FAHREDDİN RÂZÎ TEFSÎRİ (TEFSİR-İ KEBİR)

Zâriyât Sûresi — FAHREDDİN RÂZÎ TEFSÎRİ (TEFSİR-İ KEBİR) — Sayfa 2

50. Âyetin Tefsiri

"O halde hepiniz Allah'a kaçın. Doğrusu ben, O'nun tarafından size gelmiş bir uyanayım".

Cenâb-ı Hak bu ayetiyle de tevhidi emretmiştir. Burada şöyle birkaç incelik bulunmaktadır:

1)Cenâb-ı Hakk'ın "kaçınız..." ifadesi, o yok etmenin çok hızlı olacağını haber verir. Buna göre adetâ O şöyle demiştir: "Bu helak etme ve azab Allah'a dönüşte herhangi bir gecikme ihtimali bulunmayacak kadar hızlı ve yakındır. O halde çok hızlı bir biçimde Allah'a sığının ve O'na kaçın!"

2) Ayetteki, sözü, kime kaçılacağım beyân eden bir sözdür. Cenâb-ı Hak şu iki sebepten dolayı, kimden neden kaçılacağına yer vermemiştir:

a) Bu, malûm olduğu içindir. Malûm olan şey de, o azabın dehşeti veyahut da, Cenâb-ı Hakk'ın, hakkında "Şeytan sizin için bir düşmandır; o halde onu düşman edininiz" (Fatır. 6) buyurduğu şeytandır.

b) Yahut da, genel olsun diye.. Buna göre Cenâb-ı Hak adeta şöyle demek istemiştir: "Allah'ın dışında kalan herşey sizin düşmanınızdır; o halde, O'nun dışında kalan herşeyden O'na kaçınız.." Bunun izahı şudur: "O'nun dışında kalan herşey, senin ana sermayen demek olan ömrünü yer bitirir ve sana hak ve hayır namına hiçbir şey kazandırmaz.. Ana parayı (Ömrü) telef edip, kemâli elde etmeye mani olan şey ise, ancak düşmandır. Ama sen, Allah'a kaçıp O'na yöneldiğinde, evet O senin ömrünü alacaktır ama, durumunu yükseltecek ve sana, artık bir daha yokluğun olmayacağı bir beka verecektir."

3) Bu ifâdenin başındaki fâ tertip için olup, manası, "Çifti yaratanın tek olduğu sabit olduğuna göre, O'na kaçın ve O'ndan başkasını ebediyen terkedin" şeklindedir.

4) Sözün, çeşitlenmesinde şöyle bir incelik bulunmaktadır: "Allahü teâlâ, "Semâyı biz... yaptık..."; "yeri de biz döşedik" "Herşeyden de çifti biz yarattık" buyurmuş, daha sonra da sözü Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e yönelterek, "O halde hepiniz Allah'a kaçın. Doğrusu ben, O'nun tarafından size gelip korkutanım.." demiş de, "Bize kaçın..." dememiştir. Bu böyledir, zira, sözün çeşitlendirilmesinin bir tesiri söz konusu olduğu gibi, söyleyenlerin değişmesinin de bir tesiri vardır. İşte bundan dolayı insan, doğrudan, hakdan sapan, meyleden çocuğuna çokça nasihatta bulunur, bazan sevdirme, bazan korkutma, bazan da kıssalar anlatarak dikkat çekmek suretiyle sözünü çeşitlendirir, daha sonra da bir başkasına, "Bir de sen onunla konuş. Belki senin sözün bir fayda sağlar.." der. Çünkü insanların zihinlerinde, hem konuşanların hem de konuşulan sözün çeşitli olmasının etkili olacağı düşüncesi bulunmaktadır.

Şimdi, Allahü teâlâ da çeşitli ifâdeler getirmiş, çoğu kez İstidlaller yapmış ayetler serdetmiş, zaman zaman uygun kıssalardan bahsetmiş, daha sonra da bir başka konuşucudan, yani, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den pasajlar nakletmiştir. Müfessirlerden Dazdan, ayetin takdirinin, "Onlara, "Allah'a kaçınız" de" şeklinde olduğunu söylemişlerdir.

Ayetinin Manası

Ayetin, "Doğrusu ben, O'nun tarafından size gelmiş bir uyanayım" ifadesi de, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, peygamber oluşuna bir işaret olup, bunda da birkaç incelik vardır:

a)Allahü teâlâ azametini, "Semâyı biz. .yaptık", "yeri biz döşedik.." ifadesiyle; heybetini de, "Onlan denize biz attık.." (Zariyat, 40), "Onların üzerine kısır rüzgârı saldık.." (Zâriyât, 41) ve "Ve onlan, o saika, sayha yakaladı" (Zariyat, 44) ifadeleriyle açıklamıştır ki, burada, Allahü teâlâ'nın, azâb ettiğinde, varlığın ve bekanın, sayesinde sağlandığı şeyler ile, yani toprak, su, hava ve ateş ile azâb edeceğine bir işaret vardır. Binâenaleyh, Lût kıssası, balığın ve bekanın kendisi sayesinde olduğu toprağa bir işarettir, ama Allah istediğinde o toprağı, yok etme sebebi kılabiliyor. Firavun kavmi hakkında su; Ad kavmi hakkında rüzgâr, hava; Semûd kavmi hakkında da ateş böyledir..

Belki de, bu dört kıssanın sırasıyla yer alması, "anasır-ı erba'a dört temel element'deki tertipten dolayıdır ki, biz, Ankebût Sûresi'nde buna dair bir nebze izahatta bulunmuştuk. Daha sonra Cenâb-ı Hak, (İşte bu şekilde) azamet ve heybetini ortaya koyunca, Resulüne, "Onlara, o durumu anlat, bildir ve de ki: Ben, işte ayetler sunmam ve kıssalar serdetmem suretiyle, bir elçiyim.." Bu sebeple de ifâdelerin peşinden Peygamberin getirilmesinin böylesi bir faydası vardır.

b) Risâlet hususunda, Üç şey söz konusu edilebilir: Mürsil (gönderen), resul (elçi) ve mürselun ileyh (kendilerine peygamber gönderilen). İşte burada hepsi de zikredilmiştir. O halde, Cenâb-ı Hakk'ın, ayetteki "sizi, sizin için" ifadesi, kendilerine peygamber gönderilenlere ifâdesi, gönderene ve (......) ifâdesi de, resule bir işarettir. Cenâb-ı Hak, kendilerine peygamber gönderilenleri önce zikretmiştir, çünkü kendilerine resul gönderilenler, risâlet meselesinde önemli bir yer arzetmektedir. Çünkü ancak o zaman nübüvvet işi tamam olmuş olur. Padişah, kendisine muhalefet veya muvafakat eden kimselerin olmadığı, böylece de, bir nezir veya müjdeci gönderme ihtiyacı hissetmediği yerlere, ne kadar büyük padişah olursa olsun, resul (elçi) göndermez. Ama orada muhalefet edenler veya muvafakat edenler bulunursa, büyük dahi olmasa, oraya elçi gönderir. Ayette daha sonra gönderene yer verilmiştir. Çünkü gönderen bellidir ve işe teşvik eden de odur. Elçi de, onun seçmesiyle olur. Eğer o belli gönderen olmasaydı, elçi gönderme işi söz konusu olmazdı. Elçiye (Resule) gelince, o belli değildir. Çünkü padişah (gönderen), bu ise Kullarından dilediği kimseyi seçer. İşte bu sebeple Cenâb-ı Hak, resulü (elçiyi), mürsil (gönderen)den sonra zikrederek, ayette önce, "Ondan" demiş, sonra "nazîr" demiştir.

c) Ayetteki "mübin" sözü de, sayesinde o risaletin bilinip tanındığı hususa işarettir. Çünkü her sonradan olan şeyin, bir sebebi ve alameti vardır. O halde resul, kendisiyle risâlet müessesesinin tamamlandığı kimsedir. Dolayısıyla onun, o risalet sayesinde bilinen bir alâmeti olması lâzımdır. İşte ayetteki "mübin" (açıklama) ifadesi, bu alamete işarettir. Bu alamet de ya delillerdir, yahut mucizelerdir.

Bu bölümü tek başına aç →

51. Âyetin Tefsiri

"Allah'ın yanısıra başka tanrı uydurmayın. Gerçekten ben, size O'nun tarafından gönderilen aşikâr bir uyarıcıyım".

Bu ayet, tevhidin izahını tamamlamıştır. Bu böyledir, çünkü tevhid, ta'tîl (inkar) ile şirk arasında bir yerdedir. Esas yol, tevhiddir. Çünkü ta'tilci "Tanrı diye birşey yok" der, müşrikler "Pek çok ilah var" derler. Muvahhid ise, "birden fazla ilahın bulunduğunu söylemek de, hiçbir ilahın olmadığını söylemek de bâtıldır" der. O halde "Hepiniz Allah'a kaçın" (Zâriyât, 50) ayeti, Allah'ın varlığını ortaya koymaktadır. Hak teâlâ, burada, "Allah'ın yanısıra başka tanrı uydurmayın" buyurarak, birden fazla tanrıyı nefyetmiştir. Böylece bu iki ayetle, Allah'ın birliği anlatılmak istenmiştir. İşte bu sebepten ötürü her iki yerde, her iki durumda, "Gerçekten ben size O'nun tarafından gönderilen aşikâr bir uyarıcıyım" buyurmuştur.

Biz defalarca dedik ki: Mu'attıla "Vâcibu'l-Vücûd bir varlık yok" dediğinde, herşeyi "mümkin" kılmış olur. Çünkü buna göre, her mevcud mümkin varlıktır. Fakat Allahü teâlâ da gerçekte mevcuttur. Dolayısıyla muattıla, Allahü teâlâ'yı da diğer mevcudat arasına katmakla müşrik olur ve Allah'ı, başka varlıklar gibi saymış olur. Müşrik, başkasının'da ilah olduğunu söyleyince, onun bu sözünden, (temanû') delilini Enbiya, 22 ayetinin tefsirine bakınız (ç.). izah ederken de söylediğimiz gibi, ilahın gerçek ilah olmaması gerekir. Zira, eğer yer ile gökte Allah'dan başka ilahlar olsaydı, o zaman herbirinin âciz olması gerekirdi. Binâenaleyh bu, varlık âleminde hiç ilah olmadığı manasına gelirdi. Bu yönüyle müşrikler, ulûhiyyeti hiç kabul etmemiş olurlar, dolayısıyla da mu'attıla (inkarcı) olurlar. Öyle ise aslında her muattıla, müşrik; her müşrik, muattıladır. Halbuki bu iki güruhtan herbiri, karşı tarafın yanlış yolda olduğunu söylemektedir. Ne var ki kendisi de aslında karşı tarafın yolu üzeredir. O da böylece farkında olmadan bâtılı savunmaktadır. Bizi hakka-hakikata ileten Allah'a hamdolsun. hitabında şöyle bir incelik var: Bu, o ilahların, mec'ûl (yapılmış-edinilmiş-sonradan uydurma) olduklarına bir işaret vardır. Hak teâlâ'nın, "Allah'ı vekil edin"(Müzzemmil, 9) ayetinden ötürü, Allahü teâlâ'da "edinilmiş" olur" denilemez. Çünkü diyoruz ki, buna verilecek cevap çok nettir ve bu husus, Meryem 81. ayetin tefsirinde geçmişti.

Bu bölümü tek başına aç →

52. Âyetin Tefsiri

"Onlardan evvelkilere de, herhangi bir peygamber gelse, mutlaka (onun hakkında da), "Bir sihirbaz, bir mecnun" demişlerdi".

Bunun ne demek olduğu, geçen İzahlardan anlaşılmaktadır. Daha önce, kıssaların teselli için getirildiğini söylemiştik. Fakat burada zikretmeden geçemeyeceğimiz şöyle bir incelik var: Bu ayet, her peygamberin mutlaka yalanlandığına delâlet eder. Bu durumda ise, şöyle birkaç soru söz konusu olur:

1) Bazı peygamberler, kendinden önceki peygamberlerin şeriatını anlatmış ve devam ettirmişlerdir. Dolayısıyla da onun ümmeti, üzerinde oldukları dini devam ettirmiştir. Mesela, Benî İsrail'in peygamberleri için, bir müddet böyle sürmesi gibi... Fakat Adem (aleyhisselâm) peygamber olarak gönderildiğinde, yalanlanmamıştır.

2)Allahü teâlâ'nın, peygamberlerin yalanlanmalarına imkân vermesindeki hikmeti nedir? Allah bunca çok olmalarına ve farklı farklı mucizeler göstermelerine rağmen, niçin muhataplarının kendilerini tasdik edeceği bir şekilde peygamber göndermemiştir?

3) Ayetteki, (......) ifadesi, onların hepsinin, "Bu bir büyücü veya bir mecnun" dediklerine delâlet eder. Halbuki durum hiç de böyle değildir. Çünkü her peygambere mutlaka iman edenler çıkmıştır ve bu mü'minler böyle söylememişlerdir?

Sorulara Cevaplar

1) Resul ve Nebi Farkı

Birinci soru hakkında şöyle deriz:

Cevap: Bir önceki peygamberin şeriatını tatbik eden peygambere, "resul" dendiğini kabul etmiyoruz, aksine bu, bir "resûl'ün dini üzere gönderilmiş bir "nebî"dir. Binâenaleyh resulünü yalanlayan, ister istemez bunu da yalanlamış olur.

2) Kaza ve Kader

İkinci soruya da şöyle cevap verebiliriz: Allahü teâlâ, ancak insanlar ihtiyaç hissettiğinde peygamber gönderir. Bu ihtiyaç ise, dünyada kâfirler zuhur ettiğinde ortaya çıkar. Küfür ise, cehalet çoğaldığında olur. Hem sonra Allahü teâlâ, kendisine ister istemez iman edilecek bir peygamber göndermez. Aksi halde ona iman, ye's halindeki iman gibidir, kabul edilmez. Câhil kimse ise, ona açıklanan şey son derece açık ve net bir şekilde olmadığı sürece, onu kabul etmez. Böylece de dalâlet çukurunda kalakalır. İşte bu Allahü teâlâ'nın, mahlûkatı hakkında bu şekilde hükmetmesinden ötürü lâzım gelen, kaçınılmaz olan bir kaderdir.

Biz, bir defasında da yine, insanlardan birisinin şöyle dediğini zikretmiştik: "Allah'ın kazası olan herşey hayırdır. Şer ise, kaderdedir. Binâenaleyh Allah ateşe, kendisine insanların faydası olması hükmünü vermiştir. Çünkü ateş aslında nur (ışık)tır ve o İnsanlar, Allah'ın da bahsettiği gibi, ateşi, yolculuklarında ve diğer durumlarında zarurî birşey saymışlardır. Suda da, içme faydası vardır. Fakat ateşin faydası doruk noktadaki hararet (sıcaklık) ile, suyunki ise çok güçlü sellerle (bollukla) tamamlanır. Bu ikisinin bu şekilde olması Allahü teâlâ'nın, bu ikisi üzerine sünnetini (tutumunu) icra ettirmesiyle, bunların ayrılmaz vasfı olmuştur. Dolayısıyla mesela ateş, fakirin elbisesini yakmış; su da miskinin koyununu boğmuştur. O halde hayır (fayda) kazada, şer ise kaderdedir." Bu çok derin bir sözdür. Sünnet İse şöyle dememizdir: Allah dilediğini yapar, istediğine hükmeder.

Üçüncü soruya şu şekilde cevap veririz: Bu genel durumu anlatan bir ifade değildir. Çünkü Allahü teâlâ, "Hepsi dediler..." dememiş, fakat "Dediler" demiştir. Onlardan çoğu, hatta büyük çoğunluğu böyle söylediği için, Cenâb-ı Hak böyle buyurmuştur. Eğer, "Öyle ise Cenâb-ı Hak, peygamberleri böyle yalanlayanlara yer verdiği gibi, tasdik edenlere de niçin yer vermemiş ve mesele, "Bazıları, o peygamberi yalanladı, bazıları tasdik etti" dememiştir?" denilirse, deriz ki: Çünkü maksad, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in kalbini tesellidir. Bu teselli ise, tekzîbten (yalanlamadan) ötürü yapılır. Buna göre Hak teâlâ sanki, "Kavminin seni yalanlamalarına üzülme, ümitsizliğe düşme. Çünkü senden önce de, nice kavimler tekzib ettiler, nice peygamberler yalanlandılar" demektir.

Birleşik Kâfirler

Bu bölümü tek başına aç →

53. Âyetin Tefsiri

Âyetin tefsiri için bak:54

Bu bölümü tek başına aç →

54. Âyetin Tefsiri

"Hepsi de bunu birbirine tavsiye mi ettiler? Hayır onlar, (genellikle) azgınlar güruhunun tâ kendileridir. O halde onlardan yüz çevir, artık sen kınanacak değilsin".

Bu, "Onlar bu sözleriyle, yani, "Bu bir sihirbaz, bir mecnun" demek suretiyle haddi aşmış azgın bir topluluktur" demek olup, insanları bu işe şaşmaya davettir, yani "Hayret, nasıl da aynı görüşü paylaşıyorlar! Sanki bu hususta anlaşıp ittifak etmişler ve biri birlerine "Ancak bunu söyleyin" demişler" demektir.

Cenâb-ı Hak daha sonra, bunun bir anlaşma neticesi olmayıp birleştirici şu sebepten ötürü olduğunu belirtmiştir: Çünkü onlardan herkese bolca nimet verilmiş, dolayısıyla hepsi de zengin olmuşlar; Allah'ı unutmuşlar; azmışlar. Böylece de peygamberlerini yalanlamışlardır. Bu tıpkı bir padişahın bir belde halkına mühlet tanıyıp, onları herhangibirşeyle mükellef tutmayıp, bir müddet bu şekilde oturup kaldıktan sonra, onları kapısına çağırdığında, onlar birtakım köşkler, bağlar, bahçeler edindikleri; beldelerini imar edip süsledikleri için, onlara bu emre uyma ağır gelir. Dolayısıyla bu durum, onları o padişaha baş kaldırıp, bir başka padişahın sözünü dinlemeye sevkeder.

Hak teâlâ daha sonra, "O halde onlardan yüz çevir. Artık sen kınanacak değilsin" buyurmuştur. Bu da, bir başka tesellîdir. Çünkü Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in kendisini kusurlu sayması ve "Onların iman etmeyişleri, benim tebliğdeki kusurumdan ötürüdür" diyerek, inzâr ve tebliğ işinde alabildiğine gayret göstermesi, O'nun (aleyhisselâm) üstün huylarındandı. İşte bundan dolayı Hak teâlâ, "Sen, sana düşeni yaptın. Onlardan yüz çevirmen sana zarar vermez. Onların inkârları, senden kaynaklanan bir kusurdan ötürü değil. Dolayısıyla üzülme, çünkü sen, kusuru sebebiyle kınanmış bir kimse değilsin. Yüz çevirip inad ettikleri için, esasen kınanacak olanlar onlardır" demek istemiştir.

Öğüt Mümine Fayda Verir

Bu bölümü tek başına aç →

55. Âyetin Tefsiri

"Sen vaazet, hatırlat. Çünkü şüphesiz va'z-u öğüt (hatırlatma) mü'minlere fayda verir".

Bu, "bahsedilen yüz çevirme mutlak, kayıtsız şartsız değildir. Aksine (duruma), bazan yüz çevir, bazan yönel, bazan davet et, bazan aldırma. Onlardan yüz çevirme sana zarar vermez. Öğüt de mü'minlere karşı yapılması durumu müstesna, toyda vermez" demektir.

Burada, bundan daha ince şöyle bir mana var: Hidayet edenin hidayeti faydalı uçtuğu zaman, onun mükâfaatı da çok olur. Binâenaleyh Hak teâlâ, "Onlardan yüz ver deyince, birisi, "O halde bu durumda, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) için büyük bir olmaz" diyebilir. İşte buna karşılık Cenâb-ı Hak, "Evet. Çünkü mü'minlerde çokluk vardır. Sen onlara va'z-u nasihat ettiğinde onların hidayetleri artar. Senin sözünden ötürü hidayetin artması da, topluluğun sayısının artması gibidir. Çünkü aek çok sayıdaki insandan herbiri bir veya iki rekât namaz kılıp, az sayıdaki topluluktan larbiri de biner rekât namaz kıldığında, az sayıdakilerin çokça yapmış oldukları ibadet, ayıca fazla olanların ibadeti gibi olur. O halde hidayet edene, her hidayete erdiğinin sapacağı ibadeti sayısınca ücret vardır, hidayete ermişlerin ücretinden de, bundan birşey eksiltilmez. Nitekim Hak teâlâ da, "Şüphesiz senin için bir ücret var..."(Kalem, 3) buyurmuştur. Bu eğer sen, mü'minlerin faydalanmaları sebebiyle yüz hatta muannidlerden yüz çevirmen durumunda bile, sana ecir vardır"demektir.

Ayetteki, "Çünkü şüphesiz zikrâ, mü'minkre fayda verir" ifadesi hakkında şu izahlar yapılabilir:

a) Bununla, mü'minlerin "yakîn" inançlarındaki kuvvetleri kastedilmiş olup, bu tıpkı, "imanlarını artırsınlar diye..."(Fetih,4), "îman edenlere gelince, busûreonların imanını artırır" (Tevbe, 124) ve (Allah) onların hidayetini artırdı ve onlara takvalarını nasib etti" (Muhammed, 17) ayetlerinde ifade edildiği gibidir.

b) Bu, "Va'z-u nasihat, senden sonra gelen mü'minlere fayda verir" demektir ve bu "Sen çokça, tekrar tekrar öğütte, hatırlatmada bulunursan, bu durum senden tevatür ile nakledilir. Dolayısıyla bundan, senden sonra gelen mü'minler de istifade eder" manasınadır.

c) Öğüt, eğer kâfirin iman etmesini sağlasaydı, kâfir, imana girerek bundan faydalanmış olurdu. Çünkü o, mü'min olmuştur. Eğer bu ona fayda vermez ise, yine de bir hasene meydana gelmiş olur ve bu, mü'minlerin hasenelerine eklenmiş olur Dolayısıyla bundan mü'minler istifade etmiş olur. Ayetin bu ifadesi, "İşte bunlar, vâris kılındığınız cennetlerdir" (Zuhruf, 72) ayetinde anlatılan husustur.

Hilkatten Maksad İbadet

Bu bölümü tek başına aç →

56. Âyetin Tefsiri

"Ben, cinleri de,insanları da ancak bana kulluk etsinler diye yarattım".

Bu ayette pek çok incelikler var. Biz onları ayrıntılı bir şekilde ele alıyor ve diyoruz ki: Bu ifadenin, daha önceki kısımla münasebeti hususunda şu izahlar yapılabilir.

a)Allahü teâlâ, "Sen vaazet, hatırlat" buyurunca, bu "Vaazın ve hatırlatmanın en ileri şekli, mahlûkatın, ancak ibadet için yaratıldığını anlatmaktır. Binâenaleyh insanın yaratılmasının gayesi, kulluk etmesidir. O halde sen onlara bu gayelerini hatırlat, anlat ve onlara bunun dışında kalan herseyin, zamanı boşa geçirmek olduğunu bildir" manasına gelir.

b) Biz, defalarca, peygamberlerin işinin esasta iki şeye, yani Allah'a ibadet etmeye ve insanları doğruya hidayete münhasır olduğunu anlatmıştık. Binâenaleyh Hak teâlâ. "O halde onlardan yüz çevir. Artık sen kınanacak değilsin"(Zâriyat, 54) buyurunca, hidayet vazifesinin ümitsizlik ve hidayet yolunu tutacak kimsenin bulunmaması durumunda sakıt olabileceğini bildirmiş olmaktadır. Ama ibadete gelince, bu devamlıdır, hiç düşmez. Mahlûkatın yaratılışı da sırf ibadet içindir. Halbuki yaratma işi, hidayetten ötürü değildir. O halde bu, "Sen, o hususta gücünü, son noktasına kadar kullandıktan sonra, artık insanları doğruya iletme isini bırakıp da esas vazife olan ibadeti yerine getirdiğinde kınanmazsın" demektir.

c)Allahü teâlâ, öncekilerin yalanlamalarından bahsedince, onların yaptıklarının kötü olduğunu anlatmak için bu ayeti zikretmişti. Çünkü onlar Allah'a İbadet etmeyi bırakmışlardır. Halbuki onlar, sırf ibadette bulunsunlar diye yaratılmışlardı.

Bu ayetin tefsiriyle ilgili birkaç mesele var:

Meleklerin Zikredilmeyisin Sebebi

Melekler de, mükellefler arasındadır. Allah, onların yaratılmasındaki en büyük faydanın ibâdet olmasına rağmen, (bu ayette) bunlardan bahsetmemiştir. Onların yaratılmalarının maksadı ibâdet olduğu için, Cenâb-ı Hak, "Hayır onlar, ikrama mazhar edilmiş kullardır...(Enbiya,26) ve "Onun huzurunda olanlar kendisine ibadet etmekten asla kibirlenmezler" (Enbiya, 19) buyurmuştur. Binâenaleyh, meleklerin bu ayette zikredil memesinin hikmeti nedir? Biz diyoruz ki, buna şu birkaç açıdan cevap verebiliriz:

1) Biz, yaptığımız izahların birinde, bu ayetin, kendisinden Öncekilerle münasebetinin, kâfirlerin, yaratılış maksadlarını yapmamalarının kötülüğünü beyan etmek olduğunu anlatmıştık ki, yapmamaktan dolayı meydana gelen kötülük de, cinlere ve İnsanlara mahsustur. Çünkü cinler arasında küfür daha çok yaygındır ve onlardan kâfir olanlar, mü'minlerden daha fazladır. Zira biz, bu ayetin maksadının, onların kötülüklerini ve yaptıkları işin kötülüğünü ortaya koymak olduğunu beyan etmiştik.

2)Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), cinlere de peygamber olarak gönderilmiştir. Binâenaleyh Cenab-ı Hak, "Onlara hatırlatılması gerekli olan şeyi, yani yaratma işinin ancak ibâdet için olduğunu hatırlat..." buyurunca, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in ümmetini özellikle zikretmiştir ki, bunlar da, cinler ve insanlardır.

3) Putperestler, "Şanı yüce olan Allah, melekleri yaratmış ve onları kendisine yakın kılmıştır. Binâenaleyh melekler, Allah'a ibâdet ediyorlar ve onların yaratılışları da, O'na ibâdet gayesine matuftur. Biz ise, derecemiz aşağı olduğu için, Allah'a ibâdet etmeye lâyık kimseler değiliz. Binâenaleyh, biz meleklere; melekler de Allah'a ibâdet eder..." diyorlardı. İşte bunun üzerine Cenâb-ı Hak da, "Ben cinleri de, insanları da ancak bana kulluk etsinler diye yarattım" buyurmuş, böylece de meleklerden bahsetmemiştir. Çünkü melekler hakkındaki durum, o Mekke müşrikleri arasında müsellem ve kabul edilmiş bir işti.. Binâenaleyh Allah, hakkında ihtilaflı olan hususu dile getirmiştir.

4) Ayetteki "cin" ifâdesinin, melekleri de içine aldığı; zira cin kelimesinin kök anlamının "görünmeme" masdarından olduğu, dolayısıyla, meleklerin de diğer canlılar tarafından görülmediği ileri sürülmüştür. Bu izaha göre, ayette cin ifâdesinin önce getirilmesi, meleklerin bu kavramın muhtevasına girmiş olmasından ve ihlas ve ibâdetlerinin çok ileri derecede olmasından dolayıdır.

5) Bazı kimseler de şöyle demişlerdir: Cenâb-ı Hak her ne zaman yaratma işinden bahsederse, oradaki takdir, kütte ve zaman açısından olur. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Allah, gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri altı günde yarattı... "(Furkan. 59), "Yeri iki günde yarattı..."(Fussilet, 9) ve "... iki elimle, "ellerimle" yarattığım (Adem)e..." (Sad, 75) v.b. buyurmuştur. Zaman ve kütlenin söz konusu olmadığı yerde ise, bu yaratma işini "emr" (iş, emir) kelimesiyle ifâde etmiştir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Bir şeyi dilediği zaman O'nun emri, ona "ol!" demesi, onun da oluvermesidir" (Yasin,82), "De ki: "Ruh, Rabbimin emrindendir..."(isra,85) ve "Dikkat edin: Yaratma da emir de O'nundur..." (Araf, 54) buyurmuştur. Melekler de, ruhlar gibi, "emr" âlemindendir. Cenâb-ı Hak onları, herhangi bir zaman boyutu olmaksızın yaratmıştır. O halde, ayetteki ifâdesi, mahlûkat aleminden olanlara bir işaret olup, melekler bu ifâdenin muhtevasına girmezler. Bu görüş, Cenâb-ı Hakk'ın "Allah, her şeyin halikıdır..."(En'am.202) beyanından dolayı bâtıldır; o halde melekler de, (emr âleminden değil), mahlûkat âlemindendir.

Cinlerin Önce Anılmasının Sebebi

Hangi hikmetten dolayı, ayette cinler insanlardan önce zikredilmiştir? Biz deriz ki: Bu hususta şu izahlar yapılabilir:

a) Bunların bir kısmı, birinci meselede geçti.

b) İbâdet, gizli ve açıktan olmak üzere ikiye ayrılır. Gizli yapılan ibâdetlerin açıktan yapılan ibâdetlere bir tür üstünlüğü vardır. Cinlerin ibâdeti ise gizli olup, o İbâdetlerin içine, büyük oranda riya giremez. İnsanların ibâdetlerine gelince, bu ibâdetlerin içine riya karışabilir. Çünkü insan, Allah'a bazan, hemcinsinden (insanlardan) dolayı, onlar için ibâdet eder. Bazan da, cinlerden haber almak, yahut da onlardan korktuğu için ibâdet eder. Halbuki cinler böyle değildir.

Allah'ın Fiilerinde Gaye Arama

Allah, yaptığı şeyleri herhangi bir maksattan dolayı yapmaz. Aksi halde, o maksatla kendisini tamamlamış olur. Halbuki Cenâb-ı Hak, bizatihi kâmildir. O halde, Allah'ın emirleri için daha nasıl birtakım maksatlar, gayeler, sebepler düşünülebilir? Biz diyoruz ki, işte Mutezile bu ayete tutunmuş ve "Allah'ın fiilleri birtakım maksatlardan dolayıdır" demiş, bu görüşü kabul etmeyenlere reddiyede bulunma hususunda da ileri gitmişlerdir. Biz ise diyoruz ki: Bu hususta şu izahlar yapılabilir:

1) "Talî!" (bir şeyi bir sebebe bağlamak), lafzî ve manevî olmak üzere ikiye ayrılır: "Lafzî" her ne kadar hakikatte, o iş ondan ötürü, onun için olmasa dahi, o işi idare eden, ona bakanın ona bu ismi vermesi, onun sebebinin bu olduğunu söylemesidir. Bunun misali şudur: Bir hükümdar, beldesinden çıkıp da düşman beldesine girsin, kalbinde de başka bir şey değil, (bu hareketiyle) sırf askerini yormak kastı bulunmuş olsun.. Binâenaleyh, esasen maksat bu olduğu halde, lafzan bu, illet olmaya elverişli değildir. Şimdi bu kimse, "Ben ancak, bir ücret elde etmek için veyahut da bir güzellikten istifâde etmek için yolculuk yaptım.." diyecek olsa, "Bu bir şey değil ve bu iş buna bağlanamaz..." denilir. Ama bir kimse, bu gibi yerlerde, düşman beldesine girip onları korkutmak için sefere çıktığını söylese, öne sürdüğü bu sebep tasdik olunur. O halde, "lafzî sebep", muteber olan bir menfaati, kendisinde menfaat bulunan bir işin illeti ve sebebi yapmaktır.. Her ne kadar gerçekte böyle bir kâr etme söz konusu olmasa bile, başlangıçta, "Kazanmak için ticaret yaptı.." denilir. Bunu iyice kavradığına göre, şimdi biz diyoruz ki: Hakikatler, insanlarca (tam olarak) bilinemezler. Nasslardan anlaşılan şey, onların lafzî manalarıdır. Ne var ki, bir şeyde bir fayda bulunduğunda, onu, lafzan bir illet kabul etmek doğru olur. Münakaşa ise, lafızda yatan hakikat hususundadır.

2) Bu, tıpkı Allah kelâmında geçen temenni ve terecci gibi bir takdirdir. Buna göre Cenâb-ı Hak adetâ sanki şöyle demek İstemiştir: "Mahlûkat nezdinde ibâdet, bir şeydir. Eğer o sizin fiillerinizden olsaydı, bu fiilin ibadet için olduğunu söylerdiniz. Bu tıpkı bizim, Cenâb-ı Hakk'ın "umulur ki öğüt alır..."(Taha, 44) ayetini "Siz onun öğüt almasını umabilirsiniz" şeklinde ve "Umulur ki Rabbiniz düşmanınızı helak edecek... "(Araf, 129) ayetini de, "Sizce, siz O'nun helak etmesini umabilirsiniz" şeklinde tefsir etmeniz gibidir. Böylece sizler, bu işin yakın olduğunu söyleyebilirsiniz.

3) Lâm, meselâ Cenâb-ı Hakk'ın "Güneşin kayması anında ... güzelce namazını kıl" (isrâ. 78) ve "Onları İddetlerine doğru boşayınız" (Talak. 1) ayetlerinde olduğu ve bununla, "yaklaşmak" manası kastedildiği gibi, illet ve sebep olmaya müsait olmayan yerlerde de bulunabilir ki, bu gibi yerlerin tamamında böyledir. (Yani bulunur, ama illet değildir.) Buna göre mana, "Yaratma İşi ibâdetle içiçedir. Yani, ibâdetin farziyyeti ile içiçedir" demek olup, bu da, "Ben onları yarattım ve onlara, ibâdet etmelerini farz kıldım" demektir.

"Hakikî" manada bir illetin olamayacağının delili şudur: Allah, her türlü menfaatten müstağnidir, uzaktır, azadedir. Binâenaleyh, O'nun fiilleri ne kendisine ne de başkasına yönelik bir menfaatten dolayı olamaz.. Çünkü Allahü teâlâ, o menfaati başkasına herhangi bir işi vasıta kılmaksızın da ulaştırmaya kadirdir. Binâenaleyh, o işin vâsıta olması illet olsun diye değildir. Allahü teâlâ'nın, herhangi bir işi, illet olsun diye değil de, o ameli vasıta kılarak yaptığı sabit olunca, bu mesele onlara, (yani Mu'tezile'ye) gerekli ve lâzım olmuş olur.. Bu husustaki nasslara gelince, bunlar sayılmayacak derece çok olup, pekçok çeşitleri vardır. Bunlardan meselâ, saptırma işinin Allah'ın fiili ile olduğuna delâlet edenler vardır. Bu, meselâ Cenâb-ı Hakk'ın, "Dilediğini saptırır..." (Fatır. 8) ve benzeri ifâdelerinde olduğu gibidir. Yine bunlardan eşyanın tamamının Allah'ın yaratması ile olduğuna delâlet edenler vardır. Bu da meselâ Cenâb-ı Hakk'ın, "Allah, her şeyin yaratıcısıdır..."(Enam, 102) ayetinde olduğu gibidir.. Yine, bu ayetlerden, böyle bir illetin olamayacağına açıkça delâlet edenler vardır.

Meselâ bunlar da, Cenâb-ı Hakk'ın "Yaptığından mesul olmaz, sorulmaz..." (Enbiya, 23), "Allah, dilediğini yapar.." (Al-i İmran, 40) ve "Allah, dilediği şekilde hükmeder.."(Maide, 1) ayetlerinde olduğu gibi. Bu husustaki tafsilat müfessire değil, itikâd esaslarından bahseden ketâmcıya bırakılmıştır.

Dördüncü Mesele

Cenâb-ı Hak, hem "Ey insanlar, biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Sizi, (sırf) bahirinizle tanımşanız için büyük büyük milletlere (...) ayırdık.. "(Hucurat, 13) buyurmuş, hem de bu ayette, "Bana kulluk etsinler diye..." buyurmuştur. Binâenaleyh, bu İki ifâde arasında bir fark var mıdır? Biz deriz ki: Hayır, yoktur. Çünkü Allahü teâlâ, o insanları büyük büyük milletler kılmasını, tanışmaları sebebine bağlamış; burada da onları yaratma işini, ibâdet amacına bağlamıştır.. Cenâb-ı Hakk'ın oradaki, "Allah katında en şerefliniz, Allah'a en fazla saygılı olanınızdır" buyruğu, burada ele aldığı şeyin delilidir ve buna da uygundur. Çünkü kişi, en müttakî olduğu zaman, amel bakımından da en çok İbâdet eden ve en çok ihlâslı olan olmuş olur. Böylece de ondan istenen, varlık âleminde en mükemmel şey olmuş olur. Dolayısıyla da bu kimse en kerim ve en kıymetli kimse olmuş olur. Bu tıpkı, menfaati bir fayda olup, fakat o menfaati meydana getiren cüzlerin bazısının, o faydanın bütünü içinde daha çok faydalı ve menfaatti olan bir şey gibidir... Meselâ su, temizlik yapmak ve içmek için yaratılmıştır. İşte bu menfaat içinde, saf su daha çok faydalıdır. Böylece de bu saf su, başka sudan daha kıymetli olmuş olur. Kendisinden istenen şeyin, kendisinde ileri derecede bulunduğu kul da, bunun gibidir.

İbadet Kavramı

Cinlerin ve insanların, kendisi sebebiyle yaratılmış olduğu o ibâdet nedir? denilirse, biz deriz ki: Bu, Allah'ın emrine olabildiğince saygı duymak, mahlûkatına karşı şerefli olmak... Çünkü şeriatin bütün hükümleri, bu iki tür şeyden hâli değildir. İbâdetlerin özelliklerine gelince, bu husustaki kanunlar, konum, şekil, azlık-çokluk, zaman-mekân, şartlar ve rükünler bakımından farklı farklıdırlar. Celâl ve ikram sahibine yakışan tazim, aklen bilinemeyeceğine göre, bu hususta şer'î kanunlara yapışmak ve peygamberlerin sözlerini almak gerekir. Çünkü Allah İbâdetin bu iki çeşidi hususunda kullarına peygamberler göndermek ve bu husustaki yollan izah etmek suretiyle lütufta bulunmuştur. Ayetteki, "bana İbadet etmeleri için" fiilinin manasının, "Beni tanımaları için..." şeklinde olduğu da ileri sürülmüştür. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in bir hadis-i kudside "Ben, gizli bir hazine idim; dolayısıyla bilinmek, tanınmak istedim Buhari, Ezan, 148. dediği rivayet edilmiştir.

"Mahluklardan Rızık İstemem"

Bu bölümü tek başına aç →

57. Âyetin Tefsiri

"Ben onlardan bir rızık istemiyorum. Bana (yemek) yedirmelerini de istemiyorum".

Bu ifâdede şöyle bir sorunun cevâbı bulunmaktadır: Yaratma işinin bir maksattan dolayı olması, Allah'ın bir ihtiyaç içinde olduğunu ihsas ettirmektedir. İşte bu sebeple Cenâb-ı Hak adetâ, "Ben onları, bana yemek yedirsinler diye yaratmadım.. Bu yaratmanın faydası bana değil onlara aittir" buyurmuştur. Çünkü, efendi açısından kulun menfaati, ya ona mal kazanmak, yahut da mevcut malını muhafaza etmesi bakımından, efendiye bir kazanç sağlamasında yatmaktadır. Çünkü kul köle, eğer kazanç temin etmesi için elde edilmişse, bu husustaki amaç açıktır. Yok eğer, efendisinin işlerini görmesi için elde edilmişse, şimdi bu köle olmasaydı, efendisi, şlerini yapabilecek birisini kiralama ihtiyacı duyacak, böylece de ona, ücret verme mecburiyetinde kalacaktı. O halde kul, efendisinin malını muhafaza etmiş ve onu, icret vermekten müstağni kılmıştır ki, bu da bir tür kazanç sağlamadır. İşte bu sebeple Cenâb-ı Hak, ben onlardan bir rızık istemiyorum. Bana, (yemek) yedirmelerini de istemiyorum" buyurmuştur ki bu, "İbâdet yapmalarını isteme açısından ben, kölelerin efendileri gibi değilim. Tam aksine burada, onların ibâdet etmelerinde kazanç sağlayan ben değil, onlardır" demektir.

Burada şöyle bir İzah da yapılabilir: Bu, onların ibâdet için yaratılmış olduklarını kabullenmedir. Zira, örfen bir işin, mutlaka bir faydası söz konusudur. Ne var ki, köleler de İki kısma ayrılır. Bunlardan bir kısmı, sırf büyüklük ve saltanatın izhar edilmesi için olurlar. Bunlar, hükümdarın sahip olduğu köleler gibi... İlgili kral bunları gedilir içirir; memleketinin her köşesinden bunlara yer-yurt verir. Onlara güzel ve orijinal şeyler verip durur. Bundan maksad onların kendisini tazim edip önünde pençe divan durmalarıdır. Bunlardan bir kısmı da, ya rızıklarını elde etme yahut da rızıkları ıslâh için, kendilerinden yararlanmak maksadıyla elde bulundurulur.. İşte sunun üzerine Cenâb-ı Hak, "Ben onları yarattım. Onlarda mutlaka bir menfaatin oulunması gerekir. Şimdi onlar, kendileri hakkında düşünsünler ki, onlar, kendileri den bir rızık elde edilmek istenen türden midirler? Halbuki onlar, böyle siğillerdir. Çünkü ben onlardan bir rızık istemiyorum. Yahut onlar, pişirmek ve sayesinde yiyeceğin sunulduğu sofra gibi, kendilerinden bir azığın uygun hale getirilmesi istenenler kabilinden midirler? Oysa onlar, bu türden de değillerdir. Çünkü sen onlardan, beni yedirip içirmelerini de istemiyorum. O halde onlar, birinci kısım kulelerdendir. Binâenaleyh, onların tazimi, saygıyı, ibâdeti bırakmamaları gerekir. Sorada, bir,kaç mesele içinde ele alacağımız birtakım incelikler bulunmaktadır.

İrada Fiilinin İki Defa Kullanılması

Ayette, iki defa, "irâde" fiilinin kullanılması ne ifade eder? Çünkü, hiç kimseden herhangi bir rızık istemeyen bir kimse, o kimsenin, kendisini yedirip içirmesini de istememiş demektir. Biz deriz ki: Bu, biraz önce bahsettiğimiz şu sebepten dolayıdır: Efendi bazan, kölesinden kendisi için kazanç temininde bulunmasını ister ki işte bu, ondan rızık isteme manasına gelir.. Bazan da, efendinin, kölesini kazanç temininde müstağni kılacak bol malı olur. Ne var ki ondan, revaçlarının kendi malından karşılanması ve yine, kendi malından olmak üzere, taodisine yiyecek ve sofranın hazırlanması talep edilmiş olabilir. İşte bu sebeple, ilgili efendi, "Ne onu istiyorum, ne de bunu istiyorum.." der.

Rızkı Önce Getirilmesi?

Cenâb-ı Hak niçin, rızık isteme işini, yedirip içirmeyi isteme işinden önce zikretmiştir? Biz deriz ki bu, basitten mürekkebe doğru çıkma halindendir. Ve bu tıpkı bir kimsenin, "Ne senden ve ne de senden daha güçlü olandan yardım istiyorum!" demesi gibi olur ki, bu ters çevrilemez. Ve yine, "Falanca, emirlere, hana sultanlara ikram ediyor.." denilir Ki, bu da ters çevrilemez. İşte bu sebeple Cenâb-ı Hak burada, "Ben sizden rızık istemediğim gibi, bundan daha aşağı olanını da istemem..." demiştir ki, bu daha aşağı olan da, efendinin huzurunda ona bir yiyeceğin sunulmasıdır. (Cenâb-ı Hak bunu da nefyetmiştir.) Çünkü, her ne kadar kesb, kullardan istenmese de, bu, yani yiyecek hazırlanma onlardan çokça istenen bir husustur.

Ayetteki Üslûbun İzahı

Cenâb-ı Hak şayet, '"Ben onlardan, beni rızıklandırmalarını istemiyorum; ve "ben onlardan yiyecek de istemiyorum" demiş olsaydı, bu mana yine elde edilebilir miydi? Biz diyoruz ki: Yaptığımız ayrıntılı izah açısından meseleye bakarsak, "Hayır, elde edilmez.." deriz. Çünkü, "kazanç temin etme" ifadesiyle, fiil değil, zenginlik manası kastedilir. Çünkü, bir işle meşgul olup da zenginlik elde etmeyen kimse, meşgul olmasa dahi, zenginlik elde eden kimse gibi olamaz. Bu, çalışıp çabalayan bir kölenin ihtiyacından ötürü işi terkedip de, işi kazanmak olduğu zaman, kendisinden ötürü efendisini razı edeceği bir kaynak bulan kölenin durumuna benzer. Fakat kendisinden, fiilin bizzat kendisinden ötürü, o işi yapması istenen kimseye gelince ki, mesela aç olan bir kimsenin, kölesini yiyecek hazırlamak için gönderip de, kölenin, bir kaynaktan mal elde etmekle meşgul olması durumunda, çoğu kez efendisinin, onun bu durumundan razı olmaması gibidir. O halde, ayetteki rızıktan maksad, zenginliktir. Dolayısıyla Allahü teâlâ bunu, fiil ile ifade etmedi. Halbuki yedirme işinden maksad, o fiilin bizzat kendisidir. Dolayısıyla Allahü teâlâ bunu, fiil ile ifâde etmeli. Halbuki yedirme işinden maksat, o fiilin bizzat kendisidir. Dolayısıyla Allahü teâlâ bunu fiil ile ifade edip, "Bana yedirmelerini istemiyorum" dedi de, "yemek istemiyorum" demedi. Öte yandan ayet-i kerimedeki iki lafızda tenvî (çeşitleme) kasdıyla fesahat ve sefalet vardır.

Dördüncü Mesele

Ayette kastedilen husus, senin bahsettiğin husus olduğuna göre ve onlardan istenen şey, saygıdan başka birşey olmadığına göre, özellikle, "yedirme işl"nin zikredilmesinin faydası nedir? Deriz ki: Cenâb-ı Hak, birinci istek hususunda işi genelleştirince, "bir rızık" kelimesiyle yetinmiştir. Çünü bu kelime umûm ifade eder. İşte bu sebeple Cenâb-ı Hak, saygıya da bir işarette bulunmuş ve böylece yedirme işini zikretmiştir. Zira yapılan işlerin derecelerinin en düşüğü, efendisinin, kölesi veya cariyesinden, yemek İşinin hazırlanması hususunda yardım istemesidir. En düşük fiilin kabul edilmeyişini, en üstün fiilin kabul edilmeyişi, ister istemez izler. Buna göre Hak teâlâ sanki, "Ben onlardan ne bir mal, ne de bir iş istemiyorum" demiş olur.

Beşinci Mesele

Bahsettiğim üzere, istenilen şeyler, söylediğin o şeylere münhasır değil. Çünkü efendi, köleyi bazan, ondan ne bir iş istemek, ne bir rızık istemek, ne de onun saygıda bulunmasını istemek için satın alır. Aksine onu ticaret için ve kâr elde etmek için satın alır. Deriz ki: Hak teâlâ'nın, "Ben onlardan bir rızık istemiyorum" ayetinin genel oluşu, bunu da içine alır. Çünkü ticaret maksadıyla köle alan kimse, ondan aynı zamanda rızık da elde etmek istemiş olur.

Altıncı Mesele

Arapça'da, deyimi, şimdiki zamanın olumsuzluğunu ifade eder. Özellikle bu tabire yer verilmiş olması, bahsedilenlerin dışında kalan şeylerin de nefyedildiği zannını uyandırır. Fakat Allahü teâlâ onlardan, ne şu anda, ne de gelecekte herhangi bir rızık istemiştir. Öyleyse Cenâb-ı Hak niçin dememiştir?

Cevap: Diyoruz ki edatı, şimdiki zamanın olumuzluğunu, edatı da gelecek zamanın olumsuzluğunu ifâde eder.

Binâenaleyh bir kimse, karşı taraf henüz aynı fiili yaparken, bitirmemişken,"Falanca şu işi yapmayacak" dediğinde, sözü doğrulanmaz. Fakat o kimse, sözünü bitirince fiili de terkederse, bu sözü söylediğinde bu sözü doğru kabul edilir. Binâenaleyh bu kimse, yerine demiş olsaydı, bahsettiğimiz misale göre, doğrulanmazdı. Bunun bir misali de şöyledir İnsan namazda iken birisi "O namaz kılmıyor, ona bak" dese, şimdi ona birisi o namazını bitirmiş olduğu sırada baksa, bakan kimsenin, "Sen namaz kılmazsın" demesi doğru olur. Şimdi bir kimse o anı ifade için demiş olsaydı, bu, doğru kabul edilmezdi.

Bunu anladığına göre, bu iki lafızdan herbiri olumsuzluk için olup, bir bakıma her birinde bir hususîlik var. Fakat şimdiki zamanın olumsuzluğu, daha uygundur. Çünkü şimdiki zaman ile dünya hayatı, istikbâl ile de, âhirette olacak olan birşey kastedilmiştir. Binâenaleyh dünya ve ona ftit bütün İşler "hal" (şimdiki zaman) ile ilgili işlerdir. O halde ayetteki "İstemiyorum" ifâdesi, "Bu dünya hayatındaki mevcut durumda istemiyorum" demektir. Kişinin, ölümünden sonra, ondan herhangi bir rızık veya bir İş istemeyeceği malumdur. Binâenaleyh ayetteki, lafzı, genel bir olumsuzluğu ifade eder. Eğer Allahü teâlâ burada, demiş olsaydı, bu lafız, o genelliği ifade etmezdi.

Rezzak Yalnız Allah'dır

Bu bölümü tek başına aç →

58. Âyetin Tefsiri

"Şüphesiz rızık veren, o pek metin, kuvvet sahibi Allah'ın kendisidir"

Bu ayet, bir önceki ayette bahsedilen o İki şeyin sebebini göstermektedir. O halde, (......) ifâdesi, Allahü teâlâ, rızık isteğinde bulunmayışının; "kuvvet sahibi" ifadesi de, herhangi bir şey istemediğinin sebebidir. Çünkü rızık isteyen kimse, fakir ve muhtaç olur. Başkasından bir iş yapmasını İsteyen kimse de, gücü-kuvveti olmayan bir âciz olmuş olur. Dolayısıyla Hak teâlâ sanki, "Ben onlardan rızık İstemiyorum.

Çünkü zaten rezzâk benim; iş de istemiyorum. Çünkü kuvvet sahibi olan benim" demiştir.

Bu ayetle ilgili birkaç bahis var:

Birinci Bahis:Hak teâlâ, önceki ayette istemiyorum" demiş, "Rezzâk yalnız benim" dememiş; orada olmayan birisinin sözü olarak, (gaib sîgasıyla) "Şüphesiz rezzâk... yalnız Allah 'tır" buyurmuştur, bunun hikmeti nedir? Diyoruz ki: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, biraz önce de bahsettiğim gibi, bu ayeti "Şüphesiz ben Rezzâhm" şeklinde de okuduğu rivayet edilmiştir. Meşhur kıraata göre, şu izahlar yapılabilir:

1) Bu, "Ey Muhammed, "Şüphesiz Allah rezzâktır" de" takdirindedir.

2) Bu, "iltifat" kabilindendir ve nefs-i mütekeltimden, gâib sığasına geçme türündendir. Burada şöyle bir incelik vardır: "Allah" isminin zikredilmesi, O'nun rezzâk oluşunu ifâde eder. Zira, daha evvel de bir kaç kez bahsettiğimiz gibi, Allah değil de, "ilah" lafzı, ma'bûd (tapılan şey) manasınadır. Bunun bu manaya olduğu hususunda, "Seni ve ilahlarım bırakır..." (Araf, 127) yani "seni ve ma'budlarını terkeder" ayetine tutunmaktayız. Allahü teâlâ, ma'bûd olduğuna ve kulunun rızkını verdiğine göre, onu geçimini kazanmaktan başka bir işte çalıştıracaktır, zira rızkı efendisine aittir. İşte Cenâb-ı Hak burada, "Ben, cinleri de, insanları da ancak Bana kulluk etsinler diye yarattım " buyurunca, onları, sırf Kendisi için ve ibadeti için seçip ayırdığını ve rızıklarının da Kendisine ait olduğunu beyân etmiştir. Bu sebeble de Kendisinin Rezzâk olduğunu gösteren, Lafzatullah'ı kullanarak, "Şüphesiz rezzâk, Allah'ın kendisidir" buyurmuştur. Şimdi Allahü teâlâ, "Şüphesiz ben, rezzâk'ım" demiş olsaydı, bahsedilen ilgi olurdu, fakat bahsettiğimiz bu incelik ifade edilmiş olmazdı.

3) Kul (de ki) fiilinin cümlesinin başında takdir edilmesi. Buna göre mana şöyle olur: "Ya Muhammed, de ki: "Ey nas, ben sizden beni yedirip içirmenizi istemiyorum." Böylece de bu, Resulün: "De ki: "Buna karşılık sizden herhangi bir ücret istemiyorum" (En'âm. 90) sözü gibi olur ve bu izaha göre, "Şüphesiz Allah, rezzâktır" ifâdesi, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in sözünün devamı olmuş olur.

Hak teâlâ, "kavi" "kuvvetli" dememiş, aksine "kuvvet sahibi" demiştir. Bu böyledir, çünkü bu ayetin maksadı, bundan önce geçen ayetteki, rızık istememe ve başkasından yardım beklememe gibi hususları anlatmaktır. Fakat rızık istememede, müstağni olan şahsın bir kimseyi rızıklandıracak bir şekilde olması yeterli olmaz. Çünkü pek çok insan, hem çoluk-çocuğunu, hem başkalarını rızıklandırdığı gibi, ayrıca kendisinden de rızık istenir. Kendisinden çokça rızık sudur etti mi, kendisinden isteme azalır. Binâenaleyh bu maksad da onun için, ancak rızık vasfında mübalağa edilerek elde edilir. İşte bu sebep ile, Hak teâlâ "er-rezzâk" buyurmuştur.

Başkasının yardımına ihtiyaç hissetmeme ise, rızkın altındadır. Çünkü kuvvetli bir kimse, alabildiğince kuvvetli olduğu zaman başkasına yardım eder. Ama böyle olmadığı zaman, başkasına yardım edemediği gibi, kendisinden de yardım istemez. Onun gücü bundan aşağı olunca, yardımda bulunur, ama farklı farklı olur. Binâenaleyh Hak teâlâ, "Bana yedirmelerini de istemiyorum" buyurunca, O'na bizzat kuvvetin kendisini beyân etmek yetmiştir, el-kavî demeyip "kuvvet" manasını ifade etmek üzere, "kuvvet sahibi" buyurdu. Çünkü "zü" (sahib) kelimesi, apaçık ve ayrılmaz sıfatlar hakkında kullanılmaz. Dolayısıyla da insandan hiç ayrılmayan durumlar hakkında "mal sahibi, mal edinmiş olan "güzellik sahibi güzel olan; iyi huy sahibi iyi huylu gibi sıfatlarda kullanılır. Fakat "üç" sayısı için, tekli; dört sayısı için de, (çiftli) denilmez. İşte bu sebeble de, fiillerden türemiş olmayan hakiki vasıflar hakkında, O kullanılmaz. Meselâ eliflâm'lı olarak veya veya denildiği duyulmamıştır. Buna mukabil, ihsan hakkında, eliflam'sız olarak veya denir. Çünkü bu ilim ve hayat, insanda peydah olan, arızî (sonradan) bir vasıf olup, ondan ayrılmaz bir vasıf değildir. Fiil sıfatları hakkında da, işitilir, fakat "Allah çokça: "Allah lafzı ve lütuf sahibidir" sözü çok dir" denilmez. Çünkü, "zû", "sahibi rabbi" manasınadır. Beraberlikle, apaçık bir lüzumiyyet (ayrılmazlık) şöyle dursun, lüzumluluk manası bile anlaşılmaz. Allahü teâlâ'nın, "Her ilim sahibinin üstünde bir alim vardır" (Yûsuf, 76) demiş olması da bunu te'yîd eder. Böylece Allahü teâlâ, başkasını "ilim sahibi" olarak, kendisini ise, fiil ile yani "atîm" sıfatıyla tavsif etmiştir. O halde bu demektir ki, "İlim sahibi" (zu ilmin) ifadesi ile "alim" arasında fark var. Aynen bunun gibi, kuvvet sahibi ifadesi ile "kavî" (kuvvetli) arasında da fark vardır. Bunun böyle olduğunu, Hak teâlâ'nın, "Allah onları yakalar. Şüphesiz O, kavîdir, ikâbı şiddetli olandır" (Enfal, 52); "Allah kullarına karşı lütufkârdır. Dilediğine rızık verir. O, kavîdir, azizdir"(Şuara, 19) ve "Ben ve peygamberlerim gâlib geleceğiz. Şüphesiz Allah kavîdir, azîzdir"(Mücadele, 21) ayetleri de destekler. Çünkü bu ayetlerde, büyük işleri ifâ etme manası kastedilmiştir. Halbuki tefsirini yaptığımız ayette, O'nun başkasına muhtaç olmayışı manası kastedilmiştir. Başkasına muhtaç olmayan kimseye ise, bir miktar kuvvet yeter. Fakat tek başına bir işi yapmak İsteyen için mutlaka, büyük kuvvet lâzımdır. Çünkü muhtaç olmama işi, bazan ilgili işi yapmamak ve ondan uzak durma ile sağlanabilir. Bu konu, bu gibi yerlerde, "kuvvet sahibi" ifadesi ile kuvvetli (kavi) ifadesi arasındaki farkı sorana, cevap olarak verilmiş olsaydı, daha güzel olurdu.

Eğer, "Hak teâlâ, "Allah, gıyaben, kendisine (yani dinine) ve peygamberlerine yardım edeni bilmek için (böyle yapmıştır). Çünkü Allah kavîdir, azizdir" (Hadid, 25) buyurmuştur. Halbuki bu ayette, senin bahsettiğin o mana mevcut. Çünkü ayetteki, "kavî" sözü, Allah'ın yardıma muhtaç olmadığını anlatan bir ifadedir. Cenâb-ı Hak, bu beyanıyla Kendisine (dinine) yardım ve destekte bulunanlara mükâfaat vereceğini bildirmek istemiştir. Fakat yardım ve desteğe muhtaç olmama hususunda, ufacık bir kuvvet yeter. O halde, Cenâb-ı Hak niçin burada da, "zü'l-Kuvveti" (kuvvet sahibi) dememiştir?" denilirse, deriz ki: Allahü teâlâ "Kendisine ve peygamberlerine yardım edeni..." buyurmuştur ki bu, "Peygamberlerini, muhtaç olmaktan müstağni kılar ve insanlardan onlara desteği, onlar âciz olduğu için değil, yardım görenlerin ihtiyacı için değil, yardımda bulunacak olanları mükâfaat vermek için istemiştir. Aksi halde, Allahü teâlâ, o peygamberlere zaten ilahî destek vaadetmistir. Çünkü O, "Peygamber kullarımız için hükmümüz önceden verilmiştir; Onlar, mutlaka yardım olunacaklar" (Saffât, 171-172) buyurmuştur. Cenâb-ı Hak, peygamberlerden bahsederken, kendisinin "kavî" olduğunu söylemiştir ki bu, peygamberlerinin mü'minlere, mü'minlerin de peygamberlere yaklaşmasını takviye ve hem peygamberlerin, hem de mü'minlerin kalblerini tesellî etmek içindir.

İkinci Bahis:Hak teâlâ, "el-metîn" (pek metîn) tabirini kullanmıştır. Çünkü, daha önce de bahsettiğimiz gibi bu, ancak onun, bir tür kuvveti bulunduğuna delalet eder. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak sıfatça, bu kuvvetin fazla olduğunu anlatmak istemiştir. O halde Allahü teâlâ, sarsılmaz bir sebatı bulunan bir zattır. Binâenaleyh "kuvvet" kelimesi, "metîn" kelimesi ile, hem lafız, hem mana bakımından, aynı kategoridendir. Çünkü birşeyin "metin"i, o şeyin sebatının üzerine dayandığı temeli demektir. Yine "metin", bedenin esaslarının, üzerine oturup dayandığı sırt (omurga) demektir. Kuvvetle birlikte zikredilen metinlik, yine kuvvetle zikredilen "izzet" (azizlik) gibidir. Çünkü Allahü teâlâ, pek çok yerde kuvveti ve izzeti (aziz sıfatını) birlikte zikretmiş ve meselâ, "Kaviyyün Aziz" ve "el-Kaviyyü'l-azîz" buyurmuştur.

Burada, "kavî" ve "zu'l-kuvve" ifadeleri hakkında, söylediklerimizi te'yîd eden şöyle bir incelik de mevcuttur: "Metîn", sarsılmayan ve sabit olan şey demektir. Azîz ise, gâlib demektir. O halde "metin" de, Allah'ın mağlub olmayacağı, ezilmeyeceği, hezimete uğralamayacağı manası; "azîz"de de, galib geleceği, ezeceği ve ayakları kaydırıp hezimete uğratacağı manası yatmaktadır. Binâenaleyh "kavî" (kuvvetli), zü'l-kuvve'den daha mükemmel bir mana ifade ettiği gibi, "azîz" de, "metin"den daha mükemmel bir ifadedir. O halde Allahü teâlâ, mükemmeli mükemmel ile, aşağı olanı da aşağı olanla birlikte zikretmiştir. Şimdi sen, gerçek ve hakiki manada tefekkür edip, iyice incelediğinde, Allah'ın kitabında, münkirlerin inadına ve muannidterin çirkin inkârına dikkatini çekecek, pek çok incelikler bulunduğunu görürsün.

Zalimlerin Payı

Bu bölümü tek başına aç →

59. Âyetin Tefsiri

Âyetin tefsiri için bak:60

Bu bölümü tek başına aç →

60. Âyetin Tefsiri

"Artık muhakkak ki o zulmedenler için (geçmiş) arkadaşlarının hissesi gibi bir nasibleri vardır. Şimdi onu acele İstemesinler. İşte kendilerine vaadedilen günlerinden dolayı, vay o kâfirlere...".

Bu ifade de, kendinden daha öncekilerle bir uyum içerisinde... Çünkü Hak teâlâ, Allah'dan başkasına ibadet eden kimsenin, bu ibadetini, yapılması gereken yerin dışına koyduğunu böylece de zâtim olduğunu beyan etmiş ve âdeta "İnsanın, ibadet etmek maksadıyla yaratıldığı sabit olup, şimdi başkasına ibadet etmek suretiyle zalim olanlar için, aynen öncekilerin helaki gibi bir helak var" buyurmuştur. Bu böyledir. Çünkü birşey, kendisinden beklenen faydadan uzak kaldığında mahfuz kalmaz, korunmaz. Şayet bir yerde bulunursa, o yer ondan temizlenir. Baksana, ölümü veya hastalığı sebebiyle, artık kendisinden istifade edilemeyen hayvan ahırın dışına atılır. Kokmuş yiyecek dökülür, kabından boşaltılır. Kâfir de böyledir O küfredip, kendisini, konulmaması gereken bir konuma koyunca, menfaatlenmenin dışına çıkmış olur; böylece de, o mekânı ondan boşaltmak güzel ve başına bir helakin çöküvermesi de hak ve kaçınılmaz olur. Ayetin tefsiriyle ilgili birkaç mesele vardır.

Birinci Mesele

Bu mesele, fâ harfinin neye taalluk ettiğiyle alâkalı olup, biz bunu sana, bu taallukun izahını daha Önce yapmıştık.

İkinci Mesele

Zenüb kelimesinin ne münasebeti vardır? Biz deriz ki: Azâb onların üzerine salıverilmiş, akıtılmıştır. Buna göre Cenâb-ı Hak sanki şöyle demiştir: "bunların başlarının üzerinden, onların başlarının üzerinden dökülen hisseler gibi, (azâb) hisseleri, paylan akıtılmıştır..."

Bir başka izah şekli daha vardır ki, o da şudur: Arablar kuyulardan, nöbetleşe olarak, hisse hisse su çıkarıyorlardı.. Bu onların, güzel yaşam zamanlarıydı.. İşte buna göre, Cenâb-ı Hak sanki, "o zulmedenler için, dünya ve onun güzelliklerinden paylar ve nasibler, yani dolu dolu vardır. Ama ahirette ise, onlar için hiçbir pay ve nasib olmayacaktır. Tıpkı, arkadaşlarının o hsi- ybi ki, onlar kuyulardan dolu dolu sular aldılar, ama sonunda onu terkettiler" dem;;,: istemiştir. Bu açıklamaya göre, zanûb, azâb ve helak anlamına gelmeyip, geçim ve hayatın bolluğu anlamına gelir ki Arapça'ya en uygun olan da budur.

Ayetteki, "Şimdi onu acele istemesinler.." ifadesine gelince; bu böyledir, çünkü rızık bitmediği sürece, ecel gelmez. Sonra Cenâb-ı Hak, sûrenin başında zikrettiğini tekrarlamış ve "İşte kendilerine vadedilen günlerinden dolayı, vay o kâfirlere..." buyurmuştur.

Alemlerin Rabbine hamd; efendimiz Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e, onun bütün âline ve ashabına da salât-ü selâm olsun.

Bu bölümü tek başına aç →