BEYDÂVÎ TEFSÎRİ
Bakara Sûresi — BEYDÂVÎ TEFSÎRİ — Sayfa 4
131. Âyetin Tefsiri
Çünkü Rabbi ona: Teslim ol, dedi. O da: Âlemlerin Rabbine teslim oldum, dedi.
"Çünkü Rabbi ona: Teslim ol, dedi. O da: Âlemlerin Rabbine teslim oldum, dedi". İz istafeyna'nın zarfıdır ve onun illetidir ya da gizli üzkür fiili ile mensûbtur. Sanki şöyle denilmiştir: Onun seçilmesini ve imamlığa ve önderliğe uygun görülmesini anlaman için o vakti hatırla. O bu dereceye itaatla ve Rabbine dua ederken sırımdaki ihlâsla nâil oldu. Allah da kalbine marifete götüren ve teslimiyete vardıran delilleri getirdi.
Rivâyete göre bu âyet Abdullah b. Selâm'ın, yeğenleri Seleme ile Muhâcir'i İslâm'a davet etmesi ve Seleme'nin Müslüman olup Muhâcir'in kabul etmemesi üzerine inmiştir.
132. Âyetin Tefsiri
Bunları İbrâhîm, oğullarına tavsiye etti. Ya'kûb da. Ey ğullarım, şüphesiz Allah bu dini sizin için seçti. Öyleyse ancak Müslümanlar olarak ölün, dedi.
"Bunları İbrâhîm oğullarına tavsiye etti". Tavsiye bir kimseyi içinde iyilik ve Allah’a yakınlık olan bir işe teşvik etmektir. Aslı ulaştırmaktır, vassahu ulaştırdı, fassahu da ayırdı, demektir. Sanki vasiyet eden kendi işini vasiyet ettiği kimseye ulaştırmıştır.
"Biha"daki zamir millete (dine) râcidir, ya da kelime ve cümle te'vilinde olmakla eslemtü'ye râcidir. Nâfi' ile İbn Âmir veevsa okumuşlardır, birincisi daha beliğdir.
"Ve yakubu” bu da İbrâhîm'e ma’tûftur, bunu Ya'kûb da oğullarına vasiyet etti, demektir. Nasb ile yakube de okunmuştur ki, İbrâhîm'in vasiyet ettiklerine dahil olur.
"Ya beniyye” Basra ekolüne göre burada da kavl maddesi gizlidir (Ey ğullarım, dedi olur), Basra ekolüne göre de vassa'ya mütaallıktır, çünkü bu da ondan bir türdür. Bunun (kavl maddesinin izmarmın) bir örneği de şudur:
Bize Dabbe kabilesinden iki adam haber verdi:
Biz çıplak bir adam gördük (dediler).
Burada kesre ile inne okunmuştur. İbrâhîm'in dört oğlu vardı: İsmâîl, İshak, Medyen ve Medan. Sekiz de denilmiştir. On dört de denilmiştir Ya'kûb’unda on iki oğlu vardı: Rubin, Şem'un, Lavi, Yehuda, Beşsuhuor, Zebulun, Zevani, Teftuni, Küda, Luşir, Bünyamin ve Yûsuf.
"Şüphesiz Allah, bu dini sizin için seçti". Bütün dinlerin özü olan İslâm dinini, çünkü "ancak Müslümanlar olarak ölün” buyurmuştur. Bunun dış manası İslâm'a ters bir hâl üzere ölmekten men etmektir. Maksat ise öldükleri zaman o hâle ters olmalarından men etmek ve İslâm üzerinde sebatı emretmektir. Meselâ: Ancak huşuyla namaz kıl, sözün gibi. İbarenin üslubunu değiştirmesi de İslâm dışında ölümlerinin hayırsız bir ölüm olduğunu ve öyle bir şeyin başlarına gelmemesini bildirmek içindir. Bunun bir benzeri de: Şehitken öl, emridir.
Rivâyete göre Yahûdîler, Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem'e "sen Yakubun öldüğü gün oğullarına ne vasiyet ettiğini bilmiyor musun?” demeleri üzerine inmiştir.
133. Âyetin Tefsiri
Yoksa Ya'kûb'a ölüm geldiği zaman orada hazır mı idiniz? Hani oğullarına: Benden sonra neye ibâdet edeceksiniz, demişti? Onlar da: Senin İlâhın ve ataların İbrâhîm, İsmâîl ve İshak'ın İlâhı olan bir tek ilâh'a ibâdet edeceğiz. Biz ona teslim olmuşuzdur, demişlerdi.
"Em küntüm şüheda” em munkatıadır, ondaki hemzenin manası inkâridir, yani Ya'kûb öleceği ve çocuklarına dediği şeyi söylediği zaman orada değildiniz, öyleyse niçin Yahûdîliğin onunla ilgili olduğunu iddia ediyorsunuz?
Ya da em muttasıladır, mahzûfa mütealliktir, takdiri şöyledir: O zaman orada yok mu idiniz yoksa hazır mı idiniz?
Şöyle de denilmiştir: Hitap mü'minleredir,
Mana da şöyledir: Siz buna şâhit olmadınız, onu ancak vahiy ile bildiniz. Aynel fiilin kesresi ile hadıra da okunmuştur.
"Oğullarına dediği zaman” bu da hadara'dan bedeldir,
"benden sonra neye ibâdet edeceksiniz?” yani hangi şeye ibâdet edeceksiniz, demektir? Bundan onları tevhid ve İslâm üzerinde sabitleştirmek ve bu ikisi için onlardan sağlam söz almak istemiştir. Mâ edâtı ile bilinmediği sürece her şeyden sorulur. Eğer bilinirse akıllının şahsını tayin etmek için men ile sorulur. Eğer sıfatından sorulmak istenirse: Mâ zeydün efakihün em tabibün (Zeyd nedir; fakih midir yoksa tabib midir?) denir.
"Onlar da: Senin İlâhın ve ataların İbrâhîm, İsmâîl ve İshak'ın İlâhı olan bir tek İlâha ibâdet edeceğiz, dediler". Varlığmda, Hanlığında ve ibâdet etmenin zorluğunda ittifak edilen ilâh'a demektir. İsmâîl'i onun atalarından saymaları dedeyi babadan saymak için genelleme yapmalarındandır ya da onun da baba gibi olmasındandır; çünkü aleyhisselâm Efendimiz: Bir kimsenin amcası babasının parçasıdır, buyurmuştur. Peygamber aleyhissalatü vesselam, Abbâs radıyallahü anh için: Bu, atalarımın kalmtısıdır, demektir. Vâv ve nûn ile cemi olarak İlâhe ebiyke de okunmuştur, nitekim şâir şöyle demiştir:
Kadınlar seslerimi alınca ağladılar ve:
Babalarımız size feda olsun, dediler.
Ya da ebiyke tekildir, yalnız İbrâhîm de onun atıf beyanıdır.
"Bir tek ilâh” atalarının ilahı terkibinden bedeldir, tıpkı:
"Nasiyetin kazibeh” (Alak: 16) kavlinde olduğu gibi. Bunun faydası da tevhidi açıkça ifade etmek ve muzâfm tekrarından doğan vehmi def etmektir. Tekrar da mecnıra atfın mümkün olmadığından kaynaklanmıştır. Bir faydası da tekittir,
Yahut da ilahen vahida ihtisas üzere mensûbtur (na'ni, nüridü gibi gizli fiille). "Ve nahnü lehu müslimun” na'büdü'nün fâ'ilinden hâl’dir ya da mef ulüdür ya da ikisinden hâl’dir. Ara cümlesi olma ihtimali de vardır.
134. Âyetin Tefsiri
Onlar bir ümmetti, gelip geçti. Kazandıkları onlaradır, sizin kazandığınız da sizedir. Onların yaptıklarından sorulmazsınız.
"Onlar bir ümmetti, gelip geçti". Yani İbrâhîm, Ya'kûb ve oğulları demektir. Ümmet aslında kastedilen, yanına varılandır. Topluma da öyle denilmesi fırkaların ona varmasındandır.
"Kazandıkları onlaradır, sizin kazandığınız da sizedir” herkes için yaptığının karşılığı vardır.
Mana da şöyledir: Onlara intisap etmeniz amellerinden yararlanmanızı sağlamaz. Siz ancak onlara katılmak ve onlara tâbi olmakla yararlanırsınız. Nitekim aleyhis-salâtü ves-selâm Efendimiz şöyle buyurmuştur: İnsanlar bana amelleriyle gelirken siz de soylarınızla gelmeyin.
"Onların yaptıklarından sorulmazsınız” iyiliklerinden sevaplanmadığınız gibi kötülüklerinden de muahaze edilmezsiniz.
135. Âyetin Tefsiri
Yahûdî yahut Hıristiyan olun ki, doğru yolu bulaşınız, dediler. De ki: Hayır, biz bir hanif olarak İbrâhîm'in dînindeniz. O, müşriklerden değildi.
(Yahûdî yahut Hıristiyan olun, dediler). Gâip zamiri ehl-i kitap içindir yahut çeşitlilik içindir. Mana şöyledir: Sözleri şu iki sözden biridir. Yahûdîler: Yahûdî olun, Hıristiyanlar da: Hıristiyan olun, dediler, (doğru yolu bulursunuz). Bu da emrin cevabıdır. (De ki: Hayır, biz İbrâhîm milletindeniz). Yani, bilâkis biz İbrâhîm milletinden olacağız, yani onun dininin mensuplarından demektir.
Ya da İbrâhîm'in dinine tâbi olacağız. Merfû' olarak mületu de okunmuştur ki, milletuhu milletüna (onun dini bizim dinimizdir) yahut aksidir (milletüna milletuhu)dur yahut nahnu milletuhu'dur ki, ehlü milletihi (dininin mensuplarıyız demektir). "Hanifen” bâtıldan hakka meyleden demektir. Muzâftan yahut muzâfun ileyhten hâl’dir, tıpkı:
"Ve neza'na mâ fî sudurihim min ğıllin ihvanen” (Hicr: 47) âyetinde olduğu gibi.
"O, müşriklerden değildi". Ehl-i kitaba ve diğerlerine dokundurmadır, çünkü onlar müşrik oldukları hâlde ona tâbi olduklarını iddia ederler.
136. Âyetin Tefsiri
Deyin: Biz Allah'a, bize indirilene; İbrâhîm'e, İsmâîl'e, İshak'a, Ya'kûb'a ve torunlarına indirilene; Mûsa'ya ve Îsa'ya verilene ve Peygamberlere Rablerinden verilenlere îman ettik. Onlardan hiçbiri arasında ayrım yapmayız. Bizler ona teslim olanlarız.
"Allah'a îman ettik, deyin” hitap mü'minleredir, çünkü Allahü teâlâ:
"Eğer sizin îman ettiğiniz gibi îman ederlerse” (Bakara: 137) buyurmuştur.
"Bize indirilene” Kur'ân'a, onu önce zikretmesi bize ilk izafe edilen şey lmasındandır ya da başkasına îmana sebep olmasındandır.
"İbrâhîm'e, İsmâîl'e, İshak'a, Ya'kûb'a ve torunlarına” suhuflara demektir. Bunlar her ne kadar İbrâhîm'e indi ise de ancak onlar da tafsüatıyla mükellef olduklarından hükmüne dahildirler. Onlara da inmiş gibidir. Nitekim Kur'ân da bize indirilmiştir. Esbat sıbt'ın çoğuludur, o da torundur. Ya'kûb'un torunlarını yahut oğullarını veyahut zürriyetlerini murat etmiştir. Çünkü onlar da İbrâhîm ile İshak'ın torunlarıdır.
"Mûsa'ya ve Îsa'ya verilene” Tevrat ile İncil'e demektir. Onları daha beliğ bir ifade ile ayrı zikretmesi, bu ikisinin Mûsa ve Îsa'ya nisbetle durumu geçen suhufların durumu gibi değildir. Bir de o ikisi hakkında tartışma olmuştur (öyle olsa da asıllarına îman lâzımdır). "Ve peygamberlere Rablerinden verilenlere” toptan onlardan zikredilene ve edilmeyene "Rablerinden” onlara Rablerinden indirilmiş olarak îman ettik.
"Onlardan hiçbiri arasında ayırım yapmayız” Yahûdîler gibi; bir kısmına îman eder, bir kısmını inkâr eder değiliz. Ahad lâfzı nefy siyakında olduğundan geneldir, beyne'nin ona muzâf olması câiz olmuştur.
"Biz ona” yani Allah'a "teslim olanlarız” ihlâsla itâat ederiz.
137. Âyetin Tefsiri
Eğer sizin ona îman ettiğiniz gibi îman ederlerse, doğru yolu bulmuşlardır. Eğer yüz çevirirlerse, ancak onlar muhalefettedirler. Onlara karşı Allah sana yetecektir. O, hakkıyla işiten, hakkıyla bilendir.
"Eğer sizin ona îman ettiğiniz gibi îman ederlerse, doğru yolu bulmuşlardır". Bu da taciz ve susturma türündendir:
"Onunki gibi bir sûre getirin” (Bakara: 23) kavline benzer. Çünkü ne Müslüman'ların îman ettiği bir şey ne de İslâm dini gibi bir din vardır. Bimislihi'deki be'nin tadiye için değil de alet için olduğu da söylenmiştir. Mana da şöyle olur: Îmanı sizin yolunuz gibi hakka götürecek bir yolla elde etmeye çalışırlarsa. Çünkü maksadın birliği yolların çeşitli olmasına mani değildir.
Ya da be te'kit için zâittir, Meselâ:
"Cezaü seyyietin bimisliha” (Yûnus: 27) kavli gibi. Mana da: Eğer Allah'a sizin ona îmanınız gibi îman ederlerse, şeklinde olur.
Ya da misi araya sokuşturulmuşum Meselâ "veşehide şahidün min beni İsrâîle alâ mislihi” (Ahkâf: 10) kavli gibi, yani aleyhi demektir.
"Bima amentüm bihi” yahut "billezi amentüm bihi” okuyanların kırâatı da buna şahitlik eder.
"Eğer yüz çevirirlerse, ancak onlar muhalefettedirler". Yani îmandan veya sizin onlara dediklerinizden yan çizerlerse, onlar başka değil hakka karşıttırlar. O da inatlaşma ve muhalefettir. Çünkü muhâliflerden her biri diğerinin karşı sıkkındadır.
"Onlara karşı Allah sana yetecektir” bu da mü'minler için tesellidir, düşmanlık edenlere karşı korunacak ve yardım edileceklerine dâir vaattir.
"O hakkıyla işiten, hakkıyla bilendir” bu da ya va'din devamıdır; sözlerini işitir ve ihlâsınızı bilir ve sizi mutlaka mükâfatlandırır demektir ya da yan çizenler için tehdittir, Allah onların açıkladıklarını işitir, gizlediklerini bilir ve ona göre cezalarını verir, demektir.
138. Âyetin Tefsiri
(Biz) Allah'ın boyası ile boyanmışızdır. Boyası Allah'tan daha güzel olan kimdir? Bizler ona ibâdet edenleriz.
"Biz Allah'ın boyası ile boyanmışızdır” yani Allah bizi kendi boyası ile boyadı, demektir. O da Allah'ın, insanları onun üzerinde yarattığı fıtrattır. Çünkü o, insanın süsüdür, tıpkı boyanın kumaşın süsü olması gibi.
Ya da Allah bizi kendi doğru yoluna hidâyet etti ve bize delilini gösterdi ya da kalplerimizi îmanla kendi temizliği ile temizledi demektir. Çünkü tesiri onların üzerinde boyanın kumaşta göründüğü gibi göründü ve boyanın kumaşın içine girdiği gibi girdi.
Ya da boyadı demesi, onların sözlerine benzemek içindir, çünkü onlar yeni doğan çocuklarını vaftiz dedikleri bir sarı suya batırırlar ve: Bu onlar için temizliktir, derlerdi. Böylece Hıristiyanlıkları pekişirdi. Sıbğatallah mastar olarak mensûbtur,
"amenna” kavlini tekittir. İğra tarzında mensûb olduğu da söylenmiştir (ittebiu sıbğatallah). Millete İbrâhîm'den bedel olarak mensûbtur diyenler de vardır.
"Boyası Allah'tan daha güzel olan kimdir?” onun boyasından daha güzel boya yoktur, demektir.
"Bizler ona ibâdet edenleriz” bu da onlara imadır, yani sizin şirkiniz gibi şirk koşmayız, demektir. O da "amenna"ya atıftır. Bu da sıbğatallah'ın, kulu'nûn mef'ûlü olmasını gerektirir. İğra yahut bedel olarak nasb edenlerin kulu'yu izmar edip ilzemu yahut ittebiu millete İbrâhîm'e atfetmeleri ve kulu amenna'mn da ittebiu'dan bedel olmasını söylemeleri gerekir ki, Kur'ân'ın nazmı ve tertibi bozulmasın.
139. Âyetin Tefsiri
Deki: Allah hakkında bizimle tartışıyor musunuz? O, bizim de sizin de Rabbinizdir. Bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz de sizedir. Biz ona İhlas gösterenleriz.
(Bizimle mücadele mi ediyorsunuz? Allah hakkında) onun konusunda ve sizlerden değil de Araplardan bir peygamber seçmesi konusunda.
Rivâyete göre ehl-i kitaplar: Bütün peygamberler bizdendir, eğer sen peygamber olsaydın bizden olurdun, dediler. Âyet bunun üzerine indi.
"O bizim de sizin de Rabbinizdir” özel bir kavmin değildir. Rahmetini kullarından dilediğine verir.
"Bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz de sizedir” kendi amellerimizle bize ikram etmesi akla uzak değildir. Sanki her mezhebi kendilerine mal ettikleri için onları susturmak ve konuşturmamak için böyle buyurmuştur. Çünkü peygamberlik ikramı ya Allah'ın dilediğine bir lütfudur ya da taâta devam ederek ve ihlâsla süslenerek kendini buna hazırlayanlara hakkın teslimidir. Allahü teâlâ’nın size özel verdiği ameliniz olduğu gibi bize de böyle verdiği amelimiz olabilir.
"Biz ona ihlâs gösterenleriz” onu bir bilir ve ona ihlâsla îman ve itâat ederiz, sizin gibi yapmayız.
140. Âyetin Tefsiri
Yoksa:
"İbrâhîm, İsmâîl, İshak, Ya'kûb ve torunları Yahûdî yahut Hıristiyanlar idiler mi diyorsunuz? De ki:
"Siz mi daha iyi biliyorsunuz. Yoksa Allah mı? Kendindeki bir şahitliği Allah'tan saklayandan daha zâlim kimdir? Allah yaptıklarınızdan gâfil değildir.
(İbrâhîm, İshak, Ya'kûb ve torunlar Yahûdî yahut Hıristiyanlar mı idiler diyorsunuz?) em edâtı munkatıdadır, hemze de inkâr içindir. İbn Âmir, Hamze, Kisâî ve Hafs kırâatına göre tekulune şeklinde te iledir. Etuhaccunena'daki hemzeye muadil olması da muhtemeldir. Şu mana ki, iki şeyden, yani tartışma veya peygamberlerin Yahûdî veyahut Hıristiyan olmalarından hangisini tartışıyorsunuz.
"De ki: Siz mi daha iyi biliyorsunuz, yoksa Allah mı?". "İbrâhîm ne Yahûdî idi ne de Hıristiyan idi” (Al-i İmran; 67) sözü ile ikisini de İbrâhîm'den bertaraf etmiş ve ona:
"Tevrat ile İncil ancak ondan sonra indirildi” (Al-i İmran: 65) kavli ile delil getirmiştir. Ona atfedilerek sayılan paygamberler de dinde ona tabidirler, bunda da ittifak vardır.
"Kendindeki bir şahitliği Allah'tan saklayandan daha zâlim kimdir?” yani Allah'ın İbrâhîm'in hanif ve Yahûdîlik ve Hıristiyanlıktan beri olması şahitliğini demektir.
Mana da şöyledir: Hiç kimse ehl-i kitaptan daha zâlim değildir; çünkü onlar bu şahitliği gizlediler.
Ya da bu şahitliği gizlersek bizden daha zâlimi yok, demektir. Bunda kitaplarında ve diğer yerlerde Allah'ın Muhammed aleyhisselâm’ın peygamberliğine şahitliğini gizleyenlere îma vardır. Min edâtı "beraetün minallahi ve Resûlihi” (Tevbe: 1) kavlinde olduğu gibi ibtida içindir.
"Allah yaptıklarınızdan gâfil değildir". Bu da onlar için tehdittir, ye ile de (yamelun) okunmuştur.
141. Âyetin Tefsiri
Onlar bir ümmetti, gelip geçmiştir. Onların kazandıkları onlaradır, sizin kazandığınız da sizedir. Siz onların yaptıklarından sorulmazsınız.
"Onlar bir ümmetti, gelip geçmiştir. Kazandıkları onlaradır, sizin kazandığınız da sizedir. Siz onların yaptıklarından sorulmazsınız". Karakterlerine işlemiş olan babalarıyla övünmekten ve onlara güvenmekten men etmek ve uyarmak için tekrar edilmiştir.
Şöyle de denilmiştir: Yukarıda geçendekindeki hitap onlaradır, bu Âyette de bizedir, bizi onlara uymaktan uyarmak içindir.
Şöyle de denilmiştir: Birincisinde ümmetten maksat peygamberlerdir, ikincisinde Yahûdî ve Hıristiyanların selefleridir.
142. Âyetin Tefsiri
İnsanlardan beyinsizler:
"Onları üzerinde bulundukları kıbleden çeviren nedir?” diyecekler. De ki: Doğu dabatı da Allah'ındır. Dilediğini doğru yola iletir.
"İnsanlardan beyinsizler diyecek” bunlar akılları hafif olanlar ve onları taklit ve idraksizlik yüzünden hor kılanlardır. Bundan da kıblelerinin değiştirilmesini hoş görmeyen münâfıkları, Yahûdîleri ve müşrikleri murat ediyor. Bunu önceden haber vermenin faydası, cevap vermeye hazırlanmaktır.
"Onları ne çevirdi?” ne döndürdü,
"üzerinde bulundukları kıblelerinden” yani Beytülmukaddes'ten, demektir. Kıble aslında insanın yönelme hâlidir, istikbalden gelir, sonra örf olarak namaz için dönülen mekana denilmiştir.
"De ki: Doğu da batı da Allah'ındır". Başkasının, yerine geçmeyecek şekilde zatî bir özelliğinden dolayı belli bir mekanı seçmez. Mühim olan emrini yerine getirmektir, mekan seçmek değildir.
"Dilediğini doğru yola iletir” o da bazen Beytülmukaddes'e, bazen de Ka'be'ye yönelmek gibi hikmetin istediği ve maslahatın icap ettiği şeydir.
143. Âyetin Tefsiri
Böylece sizi orta bir ümmet yaptık ki, siz insanlara şâhit olasınız; Resûlüllah da size şâhit olsun. Üzerinde bulunduğun kıbleyi ancak Resûl ah'a tâbi olanı ökçesi üzerine dönenden bilmemiz içindir. Gerçi bu, elbette Allah'ın hidâyet ettiklerinden başkasına büyük bir şeydir. Allah îmanınızı zâyi edecek değildir. Şüphesiz Allah, insanları çok merhametli ve çok merhamet edendir.
"Böylece” geçen Âyetin mefhumuna işarettir, yani sizi doğru yola götürdüğümüz veyahut kıblenizi en üstün kıble kıldığımız gibi "sizi de orta bir ümmet yaptık” yani hayırlı yahut doğru, ilim ve amelle temizlenmiş kimseler yaptık. Vasat aslında yanlara eşit uzaklıkta olan mekandır. Sonra ifrat ve tefritin arasında bulunan övülen hasletlere denildi Meselâ israfla cimrilik arasında bulunan cömertlik ve gözü karalılıkla korkaklık arasında bulunan yiğitlik gibi. Sonra da bu sıfatı taşıyan her şeye denildi. Bunda tekil ve çoğul, müzekker ve müennes birdir, tıpkı sıfat düşen isimler gibi. Bundan icmaın delil olduğu sonucu çıkarılmıştır, çünkü eğer ittifak ettikleri şeyde bâtıl olsaydı, adaletleri yara alırdı.
"Siz insanlara şâhit olasınız, Resûlüllah da size şâhit olsun” orta ümmet kılmasının illetidir, yani size getirdiği delillerden ve üzerinize indirdiği kitaplardan bilesiniz ki, Allahü teâlâ kimseye cimrilik ve haksızlık etmemiştir. Bilâkis yollan açmış ve peygamberleri göndermiştir. Onlar da tebliğ ve nasihat ettiler. Ancak kâfirleri bedbahtlıkları şehvetlere ve âyetlerden yüz çevirmeye sürüklemiştir. Siz de bu konuda hem çağdaşlarınıza hem de sizden öncekilere ve sonrakilere şahitlik edersiniz.
Rivâyete göre ümmetler kıyâmet gününde peygamberlerin tebliğlerini inkâr edecekler; Allah çok iyi bildiği hâlde münkirleri susturmak için onlardan ispat isteyecektir. Bunun üzerine ümmet-i Muhammed getirilir; ümmetler: Bunu nereden bildiniz, derler? Onlar da: Bunu Allahü teâlâ’nın doğru peygamberinin dili ile konuşan kitabında haber vermesiyle bildik, derler. O zaman Muhammed sallallahü aleyhi ve sellem getirilir, ona ümmetinin hâlinden sorulur. O da doğru olduklarına şahitlik eder. Bu şahitlik, onların lehine olsa da ancak Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem ümmeti üzerinde gözcü gibi olduğu için "âla” ile geçişli kılınmış ve aleyhlerine gibi gösterilmiştir. Alâ'nın öne alınması da Resûlüllah’ın onlara özel şâhit olmasını göstermek içindir.
"Üzerinde bulunduğun kıbleyi kılmadık” yani yöneldiğin ciheti demektir ki, o da Ka'be'dir, çünkü aleyhisselâm Efendimiz Mekke'de iken ona dönerek namaz kılardı, Hicret edince Yahûdîlerin kalplerini kazanmak için Kudüs'teki kayaya dönerek namaz kılması emredildi.
Ya da üzerinde bulunduğu kıble Kudüs'teki kayadır. Çünkü İbn Abbâs: Mekke'de iken kıblesi Beytülmukaddes idi, ancak Ka'be'yi araya alırdı, buyurmuştur.
Birinciye göre haber verilen şey neshedendir,
ikinciye göre de neshedilendir.
Mana da şöyledir: Senin asıl işin Ka'be'ye dönmektir, senin kıbleni Beytülmukaddes yapmadık.
"Resûlüllah'a tâbi olanı iki ökçesi üzerine dönenden bilmemiz içindir". Yani insanları onunla imtihan etmek ve ona dönerek namazda sana tâbi olanı atalarının kıblesine alışık olmalarından dolayı senin dîninden dönenden ayırmak içindir.
Ya da şimdi Resûlüllah'a tâbi olanı ona tâbi olmayandan ve geçici bir arızayla geçecek olandan ayırmamız içindir.
Birinciye göre
manası şöyledir: Seni üzerinde bulunduğun şeye döndürmemiz İslâm'da sebat edenle endişesinden ve îmanının zayıflığından dolayı ökçesinin üzerine dönenden ayırmamız içindir.
Eğer: Eğer Allahü teâlâ’nın ilmi nasıl bu durumu bilmek olur ki, o her zaman bilen idi, denilirse? Ben de şöyle derim: Bu ve benzerleri şimdiki taalluk itibarı iledir, cezanın dayanağı da odur.
Mana da şöyledir: İlmimiz ona mevcut iken taalluk etmesi içindir.
Şöyle de denilmiştir: Resûlünün ve mü'minlerin bilmesi içindir, ancak kendine isnat etmesi, onların kendinin gözdeleri olmasındandır ya da sâbit duranla sarsılanı ayırmamız içindir. Meselâ:
"Allah'ın iyiyi kötüden ayırması için” (Enfâl: 37) âyeti gibi. Bu durumda ilim sebebini sonuç olan temyizin yerine koymuştur. Meçhul kalıbı ile liyu'leme kırâati da buna şahitlik eder. İlim ya marifet manasınadır ya da "men” edatındaki istifham manasından dolayı amel ettirilmeyen müteaddi ilim demektir.
Yahut da ikinci mef'ûlü mimmen yenkalibü'dür, yani linaleme men yettebiür Resûle mütemeyyizen mimmen yenkalibü, demektir.
"Ve inkânet lekebireten” bu da şeddeli inne'den tahfif edilmiştir, lâm da fasıladır. Kûfe uleması: İn nâfiyedir, lâm da illâ manasınadır, zamir de Allahü teâlâ’nın "vema cealnel kıbletelleti künte aleyha” (Bakara: 143) kavlinin delâlet ettiği ca'l'e yahut tevliye'ye yahut da kıbleye râcidir, demişlerdir. Merfû' olarak lekebiretün de okunmuştur ki, o zaman kâne zâit olur.
"Ancak Allah'ın hidâyet ettiği hariç” yani Allah'ın hükümlerdeki ahkâma hidâyet ettiği, îmanda ve Resûlüllah'a tâbi olmada sebat edenler müstesnadır demektir.
"Allah îmanınızı zâyi edecek değildir” yani îmanda sebatınızı demektir. Şöyle de denilmişti: Neshedilen kıbleye îmanınızı yahut ona dönerek kıldığınız namazı. Çünkü
rivâyete göre Efendimiz Ka'be'ye çevrilince: Ya Resûllallah, çevrilmeden önce ölen kardeşlerimiz ne olacak dediler? Âyet bunun üzerine indi.
"Şüphesiz Allah, insanları çok merhametli ve çok merhamet edendir". Onların mükâfatlarını zâyi etmez ve iyiliklerini bırakmaz. Belki de daha mubalâgalı olan rauf'un öne alınması âyet sonlarına riayet içindir. Hicaz’lılar, İbn Âmir ve Hafs med ile leraûf, diğerleri kasr ile (lerauf) okumuşlardır.
144. Âyetin Tefsiri
Yüzünü göğe çevirdiğini görüyoruz. Şimdi seni hoşnut olacağın bir kıbleye çevireceğiz. Artık sen de yüzünü Mescid-i harâm tarafına çevir. Nerede olursanız yüzlerinizi onun tarafına çevirin. Kendilerine kitap verilenler, bunun Rablerinden bir hak olduğunu iyi bilirler. Allah onların yaptıklarından gâfil değildir.
"Kad nera” çoğu kez görüyoruz,
"yüzünü göğe çevirdiğini” vahyi bekleyerek gök tarafına baktığını demektir. Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem'in içine Rabbinin onu Ka'be'ye çevireceği beklentisi düşerdi. Çünkü o, atası İbrâhîm'in kıblesidir, iki kıblenin en eskisidir ve Arapları îmana ve Yahûdîlere muhalefete en çok davet edecek odur. Bu da onun kemal-i edebini gösterir, çünkü beklerdi, fakat istemezdi. (Seni bir kıbleye çevireceğiz) sana bu imkanı vereceğiz. Bu da velleytuhu keza deyiminden gelir ki, onu mütevelli yapmaktır ya da seni o cihete yaklaştıracağız, demektir.
"Hoşnut olacağın” seveceğin ve şevk duyacağın kıbleye demektir, çünkü onda Allah'ın dileme ve hikmetine uygun dinî maksatlar vardır.
"Artık yüzünü çevir” yönel (Mescid-i harâm tarafına) onun cihetine. Şöyle denilmiştir: Şatr aslında bir şeyden ayrılan şey için kullanılır, şatara'dan gelir ki, ayrılmak demektir. Darun şatur da evlerden ayrı ev demektir. Sonra ayrılmasa da bir şeyin yanı için kullanıldı, Meselâ kutr gibi. Haram da haram edilmiş demektir, yani onda savaşmak haram edilmiştir yahut zâlimlerin ona tecâvüz etmesi yasaklanmıştır. Ka'be'nin değil de mescidin zikredilmesi, şunun içindir, çünkü Efendimiz aleyhisselâm Medîne'de idi, uzaktakinin ise onun tarafına yönelmesi kafidir. Çünkü ona yönelmek onun için zordur, yakın için ise öyle değildir. Rivâyet edildiğine göre Efendimiz aleyhis-salâtü ves-selâm Medîne'ye geldi, on altı ay Beytülmukaddes'e doğru namaz kıldı. Sonra Receb ayında zevalden sonra Bedir savaşından iki ay önce Ka'be'ye çevrildi. Ashâbına Selime oğulları mescidinde öğlenin iki rekatını kıldırmıştı. Namazda döndü, altınoluk tarafına yöneldi. Erkeklerle kadınlar saf değiştirdiler; o sebeple ona Mescidül kıbleteyen (iki kıbleli mescit) denildi.
"Nerede olursanız yüzlerinizi onun tarafına çevirin". Özellikle Efendimize hitap edilmesi, onu büyütmek ve isteğine cevap vermek içindir. Sonra hükmün genelliğini açıklamak, kıble meselesini te'kit etmek ve ümmeti uymaya teşvik etmek için genelleme yapıldı. (Kendilerine kitap verilenler bunun Rablerinden bir hak olduğunu iyi bilirler) özet olarak, çünkü bilirler ki, her şerîate bir kıble vermek Allah'ın adetidir. Genel olarak da bilirler, çünkü Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem'in iki kıbleye de namaz kılacağı kitaplarında vardır. Ennehu zamiri dönmeye yahut yüz çevirmeye râcidir.
"Allah onların yaptıklarından gâfil değildir” her iki fırka için de vaat ve tehdittir. İbn Âmir, Hamze ve Kisâî ye ile okumuşlardır.
145. Âyetin Tefsiri
Yemin olsun ki, kendilerine kitap verilenlere bütün mu'cizeleri göstersen, senin kıblene uymazlar. Sen de onların kıblelerine uyacak değilsin. Onların kimileri de kimilerinin kıblesine uyacak değildir. Sana gelen (bunca) ilimden sonra eğer onların hevesine uyarsan, şüphesiz sen muhakkak zâlimlerdensin.
(Yemin olsun ki, kendilerine kitap verilenlere bütün mu'cizeleri getirsen) Ka'be'nin kıble olduğuna dâir, lein'deki lâm kaseme yataklık içindir,
"mâ tebiu kıbletek” gizli kasemin cevabıdır. Cevap da şartın cevabının yerini tutmuştur. Mana da, senin kıbleni delilin ortadan kaldıracağı bir şüphe için terk etmezler, bilâkis kibir ve inatlarından sana muhalefet ederler.
"Sen de onların kıblelerine uyacak değilsin” bu da onların umutlarını kesmek içindir, çünkü onlar eğer kıblemizin üzerinde dursa idi, beklediğimiz arkadaş olduğunu ümit ederdik, dediler. Bunu da onu aldatmak ve dönmesini ümit ettikleri için demişlerdi. Kıbleleri de her ne kadar çok ise de ancak onlar bâtıl ve hakka muhâlif olmakla tektir.
"Onların kimileri kimilerinin kıblesine uyacak değildir". Çünkü Yahûdîler Kudüs'teki kayaya dönerler, Hıristiyanlar da gün doğusuna dönerler. Sana uymaları nasıl beklenmezse, birbirlerine uymaları da beklenmez. Çünkü her parti kendi elindekine karşı katıdır.
"Sana gelen bunca ilimden sonra eğer onların heveslerine uyarsan” bu farz ve takdir edilse, yani hak senin için açığa çıktıktan ve o konuda sana vahiy geldikten sonra onlara uysan,
"şüphesiz sen muhakkak zâlimlerdensin". Tekidini pekiştirmiş ve yedi açıdan mübalağa etmiştir. Bu da bilinen hakka ta'zîm, ona uymaya teşvik, hevaya uymaktan sakındırmak ve peygamberlerden günah sudurunu iğrenç göstermek içindir.
146. Âyetin Tefsiri
Kendilerine kitap verdiklerimiz, onu oğullarını tanır gibi tanırlar. Muhakkak onlardan bir grup bildikleri hâlde hakkı gizlerler.
"Kendilerine kitap verdiklerimiz” yani onların alimleri, (onu bilirler) zamir daha önce geçmese de Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem'e râcidir, çünkü kelâm ona delâlet etmektedir. İlme yahut Kur'ân'a veyahut kıblenin tahviline râcidir de, denilmiştir.
"Oğullarını tanır gibi” birinciye şahitlik etmektedir, yani onu sıfatlarıyla tanırlar, tıpkı kendi oğullarını tanıdıkları gibi. Onu başkalarıyla karıştırmazlar. Hazret-i Ömer radıyallahü anh, Abdullah b. Selâm radıyallahü anh'e Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem'den sordu, o da: Ben onu kendi oğlumdan daha iyi tanırım, dedi. O da: Niçin, dedi? O da: Çünkü ben Muhammed'in peygamberliğinden şüphe etmem, ama çocuğuma gelince, belki annesi hainlik etmiş olabilir, dedi.
"Muhakkak onlardan bir grup bildikleri hâlde hakkı gizlerler” inat edenleri belirtmekte ve îman edenleri istisna etmektedir.
147. Âyetin Tefsiri
Hak Rabbindendir; artık şüphe edenlerden olma.
"Elhakku min rabbik” yeni söz başıdır, hak ya mübteda’dır, haberi de min rabbike'dir, lâm da ahd içindir. İşaret de Resûl sallallahü aleyhi ve sellem'in durumunadır yahut gizledikleri hakkadır yahut da cins içindir.
Mana da şöyledir: Hak Allahü teâlâ'dan sâbit olan şeydir, Meselâ senin temsil ettiğin gibi, ehl-i kitabın temsü ettiği gibi değil. Hak ya da mahzûf mübtedanın haberidir, yani hüvel hakku demektir. Min rabbike de hâl’dir ya da ikinci haberdir. Nasb ile birinci haktan bedel yahut ya'lemun'un mef'ûlü olarak (elhakka) okunmuştur.
"Artık şüphe edenlerden olma” onun Rabbinden olduğunda şüphe edenlerden yahut bildikleri hâlde hakkı gizleyenlerden şüphe edenlerden olma. Bundan maksat Efendimizi onda şüpheden men etmek değildir, çünkü bu ondan beklenmez, onda kasıt ve isteği de yoktur. Maksat ya durumu pekiştirmektir ve duruma bakan kimsenin şüphe etmeyeceğini tahkiktir ya da şüpheyi en iyi şekilde ortadan kaldıracak marifetleri kazanmakla ümmete emirdir.
148. Âyetin Tefsiri
Herkesin yüzünü döndüreceği bir yönü vardır; öyleyse hayırlarda yarışın. Nerede olursanız Allah hepinizi getirir. Şüphesiz Allah, her şeye kâdirdir.
"Veliküllin vichetün” her ümmet için bir kıble vardır, demektir. Tenvîn izafetten bedeldir, ya da Müslüman'lardan her kavim için Kabe'den bir cihet vardır, demektir,
"hüve muvelliha” iki mef'ûlden biri hazfedilmiştir yani hüve müvelliha vechehu yahut Allahü müvelliha iyyahu demektir. İzafetle velikülli vichetin de okunmuştur.
Mana da şöyledir: Her cihete Allah oranın halkını yöneltecektir. Lâm da âmil'in zayıflığım telâfi etmek üzere te'kit için ziyade kılınmıştır. İbn Âmir mulaha okumuştur ki, o cihetin yani yöneldiği cihetin sâhibidir demektir.
"Öyleyse hayırlarda yarışın” kıblenin durumu ve diğer iki dünyada mutluluğa kavuşturacak şeylerde veyahut üstün cihetlerde demektir onlar da Ka'be'ye karşı olmak gibi.
"Nerede olursanız Allah hepinizi getirir". Yani muvafık veya muhâlif, parçaları toplu veya dağınık olursanız, Allah sizi amellerinizin karşılığım vermek için mahşerde toplar yahut yerin derinliklerinde ve dağların zirvelerinde olsanız ruhlarınızı kabz eder yahut karşılıklı cihetlerden hangisinde olsanız Allah hepinizi getirir ve namazlarınızı sanki tek cihete dönülerek kılınmış gibi yapar.
"Şüphesiz Allah, her şeye kâdirdir". Öldürmeye, diriltmeye ve toplamaya gücü yeter.
149. Âyetin Tefsiri
Hangi yerden çıkarsan, yüzünü Mescid-i harâm tarafına döndür. Şüphesiz o, Rabbinden gelen bir haktır. Rabbin yaptıklarınızdan gâfil değildir.
"Hangi yerden çıkarsan” yani hangi mekandan sefer için çıkarsan "yüzünü Mescid-i harâm tarafına döndür” namaz kıldığın zaman.
"Şüphesiz o” bu durum "Rabbinden gelen bir haktır. Allah yaptıklarınızdan gâfil değildir". Ebû Amr ye ile ya'melun okumuştur.
150. Âyetin Tefsiri
Hangi yerden çıkarsan, yüzünü Mescid-i harâm tarafına döndür. Nerede olursanız, yüzünüzü onun tarafına çevirin ki, insanların, içlerinde zulmedenlerden başkasının size karşı bir kanıtı olmasın. Onlardan korkmayın, benden korkun ki, nimetimi size tamamlayayım. Böylece doğru yolu bulursunuz.
"Hangi yerden çıkarsan, yüzünü Mescid-i harâm tarafına döndür. Nerede olursanız, yüzünüzü onun tarafına çevirin". Bu hükmü, illeti çok olduğu için tekrar etmiştir; çünkü Allahü teâlâ kıblenin değişmesi için üç illet zikretmiştir: Rızâsını aramakla Peygamberi ululama; Allah'ın adetinin her din mensubuna ve davet sâhibine yöneleceği bir cihet belirleyeceği; İleride anlatacağımız gibi muhâliflerin delillerini çürütme. Zihne iyice yerleştirmek için her delil medlulü ile zikredildiği gibi her illet de malulü ile birlikte zikredilmiştir. Üstelik kıble meselesi önemli, nesih konusu da fitne ve şüphe koparacak şeylerden olduğu için tabiatıyla durumu te'kit edilmiş ve arka arkaya zikredilmiştir.
"İnsanların size karşı bir kanıtı olmasın” kûlû (deyiniz) sözünün illetidir,
Mana da şöyledir: Kıblenin Kudüs'ten Ka'be'ye çevrilmesi Yahûdîlerin delilini çürütür; şöyle ki, Tevrat'ta sıfatı verilen kimsenin kıblesi Ka'be'dir, Muhammed ise bizim dinimizi inkâr ettiği hâlde kıblemizde bize tâbi oluyor. Müşriklerin de, Muhammed İbrâhîm'in dinine davet ediyor ve onun kıblesine tâbi olmuyor, savını çürütüyor.
"Ancak içlerinden zâlimler hariç” bu, insanlardan istisnadır, yani muannitler hariç kimsenin size diyeceği bir şey kalmasın. Çünkü onlar: Kıblenin Ka'be'ye çevrilmesi başka değil, kavminin dinine meylinden ve memleket sevgisindendir ya da fikir değiştirmiş, atalarının kıblesine dönmüştür, o sebeple yakında kendilerinin dinine döner, demişlerdi. İşte bu fikir yürütmeye delil denilmiştir, tıpkı:
"Onların delilleri Rableri katında çürütülmüştür” (Şura; 16) kavli gibi. Zira onlar da aynı yola gidiyorlar. Şöyle denilmiştir: Hüccet delil getirme manasınadır.
Şöyle de denilmiştir: İstisna delili doğrudan mübalağalı bir şekilde bertaraf etmek içindir. Şairin şu sözü gibi:
Onlarda bir kusur yoktur, ancak kılıçları,
Düşmanı kırmaktan körelmiştir.
Şu da bilinmektedir ki, zâlimin getireceği bir delil yoktur (çünkü onlar da insanlara dahildir, insanların delili olmayınca onların hiç olmaz). Tenbih harfi ile, elâ Ellezîne zalemu (bilin ki, zâlimlerden) şeklinde de okunmuştur "korkmayın” onlardan çekinmeyin, çünkü karalamaları size zarar vermez.
"Benden korkun” Size emrettiğim şeye muhalefet etmeyin.
"ki, size nimetimi tamamlayayım. Böylece doğru yolu bulursunuz” mahzûf şeyin illetidir, yani size nimetimi tamamlamak için ve doğru yolu bulmanızı istediğim için size bunu emrettim.
Ya da bu cümle mukadder illete atıftır, Meselâ şöyle: Benden korkun ki, sizi onlardan muhafaza edeyim ve size olan nimetimi tamamlayayım.
Ya da cümle liella yekune'ye ma’tûftur. Hadiste şöyle denilmiştir: Nimetin tamamı cennete girmedir. Hazret-i Ali radıyallahü anh'ten de: Nimetin tamamı Müslüman olarak ölmektir, dediği rivâyet edilmiştir.
151. Âyetin Tefsiri
Nitekim size içinizden âyetlerimizi okuyacak, sizi temizleyecek ve size kitabı ve hikmeti öğretecek; bilmediklerinizi de öğretecek bir Peygamber gönderdik.
"Nitekim size içinizden bir Peygamber gönderdik” bu da yukarısına bağlıdır, yani size kıble veya âhiret hususunda nimetimi tamamlamak için, tıpkı içinizden bir Peygamber göndermekle tamamladığım gibi, ya da sonrasına bağlıdır yani Peygamber göndermekle sizi andığım gibi siz de beni anın demektir.
"Âyetlerimi okuyacak ve sizi temizleyecek” sizi tezkiye edecek şeye götürecek demektir. Tezkiyeyi burada maksatta önce olduğu için takdim etti, İbrâhîm'in duasında da eylem itibarı ile tehir etti (Bakara: 129). "Size kitabı ve hikmeti öğretecek, bilmediklerinizi de öğretecek” tefekkür etmek ve delillere bakmakla öğretecek; zira bunun bilinmesine vahiyden başka yol yoktur. Öğretme fiilini tekrar etmesi de cinslerinin ayrı olduğunu göstermek içindir.
152. Âyetin Tefsiri
Öyleyse beni zikredin, ben de sizi anayım, bana şükredin; bana karşı nankörlük etmeyin.
"Öyleyse beni zikredin” taatla "ben de sizi anayım” sevapla.
"Bana şükredin” size verdiğim nimetlere "bana karşı nankörlük etmeyin” nimetleri görmezden gelerek ve emre isyan ederek.
153. Âyetin Tefsiri
Ey îman edenler, sabırla, namazla yardım isteyin. Şüphesiz Allah, sabredenlerle beraberdir.
"Ey îman edenler, sabırla yardım isteyin” günahlara ve nefsî isteklere karşı "ve namazla". O (namaz) ibâdetlerin anasıdır, mü'minlerin miracıdır ve âlemlerin Rabbine karşı yakarıştır.
"Şüphesiz Allah, sabredenlerle beraberdir” zaferle ve duayı kabul etmekle.
154. Âyetin Tefsiri
Allah yolunda öldürülenler için "ölüler” demeyin; bilâkis diridirler; fakat siz anlamazsınız.
"Allah yolunda öldürülenler için "ölüler” demeyin” yani onlar ölüdür, demeyin "bilâkis diridirler” bilâkis onlar diridirler.
"Fakat siz anlamazsınız” ne hâlde olduklarını. Bu da onların hayatlarının cesetle ve canlılarda hissedilen şey cinsinden olmadığını vurgulamaktadır. O, akılla kavranılamayan; vahiyle anlaşılan bir durumdur. Hasen Basri'den şöyle rivâyet edilmiştir: Şehitler Rablerinin katında diridirler, rızıkları ruhlarına arz edilir, onlara rahatlık ve neşe gelir. Nitekim Fir'avn hanedanının ruhlarına da ateş arz edilir; onlara da acı gelir. Âyet Bedir şehitleri hakkında indi, onlar on dört kişi idiler. Bunda ruhların bizatihi kaim, bedenle hissedilen şeye benzemediğine ve ölümden sonra şuurlu olarak kaldıklarına delâlet vardır. Sahabe'nin ve tabii'nin büyük çoğunluğu bu görüştedirler. Âyetler ve sünnetler de bunu söylemektedir. Bütün mü'minlerin içinden özellikle onların böyle olması, onların husûsan Allah'a yakın ve daha çok güzellik ve ikram içinde olmalarındandır.
155. Âyetin Tefsiri
Sizi biraz korkudan, açlıktan; (biraz da) mallardan, canlardan ve mahsullerden eksiltme ile kesinlikle sınayacağız. Sabredenleri müjdele.
"Sizi kesinlikle sınayacağız” size hâllerinizi deneyen, belaya sabrediyor musunuz ve kazaya râzı oluyor musunuz diye sizi imtihan eden biri gibi sınayacağız.
"Biraz korkudan biraz da açlıktan” yani bunlardan az bir miktar demektir, bunun azlığı; onlara hafiflik vermek ve rahmetinin onlardan ayrılmayacağını göstermek için merhamet ettiği şeye nisbetle az olmasındandır, ya da kendilerine inat edenlerin âhirette başlarına geleceklere nispetle az olmasındandır. Bunu haber vermesi de kendilerini bunlara hazırlamaları içindir. (Biraz da mallardan, canlardan ve mahsullerden eksiltme ile) bu da şey'e ya da havfe atıftır. İmâm-ı Şâfiî radıyallahü teâlâ anh'ten şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Korku Allah korkusudur, açlık ramazan orucudur, mallardan eksiltme de sadakalar ve zekatlardır. Canlardan eksiltme de hastalıklardır, mahsullerden de evlatların ölümüdür. Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem'den de şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Bir kulun çocuğu öldüğü zaman Allahü teâlâ meleklere: Kulumun çocuğunun ruhunu mu aldınız, der? Onlar da: Evet, derler. Onun ciğer paresini mi aldınız, der? Onlar da: Evet, derler. Allahü teâlâ: Kulum ne dedi, der? Onlar da: Sana hamd etti ve inna lillah okudu, derler. Allahü teâlâ da: Kulum için cennette bir ev yapın ve ona hamd evi adını koyun, der.
"Sabredenleri müjdele".
156. Âyetin Tefsiri
Onlar ki, kendilerine bir musibet geldiği zaman:
"Mutlaka biz, Allah'a aidiz ve şüphesiz biz, ona döneceğiz, derler.
"Onlar ki, başlarına bir musibet geldiği zaman İnna lillah ve inna ileyhi raciun (mutlaka biz, Allah'a aidiz ve şüphesiz biz, ona döneceğiz, derler)". Hitap Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem'edir ya da müjde verebilecek herkesedir. Musibet insanın başına gelebilen her türlü istenmeyen şeydir. Çünkü aleyhis-salâtü ves-selâm Efendimiz şöyle buyurmuştur:
"Mü'mine eziyet veren her şey musibettir.” Sabretmek dille inna lillah demekle olmaz, kalp ile de demelidir, niçin yaratıldığını ve ona döneceğini düşünmeli, Allah'ın nimetlerini yâd etmeli ki,rdiğinin aldığından kat kat fazla olduğunu görsün, böylece rahatlasın da ona teslim olsun. Müjdesi verilen şey de belli olduğu için bildirilmemiştir.
157. Âyetin Tefsiri
İşte onlara Rablerinden bağışlanmalar ve rahmet vardır ve onlar, doğru yolu bulanların ta kendileridir.
(İşte onlara Rablerinden bağışlanmalar ve rahmet vardır). Salât duadır, Allah'tan olunca tezkiye ve bağışlamadır. Cemi olması da çokluğuna ve çeşitliliğine dikkat çekmek içindir. Rahmetten murat edilen lütuf ve ihsandır. Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem'den şöyle rivâyet edilmiştir: Kim bir musibet ânında inna lillah derse, Allah onun musibetini telâfi eder, âhiretini güzel eyler ve ona râzı olacağı bir halef verir.
"Ve onlar doğru yolu bulanların ta kendileridir” hakkı ve doğruyu bulanların demektir, çünkü kendilerini Allah'a verdiler, Allah'ın kaza ve kaderine teslim oldular.
158. Âyetin Tefsiri
Safa ile Merve İlâhi sembollerdendir. Binâenaleyh kim Beyt'i hacceder veyahut umre yaparsa, bu ikisini tavaf etmesinde ona günah yoktur. Kim kendiliğinden bir hayır işlerse, şüphesiz Allah karşılığını verir, yaptığını çok iyi bilir.
"Şüphesiz Safa ile Merve” bunlar Mekke'de iki dağın adıdır, (İlâhi sembollerdendir). Hac ibâdetlerinin işaretleridir. Şeair, şeire'nin çoğuludur, alâmet demektir,
"Binâenaleyh kim hacceder veya umre yaparsa” hac lügatte bir şeye yönelmektir. îtimar da ziyarettir. Şer'an ise Beyt'e özel olarak bu şekilde yönelmek ve onu ziyaret etmektir.
"Bu ikisini tavaf etmesinde ona bir günah yoktur". İsaf putu Safa'nm, Naile de Merve'nin üzerinde idi. Cahiliye halkı sa'y yaptıkları zaman bunlara ellerini sürerlerdi. İslâm gelip de putlar kırılınca, Müslümanlar bu sebepten dolayı bu ikisinin arasında sa'y etmekten sıkıntı duydular, âyet bunun üzerine indi. Haçta ve umrede bu sa'yin meşru olduğuna icma vardır, ancak ihtilâf vâcip olup olmamasındadır. İmâm Ahmed sünnettir, demiş; Enes bin Mâlik ile İbn Abbâs da böyle demişlerdir, çünkü Allahü teâlâ:
"Ona günah yoktur” (Bakara: 158) buyurmuştur. Çünkü bundan serbest olduğu anlaşılmaktadır. Fakat bu görüş zayıftır, çünkü günahın olmaması vücup manasına cevazı da içine alabilir; bu ifade bunu bertaraf etmez. Ebû Hanîfe de vâcip olduğunu, kan akıtarak telâfi edileceğini söylemiştir. Şâfiî de onun rükün olduğunu söylemiştir, çünkü aleyhis-salâtü ves-selâm Efendimiz: Sa'y yapın, Allah sa'yi size yazdı, buyurmuştur.
(Kim kendiliğinden bir hayır yaparsa) yani farz olsun nafile olsun bir tâat işlerse yahut kendine farz olan hac veyahut umreden fazla olarak bir şey yaparsa veyahut nafile sa'y yaparsa, demek olur, eğer sünnettir dersek. Hayran da mahzûf mastarın sıfatı olarak ya da harf-i ceri hazf edilip fiilin ona yanaştırılması ile ya da eta veya faale manasını yüklenerek fiilin geçişli kılınması ile mensûbtur. Hamze, Kisâî ve Ya'kûb yettavvau okumuşlardır ki, aslı yetetavvau'dur. Yattavvafu'da olduğu gibi idgam edilmiştir.
"Şüphesiz Allah, karşılığını verir, yaptığını çok iyi bilir” taatına karşılık sevap verir, ona hiçbir şey gizli kalmaz.
159. Âyetin Tefsiri
Gerçekten indirdiğimiz açık âyetleri ve hidâyeti kitapta insanlara açıkladıktan sonra gizleyenlere, işte onlara Allah da lâ'net eder, lanetçiler de lâ'net ederler.
"Gerçekten gizleyenler” Yahûdî hahamları gibi,
"indirdiğimiz açık âyetleri” Meselâ Muhammed sallallahü aleyhi ve sellem'in durumuna şahitlik edenler gibi "ve hidâyeti” ona tâbi olmanın ve ona îman etmenin vâcip olduğunu gösteren şeyi "onu insanlara açıkladıktan sonra” Özetledikten sonra "kitapta” Tevrat'a,
"işte onlara Allah da lâ'net eder, lanetçiler de lâ'net eder” yani meleklerden, cinlerden ve insanlardan lâ'net edebilecekler, demektir.
160. Âyetin Tefsiri
Ancak tevbe edenler, hâllerini ıslah edenler ve (gerçeği) açıklayanlar müstesnadır ki, işte ben, onların tevbelerini kabul ederim. Ben tevbeleri çok kabul eden ve çok merhamet edenim.
"Ancak tevbe edenler müstesna” gizlemekten ve diğer tevbe edilmesi vâcip olan şeylerden tevbe edenler,
"hâllerini ıslah edenler” bozduklarım düzelterek telâfi edenler "ve açıklayanlar” Allah'ın kitabında açıkladığını tevbeleri tamam olsun diye izah edenler "işte ben onların tevbelerini kabul ederim” onlara yönelerek ve bağışlayarak.
"Ben tevbeleri çok kabul eden ve çok merhamet edenim". Tevbeyi kabulde ve rahmeti taşırmada çok ileri gidenimdir.
161. Âyetin Tefsiri
Hakikat kâfir olup da kâfir olarak ölenlerse, işte onlara Allah'ın, meleklerin ve bütün insanların lâneti vardır.
"Hakikat kâfir olup da kâfir olarak ölenlere” yani gerçekleri gizleyip de ölünceye kadar tevbe etmeyenlere "işte onlara Allah'ın, meleklerin ve bütün insanların lâneti vardır” Allah'ın ve halkından lanetine itibar edilenlerin lâneti onların üzerine çökmüştür.
Şöyle de denilmiştir:
Birincisi hayatta iken lanetleridir, bu da ölülerken lanetleridir. Allah isminin mahalline atfen velMelâiketü vennasü ecmaun şeklinde de okunmuştur. Çünkü Allah ismi mana itibarı ile faildir, a'cebeni darbu zeydin ve amrun sözünde olduğu gibi, ya da gizli bir fiilin fâ'ilidir, Meselâ ve telanuhumul Melâiketü gibi.
162. Âyetin Tefsiri
Orada ebedî kalacaklar; azapları hafifletilmeyecek ve onlara bakılmayacak da.
"Orada ebedî kalacaklar” yani lanette veya ateşte demektir. Ateş geçmediği hâlde ona zamir gönderilmesi önemine binâen veya korkutmak içindir ya da lanetin ona delâlet etmesiyle yetinilmiştir.
"Azapları hafifletilmeyecek ve onlara bakılmayacak da". Onlara süre verilmeyecek yahut mazur görülmeleri için bekletilmeyecekler ya da onlara rahmet nazarı ile bakılmayacaktır.
163. Âyetin Tefsiri
ilahınız bir tek İlâhtır. Ondan başka ilâh yoktur. Rahmanadır, Rahîm'dir.
"İlâhınız bir tek İlâhtır” genel bir hitaptır, yani ibâdetinizi hak eden birdir, ibâdet etmek doğru olan ve ilâh denen bir ortağı yoktur.
"Ondan başka ilâh yoktur” Allah'ın birliğini tespit etmek ve var olup da insanların ibâdetini hak etmeyen birinin olduğunu akla getirmemek içindir.
"Rahmân'dır Rahîmdir” buna delil gibidir, çünkü asıl ve tali bütün nimetleri veren o olduğuna ve diğerlerinin ise ya nimet ya da nimet verilen olduğuna göre ondan başka hiç kimse ibâdeti hak etmemiştir. Errahman errahîm, ilahüküm lâfzının diğer iki haberidir ya da mahzûf mübtedanın haberidir.
Şöyle de denilmiştir: Müşrikler bunu duyunca şaştılar ve: Eğer doğru isen doğruluğunu bileceğimiz âyetler getir, dediler; âyet bunun üzerine indi.
164. Âyetin Tefsiri
Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında; gece ile gündüzün ardı ardınca gelişinde, insanlara menfaat veren şeyle akıp giden gemilerde, Allah'ın gökten bir su indirip de onunla ölü toprağı diriltip orada her türlü canlıyı yaymasında, rüzgârları evirip çevirmesinde ve gökle yer arasında emre hazır bekleyen bulutta akıllarını çalıştıran bir toplum için deliller vardır.
(Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında) gökleri çoğul, yeri tekil yapması, göklerin bizzat birbirinden ayrı ve gerçekleri değişik olmasındandır. Yer ise öyle değildir.
"Gece ile gündüzün art arda gelişinde” birbirini takip edişinde, bu da "gece ile gündüzü art arta getirdi” (Furkân: 62) âyeti gibidir.
"İnsanlara menfaat veren şeyle akıp giden gemilerde” binefıhim ev billezi yenfauhum, mâ'nın mastariye yahut ism-i mevsûl olduğunu göstermek içindir. Gemiden maksat deniz ve hâllerini Allah'ın varlığına delil getirmektir. Özellikle gemiden bahsetmesi, denize dalmaya ve acayipliklerini görmeye sebep olduğu içindir. Bunun içindir ki, onu yağmurdan ve buluttan önce zikretmiştir; çünkü bu ikisinin menşei genellikle denizdir. Fülk lâfzının müennes kılınması sefine manasına olmasındandır. Aslî olarak yahut cemi olup da çoğul zammesi ile tekil zammesinin araştırmacı dil bilginlerince farklı olduğu algısına göre iki zamme ile de (fülük) okunmuştur.
(Allah'ın gökten su indirmesinde) birinci min iptida, ikincisi ise açıklama içindir. Sema'mn fezaya da buluta ve yukarı tarafa da ihtimali vardır.
"Yeri ölümünden sonra onunla dirilttiği” bitkilerle dirilttiği (orada her türlü canlıyı yaymasında) bu da enzele'ye ma’tûftur, sanki yağmurun inmesini, onunla bitkilerin oluşmasını ve yeryüzüne canlıların dağılmasını Allah'ın birliğine delil getirmiş gibi oluyor ya da ahya'ya ma’tûftur, çünkü hayvanlar bol ürünle çoğalır ve hayatla da yaşarlar. Bess de yaymak ve dağıtmaktır.
(Ve rüzgârları evirip çevirmesinde) esmesinde ve hâllerinde demektir. Hamze ile Kisâî tekil olarak (rihi) okumuşlardır.
"Yerle gök arasında emre hazır bekleyen bulutta” bulutun tabiatı öyle olmakla beraber Allah'ın emri gelinceye kadar yere de inmez, açdıp da yok olmaz.
Şöyle de denilmiştir: Bulutun Allah'ın dilemesine bağlı olarak havada dolaşması rüzgârın emrine verilmiştir. Selıab sahb'ten gelir ki, çekmek demektir, çünkü onlar birbirini çeker.
"Akıllarını çalıştıran bir toplum için elbette deliller vardır” onlar üzerinde düşünen ve onlara akıllarının gözleriyle bakan toplum için demektir. Efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem'den: Bu âyeti okuyup da yararsız diye atanlara yazıklar olsun, dediği rivâyet edilmiştir ki, üzerinde düşünmeyenlere demektir.
Bil ki, bu âyetler Allah'ın varlığına ve birliğine birçok yönden delâlet eder, bunları genişlemesine şerh etmek uzun sürer. Kısaca şöyle ifade edilebilir: Bu olaylar mümkün şeylerdir, birçok ihtimalin içinden ve değişik şekillerden belli bir şekilde meydana gelmiştir. Çünkü göklerin hepsi veya bir kısmı yer gibi hareket etmeye bilirdi yahut tersine hareket edebilirdi. Öyle ki, her gökte ayrı ayrı varlığı kabul edilen büyük daire, iki kutuptan (hareket etmeyen iki noktadan) geçen bir daire olabilirdi, hiç yüksekliği ve derinliği olmayabilirdi yahut bu şekilde olmazdı, çünkü madde basittir, cüzleri eşittir, öyleyse bunları icat eden güçlü ve hikmet sâhibi bir yaratıcıya ihtiyaç vardır. Bunu da hikmetinin gerektirdiği ve dilemesinin iktiza ettiği şekilde yapan biri olmalıdır. Üstelik başkasının karşı çıkmasını engellemelidir; çünkü onunla beraber aynı güce sahip birinin varlığı tasavvur edilirse, bakılır; eğer ikisinin de düşünceleri birbirine denk gelir de ortaya konan şey ikisinin olursa, bir eser üzerinde iki müessirin birleşmesi lâzım gelir. Eğer birine ait olursa, tercih sebebi olmadığı hâlde birinin üstün kılınıp diğerinin aciz gösterilmesi lâzım gelir. Ötekisinin acizliği de ilâh olmasını engeller. Eğer farklı düşünürlerse, birbirini durdurmaları ve yenişmeleri lâzım gelir. Nitekim Allahü teâlâ.
"De ki: Eğer yerde ve gökte Allah'tan başka İlâhlar da olsa idi, ikisi de bozulurdu” (Enbiya: 22) buyurmuştur.
Âyette kelâm ilminin ve onunla uğraşanların şerefine dikkat çekilmiş ve onda araştırma yapmaya teşvik edilmiştir.
165. Âyetin Tefsiri
İnsanlardan kimileri vardır ki, Allah'tan başka eşler edinirler; onları Allah'ı sever gibi severler. Îman edenler ise Allah'ı daha çok severler. Keşke nefislerine zulmedenler azâbı gördükleri zaman bütün kuvvetin Allah'a ait olduğunu görselerdi!
"İnsanlardan kimileri vardır ki, Allah'tan başka eşler edinirler” putlar edinirler, itâat ettikleri reisler de denilmiştir, çünkü "izlenenler uzaklaştığı zaman” (Bakara: 166) buyurmuştur. Belki de maksat daha geneldir, o da Allah'tan alıkoyan her şeydir.
"Onları severler” onlara saygı gösterir ve itâat ederler.
"Allah'ı sever gibi” ona ta'zîm ve itâatine meyletmek gibi. Yani sevgide ve itaatta onunla diğerlerini eşit tutarlar. Muhabbet kalbin meyletmesidir, hub'den gelir, istiare yolu ile habbetülkalbe (kalbin en derin noktasına) denilmiştir. Ondan da hub (segi) türetilmiştir, çünkü o noktaya isabet etmiş ve oraya yerleşmiştir. Kulun Allahü teâlâ'yı sevmesi, ona itâat ve rızâsını kazanma arzusudur. Allah'ın kulu sevmesi ise ona ikram etmek ve onu taatta kullanmak isteyip onu isyanlardan korumasıdır.
"Îman edenler ise Allah'ı daha çok severler” çünkü Allah'a olan sevgileri kesilmez. Eşleri (putları) sevme ise öyle değildir; çünkü o bozuk ve hayali düşmanlıklara dayanır. Basit bir sebeple yok olur. Bunun içindir ki, başları dara düştüğü zaman ilâhları bırakır, Allah'a gelirlerdi. Puta bir süre taparlardı, sonra da onu terk edip başkasına giderlerdi.
"Keşke nefislerine zulmedenler gördükleri zaman” eşler edinmekle zulmedenler bilselerdi,
"azâbı gördükleri zaman” onu kıyâmet gününde gözleriyle gördükleri zaman. Gelecek geçmiş yerine konulmuştur, çünkü gelmesi kesindir, Meselâ "cennet halkı seslendi” (Araf: 44) kavlinde olduğu gibi. (Bütün kuvvetin Allah'a ait olduğunu görselerdi) yera'nın iki mef'ûlünün yerini tutmuştur, lev'in de cevabı mahzûftur, yani azâbı gördükleri zaman bütün kuvvetin Allah'a ait olduğunu görselerdi, çok pişman olurlardı.
Şöyle de denilmiştir: Bu, cevabın bağlı olduğu kısımdır, mef'ûller ise hazfedilmiştir, takdiri de şöyledir: Zâlimler putlarının fayda vermediğini görselerdi, bütün kuvvetin Allah'a ait olduğunu, ondan başkasının fayda ve zarar vermediğini bilirlerdi. İbn Âmir, Nâfi' ve Ya'kûb Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem'e hitap olarak velev tera okumuşlardır: Yani bunu görseydin, korkunç bir şey görürdün, demektir. İbn Âmir de meçhul kalıbı ile iz yürevne okumuştur. Ya'kûb da hemzenin kesri ile inne ve yeni söz başı olması veya kavl maddesinin izmari ile de "innallahe şedidül ikab” okumuştur,
166. Âyetin Tefsiri
O zaman izlenenler izleyenlerden uzaklaşır ve azâbı görürler. Aralarındaki sebepler de kesilir.
"İz teberrerel lezinet tübiu minel lezinet tebeu” bu da iz yerevnel'den bedeldir yani üstler astlardan ellerini çektikleri zaman demek olur. Tersine de okunmuştur ki, astlar üstlerden ellerini çektikleri zaman demek olur.
"Ve raavul azabe” onu gördükleri hâlde demektir ki, vâv hâl için, kad edâtı da gizlenmiş olur. Teberre'ye ma’tûftur da denilmiştir.
"Ve tekattaat bihimül esbab” vâv’ın teberre'ye yahut raevul'e atfı mümkündür, hâl için olması da mümkündür.
Birincisi daha açıktır. Esbab da astları ile aralarındaki bağlantılar, din üzerinde ittifak ve buna götüren beklentilerdir. Sebebin aslı ağaca çıkılan iptir. Meçhul kalıbı ile ve tukuttıat da okunmuştur.
167. Âyetin Tefsiri
İzleyenler:
"Bizim için bir dönüş olsa da onlar bizden uzaklaştıkları gibi biz de onlardan uzaklaşsak!” derler. Böylece Allah onlara amellerini pişmanlıklar olarak gösterir. Ve onlar cehennemden çıkacak değillerdir.
"Ve kalellezinet tebeu lev enne lena kerreten” lev temenni edatıdır, bunun içindir ki, cevabında fe gelmiştir, yani leyte lena kerreten feneteberree minhüm (bizim için dünyaya bir dönüş olsa da biz de onlardan alakayı kessek) dediler manasına olur.
"Kezâlike” bu feci gösterme gibi (Allah onlara amellerini pişmanlıklar olarak gösterecektir). (A'malehum haseratin aleyhim) yüri fiilinin üç mef'ûlüdür, eğer kalp ile görmeden gelirse, yoksa hâl’dir.
"Vema hüm biharicine minennar” aslı vema yahrucune minen nar'dır, bu isim cümlesine geçilmesi ateşte kalışlarını abartmak, kurtuluştan ve dünyaya dönüşten ümitlerini kesmek içindir (zira isim cümlesi devamlılık ifade eder).
168. Âyetin Tefsiri
Ey insanlar, yeryüzündekilerden helâl ve temiz olarak yiyin. Şeytanın adımlarını izlemeyin. Çünkü o, sizin açık düşmanınızda.
"Ya eyyühen nasü kulu mimma filardı halalen". Güzel yiyecekleri ve giyecekleri kendilerine haram eden bir topluluk hakkında indi. Helalen külu'nûn mef'ûlüdür yahut mahzûf mastarın sıfatıdır veyahut mimma filardı'dan hâl’dir. Min de parça bildirmek içindir, çünkü yeryüzündekilerin hepsi yenilmez.
"Tayyiben” şerîatın yahut tab-ı selim'in hoş gördüğü şeydir, çünkü zaten helâl birinciyi içine almaktadır.
"Şeytanın adımlarını izlemeyin” heva ve hevese uymada arkasına düşmeyin, sonra helali harâm, haramı da helâl edersiniz. Nâfi', Ebû Amr, Hamze, Bezzi ve Ebû Bekir tı'mn sükûnu ile (hutvat) okumuşlardır, ikisi de hutvenin cem'i olarak lügattir. Hutve de adım atanın iki ayağı arasındaki mesâfedir. İki zamme ve hemze ile hutuat okunmuştur ki, bunda zamme vâv’ın üzerinde imiş gibi tasarlanmıştır. İki fetha ile hatavat da okunmuştur ki, hatvenin çoğulu olur, o da tek adım demektir.
"Çünkü o, sizin için açık düşmandır” her ne kadar kandırmak istediğine yüzden dostluk gösterse de basiret sahiplerince düşmanlığı açıktır. Bunun içindir ki, Allahü teâlâ:
"Onların velileri tağuttur” (Bakara: 257) âyetinde ona veli buyurmuştur.
169. Âyetin Tefsiri
O, size ancak kötülük ve hayasızlığı ve bilmediğiniz şeyleri Allah'a demenizi emreder.
"O size ancak kötülüğü ve hayasızlığı emreder” onun düşmanlığını ve onu izlemekten kaçınmanın gerekliliğini beyan etmektedir. Onun süslemesi ve onları kötülüğe sevk etmesi de beyinsizliklerini vurgulamak ve değerlerini düşürmek için istiare yolu ile ifade edilmiştir. Kötülük ve hayasızlık aklın beğenmediği ve Şerîatın çirkin gördüğü şeydir. Atıf da iki sıfatın farklı olmasındandır. Çünkü o, akıllı kimseyi üzdüğü için kötü, onu çirkin bulduğu için de hayasızlıktır.
Şöyle de denilmiştir: Essu' (kötülük) çirkin şeyleri içine alır, fahşa ise büyük günahlardan haddi aşan çirkin şeydir.
Şöyle de denilmiştir:
Birincisi içinde had (şer'i ceza) olmayan, ikincisi de şer'i ceza olandır.
"Ve bilmediğiniz şeyleri Allah'a demenizi emreder". Meselâ eşler koşmak, haramları helâl etmek ve hoş şeyleri harâm etmek gibi. Bunda zanna doğrudan tâbi olunmayacağına delil vardır, ama müçtehidin vardığı şeye tâbi olmak ise şer'i bir esasa dayanan zandır. Onun vacipliği kesindir, zan ise sadece metottadır, nitekim bunu usul kitaplarında açıklamışızdır.
170. Âyetin Tefsiri
Onlara:
"Allah'ın indirdiğine tâbi olun” denildiği zaman,
"hayır biz, atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye tâbi oluruz” derler. Ya atalarınızın akılları bir şeye ermiyor ve doğru yolu bulamıyorlar idiyseler!
"Ve izâ kıyle lehüm-üttebiû mâ enzelallah” zamir insanlara gider, hitaptan (size tabirinden) dönülmesi sapıklıklarını herkese duyurmak içindir, sanki akıllılara dönmüş ve onlara: Şu ahmaklara bakın, ne cevap verecekler, demiştir?
"Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye tâbi oluruz, dediler” burada geçen elfeyna bulmak manasınadır. Kur'ân'a ve Allah,ü teâlâ’nın indirdiği diğer delil ve âyetlere uymaları emredilip de taklide sapan müşrikler hakkında indi.
Şöyle de denilmiştir: Âyet bir bölük Yahûdî hakkında indi, Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem onları İslâm'a davet etti, onlar da: Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye tâbi oluruz. Çünkü onlar bizden daha iyi ve bizden daha âlim idi, dediler. Buna göre Allah'ın indirdiği, Tevrat'ı da içine alır, çünkü o da İslâm'a davet etmektedir.
(Ya atalarının akılları bir şeye ermiyor ve doğru yolu bulamıyorlar idiyseler!) Vâv hâl içindir ya da atıf içindir, hemze de red ve taaccüp içindir. Lev'in cevabı mahzûftur yani lev kâne âbâühüm ceheleten ataları câhil olsalar da din üzerinde düşünemeseler ve hakkı bulamasalardı onlara yine de mi tâbi olacaklardı. Bu, araştırmaya ve ictihad etmeye gücü yetenin taklitten uzak durmasını gerektiren bir delildir. Ama din hususunda peygamberler ve ahkâmda müctehidler gibi doğru olduğunu bildiği bir kimseye tâbi olmak, taklit değildir, bilâkis Allah'ın indirdiğine tâbi olmaktır.
171. Âyetin Tefsiri
Kâfirlerin hâli bağırıp çağırmadan başka bir şey duymayan hayvanlara haykıran kimsenin (çobanın) hâli gibidir. Onlar sağırlar, dilsizler ve körlerdir. Artık onlar anlamazlar.
(Kâfirlerin hâli bağırıp çağırmadan başka bir şey duymayan hayvanlara haykıran çobanın hâli gibidir). Burada muzâf hazfedilmiştir, takdiri şöyledir: Ve meselü dâillezine keferu kemeseliliezi yen'iku, yahut şöyledir: Meselüllezine keferu kemeselil behâimil lezi yen'iku,
Mana da şöyledir: Kâfirler taklide daldıkları için kendilerine okunan şeylere kafa vermezler, onlara anlatılan şeyi derin düşünmezler. Bu konuda kendilerine haykırılan ve sesi işitip de manasını anlamayan, çağırmayı hissedip de anlamını kavramayan hayvanlara benzerler.
Şöyle de denilmiştir: Bu onların atalarını dıştan taklit edip gerçeğini anlamayan hâllerinin sesi işitip de altındaki şeyi anlamayan davarlara benzetilmesidir.
Ya da onların putlara dua etmelerinin davarlara haykıran çobana benzetilmesidir. Bu son teşbih muzâfın hazfine ihtiyaç duymazsa da "ancak bağırıp çağırmadan başka bir şey duymaz” ifadesi buna müsaade etmemektedir. Çünkü putlar duymaz; meğerki bu, karmaşık temsil babından sayıla. (Onlar sağırlar, dilsizler ve körlerdir). Bu da zem olmak üzere (mahzûf mübteda hum ile) merfû’dur.
"Artık onlar anlamazlar” bilfiil anlamazlar, çünkü bakışları kusurludur.
172. Âyetin Tefsiri
Ey îman edenler, size rızık ettiklerimizin temizlerinden yiyin, Allah'a şükredin; eğer yalnız ona ibâdet ediyorsanız.
"Ey îman edenler, size rızık ettiklerimizin temizlerinden yiyin". Bütün insanlara işi genişletip de onlara haram ettiklerinden başka şeyleri mubah kılınca, içlerinden mü'minlere kendilerine rızık edilenlerin temizinden yemelerini ve hakkını yerine getirmelerini emretti ve:
"Allah'a şükredin” dedi. Size rızık ve helâl ettiği şeyler için "Eğer yalnız ona ibâdet ediyorsanız” eğer özellikle ona ibâdet ediyor ve nimet verenin o olduğunu ikrar ediyorsanız. Çünkü ibâdetiniz ancak şükürle tamam olur. Zira ibâdet işine ta'lik edilen (bağlanan), onu tamamlamak için verilen şükür emridir, ibâdet yapma yokken onu tamamlayan şükür emri de yoktur (ibâdet yoksa şükretmek de vâcip olmaz). Allahü teâlâ şöyle buyurmuştur: Şüphesiz ben, insanlar ve cinler çok kritik durumdayız; ben yaratıyorum, benden başkasına ibâdet ediliyor, ben rızık veriyorum, benden başkasına şükrediliyor.
173. Âyetin Tefsiri
Allah size ancak ölüyü, kanı, domuz etini ve Allah'tan başkasına kesileni harâm etti. Kim darda kalır da saldırmaz ve haddi aşmazsa, ona günah yoktur. Şüphesiz Allah, çok bağışlayıcı ve çok merhametlidir.
"Allah size ancak ölüyü haram etti” onu yemeyi ve ondan yararlanmayı, o da boğazlanmadan ölendir. Hadis diri hayvandan kesilen şeyi de ölü saymıştır. Örf ve adet balıkla çekirgeyi ölüden çıkarmıştır ya da şerîat istisna etmiştir. Bir şeyin aynına izafe edilen haramlık örfe göre onda mutlak olarak tasarrufun haram olduğunu ifade eder, ancak özel delille bazı şeyler bunun dışında kalır, Meselâ tabaklanmış deri gibi.
"Kanı, domuz etini” özellikle etin belirtilmesi, hayvanda en çok yenilenin o olmasındandır, diğer kısımları ona tabidir. (Allah'tan başkasına kesileni de haram etti) yani put için kesilirken ses yükseltileni demektir. İhlal aslında hilali görmektir: Ehullül hilale ve ehleltuhu denir ki, hilali görmektir. Ancak görüldüğü zaman tekbir getirerek sesi yükseltmek adet olduğu için buna ihlal denilmiştir. Sonra başka şeye de olsa sesi yükseltmeye denilmiştir. (Kim darda kalır da saldırmazsa) başka darda kalanın aleyhine olarak hepsini kendi almazsa, demektir. Âsım, Ebû Amr ve Hamze, nûn'un kesri ile okumuşlardır.
"Vela âdin” yaşayacak kadarını veya açlık sınırını aşmazsa, demektir.
Şöyle de denilmiştir: Devlete karşı gelmez ve yol kesmezse, buna göre yolculuğunda isyan edene bundan yemek mubah olmaz. Şâfiî mezhebinin zahiri ve İmâm Ahmed'in görüşü de budur.
"Ona günah yoktur” onu yemede.
"Şüphesiz Allah, çok bağışlayıcıdır” yaptığını "çok merhametlidir” ona izin vermekle. Eğer: İnnema edâtı hükmün zikredilenlerle sınırlı olmasını gösterir, hâlbuki zikredilmeyen nice haramlar vardır, denilirse? Ben de şöyle derim: Maksat haramlığın zikredilenlerle sınırlanmasıdır, mutlak değildir ya da haramhğı normal şartlarladır. Sanki şöyle denilmiştir: Bunlar size darda kalmadığınız zaman haram edilmiştir.
174. Âyetin Tefsiri
Allah'ın kitaptan indirdiği şeyleri gizleyip de onunla az bir değeri satın alanlar var ya, işte onlar karınlarına ancak ateş tıkarlar. Allah kıyâmet gününde onlarla konuşmaz ve onları temize çıkarmaz. Onlar için pek acıklı bir azâp vardır.
"Allah'ın kitaptan indirdiği şeyleri gizleyip de onunla az bir değeri satın alanlar var ya” ivazan hakiren (önemsiz karşılık) demektir.
"İşte onlar karınlarına ancak ateş tıkarlar” ya şimdi; çünkü onlar ateşle ilgili bir şey yiyorlardır; zira o şey ateşle azaba sebeptir, sanki ateş yemiş gibidirler. Şuna benzer:
Kan içeyim eğer seni korkutup da üzerine
Turna boyunlu, hoş kokulu bir kuma getirmezsem.
Yani diyet alıp yiyeyim demek istiyor.
Ya da gelecekte böyle olacaktır, yani kıyâmet gününde ateş yiyeceklerdir.
"Fi butunihim” kavlinin manası karınlarının dolusu demektir. Çünkü ekele fî batnihi (karnını doyuruncaya kadar yedi) ekele fibadıhı (yarı karın yedi) demektir. Şu mısrada olduğu gibi:
Yarı karın yiyin haramdan çekinirsiniz.
"Allah kıyâmet gününde onlarla konuşmaz” bu da onlara gazabını ve mahrumiyetlerini îma etmektedir, bu arada rakipleri ikramlarda ve Allah’a yakın yerlerde olacaklardır.
"Onları temize çıkarmaz” onları methetmez "onlar için pek acıklı bir azâp vardır” elîm mu'lem (can yakıcı) manasınadır.
175. Âyetin Tefsiri
İşte onlar; doğru yola bedel sapıklığı ve bağışa bedel azâbı satın almışlardır. Ateşe ne de dayanıklıdırlar!
"İşte onlar doğru yola bedel sapıklığı satın almışlardır” dünyada,
"bağışa bedel azâbı” âhirette; bu da tamahlarından ve dünyevî çıkarlar yüzünden hakkı gizlemeleri sebebiyledir. (Ateşe ne de sabırlıdırlar!) bu da hâllerinin şaşkınlığım ifade etmektedir, çünkü hiç çekinmeden ateşi kazandıracak şeylere el atmışlardır. Mâ edâtı tammedir, mübtedâ olarak merfû’dur, tahsisi de:
Şerrun eherre zanabın
(İti ürüten büyük şer) kavlindeki gibidir (gizli azim, büyük sıfatı iledir).
Ya da mâ edâtı istifhamiyedir, arkasındaki haberdir yahut mevsûledir, arkasındaki de sılasıdır, haber de mahzûftur.
176. Âyetin Tefsiri
Sebebi şu ki, Allah, kitabı hak olarak indirmiştir. Kitapta ihtilafa düşenler elbette derin ayrılık içindedirler.
"Sebebi şu ki, Allah kitabı hak olarak indirdi” yani bu azâp, Allah'ın kitabı hak ile indirdiği hâlde onu yalanlayarak veyahut gizleyerek reddetmelerindendir.
"Ve innellezineh telefu filkitabi” bundaki lâm ya cins içindir, ihtilafları da Allah'ın kitaplarının bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr etmelerindendir.
Ya da lâm ahd içindir, ondaki işâret de ya Tevrat'adır, ondaki ihtilafları da onu te'vil ederken doğru yoldan ayrılmalarıdır ya da geriye ters bir mana bırakmalarıdır, yani içindekini tahrif etmeleridir.
Ya da işâret Kur'ân'adır, ondaki ihtilafları da sihirdir, uydurma sözdür, bir beşerin öğrettiği kelâmdır ve öncekilerin masallarıdır, demeleridir.
"Elbette derin bir ayrılık içindedirler". Haktan çok uzak bir sapıklık içindedirler.
177. Âyetin Tefsiri
Yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz iyilik değildir. Ancak iyilik; Allah'a, âhiret gününe, meleklere, kitaba, peygamberlere îman edenin; sevdiği hâlde akrabalara, yetimlere, yoksullara, dilenenlere ve kölelere mal verenin; namazı kılanın, zekât verenin, söz verdikleri zaman sözlerini yerine getirenlerin; sıkıntıda, hastalıkta ve savaşta sabredenlerin iyiliğidir. İşte sadıklar onlardır ve işte takvaya erenler de onlardır.
"Leysel birre en tüvellu vücuhekum kıbelel meşriki velmağribi". Birr her türlü beğenilen iştir. Hitap ehl-i kitabadır, çünkü onlar kıble meselesine çok takıldılar, sonunda kıble değiştirildi. Her grup birr kendi kıblesine yönelmek olduğunu iddia etti. Allah onları reddetti ve: İyilik sizin üzerinde bulunduğunuz şey değildir, çünkü o, mensuhtur. Ancak iyilik Allah'ın açıkladığı ve mü'minlerin tâbi olduğu şeydir, dedi.
Şöyle de denilmiştir: Hitap geneldir, hem onlara hem de Müslümanlaradır, yani iyilik kıble işiyle sınırlı değildir, ya da büyük ve güzel iyilik onun yüzünden Allah'ın emrettiği şeylerden gâfil kaldığınız şey değildir. Hamze ile Âsım nasb ile elbirre okumuşlardır.
(Ancak iyilik Allah'a, âhiret gününe, meleklere, kitaba, peygamberlere îman edenin iyiliğidir). Yani önem verilmesi gereken iyilik, Allah'a îman edenin iyiliğidir yahut, iyilik sâhibi Allah'a îman edendir. Velakinnel bârre okuyanın kırâati da bunu destekler.
Birincisi daha muvafık ve daha güzeldir. Kitaptan maksat cinstir yahut Kur'ân'dır. Nâfi' ile İbn Âmir şeddesiz olarak lakin ve ref' ile de elbirrü okumuşlardır.
"Sevdiği hâlde mal verdi” yani malı sevdiği hâlde demektir, Çünkü aleyhisselâm Efendimiz, sadakanın hangisi efdaldir diye sorulunca: Sağlıklı, cimri, yaşamayı umuyor ve fakirlikten korkuyorken verdiğiniz sadakadır, buyurmuştur.
Şöyle de denilmiştir: Hubbihi'deki zamir Allah'a yahut mastara râcidir, câr ile mecrûr da hâl yerindedir.
"Akrabalara ve yetimlere” bundan onların muhtaçları murat edilmiştir. Böyle kayıtlamaması karışıklık endişesi olmadığı içindir. Akrabaları öne alması da onlara vermenin daha faziletli olmasındandır, nitekim aleyhisselâm Efendimiz: Miskine verdiğin sadaka bir sadakadır, akrabana verdiğin ise hem sadaka hem de sıla-i rahîmdir, demiştir.
"Vel-mesakini” bu miskîn'in çoğuludur, o da ihtiyacın sakinleştirdiği kimsedir. Miskîn'in aslı devamlı sâkin durandır, miskîr'in devamlı sarhoş olduğu gibi.
(Yolculara) sefer yapan demektir, ibnissebil (yol oğlu) denilmesi ilişkisindendir, nitekim yol kesene de ibn tarik (yolun oğlu) derler. Misafirdir de denilmiştir, çünkü yol onu misafir sâhibinin evine götürür.
"Dilenenlere” ihtiyacın onları dilenmeye zorladığı kimsedir, aleyhisselâm Efendimiz: Dilenci atının üzerinde de gelse hakkı vardır, buyurmuştur.
"Kölelere” kurtulmak isteyenlere yardım etmekle ya da esirleri salıvermekle veyahut azat etmek için köle satın almakla.
"Namazı kıldı” farz namazı,
"zekâtı verdi” bundan ve malı verdi kavlinden farz olan zekâtı kastetmek mümkündür. Ancak birincide demek istenen, sarf yerlerini açıklamaktır, ikinciden de onu vermektir. Birinciden nafile sadakaları yahut malda zekatın dışında lâzım gelen hakları murat etmek de ihtimal dahilindedir. Hadiste: Zekât bütün sadakaları kaldırdı, denilmiştir.
(Söz verdikleri zaman sözlerini yerine getirenler) bu da âmene'ye ma’tûftur.
"Vessabirine filbe'sai veddarrai” bunun da mensûbluğu medh üzerinedir (a'nî takdiri iledir). Atıf yapılmaması sabrın diğer amellerden üstün olmasındandır. Ezheri'den şöyle nakledilmiştir: Be'sa malda olur Meselâ fakirlik gibi; darra da canlarda olur Meselâ hastalık gibi.
"Vehinelbe's” düşmanla savaşırken demektir.
"İşte sadıklar onlardır” dinde, hakka tâbi olmada ve iyiliği aramada.
"İşte takvaya erenler de onlardır” küfürden ve diğer rezaletlerden sakınanlar onlardır. Âyet gördüğün gibi insanî kemalatların hepsine açık veya zımnî olarak delâlet etmektedir. Çünkü onlar çok ve çeşitli dallara ayrıldığı için üç grupta toplanmıştır: İnanç sağlamlığı, güzel geçim ve nefsin ıslahı. Birinciye: Allah'a ve âhiret gününe... îman eden; ikinciye: Malı veren... Üçüncüye de: Namazı kılan... sözü ile işâret edilmiştir. Bunun içindir ki, bunların hepsini kendinde toplayana îman ve itikadından dolayı sadık; halkla iyi geçinmesinden ve Hakla iyi muamelesinden dolayı da takva sâhibi denilmiştir. Efendimiz aleyhisselâm da: Kim bu ayetle amel ederse, îmanını kemale erdirmiştir, sözüyle buna işâret etmiştir.
178. Âyetin Tefsiri
Ey îman edenler, maktuller hakkında size kısas yazıldı: Hüre hür, köleye köle, dişiye dişi. Kim kardeşinden cüz'i bir şey affedilirse, örfe uymak ve ona güzelce ödemek gerekir. Bu, Rabbinizden bir hafifletme ve rahmettir. Kim bundan sonra tecâvüz ederse, onun için çok acıklı bir azâp vardır.
"Ey îman edenler, maktuller hakkında size kısas yazıldı: Hüre hür, köleye köle, dişiye dişi". Cahiliye döneminde iki Arap kabilesi arasında kan akarsa, biri de diğerinden daha güçlü olursa, yemin eder; Köleye karşı sizden hür, dişiye karşı da erkek öldüreceğiz, derlerdi. İslâm gelince Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem'in hakemliğine başvurdular, bunun üzerine âyet indi ve onlara eşit davranmalarını emretti. Bu, köleye karşılık hürün ve dişiye karşılık erkeğin öldürülmeyeceğine delâlet etmez, nitekim aksinede delâlet etmez. Çünkü mefhum-ı muhâlif hükmün özelliğinden başka bir gayenin olmadığı durum hakkındadır. Biz de gayeyi açıklamış durumdayız. Mâlik ile Şâfiî radıyallahü teâlâ anhüma kendine veya başkasına ait olsun köleye karşılık hürün öldürülmesini şundan dolayı men etmişlerdir, çünkü Hazret-i Ali radıyallahü anh şöyle rivâyet etmiştir: Bir adam kendi kölesini öldürünce, Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem ona dayak cezası verdi ve ona kısas yapmadı. Yine ondan
rivâyete göre: Gayri Müslim vatandaşa karşı Müslüman ve köleye karşı da hür öldürülmez, buyurmuştur. Bir de Ebû Bekir ile Ömer radıyallahü anhuma ashâbın arasında köleye karşı hürü öldürmezlerdi, kimse de itiraz etmezdi. Bir de el kol kesmeye kıyas edilmiştir (hür kölenin kolunu keserse onunki de kesilmez, bunda ittifak vardır). Kim de buna delaletini kabul ederse, onun:
"Cana can” (Maide: 45) kavliyle neshini iddia edemez. Çünkü bu, Tevrat'taki hükmün hikayesidir, Kur'ân'dakini nesh edemez. Hanefiler de kasten adam öldürmenin sonucu yalnız kısastır demişlerdir ki, zayıftır. Çünkü kati ve diyetteki muhayyerlikte vâcip olan şeye de vâciptir yahut yazılmıştır, denilebilir. Bunun içindir ki: Vaciple başkası arasındaki serbestlik onun vücubunu nesih değildir, demişlerdir. Malum kalıbı ile ketebe ve nasb ile elkısasa okunmuştur. Kur'ân'da gelen her fiil de böyle malum ve meçhul okunmuştur.
"Kim kardeşi tarafından cüz'i bir şey affedilirse” aftan az bir şey demektir, çünkü afa fiili lâzımdır, faydası da kısmî affın kısası düşürmede tam af gibi olduğunu akla getirmesidir. Şöyle denilmiştir: Ufiye türike manasınadır, şey'ün de mef’ûlün bihtir, fakat bu görüş zayıftır, çünkü tereke manasına afeşşey'e sâbit olmamıştır, a'fahu sâbit olmuştur. Afa cani için de günah için de an ile geçişli kılınır, Allahü teâlâ şöyle buyurmuştur:
"Afallahu ank” (Tevbe: 43) ve "afallahu anha” (Maide: 101). Günah için an ile geçişli kılmırsa, cani için de lâm ile geçişli kılınır, bu Âyette de öyledir. Sanki, kim kardeşi yani veli tarafından cinayetinden affedilirse, buyurmuştur. Aralarında cinsiyetten ve İslâm'dan gelen kardeşlik lâfzını zikretmesi, kalbinin yumuşaması ve ona acıması içindir.
"Artık örfe uymak ve ona güzelce ödemek gerekir” yani felyekün ittibaun ya da elemrü ittibaun demektir (ittibaun ya mahzüf fiille merhıdur ya da mahzûf mübtedânın haberidir). Bundan maksat da affedene diyeti örfe uygun bir şekilde isteme, şiddet göstermeme ve affedilenin de diyeti güzellikle ödeme; savsaklamayıp kısmama tavsiyesidir. Bunda diyetin kasten adam öldürmenin bir sonucu olduğuna delil vardır. Yoksa mutlak afta ödeme emri sonucu çıkmazdı. Şâfiî'nin bu meselede iki görüşü vardır.
"Bu” yani af ve diyet hakkında zikredilen hüküm,
"Rabbinizden bir hafifletme ve rahmettir". Çünkü onda kolaylık ve fayda vardır. Şöyle denilmiştir: Yahûdîlere yalnız kısas yazıldı, Hıristiyanlara mutlak af yazıldı, bu ümmet de bu ikisi ile diyet arasında serbest bırakıldı; onlara kolaylık sağlanmak ve hükmü durumlarına göre takdir etmek için.
"Kim bundan sonra tecâvüz ederse” affettikten ve diyeti aldıktan sonra "onun için çok acıklı bir azâp vardır” âhirette.
Şöyle de denilmiştir: Dünyada kesin olarak öldürülmekle. Çünkü aleyhisselâm Efendimiz: Diyet aldıktan sonra öldüren kimseyi asla affetmem, buyurmuştur.
179. Âyetin Tefsiri
Ey akıl sahipleri, kısasta sizin için hayat vardır; Artık, Allah'a karşı gelmekten sakınırsınız.
"Sizin için kısasta hayat vardır". Gayet fasih ve beliğ bir sözdür, çünkü bir şeyi zıddının yerine koymuştur. Kısası mâ'rife ve hayatı nekire yapmıştır ki, bu hükümde bir nevi büyük bir hayat olduğunu göstersin. Zira bunu bilmek katili adam öldürmekten men eder; bu da iki canın yaşamasına sebep olur. Bir de onlar katilden (suçludan) başkasını ve teke karşılık cemâati öldürürlerdi; bu da fitne çıkarırdı. Binâenaleyh katile kısas yapılırsa, ötekiler selamette kalır, bu da hepsinin yaşamasına sebep olur.
Birinciye göre onda izmar vardır (veleküm fî şer'il kısası hayatün),
ikinciye göre de tahsis vardır (yasirü Zâlike sebeben lihayatihim = yaşamalarına sebep olur).
Şöyle de denilmiştir: Bundan murat edilen uhrevî hayattır; çünkü katilden dünyada kısas yapılırsa, âhirette ondan sorulmaz. Veleküm filkısası kavlinin hayat için iki haber olma ve birinin haber olup diğerinin sıla olma ya da onda gizli zamirden hâl olma ihtimali de vardır.
"Filkasası” şeklinde de okunmuştur ki, size katlin hükmü ile ilgili olarak anlatılan şeyde yahut Kur'ân'da kalpler için hayat vardır, demek olur.
"Ey akıl sahipleri” sağlam akıl sahipleri demektir, onlara seslenmesi, kısasta ruhları yaşatmak ve nefisleri muhafaza etmek gibi hükümler üzerinde düşünmeleri içindir.
“Artık, Allah'a karşı gelmekten sakınırsınız.” kısası ve hükmünü sürdürmede ve ona itâat etmede.
Ya da kısastan korunursunuz da adam öldürmekten çekinirsiniz.
180. Âyetin Tefsiri
Birinize ölüm geldiği zaman, eğer bir hayır bırakmış ise ana babaya ve akrabalara meşru surette vasiyet etmek takva sahipleri üzerine bir hak olarak yazıldı.
"Birinize ölüm geldiği zaman” yani sebepleri hazır olup da emareleri görüldüğü zaman "eğer bir hayır bırakmış ise” yani mal demektir.
Şöyle de denilmiştir: Çok mal bırakmış ise, çünkü rivâyete göre Hazret-i Ali radıyallahü anh'in bir azatlısı vasiyet etmek istedi, onun da yedi yüz dirhemi vardı, onu men etti ve: Allahü teâlâ "eğer bir hayır bırakmış ise” buyurdu, hayır da çok maldır, dedi. Hazret-i Âişe radıyallahü anha'dan da şöyle rivâyet edilmiştir: Bir adam vasiyet etmek istedi, Hazret-i Âişe ona: Ne kadar malın var, dedi? O da: Üç bin, dedi. O da: Kaç ailen var, dedi. O da: Dört, dedi. O da: Allahü teâlâ "eğer bir hayır bırakmışsa” buyurdu, bu ise az maldır; onu ailene bırak, dedi.
"Elvasiyyetü lelvalideyni velakrabiyn” bu da kütibe fiili ile merfû’dur, fiilinin müzekker olması aranın açılmasından ya da en yusıya veya eliysau te'vili iledir. Bunun içindir ki,
"femen beddelehu” kavlinde ona râci zamiri müzekker kılmıştır. İza'nın âmili de kütibenin delâlet ettiği şeydir, vasiyet değildir, çünkü ondan önce geçmiştir.
Şöyle de denilmiştir: Mübtedadır, haberi de lilvalideyni'dir, cümle de fe'nin ızmarı ile şartın cevabıdır. Şairin şu mısraında olduğu gibi:
Kim iyilikler yaparsa Allah onu teşekküre şayan bulur.
Bu ise, sahih olduğu takdirde bile zarurat-i şiiriyeden olmakla reddedilmiştir. Bu hüküm İslâm'ın başında böyle idi, miras âyetleriyle ve aleyhis-salâtü ves-selâm'ın: Şüphesiz Allah, her hak sâhibine hakkını verdi; bilin ki, mirasçıya vasiyet yoktur, kavli ile nesh edilmiştir. Bu görüşün de iyice incelenmesi lâzımdır, çünkü miras âyeti buna zıt değildir, bilâkis onu desteklemektedir, zira o, vasiyetin mutlak surette öne alınmasına delâlet eder. Hadis ise âhad türündendir; ümmetin ona hüsn-ü kabul göstermesi onu mütevatir derecesine çıkarmaz. Belki de vasiyeti Allahü teâlâ’nın ebeveyni ve akrabaları mirasçı kılma vasiyetini "Allah size vasiyet eder” (Nisa: 11) kavli ile ya da can çekişenin vasiyet edeceği şeyi temin etmeleriyle tefsir etmesi de bu endişeden kaçınmak içindir.
"Meşru surette” adaletle demektir; zengin üstün kılınmamalı ve üçte bir miktarı aşılmamalıdır.
"Hakkan alel müttakiyn” bu da te'kit eden bir mastardır, yani hukka Zâlike hakan demektir.
181. Âyetin Tefsiri
Kim bunu işittikten sonra değiştirirse, onun günahı sadece onu değiştirenlerin üzerinedir. Şüphesiz Allah, hakkıyla işitici ve hakkıyla bilicidir.
"Kim bunu değiştirirse” vâsılerden ve şahitlerden kim bunu bozarsa,
"bunu işittikten sonra” yani kendisine ulaştıktan ve araştırdıktan sonra "günahı ancak değiştirenlerin üzerinedir” değiştirilen vasiyetin günahı ancak değiştirenin üzerinedir; çünkü hıyanet etmiş ve şerîata karşı gelmiştir.
"Şüphesiz Allah, hakkıyla işitici ve hakkıyla bilendir” onu haksız yere değiştiren için tehdittir.
182. Âyetin Tefsiri
Kim vasiyet edenin haksızlığa meylinden veyahut günah işlemesinden korkar da onların aralarını bulursa, ona bir günah yoktur. Şüphesiz Allah, çok bağışlayıcı ve çok merhametlidir.
(Kim vasiyet edenin haksızlığa meylinden korkar) yani bekler ve bilir de: Ehafu en türsiles semau (yağmurun yağmasından korkuyorum) sözündendir, Hamze, Kisâî, Ya'kûb ve Ebû Bekir şedde ile (muvassin) okumuşlardır.
"Cenefen” vasiyette hata etmekle haktan sapmasından,
"ev imsen” yahut kasten haksızlığa sapmasından korkar da "aralarını bulursa” onları şerîatın yoluna getirmekle vasiyet edilenlerin arasını bulursa,
"ona bir günah yoktur". Bu değiştirmede, çünkü bu, bâtılı hakka çevirmedir; birincisi ise öyle değildir.
"Şüphesiz Allah, çok bağışlayıcı ve çok merhametlidir” ıslah eden için vaattir. Bağışlamayı zikretmesi günaha karşılık olması ve fiilin de günah getirecek şey cinsinden olmasındandır.
183. Âyetin Tefsiri
Ey îman edenler, oruç sizden öncekilere yazıldığı gibi size de yazıldı ki, günahlardan korunasınız.
"Ey îman edenler, oruç sizden öncekilere yazıldığı gibi size de yazıldı” yani Âdem'den beri peygamberlere ve ümmetlere demektir. Bunda hükme te'kit, fiile teşvik ve nefsi tatmin vardır. Âyette geçen savm lügatte kendini gönlün çektiği şeyden tutmaktır. Şerîatta ise orucu bozan şeylerden gündüz boyu çekinmektir. Çünkü onların çoğu nefsin çektiği şeylerdir.
"Günahlardan korunasınız diye” çünkü oruç günahların başlangıcı olan şehveti kırar. Nitekim aleyhisselâm Efendimiz: Evlenemeyen de oruç tutsun, çünkü oruç onun için bir engelleyicidir, buyurmuştur.
Ya da onu ihlalden korunursunuz, çünkü o şerîatın esaslarından ve en eskilerindendir.
184. Âyetin Tefsiri
Oruç sayılı günlerdir. Sizden kim hasta olur veyahut yolculukta bulunursa, diğer günlerde sayısınca oruç tutar. Ona zor dayananlara bir yoksul doyumu fidye vardır. Kim gönlünden gelerek bir hayır yaparsa bu, kendisi için daha hayırlıdır. Eğer bilirseniz oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır.
(Oruç sayıh günlerdir) vakti sayılarla belirtilmiştir ya da az günlerdir. Çünkü az mal sayılır. Çoğu ise yığılır. Nasbi siyam lâfzı ile değildir, çünkü aralarına fasıla girmiştir; sumu (oruç tutun) fiilinin izmarı iledir, çünkü siyam ona delâlet etmektedir. Bu günlerden maksat da Ramazan ayıdır yahut ondan önce vâcip kılınıp da onunla neshedilendir; o da Aşure orucu ile her aydan üç gündür.
Ya da eyyamen'in nasbi kema kütibe iledir, o zaman zarf olur, ya da biraz geniş tutularak kütibe aleyküm'in ikinci mef'ûlu olur.
Şöyle de denilmiştir: Onların günleri sayısınca oruç tutun, çünkü
rivâyete göre Ramazan orucu Hıristiyanlara farz kılındı. Çok soğuk veya çok sıcak mevsime rastladı; onu bahara çevirdiler ve çevirmelerinin kefareti olarak üzerine yirmi gün ilave ettiler.
"Sizden kim hasta olur” oruç zarar verecek ve zor gelecek şekilde hasta olursa "yahut yolculukta olursa” yahut yolculuk omzuna binerse, demektir. Bunda şuna îma vardır ki, gün içerisinde sefere çıkan orucunu bozmaz.
"Diğer günlerde sayısınca oruç tutar” yani hastalık günlerince yahut yolculuk günlerince, eğer orucunu bozmuş ise; şart, muzâf ve muzâfun ileyh bilindiği için hazfedilmiştir, Nasb ile de okunmuştur, yani fefyesum iddeten demektir. Bu da ruhsat yoluyladır (vâcip değildir). Vâcip olduğu da söylenmiştir, Zahirîler de bu görüştedir. Ebû Hureyre de böyle buyurmuştur.
"Ona zor dayananlara” oruca zor dayananlara oruç tutmadıkları takdirde "bir yoksul doyumu fidye vardır” bu da yarım sa' (bir ölçek) buğday ve diğerlerinden de bir sa'dır, bu da Irak fakihlerine göredir. Hicaz fakihlerine göre ise bir müd'dir (bir ölçek). Onlara önce buna müsaade edildi, çünkü oruç tutmaları emredilmiş ve onlara zor gelmişti. Zira böyle şeylere alışık değillerdi. Sonra nesh edildi. Nâfi', İbn Amr de Zekvan rivâyetinde fidyeyi taama izafe ederek ve cemi siygasıyla mesakîn; İbn Âmir Hişâm rivâyetinde de fidyeyi taama izafe etmeden mesakîn okumuştur. Diğerleri ise izafetsiz ve tekil olarak miskin okumuşlardır. Yutavvekunehu şeklinde de okunmuştur ki, onunla mükellef olanlar ve onu boyunlarına alanlara vardır demektir, takat manasına tavktan yahut gerdanlık takmaktan gelir. Yetetavvekunehu da okunmuştur ki, onunla mükellef olanlar yahut onu boyunlarına takanlar demek olur. İdgamla yuttavvekunehu, yutayyekunehu ve yetetayyekune de okumuşlardır ki, asılları yutayvekunehu ve yütetayvekunehu'dur. Feyale ve tefeyale'den gelir ki, yetetayyekunehu manasınadır. Bu okunuşlara göre üçüncü bir manaya daha gelebilir ki, o da orucun yorduğu ve zorladığı kimseler için ruhsattır. Onlar da ihtiyar erkekler ve yaşlı kadınlardır. Bunlar için oruç tutmayıp fidye vermeye izin vardır, bu da böylece sâbit olur. Meşhur kurralar da böyle te'vil etmişlerdir yani orucu zar zor tutanlar demektir.
"Kim gönlünden gelerek bir hayır yaparsa” fidyeyi artırırsa "o” gönlünden gelen şey veya hayır "kendisi için daha hayırlıdır. Oruç tutmanız” ey zor dayananlar yahut tutmamasına izin verilenler, demektir ki, o zaman bunun altına hastalar ve yolcular da girer "sizin için daha hayırlıdır” fidyeden yahut gönüllü hayır işlemekten yahut ikisinden ve kaza için tehir etmekten.
"Eğer bilirseniz” oruçtaki fazileti ve sorumluluktan kurtulmayı. Cevabı mahzûftur, ona da az önce geçen delâlet etmektedir ki, îhtertumuhu'dur (onu tercih ederdiniz demektir).
Manası şöyledir de denilmiştir: Eğer ilim ve fikir adamı iseniz orucun sizin için bundan daha hayırlı olduğunu bilirsiniz.
185. Âyetin Tefsiri
O Ramazan ayıdır ki, Kur'ân insanları irşat için ve hak ile bâtılı ayırmanın açık delilleri olarak onda indirilmiştir. Kim içinizden o aya erişirse, orucunu tutsun. Kim de hasta veyahut seferde olursa, diğer günlerde sayısınca oruç tutar. Allah size kolaylık istiyor, size zorluk istemiyor. (Bunu istemesi) sayıyı tamamlamanız ve sizi ilettiği şeye karşı Allah'ı yüceltmeniz içindir ki, şükredesiniz diye.
"Şehrü ramadâne” mübteda’dır, haberi arkadan gelendir, yahut mahzûf mübtedanın haberidir, takdiri, zaliküm şehrü ramadane'dir.
Ya da muzâfm hazfi ile sıyam'dan bedeldir, yani kütibe aleykümüs sıyamu sıyamü şehri ramadane demektir. Sumu izmar ederek yahut veen tesumu'nûn mef'ulü olarak nasb ile (şehre) de okunmuştur. Bu da zayıftır.
Ya da eyyamen madudat'tan bedeldir. Şehr şöhretten gelir. Ramadan ramida'nın mastarıdır ki, yanmak manasınadır. Şehr ona muzâf olmuş ve özel isim yapılmıştır. Âlem ve elif nûn'dan dolayı da gayri munsarif olmuştur, tıpkı karganın özel ismi olan ibn de'ye'deki de'ye gibi, Âlem ve müennes olduğu için gayri munsarif olmuştur. Efendimizin: Men same ramadane demesi ise muzâfm hazfine göredir, çünkü karışıklık endişesi yoktur. Ona bu ismin verilmesi onda açlık ve susuzluktan yanmalarındandır yahut onda günahların yanmasındandır yahut ayların adlarını eski dilden çevirirken sıcak günlere rastlamasındandır.
"Kur'ân onda indirildi” yani indirilmesi onda başladı, o da Kâdir gecesi idi.
Yahut onda toptan dünya göğüne indirildi, sonra parça parça yere indirüdi.
Yahut onun hakkında Kur'ân indirildi demektir, o da oruç size yazıldı ayetidir. Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem'den de şöyle dediği rivâyet edilmiştir: İbrâhîm'in suhufu Ramazan'ın ilk gecesinde indirildi, Tevrat altısında, İncil on üçünde, Kur'ân da yirmi dördünde indirildi. Mevsûl sılasıyla beraber (ellezi ünzile) mübtedanın haberidir yahut sıfatıdır, haber de femen şehide'dir, fe de mübtedanın şart manasını içermesindendir. Bunda şunu bildirme vardır ki, onda indirilme orucun özellikle onda tutulmasına sebep olmuştur.
"Hüden linnasi ve beyyinatin minel hüda vel-Furkân” ikisi de Kur'ân'dan hâl’dir, yani indirildi, o mu'cize olmasıyla insanlar için hidâyettir, açık âyetlerdir, insanları hakka götürür, içindeki hikmetler ve hükümlerle hakla bâtılı ayırır.
"Femen şehide minkümüş şehre felyesumhu” kim onda hazır olur da yolcu olmazsa onda oruç tutsun. Aslı femen şehide fihi'dir ancak ta'zîm için zâhir isim (şehr) zamirin yerine konulmuştur. Nasbi da zarfiyet ve harfi çerin hazfi iledir. İkinci zamir de mecazen mensûb olmuştur.
Şöyle de denilmiştir: Sizden kim ayın hilaline şâhit olursa onu oruç tutsun. O zaman mef’ûlünbih olur, şehittül cum'ate'de olduğu gibi ki, salateha demektir.
"Kim de hasta olur veya seferde bulunursa, diğer günlerde sayısınca oruç tutar” geçen hükmü tahsis etmektedir, çünkü yolcu da hasta da ayı görenlerdendir. Belki de tekrar edilmesi bunun içindir ya da neshedilmiş olması akla gelmemesi içindir, nitekim az önceki âyet (ve alel lezine yutıykunehu) neshedilmiştir.
"Allah size kolaylık istiyor, size zorluk istemiyor” yani size kolaylaştırmak istiyor, zorlaştırmak istemiyor. Bunun içindir ki, yolculukta ve hastalıkta oruç tutmamayı mubah kılmıştır.
“Sayıyı tamamlamanız, size doğru yolu gösterdiğinden dolayı Allah'ı yüceltmeniz ve şükretmeniz içindir”. Bunlar mahzûf fiilin illetleridir, mâ-kabli de onu göstermektedir yani bu anlatılanların hepsi sizin için meşru kılınmıştır, onlar da şunlardır: Şâhit olanın ayı oruç tutması, kaza yapmasına izin verilenler, tutmadığı günler sayısınca oruç tutmak ve zorluk çekenlere kolaylık sağlanması, bütün bunlar sayıyı tamamlamanız içindir, bu da sırasıyla anlatılmıştır. Çünkü tamamlamak ifadesi sayı sebebiyledir, Allah'ı yüceltmek kaza emrinin ve nasıl yapılacağının illetidir.” teşkürûne” de müsaadenin ve kolaylaştırmanın illetidir.
Ya da bunlar çeşitli fiillerin illetleridir, bunlardan her biri de kendi fiilinin illetidir.
Ya da bunlar mukadder bir illete ma’tûftur, Meselâ size kolaylık sağlaması yani yaptığınızı bilmeniz ve sayıyı tamam etmeniz gibi. Yüsr'ün üzerine atfı da câizdir ki, yüridü bi-küm li-tükmilu demek olur, tıpkı "yüridune li-yutfiu” (Saf: 8) âyetinde olduğu gibi.
Mana da şöyledir: Allah'ı tekbir ederek onu hamdü sena ile yüceltmenizi istiyor. Bunun Ramazan bayramı günündeki tekbir olduğu da söylenmiştir.
Şöyle de denilmiştir: Bu, hilal görüldüğü zaman getirilen tekbirdir. Mâ edatının da mastar ya da mevsûl olma ihtimali de vardır, yani sizi hidâyet ettiği şeye uymanız için demek olur. Ebû Bekir rivâyetinde Âsım'dan şedde ile velitükemmilu okuduğu da rivâyet edilmiştir.
186. Âyetin Tefsiri
Kullarım sana beni sorarlarsa, şüphesiz ben yakınımdır. Dua edenin dua ettiği zaman duasına icabet ederim. Öyleyse onlar da bana icabet etsinler ve bana îman etsinler ki, böylece doğru yolu bulmuş olsunlar.
"Kullarım sana beni sorarlarsa, şüphesiz ben yakınımdır” yani de ki: Ben yakınımdır. Bu, kulların işlerini ve sözlerini eksiksiz şekilde bilmesinin ve hâllerinden en yakınlarındaki biri gibi haberdar olmasının temsilidir.
Rivâyete göre bir bedevînin, Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem'e: Rabbimiz yakın mıdır ki, ona fısıldayalım yoksa uzak mıdır, ona seslenelim, demesi üzerine inmiştir.
"Dua edenin dua ettiği zaman duasına icabet ederim” yakınlığı akıllara yerleştirmekte ve dua edene icabet edeceğine vaattir.
"Öyleyse onlar da bana icabet etsinler” onları îmana ve taâta çağırdığım zaman, nitekim mühim işleri için bana dua ettikleri zaman da onlara icabet ediyorum.
"Ve bana îman etsinler” îmanda devam ve sebat etmeleri için emirdir.
(böylece doğru yolu bulmuş olsunlar.) rüşdü yakalamayı ümit ederek yapsınlar, o da hakkı elde etmektir.
Şin'in fethi ve kesri ile de okunmuştur.
Bil ki, Allahü teâlâ onlara ….ayın orucunu tutmalarını ve sayıya dikkat etmelerini emredip de onları tekbir ve şükür görevlerini yerine getirmeye teşvik edince, arkasından bu âyeti getirdi. Bu da te'kit ve teşvik olarak Allahü teâlâ’nın kendilerinin hâllerini bildiğini, sözlerini işittiğini, dualarını kabul ettiğini ve onları amellerine göre cezalandıracağım bildirmektedir. Sonra da orucun hükümlerini beyan etmek üzere şöyle dedi:
187. Âyetin Tefsiri
Oruç gecesi kadınlarınıza yaklaşmak size helâl kılındı. Onlar sizin için libastır. Siz de onlar için libassınız. Allah kendi nefislerinize hiyanet ettiğinizi bildi de tevbenizi kabul etti ve sizi affetti. Artık şimdi onlara yaklaşın ve Allah’ın size yazdığını arayın. Şafağın beyaz ipliği siyah ipliğinden seçilinceye kadar yiyin, için. Sonra da orucu geceye kadar tamamlayın. Mescitlerde ibâdete çekilmişken onlara (kadınlara) yaklaşmayın. Bunlar Allah'ın sınırlarıdır, onlara yaklaşmayın. Böylece Allah âyetlerini insanlara açıklamaktadır ki, korunsunlar diye.
(Oruç gecesi kadınlarınıza yaklaşmak size helâl kılındı).
Rivâyete göre Müslümanlar akşamladıkları zaman onlara yatsıyı kılıncaya kadar ya da uyuyuncaya kadar yeme, içme ve cima helâl edilmişti. Sonra Hazret-i Ömer radıyallahü anh namazdan sonra ailesine yaklaştı; buna da pişman oldu. Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem'e gelip özür diledi. Bazı adamlar da kalktılar, yatsıdan sonra öyle şeyler yaptıklarını itiraf ettiler. O zaman bu âyet indi. Oruç gecesi sabahında oruçlu olacakları gece demektir. Refes cimadan kinayedir, çünkü cima nerede ise onsuz olmaz. O da kapalı konuşulacak şeyleri açıkça söylemektir. Refes "ilâ” edâtı ile geçişli kılınmıştır, çünkü onda yanaşmak manası vardır. Burada onun tercih edilmesi irtikâp ettikleri şeyi çirkin göstermek içindir. Bunun içindir ki, ona hiyanet adını vermiştir. Rufus şeklinde de okunmuştur.
"Onlar sizin için libastır, siz de onlar için libassınız". Yeni söz başıdır, cimaı helâl etmenin gerekçesini bildirmektedir. O da kadınlara karşı sabır göstermenin ve onlardan uzak durmanın zorluğudur. Çünkü onlarla temas ve ilişki ileri derecededir. Kadınla erkek yatakta boyun boyuna yattıkları ve birbirlerini sardıkları için elbiseye benzetilmiştir. Şâir Ca'dî şöyle demiştir:
Yatak arkadaşı kadının boynunu büktüğü zaman,
O da bükülür ve erkeğe libas olur.
Ya da her biri arkadaşının durumunu örttüğü ve onu kötü şeylerden men ettiği içindir.
"Allah kendi nefislerinize hiyanet ettiğinizi bildi". Nefislerinizi azaba maruz bırakmak ve sevap hissesini düşürmekle onlara zulmettiğinizi bildi. İhtiyân kalıbı hiyanetten daha mubalâgalıdır, tıpkı iktisab’ın kesb'ten mubalâgalı olduğu gibi.
"Tevbenizi kabul etti” irtikâp ettiğiniz şeyden tevbe ettiğiniz zaman "ve sizi affetti” izini üzerinizden sildi.
"Artık onlara yaklaşın” çünkü haramlık kaldırılmıştır. Bunda sünnetin Kur'ân ile neshin cevazına delil vardır. Mübaşeret de deriyi deriye dokundurmaktır, bu da cimadan kinayedir.
"Allah'ın size yazdığını arayın” size takdir ettiğini ve Levh-i Mabfuz'da tespit ettiği evladı arayın.
Mana da şöyledir: Yaklaşmanın gayesi çocuk kazanmak olmalıdır, çünkü şehveti yaratmaktan ve nikahı meşru kılmaktan maksat odur, ihtiyacı görmek değildir.
Şöyle de denilmiştir: Burada azlden (suyu harice dökmekten) menedilmiştir. Arkadan gelme de men edilmiştir, denilmiştir, takdiri şöyledir: Allah'ın size yazdığı mahalli arayın.
(Şafağın beyaz ipliği siyah ipliğinden seçilinceye kadar yiyin, için). Şafaktan ufka yayılan ilk görünen şey ve onunla beraber gecenin karanlığından uzanan şey beyaz ve siyah iki ipliğe benzetilmiştir. Minelfecr demekle beyaz iplikle yetinilip siyah iplikten bahsedilmemesi, anlaşıldığı içindir. Böyle (minelfecr) demekle istiareden temsile çıkılmıştır.
"Min"in ba'z manasına gelmesi de câizdir, çünkü görünen şey şafağın bir kısmıdır.
Rivâyete göre âyet inmişti, içinde minelfecr kaydı yoktu. Bunun üzerine bazı adamlar yanlarına siyah ve beyaz iki iplik aldılar. Bunlar belli oluncaya kadar yiyip içtiler. Bunun üzerine bu kayıt indi. Eğer bu rivâyet doğru ise belki de Ramazan girmeden önce idi. Beyanın ihtiyaç anına kadar tehiri câizdir. Önce ictihad ederek bilmeleriyle yetinilmiş, sonra da bazılarına karışık geldiği için açıklanmıştır. Kadınlara yaklaşmanın sabaha kadar câiz olmasında guslü tehir etmenin ve cünüp olarak sabahlamanın câiz olduğuna delâlet vardır.
"Sonra da orucu geceye kadar tamamlayın” orucun son vaktini açıklamakta, gecenin oruca dahil olmadığını bildirmekte ve visal orucunu men etmektedir.
(Mescitlerde ibâdete çekilmişken onlara (kadınlara) yaklaşmayın). Oralarda itikaf ederken, itikaf da ibâdet kastıyla mescitte kalmaktır. Mübaşeretten murat edilen de cinsel ilişkidir. Katade'den şöyle rivâyet edilmiştir: Adam itikaf ederdi, karısına çıkar ona dokunurdu, sonra da dönerdi. Bundan men edildiler. Bunda itikafın mescitte olacağına, özel mescit aranmayacağına ve onda cinsel ilişkinin haram olup onu bozacağına delil vardır. Çünkü ibâdetlerde men edilen şey nu ifsat eder.
"Bunlar Allah'ın sınırlarıdır” yani zikredilen hükümler demektir.
"Bunlara yaklaşmayın". Hak ile bâtılı ayıran çizgiye yaklaşmayı men etmektedir, kaldı ki, aşmasını! Nitekim aleyhisselâm Efendimiz şöyle buyurmuştur: Her kralın bir koruluğu vardır, Allah'ın koruluğu da haramlarıdır. Binâenaleyh kim koruluğun etrafında davarını otlatırsa, içine girme ihtimali vardır. Bu (yaklaşmayın) kavli aşmayın kavlinden daha mubalâgalıdır. Allah'ın sınırından haramları ve yasakları murat etmesi de câizdir.
"Bunun gibi de” bu açıklama gibi de "Allah âyetlerini insanlara açıklar kii korunsunlar diye” emir ve yasaklara muhalefet etmekten.
188. Âyetin Tefsiri
Mallarınızı aranızda haksız sebeplerle yemeyin; insanlardan bir kısmının mallarını günahla yemek için bilip dururken onları hakimlere aktarmayın.
"Mallarınızı aranızda haksız sebeplerle yemeyin” yani bazınız bazınızın malını Allahü teâlâ’nın mubah etmediği yolla yemesin, demektir. Beyne zarf yahut hâl olarak mensûbtur.
"Ve tüdlu biha ilelhükkâmi” yasaklanan şeye atıftır ya da gizli en ile mensûbtur. İdlâ da atmaktır ki, kararını hakimlere bırakmayın demektir,
"yemeniz için” hakimlere başvurmakla "ferikan” bir kısmını "halkın mallarından günahla” günahı mûcip şeylerle demektir, Meselâ yalancı şahitliği, yalan yeminle veyahut günaha bulaşarak demektir.
"Bilip dururken” haksız olduğunuzu, çünkü günahı bilerek irtikâp etmek daha çirkindir.
Rivâyete göre Abdan el - Hadrami, İmruulkays el - Kindi'de bir parça toprak alacağı olduğunu iddia etti, belgesi de yoktu. Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem, İmruulkays'in yemin etmesine karar verdi; o da yemin etmek istedi. Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem:
"Şüphesiz Allah,'a verdikleri sözleri ve yeminleri az pahaya satanlar...” (Al-i İmran: 77) ayetini okudu. O da yemin etmekten çekindi ve araziyi Abdan'a teslim etti. Âyet bunun üzerine indi. Bu, kadı'nın kararının bâtmen (arka planda) geçerli olmayacağına delildir. Aleyhisselâm Efendimizin şu sözü de bunu teyit eder: Ben de bir insanım, bana davaya geliyorsunuz, bazen biriniz daha dilbaz oluyor ve delilini daha açık sunuyor. Ben de dinlediğime göre onun lehine karar veriyorum. Kime din kardeşinin bir hakkını vermiş isem o bir parça ateştir; artık onu ister alsın isterse terk etsin.
189. Âyetin Tefsiri
Sana hilalleri sorarlar; de ki: Onlar insanlar ve hac için vakit ölçüleridir. Evlere arkalarından gelmek iyilik değildir. Ancak iyilik sakınan kimsenin iyiliğidir. Evlere kapılarından gelin. Allah'tan korkun ki, kurtulasınız.
"Sana hilâllerden sorarlar” bunu Muaz bin Cebel ile Salebe bin Ganem sordular: Hilal neden ip gibi ince doğar da sonra büyür, tepsi gibi olur, sonra da küçülür eski hâline döner, dediler?
"De ki, onlar insanlar ve hac için vakit ölçüleridir". Yani onlar ayın değişmesindeki hikmetten ve durumunun değişmesinden sordular; Allah şöyle cevap vermesini emretti. Bundaki hikmet onun insanlar için alametler olmasıdır, ona bakarak işlerin vakitlerini, vakitlere bağlı olan ibâdetlerin alametlerini bilirler. Özellikle hac için buna büyük ihtiyaç vardır. Çünkü vakit eda ve kaza için önemlidir. Mevakît kelimesi mikat’ın çoğuludur, vakt'ten gelir. Onunla müddet ve zaman arasında şu fark vardır: Müddet mutlaktır, gök çarkının başlangıcından sonuna kadar uzamasını ifade eder. Zaman bölünmüş müddettir. Vakit de bir şey için belirlenen zamandır.
"Evlere arkalarından gelmek iyilik (birr) değildir". Ebû Amr. Verş ve Hafs be'nin zammı ile (büyute), diğerleri ise kesri ile (biyute) okumuşlardır.
"Ancak iyilik Allah'tan korkanın iyiliğidir.” Nâfi' ile İbn Âmir şeddesiz velâkin okumuşlardır. Ensâr hac için ihrama girdikleri zaman ne evlere ne de çadırlara kapısından girmezlerdi, arkasındaki bir delikten yahut bir aralıktan girerlerdi. Bunu da iyilik sayarlardı. Allah onlara bunun iyilik olmadığını; asıl iyiliğin haramlardan ve şehvetlerden sakınanın iyiliği olduğunu bildirdi. Öncesiyle bunun münasebeti şöyledir: Onlar bu iki durumu sormuşlardı yahut hilallerin haccın vakitleri olduğu zikredilince, bu da onların hac işlerinden olunca, bilmünasebe zikretti.
Ya da onlar kendilerini faydası olmayan ve peygamberlik işi ile alâkası bulunmayan şeyden sorup da asıl kendilerini ilgilendiren ve peygamberlikle yakından ilişkisi olan şeyden sormayınca, hemen arkasından sordukları şeyin cevabını verdi. Bundan da bu gibi şeyleri sormalarına ve bunları bilmeye önem vermelerine dikkatlerini çekmek istedi.
Ya da böyle ters soru sormalarına bir misal getirmiş ve onları evin kapısını bırakıp da arkasından girenlere benzetmiştir.
Mana da şöyledir: İyilik böyle ters sorular sormak değildir; ancak iyilik Allah'tan korkanın ve bu gibi şeye cesaret etmeyenin iyiliğidir.
"Evlere kapılarından gelin” zira bundan sapmada iyilik yoktur; öyleyse işlere olur tarafından yaklaşın.
"Allah'tan korkun” hükümlerini bozmada ve yaptıklarına itiraz etmede.
"ki, kurtulasınız” hidâyeti ve iyiliği elde edersiniz.
190. Âyetin Tefsiri
Sizinle savaşanlarla Allah yolunda savaşın. Aşırı gitmeyin. Şüphesiz Allah, aşırı gidenleri sevmez.
"Allah yolunda savaşın” Allah'ın kelimesini yüceltmek ve dinini azîz etmek için cihâd edin,
"sizinle savaşanlarla". Şöyle denilmiştir: Bu, savaşanlar ve direnenler olsun bütün müşriklerle savaşma emrinden önce idi. Bunun
manası şöyledir de denilmiştir: Size düşmanca davrananlara ve kendilerinden böyle şeyler beklenenlerle. İhtiyarlar, çocuklar, rahipler ve kadınlarla değil.
Ya da bütün kâfirlerle demektir, çünkü onlar da Müslümanlarla savaş pozisyonunda ve kastında demektir. Birinci görüşü şu hadise destekler, müşrikler Hûdeybiye seferinde Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem'i geri çevirdiler, onunla ertesi yıl gelmek üzere barış yaptılar. Şehri üç gün boşaltacaklardı. Zamanı gelince Efendimiz umreyi kaza etmek üzere döndü. Müslümanlar müşriklerin sözlerini tutmayarak haremde yahut haram ayda savaşacaklarından korktular ve bunu istemediler. Âyet de bunun üzerine indi.
"Aşırı gitmeyin” savaşı başlatmakla yahut aman alanlarla yahut haber vermeden ansızın saldırmakla yahut işkence yapmakla veyahut öldürmekten men edildiğiniz kimseleri öldürmekle.
"Şüphesiz Allah, aşırı gidenleri sevmez” onlardan hayır beklemez.
191. Âyetin Tefsiri
Onları nerede yakalarsanız öldürün. Sizi çıkardıkları yerden onları da çıkarın. Fitne adam öldürmekten beterdir. Mescid-i harâm'ın yanında sizinle savaşmadıkça siz de onlarla savaşmayın. Eğer sizinle savaşırlarsa, onları öldürün. İşte kâfirlerin cezası böyledir.
(Onları nerede yakalarsanız öldürün) helâl veya haram bölgede. Sakf'in aslı bir şeye teorik veya pratik olarak ustaca yaklaşmaktır. İçinde yenmek manası vardır, bunun içindir ki, onda kullanılmıştır. Şâir şöyle demiştir:
Eğer beni yakalarsanız hemen öldürün;
Ben de kimi yakalarsam onu yaşatmam.
"Sizi çıkardıkları yerden onları da çıkarın” Yani Mekke'den demektir, zaten bu da fetih gününde yapıldı.
"Fitne adam öldürmekten beterdir” insanın başının dara düşmesi, Meselâ vatandan çıkarılması gibi şeyler öldürülmekten daha beterdir; çünkü ıstırap ve acısı süreklidir.
Şöyle de denilmiştir: Onların haremde şirkleri ve sizleri ondan çevirmeleri sizin onları orada öldürmenizden daha beterdir.
"Mescidi- Haram'ın yanında sizinle savaşmadıkça siz de onlarla savaşmayın” onları öldürmek ve Mescid-i harâm'ın saygınlığını zedelemekle onlara ansızın savaş açmayın.
"Eğer sizinle savaşırlarsa onları öldürün” onları öldürmekten çekinmeyin, çünkü onun saygınlığını zedeleyen onlardır. Hamze ile Kisâî vela taktuluhum hatta yaktuluküm fein kateluküm okumuşlardır ki, manası: Bazılarınızı öldürürlerse demektir, Meselâ: Bizi Esed oğulları öldürdü denir ki, bazıları öldürdü demektir.
"İşte kâfirlerin cezası böyledir” cezaları bu şekildedir, onlara da yaptıklarının aynısı yapılır.
192. Âyetin Tefsiri
Eğer savaşa son verirlerse, şüphesiz Allah gafûrdur, rahîmdir.
"Eğer son verirlerse” savaşa ve küfre "şüphesiz Allah gafûrdur, rahîmdir” geçmiş günahlarını bağışlar.
193. Âyetin Tefsiri
Fitne kalmayıncaya ve din Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Eğer son verirlerse, zâlimlerden başkasına düşmanlık yoktur.
"Fitne kalmayıncaya kadar onlarla savaşın” şirk kalmayıncaya "ve din Allah'ın oluncaya kadar". İçinde şeytanın hissesi olmayacak şekilde sırf ona ait oluncaya kadar.
"Eğer son verirlerse” şirke "zâlimlerden başkasına düşmanlık yoktur” yani bunlara son verenlere saldıramayın, çünkü zulmedenden başkasına zulmetmek güzel değildir. Böylece illeti hükmün yerine koydu, zulmün karşılığına da benzemesi için zulüm denildi. Meselâ "femeni'teda aleyküm fâ'tedu aleyhi” (Bakara: 194) kavli gibi.
Ya da şöyledir: İnneküm in taarattüm lümüntehine sırtüm zâlimin ve yen'akisül emrü aleyküm (onlara saldırırsanız zâlimler olursunuz, durum da size ters döner). Birinci fe takip, ikincisi de ceza içindir.
194. Âyetin Tefsiri
Haram ay haram aya karşılıktır. Hürmetler karşılıklıdır. Kim size saldırırsa, size saldırdığı kadar siz de ona saldırın. Allah'tan korkun ve bilin ki, Allah takva sahipleri ile beraberdir.
"Haram ay haram aya karşılıktır” müşrikler Müslümanlarla Hûdeybiye seferinde zilkade ayında savaştılar. Ertesi yıl umretül kaza'ya çıkışları da ona rastladı. Haram olduğu için onda savaşmak istemediler. Onlara şöyle denildi: Bu ay ona karşılıktır, ihlal edilmesi de onun ihlaline karşılıktır; Binâenaleyh sizin için bir mesele yoktur.
"Hürmetler karşılıklıdır” karşı delildir, yani hürmet edilmesi gereken her şeyde kısas cereyan eder. Onlar sizi çevirmekle haram ayınıza saygısızlık edince, siz de onlara aynısını yapın ve şehirlerine zorla girin, eğer sizinle savaşırlarsa, onları öldürün. Nitekim:
"Eğer size saldırırlarsa, siz de saldırdıkları gibi onlara saldırın” buyurmuştur. Bu da takririn özeti gibidir.
"Allah'tan korkun” intikâm almada ve size müsaade edilmeyen şeye saldırmayın.
"Bilin ki, Allah takva sahipleri ile beraberdir” onları korur ve durumlarım düzeltir.
195. Âyetin Tefsiri
Allah yolunda harcayın. Kendinizi tehlikeye atmayın. İyilik edin; şüphesiz Allah iyilik edenleri sever.
"Allah yolunda harcayın” elinizi sıkı tutmayın (kendinizi tehlikeye atmayın). İsraf ederek, geçim sebeplerinizi heder ederek yahut gazadan ve ona harcamaktan yüz çevirerek. Çünkü bu, düşmanı güçlendirir ve sizi helâk etmek için üzerinize saldırtır. Ebû Eyyub el - Ensârî'den rivâyet edilen şey de bunu destekler, o şöyle buyurmuştur: Allah İslâm'ı azîz (gâlip) eyleyip de mensupları çoğalınca, bizler ailelerimizin ve mallarımızın yanına döndük, onlara baktık ve onların işlerini görmeye çalıştık. İşte o zaman bu âyet indi.
Ya da tutmak ve mal sevgisiyle kendinizi tehlikeye atmayın, demektir; çünkü bu ebedî helake götürür. Bunun içindir ki, cimriliğe helâk denilmiştir. Helâk aslında bir şeyin bozulmada son noktasına ulaşmasıdır. İlka da bir şeyi atmaktır, alâ ile geçişli kılınması da varmak manasını içerdiği içindir, be de zâittir. Ellerden maksat da nefislerdir. Tehlüke, helâk ve hülk birdir, o da tadurre ve tesürre gibi mastardır. Kendinizi tehlikeye atmayın, demektir.
Manası şöyledir de denilmiştir: Onu ellerinizden tutturmayın (sonra kolunuzu alamazsınız) ya da vela tülku enfüseküm ileyha (nefislerinizi ellerinizle ona atmayın). O zaman mef'ûl hazfedilmiş olur.
"Ahsinu” amellerinizi ve ahlaklarınızı güzelleştirin ya da muhtaçlara iyilik edin, demektir.
"Şüphesiz Allah, iyilik edenleri sever
196. Âyetin Tefsiri
Haccı ve umreyi Allah için tamamlayın. Eğer engellenirseniz kolayınıza gelen kurbanı yollayın. Kurban, yerine erişinceye kadar başlarınızı tıraş etmeyin. Sizden kim hasta veya başından rahatsız olursa, ona oruçtan yahut sadakadan veyahut kurbandan fidye vardır. Emin olduğunuz vakit kim hacca kadar umre ile faydalanırsa, kolayına gelen kurbandan kesmek vâcip olur. Kim de bunu bulamazsa, haçta üç, döndüğü zaman da yedi gün oruç tutar. Bunlar tam on gündür. Bu, ailesi Mescid-i harâm'da ikamet etmeyen içindir. Allah'tan korkun. Bilin ki, Allah'ın azâbı şiddetlidir.
"Haccı ve umreyi Allah için tamamlayın". Onları tam, merasimlerini eksiksiz ve Allah, rızâsı için yapın. Bu da bu duruma göre onların vâcip olduklarını gösterir. Ve ekimül hacca velumrete lillah okuyanın kırâati da bunu teyit eder. Cabir'den rivâyet edilen, ya Resûlallah, umre de hac gibi vâcip midir, denildi? O da: Hayır, ancak umre yapman senin için hayırlıdır, hadisi şu rivâyetle çelişiktir: Bir adam Hazret-i Ömer'e: Ben hac ile umrenin kendime yazılmış olduğunu gördüm, ikisine birden ihrama girdim, dedi. O da: Peygamberinin sünnetini yakalamışsın, dedi. Şöyle denemez: O adam, onları yazılmış buldum sözünü: İkisine birden ihrama girdim, sözü ile tefsir etti; vacipliğinin sebebi onlar için ihrama girmesi olabilir. Çünkü o, buldum demekle ihrama girme sonucunu çıkarmıştır, denemez. Bu da bunun (yazılı olduğunu gördüm ifadesinin) ihrama girme sebebi olduğunu gösterir, aksini göstermez.
Şöyle de denilmiştir: O ikisini tamamlamak, onlar için hemen evinden çıkarken ihrama girmektir yahut her biri için ayrı bir sefer yapmaktır yahut kendisini o ikisine verip başka dünyevî maksat karıştırmamaktır ya da nafakanın helâl olmasıdır.
(Eğer engellenirseniz) eğer sizi men ederlerse, hasarahul adüvvü denir ki, düşman ilerlemesine mani olmaktır, saddahu ve esaddehu da onun gibidir. Maksat İmâm-ı Mâlik ile Şâfiî'ye göre - Allah bu ikisine rahmet etsin - düşmanın mani olmasıdır, çünkü Allahü teâlâ:
"Emin olduğunuz vakit” (Bakara: 196) buyurmuştur. Bir de bu, Hûdeybiye seferinde inmiştir, İbn Abbâs radıyallahü teâlâ anhüma da: Düşmanın mani olmasından başka mani yoktur, buyurmuştur. Ebû Hanîfe rahmetüllahi aleyh'e göre ise düşman yahut hastalık vb. gibi her türlü manidir. Çünkü
rivâyete göre aleyhissalam Efendimiz: Kimin bir yeri kırılır veya topal olursa, ertesi yıl haccetmesi gerekir, buyurmuştur. Bu da zayıftır, çünkü bunda ihramdan çıkmayı şart etmesi lâzımdır; zira aleyhis-salâtü ves-selâm Efendimiz Zübeyr'in kızı Dubaa'ya: Haccet ve: Allah'ım, beni nerede engellersen orada ihramdan çıkarım diye şart koş, buyurmuştur.
"Kolayınıza gelen kurbanı yollayın” kolayınıza geleni kesmeniz lâzımdır yahut size vâcip olan kolayınıza gelen kurbanı kesmektir yahut kolayınıza gelen kurbanı gönderin,
Mana da şöyledir: Eğer ihrama giren kimse engellenir de ihramdan çıkmak isterse, deve yahut sığır veyahut koyundan hangisi kolayına gelirse bunu göndermesi gerekir. Çoğunluğa göre bunu mahsur kaldığı yerde yapar. Çünkü aleyhis-salâtü ves-selâm Efendimiz Hûdeybiye'de kurbanını kesti, orası da helâl bölge idi. Ebû Hanîfe rahmetüllahi aleyh'e göre onu gönderir ve kurbanı götüren kimse için belli bir gün tasarlar. O gün gelip de kestiğini zannederse ihramdan çıkar. Çünkü Allahü teâlâ:
"Kurban yerine erişinceye kadar başlarınızı tıraş etmeyin” buyurmuştur. Yani gönderilen kurban, kesileceği yere ulaşıncaya kadar tıraş etmeyin demektir. Öncekiler de kurbanın yerine ulaşmasını helâl veya haram bölgede kesilmesi helâl olan yerde boğazlanmasına vermişlerdir. Kurbanla yetinilmesi kazasının olmadığına delildir. Ebû Hanîfe ise: Kazası vâciptir, buyurmuştur. Âyette geçen mahill ha'nın kesri ile kurban kesilecek zamana da mekana da denir. Hedy de hedyenin çoğuludur, cedy ve cedye gibi. Hediyenin çoğulu olarak hediyy şeklinde de okunmuştur ki, matiyy ve matiyye gibi olur.
"Sizden kim hasta olursa” tıraş olmaya zorlayacak şekilde hasta olursa "veya başından rahatsız olursa” yara veya bit gibi "ona fidye vardır” tıraş olduğu takdirde fidye vardır.
"Oruçtan yahut sadakadan veyahut kurbandan” bu da fidyenin cinsini açıklamaktadır. Miktarına gelince
rivâyete göre aleyhis-salâtü ves-selâm Efendimiz, Ka'b bin Ucre'ye "başındaki böcekler seni rahatsız ediyor mu?” dedi? O da: Evet, ya Resûlallah, dedi. O da: Tıraş et ve üç gün oruç tut yahut altı fakire bir ferak sadaka ver, dedi. Ferak üç sa' miktarında bir ölçektir.
"Emin olduğunuz vakit” engelden yahut emniyet ve bolluk içinde olduğunuz zaman "kim hacca kadar umre ile faydalanırsa” kim hac aylarında hac ile yararlanmadan önce umre yapar ve umre yapmakla Allah'a yaklaşmaya çalışırsa demektir.
Şöyle de denilmiştir: Kim umreden çıktıktan sonra hac için ihrama girinceye kadar ihram yasaklarını mubah kılmakla yararlanırsa "kolayına gelen kurbandan kesmek vâciptir” istifadesinden (temettü' haccından dolayı) ona kolayına gelen bir kurban kesmesi lâzım gelir. Bu telâfi kanıdır, hac için ihrama girince keser ve ondan yemez. Ebû Hanîfe ise: O hac kanıdır bayramda kesilen kurban gibidir, buyurmuştur.
"Kim bulamazsa” kurban bulamazsa "hacda üç gün oruç tutar” hacla uğraştığı günlerde, ihrama girdikten sonra ve ihramdan çıkmadan önce. Ebû Hanîfe: Hac aylarında iki ihram arasında, buyurmuştur. En güzeli zilhicce'nin yedinci, sekizinci ve dokuzuncu günlerini oruç tutmaktır. Çoğunluğa göre kurban bayramı gününde ve teşrik günlerinde câiz değildir. (Döndüğünüz zaman da yedi gün) ailenize döndüğünüz zaman, bu, Şâfiî rahmetüllahi aleyh'in iki görüşünden biridir.
Ya da hac işlerini bitirip boşaldığınız zaman demektir. Bu da ikinci görüşüdür, Ebû Hanîfe'nin mezhebi de böyledir. Selasete eyyamin'in mahalline atfen nasb ile seb'aten şeklinde de okunmuştur.
"Bunlar tam on gündür” hesabın özetidir. Bunun faydası birinin aklına vâv'ın "ev” manasına olduğu gelmemesidir, Meselâ:' Calisil hasene vebne Şirin (ister Hasan Basri ile otur ister İbn Sirin'le) sözünde olduğu gibi. Bir de faydası sayının geniş olarak bilindiği gibi özet olarak da bilinmesidir. Çünkü Arapların çoğu hesap bilmezlerdi. Bir de yediden maksat sayıdır, çokluk manasına değildir, çünkü yedi rakamı ikisi için de kullanılır.
(Tam) bu da sayıyı akılda tutmak için mübalağa ifade eden te'kit sıfatıdır ya da tam on'u açıklayan bir sıfattır. Çünkü o, tam bir sayıdır; birler onunla sona ermiş ve basamaklar tamam olmuştur.
Ya da kayıtlayıcı bir sıfattır, kurbana tam bedel olduğunu ifade etmektedir. (Bu) bize göre zikredilen hükme, Ebû Hanîfe rahmetüllahi aleyh'e göre ise temettü'e işarettir. Çünkü ona göre Mescid-i harâm çevresinde oturanlar için ne temettü ne de kıran haccı vardır. Kim bunu yaparsa ona kurban kesmesi vâciptir.
"Ailesi Mescid-i harâm'da ikamet etmeyen içindir” o da bize göre haremden namazı kısaltacak kadar bir mesafede olandır. Çünkü bundan daha az olan haremde ikamet etmiş ya da onun hükmünde olur. Ona göre ise evi makatların ötesinde olandır, Tavus'a göre helâl bölgede oturandır, Mâlik'e göre de Mekke'nin dışında olanlardır.
"Allah'tan korkun” emirlerini ve yasaklarını muhafaza etmede özellikle hacda.
"Bilin ki, Allah'ın azâbı şiddetlidir” kendinden korkmayana, bilin ki, onu bilmek sizi isyandan çekip çevirsin.
197. Âyetin Tefsiri
Hac belli aylardır. Kim bunlarda haccı kendine farz kılarsa, hacda kadına yaklaşmak, günah işlemek ve tartışmak yoktur. Hayırdan ne yaparsanız, Allah onu bilir. Azık edinin; şüphesiz azığın hayırlısı takvadır. Ey saf akıl sahipleri, benden korkun.
"Hac aylardır” yani vakti demektir, Meselâ: Soğuk iki aydır sözü gibi "belli” bilinen aylardır, onlar da şevval, zilkade ve zilhicce'nin dokuz günü, kurban gecesi de bize göre buna dahildir. Ebû Hanîfe rahmetüllahi aleyhe göre ise zilhiccenin on günüdür. Mâlik'e göre ise zilhiccenin tamamıdır. İhtilaf şuna dayanmaktadır; hac vaktinden maksat ihram vakti midir yahut hac işlerinin ve ibâdetlerinin vakti midir yahut ondan başka ibâdetleri yapmanın hoş olmadığı vakit midir? İmâm-ı Mâlik zilhiccenin kalanında umre yapmayı mekruh görmüştür. Ebû Hanîfe ise her kadar şevvaldan önce ihramı sahih saymışsa da mekruh görmüştür. İki ay on güne (üç) ay demesi, parçayı bütünün yerine koymasındandır ya da birden fazlasına cemi denilmesindendir.
"Kim bunlarda haccı kendine farz kılarsa” bize göre kim bunlarda ihrama girmekle veya lebbeyk okumakla haccı kendine vâcip kılarsa, Ebû Hanîfe'ye göre kurban göndermekle vâcip kılarsa, demektir. Bu, Şâfiî'nin görüşünün ve hac için ihrama girenin onu tamamlaması gerektiğinin delilidir.
"Felâ refese” cima yahut çirkin söz yoktur,
"vela fusuka” sövmekle ve mahzurları irtikâp etmekle şerîatın dışına çıkmak yoktur.
"Vela cidale” hizmetçilerle ve arkadaşlarla dalaşmak yoktur.
"Hac'da” hac günlerinde. Bu üçünü men etme niyetiyle bertaraf etmesi mübalağa içindir ve bunların gerçekten olmaması gerektiğini göstermek içindir. Bunlar bizzat çirkin şeylerse de hacda daha da çirkindir, Meselâ namazı ipek elbise ile kılmak ve Kur'ân'ı şarkı tarzında okumak gibi. Çünkü hac doğalın dışına çıkmadır, adetlerden sırf ibâdete geçmedir. İbn Kesîr ile Ebû Amr ilk ikisini ref ile okumuşlardır ki, cima ve fasıldık asla olmamalıdır demektir. Üçüncüsünü de feth ile vela cidale okumuşlardır ki, hacda muhalefet yoktur demektir. Zira Kureyş diğer Araplara muhalefet eder; Meş'aril haram'da vakfeye dururdu. Onların da Arafat'ta vakfeye durmakla emredilmeleriyle muhalefet ortadan kalktı.
"Hayırdan ne yaparsanız Allah onu bilir". Bu da şerri yasakladıktan sonra hayra teşviktir, Tâ ki, onunla değiştirilsin ve onun yerine bu kullanılsın.
"Azık edinin; şüphesiz azığın hayırlısı takvadır” âhiretiniz için takvayı azık edinin, çünkü o azığın en hayırlısıdır. Şöyle denilmiştir: Bu âyet Yemenliler hakkında indi, onlar hacca gelirlerdi, azık edinmezlerdi ve: Bizler mütevekkiliz der ve insanlara yük olurlardı. Onların da azık edinmeleri, ısrarla dilencilikten vazgeçmeleri ve insanlara ağırlık vermemeleri emredildi.
"Ey saf akıl sahipleri, benden korkun” çünkü akim hükmü Allah'tan korkmak ve ondan çekinmektir. Onları takvaya özendirdi, sonra da bundan maksadın Allahü teâlâ olmasını emretti ki, ondan başka her şeyden el çeksinler. Nefsî arzulardan arınmış saf akim gereği de budur. Bunun içindir ki, özellikle akıl sahiplerine böyle hitap etmiştir.
198. Âyetin Tefsiri
(Hac'da) Kabilinizden bir lütuf istemenizde size günah yoktur. Arafat'tan sökün ettiğiniz zaman Allah'ı Meş'ar-i Haranı'ın yanında zikredin. Size gösterdiği gibi onu zikredin. Şüphesiz bundan önce gerçek sapıklardan idiniz.
"Hacda istemenizde size günah yoktur” en tebteğu fî en tebteğu yani istemenizde demektir.
"Rabbinizden bir lütuf” ondan bir vergi ve rızık istemenizde. Bundan da ticareti kast ediyor. Şöyle denilmiştir: Ukâz, Mecenne ve Zülm ecaz cahiliye halkının panayırları idi. Hac mevsiminde bunları kurarlardı, geçimleri bunlardan idi. İslâm gelince bunu günah saydılar, âyet bunun üzerine indi. (Arafat'tan sökün ettiğiniz zaman) ondan kalabalıklar hâlinde itildiğiniz zaman, bu da efattül mae'den gelir ki, çok miktardaki suyu dökmektir. Aslı efattüm enfüseküm'dür, mef'ûl hazfedilmiştir, tıpkı defa'tüm minel basrati (Basra'dan (kendimi) ittim) sözü gibi. Arafat cemi'dir, Ezruat gibi isim yapılmıştır. Onda alemlik ve tenislik olduğu hâlde tenvîn kabul etmesi cemi tenvininin mukabele tenvini olup temekkün tenvini olmamasındandır. Bunun içindir ki, elif lâmla beraber bulunur. Kesre'nin gitmesi ise tenvinin ivazsız gitmesine tabidir, çünkü gayri munsariftir. Burada ise öyle değildir.
Ya da müenneslik ya görünen te ile olur ki, o da tenis te'si değildir; o ancak kendinden önceki eliflama tabidir ve cemi müennes alametidir.
Ya da müenneslik gizli te ile olur, Meselâ Suad'da olduğu gibi. Burada onu takdir etmek doğru değildir, çünkü görünen te ona manidir, zira onun bedeli gibidir, çünkü daha önce sâbit olduğu gibi müennese hâstır.
Vakfe mahalline Arafat denilmesi, İbrâhîm aleyhisselâm'a anlatılıp da orayı gördüğü zaman tanımasındandır ya da Cebrâîl onu hac mekanlarında dolaştırıyordu, ona gösterince: Areftü (tanıdım) dedi.
Ya da Adem ile Havva orada karşılaşıp tanıştılar.
Ya da insanların orada tanışmalanndandır. Arafat denilmesi mübalağa içindir, o da doğrudan konulan isimlerdendir, ancak arifin çoğulu olma durumu hariçtir. Bunda orada vakfenin vâcip olduğuna delil vardır. Çünkü ifada (sökün) ancak ondan sonra olur ki, o da:
"Sümme efidu” (Bakara: 199) kavli ile emredilmiştir, ya da emredilen zikrin vâcip bir öncülüdür. Bu da pek doğru görünmemektedir, çünkü zikir vâcip değildir,rilen emir de mutlak değildir.
"Allah'ı zikredin” lebbeyk okumakla tehlil getirmek ve dua etmekle. Akşam ve yatsı namazlarıyla da denilmiştir.
"Meş'ar-i harâm'ın yanında” burası üzerinde hac Emiri'nin durduğu dağdır, ona Kuzah derler.
Şöyle de denilmiştir: Orası Arafe dağının iki dar yolu ile Muhassir vadisinin arasındaki kısımdır. Birinciyi Cabir'in rivâyeti destekler; aleyhisselâm Efendimiz sabah namazını Müzdelife'de alaca karanlıkta kılınca devesine bindi, Meş'ar-i harâma geldi; dua etti, tekbir ve tehlil getirdi. Ortalık ağarmcaya kadar buna devam etti. Meş'ar denilmesi de ibâdete işâret olmasındandır. Haram ile sıfatlanması da kütsallığındandır. Meş'ar-i harâm'ın yanında sözünün manası çevresi ve ona yakın yerlerde demektir. Çünkü o daha faziletlidir. Mümkün olmazsa Müzdelife'nin hepsi vakfe mahallidir, ancak Muhassir vâdisi hariç.
(Size gösterdiği gibi onu zikredin) size bildirdiği gibi yahut onu güzel zikredin sizi hac ibâdetlerine ve diğerlerine güzelce hidâyet ettiği gibi.
"Mâ” mastariye yahut kâffe'dir. (Şüphesiz bundan önce idiniz) yani hidâyetten önce demektir "gerçek sapıklardan” yani îmanı ve tâati bilmeyenlerden demektir. İn, şeddeli'den tahfif edilen in'dir, lâm da nafiye ile bunu birbirinden ayıran lâm'dır.
Şöyle de denilmiştir: İn nafiye'dir, lâm da "ve in nazunnuke leminel gafilin” (Şuarâ'; 186) âyetinde olduğu gibi illâ manasınadır.
199. Âyetin Tefsiri
Sonra insanların sökün ettiği yerden sökün edin. Allah'tan mağfiret dileyin. Şüphesiz Allah, çok bağışlayan, çok merhamet edendir.
"Sonra insanların sökün ettiği yerden sökün edin” yani Arafat'tan demektir, Müzdelife'den değil. Hitap Kureyş'lileredir, onlar Müzdelife'de vakfeye dururlardı, diğer insanlar ise Arafat'ta dururlardı. Kureyş onlara eşit olmayı kendileri için zül sayarlardı. Sümme edâtı iki ifade arasında derece farkı olduğu içindir, tıpkı: Ahsin ilennasi sümme latühsin ilâ gayri kerimin (insanlara ikram et, sonra asillerden başkasına ikram etme) sözün gibi.
Şöyle de denilmiştir: Arafat'tan Müzdelife'ye sökün ettikten sonra oradan da Mina'ya sökün edin demektir. Hitap ta geneldir. Ennasi (unutan Âdem) şeklinde de okunmuştur ki, (unuttu) (Taka: 115) kavlindeki Âdem'i murat etmiştir.
Mana da şöyledir: Arafat'tan sökün etmek eski bir şerîattır, onu değiştirmeyin.
"Allah'tan mağfiret dileyin” ibâdetleri ve benzerlerini değiştirmenizdeki cahilliğinizden.
"Şüphesiz Allah, çok bağışlayan, çok merhamet edendir” istiğfar edeni bağışlar ve ona nimet verir.
200. Âyetin Tefsiri
Hac ibâdetlerinizi bitirdiğiniz zaman Allah'ı zikredin, tıpkı atalarınızı zikrettiğiniz gibi, hatta daha çok zikredin. İnsanlardan kimileri,
"Rabbimiz, bize dünyada ver” der; onun âhirette nasibi yoktur.
"Hac ibâdetlerinizi bitirdiğiniz zaman” hac ibâdetlerini icra edip de ondan boşaldığınız zaman "Allah'ı zikredin, tıpkı atalarınızı zikrettiğiniz gibi” onu çok ve mubalâgalı şekilde zikredin, tıpkı övünürken babalarınızı zikrettiğiniz gibi. Araplar hac ibâdetlerini bitirip de mescitle dağ arasında vakfe yaptıktan sonra atalarının gurur verici taraflarını ve annelerinin güzelliklerini anlatırlardı. (Hatta daha çok zikredin) ya zikre ma’tûf olarak mecrûrdur ki, zikir o zaman mecaz olarak zakir demek olur,
Mana da şöyledir: Fezkurullahe zikren kezikriküm abaeküm yahut kezikrin eşedde minhu ve eblağa.
Ya da zikrin muzâfun ileyhi'ne ma’tûftur, mana da şöyle olur: Ev kezikri kavmin eşedde minküm zikren.
Ya da abaeküm'ün üzerine atfedilmekle mensûbtur, zikren de mezkur fiille (mensûb)tur, mana da ev kezikriküm eşedde mezkuren min abaiküm şeklinde olur ya da manadan anlaşılan gizli bir şeyle mensûbtur, takdiri şöyledir: Kunu eşedde zikren minküm liabaiküm.
"İnsanlardan kimileri der” bu da zikredenlerin ayrımım yapmaktadır; az zikreden ki, Allah'ı zikretmekle ancak dünyayı ister. Bir de çok zikreden vardır ki, onunla iki yurdun hayrını ister. Maksat çok zikre teşvik ve ona doğru irşattır.
"Rabbimiz, bize dünyada ver” yani bize vergini ve cömertliğini dünyada yap "onun âhirette nasibi yoktur” yani hissesi yoktur, çünkü onun bütün düşüncesi dünya ile sınırlıdır yahut hisse istemesi yoktur.
201. Âyetin Tefsiri
Onlardan kimi de:
"Rabbimiz, bize dünyada da güzellik, âhirette de güzellik ver ve bizi cehennem azabından koru” der.
"Onlardan kimi de:
"Rabbimiz, bize dünyada da iyilik ver, der” yani sağlık, yeterli rızık ve hayırda başarı "âhirette de iyilik ver” yani sevap ve rahmet demektir.
"Bizi cehennem azabından koru” af ve mağfiret ile. Hazret-i Ali radıyallahü anh'in: Dünyada iyilik iyi kadındır, âhirette de huridir, cehennem azâbı da kötü kadındır; Hasen Basri'nin de: Dünyada iyilik ilim ve ibâdettir, âhirette de cennettir, cehennem azabından koru da bizi şehvetlerden ve ateşe götürecek günahlardan muhafaza et demektir, sözleri bunun misalleridir.
202. Âyetin Tefsiri
İşte onların kazandıklarından nasibi vardır. Allah'ın hesabı çok hızlıdır.
"İşte onların” ikinci fırkaya işarettir. İkisine de denilmiştir.
"Kazandıklarından nasibi vardır” yani onun cinsinden demektir ki, o da karşılığıdır ya da o yüzden vardır, demektir ki,
"hatalarından suya boğuldular” (Nûh: 25) kavlinde olduğu gibi ya da dua ettikleri şeyden demektir ki, onlara takdir ettiğimizi veririz, demektir. Duaya kazanç demesi onun da amel olmasındandır.
"Allah'ın hesabı çok hızlıdır” o kadar çok kullarını o kadar çok amellerine karşı bir anda hesaba çeker ya da kıyâmeti getirir ve insanları hesaba çeker. Öyleyse taatlara ve iyilikleri kazanmaya koşun sürat edin, demektir.
203. Âyetin Tefsiri
Allah'ı sayılı günlerde zikredin. Kim iki günde acele ederse, ona günah yoktur. Kim de geri kalırsa, Allah'tan korkan için ona da günah yoktur. Bilin ki, onun huzurunda toplanacaksınız.
"Allah'ı sayılı günlerde zikredin” onu namazların ardında, kurban keserken, şeytanları taşlarken ve teşrik günlerinde diğer yerlerde tekbir edin.
"Kim iki günde acele ederse” Mina'dan Mekke'ye harekette acele ederse "iki günde” bize göre karar günü denilen ikinci teşrik günü ile arkasındaki günde yani kim ikinci teşrik gününde şeytanları taşladıktan sonra, Ebû Hanîfe'ye göre de şafak söktükten sonra "ona günah yoktur” acele etmesinden dolayı.
"Kim de geri kalırsa ona da günah yoktur". Kim bu harekette geri kalır da üçüncü gün zevaldan sonra şeytanı taşlaymcaya kadar, demektir. Ebû Hanîfe zevalden önce şeytan taşlamayı câiz görmüştür. Acele etmek ve geri kalmakla günahın olmaması bu ikisi arasında serbesttir demektir hem de cahiliye halkını reddir. Çünkü onlardan kimi acele edeni, kimi de geri kalanı günaha sokardı.
"Allah'tan korkan için” yani zikredilen serbestlik yahut hükümler Allah'tan korkan içindir, çünkü o gerçek hacıdır, ondan istifade edendir yahut da bu hükümler onun içindir ki, bunlardan önemli olanı terk etmekle zarara uğramasın.
"Allah'tan korkun” bütün işlerinizde korkun ki, size kıymet versin. (Bilin ki, onun huzurunda toplanacaksınız) dirilttikten sonra ceza için. Haşrin aslı toplamak ve dağınıkları bir araya getirmektir.
204. Âyetin Tefsiri
İnsanlardan öyleleri vardır ki, dünya hayatına ait sözü senin hoşuna gider ve en yaman düşman olduğu hâlde kalbindekine Allah'ı şâhit getirir.
(İnsanlardan öyleleri vardır ki, sözü senin hoşuna gider) onu beğenirsin, içinde büyütürsün. Taaccüp şaşılan şeyin sebebini bilmemekten dolayı insanlara gelen şaşkınlıktır. (Dünya hayatına ait sözü) kavl'e bağlıdır, yani dünya işleri ve geçim sebepleri hakkında dedikleri hoşuna gider demektir.
Yahut dünya manası ile ilgili sözü demektir, çünkü onun sevgi iddiasından ve îman göstermekten maksadı odur.
Ya da dünya hakkında tatlı ve düzgün konuşması hoşuna gider de âhiretle ilgili şeylerde hoşuna gitmez demektir. Çünkü o zaman dehşete kapılır ve dili tutulur ya da o konuda konuşmasına izin verilmez.
"Kalbindekine Allah'ı şâhit getirir” yemin eder ve kalbindekinin de söylediklerine uygun olduğuna Allah'ı şâhit tutar.
"Halbuki en yaman düşmandır” Müslümanlara düşmanlığı ve onlarla tartışması çetindir. Âyette geçen hisam tartışmadır. Hasmm çoğulu olması da câizdir, Meselâ sa'b ve sıab gibi ki, hasımların en zoru demektir. Âyetin Ahnes bin Şurayk es - Sekafi hakkında indiği söylenmiştir. Yakışıklı, dili tatlı biri idi, Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem'e yakınlık gösterir ve Müslüman olduğunu iddia ederdi.
205. Âyetin Tefsiri
İş başına geçtiği zaman orada fesat çıkarmak; ekini ve nesli helâk etmek için yeryüzünde koşar. Allah bozgunculuğu sevmez.
"Ve izâ tevella” arkasını dönüp senden ayrıldığı zaman,
şöyle de denilmiştir: İşbaşına geçip de idareci olduğu zaman "orada fesat çıkarmak; ekini ve nesli helâk etmek için yeryüzünde koşar” nitekim Ahnes bin Şurayk da Şakulilere öyle yapmıştı; gece pusu kurmuş, ekinlerini yakmış ve davarlarını kırmıştı.
Ya da kötü idarecilerin öldürmek ve telef etmekle ya da zulümle yaptıkları gibi. Sonunda Allah onun yüzünden yağmuru keser; ekini ve nesli helâk eder.
"Allah bozgunculuğu sevmez” bundan râzı olmaz, Binâenaleyh gazabından sakının.
206. Âyetin Tefsiri
Ona:
"Allah'tan kork” denildiği zaman izzet-i nefis onu günah işlemeye götürür. Cehennem ona yeter. O ne kötü yataktır.
"Ona Allah'tan kork, denildiği zaman izzet-i nefis onu günah işlemeye sürükler” gurur ve cahilce vatan gayreti onu dik kafalılığı yüzünden sakınması gereken günaha sürükler. Ehaztuhu bikeza sözünden gelir ki, bir şey yapmaya mecbur etmektir.
"Cehennem ona yeter” ceza ve azâp olarak. Cehennem azâp yurdunun adıdır, o aslında nâr (ateş) kelimesiyle eşanlamlıdır. (Guhinam'dan) Arapçalaşmış olduğu da söylenmiştir. (O ne kötü yataktır) mukadder kasemin cevabıdır, mahsus bizzem de bilindiği için hazfedilmiştir. Mihad döşek demektir. Yaslanacak şey de denilmiştir.
207. Âyetin Tefsiri
İnsanlardan öyleleri vardır ki, Allah rızâsı için nefsini satar. Allah kullarına çok merhametlidir.
"İnsanlardan öyleleri vardır ki, nefsini satar” onu cihâdta harcamakla satar ya da ölünceye kadar iyiliği emreder ve kötülükten men eder.
"Allah rızâsı için” rızâsını kazanmak için. Bunun Suhayb bin Sinan Rumi hakkında indiği söylenmiştir; müşrikler onu yakalayıp da dîninden dönmesi için ona işkence edince: Ben yaşlı bir ihtiyarım; yanınızda olursam size bir faydam dokunmaz, karşınızda olursam da size bir zararım dokunmaz; beni hâlime bırakın, malımı alın, dedi. Onlar da kabul ettiler, o da Medîne'ye geldi.
"Allah kullarına çok merhametlidir” çünkü onları bu gibi şeyi satın almaya yönlendirmiş ve onları cihâdla mükellef kılmıştır. Onları gazi ve şehitlerin sevabı ile yüz yüze getirmiştir.
208. Âyetin Tefsiri
Ey îman edenler, hep birden barışa girin. Şeytanın adımlarım izlemeyin. Çünkü o sizin için açık bir düşmandır.
(Ey îman edenler, hep birden barışa girin). Silm ve selm teslim olmak ve itâat etmektir. Bunun içindir ki, sulhta ve teslimiyette kullanılır. İbn Kesîr, Nâfi' ve Kisâî fetha ile (selm), diğerleri ise kesre ile (silm) okumuşlardır. Kâffeten de isimdir, topluca manasınadır, çünkü cüzleri dağılmaktan men eder. Cemi zamirinden yahut silm'den hâl’dir, çünkü o (silm) de harb gibi müennes kılınır, şâir şöyle demiştir:
Silm'den (barıştan) istediğini alırsın,
Savaşın ise sana bir yudumu yeter.
Mana şöyledir: Allah'a teslim olun ve topluca içinizle ve dışınızla ona itâat edin. Hitap münâfıklaradır.
Ya da her şeyinizle İslâm'a girin, ona başkasını karıştırmayın. Bu durumda hitap ehl-i kitabın mü'minlerinedir. Çünkü onlar İslâm'a girdikten sonra Cumartesi gününe hürmet gösterdiler; deve etini ve sütünü haram saydılar ya da bütün peygamberlere ve kitaplara îman ederek Allah'ın kanunlarına girin, demektir. O zaman da hitap ehl-i kitaba olur ya da İslâm'ın bütün bölümlerine ve hükümlerine girin; hiçbir şekilde onu ihlal etmeyin. O zaman da hitap Müslümanlaradır.
"Şeytanın adımlarını izlemeyin” dağılarak ve dağıtarak.
"Çünkü o sizin için açık bir düşmandır” düşmanlığı meydandadır.
209. Âyetin Tefsiri
Eğer size açık deliller geldikten sonra kayarsanız, bilin ki, Allah mutlak gâlibtir, hikmet sâhibidir.
"Eğer kayarsanız (cayarsanız)” barışa girmekten,
"size açık deliller geldikten sonra” âyetler ve onun hak olduğuna şahitlik eden kanıtlar geldikten sonra "bilin ki, Allah mutlak gâlibtir” intikâmdan aciz değildir.
"Hikmet sâhibidir” haksız intikâm almaz.
210. Âyetin Tefsiri
Allah'ın onlara bulutun gölgesinde meleklerle beraber gelmesini ve işin bitirilmesini mi bekliyorlar? İşler Allah'a döndürülür.
(Bekliyorlar mı?) olumsuz istifhamdır, onun içindir ki, arkasından "illâ en ye'tiyehümullah” gelmiştir, yani Allah'ın emrinin yahut azabının gelmesini mi bekliyorlar? Şu âyetlerde olduğu gibi:
"
Yahut Rabbinin emrinin gelmesini” (Nahl: 16), "ona gazabımız geldi” (Araf: 43).
Yahut Allah onlara hışmını getirir, getirilen şey "şüphesiz Allah mutlak gâlibtir, hikmet sâhibidir” bölümü delâlet ettiği için hazfedilmiştir.
"Fi zulelin” zulle'nin çoğuludur, külle ve kulel gibi, o da gölgeliktir. Kılal gibi zılal de okunmuştur.
"Minel ğamami” bu da beyaz buluttur, neden azâp onlara bunun içinde gelir; çünkü onda rahmet var zannedilir; azâp ondan gelirse daha feci olur, zira kötülük, beklenmeyen yerden gelirse daha ağır olur, hele bir de iyilik beklenen yerden gelirse! "VelMelâiketü” çünkü onlar emrinin gelmesine aracıdırlar yahut gerçek hışmını getirenlerdir. Zulel'in yahut ğamam’ın üzerine atıfla cer le de okunmuştur. (İş bitirilmiştir) helâk durumları tamamlanmış ve sona erdirilmiştir. Mazinin müstakbel yerine konulması yakınlığından ve gerçekleşmesinin kesinliğindendir. Melâiketü'ye atfen ve kadaul emri şeklinde de okunmuştur.
"Ve ilallahi turceul umur” İbn Kesîr, Nâfi', Ebû Amr ve Âsım meçhul kalıbı ile okumuşlardır ki, rec'den (döndürmekten) gelir. Kalanlar da -Ya'kûb dışında - malum kalıbı ile okumuşlardır ki, rucu'dan (dönmekten) gelir. Müzekker ve meçhul olarak da (yurceu) okunmuştur.
211. Âyetin Tefsiri
İsrâîl oğullarına: Kendilerine ne kadar açık âyetler verdiğimizi sor. Kim Allah'ın nimetini (o nimet) kendine geldikten sonra değiştirirse, şüphesiz Allah'ın azâbı şiddetlidir.
"İsrâîl oğullarına sor". Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem'e yahut herkese emirdir. Bu sorgudan maksat da azarlamadır. (Kendilerine ne kadar açık âyetler verdiğimizi). Açık mu'cizeler yahut kitaplarda hakka ve peygamberlerin elleriyle doğruya şahitlik eden âyetler, demektir. Kem haberiye'dir ya da istifham-ı takririyedir, mef'ûl olarak mahallen mensûbtur ya da haberden mübtedaya giden aidin hazfi ile merfû’dur.
"Âyetin” de onun temyizidir, min de kemle mümeyyizinin arası açıldığı için girmiştir.
"Kim Allah'ın nimetini değiştirirse” yani Allah'ın âyetlerini demektir, çünkü onlar en büyük nimet olan hidâyetin sebebidir, bunu da nimetleri sapıklığa yahut kötülüğün artmasına sebep kılmakla yahut tahrif etmek ve haktan uzak şekilde te'vil etmekle yaparsa.
"O nimet kendine geldikten sonra” kendine ulaşıp da iyice tanıdıktan sonra. Bunda onların bunu iyice anladıktan sonra değiştirdiklerine îma vardır. Bunun içindir ki, takdiri: Değiştirdiler, kim de onu değiştirirse, denilmiştir.
"Şüphesiz Allah,'ın azâbı şiddetlidir". Onu en şiddetli azapla cezalandırır; çünkü o, en kötü suçu işlemiştir.
212. Âyetin Tefsiri
Îman etmeyenlere dünya hayatı süslü gösterildi. Onlar îman edenlerle alay ederler. Takvaya erenler kıyâmet gününde onların üzerindedir. Allah dilediğine hesapsız rızık verir.
"Îman etmeyenlere dünya hayatı süslü gösterildi” gözlerine güzel gösterildi ve sevgisi kalplerine işledi, öyle ki, üzerine kendilerini helâk edercesine saldırdılar ve diğerlerinden yüz çevirdiler. Gerçekte süsleyen Allahü teâlâ'dır, çünkü ne varsa hepsini yapan O'dur. Malum kalıbı ile zeyyene okuyanın kırâati da bunu gösterir. Şeytan, hayvanı kuvvetler, Allahü teâlâ’nın onda yarattığı behimî ve şehvetle ilgili şeyler de dolaylı olarak süsleyicidir.
"Onlar îman edenlerle alay ederler” Bilal, Ammar ve Suhayb gibi fakir mü'minleri murat ediyor, yani onları aşağı görürler, dünyayı terk edip âhirete yöneldikleri için onlarla dalga geçerler.
"Min” ibtida içindir sanki dalga geçmelerini onlardan başlatmışlardır.
"Takvaya erenler kıyâmet gününde onların üzerindedir” çünkü onlar en yükseklerde, onlar ise en aşağıdadırlar ya da onlar ikram içindedirler, onlar ise zillet içindedirler ya da onlar dünyada onlarla dalga geçtikleri gibi onlar da âhirette onlara karşı kibir gösterir ve alay ederler.
"Îman edenler” dedikten sonra "takvaya erenler” demesi, onların takva sâhibi olduklarını ve üstlerine çıkmalarının da takvadan kaynaklandığını göstermek içindir.
"Allah dilediğine rızık verir” iki dünyada "hesapsız” miktarı belirsiz; bazen dünyada gazabına olarak bazen de imtihan için bol verir.
213. Âyetin Tefsiri
İnsanlar bir tek ümmet idi de Allah peygamberleri müjdeci ve uyarıcılar olarak gönderdi. Onlarla beraber kitabı hak olarak indirdi. İnsanlar arasında ihtilâf ettikleri şeyde karar versin. Onda ancak kendilerine kitap verilenler kendilerine apaçık deliller geldikten sonra aralarındaki kıskançlıktan dolayı ihtilâf ettiler. Allah îman edenleri ihtilâf ettikleri hakta izni ile gerçeğe ulaştırdı. Allah dilediğini doğru yola iletir.
"İnsanlar bir tek ümmet idi” hak üzerinde müttefik idiler, Âdem'le İdris arasında yahut Âdem'le Nûh arasında yahut Tufandan sonra ya da İdris yahut Nûh fetret devrinde cehalet ve küfürde müttefik idiler.
"Allah peygamberlerini müjdeciler ve uyarıcılar olarak gönderdi". Yani ihtilafa düştüler, Allah da peygamberler gönderdi, demektir. Bunu hazfetmesi, ihtilâf ettiler sözünün buna delâlet etmesindendir. Ka'b'ten rivâyet edilmiştir: Benim bildiğim kadarı ile peygamberlerin sayısı yüz yirmi dört bindir. İçlerinden mürseller üç yüz on üçtür. Kur'ân'da adları geçenler de yirmi sekizdir.
"Onlarla beraber kitabı indirdi” bundan kitap cinsini demek istiyor; her birine özel bir kitap indirildi demek istemiyor. Çünkü çoklarının özel kitabı yoktu; ancak kendilerinden öncekilerin kitaplarından alıyorlardı.
"Bilhakkı” kitaptan hâl’dir, yani hakla alakalı ve ona şâhit olarak demektir.
"İnsanlar arasında karar vermesi için” yani Allah yahut gönderilen peygamber ya da kitabı demektir.
"İhtilaf ettikleri şeyde” ihtilâf ettikleri hakta yahut kendilerine karışık gelen şeylerde, demektir.
"Onda ihtilâf etmedi” hakta yahut kitapta "ancak kendilerine verilenler ihtilâf ettiler” yani ihtilafı bertaraf etmek için indirilen kitap verilenler, durumu ters çevirdiler; ihtilafı yok edecek şeyi ihtilafın iyice kök budak salmasına sebep kıldılar.
"Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra, kıskançlıktan ihtilâf ettiler” yani birbirlerini çekememekten ve dünyaya hırslarından dolayı zulmettiklerinden böyle yaptılar.
"Allah îman edenleri ihtilâf ettikleri şeye ulaştırdı” yani ihtilâf edenleri ihtilâf ettikleri şeye ulaştırdı "minel hak” bu da ihtilâf ettikleri şeyi açıklamaktadır, yani hakka ulaştırdı demektir.
"İzni ile” emri veyahut irâde ve lütfü ile demektir.
"Allah dilediğini doğru yola iletir” o yolun yolcusu sapmaz.
214. Âyetin Tefsiri
Yoksa sizler sizden önce geçenlerin hâli başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi zannettiniz? Onlara sıkıntılar ve hastalıklar dokundu. Öyle sarsıldılar ki, nihayet peygamber ve onunla beraber îman edenler:
"Allah'ın yardımı ne zaman?” dediler. Bilin ki, Allah'ın yardımı yakındır.
(Yoksa cennete gireceğinizi mi zannettiniz?) Ümmetlerin âyetler geldikten sonra peygamberlerine karşı ihtilâf ettiklerini zikrettikten sonra Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem'e ve mü'minlere hitap etti, muhâliflerine karşı sebat vermek için onlara seslendi.
"Em” edâtı munkatıadır, ondaki hemze de İnkâriyedir.
"Velemma ye'tiküm” lem ye'tiküm demektir.
"Lemmâ"nın aslı lem'dir, üzerine "mâ” ilave edilmiştir. Onda bekleme manası olduğu için kad edatına karşılık sayılmıştır.
"Sizden önce geçenlerin hâli” şiddette misal olmuş hâlleri demektir.
"Onlara sıkıntılar ve hastalıklar dokundu” bu da onu açıklayan söz başıdır.
"Sarsıldılar” başlarına gelen zorluklardan dolayı çok rahatsız edildiler.
(Nihayet Peygamber ve onunla beraber îman edenler, dediler) baskı o kadar arttı ve süre o kadar uzadı ki, artık sabır taşı çatladı. Nâfi' geçmiş zamanın hikayesi olarak ref ile (yekulu) okumuştur, tıpkı merida fülanün hatta lâ yarcunehu (füanca hastalandı, artık yaşamasını ümit etmiyorlar) sözünde olduğu gibi.
"Allah'ın yardımı ne zaman?” geç kalmasından sıkılarak.
"Bilin ki, Allah'ın yardımı yakındır!” Söz başıdır, kavl maddesi takdir edilmiştir yani onlara acilen zafer verileceğini bildirmek için böyle denildi. Bunda şuna işâret vardır ki, Allah'a kavuşmanın ve ikramını elde etmenin; heves ve zevkleri bıraktıktan, zorluklara göğüs gerdikten ve çileler çekildikten sonra olacağına işâret vardır. Nitekim aleyhis-salâtü ves-selâm Efendimiz: Cennet zorluklarla çevrilmiştir, cehennem de şehvetlerle çevrilmiştir, buyurmuştur.
215. Âyetin Tefsiri
Sana Allah yolunda neyi harcayacaklarını sorarlar. De ki: Hayırdan ne harcarsanız, ana babalar, akrabalar, yetimler, yoksullar ve yolda kalanlar içindir. Şüphesiz Allah, onu çok iyi bilmektedir.
"Sana (Allah yolunda) neyi harcayacaklarını sorarlar” İbn Abbâs radıyallahü anhuma'dan rivâyet edilmiştir: Amr bin Cemuh el - Ensarî yaşlı ve zengin bir adam idi: Ya Resûlallah, mallarımızdan neyi Allah yolunda harcayalım ve onları nerelere yatıralım, dedi? Âyet bunun üzerine indi.
"De ki: Hayırdan ne harcarsanız ana babalar, akrabalar, yetimler, yoksullar ve yolda kalanlar içindir". Kendisine harcanacak şey soruldu, o ise harcanacak yerleri açıklamakla cevap verdi. Çünkü önemli olan odur; zira harcanan şey itibarla önem kazanır. Bir de Âyette zikredilmese de Amr'in sorusunda bu vardı. Hayırdan ne harcarsanız kavlinin içeriği göz önüne alınarak harcanacak yerleri açıklamakla yetinilmiştir.
"Hayırdan ne yaparsanız” bunda şart manası vardır,
"şüphesiz Allah onu çok iyi bilmektedir” de cevabıdır.
Yani eğer bir hayır yaparsanız Allah onun özünü bilir ve sevabını eksiksiz verir. Âyette zekât farzı ile çelişecek bir şey lmadığı için nesih söz konusu değildir.
216. Âyetin Tefsiri
Savaş size yazıldı; halbuki o, hoşunuza gitmiyor. Olur ki, hoşlanmadığınız bir şey sizin için daha hayırlıdır. Ve olur ki, sevdiğiniz bir şey sizin için şerlidir. Allah bilir de siz bilmezsiniz.
(Savaş size yazıldı; halbuki o hoşunuza gitmiyor) sizin için zordur ve doğal olarak sevimsizdir. Kürh mastardır, sıfat olması mübalağa içindir ya da fu'lun vezni mef'ûl manasınadır, tıpkı hubz (mahbuz) gibi. Feth ile (kerhün) okunmuştur ki, o da lügattir, da'f ve du'f gibi ya da mecâzî olarak ikrah manasınadır, sanki zor ve meşakkatli olduğu için ona zorlanmışlar gibidir. Meselâ Allahü teâlâ’nın:
"Hamelethü ümmuhu kürhen ve vadaathu kürhen” (Ahkâf: 15) kavli gibi.
"Olur ki, hoşlanmadığınız bir şey sizin için daha hayırlıdır” o da teklif edilenlerin hepsidir, çünkü tabiat onlardan ikrah eder, iyiliklerinin dayanağı ve kurtuluşlarının sebebi de onlardır.
(Ve olur ki, sevdiğiniz bir şey sizin için şerlidir) bu da yasaklandıkları her şeydir; çünkü nefis onu sever ve ona heves eder. O da kendisini helake götürür. Asa'nın kullanılması nefis bunlara idman yaptığı takdirde durumun tersine dönmesindendir.
"Allah bilir” sizin için neyin hayırlı olduğunu "siz bilmezsiniz” bunu. Bunda hükümlerin bilinmese de tercihe şayan maslahatlara (faydalara) tâbi olduğuna delil vardır.
217. Âyetin Tefsiri
Sana haram aylarda savaşmayı sorarlar. De ki: Onda savaşmak büyük günahtır. İnsanları Allah'ın yolundan men etmek, onu inkâr etmek, Mescid-i harâm'ın ziyaretine mani olmak ve halkını oradan çıkarmak Allah katında daha büyüktür. Fitne katilden (adam öldürmekten) daha büyüktür. Eğer güçleri yeterse, sizi dininizden döndürünceye kadar sizinle savaşa devam ederler. Sizden kim dîninden döner de kâfir olarak ölürse, işte onların amelleri dünya ve âhirette boşa gitmiştir. Ve işte onlar cehennem arkadaşlarıdır. Onlar orada ebedî kalacaklardır.
"Sana haram aylardan sorarlar".
Rivâyete göre aleyhis-salâtü ves-selâm Efendimiz, halasının oğlu Abdullah bin Cahş'i Cemaziyelahir ayında bir askeri birliğin başında gönderdi. Bu da Bedir'den iki ay önce idi, görevi de Kureyş kervanını gözetlemek idi, kervanda da Abdullah bin el - Hadrami ile üç kişi daha vardı. Onları öldürdüler ve ikisini de esir aldılar, kervanı da Medîne'ye doğru sürdüler, kervan da Tâif tüccarlarına ait idi. Bu da Receb'in başında idi, onlarsa Cemaziyelahir'in çıkmadığını zannediyorlardı. Bunun üzerine Kureyş: Muhammed korkanların emin olduğu ve insanların geçim için her tarafa dağıldıği harâm ayı helâl saydı, ihlal etti, dediler. Birliktekiler zor durumda kaldılar ve: Hakkımızda tevbe müjdesi ininceye kadar yerimizden ayrılmayız, dediler. Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem de kervanı ve esirleri iade etti. İbn Abbâs'tan şöyle rivâyet edilmiştir: Bu âyet inince Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem ganimeti aldı. O, İslâm'da ilk ganimet idi. Soranlar da müşriklerdir; bu hususta Müslümanları teşhir etmek ve ayıplamak için Efendimize mektup yazdılar. Soranların birliktekiler oldukları da denilmiştir.
"Kıtalin fiti” bu da eşşehrül haramdan bedel-i istimaldir, amilin tekrarı ile "an kıtalin” de okunmuştur.
"De ki: Onda savaşmak büyük günahtır” çoğunluk bunun:
"Müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün” (Tevbe: 5) ayetiyle mensûh olduğu kanaatindedir. Ata buna muhalefet eder. Bu da özelin genel ile neshi türündendir. Bunda da ulema arasında ihtilâf vardır. Doğrusu Âyetin haram ayda mutlak olarak savaşa delâlet etmemesidir, çünkü kıtalin fîh nekiredir, müsbet durumdadır, genel değildir.
"Ve saddun” çevirmek ve men etmektir "ansebilillahi” İslâm'dan veya kulu Allah'a götürecek taatlardan,
"ve küfrün bihi” onu inkâr etmektir,
"velmescidil harami” bu da muzâf takdir etmekledir yani saddül mescidil harami demektir. Şâir Ebû Duad'un şu beyitinde olduğu gibi:
Sen herkesi adam mı sanıyorsun,
Gece yanan (her) ateşi ateş mi sanıyorsun?
(Fakat) mescidil haramı sebilillah'a atfetmek hoş değildir; çünkü ve küfrün bihi kavlini saddun'un üzerine atfetmek buna manidir; zira mevsûle (saddun) atfedilen, sılaya atfedilenden (an sebilillah) önce gelemez (o da küfrün bihidir). (Velmescidil haram'ı) "bihi"deki he'nin üzerine atfetmek te doğru değildir; çünkü mecrûrun üzerine atıf ancak harfi çerin iadesiyle olur.
"Ve halkını oradan çıkarmak". Mescidin cemâatini demektir ki, onlar da Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem ile mü'minlerdir.
"Allah katında daha büyüktür” askerî birliğin yanlışlıkla ve zanla yaptığından. Bu da Kureyş'in büyük günahlarından sayılan dört şeyden haber vermektedir (Allah yolundan çevirmek, mescidi harâmdan menetmek, Allah'ı inkâr etmek ve Müslümanları mescitten çıkarmak).
"Fitne katilden (adam öldürmekten) daha büyüktür". Yani irtikâp ettiğiniz çıkarma ve şirk onların Abdullah Hadrami'yi öldürmekle irtikap ettiklerinden daha beterdir.
"Sizi dininizden döndürünceye kadar sizinle savaşa devam ederler". Bu da kâfirlerin onlara düşmanlığının devam edeceğini ve onları dinlerinden döndürünceye kadar bundan vazgeçmeyeceklerini haber vermektedir. Hattâ edâtı talil içindir, a'budullahe hatta edhulel cennete (cennete girmek için Allah'a ibâdet ediyorum). "Eğer güçleri yeterse” bu da güçlerinin yeteceğine ihtimal vermemektedir, Meselâ kendi gücüne güvenen birinin: Eğer beni yenersen bana istediğini yap, demesi gibi. Ve onları çeviremeyeçeklerini de bildirmektedir.
"Sizden kim dîninden döner de kâfir olarak ölürse, işte onların amelleri boşa gitmiştir". Bu da Şâfiî mezhebinde olduğu gibi dinden dönmenin ameli iptal etmesi için ölünceye kadar sürdürmesini şart koşmaktadır. Bunlardan murat edilen de faydalı amellerdir. Feth ile habetat şeklinde de okunmuştur ki, o da geçerli bir lügattir.
"Dünyada” çünkü hayalleri boşa çıkmış ve İslâm'daki dinî faydaları da kaçmıştır,
"âhirette” sevapları düşmekle boşa gitmiştir,
"tşte onlar cehennem arkadaşlarıdır. Onlar orada ebedî kalacaklardır” diğer kâfirler gibi.
218. Âyetin Tefsiri
Hakikat îman edenler, hicret edenler ve Allah yolunda cihâd edenler, işte onlar Allah'ın rahmetini umarlar. Allah çok yarlıgayıcı, çok merhametlidir.
(Hakikat îman edenler) o askerî birliktekiler hakkında indi, çünkü onlar günahtan kurtulsalar da ecirlerinin olmayacağı zannedilmişti, (hicret edenler ve Allah yolunda cihâd edenler) ismi mevsûlün tekrar edilmesi de hicretin ve cihadın önemini vurgulamak içindir; sanki umudu gerçekleştirmede o ikisinin bağımsız olduğunu göstermek istemiştir.
"İşte onlar Allah'ın rahmetini umarlar” sevabını demektir. Onlara umut vermesi amelin rahmeti mûcip olmadığını ve buna kesin delâlet etmediğini bildirmek içindir, çünkü itibar sonradır.
"Allah çok yarlıgayıcıdır” yaptıkları hatayı ve tedbirsizliklerini,
"çok merhametlidir” bol ecir ve mükâfat vermekle.
219. Âyetin Tefsiri
Sana içkiden ve kumardan sorarlar; de ki: Onlarda büyük günah ve insanlar için faydalar vardır. Günahları ise faydalarından daha büyüktür. Sana neyi harcayacaklarından sorarlar; de ki: İhtiyaç fazlasını, işte Allah âyetlerini size böyle açıklar ki, düşünesiniz.
"Sana içkiden ve kumardan sorarlar".
Rivâyete göre Mekke'de "hurmanın meyvelerinden ve üzümden sarhoş edici şeyler ve güzel rızık edinirsiniz” (Nahl: 67) âyeti inince, Müslümanlar onu içmeye devam ettiler. Sonra Hazret-i Ömer ile Muaz bir grup ashâbın içinde: Ya Resûlallah, bize içki hakkında fetva ver; gerçekten o aklı giderici ve malı soyucudur, dediler. Bunun üzerine bu âyet indi; bazıları içti, bazıları da onu terk etti. Sonra Abdurrahman bin Avf birtakım insanları davet etti. Yediler, içtiler; sarhoş oldular. Biri kalktı: A'budü mâ ta'büdun (sizin taptıklarınıza taparım) şeklinde okudu. Bunun üzerine "sarhoşken namaza yaklaşmayın” (Nisa: 43) âyeti indi. Böylece içenler azaldı. Sonra İtban bin Mâlik, Sa'd bin Ebi Vakkas'ı birkaç kişiyle beraber davet etti. Sarhoş olunca övünmeye başladılar, şiirler okudular. Sa'd Ensâr'ı yeren bir şiir okudu, bir Ensâr'î ona devenin çene kemiği ile vurdu, başı yarıldı. O da Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem'e şikayet etti, Hazret-i Ömer: Allah'ım, bize içki hakkında yürek soğutacak bir açıklama yap, dedi. Bunun üzerine:
"Ancak içki ve kumar... artık bunlara son verdiniz değil mi?” (Maide: 90-91) âyetleri indi. Ömer de: Son verdik, ya Rabbi, dedi. Hamr kelimesi aslında hamerahu fiilinin mastarıdır, örtmek manasınadır. Yaş üzüm ve hurma şırası kaynayıp da katılaşınca ona hamr (içki) denilmesi aklı örtmesindendir. Nitekim ona seker de denilmiştir, çünkü o da aklı pusturur, o sebeple mutlak haramdır. Bütün sarhoş eden şeyler de ulemanın çoğunluğuna göre haramdır. Ebû Hanîfe ise: kuru üzüm ve hurma şırası üçte ikisi gidecek şekilde kaynatılırsa sarhoş etmeyecek kadarını içmek helâldır, buyurmuştur. Meysir de mev'id vezninde mastardır, kumara meysir denilmesi, başkasının malını kolaylıkla almasından yahut soyup almasının kolay olmasındandır. Mana da: Sana bu ikisini almayı sorarlar, demektir.
"De ki: o ikisinde vardır” yani onları almada vardır, (büyük günah) çünkü emredileni yapmamaya ve haram edileni yapmaya götürür. Hamze ile Kisâî üç noktalı se ile kesîr okumuşlardır.
"İnsanlar için faydalar vardır” mal kazanmak, neşelenmek, zevk almak ve gençlerin arkadaşlıkları gibi. İçkide özellikle korkakları cesaretlendirme, faziletli davranış ve karakterin takviyesi vardır.
"Günahları ise faydalarından daha büyüktür” yani onlardan doğacak kötülükler onlardan beklenen faydalardan daha büyüktür. Bunun içindir ki: İçkiyi harâm eden burasıdır, denilmiştir. Çünkü kötülük iyiliğini bastırırsa, fiilin haram edilmesini gerektirir. Öyle görünüyor ki, böyle değildir; çünkü yukarıda Mu'tezile mezhebinin bâtıl olduğu anlatılmıştı.
"Sana neyi harcayacaklarından sorarlar” soranın yine Amr bin Cemuh olduğu söylenmiştir. Önce harcanacak ve sarf edilecek yerlerden sordu, sonra da nasıl harcanacağından sordu, (deki: İhtiyaç fazlasını). Afv yorgunluğun zıddıdır, o sebeple düz yere de afv denir. O da vermesi kolay olanı harcamak, kendini yormamaktır. Şâir şöyle demiştir:
Benden kolaylığı al, sevgimi devam ettirirsin,
Kızdığım ve hiddetlendiğim zaman konuşma.
Rivâyete göre adamın biri bir ganimette elde ettiği altın bir yumurta getirdi: Bunu benden sadaka olarak al, dedi. Efendimiz ondan yüzünü çevirdi, adam bunu birkaç kere tekrar etti. O da. Getir, dedi ve onu öfke ile aldı, öyle bir fırlattı ki, eğer değse idi başını yarardı. Sonra: Biriniz tüm malını getiriyor, onu sadaka etmek istiyor, sonra da insanlara el açacak. Asıl sadaka ihtiyaç yokken vermektir, dedi.
Ebû Amr vâv'ın ref'i ile (afvu) okumuştur. (İşte Allah size âyetlerini böyle açıklar) yani ihtiyaç fazlasının diğerinden daha iyi olduğu veyahut zikredilen hükümleri açıkladığı gibi demektir. Kâf mahzûf mastarın sıfatı olarak mensûbtur, yani tebyînen misle hazet tebyîn (bunun gibi açıklar) demektir. Muhatap çoğul olduğu hâlde işaretinin tekil olması, kabîl yahut cem' ile te'vil edilmesindendir.
"ki, düşünesiniz” deliller ve hükümler üzerinde.
220. Âyetin Tefsiri
Dünya ve âhiret işlerini. Bir de sana yetimlerden sorarlar. De ki: Onları ıslah etmek daha hayırlıdır. Eğer kendileri ile karışırsanız, sizin kardeşlerinizdir. Allah, ıslah edenle bozguncuyu bilir. Eğer Allah dileseydi sizi zora sokardı. Şüphesiz Allah, mutlak gâlibtir, hikmet sâhibidir.
"Dünya ve âhirette” yani iki dünya işleri üzerinde düşünürsünüz de onlardan en iyilerini alır, size zarar verecek ve fayda vermeyecek şeylerden kaçınırsınız yahut zararı yararından çok olan şeyler üzerinde düşünürsünüz.
"Sana yetimlerden sorarlar", "şüphesiz haksız yere yetim malı yiyenler” (Nisa: 10) âyeti inince, yetimlerden ayrıldılar, onlara karışmak ve onlarla ilgilenmek istemediler. Bu da onlara ağır geldi; Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem'e anlatıldı, bunun üzerine "De ki: Onları ıslah etmek daha hayırlıdır” âyeti indi. Yani ıslahlarına çalışmak yahut hâllerini ıslah edip düzeltmek onlardan kaçmaktan daha hayırlıdır.
"Eğer onlarla karışırsanız sizin kardeşlerinizdir” bu da onlarla haşir neşir olmaya teşvik etmektedir. Yani onlar sizin din kardeşlerinizdir. Kardeşin hakkı da onunla karışmaktır. Karışmaktan maksat hısımlıktır da denilmiştir.
"Allah ıslah edenle bozguncuyu bilir” bu da onları bozmak ve ıslah etmek için karışanlara hem tehdittir hem de vaattir. Yani onun durumunu bilir ve cezasını ona göre verir. (Eğer Allah dileseydi sizi zora sokardı) yani eğer Allah sizi zora sokmak isteseydi sokardı, yani size zorluk verecek şeyleri yüklerdi. Bu da anet'ten gelmektedir ki, zorluk ve meşakkattir. Onlara karışmanızı câiz kılmazdı.
"Şüphesiz Allah, mutlak gâlibtir” zorluk vermeye gücü yeter.
"Hikmet sâhibidir” hikmet neyi gerektiriyor ve güç neye yetiyorsa ona hüküm verir.
221. Âyetin Tefsiri
Müşrik kadınlarla îman edinceye kadar evlenmeyin. Mü'min bir cariye müşrik bir kadından daha hayırlıdır. Müşrik erkekleri, hoşunuza gitse de îman edinceye kadar evlendirmeyin. Mü'min bir köle hoşunuza gitse de bir müşrikten daha hayırlıdır. Onlar cehenneme çağırırlar; Allah ise kendi izni ile cennete ve magfirete/bağışa çağırır. Düşünürler diye insanlara âyetlerini açıklar.
(Müşrik kadınlarla îman edinceye kadar evlenmeyin) zamme ile de (vela tünkihu) okunmuştur ki, onları Müslüman erkeklerle evlendirmeyin demek olur. Müşrikât tabiri bütün ehl-i kitap kadınlarını içine alacak şekilde geneldir. Çünkü ehl-i kitap da müşriktirler, zira Allahü teâlâ:
"Yahûdîler: Uzeyr Allah'ın oğludur, dediler; Hıristiyanlar da: Îsa Allah'ın oğludur, dediler... Onu onların şirkinden tenzih ederiz” (Tevbe: 30-31) buyurmuştur. Ancak ehl-i kitap kadınları "kendilerine kitap verilenlerin namuslu kadınları” (Maide: 5) kavliyle tahsis edilmiştir.
Rivâyete göre aleyhisselâm Efendimiz, Mersed el - Ğanevi'yi Mekke'ye gönderdi, görevi de bazı Müslümanları oradan (gizlice) çıkarmaktı. Ona Anâk denilen kadın geldi, cahiliye devrinde onu severdi, kadın: Benimle kalmayacak mısın, dedi? O da: Aramıza İslâm girdi, dedi. Kadın: Benimle evlenir misin, dedi? O da: Evet, ancak Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem'e danışayım, dedi. Danıştı, bunun üzerine konumuz olan âyet indi. (Mü'min bir cariye müşrik bir kadından daha hayırlıdır) yani hür olsun köle olsun mü'min bir kadın demektir; çünkü bütün insanlar Allah'ın kulları ve cariyeleridir.
"Hoşunuza gitse de!” güzelliği ve kişiliği ile. Vâv da hâliyedir,
"lev” de "in” manasınadır, bu da çoktur.
"Müşrik erkekleri îman edinceye kadar evlendirmeyin” yani onları îman edinceye kadar mü'min kadınlarla evlendirmeyin, demektir, bu da geneldir.
"Mü'min bir köle hoşunuza gitse de bir müşrikten daha hayırlıdır". Bu da onlarla temas kurmanın yasaklık gerekçesidir ve mü'minlerle ilişki kurmaya teşviktir.
"İşte onlar” zikri geçen erkek ve kadın müşriklere işarettir,
"cehenneme çağırırlar” yani cehenneme götüren küfre çağırırlar; onlarla dostluk ve hısımlık kurmak uygun değildir.
"Allah ise davet eder” yani dostları, açıkçası mü'minler davet eder demektir ki, muzâf hazfedilmiş, muzâfunileyh onun yerine geçirilmiştir. Bu da şanlarını yüceltmek içindir.
"Cennete ve bağışa” yani bu ikisine götürecek itikat ve amele demektir. İşte ilişki kurmayı hak eden onlardır.
"İzni ile” yani tevfiki, kolaylaştırması ile yahut kaza ve irâdesiyle demektir.
“Düşünürler diye âyetlerini açıklar” düşünsünler yahut düşünme hâline gelsinler diye, çünkü kalplerinde hayra meyil ve hevese muhalefet yerleşmiştir.
222. Âyetin Tefsiri
Sana hayızdan sorarlar. De ki: O eziyettir. Bu sebeple hayızda kadınlardan uzak durun. Temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın. İyice temizlendikleri zaman onlara Allah'ın size emrettiği yerden gelin. Şüphesiz Allah, çok tevbe edenleri sever ve iyice temizlenenleri sever.
(Sana hayızdan sorarlar).
Rivâyete göre cahiliye halkı hayızlı kadınlarla oturmaz, onlarla beraber yemek yemezlerdi. Nitekim Yahûdîler ve Mecûsîler de böyle yaparlardı. Bu böyle devam etti, nihayet Ebuddahdah bir grup sahabe ile bunu sorunca bu âyet indi. Mahîd mastardır, tıpkı mecî' ve mebît gibi. Belki de Cenab-ı Allah'ın "yeseluneke” ifadesini üç defa vavsız, sonra da üç defa vavsız zikretmesi, şundandır; çünkü ilk üçü ayrı vakitlerde olmuştu; son üçü ise bir vakitte olmuştu. Bunun içindir ki, onları atıf harfi vâv ile zikretmiştir.
"De ki, o eziyettir” yani hayız tiksinilen bir şeydir, yaklaşânı rahatsız eder, çünkü ondan nefret eder.
"Bu sebeplerle kadınlardan uzak durun” onlarla cima etmekten kaçının. Çünkü aleyhisselâm Efendimiz şöyle buyurmuştur: Kadınlar hayız olunca sadece onlarla cima etmekten men olundunuz; onları yabancıların yaptığı gibi evlerden çıkarmakla emrolunmadımz. Bu da Yahûdîlerin ifratı ile Hıristiyanların tefriti arasında bir şeydir. Çünkü onlar hayza aldırmadan cima ederlerdi. Ona eziyet deyip de fe edâtı ile hüküm vermesi, onun illet olduğunu bildirmek içindir. (Temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın). Bu da hükmü te'kit etmekte ve sınırını açıklamaktadır, o da kan kesildikten sonra gusül etmeleridir. Hamze, Kisâî ve Âsım'ın da İbn Abbâs rivâyetinde yetetahharne manasına ve "fe izâ tetahharne fe'tuhunne” kavlini de dikkate alarak yettahharne okumaları da bunu açıkça göstermektedir. Çünkü bu, onlara gelmenin cevazını gusülden sonraya bırakmaktadır. Ebû Hanîfe rahmetüllahi aleyh ise: Hayzm uzun süresini doldurmakla temizlenirlerse onlara gusülden önce de yaklaşmanın câiz olacağını söylemiştir.
"Allah'ın size emrettiği yerden gelin” yani Allah'ın emrettiği ve size helâl ettiği yerden gelin demektir.
"Şüphesiz Allah, çok tevbe edenleri sever” günahlardan tevbe edenleri "ve iyice temizlenenleri sever” çirkin ve tiksindirici şeylerden uzak duranları; Meselâ hayızlı kadınla cima etmek ve onlara ters yoldan gelmek gibi.
223. Âyetin Tefsiri
Kadınlarınız sizin tarlanızdır; tarlanıza nasıl isterseniz öyle gelin. Kendiniz için önden (ameller) gönderin. Allah'tan korkun. Bilin ki, siz ona kavuşacaksınız. İnananları müjdele!
"Kadınlarınız sizin tarlanızdır” ekin yerlerinizdir, onlara benzetmesi rahimlerine atılan meninin tohuma benzetilmesindendir.
"Tarlanıza gelin” yani onlara tarlalarınıza gelir gibi gelin; bu da "onlara Allah'ın size emrettiği yerden gelin” (Bakara: 222) ifadesinin açıklaması gibidir,
"nasıl isterseniz” yani istediğiniz cihetten demektir.
Rivâyete göre Yahûdîler: Bir kimse karısına önünden gelmek üzere arkadan gelirse, çocuk şaşı olur, derlerdi. Bu, Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem'e anlatılınca bu âyet indi.
"Kendiniz için önden (ameller) gönderin” sizin için birikecek sevap demektir. Bunun çocuk isteme olduğu da söylenmiştir. Cinsî temastan önce besmele çekmek olduğu da söylenmiştir.
"Allah'tan korkun” ona isyan etmekten "bilin ki, ona kavuşacaksınız” rezil olmayacağınız şeyleri temin ederek.
"İnananları müjdele!” kâmil îman sahiplerini ikramlarla ye sürekli nimetlere müjdele. Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem'e onlara nasihat etmesini ve kendisini tasdik edip emrine uyanları müjdelemesini emretmiştir.
224. Âyetin Tefsiri
Yeminlerinizden dolayı Allah'ı iyilik etmenize, fenalıktan sakınmanıza ve insanların arasını bulmanıza engel yapmayın. Allah hakkıyla işiten, hakkıyla bilendir.
(Yeminlerinizden dolayı Allah'ı iyilik etmenize, fenalıktan sakınmanıza ve insanların arasını bulmanıza engel yapmayın). Ebû Bekir es - Sıddik radıyallahü anh hakkında inmiştir, çünkü Hazret-i Âişe radıyallahü anha'ya iftira eden Mistah'a yardım etmeyeceğine yemin etmişti.
Ya da Abdullah bin Ravaha hakkında inmiştir, o da eniştesi Beşir bin Numan ile konuşmayacağına ve kız kardeşiyle arasını bulmayacağına yemin etmişti. Urda fu'le veznindedir, kubda gibidir; insanın önüne çıkan şeye yahut bir şeye maruz kalana denir. Âyetin
birinciye göre manası, Allah'ı yemin ettiğiniz iyiliklere engel kılmayın, demektir. Bu takdirde yeminlerden yemin edilen şeyler murat edilmiş olur. Meselâ Efendimiz aleyhisselâm’ın İbn Semüre'ye: Bir şeye yemin eder de bozmayı daha hayırlı görürsen, o hayırlısını yap, yemininin kefaretini ver, sözü gibi. En edâtı sılasıyla beraber onlar için beyandır (onlarla aynıdır). Lâm da urdatan'a bağlıdır, çünkü onda itiraz (karşısına çıkma) manası vardır. Lâm’ın illet için olup en'in de fiile yahut urda'ya müteallik olması da câizdir, yani şöyle demek olur: Allah'ı onunla yemin ettiniz diye iyilik yapmanıza engel kılmayın.
İkinciye göre de mana: Onu yeminlerinize maruz bırakmayın, çok yemin ederek adını saygısızca anmayın, demek olur. Bunun içindir ki:
"Her çok yemin eden şerefsize itâat etme” (Kalem: 10) buyurmuştur. En teberru da yasağın illetidir, yani iyiliğinizi, takvanızı ve insanların arasını bulmanızı istediğim için sizi bundan men ediyorum, demektir. Çünkü çok yemin eden Allah'a karşı cesaret göstermiş demektir. Ona karşı cesaret gösteren de ne iyi ne takva sâhibi ne de arabulucu olabilir.
"Allah hakkıyla işitendir” yeminlerinizi,
"hakkıyla bilendir” niyetlerinizi.
225. Âyetin Tefsiri
Allah sizi boş yere yapılan yeminlerinizden sorumlu tutmaz; ancak kalplerinizin kazandığı şeylerden sorumlu tutar. Allah çok bağışlayıcı, çok halîmdir.
(Allah sizi boş yere yapılan yeminlerinizden sorumlu tutmaz). Lağv düşük ve itibarsız söz ve hareket demektir. Yeminin lağvi de irâdesiz olarak edilendir, Meselâ dilinden kaçmak yahut manasını bilmeden onu telâffuz etmek gibi. Meselâ Arapların te'kit niyetiyle: Lâ vallahi, belâ vallahi (evet vallahi, hayır vallahi) demeleri gibi.
"Ancak kalplerinizin kazandığı şeylerden sorumlu tutar". Mana şöyledir: Allah sizi kasıtsız olarak yaptığınız yeminlerle sorumlu tutup size ceza vermez ve size azâp etmez, ancak sizi kasıtlı yaptığınız yeminlerden ve kalplerinizin de dillerinizi tasdik ettiği şeylerden sorumlu tutar. Ebû Hanîfe: Boş yemin bir adamın yalan zannıyla yaptığı yemindir buyurmuştur.
Mana da şöyledir: Allah sizi yanılarak yaptığınız yeminlerden sorumlu tutmaz, ancak yalan söylemeye karar verdiğiniz yeminlerden sorumlu tutar.
"Allah çok bağışlayıcıdır” çünkü sizi boş yeminlerle sorumlu tutmaz,
"çok halîmdir” çünkü ciddi yemininizde de belki tevbe edersiniz diye hemen ceza vermeye kalkmaz.
226. Âyetin Tefsiri
Kadınlarına yaklaşmamaya yemin edenler için dört ay bekleme vardır. Eğer zevcelerine geri dönerlerse, şüphesiz Allah pek yarhgayıcı ve çok merhametlidir.
(Kadınlarına yaklaşmamaya yemin edenler için) yani onlarla cima etmemeye yemin edenler için demektir. îlâ yemin etmektir, alâ edâtı ile geçişli kılınır, ancak bu yemine uzaklaşma manası yüklendiği için "min” ile geçişli kılınmıştır. (Dört ay bekleme vardır). Mübtedâdır, haberi kendinden öncesidir ya da zarfın fâ'ilidir, nitekim bu ihtilâf yukarıda geçmiştir. Terabbus eklemek ve duraklamaktır, zarfa izafe edilmesi mecâzîdir, yani îlâ eden için bu süre kadar bekleme hakkı vardır; ondan ne dönme ne de boşama istenmez. Bunun içindir ki, İmâm-ı Şâfiî: îlâ ancak dört aydan fazlasında olur, buyurmuştur.
"Eğer dönerlerse” bozmakla yeminlerinden dönerlerse "şüphesiz Allah pek yarlıgayıcı ve çok merhametlidir” îlâ yapan için, kefaretini verdiği takdirde bozduğu yeminin günahından yahut îlâ etmekle kadına vermek istediği zarar vb. şeylerden tevbe yerine geçen dönüşle.
227. Âyetin Tefsiri
Eğer kadınlarını boşamaya karar verirlerse, şüphesiz Allah hakkıyla işiten, gerçekten bilendir.
"Eğer boşamaya karar verirlerse” talaka kastederlerse,
"şüphesiz Allah hakkıyla işitendir” boşamalarını,
"hakkıyla bilendir” bundaki gayelerini. Ebû Hanîfe: îlâ dört ay ve daha azında olur, buyurmuştur. Hükmü de şöyledir: Eğer süre içinde gücü yeterse cima etmekle gücü yetmezse vaat ile dönerse, dönmesi gerçekleşir ve cima edenin kefaret vermesi lâzım gelir, yoksa kadın bir talakla bain olarak boşanmış olur. Bize göre süre içinde iki şeyden birini yapması istenir; eğer bunları kabul etmezse, hâkim boşama kararı verir.
228. Âyetin Tefsiri
Boşanmış kadınlar kendi başlarına üç temizlenme / hayız süresi beklerler. Eğer Allah'a ve âhiret gününe îman ediyorlarsa, Allah'ın rahimlerinde yarattığını gizlemeleri onlara helâl değildir. Eğer kocaları barışmak isterlerse, bu hususta onları geri almaya daha haklıdırlar. Kadınların meşru surette vazifeleri kadar hakları davardır. Erkeklerin de onların üzerinde daha üstün bir dereceleri vardır. Allah mutlak gâlibtir, hikmet sâhibidir.
"Boşanmış kadınlar” bunlardan zifafa girmiş olanları ve hayız görenleri murat ediyor, çünkü âyetler ve haberler başkalarının bu hükümlere tâbi olmadığım göstermektedir.
"Beklerler” haberdir, emir (beklesinler) manasınadır. İbarenin değiştirilmesi te'kit içindir ve bu gibi şeylerin derhal yerine getirilmesi gereğini akla getirmek içindir. Sanki muhatap (kadınlar) emri yerine getirmeyi hedef almış o da onu haber vermektedir, Meselâ duada: rahimekallah (Allah sana rahmet etti (etsin) demen gibi. Müpdeta ile isim cümlesi de daha fazla te'kit etmek içindir.
"Kendi başlarına” bu da beklemeyi harekete geçirmek ve kadınları buna teşvik etmek içindir. Çünkü kadınlar erkeklere göz dikerler. Onun için nefislerini bastırmaları ve beklemeye hazırlıklı olmaları emredilmiştir.
"Selasete kuruin” zarf yahut mef’ûlünbih olarak mensûbtur yani bu üç sürenin geçmesini beklerler demektir. Kur'u kur'un cem'idir, o hayza da denir. Meselâ aleyhisalat vesselam Efendimizin bir kadına:
"Kur’ günlerinde namazını bırak” sözünde olduğu gibi. İki hayız arasındaki temizlik için de kullanılır, Meselâ şâir A'şa'nın şu beyitinde olduğu gibi:
Sen gazaya çıkmakla mal ve kabilede şeref bırakmak istiyorsun
Kadınlarının zâyi olan kur'larına (temizlik günlerine) karşılık olarak.
Kur' aslında temizlikten hayza geçmektir, Âyette murat edilen de budur; çünkü rahimde çocuk olmadığını gösteren odur. Aslı budur, Hanelilerin dediği gibi hayız değildir. Zira Allahü teâlâ:
"Onları iddetleri içinde boşayın” (Talak: 1) buyurmuştur ki, iddetleri süresinde demektir. Meşru talak da hayızda olmaz. Aleyhisselâm Efendimizin:
"Cariyenin talakı ikidir, iddeti de iki hayızdır” sözü ise Şeyhayn'in İbn Ömer kıssasında rivâyet ettikleri "ona söyle, kadınına dönsün, sonra da karısını temizleninceye, sonra hayız görünceye sonra da temizleninceye kadar tutsun; sonra ister nikahında tutar isterse el sürmeden boşar. İşte Allahü teâlâ’nın kadınları ona göre boşamayı emrettiği iddet budur” sözüne karşı koyamaz. Kıyas cemi kıllet kalıbı ile akrâ' demeyi gerektirirdi, ancak onlar bu hususta geniş davranır, iki kalıptan her birini diğerinin yerine kullanırlar. Belki hüküm hayız gören bütün kadınları içine aldığı için kesret manasını içine almış ve o binada (kuru') kullanmak güzel olmuştur.
"Allah'ın rahimlerinde yarattığım gizlemeleri onlara helâl değildir” iddette acele ederek ve dönme hakkını iptal ederek rahimlerindeki çocuk ve hayızdan hangisi olduğunu saklamaları helâl değildir. Bunda bu konuda kadının sözünün kabul edileceğine delil vardır.
"Eğer Allah'a ve âhiret gününe îman ediyorlarsa". Bundan maksat helalliğin olmamasını yeminleriyle kayıtlamak değildir, bilâkis bunun îmana zıt olduğunu ve mü'minin buna cesaret etmemesi ve bunu yapmaması gerektiğini vurgulamaktır. (Kocaları) yani boşanmış kadınların kocaları (onları geri almaya daha haklıdır) nikah etmeye ve onlara dönmeye. Ancak gelecek âyetten dolayı talak ric'î olunca, zamir (ric'î talak) mutlak talaktan tahsis edilmiştir. Bunda da bir engel yoktur, sanki zâhir ismi tekrar ve tahsis etmiş gibidir. Buulet ba'l'in çoğuludur, te de cemi tenisi içindir, Meselâ umumet ve huulet (halalık, teyzelik) lâfızlarında olduğu gibi.
Ya da mastardır, ba'lun hasenül buuleti (kocalığı güzel bir kocadır) sözünde olduğu gibi. Sıfat olarak kullanılmıştır (kocalık tarzı demektir).
Ya da mahzûf muzâfm yerine geçirilmiştir, yani ve ehlü buuletihinne demektir. Ef'al (ehakku) da fâil (hakikun) manasınadır.
"Bunda” bekleme zamanında demektir.
"Eğer barışmak isterlerse” dönmekle, kadına zarar vermek istemezlerse. Bundan dönmek için barışmanın şart olduğu murat edilmemiştir, bilâkis buna teşvik edilmiş ve zarar kastı men edilmiştir.
"Kadınların meşru surette vazifeleri kadar haklan da vardır". Yani erkeklerin onların üzerinde olduğu gibi bunların da erkekler üzerinde hakları vardır. Bu da vücupta ve istemede öyledir, yoksa cinste değildir.
"Erkeklerin onların üzerinde (daha üstün) bir dereceleri vardır". Bir derece fazla hakları vardır. Çünkü erkeklerin hakları nefisleri itibarı iledir, kadınların hakları İse mehir, koruma, zarar vermeme gibi şeylerdir.
Yahut da erkeklerin üstünlüğü şeref ve fazilet bakımındandır; çünkü erkekler kadınların başında beklerler, onları korurlar. Cinsel ilişkide onlara ortak iseler de kontrol ve nafaka faziletiyle de özellikleri vardır.
"Allah mutlak gâlibtir” hükümlerine muhalefet edenden intikâm almaya gücü yeter,
"hikmet sâhibidir” o hükümleri hikmet ve maslahatlara göre meşru kılar.
229. Âyetin Tefsiri
Boşama iki defadır: Ondan sonrası ya iyilikle tutmak yahut güzellikle salıvermektir. Onlara verdiklerinizden bir şey almanız size helâl değildir; meğerki karı koca Allah'ın sınırlarım ayakta tutmaktan korkarlar. Eğer Allah'ın sınırlarını ayakta tutmaktan korkarsanız, kadının verdiği fidyede onlara günah yoktur. Bunlar Allah'ın sınırlarıdır; onları aşmayın. Kim Allah'ın sınırlarını aşarsa, işte onlar zâlimlerin ta kendileridir.
"Boşama iki defadır” yani ric'î talak ikidir demektir; çünkü Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem'e "üçüncüsü nerededir?” denilince:
"Ya da güzellikle salıvermektir” dedi. Bunun manası: Ayırmak üzere boşamadan sonra şer'î talak birdir, denilmiştir. Bunun içindir ki, Hanefiler: İki talakla üçüncüyü birleştirmek bid'attır, demişlerdir.
"Ya iyilikle tutmak” karıya dönmek ve güzel geçinme, bu da birinci manayı kuvvetlendirmektedir "yahut güzellikle salıvermektir” üçüncü boşama ile yahut bain oluncaya kadar ona dönmemekle. Son manaya göre hüküm yenidir, serbestlik de mutlaktır, arkasından boşamanın nasıl olacağını göstermiştir.
"Onlara verdiklerinizden bir şey almanız size helâl değildi” yani mehirlerden demektir.
Rivâyete göre Abdullah bin Übey bin Selul'ün kız kardeşinin kızı Cemile, kocası Sâbit bin Kays'ten nefret ediyordu. Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem'e geldi: Hayır, başımı Sâbit'le bir yastığa koyamam, Allah'a yemin ederim ki, onu dîninden ve ahlakından dolayı ayıplamıyorum, ancak Müslümanlıktan küfre de dönmek istemiyorum. Ona dayanamıyorum, ondan nefret ediyorum; çadırın perdesini kaldırdım; onun bir bölük erkeğin içinde geldiğini gördüm. Ondan daha siyahını, ondan daha bodurunu ve ondan daha çirkinini görmedim, dedi. Bunun üzerine bu âyet indi. O da mehir olarak aldığı hurmalığı geri verdi. Hitap hakemleredir, almayı ve vermeyi onlara nispet etmesi, muhakeme sırasında onlara emretmeleri sebebiyledir. Birinci hitabın kocalara, arkasındakinin de hakemlere olduğu da söylenmiştir ki, meşhur kırâata göre Kur'ân'ın nazmını aksatır.
(Meğerki ikisi korkalar) yani eşler demektir. Yezunna da okunmuştur ki, korkuyu zanla tefsiri teyit eder. (Allah'ın sınırlarını ayakta tutamayacaklarından) evlilik gereği hükümleri tutmamakla. Hamze ile Ya'kûb meçhul kalıbı ile yuhafa ve "en"in de sılasıyla beraber bedel-i istimal olmak üzere bedel olarak okumuşlardır. Hitap te'si ile de tehafa ve tukima da okunmuştur.
"Eğer korkarsanız” ey hakemler "Allah'ın sınırlarını ayakta tutmaktan, kadının verdiği fidyede onlara günah yoktur” erkeğe kadının kendini kurtarmak için ve hul' olarak verdiği fidyeyi almasında ve kadının da bunu vermesinde.
"İşte bunlar Allah'ın sınırlarıdır” belirlenen hükümlere işarettir.
"Onları aşmayın” muhalefet etmekle.
"Kim Allah'ın sınırlarını aşarsa, işte onlar zâlimlerin ta kendileridir". Bu da tehdidi daha da abartmak için yasakla getirilen bir gözdağıdır.
Bil ki, Âyetin zahiri hul'un kocadan nefret etme ve geçimsizlik olmadan câiz olmayacağına ve kocanın mehir olarak verdiğinin hepsi ve fazlasıyla câiz olmayacağına delâlet etmektedir. Efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem'in:
"Herhangi bir kadın bir şiddet yokken kocasından boşanma isterse, ona cennetin kokusu haramdır” sözü de bunu destekler. Şu hadis de öyledir: Efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem, Cemile'ye "ona bahçesini iade eder misin?” dedi, o da: Ederim hem de fazlasıyla, dedi. Aleyhisselâm da: Fazlasına hayır, dedi. Cumhur bunu mekruh fakat geçerli görmüşlerdir. Çünkü akdin men edilmesi onun fasit olduğunu göstermez. Ve Âyetin zahiri hul'un fidye tabiri ile de sahih olacağını göstermektedir; çünkü Allahü teâlâ ona fidye ismini vermiştir. Talak lâfzından başka bir şey söylendiği takdirde fesih mi yoksa talak mı olacağında da ihtüaf edilmiştir. Kim onu fesih kabul ederse:
230. Âyetin Tefsiri
Eğer kocası onu boşarsa, kadın ondan başka bir ere nikah-Ianmadıkça ona helâl olmaz. Eğer yeni kocası onu boşarsa, karı koca Allah'ın sınırlarını ayakta tutacaklarını zannederlerse, birbirlerine dönmelerinde günah yoktur. Bunlar Allah'ın sınırlarıdır; bunları bilen bir topluma açıklıyor.
(Eğer onu boşarsa) kavlini delil getirmiş olur. Çünkü iki talak zikredildikten sonra arkasından hul'u getirmesi, eğer hul’ talak olursa dördüncü bir talakın olmasını gerektirir. Açık olan onun talak olmasıdır. Çünkü o, kocanın irâdesiyle bir ayırmadır. Bu da mal karşılığında talak gibidir.
"Fein tallakaha” ifadesi ettalaku merretani kavline mütealliktir, ya da güzellikle salıvermedir kavlinin tefsiridir. Aralarına hul'un girmesi de talakın bazen bedava olacağım bazen da mal karşılığında olacağını göstermek içindir.
Mana da şöyledir: Eğer onu iki talaktan sonra boşarsa "bundan sonra ona helâl olmaz” bu talaktan sonra demektir.
"Başka bir ere nikahlanıncaya kadar” başkasıyla evleninceye kadar demektir. Nikah tabiri tezevvüc gibi akit için de cinsel ilişki için de kullanılır. İbn Müseyyeb gibi akit yeterlidir diyen zahirini almış olur. Cumhur ise onun temassız olmayacağında ittifak etmiştir. Çünkü
rivâyete göre Rifaa'nın karısı, Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem'e: Rifaa beni boşadı, hem de kesin boşadı, Abdurrahman bin Zebir benimle evlendi. Onun şeyi şu püskül gibidir, dedi. Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem de "Rifaa'ya dönmek istiyor musun?” dedi. O da: Evet, dedi. O da: Hayır, sen onun balcağızını tatmadıkça o da senin balcağızını tatmadıkça olmaz, dedi. Âyet mutlaktır; sünnet onu kayıtlamıştır. Nikah'ın dokunma ile tefsir edilmesi de ihtimal dahilindedir, o zaman akit de koca lâfzından istifade edilmiş olur. Bunun (hüllenin) hikmeti de ikide birde talaka koşmayı, üç talaka dönmeyi ve ona olan arzuyu kesmektir. Hülle şartı ile yapılan nikah çoğunluğa göre geçersizdir. Ebû Hanîfe ise mekruh olmakla beraber câiz görmüştür. Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem hülle yapana da yaptırana da lâ'net etmiştir.
"Eğer onu boşarsa” ikinci koca,
"birbirlerine dönmelerinde onlara günah yoktur” yani kadın ile birinci kocadan her birinin diğerine evlenme ile dönmesinde günah yoktur. (Allah'ın sınırlarını ayakta tutacaklarını zannederlerse) eğer Allah'ın koyduğu sınırı ve meşru kıldığı karı kocalık haklarını yerine getireceklerini zannederlerse, demektir. Burada zannı bilmekle tefsir etmek doğru değildir. Çünkü işlerin sonu gâiptir, zannedilir, bilinmez. Bir de: Alimtü en yekume zeydün denilmez, çünkü nasb edâtı olan en beklenti içindir, bilmeye (ilme) aykırıdır.
"Bunlar Allah'ın sınırlarıdır” yani zikredilen hükümler demektir.
"Bunları bilen bir kavme açıklıyor” bilen ve bildiğinin gereği ile amel edenlere demektir.
231. Âyetin Tefsiri
Kadınları boşarsınız da iddetlerini bitirirlerse, onları ya iyilikle tutun yahut da iyilikle salıverin. Onlara zarar vermek ve onları çiğnemek için onları tutmayın. Kim bunu yaparsa kendine yazık etmiş olur. Allah'ın âyetlerini eğlenceye almayın. Allah'ın size olan nimetini ve size onunla öğüt vermek için indirdiği kitabı ve hikmeti hatırlayın. Allah'tan korkun. Bilin ki, Allah her şeyi pekiyi bilmektedir.
(Kadınları boşarsınız da onlar da iddetlerini bitirirlerse) yani iddetlerinin sonuna ulaşırlarsa, demektir. Ecel müddet ve onun sonu için denilir. İnsanın ömrüne ve onunla son bulduğu ölüme de denilir. Şâir şöyle demiştir:
Her canlı ömür süresini tamamlayacak
Ve eceli sona erdiği zaman helâk olacaktır.
Buluğ bir şeye ulaşmaktır, mecazen bir şeye yaklaşmaya da denir. Âyetten murat edilen de odur. O zaman "onları iyilikle tutun yahut iyilikle salıverin” hükmünün ona bağlanması sahih olur. Çünkü süre bittikten sonra tutmak yoktur.
Mana da şöyledir: onlara zarar vermeden dönün yahut iddetleri bittiği zaman uzatmadan onları salıverin. Bu da bazı suretleri değişik olduğu ve ona önem verildiği için hükmün tekrarı tarzındadır. (Onlara zarar vermek için tutmayın). Onlara zarar vermek için dönmeyin. O zaman boşayan kimse, iddet bekleyen kadım sonuna yaklaşacak şekilde bırakırdı, sonra da iddeti uzasın diye ona dönerdi. İşte bundan şiddetle men edildiler. Dıraren de mef’ûlünleh yahut hâl olarak mensûb olmuştur, zarar vererek böyle yapmayın, demektir.
"Lita'tedu” iddeti uzatmak yahut fidye vermeye zorlamakla onlara zulmetmek için.
"Kim bunu yaparsa kendine yazık etmiş olur” nefsini azaba maruz bırakmakla.
"Allah'ın âyetlerini eğlenceye almayın” onlardan yüz çevirmek yahut onlara ilgisiz kalmakla. Bir şeye ciddiyet göstermeyene "innema ente haziün” sözünden alınmıştır. Sanki alaya almayı men etmiş, zıddmı yapmayı murat etmiş gibidir.
Şöyle de denilmiştir: Adam evlenir ve köle azat ederdi, sonra da: Ben şaka ettim, derdi. Âyet bunun üzerine indi. Aleyhisselâm Efendimizden şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Üç şey vardır ki, ciddisi de ciddidir, şakası da ciddidir: Boşamak, evlenmek ve köle azat etmek.
"Allah'ın size olan nimetini hatırlayın” onlardan biri de hidâyet ve Muhammed sallallahü aleyhi ve sellem'i göndermektir, buna da şükredin ve haklarını yerine getirin.
"Ve size indirdiği kitap ve hikmete” Kur'ân'a ve sünnete demektir. Bu ikisini ayrı zikretmesi, şereflerini göstermek içindir.
"Size onunla öğüt verdiği” size indirdiği şeyle öğüt verdiği.
"Allah'tan korkun ve bilin ki, Allah her şeyi pekiyi bilmektedir". Bu da te'kit ve tehdittir.
232. Âyetin Tefsiri
Kadınları boşarsınız da onlar da iddetlerini bitirirlerse, aralarında meşru bir surette rızalaştıkları takdirde kocalarına nikatıl anmalarını engellemeyin. Sizden kim Allah'a ve âhiret gününe îman ediyorsa, ona bu öğüt veriliyor. Bu sizin için daha erdemli ve daha temizdir. Allah bilir, sizse bilemezsiniz.
"Kadınları boşarsınız da onlar da iddetlerini bitirirlerse” yani iddetleri bittiği zaman demektir. İmâm-ı Şâfiî'den: Sözün akışı iki ayrılığın birbirinden farklı olduğunu gösterir, dediği rivâyet edilmiştir (birinci Âyette bitirmeye yaklaşırlarsa denilmiştir). "Kocalarına nikahlanmalarını engellemeyin". Burada muhataplar kadınların velileridir, çünkü rivâyet edildiğine göre âyet Mâ'kıl bin Yesar hakkında inmiştir. Kız kardeşi Cemile'yi tekrar kocasının yanına göndermek istememişti. Bu da kadının kendi kendini evlendiremeyeceğine delildir, çünkü buna imkanı olsa idi velinin engellemesinin bir manası olmazdı. Evlenmenin onlara isnat edilmesi buna mani değildir, çünkü evlenme onların izinlerine bağlıdır.
Şöyle de denilmiştir: Buradaki muhataplar, kadınların iddeti bittikten sonra bırakmayan ve evlenmelerine de izin vermeyen zorba kocalardır. Çünkü âyet "kadınları boşadığınız zaman” kavline cevaptır. Hem veliler hem de kocalardır da denilmiştir. Bütün insanlardır da denilmiştir.
Mana da şöyledir: Aranızda böyle bir şey bulunmasın, çünkü bulunur da siz de buna râzı olursanız, onu yapmış gibi olursunuz. Âyette geçen adi hapsetmek ve baskı yapmaktır. Adaletid decacetü denir ki, yumurta kuruyup kavuğun karnından çıkmamaktır. (Aralarında rızalaştıkları takdirde) yani isteyenlerle kadınlar anlaştıkları takdirde demektir.
"Bilma'ruf” meşru bir surette şerîatın kabul edeceği ve insanlığın beğeneceği tarzda. Bu da Merfû' zamirden hâl’dir ya da mahzûf mastarın sıfatıdır, yani teradıyen kainen bilmarufi demektir. Bunda kadının dengi olmayanla evlenmesini men etmenin yasak olmadığına delâlet vardır.
(İşte bu) zikri geçen şeylere işarettir. Hitap da kabîl (topluluk) ve küllü vahid (herkes) te'vili ile herkesedir.
Ya da kâf sırf hitap ve hazırla geçmişi ayırmak içindir, muhatapları belirlemek için değildir.
Ya da Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem'edir, tıpkı "ey Peygamber, kadınları boşadığınız zaman” (Talak: 1) âyetinde olduğu gibi. Bu da işâret edilen şeyin kimsenin tasavvur edemeyeceği kadar önemli olduğuna işâret etmek içindir.
"İçinizden Allah'a ve âhiret gününe îman edene bununla öğüt verilir” çünkü öğüdü o tutar ve ondan yararlanır.
"İşte bu” yani zikredilenlerle amel etmek "sizin için daha erdemli", "ve daha temizdir” günahların kirlerinden.
"Allah bilir” bundaki fayda ve uygunluğu,
"siz bilmezsiniz” çünkü ilminiz yetersizdir.
233. Âyetin Tefsiri
Kim emzirmeyi tamamlamak isterse, anneler çocuklarını tam iki yıl emzirirler. Onların örfe göre yiyeceği ve giyeceği çocuk sâhibi olan babanın üzerinedir. Hiçbir kimse gücünün üstünde sorumlu tutulmaz. Bir anne çocuğu yüzünden zarara uğratılmasın. Çocuk sâhibi baba da çocuğu yüzünden zarara uğratılmasın. Mirasçıya da bunun gibisi vardır. Eğer ikisi rızalaşarak ve müşâvere ederek çocuğu sütten kesmek isterlerse, onlara günah yoktur. Eğer çocuklarınızı sütanneye emzirtmek isterseniz verdiğiniz ücreti meşru surette teslim ettiğiniz takdirde size günah yoktur. Allah'tan korkun. Bilin ki, Allah yaptıklarınızı görmektedir.
(Anneler çocuklarını emzirirler). Mübalağa için haber tarzında verilmiş emirdir (emzirsinler). Manası nedb içindir yahut vücup içindir; o da çocuk annesinden başkasını emmediği veya sütannesi olmadığı veyahut babanın ücretle emzirtmekten aciz olduğu takdirdedir. Elvalidat (anneler) lâfzı geneldir; boşanmışları da başkalarını da içine alır.
Şöyle de denilmiştir: Boşanmış annelerdir, zira söz onların hakkındadır, (tam iki yıl). Tam sıfatı ile te'kit etmesi, bu konuda gevşek davranıldığı içindir. (Emzirmeyi tamamlamak isteyene) bu da hükmün muhatabını göstermektedir yani limen erade itmamer radaah demektir ya da yurdı'ne'ye mütealliktir, çünkü baba nafaka ile olduğu gibi emzirtme ile mükelleftir, anne de onun adına emzirir. Bu da emzirme süresinin en uzun iki yıl olduğunu, iki yıldan sonra buna itibar edilmeyeceğini ve eksiltmesinin de câiz olduğunu gösterir. (Çocuk sâhibinin üzerinedir) yani çocuk kendi adına doğanın üzerinedir, çünkü çocuk onun adına doğar ve ona nispet edilir. İbarenin değiştirilip isim cümlesi hâline getirilmesi emzirmeyi gerektiren manaya ve emzirme ücretinin babanın üzerine olduğuna işâret etmek içindir.
"Onların (annelerin) yiyeceği ve içeceği” annelerin ücreti olarak. Sütanne kiralamada ihtilâf edilmiştir; bunu Şâfiî câiz görmüş, Ebû Hanîfe ise kadın zevce veya nikah iddetinde oldukça kabul etmemiştir.
"Örfe göre” hakimin kararma ve kişinin de maddî imkânına göre demektir.
"Hiç kimse gücünün üstünde sorumlu tutulmaz” bu da masrafın vâcip olmasının, Örf ile sınırlanmasının ve Allah,ü teâlâ’nın kimseyi kaldıramayacağı şeyle mükellef tutmayacağının delilidir. Böyle olmakla beraber imkânsız da değildir. (Bir anne çocuğu yüzünden zarara uğratılmasın, çocuk sâhibi olan baba da çocuğu yüzünden zarara uğratılmasın). Bunu ayrıntılarıyla açıklamakta ve akla yaklaştırmaktadır. İbn Kesîr, Ebû Amr ve Ya'kûb lâ tükellefu kavlinden bedel olarak ref ile lâ tüdârru okumuşlardır, aslı iki kırâata göre de malum olarak kesre ile lâ tüdârir yahut fetha ile (lâ tüdârer)dir.
Birinciye göre mana tudırrü'dür, be de onun sılasıdır (ona mütealliktir) yani anne çocuğuna zarar veremez, bakımında kusur işleyemez demektir. Şeddeli olarak sükûn üzere ve vakf niyetiyle lâ tüdârr şeklinde ve yine vakf niyetiyle şeddesiz de okunmuştur. Bu da dârahu yedıyruhu babından gelir. Çocuğun bir defa anneye bir defa da babaya izafe edilmesi, ona şefkat göstermelerinin istenmesinden ve onun iyiliği ve ona şefkat germeleri için uzlaşmalarının gereğine dikkat çekmek içindir. Binâenaleyh ona zarar vermeleri de yahut onun yüzünden zarara uğratılmaları da doğru değildir.
"Ve alelvarisi mislü zalik” bu da ve alel mevludi lehu rızıkuhunne ve kesvetühünne cümlesine ma’tûftur, aradaki de illet ve itiraziyedir. Mirasçıdan maksat babanın mirasçısıdır ki, o da çocuktur. Baba öldüğü takdirde sütannenin masrafı onun malından görülür.
Şöyle de denilmiştir: Mirasçı ebeveynden hayatta kalandır, çünkü aleyhisselâm Efendimiz: Onu bize mirasçı (geride kalan) kıl buyurmuştur. Her iki görüş de Şâfiî mezhebine uygundur. Çünkü ona göre doğum dışında nafaka yoktur.
Şöyle de denilmiştir: Varisi onun mahremidir, bu da Ebû Hanîfe'nin mezhebidir. Asabeleridir de denilmiştir ki, bu da Ebû Zeyd'in görüşüdür. Zâlike de babaya lâzım gelen yiyecek ve giyeceğe işâret etmektedir.
"Fein erada fisalen an teradın minhüma ve teşavurin” yani risalen sadıren anitteradıy minhüma vetteşavüri beynehüma kablel havleyni (rızalaşarak ve müşâvere ederek iki yıldan önce çocuğu sütten kesmek isterlerse) demektir. Teşavür, müşâvere ve meşveret fikir ileri sürmektir. Sürtül asele denir ki, petekten bal çıkarmaktır.
"Onlara günah yoktur” bu hususta, rızalaşmaları istenmesi de çocuğun iyiliği ve ikisinden birinin kendi çıkarı veya başka bir şey için çocuğa zarar vermekten uzak durması içindir.
"Vein erettüm en testerdıu evladeküm” testerdıul meradıa evladeküm demektir. Erdaatil mer'etü ettıfîe vesterda'tuha iyyahu denir ki: Encahallahu haceti vestencahtuhu iyyahe kavli gibidir (sin istemek manasınadır). Gerek kalmadığı için birinci mef'ûl hazfedilmiştir.
"Onlara günah yoktur” bu konuda demektir. Mutlak olması da kocanın çocuğu emzirtmek isteyeceğine ve zevceye emzirtmeyeceğine delâlet etmektedir.
"Teslim ettiğiniz zaman” sütannelere (verdiğiniz şeyi) vermek istediğiniz şeyi, tıpkı "namaza kalktığınız (kalkmak istediğiniz) zaman” (Maide: 6) kavli gibi. İbn Kesîr mâ eteytüm okumuştur ki, eta ileyhi ihsanen (birine iyilik etmek) sözünden gelir. Utiytüm şeklinde de okunmuştur ki, Allah'ın size verdiği ve muktedir kıldığı ücreti demektir.
"Bilmarufi” sellemtüm fiiline bağlıdır, yani meşru ve şerîatın beğendiği şekilde demektir. Şartın cevabı mahzûftur, çünkü yukarısı ona delâlet etmektedir. Teslimin şart kılınması emzirtme isteğinin câiz olmasından değil; çocuk için en iyisini arama cihetine gitmek içindir.
"Allah'tan korkun” çocuklar ve sütanneler konusunda meşru kılman şeyi muhafazada.
"Bilin ki, Allah yaptıklarınızı görmektedir” bu da hem teşvik hem de tehdittir.
234. Âyetin Tefsiri
İçinizden ölenlerin geride bıraktıkları eşleri kendi başlarına dört ay on gün iddet beklerler. İddetlerini bitirdikleri zaman onların meşru surette yaptıklarında size günah yoktur. Allah yaptıklarınızdan haberdardır.
(İçinizden ölenlerin geride bıraktıkları eşleri) yani ve ezvacüllezine yahut vellezine yüteveffevne minküm ve yezerune ezvacen badehüm demektir ki, essemnü menevani bidirhemin (sadeyağın kilosu bir dirhemedir) kavli gibi minhu zamiri mahzûftur. Ye'nin fethi le yeteveffevne de okunmuştur ki, iddetlerini dolduran eşleri demektir. Aşr lâfzının müennes olması madudun leyali (geceler) itibariyledir, çünkü onlar ayların ve günlerin ilkidir. Bunun içindir ki, bu gibi yerlerde eyyam manasını kastederek hiç müzekker kullanmamışlardır, hatta sumtü şehren, demişlerdir. Allahü teâlâ'nın:
"İn lebistüm illâ aşra” (Tâhâ: 103) ve "in lebistüm illâ yevma” (Tâhâ: 104) âyetleri de buna şahitlik eder. Böyle dört ay on gün takdir edilmesi, belki de ana karnındaki ceninin oğlansa üç, kızsa dört ayda hareket etmesindendir. İyice belli olması için iki sürenin en uzunu alınmış ve ona on gün daha ilave edilmiştir. Çünkü bazen ilk günlerde hareketi zayıf olur ve hissedilmez. Lâfzın genel olması bu hususta Müslümanla kitab iyenin eşit olmasını gerekli kılar, nitekim Şâfiî de böyle buyurmuştur. Hür ile cariyenin de eşit olmasını gerekli kılar, nitekim Esam da öyle buyurmuştur, gebe ile olmayanın da eşit olmasını gerektirir. Ancak kıyas cariye için sürenin yarıya indirilmesini iktiza etmiştir. İcma da gebeyi tahsis etmiş, bunun dışına çıkarmıştır, çünkü Allahü teâlâ:
"Gebelerin iddetleri de doğum yapmakla sona erer” (Talak: 4) buyurmuştur. Hazret-i Ali ile İbn Abbâs'tan, ihtiyaten iki sürenin en uzununu bekler dedikleri rivâyet edilmiştir.
"Feiza belağne ecelehünne” yani iddetleri bittiği zaman demektir,
"size günah yoktur” ey yöneticiler yahut bütün Müslümanlar "kendi başlarına yaptıklarında” dünürleri bekleme ve iddetten dolayi harâm olan diğer şeyler gibi,
"meşru surette” şerîatın reddetmeyeceği tarzda demektir. Bunun anlamı şudur: Eğer onlar şerîatın hoşlanmadığı şeyi yaparlarsa, onları reddederler. Eğer bu hususta kusur işlerlerse günah onların üzerinedir.
"Allah yaptıklarınızdan haberdardır” size onun karşılığını verir.
235. Âyetin Tefsiri
Kadınları üstü kapalı şekilde istemenizde yahut içinizde saklamanızda size günah yoktur. Allah onları anacağınızı bildi. Ancak uygun bir söz söylemeniz dışında onlarla gizlice vaadleşmeyin. Farz olan iddet süresine varıncaya kadar nikah akdetmeye karar vermeyin. Bilin ki, Allah sizin içinizdekini biliyor; ondan sakının. Ve bilin ki, şüphesiz Allah bağışlayıcıdır, yumuşaktır.
"Vela cünaha aleyküm fima arrattüm bihi min hıtbetin nisai” tariz ve telvih maksadı hakikat yahut mecaz olarak konulmayan şeyle üstü kapalı şekilde anlatmaktır. Meselâ bir şey isteyenin: Selâm vermek için geldim, demesi gibi. Kinaye ise bir şeyi lazımları ve eşanlamlıları ile bildirmektir, Meselâ tavilün nicad (kılıç bağı uzun) gibi ki, sırık gibi demektir. Kesirür rimad (külü çok) gibi ki, çok misafir ağırlayan demektir. Hutbe ve hıtbe hitabet tarzıdır, ancak zamme ile hutbe vaaza mahsustur, kesre ile hıtbe de kadın istemeye mahsustur. Kadınlardan maksat da kocaları öldüğü için iddet bekleyenlerdir. Bu kadınları üstü kapalı istemek de ona: Sen güzelsin yahut faydalısın, benim maksadım senin gibi biriyle evlenmektir vb. gibi şeyler söylemektir.
"
Yahut içinizde saklamanızda” kalplerinizde gizleyip de ne açıkça ne de kapalı şekilde söylememektir.
"Allah onları anacağınızı bildi” onlara karşı ve onları istemekten sabredemeyeceğinizi bildi. Bunda bir nevi azarlama vardır.
(Ancak onlarla gizlice vaatleşmeyin) bu da yasağı telâfidir, bunu da setezkuru hünne kavli göstermektedir yani onları anın ancak nikah yahut cima vaadinde bulunmayın demektir. Gizliceden kasıt cinsel ilişkidir, çünkü o gizlenir ve kasıt akittir, çünkü o da sebeptir. Bunun
manası şöyledir de denilmiştir: Onlarla gizle vaatleşmeyin yani gizlice müstehcen bir şeyle vaatleşmeyin demektir.
"Ancak uygun bir söz söylemeniz dışında” o da bunu îma etmektir, açıkça söylememektir. Müstesna minh de mahzûftur, illâ muvaadeten marufeten yahut illâ muvaadeten bikavlin marufin demektir. Bunun sirren'den istisna-i mukatı olduğu da söylenmiştir ki, zayıftır, çünkü bundan lâ tüvaiduhunne illeta'rida çıkar ki, bu va'dedilen bir şey değildir. Bunda iddetteki kadını açıkça istemenin haram,fat iddetindekini ise îma yollu istemenin câiz olduğuna delil vardır. Bain talakla iddet bekleyen kadında ise ihtilâf edilmiştir; doğrusu câiz olmasıdır.
"Nikah akdetmeye karar vermeyin” karardan bahsetmesi akdin kesinlikle yasak olmasındandır yani nikah akdetmeye azmetmeyin, demektir.
Manası şöyledir de denilmiştir: Nikah akdedileceğini kesip atmayın, çünkü azmin asıl manası kesmektir.
"Farz olan iddet süresine varıncaya kadar” yani yazılan iddet bitinceye kadar demektir.
"Bilin ki, Allah içinizdekini bilir” câiz olmayan şeye azminizi "ondan sakının” karar vermeyin.
"Bilin ki, Allah bağışlayıcıdır” azmedip de Allah korkusuyla yapmayanı,
"yumuşaktır” size acele ceza vermez.
236. Âyetin Tefsiri
Kadınları onlara dokunmadan yahut onlara bir mehir belirlemeden boşamanızda size günah yoktur. Onları örfe uygun bir şekilde faydalandırın; zengin olanlar kudretince, darda olanlar da kudretince. Bu, iyilerin üzerine bir haktır.
"Size günah yoktur” mehirden sorumluluk yoktur. Günahtan da denilmiştir, çünkü dokunmadan önce boşamada bidat yoktur.
Şöyle de denilmiştir: Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem çoğu zaman boşamayı men ederdi, bunda bir sıkıntı olduğu zannedildi; bu da kaldırıldı. (Kadınları onlara dokunmadan önce boşarsanız) yani onlarla cima etmeden önce demektir. Hamze ile Kisâî Kur'ân’ın her yerinde te'nin ve mim'in zammı ile tümassuhuünne okumuşlardır. (
Yahut onlara bir mehir kesmemişseniz) illâ en tefridu yahut hatta tefridu demektir. Farz da adını koyup mehri belirtmektir. Feridat feîlet vezninde mef’ûlünbihtir, mana da boşayana mehir gibi bir mecburiyet yoktur demektir, boşanan kadına el sürülmemiş ve ona mehir belirtilmemişse. Çünkü el sürülürse ona belirlenen veya emsal mehir vardır. Eğer el sürülmemiş de ancak ona mehir belirtilmişse, belirtilen mehrin yarısı vardır. Âyetin anlamından ilk surette mehrin vâcip olmaması çıkar. Mefhumı muhâlifi de son iki surette kısaca vâcip olmasını gerektirir.
"Ve mettiuhuünne” bu da mukaddere ma’tûftur yani fe talikuhünne ve mettiuhünne demektir. Müt'a'nin vâcip kılınması da talakın meydana getirdiği ürküntüyü telâfi etmek içindir. Onun miktarı da hakime bırakılmıştır.
"Zengine miktarınca darda olana da miktarmca” kavli de bunu destekler. Yani her biri kendi gücüne göre verir demektir. Muktir durumu sıkışık olan, buna gücü yetmeyen ve ona yakışmayan demektir. Aleyhis-salâtü ves-selâm Efendimizin karısını mehirsiz olarak boşayan bir Ensârî'ye, başlığınla da olsa bir müt'a ver sözü de bunu gösterir. Ebû Hanîfe de: Müt'a gömlek, çarşaf ve başörtüsüdür buyurmuştur. Bu da duruma göredir, ola ki, mehri misli bundan daha az ola; o zaman onun için mehri misil vardır. Âyetin mefhumı muhâlifi müt'anin kocası dokunmadan boşanan kadına tahsisini icap eder. Şâfiî iki görüşünden birinde el sürülen ve mehirsiz boşanan ve diğerlerini de kıyasen buna ilhak etmiştir. Kıyas ise mefhumı muhâliften öncedir. Hamze, Hafs ve İbn Zekvân dal'ın fethi ile (kaderuhu) okumuşlardır.
"Metaan” temtian (mef'ûlu mutlak) demektir.
"Bilmarufi” şerîatın ve insanlığın beğeneceği tarzda demektir.
"Hakkan” bu da metaan'ın sıfatıdır yahut te'kit mahiyetinde mastardır yani hukka Zâlike hakkan demektir.
"Alel muhsinin” Allah'ın emrine koşarak kendilerine iyilik edenlere yahut müt'e vererek boşayanlara demektir. Onlara, iyilik edenler demesi yaklaştıkları için özendirmek ve teşvik etmek içindir.
237. Âyetin Tefsiri
Onları kendilerine dokunmadan ve bir mehir tespit etmeden boşarsanız, tayin ettiğiniz mehrin yarısını verin; meğerki onlar affede yahut nikah bağı elinde olan kimse affede. Affetmeniz takvaya daha yakındır. Aranızdaki üstünlüğü unutmayın. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızı görmektedir.
"Onları kendilerine dokunmadan ve bir mehir tespit etmiş olarak boşarsanız, tayin ettiğiniz mehrin yarısını verin” yani onlar için kestiğiniz mehrin yarısını demektir. Mehirsiz boşananın hükmünü zikredince arkasından alternatifinin hükmünü zikretti. Bu da burada kaldırılan günahın mehrin yükümlülüğü olduğunu ve yarısını vermekle beraber müt'a'nin olmadığım göstermek içindir; çünkü o onun alternatifidir.
"Meğer ki, onlar affedeler” yani boşanan kadınlar affedeler de bir şey almayalar. En Ya'fune kalıbı cemi müzekkere de cemi müennese de müsaittir, şöyle bir fark vardır; birincide vâv zamirdir, nûn da refi alametidir. İkincide ise vâv lamul fiildir, nûn da zamirdir. Fiil de mebnidir. Bunun içindir ki, ona burada "en” etki etmemiştir. Ona atfedilen de mensûb olmuştur.
"
Yahut nikah bağı elinde olan kimse affede” yani bağlayıp çözmeye sahip olan koca mehrin yarısından af ede de kadına mehrin tamamını göndere. Bu da el sürmeden önce boşamada kocanın yarının dışında serbest olduğunu akla getirmektedir. Bizim bazı arkadaşlarımızla Hanefiler buna kail olmuşlardır. Bunun, nikah akdi elinde olan veli olduğu da söylenmiştir, bu da kadın küçük olduğu takdirdedir ve Şâfiî radıyallahü anh'in eski görüşüdür.
"Affetmeniz takvaya daha yakındır” bu da birinci yorumu teyit etmektedir. Kocanın serbest olarak affı açıktır. Öteki yoruma göre ise haktan fazlasından ibarettir. Ona af demesi ya şeklen benzediği içindir, çünkü onlar evlenme sırasında kadına mehir gönderirlerdi. Binâenaleyh kim kadına dokunmadan boşarsa yarısını geri almayı hak eder; eğer geri almazsa affetmiş demektir.
Rivâyete göre Cübeyr bin Mut'im bir kadınla evlendi, duhul etmeden onu boşadı; ona mehrin tamamını verdi ve: Ben affetmeye en lâyık kimseyim, dedi.
"Aranızdaki üstünlüğü unutmayın” yani birbirinize lütfetmeyi unutmayın, demektir.
"Şüphesiz Allah, yaptıklarınızı görmektedir” üstünlüğünüzü yahut lütfünüzü zâyi etmez demektir.
238. Âyetin Tefsiri
Namazlara ve orta namaza devam edin. Huşu ile Allah'ın divanına durun.
"Namazlara devam edin” vaktinde kılmak ve dikkat etmekle. Belki de evlatlar ve eşlerle ilgili hükümlerin arasında bunu emretmesi onlarla uğraşırken namazdan gâfil olmamak içindir.
"Ve orta namaza” yani onların arasındaki orta namaza ya da onların içinden faziletli olana demektir ki, o da ikindi namazıdır; çünkü aleyhisselâm Efendimiz Hendek savaşında: Bizi orta namazdan, ikindi namazından alıkoydular; Allah evlerini ateşle doldursun, buyurmuştur. Onun faziletli olması da insanların o vakitte çok meşgul olmalarından ve meleklerin toplanmasındandır. Onun öğle namazı olduğu da söylenmiştir; çünkü o gündüzün ortasındadır ve onlara en zor gelen namazdı. O sebeple daha faziletli olmuştur; çünkü Efendimiz aleyhisselâm "ibâdetlerin en faziletlisi en zahmetlisidir", buyurmuştur. Onun sabah namazı olduğu da söylenmiştir; çünkü o gündüz namazıyla gece namazının ortak sınırında ve şâhit olunan bir namazdır. Akşam namazı olduğu da söylenmiştir; çünkü o rekat sayısı ile ortadır ve gündüzün vitridir. Onun yatsı namazı olduğu da söylenmiştir; çünkü o, gecenin iki ucunda ve açık okunan iki namazın arasındadır. Hazret-i Âişe radıyallahü anha şöyle buyurmuştur: Aleyhis-salâtü ves-selâm bu âyeti şöyle okurdu: Vassalatil vusta ve salatil asri. O zaman orta namaz dört namazdan biri olur. İkindi ile birlikte ayrı zikredilmesi de fazileti içindir. Nasb ile ihtisas üzere vassalete şeklinde de okunmuştur.
"Allah'ın divanına durun” namazda (huşu ile). Kıyamda onu zikrederek demektir. Kunut onda zikretmektir. Huşu göstererek de denilmiştir. İbn Müseyyeb de: Bundan sabah namazındaki kunut murat edilmiştir, buyurmuştur.
239. Âyetin Tefsiri
Eğer korkarsanız namazı yaya yahut binekti olarak kılın. Emin olduğunuz zaman Allah'ı, bilmediğiniz şeyleri size öğrettiği gibi anın.
"Eğer korkarsanız” düşmandan veya başka şeyden (namazı yaya veya binekli olarak kılın) rical racil'in yahut recülün çoğuludur, aynı manayadır, kaim ve kıyam gibi. Bunda namazın düşmana kılıç çalarken de vâcip olduğuna delil vardır. Şâfiî de bu kanaattedir. Ebû Hanîfe de: Yürürken ve kılıç çalarken durmak mümkün olmayınca namaz kılamaz, buyurmuştur.
"Emin olduğunuz zaman” korkunuz geçtiği zaman "Allah'ı zikredin” güvenli namaz gibi kılın yahut güvenden dolayı ona şükredin. (Size öğrettiği gibi) size şerîatlardan ve korku ve emniyet durumlarından namazın nasıl kılınacağını öğrettiği gibi bir zikirle ya da ona denk bir şükürle. Mâ edâtı mastariyedir ya da mevsûledir.
"Malem tekunu talemun” bu da allemeküm'ün mef'ulüdür.
240. Âyetin Tefsiri
İçinizden ölüp de geriye eşler bırakanlar, eşleri için evlerinden çıkarılmayarak yılma kadar faydalanmalarını tavsiye etsinler. Eğer çıkarlarsa onların meşru şeylerden kendi başlarına yaptıklarında size günah yoktur. Allah mutlak gâlibtir, hikmet sâhibidir.
"Velezine yüteveffevne minküm veyezerune ezvacen vasiyyeten liezvacihim” Ebû Amr, İbn Âmir, Hamze ve Hafs da Âsım'dan rivâyetle nasb ile vasiyyeten okumuşlardır, takdiri de şöyledir: Vellezine yüteveffevne minküm yusune vasiyyeten yahut liyusu vasiyyetendir ya da keteballahu aleyhi vesiyyetendir ya da keteballahu aleyhim vesiyyetendir.
Yahut elzim Ellezîne yüteveffevne vasiyyeten demektir. Vasiyyeten yerine kütibe aleykümül vasiyyetü liezvaciküm metaan ilel havli kırâati da bunu destekler. Diğerleri de refile okumuşlardır ki, takdiri şöyledir: Ve vasiyyetüllezine yüteveffevne yahut hükmünüm vasiyyetündür yahut vellezine yüteveffevne ehlü vasiyetindir yahut kütibe aleyhim vasiyyetündür yahut aleyhim vasiyyetündür. Yerine metaun da okunmuştur.
"Metaen ilelhavli” bu da ızmar edildiği takdirde "yusune” ile yoksa vesiyyeten ile mensûbtur.
Yahut da bimetain okuyana göre bununla (harfi çerin hazfi ile) mensûbtur. Çünkü o temıî (yararlandırma) manasınadır.
"Gayra ihraç” ondan bedeldir ya da te'kit eden mastardır, Meselâ: Hazel kavlu ğayru mâ tekul (bu senin dediğin söz değildir) gibi.
Ya da ezvacihim'den hâl’dir, yani gayra muhracatin, demektir.
Mana da şöyledir: Ölenlere can çekişmeden önce eşleri için ölümlerinden sonra bir yıl meskende tutulmalarını vasiyet etmeleri vâciptir. Bu da İslâm'ın başında idi, sonra süre "dört ay on günle” (Bakara: 224) değiştirildi. Bu, her ne kadar okumada önce ise de inişte sonradır. Nafaka da kadını dörtte bire veya sekizde bire mirasçı kılmakla düştü. Arkasından mesken ise bize göre sabittir, Ebû Hanîfe'ye göre değildir.
"Eğer çıkarlarsa” kocaların evlerinden "size günah yoktur” ey idareciler "kendi haklarında yaptıkları şeylerde” Meselâ koku sürünmek ve yas tutmayı terk etmek gibi.
"Meşru şeylerden” şerîatın reddetmediği şeylerden, demektir. Bu da; kocanın evinden ayrılmamak ve ona yas tutmak gibi şeylerin kadına vâcip olmadığını, onun sadece evden çıkmamakla nafaka almak ve çıkmakla almamak arasında serbest olduğunu gösterir.
"Allah mutlak gâlibtir” kendine muhalefet edenlerden intikâm alır,
"hikmet sâhibidir” menfaatlerini gözetir.
241. Âyetin Tefsiri
Boşanan kadınlar için usulü dairesinde yararlanma vardır. Bu, müttekıler üzerine bir haktır.
(Boşanan kadınlar için usulü dairesinde yararlanma vardır) içlerinden birine mut'ayı vâcip kıldıktan sonra onu hepsine de vâcip kıldı. Genel şeylerden birini ayrı söylemek onu tahsis etmez, ancak mantukun mefhumla tahsisini câiz görmemiz hariç. Bunun içindir ki, İbn Cübeyr onu her boşanan kadına vâcip kılmıştır. Başkası ise bunun vâcip ve müstahap müt'aları içine almakla te'vil etmiştir. Bazıları da: Müt'adan maksat iddet nafakasıdır, demiştir. Lâmın ahd için olması, tekrarın da te'kit yahut kıssayı tekrar için olması da câizdir.
242. Âyetin Tefsiri
Allah âyetlerini size böyle açıklar ki, aklınızı çalıştırasınız (düşünesiniz) diye.
(Böyle) talak ve iddetle ilgili geçen hükümlere işarettir.
"Allah size âyetlerini açıklar” kullarına dünyaları ve gelecekleri için ihtiyaç duyacakları delil ve hükümleri beyan edeceğine vaattir.
"ki, aklınızı çalıştırasınız” bunları anlar ve onların üzerinde düşünürsünüz.
243. Âyetin Tefsiri
Binlerce oldukları hâlde ölüm korkusu ile yurtlarından çıkanları görmedin mi? Allah onlara:
"Ölün” dedi. Sonra da onları diriltti. Şüphesiz Allah, insanlara karşı lütuf sâhibidir, fakat insanların çoğu şükretmezler.
"Elemtere” ehl-i kitaptan ve tarihçilerden kıssalarını duyanlar için şaşırtma ve ikrar ettirmedir. Bazen bununla görmeyen ve duymayana da hitap edilir, çünkü bu, şaşılacak şeyde misal hâline gelmiştir.
"Yurtlarından çıkanları?” Vasıt tarafında Daraverdan kentinin halkını murat ediyor, aralarında öîet çıktı, onlar da kaçarak yurtlarını terk ettiler. Allah da onları öldürdü, sonra da onları ibret almaları ve Allah’ın kaza ve kaderinden kaçış olmadığını iyice bilmeleri için diriltti.
Ya da İsrâîl oğullarından bir kavimdir, kralları onları cihada davet etti, onlar da ölüm korkusu ile firar ettiler; Allah da onları sekiz gün öldürdü, sonra da diriltti.
"Binlerce olarak” yani çok idiler demektir. On bin oldukları, otuzbin oldukları, yetmiş bin oldukları söylenmiştir. Onların müteellif (bir araya gelmiş, uzlaşmış) oldukları da söylenmiştir ki, o zaman uluf, elf'in yahut alif'in çoğulu olur, kaid ve kuud gibi, vâv da hâliye olur.
"Ölüm korkusuyla” mef’ûlün lehtir (ölüm korkusundan demektir).
"Allah onlara "ölün” dedi". Yani Allah onlara ölün, dedi, onlar da öldüler, tıpkı:
"Ol” der ve oluverir” (En'âm: 73) ve diğer benzeri âyetler gibi.
Mana da şöyledir: onlar Allah'ın emri ve dilemesiyle bir tek kişi gibi can verdiler.
Şöyle de denilmiştir: Onlara bir melek seslendi, bunun Allah'a isnat edilmesi, onları korkutmak ve sarsmak içindir.
"Sonra diriltti” şöyle denilmiştir: Hazkil aleyhisselâm Daraverdan kentine uğradı, kemikleri kaval gibi olmuş ve organları dağılmıştı. Onlara şaştı, Allah da ona: Onlara, Allah'ın izni ile kalkın, diye seslenmesini vahyetti. O da seslendi, onlar da: Allah'ım, seni tenzih ederiz, senden başka ilâh yoktur diyerek kalktılar. Kıssanın faydası Müslümanları cihada teşvik etmek ve şehitliğe göğüs gerdirmektir. Onları tevekküle ve kazaya teslim olmaya heveslendirmektir.
"Şüphesiz Allah, insanlara karşı lütuf sâhibidir” şöyle ki, ibret alsınlar ve kurtulsunlar diye onları diriltti ve basiret gözlerinin açılması için de onlara kıssayı anlattı.
"Fakat insanların çoğu şükretmezler” yani ona gereği gibi şükretmezler demektir. Şükürden ibret almak ve kalp gözünün açılmasını anlamak da câizdir.
244. Âyetin Tefsiri
Allah yolunda savaşın. Bilin ki, şüphesiz Allah hakkıyla işitici, kemalıyla bilicidir.
"Allah yolunda savaşın” ölümden kaçmanın insanı kurtarmadığım ve takdir edilenin mutlaka gerçekleşeceğini beyan ettikten sonra onlara savaşı emretti. Zira ecelleri gelirse Allah yolunda iken gelmiş olur, yoksa zafer ve sevap kazanırlar.
"Bilin ki, Allah hakkıyla işiticidir” geri kalanın ve önde gidenin dediğini "ve kemaliyle bilicidir” içlerinde gizlediklerini. Arkasından da amellerinin karşılığını verecektir.
245. Âyetin Tefsiri
Kimdir o ki, Allah'a güzel bir ödünç versin de Allah da onu kendisi için birçok katlasın. Allah daraltır ve genişletir. Ancak ona döndürüleceksiniz.
(Kimdir o ki, Allah'a ödünç versin) men istifhamiyedir, mübteda olarak mahallen merfû’dur,
"za” da haberidir "ellezi” de za'nın sıfatıdır yahut bedelidir. Allah'a ödünç vermeleri ona sevap umulacak amel takdim etmeye misaldir. (Güzel bir ödünç) ihlâsla ve gönül hoşluğu ile verilen ödünç yahut helâl ve hoş ödünç demektir.
Şöyle de denilmiştir; Karz-ı hasen nefisle mücadeledir ve Allah yolunda harcamadır. (Allah da onu katlasın) mükâfatım demektir. Müşareket babından getirmesi mübalağa etmek, abartmak içindir. Âsım manayı göz önüne alarak istifhamın cevabı olmak üzere nasb ile okumuştur. Çünkü men zellezi yukridullaha'nın manası, eyukridu ahadün lillahi (bir kimse Allah'a ödünç verir mi?) demektir. İbn Kesîr de ref' ve şedde ile nuda'ifuhu, İbn Âmir ile Ya'kûb da nasb ile nuda'ifehu okumuşlardır.
(Birçok katlasın) Allah'tan başkasının bilemeyeceği kadar çok demektir. Bire yedi yüz de denilmiştir. Âd'afen dı'f Tn çoğuludur, nasbi da mensûb zamirden hâl yahut ikinci mef'ûl olduğu içindir. Çünkü mudaafe'de değiştirme manası vardır.
Ya da mastar olarak mensûbtur, çünkü dı'f ism-i mastardır, cemi olması ise çeşitlilik içindir. (Allah daraltır ve genişletir) kimine kıt verir, kimine de bol verir, bunu da hikmetinin gereğine göre yapar. Binâenaleyh siz de Allah'ın bol verdiği nimette cimrilik etmeyin ki, sefil olmayasmız. Nâfi', Kisâî, Bezzi ve Ebû Bekir sad ile okumuşlardır, Araf süresindeki benzer "ve zadeküm filhalkı bastaten” (Araf: 69) âyetinde de böyle okumuşlardır.
"Ancak ona döndürüleceksiniz” takdim ettiğiniz şeye göre size karşılık verecektir.
246. Âyetin Tefsiri
Mûsa'dan sonra İsrâîl oğullarının ileri gelenlerini görmedin mi? Hani onlar, Peygamberlerine:
"Bize bir Kral gönder de Allah yolunda savaşalım” demişlerdi. O da:
"Size savaş yazılırsa, savaşmamanız sizden beklenir mi?” demişti. Onlar da:
"Neden Allah yolunda savaşmayalım ki, yurtlarımızdan çıkarılmışızdır” dediler. Savaş onlara yazılınca, içlerinden azı müstesna olmak üzere ondan yüz çevirdiler. Allah zâlimleri çok iyi bilmektedir.
(İsrâîl oğullarından ileri gelenlerini görmedin mi?) Mele' müşâvere için toplanan cemâattir, tekili yoktur, kavim lâfzı gibi,
"min” ba'z manasınadır. (Mûsa'dan sonra) yani onun vefatından sonra demektir.
"Hani onlar Peygamberlerine demişlerdi” O da Yuşa yahut Şem' un veyahut Samuel idi, (bize bir kral gönder de Allah yolunda savaşalım) demişlerdi". Bize bir kral ata da onun yanında savaşa kalkalım, savaşı o idare etsin, biz de komutlarını dinleyelim. Nükatil emrin cevabı olarak meczumdur. Hâl olarak ref ile de okunmuştur ki, onu bize gönder de savaş durumunu takdir edelim, demektir. Ye ile de cevap ve melike'nin sıfatı olarak meczum ve Merfû' da (yukatil, yukatilü) okunmuştur. (O da:
"Size savaş yazılırsa, savaşmamanız sizden beklenir mi” dedi). Asâ ile haberinin arasına şart girmiştir.
Mana da şöyledir: Size savaş yazıldığı takdirde korkmanızı bekleyeyim mi? Bekleme fiilinin başına "hel” getirilmiştir, bu da beklenen şeyi sormak üzere iyice anlatmak ve zihinlere yerleştirmek içindir. Nâfi' sin'in kesri ile asiytüm okumuştur.
"Onlar da:
"Neden Allah yolunda savaşmayalım ki, yurtlarımızdan ve oğullarımızdan çıkarılmışızdır” dediler” yani o savaşta ne çıkarımız olabilir ki, yurtlardan çıkarılmak ve çocuklarımızdan ayrılmak gibi onu gerektirecek ve ona teşvik edecek şey karşımıza çıkmıştır. Olay şöyle cereyan etmiştir: Amalikalılardan Cahit ve yanındakiler Akdeniz kıyısında Mısır ile Filistin arasında otururlardı. İsrâîl oğullarını yendiler, yurtlarını aldılar, evlatlarını esir ettiler. Kral çocuklarından da dört yüz kırk tane esir aldılar.
"Savaş onlara yazılınca, içlerinden azı müstesna olmak üzere ondan yüz çevirdiler". Bunlar da Bedir gazileri sayısınca üç yüz on üç kişi idiler.
"Allah zâlimleri çok iyi bilmektedir” bu da cihadı terk etmekle zulümlerine karşılık onlar için tehdittir.
247. Âyetin Tefsiri
Peygamberleri onlara: Allah size Talut'u Kral gönderdi” dedi. Onlar da:
"O üzerimize nasıl kral olur ki, biz krallığa ondan daha haklıyız. Hem ona bolca mal da verilmiş değildir” dediler. Peygamberleri onlara:
"Şüphesiz Allah, onu size seçti ve ona ilimde ve vücutta üstünlük verdi. Allah mülkünü dilediğine verir. Allah'ın rahmeti geniş, her şeyi bilendir” dedi.
"Peygamberleri onlara:
"Allah size Talut'u Kral olarak gönderdi, dedi". Talut İbranice'de Dâvûd gibi özel isimdir. Onu Arapça tul'dan faluta vezninde saymak zorlamadır, gayri munsarif olması bunu kabul etmez.
Rivâyete göre Peygamberleri (Allah'ın selamı onun üzerine olsun) onlara bir kral göndermesi için Allah'a dua edince, ona kral olacak kimseyi ölçmek için bir sopa verildi. Ona da ancak Talut uydu.
"Onlar da:
"O bize nasıl kral olur?” dediler". Nereden kral olur ve nasıl ehil olur?
"Biz krallığa ondan daha haklıyız. Hem ona bolca mal da verilmiş değildir". Durum şu ki, biz krallığa miras ve imkân olarak ondan daha haklıyız. O fakirdir, destelenecek malı yoktur. Bunu şunun için dediler; çünkü Talut fakir idi, çoban yahut saka veyahut tabak idi. Bünyamin oğullarından idi, onlarda da peygamberlik ve krallık yoktu. Peygamberlik Ya'kûb oğullarından Lavi evlatlarında, krallık da Yahuda evlatlarında idi. Aralarında bu iki kabileden çok insan vardı.
"Peygamberleri de onlara: Şüphesiz Allah, onu size seçti ve ona ilimde ve vücutta bir üstünlük verdi. Allah mülkünü dilediğine verir. Allah'ın rahmeti geniş, her şeyi bilendir, dedi". Fakirliğinden ve soyunun düşüklüğünden dolayı kral olmasını kabullenemeyince onları birkaç açıdan reddetti:
Birincisi, esas nokta şudur ki, Allah onu seçti ve onu size tercih etti, o çıkarınızı sizden daha iyi bilir.
İkincisi, onun şartı geniş ilim sâhibi olmaktır ki, o sayede siyaset işlerini bilme imkanı bulur. Vücut yatkınlığı (boypos) da önemlidir, o sayede kalplerde yeri olur ve düşmana heybet salar. Daha iyi savaşır. Mühim olan bunlardır, sizin dedikleriniz değildir. Allah da bu iki hususta ona bol bol vermiştir. Talut o kadar uzun idi ki, ayakta duran biri ona elini uzatırdı, başına ancak ulaşırdı.
Üçüncüsü, mutlak olarak mülkün sâhibi Allah'tır, onu dilediğine verir. Dördüncüsü, onun lütfü geniştir, fakire bolluk verir, onu zengin eder, ilim sâhibidir, mülke kimin lâyık olduğunu iyi bilir.
248. Âyetin Tefsiri
Peygamberleri onlara:
"Onun Krallığının alâmeti size tabut'un gelmesidir ki, onun içinde Rabbinizden bir sükûnet ve Mûsa hanedanının, Hârûn ailesinin bıraktığı şeylerden bir kalıntı vardır. Onu melekler taşıyacaktır. Şüphesiz bunda eğer mü'min kimseler iseniz sizin için bir ibret vardır, dedi.
"Peygamberleri onlara dedi” Allah'ın onu seçtiğine ve onu başlarına kral tayin ettiğine delil isteyince böyle dedi "onun krallığının alâmeti size tabutun gelmesidir” tabut sandık demektir, falut veznindedir, tevb'ten gelir, o da dönmektir. Çünkü sandıktan çıkan ona tekrar gelir. Faul vezninde değildir, çünkü o, selis ve kalik gibi az bulunan bir kalıptır. Kim onu he ile okursa, onu te'den tebdil etmiş olur, tıpkı he'nin tenis te'sinden tebdil edildiği gibi, çünkü bu ikisi hems ve ziyadelik sıfatlarında ortaktır. Bundan Tevrat'ın sandığını murat etmiştir. Şimşir ağacından idi ve altın yaldızlı idi. Yaklaşık ikiye üç arşın boyutunda idi. (Onun içinde Rabbinizden bir sükûnet vardır) zamir ityana râcidir yani onun gelmesinde sizin için huzur ve sükûn vardır demektir.
Ya da tabuta râcidir ki, onda huzur bulacağınız şey yani Tevrat vardır demektir. Mûsa aleyhisselâm savaştığı zaman onu önüne alırdı, İsrâîl oğulları da bundan sükûnet bulur, kaçmazlardı.
Şöyle de denilmiştir: İçinde bir suret vardı, zebercet veya yakuttan idi, kedi başı ve kuyruğu gibi başı ve kuyruğu vardı, iki de kanadı vardı. O suret inlerdi, tabut da düşmana doğru saldırırdı, onlar da onu izlerlerdi. Durduğu zaman onlar da durur ve sebat ederlerdi, o zaman zafer kazanırlardı.
Şöyle de denilmiştir: İçinde Âdem'den Muhammed sallallahü aleyhi ve sellem'e kadar bütün peygamberlerin resimleri vardı. Şöyle denilmiştir: Tabut kalptir, içindeki sükûnet de ilim ve ihlâstır, onun gelmesi de kalbinin ilim ve vakarla dolmasıdır.
(Mûsa hanedanının ve Hârûn ailesinin bıraktığı şeylerden bir kalıntı vardır). Tevrat levhalarının kırıntısı, Mûsa'nın asası, elbiseleri, Hârûn'un sarığı vardı. Bu ikisinin âl'i oğulları ya da kendileri demektir. O zaman âl şanlarım yüceltmek için araya sıkıştırılmış (dolgu maddesi) olur.
Ya da İsrâîl oğullarının peygamberleridir, çünkü onlar da o ikisinin amca oğullarıdır.
"Onu melekler taşıyacaktır” Şöyle denilmiştir: Allah onu Mûsa'dan sonra kaldırdı, melekler de onu indirdi, onlar da buna bakıyorlardı.
Şöyle de denilmiştir: Ondan sonra peygamberlerinin yanında idi, onun bereketiyle fetih isterlerdi, sonunda bozuldular, kâfirler de onları mağlup ettiler. Tabut Calut'un toprağında idi, Talut gelinceye kadar orada kaldı. Başlarına belâ geldi, sonunda beş şehirleri helâk oldu. Bunun üzerine tabut'u uğursuz saydılar, onu iki öküzün üzerine koydular, onları melekler sürerek Talut'a getirdi.
"Şüphesiz bunda eğer mü'min kimseler iseniz sizin için elbette bir ibret vardır". Bunun peygamberin sözünün devamından olma veya Allahü teâlâ'dan yeni bir hitap olma ihtimali de vardır.
249. Âyetin Tefsiri
Talut ordusu ile ayrılınca:
"Şüphesiz Allah, sizi bir ırmakla sınayacaktır. Binâenaleyh kim ondan içerse, benden değildir. Kim ondan tatmazsa, o bendendir; ancak eliyle bir avuç alanlar hariç” dedi. Derken pek azı hariç ondan içtiler. Onu kendisi ve onunla beraber îman edenler geçince,
"bugün bizim Calut'a ve ordusuna dayanacak gücümüz yoktur” dediler. Allah'a kavuşacaklarını düşünenler ise:
"Nice az bir topluluk Allah'ın izni ile çok topluluğu yenmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir” dediler.
(Talut ordusu ile ayrılınca). Amalika'lılarla savaşmak için onlarla memleketinden ayrılınca, infasale'nin aslı fasale nefsehu demektir, ancak çok kullanılınca mef'ulü hazfedilmiş, lâzım (geçişsiz) gibi olmuştur.
Rivâyete göre onlara: Benimle ancak genç, dinamik ve işi olmayanlar çıksın, dedi. Seçtiği kimselerden seksen bin kişi toplandı. Vakit ayaz idi, bir çölden geçtiler, Allah'tan kendilerine bir ırmak akıtmasını istediler.
"Şüphesiz Allah, sizi bir ırmakla sınayacaktır, dedi". Bu teklifinize karşı sizi sınayan biri gibi muamele edecektir.
"Binâenaleyh kim ondan içerse, benden değildir” benim taraftarlarımdan değildir yahut benimle birlik değildir, demektir,
"vemen îem yat'amhu feinnehu minni” yani tatmazsa demektir. Taimeş şey'e yiyecek veya içecek olsun tatmak anlamınadır. Şâir şöyle demiştir:
İstersem ne tatlı su ne de uyku tatmam (lem atam).
Bunu yani içenin âsi, içmeyenin de muti olduğunu vahiyle bilmiştir, eğer peygamber ise, nitekim öyle denilmiştir.
Ya da Peygamberin haber vermesiyle bilmiştir.
"İllâ meniğterefe ğurfeten biyedihi” bu da femen şeribe'den istisnadır. İkinci cümlenin ondan önce gelmesi ona itina gösterildiği içindir, tıpkı "inellezine amenu vellezine hadu...” (Bakara: 62) âyetinde essaibune kavlinin haberin üzerine takdim edildiği gibi. Mana da çoğa değil de aza izin verilmesidir. İbn Âmir ile Kûfe'liler ğayn'in zammesiyle (ğurfeten) okumuşlardır.
"Derken pek azı hariç ondan içtiler” yani yere eğilip sudan ağızlarıyla aldılar. Bunda aslolan suyu araçsız içmektir. Birincinin genel (kaplı kapsız) tutulması ise istisnanın muttasıl olması içindir.
Ya da pek azı hariç aşırı derecede içtiler demektir. Mana dikkate alınarak ref ile kalilün de okunmuştur. Çünkü feşeribu minhü, felem yutîûhu demektir. Az olanlar da üç yüz on üç kişi idiler. Üç bin oldukları, bin oldukları da söylenmiştir.
Rivâyete göre avucuyla alanlara su, içmek ve kaba doldurmak için yetmiştir, bununla yetinmeyen de çok susamış, dudağı kurumuş ve yoluna devam edememiştir.
"Onu kendisi ve onunla beraber îman edenler geçince” yani ona muhalefet etmeyen azınlık demektir,
"dediler” birbirlerine "bugün bizim Calut'a ve ordusuna dayanacak gücümüz yoktur” çünkü çok ve kuvvetli idiler.
"Allah'a kavuşacaklarını düşünenler ise dedi” yani onların içinden samimi olanlar, Allah'a kavuşacaklarını yakinen bilenler ve sevabını bekleyenler demektir ya da yakında şehit düşüp de Allah'a kavuşacaklarını bilenler demektir. Bunların onunla beraber direnç gösteren azınlık oldukları da söylenmiştir.
"Kâlû"daki cemi zamiri savaştan geri kaldıkları için özür dilemek ve azınlığı yalnız bırakmak isteyen hamiyetsizlere aittir. Sanki onlar bunu dediklerinde iki bölüğün arasında nehir vardı.
"Nice az bir topluluk Allah'ın izni ile çok topluluğu yenmiştir". Allah'ın izni ile hükmü ve tevfiki ile demektir.
"Kem"in istifhamiye ve haberiye olma ihtimali vardır.
"Min” de zâit yahut beyan içindir. Fiet bir grup insan demektir, feevtü re'sehu'dan gelir ki, birinin başını yarmaktır, ya da dönmek manasına fae'den gelmektedir. Vezni de fia yahut filet'tir.
"Allah sabredenlerle beraberdir” zafer ve sevapla.
250. Âyetin Tefsiri
Calut'a ve askerlerine karşı çıkınca:
"Rabbimiz, üzerimize sabır dök ve ayaklarımızı kaydırma. Kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et” dediler.
"Calut'a ve askerlerine karşı çıkınca” yani onlara görünüp de yaklaşınca "Rabbimiz üzerimize sabır aktar ve ayaklarımızı kaydırma. Kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et, dediler". Yani dua ederek Allah'a sığındılar. Bunda beliğ (derin bir ifade) vardır; çünkü kalplerine işin dayanağı olan sabrı aktarmasını istediler, sonra da kaygan savaş alanında sabrın sonucu olan ayaklarının kaydırılmam asını istediler. En sonunda da bu ikisinden hasıl olan zaferi istediler.
251. Âyetin Tefsiri
Derken Allah'ın izni ile onları yendiler. Davut, Calut'u öldürdü. Allah da ona mülk ve hikmet verdi. Dilediğinden ona öğretti. Allah kimilerini kimileri ile önlemese idi, yeryüzü elbette bozulurdu. Fakat Allah âlemlere karşı lütuf sâhibidir.
"Derken Allah'ın izni ile onları yendiler” onları Allah'ın yardımı ile kırdılar yahut dualarına icabet etmekle yardımıyla birlikte yendiler demektir.
"Davut, Calut'u öldürdü". Şöyle denilmiştir: İşa, Talut'un askerlerinin içinde idi, yanında altı oğlu vardı. Dâvûd ise yedincileri idi ve küçüktü. Sürü otlatıyordu, Allah, peygamberine Calut'u Dâvûd'un öldüreceğini vahyetti. O da onu babasından istedi. Geldi, yolda onunla üçtaş konuştu: Sen bizi atarak Calut'u öldüreceksin, dedi. Onları torbasına koydu ve onları ona doğru attı, onu öldürdü. Sonra da Talut onu kızı ile evlendirdi.
"Allah ona mülk verdi” yani İsrâîl oğullarının krallığını verdi. Dâvûd'dan önce bir kral etrafında toplanmamışlardı.
"Ve hikmet verdi” yani peygamberlik demektir.
"Ona dilediği şeylerden öğretti” zırh dokuma, hayvanlar ve kuşlarla konuşma gibi. (Allah kimilerini kimileri ile önlemese idi yeryüzü elbette bozulurdu. Fakat Allah âlemlere karşı lütuf sâhibidir). Eğer Allah bazı insanları bazılarıyla savmasa idi, kâfirlere karşı Müslümanlara yardım etmese ve serlerini def etmese idi gâlip gelir ve yeryüzünde bozgunculuk ederlerdi ya da uğursuzlukları yüzünden yeryüzü fesada giderdi. Nâfi' burada ve Hac sûresinde difauliahi şeklinde okumuştur.
252. Âyetin Tefsiri
Bunlar Allah'ın âyetleridir; onları sana hak olarak okuyoruz. Ve şüphesiz sen gönderilen elçilerdensin.
(Bunlar Allah'ın âyetleridir) binlerce kişinin kıssasına, Talut'un krallığına, tabutun getirilmesine, zorbaların öldürülmesine ve Dâvûd'un Calut'u öldürmesine işarettir.
"Onları sana hak olarak okuyoruz” ne ehl-i kitabın ne de tarihçilerin şüphe etmeyecekleri şekilde gerçeğe mutabık olarak okuyoruz.
"Ve şüphesiz sen elbette gönderilen elçilerdensin” çünkü bunları tanımadan ve kimseden dinlemeden haber verdin.
253. Âyetin Tefsiri
İşte o elçilerin kimilerini kimilerine üstün kıldık. Onlardan kimileri ile Allah konuştu, kimilerini de derecelerle yükseltti. Meryem oğlu Îsa'ya mu'cizeler verdik ve onu Rûhu'l - Kuds ile destekledik. Allah dileseydi onların ardından kendilerine açık deliller gelenler birbirlerini öldürmezlerdi. Fakat ayrılığa düştüler; onlardan kimileri îman etti, kimileri de inkâr etti. Eğer Allah dilese idi, birbirlerini öldürmezlerdi. Allah dilediğini yapar.
(İşte o elçiler) kıssaları Tevrat'ta zikredilen yahut Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem'e bildirilen cemâate yahut peygamberler cemâatine işarettir, son durumda lâm istiğrak içindir.
"Onların kimilerini kimilerine üstün kıldık” ona başkasında olmayan özel menkıbeler verdik. (Onlardan kimileri ile Allah konuştu) üstünlüğünü göstermektedir, o da Mûsa'dır. Mûsa ile Muhammed - ikisine de salât ve selâm olsun - olduğu da söylenmiştir. Allah Mûsa ile onu seçtiği gece ve Tûr dağında konuştu; Muhammed sallallahü aleyhi ve sellem ile de miraç gecesinde iki yay kadar veya daha az mesafe kaldığı zaman konuştu. Bu ikisi arasında ne kadar fark vardır! Nasb ile kellamallahe ve kâlemallahe de okunmuştur, çünkü sanki Allah ile konuşanla Allah da onunla konuşmuştur. Bunun içindir ki, kelîmullah, mükalimullah (karşılıklı konuşan) manasınadır da denilmiştir.
"Kimilerini de derecelerle yükseltti” onu başkasına birçok yönden üstün kıldı yahut da yüksek derecelerle demektir. O da Muhammed sallallahü aleyhi ve sellem'dir. Çünkü ona özel olarak genel davet, kesin deliller, sürekli mu'cizeler, çağlar boyu devam edecek âyetler ve sayısız ilmî ve amelî faziletler verilmiştir. Kimileri diye kapalı bırakması şânını yüceltmek içindir. Sanki o, bu sıfattan dolayı bayrak şahsiyet gibidir, tayinine gerek yoktur. O, İhrahim aleyhisselâm'dır da denilmiştir, Allah onu Hâlil (gözde) yapmıştır ki, bütün derecelerin üstündedir. İdris aleyhisselâm'dır da denilmiştir, çünkü Allahü teâlâ onun için:
"Onu yüksek bir yere kaldırdık” (Meryem: 57) buyurmuştur. Ülülazm peygamberler de denilmiştir.
"Meryem oğlu Îsa'ya da mu'cizeler verdik ve onu Rûhu'l - Kuds ile destekledik". Onu özel olarak belirtmesi Yahûdî ve Hıristiyanların onu tahkir ve ta'zîmde ifrat ve tefrite gitmelerinden dolayıdır. Mu'cizeleri üstünlük sebebi kılınmıştır; çünkü onlar bir başkasında toplanmayan açık âyetler ve büyük mu'cizelerdir.
"Allah dileseydi” bütün insanları hidâyet etmek isteseydi "onların ardından birbirlerini öldürmezlerdi” peygamberlerin ardından demektir.
"Kendilerine açık deliller geldikten sonra” açık mu'cizeler demektir, dinde ihtilâf ettikleri ve birbirlerini saptırdıkları için "fakat ayrılığa düştüler; onlardan kimi îman etti” Allah'ın lütfundan dolayı peygamberlerin dinine sarıldığı için.
"Kimileri de inkâr etti” ondan dönüp ona yardım etmemekle.
"Eğer Allah dilese idi birbirlerini öldürmezlerdi” bunu tekrar etmesi te'kit içindir.
"Ama Allah dilediğini yapar” dilediğini lütfundan dolayı muvaffak kılar, dilediğini de adaletinden dolayı başarısız kılar. Âyet peygamberlerin - onlara salât ve selâm olsun - derecelerinin farklı olduğuna, bazılarını bazılarına üstün kılmanın câiz fakat kesin olduğuna - çünkü zan amelle ilgili şeylerdedir - olayların Allah'ın elinde olduğuna; hayır veya şer yahut îman veya inkâr bakımından onun dilemesine bağlı olduğuna delildir.
254. Âyetin Tefsiri
Ey îman edenler, onda ne alışveriş ne dostluk ne de şefaatin olmadığı gün gelmeden önce size rızık ettiklerimizden Allah yolunda harcayın. Kâfirler zâlimlerin ta kendileridir.
"Ey îman edenler, size rızık ettiklerimizden Allah yolunda harcayın” size harcanmasını vâcip kıldığımız şeyleri
"onda ne alışveriş ne dostluk ne de şefaatin olmadığı gün gelmeden önce” o gün gelmeden önce ki, onda ihmal ettiklerinizi telâfi etmeye, azabından kurtulmaya gücünüz yetmez. Çünkü onda ne harcayacak bir şey ne azaptan kurtaracak bir fidye ne de size yardım edecek dostluk yoktur. Size yardım da etmezler, müsamaha da göstermezler. Allah'ın izin verdiğinden ve konuşmasına râzı olduğundan başkasına da şefaat edilmez. Böyle biri yoktur ki, onun size edeceği şefaata güvenesiniz de sizi sorumluluktan kurtara. (Lâ bey'un vela hulletün vela şefatün) bu üçünün genelleme maksismiyle Merfû' olması, bunların aslında, hel fihi bey'un ev hulletün ev şefaattin manasına olmasındandır. İbn Kesîr, Ebû Amr ve Ya'kûb aslına bakarak fetha ile okumuşlardır.
"Kâfirler zâlimlerin ta kendileridir” zekâtı terk edenleri murat ediyor; onlar zâlimlerdir; çünkü nefislerine zulmetmişlerdir ya da malı olması gereken yere koymamışlardır. Zâlimlerin yerine kâfirlerin konulması da işi ağırlaştırmak ve tehdit etmek içindir. Tıpkı "men lem yehucce” yerine "ve men kefere” demesi gibi. Bir de zekât vermemenin kâfirlerin sıfatı olmasındandır, çünkü Allahü teâlâ "yazıklar olsun o müşriklere ki, onlar zekât vermezler” (Fussilet: 6, 7) buyurmuştur.
255. Âyetin Tefsiri
Allah öyle Allah'tır ki, ondan başka ilâh yoktur. Gerçek hayat sâhibidir, her şeyi ayakta tutandır. Onu ne uyuklama ne de uyku tutmaz. Göklerde ve yerde ne varsa onundur. Onun izni olmadan onun yanında kim şefaat edebilir? O kullarının önlerindekini ve arkalarındakini bilir. Onun dilediğinden başka onun ilminden hiçbir şeyi kavrayamazlar. Onun kürsüsü gökleri ve yeri kaplamıştır. Onları korumak ona ağır gelmez. O, çok yüce, çok büyüktür.
"Allahü lâ ilahe illâ hu” mübteda ve haberdir,
Mana da şöyledir: ibâdete lâyık ancak Allah vardır. Nahivciler burada haberin gizlenmesi hususunda ihtilâf etmişlerdir, Meselâ filvücud yahut yesıhhu en yücede gibi.
"Elhayyu” ellezi yesıhhut en ya'leme ve yakdire (bilmesi ve kudret sâhibi olması sahih olan) demektir. Ona isnadı sahih olan her şey de vâciptir, zeval bulmaz, onda bilfiil mevcuttur, çünkü o, varlık onda kuvvet ve imkân hâlinde olmaktan münezzehtir.
"Elkayyûmu” halkı devamlı idare ve muhafaza edendir. Kayyûm fey'ul veznindedir, karne bilemri'den gelir ki, bir şeyi yapmak ve muhafaza etmektir. Elkayyam ve elkayyim de okunmuştur.
"Lâ te'huzuhu sinetün vela nevm” sine uykudan önce görülen gevşeme, uyuklamadır. Şâir İbn Rakka' şöyle demiştir:
Uykuludur, uyku ona okunu attı, isabet ettirdi, yere düştü
Gözlerinde uyuklama vardır, uykuda değildir.
Uyku canlılara mideden yükselen buharların rutubetinden dolayı beyin sinirlerinin gevşemesinden meydana gelen bir hâl’dir. Öyle ki, dış duyuların hisleri direkt olarak durur. Mübalağa için olumsuz cümlede ne uyur ne de uyuklar demek lâzım gelirken varlık durumu dikkate alınarak önce uyuklama, sonra uyku zikredilmiştir. Cümle teşbihi bertaraf etmekte ve Hayy ve kayyûm olmasını te'kit etmektedir. Çünkü uyuklama ve uykunun tuttuğu kimsenin hayatı arızalıdır, muhafaza ve tedbiri eksiktir. Bunun içindir ki, hem bunda hem de arkasındaki cümlelerde atıf edâtı terk edilmiştir.
"Göklerde ve yerde ne varsa onundur” bu da kayyûmiyetini iyice pekiştirmedir ve tek ilâh olduğunun delilidir. Bu ikisinde bulunan şeylerden maksat gerçekten veya hükmen onlara dahil olan şeylerdir. Bu da: Göklerin, yerin ye onlardaki şeylerin mülkü ona aittir, sözünden daha derindir.
"Onun izni olmadan onun yanında kim şefaat edebilir?” bu da şânının büyüklüğünü ve ona benzeyen yahut yakın olan birinin bulunmadığını beyan etmektedir. O sebeple o kimse istediği şeyi şefaat ve rica yoluyla bile def edemez, kaldı ki, inat ve düşmanlıkla etsin!
(O kullarının önlerindekini ve arkalarındakini bilir) öncelerini ve sonralarını demektir yahut aksinedir; çünkü geleceğe döndüğün zaman geçmişe arka dönmüş vaziyettesin.
Ya da dünya ve âhiret işlerini bilir demektir ya da aksidir ya çla duyularla algıladıkları ve akılla idrak ettikleri şeyleri demektir.
Ya da idrak ettikleri ve etmedikleri şeyleri demektir. Hüm zamiri göklerde ve yerde olanlara râcidir, çünkü içlerinde akıllılar vardır ya da menzellezi'de ze'nin delâlet ettiği meleklerden ve peygamberlerden dolayıdır.
"Onun ilminden hiçbir şeyi kavrayamazlar” onun bildirdiği şeylerden "ancak dilediğini” bilmelerini istediği şeyi kavrarlar. Mâkabline atfı da ikisinin toplamının onun birliğine tam delâlet eden zatî ilmin yalnız onda olduğunu göstermesindendir.
"Onun kürsüsü gökleri ve yeri kaplamıştır” azametini tasvir ve soyut bir temsildir; Allahü teâlâ'nın:
"Allah'ı hakkı ile takdir edemediler” (En'âm: 91) ve "bütün yer kıyâmet gününde kabza-i kudretindedir, gökler de sağ eliyle durulmuştur” (Zümer: 67) kavli gibidir. Gerçekte ne kürsü vardır ne de oturan.
Şöyle de denilmiştir: Onun kürsüsü ilminden yahut mülkünden mecazdır. Alimin ve Kralın kürsüsünden alınmıştır.
Şöyle de denilmiştir: Kürsi Arş'in önünde bir cisimdir. Bunun içindir ki, ona kürsi denilmiştir. Yedi kat gökleri kuşatmıştır, çünkü aleyhisselâm Efendimiz şöyle buyurmuştur: Yedi kat gökler ve yedi kat yerler kürsinin yanmda çöle atılmış bir halka gibidir. Arş'in kürsüye üstünlüğü de çölün o halkaya üstünlüğü gibidir. Belki de o burçlar tabakası dediğimiz meşhur yörüngedir. O aslında oturanın çapına göre üzerine oturulacak şeydir. Sanki kirşten gelmektedir ki, keçeleşmiş demektir.
"Vela yeuduhu” ona ağır gelmez demektir, eved'den gelir ki, eğrilik manasınadır.
"Onları korumak” yani hifzus semavati valardı (gökleri ve yeri korumak) demektir ki, fâil hazfedilmiş ve mastar mef'ule muzâf olmuştur,
"vehüvel aliyyül azim” o eş ve benzerlerden yücedir,
"el - azim” ona nisbetle her şey pek küçük demektir. Bu âyet İlâhi ana meseleleri içine almaktadır, çünkü şunlara delâlet etmektedir: Allahü teâlâ vardır ve birdir, hayat sıfatı ile muttasıftır. Varlığı zâtı dolayısıyladır, başkasını kendisi icat etmiştir. Çünkü kayyûm bizatihi var olan ve başkasını ayakta tutan demektir. Mekandan, bir şeyin içine girmekten, değişmekten ve gevşemekten münezzehtir. Diğer bedenlere benzemez, ruhlara arız olan şey na arız olmaz. Maddî ve manevî mülkün sâhibidir, asılları ve teferruatı var edendir. Yakalaması çetindir, izin almayan onun yanında şefaat edemez. Önemli ve önemsiz, küllîve cüz'î her şeyi bilir. Mülkü ve kudreti geniştir, hiçbir zor şey na ağır gelmez, hiçbir şey nu işinden alıkoymaz. İdraklerin kavrayamayacağı kadar yücedir. Fehimlerin kuş atam ayacağı kadar büyüktür. Bunun içindir ki, aleyhisselâm Efendimiz şöyle buyurmuştur: Kur'ân'da en büyük âyet ayetel kürsi'dir. Kim onu okursa, Allah onun için bir melek yaratır, iyiliklerini ertesi gün o ana kadar yazar ve kötülüklerini siler. Ve şöyle buyurmuştur: Kim her namazın arkasından ayetel kürsiyi okursa, cennete girmesine ancak ölüm mani olur. Ona ancak ya sıddik veya abit devam eder. Onu kim yatağına çekildiği zaman okursa, Allah onu, komşusunu ve çevresindeki evleri kazadan, beladan korur.
256. Âyetin Tefsiri
Dinde zorlama yoktur; doğruluk sapıklıktan iyice ayrılmıştır. Artık kim tağutu inkâr ederse, kopmayan bir kulpa yapışmıştır. Allah hakkıyla işiten, kemaliyle bilendir.
"Dinde zorlama yoktur” çünkü aslında zorlama başkasını hayırlı görmediği bir işi yapmaya mahkum etmektir. Zorlama yoktur ancak
"doğruluk sapıklıktan iyice ayrılmıştır” îman küfürden açık âyetlerle meydana çıkmıştır. Deliller îmanın ebedî saadete götüren doğruluk, küfrün de sonsuz mutsuzluğa sevk eden sapıklık olduğunu göstermiştir. Akıllı kimse bunu ne zaman fark ederse, nefsi mutluluk ve başarıyı elde etmek için îmana koşar, zorlamaya ve baskıya ihtiyaç duymaz.
Şöyle de denilmiştir: Bu, yasak manasında haberdir, yani dinde zorlamayın, demektir. Bu da ya geneldir, Allahü teâlâ’nın:
"Kâfirler ve münâfıklarla cihâd et, onlara sert davran” (Tevbe: 73; Tahrim: 9) âyetleriyle nesh edilmiştir ya da ehl-i kitaba mahsustur. Çünkü rivâyet edildiğine göre bir Ensârî'nin iki oğlu vardı, İslâm gelmeden önce Hıristiyan oldular. Sonra da Medîne'ye geldiler. Babaları yakalarına yapıştı ve: Allah'a yemin ederim ki, Müslüman olmadıkça sizi bırakmam, dedi. Onlar da kabul etmediler; Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem'e başvurdular. Ensârî: Ya Resûlallah, canımın yarısı gözümün önünde ateşe mi girsin, dedi? Âyet bunun üzerine indi, Efendimiz de onları salıverdi.
"Artık kim tağutu inkâr ederse” şeytanı yahut putları veyahut Allah'tan başka ibâdet edilen veya Allah'a ibâdetten alıkoyan şeyi inkâr ederse, demektir. Tağut faalut veznindedir, ayn'ı lâm'a kalp olmuştur.
"Allah'a îman ederse” birlemek ve peygamberleri tasdik etmekle "en sağlam kulpa yapışmıştır” nefsinden böyle sağlam bir ipe sarılmayı istemiş, demektir. Bu da hakka sarılanın doğru görüş ve mantıklı muhakemesi için istiare edilmiştir. (Kopmayan) kesilmeyen demektir. Fesamtuhu fenfesame denir ki, bir şeyi koparmaktır.
"Allah hakkıyla işitendir” sözleri,
"kemaliyle bilendir” niyetleri, belki de bu münâfıklık için tehdittir.
257. Âyetin Tefsiri
Allah îman edenlerin yardımcı sidir; onları karanlıktan aydınlığa çıkarır. Kâfirlerin ise dostları ta guttur; onları nurdan karanlıklara çıkarır. İşte onlar cehennem arkadaşlarıdır. Onlar orada ebedî kalıcıdırlar.
"Allahü veliyyül lezine amenu” Allah îman edenleri sevendir yahut işlerini görendir. Îman edenlerden maksat îman etmek isteyen ve onun ilminde mü'min olduğu sâbit olan kimsedir,
"onları çıkarır” hidâyet ve tevfiki ile "karanlıklardan” cahilliğin, nefse uymanın, küfre götüren vesvese ve şüphelerin kabulü karanlıklarından "nura” îmana götüren hidâyete demektir. (Yuhricühüm fiili) haber ba'de haberdir ya da haberdeki gizli zamirden hâl’dir yahut Mevsûldan yahut her ikisinden hâl’dir yahut da açıklama mahiyetinde yeni söz başıdır ya da velayet durumunu tesbit etmektedir.
"Kâfirlerin ise dostları tağuttur” yani şeytanlardır ya da nefsî arzudan, şeytanlardan ve saireden saptırıcı şeylerdir.
"Onları nurdan karanlıklara çıkarır” fıtratla birlikte kendilerine verilen nurdan küfre, kabiliyet bozukluğuna ve şehvetlere dalmaya çıkarır.
Ya da açık delillerden şüphe ve tereddütlerin karanlıklarına çıkarır demektir.
Şöyle de denilmiştir: Bu âyet İslâm dîninden dönen bir topluluk hakkında inmiştir. Çıkarmanın tağuta isnat edilmesi sebep olması dolayısıyladır, bu da Allahü teâlâ’nın kudret ve irâdesinin ona taallukuna mani değildir.
"İşte onlar cehennem arkadaşlarıdır. Onlar orada ebedî kalıcıdırlar” tehdit ve uyarıdır. Mü'minlere va'dedilenin belirtilmemesi belki de şanlarının yüceliğindendir (buna gerek duyulmamıştır).
258. Âyetin Tefsiri
Allah kendisine mülk vermesi dolayısıyla Rabbisi hususunda İbrâhîm'le tartışânı görmedin mi? Hani İbrâhîm,
"benim Rabbim diriltir ve öldürür” demişti de. O da:
"Ben de diriltir ve öldürürüm” demişti. İbrâhîm:
"Şüphesiz Allah, güneşi doğudan getirir; sen de onu batıdan getir” dedi de o kâfir lal olup kaldı. Allah zâlimler topluluğuna hidâyet etmez.
"Allah kendisine mülk vermesi dolayısıyla Rabbisi hususunda İbrâhîm'le tartışânı görmedin mi?” Nemrud'un tartışmasına ve ahmaklığına dikkatimizi çekmektedir.
"En atahullahül mülke” lien atahu demektir, yani mülk vermesi onu şımarttı ve onu tartışmaya sevk etti.
Ya da şükretmesi gerekirken tartışmaya başladı, demektir, Meselâ: Sana iyilik ettim diye benimle düşmanlık ediyorsun sözü gibi, ya da Allah ona mülk verdiği zaman tartıştı demektir. Bu da Mu'tezileden Allah kafire mülk vermez diyenlere karşı bir delildir.
"İz kâle ibrahimü” bu da hâcce fiilinin zarfıdır yahut ikinci itibara göre Allah'ın ona mülk vermesinden bedeldir. (Benim Rabbim diriltir ve öldürür) bedenlerde hayatı ve ölümü yaratır. Hamze ye'yi atarak (rabbillezi) okumuştur. (O da: Ben de diriltir ve öldürürüm, dedi) katili affetmek ve öldürmekle. Nâfi' elifle (enâ) okumuştur.
"İbrâhîm: Şüphesiz Allah, güneşi doğudan getirir; sen de onu batıdan getir” dedi” İbrâhîm onu susturmak için bozuk itirazından yüz çevirdi, kendi üslubuyla altından kalkamayacağı bir delil getirmeye geçti. Bu, aslında Allah'ın kudreti dahilinde olup da başkasının yapamayacağı kapalı bir misalden açık bir misale geçmektir, yoksa bir delilden diğerine geçmek değildir. Belki de Nemrut Allah'ın her yaptığını yapacağını iddia etmişti; İbrâhîm de bu şekilde oyununu bozdu. Onu buna mülkten şımarması, ahmaklığı veya hulul (Allah'ın bazı şeylerin içine girme) inancı sevk etmişti.
Şöyle de denilmiştir: İbrâhîm aleyhisselâm putları kırınca Nemrut onu birkaç gün hapsetti, sonra yakmak için onu çıkardı, ona: Beni davet ettiğin Rabbin kim, dedi? O konuda tartıştı. (O kâfir lal oldu) dili tutuldu. Behete şeklinde de okunmuştur ki, İbrâhîm o kafiri mağlup etti, demektir.
"Allah zâlimler topluluğuna hidâyet etmez". hidâyeti kabul etmek istememekle nefislerine zulmedenlere demektir.
Şöyle de denilmiştir: Onları delil getirme durumuna yahut kurtuluş yoluna yahut kıyâmette cennet yoluna hidâyet etmez demektir.
259. Âyetin Tefsiri
Yahut o kimse gibisini görmedin mi ki, çatıları üzerine çökmüş bir kasabaya uğradı:
"Allah bunu ölümünden sonra nasıl diriltecek” dedi. Allah da onu yüz yıl öldürdü, sonra da diriltti. Ona:
"Ne kadar eğlendin?” dedi. O da:
"Bir gün yahut bir kışımı” dedi. Allah:
"Hayır, yüz yıl ölü kaldın; yiyeceğine ve içeceğine bak; bozulmamış. Eşeğine de bak; seni insanlara ibret yapmak istiyoruz. Kemiklere bak; onları nasıl birleştiriyor; sonra da onlara et giydiriyoruz” dedi. Durum kendisi için belli olunca:
"Artık biliyorum ki, Allah her şeye kâdirdir” dedi.
"Ev kellezi merre alâ karyetin” takdiri ev ereeyte mislellezi demektir, elemtere ilellezi hâcce buna dalâlet ettiği için hazfedilmiştir. Teşbih harfi kâf ile tahsis edilmesi, şunun içindir, çünkü diriltmeyi inkâr eden çoktur, nasıl olduğunu bilmeyen ise sayılamayacak kadar daha çoktur, ama İlâhlık iddia eden öyle değildir. Kâfin zâit olduğu da söylenmiştir, kelâmın takdiri elemtere ilellezi hâcce evillezi merre şeklindedir.
Şöyle de denilmiştir: Bu, manaya göre bir atıftır, sanki kellezi hâcce ev kellezi merre denilmiştir.
Şöyle de denilmiştir: Bu, İbrâhîm'in sözündendir, bunu ona karşılık vermek için söylemiştir, takdiri de şöyledir: İn künte tuhyi feahyi keihyaillahi ... eğer sen de diriltirsen Allahü teâlâ’nın geçen o kimseyi dirilttiği gibi dirilt. O da Üzeyr bin Şerhiya'dır yahut Hızır'dır, yahut yeniden dirilmeyi inkâr eden kafirdir. Olayın Nemrut ile geçmesi de bunu teyit eder. Şehir Kudüs'tür. Buhtunassar onu harap etmişti. Bunun ondan binlerce kimsenin çıktığı şehir olduğu ve diğer bir yer olduğu da söylenmiştir. Karye kara'dan gelir ki, toplamak manasınadır.
"Çatılan üzerine çökmüş” boşalmış, duvarları tavanının üzerine çökmüştür. (Allah bunu ölümünden sonra nasıl diriltir, dedi?) nasıl dirilteceğini bilmediğini itiraf etmekte ve dirilteni gözünde büyütmektedir, eğer bunu diyen mü'min ise. Diriltmeyi uzak gördüğü için demiştir, eğer diyen kâfir ise.
"Enna” zarf olarak mahallen mensûbtur, ev manasınadır ya da hâl olarak mensûbtur, keyfe manasınadır.
"Allah onu yüz yıl öldürdü” Allah onu yüz yıl ölü bıraktı yahut öldürdü de yüz yıl ölü bıraktı, demektir.
"Sonra diriltti” yani dirilterek kaldırdı.
"Ne kadar eğleştin, dedi?” diyen Allah'tır, kâfir de olsa onunla konuşması dirüdikten sonra îman etmesinden yahut îman etmeye yaklaşmasındandır. Bunun bir melek veyahut bir peygamber olduğu da söylenmiştir.
"O da: Bir gün yahut bir kısmı, dedi” zan ile konuşan biri gibi.
Şöyle de denilmiştir: O kuşluk vakti öldü, yüz yıl sonra akşamdan az önce dirildi; güneşe bakmadan önce bir gün, dedi, sonra dönüp baktı, güneşin bir kısmının batmadığım görünce o dediğinden dönerek:
Yahut bir kısmı, dedi.
"O da: Hayır, yüz yıl kaldın; yiyeceğine ve içeceğine bak; bozulmamış, dedi". Zamanın geçmesiyle bozulmamış. Lem yetesenneh bu sene'den türetilmiştir, he de kelimenin aslındadır, eğer sene'nin lamel fiili he takdir edilirse, sekte he'sidir, eğer vâv takdir edilirse. Şöyle denilmiştir: Aslı lem yetesennen'dir, hamein mesnun'dan gelir (kokuşmuş çamur) bu durumda ikinci nûn harf-i illete çevrilmiştir, tıpkı takaddal bazi kavlinde olduğu gibi. Zamirinin müfred olması yiyecekle içeceğin bir cins gibi olmasındandır.
Şöyle de denilmiştir: Yiyeceği incir yahut yaş üzüm idi, içeceği de meyve suyu idi ya da süt idi ve olduğu gibi duruyordu. Hamze ile Kisâî vasi hâlinde he'siz olarak lem yetesenne okumuşlardır.
"Eşeğine de bak” kemikleri nasıl dağılmış yahut ona bak, bağladığın gibi sapa sağlam duruyor. Onu susuz ve yemsiz koruduk, yiyecek ve içeceğini de bozulmaktan koruduğumuz gibi.
Birincisi hâle ve arkadakine daha uygundur.
"Seni insanlara ibret yapmak istiyoruz” yani bunu seni örnek kılmak için yapıyoruz demektir.
Rivâyete göre eşeğinin üzerinde kavmine geldi ve: Ben Üzeyr'im, dedi. Onlar da inanmadılar. O da Tevrat'ı ezberden okudu, ondan önce onu kimse ezberlememişti, böylece onu tanıdılar ve: O, Allah'ın oğludur, dediler. Şöyle denilmiştir: Evine döndüğü zaman genç idi, evlatları ise ihtiyarlamış idi. Onlara konuştuğu zaman: Yüz yıllık söz dediler.
"Kemiklere bak” yani merkebin kemiklerine demektir yahut diriltilmelerinden şaştığı ölülerin kemiklerine demektir,
"keyfe nünşizüha” onları nasıl dirilteceğiz yahut birbirinin üzerine koyup monta edeceğiz. Keyfe, nünşizüha ile mensûbtur, cümle de izam'dan hâl’dir yani kemiklere diriltilmiş olarak bak, demektir. İbn Kesîr, Nâfi', Ebû Amr ve Ya'kûb nünşirüha okumuşlardır ki, enşerallahul mevta (Allah'ın ölüleri diriltmesin) den gelir. Nenşürüha da okunmuştur ki, ensere manasından neşere'den gelir.
"Sonra da onlara et giydiriyoruz.” bunun fâili gizlidir, arkasındaki onu tefsir etmektedir, takdiri şöyledir: Felemma tebeyyene lehu ennallahe alâ külli şeyin kâdir. (Artık biliyorum ki, Allah her şeye kâdirdir).
Birincisi hazfedilmiştir, çünkü ikincisi ya da daha öncesi ona delâlet etmektedir yani felamma tebeyyene lehu mâ üşkile aleyhi (müşkülü hallolunca) demektir. Hamze ile Kisâî emir tarzında i'lem okumuşlardır. Emreden de karşısındakidir yahut bizzat kendisidir, azarlamak niyetiyle kendi nefsine hitap etmiştir.
260. Âyetin Tefsiri
Hani İbrâhîm:
"Rabbim, ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster” demişti de, o da:
"Îman etmedin mi?” demişti. İbrâhîm:
"Hayır, Öyle değil, ancak kalbim yatışsın diye istedim” demişti. Rabbi:
"Öyleyse dört kuş yakala; onları kendine çevir, sonra da her dağın üzerine onlardan birer parça bırak, daha sonra da onları çağır; sana koşarak geleceklerdir. Bil ki, şüphesiz Allah mutlak gâlibtir, hikmet sâhibidir.
"Hani İbrâhîm:
"Rabbim, ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster, demişti” bunu istemesi görerek bilmek istemesindendir.
Şöyle de denilmiştir: Nemrut: Ben de diriltir ve öldürürüm deyince, ona: Allahü teâlâ’nın diriltmesi bedene rûhu iade etmesiyledir, dedi. Nemrut da ona: Sen onu gördünmü dedi? Evet diyemedi, başka bir tespite geçti, sonra da bir daha sorulduğu zaman cevaptan emin olması için Rabbinden bunu göstermesini istedi.
"Îman etmedin mi, dedi?” benim yeniden kemikleri monta ederek ve can vererek ölüleri diriltmeye gücümün yettiğine inanmadın mı? Onun îman bakımından en sağlam bir kişi olduğunu çok iyi bildiği hâlde böyle demesi, Allah'ın cevap verdiği şeyle cevap verip de duyanların da maksadını anlamaları içindir.
"Hayır öyle değil, ancak kalbim yatışsın diye istedim, demişti” Yani evet îman ettim, ancak bunu istedim ki, vahiy ve istidlal (delil)'e bir de gözle görmem ilave edilsin de basiretim ve kalbimin huzuru artsın.
"Rabbi de. Öyleyse dört kuş yakala, dedi". Bunların tavus, horoz, karga ve güvercin olduğu söylenmiştir. Kimisi de güvercinin yerine kartal demiştir. Bunda şuna îma vardır ki, nefsi diriltmek; ancak tavusun sıfatı olan şehvet ve süsleri sevmeyi öldürmekle; horozun meşhur niteliği olan saldırıyı öldürmekle, karganın sıfatı olan adi şeyleri sevme ve uzun hülyalara dalmayı öldürmekle ve güvercinin damgası olan yükseklere çıkma ve nefsanî arzulara koşma isteğini azaltma ile mümkündür. Özellikle kuşun seçilmesi de onun insana en yakın olmasından ve hayvan hususiyetini kendinde en iyi bulundurmasmdandır. Tayr da mastardır, isim olmuştur ya da sahb vezninde cemi'dir.
"Fe surhünne ileyke” onları kendine çek, yakınına al ki, iyice düşünesin de renkleri ayırasın ve dirildikten sonra karıştırmayasın. Hamze ile Ya'kûb kesre ile fesırhünne okumuşlardır, bu ikisi de lügattir. Şâir şöyle demiştir:
Boyunlarını eğmek onlarda karakter değildir;
Ancak mızrakların uçları onları eğmiştir.
(Burada sara yasuru babı kullanılmıştır). Bir şâir de şöyle demiştir:
Sevgilinin yanlardaki saçının aşırı derecede çokluğu boynunu aşağı çekmektedir,
Ağır asma salkımlarının dalları yere doğru çektiği gibi.
(Burada da sara yesıyru babı kullanılmıştır).
Sad'ın zammı ve kesri ile iki lügat olan fesurhuünne sarrahu yesurruhu ve yesırruhu'dan gelmekle şeddeli de okunmuştur ki, toplamak manasınadır. Tasriyeden gelerek fesarrahünne de okunmuştur ki, bu da toplamak manasınadır.
"Sonra da her dağın üzerine onlardan birer parça bırak” yani onları parçala, parçalarını çevrendeki dağların üzerine dağıt. Bunun dört olduğu söylenmişti. Yedi olduğu da söylenmiştir. Ebû Bekir, her yerde cüz'en ve ze'nin zammı ile cüzüen okumuştur.
"Sonra onları çağır” onlara: Allahü teâlâ’nın izni ile gelin, de.
"Sana koşarak geleceklerdir” uçarak ya da yürüyerek hızla gelecektir. Şöyle de rivâyet edilmiştir: Onları boğazlamasını, tüylerini yolmasını, parçalara ayırmasını, başlarını saklamasını ve diğer cüzlerini birbirine karıştırıp dağların başlarına dağıtmasını sonra da onları çağırmasını emretmiştir. O da bunları yaptı. Her parça diğerinin yanına uçtu, sonunda ceset hâline geldi, sonra da gidip başlarıyla birleştiler. Bunda şuna işâret vardır ki, nefsini ebedî hayatla yaşatmak isteyen, beden güçlerinin üzerine gidip onları öldürmeli ve birbirine katmalı ki, şiddeti kırılsın. Onları akıl ve şerîat daveti ile çağırdığı zaman beklemeden itâat etsinler. İbrâhîm aleyhisselâm'ın üstünlüğünü, yalvarmadaki bereketini ve istemedeki hüsn-ü edebini göstermede şu yeter ki, Allahü teâlâ ona istediğini derhal göstermiş, Üzeyr'e ise yüz yıl ölü olarak beklettikten sonra göstermiştir.
"Bil ki, şüphesiz Allah gâliptir” istediği şeyden engellenemez,
"hikmet sâhibidir” yaptığı ve yapmadığı her şeyde üstün hikmet sâhibidir.
261. Âyetin Tefsiri
Mallarını Allah yolunda harcayanların hâli yedi başak bitiren ve her başakta yüz tane bulunan tohumun hâli gibidir. Allah dilediğine kat kat verir. Allah'ın rahmeti geniştir, her şeyi bilendir.
"Meselüllezine yünfikune emvalehüm fî sebilillahi kemeseli habbetin” yani meselü nefekatihim kemeseli habbetin yahut muzâfın hazfi ile meselühüm kemeseli baziri habbetin (onların hâli bir tohum saçanın hâli gibidir). "Yedi başak bitiren ve her başakta yüz tane bulunan tohumun hâli gibidir” bitirmeyi tohuma isnat etmesi sebeplerden biri olması sebebiyledir, nitekim yere ve suya da isnat edilir. Gerçek bitiren Allah'tır.
Mana da şöyledir: Ondan bir gövde çıkar, ondan da yedi dal ayrılır. Her birinde içinde yüz habbe bulunan bir başak olur. Bu, bir temsildir, ille de olması şart değildir. Bazen mısırda, akdarı da ve buğdayda verimli topraklarda olur da.
"Allah kat kat verir” bu şekilde katlar "dilediğine", lütfü ile ve Allah yolunda harcayanın ihlâs ve zahmetine göre. Bunun içindir ki, amellerin sevap miktarları da farklı olur.
"Allah'ın rahmeti geniştir” vereceği fazlalığı onun için daraltmaz "her şeyi bilendir” harcayanın niyetini ve harcadığı miktarı bilir.
262. Âyetin Tefsiri
Mallarını Allah yolunda harcayıp da sonra o harcadıklarının arkasından başa kakmayan ve eziyet etmeyenlerin mükâfatları Rableri kalındadır. Onlara korku yoktur. Onlar üzülmeyecekler de.
"Mallarını Allah yolunda harcayıp da sonra o harcadıklarının arkasından başa kakmayan ve eziyet etmeyenlerin mükâfatları” Hazret-i Osman radıyallahü anh hakkında inmiştir. Çünkü o zorluk ordusunda bin deveyi semeri ve çulu ile beraber donattı. Abdurrahman bin Avf radıyallahü anh hakkında da inmiştir. Çünkü o da Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem'e sadaka olarak dört bin dirhem getirdi. Âyette geçen menn iyilik ettiği kimseye iyiliğini saymak, başına kakmaktır. Eziyet de verdiği nimetten dolayı ona karşı böbürlenmektir. Burada geçen sümme edâtı, Allah yolunda harcamakla başa kakıp eziyet etmenin arasında fark olduğunu gösterir.
"Mükâfatları Rablerinin katındadır. Onlara korku yoktur. Onlar üzülmeyecekler de” müsnedün ileyhte şart manası olmakla beraber fe edatının gelmemesi (lehüm) onlar bunu yapmasalar da bu işin ehli olmalarındandır, ya bir de yaparlarsa onlara ne karşılık verilir!
263. Âyetin Tefsiri
Güzel bir söz ve ayıp örtme, arkasından eziyet gelen sadakadan daha hayırlıdır. Allah zengindir, çok halîmdir.
"Güzel bir söz” iyi bir karşılık "ve bağışlama” isteyenden ve isteğinden geçme yahut güzel karşılık vermekle Allah'ın bağışına nâil olma ya da isteyenin karşı tarafı mazur görüp ihtiyacı kapatmamasını bağışlaması (arkasından eziyet gelen sadakadan daha hayırlıdır) o ikisinin (kavlun ve mağfirettin) haberidir, nekire olduğu hâlde mübteda olabilmesi, sıfatla tahsis edilmesindendir.
"Allah zengindir” başa kakarak ve eziyet ederek vermekten "çok halîmdir” başa kakan ve eziyet edene hemen ceza vermekten.
264. Âyetin Tefsiri
Ey îman edenler, malını insanlara gösteriş için harcayan ve Allah’a ve âhiret gününe inanmayan gibi sadakalarınızı başa kakmak ve eziyet etmekle boşa çıkarmayın. Bunun hâli, üzerinde toprak bulunan ve şiddetli yağmurun değip de katı taş hâlinde bıraktığı kaygan kayanın hâli gibidir. Bunlar kazandıklarından hiçbir şeye sahip olamazlar. Allah kâfirler topluluğuna hidâyet etmez.
"Ey îman edenler, sadakalarınızı başa kakmak ve eziyet etmekle boşa çıkarmayın” sevabını bu ikisinden her biriyle iptal etmeyin
"malını insanlara gösteriş için ve Allah’a ve âhiret gününe inanmayan kimse gibi". Harcamasıyla gösteriş yapan ne Allah rızâsını ne de âhiret sevabını ummayan münâfık gibi iptal etmeyin ya da insanlara gösteriş için harcayana benzer şekilde iptal etmeyin, (kellezi yünfiku'daki) kâf mastar yahut hâl olarak mahallen mensûbtur, riae de onun mef’ûlünleh'i yahut hâli olarak mensûbtur, mana da göstererek demektir.
Yahut da mastar olarak mensûbtur ki, infakan riyaen demektir.
"Onun hâli” yani gösteriş için harcayanın hâli "kaygan taşın hâli gibidir” düz bir taşın hâli gibidir,
"üzerinde toprak olup da şiddetli yağmurun değdiği taş gibi". Burada geçen vabti iri damlalı yağmur demektir.
"Bunlar kazandıkları hiçbir şeye sahip olamazlar” riya için yaptıklarından yararlanamazlar ve sevabını bulamazlar. Zamir mana itibarı ile infak edene râcidir, çünkü ondan maksat cins yahut cemidir, Meselâ şu şiirde olduğu gibi:
Felec mevkiinde helâk olan
Ey Hâlid'in anası, onlar toplumdur toplumun hepsidir.
(Burada geçen ellezi çoğul manasınadır).
"Allah kâfirler topluluğuna hidâyet etmez” hayra ve doğruya hidâyet etmez demektir. Bunda riyanın, başa kakmanın ve harcadığı için eziyet etmenin kâfirlerin sıfatlarından olduğuna îma vardır, mü'min bundan mutlaka kaçınmalıdır.
265. Âyetin Tefsiri
Mallarını Allah rızâsını elde etmek ve nefislerini tespit etmek için harcayanların hâli de tepelik bir yerde bulunan ve kendisine bol yağmur değip de meyvesini iki kat veren bir bahçenin hâli gibidir. Eğer ona bol yağmur düşmezse bir çisinti değmiştir. Allah yaptıklarınızı pekiyi görmektedir.
"Mallarını Allah rızâsını elde etmek ve nefislerini tespit etmek için harcayanların hâli” nefislerinin bir kısmını îman üzerinde tespit etmek için demektir, çünkü mal rûhun yarısıdır (canın yongasıdır). Binaeanaleyh kim malını Allah rızâsı için bonkercesine harcarsa, nefsinin bir kısmını tespit etmiş olur. Malını ve canını çekinmeden harcarsa hepsini tespit etmiş olur.
Ya da İslâm'ı tasdik etmek ve asıl nefsinden başlayarak mükâfat kazanmak için harcayanlar demektir. Bunda şuna dikkat çekilmiştir ki, harcayanın harcamasındaki hikmet, nefsi cimrilikten ve mal sevgisinden arındırmaktır.
"Tepelik bir yerde bulunan bahçenin hâli gibi” yani bunların zekattaki harcamalarının hâli yüksek bir yerdeki bahçenin hâli gibidir. Çünkü onun ağacı daha güzel ve meyvesi daha temiz olur. İbn Âmir ile Âsım feth ile rebvetin okumuşlardır. Kesr ile de (ribvetin) okunmuştur ki, üçü de geçerli lügattir.
"Esabeha vabilün” vabil iri damlalı yağmur demektir.
"Feâtet üküleha” meyvesini verdi demektir. İbn Kesîr, Nâfi' ve Ebû Amr hafif olması için sükûn ile (ükleha) okumuşlardır.
"Dı'feyn” o yağmur sebebiyle iki kat ürün verdi demektir. Dı'f'tan maksat bir mislidir, nitekim Allahü teâlâ’nın:
"Min küllin zevceynis neyni” (Hûd: 40) kavimdeki zevc'ten de tek murat edilmiştir. Dört misli de denilmiştir. Nasbi da hâl üzeredir yani bir kat demektir. (Eğer ona bol yağmur düşmezse bir çisinti değmiştir) yusibuha talkın yahut fellezi yusibuha talkın yahut fetallun yekfiha demektir. Çünkü toprağı iyidir ve yeri yüksek olduğu için de havası serindir. Tali da ufak damlalı yağmur (çisinti) demektir.
Mana da şöyledir: Bunların harcamaları Allah katında makbuldür, hiçbir şekilde zâyi olmaz. Duruma göre farklılık gösterse de mahrum kalmazlar. Bu, Allah katındaki hâllerinin yüksek yerdeki bahçe ile ve çok ve az harcamalarının da âhirette artağan şekilde bol yağmur ve çisinti ile temsil olmak da câizdir.
"Allah yaptıklarınızı görmektedir” bu da gösterişten sakındırmakta ve ihlâsa özendirmektedir.
266. Âyetin Tefsiri
Sizden biriniz ister mi ki, hurmalardan ve üzümlerden altlarından ırmaklar akan, içinde her türlü meyvelerin bulunduğu bir bahçesi olsun da başına ihtiyarlık çöksün ve zayıf çocukları da bulunsun; onu (bahçeyi) de içinde ateş bulunan bir kasırga vursun; o da yansın (bunu ister mi)? Allah, düşünesiniz diye âyetlerini böyle açıklar.
"Eyeveddü ahadüküm” hemze inkâr içindir (kimse sevmez demektir), "hurmalardan ve üzümlerden altlarından ırmaklar akan, içinde her türlü meyvelerin bulunduğu bir bahçesi olsun” içinde diğer ağaçlar olduğu hâlde bahçeyi bu ikisinden ibaret sayması şereflerini ve bol faydalarını göstermek için genelleme dolaylıyladır. Sonra onda meyveler olduğundan bahsetmesi de içinde diğer ağaçların da buiunmasındandır. Meyvelerden maksat faydaları olmak da câizdir. (Ona ihtiyarlık çöksün) yaşlılık demektir. Çünkü yaşlılıkta ihtiyaç ve aile kalabalığı daha da zordur. Vâv hâl içindir ya da manaya atfetmek içindir, sanki şöyle demiş olur: Eyeveddü ahadüküm lev kanet lehu cennettin ve esabehül kiberü?
"Zayıf çocukları da bulunsun” küçük, kazanç temin etmeye güçleri yetmeyen, (onu içinde ateş bulunan bir kasırga vursun) bu da esabehu'ya atıftır ya da mana itibarı ile tekunu'ya atıftır. İ'sar yerden göğe direk gibi yükselen fırtına (hortum) demektir. Mana da iyilik yapıp da ona gösteriş ve eziyet gibi şeyler karıştıranın yürek yangısı İçin temsildir. Kıyamet günü gelip de ona şiddetle ihtiyaç duyduğu zaman onu yok edilmiş olarak bulacaktır. İşte ona benzetmiştir, ona en çok benzeyen de sırrı ile melekut aleminde dolaşıp da ceberut makamına yükseldikten sonra gerisin geri yalancı âleme dönen. Hak'tan başka şeylere iltifat eden ve bütün çalışmasını yele veren kimsedir.
"Allah belki düşünürsünüz diye size âyetlerini böyle açıklar” yani onların üzerinde düşünürsünüz de onlardan ibret alırsınız diye.
267. Âyetin Tefsiri
Ey îman edenler, kazandıklarımzmı ve sizin için yerden çıkardıklarımızın güzellerinden Allah yolunda harcayın. Ondan göz yummadan almayacağınız kötüsünü harcamaya kalkışmayın. Bilin ki, Allah zengindir, övgüye layıktır.
"Ey îman edenler, kazandıklarınızın güzellerinden Allah yolunda harcayın” helalinden ve kalitelisinden (ve sizin için yerden çıkardıklarımızın) yani min tayyibati mâ ahrecna (çıkardığımız hububatın, meyvelerin ve madenlerin temizinden) demektir ki, daha önce geçtiği için muzâf hazfedilmiştir. (Kötüye yellenmeyin) adisine niyet etmeyin (ondan) yani maldan yahut sizin için çıkardıklarımızdan. Böyle tahsis etmesi aralarında çok fark olmasındandır. Vela teemmemu ve te'nin zammı ile vela tüyemmimu da okunmuştur.
"Tünfikune” teyemmemu'nûn fâ'ilinden mukadder hâl’dir, minhü'nün ona müteallik olması da câizdir. O zaman zamir habise râci olur, cümle de ondan hâl olur.
"Velestüm biahizihi” yani adi olduğu için kendiniz almadığınız hâlde demektir.
"Îlla en tuğmidu fîh” onda tolerans göstermedikçe demektir, mecaz olarak ağmeda basarahu deyiminden gelir ki, göz yummaktır. Tuğmedu şeklinde de okunmuştur ki, göz yummaya mecbur olmak yahut göz yumar bulunmak manasınadır. İbn Abbâs şöyle buyurmuştur: Onlar hurmanın adisinden ve kötüsünden zekât verirlerdi, bundan men edildiler.
"Bilin ki, Allah zengindir” sizin zekatınıza ihtiyacı yoktur, sadece sizin iyiliğiniz için bunları emrediyor,
"övgüye layıktır” onu kabul edip sevap vermekle.
268. Âyetin Tefsiri
Şeytan sizi fakirlikle korkutur ve size çirkin şeyi emreder. Allah ise kendisinden bağışlama ve lütuf va'deder. Allah'ın rahmeti geniş, ilmi sonsuzdur.
(Şeytan sizi fakirlikle korkutur) Allah yolunda harcama konusunda, vaad aslında hayırda da serde de yaygın olarak kullanılır. Zam ve sükûn ile fukr, iki zamma ve iki fetha ile de okunmuştur.
"Size çirkin şeyi emreder” sizi cimriliğe kışkırtır demektir. Araplar cimriye fâhiş derler. İsyanlara sürükler de denilmiştir.
"Allah ise kendisinden bağışlama va'deder” yani Allah yolunda harcamada günahlarınızın bağışlanmasını va'deder demektir ve "lütuf” harcadığınızdan daha iyisini dünya ve âhirette vereceğini va'deder.
"Allah'ın rahmeti geniştir” harcayana lütfü geniştir,
"ilmi sonsuzdur” kişinin harcamasını bilir.
269. Âyetin Tefsiri
Allah hikmeti dilediğine verir. Kime de hikmet verirse, ona çok hayır vermiş demektir. Ancak saf akıl sahipleri düşünürler.
"Hikmeti verir” hikmet gerçek ilim ve sağlam amel demektir (dilediğine) birinci mefuldür, ikinci mef'ule önem verildiği için geriye bırakılmıştır.
"Ve men yü'tel hikmete” meçhul kalıbı ile gelmiştir, çünkü maksat odur (hikmet verilmektir). Ya'kûb kesre ile (yü'ti) okumuştur ki, Allah kime hikmet verirse demektir.
"Ona çok hayır verilmiştir” yani ne kadar çok hayır verilmiştir! Çünkü ona iki dünyanın hayrı verilmiştir.
"Vema yezzekkerü” anlatılan âyetlerden öğüt almaz yahut düşünmez. Çünkü düşünen de öğüt alan gibidir; zira Allah onun kalbine potansiyel hâlinde ilim vermiştir.
"Ancak saf akıl sahipleri düşünür” evham ve nefsanî arzulara meyil karışımından arınmış akıl sahipleri düşünür.
270. Âyetin Tefsiri
Nafakadan ne harcadınız veyahut adaktan neyi adadınızsa, şüphesiz Allah onu bilir. Zâlimler için yardımcılar yoktur.
"Nafakadan ne harcadınızsa” az veya çok, gizli veya açık, hak veya bâtıl "veya adaktan neyi adadınızsa” şartlı veya şartsız, taâta veya isyana "şüphesiz Allah onu bilir” size onun karşılığını verir.
"Zâlimler için yoktur” isyanlara harcayıp ona adak edenlere yahut sadakalara mani olup adakları yerine getirmeyenlere "yardımcılar yoktur” Allah'a karşı onlara yardım edecek ve onun cezasına mani olacak yardımcılar yoktur.
271. Âyetin Tefsiri
Eğer sadakaları açıktan verirseniz, o ne güzeldir! Eğer onları gizler de fakirlere verirseniz o, sizin için daha hayırlıdır ve günahlarınızı bağışlar. Allah yaptıklarınızdan haberdardır.
(Eğer sadakaları açıktan verirseniz o ne güzeldir) onu açıktan vermek ne güzeldir! İbn Âmir, Hamze ve Kisâî aslı gibi nûn'un fethi ve ayn'ın kesri ile (feneimma) okumuşlardır. Ebû Bekir, Ebû Amr ve Kalun da nûn'un kesri ve ayn'in sükûnu ile okumuşlardır. Onlardan nûn'un kesri ve ayn'in harekesini de belli belirsiz okudukları da rivâyet edilmiştir.
"Eğer onları gizler de verirseniz” yani gizlemekle beraber verirseniz "o sizin için daha hayırlıdır” gizlemek sizin için daha hayırlıdır. Bu nafile sadaka ve malı olduğu bilinmeyen kimse hakkındadır. Malı başkasına göstermek daha iyidir, çünkü töhmeti def eder. İbn Abbâs şöyle buyurmuştur: Gizli verilen nafile sadaka açıktan yetmiş kat üstündür, açık verilen farz sadaka da gizlisinden yirmi beş kat üstündür.
(Ve günahlarınızı bağışlar) İbn Âmir ve Âsım da Hafs rivâyetinde ye ile okumuşlardır ki, Allah yahut gizli verme günahınızı bağışlar demek olur. İbn Kesîr, Ebû Amr, Âsım da İbn Ayyaş rivâyetinde ve Ya'kûb Merfû' olarak nunla (nükeffirü) okumuşlardır ki, yeni başlayan fiil cümlesi olur yahut fe'den sonrasına atıfla isim cümlesi olur ki, nahnü nükeffirü demektir. Nâfi', Hamze ve Kisâî de fe'nin ve maba'dinin mahalline atıfla meczum olarak okumuşlardır. Merfû' olarak te ile de okunmuştur ki, o zaman işi yapan sadakalar olur (yani sadakalar günahlarınızı siler). "Allah yaptıklarınızdan haberdardır” bu da gizli vermeye teşviktir.
272. Âyetin Tefsiri
Onları hidâyete erdirmek senin üzerine değildir. Ancak Allah dilediğini hidâyete erdirir. Hayırdan ne harcarsanız, kendiniz içindir. Zaten ancak Allah için harcarsınız. Hayırdan ne harcarsanız, size eksiksiz ödenir ve siz haksızlığa uğratılmazsınız.
"Onları hidâyete erdirmek senin üzerine değildir” insanların hidâyete ermiş olmaları senin üzerine değildir; sana düşen ancak yol göstermek, güzelliklere teşvik etmek; başa kakma, eziyet etme ve kötüsünü verme gibi çirkinliklerden men etmektir.
"Ancak Allah dilediğini hidâyete erdirir". hidâyetin Allah'tan ve dilemesiyle olduğunu ve bazı kimselere özel olduğunu açıkça göstermektedir.
"Hayırdan ne harcarsanız” şerîata uygun ne gibi harcamada bulunursanız "kendiniz içindir” o sizin içindir, yalnız kendiniz yararlanırsınız; Binâenaleyh başa kakmayın ve kötüsünü harcamayın.
"Zaten ancak Allah rızâsını kazanmak için harcarsınız” bu da hâl’dir, sanki şöyle buyurmuştur: Hayırdan ne harcarsanız kendiniz içindir, zaten başka değil hep Allah rızâsı ve sevabını kazanmak için harcıyorsunuz.
Ya da yukarısına atıftır ki, şöyle demektir: Harcamanız hep Allah rızâsı içindir, öyleyse neden onu başa kakıyor ve kötüsünü veriyorsunuz! Bunun yasaklama manasında olumsuz cümle olduğu da söylenmiştir, (harcamayın, ancak Allah rızâsı için harcayın). "Hayırdan ne harcarsanız size eksiksiz ödenir” sevabı kat kat verilir. Bu da geçen şart cümlesini tekittir.
Ya da harcayana ivazı (karşılığı) verilir demektir, çünkü Efendimiz aleyhis-salâtü ves-selâm:
"Allah'ım, Allah yolunda harcayana ivazını ver, elinde tutanın da malım telef et,” buyurmuştur.
Rivâyete göre bazı Müslümanların Yahûdîlerden hısımları ve süt emme ilişkileri vardı, onlara yardım ederlerdi; Müslüman olunca onlara yardım etmek istemediler, âyet bunun üzerine indi. Bu vâcip olmayan yardım hakkındadır. Vâcip olanı ise kafire vermek câiz değildir.
"Ve siz haksızlığa uğratılmazsınız” harcamanızın sevabı eksiltilmez.
273. Âyetin Tefsiri
(Sadakalar) Allah yolunda mahsur kalan ve yeryüzünde ticaret için dolaşmaya güçleri yetmeyen fakirler içindir. Bilmeyen onları onurlu davranışlarından dolayı zengin kimseler sanır. Sen onları simalarından tanırsın. İnsanlardan yüzsüzlük ederek istemezler. Hayırdan ne harcarsanız, şüphesiz Allah onu pekiyi bilmektedir.
"Lilfukarai” mahzûfa mütealliktir yani i'medu lilfukarai (fakirleri arayın) yahut icalu mâ tünfikunehu lilfukarai (harcamalarınızı fakirlere yapın) yahut sadakalarınızı fakirlere verin demektir.
"Allah yolunda mahsur kalanlara” cihadın mahsur bıraktığı kimselere "güç yetiremezler” cihâdla meşgul oldukları için "yeryüzünde dolaşmaya” kazanç sağlamak için etrafa gitmeye. Bunların ashâb-ı suffe oldukları da söylenmiştir, bunlar dört yüz kadar fakir Muhâcirler idi. Mescid'in sofasında kalırlardı, bütün vakitlerini ilim öğrenmek ve ibâdet etmekle geçirirlerdi. Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem'in gönderdiği her askerî birliğe katılırlardı.
"Yahsebuhumul cahilu” hâllerini bilmeyen onları sanır, İbn Âmir, Âsım ve Hamze sinin fethi ile yahsebhum okumuşlardır.
"Onurlu davranışlarından dolayı onları zengin sanır” iffetlerini koruyup da dilencilik etmediklerinden.
"Onları simalarından tanırsın” zayıflıklarından ve hâllerinin perişanlığından. Hitap Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem'edir yahut herkesedir.
(İnsanlardan yüzsüzlük ederek istemezler) ısrarla demektir, o da istediği kimse verinceye kadar yakasını bırakmamaktır. Lahifeni min fadlihi deyiminden gelir ki, bana lütfundan verdi, demektir.
Mana da şöyledir: Onlar istemezler, isterlerse de ısrar etmezler. Bunun her iki durum (istemek ve ısrar etmek) için olumsuzluk olduğu da söylenmiştir, şu mısrada olduğu gibi:
Bir yolda ki, işaretlerinden bir yere varılmaz
(Yani işâret de yoktur, bir yere varmak da yoktur).
İlhafen mastar (mef'ûlu mutlak) olarak mensûbtur, çünkü o da bir nevi istemedir ya da hâl olarak mensûbtur.
"Hayırdan ne harcarsanız şüphesiz Allah onu pekiyi bilmektedir” bu da harcamaya özellikle bunlara harcamaya teşviktir.
274. Âyetin Tefsiri
Mallarını gece gündüz, gizli ve açık Allah yolunda harcayanlar için Rableri katında ecirleri vardır. Onlara korku yoktur ve onlar üzülecek de değiller.
"Mallarını gece gündüz, gizli açık harcayanlar için vardır” yani bütün vakitlerini ve hâllerini hayır ve hasenat ile geçirenler için vardır, demektir. Ebû Bekir es - Sıddik hakkında indiği söylenmiştir; o kırk bin dinar sadaka etti; on bin gece, on bin gündüz, on bin gizli ve on bin de açık verdi. Hazret-i Ali radıyallahü anh hakkında indiği de söylenmiştir; onun da yalnız dört dirhemi vardı; bir dirhemini gece, bir dirhemini gündüz, bir dirhemini gizli ve bir dirhemini de açık vermişti. Allah yolunda at besleme ve ona harcama yapma hakkında indiği de söylenmiştir. (Rableri katında ecirleri vardır Onlara korku da yoktur ve onlar üzülmezler de) Ellezîne yünfikune'nin haberidir, fe de sebep içindir, atıf için olduğu da söylenmiştir. Haber de mahzûftur, yani minhüm Ellezîne demektir. Bunun içindir ki,
"ve alaniyetin” üzerinde vakfetmek câiz görülmüştür.
275. Âyetin Tefsiri
Faiz yiyenler kabirlerinden ancak dokunarak şeytan çarpmış kimselerin kalkmaları gibi kalkarlar. Bu, onların:
"Alışveriş de faiz gibidir” demelerinden dolayıdır. Halbuki Allah alışverişi helâl ve faizi harâm etmiştir. Kime Rabbinden bir öğüt gelir de buna son verirse, geçmişi onundur ve işi Allah'a kalmıştır. Kim de tekrar faize dönerse, işte onlar cehennemin arkadaşlarıdır. Onlar orada ebedî kalacaklardır.
(Faiz yiyenler) yani faiz alanlar demektir. Yemeden bahsetmesi malın en büyük faydası olmasındandır. Bir de faiz yiyecek şeylerde yaygındır. O da süreye karşılık artırmadır. Meselâ yiyeceği yiyeceğe veya nakdi nakde karşı bir süreye kadar satmaktır yahut karşılığını artırmaktır Meselâ bir şeyi kendi cinsinden daha çoğu ile satmaktır. Riba'nın vâv ile yazılması bir lehçeye göre tefhîm içindir (yani elifi vava yakın okumak içindir). Arkasına elifin ziyade edilmesi de cemi vavma benzediği içindir.
"Kalkmazlar” kabirlerden kalktıkları zaman "ancak şeytanın çarptığı kimsenin kalkması gibi kalkarlar". Bu da onların iddialarına göre şeytanın insanı çarpıp da yere çalması iddialarına göredir. Burada geçen habt düzensiz vurmadır, Meselâ gece iyi göremeyen devenin ayağım rastgele atması gibi.
"Minelmessi” delilikten bu da onların iddialarına göre cin insanı çarparmış, onun da aklı karışırmış. Bunun içindir ki, cünnerrecülü (adam delirdi, cin çarptı) denir. Bu da layakumune'ye bağlıdır, yani faiz yemelerinden dolayı çarpılmalarından kalkamazlar demektir.
Ya da yekumu'ya veyahut yetehabbatuhu'ya bağlıdır. O zaman kalkmaları ve düşmeleri saralılar gibi olur, yoksa akıllarının karışıklığından değil. Ancak bir de şu vardır ki, Allah yedikleri şeyi karınlarında çoğaltmış, bu da onlara ağırlık vermiştir.
"Bu onların "alışveriş de ancak faiz gibidir” demelerindendir". Yani bu ceza onların faizi de alışveriş ipine dizmelerindendir, çünkü ikisi de kâra götürür deyip onu da helâl saymalarındandır. Aslı, ancak faiz alışveriş gibidir idi. Fakat mübalağa için ters çevirdiler, sanki faizi asıl yaptılar ve alışverişi ona benzettiler. Halbuki aralarında çok fark vardır. Çünkü bir dirheme karşılık iki dirhem veren, bir dirhemi zâyi etmiştir. Ama bir dirhem değerindeki eşyayı iki dirheme satın alana gelince, belki de ona olan ihtiyacı yahut kâr beklentisi bu aldanmayı telâfi eder.
"Halbuki Allah alışverişi helâl ve faizi harâm etmiştir". Onların bu ikisini eşit görmelerini reddetmekte ve kıyaslarını da nassa muhâlif olduğu için iptal etmektedir.
"Kime Rabbinden bir öğüt gelir de” kime Allah'tan bir öğüt ve faiz yasağı ulaşır da "buna son verirse” Öğüt alır ve yasağa uyarsa, (geçmişi onundur) haram edilmeden önce aldığı onundur; ondan geri alınmaz.
"Mâ” edâtı zarf ile ref' man alimdedir, eğer "men"i mevsûl yaparsan, mübteda olarak merfû’dur, eğer şartıye yaparsan. Çünkü şart Sîbeveyh'e göre mâkabline itimat edemez.
"Ve işi Allah'a kalmıştır” öğüdü kabul ettiğinden ve niyetinin dürüstlüğünden son vermişse Allah ona karşılığını verir.
Şöyle de denilmiştir: Allah onun hakkında hüküm verir, ona itiraz etme hakkınız da yoktur.
"Kim de dönerse” faizin helâl olduğuna, çünkü söz onun hakkındadır "işte onlar cehennemin arkadaşlarıdır. Onlar orada ebedî kalacaklardır". Çünkü onlar bu sebeple kâfir olmuşlardır.
276. Âyetin Tefsiri
Allah faizi mahveder ve sadakaları artırır. Allah hiçbir azıh kafiri ve çok günahkârı sevmez.
"Allah faizi mahveder” bereketini giderir ve içine girdiği malı helâk eder.
"Sadakaları da artırır” sevabını katlar ve içinden çıktığı malı bereketlendirir. Efendimiz aleyhisselâm şöyle buyurmuştur:
"Allah sadakayı kabul eder; onu büyütür, tıpkı birinizin tayım büyüttüğü gibi". Yine şöyle buyurmuştur:
"Zekât malı asla eksiltmez". "Allah sevmez” râzı olmaz yahut tevbe edenleri sevdiği gibi sevmez "her azılı kafiri” haramların helalliği üzerinde ısrar edeni "ve çok günah işleyeni” onun içine dalanı.
277. Âyetin Tefsiri
Şüphesiz îman edip iyi şeyler işleyenler, namazı dosdoğru kılanlar ve zekâtı verenler için Rableri katında ecirleri vardır. Onlara korku yoktur. Onlar üzülmezler de.
"Şüphesiz îman edenler” Allah'a, peygamberlerine ve onlardan gelene "iyi şeyler yapanlar, namazı kılanlar ve zekâtı verenler” namaz ile zekâtı geçen genel ifadeye atfetmesi, bu ikisinin diğer iyi amellerden yüksek olmasındandır.
"Onlar için Rableri katında ecirleri vardır. Onlara korku yoktur” gelecek şeyden,
"onlar üzülmezler de” kaçan şeyden.
278. Âyetin Tefsiri
Ey îman edenler, Allah'tan korkun ve eğer mü'minler idiyseniz faizden kalanı bırakın.
"Ey îman edenler, Allah'tan korkun ve faizden kalanı bırakın” faizden insanlara şart ettiğiniz kalıntıları terk edin "eğer mü'minler idiyseniz” kalplerinizle, çünkü bunun delili, emredildiğiniz şeye uymaktır.
Rivâyete göre Şakulilerin bazı Kureyşlilerde alacağı vardı, vadesi gelince malı faiziyle istediler, âyet bunun üzerine indi.
279. Âyetin Tefsiri
Eğer öyle yapmazsanız, Allah ve Resûlü ile savaşa girdiğinizi bilin. Eğer tevbe ederseniz, sermayeniz sizindir; haksızlık da etmezsiniz, haksızlığa da uğramazsınız.
(Eğer öyle yapmazsanız, Allah ve Resûlü ile savaşa girdiğinizi bilin) fe'zenu bilin demektir, ezine bişşeyi'den gelir ki, bilmektir. Hamze ve Âsım da İbn Ayyaş rivâyetinde feazinu okumuşlardır ki, diğerlerine bildirin demektir. Bu da ezn maddesinden gelir ki, o da ilmin yollarındandır. Biharbin'in nekire olması büyütmek içindir, bu da faiz yiyenden tevbe etmesi istendikten sonra Allah'ın emrine dönünceye kadar kendisiyle savaşmayı gerektirir, tıpkı âsi gibi, küfrünü icap etmez.
Rivâyete göre bu âyet inince Şakuliler: Bizim Allah ve Resûlü ile savaş edecek gücümüz yoktur, dediler.
"Eğer tevbe ederseniz” faiz almaktan ve helalliğini itikat etmekten "sermayeniz sizindir; haksızlık da etmezsiniz” fazla almakla,
"haksızlığa da uğramazsınız” savsaklamak ve eksiltmekle. Bundan şu anlaşılmaktadır ki, eğer tevbe etmezlerse, sermayeleri kendilerine verilmez. Bu da dediğimize göre doğrudur; çünkü faizin helalliğinde ısrar eden mürtettir, malı da ganimettir.
280. Âyetin Tefsiri
Eğer borçlu darlık içinde ise bolluğa kadar mühlet verin. Borcu bağışlamanız, eğer bilirseniz sizin için daha hayırlıdır.
"Ve in kâne zu usretin” eğer borçlu darlık içinde ise, za usretin de okunmuştur ki, in kanel ğarimü za usretin demek olur.
"Fenaziretün” felhükmü naziretün yahut aleyküm naziretün yahut felyekün naziretün demektir. O da inzar (bekleme) manasınadır. Haber olarak fenaziretün okunmuştur ki, felmüshıkku nazıruhu, hak sâhibi onu beklemektedir olur.
Yahut da yine haber olarak nisbet tariki ile felmüstehıkku sahibu nazratihi demektir.
Ya da emir olarak fesamihhu binnazreti, ona süre vererek müsamaha göster demektir,
"bolluğa kadar.” Nâfi' ile Hamze sin'in zammı ile (meysüretin) okumuşlardır. Bu ikisi de lügattir; meşraka ve meşruka gibi. Ğarimin zamirine muzâf olarak sin'in zammı ve fethi ile izafet hâlinde te'nin hazfi ile (meyserihi, meysürihi) de okunmuştur. Meselâ: (Ve ahlefuke idel emrillezi vaadu) Sana vaat ettikleri sözde durmadılar.
"Ve en tasaddaku” borçluyu ibra ederek bağışlamanız, demektir. Âsım sad'ı şeddesiz okumuştur "sizin için daha hayırlıdır” sevabı süre vermekten daha çoktur.
Ya da aldığınızdan daha hayırlıdır, çünkü sevabı kat kat ve devamlıdır. Ve en tesaddaku ifadesi bekleme manasınadır, çünkü aleyhisselâm Efendimiz: Bir adamın borcunun vadesi gelir de onu ertelerse, her gün için sadaka sevabı verilir, buyurmuştur.
"Eğer bilirseniz” bundaki zikr-i cemil (iyilikle yâd edilmeyi) ve bol sevabı.
281. Âyetin Tefsiri
O günden korkun ki, onda Allah'a döndürülecekseniz. Sonra da her nefse kazandığı tastamam verilir. Onlar haksızlığa uğratılmazlar.
(O günden korkun ki, onda Allah'a döndürüleceksiniz) kıyâmet gününden yahut ölüm gününden demektir, ona varmak için hazırlanın demektir. Ebû Amr ile Ya'kûb te'nin fethi ve cim'in kesri (terciune) okumuşlardır.
"Sonra da her nefse kazandığı tastamam verilir” hayır veya şer amelinin karşılığı demektir.
"Onlar haksızlığa uğratılmazlar” sevabın eksiltümesi ve azabın katlanmasıyla. İbn Abbâs radıyallahü anhuma'dan şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Bu, Cebrâîl aleyhisselâm'ın ona indirdiği son âyettir; onu Bakara'nın iki yüz sekseninci ayetinin başına koy, buyurmuştur. Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem bundan sonra yirmi bir gün yaşamıştır. Seksen bir gün de denilmiştir. Yedi gün de denilmiştir. Üç saat de denilmiştir.
282. Âyetin Tefsiri
Ey îman edenler, belli bir süreye kadar birbirinize borçlandığınız zaman onu yazın. Aranızda bir yazıcı onu doğru yazsın. Katip onu Allah'ın ona bildirdiği gibi yazmaktan çekinmesin. Üzerinde hak olan borçlu da yazdırsın. Rabbi olan Allah'tan korksun. Ondan hiçbir şeyi eksik bırakmasın. Eğer üzerinde hak olan beyinsiz yahut zayıf olur veyahut yazdırmaya gücü yetmezse,lisi onu doğru olarak yazdırsın. Erkeklerinizden iki şâhit tutun. Eğer iki erkek bulunmazsa, beğeneceğiniz şahitlerden bir erkek, iki kadın tutun. Kadınlardan biri unutursa biri diğerine hatırlatır. Şâhitler çağrıldıkları zaman kaçınmasın. Borcu az olsun çok olsun süresine kadar yazmaktan üşenmeyin. Bu da Allah katında daha adaletli, şahitlik için daha sağlam ve şüpheye düşmemenize daha yakındır. Ancak peşin bir ticaret olup da aranızda döndürmeniz hariç. O zaman onu yazmamakta size bir günah yoktur. Alışveriş ettiğiniz zaman şâhit tutun. Ne katip ne de şâhit zarara uğratılmasın. Eğer bunu yaparsanız şüphesiz bu, kendinize bir kötülüktür. Allah'tan korkun. Allah size gerekli olanı öğretiyor. Allah her şeyi hakkıyla bilendir.
(Ey îman edenler birbirinize borçlandığınız zaman) izâ dayene badukum badan demektir ki, dayentuhu, onunla veresiye muamele ettim, demektir, ister alıcı ister verici olsun.
Deyn'i (borcu) zikretmesinin faydası şudur; tedayün kalıbından ceza manası anlaşılmamak, borcun vadeli ve vadesiz olmak üzere ikiye ayrıldığını bildirmek, yazma sebebinin borç olduğunu göstermek ve. fektubuhu'daki zamire merci olmaktır.
"Belli bir süreye kadar” gün ve aylarla bilinen: hasat ve hacıların gelmesiyle değil.
"Onu yazın” çünkü o daha sağlam, tartışmayı daha çok kaldırıcıdır. Cumhur bunun müstehap olduğunu söylemiştir. İbn Abbâs'tan da bunun selem (bedelin peşin ödenmesine rağmen malın daha sonra verilmesi) olduğu ve: Allah faizi harâm kılınca selem akdini mubah etti, dediği rivâyet edilmiştir.
"Aranızda bir katip onu doğru yazsın” artık ve eksik değil tam yazsın. Aslında bu, borçlanan iki tarafa fıkıhtan anlayan dindar, yazısı sağlam, şer'an dürüst bir katip tutmaları için emirdir.
"Katip çekinmesin” herhangi bir katip çekinmesin "Allah'ın ona öğrettiği gibi yazmaktan” Allah'ın ona vesikaları yazmayı öğrettiği gibi, ya da Allah ona öğretmekle onu yararlandırdığı gibi o da yazısıyla insanları yararlandırmaktan çekinmesin, tıpkı:
"Allah sana ihsan ettiği gibi sen de insanlara ihsan et” (Kasas: 77) kavli gibi.
"Yazsın” o öğretilen yazıyı, bu da yazmaktan çekinmeyi men ettikten sonra te'kit için emirdir. Kâf’ın emre mütaallık olması da câizdir ki, ondan mutlak olarak çekinmesinden men ettikten sonra böyle kayıtlı olarak emir olur. (Üzerinde hak olan borçlu da yazdırsın) bunu tekrar etmesi onun ikrar eden ve üzerine şahitlik edilen kimse olmasındandır. İmlal ile imla birdir (yazdırmaktır). "Rabbi olan Allah'tan korksun” yani yazdıran yahut yazan (katip). "Vela yebhas” eksik etmesin "ondan hiçbir şey” yani haktan yahut yazdığı şeyden.
"Eğer üzerinde hak olan beyinsiz olursa” aklı eksik, malını saçıp savuran biri olursa,
"yahut zayıf olur” çocuk ve aklı karışmış yaşlı olursa "yahut yazdırmaya gücü yetmezse” yahut dilsizlik veya dili bilmemek gibi bir şeyle bizzat yazdıramazsa "velisi onu doğru olarak yazdırsın” yani işini gören ve yerini tutan biri demektir. Meselâ çocuksa yahut aklı karışık yaşlı ise kayyimi gibi yahut gücü yetmiyorsa vekili veya mütercimi gibi. Bu da ikrarda vekaletin cereyan ettiğine delildir. Belki bu kayyimin veya vekilin görevi ile ilgili özel bir durumdur.
"İki şâhit tutun” borca şahitlik etmesi için iki şâhit tutun "erkeklerinizden” Müslüman erkeklerden, bu da şahitlerin Müslüman olmalarının delilidir, ulemanın çoğunluğu bu görüştedir. Ebû Hanîfe ise: Kâfirlerin birbirlerine şahitliği kabul edilir, buyurmuştur.
"Eğer iki erkek bulunmazsa” şâhitler erkek olmazsa,
"bir erkek, iki kadın tutun” bir erkek ve iki kadın şahitlik etsin. Bu da bize (Şâfiîlere) göre mallara mahsustur, Ebû Hanîfe'ye göre de had ve kısas dışı şeylerdedir.
"Beğeneceğiniz şahitlerden” âdil olduklarını bildiklerinizden.
"Kadınlardan biri şaşırırsa (unutursa) biri diğerine hatırlatır” bu da sayının illetidir, yani eğer birisi şahitliği unutursa diğeri ona hatırlatır, demektir. Gerçekte illet hatırlatmaktır, unutmak sebep olduğu için şaşırmak onun yerine konulmuştur, Meselâ: Düşman gelir de onu def ederim diye silâh hazırladım demek gibi. Sanki kadınlardan biri şaşırırsa biri hatırlatmak için demiş gibidir. Bu da kadınların akıllarının eksik ve hafızalarının kıt olduğunu akla getirmektedir (müellif Kâdî Beydâvî böyle demektedir. Mütercim). Hamze şart kalıbı ile in tedılle ve ref' ile de fetüzekkirü okumuştur. İbn Kesîr, Ebû Amr ve Ya'kûb da izkâr'dan fetüzkire okumuşlardır. (Şâhitler çağırıldıkları zaman kaçınmasın) şahitlik yapmak veyahut üstlenmek için. Üstlenmeden önce onlara şâhit denilmesi, yaklaşan bir şeyi olmuşun yerine koymak içindir.
"Mâ” edâtı da zâittir.
"Borcu yazmaktan üşenmeyin” sık sık borçlanmanızdan dolayı borcu yahut hakkı veyahut yazıyı yazmaktan bıkmayan. Tembellik yerine kinaye ile üşenmeyi kullanmıştır, çünkü o, müNâfi’ğın alametidir, bunun içindir ki, aleyhisselâm Efendimiz:
"Mü'min, tembel oldum demesin", buyurmuştur.
"Az olsun çok olsun” hak küçük olsun veya büyük olsun yahut yazı kısa veyahut doyurucu olsun.
"Süresine kadar” borçlunun ikrar ettiği vadenin gelmesine kadar yazın.
"Bu” yazmanıza işarettir "Allah katında daha adaletli” adaleti daha sağlam "şahitlik bakımından daha yakındır” onu daha çok tespit ve icrasına daha çok yardım edicidir. Akset ile akvem kıyas dışı olarak akseta ve ekveme'den mebnidirler.
Ya da zi kist manasına kasıt'tan veya kavimden gelmektedirler. Akvem'de vâv’ın elife kalp olmayıp kalması, çekimsiz olduğu için taaccüp kalıbında olduğu gibi kalmasındandır.
"Şüpheye düşmemenize daha yakındır” borcun cinsinde, miktarında, süresinde, şahitlerde ve benzeri şeylerde şüphe etmemenize daha yakındır.
"Ancak peşin bir ticaret olup da aranızda döndürmeniz hariç. O zaman onu yazmamanızda size bir günah yoktur” bu da yazma emrinden istisnadır. Peşin ticaret de borç veya nakit ticareti içine alır. Onu döndürmek de elden ele alıp vermektir. Yani ancak peşin alışveriş yapmanız müstesnadır ki, onu yazmamakta size beis yoktur, çünkü tartışma ve unutma ihtimali zayıftır. Âsım ticareten lâfzını haber, îsmide gizli olarak mensûb okumuştur. Takdiri de şöyledir: İllâ en tekunet ticaretü ticareten hadıraten. Şu beyitte olduğu gibi:
Ey Esed oğulları,rdiğimiz imtihanı hatırlıyor musunuz?
O kötü gün olup da toz dumandan yıldızların göründüğü günü.
(İza kânel yevmu yevmen demektir).
Diğerleri ise onu isim, haberi de tüdiruneha olmak yahut da kâne tâmme olmak üzere Merfû' okumuşlardır.
"Alışveriş yaptığınız zaman şâhit tutun” bu veya mutlak alışveriş demektir; çünkü daha ihtiyatlıdır. Bu Âyetteki emirler birçok imama göre istihbap içindir. Vücup için olduğu da söylenmiştir. Sonra muhkem veya mensûh olduğunda da ihtilâf edilmiştir.
(Ne katip ne de şâhit zarara uğratılmasın) fiilin malum ve meçhul kalıba ihtimali vardır. Kesre ile yudarir ve fetha ile (yudarer) okunması da bunu gösterir. Bu da onları görevi terk etmekten, yazmada ve şahitlikte değişiklik yapmaktan mendir ya da o ikisine zarar vermekten mendir, Meselâ onları önemli işlerinden alıkoymak, onları sınırın dışına çıkmakla zorlamak, katibe ücretini vermemek, şahidin de masrafını görmemek gibi.
"Eğer bunu yaparsanız” bu zararı yahut men edildiğiniz şeyleri "bu, kendinize bir kötülüktür” itâat dışına çıkmaktır.
"Allah'tan korkun” emir ve yasaklarına karşı gelmekten.
"Allah size öğretiyor” iyiliğinize olan hükümlerini.
"Allah her şeyi hakkıyla bilendir” Allah lâfzını üç cümlede de tekrar etmesi, ayrı ayrı olmalarındandır. Çünkü birincisi takvaya teşviktir, ikincisi nimet vereceğine vaattir, üçüncüsü de şânını yüceltmektir. Sonra bu, ta'zîm bakımından zamir kullanmaktan daha etkilidir.
283. Âyetin Tefsiri
Eğer yolculukta olur da katip bulamazsanız, o zaman alınmış rehinler yeter. Eğer birinizden emin olursanız, kendisine güvenilen emanetini yerine getirsin ve Rabbi olan Allah'tan korksun. Şahitliği gizlemeyin. Kim onu gizlerse, onun kalbi günahkârdır. Allah yaptıklarınızı hakkıyla bilmektedir.
"Eğer yolculukta olur da” yani seferde olursunuz da (katip bulamazsanız, o zaman alınmış rehinler yeter). Rihan lâfzı ya haber ya mübteda ya da naib-i fâil olmak üzere merfû’dur. Bu talik rehin almak için yolculuğun şart olması için değildir, nitekim Mücâhid ile Dahhak böyle zannetmişlerdir. Çünkü aleyhisselâm Efendimiz Medîne'de zırhını bir Yahûdîye ailesi için aldığı yirmi ölçek arpaya rehin bırakmıştı. Bu daha çok katip bulunmaz zannıyla relinin yazma yerine geçmesi içindir. İmâm-ı Mâlik dışında cumhur mal ele alınmakla rehnin gerçekleşeceğini söylemiştir. İbn Kesîr ile Ebû Amr sukuf vezninde rühün okumuşlardır ki, ikisi de rehn'in çoğuludur, relin de merhun manasınadır. Elifsiz olarak he'nin sükûnu ile rehn şeklinde de okunmuştur.
"Eğer birbirinizden emin olursanız, kendisine güvenilen emanetini yerine getirsin". Yani bazı alacaklılar bazı vereceklilerden emin olursa, güvendiği için rehine gerek duymazsa demektir.
(Kendisine güvenilen emanetini yerine getirsin) yani borcunu demektir. Ona emanet demesi rehin almamakla ona güvendiği içindir. Hemzeyi ye'ye kalp ederek elleziytümine ve ye'yi te'ye idgam ederek vellezittümine de okunmuştur. Bu ise hatadır, çünkü hemzeden dönen harf hemze hükmündedir, idgam edilmez.
"Rabbi olan Allah'tan korksun” hiyanetten ve hakkı inkâr etmekten. Bunda birkaç tane mübalağa vardır.
"Şahitliği gizlemeyin” ey şâhitler yahut ey borçlular. Şahitlik de kendilerine karşı ettikleri şahitliktir. (Kim onu gizlerse, onun kalbi günahkârdır) ye'semu kalbuhu yahut kalbuhu ye'semu demektir. Cümle "inne” edatının haberidir. Günahın kalbe isnat edilmesi, saklamak kalp işinden olmasındandır. Bunun bir benzeri de: Göz zina eder ve kulak zina eder hadisidir.
Ya da bu mübalağa içindir, çünkü kalp organların başıdır, onun işi de işlerin en büyüğüdür. Sanki şöyle denilmiştir: Günah onun içine yerleşir, en şerefli organını ele geçirir ve diğer günahlarının üzerine çıkar. Nasb ile (temyiz olarak) kalhehu da okunmuştur, Meselâ hasenun vechehu'da olduğu gibi.
"Allah yaptıklarınızı hakkıyla bilmektedir” bu da tehdittir.
284. Âyetin Tefsiri
Göklerde ve yerde ne varsa Allah'a aittir. Eğer içinizdekini açıklar veya gizlerseniz, Allah sizi ondan hesaba çeker. Dilediğini bağışlar, dilediğine de azâp eder. Allah her şeye kâdirdir.
"Göklerde ve yerde ne varsa Allah'a aittir” yaratma ve mülk bakımından "Eğer içinizdekini açıklar veyahut gizlerseniz” yani ondaki kötülüğü ve bağışlama ve azabın meydana gelmesi için ona verilen kararı demektir.
"Allah sizi ondan hesaba çeker” kıyâmet gününde. Bu da Mu'tezile ve Rafiziler gibi hesabı inkâr edenlere reddiyedir. (Dilediğini bağışlar) bağışlamak dilediğini "dilediğine de azâp eder” azâp etmek istediğine. Bu da azabın vâcip olduğunu açıkça reddetmektedir. İbn Âmir, Âsım ve Ya'kûb bu iki fiili cümle başı olarak Merfû' okumuşlardır. Kalanlar da şartın cevabına atfederek meczum okumuşlardır. Kim fe'siz cezmi kabul ederse (yağfir okursa) o ikisini bedel-i ba'z minel kül yahut bedel-i istimal yapmış olur. Şu beyitte olduğu gibi:
Bize ne zaman gelirsen, inersen yurdumuzda görürsün,
Bol miktarda odun ve göklere çıkan ateş (görürsün).
(Burada teknem te'tina'dan bedeldir).
Ra'yı lâm'a idgam etmek (feyağfüllimen) irap hatasıdır, çünkü ra ancak kendi cinsine idgam edilir.
"Allah her şeye kâdirdir” ölüleri diriltmeye ve hesaba çekmeye gücü yeter.
285. Âyetin Tefsiri
O Peygamber, Rabbinden kendine indirilene îman etti, mü'minler de. Hepsi Allah'a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine îman ettiler.
"Onun peygamberlerinden hiçbirisi arasında ayrım yapmayız, işittik ve itâat ettik. Bağışım dileriz, ey Rabbimiz! Dönüş ancak sanadır” dediler.
(O Peygamber, Rabbinden kendine indirilene îman etti). Allahü teâlâ'dan onun îmanının sağlamlığına, güvenirliğine ve işinde kararlı olup şüpheli olmadığına şahitlik ve açık ifadedir.
"Mü'minler de, hepsi Allah'a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine îman ettiler". Mü'minun'un erResûl'e atfı câizdir, o zaman tenvinin vekalet ettiği zamir Resûle ve mü'minlere râci olur.
Ya da mü'minun'un mübteda kılınıp zamirin de mü'minuna râci olması da câizdir. Bu itibarla küllün de haberiyle birlikte mübtedanın haberi olur. Resûl'e ayrı hüküm verilmesi ya ta'zîm içindir ya da onun îmanının müşahede ve görmekten, onların îmanının ise düşünce ve delilden kaynaklandığı içindir. Hamze ile Kisâî ve kitabihi şeklinde tekil okumuşlardır ki, Kur'ân'ı kastetmişlerdir ya da cinstir. Cinsle cemi arasında fark şudur; kitap cinste bütün teklerin fertlerine şamildir, cemide ancak cemilere şamildir. Bunun içindir ki, elkitap lâfzı elkütüb lâfzından daha çok kitap içerir denilmiştir.
"Onun peygamberlerinden hiçbirisi arasında ayrım yapmayız” yani ayrım yapmayız, derler. Ya'kûb ye ile yüferriku okumuştur ki, fiil külle ait olur. Manaya bakarak lâ yüferrikune de okumuşlardır,
"küllün etevhü dahirin” (Nahl: 87) âyetinde olduğu gibi. Ahad cemi manasınadır, çünkü nefiy durumundadır, tıpkı "fema minküm min ahadin ahü hacizin” (Hakka: 47) âyetinde olduğu gibi. Bunun içindir ki, üzerine beyne lâfzı dahil olmuştur. Maksat tasdik ve tekzip bakımından ayrım yapmamaktır.
"İşittik, dediler” icabet ettik "itâat ettik” emrine.
"Bağışım dileriz, ey Rabbimiz!” bizi atfınla bağışla yahut bağışını istiyoruz demektir.
"Dönüş ancak sanadır” öldükten sonra varış sanadır. Bu da onların tekrar dirilmeyi ikrarlarıdır.
286. Âyetin Tefsiri
Allah hiç kimseye gücünün yeteceğinden fazlasını yüklemez. Kazandığı hayır lehine, işlediği şer de aleyhinedir. Ey Rabbimiz, eğer unutur yahut hata edersek bizi sorumlu tutma. Ey Rabbimiz, bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır yük yükleme. Ey Rabbimiz, takat getiremeyeceğimiz şeyi bize yükleme. Bizi affet, bizi bağışla, bize merhamet et. Sen Mevlâmızsın bizim. Kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et.
"Allah hiç kimseye gücünün yeteceğinden fazlasını yüklemez” lütuf ve rahmetinden dolayı ancak gücünün yeteceğini yükler.
Ya da takatinin yeteceğinden daha azmi yükler ki, gücü yetsin de onu kolaylıkla yapsın. Allahü teâlâ’nın:
"Allah size kolaylık ister, size zorluk istemez” (Bakara: 185) âyeti gibi. Bu da imkânsız şeyi teklif etmenin olmadığını fakat imkânsız da olmadığını gösterir.
"Kazandığı şey lehinedir” yani hayır,
"işlediği şey de aleyhinedir” yani şer. Taatından ancak kendisi yararlanır, isyanından da ancak kendisi zarar görür. Hayır derken kesb, şer derken de iktisab lâfzını kullanması şunun içindir; çünkü iktisabta çalışmak vardır; şerri ise nefis çeker ve ona doğru atılır. Onu elde etmek için daha ciddi çalışır. Hayır ise öyle değildir.
"Rabbimiz, eğer unutur yahut hata edersek bizi sorumlu tutma” yani bizi tefrit ve ilgisizlik gibi unutmaya veya hataya götürecek şeyle sorumlu tutma yahut onlarla sorumlu tutma, demektir. Zira bunlarla sorumlu tutmak aklen imkânsız değildir. Çünkü günahlar zehir gibidir, yanlışlıkla da olsa onu alanı helake götürdüğü gibi günahları yapmanın da karar vermeden de olsa cezaya götürmesi akla uzak değildir. Ancak Allahü teâlâ rahmet ve lütfundan dolayı ondan geçeceğini va'detmiştir. İnsanın bu nimeti sürdürmek ve ona önem vermek için böyle dua etmesi câizdir. Efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem'den rivâyet edilen: Ümmetimden hata ve unutma kaldırıldı, hadisi de bunu destekler.
"Ey Rabbimiz, bize ağır yük yükleme” sâhibini yerinden kımıldatmayan boş ve ağır yük demektir, bundan zor teklifleri murat etmektedir. Mübalağa için şedde ile vela tühammil şeklinde de okunmuştur.
"Bizden öncekilere yüklediğin gibi” hamlen misle hamlike iyyahu min kablina yahut misleilezi hameltehu iyyahum demektir ki, ısran’ın sıfatı olur. Maksat İsrâîl oğullarına yapılan kendim öldürme, necasetin değdiği yeri kesme, günde elli vakit namaz, malın dörtte birini zekât olarak verme yahut başlarına gelen çetin sıkıntı ve ıstıraplar gibi.
"Rabbimiz, takat getiremeyeceğimiz şeyi bize yükleme” belâ ve ceza gibi yahut insan gücünün yetmeyeceği sorumluluklar gibi. Bu da güç yetmeyen şeyi teklif etmenin câiz olduğunu göstermektedir. Yoksa ondan kurtulmak istenilmezdi. Burada şedde fiilin ikinci mef'ulü alması içindir.
"Bizi affet” günahlarımızı sil,
"bizi bağışla” ayıplarımızı ört, bizi sorumlu tutarak rezil etme.
"Bize merhamet et” bize şefkat göster, bize lütfet.
"Sen bizim Mevlâ'mızsın” Efendimizsin.
"Kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et” çünkü efendinin düşmanlara karşı kölelere yardım etmek şânındandır. Kâfirlerden maksat bütün kâfirlerdir.
Rivâyete göre Efendimiz aleyhisselâm bu duaları edince ona: Kabul ettim, denilmiştir. Yine şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Allah cennet hazinelerinden iki âyet indirdi, onları Rahmân halkı yaratmadan iki bin yıl önce kendi eliyle yazdı. Kim onları yatsı namazından sonra okursa, gece namazı yerine geçer. Şöyle dediği de rivâyet edilmiştir: Kim geceleyin "Bakara sûresi"nin sonundaki iki âyeti okursa, ona yeter.
Hadis-i şerifteki bu "Bakara sûresi” ifadesi,
"Bakara sûresi” denilmesini mekruh görüp "içinde Bakara'dan bahsedilen sûre” demeyi öneren kişinin sözünü reddetmektedir. [Bu kişi, başka bir hadis-i şerifteki şu ifadeyi delil göstermiştir:] Efendimiz şöyle buyurmuştur:
"İçinde Bakara'dan bahsedilen sûre” Kur'ân’ın otağıdır; onu öğrenin; çünkü onu öğrenmek berekettir, terk etmek ise acıdır. Ona batale güç yetiremez, buyurmuştur. Batale nedir, dedikleri zaman da: Sihirbazlar, buyurmuştur.