KEŞŞÂF TEFSİRİ
Zâriyât Sûresi — KEŞŞÂF TEFSİRİ
Rahmân Rahîm Allah’ın adıyla…
1. Âyetin Tefsiri
2. Âyetin Tefsiri
3. Âyetin Tefsiri
4. Âyetin Tefsiri
5. Âyetin Tefsiri
6. Âyetin Tefsiri
şeyleri savurur. Nitekim ُאح ِّ رُوهُ ا ْ َ (“[Zamanla] rüzgârların savurduğu [samana döner].” [Kehf 18/45] buyrulmuştur. Tâ’nın Zel’e idgam edilmesiyle de okun-muştur (yani ve’z-zâriyâzzerven). “Böylece yükünü taşıyan” bulut“lara...” Çünkü bulutlar yağmuru taşır. İsm-i mef‘ûlün yani “taşınan”ın mastar ola-rak adlandırılması ile Vav’ın fethasıyla vakran diye de okunmuştur. Yahut da vikran, hamlen anlamında olup mef‘ûl-i mutlaktır. “Kolaylıkla akıp gi-den” gezegen“lere...” ا ً ْ ُ kelimesi ceryen zâ yusrin yani büyük bir suhuletle akıp giden anlamındadır.
[762] “İşi taksim eden” melek“lere…” Çünkü melekler, yağmur rızık vb. şeyleri bölüştürürler. Yahut taksimatla memur olarak bölüştürme işini yaparlar. Mücâhid’den (v. 103/721) nakledildiğine göre, melekler insanlara dair işleri taksim etme görevini üstlenirler: Cebrâil azap ve helâk işlerini, Mîkâil rahmeti, ölüm meleği ( Azrâil) canları almayı, İsrâfil de Sûr’a üfleme görevini üstlenmiştir.
[763] Rivayete göre, Hz. Ali (v. 40/661) minberde iken şöyle demiştir: “Bana soru sorma imkânını yitirmeden önce soru sorun bana. Benden son-ra soru sorabileceğiniz benim gibi birini bulamayacaksınız.” İbn Kevvâ‘ (v. 80/699?) ayağa kalktı ve “Savurdukça savuranlar ne demektir?” diye sordu. Hz. Ali, “Rüzgârdır.” dedi. “Peki, ağır yük taşıyanlar?” “Buluttur” dedi. “Kolaylıkla akıp gidenler?” “Gök cisimleridir.” dedi. “Ya işi taksim eden-ler?” “Meleklerdir” diye cevap verdi. İbn Abbas’tan (v. 68/688) da benzer bir rivayet gelmiştir.
] 764[ Hasan-ı Basrî (v. 110/728) şöyle demiştir: “el-Mukassimât bulut-lardır. Allah, kulların daha önce yedi gezegene yüklenmiş olan rızıklarını bulutlarla taksim eder.”
[765] [Bunların tamamıyla] sadece rüzgârın kastedilmiş olması da mümkün-dür; çünkü rüzgâr, bulutu oluşturur, onu taşır, sağa sola yönlendirir ve atmos-ferde kolaylıkla akar. Ayrıca bulutların dağıtılmasıyla yağmurlar bölüştürülür.
[766] Şayet“[Âyetlerdeki tüm ifadelerle rüzgârın veya her biriyle farklı farklı şeyle-rin kastedilmiş olduğu şeklindeki] iki yoruma göre [âyet başlarındaki] Fâ’ların anlamı nedir?” dersen şöyle derim:Birincisine göre Fâ’daki takibin anlamı şudur: Allah rüzgâra yemin etmiş; ardından rüzgârın sevk ettiği buluta, ardından rüzgârın eserek sürüklediği gök cisimlerine, ardından da Allah’ın izniyle yağmur, deniz ticaretleri ve yararları adına rızıkları taksim eden meleklere yemin etmiştir. İkinci yoruma göre ise, rüzgâr esmekle işe başlar, toprak ve kumları savurur, bulutları [bir yerden bir yere] nakleder, atmosferde eserken bulutu dağıtır ve yağmuru paylaştırır.
] 767[ ونَ ُ َ ُ א َ -ifadesi, kasemin cevabı (.Kesinlikle… size vaat edilen) اِdır. [İnnemâ’daki] Mâ,ya ism-i mevsul ya da masdariyedir. Vaat edilen, öl-dükten sonra diriliştir. Va‘dun sādıkun (sadık vaat) ifadesi, را gibidir.1
.ise, “olacak olan” demektir وا ,”amellerin karşılığı“ا
7. Âyetin Tefsiri
8. Âyetin Tefsiri
9. Âyetin Tefsiri
vazgeçirilir.] 768[ ُכِ ُ ْ -dan kasıt yollardır. Tıpkı rüzgâr vurduğunda kum ve su üzerin’ا
de oluşan, yolu andıran çizgiler gibi. Aynı şekilde hubuku’ş-şa‘r da saçın kıvrıl-ması ve kırılması sonucunda aldığı biçimdir. Züheyr (v. 609?) şöyle demiştir:
Çimenlerle taçlanmıştı, soğuk ve hızlı esen bir rüzgâr da suda kıvrımlar meydana getirmek için onu dokuyordu âdeta.
Yine, ed-dir‘u mahbûketun (zırh örülmüştür) denilir; çünkü halkaları sıra sıra dizilidir. İşte, semanın yaratılışının da böyle olduğu söylenmiştir. Hasan-ı Basrî (v. 110/728) semanın hubukunun, üzerindeki yıldızlar ol-duğunu söylemiştir ki anlamı şudur: Yıldızlar gökyüzünü tıpkı rengârenk çizgilerin desenli bir kumaşı süslediği gibi süslüyor. Semanın hubukunun onun sık dokunuşu ve muhkemliği olduğu da söylenmiştir. Bu mâna Arap-ların feresun mahbûku’l- me‘âkımi -yani kasları sıkı at- deyiminden alınmış-tır. Dokumacı dokumasını iyi yaptığında mâ ehsane hubukehû (Dokumala-rı ne güzel!) derler. Hubuk kelimesi misâl - musul örneğindeki gibi hibâkin 1 Hâkka 69/21’de geçen bu ifade lâfzen “razı olan hayat” anlamında ise de gerçekte “cennetliğin razı
olduğu hayat” anlamındadır. İşte, ilgili ifadede de vaadin kendisi değil, Allah / Peygamber sadıktır. / ed.
veya tarîkat - turuk örneğindeki gibi habîketunun çoğuludur. Hubuk kelimesi kufl vezninde hubk, silk vezninde hibk, cebel vezninde habek, berk vezninde habk, ni‘am vezninde hibek, ibil vezninde hibik olarak da okunmuştur.
[769] “Çelişkili sözler sarf etmektesiniz!” sözüyle, Peygamber hakkın-da “sihirbaz”, “şair”, “cinli” vs. demeleri;1 Kur’ân hakkında da “şiir”, “si-hir”, “geçmişlerin masalları” vb. tutarsız sözleri kastedilmiştir. Dahhâk (v. 105/723) demiştir ki kâfirlerin sözleri tutarlı değildir; aksine çelişkili ve tutarsız şeyler söylüyorlar! Katâde de (v. 117/735) âyeti şöyle açıklamıştır: Bir kısmınız inanıyor, bir kısmınız yalanlıyor, bazılarınız iman ediyor, ba-zılarınız ise inkâr ediyor.
] 770[ ُ ْ َ َכُ ْ ُ (Ondan çevrilip vazgeçiriliyor!) Zamir (‘o’ndan) Kur’ân’a veya Peygamber’e (s.a.) işaret eder; yani ancak daha büyüğü ve daha şiddet-lisi bulunmayan bir saptırılışla saptırılan kişi ondan döndürülüyor! Tıpkı lâ yehliku ‘alâ’llāhi illâ hâlikun (Allah’ın rahmetinden, ancak daha ötesi olmayan bir helâk içinde bulunan kişi mahrum kalır.) ifadesinde olduğu gibi. İfadenin “Ancak yüz çevireceği Allah’ın ezelî ilminde bilinen kişi ondan döndürülüyor!” anlamında olduğu da söylenmiştir; zira Allah ezelden onun haktan döneceğini ve hatasından vazgeçmeyeceğini bilir. (‘O’ndan) zamir(i), [5. âyette geçen] “size vaat edilen”e veya [6. âyetteki] dine de gönderilebilir. Yani Allah, savuran rüzgâr-lara yemin etti ki kıyametin gerçekleşmesi haktır. Sonra semaya yemin etti ki, bunlar kıyametin gerçekleşmesi konusunda tutarsız görüşlere sahiptirler; kimi kuşku duymakta, kimi bile bile inkâr etmektedir. Sonra da şöyle buyurdu: Kıyameti kabul etmekten sadece aklı çarpıtılmış kişi vazgeçirilebilir. Diğer bir vecih de zamirin, ل (çelişkili söz)e gitmesidir. Bu durumda ;
Yeme - içme sebebiyle semirmekten birbirlerini menediyorlar
ifadesindeki gibi olur; yani yemeden içmeden menedilmeleri son de-rece semirmelerinden kaynaklanmaktadır. İşte, bunların iftiraları da, o çelişkili sözlerinden kaynaklanmaktadır! Sa‘îd b. Cübeyr (v. 94/713) ise ifadeyi ma‘lûm sîgayla; “İnsanları döndüren -yani Kureyş- vazgeçiriyor!” anlamında ye’fiku ‘anhu men efek şeklinde okumuştur. Şöyle ki: Bir kabi-le aralarından akıllı ve bilge bir adamı Hz. Peygamber hakkında araştır-ma yapması için [ Mekke’ye] gönderirler; Kureyşliler de adama “Aman on-dan uzak dur!” derlerdi; o da döner, bunu halkına haber verirdi. Zeyd b. Ali’nin (v. 122/740); “İnsanları ondan, kendisi sapmış olan kişi vazgeçiri-yor!” anlamında ye’fiku ‘anhu men ufik şeklinde okuduğu rivayet edilmiştir.1 Bkz. Enbiyâ 21/5. / ed.
Zeyd b. Ali’nin “İnsanları ondan çok iftiracı ve yalancı kimse vazgeçiri-yor!” anlamında Ye’feku anhu men effek şeklinde okuduğu da nakledilmiştir. İfade, yu’fenu ‘anhu men ufin şeklinde de okunmuştur; yani “Ondan, na-sipsizler mahrum bırakılıyor!” Bu da, “Sağa sağa memede süt bırakmadı.” anlamındaki efine’d-dar‘a kullanımından alınmışır.
10. Âyetin Tefsiri
adır. Tıpkı ُه َ َ א اَכْ َ אنُ َ ِْ ْ َ ا ِ ُ (“Kahrolası insan ne nankördür!” [Abese 80/17])
âyetindeki gibi. Kutilenin aslı, kişinin canının alınıp helâk olmasına ilişkin bir beddua iken, daha sonra “Lânet olasıca!” ve “Yüzü kararasıca!” anlamın-da kullanılır olmuştur.
] 772[ نَ ُ ا َ ْ -alabildiğine yalan söyleyen ve doğru olmayan şeyleri uy اduranlar; yani [yukarıda] zikredilen çelişkili sözlerin sahipleridir. Başındaki Lâm-ı ta‘rîf onlara işarettir. Âdeta kutile hâ‘ulâi’l-harrâsûn (Şu alabildiğine yalan söyleyenler kahrolsun!) denilmektedir: “Allah kahretsin” anlamında katele’l-harrâsîne şeklinde de okunmuştur.
11. Âyetin Tefsiri
12. Âyetin Tefsiri
13. Âyetin Tefsiri
14. Âyetin Tefsiri
ateşinin neticesini! İşte gelmesini dört gözle beklediğiniz azap!”[773] “Aymazlık” yani kendilerini çepeçevre saran bir cehalet içinde “ne
yaptıklarını bilmezler” yani kendilerine emredilen şeylerden gafildirler.[774] “Sorarlar;” ve “Ne zamanmış şu hesap günü?!’ derler.” Dîn, cezâ
(karşılık) anlamındadır. َאن -Hemze’nin kesresi ile iyyâne şeklinde de okun اَmuştur. Bu da bir telaffuz şeklidir.
[775] Şayet “َאن مُ nasıl ,(Ne zaman) أ ْ َ (gün)e zarf olarak gelmiş? Oysa zamanlar ancak olaylara zarf olabilir.” dersen şöyle derim:İfadenin anlamı eyyâne vukū‘u yevmi’d-dîn (Hesap gününün gerçekleşmesi ne zamandır?) şek-lindedir. “Peki, sorunun cevabında [13. âyette] gelen َم ْ َ kelimesi neden mansūb olmuş?” dersen şöyle derim:Sorunun işaret ettiği gizli bir fiil [“gerçekleşir” fiili] ile mansūb olmuştur; yani yeka‘u yevme hum ‘ale’n-nâri yuftenûn (Ateşin üze-rinde azap çekecekleri gün gerçekleşecektir [hesap günü]).” Mütemekkin olma-yan bir şeye -yani cümleye- muzāf oluşundan dolayı da meftuh olmuş olabi-lir. Şayet “[َم ْ َ ] meftuh kabul edildiğinde cümledeki konumu nedir?” dersen
şöyle derim:Gizli bir fiille yani yeka‘u (gerçekleşir) ile nasb konumunda ol-ması mümkündür. Yine, gizli bir mübtedâ olan huveye haber olarak merfû’ olması da caizdir; yani huve yevmun hum ‘ale’n-nâri yuftenûn (O gün, on-ların ateşin üzerinde azap çekecekleri gündür). Nitekim İbn Ebû ‘Able (v. 152/769) merfû‘ okumuştur.
] 776[ نَ ُ َ ْ ُ “yakılırlar, azaba uğratılırlar” demektir. “Siyah taşlık bölge” anlamındaki fetîn deyimi bu kullanımdandır; çünkü böyle bir yerin taşları yanmış gibi görünür.
] 777[ ْ כُ َ َ ِْ ا ُ ifadesi hâl konumundadır; yani [o gün] (!Tadın fitnenizi) ذُو
onlara böyle denilerek [ateşin üzerinde azap çekecekleri gündür.] ا (bu) mübtedâ, ي .ise onun haberidir; yani o dört gözle beklediğiniz şey işte bu azaptır اا ’nın “fitneniz”den bedel olması da mümkündür; yani “tadın bu azabı!”
15. Âyetin Tefsiri
16. Âyetin Tefsiri
önce güzel işler yapmaktaydılar:[778] “Rablerinin kendilerine verdiğini almış olarak…” Rablerinin,
kendilerine ihsan ettiği her şeyi elde ederek ve ondan memnun kalarak… Yani Rablerinin kendilerine sunduğu mükâfatlar içerisinde kabulle karşı-lanmayacak, memnun ve razı olunmayacak hiçbir şey yoktur; çünkü tama-mı güzel, hoş nimetlerdir. “Allah, kullarının sadakalarını alır.” [Tevbe 9/104] -yani kabul eder ve bundan razı olur- âyeti de bu kullanıma örnektir.
[779] “Güzel işler yapmaktaydılar.” Yaptıkları güzel işler, izleyen ifade-lerde açıklanmaktadır.
17. Âyetin Tefsiri
18. Âyetin Tefsiri
tāifetin kalîletin mine’l-leyli (Onlar gecenin az bir kısmında uzanıp yatarlar-dı.) Bu, ً ِ َ (az) kelimesinin zarf kabul edilmesi durumundadır. Bu keli-meyi kânû yehce‘ûne hucû‘an kalîlen (az uzanıyorlardı) anlamında gizli bir mef‘ûl-i mutlakın sıfatı da yapabilirsin. Ayrıca, masdariye veya ism-i mev-sul olması da mümkündür ki bu durumda anlam şöyle olur: Kânû kalîlen mine’l-leyli hucû‘uhum (Uzanmaları, gecenin az bir kısmında idi.) veya kânû kalîlen mine’l-leyli mâ yehce‘ûne fî-hi (Gece içerisinde uzandıkları süre azdı.) Yine mâ’nın fâ‘il olmak üzere ile merfû‘ olması da mümkündür.
[781] [17.] âyette birkaç mübalağa vardır: (i) Uyuklamak, hafifçe dal-mak anlamındaki hucû’ kelimesi. Şairin şu beyti buna örnektir:
Döktü başımdaki saçları miğfer;uykuyu ancak biraz uyuklayarak tadabiliyorum.
(ii) (az) kelimesi. (iii) ا (geceden) ifadesi; çünkü gece dinlenme ve rahatlama vaktidir. (iv) Bunu tekit etmek için mâ-i zâidenin getirilmesi.
[782] Allah onları şöyle nitelemektedir: Gecelerini teheccütle geçirirler-di; ama yine de sanki geceyi günahla geçirmişler gibi, sabahleyin Allah’a istiğfar ederlerdi. “[Seher vakitlerinde] bağışlanmak için dua ederlerdi.” ifade-sinde şu mesaj vardır: Gerçek anlamda bağışlanma dileyenler, yani “istiğfar edici” vasfına layık olanlar sadece bunlardır; günahta ısrar edenler değil. Böylece sanki istiğfar etmek onlara özgü kılınmıştır; çünkü bunu sürekli ve uzun uzadıya yapmaktadırlar.
[783] Şayet“Bazılarının dediği gibi Mâ’nın nâfiye (olumsuzlaştırıcı) ol-ması ve anlamın ‘Onlar geceleyin biraz bile uyumazlar; gecenin tamamını ibadetle geçirirler.’ şeklinde olması mümkün müdür?” dersen şöyle derim:Hayır; çünkü Mâ-i nâfiyenin sonrası öncesinde amel etmez. Meselâ, Zeyden lem edrib (Zeydi dövmedim) diyebilirsin, fakat (aynı anlamda) Zeyden mâ darebtu diyemezsin.
19. Âyetin Tefsiri
için (zengin sanılıp) maddî yardımdan yoksun bırakılandır. Peygamber’in (s.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Miskin, (kendisine) bir iki öğün yeme-ğin, bir iki lokmanın, bir iki hurma tanesinin (verilmesinin) dönüp gitmesi için kâfi geldiği kimse değildir.” “Peki, kimdir?” diye sordular. “Ne mad-dî imkânı olan ne de kendisine yardım edilen kişidir.” buyurdu. [Müslim, “Kitâbü’z-Zekât”, 101] Mahrûmun, çoğalacak hiçbir mala sahip olmayan kişi olduğu da söylenmiştir. Şöyle de denilmiştir: Mahrûm, neredeyse hiç ka-zancı olmayan, imkânı son derece kısıtlı kişidir.
20. Âyetin Tefsiri
her şeyi çekip çevirdiğini gösteren “deliller vardır.” Şöyle ki: Yeryüzü, “Sizin için yeri beşik yapan O’dur.” [TāHâ 20/53] âyetinin de ifade ettiği gibi, üze-rinde yaşayanlar için halı gibi serilmiştir. Yeryüzünde; gezip dolaşacak dağ ve ovalarında yürüyecekler için yollar ve geçitler bulunmaktadır. Yeryüzü ova, dağ, kara, deniz ve birbirlerine yakın olmalarına rağmen kimi sert, kimi gevşek, kimi verimli, kimi verimsiz arazi parçaları gibi kısımlara ayrılmıştır.
O, aynı suyla sulandığı hâlde türlü türlü bitkilerle, enva-i çeşit ağaçlarla, renkleri, tatları, kokuları değişik meyvelerle döllenmeye müsait bir canlıyı andırır. Tıpkı “Her biri aynı su ile sulanır. Fakat onları tat bakımından birbirinden üstün, kılmışızdır.” [Ra‘d 13/4] âyetinde ifade edildiği gibi.Hep-si de yeryüzü sakinlerinin gerek sağlıklarında gerekse hastalıklarında ihti-yaçlarına, faydalarına ve yararlarına uygundur. Yeryüzünde fışkıran gözeler, çaylar, arıtılmış madenler, yeryüzünün karalarında ve denizlerinde görü-nüşleri, şekilleri ve davranışları çeşit çeşit, her yere dağılmış, kimisi vahşi, kimisi evcil hayvan ve böcekler ve daha niceleri…
[786] “Yakînen inananlar için…” Yani Allah’a ulaştırıcı, delile dayalı dosdoğru yolu tutan tevhit ehli için; çünkü gören gözlerle ve ibret alan anlayışlarla bakanlar bunlardır. Bunlar her bir delili gördüklerinde üzerinde nasıl düşüneceklerini bilirler. Dolayısıyla imanlarına iman, teslimiyetlerine teslimiyet katarlar.
21. Âyetin Tefsiri
tığı zamanki hâlinde, ardından hâlden hâle intikal edişinde, iç âleminde ve dış görünüşündeki hayret uyandırıcı yaratılışlar ve orijinal var edilişlerde (de deliller vardır) ki tamamı akılları hayrete düşürecek niteliktedir. Ku-laklar, gözler, eller, ayaklar vs. organlar; her birinin yaratılış fonksiyonunu yerine getirmesi ve organlara eğilip bükülebilmek için yerleştirilen eklemler bir yana, tüm bunlardan sadece kalbi ve kalbe yüklenen akıl melekesini, kendisine kazandırılan türlü türlü mânaları, dili ve konuşabilirliğini, telaf-fuz edilmesine vesile olduğu harfleri, bu harflerin kelime içindeki terkip, sıralanış ve inceliklerini düşünmek yeter de artar bile. Hepsi de o “yüce planlayıcı”nın [c.c.] hikmetine ilişkin parlak, açık ve kesin delillerdendir. Bu organlardan sadece biri bile tutmaz olduğunda âcizlik baş göstermekte; uyuşup gevşediğinde sahibini zillet bürümektedir. Tüm yaratma mertebe-lerinin en güzelinde olan Allah’ın şanı ne yücedir!
22. Âyetin Tefsiri
yağmur, gıdaların (meydana gelmesi için) vesiledir. Sa‘îd b. Cübeyr’in (v. 94/713), “Kastedilen kardır; zira sürekli akan her çeşme kardan beslenir.” dediği nakledilmiştir. Hasan-ı Basrî’nin de (v. 110/728) bir bulut gördü-ğünde arkadaşlarına şöyle dediği nakledilmiştir: “Vallahi rızkınız şunda; fakat günahlarınız nedeniyle bundan mahrum kalıyorsunuz!”
[789] “Size vaat edilenler” yani cennet. Cennet, yedinci kat semada, Arş’ın altındadır. Ya da şöyle demek istenmiştir: Dünyada size rızık olarak verilenler de size âhirette verileceği vaat edilenler de hep semada takdir edil-miş ve kesin karara bağlanmıştır.
23. Âyetin Tefsiri
] 790[ א َ َ ْ ِ ifadesi kelimesinin sıfatı olmak üzere mislu mâ şeklinde merfû‘ da okunmuştur; yani tıpkı konuşmanız gibi gerçektir. İnnehû le-hak-kun hakkan misle nutkikum (O, konuşmanızın gerçek olduğu kadar gerçektir.) açılımı üzere mansūb olarak da okunmuştur. İ‘râb almaya elverişli olmayan bir şeye (yani cümleye) muzāf oluşundan dolayı fethalı okunması da müm-kündür. א َ ise Halil b. Ahmed’in (v. 175/791) açıkça belirttiği üzere zâittir. Tıpkı insanların “Şu senin görmen ve duyman kadar…” veya “Senin burada bulunuşun kadar kesin bir gerçektir.” demeleri gibi. ا’daki zamir, daha önce geçen delillere, rızka ve peygamberin durumuna ya da vaat edilen hususa işarettir.
[791] Asma‘î’den (v. 215/831) şöyle bir olay nakledilir: “Basra Camii’n-den geliyordum. Genç devesinin üzerinde bir bedevî çıkageldi. Beni kaste-derek ‘Bu adam kim?’ dedi. ‘Asma‘ oğullarındanım.’ dedim. ‘Nereden geli-yorsun?’ diye sordu. ‘Rahmet-i sonsuzun kelâmının okunduğu bir yerden.’ cevabını verdim. ‘Bana da oku.’ deyince başladım Zâriyat sûresini okumaya. ‘Rızkınız da göktedir…’ âyetine geldiğimde ‘Yeter.’ dedi. Kalkıp devesine yöneldi; onu kesti ve etini gelene gidene dağıttı. Kılıcına ve yayına yönelip ikisini de kırdı. [Başka bir zaman, Harun] Reşid (v. 193/809) ile hac yaparken, tavaf etmeye başladım. Birden, kısık bir sesle benimle konuşan birini fark et-tim. Dönüp baktığımda gördüm ki o bedevî. Âdeta erimiş ve sararıp solmuş. Bana selâm verdi ve yeniden sûreyi okumamı istedi. Aynı âyete geldiğimde haykırarak; ‘Rabbimizin bize vaat ettiğinin gerçek olduğunu gördük.’ dedi ve sonra, ‘Devamı var mı?’ diye ekledi. ‘Göğün ve yerin Rabbine yemin ederim ki [sizin konuşmanız nasıl gerçekse] bu da öyle gerçektir!..’ âyetini okudum. Yine bir çığlık attı ve şöyle dedi: ‘Fesubhânallah! O celâl sahibi Zât’ı kim kızdırmış ki bu kadar, yemin ediyor!? Kim sözünü doğru kabul etmemiş ki yemin etmeye mecbur kalmış?’ Bu sözü üç defa tekrarladı ve oracıkta can verdi.”
24. Âyetin Tefsiri
[792] “Gelmiş miydi sana?” sorusu, verilecek haberin azametini ve bu-nun Peygamber’in (s.a.) bilgisi dâhilinde olmayıp, ancak vahiy yoluyla öğ-reneceği bir şey olduğunu bildiren bir ifadedir. ِ
ْ َ (misafir) kelimesi tıpkı zevr (ziyaretçi) ve savm (oruç) gibi hem tekil hem çoğul olarak kullanılır; çünkü kelime aslında dāfehû (birini ağırladı) fiilinin mastarıdır.
[793] Söz konusu misafirler on iki melekti. Dokuz kişi olup onuncu-larının Cebrâil olduğu da; Cebrâil, Mîkâil ve başka bir melek olmak üzere üç kişi oldukları da söylenmiştir. Onlara misafir denmesinin sebebi, on-ların İbrâhim’in (a.s.) ağırlamaya giriştiği misafirler suretinde olmaları ya da İbrâhim’in (a.s.) onları misafir sanmasıdır. “Değerli / ikrama mazhar” olmaları ise, İbrâhim’in (a.s.) onlara bizzat hizmet etmesi ve hanımına da hizmet ettirip kendileri için bir buzağıyı ikram olarak hazırlatması, yahut bizzat şerefli ve değerli olmaları sebebiyledir. Nitekim “Aksine, (o melekler) öyle değerli kullardır ki…” [Enbiyâ 21/26] buyrulmuştur.
25. Âyetin Tefsiri
] 794[ ا ُ َ כ ;ifadesi (onun yanına girerek) اِذْ دَ Hz. İbrâhim’in onlara ikramı şeklinde yorumlandığında, bu kelimeyle mahallen mansūb olur. Aksi hâlde ْ َ ’ın içerdiği fiil mânasıyla ya da başında gizli bir uzkur [An!] fiilinin varsayılmasıyla mansūbdur. א ً َ َ (Selâm!) kelimesi fiilin yerini tutan ve söy-lenmesiyle fiile ihtiyaç bırakmayan bir mastardır. Açılımı, nusellimu ‘aleykum selâmen (Sizi selâmla selâmlıyoruz.) şeklindedir. (Hz. İbrâhim’in cevabı olan) مٌ َ َ (Selâm!) kelimesi ise, mübtedâ olmak üzere merfû‘ kılınmıştır. Haberi mahzuf olup ‘aleykum selâmun (Size de selam olsun!) anlamındadır. Bu şe-kilde isim cümlesi olarak getirilmesi, selâm ve esenliğin sürekliliğini dilemek içindir. Böylece, İbrâhim (a.s.) âdeta Allah’ın öğrettiği edebi1 gözetmek için onlara kendi selâmlarından daha güzeliyle karşılık vermek istemiştir. Bu da İbrâhim’in onlara başka bir ikramıdır. Her iki selâm kelimesi de merfû‘ olarak [selâmun kāle selâmun]; ayrıca selâmen kāle selmen şeklinde de okunmuştur ki selm de selâm demektir. Yine, selâmenkāle silmun da okunmuştur.
[795] “Yabancı bir kavim!” [diyen] Hz. İbrâhim, İslâm’ın nişanesi olan selâmı verdiklerinden dolayı onları yadırgadı. Yahut bu sözüyle onların ken-disinin tanıdığı kimselere veya o güne kadar bildiği insanlara benzemediğini belirtmek istiyordu. Tıpkı Arapların çekik gözlü bir topluluğu görmesi gibi. 1 Bkz. Nisâ 4/86. / ed.
Veya onlarda normal insanların hâline ve şekline benzemeyen bir hâl ve tavır gördüğü için. Yahut bu, o meleklere yönelttiği bir sorudur. Sanki şöyle demiştir: “Siz yabancı insanlar mısınız? Kendinizi bana tanıtın.”
27. Âyetin Tefsiri
nin adabı, işini gizli yapması ve engel olup alıkoymasınlar diyeikramını mi-safirlerine sezdirmeksizin bir an evvel hazırlamasıdır. Katâde (v. 117/735) demiştir ki: “ İbrâhim’in serveti genelde büyükbaş hayvanlardan oluşuyor-du. Bunun için ‘Semiz bir buzağı [kebabı] getirdi.’ denilmiştir.”
] 797[ نَ ُ َאْכُ َ deki Hemze yadırgama için olup İbrâhim’in (a.s.) yemek’اَyememelerini yadırgadığını ifade etmektedir. Yahut ‘buyurun, yiyin’ anla-mında teşviktir.1
28. Âyetin Tefsiri
] 798[ َ َ -İçini kapladı.” demektir. Korkmasının sebebi, yemeğe el sür“ أوmemeleriydi. Kendisine karşı bir kötülük tasarladıklarını sanmıştı. İbn Ab-bas’tan (v. 68/688) nakledildiğine göre, azap için gönderilmiş melekler oldukları içine doğmuştu; [zira] Avn b. Şeddâd’dan nakledildiğine göre, Cebrâil kanadıyla buzağıya dokunmuş; buzağı canlanarak, ağır ağır annesinin yanına gitmişti!..
[799] “Bilgin” yani buluğ çağına erip bilgin olacak “bir oğulla...” Ha-san-ı Basrî (v. 110/728) şöyle demiştir: “Bilgin, peygamber demektir; müj-delenen çocuk da İshak’tır.” Görüşlerin çoğu bu yöndedir, en doğrusu da budur; çünkü oradaki kadının niteliği Hacer’e değil Sâre’ye uymaktadır. Sâre İbrâhim’in (a.s.) hanımıydı, İbrâhim de onun efendisi değil kocasıydı. Mücahid (v. 103/721) ise söz konusu çocuğun İsmail olduğunu söylemiştir.
29. Âyetin Tefsiri
] 800[ ةٍ َ ِ (çığlık atarak…) ifadesi, Arapların sarra’l-cündübü (çekirge ses çıkardı), sarra’l-kalemu (kalem cızırdadı) ve sarra’l-bâbu (kapı gıcırda-dı) deyimlerinden alınmıştır. İfade hâl olmak üzere mansūbdur; yani fe-câet sārraten (Çığlık atarak geldi.) Hasan-ı Basrî (v. 110/728) demiştir ki: “[Sâre] bir köşede onları izlerken odasına doğru yöneldi; çünkü o anda ha-yız kanının sıcaklığını hissetmişti ve utancından elleriyle yüzüne vurdu.” 1 (i) “Hayırdır? Neden yemiyorsunuz?!” (ii) “Yemez miydiniz?” / ed.
İfadeye “çığlık atmaya başladı” anlamı da verilmiştir. Tıpkı akbele yeştu-munî (Bana sövmeye başladı!) sözünde olduğu gibi. ‘Çığlık’ının “Oh!..” veya “Vay başıma gelenleeer!” şeklinde olduğu da söylenmiştir. İkrime (v. ة]“ ,(107/722 ّ َ ], çığlık atmasıdır.” demiştir.
] 801[ א و ْ כ َ َ (Avuçlarının içiyle yüzüne vurdu.)Hayret eden bir kimsenin yaptığı gibi parmaklarının ucuyla alnına vurduğu söylenmiştir. زٌ ُ َ (kocakarı); yani “Ben yaşlı bir kadınım; dünyaya nasıl çocuk getirebi-lirim ki?!”
30. Âyetin Tefsiri
[802] “Evet, Rabbin böyle” yani dediğimiz ve haber verdiğimiz gibi “söyledi.” Yani biz haberi sanaAllah’tan getiriyoruz. Senin akıldan uzak gör-düğüne Allah kadirdir. Rivayete göre Cebrâil ona, “Evinin tavanına bak!” demiş; bakınca bir de ne görsün kütükler yaprak açıp meyve vermemiş mi!..
31. Âyetin Tefsiri
32. Âyetin Tefsiri
33. Âyetin Tefsiri
34. Âyetin Tefsiri
önemli işler için elçi olarak Allah’ın izniyle indiklerini öğrenince,“Görevi-niz ne?” Yani ne iş yapacaksınız? Amacınız nedir, dedi.
[804] “Mücrim bir kavme…” Lut kavmine... “Çamurdan taşlar.” Yani tuğlalar. Bu da, kalıba dökülüp taş gibi sertleşinceye kadar pişirilen çamur-dur. ً َ َ ُ “işaretlenmiş” demektir; es-sûmetu kökünden gelmektedir. Bu da her bir taşın üzerine kendisiyle helâk edilecek kimsenin adının işaretlendi-ği anlamına gelir. Taşlara ‘azap taşı’ olduklarına ilişkin işaretler konulduğu veya söz konusu işaretlerin, o taşların dünyadaki taşlardan olmadığını gös-termeye yönelik olduğu da söylenmiştir. Allah onları “haddi aşanlar” ola-rak adlandırdığı gibi, “ileri gidenler” olarak da adlandırmıştır; çünkü hem eylemlerinde haddi aşmakta hem de bu konuda ileri gitmekte idiler! Zira Allah’ın kendilerine mübah kıldığıyla yetinmiyorlardı.
35. Âyetin Tefsiri
36. Âyetin Tefsiri
bulamamıştık.
] 805[ א (orada)zamiriyle kastedilen, yaşadıkları yerleşim yeridir. Adı geçmediği hâlde zamir kullanılması, zaten bilindiğinden dolayıdır. Burada iman ve islâmın aynı şey ve her ikisinin de övgü ifadesi olduğuna ilişkin bir delil vardır.1
[806] Söz konusu müminlerin Lût ve iki kızı olduğu söylenmiştir. Lût ve kurtulan hane halkının on üç kişi oldukları da söylenmiştir. Katâde (v. 117/735) der ki: “Daha çok olsalardı bile Allah onları kurtarırdı ki imanın koruma altında olduğunu ve imanlı kimselerin Allah katında zayi edilme-yeceklerini bildirmiş olsun.”
37. Âyetin Tefsiri
kanların ibret alacağı bir alamet “bıraktık.” İbn Cüreyc (v. 150/767), söz konusu işaretin oradaki sıra sıra dizili taşlar olduğunu söyler. Bunun siyah ve kokuşmuş bir su olduğu da söylenmiştir.
40. Âyetin Tefsiri
] 808[ ُ ِ -Bu, “yeryüzünde de deliller vardır” ifa (…Mûsâ’da da ) وَdesine veya “orada bir işaret bıraktık”ifadesine ma‘tūftur. Anlam şöyledir: Biz Mûsâ’da da ibret alınacak bir delil meydana getirdik. Tıpkı şairin şu sözünde olduğu gibi:
Yemledim deveyi samanla ve soğuk suyla2
] 809[ ِ ِ כْ ُ ِ ّ َ َ َ (Vargücüyle yüz çevirdi.) Döndü, sırt çevirdi. Bu, َى َ وَِ ِ ِ א َ ِ (“Yan çizdi.” [Fussilet 41/51]) ifadesine benzer. “Güç kazandığı ordusu ve hâkimiyeti sebebiyle [yüz çevirdiği]” de söylenmiştir. ِ ِ כْ ُ ِ ifadesiKâf ’ın zammesiyle bi-rukunihî şeklinde de okunmuştur.
[810] “Büyücüdür” -yani ‘o büyücüdür’- dedi.”1 “Oradaki bütün müminleri çıkardık. Zaten, orada bir evden başka müslim bulamamıştık.”âyetlerin-
de, aynı şahıslar için önce mümin, sonra da müslim denilmesidir. Geniş bilgi için bkz. Murat Sülün, Kur’an-ı Kerim Açısından İman - Amel İlişkisi, s. 437 vd. “İman-İslam ilişkisi” bölümü. / ed.
2 Yani nasıl, şiirde; [“soğuk su” yemleme fiiline konu olamayacağı için] mâen bâridenin tibnene atfedil-mesi mümkün değilse ve bunu mümkün kılmak için nasıl (i) “suvardım” fiilinin takdir edilmesi veya (ii) yemleme fiiline “önüne koyma” anlamı tazmin ettirilmesi (iii) veya (“samanla birlikte…” şeklinde) maiyet anlamı takdir edilmesi gerekiyorsa, و ifadesinde de bu minvalde bir fiil (א ) takdir edilir. ( Şerh-i İbni ‘Akîl’den) / ed.
] 811[ ٌِ ُ “küfür ve inadıyla kınanacak şeyler ortaya koyan” demektir. [ َ ُ وَ
ٌِ ُ ifadesi], başındaki Vav ile birlikte َُאه ْ َ אَ َ (onu yakaladık) fiilindeki zamirin
hâlidir. [Yani, onu kınanmış olarak yakaladık.] Şayet“Nasıl olmuş da, Allah’ın pey-gamberi Yûnus (a.s.) da “Kınanmış bir durumdayken balık onu yuttu.”[Sāffât 37/142] âyetinde, Firavun gibi ‘kınanmış’ diye nitelenmiş?!” dersen şöyle derim:Kınanmayı gerektiren sebepler değişiktir. Bu değişikliğe göre de kınanmanın miktarı farklılık arz eder. Meselâ, büyük günah işleyen kimse o ölçüde kınanır; küçük günah işleyen kendi ölçüsünde. Dikkat edersen, “Onlar peygamberle-rine karşı geldiler.” [ Hûd 11/59] ve “ Âdem Rabbine karşı geldi.” [TāHâ 20/121] buyrulmaktadır;1 çünkü tıpkı kabîh ve seyyie kelimelerinin hem büyük günahı hem küçük günahı içermesi gibi, isyan kelimesi de her ikisini ifade etmektedir.
41–42. Âyetlerin Tefsiri
] 812[ َِ َ ْ yağmur oluşturmak veya meyve aşılamak gibi herhangi bir“ ,ا
fayda içermeyen” demektir ki (rîh kelimesiyle birlikte) “helâk edici rüzgâr” anlamına gelmektedir. Bunun hangi rüzgâr olduğu konusunda farklı görüş-ler ileri sürülmüştür. Hz. Ali’den (r.a.) (v. 40/661) kasırga; İbn Abbas’tan (v. 68/688) batı rüzgârı; Sa‘îd b. el-Müseyyeb’den (v. 94/715) ise güney rüzgârı olduğu nakledilmiştir. ِ ,ister kemik ister bitki ister başka bir şey olsun اçürüyüp dağılan her şeydir.
45. Âyetin Tefsiri
11/65] âyetinde açıklanmaktadır.[814] “Onlar ise Rablerinin emrine küstahça başkaldırdılar.” Büyükle-
nerek Rablerinin emrine uymadılar. ] 815[ ُ َ ِ א -kelimesi, sa‘akathum es-sā‘ikatu (yıldı (çarpıp yıkan azap) ا
rım onları yakaladı) mastarından alınarak ‘bir kerelik çarpmayı’ ifade eden es-sa‘katu kalıbıyla da okunmuştur. ُ َ ِ א .ise bizzat tepelerine inen şeydir ا
[816] “Göz göre göre…” Gündüz olduğu için onu görmekteydiler. Ri-vayete göre, Amâlika kavmi onlarla birlikte aynı vadide yaşıyor, onları ve başlarına geleni görüyorlardı.1 Yani “ilâhî emre karşı gelme” fiili Hz. Âdem hakkında da, kâfirler hakkında da kullanılmıştır. / ed.
] 817[ אمٍ َِ ْ ِ ا ُ َא َ ْ א ا َ َ (Ne ayağa kalkabildiler.) “… ve oldukları yerde
diz üstü çökekaldılar!..” [Ankebut 29/37] âyetinde anlatılan işte budur. İfade-nin, “kişi bir şeyi savmaktan âciz kaldığı” zaman söyledikleri mâ yekûmu bi-hî deyiminden alındığı da söylenmiştir.
[818] “Ne de yardım alabildiler!” Azaptan kendilerini koruyabildiler!
46. Âyetin Tefsiri
fâsık bir kavimdiler...] 819[ مَ ْ َ (kavim) kelimesi, “ Nuh kavminde de (deliller vardır).” an-
lamında mecrur olarak da okunmuştur. Bu okuyuşu İbn Mes‘ûd’un (v. 32/653) ve fî kavmi nûhin kıraati de desteklemektedir. Ve ehleknâ kavme nûhin ( Nuh kavmini de helâk ettik.) anlamında mansūb da okunmuştur; çünkü öncesi buna delâlet etmektedir. Mansūb okunması, ve’zkur kavme nûhin şeklinde gizli bir uzkur (An!) fiiliyle de olabilir.
48. Âyetin Tefsiri
] 820[ ٍ אَ ِ (Muazzam bir güç ile.) el-Eydu ve el-âdu kuvvet demektir; ma-zisi âde, muzarisi yeîdu, ismi fâ‘ili ise eyyidun şeklindedir.
] 821[ نَ ُ ِ ُ َ א Bu kelime güç (.Bizim ‘el’imiz de gerçekten geniştir) وَاِanlamındaki vus’ kökünden gelir. Mûsi’ kelimesinin, “başkalarına yardıma gücü yeten” anlamı vardır. Hasan-ı Basrî (v. 110/728) kelimeyi, “yağmurla rızkı genişletiriz” şeklinde açıklamıştır. Ayrıca, “semayla arzın arasını geniş-letmişiz” anlamı da verilmiştir.
] 822[ ونَ ُ ِ א َ ْ َ ا ِْ َ yani “Ne güzel döşeyicileriz biz.”
49. Âyetin Tefsiri
rattık.” Hasan-ı Basrî (v. 110/728) her şeyin çift yaratılışına, yer ve göğü, gece ve gündüzü, kara ve denizi, güneş ve ayı, ölüm ve hayatı örnek vermiş ve daha başka şeyler de sayarak şöyle demiştir: “Bunlardan her ikisi birer zevc (yani eş)tir; Allah ise tektir ve eşi benzeri yoktur.”
[824] “… ki düşünüp ders çıkarasınız;” semanın sapasağlam inşa edil-mesi, Arz’ın döşenmesi, çiftlerin yaratılması gibi icraatların tümü üzerinde düşünesiniz ve Yaratıcı’yı tanıyıp O’na kulluk edesiniz “diye.”
51. Âyetin Tefsiri
[825] “Allah’a kaçın.” O’na isyan etmekten ve azabına hedef olmaktan kaçarak itaatine ve mükâfatına gelin. O’nu bir kabul edin ve hiçbir şeyi O’na ortak koşmayın.
[826] “Şüphesiz ben size O’nun tarafından gönderilmiş apaçık bir uyarı-cıyım.” ifadesinin, itaat emri ve şirk yasağı vesilesiyle tekrar edilmesi, şunu bildirmek içindir: İman ancak amelle birlikte fayda verebilir. Tıpkı amel ancak imanla birlikte fayda verebileceği gibi... Allah katında, ancak iman ile ameli bir arada bulunduranlar kurtulabilir.1 Dikkat edilirse, “İman etme-yen yahut imanıyla hayır kazanmayan hiçbir kimseye o günkü imanı asla fayda vermez.” [En‘âm 6/158] buyrulmuştur.
[827] Âyetin açılımı şöyledir: “Allah’a kaçın!’ de ey Muhammed!”
53. Âyetin Tefsiri
[828] Durum “işte böyle”dir; yani bunun gibidir. כ zamiri onların ذpeygamberleri yalanlamalarına, ona büyücü ve cinli demelerine işarettir. Özlü bir biçimde söylediğini, daha sonra أ א (gelmedi ki) diye başlayan ifadeyle açıklamıştır.
] 829[ ِכَ nin başındaki Kâf’כَ ’ın أ fiiliyle mansūb olması doğru olmaz; çünkü Mâ-i nâfiyenin sonrası öncesinde amel etmez. Eğer א أ yerine lem ye’ti denilmiş olsaydı doğru olur ve anlam da şöyle olurdu: İşte [Hz. Muham-med’in] bu geliş[i] gibi kendilerinden önce de hiçbir elçi gelmedi ki [büyücü / cinli] demiş olmasınlar…
] 830[ ِ ِ ا ْ َ ا َ َ Hî (?!Bunu birbirlerine vasiyet mi ediyorlardır nedir) اَzamiri söze işaret olup anlam şöyledir: [Peygamberlerin büyücü veya cinli oldu-ğuna ilişkin] bu sözü önceki ve sonraki nesiller birbirlerine vasiyet mi et-mişler ki ağız birliği etmişçesine aynı şeyi söylüyorlar?! “Yok yok, sadece taşkın bir kavim oldukları için!..” Yani birbirlerine vasiyet etmiş değiller1 Aynı şeyi Kehf 18/2’nin tefsirinde İmam Mâtürîdî de söylemektedir. / ed.
-çünkü aynı çağda yaşamış değiller- aksine, onları birleştiren aynı gerekçe-dir: taşkınlıkları. Onları buna sürükleyen taşkınlıktan başka bir şey değildir!
54. Âyetin Tefsiri
55. Âyetin Tefsiri
ettiğin hâlde sana olumlu cevap vermeyen ve artık inatçı ve ısrarcı olduk-larını öğrendiğin kimselerden yüz çevir. Tebliğ ve davette tüm gücünü sarf ettikten ve ilâhî mesajı tebliğ ettikten sonra yüz çevirmende kınanacak bir durum yoktur. Bununla beraber Allah’ın ibret dolu günleriyle hatırlatmayı ve öğüt vermeyi de ihmal etme. “Çünkü öğüt müminlere fayda verir.” Ha-tırlatma Allah’ın iman edeceklerini bildiği kimselere etki eder. Veya iman etmiş kimselerin imanını arttırır.
[832] Rivayete göre, “O hâlde, yüz çevir bunlardan.” âyeti indiğinde Hz. Peygamber üzülmüş ve bu durum sahâbîlere ağır gelmişti; “Artık vahiy kesildi. Azap geldi gelecek!..” diye düşünmüşlerdi. İşte Allah bunun üzeri-ne, “Sen öğüt vermeye bak…” âyetini indirdi.
56. Âyetin Tefsiri
[833] Yani ben insanları ve cinleri sadece ibadet için var ettim; hiçbirin-den de başka bir şey istemiyorum. Şayet“Onların ibadet etmelerini istemiş olsaydı, hepsi de kesinlikle ibadet ederdi. [Oysa böyle olmamış.]” dersen şöyle derim:Allah onların, özgür iradeleriyle, yani ibadete mecbur bırakılma-yarak kulluk etmelerini istemiştir; çünkü onları bu konuda imkân sahibi olarak yaratmıştır. Bu sebepledir ki bazıları Allah bunu irade ettiği hâlde ibadeti terk etmeyi seçmiştir. Eğer [kulluk etmelerini] mecbur etme ve zorlama biçiminde irade etmiş olsaydı hepsinin kulluk ettikleri görülürdü.
58. Âyetin Tefsiri
lerin köleleri ile olan ilişkisine benzemez; çünkü efendiler sadece kendi geçimlerini sağlama ve rızıklarını temin etme konusunda onlardan yar-dım almak için onları elleri altında bulundurur. Dolayısıyla, ya kazanç getirsinler diye bir ticarette çalıştırır ya bir araziyi ekip biçmek için çift-çilikte görevlendirir ya ücretinden yararlanmak için bir sanat icra ettirir
ya odun toplatır ya ot biçtirir ya da aşçılık veya fırıncılık yaptırır. Her biri bir geçim vesilesi ve rızık kaynağı olan bu vb. iş ve mesleklerde onlardan ya-rarlanır. Fakat kullara sahip olup da onlara şunu söyleyen sadece Benim: Siz bizzat kendinizi mutlu edecek işlerle meşgul olun. Ben sizi; ne kendi rızkımı ne de sizin rızkınızı teminde çalıştırmak istiyorum. Benim ne size ne de Be-nim ihtiyaçlarımı temin etmenize ihtiyacım var. Üstelik size Ben; rızık verme, işlerinizi yoluna koyma ve güzel bir yaşantı sağlama lutfunda bulunuyorum.
] 835[ ُ ِ َ ْ gücü sarsılmaz” demektir. Zûnun sıfatı olarak“ (sağlam) اmerfû‘, “iktidar” anlamında kabul edilip ة kelimesinin sıfatı olarak da اmecrur okunmuştur. Allah’ı kuvvet ve sağlamlıkla nitelemenin anlamı şu-dur: O her şey üzerinde kadir ve son derecede muktedirdir.
] 836[ زاقُ -kelimesi, râzık (rızıklandı (rızıklandırdıkça rızıklandıran) اran) diye de okunmuştur. Hz. Peygamber’in kıraatinde innî ene’r-râzık (Rı-zıklandıran sadece Benim!) şeklinde geçtiği rivayet edilir.
60. Âyetin Tefsiri
çıkaranların suyu paylaşmalarından alınmıştır. Onlar sırayla birinin kabına bir kova, diğerinin kabına bir kova dökerlerdi. Şair de şöyle demiştir:
Bize bir kova, size bir kova. Kabul etmezseniz bizimdir o kör kuyu!.. Amr b. Şe’s (v. 20/641) de [kelimeyi kova anlamında kullanarak]
Sen her eve hissettirmeden büyük bir nimet vermişsin. Dolayısıyla Şe’s’in de senin ihsanından bir kova alma hakkı var!
deyince, Kral, ne‘am ve eznibetun (Bir kova değil birkaç kova [senin olsun]!) demiştir. Mâna şöyledir: Mekke halkından Peygamber’i (s.a.) yalanlayarak ona zulmedenlerin, tıpkı geçmiş asırlardaki yoldaş ve benzerlerinin payı gibi Allah’ın azabından payları vardır. Katâde’den (v. 117/735) şöyle rivayet edil-miştir: Yoldaşlarının kazancı gibi bunların da Allah’ın azabından bir kazancı vardır.
[838] “Günlerinden…” Yani kıyamet gününden. Bedir gününden ol-duğu da söylenmiştir.
[839] Peygamber’den (s.a.) nakledilmiştir ki: “Her kim Zâriyat sûresini okursa Allah ona dünyada esen ve cereyan eden her bir rüzgâr adedince on sevap verir.”