Besâiru'l Kur'an
En‘âm Sûresi — Besâiru'l Kur'an — Sayfa 6
148. Âyetin Tefsiri
148. “Puta tapanlar, "Allah dileseydi babalarımız ve biz puta tapmaz ve hiçbir şeyi haram kılmazdık" diyecekler; onlardan öncekiler de, Bizim şiddetli azabımızı tadana kadar böyle demişlerdi. Onlara "Bize karşı çıkarabileceğiniz bir bilginiz var mı? Siz ancak zanna uyuyorsunuz ve sadece tahminde bulunuyorsunuz" de.” Şirk koşanlar, müşrikler, Allah’ı ortaklı düşünenler, Allah’a yet-ki sınırlaması getirenler dediler ki, diyecekler ki. Çünkü öncekiler de aynı şeyleri söylemişlerdi. Eğer Allah dilemiş olsaydı, Allah isteseydi biz asla O’na şirk koşmazdık, koşamazdık. Bizler O’na şirk koşamadığımız gibi atalarımız da asla O’na şirk koşamazlardı. Allah’a karşı şirk koşma imkânlarımız olmadığı gibi, şu haram kıldıklarımızı da ha-ram kılma hakkımız, gücümüz ve yetkimiz de olmazdı. Yeryüzünde dilediğimiz gibi yasa belirleme hakkımız da olmazdı. Tüm bu yaptıklarımız Allah’ın dilemesiyledir. Biz başka değil sadece kadere teslimiz. Biz kaderin mahkumuyuz. Kaderimiz böyle olduğu için biz bunları yapabiliyoruz diyorlar. Söylesenize ey müslümanlar. Ey bu yeni dinin sahipleri. Olacak şey midir bu? Allah’ın izni olmadan bir şey olur mu? Allah’ın izni olmadan bir yaprak yerinden oynayabilir mi? Allah izin vermeseydi biz müşrik olabilir miydik? Dikkat ediyor musunuz? Alçaklar suçlarının tümünü kadere yüklemeye çalışıyorlar. İşledikleri suçları Allah’a yüklemeye çalışıyorlar. Yaptıklarının faturasını Allah’a çıkarmaya çalışıyorlar. Allah istemeseydi biz bunları yapamazdık. Allah dilemeseydi biz bu suçları işleyemezdik. Allah istemeseydi biz zina edemezdik, Allah izin vermeseydi biz içki içemezdik, Allah istemeseydi biz put da yapamazdık, puta da tapamazdık diyerek işlediklerinin faturasını Allah’a çıkarmaya çalışıyorlar. Çok garip değil mi? Bugünkü kâfirler ve müşrikler de aynı mantığa sığınmaya çalışıyorlar. Gerçekten anlamak mümkün değildir. Yâni adamlar bir hayat yaşayacaklar, yaşadıkları bu hayatta hiç bir sınır tanımayacaklar, sürekli özgürlükten, hürriyetten söz edecekler. Bizler özgür insanlarız, yaşadığımız hayatta hiç bir kayd-u şart altına girmeyiz, kimseye karşı sorumlu değiliz, dilediğimiz gibi özgürce yaşarız diyecekler. Dilediğimiz gibi dilediklerimizi yaparız diyecekler. Dilediğimiz gibi hayatımıza yasa yaparız diyecekler. Dilediğimiz şeyleri haram, dilediğimiz şeyleri de helâl kılarız, kimse bu konuda bize baskı yapamaz, hesap soramaz diyecekler. Yeryüzünde egemen biz-leriz diyecekler. Egemenlik kayıtsız şartsız bizimdir diyecekler. Sonra da işledikleri günahların cezası ve sorumluluğuna katlanmaları söz konusu olunca da mantıksızca diyecekler ki biz kaderin mahkumu-yuz. Allah dilemeseydi, Allah böyle istemeseydi biz bunları yapa-mazdık diyecekler. Alın yazımız böyleymiş ne yapalım? diyecekler. Sormak lâzım bu kendilerini tanrı zanneden ve diledikleri gibi yaşayabileceklerine inanan zavallılara. Ey akılsız kâfirler! Ey beyinsiz müşrikler! Ey ne dediğini, ne yaptığını bilemeyecek kadar aptallık, sefihlik sergileyen akılsızlar! Söyleyin bakalım sizler yeryüzünde, ya-şadığınız hayatta Allah’ı da, Allah’ın âyetlerini de, Allah’ın yeryüzünde belirlediği hayat programını da reddederek özgürlük şarkıları söylerken, kendinizi tüm dünyaya karşı özgürlük ve hürriyet savaşçıları olarak lanse ederken, egemenlik bizdedir, biz dilediklerimizi yaparız derken, tanrılıklarınızı iddia ederken, ne oldu da böyle birdenbire Allah’la karşı karşıya gelip O’nun sorgulaması tepenize binince o özgürlük ve tanrılık şarkılarını unutup, dillerinizi yutup kuzu kesiliyorsunuz? Ne oldu? Hani siz özgür değil miydiniz? Hani siz hiçbir kayd-u şart altına girmeyen kimseler değil miydiniz? Hani siz tanrı değil miydiniz? Hani egemenlik sizde değil miydi? Niye suspus oldunuz böyle? Dünyada özgürce dilediğinizi yaparken, özgürce Allah kullarına zulmederken, özgürce insanların mallarını gasp ederken, özgürce Allah’ın helâl haram sınırlarını çiğnerken, özgürce insanların özgürlük haklarını ellerinden alıp onları kendinize kul köle edinirken, insanları Rablerine kulluktan koparıp köleleştirirken, kendi yasalarınıza itaat etsinler diye Rablerinin yasalarını onlara duyurmamaya çalışırken şimdi ne oldu? Ne oldu ki birdenbire değişiverdiniz? Dünyada işlediğiniz amellerinizle Rabbinizin huzuruna çıkıp onların karşılığı olarak alacağınız cehennemi görünce niye böyle birdenbire kuzu kesildiniz? Bizim elimizde bir yetki yoktu! Biz yaptıklarımızın tümünü Allah öyle istediği için yaptık! Bizi bu hale Allah getirdi! Değilse bunların hiç birisini yapamazdık. Eğer Allah dilemeseydi biz ne şirk koşabilirdik, ne haram helâl belirleyebilirdik, ne zulmedebilirdik, ne tanrılığımızı iddia edebilirdik, ne egemenlik bizdedir diyerek yeryüzünde kanun koyabilirdik. Üstelik bizim atalarımız da aynı şeyleri yapmışlardı diyerek kendinizi Allah’ın cehenneminden kurtarmaya çalışıyorsunuz? Evet müşrikler böyle diyecekler. Allah dilemeseydi biz bunları yapamazdık. Şeytan mantığını kullanıyorlar, şeytan mantığına sığınıyorlar alçaklar. Araf’ta anlatılır şeytan da aynı şeyi yapmıştı. İşlediği Âdeme secde etmeme suçunu kabullenmeyen şeytan da suçu Allah’ın üzerine atmaya çalışıyordu. Ya Rabbi madem ki beni saptırdın öyleyse ben de beni saptırmana mukabil kullarını saptıracağım diyordu. Rabbimiz buyurur ki: Bu sadece onların yaptığı bir şey değil, sadece şimdikilerin tavrı değil, öncekiler de aynı şeyleri yapmışlar, onlar da aynı şeyleri söylemişlerdi de onların yaptıkları yanlarına kalmadı. Bizim azabımızı tadıncaya kadar, tıraşları önlerine ininceye kadar öncekiler de aynı suçları işlemişlerdi. Bizim elimizde bir şey yoktur! Ne yapalım senâryomuzu Allah böyle yazmış? Senâryoyu yazan, belirleyen Allah’tır bizlerse sadece sahnede oyuncularız. Ne yapalım kaderimiz böyleymiş! Bizler kaderin mahkumuyuz dediler. Eğer şu anda bizler kâfirsek bunun suçu Allah’ındır dediler. Eğer şu anda bizler namussuzluk, şerefsizlik yapıyorsak suç Allah’ındır dediler. Öncekiler de aynı şeyleri söylediler. Hayır hayır kimse böyle bir iddiada bulunamaz. Yeryüzünde herkes özgürdür. Herkes özgür yaratılmıştır. Allah herkesi hür yaratmıştır. İnsanlar günah ya da sevap yaptıkları her konuda serbesttirler. Diledikleri yolu, diledikleri hayatı seçme konusunda hür yaratılmışlardır. Hidâyeti de seçebilirler, dalaleti de. İmanı da seçebilirler küfrü ve şirki de. Dünyada imtihan gereği, dünyanın konumu gereği Rabbimi-zin koyduğu yasa budur ve yaşadığımız sürece bu böyle devam edecektir. Ama unutmayalım ki bu yasa ölünceye kadardır. Öldüğümüz andan itibaren, dünyada imtihan dönemimiz sona erdiği andan itibaren artık Rabbimizin başka bir yasasıyla karşı karşıya geleceğiz. Öyle değil mi? Elli yıl kâfir yaşayan birisi elli yılın sonunda Müslüman olamıyor mu? Adam Müslüman olmak istedi de Allah buna imkân mı vermedi? Haydi bunu anlayan sizler ey müşrikler, haydi tövbe edin! Haydi La İlâhe illallah deyin! Haydi biz pişman olduk deyin! Biz Müslüman olduk deyin! Biz Allah’a inandık deyin! Eğer şu anda bunu beceremeyecek olursanız, Müslüman olma imkânınız olmuyorsa o zaman belki itiraz hakkınız doğacaktır. O zaman ne yapalım bizler Müslüman olmak istedik, kelime-i şehâdeti söylemek istedik ama bunu beceremedik. Dillerimiz bunu söyleye-medi diyebilirsiniz. O zaman gökleri ve yerleri, göktekileri ve yerdekileri buna şâhit tutun. Bizi buna şâhit tutun. Güneşi, ayı, yıldızları, dağları, taşları ve tüm canlı cansız varlıkları şâhit tutun. Tüm bu varlıkların şehâdeti altında deyin ki; ya Rabbi! Tüm varlıkların şâhittir ki bizler küfürden, şirkten vazgeçip Müslüman olmak istedik. Nefislerimize kulluktan vazgeçip sana kulluğa karar verdik, ama sen buna izin vermedin. Sen bu konuda bize imkân ve fırsat tanımadın. Ne yapalım biz de çaresiz kâfir ve müşrik olduk deyin. O zaman biz de size şâhitlik yapalım. Evet ya Rabbi! Bizler buna şahidiz! Bu adamlar kendilerinin tanrılığından vazgeçip senin Rabliğini kabul etmek ve senin gönderdiğin kitabın istikâmetinde bir hayat yaşamaya karar verdiler ama bu konuda sen onlara izin vermedin. Sen bunlara fırsat tanımadın diyelim. Ama kesinlikle bunu diyemeyeceksiniz. Çünkü Müslüman olmak istediğiniz zaman bu konuda kimse size engel olmamaktadır. Küfrü ve şirki tercih ederken kimsenin size engel olamadığı gibi. Üstelik sizler şu anda iman yolunu, İslâm yolunu, Allah’a kulluk yolunu tercih ettiğiniz zaman hattâ Allah sizin için onu kolaylaştıracağını, yolunuzu açacağını, gönlünüze inşirah vereceğini vaadetmektedir. Öyleyse gelin ey kâfirler! Gelin ey müşrikler! Dünyada bu tür mantıkların arkasına saklanarak Rabbinize karşı, Rabbinizin kitabına karşı, Rabbinizin hayat programına karşı savaş açarak kendi ellerinizle dünyanızı karartmayın. Her şey bu kadar açık ve net iken gelin kendi ellerinizle hem kendinizi, hem de yeryüzünde tanrılık taslayarak, yasalar belirleyerek saptırdığınız Allah kullarını cehenneme sürüklemeyin. Vazgeçin bu inatlarınızdan. Vazgeçin bu kuruntularınıza kulluk ederek kendinize yazık etmekten. Hiç düşünmüyor musunuz? Siz size Allah’ın verdiği beş paralık aklınızla, beş paralık gücünüzle yeryüzünde tanrılık taslamaya, öz-gürlük taslamaya, egemenlik taslamaya kalkışıyorsunuz. Yeryüzünde yetki bizdedir diyerek kendinizi bir şey görmeye kalkışıyorsunuz da sizi yaratan, sizin dışınızdaki tüm kâinatı yaratan sonsuz güç ve kudret sahibi olan Rabbinize niye söz hakkı tanımak istemiyorsunuz? Çok küçük bir dünyanın çok küçük bir şehrinde, çok küçük bir odasında, çok küçük bir koltuğa oturduk diye kendinizde yetki görmeye başlıyorsunuz da tüm kâinatta egemen olan Rabbinize neden egemenlik hakkı tanımaya yanaşmıyorsunuz? Ne oluyor size? Nedir bu haliniz? Üç kişiyi doyurduk diye, beş kişiye maaş verdik diye ki bunlar da Allah’tandır mahiyetinizdekilere emirler dağıtmaya çalışan sizler, size her şeyinizi veren Rabbinizin emirlerini niye görmezden geliyorsunuz? Rabbiniz hakkında nasıl da böyle bozuk düzen şeyler düşünüyorsunuz? Nelere lâyık görüyorsunuz Rabbinizi? Yâni Allah zannettiğiniz gibi böyle güçsüz kuvvetsiz birisi mi ki sizi zorunlu bir hayata mahkum etsin? Sizi neden kaderin mahkumu yapsın? Allah zevk mi alıyor ki kullarını böyle zorunlu bir hayatın esiri yapsın da onları kendisine sövdürsün? Yâni sebep ne ki Allah kâfiri kâfir olarak kalmaya zorlasın da kendisine küfrettirsin? Sebep ne ki kulunu içki içmeye zorlasın da sevmediği bir ameli işlemesine katlansın? Gerçekten bu çok garip bir şeydir. Böyle bir şey kesinlikle mümkün değildir. Hani sûrenin başlarında anlatmıştı Rabbimiz: Allah hidâyeti de, dalâleti de, imanı da, küfrü de, aydınlığı da, nûru da, karanlıkları da yaratmıştır. Her ikisini de yaratmış, kullarına irade vermiş ve bunlardan her hangi birini tercih özgürlüğü vermiştir. Ne yapalım, Allah bizi istediğimiz şekilde değil de istediği şekilde yaşamaya mahkum etmiş demeye hiç bir zaman hakkımız yoktur. Bakın âyetin sonunda diyor ki Rabbimiz: De ki bu iddiaları ortaya atıp onun arkasına saklanırken elinizde bir belge var mı? Bu iddianız bir bilgiye dayanıyor mu? Bu konuda dayandığınız bir deliliniz var mı? Eğer elinizde bir bilgi, bir belge varsa haydi buyurun getirin onu da konuşup tartışalım. Hani sizin âyetiniz? Hani sizin kitabınız? Nerede istinat noktanız? Hayır hayır! Onların bu konuda hiç bir delilleri yoktur. Onlar sadece zanna tâbi oluyorlar. Onlar sadece zanna tâbi oldukları için atarlar, saçmalarlar. Bugün bir hüküm ortaya korlar, yarın onu beğenmedikleri için yanlışlığını anlayıp hemen değiştirirler. Ortaya bir hüküm koyarken, bir yasa belirlerken dayandıkları hiç bir temelleri olmayınca en kısa zamanda temelsizliklerini anlayıp değiştirirler onu. Gerçek ilim olan vahiyle ilgileri, alâkaları olmadığı için, Allah’ın kitabını reddettikleri için onların hayatlarını zanlar, vehimler, şüpheler, mitolojiler ve cehaletler kaplamıştır. Allah’ın kendilerine lütfettiği bilgiyi bunlara satmış kimselerdir onlar. Allah’ın kendilerine verdiği özgürlüğü bunlara sattılar. Allah’ın kendilerine verdiği özgürlüğü kullara sattılar. Allah’ın kendilerine verdiği hayatı ağalara, beylere, paşalara, patronlara, tâğutlara, âdetlere, törelere, modaya, nefislerine, çevreye ve şeytanlara sattılar. Hayatlarını israf ettiler. Hayatlarını ve ömürlerini berbat ettiler ve sonunda cehennemi boyladılar. Evet bunları söylerken onlar ancak zanna dayanıyorlar. Sadece zanna tabi oluyorlar. Ve sadece atıyor, atmasyon yapıyorlar. Yalan söylüyorlar. Bir yerlere dayanma imkânı olmayan, işkembeden atma sözler söylüyorlar.
Bu bölümü tek başına aç →149. Âyetin Tefsiri
149. "Üstün delil Allah'ın delilidir. O dileseydi hepinizi doğru yola eriştirirdi" de. „ De ki gerçek delil Allah’a aittir. Tam deliller, gerçek deliller, ke-sin sonuca götürücü deliller, kesin gerçeğe ulaştırıcı deliller ancak Al-lah’tandır ve sadece Allah’a aittir. İnsanları yaşadıkları hayatta hidâyete, doğruya, kurtuluşa, mutluluk ve saadete ulaştıracak deliller sa-dece Allah’a aittir. Bütün gerçekleri, her gerçeği en güzel anlatan net delil sadece Allah’ın delilidir. Veya bütün şüpheleri ortadan kaldıran, gerçeği tümüyle ifade eden, her gerçeğe ulaşan, herkese ulaşan, u-laşacak olan, herkesin ulaşmak istedikleri zaman ulaşabilecekleri tek delil, kaynak delil Allah’ınkidir. Allah dediyse doğrudur. Delil O’nun delilidir. Çünkü varlık O’nundur. Gökleri ve yerleri, göktekileri ve yerdekileri yaratan O’dur. Yarattıklarına yol gösteren O’dur. Göktekiler ve yerdekileri hidâyete ulaştırma yetkisi de, onları saptırma yetkisi de sadece O’na aittir. İnsanlardan ve diğer varlıklardan hiç birisinin bu konuda her hangi bir yetkisi, her hangi bir delilleri yoktur. Tüm yetki Allah’ın elindedir. Eğer şu anda insanlar, yahut diğer varlıklar bir şeyler yapabiliyorlar, bir adım atabiliyorlarsa bu onlara Allah’ın verdiği yetki saye-sinde olabilmektedir. Veya meselâ şu anda insanlar iradelerini kulla-narak hidâyet ya da dalâletten birisini seçebiliyorlarsa, iman ya da küfürden birisini seçip o istikâmette hayatlarını sürdürebiliyorlarsa bi-lelim ki yine bu da Rabbimizin onlara verdiği yetki sayesinde olmaktadır. Evet yeryüzünü ve orada imtihan için insanlığı yaratan Allah imanı ve küfrü yarattı. Sonra da yarattığı kullarına iman ya da küfürden birini seçmelerini diledi. Dileyen iman eder, dileyen de küfreder dedi. Sonucuna kendiniz katlanmak kayd u şartıyla bunlardan her hangi birisini seçebilir ve öylece yaşayabilirsiniz dedi. Az evvel müşriklerin iddia ettikleri gibi insanları ne imana, ne de küfre zorlamadı. Yeryüzünde bu yasayı Allah belirledi. Öyleyse küfür ve şirk Allah yazgısı değildir. Küfür ve şirk Allah takdiri değildir. Burada bir de şunu söyleyelim: Maalesef bu konuda kâfir ve müşriklerin yanıldığı gibi pek çok Müslüman da yanılgı içine düşmektedir. Maalesef Müslümanlar da Allah’a iftira edercesine pek çok konuda kaderci kesilmektedir. Ne yapalım kaderimiz böyle imiş? Ne yapalım yazgımız böyleymiş ki Allah’tan başkalarının kanunlarına kul köle olmuşuz. Alın yazımız böyle yazılmış ki zillet ve meskenet içinde bir hayatı yaşamak zorunda kalmışız. Hayır hayır kendi ellerinizle düştüğümüz bu pis hayatın faturasını Allah’a kesmeye hakkımız yoktur. Şu anda yaşadığımız zillet ve meskenet de Allah’ın yazgısı değildir. Allah Müslümanlara da asla zillet ve meskenet yazmadı. Allah kesinlikle Müslümanları da zorunlu bir yazgının, zorunlu bir kaderin mahkumu yapmadı. Dileyen zilleti dileyen de izzeti tercih eder dedi. Eğer şu anda yer yüzünde yaşayan Müslümanlar kitaplarını terk etmişler, peygamberlerinin sünnetine ters düşmüşler ve sonunda da zillet içinde bir hayatın mahkumu olmuşlarsa bu konuda Allah’ı değil de kendilerini suçlasınlar. Ölümü göze alamadıkları için, şeha-deti göze alamadıkları için, uğrunda ölmeye değmeyen bir Allah’a inandıkları için, inandıkları Allah’ı hayatlarına karıştırmaktan bıkıp usanıp başka tanrıların yasalarını uygulamaya hevesli oldukları için bu duruma düşmüşlerdir. Bunun başka bir izahı yoktur. İşte bütün gerçeği en güzel anlatan, pek güzel ortaya koyan Allah’ın delilidir. Hüccetü’l bâliğa Allah’a aittir. Tüm şüpheleri ortadan kaldıracak bilgisidir. Veya herkese ulaşacak, anlamak isteyen, yol bulmak isteyen herkesin ulaşabileceği tek delil Allah’ın delilidir. Allah’ın dediği doğrudur. Başkaları ne derse desin hiçbir değer ifade etmez. Zaten eğer Allah dilemiş olsaydı elbette hepinizi hidayete ile-tirdi. Hal böyleyken Allah’ın delili ortadayken delil mi arayacağız? Al-lah’ın ortadayken O’nun hidayetinden başka hidayet mi arayacağız?
Bu bölümü tek başına aç →150. Âyetin Tefsiri
150. “De ki: "Allah'ın bunu haram kıldığına şâhitlik edecek şâhitlerinizi getirin. "Şâhitlik ederlerse, onlarla beraber olup sözlerini kabullenme; âyetlerimizi yalanlayanların ve âhirete inanmayanların heveslerine uyma; onlar Rablerine başkalarını eşit tutuyorlar.” De ki haydi şâhitlerinizi getirin. Eğer yeryüzünde haram-helâl belirleme hakkının kendinize verildiğini iddia ediyorsanız, eğer yeryüzünde kanun koyma hakkının, egemenlik hakkının kendinizde olduğunu iddia ediyorsanız veya Allah demediği halde Ona iftira ederek Allah şunları şunları haram kılmıştır, şunları şunları da helâl kılmıştır diyorsanız, haydi delillerinizi getirin. Şu şöyle olmalı, bu böyle olmalı, şu yenmeli bu yenmemeli, şu giyilmeli bu giyilmemeli, şunlar içilir, bunlar içilmez, evlilik şöyle olmalı böyle olmamalı, ev tefrişi şöyle olmalı böyle olmamalı, şöyle kazanılmalı böyle harcanmalı filan diye kendi kendinize kurallar koyuyor, yasalar belirlemeye çalışıyorsunuz ya. Haram helâl sınırları belirlemeye çalışıyorsunuz ya, haydi delillerinizi getirin bakalım tüm bu konularda. Çağırın şâhitlerinizi bakalım da tüm bu konularda Allah’ın size yetki verdiğini söylesinler. Haydi belgelerinizi, kanıtlarınızı getirin de ne diyecekseniz deyin bakalım. Dökün torbanızda ne varsa. Kesinlikle Allah bunu haram kılmıştır diyebi-lecekleriniz varsa getirin. İncil’den mi okuyacaklar, Tevrat’tan mı gösterecekler, yoksa kendilerine meleğin gelip haber verdiğini mi söyleyecekler, bu konuda bir şehadeti olabilecekler varsa hepsini getirin bakalım. Bu gücü, bu yetkiyi nereden aldığınızı söylesin bakalım o şâhitleriniz. Şâhitleriniz kim sizin? Eğer bu konuda şâhitleriniz varsa, eğer Allah hayata karışmıyorsa, hayatın kurallarını koyma konusunda, hayata kanun koyma konusunda sizleri yetkili kılmışsa, o zaman Allah bu yaptıklarınızın tümünü onaylamış demektir. Getirin şâhitlerinizi de biz de inanalım buna ve sizinle birlikte olalım. Eğer onlar buna şâhitlik ederlerse sen şâhitlik yapıp onlarla beraber hareket etme. Onların bu şehâdetlerini asla kabullenme. Yâ-ni haydi diyelim ki birilerini bulup getirdiler, milattan önce beş bin yılına ait Tevrat’lar bulduk diye şahitler getirmiş olsalar bile, sen onlarla birlik şehadet etme. Çünkü onlar yalan söylüyorlar. Onlar kendi elleriyle yazdıklarına bu Allah’tandır diye iftira ediyorlar. Çünkü daha ön-ceki sûreler bize öyle anlattı. Gerçeği bilmediklerinden suça karşı cü-retli davranıyorlar onlar. Öyleyse ey peygamberim, onlar bu konuda şehadet etmiş olsalar bile, sen onlara inanma, yalan söylüyorlar. Bu-nun kesinlikle mümkün olmadığını haber vererek buyurur ki Rabbi-miz: Yâni tüm insanlar buna şâhitlik etseler bile, tüm insanlar Kur’-an ve sünnetin haber verdiklerinin yanlışlığı konusunda şehâdet etseler bile sen onlarla beraber şehâdette bulunma. Eğer biz Kur’an ve sünnete dayanmışsak, Kur’an ve sünnetle hareket ediyorsak, yâni hayatımızda istinat noktası olarak onları seçmişsek tüm dünya bizi bu konuda yalnız bırakmış olsala bile hiç bir önemi yoktur. Yolumuzun kesin doğruluğunu bilecek ve devam edeceğiz. Yâni eğer bu kâfirler, bu müşrikler muharref Tevrat’tan, bozulmuş İncil’den veya milattan önce beş bin yılına ait Tevrat bulduk ve ondan şahit getiriyoruz, bak bunda böyle yazıyor diye bir şahit getirseler bile biz onlarla beraber şehâdet etmeyeceğiz. Çünkü onlar yalan söylüyorlar. İşte Allah bilgisi, Allah şehâdeti böyle diyor. Evet Allah diyor ki ey peygamberim! Onlar tüm bu konularda yalancı şâhitler bulsalar bile sen sakın onlarla birlikte şâhitlik etme. Ve: Sakın ha âyetlerimi yalanlayanların hevâ ve heveslerine uyma. Eğer insanlar vahye dayanmıyorlarsa, istinat noktaları vahiy değilse, kitap ve sünnetten habersiz bir hayat yaşıyorlarsa mutlaka onlar zanlara tâbi oluyorlar ve kesinlikle kendi hevâ ve hevesleriyle hareket ediyorlar demektir. Bu tür insanlara uymayı ve onları dinleyerek, onlarla birlikte hareket etmeyi yasaklıyor. Sadece beni dinle, sadece benim gönderdiğim mesaja tabi ol diyor Rabbimiz. Evet ey peygamberim ve ey peygamber yolunun yolcuları! Âyetlerimi yalanlayan, âyetlerimi kaale almayan, onlara inanmayan, onlar istikâmetinde yaşamayan ve âyetlerimi yok farz ederek bir hayat yaşayan, kendilerine göre bir dünya oluşturup sürünenlerin hevâ ve heveslerine uymayın. Onlar âhirete de inanmıyorlar. Yaşadıkları hayatta âhiret endişeleri, hesap kitap dertleri de yoktur onların. Bir de Rablerine karşı denkler, eşler, endadlar da koşuyorlar onlar. Rableri dururken O’nun berisinde kendilerine ekonomik tanrılar, siyasal tanrılar, hukuk tanrıları, kılık kıyafet tanrıları, dua tanrıları, tövbe tanrıları bularak onları Rablerine denk tutuyorlar. Bunların yasalarını uygulamaya çalışıyorlar onlar. Rablerinin yetkilerini bunlara dağıtıyor ve hayatlarında bu tanrıları da söz sahibi kabul ediyorlar bu zavallılar. Zaten Allah’a ortak koşanlar âhiret endişesi, hesap kitap derdi olmayanlardır. Bunlar yaptıkları tüm zulümlerinin, işledikleri tüm cürümlerin yanlarına kâr kalacağına, yeniden dirilme olmayacağına, sü-menaltı edileceklerine inanan zavallılardır. Âhiret inancı olan birisinin bunları yapması mümkün değildir. Şunu her zaman söylüyorum; eğer bir adam bu dünyada gavurluk yapacaksa, zulmedecek, kan içecek, kötülük yapacaksa o kişi her şeyden önce âhireti, ölüm ötesi hayatın hesabını kitabını inkâr et-mek zorundadır. Âhiret yok, diriliş yok, hesaba çekilme yok demek zorundadır. Hattâ Allah’tan önce bunu reddetmek zorundadır. Neden? Çünkü böyle yapmazsa adam gavurluk yapamaz da ondan. Yâni bir adam düşünün ki, hem âhiret, hesap, kitap var diyecek, hem de gavurca bir hayat yaşayacak, zulmedecek, kan dökecek, içki içecek, zina edecek, hasılı keyfine göre bir hayat yaşayacak. Bu kesinlikle mümkün değildir. Onun içindir ki adam önce âhireti inkâr edecek, sonra da yiyeceği naneleri rahat yiyebilecektir. Evet bir daha söyleyelim. Bu tür insanların hevâ ve heveslerine uymamalıyız. Eğer bu tür zavallıların hevâ ve heveslerine tâbi olursak o zaman kesinlikle bilelim ki Rabbimizi ve O’nun âyetlerini terk etmek zorunda kalırız. Allah korusun o zaman hayatımızda Rabbi-mizin âyetlerine gündemimizde yer kalmaz. Onlara tâbi olduğumuz zaman onların gündemlerine tâbi olmak zorunda kalırız. İşte görüyoruz her gün yeni bir gündemle insanları meşgul ediyorlar. Ne zaman bunların vahiylerinden vakit bulup da insanlar vahye dönebilecekler? Bugün şu konu, öbürsü gün şu konu derken gündemi tamamen dolduruyorlar ve insanların vahiyle meşgul olmasına fırsat vermiyorlar. Allah korusun öyle olunca da âhiret gündemlerimizden düşüverir. O zaman yine Rabbim muhafaza buyursun tıpkı onlar gibi sırf dünya ve dünyalık düşünen birer materyalist olup çıkıveririz. Tıpkı bu müşrik kafalar gibi Allah yetkilerini alıp birilerine veren birer demokratik olur çıkarız. Ve korkuyorum farkında olmadan hızla Müslümanlar buna doğru gidiyorlar. Hayır hayır! Bizim aklımız başımızdadır elhamdülillah. Bizler kesinlikle bu adamların hevâ ve he-veslerine tâbi olmayacağız inşallah. Sadece Allah’ı dinleyeceğiz. Sadece Allah’ın doğrularına sarılacağız. Allah berisinde hayata yasaklar koyarak Allah’a iftira edenleri dinlemeyeceğiz. Allah’a yetki sınırlaması getirmeye çalışanları dinlemeyeceğiz. Bizim şirkimiz de Allah’tan-dır. Allah izin vermeseydi biz böyle bir hayatı asla yaşayamazdık diyerek kaderci kesilen kâfirlere kulak vermeyeceğiz. Hayatı istediğimiz gibi yaşama konusunda bize yetkiyi Allah verdi diyerek Allah’ı hayatlarına karıştırmayanları dinlemeyeceğiz. Onlar ne derlerse desinler kesinlikle dinlemeyeceğiz ve delil isteyeceğiz bu konuda onlardan. Delil getirseler, getirmeye çalışsalar bile kesinlikle onların yalancı olduklarını bileceğiz. Gerçek bilginin, doğru bilginin bu kitaptaki bilgiler olduğuna iman edecek ve tüm varlığımızla ona sarılacağız. Allah bu konuda bize şuur versin, basiret versin inşallah.
Bu bölümü tek başına aç →151. Âyetin Tefsiri
151. “De ki: "Gelin size Rabbinizin haram kıldığı şeyleri söyleyeyim: O’ na hiçbir şeyi ortak koşmayın, anaya babaya iyilik yapın, yoksulluk korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin" sizin ve onların rızkını veren Biziz, "Gizli ve açık kötülüklere yaklaşmayın, Allah'ın haram kıldığı cana haksız yere kıymayın. Allah bunları size düşünesiniz diye buyurmaktadır.” Gelin Rabbinizin neleri haram kıldığını size tela yapayım. Tela; takip etmek, takip ederek, izleyerek üzerinde düşünerek, kafa yo-rarak okumak demektir. Okumak da budur zaten. Okunan anlaşılacak, üzerinde düşünülecek ve hayat onunla düzenlenecek. Okunan şeylerin peşi sıra gidilecek, haramları haram helâlleri helâl bilinecek. Evet gelin şu hevâ ve heveslerinizi bir kenara bırakın da Rab-binizin size neleri haram kıldığını ben size okuyayım. Dinleyin beni. İzleyin beni. Bunu benden dinleyin. Siz bilmiyorsunuz. Siz bu konuda kendinizi yetkili zannediyorsunuz. Siz hep kendinize yontmaya çalışıyorsunuz. Siz kendinizi peygamber makamına koyuyorsunuz. Allah beni sözcü seçti. Madem ki önceki âyetlerde de ifade ettiğimiz gibi haram ve helâl belirleme hakkı sadece yaratıcıya aitse, bu konuda Ondan başka yetkili yoksa, işte bu tek yetkilinin bu konuda tespiti şöyledir. Hayatınızda nelerin haram, nelerin helâl olduğunu Rabbiniz-den öğrenin. Yaşadığınız hayatta, yaşadığınız dünyada, girdiğiniz bu sırat-ı müstakîmde, yürüdüğünüz bu yolda neler haram? Neler helâldir? Bunu Rabbimizden öğreneceğiz. Yaşadığımız hayatta nelere dikkat edeceğiz? Nasıl bir hayat yaşayacağız? Nerede duracak? Ne-rede yürüyeceğiz? Nerede bulunacak? Nerede bulunmayacağız? Ya-pılacak ve yapılmayacak şeyleri, haram helâl sınırlarını nasıl belirleyeceğiz? Nelerden sakınacak, nelerle beraber olacağız? Tüm bunları yol kurucusu olan Rabbimizden öğrenmek ve O’nun belirlediği biçimde hareket etmek zorundayız. De ki gelin size Rabbinizin neleri haram kıldığını okuyayım. Sakın ha sizler bu konuda şunun bunun sözüne bakmayın. Bu konuda her konuda Allah’tan başkalarının değer yargılarına kulak vermeyin. Hayata yasa koyma hakkı, hayatınızda haram helâl belirleme hakkı sadece Allah’a aittir. Dinleyin ben size Rabbinizin haramlarını okuyayım. Evet haram helâl belirleme Allah’a aittir ve Allah’ın verdiği yet-ki gereği Resulüne aittir. Neymiş onlar? 1- Birincisi: Allah’ı ortaklı düşünmeyeceksiniz. Ne anayı, ne babayı, ne hacıyı, ne hocayı, ne lideri ne şeyhi, ne parayı pulu, ne dükkanı tezgâhı, ne göktekileri ne yerdekileri Allah’la beraber inanmayacaksınız. Allah’a hiç bir şeyi ortak koşmayacaksınız. Hiç bir şeyi Allah’a denk tutmayacaksınız. Hiç bir şeyin hatırını Allah’ın hatırına denk tutmayacaksınız. Hatırı kazanılacak tek varlık Allah’tır. Kulu kölesi olunacak tek varlık Allah’tır. Yolunda gidilecek tek varlık Allah’tır. Sözü dinlenecek tek varlık Allah’tır. Hayata karışmaya yetkili tek varlık Allah’tır. Hayatımıza kurallar koymaya, haram-helâl yasaları belirlemeye tek yetkili Allah’tır. Allah’ın yetkilerini hiç bir kimseye vermeyeceksiniz. Al-lah’ın sıfatlarını hiç kimseye vermeyeceksiniz. Allah’ın yetkilerini sınırlandırmaya kalkışmayacaksınız. Allah’ın yetkilerini sınırlandırmak ha-ramdır ve şirktir. Zamanı ve mekânı asla parçalamayacaksınız. Za-manın tümünde ve mekânın tümünde Allah’ı egemen ve yetkili bileceksiniz. Zamanı ve mekânı parçalayıp: Ya Rabbi, tamam sen güçlüsün! Sen Kahhâr’sın! Sen göklerin sahibisin! Göklerde egemensin, ama yeryüzünde yetkin yoktur! Bizim hayatımıza karışamazsın! Bizim hayatımızda söz sahibi başka Rablerimiz var diyerek şirke düşmeyin. Veya tamam ya Rabbi, sen bizim mescitlerimize karışabilirsin ama dükkanlarımıza karışamazsın! Okullarımıza, mahkemelerimize, parlamentomuza karışamazsın! diyerek şirke düşmeyin. Veya namazımıza karışabilirsin, bu konuda yetkilisin ama kılık kıyafetinize karışamazsın! Orucumuza karışabilirsin ama hukukumuza karışamazsın! Zekâtımıza karışabilirsin ama ekonomimize karışamazsın! Çünkü bizim hayatımızın o bölümlerini ayarlayacak başka tanrılarımız vardır diyerek Allah’a ortaklar bulmaya çalışmayın. Çünkü hayatın her bir biriminde etkili ve yetkili olan Allah’ın yetkilerini sınırlandırmak kesinlikle şirktir. Hayatın bazı bölümlerinde Allah’ı yetkili bilip, öteki bölümlerinde yasa belirleyecek başka ilâhlar kabul etmek şirktir. Hayatın bazı bölümlerinde haram helâl sınırları belirleyen, filan yerde şöyle davranılmalı, ama falan yerde de böyle davranılmalı diyen varlıklar kabul etmek şirktir. Zaman konusunda da bu böyledir. Zamanı parçalamak da şirktir. Efendim sabahleyin şu şu saatlerde Allah söz sahibidir, ama gündüzün filan saatlerinde falanlar yetkilidir, onlar dinlenmelidir demek de şirktir. 24 saatin tümünde sözü dinlenecek tek sorumlu ol-duğumuz yetkili Allah’tır. Şunu kesinlikle unutmayın ki böyle şirke bulaşmış bir hayatın Allah katında hiç bir değeri yoktur. Sûrenin daha önceki bölümlerinde Rabbimiz peygamber bile olsa şirk koşanın gözünün yaşına bakılmayacağını anlatmıştı: “Bu, Allah'ın kullarından dilediğini eriştirdiği yoldur. Puta taparlarsa amelleri boşa çıkar.”(En’âm 88) Yeryüzünde onlar kadar, Allah’ın o kutlu elçileri kadar Allah’a ciddi kulluk yapan başka birisini de görmek mümkün değildir. Yeryüzünde Allah’ın elçileri kadar insanlardan gelen yalanlamalara, alaylara, inkârlara, belâ ve musîbetlere sabreden, dayanan başka birini göstermek mümkün değildir. Yeryüzünde Allah’a en mükemmel kulluğu yapanlar onlardır. İnsanların en sâlihleri, en mükemmelleri ve en muttakileri onlardır. Rabbimiz yeryüzünde onlara en yüce değeri ver-miş. Ama bakın Allah o şerefli kullarına zaman zaman şu tehdidi de yapmıştır. Eğer onlar yeryüzünde Allah’ın seçtiği örnek kullar olarak Allah’ın kendilerinden istediği kulluğu, Allah’ın kendilerinden istediği teslimiyeti gerçekleştirmemiş olsalardı. Birazcık bu konuda gevşeklik göstermiş olsalardı. Azıcık da olsa kendilerini Rablerine kulluk ortamından uzaklaştırıp şirke düşüverselerdi. Hayatlarında azıcık da olsa Allah’ı ikinci plana atıverselerdi. Ya kendi hevâlarını, kendi arzularını ve heveslerini, yahut da Allah’tan başka birilerini ilâh kabul edip onların arzularını gerçekleştirmeye meylediverselerdi. Yâni tâğutları, liderleri, önderleri, toplumu, çevreyi, âdetleri, ayı, güneşi, yıldızları tanrı kabul edip onlar kaynaklı bir hayata azıcık meylediverselerdi. Veya bir lahza onların hatırlarını Allah hatırına tercih ediverselerdi, Allah yanında onlara da hayata karışma alanı, yâni onlara da ulûhiyet ve rubûbiyet hakkı tanıyıverselerdi. Yeryüzünde onlara da birazcık egemenlik hakkı tanıyıverselerdi kesinlikle bilelim ki Allah onların tüm amellerini boşa çıkarır ve şah damarını koparıverirdi. Evet şirk koşmayacaksınız bir, ikincisi: Anaya, babaya karşı muhsin davranacaksınız. Rabbimiz Kur’-an-ı Kerimde bakıyoruz kendisine kulluğu zikrettiği her bir bölümde anaya babaya ihsanı da zikretmektedir. İhsan Cibril hadisinde anlatılır. Allah’ı görüyormuşçasına bir tavır demektir. Kişinin Allah huzurunda olduğu şuurunda olmasının adına ihsan denir. Öyleyse ana babaya karşı ihsan demek, her hal-u kârda onlara itaat etmek demek değildir. Dikkat ediyorsanız âyet-i kerimesinde anaya babaya itaat demiyor Rabbimiz. İhsan diyor. Yâni ana baba karşısında da Allah huzurunda olduğumuzu unutmamamızı istiyor. Ana babamız karşısındaki tüm tavırlarımızda Allah huzurunda olduğumuzu, yâni o anda Allah’ın bizden ne istediğinin şuurunda olmamızı istiyor. Yâni biz onların değil Allah’ın kuluyuz. Yâni biz onlardan önce Allah’ı dinlemek zorundayız. Yâni babamızın anamızın Allah’a ters düşen isteklerini dinlememeliyiz. Yâni onları hayatımızda putlaştırmamalıyız. Onları dinlerken Allah huzurunda olduğumuzu unutmamalıyız. Onların istekleri Rab-bimizin arzu ve emirleriyle çatışırsa onları dinlememeli, Rabbimizi din-lemeli, ama onların bizden istedikleri Rabbimizin istediklerine uygun-sa o zaman yine Allah huzurunda olduğumuzu unutmayarak onların arzularını yerine getirme konusunda gevşeklik göstermemeliyiz. İşte ana babaya ihsan budur. Öyleyse ana babaya ihsan, onların Allah arzularına uygun isteklerini yerine getirmek, Allah arzularına ters düşen yerlerde de onları uyarıp putlaşmalarına engel olmaktır. Yâni onlara onların istediği biçimde değil de Allah’ın istediği biçimde davranmaktır. Eğer on-lar bakıma muhtaçlarsa onların bakımını üstlenmektir. Evet eğer onların maddeye ihtiyaçları varsa, dine ihtiyaçları varsa, kitap sünnet bilgisine ihtiyaçları varsa onları temin edeceğiz. Onlara merhamet edeceğiz. Tıpkı biz küçükken onların bize merhamet ettikleri gibi biz de ihtiyarlık dönemlerinde onlara merhamet kanatlarımızı gerecek ve onları üzmemeye çalışacağız. Onları cennete götürmenin kavgasını vereceğiz. 3- Üçüncüsü: Evet Rabbimizin haramlarından üçüncüsü de rızık endişesiyle, fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin. Onların da, sizin de rızkınızı biz veriyoruz diyor Rabbimiz. Üstelik dikkat ediyorsanız “Onların da sizin de rızıklarınızı” buyurarak onların rızıklarını öne almış Rab-bimiz. Öyleyse bundan da anlıyoruz ki bizim rızıklarımız da onların rı-zıklarına bağlıdır. Onları bizim doyurup beslememiz şöyle dursun, ak-sine bizim de şu anda çocuklarımız sayesinde doyduğumuzu unutmayalım. Biz kendi rızıklarımızı da kendimiz bulmadığımız gibi onların rızıklarını da biz bulmuyoruz. Ama müşrikler bu konuda böyle düşünmez, böyle inanmazlar. Çünkü onların velileri Allah değil tâğutlardır. Bu müşriklerin tanrıları, yöneticileri onlara bunu öğütlüyorlardı. Onlara kendi öz evlâtlarını öl-dürmeleri gerektiğini empoze ediyorlar, onların iliklerini emiyorlar, mallarına el koyuyorlar, güçlerini sömürüyorlar, onları fakir ve güçsüz hale getiriyorlar ve daha sonra da daha çok emme bölgeleri çıkarabilmek için de onlara çocuklarını öldürmelerini tavsiye ediyorlardı. Bu katil, bu sömürgen tanrıların emirlerine kulak veren zavallı kullar da, aman bakamayız besleyemeyiz, çok çocuk sahibi olunca efendilerimize ayırdığımızı onlara yedirmek zorunda kalırız da efendilerimiz zayıf düşerler endişesiyle çocuklarını öldürüyorlardı. Efendilerinin dediklerine iman ediyorlardı. Sanki az çocuklular daha iyi doyuyorlarmış gibi. Bakıyoruz milyarlar içinde olanlarımız bile açtır. Halbuki zenginlik ve fakirlik çok çocuğa, az nüfusa göre değil, çok paraya, az paraya göre değil, hedeflemeye göredir. Meselâ beş etli ekmek yemeyi hedefleyen bir adamın karşısına üç etli ekmek çıksa bu adam açtır. Niye? Ee, hedefinde beş etli ekmek vardı da ondan. Ama bir etli ekmek yemeyi hedefleyen bir adamın karşısına bir etli ekmek çıksa bu adam toktur. Niye? Zaten hedefinde o bire ulaşmak vardı ve ona ulaştı tamam. Aynen bunun gibi 100 milyara ulaşmayı hedefleyen bir adamın cebinde 90 milyar olsa bu adam fakirdir. Niye? E adamın hedefinde 100 milyara ulaşmak vardı da ondan. Ne yapsın 90 milyarda kalmış, hedefine ulaşamamış gariban. Evet bugün trilyonlar içinde yüzenlerimiz bile açtır ve dünyanın kulu kölesi olarak çırpınmaktadır. Öyleyse vazgeçin bu şeytan mantıklarından. Yok besleyemez-mişiz, yok çok çocuk bizim hayatımızı daraltacakmış. Vazgeçin bu kâ-fir ağızlarından. Vazgeçin bu bencilliklerinizden. Vazgeçin hainlerin propagandalarını dinlemekten. Bu hainlerin bunları söylerken bir tek dertleri var. O da sizin çoğalarak günün birinde kendilerine kafa tutacak duruma gelmenizdir. Bundan korkuyorlar bu adamlar. Sizin sayısal çoğunluğa ulaşmanızdan, güçlenmenizden ödleri kopan bu hıris-tiyan ve yahudi dünyanın size empoze etmeye çalıştıkları bu vahiylere kulak vermekten vazgeçin de Rabbinizin vahyine kulak verin. Bakın ne diyor Rabbiniz: Sizi de, onları rızıklandıran biziz diyor Rabbiniz. Sizi de, çocuklarınızı da rızıklandıran Biziz. Yeryüzünün dengesini koyan, tüm yarattıklarımızın rızıklarını takdir eden, yaratan onlar değil, Biziz diyor Rabbiniz. Evet hiç düşünmez misiniz siz? Sanki kendinizi siz mi doyuruyorsunuz? İşte bizim en büyük yanılgı noktalarımızdan biri de buradadır. Biz kazanırız, biz buluruz. Eğer bizler şu anda çalışmasak aç kalırız vs, vs. Tam bir kâfir ağzı. Eğer bu ağızları bırakıp da birazcık şu elimdeki kitabın âyetlerine kulak versek, birazcık Rasulullah’ın ha-dislerine yönelsek inanın hiç de böyle konuşmayacak, kâfirlerin ağzını kullanmayacağız. Öyle diyor değil mi adam? Alnımız terliyor bunları kazanmak için. Peki söylesenize alnınızı kim verdi? Ellerimiz nasırlaşıyor. Ellerinizi kim verdi size? Ayağımız gidiyor, onu veren kim? Kafamızı kulla-nıyoruz, onu kim verdi size? Ekip, dikiyoruz diyorsunuz, toprağı ve-ren kim? Yağmur bekliyorsunuz, onu yağdıran kim? Güneşinizi, havanızı veren kim? Söylesenize bütün bu sözleri söyleyen sizler şunu niye söyle- miyorsunuz? Niye Rabbimiz vermese aç kalırız demeye dilleriniz varmıyor? Niye Rabbinizi hayattan diskalifiye edip kendi tanrılığınızı iddia ediyorsunuz? Niye kendinizi Rezzak makamında görmeye çalışıyor-sunuz? Niye Rabbinize güvenmeyerek çocuklarınızı öldürüyorsunuz? Evet çocukları öldürmek de yasak. Madde planında öldürülenler, ana karnında öldürülenler, teşekkül ettikten sonra öldürülenler, doğum sonrası öldürülenler, madde planında yaşatılan ama ruh planında öl-dürülenler, madde ve ruhunun vahye teslim edilmemesi şeklinde öl-dürülenler, dinle diyânetle ilgisiz bırakılıp öldürülenler vs vs. İşte bun-ları sakın rızık endişesiyle yapmayın. Dünya ve dünyalıklar derdine sakın yavrularınıza kıymayın. Ekmek derdine sakın kendinizi ve ço-cuklarınızı fırınlara atıp cayır cayır yakmayın. 4- Dördüncüsü: Bir de fahşanın, fuhşiyatın gizlisine de açığına da yaklaşmayın. Fahşa, fuhuş; aşırılık demektir. Fahşa haddi aşmak demektir. Hangi konuda? Maddî manevî her konuda. Meselâ eşya talebinde aşırılık, mal talebinde aşırılık, rızık talebinde aşırılık, bilgi toplama ko-nusunda aşırılık, mesken konusunda aşırılık, sevgi saygı konusunda insanları putlaştıracak biçimde aşırılık, on kişiyle devlet kurma hayallerine kapılarak hedefte aşırılık. İşte bunların tamamı fahşâdır. Ama buraya yönelik söyleyecek olursak: Babaya anaya karşı ya onların meşru isteklerini dinlememe hususunda aşırılıklar, ya da onların Allah’la çatışan her arzularını ye-rine getirerek onların putlaşmalarına imkân hazırlamak türünde çizgiyi aşma aşırılıkları. Veya rızık konusunda Allah’a güvenmeyerek çocukları öldürme aşırılıkları. Ya da kadın erkek ilişkilerinde zina dediğimiz aşırılıklar. Bu aşırılıkların tümünden sakının diyor Rabbimiz. Bilhassa kadın erkek ilişkileri konusunda aşırılık hususunda çok yanlışlarımız var. Meselâ bizim toplumda şu anda bu aşırılıkları kadınlar yaptığı zaman onlara fahişe denirken aynı şeyleri erkekler yaptıkları zaman onlara bir şey denmiyor. Halbuki bunları yapan kadına da erkeğe de fuhuş sahibi yâni fahişe denir Bugüne kadar sadece fuhuş denildiği zaman sadece kadın erkek ilişkilerinde aşırılık, haddi aşma anlaşılmaktadır. Halbuki sadece bu konuda değil her konuda aşırılıktan men ediyor Rabbimiz. Hem de aşırılığın, fahşanın gizlisinden de açığından da sakınmamızı isti-yor. Peki acaba fahşanın, aşırılığın gizlisi ve açığından ne anlayacağız? İnsanlar arasında açıktan açığa işlenen fahşalara da yaklaşmayın kimsenin göremeyeceği bir tenhada işlenenlerinden de sakının. Veya metres hayatı gibi, dost tutma gibi toplumun yasallaş-tırdığı, insanların kurumlaştırıp haram ve yasak görmediği fuhuşlar-dan da sakının, insanların, toplumun hoş görmediği aşırılıklardan da sakının. Toplumun onayıyla, insanların izniyle yapılanlarından da sa-kının, toplumun kınadıklarından da sakının. Meselâ nasıl? İşte toplumun yasallaştırdığı ve ruhsat çıkardığı genel evlerde yapılanlardan da sakının. Veya işte diyorlar ki bir kadınla yaşayacaksın. Nikâhın bir kadınla olacak ama bin kadınla ilişki kurabilirsin bu normaldir. Ama toplumun koyduğu bu kuralın dışına çıkar da ikinci bir kadınla nikâhlı bir beraberlik kurmaya kalkışırsan o zaman bu fuhuştur, bu ilişki zinadır filan diyorlar ya. Yâni yaşadığın ülkede veya dünya üzerinde egemen güçlerin yasak dedikleri şeyler yasak ama yasak demediği şeyler serbesttir ya. Halbuki Allah’ın haram dedikleri haram, helâl dedikleri de helâldi. Öyleyse insanlar ister meşrulaştırsınlar ister haram deyip yasaklasınlar bizim için bunun hiç bir önemi yoktur. Bizim için Allah’ın yasak dedikleri yasaktır, yasak değil dedikleri de yasak değildir. 5- Beşincisi de Ve bir de ancak hak olarak öldürülmesi müstesna adam öl-dürmeniz de haramdır. Haklı öldürme Allah’ın öldürülmesine izin verdiği öldürmedir. Yâni hadisin ifadesiyle evli olduğu halde zina ederek veya müminken dinden çıkıp mürted olarak ve yahut da adam öldürerek ölümü şeran hakketmiş kimselerin öldürülmeleri hak olan, haklı olan öldürmedir. Ama bunlardan birini işleyerek şeran ölümü hak et-memiş insanları öldürmek de haramdır. Kur’an’ın başka yerlerinde görüyoruz ki ölümü hak etmeyen bir mümini öldürmek sanki yeryüzündeki tüm insanları öldürmek gibidir Allah katında. Çünkü yeryüzünde dinin yaşanması müminin varlığına bağlıdır. Yâni yeryüzünde bir mü’min varsa bir müminlik bir din var demektir. Bin mü’min varsa bin müminlik bir din var demektir. Öy-leyse durup dururken bir mü’minin canını almak demek yeryüzünde Allah’ın dinini eksiltmek demektir ki buna kimsenin hakkı yoktur. Haklı öldürmeyi, Allah’ın izin verdiği öldürmeyi de şöyle kısa-ca özetleyeyim inşallah: 1- Müslümanları ve dolayısıyla onların şahsında İslâm’ı yok etmek isteyen, İslâm’ın ve müslümanların varlığını kabul etmeyen kâ-fir öldürülecektir. Yâni savaş halinde olan kâfirler öldürülecek. Değilse durup dururken bir kâfiri öldürmeye hakkımız yoktur. Kâfirin varlığına her ne kadar rızası yoksa da yeryüzünde onun varlığını kabul etmiştir Rabbimiz. Her kâfir değil, yeryüzünde Allah’ın otoritesini reddeden, müslümanların varlığını kabul etmeyen, Allah kullarının özgürce imanlarını yaşamalarına ve dinin tebliğine engel olmaya çalışıp, Allah’a, dinine ve müslümanlara karşı savaş açan kâfirler öldürüleceklerdir. Bunlar ölümü hak etmiş kimselerdir. 2- Bir adam önceden ben müslümanım dediği halde sonra-dan bu dinden çıkar, irtidat eder ve arkasından; ben bu dini beğenmedim, olmaz olsun böyle bir müslümanlık derse bu kişi de öldürülür. Ben bu dini sevmedim, yaşanacak bir şey değilmiş diyenler öldürülür. Çünkü ben müslümanım, Müslümanlığımdan şeref duyuyorum, ben mutluluğu, ben huzur ve saadeti bu dinde buldum diyen bir kişiyle bunun aksini söyleyerek insanlara karşı kötü örnek olan, bu dine yeni girecekleri baştan kötü şartlandırma çabası içine giren bir tutulmamalıdır. Hiçbir sistem böyle yaparak kendi varlığına karşı tehdit oluşturan birinin varlığını onaylamaz. İslâm da böyle müslüman iken irtidat eden, sonra da bu dinin aleyhinde olan kişiye hayat hakkı tanımaz. 3- Şartları gerçekleştikten sonra evli olduğu halde zina eden kişi öldürülür. Yâni şahitleri var ve şartları gerçekleşmişse o da öldürülür. 4- Kasten bir müslümanı öldürmüş kişi de öldürülür. Bir müs-lümanı kasten öldüren kişi ona mukabil kısasen öldürülür. 5- İslâm’ın siyasal yapılanmasını tehdit edecek, müslüman-ların dirliğini bozacak davranışlarda bulunan bâğî ve tâğî kimseler de öldürülecektir. Müslümanların sosyal düzenlerini bozan, müslüman-ların din, can, mal, namus düzenlerini tehdit eden kimselerin öldürül-melerine izin verir Rabbimiz. Hattâ meselâ müslümanların meşru bir biçimde oluşturdukları halifeleri varken ona isyan ederek kendinin de halife olduğunu iddia eden kimse de öldürülür. İşte Allah’ın haramları, işte Allah’ın yasakları. Allah size bunları böylece vasiyet edip açıklıyor ki akıllarınızı kullanasınız, aklede-siniz, akıllarınızı vahyin emrine teslim edesiniz de böylece dünyada da ukba’da da mutlu bir hayatı elde edesiniz diye. Devam ediyor Rabbimizin vasiyetleri:
Bu bölümü tek başına aç →152. Âyetin Tefsiri
152. “Yetim malına, erginlik çağına erişene kadar en iyi şeklin dışında yaklaşmayın; ölçüyü ve tartıyı doğru yapın. Biz kişiye ancak gücünün yeteceği kadar yükleriz. Konuştuğunuzda, akraba bile olsa sözünüzde âdil olun. Allah'ın ahdini yerine getirin. Allah size bunları öğüt almanız için buyurmaktadır.” Evet güzellikle kullanmak hariç yetimlerin mallarına da yak-laşmayın. Ama onların mallarından onları istifade ettirmek, onlara ka-zandırmak, onları o mallarından menfaatlendirmek için onlar lehine o mallara el uzatırsanız bu müstesnadır. Onlar buluğ çağına ulaştıkları ve mallarına sahip olabileceklerini ortaya koydukları zaman da onları şöyle bir deneyin. Eğer onlar akıllanmışlar, haram helâl sınırlarına riâyet edebilecek, mallarını koruyabilecek ve onlar üzerinde Allah’ın yasalarına uygun tasarrufta bulunabilecek bir noktaya geldiklerine kanaat getirmişseniz o zaman mallarını kendilerine güzellikle kendilerine teslim edin. Evet Rabbimiz yetimlerin mallarına hiç yaklaşmayın, hiç do-kunmayın demiyor. Onların yararlarına olacak biçimde yaklaşın bu-yuruyor. Kendileri ergenlik çağına girip o mallarına sahip oluncaya kadar onların mallarını değerlendirin. Çoğaltın, kazandırın. Ama za-rarına dokunmayın. Ölçüye ve tartıya da riâyet edin. Aranızda ölçü ve tartıyı da adâletle yapın. Haksız yollarla insanların mallarını eksiltmeyin. Haksız yere insanların mallarını yemeye kalkışmayın. Reklamlar aracılığıyla ihtiyaç olmayan şeyleri ihtiyaçmış gibi göstererek insanların mallarını sömürmeye çalışmayın. Zorla insanlara satmaya çalışmayın. Suni ihtiyaçlar oluşturmaya ve insanları şartlandırmaya çalışmayın, buna hakkınız yoktur. Yapmayın böyle. İnsanların ellerindekilerinin tamamını alsanız bile yine de doymayacaksınız, doymuyorsunuz da zaten. Ekonomik gücünüz geçen yıla oranla bu yıl en az iki üç misli arttı, ama siz yine de köleliğinize devam ediyorsunuz. Malınız arttıkça aynı oranda köleliğiniz de artıyor. Bir türlü doymuyorsunuz, doyamayacaksınız da bu gidişle. Başka değil ancak gözlerinizi toprak doyuracak sizin. Halbuki Müslümanları kardeş bilecektiniz. Onların mallarını kendi malınız, onların menfaatlerini kendi menfaatiniz bilecektiniz. Dükkanınıza alış veriş yapmak için gelen kardeşlerinize, ihtiyaçları olmadığı halde ihtiyaçmış zannederek size gelen kardeşlerinize: Kardeşim vazgeç bundan, senin buna ihtiyacın yoktur, şu anda evinizdekiler sizin için yeterlidir demeliydiniz. Bu insanları sömürmekten vazgeçip, akıl vermeliydiniz onlara. Ama sizler tam tersini yapıyorsunuz. Evet ölçü ve tartıya riayet edin. Ama bu sadece para ve mal ile ilgili değildir. Her konuda ölçü ve tartıya riayet edeceğiz. Meselâ şimdi İslâm’a göre yapılmaması gereken bir şeyi net ve düzgün bir şekilde yapınca buna ölçülü diyebilecek miyiz? Allah’ın istemediği bir tarzda kendince çocuklarına dengeli davranan bir ana-baba ölçülü müdür? İçki içen bir kişinin, zina eden bir kişinin kendince dengeli davranmasına ölçü diyebilir miyiz? Ölçüp biçip en uygun bir şekilde hırsızlığı gerçekleştiren kişi Allah’ın istediği ölçüyü yerine getirmiş sayılabilir mi? Allah’ın istemediği bir ev tefrişi düzenine nasıl düzen diyeceğiz? Allah’ın istemediği bir hukuk düzenine, bir eğitim düzenine, bir toplum düzenine nasıl düzen diyeceğiz? İyi de biz bunu nasıl becerebilelim? Buna nasıl güç yetirebiliriz? demeyin. Allah hiç kimseye gücünün yetmeyeceği bir yük yüklemez. Allah’ın sizden istediklerinin tamamı size göredir. Bunların tamamı sizin fıtratlarınıza uygun ve sizin yapabileceğiniz cinsten şeylerdir. Yâni sakın ha bu devirde bunlar mümkün değildir, bu devirde ölçüye tartıya riâyet imkânsızdır, kazanmak için çeklerde senetlerde şöyle şöyle yapmak zorundayız, yetimlerin, güçsüzlerin mallarından yemek zorundayız, buna riâyet gerçekten zordur filan demeye kalkışıp Allah’a iftira etmeyin. Çünkü Rabbinizin sizden istediklerinin tamamı tam size uygun şeylerdir. Konuştuğunuz zaman, söz söylediğiniz zaman da âdil davra-nın. Konuştuğunuz zaman Allah’ın istediğini konuşun. Peygamberin örneklediğini, razı olduğunu konuşun. Peygamber modeliyle konu-şun. Hep haktan yana, hep adâletten yana konuşun. Asla zulme sapmayın. Kendi aleyhinize bile olsa, akrabalarınız aleyhine bile olsa konuşmalarınızda adâletten ayrılmayın. Zulme sapmadan hep adâletten yana olun. Eğer bu doğru söylemenizin karşılığında zarar görecek olan yakınlarınız, akrabalarınız bile olsa fark etmez siz zinhar adâleti gerçekleştirin. Allah’ın ahdine vefalı davranın. Allah’ın ahdini gerçekleştirin. Rabbinize verdiğiniz sözlerinize sâdık olun. Ya da şâhitliği adâletle yerine getirin. Sözlerinizi yamultmayın. Eğri büğrü konuşmayın. Allah’ın ahitlerini de yerine getirin. Kitaplar göndererek, peygamberler göndererek, insanlar öldürüp dirilterek her bir dönem Allah’ın sizden aldığı ahitlerine de riâyet edin. Allah gönderdiği kitapları ve peygamberleri vasıtasıyla size sizden istediklerini bildirmiştir. Sizler Rabbinizin sizden istediklerini yerine getirin. Siz ona karşı verdiğiniz sözlerinizi yerine getirin ki o da size olan vaatlerini yerine getirsin. Allah’a verdiğiniz sözlerinizi tutun. Bir de Allah kullarına karşı verdiğiniz sözlerinizi de yerine ge-tirin. Randevularınıza ve verdiğiniz sözlere sâdık davranın. Allah’a verdiğiniz sözlere sâdık davranın ki kullara verdiğiniz sözlerinize sadâkat alışkanlığı kazanasınız. Zaten Rabbine verdiği söze sâdık olmayan bir adamın insanlara verdiği sözlerine sadâkati beklenemez. İşte tezekkür edesiniz diye, bunları akıllarınızın en üst köşesine yazıp unutmayasınız diye, bunlarla hayatlarınızı düzenleyesiniz diye Rabbi-niz bunları size vasiyet ediyor, tavsiye ediyor. İşte Allah böyle emrediyor, böyle vasiyette, tavsiye de bulunuyor, belki tezekkür eder, tefekkür eder, öğüt alır, üzerinde düşünür ve bunu gündemde tutarsınız.
Bu bölümü tek başına aç →153. Âyetin Tefsiri
153. “İşte bu Benim dosdoğru yolumdur. Ona uyun. Sizi Allah yolundan ayrı düşürecek yollara uymayın. Allah size bunları sakınasınız diye buyurmaktadır.” Evet işte bu dosdoğru yolumdur. Sizi dünyada huzura, âhi-rette de cennete götürecek yol budur. Öyleyse haydi uyun ona. O yolda olun. Böylece benimle beraber cennete gidecek yolda olun. Ama bu benim yolumun dışında da yollar vardır. Sakın o yollara uy-mayın, o zaman paramparça, darmadağın olursunuz. Allah’ın yolundan sapar, sapıtır gidersiniz. İşte Allah size böylece vasiyette bulunu-yor, tavsiyede bulunuyor, belki böylece siz takvalı davranır, Rabbini-ze karşı gelmekten sakınır, yolunuzu Allah’ın kitabıyla bulmaya gayret edersiniz. Yol tekdir. Yol Allah’ın yoludur. Tâli yollarsa şeytanların yolla-rıdır. Eğer benim yolumu bırakır da onların yollarına uyarsanız, onlar sizi Rabbinizin yolundan ayırıp saptırırlar. Allah kendi yolunu, dosdoğru yolunu kitabında ortaya koy-muştur. Öyleyse bütün mesele Allah’ın kitabına uymak ve kitaba gö-re yaşamaktır. Kitapla yol bulmaktır. Yolunu kitaba ve sünnete sora-rak bulmaktır. Takva da budur işte. Takva Rabbimizin yukarda tarif buyurduğu esaslara göre hayat yaşamaktır. Rabbimizin kitabında anlattığı bu emir ve yasaklara riâyettir takva. Rabbimiz bizim muttaki olmamız için, bizim böylece bir hayat yaşayarak cennete ulaşmamız için yollarını göstermiştir. Kitabın ve sünnetin dışında takva yolu da yoktur. Kim ki kitap ve sünneti bırakır da başka şeylerin, başka yolların peşine takılırsa o mutlaka sapmak zorunda kalacaktır. Allah’ın Resulü bu konuyu anlatırken elindeki bir çöple yere bir çizgi çizdi ve buyurdu ki, işte Rabbimin dosdoğru yoludur. Sonra onun sağına ve soluna başka çizgiler çizerek işte bunlar da şeytanların yollarıdır. sakın sizler bu yollara gitmeyin, çünkü o yollardan her birisinin üzerinde sizi ona çağıran, sizi sırat-ı müstakîmden uzaklaştır-mak ve saptırmak isteyen şeytanlar vardır buyurdu. Evet kim ki sırat-ı müstakîmde yürürse, kim ki hayat programını Allah’ın kitabından ve Resulünün parlak yolundan alırsa dünyada tüm problemleri çözülecek ve mutlu bir hayat yaşayacak, sonunda da dosdoğru cennete ulaşacaktır. Allah diyor ki aklınızı kullanasınız ve muttaki olasınız diye size kendi yolunu vasiyet etmektedir. Evet bu yolun özelliği aklı kullan-maktır. Aklını kullananların yoludur bu yol. Takva bu yolun özelliğidir. Muttaki olmak isteyenler bu yolun yolcusudur. Takva bu yolla elde edilir. Bu yol cennete götürür, şeytanların yolları da cehenneme götürür. Artık siz bilirsiniz. Sonucuna kendiniz katlanmak kayd-u şartıyla dilediğiniz yolu tercih edebilirsiniz. Söyleyin şimdi hangi yoldayız? Severken, küserken, seçer-ken, alırken, verirken, ekonomik hayatta, sosyal hayatta, siyasal ha-yatta söyleyin hangi yoldayız? Allah yolunda mı başkalarının yolunda mı? Kimin peşinde gidiyoruz? Kiminle beraberiz? Kesinlikle bilelim ki peygamberin yürüdüğü o yolun dışında bizi cennete götürecek yol yoktur. Bireysel ve toplumsal hayatımızda söyleyin, hangi yolda ve kimin peşindeyiz? Kitabın çizdiği, peygamber aleyhisselâmın tarif bu-yurduğu bu sırat-ı müstakimde olmanın dışında cennet kazanmamız kesinlikle mümkün değildir. Peki anladık da bu sırat-ı müstakîmi nasıl bulacağız? Yâni hangi yolun Allah yolu, hangi yolların da şeytanların yolu olduğunu nasıl anlayacağız? bunları nasıl ayırdedeceğiz mi diyorsunuz?
Bu bölümü tek başına aç →154. Âyetin Tefsiri
154. “Sonra, iyilik işleyenlere nîmeti tamamlamak, her şeyi uzun uzadıya açıklamak, doğruyu göstermek ve rahmet olmak üzere Mûsâ'ya Kitabı verdik. Rablerine kavuşacaklarına belki inanırlar.” Sonra biz Mûsâ’ya kitap verdik. Mûsâ’ya Tevrat’ı verdik. Mûsâ’yı da kitapla müşerref kıldık. Yâni şu anda sizin karşınızda duran peygamberim türedi, yeni çıkmış bir elçi değildir. Ondan önce de pey-gamberler gönderdik biz. Veya bu sırat-ı müstakîm üzerinde bu-lu-nan, sırat-ı müstakîmin yolcusu sadece Muhammed (a.s) değildir. O yolun yolcusu, o yolun peygamberi ve mihmandarı sadece o değildir. Sadece İbrahim as, sadece Îsâ (a.s) değildir. İnsanlığın ilk atası ve ilk peygamberi Hz. Âdem (a.s) dan son elçi Hz. Muhammed (a.s) a kadar gelmiş geçmiş tüm peygamberler bu yolun yolcusu ve önderleridir. Tarih boyunca hiç bir ümmeti, hiçbir toplumu vahiysiz ve rehbersiz bırakmamıştır Rabbimiz. Her ümmete, her topluma elçi gönderilmiştir. Ve artık bundan sonra hiçbir toplumun mâzeret hakkı da kal-mamıştır. Hiçbir toplum ya Rabbi biz bunu duymamıştık, bizim bundan haberimiz yoktu deme hakkı kalmamıştır. Bütün insanların ona bakarak, tutunarak hidayet bulabilecekleri kitaplar göndermiştir Rab-bimiz. İşte burada da Rabbimiz yıllar önce Hz. Mûsâ (a.s) a ve onun toplumuna da kitap gönderdiğini anlatıyor. Mûsâ’ya da Tevrat’ı göndermiştir ki muhsinlere, Allah’ı görüyor muşçasına Allah’a kulluk edenlere, Allah huzurunda ve Allah kontrolünde olduklarını hiç bir zaman hatırlarından çıkarmayarak ona lâyık kulluk yapmaya çalışan-lara nîmetlerini itmam etmek için ve onlara ihsan buyurduğu nîmet-lerinden en zirvede bir nîmet olarak kitap nîmetini de onlara ulaştır-mak istemiş. Rabbimizin İsrail oğullarına tarih boyunca ulaştırdığı nîmetlerini biliyoruz. Firavunun zulmünden ve ona kölelikten kurtarmış, onları hürriyetlerine kavuşturmuş, çöl ortamında bıldırcın eti, kudret hel-vasıyla onları doyurmuş, yeryüzünün efendisi yapmış vs vs. Ama tüm bu nîmetlerinin üzerinde en büyük nîmeti olarak onlara Tevrat’ı göndermiş Rabbimiz. Kimileri; efendim hani burada Tevrat’tan filan söz edilmiyor, binaenaleyh nereden çıkarıyorsunuz bunu filan diyorlar. Peygamberimden öğreniyorum. Kur’an’da anlatılan mantıktan öğreniyorum. Yâ-ni Allah kitabında; Biz Musa’ya Tevrat diye bir kitap verdik demiyor, demesin. Yâni Rabbimizin âyetlerini gönderme modelleri ne zamandan beri insanların mantıklarına uymak zorundaydı da? Meselâ kısasla ilgili kimi âyetleri de Rabbimiz bir başka şekilde anlatmıştır. Ya da orucu bir başka çeşit anlatmıştır. Meselâ oruç farz mı? Evet. Peki İslâm’ın şartlarından birisi mi? Evet. Peki Allah saymış mı böyle İslâ-m’ın şartı şunlardır diye? Hayır. Meselâ aynı merkezden düşünenler Kur’an’da kader yoktur demeyi kendilerine iş ediniyorlar. Oysa bakıyoruz Kur’an baştan sona kadere imanı anlatıyor. Bakın Yakup ve Yusuf dönemindeki kadere, meğer Rabbimiz Yakup oğullarını Mısır’a girdirecek, meğer yüz yıllar sonra Musa aleyhisse-lâm Yakup’un oğullarını Mısır’dan çıkaracakmış. Bu Allah’ın kaderi, takdiri değil mi? Buna nasıl iman etmeyecekmişiz biz? Kadere iman eğer Allah istediği imtihan eder’e imansa evet, Allah her şeyi bilire imansa evet, Allah her şeyi nasıl isterse öylece takdir eder, dilemesine sınır yoktur, her şeyi yaratan O’dur gerçeğine imansa elbette bu kadere iman edeceğiz. Kur’an baştan sona bunu gündeme getirir. Sema bunun için vardır, arz bunun için gündemde tutulur. Adem’den iblise, Nuh’tan, Hûd’a, Sâlih’ten, Semûd kavmine hepsi sanki bu kaderin anlatımı içindir. Rabbimiz Hz. Musa aleyhisselâma Tevrat vermiştir. Tastamam her şeyi tafsilatıyla anlatan, her problemi fasıl fasıl halledici bir kitap olarak. Onda her şeyi açık açık anlatıyordu Rabbimiz. Sırat-ı Müstakîmi, takva yolunu, dünyada huzur ve sükûn, âhirette de cennet yolunu anlatıp açıklıyordu. İşte tıpkı onun gibi bir kitap da son elçi-sine gönderiyordu. Evet her şeyi tastamam açıklayan, ihsan sahiplerine her şeyi bütün tafsilatıyla anlatan, fasıl fasıl her problemi çözen, halleden bir kitap olarak o Tevrat döneminin hidayet rehberi ve rahmet olarak, rahmet vesilesi olarak gönderildi. Böylece insanlar onunla yol bulup hayatlarını düzenlesinler diye. Peki ya bizim kitap? Tevrat bizim kitabımız değil mi? Evet Allah’tan geldiği orijinal şekliyle, bozulmamış şekliyle o kitap bizim imanımızın konusu olan bir kitaptır. Ama şu anda onunla amel edecek miyiz? Amellerimizi ona dayandıracak mıyız? Hayır. Tevrat’tan bizim kitabımıza aktarılanlar varsa artık biz Kur’an diye onunla amel ederiz. Bizi bizim kitabımız bağlar. Çünkü son kitap odur. Yâni o zaman şöyle bir soru sorarsak: Tamam anladık, o dönemde kullarına yol göstermek için Rabbimiz, bir kitap göndermiş, Tevrat’ı lütfetmiş, hayat programı olarak gönderdiği kitabıyla onların yollarını açmış. Gönderdiği bilgisiyle onların gerek dünyalarını, gerekse âhiretlerini kazanmalarına imkân hazırlamış. Peki bugün biz ne yapacağız? Biz hayatımızı nasıl düzenleyeceğiz? Biz neyle amel e-deceğiz mi diyorsunuz? Dünya ve ukba saadetini kazanacak bir yol, bir program, bir yasa, bir rehber, bir kitap mı arıyor, soruyorsunuz? Alın işte size de bir kitap, buyurarak Rabbimiz bizim karşımıza da bir kitap sunuyor:
Bu bölümü tek başına aç →155–157. Âyetlerin Tefsiri
155,157. “Bu, indirdiğimiz kutsal Kitaptır, ona uyun. "Bizden önce iki topluluğa kitap indirildi, bizim onların okuduklarından haberimiz yok" demekten, veya "Bize kitap indirilseydi onlardan daha doğru yolda olurduk" demekten sakının ki merhamet olunasınız. Şüphesiz o, size Rabbinizden belge, yol gösteren ve rahmet olarak gelmiştir. Allah'ın âyetlerini yalanlayanlardan ve onlardan yüz çevirenden daha zâlim kimdir? Âyetlerimizden yüz çevirenleri, yüz çevirmelerinden ötürü, kötü bir azapla cezalandıracağız” Evet şimdi de Kur’an tanıtılıyor. Bizim kitabımız olan Kur’an. Elimizdeki kitabı, yahut duvarlara astığımız, sandıklara bastığımız, düğünlerde gelinlere, damatlara hediye ettiğimiz, hatimlerde, cenaze başlarında okuduğumuz, ama bir türlü anlamaya yanaşmadığımız kitabımızı tanıtıyor Rabbimiz. İşte bir kitap ki, onu biz indirdik diyor Rabbimiz. Biz onu bu ümmete indirdik. Sürekli insanların ellerinin altında, masalarının üstünde, soflarının başında, yataklarının kenarında, yorganlarının ucunda yâni hayatlarının içinde olsun diye. İnzal, tenzil, tenzil-i rütbe indirmek demektir. İndirmiş Allah onu. Peki ne özelliği varmış bu kitabın? Nasıl bir kitapmış bu son kitap? Mübarekün, mübarek, bereketli, bereket kaynağı bir kitap. Bereket insanın hayra, hakka, hidayete ve cennete ulaşması demektir. Evet işte bu kitap kendisine baş vuranları hakka, hidâyete ve cennete ulaştıran bir kitaptır. Peki ne için indirmiş Rabbimiz onu? Ne yapalım yâni? Yazısını güzel yazalım. Kûfî olsun, sülüs olsun, lafzatullahlar alt alta, üst üste gelsin. Lüks kılıflar ve süslü ciltler yapalım ona. Hayır hayır bunların hiç birisi istenmiyor bizden. Ya ne isteniyor? Ne için indirmiş Allah onu? Ona tâbi olun. Ona uyun. Onu takip edin. Yemek hazırdır, haydi buyurun demek gibidir bunun mânâsı. Haydi buyurun ve başka hiç bir şeye bakmayın demektir. Berekete hayra, hakka, hidayete, cennete ulaşmak istiyorsanız haydi alın elinize bu kitabı. Gece-gün-düz okuyun onu. Anlamaya çalışın. Kafa yorun. Değilse bu kitabı durduğu yerden herkese bereket ulaştıran, herkesi cennete ulaştıran bir kitap değildir. Durduğu yerden kendi kendine insanların dünyasını aydınlatan, insanlara nûr dağıtan, insanları hidayete ulaştıran bir ki-tap değildir bu kitap. Unutmayın ki bu kitap kendisine yol soranlara yol gösteren, kendisine baş vuranları nûra, hakka, hidayete ulaştıran bir kitaptır. Onunla beraber olanlar, onunla yol bulmak isteyenlere, onun tarif ettiklerine kulak veren kimseler için bereket kaynağıdır bu kitap. Ona ittiba etmeyenler, tarif ettiklerini dinlemeyenler, peşi sıra gitmeyenler kesinlikle onun bereketinden mahrum kalacaklardır. Sadece okumak istenmiyor ama bakın. Yâni okuyacak insanlar bu kitabı, sonra da diyecekler ki; tamam, öyle, aynen dediğin gibi, çok hoş buyurdun ey Kur’an, ne kadar da güzel söyledin diyecekler, ama peşi sıra gitmeyecekler, dediklerini uygulamaya yanaşmayacaklar. Yâni sen çok güzel söylüyorsun, nasıl da tatlısın, ama yâni ne yapayım ben burada bulunmuş bulundum? Çaresizim, imkânsızım gibi kalbine yerleştirdiği mazeretlerden dolayı ona ittiba etmeyenler asla Kur’an’ın bereketinden istifade edemeyeceklerdir. Muttaki davranın. Onunla yol bulun. Yolunuzu ona sorun. Ha-yat programınızı ondan alın. O desin siz yapın. Ondan izin alamadıklarınız şeylerden uzak durun. Sürekli O’nun kontrolü ve murakabesi altında olduğunuzu unutmadan yaptıklarınızı O’na lâyık yapın. O’nun koruması altına girin. Bir an bile O’ndan gafil olmadan O’nun istediği gibi bir hayat yaşayın. Böylece Allah’ın rahmetine ve merhametine eresiniz. Allah’ın merhametine ehil hale gelesiniz. Kendinizi cennette bulasınız. Hemen hemen her sohbette, her toplantıda konuşulan şey budur. Yahu ne yapalım? Ne edelim? Nasıl yapalım? İşte Rabbimizin en güzel ve en net ifadesi. tâbi olun ona. Uyun bu kitaba. Onu anlayın ve sizden ne istiyorsa öylece yapın. Yemek yemeniz konusunda, meslek seçmeniz konusunda, kazanmanız harcamanız konusunda, çocuklarınıza isim vermeniz konusunda, almanız vermeniz konusunda, küsmeniz barışmanız konusunda ve hayatınızın her bir konusunda size ne tarif ettiyse, nasıl yapmanızı tarif buyurduysa uyun ona. Peki tamam da ne bileceğim ben bu kitabın bana ne tarif ettiğini? Nasıl anlayacağım ben bunun bana ne dediğini? Elbette okuyacak ve bileceğiz. Kitabın geliş gayesini de şöyle anlatıyor Rabbimiz: Bu kitabı sizler şöyle demeyesiniz diye indirdik. Ne oluyor? Bizden önce iki taifeye kitap geldi de bize gelmedi, demeyesiniz diye. yahudi ve hıristiyanlara Allah kitap gönderdi de bize göndermedi, Mekkelilere Allah kitap indirmedi, bizim kitaptan da, Allah’tan da, Allah’ın ve kitabın istediği hayattan da haberimiz yoktu. Biz böyle bir şey duymamıştık. Biz bu kitabın dersinden, dirasetinden gafildik demeyesiniz diye size de bu kitabı gönderdik diyor Rabbimiz. Yâni bizden önceki Yahudi ve Hıristiyanlara kitap gönderilirken bize gönderilmedi. Biz kitabın dersinden, dirasetinden, mesajından, eğitiminden gafil kalmıştık, bizim senin istek ve arzularına ulaşamamıştık, ilgi kuramamıştık demeyesiniz diye bu kitabı gönderdik. Sonra bir de şöyle demeyesiniz diye bu kitabı gönderdik: Ah keşke bize de bir kitap gönderilmiş olsaydı, bizler de Rabbimizin vahyine muhatap olmuş ol-saydık elbette biz o bizden önceki ehl-i kitaptan daha ciddi hidâyet üzere bulunur, iyi bir müslüman olurduk. Evet dikkat ederseniz biz bu kitabın dirasetinden gafildik demeyesiniz diye deniyor. Dirase, diraset sadece mücerret okumak de-ğildir. Dirase, ders sadece sevap kazanmak için ölülerin üzerine okumak değildir. İnsanların anlamak ve anladıklarını uygulamak üzere, onunla hayatlarını düzenlemek üzere okuyup anlamak ve bilgilenmek demektir. Öyleyse bu âyetten anlıyoruz ki bu kitabı anlayamadık diye bir itiraz hakkımız kalmamıştır. Artık hiç kimsenin bu konuda her hangi bir itiraz hakkı kalmamıştır. Evet Rabbimiz kıyâmete kadar insanların böyle bir itiraz hakları kalmasın diye bu kitabı indirdik buyuruyor. Artık hiç kimsenin itiraz hakkı yoktur. Kitap bizden önceki yahudi ve hıristiyanlara geldi de bize gelmedi. Bu kitap sahâbeye geldi de bize gelmedi. Bu kitap İmâm Ebu Hanife, İmâm Şafii’ye geldi de bize gelmedi. Kitap hocalara, hacılara geldi de bize gelmedi. Eğer bize de bir kitap gelseydi bizler onlardan daha güzel anlar, onlardan daha güzel amel eder ve onlardan daha doğru yolda olurduk demesinler diye bu kitabı indirdik diyor Allah. Eğer Rabbimiz bize de bir kitap gönderseydi biz de tüm problemlerimizi onunla çözerdik, hayat programlarımızı o kitaptan alırdık, onun yap dediklerini yapar, yapma dediklerinin de yakın semtine uğramazdık. Ama bize böyle bir kitap gelmedi. Eh şimdi ne yapalım biz? Biz kime gidelim? Nasıl bir hayat programı yapalım? Bizim elimizde böyle bir kitabımız olmayınca mecburen birilerinin kitabıyla amel etmek zorunda kaldık. Elimizde böyle açık net bir örneğimiz olmayınca mecburen kendimize örnekler aradık, bulduk ve onlar gibi yaşamaya başladık. Onlara tâbi olmaya, onları taklit etmeye mecbur kaldık demeyesiniz diye size bu kitabı ve onun pratiği olan son peygamberi gönderdik diyor Rabbimiz. Artık bundan sonra Allah’ın kitabını, Allah’ın elçisi Hz. Mu-hammed (as)’ı yok farz ederek, onları yalan sayarak, onların gösterdiği hayat programından habersizce bir hayat yaşayan kimselerden daha zâlim kim vardır? Kitap geldiği halde onu görmezden gelerek başkalarının kitaplarına yönelenlerden daha zâlim kim vardır? Örnek olarak Peygamber geldiği halde, o peygamberin örnek hayatı gün gi-bi hayatta olduğu halde onu bırakıp da kendisine başka örnekler ara-maya çalışan kimselerden daha zâlim kim vardır? Allah onlara kitap göndersin onunla yol bulsunlar, yollarını ona sorsunlar diye, hayatlarını onunla düzenlesinler diye, peygamber göndersin ona bakıp onun gibi yaşasınlar diye, sonra kalkıp bu insanlar kitapla da peygamberle de ilgilenmesinler, Allah’ın kendilerine açtığı bu rahmet kapılarından istifade etmesinler ve böylece kendi kendilerini zâlim yapsınlar olacak şey midir bu? Sonra da üstelik bu insanlar kendi zulümlerine başkalarını da ortak etmek için çırpınsınlar. Bundan daha büyük bir zulüm ve nankörlük düşünmek mümkün değildir. Kitaptan, sünnetten uzaklaşan, insanların peşine takılan zavallılar da efendim işte bizi filanlar falanlar aldattılar. Bize siz bu kitabı anlayamazsınız dediler ve bizi sapıttılar diye filanları, falanları suçlamaya kimsenin hakkı yoktur. Çünkü: İşte size ize Rabbinizden bir beyyine, işte size Rabbinizden bir açık, ayan beyan bilgiler geldi. Hidâyet rehberi, cennet sebebi ve rahmet eseri ve merhamet unsuru olarak bir kitap geldi. Gelen bu kitap beyyin olan son derece açık ve net anlaşılabilen bir kitaptır. Hiç bir kapalılığı, hiç bir eğri büğrülüğü olmayan bir kitaptır bu kitap. Yâni bu kitapta her hangi bir tenakuz, her hangi bir çelişki, bir uyumsuzluk bir münâsebetsizlik yoktur. Onda insanların anlayamayacağı, şaşkınlığa düşerek bocalayacakları bir karışıklık, bir bulanıklık, bir tutarsızlık yoktur. Bu kitap her sınıf ve her dönem insanlığının anlayabileceği doğrulukta, netlikte ve berraklıkta bir kitaptır. Sadece belli sayıda ve belli sınıf insanların anlayabilecekleri diğerlerinin anlayamayarak bo-calayacakları içinden çıkamayarak sapıtacakları bir kitap değildir bu kitap. Tüm diğer kitaplardan üstün, arınmış, insan eli değmemiş bir kitaptır o. Rabbinizden size yol gösteren bir hidâyet ve rahmettir o. Evet beyyindir bu kitap. Eğer insanlar bu kitaba dayanarak konuşacak olurlarsa, muhatap ateist bile olsa belki kızacaktır onu duymaktan, ama mutlaka onun doğruluğunu kabullenip susacaktır. Eğer insanlar bu kitaba dayanarak hareket edecek olurlarsa kesinlikle bilelim ki hatalarını en aza indirebileceklerdir. O halde gücünüz yettiği kadar bu kitapla beraber olun. Gücünüz yettiği kadar bu kitapla konuşun. Sözlerinizi, amellerinizi gücünüz yettiği kadar bu kitaba dayandırmaya, bu kitapla hareket etmeye çalışın. Desteğiniz, dayanağınız, hareket noktanız bu kitap olsun inşallah. Hüden dir bu kitap. Hidâyet kaynağıdır. Hakkı bâtılı, iyiyi kö-tüyü, doğruyu yanlışı ayırandır, öğretendir bu kitap. Rahmettir bu kitap. Rabbimiz mahza rahmetinin eseri olarak göndermiştir bunu bize. Bir de burada şunu söyleyelim inşallah: Sanki âyetten anlı-yoruz ki Rabbimiz tabiri caizse kendisini garantiye alıyor. Kendisini töhmet makamında bulundurmuyor. Yarın bize kitap gelmedi diye her hangi bir itirazınız olmasın diye bu kitabı size gönderiyorum diyor. Halbuki hiç kimse Ondan hesap soramazken, hiç kimse O’nu bu konuda sorgulama hakkına sahip değilken, yine de Rabbimiz bu konuda sanki kendisini garantiye alıyor. Buyuruyor ki bakın: Yarın sizden böyle bir itiraz gelmesin diye ben bunu size gönderiyorum. Rabbimiz aslında bizden çekindiği için filan değil de bize burada bir örnek gösteriyor. Diyor ki, ey kullarım, ben bile Allah olduğum halde kendimi bu konuda garantiye alıyorum da, ya sizler ne ya-pacaksınız? Yarın çocuklarınızdan böyle bir itiraz gelirse. Babamızdı, ama bize bu kitabı anlatmadı ya Rabbi! Kadınlarınızdan bir feryat yükselirse. Kocamızdı, ama bize bu kitabı duyurmadı ya Rabbi! Kom-şumuzdu, ama bize duyurmadı! Akrabamızdı, kendisi okuyordu bu kitabı, tanıyordu bu kitabı, ama bizler ondan, onun dirasetinden habersizdik. Bizler bu kitabın varlığından gafildik. Bize anlatmadılar ya Rabbi! Bize duyurmadılar! Bizi bu kitapla tanıştırmadılar! Eğer bilenler bize de anlatsalardı biz belki onlardan daha güzel onunla amel edecek, onlardan daha doğru yolda olacaktık! Diye çevrenizden gelebilecek itirazlar karşısında sizler ne yapacaksınız? diyerek bize yol gösteriyor Rabbimiz. Öyleyse yarın çevremizden bu itiraz feryatlarını duymak iste-miyorsak anlatalım bunu çocuklarımıza. Anlatalım akrabalarımıza. Anlatalım komşularımıza ve tüm çevremize. Değilse siz galiba şunu bekliyorsunuz: Şimdi Allah böyle bir kitap gönderecek, rahmetinin gereği sizi kendi bilgisiyle şereflendirecek, sizi muhatap kabul edecek ama insanlar o kitaba karşı nankör bir tavır takınacaklar, yalan sayacaklar, o kitabın bereketinden istifade etmeyecekler, söyleyin bundan daha büyük bir zulüm olur mu? Böyle yapanlardan daha büyük zâlimler olur mu? İşte böylece âyetlerimizden sapanları, kendilerini saptıranları, insanları saptıranları, âyetlerimizden yan çizenleri en korkunç azabımıza çarptıracağız. Böyleleri azabımızı beklesinler. Evet Rabbimiz peygamberine hitapla buyuruyor ki, ey pey-gamberim ben sana bir kitap gönderdim. Biz bu kitabı bu ümmete indirdik. Biz bu son kitabımızı tüm insanlığa indirdik. Yâni sürekli eli-nizin altında, dilinizin altında olsun diye, sürekli masanızın üzerinde, cebinizde, sofranızın üzerinde, yatağınızın kenarında, yâni hayatı-nızın içinde olsun diye. Sürekli gündeminizde canlı tutulsun diye. Âyetlerimizden insanları saptıranlar, âyetlerimizi kamufle ederek, örterek, örtbas ederek gündemden düşürmeye çalışanlar, yanlış anlamlar vererek insanların sapmasına sa’y edenler, âyetlerden yan durup kenar duranlar en korkunç, en çetin azabı hak edecekler. Evet işte bu kitabın indirilişi böyledir, ama:
Bu bölümü tek başına aç →158. Âyetin Tefsiri
158. “Onlar kendilerine meleklerin gelmesini mi, yoksa Rabbinin gelmesini mi, yahut Rablerinden bir takım mûcizelerin gelmesini mi bekliyorlar? Rabbinin bir takım mûcizeleri geldiği gün, bir kimse daha önce inanmamışsa veya imanıyla bir iyilik kazanmamışsa, imanı ona fayda vermez. Onlara: "Bekleyin, doğusu biz de bekliyoruz de.” Sanki bu insanlar kendilerine kitabın değil de meleklerin gelmesini bekliyorlar. Ya da doğrudan kendilerine Allah gelsin istiyorlar. Veya Allah’ın âyet ve alâmetlerinden kimilerinin gelmesini bekliyorlar. Yâni azaplar gelsin, felâketler gelsin, mûcizeler gelsin, cezalar gelsin, melekler bunları getirsin diyorlar. Ey Allah’ın âyetleriyle ilgilenme-yenler! Ey kitaptan ve peygamberden habersiz yaşayanlar! Ey vahiyden mahrum oldukları için kendi hevâ ve hevesleri istikâmetinde bir hayat yaşamaya mahkum olanlar! Ve de ey bu âyetleri bildiği halde Allah kullarına anlatmayıp sır küpü gibi onu toprağın altına taşıma cehaletinde bulunanlar! Bu halinizle galiba sizler meleklerin size gelmesini, yahut Rabbinizden sizi harekete getirecek bir takım mûcizelerin gelmesini bekliyorsunuz. Yâni sizler neyi bekliyorsunuz? Meleklerin, ya da Rabbinizin gelmesini mi bekliyorsunuz? Eğer daha önce iman etmemişse insanlar veya iman ettik demişler ama bu imanlarının gereğini yerine getirmemişlerse, imanı amelle birleştirmemişler-se, inançlarının gereği bir hayat yaşamamışlarsa, inançları kendilerine bir hayır sağlamamışsa, yâni kendilerini cennete götürecek bir iman ortaya koymamışlarsa bu beklediğinizin ne anlamı kalacak da? Peygamberim, sen onlara de ki, bekleyin, ben de bekliyorum. Üç şey zikrediliyor âyet-i kerimede: 1- Meleklerin gelmesi, 2- Rabbinin gelmesi, 3- Rabbinin bazı âyetlerinin, alâmetlerinin gelmesi. Yâni anlayabildiğimiz kadarıyla ölümü bekliyorlar bu adamlar. Çünkü melek gelmiş zaten. Melek getireceği vahyi getirmiş zaten. Bunun dışında meleğin gelmesi ya azap getirmek üzeredir, ya da ölüm meleği ölüm getirmek üzere, kıyâmeti koparmak üzere gelir. Allah’ın gelmesi de böyle. Nebe’ sûresinde saf saf melekler dizildikleri halde Rabbin gelecek deniyor. Öyleyse Allah’ın gelmesi de kıyâmetin gelmesi demektir. Rabbinin bazı âyetlerinin gelmesi de Allah’ın onların başlarına taş yağdırması, semanın parça parça olup üstlerine düşmesi, yahut kıyâmetin bütün dehşetiyle tepelerinde patlaması demektir. İşte galiba bu adamlar bunları bekliyorlar. Ama o zaman bu adamların yola gelmesinin hiç bir anlamı kal-mayacaktır. Önemli olan bu âyetler gelmeden önce, kıyâmet gelme-den önce inanmalı ve vazifelerini yapmalarıdır. Önemli olan gayb âyetleri, azap âyetleri gelmeden bu âyetleri yeterli bilip onlarla bera-berlik kurmalarıdır. Bu âyetler gelmeden önce yapılan iman ve amel geçerlidir. Görmüyor musunuz? Firavun da bu âyetler gelene kadar bekledi, bu âyetleri görünce iman etti de imanını Allah kabul etmedi. Yâni sizler neyi bekliyorsunuz? Firavun gibi ortada kalmayı mı bek-liyorsunuz? Halbuki meleği gördükten sonra, azabı gördükten sonra, kıyâmeti gördükten sonra iman ve pişmanlık hiç bir işe yaramaya-caktır, tövbeler kabul edilmeyecektir. Ama şu anda aklınız başınızdadır. Gelin bunların gelip çatacağı günü bekleyerek, imanı ölüme ve ölüm sonrasına bırakarak ebediyen kaybedenlerden olmayın diyor Rabbimiz. Evet bu insanlar melekler gelsin, bekliyorlar, Allah gelsin, bek-liyorlar, mûcizeler gelsin, azaplar gelsin, belalar gelsin, cezalar gelsin, bekliyorlar. Ama Rabbimiz de bunlara tehdit olarak bakın diyor ki: Dikkat edin! Açın gözünüzü! İyi bilin ki, Allah’ın âyetlerinden ki-mileri bir gelmeye başladı mı o zaman daha önce iman etmemişse insanlar veya dilleriyle iman ettim dedikleri halde, iman iddiasında bulunduğu halde bu imanlarının gereğini yerine getirmemişlerse, yâni imanlarını amelleriyle gündeme getirmemişlerse, inancın gereği bir hayat yaşamamışlarsa o zaman bu beklediklerinin ne anlamı kalacak da? Söyle onlara peygamberim, bekleyin, ben de bekliyorum. Siz Allah’tan belânızı bekleyin, biz de bekliyoruz. Yâni imanıyla, ameliyle, yaşadıkları hayatlarıyla cennete gide-bilecek bir seviyeyi garantileyemeyenler, imanlarının kendilerine bir faydası olmayanlar bu bekledikleri geldiği zaman işleri bitirilmiş olacağını anlamaya yanaşmıyorlar mı?
Bu bölümü tek başına aç →159. Âyetin Tefsiri
159. “Ey Muhammed! Fırka fırka olup dinlerini parçalayanlarla senin hiç bir ilişiğin olamaz. Onların işi Allah'a kalmıştır, yaptıklarını onlara sonra bildirecektir.” Evet dinlerini parça parça edenler ve böylece hayatı parçalayanlarla senin hiç bir ilgin ve alâkan yoktur diyor Rabbimiz. Dinlerini parça parça ederek fırkalaşan kimselerle senin bir ilgin yoktur. Dinlerini parçalayanlar. Yâni dinin amel edilecek, uygulanacak pratiğe aktaran bölümü, şimdilik sadece inandığımızı iddia edip de beklemeye aldığımız bölümü. Ya da dinin ilgilendiğimiz bölümü, ilgilenmediğimiz, gündeme almadığımız bölümü. İşimize gelenler bölümü, işimize gelmeyenler bölümü. Veya dinsel anlar, dinsel günler, din dışı anlar, din dışı günler. Veya dinin beni ilgilendiren bölümü, beni değil de başkalarını ilgilendiren, başkaları uygulasın dediğimiz bö-lümleri. Veya ben bu dinin bir tarafındayım, din de benim başka bir tarafımdadır diyerek dinle fırkalaşmamız. İşte böyle dini fırkalaştıranlar. Kendileri bir fırka olmuş böylece dini de fırkalaştırmış olanlar var ya; işte ey peygamberim senin böyle kimselerle bir ilgin, ilişkin yoktur. Öyle değil mi ama? Peygamberin bu insanlarla ne ilgisi olabilir. Onlar dinlerini fırkalaştırdılar, dinlerini fırka fırka yaptılar. Öyle ayırdılar ki dinlerini, öyle parçaladılar ki onu, sanki çocuğa ayrı din, gence ayrı din, yaşlıya ayrı, erkeğe ayrı, kadına ayrı din buldular. Ki-mileri sadece kadınlarla ilgilenen bir din kabul ettiler onu. Dinin hükümlerini sadece kadına ait kıldılar. Kadın şöyle inanmalı, kadın şöyle namuslu olmalı, kadın böyle giyinmeli vs vs. Sanki erkek namuslu olmalı değilmiş gibi, sanki aynı tesettür erkek için de geçerli değilmiş gibi. Kimileri gence ait zannettiler bu dini. Kimileri hocalara, kimileri imamlara ait kıldılar dini. İmam kılar namazı. İmam Hatip mezunu o-lanlar anlar hadisi. İlâhiyatlılar anlar Kur’an’dan. Müftüler yapmalıdır bunları dediler. Veya işte köylünün, cahillerin uygulaması gereken âyetler, şehirlinin ve tahsillilerin uygulaması gereken âyetler dediler. Köylüler ve cahiller inanacak, zekâtını verecek, namazını kılacak, ama şehirliler ve okumuşlar da sadece bu işi konuşuverecek o kadar dediler. Yâni dinin edebiyatını yapanlar ve dini yaşayanlar diye ikiye ayırdılar onu. Kimileri de farklı bir biçimde parçaladılar dini. Sadece âhiretle ilgilenen bir din. Veya sadece dünyayla alâkadar olan bir din. Sadece âhiret ve ölüm ötesi hayatı düzenleyen, ama dünyaya ve dünyalık işlere karıştırılmayan bir din. Böyle dünyadan soyutlanmış, hayattan kovulmuş bir ölüler dini kabul ettiler onu. Veya işte bu dünya işi, bu âhiret işi dediler. Bu dünya işi, buna din karışmaz, bu din işi buna Al-lah karışır dediler. Din ayrı, dünya ayrıdır dediler. Dinin dünyaya karışmayan bölümü, dinin âhirete karışmayan bölümü vardır dediler. Dini günlerimiz, dindışı günlerimiz vardır dediler. Dinlerini mescitlerine karıştırdılar, ama ticaretlerine karıştırmadılar. Âhiretlerine karıştırdılar ama dünyalarına, hayatlarına karıştırmadılar. Hayatta hiçbir etkinliği olmayan, vicdanlara hapsedilmiş bir din kabul ettiler. Halbuki şunu kesinlikle ifade edelim ki, din ayrı, hayat ayrı de-ğildir. Din ayrı, dünya ayrı değildir. Din bir hayat programıdır. Din dünyada yaşanmak için gelmiştir. Din âhirette, ya da cennette yaşanmak için gelmemiştir. Eğer öyle olsaydı orada gönderirdi Rabbi-miz bu dini, burada göndermesine gerek kalmazdı. Öyleyse hayatı parçalamak, dini parçalamak demektir. Dini parçalamak da hayatı parçalamak demektir. Efendim işte ferdi hayat, toplumsal hayat, ekonomik hayat, iş hayatı, siyasal hayat, ibadet ha-yatı gibi hayatı parçaladınız ve her birerinde farklı hükümler uygulamaya kalkıştınız mı din parçalanmış ve şirk başlamış demektir. Aynen bunun gibi dünya hayatı, âhiret hayatı dediniz mi yine din parçalanmış demektir. Veya Allah’a ayrılan hayat, topluma ayrılan hayat diye hayatı ikiye ayırmak da dinin parçalanmasıdır. Allah’a ayrılan zaman, baş-kalarına ayrılan zaman olmaz. Çünkü Müslümanın hayatında Allah-tan başkalarına ayrılacak zaman yoktur. Müslümanın hayatında kulluğun dışında düşünülebilecek bir tek saniye bile yoktur. Allah ha-yatta boşluk bırakmaz. Tüm zamanlarımız, tüm hayatımız kulluktur. Ve bu kulluk sadece Allah’a yapılmalıdır. Bunun dışında bir anlayış şirktir. Veya kimileri de işte insanın bâtınına karışan, bâtına ait din, ve zâhirîne ve cismaniyetine karışan din bölümleri diye onu parçaladılar. Bu zâhir, bu bâtın işi dediler. Ya da insanın filan işlerine karışan, ama falan işlerine karışmayan bir din dediler. İnsanların, toplumların namazlarına karışan, ama hukuklarına karışmayan bir din. İnsanların oruçlarına karışan, ama kazanmalarına, harcamalarına karışmayan bir din. İnsanların ibadetlerine karışan, ama hukuklarına, kılık kıyafetlerine karışmayan bir din. İnsanların dualarına karışan, ama düğünlerinde, ev tefrişlerinde, küsmelerinde, barışmalarında söz sahibi olmayan bir din. Bunların tamamı Allah’ın dinini parçalamaktır. Veya kimileri dini iman olarak, amel olarak parçalamışlar. Kimileri sadece imana, kimileri de sadece amele din diyerek parçalamışlar onu. Halbuki bu din imanla amelin birlikteliğidir. Ne mücerret amelsiz bir iman, ne de imansız bir amel din değildir. Kimilerinin dini siyaset olarak ele alması, kimilerinin ekonomi olarak ele alması, kimilerinin sadece onu ahlâk olarak algılaması da dini parçalamak demektir. Veya kimileri din ayrıdır millet ayrıdır diyerek, her ikisi de aynı olduğu halde dini parçaladılar. Veya kimileri de kendilerine göre farklı parçaladılar dini. Parçaladılar, parçalara ayırdılar dini ve her bireri ayrı bir parçaya tutundular. Her bireri dinin ayrı bir bölümünü bayraklaştırdılar. Kimileri dinin devlet bölümünü bayraklaştırdı, kimileri dinin zikir bölümüne sarıldı. Sanki din sadece bundan ibaretmiş gibi ve sanki dinin öteki bölümleri yokmuş gibi, sadece onu gündeme getirerek dini böldüler. Kimileri kıssa âyetlerini bayraklaştırdı ve din sadece kıssadan ibaretmiş gibi sürekli onu gündeme getirerek, ötekileri örterek dini parçaladılar. Kimileri sadece tekfir âyetlerini gündeme getirdi. Kimileri sadece cihad âyetlerine sarıldı, cihad ve diğerleri diye dini böldüler. Kimileri fıkıh ve diğerleri diyerek, kimileri tefsir ve diğerleri diyerek dini parçalamaya çalıştılar. En’âm bizim oldu, Bakara başkalarının oldu yâni. Evet bu anlattıklarım dinin içinde bir parçalanmadır. “Ettef-rikatü fiddîn” Dinde, dinin içinde parçalanmalar. Ama Allah korusun bir de “Ettfrikatu aniddîn” vardır ki bu da dinden çıkıp giderek ayrılmak fırkalaşmak demektir. Ya da okuduğumuz âyette geçen bu ifadeyi “ferragu” değil de “Faragu” kıraatini kabul edenlere göre anlayacak olursak, o zaman hak dinden ayrılıp gidenler olmuştur diyeceğiz. Yâni dinde, dinin içinde fırkalaşanlar değil de, dinden fırkala-şanlar, dinden kopanlar olmuştur şeklinde anlamak gerekecektir. Me-selâ kimler gibi? Mutezile gibi, Cebriye gibi, Cehmiyye gibi, Müşeb-bihe, Mürcie gibi din adına konuşan, din adına iş yaptığını iddia eden, ama dinden ayrılıp gidenler olmuştur. İşte Rabbimiz âyet-i kerimesinde diyor ki, ey peygamberim, senin böyle dinden tefrika olan, dinden ayrılıp giden kimselerle bir ilgin, alâkan yoktur. Yahut da daha önce demeye çalıştığım gibi dini parçalayan, dinlerini parça parça eden ve her bireri dinin bir bölümüne tutunarak, her bireri dinin bir bölümünü gündeme getirerek, her biri dinin bir bölümünü bayraklaştırarak dinde tefrikalaşan kimselerle bir ilgin, alâkan yoktur buyuruyor. Çünkü dikkat ederseniz âyet-i kerimede dini parçalayıp şia, şia olanlar deniyor. Yâni her biri ayrı bir şia, ayrı bir grup, ayrı bir parti olan ve her biri ayrı bir lidere, ayrı bir reise tutunarak dindeki vahdeti bozan kimseler deniyor. Evet Rabbimiz âyetinde bunu reddettiği halde bugün maalesef Müslümanlar aralarındaki ufak tefek metot ayrılıklarını sanki dinde temel ayrılıklarmış gibi görerek kendilerini şia şia, parça parça yaptılar. Birbirlerini tekfir edecek noktaya geldiler. Ve bu kendi aralarındaki bu parçalanmaları da kâfirler karşısında onları izzetsiz ve şerefsiz bir konuma düşürmüştür. Birbirlerini yemeye çalışırlarken maalesef Müslümanlar kâfirler karşısında güçsüz bir duruma düşmüşlerdir. Allah’ın kitabı yerine kendi efendilerinin, kendi liderlerinin kitaplarını gündeme getirmeleri, peygamberin örnekliği yerine kendi üstatlarının örnekliliğine sığınmaları onları parça parça hale getirmiştir. Allah’ın Resulü de bildiğiniz hadisi şeriflerinde bu hususu an-latırken, yahudi ve hıristiyanlar 71,72 fırkaya ayrılmışlar, bu ümmet de 73 fırkaya ayrılacak ve bunlardan sadece bir tanesi cennete gi-decektir buyuruyordu. Bu fırkalardan sadece bir tanesinin kurtulacağını haber veriyordu Allah’ın Resulü. Onlar kimlerdir ey Allah’ın Re-sulü? şeklindeki soruya da: Onlar benim ve ashabımın yolundan gi-denlerdir buyuruyordu. Evet cennetlik olanlar kitap ve sünnetin yo-lunu takip edenlerdir. Rasulullah ve ashabının yolunu takip edenlerdir. Ey Müslümanlar! Eğer sizler aranızdaki bu çekişmeleri bir tarafa bırakır, Allah’ın kitabını ve Resulünün sünnetini tanımaya ve onların istediği biçimde bir hayat yaşamaya çalışırsanız o zaman bakın Rabbinizin şu müjdesiyle karşı karşıya geleceksiniz:
Bu bölümü tek başına aç →160. Âyetin Tefsiri
160. “Kim ortaya bir iyilik koyarsa ona on katı verilir; ortaya bir kötülük koyan ise ancak misliyle cezalandırılır; onlara haksızlık yapılmaz.” Öyleyse falanları, filanları araştırıp, falanlar iyidir, filanlar kötüdür diyerek insanların muhasebeleriyle meşgul olmaktansa kendi kendimizi sorgulamaya çalışmalıyız. Her zaman şöyle demek zorundayız: Müslümanlar iyidir. Müslümanlar iyi insanlardır. Müslümanlar iyi olmak zorundadırlar. Yeryüzünde Müslümanlardan daha iyi ve daha hayırlı bir varlık yoktur. Her ne kadar da şu anda yeryüzünde Müslümanlar kendilerini Rablerinin kitabından, peygamberlerinin sünnetin-den koparmaya çalışan idarecileri yüzünden, ülkelerindeki sahte tanrılar yüzünden kötü bir hayat yaşamak zorunda bırakılmışlarsa da onlar yine de yeryüzünün en iyi varlıklarıdır. Biz Müslümanlar iyi olmak zorundayız. Biz Müslümanlar düzelmek zorundayız diyelim ve kendimizi düzelmek için, çevremizdeki Müslüman kardeşlerimizi düzeltmek için elimizden ne geliyorsa yapmaya çalışalım. Bu konuda gecemizi gündüzümüze katarak bir çabanın içine girelim ki yaptıklarımıza karşılık Rabbimiz bire on mükafat versin. Bakın öyle diyor Rabbimiz: Kim bir iyilik yaparsa, kim ki bir ha-sene ortaya koyarsa, kim ki imandan kaynaklanan bir harekette bulunmuşsa ona onun on katı mükafat verilir. Allah bu kadar merhametlidir. Bir haseneye on hasene, bir iyiliğe on iyilik bulacaksınız. Sanki on tane hasene yapmış gibi karşılık verecektir Allah. İyiliğin kat sayısı farklıdır. Bire on. Bakın Bakara’da da Rabbimiz şöyle buyurur: “Allah, dilediğine daha da katlar. Allah’ın rahmeti geniştir. O her şeyi bilir.” (Bakara 261) Âyet-i Kerimede Allah yolunda infak edenlerin, Allah yolunda çalışmalar yaparak hayatlarını, zamanlarını, fikirlerini, kâlemlerini Al-lah’a adayanların sevaplarının kat kat artırılacağı anlatılıyor. Hattâ bir iyiliğin karşılığının yedi yüze kadar çıkartılacağına dair bir misâl veriliyor. Daha sonra bir amele verilecek mükafatın, o ameli işleyenlerin o ameli işlerken taşıdıkları ihlâs ve samimiyetlerine göre kat kat artırılacağı anlatılıyor. Yâni yapılan infakın, yapılan çalışmanın değeri, ya da karşılığında takdir edilecek mükafat o infakın, o çalışmanın, ferdin, toplumun ve ümmetin problemlerine, sıkıntılarına ne ölçüde çözüm getirdiğiyle orantılıdır. Yâni infaka, yapılacak güzel amellere takdir edilecek sevap, onunla giderilen ihtiyaçla orantılıdır. İnfak, infak edilen şeyin hacmi, azlığı çokluğuyla ilgili değildir. Yapılan amele takdir edilecek mükafat o amelin çokluğu azlığıyla sınırlı değildir. Bir çuval hurması olup da bunun yüz tanesini Allah yolunda infak eden kişiyle, bir tek hurması olup da ona ihtiyacı varken bölüp yarısını bir kardeşine infak eden kişi elbette bir değildir. Burada, mükafatın takdirinde azlık-çokluk değil, niyet ve giderilen sıkıntının türü önemlidir. Amelde niyet önemlidir. Niyeti en az olana yaptığının on katı ödenirken, niyeti daha güzel olana niyetinin güzelliği nispetinde bu mükafat artırılmaktadır. Öyleyse mü'minler infak için bir taneyi bile küçük görmemeli ve onu Allah adına harcamayarak Allah’tan kıskanmamalıdır. Elimde bir tanem var onu da Allah yolunda harcarsam, o da yok olup gidecek dememelidir. Allah için yapılacak en küçük hayırları bile küçük görerek onu Rabbinden esirgememeli, bir saniyesini bile boşa harcamamaya dikkat etmelidir. Evet Allah için yapılan iyiliklerin mükafatının katsayısı farklı iken yapılan kötülüklerin, işlenen günahların karşılığında da bire bir ceza vardır diyor Rabbimiz. Kim seyyie, bir kötülük, bir günâh işlerse ancak bir karşılık görecektir. Sadece karşılığıyla mukabele görecektir. İyiliğin karşılığı bazen bire on, bazen bire yedi yüz, bazen bire sonsuz mükafat iken, kötülüğün karşılığı ise sadece bire birdir. Rabbimiz ne kadar da merhametlidir bizim için değil mi? Hattâ bakın bir adam bir günah işlemeye niyet edip azmetse, ama sonra da Allah korkusundan, âhiret endişesinden dolayı onu yapmaktan vazgeçse, onun karşılığında bir sevap verilecektir. Eğer ihmalinden dolayı veya vakit, imkân bulamadığı için bu kötülüğü yapmaktan vazgeçse ona her hangi bir günah da yazılmayacaktır. Evet Allah Vâsîdir. Yâni rahmeti, merhameti geniş olandır, ge-nişlik sahibidir. Yâni dilediğine dilediği kadar kat kat ve hesapsız ve-rendir. Alîmdir Allah. Hangi konuda? Yâni kime ne vereceğini, kime ne kadar vereceğini, kimin amelini kaçla çarpacağını çok iyi bilendir. Verenin verirken hangi şartlarda ve ne niyetle verdiğini en ince teferruatına kadar bilen ve de verene vereceğini nasıl takdir edeceğini bilendir.
Bu bölümü tek başına aç →161. Âyetin Tefsiri
161. "Şüphesiz Rabbim beni doğru yola, gerçek dine, doğruya yönelen ve puta tapanlardan olmayan İbrahim'in dinine iletmiştir" de.” De ki: Rabbim bana hidâyet etti. Rabbim bana yol gösterdi. Rabbim beni doğruca cennete götürecek yola hidâyet etti. Bu yolu bana öğretti. Şu üzerinde yürüdüğüm sırat-ı müstakîmi, şu cennet yolunu bana Rabbim tarif buyurdu. Evet bizi de sırat-ı müstakîme hidâyet eden Rabbimizdir. Gönderdiği kitabıyla bize dosdoğru yolu gösteren, bize kulluk yolunu, bize cennet yolunu gösteren Rabbi-mizdir. E şimdi ben Rabbimin bana gösterdiği bu dosdoğru yol dururken sizin hevâ ve heveslerinize, sizin zanlarınıza, sizin kendi işkembenizden ürettiğiniz saçma sapan şeylere mi uyacağım? Ben asla sizin sapıklıklarınıza uymayacağım. Öyle bir din ki Rabbimin dini, Gayyimen dir o. İbrahim aley-hisselâmın dini insanı kıvamında tutacak bir dindir. İnsana Allah’ın istediği şekilde kulluk imkânı verecek bir dindir. Yâni Rabbim beni öyle bir dine, öyle bir yola hidâyet etti ki dimdik ayakta duran bir din-dir. Kayyım bir din. İnsanı ayakta tutabilen bir din. Kulu kulluk kıvamında tutan bir dindir. Bu din İbrahim aleyhisselâm’ın dinidir. Ki O İbrahim aleyhisselâm müşrik de değildi. O muvahhid bir müslümandı. Öyle bir kitaptır ki “Gayyimendir" dir bu kitap. Kitabın ikinci bir özelliği de "Gayyimen" oluşudur. Yâni başka hiç bir şeye muhtaç olmayan bir kitaptır bu kitap. Dosdoğru, ama kendi kendine kaim bir kitap. Bir başkasının kitabına ihtiyacı olmayan, bir başkasının des-teğine ihtiyacı olmadan kendi kendine var olan ve varlığını sürdüren bir kitaptır bu. Bir başka kitabın sağlamasına, bir başkasının deste-ğine ihtiyacı yoktur bu kitabın. Yardımcıya ihtiyacı yok, yardımcısız ve ihtiyaçsız bir kitap. Kendi kendine yeterli olan, kendi kendine kaim olan, Hayy u Kayyûm olan bir Allah’ın bu ismi şerifi gereği, yine başka hiç bir şeye muhtaç olmadan ayakta durabilmek üzere kuluna indirdiği bir kitaptır bu. Nasıl ki bu kitabın göndericisi kendi kendine kaimse, yâni varlığı konusunda ve varlığını sürdürmesi konusunda hiç kimseye muhtaç değilse, hiç kimsenin yardımına muhtaç olmadan varlığını sürdürebiliyorsa ve varların tümünü var eden O ise, işte böyle bir kaynaktan gelen bu kitap da hiç bir yardımcı kitaba, hiç bir yardımcı kanuna ihtiyacı olmadan kıyâmete kadar tüm insanlığın, tüm toplumların hayatlarını düzenleme ve problemlerini çözümleme konusunda tek kitap olacaktır. Eğer yeryüzünde Allah’tan başka böyle kendi kendine var olan ve varlığını sürdürmesi konusunda başkalarına muhtaç olmayan birileri varsa, tamam onları da hamd edelim. Varsa böyle birileri tamam onları da övelim, onların hayat programlarını da uygulayalım, onların kitaplarını da uygulamaya alalım, onların arzularını da yerine getirelim. Var mı böyle birileri? Yoksa, hiç kimsenin kitabı bu kitapla mukayese edilemez. Hiç kimsenin kitabı bu kitabın önüne geçirilemez. Hiç kimsenin talimatları ve yasaları bu kitaba tercih edilemediği gibi, bu kitabın onların desteğine de ihtiyacı yoktur. Evet bizi doğruya ulaştıran, hidâyete ulaştıran Allah’tır. Peki bu âyet ışığında bir soru soralım. Doğru olan, doğruda olan kimdir? Kesin doğru olan nedir? Kesin doğru olan kitap ve sünnettir. Öyleyse insanları kesinlikle kendimize, kendi grubumuza, kendi cemaatimize, kendi yolumuza, kendi önderlerimize değil, Allah’ın kitabına ve Resulünün sünnetine çağırmak zorundayız. Bana gelin, bize gelin, bizi örnek alın, bizi takip edin, bizim gibi olun değil, gelin Allah’ın kitabına, gelin peygamberin sünnetine diyeceğiz. Ve hiçbir zaman unutmayalım ki, hepimiz Allah’ın hidâyetine, Allah’ın yol göstermesine muhtacız. Yâni hiç bir zaman kendimizi Allah’ın hidâyetinden, Allah’ın yol göstericiliğinden müstağni görerek, ben kendi aklımla, kendi bilgimle, kendi gücümle yol bulabilirim. Ben Allah’ın hidâyetine muhtaç olmadan da bu hayatımı yaşarım. Ben kitap ve peygambersiz de hayatımın tüm problemlerini kendi kendime çözebilirim diyemeyiz. Şu anda hidâyet üzere olsak bile yarınımız konusunda hiçbirimiz emin olamayız. Sırat-ı Müstakîm kitaptır, sünnettir. Öyleyse sürekli kitap ve sünnetle beraber olmak zorundayız başka çaremiz de yoktur. Evet bu din, İbrahim aleyhisselâmın ortaya koyduğu tek Allah’a iman esasıyla bize öğretine bir dindir. Babamız İbrahim aleyhis-selâm asla müşriklerden değildi. Dikkat ederseniz burada ve kitabımızın pek çok yerinde Rabbimiz bize bu kitabıyla gönderdiği dinimizi İbrahim aleyhisselâmla özdeş anlatıyor.
Bu bölümü tek başına aç →162. Âyetin Tefsiri
162. “De ki: "Namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm, âlemlerin Rabbi Allah içindir.” Evet Müslüman sürekli söyleyecek bunu. Benim namazım Al-lah’a aittir. Bunu peygamberimize söylettiriyor Rabbimiz. Peygamberimiz söylüyor, biz dinleyeceğiz, sonra biz söyleyeceğiz, kendimiz dinleyeceğiz, çevremize ilan edeceğiz. Ama önce bunu kendimiz din-leyeceğiz. İmanımızı tazelemek üzere, imanımızı Allah’a arz etmek üzere önce kendimize söyleyeceğiz bunu. Benim namazım, yâni be-nim Allah’la diyalogum, benim Allah’tan mesaj alıp, Allah’a tekmil vermem anlamına gelen namazım, benim bedensel ve bireysel hayatıma Allah’ın karıştığını ortaya koymam, bunu evetlemem anlamına gelen namazım Allah içindir. Öyleyse öyle bir namaz kılalım ki o Allah için olsun. Öyle bir namaz kılalım ki o Allah’a lâyık olsun. Öyle bir namaz kılalım, öyle bir hayat yaşayalım ki Rasulullah’ınki gibi olsun. Öyle bir hayat yaşayalım ki kâfirlerinkinden, müşriklerinkinden farklı olsun. Kâfirlerle farkımız ortaya çıksın. Öyle bir namaz kılalım ki dinimizin direği olsun. Öyle bir namaz kılalım ki Allah’tan mesaj alma makamımız olsun bu namaz. Allah’a hayatın tekmilini verme makamı olsun bu namaz. Öyle bir namaz kılalım ki bizi tüm münkerlerden, tüm fahşadan korusun. Öyle bir namaz kılalım ki o namazda Rabbimizle yaptığımız ahitlerle hayatımız özdeş olsun. Namazımızla hayatımız özdeş olsun. Böylece hayatımız hep Allah için olsun. Yaşarken hep namazda olalım. Namazdayken hep Allah huzurunda olalım. Evet mü’min hamdini Allah’a ait kılan kişidir. Namazımız, ibadetlerimiz ve tüm hayatımız Allah içindir. Zaten ibadetin dışında hayatımızda bir tek saniyemiz bile yoktur bizim. Tüm hayatımız kulluktur. Allah için bir hayat yaşayan bir kişinin hayatında kulluğun dışında bir saniye olur mu? Dünya hayatımız, âhiret hayatımız, ferdi hayatımız, toplumsal hayatımız, aile hayatımız, iş hayatımız, siyasal hayatımız, hukuksal hayatımız Allah’a aittir. Biz hayatı Allah için yaşarız. Çünkü bu hayatın sahibi O’dur. Bizi yaratan ve bu hayatı bize lütfeden O’dur. Vücutlarımız, bedenlerimiz, varlığımız, hayatımız, nefeslerimiz bize ait değildir. Hepsi hepsi O’nundur. Madem ki her şey O’na aittir, öyleyse onların tümünü O’na kullukta kullanmak zorundayız. Bütün bu sahip olduklarımızı onları bize verenin razı olmadığı yerde kullanmamız caiz değildir. Tüm azalarımız, tüm varlığımız O’nun emânetidir bizde. Yine benim orucum, diğer ibadet ve itaatlerim, tümünde ibadet halinde olduğumun bilincinde olduğum hayatım Allah içindir. Tüm ha-yatım bana Rabbimin belirlediği tüm kulluklarım Allah içindir. Ben Al-lah’a aidim. Bütün hayatım ve mematım, doğumum ve ölümüm, canlı oluşum ve canımı Rabbime teslim edişim âlemlerin Rabbi olan Allah’a aittir. Ondandır, Ondan kaynaklanmaktadır, Ona yöneliktir. Öldüren de Odur, hayat veren de. İşte O âlemlere program çizen Allah’ın ortağı da yoktur.
Bu bölümü tek başına aç →163. Âyetin Tefsiri
163. “O’nun hiç bir ortağı yoktur; böyle emrolundum ve ben Müslümanların ilkiyim.” Evet hiç bir ortağı da yoktur O’nun. Ne göklerde, ne yerlerde O’nun yetkilerine, O’nun egemenliğine ortak yoktur. Göklerde ve yerdekilerin tümünün üzerinde egemen olan, hakim olan O’dur. İşte ben bununla emrolundum. Ben buna böylece iman ve teslimiyetle emro-lundum. Ve ben Müslümanların ilkiyim. Ben böylece inanmak ve böy-lece yaşamak zorundayım. Ben buna iman edenlerin ve bu imana tam teslim olanların ilkiyim. Ben bu bana denilene ilk teslim olanım. Bu konuda yeryüzündeki insanların hiç birisini bekleyemem. Birileri meyletse de, şöyle üç beş kişi olsa da ondan sonra demem ben. Yeryüzünde hiç kimse benimle bu imana gelmese, herkes bu yolda beni yalnız bıraksa bile ben buna inanmak ve teslim olmakla emrolun-dum. Evet yeryüzünde bir tek Müslüman kalmasa ve bu dini tek ba-şına yaşamak zorunda da kalsa bir Müslüman bunu demek zorunda kalacaktır. Kim var diye sağına soluna bakmadan, ben Müslümanım diyecek ve Müslümanlığını en öne alacaktır. Ben önce Müslümanım diyecektir. Ben her şeyden önce Müslümanım diyecektir. Biz önce Müslümanız diyecektir. Babalığımız, analığımız, kocalığımız, amirliğimiz, müdürlüğümüz, işimiz, aşımız, mesleğimiz, dükkanımız, tezgâ-hımız arkaya alınacak ve Müslümanlığımız öne alınacaktır. Bu çığırı ilk açan benim, bu yayınevini ilk kuran benim, bu okulculuğu ilk başlatan benim, bu cemaati ilk örgütleyen benim değil. İlk Müslüman olan benim diyeceğiz. Çünkü peygamberler Müslümanların, Allah’a teslim olanların ilkiydi. Biz de böyle olacağız inşallah. Allah’ı razı edecek ameller konusunda kimseyi beklemeyecek ve onu ilk yapan biz olmaya çalışacağız. Ah keşke bu işi benden önce yapanlar olsaydı! Demeyeceğiz, onu ilk defa biz yapmaya çalışacağız. Veya eh ne yapalım, açıver kızım başını, baksana herkes açıyor demeyeceğiz. Herkes açılmış olsa bile İlk kapatan biz olacağız. Eh ne yapalım, toplumda herkes mirası böyle paylaşıyor, biz de topluma uymak zorundayız demeyecek, Allah’ın istediğini ilk yapan biz olacağız.
Bu bölümü tek başına aç →164. Âyetin Tefsiri
164. “De ki: "Allah her şeyin Rabbi iken Ondan başka bir Rab mi arayayım? Herkesin kazandığı kendisinedir, kimse başkasının yükünü taşımaz; sonunda dönüşünüz Rabbinizedir, ayrılığa düştüğünüz şeyleri size bildirecektir.” Evet O Allah göklerde ve yerlerde ne varsa hepsinin Rabbi iken, tüm varlıkların boyunlarındaki kulluk ipinin ucu elinde iken, göklerde ve yerlerde ne varsa hepsi de O’na boyun büküp teslim olmuşlarken, her şey O’nu dinlerken ben kendime O’ndan başka bir Rab mı bulayım? Söyleyin Allah dururken hayata program çizecek başka bir rab mı bulacağım? Kendim için Ondan başka bir rab mı arayayım? Bana hayat programı olarak gönderilen kitabımın Fâtiha sûresinden En’âm sûresine kadar, En’âm sûresinde başından sonuna kadar rab olarak, kanun koyucu olarak, hayat programı belirleyici olarak bu kadar âyetiyle bana kendini tanıtan Rabbimi tanıdıktan sonra, şimdi tüm bunları bilmeyen birisi gibi kendime O’ndan başka bir rab mı bulayım? Allah’tan başka birisini rab kabul edip de irademi ona mı teslim edeyim? Hayatıma kulluk maddesi olacak, bana hayat programı belirleyecek Allah’tan başka kendime bir rab mı bulayım? Aile hayatım nasıl olsun diye sormaya ona mı gideyim? Hukuk düzenim nasıl olsun diye, ekonomik anlayışım nasıl olsun diye, siyasal yapılanmam nasıl olsun diye, ticaretim, işim, aşım, mesleğim nasıl olsun diye, kılık kıyafetim, yemem, içmem nasıl olsun diye, çocuklarıma karşı eğitimim nasıl olsun diye, hanımımla münâsebetim nasıl olsun diye sormaya ona mı gideyim? Allah’tan başka kendime bir velî mi bulayım? Ya da hayatımda Allah’la beraber başkalarına da karışma alanı bırakarak, hayatıma Allah’tan başkalarına da karar verme hakkını vererek müşrik mi olayım? O Allah ki göklerin ve yerin yaratıcısıdır. Göklerde ve yerde ne varsa hepsinin var edicisi, göklerin ve yerlerin tek Rabbi, tek hakimi, mutlak hakimi ve mutlak otoritesidir. Peki sizin Rabbiniz kim? Peki bu soru öldükten sonra kabirde sorulacaktı, şimdi niye sorduk? Bir yanlışlık yaptığımızı mı düşündünüz? Evet kabirde de sorulacak ama, şimdiden ona hazırlık yapmak zorunda değil miyiz? Şu anda ne yapıyorsan bunu sana yaptırtan güç neyse senin Rabbin odur. Su mu içiyorsun? Eğer Rabbin izin verdi diye ise Rabbin Odur mübarek olsun, Rabbin olan Allah karşılığında sana cennet versin. Bir tip elbise mi giyiyordun? Bunun böylece olmasını sana Allah mı önerdi? Rabbin Odur. Başkaları istedi diye o tür bir giysiden yanaysan Rabbin o isteyenlerdir. Kısaca tüm amellerinde, pozitif ve negatif tüm hareketlerinde, tüm tercihlerinde hayatında etkili varlık kimse Rabbin Odur. Bunu hep kendimize sormak zorundayız. Meselâ komşularımla ilişkimde Rabbim kim? Soframın tanzimi konusunda, evimin tefrişi konusunda hayatımda etkili Rabbim kim? Kazanmam-harcamam konusunda hayatımda etkili Rabbim kim? Çocuklarımın eğitimi konusunda Rabbim kim? Rabbim kim? Rabbim kim? Hep soralım kendimize. Her hareketimizde durduralım kendimizi ve sorgulayalım kendimizi. Kim dedi de öyleyiz? Bu sofra mantığını kim kazandırdı bize? Bu hukuk düzenini kim istedi bizden? Bu eğitim yolunu kim gösterdi bize? Bu ev tefrişi anlayışını kim gösterdi bize? Bu kılık-kıyafeti kim istedi bizden? Neden böyle giyiniyoruz? Bu konuda Rabbimiz kim? Göklerde ve yerde ne varsa hepsinin Rabbi Allah iken ben neden başkalarını Rabb bileyim? Güneş Allah’ı dinlerken, ay, yıldızlar, canlı-cansız, büyük-küçük tüm varlıklar Rab olarak Allah’a teslim iken ben neden başka Rabler arayayım kendime. Bizim iç dünyamızı da, dış dünyamızı da düzenleyen Rab Allah değil mi? İç dünyamız Allah’a teslim iken irâdi dünyamızda neden Rab olarak sadece Allah’ı dinlemeyelim? Hakkımız var mı buna? Ve herkesin kazandığı kendisinedir, kimse başkasının yükünü taşımaz. Her bir nefis, her bir kimse kendi lehinde ve aleyhinde kazandıklarıyla, yaptıklarıyla sorumludur. Hiç kimse kendi kazandıklarının, kendi yaptıklarının dışında başkalarının amelleriyle değerlendirilmeyecektir. Hiç kimse hiç kimseden dolayı doğrudan sorumlu değildir. Tabii burada birinin diğerini iyiliğe veya kötülüğe teşvikinden dolayı sorumlu tutulması ayrıdır. Bir kişi birilerinin günaha girmesine sebep olmuşsa, birilerini kötülüğe sevketmiş veya zorlamışsa elbette ondan sorumlu tutulacaktır. Çünkü bu onun bizzat kendi günahı demektir. Sonunda hepiniz dönüp Allah’a geleceksiniz. O gün hüküm günüdür. O gün ceza günüdür. O gün adâlet günüdür. Adâletin ve hakkın ikame edildiği gündür. Ve o gün ihtilâf edip durduğunuz her konuda Allah size yarın haber verecektir. O gün hiç kimseye haksızlık yoktur. Yâni o gün hiç kimseye, hiç bir varlığa en küçük bir adâletsizlik ve zulüm yapılmayacaktır. Ne dünyada hesabını, kitabını bugün için yapıp da Allah’ın istediği kulluğu yaşamak için çalışıp çabalayan birinin hakkını alamaması gibi, mükafatını elde edememesi gibi bir adâletsizlik, ne yaptıklarının karşılığını tam olarak alamama gibi, yâni bir kısım haklarının zâyi olması gibi bir adâletsizlik olmadığı gibi, ne de kişinin hak etmediği halde haksız yere cezalandırılması biçiminde bir haksızlık da olmayacaktır. Yâni ne yapmadıklarından ötürü birinin mükafatlandırılması, ne de hak etmediği halde haksız yere cezalandırılması biçiminde bir adâletsizlik yoktur o gün. Yâni cezalandırılması gerekirken hak ettiği bu cezadan kurtulması, cehenneme gitmesi gerekirken yanlışlıkla cennete gitmesi, cennete gitmesi gereken birinin de yapmadığı şeyler kendisine isnat edilerek haksız yere cehenneme gitmesi türünde bir zulüm olmayacak. Ya da hiç kimseye hak ettiği cezadan daha fazlasını yüklemek biçiminde veya yanlışlıkla birinin günahının bir başkasına yüklenmesi, yâni birinin yerine başkasının cehenneme gitmesi gibi hiçbir adâletsizlik olmayacaktır. O yüce mahkemede böyle bir adâletsizlik yoktur. Herkese yaptıklarının karşılığı tastamam verilecektir. Kimse kimsenin yükünü yüklenemeyecek, kimse kimseye yar-dım edemeyecek, kimse kimseye bir fayda sağlayamayacaktır. Bakın Rabbimiz: "O gün herkes kendi derdine düşmüştür!" (Abese: 37) "Babanın oğluna oğulun da babaya hiç bir şey ödeyemeyeceği günden çok korkun!" (Lokman: 33) Evet ne zorla, zorbayla, ne de kolaylıkla hiç kimse kimsenin başına gelecek olanları defedemez. Zorla defedemez, çünkü yardım yoktur o gün. Kolaylıkla da defedemez, çünkü şefaat da yok o gün. Yâni ne karşılığını aynen vermek sûretiyle bir kurtuluş var, çünkü ve-recek karşılık yoktur. Ne de başka bir şeyle ödemek mümkün, çünkü fidye de yoktur o gün. Dönüş Allah’adır ve Allah ihtilâf ede geldiğiniz şeylerin tümünü size bildirecektir. Şimdi Allah’ın verdiği yetkiyle, iradeyle burada ihtilâflar edebiliyorsunuz, ama yarın Allah bunların gerçek olanlarını size haber verecektir. Ne hak, ne bâtıl, hangisi doğru, hangisi yanlış bunu yarın Allah size diyecektir.
Bu bölümü tek başına aç →165. Âyetin Tefsiri
165.“Verdikleriyle denemek için sizi yeryüzünün halifeleri kılan ve kiminizi kiminize derecelerle üstün yapan ve size verdikleriyle sizi imtihan eden O’dur. Doğrusu Rabbinin cezalandırması süratlidir. Şüphesiz O bağışlar, merhamet eder.” Evet Rabbiniz sizi yeryüzünün halifeleri kılmıştır. Yâni yeryüzünde kendi istediği gibi yapmanız, yaşamanızı istemiştir. Yeryüzünde kendi istediği gibi emirleri ve kendi istediği gibi nehiyleri konusunda Onun arzusuna uygun, Onu razı etmek planında hayat yaşamamızı emretmiş. Bunun için var kılmıştır Allah bizi. Yeryüzünde Allah’ın dinini hakim kılmak üzere bizi halife olarak var kılmıştır. Var kılınışımızın sebebi budur. Ben yeryüzünde ne varsa suyuna, ateşine varıncaya kadar her şeyi Allah’a kullukta kullanacağım. Benim varlık sebebim, benim misyonum budur. Ve işte bu konuda, benim halifeliğim konusunda Allah’ın bana verdikleri bir başkasına göre derece derecedir. Meselâ gözümün görüşü başkalarına göre farklıdır. Benimki biraz az, bir başkasınınki bi-raz daha fazla olabilir. Gücüm-kuvvetimden, malım-mülküme kadar, sıhhat ve afiyetimden çoluk-çocuğuma kadar, çevrem ve imkânlarımdan bilgime-becerime kadar farklılıklar olacaktır. Allah kullarını halife olarak görevlendirdiği bu dünyada derece derece yaratmıştır. Herkes birbirine göre derecelidir. Sıhhatli, hasta. Zengin, fakir. Zeki, az zeki gibi dereceler vardır. Peki niçin bu fark? Neden böyle yapmış Rabbi-miz? Size verdikleriyle Allah sizi imtihan ediyor da ondan. Siz böylece deneme altındasınız. Siz bu verilenlerle kulluk imtihanındasınız. Sonunda cennet ya da cehennem kazanacaksınız. Sonunda ikabı, hesabı çok şedit olan Allah’ın kararıyla kendinizi cehennemde bulacaksınız, yahut da Ğafûr ve Rahîm olan Allah’ın ğufranıyla cennet bulacaksınız. Evet bir an bile hatırınızdan çıkarmayın ki halifeler olarak şu anda sizler hayattasınız. Şu anda mülk sizindir. Dün sizin yerinizde bir başkaları vardı. Dün mülk onlardaydı ve onlar imtihandaydı, onlar gittiler şimdi onların yerinde sizler varsınız. Unutmayın ki yarın sizler de olmayacaksınız. Size, sizin sahip olduğunuz şeylerin tamamını veren Allah’tır. Allah size imkân tanıyor. Kiminiz zengin, kiminiz fakir, kiminiz idareci, kiminiz idare edilen, kiminiz patron kiminiz işçi. Ama bilesiniz ki bunların hiçbirisi kıstas değildir. Ne zenginler zengin oldukları için cennete gidecekler, ne de fakirler fakir oldukları için cehen-neme gidecekler. Ne kadınlar kadın oldukları için cehenneme, ne de erkekler erkek oldukları için cennete gidecekler. Kimilerinizin şu konumda kimilerinizin de bu konumda olmaları hiçbir şey ifade etmez. Bütün bunlar birer imtihan sebebidir. Unutmayın ki Rabbiniz size verdikleriyle sizi imtihan etmektedir. Ne mutlu bu imtihanı unutmadan yaşayanlara. Ne mutlu yaşadığı bu hayatın sonunda hesaba çekileceğini unutmadan yaşayanlara. En’âm suresiyle alâkalı bu kadar söz yeter. Rabbim istediği gibi iman edip, gereğiyle amel eden kulların-dan eylesin. Sübhanekallahümme ve bihamdik, eşhedü en lâ ilâhe illa ente, estağfiruke ve etûbü ileyk.
Bu bölümü tek başına aç →