EZ-ZÂDU'L-MESÎR TEFSÎRİ
Tevbe Sûresi — EZ-ZÂDU'L-MESÎR TEFSÎRİ — Sayfa 2
58. Âyetin Tefsiri
Onlardan kimi sadakalar hususunda seni ayıplar; eğer onlardan kendilerine verilirse, hoşlanır; eğer onlardan kendilerine verilmezse, hemen kızarlar.
"Onlardan kimi sadakalar hususunda seni ayıplar": Kimler hakkında indiğinde iki görüş vardır:
Birincisi: O (ayıplayan) Zülhuvaysıra et - Temimi’dir. Bir gün Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e: Adil ol, ya Resûlallah, dedi. Bu âyet bunun üzerine indi. Buna Ebû’l - Havasır, İbn Zil Huvaysıra da, denilmiştir.
İkincisi: Salebe b. Hatıb’tır: Muhammed ancak istediğine verir derdi; âyet bunun üzerine indi.
İbn Kuteybe şöyle demiştir:
"Yelmizüke": Seni ayıplar ve sana dil uzatır, demektir. Hemeztü fülanen ve lemeztuhu denir ki, birini gıybet edip ayıplamaktır. Çoğunluk mimin kesri ile
"yelmizüke” okur, Ya’kûb , Nazif de Kunbul’dan, Eban da Âsım’dan, Kazzaz da Abdülvaris’ten hepsinde mimin zammesiyle:
"Yelmuzune” (Tevbe: 79), "yelmüzüke” ve
"vela telmuzu” (Hucurat: 11) okumuşlardır. İbn Semeyfa’ da yufailüke vezninde
"yülamizüke” okumuştur. Bunu da Hammad b. Seleme, İbn Kesir’den rivayet etmiştir. Ebû Ali el - Farisi de: Burada faaltü vezni müşareket için olmamalıdır demiştir, meselâ taraktunna’le ve âfahullah örneklerinde olduğu gibi. Çünkü Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem böyle bir şey yapmaz. A’meş ise, mimin şeddesi ve elifsiz olarak yufa’ilüke vezninde
"yülemmizüke” okumuştur.
Zeccâc şöyle demiştir: Lemeztürrecüle elmizuhu ve elmuzuhu denir ki, birini ayıplamak manasınadır. Hemeztuhu ehmizuhu da aynı manayadır. Şair de şöyle demiştir:
Seninle karşılaştığım zaman bana sırıtıyor (gülümsüyor)sun,
Gözden kaybolduğum zaman da beni kötülüyorsun.
59. Âyetin Tefsiri
Eğer onlar Allah ve Resul’ünün verdiklerine razı olsalar ve:
"Allah bize yeter. Yakında bize Allah da Resul’ü de verecektir. Şüphesiz biz, Allah’a rağbet edenleriz” deselerdi (ne olurdu!)
"Eğer onlar Allah ve Resul'ünün verdiğine razı olsalardı": Yani kendilerine verilen şeye kanaat etselerdi, demektir.
"Biz Allah’a rağbet edenleriz": Yani fazla vermede, eğer böyle deselerdi kendileri için daha hayırlı olurdu. Bu, "lev"in cevabıdır, o da lafızdan hazfedilmiştir.
60. Âyetin Tefsiri
Sadakalar Allah’tan bir farz olarak ancak fakirlere, yoksullara, onun (sadakanın) üzerinde çalışanlara, kalpleri (İslâm’a) ısındırılmak istenenlere, kölelere, boçlulara, Allah yolunda ve yol oğluna (yolda kalanlara) aittir. Allah lıakkıyle bilendir, hikmet sahibidir.
Sonra:
"Sadakalar ancak fakirlerin ve miskinlerindir” diyerek sadakaları hak edenleri açıkladı.
Fakir ile miskinin sıfatlarında altı görüş beyan ederek ihtilaf etmişlerdir:
Birincisi: Fakir: Dilenmeye tenezzül etmeyendir. Miskin ise isteyen ve canı üzerinde olandır (kıt kanaat geçinendir). Bunu İbn Abbâs, Hasen, Mücâhid, Cabir b. Zeyd, Zührî, Hakem, İbn Zeyd ve Mukâtil, demişlerdir.
İkincisi: Fakir: Kronik hastalığı olduğu halde muhtaç olandır. Miskin ise: Böyle bir hastalığı olmayandır. Bunu da Katâde, demiştir.
Üçüncüsü: Fakir: Hicret edendir, miskin de: Hicret etmeyendir. Bunu Dahhâk b. Müzahim ile Nehaî demişlerdir.
Dördüncüsü: Fakir: Müslümanların yoksuludur. Miskin de: Ehl-i kit'aptan olandır. Bunu da İkrime demiştir.
Beşincisi: Fakir: bir şeyleri olandır, miskin ise hiçbir şeyi olmayandır. Bunu da Ebû Hanife, Yûnus b. Habib, Yakub b. Sikkît ve İbn Kuteybe, demişlerdir. Delilleri de Şair Rai’nin şu sözüdür:
Fakir ailesine yetecek kadar sütlü devesi olandır,
Başka devesi ve koyunu olmayandır.
Ona ve ailesine yetecek kadar sütlü devesi olana fakir, demiştir. Bir bedeviye: "Sen fakir misin?” dedim. O da: Hayır vallahi, ben miskinim, dedi. Ben fakirden daha kötü durumdayım demek istedi.
Altıncısı: Fakir miskinden daha muhtaçtır, bu da îmam Ahmed’in mezhebidir. Çünkü fakir, fakar’ın (omurların) kırılmasından alınmıştır, miskin ise sükunet ve tevazudan alınmıştır. Ötekisi daha düşkündür.
İbn Enbari de şöyle demiştir: Esmaî’den: Miskin hali fakirinkinden daha iyi olandır.
Ahmed b. Ubeyd de: Miskin hali fakirden daha iyi olandır. Çünkü fakir lügatte sırt omurlarından biri çıkarılana denir; sanki şiddetli fakirlikten beli kırılmış gibidir. Sonra mefkur yerine fakir denilmiştir; tıpkı mecruh ve cerîh, matbuh ve tabîh denildiği gibi. Şair de şöyle demiştir:
Akbabaların keçe gibi kanatlarıyla uçuştuğunu görünce,
O da beli eğri at gibi kanatlarını kaldırdı.
Bu görüşün delili de:
"Ve emmessefinetü fekanet limesakine yamelune filbahr” (Kehf: 79) âyetidir. Mali değeri olan gemiye sahip kimseleri miskin diye nitelemiştir. Bizce de doğrusu budur.
"Onların üzerinde çalışanlara": Bunlar da sadaka toplamak için çalışanlardır, bunlara normal ücretleri kadar verilir, aldıkları zekât değildir.
"Kalpleri ısındırılmak istenenlere": Bunlar da öyle bir topluluktur ki, Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem bunlara verdiği şeyle onları kazanmak isterdi. Bunlar şerefli kimselerdi ve Müslüman ve kâfir olmak üzere iki sınıf idiler. Müslümanlar da iki sınıf idiler, bir sınıfın İslâm’a karşı niyetleri zayıf idi, onların niyetlerini düzeltmek için onları ısındırmak istedi, meselâ Uyeyne b. Hısn ile Akra (b. Habis) gibi. Bir sınıfın da niyetleri düzgün idi, onların da müşrik aşiretlerini ısındırmak için onlara verilirdi, meselâ Adiy b. Hatim gibi. Müşrikler de iki sınıf idiler; bir sınıfı Müslümanlara eziyet etmek isterlerdi; onların eziyetlerini def etmek için ısındırdı, meselâ Amir bir Tufeyl gibi. Bir sınıfın da İslâm’a meyli vardı, iman etmeleri için onlara verdi, meselâ Safvan b. Ümeyye gibi. Ben müellefe-i kulubun sayılarını
"Telkih” kitabında zikrettim, imam Ahmed’in bir rivâyetinde bunların hükmü bakidir.
Ebû Hanife ile Şâfiî: Hükümleri mensuhtur, demişlerdir.
Zührî ise: Ben müellefe-i kulubun hükmünü nesheden bir şey bilmiyorum, demiştir.
"Kölelere": Bunu da Bakara suresi âyet 177’de zikretmiş bulunuyoruz.
"Borçlulara": Bunlar da borçlanıp da ödeme imkanı bulamayanlardır.
Katâde: Bunlar kötü yola sapmadan, israf ve dağıtma cihetine gitmeden borç altına girmiş kimselerdir, demiştir. Böyle demesinin sebebi şudur, çünkü kötü yola giden bir kimse, borcu ödenirse aynı maksatla tekrar borçlanabilir. Onun da borcunu ödemede ve ona da zekât vermede ihtilaf yoktur, ancak Katâde bunu hoşlanmayarak demiştir.
"Allah yolunda": Yani gazilere ve sınırları bekleyenlere. Bize göre bunların zenginine de fakirine de zekât vermek câizdir. Şâfiî’nin görüşü de budur.
Ebû Hanife ise: Onlardan ancak fakire verilir, demiştir. Zekattan hacc için verilir mi yoksa verilmez mi? Bunda da İmam Ahmed’ten iki rivayet vardır.
"Yolculara": Bu da sefere çıkıp da kesilip kalandır, ister ki, memleketinde malı olsun.
Bunu Mücâhid, Katâde, Ebû Hanife ve imam Ahmed, demişlerdir. Ama yeni sefere çıkmak isteyenlere zekât vermek câiz midir?
Şâfiî: Câizdir demiştir, İmam Ahmed’ten de aynısı rivayet edilmiştir. Biz de Bakara suresi âyet 177’de bu hususta müfessirlerin görüşlerini zikretmiş bulunuyoruz.
"Allah’tan bir farz olarak": Yani Allahü teâlâ bunu farz etmiştir, demektir.
Bize göre zekât almaya mani olan zenginliğin iki tarifi vardır:
Birincisi: Elli dirhem gümüşe veyahut o kadar altına sahip olmaktır. Bu da ister yetsin isterse yetmesin.
İkincisi: Yetecek kadar sanatı, akardan geliri veya kârından geçinecek kadar ticaret malı olmaktır. Ebû Hanife: Bu hususta itibar, zekât vacip olacak nisaba malik olmaktır, demiştir.
Sadaka almaları haram olan akrabalar ise Haşim oğulları ile Abdülmuttalib oğullarıdır.
Ebû Hanife şöyle demiştir: Haşim oğullarına sadaka haramdır da Muttalib oğullarına haram değildir. Haşim ve Muttalib oğullarının sadaka üzerinde, çalışıp ondan işçiliklerini almaları câizdir; Ebû Hanife’ye göre câiz değildir. Haşim ve Muttalib oğullarının müttefiklerine de sadaka haramdır, buna Malik muhalefet eder.
Nafakasını temin etmesi lâzım gelen kimseye sadaka vermek câiz değildir; Malik ile Sevri böyle demişlerdir.
Ebû Hanife ile Şâfiî de: Ne kadar yukarı çıkarsa çıksın babasına, ne kadar aşağı inerse insin çocuğuna sadaka veremez. Zevcesine de veremez. Bunlardan başkasına verir.
Zimmiye zekât vermeye gelince, çoğunluk bunun câiz olmadığı görüşündeler. Ubeydullah b. Hasen ise: Müslüman bulamazsa zimmiye verir, demiştir. Bütün sınıflara dağıtmak vacip değildir. Her sınıfın da sayısına itibar yoktur. Bu; Ebû Hanife ile Malik’in görüşüdür.
Şâfiî ise: Her sınıftan üç tanesine vermek vaciptir, demiştir.
Sadakayı bir memleketten namazı kısa kılacak kadar uzak bir yere nakletmek isterse, bu câiz değildir. Eğer naklederse zekât vermiş olmaz. Bu Malik ile Şâfiî’nin görüşleridir.
Ebû Hanife ise: Nakli câizdir, zekâtı da geçerlidir, demiştir. Bir fakire elli dirhemden fazla vermez.
Ebû Hanife ise: Bir adama iki yüz dirhem vermek hoşuma gitmez; eğer yine de verirsen zekatın geçerlidir, demiştir.
Şâfiî ise bir sınır belirtmeden ihtiyacı görmeye itibar etmiştir. Eğer bir fakire verir de zengin olduğu meydana çıkarsa, zekâtı geçerli midir? Bunda İmam Ahmed'ten iki rivayet vardır.
61. Âyetin Tefsiri
Onlardan kimileri de Peygambere eziyet eder ve:
"O bir kulaktır"derler. De ki:
"O, sizin için bir hayır kulağıdır. Allah’a iman eder, mü’minlere inanır. İçinizden iman edenler için de bir rahmettir. Allah’ın Resul’üne eziyet edenler için acıklı bir azap vardır.
"Onlardan kimileri de Peygambere eziyet eder":
İniş sebebinde üç görüş vardır:
Birincisi: Hizam b. Halid, Cülas b. Süveyd, Ubeyd b. Hilal ve diğerleri Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem’e eziyet eder, birbirlerine: Yapmayın, kulağına gider de bize kötü söyler, dediler. Cülas da: Hayır, biz istediğimizi söyleriz, Muhammed dinleyen bir kulaktır, sonra ona gideriz, o da bize inanır, dedi. İşte bu âyet bunun üzerine indi. Bunu da Ebû Salih, İbn Abbâs’tan, demiştir.
İkincisi: Münafıklardan Nebtel b. el-Haris denen bir adam, Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem’in sözlerini münafıklara götürürdü. Ona: Yapma, dediler; o da: Muhammed bir kulaktan başkası değildir, ona kim bir şey söylerse onu tasdik eder; biz de istediğimizi söyleriz, sonra da ona gider yemin ederiz, o da bize inanır, dedi. Bunun üzerine bu âyet indi. Bunu da Muhammed b. İshak, demiştir.
Üçüncüsü: Münafıklardan Cülas b. Süveyd ile Vedia b. Sabit bir araya geldiler, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hakkında kötü konuşmak istediler. Yanlarında da Amir b. Kays adında bir genç vardı, ona da hakaret edip ileri geri konuştular: Eğer Muhammed’in dedikleri doğru ise biz eşekten daha kötüyüz, dediler. Genç de kızdı ve: Allah’a yemin ederim ki, Muhammed’in dedikleri doğrudur ve siz de eşekten daha kötüsünüz, dedi. Sonra da Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e gelip durumu haber verdi. Peygamber onları çağırdı, onlara bunu sordu; onlar da Amir’in yalan söylediğine yemin ettiler. Amir de onların yalan söylediklerine yemin etti ve: Allah’ım, buradan kalkmadan içimizden doğru söyleyenle yalan söyleyeni ayır, dedi. Bunun üzerine bu âyet indi ve:
"Sizi razı etmek için Allah’a yemin ederler” kavli de indi. Bunu da Süddi, demiştir.
Eziyet ise onu kötülemek ve konuştuklarını başkalarına götürmektir.
"Kulak” kelimesinin manası: Kendisine her söyleneni kabul eder, demektir.
İbn Kuteybe şöyle demiştir: Bunun aslı şudur: Kulak dinleme organıdır, bu nedenle işittiği her haberi tasdik edene: Kulak, denilmiştir. Bütün kurralar harekeli olarak
"hüve üzünün kul üzünün” okurlar. Nâfi' ise ikisinde de zalın sükunu ile "üznün kul üznü hayrin” okur.
"Sizin için hayır kulağıdır” sözünün manası: O hayır kulağıdır, şer kulağı değildir; hayrı dinler, onunla amel eder, şerri ise işittiği zaman onunla amel etmez, demektir.
İbn Mes’ûd, İbn Abbâs, Hasen, Mücâhid, İbn Yamur ve İbn Ebi Able tenvinle "üzünün” ve ref ile de
"hayrun” okumuştur.
Mana da şöyledir: Eğer dediğiniz gibi sizi dinleyip de size inanırsa, sizi yalanlamaktan daha hayırlıdır.
Ebû Ali de şöyle demiştir: Kulak deyip bütün vücudu, yani insanı anlamak da câizdir. Nitekim
İmam Halil şöyle demiştir: Deveye nab (köpekdişi) denilmesi o dişinin iri olmasındandır; bu nedenle bütün deveye onun ismi verilmiştir. Çok kullanılıp da kulak verilmesi düşüncesiyle bütün vücuda o organın ismi verilmiştir (Kelle Kasım gibi. Mütercim).
Sonra da kimden kabul edeceğini beyan ederek:
"yü’minü billahi ve yü’minü lilmü’minin” demiştir.
İbn Kuteybe de şöyle demiştir: Be ile lâm zaittir, mana da: Yusaddikullaha ve yusaddikul mü’minine, demektir.
Zeccâc şöyle demiştir: O, Allah’ın kendisine indirdiğim dinler, onu tasdik eder. Mü’minlerin de haber verdikleri şeyleri tasdik eder.
"Rahmettir": Yani o rahmettir, çünkü o, mü’minlerin iman etmelerine sebep idi.
Hamze kesre ile "ve rahmetin” okumuştur.
Ebû Ali de, mana: O hayır ve rahmet kulağıdır demiştir, daha açıkçası: Hayır ve rahmeti dinler, demektir.
62. Âyetin Tefsiri
Sizi razı etmek için Allah’a yemin ederler. Hâlbuki Allah ve Resul’ü onu razı etmelerine daha haklıdır; eğer onlar mü’minler iseler.
"Sizi razı etmek için Allah'a yemin ederler":
İbn Saib şöyle demiştir: Âyet Tebuk seferine katılmayan bir grup münafık hakkında inmiştir. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem dönünce mü’minlere gelip onlardan özür dilediler, yemin ettiler, bahaneler ileri sürdüler.
Mukâtil şöyle demiştir: İçlerinden Abdullah b. Übey, Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem’den geri kalmayacağına ve düşmanına karşı onunla beraber olacağına yemin etti. Biz de bundan önceki âyette onların kötü konuşmadıklarına dair yemin ettiklerini zikretmiştik.
Zeccâc bazı nahiv bilginlerinden şöyle dediklerini nakletmiştir: "Liyurduküm"deki lâm kasem manasınadır,
Mana da şöyledir: Sizi elbette razı edeceğiz diye Allah’a yemin ederler. Zeccâc bunun yanlış olduğunu söylemiştir; çünkü kendilerinden nakledilen sözleri söylemediklerine dair yemin ettiler; ileride razı edeceklerine dair yemin etmediler. Ben de derim ki: Mukâtil’in görüşü ise Zeccâc’ın kabul etmediğini destekler mahiyettedir.
Ahfeş de o görüşe meyletmiştir.
"Allah ve Resul'ü onu razı etmelerine daha haklıdır":
Bunda da iki görüş vardır:
Birincisi: Tevbe etmek ve O’na dönmekle.
İkincisi: Dil uzatmayı ve kınamayı terk etmekle.
Eğer: "Neden"yurduhu” dedi de
"yurduhuma” demedi?” denilirse, bunu da:
"Vela yünfikuneha fi sebilillahi” (Tevbe: 34) âyetinde şerh etmiştik.
63. Âyetin Tefsiri
Bilmediler mi ki, şüphesiz kim Allah’a ve Resul’üne karşı gelirse, şüphesiz onun için içinde ebedi kalmak üzere cehennem ateşi vardır. İşte bu, en büyük perişanlıktır.
"Elem yalemu":
Ebû Zeyd, Mufaddal’dan te ile
"elemtalemu” rivayet etmiştir.
"Kim Allah’a karşı gelirse":
Bunda da iki görüş vardır:
Birincisi: Kim Allah’a muhalefet ederse, bunu İbn Abbâs, demiştir.
İkincisi: Kim Allah’a düşmanlık ederse, demektir. Bu: Kim Allah’ın ve Resul’ünün karşısına çıkarsa sözü gibidir.
"Feenne lehu nara cehenneme":
Cumhûr hemzenin fethi ile "feenne” okumuştur. Ebû Rezin, Ebû İmran ve İbn Ebi Able, hemzenin kesri ile (feinne) okumuşlardır. Kim kesre ile okursa, cümle başı yapmış olur, sanki: Felehu naru cehenneme demiş gibi olursun,
"İnne” de tekit için gelmiş olur. Kim de: "Feenne lehu” derse, ilk
"enne"yi tekit etmek için tekrar etmiş olur. Çünkü söz uzayınca tekidi elzem olmuştur.
64. Âyetin Tefsiri
Münafıklar; kalplerindekini kendilerine haber verecek bir sûrenin üzerlerine indirilmesinden endişe ederler. De ki: Siz alay edin. Şüphesiz Allah gocunduğunuz şeyi ortaya çıkaracaktır.
"Münafıklar endişe ederler":
İniş sebebi hakkında üç görüş vardır:
Birincisi: Münafıklar Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem’i kendi aralarında ayıplar ve: Olur ki, Allah sırrımızı ifşa eder, derlerdi. Bunun üzerine bu âyet indi. Bunu da Mücâhid, demiştir.
İkincisi: Bir münafık: İsterdim ki, yüz kırbaç yiyeyim de hakkımda beni rezil edecek bir âyet inmesin. Bunun üzerine bu âyet indi. Bunu da Süddi, demiştir.
Üçüncüsü: Münafıklardan bir cemaat bir karanlık gecede Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem Tebuk’ten dönerken suikast yapmak üzere yoluna çıktılar; Cebrâil aleyhisselam bunu haber verdi. Âyet de bunun üzerine indi. Bunu da İbn Keysan, demiştir.
"Münafıklar endişe ederler":
Bunda da iki görüş vardır:
Birincisi: Bu, aziz ve celil olan Allah’ın onlardan haber vermesidir. Bunu da Hasen ile Katâde, demişlerdir, İbn Kasım da bunu tercih etmiştir.
İkincisi: Bununla aziz ve celil olan Allah onlara sakınmalarını emretmiştir, takdiri: Münafıklar sakınsınlar, demektir.
İbn Enbari de şöyle demiştir: Araplar çoğu zaman emri haber kalıbı ile verirler, meselâ: Yerhamullahul mü’mine (Allah mü’mine rahmet etsin) ve yuazzibel kafire (Allah kafire azap etsin) derler ki: Liyerham ve liyüazzip, demektir. Lâm’ı düşürürler ve merfu okuyarak onu haber tarzında icra ederler. Bunu da ancak duada yaparlar, dua ise emre benzer.
"De ki: Siz alay edin": Bu, emir mahiyetinde söylenmiş bir tehdittir.
"Allah gocunduğunuz şeyi ortaya çıkaracaktır":
Bunda da iki yorum vardır:
Birincisi: Gizlediğinizi açıklayacaktır.
İkincisi: Desteksiz bıraktıklarınıza yardım edecektir. Bu ikisini de Maverdi zikretmiştir.
65. Âyetin Tefsiri
Yemin olsun, eğer onlara (niçin alay ettiklerini) sorsan, mutlaka:
"Ancak biz söze dalıyor ve oynuyorduk", derler. De ki:
"Allah ile mi, âyetleri ile mi, Resûlü ile mi alay ediyorsunuz?"
"Eğer onlara sorsan":
İniş sebebiiçin altı görüş vardır:
Birincisi: Ced b. Kays, Vedia b. Hizam ve Cüheyr b. Humeyr, Tebuk dönüşünde Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in önünde yürüyorlardı. İçlerinden ikisi Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem ile alay ediyor, üçüncüsü ise onların dediklerine gülüyordu, hiçbir şey konuşmuyordu.
Cebrâil indi, alay edip güldükleri şeyi haber verdi. Efendimiz, Ammar b. Yasir’e: "Git onlara niçin güldüklerini sor ve onlara: Allah sizi yaktı, de” buyurdu. O da: Allah sizi yaktı, dedi. Onlar da haklarında Kur’ân indiğini anladılar. Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem’e dönüp özür dilediler. Cüheyr: Allah’a yemin ederim ki, ben bir şey konuşmadım, ben sadece onların sözlerine şaşarak güldüm, dedi. Bunun üzerine:
66. Âyetin Tefsiri
Özür dilemeyin; siz gerçekten imanınızdan sonra kâfir oldunuz. İçinizden bir bölüğü affedersek, bir bölüğe de günahkarlar oldukları için azap ederiz.
Birincisi: Ced b. Kays, Vedia b. Hizam ve Cüheyr b. Humeyr, Tebuk dönüşünde Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in önünde yürüyorlardı. İçlerinden ikisi Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem ile alay ediyor, üçüncüsü ise onların dediklerine gülüyordu, hiçbir şey konuşmuyordu. Cebrâil indi, alay edip güldükleri şeyi haber verdi.
Efendimiz, Ammar b. Yasir’e: "Git onlara niçin güldüklerini sor ve onlara: Allah sizi yaktı, de” buyurdu. O da: Allah sizi yaktı, dedi. Onlar da haklarında Kur’ân indiğini anladılar. Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem’e dönüp özür dilediler. Cüheyr: Allah’a yemin ederim ki, ben bir şey konuşmadım, ben sadece onların sözlerine şaşarak güldüm, dedi.
"Özür dilemeyin” kavli indi ve Ced b. Kays ile Vedia’yı kastetti.
"Eğer bir bölüğü affedersek": Yani Cüheyr’i affedersek,
"bir bölüğe de azap ederiz": Yani Ced ile Vedia’ya. Bu, Ebû Salih’in İbn Abbâs’tan naklettiği görüşüdür.
İkincisi: Münafıklardan biri: Bizim bu Âlimlerimiz gibisini, bunlar gibi karnı büyükleri, bunlar gibi yalancıları ve bunlar gibi düşmanla karşılaşıldığı zaman korkağını görmedim, dedi. Bununla Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem ile ashabını kastediyordu. Avf b. Malik ona: Yalan söyledin, sen münafıksın, seni mutlaka Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem’e haber vereceğim, dedi; Kur’ân'ın kendisini geçtiğini gördü. O adam gelip: Ya Resûlallah, biz söze dalmıştık, oynayıp eğleniyorduk, dedi. Bu da İbn Ömer, Zeyd b. Eslem ve Kurazi’nin görüşüdür.
Üçüncüsü: Münafıklardan bir grup Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem ile yürüyordu: Eğer bunun dediği doğru ise biz eşekten de kötüyüz, dedi. Allahü teâlâ da dediklerini Peygamberine bildirdi ve
"eğer onlara sorsan” âyeti indi. Bunu da Said b. Cübeyr, demiştir.
Dördüncüsü: Münafıklardan biri:
"Muhammed bize, filancanın dişi devesinin filan vadide olduğunu söylüyor, o gaybi mi biliyor?” dedi. Bunun üzerine bu âyet indi. Bunu da Mücâhid, demiştir.
Beşincisi: Münafıklardan bazıları: Bu adam Şam’ın saraylarını ve kalelerini fethedeceğini umut ediyor, heyhat, dediler. Allah da Nebisini bundan haberdar etti. Allah’ın Nebisi: Alayı (birliği) durdurun, dedi. Onlara geldi: Siz şöyle şöyle söylediniz, dedi. Onlar da: Biz dalmış konuşuyor ve eğleniyorduk, dediler. Bunun üzerine bu âyet indi. Bunu da Katâde, demiştir.
Altıncısı: Abdullah b. Übey ile yanındaki topluluk Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem ile ashabı hakkında yakışıksız şeyler söylerlerdi. Bu da Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem’e ulaşınca: Biz sadece dalmış konuşuyor ve eğleniyorduk, dediler. Allahü teâlâ da:
"De ki,": Yani onlara söyle ki,
"Allah, âyetleri ve Peygamberi ile mi alay ediyorsunuz?” Bunu Dahhâk, demiştir.
"Yemin olsun, eğer onlara sorsan": Alay ettikleri şeyi,
"mutlaka biz konuşmaya dalmış eğleniyorduk diyeceklerdir": Yani konuşarak oyalanıyorduk, derler.
"Kâfir oldunuz": Yani imanınızı açıkladıktan sonra küfrünüzü açıkladınız. Bu da küfür kelimesini söylemede ciddi ile şakanın bir olduğunu gösterir.
"İn yu’fe an taifetin minküm": Çoğunluk ye ile
"in yu’fe", te ile de
"tüazzeb” okumuştur. Âsım ise, Eban rivâyeti dışından,
"in nafü", "nüazzib” nasb ile de "taifeten” okumuştur.
Mana da şöyledir: İçinizden bir bölüğü Tevbeye muvaffak kılmakla affedersek, bir bölüğe de Tevbeyi terk etmeleriyle azap ederiz. Şöyle denilmiştir: Burada üç bölük (taife) vardır: İkisi alay etti, biri güldü. Sonra Allah dinledikleri şeyi kabul etmedi.
İbn Abbâs'tan o üç kişinin ismini zikretmiştik. Gülenin ismi ise Cüheyr’dir. Başkası da: Mahşi b. Humeyr’dir, demiştir.
İbn Abbâs ile Mücâhid şöyle demişlerdir: Taife: Bir ve üstündekilere denir.
Zeccâc da şöyle demiştir: Taife lügatte cemaattir. Teke de taife demek câizdir ki, ondan da taifenin kendisi kastedilir.
İbn Enbari şöyle demiştir: Eğer taifeden tek kişi kastedilirse, aslı taif olur, kaid ve kaim gibi. Sıfatta mübalağa için de ona he dahil olur, meselâ raviye, allame ve nessabe gibi.
Ömer b. Hattab radıyallahu anh şöyle demiştir: Beraet suresinin inmesi bitinceye kadar hepimiz kendi hakkında bir şeyler ineceğinden korktuk.
67. Âyetin Tefsiri
Münafık erkeklerle münafık kadınlar birbirlerindendir. Kötülüğü emreder, iyilikten men eder ve ellerini (cimrilikle) sıkarlar. Kendileri Allah’ı unuttular; Allah da kendilerini unuttu. Şüphesiz münafıklar fasıkların ta kendileridir.
"Münafık erkeklerle münafık kadınlar birbirlerindendir":
İbn Abbâs: Birbirlerinin dinindendir, demiştir.
Mukâtil de: Birbirlerinin dostlarıdır, demiştir.
"Kötülüğü emrederler": O da küfürdür,
"iyilikten men ederler": O da imandır.
"Ellerini sıkı tutarlar":
Bunda da dört görüş vardır:
Birincisi: Allah yolunda harcamaktan. Bunu da İbn Abbâs, Hasen ve Mücâhid, demişlerdir.
İkincisi: Bütün hayırlardan, bunu da Katâde, demiştir.
Üçüncüsü: Allah yolunda cihattan.
Dördüncüsü: Duada ellerini Allah’a kaldırmaktan. Bu ikisini Maverdi, zikretmiştir.
"Allah’ı unuttular, Allah da onları unuttu":
Zeccâc şöyle demiştir: O’nun emrini terk ettiler, O da onları rahmet ve tevfikinden terk etti.
68. Âyetin Tefsiri
Allah; erkek münafıklara, kadın münafıklara ve kâfirlere içinde ebedi kalacakları cehennem ateşini va’detti. O, onlara yeter. Allah onlara lânet etti ve onlar için sürekli bir azap vardır.
"Hiye hasbuhum": O, günahlarına yeter demektir. Meselâ: Sana fi’line göre azap ettim, filana başına gelen yeter sözün gibidir ki, o, tam fi’li kadardır, demektir. "Kellezine minkablihim"deki kâf mahallen mensubtur: Vaadekümullahu alel küfri bihi kema vaadellezine min kabliküm, demektir. Başkası da şöyle demiştir: Allah gaip sigasından hitaba geçti, onları emrinden sapmada geçmiş eski milletlere benzetti.
69. Âyetin Tefsiri
(Ey münafıklar) siz de tıpkı sizden öncekiler gibisiniz. Oysa onlar sizden daha kuvvetli; mal ve evlatları daha çok idi. Onlar nasiplerinden istifade ettiler. Sizden öncekiler nasiplerinden istifade ettikleri gibi siz de nasibinizden istifade ettiniz. Onların (bâtılla) daldıkları gibi siz de daldınız. İşte onların amelleri dünya ve ahirette boşa gitmiştir. İşte onlar ziyan edenlerin ta kendileridir.
"Nasiplerinden istifade ettiler":
İbn Abbâs: Ahiretteki nasiplerinin yerine dünyada istifade ettiler, demiştir.
Zeccâc da: Dünyadaki hisselerinden istifade ettiler, demiştir.
"Daldınız": Yani dine dil uzatmaya ve Peygamberinizi yalanlamaya onlar gibi daldınız demektir,
"işte onların amelleri dünyada boşa gitmiştir": Çünkü onlardan kabul edilmemiştir.
"Ahirette de": Zira onun sevabını alamamışlardır,
"işte onlar ziyan edenlerin ta kendileridir": Sevabı kaçırmak ve azaba duçar olmakla.
70. Âyetin Tefsiri
Onlara kendilerinden öncekilerin; Nûh, Ad, Semud kavimlerinin; İbrahim kavminin; Medyen sahiplerinin ve Mü’tefîke’nin (Lût kavminin alt üst olan kasabaları) haberi onlara gelmedi mi? Elçileri onlara mucizeler getirdiler. Allah onlara zulmedecek değildi; ancak onlar kendilerine zulmediyorlardı.
"İbrahim kavmi":
İbn Abbâs: Nemrut b. Kenan kastedilmiştir, demiştir.
"Medyen sahipleri": Bunlar da Şuayb kavmidir.
"Mü'tefikat": Lût’un kasabalarıdır.
Zeccâc şöyle demiştir: Tekili: Mü’tefike’dir, yer alt üst olmak manasınadır. Onların hepsinin helak oldukları söylenmiştir. Nitekim helak olana da: Dünya başına ters döndü denir.
"Onlara geldi": Yani bu ümmetlere geldi,
"elçileri mucizelerle": Onlar da inanmadılar.
"Allah onlara zulmedecek değildi":
İbn Abbâs: Onları uyaracak bir peygamber göndermedikçe onları helak edecek değildi, demiştir.
Mana da: Helaki hak ettiler, demektir.
71. Âyetin Tefsiri
Mü'min erkeklerle mü’min kadınların kimileri kimilerinin dostlarıdır. İyiliği emreder, kötülükten men ederler. Namazı dosdoğru kılar, zekâtı verir ve Allah’a ve Resul’üne itâat ederler. İşte Allah onlara merhamet edecektir. Şüphesiz Allah mutlak galiptir, hikmet sahibidir.
"Mü’min erkeklerle mü’min kadınlar kimileri kimilerinin dostlarıdır": Yani birbirlerinin velileridir; onlar tekeldirler, imanı emreder, küfürden men ederler.
72. Âyetin Tefsiri
Allah mü’min erkeklere ve mü’min kadınlara içlerinde ebedi kalmak üzere altlarından ırmaklar akan cennetler ve Adn cennetinde güzel meskenler va’detmiştir. Allah’ın rızası ise en büyüktür. İşte büyük kurtuluş budur.
"Adn cennetlerinde":
Ebû Ubeyde: Huld (ölümsüzlük) cennetlerinde demiştir. Adene fülanün biardı keza denir ki, bir yerde ikamet etmektir. Maden de oradan gelir; vehüve fi madeni sıdk, onun kökü sağlam, aslı temiz demektir. Şair A’şa da şöyle demiştir:
Eğer onun hilmine sığınırsanız,
Sağlam ve ağırbaşlı birine sığınmış olursunuz (adn).
Yani dengeli, hafif olmayan, oturaklı birine demektir.
İbn Abbâs da şöyle demiştir: Adn cennetleri, cennetin ortasıdır, o da cennette en yüksek derecedir. O aziz ve celil olan Rahman’ın yurdudur. Arş onun tavanıdır. Allah onu eliyle yaratmıştır. Tesnim ırmağı onun içindedir. Cennetler dışarıdan onu kuşatmıştır.
"Allah’ın rızası ise en büyüktür":
İbn Abbâs: Tarif edilemeyecek kadar büyüktür, demiştir.
Zeccâc da: İçinde bulundukları nimetlerin en büyüğüdür, demiştir.
Eğer: "Rıza neden nimetlerin en büyüğü oldu?” denilirse, buna iki türlü cevap verilir:
Birincisi: Rabbin razı olmasıyla kalbin sevinmesi, kalbe özgü bir nimettir. Bu da yeme ve içme nimetinden daha büyüktür. Ebû Said el - Hudri’den rivayet edilen hadiste Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle demiştir: Aziz ve celil olan Allah cennet halkına:
"Ey cennet halkı, razı oldunuz mu?” der. Onlar da: Ey Rabbimiz, niye razı olmayalım ki, bize yarattıklarına vermediğin şeyleri verdin, derler. O da: "Size bundan daha faziletlisini vereyim mi?” der. Onlar da:
"Bundan daha faziletlisi var mıdır?” derler. O da: Evet, sizden razı olacağım ve size bir daha kızmayacağım, der.
İkincisi: Nimeti kazandıran rızadır, nimet ise rızanın sonucudur. Binaenaleyh aslolan odur.
73. Âyetin Tefsiri
Ey o Peygamber, kâfirler ve münafıklarla cihad et ve onlara sert davran. Onların yeri cehennemdir. Orası ne kötü dönüş yeridir!
"Kâfirler ve münafıklarla cihad et":
Kâfirlerle cihad kılıç iledir. Münafıklarla cihad hususunda da iki görüş vardır:
Birincisi: O da dil iledir, bunu da İbn Abbâs, Hasen Basri, Dahhâk ve Rebi’ b. Enes, demişlerdir.
İkincisi: Onlarla cihad, onlara haddi tatbik etmektir. Bu da Hasen ile Katâde’den rivayet edilmiştir.
Eğer: "Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem onlarla cihad etmekle emrolundu, hâlbuki onları bizzat (şahsen) biliyordu; öyleyse onları nasıl ashabının arasında bıraktı da onları öldürmedi?” denilirse.
Cevap şöyledir: O, ancak küfrünü açıklayıp onun üzerinde duranla savaşmakla emrolundu. Küfrünü bildiği halde inkâr eder ve:
Ben müslümanın diye yemin ederse, onu da olduğu gibi bırakmak ve içini araştırmamakla emrolundu.
"Onlara sert davran":
İbn Abbâs: Onları şiddetle azarlaması, onlara sertçe bakması ve kızması kastedilmiştir, demiştir.
"Hüm” zamirinin mercii hakkında da iki görüş vardır'
Birincisi: O iki gruba râcîdir, bunu da İbn Abbâs, demiştir.
İkincisi: Yalnız münafıklara râcîdir, bunu da Mukâtil, demiştir.
74. Âyetin Tefsiri
(O kötü sözü) demediklerine dair yemin ederler. Yemin olsun ki, o küfr kelimesini demişlerdir. İslâmlarından sonra kâfir oldular. Elde edemedikleri şeye yeltendiler. Onlardan (mü'minlerden) hoşlanmamaları sırf Allah ve Resul’ünün kendilerini (münafıkları) lütfü ile zengin etmelerindendir. Eğer Tevbe ederlerse, kendileri için hayırlı olur. Eğer yüz çevirirlerse, Allah onlara dünya ve ahirette acıklı bir azap ile azap eder. Yeryüzünde onlar için de ne bir dost ne de bir yardımcı yoktur.
"Demediklerine dair yemin ederler":
İniş sebebi için üç görüş vardır:
Birincisi: Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem münafıkları zikredip onları ayıpladı; Cülas b. Süveyd: Eğer kardeşlerimizin dedikleri doğru ise, biz muhakkak eşekten daha kötüyüz, dedi. Amir b. Kays de: Allah’a yemin ederim ki, o doğrudur ve siz eşekten daha kötüsünüz, dedi ve bunu Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem’e haber verdi. Cülas da gelip: Ben bir şey söylemedim, dedi. Minberin yanında yemin ettiler; bunun üzerine bu âyet indi. Bunu Ebû Salih, İbn Abbâs’tan rivayet etmiştir. Hasen, Mücâhid ve İbn Sîrin de böyle demişlerdir.
İkincisi: Abdullah b. Übey: Allah’a yemin ederim ki, eğer Medine’ye dönersek şerefliler şerefsizleri oradan çıkaracaktır, dedi. Bunu da Müslümanlardan biri duydu; Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem’e haber verdi; o da onu çağırttı, o da demediğine dair yemin etmeye başladı. Bunun üzerine bu âyet indi. Bunu da Katâde, demiştir.
Üçüncüsü: Münafıklar yalnız kaldıklarında Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem ile ashabına söver, dine dil uzatırlardı. Huzeyfe de bunların bir kısmını Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem’e götürdü; onlar da bir şey demediklerine dair yemin ettiler; işte âyet bunun üzerine indi. Bunu da Dahhâk, demiştir. Küfr kelimesi; Resûlüllah sallallahu aleyhi ye sellem’e sövmeleri ve dine dil uzatmalarıdır.
"Elde edemedikleri şeye yeltendiler":
Bu hususta da dört görüş vardır:
Birincisi: O, Übey’in: Eğer Medine’ye dönersek şöyle yaparız, demesi üzerine indi. Bunu da Ebû Salih, İbn Abbâs’tan rivayet etmiş ve
Katâde de böyle demiştir.
İkincisi: Bu, onlar Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem’i öldürmeyi kurdukları zaman indi. Bunu da Mücâhid, İbn Abbâs’tan demiştir. Bunu kuran kişi de Esved adında biridir.
Mukâtil de: Onların on beş kişi olduklarını, Akabe biatinde onu öldürmeyi planladıklarını söylemiştir.
Üçüncüsü: Bir münafık: Eğer Muhammed’in dediği doğru ise biz eşekten daha kötüyüz, dediği zaman, mü’minlerden biri: Siz gerçekten eşekten daha kötüsünüz, deyince, münafık onu öldürmeye kastetti. İşte:
"Elde edemedikleri şeye yeltendiler” kavli budur. Bu da Mücâhid’in görüşüdür.
Dördüncüsü: Onlar Tebuk gazasında: Medine’ye vardığımız zaman Abdullah b. Übey’in başına bir taç geçirir ve onunla Muhammed’e karşı övünürüz, dediler. Yeltendikleri şeyi elde edemediler.
"Onlardan hoşlanmamaları sırf Allah ve Resul’ünün onları zengin etmelerindedir":
İbn Kuteybe şöyle demiştir: Hoşlanmayacakları bir şey yoktu, Allah’ın ikramından başka bir şey de bilmiyorlardı. Şairin şu sözü de öyledir:
Halkın Ümeyye oğullarından hoşlanmamaları,
Sırf onların kızdıkları zaman cahillik etmemelerinden başka bir şey değildir.
Onlar Kralların ulularıdır,
Araplar da onlardan başkasının üzerinde birlik olmazlar.
Bu da kızılacak ve hoşlanmayacak bir şey değildir. İnsanlar onlardan hoşlanmayacak bir şey bulamazlar demek istemiştir. Şair Nabiğa’nın şu sözü de böyledir:
Onların kusurları yoktur ancak kılıçları,
Düşmanları kırmaktan dolayı körelmiştir.
Yani onlarada kusur yoktur, demek istemiştir.
İbn Abbâs da şöyle demiştir: Onlar Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Medine’ye gelmeden önce geçim sıkıntısı çekerlerdi; o gelince ganimet elde ettiler ve malları oldu. Buna göre kelâm geneldir. Katâde ise: Bu Abdullah b. Übey hakkında inmiştir, demiştir. Urve de şöyle demiştir: O, Cülas b. Süveyd’dir, bir adamı öldürüldü, Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem diyetinin verilmesini buyurdu; böylece zengin oldu.
"Eğer Tevbe ederlerse, kendileri için hayırlı olur” âyeti inince Cülas: Ben Allah’a Tevbe ediyorum, dedi.
"Eğer yüz çevirilerse": Yani imandan yan çizerlerse, demektir.
İbn Abbâs: Abdullah b. Übey yan çizdiği gibi, demiştir.
"Allah onlara dünyada acıklı bir azap ile azap eder": öldürülmekle, ahirette de ateşle.
75. Âyetin Tefsiri
Onlardan kimi:
"Eğer Allah bize lütfundan verirse, mutlaka sadaka vereceğiz ve mutlaka iyilerden olacağız” diye Allah’a söz vermişti.
"Onlardan kimi Allah’a söz vermişti":
İniş sebebi için dört görüş vardır:
Birincisi: Salebe b. Hatıb el - Ensari, Resûlallah sallallahu aleyhi ve sellem’e geldi:
Ya Resûlallah, Allah’a dua et de bana mal versin, dedi.
O da: Vay sana ey Salebe, şükrünü eda ettiğin az mal, altından kalkamadığın çok maldan daha hayırlıdır, dedi.
Sonra bir defa daha dedi, Efendimiz de: Allah’ın Peygamberi gibi olmak istemez misin?
Ruhumu elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, eğer şu dağların altın ve gümüş olarak benimle beraber yürümesini istesem, yürürdü, dedi.
Salebe de: Seni hak Peygamber olarak gönderen Allah’a yemin ederim ki, eğer bana mal vermesi için Allah’a dua edersen, her hak sahibinin hakkını mutlaka öderim, dedi.
Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem de: Allah’ım, Salebe’ye mal ver, diye dua etti.
O da birkaç tane koyun edindi, onlar da çoğaldı, Medine dar gelmeye başladı. Oradan uzaklaştı, vadilerinden birine indi. Ancak öğle ile ikindiyi cemaatle kılmaya, diğerlerini terk etmeye başladı. Sonra koyunlar daha da arttı, Cuma dışında cemaate gelmez oldu. Sonra koyunlar daha da çoğaldı, Cuma’yı da terk etti.
Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem onu sordu, haberini alınca: Eyvah Salebe’ye, eyvah Salebe’ye, eyvah Salebe’ye, dedi ve Allahü teâlâ:
"Onların mallarından sadaka
"zekât al” (Tevbe: 9) âyetini indirdi. Zekatın miktarını bildirdi.
Bunun üzerine Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem zekât toplamak üzere iki memur gönderdi, onlara zekât almaları için bir yazı verdi ve: Salebe’ye ve Süleym oğullarından filancaya uğrayın, dedi. Onlar da çıktılar, Salebe’ye geldiler, ondan zekatını istediler ve Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem’in yazısını gösterdiler. O da: Bu cizyeden ve cizyenin kız kardeşinden başka bir şey değildir. Bunun ne olduğunu bilmiyorum. Siz gidin, işinizi bitirin, sonra bana gelin, dedi. Onlar da gittiler, Süleym’den olan o kişiye haber gönderdiler, o da onları malının en iyileri ile karşıladı. Onlar da: Bunu vermen gerekmez (orta hallisini ver) dediler. O da: Siz bunu alın, ben bunu gönül rızası ile veriyorum, dedi. Onlar da aldılar. Diğer işlerini de bitirince Salebe’ye uğradılar.
O da: Bana yazınızı gösterin, dedi.
Onlar da gösterince: Bu, cizyeden başka bir şey değildir, gidin ben bir düşüneyim, dedi.
Onlar da olup biteni Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem’e haber verdiler. Bunun üzerine bu âyet indi,
"bi-ma kanu yekzibûne” kadar devam etti (âyet: 77).
Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem’in yanında Salebe’nin akrabalarından biri vardı, Salebe’ye koştu, ona durumu haber verdi, o da Resûlallah’a geldi, sadakasını kabul etmesini istedi.
O da: Allah beni senin sadakanı kabul etmekten men etti, dedi. Salebe başına toprak savurmaya başladı.
Efendimiz de: Bunu sen yaptın, sana emrettim, bana itâat etmedin, dedi.
Salebe yurduna döndü. Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem ruhunu teslim etti, ondan bir şey kabul etmedi.
Ebû Bekir başa geçince ondan kabul etmesini istedi, o da etmedi.
Ömer Halife olunca ondan kabul etmesini istedi, o da: Resûlüllah ile Ebû Bekir kabul etmediler, Ömer de kabul etmez, dedi.
Salebe Osman radıyallahu anh zamanında öldü.
Bu hadisi Kasım, Ebû Umame el - Bahili’den rivayet etmiştir.
İbn Abbâs da şöyle demiştir: Salebe bir meclise uğradı: Eğer Allah bana lutfundan mal verirse her hak sahibinin hakkını eda edeceğine ve gerekli şeyleri yerine getireceğine dair onları şahit tuttu. Allah da ona lutfundan mal verdi, o da va’dinde durmadı. Allah da bize onun durumunu anlattı.
İkincisi:Amr b. Avf oğullarından bir adamın Şam’da malı vardı, gecikti, buna çok sıkıldı; eğer Allah bana lutfundan yani o maldan verirse sadakasanı vereceğine ve akrabalarına bakacağına yemin etti. Allah da o malı ona verdi, o da dediklerini yapmadı. Bunun üzerine bu âyet indi. Bunu da İbn Saib, Ebû Salih’ten, o da İbn Abbâs’tan rivayet etmiştir.
İbn Saib: Adamın Hatıb b. Ebi Beltea olduğunu söylemiştir.
Üçüncüsü:Salebe ile Muattib b. Kuşeyr, halkın huzuruna çıktılar: Eğer Allah bize mal verirse biz de mutlaka sadakasını veririz, dediler. Allah da onlara mal nasip edince cimrilik ettiler. Bunun üzerine bu âyet indi. Bunu da Hasen ile Mücâhid, demişlerdir.
Dördüncüsü: Nebtel b. Haris, Ced b. Kays, Salebe b. Hatıb ve Muattib b. Kuşeyr: Allah’a yemin ederiz ki, eğer Allah bize lutfundan mal verirse, biz de sadakasını veririz, dediler. Allah da onlara lutfundan mal verince onlar da onda cimrilik ettiler. Bu âyet de bunun üzerine indi. Bunu da Dahhâk, demiştir.
Tefsiri ise şöyledir:
"Onlardan": Yani münafıklardan,
"kimileri Allah’a söz verdi":.Yani Allah’a yemin ederim ki, dedi.
"Lenessaddekanne": Aslı lenetesaddekannedir, mahreçleri yakın olduğu için te şada idgam oldu.
"Ve mutlaka iyilerden olacağız": Yani iyi kimselerin mallarında yaptığı sıla-i rahim ve hayır yollarında harcama gibi şeyleri biz de yapacağız, dediler.
Kehmes, Mabed b. Sabit’ten şöyle dediğini rivayet etmiştir: Onların söz vermesi, böyle şeyleri içlerinden geçirmeleridir, yoksa bir şeyler demiş değillerdir. Baksanıza Allahü teâlâ:
"Bilmediler mi ki, Allah onların sırlarını da fısıltılarını da bilir?” demiştir.
76. Âyetin Tefsiri
Allah da onlara lutfundan verince, onda cimrilik ettiler ve yüz çevirerek arkalarını döndüler.
"Allah da onlara lutfundan verince": Yani istedikleri malı verince,
"onda cimrilik ettiler", verdikleri sözü yerine getirmediler.
"Yüz çevirerek arkalarını döndüler": Yani sözlerinden yüz çevirerek, demektir.
77. Âyetin Tefsiri
O da; Allah’a karşı ettikleri va’di tutmamaları ve yalan söylemeleri yüzünden O’nun huzuruna çıkacakları güne kadar bunu kalplerinde bir nifak yaptı.
"Feakabehüm": Yani işlerinin sonucunu nifak yaptı, demektir.
"Akabehüm"deki zamir hususunda ise iki görüş vardır:
Birincisi: O, Allah’a râcîdir,
Mana da şöyledir: Allah onları nifak (münafıklık) ile cezalandırdı. Bu da İbn Abbâs ile Mücâhid’in görüşüdür.
İkincisi: O, cimriliğe râcîdir,
Mana da şöyledir: Adak ettikleri şeye karşı cimrilikleri nifak sonucunu getirdi. Bunu da Hasen, demiştir.
78. Âyetin Tefsiri
Bilmediler mi ki, Allah onların sırlarını da fısıltılarını da bilir. Şüphesiz Allah gaypleri çok iyi bilendir.
"Bilmediler mi?": Yani münafıklar,
"ki, Allah onların sırlarını da bilir” ki, o da içlerindeki şeylerdir,
"fısıltılarını da bilir": O da kendi aralarındaki konuşmalarıdır.
79. Âyetin Tefsiri
Onlar ki, mü’minlerden gönüllü sadaka verenlerle güçlerinin yeteceğinden fazlasını bulamayanlara dil uzatır ve onlarla alay ederler; işte Allah da onlarla alay etmiştir ve onlar için acıklı bir azap vardır.
"Onlar ki, gönüllü sadaka verenlerle alay ederler":
İniş sebebi için iki görüş vardır:
Birincisi: Sadaka âyeti indiği zaman bir adam bir ölçek gıda maddesi getirip sadaka etti, onlar: Allah’ın bu adamın bir ölçeğine ihtiyacı yoktur, dediler. Bunun üzerine bu âyet indi. 18
18 - Buhârî, Zekât, bab, 1.
Bunu da Ebû Mes’ud, demiştir.
İkincisi: Abdurrahman b. Avf, kırk okka altın getirdi, ensardan bir adam da bir ölçek buğday getirdi, bazı münafıklar: Abdurrahman sırf gösteriş için getirdi, Allah ve Resul’ünün de o bir ölçek buğdaya ihtiyacı yoktur, dediler. Bunu da İbn Abbâs, demiştir.
O ensari hakkında da iki görüş vardır:
Birincisi: O Ebû Hayseme’dir, bunu da Ka’b b. Malik, demiştir.
İkincisi: Ebû Akîl’dir.
Ebû Akîl’in ismi hakkında da üç görüş vardır:
Birincisi: Abdurrahman b. Bican’dır, bunu da Ebû Salih, İbn Abbâs’tan rivayet etmiştir. İbn Bihan veya Sihan diyenler de olmuştur.
Mukâtil de: O Ebû Akîl b. Kays’tir, demiştir.
İkincisi: Adı Habhab’tır, bunu da Katâde, demiştir.
Üçüncüsü: Hubab’tır.
Katâde şöyle demiştir: Abdurrahman (b. Avf) dört b. dirhem, Âsım b. Adiy b. Açlan da yüz yük kum hurma getirdi.
"Yelmizune": Dil uzatırlar, demektir.
"Muttavviîn"in de aslı mütetavviindir.
Ferrâ’ şöyle demiştir: Te tıya idgam edildi, böylece tı şeddelenmiş oldu.
Cühd Hicazlıların lügatidir, başkalarının lügati ise cehddir.
Ebû Ubeyde: Feth ve zam ile cehd ve cühd birdir, mecazi manası da gücünün yettiğidir, demiştir.
İbn Kuteybe de şöyle demiştir: Cühd güçtür, cehd de meşakkattir.
Müfessirler şöyle demişlerdir: Gönüllülerden Abdurrahman b. Avf ile Âsım, güçleri yetenlerden de Ebû Akîl kastedilmiştir.
"Allah onlarla alay etti": Yani onları o fiillerinden dolayı cezalandırdı, demektir. Bu mana da yukarıda geçmiştir.
80. Âyetin Tefsiri
Onlar için ister bağışlanma dile, ister onlar için bağışlanma dileme. Onlar için yetmiş defa bağışlanma dilesen, Allah onları asla bağışlamaz. Çünkü onlar Allah ve Resul’ünü inkâr ettiler. Allah fasıklar topluluğuna hidayet etmez.
"Onlar için ister bağışlanma dile, onlar için ister bağışlanma dileme":
İniş sebebi şöyledir: Dil uzatanlar hakkında tehdit âyetleri inince: Ya Resûlallah, bizim için istiğfar et, dediler. Bunun üzerine bu âyet indi. Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem de: Onlar için yetmişten daha çok istiğfar edeceğim, belki Allah onları bağışlar, dedi. Bunun üzerine:
"Onlar için istiğfar etsen de istiğfar etmesen de birdir” (Münafikun: 6) âyeti indi. Bunu da Ebû Salih, İbn Abbâs’tan demiştir.
"Onlar için istiğfar et” kavlinin dış manası emirdir, öyle değildir,
asıl Mana şöyledir: İstiğfar etsen de istiğfar etmesen de onlar bağışlanmaz. Bu:
"İsteyerek veyahut istemeyerek infak edin” (Tevbe: 53) kavli gibidir. Bu mananın şerhi de orada geçmiştir. Bu, araştırmacı müfessirlerin görüşüdür. Bir topluluk da dış manadan şu çıkar demişlerdir: Onlar için yetmişten fazla istiğfar edilirse, bağışlanma umutları vardır. Sonra da bu,
"onlar için istiğfar etsen de etmesen de birdir” âyetiyle neshedildi.
Eğer:
"Onlar için istiğfar etmesi nasıl câiz olur ki, onların kâfir olduğu haber verilmiştir?” denilirse.
Cevap şöyledir: Onların İslâm'dan çıktıklarını araştırmadan ancak dış görünüşlerine göre onlar için istiğfar etti. Kâfir olduklarını bildi, sonra da onlar için istiğfar etti, demek câiz değildir.
Eğer: "Sayıyı yetmişle sınırlamanın manası nedir?” denilirse.
Cevap şöyledir: Araplar birlerde yediyi, onluklarda da yetmişi çok kabul ederler.
81. Âyetin Tefsiri
(Savaştan) geri kalanlar; Resûlüllah’a muhalefet etmek için sevindiler ve mallarıyla canlarıyla Allah yolunda cihad etmekten hoşlanmadılar. "Sıcakta harbe çıkmayın” dediler. De ki: "Cehennem ateşi daha sıcaktır". Bir anlasalardı!
"Savaştan geri kalanlar oturmalarıyla sevindiler": Yani Tebuk savaşında Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem’den geri kalanlar, demektir. Muhallef: Giden birinin arkasında terk edilendir.
"Bimak’adihim": Yani oturmalarıyla.
"Hilafe Resulillah” kavlinde de iki görüş vardır:
Birincisi: Bunun manası: Resûlüllah’ın ardından, ondan sonra, demektir. Bunu da Ebû Ubeyde, demiştir.
İkincisi: Bunun manası: Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem’e muhalefet etmek için, demektir. O da mef'ulun leh olmakla mensubtur.
Mana da: Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem’e muhalefet etmek için oturdular, demektir. Bunu da Zeccâc demiştir.
İbn Mes’ûd, İbn Yamur, A’meş ve İbn Ebi Able:
"Halfe Resulillah” okumuşlardır ki, manası: Onlar cihattan geri kaldılar, demektir.
"Sıcakta harbe çıkmayın":
Bunda da iki görüş vardır:
Birincisi: Bunu birbirlerine dediler. Bunu da İbn İshak ile Mukâtil, demişlerdir.
İkincisi: Bunu mü’minlere dediler, bunu da Maverdi zikretmiştir. Bunun demelerinin sebebi şudur; çünkü zaman o mevsim çok sıcak idi.
"De ki: Cehennem ateşi daha sıcaktır": Allah’ın emrine karşı gelenlere böyle de.
"Yefkahun": Bunun manası bilirler, demektir.
İbn Fâris şöyle demiştir: Fıkh: Bir şeyi bilmektir. Fekıhtül hadise efkahuhu denir, her şeyi bilmeye fıkh, denir. Sonra bu özellikle şeriat ilmi için kullanıldı; Onu bilen herkese: Fakih, denildi. Mûsannif de şöyle der: Şeyhimiz Ali b. Ubeydullah şöyle dedi: Fıkh lügatte anlamak demektir. Şeriat terminolojisinde ise mükelleflerin fiilleriyle ilgili şeyleri bilmekten ibarettir; meselâ helâl, haram, vacip, câiz, sahih, fasit, ceza, tazmin vs. gibi. Bazıları: Fıkh bir şeyi anlamaktır, demeyi tercih ederler, bazıları da: Bir şeyi bilmektir, demeyi tercih ederler.
82. Âyetin Tefsiri
Kazandıklarına ceza olarak az gülsün;, çok ağlasınlar.
"Az gülsünler": Bunun lâfzı emir ise de manası tehdittir.
Az gülmelerinde iki mülahaza vardır:
Birincisi: Dünyada gülmek sıkıntı ve kederi çok olduğu için azdır, orada gülmeleri daha azdır, çünkü tehdit edilmektedirler.
İkincisi: Onlar dünyada gülüyorlar ama, dünyanın ömrü kısadır.
"Çok ağlasınlar": Ahirette. Ebû Mûsa’l - Eş'ari şöyle demiştir: Cehennemdekiler ateşin içinde gözyaşı dökerler, öyle ki, gözyaşlarında gemiler yüzdürülse yüzerdi. Sonra onlar gözyaşının ardından kan ağlarlar, işte ağlayan bunun için ağlasın.
"Kazandıklarına ceza olarak": Yani münafıklık ve isyanlarına ceza olarak.
83. Âyetin Tefsiri
Eğer Allah seni onlardan bir gruba döndürür de (savaşa) çıkmak için senden izin isterlerse,
"benimle asla çıkmayacaksınız ve benimle beraber hiçbir zaman bir düşmanla savaşmayacaksınız. Çünkü siz ilk seferinde oturmaya razı oldunuz, öyleyse oturanlarla beraber oturun” de.
"Eğer Allah seni döndürürse": Yani Tebuk gazasından Medine’ye, demektir.
"Bir gruba": Münafıklardan mazeretsiz geri kalan gruba. Neden:
"Bir gruba” dedi? Çünkü Tebuk’ten geri kalanların hepsi münafık değildi.
"Senden izin isterlerse": Seninle beraber savaşmak için.
"Benimle asla çıkmayacaksınız, de": Yani savaşa.
"Siz ilk seferinde oturmaya razı oldunuz": Tebuk seferine çıkmadınız.
Maverdi:
"İlk sefer” kavlinde iki görüş zikretmiştir:
Birincisi: İlk davet edildiğinizde.
İkincisi: izin istemenizden önce.
Geri kalanlar ifadesine gelince:
Ebû Ubeyde şöyle demiştir: Geri kalan: Bir şahıstan sonra kalandır ki, evinde oturandır, yani topluluktan geri kalan demektir.
Geri kalanların kimler olduğunda da iki görüş vardır:
Birincisi: Onlar mazeretleri dolayısıyla geri kalan erkeklerdir, bunu da İbn Abbâs, demiştir.
İkincisi: Onlar kadınlar ve çocuklardır, bunu da Hasen ile Katâde, demişlerdir.
84. Âyetin Tefsiri
İçlerinden ölen herhangi birine hiçbir zaman namaz kılma ve kabrinin başında durma. Çünkü onlar Allah’ı ve Resul'ünü inkâr ettiler. Ve onlar fasık olarak öldüler.
"Onlardan ölen birine namaz kılma":
İniş sebebi şöyledir: Abdullah b. Übey ölünce, oğlu Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem’e geldi: Bana gömleğini ver, babama kefen yapayım. Namazını kıl ve ona istiğfar et, dedi. O da ona gömleğini verdi ve: Hazır olunca bana bildir, namazını kılayım, dedi. O da haber verdi. Namazını kılmak isteyince, Ömer b. Hattab, onu çekti:
"Allah münafıkların namazını kılmaktan seni men etmedi mi?” dedi. O da: Beni:
"İster bağışlama dile ister dileme” (Tevbe: 81) diye serbest bıraktı, dedi ve namazını kıldırdı. Bunun üzerine bu âyet indi. Bunu Nâfi, İbn Ömer’den rivayet etmiştir.
Katâde de şöyle demiştir: Bize anlatıldığına göre Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle demiştir: Benim gömleğim onu Allahü teâlâ’nın azabından kurtarmaz. O sayede Allah’ın onun kavminden b. kişiyi Müslüman edeceğini umarım.
Zeccâc da şöyle demiştir: Rivayete göre onun Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem’in elbisesinden şifa istediğini ve üzerine namaz kılmasını arzu ettiğini görünce Hazrec’ten b. kişi Müslüman olmuştur.
"Onlardan": Kavli, münafıklardan demektir.
"Kabrinin üzerinde durma":
Müfessirler şöyle demişlerdir: Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem, ölü defnedildiği zaman kabrinin başında durur ve ona dua ederdi. Münafıklar hakkında bundan men edildi.
İbn Cerir Taberî de şöyle demiştir: Bunun manası: Defin işini üstlenme, bu da: Karne fülanün biemri fülanin kavlinden gelir ki, birinin işini görmektir. Bunun tefsiri de yukarıda geçmiştir.
85. Âyetin Tefsiri
Ne malları ne de evlatları seni imrendirmesini. Ancak Allah bunların yüzünden onlara dünyada azap etmeyi ve canlarının da kâfirler olarak çıkmasını diler.
"Malları seni imrendirmesin": Bunun tefsiri, Tevbe: 55’te geçmiştir.
86. Âyetin Tefsiri
"Allah’a iman edin ve Resul’ü ile beraber cihad edin” diye bir sûre indiği zaman içlerinden servet sahipleri senden izin isterler ve
"bırak bizi, oturanlarla beraber olalım” derler.
"Bir sûre indirildiği zaman": Bu, bütün sûreler için geneldir.
Mukâtil de: Maksat Beraet suresidir, demiştir.
"îman edin diye":
Bunda da üç yorum vardır:
Birincisi: İmanı devam ettirin.
İkincisi: İman eden gibi işler yapın.
Üçüncüsü: Dillerinizle iman ettiğiniz gibi kalplerinizle de iman edin. Buna göre bu, münafıklara hitaptır.
"Senden izin ister": Savaşa gitmemek için.
"Ülüttavl": Servet sahipleri, yani zenginler demektir. Bunlar da geri kalmak için mazeretleri olmayanlardır.
87. Âyetin Tefsiri
Geride kalanlarla beraber olmaya razı oldular. Kalpleri mühürlendi; artık anlamazlar.
"Havalif” (geri kalanlar):
Bunda da iki görüş vardır:
Birincisi: Onlar kadınlardır, bunu da İbn Abbâs, Mücâhid, Katâde, Şimr b. Atıyye, İbn Zeyd ve Ferrâ’, demişlerdir.
Ebû Ubeyde de şöyle demiştir: Burada havalif in kadınlar olması câizdir. Çünkü Araplar erkekleri fevail vezninde çoğul yapmazlar, ancak faris ve fevarisi, halik ve hevaliki bundan istisna etmişlerdir.
İbn Enbari de şöyle demiştir: Havalif ancak kadınlara denir, çünkü Araplar faile veznini fevail vezninde cemi yapar ve daribe ve davarib, şatime ve şevatim, derler. Fail’i, fevail şeklinde cemi etmezler. Ancak fevaris ve hevalik olarak iki kelime müstesnadır. Geride kalanların, evlerde kalanlar olması da câizdir; muhalefet ve isyan edenler olması da câizdir; kendilerini savunan kadınlarla beraber olmaları da câizdir.
İkinci görüş: Havalif: Adi ve aşağılık kimselerdir. Fülanün hâlifetü ehlihi derler ki, ailesinin en düşüğüdür, demektir. Bunu da İbn Kuteybe zikretmiştir.
"Tabaa” kelimesine gelince,
Ebû Ubeyde: Manası: Mühürledi demektir, demiştir.
88. Âyetin Tefsiri
Ancak Peygamber ve onunla beraber iman edenler; mallarıyla canlarıyla cihad ettiler. İşte hayırlar onlar içindir ve işte onlar felaha erenlerin ta kendileridir.
"Hayırlar"dan ne murat edildiği hususunda da üç görüş vardır:
Birincisi: Onlar her şeyin üstünleridir, bunu da Ebû Ubeyde, demiştir.
İkincisi: Üstün nitelikli cariyelerdir, bunu da Müberrid, demiştir.
Üçüncüsü: Dünyanın ganimetleri ve cihadın menfaatleridir. Bunu da Maverdi zikretmiştir.
89. Âyetin Tefsiri
Allah onlara, altlarından ırmaklar akan, içinde ebedi kalacakları cennetler hazırlamıştır. İşte büyük kurtuluş budur.
90. Âyetin Tefsiri
Bedevilerden özür dileyenler, kendilerine izin verilmesi için geldiler. Allah'a ve Resul’üne yalan söyleyenler ise (savaşa gitmeyip) oturdular. İçlerinden kâfirleri acıklı bir azap çarpacaktır.
"Ve cael muazzirune": İbn Mes’ûd: el - Mutezirune” okumuştur.
İbn Abbâs, Mücâhid, Katâde, İbn Yamur ve Ya’kûb da, aynın sükunu ve zal da şeddesiz olarak,
"el - mu’zirune” okumuşlardır.
İbn Semeyfa’ da, elifle
"el - muazirune” okumuştur.
Ebû Ubeyde şöyle demiştir: Muazzirun, özür beyan edip de ciddi olmayanlardır. O yapmadığı şeyi ortaya atar veya içinde olmayanı açıklar.
İbn Kuteybe de şöyle demiştir: Azzertü fîlemri denir ki, kusur etmektir. A’zertü ise ciddi mazeret beyan etmektir.
Zeccâc da şöyle demiştir: Zalin şeddesiyle
"el - muazzirun” okuyanlar şöyle tevil etmişlerdir: Mutezir gerçek özrü olana da almayana da denir. Burada ise gerçek özürleri var gibi görünüyor, şu şi’ri de örnek göstermişlerdir:
Bana bir yıl ağlayın, sonra size Allah selamet versin.
Kim bir yıl ağlarsa, mazur sayılır (i’tezer).
Yani gerçek özür beyan etmiş olur,
"el - Muazzirun"un mazeretleri olmadığı halde yalandan özür beyan ediyormuş gibi olmaları da câizdir. Nahiv ilmi açısından aynın kesri ile, el - muizzirun ve aynın zammı ile el - muuzzirun demek câiz ise de ancak bu ikisi kıraat olarak kabul edilmemiştir. Çünkü bunlar dile ağırdır. Kim aynın sükunu ile
"el - mu’zirun” okursa, tevili: gerçek özür beyan edenler olur.
İbn Enbari şöyle demiştir: Burada el - muazzirun geçerli mazeretleri olanlardır. Nahiv Âlimlerine göre aslı el - mutezirun’dur, tenin fethası ayne verilmiş, zal da te olmuş ve kendisinden sonraki zala idgam edilmiştir. Böylece zal şeddelenmiştir. Arap dilinde: I’tezere, gerçek özür beyan edene de hiç mazereti olmayana da denir. Allahü teâlâ: "Kul lâ tateziru demiştir ki, özürlerinin geçersiz olduğunu göstermektedir. Şair Lebid de şöyle demiştir:
Kim ölüsüne bir yıl ağlarsa, gerçek mazeret beyan etmiş olur (i'tezer).
Yani özrü geçerlidir, demiştir.
İbn Abbâs da:
"el - Muazzirun” okur, Allah bu muazzirlere lânet etsin, derdi ki, mazeretleri geçerli olmayan münafıklan ve diğerlerini kastederdi. El - Muzirun ise, gerçek özür beyan edenlerdir. Bu kelâmdan anlaşılmıştır ki, şeddesiz okuyanlara göre mazeretleri doğrudur. Şeddeli okuyanlara göre ise mazeretleri geçerli midir? Bunda da iki görüş vardır.
Müfessirler şöyle demiştir: Bunlar Tebuk seferine katılmamak için izin istemek üzere geldiler; Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem de onlara izin verdi. Diğer münafıklar da Allah’a karşı cesaret göstererek özürleri olmadığı halde yalandan özür beyan ederek oturup kaldılar.
91. Âyetin Tefsiri
Ne zayıflara ne hastalara ne de harcayacak bir şey bulamayanlara, Allah ve Resul’ü için nasihat ettikleri takdirde, zorluk yoktur. İyilere karşı da bir yol yoktur. Allah çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir.
"Zayıflara yol yoktur":
Âyetin kimler hakkında indiğinde iki görüş halinde ihtilaf etmişlerdir:
Birincisi: O, Aiz b. Amr ve diğer mazeret sahipleri hakkında inmiştir. Bunu da Katâde, demiştir.
İkincisi: İbn Mektum hakkında inmiştir, bunu da Dahhâk, demiştir.
Zayıflardan da kimlerin murat edildiği hususunda üç görüş vardır:
Birincisi: Onlar müzmin hastalar ve yaşlı ihtiyarlardır. Bunu da İbn Abbâs ile Mukâtil, demişlerdir.
İkincisi: Onlar küçük çocuklardır.
Üçüncüsü: Delilerdir, çünkü akılları zayıftır. Bu iki görüşü Maverdi zikretmiştir. Doğrusu onların müzmin hastalık veya körlük veya yaşlılık veyahut vücutlarında bir zafiyet dolayısıyla zayıf olanlardır. Hastalar da savaşa çıkmalarına engel bir illetleri olanlardır.
"Bulamayanlar” da: Yoksullardır. Harec ise savaşa çıkmak için sıkıntıları olanlardır ki, Allah ve Resul’ü için nasihat ettikleri takdirde mazurdurlar.
Bunda da iki yorum vardır:
Birincisi:
Mana şöyledir: Münafıklıktan uzak oldukları takdirde.
İkincisi: Çoluk çocuğu muhafaza ettikleri takdirde.
Eğer birinci yorum alınırsa bu, zikredilenlerin hepsi için geçerlidir. Eğer ikincisi alınırsa bu da ancak yoksulları içine alır. Neden nasihat şart kılınmıştır; çünkü bozgunculuk maksadıyla geri kalmak kötüdür. Allah için nasihat etme de: Müslümanları cihada teşvik etmek, aralarını düzeltmek ve dini doğrultmakla ilgili diğer şeylerdir.
"İyilere yol yoktur": Yani cezalandırmaya giden yol demektir. Çünkü iyi kimse iyiliği ile ceza yolunu kapatmış demektir.
92. Âyetin Tefsiri
Ne kendilerini bindirmen (binek sağlaman) için sana geldikleri zaman: "Sizi bindirecek bir şey bulamıyorum” deyip de harcayacak bir şey bulamadıkları için gözleri yaş dökerek geri dönenler için de yol yoktur.
"Binek istemek için gelenlere de yol (diyecek bir şey) yoktur": Bu da gelip de ağlayanlar için inmiştir, bunların sayılarında ve isimlerinde ihtilaf edilmiştir.
Ebû Salih, İbn Abbâs’tan: Onların şu altı kişi olduğunu rivayet etmiştir: Abdullah b. Muğaffel, Sahr b. Selman, Abdullah b. Ka’b el - Ensari, Uleyye b. Zeyd el - Ensari, Salim b. Amr ve Salebe b. Aneme’dir. Bunlar binek istemek için Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem'e geldiler: "Sizi bindirecek bir şey bulamıyorum” dedi. Onlar da ağlayarak geri döndüler. 21
21 - İbn Hişam, Siret, 2/518.
Vakıdi’nin katibi Muhammed b. Sa’d ise Sahr b. Selman’ın yerine Seleme b. Sahr; Salebe b. Aneme’nin yerine de Amr b. Aneme, demiştir. Makıl b. Yesar’ın da onlardan olduğu söylenmiştir. Ebû İshak da şeyhlerinden bu ağlayanların şu yedi kimse olduğunu rivayet etmiştir: Salim b. Umeyr, Uleyye b. Zeyd, Ebû Leyla Abdurrahman b. Ka’b, Amr b. Humam b. el - Cemuh ve Abdullah b. Muğaffel. Bazı kimseler de: Hayır, Abdullah b. Amr el - Müzeni, Irbad b. Sariye ve Vakıf oğullarından Heremi b. Abdullah, demişlerdir.
Mücâhid de şöyle demiştir: Âyet Mukarrin oğulları hakkında inmiştir ki, bunlar yedi kardeştirler. Ebû Hayseme isimlerini şöyle vermiştir: Numan b. Mukarrin, Süveyd b. Mukarrin, Makıl b. Mukarrin, Sinan b. Mukarrin, Akil b. Mukarrin, Abdurrahman b. Mukarrin, Abdurrahman b. Akil b. Mukarrin.
Hasen Basri de: Ebû Mûsa ve arkadaşları hakkında inmiştir, demiştir.
Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem’den ne istedikleri hakkında da üç görüş halinde ihtilaf edilmiştir:
Birincisi: Binek istemişlerdir, bunu da İbn Abbâs, demiştir.
İkincisi: Azık istemişlerdir, bunu da Enes b. Malik demiştir.
Üçüncüsü: Ayakkabı istemişlerdir, bunu da Hasen Basri, demiştir.
93. Âyetin Tefsiri
Yol ancak şunlara karşıdır ki, zengin oldukları halde senden izin isterler. Onlar geride kalanlarla beraber olmaya razı oldular. Allah da onların kalplerine mühür bastı. Artık onlar bilmezler.
94. Âyetin Tefsiri
Onlara döndüğünüz zaman sizden özür dilerler. De ki:
"Benden özür dilemeyin. Size asla inanmayacağız. Durumlarınızdan bazılarını gerçekten Allah bize haber verdi. Amelinizi Allah ve Resul’ü görecek, sonra da gaybı ve görüneni bilene döndürüleceksiniz. O da size yaptıklarınızı haber verecek.
"Sizden özür dilerler":
İbn Abbâs şöyle demiştir: Âyet, münafıklar hakkında inmiştir. Tebuk gazasından döndüğünüz zaman sizden özür dilerler; onların özürlerini kabul etmeyin, onların mazeretleri yoktur. Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem dönünce ona özür dilemeye geldiler; Allahü teâlâ da: "özürlerini kabul etmeyin", sizi asla tasdik etmeyeceğiz, dedi. Allah bize mazeretiniz olmadığını haber verdi.
"Allah ve Resul’ü amelinizi görecektir” eğer hayır işler ve geri kaldığınız için Tevbe ederseniz.
"Sonra da döndürüleceksiniz” ölümden sonra
"gaybi ve görüneni bilene” o da size gizli ve açık yaptıklarınızı haber verecektir.
95. Âyetin Tefsiri
Onlara döndüğünüz zaman kendilerinden vazgeçmeniz için Allah'a yemin edecekler. Onlardan yüz çevirin. Çünkü onlar pisliktir. Yerleri de kazandıkları şeye karşılık olarak cehennemdir.
"Allah'a yemin edecekler":
Mukâtil şöyle derftiştir: İçlerinden seksen küsur insan yemin etti; Ced b. Kays ile Muattib b. Kuşeyr de onlardandır.
"Onlardan vazgeçmeniz için":
Bunda da iki görüş vardır:
Birincisi: Kusurlarını görmemeniz için.
İkincisi:, Onlardan yüz çevirmeniz için. Pislik (rics) kelimesinin manasını da Maide: 90’da şerh etmiş bulunuyoruz.
96. Âyetin Tefsiri
Onlardan razı olmanız için size yemin ederler. Eğer onlardan siz razı olsanız bile, şüphesiz Allah fasıklar topluluğundan razı olmaz.
"Onlardan razı olmanız için size yemin ederler":
Mukâtil şöyle demiştir: Abdullah b. Übey, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e: Senden geri kalmayacağım, düşmanına karşı seninle olacağım diye yemin etti ve kendisinden razı olmasını istedi. Abdullah b. Sa’d b. Ebi Şerh de Ömer b. Hattab'a yemin etti; Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ile ashabını razı etmeye çalıştılar. Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem Medine’ye gelince: Onlarla oturmayın ve onlarla konuşmayın, derdi. 22
22 - Suyuti, ed - Dürrü'l - Mensur, İbn Hatim ve Ebuşşeyh'ten.
97. Âyetin Tefsiri
Bedeviler inkâr ve nifakça daha beter ve Allah’ın, Resul’üne indirdiği şeylerin sınırlarını tanımamaya daha layıktırlar. Allah çok iyi bilendir, hikmet sahibidir.
"Bedeviler inkârca daha beterdirler":
İbn Abbâs şöyle demiştir: Âyet Medine’nin çevresindeki Esed ve Gatafan bedevileri hakkında indi. Allah onların küfür ve nifaklarının Medine halkından daha beter olduğunu haber verdi; çünkü onlar şehir halkından daha katı ve daha kaba idiler.
"Ve ecderü ella yalemu": Zeccâc,
"en” mahallen mensubtur, demiştir, çünkü
"en"den be edatı atılmıştır,
Mana da şöyledir: Ecderü biterkil ilmi. Cedirün en tefale ve cedirün bien tefale dersin, tıpkı: Ente halikun bien tefale sözün gibi ki: Sen bu işi kolay yaparsın, demektir. Be'yi atarsan ancak
"en” kullanman gerekir. Eğer be getirirsen
"en” de başkası da olur: Ente cedirün bien tekume ve cedirün bilkıyami dersin. Ente cedirün elkıyame dersen, yanlış olur. Ancak
"en” kullanırsan doğru olur. Çünkü
"en” istikbale delalet eder; sanki atılanın yerine geçmiş gibi olur.
"Allah’ın indirdiğinin sınırları” ise: Helâl, haram ve farzlardır. Âyetin ana fikri, bu karakterlerin bedevilerde yaygın olduğudur.
98. Âyetin Tefsiri
Bedevilerden kimi (hak yolunda) harcadığı şeyi bir ceza edinir (sayar) ve size belalar(ın gelmesini) bekler. Kötü belalar onların üzerine olsun Allah hakkıyle işiten, çok iyi bilendir.
"Bedevilerden kimi harcadığını bir ceza sayar": Savaşa çıktığı zaman ettiği masrafı. Verdiği sadakayı diyenler de olmuştur,
"mağrem” (para cezası): Çünkü sevabını ummaz.
İbn Kuteybe şöyle demiştir: Mağrem: Zarar ve ziyandır.
İbn Fâris de şöyle demiştir: Ğurm: Ödenmesi gereken şeydir, ğaram da insanı bırakmayan nesnedir. Alacaklıya ğarim denilmesi, ısrarından dolayıdır. Başkası da şöyle demiştir: Gurm: Haksız ödemedir.
"Veyeterabbesu": Yani bekler, demektir.
"Size belalar": Yani zamanın getireceği ölüm, öldürülme veya yenilgi gibi kötü şeylerdir. Şöyle de denilmiştir: Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem’in ölmesini ve müşriklerin galip gelmesini bekler.
"Aleyhim dairetüssev’": İbn Kesir ile Ebû Amr “sîn” in zammı ile (su') okumuşlar; Nâfi, Âsım, İbn Âmir, Hamze ve Kisâi de “sîn” in fethi ile "sev’” okumuşlardır. Feth: 16'da da böyle okumuşlardır.
Mana da: Bekledikleri belâ başlarına dönsün, demektir.
Ferrâ’ da şöyle demiştir: Burada sev’ okumak daha uygundur. Kim sev’ okursa: Su’tuhu sev’en ve mesaeten’den getirerek mastar yapar. Kim de su’ okursa, onu isim kabul eder, meselâ: Aleyhim dairetül belai velazab gibi. Ne
"makâne ebukimree sev’in” (Meryem: 28), ne de
"ve zanentüm zannessev’” (Feth: 12) âyetlerinde su’ okumak câiz değildir. Çünkü bu, recülü sıdk (doğru adam) sözünün tersidir ki, burada sev’ kelimesinin ne azap ne de belâ ile alakası yoktur. Onun için su’ okunamaz.
99. Âyetin Tefsiri
Bedevilerden kimi de Allah’a ve ahiret gününe iman eder ve harcadığını Allah katında yakınlıklara ve Peygamberin dualarına (vesile) edinir. Bilin ki, onlar kendileri için bir yakınlıktır. Allah onları rahmetine girdirecektir. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir.
"Bedevilerden kimi de Allah'a iman eder":
İbn Abbâs şöyle demiştir: Bunlar Cüheyne, Eşlem ve Gıfar bedevileridir.
"Harcadığını vesile edinir":
Bunda da iki görüş vardır:
Birincisi: Cihatta harcadığını. İkincisi sadaka harcadığını. Kurubat ise: Kurbet kelimesinin çoğuludur; o da kulu Allah’ın rıza ve sevgisine yaklaştıran şeydir.
Zeccâc da şöyle demiştir: Kurubat’ta üç okuyuş vardır: Ranın zammı, fethi ve sükunu.
Resul’ün salâvatlarından ne murat edildiğinde de iki görüş vardır:
Birincisi: İstiğfarıdır, bunu da İbn Abbâs, demiştir.
İkincisi: Duasıdır, bunu da Katâde, İbn Kuteybe ve Zeccâc demişlerdir. Zeccâc şu beyti delil getirmiştir:
Ettiğin duanın bir misli de sana olsun, rahat uyu,
Çünkü adamın yanını koyacağı bir yatağı vardır.
Zeccâc şöyle demiştir: İstersen beyitte geçen kelimeyi: Mislellezi de mislüllezi de okursun. Birincisi ona duadır, sanki, duan gibi bana da dua et demiş olur. İkincisinin manası da: Sana da o duanın bir misli olsun demektir.
"Ela inneha kurbetün lehüm": İbn Kesir, Ebû Amr, Âsım, Hamze ve Kisâi, sükun ile "kurbetün lehüm” okumuşlardır. Verş, İsmail b. Cafer de Nâfi'den, Mufaddal da Âsım’dan ranın zammesiyle "kurubetün lehüm” rivayet etmişlerdir.
"İnneha” zamiri ile işaret edilen şeyde de iki yorum vardır:
Birincisi: Ha zamiri onların nafaka ve imanlarına râcîdir.
İkincisi: Peygamberin dualarına râcîdir.
"Allah onları rahmetine girdirecektir":
İbn Abbâs: Cennetine demiştir.
100. Âyetin Tefsiri
Muhacirlerden ve ensardan ilk geçenler (öncüler) ve güzelce onlara tabi olanlar var ya, Allah onlardan razı olmuş, onlar da O’ndan razı olmuşlardır. Onlara içlerinde ebedi kalmak üzere altlarından ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte büyük kurtuluş budur.
"İlk öncüler":
Bunlarda altı görüş vardır:
Birincisi: Onlar Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem ile iki kıbleye dönerek namaz kılanlardır. Bunu da Ebû Mûsa’l - Eş’ari, Said b. Müseyyeb , İbn Sîrin ve Katâde, demişlerdir.
İkincisi: Onlar Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem’e Hudeybiye’de Rıdvan biatini edenlerdir. Bunu da Şa’bî, demiştir.
Üçüncüsü: Onlar Bedir savaşma katılan gazi ve şehitlerdir. Bunu da Atâ’ b. Ebi Rebah, demiştir.
Dördüncüsü: Onlar Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem’in bütün ashabıdır, onlar sohbet bereketiyle öncülük kazanmışlardır. Muhammed b. Ka'b el - Kurazi şöyle demiştir: Allahü teâlâ Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in bütün ashabını bağışlamıştır,
"ilk öncüler” diyerek iyilerine de kötülerine cenneti vacip kılmıştır.
Beşincisi: Onlar ölüm ve şehitlikle öncülerdir, Allahü teâlâ’nın sevabına koşmuşlardır. Bunu da Maverdi zikretmiştir.
Altıncısı: Onlar hicretten önce Müslüman olanlardır, bunu da Kadı Ebû Ya’lâ zikretmiştir.
"Minelmuhacirine velensar": Ya’kûb ranın zammı ile
"elensaru” okumuştur.
"Onlara güzelce tabi olanlar": Kim: öncüler bütün ashaptır, derse bunları ashaba tabi kılar, onlar da Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem ile sohbet etmeyenlerdir.
İbn Abbâs’tan şöyle dediği rivayet edilmiştir: Onlar kıyamet kopuncaya kadar onlara güzelce tabi olanlardır. Kim de: Onlar ashabın öncüleridir, derse, bunlar da onların yolunu izleyenler ve fiillerinde onlara uyanlar olur. Hepsi sohbete nail olmuşlarsa da onlar öncülükle faziletli kılınmışlardır.
Atâ’ da şöyle demiştir: Onlara güzelce tabi olmaları: Onların iyiliklerini zikredip onlara rahmet okumalarıdır.
"Tecri tahtehel enharu":
İbn Kesir:
"Min tatiha” okuyarak
"min” ilâve etmiş ve ikinci te’yi meksur kılmıştır.
"Allah onlardan razı olmuştur": Bu da hepsini kapsar.
Zeccâc: Allah onların yaptıklarından razı olmuş, onlar da Allah’ın verdiği mükafattan razı olmuşlardır, demiştir.
101. Âyetin Tefsiri
Çevrenizdeki bedevilerden münafıklar vardır.
Medinelilerden de nifak üzerinde idman yapanlar vardır. Sen onları bilmezsin. Biz onları biliriz. Onlara iki defa azap edeceğiz. Sonra da büyük azaba döndürülürler.
"Çevrenizdeki bedevilerden münafıklar vardır":
İbn Abbâs şöyle demiştir: Bunlar Müzeyne, Cüheyne, Eşlem, Ğıfar ve Eşca kabileleridir. Onlarda Müslüman olduktan sonra münafıklar vardı.
Mukâtil de: Yurtları Medine’nin çevresinde idi, demiştir.
"Ve min ehlil medineti meredu alennifaki":
İbn Abbâs: Onlar münafıklığın eğitimini almış ve onda sebat etmişlerdir, demiştir. Abdullah b. Übey, Ced b. Kays, Cülas, Muattib, Vahvah ve Ebû Amir er - Rahib de bunlardandır.
Ebû Ubeyde şöyle demiştir: İnat edip nifak üzerinde alıştırma yaptılar. Bu: Temerrede fülanün kavlinden gelir. Şeytanün merid de bundandır ki, inatçı ve azgın demektir.
Eğer: Nasıl "vemin ehlil medineti meredu” dedi, hâlbuki konuşurken: Minelkavmi meredu denilmez?” diye itiraz edilecek olursa, buna üç türlü cevap verilir:
Birincisi: ikinci
"min"in birinciye dönük olmasıdır, takdir de şöyle olur: Ve mimmen havleküm minelarbai ve min ehlil medineti münafikun. Daha sonra da
"meredu” diyerek yeni cümle başlatmıştır.
İkincisi: Kelâmda söylenmeyen söz vardır, takdiri şöyledir: Ve min ehlil medineti men meredu. Bu durumda
"min” ona delalet ettiği için
"men” gizlenmiştir. Meselâ:
"Vema minna illâ lehu makamün malum” (Saffat: 164) kavlinde olduğu gibi ki: illâ men lehu makamun malum demek istemiştir. Buna göre söz
"münafikun” lâfzında biter.
Üçüncüsü:
"Meredu” münafikun’e bağlıdır, takdiri de şöyledir: Ve min ehlil medineti münafikune meredu. Bu cevapları İbn Enbari zikretmiştir.
"Sen onları bilmezsin":
Bunda da iki yorum vardır:
Birincisi: Onları biz sana bildirinceye kadar sen onları bilmezsin.
İkincisi: Akibetlerini bilmezsin.
"Onlara iki kere azap edeceğiz":
Bunda da on görüş vardır:
Birincisi: ilk azap dünyadadır, o da münafıklıkla rezil olmalarıdır, ikinci azap da kabir azabıdır. Bunu da İbn Abbâs demiş ve şu rivayette bulunmuştur: Bir gün Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem hutbe okumaya kalktı: Ey filan, sen çık, sen münafıksın ve ey filan, sen de çık, sen de münafıksın, dedi ve onları rezil etti.23
İkincisi: Birinci azap onlara had cezası tatbik etmektir, İkincisi kabir azabıdır. Bu da yine İbn Abbâs’tan rivayet edilmiştir.
Üçüncüsü: iki azaptan biri onlardan alman zekattır. Ötekisi de kendilerine emredilen cihattır. Bunu da Hasen, demiştir.
Dördüncüsü: Açlık ile kabir azabıdır. Bunu da Şibl, Ebû Necih aracılığı ile Mücâhid’ten rivayet etmiştir. Ebû Mâlik de böyle demiştir.
Beşincisi: Açlık ve öldürülmedir, bunu da Süfyan, İbn Ebi Necih aracılığı ile Mücâhid’ten rivayet etmiştir.
Altıncısı: Öldürme ve esir edilmedir, bunu da Ma’mer, İbn Ebi Necih kanalı ile Mücâhid’ten rivayet etmiştir.
Katâde de: Öldürülme ve tutsaklıktır, demiştir.
Yedincisi: Onlara açlıkla iki kere azap edildi. Bunu da Husayf, Mücâhid’ten rivayet etmiştir.
Sekizincisi: Onların dünyadaki azabı mal ve evlatlardaki musibetlerle ahiretteki de ateş iledir. Bunu da İbn Zeyd, demiştir.
Dokuzuncusu: Birincisi ölüm anındadır; melekler onların yüzlerine ve sırtlarına vurur. İkincisi kabirde münker ve nekir iledir, bunu da Mukâtil b. Süleyman, demiştir.
Onuncusu: Birincisi kılıç iledir, İkincisi de ölüm anındadır. Bunu da Mukâtil b. Hayyan, demiştir.
"Sonra büyük bir azaba döndürülürler": Yani cehennem azabına.
102. Âyetin Tefsiri
Diğerleri de günahlarını itiraf ettiler; iyi ameli başka bir kötü ile karıştırdılar. Umulur ki (tevbe ettikleri takdirde şüphesiz), Allah tevbelerini kabul eder. Yüce Allah çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir.
"Diğerleri de günahlarını itiraf ettiler":
Kimler hakkında indiğinde iki görüş halinde ihtilaf etmişlerdir:
Birincisi: Onlar on kişilik bir gruptur, Tebuk seferine katılmayıp Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem’den geri kaldılar. Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem'in dönüşü yaklaşınca içlerinden yedisi kendilerini mescidin sütunlarına bağladılar. Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem onları görünce.
"Bunlar kim?” dedi. Bu Ebû Lübabe ile senden geri kalan arkadaşlarıdır, kendilerini sen çözüp de özürlerini kabul edinceye kadar kendilerini çözmeyeceklerine yemin ettiler, dediler. O da: Ben de Allah’a yemin ederim ki, ne onları çözerim de ne de özürlerini kabul ederim, onların bağını Allah çözsün. Onlar bana katılmadılar, Müslümanlarla birlik olup düşmanla savaşmadılar, dedi. Bunun üzerine bu âyet indi. Bunun üzerine onlara haber gönderdi, onları salıverdi ve özürlerini kabul etti. Bunu Ali b. Ebi Talha, İbn Abbâs’tan rivayet etmiştir. El-Avfi de İbn Abbâs’tan şöyle rivayet etmiştir: Savaşa katılmayanlar altı kişi idiler, Ebû Lübabe ile iki adam kendilerini bağladılar. Üçü ise bağlamadılar. Bu âyet inince Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem bağlarını çözdü ve özürlerini kabul etti. Ebû Salih de, İbn Abbâs’tan şöyle rivayet etmiştir: Onlar üç kişi idiler: Ebû Lübabe b. Abdülmünzir, Üveys b. Salebe ve Vedia b. Hizem el - Ensari. Said b. Cübeyr, Mücâhid ve Zeyd b. Eslem de sekiz kişi olduklarını söylemişlerdir.
Katâde de: Bize onların yedi kişi oldukları anlatıldı, demiştir.
İkincisi: O Yalnız Ebû Lübabe hakkında inmiştir.
Onun günahı hususunda iki görüş belirterek ihtilaf etmişlerdir:
Birincisi: O, Kurayza oğulları, Sa’din hakemliğine razı olmaları hususunda onunla müşavere edince elini boğazına götürüp, bu ölümdür, demişti. Bu da Mücâhid'in görüşüdür. 26
26- Taberi, Tefsiri, 14/451.
Biz de bunu Enfal: 27’de açıklamış bulunuyoruz.
İkincisi: Onun Tebuk seferine katılmamasıdır, bunu da Zührî, demiştir, itiraf, bir şeyi bilerek ikrar etmektir. Suçu itiraf etmek Tevbenin doğruluk ve kabulünü daha çok gösterir.
"Haletu amelen salihan ve ahara seyyia":
İbn Cerir şöyle demiştir: Be'nin yerine vav konulmuştur.
Mana da: Biahara seyyiin demektir. Tıpkı: Halattül mae vellebene gibi (yani bunlar birbirinin yerine kullanılır demek istiyor. Mütercim).
O amel hususunda iki görüş vardır:
Birincisi: iyi amel: Daha önce yaptıkları cihattır. Kötüsü de: Cihattan geri kalmalarıdır. Bunu da Süddi, demiştir.
İkincisi: iyi amel: Tevbeleridir, kötüsü de: Savaştan geri kalmalarıdır. Bunu da Ferrâ’ zikretmiştir.
"Asâ (Umulur ki)":
Bunda da iki görüş vardır:
Birincisi: O, Allahü teâlâ’dan vaciptir, bunu da İbn Abbâs, demiştir.
İkincisi: Onların ümitle korku arasında gelip gidişleridir, bu da insanı eğlence ve ihmalden alıkoyar.
103. Âyetin Tefsiri
Onların mallarından sadaka al ki, onları onunla tem izleyip arındırasın. Onlara dua et. Çünkü senin duan onlar için bir sükunettir. Allah hakkıyle işiten, çok iyi bilendir.
"Onların mallarından sadaka al":
Müfessirler şöyle demişlerdir: Aziz ve celil olan Allah, Ebû Lübabe ile arkadaşlarının Tevbesini kabul edince: Ya Resûlallah, işte mallarımız, onları bizim adımıza sadaka et, dediler. O da: Ben mallarınızdan bir şey almakla emrolunmadım, dedi. Bunun üzerine bu âyet indi.
Bu
"sadaka” hakkında da iki görüş vardır:
Birincisi: O nafile olarak verdikleri sadakadır, bunu da İbn Zeyd -ile cumhûr, demişlerdir.
İkincisi: Zekattır, bunu da İkrime, demiştir.
"Tutahhirühüm": Hasen ranın cezmi ile
"tutahhirhüm” okumuştur.
Zeccâc da şöyle demiştir: Sadakanın sıfatı olarak
"tutahhirühüm” okumak da câizdir. Sanki: Mallarından onları temizleyecek sadaka al demiş gibi olur. En iyisi Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in sıfatı olmasıdır.
Mana da şöyledir: Sen onları o sadaka ile temizlersin. Bu durumda emrin cevabı olarak cezm ile
"tutahhirhüm” okunur.
Mana da şöyle olur: Eğer onların mallarını alırsan, onları temizlersin.
"Tüzekkihim” de ise Kur’ân hattının korunması için medli ye’den başkası câiz değildir.
İbn Abbâs: Onları günahlardan
"temizlersin” demiştir.
"Tüzekkihim” de: Onları ıslah eder hallerini düzeltirsin, demektir.
"Salli aleyhim"de de iki görüş vardır:
Birincisi: Onlar için istiğfar et. Bunu da İbn Abbâs, demiştir.
İkincisi: Onlara dua et. Bunu da Süddi, demiştir.
"İnne salâvatike":
İbn Kesir, Ebû Amr, Nâfi, İbn Âmir ve Ebû Bekir de Âsım’dan rivayetle çoğul şeklinde
"inne salâvatike” okumuşlardır.
Hamze, Kisâi ve Hafs da Âsım’dan rivayetle tekil olarak
"inne salateke” okumuşlardır.
"Sekenim lehüm"de ise beş görüş vardır:
Birincisi: Allahü teâlâ’nın onlardan kabul etmesiyle senin duan onlar için huzurdur. Bunu da Ebû Salih, İbn Abbâs’tan demiştir.
Ebû Ubeyde de: Takviye ve sükunettir, demiştir.
İkincisi: Onlar için rahmettir. Bunu da İbn Ebi Talha, İbn Abbâs’tan rivayet etmiştir.
Üçüncüsü: Onlar için Allah’a yakınlık vesilesidir, bunu da Dahhâk, İbn Abbâs’tan rivayet etmiştir.
Dördüncüsü: Onlar için vakardır, bunu da Katâde, demiştir.
Beşincisi: Onlar için tezkiye ve temize çıkmadır, bunu da Sa’lebî nakletmiştir. Hasen ile
Katâde de: Bunlar seferden geri kalan o üç kişiden başkadır, demişlerdir.
104. Âyetin Tefsiri
Allah’ın şüphesiz kullarından Tevbeyi kabul edeceğini ve sadakaları alacağını bilmediler mi? Şüphesiz Allah Tevbeleri çok kabul eden, çok merhamet edendir.
"Allah’ın Tevbeyi kabul edeceğini bilmediler mi (elem ya’lemu ennallahe huve yakbulüttevbete)":
Cumhûr ye ile
"yalemu” okumuştur. Abdülvaris de te ile
"talemu” rivayet etmiştir.
"Yakbelüttevbete an ibadihi":
Ebû Ubeyde: Min abidihi, demiştir. Ahaztühu minke ve ahaztühu anke dersin (ikisi de senden aldım demektir).
"Allah sadakaları alır":
İbn Kuteybe: Kabul eder, demiştir.
"Affı al” (A’raf: 199) da böyledir ki, onu kabul et, demektir.
"De ki: Amel edin":
İbn Zeyd: Bu, Tevbe edenlere hitaptır, demiştir.
105. Âyetin Tefsiri
De ki: Amelinizi Allah, Resul’ü ve mü'minler görecektir. Gaybi ve görüneni bilene döndürüleceksiniz de size yaptıklarınızı haber verecektir.
106. Âyetin Tefsiri
Diğerleri de Allah’ın emrine bırakılmışlardır; ya onlara azap eder yahut Tevbelerini kabul eder. Allah çok iyi bilendir, hikmet sahibidir.
"Ve aharune murceune": Nâfi, Hamze ve Kisâi, hemzesiz olarak
"mürcevne” okumuşlardır. Âyet Ka’b b. Malik, Mürare b. Rebi’ ve Hilal b. Ümeyye hakkında inmiştir. Bunlar Tebuk seferine mazeretsiz olarak katılmayanlar arasında idi. Sonra Ebû Lübabe ve arkadaşları gibi ciddi özür dilemediler ve kendilerini sütunlara bağlamadılar. Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem de bunların durumunu erteledi, insanları onlarla konuşmaktan ve onlarla oturup kalkmaktan men etti. Sonunda:
"Geri bırakılan üç kişi” (Tevbe: 118) âyeti indi.
Zeccâc: "Ve aharune", "ve min ehlil medineti” kavli üzerine ma’tûftur, Mana da şöyledir, demiştir: Onlardan
"başkaları da vardır bırakılmışlardır": Yani durumları ertelenmiştir. "Imma” edatı iki şeyden birinin olması içindir. Allahü teâlâ durumlarının nereye varacağını biliyordu, ancak kullarına bildikleri şeyle hitap etti.
Mana da şöyledir: Onlar umutla korku arasında beklesinler.
"Allah çok iyi bilendir, hikmet sahibidir": Yani durumlarının nereye varacağını bilendir, onlara yaptığında da hikmet sahibidir.
107. Âyetin Tefsiri
Bir de şöyleleri vardır: Bunlar; zarar vermek, inkâr etmek, mü’minlerin arasını açmak ve daha önce Allah ve Resul’ü ile savaşanı beklemek için bir mescit edindiler. Biz, iyilikten başka bir şey istemedik, diye muhakkak yemin edecekler. Allah şahitlik eder ki, onlar elbette yalancılardır.
"Vellezinet tehazu mesciden":
İbn Kesir, Ebû Amr, Âsım, Hamze ve Kisâi, vav ile: "Vellezine” okumuşlardır. Mushaflarında da böyledir.
Nâfi ile İbn Âmir de vavsız olarak:
"Ellezine” okumuşlardır.
Medine ve Şam halkının Mushaflarında da böyledir.
Ebû Ali şöyle demiştir: Kim vavla okursa, o, makabline ma’tûftur, meselâ:
"Ve minhüm men âhedallahe” (Tevbe: 75),
"ve minhüm men yelmizüke” (Tevbe: 58) ve
"ve minhüm ellezine yu’zunennebiyye” (Tevbe: 61) gibi.
Mana da: Böyle bir mescit edinenler de onlardandır, demektir.
Kim de “vav” ı atarsa, o da iki mülahaza iledir:
Birincisi: Bazı kelimeyi gizler, veminhüm ellezinet tehazu gibi. Ekefertüm kavli de öyledir ki: Feyukalu lehüm: Ekefertüm, demektir.
İkincisi: Arkasında haber gizlemektir, meselâ:
"innellezine keferu ve yesuddune an sebilillahi velmescidil harami” (Hac: 25) gibi ki,
Mana da şöyledir: Yüntekamu minhüm ve yuazzebune.
Tefsirciler şöyle demişlerdir: Amr b. Avf oğulları Küba mescidini edinip Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem’e haber gönderip de o da gelip içinde namaz kılınca, kardeşleri Ganem b. Avf oğulları onları kıskandılar. Bunlar ensarın münafıklarından idiler: Biz de bir mescit edinir, Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem’e haber göndeririz, o da içinde namaz kılar, Ebû Amir er - Rahip de Şam’dan döndüğü zaman içinde namaz kılar, dediler. Ebû Amir cahiliyede rahip olmuş ve Hıristiyan dinine girmişti. Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem Medine’ye gelince ona düşman oldu ve Şam’a kaçtı. Münafıklara haber gönderdi: Elinizden geldiği kadar kuvvet ve sİlâh hazırlayın, benim için bir mescit yapın, ben Sezar’a gidiyorum, Rum askerlerini getirip Muhammed ile ashabını çıkartırım, dedi. Onlar da Küba mescininin yanına bu mescidi yaptılar. Onu yapanlar on iki kişi idiler: Hizam b. Halit - ki, mescit onun evinin avlusuna yapıldı - Nebtel b. Haris, Bicad b. Osman, Salebe b. Hatıb, Muattib b. Kuşeyr, Abbad b. Huneyf, Vedia b. Sabit, Ebû Habibe b. Ezar, Cariye b. Amir, iki oğlu Yezid ile Mücemmi. Mücemmi mescitte imamları idi. Sonradan hali düzeldi ve Bahdec b. Abdullah b. Huneyf. Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem’in:
"Bu gördüğüm şeyle ne kastediyorsun?” dediği odur. O da: Allah’a yemin ederim ki, ben iyilikten başka bir şey kastetmedim, dedi, hâlbuki yalan söylüyordu.
Mukâtil de şöyle demiştir: Yemin eden, Mücemmi idi. Onların on yedi kişi oldukları da söylenmiştir. Mescidi yapmayı bitirince Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem’e geldiler: Biz hastalar, ihtiyaç sahipleri ve yağmurlu geceler için bir mescit yaptık, gelip içinde namaz kılmanı istiyoruz, dediler. O da giymek için gömleğini istetti. Üzerine Kur’ân indi, Allah onların haberini bildirdi. O da Ma'n b. Adiy, Malik b. Duhşum ve diğerlerini çağırdı: Şu, halkı zalim mescide gidin, onu yıkın ve ateşe verin, dedi. Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem orasının leşlerin atıldığı çöplük yapılmasını emretti. Ebû Amir de Şam’da gurbette tek başına öldü.
Âyetin tefsiri:
Zeccâc şöyle demiştir:
"Ellezine” mahallen merfudur,
Mana da şöyledir: Onlardan kimi de sırf zarar vermek için bir mescit edindiler.
"Dıraren": Mefulunleh olarak mensubtur,
Mana da şöyledir: İttehazuhu liddırari velküfri vettefriki velirsadi (zarar vermek, inkâr etmek, ayrılık çıkarmak ve mü’minleri gözetlemek için bir mescit edindiler). Lâm hazfedilince fiil devreye girip mefulü nasbetti.
Müfessirler şöyle demişlerdir: Dırar: Küba mescidine zarar vermektir.
"Küffen": Allah’ı ve Peygamberini inkâr etmek, "ve tefrikan beynel mü'minin” mü’minlerin arasını açmak için, demektir, çünkü onlar Küba mescidinde hep birlikte namaz kılıyorlardı. Onların birliğini dağıtmak istediler. İrsad ise: Beklemektir, bununla Ebû Amir’in gelmesini beklediler. Allah ve Resul’ü ile mescid-i dırarın yapımından önce savaşan o idi.
"Biz iyilikten başka bir şey kastetmedik” kavlindeki iyilikte de üç mülahaza vardır:
Birincisi: Allah’a itâattir.
İkincisi: Cennettir.
Üçüncüsü: Dinin emrini yerine getirmek ve namaz için toplanmak gibi en güzel şeyleri yapmaktır. Yemin edenin ismini da vermiştik.
108. Âyetin Tefsiri
Orada asla durma. İlk gününden takva üzerine kurulan mescit, içinde durmana daha layıktır. Orada iyice temizlenmelerini seven birtakım adamlar vardır. Allah iyice temizlenenleri sever.
"Orada durma": Yani orada asla namaz kılma.
"Takva üzerine kurulan mescit": Yani taat üzerine kurulan ve takva sahiplerinin yaptığı mescit
"ilk gününden": Yani ilk gününden itibaren, demektir.
Zeccâc şöyle demiştir:
"Min” edatı zaman içindir, aslında müz ve münzü kullanılır, bunlar daha çok kullanılır.
"Min"in gelmesi de câizdir, çünkü o da sürenin başını gösterir ve parçalara ayırma için kullanılır. Şair Züheyr’in şu sözü de böyledir:
Hicr dağının zirvesindeki yurtlar kimindir?
Onlar aylar ve yıllardır boş durmaktadır (min).
Manasının: Ayların ve yılların geçmesinden boş kaldığı da söylenmiştir.
Bu mescit hakkında da üç görüş vardır:
Birincisi: O, Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem'in Medine’deki mescididir ki, içinde minberi ve kabri vardır. Sehl b. Sa’d şöyle rivayet etmiştir: Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem zamanında iki adam, takva üzerine kurulan mescit üzerinde ihtilaf ettiler; biri: O, Peygamber’in mescididir, dedi. Diğeri de: O, Küba mescididir, dedi. Bu, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e anlatılınca: O, bu mescidimdir, dedi.29
29 - Müslim, Kitabu’l - Hac, bab, lâ tüşeddürrihalu; Ahmed, Müsned, 5/331.
İbn Ömer, Zeyd b. Sabit, Ebû Said el - Hudri ve Said b. Müseyyeb de böyle demişlerdir.
İkincisi: O, Küba mescididir, bunu da Ali b. Ebi Talha, İbn Abbâs’tan rivayet etmiş ve Said b. Cübeyr, Katâde, Urve, Ebû Seleme b. Abdurrahman, Dahhâk ve Mukâtil de böyle demişlerdir.
Üçüncüsü: O, Medine’deki bütün mescitlerdir, bunu da Muhammed b. Ka’b, demiştir.
"Onda temizlenmeyi seven adamlar vardır":
İniş sebebi şöyledir: Küba halkından bazı kimseler su ile taharet ederlerdi, âyet bunun üzerine indi. Bunu da Şa’bî, demiştir.
İbn Abbâs da şöyle demiştir: Bu âyet inince, Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem onlara geldi:
"Allahü teâlâ sizi ne için methetti?” dedi. Onlar da: Biz su ile taharet ederiz, dediler.30
30 - Suyuti, ed - Dürrü’l - Mensur; Tabarani, Ebuşşeyh, Halcim ve İbn Merduye’den nakletmiştir.
Buna göre, bundan (temizlenmeden) maksat, su ile temizlik yapmaktır. Ebû’l - Âliyye de: Günahtan temizlenmedir, demiştir.
109. Âyetin Tefsiri
Yapısını Allah’ın takva ve rızası üzerine kuran mı yoksa yapısını yıkılacak uçurumun kenarına kurup da onunla cehennem ateşine sürüklenen kimse mi daha hayırlıdır? Allah zâlimler topluluğuna hidayet etmez.
"Efemen essese bünyanehu":
İbn Kesir, Ebû Amr, Âsım, Hamze ve Kisâi, iki yerde de meftuh hemze ve meftuh nun ile
"essesse bünyanehu” okumuşlardır.
Nâfi ile İbn Âmir de mazmum hemze ile "üssise” ve merfu nun ile
"bünyanuhu” okumuşlardır. Bünyan mastardır, bina manasınadır. Tesis de: Binanın temelini sağlam atmadır, temel binanın aslıdır,
Mana da şöyledir: Binasını Allah’tan korkup rızasını umarak kuran mı daha hayırlıdır, yoksa onu korkmadan kuran mı daha hayırlıdır?
Zeccâc şöyle demiştir: Şefa: Bir şeyin kenarı ve sınırıdır. Şefa elifle yazılır ve kısa hece ile okunur, tesniyesi: Şefevani’dir.
"Cüruf": İbn Kesir, Nâfi, Ebû Amr ve Kisâi, zamme ile "cürufin” okumuşlar; İbn Âmir, Hamze ve Ebû Bekir de Âsım’dan rivayetle ra sakin olarak "cürfin” okumuşlardır.
Ebû Ali şöyle demiştir: Zamme asildir, sükun da hafiftir, meselâ şuğul ve şuğl gibi.
İbn Kuteybe şöyle demiştir: Mana: Kayan uçurum demektir. Cüruf: Sellerin vadilerden getirdiği şeylerdir. Hair de: Kayan, düşen demektir. Tehevverel binau venhare de bundandır ki, bina çöktü, demektir.
İbn Kesir ile Hamze henin fethası ile
"harin” okumuşlardır. Nâfi ile Ebû Amr da he’yi imale (ey sesi) ile okumuşlardır. Âsım'dan da her iki kıraat nakledilmiştir.
"Fenhare bihi": Binayı yapanı da sürükleyip götürdü, demektir.
"Cehennem ateşine": Zeccâc bu temsildir demiştir,
Mana da şöyledir: Bu mescidin binası, cehennemin kıyısına yapılıp da sahibiyle beraber içine yuvarlanan bina gibidir.
Katâde de şöyle demiştir: Bize anlatıldığına göre onlar orada bir çukur kazmışlar, içinde duman görülmüştür. Cabir de: Ben dırar mescidinden dumanın çıktığını gördüm, demiştir.
110. Âyetin Tefsiri
Kurdukları yapı hep kalplerinde bir şüphe olarak kalacaktır; meğerki kalpleri parçalana. Allah çok iyi bilendir, hikmet sahibidir.
"Kurdukları yapı hep öyle kalacaktır": Yani dırar mescidi.
Rîbeten’de üç görüş vardır:
Birincisi: Şüphe ve nifak olarak kalacaktır, çünkü onlar onu yapmakla iyilik ettiklerini sanıyorlardı. Bunu İbn Abbâs, demiştir.
İkincisi: Üzüntü ve pişmanlık olarak kalacaktır, çünkü onu yaptıklarına pişman oldular. Bunu da İbn Saib ile Mukâtil, demişlerdir.
Üçüncüsü:
Mana şöyledir: Binalarını yıkma onların kalplerinde kin ve nefret olarak kalacaktır. Bunu da Süddi ile Müberrid, demişlerdir.
"İlla en takattaa kulubuhum": Çoğunluk
"illâ” okumuşlardır ki, o da istisna edatıdır. Ya’kûb ise
"ilâ en” okumuş, onu harfi cer kabul etmiştir.
İbn Kesir, Nâfi, Ebû Amr, Kisâi ve Ebû Bekir de Âsım’dan rivayet ederek mazmum te ile
"tukattaa” okumuşlardır.
İbn Âmir, Hamze ve Hafs da Âsım’dan rivayet ederek tenin fethası ile
"tekattaa” okumuşlardır. Sonra manada iki görüş vardır:
Birincisi: Meğerki öleler, demektir. Bunu da İbn Abbâs, Mücâhid, Katâde ve diğerleri, demişlerdir.
İkincisi: Ancak kusurlarına karşı duydukları pişmanlık ve üzüntüden kalplerinin parça parça olması hariç. Bunu da Zeccâc demiştir.
111. Âyetin Tefsiri
Hiç şüphesiz Allah, cennet kendilerinin olmak üzere mü'minlerden canlarını ve mallarını satın almıştır. Onlar Allah yolunda savaşırlar; öldürür ve öldürülürler. Bu; Tevrat'ta, İncil’de ve Kur’ân’da kendi üzerine aldığı bir vaattir. Sözünü Allah'tan daha çok yerine getiren kinidir? Öyleyle yaptığınız alışverişten dolayı sevinin. İşte en büyük kurtuluş budur.
"Allah mü’minlerden canlarını satın aldı":
İniş sebebi şöyledir: Ensar Akabe gecesinde Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem’e biat ettikleri zaman ki, yetmiş kişi idiler, Abdullah b. Revaha: Ya Resûlallah, Rabbin ve nefsin için istediğin şartı ileri sür, dedi. O da: Rabbim için O’na ibadet edip hiçbir şeyi O’na ortak koşmamanızı şart ediyorum; Nefsim için de kendinizi koruduğunuz gibi beni de korumanızı şart ediyorum, dedi. Onlar da:
"Bunu yaparsak bizim için ne var?” dediler. O da: Cennet, dedi. Onlar da: Kârlı alışveriş, ne feshederiz, ne de feshedilmesini isteriz, dediler. Bunun üzeni bu âyet indi. Bunu da Muhammed b. Ka’b el - Kurazi, demiştir. Canın satın alınması cihad iledir. Malların satın alınması da iki türlüdür:
Birincisi: Cihada sarf etmek ile.
İkincisi: Sadakalarla. Burada satın alma mecaz yoluyla zikredilmiştir; çünkü gerçekte satın alan satın aldığı şeye sahip değildir. Meselâ:
"Allah’a kim ödünç verir?” (Bakara: 245) kavlinde olduğu gibi. Kelâmdan murat edilen şudur: Allah onlara canlarıyla mallarıyla cihadı emretmiştir ki, karşılığında onlara cenneti versin. Buna satın alma demiştir, çünkü bunda da karşılık ve bedel vardır.
Hasen de şöyle derdi. Hayır vallahi, dünyada biati alınmamış bir tek mü’min yoktur.
Katâde de şöyle demiştir: Allah onlara bedelini verdi, hem de fazlasıyla.
"Feyaktülun ve yuktelun":
İbn Kesir, Nâfi, Ebû Amr, İbn Âmir ve Âsım, malum ve meçhul kalıbıyla "feyaktülun ve yuktelun” okumuşlardır.
Hamze ile Kisâi de, meçhul ve malum kalıbıyla "feyuktelun ve yaktulun” okumuşlardır.
Ebû Ali de şöyle demiştir: Birinci kıraat şu manayadır: Onlar önce öldürürler sonra da öldürülürler. Ötekinin manasının da birinci gibi olması câizdir, çünkü vavla atıfta takdim câizdir (sıra önemli değildir), eğer takdim varsa bile
Mana şöyledir: Öldürülenlerden kalanlar da düşmanları öldürürler, meselâ
"başlarına gelen şeyden dolayı gevşemediler” (Al-i İmran: 146) kavli gibi ki, öldürülenlerden kalanlar gevşemediler, demektir. Kelâmın manası da şöyledir: Öldürseler de veyahut öldürülseler de cihatlarının karşılığı cennettir.
Zeccâc şöyle demiştir: "va’den” mana itibarı ile mensubtur, çünkü
"bienne lehümül cenneh” kavlinin manası, "va’den aleyhi hakka” demektir.
"Tevrat’ta ve İncil’de” kavli de her milletin savaşla emredildiği ve ona karşı cennetle va’dolunduğudur.
"Sözünü kim daha çok yerine getirir?": Yani kimse sözünü Allah’tan daha çok yerine getiremez, demektir.
"Sevinin": Yani bu alışverişle neşelenin, demektir.
112. Âyetin Tefsiri
Tevbe edenler, ibadet edenler, hamd edenler, seyahat edenler, rukû’ edenler, secde edenler, iyiliği emredenler, kötülükten men edenler ve Allah’ın sınırlarını koruyanlar (yok mu), işte o mü'minleri müjdele.
Tevbe edenler
İniş sebebi şöyledir: Bundan önceki âyet inince bir adam: Ya Resûlallah, hırsızlık yapsa, zina etse, içki içse de mi?” dedi. Bunun üzerine bu âyet indi. Bunu İbn Abbâs, demiştir.
Zeccâc da şöyle demiştir: Burada ref (ettaibun şekli) birkaç bakımdan câizdir:
Birincisi: Medih içindir, sanki: Haulai ettaibun (onlar Tevbe edenlerdir), demiştir.
İkincisi: Bedel olması da câizdir, mana da: Yukatilüttabine (Tevbe edenler savaşırlar) demektir. Bu da dilcilerin görüşüdür. Bence merfu olması mübteda olduğu içindir, haberi de gizlidir, mana da da şöyledir: Ettaibun ve men zükire maahüm lehümül cennetü eydan (Tevbe edenler ve onlarla beraber zikredilenler için cihad etmeseler de cennet vardır, yeter ki, cihadı terk etmeyi akıllarından geçirmesinler ve inat etmesinler). Çünkü bazı Müslümanların cihad etmeleri onların da cihadı yerine geçer (farz-ı kifaye).
Müfessirlerin:
"Tevbe edenler” hususunda da iki görüşleri vardır:
Birincisi: Şirkten, nifaktan ve isyanlardan dönenlerdir.
İkincisi: Emredileni yapmada ve yasak edileni terk etmede Allah’a rucu edenlerdir.
"ibadet edenler” hakkında üç görüşleri vardır:
Birincisi: Allah’a ibadetle itâat edenler. Bunu da Ebû Salih, İbn Abbâs’tan rivayet etmiştir.
İkincisi: Namazı kılanlar. Bunu da Dahhâk, İbn Abbâs’tan rivayet etmiştir.
Üçüncüsü: Allah’ı birleyenler. Bunu da Said b. Cübeyr demiştir.
"Hamd edenler":
Katâde: Her hâl u kârda Allah’a hamd edenler, demiştir.
Seyahat edenler hususunda dört görüş vardır:
Birincisi: Oruç tutanlardır, bunu İbn Mes’ûd, İbn Abbâs, Hasen, Said in Cübeyr, Katâde ve diğerleri demişlerdir.
Ferrâ’ da şöyle demiştir: Görüş sahipleri şöyle derler: Oruçluya seyahat eden denilmesi, gezgine benzetildiği içindir; çünkü seyahat edenin yanında azık olmaz. Araplar bir at ayakta durur da önünde yem olmazsa, ona: Saim (oruçlu) derler. Çünkü onun (atın) sabah akşam olmak üzere iki beslenme vakti vardır. İnsanın tuttuğu oruç da sahur ve iftardan dolayı ona benzetilmiştir.
İkincisi: Onlar gazilerdir, bunu da Atâ’, demiştir.
Üçüncüsü: İlim öğrenenlerdir, bunu da İkrime, demiştir.
Dördüncüsü: Hicret edenlerdir, bunu da İbn Zeyd, demiştir.
"Rukû’ edenler ve secde edenler": Yani namazda.
"İyiliği emredenler": O da (iyilik de) Allah’a itâattir.
"Kötülükten men edenler": O da (kötülük de) Allah’a isyandır.
Eğer: "Vennahune"de vav gelmesinin gerekçesi nedir?” denilirse, buna iki cevap verilir:
Birincisi: Burada vav, sekizinci sıfat için gelmiştir, Araplar yedinin üzerine atıf yapacak olurlarsa bunu vavla yaparlar. Meselâ:
"Vesaminühüm kelbühüm” (Kehf: 22) kavli ve cennetin sıfatında:
"Ve fütihat ebvabuha” (Zümer: 73) gibi. Bunu da bir grup müfessirler, demişlerdir.
İkincisi: Vav şunun için gelmiştir, çünkü iyiliği emreden aynı zamanda kötülükten de men etmektedir. Bu durumda vavın gelmesi, kötülükten men etmeden iyiliği emretme olmaz demektir. Hâlbuki seyahat etmeden hamd etmek, hamdetme olmadan da seyahat etmek bazı hal ve vakitlerde mümkündür.
"Allah’ın sınırlarını koruyanlar": Hasen: Allah’ın emrini yerine getirenler, demiştir.
113. Âyetin Tefsiri
Peygamber ve iman edenler için, müşriklerin, cehennem yaranı oldukları kendilerine belli olduktan sonra, akraba da olsalar, onlar için istiğfar etmeleri yoktur.
"Peygamber ve iman edenler için, müşriklere istiğfar etmeleri yoktur":
İniş sebebi hakkında dört görüş vardır:
Birincisi: Ebû Talib öleceği zaman Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem onun yanına girdi, orada Ebû Cehil ile Abdullah b. Ebi Ümeyye vardı. Amca, Lailâhe illallah, de Allah katında seni müdafaa edeyim, dedi. Ebû Cehil ile İbn Ebi Ümeyye:
"Ey Ebû Talib, Abdülmuttalib’in dininden yüz mü çeviriyorsun?” dediler. Onunla durmadan konuştular, sonunda o: Ben Abdülmuttalib’in dini üzerindeyim, dedi. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de:
"Yasaklanmadığım sürece senin için istiğfar edeceğim, dedi. Bunun üzerine bu âyet ile:
"Şüphesiz sen istediğini hidayete erdiremezsin” (Kasas: 56) âyeti indi. Bunu Buhârî ile Müslim, Sahih’lerinde rivayet etmişledir. Hadisi Said b. Müseyyeb , babasından nakletmiştir. Şöyle de denilmiştir:
Ebû Talib ölünce Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ona istiğfar etmeye başladı, Müslümanlar da: Biz niçin babalarımıza ve akrabalarımıza istiğfar etmeyelim; İbrahim de babasına istiğfar etti, işte Muhammed de amcasına istiğfar ediyor, dediler ve müşrikler için istiğfar ettiler. Bunun üzerine bu âyet indi. Ebû’l - Hüseyn b. el - Münadi şöyle demiştir: Bu doğru değildir, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem sadece ölmeden önce amcası için: Yasaklanmadığım sürece senin için istiğfar edeceğim, dedi. Zaten siyak ve sibak da bunu göstermektedir. Ölümünden sonra istiğfar etmesi ise böyle bir şey yoktur. Raviler bunu ters anladılar, bu da devam edip gitti.
İkincisi: Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem annesi Amine’nin kabrine uğradı, abdest alıp iki rekat namaz kıldı, sonra da ağladı; onun ağlamasıyla insanlar da ağladılar. Sonra yanlarına geldi, onlar da: "Niçin ağladın?” dediler. Kendisi de: Annemin kabrine uğradım, iki rekat namaz kıldım, sonra ona istiğfar etmem için Rabbimden izin istedim, bundan da men edildim. İşte ona ağladım. Sonra dönüp iki rekat namaz kıldım, ona istiğfar etmek için Rabbimden izin istedim, yine men edildim, bu da beni ağlattı, dedi. Sonra da bineğini istedi, ona bindi. Az gitmişti ki, vahyin ağırlığından deve durdu; bu ve bundan sonraki âyet indi. Bunu da Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem'den Büreyde rivayet etmiştir.
Üçüncüsü: Bir adam müşrik olan ebeveynine istiğfar etti, Ali b. Ebû Talib ona:
"O müşriklere mi istiğfar ediyorsun?” dedi. O da:
"İbrahim, babasına istiğfar etmedi mi?” dedi. Ali de bunu Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e anlattı, bunun üzerine bu âyet indi. Bunu da Halil, Hazret-i Ali radıyallahu anh’ten rivayet etmiştir.
Dördüncüsü: Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem’in ashabından birkaç kişi:
"Ey Allah’ın Nebisi, babalarımız güzel komşuluk eder, akrabalarına bakar, esirleri salıverir ve sorumluluklarını yerine getirirlerdi; onlar için istiğfar edelim mi?” dediler. O da: Evet, Allah’a yemin ederim ki, ben de İbrahim’in babasına istiğfar ettiği gibi babama istiğfar edeceğim, dedi. Bunun üzerine bu âyet indi ve İbrahim’in mazeretini beyan etti. Bunu da Katâde, demiştir.
"Onların cehennemlik oldukları belli olduktan sonra": Yani kâfir olarak öldükleri belli olduktan sonra demektir.
114. Âyetin Tefsiri
İbrahim'in, babasına istiğfar etmesi, sadece ona ettiği bir vaatten dolayı idi. Onun, Allah’ın düşmanı olduğu kendine belli olunca, ondan uzaklaştı. Gerçekten İbrahim, çok niyaz eden, çok uysaldır.
"Ancak ona ettiği bir vaatten dolayı idi": Bunda da iki görüş vardır:
Birincisi: İbrahim babasına istiğfar edeceğini vaad etti, bu da:
"Senin için Rabbime istiğfar edeceğim” (Meryem: 47) âyetinde belirtilmektir. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, müşrikler için istiğfar etmenin yasak olduğunu bilmiyordu, nihayet Allahü teâlâ ona haber verdi.
İkincisi: Babası, istiğfar ettiği takdirde iman edeceğini vaad etmişti; İbrahim de babasının küfür üzere ölmekle Allah’ın düşmanı olduğunu anlayınca ona dua etmeyi bıraktı. Birinciye göre
"iyyahu"daki ha zamiri Azer’e râcîdir. İkinciye göre de İbrahim’e râcîdir. İbn Semeyfa, Muaz el - Kari ve Ebû Nehik, be ile
"ebahu” okumuşlardır.
"Evvah” kelimesi üzerinde de sekiz görüş vardır:
Birincisi: O mütevazı, çok dua eden ve yalvarandır. Bunu da Abdullah b. Şeddad b. el - Hâd, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’den rivayet etmiştir.
İkincisi: O, çok dua edendir. Bunu da Zir, Abdullah’tan rivayet etmiş ve Ubeyd b. Umeyr de böyle demiştir.
Üçüncüsü: O, çok merhametlidir. Bunu da Ebû’l - Abid b. el - Amiri, İbn Mes’ûd’dan rivayet etmiş; Hasen, Katâde ve Ebû’l - Meysere de böyle demişlerdir.
Dördüncüsü: O, yakin sahibidir, bunu da Ebû Zabyan, İbn Abbâs’tan rivayet etmiş; Mücâhid, Atâ’, İkrime ve Dahhâk da böyle demişlerdir.
Beşincisi: O iman edendir, bunu da el - Avfı, Mücâhid ve İbn Ebi Talha, İbn Abbâs’tan rivayet etmişlerdir.
Altıncısı: O tesbih edendir, bunu da Ebû İshak, Ebû Meysere’den rivayet etmiştir. Said b. Müseyyeb ile İbn Cübeyr de böyle demişlerdir.
Yedincisi: O, Allah'ın azabını hatırladığı zaman ah edendir, bunu da Şa’bî, demiştir.
Ebû Ubeyde de şöyle demiştir: Evvah teevüh kökünden mübalağa kalıbıdır, manası da: Korkusundan ve Rabbinin taatine karşı titizliğinden dolayı yalvarıp yakaran, demektir. Müsakkab de şöyle demiştir:
Ben gece kalkıp da o deveye semer vurduğum zaman,
Üzgün bir adam gibi ahedip iniler.
Sekizincisi: O fakihtir, bunu da İbn Cüreyc, Mücâhid'ten rivayet etmiştir. Halim ise, günahtan yüz çevirendir.
115. Âyetin Tefsiri
Allah bir kavmi hidayet ettikten sonra sakınacakları şeyi kendilerine açıklayana kadar onları saptıracak değildir. Şüphesiz Allah her şeyi gayet iyi bilir.
"Allah bir kavmi saptıracak değildir":
Âyetin sebeb-i nüzulü şudur: Farzlar inip de bazıları da nesh edilince, bazı kimseler orada yok idiler, onlar sadece ilk emri biliyorlardı, meselâ kıblenin durumu ve içki gibi. Bazıları da bunun üzerine öldüler, Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem’e bunu sordular; bunun üzerine bu âyet indi. Bunu Ebû Salih, İbn Abbâs’tan, demiştir.
Bazıları da mana şöyledir, demişlerdir: Allah yasaklamadan önce müşriklere istiğfar edenleri sorumlu tutmayacağını bildirdi. Artık onu haram ettiği halde ondan çekinmezlerse sapmış olurlar. Âyette atma ve kısaltma vardır, yorumu şöyledir: Sakınacakları şeyleri onlara açıklar da ondan kaçınmazlarsa, işte o zaman sapıklığı hak ederler. Bunlar manası belli olduğu için atılmıştır. Nitekim Araplar: Emertüke bitticareti fekesebtel emvale (ticaret yapmanı söyledim, sen de mal kazandın) derler; ticaret ettin, mal kazandın demek isterler.
116. Âyetin Tefsiri
Şüphesiz göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır. Diriltir ve öldürür. Sizin için Allah’tan başka ne bir dost ne de bir yardımcı yoktur.
117. Âyetin Tefsiri
Şüphesiz Allah; Peygambere ve içlerinden birtakımının neredeyse kalplerinin eğrilmesinden sonra zorluk saatinde ona tabi olan muhacirlerle ensara da Tevbe bahş etti. Sonra da Tevbelerini kabul etti. Çünkü O, çok şefkatli, çok merhametlidir.
"Allah Peygamberin Tevbesini kabul etti":
Müfessirler şöyle demişlerdir: Münafıklara savaşa katılmamaları için izin verdiği için Tevbesini kabul etti. Maani ehli Âlimler de: Bu söze giriştir, demişlerdir, şöyle ki, Tevbe edenlerin Tevbesine o sebep olduğu için zikredilmiştir (yoksa günah işlediği için değil. Mütercim); meselâ
"feenne lillahi humusehu” (Enfal: 41) âyeti böyledir.
"Onlar ki, ona zorluk saatinde tabi oldular":
Zeccâc şöyle demiştir: Onlar Peygambere Tebuk gazasında tabi olanlardır. Zorluk saatinden maksat, zorluk zamanıdır, çünkü saat, zamana denir. Bu da çok sıcak bir vakitte idi, insanlar çok darlıkta idiler. Bir deveye nöbetleşe biniyorlardı. Fakirlik diz boyu idi. Bazen bir hurmayı iki kişi bölüşüyorlardı. Bazen de üzerine su içmek için bir hurmayı bir bölük somuruyordu. Zaman olurdu develeri keser, işkembesindeki suyu içerlerdi. Ömer b. Hattab’a: Bize o zorluk anını anlat, dediler, o da şöyle dedi: Tebuk’e çok sıcak bir mevsimde çıktık, bir yere konakladık, o kadar susadık ki, boyunlarımızın kopacağını zannettik, öyleki bir adam su aramak için giderdi, bulamadan döner, boynunun kopacağını zannederdi. Bazen bir adam devesini keser, fışkısını sıkar suyunu içerdi. Kalanı da ciğerinin üzerine koyardı. Bunun üzerine Ebû Bekir: Ya Resûlallah, Allah senin hayır duanı geri çevirmez, bize dua et, dedi. O da:
"Bunu istiyor musun?” dedi. O da: Evet, deyince, ellerini kaldırdı, henüz indirmeden bulutlar göründü. Kaplarını doldurdular. Sonra bakmak üzere gittik, yağmurun askeri geçmediğini gördük.
"Min badi ma kâde yeziğu kulubi ferikin minhüm": Hamze, Hafs da Âsım’dan rivayet ederek ye ile "kâde yeziğu” okumuşlardır. Diğerleri de te ile (teziğu) okumuşlardır.
Kelâmın manasında da üç görüş vardır:
Birincisi: Kalpleri savaşa katılmamaya meyletti. Bunlar Müslümanlardan bazı kimseler idiler, akıllarından bunu geçirdiler. Sonra da Peygambere yetiştiler. Bunu da Ebû Salih, İbn Abbâs’tan, demiştir.
İkincisi: Karşılaştıkları şiddetten dolayı kalplerinden yoldan dönme geçti, fakat imandan kaymadı. Bunu da Zeccâc, demiştir.
Üçüncüsü: Şiddet ve zorluktan dolayı kalpler neredeyse telef olup kayacaktı. Bunu da Maverdi zikretmiştir.
"Sonra Tevbelerini kabul etti": Tevbeyi tekrar etti, çünkü âyetin başında günahları zikredilmedi. Bir lütuf olarak önce Tevbeyi zikretti, ardından da günahlarını dile getirdi, daha sonra da Tevbeyi tekrar etti.
118. Âyetin Tefsiri
(Savaştan) geri bırakılan üç kişinin de (Tevbesini kabul etti). Nihayet yeryüzü (bütün) genişliği ile başlarına dargeldi, vicdanları da kendilerini sıkıştırdı ve Allah’tan yine kendisinden başka sığınak olmadığını iyice bildiler. Sonra Tevbe etmeleri için onlara Tevbe nasip etti. Şüphesiz Allah, O, Tevbeleri çok kabul eden, çok merhamet edendir.
"Ve ales selasetil lezine hullifu": Ebû Rezin, Ebû Miclez, Şa’bî ve İbn Yamur, elifle:
"Hâlefu” okudular, Muaz el - Kari, İkrime ve Humeyd de hinin fethi ve lâm da şeddesiz olarak:
"Halefu” okudular. Ebû’l - Cevza ile Ebû’l - Âliyye de, hinin fethi ve “Lâm” ın şeddesi ile
"hallefu” okudular. Bu üç kişi,
"ötekiler de bırakılmışlardır” kavli ile murat edilenlerdir. Onların isimleri de Tevbe: 106’da geçmiş bulunuyor.
"Geri bırakılan” tabirinde iki görüş vardır:
Birincisi: Tevbeden geri bırakılandır, bunu da İbn Abbâs ile Mücâhid demişlerdir. O zaman mana şöyle olur: Ebû Lübabe ile arkadaşlarının Tevbesinden geri bırakılan üç kişi, çünkü bunlar ötekiler gibi boyun eğmediler.
İkincisi: Tebuk savaşından geri bırakılandır, bunu da Katâde demiştir. Hadisleri de Ka’b b. Malik’in Tevbesinde zikredilmiştir. Ben de onu
"el - Hadaik” kitabında rivayet ettim.
"Yeryüzü bütün genişliği ile onlara dar geldi": Şöyle ki, Müslümanlar onlarla muamele etmekten ve onlarla konuşmaktan men edildiler. Eşlerinden ayrılmaları emredildi. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem onlara yüz vermedi.
"Vicdanları da onları sıktı": Gam ve kedere boğuldular.
"Zannu": Kesin bildiler, demektir.
"Sığınacak yer yoktur": Yani Allah’tan ve azabından yine O’ndan başka sığınacak yoktur.
"Sonra Tevbelerini kabul etti": Tevbeyi tekrar etmesi, pekiştirmek ve önemini vurgulamak içindir.
"Tevbe etmeleri için":
İbn Abbâs: kendilerini düzeltmeleri için, demiştir. Başkası da: Onları Tevbeye muvaffak kıldı ki, devam etsinler ve onu iptal edecek şeye başvurmasınlar. Birilerine: Tevbe-i nasuh nedir, dediler? O da: Ka’b b. Malik ve arkadaşlarında olduğu gibi yeryüzü Tevbe edene dar gelmek ve vicdanı da onu sıkmaktır, dedi.
119. Âyetin Tefsiri
Ey o iman edenler, Allah’tan korkun ve doğrularla beraber olun.
"Ey o iman edenler, Allah’tan korkun ve doğrularla beraber olun":
İniş sebebi hakkında iki görüş vardır:
Birincisi: O, savaştan geri kalan üç kişi hakkında inmiştir.
İkincisi: O, ehl-i kitap hakkında inmiştir.
Mana da şöyledir: Ey Mûsa’ya ve İsa’ya iman edenler, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e iman etmenizde Allah’tan korkun ve doğrularla beraber olun.
Doğrulardan kimlerin murat edildiği hususunda da beş görüş vardır:
Birincisi: O, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ile ashabıdır, bunu da İbn Ömer, demiştir.
İkincisi: Ebû Bekir ile Ömer’dir, bunu da Said b. Cübeyr ile Dahhâk, demişlerdir. İbn Semeyfa, Ebû’l - Mütevekkil ve Muaz el - Kari, kafin fethası ve nunun kesresi ile tesniye olarak
"maassadikayni” okumuşlardır.
Üçüncüsü: Onlar savaştan geri bırakılan üç kişidir ki, geri kalmalarında gerçekten mazur idiler. Bunu da Süddi, demiştir.
Dördüncüsü: Onlar muhacirlerdir, çünkü onlar cihatta Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem’den geri kalmadılar. Ebû Süleyman Dımeşki şöyle demiştir: Ebû Bekir, bu âyeti Sakife olayında (Halife seçiminde) delil olarak kullanmış ve şöyle demiştir: El ensar, şüphesiz ki, Allah kitabında:
"Yurtlarından çıkarılan muhacirler için... İşte gerçek doğrular da onlardır” (Haşr: 8) dedi. Onlar kimlerdir? Ensar da: Onlar sizlersiniz, dediler. O: Şüphesiz Allahü teâlâ: Allah tan korkun ve doğrularla beraber olun” diyor, size bizimle beraber olmanızı buyurdu, bize sizinle beraber olmamızı buyurmadı. Binaenaleyh bizler Emiriz, sizler de vezirsiniz, dedi.
Beşincisi: O, geneldir, bunu da Katâde, demiştir.
"Maa", "min” manasınadır. İbn Mes’ûd kıraatinde de: "Vekunu minessadikin” şeklindedir.
120. Âyetin Tefsiri
Medine halkı ve çevrelerindeki bedeviler için, Resûlüllah’tan geri kalmaları ve canlarını onun canından üstün tutma hakları yoktur. Çünkü onlara ne bir susuzluk ne bir yorgunluk ne de bir açlık dokunmaz ve kâfirleri kızdıracak bir yere ayak basmaz ve düşmandan bir başarı elde etmezler ki, ona karşılık kendilerine iyi bir amel yazılmış olmasın. Şüphesiz Allah iyilik edenlerin mükafatını zayi etmez.
"Medine halkı ve çevrelerindeki bedeviler için yoktur":
İbn Abbâs şöyle demiştir: Müzeyne, Cüheyne, Eşca, Eşlem ve Gıfar kabileleri kastedilmiştir.
"Resûlüllah’tan geri kalmaları": Yaptığı herhangi bir gazadan.
"Canlarını onun canından üstün tutma hakları yoktur.":Resûlüllah sıcakta ve meşakkatte iken kendileri için rahat ve sükun aramaları. Âyette geçen rağibe anişşey': Bir şeyi istememek ve ondan kaçınmaktır.
"Zalike = bu": Yani bu geri kalma yasağı şunun içindir,
"ne zaman susuz kalır, yorulur ve aç kalır ve düşmana karşı bir başarı elde ederlerse": Esir alma, öldürme ve yenme gibi (bir misli de onlara yazılır). Böylece Allah kendilerine bütün bunların mükafatını vereceğini bildirmiştir.
121. Âyetin Tefsiri
Küçük veya büyük bir masraf eder ve bir dereyi geçerlerse, mutlaka bu, onlar için yazılır ki, Allah onları yaptıklarının en güzeli ile mükafatlandırsın.
"Küçük bir masraf yaparlarsa": İbn Abbâs bir hurma ve üstü gibi, demiştir.
"Bir vadiyi kat ederlerse": Giderken veya dönerken,
"mutlaka onlar için de yazılır": Yani ecri onlar için de tespit edilir.
"Ta ki, Allah onları yaptıklarının en güzeli ile mükafatlandırsın". Âyette geçen
"ahsene” sıfatının başından be cer edatı hazfedilmiştir.
Şeyhimiz Ali b. Ubeydullah şöyle demiştir:
Müfessirler bu âyette ihtilaf etmişlerdir: Bir grup şöyle demiştir: Bu, ilk zamanlarda böyleydi, Resûlüllah’tan geri kalmak câiz değildi, çünkü cihad herkes için lâzım idi. Sonra bu,
"mü’minlerin topyekûn savaşa katılmaları gerekmez” (Tevbe: 122) âyetiyle neshedildi. Bir grup da şöyle demiştir: Allah Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem zamanında bütün mü’minlere onunla beraber savaşa çıkmayı şu iki şey için farz kıldı:
Birincisi: Onu canlarıyla korumaları onlara vacip idi.
İkincisi: Peygamber savaşa çıktığı zaman bütün din de çıkmış olur. Bunun için onu desteklemeleri emredilmiştir ki, sayı azalmasın. Bu hüküm günümüze kadar geçerlidir. Binaenaleyh eğer Mü’minlerin Emiri savaşa çıkarsa, bütün Müslümanların dediğimiz sebepten dolayı ona katılmaları vacip olur. Buna göre âyet mensuh değildir.
Ebû Süleyman da şöyle demiştir: Her iki âyetin de kendine has özel durumu vardır, bu nedenle nesih söz konusu değildir.
122. Âyetin Tefsiri
Mü’minlerin topyekûn savaşa çıkmaları (doğru) olmaz. Her kabileden bir grup; dinde ilim öğrenmek ve kavimlerine döndükleri zaman belki (yanlışlıklardan) kaçınırlar diye onları uyarmak için (evet o grup) çıkmalı değil miydi?
"Mü’minlerin topyekûn savaşa çıkmaları (doğru) olmaz":
İniş sebebiiçin dört görüş vardır:
Birincisi: Allahü teâlâ Tebuk gazasında münafıkların ayıplarını açıklayınca mü'minler: Allah’a yemin ederiz ki, ne Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem’in yaptığı gazadan ne de askeri birlikten asla geri kalmayacağız, dediler. Tebuk’ten sonra birlikler gönderilince müslümanların hepsi seferber oldu, Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem’i tek başına bıraktılar. Bunun üzerine bu âyet indi. Bunu Ebû Salih, İbn Abbâs’tan, demiştir.
İkincisi: Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem, Mudar kabilesine beddua edince yurtlarında kıtlık oldu, kabileler zorluktan dolayı Medine’ye gelmeye başladı, yalandan Müslüman oluyorlardı; Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem’in ashabını sıkıştırdılar; bunun üzerine bu âyet indi. Bunu da Ebû Talha, İbn Abbâs’tan rivayet etmiştir.
Üçüncüsü: Bazı kimseler Müslüman olup kavimlerine dini öğretmek için çöle çıktılar; bunun üzerine:
"Eğer seferber olmazsanız Allah size azap eder” (Tevbe: 39) âyeti indi. Münafıklardan bazı kimseler de: Çöl halkından seferber olmayanlar yandı, dediler. Bunun üzerine bu âyet indi. Bunu da İkrime, demiştir.
Dördüncüsü: Bazı insanlar halkı eğitmek ve onlara doğru yolu göstermek için çöllere çıkülar; odun toplayıp istifade ediyorlardı. İnsanlar onlara: Bakıyoruz da arkadaşlarınızı bırakıp bize geldiniz, dediler; bunun üzerine çöldekilerin hepsi şehre geldi, âyet de bunun üzerine indi. Bunu da Mücâhid, demiştir.
Zeccâc şöyle demiştir: Âyetin lâfzı haber şeklinde ise de manası emirdir, meselâ şu âyet gibi: "Peygamberin ve mü’minlerin müşriklere istiğfar etmeleri olmaz". (Tevbe: 113)
Mana şöyledir: Uygun olan, bir kısmının orduya katılması, bir kısmının ise geride kalmasıdır.
Ferrâ’ da şöyle demiştir: Fenin kesresi ve zammesi ile yenfirü ve yenfürü, ikisi de lügattir.
Müfessirlerbu gidiş hakkında da iki görüş belirterek ihtilaf etmişlerdir:
Birincisi: Bu, düşmana gitmektir,
Mana da şöyledir: Onların topyekûn savaşa gitmeleri doğru değildir, bilakis bir grup gidecek, bir grup da Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ile beraber kalacaktır.
"Din ilmi öğrenmeleri için": Yani oturan grubun öğrenmeleri için. Kendilerinden sonra Kur’ân inmiş veya bir durum değişmişse, gelenlere bunu öğretir ve onları uyarırlar. Bu mana İbn Abbâs’tan rivayet edilmiştir.
İkincisi: Bu, Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem’e gitmektir, hepsinin ona gelmesi uygun değildir, bilakis içlerinden bir grup din ilmi öğrenmek için ona gider, geride kalan kavimlerini uyarırlar. Bu da Hasen Basri’nin görüşüdür ki, âyetin dış manasına daha uygundur. Birinci görüşe göre bu grubun gidişi bir gazaya çıktığı zaman Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem’e veya gönderdiği birlikleredir. İkinci görüşe göre de o grubun gidişi bilgi öğrenmek için Resûlüllah’adır.
123. Âyetin Tefsiri
Ey o iman eden kimseler, yakınınızdaki kâfirlerle savaşm ve sizde bir sertlik bulsunlar (görsünler). Bilin ki, şüphesiz Allah müttakilerle beraberdir.
"Yakınınızdaki kâfirlerle savaşın": Genel olarak kâfirlerle savaşı emrediyor, en yakından başlanarak savaşa devam edilir.
Yakındakilerden kimlerin murat edildiğine dair beş görüş vardır:
Birincisi: Onlar Rumlardır, bunu da İbn Ömer, demiştir.
İkincisi: Kurayza, Nadiyr, Hayber ve Fedek Yahudileridir. Bunu da İbn Abbâs, demiştir.
Üçüncüsü: Deylem'dir, bunu da Hasen, demiştir.
Dördüncüsü: Araplardır, bunu da İbn Zeyd, demiştir.
Beşincisi: O en yakından uzağa doğru olanlarla savaşmak için genel bir hükümdür, bunu da Katâde, demiştir.
Zeccâc şöyle demiştir: Bu âyette her sınır halkının yakınlarındakilerle savaşmasına delil vardır. Şöyle de demiştir: Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem daha çok korkutmak için yakmdakileri atlardı. Yakındaki ile savaşması emredilmesi sünnet olması içindir. Sertlik manasına gelen gılzat kelimesinde üç lügat vardır: Ğaynmın kesresi ile gılzatür ki, çoğunluk böyle okumuştur; ğaynın fethası ile galzattır ki, bunu da Cebele, Âsım’dan rivayet etmiştir. Gaynın zammesi ile gulzattır ki, bunu da Mufaddal, Âsım’dan rivayet etmiştir. Şu kelimeler de böyledir: Cizvet, cezvet, cüzvet; vicnet, vecnet, vücnet; riğvet, rağver, ruğvet; ribvet, rebvet, rübvet; kısvet, kasvet, kusvet; ilvet, elvet, ülvet (yeminde kullanılır); licbet, lecbet ve lücbet (bu da sütü çekilen koyunda kullanılır).
İbn Abbâs da: Gılzat, şecaat ve yiğitliktir, demiştir. Mücâhid de. Şiddettir, demiştir.
124. Âyetin Tefsiri
Bir sûre indirildiği zaman içlerinden kimi:
"Bu, hanginizin imanını artırdı?” der. İman edenlere gelince bu, onların imanını artırdı. Ve onlar (buna) sevinirler.
"İçlerinden kimi:
"Bu hanginizin imanını artırdı?” der": Bunu münafıklar Allah’ın kelâmı ile alay etmek için birbirlerine derlerdi,
"îman edenlere gelince bu, onların imanını artırdı": Çünkü onlar bunları tasdik edip de bunlardaki şeyleri öğrenince, imanları artar.
"Ve onlar sevinirler": Bunların inmesine.
125. Âyetin Tefsiri
Kalplerinde hastalık olanlara gelince, onların küfürlerine ilaveten küfürlerini artırdı. Ve onlar kâfirler olarak öldüler.
"Kalplerinde hastalık olanlar": Yani şüphe ve münafıklık olanlar, demektir.
Âyette geçen ricsten ne murat edildiği hususunda da üç görüş vardır:
Birincisi: O, şüphedir, bunu da İbn Abbâs, demiştir.
İkincisi: Günahtır, bunu da Mukâtil, demiştir.
Üçüncüsü: Küfürdür, çünkü onlar her süreyi inkâr ettikçe küfürleri artar. Bunu da Zeccâc, demiştir.
126. Âyetin Tefsiri
Onlar, şüphesiz her sene bir veya iki defa denendiklerini görmüyorlar mı? Sonra da Tevbe etmiyor ve ibret almıyorlar.
"Görmüyorlar mı? (evelayerevne)” Yani münafıklar görmüyorlar mı? Hamze te ile mü’minlere hitap olarak:
"Evelaterevne” okumuştur.
"Yüftenun” lâfzının manasında da sekiz görüş vardır:
Birincisi: Bir veya iki kere yalan söylüyor, onunla insanları saptırıyorlar. Bunu Huzeyfe b. el - Yeman, demiştir.
İkincisi: Münafıklık ediyorlar, sonra iman ediyorlar, sonra yine münafıklık ediyorlar. Bunu da Ebû Salih, İbn Abbâs’tan, demiştir.
Üçüncüsü: Allah yolunda gaza etmekle deneniyorlar. Bunu da Hasen ile Katâde, demişlerdir.
Dördüncüsü: Kıtlık ve açlıkla deneniyorlar, bunu da Mücâhid, demiştir.
Beşincisi: Ağrı ve hastalıklarla deneniyorlar.
Altıncısı: Antlaşmalarını bir veya iki kere bozuyorlar.
Yedincisi: İnkar ediyorlar, şöyle ki, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem yalnız kaldıkları zaman konuştuklarını haber verince onun peygamber olduğunu biliyorlardı. Sonra şeytan onlara gelip de: Bunu ancak sizden biri aracılığı ile bildi deyince de şirk koşuyorlardı. Bunu da Mukâtil b. Süleyman, demiştir.
Sekizincisi: Münafıklıklarını açığa çıkarmakla rezil ediliyorlar. Bunu da Mukâtil b. Hayyan, demiştir.
"Sonra da Tevbe etmiyorlar": Yani münafıklıklarından.
"Öğüt almıyorlar": İbret almıyorlar, demektir.
127. Âyetin Tefsiri
Bir sûre indirildiği zaman, birbirlerine bakar: "Sizi bir kimse görüyor mu?” deyip sonra da dönerler (sıvışırlar). Onlar anlamaz bir kavim oldukları için Allah da kalplerini çevirmiştir.
"Bir sûre indirildiği zaman birbirlerine bakarlar":
İbn Abbâs şöyle demiştir: Münafıkları kötüleyen bir sûre inip de Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem onlara hitap ederek hutbesinde onlara sataştığı zaman, bu zorlarına gider ve kaçmak için birbirlerine bakarlar:
"Sizi bir kimse görüyor mu?” derler, yani kalktığınız zaman mü’minlerden. Eğer onları kimse görmüyorsa, mescitten çıkarlar.
Zeccâc şöyle demiştir: Sanki onlar bunu kendilerini kimse görmesin diye ima ile derlerdi,
"sonra da çekilirler": Yani o mekandan ayrılırlar. Dinledikleri şeyle amel etmekten çekilirler, demek de câizdir.
Hasen de şöyle demiştir: Sonra da Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ile getirdiği şeyleri yalanlamak kararıyla oradan ayrılırlar.
"Allah da kalplerini çevirdi":
İbn Abbâs: İmandan çevirdi, demiştir.
Zeccâc da: Yaptıklarına karşılık olarak onları saptırdı, demiştir.
128. Âyetin Tefsiri
Yemin olsun, size içinizden bir Peygamber gelmiştir. Sıkıntıya düşmeniz ona ağır gelir. Size gayet düşkündür, mü’minlere de çok şefkatli, çok merhametlidir.
Cumhûr, fenin zammesiyle
"enfüsiküm” okumuştur.
İbn Abbâs, Ebû’l - Âliyye, Dahhâk, İbn Muhaysın ve Mahbub da Ebû Amr’dan rivayeten fenin fethasiyle (enfesiküm) okumuştur.
Zammeli okunuşunda dört görüş vardır:
Birincisi: Bütün Araplardan demektir, bunu İbn Abbâs demiş ve: Araplarda Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem ile irtibatı olmayan bir kabile yoktur, demiştir.
İkincisi: Bildiğiniz demektir, bunu da Katâde, demiştir.
Üçüncüsü: Nikahtan meydana gelmiştir, cahiliye adetiyle hiç ilgisi yoktur. Bunu da Cafer-i Sadık demiştir.
Dördüncüsü: O da sizin gibi bir insandır. Bu, delil yönünden daha güçlüdür. Çünkü sizler ancak sizin gibi birinden anlarsınız. Bunu da Zeccâc, demiştir.
Meftuh okunuşunda da üç görüş vardır:
Birincisi: Ahlakça en üstününüzden.
İkincisi: Soyca en şereflinizden.
Üçüncüsü: Aziz ve celil olan Allah’a en çok itâat edeninizden.
"Sıkıntıya düşmeniz ona ağır gelir":
Bunda da iki görüş vardır:
Birincisi: Size zor gelen şey onu çok sıkar. Bunu Dahhâk, İbn Abbâs’tan rivayet etmiştir.
Zeccâc da: Sıkıntıya düşmeniz onun çetinine gider, demiştir.
Anit: Şiddete maruz kalmaktır.
İkincisi: Sizi günaha sokan şey ona çok zor gelir. Bunu da Ebû Salih, İbn Abbâs’tan rivayet etmiştir.
"Size çok düşkündür":
Hasen: îman etmenize çok düşkündür, demiştir.
"Mü’minlere çok şefkatlidir, çok merhametlidir":
İbn Abbâs şöyle demiştir: Allah ona kendi isimlerinden ikisini verdi (Raûf ve Rahim).
Ebû Ubeyde şöyle demiştir:
Raûf re’fet kökünden faûl veznindedir; bu, rahmetten daha ince bir duygudur. Rauf (medsiz) de denir.
Şair şöyle demiştir:
Mü’minlerin sende hakkı olduğunu görürsün,
Rauf (şefkatli) ve merhametli babanın yaptığı gibi.
İtâat edenlere şefkatli ve günahkarlara da merhametlidir de, denilmiştir.
129. Âyetin Tefsiri
Eğer yüz çevirirlerse:
"Allah bana yeter. O’ndan başka İlâh yoktur. Yalnız O’na güvendim. O, ulu Arş’in Rabbidir” de.
"Eğer yüz çevirirlerse": Yani imandan,
"Allah bana yeter, de": Bana kafidir, de.
"Rabbül arşil azim": İbn Muhaysın, mimin zammı ile,
"azimü” okumuştur. Neden özellikle Arş zikredildi? Çünkü o, yaratıkların en büyüğüdür. Küçükler ona dahildir. Übey de şöyle demiştir: En son inen âyet: "Lekad ceküm Resûlün...” ile arkasındaki son ayettir.