İbn Kesîr'i Tefsiri
Zâriyât Sûresi — İbn Kesîr'i Tefsiri
(Mekke'de nazil olmuştur.)
Rahman ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
14. Âyetin Tefsiri
Şu'be İbn Haccâc'ın Semmâk kanalıyla... Hz. Ali İbn Ebu Tâlib'den rivayetine göre o, Kûfe'de minbere çıkmış ve: Bana Allah'ın kitabından hangi âyeti, Râsûlullah'ın hangi sünnetini sorarsanız size onu haber veririm, demişti. İbn Kevâ kalkıp: Ey mü'minlerin emîri, Allah Teâlâ'-nın «Esip savuranlara.» kavlinin manâsı nedir? diye sordu. Hz. Ali: Rüzgârdır, dedi. Onun «Yükünü yüklenenlere.» kavlinin anlamı nedir? sorusuna: Buluttur, cevabını verdi. «Kolayca süzülenlere.» âyetinin anlamı nedir? sorusuna: Gemilerdir, cevabını verdi. Yine onun «İşi ayıranlara.» kavlinin anlamı nedir? sorusuna da: Meleklerdir, cevabını verdi. Bu hususta bir de merfû' hadîs rivayet edilir ki Hafız Ebu Bekr el-Bezzâr'ın îbrâhîm İbn Hânî kanalıyla... Saîd İbn Müseyyeb'den rivayetine göre o, şöyle anlatıyor: Sabîğ et-Tenıîmî, Ömer İbn Hattâb'a geldi ve: Ey Mü'minlerin emîri, bana esip savuranları haber ver, dedi. Hz. Ömer: Onlar rüzgârlardır. Şayet bunu Allah Rasûlü (s.a.)nün söylediğini işitmiş olmasaydım söylemezdim, dedi. Sabîğ: «İşi ayıranların bana haber ver, dedi. Hz. Ömer: Bunlar meleklerdir. Şayet bunu Allah .Rasûlü (s.a.)nün söylediğini işitmiş olmasaydım söylemezdim, dedi. Sabîğ: Bana: «Kolayca süzülenleri haber ver, dedi. Hz. Ömer: Onlar gemilerdir. Şayet bunu Allah Rasûlü (s.a.)nün söylediğini işitmiş olmasaydım söylemezdim, dedi ve ona yüz sopa vurulmasını sonra da bir eve hapsedilmesini emretti. İyileşince tekrar ona yüz sopa vurdu ve bir semere yükleyip Ebu Mûsâ el-Eş'arî'ye: İnsanları onunla birlikte oturmaktan men'et diye yazdı. O bir süre bu durumda kaldı da sonunda Ebu Musa'ya gelerek daha önce içinde duymakta olduğu duyguları nefsinde bulmadığına dâir ağır ağır yeminler etti. Bunun üzerine Ebu Mûsâ da durumu Hz. Ömer'e yazdı ve Hz. Ömer'in: Öyle sanıyorum ki doğru söylemiştir, cevabı üzerine insanlarla oturmakta serbest bıraktı. Ebu Bekr el-Bezzâr der ki: Hadisin râvîleri arasında bulunan Ebu Bekr İbn Ebu Sebre, yumuşak, Saîd İbn Selâm ise hadîs ashabından değildir. Ben de derim ki: Bu hadîsin Rasûlullah'a ulaştırılması zayıftır. Doğruya yakın görüneni ise onun Hz. Ömer üzerinde mevkuf olmasıdır. Sabîğ İbn Asel ile Hz. Ömer arasındaki geçen hâdise meşhurdur. Hz. Ömer'in onu dövmesi onda gördüğü inâd ve muhatabını zor durumda bırakma arzusu olmalıdır. En doğrusunu Allah bilir. Hafız İbn Asâkir bu olayı Sa-bîğ'in hal tercemesinde uzunca anlatır. İbn Abbâs, İbn Ömer, Mücâhid, Saîd İbn Cübeyr, Hasan el-Basrî, Katâde, Süddî ve birçokları da âyetleri bu şekilde tefsîr etmişlerdir. îbn Cerîr ve İbn Ebu Hatim bunun dışında bir açıklama nakletmemişlerdir. «Esip savuranlar» dan maksadın daha önce geçtiği üzere rüzgâr, «Yükünü yüklenenler» den maksadın daha önce geçtiği üzere bulut olduğu söylenmiştir. Çünkü o su yüklenmektedir. «Kolayca süzülenler»e gelince; daha önce de geçtiği üzere Cum-hûr'dan nakledilen meşhur görüş bunların, su üzerinde kolayca süzülen ve akıp giden gemiler olduğudur. Bazıları ise bunların, yörüngelerinde kolayca süzülen yıldızlar olduğunu söylemişlerdir. Böylece en aşağıdan en yüceye daha sonra da yüce olanına yükselme gerçekleşebilsin. Rüzgârların üzerinde bulut, ondan da yukarda yıldızlar ve onların da üzerinde işi ayıran melekler vardır. Onlar Allah'ın şer'î ve kevnî emirlerini indirirler. Bütün bunlar Allah'ın, âhiretin vukuuna dâir yeminleridir. Bu sebepledir ki şöyle buyurur: «Şüphesiz size vaadolunan elbette doğru (bir haber) dur. Şüphesiz ceza (ve hesaba çekme) elbet vukû'bula-caktır.»
İbn Abbâs «Hareli yollara sahip göğe andolsun ki.» âyet-i kerîme'-sini: Kararlı, göz kamaştırıcı güzellikte göğe andolsun ki, şeklinde açıklar. Mücâhid, İkrime, Saîd İbn Cübeyr, Ebu Mâlik, Ebu Salih, Süddî, Katâde, Atıyye el-Avfî, Rebî' îbn Enes ve başkaları da böyle söylemişlerdir. Dahhâk, Minhâl îbn Amr ve başkaları ise burayı şöyle açıklarlar: Rüzgâr su, kum ve ekinlere vurduğu zaman nasıl kıvrılır ve iç içe yollar oluşursa işte âyet-i kerîme'deki kelimesi gök için bu anlamda kullanılmıştır. İbn Cerîr der ki: Bana Ya'kûb İbn İbrahim'in... Ebu Kılâbe'den, onun Allah Rasûlü (s.a.)nün ashâbmdan birisinden, rivayetine göre Allah Rasûlü şöyle buyurmuştur: Şüphesiz sizin ardınızdan son derece yalancı ve dalâlete düşürücü olan vardır. Onun başı arkasından kıvırcık ve yol yoldur. Onun başının arkadan görünüşünü ifâdede Allah Rasûlünün kullanmış olduğu kelimesi ile, onun saçlarının yol yol kıvırcık oluşu anlatılmak istenmiştir. Ebu Salih bu kelimeyi şiddetle, Husayf sağlamlıkla açıklarken, Hasan İbn Ebu Hasan el-Basrî göğün yıldızlarla sağlamlaştırılmış olduğu açıklamasını getirir. Katâde'nin Salim İbn Ebu Ca'd kanalıyla... Abdullah îbn Amr'-dan rivayetine göre «Hareli yollara sahip göğe andolsun ki.» âyetinde yedinci gök kasdedilmektedir. Abdullah İbn Amr bu sözü ile sanki içinde sabit yıldızların bulunduğu göğü kasdetmektedir. En doğrusunu Allah bilir. Astronomi âlimlerinden çoğuna göre ise bu, yedinci göğün de üzerinde bulunan sekizinci felekdedir. En doğrusunu Allah bilir. Bütün bu sözler aslında bir tek şeye dönmektedir ki o da bu semânın son derece güzel oluşudur. Nitekim İbn Abbâs da böyle söylemiştir. Bu gök; güzelliğinden yüksektir, şeffaftır, sağlamdır, yapısı muhkemdir, geniştir, göz kamaştırıcı güzelliktedir. Sabit ve seyyare yıldızlarla, parlak yıldızlar, güneş ve ay ile süslenmiştir.
Allah Teâlâ: «Şüphesiz siz ihtilaflı bir sözdesiniz.» buyurur ki ej Allah'ın elçilerini yalanlayan müşrikler; şüphesiz siz toplanıp bir araya gelmeyen kararsız ve birbirine zıd bir söz üzerinesinizdir. Katâde dei ki: Şüphesiz sizler Kur'ân'ı doğrulayan ve yalanlayan sözler arasında ihtilaflı bir söz üzeresiniz.
«Ondan döndürülen kimseler döndürülür.» Bu ihtilaflı sözler ancak sapıtmış olanların yanında değerli ve geçerlidir. Zîrâ batıl bir sözdür ve ancak anlayışı olmayan, budala, gafil, sapıtmış ve döndürülmüş olanlar bu sözle dalâlete düşer, döndürülür ve bu söze boyun eğerek tâbi olur. Nitekim Allah Teâlâ başka bir âyet-i kerîme'de şöyle buyurur: «Muhakkak ki sizler ve taptıklarınız O'na karşı hiç kimseyi fitneye sürükleyebilecek değilsiniz. Tabiî cehenneme girecek olan müstesna.» (Sâffât, 161-163).
İbn Abbâs ve Süddî, «Ondan döndürülen kimseler döndürülür.» âyet-i kerîme'sini: Sapıtmış olanlar ondan sapar, şeklinde; Mücâhid : Görüşü zayıflatılmış olanlar ondan çevrilip uzaklaştırılır, şeklinde; Hasan el-Basrî de: Bu Kur'ân'dan onu yalanlayanlar döndürülüp çevrilir, şeklinde açıklamışlardır.
Mücâhid, «Kahrolsun o koyu yalancılar.» âyet-i kerîme'sindeki kelimesini: Yalancılar, şeklinde terceme eder. Bu; abese süresindeki «Cam çıksın o insanın, o ne nankördür.» (Abese, 17) kavli gibidir. Bunlar biz yeniden diriltilmeyeceğiz diyen, buna inanmayan yalancılardır. İbn Abbâs'tan rivayetle Ali İbn Ebu Talha «Kahrolsun o koyu yalancılar.» âyetinde: Şüpheye düşenlere lâ'net olsun, denilmek istendiğini söyler. Aynı şekilde hutbelerinde Muâz (r.a.) da: Şüpheye düşenler helak olmuştur, dermiş. Katâde de bunların gafil ve zanlara kapılan kimseler olduğunu söyler.
ibn Abbâs ve birçokları «Ki onlar, koyu bir cehalet içerisinde kalmış gafillerdir.» âyetini şöyle açıklıyorlar: Onlar ki küfür, şüphe ve koyu bir cehalet içerisinde kalmış, gaflet içinde oyalanan kimselerdir. Onlar: «Din günü ne zaman? diye sorarlar.» Bu sözü bir yalanlama, inâd, şüphe ifadesi olarak, bir de uzak gördükleri için söylemektedirler. Allah Teâlâ da şöyle buyurur: «O, kendilerinin ateşe sokulacakları gündür.» İbn Abbâs, Mücâhid, Hasan ve birçokları, âyet-i kerîme'deki fiili hakkında şöyle diyorlar : Altının safiyeti ateşte denenip tecrübe edildiği gibi onlar-da (ateşe sokularak) azâb olunacaklardır. Mücâhid, İkrime, İbrâhîm en-Nehaî, Zeyd îbn Eşlem ve Süfyân es-Sevrî gibi âlimlerin de içinde bulunduğu bir cemâat ise bu fiili; yakılacaklar, anlamına almışlardır.
«Tadın azabınızı» âyetini Mücâhid: Tadın yakılışımzı, şeklinde; bir başkası: Tadın azabınızı, şeklinde anlamıştır. Onlara bir azarlama, suçlama, hakaret ve küçültme olarak: «İşte acele istediğiniz bu idi.» denilir.
30. Âyetin Tefsiri
Bu kıssa daha önce Hûd ve Hicr sûrelerinde de geçmişti. Allah Te-âlâ: «İbrahim'in kendilerine değer verdiği şerefli müsâfirlerinin haberi sana geldi mi?» buyurur ki, İmâm Ahmed ve âlimlerden bir grup mü-sâfire ikramda bulunmanın vâcib olduğu görüşündedirler. Âyet-i kerî-me'nin zahirinden de anlaşıldığı veçhile bu hususta hadîsler de vârid olmuştur.
«Hani onlar, yanma girip; selâm sana, demişlerdi de; (O da onların selâmına onlarınkinden daha faziletli bir selâmla karşılık vererek) selâm, demişti» Allah Teâlâ başka bir âyet-i kerîme'de: «Size bir selâm verildiği zaman; ondan daha iyisiyle selâm verin veya aynısıyla mukabele edin.» (Nisa, 86) buyurur ki, Hz. İbrahim Halîl burada selâmın en üstününü tercîh etmiştir. Hz. İbrahim: «Tanınmamış bir zümre.» demişti ki Cebrail, İsrafil ve Mikâîl'den oluşan melekler onun yanma heybetli, güzel gençler şeklinde gelmişler, bu sebeple o: «Tanınmamış bir zümre.» demişti.
«(Gizlice ve sür'atle) hemen ailesine giderek (malının en iyisinden) semiz bir buzağı ile gelmişti.» Başka bir âyet-i kerîme'de de şöyle buy-rulur:
«Ve beklemeden onlara kızartılmış bir buzağı ikram etmişti.» (Hûd, 69). «Onlara yaklaştırıp; yemez misiniz? demişti.» Onlara gayet yumuşak bir sözle konuşmuş ve güzel bir şekilde yiyeceği onlara takdîm etmişti. Bu âyet kerîme ikram âdabını ihtiva etmektedir. Önce Hz. İb-râhîm onlara sür'atle ve onlar hissetmeksizin yemeği getirmiş, size yemek getireyim mi? diye onlara minnette bulunmaksızın sür'atle ve gizlilik içinde yemeği onlara getirmiştir. Malından bulabildiği en iyisini yani semiz ve körpe bir buzağıyı kızartıp getirerek onlara yaklaştırmış, buyrun yemeğe dememiş, aksine yemeği önlerine koymuş, işitene ağır gelecek kesin bir ifâde ile onlara yemelerini emretmemiş, aksine lütuf ve takdîm havası içinde onlara «Yemez misiniz?» demiştir. Nitekim günümüzde de aynı yolu ta'kîb eden birisi şöyle diyebilir: Şayet sadaka vermeyi uygun ve güzel görürsen sadaka
«Derken onlardan endîşeye düşmüştü.» Başka bir sûrede daha önce kıssalarının geçtiği gibi bu muhaldir. Allah Teâlâ orada şöyle buyurur: «Ellerinin ona uzanmadığını görünce, durumlarını beğenmedi ve içine korku düştü. Korkma, biz Lût kavmine gönderildik, dediler. Karısı ayakta idi. Bunun üzerine güldü.» (Hûd, 70-71). Hz. İbrahim'in hanımı, onlar Allah'a karşı kibirlenerek isyan ve inâdda bulundukları için helak olacaklarına sevinmişti. İşte o zaman melekler ona İshâk'ı, İshâk'ın ardından da Ya'kûb'u müjdelediler. «Vay başıma gelenler, ben mi doğuracağım? Ben kocamış biri, şu erim de bir ihtiyar iken. Doğrusu bu, şaşılacak bir şey, dedi. Dediler ki: Allah'ın İşine mi şaşarsın ey evin hanımı? Allah'ın rahmeti ve bereketleri sizin üzerinizedir. O Hamîd'dir. Mecîd'dir.» (Hûd, 72-73). Burada ise şöyle buyruluyor: «Ve onu bilgin bir oğulla müjdelemişlerdi.» Hz. îshâk'ın müjdelenmesi aynı zamanda Hz. İbrahim'in hanımına da bir müjdedir. Zîrâ çocuk ondan olacaktır. Dolayısıyla her ikisi de müjdelenmişlerdir. «Bunun üzerine zevcesi hayretle seslenerek döndü.» âyet-i kerîme'sindeki kelimesini; İbn Abbâs, Mücâhid, İkrime, Ebu Salih, Dahhâk, Zeyd İbn Eşlem, Sevrî ve Süddî; yüksek sesle ve şiddetle bağırma (haykırma) olarak açıklarlar. Ki Hz. İbrahim'in hanımı: Vay başıma gelenler, diye bağırmıştı. «Yüzünü kapayarak, (elini alnına vurarak) —bu açıklama Mücâhid ve İbn Sâbit'-indir— : Kısır bir kocakarı, dedi.» İbn Abbâs, buradaki yüzünü kapamayı; kadınların garîb bir şeye şaştıklarında yaptıkları gibi şaşkınlığından kendini tokatlama olarak açıklar. «Kısır bir kocakarı, dedi.» Ben daha çocukluğumda kısır kalmış ve hâmile olmamışken şimdi ihtiyar bir kocakarı olduğum halde mi doğuracağım? dedi. «Onlar: Bu, böyledir, Rabbin buyurdu. Muhakkak ki O, (söz ve fiillerinde) Hakim, (şerefe hak kazanmış olanları en iyi bilen) Alîm olandır, dediler.»
37. Âyetin Tefsiri
Allah Teâlâ başka bir âyet-i kerîme'de Hz. İbrahim (a.s.)den bahsederek: «İbrahim'in korkusu geçip de müjde kendisine ulaşınca; Lût kavmi hakkında bizimle tartışmaya girişti. Doğrusu İbrahim; yumuşak huylu, çok içli, ve kendisini Allah'a vermiş bir kimseydi. Ey İbrahim; bundan vazgeç, zira Rabbımn fermanı gelmiştir. Onlara muhakkak geri çevrilmeyecek bir azâb gelmektedir.» (Hûd, 74-76) buyururken burada da şöyle buyruluyor: «Ey elçiler, işiniz nedir? (Durumunuz nedir, neden geldiniz?) dedi. (Onlar da Hz. Lût'un kavmini kasdede-rek) dediler ki: Biz, suçlu bir kavme gönderildik ki, üzerlerine çamurdan taşlar yağdıralım. Ki (o taşlar) Rabbın katında, aşırı gidenler için nişanlanmış (belliklenmiş)tir.» Rabbın katında her taşın üzerine sahibinin ismi gelecek şekilde onların isimleri yazılmıştır. Ankebût sûresinde: «Ama Lût oradadır, dedi. Elçiler de: Biz orada olanları daha iyi biliyoruz. Onu ve geride kalanlardan karısı dışında ailesini kurtaracağız, dediler.» (Ankebût, 32) buyurulurken burada da : «Bunun üzerine orada bulunan mü'minleri çıkardık.» denilmektedir ki bunlar, Hz. Lût ve onun hanımı dışındaki âilesidir. «Zâten orada bir evden başka müslüman bulamadık.» îmân ve İslâm isimlerinin ıtlak olunduğu kimseleri birbirinden ayırmayan ve Mu'tezile'nin görüşünde olan kimseler bu âyet-i kerîme'yi delil getirirler. Zlrâ burada onlara hem mü'minler ve hem de müslümanlar denilmiştir. Ancak âyetin buna delil sayılması zayıf bir ihtimâldir. Zîrâ onlar mü'minlerden ibaret bir kavim idiler. Bize göre her mü'min müslümandır ama bunun aksi vârid değildir. (Her müslüman mü'min değildir). Burada durumun özelliğinden dolayı iki isim aynı kimseler için kullanılmıştır. Bunun her durumda kullanılması gerekmez.
«Elim azâbdan korkanlar için orada bir âyet bıraktık.» Orayı bir ibret kıldık. Onlar üzerine azâb ve cezalandırmamızı indirdik, sert taşlar yağdırdık. Onların yerlerim- kokuşmuş, pis bir göle çevirdik. İşte bunda elim azâbdan korkan mü'minler için bir ibret vardır.
46. Âyetin Tefsiri
Allah Teâlâ buyurur ki: «Musa'da da. Hani onu apaçık bir delil (kesin bir hüccet) ile Firavun'a göndermiştik. O, erkânı ile birlikte yüz çevirmişti.» Firavun, Hz. Musa'nın kendisine getirmiş olduğu apaçık gerçeğe karşı büyüklenerek ve inâdlaşarak yüz çevirmişti. Mücâhid: Ashabı ile izzet, güç kuvvet bulmak istedi, der. Katâde: Allah'ın düşmanı kavmine üstün geldi, demiştir. İbn Zeyd ise: O ve onunla beraber bulunan topluluğu, erkânı yüz çevirdi, demiş daha sonra da: «Keski size yetecek bir kuvvetim olsaydı. Veya sağlam bir yere sığmsaydım, dedi.» (Hûd, 80) âyetini okumuştur. Ancak bizim vermiş olduğumuz birinci anlam daha kuvvetlidir. Nitekim başka bir âyet-i kerîme'de: «Allah'ın yolundan saptırmak için, kibirlenerek yanım eğip büker...» (Hacc, 9) buyurulur ki; o, haktan yüz çevirmiş ve büyüklenmiş; «ya bir büyücü, ya da bir delidir.» demişti. O, şöyle demek istemişti: Bize getirmiş olduğun gerçekler bahsinde sen, ya sihirbazsın, ya da delisin. Allah Teâlâ da şöyle buyurur: «Sonunda onu da, ordularını da yakalayıp denize attık. O, kınanacak işler yapıp durmaktaydı.» O, kınamayı hak etmiş kâfir, inkarcı, günahkâr ve inâdçı birisiydi.
«Ad'a da. Hani onların üzerine kasıp kavuran (her şeyi bozan ve hiç bir şey bitirmeyen) rüzgârı göndermiştik.» Âyet-i kerîme'deki «Kasıp kavuran rüzgâr» ifâdesini; hiç bir şey bitirmeyen ve her şeyi bozan, şeklinde açıklayanlar Dahhâk, Katâde ve başkalarıdır. Bu sebepledir ki Allah Teâlâ : «İsabet ettiği her şeyi bırakmayıp toza (helak olup mahvolmuş bir şeye) çeviriyordu.» buyurmuştur. «İbn Ebu Hatim der ki: Bize îbn Vehb'in kardeşi Ebu Ubeydullah'ın... Abdullah İbn Amr'-dan rivayetine göre Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur: Rüzgâr, ikinci kat yeryüzünden müsahhar kılınmıştır. Allah Teâlâ Âd kavmini helak buyurmayı dilediğinde rüzgârın muhafızına, Âd kavmini helak edecek bir rüzgârı üzerlerine göndermesini emretti. Rüzgârın muhafızı: Ey Rabbım, onların üzerine bir öküzün burun deliklerinden çıkacak kadar bir rüzgârı göndereyim mi? diye sordu. Cebbar olan Allah Teâlâ şöyle buyurdu: Hayır, böyle yaparsan yeryüzünü ve üzerindekileri alt - üst eder, sâdece bir yüzükten geçecek miktarı gönder, buyurdu. İşte Allah Teâlâ'nın kitabında: «İsabet ettiği her şeyi bırakmayıp toza çeviriyordu.» buyurduğu rüzgâr budur. Bu hadîsin merfû' olarak rivayeti münkerdir. Doğruya daha yakın görüneni ise Abdullah İbn Amr'-ın Yermûk günü elde etmiş olduğu iki binit üzerinden almış oldukları cümlesinden olarak Abdullah İbn Amr'da mevkuf olmasıdır. En doğrusunu Allah bilir. Saîd İbn Müseyyeb ve başkaları «Onların üzerine kasıp kavuran rüzgârı göndermiştik.» âyeti hakkında derler ki: O, güney rüzgârıdır. Buhârî'nin Sahîh'inde Şu'be kanalıyla... İbn Abbâs'tan rivayetine göre Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur: Bana Doğu yeli ile yardım olundu. Âd kavmi de Batı yeli ile helak edilmişti.
İbn Cerîr'in söylediğine göre «Semûd'a da. Hani onlara: Bir süreye kadar yararlanın, denmişti.» âyetinde onların süreleri bitene değin eğlenmeleri kasdedilmektedir. Açık olan odur ki bu âyet-i kerîme, Allah Teâlâ'nın: «Semûd'a gelince; onlara hidâyeti göstermiştik, ama onlar körlüğü hidâyete tercih ettiler ve yaptıkları yüzünden onları horlayıcı azabın yıldırımı çarptı.» (Fussilet, 17) kavli gibidir. Aynı şekilde burada da şöyle buyrulur: «Semûd'a da. Hani onlara: Bir süreye kadar yararlanın denmişti. Onlar ise Rablarının emrine başkaldırmışlardı. Bunun üzerine kendilerini göz göre göre yıldırım çarpmıştı. «Onlar üç gün süreyle azabı beklemişler, azâb onlara dördüncü günün sabahında erken vakitte gelmişti. «Ayağa kalkacak (doğrulup kaçacak) güçleri kalmamış, (içinde bulundukları durumdan onları kurtarmak üzere kendilerine yardım edecek kimseyi bulamamışlar)dı. Daha önce de Nûh kavmini helak etmiştik. Zîrâ onlar gerçekten lâsıklar güruhu idiler.» Bütün bu kıssalar daha önce muhtelif sûrelerde ve birçok yerde geniş olarak geçmişti.
51. Âyetin Tefsiri
Allah Teâlâ dikkatleri ulvî ve süflî âlemi yaratışına çekerek şöyle buyuruyor: «Göğü gücümüzle Biz kurduk (ve onu yüksek bir tavan kıldık).» İbn Abbâs, Mücâhid, Katâde, Sevrî ve birçoklan âyet-i kerî-me'deki ( (S-^y\ ) kelimesini, güç ve kuvvetle tefsir etmişlerdir. «Ve muhakkak ki Biz genişleticiyiz.» Onun köşe bucaklarını genişlettik, direksiz olarak yükselttik de sonunda o şimdiki gibi yükseldi. «Yeryüzünü Biz döşedik (ve onu yaratıklar için bir yatak kıldık). Ne güzel döşe-yicleriz. (Biz onu yeryüzü halkı için bir beşik kıldık.) Ve her şeyden (bütün yaratıklardan) çift çift yarattık.» Gök ve yer, gece ve gündüz, güneş ve ay, kara ve deniz.aydınlık ve karanlık, îmân ve küfür, ölüm ve hayat, mutsuzluk ve mutluluk, cennet ve cehennem olmak üzere her şeyi çift olarak yarattık. Hayvanlar ve bitkilere varıncaya kadar. Bu sebepledir ki.Allah Teâlâ : «Ki ibret alasınız.» Yaratıcının, ortağı olmayan tek ve yegâne olduğunu bilesiniz diye, buyurur.
«Öyleyse Allah'a koşun. (Alah'a sığının, işlerinizde O'na dayanın.) Doğrusu ben, size O'ndan apaçık bir uyarıcıyım. (Allah ile birlikte O'na şirk koşarak başka bir tann edinmeyin.) Doğrusu ben, size O'ndan apaçık bir uyarıcıyım.»
60. Âyetin Tefsiri
Allah Teâlâ Peygamberi (s.a.)ni teselli ederek şöyle buyurur: Şu müşriklerin sana söylediklerini daha Önceki yalanlayanlar da peygamberlerine söylemişlerdi. «Onlardan öncekilere herhangi bir peygamber geldiğinde sadece; büyücüdür veya delidir, dediler.» Allah Teâlâ buyurur ki: «Bunu (bu sözü) birbirlerine tavsiye mi ettiler? Hayır, onlar azgın birer topluluktu.» Onların kalbleri birbirine benzemiştir. Sonradan gelenleri, daha önce gelenlerinkine benzer sözler söylemişlerdir. «(Ey Muhammed, sen) onlardan yüz çevir. Artık sen (bundan dolayı) kınanacak değilsin. Sen öğüt ver, çünkü öğüt mü'minlere fayda verir (ve öğütten ancak mü'min kalbler istifâde eder)Jj3en, cinleri ve insanlan ancak Bana kulluk etsinler diye yarattım.» Onlara muhtaç olduğumdan dolayı değil sadece onlara Bana ibâdet etmelerini emretmek için yaratmışımdır. İbn Abbâs'tan rivayetle Ali İbn Ebu Talha, «Bana kulluk etsinler diye yarattım.» kısmını şöyle açıklar: İsteyerek veya istemeyerek Bana ibâdeti kabul ve ikrar etsinler diye yarattım. İbn Cerîr de bu açıklamayı tercih ediyor. İbn Cüreyc ise: Ancak beni tanısınlar diye yarattım, şeklinde açıklar. Rebî' İbn Enes burayı: Ancak ibâdet etsinler diye yarattım, şeklinde tefsir etmiştir. Süddî der ki: İbâdetin fayda vereni de, fayda vermeyeni de vardır. «Andolsun ki onlara: Gökleri ve yeri kim yarattı? diye sorsan, muhakkak: Allah, derler.» (Lokman, 25) İşte bu, onlar için bir ibâdettir. Ancak şirk ile beraber olduğu için onlara fayda verecek değildir. Dahhâk der ki: Burada kasdedilenler mü'-minlerdir. ^
Allah Teâlâ buyurur ki: «Ben onlardan bir rızık istemiyorum. Beni doyurmalarım da istemiyorum. Şüphesiz ki nzıklandıran, güç ve kuvvet sahibi olan Allah'tır.» İmâm Ahmed'in Yahya İbn Adem ve Ebu Saîd kanalıyla... Abdullah İbn Mes'ûd'dan rivayetlerine göre o, şöyle demiştir: Allah Rasûlü bana âyeti şöyle okuttu: «Şüphesiz ki Ben rızıklandı-ran, güç ve kuvvet sahibi olanım.» Hadîsi Ebu Dâvûd, Tirmizî ve Ne-seî, îsrâîl kanalıyla rivayet etmişlerdir. Tirmizî hadîsin hasen, sahîh olduğunu söyler. Âyetin anlamı şöyle özetlenebilir: {Allah Teâlâ, kullan tek ve ortağı olmaksızın kendine ibâdet etmeleri için yaratmıştır. Her kim O'na itaat ederse, onu en mükemmel bir mükafatla mükâfatlandırır. Her kim de O'na karşı gelirse, en şiddetli bir şekilde azâblandınr. Allah Teâlâ, Zâtının onlara muhtaç olmadığını; aksine bütün durumlarında O'na muhtaç olduklarını haber verir. Zîra O, onların yaratıcısı ve rızıklandıncısıdır.
Cİmâm Ahmed der ki: Bize Muhammed İbn Abdullah'ın... Ebu Hü-reyre'den rivayetine göre Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur: Allah Teâlâ buyurdu ki: Ey Ademoğlu ibâdetle meşgul ol ki, senin göğsünü zenginlikle doldurayım ve fakirliğini gidereyim. Şayet böyle yapmayacak olursan gönlünü meşguliyetle doldurur, fakirliğini gidermem. Hadîsi Tirmizî ve İbn Mâce, İmrân, İbn Zaide kanalıyla rivayet ediyorlar. Tirmizî hadîsin hasen, garîb olduğunu da ekier^îmâm Ahmed'in Vekî' ve Ebu Muâviye kanalıyla... Halîd'in iki oğlu Habbe ve Sevâ'dan rivayetine göre onlar şöyle demişlerdi: Allah Rasûlü bir iş yaparken —veya bir bina inşâ ederken, Ebu Muâviye ise: Bir şeyi düzeltirken, diyor— ona geldik ve yaptığı işte kendisine yardım ettik. İşi bitirince bize duâ edip şöyle buyurdu: Başlarıma hareket ettiği sürece rızıktan ümit kesmeyin. Şüphesiz annesi insanı, çıplak ve kıpkızıl et olarak doğurur. Sonra Allah ona rızık verir. İlâhî kitablardan birisinde yazılı olduğuna göre Allah Teâlâ şöyle buyurur: Ey Âdemoğlu; seni Bana ibâdet için yarattım, oyalanma. Senin rızkını üstlendim, yorulma. Beni ara, bulursun. Beni bulduğun takdirde her şeyi bulmuşsun demektir. Beni kaçırmışsan da her şeyi kaçırmışsın demektir. Ben sana her şeyden daha sevgiliyim.
«Muhakkak ki zulmedenlerin, arkadaşlarının suçlarına benzer suçları (ve azâbdan bir paylan) vardır. (Bunda) acele etmesinler. (O, hiç şüphesiz meydana gelecektir.) Kendilerine va'dedilen günlerinden (Kıyamet gününden) dolayı vay kâfirlere.»