakîlerindir” [A‘râf 7/128] âyetini okurum. Solumda oturduğunda ise bana şehevî şeylerle yaklaşmaya çalışır. Ben de “İşte, kendileri ile o arzu ettikleri şeyin arasına böyle böyle set çekildi.” [Sebe’ 34/54] âyetini okurum.

[1420] “Ve Sen onların çoğunu minnettar bulmayacaksın.” İblis bunu zan olarak söylemiştir, bunun delili ise “Gerçek şu ki İblis, onlar hakkındaki zan-nında doğru çıkmış; [müminlerden bir grup hariç] ona uymuşlardı.” [Sebe’ 34/20] âyetidir. Bir görüşe göre İblis bunu, durumu Allah Teâlâ’nın bildirmesi ile öğ-renen meleklerden duymuştur.

18. Âyetin Tefsiri

אً [1421] ءُو ْ َ zemmetmek anlamında, ze’emehû fiilinden türemiştir. Züh-rî [v. 124/742] bunu, tahfif ile mezûmen şeklinde okumuştur. Bu okuyuş tıpkı mes’ûlün mesûl şeklinde telaffuz edilmesi gibidir. َכ َ ِ َ ْ َ َ (sana kim tâbi olur-sa) ifadesindeki Lâm, yemine hazırlık Lâm’ıdır. ََّن َ ْ َ َ (kesinlikle dolduraca-ğım) ifadesi ise kasemin cevabı olup şartın cevabı yerine geçmektedir. Minküm (sizlerle) yani, seni ve onlardan sana uyanlarla… Ancak tağlib sıygası gereği muhatap zamiri kullanılmıştır. Bunun bir benzeri, َن ُ َ ْ َ مٌ ْ َ ْ َّכُ -Siz gerçek“) إِten cahil bir topluluksunuz.” [A‘râf 7/138]) ifadesinde söz konusudur.

[1422] İsmet rivayetine göre Âsım [v. 127/745], َכ َ ِ َ ْ َ َ ifadesini Lâm’ın kesresi ile َכ َ ِ َ ْ َ ِ şeklinde okumuştur ki mâna, “Bu tehdit, onlardan sana uyanlar içindir” şeklinde olur. Tehdit de “ Cehennem’i tamamen sizlerle doldu-racağım!” ifadesidir. Bu durumda ََّن َ ْ َ َ mübtedâ konumundadır; َכ َ ِ َ ْ َ ِ ise onun haberidir.

22. Âyetin Tefsiri

[1423] “Ey Adem!” Dedik ki: “Ey Âdem!” َة َ َ َّ هِ ا ِ ifadesi َة َ َ َّ ي ا ِ şeklinde de okunmuştur; çünkü ِه ِ ifadesinin aslı Yâ’lıdır, Hâ ondan bedeldir.İnsan gizlice ve tekrarlayarak konuştuğu zaman vesvese fiili kullanılır; vesve-se’l-huliyyu (takılar fısıldadı) ifadesi de buradan türetilmiştir. Bu fiil nesnesini harf-i cersiz alır. Bu noktada, tıpkı velvelet el-mer’etü (kadın feryad u figân etti) ve va‘va‘a ez-zi’bu (kurt uludu) ifadeleri gibidir. Vesvese yapana -Vav’ın kesresi ile- racülün müvesvisün denilir; vesveseye maruz kalan kimseye ise müvesvesün denilmez, bunun yerine müvesvesün le-hû ya da müvesvesün ileyhi denilir. Vesvese le-hû fiilinin mânası, “onun için vesvese yaptı” şeklinde, vesvese ileyhi fiilinin anlamı ise “ona vesvese verdi” şeklindedir.

[1424] “Kendilerine göstermek için...” Şeytan bunu amaç edinmiş, başka-larının açık olarak görmesini istemedikleri ve örtülü olmasını istedikleri yerleri gördükleri zaman üzülsünler diye bunu yapmıştı. Bunda [yani avret mahallinin açılmasının şeytanın maksadı olarak gösterilmesinde], avret mahallini açmanın çok büyük günahlardan olduğuna ve bunun öteden beri insanların tabiatlarında kınanan, akıllarında yadırganan bir yer tuttuğuna delil vardır.

[1425] Şayet “َوُورِي fiilindeki zammeli Vav neden üveysıl kelimesinde ol-duğu gibi Hemze’ye dönüşmemiş?” dersen şöyle derim: Çünkü ikinci Vav, tıpkı وَارَى fiilindeki Elif gibi, med harfidir. [Kaldı ki] İbn Mes‘ûd’un [v. 32/653] okuyuşunda bu ifade, Hemze’ye dönüşmüş şekilde, أوُرِي olarak yer almıştır.

[1426] “Siz birer meleğe dönüşürsünüz diye” yani meleğe dönüşmenizi is-temediği için. Bu ifadede melekliğin çok daha üstün bir konumda olduğuna ve beşeriyet mertebesinin varla yok arası bir konumda olduğuna delil bulun-maktadır. Melekeyni (iki melek) ifadesi Lâm’ın kesresi ile melikeyni (iki kral) şeklinde de okunmuştur. Tıpkı َ ْ َ َ כٍ ْ ُ ”bitmez tükenmez bir devlete“) وَ[TāHâ 20/120]) âyetindeki gibi. “Ya da ölümsüzlerden olursunuz diye” yani, hiç ölmeyen ve cennette bâkî kalanlardan olursunuz diye.

א [1427] َ ِ ِ آ َ ْ ِ ifadesi, tekil olarak min sev’etihimâ şeklinde ve şeddeli Vav ile sevvâtihimâ şeklinde okunmuştur.

[1428] “İnanın, ben sizin iyiliğinizi isteyenlerdenim’ diye de ikisine and içti”, yeminler etti. Şayet “Kāseme fiilinden olan mukāseme, senin arkadaşına yemin etmen, onun da sana yemin etmesi şeklindedir, nitekim kāsemtü fülâ-nen (falanca ile andlaştık), hâleftühû (onunla yeminleştim) ve tekāsemâ (o ikisi yeminleşti) denilir; Allah Teâlâ da ُ َّ َ ِّ َ ُ َ ِ ّٰ א ِ ا ُ َ א َ َ (“Kendi aralarında Allah adına yeminleşerek ‘Ona gece baskını düzenleyelim!’ dediler.” [Neml 27/49]) buyurmuştur?” dersen şöyle derim: Burada sanki İblis o ikisine, “Siz ikinize yemin ederim ki ben sizin iyiliğinizi isteyenlerdenim.” demiş; onlar da ona, “Bizim iyiliğimizi isteyenlerden olduğuna dair Allah adına yemin ediyor mu-sun?” demişlerdir. Böylece bu konuşma, aralarında yeminleşme olarak değer-lendirilmiştir. Ya da İblis, onların iyiliğini istediğine dair kendilerine yemin etmiş; onlar da bunu kabul ettiklerine dair ona yemin etmişlerdir. Veya İblis, adeta karşılıklı yeminler eden kimseler gibi yemininde gayret göstermiş olduğu için, İblis’in [ferdî] yemini yeminleşme formunda ifade edilmiştir.

[1429] “Böylece, onları kandırarak ikisini birden (makamlarından) aşağı in-dirdi” Allah adına ettiği yeminlerle onları kandırarak, ‘ağaçtan yeme’ konumuna indirdi. Katâde b. Di‘âme es-Sedûsî’nin [v. 117/735] “Bir mümin ancak Allah ile aldatılır” dediği; İbn Ömer (r.anhumâ)'nın [v. 73/692] ise kölesinin ibadat u tā‘at ettiğini, güzelce namaz kıldığını gördüğünde onu azat ettiği, kölelerinin de sırf azat edilmek için böyle yaptıkları, kendisine “Kölelerin seni aldatıyor!” denildiği zaman ise “Kim bizi Allah ile aldatırsa ona aldanırız” dediği nakledilmiştir.

[1430] “Ağaçtan tattıklarında” yani yiyip de tadını aldıklarında. Bir gö-rüşe göre bu ağaç sümbül, bir başka görüşe göre üzümdür. “Ayıp yerle-ri kendilerine görünmüş” yani elbiseleri üzerlerinden düşmüş ve avretleri kendileri için görünür hale gelmiştir. O zamana kadar, ne kendi avret yer-lerini görebiliyorlardı ne de birbirlerinin avretini görebiliyorlardı.

Hazret-i Âişe (r.anhâ)’nın [v. 58/678], “Ne ben onun avretini gördüm ne de o benimkini” dediği rivayet edilmiştir. Sa‘îd b. Cübeyr’in [v. 94/713], “Onların elbiseleri, tırnak/kemik cinsindendi.” dediği, Vehb b. Münebbih’in [v. 110/728] ise “Onların elbiseleri, görmeye engel olacak bir nur idi.” dediği nakledilmiştir.

[1431] Tafika fiili, tafika yef‘alu kezâ (şöyle yapmaya başladı) şeklinde, ce‘a-le anlamında kullanılır. Ebu’s-Simâl [v. 160/776] bu ifadeyi fetha ile ve tafekā şeklinde okumuştur. ِאن ِ ْ َ fiili, avretlerini gizlemek için tıpkı nalının katman katman üst üste konulup deri ile bağlandığı gibi, avretlerinin üzerine yaprak yaprak üstüne örtüyorlardı anlamınadır. Hasan-ı Basrî Hā’nın kesresi ve Sād’ın şeddesi ile ِאن َ ِّ ِ َ [yehıssıfâni] şeklinde okumuştur; aslı yahtesıfânidir. Zührî [v. 124/742], ahsafe fiilinden yuhsifâni şeklinde okumuştur ki bu, hasafeden dö-nüştürülmüş olup “kendilerini örtüyorlardı” anlamındadır. Hassafe fiilinden, şedde ile yuhassifâni şeklinde de okunmuştur.

[1432] “ Cennet yaprağıyla…” Söylendiğine göre bu, incir yaprağı idi.

[1433] “Ben sizi o ağaçtan men etmemiş miydim?!” ifadesi Allah Teâlâ’dan bir azarlama, kınama ve hataya işaret etme ifadesidir, zira Allah’ın İblis’in düş-man olduğuna dair uyarısına rağmen dikkat etmemişlerdir. Rivayet edildiğine göre Allah Teâlâ Âdem Aleyhisselâm’a;

“-Sana lutfettiğim o kadar cennet ağacı seni bu ağaçtan uzak tutmaya yetmedi mi?” buyurmuş; o da

“-İzzetin hakkı için ya Rabbi! Elbette yetti. Fakat ben senin yaratmış olduğun hiçbir varlığın senin adını anarak yalan yere yemin edeceğini zan-netmemiştim.” demiş. Bunun üzerine Allah Teâlâ,

“-İzzetim hakkı için, seni yeryüzüne indireceğim, artık zorlu bir hayat süreceksin!” buyurmuş.

Böylece Âdem Aleyhisselâm yeryüzüne indirilmiş ve kendisine demircilik sanatı öğretilmiş, ekin ekmesi emredilmiştir. O da ekin ekip toprak sula-mış, hasat almış, ezip öğütmüş, buğday tanelerini ayıklamış, sonra hamur yoğurup ekmek yapmıştır.

23. Âyetin Tefsiri

[1434] Âdem ve Havvâ, aslında günahları küçük günah olduğu ve bağış-landığı halde, Allah dostu ve salih kulların, ‘küçük kötülüklerini büyük görme, büyük iyiliklerini ise küçük görme’ şeklindeki âdetleri uyarınca günahlarını ‘kendilerine zulmetmek’ olarak isimlendirmiş ve “Kesinlikle hüsrana uğrayan-lardan olacağız!” demişlerdir.

25. Âyetin Tefsiri

[1435] “İnin.” Hitap Âdem, Havvâ ve İblis’e yöneliktir. ٌّو ُ َ ٍ ْ َِ ْ כُ ُ ْ َ

ifadesi hal konumundadır, yani “düşman olarak inin” demektir ki İblis ikisine düşmanlık etmiş, ikisi de İblis’in düşmanı olmuştur. ٌّ َ َ ْ ُ istikrar ve istikrar yeri demektir. ٌאع َ yaşamdan faydalanma anlamındadır. “Bir zamana kadar ya-şama” yani ecellerinizin sona ermesine kadar. Sâbit el-Bünânî’nin [v. 127/744] şöyle dediği nakledilmiştir: Âdem yeryüzüne indirilip nihayet ölüm anı geldi-ğinde, melekler çevresini sarmışlar. Havvâ da etraflarında dolanıyormuş. Âdem Havvâ’ya, “Rabbimin meleklerini rahat bırak, başıma gelen o musibet zaten senden sebepti!” demiş. Vefat ettiği zaman melekler onu su ve sedir ile ayrı ayrı yıkamışlar, onu güzel koku ile aklayıp tek parça bir elbise ile kefenlemişler ve mezarını kazıp lahdini yapmışlar sonra Hint diyarındaki Serendîb’e [ Seylan / Sri Lanka] defnetmişler, evlatlarına da “İşte bundan sonra uygulayacağınız sünnet [cenaze defin işlemi] böyledir.” demişler.

26. Âyetin Tefsiri

[1436] Yeryüzündeki şeyleri ‘gökten indirilmiş’ olarak ifade etmiştir; çünkü bunlara gökte hüküm verilmiş, haklarındaki hüküm orada yazılmıştır. “Sizin için hayvanlardan sekiz eş (yani, dört çift) indirmiştir.” [Zümer 39/6] âyeti de böyledir.

[1437] Rîş süs giysisi demektir; kuş tüyü anlamındaki rîşu’t-tayr ifade-sinden isti‘âre olarak kullanılır. Zira tüy de kuşun elbisesi ve süsüdür. İfa-de, “sizin için iki elbise indirdik; biri avret yerlerinizi örtecek elbise, diğeri de sizi süsleyecek elbise” anlamındadır. Zira ziynet, dînen doğru / sahih bir amaçtır. Nitekim “Binesiniz diye ve ziynet olarak yaratmıştır.” [Nahl 16/8] ve “Sizin için onlarda bir güzellik vardır.” [Nahl 16/6] buyurmuştur.

Osman (r.a.) bu ifadeyi ve riyâşen şeklinde, rîşin çoğulu olarak okumuştur ki bu, tıpkı şi‘b kelimesinin çoğulunun şi‘âb şeklinde gelmesi gibidir. “Takvâ elbise-si”, yani Allah Teâlâ karşısında saygı, dikkat ve titizlik (haşyet-vera‘) elbisesi. Bu ifadenin merfû‘luğu mübtedâ olmasındandır; haberi ise ya ٌ ْ َ ِכَ -işte bu ha) ذyırlıdır) cümlesidir -ki bu durumda sanki “esas hayırlı olan takva elbisesidir” de-nilmiş olmaktadır; zira işaret isimleri daha önce zikredilmiş olan şeye işaret etme noktasında zamirlere yakındır- ya da mübtedânın haberi sadece ٌ ْ َ kelimesidir. Bu durumda işaret ismi olan َِכ mübtedânın sıfatı olur ve adeta “işbu takva ذelbisesi daha hayırlıdır” denilmiş olur. Buradaki işaretten ya takva elbisesine ta-zim kastedilmiştir [“Şu manevî takva elbisesi var ya, gerçekten daha hayırlıdır!” mealinde] ya da avret yerlerini örten elbiseye işaret edilmiştir, zira avret yerlerini örtmek de takvadandır. Böylece, avret yerlerini örtmek için giyilen giysinin ziynet için giyilen giysiden daha üstün olduğuna işaret edilmiş olmaktadır. Libâsü’t-tak-vânın, hazfedilmiş bir mübtedanın haberi olabileceği de söylenmiştir, yani “o, takva elbisesidir” [denilmiş] sonra da; “işte bu daha hayırlıdır” buyrulmuştur. İbn Mes‘ûd [v. 32/653] ve Übeyy b. Kâ‘b [v. 33/654] kıraatlerinde; ve libâsü’t-takvâ hayrun (Takva elbisesi daha hayırlıdır) şeklindedir. Takva elbisesinden muradın, harp esnasında korunmak için giyilen zırh, miğfer vb. kıyafetler olabileceği de söylenmiştir. Yine, libâsü’t-takvâ ifadesi, daha önce geçmiş olan ًא א ِ ve ًא -ifa رِdelerine atfen mansup olarak libâse’t-takvâ şeklinde de okunmuştur.

[1438] “Bu” yani elbisenin indirilmesi “Allah’ın âyetlerindendir”, O’nun kullarına yönelik ihsan ve rahmetine delâlet eden alâmetlerdendir. “Belki dü-şünüp ders çıkarırlar” da bundaki muazzam nimeti anlarlar.

[1439] Bu âyet avret yerlerinin görülmesinden, onları yapraklarla gizleme çabasından sonra gelen bir ara söz, ara değerlendirme kabilinden olup elbise-lerin yaratılmasındaki nimeti ve çıplaklığın, avret yerlerini açmanın alçaltıcı, rezil bir şey olduğunu göstermek, tesettürün takvanın çok muazzam kapıların-dan biri olduğunu ortaya koymak gibi bir amaca yöneliktir.

27. Âyetin Tefsiri

[1440] “Şeytan sizi ayartmasın” yani tıpkı ebeveyninizi cennetten çıkara-rak büyük bir sıkıntıya soktuğu gibi sizi de cennete girememenize sebep olarak sıkıntıya sokmasın. א ُ َ א ِ א ُ ْ َ عُ ِ ْ َ (elbiselerini soyarak) ifadesi haldir, yani onları elbiselerini soyarak, elbiselerinin soyulmasına sebep olarak çıkarmıştır.

َ ُ ْ اכُ َ ُ َّ ifadesi, yasağın gerekçesi ve şeytanın fitnesine (doğrusu o sizi görür) إِkarşı, “o, sizi bilmediğiniz yerden avlayacak, size tuzak kuracak gizli bir düş-mandır” şeklinde bir uyarıdır.

[1441] Mâlik b. Dînâr Rahimehu’llāh’ın [v. 131/748’den önce], “Doğrusu seni gören, fakat senin göremediğin düşman çok zorlu ve sıkıntılıdır; ancak Allah muhafaza ederse ne âlâ!” dediği nakledilmiştir.

[1442] ُ ُ ِ َ yani onun şeytanlardan müteşekkil ordusu. Burada cinlerin وَgözle görülemeyeceğine, insanlara açıkça görünmeyeceklerine ve onların ken-dilerini göstermek gibi bir kudrete sahip olmadıklarına, onları gördüğünü iddia eden kişinin iddiasının yalan ve uydurma olduğuna dair delil bulunmaktadır.

[1443] “Şüphesiz, Biz şeytanları iman etmeyenlerin velîleri yaptık” yani onları birbirleri ile baş başa bıraktık, onlar şeytanlardan yüz çevirmedikçe, şey-tanların güzel gösterdikleri küfür ve günahlar konusunda onlara itaat ettikleri sürece biz de şeytanları onlardan uzak tutmadık. Bu ifadede ilkinden daha kuvvetli bir başka uyarı bulunmaktadır.

[1444] Şayet “ ُ ُ ِ َ ْ :ifadesi neye ma‘tūftur?” dersen şöyle derim وَ اכُ َ (o sizi görür) ifadesindeki -huve ile tekit edilmiş olan- zamire ma‘tūftur. İnnehû-daki zamir ise ‘söz ve durum şudur ki’ anlamını veren zamirdir [zamir-i şân]. [Ebû Muhammed] el-Yezîdî [v. 202/817] ise mansup olarak ve kabîlehû şeklinde okumuştur ki iki şekilde açıklanabilir. Ya kelimeyi İnnenin ismine atfetmiştir ya da Vav ma‘n (beraber) anlamındadır. Ancak İnnenin ismine -yani innehû-daki zamire- atfedildiğinde bu zamir [zamir-i şân olmaz, aksine] İblis’e işaret eder.

28. Âyetin Tefsiri

[1445] el-Fâhişe (yüz kızartıcı şey), son derece çirkin günah demektir. Yani [i] bu tip herhangi bir davranış sergilediklerinde, atalarının da böyle yaptığını ve kendilerinin de onların izinden gittiklerini, Allah Teâlâ’nın on-lara bunu yapmalarını emrettiğini söyleyerek mazeret beyan ederler ki bun-ların ikisi de geçersizdir; çünkü biri taklittir, taklit ise bilgi yolu değildir.

İkincisi ise Allah’a atılmış bir iftira ve O’nun sıfatlarını saptırmaktır (ilhâd). Nitekim “Allah bizim bu yaptıklarımızı hoş karşılamasaydı, bizi bu fiillerden uzaklaştırırdı!” demekteydiler. Hasan-ı Basrî’nin “Allah Teâlâ Peygamber (s.a.)’i Araplara gönderdiğinde bunlar kaderci ve cebrî idiler, günahlarını Allah’a ham-lederlerdi.” dediği nakledilmiştir ki “Bunlar yüz kızartıcı bir şey yaptıklarında: ‘Biz atalarımızı bunun üzerinde bulduk, bize bunu Allah emretti’ dediler. De ki: Yüz kızartıcı bir şeyi Allah emretmez.” âyeti de bunu doğrular. Çünkü çir-kin fiil işlemek Allah için imkânsızdır; zira Allah’a çirkin fiili işletecek herhangi bir etken (dâ‘î) yoktur; ama O’nu çirkin fiil işlemekten alıkoyacak şeyler vardır. Bu durumda, O’nun çirkin fiil işlemeyi emretmesi nasıl düşünülebilir?! “Bilgi-nize konu olmayan (asılsız) şeyler mi uyduruyorsunuz Allah adına?!” Bu ifade onların çirkin fiilleri Allah’a izâfe etmelerini yadırgamakta ve bu sözlerinin te-melinde aşırı bir cehaletin yer aldığına dair tanıklık etmektedir. [ii] el-Fâhişeden muradın, Kâbe’yi çıplak tavaf etmeleri olduğu da söylenmiştir.

29. Âyetin Tefsiri

[1446] ِ ْ ِ ْ א ِ (eşitliği) yani adaletli ve dosdoğru olduğu gönülde sabit, temyiz sahiplerinin güzel kabul ettiği şeyi; -bir görüşe göre ise- tevhidi [em-reder]. “Yüzlerinizi O’na doğru yöneltin” yani sadece O’na kulluk etmeyi amaçlayın, başkasına bakmadan dosdoğru O’na yönelin. “Secde ettiğiniz her yerde” yani bütün secde zamanlarında ya da her secde mekânında ki bu da namaz demektir. “Ve dini” yani itaati “tamamen kendisine has kılarak” sade-ce O’nun rızasını isteyerek “O’na dua edin. İlkin sizi nasıl O yarattıysa, yine O’na döndürüleceksiniz.” Sizi başta nasıl yarattı ise yine diriltecek. Dirilişi inkâr etmelerine karşı Allah, ilk yaratışla delil getirmiştir. Anlam, “O sizi diriltecek ve amellerinize karşılık verecektir; bu yüzden kulluğu sadece O’na edin” şeklindedir.

30. Âyetin Tefsiri

[1447] “O, bir fırkayı” ki Müslüman olanlardır “doğru yola getirdi” yani Allah onları imana muvaffak etmiştir. “Bir fırka için de dalâlet” yani sapkınlık hükmü “tahakkuk etti.” Allah bunların dalâlete düşeceklerini, hidayet bulama-yacaklarını bilmektedir. ًא ِ َ kelimesi, devamındaki ifadelerin izah ettiği gizli bir fiil ile mansuptur. Adeta “haklarında dalâletin tahakkuk ettiği bir fırkayı da perişan etti” denilmiştir. “Çünkü onlar” yani haklarında dalâletin tahak-kuk etmiş olduğu fırka, “şeytanları velî edinmişlerdi”; onların emirlerine itaat ediyorlardı. Bu ifade, Allah’ın ilminin onların dalâlete düşmelerinde herhangi bir tesiri olmadığının ve onların tamamen kendi seçimleriyle, Allah’ı bırakıp şeytanları velî edinmeleriyle dalâlete düşmüş olduklarının delilidir.

31. Âyetin Tefsiri

[1448] “Secde ettiğiniz her yerde” yani her namaz kıldığınızda ve tavaf etti-ğinizde “güzel elbiselerinizi” yani elbise ve ziynetlerinizi “üzerinize alın.” Onlar çıplak tavaf ediyorlardı. Tāvûs b. Keysân’ın [v. 106/725] şöyle dediği nakledil-miştir: “Allah onlara ipek kumaşlar giymeyi emretmiş değildir, aksine onlar elbiselerini Mescid’in arkasında bırakırlar ve çıplak tavaf ederlerdi; üzerlerinde elbise varken tavaf edecek olsalar darp edilirler ve elbiseleri çekilip çıkartılırdı. Çünkü ‘İçinde günah işlediğimiz elbiselerle Allah’a kulluk edemeyiz!’ diyor-lardı.” Onların bunu bir uğur olsun diye -yani elbiselerinden sıyrıldıkları gibi günahlarından da sıyrılmak için- yaptıkları da söylenmiştir. Ziynetten maksa-dın tarak olduğu da güzel koku olduğu da söylenmiştir. Sünnet olan, insanın namaz için en güzel haline bürünmesi, en güzel kıyafetini giymesidir.

[1449] Benî Âmir kabilesi hac günlerinde bir lokma azık dışında bir şey yemez; ağızlarına yağ koymazlardı. Böylece hac ibadetine tazim etmiş oluyor-lardı. Müslümanlar “Bunu yapmaya biz daha lâyığız.” deyince “Yiyin, için ama aşırıya kaçmayın.” buyruldu. İbn Abbâs (r.a.)’ın [v. 68/688]; “Dilediğini ye, di-lediğini giy; senin hatan olacak sadece iki haslettir; biri israf, diğeri de kibirdir” dediği nakledilmiştir [İbn Mâce, “Libâs”, 23].

[1450] Anlatıldığına göre Halife Hârûnürreşîd’in [v. 218/833] oldukça ma-hir bir Hristiyan doktoru varmış. Bir gün Alî b. Hüseyin b. Vâkıd’a “Sizin kitabınızda Tıp ilmine dair bir şey yok; oysa ilim dediğin, biri bedenlere dair ilim, diğer ise din ilmi olmak üzere ikidir [‘ilmu’l-ebdân x ‘ ilmu’l-edyân]” demiş.

O da “Allah Teâlâ bütün Tıbbı kitabındaki bir tek âyetin yarısında toplamıştır.” demiş. Doktor, “Hangi âyettir bu?” diye sorunca; “Yiyin, için ama aşırıya kaç-mayın’ âyetidir.” demiş. Hristiyanın, “İyi ama sizin peygamberinizden Tıp ko-nusunda herhangi bir şey rivayet edilmemiştir.” deyince “Bizim peygamberimiz Tıbbı kısacık birkaç lafızda toplamıştır.” demiş. Doktor, “Hangi söz bu?” diye sorunca da “Bu söz, peygamberimizin ‘Mide hastalığın yuvası, perhiz ise her türlü devanın başıdır. Bedenin her uzvuna ona iyi gelecek olanı ver’ şeklindeki sözüdür.” diye cevap vermiş. Bunun üzerine Hristiyan, “Sizin peygamberiniz ve kitabınız Galenos’a [v. 200?] Tıp adına hiçbir şey bırakmamışlar.” demiştir.

32. Âyetin Tefsiri

[1451] “Allah’ın ziyneti”nden maksat elbiseler ve her türlü süslenilen şey-dir. “Tertemiz-hoş rızıkları” yani lezzetli yiyecek ve içecekleri “kim haram kı-labilir?!” ifadesindeki sorunun mânası, bu şeylerin haram kılınmasına yönelik bir yadırgamadır. Söylendiğine göre Cahiliyye Arapları ihrama girdiklerinde koyunun etini, sütünü ve yağını haram sayıyorlardı. “De ki: Bunlar, dünya hayatında iman edenlerin de hakkıdır” yani sadece müminlere ait değildir, Müşrikler de bu konuda onların ortağıdır. “Kıyamet günü ise tamamen on-lara mahsustur” o gün hiç kimse onlara bu konuda ortak olmayacaktır. Şayet “Bunlar hem iman edenlerindir, hem de başkalarınındır, denilse olmaz mıy-dı?” dersen şöyle derim: Âyette bunların asıl olarak iman edenler için yaratıl-mış olduğuna ama kâfirlerin de onlara tâbi olduğuna dikkat çekmek için böyle denilmiştir. Tıpkı “Nankörce inkâr edeni kısa bir süre yaşatıp daha sonra Ateş azabına sürüklerim!’ buyurmuştur.” [Bakara 2/126] âyetinde olduğu gibi. ً َ ِ א ifadesi hal olarak mansup da haberin ardından ikinci bir haber olarak merfû‘ da okunmuştur.

33. Âyetin Tefsiri

[1452] َ ِ ا َ ْ .çirkinliği fâhiş boyutta olan, yani çok fazla olan demektir اBir görüşe göre bu, avret yeri ile ilgili olan şeylerdir. َ ْ ِ ْ -ise her türlü günahı kap اsayan umumi bir ifadedir; bunun içki olduğu da söylenmiştir. َ ْ َ ْ ise zulüm ve اkibir demektir. Burada bunlar, tıpkı “Yüz kızartıcı suçları, yadırgatıcı davranışları ve azgınlığı ise yasaklar.” [Nahl 16/90] âyetinde olduğu gibi hususen zikredilmiştir.

[1453] “Hakkında Allah’ın hiçbir güçlü kanıt indirmediği şeyleri” ifade-sinde bir tehekküm (alay) söz konusudur. Çünkü Allah’ın, kendisine başkası-nın ortak koşulmasına dair kanıt indirmesi mümkün değildir. “Bilginize konu olmayan (asılsız) şeyleri Allah adına uydurmanızı” yani haram kılma ve benzeri konularda Allah adına yalanlar uydurup iftiralar atmanızı [haram kılmıştır.]

34. Âyetin Tefsiri

[1454] “Her toplumun bir eceli vardır” ifadesi, Mekke halkını tıpkı diğer toplumlara azap indiği gibi Allah katında malum bir süre içerisinde kendile-rine indirilecek azaba karşı uyarmaktadır. ْ ُ ُ َ אءَ أَ ذا ِ َ ifadesi, ْ ُ ُ א َ אءَ آ ذا ِ َ (ecelleri geldiğinde) şeklinde de okunmuştur. ً َ א ifadesinin kullanılma sebe-bi, insanların kullanımında en az süreye tekabül etmesidir. Nitekim arkadaşına acele ettiren kimse, fî sâ‘atin (anında / hemen) der ve “en kısa, en yakın zaman-da” anlamını kasteder.

36. Âyetin Tefsiri

[1455] [ ْ َّכُ َِ ْ َ א َّ א [deki’إِ َّ şart ifadesi olan İn edatına -şart anlamını tekit إِ

eden- Mâ’nın eklenmesi ile oluşmuştur; bu sebeple bu ifadenin başında yer aldığı fiilin sonuna şeddeli ya da şeddesiz Nûn gelir. “Peki, bu şart cümlesinin cevabı nedir?” dersen şöyle derim: Fâ ve devamındaki ifade [ َّ ِ ا َ َ ] şartın ce-vabı olup anlam, “İçinizden sakınıp durumunu düzeltenler ve içinizden inkâr edenler” şeklindedir. ْ َّכُ َ

ِ ْ َ Tâ ile ْ َّכُ َِ ْ َ şeklinde de okunmuştur.

37. Âyetin Tefsiri

[1456] ُ َ ْ ْ أَ َ َ yani Allah hakkında, O’nun söylemediği bir şeyi uyduran ya da O’nun söylediği bir şeyi yalanlayan kimseden daha çirkin bir zulmü kim işlemiş olabilir? “Kitaptaki payları” yani kendileri için yazılmış olan rızık ve ömür süresi “bunları bulur. Nihayet, görevli meleklerimiz canlarını almak üze-re kendilerine geldiğinde…” َّ َ onların kitaptaki nasiplerine nail olduklarını, kendileri için belirlenmiş olan nihaî süreyi tamamladıklarını ifade eder. Bu, kendisinden sonra yeni bir ifadenin başladığı َّ َ olup bu söz de şart cümle-sidir; yani “görevli meleklerimiz canlarını almak üzere kendilerine geldiğinde … derler.” ifadesi. ْ ُ َ ْ َّ َ َ َ ise “elçiler”den haldir; anlam müteveffîhim (canlarını almak üzere) şeklindedir. Elçilerden maksat da ölüm meleği ve onun yardım-cılarıdır.

[1457] ْ ُ ْ א כُ َ ْ deki Mâ Mushaf’أَ ’da َ ْ ye bitişik yazılmıştır; ancak ayrı’أَyazılması gerekir. Çünkü eyne’l-âlihetu’llezîne tedde‘ūne (İddia ettiğiniz ilahlar nerede)? anlamında bir Mâ-i mevsūledir [yani nerede anlamındaki eynemâ değildir].

َّא [1458] َ ا ُّ َ ifadesinde dalle, ğâbe anlamında olup yanımızdan kaybol-dular, artık onları göremiyoruz, onlardan faydalanamıyoruz demektir. Bu ifade onların aslında mevcut inançlarını benimsedikleri şu hallerinde, kayda değer hiçbir şey üzere olmadıklarının ve akıbette bu inançlarını ve durumlarını öv-güyle karşılamayacaklarının itirafıdır.

39. Âyetin Tefsiri

[1459] “Girin!’ buyurur” yani kıyamet günü Allah Teâlâ haklarında “uydur-duğu yalanı Allah’a isnat eden veya O’nun âyetlerini yalanlayan birinden daha zalimi olabilir mi?” [A‘râf 7/37] dediği kimselere böyle buyurur. Bunlar kâfir Araplardır. “Sizden önce gelip geçmiş” yani zamanları sizin zamanınızdan önce olan “topluluklar” içerisinde… أ ifadesi hal konumundadır, yani topluluk-lar içinde yer alarak, onlarla “birlikte”, onlara eşlik ederek birlikte ateşe “girin

her ne zaman bir ümmet girse, yekdiğerini” yani kendilerine uydukları ve sap-malarına vesile oldukları diğer bir toplumu “lânetler”. Nihayet, birbiri ardın-dan hepsi orada toplanınca” yani hepsi ateşte birleşip karşılaştıklarında, konum bakımından “sonrakiler” -ki bunlar tâbi olan ve sefil, zavallı durumda olanlar-dır- “önde gelenler için” yani konum olarak kendilerinden önde olanlar için… -Bunlar da liderler ve yöneticilerdir.- ْ ُ وُ ِ ifadesi “öncüleri için, öncüleri hakkında” anlamındadır; çünkü sözlerinin muhatabı öncüler değil, Allah’tır [Allah’a bunlar hakkında söylemektedirler]. ًא ْ ِ אً ا َ kat kat, katmerli azap demek-tir. “Azap hepiniz için katmerlidir” çünkü hem yöneticiler hem de onlara tâbi olanlar, sapkın ve saptırmış kimselerdir. َن ُ َ ْ َ ْ כِ ifadesindeki ta‘lemûne وَhem Tâ ile hem de Yâ ile okunmuştur [bilmezsiniz / bilmezler].

[1460] “Sizin bize karşı hiçbir üstünlüğünüz yok.” Öncüleri bu sözlerini Yüce Allah’ın takipçilere hitaben söylediği söze, yani “Azap hepiniz için kat-merlidir.” sözüne atfen söylemişlerdir. Yani artık sizin bize bir üstünlüğünüzün bulunmadığı ve hepimizin katmerli azaba müstahak olma konusunda eşit ol-duğumuz kesinleşmiştir. “Öyleyse, kendi kazandıklarınızın karşılığı olan azabı tadın.” ifadesi, öncülerin sözünün devamı olabileceği gibi Yüce Allah’ın hepsi-ne hitaben söylediği söz de olabilir.

41. Âyetin Tefsiri

[1461] “Göğün kapıları asla açılmayacak” onlar adına hiçbir salih amel göğe yükselmeyecektir. Nitekim Allah Teâlâ, “güzel sözler, [putlara değil] yalnız-ca O’na yükselir” [Fâtır 35/10] ve “Doğrusu, ‘iyi’lerin amel defteri de İlliyyîn’de-dir.” [Mutaffifîn 83/18] buyurmuştur. Cennetin gökte olduğu söylenmektedir ki buna göre mâna, “Onlara göğe yükselme izni verilmez; cennete girmek için onlara yol verilmez.” şeklindedir. Bir başka görüşe göre ise bunlar öldüğün-de ruhları, müminlerin ruhunun yükseldiği yere yükselmez. Bir diğer görüşe göre onlara bereket inmez, yağmur dualarına icabet edilmez. Bu mânada Allah Teâlâ, “Bunun üzerine, bardaktan boşanırcasına yağan bir suyla gök kapılarını açtık.” [Kamer 54/11] buyurmuştur.

[1462] İfade şedde ile lâ tufettehu, Yâ ile lâ yufettehu şeklinde okunmuş; ayrıca, el-evbâb kelimesi nasb edilerek, Yâ’lı ve Tâ’lı olarak ve fiil ma‘lûm olarak lâ tufettihu ve lâ tufettihu şeklinde de okunmuştur. Açma fiili lâ tufettihu kıraa-tinde âyetlere; lâ yufettihu kıraatinde ise Allah’a izâfe edilmektedir.

[1463] İbn Abbâs cemel (deve) kelimesini kummel vezninde cummel şek-linde okumuştur. Aynı ifadeyi Sa‘îd b. Cübeyr nuğar vezninde cumel şeklinde okumuştur. Bu fiil kufl vezninde cuml şeklinde, nusub vezninde cumul şeklinde ve habl vezninde ceml şeklinde de okunmuştur. Son okunuşta kelimenin anla-mı, sert ve kalın halattır. Halat da bir araya getirilip tek parça yapılmış ipler-den oluşur. İbn Abbâs (r.a.)’ın “Allah Teâlâ deve ile benzetme yapmaktan daha güzel teşbihler yapar.” dediği nakledilmiştir. Yani iğne deliğinden geçirilme konusunda halat uygundur fakat deve bu işe uygun değildir. Ancak çoğunlu-ğun okuyuşu daha etkilidir. Zira iğne deliği, geçilecek yerin darlığını anlatmak üzere kullanılır; “iğne deliğinden daha dar” denilir. Yine çok mahir rehberlik yapan kimseye hırrît [iğne deliğinden geçer] denilir; çünkü mahir bir kılavuz, iğne deliğine benzer dar yollardan geçip yolunu bulmasını bilir. Deve de bir şeyin hacminin büyüklüğünü anlatmakta kullanılır; şair şöyle demiştir:

Deve gibi [iri cüsseli], ama kuş beyinli!Adam dediğin, kurbanlık deve değil ki kaç okka çektiğine bakılsın

Dolayısıyla, âyette “Ancak büyük ve geniş bir kapıdan geçebilecek olan bu iri hayvanın küçük bir iğne deliğinden geçmesi gibi imkânsız bir şey gerçekleşmedikçe bunlar da cennete giremez!” buyrulmuş olmaktadır. Ni-tekim rivayete göre İbn Mes‘ûd (r.a.)’a [v. 32/653] “Bu âyetteki cemel nedir?” diye sorulunca soran kişinin cehaletini yüzüne vurmak ve kelimenin bi-linen anlamı dışında bir başka anlam aramanın zorlama olduğuna işaret etmek üzere, zevcu’n-nâkati (Dişi devenin eşidir)! demiş.

[1464] ِّ َ her üç hareke ile de okunmuştur. İbn Mes‘ûd, fî semmî’l-mıhyat şeklinde okumuştur. Hiyât ve mıhyat, tıpkı hizâm ve mihzem gibi aynı anlama, iğne anlamına gelir.

[1465] “İşte böyle” feci bir şekilde “cezalandırırız mücrimleri!” Bu ifadeyle suç işlemenin cezaya sebebiyet vereceği ve suç işleyen herkesin cezalandırılacağı bildirilmektedir. Bunu tekrarlayarak, “İşte böyle cezalandırırız Biz zalimleri!” demiştir; zira bütün suçlular aynı zamanda kendilerine zulmetmektedir.

[1466] Mihâd döşek; ğavâş da örtüler demektir. ٍاش kelimesi, ğavâşun şeklinde merfû‘ da okunmuştur; tıpkı [ُآت َ ْ ُ ارِ ا َ َ ُ ا َ ifadesini] İbn Mes‘ûd’un وَ[v. 32/653] ُآت َ ْ ُ ارُ ا َ َ ُ ا َ O’nun sayesindedir denizde aheste aheste giden“) وَgemiler de.” [Rahman 55/24]) şeklinde okuması gibi.

42. Âyetin Tefsiri

[1467] “Biz hiç kimseye gücünün yeteceğinden başkasını yüklemeyiz” ifa-desi mübtedâ ve haber arasında bir ara cümledir ve hem hiçbir nitelemenin tam anlamıyla ortaya koyamayacağı gizli nimetleri kazanmaya teşvik etmeyi hem de insanın güç kapasitesi dâhilinde olan şeyleri, yani iman ve salih amelin değerini yüceltmeyi hedeflemektedir. [ًא ْ َ ُ ِّ כَُ ifadesini] A‘meş [v. 148/765] lâ tukellefü nefsün (hiç kimseye … yüklenmez) şeklinde okumuştur.

43. Âyetin Tefsiri

[1468] Kalbinde kardeşine karşı dünyada kin bulunan kimsenin bu kini kalbinden çıkarılır, böylece kalpleri gıllugışsız, tertemiz olur; aralarında sadece karşılıklı şefkat ve sevgi kalır. Ali (r.a.)’ın “Ben, Osman, Talha ve Zübeyr’in bu kimselerden olacağımızı ümit ediyorum.” dediği nakledilmiştir.

[1469] “Bizi buna iletti” yani bizi bu muazzam kazanca sebep olacak iman ve salih amele muvaffak etti; yoksa “biz kendiliğimizden bulabilecek durumda değildik.” َي ِ َ ْ َ ِ ifadesindeki Lâm olumsuzlamayı pekiştirmektedir. Bu sözün sa-hipleri, “Allah’ın hidayet ve tevfiki olmasaydı, hidayet ehli olamazdık.” demekte-dirler. َي ِ َ ْ َ ِ َّא א כُ يَ ifadesi Şamlıların mushaflarında وَ ِ َ ْ َ ِ َّא א כُ şeklinde Vav’sız yer almaktadır; yani cümle, önceki cümlenin izahı olarak kabul edilmektedir.

[1470] “Gerçek şu ki; Rabbimizin peygamberleri gerçeği getirmişler” ve bu da bizim için bir lütuf ve hidayete sevk eden bir uyarı olmuştur; böylece biz de hidayete ermişizdir. Bu sözü söyleyenler sevinçlerini ve elde ettiklerinden ne kadar mutlu olduklarını ifade etmek istemekte; sırf bunu söylemekten keyif almaktadırlar. Yoksa bu ifade ibadet ve Allah’a yakınlaşma amacı ile söylenmiş değildir. Nitekim hayırlı bir nasiple nasiplendirilenlerin benzer ifadeleri sık-lıkla tekrarladığını, ibadet maksadıyla değil de kendini tutamadığı için bu tür sözler söylediğini dünyada da görmekteyiz.

[1471] ُ َّ َ ْ ُ ا כُ ْ ِ -ifadesindeki en, Enne’nin hafifletilmiş şeklidir. Cüm أنَْ lenin takdiri ve nûdû bi-ennehû tilkümü’l-cennetu ûristümûhâ (ve onlara, ‘Mi-rasçı kılındığınız, işte bu cennettir.’ diye seslenildi) şeklindedir ve [mukadder] ennehûdaki zamir, durum zamiri ya da أي (yani) anlamındaki zamirdir; çünkü münâdâ bir söz türüdür. Adeta şöyle denilmiş olmaktadır: “Onlara denildi ki işte bu Cennete” - bâtıl mezhep sahiplerinin [mubtıla] iddia ettiği gibi ilâhî lütuf sebebiyle değil- “kendi yaptığınız şeyler sayesinde mirasçı kılındınız siz!”

45. Âyetin Tefsiri

א [1472] ْ َ وَ ْ َ -ifadesindeki en, Enne’nin hafifletilmiş hali olabilece أنَْ ği gibi -yukarıda izah edildiği üzere- müfessire de olabilir. Bu, َ َ ِ ّٰ ا ُ َ ْ َ أنَْ َ ِ ِ َّא ifadesindeki en için de geçerlidir. Cennetliklerin cehennemliklere bu اsözü söylemiş olmasının sebebi, onların kendi hallerinden memnuniyetlerini ifade etmek, cehennemliklerin kötü halleriyle dalga geçip onları daha fazla gam ve kedere gark etmek ve bu ifadeleri dinleyenler için bunun bir lütuf olması-dır. Aralarında bir tellalın “Allah’ın lâneti zalimlerin üzerine olsun!” demesi de böyledir. Bu tellal bir melek olup Allah’ın emri ile hem cennetliklerin hem de cehennemliklerin duyacağı şekilde bu nidayı yapar. ِ ّٰ ُ ا َ ْ َ ifadesi şeddeli ve أنَْ mansup olarak ِ ّٰ َ ا َ ْ َ şeklinde de okunmuştur. A‘meş [v. 148/765] ise kesre أنََّ ile ِ ّٰ ا َ َ ْ َ şeklinde okumuştur ki bunun sebebi (…çünkü Allah’ın lâneti) إِنَّ ya ifadenin başında bir “dedi ki” lafzının takdir edilmesi (irâdetü’l-kavl) ya da ezzene (duyurdu) ifadesinin kāle (söyledi) konumunda değerlendirilmesidir.

[1473] Şayet “א ُّ א رَ َ َ א وَ (Rabbimizin bize vaat ettiği) ifadesinde olduğu gibi, ْ ُّכُ َ رَ َ א وَ yerine ْ ُّכُ ْ رَ כُ َ َ א وَ (Rabbinizin size vaat ettiği) denilseydi olmaz mıydı?” dersen şöyle derim: “Rabbimizin bize vaat ettiği” ifadesinin delâleti sebebiyle, ifadeyi hafifleştirmek için bu hazfedilmiştir. Birinin şöyle demesi de mümkündür: İfadenin mutlak kullanılmış olması, Allah’ın diriliş, hesap, sevap-ceza ve diğer kıyamet ahvâlini kapsayan bütün vaatlerini içine al-ması içindir; çünkü bunların tamamını yalanlamaktaydılar. Ayrıca vaat edilen şeylerin tamamı, hoşlarına gitmeyecek şeylerdir, cennet ehlinin nimetleri de cehennemlikler için tamamen azaptır, bu sebeple ifade [“size” kaydı konulmadan] mutlak olarak kullanılmıştır.

46. Âyetin Tefsiri

אبٌ [1474] ِ א ُ َ ْ َ -yani cennet ve cehennem arasında ya da iki grup ara وَsında bir ‘perde’ vardır. Bu perde, “aralarında bir sur çekilir” [Hadîd 57/13] âye-tinde ifade edilen surdur.

افِ [1475] ْ َ ْ َ ا َ yani -cennet ile cehennem arasına [onun a‘râfı üzerinde] وَçekilen surdan ibaret olan- perdenin “a‘râfı” yüksek kısmı “üzerinde de…” -A‘râf ’urfun çoğulu olup ‘urfu’l-feres [at yelesi] ve ‘urfu’d-dîk [horoz ibiği] ifade-lerinden isti‘âre olarak kullanılmıştır.- “…her birini simalarıyla tanıyan” yani mesut olanların ve bedbaht olanların hepsini, alametlerinden tanıyan -ki Allah kendilerine bu alametleri bildirmiş, ilham etmiş ya da melekler onlara öğret-miştir- “adamlar vardır.” Bunlar Müslümanlardan olup, amellerindeki kusurlar sebebiyle cennete en son girenlerdir. Adeta Allah’ın emrini beklemekte ve Allah cennete girmelerine izin verinceye kadar cennet ile cehennem arasında tutul-maktadırlar.

49. Âyetin Tefsiri

[1476] Cennetliklere baktıkları zaman onlara selam vererek seslenirler, “Gözleri Ateş’tekilerin bulunduğu tarafa çevrilince” ve onların içinde bulun-dukları azabı görünce Allah’a sığınır, kendilerini onlarla beraber kılmaması için Allah’ın rahmetine iltica ederler. Kâfirlerin liderlerinden bazı adamlara seslenirler ve bu liderlerin küçümsedikleri, fakirlikleri ve dünyalık nasiplerinin azlığı sebebiyle hakir gördükleri, “Allah bunları asla cennete koymaz” dedikleri cennet ehlini işaret ederek onlara, “Allah’ın, asla rahmetine erdirmeyeceğine ant içtiğiniz kimseler bunlar mıydı?” derler.

[1477] “Girin cennete.” Yani, o zaman bu a‘râf halkına “girin cennete” denilir. Bu, onlara a‘râfta tutulmalarının, her iki gruba bakmalarının ve on-ları simalarından tanıyarak bu söylediklerini söylemelerinin ardından söylen-miştir. Bu hususun ifade edilmesinin faydası ise karşılığın ameller miktarınca olacağının, öncelik ve sonraya kalmanın amellere göre belirleneceğinin, hiç kimsenin Allah katında amellerinin önceliği dışında bir sebeple öncelik sahibi olamayacağının, amellerinin kendisini geri bırakması dışında bir sebeple geriye kalmayacağının beyan edilmesidir. Bir diğer maksat da âyeti dinleyenlerin ön-celik sahibi müminlerin durumuna özenmelerini, onların nâil oldukları nasibe nâil olmaya gayret etmelerini sağlamak, o gün hayır veya şer ehlinden herkesin amellerinin gereği olarak simalarına vurulan damga ile tanınacağını düşünüp kötü olanların kötülükten vazgeçmelerine, iyi olanların da iyiliklerini artırma-larına vesile olmak ve isyankârların o gün amelleri en kusurlu kimseler dâhil herkes tarafından kınanacağını bilmelerini sağlamaktır.

[1478] ْ ُ אرُ ْ ْ أَ َ ِ ُ -gözleri Ateş’tekilerin bulunduğu tarafa çevrilin) وَإِذا ce) ifadesinde, onların gözlerini çeviren bir etkenin mevcut olduğu ve böylece bakıp da onları kınamalarının ve Allah’a sığınmalarının murat edildiği şeklinde bir anlam söz konusudur. A‘meş [v. 148/765] bu ifadeyi ve izâ kulibet ebsāruhum şeklinde okumuştur.

[1479] َ َّ َ ْ ا ا ُ ُ -ifadesi meçhul fiil formunda udhilû’l-cen (cennete girin) أدُْnete (cennete girdirildiler) şeklinde okunmuştur. İkrime [v. 105/723] bu ifadeyi dehalü’l-cennete (cennete girdiler) şeklinde okumuştur. Şayet “Bu iki okuyuş نَ ُ َ ْ َ ْ ُ ْ ْ وَ أَ כُ ْ َ َ فٌ ْ َ (sizin için hiçbir korku söz konusu değildir, üzülecek de değilsiniz) ifadesiyle nasıl uyumlu olur?” dersen şöyle derim: Bunun tevili şudur: “Kendilerine ‘sizin için hiçbir korku söz konusu değildir, üzülecek de değilsiniz’ denilerek cennete girdirildiler” ya da “girdiler.”

[1480] Şayet “[46. âyetteki] ‘çok istemekle birlikte oraya girmemişlerdir’ ifadesinin i‘rabda mahalli nedir?” dersen şöyle derim: Bu ifadenin i‘rabda ma-halli yoktur çünkü yeni bir ifadedir. Sanki biri a‘râf halkının hali hakkında sormuş ve ona cevaben, “çok istemekle birlikte oraya girmemişlerdir”, yani “onların cennete girmeleri cennet ehlinden sonraya bırakılmıştır, a‘râfta tutul-dukları için istemekle birlikte henüz cennete girememişlerdir ama ümitsizliğe de düşmemişlerdir” denilmiştir. Bu ifadenin i‘rabda mahallinin olması, ricâlün kelimesinin sıfatı olarak düşünülmesi de mümkündür.

[1481] Mal “biriktirmeniz” ya da sayısal çokluğunuz ve birlik ve beraber-liğiniz, hakka ve insanlara karşı “büyüklük taslamanız, size fayda vermemiş!” ونَ ُ ِ َכْ ْ َ (büyüklük taslama) ifadesi kesretten türetilerek testeksirûn (çoğaltma isteği) şeklinde de okunmuştur.

51. Âyetin Tefsiri

[1482] “Bize akıtın” ifadesinde cennetin cehennemden yüksekte olduğu-na dair bir delil bulunmaktadır. “Veya Allah’ın sizi nasiplendirdiği şeylerden” yani su dışında Allah’ın lütfettiği içeceklerden verin. Çünkü diğer içecekler de akıtılacak şeyler kapsamına girerler. Burada, “Allah’ın size lütfetmiş olduğu yiyeceklerden ve meyvelerden bize de verin” anlamının kastedilmiş olması da mümkündür. Şairin şu sözünde olduğu gibi:

Binitime saman yedirdim ve soğuk su [içirdim]96

Cehennemlikler aslında kendilerine olumlu cevap verileceğinden yana ümitli olmamalarına rağmen, tıpkı zorda kalmış, çetin şartlardaki birinin yaptığı gibi şaşkınlıktan böyle bir talepte bulunmuşlardır.

[1483] “Allah bunları o inkârcı nankörlere haram kıldı” yani tıpkı [dünya-da] mükellefe birtakım şeyler haram ve sakıncalı kılındığı gibi, onların cennet içeceğini içmelerini ve cennet yiyeceklerinden yemelerini haram kıldı. Şair şöy-le demiştir:

Gözlerime haramdır, uykunun zerresini tatmak[1484] “Nasıl onlar, bu günleriyle karşı karşıya geleceklerini göz ardı etmiş-

lerse” yani nasıl onlar bugünle karşı karşıya gelecekleri konusunda, unutmuş kimseler gibi davranmışlar ve bunu hiç akıllarına getirmemişler, hiç umursama-mışlarsa biz de “bugün” öyle yapacağız, onları nisyana terk edeceğiz.” yani kö-lesine ihsanda bulunmayı unutan, onu hiç hatırlamayan biri gibi davranacağız.96 Meyve “akıtılan” bir şey değildir. Ancak şiirde ‘aleftuhâ fiili varken, soğuk su hk. ayrıca sekaytuhâ (içirdim)

fiili kullanılmadığı gibi, burada da efîdū dışında ikinci bir fiil kullanmaya gerek duyulmamıştır. / ed.

53. Âyetin Tefsiri

[1485] “Bilgiye dayanarak açık-seçik bildirdiğimiz” hiçbir eğrilik içerme-yen hikmet dolu, dosdoğru bir kitap olması için hükümlerini, öğütlerini, kıs-salarını vs. mânalarını nasıl açık seçik vereceğimizi bilerek… ُאه ْ َّ َ (açık seçik bildirdiğimiz) kelimesini İbn Muhaysın [v. 123/741] faddalnâhu (üstün kıldı-ğımız) şeklinde okumuştur ki mâna “onu diğer bütün kitaplara üstün kıldık ve onun bu üstünlüğe lâyık olduğunu bilerek böyle yaptık” şeklindedir. ًى ُ ً َ ْ אهُ ,ifadesi وَرَ ْ َّ َ ’daki mansup zamirin hali; ٍ ْ ِ َ ise ُאه ْ َّ َ ’daki merfû‘ zamirin halidir.

[1486] ُ َ ْوِ َ َّ ifadesi, işin sonundan başka, yani onun doğruluğunun ve إِyaptığı uyarıların, ettiği vaatlerin gerçekliğinin ayan beyan ortaya çıkmasından başka bir şey beklemiyorlar. “Rabbimizin elçileri, gerçekten hakkı getirmiş!” Yani ayan beyan ortaya çıktı ki gerçeği getirmişler!

دُّ [1487] َ ُ öncesindeki cümleye atfedilmiş bir cümle olup soru kapsamına dahildir; adeta “Şimdi; var mı bir şefaatçi ki bize şefaat etsin ya da dünyaya geri döndürülür müyüz?” denilmiştir. Bu ifadeyi merfû‘ kılan ise, -cümle başında hel yudrabu Zeydün? (Zeyd darb ediliyor mu?) dediğin gibi- isim olmaya uygun bir konumda yer alıyor olmasıdır. Atfedileceği bir başka fiil aranmaz; bu yüz-den, hel yeşfe‘u le-nâ şâfi’‘un ev nuraddu (bir şefaatçi şefaat eder mi bize, ya da dünyaya geri döndürülür müyüz) şeklinde takdir edilemez. İbn Ebî İshâk [v. 205/821] bu ifadeyi, א َ ا ُ َ ْ َ َ (bize şefaat etseler) ifadesine atfederek ev nuradde şeklinde mansup okumuştur. Ya da ev ifadesi, hattâ en anlamında olduğundan, yani ifade yeşfe‘û le-nâ hattâ nuradde fe-na‘mel (bize şefaat etseler de dünyaya geri döndürülsek ve amel etsek) şeklinde olduğundan [İbn Ebî İshâk böyle oku-muştur]. Hasan-ı Basrî ُّد َ ُ fiilini nuradde şeklinde mansup olarak, َ َ ْ َ َ fiilini ise merfû‘ olarak fe-na’melu şeklinde okumuştur ki anlamı fe-nahnu na‘melu (o zaman biz amel ederiz) şeklindedir.

54. Âyetin Tefsiri

[1488] “Geceyi, sür‘atle kendisini izleyen gündüze O bürür.” Yuğşî şedde ile yuğaşşî şeklinde de okunmuştur. Anlam, geceyi gündüze ya da gündüzü geceye ilhak eder şeklindedir; ilhak edilme her ikisi içinde söz konusu olabilir. İkinci ihtimalin delili Humeyd b. Kays’ın [el- A‘rec; v.130/747] fiili Ya’nın fethası ile ve leyli nasb edip nehârı ref ederek, yağşe’l-leyle’n-nehâru şeklinde okumuş olmasıdır. Buna göre anlam, “gündüz geceye yetişir” şeklindedir. Humeyd’in bu kıraatinde ًא ِ َ ُ ُ ُ ْ َ (sür‘atle onu izler) ifadesinin uyumu da gayet güzel olmaktadır.

هِ [1489] ِ ْ َ ِ [emri ile] yani meşîetiyle ve çekip çevirmesiyle. Bu ifade ٍات َّ َ ُ (amade olarak) ifadesi ile ilişkili olup anlam, “onları hikmet ve tedbiri gere-ğince hareket eden varlıklar olarak, nasıl çekip çevirmek istiyorsa o şekilde yaratmıştır” şeklindedir. Bu durum teşbih yoluyla emr ile ifade edilmiş ve san-ki bu varlıklar emir almışlarmış gibi değerlendirilmiştir. َم ُ ُّ َ وَا َ َ ْ َ وَا ْ َّ وَااتٍ َّ َ ُ (Güneş’i, Ay’ı ve yıldızları, emrine amade hareket edecek şekilde) ifa-desi merfû‘ olarak ٌات َّ َ ُ مُ ُ ُّ ُ وَا َ َ ْ ُ وَا ْ َّ -Güneş, Ay ve yıldızlar, emri) وَاne amade hareket etmektedir) şeklinde de okunmuştur.

[1490] Allah Teâlâ bütün bunları kendi buyruğuyla yarattığını ifade edin-ce “Bakınız, yaratmak da O’na mahsustur buyurmak da.” buyurmuştur. Yani bütün varlıkları yaratan da O’dur, onları arzu ettiği şekilde çekip çeviren de O’dur.

58. Âyetin Tefsiri

[1491] ً َ ْ ُ אً وَ ُّ َ َ ifadesi hal olarak mansup olup anlam; “yakarış ve giz-lilik sahipleri olarak” [yakararak ve gizlice…] şeklindedir. ًא َ َ אً وَ ْ َ (hem endişe ile hem de ümitle) ifadesi de böyledir. Tadarru‘; zillet anlamındaki darâ‘a ke-limesinin tefe‘‘ul formudur; zilletini arz etmek anlamındadır. “o mutlak güç ve zenginlik (Allah) karşısında hiçliğini ve muhtaçlığını bilerek” demektir. Hufyeten [gizlice] kelimesi hıfyeten şeklinde de okunmuştur. Hasan-ı Basrî Ra-himehu’llāh’ın şöyle dediği nakledilmiştir: “Allah Teâlâ takvalı kalbi ve gizlice yapılan duayı bilir. İnsan isterse komşusu dahi fark etmeyecek şekilde Kur’ân’ı ezberlemiş olsun, insanlar fark etmeyecek şekilde nice Fıkıh meselelerini oku-yup anlamış olsun, misafirinin bile fark etmeyeceği şekilde uzun uzun namaz kılmış olsun, Allah bütün bunları bilir. Öyle zâtlarla müşerref olduk ki gizlice yapabilecekleri hiçbir ameli açıktan yapmazlardı. Bu Müslümanlar çok büyük bir gayretle dua ettikleri halde dua esnasında sesleri duyulmazdı; duaları ken-dileri ile Rableri arasındaki fısıltı şeklinde bir münâcâttan ibaretti. Zira Allah Teâlâ ‘Rabbinize yalvarıp yakararak ve gizlice dua edin’ buyurmuş; Zekeriyyâ Aleyhisselâm’ı överek ‘Hani o, Rabbine gizli bir seslenişle seslenmişti.’ [Meryem 19/3] buyurmuştur. Kulun gizlice dua etmesi ile aleni olarak dua etmesi arasın-da yetmiş kat fark vardır.”

[1492] “Şüphesiz O haddi aşanları sevmez” yani gerek dua gerek diğer her konuda kendilerine emredilen şeyin sınırını aşanları sevmez. İbn Cü-reyc’in [v. 150/767], “Bu, dua esnasında sesi yükseltmektir.” dediği nakledil-miştir. Yine ondan, “Dua esnasında haykırmak mekruh ve bid‘attir.” sözü de nakledilmiştir. Âyette kastedilen aşırılığın, duada aşırlık olduğu da söy-lenmiştir. Peygamber (s.a.)’in şöyle buyurduğu rivayet edilir: “İleride, duada aşırıya giden bir kavim gelecek. İnsanın duasında: ‘Allah’ım! Senden cenneti ve ona yaklaştıracak olan söz ve amelleri istiyorum, cehennemden ve ona yaklaştıracak söz ve amellerden ise sana sığınıyorum’ demesi yeterlidir.” [Aynı rivayete göre] Peygamber (s.a.) böyle buyurduktan sonra “Şüphesiz O, haddi aşanları sevmez.” âyetini okumuştur.

[1493] “Allah’ın rahmeti elbette ihsan üzere hareket edenlere yakındır.” Bu, tıpkı “Şüphesiz ‘bağışladıkça bağışlayıcı’yımdır Ben; dönüş yapan, iman edip sa-lih amel işleyen, sonra da doğru yolda giden kimseler için” [TāHâ 20/82] âyeti gibidir. [Rahmet müennes olduğu halde] karîbün [yakın] ifadesinin müzekker kulla-nılması ya rahmetin [müzekker kelimeler olan] ruhm ve terahhum [şefkat göstermek] mânalarında kullanılmasından kaynaklanmaktadır ya da hazfedilmiş bir başka kelimenin sıfatı olarak kullanılmasından -yani şey’ün karîbün (yakın bir şeydir) anlamının kastedilmesinden- veya mef‘ûl anlamındaki fa‘îl formuna benzetilmiş olmasından kaynaklanmaktadır. Nitekim [katîl ve esîrin çoğulu olarak kullanılan] ku-telâ’u (öldürülenler) ve üserâ’u (esir edilenler) kelimelerinde bu benzetme yapıl-mıştır. Bir diğer ihtimal de karîbin mastar formunda olmasıdır ki bu durumda nakīd [ ] binek üzerindeki yükün sesi] ya da dağîb ; ا tavşan sesi] gibi olur. Bir ;اbaşka ihtimal ise rahmet kelimesinin müennesliğinin hakiki olmamasıdır.

[1494] Büşran kelimesi neşran olarak da okunmuştur ki bu kelime neşera (yay-dı, neşretti) fiilinin mastarıdır. Bu kelimenin mansup olması ise ya ersele (gön-derdi) ve neşere (yaydı) fiillerinin yakın anlamlısı olmasındandır -bu durumda sanki “onu neşredip yaymıştır” denilmiş olmaktadır- ya da münteşirâtin (yayılmış vaziyette) anlamında olup hal olmasındandır. Kelime [büşran] nüşûr kelimesinin çoğulu olan nüşüran şeklinde ve yine nüşür kelimesinin hafifletilmiş hali olan nüş-ran şeklinde de okunmuştur ki bu hafifletme tıpkı rusül kelimesinin rüsl şeklinde hafifletilmesi gibidir. Mesrûk b. el-Ecda‘ [v. 63/683] bu ifadeyi, menşûrât anlamın-da neşeran şeklinde okumuştur. Nitekim fe‘alün vezni mef‘ûl formunun anlamını taşır; bu, nakadun ve hasebun kelimelerinde de söz konusudur. Damme neşerehû (dağınıklığını topladı) ifadesi de bu köktendir. Yine beşîr (müjdeci) kelimesinin çoğulu olarak büşüran şeklinde, bunun hafifletilmiş hali olarak büşran şeklinde ve Bâ’nın fethası ile beşran şeklinde de okunmuştur; beşran kelimesi beşşerehû (müj-deledi) anlamındaki beşerehû fiilinden mastar olup “müjdeciler” anlamına gelir. Kelime, [tenvinsiz] büşrâ şeklinde de okunmuştur.

[1495] ِ ِ َ ْ ىْ رَ َ َ َ ْ َ yani “rahmetinin önünden.” Bu da nimetlerin en gü-zeli, en büyüğü ve kâmili olan yağmur nimetidir. ْ َّ َ ”taşıdı ve yükseltti“ أَdemektir. Iklâl, kıllet (azlık) kökünden türemiştir. Çünkü gücü kuvveti yerinde olan ve bir şeyi kaldırıp yükselten kimse, kaldırdığı şeyi az görür. ً א ِ ًא א َ “su ile ağırlaşmış bulutlar”dır. Sehâben kelimesi sehâbeten kelimesinin çoğuludur. אهُ ْ ُ ’daki zamir, sehâben kelimesine lâfzan atfedilmiştir; eğer ً א ِ gibi bu da mâna olarak atfedilmiş olsaydı, o zaman müennes olması gerekirdi. Nitekim eğer sıfat olarak gelen ً א ِ lafza hamledilmiş olsaydı, o zamana sekīlen şeklinde gelmesi gerekirdi. ٍ ِّ َ

ٍ َ َِ ; hiçbir canlının olmadığı bir belde için, yani orayı

sulamak için. [Meyyitin kelimesi] meytin şeklinde de okunmuştur.

[1496] “Onunla indiririz” ifadesi “belde ile”, “bulut ile” ya da “sevk etmek-le” anlamında olabilir. Aynı ihtimaller “onunla çıkartırız” ifadesi için de ge-çerlidir. “İşte, ölüleri de böyle” yani meyveleri çıkardığımız gibi “çıkaracağız... Belki düşünüp ders çıkarırsınız” da bu düşünme sizi bu iki çıkarma arasında fark olmadığı sonucuna götürür. Zira bu çıkarışlardan her biri o şey yaratıldık-tan sonra yeniden yaratılması, i‘âdesidir.

[1497] ُ ِّ َّ ُ ا َ َ ْ ي .toprağı verimli ve bereketli memleket demektir وَا ِ َّ وَاَ ُ َ ise, faydalı bir şeyin yetişmediği çorak toprak demektir. “Rabbinin izniy-

le” ifadesi, O’nun müyesser kılması, kolaylaştırması anlamında olup cümlede hal konumundadır. Sanki “oranın bitkisi bolca ve güzelce çıkar” denilmiş ol-maktadır. Çünkü bu ifade, nekidin karşıtı olarak kullanılmıştır. Nekid hayırsız, faydasız demektir. ُ ُ א َ َ جُ ُ ْ َ (bitkisi çıkar) ifadesi ُ َ א َ َ جُ ِ ْ ُ (bitkisini çıkarır) şeklinde de okunmuştur. Buna göre anlam, “belde / memleket, bitkisini çıka-rır, yetiştirir” şeklindedir. َ ُ َ ي ِ َّ -ifadesi beledin sıfatıdır. Anlam; ve’l-bele وَاdu’l-habîsu lâ yuhricu nebâtehû illâ nekiden (kötü memleket ise bitkisini sadece faydasız, işe yaramaz şeyler halinde çıkarır) şeklindedir. Ancak cümlede [ي وا

] muzāf konumunda olan nebât hazf edilmiş; onun yerine belede işaret eden zamir olan muzāf gelmiştir; o da açık bir şekilde mecrur iken, fâ‘il konumunda gelmiş olması sebebiyle gizli merfû‘a dönüşmüştür. Ya da ifade ve nebâtu’llezî habuse (verimsiz beldenin bitkisi) şeklinde takdir edilir. Nekiden Kâf ’ın fethası ile, mastar olarak nekeden şeklinde de okunmuştur; bu durumda anlam, zâ-ne-kedin (verimsizlik sahibi) şeklinde olur. Bir başka okuyuş ise Kâf ’ın, hafifletme maksadıyla sakin kılınmasıyla nekden şeklindedir. Bunun örneği;

ِ ْ َّ هٍ ا ْ َ [hakkında kuşkulanılmaktan uzak]

ifadesidir. Zira burada nezhin kelimesi nezihin anlamında kullanılmıştır.

[1498] Âyet, üzerinde vaaz ve uyarının etkili olduğu mükellefler ile bu tür şeylerin hiçbir etki yapmadığı kimseleri anlatmak üzere yapılmış bir benzet-medir. Mücâhid b. Cebr’in [v. 103/721] “ Âdem ve soyu içerisinde habîs olan da vardır, tayyib olan da” dediği nakledilmiştir. Katâde b. Di‘âme es-Sedûsî’nin [v. 117/735] ise “Mümin Allah’ın kitabını işitir, onu aklen iyice beller [içselleştirir] ve ondan faydalanır; tıpkı iyi yağmur alıp [ağaç, ekin vs.] bitiren verimli toprak gibi… Kâfir ise bunun tam aksidir.” dediği nakledilmiştir. Bu temsil, yağmur-dan söz eden, onun ölü bir beldeye indirilip kendisiyle meyvelerin çıkartılma-sından bahsedilen ifadelerin hemen ardından, bir tür değerlendirme (istitrat) olarak yer almıştır.

[1499] “Böylece” işbu evirip çevirmede olduğu gibi Allah’ın nimetlerine “şükreden bir toplum için” -ki müminlerdir- üzerinde tefekkür edip ibret al-maları için “âyetlerimizi evire çevire” tekrar tekrar; bir kez daha “bildirmiş olu-yoruz.” Nusarrifu ifadesi ye ile yusarrifu şeklinde de okunmuştur. Bu durumda anlam, “onları Allah evirip çevirip tekrar bildiriyor” şeklindedir.

59. Âyetin Tefsiri

[1500] “ Nûh’u kavmine gönderdik” ifadesi, hazf edilmiş bir yeminin ceva-bıdır. Şayet “Neden bu Lâm’ı sadece ْ َ ile birlikte kullanırlar? Sözgelimi

“Kadına, Allah adına yemin ettim ‘uyuyorlar’ diye…Fakat yalan yere!”

ifadesindeki gibi bir kullanım neden, çok nadirdir?” dersen şöyle derim: Bunun sebebi şu: Yemin cümlesi -kendisinin cevabı olan- muksemun ‘aley-hâyı [yani yemine konu olan cümleyi] pekiştirmek için kullanılmaktadır. Cevap cümlesi de böylece, muhatap yemin kelimesini işittiğinde, - ْ َ ’ın anlamı olan- beklenti anlamını içerir hale gelmektedir.

[1501] Söylenmiştir ki: Nûh Aleyhisselâm elli yaşında peygamber olarak görevlendirilmiştir ve marangozdur. Nesebi Uhnûh oğlu Müteveşlah oğlu Le-mek oğlu Nûh şeklindedir. Uhnûh, İdrîs Aleyhisselâm’ın ismidir.

هُ [1502] ُ ْ َ (O’ndan başka) ifadesi her üç hareke ile de okunmuştur; merfû‘ okunuş, mahallinden dolayıdır; adeta “sizin için O’ndan başka ilâh yoktur” denilmiş olmaktadır. Mecrur okunuş lafzın [ ٍ -esas alınmasına gö [ إredir. Mansup okunuş ise kelimenin istisna kabul edilmesi sebebiyledir. Bu durumda anlam, “O müstesna, sizin için hiçbir ilâh yoktur” şeklindedir; tıpkı, mâ fi’d-dâri min ahadin illâ Zeyden ya da ğayra Zeydin (Zeyd hariç, evde hiç kimse bulunmamaktadır) ifadesi gibi.

[1503] Şayet “ َ ّٰ وا ا ُ ُ ْ ifadesinin ardından gelen iki (Allah’a kulluk edin) اcümlenin konumu nedir?” dersen şöyle derim: İlk cümle, kulluğun Allah’a özgü olmasının sebebini açıklarken, ikinci cümle Allah’a kulluğun gerekçesini açıklamaktadır. Zira onların Allah’tan başka tapındıkları şeylerin aksine, vere-ceği cezadan sakınılacak olan, sadece O’dur.

[1504] “Büyük gün”den maksat kıyamet günü ya da başlarına azabın in-diği tufan günüdür.

62. Âyetin Tefsiri

[1505] ُ َ َ ْ eşraf ve yöneticiler demektir. Bunun, beraberinde kadınların اolmadığı erkekler anlamında olduğu da söylenmiştir. ٍل َ ِ ifadesi, doğru ve hak olan yoldan ayrılmışlık anlamındadır. “Görüyoruz” ifadesindeki görme fiili, kalp ile görme [yani senin hakkında kanaatimiz / reyimiz bu] anlamındadır.

[1506] Şayet “( Nûh’un cevabında) neden onların kullandığı ifade kullanı-larak leyse bî dalâlun denilmemiş de leyse bî dalâletün denilmiş?” dersen şöyle derim: Dalâlet, dalâlden daha özeldir; dolayısıyla bu kelimenin kullanılması Nûh Peygamber’in kendisinde sapkınlık bulunmadığını belirtme noktasında çok daha etkili ve güçlü bir ifade olmuştur. Sanki “Bende sapkınlık namına hiçbir şey yok!” demiş olmaktadır. Nitekim e-leke temrun (hurman var mı)? şeklinde bir soru sorulacak olsa cevap olarak mâ lî temratün (hurma namına hiçbir şeyim yok) dersin.

[1507] Şayet “Peki, Nûh Peygamber’in kendisinden sapkınlığı nefyettiği cümlenin devamında ‘ancak ben bir peygamberim’ ifadesi [istisna/istidrâk kabilin-den] nasıl kullanılmıştır?” dersen şöyle derim: Onun Allah tarafından gönde-rilmiş bir peygamber olması, O’nun mesajlarını ileten ve kavminin iyiliğinden başka bir şey düşünmeyen samimi bir kişi olması onun dosdoğru yol üzere olduğu anlamına gelir. Dolayısıyla, sapkınlık bulunmadığını belirtmenin istid-râki olarak “fakat ben bir peygamberim” [sizin ‘yoldan çıkma’ diye nitelendirdiğiniz hal ve sözlerimin sebebi işbu farklılığımdır] denilmesi uygun olmuştur.

[1508] ْ ُכُِّ َ ْ ifadesi tahfif ile أُ ُכُ

ِ .şeklinde de okunmuştur أُ

[1509] Şayet “ ْ ُכُِّ َ ifadesinin cümledeki konumu nedir?” dersen şöyle أُ

derim: Bu konuda iki değerlendirme söz konusudur. İlkine göre bu ifade yeni bir cümle olup Nûh Aleyhisselâm’ın âlemlerin Rabbinin elçisi oluşunu beyan etmektedir; ikincisine göre ise rasûlün sıfatıdır. “Sıfat olması nasıl mümkün olabilir, zira rasûl üçüncü şahıs kipinde (gâib) bir lafızdır [ubelliğukum ise müte-kellimdir]?” dersen şöyle derim: Bu mümkündür çünkü rasûl kelimesi cümlede mütekellim [muhātıp] zamirinin haberi olarak yer almakta, anlamı da

Aslan diye adlandırdığıyım ben, annemin!ifadesindeki gibi olmaktadır.

[1510] “Rabbimin mesajları” yani bana uzun bir süre içerisinde ya da emir, yasak, öğüt, sakındırma, müjde ve uyarı gibi değişik anlamlarda iletilen vahiy-ler. [Yalnız] Allah’ın Nûh Peygamber’e ve ondan önceki peygamberlere atası İdrîs’in otuz sahifelik kitabında ve Şît Peygamber’in elli sahifelik kitabında bil-dirmiş olduğu mesajların kastedilmiş olması da mümkündür.

[1511] ْ َכُ ُ َ ْ bu fiil nesahtuhû şeklinde (sizin iyiliğinizi istiyorum) وَأَkullanıldığı gibi nesahtu le-hû şeklinde de kullanılır. Lâm’ın ilavesinde nasi-hatin katışıksız olmasına, başkasına değil de sadece nasihate muhatap olana yönelik olmasına dair bir delâlet ve mübalağa söz konusudur. Nice nasihatler vardır ki nasihati yapan ondan faydalanır, böylece nasihat iki faydayı birden yerine getirmiş olur. Yüce Allah’ın ve O’nun peygamberlerinin -Allah’ın selâmı üzerlerine olsun- nasihatinden daha saf bir nasihat yoktur.

[1512] “Allah hakkında sizin bilmediklerinizi biliyorum” yani Allah’ın sı-fatlarını ve ahvâlini biliyorum. Bununla Allah’ın muazzam kudreti ve düşman-larını şiddetli bir şekilde kavrayış ve yakalayışı, onun cezasının suçlu kimseler-den asla çevrilemeyeceği kastedilmiştir.

[1513] Bir görüşe göre Nûh Peygamber’in kavmi, kendilerinden önce başlarına ilâhî azap gelmiş herhangi bir toplumun haberini duymamıştı. Bu yüzden de Nûh Peygamber’in Allah’ın vahyi sayesinde bildiği şeyi onlar bilmi-yorlardı ve kendilerini emniyette görüyorlardı. Burada “Allah tarafından bana vahiy yoluyla bildirilmiş olan ve sizin bilmediğiniz şeyleri biliyorum” anlamı-nın kastedilmiş olması da mümkündür.

63. Âyetin Tefsiri

[1514] ْ ُ ْ ِ َ -ifadesindeki Hemze yadırgama an (?mi şaşırıyorsunuz…) أوََlamı taşır; Vav ise atıf Vav’ıdır. Kendisine atıf yapılmış olan kelime hazf edil-miştir; sanki, e kezzebtum ve ‘acibtum (…mi yalanlıyor ve şaşırıyorsunuz?) denilmektedir. ْ אءَכُ -ifadesi, min en câ’eküm (size gelmiş olmasına) anlamın أنَْ dadır. ٌ öğüt demektir. “Rabbinizden aranızdan bir adama” yani içinizden ذِכْbir kişinin diliyle. Bu ifadenin bir benzeri, َِכ ُ َ رُ א َ ْ َ א وَ (“peygamberlerin aracılığıyla bize va‘dettiklerini” [Âl-i İmrân 3/194]) âyetinde de söz konusudur. Zira onlar Nûh Aleyhisselâm’ın peygamber olmasına şaşırıyorlar ve “[Allah elçi göndermek isteseydi, melek indirirdi] Biz, ilk atalarımızdan böyle bir şey işitme-dik!” [Mü’minûn 23/24] diyorlardı.

[1515] “Sizi uyarsın da sakının” sizi küfrün âkıbeti konusunda uyarsın ve sizde takvanın varlığına sebep olsun diye… -Buradaki takva, uyarı sebebiyle oluşan korkudur- “Ve böylece, size merhamet edilsin diye” yani, sizde takva olduğu takdirde merhamete nail olursunuz diye.

64. Âyetin Tefsiri

[1516] “Beraberinde olanları…” Söylendiğine göre bunlar kırk erkek ve kırk kadın imiş. Dokuz kişi oldukları; üçünün, oğulları Sâm, Hâm ve Yâfes; diğer altısının ise kendisine iman edenler olduğu da söylenmiştir.

[1517] Şayet “ِכ ْ ُ ْ ِ ا (gemide) ifadesi neye taalluk eder?” dersen şöyle derim: Bu ifade ُ َ َ (beraberinde) ifadesine taalluk eder. Sanki “onunla beraber gemiye girip orada yerleşmiş olanlar” ya da “gemide ona arkadaşlık edenler” de-nilmiştir. İfade incâ’ (kurtarma) fiiline taalluk ediyor da olabilir ki bu durumda anlam, “onları gemide / gemiyle tufandan kurtardık” şeklinde olur. َ ِ َ kalbi körelmiş, basiretsiz demektir; ‘āmîn ( َ ِ א َ ) şeklinde de okunmuştur. el-‘Ami-yuile el-‘āmî arasındaki fark şudur: el-‘Amiyu sabit bir körlüğe delâlet ederken, el-’āmî sonradan olma körlüğe delâlet eder. Benzeri َرُك ْ َ ِ ِ ٌ אئِ onun“) وَyüzünden göğsün daralıyor” [Hûd 11/12]) âyetidir [yani dayyık - dāik farkı].

69. Âyetin Tefsiri

[1518] ْ ُ א -içlerinden biri” demektir. Nitekim “Araplardan biri” anla“ أَmında yâ eha’l-’arab derler. Onlardan birinin peygamber olarak seçilmiş ol-masının sebebi, kendi içlerinden olan ve doğruluğunu, güvenilirliğini ve her halini gayet iyi bildikleri bir kimsenin söylediklerini daha iyi anlayacak ol-malarıdır. Bu peygamber; Nûh oğlu Sâm oğlu Erfahşez oğlu Şâleh oğlu Hûd Aleyhisselâm’dır. [59. âyetteki ْ ُ א َ א [ أَ ً ُ ifadesine atfedilmiştir. دًا ُ ise onun atf-ı beyanı [olup ْ ُ א َ .derken kimin kastedildiğini açıklamakta]dır أَ

[1519] Şayet “Neden ِم ْ َ א אلَ ifadesinde atıf harfi hazfedilmiş, Nûh kıssa-sında denildiği gibi َאل denilmemiştir?” dersen şöyle derim: Bu, farazî olarak soru soran bir kimsenin “Peki, Hûd onlara ne dedi?” şeklinde sorduğu düşü-nülen bir soruya cevap şeklindedir. Bu yüzden cevap, [bağlaçsız] “dedi ki: ey kavmim! Sadece Allah’a kulluk edin” şeklinde verilmiştir. Aynı durum ُ َ َ ْ אلَ ا ifadesi için de söz konusudur.

[1520] Şayet “Neden Nûh kavminin ileri gelenleri değil de sadece Hûd kavminin ileri gelenleri, ‘inkâr edenler’ diye nitelendirilmiştir?” dersen şöyle derim: Hûd kavminin eşrafı içerisinde ona iman eden kimseler de bulunuyor-du. Bunlar arasında Mersed b. Sa‘d adında mümin olup da imanını gizleyen biri de vardı; bu sebeple “kavminin nankörce inkâr eden ileri gelenleri” ifadesi kullanılarak ayrım yapılması murat edildi. Oysa Nûh kavminin eşrafı içerisin-de mümin yoktu. Bunun benzeri “Kavminin ileri gelenleri -ki dünya hayatında refah verdiğimiz halde nankörce inkâr etmiş ve âhiretle karşı karşıya gelecekle-rini yalanlamışlardı- dediler ki:” [Mü’minûn 23/33] âyetidir. Hûd kavminin ileri gelenlerinin “inkâr edenler” diye nitelendirilmesi, tamamen kınama maksatlı bir niteleme de olabilir.

[1521] “Tam bir beyinsizlik içinde…” Sefâhet “zekâ azlığı ve akıl düşüklü-ğü” [beyinsizlik] anlamındadır; çünkü “kavminin dinini terk edip başka bir dine geçiyorsun!” Sefâhet mecazi olarak [“beyinsizlik içinde” şeklinde] zarf olarak kul-lanılmıştır; böylece onlar Hûd Peygamber’in beyinsizlik içinde iyice yerleşmiş olduğunu, bu nitelikten adeta ayrılmaz hale geldiğini söylemek istemişlerdir.

[1522] -Allah’ın selâmı üzerlerine olsun- peygamberlerin, kendilerini sap-kınlık ve beyinsizlikle suçlayanlara verdikleri cevaplarda güzel bir edep ve bü-yük bir olgunluk söz konusudur. Onlar, aslında hasımlarının, insanların en sapkınları ve en beyinsizleri olduklarını bildikleri halde yine de onlara onların söylemi ile karşılık vermemiş; onların suçlamalarını görmezden gelmişlerdir. Yüce Allah’ın onların bu cevaplarını Kur’ân’da bize nakletmiş olması da kul-larına beyinsiz kimselerle nasıl muhatap olacaklarını, onların söylediklerinin üzerini nasıl örteceklerini öğretmek sadedindedir.

[1523] “Ben sizin iyiliğinizi isteyen güvenilir biriyim” yani aranızda iyiliği-nizi istemek ve güvenilirlikle tanınmaktayım; bu yüzden de böyle suçlanmayı hak etmiyorum. Ya da sizi davet ettiğim hususta tamamen sizin iyiliğinizi isti-yorum; size söylediklerimde güvenilir biriyim, size yalan söylemiyorum.

[1524] “ Nûh’un kavminden sonra, O sizi onların yerine getirmiş” yani yeryüzünde onların halefleri / ardılları olmuşsunuz; ya da sizi onlardan sonra yeryüzüne halife ve hükümran kılmış. “Size daha üstün bir bünye bahşetmiş” yani sizin bedenlerinizi daha iri ve uzun olarak yaratmış. Söylendiğine göre en kısaları altmış dirsek boyunda, en uzunları ise yüz dirsek boyunda imiş.

[1525] “Evet, Allah’ın” sizi halef / halife kılması, fiziğinizi daha üstün yap-ması ve bu ikisine benzer “nimetlerini minnetle yâd edin ki felâha eresiniz.” el-Âlâ’u [ء -kelimesinin tekili ilen kelimesidir; tıpkı inen- ânâ’un, dıle’un - ad [اlâ‘unve ‘inebun - a’nâbun kelimeleri gibi.

[1526] Şayet “َאء َ َ ُ ْ כُ َ َ َ in mansup olmasının gerekçesi’إِذْ ifadesindeki إِذْ nedir?” dersen şöyle derim: Bu zarf değil, mef‘ûlün bihtir; anlam “sizleri halife kıldığı zamanı hatırlayın” şeklindedir.

72. Âyetin Tefsiri

[1527] “Sen, bize yalnızca Allah’a kulluk edelim ve atalarımızın tapmakta olduklarını bırakalım diye mi geldin?!” Sadece Allah’a kulluk etmeyi ve ata-larının putları Allah’a ortak koşmak şeklindeki dinlerini terk etmeyi yadırga-mış, inkâr etmişlerdir. Bunun sebebi de içerisinde yetiştikleri geleneğe sevgi beslemeleri ve atalarının din olarak benimsediklerini gördükleri şeye alışmış olmalarıdır.

[1528] Şayet “Bize … mi geldin?!’ [א ئ ifadesindeki ‘gelme’nin anlamı [أnedir?” dersen şöyle derim: Bu birkaç şekilde yorumlanabilir. Birincisi; Tıpkı peygamber olarak gönderilmeden önce Muhammed (s.a.)’in Hirâ’ya çekilme-sinde olduğu gibi [Buhārî, Bed’u’l-vahy”, 1] Hûd Aleyhisselâm’ın da kavminden ayrı, ibadet için kendine mahsus bir mekânı olabilir ve peygamber olarak gö-revlendirildiği zaman, davet etmek üzere halkının yanına gelmiş olabilir. İkin-cisi, onların bu sözü alay etmek için kullanmış olmalarıdır. Zira Allah Teâlâ’nın sadece melekleri peygamber olarak gönderebileceğine inanıyorlardı. Böylece onlar sanki, “Bir melek gibi sen de mi bize gökten geldin?!” demiş olmakta-dırlar. Üçüncüsü ise gelme ifadesini gerçek anlamda değil, “yönelme, amaçla-ma” anlamında kullanmış olmalardır. Nitekim zehebe yeştümünî (gitmiş beni kınıyor) denildiği zaman gerçek anlamda gitmek kastedilmez. Buna göre Hûd kavmi sanki, “Bizim sadece Allah’a kulluk etmemizi mi istiyorsun, bize bu teklifi getirmeyi mi amaçlıyorsun?” demiş olmaktadır.

[1529] “Haydi, bizi tehdit edip durduğun şeyi getir başımıza!” ifadesi on-ların azabı acele bir şekilde istediklerini ifade etmektedir.

[1530] ْ כُ ْ َ َ َ َ ْ وَ َ ifadesi, “üzerinize hak ve zorunlu olmuştur ya da in-miştir” anlamına gelir. Bu ifadede, ineceği kesin olan şey, ‘inmiş’ olarak değer-lendirilmiştir. Bunun benzeri, senden birtakım taleplerde bulunan kimseye, “olmuş bil / tamamdır” demendir.

[1531] Hassân b. Sâbit’den [v. 60/680] nakledildiğine göre oğlu Abdurrah-man’ı küçüklüğünde bir eşek arısı ısırmış; o da ağlayarak babasının yanına gel-miş. “Evlâdım ne oldu sana?” diye sorunca, lese‘anî tuveyyirun ke-ennehû mülteffünfî burdey hıberatin (adeta iki yanından bir şala bürünmüş küçücük bir kuş soktu beni!) demiş. Hassan da onu bağrına basıp “Yavrum, şiir gibi konuştun mâşal-lah!” demiş.

[1532] ٌ ْ -azap anlamına gelmekte olup ıstırap anlamındaki irticâs keli رِmesinden türemiştir.

[1533] “Tamamen sizin ve atalarınızın taktığı birtakım ‘ad’lar” yani, [tapın-dığınız putlar] aslında herhangi bir müsemmaları olmayan birer isimden ibarettir. Çünkü onları siz ilâh olarak isimlendirmektesiniz. Ancak onlarda ilahlık anlamı-nın (özelliğinin) bulunması söz konusu değil; olması da mümkün değil! Tıpkı, “O’ndan başka taptıkları, hiçbir şey değildir!” [‘Ankebût 29/42] âyetindeki gibi97. Semmeytümûhâ ifadesi, semmeytümbi-hâ ([putları] kendileriyle adlandırdığınız) anlamındadır. Nitekim semmeytühû Zeyden (onu Zeyd diye adlandırdım) denilir.

97 Âyet ٍء ْ َ ْ ِ ِ ِ ْ دُو ِ نَ ُ ْ َ א َ ُ َ ْ َ َّٰ şeklinde olup, “Allah kesinlikle biliyor ki; kendisinden başka dua إِنَّ اettikleri, hiçbir şey değildir!” mealindedir. Yani, yokturlar ve “ilah olarak var” olmaları muhâldir. / ed.

[1534] Kat‘-i edbârdan maksat, köklerinin kurutulması ve son ferdine kadar, tamamının helâk edilmesidir. Kıssaları şöyledir: Âd kavmi Umân ve Hadramevt bölgeleri arasında geniş bir bölgeye yerleşmişlerdi. Sudâ’, Samûd ve Hebâ’ isimli putları vardı ve bunlara tapıyorlardı. Bunun üzerine Allah Teâlâ Hûd Aleyhisselâm’ı onlara peygamber olarak gönderdi. Hûd Aleyhis-selâm onlar içerisinde en soylularından biriydi. Ne var ki onu yalanladılar, inat ve zorbalıkta iyice aşırı gittiler. Derken, Allah onları üç sene boyunca yağmurdan mahrum bıraktı, nihayet iyice dara düştüler. O dönemde mü-min olsun müşrik olsun herkes, başlarına bir bela geldiği zaman Mescid-i Haram’a gelir ve orada Allah Teâlâ’ya dua edip sıkıntılarını gidermesini is-terlerdi. O devirde Mekke, Amâlika’nın elindeydi. Bunlar, Nûh oğlu Sâm oğlu Lâvez oğlu ‘Imlîk soyundan idiler, liderleri de Mu‘âviye b. Bekr idi. İşte Âd kavmi [maruz kaldıkları kıtlıktan dolayı] aralarından en gözde yetmiş kişiyi seçip Mekke’ye gönderdiler. Bu yetmiş kişi içerisinde Kayl b. Anz ve mümin olduğunu gizleyen Mersed b. Sa‘d da bulunuyordu. Bu heyet Mekke’ye var-dığında Mu‘âviye b. Bekr’in konuğu oldular. Mu‘âviye[nin evi], Mekke’nin dışında, Harem’in dış tarafındaydı. Onları konuk etti, kendilerine ikramda bulundu; heyettekiler onun anne ve hanım tarafından akrabalarıydılar. Ko-nuklar onun yanında bir ay boyunca kaldılar; bu süre boyunca içkiler içtiler ve Mu‘âviye’nin iki cariyesinin söylediği şarkılarla eğlenerek vakit geçirdiler. Mu‘âviye onların bu kadar uzun süre yanında kaldıklarını ve geliş amaçla-rını unutup eğlenceye daldıklarını görünce durum kafasına takıldı ve kendi kendine “Dayılarım ve eniştelerim perişan olup gitmişler!” diye düşündü. Fakat konuklar hiç istiflerini bozmadan eğlenceye devam ediyorlardı, Mu‘â-viye ise yanlış anlarlar, kendilerini ağırlamaktan usandığını düşünürler diye onlarla bu konuda konuşmaya utanıyor, çekiniyordu. Nihayet bu durumu şarkıcı cariyelerine söyledi, onlar da “Sen bir şiir yaz, biz de onu şarkı olarak söyleyelim, böylece sözlerin kime ait olduğunu bilmezler.” dediler. Bunun üzerine Mu‘âviye şu beyitleri yazdı:

Yazık sana ey Kayl! Kalk da içtenlikle dua et,Bakarsın Allah bize yağmur yüklü bir bulut lütfeder de,‘ Âd diyarının susuzluğunu giderir; doğrusu Âd öyle bir hale geldi ki (susuzluktan) meramını bile anlatamıyor artık!

[1535] Cariyeler bu beyitleri şarkı olarak söyledikleri zaman aralarında “Kavminiz başlarına gelen bir beladan dolayı sizi yağmur duası için buraya gönderdi, siz ise oyalanıp duruyorsunuz. Artık Harem’e varın da halkınız için yağmur duası edin!” dediler. Mersed b. Sa‘d ise onlara, “Vallahi dua etmekle yağmura kavuşamazsınız, eğer yağmur istiyorsanız peygamberinize itaat edin; Allah’a tövbe edin, o zaman Allah yağmur yağdırır.” dedi ve mümin olduğunu açıkça ilan etti. Onlar da Mu‘âviye’ye, “Şu Mersed’i bizim için hapset, sakın bi-zimle Mekke’ye gelmesin; çünkü o Hûd’un dinine tâbi oldu ve bizim dinimizi terk etti!” dediler ve Mekke’ye girdiler. Kayl, “Allah’ım! Âd kavmine geçmişte ihsan ettiğin gibi yağmur ihsan et.” diye dua etti. Bunun üzerine Allah Teâlâ, biri beyaz, diğeri kızıl, üçüncüsü de kara olan üç bulut yarattı; sonra gökyü-zünden; “Ey Kayl! Kendin için ve halkın için bunlardan birini seç!” diye bir ses işitildi. O da “Kara olanı seçiyorum; çünkü en çok onda su vardır.” dedi. Derken karabulut Âd topraklarında adına el-muğîs denilen bir vadinin üzerine geldi. Bunu gören Âd’lılar sevinip birbirlerine müjdeler verdiler ve “İşte şu gelen bulut bize yağmur getirecek! [Ahkāf 46/24]” dediler. Fakat buluttan kasıp kavuran bir fırtına çıktı ve onları helâk etti. Sadece Hûd Aleyhisselâm ve ona iman edenler kurtuldu, onlar da Mekke’ye geldiler ve hayatlarının sonuna ka-dar Allah’a kulluk ettiler.

[1536] Şayet “Âyette zaten onların Allah’ın âyetlerini yalanlamış oldukları söylendiği halde, tekrar َ ِ ِ ْ ُ ا ُ א כא denilmesinin (onlar mümin değillerdi) وَfaydası nedir?” dersen şöyle derim: Bu ifade ile Mersed b. Sa‘d ve Hûd Aley-hisselâm ile birlikte kurtulan müminlere gönderme yaparak adeta,“aralarındaki yalanlayanların ve müminler gibi olmayanların kökünü kuruttuk” buyurmuş olmakta; böylece, helâkin yalanlayanlara özgü olduğunu ve Allah’ın müminleri tek tek kurtardığını bildirmiş olmaktadır.

74. Âyetin Tefsiri

دَ [1537] ُ َ -ifadesindeki semûd, bir okunuşta kabilenin adı olarak düşü وَإِ nülmüş ve gayr-i munsarif olarak semûde şeklinde okunmuştur. Diğer bir okunuş-ta ise ilâ semûdin şeklinde munsarif [yani Sarf kurallarına tâbi] olarak okunmuştur. Bu okunuşta, ya mahalle ismi olarak düşünülmüş ya da kavmin kökeni dikkate alınmıştır çünkü Semûd bu kavmin atalarının, yani Nûh oğlu Sâm oğlu İrem oğlu Âbir oğlu Semûd’un ismidir. Bu kavmin semûd olarak isimlendirilmesinin, sularının azlığı sebebiyle olduğu, semûd kelimesinin az su anlamına gelen es-se-med kökünden türediği de söylenmiştir. -Yurtları Suriye ve Hicaz arasında, Va-dil-Kurâ’ya kadar olan Hicr bölgesi idi.-

[1538] “Size Rabbinizden açık bir kanıt” yani benim peygamberliğimi tasdik eden açık bir mucize “gelmiş bulunuyor.” Buna karşılık sanki “Neymiş bu kanıt?” diye sorulmuş, cevaben de “Allah’ın -sizlere bir kanıtı olan- dişi devesi” buyrul-muştur. ً َ hal olarak mansuptur, onu nasp eden [âmil] ise ism-i işaretin delâlet آettiği fiil mânasıdır. Bu durumda sanki, “Ona bir kanıt olarak işaret edildi.” de-nilmiştir. “Sizlere” ( כ ) ifadesi, mucizeye muhatap olan ve bu mucize dolayısıy-la özellikle iman etmesi gereken kimseleri açıklamaktadır ki bunlar da Semûd kavmidir. Çünkü onlar mucizeyi ayan beyan görmüşler; diğer insanlar ise bunu sadece haber olarak duymuşlardır; haber olarak duymak da ayan beyan görmek gibi olmaz. Burada adeta, “hususen sizin için” denilmiş olmaktadır. Deve [“ Allah’ın devesi” buyrularak] Yüce Allah’ın adına nispet edilmiştir ki anlam ve önemi belirtil-miş, şanı yüceltilmiş olsun; böylece, normal bir döllenme ve doğum yoluyla değil de Allah’ın bir mucizesi olarak yaratılmış, Allah katından gelmiş olduğu ifade edilmektedir. Tıpkı senin âyetullāh (Allah’ın kanıtı) ifadende olduğu gibi.

[1539] Rivayete göre Âd helâk edilince memleketlerini Semûd imar etmiş, bölgede onların ardılları olmuş, orada çoğalmışlar ve kendilerine uzun ömür ve-rilmiştir; öyle ki bir insan, sapasağlam bir ev yaptığında o evin eskiyip yıkıldığını görecek kadar uzun yaşarmış. Bu yüzden, dağları / kayaları oyarak evler yapmışlar; bolluk ve refah içerisinde yaşamışlar, fakat Allah’a karşı gelmiş, yeryüzünde bozu-culuk yapıp putlara tapmışlar; Allah Teâlâ da onlara Salih Aleyhisselâm’ı peygam-ber olarak göndermişti. Semudlular, Arap soyundan olup Salih Aleyhisselâm da soylulardandı; onları Allah Teâlâ’ya davet etmiş, fakat içlerinden zayıf, gari-ban çok az sayıda insan dışında kimse ona uymamıştı. Onları uyarmış, onlar da kendisinden bir kanıt istemişlerdi. “Ne tür bir kanıt istiyorsunuz?” diye sormuş; “Bizimle beraber, -yılın belli bir günü olan- bayram günümüzde du-aya çık; sen kendi ilahına dua et, biz de kendi ilahlarımıza edelim. Eğer senin duana icabet edilirse biz sana uyalım, bizim duamıza icabet edilirse sen bize uy.” demişlerdi. Salih Aleyhisselâm “Tamam” deyip, onlarla beraber çıkmıştı.

Putlarına dua ederek kendilerine icabet etmelerini istemişler fakat putlar onla-ra icabet etmemişti. Sonra liderleri Cünda’ b. Amr, dağın yamacında Kumlu / Kumla [ כא -dedikleri tek başına duran bir kayaya işaret ederek “Şu kaya [اdan bizim için tüylü, karnı iri, melez, bir deve çıkart! - “çifte hörgüçlü develere benzer” demektir.- Bunu yaparsan seni tasdik eder; çağrına icabet ederiz!” demişti. Salih Aleyhisselâm da “Bunu yaparsam kesinlikle ina-nacaksınız, tasdik edeceksiniz tamam mı?” diye onlardan söz almış; “tamam” deyip söz verince namaz kılarak Rabbine dua etmişti. Derken kaya, tıpkı gebe bir deve, yavrusunu doğururken ıkınıp sıkındığı gibi ıkınmış sıkınmış ve ikiye ayrılarak, tavsif ettikleri gibi tüylü, karnı iri, genç bir dişi deve çıkartıvermişti. -İki yanı arasında ne olduğunu [yani karnının şişliğinin neden kaynaklandığını] Allah Teâlâ’dan başkası bilmiyordu. Ve bu, Semûd’un ileri gelenlerinin gözleri önünde oluyordu.- Sonra deve, kendisi kadar büyük bir deve doğurmuş; bunun üze-rine Cünda’ ve halkının bir kısmı iman etmişti. Ama Semûd’un liderlerinden bir grup, onların hemen ardından halkın iman etmesine engel oldular. Daha sonra deve, yavrusu ile birlikte otlamaya ve su içmeye devam etti. Suya [bir gün diğer canlılar ve insanlar geldiğinden; o] gün aşırı geliyordu. Ve günü geldiği zaman, başını kuyuya sokuyor ve kuyunun bütün suyunu bitirmeden kafasını kaldır-mıyordu. Sonra bacaklarını açıyor; insanlar da diledikleri kadar süt sağıyorlar; doyasıya içecek, kaplarını dolduracak kadar süt alıp biriktiriyorlardı. -Ebû Musa el-Eş‘arî [v. 42/663]; “ Semûd kavminin yaşadığı bölgeye gittim ve ‘devenin çık-tığı’ yeri arşınladım. Baktım, altmış dirsek boyunda idi” demiştir.- Havalar çok sıcak olduğunda deve, yaz mevsimini vadinin yukarı kısmında geçirir; bu yüz-den, halkın diğer hayvanları ondan korkup vadinin aşağısına kaçarlarmış. Kış mevsimi gelip hava soğuduğu zaman da kışlak olarak vadinin içine girer; kışı orada geçirirmiş. O zaman, yine hayvanlar ondan korkup vadinin yukarısına kaçarlarmış. Bu durum Semûd halkını rahatsız etmiş. Çok sayıda hayvanı olan Uneyze Ümmü Ğanem ve Sadaka bintü’l-Muhtâr isimli iki kadın, hayvanlarının zarar göreceği gerekçesiyle devenin kesilmesi düşüncesini ortaya atmışlar ve bunu insanlara benimsetmişler. Nihayet, deveyi hunharca kesmişler; etini paylaşıp pi-şirmişler. Devenin erkek olan yavrusu ise kaçıp Kārra isimli dağa tırmanmış ve dağın zirvesinde art arda üç kez böğürmüş. Salih Aleyhisselâm, insanlara “Yavruya yetişin [ve ona iyi bakın] belki üzerinizden azap kaldırılır!” diyormuş. Ama deve-nin yavrusunu yakalayamamışlar. Kaya açılmış ve yavru içine girdikten sonra tekrar kapanmış. Salih Aleyhisselâm da onlara, “Yarın sabah yüzleriniz sapsarı kesilecek; ertesi sabah kıpkırmızı olacak; üçüncü günün sabahı simsiyah olacak;

bir sonraki sabah ise sizi azap karşılayacak!” demiş. Semûd kavmi onun söyle-diği alametleri görünce kendisini öldürmek istemişler fakat Allah onu kurtarıp sağ salim Filistin topraklarına ulaşmasını sağlamış. Dördüncü gün, kuşluk vakti geçince [yırtıcı hayvanlardan ve haşerelerden korunmak için] üzerlerini acı yapışkan [ka-uçuk] ile kaplayıp derilere bürünmüşler. Derken, gökyüzünden bir çığlık / sayha gelmiş; ödleri koparak helâk olmuşlar.

[1540] “Onu bırakın da Allah’ın arzında yesin” yani arz, Allah’ın arzı, deve Allah’ın devesi, dolayısıyla bırakın onu da Rabbinin arzında yesin, sonuçta arz da üzerindeki bitkiler de sizin değil. “Ona kötü bir niyetle dokunmayın.” Allah’ın mucizesine saygı gösterin ve ona vurmayın; onu kovmayın, herhangi bir eziyette bulunarak onu ürkütmeyin.

[1541] Rivayet edilir ki Tebük gazvesi esnasında Peygamber (s.a.) Hicr mevkiine vardığında ashâbına “Hiçbiriniz bu beldeye girmesin, suyundan iç-mesin. Başlarına gelen azabın sizin başınıza da gelebileceğinden korkarak gir-mek dışında, şu azaba dûçar olmuşların toprağına sakın girmeyin!” buyurmuş; [Buhārî, “Salât”, 53; Müslim, “ez-Zühd ve’r-Rakā’ik”, 1] sonra; “Ey Ali! Evvelki insan-ların en bedbahtı kim, biliyor musun?” diye sormuş; “Allah ve Resûlü daha iyi bilir.” deyince “Salih’in devesini hunharca kesen kişi. Peki, sonrakilerin en bedbahtı kim, onu biliyor musun?” diye sormuş; “Allah ve Resûlü daha iyi bilir.” deyince, “Senin katilin!” buyurmuş.

[1542] Ebû Ca‘fer [v. 130/747] -kendisinden nakledilen rivayetlerden bi-rinde- ِ ّٰ ا أرَْضِ ِ ْ ْכُ َ ifadesini ِ ّٰ ا أرَْضِ ِ ُ ْכُ َ şeklinde okumuştur ki bu durumda te’külü hal konumunda olup, âkileten (yer vaziyette) anlamına gelir.

[1543] ْ أכَُ َّ َ “sizi yerleştirmiş” anlamına gelir; el-mebâ’etü yaşanan yer de-mektir. Fi’l-ardi (bölgeye) ifadesinden maksat, Hicaz ve Şam arasındaki Hicr mevkiidir. “Ovalarında kasırlar yapıyorsunuz” yani yerin düz yerlerinden edindi-ğiniz kerpiç, tuğla ve sıvadan evler yapıyorsunuz. Hasan-ı Basrî َن ُ ِ ْ َ ifadesini وَنَ ُ َ ْ َ şeklinde de okumuş; fethayı işbâ‘ ederek (doyurarak / hakkını vererek) وَve tenhâtûne şeklinde de okumuştur. Şairin şu sözünde de bu tür bir işbâ‘ vardır:

Akaaar durur o safkan devenin narin boynundan![1544] Şayet “Buyûten (evler) kelimesi neden mansuptur?” dersen şöyle

derim: Hal olduğu için mansuptur; tıpkı hıt hâze’s-sevbe kamîsan ve’bri hâzi-hi’l-kasabete kalemen (şu kumaşı gömlek olarak dik, şu kamışı kalem olarak yont) demen gibidir. Hâl-i mukaddere cinsindendir çünkü dağ, oyma duru-munda henüz ev değildir; nitekim kumaş dikilirken gömlek değildir, kamış da yontulurken kalem değildir.

[1545] Semûd kavminin yaz mevsiminde ovalarda, kış mevsiminde ise dağlarda mesken tuttukları söylenmektedir.

79. Âyetin Tefsiri

[1546] “Güçsüz görülenlere” yani kâfir liderlerin zayıf düşürüp zelil kıldığı kimselere; “yani aralarındaki iman edenlere…” Bu آ ifadesi, َ ِ َّ ِ ا ُ ِ ْ ُ ْ “ dan bedeldir. Şayet’ا ’daki zamir nereye râcidir?” dersen şöyle de-rim: Ya kavme ya da “güçsüz görülenler”e râcidir. “Peki, bu iki ihtimal duru-munda anlam farklılığı da çıkar mı?” dersen şöyle derim: Evet. Zira kavme râci olursa, o zaman “iman edenler” “güçsüz görülenler”i izah etmekte; “güçsüz görülenler”in müminlerden ibaret olduğuna delâlet etmektedir. Buna karşılık, zamir “güçsüz görülenler”e râci olursa, o zaman güçsüz görülme niteliği iman edenlere özgü olmayacak; gerek iman edenlerden gerekse kâfirlerden güçsüz görülen kimseler olduğu anlamına gelecektir.

[1547] “Siz Salih’in gerçekten Rabbi tarafından gönderilmiş olduğunu ‘bi-liyor’ musunuz?” Bu, onların alay maksadıyla söylemiş oldukları bir söz olup tıpkı senin, Allah’a cisim atfedenlere [Mücessime] “Siz Allah’ın Arş üzerinde ol-duğunu biliyor musunuz?” demen gibi.

[1548] Şayet “Onların bu sözüne cevap olarak ‘Biz, onunla gönderilene ger-çekten iman ediyoruz’ denilmiş olması nasıl doğru olabilir?” dersen şöyle derim: Zaten soruyu soranlar onun peygamber olduğunu bilip bilmediklerini sormuşlar-dı, müminler ise onun peygamber olarak gönderilmiş olmasını zaten malum, apa-çık ortada, müsellem ve hiçbir kuşku taşımayan bir gerçek olarak dile getirmişler ve

sanki “Onun peygamber olarak gönderilmiş olduğu ve gönderildiği şeyler o kadar açık ve aydınlıktır ki hiçbir şüphe içermez ve üzerinde konuşacak bir şey yoktur; asıl konuşulacak olan husus, ona ve getirdiklerine iman etmenin zorunluluğudur. İşte bu noktada size bildiriyoruz ki bizler ona iman ediyo-ruz!” demiş olmaktadırlar. Bu sebeple, kâfirlerin cevabı da “Biz de sizin iman ettiklerinizi kesinlikle inkâr etmekteyiz!” şeklinde olmuştur. Böylece kâfirler “onunla gönderilene” ifadesini kullanmamış; onun yerine “sizin iman ettikle-rinizi” ifadesini kullanmışlar; böylece müminlerin malum ve müsellem olarak gördükleri şeyi reddetmeyi amaçlamışlardır.

[1549] “Ve devenin ayaklarını keserek devirdiler.” Deveyi kesme işi ta-mamına isnat edilmiştir çünkü fiili sadece bir kısmı gerçekleştirmiş olsa da tamamı rıza göstermiştir. Nitekim büyük bir kabileden bir tek kişi bir iş yaptığı zaman, onlara “Siz şöyle şöyle yaptınız!” denilir. “Rablerinin em-rini küstahça çiğnediler” yani Rablerinin emrinden yüz çevirdiler; o emre bağlı kalma konusunda küstahça bir kibir sergilediler. Rablerinin emrinden maksat, Yüce Allah’ın Salih Aleyhisselâm’ın diliyle bildirmiş olduğu “Bıra-kın da deve Allah’ın arzında yiyip içsin!” [A‘râf 7/73] şeklindeki emri ya da Allah’ın dinidir. Mâna, “Küstahlıkları Rablerinin emrinden kaynaklandı” şeklinde de olabilir ki bu durumda, Rablerinin emrini terk etmiş oldukla-rı için, adeta, o emir küstahlıklarının sebebi olarak değerlendirilmiş olur.

’ın bu kullanımı, ي א أ -Ben bunları kendiliğimden yapma“) وdım.” [Kehf 18/82]) âyetinde de söz konusudur.

[1550] “Bizi tehdit edip durduğun şeyi” yani azabı “getir başımıza!” Kas-dettikleri malum olduğu için bunu “şey” diye mutlak olarak ifade etmeleri câiz olmuştur. Azabı acele istemeleri, onu yalanlamalarından dolayıdır. Bu sebeple de bunu, [“peygamberlerdensen” diyerek] inkâr ettikleri şeyle ilişkilendirmişlerdir.

[1551] er-Racfetü yeri sarsan ve insanları alaşağı eden çığlık demektir. Fî dârihim (evlerinde) ifadesi, memleketlerinde ya da meskenlerinde anlamına gelir. Câsimîne çökmüş vaziyette, hareket edemez halde, ölü olarak demek-tir. en-Nâsü cüssemun (insanlar hareketsiz bir şekilde oturuyorlar, tek kelime etmiyorlar) denilir. Bu kökten türemiş bir kelime olarak el-mücessemetü [ [اifadesi, ayakları birleştirilip bağlanan ve taş atılarak öldürülen hayvan anlamına gelir [ki bu şekilde öldürmek yasaklanmıştır] [Ebû Dâvûd, “Eşribe”, 15].

[1552] Câbir b. Abdullah’dan [v. 78/697] şöyle rivayet edilmiştir: Peygamber (s.a.) Hicr mevkiine vardığında “Mucize istemeyiniz; zira Salih Peygamber’in kavmi mucize istemişti sonra onları bir çığlık yakaladı ve içlerinde Allah’ın hare-mindeki bir tek kişi dışında kimse sağ kalamadı!” buyurmuş. Bunun üzerine “Bu kişi kim?” diye sormuşlar; “Ebû Riğâl. [Ancak] Harem’den çıktığında kavminin başına gelen şey onun başına da geldi.” buyurmuştur [Ahmed b. Hanbel, Müsned, XXII, 66]. Rivayete göre Salih Peygamber bu şahsı bir topluluğa elçi göndermiş fakat o emre muhalefet etmiş. Yine rivayete göre Peygamber (s.a.) Ebû Riğâl’in kabrinin yanından geçmiş ve “Biliyor musunuz bu kimin kabri?” diye sormuş; oradakiler “Allah ve Resûlü daha iyi bilir.” deyince bu zâtın kıssasını anlatmış; buraya defnedildiğini ve kabrin içine onunla beraber altın bir asanın da konuldu-ğunu bildirmiş; insanlar hemen harekete geçip kılıçlarıyla kabri eşeleyerek altın asayı aramış ve bulup çıkarmışlardır [Ebû Dâvûd, “Harac”, 41].

[1553] “O da onlardan yüz çevirdi.” [i] Buradan anlaşılan şudur: Salih Pey-gamber, kavminin başına gelenlere tanık olup cansız bir şekilde yığıldıklarını görünce, -‘onlara iman ettirme’ fırsatını kaçırdığı için gamlanıp, hayıflanan birinin yüz çevirişi gibi- kavmine üzülerek şöyle demiştir: Ey kavmim! Sizin için elimden geleni yaptım, iyiliğiniz için gerçekleri iletme [yani tebliğ ve nasīha] konusunda hiçbir çabayı esirgemedim, “fakat siz, iyiliğiniz için çalışanları sev-miyorsunuz!” [ii] Salih Peygamber’in, azap inmeden önce alametlerini gördük-leri hâlde inkârda ısrar etmelerini yadırgayarak -bırakıp giden birinin [basbayağı fizikî] yüz çevirişi gibi- kavminden yüz çevirmesi de mümkündür.

[1554] Rivayete göre deveyi hunharca kesmeleri Çarşamba günü, azap ise Cumartesi günü gerçekleşmiş. Yine rivayete göre Salih Peygamber bera-berindeki yüz on müminle birlikte ağlayarak [şehrin dışına] çıkmış, geri dönüp baktığında dumanların yükseldiğini görmüş ve bin beş yüz haneden oluşan kavminin helâk edildiğini anlamış. Bir başka rivayete göre de [helâkten sonra] beraberindekilerle birlikte geri dönmüş ve onların memleketlerinde yaşamışlar.

[1555] Şayet “Ölülere hitap etmek, onlara ‘Fakat siz, iyiliğiniz için çalı-şanları sevmiyorsunuz!’ demek nasıl mümkün olabilmiş?” dersen şöyle derim: İnsan hayatta iken çok nasihat ettiği, fakat kendisini dinlemeyip canını tehli-keye atan ölmüş bir dostunun ardından; “Ah be kardeşim! Sana o kadar nasihat ettim, kaç kez söyledim! Ama bir türlü kabul etmedin!” diyebilir. İşte “Fakat siz, iyiliğiniz için çalışanları sevmiyorsunuz!” ifadesi de kavmin geçmişteki ha-linin anlatımı olur [“… sevmiyordunuz!” şeklinde].

84. Âyetin Tefsiri

[1556] “Lût’u da” ifadesi, “Lût’u da peygamber olarak gönderdik” anla-mındadır. ْإِذ (hani), bu erselnâ (gönderdik) fiilinin zarfıdır. [“Şöyle şöyle dediğinde, Lût’u da gönderdik” mealinde.] Ya da “Lût’u an / yad et” anlamında olup, ْإِذ ondan bedeldir ve “hani” anlamındadır. “Kavmine demişti ki: Siz bu yüz kızartıcı işi yapıyorsunuz hâ?!” Çirkinlikte sınırı aşmış olan bu kötü fiili yapıyorsunuz öyle mi?! “Hiç kimse bu konuda sizi geçmedi” yani sizden önce hiç kimse bu fiili yapmadı! א ِ ’daki Bâ geçişlilik harfidir. Bu kullanım, topa birinden önce vurdu-ğunda söylediğin; sebaktühûbi’l-kürati (topa ondan evvel vurdum / topu ondan önce tuttum) ifadesinden alınmadır. Peygamber (s.a.)’in sebekake bi-hâ ‘ukkâ-şetu (‘Ukkâşe bu konuda seni geçti) ifadesinde de bu kullanım vardır [Buhārî, “Tıb”, 17]. َ ِ َ א ْ َ ا ِ ٍ َ ْ أَ ِ ifadesindeki ilk Min, olumsuzlamayı daha güçlü ve daha kapsamlı bir şekilde yapmak için kullanılmış zâit bir harftir. İkinci Min ise kısmîlik anlamı verir. Şayet “Bu cümlenin söz içerisindeki konumu nedir?” dersen şöyle derim: Bu yeni bir cümle başlangıcı olup, önce َ َ ِ א ْ نَ ا ُ ْ َ Siz) أَbu yüz kızartıcı işi yapıyorsunuz hâ?!) ifadesiyle onların davranışını yadırgamış, ardından “Bunu ilk yapan sizsiniz!” diyerek onları kınamıştır. Ya da bu ifade farazî bir sorunun cevabı olabilir. Sanki onlar, “Neden bunu yapmayalım ki?” diye sormuşlar, cevaben de “Sizden önce hiç kimse bu fiili yapmadı! O halde, daha evvel hiç kimsenin yapmadığı bu fiili yapmayın.” denilmiştir.

[1557] “Erkeklere şehvetle yaklaşıyorsunuz demek!..” ifadesi “Siz bu yüz kızartıcı işi yapıyorsunuz hâ?!” ifadesinin beyanıdır. ْ َّכُ نَ ,deki Hemze’أإَِ ُ ْ َ de’أَolduğu gibi, işlenen kötülüğü yadırgamakta ve ne kadar âdîce bir iş olduğunu bildirmektedir. [ ْ َّכُ ْ [soru değil de ,أإَِ َّכُ şeklinde bir başlangıç ifadesi olarak da إِokunmuştur. َن ُ ْ َ ise erkeğin kadına şehvetle yanaşıp, onu sarıp sarmalaması anlamındaki ete’l-mer’ete ifadesinden türemiştir.

[1558] Şehveten mef‘ûlün leh olup “şehevî arzularınızın tatmini için, yani sizi yönlendiren başka hiçbir sâik olmaksızın tamamen şehvetle..!” demektir. Bundan daha ağır bir kınama olamaz; zira bu onları hayvanlıkla nitelemekte ve ‘neslin devamını isteme’ gibi hiçbir aklî sâikleri / muharrikleri bulunmadığı anlamına gelmektedir. Ya da hâl olup “şehvetle, şehevî dürtüleri izleyerek, çir-kinliğine aldırmaksızın” demektir.

[1559] “Hayır, siz gerçekten aşırı giden bir toplumsunuz!” Bu [bel / hayır] ifade[si] ile yadırgamayı bırakıp böyle çirkin fiilleri işlemelerine, şehvet peşinde koşmalarına sebep olan hallerini bildirmektedir; bu da onların her şeyde haddi aşmayı ve aşırılığı âdet edinmiş bir topluluk oluşu, dolayısıyla şehvetlerini gi-derme konusunda da aşırılığa gidip mutat [meşrû] yolu aşarak mutat olmayan [gayr-i meşrû] yollara başvurmalarıdır. Benzeri, “Siz gerçekten haddi aşan bir toplumsunuz!” [Şu‘arâ 26/166] âyetinde de söz konusudur.

[1560] “Kavminin cevabı, ‘Çıkarın şunları memleketinizden! (Baksanıza) tertemiz insanlar bunlar!’ demek oldu.” Yani Lût Aleyhisselâm’ın, işledikleri yüz kızartıcı işi yadırgayan ve bunun ne kadar vahim bir iş olduğunu anlatan, onla-rı bütün kötülüklerin anası olan ‘aşırılık ve haddi aşma’ ile niteleyen ifadelerine karşı bunlar, verilmesi gereken cevabı vermemişler, aksine, onun sözleriyle hiç ilgisi olmayan bambaşka bir şey söylemiş, onun ve beraberindeki müminle-rin memleketten kovulmasını istemişler; böylece, onları ve onlardan işittikleri vaaz ve nasihatleri kendilerinden uzaklaştırmayı amaçlamışlardır. Lût kavmi-nin “Tertemiz insanlar bunlar!” şeklindeki sözleri, kendi pislik ve çirkeflikleri ile iftihar edip müminlerle ve onların çirkin işlerden berî ve tertemiz halleriyle alay etme kabilinden bir sözdür. Nitekim bazı düzenbaz fâsıklar da kendilerine öğüt veren salih insanlar hakkında, -benzer şekilde- “Alın şu sofuyu başımız-dan, kurtarın bizi şu zâhit bozuntusundan!” gibi lâflar ederler.

[1561] “Ve ehlini” yani hususi yakınlarını ya da müminleri “kurtar-dık. Ancak karısı geride kalanlardan” memleketlerinde kalıp helâk olanlardan “oldu.” [Geride kalanların tamamı erkek olmadığı halde] müzekker olarak َ ِ ِ א ْ اdenilmesi tağlib kuralı gereğidir [Arapçada kadınlı erkekli gruplar eril / müzekker for-mu ile ifade edilmektedir]. Lût Aleyhisselâm’ın karısı kâfirdi; Sodomlulara destek veriyordu. Rivayete göre geriye baktığından98, başına bir taş isabet edip, o da ölmüştür. Söylendiğine göre altı üstüne getirilip yerle bir edilen (el-mu’tefike-tu) beş şehir varmış. Bunların Şâm - Medine arasında yaşayan dört bin kişi ol-duğu; Allah’ın, bunların üzerine kibrît taşı ve ateş yağdırdığı söylenmektedir.98 Hûd 11/81’de nakledildiği gibi, gecenin bir dilimi helâk yurdundan uzaklaşırken, kurtulanlardan hiç

kimsenin geriye bakmaması icap ediyordu. / ed.

Lût kavminin yerlilerinin yerin dibine geçirildiği, misafir ve konukların ise taş yağmuruna maruz kaldıkları da söylenmektedir. Yine, önce başlarına taş yağdığı, sonra yerin dibine geçirildikleri de söylenmektedir. Rivayete göre bu kavimden bir tüccar Harem’de bulunuyormuş; bu yüzden başına düşecek [diye işaretlenen] taş, kırk gün boyunca beklemiş; nihayet ticaretini bitirip Harem’den çıkınca başına düşmüş.

[1562] Şayet “Matara (yağdı) ile emtara (yağdırdı) arasında ne fark var-dır?” dersen şöyle derim: Matarathumu’s-semâ’u (gök onlara yağmur getirdi) ve vâdin memtūrun (yağmur almış vâdi) ifadeleri kullanılır. Nevâbiğu’l-kelim’de haran ğayru metūrin ifadesi geçer ki hariyyun en yekûne ğayra memtūrin (yağmur-suz kalmaya müstahak!) demektir. Matarathum, “onlara yağmur getirdi” an-lamındadır. Ğâsethum, vebelethum, câdethum ve rahemethum ifadeleri de aynı mânadadır99. Emtarat ‘aleyhim kezâ ifadesi ise “üzerlerine yağmur gibi gönder-di” demektir. Kur’ân’da da ِאء َ َّ َ ا ِ אرَةً َ ِ َא ْ َ َ ْ

ِ ْ َ َ (“öyleyse gökten taş yağdır üzerimize!” [Enfâl 8/32]) ve ٍ ِّ ِ ْ ِ אرَةً َ ِ ْ ِ ْ َ َ َא ْ َ ْ -üzerlerine de top“) وَأَraksı taşlar yağdırdık!” [ Hicr 15/74]) şeklinde kullanılmıştır. ا ً َ َ ْ ِ ْ َ َ َא ْ َ ْ وَأَifadesinin anlamı şudur: Üzerlerine sıra dışı bir yağmur yağdırdık. Kastedilen, taş yağmuru olup, “Uyarılanların yağmuru gerçekten berbattı!” [Şu‘arâ 26/173] âyetinden de anlaşılmaktadır.

87. Âyetin Tefsiri

la imdatlarına yetişti”; و “üzerlerine bol yağmur yağdırdı”; אد “üzerlerine cömertçe yağdırdı”; .bereketli, ince ince yağdırdı” demektir. / ed“ ر

[1563] Şu‘ayb Aleyhisselâm halkına tebliğde çok güzel bir yol izlediği için kendisine Hatību’l-enbiyâ (Peygamberler hatibi) denilmiştir. Halkı, ölçü ve tar-tıda hile yapan kimselerdi.

[1564] “Rabbinizden size apaçık bir kanıt” yani peygamberliğimi tasdik eden ve bana inanmanızı, söylediklerimi kabul etmenizi, emirlerime uyup ya-saklarımdan kaçınmanızı, ölçü ve tartıda âdil olup hile yapmamanızı gerek-tiren bir mucize “gelmiş bulunuyor.” Şayet “Şu‘ayb Aleyhisselâm’ın mucizesi neydi?” dersen şöyle derim: “Rabbinizden size apaçık bir kanıt gelmiş bulu-nuyor” âyetinden onun bir mucizesinin mevcut olduğunu kesin olarak biliyo-ruz. Ayrıca nübüvvet iddiasında bulunan kimsenin, kendisini destekleyecek, iddiasını doğrulayacak bir mucizesinin olması zorunludur; aksi takdirde iddi-ası geçerli olmaz ve kendisi peygamber değil, “yalancı peygamber” konumuna düşer. Fakat Şu‘ayb Aleyhisselâm’ın mucizesi, tıpkı Peygamber (s.a.)’in birçok mucizesi gibi Kur’ân’da zikredilmemiştir. Şu‘ayb Aleyhisselâm’ın mucizeleri ara-sında; koyunları Şu‘ayb’a götürürken Mûsâ Aleyhisselâm’ın asasının büyük yı-lanlarla savaşması, koyunların tam da onun bunu vaat ettiği sırada “başı siyah gövdesi beyaz” [alaca] yavrular doğurmaları, Âdem Aleyhisselâm’ın asasının yedi kez elinde belirmesi vb. [rivayetler] yer alır. Bütün bunlar Mûsâ Aleyhisselâm peygamber olmadan önce yaşanmış mucizelerdir; bu yüzden de Şu‘ayb Aleyhis-selâm’ın mucizeleri sayılırlar.

[1565] Şayet “Âyette neden Hûd sûresinde [84 ve 85. âyetlerde] denildiği gibi el-mikyâle ve’l-mîzâne (ölçeği ve tartıyı) denilmemiş de el-keyle ve’l-mîzâne (ölçmeyi de tartmayı da [eksiksiz yapın]) buyrulmuş?” dersen şöyle derim: Keyl ölçü aleti demektir ki mikyâl de budur. Yahut ölçülen şey [mekîl] keyl diye [yani ism-i mef ‘ûl, masdar olarak] isimlendirilmiştir ki maîşetin kendisiyle sağlandığı şeye ‘ayş denilmesi de böyledir. Fe-evfu’l-keyle ve vezne’l-mîzâni (tam ölçün ve terazinin tartışına dikkat edin) anlamı kastedilmiş de olabilir. Yine, mîzânın mî‘âd ve mîlâd gibi mastar olması da mümkündür.

[1566] Birinin hakkını eksilttiğin zaman, behastühû hakkahu denilir. Pa-zarlık edip fiyat düşürmeye de el-bahs denilir. Arapların tahsebuhâ hamkā’e ve hiye bâhısün (sen onu ahmak sanıyorsun ama kurnazdır) şeklindeki deyişlerinde de bu mâna vardır. Âyette “insanların eşyasını” buyrulmuştur, zira alış veriş ederlerken her şeyde insanları aldatıyorlar, vereceklerini eksik veriyorlar; tıpkı Haremeyn emirleri gibi pazarlık etmedik, fiyat kırmadık hiçbir şey bırakmı-yorlardı! Rivayete göre memleketlerine bir yabancı geldiğinde, onun değerli paralarını alıp “bunlar sahte” diyerek değerinin çok altında değerlendiriyor; bunları eritip parçalıyor, karşılığında da sahte paralar veriyorlardı.

[1567] “Yeryüzü düzeltilmişken” yani yeryüzü ıslāh edilip orada düzen kurulduktan sonra; salih kullar, peygamberler ve onların yasaları uygulayan takipçileri memleketi ıslah ettikten sonra “bozuculuk yapmayın.” Islāhın arza (düzeltmenin, yeryüzüne) izâfe edilmesi ِאر َ َّ وَا ِ ْ َّ ا ُ כْ َ ْ َ [Sebe’ 34/33] âye-tindeki gibidir; muzāfın hazfinden sonra mâna, “gece gündüz tuzak kurmaktı işiniz gücünüz” ve “ehli, yeryüzünü ıslah ettikten sonra” şeklindedir.

[1568] “Bu” zikredilenler, yani tam ölçüp eksiksiz tartmak, arzın düzenini bozmak ve alışverişte sahteciliği terk etmek gibi hususlar -ya da- peygamberin emir ve yasaklarına uygun amel etmek “sizin için daha hayırlıdır;” insanlık ve iyi muamele namına daha iyidir; talep ettiğiniz kazanç ve kâr açısından daha faydalıdır. Çünkü insanlar sizin güvenilir ve doğru olduğunuzu bildikleri zaman sizinle ticaret yapmaya daha istekli olurlar. “İnanıyorsanız” yani size söylediğim, “bu sizin için daha hayırlıdır” şeklindeki söze “inanıyorsanız…

[1569] “Yol başlarını tutmayın.” Yani şeytanın “Senin o dosdoğru yolunun üzerine çörekleneceğim!” [A‘râf 7/16] şeklindeki sözüne uymayın, şeytanın ta-kipçisi olup da her ‘yol’a, yani dinin her yol ve yöntemine musallat olmayın. Burada yol kelimesi ile hak yolunun kastedilmiş olduğunun delili, âyetin de-vamında gelen “Allah yolundan alıkoymak için” ifadesidir. َون ُ ِ ُ ’nin ve buna atfedilen fiilin [َون ُّ ُ َ ’nin] i‘rabda mahalli, hal olarak mansupluktur; mâna, “in-sanları korkutarak, onları Allah yolundan alıkoyarak, o yolda eğrilik arayarak her yolbaşını tutmayın” şeklindedir. Şayet “Hak yol birdir, Allah, “İşte, Benim dosdoğru yolum budur. O halde, ona uyun, başka yollara uymayın; çünkü sizi O’nun yolundan ayırırlar.” [En‘âm 6/153] buyurmuştur. O halde nasıl ‘yol başları’ ifadesi kullanılmıştır [çoğul olarak]?” dersen şöyle derim: Hak yol bir-dir ancak onunla ilgili bilgiler, sınırlar ve hükümler birçok kola ayrılır. Onlar herhangi bir kimsenin hak yolun bu şubelerinden herhangi birine girdiğini gördükleri zaman onu hemen korkutup alıkoyuyorlardı. Şayet “Ona iman eden’deki zamir neye râcidir?” dersen şöyle derim: “Her yol”a râcidir; cümle-nin takdiri de “o yollara inanan kimseleri korkutuyor ve ondan alıkoyuyorsu-nuz” şeklindedir; burada zāhir ifade olan “ Allah yolu” (ِ ّٰ ِ ا ِ َ ) kelimesi zamir yerine konulmuş; böylece onların durumlarının çirkinliği daha güçlü bir şekil-de ifade edilmiş; alıkoydukları şeyin ne kadar muazzam olduğu gösterilmiştir.

[1570] Onların tıpkı Mekke’de Kureyşlilerin yaptığı gibi yollarda, geçitler-de oturup gelip geçenlere, “Şu‘ayb yalancıdır, sakın sizi dininizden alıkoyma-sın.” dedikleri de söylenmiştir. Yol kesicilik yaptıkları, ayrıca, haraççı oldukları da söylenmiştir.

אً [1571] َ ِ א َ ُ ْ َ yani Allah yolunda bir eğrilik arıyor, insanlara o yolun وَeğri olduğunu, doğru olmadığını söylüyor, böylece insanları o yola girmek-ten alıkoyuyorsunuz. Ya da onlarla alay kabilinden olup onların hak yolda, bulunması imkânsız olanı [eğriliği] aradıkları anlamına gelir. Zira hak yol asla eğrilmez.

[1572] “Vaktiyle pek az olduğunuzu…” Buradaki ْإِذ zarf değil, mef‘ûlün bihtir, yani sayıca az olduğunuz dönemi, şükür mahiyetinde hatırlayın “ve O’nun sizi çoğalttığını unutmayın” yani Allah’ın sayınızı artırdığını unutma-yın. Söylendiğine göre İbrâhim oğlu Medyen, Lût Aleyhisselâm’ın kızı ile ev-lenmiş ve Lût Aleyhisselâm’ın kızı ondan bir çocuk doğurmuş. Allah da onun nesline bereket ihsan etmiş, çoğalmalarını nasip etmiş, onlar da çoğalıp yayıl-mışlar. ً ِ َ ْ ُ ْ وا إِذْ כُ ُ ifadesinin, “sayıca az ve fakir olduğunuzu ve Allah’ın وَاذْכُsizi sayıca çok ve varlıklı kıldığını” ya da “sayıca az ve zelil olduğunuzu, Allah’ın sayınızı ve donanımınızı artırıp sizi izzet sahibi kıldığını unutmayın” anlamına gelmesi de mümkündür.

[1573] “Bozuculuk yapanların sonu nasıl olmuş bakın” yani sizden önce Nûh kavmi, Hûd kavmi, Sâlih kavmi ve Lût kavminde bozuculuk yapanların âkıbetine bakın. Bunlar, altı üstüne getirilen [Lûtî] bölgeye isabet eden felaket ile yakın dönemde yaşamışlardı.

[1574] “Allah aramızda hakemlik edinceye kadar” yani iki grup arasında hakemlik edip hak ehlini batıl ehline karşı muzaffer ve galip kılıncaya kadar “sabredin” sabırla bekleyin. Bu ifade kâfirleri Allah’ın mutlaka cezalandıracağı-na dair bir tehdit olup “Öyleyse, bekleyin bakalım; şüphesiz biz de sizinle be-raber beklemedeyiz!” [Tevbe 9/52] âyeti gibidir. Ayrıca, müminlere yönelik bir öğüt, onları sabretmeye, Müşriklerden gördükleri eziyetlere tahammül etmeye, Allah aralarında hükmedip Müşrikleri cezalandırıncaya kadar beklemeye teş-vik anlamında da olabilir. Yine âyetin her iki gruba hitap etmiş olması, yani “Allah aralarında hükmedip güzeli çirkinden, iyiyi kötüden ayırıncaya kadar müminler kâfirlerin eziyetlerine sabretsinler; kâfirler de müminlerin iman et-miş olmalarından duydukları rahatsızlığa dayansınlar” anlamında olması da mümkündür.

[1575] “Hâkimlerin en hayırlısı O’dur” çünkü O’nun hükmü hak ve âdil-dir; herhangi bir haksızlık içermesinden endişe edilmez.

89. Âyetin Tefsiri

[1576] Yani, iki seçenekten biri gerçekleşecek, ya sizi çıkaracağız ya da küf-re döneceksiniz. Şayet “Onların ‘ya da mutlaka bizim dinimize döneceksiniz’ sözüyle Şu‘ayb Aleyhisselâm’ı küfre dönmeye çağırmaları ve onun da onlara ‘Allah bizi dininizden kurtardıktan sonra yine ona dönersek doğrusu, Allah’a karşı yalan uydurmuş oluruz.’ şeklinde cevap vermesi nasıl mümkün olabilir? Zira peygamberlerin, değil küfre dönmek, değil büyük günah işlemek, insan-ların kendilerinden soğuyup nefret etmelerine sebep olmayanlar hariç küçük günahlar işlemeleri bile câiz değildir!” dersen şöyle derim: Onlar “Ey Şu‘ayb! Seni ve beraberindeki müminleri mutlaka memleketimizden çıkaracağız” de-dikleri zaman, vaktiyle kâfir olup sonradan mümin olan kimselere işaret etmek üzere kullandıkları zamiri bu ifadeye atfetmişler ve “ya da dinimize dönersiniz” demişler, bu ifadeyle çoğul sıygasını tekil sıygasına tercih edip tağlib yoluy-la kullanmışlar; [sadece sonradan mümin olanların dinlerine dönmelerini kasdettikleri halde] sanki hepsi birden dinlerinden döneceklermiş gibi konuşmuşlardır. İşte Şu‘ayb Aleyhisselâm da cevabını bu ifadeye uygun olarak vermiş ve “Allah bizi dininizden kurtardıktan sonra yine ona dönersek, doğrusu, Allah’a karşı yalan uydurmuş oluruz” demiş; bununla [kendisinin değil] kavminin [inananların] din-den dönmelerini kasdetmiştir. Fakat kendisi küfre dönmekten tamamen berî olduğu halde, salt tağlib sıygası gereği kendisini de söze dâhil etmiştir.

[1577] Şayet “Peki, ‘Rabbimiz Allah dilerse başka, aksi takdirde bizim ona dön-memiz olacak şey değildir’ sözü ne anlama gelmektedir? Zira Allah Teâlâ müminlerin dinden dönüp küfre girmelerini dilemekten münezzehtir?” dersen şöyle derim: Bu-nun mânası; “Ancak Allah bizi rezil rüsva etmeyi dilerse; lütfunun bizde bir faydaya sebep olmayıp abes kalacağını bildiği ve abes fiilin de çirkin olduğu, hikmet sahibi Allah abes fiil işlemeyeceği için bizi lütfundan mahrum etmeyi dilerse” şeklindedir.

Bunun delili ise “Rabbimizin ilmi her şeyi kuşatmıştır” ifadesidir. Yani O, olmuş - olacak her şeyi bilmektedir; kullarının ahvalinin nasıl değişeceğini, kalplerinin nasıl evrilip çevrileceğini, rakik iken sonra nasıl katılaşacağını, sağlıklıyken daha sonra nasıl hastalanacağını, imandan sonra nasıl küfre dö-neceğini [hâsılı kullara dair bütün halleri] bilmektedir.“Biz, yalnızca Allah’a da-yanıp güvenmişizdir” bizi imanda sabit kılması, daha ziyade yakîne muvaffak kılması konusunda O’na güveniriz.“Allah dilerse başka” ifadesinin kâfirlerin onların dinden dönmeleri yönündeki tamahlarını kesmek, heveslerini kur-saklarında bırakmak için söylenmiş olması da mümkündür, zira müminlerin küfre dönmesini Allah’ın dilemesi muhaldir, hikmetin dışındadır.

[1578] َ ِ כאرِ َّא כُ ْ َ ifadesinde Hemze, soru (!?Peki, ya istemiyorsak) أوََHemze’si, Vav da hâl Vav’ıdır; cümlenin takdiri, “Bizim istemememiz halinde de mi bizi dininize döndüreceksiniz?!” şeklindedir. א َ نُ َכُ א bizim için söz وَkonusu değildir, doğru olmaz demektir. א َ ْ َ ْ َ ْ َא ا َّ -aramızda hükmet anlamın رَdadır. el-Fütâhetü kelimesi el-hükûmetü anlamındadır. Ya da bu ifade, “duru-mumuzu açıklığa kavuştur ki onların bâtıl üzere olduğunu açıkça gösterecek azap indirilerek, aramızdaki husus sonuca bağlansın, ortaya çıksın” anlamında-dır. َ ِ ِ א ْ ُ ا ْ َ َ ْ َ ,ifadesi وَأَ ِ אכِ ْ ُ ا ْ َ َ ُ ”.Hâkimlerin en hayırlısı O’dur“) وَ[Yûnus 10/109]) ifadesiyle aynı anlamdadır.

[1579] Şayet “ ْ כُِ َّ ِ ِ א ْ ُ אً إِنْ ِ ِ כَ ّٰ َ ا َ א ْ َ َ ْ ا

ِ َ (Dininize dönersek, doğ-rusu, Allah’a karşı yalan uydurmuş oluruz) âyetindeki üslûp nasıldır?” dersen şöyle derim: Bu ifade, bir şart ile koşullanmış haber şeklindedir. Burada iki değerlendirme ihtimali söz konusudur. İlkine göre bu ifade, yeni bir cümle başlangıcı olup taaccüp / şaşırma anlamı taşımaktadır. Sanki, “İslâm’dan sonra küfre girecek olursak Allah’a karşı ne kadar da yalan söylemiş oluruz?!” demiş olmaktadırlar. Zira mürted Allah’a iftira konusunda kâfirden daha beter du-rumdadır; çünkü kâfir, Allah’ın eşi menendi olmadığı halde O’na ortak ko-şarak yalan isnat etmekte, böylece O’na iftira etmekte; mürted ise buna ilave olarak daha fazlasını yapmaktadır. Zira mürted, daha önce hak ile batılı ayırt edemediğini, sonradan [dinden dönerek, güya] bunu fark ettiğini iddia etmekte-dir. İkincisine göre bu ifade, yemin ifadesi olup başındaki Lâm hazf edilmiştir, mâna da “Vallahi Allah’a yalan uydurup iftira etmiş oluruz” şeklindedir.

92. Âyetin Tefsiri

[1580] “Kavminin nankörce inkâr eden ileri gelenleri” yani eşrafı, kendile-rinden daha alt tabakada olan ve inanmaktan alıkoydukları kimselere “Şu‘ayb’a uyarsanız” hidayeti dalâlet ile değiştirmiş olacağınız için “o zaman kesinlik-le zararlı çıkarsınız, dediler.” Bu ifade, tıpkı “Bunlardır işte, hidayet karşılığı dalâleti satın alanlar!.. Ama bu alış-verişlerinden kâr edememişler; doğru yolu bulamamışlardır.” [Bakara 2/16] âyeti gibidir. Bir görüşe göre “zararlı çıkarsı-nız!” derken maksatları, “ona uyarsanız ticaretteki hilelerden, ölçü ve tartıda yaptığınız eksiltmelerden kazandığınız kârdan mahrum kalırsınız; çünkü o size bunları yasaklamakta, ticarette âdil olmaya ve ölçü-tartıya uymaya yönlendir-mektedir” şeklindedir. Şayet “ًא ْ َ ُ ْ ُ ْ َ َّ ِ ا ئِ َ (Şu‘ayb’a uyarsanız) ifadesindeki Lâm’ın ifade ettiği yeminin ve şart ifadesinin cevabı nedir?” dersen şöyle de-rim: “O zaman kesinlikle zararlı çıkarsınız!” ifadesi her iki cevabın da yerine geçmektedir.

[1581] “Şu‘ayb’ı yalanlayanlar” ifadesi mübtedâ olup haberi “orada hiç oturmamış gibi oldular!” ifadesidir; “asıl kendileri oldu zararlı çıkanlar!” ifa-desi de bu mübtedânın haberidir. Bu mübtedâda ihtisas [haberde ifade edilen şeyin mübtedâda ifade edilene mahsus olduğu] anlamı vardır. Adeta şöyle buyrul-maktadır: “Şu‘ayb’ı yalanlayanlar helâk edilmeye ve sanki memleketlerinde hiç yerleşmemiş, orada hiç yaşamamış gibi köklerinin kurutulmasına hususen müstehak olanlardır. Zira Şu‘ayb’a iman edenleri Allah kurtarmış, böylece onu inkâr edenler bu büyük hüsrana maruz kalmışlardır; Şu‘ayb’ın takipçileri ise bu hüsrandan kurtulmuş ve kazananlar, kârlı çıkanlar onlar olmuştur.” Bu şekilde yeni bir cümle başlangıcı yapılmış, öncesinden ayrı bir cümle ile konunun anlatılmış ve tekrarların yapılmış olmasında, kavminin ileri gelenlerinin takip-çilerine söyledikleri sözlerin en etkili bir şekilde cevaplandırılması, onların gö-rüşlerinin akılsızca olduğunun gösterilmesi, toplumlarına tavsiyelerinin alaya alınması ve başlarına gelen azabın ne kadar büyük olduğunun bildirilmesi söz konusudur.

93. Âyetin Tefsiri

[1582] el-Esâ; hüznün şiddetli olması demektir. Şair el-’Accâc [v. 97/716] şöyle demiştir:

Gözyaşları pınar oldu hüznünün şiddetinden Şu‘ayb Peygamber, kavmi için çok hüzünlenmiş, sonra da kendini yadır-

gamış ve “Küfürleri ve başlarına gelen azaba müstahak olmaları sebebiyle kendileri için hüzünlenmeye değmeyecek olan kimseler için nasıl bu kadar şiddetli hüzünlenirim?!” demiştir. Yine burada, “Size o kadar tebliğ ettim, nasihatte bulundum; başınıza gelecekler konusunda sizi uyardım; böyle-ce mazeretinizi tükettim ama siz benim sözüme kulak vermediniz, bana inanmadınız, şimdi sizin için nasıl hüzünleneyim ki?!” anlamının kaste-dilmiş olması da mümkündür. Yani onlar hüzünlenmeye değmeyecekleri için Şu‘ayb Aleyhisselâm onlara üzülmemiştir. Yahyâ b. Vessâb [v. 103/721] bu ifadeyi, Hemze’nin kesresi ile, כ إ [fe-keyfe îsâ] şeklinde okumuştur.

95. Âyetin Tefsiri

אءِ [1583] ْ َ ْ א ِ א َ ْ א أَ ْ َ َّ أَ ifadesindeki (darlık ve sıkıntıya sokmuşuzdur) إِel-be’sâ’ kelimesi, bu’s ve fakr (darlık ve fakirlik) anlamında, ِاء َّ َّ ise sıkıntı ve اhastalık anlamındadır. Onların darlık ve sıkıntıya sokulmasının sebebi ise pey-gamberlerine tâbi olma ve ona gereken hürmeti gösterme konusunda kibirli davranmış olmalarıdır. َن ُ َّ َّ َ ْ ُ َّ َ َ yani kibir ve üstünlük taslama libasını çı-karıp huşû ve tevazu içerisinde olmaları için. “Sonra o kötülüğün yerine iyiliği koymuşuzdur” yani onlara içinde bulundukları bela ve imtihanın yerine bol-luk, refah ve genişlik vermişizdir. Bu ifade “onları güzelliklerle ve kötülüklerle denedik” [A‘râf 7/168] âyeti gibidir. “Nihayet âfiyete ulaşıp da” yani çoğalıp sayı ve mal olarak bolluğa kavuşunca. Buradaki ‘afâ fiili, ‘afe’n-nebâtü (bitki yetişti / büyüdü) ve ‘afe’ş-şahmu ve’l-veberu (yağı ve tüyü arttı) ifadelerinden türemiştir. Peygamber (s.a.)’in َ

ِّ ا ا ُ ْ sakalı uzatınız” [Müslim, “Tahâret”, 16] ifadesi de“ وَأَbu kabildendir. Şair Hutay’a [v. 59/678] şöyle demiştir:

Dere kenarlarının sert yaban otları gibi, bitkisi gürleşmiş

Yine şair şöyle demiştir:

Fakat biz, [cömertçe konuk ağırlamak için]iri dişli, besili develerimizin bacaklarına vururuz kılıcı!

[1584] “O sıkıntı ve sevinç bizim atalarımıza dokunmuş’ demeye başlayın-ca” yani nimetler onları şımartınca, “Zamanın âdeti işte, insan bir dara düşü-yor, bir bolluğa ve sevince ulaşıyor, atalarımıza da benzer şeyler olmuş; bu, Al-lah’ın kullarına bir imtihanı falan değildir!” demişlerdir nankörce. Dolayısıyla, onların iyiliklerle ve kötülüklerle sınanmalarından sonra artık geriye sadece onlara azap etme seçeneği kalmıştır. Bu yüzden “Biz de onları” en şiddetli ve feci bir şekilde, onlar hiç farkına varmadan, ansızın “yakalayıvermişizdir!”

96. Âyetin Tefsiri

ى [1585] ُ ْ ifadesindeki Lâm-ı tarif, bu şehirlerin “Biz hangi (şehirler) اşehre bir peygamber göndermişsek” [A‘râf 7/94] âyetinde söz edilen şehirler ol-duğuna işaret eder. Sanki şöyle demiştir: İşbu şehirlerin, peygamberleri yalan-lamış ve helâk edilmiş olan halkları, nankörce inkâr etmek yerine iman etseler ve günah işlemek yerine günahtan sakınsalardı “elbette üzerlerine gökten ve yerden bereket kapıları açardık” onlara her yönden hayırlar verirdik. Bir gö-rüşe göre burada yağmur ve bitkiler kastedilmiştir. “Fakat yalanladılar... Biz de” kötü amelleri sebebiyle “yakalayıverdik onları!” ى ُ ْ ifadesindeki (şehirler) اLâm-ı tarifin cins ifade etmesi [herhangi bir kenti kasdetmesi] de mümkündür.

[1586] Şayet “Bereketleri üzerlerine açmanın anlamı nedir?” dersen şöyle derim: Tıpkı kapalı kapıların açılmasının işi kolaylaştırması gibi, nimetlerin onlar için kolaylaştırılmasıdır. Nitekim Kur’ân okuyan kişi [ezberini unutur] ve zorlanır da sen kısa bir hatırlatma ile onu işini kolaylaştırırsan, fetahtü ‘ale’l-kā-ri’i ([ayeti okurken takılan] hâfızın önünü açtım) dersin.

98. Âyetin Tefsiri

[1587] Beyâten ifadesi, gecelemek (el-beytûte) anlamında olabilir; bu mâ-nada bâte beyâten denilir. “Azabımız kendilerine gece uyurlarken ya da öğleyin dinlenirlerken (aniden) gelip çatmıştır” [A‘râf 7/4] âyetinde de aynı kullanım vardır. Beyâten kelimesinin gece baskını (tebyît) anlamında olması da mümkün-dür. Bu durumda kelime tıpkı selâmen kökünden teslîm kelimesinin türemesi gibidir. Bu mânada, beyyetehu’l-’aduvvu beyâten (düşman ona bir gece baskı-nı yaptı) denilir. Yine “azabımız onlara gece uyku vaktinde (vakte beyâtin) ya da gece baskınına uğramış vaziyette (mubeyyeten) veya gece baskınına uğramış kimseler olarak (mubeyyetîne) geldi” anlamının kastedilmiş olması da müm-kündür. Tebyîten anlamında da olabilir; sanki en yubeyyitehum be’sunâ beyâten (azabımız onlara bir gece vakti gece baskını olarak geldi) denilmiştir.

[1588] ً ُ kelimesi zarf olduğu için mansuptur. Bu kelime etânâ duhan (kuşluk vakti bize geldi) ve etânâ duhayyen ve etânâ dahâ’en şeklinde kullanılır. ed-Duhâ aslında güneşin doğduğu ve yükseldiği zamanki ışığına denilir. َ ِ َ َ أَve َ ِ kelimelerindeki Fâ ve Vav atıf harfleri olup, başına yadırgama Hemze’si أوََأَgelmiştir. Şayet “Peki, bunlar neye atfedilmiştir ve neden bunlardan ilkinde Fâ ile, ikincisinde Vav ile atıf yapılmıştır?” dersen şöyle derim: Kendisine atıf yapılmış olan ifade ً َ ْ َ ْ ُ א ْ َ َ َ ifadesidir. ى ُ ْ َ ا ْ ْ أنََّ أَ َ نَ ifadesinden وَ ُ

ِ َכْ ifadesine kadarki bölüm [yani 96. âyet], kendisine atıf yapılan ifade ile atfedilmiş ifade arasında bir ara cümle olarak gelmiştir. Fâ ile atıf yapılmasının sebebi, anlamın “onlar şöyle şöyle yaptılar, biz de onları ansızın yakalayıverdik! Şimdi bundan sonra bu şehir halkları, azabımızın kendilerine geceleyin ya da kuşluk vakti gelmesinden emin midirler?” şeklinde olmasıdır. َ ِ -ev edatı ile atıf ya أوََأَpılarak ev emine şeklinde de okunmuştur. “Oyunda eğlencede iken” yani adeta oyun oynar gibi, kendilerine hiçbir fayda sağlamayacak şeylerle meşgul iken.

99. Âyetin Tefsiri

[1589] Şayet “Neden ا ُ ِ َ َ ”?buyurarak Fâ ile atıf yapmaya dönmüştür أَdersen şöyle derim: Bu ifade [97. âyetin başındaki] ى ُ ْ ا ُ ْ أَ َ ِ َ َ ifadesinin أَtekrarıdır. ِ ّٰ ا َ כْ َ (Allah’ın ‘tertib’i) ifadesi Allah’ın, kulu hiç fark etmeyece-ği bir şekilde yakalaması, onu adım adım helâke sürüklemesi [istidrâc] anla-mında bir isti‘âredir. Dolayısıyla, aklı başında insanın Allah’ın tertibinden korkusu; tıpkı çok kuvvetli olan düşmanının tertibinden, gece baskının-dan ve pususundan korkan bir savaşçının duyduğu korku gibi olmalıdır.

Rebî’ b. Huseym’in [v. 65/685] kızının, kendisine, “Neden insanlar uyurken sen uyumuyorsun?” diye sorduğu, onun da, “Kızım, baban ansızın gelecek bir gece baskınından korkuyor!” dediği nakledilmiştir ki o bu sözüyle “Azabımızın onlara geceleyin uyurlarken [ansızın] gelip çatmayacağından emin miydiler?” [A‘râf 7/97] âyetini kasdetmiştir.

100. Âyetin Tefsiri

[1590] ِ ْ َ ْ َ אءُ ifadesi Ya ile okunduğu zaman أوََ َ ْ َ ifadesi bunun أنَْ fâ‘ili olarak merfû‘ olur ve anlam şöyle olur: “Memleketlerinden kendilerin-den önce yaşayan kimselerin vârisleri olarak yerleşmiş bulunan kimselere bu durum, yani dilediğimiz takdirde onları da tıpkı kendilerinden öncekiler gibi günahları sebebiyle cezalandırabilecek ve eskileri helâk ettiğimiz gibi onlara vâris olanları da helâk edecek olmamız, doğru yolu göstermiyor mu?” Ancak Nûn ile e-ve lem nehdi okunduğu zaman ُאء َ ْ َ mansup olur ve adeta şöyle أنَْ denilmiş olur: “Allah işte bu duruma vâris olanlara yol göstermiş değil midir, yani onlara ‘dilediğimiz takdirde günahlarından dolayı onları da tıpkı kendi-lerinden öncekileri cezalandırmış olduğumuz gibi cezalandırabilecek olduğu-muzu’ beyan etmiş değil miyiz?” Nitekim hidâyet fiilinin Lâm ile geçişli [ َ ِ َّ ِ ] yapılmış olmasının sebebi, beyan etmek anlamında kullanılmış olmasıdır.

[1591] Şayet “ ْ ِ ِ ُ ُ َ ُ َ ْ َ -ifadesi neye taalluk eder?” dersen şöyle de وَrim: Bu konuda birkaç farklı değerlendirme söz konusudur. İlkine göre ِ ْ َ ْ َ أوََifadesinin anlamının delâlet ettiği şeye atfedilmiştir ve sanki “onlar hidayetten gafil kalır, biz de kalplerini mühürleriz” anlamındadır. İkincisine göre ise َن ُ ِ َ رَْضَ ْ وَ ifadesine ma‘tūf olabilir ya da herhangi bir şeye ma‘tūf olmayıp اْ ِ ِ ُ ُ َ ُ َ ْ َ (ve biz onların kalplerini mühürleriz) anlamında olabilir. Şayet אءُ“ َ ْ َ (istesek) fiili lev şi’nâ (istemiş olsaydık) mânasında olduğu gibi, ُ َ ْ َ وَ(mühürleriz) fiili de ve taba‘nâ (ve mühürledik) anlamında ve ْ ُ א ْ َ fiiline أَma‘tūf olabilir mi?” dersen şöyle derim: Anlam [“… dilesek günahları yüzünden onları da cezalandırabilecek ve kalplerini mühürleyebilecek olmamız …” mealinde olaca-ğından] bunu desteklemez; çünkü âyette sözü edilenlerin kalpleri mühürlü olup kendilerinden öncekilerin günah işleme ve günahlar yüzünden azaba maruz kalma özelliğine sahiptirler. Oysa bu şekilde [muzari fiilin mazi anlamında değer-lendirilmesi şeklinde] bir yorum onların böyle bir özellikten yoksun oldukları ve şayet Allah Teâlâ dilerse bu özelliğe sahip olacakları anlamına gelir.

101. Âyetin Tefsiri

א [1592] אئِ ْ ْ أَ ِ כَ ْ َ َ ُّ ُ َ ى ُ ْ כَ ا ْ ِ ; mübtedâ [َכ ْ ِ ], haber [ى ُ ْ ve halden [اכَ] ْ َ َ ُّ ُ َ ] müteşekkil olma noktasında tıpkı ًא ْ َ

ِ ْ َ ا (“şu kocam da bir ihtiyar” [Hûd 11/72]) âyeti gibidir. ى ُ ْ כَ nın’ا ْ ِ ’nin sıfatı olması, ُّ ُ َ ’nun da haberin ardından gelen ikinci bir haber olması da mümkündür100. Şayet “İşte bunlar şehirlerdir’ [ى ُ ْ כَ ا ْ ِ ] ifadesinin anlamı nedir? Bu nasıl tam anlam / tam yargı ifade eden bir söz olabilmektedir?” dersen şöyle derim: Bu, tam bir yargı ifade eden bir sözdür ancak “şehirler”in bir hal ifadesi ile kayıtlandırılması şar-tıyla. Tıpkı huve’r-raculü’l-kerîmu (Odur kerem sahibi adam) ifadesi[nin ancak racul (adam) kelimesinin el-kerîmu (kerem sahibi) sıfatı ile kayıtlandırılması durumunda anlamlı bir söz olmasına] benzer. “Peki, bu şehirler hakkında א אئِ ْ ْ أَ ِ כَ ْ َ َ ُّ ُ َ (sana onların bazı önemli haberlerini anlatırız) şeklinde bir haber verilmesinin anlamı nedir?” dersen şöyle derim mâna şöyledir: Sana bu mezkûr şehirlerin bazı haberlerini anlatıyoruz ancak onların sana anlatmadığımız daha başka ha-berleri de var.

ا [1593] ُ ِ ْ ُِ ا ُ א כא َ (iman edemediler) yani Allah’ın -peygamberler gel-

meden önce yalanlamakta oldukları- âyetlerine dair ‘peygamberleri açık kanıt-lar getirdikleri zaman inanmadılar’ ya da daha ilk başta peygamberler kendi-lerine getirdiği zaman inkâr etmiş oldukları şeye ‘ömürlerinin sonuna kadar inanamadılar.’ Yani peygamberlerin gelişlerinden ömürlerinin sonlarına kadar ısrarla yalanlamaya devam ettiler. Sonuçta, kendilerine tekrar tekrar öğüt ve nasihatte bulunulmuş, art arda kanıtlar getirilmiş olmasına rağmen küfür ve inatları yumuşamadı; yalanlamaktan vazgeçmediler. ا ُ ِ ْ ُ

ِ ’daki Lâm, olumsuz-lamayı pekiştirir ve imanın onların bu küfürde ısrarcı hallerine tamamen ters olduğu anlamı verir. Mücâhid b. Cebr’den [v. 103/721] nakledildiğine göre bu tıpkı, “Geri döndürülselerdi, yine kendilerine yasaklanan şeylere dönerlerdi!” [En‘âm 6/28] âyeti gibidir.

[1594] Kâfirlerin kalbini “işte böyle” şiddetli bir mühürleyişle “mühürleriz.”

100 İlkinde anlam “İşte bunlar, kendilerine dair bazı önemli haberleri sana anlattığımız şehirlerdir.” şeklinde iken, ikincide şöyle olmaktadır: “Bu şehirler, işte onlara dair bazı önemli haberleri sana anlatıyoruz.” / ed.

102. Âyetin Tefsiri

[1595] “Biz bunların çoğunda ahde vefa görmedik” cümlesindeki “bunların” zamiri mutlak anlamda bütün insanlara işaret eder, yani insanların çoğunda ahde vefa görmedik, çoğu Allah’ın ahdini, ona verdikleri iman ve takva sözünü bozdu-lar; fakat durum şudur ki “çoğunu da gerçekten fâsık bulduk” yani Allah’a itaatten çıkmış, isyankâr kimseler olarak. Bu âyet bir ara söz kabilindendir. Bu zamirin, daha önceki âyetlerde kendilerinden söz edilmiş olan toplumlara işaret ediyor ol-ması ve anlamının “Onlar zor ve korku zamanlarında ‘eğer bizi kurtarırsan kesin-likle iman edeceğiz!’ diyerek Allah’a söz verdiler sonra Allah onları kurtardı fakat sözlerinden döndüler” şeklinde olması da mümkündür. Bunun benzeri, Firavun kavminin Mûsâ Aleyhisselâm’a “Ey Mûsâ! Seninle yaptığı ahde göre bizim için Rabbine dua et. Bu azabı üzerimizden kaldırırsan, kesinlikle sana iman edeceğiz ve İsrâiloğullarını seninle birlikte salıvereceğiz!” dedikleri gibi. “Fakat ulaşacakları bir süreye kadar azabı üzerlerinden kaldırınca, verdikleri sözden cayıveriyorlardı!” [A‘râf 7/134-135]. א ْ َ א ve وَ ْ َ -ifadelerindeki vucûd, bilme anlamındadır; ni وَإِنْ وَtekim vecedtü Zeyden ze’l-hıfâzi (Zeyd’i dikkatli, titiz buldum) denilir. Bunun delili ise -sadece mübtedâ, haber ve bunlara dâhil olan fiillerde bulunması mümkün olan- [İnne’den] hafifletilmiş İn ile Lâm-ı fârika gelmiş olmasıdır.

105. Âyetin Tefsiri

[1596] “Bunların ardından”daki zamir, “Peygamberleri bunlara apaçık ka-nıtlar getirmişlerdi.” [A‘râf 7/101] âyetindeki “peygamberler”e ya da [kendilerine apaçık deliller getirilen] “toplumlar”a râcidir. א ِ ا ُ َ َ َ âyetlerimizi inkâr ettiler an-lamına gelir; zulüm küfür yerine kullanılmıştır. Çünkü bunlar aynı vadideki fiil-lerdir. Nitekim Allah Teâlâ, “ şirk, gerçekten büyük bir zulümdür” [Lokmân 31/13] buyurmuştur. Yine א ا ِ ُ َ َ َ “insanlara bu sebeple, yani onları korkutup hak yol-dan alıkoyarak, müminlere eziyetler ederek zulmettiler” anlamına da gelebilir.

Ayrıca Allah’ın âyetlerine iman etmek zorunlu olduğu halde onlar bu âyetleri inkâr etmişlerdir, dolayısıyla onların iman yerine küfrü koymuş olmaları zu-lüm olmuştur; işbu sebeple א ِ ا ُ َ َ َ denilmiş, yani küfrü uygun olmayan yere, iman yerine koyarak zulmettiler denilmiştir.

[1597] Fars krallarına kisrâ denildiği gibi Mısır krallarına da firavun deni-lir. Mûsâ Aleyhisselâm [“Ey Firavun!” derken] bir bakıma “Ey Mısır Kralı!” demiş olmaktadır. Bu Firavun’un ismi Kābûs imiş. Velîd b. Mus‘ab b. Reyyân olduğu de söylenmektedir.

[1598] َّ َ ْ َّ ا ِ إِ ّٰ َ ا َ لَ ُ ٌ أنَْ أَ ِ َ ifadesinde dört kıraat bulunmaktadır. * Meşhur okuyuş [...َل ُ َ أنَْ أَ َ ٌ ِ َ ]; * Nâfi‘ kıraati: ...َل ُ َّ أنَْ أَ َ ٌ ِ َ (Bana düşen, Allah hakkında gerçek

neyse sadece onu söylemektir); * İbn Mes‘ûd [v. 32/653] kıraati: ...َل ُ ٌ أنَْ أَ ِ َ ([Bana] Allah hakkında

gerçek neyse sadece onu söylemem yakışır); * Übeyy b. Kâ‘b [v. 33/654] kıraati: ...َل ُ نَْ أَ ِ ٌ ِ َ ([Ben] Allah hakkın-

da gerçek neyse sadece onu söylemeye lâyık biriyimdir).Meşhur okuyuş [َل ُ َ أنَْ أَ ٌ ِ َ ] sorunlu olmakla birlikte, birkaç şekilde

izah edilebilir: * Bunlardan birincisi َّ َ ْ َّ ا ِ إِ ّٰ َ ا َ لَ ُ َ أنَْ أَ ٌ ِ َ cümlesinde, an-

lam karışıklığından emin olunduğu için, cümledeki unsurların yerlerinin değiştirilmiş olmasıdır. Şairin;

[mot-a-mot] “Dev cüsseli kızıllarla bedbaht olur mızraklar!”

şeklindeki ifadesinde de bunun bir örneği söz konusudur. Şair ُة َِ א َ َّ َ ا ْ َ وَ

אحِ َ ِّ א ِ [Mızraklarla bedbaht olur dev cüsseli kızıllar!] demek istemiş, [fakat ُة َِ א َ َّ -ke ا

limesi ile ُאح َ ِّ ... ;kelimesinin yerlerini değiştirmiştir]. Burada ا َ َ ٌ ِ َ kıraatinde de, tıpkı Nâfi‘ kıraatinde olduğu gibi,... َ ٌ ِ َ (Bana düşen…) anlamı kastedilmiştir.

* İkincisi: Senden hiç ayrılmayacak şekilde sana bağlanan şeye sen de ay-rılmaz biçimde bağlanırsın. Gerçeği söylemek Mûsâ Aleyhisselâm’a ‘olmazsa olmaz’ bir görev olarak terettüp edince, ona da sadece hakkı söylemek yakı-şır olmuş; bu, kendisinin ayrılmaz parçası haline gelmiştir.

* Üçüncüsü: Hakīkun kelimesinin, [‘Alâ ile kullanılan] harîsun (gayretkeş) anlamını içermesidir. Tıpkı [ Sîbeveyhi’ye ait] el-Kitâb’daki beyitte heyyecenî (beni harekete geçirdi) ifadesinin zekkeranî (bana hatırlattı) anlamını içere-cek şekilde kullanılması gibi.

* Dördüncüsü -ki Kur’ân nükteleri açısından en uygun ve en doğru izah budur- Musa Aleyhisselâm bu sözü söylerken kendisini tam bir doğruluk ile nitelemiştir. Hele, “Ben âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir el-çiyim.” sözüne Allah düşmanı Firavun; “Yalan söylüyorsun!” diye karşılık verince o da “Sadece gerçekleri söylemek, benim işimdir!” Yani ‘Hakikati söyleme’nin benim tarafından yerine getirilmesi gerekir; hakikatin dili ol-saydı beni sözcü tayin ederdi; kendisini benden başkasının dile getirmesine razı olmazdı.” demiştir.

[1599] “İsrâiloğullarını benimle birlikte salıver”, onları serbest bırak da be-nimle birlikte asıl vatanları olan, atalarının doğum yeri olan kutsal topraklara dönsünler. [ Arz-ı Mukaddes, onların vatanıdır] zira Yûsuf Aleyhisselâm vefat edip de soyundan gelenler tükenince Firavun onların soylarını hâkimiyeti altına alıp esir etmişti; Allah da onları Musa Aleyhisselâm ile kurtardı. Yûsuf Aleyhis-selâm’ın Mısır’a girdiği gün ile Mûsâ Aleyhisselâm’ın girdiği gün arasında dört yüz yıllık bir süre vardı.

108. Âyetin Tefsiri

[1600] Şayet “ Firavun ona ‘bir mucize getirdiysen’ dedikten sonra nasıl א َ ِ ْتِ َ (haydi getir onu) demiştir?” dersen şöyle derim: Mâna şöyledir: Eğer seni gönderen tarafından sana bir mucize verildiyse haydi getir onu; huzuruma çıkar ki iddian doğrulansın, doğru konuştuğun ispat edilmiş olsun.

[1601] “Basbayağı bir ejderha!” Yani ejderha olduğu konusunda hiçbir kuşku yok, açık ve net bir şekilde ejderha olduğu ortada. Rivayete göre bu אن) ) ejderha; erkek, tüylü ve ağzı açık, iki çenesi arasında seksen dirsek boyu mesafe olan bir ejderhaymış! Alt çenesini yere, üst çenesini sarayın surlarının üzerine koymuş ve Firavun’a yönelip onu yutmak istemiş; Firavun korkuyla tahtından sıçrayıp kaçmış ve altına kaçırmış -ki o güne kadar hiç altına kaçır-mamışmış-; insanlar da korkup kaçışmış, bağrışmışlar; ejderha, onlara doğru bir hamle yapıp hepsini devirmiş ve izdihamda ezilerek yirmi beş bin kişi öl-müş! Firavun da saraya girip “Ey Mûsâ! Şunu dizginlersen sana inanır; İsrâilo-ğullarını seninle birlikte gönderirim!” demiş. Mûsâ Aleyhisselâm da onu eline almış ve o da tekrar asāya dönüşmüş…

[1602] Şayet “ َ ِ ِ َّא ِ (seyredenlere) ifadesi neye taalluk eder?” dersen şöyle derim: ُאء َ ْ َ (bembeyaz) kelimesine taalluk eder; anlam şöyledir: “Bir de baktı ki o, seyredenlere bembeyaz görünüyor.” Seyredenlere bembeyaz gö-rünmesinin yegâne yolu da beyazlığının çok sıradışı bir beyazlık olması, tıpkı seyircilerin sıradışı olayları izlemek üzere toplandığı gibi onun beyazlığını gör-mek için de toplanmalarıdır. Nitekim rivayete göre elini Firavun’a gösterip “Bu nedir?” diye sormuş, o da “Senin elin” deyince, elini koynuna sokmuş -ki üzerinde yün bir kıyafet bulunuyormuş- ve çıkardığında, ‘el’in; nuranî bir beyazlıkta ve Güneş ışığından daha baskın ve nuranî bir beyazlıkta olduğu görülmüş. Hem de Mûsâ Aleyhisselâm’ın teni bayağı esmermiş.

110. Âyetin Tefsiri

110. “Sizi yurdunuzdan çıkarmak istiyor. O halde, ne dersiniz?”

111. Âyetin Tefsiri

111. Dediler ki: “Onu ve kardeşini alıkoy ve şehirlere toplayıcılar yolla”

112. Âyetin Tefsiri

hirbazdır; insanların gözünü aldatmacaları ile boyamış ve onları, asasını yılan olarak, esmer elini de bembeyaz olarak görmelerini sağlayacak şekilde yanılt-mıştır.

[1604] Şayet “Bu ifade, Şu‘arâ sûresinde Firavun’a atıfla onun, ileri gelen-lere söylediği bir söz olarak nakledilmiş; burada ise ileri gelenlere atfedilmiş-tir[?]” dersen şöyle derim: Bu sözü hem Firavun hem de onlar söylemişlerdir. Orada Firavun’un sözü, burada ise ileri gelenlerin sözü nakledilmiştir. Ya da bu sözü başlangıçta Firavun söylemiş sonra da ileri gelenler onun bu sözünü son-radan gelenler için tekrarlamışlar veya insanlara duyurmak üzere söylemişler-dir. Hükümdarların âdeti böyledir; çevrelerindeki has adamlarından biri onun bir görüşünü duyar ve diğer has adamlara iletir; onlar da bu sözü avama ile-tirler. Bu değerlendirmenin delili, onların bu söze karşılık; “Onu ve kardeşini alıkoy ve şehirlere toplayıcılar yolla da bütün usta sihirbazları sana getirsinler.” demiş olmalarıdır. Sâhirin (sihirbaz) kelimesi sehhârin (usta sihirbaz) şeklinde de okunmuş olup mâna, “sana onun gibi bilgili tüm mahir sihirbazları getirsin-ler” ya da “ondan daha iyilerini getirsinler” şeklinde olur. Bu, Kıptîlerle birlikte kotarılmış bir komplo idi.

ونَ [1605] ُ ُ ْ َ אذا َ (O halde, ne dersiniz?) ifadesi, biri ile istişare ettiğin za-man kullandığın emertühû fiili ve onun sana istişarede bir görüş önerdiği zaman kullandığın fe-emeranî bi-kezâ ifadelerinden alınmıştır. Bir görüşe göre bu söz [O halde, ne dersiniz?] Firavun’un sözü olup ileri gelenler ona “Şüphesiz, bu usta bir büyücü! Sizi yurdunuzdan çıkarmak istiyor.” dedikleri zaman söylemiştir. Sanki onlara “O halde, ne dersiniz?” denilince onlar da “Onu ve kardeşini alı-koy.” demişlerdir. Erci’hu ve ehāhu, “Bu ikisini geri bırak, onlar hakkında ka-naatin oluşuncaya ve durumlarını gözden geçirinceye kadar beklet.” demektir; “onları hapset” anlamında olduğu da söylenmiştir. Hemze ile erci’hu şeklinde okunduğu gibi ercih şeklinde de okunmuştur. İlki erce’ehu (ه (onu bekletti ; أرfiilinden, ikincisi de ercâhu (אه .ona umut verdi) fiilinden türemiştir ; أر

114. Âyetin Tefsiri

ِ ةُ َ َ َّ אءَ ا -Sihirbazlar Firavun’a geldiler ve dedi) وَler ki) buyrulsa olmaz mıydı?” dersen şöyle derim: Bu ifade bir kişinin “Peki, gel-diklerinde ne dediler?” şeklinde bir soru sormuş olduğu varsayılarak bu soruya ce-vaben “Dediler ki bize bir ödül var değil mi?” şeklinde söylenmiştir. Ecran galibiyet ödülü demektir. ًا ْ َ َ א َ ifadesi haber formunda ve (?bize bir ödül var değil mi) أإَِنَّ büyük ödülün zaten var olduğu, olmasının zorunlu olduğu anlamında ًا ْ َ َ א َ إِنَّ şeklinde de okunmuştur ki “Bize mutlaka bir ödül olmalı.” demiş olmaktadırlar. Ecran kelimesinin nekire olması, ödülün büyüklüğünü ifade etmek içindir. Nite-kim Araplar, inne le-hû le-ibilen (Bir sürü devesi var!) ve inne le-hû le-ğanemen (Bir sürü koyunu var!) ifadelerinde nekire kelime kullanarak çokluk anlamı kastederler.

[1607] Şayet “Şüphesiz benim gözdelerimden olacaksınız’ ifadesi neye ma‘tūftur?” dersen şöyle derim: Hazfedilmiş bir başka ifadeye ma‘tūftur ki soru-daki muhakkak anlamı veren harf [Lâm] o hazf edilmiş ifadenin yerini tutmak-tadır. Sanki onların “Bizim için herhalde bir ödül vardır?” şeklindeki ifadelerine karşılık “Size elbette ödül var ve sizler gerçekten benim gözdelerimden olacaksı-nız.” denilmiştir. Bununla Firavun şunu kasdetmiştir: Sizi ödüllendirmekle kal-mayacağım, ödülle beraber size öyle bir şey vereceğim ki ödül onun yanında az kalır; o da bana yakın olmak ve tâzim görmektir. Çünkü ödül alan, ancak ödül-le birlikte saygı görüp, yüceltilirse memnun olur. Rivayete göre Firavun onlara “Huzuruma ilk giren ve en son çıkanlar siz olacaksınız” demiş. Bir başka rivayete göre sihirbazların liderlerini ve üstatlarını çağırıp “Ne ustalıklar sergilediniz ba-kalım?” diye sorunca “Ona yeryüzünde yaşayan sihirbazlardan hiçbirinin altın-dan kalkamayacağı bir ‘numara’ yaptık! Bu sihre ancak gökten gelen bir emirle karşı konulabilir… ki bunun altından da biz kalkamayız!” demişler.

[1608] Rivayete göre sihirbazlar seksen bin kişiymiş. Yetmiş bin kişi ol-dukları, otuz küsur bin kişi oldukları da söylenmiştir. Rivayetler farklılık arz etmekte, kiminde sayı çok kiminde ise az olarak ifade edilmektedir. Yine, si-hirbazları Ninovalı iki Mecûsînin eğittiği; ayrıca, Firavun’un “Mûsâ’yı ancak onun yaptığı türden bir şeyle, yani sihirle yenebiliriz.” dediği söylenmektedir.

119. Âyetin Tefsiri

119. İşte o an, mağlup oldular ve küçük düştüler.

120. Âyetin Tefsiri

120. Sihirbazlar ise secdeye kapandılar.

121. Âyetin Tefsiri

121. Şöyle dediler: “Biz Âlemlerin Rabbi’ne iman ettik.”

122. Âyetin Tefsiri

sabaka esnasında yaptıkları, tartışmaya başlamadan önce münazaracıların ve güreşe başlamadan önce pehlivanların yaptıkları gibi, güzel bir adab-ı muaşe-rettir.

[1610] “Yoksa ilk ortaya koyanlar biz mi olalım?” şeklindeki sözleri ken-dilerinin önce başlamak istediklerine delâlet etmektedir. Zira bu ifadede نَ] َכُ ’deki] muttasıl zamir [ ُ ْ َ ile] tekit edilmiş ve haber marife kelime ile ifade edilmiştir. Ya da buna delâlet eden şey, haberin marife olarak kullanılması ve araya fasıl zamiri sokulmasıdır. Mûsâ Aleyhisselâm ise onları önemsemediğini, ciddiye almadığını, sahip olduğu semavî desteğe olan güveninin tam olduğu-nu, mucizenin hiçbir sihirle asla yenilemeyeceğini göstermek üzere, isteklerine cevap vererek önceliği onlara bırakmıştır.

[1611] “Halkın gözünü boyadılar” hile ve aldatmacalarla onlara bir şeyler gösterdiler; bazı şeyleri hakikatte olduğundan farklı bir şekilde sundular ve onları yanılttılar. Nitekim Allah Teâlâ “Sihirleri yüzünden, ipleri ve değnekleri, kendisine gerçekten koşuyorlarmış gibi gelmeye başladı.” [TāHâ 20/66] buyur-muştur. -Rivayete göre ortaya birtakım ipler, urganlar, uzun kalaslar atmışlar ve bunlar bir anda, ortalığı adeta doldurmuş ve üst üste binmiş yılanlar şeklinde görünmüştür.- “Millete gözdağı verdiler”, terör estirdiler, adeta korkmalarını bilhassa istediler. Hâsılı; sihir babında “muazzam bir sihir gösterisi sundular!..” Rivayete göre iplerini ve kalaslarını boyalarla renklendirerek, onlara adeta ha-reketliymiş gibi bir görüntü vermişlerdir. İp ve kalaslarda cıva kullandıkları da söylenir.

نَ [1612] כُ ِ ْ َ א (onların uydurduklarını) ifadesindeki Mâ, ism-i mevsūl ya da mastar Mâ’sıdır. Mâ ye’fikûnehû “sayesinde hakkı batıla çevirdikleri, yalanı gerçek gibi gösterdikleri şeyleri” demektir; ya da ifk [masdar] me’fûk [ism-i mef‘ûl] anlamında olmak üzere ifkehum (uydurmalarını) anlamındadır. Rivayete göre Mûsâ Aleyhisselâm’ın asası bunların vadi dolusu kalas ve ipini yuttuğu ve Mûsâ Aleyhisselâm onu eline alınca tekrar eskisi gibi bir asaya dönüştüğü zaman, Al-lah Teâlâ, kudretiyle o büyük nesneleri yok etmiş ya da görünmez parçalara ayırmış; sihirbazlar da “Bu bir sihir olsaydı bizim iplerimiz ve sopalarımız geri-de kalır; [yok olmazlardı!]” demişler.

[1613] “Böylece gerçek ortaya çıktı” Vaka‘a fiili sübut kazandı; iyice yer-leşti anlamındadır. Tefsirdeki bid‘at yorumlardan biri de bu ifadenin, fe-vaka‘a kulûbehum (onların kalplerinde tesir etti) şeklinde anlaşılmasıdır. Bu yorum, Arapların fe’sün vekī’ün (keskin balta) şeklindeki sözlerinden alınmıştır.

[1614] “İşte o an, mağlup oldular ve küçük düştüler” yenildiler ve zelil hale geldiler. “Sihirbazlar ise secdeye kapandılar.” Sanki biri onları secdeye fırlatmış gibi şiddetli bir şekilde hemen yere kapanıp secde ettiler. Onların, gördükle-rinden dolayı kendilerini tutamayıp, sanki fırlatılmış gibi secdeye kapandıkları söylenmiştir. Katâde b. Di’âme es-Sedûsî’nin [v. 117/735], “Günün başında kâ-firdiler, sihirbazdılar; günün sonunda ise birr sahibi birer şehit oldular!” dediği; Hasan-ı Basrî’nin ise “Müslüman olarak doğup Müslümanlar arasında yetişmiş birinin dinini üç kuruşa sattığını görürsün. Ama bu kâfirler küfür üzere yetiş-tikleri halde, canlarını Allah yolunda feda etmişlerdir.” dediği nakledilmiştir.

124. Âyetin Tefsiri

[1615] ِ ِ ْ ُ ْ َ ”!?ifadesi haber formunda olup “Bu çirkin işi yaptınız hâ آanlamında bir kınama ve azarlamadır. Bu ifade soru harfi ile e-âmentüm (iman ettiniz, öyle mi?) şeklinde de okunmuştur ki bu durumda anlamı [sormak değil] inkâr ve yadırgamadır.

[1616] “Doğrusu bu, halkını şehirden çıkarmak için kurduğunuz bir tu-zaktır.” Bu yaptığınız, bir hile olup bu hileyi Mûsâ ile birlikte Mısır’dan çöle çıkmadan önce planladınız; belli bir amaç uğruna bu konuda anlaştınız ki bu amaç da Kıptîleri Mısır’dan çıkarmak ve burada İsrâiloğullarını yerleştirmekti. - Firavun’un bu sözleri insanları yönlendirmeye, onların sihirbazlara uyup iman etmelerine engel olmaya yönelikti.- Rivayete göre Mûsâ Aleyhisselâm sihirbaz-ların en büyüğüne “Sana galip gelirsem bana inanacak mısın?” diye sormuş; o da “Hiçbir sihirle alt edilemeyecek bir sihir yapacağım! Yine de galip gelirsen, kesinlikle sana inanacağım!” demiş; Firavun da bunları duymuş. İşte bu sözle-rini de bunun için söylemiştir.

[1617] “Fakat yakında göreceksiniz!..” Bu bir tehdit olup önce bu şekil-de genel bir ifadeyle söylenmiş; ardından da “ellerinizi ve ayaklarınızı teker teker çaprazlama kestireyim; sonra da hepinizi astırayım da!..” ifadesiyle taf-silatlandırılmıştır. َّ َ ِّ َ ُ َ kelimesi le-ekta‘anne (kopartayım) şeklinde tahfif ile okunmuştur. ْ َّכُ َ

ِّ َ ُ َ َّ ُ de tahfif ile okunmuştur. ٍف ِ ْ ِ (çaprazlama) her birinden bir tarafını demektir. El ve ayakları bu şekilde çaprazlama kesme ve asma cezasını ilk kez Firavun’un verdiği söylenir.

125. Âyetin Tefsiri

125. Dediler ki: “[Önemi yok!] Biz zaten Rabbimize dönmekteyiz.”

126. Âyetin Tefsiri

lara iman ettik diye cezalandırmaya çalışıyorsun!.. Ya Rabbi! Üzerimize sabır yağdır ve [sadece Sana] teslimiyet gösteren kimseler olarak al ca-nımızı!”

[1618] “Biz zaten Rabbimize dönmekteyiz” ifadesi birkaç şekilde anlaşılabilir: *“Biz ölümü umursamıyoruz. Çünkü ölerek Rabbimize ve O’nun rah-

metine kavuşup senden ve seninle yüz yüze bakmaktan kurtulacağız” de-mek istemişlerdir.

*Hesap günü Allah’a dönerek huzuruna çıkacağız ve maruz kaldığımız bu şiddetli cezanın, çaprazlama kesilme ve asılmanın ödülünü O bize orada verecek.

*[Sen dâhil] hepimiz, Allah’a döneceğiz ve O, aramızda hükmedecek.

*Biz önünde sonunda mutlaka ölüp Allah’ın huzurunda toplanacağız; yani sen bize zaten mecburen yaşayacağımız şeyden başkasını yapamazsın.

[1619] “Biliyoruz; sen bizi sırf Rabbimizin mucizeleri geldiğinde onlara iman ettik diye cezalandırmaya çalışıyorsun!..” Yani bizde kınadığın tek şey, Allah’ın âyetlerine iman etmiş olmamızdır. Bu sözleriyle “Sen bizde aslında bütün övünç vesilelerinin aslı olan bir özelliği, yani imanı ayıplıyorsun” demek istemişlerdir. Bunun benzeri şairin şu ifadesinde söz konusudur:

Hiçbir kusurları yok [düşman birliklerini doğrarken örselenen] kılıçlarından gayrı!

اً [1620] ْ َ א ْ َ َ غْ ِ ْ yani bize geniş bir sabır bahşet, sabrı bize bolca ver ki أَsuyun boşaldığı gibi üzerimize taşsın ve bizi sabra gark etsin. Selefden birinin şöyle dediği nakledilir: “Biriniz kardeşinin utanıp sıkılacağı şeyleri onun yanında konuşup durur (le-yufriğu ‘alâ ahīhi zenûben); yani adamı yerin dibine sokar son-ra da ‘Seninle şakalaşıyordum yahu!’ der [Böyle şey olmaz]!” ًا ْ َ א ْ َ َ غْ ِ ْ ,ifadesi أَ“bizi günah kirlerinden arındırıp tertemiz edecek olan şeyi dök üzerimize -yani bize Firavun’un tehdit ettiği cezalar karşısında dayanma gücü ver” anlamında da olabilir. Zira onlar, sabrederek, [yalpalamadan] dosdoğru gittikleri takdirde bunun kendileri için bir arınma vesilesi olduğunu bilmekteydiler. “[Sadece sana] teslimi-yet gösteren” yani İslâm’da sebat eden “kimseler olarak al canımızı!”

127. Âyetin Tefsiri

رَكَ [1621] َ َ وا ifadesi (seni terk etsin) وَ ُ ِ ْ ُِ (bozuculuk yapsınlar diye)

ifadesine ma‘tūftur. Çünkü Firavun onları yanında tutmayıp bırakırsa; ve bu, kendilerinin bozuculuk olduğunu iddia ettikleri sonuca ve onun, Firavun’u da ilahlarını da terk etmesine müncer olursa, o zaman Firavun, onları adeta ‘bu sebeple serbest bırakmış’ olacaktır. Ya da bu ifade, soruya Vav ile başlayarak verilmiş bir cevaptır. Nitekim soruya Fâ ile başlayan bir ifadeyle cevap verildiği gibi Vav ile başlayan ifadeyle de cevap verilebilmektedir. Şair Hutay’a’nın [v. 59/678] şu beyti buna örnektir:

Komşunuz değil miydim ben sizin?!Sevgi ve kardeşlik olmalıydı aramızdaki…

رَك َ َ -ifadesinin mansup olması ise başında gizli bir En bu (seni terk edip) وَlunması nedeniyledir ki bu gizli edat yerine konulduğunda cümlenin tak-diri, e-yekûnu minke terku Mûsâ ve yekûne terkuhû iyyâke ve âliheteke (yani senden Musa’yı serbest bırakma eylemi sadır olsun da, ondan da seni ve se-nin ilahlarını terketme eylemi sadır olsun diye mi?) şeklindedir. َرَك َ َ -ifade وَsi ُ رُ َ َ ifadesine atfen merfû‘ olarak ve yezeruke [?Musa’yı bırakıyor musun ] أَşeklinde de okunmuştur ki bu durumda mâna, e-tezeruhû ve e-yezeruke [sen onu, seni terketsin diye mi serbest bırakıyorsun?] yani “onu bunun için serbest bı-rakıyorsun!” şeklinde olur. Bir diğer ihtimal de bu ifadenin yeni bir cümle başı ya da ve huve yezeruke ve âliheteke (O seni ve ilahlarını terkettiği halde sen onu serbest bırakıyorsun!?) şeklinde hal ifadesi olmasıdır. Hasan-ı Basrî cezm ile ve yezerke şeklinde okumuştur ki bu durumda; [öncesindeki mansup li-yufsidû ifadesi cezimli] yufsidû anlamında olmaktadır; tıpkı -sanki [öncesinde cezimle] ْق َّ َّ َ َ denmişçesine- َ ِ ِ א َّ َ ا ِ ْ denmesi [Münâfikūn 63/10] وَأכَُgibi. [Oysa ifade fe-assaddeka şeklinde mansuptur.] Enes b. Mâlik [v. 93/712] Nûn ve nasp ile ve nezerake (seni bırakalım diye) şeklinde okumuştur ki mânası; “Bizi sana kulluktan alıkoyup kulluğunu terk etmemize sebep olsun diye” şeklindedir. İfade, “seni de, sana kulluk etmeyi de bıraksınlar” anlamında ve yezerake ve ilâheteke şeklinde de okunmuştur.

[1622] Rivayete göre sihirbazlarla birlikte altı yüz bin kişi iman ettiği için bu sözü söylemişler ve böylece ülkede fesat çıkacağını, saltanatı kaybedecekle-rini düşünmüşlerdir. Söylendiğine göre Firavun, halkı için putlar yaptırmış ve tıpkı putperestlerin “Biz bunlara sadece bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye tapını-yoruz.” [Zümer 39/3] dedikleri gibi, o da insanların kendisine yaklaşmaları için o putlara tapınmalarını istemiş ve bu sebeple “Sizin en yüce Rabbiniz benim!” [Nâzi’ât 79/24] demiştir.

[1623] ْ ُ َאء ْ ُ أَ ّ َ ُ َ (Oğullarını [yeniden] teker teker öldürtürüz!) yani daha önce evlatlarını öldürerek kendilerine çektirdiklerimizi yine çektiririz ve böyle-ce, ezici güç ve iktidarın hâla bizde olduğunu, kendilerinin de eskiden olduğu gibi emrimiz altında olduklarını, Musa’nın galibiyetinin bizim hâkimiyetimiz ve egemenliğimizi en küçük bir şekilde sarsmadığını anlarlar; bu da halkı, Musa’nın, müneccim ve kâhinlerin ‘saltanatımızın ellerinde son bulacağı kişi olarak müjdeledikleri çocuk’ olduğunu düşünmeye ve ona tâbi olarak bize ita-atten geri durmaya sevketmez; herkes bu çocuğun daha dünyaya gelmediğini, beklendiğini düşünür.

129. Âyetin Tefsiri

[1624] “ Musa, kavmine dedi ki: Allah’tan yardım isteyin.” Firavun “Oğul-larını (yeniden) teker teker öldürtürüz” dediği zaman insanlar korktular; Musa Aleyhisselâm da insanları teskin ve teselli etmek, onlara zafer vaadinde bulun-mak, Yüce Allah’ın İsrâiloğullarına vaadi olan Kıptîlerin helâki ve memleketle-rinin kendilerine miras kalması müjdelerini hatırlatmak üzere bu sözü söyledi.

[1625] Şayet “Neden âyetin başında Vav yer almamakta fakat bir önceki-nin başında yer almaktadır?” dersen şöyle derim: Bu yeni başlamış bir cümle-dir, [Vav’lı olan] ُ َ َ ْ َאلَ ا ْ cümlesi ise daha öncesindeki [A‘râf 7/127] وَ ِ ُ َ َ ْ אلَ ا نَ ْ َ ْ

ِ مِ ْ َ cümlesine ma‘tūftur.[1626] “Şüphesiz arz Allah’ındır” ifadesindeki أرض kelimesinin başındaki

Lâm-ı tarif mâhutluk bildiriyor olabilir ki bu durumda arz ile Mısır kastedil-miş olur. Nitekim َرْض ا َא َ Bizi bu arza vâris kılan [Allah’a…]” [Zümer“) وأوْرَ39/74]) ifadesinde de böyledir101. Ama cins anlamı da ifade edebilir; bu durum-da Mısır da buna dâhil olur; çünkü sonuçta Mısır da yeryüzü cinsindendir. Bu tıpkı Damra’nın; [oğlu Şıkka’yı görmeden önce kendisi hakkındaki haberlerden dolayı ona hayranlık duyup da yakından görünce küçümseyip “ Mu‘aydî’yi işitmen, onu görmen-den daha hayırlı.” diyen Münzir b. İmru’ü’l-Kays’a [v. 578] verdiği cevapta geçen]

inneme’l-mer’u bi-asğarayhi (insan ancak iki küçük uzvuyla [kalbi ve diliyle] insandır)sözünde el-mer’u (insan) ifadesini cins ifade eden Lâm-ı tarif ile kullanma-sı, fakat maksadının kendisini buna öncelikli olarak dâhil etmek olması gibidir.

[1627] “Âkıbet müttakîlerindir.” Bu ifade, övgüye değer sonucun gerek İsrâiloğullarından gerek Kıptîlerden olan müttakîler için olacağının ve ilâhî iradenin hepsini kapsadığının müjdesidir. Bu ifade Übeyy b. Kâ‘b [v. 33/654] ve İbn Mes‘ûd [v. 32/653] tarafından el-arda atfedilip mansup olarak ve’l-’âkıbete li’l-müttakīn (yani Arz da, müttakilerin âkıbeti de Allah’a aittir) şeklinde okun-muştur.101 Belli bir arz, yani Cennet hakkında kullanılmıştır. / ed.

[1628] “Sen bize gelmeden önce de, geldikten sonra da hep eziyet gördük!” Bu ifadeleriyle; Musa Aleyhisselâm’ın doğumundan önce başlayıp peygamber olduğu zamana kadar devam eden dönemde evlatlarının öldürülmesini ve bu-nun daha sonra tekrar başlarına gelmiş olmasını, köleleştirilmiş ve türlü hiz-mette çalıştırılmış, türlü azap ve eziyete maruz kalmış olmalarını dile getir-mek istemektedirler. “Belki Rabbiniz, düşmanınızı helâk edecek.” Bu, Musa Aleyhisselâm’ın daha önce üstü kapalı olarak bildirdiği şeyin sarahaten ifade edilmesidir ki o da, Firavun’un helâki ve İsrâiloğullarının onun ardından Mısır diyarına sahip olmalarıdır.

[1629] “Sizin nasıl davrandığınıza bakacak” böylece içinizden ameli gü-zel olanla çirkin olanı, nimete şükredenle nankör olanı görecek, yaptıklarınıza göre size karşılık verecektir. Anlatıldığına göre Amr b. Ubeyd Rahimehu’llāh [v. 144/761], halife olmasından önce Mansūr’u [v. 158/775] ziyaret etmiş; sofrasın-da bir ya da iki çörek varmış. Mansūr, Amr için birkaç çörek daha getirmele-rini istemiş, fakat getirecek çörek bulamamışlar. Amr da bu âyeti okumuş… Aradan bir süre geçip de Mansūr halife olunca Amr tekrar onun yanına gitmiş ve bu olayı kendisine hatırlatıp “[Vaat gerçekleşti] geriye sadece ‘sizin nasıl dav-randığınıza [yani icraatınıza] bakacak!’ kısmı kaldı.” demiş.

130. Âyetin Tefsiri

[1630] َ ِ ِّ א ِ “kuraklık yılları ile” demektir. Dâbbe (canlı), necm (yıldız) ve benzerleri gibi sene kelimesi de [sıfatken zamanla isim gibi kullanılan] esmâ-i gâ-libeden olup, esnete’l-kavmu ifadesini ondan türetmişlerdir ki, “kıtlığa girdiler” anlamındadır. İbn Abbâs (r.a.) “Kıtlık yılları onların kırsal bölgede yaşayanları ve hayvanları için; mahsul azlığı ise şehirlerde yaşayanları için idi” demiştir. Kâ‘bu’l-Ahbâr’ın [v. 32/653] “İnsanlara öyle bir devir gelecek ki [o salkım salkım meyve veren] bir hurma ağacı, tek bir meyveden başka bir şey yetiştirmeyecek!” dediği nakledilmiştir.

[1631] “Düşünüp ibret alsınlar” da bunun, küfürde ısrar etmeleri ve Al-lah’ın âyetlerini yalanlamaları sebebiyle olduğunu anlasınlar diye. [Bu zorluklar verilmektedir] ayrıca, zor zamanlarda insanların yanakları daha yaşlı; başları daha yumuşak, yürekleri daha yufka olur. Söylendiğine göre Firavun dört yüz yıl ya-şamış; üç yüz yirmi yıl hiçbir sıkıntı görmemiştir. Bu süre zarfında sancı, açlık ya da humma gibi bir sıkıntı yaşamış olsaydı, Rablık iddiasında bulunmazdı.

131. Âyetin Tefsiri

[1632] “Onlara iyilik” yani bolluk, verimlilik “geldiğinde, ‘Bu, zaten bizim hakkımız!’ derlerdi.” Yani bu bize mahsus; bunu hak ediyoruz, bu nimet ve müref-feh hayat hep devam edecektir. Le-nâdaki Lâm tıpkı el-cüllü li’l-feres (gübre [dedi-ğin] at gübresidir) ifadesindeki Lâm gibidir. “Başlarına” kuraklık ve darlık gibi “bir kötülük gelse, Musa ve beraberindekilere uğursuzluk yüklerlerdi.” Yani tıpkı [iki-yüzlü102] kâfirlerin Peygamber (s.a.) hakkında, “Bunlar hep senin yüzünden!” [Nisâ 4/78] demeleri gibi, onların uğursuz olduklarını düşünür ve “Bu, onların uğursuz-luğu yüzünden oldu, onlar olmasaydı bu musibetler başımıza gelmezdi!” derlerdi.

[1633] Şayet “Nasıl olmuş da, ُ َ َ َ ْ ا ُ ُ ْ אءَ ذا ِ َ (Onlara iyilik geldiğinde) buyrulurken إِذا kullanılıp, ُ َ َ َ ْ ٌ marife yapılmış da ا ئَ ِّ َ ْ ُ ْ

ِ ُ Başlarına) وَإِنْ bir kötülük gelse) ifadesinde إن kullanılmış ve ٌ ئَ ِّ َ nekire olarak kullanılmış?” dersen şöyle derim: Çünkü iyilik cinsinin gerçekleşmesi, çokluğu ve yaygın-lığı sebebiyle adeta zorunludur. Kötülük ise ancak nadir zamanlarda ve kısmî olarak gerçekleşir. Nitekim “Bela günlerini sayıp döktün, peki bolluk günlerini de saydın mı?” derler.

[1634] “Onların uğursuzlu(k dedi)ği tamamen Allah katındadır” yani başla-rına gelen hayır ve şer her şey Allah’tandır; O’nun hükmü ve dileğidir. Başlarına gelen iyiliği de kötülüğü de dileyen Allah’tır; herhangi bir kimsenin uğur ya da uğursuzluğu buna sebep olmamaktadır. Tıpkı “De ki: Hepsi Allah katındandır.” [Nisâ 4/78] âyetindeki gibi. İfadenin anlamının şöyle olması da mümkündür: Ba-kın, Allah katındaki uğursuzluklarının sebebi, O’nun katında yazılı amelleridir ki istemedikleri şeyler başlarına bu ameller yüzünden gelmekte öldükten sonra da bu yüzden -“Ateşe arzedilirler” [Ğâfir 40/46] âyetinde ifade edildiği gibi- cezaya çarptırılmaktadırlar. Bundan daha beter bir uğursuzluk yoktur!

[1635] Hasan-ı Basrî innemâ tayrukum ‘inda’llāh şeklinde okumuştur. Bu okuyuşta tayr kuralsız çoğul değil, tā’irin çoğulunun [çok sayıda tā’irin] ismidir; tıpkı et-tecrü ve er-rakbü kelimeleri gibi. Ebu’l-Hasen el-Ahfeş’e [v. 215/830] göre ise, kuralsız çoğuldur.

102 “İkiyüzlü / münafık” kaydını koyma lüzumunu hissettik, çünkü söz konusu “kâfirler” Müşrikler değil, İslâm milleti içinde “müslüman” olarak yaşayıp da Uhud mağlubiyetini Peygamber (s.a.)’a bağlayan ve 70’e yakın şehidin onun yüzünden verildiğini iddia eden münafıklar idi. / ed.

133. Âyetin Tefsiri

א [1636] ْ َ kelimesindeki meh, [aslında] ceza anlamı içeren Mâ olup buna, metâ-mâ tahruc ahruc (sen ne zaman çıkarsan ben de o zaman çıkarım), א َ َ ْ أَتُ ْ َ ْ ُ ا رِכْכُ ْ ُ ا ُ َכُ (“Nerede olursanız olun, ölüm sizi bulacaktır.” [Nisâ 4/78]) ve َن ُ ِ َ ْ ُ ْ ُ ْ

ِ َّא ِ َ ِכَ َّ َ َ ْ َ א َّ ِ َ (“O halde, ya seni götürür (vefat ettirir)iz ve bunların hak ettiği cezayı mutlaka veririz” [Zuhruf 41/43]) ifadelerindeki mâ-nayı pekiştirecek zait bir Mâ eklenerek oluşturulmuştur [Mâ-Mâ]. Ancak aynı cinsten iki harfin art arda gelip tekrar edilmesi sebebiyle oluşan telaffuz zorlu-ğundan dolayı Elif, He’ye dönüştürülmüştür. Basra dil okulunun yapmış ol-duğu -ve doğru olan- açıklama budur. Bununla birlikte, mehmâdaki mehin, bir işten el çekecek / uzak duracak kişiye seslendiğimiz [bırak anlamındaki] meh olduğunu, ikinci Mâ’nın ise şart Mâ’sı olduğunu iddia edenler de vardır ki bu durumda âyette adeta; “Bizi büyülemek için getirdiğin bu mucizeleri bırak; yeter artık! Sana iman edecek değiliz!” denilmiş olmaktadır. Şayet “Mehmânın i‘rabda mahalli nedir?” dersen şöyle derim: Mahalli ref ’tir; mâna da “Bize her ne getirirsen getir” şeklindedir. Ya da nasp olup mâna; “Bize ihzār ettiğin, bize getirdiğin her şeyi” şeklindedir. ٍ َ ْ آ ِ mehmânın beyanıdır; ِ ِ ve א َ ِ ifadelerin-deki zamirler mehmâya işaret eder. Ancak zamirlerden biri lafza uygun olarak müzekker, diğeri ise mânaya uygun olarak müennes kılınmıştır; çünkü zamirin işaret ettiği mâna, mucize ( mânasıdır. Bunun benzeri şair Züheyr’in şu (آbeytinde vardır:

İnsanın huyu suyu ne olursa olsun,başkalarına gizli kaldığını düşünse de mutlaka bilinir.

Bu kelime [mehmâ] Arap dilinde mahir olmayan kimselerin sıklıkla tahrif ettikleri, yanlış ve yersiz kullandıkları bir kelimedir. Bunlar mehmânın metâ-mâ anlamına geldiğini zannederler ve mehmâ ci’tenî a‘taytüke (bana ne zaman gelsen sana veririm) şeklinde kullanırlar. Oysa mehmânın bu anlamda kulla-nılması dili vaz edenin [yani ilk konuşanların] belirledikleri bir kullanım değil, dili bilmeyenlerin uydurmasından ibarettir. Üstelik bunlar kalkarlar, א ِ ْ َ א ْ َ ٍ َ ْ آ ِ ِ ِ ifadesini vakit anlamında tefsir ederler ve farkında olmadan Allah’ın âyetlerini de eğip bükerler. Dolayısıyla bu gibilerin, Sîbeveyhi’nin el-Kitab’ını iyi inceleyen birinin önünde diz çöküp ders almaları gerekir.

[1637] “Peki, nasıl oluyor da onu hem ‘ mucize’ olarak isimlendirip hem de ‘bizi onunla büyülemek için’ demiş oluyorlar?” dersen şöyle derim: Ona muci-ze demelerinin sebebi, mucize olduğuna inanmaları değil, Musa Aleyhisselâm’ın öyle isimlendirmesini esas almış olmaları ve onunla alay etmek istemeleridir.

[1638] Tūfân, etraflarında dolaşan ve üzerlerine baskın gelen yağmur ve seldir. Söylendiğine göre su taşıp tarlalarını basmış, sekiz gün boyunca zifiri bir karanlık eşliğinde yağmura tutulmuşlar; ne Güneş’i ne Ay’ı görebilmişler. Bu süreçte hiç kimse evinden çıkamamış. Anlatıldığına göre Allah Teâlâ gökyüzü-nü üzerlerine adeta yağmur şeklinde salıvermiş; neredeyse helâk olacak duru-ma gelmişler. İsrâiloğullarının evleri ile Kıptîlerin evleri iç içeymiş. Kıptîlerin evleri su ile dolmuş, suyun içerisinde ancak tavanda ayak-uçlarında durabilir vaziyete gelmişler, oturanlar ise boğulmuş. Buna karşılık, İsrâiloğullarının ev-lerine bir damla bile su girmemiş. Kıptilerin arazilerinde su taşkınları olmuş ve su, tarlalarında birikip kalmış; ekin ekmelerine, yapı inşa etmelerine ve her-hangi bir tasarrufta bulunmalarına mani olmuş ve yedi gün boyunca böyle devam edip gitmiş.

[1639] Ebû Kılâbe’den [Abdullah b. Zeyd; v.104/722] şöyle nakledilmiş-tir: “Tūfân çiçek hastalığıydı. Bu başlarına gelen ilk azaptı ve onlardan son-ra da yeryüzünde kaldı. Bunun salgın hastalık olduğu söylenmekte, vebadır da denmektedir. Hastalığa yakalandıklarında, Musa Aleyhisselâm’a, “Rabbine dua et de bu azabı üzerimizden kaldırsın. Bunu yaparsan sana iman ederiz!” demişler; dua edip azap üzerlerinden kaldırılınca, yine de iman etmemişler-dir. O sene daha önce benzeri görülmemiş şekilde tarlaları verimli ve bere-ketli olmuş. Aradan bir ay geçtikten sonra Allah üzerlerine çekirge sürüleri-ni musallat etmiş; çekirgeler onların önce bütün ekin ve meyvelerini sonra da kapılarına, tavanlarına ve elbiselerine varıncaya kadar her şeylerini yemiş fakat İsrâiloğullarının evlerine hiç girmemişler. Bunun üzerine Musa Aleyhis-selâm’a koşup, tövbe edeceklerine dair söz vermişler; yedi gün sonra üzerle-rindeki azap kaldırılmış. Musa Aleyhisselâm boş bir araziye çıkıp asası ile doğu ve batı yönlerine işaret etmiş; böylece çekirgeler geldikleri yönlere doğru dö-nüp gitmişler. Fakat Mısırlılar “Biz atalarımızın dinini terk edecek değiliz!” demişler. Bu şekilde bir ay geçtikten sonra Allah Teâlâ onlara haşeratı musal-lat etmiş. Ebû Ubeyde’ye göre bu haşereler büyük kenelerdir. Henüz kanat-ları çıkmamış çekirge yavruları olduğu ayrıca pire oldukları da söylenmiştir.

Sa‘îd b. Cübeyr’in [v. 94/713] bunların kurtçuk, güve olduğunu söylediği nak-ledilmiştir. Bu haşereler çekirgelerin geride bıraktıkları şeyleri yemişler, toprağı adeta yalayıp yutmuşlar; insanların elbiselerinin içinden girip derilerinden kan-larını emmeye başlamışlardır. Mısırlılardan biri yemek yiyecek olsa, yemeğinin içinin haşere dolu olduğunu görürmüş. On çuval ile değirmene gider fakat ancak az bir kısmını eve geri getirebilirlermiş. Sa‘îd b. Cübeyr’den [v. 94/713] nakle-dildiğine göre yakınlarında bir kızıl kum tepesi varmış. Musa Aleyhisselâm ona asası ile vurmuş ve tepe haşereye dönüşmüş; haşereler onların yüzlerini, saçlarını, kirpiklerini ve kaşlarını sarmış, çiçek hastalığı gibi derilerine yapışmış, onlar da feryad ü figan ile Musa Aleyhisselâm’a koşmuşlar; azap üzerlerinden kalkınca da “Şimdi iyice anladık ki sen bir sihirbazsın! Firavun’un izzeti adına, sana asla inan-mayacağız!” demişler. Allah da bir ay sonra üzerlerine kurbağaları göndermiş, kurbağalar evlerine dolmuş, tencerelerine, yemeklerine kadar girmişler. Hatta in-san, eline bir elbise, yiyecek veya içecek bir şey aldığı zaman, altından hemen bir kurbağa çıkıverirmiş. Konuşmak için biri ağzını açsa hemen ağzına bir kurbağa girermiş. Yatakları kurbağalarla dolu olduğu için yatıp uyuyamazlarmış. Kurba-ğalar, kaynayan tencerelere, alev alev yanan tandırlara bile kendilerini atarlarmış. Bunun üzerine Mısırlılar durumu Musa Aleyhisselâm’a şikâyet etmişler; “Bu sefer bize acı, artık dosdoğru tövbe edip yaptıklarımızdan dönmekten başka çaremiz kalmadı.” demişler; Musa Aleyhisselâm da onlardan söz almış; dua etmiş. Böylece Allah azabı onlardan kaldırmış ama onlar da derhal sözlerinden dönmüşler. Allah da üzerlerine kan belasını salmış, bütün suları kana dönüşmüş. Firavun’a duru-mu arz ettiklerinde, “ Musa sizi büyülüyor!” diye cevap vermiş. Bu bela esnasında bir kıptî ile İsrâiloğullarından biri aynı suyun başında bir araya geldiğinde, suyun Kıptîden taraf olan kısmı kan, İsrâiloğullarından olanın tarafındaki kısmı ise su oluyor; ikisi aynı sudan içtikleri halde Kıptînin çıkardığı kan, İsrâiloğulların-dan olanın çıkardığı ise su oluyormuş. Hatta Kıptî kadın, İsrâiloğullarından olan komşusuna “suyu ağzına al, oradan benim ağzıma akıt” der; fakat su Kıptînin ağzına girince kana dönüşürmüş. Firavun da susuzluktan ölecek kadar susamış; yaş ağaçları emmeye başlamış ancak ağacın suyunu ağzına aldığında o tatlı su acı ve tuzlu hale gelirmiş. Sa‘îd b. el-Müseyyeb’in [v. 94/712], “ Nil nehri kan olup üzerlerine akmıştır.” dediği nakledilmiştir. Allah Teâlâ’nın onlara ‘burnundan kan akma’ belasını musallat ettiği de söylenmiştir.

[1640] Rivayete göre Musa Aleyhisselâm, sihirbazları alt ettikten sonra Mı-sırlıların arasında yirmi sene kalmış; bu mucizeleri onlara bu süre içinde gös-termiştir. Yine rivayete göre onlara beyaz el, asa ve meyve ve ekinlerin azalması mucizesini göstermiş, sonra da “Ya Rabbi! Senin bu kulun [ Firavun] bölgede tam bir hâkimiyet kurmuş durumda. Ona öyle bir ceza ver ki ona ve kavmine intikam; benim kavmime öğüt; benden sonrakilere ise bir kanıt olsun!” diye dua etmiş. İşte o zaman Allah Teâlâ önce tufanı, sonra çekirgeleri, sonra da diğer cezaları göndermiştir.

[1641] Hasan-ı Basrî kummel (haşere) kelimesini Kāf ’ın fethası ve Mîm’in sükûnu ile el-kaml şeklinde okumuştur; bu durumda kelime malum “bit” an-lamına gelir.

تٍ [1642] َّ َ ُ אتٍ تٍ ;hal olarak mansuptur آ َّ َ ُ “akıl sahibi hiç kimse-nin, Allah’ın mucizesi olduğu, başkasının buna güç yetiremeyeceği ve bunun onlar için bir ibret, küfürleri sebebiyle onlardan alınan bir intikam olduğu konusunda şüphe etmeyeceği açıklıkta; ayan beyan” demektir. Ya da ٍت َّ َ ُ aralarında fâsıla bulunan mucizeler anlamına gelir ki bu zaman aralıklarında durumları denenmiş; ne yaptıklarına yani verdikleri sözde durup durmadık-larına bakılmış; böylece aleyhlerindeki delil kesin ve bağlayıcı hale gelmiştir.

136. Âyetin Tefsiri

كَ [1643] َ ْ ِ َ ِ َ א ِ ifadesindeki Mâ, mastar Mâ’sı olup “onun senin nez-dindeki ahdiyle” -ki bu ahit, nübüvvettir- anlamındadır. [א ِ ’daki] Bâ, ya ُادْع َّכَ א رَ َ (bizim için Rabbine dua et) ifadesine taalluk eder ya da cevabı َّ َ ِ ْ ُ َ (kesinlikle iman edeceğiz) olan bir kasem cümlesi olur. İlk durumda anlam; ya “imdadımıza yetiş, Allah’ın sana ikram ettiği nübüvvet ve ahit hakkına talep ettiğimiz duayı yap” şeklinde ya da “O’nun senin nezdindeki ahdini araya ko-yarak bizim için dua et” şeklindedir. İkinci ihtimale göre ise anlam, “Allah’ın sendeki ahdine yemin ederiz ki eğer bizden bu azabı kaldırırsan sana iman edeceğiz!” şeklindedir.

[1644] “Ulaşacakları bir süreye kadar” yani kaçınılmaz olarak ulaşacakları ve azap görecekleri, daha önce kendilerine verilen uzunca sürenin ve defalarca azabın üzerlerinden kaldırılmış olmasının ulaşmalarına engel olmayacağı bir zamana kadar. َن ُ כُ ْ َ ْ ُ -ifadesi lemmânın cevabıdır; anlam da şöyledir: Aza إِذا bı üzerlerinden kaldırdığımızda anında cayıverdiler; hiç geciktirmeden derhal döndüler, fakat azap kaldırılır kaldırılmaz caydılar.

[1645] “Biz de onları cezalandır”dık, yani cezalandır“mak istedik ve boğ-duk!” el-Yemmu dibi görünmeyen su demektir; muazzam bir su kütlesinin dalgaları, bu suyun büyük kısmı anlamında olduğu da söylenmiştir. Kelime teyemmüm (yönelmek) kökünden türemiştir; insanlar faydalanmak üzere ona yöneldikleri için bu isim verilmiştir. “Mucizelerimizi yalanladıkları için” yani boğulmalarının sebebi, mucizeleri yalanlamaları, hakkımızda gaflete düşmeleri ve mucizeler konusunda çok az tefekkür etmeleriydi.

137. Âyetin Tefsiri

[1646] “Zayıf düşürülen o kavmi de…” Bunlar İsrâiloğulları olup bun-ları Firavun ve halkı zayıf düşürmüştür. el-Ard kelimesi Mısır ve Şam bölgesi anlamına gelir. Bu bölgelere Firavunlardan ve Amâlika’dan sonra İsrâiloğulları hâkim olmuş ve bu bölgenin doğusunda, batısında, dört bir yanında istedikleri gibi at oynatmışlardır.

[1647] Rızkını bollaştırıp verimli hale getirerek “bereketlendirdiğimiz.”

[1648] “Rabbinin İsrâiloğullarına ettiği güzel vaat”den maksat, “Biz de arzu ediyorduk ki ülkenin zavallılaştırılmış olanlarına iyilikte bulunalım; on-ları önder yapalım ve onları mirasçı kılalım; onları bölgeye egemen kılalım ve Firavun’a, Hâmân’a ve askerlerine onlardan yana çekinmekte oldukları şeyi gösterelim.” [Kasas 28/5-6] âyetindeki vaattir. Bu ifadedeki el-hüsnâ kelimesi ah-senin müennesi olup el-kelimenin sıfatıdır. Temmet ‘alâ Benî İsrâîle ifadesi ise, onlar üzerinde geçerli ve devamlı oldu, anlamında olup temme ‘ale’l-emri (işin üzerine gitti, dönmedi) ifadesinden alınmadır.

[1649] “Sabrettikleri içindir ki…” Sabra teşvik olarak, belayı feryat ile kar-şılayana Allah’ın belayı musallat edeceğini, onu sabırla karşılayana ve zaferi bekleyene ise Allah’ın kurtuluş ve ferahlamayı garanti edeceğini gösteren bir ifade olarak bu yeterlidir. Hasan-ı Basrî’nin, “Sabırsızlık gösterip feryat ede-nin nasıl böyle yaptığına şaşarım! Bu zât, Yüce Allah’ın şu sözünü duymamış mıdır?!” deyip, bu âyeti okuduğu nakledilmiştir. Hasan-ı Basrî’nin sözündeki haffe kelimesi, sabırsızlık gösterip feryad ü figan etmek, sabır ehli kimselerin vakar ve metanetini göstermemek demektir.

[1650] ‘ Âsım [v. 127/745] -kendisinden gelen bir rivayette- ve temmet ke-limâtu rabbike’l-hüsnâ şeklinde okumuştur ki benzeri, ى ْ ْכُ ِ ا ِّ אتِ رَ ْ آ ِ (“Rab-binin en büyük âyetlerinden” [Necm 53/18]) ifadesidir.

[1651] “ Firavun ve kavminin ustalıkla yapmakta oldukları şeyler” inşa ve imar ettikleri yapılar, saraylar; ن ا כא א (çardak kurdukları şeyler) وyani bahçeler. Nitekim ٍאت و ُ ْ َ َّאتٍ َ َ َ ْ ي أَ ِ َّ َ ا ُ (“Çardaklı bağları-bahçele-ri… var eden O’dur.” [En‘âm 6/141]) âyetinde de bu kullanım vardır. Bu ifade, Hâmân’ın kulesi ve diğerleri gibi göğe doğru yükselttikleri yapılar anlamına da gelebilir. Ya‘rişûne kesre ile okunduğu gibi zamme ile de okunmuştur. Ebû Muhammed el-Yezîdî [v. 202/817] kesre okumanın daha fasih olduğunu söy-lemiştir. Bazılarının ğarase’l-eşcâra (ağaç dikti) ifadesinden hareketle kelimeyi yağrisûne şeklinde okudukları bana ulaştı; bunun dilbilgisi hatasından başka bir şey olduğunu sanmam.

140. Âyetin Tefsiri

[1652] Bu, Firavun’a, Kıptîlere ve bunların yanlış yaparak Allah’ın âyet-lerini yalanlayıp, O’na karşı gelmelerine dair Allah’ın anlattıklarının sonudur. Ardından, İsrâiloğullarının Firavun idaresinden ve köleliğinden kurtulduktan, o kadar mucizeyi gördükten ve denizi geçtikten sonra yapmış oldukları şeyleri, yani buzağıya tapınma, Allah’ı açıkça görmek isteme vb. küfür ve günah kabi-linden davranışlarını anlatmaya başlamış ve böylece insanın halini göstermek, onun tıpkı kendisinin nitelediği gibi cahilin, nankörün teki olduğunu “Kul-larımdan pek azı şükredicidir.” [Sebe’ 34/13] âyetinde de ifade edildiği gibi,

ancak Allah’ın muhafaza ettiklerinin bundan müstesna olduğunu bildirmek ve Peygamber (s.a.)’i Medine’deki İsrâiloğullarından gördüğü tavır karşısında teselli etmek istemiştir.

[1653] Rivayete göre Allah Teâlâ Firavun ve kavmini helâk ettikten sonra Musa Aleyhisselâm İsrâiloğullarını Aşura günü denizin karşı tarafına geçirdi; onlar da Allah’a şükretmek üzere o gün oruç tutma geleneğini ihdas ettiler. “Putlarının başından ayrılmayan” yani sürekli olarak putlarına ibadet eden “bir topluluğa uğradılar.” İbn Cüreyc’in [v. 150/767], “Bu putlar buzağı heykeli idi, onların buzağıya tapınma [heves]leri ilk bu olayla başlamıştı.” dediği nakledil-miştir. Bunların Yemen’deki Lahm bölgesinden bir topluluk olduğu; ayrıca, Musa Aleyhisselâm’ın kendileri ile savaşmayı emrettiği Kenanlılardan oldukları söylenmiştir. Câveznâ geçirdik anlamında cevveznâ şeklinde de okunmuştur. Nitekim hepsi de câze (geçti) anlamında olmak üzere ecâze’l-mekâne, cevvezehû, câvezehû ifadeleri kullanılır. Bu açıdan fiil tıpkı a‘lâhu, ‘alâhu ve ‘âlâhu gibidir. Ya‘küfûne Kâf ’ın zammesi ile okunduğu gibi kesresi ile de okunmuştur.

[1654] “Nasıl bunların birtakım tanrıları varsa” tapındıkları putları varsa, “bize de bir tanrı” yani put “yap” da ona tapalım. Buradaki Mâ, Kâf ’ın ame-lini engelleyen Mâ-i kâffe’dir, bu yüzden cümle onun devamında gelmiştir. Rivayete göre Yahudinin biri Hazret-i Ali’ye “Peygamberinizin ardından, daha gasledildiği su kurumadan ihtilafa düştünüz!..” demiş; o da “Siz de deryayı geçince daha ayaklarınızın suyu kurumadan, ‘bize bir put yap’ dediniz!” demiş.

[1655] “Siz gerçekten cahil bir topluluksunuz!” Bu, onların, içlerinde en büyük mucize de olmak üzere o kadar büyük mucizeler gördükten sonra söyle-dikleri bu söz karşısında duyulan hayretin ifadesidir. Musa Aleyhisselâm onları mutlak mânada cahillikle nitelemiş ve bunu tekitli, vurgulu bir şekilde söyle-miştir. Çünkü onun onlardan gördüğü bu davranıştan daha büyük ve çirkin bir cehalet yoktur.

[1656] “Bunların” yani bu heykellere tapınanların “içinde bulun-duğu ( şirk dini), kesinlikle yok olmaya mahkûmdur.” Mutebberun ifa-desi, mudemmer (harap hale getirilmiş), mükesser (kırılmış) anlamın-dadır; inâ’ün mutebberun kırık kap anlamındadır. Altın kıran, eriten kimseye et-tibr denilir. Âyette, “Allah onların dinlerini benim elimle dağı-tıp yıkacak, putlarını kıracak ve toz duman edecektir” denilmiş olmaktadır.

“Yapıp durdukları şeyler de bâtıldır.” Yani geçmişte onlara tapmak şeklindeki tüm amelleri, her ne kadar kendi iddialarına göre Allah’a yaklaşmak için yapıl-mış olsa da aslında batıldır; yok olup gidecek, onlara bir faydası olmayacaktır. Aynı husus, “Çünkü (iyi olduğu zannıyla) yaptıkları her bir amelin üzerine yürüyüp onu toz-duman etmişizdir.” [Furkān 25/23] âyetinde de söz konusudur.

ءِ [1657] ُ ifadesinin İnne’nin ismi olarak gelmesi ve İnne’nin haberi olan cümle içerisinde mübtedanın haberin önüne geçmiş olmasıyla, putlara kulluk edenler ‘yok edilmeye mahkum kimseler’ olarak damgalanmakta, bu durumun onlar için kaçınılmaz olduğu bildirilmektedir. Böylece İsrâiloğulla-rı, istedikleri şeyin sonu bildirilerek uyarılmış; sevdikleri şey kendilerine kötü gösterilmiştir.

[1658] “Allah’tan başka tanrı arar mıyım?!” Yani O, başka hiçbir şeye kul-luk etmeyip sadece kendisine kulluk edesiniz diye başkalarına yapmadıklarını size yapmış ve sizden başka kimseye tattırmadığı nimetleri sadece size tattır-mışken, sizler için kulluk edilmeye lâyık bu zâttan başka mabud arar mıyım ben?! Burada Hemze, onların ilâhî nimetlere gark olmuş olmalarına karşın Al-lah’tan başkasına kulluk etme isteklerine karşı inkâr ve yadırgama anlamı taşır.

141. Âyetin Tefsiri

ابِ [1659] َ ْ ءَ ا ُ ْ َכُ ُ ُ َ yani sizi işkencenin en kötüsüne uğratmak is-teyen… ْ َכُ ُ ُ َ fiili, sâme’s-sil‘ate (malı talep etti) ifadesinden gelir. “ ْ َכُ ُ ُ َ fiilinin i‘rabda mahalli nedir?” dersen şöyle derim: Bu yeni bir cümle başlan-gıcı olup i‘rabda mahalli yoktur. Ayrıca, muhatapların ya da Firavun haneda-nının durumunu bildiren hal ifadesi olması da mümkündür. ْ כُ

ِ kurtarmaya ذya da azaba işarettir. Belâ, nimet ya da imtihan / sıkıntı anlamına gelir. (“Teker teker öldürerek” anlamındaki) yukattilûne fiili (“öldürerek” anlamında) tahfif ile yaktülûne şeklinde de okunmuştur.

142. Âyetin Tefsiri

[1660] Rivayete göre Musa Aleyhisselâm Mısır’da iken İsrâiloğullarına, “Allah, düşmanınızı helâk ederse yapacaklarınızı ve yapmayacaklarınızı size açıklayan bir kitap verecek.” diye vaatte bulunmuş. Firavun helâk edilince de Rabbinden kitap istemiş. O da kendisine otuz gün oruç tutmasını emretmiş. Bu otuz gün, Zil-ka‘de ayıdır. Musa Aleyhisselâm otuz günü tamamlayınca da ağzının kokusunu yadırgamış ve misvak kullanmış; melekler kendisine, “Senin ağzının kokusundan misk kokusu alıyorduk, misvak kullanarak bu kokuyu bozdun” demişler. Söylen-diğine göre Allah da, “Bilmez misin ki oruçlunun ağız kokusu benim nezdimde misk kokusundan daha güzeldir?” diye vahyetmiş. Ardından Allah Teâlâ ona Zi’lhicce ayından on gün daha ilave oruç tutmasını emretmiş. Bir görüşe göre Allah ona otuz gün oruç tutmasını ve bu günler boyunca kendisini Allah’a yak-laştıracak ameller işlemesini emretmiş; sonraki on günde ise kendisine Tevrat inzâl edilmiş ve Allah kendisi ile konuşmuştur. Bakara sûresinde bu süre kırk gün şeklinde toplu olarak ifade edilirken, burada tafsilatlı olarak ifade edilmiştir.

[1661] ِ ِّ אتُ رَ ِ Allah’ın onun için belirlediği vakit demektir. ً َ ْ َ َِ َ -ifa أرَْ

desi hal olarak mansuptur, yani bu sayıya ulaşarak tamam oldu anlamındadır. [1662] Hârûne ismi, ahīhî (biraderi) kelimesinin beyanıdır; nidâ ifadesi

olarak zamme ile de okunmuştur. “Kavmimin içinde benim yerime geç” onlar içerisinde benim halifem ol; “asayişi sağlamaya çalış” yani ıslah edici ol; İsrâilo-ğullarının işlerinde düzeltilmesi gerekenleri düzelt. Kim seni fesada, bozuculu-ğa çağırırsa ona uyma, itaat etme.

143. Âyetin Tefsiri

[1663] “Tayin ettiğimiz” yani kendisi için belirlemiş olduğumuz “vakitte…” א) א ’daki) Lâm, ihtisas anlamı verir; adeta “Hususi olarak bizim belirlediğimiz vakitte geldi” denilmiş olmaktadır. Bu tıpkı, eteytühû li-’aşrin halevne mine’ş-şehri (ayın son on gününde ona geldim) ifadesi gibidir. “Rabbi onunla konuşunca” yani tıpkı meleklerle konuştuğu gibi vasıtasız olarak konuştuğu zaman. Yüce Al-lah’ın konuşması, kelâmı Levh-i Mahfuz’da yazılı olarak yaratmış olduğu gibi bazı cisimlerde de telaffuz edilir (mantūk) olarak yaratmasıdır. Rivayete göre Musa Aleyhisselâm, kelâmı her yönden işitiyormuş. İbn Abbâs’ın, “Allah onunla kırk gün kırk gece konuştu ve onun için levhaları yazdı” dediği nakledilmiştir. Bir görüşe göre ise Allah Teâlâ onunla sadece bu kırk günün başında konuşmuştur.

כَ [1664] ْ َ ْ إِ ُ ْ ِ أَ ifadesinde erâ fiilinin (Bana göster de Sana bakayım) أرَِikinci mef‘ûlü mahzuftur; “bana kendini göster de Sana bakayım” anlamındadır. Şayet “Görmek bakmanın ta kendisidir; o halde nasıl olur da ‘kendini göster de sana bakayım’ denilmiştir?” dersen şöyle derim: “Kendini bana göster” ifa-desinin mânası, “Bana tecellî ederek beni Seni görebilir hale getir; böylece sana bakayım ve seni göreyim” şeklindedir. Şayet “Nasıl olur da ‘Sana bakayım’ sözü-ne karşılık, ‘Bana bakamazsın’ değil de, ‘Beni asla göremezsin’ demiştir?” dersen şöyle derim: “Kendini bana göster” ifadesi “bana tecellî ederek, beni Seni görebi-lir, algılayabilir kıl” anlamında olduğu için, talep edilen şeyin, idrakin söz konusu olmadığı bir bakış değil, [idraki içeren] görme olduğu anlaşılmış olmaktadır. Bu yüzden, “bana bakamazsın” yerine “Beni göremezsin.” denilmiştir.

[1665] Şayet “ Musa Aleyhisselâm insanların Allah’ı en iyi bileni, O’nun hakkında neyin mümkin neyin imkânsız olduğunu ve O’nun bazı duyu or-ganlarıyla idrak anlamında görülmekten münezzeh olduğunu, böyle bir şeyin [görmenin] ancak belli bir cihette bulunan [belli bir yön ile sınırlı olan] varlıklar için söz konusu olacağını, cisim ve araz olmayan bir varlığın ise herhangi bir cihette bulunmasının imkânsız olduğunu -ki cebir taraftarlarının bunun aklen imkânsız olduğunu reddetmeleri bağlayıcı değildir. Çünkü bu, onların haki-kate karşı ilk kibirlenişleri, aklın yasalarını ilk çiğneyişleri değildir!- insanların en iyi bileni olduğu halde nasıl böyle bir talepte bulunabilmiştir?! Ayrıca ‘Bize Allah’ı açıkça göster’ diyen kimselerin dağda bir sarsıntı olduğu esnada Musa Aleyhisselâm’ın bizzat kendisi, “Ya Rabbi! Dileseydin, onları da beni de daha önce helâk ederdin. İçimizdeki beyinsizlerin işledikleri yüzünden bizi mi helâk ediyorsun?! Bu, Senin imtihanından başka bir şey değil; Sen bununla dilediğini dalâlete düşürüyor, dilediğini hidayete erdiriyorsun.” [A‘râf 7/155] şeklindeki sözleri ile kavminin davranışından uzak olduğunu bildirmiş ve onları beyin-siz ve sapkın olarak nitelemiştir; [O halde, onun Allah’ı görmeyi talep etmesi nasıl mümkün olabilir?]” dersen şöyle derim: Onun Allah’ı görme talebinin sebebi, kendilerini beyinsiz ve sapkın olarak niteleyip teberrî ettiği bu kimseleri sustur-mak, taleplerinin yanlışlığını itiraf ettirmektir. Zira onlar Allah’ı görmeyi talep ettiklerinde Musa Aleyhisselâm onları yadırgamış, hatalarını bildirmiş, hakkı kendilerine anlatmış fakat onlar inat etmişler, hatta inatta iyice aşırı giderek “Hayır, kesinlikle görmek istiyoruz! Allah’ı açıkça görmeden sana asla iman etmeyiz!” demişlerdir. Bu yüzden de Musa Aleyhisselâm onlara bunun imkânsız olduğunu belirten ilâhî kelâmı, yani “Sen beni asla göremezsin.” şeklindeki ilâhî fermanı bizzat işittirerek emin olmalarını, içlerine düşen şüphenin or-tadan kalkmasını istemiş; “Ya Rabbi! Bana kendini göster de Sana bakayım.” ifadesini bu yüzden kullanmıştır.

[1666] Şayet “Peki, neden Musa Aleyhisselâm ‘Ya Rabbi! Onlara kendini göster de Sana baksınlar’ dememiş?” dersen şöyle derim: Çünkü Allah Teâlâ sadece Musa Aleyhisselâm ile konuşmakta, onlar ise dinlemektedir. Onlar mut-lak izzetin sahibi Yüce Allah’ın kelâmını işittikleri zaman, tıpkı kelâmını Musa Aleyhisselâm işittirip onların da onunla beraber bu kelâmı işitme fırsatı bulmaları gibi, Allah’ın, zâtını Musa Aleyhisselâm’a göstermesini, kendilerinin de onunla beraber görmelerini istemişlerdir ki bu [yani “Allah’ı görme”yi “Allah’ı işitme”ye kıyas etme], bozuk bir kıyasa dayalı olarak ortaya çıkmış bir istektir. Bu sebeple, Musa Aleyhisselâm “Bana kendini göster de Sana bakayım.” demiştir. Ayrıca böyle bir talep Musa Aleyhisselâm gibi Allah katında hususi bir makama sahip, ona ya-kın bir peygamber tarafından ifade edildiği zaman bile yadırganmış ve kendisine “Böyle bir şey asla olmayacak!” denilmiş olduğuna göre, bu durum söz konusu talebin başkaları tarafından ifade edilmesi halinde haydi haydi yadırganacağı, reddedileceği anlamına gelir. Ayrıca, peygamber ümmetinin lideri olduğu için, onun hitabı ya da ona yönelik hitap, toplumuna da yöneliktir.

[1667] “Sana bakayım” ifadesi ve bu buradaki karşılıklılık anlamı -ki teşbîh ve tecsîmin (yani Allah’ı insana benzetme ve cisim olarak tasavvur etme düşün-cesinin) ta kendisidir- bu ifadenin İsrâiloğullarına ait bir isteğin tercümesi ve onlara ait bir sözün nakli olduğunun delilidir. Şu cümlelerin sahibi bile, Yüce Allah’ı böyle “karşıya alınıp” “kendisine göz organıyla bakılacak” bir varlık olarak tasavvur edemezken, Allah’ı tanıma ( ma‘rifetullah) konusunda Vâsıl b. Atā’dan [v. 131/748], Amr b. Ubeyd’den [v. 144/761], Ebû İshâk en-Nazzām’dan [v. 231/845], Ebü’l-Hüzeyl el-’Allâf ’tan [v. 131/748], iki büyük şeyhten [yani Ebû ‘Alî el-Cübbâî [v. 303/916] ve Ebû Hâşim el-Cübbâî’den [v. 321/933]] ve bütün kelâm-cılardan daha derin bir noktada olan birinin [yani Musa Aleyhisselâm’ın] böyle bir şeyi tasavvur etmesi nasıl mümkün olabilir?!

[1668] Şayet “Len (asla) edatının anlamı nedir?” dersen şöyle derim: Bu edatın mânası, Lâ’nın verdiği olumsuzluk anlamının tekit edilmesidir. Zira Lâ, gelecek zamanda bir işin olmayacağı anlamına gelir. Mesela lâ ef‘alu ğaden (ya-rın yapmayacağım) dersin, bu cümledeki olumsuzluğu tekit ettiğin zaman ise lenef‘ale ğaden (yarın asla yapmayacağım) dersin. Bu durumda mâna, “Bunu yap-mak bana aykırıdır” şeklinde olur. Nitekim ُ َ ا ُ َ َ ْ ِ ا َ ًא وَ א ا ذُ ُ ُ ْ َ ْ َ (“Allah’tan başka taptığınız şeyler bir araya gelse asla bir sinek bile yaratamazlar” [Hac 22/73]) âyetinde de Len edatı bu mânada kullanılmıştır. ُאر ْ َ ْ ا ُ رِכُ ْ ُ (“gözler onu idrak edemez” [En‘âm 6/103]) âyeti, Allah’ın görülmesinin gelecekte söz konusu olmayacağının ifadesi, ِ ا َ ْ َ (“beni asla göremezsin”) ise bunun tekit ve beya-nıdır. Çünkü olumsuzlanan şey [yani görülme] Yüce Allah’ın sıfatlarına aykırıdır.

[1669] “Peki, ‘Ama dağa bak’ ifadesindeki istidrâkin, bu ifadenin önce-siyle bağlantısı nasıldır?” dersen şöyle derim: Bu ifade şu anlamdadır: “Bana bakmak imkânsızdır, dolayısıyla bunu isteme, ama bir başka şey iste; o da seni ve aynı talepte bulunan diğerlerini bu talepten dolayı sarsacak olan dağa bak-mandır. Bak ve ona ne yaptığımı, onun nasıl senin görme talebinden dolayı un ufak ettiğimi gör. Böylece sana göstermiş olduğum şeyin sonuçlarının büyük-lüğünden yola çıkarak, teşebbüs ettiğin şeyin ne kadar vahim olduğunu anla!” Burada Allah Teâlâ sanki kendisine evlat nispet edildiği zaman gerçekleşece-ğini söylediği şeyi, yani “Rahman’a çocuk isnat ettikleri için dağlar yığılıp yere kapaklanacak!” [Meryem 19/90-91] âyetlerindeki hususu tahakkuk ettirmiştir.

[1670] “Şayet olduğu yerde kalırsa” yani daha önce olduğu gibi sabit ka-lırsa, dört bir tarafıyla aynı yerde kalmaya devam ederse “sen de Beni göre-ceksin.” Bu ifadede, ‘görülme’ dağın -Allah onu un ufak edip, yerle bir ettiği sırada- yerinde durabilmesine, yani vâki olmayan bir şeye bağlanmıştır. Bu, muhteşem bir üslupla ve harika bir tarzla söylenmiş son derece mütenasip bir ifadedir. Dikkat edersen, Allah Teâlâ “ama” buyurarak [zatına] ‘bakma’dan dağa ‘bakma’ya geçmiş; sonra ‘[zatına] bakma talepleri yüzünden zangır zangır sarsı-lacakları’na yönelik tehdidini, ‘görmenin varlığının kendisine bağlandığı şey’in üzerine kurmuştur. “Dağ yerinde durursa sen de beni göreceksin” ifadesini kas-tediyorum.

[1671] “Rabbi dağa tecellî edince” yani oraya Rabbinin kudreti tezâhür edince, emri ve iradesi oraya yansıyınca “onu paramparça etti.” Dekken, “un ufak edilmiş edilmiş” (medkûken) anlamında olup tıpkı darbu’l-emîr (emîrin bastığı para) kullanımında olduğu gibi, mef‘ûl anlamında mastardır. ّدك ve ّدق kelimeleri ّכ ve ّ َ kelimeleri gibi kardeştir [Yani Kāf - Kâf arasında geçişlilik

söz konusudur]. Dekken kelimesi dekkâ’e şeklinde de okunmuştur. Dekkâ’e tıpkı dekketun gibi, yerden çıkan, biten şeyin ismi ya da dümdüz yer anlamındadır. Arapların nâkatün dekkâ’u mütevâdı‘atü’s-senâmi (sırtı düz, hörgücü alçak deve) ifadeleri de bu kelimeden türemiştir. Şa‘bî’nin [v. 104/722], “Rebî‘ b. Huseym [v. 65/685] bana, ubsut yedeke dekkâ’e (elini düz bir şekilde uzat) dedi” dediği nakledilmiştir. Yahyâ b. Vessâb [v. 103/721] kelimeyi, parça anlamındaki dekkâ’u kelimesinin çoğulu olarak dükken şeklinde okumuştur.

[1672] “ Musa da bayılarak yere düştü.” Gördüğü şeyin dehşetinden düşüp bayıldı. Sa‘ika fiili fa‘altühû fe-fa‘ile (ben onu yaptım, o da yapıldı) kalıbında, sa‘aktuhû fe-sa‘ika şeklinde kullanılmış olup, aslı es-sā‘ikatü kelimesidir. Buna saka‘ahu (başına vurdu) fiilinden es-sākı‘atü da denilir. Âyette, “tıpkı ölüm bay-gınlığı gibi baygın bir şekilde düştü” anlamındadır. Rivayete göre baygın düş-tüğü esnada melekler Musa Aleyhisselâm’ın yanına gelip onu ayakları ile tekme-leyerek, “Be hey hayızlının evlâdı! Mutlak izzetin sahibi Yüce Rabbı göreceğini mi sandın?!” demişler.

[1673] “Ayılınca” yani baygınlığı geçince “dedi ki:” Senin hakkında câiz olmayan görme ve benzeri şeylerden “seni tenzih ederim!” Senin görülmez ve hiçbir duyu ile idrak edilmez olduğuna “inananların ilki olarak” Seni görme talebimden dolayı “Sana tövbe ediyorum.”

[1674] Şayet “Görme talebi senin [yukarıda] söylediğin amaçla ifade edil-miş ise [yani ‘O’nu görmeyi asıl isteyen, Musa değil kavmiydi’ demiştin]; o zaman Musa Aleyhisselâm neden tövbe ediyor?” dersen şöyle derim: Sahih bir maksatla da olsa böyle ağır bir sözü ağzına almış; Allah’ın bu konuda izni olmadığı halde bunu söylemiş olduğu için tövbe etmiştir.

[1675] Bakın, ru’yetullah meselesini Allah Teâlâ nasıl ağır [vahim] bir mese-le olarak ifade etmiş; olayın vahamet ve ağırlığını en etkili biçimde ifade etmek için, görme talebinde bulunanların üzerinde oldukları dağı nasıl sarsıp un ufak etmiş; onları baygın düşürmüş, hatta kelâm ettiği peygamberini dahi bun-dan istisna etmemiş… Bakın, Musa Aleyhisselâm nasıl Rabbine sığınmış; bu kelimeyi telaffuz ettiği için tövbe ederek, “Ben inananların ilkiyim” demiş… Bütün bunlara bakın da, kendilerini Müslüman diye, Ehl-i Sünnet ve’l-ce-maat diye isimlendirenlerin bu ağır sözü makbul bir görüş olarak kabul etmeleri karşısında şaşırın! Bunların bilâ-keyf (Allah görülecek, fakat bunun nasıl olacağı malum değil) örtüsüne bürünmüş olmaları sakın seni aldatmasın. Çünkü bu, büyüklerinin uydurduğu bir ifadedir. Bu konuda söylenecek tek söz, Ehl-i Adl’e mensup bir şairin103 şu dizelerinden ibarettir:

Gerçekten, öyle bir cemaat ki ‘heva’larına ‘sünnet’ demekteler;Hayatım üzerine yemin ederim ki semer vurulmuş eşekler cemaatidirler!Çünkü Yüce Allah’ı yarattıklarına benzetmekteler; ancak bilâ-keyf örtüsüne bürünmekteler, milletin saldırılarından korkarak

103 Zemahşerî’nin kendisi. / çev.

[1676] Bir tefsir de şudur: “Bana kendini göster de Sana bakayım” ifadesi; Kıyamet alametleri görüldüğünde bütün kullarının seni bilmek zorunda kalışı gibi bir mucize ile kendini bana öylesine açık bir şekilde tanıt ki açıklığı aynen ‘görme’ gibi olsun; ben de adeta sana bakarmış gibi seni zorunlu bir bilgiy-le bileyim. “Rabbinizi Dolunay gecesinde Ay’ı gördüğünüz gibi göreceksiniz” [Buhārî, Rikâk, 52] şeklindeki hadiste vârit olduğu gibi… Yani Allah’ı Ay’ı en tam ve parlak olduğu sırada gördüğünüze benzer bir netlikte apaçık bir şekilde ta-nıyacak, bileceksiniz. “Dedi ki: Beni asla göremezsin” yani, beni asla bu şekilde bilemezsin; böyle zorlayıcı bir mucizeyi taşımaya senin kuvvetin yetmez. “Ama dağa bak” zira ben orada bu mucizelerden bir tanesini var edeceğim; eğer bu mucizenin tecellîsi neticesinde dağ sabit durur, yerinde kalır, un ufak olmazsa o zaman senin de bu mucizelere takatin yeter. “Rabbi dağa tecellî edince” yani kudret ve azametinin alametlerinden, mucizelerinden biri dağa tezâhür edince “onu un ufak etti ve Musa gördüklerinin muazzamlığından dolayı baygın düş-tü. Ayıldığında dedi ki: Seni tenzih ederim.” cür’et edip teklifte bulunduğum şeyden -Senin azamet ve celâline; Senin azabına ve sert bir şekilde yakalayışı-nahiçbir şeyin dayanamayacağına “inananların ilki olarak- Sana tövbe ettim.”

144. Âyetin Tefsiri

[1677] “Mesajlarım” yani Tevrat’ın bölümleri “ve kelâmım” yani seninle konuşmam “için insanlar arasından Ben seni seçmiş bulunuyorum;” seni za-manının halkına tercih ettim. “Dolayısıyla, sana verdiklerimi” yani sana vermiş olduğum nübüvvet ve hikmet şerefini “al ve” bu nimete “şükredenlerden ol!”-zira bu en büyük nimetlerdendir. Söylendiğine göre Musa Aleyhisselâm Arefe günü baygın düşmüş, Tevrat da kendisine kurban bayramı günü verilmiş.

[1678] Şayet “Hârûn Aleyhisselâm da onun gibi seçilmiş ve peygamber oldu-ğu halde nasıl, ‘insanlar arasından Ben seni seçmiş bulunuyorum’ denilmiştir?” dersen şöyle derim: Evet, Hârûn Aleyhisselâm da onun gibi seçilmiş bir peygam-berdir, fakat ona tâbidir; onun destekçisi ve yardımcısıdır. Allah’la konuşmak şerefine nail olan ve risâlet vazifesini asıl yüklenen ise Musa Aleyhisselâmdır.

147. Âyetin Tefsiri

[1679] Bu levhaların sayısı, cevheri ve uzunluğu konusunda farklı görüşler vardır; 10, 7 veya 2 adet oldukları; yeşil zümrütten olup Cebrâil Aleyhisselâm tarafından getirildikleri; yeşil zeberced ve kırmızı yakuttan oldukları söylen-miştir. Yine, Allah Teâlâ’nın Musa Aleyhisselâm’a kendisi için yumuşak hale getirdiği kör bir kayadan bunları kesip koparmasını emrettiği; onun da eliy-le bunları koparıp, parmaklarıyla düzlediği söylenmiştir. Hasan-ı Basrî’nin, “Bunlar gökten inmiş ahşap levhalardı; üzerinde Tevrat yazılı idi ve uzunlukları on dirsek boyu kadardı.” dediği nakledilmiştir.

ءٍ [1680] ْ َ ِ ّ כُ ْ ِ ifadesi ketebnânın mef‘ûlü olup nasp mahallindedir. ً ِ ْ َ ً وَ َ ِ ْ َ ifadesi ise onun bedelidir. Yani ona İsrâiloğullarının din konu-

sunda ihtiyaç duydukları bütün öğütleri ve hükümlere dair açıklamaları yaz-dık. Söylendiğine göre Tevrat, yetmiş deve yükü bir kitap olarak indirilmiş; bir tek cüzü bir senede okunabiliyormuş ve tamamını sadece dört kişi oku-muş. Bunlar da Musa Aleyhisselâm, Yûşa‘ Aleyhisselâm, Üzeyir Aleyhisselâm ve İsa Aleyhisselâm imiş. Mukātil b. Süleyman’dan [v. 150/767] nakledildiğine göre levhalarda şunlar yazılı imiş: Ben Rahman ve Rahim Allah’ım. Bana hiçbir şeyi ortak koşmayın, yol kesmeyin, benim adıma yalan yere yemin etmeyin -Benim adıma yalan yere yemin edeni asla arındırmam- cana kıymayın, zina etmeyin, ana-babaya kötü davranmayın.

א [1681] ْ ُ َ (Öyleyse, bunları tut) ifadesi, “ona ‘öyleyse bunları var gü-cünle tut’ dedik” anlamında olup “yazdık” fiiline ma‘tūftur. Ayrıca, “sana ver-diğimi al” [A‘râf 7/144] ifadesinden bedel olması da mümkündür. Buradaki א zamiri (bunlar) levhalara ya da “her şey”e işaret eder. Zira eşyâ anlamında-dır [müennestir]; “mesajlar”a veya Tevrat’a işaret ediyor da olabilir. ٍة َّ ُ ِ ciddi-yet ve kararlılıkla, yani tıpkı ulü’l-’azim peygamberlerin yaptığı gibi. “Bun-ları en güzel bir şekilde tutsunlar” yani onda ‘güzel’ de vardır, ‘daha güzel’ de; sözgelimi kısas talep etmek - affetmek; zorla hakkını almak - sabretmek.

Dolayısıyla onlara emret de kendileri için daha güzel ve daha sevap olanı esas alsınlar. “Rabbinizden size indirilenin en güzeline tâbi olun.” [Zümer 39/55] âye-tindeki gibi. “Vacip ya da mendup olanı alsınlar” anlamında olduğu da söylen-miştir; çünkü bu [ikisi] mubah olandan daha güzeldir. Bu ifade ile “kendilerine yasaklananları değil, emredilenleri yapsınlar” anlamı da kastedilmiş olabilir. Bu durumda cümle, es-sayfu eharru mine’ş-şitâ’i (yaz kıştan sıcaktır) ifadesi gibi olmaktadır.

[1682] “Yakında size göstereceğim fâsıkların yurdunu!” Burada Firavun ve halkının yurdu, yani Mısır kastedilmiş, fâsıklıkları sebebiyle yurtlarının nasıl virane haline getirildiğinin gösterileceği söylenmiş; böylece onların da ibret almaları ve helâk edilen bu fâsıklar gibi fâsıklık yapmamaları, onlar gibi ibretlik bir cezaya maruz kalmamaları murat edilmiştir. Burada “seferleriniz esnasında güzergâhınızda bulunan -Yüce Allah’ın fâsıklıkları sebebiyle helâk ettiği- Âd, Semûd ve diğer kavimlerin kastedildiği de söylenmiştir. Bir başka görüşe göre ‘ fâsıklar yurdu’ ile cehennem ateşi kastedilmiştir. Hasan-ı Basrî se’uvrîkum şek-linde okumuştur ki Hicaz bölgesinde yaygın bir lehçedir. [“Şunu bana göster” an-lamında erinî yerine] evrinî kezâ ve evraytuhû (onu gösterdim) denilir. Bunun ge-rekçesi, evraytü’z-zende (çakmak taşını döndürerek ateş çıkardım) ifadesinden üretilmiş olmasıdır. [“Bana göster” ifadesi] adeta “Bana şunu açıkla, beni aydınlat ki onu iyice anlayayım” anlamındadır. Kelime se’ûrisükum (sizi vâris kılacağım) şeklinde de okunmuş olup, oldukça güzel bir okuyuştur ve “Zayıf düşürülen o kavmi de bölgenin bereketlendirdiğimiz doğu ve batı kısımlarına mirasçı kıldık.” [A‘râf 7/137] âyeti tarafından doğrulanmaktadır.

[1683] Kibirlenenleri, kalplerini mühürleyip yüz üstü bırakıp “âyetle-rimden men edeceğim” ve sonuçta Benim âyetlerimden kendilerini alıko-yan arzu ve heveslerine dalıp, gaflete düşerek, âyetlerim üzerinde derin de-rin düşünmeyecekler ve onlardan ibret almayacaklar. Fudayl b. ‘Iyâz’ın [v. 187/803] şöyle dediği nakledilmiştir: Peygamber (s.a.)’in şöyle dediği bize nakledildi: “Ümmetim dünyayı tazim ettiğinde kendilerinden İslâm’ın hey-beti çekilip alınır; emr-i bi’l-ma‘rûf ve nehy-i ani’l-münkeri terk ettiğinde ise vahyin bereketinden mahrum kalırlar.” Şu da söylenmiştir: Bu ifade [yani “âyetlerimden men edeceğim” cümlesi], Firavun sihirbazları toplayarak Musa’nın mucizesini geçersiz kılmaya çalıştığı sırada Allah’ın hakkın galip, batılın ise mağlup olmasını istemesinde olduğu gibi, ne kadar gayret ederlerse etsinler, Allah onların mucizeleri geçersiz kılmalarına mani olacaktır anlamındadır.

“Onları âyetlerimden; âyetlerime saldırmaktan, onları küçümsemekten, onları sihir diye isimlendirmekten men edeceğim! Bunu, onları helâk ederek yapa-cağım!” anlamında olması da mümkündür. Bu ifadede muhataplar, küfür ve kibirleri sebebiyle âyetlerden yüz çevirenlerin akıbeti konusunda uyarılmakta; onlar gibi olmamaları, onların yollarını tutmamaları konusunda ikaz edilmek-tedir.

[1684] “Haksız yere” ifadesinde iki ihtimal söz konusudur. İlkine göre, “hakları olmadığı halde kibirleniyorlar” anlamında hal olabilir; zira haklı ola-rak kibirlenmek, kibir hakkına sahip olmak Allah’a mahsustur. Diğerine göre ise, tekebbür fiilinin ilişiği olup “ hak olmayan bir şeyle, yani sahip oldukları dinleriyle kibirleniyorlar” anlamındadır.

[1685] Kendilerine inzâl edilen “her türlü âyeti görseler bile iman etmeye-cekler.” Mâlik b. Dînâr [v. 131/748’den önce] bu ifadeyi, Yâ’nın zammesi ile ve in yurav (kendilerine gösterilse bile) şeklinde okumuştur. Sebîle’r-ruşd (doğru yol) ifadesi sebîle’r-raşedi ve sebîle’r-raşâdi şeklinde de okunmuştur. Ruşd, raşed ve raşâd kelimeleri tıpkı sukm, sekam ve sekām gibidir. Ne beyinsizdir uzun yolculu-ğa çıkan şu kimse ki doğru düzgün bir yol gördüğünde ondan yüz çevirir; tehlikeli, ölümcül yanlış bir yol gördüğünde ise o yola giriverir?! İşte bunu dini konusunda yapan, bundan daha beyinsizdir!

[1686] Zâlike ref ya da nasp mahallinde olup “âyetlerimizden bu şekilde men edilmeleri, yalanlamaları sebebiyledir” ya da “Allah onları işbu sebeple, böyle men etmiştir” [… zâlike’s-sarf e …] anlamındadır. Likā’u’l-âhirati terkibinde, mastar mef‘ûlün bihe izâfe edilmiş de olabilir -ki bu durumda mâna, “âhiretle karşılaşmaları ve oranın ahvalini müşahede etmeleri” şeklinde olur- mastar zar-fa izâfe edilmiş de olabilir ki bu durumda da “Allah’ın onlara âhirette vaat ettiği şeyle karşılaşma” anlamına gelir.

149. Âyetin Tefsiri

[1687] “Onun ardından” yani onun kendilerinden ayrılıp Tūr’a gitmesinin ardından. Şayet “Neden burada ‘ Musa’nın kavmi bir buzağı heykeli edinmiş-lerdi’ denilmiştir, oysa edinen, Samirî’dir?” dersen şöyle derim: Bu hususta iki yorum vardır. İlkine göre o toplum içerisinden bir kimse bu fiili yapmış, onların arasında, gözlerinin önünde bu fiil ortaya çıkmış olduğu için fiil on-lara nispet edilmiştir. Nitekim belli bir işi yapan ya da sözü söyleyen kişi bir şahıs olduğu halde, “ Temimoğulları şöyle dediler, böyle yaptılar” gibi ifadeler kullanılır. Ayrıca fiili yapan Sâmirî olsa da onlar da onun bunu yapmasını istemişler; rıza göstermişlerdir. Dolayısıyla, sanki bu fiili hep birlikte yapmış gibi değerlendirilmişlerdir. İkinci yoruma göre ise mâna, “Onu ilâh edindiler ve ona taptılar” şeklindedir [Bu da sadece Sâmirî’nin işi değildir].

[1688] (ziynetlerinden) ifadesi Hâ’nın zammesi ve Yâ’nın şeddesi ile okunmuştur. Bu durumda bu kelime halyun kelimesinin çoğulu olup sedyun ve südiyyun gibidir. Yine bu kelime itbâ‘ (tâbi kılma, yani harfi yakınındaki diğer harfin harekesine göre harekelemek) kuralı gereği, kesre ile -tıpkı diliyyin gibi- hiliyyihim şeklinde ve şeddenin kaldırılması ile min halyihim şeklinde de okunmuştur. el-Halyü süs olarak kullanılan altın ve gümüş anlamındadır. Şayet “Neden ‘onların ziynetlerinden’ ifadesi kullanılmıştır, zira bu ziynet eşyaları onların değildi; ellerinde ödünç olarak bulunmaktaydı?” dersen şöyle derim: Bir şeyin bir başka şeye aidiyeti, cüz’î bir ilişki üzerinden de kurulabilir; ziynet eşyalarının onların ellerinde ödünç olarak bulunuyor olması da böyle bir ilişki için yeterlidir. Kaldı ki o ziynet eşyalarının sahipleri [Mısırlılar] helâk edildik-ten sonra onlar artık tıpkı diğer mallar gibi İsrâiloğullarının mülkü olmuştur. Dikkat edersen, mutlak izzet ve yücelik sahibi “Bunun üzerine, onları güzelim bahçelerden, pınarlardan, hazinelerden, şerefli makamlardan çıkardık ve İsrâi-loğullarını bunlara mirasçı yaptık.” [Şu‘arâ 26/57-59] buyurmuştur.

ا [1689] ً َ َ yani diğer bedenler gibi etli, kanlı bir beden; ٌار ُ ise böğürtü demektir. Hasan-ı Basrî demiştir ki: “Cebrâil Aleyhisselâm denizi yardığı gün Samirî onun atının izinden bir tutam toprak aldı ve onu buzağı heykelinin ağzına attı; böylece o, böğürmesi olan bir buzağıya dönüştü.” Hazret-i Ali (r.a.) bu kelimeyi Cim ve Hemze ile cü’âr (ار ) şeklinde okumuştur ki bu, çığlık atma anlamındaki ce’eradan gelir. Ceseden kelimesinin mansup olması, ‘ıclen ke-limesinin bedeli olmasındandır.

[1690] “Görmüyorlar mıydı” yani, onu ilâh edinirlerken onun kendileriy-le konuşmadığını ve onlara yol göstermediğini görmüyorlar mıydı ki ‘denizler mürekkep olsa kelimelerini yazamadan tükenecek olan, akla yerleştirdiği de-lillerle ve indirdiği kitaplarla bütün mahlûkatı hak yola ileten’ Allah’a bunu tercih ettiler!? Daha sonra Allah Teâlâ yeni bir cümleye başlamış ve ُوه ُ َ َّ -bu اyurmuştur ki anlamı şöyledir: Bu yadırgatıcı fiile yöneldiler, fakat zaten “zalim diler” yani ‘her’ şeyi ait olmadığı yere koymaktaydılar; buzağıyı ilâh edinmek bunların ilk vukuatı olmadığı gibi, ilk kötülükleri de değildi.

[1691] ْ ِِ ْ ِ أَ َ ِ ُ א َّ َ -yani buzağıya tapmaktan çok şiddetli bir pişman وَ

lık duyunca… Zira çok pişman olup hayıflanan kimse genelde üzüntüsünden elini ısırır; böylece eli ‘düşülen bir şey’ gibi olur çünkü ağzı elinin üzerine düş-müştür. Yani َ ِ ُ (düştü) fiili, ْ ِ

ِ ْ ِ أَ (ellerine) ifadesine isnat edilmiştir ki, bir tür kinayedir. Muhammed b. es-Sümeyfa’ el-Yemânî [v. 215/830], fiili ma-lum formda sakatafî eydîhim şeklinde okumuştur ki “ısırma fiili elleri üzerinde vâki oldu / ellerini ısırdılar” anlamındadır. Ebû İshâk ez- Zeccâc [v. 311/923] da şöyle demiştir: Mâna, “Ne zaman ki ellerine, yani kalplerine ve gönüllerine pişmanlık düştü…” şeklindedir. Nitekim hasale fî yedihî mekrûhun (elinde kötü bir şey hâsıl oldu) denilir. Oysa kötü şeyin elde hâsıl olması imkânsızdır ancak bu ifadede kalpte ve gönülde hâsıl olan şey elde hâsıl olan ve gözle görülen şeye benzetilmiştir.

[1692] “Yoldan çıktıklarını anlayıp” yani dalâletlerini adeta gözle görür gibi açıkça anlayıp.

[1693] [“Rabbimiz bize merhamet etmezse ve bizi bağışlamazsa” mealindeki ْ َ ْ ئِ َ א َ ْ

ِ ْ َ א وَ ُّ א رَ ْ َ ْ َ ifadesi] Yâ yerine Tâ ile ve Rabbenâyı nida ifadesi olarak nasbet-mek sûretiyle א َ ْ

ِ ْ َ א وَ َّ א رَ ْ َ ْ َ ْ َ ْ ئِ َ (Ya Rabbi! Eğer bize merhamet etmez ve bizi bağışlamazsan) şeklinde de okunmuştur. Bu ifade tıpkı Âdem ve Havva Aleyhimesselâm’ın “Eğer bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen…” [A‘râf

7/23] ifadeleri gibi olup, tövbe edenlerin sözüdür.

150. Âyetin Tefsiri

nim arkamdan ne kadar kötü bir halef olmuşsunuz siz bana böyle!? Rabbinizin emrinde acele mi ettiniz?!” dedi ve levhaları attığı gibi bi-raderinin başından tutup kendisine doğru çekmeye başladı... (Biraderi de) “Ey anamın oğlu!” dedi; “İnan, kavim beni çaresiz bıraktı; az kalsın beni öldürüyorlardı! Sen de düşmanlarımızı sevindirecek şeyler yapma bana! Bu zalim kavimle beni bir tutma!”

151. Âyetin Tefsiri

[1694] el-Esif son derece kızgın demektir. ْ ُ ِْ א ْ َ َ ْ א ا ُ َ א آ َّ َ َ (“Ama ne

zaman ki Bizi öfkelendirdiler, Biz de cezalarını verip hepsini suda boğduk!” [Zuhruf 43/55]) âyetinde de böyle kullanılmıştır. el-Esif kelimesinin üzüntülü anlamında olduğu da söylenmiştir.

[1695] “Halef olmuşsunuz” yani yerime geçmiş, benden sonra halifele-rim olmuşsunuz. Bu hitap ya buzağıya tapınan Sâmirî ve takipçilerine ya da İsrâiloğullarının ileri gelenlerine, yani Hârûn Aleyhisselâm ve onunla birlik-te kalan müminlere yöneliktir. Musa Aleyhisselâm’ın Hârûn Aleyhisselâm’a “Kavmimin içinde benim yerime geç.” [A‘râf 7/142] demiş olması, ikinci ih-timali destekler. Anlam, “Allah’a kulluk yerine buzağıya tapınmak sûretiyle bana ne kadar da kötü halef oldunuz!” ya da “Allah’tan başkasına kulluk edenlere engel olmamak sûretiyle bana ne kadar da kötü halef oldunuz!” şek-lindedir. Şayet “Peki, bi’se (ne kötü) ifadesinin gerektirdiği fâ‘il ve kınamaya konu olan husus hangisidir?” dersen şöyle derim: Fâ‘il gizli olup, mâ halef-tümûnî (bana halef oldunuz) ifadesi onu izah etmektedir. Kınamaya konu olan ise hazf edilmiştir; bi’se hilâfetün haleftümûnîhâ min ba‘di hilâfetikum (halef bırakıldıktan sonra ne kötü bir halefliktir bana bu halef oluşunuz!) şeklinde takdir edilebilir.

[1696] Şayet “Bana halef oldunuz!’ dedikten sonra min ba‘dî (benden sonra) denilmiş olmasının ne anlamı var [birinin halefi elbette ‘ondan sonra’ ge-

lir]?” dersen şöyle derim: Bu ifade, “benden öğrendiğiniz tevhid inancına, yani O’nun ortağı olmadığı ve kulluğun O’na has kılınması gerektiği gibi hu-suslardan sonra” ya da “ben İsrâiloğullarını tevhide yönlendirdikten, ‘bize de onlarınki gibi bir ilâh yap’ sözünü söylediklerinde gözlerini dikmiş oldukları buzağıya tapınma heveslerine engel olduktan sonra” anlamına gelir. Halifenin selefinin yolundan gitmesi, ona muhalefet etmemesi icap eder. Benzer bir kul-lanım, ٌ ْ َ ْ

ِ ِ ْ َ ْ ِ َ َ َ َ (“Sonunda, onların ardından kendilerinin yerine kitaba vâris olan öyle bir nesil geldi ki” [A‘râf 7/169]) âyetinde de vardır. Burada da ْ

ِ ِ ْ َ ْ ِ ifadesi ile, “bu övgüye değer niteliklere sahip kimselerden sonra” anlamı kastedilmiştir.

[1697] Bir kimse bir işi tamamlamadan bıraktığı zaman ‘acile ‘ani’l-emri; aksi için ise, temme aleyhi denilir. Başkası birinin bir işi yarım bırakmasına sebep olunca a‘celehû ‘anhu ğayruhû denilir. Bu fiilde sebeka (geçti) anlamı bu-lunduğu için, tıpkı sebeka gibi [‘An’sız] geçişli olabilir; meselâ ‘aciltü’l-emra de-nilir. ْ כُ ِّ َ رَ ْ ْ أَ ُ ْ ِ َ ifadesi, e-’aciltüm ‘an emri rabbikum (Rabbinizim emrini أَyarım mı bıraktınız?) anlamındadır. Ki o, Musa’nın ahdini ve tavsiyelerini mu-hafaza ederek onu beklemekti; oysa siz, verilen sürenin sonuna gelindiği halde dönmediğimi görerek, içten içe benim öldüğüm kanaati üzerine kurdunuz bu ‘emr’i ve birçok kavmin peygamberlerinin ardından değiştirdikleri gibi siz de-değiştirdiniz! Rivayete göre Samirî buzağıyı yapıp da “İşte sizin ve Musa’nın ilâhı budur!” [TāHâ 20/88] dediği vakit onlara “ Musa asla dönmeyecek, o öldü” demiş. Rivayete göre İsrâiloğulları Musa Aleyhisselâm’ın Tūr’a gidişinin ardın-dan yirmi gün, yirmi gece beklemişler; böylece [gündüzleri ve geceleri birer tam gün sayarak!] kırkı tamamladıklarını düşünmüş ve sonra da yapacaklarını yapmışlar.

[1698] “Levhaları attı.” Buzağı meselesini duyunca o kadar kızdı ve deh-şete düştü ki elindeki levhaları fırlatıp attı. Musa Aleyhisselâm’ın bu kızgınlığı Allah için kızgınlık ve dinine karşı duyarlılığındandır. [Mübarek] zaten çok öf-keli idi; Hârûn Aleyhisselâm ise ona nazaran daha yumuşak yüzlü idi; bu yüz-den, İsrâiloğulları tarafından daha çok seviliyordu. Rivayete göre Tevrat yedi bölümden oluşuyormuş. Musa Aleyhisselâm levhaları atınca kırılmışlar ve altı bölümü kaldırılmış; geriye sadece bir bölümü kalmış. [A‘râf 7/145’de levhalara yazıldığı belirtilen] ‘Her şeyin tafsilatı’ bu kaldırılan bölümlerde bulunuyormuş; [Mâide 5/44’de Tevrat’ta olduğu belirtilen] ‘hidayet ve rahmet’ ise geride kalan bö-lümde bulunuyormuş.

[1699] “Biraderinin başından tutup” yani başındaki saçlarından tutup “kendisine doğru çekmeye başladı” perçeminden çekmeye başladı. Zira bir yandan bu rahatsız edici vak‘a kendisine çok ağır gelmiş, stratejik düşünmesini engellemişti, bir yandan da kardeşinin olanları engelleme konusunda gerekeni yapmadığı kanaatinde idi.

[1700] Ye’bne ümme (Ey anamın oğlu!) ifadesi tıpkı [fetha üzere mebnî] hamse-te ‘aşera ifadesine benzetilerek fetha ile okunduğu gibi [ümmî’deki] izâfet Ya’sının atıldığı gerekçesiyle kesre ile Ye’bne ümmi şeklinde de okunmuştur. İzafet Ya’sı ile ye’bne ümmî şeklinde ve Hemze ve Mim’in kesresi ile ye’bne immi şeklinde de okunmuştur. Hârûn Aleyhisselâm’ın Musa Aleyhisselâm’ın ana-baba bir kar-deşi olduğu söylenir. Bu doğru ise, o zaman “anamın oğlu” demesinin se-bebi, aynı karnı paylaştıklarına [karındaş / kardeş olduklarına] işaret etmektir ki

bu durum şefkat ve rikkati daha çok celbeder ve ifası gereken kardeşlik hakla-rını daha da önemli hale getirir. Ayrıca Musa Aleyhisselâm’ın annesi mümindi.Hârûn bu yüzden, Musa’nın ona nispetini öne çıkarttı. Ayrıca, evladı için nice korku ve zorluklara katlanan da oydu. İşte Hârûn Aleyhisselâm, annesinin hak-kını bu sebeple hatırlatmış olmalıdır.

[1701] “İnan, kavim beni çaresiz bıraktı.” Hârûn Aleyhisselâm onları alıkoy-mak için elinden geleni yapmış, onlara nasihat etmiş, uyarıda bulunmuş, gücü yettiğinde kuvvet kullanarak onları engellemeye çalışmış, fakat sonuçta onu güç-süz bırakmışlardı; bir tek öldürmedikleri kalmıştı. “Düşmanlarımızı sevindire-cek şeyler yapma bana!” Yani beni küçük düşürmen ve kötü davranman tam da onların istediği şeydir; bunu yapma. Bu ifade, fe-lâ yeşmut bi-ye’l-a‘dâ’u (düşman-lar beni dillerine dolayıp yaygara yapmasınlar) şeklinde de okunmuştur. Burada düşmanlar, dillerine dolayıp yaygara yapmaktan men edilmekle birlikte, onun yüzünden düşmanlarının yaygarasına maruz kalmaması gerektiğini belirtmek is-temektedir. “Bu zalim kavimle beni bir tutma!” Beni cezalandırarak, suçlayarak onlarla bir ve dost görme ya da ben onlardan ve zulümlerinden beri olduğum halde benim de o zalimlerden biri olduğumu düşünme.

[1702] Kardeşi kendisine mazeretini beyan edip düşmanların yaygarasını da söyleyince Musa Aleyhisselâm kardeşini razı etmek, kardeşinden razı olduğu-nu yaygaracılara açıkça göstermek ve böylece, onların yaygaralarının neticeye ulaşmamasını sağlamak için “dedi ki: Ya Rabbi! Beni ve biraderimi bağışla.” Kardeşine karşı gösterdiği aşırılıktan dolayı kendisi için af dilemiş, güzel bir şe-kilde kendisine halef olma konusunda kusuru olabilir düşüncesiyle de kardeşi için af dilemiş; her ikisini de rahmetinden ayırmaması, ilâhî rahmetin dünya ve âhirette hep kendilerini kuşatması için dua etmiştir.

152. Âyetin Tefsiri

[1703] “Rablerinden bir gazap ve dünya hayatında bir zillet.” Gazap, bir-birlerini öldürme emri; zillet ise yurtlarından çıkarılmalarıdır. Zira sürgün, zil-let konusunda darb-ı mesel olmuştur. Burada kastedilenin, bunların soylarının -yani Kurayzaoğulları ile Nadîroğullarının- ölüm ve sürgün şeklinde ilâhî gaza-ba uğramaları ve cizye vermekle zillete düşmüş olmalarıdır.

[1704] “İftiracılar” yani Allah’a yalan isnat edenler. Nitekim Samirî’nin, “Sizin de Musa’nın da ilâhı işte budur!” [TāHâ 20/88] sözünden daha büyük bir iftira yoktur.

[1705] “Dünya hayatında” kaydının sadece zillet ile ilgili olması ve “onlara âhirette gazap, dünyada ise zillet erişecektir” anlamının kastedilmiş olması da mümkündür. “Üzerlerine zillet ve meskenet (düşüklük) damgası vurulmuş ve Al-lah’ın gazabına maruz kalmışlardır!” [Bakara 2/61]

153. Âyetin Tefsiri

[1706] Günah ve küfür gibi tüm “kötülükleri işleyip de daha sonra onla-rın ardından” samimiyetle “iman ederek” Allah’a “dönüş yapanlar”, O’na ma-zeret beyan edip özür dileyenler için “senin Rabbin bütün bunların” bütün bu büyük kötülüklerin “ardından elbette bağışlayıcıdır” onların kötülüklerini örtücü, geçmişte yapmış olduklarını tamamen silicidir, “merhametlidir” on-lara cennet nimetini ikram edecektir. Bu, umumi bir hüküm olup buzağıya tapanlar da başkaları da bunun kapsamına girer. Allah Teâlâ burada önce, iş-lemiş oldukları suçun ne kadar büyük olduğunu ifade etmiş, ardında da kendi rahmetinin muazzamlığını bildirmiş, böylece, ne kadar ağır ve vahim olsalar da, bütün günahlar karşısında O’nun af ve ikramının daha büyük ve yüce ol-duğunun bilinmesini istemiştir. Fakat elbette şartının yerine getirilmesi gerek-mektedir ki o da, tövbe ve Allah’a yönelmenin zorunluluğudur. Bunun dışında [af beklemek], aklı başında hiçbir insanın iltifat etmeyeceği boş bir beklentidir, maymun iştahlılıktır!

154. Âyetin Tefsiri

[1707] ُ َ َ ْ ا َ ُ ْ َ َ כَ َ א َّ َ ifadesi bir (Musa’nın öfkesi susunca ) وَbenzetmedir. Burada sanki öfke onu harekete geçiriyor ve “Halkına şunları şunları söyle”, “Levhaları at”, “Kardeşinin saçını tut ve kendine çek” gibi şey-ler söylüyor, daha sonra da bu konuşmaları bırakıyor, tahrik etmeyi terk edi-yormuş gibi anlatılmıştır. Sağlıklı bir karaktere ve sahih bir zevke sahip her insan, bu hususun ancak bu şekilde ifade edilmesini güzel ve fasih [edebî açı-dan nitelikli] bulur. Hem bu ifade belagat sanatının bölümleri kabilindendir. Aksi takdirde, Mu‘âviye b. Kurre’nin [v. 113/731] bu ifadeyi ve lemmâ sekene ‘an Mûse’l-ğadabu ( Musa’dan öfke sakinleşince) şeklindeki okuyuşunda neden insanın gönlü aynı ürpertiyi, aynı edebî harikuladeliği hissetmez olsun ki?!

Ve lemmâ sekete ifadesi ve lemmâ sükkite (öfke tamamen susturulunca), ve lem-mâ üskite (öfke susturulunca) şeklinde de okunmuş olup öfkeyi, Allah ya da kardeşi -mazeret beyan edip suçsuz olduğunu göstererek- susturunca anlamın-dadır. Sonuçta mâna, “öfkesi yatışınca” demektir. İşte, öfkesi yatışınca, atmış olduğu “levhaları aldı. Onların nushasında” yani onlarda yazan şeyde -nüsha kelimesi tıpkı hutbe gibi mef‘ûl anlamında fu‘le vezninde bir kullanımdır-“-sadece Rablerinden korkanlar için…” ْ ِ ِّ َ

ِ ’deki Lâm, mef‘ûlün öne geçmiş olmasından dolayı gelmiştir. Zira fiilin mef‘ûlden sonra gelmesi ona bir zayıflık kazandırır. Bunun bir benzeri َون ُ ُ ْ َ َא ءْ ُّ

ِ (“rüya tabir edersiniz” [Yûsuf 12/43]) âyetinde vardır. Yine le-ke darabtu (sana vurdum sana) ifadesinde de aynı du-rum söz konusudur.

157. Âyetin Tefsiri

[1708] ُ َ ْ َ ُ אرَ ْ ifadesi, “ Musa kavminden (Musa kavmini seçti ) وَاseçti” anlamında olup Min’i hazfetmiş; fiilin anlamını mef‘ûle ulaştırmıştır [hazf u îsāl]. Tıpkı şairin şu ifadesinde olduğu gibi:

Cömertlik açısından insanlar arasından seçilen de bizdendir [yani אل .[ا ا

Söylendiğine göre Musa Aleyhisselâm İsrâiloğullarının on iki boyunun her birinden altışar kişi seçmiş; toplam yetmiş iki kişi olmuşlar. Sonra da “içinizden iki kişi geride kalsın” demiş. Fakat onlar bu konuda birbirleri ile çekişmeye başlayınca, “İçinizden geride kalan da bizimle Tūr’a çıkan kadar sevap alacak.” demiş. Bunun üzerine Kâleb ve Yûşa‘ geride kalmışlar. Rivayete göre seçilebilecek sadece altmış ihtiyar bulabilmiş. Bunun üzerine Allah Teâlâ gençlerden de on kişi seçmesini emretmiş; seçince bu gençler de yaşlanmışlar. Bir başka rivâyete göre içlerinden yirmi kişi dışında di-ğerleri kırk yaşına varmamış fakat cehalet ve çocukluk devirlerini geçmiş kimselermiş. Musa Aleyhisselâm da onlara oruç tutmalarını, kendilerini ve elbiselerini temizlemelerini emretmiş. Sonra onları Rabbinin belirlediği mîkāt için Tūr-i Sînâ’ya çıkarmış. Rabbi ona, İsrâiloğullarından yetmiş kişi ile birlikte gelmesini emretmişti. Musa Aleyhisselâm dağa yaklaşınca üzerine bir bulut kümesi çökmüş ve bütün dağı kaplamış; Musa Aleyhisselâm buluta yaklaşıp içine girmiş. Kavmine, “yaklaşın” demiş; yaklaşmışlar; bulutun içi-ne girip secdeye kapandıklarında Yüce Allah’ın Musa Aleyhisselâm ile konu-şurken ona “yap” - “yapma” gibi emir ve yasaklar bildirirkenki konuşmasını işitmişler. Sonra bulut açılmış… Onlar da Musa Aleyhisselâm’a yönelerek, Allah’ı görme talebinde bulundular. O da onları yadırgayarak nasihat etti; bundan vazgeçirmeye çalıştı. Fakat “Allah’ı açıkça görmeden sana asla iman etmeyeceğiz!” [Bakara 2/55] dediler; “Ya Rabbi! Bana kendini göster de sana bakayım.” [A‘râf 7/143] dedi. Çünkü Allah Teâlâ tarafından bu talebe veri-lecek ret ve yadırgama cevabını işitmelerini istiyordu. Nitekim kendisine, “Beni asla göremezsin.” [A‘râf 7/143] diye cevap verildi ve kendileri ile bir-likte dağ sarsıldı. Hepsi düşüp bayıldılar. Dağ sarsılınca Musa Aleyhisselâm, “Ya Rabbi! Dileseydin beni de onları da daha önce helâk ederdin.” dedi. Ki onun bu ifadesi, Allah’ı görme talebinin ısrarla kendisine yöneltilmesini görmeden önce helâk edilmiş olmayı temenni etme anlamındadır. Bu, tıpkı belli bir işin çok kötü sonuçlarını görünce pişman olan kimsenin “Allah dileseydi bundan önce beni helâk ederdi [yani öleydim de bunları görmeyeydim]” demesi gibidir.

[1709] “İçimizdeki beyinsizlerin işledikleri yüzünden bizi mi helâk ediyor-sun?!” Yani hepimizi, beni ve onları topluca helâk mi edeceksin? Zira Musa Aley-hisselâm Allah’ı görme talebini beyinsizleri caydırmak için dile getirmiştir. Bu talebi cehalet ve beyinsizlikleri yüzünden dile getirenler ise onlardır. “Bu, Senin imtihanından başka bir şey değil.” Yani senin verdiğin bir bela ve imtihandır;

zira sen benimle konuştun, onlar da bunu dinlediler; sonra da bozuk bir kıyas-la ‘konuşma’yı ‘görme’ye mukayese ederek fitneye düştüler ve sapıttılar. “Sen bununla dilediğini dalâlete düşürüyor, dilediğini hidayete erdiriyorsun.” Bu imtihan ile cahilleri, seni bilme konusunda sebat sahibi olmayanları dalâlete düşürüyor, seni bilen ve sabit söz ile sebat üzere olanları ise hidayete erdiriyor-sun. Musa Aleyhisselâm bu olayı Allah tarafından dalâlete düşürme ve hidaye-te sevk etme olarak ifade etmiştir. Çünkü Allah’ın imtihanı onların dalâlete düşmelerine ve hidayete ermelerine sebep olduğu için sanki bu imtihan ile onları Allah dalâlete düşürmüş; Allah hidayete erdirmiş gibi ifade edilmiştir ki bu, sözün geniş mânada [mecazî] kullanımıdır. “Sen bizim velimizsin” işlerimizi ayakta tutan mevlâmızsın.

[1710] “Ve bize hem bu dünyada iyilik” yani afiyet, iyi bir hayat ve kul-lukta muvaffakiyet “yaz” ver, nasip eyle, “hem de Âhirette” cennet nasip et. “Şüphesiz, biz Sana yöneldik” sana yönelip tövbe ettik. Hâde ileyhi - yehûdü, döndü, tövbe etti anlamındadır. Hûd, hâ’id kelimesinin çoğulu olup ‘[Allah’a] dönüş yapan, yönelik olan’ anlamındadır. Şair şöyle demiştir:104

Ey günahları binek edinmiş (günahkâr)! Tövbe et tövbe!Ve tıpkı (gagasını sürekli yere eğen) Hüdhüd gibi secde et secde!

[1711] Ebû Vecze es-Sa‘dî [v. 130/747] He’nin kesresi ile hidnâ ileyke şek-linde okumuştur. Bu, hareket ettirdi, uzattı anlamındaki hâdehû - yehîdühû fiilinden türemiştir. Bu durumda bu kelime ya malum fiil olarak kullanılmıştır ve “Nefislerimizi sana doğru hareket ettirdik, meylettirdik” anlamındadır ya da meçhul fiil olarak kullanılmıştır ve “Sana doğru hareket ettirildik, meylet-tirildik” anlamındadır. Bu şekilde fiilin meçhul kullanımı tıpkı ‘ıdte yâ marîd (geçmiş olsun ey hasta) ifadesindeki ‘ıdte fiili gibidir. Bu fiil, el-’ıyâde (אدة (اkelimesinden meçhul sıygada üretilen fiildir. Bunun işmâm ile ‘ıdte şeklinde okunması ya da ‘ûde’l-marîdu (hasta iyileşti) ve kūle’l-kavlu (söz söylendi) şeklin-de kullanan (lehçelere) göre zammeyi tam çıkartarak‘udte şeklinde okunması da mümkündür. Yine bu lehçeye göre zamme ile hüdnâ okuyuşunun da hâ-dehû - yehîdühû fiilinden meçhul formda olması mümkündür.

[1712] “Benim azabım var ya” azabımın hal ve vasıflarından biri de şudur ki, “Ben ona dilediklerimi” yani hikmet gereği azap edilme-si gereken, affedilmesi mefsedete yol açacağı için söz konusu olmayan kimseleri “çarptırıyorum.” - Hasan-ı Basrî men eşâ’u (dilediklerime) ifa-desini, isâet kökünden men esâ’e (kötülük yapana) şeklinde okumuştur.-104 Zemahşerî’nin kendisi. / çev.

“Rahmetim ise” yani rahmetimin durum ve özelliklerinden biri şudur ki o, her şeye ulaşacak genişliktedir, mümin- kâfir, itaatkar-isyankâr hiç kimse yoktur ki benim nimetlerim içerisinde yüzüyor olmasın. Ama -ey İsrâiloğulları!- ben bu rahmeti ‘size has / sizinle sınırlı’ olmayacak şekilde ahir zamanda Muhammed (s.a.)’in ümmetinden olan ve Bizim bütün âyet ve kitaplarımıza iman eden, bunlardan hiçbirini inkâr etmeyen kimselere yazacağım. “Onlar ki” kendisine özgü / ayrı bir kitap -yani Kur’ân- vahyedeceğimiz “resûle”; o mucizeler sahibi “nebîye uyarlar. O ki kendisine tâbi olan İsrâiloğulları onun güzel niteliklerini “yanlarındaki Tevrat ve İncil’de yazılı bulmaktadır. O ki kendilerine mârufu emreder, münkeri yasaklar; tertemiz ve hoş şeyleri helâl kılar;” haram kılınmış iç yağları ve benzeri temiz şeyleri ya da şeriatta ve hükümde temiz sayılan, Allah adına kesilen hayvanları ve helâl bir şekilde kazanılan şeyleri helâl kılar; “murdar şeyleri ise haram kılar” yani kan, leş, domuz eti ve Allah’tan başkası adına kesilen hayvanlar gibi çirkin şeyleri ya da hüküm itibariye sakıncalı olan faiz, rüşvet ve benzeri çirkin kazançları haram kılar.

[1713] el-Isr, ağırlığından dolayı sahibini olduğu yere çakan, hareketsiz bırakan yük demektir. Bu ifade, onlara yüklenmiş olan -tövbenin kabulü için cana kıymak vb.- ağır mükellefiyetleri ifade eden bir benzetmedir. el-Ağlâl (zin-cirler) ifadesi de onların şeriatlarında bulunan ağır hükümlerdir. Örneği: Kas-ten ya da yanlışlıkla işlenen her türlü cinayet durumunda hiçbir şekilde diyet yolu açılmaksızın, her halükarda kısasın ve suç işleyen uzuvların kesilmesi, el-bise ve deride necaset bulaşan yerin kesilip atılması, ganimetlerin yakılması ve damarlı etlerin yenmesinin ve Cumartesi günü (ibadet dışında her türlü işin) yasaklanması. Atā b. Ebû Rebâh’tan [v. 114/732] şöyle nakledilmiştir: İsrâiloğul-ları namaza kalktıkları zaman ayaklarına mest giyer ve ellerini boyunlarına zin-cirle bağlarlardı. Bazı kimseler köprücük kemiğinde delik açar ve zincirin bir tarafını oraya, diğer tarafını da bir direğe bağlayarak kendini adeta ibadet için hapsederdi. Israhum kelimesi çoğul olarak âsārahum şeklinde de okunmuştur.

[1714] ‘Azzerûhu yani onu korur, düşmanın ona galip gelmemesi için onu savunurlar. Bu kelime tahfif ile ‘azerûhu şeklinde de okunmuştur. el-’Azr men etmek demektir. Ta‘zîr de bundan türemiş olup naslarla miktar ve sınırları belirlenmiş cezaların (hadlerin) bir alt seviyesinde olan ceza anlamına gelir. Bu cezaya ta‘zîr denilmesinin sebebi, onun kişiyi kötü olan şeyi tekrar işlemekten men ediyor olmasıdır. Dikkat edersen, aynı husus had isminde de söz konusu-dur, zira had, men etmek demektir.

[1715] Âyetteki nûr, Kur’ân anlamındadır. Şayet “Onunla birlikte indi-rilen’ ifadesinin anlamı nedir? Kur’ân Cebrâil ile indirilmemiş midir?” dersen şöyle derim: Bunun mânası, “onun nübüvveti ile birlikte inzâl edildi” şeklin-dedir. Çünkü onun peygamberliği Kur’ân ile birlikte, eş zamanlı olmuştur. İfadenin ittebe‘û (tâbi olurlar) fiili ile ilişkili olması da mümkündür ki bu du-rumda mâna, “indirilmiş olan Kur’ân’a uymakla birlikte peygambere de tâbi olurlar; onun sünneti ile amel eder, emir ve yasaklarına uyarlar” şeklinde ya da “ Peygamber nasıl Kur’ân’a uyuyorsa onlar da uyarlar, ona uyma konusunda peygambere eşlik ederler” şeklindedir.

[1716] Şayet “Bu cevap Musa Aleyhisselâm’ın sözüne ve duasına nasıl uy-gun düşmektedir?” dersen şöyle derim: Musa Aleyhisselâm kendisi ve İsrâilo-ğulları için dua edince, kendisine İsrâiloğullarının ru’yetullāhı câiz görmeleri ve Musa Aleyhisselâm eliyle cereyan eden büyük mucizeleri inkâr etmeleri sebe-biyle kınama içeren bir cevap verildi ve bu husus “bizim (bütün) âyetlerimize iman edenlere” [A‘râf 7/156] ifadesiyle dile getirildi. Ve Ehl-i kitap’tan olup da Peygamber (s.a.)’e iman eden Abdullah b. Selâm [v. 43/664] ve bunların neslin-den gelecek benzer kimselerin nitelikleri anlatılarak onlara bir lütufta bulunul-du. İman ve salih amelde ihlâslı olmaları teşvik edilmiş; nesillerinden gelecek olan bu mümin kimselerle birlikte haşredilecekleri, her şeyi kuşatan ilâhî rah-metten nasiplenme konusunda aralarında fark olmayacağı ifade edilmiş oldu.

158. Âyetin Tefsiri

[1717] “Allah’ın hepinize gönderdiği resûlüyüm.” Söylendiğine göre her peygamber hususi olarak kendi kavmine gönderilmiş ancak Peygamber (s.a.)bütün insanlara ve cinlere gönderilmiştir. Buradaki א ً ِ َ ifadesi, ileyküm (size) ifadesinin hali olarak mansuptur.

[1718] Şayet “ِرَْض ْ وَا אواتِ َّ ا כُ ْ ُ ُ َ ي ِ َّ -göklerin ve yerin mül) اkü tamamen kendisine ait olan) ifadesinin i‘rabda mahalli nedir?” der-sen şöyle derim: En uygun ihtimal, bunun gizli bir a‘nî (yani) ile man-sup olmasıdır ki buna medhan (övgü olarak) nasp denilir. Ayrıca bu ifadenin [Allāh lafzına] sıfat olarak mecrur olması da -her ne kadar sıfat ile mevsuf arasında ileyküm cemî’an ifadesi girmiş olsa da- mümkündür.

َ ُ َّ َ إِ رَْضِ ifadesi (.O’ndan başka tanrı yoktur) إِ ْ אواتِ وَا َّ כُ ا ْ ُ ُ َ ي ِ َّ ا(göklerin ve yerin mülkü tamamen kendisine ait olan) ifadesinin bedelidir.

ُ ِ ُ وَ ِ ُ (dirilten ve öldüren) ifadesi de böyledir. Ayrıca َ ُ َّ إِ َ إِ ifa-desinde, bir önceki cümlenin izahı söz konusudur. Zira hakiki anlamda ilâh olan yegâne varlık, evrenin mutlak sahibi olandır. ُ ِ ُ وَ ِ ُ ifadesinde ise Yüce Allah’ın uluhiyet vasfına sahip olan yegâne kudret olduğunun beyanı söz konusudur çünkü böyle bir vasfa sahip olmayan kimse diriltme ve öldürmeye kadir değildir.

[1719] “O’nun sözlerine” yani ona ve daha önceki peygamberlere inzâl edilmiş olan vahiylere ve kitaplara. א tekil olarak kelimetihî şeklinde de כokunmuş olup, Kur’ân’dır. Ya da konuşulan şeyin cinsi [ilâhî söz] kastedilmiştir. Mücâhid b. Cebr’in [v. 103/721] “Burada Meryemoğlu İsa kastedilmiştir” de-diği nakledilir. Kelimenin İsa Aleyhisselâm’ın ve diğer tüm mahlûkatın kendi-sinden yaratıldığı kelime olduğu da söylenmiştir ki o da Yüce Allah’ın kün (ol) fermanıdır. İsa Peygamber’in “Allah’ın kelimesi” olarak isimlendirilmesinin, bunun başkaları için değil de sadece onun için kullanılmasının sebebi, onun yaratılışında başka bir sebebin devrede olmaması, onun meni şeklindeki bir nutfeden yaratılmamış olmasıdır.

[1720] “Umulur ki hidayete erersiniz” yani hidayete eresiniz diye…

[1721] Şayet “Ben Allah’ın sizlere gönderdiği elçiyim’ dedikten sonra ‘O halde, Allah’a da bana da iman edin’ demesi gerekmez miydi?” dersen şöyle derim: İsm-i zahire [resûl] atfedilen sıfatlar ona atfedilebilsin diye, zamirden açık isme dönülmüştür105. Ayrıca iltifat sanatında106 farklı bir edebî güzellik söz konusudur; böylece, iman edilip izinden gidilmesi gereken kişinin, “Allah’a ve sözlerine iman eden ümmî peygamber” olma özelliğinin sahibi olduğu, “bu peygamber kim olursa olsun; ister ben isterse başkası…” diyerek asabiyet duy-gusundan kurtulup insaflı davranan bu peygambere iman etmenin ise herkes için bir zorunluluk olduğu ifade edilmiş olmuştur.

159. Âyetin Tefsiri

105 “Bana iman edin” yerine “şu şu özelliklere sahip olan resûle iman edin” denmiştir. / ed.106 Yani mütekellimden gaibe geçilerek “bana iman edin” demek yerine, “Allah’a ve kitaplarına iman eden

resûle iman edin” buyrulmasında. / ed.

[1722] “ Musa’nın kavminden doğru yolda giden bir topluluk hep olmuş-tur.” Bunlar İsrâiloğullarının [Allah’a] dönüş yapan müminleridir. Allah Teâlâ İsrâiloğulları içerisinde din konusunda şüpheye düşen, sarsıntı yaşayan ve iki büyük günaha, yani buzağıya tapınma ve ru’yetu’llāhı câiz görme günahına yönelen kimselerden söz edince, onlar içerisinde kesin inanç sahibi, dinde se-bat eden, insanlara hak sözü anlatarak doğru yolu gösteren, onları irşat edip kendilerine istikameti gösteren, aralarında adaletle hükmeden, zulmetmeyen bir başka topluluğun da bulunduğunu ifade etmiştir. Ya da Allah Teâlâ , bu İsrâiloğulları soyundan gelip Peygamber (s.a.)’i gören ve ona iman eden mü-minleri kasdetmiş de olabilir.

[1723] Söylendiğine göre İsrâiloğulları peygamberlerini öldürdükleri ve küfre düştükleri sırada on iki boy imiş. Bunların içinden bir boy diğerlerinin yaptığından uzak durmuş ve kendileri ile diğer soydaşlarının arasını açması, kendilerini onlardan saymaması için Allah’a dua etmişler; Allah da onlar için yerden bir tünel açmış; bu tünelde bir buçuk sene boyunca yürümüşler ve nihayet Çin’in ötesinden çıkmışlar. Orada bizim kıblemize yönelen hanif Müs-lümanlar olarak yaşamışlar. Rivayete göre Peygamber (s.a.)’i Cebrâil İsrâ gecesi onların yanına götürmüş, Peygamber (s.a.) onlarla konuşmuş; Cebrâil “Bu ko-nuştuğunuz kişinin kim olduğunu biliyor musunuz?” demiş; “Hayır” deyince “Bu, ümmî peygamber Muhammed’dir.” demiş; derhal iman etmişler ve “Ey Allah’ın peygamberi! Musa Peygamber bize içinizden kim Ahmed’in zamanına yetişirse ona benden selam iletsin diye vasiyet etti.” demişler. Peygamber (s.a.)de Musa Peygamber’in selâmını almış. Sonra da onlara Kur’ân’ın Mekke’de nâzil olan on sûresini okutmuştur. O sırada namaz ve zekât dışında ibadeti farz kılan hiçbir âyet inmemiş olduğu için, Peygamber (s.a.) onlara bulunduk-ları mekânda kalmalarını emretmiş; onlar Cumartesi yasağına uyarlarken artık bunu bırakıp, cuma gününü ibadet günü kabul etmelerini emretmiş.

[1724] Mesrûk b. el-Ecda’ın [v. 63/682] şöyle dediği nakledilmiştir: Bu âyet İbn Mes‘ûd (r.a.)’ın [v. 32/653] yanında okundu. O sırada bir adam, “Ben de onlardanım” dedi. İbn Mes‘ûd da meclisinde bulunan müminlere “Salih olan-larınız arasında bunlarınkine ilave bir şey yapan var mı? Hak sayesinde doğru yolda giden ve âdil davranan var mı [bunlar gibi]?” dedi.

[1725] Âyetin, dünyanın bir köşesinde Musa Aleyhisselâm ümmetinden bu niteliklere sahip bir grup olsa ve onun şeriatına bağlı kalmaya devam etse, bu şeriatın neshedilmiş olduğu bilgisi kendilerine ulaşmamış olsa mazur gö-rülürler, anlamında olduğu da söylenmiştir. Tabiî bu, tamamen farz-ı muhal kabilindendir. Yoksa Peygamber (s.a.)’in şeriatı dünyanın dört bir yanına ulaş-mış; bütün ufukları kaplamış, bütün deliklere sirayet etmiş; Allah Teâlâ Arz’ın doğusunda ve batısında dağ-bayır, dere-tepe, kırsal-şehir herkesi bu şeriattan haberdar etmiş; kulaklarını bununla doldurmuş; onları ilzam edecek deliller ortaya koymuştur; kıyamet günü de hepsini bu şeriattan sorgulayacaktır.

160. Âyetin Tefsiri

[1726] “Onları topluluklara ayırdık” yani aralarında yakınlık ve ülfet az olduğu için onları birbirinden ayırdık; gruplar haline getirdik. ُ ُ א ْ َّ َ tahfif ile kata‘nâhum şeklinde de okunmuştur. ًא א ْ ةَ أَ َ ْ َ ْ َ َ ْ -ifa (on iki boy olarak) اdesi isnetey ‘aşrate kabîleten ifadesi gibidir. el-Esbât, sıbtın çoğulu olup evlatların evlatları anlamındadır. Bunlar Ya‘kūb Aleyhisselâm’ın on iki evladının soyları olan on iki kabile idiler.

[1727] Şayet “10’un üzerindeki sayıların temyizi (yani sayılan şey) tekil olur; âyette çoğul kullanılmasının sebebi nedir? İsney ‘aşera sıbtan denilse olmaz mıydı?” dersen şöyle derim: Böyle denmiş olsaydı, anlam tam ifade edilmemiş olurdu, zira kastedilen anlam, “Onları on iki kabile halinde böldük; her bir ka-bile bir soy (sıbt) değil, birçok soydan oluşuyordu” şeklindedir. Böylece âyette esbâten kelimesi kabîleten kelimesi yerine kullanılmıştır. Bunun bir benzeri şu ifadede de vardır:

Mâlik ile Nehşel’in iki mızrağı arasında

[1728] Ümemen kelimesi isnetey ‘aşrateden bedel olup anlam, onları üm-metler halinde parçalara ayırdık şeklindedir. Çünkü her boy oldukça kalabalık ve büyük bir topluluk sayılırdı. Her biri bir diğerinden çok farklı bir şekilde idare edilirdi; neredeye hiç bir araya gelemezlerdi. İsnetey ‘aşrate ifadesi Şın’ın kesresi ile isnetey ‘aşirate şeklinde de okunmuştur.

[1729] ْ َ َ َ ْ א َ fe’nfecerat anlamındadır; her iki fiil de fışkırmak, çokça su çıkarmak anlamındadır. Şair el-’Accâc [v. 97/716] şöyle demiştir:

[Gözyaşı akıtıyor] kuyudan su çekenin iri kovasının etrafa saçtığı damlalar gibi

[1730] Şayet “fe-Darabe fe’nbeceset (vurdu ve derhal fışkırdı) denilse olmaz mıydı?” dersen şöyle derim: Anlam karışıklığı ihtimali olmadığı için böyle denilmiştir. Ayrıca fışkırmanın taşa vurma emrinin neticesi olarak gerçekleştiği ifade edilmiş; böylece kendisine vahyedilen kişinin, emre uyma konusunda hiç duraksamamış, emri derhal uygulamış olduğu ve [emir uygulandığında suyun çıka-cağından] hiçbir şüphe olmadığı için, vurma fiilini açıkça zikretmeye gerek bile duyulmadığı ifade edilmiştir.

[1731] Küllü ünâsin kelimesi tıpkı isnetey ‘aşrate kelimesi gibi olup bu on iki topluluktan her biri kastedilmiştir. Ünâs, tıpkı ruhāl (ikiz), sünâ (çift), tü’âm (ikiz) ve kardeşleri [rüzâl, nüzâl, büsât, zuhâr, bürâ’, rubâb, zu’âr, ‘urâk, fürâr ve ‘urâm] gibi, kırık çoğul değil topluluk ismidir. Bu kelimenin aslının nâsün şeklinde kırık çoğul olduğu, sükârâ (sarhoşlar) ve ğuyârâ (kıskançlar) kelimelerinde ol-duğu gibi başındaki zammenin de bu kırık çoğuldaki fethadan bedel olduğu da söylenebilir.

[1732] “Ayrıca, üzerlerine bulutu gölgelik yaptık” çölde bulutu üzerlerine gölgelik yaptık. “Yiyin” ifadesi, “onlara yiyin dedik” anlamındadır. “Bize değil, sadece kendilerine zulmediyorlardı.” Nimetlere nankörlük etmek şeklindeki zulümlerinin zararı bize olmamıştır, asıl kendilerine zarar vermişler; zulümleri-nin vebali kendilerine dönmüştür.

162. Âyetin Tefsiri

[1733] ُ ُ َ َ ِ -ifadesi, “onlara şöyle denildiğini hatırlat, hani şöyle den وَإِذْ mişti” anlamındadır. Karye / şehir ise Beytü’l-makdis’tir. Şayet “Aynı olay burada ve Bakara sûresinde [58. âyette] neden farklı ibarelerle anlatılmıştır?” dersen şöy-le derim: Arada çelişki olmadıktan sonra ifadelerin farklılığı sorun teşkil etmez.

Burada א ْ ِ ا ُ َ وَכُ َ ْ َ ْ هِ اِ ا ُ כُ ْ -Şu şehre yerleşin, orada dilediğiniz gibi yi) ا

yin-için) denilmiş; Bakara sûresinde ise [ve yerine] fe-külû denilmiş olması ara-sında bir çelişki söz konusu değildir. Zira onlar şehre yerleştiklerinde ve bu yerleşme hali oradaki yiyeceklerden yemeye sebep olduğunda, hem orada bu-lunmuş hem de oradan yemiş olacaklardı. İster kapıdan girerken hıtta demeleri girişten önce olsun ister sonra olsun; her iki durumda da hem kapıdan girmiş hem de hıtta demiş olacaklardı. Yine, anlatımlardan birinde rağaden (bolca) ifadesinin zikredilmemiş olması, diğerinde zikredilmiş olması ile çelişmez.

[1734] “Hatalarınızı bağışlayalım; ihsan üzere hareket edenlere (ihsanı-mızı) daha da arttıracağız” ifadesinde iki vaat söz konusudur; bağışlama ve artırma. Arada Vav kullanılmamış olması buna mani değildir, zira ikinci cümle “Peki, bağışlamadan sonra ne var?” şeklinde bir farazî soruya cevap olarak yeni başlayan bir cümle şeklinde gelmiş ve “ihsan üzere hareket edenlere (ihsanımı-zı) daha da arttıracağız” denilmiştir. [ ْ ُ ْ

ِ ا ُ َ َ َ ِ َّ لَ ا َّ َ َ ’da] minhum / onlardan ifadesi, daha fazla açıklamak için kullanılmıştır. “Gönderdik” - “indirdik” fiil-leri ile “yanlış yapıyorlar” - “fâsıklık ediyorlar” fiilleri aynı minvaldedir.

[1735] ْ כُِ ئא ِ َ ْ َכُ ْ

ِ ْ َ (Günahlarınızı bağışlayalım) ifadesi;

* yağfir le-kum hatī’âtikum (O, günahlarınızı size bağışlasın) şeklinde, ve meçhul olarak,

* tuğfer le-kum hatāyâkum (hatalarınız size bağışlansın),

* … hatī’âtukum (günahlarınız size bağışlansın) ve

* … hatī’etukum (günahınız size bağışlansın) şeklinde okunmuştur.

166. Âyetin Tefsiri

[1736] “Onlara” yani Yahudilere “sor.” Bu ifade ve selhum şeklinde okun-duğu gibi ves’elhum şeklinde de okunmuştur. Bu soruyla Allah’ın sınırlarını çiğnemeleri ve kadim nankörlükleri kafalarına kafalarına vurulmakta; bunun onlara ait bir bilgi olup sadece ilâhî kitap veya vahiy yoluyla bilinebileceği, kendi kitaplarını okumamış birinin -yani Peygamber (s.a.)’in- onlara bunu ha-ber vermiş olmasından, onun bunları vahyen bildiğini anlamış olmaları gerek-tiği bildirilmektedir. Bunun benzeri, Hemze’nin onay anlamında kullanıldığı e‘adevtum fi’s-sebti (Cumartesi yasağını çiğnediniz ha?) ifadesidir.

[1737] Karye; Eyle’dir. Medyen olduğu da, Taberiye olduğu da söylenmiş-tir. Araplar şehre karye derler. Ebû Amr b. el-’Alâ’nın [v. 154/771], “Karavî yani şehirli olup da Hasan-i Basrî ve Haccâc’dan [v. 95/714] daha fasih olan kimse görmedim.” dediği nakledilmiştir.

[1738] ِ ْ َ ْ ةَ ا َِ א ْ َ ونَ .yani denizin yakınında, kıyı bölgesinde כא ُ ْ َ ِ إِذْ ْ َّ ا

ِ yani Cumartesi günü ile ilgili Allah’ın koymuş olduğu sınırı aştılar ki bu sınır, Cumartesi günü avlanmanın kendilerine yasak edilmiş olmasıydı. ونَ ُ ْ َ ifadesi ya‘tedûne anlamında olup, Tâ Dal’a idğam edilmiş; harekesi de ‘Ayın’a nakledilerek ya‘addûne şeklinde ve i‘dâd (hazırlama) kökünden yu‘iddû-ne şeklinde de okunmuştur, zira av aletlerini Cumartesi günü hazırlıyorlardı. Oysa onlara o gün ibadet dışında hiçbir şeyle meşgul olmamaları emredilmiş-ti. es-Sebt kelimesi, “ Yahudiler Cumartesi avlanmayı terkedip günü ibadetle geçirerek bu güne tazim ettiler” anlamındaki sebeteti’l-yehûdu kullanımından gelmektedir [yani isim değil, masdardır]. Dolayısıyla mâna; “Bu güne tazim konu-sunda haddi aştılar” şeklindedir. ْ ِ

ِ ْ َ مَ ْ َ de “Cumartesi ile ilgili emre tazim ettikleri gün” demektir. َن ُ ِ ْ َ مَ ْ َ ifadesi ve bu ifadenin Ömer b. Abdülaziz وَ[v. 101/720] tarafından [masdar formunda] yevme isbâtihim şeklinde okunması da buna delâlet eder. Bâ’nın zammesi ile lâ yesbütûne şeklinde de okunmuştur. Ali (r.a.) bunu Yâ’nın zammesi ile -esbetûdan- lâ yusbitûne şeklinde okumuştur. Hasan-ı Basrî’nin meçhul olarak lâ yusbetûne şeklinde okuduğu da nakledilir ki bu durumda mâna, “sanki Cumartesi günü onlara gelmiyormuş ve Cumartesi gününe tazimle emrolunmamışlar” şeklindedir.

[1739] Şayet “َون ُ ْ َ ْ ve إِذْ ِِ ْ َ ”?ifadelerinin i‘rabda mahalleri nedir إِذْ

dersen şöyle derim: Birincisi el-karyeden bedel olarak mecrurdur, şehirden maksat, şehir halkıdır. Sanki “şehir halkına Cumartesi yasağını çiğnedikleri zamanı sor” denilmiştir. Bu bedel-i iştimaldir. Ama bu ifadenin ْ َ fiili ile כאya da َة َ

ِ א kelimesi ile mansup olması da mümkündür. İkincisi ise َون ُ ْ َ fiili ile mansuptur. Yine bunun bedelin ardından gelen ikinci bir bedel olması da mümkündür. אن ِ balıklar demektir. Araplar balık anlamında daha çok el-hût kelimesini kullanırlar. א ً َّ ُ “su üzerine çıkmış” demektir. Hasan-ı Basrî’nin, “Balıklar adeta beyaz koçlar gibi kapılarına dayanıyordu.” dediği nakledilmiş-tir. Bir kimse yaklaştığı zaman şera‘a ‘aleynâ fülânün (falanca bize yaklaştı) de-nilir. Yine şera‘tü ‘alâ fülânin fî beytihî fe-ra’eytühû yef‘alu kezâ (falancaya evinde yaklaştım / evine vardım; baktım ki şöyle şöyle yapıyor) denilir.

[1740] Fâsıklık edip durdukları için onları işte böyle şiddetli bir şekilde “imtihan ediyorduk.”

[1741] ْ َ א ونَ ifadesi وَإِذْ ُ ْ َ ye ma‘tūf olup i‘rab bakımından onunla’إِذْ aynı hükümdedir. “Hani, içlerinden bir topluluk” yani o şehir halkından, on-ların salihlerinden, onlara öğüt verme noktasında çok zorluklara katlanmış, adeta zillete düşmüş; sonuçta onların öğüt kabul edeceğinden ümidi kesmiş olan kimseler, öğüt vermekten ümit kesmemiş olan diğer gruba “Allah’ın helâk edeceği” yani köklerini kazıyacağı ve yeryüzünü kendilerinden temizleyeceği veya sürekli kötülük yaptıkları için kendilerini “şiddetli bir azapla cezalandı-racağı bir kavme ne diye öğüt veriyorsunuz ki?!’ demişlerdi…” Bunu, artık öğüdün kâr etmeyeceğini bildikleri için söylüyorlardı. “Onlar da demişlerdi ki ‘bu, Rabbinize karşı bir mazerettir’” yani bizim onlara öğüt vermemiz Allah’a bir özür beyanıdır; emr-i bi’l-ma‘rûf ve nehy-i ani’l-münker konusunda kusurlu olmayalım diye böyle yapıyoruz; “ve belki sakınırlar diye…” Yani umuyoruz ki bir tür sakınma davranışı gösterirler. Ma‘ziratün kelimesi mansup olarak ma‘ziraten şeklinde de okunmuştur. Bu durumda mâna, “Rabbinize (gösteri-lebilecek) bir mazeret olsun diye öğüt veriyoruz” şeklindedir. Ya da i‘tezernâ ma‘ziraten şeklindedir [mef‘ûl-i mutlak].

[1742] “Ne zaman ki unuttular” yani şehir halkı, salihlerin kendilerine verdikleri öğütleri, tıpkı unutkan kişinin unuttuğu şeyi terk etmesi gibi göz ardı ettiler, “Biz de kötülükten men etmeye çalışanları kurtardık” ve kötülük-leri işleyen “zulmedenleri ise berbat bir azapla yakaladık!”

[1743] Şayet “Bunların arasında ‘Niçin öğüt veriyorsunuz ki!?’ diyen grup hangi topluluktandır; kurtulanlardan mı azaba uğrayanlardan mı?” dersen şöyle derim: Bunlar kurtulanlar grubundandır çünkü diğerlerini kötülük iş-lemekten alıkoyan gruptandırlar; söyledikleri sözü ise kötülükleri yapanların halini bildikleri ve onlara öğüt vermekte hiçbir sahih amaç göremedikleri için, onlara öğüt verenlerin neden öğüt verdiklerini, ne sebeple bunu yaptıklarını öğrenmek üzere söylemişlerdir. Bir kötülükten başkasını alıkoymaya çalışan kimse, alıkoymaya çalıştığı kimsenin halini bilir ve çabasının hiçbir tesiri olma-yacağını anlarsa, artık alıkoymaya çalışmak onun üzerine bir görev olmaktan çıkar. Hatta bu durumda alıkoymaya çalışmak abesle iştigal kapsamına gireceği için terk edilmesi gereken bir davranış bile sayılabilir. Düşünsene! Geçitleri tutup eşkıyalık yapan, haraç toplayan kimselerin ya da işkence için eğitilmiş cellatların yanına varıp onlara öğüt vermeye, yaptıkları işten onları vazgeçirme-ye çalışsan bu davranışın hem abes olur hem de kendini alay konusu yapmış olursun. Âyette sözü edilen diğer kimseler [yani öğüt vermeye devam edenler] ise diğerleri gibi tam bir ümitsizliğe düşmedikleri, onların aldığı haberleri alma-mış oldukları ya da işlerinde çok daha aşırı derecede gayretli ve hırslı olduk-ları için öğüt vermekten vazgeçmemişlerdir. Nitekim Allah Teâlâ , elçisi (s.a.)hakkında, “(Resûlüm!) İşbu söze ( Kur’ân’a) iman etmediler diye üzüntünden, arkalarından neredeyse kendini paralayacaksın!” [Kehf 18/6] buyurmuştur.

[1744] Bu ‘topluluk’un [yani ‘Niçin öğüt veriyorsunuz ki?’ diyenlerin] kendile-rine öğüt verilenler olduğu da söylenmiştir. Bunlara öğüt verildiğinde vaizlere; “Hem Allah’ın bize azap edeceğini ve bizi helâk edeceğini iddia ediyorsunuz hem de niçin bize öğüt veriyorsunuz ki?” demiş olmaktadırlar. Anlatıldığına göre İbn Abbâs’ın [v. 68/688] “Keşke bu ‘Niçin öğüt veriyorsunuz ki?’’ diyenlere ne yapıldığını [akıbetlerinin nice olduğunu] bilebilseydim!” demiş; [talebesi] İkrime [v. 105/723] de şöyle demiş: Kendisine dedim ki: “Kurbanın olayım! Bak bunlar o kimselerin yaptıkları şeyi hoş görmemiş, onlara muhalefet ederek ‘Allah’ın helâk edeceği kavme neden öğüt veriyorsunuz ki?!’ demişlerdir.” Bunu ken-disine o kadar tekrarladım ki nihayet ona bu kimselerin kurtuluşa erenlerden olduğunu kabul ettirdim. Hasan-ı Basrî’nin de “İki grup kurtulmuş, bir grup ise helâk olmuştur. Helâk olanlar, balık tutanlardır.” dediği nakledilmiştir.

[1745] Rivayete göre Yahudilere de [aslında] tıpkı bize olduğu gibi Cuma gününe tazim etmeleri emredilmiş fakat onlar bunu Cumarte-si olarak değiştirmişler. Bu yüzden de o gün imtihana tâbi tutulmuş-lar; o güne tazim etmekle emrolunmuşlar ve avlanmaları yasaklanmış.

Cumartesi günleri adeta semiz bir deveyi andıran beyaz, iri balıklar gelir, balıkların çokluğundan su görünmez olur, Cumartesi dışındaki günlerde ise balıklar gelmezmiş. Uzun bir süre bu böyle devam etmiş. Daha sonra İblis onlara gelip, “Size Cumartesi günü sadece balıkları yakalamak yasaklandı; siz de havuzlar yapın, Cumartesi günü balıkları havuzlara doğru yönlendirin, oradan çıkamasınlar; onları Pazar günü alırsınız” demiş. Sonra içlerinden biri [Cumartesi günü] bir balığı yakalayıp kuyruğuna ip bağlayarak, sahildeki bir tahtaya bağlamış, Pazar günü de kızartıp yemiş. Komşusu kızarmış ba-lığın kokusunu alınca ateşe bakmış “Allah sana azap edecek!” demiş. Fakat azaba uğratılmadığını görünce sonraki Cumartesi iki balık almış; böylece halk bunlara derhal azap edilmediğini görünce balık avlamaya, yemeye, tuz-lamaya ve satmaya başlamışlar. Şehir halkı yaklaşık yetmiş bin kişi imiş ve üç gruba bölünmüşler. Yaklaşık on iki bin kişiden müteşekkil bir grup di-ğerlerini bu işten alıkoymaya çalışmış; diğer gruplardan biri “Neden Allah’ın helâk edeceği kavme öğüt veriyorsunuz ki?!” diyen grup, üçüncü grup ise bu günahı işleyen grupmuş. Bunlar bu günahı işlemeye son vermeyince Müslü-manlar “Biz artık sizinle birlikte yaşayamayız!” demişler ve şehri bir duvarla ikiye bölmüşler; bir kapı Müslümanların, diğer kapı ise haddi aşanların ol-muş. Dâvûd Aleyhisselâm da haddi aşanlara lânet etmiş. Bir gün diğerlerini alıkoymaya çalışan (Müslüman) gruptakiler meclislerinde otururken, haddi aşan gruptan kimsenin dışarı çıkmadığını fark etmişler ve “Bunlarda bir hal var, ama?!” demişler; duvarı tırmanarak diğer tarafa bakmışlar; bir de ne gör-sünler, maymuna dönüşmemişler mi!.. Kapıyı açıp yanlarına gittiklerinde maymunlar, insan yakınlarını tanımışlar fakat insanlar maymun yakınlarını tanıyamamışlar. Maymunlar tanıdıkları yakınlarına yaklaşıp elbiselerini kok-lamaya ve ağlamaya başlamışlar; insanlar ise “Biz sana yapma demedik mi?!” demişler; onlar da başlarıyla “evet” işareti yapmışlar. Bunların genç olanları-nın maymuna, yaşlılarının ise domuza dönüştüğü söylenir.

[1746] Hasan-ı Basrî’nin şöyle dediği nakledilmiştir: Vallāhi! Bunlar dün-ya halkının yediği en vahim yiyeceği; dünyada insanı en çok rezil-rüsvâ eden, âhirette de en uzun azaba sebebiyet veren yiyeceği yemişlerdir! -Hâ, Allah’a yemin ederim- aslında, bu kavmin yakalayıp yediği balık Allah katında bir Müslümanı öldürmekten daha büyük bir günah değildir. Fakat Allah [katilin azabı için] belli bir vade koymuştur ve [Kamer 54/46’da belirtildiği gibi] “Ne belalı, ne acıdır o Saat!”

[1747] ٍ ئِ َ şiddetli demektir. Be’use - yeb’esü - be’sen bir şey şiddetlendiği zaman kullanılır. İsm-i fâ‘ili be’îs şeklindedir. Bu kelime [i] hazir vezninde be’is şeklinde ve [ii] orta harfi hafifletilip harekesi ilk harfe nakledilerek bi’s şeklinde de okunmuştur. Bu tıpkı kebid kelimesinin kibd şeklinde okunması gibidir. [iii] Tıpkı zi’bin zîb şeklinde okunması gibi, Hemze Yâ’ya dönüştürülerek bîs şeklinde de okunmuştur. [iv] Hemze’nin kesresi ve fethası ile fey‘al vezninde bey’es ve bey’is şeklinde; [v] bey’isdeki Hemze Yâ’ya dönüştürülüp Yâ’nın ona idğam edilmesi ile -rayyis vezninde- beyyisşeklinde; [vi] heyyin kelimesi heyn şeklinde hafifletildiği gibi bey’isin tahfifi ile beys şeklinde ve [vii] fâ‘il olarak bâ’is şeklinde de okunmuştur.

[1748] “Ama ne zaman ki kendilerine yasak edileni yapmakta küstahça diret-tiler” kendilerine yasaklanan şeyi terk etme konusunda kibirlendiler… Bu ifade

ْ ِ ِّ رَ ِ ْ أَ ْ َ ا ْ َ َ âyetine (Rablerinin emrini küstahça çiğnediler” [A‘râf 7/77]“) وَbenzemektedir. “Biz de onlara ‘Aşağılık birer maymun olun!’ dedik.” Bu ifade “O, bir şey murad ettiği zaman, emri ona ‘Ol!’ demekten ibarettir; anında olmaya baş-lar.” [YâSîn 36/82] âyetindeki gibi, onların maymuna dönüşmüş olduklarını ifade eder. Mâna, “Allah önce onlara şiddetli bir şekilde azap etmiş, onlar bunun ar-dından küstahlık etmişler, o da onları maymuna döndürmüştür” şeklindedir. Bir görüşe göre ا َ َ א َّ َ َ (Ne zaman ki küstahlık ettiler) ifadesi, ا ُ َ א َّ َ َ (Ne zaman ki göz ardı ettiler) ifadesinin tekrarıdır. Şiddetli azap ise maymuna çevrilmedir.

167. Âyetin Tefsiri

[1749] “Hani senin Rabbin … ilân etmişti” karar vermişti. Te’ezzene fiili, [bildirme anlamındaki] îzânın tefe‘ul kalıbıdır. Zira bir işe karar veren kimse onu kendi kendine ifade eder ve yapılacağını bildirir. Bu yüzden, tıpkı ‘alima’llāhu (Allah bildi) ve şehida’llāhu (Allah şahitlik etti) ifadeleri gibi te’ezzene de kasem yerine kullanılmış; bu sebeple de cevabı, kasemin cevabı olarak gelmiştir ki o da َّ َ َ ْ َ َ (muhakkak gönderecektir) ifadesidir. Mâna şöyledir: Senin Rabbin Yahudilere Kıyamet gününe kadar onları azabın en kötüsüne uğratacak kim-seler göndereceğini kendisine bir görev olarak yazmış; kesin olarak kararlaştır-mıştır. Nitekim Yahudiler, Allah Teâlâ Peygamber (s.a.)’i gönderinceye kadar Mecûsî [Pers]lere cizye vermişler; o da onlara cizye vergisi koymuştur ve bu du-rum hâla devam etmektedir; sonsuza107 kadar da devam edecektir. “Üzerlerine gönderecektir” ifadesi, “onlara musallat edecektir” anlamında olup “üzerinize çok güçlü ve acımasız kullarımızı gönderdik” [İsrâ 17/5] âyetindeki gibidir.107 Normalde böyle olmakla birlikte, Âl-i İmrân 3/112’ye göre “Allah’tan ya da insanlardan bir ‘ip’ uzatılırsa

devam etmeyebilir. Nitekim başta İngiltere olmak üzere Batılı devletlerin uzattıkları ‘ip’ ile devletlerini kurmuş; belli bir izzete kavuşmuşlardır. / ed.

169. Âyetin Tefsiri

[1750] “Onları yeryüzünde topluluklara ayırarak birbirlerinden kopardık” yani yeryüzünde fırkalara böldük; nerdeyse onların olmadığı hiçbir belde kal-madı. “İçlerinde salihler de vardı” ki bunlar Medine’de iman eden Yahudiler ya da Çin’in ötesindeki iman etmiş Yahudilerdir; “bunun dûnunda olanlar da…” Yani içlerinde bu niteliğin altında, aşağısında olanlar da vardı ki bunlar fâsık-lar ve kâfirlerdir. Şayet “כ ifadesinin i‘rabda mahalli (bunun dûnunda) دُونَ ذnedir?” dersen şöyle derim: Ref‘tir; bu ifade hazf edilmiş bir başka ifadenin sıfatı olup anlam “onlardan bazıları vardır ki salâhtan aşağı konumdadırlar” şeklindedir. Benzeri [yani gizli bir ifadenin sıfatı olma durumu] ٌم ُ ْ َ אمٌ َ َ ُ َ َّ َّא إِ ِ א َ وَ[Sāffât 37/164] âyetinde de vardır. Zira burada da, “İçimizden hiç kimse yoktur ki belli bir makamı / sınırı olmasın” anlamı kastedilmiştir.

[1751] “Onları güzelliklerle ve kötülüklerle” yani nimet vererek de ceza-landırarak da “denedik; belki dönerler” ve tövbe ederler diye.“Sonunda” söz konusu kimselerin ardından “kendilerinin yerine kitaba vâris olan öyle bir nesil geldi ki…” Bunlar Peygamber (s.a.)’in zamanında yaşayan Yahudilerdir; Tev-rat’ı okur ve içerisindeki emir ve yasaklara, helâl ver haramlara vâkıf olurlar, fakat onunla amel etmezlerdi. “Şu dünyanın gelip geçici metâ‘ını alıyorlardı!” Yani şu ednâyı ve onun çer - çöpe dönüşecek menfaatini alıyorlardı. Hâze’l-ed-nâ ifadesinde bir tahkir ve aşağılama söz konusudur. Ednâ, dünüvv kökünden olup ya yakınlık anlamındadır ve hemen elde ediliveren şey anlamını ifade eder ya da hal itibariyle düşüklük, alçaklık ve azlık ifade eder. Kastedilen, onların hükümleri halka kolaylaştırmak üzere Tevrat’taki kelimeleri değiştirme ( tahrif) karşılığına aldıkları rüşvettir. “Nasılsa ileride bağışlanırız!’ diyerek…” Yani Al-lah bu aldıklarımızdan biri hesaba çekmez diyerek. Buradaki se-yuğferu fiilinin fâ‘ili câr - mecrûr, yani le-nâ ifadesidir. Fâ‘ilin ye’huzûne (alıyorlar) fiilinin mas-tarı olan el-ahz (alma) ifadesi olması da mümkündür.

وهُ [1752] ُ ُ ْ َ ُ ُ ْ ِ ضٌ َ َ ْ ِِ ْ َ ifadesindeki Vav, hal Vav’ıdır, yani tövbe وَإِنْ

etmeksizin, aynı fiillere tekrar tekrar döndükleri halde mağfiret ümit ediyor-lardı. Oysa günahların affedilmesi ancak tövbe ile mümkündür, günahta ısrar eden için bağışlanma söz konusu değildir.

[1753] “Peki, onlardan kitap sözü alınmamış mıydı?!” Kastedilen, Tev-rat’taki “Kim büyük günah işlerse, tövbe etmedikçe affedilmeyecektir!” ifa-desidir. “Ve onlar kitaptaki bu sözü okumamışlar mıydı?!” Yani Tevrat’taki; günahın bağışlanması için tövbenin şart olduğu hükmünü. Gördüğün gibi Mücbire’nin [günahkârların ‘tevbe şartı aranmaksızın’ bağışlanabileceği şeklindeki] gö-rüşü, Yahudi görüşünün birebir aynısıdır.

[1754] Mâlik b. Dînâr Rahimehu’llāh’ın [v. 131/748’den önce] şöyle dediği nakledilmiştir: İnsanlara öyle bir zaman gelecek ki kendilerine emredilen şey-lerde kusur ettikleri zaman, “Nasılsa bağışlanırız! Çünkü biz Allah’a hiç şirk koşmadık.” diyecekler. Tek yaptıkları, bağışlanacaklarını tamah etmek olacak; gözlerinde en hayırlıları taviz verenleri olacak. İşte, bu ümmetin bu tipleri, Yüce Allah’ın âyette zikrettiği kimseler gibidir.

[1755] Rüşvetten ve Allah’ın haramlarından sakınan “müttakîler için Âhi-ret yurdu” şu bayağı dünya menfaatinden “daha hayırlıdır.”

אب [1756] כ ا ا ifadesi vurrisu’l-kitâb (teker teker (kitaba vâris oldular) ورkitaba vâris kılındılar) şeklinde; ellâ yekūlû (söylemeyeceklerine dair) ifadesi ellâ tekūlû (söylemeyeceğinize dair) şeklinde; derasû (okudukları) ifadesi tedâ-resû anlamında iddâresû (eğitimini aldıkları) şeklinde; e-fe-lâ ta‘kilûn ifadesi ise hem Yâ ile hem de Tâ ile okunmuştur. [Hâla akletmeyecekler mi?! / Hâla akletme-yecek misiniz?!]

[1757] Şayet “ َّ َ ْ َّ ا ِ إِ ّٰ َ ا َ ا ُ ُ َ -Allah hakkında gerçek neyse sa) أنَْ dece onu söyleyeceklerine dair) ifadesinin cümledeki konumu nedir?” dersen şöyle derim: ِאب ْכِ אقُ ا ِ ifadesine ma‘tūftur. ِאب ْכِ אقُ ا ِ ise Allah’ın kitabında zikredilmiş olan misak demektir. Bu ifadede, “kişinin tövbesiz de bağışlana-bileceği”ni kabul etmenin, kitapta yapılan antlaşmadan çıkmak, Allah’a iftira etmek ve O’nun adına hak olmayan bir şey uydurmak sayılacağı anlamı bu-lunmaktadır. İşte ِאب ْכِ אقُ ا ِ ifadesi bu şekilde tefsir edildiği zaman, ا ُ ُ َ أنَْ َّ َ ْ َّ ا ِ إِ ّٰ َ ا َ ifadesi de bunun mef‘ûlün lehi olur; anlamı da, “Allah adına ger-

çeğin dışında bir şey söylememeleri için” şeklinde olur. En’in müfessire olması ve ا ُ ُ َ ifadesinin nehiy olması da mümkündür; adeta “[Kendilerinden söz alınıp] ‘Allah adına gerçeğin dışında bir şey söylemeyin’ denmedi mi bunlara?!” buyrulmuş olmaktadır.

[1758] Şayet “ ِ ِ א ا ُ :ifadesi neye ma‘tūftur?” dersen şöyle derim وَدَرَ

ْ ِ ْ َ َ ْ َ ْ ُ ْ َ ifadesine ma‘tūftur. Zira bu ifade (?onlardan alınmamış mıydı) أَ“alınmıştı” anlamında bir onaylama cümlesidir; adeta “Onlardan kitap sözü alınmıştır ve onun içindekileri okuyorlardı.” denilmektedir.

170. Âyetin Tefsiri

אبِ [1759] ْכِ א ِ نَ כُ ِ ْ ُ َ ِ َّ ifadesi hakkında iki ihtimal (kitaba sarılanlar) وَاvardır. İlkine göre bu ifade mübteda olarak merfû‘dur; haberi ise “böyle ıslaha çalışanların mükâfatını Biz asla zayi etmeyiz” cümlesidir. Bu durumda anlam, “Bu kimselerin mükâfatını Biz asla zayi etmeyiz.” şeklindedir. Zira “ıslaha çalı-şanlar” ifadesi, “kitaba sımsıkı sarılanlar” anlamındadır. Tıpkı “ İman edip salih amel işleyenlere gelince, şüphesiz Biz ihsan üzere hareket edenlerin ecrini zayi etmeyiz” [Kehf 18/30] âyetindeki gibi. İkinci ihtimal ise bu ifadenin َن ُ َّ َ َ ِ َّ ِ (“ Müttakîler için” [A‘râf 7/169]) ifadesine ma‘tūf olarak mecrur olması ve “böy-le ıslaha çalışanların mükâfatını Biz asla zayi etmeyiz” cümlesinin ara cümle olmasıdır. َن כُ ِ ْ ُ (kitaba sarılanlar) fiili َن כُ ِّ َ ُ (kitaba sımsıkı sarılanlar) şek-linde şedde ile de okunmuştur ki Übeyy b. Kâ‘b’ın [v. 33/654] ve’llezîne messekû bi’l-kitâb şeklindeki okuyuşu da bunu destekler. “Kitaba sımsıkı sarılmak her türlü ibadeti kapsamaktadır; namazı dosdoğru kılmak (ikāme-isalât) buna dâ-hildir; o halde namazı dosdoğru kılmak neden ayrıca zikredilmiştir?” dersen şöyle derim: Namazı dosdoğru kılmanın ayrıcalığını ortaya koymak üzere böy-le denilmiştir, zira namaz dinin direğidir; küfür ile iman arasındaki ayraçtır. İbn Mes‘ûd (r.a.) [v. 32/653], vellezîne’stemsekû bi’l-kitâb (kitaba yapışan, yani delili ondan çıkartanlar) şeklinde okumuştur.

171. Âyetin Tefsiri

[1760] “Hani, o dağı üzerlerine kaldırmıştık” yerinden koparıp yükselt-miştik. Tıpkı “ Tūr’u üzerlerine kaldırdık” [Nisâ 4/154] ifadesindeki gibi. Kişi süt kırbasını, içindeki kaymağı çıkarmak için silkelediği zaman, neteka’s-sikā’e denir. ez-Zulle seni gölgeleyen bulut ya da tavan türü her şeydir. Bu kelime Tâ ile et-tulle şeklinde de okunmuştur ki bu durumda kelime, yönelmek anlamın-daki etallehû ‘aleyhi ifadesinden türemiş olur.

[1761] “Tepelerine düşecek sanmışlardı” yani tepelerine düşeceğini anla-mışlardı. Zira Tevrat’ın hükümleri ağır ve zor olduğu için kabul etmek iste-memişler; Allah da Tūr’u bir fersaha bir fersah ebadındaki karargâhlarını kap-layacak şekilde üzerlerine yükselterek “Ya içindekilerle birlikte Tevrat’ı kabul edersiniz ya da bu dağ başınıza düşer!” demişti. Onlar da dağa baktıklarında her biri yere kapanıp sol kaşı üzerine secde etmiş, sağ gözü ile de üzerlerine düşeceğinden korkarak dağa bakmıştı. Bu sebeple, sol kaşı üzerine secde et-meyen Yahudi göremezsin. Yahudiler, “Bizden cezanın kalkmasına sebep olan secde budur.” derler. Musa Aleyhisselâm, içerisinde Allah’ın kitabı olan levhaları açtığı zaman sarsılmadık tek bir dağ, ağaç ve taş kalmadı. Bu sebeple de Tevrat okunduğu zaman sallanıp başını eğmeyen Yahudi göremezsin.

[1762] “Size verdiğimizi tutun” ifadesinde bir söyleme fiili mündemiçtir, yani size verdiğimizi tutun dedik. Veya şöyle diyerek: Size verdiğimiz kitabı, içerdiği zorluklara ve yüklediği mükellefiyetlere katlanma konusunda kararlılık göstererek, “kuvvetle tutun ve içindeki” emir ve nehiy“leri aklınızdan çıkart-mayın” onları göz ardı etmeyin. İfade “ondaki büyük sevap kazanmaya yöne-lik teşvikleri düşünerek ona rağbet edin”, ya da “size verdiğimiz bu muazzam kanıtı gücünüz yettiğince güçlü bir şekilde tutun” anlamları kastedilmiş de olabilir. Bu durumda ifade, “Göklerin ve yerin sınırlarını delip geçin, gücünüz yetiyorsa...” [Rahman 55/33] âyeti gibi olmaktadır. “Ve onun içindeki” mutlak kudrete dair delili üzerinde “düşünün ki” içinde bulunduğunuz durumdan “sa-kınasınız.” İbn Mes‘ûd (r.a.) [v. 32/653 ve’zkurû ifadesini] ve tezekkerû (düşünüp ders çıkartarak) şeklinde okumuştur; ayrıca, ve tezekkerû (düşünüp ders çıkar-tın) anlamında ve’zzekkerû şeklinde de okunmuştur.

174. Âyetin Tefsiri

[1763] ِْ رِ ُ ُ ْ ِ ifadesi َآدَم ِ َ ’den parçanın bütünden bedel kılınması şek-

linde bedeldir [yani soylar, Âdemoğullarından -yani bir parçaları olan sırtlarından- çıkar-tılmaktadır]. Âdemoğullarının sırtlarından soylarının alınması, soyların nesil nesil sulplerinden çıkartılmaları ve kendi aleyhlerine şahit tutulmaları demektir.

[1764] “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” demişti de “Elbette... Şahitlik et-mekteyiz” demişlerdi.” “Zürriyetlerin Âdemoğullarının sırtlarından çıkartılması” nesilden nesile babalarının sulplerinden çıkartılması ve kendi aleyhlerine şahit tutulması anlamındadır. “Ben sizin Rabbiniz değil miyim? Elbette… (Buna) şa-hitlik etmekteyiz” diyaloğu temsilî olup, böylece, anlaşılması güç bir olgu insanın hayalinde canlandırılmış olmaktadır (tahyîl). Bununla, Allah’ın insanların önüne, yegâne Rableri olduğuna dair deliller diktiği; insanın da -doğruyla yanlışı ayırt etsin diye Allah tarafından emrine verilen akıl ve basiret araçları ile- buna tanıklık ettiği anlatılmaktadır. Onları bir nevî kendi aleyhlerine şahit tutmakta; soru sor-mak amacıyla değil, onlara doğru cevabı ikrar ettirmek için “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” demekte; insanlar da sanki “Elbette… Bizim Rabbimiz sensin; ken-di aleyhimize tanıklık ettik ve Senin yegâne [Rabbimiz] olduğunu ikrar eyledik.” demektedirler. Gerek Allah kelâmında gerek resûlünün sözlerinde gerekse Arap dilinde temsilî anlatım yaygındır. “Bizim bir şey dilediğimiz zamanki sözümüz, ona ‘Ol’ demekten ibarettir; anında olmaya başlar.” [Nahl 16/40] ve “Sonra, duman halindeki göğe yönelmiş; ona ve Arz’a ‘Gönüllü ya da gönülsüz ikiniz de gelin.’ de-miştir... İkisi de (Allah’ın bu yaratma irâdesine boyun eğerek lisân-ı hâlleriyle) ‘Gö-nüllü geldik’ demişlerdir.” [Fussilet 41/11]) âyetleri de bunun naziridir. Yine şairin;

[At hızlı gitmeye başlayınca, sırtına bağlanan] geniş kayışlar,(sürücünün) karnına: “İyice sarıl, yapış!” dediğinde…Sabâ rüzgarı buluta dedi ki; gürle!

sözü gibi. Bilinmektedir ki burada herhangi bir ‘deme’ yoktur, sadece mâna temsil ve tasvir edilmektedir.

ا [1765] ُ ُ َ ْ ifadesi mef‘ûlün lehtir, yani “Kıyamet (ya da dersiniz diye) أَgünü ‘Bizim bundan haberimiz yoktu!’ Bunu fark etmedik” ya da “Aslında, daha önce bizim atalarımız şirk koşmuşlar; biz ise onların ardından gelen bir nesiliz. bu yüzden biz de onlara uyduk” demenizi istemediğimiz için doğruluğuna aklın şahitlik edeceği bu delilleri var ettik. Çünkü tevhide dair delilleri ortaya koymak ve dikkatlerin bu delillere çekilmesi her zaman kendileri ile birlikte gerçekleşmiş-tir. Bu yüzden, delillerden yüz çevirip taklide yönelme ve ataların izinden gitme konusunda mazeretleri olamaz. Tıpkı, atalarının da tevhid delilleri önlerinde ol-duğu için şirk koşma konusunda bir mazeretleri olmadığı gibi…

[1766] Şayet “ Âdemoğulları ve zürriyetleri kimlerdir?” dersen şöyle derim: “ Âdemoğulları” ile Allah’a şirk koşan ve “ Üzeyir Allah’ın oğludur” diyen Yahu-dileri, “zürriyetleri” ile de Peygamber (s.a.) döneminde yaşayan ve atalarının izinden giden Yahudileri kasdetmiştir. “Aslında, daha önce bizim atalarımız şirk koşmuşlardı” ifadesi, âyetin Müşrikler ve evlatları hakkında olduğuna de-lildir. Âyetin kendilerine atfedildiği âyetler ile ona atfedilen aynı tarz ve üsluba sahip sonraki şu âyetler ise âyetin Yahudilerden söz ettiğine delâlet etmektedir:

* “Onlara o şehrin durumunu sor…” [A‘râf 7/163] * “Hani, içlerinden bir topluluk ‘Allah’ın [helak edeceği ya da sert biçimde azap

edeceği] bir kavme ne diye öğüt veriyorsunuz ki?!’ demişlerdi…”[A‘râf 7/164] * “Hani senin Rabbin kesin bir dille ilân etmişti ki...” [A‘râf 7/167]

* “Hani, o dağı tıpkı bir gölgelik gibi üzerlerine kaldırmıştık da…” [A‘râf 7/171] ve

* “(Resûlüm!) Âyetlerimizi kendisine verdiğimiz… kişinin haberini on-lara oku.” [A‘râf 7/175]

[1767] “Sen şimdi, bu bâtılı icat edenlerin yaptıkları yüzünden bizi mi helâk edeceksin?!” Yani bizim şirk koşmamızın sebebi onlardır. Şirki onlar icat etti; bu konuda öncülük ettiler ve şirki bir gelenek olarak bize bıraktılar.

[1768] “İşte Biz âyetleri(mizi)” onlara “böyle”sine açık ve tafsilatlı bir şe-kilde “açıklıyoruz; belki” şirkten dönerler” yani dönmelerini isteyerek böyle açık açık anlatıyoruz.

[1769] Zürriyâtihim (onların soylarını) ifadesi, zürriyetehum (onların so-yunu) şeklinde tekil olarak; en tekūlû (dersiniz diye) ifadesi ise Yâ ile en yekūlû (derler diye) şeklinde de okunmuştur.

176. Âyetin Tefsiri

[1770] “Âyetlerimizi kendisine verdiğimiz halde, onlarla alâkasını kesen kişinin haberini onlara” yani Yahudilere “oku.” Bu zât, İsrâiloğulları âlimlerin-den biridir. Söylendiğine göre Kenanlı olup adı Bel‘am b. Bâ‘ûrâ imiş. Kendi-sine Allah’ın kitaplarından bazılarına dair ilim verilmişti. Ancak âyetleri inkâr edip, arkasına atarak onlarla alakasını kesmiş ve bu sebeple şeytan onun peşine takılmış; ona musallat olup adeta onun yoldaşı olmuştur; bu yüzden, o da az-gınlardan, yani sapkın kâfirlerden olmuştur. Ya da şeytan ona kendi adımlarını takip ettirmiş, onu peşine takmıştır. [ ُ َ َ ْ (onu peşine taktı) ifadesi] “onu takip etti” anlamında fe’tteba‘ahû şeklinde de okunmuştur. Rivayete göre kavmi bu kişiden Musa Aleyhisselâm ve beraberindekiler aleyhine dua etmesini istemiş; o bundan kaçınmış ve “Beraberinde meleklerin olduğu bir kişiye nasıl beddua ederim!?” demiş; ama o kadar ısrar etmişler ki sonunda bu bedduayı yapmış!

[1771] “Dileseydik, o” âyetler “sayesinde onu yükseltirdik” yani bu âyet-lerle yüceltir; birr sahibi (iyi) âlimlerin konumuna yükseltirdik. “Fakat o, arzu ve ihtiraslarına uyarak yere saplandı!” Dünyaya meyletti; dünyaya rağbet etti. “Sefalete meyletti”ği de söylenmiştir. Şayet “Nasıl oldu da, yükseltilmesini, yükseltilmeyi hak edeceği kendi fiillerine değil de Allah’ın dilemesine bağladı?” dersen şöyle derim: Mâna “Âyetlerle amel etmeye bağlı kalsaydı, onlarla ala-kasını kesmeseydi onu o âyetlerle yükseltirdik” şeklindedir. Zira Allah’ın onu yükseltmeyi dilemesi, onun âyetlere bağlı kalmasına tâbidir; Allah’ın dilemesi bu sebeple zikredilmiştir. Ama kastedilen, Allah’ın dilemesinin sebebi olan, bu dilemenin kendisine bağlı olduğu şeydir. Adeta “Âyetlere bağlı kalsaydı, onu bununla yükseltirdik.” denmektedir. Nitekim dikkat edersen, “Fakat o [arzu ve ihtiraslarına uyarak] yere saplandı” ifadesinde ilâhî irade, onun kendi fiili olan ‘yere saplanma’ya bağlanmıştır. Bu yüzden, “dileseydik” fiilinin, bizzat o kulun fiili olan bir mânada olması gerekir. Mâna, zahiren anlaşıldığı şekilde olsaydı, o zaman “Dileseydik onu yükseltirdik, fakat dilemedik.” denilirdi.

[1772] “Artık onun hâli köpeğin hâli gibidir” yani onun alçaklık ve düş-künlük nümunesi olan sıfatı, tıpkı köpeğin o en zelil ve alçak halindeki sı-fatı gibidir ki köpek bu halinde sürekli, ister kendisine karşı hamle yapılsın, saldırılsın ve saldırması sağlansın, ister hiç müdahale edilmeden kendi haline bırakılsın her halükarda dilini sarkıtıp solumaktadır. Zira diğer hayvanlar sa-dece tahrik edildikleri, galeyana getirildikleri zaman dillerini çıkartıp solurlar, aksi takdirde böyle yapmazlar; köpek ise her iki durumda da dilini çıkartıp solumaya devam eder. Bu yüzden, buradaki sözün aslında “Dileseydik, o âyet-ler sayesinde onu yükseltirdik fakat o, arzu ve ihtiraslarına uyarak yere sap-landı. Biz de onu alçalttık, konumunu düşürdük.” şeklinde olması gerekirdi.

Fakat “biz de onu alçalttık, konumunu düşürdük” demek yerine “Artık onun hâli köpeğin hâli gibidir.” ifadesi konuldu ve böylece onun çok daha vahim bir şekilde ‘düşürülmüş’ olduğu ifade edildi. Zira onun köpeğin en zelil ve alçak haline benzetilmiş olması bu mânadadır. İbn Abbâs’ın “Köpekler ödlek olur; üzerine varılsa da varılmasa da solur!” dediği nakledilmiştir. Bir görüşe göre bu ifadenin anlamı şöyledir: “Sen ona öğüt versen de vermesen de o yine sapkın-dır, tıpkı kovsan koşarak soluyan, olduğu halde bıraksan yine soluyan köpek gibi!” Şayet “Şart cümlesinin [... mânası, i‘rabda mahalli nedir?” dersen [إن şöyle derim: Hal olarak mansuptur; sanki “her iki halde de soluyan ve sürekli bir zillet halindeki köpek misalidir” denilmiştir.

[1773] Söylendiğine göre Bel‘am, Musa Aleyhisselâm’ın aleyhine dua ettiği zaman dili çıkmış ve göğsü üzerine düşmüş; köpek gibi solumaya başlamış.

[1774] “İşte, Bizim âyetlerimizi yalanlayan kavmin hâli böyledir!” Yani Tevrat’ta Allah resûlü Peygamber (s.a.)’in özelliklerini, mu‘ciz Kur’ân ve için-dekilere dair müjdeleri okudukları, onun gelişinin yaklaştığını insanlara müj-deleyip, [millete karşı] onunla zafer umdukları halde âyetlerimizi yalanlayan Ya-hudilerin durumu budur!.. O halde Bel‘am’ın bunların hikâyesine benzeyen hikâyesini “anlat! Belki düşünürler” de onun yolundan gidip tıpkı onun gibi yoldan saptıkları takdirde onun akıbetine uğrayacak olmaktan sakınırlar ve senin bunu ancak vahiy yoluyla öğrenmiş olabileceğini anlarlar; böylece, senin peygamberliğin hakkındaki güçlü kanaatleri iyice pekişir ve aleyhlerindeki de-lil kendileri için iyice bağlayıcı ve kabulü kaçınılmaz olur.

177. Âyetin Tefsiri

[1775] “… bu kavim mesel olarak ne kötüdür”, yani bu kavmin durumu ne kötüdür ya da bu kavmin benzeri olan kimseler ne kötüdür. Âsım el- Cah-derî [v. 127/745] bu ifadeyi sâ’e meselü’l-kavmi (bu kavmin durumu ne kötüdür) şeklinde okumuştur. َن ُ ِ ْ َ ا ُ ْ כא ُ َ ُ ْ -ifa (ve sadece kendilerine zulmeden) وَأَdesi ya ا ُ َّ ifadesine ma‘tūftur ki bu durumda sıla cümlesinin (yalanlayarak) כَkapsamına dâhil olur ve anlam, “hem Allah’ın âyetlerini yalanlayan hem de kendilerine zulmeden, bu ikisini bir araya getiren kimseler” şeklinde olur. Ya da sıla cümlesinden bağımsız ayrı bir cümle olur; bu durumda da anlam, “ya-lanlamak sûretiyle sadece kendilerine zulmediyorlardı” şeklinde olur. Mef‘ûlün bihin [ ْ ُ َ ُ ْ -öne alınmış olması, ihtisas ifade eder; adeta “zulmü salt kendileri [أَne ettiler, zulümleri kendilerinden başkasına sirayet etmedi” denmiştir.

178. Âyetin Tefsiri

[1776] “Hidayete eren odur” ifadesi lafza, “bunlardır işte hüsrana uğra-yacaklar!” ifadesi ise mânaya hamledilmiştir [Men, lâfzan tekil, anlam bakımından çoğuldur].

179. Âyetin Tefsiri

[1777] “Birçok cin ve insan…” Bunlar Allah’ın kendileri için lütuf olmaya-cağını bildiği, kalpleri mühürlü kimselerdir ki Allah bunların, zihinlerini hakkı tanımaya yönlendirmemiş; kendilerini gözleri ile Allah’ın yarattığı mahlûkata ib-ret nazarıyla bakmayan, okunan ilâhî âyetleri tedebbür maksadıyla dinlemeyen, sanki kalp anlayışından, göz görmesinden ve kulak işitmesinden yoksun kim-seler kılmış; küfürde iyice dibe battıkları ve bunda inatları çok şiddetli olduğu, kendilerinden sadece cehennem ehli kimselerin fiilleri sadır olduğu için onların “cehennem için yaratılmış mahluklar” olduğunu ifade etmiş; böylece onların ce-henneme girmeye sebep olan şeylere iyice dalıp gitmiş olduklarını, kendilerini cehenneme müstahak kılacak şeylere büsbütün kapıldıklarını göstermiştir. Bu anlamda bu ifade tıpkı Ömer (r.a.)’ın Halid b. Velid’e yazmış olduğu mektupta yer alan “Bana ulaştığına göre Şamlılar sana şarapla yoğrulmuş bir hamam lifi almışlar. Ey Muğire ailesi! Öyle zannediyorum ki sizler cehennem için yaratıl-mışsınız!” şeklindeki sözüne benzer. Yine bazı işlere iyice dalıp gitmiş, o işlerde derinleşmiş olan kimse hakkında, “Falanca sadece şu iş için yaratılmış.” denilir. Âyette maksat Yahudilerin Peygamber (s.a.)’in vaat edilmiş peygamber olduğunu bildikleri halde onu inkâr etmek gibi büyük bir hata işleme şeklindeki hallerini betimlemek, onların sanki cehennem için yaratılmış ve asla kendilerinden iman sadır olmayan güruha dâhil olduklarını ifade etmektir.

[1778] Anlamamak, ibret nazarıyla bakmamak ve tedebbür maksadıyla dinlememek konusunda “Bunlar tıpkı hayvan gibidirler, hatta” anlama, ibret alma ve işin önünü - ardını derinlemesine düşünme konusunda hayvanlardan bile “şaşkındırlar. Bunlardır işte gafiller!..” Yani gafletin şahikasında, son nok-tasında bulunanlar! Denilmiştir ki hayvanlar, kendilerine fayda ve zarar verecek şeyleri anlarlar ve anladıkları bazı şeylere bağlı kalırlar; bu kimseler ise, içlerin-den çoğu inatçı olduğunu bilir, ama yine de kendini ateşe atar.

180. Âyetin Tefsiri

[1779] “En güzel isimler Allah’ındır.” Bunlar isimlerin en güzelleridir. Çünkü Allah’ı yüceltme ve takdis etme gibi güzel mânalara delâlet ederler. “O’na bu isimlerle dua edin” yani O’nu bu isimlerle isimlendirin. “O’nun isimlerini eğip bükenleri bırakın.” Allah’ı isimlendirme konusunda haktan ve doğrudan sapan ve onu en güzel isimler dışında başka isimlerle isimlendiren kimselerin verdiği isimleri terk edin. Zira onlar ya Allah’ı, hakkında câiz ol-mayan şeylerle isimlendirirler; nitekim bedevilerin cehaletlerinden dolayı, yâ ebe’l-mekârim (ey ikramların babası), yâ ebyeda’l-vechi (Ey ak yüzlü), ya nahiyyü (ey kibriya sahibi) şeklinde ifadeler kullandıklarını duymaktayız. Ya da onlar [ Müşrikler] yâ Allah dedikleri halde yâ Rahmân dememek gibi, bazı güzel isim-lerini kullanmaktan kaçınırlar. Nitekim “De ki: ister Allah diye çağırın, ister Rahman diye çağırın; hangisi ile çağırırsanız çağırın; en güzel isimler O’na aittir.” [İsrâ 17/110] buyrulmuştur. Yine burada, “en güzel nitelikler Allah’a ait-tir; bunlar onun adalet, hayır, ihsan, mahlûkata benzememe gibi sıfatlarıdır. Siz de O’nu bu niteliklerle vasfedin, O’nun sıfatları konusunda eğriliğe sapan ve O’nu çirkin işleri dilemek, kötülükleri ve fuhşiyatı yaratmak ve teşbih kap-samına girecek görülme ve benzeri niteliklerle vasfedenleri bırakın” anlamı-nın kastedilmiş olması da mümkündür. Allah’ın isimlerini eğip bükmelerinin, putlara ilâh demeleri, el-Lât ismini Allāh isminden, el-’Uzzâ ismini de el-’Azîz isminden türetmeleri olduğu da söylenmiştir.

181. Âyetin Tefsiri

[1780] Allah Teâlâ “Biz Cehennem için birçok cin ve insan yarattık.” [A’râf 7/179] buyurup, cinlerden ve insanlardan birçoğunun cehennem ehlinin amel-lerini işlediklerini haber verince, burada da bunu takiben; “Yarattıklarımız ara-sında hak ile hidayet bulan bir topluluk da vardır.” buyurmuştur. Peygamber (s.a.)’in bu âyeti okuduğunda şöyle buyurduğu nakledilmiştir: “İşte bu sizin hakkınızdadır; sizden öncekilere de bunun benzeri verilmiştir: Musa’nın kav-minden ‘ hak’ sayesinde doğru yolda giden bir topluluk hep olmuştur.” [A‘râf 7/159]. Peygamber (s.a.)’in şöyle dediğide nakledilmiştir: “İsa Peygamber ininceye ka-dar ümmetimden hak üzere giden bir topluluk hep olacaktır.”

[1781] Kelbî’nin “Bunlar Ehl-i kitap âlimleridir.” dediği nakledilmiştir. Bunların âlimler ve dine davet eden kimseler olduğu da söylenmiştir.

185. Âyetin Tefsiri

[1782] İstidrac, derece kelimesinden istif ’âl babında türetilmiş olup derece derece yükseltmek ya da alçaltmak anlamındadır. Şair A‘şâ [v. 7/629] şöyle der:

Seksen insan boyu bir çukurda iken,bir merdivenle göğe yükseltilsenbile, sözüm seni yavaş yavaş aşağıya çekecek;sana ikrah gelinceye dek ve size karşı apışıp kalmadığımı görünceye dek!..

Yine, çocuğun adımları birbirine yakınlaştığı zaman derace’s-sabiyyu der-ler; bir kimse kitabı yavaş yavaş katladığı, dürdüğü zaman edrace’l-kitâbe; bir toplulukta ardı ardına ölümler başladığı zaman da derace’l-kavmu der-ler. ْ ُ ُ رِ ْ َ ْ َ َ ifadesi, “Biz onları kendilerini helâk edip cezalarını kat kat artıracak olan şeye, hiç bilmedikleri bir yerden” -yani kendileri hakkında ne murat edildiğini bilmeksizin- azar azar yaklaştıracağız anlamındadır. Bu da, azgınlıkta iyice dalıp gitmişken Allah’ın nimetlerini onlara art arda göndermesi şeklinde olur. Kendilerine her bir yeni nimet geldiğinde iyice şımarırlar ve yeni bir günaha girerler. Böylece, nimetlerin art arda gelmesini Allah’ın bir lütfu ve O’na yakın olduklarına dair bir alamet zannederler ve bu sebeple giderek aşama aşama günaha batarlar. Oysa nimetlerin art arda gelmesi onlar için bir perişanlık ve mahrumiyettir. İşte bu Allah’ın istidrâcı-dır ki bundan Allah’a sığınırız.

[1783] ْ ُ َ ِ ْ ْ ifadesi وَأُ ُ ُ رِ ْ َ ْ َ َ ifadesine ma‘tūftur ve ilk ifadenin ba-

şındaki Sîn’in kapsamına bu ifade de dâhildir [yani, onlara mühlet vereceğim]; “ama Benim tuzağım da gerçekten sağlamdır!” Bunun tuzak olarak isimlendirilme-sinin sebebi, görünüşte ihsan gibi olduğu halde hakikatte mahrumiyet olması açısından tuzağa benzemesidir.

[1784] “Arkadaşlarında” Muhammed (s.a.)’de “cinnet” delilik “nâmına bir şey yoktur.” Zira onlar Peygamber (s.a.) için şair ve deli diyorlardı. Katâde b. Di‘âme es-Sedûsî’den [v. 117/735] nakledildiğine göre Peygamber (s.a.) Safâ tepesine çıkmış ve insanları boy boy çağırarak Allah’ın azabına karşı uyarmıştı. Sonra içlerinden biri çıkıp “Şu arkadaşınız kesinlikle deli! Sabaha dek boy boy kabile isimlerini haykırdı!” demiştir.

[1785] “Göklerin ve yerin melekûtu” -muazzam hükümranlığı- “üzerinde” yani bu ikisinin ilâhî hükümranlığın azametine delâleti üzerinde “ve Allah’ın yarattığı herhangi bir şey üzerinde” yani Allah’ın yarattığı ve kendisine şey (var)ismi verilebilecek olan sayısız cins kapsamındaki her şey üzerinde “ve ecelleri-nin yaklaşmış olabileceği” belki de yakında ölebilecekleri “ihtimali üzerinde, hiç” delil çıkartacak şekilde “düşünmüyorlar mı!?” En ’asâdaki En, Enne’nin hafifletilmiş hali olup aslı ennehû ‘asâdır ve ennehûdaki zamir, şan / durum zamiridir. Anlam ise, “Hiç düşünmüyorlar mı ki durum şöyle olabilir?!” şeklin-dedir. Bütün bunları düşünüp derhal nazar etsinler; ecel ansızın başlarına gel-meden, azap başlarına çökmeden önce hakkı ve kendilerini kurtaracak şeyleri arasınlar. “Ecellerinin yakınlığı” ile kıyametin yaklaştığının kastedilmiş olması; yekûnenin de şan / durum zamirinin içinde bulunduğu kânenin muzari formu olması da mümkündür.

[1786] Şayet “Bundan sonra, hangi söze iman edecek bunlar?!’ ifadesi neye taalluk ediyor?” dersen şöyle derim: “Ve ‘ecellerinin yaklaşmış olabileceği ih-timali’ üzerinde” ifadesine taalluk etmekte olup adeta “Belki de ecelleri yaklaş-tı… O halde neden, derhal Kur’ân’a iman etmiyorlar? Hak açıkça ortaya çık-tığı halde hâlâ neyi bekliyorlar? İman etmek isteyecekleri bundan daha imana lâyık hangi sözü bekliyorlar?” denilmiş olmaktadır.

186. Âyetin Tefsiri

[1787] ُ رُ َ َ ifadesi Yâ ile de Nûn ile de okunmuştur (onları bırakır - onları bırakırız). Bu iki durumda kelime, yeni bir cümle başlangıcı olarak merfû‘dur. Ayrıca fe-lâ hâdiye leh (onu doğru yola getirecek yoktur) ifadesinin mahalline atfen Yâ ve cezmile yezerhum şeklinde de okunmuştur; adeta men yudlili’llâhu lâ yehdihi ahadün ve yezerhum (Allah kimi saptırırsa kimse onu doğru yola ge-tiremez ve onları … bırakır) denmiş olur.

187. Âyetin Tefsiri

[1788] “Sana soruyorlar.” Söylendiğine göre Yahudilerden bir grup, aslında kıyametin zamanı ile ilgili bilginin Allah tarafından saklı tutulduğunu, bunu ancak Allah’ın bileceğini bildikleri halde, sırf Peygamber (s.a.)’i denemek için “Ey Muhammed! Eğer peygamber isen o zaman bize kıyametin zamanını bil-dir, zira biz bunu biliyoruz” demişlerdir. Bunu soranların, Kureyşliler olduğu da söylenmiştir. es-Sâ‘atü, [aslında yıldız anlamında olduğu halde] sadece Süreyya yıldızının ismi olarak kullanılan en-necmu gibi, [sadece kıyamet saati için kullanılan] esmâ-i gâlibedendir. Kıyamete sâ‘at denmesinin sebebi, ansızın gerçekleşecek olması ya da kıyametteki hesabın hızlılığıdır. Ya da tam tersine, kıyamet çok uzun olduğu için ona sâ‘at denilmiş veya Allah katında onun süresi, insanlar nezdindeki bir saat (ân-ı vâhid) gibi olduğu için böyle isimlendirilmiştir.

[1789] Eyyâne kelimesi “ne zaman” anlamındadır. Bu kelimenin eyyu (hangi) kelimesinden fa‘lâne vezninde türediği söylenir çünkü “Vaktin hangi dilimi?” ve “Fiilin hangi parçası?” anlamındadır. Bu da, eveytü ileyhi (ona döndüm) ifade-sinden gelmektedir, zira parça / dilim, bütüne râcidir108. Bu görüşü İbn Cinnî [v. 392/1001] savunmuş ve eyyâne kelimesinin eyne (nerede) kelimesinden türemiş olmasını kabul etmemiştir. Zira eyyâne zaman, eyne ise mekân anlamındadır. Sü-lemî [v. 73/692] ise Hemze’nin kesresi ile iyyâne şeklinde okumuştur.

א [1790] א (yani “gelip çatması” diye çevirdiğimiz demirleme, gerçekleş-me) kelimesi, irsâ’uhâ ya da vaktu irsâ’ihâ anlamındadır ki, kıyametin kopma ve gerçekleşme zamanı demektir; çünkü ağır olan her şeyin sebat ve istikrarını ifade etmek için rusüvv (demirleme) kelimesi kullanılır. Rase’l-cebelü (dağ sapa-sağlam çakıldı) ve erse’s-sefînete (gemiyi demirledi) ifadeleri buradan türemiştir. el-Mersâ, kendisi ile bir şeyin yükseltildiği sütun, kalas demektir. “O, göklerde ve yerde (bulunanlara) ağır gelir” ifadesinin de delâlet ettiği üzere, kıyametten daha ağır bir şey de yoktur. Anlam, “Allah kıyameti gerçekleştireceği zaman” şeklindedir. “Onun ilmi ancak…” Yani, kıyameti ne zaman gerçekleştirece-ğine dair bilgi Allah katındadır; O bu bilgiyi kendine saklamış; hiç kimse-ye, hatta mukarrep meleklere ve mürsel peygamberlere bile bildirmemiştir.108 Eyyu işbu dönme anlamından dolayı, “döndü” anlamındaki eveytüden türetilmiştir. / çev.

Böylece, -tıpkı herkesin kendisine mahsus kişisel ecelini [yani ölüm vaktini] aynı sebeple gizlemiş olduğu gibi- bunu da gizleyerek, bu gizliliğin itaate sevk ve günahlardan caydırma konusunda daha etkili olmasını murat etmiştir.

[1791] “Onu tam vaktinde tecellî ettirecek de, O’ndan başkası değildir.” Yani kıyametin zamanı hep gizli kalacak; ortaya çıkmayacaktır. Vakti ansızın geldiğinde de bu gizli bilgiyi ortaya çıkaracak, gizliliğini sonlandıracak olan sadece O’dur. Yarattıklarından hiçbiri, vakti gelmeden önce onun hakkında haber vererek onu bildiremez. Çünkü vakti gelinceye kadar onun Allah’tan baş-kalarına gizliliği devam edecektir. “O, göklerde ve yerde (bulunanlara)” yani gökler ve yer ehli tüm melekler ve iki ağırlıklı varlık olan insanlara ve cinlere (sekaleyn) “ağır gelir.” Onlar kıyamet vaktini önemserler, merak ederler, öğ-renmek isterler. Bunun gizli kalması zorlarına gider; onlara ağır gelir. Çünkü yer ve gök ehli kıyameti beklemekte ve onun şiddetinden, dehşetinden kork-maktadır. Ya da hiçbir şey ona takat getiremez, onun karşısından dayanamaz, bu yüzden kıyamet ağırdır. “O size ansızın gelecektir” yani sizin gafil anınızda geliverecektir. Peygamber (s.a.)’in “Kıyamet insanları sarsacaktır, kimi kuyu-sunu tamir ederken, kimi hayvanlarını sularken, kimi pazarda malına değer biçerken, kimi de malının tartıdaki ölçüsünü indirmeye ve yükseltmeye çalışır-ken!..” buyurduğu nakledilmiştir [Buhārî, “Rikâk”, 39. Benzer lafızlarla].

א [1792] ْ َ ٌّ ِ َ َّכَ َ yani sanki sen onu bilebilirmişsin gibi… İfadenin asıl כَmânası, sanki sen sürekli onu soruyormuşsun gibi şeklindedir; zira bir şey hak-kında çok soru soran ve onu çok kurcalayan kimse, o konuda sağlam ve güçlü bilgiye sahip olur. Cümlenin bu terkip ile ifade edilmesi, mübalağa anlamı ifade eder. Hafiyyun kelimesi, ihfâ’u’ş-şârib (bıyıkları iyice kısaltmak) ve ihtifâ’ü’l-bakl (baklagil tüketmek) ifadelerinden türemiştir. Ahfâ fi’l-mes’eleti (ısrarla dilendi) ve hafiye bi-fülânin, tehaffâ bi-hî (falancaya çok iyilik yaptı) ifadeleri de bu köktendir. Mücâhid b. Cebr’den [v. 103/721] bu ifadenin, “Kıyamet hakkında o kadar çok soru sordun ki sanki sonunda öğrendin.” anlamında olduğuna dair bir görüş nakledilmiştir. İbn Mes‘ûd (r.a.) [v. 32/653] bu ifadeyi ke-enneke hafiy-yun bi-hâ şeklinde okumuştur ki mâna, “sanki sen onu biliyor, hem de çok iyi biliyormuşsun gibi” şeklindedir. Hafiyyun ‘anhâdaki ‘anhânın, yes’elûneke (sana soruyorlar) ifadesine taalluk ettiği de söylenmektedir, yani sanki sen kıyameti biliyormuşsun gibi sana onun hakkında soruyorlar. Söylendiğine göre Kureyş-liler, Peygamber (s.a.)’e “Seninle aramızda akrabalık bağı var, bu yüzden bize kıyametin ne zaman olduğunu söyle.” demişler, bunu üzerine şöyle denilmiştir:

Sanki sen onlara iyilik yapmaya çok hevesliymişsin, kıyamet vaktini başkala-rından saklayıp sırf akrabalık hatırına sadece onlara bildirecekmişsin gibi sana kıyameti soruyorlar. Oysa Allah -kendi bileceği bir maslahat gereği- kıyamet vaktini sana bildirecek olsaydı, o zaman sen bunu, tıpkı sana vahyedilen diğer hususlar gibi, uzak-yakın demeden herkese tebliğ eder, herhangi bir ayrıcalık gözetmezdin. İfadenin, “Sanki sen onun hakkında soru sormaya çok meraklıy-mışsın, onu çok öğrenmek istiyormuşsun gibi” anlamında olduğu da söylen-miştir. Yani âyette, “sen kıyamet hakkında soru sorulmasını sevmezsin çünkü bu sadece Allah’ın bileceği ve hiç kimseye bildirmediği gayp bilgilerindendir” denilmek istenmektedir.

[1793] Şayet “Sana soruyorlar’ ve ‘onunla ilgili bilgi Allah katındadır’ ifa-deleri neden tekrar edilmiştir?” dersen şöyle derim: Tekrarın sebebi tekittir, ayrıca ikinci ifadede “sanki sen biliyormuşsun gibi” ifadesi de ilave edilmiştir. Nitekim mahir âlimlerin kitaplarındaki tekrarlar da faydadan hāli değildir. Bu âlimlerden biri de Ebû Hanife’nin [v. 150/767] talebesi Muhammed b. Hasan eş-Şeybânî’dir [v. 189/805]. -Allah her ikisine de rahmet eylesin.-

[1794] “Fakat insanların çoğu” kıyametin vaktini sadece Allah’ın bildiğini, bu ilmin O’na mahsus olduğunu “bilmez.”

188. Âyetin Tefsiri

[1795] “De ki: Ben kendim için bir fayda da sağlayamam, bir zarar da savamam; Allah’ın dilediğinden başka” yani Rabbim ve mâlikim olan Allah benim için bir fayda temin etmeyi ya da bir zarar savmayı dilerse başka. Bu ifadeyle Peygamber, kulluğunu ızhar etmekte, Rab’lığa mahsus olan gayb il-mine sahip olmadığını itiraf etmektedir, yani ben sadece zayıf bir kulum, tıpkı köleler gibi kendim için bir fayda temin etmekten ya da başıma gelecek bir za-rarı def etmekten âcizim. “Gaybı bilseydim” o zaman, durumum şu ankinden farklı olurdu; mal biriktirebilir, her türlü faydayı temin edebilir, kötülüklerden, zararlardan kaçınabilirdim; bana hiçbir kötülük dokunmazdı; savaşlarda bir galip gelip, bir mağlup olmaz; ticarette bir kazanıp, bir kaybetmez; iş ve tasar-ruflarımda bir isabet, bir hata etmezdim. “Ben sadece” uyarıcı ve müjdeci ola-rak gönderilmiş bir kulum; gaybı bilmek gibi bir durumum yok. “ İman eden bir toplum için” ifadesi nezîr (uyarıcı) ve beşîr (müjdeci) ifadelerinin ikisi ile de ilişkili olabilir. Zira uyarı ve müjde ancak iman eden bir topluma fayda verir.

Diğer bir ihtimal ise bu ifadenin sadece beşîr ile ilişkili olması, nezîrin ise haz-fedilmiş bir ifadeyle ilişkili olmasıdır. Bu durumda anlam, “Ben kâfirler için uyarıcıyım, iman eden bir toplum içinse müjdeciyim” şeklinde olur.

190. Âyetin Tefsiri

[1796] “Tek bir candan” yani Âdem Aleyhisselâm’dan “yaratıp, ondan da, sükûnet bulacağı” yani huzur bulacağı, meyledeceği, nefret edip kaçmayacağı “eşi” Havvâ’yı “var eden…” Allah Teâlâ Havva’yı Âdem Aleyhisselâm’ın kaburga kemiklerinin birinden, ya da “Size kendi cinsinizden eşler yarattı.” [Şûra 42/72] âyetinde ifade edildiği üzere, kendi cinsinden yaratmıştır. “Huzur bulacağı…” zira her bir cins, kendi cinsine daha ziyade meyilli ve ünsiyetli olur. Hele, kendi cinsi içinden olan kişi bizzat kendinden bir parça ise o zaman sükûn ve muhab-bet daha fazla olur. Nitekim insan kendisinden bir parça olan evlâdında huzur bulur; onu kendi canı kadar çok sever. Vâhidetin, minhâ, zevcehâ kelimeleri müennes olarak kullanıldığı halde, bunlardan sonra gelen li-yesküne (sükûnet bulacağı) ifadesinin müzekker olmasının sebebi, [lâfzan müennes olan] nefsin an-lamının esas alınmasıdır ki, böylece nefs (can/kişi) ile Âdem Aleyhisselâm’ın kastedilmiş olduğu da açıklanmış olmaktadır. Ayrıca eşinde sükûnet bulan ve onu sarıp sarmalayan, erkektir. Bu sebeple, li-yesküne ifadesinin müzekker ola-rak kullanılması, anlam açısından çok daya uygun olmuştur.

[1797] Teğaşşî (sarıp sarmalama) kelimesi cinsel birleşmeden kinayedir. Ğışyân ve ityân kelimeleri de böyledir. “Eşi hafif bir yük yüklenir” yük ona hafif gelir; bazı hamile kadınların çektiği sıkıntı ve eziyetleri, zorlukları çekmez, onlar gibi yükü ağır olmaz. Nitekim bazı kadınların çocukları hakkında “Kendisine hamile iken ciğerime ne kadar hafif geliyordu [yavrum]!” dediklerini duymuş-sundur. “Onunla bir müddet gider gelir;” doğum zamanına kadar düşük ya da erken doğum olmaksızın, çocukla gider gelir. Bir görüşe göre “eşi hafif bir yük yüklenir” ifadesi nutfeyi yüklenir anlamında; “onunla bir müddet gider gelir” ifadesi de onunla oturur kalkar anlamındadır. İbn Abbâs fe’stemerrat bi-hî şek-linde; Yahyâ b. Ya‘mer [v. 89/708] ise fe-merat bi-hî şeklinde tahfif ile okumuştur.

Bazı kimseler de, אرُو َ ُ -ifa (şimdi onunla tartışacak mısınız” [Necm 53/12]“) أdesi e-fe-temrûnehu şeklinde okunduğu gibi, mirye kökünden fe-mârat bi-hî şeklinde okumuşlardır. Bu durumda mâna, “hamile olduğundan şüphelenir; kaygılanır” şeklinde olur.

[1798] “Kadın iyice ağırlaşınca” yani -tıpkı akrabet (yaklaştı) fiili gibi- karnındaki yükün ağırlaşma vakti gelince. Meçhul formda uskılet şeklinde de okunmuştur ki bu durumda mâna şöyledir: Karnındaki yük tarafından ağırlaş-tırılınca, ikisi birden Rableri Allah’a dua ederler.” Âdem ve Havvâ, Rableri ve işlerinin malikleri olan ve dua edilmeye, sığınılmaya hakiki mânada lâyık olan yegâne ilâha dua edip “Eğer bize salih” yani eli-ayağı düzgün “bir çocuk bah-şedersen…” -Salihten maksadın, erkek çocuk olduğu da söylenmiştir; çünkü erkeklik salih olma ve kalitenin bir parçasıdır.- “Bize verirsen” ve “muhakkak olacağız” ifadelerindeki zamir, Âdem ve Havvâ’ya ve onların zürriyetlerinden gelen nesillerindeki herkese işaret eder.

[1799] “Ama O, ikisine” talep ettikleri eli-ayağı düzgün çocuğu verince, “kendilerine O’nun verdiği şeyde O’na birtakım ortaklar ihdas ederler” yani evlatları ihdas eder; Allah’a ortak koşarlar. ifadesice‘ale evlâduhumâ şek-lindedir; muzāf hazfedilmiş, muzāfun ileyh onun yerine geçirilmiştir. Aynı şey “onlara verdiği şeyde” ifadesi için de geçerlidir. Zira bu da “evlatlarına verdiği şeyde” anlamındadır. “Oysa Allah, onların ortak koştuklarından münezzehtir” ifadesinde çoğul zamir kullanılmış olması ve Âdem ve Havvâ’nın şirkten berî olmaları da buna delâlet eder. “Allah’ın verdiklerinde O’na ortak koşma”nın anlamı ise çocuklarına Abdullāh, Abdurrahman, Abdürrahîm gibi isimler yerine Abdü’l-uzzâ (Uzza’nın kulu), Abdumenât (Menât’ın kulu) ve Abduşems (Gü-neş’in kulu) gibi isimler koymalarıdır. Hitabın, Peygamber (s.a.) döneminde yaşayan Kureyşlilere -ki Kusay’ın soyundan gelmektedirler- yönelik olduğu da söylenmiştir. [ Peygamber (s.a.)’in hicret esnasında uğradığı] Ümmü Ma‘bed kıssasın-daki şu ifadeye dikkat ediniz:

Vah Kusay oğulları vâh!.. Bir bilseniz ( Peygamber’in aranızdan ayrılmasıyla) Allah’ın sizden ne kadar eşsiz bir kıvanç vesilesini geri almış olduğunu!..

Buna göre murat edilen şudur: Sizleri Kusayy soyundan yaratan, sükûnet bulması için ona kendi cinsinden yani Arap ve Kureyşli bir eş yaratan O’dur. O ikisine talep ettikleri sağlıklı, eli yüzü düzgün ev-lât verdiğinde ise, dört evlatlarının ismini Abdumenâf, Abdü’l‘uzzâ, Ab-dukusayy ve Abdüddâr koyarak, verdiği bu nimette O’na ortak koştular.

Burada “ortak koştular” ifadesindeki zamir Kusay ve eşi ile onlardan sonra şirk konusunda onları takip eden soylarına işaret etmektedir. Bu, güzel bir yorum olup herhangi bir problem içermemektedir.

[1800] Şurakâ’e kelimesi şirken şeklinde de okunmuştur ki bu durumda bu kelimenin anlamı, zevî şirkin ( şirk sahipleri) olur -ki bunlar da ‘ortaklar’dır- ya da ahdesâ li’llâhi şirken fi’l-veled (evlat konusunda Allah’a şirk koştular) şeklinde olur.

193. Âyetin Tefsiri

[1801] Müşriklerin, putlar hakkındaki inanışları, putlara ilâh demelerine binaen, َن ُ َ ْ ُ ْ ُ -ifadesinde, putlar bilgi [ve akıl] sahibi varlıklarmış gibi de وَğerlendirilmişlerdir. Anlam, “Allah’ın yarattığı gibi herhangi bir şey yaratma-ya kadir olmayan, aksine kendileri yaratılmış olan varlıkları mı Allah’a ortak koşuyorlar” şeklindedir; çünkü onları Allah yaratmıştır. Veya cansız olmaları hasebiyle herhangi bir şey derip çatmaya gücü yetmeyen, kendileri derilip ça-tılmış bulunan şeyleri [mi ortak koşuyorlar?!] Zira putları onlara kulluk edenler uydurmaktadır. Dolayısıyla putlar, kendilerine kulluk edenlerden daha âcizdir. “Ne bunlara bir yardımı dokunan” yani ne kendilerine kulluk edenlere bir yar-dımı dokunan “ne de kendi kendilerine yardım edebilen” yani başına gelenleri de def edemeyen, aksine başlarına gelecek şeyleri kendilerine kulluk edenlerin def ettiği, kullarının koruduğu “şeyleri [mi ortak koşuyorlar]?!”

[1802] “Onlara sizi doğru yola iletsinler diye dua etseniz,” bu putlara sizi doğruya, hidayete sevketmeleri için dua etseniz, yani onlardan tıpkı Allah’tan talep ettiğiniz gibi hayır ve hidayet talep etseniz, sizin bu istek ve talebinize uymazlar; Allah’ın icabet ettiği gibi size icabet etmezler. Anlamın böyle ol-duğuna, “Doğru söylüyorsanız, haydi çağırın onları da size icabet etsinler!” [A‘râf 7/194] âyeti de delâlet eder. “Bunlara ha dua etmişsiniz” ha dua etmeyip susmuşsunuz; her iki durumda da bunlarla felâh bulamazsınız. “Burada, fiil cümlesiyle em samettüm (ha susmuşsunuz) dense olmaz mıydı; neden fiil cüm-lesi yerine isim cümlesi [ن א ha suskun kalmışsınız] kullanılmış?” dersen / أم أ

şöyle derim: Çünkü “İnsanlara bir zarar dokunduğunda, tamamen Rable-rine yönelerek, O’na yalvarırlar” [Rûm 30/33] âyetinde de ifade edildiği üzere Araplar, başları iyice sıkıştığında putlara değil, Allah’a dua ederlerdi. Diğer zamanlardaki daimi halleri ise dua etmeyip suskun kalmaktı. Bu yüzden onlara, “Putlara dua etseniz de, dua eder halinizle dua etmeyip suskun kal-dığınız hal arasında bir fark olmaz” denilmiştir.

195. Âyetin Tefsiri

[1803] “Allah’tan başka yalvardıklarınız” yani ilâh diye isimlendirerek kul-luk ettiğiniz -Allah’tan gayrı- varlıklar “sizin gibi birer kuldur.” Bu ifade onlar-la alay mahiyetinde olup, “onlar en nihayetinde canlı ve akıl sahibi varlıklar olabilirler, fakat böyle olsalar bile yine de sizin gibi birer kuldurlar; aranızda bir üstünlük söz konusu değildir” demekte sonra da putların onlar gibi birer kul olduklarını da geçersiz kılarak “ayakları mı var ki onlarla yürüyecekler?!” demiştir. Bir görüşe göre “sizin gibi birer kuldur” ifadesi, “sizin gibi köledirler” anlamına gelir. Sa‘îd b. Cübeyr [v. 94/713] İnne’nin tahfifi ve ‘ibâdün ifadesi-nin nasp edilmesiyle bu ifadeyi ini’llezîne ted‘ûne min dûnillâhi ‘ibâden emsâle-kümşeklinde okumuştur. Bu okuyuşta olumsuzluk anlamı veren İn edatı, Mâ-i Hicaziyye109 gibi amel etmiş olup, mâna şöyledir: Allah’tan gayrı dua ettikle-riniz sizin gibi kullar bile değildirler [cansız olmak hasebiyle daha da aşağıdadırlar]. “De ki: Şu ortaklarınızı çağırın!” bana düşmanlıkta onların yardımını isteyin! “sonra” sizler ve ortak koştuklarınız “hep birlikte bana tuzak kurun; göz de aç-tırmayın” zira sizi umursamıyorum! Bunu ancak Allah’ın koruyacağından emin olan biri söyleyebilir. Nitekim Müşrikler onu ilahları ile korkutmuşlar; Allah da böyle cevap vermesini emretmiştir ki bu diyalog, tıpkı kavminin Hûd Peygam-ber’e “Söyleyebileceğimiz tek şey şu ki ilahlarımızdan biri seni fena çarpmış!” [Hûd 11/54] demesine; onun da “Ben Allah’ı şahit tutuyorum; siz de şahit olun ki, ben sizin O’na ortak koştuğunuz şeylerden uzağım! O halde, hep birlikte bana bir tuzak kurun; sonra mühlet de vermeyin!” [Hûd 11/55] şeklinde cevap vermesine benzemektedir.

109 Leyse gibi amel eden, yani haberini nasp eden Mâ.

197. Âyetin Tefsiri

[1804] “Benim velim” yani size karşı yardımcım, destekçim “bu kitabı in-dirmekte olan Allah’tır” yani bana kitabını vahyeden, beni risaleti ile izzetlendi-ren Allah’tır. “O, salihleri velî edinir;” O’nun âdeti, salih kullarını ve peygam-berlerini desteklemek, onları yüzüstü bırakmamaktır.

198. Âyetin Tefsiri

כَ [1805] ْ َ إِ ونَ ُ ُ ْ َ (sana bakıyormuş), yani adeta sana bakan kimselere benzerler çünkü putlarını, gözünü bir şeye dikmiş bakan bir insan sûretinde yaparlardı. “Oysa görmemektedirler” görülen şeyi idrak edememektedirler.

199. Âyetin Tefsiri

huylarından, davranışlarından kolay ve külfetsiz olanı al; insanlarla münakaşa etme, kendilerine zor ve ağır gelecek şeyleri onlardan isteme ki nefret edip uzaklaşmasınlar. Bu ifade, Peygamber (s.a.)’in “Kolaylaştırın, zorlaştırmayın.” [Buhārî, “Cihâd ve Siyer”, 3] ifadesine benzer. Şair de şöyle demiştir:

[Hatun!] Bendeki iyi huyları al ki, daima sevgimi kazanasınÖfkelenip kabardığımda, konuşma benimle!

Bunun, zekâtın farz kılınmasından önce olduğu ve “sadaka olarak mal-larının fazlasını ve kolayca verebildiklerini al” anlamında olduğu da söylen-miştir. Ancak zekât emri inzâl edilince Peygamber (s.a.)’e sadakaları gönül-lü ya da gönülsüz, mutlaka tahsil etmesi emredilmiştir.

[1807] el-‘Urf, güzel, uygun fiiller demektir. “Cahillerden yüz çevir” be-yinsizlerle onların beyinsizliğini andırır şekilde karşılık verme; onlarla tartışma, onlara karşı olgun davran, seni üzecek davranışlarını görmezden gel. Söylen-diğine göre bu âyet inzâl edildiği zaman Peygamber (s.a.) bunun ne anlama geldiğini Cebrâil’e sormuş, o da “Bilmiyorum, bir bilene sorayım.” demiş; sonra döndüğü zaman “Ey Muhammed! Rabbin sana, seninle akrabalık bağı-nı kopartanla irtibatı sürdürmeni, senden esirgeyene vermeni, sana zulmedeni affetmeni emretmekte.” demiş. Ca‘fer-i Sādık (r.a.)’ın [v. 148/765] “Allah Teâlâ peygamberine ahlakî erdem ve güzellikleri emretmektedir; Kur’ân’da, erdemle-ri bundan daha iyi toplayan bir âyet yoktur.” dediği nakledilmiştir.

200. Âyetin Tefsiri

[1808] “Şeytanî bir dürtü seni bu konuda dürtüp aldatacak gibi olursa” yani şeytandan bir dürtü seni vesvesesi ile sana emredilenin aksi bir şeye sevk edecek olursa “hemen Allah’a sığın” ve şeytana itaat etme. en-Nezğu ve en-nesğu dürtmek, iğnelemek anlamındadır. Sanki şeytan insanları ayartıp günahlara sevk ederken onları dürtmüş olmaktadır. Âyette ‘dürtü’nün, dürten şeklinde [fâ‘il olarak] ifade edilmiş olması, cedde cidduhû (gayreti gayrete geldi) ifadesin-deki gibi bir kullanımdır. Rivayete göre [Sen affı benimse, mârufu emret ve cahil-lerden yüz çevir] âyet[i] inzâl edildiği zaman Peygamber (s.a.) “Ya Rabbi! Öfke varken bu nasıl mümkün olacak?” diye yakarmış; bunun üzerine “Şeytanî bir dürtü seni bu konuda dürtüp aldatacak gibi olursa, hemen Allah’a sığın.” âyeti inzâl edilmiştir. Şeytanın dürtüsü ifadesi ile insanı öfke çarpması da kastedil-miş olabilir. Nitekim Hazret-i Ebû Bekr, “Benim öyle bir ‘ şeytan’ım var ki beni çarpar / etkisi atına alır!” demiştir.

202. Âyetin Tefsiri

[1809] “Şeytandan bir tasa”, yani şeytandan bir dokunuş, bir esinti. Tayf kelimesi110tāfe bi-hi’l-hayâlü yatīfu tayfen (hayal onu alıp götürmüş) ifadesinden mastardır. Şair [Kâ‘b b. Züheyr] şöyle demiştir:

Hayaller nasıl da alıp götürmüş seni!Ya da -leyn gibi- tāfe - yatīfudan fey‘il vezninde türemiş tayyifin hafifletil-

miş halidir [tayf] veya heyn gibi tāfe - yetūfudan türemiştir. Tā’if şeklinde de okunmuştur ki, iki ihtimal bunda da söz konusudur. Bu, şeytanın dürtmesi durumunda Allah’a sığınma gereğini ifade eden yukarıdaki âyetin tekit ve ik-rarı; müttakîlerin âdetinin bu olduğunun, yani başlarına şeytandan en ufak bir vesvese geldiğinde böyle yaptıklarının beyanıdır. “Akıllarını başlarına alırlar” Allah’ın emir ve yasaklarını düşünürler; derhal doğru olan yolu gö-rürler ve şeytanın verdiği vesveseyi def ederler, kendilerini ona tâbi kılmazlar. Şeytanların kardeşleri yani müttakî olmayanlar ise, şeytanlar tarafından az-gınlığa sürüklenirler; şeytanlar onlara destek olur, güçlendirirler. Yemuddû-nehum fiili imdâd kökünden yümiddûnehüm (imdatlarına gelirler) şeklinde;110 Müfessir, ٌ אئ değil, ٌ kıraatini esas almaktadır. / ed.

ayrıca, “onlara yardım ederler” anlamında yumâddûnehum şeklinde okunmuş-tur. “Sonra da ellerinden geleni artlarına komazlar!” Onları yoldan çıkarma konusunda geri durmazlar, ısrar eder, geri dönmezler.

[1810] ْ ُ َ و ُّ ُ َ ا -şeytanların kardeşleri ise, onları -şeytanlar- sürük) وإler) ifadesi, haberin ait olmadığı yere gönderimde bulunması hususunda şairin şu sözüne benzemektedir:

Bir kavim ki atlar [binicileri] eyer kaşlarında sapasağlam gittiğinde…

İhvân (kardeşler) ile şeytanların kastedilmesi ve ona bitişik hum [-i] za-mirinin “cahiller”e işaret etmesi de mümkündür [“Cahillerin şeytanları ise…” şeklinde]; bu durumda haber, ait olduğu yere gönderimde bulunmuş olur. İlk ihtimal daha uygundur; çünkü ihvânuhum (kardeşleri), müttakîlerin karşıtı olarak kullanılmıştır.

[1811] Şayet “Neden şeytan tekil olduğu halde, ihvânuhum (kardeşleri) ke-limesinde zamir çoğul olarak kullanılmış?” dersen şöyle derim: Tıpkı “onların velileri tāğuttur” [Bakara 2/257] ifadesinde olduğu gibi, ‘ şeytan’la cins anlamı kastedilmiştir.

203. Âyetin Tefsiri

[1812] İctebe’ş-şey’e ifadesi, cebâhu li-nefsihî (onu kendisi için topladı) an-lamında olup, ictema‘ahû (onu kendisine topladı) ifadesi gibi, ya da cübiye ileyhi fe’ctebâhu (onun için toplandı, o da onu aldı) anlamında olup, cüliyet ileyhi’l-‘arûsu fe’ctelâhâ (gelin ona gönderildi, o da onu aldı) ifadesi gibidir. ْ َ א َ ْ َ َ ْ -onu kendiliğinden uydurup toplasaydın ya / kotarsaydın ya!” anlamın“ اdadır. Çünkü Müşrikler “Bu uydurulmuş bir yalandan başka bir şey değil!” [Sebe’ 34/43] diyorlardı. İfade, “Onu, senden talep ettiğimiz şekilde Allah’tan inzâl edilmiş olarak alsaydın ya!” anlamında da olabilir. “De ki: Ben sadece Rabbimden bana vahyolunana uyarım;” ben âyet uyduran ya da mucize peşin-de koşan biri değilim! “Bu” Kur’ân âyetleri, “Rabbinizden gelen göz açıcı bir-takım göstergelerdir;” müminin körlükten sonra sayesinde basiret kazanacağı açık seçik kanıtlardır ya da akıllar için gösterge konumundadırlar.

204. Âyetin Tefsiri

[1813] “ Kur’ân okunduğu zaman susup onu dinleyin.” Bu ifadenin zahirin-den namazda ve namaz dışında Kur’ân okunduğu zaman susup onu dinlemek gerektiği anlaşılmaktadır. Söylendiğine göre [ilk dönemde] namaz esnasında konu-şuyorlardı; âyet bu yüzden nâzil oldu ve daha sonra namaz dışında, Kur’ân oku-nan herhangi bir mecliste bulunulduğu zaman susup onu dinlemek de sünnet oldu. İfadenin anlamının, “ Peygamber Kur’ân’ı size nüzul esnasında okuduğun-da onu dinleyiniz” şeklinde olduğu da söylenmiştir. “Onu dinleyin” ifadesinin, içindekilerle amel edin, onu aşmayın anlamında olduğu da söylenmiştir.

205. Âyetin Tefsiri

[1814] “Sen Rabbini içinden zikret” ifadesi Kur’ân okuma, dua, sübhâna’l-lāh ve lâ ilâhe illâllāh deme gibi tüm zikir çeşitlerini kapsayan genel bir ifade-dir. “İçinden; endişeyle yalvarıp yakararak” yakarış ve korkuyla; “sesini de fazla yükseltmeksizin” yani açıkça duyulmayacak bir konuşmayla… Çünkü sessiz dua etmek daha ihlâslıdır ve tefekküre daha çok vesile olur.

[1815] “Sabah ve akşam vakitleri…” Çünkü bu vakitler faziletlidir. “Sabah akşam” ifadesi ile devamlılık da kastedilmiş olabilir. el-Ğudüvv (sabah) kelime-sinin anlamı, sabah vakitleridir. el-Âsāl kelimesi e’l-îsāl şeklinde de okunmuştur ki bu durumda, “yatsı vaktine girdi” anlamındaki âsale fiilinden türemiş olur ve aksaran ( ) yatsı vaktine girdi) ve a‘teme ;أ (gecenin ilk vaktine girdi ;أfiillerine benzer. Bu [müfred] haliyle, el-ğudüvv kelimesi ile de uyumludur.

[1816] “Gafillerden” yani Allah’ı anmaktan uzak duran, bu konuda gaflet içinde olan kimselerden “olma.”

206. Âyetin Tefsiri

[1817] “Senin Rabbinin katındakiler” yani melekler -Allah’ın salâtı üzer-lerine olsun. -‘İnde (katında) kelimesi, Allah’ın [zatına değil] rahmet ve ihsanına yakınlık, yani makam yakınlığı anlamında olup, bu da meleklerin sırf Allah rızası için çokça taat sergilemesinden dolayıdır. “Yalnızca O’na secde ederler;” kulluğu O’na has kılarlar, başkasını ortak koşmazlar. Bu ifade, melekler dışın-daki mükelleflere yönelik bir göndermedir.

[1818] Peygamber (s.a.)’in “Her kim A‘râf sûresini okursa Allah kıyamet günü onunla İblis arasında bir perde çeker; Âdem Aleyhisselâm da kıyamet günü ona şefaatçi olur.” buyurduğu nakledilmiştir.