92. Âyetin Tefsiri
"Sevdiğiniz şeylerden (Allah yolunda) harcamadıkça iyiliğe erişemezsiniz. Her ne sarfederseniz, şüphesiz Allah onu bilir."
Mâlik, Ahmed, Abd b. Humeyd, Buhârî, Müslim, Tirmizî, Nesâî, İbnu'l- Münzir, İbn Ebî Hâtim, Enes'ten bildiriyor: Ensâr'ın içinde en fazla hurma ağacı olan Ebû Talha idi. En fazla hoşlandığı bahçesi de Mescid'in karşısında bulunan Beyruhâ bahçesiydi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) o bahçeye girer ve temiz suyundan içerdi. "Sevdiğiniz şeylerden (Allah yolunda) harcamadıkça iyiliğe erişemezsiniz" âyeti inince, Ebû Talha:
“Ey Allah'ın Resûlü! Yüce Allah:
“Sevdiğiniz şeylerden (Allah yolunda) harcamadıkça iyiliğe erişemezsiniz" buyurmaktadır. Benimde en fazla hoşlandığım bahçem Beyruhâ bahçesidir. Onu Allah yolunda tasadduk ediyorum. Ben bu bahçenin sevabını diliyor ve Allah katında benim için saklanmasını temenni ediyorum. Ey Allah'ın Resûlü! Onu Allah'ın sana göstermiş olduğu yerlerde harca" dedi. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Çok güzel, bu mal kazanç bırakan bir maldır, bu mal kazanç bırakan bir maldır. Ben senin ne dediğini işittim. Ben onu akrabalarına bırakmanı uygun görüyorum" buyurdu. Ebû Talha:
“Ey Allah'ın Resûlü! Öyle yapacağım" deyip onu akrabaları ve amca çocukları arasında taksim etti.
Abd b. Humeyd, Müslim, Ebû Dâvud, Nesâî ve İbn Cerîr, Enes'ten bildiriyor:
“Sevdiğiniz şeylerden (Allah yolunda) harcamadıkça iyiliğe erişemezsiniz" âyeti indiği zaman Ebû Talha:
“Ey Allah'ın Resûlü! Yüce Allah mallarımızdan istemektedir. Sen de şahid ol ki Beyruhâ adlı bahçemi Allah yolunda bahşediyorum" dedi. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Onu akrabalarına bırak" buyurdu. Ebû Talha da onu Hassân b. Sâbit ve Ubey b. Ka'b'a bıraktı.
Ahmed, Abd b. Humeyd, Tirmizî, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Merdûye ve Mekârimu'l-Ahlâk'ta Harâitî, Enes'ten bildiriyor:
“Sevdiğiniz şeylerden (Allah yolunda) harcamadıkça iyiliğe erişemezsiniz" âyeti veya:
“Kimdir Allah'a güzel bir borç verecek o kimse..." âyeti inince Ebû Talha:
“Ey Allah'ın Resûlü! Falan falan yerde bulunan bahçem sadakadır. Eğer bunu gizli olarak vermeye gücüm yetseydi açık olarak vermezdim" dedi. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Onu ailenden fakir kişilere ver" buyurdu.
Abd b. Humeyd ve Bezzâr, İbn Ömer'den bildiriyor: O, "Sevdiğiniz şeylerden (Allah yolunda) harcamadıkça iyiliğe erişemezsiniz" âyetini ilk öğrendiğimde Yüce Allah'ın bana vermiş olduğu şeyleri düşündüm ve benim için yanımda Rum kökenli olan Mercâne adlı cariyemden daha sevimli bir malımın olmadığını gördüm. Bunun üzerine:
“Bu cariyemi Allah rızası için azad ettim" dedim. Eğer Allah yolunda verdiğim bir şeyi geri alma alışkanlığım olsaydı onu kendime nikahlardım" dedi. Sonra Ömer o cariyeyi Nâfi'ye nikahladı.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir, Ömer el-Hattâb'tan bildiriyor: Ömer, Ebû Mûsa el-Eş'arî'ye, kendisi için Celûle tutsaklarından bir cariye satın almasını bir mektupla bildirdi. Sonra Ömer bu cariyeyi huzuruna çağırıp:
“Yüce Allah:
“Sevdiğiniz şeylerden (Allah yolunda) harcamadıkça iyiliğe erişemezsiniz" buyurmaktadır" dedi ve onu azad etti.
Saîd b. Mansûr, Abd b. Humeyd, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, Muhammed b. el-Münkedir'den bildiriyor:
“Sevdiğiniz şeylerden (Allah yolunda) harcamadıkça iyiliğe erişemezsiniz" âyeti indiği zaman Zeyd b. Hârise, Seblu denilen bir atıyla gelip:
“Bu, sadakadır" dedi." -Oysa onun için yanında bu attan daha sevimli bir mal yoktu- "Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bu atı kabul etti ve ona Zeyd'in oğlu Usâme'yi bindirdi. Bunun üzerine Zeyd'in yüzündeki değişikliği gören Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Allah onu senden kabul etti" buyurdu.
İbn Cerîr, Amr b. Dînar'dan bunun aynısını bildirir.
Abdurrezzâk ve İbn Cerîr, Ma'mer vasıtasıyla Eyyûb ve bir başkasından bildiriyor:
“Sevdiğiniz şeylerden (Allah yolunda) harcamadıkça iyiliğe erişemezsiniz. Her ne harcarsanız, şüphesiz Allah onu bilir" âyeti indiği zaman Zeyd b. Hârise çok sevdiği bir atıyla gelip:
“Ey Allah'ın Resûlü! Bu at Allah yolunda (sadaka)dır" dedi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ata Zeyd'in oğlu Usâme'yi bindirince Zeyd'in ağırına gitmişti. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), Zeyd'in bu durumunu görünce:
“Bilmiş ol ki, Allah onu kabul etti" buyurdu.
Abd b. Humeyd ve İbn Asâkir, Sâbit b. el-Haccâc'tan bildiriyor: Bana şöyle nakledildi:
“Sevdiğiniz şeylerden (Allah yolunda) harcamadıkça iyiliğe erişemezsiniz" âyeti indiği zaman Zeyd:
“Allahım! Benim yanımda bu atımdan daha fazla sevdiğim bir malımın olmadığını biliyorsun" dedi ve onu miskinlere tasadduk etti. O miskinler de atı satmak istediler. Zeyd de o atı çok beğenmişti ki, onu satın alabilir mi diye Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) sorunca, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ona bunu yasakladı.
İbn Cerîr, Meymûn b. Mihrân'dan bildiriyor: Adamın biri Ebû Zer'e:
“Hangi ameller daha faziletlidir?" diye sorunca, Ebû Zer:
“Namaz dinin direğidir, cihad amelin başı, sadaka da hayret verici bir şeydir. Bunun üzerine bu kişi:
“Ey Ebû Zer! Benim en çok işlediğim ameli bırakıp ta zikretmediğini görüyorum" dedi. Ebû Zer:
“O nedir?" diye sorunca:
“Oruçtur" karşılığını verdi. Ebû Zer:
“Oruç Allah'a yakınlıktır, ancak bunların yanlarında değildir" deyip:
“Sevdiğiniz şeylerden (Allah yolunda) harcamadıkça iyiliğe erişemezsiniz" âyetini okudu.
Abd b. Humeyd, Süleym oğullarından bir adamdan bildiriyor: Ebû Zer'e Rebeze'de komşu oldum. Onun bir deve sürüsü, bir de bu sürüyü güden zayıf bir çobanı vardı. Ona:
“Ey Ebû Zer! Seninle arkadaş olup sürünü korumak ve sende olan ilimden bir şeyler öğrenmek istiyorum. Umulur ki Allah bana bunlarla bir fayda sağlar ne dersin?" dedim. Ebû Zer:
“Bana arkadaşlık edecek kişi bana itaat edendir. Eğer bana itaat edersen arkadaşımsın, etmezsen değilsin" dedi. Ona:
“Hangi konularda sana itaat etmemi ister sin?" dediğimde:
“Bana malımdan bir şey getirmeni istediğim zaman en güzelini getireceksin" dedi. Onunla bir süre öylece beraber kaldım. Sonra ona su işiyle uğraşanların ihtiyaç içinde oldukları zikredildi. Bunun üzerine bana:
“Develerden bir deve getir" dedi. Develere baktığımda aralarında erkek damızlığın en güzel ve en uysal olduğunu gördüm. Tam onu alacaktım ki Ebû Zer'in ona olan ihtiyaçlarını hatırladım ve onu almaktan vaz geçtim. O deveden sonra en güzel olan deveyi alıp yanına gittim. O, deveye bakıp:
“Ey Süleym oğullarından olan kardeşim! Sen bana hainlik ettin" dedi. Onu anladığımda deveyi bıraktım ve sürüye geri dönüp o en güzel olan deveyi getirdim. O, yanında oturanlara:
“Allah rızasını gözeterek iş yapacak iki kişi var mıdır?" diye sorunca, oradan iki kişi:
“Biz varız" cevabını verdi. Ebû Zer:
“O zaman kalkın ve bu deveyi yatırıp ayaklarını bağlayarak kesin. Sonra sucuların evlerini sayın ve eti evlerin sayısına göre taksim edin. Ebû Zer'in evini de onlardan bir tane sayın" dedi. Bunun üzerine onlar da bu şekilde yapıp eti taksim ettikten sonra beni yanına çağırıp:
“Vasiyetimi hatırlayıp omuz ardı mı ettin bilmiyorum. Unuttuysan seni mâzur görüyorum" dedi. Ona:
“Hayır, vasiyetini unutmadım. Fakat develere baktığımda en güzellerinin erkek damızlık bir deve olduğunu gördüm. Tam onu alacakken ona olan ihtiyacını hatırladım ve geri bıraktım" dedim. Ebû Zer:
“Ona olan ihtiyacımdan dolayı mı bıraktın?" diye sorunca:
“Evet bu sebeple bıraktım" cevabını verdim. Bunun üzerine:
“Sana ihtiyaç günümü haber vereyim mi? Benim ihtiyaç duyacağım gün mezarıma konulacağım gündür. Benim asıl ihtiyaç duyacağım gün işte o gündür. Şüphesiz her malın üç ortağı bulunmaktadır. Biri kaderdir ki o geldiğinde iyi mi, kötü mü demeden alır gider. Biri varistir ki, o da başını ne zaman mezara koyacağını beklemektedir.
Sen (mezarda) zelil bir iken o malını alacaktır. Diğeri ise sensin (yani malın sahibidir). Eğer gücün yeterse bu üç ortağın en zayıfı olmaya bak. Çünkü Yüce Allah:
“Sevdiğiniz şeylerden (Allah yolunda) harcamadıkça iyiliğe erişemezsiniz" buyurmaktadır. Bu deve malımın içinde en fazla sevdiğimdi. Onu vererek kendime önden bir şeyler hazırlamak istedim" dedi.
Ahmed, Hazret-i Âişe'den bildiriyor: Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) bir keler getirildi. Ancak Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ondan yemedi ve yiyene de yasaklamadı. Ona:
“Ey Allah'ın Resûlü! Onu miskinlere yedirelim mi?" diye sorduğumda:
“Hayır, yemediğiniz şeylerden onlara yedirmeyin" buyurdu.
Ebû Nuaym, Hilye'de, Mücâhid vasıtasıyla İbn Ömer'den bildiriyor:
“Sevdiğiniz şeylerden (Allah yolunda) harcamadıkça iyiliğe erişemezsiniz" âyeti indiği zaman o bir cariyesini çağırıp azat etti.
Zühd'de Ahmed, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, Mücâhid'den bildiriyor: İbn Ömer namaz kılarken okuyordu ki:
“Sevdiğiniz şeylerden (Allah yolunda) harcamadıkça iyiliğe erişemezsiniz" âyetine yetişince, namazdayken eliyle işaret ederek bir cariyesini azat etti.
İbnu'l-Münzir, Nâfi'den bildiriyor: İbn Ömer şeker satın alıp onu tasadduk ederdi. Ona:
“Şeker parasıyla onlara yiyecek satın alıp versen onlar için bundan daha faydalı değil midir?" dediğimizde:
“Sizin dediğinizi biliyorum. Ancak Allah'ın:
“Sevdiğiniz şeylerden (Allah yolunda) harcamadıkça iyiliğe erişemezsiniz" buyurduğunu işittim" derdi. Çünkü İbn Ömer şekeri severdi.
İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Mes'ûd:
“...İyiliğe erişemezsiniz" âyetini açıklarken:
“İyilikten kasıt, Cennettir" dedi.
İbn Cerîr, Amr b. Meymûn'dan bunun aynısını bildirir.
İbnu'l-Münzir, Mesrûk'tan bunun aynısını bildirir.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Katâde bu âyeti açıklarken:
“Beğendiğiniz ve hevasına düştüğünüz mallarınızdan harcamadıkça Rabbinizin iyiliğine (Cennetine) erişemezsiniz" dedi. "...Her ne harcarsanız, şüphesiz Allah onu bilir" âyetini açıklarken ise:
“O sizin için saklanmıştır. Yüce Allah ondan haberdardır ve mükafatını verecektir" dedi.
93. Âyetin Tefsiri
"Tevrat'ın indirilmesinden önce İsrail'in kendisine haram ettiğinden başka bütün yiyecekler İsrailoğullarına helal idi. De ki: Doğru sözlü iseniz Tevrat'ı getirip okuyun."
Abd b. Humeyd, Firyâbî, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Hâkim ve Beyhakî'nin, Saîd b. Cübeyr vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...İsrail'in kendisine haram ettiğinden başka bütün yiyecekler İsrailoğullarına helal idi..." âyetini açıklarken şöyle dedi:
“Burada haram kılınandan kasıt, etin içindeki damardır. Yakûb (aleyhisselam) siyatik hastalığına yakalanmıştı. Geceleri ağrısından dolayı hep feryad ederdi. Eğer iyileşirse bir daha içinde damar bulunan etleri yemeyeceğine dair yemin etti ve Yahudiler kendilerine bunu haram kıldılar.
Saîd b. Mansûr, Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in, Yusuf b. Mâhek vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs ona şöyle dedi:
“İsrail'in kendi kendisine neleri haram kıldığını biliyor musun? İsrâil (Yakub (aleyhisselam)) siyatik hastalığına yakalanmıştı ve bu hastalık kendisini zayıf düşürmüştü. Eğer Allah kendisini sağlığına kavuşturursa bir daha asla damar yemeyeceğine dair yemin etti. Bu sebeple Yahudiler etin içinden damarları çıkarırlar ve yemezler."
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in, Avfî vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs Bu âyeti açıklarken şöyle dedi:
“İsrâil (Yakub(aleyhisselam)) kendine damar yemeyi haram kılmıştı. Siyatik hastalığına yakalandığından dolayı geceleri uyuyamıyordu. Bunun üzerine:
“Vallahi! Eğer Allah beni bu hastalıktan kurtarıp sağlığıma kavuşturursa bunu benim çocuklarım yemeyecektir" dedi. Ancak bu, Tevrat'ta yazılı değildi. Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem), Ehl-i Kitâb'dan bir gruba:
“Bu haram kılma da nedir?" diye sorunca:
“O bize kitaptan önce haramdır" cevabını verdiler. Halbuki Allah:
“Tevrat'ın indirilmesinden önce İsrail'in kendisine haram ettiğinden başka bütün yiyecekler israiloğullarına helal idi. De ki: Doğru sözlü iseniz Tevrat'ı getirip okuyun" buyurmaktadır.
Buhârî, Târih'te, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, Saîd b. Cübeyr vasıtasıyla İbn Abbâs'tan bildiriyor: Yahudiler gelip:
“Ey Ebu'l-Kâsım! Bize Yâkub'un (aleyhisselam) kendi kendisine neyi haram kıldığını söyle" deyince Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Yakûb (aleyhisselam) sahrada otururdu. O, siyatik hastalığına yakalanmıştı. Deve eti ve deve sütünden başka kendisine zarar veren bir şey yoktu. Bu sebeple de bunları kendine haram kıldı" buyurdu. Yahudiler:
“Doğru söyledin" karşılığını verdiler.
İbn Cerîr, Saîd b. Cübeyr vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...İsrail'in kendisine haram ettiğinden..." âyetini açıklarken şöyle dedi:
“Yakûb (aleyhisselam) kendine, damar ve deve eti yemeyi haram kılmıştı. Kendisinde siyatik hastalığı vardı. Bir gün damar ve deve eti yeyince o gece geceyi feryatla geçirdi. Bunun üzerine de onları bir daha asla yemeyeceğine dair yemin etti.
Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Ebû Miclez:
“...İsrail'in kendisine haram ettiğinden..."' âyetini açıklarken şöyle dedi:
“İsrâil'den kasıt Yakûb'dur (aleyhisselam). Yakûb (aleyhisselam) yiğit ve güçlü birisiydi. Bir melekle karşılaştı ve onunla güreş tuttu. Melek Yakûb'u (aleyhisselam) yendikten sonra baldırına vurdu. Yakûb (aleyhisselam), meleğin öyle yaptığını görünce onu yere çaldı ve:
“Bana bir isim takmadan seni bırakmayacağım" dedi. Bunun üzerine melek te ona İsrâil adını taktı. O günden sonra da Yakûb'un (aleyhisselam) baldırındaki o damar hep ağrıdı ve bir daha bir bineğe binemedi.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Mücâhid bu âyeti açıklarken:
“Yakûb (aleyhisselam) deve eti yemeyi kendine haram kıldı" dedi.
İbn İshâk, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, İkrime vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs şöyle derdi:
“Yakûb (aleyhisselam) kendine ciğerin fazlalığını, böbrekleri ve sırt yağı hariç iç yağları haram kılmıştı. Haram olan kısım, kurban olarak ateşe atılırdı ve ateş onu yakardı."
Abd b. Humeyd ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Atâ:
“...İsrail'in kendisine haram ettiğinden..." âyetini açıklarken:
“Deve eti ve deve sütünü haram kılmıştır" dedi.
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, İbn Cüreyc vasıtasıyla İbn Abbâs'tan bildiriyor. Yahudiler Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Tevrat'ta, İsrail'in kendine haram kıldığını haram kılmıştır" dediler. Bunun üzerine Yüce Allah, Muhammed'e (sallallahü aleyhi ve sellem):
“De ki: Doğru sözlü iseniz Tevrat'ı getirip okuyun" buyurdu. Oysa onlar yalan söylüyordu. Çünkü Tevrat'ta öyle bir şey yoktu. Ancak Tevrât indirildikten sonra bunlar İsrâil oğullarına ceza olarak haram kılınmıştır. Yüce Allah:
“De ki: Doğru sözlü iseniz Tevrat'ı getirip okuyun" buyurmaktadır. Yahudiler, Muhammed'e (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Mûsa bizim dinimiz üzereydi ve Tevrât bize iç yağlarını, tırnağı ve cumartesi gününü haram kılmış olarak geldi" dediler. Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Yalan söylüyorsunuz, Mûsa Yahudi değildir. Tevrat'ta da sadece İslam vardır" karşılığını verdi. Yüce Allah:
“De ki: Doğru sözlü iseniz Tevrat'ı getirip okuyun" buyurmaktadır. Bunda öyle bir şey var mıdır? Onlara, Mûsa'dan sonra gelen peygamberler de öyle bir şeyi haram kılmadı. Onlara levhalarda topluca indirildi.
94. Âyetin Tefsiri
Artık bu delilden sonra helâl ve haram hakkında kim Allah’a karşı yalan söyleyip iftira ederse, işte onlar zâlimlerdir.
95. Âyetin Tefsiri
Sen de ki:
“(Helâl ve haramı haber vermekde) Allah doğru buyurmuştur. O hâlde (her dinden) İslâma yönelerek İbrâhîm’in dinine uyun. O, Allah’a ortak koşanlardan değildi.”
Abd b. Humeyd, Âmir'den bildiriyor: Hazret-i Ali, kendine hanımını haram kılan biri hakkında şöyle dedi:
“İsrail'in deve etini kendine haram kılmasıyla deve etinin kendisine haram olduğu gibi bu kişiye de hanımı haram olmuştur."
Mesrûk der ki:
“İsrâil, Allah'ın bilgisinde olan ve kitap indireceği zaman haram kılacağı şeyi kendine haram kılmıştır. Kitap indirilince de İsrâil'in haram kıldığı şeye muvafık olarak inmiştir. Siz de Allah'ın helal kılmış olduğu şeyi kendinize haram kılmaya kalkışıyorsunuz. Benim için, haram kıldığınız şeyle, bir tabak tirit yemeğini haram kılmanız arasında bir fark yoktur."
96. Âyetin Tefsiri
"Doğrusu insanlar için ilk Kurulan ev, Mekke'de, dünyalar için mübarek ve doğru yol gösteren Kabe'dir."
İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in, Şa'bî vasıtasıyla bildirdiğine göre Ali b. Ebî Tâlib:
“Doğrusu insanlar için ilk kurulan ev, Mekke'de..." âyetini açıklarken:
“Ondan daha önce de evler vardı. Ancak bu, Allah'a ibadet için kurulan ilk evdi" dedi.
İbn Cerîr, Matar'dan bu yorumun aynısını bildirir.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî) bu âyet hakkında:
“İnsanların Allah'a ibadet etmeleri için yapılan ilk ev Mekke'de yapılan evdir" dedi.
İbn Ebî Şeybe, Ahmed, Abd b. Humeyd, Buhârî, Müslim, İbn Cerîr ve Beyhakî, Şuab'da, Ebû Zer'den bildiriyor:
“Ey Allah'ın Resûlü! İlk yapılan mescid hangisidir?" diye sorduğumda, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Mescidu'l- Haram'dır" buyurdu. Sonra hangisidir?" dediğimde:
“Mescidu'l-Aksa'dır" dedi. "İkisi arasında kaç yıl vardır?" diye sorduğumda ise:
“Aralarında kırk yıl vardır" karşılığını verdi.
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, Taberânî ve Beyhakî, Şuab'da, İbn Amr'dan bildiriyor:
“Yüce Allah, Kâbe'yi yeryüzünden iki bin yıl önce yaratmıştır. -Arş su üzerinde iken- Kâbe beyaz köpük gibiydi. Yeryüzü de altında bir kabuk gibiydi. Daha sonra da yeryüzü Kâbe'nin altında yayıldı."
İbnu'l-Münzir, Ebû Hureyre'den bildiriyor:
“Kâbe, yeryüzünden iki bin yıl önce kurulmuştur. Ancak o yerdendi ve su üzerinde bir kabuk gibiydi. Üzerinde meleklerden iki melek vardı ki, bu melekler tesbih ediyordu. Yüce Allah yeryüzünü yaratmak istediğinde yeryüzünü Kâbe'den yaydı ve onu yeryüzünün ortasında kıldı."
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve el-Ezrakî'nin bildirdiğine göre Mücâhid:
“Doğrusu insanlar için ilk kurulan ev..." âyeti "Siz, insanlar için ortaya çıkarılan,... hayırlı bir ümmetsiniz" âyeti gibidir" dedi.
İbn Cerîr, Süddî'den bildiriyor:
“İlk kurulan ev Kâbe'dir. Kâbe kurulduğu zaman yeryüzü henüz su idi. Kâbe'de onun üstünde bir köpüktü. Allah yeri yarattığı zaman beraberinde Kâbe'yi de yarattı. O yeryüzünde kurulan ilk evdir."
İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî) bu âyeti açıklarken:
“İnsanlara yapılan ilk kıble, Mescid-i'Harâm'dır" dedi.
İbnu'l-Münzir ve el-Ezrakî, İbn Cüreyc'ten bildiriyor. Bize nakledildiğine göre Yahudiler:
“Beytü'l-Makdis, Kâbe'den daha muazzamdır. Çünkü o, peygamberlerin hicret ettiği yer olmasıyla beraber mukaddes topraklardır" dediler. Müslümanlar da:
“Kâbe daha muazzamdır" dedi. Bu söyleşi Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) bildirildiğinde:
“Doğrusu insanlar için ilk kurulan ev, Mekke'de, dünyalar için mübarek ve doğru yol gösteren Kâbe'dir. Orada apaçık deliller vardır, İbrahim'in makamı vardır" âyetleri indi. Halbuki bu âyetlerde bahsedilenler Beytü'l-Makdis'te yoktur. "...Kim oraya girerse, güvenlik içinde olur..." Bu âyette de bahsedilen Beytü'l-Makdis'te değildir. "...Oraya yol bulabilen insana Allah için Kâbe'yi haccetmesi gereklidir..." Bu âyettede bahsedilen yer Beytü'l-Makdis değildir.
Beyhakî'nin, Şuab'da, İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Yeryüzünden yaratılan ilk yer Kabe'nin yeridir. Sonra yeryüzü o yerden yayıldı. Yüce Allah'ın yeryüzünde yarattığı ilk dağda Ebû Kubeys dağıdır. Sonra diğer dağlar da ondan yaratıldı."
İbn Ebî Şeybe, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Abdullah b. ez-Zübeyr:
“(Mekke'nin) Bekke diye adlandırılmasının sebebi, her taraftan oraya haccetmek için insanların gelmesindendir" dedi.
Saîd b. Mansûr, İbn Cerîr ve Beyhakî'nin, Şuab'da bildirdiğine göre Mücâhid:
“(Mekke'nin) Bekke diye adlandırılmasının sebebi, orada (tavaf anında) erkek ve kadınların izdiham yaşamalarındandır" dedi.
İbn Ebî Şeybe, Saîd b. Cübeyr'den bunun aynısını bildirir.
İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd ve Beyhakî, Mücâhid'den bildiriyor: (Mekke'nin) Bekke diye adlandırılmasının sebebi orada (tavaf anında) insanların birbirlerini şıkıştırarak izdiham yaşamalarındandır. Orada caiz olan (izdiham ve kadın erkek karışık namaz kılma) başka yerde caiz değildir.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve Beyhakî, Şuab'da, Katâde'den bildiriyor: (Mekke'nin) Bekke diye adlandırılmasının sebebi Yüce Allah'ın oradaki bütün insanları bir araya toplamasındandır. Orada kadınlar erkeklerin önünde bulunan saflarda namaz kılabiliyor. Ancak bu, başka bir şehirde mümkün değildir.
Saîd b. Mansûr, İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, Utbe b. Kays'tan bildiriyor:
“Bekke, insanları bir arada toplayandır ki, erkekler orada kadın gibi olur. Bunu kimden rivayet ediyorsun?" denildiğinde:
“İbn Ömer'den" karşılığını verdi.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Muhammed b. Zeyd b. Muhâcir:
“(Mekke'nin) Bekke diye adlandırılmasının sebebi, zulmü parçalamasındandır" dedi.
İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd ve İbn Ebî Hâtim, İkrime'den bildiriyor: Kâbe ve etrafı Bekke, onun dışındaki kısımlar ise Mekke'dir.
Saîd b. Mansûr, İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Ebû Mâlik el-Ğifârî:
“Bekke, Kâbe'nin yeridir. Onun dışındaki kısımlar da Mekke'dir" dedi.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Şihâb:
“Bekke, Beytu'l-Mescid, Mekke ise Harem'in tümüdür" dedi.
İbn Cerîr, Dahhâk'ın:
“Bekke, Mekke'nin kendisidir" dediğini bildirir.
İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'tan bildiriyor:
“Mekke, Fec denilen yerden Ten'îm denilen yere kadar olan bölgedir. Bekke ise Kâbe'den, Bathâ' denilen bölgeye kadardır."
Abd b. Humeyd, Mücâhid'in:
“Bekke, Kâbe'nin kendisidir. Etrafı ise Mekke'dir" dediğini bildirir.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mukâtil b. Hayyân:
“...Mübarek ve doğru yol gösteren..." âyetini açıklarken:
“Onda hayır ve bereket kılındı. Aynı zamanda insanlara kıbleyi gösterdi" dedi.
Abdurrezzâk, Musannef’te ve Beyhakî, Şuab'da Zührî'den bildiriyor: Bana şöyle nakledildi:
“İbrâhîm'in (aleyhisselam) makamında üç levha bulundu. Her levhada da bir yazı vardı. Birincisinde şöyle yazılıydı:
“Ben Bekke'nin sahibi Allahım! Güneş'i ve Ay'ı yarattığım gün Bekke'yi yaratıp etrafını hanif olan yedi melekle kuşattım. Onun ehline, ette ve sütte bereket kıldım.
İkincisinde ise:
“Ben Bekke'nin sahibi Allahım! Ben akrabalık bağını yarattım ve ona ismimden verdim. Akrabalık bağlarını kuvvetlendirene rahmet eder ve bu bağı koparanı da keserim" yazılıydı.
Üçüncüsünde de şöyle yazılıydı:
“Ben Bekke'nin sahibi Allahım! Ben hayrı ve şerri yarattım. Hayır üzeri olana ne mutlu, şer üzere olanın da vay haline."
el-Ezrakî, İbn Abbâs'tan bildiriyor: İbrâhîm'in (aleyhisselam) makamında bir kitap bulundu ve içinde şöyle yazılıydı:
“Bu, Allah'ın evi Harem-i Bekke'dir. Allah Bekke ehlinin azıklarından mübarek olan üç şeyi üstlenmiştir. Bunlar et, su ve süttür. İhrama giren kişi aynı anda tekrar geri çıkamaz." Yine bir taş bulunmuştu ki yaratılıştan üstünde şöyle bir yazı vardı:
“Ben Bekketü'l- Harem'in sahibi Allahım! Güneş'i ve Ay'ı yarattığım gün Bekke'yi yaratıp etrafını hanif olan yedi melekle kuşattım. Mekke'deki iki dağ var olduğu müddetçe Bekke'de var olacaktır. Onun ehline ette ve suda bereket kılınmıştır."
İbn Ebî Şeybe, Mücâhid ve Dahhâk'tan bunun aynısını bildirir.
Fedâilu'l-Mekke'de el-Cenedî'nin İbn Abbâs ve Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Yüce Allah, Mekke'yi yarattı ve onu zorluklara ve (bu zorluklara katlananlara verilecek) derecelere koydu" buyurdu. Saîd b. Cübeyr'e:
“Dereceleri nedir?" denilince:
“Cennettir Cennet" karşılığını verdi.
el-Ezrakî ve el-Cenedî'nin bildirdiğine göre Hazret-i Âişe:
“Gökyüzüne Mekke'den daha yakın bir yer görmedim" dedi.
el-Ezrakî, Atâ b. Kesîr'den hadisi Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) dayandırarak şöyle bildirir:
“Mekke'de ikamet etmek saadet, oradan ayrılmak ise şekavettir. "
el-Ezrakî, el-Cenedî ve Beyhakî'nin, Şuab'da, İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Kim Ramazan ayında Mekke'de bulunur ve bütün Ramazan orucunu orada tutarak gücü nisbetinde gece ibadetine kalkarsa, Yüce Allah ona Mekke'nin dışında tutulan Ramazan orucu sevabının yüz bin katını yazar. Ona orada geçirdiği her gün ve her gece için birer sevap yazılır. Yine her gün ve her gece için bir köle azat etmiş gibi sevap yazılır. Yine her gün ve her gece için iki at yükü malı Allah yolunda infak etmiş gibi sevap yazılır. Yine orada her gün mutlaka bir duası kabul edilir."
el-Ezrakî ve M. el-Evsat'ta Taberânî'nin, Câbir b. Abdillah'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Bu Beyt (Kabe) İslam'ın direğidir. Kim bu evi ziyaret etmek maksismiyle hac veya umre yapmaya çıkarsa (ve bu yolda) öldüğü takdirde Yüce Allah onu Cennetine sokmayı, sağ kaldığı takdirde ise ganimet ve mükâfatla memleketine döndürmeyi taahhüt etmiştir. "
Beyhakî'nin, Şuab'da, Câbir b. Abdillah'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Benim bu mescidimde kılınan bir namaz, Mescidü'l-Harâm dışında, başka bir mescidde kılınan namazdan (sevap olarak) bin defa daha üstündür. Benim bu mescidimde kılınan bir cuma namazı, Mescidü'l-Harâm dışında, başka bir mescidde kılınan cuma namazından (sevap olarak) bin defa daha üstündür. Benim bu mescidimde tutulan Ramazan orucu, Mescidü'l-Harâm dışında, başka bir mescidde tutulan ramazan orucundan (sevap olarak) bin defa daha üstündür. "
Bezzâr, İbn Huzeyme, Taberânî ve Şuab'da Beyhakî'nin, Ebu'd-Derdâ'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Mescidü'l- Haram'da kılınan bir namaz, başka bir mescidde kınlan namazda yüz bin defa, benim mescidimde kılanan namazdan bin defa, Beytü'l-Makdis'te kılınan namazdan beş yüz defa (sevap olarak) daha üstündür."
İbn Mâce'nin, Enes'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Kişinin evinde kıldığı namaz (sevap olarak) bir namaza mukabildir. Mescidde kıldığı namaz (sevap olarak) yirmi beş namaza eştir. Cumanın kılındığı yerde kılınan namaz (sevap olarak) beş yüz namaza mukabildir. Mescidü'l-Aksa'da kılınan namaz (sevap olarak) elli bin namaza mukabildir. Benim mescidimde kılınan namaz (sevap olarak) elli bin namaza mukabildir. Mescidü'l-Haram'da kılınan namaz ise (sevap olarak) yüz bin namaza mukabildir. "
İbn Ebî Şeybe, Müslim, Nesâî ve İbn Mâce'nin, İbn Ömer'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Benim bu mescidimde kılınan bir namaz, Mescidu'l-Harâm dışında, başka bir mescidde kılınan namazdan (sevap olarak) bin defa daha üstündür."
Tayâlisî, Ahmed, Bezzâr, İbn Huzeyme, İbn Hibbân, İbn Adiy ve Beyhakî'nin, Abdullah b. ez-Zübeyr'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Benim bu mescidimde kılınan bir namaz, Mescidü'l-Harâm dışında, başka bir mescidde kılınan namazdan (sevap olarak) bin defa daha üstündür. Mescidü'l-Haram'da kılınan bir namaz, benim mescidimde kılınan namazdan (sevap olarak) yüz defa daha üstündür." Atâ (b. Ebî Rebâh)'a:
“Bahsedilen bu üstünlük sadece Mescidu'l-Harâm'da mı, yoksa Harem bölgesinde mi?" diye sorulduğunda:
“Evet, bütün Harem bölgesi için geçerlidir. Çünkü Harem'in tümü mesciddir" karşılığını verdi.
Ahmed ve İbn Mâce'nin, Câbir'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Benim mescidimde kılınan bir namaz, Mescidü'l- Harâm dışında, başka bir mescidde kılınan namazdan (sevap olarak) bin defa daha üstündür. Mescidu'l-Haram'da kılınan bir namaz, başka bir mescidde kılınan namazdan (sevap olarak) yüz bin defa daha üstündür."
İbn Ebî Şeybe, Buhârî, Müslim, Tirmizî, Nesâî, İbn Mâce ve Beyhakî'nin, Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Benim bu mescidimde kılınan bir namaz, Mescidu'l-Harâm dışında, başka bir mescidde kılınan namazdan (sevap olarak) bin defa daha üstündür."
Bezzâr'ın, Hazret-i Âişe'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Ben peygamberlerin sonuncusuyum. Mescidim peygamberler mescidlerinin sonuncusudur. Sefer hazırlığı yapılıp ta gidilmesi gereken mescid benim mescidim ve Mescidu'l-Haram'dır. Benim mescidimde kılınan bir namaz, Mescidu'l-Harâm dışında, başka bir mescidde kılınan namazdan (sevap olarak) bin defa daha üstündür."
Tayâlisî, İbn Ebî Şeybe, Ahmed, İbn Menî', er-Rûyânî, İbn Huzeyme ve Taberânî'nin Cübeyr b. Mut'im'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Benim bu mescidimde kılınan bir namaz, Mescidü'l-Harâm dışında, başka bir mescidde kılınan namazdan (sevap olarak) bin defa daha üstündür."
97. Âyetin Tefsiri
"Onda apaçık âyetler ve İbrâhîm'in makamı vardır. Oraya giren güvenlik içinde olur. Oraya gitmeye gücü yeten herkesin o İbadet Evi ni ziyaret etmesi de Allah'ın insanlar üzerinde bir hakkıdır. Kim de inkâr ederse, şüphesiz, Allah âlemlere karşı muhtaç olmayandır."
Saîd b. Mansûr, Firyâbî, Abd b. Humeyd, İbnu'l-Münzir ve İbnu'l- Enbârî'nin, Mesâhif te bildirdiğine göre İbn Abbâs bu âyeti (.....) şeklinde okurdu.
İbnu'l-Enbârî'nin bildirdiğine göre Mücâhid bu âyeti (.....) şeklinde okurdu.
Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Âsim b. Ebi'n-Necûd bu âyeti (.....) şeklinde okurdu.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in, Avfî vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Onda apaçık âyetler vardır..." âyetini açıklarken:
“Orada Makâmı-İbrâhîm ve Meş'ar vardır" dedi.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Mücâhid ve Katâde bu âyeti açıklarken:
“Makâm'ı-İbrâhîm açık olan âyetlerdendir" dediler.
Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî):
“Onda apaçık âyetler ve ibrâhîm'in makamı vardır. Oraya giren güvenlik içinde olur..." âyetini açıklarken:
“Burada Makâm-ı İbrâhîm" kastedilmektedir" dedi.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve el-Ezrakî'nin bildirdiğine göre Mücâhid:
“Onda apaçık âyetler ve İbrâhîm'in makamı vardır ..." âyetini:
“Orada İbrâhîm'in (aleyhisselam) ayak izleri bulunmaktadır. Bu da açık olan âyetlerden bir tanedir" şeklinde açıklamıştır. "...Oraya giren güvenlik içinde olur..." âyeti hakkında ise:
“Bu başka bir şeydir" dedi.
el-Ezrakî'nin bildirdiğine göre Zeyd b. Eşlem:
“Onda apaçık âyetler ve İbrâhîm'in makamı vardır. Oraya giren güvenlik içinde olur..." âyetini açıklarken:
“Apaçık olan âyetlerden kasıt, Makâm-ı İbrâhîm'dir" demiştir. İnsanların Kâbe'ye gelmeleri konusunda Yüce Allah başka bir âyette: İnsanları hacca çağır; yürüyerek veya binekler üstünde uzak yollardan sana gelsinler" buyurur.
İbnu'l-Enbârî'nin bildirdiğine göre Kelbî:
“Onda apaçık âyetler ... vardır..." âyetini açıklarken:
“Açık âyetler; Kâbe, Safa, Merve ve Makâm-ı İbrâhîm'dir" demiştir.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Katâde:
“...Oraya giren güvenlik içinde olur..." âyetini açıklarken şöyle dedi:
“Bu, Cahiliye döneminde olan bir şeydi. O dönemde kişi her günahı işlese de Harem'e iltica ettiği zaman kimse ona karışamaz ve onu geri isteyemezdi. Ancak İslam'da Harem'e iltica etmek, Allah'ın cezalarını uygulamayı engellemedi. Hırsızlık yapanın eli kesilir, zina edene had uygulanır ve öldürülen de öldürülür.
el-Ezrakî, Mücâhid'den bunun aynısını bildirir.
İbnu'l-Münzir ve el-Ezrakî, Huvaytib b. Abdi'l-Uzza'dan bildiriyor: Cahiliye döneminde, Kâbe'de hayvanların ağzına vurulan gemler gibi halkalar gördüm. (Başkalarından) korkan bir kişi o halkalardan birine elini geçirince ona kimse dokunamazdı. Bir gün korkan biri gelip elini ona soktu. Başka biri de onu geri çekmeye kalkınca eli felç oldu. İslam zamanında bu kişinin elinin halen felçli olduğunu gördüm.
Abd b. Humeyd, İbnu'l-Münzir ve el-Ezrakî'nin bildirdiğine göre Ömer b. el-Hattâb:
“Eğer Harem'de Hattâb'ın katilini görsem oradan çıkana kadar kendisine el sürmem" dedi.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in, Saîd b. Cübeyr vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Oraya giren güvenlik içinde olur..." âyetini açıklarken şöyle dedi:
“Kim (bir suç işleyip te) Kâbe'ye sığınırsa güvenlik altında olurdu. Ancak bu kişi kimsenin yanında barındırılmaz, ona yemek, su verilmez ve oradan geri çevrilmezdi. Ama oradan çıktığı zaman da cezası uygulanırdı.
İbnu'l-Münzir ve el-Ezrakî'nin, Tâvus vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Oraya giren güvenlik içinde olur..." âyetini açıklarken şöyle dedi:
“Kim Harem'in dışında bir yerde birini öldürüp veya hırsızlık yapıp Harem'e girerse, kimse onunla oturmaz, konuşmaz ve o kişiyi kimse evine alıp barındırmaz. Fakat kendisinden Harem'den çıkması istenir. Harem'den dışarı çıktığında bu kişi alınır ve suçunun cezası kendisine uygulanır. Eğer biri Harem'in dışında bir yerde birini öldürür veya hırsızlık yapıp Harem'e girerse ve ona cezasını uygulamak isterlerse onu Harem'in dışına çıkararak haddi uygularlar. Eğer Harem'de öldürür veya hırsızlık ederse Harem'in içinde kendisine had uygulanır.
Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in, Mücâhid vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs şöyle demiştir:
“Kişi haddi (şeri cezayı) gerektirecek adam öldürme ve hırsızlık gibi bir suç işleyip te Harem'e girerse ona bir şey satılmaz ve kimsenin evinde barındırılmaz. Bu kişi bu durumdan bıkıp Harem'den çıkınca ona had uygulanır."
İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Tâvus şöyle demiştir: İbnü'z-Zübeyr, (suçlu) bir adamı Harem'in dışında tutmuştu. Onu Harem'e soktuktan sonra tekrar çıkarıp öldürdü diye İbn Abbâs ta onu ayıplamıştı.
İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Şa'bî der ki:
“Biri bir suç işledikten sonra Harem'e iltica ederse emin olur ve ona dokunulmaz. Ancak Harem'in içinde suç işlerse suçunun cezası uygulanır.
İbn Cerîr'in, ikrime vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs şöyle dedi:
“Kim bir suç işler de sonra Harem'e sığınırsa emin olur. Müslümanlar ona hiçbir şekilde ceza uygulayamaz. Ancak Harem'in dışına çıktığı zaman ona had uygulanır.
Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in, Atâ (b. Ebî Rebâh) vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs şöyle demiştir: Kim Harem'in dışında bir suç işler de sonra Harem'e iltica ederse ona dokunulmaz, ona bir şey satılmaz ve kimsenin yanında barındırılmaz. Harem'den çıkması beklenir. Harem'den çıktığı zaman da tutulup kendisine had (şeri ceza) uygulanır. Fakat Harem'in içinde suç işleyen kişiye Harem'de had uygulanır.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Ömer:
“Harem'de, Ömer'in katilini görecek olsam ona dokunmam" demiştir.
Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Babamın katilini Harem'de görecek olsam ona dokunmam" demiştir.
İbn Ebî Hâtim'in Hasan(-ı Basrî)'den bildirdiğine göre İbn Abbâs bu âyeti açıklarken şöyle dedi:
“Cahiliye döneminde kişi birini öldürür ve boynuna yün parçası asarak Harem'e girerdi. Maktülün oğlu veya babası onu görürdü ve ona dokunmazdı."
Buhârî, Müslim, Tirmizî ve Nesâî, Ebû Şureyh el-Adevî'den bildiriyor: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) fethin ikinci günü kalkıp şöyle buyurdu:
“Şüphesiz Mekke'yi Allah haram kılmıştır, ama insanlar onu haram kılmıyor. Allah'a ve âhiret gününe iman eden kişinin orada kan dökmesi veya bir ağaç kesmesi caiz değildir. Eğer biri, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) orada savaştı, diyerek kendine öylesi bir izin çıkarmak isterse ona: «Yüce Allah, Resulüne bu konuda izin vermiştir. Sana izin vermemiştir» deyin. Bana da gündüzün bir saatinde izin verilmiştir. Mekke'nin dünkü haramlılığı bu gün de devam etmektedir."
Saîd b. Mansûr, İbn Ömer'den bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), Kâbe'nin gölgesinde oturan Kureyş'lilerin yanına gelip selam verdikten sonra:
“Biliniz ki Yüce Allah, Kabe'ye kendisinde yapılanı soracaktır. Burada ikamet eden kimse kan dökemez ve dedikodu yaparak bozgunculuk edemez" buyurmuştur.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Yahya b. Ca'de b. Hubeyre:
“...Oraya giren güvenlik içinde olur..."âyetini açıklarken:
“Cehennem ateşinden güvende olur, mânâsındadır" dedi.
Beyhakî'nin, İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Kabe'ye giren kişi bir sevap kazanır ve bir kötülüğü silinip bağışlanmış olur" buyurmuştur.
İbnu'l-Münzir, Atâ (b. Ebî Rebâh)'dan bildiriyor: Kim Kâbe'de ölürse emin olarak haşrolunur. Çünkü Yüce Allah:
“...Oraya giren güvenlik içinde olur..." buyurmaktadır.
Beyhakî'nin, Şuab'da, Câbir'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“İki Harem'den birinde ölen kişi, emin olarak haşrolunur" buyurmuştur.
Beyhakî'nin, Şuab'da, Selmân'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“İki Harem'den birinde ölen kişiye şefaatim vacip olur ve bu kişi kıyamet gününde eminlerden biri olarak haşrolunur. "
el-Cenedî ve Beyhakî'nin, Enes b. Mâlik'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“İki Harem'den birinde ölen kişi, kıyamet gününde eminlerden biri olarak haşrolunur. Beni Medine'ye ziyarete gelen kişi de kıyamet gününde komşum olur. "
el-Cenedî'nin, Muhammed b. Kays b. Mahrame'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“İki Harem'den birinde ölen kişi, kıyamet gününde eminlerden biri olarak haşrolunur. "
el-Cenedî'nin bildirdiğine göre İbn Ömer:
“Mekke'de defnedilen Müslüman kişi, kıyamet gününde eminlerden biri olarak haşrolunur" dedi.
"Oraya ulaşmaya yol bulabilenin Evi haccetmesi Allah'ın insanlar üzerinde bir hakkıdır. Kim de inkâr ederse, şüphesiz, Allah âlemlere karşı muhtaç olmayandır."
Ahmed, Tirmizî, İbn Mâce, İbn Ebî Hâtim ve Hâkim, Hazret-i Ali'den bildiriyor:
“Oraya ulaşmaya yol bulabilenin Ev'i haccetmesi Allah'ın insanlar üzerinde bir hakkıdır...'" âyeti indiği zaman, ashâb:
“Ey Allah'ın Resûlü! Her yıl mı gidilecek?" diye sordu. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) sustu ve cevap vermedi. Ashâb bir daha:
“Ey Allah'ın Resûlü! Her yıl mı gidilecek?" diye sorunca, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Hayır, eğer: «Evet» demiş olsaydım her yıl gitmek farz olurdu" buyurdu. Bunun üzerine Yüce Allah:
“...Size açıklanınca hoşunuza gitmeyecek şeyleri sormayın..."" âyetini indirdi.
Abd b. Humeyd ve İbnu'l-Münzir, İbn Abbâs'tan bildiriyor:
“Oraya ulaşmaya yol bulabilenin Ev'i haccetmesi Allah'ın insanlar üzerinde bir hakkıdır...'" âyeti indiği zaman bir adam:
“Ey Allah'ın Resûlü! Her yıl mı gidilecek?" diye sordu. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Sana farz kılınan İslam haccını eda et. Eğer: «Evet» deseydim hac size her yıl farz olurdu" buyurdu.
Abd b. Humeyd, Hâkim ve Sünen'de Beyhakî, İbn Abbâs'tan bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bize hutbe verip:
“Ey insanlar! Yüce Allah size haccıfarz kıldı" buyurdu. Akra' b. Hâbis kalkıp:
“Ey Allah'ın Resûlü! Her yıl mı gidilecek?" diye sorunca, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Eğer evet deseydim size (her yıl) farz olurdu. Farz olunca da her yıl gelmezdiniz ve gelmeye de gücünüz yetmezdi. Hac bir defadır, kim bunu arttırırsa nafile haca yapmış olur" buyurdu.
Abd b. Humeyd, Hasan(-ı Basrî)'den bildiriyor:
“Oraya ulaşmaya yol bulabilenin Ev'i haccetmesi Allah'ın insanlar üzerinde bir hakkıdır..." âyeti indiği zaman adamın biri:
“Ey Allah'ın Resûlü! Her yıl mı gidilecek?" diye sordu. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Canım elinde olana yemin olsun ki, eğer: «Evet» deseydim size (her yıl) farz olurdu. Farz olunca da bu farizayı yerine getiremezdiniz. Terk edince de küfre girmiş olurdunuz. Benim sizi bıraktığım gibi siz de beni rahat bırakın. Sizden önceki ümmetler peygamberlerine fazla soru sormaktan ve ihtilaf etmekten dolayı helak oldular. Eğer size bir şey emredersem gücünüz nisbetinde onu yapmaya çalışın. Size yasakladığım şeylerden de uzak durun" buyurdu.
Ebû Nuaym, el-Ma'rife'de, Muhammed b. Mervân vasıtasıyla Kelbî'den, o Ebû Sâlih'ten, o da İbn Abbâs'tan bildirir: Hâris b. Yezîd:
“Ey Allah'ın Resûlü! Hac farizası her yıl mı eda edilecektir?" diye sorunca, "Oraya ulaşmaya yol bulabilenin Ev'i haccetmesi Allah'ın insanlar üzerinde bir hakkıdır..." âyeti indi.
Şâfiî, Abdurrezzâk, İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, Tirmizî, İbn Mâce, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, İbn Adiy, İbn Merdûye ve Sünen'de Beyhakî, İbn Ömer'den bildiriyor: Adamın biri kalkıp Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ey Allah'ın Resûlü! Hacı kimdir?" diye sordu. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“(Hac vazifesini eda edebilmek için yollarda) Saçı başı karışmış halde kir içinde kalandır" buyurdu. Başka biri kalkıp:
“Hangi hac daha üstündür?" diye sorunca da, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Yüksek sesle telbiye edilen ve kurban kanları akıtılan haçtır" buyurdu. Yine başka bir adam kalkıp:
“Ey Allah'ın Resûlü! Yol bulmaktan maksat nedir?" diye sordu. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Yoldan kasıt, azık ve binektir" karşılığını verdi.
Dârakutnî ve Hâkim, Enes'ten bildiriyor: Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Oraya ulaşmaya yol bulabilenin Ev'i haccetmesi Allah'ın insanlar üzerinde bir hakkıdır..." âyetindeki:
“Yol kelimesinden kasıt nedir?" diye sorulunca:
"Yoldan kasıt, azık ve binektir" buyurdu.
Saîd b. Mansûr, İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, Sünen'de Dârakutnî ve Sünen'de Beyhakî, Hasan(-ı Basrî)'den bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Oraya ulaşmaya yol bulabilenin Ev'i haccetmesi Allah'ın insanlar üzerinde bir hakkıdır..." âyetini okuyunca, ashâb:
“Ey Allah'ın Resûlü! Âyetteki yoldan kasıt nedir?" diye sordu. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Yoldan kastedilen, azık ve binektir" buyurdu.
Sünen'de Dârakutnî ve Sünen'de Beyhakî, Hasan vasıtasıyla annesinden, o da Hazret-i Âişe'den bildiriyor: Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Hacca yol bulmak ne demektir?" diye sorulunca:
“Azık ve binek bulmaktır" karşılığını verdi.
Dârakutnî'nin, Sünen'de İbn Mes'ûd'dan bildirdiğine göre "Oraya ulaşmaya yol bulabilenin Ev'i haccetmesi Allah'ın insanlar üzerinde bir hakkıdır..." âyeti hakkında Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ey Allah'ın Resûlü! Yoldan kasıt nedir?" diye sorduklarında:
“Yoldan kasıt, azık ve binektir" buyurdu.
Dârakutnî, Amr b. Şuayb'dan, o babasından, o da dedesinden bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Hacca yol bulmaktan kasıt, oraya gitmek için gereken azık ve binektir" buyurdu.
Dârakutnî, Câbir b. Abdillah'tan bildiriyor:
“Oraya ulaşmaya yol bulabilenin Ev'i haccetmesi Allah'ın insanlar üzerinde bir hakkıdır..." âyeti indiği zaman adamın biri kalkıp:
“Ey Allah'ın Resûlü! Yoldan kasıt nedir?" diye sordu. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Yoldan kasıt, azık ve binektir" karşılığını verdi.
Dârakutnî'nin, Hazret-i Ali'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) "Oraya ulaşmaya yol bulabilenin Ev'i haccetmesi Allah'ın insanlar üzerinde bir hakkıdır..." âyetinin açıklaması sorulunca:
“Hacca gitmek için binek olarak bir deve bulmaktır" buyurdu.
İbn Ebî Şeybe ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Ömer b. el-Hattâb:
“Oraya ulaşmaya yol bulabilenin Ev'i haccetmesi Allah'ın insanlar üzerinde bir hakkıdır..." âyetini açıklarken:
“Burada azık ve binek bulabilmek kastedilmektedir" dedi.
İbn Ebî Şeybe, İbn Cerîr ve Beyhakî'nin, Sünen'de bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Oraya ulaşmaya yol bulabilenin Ev'i haccetmesi Allah'ın insanlar üzerinde bir hakkıdır..." âyetini açıklarken:
“Burada azık ve deve kastedilmektedir" dedi. Başka bir lafızda ise:
“Binek" olarak geçmektedir.
Taberânî ve İbn Merdûye'nin, İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“(Yolculukta) yetecek kadar azık ve bir binek bulabilmektir" dedi.
İbn Mâce'nin, İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Oraya ulaşmaya yol bulabilenin Ev'i haccetmesi Allah'ın insanlar üzerinde bir hakkıdır..." âyeti hakkında:
“(Yol bulmaktan kasıt hac yolculuğu için gereken) azık ve bineği bulabilmektir" dedi.
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve Beyhakî'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Oraya ulaşmaya yol bulabilenin Ev'i haccetmesi Allah'ın insanlar üzerinde bir hakkıdır..." âyetini açıklarken şöyle dedi:
“Yoldan kasıt, kulun sağlıklı olması ve azıkla binek parasının bulunmasıdır. Ancak azık ve binek parası bütün malını bitirecek şekilde olmamalıdır.
İbn Ebî Şeybe ve Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre İbn Abbâs (.....) kelimesini açıklarken:
“Burada kişinin hacca gidecek gücü ve hac ile aralarında bir engel olmayışı kastedilmektedir" dedi.
İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Abdullah b. ez-Zübeyr:
“Oraya ulaşmaya yol bulabilenin Ev'i haccetmesi Allah'ın insanlar üzerinde bir hakkıdır...'" âyetini açıklarken:
“Burada kişinin hacca gidip gelebilecek güçte (sağlıklı) olması kastedilmektedir" dedi.
İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre Mücâhid:
“Oraya ulaşmaya yol bulabilenin Ev'i haccetmesi Allah'ın insanlar üzerinde bir hakkıdır..." âyetini açıklarken:
“Burada azık ve binek kastedilmektedir" dedi.
İbn Ebî Şeybe, Saîd b. Cübeyr'den, Hasan'dan ve Atâ (b. Ebî Rebâh)'dan bunun aynısını bildirir.
İbn Ebî Şeybe ve İbn Ebî Hâtim, İbrâhîm en-Nehaî'den bildiriyor:
“Yüce Allah'ın zikretmiş olduğu yol bulmada, kadın için bir mahremin varlığı da yol bulmaktan sayılır."
Hâkim'in, Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“«Bir kadın bir gecelik yolu» -diğer bir lafızla: Bir kadın iki menzil arasındaki mesafeyi- "tek başına gidemez. Ancak mahremiyle beraber gidebilir. "
İbn Ebî Şeybe, İbn Abbâs'tan bildiriyor: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) hutbesinde:
“Bir kadın yanında mahremi olmadan bir sefere çıkamaz" buyurunca adamın biri kalkıp:
“Ey Allah'ın Resûlü! Ben hanımımı hacca gönderdim. Ben de falan falan savaşa katılmak için yazıldım" dedi. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Git ve hanımınla beraber hacını yap" buyurdu.
Tirmizî, İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim, İbn Merdûye ve Beyhakî'nin, Şuab'da, Hazret-i Ali'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Kişi Beytullah'ı ziyaret etmek için yetecek kadar azık ve binek bulabilir de hac etmezse Yahudi veya Hıristiyan olarak ölmüş fark etmez. Bu konuda Yüce Allah:
“Oraya ulaşmaya yol bulabilenin Ev'i haccetmesi Allah'ın insanlar üzerinde bir hakkıdır. Kim de inkâr ederse, şüphesiz, Allah âlemlere karşı muhtaç olmayandır" buyurmaktadır,"
Saîd b. Mansûr, Kitabu'l-îmân'da Ahmed, Ebû Ya'la ve Beyhakî'nin, Ebû Umâme'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
"Eğer kişinin kendisini haçtan engelleyecek bir hastalığı veya zalim bir idarecisi veya açık bir ihtiyacı yoksa ve buna rağmen İslam'ın haccını yapmadan ölürse, ister Yahudi ister Hıristiyan olarak ölsün fark etmez."
İbn Ebî Şeybe, Abdurrahman b. Sâbit'ten merfû ve mürsel olarak bunun aynısını bildirir.
Saîd b. Mansûr sahîh bir isnâdla bildirdiğine göre Ömer b. el-Hattâb:
“Bu şehirlere adamlar göndermeyi ve imkânı olup da hac etmeyenleri araştırıp onlara cizye ödetmeyi içimden geçirdim" dedikten sonra iki defa:
“Onlar Müslüman değildir" dedi.
Saîd b. Mansûr ve İbn Ebî Şeybe, Ömer b. el-Hattâb'dan bildiriyor:
“Kişinin hac etmeye gücü yettiği halde hac etmezse Yahudi veya Hıristiyan olarak ölsün fark etmez."
İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd ve İbn Ebî Hâtim'in, Mücâhid vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Ömer:
“Kimin sağlığı ve maddi gücü yerinde olur da hacca gitmezse alnına kâfir yazısı yazılır" dedi ve:
“...Kim de inkâr ederse, şüphesiz, Allah âlemlere karşı muhtaç olmayandır" âyetini okudu. İbn Ebî Şeybe'nin lafzı ise:
“Gücü olduğu halde hac etmeden ölen kişi kıyamet gününde alnında «Kâfir» yazısıyla gelir" şeklindedir.
Saîd b. Mansûr, Nâfi vasıtasıyla İbn Ömer'den bildiriyor:
“Kim üç yıl üst üste hacca gitmeye yol bulabilir de gitmeden ölürse onun namazı kılınmaz. Yahudi mi, Hıristiyan mı öldü o da belli olmaz."
Saîd b. Mansûr'un bildirdiğine göre Ömer b. el-Hattâb:
“Eğer insanlar haccı terk edecek olsaydı, namaz kılmayanlarla ve zekât vermeyenlerle savaştığımız gibi onlara da savaş açardık" dedi.
Saîd b. Mansûr'un bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Eğer insanlar bir yıl haccı terk edecek olsalardı ve kimse hac etmeyecek olsaydı Allah'ın himayesinden çıkmış olurlardı (yani bunlara savaş açılırdı)" dedi.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs: (.....) âyetini açıklarken:
“Burada (sağlıklı ve maddi gücü olup ta) haccın kendisine farz olmadığını iddia eden kişi kastedilmektedir" dedi.
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Beyhakî'nin, Sünen'de bildirdiğine göre İbn Abbâs bu âyet hakkında:
“Burada haccı inkâr ederek hac etmenin iyiliğini terk etmenin de kötülüğünü görmeyen kişi kastedilmektedir" dedi.
Saîd b. Mansûr, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve Beyhakî, Sünen'de İkrime'den bildiriyor:
“Kim İslam'dan başka bir dine yönelirse, onunki kabul edilmeyecektir. O âhirette de kaybedenlerdendir'" âyeti indiği zaman Yahudiler:
“Biz Müslümanız" dediler. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Yüce Allah Müslümanlara Kabe'yi ziyaret etmeyi farz kılmıştır" buyurdu. Onlar:
“Bu bize yazılmamıştır" dediler ve hac etmeyi kabul etmediler. Bunun üzerine Yüce Allah:
“...Kim de inkâr ederse, şüphesiz, Allah âlemlere karşı muhtaç olmayandır" buyurdu.
Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr, İkrime'den bildiriyor:
“Kim İslam'dan başka bir dine yönelirse, onunki kabul edilmeyecektir. O âhirette de kaybedenlerdendir" âyeti indiği zaman milletler:
“Biz Müslümanız" dediler. Bunun üzerine Yüce Allah:
“Oraya ulaşmaya yol bulabilenin Ev'i haccetmesi Allah'ın insanlar üzerinde bir hakkıdır. Kim de inkâr ederse, şüphesiz, Allah âlemlere karşı muhtaç olmayandır" âyetini indirdi. Müslümanlar hac görevini yerine getirirken kâfirler ise yerlerinde kaldılar.
Abd b. Humeyd ve Sünen'de Beyhakî, Mücâhid'den bildiriyor:
“Kim İslam'dan başka bir dine yönelirse, onunki kabul edilmeyecektir. O âhirette de kaybedenlerdendir" âyeti indiği zaman bütün milletlerin halkları:
“Biz müslümanız" dediler. Bunun üzerine Yüce Allah:
“Oraya ulaşmaya yol bulabilenin Ev'i haccetmesi Allah'ın insanlar üzerinde bir hakkıdır..." âyetini indirdi. Âyetteki insanlardan kasıt müslümanlardır. Müslümanlar hac görevlerini yerine getirdiler, müşrikler ise bu görevi terk ettiler.
Saîd b. Mansûr, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir, Dahhâk'tan bildiriyor:
“Oraya ulaşmaya yol bulabilenin Ev'i haccetmesi Allah'ın insanlar üzerinde bir hakkıdır. Kim de inkâr ederse, şüphesiz, Allah âlemlere karşı muhtaç olmayandır" âyeti indiği zaman Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) milletleri yani Arap müşriklerini, Hıristiyanları, Yahudileri, Mecusileri ve Sâbiî'leri toplayıp:
“Allah size haccı farz kıldı, Kabe'yi ziyaret edin" buyurdu. Bunu sadece Müslümanlar kabul etti. Diğer beş millet ise inkâr ederek:
“Biz buna imân etmiyoruz, ona yönelerek namaz kılmayız ve ona doğru yönelmeyiz" dediler. Bunun üzerine Yüce Allah:
“...Kim de inkâr ederse, şüphesiz, Allah âlemlere karşı muhtaç olmayandır" âyetini indirdi.
Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in, Ebû Dâvud Nufey'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Oraya ulaşmaya yol bulabilenin Ev'i haccetmesi Allah'ın insanlar üzerinde bir hakkıdır. Kim de inkâr ederse, şüphesiz, Allah âlemlere karşı muhtaç olmayandır" âyetini okuyunca adamın biri kalkıp:
“Ey Allah'ın Resûlü! Hac görevini yerine getirmeyen kafir mi olur?" dedi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Kim onu terkettiği halde cezasından korkmaz ve hac ettiği halde sevabını ummazsa işte o kişi öyledir" buyurdu.
İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Beyhakî'nin, Şuab'da, İbn Ömer'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): (.....) âyetini açıklarken:
“Burada Allah'ı ve âhiret gününü inkâr eden kişi kastedilmektedir" buyurdu.
Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr, Mücâhid'den bildiriyor: Kendisine:
“...Kim de inkâr ederse, şüphesiz, Allah âlemlere karşı muhtaç olmayandır" âyeti hakkında:
“Bu inkâr da nedir?" diye sorduklarında:
“Burada Allah'ı ve âhiret gününü inkâr eden kişi kastedilmektedir" dedi.
Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Atâ b. Ebî Rebâh bu âyeti açıklarken:
“Burada Kâbe'yi inkâr eden kişi kastedilmektedir" dedi.
İbn Cerîr, İbn Zeyd'den bildiriyor: Kendisine (inkâr edenlerin kim olduğu) sorulduğunda:
“Doğrusu insanlar için ilk kurulan ev, Mekke'de, dünyalar için mübarek ve doğru yol gösteren Kâbe'dir. Onda apaçık âyetler ve İbrâhîm'in makamı vardır. Oraya giren güvenlik içinde olur. Oraya gitmeye gücü yeten herkesin o ibadet Evi'ni ziyaret etmesi de Allah'ın insanlar üzerinde bir hakkıdır. Kim de inkâr ederse, şüphesiz, Allah âlemlere karşı muhtaç olmayandır" âyetlerini okudu ve:
“Bunları inkâr edenlerdir" dedi.
İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İbn Mes'ûd bu iki âyeti açıklarken:
“Bunları inkâr edip te inanmayan kişi kâfirdir" dedi.
İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr:
“Eğer hacca gitmek için durumu müsait olan bir komşum olsaydı ve bu komşum hacca gitmeden ölseydi namazını kılmazdım" dedi.
Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre A'meş bu âyeti (.....) şeklinde (ha) harfini esre ile okudu.
Abd b. Humeyd, Âsim b. Ebi'n-Necûd'un bu âyeti (.....) şeklinde (ha) harfini nasb ederek okuduğunu bildirir.
İbn Ebî Şeybe ve Hâkim, İbn Abbâs'tan bildiriyor: Akra' b. Hâbis, Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Hacca her sene mi, yoksa ömürde bir defa mı gidilmesi gerekir?" diye sorunca, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Hayır, bir defa. Daha fazla giden nafile hac etmiş olur" buyurdu.
98. Âyetin Tefsiri
"De ki: «Ey Kitap ehli! Allah yaptıklarınızı görüp dururken, niçin Allah'ın âyetlerini inkâr ediyorsunuz?»"
İbn İshâk, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh, Zeyd b. Eslem'den bildiriyor: -Cahiliye döneminde yetişen büyük bir kâfir iken Müslümanlara karşı kin besleyen ve onları kıskanan yaşlı biri olan- Şe's b. Kays, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) ashâbından olan Eves ve Hazrec kabilelerinden bir grubun yanından geçti. Onlar bir mecliste toplanmış bir şeyler hakkında konuşuyorlardı. Onların bu şekilde toplanmış olmalarını görmesi onu çok öfkelendirmişti. Onlar Cahiliye döneminde birbirlerine düşman iken İslam'da bu şekilde aralarında barış olup bir araya gelmelerinden öfkelenmişti. Şe's b. Kays kendi kendine:
“Kayle oğullarının ileri gelenleri bu şehirlerde toplanmış bulunmaktadır. Vallahi! Bunların ileri gelenleri bir arada oldukları müddetçe bizim burada onlarla beraber kalmamız mümkün değildir" dedi. Sonra beraberlerinde olan Yahudi bir gence:
“Git aralarında otur. Onlara Buas savaşını ve daha önce yapılan savaşları hatırlat. Sonra da savaşta birbirlerine okumuş oldukları şiirlerden oku" dedi. Buas günü, Evs ve Hazrec kabilelerinin birbirleriyle yaptığı savaştı. O zaman Evs kabilesi, Hazrec kabilesine karşı zafer kazanmıştı. Genç Yahudi söylenenleri yapınca Müslümanlar birbirleriyle konuşup tartışmaya ve övünmeye başladılar. Hatta iki kabileden iki kişi karşı karşıya diz üstü çöküp ağız kavgası yapmaya başladı. Bunlardan biri Evs kabilesinden, Hâris oğullarından Evs b. Kayzî, diğeri de Hazrec kabilesinden Selime oğullarından Cebbâr b. Sahr'dı.
Bunlar ağız kavgası yaparken biri diğerine:
“Vallahi! İstersen o savaşı yeniden başlatırız" dedi. Bunun üzerine iki fırka da hiddetlenerek:
“Tamam savaşırız" dediler. Sonra:
“Silah başına, silah başına! (Toplanma) yeriniz Zâhira'dır" demeye başladılar. Zâhira'da siyah (volkanik) taşlık bir yerdi. Oraya gittiklerinde Cahiliye zamanında olduğu gibi Evs'liler ile Hazrec'liler yan yana dizildiler. Bu durum Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) bildirilince ashâbından Muhacirlerle beraber yanlarına geldi ve:
“Ey Müslümanlar topluluğu! Allah'tan korkun, Allah'tan korkun. Ben sizin aranızda iken daha Cahiliye davalarıyla mı uğraşacaksınız?! Allah sizi İslam'a hidayet ettikten ve onunla şereflendirdikten sonra, onunla Cahiliye adetlerinden ve küfürden kurtardıktan, onunla kalplerinizi birleştirdikten sonra kâfir olduğunuz zamana mı döneceksiniz?" buyurdu. Bunun üzerine toplluklar bunun şeytanın vesvesesi ve düşmanın bir oyunu olduğunu anladılar. Ellerinden silahları bırakarak ağlamaya ve birbirlerinin boynuna sarılmaya başladılar. Sonra Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile beraber işitmiş ve itaat etmiş bir şekilde (evlerine) gittiler.
Yüce Allah, Allah'ın düşmanı Şe's'in oyununu bozmuştu. Yüce Allah Şe's b. Kays ve yaptıkları hakkında:
“De ki: «Ey Kitâb ehli! Allah yaptıklarınızı görüp dururken, niçin Allah'ın âyetlerini inkâr ediyorsunuz?« De ki: »Ey Kitap ehli! Siz doğru olduğuna şahitken, niçin inananları Allah'ın yolunu eğri göstermeğe yeltenerek ondan çeviriyorsunuz?» Allah işlediklerinizden gafil değildir" âyetlerini indirdi.
Evs b. Kayzî, Cebbâr b. Sahr, beraberlerinde olanlar ve yaptıkları hakkında ise:
“Ey Mü’minler! Kitap verilenlerin bir takımına uyarsanız, inanmanızdan sonra sizi kafir olmağa çevirirler. Allah'ın âyetleri size okunur, aranızda da Peygamberi bulunurken nasıl inkar edersiniz? Kim Allah'ın Kitab'ına sarılırsa şüphesiz doğru yola erişir. Ey Mü’minler! Allah'tan, sakınılması gerektiği gibi sakının, sizler ancak müslüman olarak can verin. Toptan Allah'ın ipine sarılın, ayrılmayın. Allah'ın size olan nimetini anın: Düşmandınız, kalblerinizin arasını uzlaştırdı da onun nimeti sayesinde kardeş oldunuz. Bir ateş çukurunun kenarında idiniz, sizi oradan kurtardı. Allah, doğru yola erişesiniz diye size böylece âyetlerini açıklar. Sizden, iyiye çağıran, doğruluğu emreden ve fenalıktan meneden bir cemaat olsun. İşte başarıya erişenler yalnız onlardır. Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp ayrılığa düşenler gibi olmayın. İşte bunlar için büyük bir azap vardır" âyetlerini indirdi.
Firyâbî, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Taberânî, Ebû Nasr vasıtasıyla İbn Abbâs'tan bildiriyor: Cahiliye zamanında Evs ve Hazrec kabilelerinin arasında düşmanlık vardı. Bir gün onlar beraber otururlarken aralarındaki eski husumetten bahsettiler ve hiddetlenerek tekrar birbirlerine silah çektiler. Bu durum Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) haber verilince yanlarına gitti. Sonra:
“Allah'ın âyetleri size okunur, aranızda da Peygamberi bulunurken nasıl inkar edersiniz? Kim Allah'ın Kitab'ına sarılırsa şüphesiz doğru yola erişir" âyetiyle sonrasındaki iki âyet indi.
İbnu'l-Münzir, İkrime'den bildiriyor: Cahiliye zamanında Evs ve Hazrec kabileleri arasında savaş vardı. İslam geldiği zaman onların aralarında sulh yaptı ve kalplerini birleştirdi. İçinde Evs ve Hazrec kabilelerinden grupların bulunduğu bir mecliste Yahudi biri oturdu. Bu iki gruptan birinin savaş anında okumuş olduğu şiirlerden okudu. Sanki onları bir daha savaşa sokmuştu. Diğer gruptan biri:
“Bizim şairimiz şöyle şöyle demişti" dedi. Öyle deyince de toplanıp silahlarını kuşandılar ve savaş için dizildiler. Bunun üzerine:
“Ey Mü’minler! Kitap verilenlerin bir takımına uyarsanız, inanmanızdan sonra sizi kafir olmağa çevirirler. Allah'ın âyetleri size okunur, aranızda da Peygamberi bulunurken nasıl inkar edersiniz? Kim Allah'ın Kitab'ına sarılırsa şüphesiz doğru yola erişir. Ey Mü’minler! Allah'tan, sakınılması gerektiği gibi sakının, sizler ancak müslüman olarak can verin. Toptan Allah'ın ipine sarılın, ayrılmayın. Allah'ın size olan nimetini anın: Düşmandınız, kalblerinizin arasını uzlaştırdı da onun nimeti sayesinde kardeş oldunuz. Bir ateş çukurunun kenarında idiniz, sizi oradan kurtardı. Allah, doğru yola erişesiniz diye size böylece âyetlerini açıklar." âyetleri indi. Sonra Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) gelip iki saf arasında durarak sesli bir şekilde bu âyetleri okudu. Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) Kur'ân okuduğunu işittikleri zaman sustular ve dinlemeye başladılar. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) okumayı bitirince de silahları ellerinden attılar, birbirlerine sarıldılar ve diz çökerek ağlamaya başladılar.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, Mücâhid'den bildiriyor: Ensâr topluluğu Evs ve Hazrec olmak üzere iki kabileden oluşmaktaydı. Cahiliye zamanında bu iki kabilenin arasında sürekli savaş, kan ve düşmanlık vardı. Yüce Allah, İslam'ı ve Peygamberini (sallallahü aleyhi ve sellem) gönderince aralarındaki bu savaşı bitirdi. İslam'la onlar arasında barışı tesis ederek birleştirdi.
Evs ve Hazrec kabilesinden iki kişi, Yahudilerden de bir kişi bir yerde oturup konuşuyorlardı. Yahudi sürekli onlara eskiden aralarında olan düşmanlık günlerinden bahsediyordu. Bu iki kişi sonunda birbirlerine sövüp kavgaya tutuştular. İkisi de kavimlerini çağırdı. İki kavim de silahlarını kuşanıp savaş için saf tuttu. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) gelip onları yatıştırmak için iki kavmin arasında gidip gelmeye başladı. En sonunda geri çekildiler. Bu olay üzerine Yüce Allah:
“Ey Mü’minler! Kitap verilenlerin bir takımına uyarsanız, inanmanızdan sonra sizi kafir olmağa çevirirler" âyetini indirdi."
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Süddî bu âyeti açıklarken söyle dedi: Bu âyet, Sa'lebe b. Aneme el-Ensârî hakkında inmiştir. Bu kişiyle Ensâr arasında bazı konuşmalar vardı. Kaynuka Yahudi'lerinden bir kişi aralarında laf taşıyarak bunları birbirlerine düşürdü. Hatta Evs ve Hazrec kabilelerinden bazıları silahlarını alıp savaşmaya niyetlendiler. Bunun üzerine Yüce Allah:
“...Kitap verilenlerin bir takımına uyarsanız, inanmanızdan sonra sizi kafir olmağa çevirirler" âyetini indirdi. Yani:
“Eğer silahlanıp savaşırsanız küfretmiş olursunuz mânâsındadır."
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Süddî:
“Siz doğru olduğuna şahitken, niçin inananları Allah'ın yolunu eğri göstermeğe yeltenerek ondan çeviriyorsunuz? Allah işlediklerinizden gafil değildir" âyetini açıklarken şöyle dedi:
“Onlara:
“Kitaplarınızda Muhammed'i buluyor musunuz?" dediklerinde:
“Hayır, bulmuyoruz" diyerek insanları Muhammed'e tabi olmaktan alıkoyuyorlardı. Muhammed'in hakkında doğru söylemeyerek onları helaka yönlediriyorlardı.
Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Katâde bu âyeti açıklarken:
“Siz, Muhammed'in (sallallahü aleyhi ve sellem), Allah'ın Resûlü olduğunu, İslam'dan başka hiçbir dinin kabul olunmayacağını, insanların ancak İslam'la mükâfatlandıracağını, Allah'ın Kitâbı'nda okuyup doğru olduğuna şahit olduğunuz halde niçin iman edenleri İslam'dan ve Muhammed'den (sallallahü aleyhi ve sellem) alıkoymaya çalışıyorsunuz?" dedi. Hâlbuki onlar, bunların Tevrat'ta ve İncil'de yazılı olduğunu görüyorlardı.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî):
“...Ey Kitap ehli! Siz doğru olduğuna şahitken, niçin inananları Allah'ın yolunu eğri göstermeğe yeltenerek ondan çeviriyorsunuz?" âyetini açıklarken şöyle dedi:
“Bunlar Yahudiler ve Hıristiyanlardır. Yüce Allah onlara, Müslümanları Allah yolundan geri çevirmeyi ve dalalete düşürmeyi bu âyetle yasakladı."
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Katâde:
“Ey Mü’minler! Kitap verilenlerin bir takımına uyarsanız, inanmanızdan sonra sizi kafir olmağa çevirirler" âyetini açıklarken şöyle dedi:
“Yüce Allah âyette duymuş olduğunuz gibi sizi önceden uyarmaktadır. Sizin onlardan sakınmanızı, dalaletlerine düşmemenizi, dininizde onlara güvenmemenizi ve onların nasihatlarını dinlememenizi emretmektedir. Çünkü onlar dalalete düşüren kıskanç düşmanlardır. Nasıl olur da kitaplarını inkâr eden, peygamberlerini öldüren, dinlerini kaybederek aciz düşen bir kavme güvenirsiniz?" Vallahi! Onlar iftira eden düşmanlardır.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Katâde:
“Allah'ın âyetleri size okunur, aranızda da Peygamberi bulunurken nasıl inkar edersiniz?..." âyetini açıklarken şöyle dedi:
“Aramızda iki nişâne vardır. Biri Allah'ın Peygamberi, diğeri de Allah'ın Kitab'ıdır. Allah'ın Peygamberi (sallallahü aleyhi ve sellem) gelip gitmiştir. Fakat Allah'ın Kitab'ını ise Yüce Allah bize rahmet ve nimet olarak bırakmıştır. Onda helal, haram, itaat ve ma'siyet olan şeyler açıklanmaktadır.
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Cüreyc:
“...Kim Allah'ın Kitab'ına sarılırsa..." âyetini açıklarken:
“Burada Allah'a iman etmek kastedilmektedir" dedi.
Abd b. Humeyd, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Eb'ul- Âliye:
“...Kim Allah'ın Kitab'ına sarılırsa..." âyetini açıklarken:
“Burada Allah'a güvenmek kastedilmektedir" dedi.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Rabî hadisi Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) dayandırarak:
“Yüce Allah kendisine iman edeni hidayete, kendisine güveneni de kurtuluşa erdireceğine dair ahdetti" buyurduğunu nakletti. Sonra Rabî:
“Yüce Allah'ın Kitabı'ndaki:
“...Kim Allah'ın Kitab'ına sarılırsa şüphesiz doğru yola erişir" âyeti de bunu doğrulamaktadır" dedi.
Abd b. Humeyd, Rabî vasıtasıyla Ebu'l-Âliye'den bildiriyor: Yüce Allah kendisine iman edeni hidayete erdireceğine, kendisine tevekkül edene kâfi geleceğine, kendisine borç vereni ödüllendireceğine, kendisine güveneni kurtaracağına ve Allah'ın emirlerine uyup ta dua edenin duasını kabul edeceğine dair ahdetti." Sonra Rabî:
“Yüce Allah'ın Kitabı'ndaki:
“...Allah'a kim inanırsa onun gönlünü doğruya yöneltir...", ...Allah'a güvenen kimseye O yeter. Allah, âyetini yerine getirendir..." "Kimdir Allah'a güzel bir borç verecek o kimse ki, Allah da o borcu kendisine kat kat ödesin...", ...Kim Allah'ın Kitabı'na sarılırsa şüphesiz doğru yola erişir.""Kullarım sana, beni sorduğunda (söyle onlara): Ben çok yakınım. Bana dua ettiği vakit dua edenin dileğine karşılık veririm. O halde (kullarım da) benim davetime uysunlar..." âyetler de bunu doğrulamaktadır" dedi.
Temmâm'ın, Fevâid'de , Ka'b b. Mâlik'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Yüce Allah, Davud'a (aleyhisselam) şöyle vahyetti: «Ey Dâvûd! Hangi kul bir mahlûka değil de bana sarılırsa ben bunu onun niyetinden bilirim. Gökler ve gökyüzündekiler ona hileler yapmaya çalışsalar, ben ona mutlaka bir çıkış yolu gösteririm. Hangi kul da bana değil, bir mahluka sarılırsa ben yine bunu onun niyetinden bilirim. Göklerin ona sebep olacağı şeyleri de mutlaka önünden keserim ve havayı ayaklarının altından çekerim» "
Hakîm et-Tirmizî, Zührî'den bildiriyor: Yüce Allah, Davud'a (aleyhisselam) şöyle vahyetti:
“Hangi kul bir mahlûka değil de bana sarılırsa gökler ve gökyüzündekiler ona hileler etmeye çalışırsa ben ona mutlaka bir çıkış yolu gösteririm. Hangi kul da bana değil bir mahluka sarılırsa, göklerin ona sebep olacağı şeyleri de mutlaka önünden keserim ve yeri ayaklarının altından çekerim."
Hâkim ve Zehebî'nin, İbn Ömer'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Kim ki Allah katından talebte bulunursa gökyüzü onun gölgeliği, yeryüzü de döşeği olur. Artık o dünya işlerinden hiçbir şeye önem vermez. Bu kişi ekin ekmediği halde ekmek yer, ağaç dikmediği halde de meyve yer. Bu kişinin Allah'a tevekkül etmesi ve rızasını aramasından dolayı Yüce Allah onun gökyüzü ve yeryüzündeki rızkını güvence altına almıştır. Onlar (gökyüzü ve yeryüzü) yorularak ona helal rızkını getirirler, o da ölünceye kadar hesapsız olarak bu rızkını alır." Hâkim:
“Sahîh hadistir" dedi. Zehebî:
“Bilakis, bu münker veya uydurmadır. Çünkü isnâdmda Amr b. Bekr es- Seksekî bulunmaktadır. O da İbn Hibbân'a göre hadis uydurmakla suçlanan biridir" demiştir. Dârakutnî:
“es-Sekseki'nin oğlu İbrâhîm de metruktur" demiştir.
Hâkim'in, Ma'kil b. Yesâr'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Rabbiniz şöyle buyurmaktadır: «Ey Âdemoğlu! Kendini ibadetlere ver ki kalbini zenginlikle ellerini de rızıkla doldurayım. Ey Âdemoğlu! Benden uzaklaşma, aksi takdirde kalbini fakirlik, ellerini de işle (yorucu meşguliyetle) doldururum.»"
Hâkim'in, İbn Ömer'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Kim bütün dertleri tek bir dert olarak görürse Yüce Allah dünya ve âhiretteki dertlerini giderir. Kim de dertlerini birçok dert olarak görürse Yüce Allah onun dünyada hangi vadide helak olacağını önemsemez."
99. Âyetin Tefsiri
De ki:
“ Ey ehl-i kitap! İslâmın hak din olduğunu bildiğiniz hâlde neden îman edenleri, Allah yolundan (iğriliğini istiyerek) çevirmeye çalışıyorsunuz? Allah yaptıklarınızdan gâfil değildir.”
100. Âyetin Tefsiri
Ey îman edenler! Eğer kendilerine kitap verilenlerden herhangi bir topluluğa uyarsanız, sizi imanınızdan sonra çevirirler, kâfir yaparlar.
101. Âyetin Tefsiri
Size Allah’ın âyetleri (Kur’ân’ı) okunduğu ve içinizde Rasûlü bulunduğu hâlde nasıl küfredersiniz? Kim Allah’ın dinine sımsıkı tutunursa, o, muhakkak doğru bir yola iletilmiştir.
102. Âyetin Tefsiri
"Ey Mü’minler! Allah'tan, O'na yaraşır şekilde korkun, sizler ancak müslüman olarak can verin."
Zühd'de İbn Mübârek, Abdurrezzâk, Firyâbî, Abd b. Humeyd, İbn Ebî Şeybe, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Nâsih'te Nehhâs, Taberânî, Hâkim ve İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre İbn Mes'ûd:
“...Allah'tan, O'na yaraşır şekilde korkun..." âyetini açıklarken:
“Burada Allah'a itaat edip asi olmamak, Allah'ı zikredip unutmamak ve şükredip küfretmemek kastedilmektedir" dedi.
Hâkim ve İbn Merdûye'nin başka bir kanalla İbn Mes'ûd'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“... Allah'tan, O'na yaraşır şekilde korkun..." âyetini okudu ve:
“Burada Allah'a itaat edip asi olmamak ve Allah'ı zikredip unutmamak kastedilmektedir" dedi.
Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre İkrime:
“...Allah'tan, O'na yaraşır şekilde korkun..." âyetini açıklarken:
“Burada Allah'a itaat edip asi olmamak ve Allah'ı zikredip unutmamak kastedilmektedir" dedi. İkrime'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs şöyle dedi:
“Bu durum Müslümanlara ağır gelmişti. Bunun üzerine Yüce Allah:
“Allah'a karşı gelmekten gücünüzün yettiği kadar sakının..." âyetini indirdi.
İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Allah'tan, O'na yaraşır şekilde korkun..." âyetini açıklarken şöyle dedi:
“Burada Allah'a itaat edip asi olmamak kastedilmektedir. Müslümanlar buna güç yetiremedikleri için Yüce Allah:
“Allah'a karşı gelmekten gücünüzün yettiği kadar sakının..."âyetini indirdi.
İbn Ebî Hâtim, Saîd b. Cübeyr'den bildiriyor: Bu âyet indiği zaman Müslümanlara ağır gelmişti. Çünkü topukları şişip alınları yara oluncaya kadar Allah'a ibadet ettiler. Bunun üzerine Yüce Allah Müslümanların yükünü hafifletmek için:
“Allah'a karşı gelmekten gücünüzün yettiği kadar sakının..." âyetini indirdi ve bu âyet diğer âyeti neshetti.
İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre İbn Mes'ûd:
“...Allah'tan, O'na yaraşır şekilde korkun..." âyetini:
“Allah'a karşı gelmekten gücünüzün yettiği kadar sakının..." âyeti neshetti" dedi.
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Nehhâs, Nâsih'te, Ali (b. Ebî Talha) vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Allah'tan, O'na yaraşır şekilde korkun..." âyetini açıklarken şöyle dedi:
“Bu âyet neshedilmiş değildir. «Gücünüz yettiğince sakının»dan maksat ise, Allah yolunda hakkıyla cihad etmek ve bu yolda kınayanların kınamasına aldırmamak, kendinin, atasının veya çocuklarının aleyhine olsa bile adaletten ayrılmamaktır."
İbn Cerîr, Rabî b. Enes'ten bildiriyor:
“...Allah'tan, O'na yaraşır şekilde korkun..." âyeti indikten sonra:
“Allah'a karşı gelmekten gücünüzün yettiği kadar sakının..." âyeti indi ve Âl-i İmrân sûresinin yüz ikinci âyetini neshetti.""
Abdurrezzâk, Abd b. Humeyd, Ebû Dâvud, Nâsih'te ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Katâde:
“...Allah'tan, O'na yaraşır şekilde korkun..." âyetini açıklarken şöyle dedi:
“Bu âyeti:
“Allah'a karşı gelmekten gücünüzün yettiği kadar sakının..." âyeti neshetti. Bu âyeti dinlemek ve güçlerinin yettiğince itaat etmek üzere Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) biat edildi.
Abd b. Humeyd, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İkrime:
“...Allah'tan, O'na yaraşır şekilde korkun..." âyetini açıklarken şöyle dedi: Bu âyet, Evs ve Hazrec kabileleri hakkında indi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Medine'ye gelmesinden kısa bir zaman önce Buas gününde aralarında savaş vardı. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) gelince de onların aralarında sulh yaptı. Sonra da bu âyetler indi.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Enes:
“Kişi diline sahip olmadıkça Allah'tan gerektiği gibi korkmamış demektir" dedi.
Tayâlisî, Ahmed, Tirmizî, Nesâî, İbn Mâce, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, İbn Hibbân, Taberânî, Hâkim ve Beyhakî'nin, Ba's'ta, İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ey iman edenler! Allah'tan, O'na yaraşır şekilde korkun ve ancak müslümanlar olarak can verin." âyetini okuduktan sonra şöyle buyurdu:
“Zakkumdan bir damla yeryüzüne damlayacak olsaydı, bütün insanların hayatını zehir ederdi. Artık ondan başka yiyeceği olmayanın durumu nasıl olur?"
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Tâvus:
“Ey iman edenler! Allah'tan, O'na yaraşır şekilde korkun..." âyetini açıklarken şöyle dedi:
“Burada Allah'a itaat edip ona asi olmamak kastedilmektedir. Eğer bunu yapmaz ve yapmaya gücünüz yetmezse Müslüman olarak ölün. Yani İslam üzere ve İslam'a saygılı olarak ölün" demektir.
Hatîb'in, Enes'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Kişi kendisine isabet eden şeyin kaderinde zaten isabet edeceğinin yazılı olduğuna, isabet etmeyenin de kaderinde zaten isabet etmeyeceğinin yazılı olmadığına inancı olmadıktan sonra hakkıyla Allah'tan korkmuş olmaz."
103. Âyetin Tefsiri
"Hep birlikte Allah'ın ipine sarılın, ayrılmayın. Allah'ın size olan nimetini anın: Düşmandınız, kalblerinizin arasını uzlaştırdı da onun nimeti sayesinde kardeş oldunuz. Bir ateş çukurunun kenarında idiniz, sizi oradan kurtardı. Allah, doğru yola erişesiniz diye size böylece âyetlerini açıklar."
Saîd b. Mansûr, İbn Ebî Şeybe, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve Taberânî'nin sahîh bir isnâdla bildirdiğine göre İbn Mes'ûd:
“Hep birlikte Allah'ın ipine sarılın..." âyetini açıklarken:
“Allah'ın ipi Kur'ân'dır" dedi.
Firyâbî, Abd b. Humeyd, İbnu'd-Duraysi, İbn Cerîr, İbnu'l-Enbârî, Mesâhifte, Taberânî, İbn Merdûye ve Beyhakî'nin, Şuab'da bildirdiğine göre İbn Mes'ûd: Bu yol şeytanların gelip hazır olacağı bir yoldur. Şeytanlar insanları yoldan çıkarmak için:
“Ey Allah'ın kulu! Haydi, gel işte yol budur" diye çağırırlar. Bu sebeple Allah'ın ipine sarılın. Allah'ın ipi Kur'ân'dır" dedi.
İbn Ebî Şeybe ve İbn Cerîr'in, Ebû Saîd el-Hudrî'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Allah'ın Kitabı gökyüzünden yere uzanan ipidir" buyurdu.
İbn Ebî Şeybe'nin, Ebû Şureyh el-Huzâî'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Bu Kur'ân, bir iptir. Bir tarafı Allah'ın elinde, diğer tarafı ise sizin elinizdedir. Ona sarıldıktan sonra asla dalalete düşmez ve helak olmazsınız. "
İbn Ebî Şeybe ve Taberânî, Zeyd b. Erkam'dan bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bize hutbesinde:
“Size Allah'ın Kitab'ını bırakmaktayım. O, Allah'ın ipidir. Ona tabi olan hidayet, terkeden de dalalet üzeredir" buyurdu.
Ahmed'in, Zeyd b. Sâbit'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Aranızda iki halife bırakıyorum. Biri Kur'ân'dır ki o gökyüzünden yere uzanan bir iptir. Diğeri ise Ehl-i Beyt'imdir. Ehl-i Beyt'im ile Kur'ân yanıma Havz'a gelinceye kadar birbirlerinden ayrılmayacaklardır."
Taberânî'nin, Zeyd b. Erkam'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ben sizin öncünüzüm. Siz benim yanıma Havz'ıma geleceksiniz. Benden sonraki iki ağır hususunda nasıl amel edeceğinize bakın" buyurdu. Ashâb:
“Ey Allah'ın Resûlü! İki ağır dediğiniz nedir?" diye sorduğunda, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
“Bu iki ağırdan büyüğü, Yüce Allah'ın ipi olan Kitab'ıdır. Bu ipin bir ucu Allah'ın elinde, diğer ucu ise sizin elinizdedir. Ona hep birlikte sarılın ki hiç dalâlete düşmezsiniz. Küçüğü ise Ehl- i Beyt'imdir. Onlar (Ehl-i Beyt'imle Kur'ân) Havd'ıma gelene kadar birbirlerinden ayrılmayacaklardır. Çünkü bunun öyle olmasını onlar için ben Rabbimden istedim. Onların önüne geçmeyin, yoksa helak olursunuz. Yine onlara öğretmeye kalkışmayın. Çünkü onlar sizden daha iyi bilenlerdir,"
İbn Sa'd, Ahmed ve Taberânî'nin, Ebû Saîd el-Hudrî'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Ey insanlar! Size iki şey bırakmaktayım. Eğer onlara tutunursanız dalâlete düşmezsiniz. Bu iki şeyin biri diğerinden daha büyüktür. Büyüğü gökle yer arasında uzanmış olan Allah'ın ipi Kur'ân'dır. Diğeri ise Ehl-i Beyt'imdir. Onlar (Ehl-i Bey t'imle Kur'ân) Havd'ıma gelene kadar birbirlerinden ayrılmayacaklardır."
Saîd b. Mansûr, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve Taberânî'nin, Şa'bî vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Mes'ûd:
“Hep birlikte Allah'ın ipine sarılın..." âyetini açıklarken:
“Allah'ın ipinden kasıt cemaattir" dedi.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, Şa'bî vasıtasıyla Sâbit b. Kutbe el-Muzenî'den bildiriyor: İbn Mes'ûd'un hutbesinde şöyle dediğini işittim:
“Ey insanlar! Sürekli itaat içinde ve cemaatle birlikte olun. Çünkü bu, Allah'ın ona sarılmamızı emretmiş olduğu ipidir."
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Simâk b. Velîd el-Hanefî, İbn Abbâs ile karşılaştı ve:
“Bize zulmederek söven, saldırıda bulunan ve zekatlarımızı alan bu kral hakkında ne diyorsun? Onları bundan men etmiyecek miyiz?" dedi. Bunun üzerine İbn Abbâs:
“Hayır zekatı verin" dedikten sonra iki defa:
“Sürekli toplulukla beraber ol" karşılığını verdi. Sonra:
“Çünkü sizden önceki ümmetler ayrı kalmaktan dolayı helak olmuşlardır. Yüce Allah'ın:
“Hep birlikte Allah'ın ipine sarılın, ayrılmayın..." âyetini işitmedin mi?" dedi.
İbn Mâce, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in, Enes'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“İsrâil oğulları yetmiş bir fırkaya ayrılmıştı.
Ümmetim ise yetmiş iki fırkaya ayrılacaktır. Bir fırka dışında bunların hepsi cehennemdedir" buyurdu. Ashâb:
“Ey Allah'ın Resûlü! Bu bir fırka hangisidir?" diye sorunca:
“Cemaat fırkasıdır" cevabını verip:
“Hep birlikte Allah'ın ipine sarılın, ayrılmayın..." âyetini okudu.
Müslim ve Beyhakî'nin, Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Yüce Allah sizin üç şeyinize razı olup üç şeyinize de öfkelenir. Sizin ona ibadet edip hiçbir şeyi ortak koşmamanıza, hep birlikte Allah'ın ipine sarılıp, ayrılmamanıza ve size idareci olarak gönderilene nasihatçı olmanıza razı olur. Dedikodu etmenize, çok soru sormanıza ve hesapsız mal sarfetmenize de öfkelenir. "
Ahmed ve Ebû Dâvud'un, Muâviye b. Ebî Süfyân'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“tki Kitap ehli, dinleri üzerinde yetmiş iki millete ayrıldılar. Bu ümmet ise yetmiş üç millete ayrılacaktır. Yani yetmiş üç görüş belirecektir. Bir tanesi dışında hepsi ateştedir. O bir tanesi de cemaat olup ta ayrılmayanlardır,"
Hâkim'in, İbn Ömer'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Kim cemaatten bir karış bile ayrılırsa, cemaate geri dönene kadar İslam'ın ipini boynundan çıkarmış gibidir. Cemaat lideri olmadan ölen kişi de Cahiliye döneminde ölmüş gibidir. "
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Ebu'l-Âliye:
“Hep birlikte Allah'ın ipine sarılın, ayrılmayın..." âyetini açıklarken:
“Burada ihlasla Allah'ın ipine sarılmak ve düşmanlık gütmemek kastedilmektedir. Yani Allah'ın ipine sarılıp onda kardeş olmak, mânâsındadır."
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî):
“...Allah'ın ipine sarılın, ayrılmayın..." âyetini açıklarken:
“Burada Allah'ın ipine sarılmaktan kasıt, ona itaat etmektir" dedi.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Katâde:
“...Allah'ın ipine sarılın, ayrılmayın..." âyetini açıklarken:
“Burada Allah'ın ahdi ve emri kastedilmektedir" dedi.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Zeyd:
“...Allah'ın ipine sarılın, ayrılmayın..." âyetini açıklarken:
“Burada İslam kastedilmektedir" dedi.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Rabî:
“...Allah'ın size olan nimetini anın: Düşmandınız, kalblerinizin arasını uzlaştırdı..." âyetini açıklarken:
“Siz birbirinizi öldürüyor ve kuvvetliniz zayıf olanınızı yiyordu. Yüce Allah İslam'ı getirdiği zaman onunla aranızı uzlaştırdı ve hepinizi onun üzerinde toplayıp kardeş kıldı" dedi.
İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir, İkrime'den bildiriyor: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Ensâr'dan bir grupla karşılaştı ve bunlar kendisini tasdik ederek iman ettiler. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) kendileriyle gitmek isteyince:
“Ey Allah'ın Resûlü! Bizim kavmimizin kendi arasında savaş vardır. Bizimle bu şekilde gelirsen istediğin şeyler gerçekleşmeyebilir" dediler. Bir sonraki yıl için söz vererek:
“(Gelecek yıl) Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile beraber gideceğiz. Umulur ki Allah sulh yapar ve savaşı bitirir" dediler. Onlar Buas günündeydiler. Bu savaşın bitip barış olacağına inanmıyorlardı. Bir sonraki yıl yetmiş kişi olarak Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile buluştular. Hepsi de iman etmişti. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bunların arasından on iki kişiyi lider olarak seçti. Yüce Allah'ın:
“...Allah'ın size olan nimetini anın: Düşmandınız, kalblerinizin arasını uzlaştırdı da onun nimeti sayesinde kardeş oldunuz..." âyeti de bu mânâdadır.
İbn Cerîr'in lafzı ise şu şekildedir: Evs ve Hazrec'liler, Hazret-i Âişe hakkındaki mesele olduğu zaman aralarında konuştular ve Harre denilen taşlık bir yerde buluşmak üzere anlaştılar. Sonra oraya gittiler. Bunun üzerine Yüce Allah:
“Allah'ın size olan nimetini anın: Düşmandınız, kalblerinizin arasını uzlaştırdı da onun nimeti sayesinde kardeş oldunuz. Bir ateş çukurunun kenarında idiniz, sizi oradan kurtardı. Allah, doğru yola erişesiniz diye size böylece âyetlerini açıklar" âyetini indirdi.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Cüreyc:
“...Düşmandınız..." âyetini açıklarken:
“Burada Hazret-i Âişe hakkında, Evs ve Hazrec arasında olanlar kastedilmektedir" dedi.
İbn Cerîr, İbn İshâk'tan bildiriyor: Evs ve Hazrec kabileleri arasında savaş yüz yirmi yıldan beri sürüp gelmekteydi. İslam gelince Yüce Allah aralarındaki savaşı bitirdi ve onları birleştirdi.
İbnu'l-Münzir, Mukâtil b. Hayyân'dan bildiriyor: Bana bu âyetin Ensâr kabilelerinden olan iki kabileye mensup iki kişi hakkında indiği söylendi. Bunlardan biri Hazrec kabilesinden, diğeri de Evs kabilesindendi. Bunlar Cahiliye zamanında uzun bir süre savaştılar. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Medine'ye geldiği zaman aralarında sulh yapmıştı. Bunlar bir mecliste iken geçmişleriyle övündüler birbirlerine sövdüler, hatta karşılıklı mızraklarını bile çektiler.
İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Katâde:
“...Allah'ın size olan nimetini anın: Düşmandınız, kalblerinizin arasını uzlaştırdı da onun nimeti sayesinde kardeş oldunuz..." âyetini açıklarken şöyle dedi:
“Siz birbirinizi kesiyordunuz. Kuvvetliniz zayıf olanınızı yiyordu. Yüce Allah İslam'ı getirdiğinde onunla sizi kardeş yapıp kalplerinizi birleştirdi. Ondan başka ilah olmayan Allah'ın adına yemin ederim ki, birleşmek rahmet, ayrılık ise azabtır. Bize Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğu söylendi:
“Muhammed'in canı elinde olana yemin olsun ki, birbirini seven iki müslümandan biri bir şuç işlediği zaman diğerinin onu bir suçtan dolayı bırakmaması gerekir. Ancak onların değersiz olanı suçu işleyendir."'
İbn Ebî Hâtim'in, Enes'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ey Ensâr topluluğu! Bana ne diye minnet ediyorsunuz? Ben geldiğim zaman siz dalâlet içinde değil miydiniz? Allah sizi benimle hidayete erdirmedi mi? Ben geldiğimde siz düşman değil miydiniz? Allah sizin kalplerinizi benimle birleştirmedi mi?" deyince, Ensâr:
“Doğrudur ey Allah'ın Resûlü!" karşılığını verdiler.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Süddî:
“...Bir ateş çukurunun kenarında idiniz..." âyetini açıklarken:
“Yani siz ateşin kenarında idiniz. Sizden ölen kişi ateşe (cehenneme) düşüyordu. Fakat Yüce Allah, Muhammed'i (sallallahü aleyhi ve sellem) gönderdi ve sizi o ateş çukurundan kurtardı" dedi.
Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Bir ateş çukurunun kenarında idiniz, sizi oradan kurtardı..." âyetini açıklarken:
“(Resûlullah ) bizi o cehennem çukurundan kurtardı. Dilerim ki bizi bir daha o çukura döndürmez" dedi.
Tastî, İbn Abbâs'tan bildiriyor: Nâfi b. el-Ezrak ona:
“Bana:
“...Bir ateş çukurunun kenarında idiniz, sizi oradan kurtardı..." âyetini açıklar mısın?" deyince:
“Allah sizi o çukurdan Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) sayesinde kurtardı" dedi. Nâfi:
“Araplar bu ifadeyi biliyor mu?" dediğinde ise:
“Evet biliyor, Abbâs b. Mirdâs es-Sülemî'nin:
"Yüz üstü sakalların kenarına düşer ve kapanır
Hufaf denilen adamdan yüzüğün kaydığı gibi" dediğini işitmedin mi?" karşılığını verdi.
104. Âyetin Tefsiri
"Sizden hayra çağıran, iyiliği emredip Kötülükten sakındıran bir ümmet olsun. İşte kurtuluşa erenler bunlardır."
Saîd b. Mansûr, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Enbârî, Mesâhifte, Amr b. Dînâr'dan bildiriyor: İbnü'z-Zübeyr'in bu âyeti (.....) şeklinde okuduğunu işittim. Ancak bu şekilde âyeti mi okudu ya da âyeti tefsir mi etti bilemiyorum."
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbn Ebî Dâvud, Mesâhifte ve İbnu'l-Enbârî'nin bildirdiğine göre Hazret-i Osmân bu âyeti: (.....) şeklinde okudu.
İbn Merdûye'nin, Ebû Câfer el-Bâkır'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
"Sizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülükten sakındıran bir ümmet olsun..." âyetini okududuktan sonra:
“Burada hayırdan kasıt, Kur'ân ve sünnetime tabi olmaktır" buyurdu.
İbn Ebî Hâtim, Ebu'l-Âliye'den bildiriyor: Allah'ın, Kur'ân'da iyiliği emredin şeklinde indirmiş olduğu âyetlerin hepisinde İslam kastedilmektedir. Kötülükten sakındırın âyetlerinde ise putlara ve şeytanlara kulluk etmek kastedilmiştir.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mukâtil b. Hayyân:
“Sizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülükten sakındıran bir ümmet olsun...'" âyetini açıklarken:
“Yani sizden, bir liderin etrafında toplanıp İslam'ı emrederek Allah'a karşı asi olmaktan yasaklayan bir topluluk olsun, mânâsındadır" dedi. Birden üçe kadar kişiyle topluluk, fazlasıyla da ümmet oluşur.
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Dahhâk:
“Sizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülükten sakındıran bir ümmet olsun..." âyetini açıklarken:
“Burada özellikle Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) ashâbı kastedilmektedir. Çünkü onlar hadis rivayet edenlerdir" dedi.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in, Ali (b. Ebî Talha) vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp ayrılığa düşenler gibi olmayın..." âyetini açıklarken:
“Yüce Allah müminlere cemaat olmayı emredip ihtilafa düşüp ayrılmalarını yasaklamıştır. Onlara:
“Sizden önceki kavimler Allah'ın dininde münakaşa etmekten ve husumetten dolayı helak oldular" diye haber verdi.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Rabî:
“Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp ayrılığa düşenler gibi olmayın..." âyetini açıklarken:
“Burada Ehl-i Kitâb kastedilmektedir. Yani Yüce Allah, Müslümanların, Ehl-i Kitâb gibi ihtilafa düşüp ayrılmalarını yasaklamaktadır" dedi.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî):
“Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp ayrılığa düşenler gibi olmayın..." âyetini açıklarken:
“Burada Yahudiler ve Hıristiyanlar kastedilmektedir" dedi.
Abd b. Humeyd, Hasan(-ı Basrî)'den bildiriyor: Kötü görüş sahipleri:
“Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp ayrılığa düşenler gibi olmayın...'" âyeti karşısında ne yapacaklar? Kâbe'nin Rabbine yemin ederim ki, onlar bu âyeti omuz ardı ederek terk ettiler.
Ebû Dâvud, Tirmizî, İbn Mâce ve Hâkim'in, Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Yahudiler yetmiş bir, Hıristiyanlar ise yetmiş iki fırkaya ayrıldılar. Ümmetim ise yetmiş üç firkaya ayrılacaktır" buyurmuştur.
Ahmed, Ebû Dâvud ve Hâkim'in, Muâviye'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Ehl-i Kitâb dinlerinde yetmiş iki millete ayrıldılar. Bu ümmet ise yetmiş üç millete ayrılacaktır. Bunlardan bir millet hariç diğerlerinin hepsi cehennemdedir. O da cemaat milletidir. Ümmetimden öyle milletler çıkacak ki, kuduz mikrobunun sahibinin bedeninde gitmesi gibi nefislerinin peşlerinde gideceklerdir. Öyle ki nefislerinin onlarda girmediği damar ve mafsal kalmayacaktır,"
Hâkim'in Abdullah b. Amr'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Bir çift ayakabının birbirinin aynısı olması gibi îsrâil oğullarına gelenin aynısı ümmetimin başına gelecektir. Hatta İsrâil oğullarından biri aleni olarak annesiyle ilişkiye girse ümmetim de bunu yapacaktır. İsrâil oğulları yetmiş bir millete ayrılmıştı. Ümmetim ise yetmiş üç millete ayrılacaktır. Bunlardan bir millet hariç diğerlerinin hepsi cehennemdedir." Ashâb:
“O bir millet hangisidir?" diye sorunca, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ben ve ashabım ne üzere isek, o üzere olan millettir" karşılığını verdi.
Hâkim'in, Kesîr b. Abdillah b. Amr b. Avf'tan, onun babasından, onun da dedesinden bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Sizden önceki kavimlerin yolunda muhakkak gideceksiniz. İsrâil oğulları fırkalara ayrılmıştı" buyurmuştur. Hadis metninde aslında devam ediyor.
İbn Mâce'nin, Avf b. Mâlik'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Yahudiler yetmiş bir fırkaya ayrılmıştır. Bunlardan biri Cennette diğer yetmiş fırka ise Cehennemdedir. Hıristiyanlar yetmiş iki fırkaya ayrılmıştır. Bunlardan da yetmiş bir fırka Cehennemde, bir fırka ise Cennettedir. Muhammed'in canı elinde olana yemin olsun ki, benim ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. Bunların da bir fırkası Cennette, diğer yetmiş iki fırkası ise Cehennemdedir" buyurdu. Bunun üzerine ashâb:
“Ey Allah'ın Resûlü! O bir fırka kimdir?" diye sorduğunda:
“Cemaat fırkasıdır" karşılığını verdi.
Ahmed'in, Enes'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“İsrâil oğulları yetmiş bir fırkaya ayrılmıştır. Bunlardan bir fırka kurtuluşa ermişken diğer yetmiş fırka helak olmuştur. Ümmetim ise yetmiş iki fırkaya ayrılacaktır. Yine bunlardan da bir fırka kurtuluşa erip diğer yetmiş bir fırka helak olacaktır" buyurdu. Ashâb:
“Ey Allah'ın Resûlü! O bir fırka hangisidir?" diye sorunca, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) iki defa:
“ Cemaat fırkasıdır" dedi.
Ahmed'in, Ebû Zer'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“İki kişi bir kişiden, üç kişi iki kişiden, dört kişi de üç kişiden daha hayırlıdır. O halde cemaate sarılın. Zira Yüce Allah ümmetimi ancak hidayet üzere bir araya toplar. "
İbn Merdûye'nin, Kesîr b. Abdillah b. Amr b. Avf'tan, onun babasından, onun da dedesinden bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Yanıma giriniz. Ancak Kureyşliden başkası yanıma girmesin" buyurdu ve şöyle devam etti:
“Ey Kureyş topluluğu! Bu dinde benden sonra idareciler sizlersiniz. Sizler ancak müslüman olarak can verin. Hep birlikte Allah'ın ipine sarılın ve ayrılmayın. Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra ihtilaf edip te ayrılanlardan olmayın. Hâlbuki onlara, ancak dini Allah'a has kılarak, hakka yönelen kimseler olarak O'na kulluk etmeleri, namazı kılmaları ve zekâtı vermeleri emredilmişti. İşte bu, dosdoğru dindir."
105. Âyetin Tefsiri
Ey mü'minler, kendilerine açık deliller ve âyetler geldikten sonra parçalanıp ayrılığa düşen Hristiyan ve Yahûdî’ler gibi olmayın. İşte onlar için çok büyük bir azap vardır.
106. Âyetin Tefsiri
"O gün bazı yüzler ağarır, bazı yüzler kararır. Yüzleri kararanlara, «İmanınızdan sonra inkâr ettiniz, öyle mi? Öyle ise inkâr etmenize karşılık azabı tadın» denilir."
Ahmed, Tirmizî, İbn Mâce, Taberânî ve İbnu'l-Münzir, Ebû Gâlib'den bildiriyor: Ebû Umâme, Şam mescidinin merdivenlerinde Ezrak'lıların kesik başlarının dikili olduğunu görünce:
“Bunlar ateşin köpekleri, gökyüzü altında öldürülenlerin de en kötüsüdür. Bunların öldürdükleri ise öldürülenlerin en güzelidir" dedi ve:
“O gün bazı yüzler ağarır, bazı yüzler kararır. Yüzleri kararanlara, «İmanınızdan sonra inkâr ettiniz, öyle mi? Öyle ise inkâr etmenize karşılık azabı tadın» denilir" âyetini okudu. Ebû Umâme'ye:
“Sen bunu Resûlullah'tan mı (sallallahü aleyhi ve sellem) işittin?" diye sorduğumda:
“Ben bunu Resûlullah'tan (sallallahü aleyhi ve sellem) altı yedi defa işitmeseydim size anlatmazdım" karşılığını verdi.
İbn Ebî Hâtim, Lâlekâî Sünne'de, Ebû Nasr İbâne'de ve Hatîb'in Târih'te bildirdiğine göre İbn Abbâs bu âyeti açıklarken:
“Yüzleri ak olanlardan kasıt, Ehl-i sünnet ve'l-cemâattır. Yüzleri kara olanlardan kasıt ise bid'at ve dalâlet ehlidir" dedi.
Ruvât Mâlik'te Hatîb ve Deylemî'nin bildirdiğine göre İbn Ömer, Hazret-i Peygamber'den (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle bildirir:
“O gün bazı yüzler ağarır, bazı yüzler kararır..." âyetinden kasıt, yüzleri ak olanlar Ehl-i sünnet, yüzleri kara olanlar ise bid'at ehlidir."
Ebû Nasr es-Seczî'nin, İbâne'de , Ebû Saîd el-Hudrî'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) "O gün bazı yüzler ağarır, bazı yüzler kararır..."âyetini okudu ve:
“Ehl-i sünnet ve'l-cemâatın yüzü ak, bid'at ve nefislerine uyanların yüzü ise kara olacaktır" buyurdu.
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Ubey b. Ka'b bu âyeti açıklarken şöyle dedi:
“Kıyamet gününde iki fırka olacaktır. Yüzleri kara olanlara:
“...imanınızdan sonra inkâr ettiniz, öyle mi?..." denilecektir. Burada imandan kasıt, daha Âdem'in (aleyhisselam) sulbünde ve bir tek ümmet iken Allah'ın kendilerinden almış olduğu ahiddir. Yüzleri ak olanlar ise imanları yolunda gidenler ve dini Allah'a halis kılanlardır. Yüce Allah bunların yüzünü aklaştırır, onları rızası ve Cennetine sokar.
Firyâbî ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İkrime bu âyeti açıklarken şöyle dedi:
“Bunlar peygamberlerine ve Muhammed'e (sallallahü aleyhi ve sellem) inananlardır. Ancak Yüce Allah Muhammed'i (sallallahü aleyhi ve sellem) gönderdiği zaman onu inkâr ettiler. Yüce Allah'ın:
“...İmanınızdan sonra inkâr ettiniz, öyle mi?..." âyeti da bu mânâdadır."
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Ebû Umâme:
“...Yüzleri kararanlara, "İmanınızdan sonra inkâr ettiniz, öyle mi?..." âyetini açıklarken:
“Burada Hariciler kastedilmektedir" dedi.
Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Katâde bu âyeti açıklarken:
“İşittiğiniz gibi bazı kavimler iman ettikten sonra küfretmiştir. Yüzleri ak olanlar ise Allah'a itaat edenler ve Allah'ın ahdini yerine getirenlerdir" dedi.
İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî):
“...Yüzleri kararanlar..." âyetini açıklarken:
“Burada dilleriyle iman ettiklerini söyleyip te kalpleriyle ve amelleriyle inkar eden münafıklar kastedilmektedir" dedi.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Dahhâk:
“...Yüzleri kararır..." âyetini açıklarken:
“Burada Yahudiler kastedilmektedir" dedi.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Şa'bî:
“O gün bazı yüzler ağarır, bazı yüzler kararır..." âyetini açıklarken:
“Burada kıble ehli kastedilmektedir" dedi.
İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Süddî:
“O gün bazı yüzler ağarır, bazı yüzler kararır..." âyetini açıklarken:
“Yüzlerin ağarıp veya kararması yapılan ameller ve söylenen sözlerle olacaktır" dedi.
İbn Ebî Hâtim içinde meçhul bir ravi olan bir isnâdla Hazret-i Âişe'den bildiriyor: Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Senin kimseye şefaatçi olamayacağın bir zaman var mıdır?" diye sorduğumda:
“Evet, bazı yüzlerin kararıp bazı yüzlerin de ağardığı gündür. O gün benim halimin ne olacağını" veya "yüzümün ak mı kara mı olacağını bilmeyeceğim gündür" karşılığını verdi.
Taberânî'nin, M. el-Evsat'ta zayıf bir isnâdla İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Yüzlerin kararacağı gün, musibetler sahibinin yüzünü aklaştırır" buyurmuştur.
Ebû Nuaym'ın, Enes'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Allah yolunda iken bulaşan tozlar kıyamet gününde yüzleri güzelleştiren şeydir" buyurdu.
Taberânî'nin, Ebu'd-Derdâ'dan bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Hiç bir kul yoktur ki yüz defa Lâ ilâhe illallah derse mutlaka Yüce Allah onu kıyamet gününde yüzü dolunay gibi parlar bir şekilde haşreder" buyurdu.
Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Yahya b. Vessâb, Kur'ân'da ne kadar (.....) varsa hepsini (.....) şeklinde (te) harfini nasb (cim) harfini de esre ile okumuştur.
107. Âyetin Tefsiri
Amma yüzleri ak olanlar, Allah’ın rahmeti içindedirler. Onlar, orada (cennette) ebedî olarak kalacaklardır.
108. Âyetin Tefsiri
Bunlar Allah’ın âyetleridir. Onları sana, hakkı yerine getirmek için vahy vasıtasıyla okuyoruz. Allahü teâlâ âlemlere zulüm murad etmez.
109. Âyetin Tefsiri
Göklerde ve yerde olan her şey Allah’ın yaratığıdır ve bütün işler Allah’a döndürülür (karşılık görür).
110. Âyetin Tefsiri
"Sîz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten men eder ve Allah'a iman edersiniz. Kitap ehli de inansalardı elbette kendileri için hayırlı olurdu. Onlardan iman edenler de var. Ama pek çoğu fasık kimselerdir."
Abdurrezzâk, Firyabî, İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, Ahmed, Nesâî, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Taberânî ve Hâkim'in, İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre "Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz..."âyetini açıklarken:
“Burada Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile beraber Medine'ye hicret edenler kastedilmektedir" dedi.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Süddî bu âyeti açıklarken şöyle dedi: Ömer b. el-Hattâb der ki:
“Yüce Allah dileseydi (.....) derdi ve hepimiz hayırlı ümmet olurduk. Ancak buyurarak Muhammed'in (sallallahü aleyhi ve sellem) ashâbı ve onlar gibi amel edenleri kapsadı. Bunlar insanların içinde çıkarılmış en hayırlı ümmettir."
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Süddî kendisine anlatan birinden Ömer'in:
“Siz ... en hayırlı ümmetsiniz..." âyetini açıklarken:
“Burada bizden sonraki değil de daha önceki ümmetlerden daha hayırlı olduğu kastedilmektedir" dediğini bildirir.
İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İkrime bu âyeti açıklarken:
“Bu âyet, İbn Mes'ûd, Ammâr b. Yâsir, Ebû Huzeyfe'nin azatlısı Sâlim, Ubey b. Ka'b ve Muâz b. Cebel hakkında inmiştir" dedi.
İbn Cerîr, Katâde'den bildiriyor: Bize nakledildiğine göre, Ömer b. el- Hattâb:
“Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz, iyiliği emreder, kötülükten men eder ve Allah'a iman edersiniz. Kitap ehli de inansalardı elbette kendileri için hayırlı olurdu. Onlardan iman edenler de var. Ama pek çoğu fasık kimselerdir" âyetini okudu ve:
“Ey insanlar! Kim o hayırlı ümmetten olmak isterse Allah'ın koymuş olduğu şartları yerine getirsin" dedi.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz..." âyetini açıklarken şöyle dedi:
“Bu, iyiliği emredip kötülükten nehyederek Allah'a iman etmek şartıyla geçerlidir. Yani gelmiş geçmiş bütün ümmetlerden daha hayırlısınız denilmektedir. Yüce Allah'ın:
“And olsun ki, onların durumunu bilerek dünyaların üzerinde seçkin kıldık" âyeti da bu mânâdadır."
Firyâbî, Abd b. Humeyd, Buhârî, Nesâî, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Hâkim'in bildirdiğine göre Ebû Hureyre:
“Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz..." âyetini açıklarken:
“Siz insanlar için insanların en hayırlısısınız. Siz, onlar da İslam'a girsinler diye boyunlarına zincirler takarak onları İslam'a getirirsiniz" dedi.
İbnu'l-Münzir'in, İkrime vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz..." âyetini açıklarken:
“Siz insanlar için en hayırlı insanlarsınız" demiştir.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre, Ubey b. Ka'b: Bu ümmetten fazla İslam'ı kabul eden bir ümmet olmamıştır." Bu sebeple Allah:
“Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz..." buyurmaktadır" dedi.
Abdurrezzâk, Abd b. Humeyd, Ahmed, Tirmizî, İbn Mâce, İbn Cerîr, İbnu'l- Münzir, İbn Ebî Hâtim, Taberânî, Hâkim ve İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre Muâviye b. Hayde, Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz..." âyetini açıklarken ondan şöyle işittiğini söyledi:
“Siz sonunda yetmiş ümmeti tamamlayacak kişilersniz. Bu ümmetlerin Allah katında en hayırlısı ve en değerlisi sizsiniz."
İbn Cerîr, Katâde'den bildiriyor: Bize nakledildiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir gün sırtını Kâbe'ye dayamış iken:
“Biz kıyamet gününde yetmiş ümmetin tamamlayıcısıyız. Biz ümmetlerin sonuncusu ve en hayırlı olanlarıyız" dedi.
Ahmed'in hasen senedle, Hazret-i Ali'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Hiçbir peygambere verilmeyen bana verildi. Korkuyla bana yardım edildi, yeryüzünün anahtarları bana verildi, aynı zamanda bana Ahmed ismi verildi, toprak bana temizlik aracı olarak kılındı ve ümmetim ümmetlerin arasında en hayırlı ümmet kılındı."'
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Ebû Câfer:
“Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz..." âyetini açıklarken:
“Burada Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) ailesi kastedilmektedir" dedi.
Abd b. Humeyd ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Atiyye bu âyeti açıklarken:
“Siz insanlar için insanların en hayırlısısınız. Siz peygamberlerini görüp te tebliğ ettiklerini inkar eden kavimlere şahit oldunuz" dedi.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İkrime bu âyeti açıklarken:
“Bu ümetten başka içine çeşitli milletlerden insanlar girmiş başka bir ümmet yoktur" dedi.
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Beyhakî'nin, el-Esmâ ve's-Sıfât'ta bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten men eder..." âyetini açıklarken şöyle dedi:
“Siz insanlara Lâ ilâhe illallah demelerini emredip Allah'ın indirdiklerini ikrar etmelerini emredersiniz. Bu yolda da onlarla savaşırsınız. Lâ ilâhe illallah en büyük iyiliktir. Yine onları kötülüklerden nehyetmektesiniz. Kötülük ise yalanlamaktır. Yalanlamak ta en büyük kötülüktür."
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Katâde:
“...Onlardan iman edenler de var..." âyetini açıklarken:
“Yüce Allah onlardan (fasıklardan) hidayet ve hak yolunda olanlardan olmak üzere üç kişiyi müstesna kılmıştır" dedi.
Abd b. Humeyd ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Katâde:
“...Ama pek çoğu fasık kimselerdir...'" âyetini açıklarken: Yüce Allah insanların çoğunu yermiştir" dedi.
Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Katâde:
“Onlar size eziyetten başka bir zarar veremezler..." âyetini açıklarken:
“Bu, onlardan işiteceğiniz şeyler sizin için bir eziyettir, mânâsındadır" dedi.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Cüreyc:
“Onlar size eziyetten başka bir zarar veremezler..." âyetini açıklarken:
“Onların, Üzeyr'i (aleyhisselam), İsa'yı (aleyhisselam) ve haçı Allah'a ortak koşmaları size eziyet verir, mânâsındadır" dedi.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî):
“Onlar size eziyetten başka bir zarar veremezler..." âyetini açıklarken:
“Onların eziyeti, Allah'ın hakkında yalan söyleyip sizi dalâlete davet etmeleridir" dedi.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Nerede bulunursalar, alçaklık damgası altında kalmaya mahkumdurlar..." âyetini açıklarken:
“Burada kendilerine düşen cizyeden daha fazlasını verenler kastedilmektedir" dedi.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî):
“Nerede bulunursalar, alçaklık damgası altında kalmaya mahkumdurlar..."" âyetini açıklarken:
“Allah onları zelil kılmıştır ve onların sağlam bir barınağı yoktur. Allah onları Müslümanların ayakları altında kılmıştır" dedi.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî):
“Bu ümmet onlara yetiştiği zaman Mecusiler onlardan cizye alıyordu" dedi.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî) ve Katâde:
“Nerede bulunursalar, alçaklık damgası altında kalmaya mahkumdurlar..." âyetini açıklarken:
“Onlar alçaltılmış bir şekilde cizyeyi elleriyle verirlerdi" dedi.
İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Dahhâk:
“Nerede bulunursalar, alçaklık damgası altında kalmaya mahkumdurlar..." âyetini açıklarken:
“Burada zilletten kasıt, cizye vermektir" dedi.
İbnu'l-Münzir, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Ancak Allah'ın ipine ve insanların yapıştıkları ipe yapışanlar müstesna..." âyetini açıklarken:
“Burada Allah'ın ve insanların ahdi kastedilmektedir" dedi.
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Katâde:
“...Bu da, onların isyan etmiş ve haddi aşmış bulunmalarındandır..." âyetini açıklarken:
“Ma'siyet ve zulümden sakının. Zira sizden önceki helak olan insanlar bunlarla helak olmuşlardır" dedi.
111. Âyetin Tefsiri
(Ey müslümanlar) Yahûdiler size eziyyet vermekten başka bir zarar veremezler. Sizinle savaşırlarsa arkalarını dönüp kaçarlar. Sonra, kendilerine yardım da yapılmaz.
112. Âyetin Tefsiri
Onlar (Yahûdî’ler) nerede bulunurlarsa boyunlarına zillet ve horluk takılmıştır. Meğer ki cizye vermek sûreti ile Allah’ın ve mü'minlerin barış ve emniyeti altına girmiş olsunlar. Onlar dönüp Allah’ın gazâbına uğradılar ve üzerlerine miskinlik damgası vuruldu. Bunun sebebi şu: Çünkü onlar, Allah’ın âyetlerini inkâr etmişler, peygamberleri haksız yere öldürmüşlerdi; çünkü onlar, isyan etmişler ve aşırı gitmişlerdi.
113. Âyetin Tefsiri
"Hepsi bir değildir. Kitap verilenler içinde gece vakitlerinde Allah'ın âyetlerini okuyup secdeye kapanan doğru bir topluluk vardır."
İbn İshâk, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Taberânî, İbn Mende, Ebû Nuaym, el-Ma'rife'de, Delâil'de Beyhakî ve İbn Asâkir, İbn Abbâs'tan bildiriyor: Abdullah b. Selâm, Sa'lebe b. Sa'ye, Esed b. Sa'ye, Esed b. Ubeyd ve beraberlerinde Yahudilerden müslüman olanlar iman edip Muhammed'i (sallallahü aleyhi ve sellem) doğrulayarak İslam beğendiler. Rahipler ve kavimlerinden olan diğer kafirler:
“Ancak bizim kötülerimiz Muhammed'e iman etmişlerdir. Eğer onlar bizim iyilerimiz olsaydı atalarının dinini bırakıp ta başka bir dine gitmezlerdi" dediler. Bunun üzerine Yüce Allah:
“Hepsi bir değildir. Kitap verilenler içinde gece vakitlerinde Allah'ın âyetlerini okuyup secdeye kapanan doğru bir topluluk vardır. Allah'a âhiret gününe inanır, iyiliği emreder, kötülükten vazgeçirmeye çalışırlar ve hayırlara koşuşurlar. İşte onlar, iyi kimselerdendirler" âyetlerini indirdi.
Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Katâde:
“Hepsi bir değildir. Kitap verilenler içinde gece vakitlerinde Allah'ın âyetlerini okuyup secdeye kapanan doğru bir topluluk vardır" âyetini açıklarken:
“Bütün kavim helak olmamıştı. Onların içinde Allah'a ibadet için kalan kişiler vardı" dedi.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Cüreyc:
“...Gece vakitlerinde Allah'ın âyetlerini okuyup secdeye kapanan doğru bir topluluk vardır" âyetini açıklarken:
“Bu âyet, Abdullah b. Selâm ve kardeşi Sa'lebe b. Selâm, Sa'ye, Mübeşşir, Useyd ve Esed b. Ka'b hakkında inmiştir" dedi.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Süddî bu âyeti açıklarken:
“Bunlar Allah'a sürekli ibadet eden ümmet gibi olmayan Yahudilerdir" dedi.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Gece vakitlerinde Allah'ın âyetlerini okuyup secdeye kapanan doğru bir topluluk vardır" âyetini açıklarken:
“Burada hidayete erenler ve Allah'ın emirlerini sürekli yerine getirenler kastedilmektedir. Onlar Allah'ın emirlerini başkalarının terk edip te kaybettiği gibi onlardan vaz geçmeyen terk etmeyenlerdir" dedi.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mücâhid: (.....) âyetini açıklarken:
“Burada adil ümmet kastedilmektedir" dedi.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Rabî: (.....) âyetini açıklarken:
“Burada Allah'ın Kitabı, cezaları ve farzlarını uygulamakta olan ümmet kastedilmektedir" dedi.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Rabî: (.....) âyetini açıklarken:
“Burada gece saatleri kastedilmektedir" dedi.
İbn Ebî Şeybe, Ahmed, İbn Nasr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs: (.....) âyetini açıklarken:
“Burada gece yarısı kastedilmektedir" dedi.
Firyâbî, Târih'te Buhârî, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Mes'ûd:
“Hepsi bir değildir. Kitap verilenler içinde gece vakitlerinde Allah'ın âyetlerini okuyup... topluluk vardır" âyetini açıklarken:
“Ehl-i Kitâb ve Muhammed'in (sallallahü aleyhi ve sellem) ümmeti eşit değildir. Muhammed'in (sallallahü aleyhi ve sellem) ümmeti yatsı namazı kılarlar. Ehl-i Kitâb'dan kimse bu namazı kılmaz" dedi.
Ahmed, Nesâî, Bezzâr, Ebû Ya'la, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Taberânî, hasen isnâdla İbn Mes'ûd'dan bildiriyor: Bir gece Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) yatsı namazını geciktirdi ve sonra çıkıp Mescid'e geldi. İnsanlar namaz için beklemekteydi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Bu saatte hiçbir din ahalisi sizin gibi Allah'ı zikretmemektedir" dedi. İbn Cerîr ve Taberânî'nin lafzı şu şekildedir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ehl-i Kitâb'dan hiç kimse bu namazı kılmaz" buyurdu. Sonra:
“Hepsi bir değildir. Kitap verilenler içinde gece vakitlerinde Allah'ın âyetlerini okuyup secdeye kapanan doğru bir topluluk vardır. Onlar, Allah'a ve âhiret gününe inanırlar, iyiliği emrederler. Kötülükten men ederler, hayır işlerinde birbirleriyle yarışırlar. İşte onlar salihlerdendir. Onlar ne hayır işlerlerse karşılıksız bırakılmayacaklardır. Allah, kendisine karşı gelmekten sakınanları bilir'" âyetleri indi. "
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Rabî:
“Hepsi bir değildir. Kitap verilenler içinde gece vakitlerinde Allah'ın âyetlerini okuyup... topluluk vardır" âyetini açıklarken şöyle dedi:
“Bazıları:
“Yatsı namazını sadece Muhammed'in (sallallahü aleyhi ve sellem) ümmeti kılar. Bu namazı Ehl-i Kitâb'dan kimse kılmaz" dediler.
İbn Ebî Şeybe, Ebû Dâvud ve Sünen'de Beyhakî, Muâz b. Cebel'den bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir gece yatsı namazını geciktirmişti. Cemaatten bazıları Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) namazı kılmıştır diye düşünüyordu ki Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) çıkıp geldi ve:
“Bu namazı geciktirin, zîra siz bu namazla diğer ümmetlerden daha üstün kılındınız. Sizden önce hiçbir ümmet bu namazı kılmamıştır" buyurdu.
Taberânî'nin sahîh bir isnâdla bildirdiğine göre el-Münkedir'den bildiriyor: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bir gece yatsı namazını geceden kısa bir zaman veya bir saat geçinceye kadar geciktirdi. İnsanlar Mescid'de bekliyordu. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Siz namazı beklediğiniz müddetçe namazda sayılırsınız" buyurdu. Sonra da:
“Sizden önceki ümmetlerden hiç kimse bu namazı kılmadı" dedi.
İbn Ebî Şeybe ve Bezzâr, hasen isnâdla İbn Ömer'den bildiriyor: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bir gece yatsı namazına gecikip gelmeyince Ömer, kendisine:
“Kadınlar ve çocuklar uyudular" diye seslendi. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Bu namazı yeryüzünde sizden başka bekleyen yoktur" buyurdu.
Taberânî, hasen isnâdla İbn Abbâs'tan bildiriyor: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) yatsı namazını geciktirmişti. Geldiğinde:
“Bu saatte sizi bekleten nedir?" diye sorunca:
“Ey Allah'ın Peygamberi! Namaz için sizi bekliyorduk" cevabını verdiler. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Sizden önce bu namazı asla hiçbir ümmet kılmadı. Siz namaz için bekliyorken namazda sayılırsınız" buyurdu.
Taberânî, hasen isnâdla Abdullah b. el-Müstevrid'den bildiriyor: Bir gece Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) yatsı namazını geciktirmişti ve Mescid'de sadece on küsur kişi kalmıştı. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) geldiğinde:
“Bu gece vakti namazı sizden başka bekleyen kimse yoktur" buyurdu.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, Mansûr'dan bildiriyor: Bize nakledildiğine göre:
“...Kitap verilenler içinde gece vakitlerinde Allah'ın âyetlerini okuyup secdeye kapanan doğru bir topluluk vardır..." âyeti akşam ve yatsı namazı arasında secde edenler hakkında inmiştir.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Mes'ûd:
“...Gece vakitlerinde Allah'ın âyetlerini okuyup secdeye kapanan doğru bir topluluk vardır...'" âyetini açıklarken:
“Burada gaflet (uyku) namazı kastedilmektedir" dedi.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Amr b. el-Alâ' der ki: Bize nakledildiğine göre İbn Abbâs bu âyeti: (.....) şeklinde ikisinide (ye) harfi ile okurdu.
Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Katâde: (.....) lafzını açıklarken:
“Mükâfatlarınız zayi olmaz, mânâsındadır" dedi.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî): (.....) lafzını açıklarken:
“(İyilikleriniz bırakılıp) size zulmedilmez mânâsındadır" dedi.
114. Âyetin Tefsiri
Allah’a ve Âhiret gününe inanırlar, iyiliği emrederler ve kötülükten vaz geçirirler, hayır işlerinde de yarışırlar. İşte bu özellikleri taşıyanlar Allah katında salihlerdendir.
115. Âyetin Tefsiri
Onlar hayra dâir ne işlerse onun mükâfatından asla mahrum edilmiyeceklerdir. Allah, takvâ sahiplerini çok iyi bilendir.
116. Âyetin Tefsiri
Kâfir olanlar (var ya!) onların ne malları, ne evlâdları kendilerini Allah’ın azâbından asla kurtaracak değildir. Onlar cehennemliktir ve orada ebedî olarak kalıcıdırlar.
117. Âyetin Tefsiri
"Bu dünya hayatında infak ettiklerinin durumu, kendilerine zulmeden kimselerin ekinlerine isabetle kavurup mahveden soğuk bir rüzgarın durumu gibidir. Allah onlara zulmetmedi, onlar kendilerine yazık ettiler."
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“Bu dünya hayatında infak ettiklerinin durumu..." ayetini açıklarken:
“Bu, kâfirin dünyada iken vermiş olduğu nafaka gibidir" dedi.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Süddî bu âyeti açıklarken şöyle dedi:
“Müşriklerin infak edip te infaklannın kabul edilmeyişinin durumu, zalim kavimlerin ektiği sonra da soğuk rüzgârın helak ettiği ekin gibidir. Soğuk rüzgarın ekini helak etmesi gibi şirkleri de nafakalarını helak etmektedir."
Saîd b. Mansûr, Firyâbî, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in değişik kanallarla bildirdiğine göre İbn Abbâs: (.....) âyetini açıklarken:
“Burada şiddetli soğuk kastedilmektedir" dedi.
Tastî, Mesâil'de, İbn Abbâs'tan bildiriyor: Nâfi b. el-Ezrak ona: (.....) âyetini açıklamasını sorunca:
“Burada soğuk kastedilmektedir" dedi. Nâfi:
“Bu ifadeyi Araplar biliyor mu?" diye sorunca da:
“Evet biliyor, Zebyân oğullarından Nâbiğa'nın:
"Kışın soğuğu yeryüzünü yolunmuş deri gibi
Çıplk bıraksa bile usanmazlar" dediğini işitmedin mi? Karşılığını verdi.
118. Âyetin Tefsiri
"Ey iman edenler! Sizden olmayanlardan hiçbir sırdaş edinmeyin. Onlar size fenalık etmekten asla geri kalmazlar. Hep sıkıntıya düşmenizi İsterler. Onların kinleri, konuşmalarından apaçık ortaya çıkmıştır. Kalplerinde gizledikleri ise daha büyüktür. Eğer düşünürseniz size âyetleri açıkladık."
İbn İshâk, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'tan bildiriyor: Bazı Müslümanlar, Yahudilerle komşu olmaları ve Cahiliye döneminden aralarında anlaşma olması dolayısıyla dostluk kurmuşlardı. Yüce Allah onlarla dostluğu yasaklamak ve onlardan gelebilecek fitneyi ikaz etmek üzere:
“Ey iman edenler! Sizden olmayanlardan hiçbir sırdaş edinmeyin..." âyetini indirdi.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Sizden olmayanlardan hiçbir sırdaş edinmeyin..." âyetini açıklarken:
“Burada münafıklar kastedilmektedir" dedi.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mücâhid bu âyeti açıklarken:
“Bu âyet, Medine'deki münafıklar hakkında inmiştir. Yüce Allah müminlerin onlarla dostluk kurmalarını yasaklamıştır" dedi.
İbn Ebî Hâtim ve Taberânî ceyyid bir isnâdla Humeyd b. Mihrân el-Mâliku'l- Hayyât'tan bildiriyor: Ebâ Ğâlib'e:
“Ey iman edenler! Sizden olmayanlardan hiçbir sırdaş edinmeyin. Onlar size fenalık etmekten asla geri kalmazlar. Hep sıkıntıya düşmenizi isterler. Onların kinleri konuşmalarından apaçık ortaya çıkmıştır. Kalplerinde gizledikleri ise daha büyüktür. Eğer düşünürseniz size âyetleri açıkladık" âyetini sorduğumda:
“Ebû Umâme bana, bu konuda Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem): «Bunlar Hâricilerdir» buyurduğunu söyledi" dedi.
Abd b. Humeyd, Ebû Ya'la, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Beyhakî'nin, Şuab'da, Enes'ten bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Yüzüklerinize Arapça nakış (yazı) işlemeyin ve müşriklerin ateşleriyle aydınlanmayın" buyurmuştur. Bunu Hasan'a anlattıklarında:
“Evet, yüzüklerinize Muhammed yazısını işlemeyin, hiçbir halinizi müşriklerle istişare etmeyin. Yüce Allah'ın:
“...Sizden olmayanlardan hiçbir sırdaş edinmeyin..." âyeti bunu doğrulamaktadır" dedi.
İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd ve İbn Ebî Hâtim, Ömer b. el-Hattâb'dan bildiriyor: Kendisine:
“Burada Hîre halkından hafız ve kâtip olan genç biri vardır. Eğer onu kâtip olarak alsan denilince:
“Eğer onu alırsam müminlerin dışında biriyle sırdaş olmuş olurum" karşılığını verdi.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Rabî:
“...Hiçbir sırdaş edinmeyin..." âyetini açıklarken:
“Müminlerin dışında münafıklarla dostluk kurup ta onları aranıza almayın, mânâsındadır" dedi.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Süddî:
“...Hep sıkıntıya düşmenizi isterler..." âyetini açıklarken:
“Dalalete düşmenizi isterler, mânâsındadır" dedi.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mukâtil:
“...Hep sıkıntıya düşmenizi isterler..." âyetini açıklarken:
“Münafıkların istediği, müminlerin dinlerinde sıkıntı çekmesidir" dedi.
Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Katâde:
“...Onların kinleri konuşmalarından apaçık ortaya çıkmıştır. Kalplerinde gizledikleri ise daha büyüktür..." âyetini açıklarken şöyle dedi:
“Müslümanlara olan öfkelerinden dolayı münafıkların kafir arkadaşlarına biz müslümanları aldatıyoruz şeklinde dedikleri sözleriyle kinleri belli oldu. Kalplerindeki kin ise dillerindekinden çok daha büyüktür.
İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İbn Cüreyc:
“İşte siz öyle kimselersiniz ki, onlar sizi sevmedikleri halde siz onları seversiniz..."âyetini açıklarken şöyle dedi:
“Mümin kişi münafığa karşı, münafığın mümine karşı olduğundan daha hayırlıdır. Mümin münafığa karşı dünyada merhametli olur. Eğer münafık, mümine karşı, müminin kendisine karşı kuvvetli olduğu gibi kuvvetli olsaydı onu kökünden imha ederdi."
Abd b. Humeyd, Katâde'den bunun aynısını bildirir.
İbn İshâk, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Siz, bütün kitaplara inanırsınız..." âyetini açıklarken:
“Siz hem sizin, hem onların kitaplarına, hem de daha önceki kitaplara inanırsınız. Ama onlar sizin kitabınızı inkâr etmektedir. Bu sebeple buğz etmede onlardan daha fazla hak sahibisiniz" dedi.
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Mes'ûd:
“...Kendi başlarına kaldıklarında da, size olan kinlerinden dolayı parmaklarının uçlarını ısırırlar..." âyetini açıklarken parmak uçlarını ağzına koyarak:
“Bu şekilde yaparlar" dedi.
Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Katâde:
“...Sizinle karşılaştıklarında «İnandık» derler; kendi başlarına kaldıklarında da, size olan kinlerinden dolayı parmaklarının uçlarını ısırırlar. De ki: Kininizden (kahrolup) ölün! Şüphesiz Allah kalplerin içindekini hakkıyla bilmektedir" âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Onlar müminlerle karşılaştıkları zaman can ve mal korkusuyla yalandan «inandık» derler. Yalnız kaldıkları zaman da kalplerindeki kin, nefret ve içinde bulundukları durumdan dolayı, bir güç ve kuvvet bulacak olsalardı müminlerin üzerine giderlerdi."
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Süddî: (.....), "...Size oları kinlerinden dolayı parmaklarının uçlarını ısırırlar..." âyetini açıklarken: (.....) kelimesi parmaklar mânâsındadır" dedi.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Ebu'l- Cevzâ:
“Bu âyet, Haricilerden bir fırka hakkında inmiştir" dedi.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mukâtil:
“Size bir iyilik dokunursa, bu onları üzer. Başınıza bir kötülük gelse, ona sevinirler..." âyetini açıklarken:
“Düşmana karşı üstün gelmeniz, rızık ve hayır içinde olmanız onları üzer. Ancak öldürülmeniz, hezimete uğramanız ve zorluklar çekmeniz onları sevindirir" dedi.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Katâde bu âyeti açıklarken:
“Münafıklar İslam ahalisinin birbirleriyle iyi geçindiğini, cemaat olduklarını ve düşmana karşı üstün geldiklerini görürlerse öfkelenirler ve üzülürler. Eğer müslümanların birbirlerinden ayrıldığını, ihtilafa düştüklerini ve bir taraftan isabet aldıklarını görürlerse sevinirler ve bununla neşelenirler" dedi.
Abd b. Humeyd, Âsım'ın bu âyeti (.....) şeklinde şeddeli, (dad) ve (ra) haflerini ötre ile okuduğunu bildirir.
119. Âyetin Tefsiri
İşte siz (mü'minler) o kimselersiniz ki, kâfirleri seversiniz. Hâlbuki onlar sizi sevmezler. Siz kitapların hepsine îman edersiniz. Onlar ise ancak sizinle karşılaştıkları zaman “İman ettik” derler. Tenhada başbaşa kaldıkları vakit ise, size olan kinlerinden ötürü parmaklarının uclarını ısırırlar. Resûlüm, de ki:
“ Kininizle ölün, mahvolun”. Gerçekten Allah, kalplerin kin ve hasedlerini tamamıyla bilicidir.
120. Âyetin Tefsiri
Size bir iyilik dokunursa onları üzer ve kederlendirir. Başınıza bir felâket gelirse, onunla ferahlanır ve sevinç duyarlar. Eğer siz, sabırlı olur da korunursanız, onların hileleri size hiç bir zarar veremez. Muhakkak ki Allah, onların yaptıklarını ilmi ile kuşatmıştır.
121. Âyetin Tefsiri
"Sen inananları savaş için duracakları yerlere yerleştirmek üzere, erkenden evinden ayrılmıştın. Allah işitir ve bilir."
İbn İshâk ve Beyhakî'nin, Delâil'de bildirdiğine göre İbn Şihâb, Âsim b. Ömer b. Katâde, Muhammed b. Yahya b. Hibbân ve Husayn b. Abdirrahman b. Sa'd İbn Muâz şöyle dediler: Uhud günü sıkıntı ve zorluk günüydü. Yüce Allah o gün müminleri sınadı ve dilleriyle Müslüman olduklarını söyleyip de içlerinde küfrü gizleyen kişileri yok etti. O gün Yüce Allah dostlarından ikram etmek istediği kişilere şehadeti ikram etti. Uhud savaşı hakkında Kur'ân'da Âl-i İmrân sûresinde altmış âyet inmiştir. Bu âyetlerde o gün oradaki olaylar ve Allah'ın kınamış olduğu kişiler anlatılmaktadır. Yüce Allah, Peygamberine:
“Sen inananları savaş için duracakları yerlere yerleştirmek üzere, erkenden evinden ayrılmıştın. Allah işitir ve bilir" buyurmaktadır.
Beyhakî, Delâil'de, İbn Şihâb'dan bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) hicretin ikinci senesinin Ramazan ayında Bedir savaşında, hicretin üçüncü senesinin Şevval ayında Uhud savaşında, Ahzab günü olan Hendek savaşında ve hicretin dördüncü senesinin Şevval ayında Benî Kureyza ile savaşmıştır.
Abdurrezzâk ve Beyhakî, Delâil'de, Urve'den bildiriyor: Uhud savaşı, Bedir savaşından bir sene sonra Şevval ayında gerçekleşmiştir. Abdurrezzâk'ın lafzı:
“Uhud savaşı, Nadîr oğulları ile olan savaştan altı ay sonra vaki olmuştur. O gün müşriklerin lideri Ebû Süfyân b. Harb'dı" şeklindedir.
Beyhakî, Katâde'den bildiriyor: Uhud savaşı cumartesi günü Şevval ayının on birinci gecesinden sonra gerçekleşmiştir. O gün ashâbın sayısı yedi yüz kişiydi. Müşriklerin sayısı ise iki bin kişi veya bu civarda bir şeydi.
Ebû Ya'la, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, Misver b. Mahrame'den bildiriyor: Abdurrahman b. Avf'a:
“Ey dayı! Bana Uhud savaşı kıssasını anlat" dedim. O:
“Âl-i İmrân sûresinin yüz yirminci âyetinden sonraki âyetleri oku, orada bizim kıssamızı bulursun. "Sen inananları savaş için duracakları yerlere yerleştirmek üzere, erkenden evinden ayrılmıştın. Allah işitir ve bilir. Sizden iki takım bozulup geri çekilmek üzere idi; oysa Allah onların dostu idi, inananlar yalnız Allah'a güvensinler" âyetlerinde kastedilenler, müşriklerden korkup emniyette olmak için geri duranlardır. "And olsun ki, ölümle karşılaşmadan önce onu temenni ediyordunuz; işte onu gözlerinizle bakarak gördünüz" âyetine kadar olan kısım, düşmanla karşılaşmayı arzu eden müminleri anlatmaktadır. "Muhammed ancak bir peygamberdir. Ondan önce de peygamberler geçmişti. Ölür veya öldürülürse geriye mi döneceksiniz? Geriye dönen, Allah'a hiçbir zarar veremez. Allah şükredenlerin mükafatını verecektir'" âyeti, Şeytanın:
“Muhammed öldü!" diye bağırmasından bahsetmektedir. "Sonra o kederin arkasından Allah size bir güven indirdi ki, (bu güvenin yol açtığı) uyuklama hali bir kısmınızı kaplıyordu..." âyeti ise Uhud gününde bu kederlerden sonra mü'minlerin çoğunu uyuklama almasından bahsetmektedir.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in, Avfî vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Sen inananları savaş için duracakları yerlere yerleştirmek üzere, erkenden evinden ayrılmıştın..." âyetini açıklarken:
“Burada Uhud savaşı kastedilmektedir" dedi.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr: (.....) âyetini açıklarken:
“Burada savaşçıları yerlerine yerleştirmek kastedilmektedir" dedi.
Tastî, Mesâil'de , İbn Abbâs'tan bildiriyor: Nâfi b. el-Ezrak kendisine "...İnananları savaş için duracakları yerlere yerleştirmek üzere..." âyetinin açıklamasını sorunca:
“Müminlerin kalplerinin teskin edilmesi için gönlünü bu işe bağlamaktır" dedi. Nâfi:
“Araplar bu ifadeyi biliyor mu?" diye sorduğunda:
“Evet biliyor, şair A'şâ'nın:
"Safâ'nın ve Harem in batısındaki Ecyâd'a
Rahman senin evini yerleştirmedi" dediğini İşitmedin mi?" dedi.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“Sen inananları savaş için duracakları yerlere yerleştirmek üzere, erkenden evinden ayrılmıştın..." âyetini açıklarken:
“Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) o gün müminleri savaşacakları yere yerleştirmek için yaya gitmişti" dedi.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî):
“Sen ... evinden ayrılmıştın..." âyetini açıklarken:
“Burada, Muhammed'in (sallallahü aleyhi ve sellem) Ahzâb günü müminleri savaş için duracakları yerlere yerleştirmesi kastedilmektedir" dedi.
İbn İshâk, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İbn Şihâb, Muhammed b. Yahya b. Hibbân, Âsim b. Ömer b. Katâde, Husayn b. Abdirrahman b. Amr b. Sa'd b. Muâz ve başkaları hepsi de hadisten bir bölümü anlatarak şöyle dediler:
Kureyş ahalisi Bedir savaşında mağlub edilip sağ kalanları Mekke'ye geri döndüğünde Ebû Süfyân da kafilesiyle beraber geri dönmüştü. Abdullah b. Ebî Rabîa, İkrime b. Ebî Cehl, Safvân b. Umeyye, Bedir savaşında babalan çocukları ve kardeşleri öldürülen bazı kişiler Ebû Süfyân b. Harb'ın yanına geldiler. Ona ve bu kafilede Kureyş'ten ticaret kervanı olan kişilere:
“Ey Kureyş topluluğu! Muhammed sizi perişan ederek iyilerinizi öldürdü. Ona karşı savaşmak için bize bu mallarınızı verin. Umulur ki bunlarla ondan intikam alırız" dediler. Onlar da bunu kabul ederek Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile savaşmak için büyük kuvvetler topladılar. Savaştan kaçmamak ve onları korumak için kadınlarını da beraber götürdüler. Ebû Süfyân başlarında komutan olmak üzere yola çıktılar ve Medine tarafında Kanât vadisinin Ayneyn tepesinde konakladılar. Burası Medine'nin karşısındaki vadinin çıkışında Sebha denilen yerin içlerinde bir tepeydi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ve Müslümanlar, müşriklerin oraya konakladığını öğrenince Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), ashâbına:
“Ben (rüyamda) kesilen sığırlar, kılıcımın ağzında bir kırık ve elimi bir zırhın içine geçirdiğimi gördüm. Bunu da Medine'de kalırız diye yorumladım. Eğer Medine'de kalıp ta onları konakladıkları yerde bırakırsak onları en kötü yerde bırakmış oluruz. Eğer onlar bize saldırırlarsa onlarla savaşırız" buyurdu. Kureyş çarşamba günü Uhud'a konaklamıştı. Perşembe ve cuma günü de orada kaldılar. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) cuma namazını kıldıktan sonra askeriyle beraber çıktı ve Uhud'un Şi'b denilen yerinde konakladı. Bu olay hicretin üçüncü senesinin Şevval ayının ortasında oluyordu. Abdullah b. Ubey de Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile aynı fikirdeydi. O da düşmana saldırmayıp Medine'de kalmak istemişti. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Medine'den çıkmak istemiyordu. Bedir savaşında yakınları şehid olanlarla Bedir savaşında bulunmayan bazı kişiler:
“Ey Allah'ın Resûlü! Hep beraber düşmana saldıralım, onlar bizim korkak ve zayıf olmadığımızı görsünler" dediler.
Abdullah b. Ubey:
“Ey Allah'ın Resûlü! Medine'de kalalım ve onlara saldırmayalım. Vallahi Medine'den savaş için ne zaman çıktıysak mutlaka hüsranla dönmüşüzdür. Medine'ye saldıran da mutlaka hüsranla dönmüştür. Onları bırak Ey Allah'ın Resûlü! Eğer düşman ordusu yerinde kalmak isterse kötü bir yerde kalmış olur. Eğer saldırırlarsa erkekler onlarla savaşırken kadınlarımız ve çocuklarımız onları üstlerinden taşlarlar. Eğer geri dönerlerse geldikleri gibi geri gitmiş olurlar" dedi. Ancak Müslümanlar istediklerini yapana kadar Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) ısrarda bulundular. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) içeri girip zırhını giydi. Bu olay cuma namazını kıldıktan sonra oluyordu. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) zırhıyla müslümanların yanına çıkınca ashâb yaptıklarına pişman olarak:
“Biz Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) fazla ısrar ettik. Ey Allah'ın Resûlü! İstersen gitmeyip Medine'de kalalım" dediler. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Zırhını giydikten sonra savaşmadan geri çıkarmak bir peygambere yakışmaz" karşılığını verdi. Sonra ashabından bin kişilik bir orduyla yola çıktı.
Medine ve Uhud arasında Şavt'ta iken Abdullah b. Ubey ordunun üçte birini alarak geri döndü. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), Hârise oğullarının (volkanik) kara taşlık bölgesine (Harre'ye) varana kadar devam etti. Atın biri kuyruğuyla kınında duran bir kılıca vurdu. Bunun üzerine adam kılıcını kınından çekince Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) kılıç sahibine:
“Kılıcını kınına koy, görüyorum ki, bu gün kılıçlar kınından çekilecektir" buyurdu. -Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) uğurlu şeyleri sever ve hiç bir şeyi uğursuz saymazdı. — Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), vadiye karşı Uhud'un eteğinde konakladı. Ordusunun arkasını dağa vermişti. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) yedi yüz kişiyle savaş için tam hazırlanmıştı. Abdullah b. Cübeyr'i elli kişilik okçu grubuna komutan kılarak:
“Siz oklarla bize arkamızdan saldıracak olan atlıları vurun. Biz yensek de yenilsek de yerinizde kalın ve biz karşınızdan gelene kadar inmeyin" buyurdu. Sonra Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) iki zırh giydi.
İbn Cerîr, Süddî'den bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), Uhud savaşında ashâbına:
“Bana ne yapacağımı söyleyin" dediğinde:
“Ey Allah'ın Resûlü! Bu köpeklere saldıralım" dediler. Ensâr:
“Ey Allah'ın Resûlü! Bizim şehrimize saldırmış hiçbir düşman bizi yenememiştir. Sen aramızda mevcut iken bizi hiç yenemez" dediler. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) daha önce hiç çağırmamış olduğu Abdullah b. Ubey'i çağırıp ona bu konudaki fikrini sordu. O:
“Ey Allah'ın Resûlü! Bizimle beraber bu köpeklere saldır" dedi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) düşmanın şehre saldırmasını ve onlarla sokaklarda savaşılmasını istiyordu. Nu'mân b. Mâlik el-Ensârî gelip:
“Ey Allah'ın Resûlü! Bizi Cennetten mahrum etme" dedi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ne ile?" diye sorunca:
“Ben Allah'tan başka ilah olmadığına ve senin Allah'ın Resûlü olduğuna şahidim. Ben savaştan kaçmam" dedi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Doğru söyledin" buyurdu. Nu'mân b. Mâlik el-Ensârî bu savaşta şehid edilmişti. Sonra Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) zırhının getirilmesini istedi ve onu giydi. Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) zırhını giyip silahını kuşandığını gören ashâb pişman olarak:
“Biz ne kadar kötü bir şey yaptık. Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) vahiy gelirken biz ona akıl vermeye kalktık" diyerek kalkıp Resûlullah'tan (sallallahü aleyhi ve sellem) özür dilediler ve:
“Dilediğin gibi yap" dediler. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Zırhını giydikten sonra savaşmadan geri çıkarmak bir peygambere yakışmaz" karşılığını verdi. Sonra Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bin kişilik bir orduyla Uhud'a yürüdü. Ashâbına eğer sabrederlerse muzaffer olacakları vaadinde bulundu. Abdullah b. Ubey üç yüz askerle geri döndü. Ebû Câbir es- Sülemî onları çağırmak için arkalarından gitti. Ancak onları dönmeye ikna edemedi ve kendisine:
“Eğer sen de bizi dinlersen bizimle geri dönersin" dediler. "Sizden iki fırka bozulup geri çekilmek üzere idi ..."'âyetinde kastedilenler, Abdullah b. Ubey geri çekildiği zaman geri çekilmek isteyen Seleme oğulları ve Hârise oğullarıydı. Ama Allah onları öyle bir şey yapmaktan korudu. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile beraber yedi yüz kişi kalmıştı.
Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Katâde:
“Sen inananları savaş için duracakları yerlere yerleştirmek üzere, erkenden evinden ayrılmıştın...'" âyetini açıklarken şöyle dedi:
“Bu, Uhud savaşında gerçekleşen bir şeydir. Allah'ın Peygamberi Uhud savaşında müminleri savaş için duracakları yerlere yerleştirmek için evinden ayrılmıştı. Uhud, Medine tarafındadır."
122. Âyetin Tefsiri
"Sîzden iki fırka bozulup geri çekilmek özere idî; oysa Allah onların dostu îdi, inananlar yalnız Allah'a güvensinler."
Saîd b. Mansûr, Abd b. Humeyd, Buhârî, Müslim, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Delâil'de Beyhakî'nin bildirdiğine göre Câbir b. Abdillah der ki: Bu âyet; bizim, yani Hârise oğulları ve Seleme oğulları hakkında inmiştir. Yüce Allah'ın bu âyette:
“...Oysa Allah onların dostu idi..." buyurmasından dolayı bu âyetin inmemiş olması beni sevindirmezdi."
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“Sizden iki fırka bozulup geri çekilmek üzere idi ..." âyetini açıklarken:
“Hârise oğulları Uhud dağı tarafında, Seleme oğulları Sel' dağı tarafındaydı" dedi.
Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Katâde:
“Sizden iki fırka bozulup geri çekilmek üzere idi ..." âyetini açıklarken:
“Bu, Uhud savaşında olan bir meseledir. O iki fırka ise Hârise oğulları ve Seleme oğullarıdır. Bunlar Ensâr'dan iki gruptu. Onlar bir ara çekilmeye karar vermişlerdi ki Yüce Allah onları bundan korudu. Bize anlatıldığına göre bu âyet indiği zaman:
“Bizi sevindiren karar verdiğimizi yapmamamız değil, Allah'ın dostumuz olduğunu haber vermesidir" dediler.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Sizden iki fırka bozulup geri çekilmek üzere idi ..." âyetini açıklarken:
“Onlar Hârise oğulları ve Seleme oğullarıdır" dedi.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İkrime der ki:
“Sizden iki fırka bozulup geri çekilmek üzere idi ..." âyeti Hazrec kabilesinden Seleme oğulları ve Evs kabilesinden Hârise oğulları hakkında inmiştir.
İbn Cerîr'in, İbn Cüreyc vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Gevşeklik, korkaklık demektir" dedi.
123. Âyetin Tefsiri
"And olsun ki, siz düşkün bir durumda iken, Bedır'de, Allah size yardım etmişti; Allah'tan sakının ki şükredebilesiniz."
Ahmed ve İbn Hibbân'ın bildirdiğine göre İyâd el-Eş'arî der ki: Yermûk savaşında bulundum ve bu savaşta beş komutan vardı. Bunlar, Ebû Ubeyde, Yezîd b. Ebî Süfyân, İbn Hasena, Hâlid b. el-Velîd ve İyâd'dır. Bu İyâd, Simâk'ın kendisinden hadisi anlattığı İyâd değildir. Hazret-i Ömer:
“Eğer sıkışırsanız Ebû Ubeyde'den yardım isteyiniz" dedi. Biz de ona ölümün bize hücum ettiğini yazıp ondan yardım istedik. O da bize şöyle bir cevap yazdı:
"Benden yardım istediğiniz mektup geldi. Ben de size, askeri benden daha çok ve daha kuvvetli olan Allah'tan yardım istemenizi tavsiye ediyorum. Muhammed'in asker sayısı sizden daha az iken Bedir savaşında muzaffer oldu. Eğer size mektubum gelirse onlarla savaşın ve geri çekilmeyin." Biz de onlarla savaştık ve onları dört fersahlık bir mesafe kadar (kovalayarak) hezimete uğrattık."
Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“And olsun ki, siz düşkün bir durumda iken, Bedir'de Allah size yardım etmişti; Allah'tan sakının ki şükredebilesiniz. Hani sen mü'minlere, «Rabbinizin, indirilmiş üç bin melek ile yardım etmesi size yetmez mi?» diyordun"' âyetleri Bedir savaşı hakkında inmiştir" dedi.
İbnu'l-Münzir, Ali b. Ebî Tâlib'in:
“Bedir bir kuyudur" dediğini bildirir.
İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Şa'bî der ki:
“Bedir, kendisine Bedir denilen Cuheyne'li bir adamın kuyusuydu. Bu sebeple Bedir diye adlandırılmıştır."
İbn Cerîr, Dahhâk'ın:
“Bedir, Mekke yolunun sağında Mekke ve Medine arasında bulunan bir sudur" dediğini bildirir.
Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr, Katâde'den bildiriyor: Bedir, Mekke ve Medine arasında bulunan bir (kuyu) sudur. Orada Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ve müşrikler savaşmıştı. Oradaki savaş Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) ilk savaşıydı. Bize söylendiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) o gün orada ashâbına:
“Sizin sayınız Tâlut'un, Câlut ile savaşan askerleri sayısı kadardır" dedi. Ashâbın sayısı üç yüz on küsür kişiydi. Müşriklerin sayısı ise bin veya o civarda bir şeydi.
İbnu'l-Münzir, İkrime'nin:
“Bedir, Cahiliye zamanında ticaret yeriydi" dediğini bildirir.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî):
“...Siz düşkün bir durumda iken..." âyetini açıklarken:
“Yani siz sayı olarsak azdınız" mânâsındadır. O gün ashabın sayısı üç yüz on küsür kişiydi.
İbn Ebî Şeybe, İbn Mâce ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Râfi b. Hadîc der ki: Cibrîl, Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Sizden, Bedir savaşına katılanları nasıl biri olarak sayarsınız?" diye sorunca, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“En iyilerimizden sayarız" buyurdu. Bunun üzerine Cibrîl:
“Biz de Bedir savaşında bulunan melekleri en iyilerimizden sayarız" karşılığını verdi.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Süfyân b. Uyeyne der ki: Allah'ın Bedir'de yapmış olduğu yardımdan dolayı her müslümanın Allah'a şükretmesi gerekir. Zira Yüce Allah:
“And olsun ki, siz düşkün bir durumda iken, Bedir'de, Allah size yardım etmişti; Allah'tan sakının ki şükredebilesiniz" buyurmaktadır.
Abdurrezzâk'ın, Musannef’te bildirdiğine göre Zührî der ki: İbnu'l- Müseyyeb'in şöyle dediğini işittim:
“Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) on sekiz savaşa katılmıştır." Yine bir defa:
“Yirmi dört savaşa katıldı" dediğini işittim. Onun bunu yanlış mı söylediğini bir yerden mi işittiğini bilmiyorum. Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) katıldığı her savaş Kur'ân'da zikredilmiştir.
İbn Ebî Şeybe, Katâde'den bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) on dokuz savaş yapmış ve sekizine katılmıştır. Bunlar Bedir, Uhud, Ahzâb, Kudeyd, Hayber, Mekke'nin fethi, Benî Mustalik ve Huneyn savaşıdır.
124–126. Âyetlerin Tefsiri
Bkz. Ayet:127
127. Âyetin Tefsiri
"Hani sen mü'minlere, «Rabbinizin, indirilmiş öç bin melek ile yardım etmesi size yetmez mi?» diyordun» Evet siz sabır gösterir ve Allah'tan sakınırsanız, onlar (düşmanlarınız) hemen şu anda üzerinize gelseler, Rabbiniz, nişanlı beş bin melekle sizi takviye eder. Allah, bunu size sırf bir müjde olsun ve kalpleriniz bu sayede rahatlasın diye yaptı. Zafer, yalnızca mutlak güç ve hikmet sahibi Allah katındandır. Küfredenlerden bir kolu kessin veya perişan etsin de hayal kırıklığına uğramış olarak dönüp gitsinler diye."
İbn Ebî Şeybe, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, Şa'bî'den bildiriyor: Bedir savaşında Kurz b. Câbir el-Muhâribî'nin müşriklere yardım edeceği haberi müslümanlara ağır gelmişti. Bunun üzerine Yüce Allah:
“«Rabbinizin, indirilmiş üç bin melek ile yardım etmesi size yetmez mi?» diyordun. Evet, sabrettiğiniz ve Allah'a karşı gelmekten sakındığınız takdirde; onlar ansızın üzerinize gelseler bile Rabbiniz nişanlı beş bin melekle size yardım eder"' âyetlerini indirdi. Müşriklerin hezimete uğradığı Kurz'e haber verilince yapacağı yardımdan vazgeçti. Bunun üzerine Müslümanlara yapılacak beş bin kişilik yardımdan da vazgeçildi.
İbn Cerîr, Şa'bî'den bildiriyor:
“Bedir savaşında, Kurz b. Câbir'in müşriklere yardım edeceği Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) haber verildi" dedi ve devamla söz konusu hadisi zikretti. Ancak şunu da ekledi:
“...Onlar ansızın üzerinize gelseler bile Rabbiniz nişanlı beş bin melekle size yardım eder." Yani ansızın gelecek kişiler, Kurz ve adamlarıydı. Ancak müşriklerin hezimete uğradığını öğrenince gelmekten vazgeçti. Bunun üzerine Müslümanlara da beş bin kişilik yardım gönderilmedi. Fakat bin kişilik bir yardım gönderildi.
Böylece meleklerle beraber müslümanların sayısı dört bin kişi oldu.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî):
“...Rabbinizin, indirilmiş üç bin melek ile yardım etmesi size yetmez mi?" diyordun" âyeti hakkında:
“Bu âyet, Bedir savaşı hakkında inmiştir" dedi.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Katâde bu âyeti açıklarken şöyle dedi:
“(Müslümanlara) Önce bin, sonra üç bin, sonra da beş bin melekle yardım edildi. Bu, Bedir savaşında gerçekleşti."
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İkrime:
“Evet, sabrettiğiniz ve Allah'a karşı gelmekten sakındığınız takdirde; onlar ansızın üzerinize gelseler bile Rabbiniz nişanlı beş bin melekle size yardım eder" âyetini açıklarken:
“Bu âyet, Uhud savaşı hakkındadır. Müslümanlar o gün sabretmedi ve Allah'a karşı gelmekten sakınmadı diye onlara yardım gönderilmedi. Eğer onlara yardım gönderilseydi o gün hezimete uğratılmazlardı" dedi.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, İkrime'den bildiriyor: Uhud savaşında bir melekle de olsa Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) yardım gönderilmemiştir. Çünkü Yüce Allah:
“...Sabrettiğiniz ve Allah'a karşı gelmekten sakındığınız takdirde..." buyurmaktadır.
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Dahhâk:
“...Sabrettiğiniz ve Allah'a karşı gelmekten sakındığınız takdirde; onlar ansızın üzerinize gelseler bile Rabbiniz nişanlı beş bin melekle size yardım eder" âyetini açıklarken:
“Bu, Uhud gününde Allah'ın Peygamberine vermiş olduğu vaaddi. Müslümanlar sabreder ve Allah'a karşı gelmekten sakınırlarsa onlara nişanlı beş bin melekle yardım edecekti. Müslümanlar Uhud savaşında arkalarını dönerek kaçtılar. Allah ta onlara yardım etmedi."
İbn Cerîr, İbn Zeyd'den bildiriyor: Ashâb, müşrikleri beklerken Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ey Allah'ın Resûlü! Allah bize Bedir'de yardım ettiği gibi burada da yardım edecek mi?" diye sordular. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“... Rabbinizin, indirilmiş üç bin melek ile yardım etmesi size yetmez mi?" âyetini okudu ve:
“Allah, size Bedir gününde bin melekle yardım etmişti" dedi. Bunların fazlası ise Müslümanların sabretmeleri ve Allah'a karşı gelmekten sakınmalarından dolayı olmuştur.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs: (.....) âyetini açıklarken:
“Âyetteki "Fevr" kelimesiyle sefer kastedilmektedir" dedi.
Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İkrime: (.....) âyetini açıklarken:
“Âyetteki "Fevr" kelimesiyle taraf, yön kastedilmektedir" dedi.
İbn Cerîr, Hasan(-ı Basrî), Rabî, Katâde ve Süddî'den bunun aynısını bildirir.
İbn Cerîr başka bir kanalla İkrime'nin: (.....) âyetini açıklarken:
“Bu, Uhud savaşındadır. (Müşrikler) Bedir savaşında verdikleri kayıplardan dolayı öfkelenmişlerdi" dedi.
Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Mücâhid: (.....) âyetini açıklarken:
“Âyetteki "Fevr" kelimesinden kasıt, onların öfkesidir" dedi.
Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr, Ümmü Hânî'nin azatlısı Ebû Sâlih'ten bunun aynısını bildirir.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Dahhâk: (.....) âyetini açıklarken:
“Onlar size kendi yönlerinden ve öfkelerinden gelirler, mânâsındadır" dedi.
Taberânî ve İbn Merdûye'nin zayıf bir isnâdla İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):"...Nişanlı..." kelimesini açıklarken:
“Burada «Nişan» kelimesiyle meleklerin işaretli oldukları kastedilmektedir. Bedir savaşında bulunan meleklerin sembolü siyah sarık, Uhud savaşında bulunanların sembolü ise kırmızı sarıktı" buyurdu.
İbn Ebî Şeybe, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve İbn Merdûye, Abdullah b. ez-Zübeyr'den bildiriyor: Burada işaretli melekler kastedilmektedir. Bedir savaşında Zübeyr'in başında sarındığı sarı bir sarık vardı. O gün melekler de sarı sarıklarla (savaş alanına) inmişlerdi.
İbn İshâk ve Taberânî, İbn Abbâs'tan bildiriyor: Bedir savaşında meleklerin işareti beyaz sarıklardı. Sarıklarını başlarından sırtlarına salmışlardı. Huneyn gününde ise işaretleri kırmızı sarıktı. Melekler Bedir savaşı hariç hiç bir savaşta düşmana vurmamıştır. Onlar sadece sayı olarak çok görünmek için yardımcı olarak gelirler ve vurmazlardı.
Tastî, İbn Abbâs'tan bildiriyor: Nâfi b. el-Ezrak ona:
“Bana:
“...Nişanlı..."kelimesini açıkla" deyince, İbn Abbâs:
“Meleklerin üzerinde işaret olarak sarındıkları beyaz sarıklar vardır. Meleklerin işareti budur" dedi. Nâfi:
“Araplar bu ifadeyi biliyor mu?" diye sorunca:
“Evet biliyor, şairin:
"Himaye eden benim silahımı taşıyan
Eyersiz ve bembeyaz işaretli atlar?" dediğini İşitmedin mi?" dedi.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Bedir savaşına katılmış biri olan Ebû Useyd şöyle der:
“Benim gözlerim benimle olsaydı (görüyor olsaydı) ve siz benimle Uhud'a gelseydiniz size meleklerin sarı sarıklarla çıkmış oldukları o vadiyi gösterirdim. Onlar sarıklarının uçlarını) başlarından omuzları aralarına bırakmışlardı."
Abdurrezzâk, Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Urve:
“Bedir savaşında melekler beyaz ayaklı atlar üzerinde sarı sarıklarla inmişlerdi. O gün Zübeyr'in başında da sarı bir sarık vardı" dedi.
Ebû Nuaym, Fedâilu's-Sahâbe'de bildirdiğine göre Urve der ki:
“Bedir gününde Cibrîl indiği zaman Zübeyr'in sarmış olduğu sarık gibi bir sarıkla indi. Zübeyr o gün başına sarı bir sarık sarmıştı."
Ebû Nuaym ve İbn Asâkir, Abbâd b. Abdillah b. ez-Zübeyr'den bildiriyor: Kendisine nakledildiğine göre, Bedir savaşında melekler başlarında sarı sarıklar ile uçarak indiler. O gün herkesin içinde sadece Zübeyr'in başında sarı sarık vardı. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Melekler, Ebû Abdillah'ın işareti (sarığı) gibi sembolle indiler" buyurdu. Sonra Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) geldiğinde başında sarı bir sarığı vardı.
İbn Ebî Şeybe ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Umeyr b. İshâk der ki: İşaret olarak ilk defa Bedir savaşında yün takıldı. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Kendinizi işaretleyin, muhakkak melekler de işaretlenmiştir" buyurdu. O günde yünün işaret olarak giyildiği ilk gündü.
İbn Ebî Şeybe, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Ali b. Ebî Tâlib der ki: Bedir savaşında meleklerin işareti atlarının alınlarındaki ve kuyruklarındaki beyaz yündü.
İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Ebû Hureyre:
"...Nişanlı..." kelimesini açıklarken:
“Kırmızı yünle işaretlenmişlerdi" dedi.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Nişanlı..."kelimesini açıklarken şöyle dedi:
“(Melekler) yünle işaretlenmiş bir şekilde geldiler. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Ve ashâbı hem kendilerini, hem de atlarını meleklerin işareti gibi işaretlediler."
İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“...Nişanlı..." kelimesini açıklarken:
“Nişan işaret anlamındadır. (Meleklerin) atlarının kuyrukları kısaltılmış alınlarına da yün konulmuştu" dedi.
Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Katâde:
“...Nişanlı..."kelimesini açıklarken şöyle dedi:
“Bize anlatıldığına göre o günkü sembolleri, atlarının kuyruklarında ve alınlarında olan yündü. Melekler beyaz ayaklı atlar üzerinde idiler.
Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İkrime:
“...Nişanlı..."kelimesini açıklarken:
“Savaş sembolleriyle" dedi.
İbn Cerîr, Rabî'nin:
“O gün (melekler) beyaz ayaklı atlar üzerindeydiler" dediğini bildirir.
Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Umeyr b. İshâk der ki: Uhud savaşında ashâb, Resûlullah'l (sallallahü aleyhi ve sellem) yalnız birakip kaçtı. Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanında sadece Sa'd b. Mâlik kalmıştı. O düşmana ok atıyordu. Genç biri de ona ok veriyordu. Onun okları bittikçe ona ok getiriyor ve önüne koyarak:
“At ey Ebû İshâk! At ey Ebû İshâk!" diyordu. Savaş bittiğinde bu gencin kim olduğu sorulmuştu, ama kimse onu tanımamıştı.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“Allah, bunu size sırf bir müjde olsun ve kalpleriniz bu sayede rahatlasın diye yaptı"' âyetini açıklarken şöyle dedi:
“Allah melekleri müjdelenesiniz ve kalpleriniz rahatlasın diye indirdi. Onlar Bedir savaşı dışında ne o gün, ne daha önce ne de daha sonra kimseyle savaşmamıştır."
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Zeyd:
“Zafer, yalnızca mutlak güç ve hikmet sahibi Allah katındandır" âyetini açıklarken:
“Yüce Allah size, melekleri indirmeden yardım etmek isteseydi yapardı" dedi.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Katâde:
“Küfredenlerden bir kolu kessin..."- âyetini açıklarken:
“Yüce Allah, Bedir savaşında kafirlerin askerlerini, liderlerini ve komutanlarını öldürerek bir taraflarını kesti" dedi.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî):
“...Bir kolu kessin ..." âyetini açıklarken:
“Bu, Bedir savaşında gerçekleşen bir olaydır. Yüce Allah kafirlerden bir kolu kesti ve bir kolu bıraktı" dedi.
İbn Cerîr, Süddî'den bildiriyor: Yüce Allah Uhud'da müşriklerden öldürülen on sekiz kişiyi zikrederek:
“Küfredenlerden bir kolu kessin..." buyurdu. Sonra da şehitleri zikrederek:
“Allah yolunda öldürülenleri ölüler sanmayın. Aksine onlar diri olup Rableri katında rızıklandırılmaktadırlar" buyurdu."
İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“...veya perişan etsin de..." âyetini açıklarken:
“Burada onları zelil etmek kastedilmektedir" dedi.
İbn Cerîr, Katâde ve Rabî'den bunun aynısını bildirir.
128. Âyetin Tefsiri
"Allah'ın, onların tövbelerini kabul veya onlara azab etmesi işiyle senin bir ilişiğin yoktur; çünkü onlar zalimlerdir."
İbn Ebî Şeybe, Ahmed, Abd b. Humeyd, Buhârî, Müslim, Tirmizî, Nesâî, Ebû Ya'la, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Nâsih'te Nehhâs ve Delâil'de Beyhakî, Enes'ten bildiriyor: Uhud savaşında Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) Ön dişlerinden biri kırıldı, yüzü yaralandı ve kanlar yüzünde aktı. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Nasıl olur da kendilerini Rablerine davet eden peygamberlerine öyle yapan bir kavim iflah olur?" dedi. Bunun üzerine Yüce Allah:
“Allah'ın, onların tövbelerini kabul veya onlara azab etmesi işiyle senin bir ilişiğin yoktur; çünkü onlar zalimlerdir" âyetini indirdi.
İbn Cerîr, Katâde'den bildiriyor: Bize nakledildiğine göre bu âyet, Uhud savaşında Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) indi. Çünkü Uhud savaşında Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yüzü yaralanmış, ön dişlerinden bazıları kırılmış ve kaşının üzerinde de yara olmuştu." -Ebû Huzeyfe'nin azatlısı Sâlim, Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) yüzündeki kanları yıkıyordu- "Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Nasıl olur da kendilerini Rablerine davet eden peygamberlerinin yüzünü kana boyayan bir kavim iflah olur?" dedi. Bunun üzerine Yüce Allah:
“Allah'ın, onların tövbelerini kabul veya onlara azab etmesi işiyle senin bir ilişiğin yoktur; çünkü onlar zalimlerdir" âyetini indirdi.
İbn Cerîr, Rabî'den bildiriyor: Bu âyet, Uhud savaşında Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) inmiştir. Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) yüzü yaralanmış ön dişlerinden bazısı kırılmıştı. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) onlara beddua etmeyi düşünüp:
“Peygamberleri kendilerini Allah'a davet ederken, kendileri onu şeytana davet ederek yüzünü kanatan bir kavim nasıl iflah olur? Peygamberleri kendilerini hidayete davet ederken, onu dalâlete davet eden kavim, Peygamberleri kendilerini Cennette davet ederken, onu Cehenneme davet eden bir kavim nasıl iflah olur?" dedi. Sonra beddua edecekti ki Yüce Allah:
“Allah'ın, onların tövbelerini kabul veya onlara azab etmesi işiyle senin bir ilişiğin yoktur; çünkü onlar zalimlerdir"' âyetini indirdi. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) beddua etmekten vazgeçti.
Abd b. Humeyd, Hasan(-ı Basrî)'den bildiriyor: Bize nakledildiğine göre, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabı kendisini Uhud savaşında bırakıp dağıldıklarında ön dişleri kırılmış ve yüzü yaralanmıştı. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Uhud'a çıkarken:
“Nasıl olur da kendilerini Rablerine davet eden peygamberlerinin yüzünü kana boyayan bir kavim iflah olur?" dedi. Bunun üzerine Yüce Allah:
“Allah'ın, onların tövbelerini kabul veya onlara azab etmesi işiyle senin bir ilişiğin yoktur; çünkü onlar zalimlerdir" âyetini indirdi.
Abdurrezzâk, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir, Katâde'den bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), Uhud savaşında Utbe b. Ebî Vakkâs tarafından ön dişlerine darbe almış ve yüzü yaralanmıştı. Ebû Huzeyfe'nin azatlısı Sâlim, Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) yüzündeki kanları yıkarken, o:
“Peygamberlerine öyle yapan bir kavim nasıl iflah olur?" dedi. Bunun üzerine Yüce Allah:
“Allah'ın, onların tövbelerini kabul veya onlara azab etmesi işiyle senin bir ilişiğin yoktur; çünkü onlar zalimlerdir" âyetini indirdi.
Ahmed, Buhârî, Tirmizî, Nesâî, İbn Cerîr ve Beyhakî'nin, Delâil'de, İbn Ömer'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), Uhud savaşında:
“Allahım! Ebû Süfyân'a lanet et. Allahım! Hârise b. Hişâm'a lanet et. Allahım! Süheyl b. Amr'a lanet et. Allahım! Safoân b. Umeyye'ye lanet et" diye beddua etti. Bunun üzerine Yüce Allah:
“Allah'ın, onların tövbelerini kabul veya onlara azab etmesi işiyle senin bir ilişiğin yoktur; çünkü onlar zalimlerdir'" âyetini indirdi. Sonra da (bunlar tövbe edince) hepsinin tövbesi kabul edildi.
Tirmizî, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Ömer der ki:
“Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) dört kişiye beddua ederdi. Bunun üzerine Yüce Allah:
“Allah'ın, onların tövbelerini kabul veya onlara azab etmesi işiyle senin bir ilişiğin yoktur; çünkü onlar zalimlerdir" âyetini indirdi. Sonra da Allah onları İslam'a hidayet etti.
Buhârî, Müslim, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Nâsih'te Nehhâs ve Sünen'de Beyhakî, Ebû Hureyre'den bildiriyor: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) birine dua veya beddua edeceği zaman namazdan sonra kunût ederek:
“Allahım! Velîd b. el-Velîd'i, Seleme b. Hişâm'ı, Ayyâş b. Ebî Rabîa'yı ve zayıf olan müminleri kurtar. Allahım! Mudar kabilesine azabını şiddetlendir. Onlara aynı Yusuf'un (aleyhisselam) kıtlık seneleri gibi kıtlık ver" diye dua ve beddua ederdi. Yine bazı sabah namazlarında:
“Allahım! Falan ve falan kişiye lanet et" diye beddua ederdi. Bunun üzerine Yüce Allah:
“Allah'ın, onların tövbelerini kabul veya onlara azab etmesi işiyle senin bir ilişiğin yoktur; çünkü onlar zalimlerdir" âyetini indirdi. Başka bir lafızda ise:
“Allahım! Lihyân'a, Ri'lân'a, Zekvân'a, Allah ve Resulüne asi olanlara lanet et" şeklindedir. Bize nakledildiğine göre, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Allah'ın, onların tövbelerini kabul veya onlara azab etmesi işiyle senin bir ilişiğin yoktur; çünkü onlar zalimlerdir" âyeti inince beddua etmeyi terk etti.
Abd b. Humeyd ve Nâsih'te Nehhâs, İbn Ömer'den bildiriyor: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) sabah namazında ikinci rekatın rükûsundan sonra:
“Allahım! Falan ve falana lanet et" diye münafıklardan bazı kişilere beddua etti. Bunun üzerine Yüce Allah:
“Allah'ın, onların tövbelerini kabul veya onlara azab etmesi işiyle senin bir ilişiğin yoktur; çünkü onlar zalimlerdir'" âyetini indirdi.
İbn İshâk ve Nâsih'te Nehhâs, Sâlim b. Abdillah b. Ömer'den bildiriyor: Kureyş'ten adamın biri Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) gelip:
“Sen esir almayı yasaklıyorsun ve Arapların esir aldığını söylüyorsun" dedikten sonra Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) Sirtini dönerek Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) kıçını açtı. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ona lanet edip beddua edince Yüce Allah:
“Allah'ın, onların tövbelerini kabul veya onlara azab etmesi işiyle senin bir ilişiğin yoktur; çünkü onlar zalimlerdir" âyetini indirdi. Sonra bu adam Müslüman oldu ve Müslümanlığı güzel bir şekilde yaşadı.
129. Âyetin Tefsiri
Göklerde ve yerde olan şeylerin hepsi Allah’ındır. Kullarından dilediğini bağışlar ve dilediğine azap eder. Allahü teâlâ çok bağışlayıcı ve merhamet edicidir.
130. Âyetin Tefsiri
"Ey Mü’minler! Faizi kat kat alarak yemeyin. Allah'tan sakının ki başarıya erişesiniz."
Firyâbî, Abd b. Humeyd, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, Mücâhid'den bildiriyor: Cahiliye döneminde borca alışveriş yapılırdı. Borç ödeme zamanı geldiğinde borçlu borcunu ödeyemezse alacaklı borcu arttırır ve vade süresini uzatırdı. Bunun üzerine:
“Ey Mü’minler! Faizi kat kat alarak yemeyin..." âyeti indi.
İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir, Atâ (b. Ebî Rebâh)'dan bildiriyor: Cahiliye döneminde Sakîf oğulları Muğîre oğullarına borç verirdi. Borç ödeme zamanı geldiğinde:
“Borcu arttıralım ve bize vâdeyi biraz uzatın" derlerdi. Bunun üzerine:
“Ey Mü’minler! Faizi kat kat alarak yemeyin...'" âyeti indi.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr bu âyeti açıklarken şöyle dedi:
“Kişinin kişiden alacağı olurdu. Vâde dolduğu zaman alacağını verecekliden isterdi. Verecekli:
“Vâdeyi uzat ben de alacağın mala bir eklemede bulunayım" derdi. Bu şekilde de yaparlardı. İşte bu kat kat faizin kendisidir. Yüce Allah faiz konusunda onlara vaaz edip:
“...Allah'tan sakının ki kurtuluşa eresiniz..." buyurdu. Kurtarmak için de:
“inkar edenler için hazırlanmış ateşten sakının" buyurarak faiz yiyen müminleri inkâr edenler için hazırlanmış ateşle korkuttu. "Size merhamet edilmesi için, Allah'a ve Peygamber'e itaat edin" âyeti da, umulurki size merhamet edilir de azap görmezsiniz, mânâsındadır.
İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, Muâviye b. Kurre'den bildiriyor. İnsanlar, "inkar edenler için hazırlanmış ateşten sakının" âyetini te'vil ederken:
“Sakının ki sizi günahlarınızdan dolayı inkâr edenler için hazırlanmış cehennemde azaplandırmayayım, mânâsındadır" derlerdi.
131. Âyetin Tefsiri
Kâfirler için hazırlanan ateşten korkun.
132. Âyetin Tefsiri
Allah’a ve peygambere itâat edin ki, rahmete erdirilesiniz.
133. Âyetin Tefsiri
"Rabbinizin bağışına ve takvâ sahipleri için hazırlanmış olup genişliği gökler ve yer kadar olan cennete koşun!"
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir, Atâ b. Ebî Rebâh'tan bildirir: Müslümanlar:
“Yâ Resûlallah! Allah katında İsrâil oğullarının değeri bizimkinden daha mı fazla? Zira onlardan biri bir günah işlediği zaman bu günahın kefaretini:
“Kulağını kes! Burnunu kes! Şöyle yap! Böyle yap!" şeklinde kapı eşiğinde yazılı olarak bulurmuş" deyince Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) sustu ve herhangi bir cevap vermedi. "Rabbinizin bağışına ve takvâ sahipleri için hazırlanmış olup genişliği gökler ve yer kadar olan cennete koşun! Onlar bollukta ve darlıkta Allah yolunda harcayanlar, öfkelerini yenenler, insanları affedenlerdir. Allah, iyilik edenleri sever. Yine onlar ki, bir kötülük yaptıklarında, ya da kendilerine zulmettiklerinde Allah'ı hatırlayıp günahlarından dolayı hemen tövbe-istiğfar ederler...'" âyetleri nazil olunca Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) onlara:
“Bu istediğinizden daha hayırlısını size söyleyeyim mi?" buyurdu ve nazil olan bu âyetleri onlara okudu.
İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Enes b. Mâlîk:
“Rabbinizin bağışına... koşun" âyetini açıklarken:
“Namazdaki ilk (iftitâh) tekbiri getirmektir" demiştir.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr:
“Rabbinizin bağışına ve takvâ sahipleri için hazırlanmış olup genişliği gökler ve yer kadar olan cennete koşun" âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Günahlarınızın bağışlanması için salih amellerde bulunmaya ve bu sayede gökler ile yer genişliğinde olan Cennete koşuşun, anlamındadır. Cennetin gökler ile yer genişliğinde olması da, yedi kat gök ile yedi kat yer birbirine eklense bunların genişliği ne kadarsa Cennetin genişliği de bu kadardır, anlamındadır."
İbn Cerîr'in Süddî vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs bu âyeti açıklarken şöyle demiştir:
“Kumaşın birbirine dikilip eklenmesi gibi yedi kat gök ile yedi kat yer birbirine eklendiği zaman genişlikleri ne kadarsa Cennetin genişliği de o kadardır."
Saîd b. Mansûr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, Kureyb'den bildirir: İbn Abbâs beni:
“Genişliği gökler ve yer kadar olan cennet" âyetini sormak üzere Ehl-i Kitab'dan bir adamın yanına gönderdi. Gidip sorduğumda adam Hazret-i Mûsa'ya inen kitapları karıştırmaya başladı. Sonrasında da şöyle dedi:
“Kumaşın birbirine dikilip eklenmesi gibi yedi kat gök ile yedi kat yer birbirine eklendiği zaman genişlikleri ne kadarsa Cennetin genişliği de o kadardır. Uzunluğuna gelince ise onu ancak Allah bilir."
İbn Cerîr, Hirakl'in elçisi et-Tenûhî'den bildirir: Hirakl'in mektubuyla birlikte Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına geldim. Mektupta Hirakl:
“Beni, genişliği gökler ile yer kadar olan ve muttakiler için hazırlanan Cennete davet eden mektubunu aldım. Cennet gökler ile yeri kaplıyorsa peki Cehennem nerede?" diye soruyordu. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) de cevaben:
“Sübhânallah! Peki, gündüz vakti gece nerede olur ki?" karşılığını verdi.
Bezzâr ve Hâkim, Ebû Hureyre'den bildirir: Adamın biri Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) geldi ve:
“Yüce Allah: «...Genişliği gökler ve yer kadar olan cennet...» buyurur. Cennet gökler ile yeri kaplıyorsa peki Cehennem nerede olacak?" dedi. Allah Resulü:
“Gece her tarafı kapladığı zaman sence gündüz nereye gider?" diye sorunca, adam:
“Allah'ın dilediği yere gider" dedi. Bunun üzerine Allah Resûlü:
“Cehennem de Allah'ın dilediği yerde olur" buyurdu.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir, Târik b. Şihâb'dan bildirir: Bazı Yahudiler Ömer b. el-Hattâb'a:
“Allah:
“...Genişliği gökler ve yer kadar olan cennet..." buyurur. Cennet gökler ile yeri kaplıyorsa peki Cehennem nerede olacak?" dediler. Ömer:
“Gece geldiği zaman gündüz, gündüz geldiği zaman da gece nerede olur?" diye sorunca, Yahudiler:
“Bu cevabı sen Tevrat'tan çıkardın!" karşılığını verdiler.
Abd b. Humeyd ile İbn Cerîr, Yezîd b. el-Asam'dan bildirir: Ehli kitaptan bir adam İbn Abbâs'a:
“...Genişliği gökler ve yer kadar olan cennet..." diyorsunuz. O zaman Cehennem nerede olacak?" diye sordu. İbn Abbâs da:
“Gece geldiği zaman gündüz, gündüz geldiği zaman da gece nerede olur?" karşılığını verdi.
Müslim, İbnu'l-Münzir ve Hâkim, Enes'ten bildirir. Bedir savaşı sırasında Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Genişliği gökler ile yer kadar olan Cennete doğru kalkın!" buyurdu. Umeyr b. Humâm el-Ensârî:
“Yâ Resûlallah! Genişliği gökler ile yer kadar olan bir Cennet mi?" diye sorunca, Allah Resûlü:
“Evet!" karşılığını verdi. Umeyr:
“Ne güzel ne güzel! Yâ Resûlallah! Vallahi böyle ise mutlaka bu Cennetin ahalisinden biri olmam lazım" deyince, Allah Resulü:
“Cennet ahalisinden birisin!" buyurdu. Bunun üzerine Umeyr torbasından birkaç hurma çıkardı ve yemeye başladı. "Bu hurmalar bitene kadar yaşayacak olsam yine de çok fazla yaşamış olurum" dedi ve yanındaki hurmaları atıp müşriklerin üzerine daldı. Ölene kadar da savaştı.
134. Âyetin Tefsiri
"Onlar bollukta ve darlıkta Allah yolunda harcayanlar, öfkelerini yenenler, insanları affedenlerdir. Allah, iyilik edenleri sever."
İbn Cerîr ile İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs bu âyeti açıklarken şöyle demiştir: (.....) âyeti hem bollukta, hem de darlıkta Allah yolunda harcayanlar, anlamındadır. (.....) âyeti kişinin öfkesine hakim olup onu yenmesi anlamındadır. "...Öfkelendikleri zaman bağışlayanlar..." âyetinde olduğu gibi herhangi bir durum karşısında kızıp öfkelendikleri zaman, öfkelerinin gereğini yapmaları halinde harama düşeceklerini bildiklerinde Allah rızası için karşı tarafı affedip bağışlarlar. (.....) âyeti da müsamahakâr olup insanları affedenler, anlamındadır. "İçinizde lütuf ve servet sahibi olanlar, yakınlarına, düşkünlere ve Allah yolunda hicret edenlere vermemek için yemin etmesinler, affedip hoş görsünler..." âyetinde olduğu gibi birilerine nafaka vermeyi kesmek üzere yemin edilmemesi gerektiği bildirilmiş, affedip hoş görülü olunması gerektiği ifade edilmiştir."
İbnu'l-Enbârî'nin el-Vakf ve'l-İbtidâ'da bildirdiğine göre Nâfi' b. el-Ezrak, İbn Abbâs'a: (.....) buyruğundaki (.....) ifadesi ne anlama gelmektedir?" diye sorunca, İbn Abbâs şöyle karşılık vermiştir:
“Öfkelerini yenip bastıranlardır, anlamındadır. Şâir Abdulmuttalib b. Hâşim de şöyle der:
"Kabilemi kışkırtıp savaşmalarını bekledim
Ne var ki savaşma korkusuyla öfkelerini bastırmışlardı. "
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Ebu'l-Âliye:
“... İnsanları affedenlerdir..." âyetini açıklarken:
“Köle ve cariyelerine karşı hoş görülü ve bağışlayıcı olanlardır" demiştir.
İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mukâtil b. Hayyân:
“... insanları affedenlerdir. Allah, iyilik edenleri sever" âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Bir işte kızıp öfkelendikleri zaman insanları affedip bağışlarlar. Bunu yapan kişi de iyilik yapmış olur ki Yüce Allah iyilik yapanları sever. Bana ulaşana göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bu âyeti okuduktan sonra:
“Yüce Allah'ın gözettikleri hariç bu tür kişiler ümmetim içinde az olacaktır. Ancak daha önceki ümmetlerde böylesi kişiler çoktu" buyurmuştur."
Abdurrezzâk, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir, Ebû Hureyre'den bildirir:
“...Öfkelerini yenenler..." âyeti hakkında Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Yüce Allah, öfkesinin gereğini yerine getirmeye gücü yettiği halde onu yenip, yok eden kişinin kalbini iman ve huzurla doldurur" buyurmuştur.
Ahmed, Beyhakî'nin Şuab'da hasen bir senedle İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Yüce Allah katında yutulan öfkeden daha sevimli bir lokma yoktur. Kul, Allah için öfkesine sahip olup onu yuttuğu zaman Yüce Allah onun içini imanla doldurur" buyurmuştur.
Beyhakî, İbn Ömer'den aynısını zikreder.
Ahmed, Abd b. Humeyd, Ebû Dâvud, Tirmizî ve Beyhakî'nin Şuab'da Muâz b. Enes'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
"Yüce Allah, öfkesinin gereğini yerine getirmeye gücü yettiği halde onu yenip, yok eden kişiyi kıyamet gününde bütün mahlûkatın önünde çağırır ve dilediği huriyi seçip almasını ister. "
Abd b. Humeyd, Buhârî ve Müslim'in Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Güçlü kişi başkalarını yere çalabilen kişi değil, öfkelendiği zaman öfkesine hakim olabilen kişidir" buyurmuştur.
Beyhakî, Âmir b. Sa'd'dan bildirir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) büyük taşları kaldırıp güçlerini birbirlerine gösteren bir topluluğa uğrayınca:
"Gücün taş kaldırmakta olacağını mı zannediyorsunuz? Kişinin gücü, kin ve öfkeyle dolması ve bu öfkesini yenmesinde belli olur" buyurdu.
İbn Cerîr, Hasan (-ı Basrî)'den bildirir: Kıyâmet gününde:
“Yüce Allah'tan alacağı olan kalksın!" denildiğinde sadece başkalarını affetmiş kişiler ayağa kalkar.
Hâkim'in Ubey b. Ka'b'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Kim (Cennette) kendisine yüksek binaların dikilmesini, (Allah katında) yüksek derecelere yükseltilmesini isterse kendisine haksızlık edeni affetsin, kendisinden bir şeyi esirgeyene kendisi versin, ziyaretine gelmeyeni kendisi ziyaret etsin. "
Beyhakî'nin bildirdiğine göre Ali b. Hüseyn'in cariyesi, abdest için ona suyu dökerken ibrik elinden kayıp Ali'nin yüzüne düştü ve yüzünü yaraladı. Ali öfke içinde başını kaldırıp cariyeye bakınca, cariye:
“Yüce Allah:
“...Öfkelerini yenenler..." buyurur" dedi. Bunun üzerine Ali:
“Ben de öfkemi yendim" karşılığını verdi. Cariye:
“Yüce Allah yine:
“... İnsanları affedenlerdir..." buyurur" deyince, Ali:
“Yüce Allah seni affetsin" karşılığını verdi. Cariye:
“...Allah, iyilik edenleri sever" deyince de Ali:
“Git, özgürsün" karşılığını verdi.
İsbehânî'nin Terğîb'de Hazret-i Âişe'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Öfkelendirilmesine rağmen müsamahakâr ve ağır başlı olan kişi, Yüce Allah'ın sevgisini kazanır" buyurmuştur.
Beyhakî, Şuabu'l-îman'da Amr b. Abese'den bildirir: Adamın biri Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem):
“İman nedir?" diye sorunca, Allah Resulü:
"Sabır, hoşgörü ve iyi ahlâktır" karşılığını verdi.
Beyhakî, Ka'b b. Mâlik'ten bildirir: Seleme oğullarından bir adam Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) İslâm'ın ne olduğunu sordu. Allah Resûlü:
“Güzel ahlâktır" karşılığını verdi. Sonrasında adam aynı soruyu farklı zamanlarda beş kez daha sordu. Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) de her defasında:
“Güzel ahlâktır" karşılığını verdi.
Taberânî, M. el-Evsafta ve Beyhakî, Câbir'den bildirir: Ashab:
“Yâ Resûlallah! Şu'm (değersizlik, uğursuzluk, meymenetsizlik) nedir?" diye sorduklarında, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Kötü ahlâktır" karşılığını verdi.
Taberânî, M. el-Evsaf ta ve Beyhakî'nin Şuab' da Hazret-i Âişe'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Şu'm (değersizlik, uğursuzluk, meymenetsizlik) kötü ahlâktır" buyurmuştur.
Harâitî, Mekârimu'l-Ahlâk'ta Enes b. Mâlik'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“İyi ahlâk, güneşin buzu eritmesi gibi günahları eritip yok eder" buyurmuştur.
Beyhakî, Enes'ten bildirir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Sabır'ınyemeği bozması gibi kötü ahlâk da imanı öyle bozar" buyurdu. Bir müminin ahlâkının en güzel şekilde olması gerektiği de söylenirdi.
İbn Adiy, Taberânî ve Beyhakî'nin İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“İyi ahlâk, güneşin buzu eritmesi gibi günahları eritip yok eder. Kötü ahlâk da sirkenin balı bozması gibi kişinin amellerini bozar" buyurmuştur.
Beyhakî'nin Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“İyi ahlâk, güneşin buzu eritmesi gibi günahları eritip yok eder. Kötü ahlâk da sabır'ın balı bozması gibi kişinin amellerini bozar" buyurmuştur.
Beyhakî'nin Saîd b. Ebî Burde b. Ebî Mûsa el-Eş'arî'den, o babasından, o da dedesinden naklen bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Güzel ahlâk, sahibinin burnuna takılı, Allah'ın rahmetinden bir dizgin gibidir. Bu dizgin kendisini hayra çekip yönlendiren bir meleğin elindedir. Yöneldiği bu hayırlar da iyi ahlâk sahibini doğruca Cennete götürür. Kötü ahlâk da sahibinin burnuna takılı, Allah'ın azabından bir dizgin gibidir. Bu dizgin kendisini kötülüklere çekip yönlendiren bir şeytanın elindedir. Yöneldiği bu kötülükler de kötü ahlâk sahibini doğruca Cehenneme götürür."
Taberânî, M. el-Evsat'ta ve Beyhakî, Ebû Hureyre'den bildirir: Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Vallahi Yüce Allah'ın, yaratılışını ve ahlâkını güzel kıldığı bir kula Cehennem ateşi dokunamaz" buyurduğunu işittim.
Harâitî ve Beyhakî'nin Câbir'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“İyi ahlâk, insanoğlunun mutluluğuna vesiledir. Kötü ahlâk da onun mutsuzluğuna bir sebeptir" buyurmuştur.
Harâitî ve Beyhakî, İbn Amr'dan bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) çokça:
"Allahım! Senden sıhhatli, iffetli, emin, iyi ahlâklı ve kadere rıza gösteren biri olmayı dilerim" diye dua ederdi.
Ahmed ve Beyhakî, ceyyid bir senedle Hazret-i Âişe'den bildirir: Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) dualarından bîri de:
“Allahım! Yaratılışımı güzel kıldığın gibi ahlâkımı da güzel kıl" şeklindeydi.
Buhârî ve Beyhakî, Şuab'da Ebû Hureyre'den bildirir: Adamın biri Allah Resûlü'ne (sallallahü aleyhi ve sellem) geldi ve:
“Bana yapabileceğim kolay bir amel söyle de belki onu iyice anlar devamlı uygularım" deyince, Allah Resûlü:
“Öfkelenme!" buyurdu. Adam aynı şeyi bir daha isteyince, Allah Resûlü yine:
"Öfkelenme!" buyurdu.
Hâkim ve Beyhakî, Câriye b. Kudâme'den bildirir:
“Yâ Resûlallah! Bana faydalı olacak, ama kolay ve basit olan bir söz söyle ki aklımda tutayım" dediğimde:
“Öfkelenme!" buyurdu.
Beyhakî, Abdullah b. Amr'dan bildirir: Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Beni Allah'ın öfkesinden uzak tutacak şey nedir?" diye sorduğumda:
"Öfkelenmemendir" karşılığını verdi.
Tayâlisî, Ahmed, Tirmizî ve Hâkim, Ebû Saîd el-Hudrî'den bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ikindi sonrası güneş batımına kadar süren bir hutbe verdi. Bu hutbeyi aklında tutanlar tuttu, unutanlar da unuttu. Bu hutbesinde kıyamet gününde olacak tüm şeylerden bahsetti. Yüce Allah'a hamdu senâda bulunduktan sonra şöyle buyurdu:
“Bilin ki dünya tatlı ve çekicidir. Yüce Allah da sizleri dünyaya göndermiş ne yapacağınızı gözlemektedir. Dünya nimetleri ile kadınlara karşı dikkatli olun! Bilin ki insanlar değişik sınıflarda yaratılmışlardır. Kimisi mümin olarak doğar, mümin olarak yaşar ve mümin olarak ölür. Kimisi kafir olarak doğar, kafir olarak yaşar ve kafir olarak ölür. Kimisi mümin olarak doğar, mümin olarak yaşar ancak kafir olarak ölür. Kimisi de kafir olarak doğar, kafir olarak yaşar, ancak mümin olarak ölür.
Bilin ki öfke kişinin içinde tutuşan bir kor parçası gibidir. Öfkelenen kişinin gözlerinin nasıl kıpkırmızı kesildiğini ve boyun damarlarının nasıl kabardığını görmez misiniz? Kişi öfkelendiğini gördüğü zaman (bir şey yapmaya kalkışmasın) yerinde otursun. Bilmelisiniz ki bu konuda insanların en hayırlısı geç öfkelenen, ancak öfkelendiği zaman da çabuk sakinleşen kişidir. En kötü kişi de çabucak öfkelenen, ancak geç sakinleşen kişidir. Kişi çabucak öfkelenip çabucak da sakinleşiyorsa bu iki özelliği birini dengeler. Kişi zor öfkelenip geç de sakinleşiyorsa bu iki özelliği de birbirini dengeler.
Bilmelisiniz ki tüccarların en hayırlısı, bir şeyi güzelce isteyen ve ödemesini de aynı şekilde güzelce yapan kişidir. En kötü tüccar istemesi de, ödemesi de kötü olan kişidir. Kişinin ödemesi güzel, ancak istemesi kötü ise bu iki özelliği birbirini dengeler. Kişinin istemesi güzel, ancak ödemesi kötü ise bu iki özelliği de birbirini dengeler.
Dikkat edin de insanlardan korkusu kişinin hak olarak bildiği bir şeyi söylemesine engel olmasın! Bilin ki ihanet eden her bir kişinin kıyamet gününde bu ihaneti büyüklüğünde bir sancağı olur. En büyük ihanet de umumu idare eden kişinin yapacağı ihanettir. Bilin ki en değerli cihad, zalim olan yöneticiye karşı hakkı söylemektir."
Güneş batmak üzereyken de sözünü şöyle bağladı:
“Dünyanın geçen ömrüne oranla kalan ömrü, bu gününüzün geçen zamanına oranla kalan zamanı kadardır. "
Hakîm et-Tirmizî, Nevâdiru'l-Usül'de ve Beyhakî, Behz b. Hakîm'den, o babasından, o da dedesinden naklen şöyle der:
“Yâ Resûlallah! Bana kısa, öz ve her zaman yapabileceğim bir nasihatte bulun" dediğimde:
“Ey Muâviye b. Hayde! Öfkelenme! Zira öfke, sabır'ın balı bozması gibi kişinin imanını bozar" buyurdu.
Hakîm'in İbn Mes'ûd'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Öfke, Yüce Allah'ın, kişinin sinirlerinin üzerine koyduğu Cehennem ateşinden kızgın bir demir gibidir. Öfkelenen kişinin gözlerinin nasıl kıpkırmızı kesildiğini, yüzünün renginin attığını ve boyun damarlarının kabardığını görmez misin?"
Beyhakî'nin Hasan (-ı Basrî)'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Öfke, kişinin kalbinde bir kor gibidir. Öfkelenen kişinin boyun damarlarının nasıl kabardığını ve gözlerinin kıpkırmızı kesildiğini görmez misiniz? Onun için kişi öfkelendiğini hissettiği zaman ayaktaysa otursun, oturuyorsa da uzansın."
Abdurrezzâk, İbn Ebî Şeybe ve Beyhakî'nin Hasan (-ı Basrî)'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Yüce Allah katında yutulan öfkeden daha sevimli bir lokma, musibet anında sabırdan daha değerli davranış yoktur. Yine Allah katında Allah haşyetiyle dökülen gözyaşı ile Allah yolunda dökülen kan damlasından daha değerli bir damla yoktur."
Abd b. Humeyd'in Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), Ebû Bekr'e şöyle buyurmuştur:
“Üç şey vardır ki gerçekleşmesi haktır. Kişi bir haksızlık gördüğü zaman karşı tarafı affederse Yüce Allah onun değerini arttırır. Kişi zengin olmak için dilenmeye kapı aralarsa Yüce Allah onun malını daha da azaltır. Kişi bir yardım veya akrabayı gözetme kapısı açtığı zaman Yüce Allah onun malını daha da çoğaltır."
İbn Ebî Şeybe, Buhârî, Müslim ve Tirmizî, İbn Amr'dan bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) kaba konuşmaz, çirkin davranışlarda bulunmaz ve:
“Sizin en hayırlınız ahlâkı en güzel olanınızdır" buyururdu.
İbn Ebî Şeybe, Ebû Dâvud, Tirmizî, Bezzâr, İbn Hibbân ve Beyhakî, el-Esmâu ve's-Sifât'ta Ebu'd-Derdâ'dan bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Kişiye yumuşak huyluluktan payı verilmişse hayırdan olan payı da verilmiş demektir. Kişi yumuşak huyluluktan olan payından mahrum edilmişse hayırdan olan payından da mahrum kalmış demektir" buyurdu. Yine:
“Kıyamet gününde müminin mizanında güzel bir ahlâktan daha ağır çeken bir şey olamaz. Yüce Allah kaba ve ahlâksız olan kişileri sevmez. Kişinin güzel ahlâkı kendisini çokça oruç tutup namaz kılanların derecesine kadar yükseltir."
Tirmizî, İbn Hibbân, Hâkim ve Beyhakî, Zühd'de Ebû Hureyre'den bildirir: Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem):
“İnsanların Cennete girmelerine daha fazla vesile olacak şey nedir?" diye sorulunca:
“Allah'a karşı takva ve güzel bir ahlâktır" karşılığını verdi. "Peki, insanların Cehenneme girmelerine daha fazla sebep olacak şey nedir?" diye sorulunca da:
“İki boşluk, yani ağız (dil) ve cinsel organdır" karşılığını verdi.
İbn Ebî Şeybe, Tirmizî ve Hâkim'in Hazret-i Âişe'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Müminler içinde imanı en kamil olanlar, güzel bir ahlâka sahip olanlar ile ailesine karşı iyi ve yumuşak davrananlardır" buyurmuştur.
Ahmed, Ebû Dâvud, İbn Hibbân ve Hâkim'in Hazret-i Âişe'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Mümin, güzel ahlâkı sayesinde gecelerini ibadetle, gündüzlerini de oruçla geçirenlerin derecesine yükselebilir" buyurmuştur.
Taberânî, M. el-Evsat'ta ve Hâkim'in Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) :
“Yüce Allah kulunu, güzel ahlâkı sayesinde oruç tutup namaz kılmışların derecesine yükseltir" buyurmuştur.
Taberânî ve Harâitî'nin Enes'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Kul ameli az olmasına rağmen güzel ahlâkı dolayısıyla ahirette yüksek makamlara ulaşabilir, güzel konaklara nail olabilir. Kötü ahlâkı dolayısıyla Cehennemin en alt seviyesine de inebilir. "
Ahmed, Taberânî ve Harâitî'nin İbn Amr'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Mutedil olan bir kül, güzel ahlâkı ve iyi huyu dolayısıyla gündüzlerini oruçla, gecelerini de Allah'ın âyetleriyle (ibadetle) geçiren kişinin derecesine ulaşabilir" buyurmuştur.
İbn Ebi'd-Dünyâ'nın es-Samt'ta Safvân b. Süleym'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Size, kolay olan ve bedene zor gelmeyen bir ibadeti söyleyeyim mi? Susmak ve güzel ahlâktır" buyurmuştur.
Muhammed b. Nasr el-Mervezî, es-Salât'da, Alâ b. eş-Şıhhîr'den bildirir: Adamın biri Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) önünden geldi ve:
“Yâ Resûlallah! En değerli amel hangisidir?" diye sordu. Allah Resûlü:
“Güzel ahlâktır" karşılığını verdi. Sonrasında adam Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) sağ tarafından geldi ve:
“Yâ Resûlallah! En değerli amel hangisidir?" diye sordu. Allah Resûlü yine:
“Güzel ahlâktır" karşılığını verdi. Sonrasında adam Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) sol tarafından geldi ve:
“Yâ Resûlallah! En değerli amel hangisidir?" diye sordu. Allah Resûlü yine:
“Güzel ahlâktır" karşılığını verdi. Sonra adam Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) arka tarafından geldi ve:
“Yâ Resûlallah! En değerli amel hangisidir?" diye sordu. Allah Resûlü adama dönüp baktı ve:
“Neden anlamıyorsun! En değerli amel güzel ahlâktır. Elinden geldiği kadar da öfkelenmemeye çalış" buyurdu.
Ebû Dâvud, Tirmizî ve İbn Mâce'nin Ebû Umâme'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Haklı olduğu halde tartışma ve çekişmeden uzak duran kişiye Cennetin kenarında bir ev verilmesine ben kefilim. Şakadan da olsa yalandan uzak duran kişiye Cennetin orta yerinde bir ev verilmesine ben kefilim. Ahlakını güzelleştiren kişiye de Cennetin en yüksek bölgesinde bir ev verilmesine ben kefilim. "
Tirmizî ve Harâitî'nin Mekârimu'l-Ahlâk'ta Câbir'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) :
“Kıyamet gününde en sevdiğim ve bana en yakın olacak kişi, ahlâkı en güzel olan kişidir" buyurmuştur.
Taberânî'nin Ammâr b. Yâsir'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Güzel ahlâk Yüce Allah'ın yarattıkları içinde en değerli olanıdır" buyurmuştur.
Taberânî'nin Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Yüce Allah, İbrahim'e (aleyhisselam) şöyle vahyetti: Halîlim! Kafirlere karşı olsa dahi ahlâkını güzel kıl ki iyilerle birlikte Cennete giresin. Zira benim hükmüm ilk önce ahlâkını güzel kılanlar üzerinde tecelli eder ki bu da onu Arş'ımın altında gölgelendirmem, Cennet sularından içirmem ve onu kendime yakın kılmamdır."
Ahmed ve İbn Hibbân, İbn Amr'dan bildirir: Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Kıyamet gününde en sevdiğim ve bana en yakın olacak kişinin kim olacağını size söyleyeyim mi?" diye sorduğunu işittim. Ashab:
“Evet, söyle yâ Resûlallah!" dediklerinde:
“Ahlakı en güzel olanınızdır" buyurdu.
İbn Ebi'd-Dünyâ, Ebû Ya'lâ ve Taberânî, ceyyid bir senedle Enes'ten bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), Ebû Zer'le karşılaşınca ona:
“Ey Ebû Zer! Sana yük bakımından hafif, ama Mizan'da diğer bütün amellerden daha ağır çeken iki şeyi söyleyeyim mi?" diye sordu. Ebû Zer:
“Tabi ki söyle yâ Resûlallah!" deyince, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Suskunluğu elden bırakma ve güzel bir ahlâkın sahibi ol. Nefsim elinde olana yemin olsun ki hiçbir kul bu ikisi gibi iyi bir amelde bulunamaz" buyurdu.
Ebu'ş-Şeyh b. Hayyân, es-Sevâb'da vâhi (zayıf) bir senedle Ebû Zer'den bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bana:
“Ey Ebû Zer! Sana ibadetler içinde en değerli olan, bedene hafif gelen, ancak Mizan'da ağır çeken ve dile de çok kolay gelen bir ibadeti söyleyeyim mi?" diye sordu. Ben:
“Anam babam sana feda olsun! Tabi ki söyle!" dediğimde, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Suskunluğu elden bırakma ve güzel bir ahlâkın sahibi ol. Zira bu ikisi gibi değerli olan başka bir amelde bulanamazsın" buyurdu.
Ebu'ş-Şeyh'in Ebu'd-Derdâ'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) kendisine şöyle buyurmuştur:
“Ey Ebu'd-Derdâ! Bedeli hafif, ancak sevabı çok olan ve Allah'ın huzuruna onlardan daha değerli bir amelle çıkamayacağın iki şeyi söyleyeyim mi? Suskunluk ve güzel ahlâktır."
Bezzâr ve İbn Hibbân, Ebû Hureyre'den bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“En hayırlınızın kimler olduğunu size söyleyeyim mi?" diye sorunca ashab:
“Tabi ki söyle yâ Resûlallah!" dediler. Bunun üzerine Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Yaşça büyük, ahlâkı da güzel olanlardır" buyurdu.
Taberânî ve İbn Hibbân, Usâme b. Şerîk'ten bildirir: Bazıları:
“Yâ Resûlallah! Yüce Allah'ın en sevdiği kullar kimlerdir?" diye sorunca, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ahlakı en güzel olanınızdır" karşılığını verdi.
İbn Ebî Şeybe, İbn Hibbân, Hâkim ve Beyhakî, Usâme b. Şerîk'ten bildirir: Ashab:
“Yâ Resûlallah! İnsana verilen en değerli şey nedir?" diye sorunca, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Güzel bir ahlâktır" karşılığını verdi.
İbn Ebî Şeybe, Ahmed ve Taberânî'nin ceyyid bir senedle Câbir b. Semure'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
"Kabalığın ve çirkin davranışların İslam'da yeri yoktur. İnsanlar içinde İslam'ı en güzel olan kişi, ahlâkı en güzel olan kişidir. "
İbn Hibbân, Hâkim ve Harâitî, Mekârimu'l-Ahlâk'da İbn Amr'dan bildirir: Muâz b. Cebel bir yolculuğa çıkmak isteyince Allah Resûlü'ne geldi ve:
“Ey Allah'ın Peygamberi! Bana nasihatte bulun" dedi. Allah Resûlü:
“Sadece Allah'a kulluk et ve ona hiçbir şeyi ortak koşma" buyurdu. Muâz:
“Ey Allah'ın Peygamberi! Bir tane daha nasihatte bulun" deyince, Allah Resûlü:
“Kötülük yaptığın zaman ardından bir iyilik yap" buyurdu. Muâz:
“Ey Allah'ın Peygamberi! Bir tane daha nasihatte bulun" deyince, Allah Resûlü:
"Dosdoğru ol ve ahlâkını güzelleştir" buyurdu.
Ahmed, Tirmizî, Hâkim ve Harâitî'nin Ebû Zer'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Nerede olursan ol Allah'a karşı takvalı ol. İşlediğin bir kötülüğün ardından hemen bir iyilik yap ki bu kötülüğü silsin. İnsanlara da iyi bir ahlâkla muamele et. "
Taberânî'nin M. el-Evsat'ta Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Tüm ahlâklar Allah katındandır. Yüce Allah hayır dilediği kuluna güzel bir ahlâk, şer dilediği kuluna da kötü bir ahlâk verir" buyurmuştur.
İbn Ebî Şeybe, Ahmed, İbn Hibbân ve Taberânî'nin Ebû Sa'Iebe el- Huşenî'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştun
"Kıyamet gününde en sevdiğim ve bana en yakın olacak kişiler, ahlâkları güzel olanlarınızdır. Kıyamet gününde en sevmediğim ve bana en uzak olacak kişiler de geveze, olur olmaz gülen ve aklına geldiği gibi konuşan kötü ahlâklılarınızda. "
Bezzâr, Taberânî ve Harâitî, Enes'ten bildirir: Ümmü Habîbe:
“Yâ Resûlallah! İki erkekle evlenen bir kadın, hem kendisi, hem de kocaları öldükten sonra üçü de Cennete girmeleri halinde kadın ilk kocasının mı yoksa ikinci kocasının mı olur?" diye sorunca, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
“Böylesi bir kadın muhayyer bırakılır. Kadın da dünyada iken hangi kocası ona iyi muamelede bulunmuşsa Cennette onu eş olarak seçer. Ey Ümmü Habîbe! Bilmelisin ki güzel ahlâk hem dünya, hem de âhiretteki hayırlı şeylere sahip olur. "
Taberânî'nin M.es-Sağîr'de Hazret-i Âişe'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Kötü ahlâk dışında her bir şeyin tövbesi vardır. Çünkü kötü ahlâklı olan biri, bir günahından dolayı tövbe etse de ondan daha kötü olan başka bir günahı işler. "
Ebû Dâvud ve Nesâî'nin Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Allahım! Ayrılıktan, nifaktan ve kötü bir ahlâktan sana sığınırım" şeklinde dua ederdi.
Harâitî, Cerîr b. Abdillah'tan bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bana:
“Yüce Allah seni güzel bir şekilde yarattı. Sen de ahlâkını güzelleştirmeye bak" buyurdu.
Ahmed, Buhârî, Müslim, Tirmizî ve İbn Hibbân, İbn Amr'dan; Harâitî ve Hatîb'in de İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“En hayırlınız, ahlâkı en güzel olanınızdır" buyurmuştur.
Harâitî'nin Hazret-i Âişe'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“İyi ahlâk, insanlar arasında dolaşan bir şahıs olsaydı salih bir kişi olurdu" buyurmuştur.
Harâitî'nin İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Üç şeyi veya bunlardan birini taşımayan kişinin yapacağı hiçbir amele itibar edilmez. Biri Yüce Allah'a isyan etmesine engel olacak takva, diğeri sefihlere karşı kendisini koruyacak bir hilim, üçüncüsü de insanlarla yaşayacak bir ahlâktır. "
Harâitî'nin Hazret-i Aişe'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“(Uhrevi) saadet, uğur güzel ahlâk (sayesinde)dir" buyurmuştur.
Harâitî'nin İsmail b. Muhammed b. Sa'd b. Ebî Vakkâs'tan, babasından, dedesinden naklen bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Güzel ahlâk insanoğlunun (dünya ve âhiret) mutluluk vesilelerindendir" buyurmuştur.
Kudâî'nin Müsnedu'ş-Şihâb'da Hasan b. Ali b. Ebî Tâlib'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Güzeller içinde en güzeli güzel bir ahlâktır" buyurmuştur.
Harâitî, Fudayl b. İyâd'dan bildirir:
“İnsanların arasına karıştığın zaman onlarla güzel bir ahlâkla muamelede bulun. Zira güzel ahlâk, ancak hayırlı olan şeylere götürür."
Ahmed'in Hazret-i Aişe'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) kendisine şöyle buyurmuştur:
“Kişiye yumuşak huyluluktan payı verilmişse dünya ve âhiretteki hayırlardan payı da verilmiş demektir. Kişi yumuşak huyluluktan olan payından mahrum edilmişse dünya ve âhiretteki hayırlardan olan payından da mahrum kalmış demektir. Akrabayı gözetme, güzel ahlâk ve güzel bir komşuluk kişinin dünya hayatını imar eder ve ömrünü de uzatır."
Beyhakî'nin el-Esmâu ve's-Siftât'ta Hazret-i Aişe'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Yumuşak huyluluk uğur, ihtilaf ise uğrusuzluk getirir. Yüce Allah bir ev halkına hayır dilediği zaman o eve yumuşak huyluluğu geçirir. Yumuşak huyluluk da bulunduğu yeri süsler, güzelleştirir. Tahammülsüzlük ise bulunduğu her yeri çirkinleştirip bozar. Hayâ imandandır, imanın götüreceği yer de Cennettir. Hayâ, insanlar arasında dolaşan biri olsaydı mutlaka salih biri olurdu. Ahlaksızlık fücurdandır, fücur da kişiyi Cehenneme götürür. Ahlaksızlık insanlar arasında dolaşan biri olsaydı mutlaka kötü biri olurdu.
Ahmed, Züdh'de Ümmü'd-Derdâ'dan bildirir: Bir gece Ebu'd-Derdâ namaza kalktı. Gece boyu da ağlayarak:
“Allahım! Yaratılışımı güzel kıldın, ahlâkımı da güzel kıl!" diye dua etti. Sabah olunca ona:
“Ey Ebu'd-Derdâ! Neden dün geceyi güzel ahlâk konusunda dua ederek geçirdin?" diye sorduğumda şöyle dedi:
“Ey Ümmü'd-Derdâ! Müslüman kul ahlâkını güzel tuttuğu zaman bu ahlâkı onu Cennete götürür. Ahlakını çirkinleştirdiği zaman bu ahlâkı onu Cehenneme götürür."
İbn Ebî Şeybe'nin Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“İnsanların iman bakımından en kamili, ahlâkı en güzel olanıdır. Müminler içinde en üstünü ahlâkça en güzeli olanıdır. En hayırlınız da kadınlarına en iyi davrananlarınızda."
Temmâm, Fevâid'de ve İbn Asâkir, İbn Ömer'den bildirir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
“Ümmetimin en hayırlıları beşyüz kişidir. Abdallar da kırk kişidir. Ne bu beşyüz kişi ne de kırk kişi azalırlar. Bu beşyüz kişiden biri öldüğü zaman Yüce Allah başka birini ölenin yerine getirir ve sayıyı tamamlar. Abdallardan biri de öldüğü zaman Yüce Allah onun yerine beşyüz kişinin içinden birini buraya katıp kırkı tamamlar. Bu şekilde ne beşyüz kişi, ne de kırk kişi eksik kalmazlar." Ashab:
“Yâ Resûlallah! Bunların amellerinin nasıl olduğunu bize söylesene" dediklerinde Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
“Bunlar kendilerine haksızlık edeni affederler, kendilerine kötülük yapanlara iyilikle karşılık verirler ve Yüce Allah'ın kendilerine ihsan ettiği malları başkalarıyla paylaşırlar. Yüce Allah'ın Kitab'ındaki: «Onlar bollukta ve darlıkta Allah yolunda harcayanlar, öfkelerini yenenler, insanları affedenlerdir. Allah, iyilik edenleri sever» ayeti de bunu tasdik etmektedir."
İbn Lâl ve Deylemî'nin Enes'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“İsrâ gecesinde götürüldüğüm zaman Cennette dikilmiş saraylar gördüm. Cebrail'e: «Ey Cebrâil! Bu saraylar kimin?» diye sorduğumda: «Bunlar, öfkelerini yenenler ve insanları affedenlerindir. Zira Yüce Allah iyilik yapanları seer» karşılığını verdi. "
135. Âyetin Tefsiri
Bkz. Ayet:136
136. Âyetin Tefsiri
"Onlar çirkin bir iş yaptıklarında veya kendilerine zulmettiklerinde Allah'ı anarlar, günahlarının bağışlanmasını dilerler. Günahları Allah'tan başka bağışlayan kim vardır? Onlar, yaptıklarında bile bile ısrar etmezler. İşte onların mükâfatı, Rableri tarafından bağışlanma ve altlarından ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları cennetlerdir. Böyle amel edenlerin mükâfatı ne güzeldir!"
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Hasan (-ı Basrî) önce:
“Onlar bollukta ve darlıkta Allah yolunda harcayanlar, öfkelerini yenenler, insanları affedenlerdir. Allah, iyilik edenleri sever..." âyetini, sonra da:
“Onlar çirkin bir iş yaptıklarında veya kendilerine zulmettiklerinde Allah'ı anarlar, günahlarının bağışlanmasını dilerler. Günahları Allah'tan başka bağışlayan kim vardır? Onlar, yaptıklarında bile bile ısrar etmezler" âyetini okudu. Ardından:
“Her iki âyette bahsedilen özellikler bir kişinin özellikleridir" dedi.
Saîd b. Mansûr, Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Mücâhid bu âyeti açıklarken şöyle demiştir: Âyette iki günahtan bahsedilmektedir. "Onlar çirkin bir iş yaptıklarında..." birinci günah, "...Kendilerine zulmettiklerinde..." de ikinci günahtır.
İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Câbir b. Zeyd:
“Onlar çirkin bir iş yaptıklarında..." âyetini açıklarken:
“Kâbe'nin Rabbine andolsun ki bunlar zina etmişlerdir!" demiştir.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Süddî:
“Onlar çirkin bir iş yaptıklarında..." âyetini açıklarken:
“Buradaki çirkin işten kasıt zinadır" demiştir.
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbrâhim en- Nehaî bu âyeti açıklarken:
“Zulüm de çirkin bir iştir. Çirkin bir şeyi yapmak da bir zulümdür" demiştir.
İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İbn Mes'ûd'un yanında İsrâil oğullarından ve Yüce Allah'ın onları diğerlerine üstün tutmasından bahsedilince İbn Mes'ûd şöyle dedi:
“İsrâil oğullarından biri bir günah işlediği zaman diğer günün sabahında işlediği günahın keffaretini kapı eşiğinde yazılı bulurdu. Oysa sizden, günahlarınızın keffâreti olarak sadece bir söz söylemeniz istendi. Bu sözle de Yüce Allah'tan bağışlanma diler, Allah da sizi bağışlar. Nefsim elinde olana yemin olsun ki Yüce Allah bize öyle bir âyet verdi ki benim için bu âyet dünya ve içindekilerden daha değerlidir. O da:
“Onlar çirkin bir iş yaptıklarında veya kendilerine zulmettiklerinde Allah'ı anarlar, günahlarının bağışlanmasını dilerler. Günahları Allah'tan başka bağışlayan kim vardır? Onlar, yaptıklarında bile bile ısrar etmezler'" âyetidir."
Saîd b. Mansûr, İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, Taberânî, İbn Ebi'd-Dünyâ, İbnu'l-Münzir ve Beyhakî, İbn Mes'ûd'dan bildirir: Yüce Allah'ın Kitab'ında iki âyet var ki kişi bir günah işlediğinde bunları okur ve Allah'tan bağışlanma dilerse mutlaka bağışlanır. Bunlardan biri:
“Onlar çirkin bir iş yaptıklarında veya kendilerine zulmettiklerinde Allah'ı anarlar, günahlarının bağışlanmasını dilerler. Günahları Allah'tan başka bağışlayan kim vardır? Onlar, yaptıklarında bile bile ısrar etmezler" âyetidir. Diğer ise:
“Kim bir kötülük yapar yahut kendine zulmeder, sonra da Allah'tan bağışlama dilerse, Allah'ı çok bağışlayıcı ve çok merhamet edici bulur" âyetidir.
Abdurrezzâk, Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr, Sâbit el-Bünânî'den bildirir:
“Bana ulaşana göre:
“Onlar çirkin bir iş yaptıklarında veya kendilerine zulmettiklerinde Allah'ı anarlar, günahlarının bağışlanmasını dilerler. Günahları Allah'tan başka bağışlayan kim vardır? Onlar, yaptıklarında bile bile ısrar etmezler" âyeti nazil olduğu zaman İblis ağlamaya başlamıştır."
Hakîm et-Tirmizî, Attâf b. Hâlid'den bildirir: Bana ulaşana göre:
“Onlar çirkin bir iş yaptıklarında veya kendilerine zulmettiklerinde Allah'ı anarlar, günahlarının bağışlanmasını dilerler. Günahları Allah'tan başka bağışlayan kim vardır? Onlar, yaptıklarında bile bile ısrar etmezler" âyeti nazil olduğu zaman İblis askerlerini çağırdı, feryat figan etmeye ve başına toprak saçmaya başladı. Dünyanın dört bir tarafından askerleri yanına geldiklerinde:
“Efendimiz! Sana ne oldu?" diye sordular. İblis:
“Öyle bir âyet nazil oldu ki artık insanoğluna işlediği hiçbir günahın zararı olmayacak" karşılığını verdi. Askerleri:
“Nasıl bir âyet?" diye sorduklarında İblis nazil olan bu âyeti onlara söyledi. Askerleri:
“Onlara hevalarının kapılarını açarız. Bu şekilde tövbe edip bağışlanma dilemezler ve hep hak üzerinde olduklarını düşünürler" dediklerinde İblis buna da razı oldu.
Tayâlisî, İbn Ebî Şeybe, Ahmed, Humeydî, Adenî, Abd b. Humeyd, İbn Manî', Ebû Dâvud, Tirmizî, Nesâî, İbn Mâce, İbn Hibbân, Dârakutnî, Bezzâr, Ebû Ya'lâ, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, İbnu's-Sünnî, Amelu'l-Yevm ve'l-Leyle'de ve Beyhakî, Şuab'da Ebû Bekr es-Sıddîk'ten bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Kul bir günah işleyip de bu günahını hatırladığında kalkıp abdest alır, iki rekat namaz kılar ve günahı için Allah'tan bağışlanma dilerse Yüce Allah mutlaka onun bu günahını bağışlar" buyurdu ve:
“Onlar çirkin bir iş yaptıklarında veya kendilerine zulmettiklerinde Allah'ı anarlar, günahlarının bağışlanmasını dilerler. Günahları Allah'tan başka bağışlayan kim vardır? Onlar, yaptıklarında bile bile ısrar etmezler" âyetini okudu.
Beyhakî'nin Şuab'da Hasan (-ı Basrî)'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Kul bir günah işlediği zaman güzelce abdest alır sonra açık bir alana çıkıp iki rekat namaz kılar ve o günahı için bağışlanma dilerse Yüce Allah mutlaka o günahını bağışlar."
Beyhakî'nin Ebu'd-Derdâ'dan bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur; "İnsanoğlunun konuştuğu her şey leh veya aleyhinde kayda geçip yazılır. Kişi bir günah işlediği zaman yüksekçe bir yere gelip ellerini Yüce Allah'a açsın ve: «Allahım! Bu günahımdan dolayı sana tövbe ediyorum ve bir daha böylesi bir günaha bulaşmayacağım» desin. Bir daha işlemediği sürece o günahı bağışlanır."
Beyhakî'nin Hazret-i Âişe'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Allahım! Beni, iyilik yaptığında buna sevinen, kötülük yaptığında ise buna bağışlanma dileyen kişilerden kıl" diye dua ederdi.
Beyhakî'nin Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Dört kişi Cennette en güzel bahçelerin içinde olurlar. Bunlar şüphe taşımadan «Lâ ilahe illallah» ilkesine tutunan kişi, iyilik yaptığı zaman buna sevinen ve Allah'a hamdeden kişi, kötü bir şey yaptığında buna üzülen ve bağışlanma dileyen kişi, başına bir musibet geldiğinde «înnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn» diyen kişidir."
Abd b. Humeyd, Buhârî ve Müslim'in Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: Adamın biri bir günah işledi ve: «Rabbim! Bir günah işledim, bu günahımı bağışla!» dedi. Yüce Allah: «Kulum bir günah işledi. Ancak bu günahını bağışlayacak veya onu bundan sorumlu tutacak bir Rabbinin olduğunu da itiraf etti. Ben de kulumu bağışlıyorum» buyurdu. Sonra bir günah daha işledi ve: «Rabbim! Bir günah işledim, bu günahımı bağışla!» dedi. Yüce Allah: «Kulum bir günah işledi. Ancak bu günahını bağışlayacak veya onu bundan sorumlu tutacak bir Rabbinin olduğunu da itiraf etti. Ben de kulumu bağışlıyorum» buyurdu. Sonra bir günah daha işledi ve: «Rabbim! Bir günah işledim, bu günahımı bağışla!» dedi. Yüce Allah: «Kulum bir günah işledi. Ancak bu günahını bağışlayacak veya onu bundan sorumlu tutacak bir Rabbinin olduğunu da itiraf etti. Siz de şahit olun ki kulumu bağışlıyorum. Artık dilediği gibi amel etsin» buyurdu."
Ahmed ve Müslim'in Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Şayet günah işlemeyecek olsaydınız Yüce Allah sizin yerinize kendilerini bağışlayacağı günah işleyecek başka bir topluluk yaratırdı" buyurmuştur.
Ahmed'in Ebû Saîd'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“İblis: «Rabbim! İzzetine andolsun ki ruhları bedenlerinde durduğu müddetçe insanoğullarını yoldan çıkaracağım!» deyince, Yüce Allah: «İzzetime yemin olsun benden bağışlanma diledikleri sürece ben de onları bağışlayacağım» karşılığını verdi,"
Ebû Ya'lâ'nın Ebû Bekr'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Elinizden geldiği kadar çokça «Lâ ilahe ilallah» ve «Estağfirullah» deyin. Zira İblis: «Ben insanları günahlarla helak ettim. Ancak onlar beni "Lâ ilâhe ilallah" ve "Estağfirullah" ile helak ediyorlar. Böyle yaptıklarını görünce ben de onları hevalarına uydurarak helak ettim. Zira hevalarma uydukları halde doğru yolda olduklarını zannediyorlar» demiştir."
Bezzâr ve Beyhakî, Şuab'da, Enes'ten bildirir: Adamın biri Allah Resûlü'ne (sallallahü aleyhi ve sellem) geldi ve:
“Yâ Resûlallah! Ben günah işledim" dedi. Allah Resûlü:
“Günah işlediysen Rabbinden bağışlanma dile" buyurdu. Adam:
“Bağışlanma diliyorum, ancak yine aynı günahı işliyorum" deyince, Allah Resûlü:
“Yine günah işlediğin zaman yine bağışlanma dile" karşılığını verdi. Adam aynı şeyi dördüncü kez tekrar edince Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Şeytanın elinde sana karşı bir şey kalmayıncaya kadar Rabbinden bağışlanma dile" buyurdu.
Beyhakî, Ukbe b. Âmir el-Cühenî'den bildirir: Adamın biri:
“Yâ Resûlallah! Bazen birimiz günah işliyor" deyince, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Bu günahı aleyhinde yazılır" buyurdu. Adam:
“Ancak bu günahı için bağışlanma dileyip tövbe ediyor" deyince, Allah Resûlü:
“O zaman Yüce Allah da onu bağışlayıp tövbesini kabul eder" buyurdu. Adam:
“Bir daha dönüp günah işliyor" deyince, Allah Resûlü:
“Bu günahı aleyhinde yazılır" buyurdu. Adam:
“Ancak bu günahı için bağışlanma dileyip tövbe ediyor" deyince, Allah Resûlü:
“O zaman Yüce Allah da onu bağışlayıp tövbesini kabul eder" buyurdu. Adam:
“Bir daha dönüp günah işliyor" deyince, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Bu günahı aleyhinde yazılır" buyurdu. Adam:
“Ancak bu günahı için bağışlanma dileyip tövbe ediyor" deyince, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“O zaman Yüce Allah da onu bağışlayıp tövbesini kabul eder. Siz tövbe ve istiğfardan bıkmadıkça Yüce Allah da bağışlamaktan ve tövbenizi kabul etmekten bıkmaz" buyurdu.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mücâhid: (.....) âyetini:
“Günah olan bir şeyde ısrar etmezler ve Yüce Allah'ın bağışlanma dileyen kişiyi bağışlayacağını, tövbe edenin de tövbesini kabul edeceğini bilirler" şeklinde açıklamıştır.
Abd b. Humeyd ile İbn Cerîr, Katâde'den bildirir:
“Günahlarda ısrar etmekten sakının! Zira sizden öncekiler bu yönde ısrarlarından dolayı helak oldular. Allah korkusu kendilerini Yüce Allah'ın haram kıldığı şeylerden alıkoymadı. İşledikleri günahlara da tövbe etmediler. Bu halde iken de ölüm gelip kendilerini buldu."
Ahmed, Abd b. Humeyd, Buhârî, el-Edebu'l-Müfred'de, İbn Merdûye ve Beyhakî'nin Şuabu'l-îman'da İbn Amr'dan bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Merhamet ediniz ki size de rahmet edilsin. Bağışlayın ki siz de bağışlanasınız. Ezanın susturulmasına çalışanın vay haline! Günah olduğunu bile bile bu günahta ısrar edenlerin vay haline! "
İbn Ebi'd-Dünyâ, Tevbe'de ve Beyhakî, İbn Abbâs'tan bildirir:
“Kulun işlemekte ısrar ettiği her günah büyük günahlardan olur. Ancak kul bu günaha tövbe ettiği sürece büyük günahlardan sayılmaz."
Abdurrezzâk, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî):
“Kişi tövbe etmediği sürece bilerek işlediği bir günahta ısrar ediyor demektir" demiştir.
Beyhakî'nin bildirdiğine göre Evzaî:
“Günahta ısrar, kişinin işlediği günahı küçük ve değersiz görmesidir" demiştir.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Süddî:
“...Onlar, yaptıklarında bile bile ısrar etmezler" âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Günah işledikleri zaman günah olduğunu bile bile buna bağışlanma dilemeden öylece susup kalmazlar."
Abd b. Humeyd, Ebû Dâvud, Tirmizî, Ebû Ya'lâ, İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Beyhakî'nin Şuab'da Ebû Bekr es-Sıddîk'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Kişi bağışlanma diledikten sonra bir günahı günde yetmiş defa işlese de onda ısrar etmiş sayılmaz" buyurmuştur.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mükâtil:
“... Böyle amel edenlerin mükâfatı ne güzeldir" âyetini açıklarken:
“Allah'a itaat yolunda amel edenlerin mükâfatı Cennet olacaktır" demiştir.
137. Âyetin Tefsiri
"Sizden önce neler gelip geçmiştir. Yeryüzünde gezin de, yalancıların sonunun ne olduğuna bir bakın."
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Ebû Mâlik:
“clî- âl" âyetini:
"Geçmiştir" şeklinde açıklamıştır.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“Sizden önce neler gelip geçmiştir..." âyetini açıklarken:
“Kafirler ile müminlerin hayır ve şer arasında dönüp dolaşmalarıdır" demiştir.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Katâde:
“...Yalancıların sonunun ne olduğuna bir bakın..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Bundan kasıt, önceki ümmetlerin akıbeti ve sonudur. Yüce Allah onları bir zaman dünya ve nimetleriyle faydalandırmış, sonra gittikleri yer Cehennem olmuştur."
138. Âyetin Tefsiri
"Bu, insanlar için bir açıklama, Allah'a karşı gelmekten sakınanlar için bir hidayet ve bir öğüttür"
İbn Eşte, el-Mesâhifte Saîd b. Cübeyr'den bildirir: Âl-i İmrân Sûresi'nden ilk nazil olan âyet:
“Bu, insanlar için bir açıklama, Allah'a karşı gelmekten sakınanlar için bir hidayet ve bir öğüttür" âyetidir. Sûrenin diğer âyetleri de Uhud savaşı sırasında nazil olmuştur.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî):
“Bu, insanlar için bir açıklama..." âyetini açıklarken:
“Bundan kasıt Kur'ân'dır" demiştir.
Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Katâde:
“Bu, insanlar için bir açıklama, Allah'a karşı gelmekten sakınanlar için bir hidayet ve bir öğüttür" âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Bundan kasıt Kur'ân'dır. Yüce Allah Kur'ân'ı insanların geneline bir açıklama, sadece muttakiler için ise hidâyet ve öğüt kılmıştır."
Saîd b. Mansûr, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Şa'bî bu âyeti açıklarken şöyle demiştir:
“Kur'ân kapalı olan şeyleri açıklar. Dalâletten doğru yola erdirir. Öğüt ve nasihatlerle de kişinin cehaletini giderir."
139. Âyetin Tefsiri
"Gevşemeyin, üzülmeyin, eğer inanıyorsanız, mutlaka sfz üstün geleceksiniz"
İbn Cerîr, Zührî'den bildirir: (Uhud savaşında) Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabından ölenler ile yaralananların sayısı artınca Müslümanlardan her bir kişinin içine savaşın kazanılamayacağı yönünde bir karamsarlık çöktü. Bunun üzerine Yüce Allah:
“Gevşemeyin, üzülmeyin, eğer inanıyorsanız, mutlaka siz üstün geleceksiniz... Kederden sonra, bir takımınızı kendinden geçirecek şekilde size huzur ve emniyet indirdi; oysa bir takımınız da kendi derdlerine düşmüşlerdi. Haksız yere Allah hakkında, cahiliye devrinde olduğu gibi inanıyorlar. «Bu işte bizim bir fikrimiz var mı?» diyorlardı; De ki: «Buyruğun hepsi Allah'ındır». Sana açmadıklarını içlerinde gizliyorlar. «Bu işte bizim fikrimiz alınsaydı, burada öldürülmezdik» diyorlar. De ki: Evlerinizde olsaydınız, haklarında ölüm yazılı olan kimseler, yine de devrilecekleri yere varırlardı..." âyetlerini indirdi. Yüce Allah bu âyetlerle de daha önceki ümmetlere yaptığı gibi Müslümanların gönlünü alıp onları teselli etti.
İbn Cerîr, Avfî vasıtasıyla İbn Abbâs'tan bildirir: Hâlid b. el-Velîd birliğiyle gelip Uhud dağına çıkmak istedi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Allahım! Üst tarafımıza çıkamasınlar!" diye dua edince:
“Gevşemeyin, üzülmeyin, eğer inanıyorsanız, mutlaka siz üstün geleceksiniz" âyeti nazil oldu.'
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, İbn Cüreyc'den bildirir: Uhud savaşında Müslümanlar dağın eteklerinde hezimete uğrayınca aralarında:
“Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) ne oldu? Filan kişiye ne oldu? Filan kişiye ne oldu?" diye sormaya başladılar. Bu soruşturmada bazılarının öldüğü haberi verildi. Ölenlerin arasında Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) de olduğu söylenince bir üzüntü ve sıkıntının içine girdiler. Böylesi bir durumdayken de Hâlid b. el-Velîd süvarileriyle Müslümanları üstten görecek şekilde dağa çıktı. Zira müşrik kuvvetlerinin bir tarafı dağın hemen bitişiğinde duruyordu. Aşağıda Müslümanlar Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) hâlâ hayatta olduğunu gördüklerinde buna çok sevindiler. Hâlid'in dağa çıkması üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Allahım! Senden gayrı dayanağımız, güç ve kuvvetimiz yok! Buradaki birkaç müslümandan başka da bu bölgede sana ibadet edecek birileri yok. Onun için bunları da yok etme!" diye dua etti. Bu esnada Müslüman okçulardan bir grup hemen dağa çıktılar ve dağda bulunan müşrik atlıları oklarla vurdular. Müşrikler dağda bu şekilde hezimete uğrayınca Müslümanlar dağa çıktılar. İşte:
“...Eğer inanıyorsanız, mutlaka siz üstün geleceksiniz..." âyetinden kasıt da budur.
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mücâhid: (.....) âyetini:
“Zaafiyet göstermeyin" şeklinde açıklamıştır.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Dahhâk: (.....) âyetini:
“Galip olanlar sizlersiniz" şeklinde açıklamıştır.
140–141. Âyetlerin Tefsiri
Bkz. Ayet:142
142. Âyetin Tefsiri
"Eğer siz (Uhud'da) bir yara almışsanız, (size düşman olan) o topluluk da (Bedir de) benzeri bir yara almıştı. Böylece biz, Allah'ın gerçek müminleri ortaya çıkarması ve içinizden şahitler edinmesi için, bu günleri insanlar arasında bazen lehe, bazen de aleyhe döndürüp duruyoruz. Allah, zulmedenleri sevmez. Bir de Allah, böylece iman edenleri günahlardan arıtmak, inkarcıları ise yok etmek ister. Allah, sizin içinizden cihad edenlerle sabır gösterenleri ortaya çıkarmadan, kolayca cennete girivereceğinizi mi zannettiniz?"
İbn Cerîr, Avfî vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“ âyetini:
“Eğer size dokunursa..." şeklinde açıklamıştır.
Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Asım bu âyeti: (.....) lafzıyla, (.....) kelimelerinin "ö" harflerini ötreli olarak okumuştur.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mücâhid: (.....) âyetini:
“Şâyet yaralanır veya öldürülürseniz" şeklinde açıklamıştır.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî):
“Eğer siz bir yara almışsanız, (size düşman olan) o topluluk da benzeri bir yara almıştı..." âyetini açıklarken:
“Şâyet Uhud savaşında sizden ölenler olduysa bilmelisiniz ki Bedir savaşında siz de onlardan bazılarını öldürmüştünüz" demiştir.
İbn Cerîr ile İbn Ebî Hâtim, İkrime vasıtasıyla İbn Abbâs'tan bildirir:
“Uhud savaşında Müslümanlar geceyi edip uyuduklarında içlerinde birçok yaralı da vardı."
ikrime der ki: İşte:
“Eğer siz (Uhud'da) bir yara almışsanız, (size düşman olan) o topluluk da (Bedir'de) benzeri bir yara almıştı. Böylece biz, Allah'ın gerçek müminleri ortaya çıkarması ve içinizden şahitler edinmesi için, bu günleri insanlar arasında bazen lehe, bazen de aleyhe döndürüp duruyoruz..." âyeti onlar hakkında nazil olmuştur. "...Eğer siz acı duyuyorsanız, onlar da sizin kadar acı duyuyorlar..." âyeti de onlar hakkında nazil olmuştur.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in Avfî vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Bu günleri insanlar arasında bazen lehe, bazen de aleyhe döndürüp duruyoruz..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Müslümanların Uhud savaşındaki hezimeti, Bedir savaşındaki mağlubiyetlerine karşılık oldu. Uhud savaşında müslümanlar öldürülmüş, Yüce Allah birçoğunu şehit düşürmüştür. Ancak daha önce Bedir savaşında Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) müşrikleri mağlup etmişti. Bundan dolayı Uhud savaşında durum Müslümanların aleyhinde olmuştur."
İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in İbn Cüreyc vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Bu günleri insanlar arasında bazen lehe, bazen de aleyhe döndürüp duruyoruz..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Yüce Allah Uhud savaşında müşrikleri Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) karşı galip kılmıştır. Bana ulaşana göre Uhud savaşında müşrikler yetmiş küsur müslümanı öldürmüşlerdir. Bu rakam da Bedir savaşında esir alınan müşrik sayısıyla aynıdır. Zira Bedir savaşında Müslümanlar yetmişüç müşriği esir almıştı."
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî):
“...Bu günleri insanlar arasında bazen lehe, bazen de aleyhe döndürüp duruyoruz..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Yüce Allah günleri insanlar arasında bir gün bunların lehine, bir gün de diğerlerinin lehine olacak şekilde dönüşümlü kılmıştır. Bundan dolayıdır ki Uhud savaşında kafirler, Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabına karşı galip gelmişlerdir."
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Katâde bu âyeti açıklarken şöyle demiştir:
“Vallahi eğer durumlar insanlar arasında dönüşümlü olmasaydı müşrikler müminlere asla bir zarar veremezdi. Ancak Yüce Allah, kendisine kimin itaat edip kimin isyan edeceğini ve kimin yalancı olup kimin doğruyu söylediğini ortaya çıkarmak için mümin, kafir karşısında mağlup olabilir veya kafirlerle sınanabilir."
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Süddî:
“...Bu günleri insanlar arasında bazen lehe, bazen de aleyhe döndürüp duruyoruz..." âyetini açıklarken:
“Bir gün lehinize, bir gün de aleyhinize olacak şekilde günleri evirir çeviririz" demiştir.
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Şîrîn:
“...Bu günleri insanlar arasında bazen lehe, bazen de aleyhe döndürüp duruyoruz..." âyetini açıklarken:
“Bundan kasıt, yöneticiliğin el değiştirmesidir" demiştir.
İbnu'l-Münzir, Ebû Câfer'den bildirir:
“Hakkın üstün geldiği günler olduğu gibi batılın da galip geldiği zamanlar olur. İblis'e Hazret-i Âdem'e secde emri verildiği zaman Hazret-i Adem'e karşı mağlup olmuştu. Ancak Hazret-i Adem ağaçla sınanıp ondan yiyince İblis ona üstün geldi."
İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in İbn Cüreyc vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Bu günleri insanlar arasında bazen lehe, bazen de aleyhe döndürüp duruyoruz..." âyetini açıklarken şöyle demiştir: Müslümanlar:
“Allahım! Bize Bedir günü gibi bir gün göster ki müşriklerle savaşalım, katından hayırlar elde edip şehit düşelim" diye dua ediyorlardı. Uhud savaşında müşriklerle karşılaştıkları zaman da Yüce Allah içlerinden bazılarını şehit olarak katına aldı."
İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Dahhâk bu âyeti açıklarken şöyle demiştir:
“Müslümanlar Yüce Allah'tan Bedir günü gibi bir günü kendilerine göstermesini, hayırlarla sınanıp şehadete, Cennete, sonsuz bir hayat ile nimetlere nail olmayı dilerlerdi. Uhud savaşında müşriklerle karşılaştıklarında Yüce Allah onlardan bazılarını şehit olarak katına aldı. "Allah yolunda öldürülenlere 'Ölüler' demeyin, zira onlar diridirler, fakat siz farkında değilsiniz" âyetinde Yüce Allah'ın zikrettiği şehitler de işte bunlardır."
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Katâde:
“...Böylece biz, Allah'ın gerçek müminleri ortaya çıkarması ve içinizden şahitler edinmesi için..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Yüce Allah sevdiği kullarına düşmanlarının eliyle şehadeti nasip eder. Sonrasında yine tüm işler sonuç ve akıbet olarak Yüce Allah'a itaat edenlerin lehine döner."
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Abîde:
“...Ve içinizden şahitler edinmesi için..." âyetini açıklarken:
“Şâyet öldürülmeyecek olsalar o zaman şehit de düşmezlerdi" demiştir.
İbn Ebî Hâtim, Ebu'd-Duhâ'dan bildirir:
“...Ve içinizden şahitler edinmesi için..." âyeti nazil olduktan sonra Müslümanlardan yetmiş kişi şehit düştü. Bunlardan Hamza b. Abdillmüttalib, Abduddâr oğullarının kardeşi Mus'ab b. ümeyr, Şemmâs b. Osmân el-Mahzûmî ve Abdullah b. Cahş olmak üzere dördü Muhacirlerden, kalanlar ise Ensâr'dandı."
İbn Ebî Hâtim, İkrime'den bildirir: Uhud'da olanların haberi Medine'deki kadınlara gelmekte gecikince haber almak üzere Medine dışına çıktılar. Bu esnada bir deve veya bir atın üzerinde iki adamın cesedi getirildi. Ensâr'dan bir kadın:
“Bunlar kim?" diye sorunca:
“Falan kişi ile filan kişi" karşılığını verdiler. İki cesetten biri kadının kocası diğeri de kardeşi veya oğlu idi. Ancak kadın:
“Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) ne oldu?" diye sordu. "Hayatta" dedikleri zaman, kadın:
“O zaman öldürülen bu yakınlarıma aldırmam, zira Yüce Allah kullarından dilediğini şehit olarak katına alır" dedi. Kadının bu sözü üzerine:
“...Ve içinizden şahitler edinmesi için..." âyeti nazil olmuştur.
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in İbn Cüreyc vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs: (.....) âyetini açıklarken:
“Allah, müminleri belalarla sınamak ve kafirleri azaltmak ister" demiştir.
İbn Sa'd'ın bildirdiğine göre Muhammed b. Şîrîn bu âyeti okuduğu zaman:
“Allahım! Bizi temizle ve kafirlerden kılma!" diye dua ederdi.
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn İshâk:
“Allah, sizin içinizden cihad edenlerle sabır gösterenleri ortaya çıkarmadan, kolayca cennete girivereceğinizi mi zannettiniz?" âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Türlü sıkıntılara, hoşlanmadığınız şeylere sizleri maruz bırakıp içinizden doğru söyleyenler ile yalan söyleyenleri, bana hakkıyla iman edip başına gelenlere sabredenleri ortaya çıkarmadan Cennete girip vereceğim mükafatlara nail olacağınızı mı düşünüyorsunuz?"
143. Âyetin Tefsiri
"Andolsun ki siz, ölümle yüzyüze gelmezden ince onu temenni ederdiniz. İşte şimdi onu karşınızda gördünüz,"
İbn Ebî Hâtim'in Avfî vasıtasıyla İbn Abbâs'tan bildirir: Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabından bazıları:
“Keşke biz de Bedir'de öldürülenler gibi öldürülüp şehit düşseydik. Keşke Bedir savaşı gibi bir savaş daha olsa da orada hayırlara nail olsak, şehadeti isteyip Cennete, sonsuz hayata ve nimetlerine erişsek" derlerdi. Bunun üzerine Yüce Allah karşılarına Uhud savaşını çıkardı. Bu savaşta da Allah'ın diledikleri dışındakiler sebat gösteremedi. Bunun üzerine Yüce Allah:
“Andolsun ki siz, ölümle yüzyüze gelmezden önce onu temenni ederdiniz. İşte şimdi onu karşınızda gördünüz" buyurdu.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Mücâhid bu âyeti açıklarken şöyle demiştir:
“Bedir savaşına katılmayanlar Bedir savaşı gibi bir savaşın olmasını ve Bedir'de savaşanlar gibi hayır ve mükafatlara nail olmayı dilerlerdi. Ancak Uhud savaşı olunca Müslümanlardan kaçanlar da oldu. Bunun üzerine Yüce Allah onlara sitem mahiyetinde bu âyeti indirdi."
Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Rabî' ile Katâde şöyle demişlerdir:
“Müminlerden bazıları Bedir savaşına katılamamış, bu savaşta Yüce Allah'ın verdiği ecirlere nail olamamışlardı. Bunun için bir savaşın çıkmasını ve kafirlere karşı savaşmayı temenni ederlerdi. Bunun üzerine Medine yakınlarında Uhud savaşı gerçekleşti. Yüce Allah da böylesi bir savaşı bekleyenler hakkında:
“Andolsun ki siz, ölümle yüzyüze gelmezden önce onu temenni ederdiniz. İşte şimdi onu karşınızda gördünüz" âyetini indirdi."
İbn Cerîr, Hasan (-ı Basrî)'den bildirir: Bana ulaşana göre ashâbdan bazıları:
“Hazret-i Peygamber'le (sallallahü aleyhi ve sellem) savaşa katılırsak şöyle böyle savaşacağız!" dediler. Ancak böylesi bir savaş geldiğinde böyle diyenlerin hepsi Yüce Allah'a verdikleri bu sözde duramadı. Bunun üzerine:
“Andolsun ki siz, ölümle yüzyüze gelmezden önce onu temenni ederdiniz. İşte şimdi onu karşınızda gördünüz" âyeti nazil oldu.
İbn Cerîr, Süddî'den bildirir:
“Ashâb'dan bazıları Bedir savaşına katılmamışlardı. Bedir savaşına katılanlara verilen değeri gördüklerinde:
“Allahım! Bize Bedir savaşı gibi bir günü göstermeni ve bizi de hayırlarla denemeni isteriz" demeye başladılar. Uhud savaşına geldiklerinde Yüce Allah onlar hakkında:
“Andolsun ki siz, ölümle yüzyüze gelmezden önce onu temenni ederdiniz. İşte şimdi onu karşınızda gördünüz" âyetini indirdi.
144. Âyetin Tefsiri
Bkz. Ayet:145
145. Âyetin Tefsiri
"Muhammed ancak bir peygamberdir. Ondan önce de peygamberler geçmişti. Ölür veya öldürülürse geriye mî döneceksiniz? Geriye dönen, Allah'a hiçbir zarar vermez. Allah şükredenlerin mükafatını verecektir. Hiçbir kimse Allah'ın izni olmadan ölmez. Ölüm belirli bir süreye göre yazılmıştır. Kim dünya menfaatini isterse, kendisine ondan veririz. Kim de ahiret mükâfatını isterse, ona da ondan veririz. Biz şükredenleri mükâfatlandıracağız."
İbnu'l-Münzir, Küleyb'den bildirir: Hazret-iÖmer bize bir hutbe verdi. Minberde Âl-i İmrân Sûresi'ni okudu. "Bu sûre Uhud savaşında nazil olan sûrelerdendir" dedi ve şöyle devam etti: Uhud savaşında dağıldığımızda dağa çıktım. O arada Yahudinin birinin:
“Muhammed öldü!" dediğini duydum. Ben de:
“Kimsenin, Muhammed'in öldüğünü söylediğini duymayacağım! Söyleyenin de boynunu vururum!" dedim. Bu esnada Müslümanların Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) etrafında toplandıklarını gördüm. Sonrasında:
“Muhammed ancak bir peygamberdir. Ondan önce de peygamberler geçmişti. Ölür veya öldürülürse geriye mi döneceksiniz? Geriye dönen, Allah'a hiçbir zarar vermez. Allah şükredenlerin mükafatını verecektir'" âyeti nazil oldu.
İbn Cerîr, Avfî vasıtasıyla İbn Abbâs'tan bildirir: Uhud savaşı sırasında Müslümanlar kaçışırken Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir gurup ashabıyla birlikte bir kayalığa doğru çekildi. Adamın biri de durup kaçışanlara:
“Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) ne oldu?" diye soruyordu. Bu şekilde yanından geçen herkse tek tek sordu. Sorduğu kişiler de:
“Vallahi ona ne olduğunu bilmiyoruz" karşılığını veriyorlardı. Bunun üzerine adam:
“Nefsim elinde olana yemin olsun ki Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) öldürüldü ise savaşı onlara verip anlaşma yapacağız, zira onlar da bizim kabilemizin insanları ve kardeşlerimizdir" dedi. Başkaları da:
“Şâyet Muhammed hayatta olsaydı hezimete uğramazdı. Hezimete uğradığımıza göre öldürülmüştür" dediler ve savaştan kaçmaya ruhsat kapısı aralamaya çalıştılar. Bunun üzerine Yüce Allah:
“Muhammed ancak bir peygamberdir. Ondan önce de peygamberler geçmişti, ölür veya öldürülürse geriye mi döneceksiniz? Geriye dönen, Allah'a hiçbir zarar vermez. Allah şükredenlerin mükafatını verecektir" âyetini indirdi.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Rabî' bu âyeti açıklarken şöyle demiştir: Bu âyet, Uhud savaşında Müslümanların verdiği yaralı ve ölüler üzerine nazil olmuştur. O kargaşada birbirlerine Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) ne olduğunu sordular. Öldürüldü haberi yayılınca bazıları:
“Gerçekten peygamber olsaydı öldürülmezdi" dediler. Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) seçkin sahabelerinden bazıları ise:
“Yüce Allah size galibiyeti ihsan edene veya siz de onun gibi canınızı teslim edene kadar Peygamberinizin (sallallahü aleyhi ve sellem) savaştığı dava uğruna savaşın!" dediler. Bize anlatılana göre Muhacirlerden biri kanları içinde kıvranan Ensâr'dan biriyle karşılaşınca ona:
“Ey Filan! Sen Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) öldürüldüğünü gördün mü?" diye sordu. Ensarlı:
“Şâyet Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) öldürüldüyse risaletini tebliğ etmiş bir şekilde ölmüştür. O halde siz de dininizin uğruna savaşın!" karşılığını verdi. Bu durum üzerine de:
“Muhammed ancak bir peygamberdir. Ondan önce de peygamberler geçmişti, ölür veya öldürülürse geriye mi döneceksiniz..." âyeti nazil oldu ve Peygamberin ölmesi halinde dinlerinizden dönüp kafir mi olacaksınız, uyarısında bulunuldu.
Abd b. Humeyd ile İbn Cerîr, Katâde'den bu yorumun benzerini zikreder.
İbn Cerîr, Dahhâk'tan bildirir: Uhud savaşı sırasında Muhammed'in (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabı hezimete uğrayınca, biri:
“Muhammed öldürüldü! Eski dininize geri dönün!" diye bağırdı. Bu durum hakkında Yüce Allah:
“Muhammed ancak bir peygamberdir. Ondan önce de peygamberler geçmişti. Ölür veya öldürülürse geriye mi döneceksiniz..." âyetini indirdi.
İbn Cerîr, Mücâhid'den bildirir: Uhud savaşı sırasında Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) öldürüldüğü haberi Müslümanlar arasında ağızdan ağza dolaştı. Bunun üzerine:
“Muhammed ancak bir peygamberdir. Ondan önce de peygamberler geçmişti. Ölür veya öldürülürse geriye mi döneceksiniz..." âyeti nazil oldu.
İbn Cerîr, İbn Cüreyc'den bildirir: Uhud savaşı sırasında Müslümanlar Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) etrafından kaçışınca kalbinde hastalık, şüphe ve nifak olanlar:
“Muhammed öldürüldü! Eski dininize geri dönün!" demeye başladılar. Bunun üzerine bu âyet nazil oldu.
İbn Cerîr, Süddî'den bildirir: Uhud savaşı sırasında Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) öldürüldüğü haberi yayıldı. Bunun üzerine kayalıklara sığınanlar:
“Keşke bir elçi olsaydı da Abdullah b. Ubey'ye gönderseydik, o da bizim için Ebû Süfyân'dan eman alsaydı. Ey insanlar! Bilin ki Muhammed öldürüldü. Sizleri gelip öldürmeden önce eski kabilelerinize geri dönün!" diye konuşmaya başladılar. Bunun üzerine Enes b. en-Nadr:
“Ey insanlar! Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) öldüyse, bilin ki Muhammed'in (sallallahü aleyhi ve sellem) Rabbi öldürülmedi! Muhammed'in (sallallahü aleyhi ve sellem) uğruna savaştığı dava için siz de savaşın! Allahım! Bunların bu dediklerinden beriyim! Bunların bu yaptıklarından dolayı da sana sığınırım!" diye seslendi ve kılıcını çekip müşriklerin arasına daldı. Öldürülünceye kadar da savaştı. Bu durum hakkında da Yüce Allah:
“Muhammed ancak bir peygamberdir. Ondan önce de peygamberler geçmişti, ölür veya öldürülürse geriye mi döneceksiniz? Geriye dönen, Allah'a hiçbir zarar vermez. Allah şükredenlerin mükafatını verecektir" âyetini indirdi.
İbn Cerîr, Adiy b. en-Neccâr oğullarının kardeşi Kâsım b. Abdirrahman b. Râfi'den bildirir: Uhud savaşında, Enes b. Mâlik'in amcası Enes b. en-Nadr, savaşmayı bırakıp bir kenarda Muhacir ve Ensâr'dan oluşan bir gurupla oturan Ömer ile Talha b. Ubeydillah'ın yanına geldi. Onlara:
“Neden burada öylece oturuyorsunuz?" diye sorunca:
“Çünkü Allah'ın Resûlü Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) öldürüldü" karşılığını verdiler. Bunun üzerine Enes:
“O ölmüşse sizler neden hâlâ hayattasınız! Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ne için ölmüşse kalkın sizler de aynı dava için ölün!" dedi ve müşriklerin arasına daldı. Ölene kadar da savaştı.
Abd b. Humeyd ve İbnu'l-Münzir, Atiyye el-Avfî'den bildirir: Uhud savaşında Müslümanlar hezimete uğrayınca içlerinden bazıları:
“Şâyet Muhammed öldüyse karşı tarafla anlaşmaya bakın, zira onlar sizin kardeşlerinizdir" dediler. Bazıları da:
“Şâyet Muhammed öldürüldüyse, öldüğü dava uğruna siz de kalkıp savaşın ve ona yetişin" dediler. Bunun üzerine Yüce Allah:
“Muhammed ancak bir peygamberdir. Ondan önce de peygamberler geçmişti. Ölür veya öldürülürse geriye mi döneceksiniz? Geriye dönen, Allah'a hiçbir zarar vermez. Allah şükredenlerin mükafatını verecektir. Hiçbir kimse Allah'ın izni olmadan ölmez. Ölüm belirli bir süreye göre yazılmıştır. Kim dünya menfaatini isterse, kendisine ondan veririz. Kim de ahiret mükâfatını isterse, ona da ondan veririz. Biz şükredenleri mükâfatlandıracağız. Nice peygamberler var ki, kendileriyle beraber birçok Allah dostu çarpıştı da bunlar Allah yolunda başlarına gelenlerden yılmadılar, zaafa düşmediler, boyun eğmediler. Allah, sabredenleri sever. Onların sözleri ancak, "Rabbimiz! Bizim günahlarımızı ve işimizdeki taşkınlıklarımızı bağışla ve (yolunda) ayaklarımızı sağlam tut. Kâfir topluma karşı bize yardım et" demekten ibaretti. Allah da onlara hem dünya nimetini, hem de ahiretin güzel mükâfatını verdi. Allah, güzel davrananları sever" âyetlerini indirdi.'
İbn Sa'd, Tabakât'ta Muhammed b. Şurahbîl el-Abderî'den bildirir: Uhud savaşında sancağı Mus'ab b. Umeyr taşıyordu. Sağ eli kesilince sancağı sol eline aldı. Bir yandan da:
“Muhammed ancak bir peygamberdir. Ondan önce de peygamberler geçmişti. Ölür veya öldürülürse geriye mi döneceksiniz..." diyordu. Sol eli de kesilince sancağın üzerine eğildi ve onu kollarıyla göğsüne bastırıp tuttu. Yine: Muhammed ancak bir peygamberdir. Ondan önce de peygamberler geçmişti. Ölür veya öldürülürse geriye mi döneceksiniz..." demeye devam etti. Bu âyet de o zaman henüz nazil olmamıştı ve Mus'ab'ın bu hadisesinden sonra nazil oldu.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“...Geriye dönen, Allah'a hiçbir zarar vermez..." âyetini açıklarken:
“Geriye dönmekten kasıt, dinden dönmektir" demiştir.
Buhârî ve Nesâî, Zührî vasıtasıyla Ebû Seleme'den, o da Hazret-i Aişe'den bildirir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) vefat ettiğinde Ebû Bekr, Sunc'de bulunan evinden atı üzerinde geldi. Atından inip Mescid'e girdi. Hiç kimseyle konuşmadan doğruca benim odama geldi. Hibere kumaşından bir giysiyle örtülmüş olan Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) yöneldi. Yanına geldiğinde yüzünü açtı. Üzerine eğilip yüzünden öptü, ağlayarak da:
“Anam babam sana feda olsun. Vallahi Yüce Allah sana ikinci ölümü tattırmayacaktır. Sana takdir edilen ölümü de işte böyle ifa ettin" dedi.
Zührî der ki: Ebû Seleme'nin İbn Abbâs'tan naklen bana bildirdiğine göre Ebû Bekr, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanından geri çıktığı zaman Ömer cemaate bir konuşma yapıyordu. Ebû Bekr ona:
“Ey Ömer! Otur!" deyince, Ömer oturmak istemedi. Ancak insanlar Ömer'i bırakıp Ebû Bekr'e yöneldiler. Bunun üzerine Ebû Bekr şöyle dedi:
“Muhammed'e (sallallahü aleyhi ve sellem) kulluk edenler bilsin ki o öldü. Allah'a kulluk edenler de bilsin ki Allah diridir ve ölmez. Yüce Allah:
“Muhammed ancak bir peygamberdir. Ondan önce de peygamberler geçmişti. Ölür veya öldürülürse geriye mi döneceksiniz? Geriye dönen, Allah'a hiçbir zarar vermez. Allah şükredenlerin mükafatını verecektir" buyurur." Vallahi oradakiler sanki Ebû Bekr okuyana kadar bu âyetin nazil olduğundan habersiz gibiydi. Ebû Bekr okuduktan sonra da herkes bu âyeti okuyup tekrar etmeye başladı.
İbnu'l-Münzir, Ebû Hureyre'den bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) vefat ettiği zaman Ömer b. el-Hattâb kalkıp şöyle dedi:
“Bazı münafıklar Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) vefat ettiğini söylüyorlar! Oysa Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ölmedi, Mûsa b. İmrân gibi Rabbinin yanına gitti. Zira o da kavminden kırk gün ayrı kalmış, artık öldüğünü düşündükleri zaman da geri dönmüştü. Vallahi Hazret-i Mûsa'nın dönmesi gibi Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) de dönecek ve öldüğünü söyleyenlerin el ve ayaklarını kesecektir." Bu sırada Ebû Bekr içerden çıktı ve Ömer'e:
“Ey Ömer! Yavaş ol ve dinle" dedi. Sonrasında Ebû Bekr, Allah'a hamdü senada bulunduktan sonra:
“İnsanlar! Her kim Muhammed'e (sallallahü aleyhi ve sellem) kulluk ediyorsa bilsin ki o öldü. Allah'a kulluk edenler de bilsin ki Allah diridir ve ölmez" dedi. Ardından:
“Muhammed ancak bir peygamberdir. Ondan önce de peygamberler geçmişti, ölür veya öldürülürse geriye mi döneceksiniz? Geriye dönen, Allah'a hiçbir zarar vermez. Allah şükredenlerin mükafatını verecektir" âyetini okudu. Vallahi oradakiler sanki Ebû Bekr okuyana kadar bu âyetin nazil olduğundan habersiz gibiydi. Ebû Bekr okuduktan sonra da herkesin ağzında bu âyet dolaşmaya başladı."
Ömer de:
“Vallahi Ebû Bekr'den bu âyeti işitir işitmez ayaklarım beni taşıyamaz oldu ve kendimden geçip yere düştüm. Kendime geldiğimde anladım ki Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) vefat etmişti" demiştir.
Beyhakî, Delâil'de Urve'den bildirir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) vefat ettiğinde Ömer b. el-Hattâb kalktı ve Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) öldüğünü söyleyenleri öldürmekle, kesmekle tehdit etti. O esnada Ebû Bekr gelip minberin yanında durdu ve şöyle dedi:
“Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) henüz hayatta iken Yüce Allah onun öleceği haberini verdi. Aynı şekilde sizin de bir gün öleceğinizi bildirdi. Varlık aleminde sadece Yüce Allah kalana kadar da herkes ölecek. Yüce Allah:
“Muhammed ancak bir peygamberdir. Ondan önce de peygamberler geçmişti. Ölür veya öldürülürse geriye mi döneceksiniz? Geriye dönen, Allah'a hiçbir zarar vermez. Allah şükredenlerin mükafatını verecektir" buyurur." Bunun üzerine Ömer:
“Bu âyet Kur'ân'da var mıydı? Vallahi şu ana kadar böylesi bir âyet yok gibi biliyordum!" karşılığını verdi. Ebû Bekr devamen şöyle dedi:
“Yüce Allah yine:
“(Ey Muhammed!) Şüphesiz sen öleceksin ve şüphesiz onlar da öleceklerdir" buyurmuştur."
İbnu'l-Münzir ve Beyhakî'nin İbn Abbâs vasıtasıyla bildirdiğine göre Ömer b. el-Hattâb şöyle demiştir:
“Yüce Allah'ın:
“İşte böylece sizin insanlığa şahitler olmanız, Resûlün de size şahit olması için sizi mutedil bir ümmet kıldık..." buyruğuna göre zannediyordum ki Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) sonuna kadar ümmetinin başında kalacak ve son amellerine şahitlik edecektir. Vefat ettiği denildiği zaman o sözleri söylememe neden olan da böylesi bir düşünceydi."
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Ali b. Ebî Tâlib:
“...Allah şükredenlerin mükafatını verecektir" âyetini açıklarken:
“Bunlar dinlerinde sebat gösteren Ebû Bekr ve arkadaşlarıdır" demiştir. Hazret-i Ali yine:
“Ebû Bekr, şükredenlerin lideri idi" derdi.
Hâkim ve Beyhakî, Delâil'de Hasan b. Muhammed b. el-Hanefiyye'den bildirir: Ömer:
“Yâ Resûlallah! Bana izin ver de Süheyl b. Amr'ın ön dişlerini dökeyim, bir daha kabilesinin içinde kalkıp bir şeyler konuşamasın!" deyince, Allah Resûlü:
“Hayır dökme! Belki de gün gelir senin de hoşuna gidecek bir şeyler yapar" karşılığını verdi. Daha sonraları Allah Resûlü vefat ettiği zaman Mekke ahalisi ayaklandı. Bunun üzerine Süheyl, Kâbe'nin yanında kalkıp:
“Her kim Muhammed'e (sallallahü aleyhi ve sellem) kulluk ediyorsa bilsin ki o öldü. Ancak Allah diridir ve ölmez" dedi.
İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Taberânî ve Hâkim, İbn Abbâs'tan bildirir: Ali b. Ebî Tâlib, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) henüz hayatta iken şöyle derdi:
“Yüce Allah:
“...ölür veya öldürülürse geriye mi döneceksiniz?" buyurur. Vallahi Yüce Allah bizlere hidâyeti ihsan ettikten sonra gerisin geriye dönecek değiliz. Vallahi Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ölecek veya öldürülecek olursa savaştığı dava uğruna ben de ölene kadar savaşırım."
İbnu'l-Münzir, Zührî'den bildirir:
“İnananların, imanlarını kat kat artırmaları için, kalblerine güven indiren O'dur..." âyeti nazil olduğu zaman Müslümanlar:
“Yâ Resûlallah! İmanın arttığını biliyoruz da peki eksilir mi?" diye sordular. Allah Resûlü:
“Beni hakla gönderene yemin olsun ki evet, eksilir" karşılığını verdi. "Yâ Resûlallah! Bu konuda Yüce Allah'ın Kitab'ında bir şey var mı?" diye sorduklarında Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Muhammed ancak bir peygamberdir. Ondan önce de peygamberler geçmişti. Ölür veya öldürülürse geriye mi döneceksiniz?" âyetini okudu ve:
“Burada geri dönme (imanda) eksilmedir, ama küfür değildir" buyurdu.
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn İshâk:
“Hiçbir kimse Allah'ın izni olmadan ölmez. Ölüm belirli bir süreye göre yazılmıştır. Kim dünya menfaatini isterse, kendisine ondan veririz. Kim de ahiret mükâfatını isterse, ona da ondan veririz. Biz şükredenleri mükâfatlandıracağız" âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Burada Hazret-i Peygamber Muhammed'in (sallallahü aleyhi ve sellem) de bir ecelinin olduğu ve ancak Yüce Allah'ın izin vermesiyle vefatının gerçekleşeceği ifade edilmiştir. Devamında ahirette gözü olmayıp dünyayı isteyen kişilere, dünyadan kendisine takdir edilen nasibinin verileceği ancak ahirette hiçbir payının olmadığı bildirilmiştir. Aynı şekilde ahretteki sevap ve mükâfatı isteyen kişilere ahirete yönelik bu isteğinin yanında dünyada kendisi için takdir edilen rızkının da verileceği ve bunun Allah'a şükredenlerin mükâfatı olduğu dile getirilmiştir."
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Ömer b. Abdilazîz bu âyeti açıklarken şöyle demiştir:
“Bir nefis dünyada bir anlık bir ömrü kalmışsa eğer onu da yaşamadan asla ölmez."
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî):
“...Biz şükredenleri mükâfatlandıracağız" âyetini açıklarken:
“Yüce Allah, kulunun niyeti ve isteğine göre dünya veya ahiret nimetlerini verir" demiştir.
İbn Ebî Şeybe, İbrâhîm(-i Nehaî)'den bildirir: Ebû Bekr:
“Şâyet daha önce (zekat olarak) Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) verdikleri bir yuları dahi benden esirgeyecek olurlarsa bunun için onlarla savaşırım!" dedi ve:
“Muhammed ancak bir peygamberdir. Ondan önce de peygamberler geçmişti. Ölür veya öldürülürse geriye mi döneceksiniz?'" âyetini okudu.
Bağavî, Mu'cem'de İbrâhim b. Hanzala'dan, o da babasından bildirir: Yemâme savaşında Müslümanların sancağını Ebû Huzeyfe'nin azatlısı Sâlim taşıyordu. Sağ eli kesilince sancağı sol eline aldı. Sol eli de kesilince sancağını kollarıyla göğsünün üzerine bastırıp tuttu ve:
“Muhammed ancak bir peygamberdir. Ondan önce de peygamberler geçmişti. Ölür veya öldürülürse geriye mi döneceksiniz? Geriye dönen, Allah'a hiçbir zarar vermez. Allah şükredenlerin mükafatını verecektir. Hiçbir kimse Allah'ın izni olmadan ölmez. Ölüm belirli bir süreye göre yazılmıştır. Kim dünya menfaatini isterse, kendisine ondan veririz. Kim de ahiret mükâfatını isterse, ona da ondan veririz. Biz şükredenleri mükâfatlandıracağız" âyetlerini okudu.
146–147. Âyetlerin Tefsiri
Bkz. Ayet:148
148. Âyetin Tefsiri
"Nice peygamberler var ki, kendileriyle beraber birçok Allah dostu çarpıştı da bunlar Allah yolunda başlarına gelenlerden yılmadılar, zaafa düşmediler, boyun eğmediler. Allah, sabredenleri sever. Evet, onların bu durumda dedikleri sadece şu oldu: «Ey bizim kerîm Rabbimiz, günahlarımızı ve işlerimizdeki aşırılıklarımızı affet! Ayaklarımızı hak yolda sabit kıl ve kâfirler gürûhuna karşı bize yardım eyle!» Bu yüzden Allah onlara dünya nimetini de, ahiret nimetini de fazlasiyle verdi. Allah iyilikte bulunanları sever."
Saîd b. Mansûr ve Abd b. Humeyd, Ebû Ubeyde'den bildirir: İbn Mes'ûd:
“Nice peygamberler var ki, kendileriyle beraber birçok Allah dostu çarpıştı..." âyetini okur ve şöyle derdi:
“Görmüyor musun Yüce Allah bunlar hakkında: «...Bunlar Allah yolunda başlarına gelenlerden yılmadılar...» buyuruyor."
Saîd b. Mansûr, Abd b. Humeyd ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr:
“Şimdiye kadar bir peygamberin savaşta öldürüldüğünü duymuş değiliz" demiştir.
Saîd b. Mansûr ve Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Hasan (-ı Basrî) ile İbrâhîm(-i Nehaî) bu âyeti (.....) şeklinde okurlardı.
Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Dahhâk bu âyeti: (.....) şeklinde, (.....) kelimesinde (.....) harfi olmadan okurdu.
Abd b. Humeyd, Atiyye'den yorumun benzerini zikreder.
Abd b. Humeyd'nin Zir'den naklen bildirdiğine göre İbn Mes'ûd da bu âyeti aynı şekilde, (.....) kelimesinde (.....) harfi olmadan okurdu.
Firyâbî, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Taberânî'nin bildirdiğine göre İbn Mes'ûd: (.....) ifadesini "binlerce" olarak açıklamıştır.
Saîd b. Mansûr'un bildirdiğine göre Dahhâk, (.....) ifadesini açıklarken:
“Bunun tekili olan ifadesi bin kişi anlamına gelir" demiştir.
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in Ali'den bildirdiğine göre İbn Abbâs: (.....) ifadesini "topluluklar" olarak açıklamıştır.
Saîd b. Mansûr'un bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî), (.....) ifadesini "fakihler" olarak açıklamıştır. İbn Abbâs ise bunu açıklarken:
“Birçok topluluk, anlamındadır" demiştir.
İbnu'l-Enbârî, el-Vakf vel-İbtidâ'da ve Tastî'nin Mesâil'de bildirdiğine göre Nâfi' b. el-Ezrak, İbn Abbâs'a (.....) ifadesinin anlamını sorunca, İbn Abbâs:
“Topluluklar, anlamındadır" demiştir. Nâfi':
“Peki, Araplar öylesi bir ifadeyi bilir mi?" diye sorunca, İbn Abbâs şu karşılığı vermiştir:
“Tabi ki bilirler. Şâir Hassân'ın:
"Bir topluluk yoldan çıktığı zaman
Kalabalık bir toplulukla üzerlerine yürürüz" dediğini işitmedin mi?"
İbn Cerîr'in Saîd b. Mansûr vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs ifadesini "Birçok alim" olarak açıklamıştır.
İbn Cerîr'in Avfî vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs: (.....) ifadesi
"Birçok topluluk anlamındadır" demiştir.
Abd b. Humeyd, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî), (.....) ifadesini "Birçok alim" olarak açıklamıştır.
İbn Cerîr'in İbn Zeyd'den bildirir: (.....) ifadesi tâbi olanlar, (.....) ifadesi ise dostlar anlamına gelir."
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs: (.....) âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Bunlar peygamberleri öldürülen bir topluluktu. Ancak peygamberleri öldürüldü diye zafiyet göstermediler ve düşmanlara karşı boyun eğmediler."
İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Bunlar Allah yolunda başlarına gelenlerden yılmadılar..." âyetini açıklarken:
“Başlarına gelenlerden kasıt, peygamberlerinin öldürülmesidir" demiştir.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Ebû Mâlik:
“...Başlarına gelenlerden yılmadılar..." âyetini açıklarken:
“Yani düşmanlarına karşı zaafiyet göstermediler" demiştir.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Katâde: (.....) âyetini açıklarken:
“Peygamberleri öldürüldü diye aciz düşmediler ve zaafiyet göstermediler" demiştir. (.....) âyetini açıklarken de:
“Ne doğru bildikleri şeylerden, ne de dinlerinden vazgeçtiler. Can verene kadar da peygamberlerinin savaştığı dava uğruna onlar da savaştı" demiştir.
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs: (.....) âyetini:
“Düşmana karşı boyun eğmediler" şeklinde açıklamıştır.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Süddî: (.....) âyetini:
“Boyun eğmediler" şeklinde açıklamıştır.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Zeyd: (.....) âyetini:
“Düşmanlarına karşı boyun eğmediler" şeklinde açıklamıştır.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in değişik kanallardan bildirdiğine göre İbn Abbâs: (.....) âyetini:
“İşlerimizdeki hataları" şeklinde açıklamıştır.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mücâhid: (.....) âyetini açıklarken:
“Nefsimiz konusunda hatalarımızı ve zulümlerimizi" demiştir.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Dahhâk: (.....) âyetini açıklarken:
“İşlediğimiz büyük hatalar, anlamındadır" demiştir.
İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İbn Cüreyc:
“Bu yüzden Allah onlara dünya nimetini de, âhiret nimetini de fazlasiyle verdi..." âyetini açıklarken:
“Dünya nimeti, zafer ve ganimettir. Ahiret nimeti de, Yüce Allah'ın rızası ve rahmetidir" demiştir.
Abd b. Humeyd, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Katâde:
“Bu yüzden Allah onlara dünya nimetini de, ahiret nimetini de fazlasiyle verdi..." âyetini açıklarken:
“Dünya nimeti kurtuluş, zafer, galibiyet ve düşmanlara karşı güçlenmedir. Ahiret nimeti de Cennettir" demiştir.
149. Âyetin Tefsiri
"Ey iman edenler! Siz eğer Kâfir olanlara uyarsanız sizi gerisin geriye (küfre) çevirirler de büsbütün hüsrana uğrarsınız."
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Cüreyc:
“Ey iman edenler! Siz eğer kâfir olanlara uyarsanız sizi gerisin geriye (küfre) çevirirler de büsbütün hüsrana uğrarsınız"' âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Dininiz konusunda Yahudi ve Hıristiyanların sözleri ile nasihatlerine kulak asmayın ve bu konuda onların hiçbir sözüne inanmayın."
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Süddî:
“Ey iman edenler! Siz eğer kâfir olanlara uyarsanız sizi gerisin geriye çevirirler de büsbütün hüsrana uğrarsınız" âyetini açıklarken:
“Eğer Ebû Süfyân b. Harb'e itaat edecek olursanız sizleri tekrar küfre döndürecektir" demiştir."'
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Ali b. Ebî Tâlib'e:
“Ey iman edenler! Siz eğer kâfir olanlara uyarsanız sizi gerisin geriye çevirirler de büsbütün hüsrana uğrarsınız" âyetinde geriye dönmeden kasıt bedevileşme mi?" diye sorulunca, Hazret-i Ali:
“Hayır, kişinin (cihadı bırakıp) kendini tarıma vermesidir" karşılığını verdi.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Amr şöyle demiştir:
“Bu âyette ifade edilen gerisin geriye dönmenin ne anlama geldiğini size söyleyeyim mi? Kişinin, önceleri devletten maaşı alıp gazvelere katıldığı halde sonradan bunu bırakıp cizye ile araziler edinerek tarımla uğraşmasıdır. İşte gerisin geriye dönmek budur."
150. Âyetin Tefsiri
Şüphesiz Allah, sizin mevlânız ve yardımcınızdır ve o, yardım edenlerin en hayırlısıdır.
151. Âyetin Tefsiri
"Hakkında hiçbir delil indirmediği şeyleri Allah'a ortak koştuklarından dolayı,- inkâr edenlerin kalplerine korku salacağız. Barınakları da cehennemdir. Zalimlerin kalacakları yer ne kötüdür."
İbn Cerîr, Süddî'den bildirir: Uhud savaşından sonra Ebû Süfyân ile müşrikler Mekke'ye doğru dönüşe geçtikleri zaman bir müddet yol aldıktan sonra içlerine bir pişmanlık düştü ve Ebü Süfyân, müşriklere:
“Ne kötü yaptınız! Onları öldürüyordunuz, ancak kaçmaya başladıklarında da bıraktınız. Geri dönüp onları yok edelim!" dedi. Ancak Yüce Allah onların kalplerine bir korku saldı ve geri dönmeye cesaret edemediler. Yolda bedevinin biriyle karşılaştıklarında ona biraz para verip:
“Muhammed'le karşılaşırsan ona neler hazırladığımızı söyle!" dediler. Ancak Yüce Allah bu durumu Resûlü'ne bildirdi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) de bunun üzerine peşlerinden bir birlik gönderdi. Bu birlik Hamrâu'l-Esed bölgesine kadar müşriklerin peşinden gitti. Yüce Allah da bu konuda âyet indirdi. Ebû Süfyân'ın geri dönmek istediğini ancak kaplerine korku saldığını haber verip:
“Hakkında hiçbir delil indirmediği şeyleri Allah'a ortak koştuklarından dolayı; inkâr edenlerin kalplerine korku salacağız..." buyurdu. "
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs bu âyeti açıklarken şöyle demiştir:
“Uhud savaşından sonra Yüce Allah, Ebû Süfyân'ın kalbine korkuyu yerleştirince Mekke'ye dönmek zorunda kaldı. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ebû Süfyân geri dönüp sizden kalanları da öldürmek istedi. Ancak Yüce Allah onun kalbine korkuyu salınca yoluna devam etmek zorunda kaldı" buyurdu.
Müslim'in Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Düşmana karşı korku vermekle bana yardımda bulunuldu" buyurmuştur.
Ahmed, Tirmizî, İbnu'l-Münzir, İbn Merdûye ve Beyhakî'nin Sünen'de Ebû Umâme'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
"Dört konuda diğer peygamberlerden üstün kılındım. Birincisi, insanların tümüne peygamber olarak gönderildim. İkincisi, yeryüzünün tamamı bana ve ümmetime mescid, toprağı da temiz kılındı. Bundan dolayı ümmetimden biri namaz vaktini nerede idrak ederse orası onun mescidi ve temizleneceği yerdir. Üçüncüsü, bana yardım olarak bir aylık mesafeden dahi düşmana korku verme özelliği verildi ki Yüce Allah böylesi bir korkuyu düşmanlarımın kalplerine salar. Dördüncüsü ise ganimetlerin bize helal kılınmasıdır. "
152. Âyetin Tefsiri
"And olsun kî, Allah, sîze verdiği sözde durdu. Onun izniyle kafirleri kırıp biçiyordunuz, ama Allah size arzuladığınız zaferi gösterdikten sonra gevşeyip bu hususta çekiştiniz ve isyan ettiniz. Sizden kimi dünyayı, kimi ahireti istiyordu; derken denemek için Allah sîzi geri çevirip bozguna uğrattı. And olsun ki O, sizi bağışladı. Allah'ın inananlara nimeti boldur."
Beyhakî, Delâil'de Urve'den bildirir:
“Yüce Allah, sabır ve takvalarına karşılık Müslümanları beşbin seçkin melekle destekleyeceğini vaad etmiş ve bunu da yapmıştı. Ancak müslümanlar Allah Resûlü'nün emrini dinlemeyip safları terk edip, tepedeki okçular da dünyalık uğruna yerlerinden ayrılınca meleklerin yardımı kesildi. Yüce Allah da bu konuda:
“And olsun ki, Allah, size verdiği sözde durdu. Onun izniyle kafirleri kırıp biçiyordunuz, ama Allah size arzuladığınız zaferi gösterdikten sonra gevşeyip bu hususta çekiştiniz ve isyan ettiniz. Sizden kimi dünyayı, kimi ahireti istiyordu; derken denemek için Allah sizi geri çevirip bozguna uğrattı..."' buyurdu. Yüce Allah, ifade ettiği gibi Müslümanlara yardım sözünü tutmuş ve başta onları üstün çıkarmıştı. Ancak verilen emirlere isyan ettiklerinde savaşı aleyhlerine çevirdi."
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“And olsun ki, Allah, size verdiği sözde durdu..." âyetini açıklarken şöyle demiştir: Ebû Süfyân ordusuyla birlikte Şevvâl ayının 3. gününde gelip Uhud'da karargahı kurdu. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) de Müslümanlara savaş için çağrı yaptı ve onları topladı. Süvarilerin başına Zübeyr b. el-Avvâm'ı komutan olarak atadı. O günlerde Abdullah'ın yanında Mikdâd b. Esved el-Kindî'de vardı. Sancağı da Kureyşlilerden Mus'ab b. Umeyr adında birine verdi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), Hamza b. Abdulmuttalib'i zırhsız ve miğfersiz olan askerlerin başında önden gönderdi. Hâlid b. el-Velîd yanındaki İkrime b. Ebî Cehl ile atlıların başında karşıdan görününce Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Zübeyr'i ona karşı gönderdi ve:
“Hâlid'i karşıla ve ikinci emri sana verene kadar sakın onu gözünden ayırma!" buyurdu. Başka bir atlı birliğini de bir yere yerleştirdi ve:
“Ben size izin vermedikçe sakın yerinizden ayrılmayın" buyurdu.
Lât ile Uzza putlarını taşıyan Ebû Süfyân saldırıya geçince Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), Zübeyr'e haber gönderip saldırıya geçme emrini verdi. Zübeyr de Hâlid b. el-Velîd'in atlı birliğine saldırdı ve yanındakilerle birlikte onu hezimette uğrattı. Yüce Allah bu konuda:
“And olsun ki, Allah, size verdiği sözde durdu. Onun izniyle kafirleri kırıp biçiyordunuz..." buyurmuştur. Zira Yüce Allah bu savaşta müminlere yardım edeceği ve yanlarında duracağı sözünü vermişti.
Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) savaş öncesi Müslümanların arka tarafına bir gurubu (okçuları) yerleştirmiş ve onlara:
“Sizler burada durun ve arkamızdan bize yaklaşacak düşmanlara karşı koyun, arkamızı koruyun" emrini vermişti. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile ashabı meydanda müşrikleri hezimete uğrattı. Ancak arka tarafta yerleştirilen gurup, (okçular) müşrik kadınların dağa doğru kaçışmasını ve meydanda kalan ganimetleri görünce içlerinden bazıları:
“Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına koşun! Başkaları bitirmeden önce ganimetlere siz de yetişin!" dediler. İçlerinden bazıları da:
“Hayır gitmeyelim! Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) emrine uyup yerimizde kalalım!" karşılığını verdiler. İşte:
“...Dünyayı isteyeniniz de vardı...'" âyeti ganimetler için yerlerini bırakanlar, "...Ahireti isteyeniniz de vardı..."âyeti da Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) emrine uyup bulundukları yerin terk edilmemesi gerektiğini söyleyenler hakkındadır.
Arkaya yerleştirilenler Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına geldiler. Ancak yeri terk edip etmeme konusunda aralarında çekişmeleri ve yerlerini terk etmeleri savaşın seyrini değiştirdi. Yüce Allah bu konuda:
“...Allah size arzuladığınız zaferi gösterdikten sonra gevşeyip bu hususta çekiştiniz ve isyan ettiniz..." buyurmuştur. Zira Müslümanlar zaferi ve ganimetleri başlarda görmüşlerdi.
Ahmed, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Taberânî, Hâkim ve Beyhakî'nin Delâil'de bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Yüce Allah'ın Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) Uhud savaşı sırasında yaptığı yardım gibisini başka hiçbir yerde yapmış değildir" deyince onu dinleyenler bu sözünü biraz garipsediler. Bunun üzerine İbn Abbâs şöyle dedi:
“Bu söylediğime inanmayan ve kabul etmeyenlerle aramızda Kur'ân hakem olsun. Yüce Allah, Uhud savaşı konusunda:
“And olsun ki, Allah, size verdiği sözde durdu. Onun izniyle kafirleri öldürüyordunuz, ama Allah size arzuladığınız zaferi gösterdikten sonra gevşeyip bu hususta çekiştiniz ve isyan ettiniz. Sizden kimi dünyayı, kimi ahireti istiyordu; derken denemek için Allah sizi geri çevirip bozguna uğrattı. And olsun ki O, sizi bağışladı. Allah'ın inananlara nimeti boldur" buyurmuştur. Burada kastettiği kişiler tepedeki okçulardır. Zira Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) onları bir yere konuşlandırıp:
“Arkamızı koruyun! Öldürüldüğümüzü görseniz bile bize yardıma gelmeyin! Ganimetleri topladığımızı görseniz de katılmak üzere yanımıza gelmeyin!" emrini verdi.
Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) müşrikleri hezimete uğratıp ganimetler ortada kalınca okçuların hepsi yerlerinden inip müşriklerin askeri karargahına girdiler ve ganimetleri toplamaya başladılar. Bu karagaşada Müslümanların safları şu şekilde (İbn Abbâs burada parmaklarını birbirine geçirdi) birbirine girip karıştı. Okçular konuşlandıkları yeri terk edince müşriklerin atlı birliği o yerden, Müslümanlara arkadan saldırıya geçti. Bu kargaşada herkes birbirini vurmaya başladı. Burada Müslümanlar birçok şehit verdi. Oysa günün ilk saatlerinde savaş, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile ashabının lehineydi ve müşrik sancaktarlardan yedi veya dokuz kişi öldürülmüştü.
Arkadan gelen bu saldırıdan sonra Müslümanlar dağın etrafında dolandılar, ancak sığınmak istedikleri Ğâr denilen yere ulaşamadılar. Mihrâs denilen büyük kayanın alt tarafında iken Şeytan:
“Muhammed öldürüldü!" diye bağırdı. Bu haberin doğruluğu konusunda kimse şüpheye düşmedi. Bu şekilde öldürüldüğünden yana herhangi bir şüphe taşımazken dağın eteklerinden üst tarafa çıktığını gördük ki yürüyüşünden onu tanımıştık. Onu gördüğümüze o kadar sevindik ki başımıza geleni bile unuttuk. Bulunduğumuz yere doğru çıkarken de:
“Peygamberlerinin yüzünü kanatan bir topluluğa Yüce Allah'ın öfkesi çok şiddetli olacak!" diyordu. Arada bir de:
“Allah'a yemin olsun yanımıza kadar artık çıkamazlar!" diyordu.
Yanımıza ulaşınca az bir bekledi. O esnada Ebû Süfyân dağın alt tarafında:
“Hübel yüceldi! Hübel yüceldi! İbn Ebî Kebşe (Muhammed) nerede! İbn Ebî Kuhâfe nerede! Nerede İbnu'l-Hattâb!" diye bağırmaya başladı. Ömer:
“Yâ Resûlallah! Ona cevap vereyim mi?" diye sorunca, Allah Resûlü:
“Ver" buyurdu. Ebû Süfyân bir daha:
“Hübel yüceldi!" diye bağırınca, Ömer:
“Allah daha yüce ve daha uludur!" karşılığını verdi. Ebû Süfyân bir daha:
“İbn Ebî Kebşe (Muhammed) nerede! İbn Ebî Kuhâfe nerede!" diye bağırınca, Ömer:
“Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) işte burada! Ebu Bekr de burada! Ben de işte buradayım!" karşılığını verdi.
Ebû Süfyân:
“Bu gün, Bedir savaşının karşılığıdır! Günler karşılıklı savaşlar da bazen lehte bazen aleyhtedir" deyince, Ömer:
“Ama eşit değiliz! Zira bizim ölülerimiz Cennette, sizin ölüleriniz ise Cehennemdedir!" karşılığını verdi. Ebû Süfyân:
“Bu sizin iddianız. Öyle olacaksa kaybeden ve hüsrana uğrayan biz olacağız!" dedi ve ekledi:
“Ölülerinize müsle yapıldığını görürseniz bilin ki bu, liderlerin emirleri ile yapılmış değildir." Sonra cahili duyguları daha ağır bastı ve:
“Ama müsle yapılırsa da bundan rahatsızlık duymayız" dedi.'
İbn Ebî Şeybe, Ahmed ve İbnu'l-Münzir, İbn Mes'ûd'dan bildirir: Uhud savaşı sırasında kadınlar Müslüman erkeklerin arkasında, müşriklerden yaralı düşenlere saldırıp öldürüyorlardı. O günde Müslümanlardan hiç kimsenin dünya peşinde olmadığına dair yemin etsem yeminimin yerinde olmasını umardım. Ne var ki daha sonra Yüce Allah:
“...Sizden kimi dünyayı, kimi ahireti istiyordu..."" buyurdu. Müslümanlar (okçular) Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) emirlerine itaat etmeyip yerlerini terk edince hezimet oldu ve Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) sadece dokuz kişiyle birlikte meydanda kaldı. Bunlardan yedisi Ensâr'dan ikisi de Kureyş'ten idi. Onuncuları da Allah Resûlüydü.
Müşrikler ona ulaştığında:
“Bunları bizden savacak kişiye Allah merhamet etsin" deyince Ensâr'den biri kalkıp bir süre gelenlerle savaştı ve öldürüldü. Müşrikler bir daha Allah Resûlü'ne yetiştiklerinde:
“Bunları bizden savacak kişiye Allah merhamet etsin" dedi ve başka biri onlara karşı savaşıp öldürüldü. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), müşrikler kendisine yetiştiğinde bu şekilde dîye diye yanındakilerden yedi kişi onları savmak üzere çarpışıp öldürüldü. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bu şekilde öldürülenler için ashabına:
“Onlara pek de insaflı davranmadık!" buyurdu.
Müslümanlar dağa çekildikten sonra da Ebû Süfyân dağın eteğine gelip:
“Bizim Uzza'mız var ama sizin yok!" diye seslendi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), ashâbına:
“Ona, Allah bizim dostumuzdur, oysa kafirlerin dostu yoktur, cevabını verin" buyurdu. Sonra Ebû Süfyân:
“Bu gün, Bedir gününün karşılığıdır! Bir gün size bir gün bizedir. Bir gün üzülür, bir gün seviniriz. Hanzala'ya karşı Hanzala, filana karşı filan.. " deyince, Allah Resûlü:
“Biz eşit değiliz! Zira bizden öldürülenler diridirler ve rızıklandırılıyorlar. Oysa sizden öldürülenler Cehennemde azap görüyorlar" karşılığını verdi.
Sonra Ebû Süfyân:
“Ölülerinize müsle yapıldı, fakat bizden bir emir ile yapılmış değildir. Ancak ne müsle yapılmasını emrettim, ne de bundan alıkoydum. Müsle yapılmasına ne sevindim, ne de üzüldüm. Müsle yapılması beni ne mutlu ne de rahatsız etti" dedi. Daha sonra Müslümanlar ölülerine baktıkları zaman Hamza'nın karnının deşildiğini gördüler. Hind onun karnını deşmiş, ciğerini çıkarıp çiğnemiş ancak yutamamıştı. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) durumu öğrenince:
“Hind ondan bir şeyi yedi mi?" diye sordu. "Hayır!" dediklerinde, Allah Resûlü:
“Yüce Allah da Hamza'dan bir parçayı Cehenneme koyacak değildil" buyurdu.
Ölülerin namazlarının kılnması sırasında Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) önce Hamza'yı öne koyup namazını kıldırdı. Sonra onu kaldırmadan Ensarlı birini getirip Hamza'nın yanına koydu ve onun da namazını kıldırdı. Namazı kılındıktan sonra Hamza yerinde bırakılıp Ensarlı olan kaldırıldı ve yerine başka bir Ensarlı getirildi. Onun da namazı kılınınca Hamza bırakılıp Ensarlı kaldırıldı yerine başka bir Ensarlı getirildi. Bu şekilde o gün Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Hamza'nın yetmiş defa namazını kıldı.
Ahmed, Buhârî, Müslim, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve Beyhakî, Delâil'de Berâ b. Azib'den bildirir: Uhud savaşında Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), 50 okçunun başına Abdullah b. Cübeyr'i koydu. Onları önemli bir yere konuşlandırıp:
“Cesetlerimizi kuşların alıp götürdüğünü görseniz dahi ben size haber vermeden sakın yerinizden ayrılmayın!" emrini verdi. Müslümanlar, müşrikleri hezimete uğrattı. Vallahi Müşrik kadınların dağa doğru kaçışırken yukarı çektikleri eteklerinden bacakları ile halhallarını gördüm. Abdullah'ın yanında duranlar:
“Ganimet! Ahali, ganimete yetişin! Arkadaşlarınız zafer kazandı, hâlâ ne duruyorsunuz!" diye bağrışınca, Abdullah b. Cübeyr onlara:
“Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) size söylediğini unuttunuz mu?" dedi. Ancak onlar:
“Vallahi yanlarına gidecek ve biz de ganimetten bir şeyler alacağız" karşılığını verdiler ve meydana indiler. Onlar inince de arkadan dolaşıp gelen müşrikleri göremez oldular. Arkadan gelen bu saldırıyla da Müslümanlar hezimete uğradı ve kaçışmaya başladılar. Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) çağrılarına rağmen yanında sadece 12 kişi kalmıştı.
O gün bizden yetmiş kişiyi öldürdüler. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile ashabı daha önce Bedir savaşında 70'i esir 70'i de ölü olmak üzere müşriklerden 140 kişiyi almışlardı. Savaş sonrası Müslümanlar dağa çekilince Ebû Süfyân aşağıdan üç defa:
“Muhammed aranızda mı?" diye seslendi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Müslümanların cevap vermemelerini istedi. Ebû Süfyân ikişer defa:
“İbn Ebî Kuhâfe aranızda mı? İbnu'l-Hattâb aranızda mı?" diye seslendi. Ancak cevap gelmeyince arkadaşlarına dönüp:
“Bu sorduklarım ölmüşler. Onlardan istediğinizi aldınız!" dedi. Bunun üzerine Ömer dayanamadı ve:
“Vallahi yalan söyledin ey Allah düşmanı! Sorduğun kişilerin hepsi de hayatta! Seni hüsrana uğratacak kişiler hâlâ yaşıyor!" diye seslendi.
Ebû Süfyân:
“Bu gün, Bedir gününün karşılığıdır! Savaş da bir lehte bir aleyhte olur. Ölülerinizin uzuvlarının kesildiğini, onlara müsle yapıldığını göreceksiniz! Ben bunu emretmiş değilim, ama yapılmasına da üzülmedim" diye seslendi ve:
“Hübel uludur! Hübel uludur!" demeye başladı. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Müslümanlara:
“Ona cevap vermeyecek misiniz?" buyurunca, Müslümanlar:
“Yâ Resûlallah! Ona nasıl bir cevap verelim?" dediler. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“«Yüce Allah daha yüce ve daha uludur!» deyin!" buyurdu. Ebû Süfyân:
“Bizim Uzza'mız var! Sizin ise bir Uzza'nız yok!" deyince, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Müslümanlara:
“Ona cevap vermeyecek misiniz?" buyurdu. Müslümanlar:
“Yâ Resûlallah! Ona nasıl bir cevap verelim?" dediklerinde, Allah Resûlü:
“«Yüce Allah bizim mevlâmızdır! Oysa sizin bir mevlanız yoktur!» deyin" buyurdu.
Beyhakî, Delâil'de Câbir'den bildirir: Uhud savaşında hezimete uğrayan Müslümanlar kaçışmaya başlayınca Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanında Ensâr'dan 11 kişi ile Talha b. Ubeydillah dışında kimseler kalmadı. Onlar da dağa doğru tırmanırken müşrikler arkalarından yetişti. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Bunları savacak kimse yok mu?" diye sorunca, Talha:
“Yâ Resûlallah! Ben savarım!" dedi. Ancak Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Sen yerinde kal!" buyurdu. Bunun üzerine Ensâr'dan bir adam:
“Yâ Resûlallah! Ben savarım!" dedi ve dönüp gelenlerle çarpışmaya başladı. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile yanındakiler tırmanmaya devam ettiler. Ensarlı öldürülüp müşrikler tekrar onlara yetişince, Allah Resûlü:
“Bunları savacak biri yok mu?" diye sordu. Talha aynı şeyi söyleyince Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) de ona aynı cevabı verdi. Bunun üzerine Ensâr'dan bir adam:
“Yâ Resûlallah! Ben savarım!" dedi ve dönüp gelenlerle çarpışmaya başladı. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile yanındakiler tırmanmaya devam ettiler. Ancak o da öldürülüp müşrikler tekrar onlara yetişti.
Bu şekilde Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) müşrikler ona her yetişmede onları kimin savacağını soruyor, her defasında Talha:
“Yâ Resûlallah! Ben savarım!" diyordu. Ancak Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ona izin vermiyor, Ensâr'dan biri izin isteyince ise ona izin veriyordu. O da çarpışıp diğerleri gibi öldürülüyordu. En sonunda Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanında Talha'dan başka kimse kalmadı. Müşrikler yine onlara yetişince Allah Resûlü:
“Bunları kim savar?" diye sordu. Talha:
“Ben savarım!" deyip öldürülen Ensarlı arkadaşları gibi müşriklerle çarpışmaya başladı. Aldığı bir darbe ile parmakları kesilince:
“Ahh!" diye inledi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Şayet inlemek yerine «Bismillah» deseydin veya Allah'ın adını ansaydın, tüm insanların gözü önünde melekler seni gökyüzüne kaldırırlardı" buyurdu. Sonrasında Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) dağın başında toplanan ashabının yanına vardı.
İbn Cerîr ile İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Abdurrahman b. Avf: (.....) âyetini açıklarken: (.....) ifadesi öldürmek anlamına gelir" demiştir.
Abd b. Humeyd, İbn Abbâs'tan benzerini zikreder.
İbn Cerîr'in Ali vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs, (.....) âyetini:
“Öldürüyordunuz" şeklinde açıklamıştır.
Tastî, Mesâil'de bildirdiğine göre Nâfi' b. el-Ezrak, İbn Abbâs'a: (.....) âyetinin ne anlama geldiğini sorunca, İbn Abbâs:
“Öldürmek anlamına gelir" demiştir. Nafi':
“Peki, Araplar öylesi bir ifadeyi bilir mi ki?" diye sorunca, İbn Abbâs şu karşılığı vermiştir:
“Tabi ki bilirler. Şairin:
"Bizdendir Muhammed'in kılıcını alıp da
Herkesin önünde düşmanları öldüren" dediğini işitmedin mi?"
Taberânî'nin bildirdiğine göre Nâfi' b. el-Ezrak, İbn Abbâs'a: (.....) âyetinin ne anlama geliyor?" diye sorunca, İbn Abbâs:
“Onları öldürüyordunuz, anlamına gelir" demiştir. Nafi':
“Peki, Kur'ân Muhammed'e (sallallahü aleyhi ve sellem) inmeden önce Araplar öylesi bir ifadeyi biliyorlar mıydı?" diye sorunca, İbn Abbâs şu karşılığı vermiştir:
“Tabi ki bilirler. Şair Utbe el- Leysî'nin:
"Parlayan kılıçlarımızla kafataslarmı
Acı elma gibi doğrar öldürürüz" dediğini işitmedin mi?"
İbn Cerîr ile İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İbn Abbâs, (.....) âyetini açıklarken: (.....) ifadesi korkaklık, ödleklik anlamına gelir" demiştir.
İbn Cerîr ile İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Rabî':
“...Ama Allah size arzuladığınız zaferi gösterdikten sonra gevşeyip bu hususta çekiştiniz ve isyan ettiniz..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Âyette bahsedilen olay Uhud savaşında geçmiştir. O savaşta Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Müslümanlara:
“Bu savaşta zafer sizin olacaktır, ancak savaş tam olarak bitmeden de sakın ganimetlerin peşine düşmeyin!" buyurmuştu. Ancak Müslümanlar Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) verdiği bu emri dinlemeyip isyan ettiler, ona verdikleri sözü unutup ganimetlere saldırdılar. Bu şekilde Yüce Allah onların arzu ettiği zaferi kendilerine gösterdikten sonra düşmanları onlara tekrar yönelip hezimete uğrattılar."
Abd b. Humeyd ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Saîd b. Abdirrahman:
“...Ama Allah size arzuladığınız zaferi gösterdikten sonra gevşeyip bu hususta çekiştiniz ve isyan ettiniz..." âyetini açıklarken şöyle demiştir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Uhud savaşında Havvât'ın kardeşi Abdullah'ın komutasında ashabından 50 kişiyi Hâlid b. el-Velid ve başında olduğu süvari birliğini gözetlemekle görevlendirdi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) müşrikleri hezimete uğratınca bu elli kişiden yarısı:
“Gidip Müslümanlara katılalım ki ganimetten payımızı biz de alalım" derken, diğer yarısı:
“Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), kendisi emir verene kadar yerimizden ayrılmamamızı söyledi" dedi. Hâlid b. el-Velîd önemli bir yere konuşlandırılan bu elli kişilik gurubun sayılarının azaldığını görünce de o yönden saldırıya geçip kalanları da öldürdü. Bu konuda Yüce Allah:
“And olsun ki, Allah, size verdiği sözde durdu. Onun izniyle kafirleri öldürüyordunuz, ama Allah size arzuladığınız zaferi gösterdikten sonra gevşeyip bu hususta çekiştiniz ve isyan ettiniz..." buyurdu ve yerlerinden ayrılan o kişileri isyancı olarak niteledi.
İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Berâ b. Âzib:
“...Ama Allah size arzuladığınız şeyi gösterdikten sonra gevşeyip bu hususta çekiştiniz ve isyan ettiniz..." âyetini açıklarken:
“Arzulanan şeyden kasıt, ganimet ve müşriklerin hezimetidir" demiştir.
Abd b. Humeyd ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“...Ama Allah size arzuladığınız şeyi gösterdikten sonra gevşeyip bu hususta çekiştiniz ve isyan ettiniz..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Uhud savaşında Yüce Allah müminlere yardım edip müşrikler hezimete uğratıldı. Hatta müşrik kadınlar kaçışırken büyük küçük demeden develere atlayıp kaçmaya başladılar. Ancak Müslümanlardan bazıları Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) verdiği emri dinlemeyince durum Müslümanların aleyhine döndü."
İbn Cerîr, Dahhâk'tan bildirir: Uhud savaşında Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Müslümanlardan bir guruba:
“Müslümanların arkasını koruyun!" buyurarak onları önemli bir yere konuşlandırdı ve kendisi izin vermediği sürece bu yerden asla ayrılmamaları emrini verdi. Sonrasında Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) meydanda Ebû Süfyân ve birlikleriyle karşılaştı ve onları hezimete uğrattı. Müslümanların arkasını korumak üzere yerleştirilen Müslüman birlik müşriklerin hezimete uğradığını görünce:
“Ganimet! Bitmeden ganimete koşun!" diye bağrışmaya başladı. İçlerinden bazıları da:
“Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) izin vermeden yerimizden ayrılmayız!" deyip mekanı terk etmediler. İşte aralarındaki bu görüş ayrılığı konusunda Yüce Allah:
“...Sizden kimi dünyayı, kimi ahireti istiyordu...'" buyurmuştur. Bu konuda İbn Mes'ûd da:
“Uhud savaşındaki durumu görene kadar hiçbir müslümanın dünya ve nimetlerini istediğini düşünmezdim" derdi.
İbn Cerîr'in İbn Cüreyc vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs şöyle demiştir: Uhud savaşında Yüce Allah müşrikleri hezimete uğratınca tepeye yerleştirilen okçulardan bazıları:
“Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) ve diğer Müslümanlara yetişin de onlar alıp bitirmeden ganimeten bizler de bir şeyler alalım!" dediler. Bazıları da:
“Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bize izin vermeden yerimizden ayrılmayız" dediler. İşte bu konuda Yüce Allah:
“...Sizden kimi dünyayı, kimi ahireti istiyordu..." buyurmuştur.
İbn Cüreyc der ki: İbn Mes'ûd da bu konuda:
“Uhud savaşındaki durumu görene kadar Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabından hiç kimsenin dünya ve nimetlerini istediğini düşünmezdim" derdi.
Ahmed, İbn Ebî Şeybe, İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim, Taberânî, M. el-Evsat'ta ve Beyhakî, Delâil'de sahih bir senedle İbn Mes'ûd'dan bildirir:
“...Sizden kimi dünyayı, kimi ahireti istiyordu..." âyeti nazil olana kadar Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabından hiç kimsenin dünya ve nimetlerini istediğini düşünmezdim.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî): (.....) âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Müslümanlar yerlerinden ayrılıp arkadan gelen müşrik birlikleri artık göremeyince, Bedir savaşında öldürülen müşrik sayısı kadar Müslüman öldürüldü. Bu savaşta Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) amcası (Hamza) da öldürüldü. Allah Resûlü'nün (sallallahü aleyhi ve sellem) ön dişlerinden biri kırıldı, yüzü yaralandı. Müslümanlar:
“Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bize zafer vaad etmemiş miydi?" diye söylenmeye başlayınca, Yüce Allah:
“And olsun ki, Allah, size verdiği sözde durdu. Onun izniyle kafirleri öldürüyordunuz, ama Allah size arzuladığınız zaferi gösterdikten sonra gevşeyip bu hususta çekiştiniz ve isyan ettiniz. Sizden kimi dünyayı, kimi ahireti istiyordu; derken denemek için Allah sizi geri çevirip bozguna uğrattı. And olsun ki O, sizi bağışladı..." âyetini indirdi.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî):
“...And olsun ki O, sizi bağışladı..." âyetini açıklarken şöyle demiştin Yüce Allah bununla:
“Bana isyan etmenize rağmen sizleri bağışladım ve toptan yok edilmenize izin vermedim" demiştir. Affedildikleri belirtilen bu kişiler Resûlullah'la (sallallahü aleyhi ve sellem) birlikte Allah yolunda, Allah düşmanlarına karşı savaştıkları halde Allah'ın öfkesine maruz kalmışlardır. Zira yapmamaları gereken bir şeyi, emre itaat etmeyerek yapmışlardır. Ardından böylesi bir sıkıntıya maruz kalıp itaatsizliğin karşılığını görmüşlerdir. Bu savaşta Müslümanlardan yetmiş kişi öldürüldü. Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) amcası da öldürüldü. Allah Resûlü'nün ön dişlerinden biri kırıldı, yüzü yaralandı. Oysa bugün fasıklar fasıkı olanlar her türlü büyük günaha kalkışır, türlü kötülüğe bulaşır yine de bir şey olmaz diyerek yaptığını önemsemez. Oysa neyin ne olduğunu daha sonra anlayacaktır."
İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İbn Cüreyc:
“...And olsun ki O, sizi bağışladı..." âyetini açıklarken:
“Toptan yok edilmenize izin vermeyerek sizleri affetmiştir" demiştir.
Buhârî, Osmân b. Mevheb'den bildirir: Adamırı biri İbn Ömer'e geldi ve:
“Sana bir şey soracağım ama Kâbe'nin hürmeti aşkına bana doğrusunu söyleyeceksin" dedi ve:
“Uhud savaşı sırasında Osmân'ın kaçtığını biliyorsun değil mi?" diye sordu. İbn Ömer:
“Evet, biliyorum" dedi. Adam:
“Bedir savaşına da katılmadığını biliyorsun değil mi?" diye sorunca, İbn Ömer:
“Evet, biliyorum" dedi. Adam:
“Aynı şekilde Rıdvân Biatı'nda da hazır bulunmadığını biliyorsun değil mi?" diye sorunca, İbn Ömer:
“Evet, biliyorum" dedi. Adam bunları duyduktan sonra tekbîr getirince de İbn Ömer ona şöyle dedi:
“Gel bana sorduğun şeyleri sana tek tek anlatıp açıklayayım. Uhud savaşında kaçması konusunda şehadet ederim ki Yüce Allah onu (ve diğer kaçanları) affetti. Bedir savaşına katılmayışı konusu ise, o zamanlar Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) kızıyla evleydi ve bu hanımı çok hastaydı. Allah Resûlü de ona:
“Burada kalıp ilgilenmen halinde sana Bedir savaşına katılan kişi gibi sevap ve ganimetten payın verilecektir" buyurmuştu. Rıdvân Biatı'nda hazır bulunmayışı konusuna gelince de, Allah Resûlü Mekke'ye birini gönderecekti. Orada bulunanlar içinde Osmân'dan daha değerli biri olsaydı Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) onu gönderirdi. Ancak bu işe Osmân'ı uygun gördü ve onu gönderdi. Rıdvân Biati da Osmân'ın Mekke'ye gidişinden sonra oldu. Hatta biat sırasında Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) sağ elini gösterip:
“Bu, Osmân'ın elidir" dedi ve diğer eline vurdu. Bu şekilde gıyabında onun biatini kabul etti. Şimdi işin gerçeğini öğrenmiş bir şekilde gidebilirisin."
153. Âyetin Tefsiri
"Peygamber arkanızdan sizi çağırırken, kimseye bakmadan kaçıyordunuz. Kaybettiğinize ve başınıza gelene üzülmeyesiniz diye, Allah sizi kederden kedere uğrattı. Allah, işlediklerinizden haberdardır."
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Hasan el-Basrî bu âyeti: (.....) lafzıyla, (.....) ile (.....) harflerini fethalı olarak okudu.
Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Âsim bu âyeti: (.....) lafzıyla, (.....) harfini dammeli, (.....) harfini ise kesreli olarak okudu.
İbn Cerîr, Hârun'dan bildirir: Ubey b. Ka'b'ın kıraatinde bu âyet:
“(Siz vadide kaçıyordunuz)" şeklindedir.
İbn Cerîr ile İbnu'l-Münzir'in İbn Cüreyc vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Kimseye bakmadan kaçıyordunuz..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Uhud'da Müslümanlar kaçışmaya başladılar. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) de arkalarından:
“Ey Allah'ın kulları! Yanıma gelin! Yanıma gelin ey Allah'ın kullan! Geri dönün!" diye sesleniyordu."
İbnu'l-Münzir, Atiyye el-Avfî'den bildirir: Uhud savaşı sırasında Müslümanlar sonradan hezimete uğrayınca dağa doğru kaçışmaya başladılar. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) de arkadan onları geri çağırıyor, meydana inmelerini istiyordu. Yüce Allah bu konuda:
“Peygamber arkanızdan sizi çağırırken, kimseye bakmadan kaçıyordunuz..." buyurmuştur.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî)'ye:
“...Kimseye bakmadan kaçıyordunuz..." âyeti sorulunca şöyle demiştir:
“O zaman Müslümanlar zorlu bir vadide kimselere dönüp bakmadan kaçışmaya başladılar. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) de arkalarından:
“Ey Allah'ın kulları! Yanıma gelin! Yanıma gelin ey Allah'ın kulları!" diye sesleniyordu. Ancak kimseler dönüp bakmıyordu."
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Katâde:
“Peygamber arkanızdan sizi çağırırken, kimseye bakmadan kaçıyordunuz..."' âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Hadise Uhud savaşı sırasında gerçekleşmiştir. Müslümanlar vadide kaçışırken Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de arkalarından: «Ey Allah'ın kulları. Yanıma gelini Yanıma gelin ey Allah'ın kulları!» diye sesleniyordu."
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in Avfî vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Peygamber arkanızdan sizi çağırırken, kimseye bakmadan kaçıyordunuz..." âyetini açıklarken şöyle demiştir: Uhud savaşında Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) geri dönün çağrısından sonra sahabeler döndüler ve:
“Vallahi geri dönüp, bizden öldürdükleri kişilere karşılık onları öldürüp yok edeceğiz!" demeye başladılar. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) de:
“Sakin olsun! Emrime karşı gelip dinlemediğiniz için bunlar başınıza geldi" buyurdu. Bu halde ümitsiz iken müşrikler kılıçlarını çekmiş bir şekilde karşıdan hücuma bir daha geçti. Zaten hezimete uğramanın üzüntüsü içinde iken müşriklerin bir daha saldırıya geçmesi onları başka bir üzüntüye soktu. Yüce Allah bunu:
“...Allah sizi kederden kedere uğrattı..." şeklinde ifade etmiştir. Devamında da:
“...Kaybettiğinize ve başınıza gelene üzülmeyesiniz diye..." buyurmuştur ki burada kaybedilenden kasıt ganimet, başa gelenden kasıt da ölüler ve yaralılardır.
İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre Abdurrahman b. Avf:
“...Allah sizi kederden kedere uğrattı..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Birinci keder hezimetten dolayıdır. İkinci keder de «Muhammed öldürüldü!» haberi içindi ki bu haber Müslümanları hezimete uğramış olmaktan daha fazla kederlendirmiştir."
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“...Allah sizi kederden kedere uğrattı..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Kederden kedere ifadesinden kasıt, kaçıştan sonra ikinci bir kaçıştır. Birinci kaçış Müslümanların, «Muhammed öldürüldü!» haberini duymalarıdır. İkinci kaçış ise müşriklerin geri toparlanıp Müslümanlardan yetmiş kişiyi öldürmeleridir. Sonrasında Müslümanlar Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) yanından ayrılıp dağa doğru çıkmaya başlamışlardır. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) de arkalarından onlara savaş alanına geri dönme çağrısı yapmıştır.'"
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Katâde:
“...Allah sizi kederden kedere uğrattı..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“İlk keder, verilen yaralı ve ölülerdir. İkinci keder ise Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) öldürüldüğü haberini duymalarıdır. Bu haber, verdikleri yaralı ile ölülerden ve kaçırdıkları ganimetlerden dolayı olan üzüntülerini de unutturmuştur. «...Kaybettiğinize ve başınıza gelene üzülmeyesiniz diye...» âyeti da bu anlamdadır."
İbn Cerîr, Rabî'den bu yorumun benzerini zikreder.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, Süddî'den bildirir: O günü Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) kaçan Müslümanları çağırmak üzere peşlerinden gitti. Kayalıklara sığınan Müslümanların yakınına ulaştığı zaman, kayalıkta bulunan Müslümanlardan biri onu düşman kuvvetlerinden biri sanıp vurmak üzere yayına oku yerleştirdi. Allah Resûlü:
“Ben, Allah'ın Resûlüyüm!" diye seslenince, Müslümanlar onun hayatta olduğuna çok sevindiler. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) de ashabının içinde düşmana karşı hâlâ hazır bekleyenlerin bulunmasına çok sevindi. Resûlullah'la (sallallahü aleyhi ve sellem) bir araya gelip onu kaybetmiş olmanın üzüntüsünü üzerlerinden attıktan sonra başlarda kazandıkları zaferi, ellerinden kaçırdıkları ganimetleri ve öldürülen arkadaşları hakkında konuşmaya başladılar. Bu esnada Ebû Süfyân gelip aşağıdan karşılarında durdu. Müslümanlar onu gördüklerinde içinde bulundukları durumu unutup ikinci bir üzüntüye girdiler. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Yanımıza kadar çıkamazlar. Allahım! Buradaki topluluk da öldürülürse sana ibadet eden kimseler kalmaz" buyurdu. Sonrasında ashabına emrederek müşriklerden dağa çıkmaya çalışanları taşlarla geri püskürttüler. Allah bunu:
“...Allah sizi kederden kedere uğrattı..." şeklinde ifade etmiştir. Devamında da:
“...Kaybettiğinize ve başınıza gelene üzülmeyesiniz diye..." buyurmuştur ki burada kaybedilenden kasıt ganimet, başa gelenden kasıt ölülerdir. Zira Ebû Süfyân'ın karşılarında belirmesiyle bunları unutmuşlardır.
İbn Cerîr, Mücâhid'den bildirir:
“Uhud savaşında Müslümanlar arkadaşlarının öldürülmesinden dolayı çok üzüldüler. Yaralı bir şekilde kaçışıp vadiye girdikten sonra Ebû Süfyân ile askerleri gelip vadinin girişinde durdular. Müminler, müşriklerin vadinin içine dalacaklarını ve kendilerini de arkadaşları gibi öldüreceklerini düşündüler. Bundan dolayı onları bir üzüntü kapladı ki öldürülen arkadaşlarına olan üzüntülerini unutturdu. İşte:
“...Allah sizi kederden kedere uğrattı..." buyruğundaki kasıt budur."
154. Âyetin Tefsiri
"Sonra o kederin ardından (Allah) üzerinize içinizden bir kısmını örtüp bürüyen bir güven, bir uyku indirdi. Bîr kısmınız da kendi canlarının kaygısına düşmüştü. Allah'a karşı cahilıye zannı gibi gerçek dışı zanda bulunuyorlar; «Bu işte bizim hiçbir dahlimiz yok» diyorlardı. De ki: «Bütün iş, Allah'ındır.» Onlar sana açıklayamadıklarını içlerinde saklıyorlar ve diyorlar ki: «Bu konuda bizim elimizde bir şey olsaydı, burada öldürülmezdik.» De ki:
“Evlerinizde dahi olsaydınız, üzerlerine öldürülmesi yazılmış bulunanlar mutlaka yatacakları (öldürülecekleri) yerlere çıkıp gideceklerdi. Allah, bunu göğüslerinizdekini denemek, kalplerinizdekini arındırmak için yaptı. Allah, göğüslerin özünü (kalplerde olanı) bilir."
İbn Cerîr, Süddî'den bildirir: Uhud savaşından sonra Müslümanlarla aralarında olan şeylerden sonra müşrikler oradan ayrıldılar. Ayrılırken de bir sonraki yıl Bedir'de tekrar karşılaşmak istediklerini söylediler. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) de:
“Olur!" karşılığını verdi. Ancak Müslümanlar müşriklerin oradan ayrılıp Medine'ye saldırmalarından çekindiler. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) adamın birini peşlerinden gönderdi ve ona:
“Gidip bak, eğer atlarından uzakta yük ve eşyalarının yanında oturuyorlarsa Mekke'ye dönecekler demektir. Ancak yük ve eşyalarından uzakta henüz atlarının üzerinde iseler demek ki Medine'ye saldıracaklar" buyurdu. Müslümanlara da:
“Eğer Medine'ye saldıracaklarsa Allah'a karşı takvalı olup sabretmeniz gerekiyor" buyurdu ve savaş için hazırlıklı olmalarını söyledi. Gönderdiği kişi gidip bakınca müşriklerin telaş içinde yük ve eşyalarıyla uğraştıklarını gördü. Durumu öğrenen Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) yüksek bir sesle müşriklerin Mekke'ye döneceklerini Müslümanlara bildirdi. Müminler bunu Hazret-i Peygamber'den (sallallahü aleyhi ve sellem) işitince inanıp rahatladılar ve Medine'de rahat bir şekilde uykuya daldılar. Ancak münafıklardan bazıları hâlâ müşriklerin Medine'ye saldıracakları endişesini taşıyıp durdu. Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) müşriklerin saldırmayacağı haberini vermesi konusunda Yüce Allah:
“Sonra o kederin ardından (Allah) üzerinize içinizden bir kısmını örtüp bürüyen bir güven, bir uyku indirdi. Bir kısmınız da kendi canlarının kaygısına düşmüştü...'" buyurmuştur.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Abbâs bu âyeti açıklarken şöyle demiştir:
“O günü Yüce Allah Müslümanlara endişelerinden sonra bir uyku gönderip rahatlattı. Zira kişi ancak kendini emniyette hissettiği zaman uykuya dalabilir."
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Taberânî ve Beyhakî, Delâil'de Misver b. Mahreme'den bildirir: Abdurrahman b. Avf'a:
“Sonra o kederin ardından (Allah) üzerinize içinizden bir kısmını örtüp bürüyen bir güven, bir uyku indirdi..." âyetini sorduğumda:
“Uhud savaşı sırasında bizleri bir uyku sarmıştı" dedi.
İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, Buhârî, Tirmizî, Nesâî, İbn Cerîr, İbnu'l- Münzir, İbn Ebî Hâtim, İbn Hibbân, Taberânî, Ebu'ş-Şeyh, İbn Merdûye, Ebû Nuaym, Delâil'de ve Beyhakî'nin Delâil'de Enes'ten bildirdiğine göre Ebû Talhâ şöyle demiştir: Uhud savaşı sırasında mevzilerimizde iken hepimizi bir uyku bastırdı. Uyuyanlardan biri de bendim. Kılıcım elimden düşüyor onu geri alıyordum, bir daha düşüyor bir daha alıyordum. Yüce Allah'ın:
“Sonra o kederin ardından (Allah) üzerinize içinizden bir kısmını örtüp bürüyen bir güven, bir uyku indirdi..." âyeti da bunu dile getirmektedir. Diğer kısım da münafıklardır. Onların da kendilerini düşünmekten başka da bir dertleri yoktu. İnsanlar içinde en ödlek, en korkak ve hak konusunda en kuşkucu olanlar bunlardır. Yüce Allah onlar hakkında:
“...Allah'a karşı cahiliye zannı gibi gerçek dışı zanda bulunuyorlar; "Bu işte bizim hiçbir dahlimiz yok" diyorlardı..." buyurup bu iddialarını yalanlamış, Allah hakkında kuşkucu ve şüpheci olduklarını ifade etmiştir.
İbn Sa'd, İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, Tirmizî, İbn Cerîr, Taberânî, Hâkim, İbn Merdûye, Ebû Nuaym, Delâil'de ve Beyhakî'nin Delâil'de Sâbit vasıtasıyla Enes'ten bildirdiğine göre Ebû Talha şöyle demiştir: Uhud savaşında başımı kaldırıp etrafıma baktığımda herkesin kalkanının altında uyukladığını gördüm. Yüce Allah'ın:
“Sonra o kederin ardından (Allah) üzerinize içinizden bir kısmını örtüp bürüyen bir güven, bir uyku indirdi...'" âyeti da bunu dile getirmektedir.
Tirmizî, İbn Cerîr, Ebu'ş-Şeyh ve Beyhakî'nin Delâil'de bildirdiğine göre Zübeyr b. el-Avvâm:
“Uhud savaşında başımı kaldırıp etrafıma baktığımda herkesin kalkanının altında uyukladığını gördüm" dedi ve:
“Sonra o kederin ardından (Allah) üzerinize içinizden bir kısmını örtüp bürüyen bir güven, bir uyku indirdi..." âyetini okudu.
ibn İshâk, İbn Râhuye, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh, ibn Merdûye, Ebû Nuaym ve Beyhakî, Delâil'de Zübeyr'den bildirir: Uhud savaşında Resûlullah'la (sallallahü aleyhi ve sellem) birlikteyken korku ve endişemiz arttığı bir zamanda Yüce Allah bize bir uyku gönderdi. Bunun ardından başı öne düşüp uyumayan kimse kalmadı. O sırada Muattib b. Kuşeyr'in sesini rüyada gibi duyuyordum. Muattib:
“Savaş konusunda bizim de görüşümüz alınsaydı bugün burada böyle ölümle başbaşa kalmazdık" diyordu. Muattib'in bu sözü üzerine:
“Sonra o kederin ardından (Allah) üzerinize içinizden bir kısmını örtüp bürüyen bir güven, bir uyku indirdi. Bir kısmınız da kendi canlarının kaygısına düşmüştü. Allah'a karşı cahiliye zannı gibi gerçek dışı zanda bulunuyorlar; «Bu işte bizim hiçbir dahlimiz yok» diyorlardı. De ki: «Bütün iş, Allah'ındır.» Onlar sana açıklayamadıklarını içlerinde saklıyorlar ve diyorlar ki:
“Bu konuda bizim elimizde bir şey olsaydı, burada öldürülmezdik..." âyeti nazil oldu.
Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre İbrâhîm(-i Nehaî), Âl-i imrân Sûresi'nin bu âyetini: (.....) lafzıyla okurdu.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Taberânî'nin bildirdiğine göre İbn Mes'ûd bu âyeti açıklarken şöyle demiştir:
“Savaş ortamında uyku Yüce Allah tarafından ihsan edilen bir güvendir. Namaz esnasında uyku ise şeytandandır."
İbn Cerîr ile İbnu'l-Münzir, İbn Cüreyc'den bildirir: Uhud savaşı sırasında münafıklar, münafıkların lideri sayılan Abdullah b. Übey'ye:
“Bugün Hazrecliler öldürüldü" dediklerinde:
“Bu konuda bizim elimizden bir şey gelir mi ki? Ama Allah'a yemin olsun Medine'ye geri döndüğümüzde saygın olanlar (bizler) aşağılık olanları (Müslümanları) şehirden çıkaracaktır!" karşılığını verdi. Bu iddiaya cevaben de:
“Şâyet evlerinizde kalsaydınız dahi ölmeleri takdir edilenler yine kalkıp ölecekleri yerlere giderlerdi" mealindeki âyet nazil oldu.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Katâde ile Rabî':
“...Allah'a karşı cahiliye zannı gibi gerçek dışı zanda bulunuyorlar..." âyetini açıklarken:
“Cahiliye zannından kasıt, şirke dayalı zandır" demişlerdir.
İbn İshâk ve İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'tan bildirir: Uhud savaşı sırasında Muattib:
“Savaş konusunda bizim de görüşümüz alınsaydı, bugün burada böyle ölümle başbaşa kalmazdık" deyince Yüce Allah bu yöndeki sözleri konusunda:
“...Bir kısmınız da kendi canlarının kaygısına düşmüştü. Allah'a karşı cahiliye zannı gibi gerçek dışı zanda bulunuyorlar; «Bu işte bizim hiçbir dahlimiz yok» diyorlardı. De ki: «Bütün iş, Allah'ındır.» Onlar sana açıklayamadıklarını içlerinde saklıyorlar ve diyorlar ki:
“Bu konuda bizim elimizde bir şey olsaydı, burada öldürülmezdik..."" âyetini indirdi.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Rabî':
“...Onlar sana açıklayamadıklarını içlerinde saklıyorlar..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Bunların içlerinde sakladıkları ve açıklayamadıkları şey:
“...Bu konuda bizim elimizde bir şey olsaydı, burada öidürülmezdik..."buyruğuyla ifade edilmiştir."
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî)'ye bu âyet sorulunca şöyle demiştir: Muhammed'in (sallallahü aleyhi ve sellem) ashâbından birçok kişi öldürülünce Abdullah b. Übey'ye gelip:
“Bu konuda ne dersin?" diye sordular. O da:
“Vallahi bu konuda bizim görüşümüz alınmıyor. Şâyet alınsaydı burada bu şekilde ölümlerle baş başa kalmazdık" dedi.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî)'ye:
“...De ki:
“Evlerinizde dahi olsaydınız, üzerlerine öldürülmesi yazılmış bulunanlar mutlaka yatacakları (öldürülecekleri) yerlere çıkıp gideceklerdi..." âyeti sorulunca şöyle dedi:
“Yüce Allah Müslümanların kendi yolunda savaşmalarını emretmiştir. Ancak bu, savaşa katılan herkesin öleceği anlamına gelmez. Sadece ölmesini Yüce Allah'ın takdir ettiği kişiler ölür."
155. Âyetin Tefsiri
"İki topluluğun karşılaştığı gün, içinizden yüz çevirip kaçanları, şeytan ancak yaptıkları bazı hatalardan dolayı yoldan kaydırmak istemişti. Ama yine de Allah onları affetti. Kuşkusuz Allah çok bağışlayandır, halimdir."
İbn Cerîr, Küleyb'den bildirir: Ömer b. el-Hattâb, Cuma günü bir hutbe verdi ve hutbede Âl-i İmrân Sûresi'ni okudu. Hutbe verdiği zaman da bu sûreyi okumayı severdi. Sûreyi okurken:
“İki topluluğun karşılaştığı gün, içinizden yüz çevirip kaçanları..." âyetine geldiği zaman şöyle dedi:
“Uhud savaşında başta müşrikleri hezimete uğratmıştık. Daha sonra olaylar olduğunda dağa çekildim. Dağa da tırmanırken kendimi sıçrayarak koşan bir geyik gibi hissettim. Çıktığımda insanlar:
“Muhammed öldürüldü!" diyorlardı. Ben de:
“Muhammed'in öldüğünü söyleyen birini görürsem öldürürüm!" dedim. Dağda hepimiz bir araya geldikten sonra:
“iki topluluğun karşılaştığı gün, içinizden yüz çevirip kaçanları, şeytan ancak yaptıkları bazı hatalardan dolayı yoldan kaydırmak istemişti. Ama yine de Allah onları affetti. Kuşkusuz Allah çok bağışlayandır, halimdir" âyeti nazil oldu.
İbnu'l-Münzir ile İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Abdurrahman b. Avf:
“İki topluluğun karşılaştığı gün, içinizden yüz çevirip kaçanları..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Yüz çevirip kaçanlar biri Mühacirlerden, ikisi de Ensâr'dan olmak üzere üç kişiydi."
İbn Mende, Ma'rifetu's-Sahâbe'de ve İbn Asâkir'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“İki topluluğun karşılaştığı gün, içinizden yüz çevirip kaçanları..." âyetini açıklarken:
“Bu âyet Osmân, Râfi' b. el-Muallâ ve Hârice b. Zeyd hakkında nazil oldu" demiştir.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İkrime:
“iki topluluğun karşılaştığı gün, içinizden yüz çevirip kaçanları..." âyetini açıklarken:
“Bu âyet Râfi' b. el- Muallâ, Ensâr'dan başka bir adam, Ebû Huzeyfe b. Utbe ve başka biri hakkında nazil oldu" demiştir.
Abd b. Humeyd ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İkrime:
“İki topluluğun karşılaştığı gün, içinizden yüz çevirip kaçanları..." âyetini açıklarken:
“Bu âyet Osmân, Velîd b. Ukbe, Hârice b. Zeyd ve Rifâ'a b. el- Muallâ hakkında nazil oldu" demiştir.
Abd b. Humeyd, İkrime'den bildirir:
“O günü yüz çevirip kaçanlar Osmân b. Affân ve Zurayk oğullarından (Ensarlı iki kardeş olan) Sa'd b. Osmân ile Ukbe b. Osmân'dı."
İbn Cerîr ile İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İbn ishâk:
“İki topluluğun karşılaştığı gün, içinizden yüz çevirip kaçanları..."' âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Kaçanlar filan kişi, Ensarlı ve Zurayk oğullarından iki kardeş olan Sa'd b. Osmân ile Ukbe b. Osmân'dır. Savaş esnasında Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) etrafından kaçan Müslümanlardan bazıları A'vas'ın bu tarafında olan el-Munekkâ'ya kadar ulaştılar. Ukbe b. Osmân ile Sa'd b. Osmân, A'vas yakınında bir dağ olan Cel'ab'a kadar ulaştılar ve orada üç gün boyunca kaldılar. Daha sonra Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına dönmüşlerdir. Döndüklerinde Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) onlara:
“Çok uzağa gitmişsiniz" buyurduğunu söylemişlerdir.
Abd b. Humeyd ile İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Katâde:
“İki topluluğun karşılaştığı gün, içinizden yüz çevirip kaçanları..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Hadise Uhud savaşı sırasında gerçekleşmiştir. Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabından bazıları o günü savaş meydanından ve Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanından kaçmışlardır. Bu da şeytanın yönlendirmesi ve onları korkutmasıyla olmuştur. Ancak sonrasında sizin de okuduğunuz gibi Yüce Allah bu konuda onları mazur görüp affetmiştir."
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr:
“İki topluluğun karşılaştığı gün, içinizden yüz çevirip kaçanları, şeytan ancak yaptıkları bazı hatalardan dolayı yoldan kaydırmak istemişti. Ama yine de Allah onları affetti. Kuşkusuz Allah çok bağışlayandır, halimdir" âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Uhud savaşında Müslümanlardan ve müşriklerden oluşan iki ordu karşı karşıya geldiği zaman Müslümanlar savaş meydanından ve Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanından kaçışmışlar, Allah Resûlü'nün yanında sadece 18 kişi kalmıştır. Âyet, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Sakın yerinizi terk etmeyin!" emrine rağmen Allah Resûlü'nün (sallallahü aleyhi ve sellem) bu emrine karşı gelip yerlerini terk eden okçuların da bunu şeytanın yönlendirmesi ile yaptıklarını ifade etmiştir. Ancak bu hareketlerine rağmen Yüce Allah onları affedip tümden yok edilmelerine izin vermemiştir. Bedir savaşından kaçanları cehennemle tehdit etmesi gibi Uhud savaşından kaçanları tehdit etmeyip onları bağışlamıştır. Bu da tavizsiz bir tavırdan sonra verilen bir ruhsattır."
Ahmed ile İbnu'l-Münzir, Şakîk'den bildirir: Abdurrahman b. Avf, Velîd b. Ukbe ile karşılaşınca, Velîd ona:
“Müminlerin emiri Osmân'a karşı neden bu kadar katısın?" diye sordu. Abdurrahman:
“Ona söyle, Uhud savaşında kaçan ben değildim. Bedir savaşına katılmayan ben değildim. Ömer'in uygulamalarını da bırakan ben değilim" karşılığını verdi. Velîd gidip bunları Osmân'a söyleyince, Osmân da şöyle karşılık verdi:
“Uhud savaşında kaçtığımı söylüyor. Ancak Yüce Allah:
“İki topluluğun karşılaştığı gün, içinizden yüz çevirip kaçanları, şeytan ancak yaptıkları bazı hatalardan dolayı yoldan kaydırmak istemişti. Ama yi ne de Allah onları affetti. Kuşkusuz Allah çok bağışlayandır, halimdir" buyurup beni bağışlamışken kendisi nasıl beni bu konuda ayıplar? Bedir savaşına da katılmadığımı söylüyor. Oysa Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) hasta olan kızı Rukayye'nin yanında kalıp vefatına kadar bakımını yaptım. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) de Bedir'de elde edilen ganimetlerden bana da pay verdi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) de birine ganimetten pay verdiği zaman o kişi savaşa katılmış gibi olur. Ömer'in sünnetini bıraktığımı söylemesine gelince ise, Ömer'in sünnetini uygulamaya ne benim gücüm yeter, ne de onun. Git ve bunları ona anlat."
İbn Ebî Hâtim ve Beyhakî'nin Şuab'da bildirdiğine göre Recâ b. Ebî Seleme:
“Hilim, akıldan daha değerlidir. Zira Yüce Allah kendisini 'Halîm' olarak nitelendirmiştir" dedi.
156–157. Âyetlerin Tefsiri
Bkz. Ayet:158
158. Âyetin Tefsiri
"Ey iman edenleri Kardeşleri sefere veya savaşa çıktığında onlar hakkında, «Onlar bizim yanımızda olsalardı, ölmezlerdi ve öldürölmezlerdi» diyen inkârcılar gibi olmayın. Allah, bunu onların kalplerine bir hasret olarak koydu. Allah, yaşatır ve öldürür. Allah, yaptıklarınızı görmektedir. Eğer Allah yolunda öldürülür ya da ölürseniz, şunu bilin ki, Allah'ın mağfireti ve rahmeti onların topladıkları bütün şeylerden daha hayırlıdır. Andolsun, ölseniz de, öldürülseniz de Allah'ın huzurunda toplanacaksınız."
Firyâbî, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“Ey iman edenler! Kardeşleri sefere veya savaşa çıktığında onlar hakkında, «Onlar bizim yanımızda olsalardı, ölmezlerdi ve öldürülmezlerdi» diyen inkarcılar gibi olmayın...'" âyetini açıklarken:
“Böyle diyenler Abdullah b. Ubey b. Selûl ile münafıklardı" demiştir.
İbn Cerîr ile İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Süddî:
“Ey iman edenler! Kardeşleri sefere veya savaşa çıktığında onlar hakkında, «Onlar bizim yanımızda olsalardı, ölmezlerdi ve öldürülmezlerdi» diyen inkarcılar gibi olmayın..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Böyle diyenler Abdullah b. Ubey ve çevresinde bulunan münafıklardır. Âyette bahsedilen seferden kasıt da ticaret için çıkılan yolculuklardır."
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî):
“...Onlar bizim yanımızda olsalardı, ölmezlerdi ve öldürülmezlerdi..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Bunlar kafirlerin sözleridir. Zira onlardan bir kişi öldüğü zaman: «Şâyet yanımızda olsaydı ölmezdi» derlerdi. Yüce Allah da burada Müslümanlara, böylesi durumlarda kafirler gibi bu tür şeyleri söylememelerini emretmiştir."
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“...Allah, bunu onların kalplerine bir hasret olarak koydu..." âyetini açıklarken:
“Onların bu sözü kendilerine hiçbir fayda sağlamadığı gibi kendilerini daha da üzmektedir" demiştir.
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn İshâk:
“...Allah, bunu onların kalplerine bir hasret olarak koydu. Allah, yaşatır ve öldürür. Allah, yaptıklarınızı görmektedir. Eğer Allah yolunda öldürülür ya da ölürseniz, şunu bilin ki, Allah'ın mağfireti ve rahmeti onların topladıkları bütün şeylerden daha hayırlıdır. Andolsun, ölseniz de öldürülseniz de Allah'ın huzurunda toplanacaksınız" âyetlerini açıklarken şöyle demiştir:
“Yüce Allah, kafirlerin kalplerine, ölülerine yönelik böylesi bir duygu ve düşünceyi Allah'a olan imanlarının azlığı ve zayıflığından dolayı koymuştur. Yaşatan ve öldüren Allah'tır. Kudretiyle dilediği kişilerin ecelini öne alıp, dilediği kişilerin ecelini de erteler. Her insan sonuçta mutlaka ölecektir. Ancak kişinin Allah yolunda ölmesi veya öldürülmesi, ölüm korkusuyla savaştan geri durup mal biriktirmesinden ve biriktirdiği mallardan daha değerlidir. Tabi bunu biliyorlarsa ve Allah'a karşı takvaları varsa. Böylesi bir tavır da kişinin ahiretten yüz çevirip dünyaya yöneldiğini göstermektedir. Son olarak Yüce Allah, ölerek veya öldürülerek herkesin bir şekilde hayatının sona ereceğini ve ölüm sonrasında hekesin Allah'ın huzurunda toplanacağını ifade etmiştir. Onun için dünya hayatı insanı baştan çıkarıp aldatmamalıdır. Cihad ile Yüce Allah'ın emrettiği şeyler uğrunda verilecek çabalar, dünya ve nimetlerinden daha değerli ve kalıcıdır."
Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre A'meş, Kur'ân'da ile (.....) şeklinde geçen ifadelerin tümünde baştaki (.....) harfini kesreli okumuştur.
159. Âyetin Tefsiri
"Allah'ın rahmetinden dolayı, sen onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba ve katı kalbli olsaydın, şüphesiz etrafından dağılır giderlerdi. Onları affet, onlara mağfiret dile, iş hakkında onlara danış, fakat karar verdin mi Allah'a güven, doğrusu Allah güvenenleri sever."
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Katâde:
“Allah'ın rahmetinden dolayı, sen onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba ve katı kalbli olsaydın, şüphesiz etrafından dağılır giderlerdi..."' âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Âyette Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) Yüce Allah'ın merhametiyle insanlara karşı yumuşak davrandığı ifade edilmiş, Yüce Allah'ın onu kabalıktan, sertlikten uzak tuttuğu, müminlere yakın, şefkatli ve merhametli kıldığı dile getirilmiştir. Bize anlatılana göre de Tevrat'ta Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) kaba ve katı olmayan, çarşılarda çığırtkanlık yapmayan, yapılan kötülüğe kötülükle karşılık vermeyen, aksine şahsına yapılan kötülüğü hoş görüp affeden biri şeklinde anlatılmaktadır."
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî)'ye bu âyet sorulunca:
“Burada Yüce Allah, Muhammed'in (sallallahü aleyhi ve sellem) ahlâkını anlatmıştır" demiştir.
İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in İbn Cüreyc vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs: (.....) âyetini:
“Senin yanından dağılıp giderlerdi" şeklinde açıklamıştır.
Hakîm et-Tirmizî ve İbn Adiy'in içinde metrûk biri olan bir senedle Hazret-i Aişe'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Yüce Allah farzları ikâme etmemi emrettiği gibi insanlarla iyi geçinmemi de emretti" buyurmuştur.
Saîd b. Mansûr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Beyhakî'nin Sünen'de bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî):
“...İş hakkında onlara danış..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Yüce Allah aslında Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) onların görüşlerine ihtiyacı olmadığını biliyor, ancak bu yönde sonra dan geleceklere örnek olması bakımından bunu dile getirmiştir."
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Katâde:
“...İş hakkında onlara danış..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Burada Yüce Allah kendisine vahiy indirmesine rağmen Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabına danışmasını söylemiştir. Zira bu hem insanların gönlünü alıp rahatlatır, hem de iş yapacakları zaman Allah'ın rızasını umarak birbirlerine danıştıkları zaman doğru yolu bulmaları daha kolay olur."
İbn Ebî Şeybe, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, Dahhâk'tan bildirir:
“Yüce Allah böylesi bir davranışın değeri ve bereketini bildiği içindir ki Peygamberine (sallallahü aleyhi ve sellem) danışmayı emretmiştir."
Süfyân der ki:
“Bana ulaşana göre başkalarına danışma aklın yarısıdır. Ömer b. el-Hattâb da kadınlara bile danışır, görüşlerini alırdı."
İbn Ebî Şeybe, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, Hasan (-ı Basrî)'den bildirir:
“Bir topluluk işlerini danışarak yaptıkları sürece en doğru yolu bulmuş olurlar."
İbn Adiy ve Beyhakî, Şuab'da hasen bir senedle İbn Abbâs'tan bildirir:
“...İş hakkında onlara danış..." âyeti nazil olduğu zaman Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Yüce Allah'ın ve Resûlünün aslında öylesi bir danışmaya ihtiyacı yoktur, ancak Yüce Allah bunu ümmetime bir rahmet kılmıştır. İçlerinden danışarak iş yapanlar doğruyu bulurlar. Danışmadan iş yapanlar ise yanlış yola girmekten korunamazlar" buyurdu.
Taberânî'nin M. el-Evsat'ta Enes'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“İstihare yapan hüsrana uğramaz, danışan pişman olmaz, tutumlu olan da yoksul düşmez" buyurmuştur.
Hâkim ve Beyhakî'nin Sünen'de bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...İş hakkında onlara danış..." âyetini açıklarken:
“Burada kendileriyle danışılması istenen kişiler Ebû Bekr ile Ömer'dir" demiştir.
Hâkim, Kelbî vasıtasıyla Ebû Sâlih'ten bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Bu âyet (istişare âyeti) Ebû Bekr ile Ömer hakkında nazil oldu" demiştir.
Ahmed'in Abdurrahman b. Ğanm'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), Ebû Bekr ile Ömer'e:
“Bir konuda size danıştığımda bildirdiğiniz ortak görüşe aykırı davranmam" buyurmuştur.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Ebû Hureyre:
“İnsanlar içinde Resûlullah'tan (sallallahü aleyhi ve sellem) daha fazla ashabına danışan biri yoktu" demiştir.
Bezzâr, Ukaylî ve Taberânî ceyyid bir senedle İbn Amr'dan bildirir: Ebû Bekr, Ömer'e:
“Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) savaş konusunda ashabıyla istişare yapardı. Sen de bu konuda istişare yap" şeklinde bir yazı yazdı.
Hâkim'in Hazret-i Ali'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Şayet istişare yapmadan birini yerime halef bırakacak olsaydım İbn Ümmü Abd'i (Abdullah b. Mes'ûd'u) bırakırdım" buyurmuştur.
Saîd b. Mansûr, Buhârî, el-Edebu'l-Müfred'de ve İbnu'l-Münzir'in hasen bir senedle bildirdiğine göre İbn Abbâs bu âyeti:
“(=Bazı işlerde onlarla danış)" lafzıyla okumuştur.
İbn Ebî Hâtim'in İbn Şîrîn vasıtasıyla bildirdiğine göre Abîde:
“...İş hakkında onlara danış..." âyetini açıklarken:
“Bundan kasıt, savaş konularında onlarla istişare yapmadır" demiştir.
İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Katâde:
“...Fakat karar verdin mi Allah'a güven..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Burada Yüce Allah, Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) bir konuda karar aldığı zaman Allah'ın emirleri doğrultusunda ve ona tevekkül ederek bu kararı uygulamaya geçirmesini emretmiştir."
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Câbir b. Zeyd ile Ebû Nehîk bu âyeti:
“(=Ey Muhammed! Sana yapmanı karar kıldığım bir konuda Allah'a tevekkül et)" lafzıyla okumuşlardır.
İbn Merdûye, Hazret-i Âli'den bildirir: Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) bir işe azmetme konusu sorulunca:
“Önce akıllı kişilerle istişare edilmeli, sonra verdikleri karara göre işe başlanmalıdır" buyurdu.
Hâkim, Hubâb b. el-Münzir'den bildirir: Bedir savaşı sırasında Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) iki konuda fikir verdim ve dediklerimi kabul edip uyguladı. İlki, savaş için çıktığımızda askeri karargâhı Bedir'deki suya varmadan kurdu. Ona:
“Yâ Resûlallah! Bunu sana gelen vahye göre mi, yoksa kendi görüşünce mi yaptın?" diye sorduğumda:
“Kendi görüşümce ey Hubâb!" karşılığını verdi. "Ben olsam suyu arkadamda bırakırdım. Sığınmak zorunda kalırsam arkasına sığınırım" dediğimde bu fikrimi kabul etti. İkincisine gelince, Cebrâîl, Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) gelip:
“Dünyada ashabınla birlikte kalmak mı istersin, yoksa Yüce Allah'ın katına çıkıp sana vaad ettiği Cennet nimetlerine kavuşmak mı? İkisinden birini seç" dedi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bu konuda ashabına danışınca:
“Yâ Resûlallah! Burada bizimle kalman bizim için daha iyidir. Zira düşmanlarımızın açıklarını bize söyler, Allah'tan bize yardım diler, sana gelen vahiyleri bize aktarırsın" dediler. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bana:
“Ey Hubâb! Sen neden konuşmuyorsun?" diye sorunca:
“Yâ Resûlallah! Rabbin senin için neyi seçmişse sen de onu seç" dedim. Bu fikrimi de kabul etti." Zehebî:
“Münker bir hadistir" demiştir.
İbn Sa'd, İbn Abbâs'tan bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Bedir savaşı için askeri karargâhını bir yerde kurdu. Hubâb b. el-Münzir:
“Burası karargâh kurulacak bir yer değil. Müşriklere en yakın suyun yanına gidelim. Orada bir havuz yapar, içini su doldurur ondan içeriz. Sonrasında savaşırken diğer kuyuları kapatırız" dedi. Bunun üzerine Cebrâîl Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) geldi ve:
“Hubâb b. el-Münzir'in görüşü isabetli bir görüş" dedi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) de:
“Ey Hubâb! Bize iyi bir fikir verdin" buyurdu ve Hubâb'ın dediği gibi yapıldı.
İbn Sa'd, Yahyâ b. Saîd'den bildirir: Bedir savaşında Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Müslümanlarla istişarede bulundu. Hubâb b. el-Münzir kalktı ve:
“Biz savaşçı bir topluluğuz. Benim görüşüm, biri hariç su kuyularının hepsini kapatalım. Kalan kuyunun yanında da onlarla savaşalım" dedi. Aynı şekilde Kurayza ve Nadîr oğullarıyla yapılan savaşta da müslümanlarla istişarede bulundu. Hubâb b. el-Münzir yine kalkıp:
“Benim görüşüm, iki kabilenin kaleleri arasında karargâhı kuralım. Bu şekilde birbirlerinden haber almalarını engellemiş oluruz" dedi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) de onun bu görüşünü dikkate aldı.
160. Âyetin Tefsiri
"Allah sîze yardım ederse, sîzi yenecek yoktur. Eğer sîzi yardımsız bırakırsa, ondan sonra sîze kim yardım edebilir? Mü'minler, ancak Allah'a tevekkül etsinler."
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn İshâk bu âyeti açıklarken şöyle demiştir:
“Eğer Yüce Allah sana yardım ederse insanlardan hiç kimse seni artık yenemez. Senden yardımını kesenlerin de bu durumda sana bir zararları olmaz. Ancak Yüce Allah yardımını senden keserse bu durumda insanlardan hiç kimse sana yardım edemez. İnsanlar için benim emirlerimi bırakma, aksine benim emirlerimi yerine getirmek için insanları bırak. Müminlerde insanlara değil bana tevekkül etsinler."
161–162. Âyetlerin Tefsiri
Bkz. Ayet:163
163. Âyetin Tefsiri
"Hiçbir peygamberin emanete hıyanet etmesi düşünülemez. Kim hıyanet ederse, kıyamet günü, hıyanet ettiği şeyle birlikte gelir. Sonra da hiçbir haksızlığa uğratılmaksızm herkese kazandığının karşılığı tastamam ödenir. Allah'ın rızasına uyan kimse, Allah'ın gazabına uğrayan ve varacağı yer cehennem olan kimse gibi midir? O, ne kötü varılacak yerdir! Onlar Allah katında derece derecedirler. Allah onların yaptıklarını görmektedir."
Abd b. Humeyd, Ebû Dâvud, Tirmizî, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, Miksam vasıtasıyla İbn Abbâs'tan bildirir:
“Hiçbir peygamberin emanete hıyanet etmesi düşünülemez...'" âyeti, Bedir savaşında kaybolan kadife bir kumaş hakkında nazil olmuştur. Bazıları:
“Belki Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) almıştır" deyince:
“Hiçbir peygamberin emanete hıyanet etmesi düşünülemez. Kim hıyanet ederse, kıyamet günü, hıyanet ettiği şeyle birlikte gelir. Sonra da hiçbir haksızlığa uğratılmaksızın herkese kazandığının karşılığı tastamam ödenir"' âyeti nazil oldu.
İbn Merdûye, Mücâhid vasıtasıyla İbn Abbâs'tan bildirir:
“Münafıklar çalınan bir şey konusunda Resûlullah'ı (sallallahü aleyhi ve sellem) suçlayınca:
“Hiçbir peygamberin emanete hıyanet etmesi düşünülemez..." âyeti nazil oldu."
İbn Cerîr, A'meş'ten bildirir: İbn Mes'ûd bu âyeti: (.....) (=Hiçbir peygambere ihanet edilemez) şeklinde okurdu. Bunun üzerine İbn Abbâs şöyle demiştir:
“Aksine edilir, hatta öldürülür. Bu âyet kaybolan kadife bir kumaş hakkında nazil olmuştur. Bazıları:
“Bedir savaşında onu Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) almıştı " deyince:
“Hiçbir peygamberin emanete hıyanet etmesi düşünülemez..." âyeti nazil oldu."
Abd b. Humeyd ile İbn Cerîr, Saîd b. Cübeyr'den bildirir:
“Hiçbir peygamberin emanete hıyanet etmesi düşünülemez..." âyeti, Bedir savaşında ganimet mallarından olan ve kaybolan kırmızı kadife bir kumaş parçası konusunda nazil olmuştur."
Taberânî ceyyid bir senedie İbn Abbâs'tan bildirin "Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bir ordu gönderdi, ancak ordu ancak bir zafer elde edemeden geri döndü. Daha sonra bir ordu daha gönderdi. Dönüşte ganimet mallan içinden altından bir geyik başı kaybolunca:
“Hiçbir peygamberin emanete hıyanet etmesi düşünülemez..." âyeti nazil oldu."
Bezzâr ile İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Hiçbir peygamberin emanete hıyanet etmesi düşünülemez..." âyetini:
“Bir peygamber ashabı tarafından ihanetle suçlanamaz" şeklinde açıklamıştır.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve Taberânî'nin İkrime'den bildirdiğine göre İbn Abbâs şöyle demiştir. "Bedir savaşı sonrası müşriklerden elde edilen ganimetler arasında olan kırmızı renkli kadife bir kumaş kayboldu. Bazıları:
“Belki onu Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) almıştır" deyince, "Hiçbir peygamberin emanete hıyanet etmesi düşünülemez..."âyeti nazil oldu."
Ravi Husayf der ki: Saîd b. Cübeyr'e:
“Bu âyet, (.....) (=Hiçbir peygambere ihanet edilemez) şeklinde mi okunuyor?" diye sorduğumda şu karşılığı verdi:
“Hayır! İhanet etmesi düşünülemez anlamına gelecek şekilde (.....) lafzıyla okunur. Zira vallahi bazı peygamberlere ihanet edilmiş, hatta bazıları öldürülmüştür."
Abd b. Humeyd ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İbn Abbâs bu âyeti "(Hiçbir peygamberin emanete hıyanet etmesi düşünülemez)" lafzıyla okumuştur.
Abd b. Humeyd de Ebû Abdirrahman es-Sülemî, Ebû Recâ, Mücâhid ve İkrime'den benzerini zikreder.
Hâkim, İbn Abbâs'tan bildirir:
“Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bu âyeti:
“(Hiçbir peygamberin emanete hıyanet etmesi düşünülemez)" lafzıyla okudu."
İbn Menî', Müsned'de Ebû Abdirrahman'dan bildirir: İbn Abbâs'a:
“İbn Mes'ûd bu âyeti, "(=Hiçbir peygambere ihanet edilemez) şeklinde okuyor" dediğimde şu karşılığı verdi:
“Peygambere ihanet edilirdi, hatta öldürülürdü. Âyet, ihanet etmesi düşünülemez anlamına gelecek şekilde (.....) lafzıyla okunur. Zira Yüce Allah ihanet eden birini peygamber kılacak değildir."
İbn Cerîr ile İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Hiçbir peygamberin emanete hıyanet etmesi düşünülemez..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Burada ihanetten kasıt, ganimeti patlaştırırken Müslümanlardan bazılarına pay verip bazılarına haksızlık yapıp vermemesidir. Âyet, bu konuda onun adaletli olmasını, Yüce Allah'ın emri ve hükmü doğrultusunda paylaşımı yapmasını söylemiştir. Burada, Yüce Allah, ashabına ihanet eden birini peygamber yapacak değildir ki böyle yaparsa ashabı da bu konuda onu örnek alacaklardır, denilmiştir."
İbn Ebî Şeybe ile İbn Cerîr, Seleme b. Nubayt vasıtasıyla Dahhâk'tan bildirir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) çıktığı bir savaşta bir öncü birlik gönderdi. Kendisi de yaptığı savaşta ganimet elde etti. Ganimeti Müslümanlar arasında paylaştırıp öncü birliğe bir şey ayırmadı. Öncü birlik döndüğünde:
“Ganimeti paylaştırdı, ancak bize bir şey vermedi" demeye başladılar. Bunun üzerine, "Hiçbir peygamberin emanete hıyanet etmesi düşünülemez..." âyeti nazil oldu.
İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Hiçbir peygamberin emanete hıyanet etmesi düşünülemez..." âyetini açıklarken:
“Ganimeti paylaştırırken bazılarına verip bazılarına vermemesidir" demiştir.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mücâhid: (.....) âyetini:
“Hiçbir peygamberin emanete hıyanet etmesi düşünülemez" şeklinde açıklamıştır.
Saîd b. Mansûr, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Hasan (-ı Basrî) bu âyeti, (.....) (=Hiçbir peygambere ihanet edilemez) şeklinde okumuştur.
Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Katâde ile Rabî' bu âyeti, (.....) (=Hiçbir peygambere ihanet edilemez) şeklinde okumuş ve şöyle açıklamışlardır:
“Bir peygambere, çevresindeki ashabı ihanet edemez. Bize bildirilene göre bu âyet Bedir savaşında, ashâbdan bazılarının ganimet konusunda ihanet etmesi üzerine nazil olmuştur."
Taberânî ve Hatîb, Târih'de Mücâhid'den bildirir: İbn Abbâs bu âyeti, hiçbir peygambere ihanet edilemez anlamına gelecek şekilde (.....) lafzıyla okuyanların bu kıraatlerini kabul etmez ve şöyle derdi:
“Bir peygambere nasıl ihanet edilemez? Oysa ihanet bir yana öldürülenler de olmuştur. Yüce Allah:
“...Haksız yere peygamberleri öldürüyorlardı..."buyurmuştur. Halbuki münafıklar ganimet konusunda Hazret-i Peygamber'i (sallallahü aleyhi ve sellem) ihanetle itham edince:
“Hiçbir peygamberin emanete hıyanet etmesi düşünülemez..." âyeti nazil olmuştur."
Abdurrezzâk, Musannef’te, İbn Ebî Şeybe ve Hâkim, Zeyd b. Hâlid el- Cühenî'den bildirir: Huneyn savaşı sırasında Müslümanlardan biri vefat etti.
Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) gelip namazını kıldırmasını istediklerinde:
“Namazını siz kılın" buyurdu. Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) verdiği bu karşılık karşısında Müslümanların yüzünün rengi değişti. Bunu gören Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Arkadaşınız Yüce Allah yolunda iken hıyanette bulundu" buyurdu. Adamın eşyalarını aradığımızda da Yahudilerden elde edilen ganimetten alınmış iki dirhem değerinde boncuklar bulduk.'
Hâkim, Abdullah b. Amr'dan bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ganimet elde edildiği zaman Bilâl bir çağrı yapar herkes de elindeki ganimeti getirirdi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bu ganimetlerde humusu (beştebiri) ayırdıktan sonra kalanı Müslümanlar arasında paylaştırırdı. Yine böylesi bir ganimet paylaşımından sonra adamın biri kıldan yapılmış bir yular getirdi ve:
“Yâ Resûlallah! Bu da ganimet olarak ele geçirdiklerimizden biriydi" dedi. Allah Resûlü adama üç defa:
“Bilâl'in çağrısını işittin mi?" diye sorunca, adam:
“Evet, işittim" dedi. Allah Resûlü:
“Peki çağrıyı duyduğunda neden bunu getirmedin?" diye sorunca, adam:
“Yâ Resûlallah! Bundan dolayı özür dilerim" dedi. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Kıyamet gününde bu yuları huzura sen getir. Ben senden bunu kabul edip alamam" buyurdu.
İbn Ebî Şeybe ve Hâkim, Sâlih b. Muhammed b. Zâide'den bildirir: Mesleme, Rum topraklarına savaşa çıktı. Savaş sonrası elde edilen ganimetlerde hıyanet eden biri getirilince durumunu Sâlim'e sordu. Sâlim şu karşılığı verdi:
“Babam'ın Ömer'den naklen bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): «Ganimet malından çalan birini görürseniz eşyalarını yakıp onu dövün» buyurmuştur." Adamın, yakmak için topladığımız eşyaları içinde bir Mushaf bulduk. Ne yapılması gerektiği Sâlim'e sorulduğunda:
“Satın ve parasını sadaka olarak verin" dedi.
Abdurrezzâk, Musannef’te Abdullah b. Şakîk'ten bildirir: Bizzat şahit olan birinin bana anlattığına göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Vâdi'l-Kurâ'da iken adamın biri yanına geldi ve:
“Azatlın olan filan kişi şehit düştü" dedi.
Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Aksine şimdi, Allah ve Resûlü'ne ihanet edip çaldığı aba içinde ateşe doğru sürükleniyor" karşılığını verdi.
İbn Ebî Şeybe, İbn Ömer'den bildirir: Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yüküyle ilgilenen Kirkire adında bir adam vardı ve öldü. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) de onun için:
“O, Cehennemdedir" buyurdu. Gidip ona baktıklarında üzerinde ganimet mallarından çaldığı bir aba buldular.
İbn Ebî Şeybe, Enes b. Mâlik'ten bildirir: Allah Resûlü'ne (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Yâ Resûlallah! Azatlın olan filan kişi şehit düştü" dediklerinde:
“Hayır, şehit düşmedi, zira üzerinde ganimet mallarından çaldığı bir aba gördüm" karşılığını verdi.
İbn Ebî Şeybe, Ebû Hureyre'den bildirir: Rifâ'a, Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) bir köle hediye etti. Allah Resûlü Hayber'e giderken bu köleyi de yanında götürdü. İkindi ile akşam arasında konakladıklarında kör bir ok gelip bu köleyi öldürdü. Ona:
“Cennet sana kutlu olsun" dediğimizde, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Nefsim elinde olana yemin olsun ki Müslümanların ganimetinden çaldığı o hırka ateş olup üzerinde yanmaktadır" buyurdu. Ensâr'dan bir adam:
“Yâ Resûlallah! Ben de o günü iki ip almış, ganimet mallarına katmamıştım" deyince, Allah Resûlü:
“O iki ip kadarı senden kesilip Cehennem ateşinde yanacaktır" buyurdu.
İbn Ebî Şeybe, Amr b. Sâlim'den bildirir:
“Arkadaşlarımızın dediğine göre ganimet mallarından bir şey çalanın cezası, çadırı ve eşyalarının yakılmasıdır."
Taberânî'nin Kesîr b. Abdillah'tan, onun babasından, onun da dedesinden bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Ganimet mallarından gizlice aşırma ve çalma olmaz! Yüce Allah:
“...Kim hıyanet ederse, kıyamet günü, hıyanet ettiği şeyle birlikte gelir..." buyurur."
Tirmizî, Muâz b. Cebel'den bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) beni Yemen'e vali olarak gönderdi. Yola çıktıktan sonra haber yollayıp geri çağırttı. Geldiğimde bana şöyle buyurdu:
“Seni neden geri çağırttım biliyor musun ? Benim iznim olmadan kimseden bir şey alma, zira bu hiyanete girer. Yüce Allah da:
“...Kim hıyanet ederse, kıyamet günü, hıyanet ettiği şeyle birlikte gelir..." buyurur. İşte bunun için seni geri çağırttım. Şimdi görevinin başına dönebilirsin."
Abdurrezzâk, Musannef’te, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir, Katâde'den bildirir: Bize bildirilene göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ganimet elde ettiği zaman münadisini gönderip şöyle seslenmesini emrederdi:
“Dikkat edin de kimse ganimet mallarından bir iğne dahi çalmasın! Sakın kıyamet gününde birinizi dünyada iken ganimet mallarından çaldığı bir deveyi boynunda böğürerek taşırken görmeyeyim! Sakın kıyamet gününde birinizi dünyada iken ganimet mallarından çaldığı bir atı boynunda kişneyerek taşırken görmeyeyim! Sakın kıyamet gününde birinizi dünyada iken ganimet mallarından çaldığı bir koyunu boynunda meleyerek taşırken görmeyeyim!" Bu çağrıyı da birkaç defa tekrarlatırdı. Yine bize bildirilene göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ganimet malları konusunda ihanetten sakının! Zira böylesi bir şey kişi için utanç, rezillik ve ateştir" buyurmuştur.
İbn Ebî Şeybe, Ahmed, Buhârî, Müslim, İbn Cerîr ve Beyhakî, Şuab'da Ebû Hureyre'den bildirir: Bir gün Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) kalkıp bir konuşma yaptı. Konuşmasında ganimet malları konusunda yapılan ihanetten, böylesi bir ihanetin ne kadar tehlikeli ve büyük bir günah olduğundan bahsetti. Sonra şöyle buyurdu:
“Sakın kıyamet gününde birinizi boynunda böğüren bir deveyi taşırken ve: «Yâ Resûlallah! Bana yardım et!» derken görmeyeyim! Çünkü o zaman ona: «Ben zamanında sana tebliğimi yapmıştım. Artık Allah'a karşı sana herhangi bir faydam dokunamaz» diyeceğim. Sakın kıyamet gününde birinizi boynunda kişneyen bir atı taşırken ve: «Yâ Resûlallah! Bana yardım et!» derken görmeyeyim! Çünkü o zaman ona: «Ben zamanında sana tebliğimi yapmıştım. Artık Allah'a karşı sana herhangi bir faydam dokunamaz» diyeceğim. Sakın kıyamet gününde birinizi boynunda dalgalanan giysiler taşırken ve: «Yâ Resûlallah! Bana yardım et!» derken görmeyeyim! Çünkü o zaman ona: «Ben zamanında sana tebliğimi yapmıştım. Artık Allah'a karşı sana herhangi bir faydam dokunamaz» diyeceğim. Sakın kıyamet gününde birinizi boynunda altın ile gümüşü taşırken ve: «Yâ Resûlallah! Bana yardım et!» derken görmeyeyim! Çünkü o zaman ona: «Ben zamanında sana tebliğimi yapmıştım. Artık Allah'a karşı sana herhangi bir faydam dokunamaz» diyeceğim. "
Hennâd ile İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre adamın biri Ebû Hureyre'ye:
“Yüce Allah'ın:
“...Kim hıyanet ederse, kıyamet günü, hıyanet ettiği şeyle birlikte gelir..." âyetini biliyorsun. Ancak biri bin dirhem veya ikibin dirhem çalar ve kıyamet gününde huzura çıkarken bunları taşıyabilir. Peki, yüz veya ikiyüz deve çalan kimse huzura çıkarken bunları nasıl taşıyacak?" diye sorunca, Ebû Hureyre şu karşılığı verdi:
“Her bir dişi Uhud dağı kadar, her bir baldırı Verikân dağı kadar, her bir bacağı Beydâ dağı kadar, kalçası da Rebeze ile Medine arası kadar olan bir kişi sence bunları taşıyamaz mı?"
İbn Ebî Hâtim, İbn Merdûye ve Beyhakî'nin Şuab'da Büreyde'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Yedi deve ağırlığında bir taş Cehenneme atıldığı zaman dibe ancak yetmiş sene sonra ulaşır. Bu şekilde kişinin ihanet ederek aldığı mal bu taşla birlikte atılır. Sonra onu alan kişinin bu malı getirmesi istenir. İşte:
“...Kim hıyanet ederse, kıyamet günü, hıyanet ettiği şeyle birlikte gelir..." âyeti da bunu anlatmaktadır,"
İbn Ebî Şeybe, Ahmed, Müslim ve Ebû Dâvud'un Adiy b. Amîre el- Kindî'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ey insanlar! Her kim bizim için bir görevde bulunur da bir iğneyi dahi bizden gizleyip alırsa ihanet etmiş olur" buyurmuştur. Başka bir lafızda:
“...İhanet yapmış olur ve kıyamet gününde huzura aldığı şeyle birlikte çıkar" şeklinde geçer.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Abdullah b. Üneys ile Hazret-iÖmer bir gün sadaka konusunu müzakere ettiler. Ömer ona:
“Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) zekat konusunda yapılan ihaneti zikredip:
“Zekat malından bir deve veya bir koyun çalan kişi, kıyamet gününde huzura bu çaldığını taşıyarak çıkar" buyurduğunu işitmedin mi?" deyince, Abdullah b. Üneys:
“Evet, işittim" karşılığını verdi.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr:
“...Kim hıyanet ederse, kıyamet günü, hıyanet ettiği şeyle birlikte gelir..." âyetini açıklarken:
“Yani ihanet ederek çaldığı malı kıyamet gününde boynunda taşıyarak gelir" demiştir.
Ahmed ve İbn Ebî Dâvud, el-Mesâhif de Humeyr b. Mâlik'ten bildirir: Mushafların nüshalar halinde çıkarılması (çoğaltılma) işine girişilip eldeki mushafların toplanması emri verildiği zaman İbn Mes'ûd:
“Elindeki mushafı vermeyip yanında tutmak isteyen bunu yapsın. Zira kişi bu şekilde aldığı bir şeyle kıyamet gününde huzura çıkar. Kıyamet gününde de kişinin bu şekilde getirebileceği en güzel şey mushaftır" dedi.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr:
“Allah'ın rızasına uyan kimse, Allah'ın gazabına uğrayan ve varacağı yer cehennem olan kimse gibi midir? O, ne kötü varılacak yerdir! Onlar Allah katında derece derecedirler. Allah onların yaptıklarını görmektedir" âyetlerini açıklarken şöyle demiştir:
“Allah'ın rızasını gözeterek ganimet malından bir şey çalmayan kişi bu ihaneti yaparak Allah'ın gazabına uğrayan kişiyle bir değildir.
Sonrasında Yüce Allah hıyanet edip ganimet malından bir şey çalan kişinin sonunun Cehennem olduğunu ifade etmiştir. Sonrasında böylesi bir ihanete bulaşmayan kişilerin de sonunun ne olacağını zikretmiş ve bunların Allah katında faziletlere nail olacakları bildirilmiştir. En sonunda da Yüce Allah, insanlar içinde kimlerin böylesi bir hıyanete kalkıştığı kimlerin ise uzak durduğunu görüp bildiğini ifade etmiştir.'"
Abdurrezzâk, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Dahhâk:
“Allah'ın rızasına uyan kimse, Allah'ın gazabına uğrayan ve varacağı yer cehennem olan kimse gibi midir?"' âyetini açıklarken:
“Ganimette hıyanet eden kişi ile etmeyen kişi bir midir?" demiştir.
İbnu'l-Münzir ile İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Cüreyc:
“Allah'ın rızasına uyan kimse, Allah'ın gazabına uğrayan ve varacağı yer cehennem olan kimse gibi midir?" âyetini açıklarken:
“Yüce Allah'ın emrettiği şekilde ganimetteki humusu veren kişi ile Yüce Allah'ın öfkesi ve gazabına uğrayan kişinin durumu bir midir?" demiştir.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“Allah'ın rızasına uyan kimse..." âyetini açıklarken:
“Ganimetten humusu ödeyen kimsedir" demiştir.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî):
“Allah'ın rızasına uyan kimse..." âyetini açıklarken:
“Kişinin kendisine helal olan şeyi alması haram olan bir şeyi almasından daha hayırlıdır. Bu durum hem ganimetteki hıyanetlerde, hem de diğer tüm haksızlıklarda geçerlidir" demiştir.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in Avfî vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Onlar Allah katında derece derecedirler...'" âyetini açıklarken:
“Amellerine göre derecelendirilirler" demiştir.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“Onlar Allah katında derece derecedirler..." âyetini açıklarken:
“Onların Allah katında üstün dereceleri vardır, demekle aynı anlamdadır" demiştir.
İbn Cerîr ile İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Süddî:
“Onlar Allah katında derece derecedirler..." âyetini açıklarken:
“Onların Allah katında üstün dereceleri vardır" demiştir.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî)'ye, "Onlar Allah katında derece derecedirler..." âyetinin manası sorulunca:
“Allah katında insanların iyi veya kötü amellerine göre dereceleri olacaktır" demiştir.
İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Dahhâk:
“Onlar Allah katında derece derecedirler..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Bunlar Cennet ahalisidir ve Cennette kat kat otururlar. Üstte oturan kişi altta oturan kişiyi görüp kendi derecesinin üstünlüğünü görür. Ancak altta olan üstte olanı görmez ve bu şekilde kimsenin kendisinden üstün olduğunu düşünmez."
164. Âyetin Tefsiri
"Andolsun, Allah, mü'minlere kendi içlerinden; onlara âyetlerini okuyan, onları arıtıp tertemiz yapan, onlara kitab ve hikmeti öğreten bir peygamber göndermekle büyük bir lütufta bulunmuştur. Oysa onlar, daha önce apaçık bîr sapıklık içinde idiler."
İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Beyhakî'nin Şuab'da bildirdiğine göre Hazret-i Âişe:
“Andolsun, Allah, mü'minlere kendi içlerinden... bir peygamber göndermekle büyük bir lütufta bulunmuştur..." âyetini açıklarken:
“Böylesi bir lütuf Araplara has bir şeydi" demiştir.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Katâde bu âyeti açıklarken şöyle demiştir:
“İçlerinden bir peygamber gönderilmesi, kendilerinden herhangi bir istek ve talep olmadan bu ümmete verilen büyük bir lütuftur. Yüce Allah, kendisini, ümmeti karanlıklardan aydınlığa çıkaran, doğru yola ileten bir rahmet peygamberi kılmıştır. Yüce Allah, onu bilmeyen bir kavme gönderip bilmeleri gerekenleri öğretti. Ahlaktan nasibi olmayan bir kavme gönderdi, onları edepli ve ahlâklı kıldı."
165–167. Âyetlerin Tefsiri
Bkz. Ayet:168
168. Âyetin Tefsiri
"Başkalarını İki misline uğrattığınız bir musibete kendiniz uğrayınca mı: «Bu nereden?» dersiniz. De ki: «O» kendi tarafınızdandır.» Doğrusu Allah her şeye Kadir'dir. İki birliğin karşılaştığı gön sizin başınıza gelenler, ancak Allah'ın dilemesiyle olmuştur ki, bu da, müminleri ayırdetmesı ve münafıkları ortaya çıkarması için idî. Bunlara: «Gelin, Allah yolunda çarpışın,- ya da savunma yapın» denildiği zaman, «Savaşmayı bilseydik, elbette sizin peşinizden gelirdik» dediler. Onlar o gün, imandan çok, kâfirliğe yakın idiler. Ağızlarıyla, kalplerinde olmayanı söylüyorlardı. Halbuki Allah, onların içlerinde gizlediklerini daha iyi bilir. Onlar oturup, kardeşleri için: «Bize itaat etselerdi öldürülmezlerdı» dediler. De ki:
“Eğer doğru sözlü iseniz, ölümü kendinizden savın."
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Başkalarını iki misline uğrattığınız bir musibete kendiniz uğrayınca mı: «Bu nereden?» dersiniz...'" âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Uhud savaşında müşriklerin size verdiği zararın iki katını sizler Bedir savaşında onlara vermiştiniz, anlamındadır."
İbn Cerîr, İkrime'den bildirir: Bedir savaşında Müslümanlar, müşriklerden yetmiş kişiyi öldürmüş yetmiş kişiyi de esir almıştı. Uhud savaşında ise müşrikler, Müslümanlardan yetmiş kişiyi öldürmüşlerdir. İşte:
“Başkalarını iki misline uğrattığınız bir musibete kendiniz uğrayınca mı: «Bu nereden?» dersiniz..." âyeti bunu ifade etmektedir. Müslümanların:
“Bizler müslümanız ve Allah için öfkelenip savaşıyoruz onlar ise müşrikler. Neden böylesi bir şeye maruz kaldık" şeklindeki söylenmelerine karşılık da Yüce Allah:
“...De ki:
“O, kendi tarafınızdandır..." şeklinde cevap vermiş ve böylesi bir sonucun Peygamberin kendilerine verdiği emri yerine getirmeyip ona isyan etmeleri dolayısıyla gerçekleştiğini dile getirmiştir.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Hasan (-ı Basrî) bu âyeti açıklarken şöyle demiştir: Müslümanlar Uhud savaşında kendilerinden bu kadar kişinin öldürüldüğünü görünce:
“Neden öyle bir şey oldu? Kafirler bizden bu kadar kişiyi nasıl öldürebilirler?" demeye başladılar. Yüce Allah onların böyle söylendiklerini görünce:
“Bunlar Bedir savaşında müşriklerden aldığınız yetmiş esire karşılıktır" cevabını vermiştir. Yüce Allah böylesi bir şeyle Bedir'de esir almalarının karşılığını vermiş ve ahirette bundan dolayı sorumlu tutulmamaları için cezalarını dünyada iken vermiştir.
İbn Ebî Şeybe, Tirmizî, Nesâî, İbn Cerîr ve İbn Merdûye, Hazret-i Ali'den bildirir: Cebrâîl, Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) geldi ve şöyle dedi:
“Ey Muhammed! Ashabının esir alma konusunu Yüce Allah pek de hoş karşılamadı. Yüce Allah, esirler konusunda ashabının iki şeyden birini tercih etmelerini emrediyor. Ya aldığınız esirlerin boynunu vurup öldürün veya diğer bir savaşa Müslümanlardan o kadar kişinin öldürülmesine karşılık fidye alarak onları serbest bırakın." Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Müslümanları toplayıp bu konuyu onlara açtı. Onlar da:
“Yâ Resûlallah! Bunlar sonuçta bizim aşiretimiz ve kardeşlerimizdir. Şâyet fidye karşılığında onları bırakırsak aldığımız fidyeyle düşmanlarımıza karşı daha da güçlü oluruz. Aldığımız esir kadarı da bizden şehit olsun. Şehit olmak ve şehit vermek bizim istemeyeceğimiz bir şey değil" karşılığını verdiler. Daha sonra yapılan Uhud savaşında da Müslümanlardan Bedir'de aldıkları esir sayısı kadarı yani yetmiş kişi şehit düştü.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Hasan (-ı Basrî) ile İbn Cüreyc:
“...De ki:
“O, kendi tarafınızdandır..." âyetini açıklarken şöyle demişlerdir: Uhud savaşında Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) kendilerine:
“Yerinizden ayrılıp yanımıza gelmeyin!" emrini verdiği halde bu emre uymayıp karşı gelmelerinin cezasıdır.
İbnu'l-Münzir'in İbn Cüreyc vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Bu nereden, dersiniz..." âyetini açıklarken şöyle demiştir: Müslümanlar:
“Bizler müslümanız ve Allah için öfkelenip savaşıyoruz onlar ise müşrik. Neden böylesi bir şeye maruz kaldık" şeklindeki söylenmelerine karşılık Yüce Allah:
“...De ki:
“O, kendi tarafınızdandır..." şeklinde cevap vermiş, Uhud savaşında Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) kendilerine:
“Yerinizden ayrılıp yanımıza gelmeyin!" emrini verdiği halde bu emre uymayıp karşı gelmelerinin cezası olduğunu ifade etmiştir.
Abd b. Humeyd ile İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Katâde:
“Başkalarını iki misline uğrattığınız bir musibete kendiniz uğrayınca mı: «Bu nereden?» dersiniz. De ki:
“O, kendi tarafınızdandır..." âyetini açıklarken şöyle demiştir: Uhud savaşında Müslümanlar hezimete uğrayıp yetmiş şehit verdiler. Daha öncesinde Bedir savaşında ise müşriklerden yetmiş kişiyi öldürüp yetmiş kişiyi de esir almışlardı.
Bize bildirilene göre Uhud savaşı öncesi Ebû Süfyân müşriklerle birlikte yola koyulunca Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabını topladı ve:
“Bizler sağlam ve korunaklı bir kalede (Medine'de) bulunuyoruz. Bırakalım müşrikler üzerimize gelsin, onlarla burada savaşalım" buyurdu. Ancak Ensâr'dan bazıları:
“Medine sokaklarında ölü düşmeyi istemeyiz. Cahiliye döneminde bile burada savaşmaktan uzak duruyorduk. Müslüman olduktan sonra tabi ki daha fazla bundan kaçınacağız. Burada onlarla savaşmak yerine biz üzerlerine gidelim" dediler. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) gidip zırhını giyindi. Bu arada müslümanlar:
“Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir şey söyledi, ancak siz karşı çıkıp başka bir şey söylediniz. Ey Hamza! Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) git ve bu konuda onun görüşüne göre hareket edeceğimizi söyle" dediler. Hamza gidip bunu aktarınca Allah Resûlü:
“Bir peygamber zırhını giydiği zaman aldığı kararı uygulamadan artık onu çıkarmaz. Bu yüzden de başınıza bir musibet gelecektir" buyurdu. Ashab:
“Yâ Resûlallah! Bu musibet genel mi yoksa kişiye özel mi olacak?" diye sorunca, Allah Resûlü:
"Bunun nasıl olduğunu göreceksiniz" karşılığını verdi.
İbn Cerîr ile İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn İshâk:
“...Bu da, müminleri ayırdetmesi ve münafıkları ortaya çıkarması için idi. Bunlara: «Gelin, Allah yolunda çarpışın; ya da savunma yapın» denildiği zaman, «Savaşmayı bilseydik, elbette sizin peşinizden gelirdik» dediler..." âyetlerini açıklarken şöyle demiştir:
“Uhud savaşı sırasında iki birliğin karşılaşması sonucu Müslümanların maruz kaldığı durum mümin ile münafıkların ayırtedilip ortaya çıkarılması içindir. Allah yolunda çarpışmaya çağrılan, ancak mazeret öne sürenler de Abdullah b. Ubey ile arkadaşlarıdır."
İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İbn Abbâs: (.....) âyetini açıklarken:
“Savaşmasanız dahi düşmana karşı sayıyı çok göstermek için katılın, anlamındadır" demiştir.
İbnu'l-Münzir ile İbn Ebî Hâtim, Ebû Hâzım'dan bildirir: Sehl b. Sa'd'ın:
“Keşke evimi satıp Müslümanların katıldığı bir savaşta düşmana karşı ön saflarda olabilseydim" dediğini işittim. Ona:
“Gözlerin görmezken bunu nasıl yapacaksın?" diye sorduğumda şu karşılığı verdi:
“Yüce Allah'ın:
“...Gelin, Allah yolunda çarpışın; ya da savunma yapın..." âyetini işitmedin mi? Ben de savaşamasam da Müslümanların sayısını çok gösteririm."
İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Dahhâk: (.....) âyetini açıklarken:
“Savaşmasanız da düşmana karşı Müslümanların sayısını çok gösterin, anlamındadır" demiştir.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Ebû Avn el-Ensârî: (.....) âyetini:
“Nöbet tutun" şeklinde açıklamıştır.
İbn İshâk, İbn Cerîr ile İbnu'l-Münzir, İbn Şihâb ve başkalarından bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabından 1000 kişiyle birlikte Uhud'a doğru yola çıktı. Uhud ile Medine arasında bulunan Şavt denilen bahçenin yanına ulaştıklarında Abdullah b. Übey, çıkanların üçte birini yanına alıp ayrıldı ve:
“(Muhammed) Savaş konusunda diğerlerinin sözünü dinledi, ama benim sözüme karşı çıktı. Vallahi burada birbirimizi ne diye öldüreceğimizi de bilmiyoruz" dedi. Sonra kendisine katılan münafıklar ve içlerinde şüphe olanlarla birlikte Medine'ye doğru yola koyuldu. Seleme oğullarından Abdullah b. Amr b. Harâm peşlerinden gidip:
“İnsanlar! Allah'tan korkun! Düşmanların geldiği bir anda Peygamberinizi ve insanlarınızı bırakıp gitmeyin!" diye seslendi. Ancak onlar:
“Kesin savaşacağınızı bilseydik sizleri böyle bırakıp gitmezdik, ancak ortada bir savaşın olacağını düşünmüyoruz" karşılığını verdiler.
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“...Savaşmayı bilseydik, elbette sizin peşinizden gelirdik, dediler..."âyetini açıklarken:
“Abdullah b. Ubey hakkında nazil oldu" demiştir.
İbn Cerîr, Süddî'den bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Uhud savaşı için 1000 kişiyle birlikte yola çıktı. Sabretmeleri halinde de Müslümanlara zafer sözü verdi. Ancak çıktıktan sonra Abdullah b. Ubey 300 kişiyle birlikte geri döndü. Ebû Câbir es-Sülemî onları geri döndürmek için peşlerinden gitti. Ancak onları ikna edemedi. Ona da:
“Ortada bir savaşın olacağını düşünmüyoruz. Sen de bizi dinle ve yanımızda geri dön" dediler. Yüce Allah da onların:
“Sen de bizi dinle ve yanımızda geri dön" demeleri hakkında:
“Onlar oturup, kardeşleri için: «Bize itaat etselerdi öldürülmezlerdi» dediler. De ki:
“Eğer doğru sözlü iseniz, ölümü kendinizden savın" buyurdu.
İbn Cerîr ile İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Katâde:
“Onlar oturup, kardeşleri için: «Bize itaat etselerdi öldürülmezlerdi» dediler...'" âyetini açıklarken:
“Bize bildirilene göre bu âyet, Allah'ın düşmanı Abdullah b. Ubey hakkında nazil oldu" demiştir."
İbn Cerîr ile İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Rabî':
“Onlar oturup, kardeşleri için: «Bize itaat etselerdi öldürülmezlerdi» dediler..." âyetini açıklarken:
“Bu âyet, Allah'ın düşmanı Abdullah b. Ubey hakkında nazil oldu" demiştir.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Câbir b. Abdillah:
“Onlar oturup, kardeşleri için: «Bize itaat etselerdi öldürülmezlerdi» dediler..." âyetini açıklarken:
“Bunu diyen Abdullah b. Übey'dir" demiştir.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Süddî bu âyeti açıklarken:
“Bunu diyenler Abdullah b. Ubey ile arkadaşlarıdır" demiştir.
İbn Cerîr ile İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Cüreyc:
“Onlar oturup, kardeşleri için: «Bize itaat etselerdi öldürülmezlerdi» dediler..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Bunu diyen kişi Abdullah b. Übey'dir. Dediği kişiler de Uhud savaşı için Hazret-i Peygamber'le (sallallahü aleyhi ve sellem) birlikte çıkanlardır."
İbn Cerîr ile İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn İshâk:
“...Eğer doğru sözlü iseniz, ölümü kendinizden savın" âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Burada Yüce Allah, herbir kişinin mutlaka öleceğini, ancak ellerinden geliyorsa ölümü kendilerinden uzak tutmalarını dile getirmiştir. Âyet, hayatta kalıp ölümden kaçmak hırsıyla Allah yolunda cihad etmeyi bırakıp bu yönde nifak yapmaları üzerine nazil olmuştur."
İbn Ebî Hâtim, İbn Şihâb'tan bildirir: Yüce Allah, kaderciler (Kaderiyye) konusunda Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Onlar oturup, kardeşleri için: «Bize itaat etselerdi öldürülmezlerdi» dediler..." âyetini indirmiştir.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Hasan (-ı Basrî) bu âyeti açıklarken şöyle demiştir: Bunu diyenler kafirlerdir. Kardeşlerinin cihad için savaş meydanında bulunmalarının kendilerini ecellerine yaklaştıracağını zannederek:
“Şâyet yanımızda kalsalardı öldürülmeyeceklerdi" demişlerdir.
169. Âyetin Tefsiri
Bkz. Ayet:170