46. Âyetin Tefsiri
"Gün gelecek, Allah bütün insanları bir araya toplayacak. O gün, sanki onlar gündüzün bir saatinden başka kalmamışlar zannedecekler. Birbirlerini tanıyacaklardır. Allah ile karşılaşmayı yalanlayıp da doğru yolu tutmamış bulunanlar, muhakkak en büyük zarara uğramıştır. Onlara vaadettiğimizin bir kısmını sana göstersek de. yahut senin ruhunu kabzetsek de nihayet onların dönüşü ancak bizedir.Yine Allah, kendilerinin ne .
Bil ki Allahü teâlâ o kâfirleri, (söylenilenlere) az kulak asmakla ve düşünmemekle vasfedince bunun peşinden, vaîd ve tehdidini getirerek, buyurmuştur. Bu ayetle ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Asım'ın ravisi Hafs, yâ ile yahşuruhüm; diğer kıraat imamları ise nûn ile nahşuruhüm şeklinde okumuşlardır.
İkinci Mesele
Cenâb-ı Hakk'ın ifâdesi, terkîb bakımından hâl cümlesi olup, "sanki onlar, gündüzün bir saatinden başka kalmamış kimselere benzemişlerdir" anlamındadır. (......) kelimesinin ise, ifâdesine taalluk etmesi caiz olduğu gibi, ikinci hal olması da mümkündür.
Üçüncü Mesele
Bu ifâdenin başındaki edatı, 'den hafifletilmiş olup, kelamın takdiri şeklindedir. Binâenaleyh bu, tıpkı ifâdesinin başındaki en gibi, tahfif edilmiştir.
Kalınan Yerin Dünya Veya Kabir Olması
Bu ayete:
a) "Sanki onlar (dünyada), gündüzün bir saatinden başka kalmamışlardır";
b) "Sanki onlar, kabirlerinde, gündüzün bir saatinden başka kalmamışlardır" şeklinde iki mana verilmiştir. Kur'ân, bu iki manaya göre de varid olmuştur. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Yerde kaç yıl kaldınız?" buyurur. "Bir gün. yahut bir günün bir kısmı kadar kaldık" derler" (Müminun, 112-113) buyurmuştur. Kadî, birinci mananın, şu iki sebepten dolayı daha evlâ olduğunu söylemiştir:
a) Ölümlerinden, haşrolunacakları zaman geçen sürenin ne kadar olduğunu bilememeleri hususunda, mü'minlerin durumu, kâfirlerin durumu gibidir. Binâenaleyh bunun, kâfirlere muhsus olan bir manaya hamledilmesi gerekir ki, bu da, kâfirlerin, ömürlerinden istifâde edemeyince, ömürlerini az görmeleri; mü'minlerin de, ömürlerinden istifâde ettikleri için, onu az görmemeleridir.
b) Cenâb-ı Hak, "Birbirlerini tanıyacaklardır" buyurmuştur. Zira tanışmak, ölüm haline değil, hayat haline izafe edilebilir.
Ahirette Dünya Hayatını Bir Saat Gibi Görmenin Sebebi
Alimler, bu az görmenin sebebi hususunda şu izahları yapmışlardır:
1) Ebu Müslim şöyle demiştir: "Onlar ömürlerini dünyayı taleb etme ve onun lezzetlerine düşkünlükle zayi edince, ömürlerinden kesinlikle istifâde edememiş olurlar. Binâenaleyh, o ömrün varlığı, âdeta yokluğu gibi olur. İşte bundan dolayı da onlar bunu az görmüşlerdir. Bunun bir benzeri de Cenâb-ı Hakk'ın, "Halbuki onun çok yaşatılması, kendisini azabtan uzaklaştırıcı değildir" (Bakara, 96) ayetidir."
2) Esamm şöyle demiştir: "Onlar âhiretin dehşetini görüp müşahede ettikleri için, bu süre onlarca az görülmüştür. İnsanın korkusu büyüyünce zahiri şeyleri unutur."
3) Bu, onların, dünyada kalışları, ahirette ve ebedî azâb içinde kalışlarına nisbetle az görülmüştür.
4) Haşir meydanında uzun müddet duracakları için, onların dünyada kalışları, onlara az görülmüştür.
5) Bundan maksad şudur: Onlar, tıpkı dünyada tanıştıkları gibi, kabirlerinden çıkarken tanışırlar. Ne var ki o tanışmayı sadece pek az etkileyen ölüm sebebiyle, daha önce tanışmamış gibi olurlar.
Ben de derim ki: Bu konuda sözün özü şudur: Kâfirin azabı, devamlı ve sırf zarar olup, hakîr kılınma ve zelil olma ile içiçedir. Zararı hissettirip tattırmak, lezzeti tattırmaktan daha kuvvetli ve müessirdir. Bunun delili şudur: Lezzetlerin en güçlüsü, cinsî münasebetten duyulan lezzettir. Fakat Allah korusun, kulunç ve diğer sancıların acısını duymak, cinsî münasebetin lezzetini duymaktan daha müessir ve etkilidir. Hem, dünya lezzetleri, adîliğine rağmen, katıksız ve saf olmayıp, aksine birçok üzüntü ve kederlerle içiçedir. karışıktır. Ve o lezzetler, çeşitli elem ve âfetler tarafından baskı altına alınmıştır. Öte yandan diğer bir husus da şudur: Dünya lezzetlen, dünyevî hayatın bazı noktalarında tahakkuk eder. Âhiretin elem ve kederleri ise, kesinlikle . son bulmayan ebedî ve sermedîdir. Dünyanın bütün ömrü, ebedi olan âhirete nisbetle, mevcut âlem gibi milyonlarca âleme nisbetle bir zerre, (bir atom) gibidir.
Bunu iyice kavradığında biz deriz ki: Kâfirin, dünyada aldığı lezzet, ahirette başına gelecek azablara kıyas edildiğinde, bu, bir zerrenin Matbu nüshada bu kelime ...... şeklindedir. Yazmalara başvurunca ....... olduğunu tesbit ettik. bütün âleme nisbeti gibi olur. Binâenaleyh Cenâb-ı Hakk'ın, "Sanki onlar, gündüzün bir saatinden başka kalmamışlardır" ifadesi, bahsettiğimiz gibi şiddetli azaba nisbetle, o lezzetlerin azlığına ve önemsiz olduğuna bir işaret olmuş olur.
Kâfirlerin Ahirette Birbirlerini Tanımalarının Çıkardığı Müşkil
Cenâb-ı Hakk'ın, "Birbirlerini tanıyacaklardır" ifâdesine.gelince, bu hususta şu izahlar yapılmıştır:
a) Onlar birbirlerini, tıpkı dünyada tanıdıkları gibi tanırlar.
b) Onlar birbirlerini, işlemiş oldukları küfür ve hata sebebiyle tanırlar. Daha sonra bu tanışma işi, azabı görüp de birbirlerinden uzaklaştıklarında sona erer.
Buna göre şayet, "Bu ayet, Cenâb-ı Hakk'ın, "Hiçbir hısım, bir hısımı sormayacak" (Meâric, 10) ayetiyle nasıl birleştirilebilir?" denilirse, buna şu iki bakımdan cevap verilir:
a) Bu ayetten, onların, birbirlerini azarlayıp ve her bir grubun diğer gruba, "Sen beni, şu vakit saptırdın ve falanca kötü fiili bana güzel gösterdin" diyerek, aralarındaki tanışıp konuşmaları kastedilmiştir ki, bu birbirlerini takbih edip azarlama, birbirlerinden uzaklaşma ve birbirleriyle alâkalarını kesme tanışması olup; bir şefkat, merhamet ve sevgi tanışması değildir. Halbuki Cenâb-ı Hakk'ın, "Hiçbir hısım bir hışmı sormayacak" (Mearic. 10) buyruğundan kastedilen ise. birbirlerine karşı şefkat ve merhamet dileme tanışmasıdır.
b) Bu iki ayet, iki ayrı duruma hamledilmiştir. Onlar, öldükten sonra dirildiklerinde tanışırlar, sonra bu tanışma sona erer. İşte bundan dolayı da hiçbir dost hiçbir dostun hatırını soramaz.
Cenâb-ı Hakk'ın "Allah ile karşılaşmayı yalanlayanlar, muhakkak en büyük zarara uğramıştır" ayetine gelince, buradaki terkib hakkında şu iki izah yapılabilir:
a) İfâdenin takdiri şöyledir: "Allah onları hasrettiğinde, onlar birbirlerini tanıyıp "meğer Allah'a kavuşmayı yalanlayanlar ne büyük bir hüsrana uğramışlar!" diyecekler" şeklinde olmasıdır.
b) "Allah ile karşılaşmayı yalanlayanlar muhakkak en büyük zarara uğramıştır" buyruğunu, Allah'ın söylemiş olmasıdır. Böylece bu, Allah tarafından onların hüsrana uğramalarına dair bir şehâdette bulunmak olmuş olur ki manâ, "Kim ahiretini, dünya mukabilinde satarsa, ziyan etmiş olur. Zira o kimse daimî, kıymetli ve çok olanı vermiş, yok hükmünde, adî ve az olanı almıştır" şeklinde olur.
Kâfirin Ticaretinde İsabetsizliği
"Onlar doğru yolu tutmamışlardır... " buyruğuna gelince, bundan maksat şudur: "'Onlar, bu ticâretin menfaatlerini gözetip elde edemediler. Zira onlar zahire aldandılar da, hakikatten bîhaber oldular. Böylece de onlar, güzel bir cam gördüğünde, onu kıymetli bir mücevher zannederek, elinde bulunan herşeyini verip de onu satın alan ve onu erbabına sunduğunda, gösterdiği gayret ve çabanın neticesini alamayan, böylece emetleri boşa çıkarak, gönül yangını ve kalb azabına duçar olan kimse gibi olurlar. Cenâb-ı Hakk'ın "Onlara vaadettiğimizin bir kısmını sana göstersek de. yahud senin ruhunu alsak da. nihayet onların dönüşü ancak bizedir" ayetine gelince bil ki, Cenâb-ı Hakk'ın, "Nihayet onların dönüşü ancak bizedir.. " buyruğu sözünün cevabı olup, 'eğer sana göstersek" ifadesinin cevabı mahzufdur. Buna göre kelamın takdiri şöyle olur: "Onlara vaadettiğimizin bir kısmını eğer sana gösterirsek, işte o budur. Vaadettiğimiz şeyi sana göstermeden önce. senin ruhunu alırsak, şüphesiz ki sen onu. ahirette göreceksin.
Bil ki bu, Cenab-ı Hakk'ın, Resulüne, kâfirleri pek çok zillete düşürüp onları rezil ettiğini dünyada gösterdiğine; ölümünden sonra da ona, bu hususlara dair daha fazlasını göstereceğine delâlet eder. Hazret-i Peygamber hayatta iken de. ölümünden sonra da bu tür şeylere dair pekçok şeyin tahakkuk ettiğinde şüphe yoktur. Ama. Kıyamette başlarına gelecek şey ise, daha çoktur. Bu. haktan yana olanların akıbetlerinin güzel, günahkârların akibetlerinin de mezmûm ve kınanmış olduğuna dikkat çekmedir.
47. Âyetin Tefsiri
'Her ümmetin bir peygamberi vardır. Resulleri geldiği zaman aralarında adaletle hükmedilir, ve onlar asla haksızlığa uğratılmazlar"
Daha Önceki Kısımla Münasebet
Bil ki Allahü teâlâ, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in kavmi ile olan münasebetini beyan edince, bundan sonra, bütün peygamberlerin kavimlenyle olan münasebetlerinin de böyle olduğunu beyân buyurmuştur. Ayetle ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Bu ayet, Cenâb-ı Allah'ın daha önce geçmiş ümmetlerin herbirine bir peygamber gönderdiğine ve hiçbir ümmeti asla ihmal etmediğine delâlet eder. Bu husus. "Hiçbir ümmet yoktur ki. onların içinde mutlaka bir uyarıcı bulunmamış olsun!.. "(Fatır 24) ayeti ile de teyid edilmektedir.
Nebi Gönderilmeyen Toplum Var mıdır?
İmdi şayet, "Allahü teâlâ'nın, peygamberlerin gönderilmesinde bir fetret devrinin bulunduğunu bildirmesine ve "ataları azâb ile korkutulmamış bir kavmi uyarasın diye... "(Yasin, 6) ayetine rağmen, bu nasıl doğru olur?" denilirse, biz deriz ki:
Bizim zikrettiğimiz delil, peygamberin, kavmi ile birlikte bulunmasını gerektirmez. Çünkü Peygamberimizin bize gönderilmiş olması, Kıyamete kadar gelecek insanlara resul olarak gönderilmesine mani olmadığı gibi. herhangi bir peygamberin önce yaşamış olması, daha sonra yaşayan insanlara resul olmasına mani değildir. Fetret meselesi ise, peygamberlerin davetinin zayıflığı ve o davete mani olan birtakım engellerin ve karışıklıkların ortaya çıkması manasına alınır.
İkinci Mesele
Ayette bir hazf bulunup, bunun takdiri, "Onlara, peygamberleri gelerek tebliğde bulunup, kavminden bazıları onu tekzib, bazıları da onu tasdik edince, aralarında hükm ü fasi edildi..." şeklindedir.
Üçüncü Mesele
Ayette kasdedilen, şu iki şeyden biridir: Ya, her ümmete bir peygamber gönderildiğinde, o risâleti tebliğ edip hüccetide ikâme edince, bu durumun her mazereti ortadankaldırdığının; dolayısıyla o ümmetin peygambere muhalefet edip onu yalanlama hususunda bir mazeretleri kalmamış olduğunun beyân edilmesidir ki, bu, âhirette onların başına gelecek olan azabın bir zulüm değil, katıksız adalet olduğuna; zira onların kendiliklerinden bu azaba duçar olduklarına delâlet eder. Yahut da bundan maksad şudur: Ümmetler âhirette toplandıkları zaman, Allahü teâlâ, hesap vaktinde o ümmetler ile peygamberlerini bir araya getirir. Böylece de, Allah, peygamberin kendi ümmetinden müşahede ettiğiyle onların aleyhlerine şehâdet etmesi ve o ümmetlerin, o peygamberlerin Rablerinin risâlet görevlerini tebliğ ettikleri hususunda da itirafları vaki olsun diye, itaatkâr ile asînin arasını ayırır. Böylece bu, Allah'ın bu dünyada, nehyi ve men etmeyi pekiştirme vesilelerinden biri olur. Bunlar, meselâ sorgulamak, uzuvların konuşturulması ve onların amellerini bildirerek kişinin aleyhine şahit tutulması, amel terazileri gibi şeylerdir.
Bu ikinci açıklamaya göre, bu izahın tetimmesi şudur: Allahü teâlâ, önceki ayette, kendisinin onlara şâhid olduğunu belirterek, şöyle demek istemiştir: "Ben, Kıyamet gününde hem onlara, hem de onların amellerine şehâdette bulunacağım. Bununla beraber ben, Kıyamette, amelleriyle kendileri aleyhine şâhidlik etsinler diye, her ümmeti peygamberleriyim beraber bulunduracağım." Bundan gaye ise, Cenâb-ı Hakk'ın ne kadar âdil olacağını güzel bir biçimde belirtmektir.
Bil ki, birinci görüşün delili, "Biz bir peygamber göndermedikçe, azâb edici değiliz" (isrâ 15); "Ta ki peygamberlerden sonra insanların Allah'a karşı ileri sürecekleri bir bahaneleri olmasın diye. peygamberleri müjdeciler ve azâb habercileri olarak gönderdik" (Nisa. 165) ve, "Eğer biz onları daha evvel azâb ile imha etmiş olsaydık muhakkak diyeceklerdi ki: "Rabbimiz. bize bir peygamber göndermeli değil miydin?" (Taha, 134) ayetleridir.
İkinci görüşün delilleri de "Böylece sizi vasat bir ümmet yapmışızdır, insanlara karşı şahidler olasınız diye... "(Bakara, 143) "Peygamber dedi ki: "Ya Rabbi. kavmim muhakkak ki şu Kur'ân'ı arkalarına attılar, ." (Furkan. 30) ve "Aralarında adaletle hükmedilir ve onlar asla haksızlığa uğratılmazlar"(Yunus. 47)ayetleridir. Bu ayetteki tekrar (tekrar lâ yuzlamun denilmesi), Cenâb-ı Hakk'ın, kendisinden zulmü nefyetme hususundaki te'kid ve te'yıdden ötürüdür.
48. Âyetin Tefsiri
Âyetin tefsiri için bak:49
49. Âyetin Tefsiri
"Eğer (iddianızda) doğru iseniz bu vaad ne zaman'r' derler. De ki: "Ben kendi kendime Allah'ın dilediğinden başka ne bir zarar, ne de bir fayda sağlamaya muktedir değilim"Her ümmetin bir eceli (vâdesi) vardır. Ecelleri geldiği zaman artık ne bir saat erteleyebilir ne de bir saat öne alabilirler".
Bil ki, nübüvveti inkâr edenlerin beşinci şüpheleridir. Zira, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), onları her ne zaman bir azabın ineceği ile tehdit edip, aradan bu azabın gelmemiş olduğu belli bir müddet geçince onlar: "Eğer (iddianızda)doğru iseniz bu vaad ne zaman?" demişler ve bu azabın gelmemesiyle, Hazret-i Muhammed'in nübüvvetini tenkit hususunda istidlalde bulunmuşlardır. Bu ayetle ilgili birkaç mesele vardır:
Her Ümmetin Bir Vâdesi Vardır
Cenâb-ı Hakk'ın, bu derler..." ifâdesi, Cenâb-ı Hakk'ın, daha önce geçen "aralarında adaletle hükmedilir" ifâdesinden maksadın. bu dünyada verilen hüküm olduğuna dair. bir delil gibidir. Çünkü onların, âhirette oldukları halde, "bu vaad ne zaman 9" demeleri uygun olmaz. Çünkü, âhiretteki durum yakîn ile her vaad ve va'idin tahakkuk ettiğinin bilindiği bir durumdur. Aksi halde onların bunu ya Hazret-i Peygamberin, düşmanlara azâb, dostlara da ilâhi yardımın ineceği hususunda vermiş olduğu habere dair Peygamberi yalanlamak için söyledikleri; yahut da Hazret-i Peygamberin verdiği o haberlerde hakkı söylediğini imkânsız görmek için söylemiş oldukları ortaya çıkar. Bu ifâde, her ümmetin, kendisine gönderilmiş olan Peygambere bu şekilde söz söylemiş olduklarına delâlet eder. Bunun delili "Eğer (iddianızda) doğru iseniz... " sözüdür. Zira bu ifâde çoğul olup. Cenâb-ı Hakk'ın, "Her ümmetin bir peygamberi vardır" (Yûnus. 47) ayetine uygun düşmektedir.
Daha sonra Cenâb-ı Hak, Hazret-i Peygambere, şüphe maddelerinin kökünü kesecek bir cevap ile, bu şüpheye cevap vermesini emrederek: "De ki: "Ben kendi kendime Allah'ın dilediğinden başka ne bir zarar. ne de bir fayda sağlamaya muktedir değilim" buyurmuştur. Bu, "Düşmanlarına azâb indirmeye, dostlarına da yardım etmeye. Allah'tan başka kimsenin gücü yetmez. Allahü teâlâ, bu vaad ve vaîde, belirli bir vakit tayin etmediği için. vaad ve vaîd olunan şeyler böyle vakitte meydana gelmediğinde, bu Cenâb-ı Hakk'ın ondan hulfettiğine, vazgeçtiğine delâlet etmez! Böylece, vaktin tayini. Allah'ın fiil hükümlerini, kulların maslahatlarını gözetme şartına bağlamayanlara göre. Allah'ın meşîetine ve ulûhiyyetine; Allah'ın fiil ve hükümlerini, kulların maslahatlarını gözetme şartına bağlayanlara göre de. takdir edilen o maslahat sebebiyle, Allahü teâlâ'ya havale edilmiş olur. Allah'ın, o hadisenin meydana gelmesi için tayin etmiş olduğu o vakit gelip çatınca da. o hadise mutlaka, o vakitte cereyan eder ve onun, öne geçmesi veya az sonra meydana gelmesi imkânsız olur.." demektir.
İkinci Mesele
Mu'tezile, Cenâb-ı Hakk'ın, "Deki: "Ben kendi kendime Allah'ın dilediğinden başka ne bir zarar, ne de bir fayda sağlamaya muktedir değilim..." ayetiyle istidlal ederek, "Bu istisna, kulun, tâat ve isyanı hariç, kendisi için herhangi bir zarar ve menfaate mâlik olamadığına ve bu istisnanın, kulun bu iki şey hususunda kendi başına ve bağımsız olduğuna delâlet eder" demişlerdir.
Buna şöyle cevap verilir. Ehl-i sünnet âlimleri: "Bu istisna, istisnâ-yi munkatı olup, kelamın takdiri"Fakat, Allah'ın, buna dair dilemiş olduğu her şey muhakkak olacaktır" şeklindedir" demişlerdir.
Üçüncü Mesele
İbn Şîrîn, bu ifâdeyi fâ harfiyle, (......) şeklinde okumuştur.
Dördüncü Mesele
Cenâb-ı Hakk'ın, "ecelleri geldiği zaman, artık ne bir saat erteleyebilir, ne de bir saat öne alabilirler" ifâdesi, hiç kimsenin, eceli sona ermeden ölmeyeceğine delâlet eder. Maktul de, aynı tarz üzere öldürülmüştür. Bu mesele, uzunca bir mesele olup, biz bunu bu eserimizin pekçok yerinde ele alıp açıkladık.
Beşinci Mesele
Hak teâlâ burada, "ecelleri geldiği zaman. artık ne bir saat erteleyebilir, ne de bir saat öne alabilirler" buyurmuştur. O halde, ifâdesi şart, ise, ceza (yani cevap) cümlesidir. Fâ, ceza harfi olup, bu ayette olduğu gibi, ceza cümlesinin başına getirilmesi gerekli olan bir harftir. Binâenaleyh bu ayet, cezanın, şart ile birlikte tahakkuk ettiğine, ondan geri kalmadığına, fâ harfinin terahîye (gecikme ve sonralığa) delâlet etmediğine; başına geldiği cümlenin bir ceza cümlesi olduğuna delâlet etmiştir.
Bunun böyle olduğu sabit olunca biz diyoruz ki: Bir kimse, yabancı bir kadına, "seninle evlenirsem, sen boşsun" dediğinde, Şafiî (r.h)'ye göre bu ta'lîk etme (şarta bağlama) geçerli olmadığı halde, Ebu Hanife'ye (r.h) göre geçerlidir. Bunun doğru olmadığının delili, bu ayetin, ceza cümlesinin ancak şart cümlesi tahakkuk ettiğinde, ceza cümlesinin tahakkuk edeceğine delâlet etmiş olmasıdır. Binâenaleyh, bu ta'lîk sahih olmuş olsaydı, cezanın, şartın tahakkuk etmesiyle tahakkuk etmesinin gerekliliği sabit olduğu için, talâkın nikâhta birlikte (aynı anda) tahakkuk etmesi gerekirdi ki, bu iki zıddı cem etmeyi gerektirir. Lâzım batıl olunca (iki zıddın cem'i caiz olmayınca), bu talikin de sahih olmaması gerekir.
50–51. Âyetlerin Tefsiri
Âyetin tefsiri için bak:52
52. Âyetin Tefsiri
"De ki; "O'nun azabı geceleyin, yahut gündüzün size gelip çatarsa (ne yapacaksınız), söyleyin bana? Günahkârların, onu hemen istemelerinin sebebi nedir? Bu (azab) vaki olduktan sonra mı ona iman edeceksiniz? (O vakit size:) "Şimdi mi, halbuki siz onun mutlaka gelmesini isteyip duruyordunuz, " Sonra, o zulmedenlere. "Ebedî azabı tadın" denilecek. (Vaktiyle) ne kazanıyor idiyseniz ondan başkasıyla mı cezalandırılacaksınız?" denilecek"
Bil ki bu, onların, "Eğer (iddianızda doğru iseniz, bu vaad ne zaman?" derler" (Yunus, 48) şeklindeki sözlerine verilen ikinci cevaptır. Bu ifâdeyle ilgili olarak birkaç mesele vardır:
Münkirlerin Israrla Azap İstemelerinin Manasızlığı
Bu cevabın neticesi, böyle bir azabın inmesini isteyen o kâfirlere, şu şekilde denilmesidir: "Bu gayenin tahakkuk edip ilâhî azabın gelmesi halinde, sizin için bunda ne gibi fayda olacaktır? Şayet siz, "Geldiği zaman iman ederiz" diyecekseniz, bu batıl ve geçersizdir; zira, o vakitte edilen iman, mecbûriyyet ve zorakilik karşısında yapılmış olan bir iman olmuş olur ki, bu asla bir fayda sağlamaz. Binâenaleyh sizin talep ettiğiniz bu azabın gerçekleşmesi halinde, bu hususta sadece, dünyada bir azab meydana gelmiş olduğu, bunun peşinden de Kıyamette, bundan daha şiddetli bir azabın meydana geleceği sabit olmuş olur ki, bu şiddetli azab da, zulmedenlere, "Ebedi azabı tadın" denilmiş olmasıdır. Daha sonra bu azâb ile beraber, onların hor ve hakîr kılındıklarına delâlet eden bir cümle zikredilmiştir ki, bu da Cenâb-ı Hakk'ın, "(Vaktiyle) ne kazanıyor idiyseniz ondan başkasıyla mı cezalandırılacaktınız?" demiş olmasıdır. O halde bu cevâbın neticesi, "Sizin, peşine düşüp talep ettiğiniz bu şey, menfaatten uzak, katıksız bir zarardır. Aklı olan bunu yapmaz.." demektir.
İkinci Mesele
Beyâten kelimesi, "geceleyin" anlamındadır. Arapça'da, "Şöyle yaparak geceledim.." denilir. Bunun sebebi şudur: İnsan, geceleyin bariz olarak evinde olur; bundan dolayı da bu lâfız (beyât) geceden kinaye kılınmış olur. Beyât kelimesi, tıpkı tebyît kelimesi gibi bir masdar olup veda (veda etmek, ayrılmak); serâh (salıvermek) kelimeleri gibidir. Yine Arapça'da gündüzün yapılan iş hakkında da, "Şunu yaparak gündüzü geçirdim" denilir. Çünkü insan gündüzün gölgede bulunur. Cenâb-ı Hakk'ın beyâten kelimesi, zarf olduğu için, mansûb kılınmıştır. Bu, "Gece vakti" anlamındadır. Mâzâ kelimesiyle ilgili olarak da şu iki izah yapılabilir:
a) Mâzâ tek bir isim kabul edilerek, mansub mahallinde olması.. Bu Cenâb-ı Hakk'ın tıpkı, "Allah bu meselle neyi kasdetti?" (Bakara. 26) ayeti gibidir.
b) Zâ'nın ellezî manasına alınması. Bu durumda, mâzâ kelimesi iki kelimeden meydana gelmiş olup mâ, mübtedâ merfû; zâ ise, bunun haberidir. Buna göre ifâdenin manası, "O mücrimlerin kendileri hakkında acele ettiği şey nedir?" şeklinde olur ki bu da, "Mücrimlerin acele ettiği azâb nedir? Hangi şeydir?" anlamındadır.
Bil ki Cenâb-ı Hakk'ınr "Ya O'nun azabı geceleyin, yahut gündüzün size gelip çatarsa..." ifâdesi şart, bunun cezası ise, "Günahkârların, onu hemen istemelerinin sebebi nedir? ' cümlesidir. Bu, senin tıpkı, "Sana gelirsem, bana ne yedireceksin?" demen gibidir. Yani, "Eğer bu azâb tahakkuk ederse, sizin bu hususta acele etmenizin maksadı nedir?" demektir.
Cenâb-ı Hak. "Bu (azâb) vaki olduktan sonra mı Ona iman edeceksiniz?" buyurmuştur. Bil ki, istifham harfinin sümme'nin başına gelmesi, onun tıpkı (Araf, 98) ve (A'râf. 97) ifâdelerindeki vâv ile fâ'nın başına gelmesi gibidir ki, bu, azarlama ve kınama manasını ifade eder. Daha sonra Cenâb-ı Hak, bu imanın onlardan tahakkuk etmediğini, aksine onların ayıplanıp tenkit edildiğini haber vermiştir. Böylece o müşriklere, "Şu anda mı iman ediyorsunuz ve daha önce alay ve istihza yoluyla onu acele istediğiniz halde, bu imanınızdan faydalanmayı mı ümit ediyorsunuz?" denilmektedir. Lâm'dan sonra gelen hemzenin hazfedilmesi, onun harekesinin de lâm'a verilmesi suretiyle (......) şeklinde okunmuştur.
Daha sonra "Sonra zulmedenlere, "Ebedî azabı tadın" denilecek." buyurulmuştur ki bu, yi den önce bulunan mukadder bir fiile atıf olup, kelamın takdiri, "onlara, onu daha önce acele istediğiniz halde şu anda mı iman ediyorsunuz?" denildi" daha sonra da, zulmedenlere "ebedî azabı tadın" denildi" şeklindedir.
Cenâb-ı Hakk'ın, "(Vaktiyle) ne kazanıyor idiyseniz, ondan başkasıyla mı cezalandırılacaksınız!" ayetine gelince, bu hususta şu üç mesele bulunmaktadır:
Birinci Mesele
Allahü teâlâ her ne zaman ikâb ve azâbtan bahsetmişse, bu illeti zikretmiştir. Buna göre bir kimse sanki, "Ey azîz olan Rabbim, sen her şeyden ganîsin, o halde senin rahmetine, bu şiddet ve vaîd, tehdit nasıl yakışır?" diyerek bir soru sormuş da, Allahü teâlâ da, "Ben ona, doğrudan doğruya, sebepsiz yere bu muamelede bulunmadım. Aksine bu, onun bâtıl ameli sebebiyle ona ulaşan bir cezadır" diye cevap vermiş olur ki bu da, rahmet tarafının üstün ve gâlib olduğuna; azâb tarafının damercûh ve mağlûb olduğuna delâlet.
Uhrevî Mükâfaatın Amelle İlgisi
Ayetin zahiri, cezanın, bir amelden dolayı olması gerektiğine delâlet eder. Felsefecilere göre ise ceza. amelin neticesidir. Çünkü salih amel, illetin malûlünü, neticesini gerektirdiği gibi kalbin nurlanmasını ve aydınlatılmasını gerektirir. Mutezileye göre sâlih amel, mükâfaatının, Allah'a ait olmasını gerektirir. Ehl-i sünnete göreyse mükâfaat, Allah'ın sırf vaadinden dolayı gereklidir,
Üçüncü Mesele
Ayet-i kerime, kulun, Cebriyye'nin görüşünün aksine olarak, kesb sahibi olduğuna delâlet eder. Bize göre kulun kesb sahibi olmasının manası şudur: Kudret, halis sebep ile birlikte fiili gerektirir (fiilin meydana gelmesine yol açar).
Kâfirlerin Yersiz Sualleri
53. Âyetin Tefsiri
Âyetin tefsiri için bak:54
54. Âyetin Tefsiri
"O azab bir gerçek mi" diye senden haber vermeni isterler. De ki: "Evet. Rabbime andederim ki o elbet ve elbet bir hakikattir ve siz, (kaçıp da) Allah'ın iradesinden kurtulamazsınız. Zulmeden herkes, eğer yerde bulunan bütün imkânlara mâlik olsaydı, (azabtan kurtulmak için) onu mutlaka fidye verirdi. Onlar azabı görünce pişmanlık izhâr ederler. Aralarında, adaletle hükmolunacak ve asla zulme maruz kalmayacaklardır".
Bil ki Allahü teâlâ, kâfirlerin "Eğer doğru söylüyorsanız, bu vaad ne zaman (söyleyin)" (Yûnus. 48)dediklerini ayetle haber vermiş ve buna, daha sonraki ayetlerle cevap vermiştir. Bu ayetlerden sonra da, onların aynı konuda Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e yeniden müracaat edip, bu soruyu ikinci defa sorarak, "O (azab) bir gerçek mi?" dediklerini nakletmiştir.
Bil ki böyle bir soru, şu bakımlardan sırf bir cehaleti göstermektedir:
1) Bu soru, cevabı ile birlikte daha önce geçmişti. Dolayısıyla bunu tekrar sormanın bir faydası yok.
2) Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, Allah tarafından bir peygamber olduğunun aklî delilleri de daha önce geçmişti. O delillerden birisi, Kur'ân'ın mucize olduğunun ortaya konulmasıdır. Onun nübüvveti doğru olunca, ileride olacağını söylediği herşeyin de doğru olduğuna kesinkes hükmetmek gerekir. İşte bütün bunlar, o kâfirlerden yüz çevirmeyi ve onların sorularına değer vermemeyi gerektirir.
Alimler, ayetteki hüve (o) zamirinin neyi gösterdiği hususunda ihtilaf etmişler ve bu cümleden olarak şu manaları vermişlerdir:
a) "O, -yani, senin getirdiğin Kur'ân, nübüvvet ve şer'î hükümler hak mıdır?"
b) "Bize vaadettiğin ba's (ölümden sonra diriliş) ve Kıyamet hak mıdır?"
c) "Bu dünyada başımıza geleceğini söylediğin azab, hak mıdır?"
Yemin Üslûbunun Faydası
Cenâb-ı Allah daha sonra peygamberine, müşriklere cevaben "Evet, Rabbime andederirn ki o elbet ve elbet bir hakikattir" demesini emretmiştir. Bunun hikmeti şunlardır:
a) Peygamberin onlara alışkın oldukları üslupla hitap ederek kendi tarafına meylettirmeye çalışması. Birşeyi haber verip de, onun doğruluğunu yeminde te'kid etmenin, o şeyi şaka faslından çıkarıp, ciddiyete naklettiği, aşikâr bir husustur.
b) İnsanlar kısım kısımdır: Bazıları bir şeyi, hakiki ve aklî delillerle kabul ederken; bazıları da hakikî ve aklî delillerden istifade edemeyip, ancak iknâî şeylerden, mesela, bu ayetteki yemin gibi şeylerden istifâde eder. Çünkü Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e gelip de, peygamberliğini ve nübüvvetini soran bir bedevî Arap, bu iddianın doğrulanması hususunda, yemin ile yetinmişti. İşte bu ayette de böyledir.
Daha sonra Allahü teâlâ bu hususu, ifâdesi ile te'kid etmiştir. Burada, mahzûf bir kısım vardır ve takdiri, "Sizler, başınıza azâb indirme va'îdinde bulunan Allah'ı, acze düşüremezsiniz" şeklindedir. Bundan maksad da, hiç kimsenin Rab Teâlâ'ya karşı koyamayacağı ve O'nu, dileyip hükmettiği şeyden geri çeviremeyeceğine dikkat çekmektir.
Kâfirlerin Ahiretteki Durumları
Allahü teâlâ daha sonra, böylesi sözlerin, onlar dünyada oldukları sürece, onlar için caiz olmayacağını, ama Kıyamete varıp, Allah'ın kahrı ile azametinin neticelerini gördüklerinde, böyle söylemeyi bırakıp, başka şeylerle meşgul olacaklarını beyan buyurmuştur.-Allahü teâlâ, onların şu üç halini haber vermiştir:
a) "Eğer yerde bulunan bütün imkânlara mâlik olsaydı zulmeden kimse, azabtan kurtulmak için onu mutlaka fidye verirdi'. Fakat bu imkânsızdır. Çünkü artık o, Kıyamet meydanındadır ve hiçbirşeye mâlik değildir. Nitekim Hak teâlâ, "Onların her biri Kıyamet günü O'nun huzuruna tek başına çıkacaktır" (Meryem, 95) buyurmuştur. Bu kimsenin, yeryüzünün bütün hazinelerine sahib olduğu farzedilse bile, bütün bunları fidye olarak vermesi ona fayda vermez. Çünkü Allahü teâlâ, "Öyle bir günden korkun ki (o gün) hiç kimseden fidye alınmaz, onlara yardım da edilmez..."(Bakara, 48) buyurur. Yine Hak teâlâ, o günü anlatırken; "(O günde) ne bir alış veriş, ne bir dostluk, ne de bir şefaat vardır"(Bakara, 254) buyurmuştur.
b) "Onlar azabı görünce, pişmanlık izhâr ederler." Bil ki ayetteki, "Pişmanlık izhâr ettiler" ifâdesi, mâzî sîğasındadır. Halbuki Kıyamet, gelecek zamanda olacak şeylerdendir. Fakat Kıyametin meydana gelmesi çok kesin olduğu için, Cenâb-ı Allah, gelecekte olacak bu işi, sanki mâzîde olup bitmiş gibi kabul etmiştir.Bil ki ...... fiili, hem "gizlemek", hem de "izhâr etmek, göstermek" manasına gelen, ezdâd kelimelerdendir. Bu kelimenin "gizlemek" manasına gelmesi açıktır. Ama, "göstermek" manasına gelişi, Araplar'ın, bir kimse birşeyi önce gizleyip, sonra ortaya koyduğunda, "O şeyi gizledi ve açığa çıkardı" şeklinde söyledikleri deyimden alınmıştır.
Kâfirin Duyacağı Pişmanlığın Mahiyeti
Bunu iyici kavradığında biz diyoruz ki: Bazı âlimler şöyle demişlerdir: "Bundan murad, pişmanlıklarını ortaya koymaları değil, gizlemeleridir. Bu gizleyişin sebepleri şunlardır:
1) Onlar, bu şiddetli azabı görünce, şaşkına döndüler ve o esnada pişmanlıklarını gizlemenin dışında ağlayıp feryad etmediler. Bu tıpkı, asılmaya götürülen kimsenin, hiçbir kelime konuşamayıp, şaşması ve hayrete düşmesi gibidir.
2) Onlar, seleflerinden ve kendilerine uyanlardan utanıp, onların azarlamalarından çekindikleri için pişmanlıklarını gizlediler.
İmdi eğer "Kıyamet gününün dehşeti, insanın böyle şeyleri düşünmesine manidir. Öyleyse onlar bunu nasıl yapabilirler?" denirse, biz deriz ki: "Bu gizleme işi, cehennemde yanmadan önce olur. Fakat onlar ateşe girip yandıklarında, artık pişmanlıklarını gizlemeyi bırakıp, izhâr ederler. Bunun delili, "Onlar, "Ey Rabbimiz, bedbahtlığımız (şekâvetimiz) bize gâlib geldi.." dediler" (Mü'minûn, 106) ayetidir.
3) Onlar, bu pişmanlık hususunda Allah'a karşı hâlis oldukları için, bunu (diğer insanlardan) gizlediler. Nitekim ihlasla duâ eden kimse de, duasını gizli yapar. Bu manaya göre ayette, onlarla ve onların bu ihlâslarıyla alay etme vardır. Çünkü onlar o ihlâsı, zamanında yapmadılar. Dolayısıyla da şimdi o kendilerine fayda vermedi. Halbuki onların görevi, bu samimiyyeti, mükellef oldukları zaman dünyada göstermeleri idi.
Ayetteki eserrû fiilini, "izhâr etme, gösterme" manasına alanların görüşü açıktır. Buna göre o kâfirler, reisliklerini (Koltuklarını) korumak için, dünyada iken kâfirlikleri ve fâsıklıklarına karşı duydukları pişmanlığı gizlemişlerdi. Ama Kıyamette, bu gayeleri ortadan kalkmıştır ve dolayısıyla da pişmanlıklarını ortaya koymuşlardır.
c) "Aralarında adaletle hükmolunacak da asla zulme maruz kalmayacaklardır." Denildi ki, "mü'minlerle kâfirler arasında hükmolunacaktır." Yine denildi ki: "Reis olanlarla, onlara tabî olanlar arasında hükmolunacaktır." Bunun, "Başlarına ceza indirmek suretiyle, kâfirlerin arasında hükmolunur" manasında olduğu da söylenmiştir.
Bil ki kâfirler, her nekadar azabta müşterek iseler de mutlaka aralarında Allahü teâlâ'nın hükmetmesi gerekir. Çünkü dünyada iken zalimlerin, birbirine de zulmedip hainlik etmeleri imkânsız değildir. Binâenaleyh bu hükmetmede, bazılarının azabının hafifletilmesi, bazılarının da ağırlaştırılması söz konusu olmuş olur. Fakat adalet, mazlumun âhını zâlimden almayı gerektirir. Bunun da yolu, mazlumun azabının hafifletilip, zalimin azabının ağırlaştırılmasıdır.
55. Âyetin Tefsiri
Âyetin tefsiri için bak:56
56. Âyetin Tefsiri
"Haberiniz olsun ki göklerde ve yerde ne varsa hepsi şüphesiz Allah'ındır. Haberiniz olsun ki Allah'ın vaadi şüphesiz haktır. Fakat onların çoğu bunu bilmez. O, hem diriltir, hem öldürür. Hepiniz ancak O'na döndürüleceksiniz ".
Daha Önceki Kısımla Münasebet
Bil ki bazı âlimler, bu ayetin kendinden öncekiler ile münasebeti hususunda şöyle demişlerdir: "Allahü teâlâ, önceki ayette, "Zulmeden herkes, eğer yerde bulunan bütün imkânlara mâlik olsaydı, azabtan kurtulmak için onu mutlaka fidye verirdi" buyurmuştur. Bu ayette de, zâlimin (Kıyamette) fidye olarak vereceği hiçbir şeyi olmadığını belirtmiştir. Çünkü herşey Allah'ın mülkü ve milkidir."
Bil ki bu, güzel bir ilgidir. Fakat daha güzeli, şöyle bir ilginin bulunmasıdır: İnsanların kısım kısım olduğunu söylemiştik. Bazı insanların, iknâî delillerden istifâdeleri, aklî delillerden istifâdelerinden daha çoktur. Muhakkik âlimler, iknâî delillere iltifat etmezler. Onların dayanakları, açık ve kesin deliller ve burhanlardır. Binâenaleyh Allahü teâlâ, kâfirlerin, "O (azab) bir gerçek mi?" dediklerini nakledince, Peygamberine, "Evet, Rabbime andederim ki..." demesini emretmiştir ki, bu da iknâî delillerdendir. Binâenaleyh Cenâb-ı Hak, bu ayetinin peşine, onun doğruluğuna kesin olarak delâlet eden akli delili getirmiştir.
İknâî Delilden Sonra Aklî Delil
Bu delilin izahı da şöyledir: Nübüvvetin ve ahiretin doğruluğuna dâir hüküm, kadir ve hakîm bir ilâhın varlığına ve O'nun dışındaki herşeyin O'nun mülkü ve rnilki olmasına dayanır. Hak teâlâ işte bu hususu, "Haberiniz olsun ki göklerde ve yerde ne varsa hepsi şüphesiz Allah'ındır" ayetiyle beyan etmiş, bu hükmün doğruluğuna dâir başka delil getirmemiştir. Zira Allahü teâlâ, bu delillerin izahını, bu sûrede geçen şu ayetlerde tafsilatlı olarak yapmıştır: "Gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesinde, göklerde ve yerde Allah'ın yarattığı şeylerde (...) elbet nice ayetler vardır" (Yûnus, 6), "Güneşi ziyah, ayı nurlu yapan ve ona menziller ta'yin eden O'dur" (Yûnus. 5). Bu kesin deliller daha önce geçmiş olduğu için. Cenâb-ı Hak tefsir ettiğimiz ayette bu kadarla yetinmiş ve âlemdeki bitki, canlı, beden, rûh, karanlık ve aydınlığın kendi mülkü ve milki olduğunu belirtmiştir. Durum böyle olduğu zaman O, bütün mümkinâta kadirdir, bütün malûmatı bilir, her türlü ihtiyaçtan müstağnidir, yine her türlü noksanlık ve eksiklikten berîdir. Şu halde O, bütün mümkinâta kadir olduğu için, dünya ve âhirette düşmanlarının başına azab indirmeye, dostlarına rahmeti ulaştırmaya, Resulünü katî deliller ve açık mucizelerle desteklemeye ve Resulünün durumunu yüceltip, dinini ortaya koymaya, şeriatını kuvvetlendirmeye de kadir olur. O, bütün bunlara kadir olunca, risaletle istihza ve taaccüb etmek batıl olur. O, noksanlıklardan ve kusurlardan berî olunca, verdiği sözden caymaktan ve yalan söylemekten münezzeh olur. O'nun vaadettiği şey mutlaka meydana gelir. Bu son hüküm, biz 'Allahü teâlâ, kullarının maslahatlarını gözetmez" dediğimiz zaman söz konusu olur. Ama, "Allahü teâlâ kullarının maslahatlarını gözetir" dediğimiz zaman, şöyle söyleriz: "Yalan, akıllı kimselerden, ancak ya âciz olmasından, ya cehaletinden, yahut da ihtiyacından ötürü sâdır olur. Hak Sübhânehû ve Teâlâ, bütün bunlardan münezzeh olunca. O'nun yalan söylemesi imkânsız olur. Binâenaleyh O, kâfirlerin başına bir azabın ineceğini, hasrın ve neşrin (dirilmenin) gerçekleşeceğini haber vermişse, o şeylerin olacağına kesinkes inanmak gerekir. Yaptığımız bu açıklama ile, "Haberiniz olsun ki göklerde ve yerde ne varsa hepsi şüphesiz Allah'ındır" ayetinin, "Haberiniz olsun ki Allah'ın va'di şüphesiz haktır" buyruğunun doğruluğuna kesinkes inanmayı gerektiren bir mukaddime olduğu sabit olmuş olur.
Cenâb-ı Hak daha sonra "Fakat onların çoğu (bunu) bilmez" buyurmuştur. Bu, "Onlar, delillerden habersiz olarak, işlerin dış görünüşlerine aldanmışlar ve bu sebeble de bu bilgilerden mahrum kalmışlardır" demektir.
Daha sonra, Hak teâlâ, bu delilleri te'kid ederek, "O, hem diriltir, hem öldürür. Hepiniz ancak O'na döndürüleceksiniz" buyurur. Bu, şu manayadır: "Cenâb-ı Hak birinci defada yaratıp hayat vermeye kadir olduğuna göre, onları öldürdüğünde de, ikinci kez diriltmeye de kadir olmalıdır." Böylece bu anlattıklarımızla, Allahü teâlâ'nın, Peygamberine: "Evet. Rabbime andolsun ki." (Yûnus. 53) demesini emrettiği, daha sonra buna o kesin delilleri eklediği anlaşılmış olur.
Bil ki ayetteki, "Haberiniz olsun ki göklerde ve yerde ne varsa hepsi şüphesiz Allah'ındır" ifâdesinde bir başka incelik daha vardır. Odaayet-i kerimenin başındaki elâ "Haberiniz olsun ki" kelimesidir. Çünkü bu kelime ancak gafillerin dikkatini çekmek ve uyuyanları (gaflet) uykusundan uyandırmak için kullanılır. Âlemdeki insanlar, zahirî sebeblerle uğraşırlar ve "şu bahçe padişahın, şu ev vezirin, şu köle Zeyd'in, şu cariye de Amr'ın" derler ve her şeyi bir kimseye mal ederler. İnsanlar, cehalet ve gaflet uykusuna iyice daldıkları için, bu izafe edişlerin doğru olduğunu zannederler. İşte bu sebeble, Hak teâlâ, o uyku ve gaflet içinde olanlara "Haberiniz olsun ki göklerde ve yerde ne varsa hepsi şüphesiz Allah'ındır" buyruğu ile seslenmiştir. Bu böyledir, çünkü Hak olan bir ve tek'in dışında kalan varlıkların, zatları gereği "mümkin" oldukları ve mümkin varlıkların, ya doğrudan, yahut da dolayısıyla zâtı gereği vâcib (vâcibu'l-vücûd) olana varıp dayandıkları sabit olunca, O'nun dışındaki herşeyin O'nun mülkü ve milki oldukları sabit olmuş olur. Durum böyle olunca O'nun dışındaki varlıkların, gerçekte bir mülkü olmadığı ortaya çıkar. Mahlükatın (insanların) çoğu, bu incelikleri bilmekten gafil ve habersiz olduğu için, onlardan bir kısmı olsun, cehalet ve dalâlet uykusundan belki uyanır diye, Resulüne (sallallahü aleyhi ve sellem) böyle seslenmesini emretmiştir.
57. Âyetin Tefsiri
Âyetin tefsiri için bak:58
58. Âyetin Tefsiri
"Ey insanlar, size Rabbinizden bir öğüt, gönüllerde olan dertlere bir şifâ, müminler için bir hidayet ve rahmet gelmiştir. De ki: "Ancak Allah'ın fazlı ile rahmetiyle işte yalnız bunlarla sevinsinler. Bu, onların toplayıp durduklarından hayırlıdır".
Ayetle ilgili birkaç mesele vardır:
Nübüvveti ispat Yolu
Peygamberlerin, peygamberliklerini isbâtın yolu şu iki şeydir:
Birincisi, şöyle dememizdir: "Şu şahıs peygamberlik iddiasında bulundu ve onun elinde bir mucize zuhur etti.
Böyle olan herkes, Allah katından gönderilmiş, hak ve doğru bir peygamber olur!' İşte bu yolu Allahü teâlâ, bu sûrede, "Bu Kur'ân Allah'ındır. Başkasının uydurması değildir. O kitap, ancak kendinden evvelki kitapları tasdik eder ve o kitabı tafsîi eder. Onda şüphe edilecek hiçbirşey yoktur. O, âlemlerin Rabbindendir. Yoksa "Onu (peygamber) kendiliğinden uydurdu?" mu diyorlar. De ki: "Öyleyse, eğer doğru söylüyorsanız, siz de onun benzeri bir sûre getirin. Allah'dan başka, çağırabileceğiniz kim varsa onları da yardıma çağırın" (Yûnus, 37-38) ayetlerinde en güzel bir şekilde izah etmiştir. Biz, o ayetlerin tefsîrinde, dinî kuvvetlendirecek, yakını imanı doğuracak, her türlü şekk ile şüpheyi giderecek ve bütün cehaletlerle sapıklıkları temizleyecek izahlar yaptık.
İkincisi: Biz aklımızla, gerçek itikâdın ve sâlih amelin ne olduğunu bilebiliriz. Binâenaleyh gelip de, halkı hak inanca ve sâlih amele davet eden, insanları bunlara sevkeden ve kendisinde insanları küfürden imana, batıi itikaddan hak itikada; dünyaya bağlayan işlerden, ahirete bağlayan amellere nakletme kuvveti olan kimse, hak, sâdık ve musaddak bir peygamberdir. Bunu şöyle izah edebiliriz: İnsanlara çeşitli noksanlıklar, cehaletler ve dünya sevgisi hâkimdir. İnsanın mutluluğunun, ancak gerçek inanç ve salih amel ile elde edileceğini aklımızla bilir anlarız. Bunun neticesi şuna varır: Dünyaya karşı nefretini ve âhirete karşı rağbetini artıran'herşey amel-i Salih'tir. Bunun zıddı olan herşey ise, boş ve günah olan ameldir. Durum böyle olduğu için insanlar, güçlü, ruhu aydınlık, karakteri yüce, kâmil bir insana muhtaçtırlar ve o kâmil insan, noksan ve kusurlu olanları, noksanlık makamından kemâl (olgunluk) makamına götürebilecek güçte olur ki, işte peygamber O'dur.
Velhasıl insanlar üç kısımdır:
a) Nakıs (kusurlu) olanlar.
b) Nakıs insanları kemâle erdirmeye kadir olamayan kâmil kimseler, ve
c) Nakıs kimseleri kemâle erdirmeye kadir olan kâmiller.
Birinci kısım, insanların çoğunluğudur. İkinci kısım, velilerdir. Üçüncü kısım da, peygamberlerdir.
Nakıs kimseleri, noksanlıktan kemâl derecesine götürmeye kadir olmanın derece ve mertebeleri de farklı olduğu için, peygamberlerin dereceleri de, nübüvvetlerinin kuvvetine göre farklı farklıdır. İşte bu incelikten ötürü Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) "Ümmetimin âlimleri, Isrâiloğullarınm peygamberleri gibidir Keşfu'l-Hafa, (2/64). buyurmuştur.
Bu mukaddimeyi iyice anladığında biz deriz ki: Allahü teâlâ, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in nübüvvetinin doğruluğunu, mucize yoluyla beyân edince, bu ayette de onun peygamberliğini ikinci yolla beyân etmiştir. Bu yol, nübüvvetin doğruluğunu ortaya koyup, mâhiyetini belirleyen yoldur. O halde mucize ile istidlal, mantıkçıların burhân-ı innî adını verdikleri şeydir. Bu yol ise, mantıkçıların "burhân-ı limmî" adını verdikleri yoldur ki, bu daha kıymetli, daha yüce, daha mükemmel ve daha üstün olandır.
Kur'ân'ın Bazı Vasıfları
Bil ki Allahü teâlâ, Kur'ân-ı Kerim'i bu ayette şu dört vasıfla nitelemiştir:
a) O, 'Allah katından bir "mev'iza" (öğüt)tür,
b) O, kalblerdeki hastalıklara bir "şifâ"dır.
c) "Hidayet"tir.
d) Mü'minlere "rahmet"tir.
Hazret-i Peygamber Tabib, Kur'ân Reçete Durumundadır
Bu sıfatların mutlaka belli birtakım incelikleri vardır: Binâenaleyh biz deriz ki: Ruhlar, bedenlerle alâka kurunca, bu alâka, ruhun bedene karşı duyduğu tabiî bir aşk sebebiyle olur. Sonra rûh cevheri, bedenler âleminin arzu duyduğu ve güzel gördüğü şeylerden, beş duyu vasıtasıyla istifâde eder. Rûh bunlara alışır, ülfet eder ve bunları alışkanlık haline getirir. Hissi alakalar ve bedenî hadiseler de, kendi vasıtasıyla kuvvet bulduğu için akıl nurunun en son derecede tahakkuk edeceği malumdur. Binâenaleyh bu gark (ruhun bedenî hazlara dalması), rûh cevherinde bâttl inançların ve kötü huyların tahakkukuna sebeb olur. İşte bütün bu haller, rûh cevherinin şiddetli hastalıkları demektir. Binâenaleyh bu hastalıklar için, ehil bir doktorun olması gerekir. Çünkü şiddetli hastalıklara düşen kimseye, isabetli ilaçlar ile müdâhale edecek ehil bir doktor rastlamazsa, o mutlaka ölür. Şayet böyle bir doktor rastlar ve beden de o ilaçları kabul ederse, çoğu kez iyileşme gerçekleşir ve hastalık zail olur.
Bunu iyice kavradığında, biz deriz ki: Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem), hazık (ehil) bir doktor, Kur'an-ı Kerim de, terkibi ile kalb hastalıklarına faydalı olan bütün ilaçlar gibi olmuş olur. Sonra doktor hastanın yanına vardığında, hastaya karşı şu dört merhaleli müdâhalesi vardır:
Birinci mertebe: Doktor, hastasını, uygun olmayan şeyleri alıp yemekten men eder ve ona, hastalığa yakalanmasına sebeb olan o şeylerden kaçınmasını emreder ki işte buna "mev'iza" (öğüt) denir. Çünkü va'z'ın hikmeti, insanı Allah'ın rızasından uzaklaştıracak herşeyden alıkoyup, kalbini Allah'dan başkası ile meşgul eden herşeyden men etmektir.
İkinci mertebe: Bu, şifâ mertebesidir. Bu, doktorun hastasına, hastalığa sebeb olan o bozuk şeyleri içinden söküp atacak ilaçlar içirmesidir. İşte tıpkı bunun gibi peygamberler de, insanları, mahzurlu şeyleri işlemekten men ettiklerinde, insanların zahirleri, uygun olmayan şeyleri yapmaktan temizlenmiş olur. Bu durumda peygamberler onlara, içlerini (bâtınlarını) temizlemeyi de emrederler. Bu da, kötü huyları giderip, iyi huylar elde etme hususunda insanın mücâdele ve mücâhede yapmasıyla olur. Bunların ilki, Hak teâlâ'nın: "Şüphesiz ki Allah adaleti, iyiliği ve akrabaya vermeyi emreder. Fuhşiyatı. taşkınlıkları, münkeri, zulüm ve tecavüzü nehyeder" (Nahl, 90) ayetinde bahsolunan hususlardır. Bu böyledir. Çünkü, bozuk inançların ve kötü ahlâkın, hastalıklar gibi olduğunu söylemiştik. Binâenaleyh bunlar zail olduğunda, kalb şifâ bulur ve rûh cevheri, melekût âlemini seyretmeye manî olan kir ve pasların tamamından temizlenmiş olur.
Üçüncü mertebe: Bu, hidayetin gerçekleşmesidir. Bu mertebe, ancak, ikinci mertebeden sonra elde edilir. Çünkü insanın rûh cevheri, kutsi cilalan ve ilâhî ziyaları kabul eder. Rahmetin kaynağı, umûmîdir ve hiç kesilmez. Nitekim Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) "Ömrünüzün bazı günlerinde Rabbinizin nefhalan (rahmet esintileri) olur. Onlara hedef ol(maya çalışın)" Keşfu'l-Hafa. (1/231) buyurmuştur.
Hem sonra vermemek, ya acizlikten, ya cahillikten, ya da cimrilikten ötürü olur. Bütün bunlar, Allah hakkında imkânsızdır. Binâenaleyh Allah'ın vermeyeceğini düşünmek imkânsızdır. İşte buna göre. o ruhî ziyaların meydana gelmesi, ancak bozuk inançlardan ve karekteri, karanlığın karakteri olan kötü ahlâktan ötürü olur. Karanlık bulunduğunda, aydınlığın bulunması imkânsızdır. Dolayısıyla karanlığı gerektiren sebebler zail olduğunda, aydınlığın engelleri de zail olup ortadan kalkmış olur ve bu durumda, kudsî alemin ziyasının, kudsî nefis cevherinde tahakkuk etmesi gerekir. İşte bu ışık, hidayettir. Bu hal gerçekleşince, nefis, melekût âleminin nakışlarının üzerine işlenip, ilâhî kudsiyetin üzerinde tecellî ettiği bir hale girer. Bu mertebelerin ilki, Hak teâlâ'nın, "Ey itminâne ermiş rûh, sen O'ndan razı, O senden râzt olarak, dön Rabbine"(Fecr, 27-28) ayetinde; ortası, "Hepiniz Allah'a kaçın" (zariyat, 50) ayetinde; sonuncusu "Allah" de ve sonra onları bırak, daldıkları batakta oynayadursunlar" (Enam, 91) ayetinde; hepsi birden de, "Göklerin ve yerin gaybı Allah'ındır. Her iş Ona döndürülüp götürülür. Öyle ise O'na ibadet et. O'na tevekkül et. Senin Rabbin, yapmakta olduğunuz şeylerden habersiz değildir." (Hud, 123) ayetinde bahsedilen hususlardır. Bu ayetlerin açıklamaları, inşaallah yerlerinde gelecektir. İşte bu mertebe, Cenâb-ı Hakk'ın buyruğu ile murad edilendir.
Dördüncü mertebe: Bu, nefsin nuru, nakıs olanların ruhlarına, tıpkı, güneşin cevherinin nurunun, âlemin kütlelerine fezeyan etmesi gibi, füyuzâtta bulunacak bir biçimde, bu rûhânî derece ve rabbani basamağa baliğ olması demektir. İşte Cenâb-ı Hakk'ın, "mü'minler için bir rahmet" tavsifinden maksat budur. Bu mâna, mü'minlere tahsis edilmiştir. Zira, inatçı kulların ruhları, peygamberlerin ruhlarının nurlarından ziyâlanamaz. Güneşten gelen ışığı alabilen cisim, yönü" güneşin yönüne karşı olan cisimdir. Bu tekabül etme işi bulunmazsa, güneşin ışığı, o cisme düşmez. İşte tıpkı bunun gibi, pâk olan peygamberlerin ruhlarının himmetine yönelmeyen her rûh, onların nurlarından istifâde edemez ve o kudsî tertemiz ruhların etkileri, o ruhlara ulaşmaz.
Güneş yuvarlağının karşısında olmayan cisimlerin, bu güneşin karşısında bulunmadaki uzaklık hususunda derecelerinin farklı farklı olup, o cisimlerin, güneş yuvarlağına tekabül etmedeki uzaklığın son noktasına varıp dayanıncaya kadar, bu uzaklığın derecelerinin gitgide artması, böylece de geriye sırf karanlığın kalması gibi, peygamberlerin ruhlarından o nurları almak hususunda da. insanların ruhlarının dereceleri farklı farklıdır. Bu farklılık, zulmeti en ileri raddeye varmış, bedbahtlığı büyümüş, fasit insanlar ve kötü huylar hususunda varılabilecek en uzak noktaya ulaşmış bir nefse ulaşır, vasıl olur. Netice olarak diyebiliriz ki, ayette geçen Vtey "mev'izâ (öğüt)" ifâdesi, insanların zahirlerini, uygun olmayan şeylerden temizlemeye bir işaret olur ki, bu, "şeriat"tir. "Şifa" kelimesi, ruhları, bozuk insanlardan ve kötü huylardan temizlemeye bir işarettir ki, bu "tarikat"tır. "hidâyet rehberi" kelimesi, Hakk'ın nurunun, sıddîkların kalbinde zuhur etmesine işarettir ki, bu "hakîkat"tir ve rahme ("rahmet") kelimesi de. o nurun, kemâl ve aydınlık hususunda, nakıs insanları kemâle erdirecek bir noktaya ulaştığına bir işaret olur ki, bu da "nübüvvet"tir. İşte bütün bunlar bu Kur'ânî lafızlarla, kendisine işaret olunan, önce geçenin sonraya bırakılması; sonra gelenin öne alınması mümkün olmayan birtakım aklî dereceler ve burhanı mertebelerdir.
Allahü teâlâ, bu ayette, bu ilâhî yüce sırlara dikkat çekince, "Deki: "Ancak Allah'ın fazlı ile, rahmetimle, işte yalnız bunlarla sevinsinler. Bu, onların toplayıp durduklarından hayırlıdır" buyurmuştur. Bundan maksad da, İslâm feylesoflarının tesbit etmiş olduğu "rûhânî mutluluklar, maddî mutluluklardan daha üstündür" şeklindeki görüşlerine bir işaret olmuş olur ki bu husus, bu kitabın pekçok yerinde, bu manâyı iyice ortaya koyacak bir biçimde geçmişti. Binâenaleyh, bunu tekrarlamanın faydası yoktur. Şimdilik söyleyeceklerimiz tamamlanmıştır.
Allah'ın Lütfü ve Rahmeti Sayesinde Sevinmek Gereği
Bu ifâdenin takdiri, (......) şeklindedir. Daha sonra ikinci kez Cenâb-ı Hak diyerek, Yahız febizâlike ifadesiyle tekrar Allah'ın fadl ve rahmetine işarette bujunmuştur ki, bu tekîd içindir. Hem, Allah'ın (......) buyruğu hasr ifâde eder. Yani, "İnsanın ancak bununla sevinmesi gerekir" demektir.
Bil ki bu söz şu iki şeye delâlet eder.
Maddî Lezzetler Manevî Hazlara Göre Daha Geride Kalır
a) İnsanın, maddî hallerden, herhangi bir şey ile sevinmemesi gerektiğine, bunun böyle olduğunu da şunlar gösterir:
1) Muhakkik alimlerden bir grup kimse, "Maddî lezzetlerin manası, sadece elemleri gidermektir. Yokluk olan şeyle de, sevinilemez.
2) Bu lezzetlerin olumlu birtakım sıfatlar olması durumunda bile, bunlar, birkaç yönden manevîdirler:
Birincisi: O sıfatların elemlerinden zarar görmek, lezzetlerinden istifâde etmekten daha kuvvetlidir. Baksana maddî lezzetlerin en kuvvetlisi, cima lezzetidir. Bundan duyulan hazzın, kulunç (kramp) ve diğer kuvvetli acılardan duyulan zarardan daha az olduğunda şüphe yoktur.
İkincisi: Cismanî lezzetlerin söz konusu olduğu yerler azdır. Çünkü, o cismanî lezzetleri elde etmek, ancak şu iki yol ile mümkündür: Yani, mideyi doyurma lezzeti ve cima lezzeti. Ama, elemlere gelince, insan bedeninin her parçasında, bir başka çeşit elem vardır ve bu elemlerden her bir çeşidinin, başka bir çeşitte bulunmayan özelliği bulunmaktadır.
Üçüncüsü: Maddî lezzetler, kesinlikle arı-duru olmayıp, aksine pekçok kötülükle karışık ve içiçedirler. Şayet, yemek ve cinsî münasebet lezzetinin meydana gelmesinde, onların öncesinde ve sonrasında nefsi yorma olmasaydı, bu kâfi gelirdi.
Dördüncüsü: Maddî lezzetler, devamlı olamazlar. Her ne zaman, kendilerinden daha fazta lezzet alınırsa, onların elden kaçırılması korkusundan ileri gelen tehassür ve üzüntüler de, o nisbette daha çok ve güçlü olur. İşte bundan dolayı Ma'arrt, "Ölüm anındaki hüzün, doğum anında duyulan sevinçten kat kat fazladır" demiştir.
Çocuğun doğumu anında duyulan sevincin, ölümünde duyulan hüzne denk olmadığı bilinen bir gerçektir.
Beşincisi: Bulunmaları halinde, maddî lezzetlerin devamlı olmaları imkânsız olur. Çünkü, yeme lezzeti, olduğu gibi devam etmez, aksine, açlık lezzetinin yok olması gibi, yemeden duyulan lezzet zâil olur. Binâenaleyh, o lezzetin devamlı olması imkânsız olur.
Altıncısı: Maddî lezzetler, âdî birtakım şeylerden duyulan lezzetlerdir. Çünkü bunlar, çabuk bozulan, değişmeye müsait olan, yumuşak nesnelerde meydana gelen birtakım keyfiyyetlerdir.
Ama, ruhanî lezzetlere gelince, bunlar, bütün bu hususlar bakımından maddî lezzetlerin zıddınadır. Böylece, maddî lezzetlerden duyulan sevincin bâtıl ve boş bir sevinç olduğu; kâmil olan sevincin ise, rûhanîyyet, kudsî cevher, celâl âlemi ve kibriyâ nuru ile duyulan ferahlık olduğu sabit olmuş olur.
b) Ruhanî lezzetler bulunduğunda aklı başında olan kimsenin, o lezzetlerle, birer lezzet oldukları açısından sevinmemesi; aksine onların Allah'dan ve O'nun lütfü ve rahmetiyle meydana gelmiş olması açısından sevinmiş olması gerekir. İşte bu incelikten dolayı, sıddîkler: "Birer nimet olmaları açısından Allah'ın nimetiyle sevinenler müşriktirler; ama onların Allah'dan olması bakımından, Allah'ın nimetleriyle sevinenlerin sevinci, Allah ile, O'nun sebebiyle olmuş olur ki işte bu, kemâlin zirvesi ve mutluluğun nihâî noktasıdır" demişlerdir. O halde Cenâb-ı Hakk'ın, emrinin manası, "Onlar, onların birer nimet olması açısından değil, aksine, Allah'ın lütfü ve rahmeti ile olmaları açısından, o nimetlerle sevinsinler" şeklinde olur. İşte bunlar, vahiy ve tenzil aleminden zuhur eden bu lâfızların ihtiva etmiş olduğu yüce sırlardır. Bu konuda, bizce özetlenebilecek olan şeyler bunlardır. Ama müfessirlere gelince, onlar, ayetteki "Allah'ın lütfunu İslâm; "rahmet"ini de, Kur'an diye tefsir etmişlerdir. Nitekim Ebu Saîd el-Hudri: "Allah'ın lütfü Kur'ân, rahmeti de, O'nun sizi, o Kur'ân'ın ehli kalmasıdır" demiştir.
Dördüncü Mesele
Bu ayet tâ ile, "Sevininiz" şeklinde okunmuştur. Ferrâ şöyle demektedir: "Nitekim, Zeyd İbn Sabitin, bunu tâ ile okuduğu ve onun, bunun manasının, "Ey Muhammed'in ashabı, siz ancak ve ancak bununla sevinin. Zira bu, kâfirlerin toplayıp biriktirdikleri şeyden daha hayırlıdır "şeklinde olduğunu söylediği zikredilmiştir!' Ferrâ sözüne devamla şöyle der: "Bu, Übeyy'in, "Ancak ve ancak, bununla sevinin" şeklindeki kıraatine yakın bir kıraattir. Gerek muhatap, gerekse gaibler için, emirde aslolan, lamın getirilmesidir. Meselâ bu, "kalk, ey Zeyd" ve "Zeyd kalksın" ifadelen gibidir. Bu böyledir; zira her iki durumda da emrin hükmü aynıdır. Ancak ne var ki Araplar, çok kullanıldığı için, emredilen muhataplardan lamı hazfetmişler ve meselâ, kendisiyle söze başlamak mümkün olsun diye tâ'yı da hazfederek, başına bir vasi elifi getirmişlerdir. Meselâ bu, "vur" ve "öldür" misallerinde olduğu gibidir. Kisâî onların, şeklindeki okuyuşlarını kınardı; çünkü o, bu kullanılışın az olduğunu tesbit etmiş, bu sebeple de bunu bir kusur saymıştı. Fakat aslolan budur. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, bazı muhataplara, "saflarınızı tutunuz" manasını kastederek (......) dediği rivayet edilmiştir."
Bütün bunlar, Ferra'nın sözleridir. Tâ ile olmak üzere bu kelime (......) şeklinde de okunmuştur. Bunun izahı şudur:
Maddî Zevklerle Ruhanî Zevklerin Arasında İnsanın Durumu
Bunun izahı şudur: Allahü teâlâ, bu ayetle, hem muhatapları, hem de gaibleri kasdetmiştir. Ancak ne var ki o, tıpkı müzekkerliğin müennesliğe tağlib edilmesi (galib kılınması) gibi. muhatapları gaibe tağlib etmiştir. Böylece o sanki, mü'minleri kastetmiştir. Dilciler de bunun böyle olduğunu söylemişlerdir. Ancak burada, aklî bir incelik vardır ki o da şudur: İnşanda, onu, Allah'ın hizmetine davet eden ve gayblar âlemi ile ruhanî derecelerle ilgil kurmaya çağıran bir özellik bulunduğu gibi, yine onda, onu hisler, cisimler ve maddî lezzetler âlemine davet eden başka bir özellik daha vardır. Ruh, bedene bağlı kaldığı sürece, maddeyi sevmekten ve maddî lezzetlerin peşine düşmekten vazgeçmez. Buna göre Cenâb-ı Hak sanki, sıddık ve arif kişilere hitâb ederek şöyle demiştir: "Aklî ilahî hadiseler ile, maddî nefsanî hadiseler arasında bir husumet meydana gelmiştir. Tercih, akla aittir. Zira akıl, Allah'ın fadlına ve rahmetine: nefis ise, dünyanın ve onun şehvetlerinin cem edilmesine çağırır. Halbuki Allah'ın fadlı ve rahmeti, sizin için, dünyadan toplayıp biriktirdiklerinizden daha hayırlıdır. Çünkü âhiret, daha hayırlı ve bakîdir. Böyle olan şey ise, istenmeye ve elde edilmeye daha lâyıktır."
59. Âyetin Tefsiri
Âyetin tefsiri için bak:60
60. Âyetin Tefsiri
"De ki: "Allah'ın size indirip de ondan kimini haram, kimini helâl yaptığınız rızıktan ne haber? Söyleyin bana?" De ki: "Allah mı size izin verdi de öyle yaptınız, yoksa Allah'a iftira m: ediyorsunuz? Allah'a karşı yalan uydurup duranların Kıyamet günü kendilerine ne yapılacağını zannediyorlar? Şüphesiz ki Allah, insanlara lütuf sahibidir. Fakat onların çoğu şükretmezler".
Ayetle ilgili birkaç mesele vardır:
Daha Sonraki Kısımla Münasebet
Bil ki, âlimler, bu ayetin kendinden öncekilerle münasebeti hususunda çeşitli şeyler söylemişlerdir, ama ben onların hiçbirini güzel bulmuyorum. Gerçek ilmi Allah katında olmak kaydıyla, şu anda hatırıma gelen şu iki şeydir:
a) Bu sözün zikredilmesinin maksadı, nübüvvetin isbâtı hususunda üçüncü yolun zikredilmiş olmasıdır ki; bunun izahı şudur: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) inkarcılara: "Sizler, bazı şeylerin helâl, bazı şeylerin haram olduğunu söylüyorsunuz. Şu halde, bu hükmü, siz ya Allah'a iftira ederek söylüyorsunuz, yahut da Allah'ın hükmünün öyle olduğunu biliyorsunuz" demiştir. Oysa birincisi, ittifakla batıl olan bir yoldur; geriye sadece ikincisi kalmıştır. Allahü teâlâ'nın insanlara herhangi bir vasıta olmaksızın hitâb etmediği malumdur. Bu batıl olunca, bu hükümlerin size, Allah'ın size göndermiş olduğu bir resulün ve Allah'ın size gönderdiği bir nebînin sözüyle ulaşmış olduğu sabit olur. Sözün neticesi şudur: "Hepsinin maddî sıfatlar ve menfaatlerde müşterek oldukları halde, onların bazı şeylerin helâl, bazılarının da haram olduğuna hükmetmeleri, sizin, nübüvvet ve risâletin doğruluğunu itiraf etmenize delâlet eder. Durum böyle olunca, daha nasıl oluyor da nübüvveti ve risaleti inkâr etmek hususunda bu kadar ileri gidebiliyorsunuz?" Ayeti, bahsettiğim bu manaya hamletmek, güzel ve makûl bir yoldur.
b) Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), kendisinin nübüvvetinin doğruluğuna dair pekçok delil getirip, onların o nübüvveti inkâr hususundaki soru ve şüphelerinin fasit olduğunu beyan edince, buna onların, şeriatları ve ahkâmları hususundaki yollarının da bozuk olduğunu beyân etmeyi ilâve etmiş, ve doğruluğuna ne akıl ne de nakil delâlet etmediği halde, birtakım şeylerin helâl birtakım şeylerin de haram kılınmasının batıl bir yol ve fasit bir metod olduğunu da beyân etmiştir ki bundan maksat, münkirlerin, dinleri ve ahkâmları hususundaki metod ve görüşlerini ibtâl'etmek ve onların, bu hususta herhangi bir şekilde asla hak üzere olmadıklarını beyan etmektir.
Müşriklerin Haram Kıldıkları Şeyler
Onların haram kıldıkları şeylerden maksat, bahîra, sâibe. vasile ve hâm gibi hayvanları haram saymalarıdır (Bk. Maide, 103). Hem, Cenâb-ı Hak, "Dediler ki: "Bu davarlarla ekinler haramdır"Bir de (şöyle) dediler: "Şu davarların karınlarında bulunan yavrular canlı doğarsa sâde erkeklerimiz için helâldir, kadınlarımıza haram kılınmıştır" (En'am, 138-139) ve "Allah sekiz çift yarattı: Koyunlardan iki çift, keçiden de iki çift... "(Enam, 143) ayetlerinden aynı hususu belirtmiştir. Bunun delili, Cenâb-ı Hakk'ın "Ondan kimini haram, kimini helâl yaptığınız., , "(Yûnus, 59)ayetidir. Bu, onlardan daha önce sudur etmiş olan bir şeye işarettir. Halbuki Allahü teâlâ, onlardan, sadece bunu nakletmiştir. Şu halde, bu sözün bu manaya tevcih edilmesi gerekir.
Daha sonra Cenâb-ı Hak, onlardan bunu nakledince, Resulüne "De ki: "Allah m; size izin verdi de öyle yaptınız, yoksa Allah'a iftira mı ediyorsunuz?" demesini emretmiştir. Bu taksimat, makul bir taksimattır. Çünkü bu hükümler, ya Allah'dan olur veya olmaz. Eğer Allah'tan olursa, ki bu Cenâb-ı Hakk'ın "Allah mı size izin verdi de öyle yaptınız" buyruğundan anlaşılandır. Eğer Allah'dan olmazsa, bu da O'nun, "Yoksa Allah'a iftira mı ediyorsunuz?" buyruğundan anlaşılanda.
Daha sonra Cenâb-ı Hak "Allah'a karşı yalan uydurmakta devam edenler kıyamet günü kendilerine, ne yapılacağını zannediyorlar?" buyurmuştur. Bu cümle, her ne kadar "isti'lâm" (o zanlarını bildirmelerini isteme) için ise de, bununla, Allah'a iftira eden kimselerin azabının ne kadar büyük olacağı kasdedilmiştir. İsa İbn Ömer, bunu fiil sığasında (......) şeklinde okumuştur. Bu "Onlar, .Kıyamet günü hakkında hangi zanda bulundular?" şeklinde olur. Bu okuyuşa göre bu ifâde, daha önce de bahsettiğimiz gibi, Kıyamette olacak şeyler her ne kadar gelecekle ilgili şeyler ise de, fakat onlar, hikmet-i ilâhiyyede, mutlak surette vukubulacakları için, pek yerinde olarak Cenâb-ı Hak bunları, mazî sîğasıyla beyan buyurmuştur.
Daha sonra Cenâb-ı Hak, buyurmuştur. Yani, "Allah, onlara akıl vermek, peygamberler göndermek ve kitaplar indirmek suretiyle insanlara karşı lütufkârdır." "Ama, onların çoğu şükretmezler." Yani, onlar, Allah'ın delillerini düşünme hususunda akıllarını kullanmazlar; peygamberlerinin davetlerini kabul etmez ve Allah'ın kitaplarını dinlemek suretiyle de istifâdede bulunmazlar.
Üçüncü Mesele
Cenâb-ı Hakk'ın buyruğundaki mâ hakkında, şu iki izah yapılabilir:
a) Bu, ellezî manasında olup reeytum fiifi ile mansûb kılınmıştır.
b) İstifham olan eyyû (ne?) manasında olup, enzele fiiliyle mansub kılınmıştır. Bu, Zeccâc'ın görüşüdür. Buna göre, buradaki enzele fiilinin manası, Cenâb-ı Hakk'ın tıpkı, "Sizin için davarlardan sekiz çift indirdi" ızümer, ayetinde olduğu gibi, "yarattı" ve "îcât etti" manasındadır.
Enzele fiilinin, "yarattı" manasına gelmesi mümkündür. Çünkü, yeryüzündeki bütün rızıklar, gökten inmiştir. Meselâ, hayvanlar, ekinler vb. gibi. Bütün bunların var edilmesi, gökten indirme ile olunca, enzele fiili, "yarattı" manasında kullanılmıştır.
61. Âyetin Tefsiri
"Sen herhangi bir işte bulunmayadur ve onun hakkında Kur'ân'dan herhangi bir şey okumayadur ve sizler de hiçbir iş işlemeyedurun ki, onun içine daldığınız vakit biz üzerinizde şahit olmayalım!.. Ne yerde, ne gökte zerre ağırlığınca birşey Rabbinden uzak kalmaz. Bundan daha küçüğü ve daha büyüğü de hariç olmamak üzere hepsi muhakkak apaçık bir kitaptadır".
Ayetle ilgili birkaç mesele vardır:
Daha Önceki Kısımla Münasebet
Bil ki Allahü teâlâ, Resulüne, kâfirlerin görüşlerinin bozuk olduğuna dair deliller getirmesini; onların şüphelerine karşı cevap vermesini ve onların eziyyetlerine katlanma ve (şimdilik) yumuşak davranmasını emretmesine dair sözünü iyice açıklayınca, sayesinde, itaat edenlerin teselli ve sevinçlerini; günahkârların da korku ve feryatlarını tamamına erdirecek olan bu kelâmını getirmiştir ki bu, Cenâb-ı Hakk'ın herkesin amelini ve kalbindeki müsbet ya da menfî anlamdaki dürtü ve saikleri bilmesidır, bunun beyanıdır. Çünkü insan, çoğu kez kendisinin emirlere uyduğunu, itaatkâr, zühd ve takva sahibi olduğunu izhar etmeye çalışır, ama onun içi kötülük ve pisliklerle doludur. Çoğu kez de, bunun aksi olur. Binâenaleyh, Hak teâlâ, insanların içlerinde bulunanları bitince bu, itaatkâr olanlar için sürür nevilerinin; günahkâr olanlar için de tehdit nevilerinin en büyüklerinden olmuş olur.
Ayetteki Hitapların Kimlere Ait Olduğu
Bil ki, Allahü teâlâ, bu ayetin başında, iki şey hususunda Resulüne hitap edip daha sonra da tek bir şey hususunda umuma hitab etmiştir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e tahsis edilen iki şeyden birincisi; "Sen herhangi bir işte bulunmayadur..." kısmının, ifâde ettiği husustur. Buradaki mâ inkârt'dir. Şe'n kelimesi, hal ve durum manasında olup, çoğulu şuûn'dur. Nitekim Araplar, "Onun durumu nasıldır?" manasında derler. Ahfeş de "Sen, "onun gibi yapmam" manasında dersin" demiştir. Bu hususta şu iki izah yapılabilir:
a) İbn Abbas: "Cenâb-ı Hak, iyi amelleri murad ederek, "Ey Muhammed, sen iyi amellere dair herhangi bir işte bulunmayadur ki" demiştir " derken,
b) Hasan el-Basrî de: "Ey Muhammed, sen dünya işlerinle oradaki ihtiyaçların hususunda bir işte bulunmayadur ki" şeklinde açıklamıştır.
İkincisi, Cenâb-ı Hakk'ın "onun hakkında Kur'ân'dan bir şey okumayadur" ayetinin ifâde ettiği husustur. Alimler buradaki minhû kelimesindeki zamirin neye râci olduğu hususunda ihtilâf etmişler ve bu hususta şu üç izahı yapmışlardır:
1) Bu, şe'n lafzına râcidir. Çünkü Kur'ân okumak, Allah'ın Resulünün işlerinden bir iş olup, hatta belki de bu, O'nun işlerinin en önemlisidir. Böyle olması halinde bu, "Sen herhangi bir işte bulunmayadur..." ifâdesinin muhtevasına girmiş olur. Ancak ne var ki Allah, Kur'ân okumanın ne derece yüce bir mertebeyi işgal ettiğine dikkat çekmek için, bunu ayrıca zikretmiştir. Bu, durum, "Meleklerine, resullerine, Cebrail'e, Mikâil'e..."(Bakara.98) ve "Hani biz Peygamberlerden mîsaklarını almıştık. Senden de, Nûh'dan da İbrahim'den de..." (Ahzâb, 7) ayetlerinde olduğu gibidir. (Yani, önemlerine işaret etmek üzere, tamîm'den sonra tahsis yapılmıştır.)
2) Bu zamir, ayetteki Kur'ân lafzına râcidir. Buna göre kelamın takdiri, "Sen Kur'ân'dan bir Kur'ân, yani bir ayet okumayadur ki" şeklinde olur. Bu mümkündür, zira, "Kur'ân" lafzı, Kur'ân'ın tamamının ismi olduğu gibi, Kur'an'ın herhangi bir parçasının da adıdır. "İzmâr kable'z-zikr" (Zamirin merci'i zikredilmeden zamirin zikredilmesi) de, tazîme delâlet eder.
3) Kelamın takdirinin "Sen, Allah'dan nazii olan bir Kur'ân (parçası) okumayadur ki..." şeklinde olmasıdır. Ben diyorum ki, Cenâb-ı Hakk'ın, "Sen herhangi bir işte bulunmayadur; onun hakkında Kur'ân 'dan bir şey okumayadur..." hitapları Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e tahsis edilen iki husustur. Ama, O'nun "ve sizler de hiçbir iş işiemeyedurun ki..." hitabına gelince bu, hem Hazret-i Peygamber'e, hem de bütün ümmete yöneltilen bir hitâbtır. Hitabın, önce Hazret-i Peygamber'e tevcih edilip sonra da ta'mîm edilmesinin sebebi, "Sen herhangi bir işte bulunmayadur; onun hakkında Kur'ân'dan bir şey okumayadur... " hitabının zahiren Hazret-i Peygamber'e tahsis edilmiş bir hitâb olup, ümmetin de buna dahil olarak, muhatap sayılmış olmasıdır. Çünkü, kavmin önderine hitâb edildiğinde, topluluk da bu hitaba dahil olur. Bunun delili İse, "Ey Peygamber, kadınları boşayacağınız vakit..." (Talâk, 1) ayetidir. Cenâb-ı Hak bu iki hitabı Hazret-i Peygamber'e tahsis ettikten sonra, hitabı, üçüncü bir hitâb ile herkese teşmil derek, 'Ve sizler de hiçbir iş işiemeyedurun ki..." buyurmuştur. Böylece bu ifâde, onların da ilk iki hitabın muhtevasına dahil olduğuna delâlet etmiştir.
Daha sonra Allahü teâlâ "Biz üzerinizde şahit olmayalım!.." buyurmuştur. Bu böyledir, çünkü Allahü teâlâ herşeye şâhiddir ve her şeyi bilendir. Ehl-i Sünnet ve'l-Cemâat'ın prensiplerine göre durum açıktır. Zira Ehl-i Sünnete göre Allah'dan başka muhdis (var eden), yaratan ve mûcid yoktur. O halde, kulların fiillerine, zahiri ve bâtinî amellerine dâir varlık âlemine giren herşey, Allah'ın var etmesi ve yaratmasıyla meydana gelir. Birşeyi yaratanın, mutlaka onu bilmesi gerekir. Binâenaleyh Allahü teâlâ'nın herşeyi bilir olması gerekir. Mûtezile'nin prensiplerine göre ise, Allahü teâlâ hayydır (diridir). Hayy olanın, her türlü malûmatı bilmesi gerekir. Bu bilmeyi gerektiren şey, Allahü teâlâ'nın zâtıdır. O halde O'nun zâtının, bilinebilecek şeylerin (malumatın) bazısını bilmeyi gerektireceğinin söylenmesi, O'nun zâtının, diğer bütün malûmatı bilmeyi gerektireceğini söylemek gibidir. Binâenaleyh O'nun zâtı, malûmatın bazısını bilmeyi gerektirince bunun, malûmatın bütününü bilmeyi gerektirmesi îcâb eder. Böylece Allahü teâlâ'nın bütün malûmatı (herşeyi) bilmiş olduğu sabit olmuş olur.
Hak teâlâ'nın "Onun içine daldığınız vakit... " hitabına gelince; bil ki buradaki "ifâza", bir işe iyice ve ciddi bir şekilde sarılıp başlama manasındadır. Nitekim Arapça'da, "Onlar söze daldılar" manasında, denilir. Yine Arafat'tan bütün cemaatleriyle inip, (Müzdelife'ye) dağıldıklarında, hacılar hakkında denilir.
Buna göre şayet, "Buradaki iz, hîne (o zaman) manasındadır. Buna göre ayetin manası, "(...) Onlar söze daldıkları zaman, bizonların üzerinde şâhidler olmayalım" şeklindedir. Allah'ın şâhid oluşu, bilmesi, haberdâr olması manasındadır. Dolayısıyla bu sözden, Allah'ın herşeyi, ancak o şeyler var olduklarında bildiği neticesi çıkar ki bu yanlıştır?" denilirse, biz deriz ki: Böyle bir soru, Allah'ın "şahâdeti"nin, ilmi manasına gelmesine binâendir. Bu ise kabul edilmez. Çünkü "şahadet", ancak şahadet edilen şey mevcud olduğu zaman söz konusudur. Ama ilme gelince, ilmin, şahadet edilen husus var olmazdan önce bulunması imkânsız değildir. Bunun delili şudur: Meselâ, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bize, Zeyd'in yarın birşey yiyeceğini haber verse, biz o yeme tahakkuk etmeden önce, onun olacağını bilmiş oluruz, ama ona şahadet ettiğimiz söylenemez. Bil ki bütün bunların neticesi şudur: Hiçbirşey Allah'ın ilmi dışında kalmaz.
Allahü teâlâ daha sonra, bu sözünü iyice te'kid ederek: "Neyerde, negökte zerre ağırlığınca bir şey Rabbinden uzak kalmaz. Bundan daha küçüğü ve daha büyüğü de hâriç olmamak üzere hepsi muhakkak apaçık bir kitaptadır" buyurmuştur.
Bu ifâde ile ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Ya'zubu fiilinin esas manası, uzaklıktır. Nitekim Arapça'da, yeri uzak olduğu zaman otlak hakkında denilir. Yine adam develerini uzak bir yere saldığında, denilir. İnsan, ailesinden uzak kaldığı zaman, ismi verilir. Birşey, insanın bilgisinden uzak olduğunda, "Bu şey, ilmimden uzak" denilir.
İkinci Mesele
Kisâî, bu kelimeyi, ze harfinin kesresiyle, ya'zibu şeklinde; diğerleri de ya'zubu şeklinde, ze'nin zammesiyle okumuşlardır. Bu fiil, hem şeklinde, hem de şeklinde kullanılır.
Üçüncü Mesele
Cenâb-ı Hak, "zerre ağırlığında..." buyurmuştur. Birşeyin miskâli, ağırlıkça onun dengi olan şey demektir. Buna göre mana, "zerreye denk şey..." şeklinde olur. Zerre, küçük karınca manasına olup, müfredi zerre'dir. Zerre, gerçekten çok hafif olan şey demektir. Ayetteki "Ne yerde ve ne gökte.., " deyiminin manası açıktır. Eğer, "Hak teâlâ, Sebe' sûresinde, "Hayır, gaybı bilen Rabbime yemin olsun ki. ne göklerde, ne yerde bir zerre miktarı .O'ndan kaçmaz"(Sebe. 3) buyurduğu halde, niçin bu ayette yeri gökten önce zikretmiştir?" denilir ise, biz deriz ki: Göklerin, yeryüzünden önce zikredilmesi gerekir. Fakat Hak teâlâ bu ayette, göğün yerdekilerin hallerine ve amellerine şâhid oluşundan bahsedip, daha sonra da "Hiçbirşey Rabbinden (O'nun ilminden) uzak kalmaz" buyurunca, yerin gökten önce zikredilmesi uygun olmuştur.
Allahü teâlâ daha sonra "Bundan daha küçüğü ve daha büyüğü de hâriç olmamak üzere..." buyurmuştur. Burada iki kıraat vardır. Hamza. kelimeleri ref ile, asgaru ve ekberu; diğer kıraat imamları da nasb ile asgara ve ekbere şeklinde okumuşlardır.
Bil ki ayetteki (......) ifâdesinin takdiri "Rabbinden, zerre miktarı şey, uzak olmaz" şeklindedir. O halde "miskal" kelimesi. başına min dahil olduğunda, her nekadar zahiren mecrûr olur ise de, mana bakımından merfû (fail)dir. Binâenaleyh, atfedilen şey, bunun zahiri üzerine atfedilir ise mecrûr olur. Fakat, asgaru ve ekberu kelimeleri gayr-ı munsarıftır. Dolayısıyla ayette (cerre niyâbeten) meftûh olmuş olurlar. Yok eğer bunlar, "miskat" kelimesinin mahalline atfedilirler ise, merfû olmalılar. Bunun bir benzen de, meselâ bir kimsenin. "Bana, hiçbir akıllı gelmedi" demesi gibidir. Hak Teâla'nın (A'râf, 59) ayetindeki "gayr" kelimesi de aynıdır. Şâir de, şöyle demiştir:
"Biz, dağlar (gibi) de değiliz, demir (gibi) de!.. (Onlar gibi hissiz değiliz)." Bunlar, nahivcilerin yaptığı izahlardır.
Keşşaf sahibi ise, "Eğer bu şekilde atfetme doğru olsaydı, o zaman ayetin takdiri "Kitapta olan müstesna, yerde ve gökte olan hiçbirşey Allah'dan uzak olmaz" şeklinde olurdu. Bu durumda "kitap" (Levh)de olan şeylerin, Allah'ın ilminden hâriç kalması gerekirdi ki bu yanlıştır" demiştir. Bazı muhakkik alimler buna şu iki şekilde cevap vermişlerdir:
a) Biz, ya'zubu kelimesinin, mutlak uzaklık manasına geldiğini açıklamıştık. Bu sabit olduğuna göre, diyoruz ki: Mahlukât iki kısma ayrılır:
1) Melekler, gökler ve yer gibi, Allahü teâlâ'nın vasıtasız olarak, doğrudan yarattığı varlıklar.
2) Allah'ın, bu birinciler vasıtasıyla yarattığı varlıklar. Bu ikinciler, olma ve yokolma âleminde meydana gelen hâdiselerdir. İkinci kısmın, illet ve malûl (sebeb-netice) zinciri içerisinde varlıkta, vâcibu'l-vücûdun varlık mertebesinden uzak olduğunda şüphe yoktur. O halde, "Ne yerde ne gökte zerre ağırlığınca birşey Rabbinden uzak kalmaz..." ayeti, şu manadadır: "Gökte ve yerde, Allah'ın varetme mertebesinden zerre miktarı bir şey yoktur ki o Kitab-ı Mübin'de bulunmamış olsun." Kitab-ı Mübin, Allah'ın yazmış olduğu ve bütün malumatın kayıtlarını içinde belirlediği kitaptır. Durum böyle olunca, Allah onları bilmiş ve onların hallerini çepeçevre kuşatmış olur. Bundan maksad ise, "Allahü teâlâ, cüz'iyyatı (detayları) bilmez" diyenlerin görüşünü reddir. İşte, "Şüphe yok ki biz, neler yapıyor idiyseniz, hepsini yazdırıyorduk"(Câsiye. 29) ayetiyle kastedilen budur.
b) (......) ifâdesindeki istisnayı, "fakat" manasına alarak, istisna-i munkatî yaparız. Buna göre mana, "Ondan uzak olan hiçbirşey yok ki. Kitâb-ı Mübin'de bulunmasın" şeklinde olur. "Nazm" isimli eserin sahibi, Ebu Ali el-Cürcâni, bu hususta, şöyle bir başka cevap daha vermiştir: "Hak teâlâ'nınbü ayetinde tabirinde, cümle tamamlanmış, sona ermiştir. Daha sonra ifadesiyle yeni bir cümle başlamıştır ki bu, "O, Kitab-ı Mübin'dedir" demektir. Araplar illâ edatını, bazan cümlenin başlangıcında kullanılan atıf vâvı yerine kullanırlar. Meselâ, ayetinde kısmının, manasına olması gibi. Yani, "Benim yanımda peygamberler korkmaz. Fakat zulmeden kimseler müstesna..." (Neml, 10-11) demektir. Yine Hak teâlâ'nın "Ta ki aleyhinize, insanların zâlim olanlarından başkasının (tutunabileceği) bir hüccet (bahane) kalmasın..." (Bakara. 150) ayetinde de böyledir. Yani " (......) takdirindedir, " Bu zorlama ile yapılan bir izahtır. Keşşaf sahibi buna dördüncü bir izah ile şöyle cevap verir:"Problem biz ayetteki kelimelerini, miskal kelimesinin ya zahirine, ya mahalline atfettiğimizde söz konusudur. Fakat biz bunu söylemiyoruz. Ancak, bu kelimelerin mansûb okunmasının, cinsden hükmü nefyeden lâ edatından dolayıdır. Merfû okuyuşumuz ise, bunların mübteda; ifâdesinin de haber olmasına göredir." Bu, Zeccâc'ın tercih ettiği izahtır.
62–63. Âyetlerin Tefsiri
Âyetin tefsiri için bak:64
64. Âyetin Tefsiri
"Haberiniz olsun kî Allah'ın velileri için hiçbir korku yoktur. Onlar mahzun da olacak değillerdir. Onlar iman edip, takvaya ermiş olanlardır. Dünya hayatında da. âhirette de onlar için müjdeler var. Allah'ın kelimelerinde asla bir değişme söz konusu değildir, işte bu, en büyük saadetin ta kendisidir..
Bil ki biz, "Sen herhangi bir işte bulunmayadur ve onun hakkında Kur'ân'dan bir şey okumayadur..." (Yûnus, 61) ayetinin, itaatkârların kalblerini kuvvetlendirip, fasıkların kalblerini kıran şeylerden olduğunu beyân etmiştik. İşte bundan dolayı Allahü teâlâ, bunun peşisıra, muhlis, sâdık ve sıddîkların hallerini açıkladı. Bu haller, işte bu ayette zikrediliyor.
Ayetle ilgili birkaç mesele bulunmaktadır:
Ayet ve Hadislere Göre Velî
Bil ki bu ayetin tefsirinde, "velî"nin kim olduğunu izah etmeye, daha sonra da, korkunun ve hüznün ondan gideritişini açıklamaya muhtacız. Bundan ötürü diyoruz ki: "Veli"nin kim olduğu meselesini, hem Kur'ân, hem hadis, hem eser, hem de akıl gösterir. Bunun Kur'ân'dan delili, Hak teâlâ'nın bu ayetteki"Onlar iman edip, takvaya ermiş olanlardır" beyanıdır. 'İman etmek" kelimesi nazarî kuvvetin (tefekkür kuvvetinin) mükemmelliğine, "takvaya ermek" tabiri de amelî kuvvetin mükemmelliğine işarettir. Burada bir başka husus da, imanın, ittkad ve amelin toplamına hamledilmesidir. Sonra biz "velî"yi, bütün bu hususlarda ittikâ sahibi olarak tavsif ederiz. Takva, ilim hududunda olur ve o hududu aşar. Çünkü Allah'ın celâli, beşer aklının ihata edip kavrayamayacağı derecede yücedir. Binâenaleyh sıddîk, Allahü teâlâ'yı, celâl sıfatlarından bir sıfatla tavsif ettiğinde, Allah'ın kemâl ve celâlinin, kendisinin bildiğine münhasır olmasından tenzih eder. Yine o, Allah'a ibadet ettiğinde Allah'ı, böylesi bir hizmet ve ibadete layık olmaktan tenzih eder. (Yani O'nun pek çok mükemmel tarzda yapılacak ibadetlere müstehak olduğunu düşünür.) Böylece o kimsenin devamlı olarak havf ve takva makamında olmuş olduğu sâbıt olur.
Veli'nin kim olduğunun, hadisden delilleri pek çoktur: Hazret-i Ömer (radıyallahü anh), Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in: "Onlar, aralarında bir akrabalık ve alıp-verecekleri bir mal olmadığı halde, birbirlerini Allah için seven kimselerdir. Allah'a yemin olsun ki onların yüzleri nurdur ve insanlar korkup hüzünlendikleri zaman, onlar korkup hüzünlenmezler" Müsned, 5/343 dediğini ve bu ayeti okuduğunu rivayet etmiştir.
Yine, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in: "Onlar öyle insanlardır ki. onları görenler, Allah'ı hatırlarlar Benzeri bir hadis İbn Mace, Zühd 4 (2/379). buyurduğu rivayet edilmiştir. Muhakkik âlimler şöyle derler: "Bunun sebebi şudur: Onlarda görülen, huşu ve huzû alâmetlerinden ötürü, bir de Hak teâlâ onlar hakkında, "Secde izinden nişanlan yüzlerindedir" (Fetih, 29) buyurduğu için, onların bütün bakıp müşahede edişleri, ahireti hatırlamaya yöneliktir.
Bunun eserden deliline gelince, Ebû Bekr el-Esamm şöyle demiştir: "Allah'ın velileri, Allah'ın aklî delil ile kendilerini hidayete erdirmeyi deruhte ettiği, kendilerinin de Allah'a kulluğu ve O'nun yoluna davet etme işini deruhte ettikleri kişilerdir."
Bunun aklî deliline gelince, biz diyoruz ki: İştikak ilminde, vâv, lâm ve yâ harflerinin terkiblerinin yakınlık manasına delâlet ettiği ortadadır. Dolayısıyla, herşeyin "velî"si, O'na yakın olan demektir. Allah'a mekân ve cihet bakımından yakın olmak imkânsızdır. O halde ona yaklaşmak, ancak insanın kalbi, Hak teâlâ'yı bilmenin nuruna garkolduğunda olur. Bu kimse, baktığında, Allah'ın kudretinin delillerini görür; dinlediğinde Allah'ın ayetlerini dinler; konuştuğunda, Allah'ı sena eder; hareket ettiğinde, Allah'a kulluk ve hizmet için hareket eder, çalışıp çabaladığında, Allah'a taat için çalışıp çabalar. İşte bu şekilde de, Allah'a son derece yaklaşmış olur. İşte bu şahıs, Allah'ın velîsidir. İnsan böyle olduğunda, Allah da onun dostu ve velîsi olur. Nitekim Hak teâlâ, "Allah imârı edenlerin velîsi (yardımcısı)dır. Onları karanlıklardan nura çıkarır" (Bakara 257) buyurmuştur. Durumun da böyle olması gerekir. Çünkü yakınlık, ancak iki taraflı olur.
Kelamcılar şöyle demişlerdir: "Allah'ın velîsi, delillere dayalı dosdoğru bir inanç içinde olup. sâlih amellerini şeriata uygun olarak yapan kimsedir" İşte "veli"nin kim olduğu hususundaki söz, kısaca budur.
Veliler Korkmaz ve Mahzun Olmazlar
Cenâb-ı Allah, velilerden bahsederken "(Onlar) için hiçbir korku yoktur. Onlar mahzun da olacak değillerdir" buyurmuştur. Bu ifâde ile ilgili iki bahis var:
Birinci bahis: Korku ancak gelecekle ilgili olur, yani ileride korkutan bir şeyin meydana gelmesinden dolayı korkulur. Hüzün ise ancak geçmişte olan birşeyle ilgili olur. Bu, ya geçmişte insanın hoşuna gitmeyen birşeyin meydana gelmiş olmasından ötürü, yahut da arzu edip sevdiği bir şeyi elde edememiş olmasından dolayı olur.
İkinci bahis: Bazı muhakkikler şöyle demişlerdir: "Veliler için, korku ve hüznün olmamasının söylenmesi, ya onlar bu dünyada iken olur, yahut ahirette iken olur. Birincisi, şu sebeplerden ötürü olamaz;
a) Bu, dünyada olmaz. Çünkü burası, korku ve keder yurdudur. Hele mü'min, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şu hadislerinde de buyurduğu gibi, bundan hiç kurtulamaz: "Dünya, mü'minin (adetâ) hapishanesi, kâfirin de cennetidir" Keşfu'l-Hafa 1/410; Müslim Tirmizi ve Muvatta'dan."Cennet, zorluklarla (nefsin hoşuna gitmeyen şeylerle), cehennem de şehevat ile (nefsin arzuladığı şeylerle) kuşatılmıştır. " Müslim, Cennet, 1(4/2174).
b) Mü'minin, bu dünyadaki yaşantısı, sıkıntısız olsa bile, o âhiret hakkında fazlasıyla endişe duymaktan ve Allah'a taatını hakkıyla yerine getiremediği düşüncesinden dolayı, kederden uzak olamaz. Şu halde onun dünyada, korkusuz ve hüzünsüz olması söz konusu olmadığına göre, ayetteki, "Onlar için hiçbir korku yoktur. Onlar mahzun da olacak değiller" beyanını, ahiretle ilgili kılmak gerekir. İşte bu, doğru bir sözdür.
Bazı arifler şöyle demişlerdir: "Velayet (velîlik), yakınlık demektir. O halde Allah'ın velisi, Allah'a çok yakın olan kimsedir." Bu izahı biz, "Allah'dan başka hiçbirşey kalbine gelmeyecek şekilde, insanın marifetullah'a garkolması" diye açıklamıştık. İşte bu durumda tam velilik tahakkuk eder. Ne zaman bu hal tahakkuk etse, bu halin sahibi hiçbir şeyden korkmaz ve hiçbir şeye üzülmez. Zaten aksi nasıl düşünülebilir ki? Birşeyden korkma ve birşeye üzülme, ancak o şey hissedildikten sonra olur. Halbuki Allah'ın celâl nuruna dalmış olan kimse, Allah'ın dışındaki herşeyden bî-haberdir. Dolayısıyla onun için, ne bir korku, ne de bir hüzün söz konusudur. İşte bu son derece yüce bir derecedir ki onu tadmayan bilemez. Sonra insandan bu hal zail olunca, diğer insanlarda olduğu gibi, maddî-dünyevî haller sebebiyle ona korku, hüzün, ümid ve arzu halleri de gelebilir.
Duyduğuma göre İbrahim el-Havâs. beraberinde bir müridi olduğu halde, çölde bulunuyordu. Gecenin birinde, kendisine çok kuvvetli (manevi) bir hal ve tam bir keşif zuhur etmişti Yanına yırtıcı hayvanlar gelip yanıbaşında durdukları halde, kendisi, hiç istifini bozmadan yerinde oturmaya devam etti. Müridi ise, onlardan korkup, bir ağacın tepesine tırmanmıştı. Oysa şeyh, o canavarlardan hiç korkmamıştı. Sabah olup, bu hal kendisinden zail olunca, ikinci geceye girdiklerinde bir sivrisinek eline konunca bundan ötürü yakınmıştı. Bunun üzerine mürid, "Bu hal, önceki hal ile nasıl uyuşur?" eleyince de, o: "Dün geceki yüke tahammül edebilmemiz, imdadımıza gelen gaybî kuvvet sayesinde idi. Bu imdad zail olunca Allah'ın en zayıf mahlûku olurum" demişti.
İkinci Mesele
Muhakkik âlimlerin çoğu "Kıyamet meydanında, mükâfat ehli için bir korku söz konusu değildir" demişler ve görüşlerine hem "Haberiniz olsun ki Allah'ın velileri için hiç bir korku yoktur. Onlar mahzun da olacak değillerdir" ayetini, hem de ""O en büyük korku bunları asla tasaya düşürmez.."(Enbiya. 103) ayetini delil getirmişlerdir. Yine onlar, "Kıyamet, mükâfaat ve ceza yurdudur. Dolayısıyla onlara, korku verilmesi uygun düşmez" demişlerdir. Bazıları, Kıyamette çeşitli korkuların olacağını söylemiş ve bu hususta delil olarak bazı hadisler de zikretmişlerdir. Ama Kur'ân'ın zahiri, haber-i vâhidden evlâdır.
Hak teâlâ'nın öya "Onlar iman edip, takvaya ermiş olanlardır" buyruğu ile ilgili şu üç izah yapılmıştır:
a) Ellezîne kelimesi "evliya" kelimesinin sıfatı olarak, (mahallen) mansubtur.
b) Bu kelime, medh üzere mansubtur.
c) Mübtedâ olarak merfû olup haberi, kısmıdır.
[Buşrâ Ne Demektir? Sadık Rüya]
Hak teâlâ'nın "Dünya hayatında da. âhirette de onlar için müjdeler var" ifâdesi ile ilgili bazıgörüşler vardır. Şöyle ki:
1) Bu müjdeden maksad, sâlih rüyadır. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Büşrâ (müjde), müslümanm kendisinin gördüğü veya senin, onun için gördüğün salih (güzel) rüyadır, " Kenz'ul-Ummal, 15. cilt, 41425. hadis.
Yine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) "Peygamberlik gitti (bitti), geriye mübeşşirât (müjdeci rüyalar) kaldı." Buhârî, Tâ'bır, 5 (8/69).
ve "Sâlih rüya, Allah'dandir. Düş (kötü rüya) şeytandandır. Binâenaleyh sizden biri, korktuğu bir düş görürse ondan Allah'a sığınsın ve soluna üç kere, tükürsün. Çünkü böylece o ona zarar veremez" Buhâri Ta'bir, 4/8/ (69); Müslim, Rü'ya, 1 (4/2261) buyurmuştur. Yine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Rüya-yı sâliha, peygamberliğin kırkaltı cüzünden bir cüzdür" Buhâri, Ta'bir, 2 (8/69); Müslim, Rü'ya, 8 (4/1774).buyurmuştur. İbn Mes'ûd (radıyallahü anh)'un: "Rüya üçtür: İnsanın gündüzün kurup (aklına takılıp) gece gördüğü rüya, şeytanın bulunduğu rüya ve üçüncüsü de sâdık rüya" dediği rivayet edilmiştir. İbrahim (en-Nehâî)'den: "Rüya üç çeşittir: Peygamberliğin yetmiş cüzünden bircüz olan ve Allah tarafından bir büşra (müjde) olan rüya, insanın gündüzün kurup (aklına takıp) gece gördüğü rüya ve şeytanın korkutması olan rüya. Binâenaleyh biriniz, üzülecek ve korkacak bir rüya gördüğünde, "Allah'ın meleklerinin söyleyip Allah'a sığındığı şey ile, gördüğüm rüyanın şerrinden ve dünyada-âhirette bana zarar vermesinden Allah'a sığınırım" desin."
Bil ki ayetteki, "büşrâ" tabirini "sâdık rüya" manasına aldığımızda, ayetin zahiri bu halin ancak veliler için söz konusu olmasını gerektirir. Akıl da buna delalet eder. Çünkü Allah'ın velisi, kalbi ve ruhu zikrullaha gömülmüş kimsedir. Binâenaleyh kim böyle olur ise, uyurken de ruhunda sadece marifetullah bulunur. Marifetullah'ın ve Allah'ın celâlinin nurunun da, ancak hakkı ve doğruluğu göstereceği malumdur. Ama fikri, bu bulanık ve karanlık âlemin hallerine dağılmış kimse, uyuduğu zaman da böyle dağınık kalır. Dolayısıyla onun rüyasına da itimâd edilmez. İşte bu sebebten ötürü Cenâb-ı Hak, hasr ve tahsîs yolu ile (sadece onlara âit olduğunu belirterek) "Dünya hayatında da, ahirette de büşrâ onlar içindir" buyurmuştur.
Büşrâ Hakkında Diğer Tefsirler
2) Büşrâ, insanların bir kimseyi sevip, güzel bir medh-ü sena ile onu övmeleridir. Ebu Zerr (radıyallahü anh)'in şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Ya Resulallah, bir kimse Allah için amel ediyor ve insanlar da o kimseyi seviyorsa (onun hakkında) ne buyurursunuz?" dedim, Hazret-i Peygamber(sallallahü aleyhi ve sellem)de: "İştebu, müminin büşrasmm (müjdesinin)peşin olarak verilmesidir" buyurdu." Bil ki aklî deliller de bu manayı destekler. Çünkü "kemâl", li-gayrihî değil, li-zâtihî (zatından dolayı, bizzat) sevilir. Binâenaleyh herhangi bir kemâl sıfatı ile muttasıf olan kimse, herkesin sevdiği insan olur. Kul için, kalbinin marifetullaha; dilinin, zikrullaha; bütün uzuvlarının, Allah'a kulluğa dalmasından daha yüce ve kıymetli bir kemâl (olgunluk-yücelik) yoktur. Dolayısıyla kendisinde bunlardan birisi bulunan kimseyi, diller över durur. Kalbler, onu sevme fıtratı üzere yaratılmıştır. Bu kıymetli sıfatlar ne kadar çok olursa, o sevgi de o nisbette güçlü olur. Hem sonra. marifetullahın nuru, bizatihi kendisine hizmet edilen birşeydir. Binâenaleyh hangi kalbte o mevcûd olursa, sahibi tabiî olarak hizmete layık olur. Baksana yırtıcı ve yabanî hayvanlar, insandan daha kuvvetlidirler. Ama bir insana rastladıklarında, ondan korkup kaçarlar. Bu, ancak nefs-i natıkanın (insanın) heybetinden ötürüdür.
3) el-Büşrâ (müjde), onlar ölürken tahakkuk eden müjde, iyi haber demektir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Onların üzerlerine, "Korkmayın, tasalanmayın, vaadolunduğunuz cennetle sevinin" diye melekler inecektir" (Fussilet, 30) buyurmuştur. Ahiretteki müjde ise, meleklerin onlara vermiş olduğu selâmdır. Nitekim Allah "melekler de herbir kapıdan onların yanına girecek ve şöyle diyeceklerdir: "Sabrettiğiniz şeylere mukabil, sizlere selâm..." (Rad, 23-24) buyurmuştur. Yine, ahiretteki müjde, Allah'ın onlara selâm vermesidir. Nitekim O, "Çok merhametli Rab'den bir de sözle olan bir selâm (var)dır" (Yasin. 58) buyurmuştur. Bu konuya, Cenâb-ı Hakk'ın, Kur'ân'da bahsettiği, yüzlerinin beyazlığı, amel defterlerinin kendilerine sağdan verilmesi ve ahirette sevindirici hallerle karşılaşmaları da dahildir ki, bütün bunlar verilen müjdeler cümlesindendir.
4) Bu, Allahü teâlâ'nın, kitabında; ve peygamberlerinin de lisanıyla muttaki olan kullarına müjdelemiş olduğu cenneti ve bol mükâfaatıdır. Bunun delili; "Rabkri onlara rahmetini, rızasını... müjdeler" (Tevbe, 21) ayetidir.
Bil ki, "beşaret" kelimesi, eseri ve etkisi kişinin yüzünde meydana gelecek sevindirici haber manasından türemiştir. Binâenaleyh, böyle olan her şey, bu ayetin muhtevasına girer. Yukarda bahsedilenlerin tamamı, bu sıfatta müşterektirler. Dolayısıyla, hepsi de bu müjdenin içine dahil olur. Bu sebeple, işte bu açılardan dünyayla ilgili her şey, "Dünya hayatında, onlar için müjdeler var"; ahireti ilgilendiren her şey de, "ahirette de onlar için müjdeler var" ifâdesine dahildirler.
Daha sonra Cenâb-ı Hak, Allah'ın dostlarının sıfatını zikredip, onların durumlarını iyice ortaya koyunca, "Allah'ın kelimelerinde asla bir değişme söz konusu değildir" buyurmuştur ki, bu, "Bu kelimelerden caymak söz konusu değildir" demektir. Kelime ve kavi lafızları, aynı anlamdadır. Bu ayetin bir benzeri de, Cenâb-ı Hakk'ın, "Benim yanımda söz değiştirilmez" (Kaf, 29) şeklindeki ayetidir. Bu, buradaki müjde ile kastedilenin, Allah'ın, "Rableri onlara rahmetini, rızasını müjdeler" ifadesiyle kendisine itaat eden kimselere mükâfaat ve ikramı vaadetmiş olduğunun kasdedildiğini kuvvetlendiren delillerden birisi olmasıdır.
Daha sonra Cenâb-ı Hak, bunun en büyük kurtuluş ve mutluluk olduğunu beyân buyurarak, "işte bu, en büyük saadetin ta kendisidir" buyurmuştur. Bu, "orada herhangi bir yere baktığın zaman, bir nimet, büyük bir saltanat, mülk görürsün "(Dehr. 20) ayeti gibidir.
Kâdî, "Cenâb-ı Hakk'ın, "Allah'ın kelimelerinde asla bir değişme söz konusu değildir" ifâdesi, "O'nun "kelimeleri"nin değiştirilmeyi kabul ettiğine delâlet eder. Yokluğu kabul eden şeyin ise, kadîm olması imkânsızdır" demiştir. Bunun bir benzeri de, neshin meydana gelmesiyle, Allah'ın hükümlerinin kadîm olmadığına istidlal etmektir ki, bu çeşit açıklamalara dair sözümüz, daha önce geçmişti.
65. Âyetin Tefsiri
Âyetin tefsiri için bak:66
66. Âyetin Tefsiri
"Onların lakırdıları seni hüzünlendirmesin. Çünkü bütün izzet ve hakimiyye Allah'ındır. O, hakkıyla işiten, kemâliyle bilendir. Haberiniz olsun ki göklerde kim varsa, yerde kim varsa (hepsi) muhakkak Allah'ındır. Allah'dan başkasına tapanlar dahi, (gerçekte) Allah'a eş koştukları ortaklara tâbi olmuyorlar. Onlar zandan başkasına uymuyorlar ve onlar ancak, yalan söylüyorlar".
Daha Önceki Ayetlerle Münasebet
Bil ki inkarcılar topluluğu, Allahü teâlâ'nın, bu sûrenin daha önceki yerlerinde onlardan nakletmiş olduğu pekçok çeşitli şüpheler getirip, O da, tefsir edip açıkladığımız cevaplarla onlara cevap verince, onlar bu sefer başka bir yola başvurmuşlardır ki, bu da, onların, Hazret-i Peygamber'i tehdit edip korkutarak, "Biz, tebeası ve malı çok olan kimseleriz; binâenaleyh, seni ezmeye ve davanı yok etmeye çalışacağız" demeleridir. İşte Cenâb-ı Hak, onların bu tavrına, "Onların lakırdıları seni hüzünlendirmesin. Çünkü bütün izzet ve hakimiyyet Allah'ındır" kavliyle cevap vermiştir.
Bil ki insan ancak, kendisine tesir etmesinin mümkün görülmesi durumunda, bir başkasının kendisini tehdit edip korkutmasından, kendisine hile ve tuzaklar kurmasından hüzünlenir. Ama o kimse, Allahü teâlâ katından bunun kendisine hiçbir tesirinin olmayacağını öğrenirse, yapılmış olan bu tehdit vb. şeyler onun hüzünlenmesi için bir sebep olmaktan çıkarlar. Sonra, Cenâb-ı Hak nasıl ki, "Haberiniz olsun ki. Allah'ın velileri için hiçbir korku yoktur"(yûnus, 62) ayeti sebebiyle, Resulünden ahiret hüznünü gidermişse, aynen bunun gibi, "Çünkü bütün izzet ve hakimiyyet Allah'ındır" ayetiyle de, ondan dünya hüznünü ve kederini de gidermiştir. Onu, insanlara peygamber olarak gönderen ve O'na, insanları bu dine davet etmesini emreden zât, ancak ve ancak O olunca, hiç şüphesiz O'nun yardımcısı ve destekçisi de, O olur. İzzet, hakimiyet ve galebenin, sadece O'na ait olduğu kesinleşince, böylece emniyyet meydana gelmiş ve korku da yok olmuş olur.
Hazret-i Peygamber Endişe ve Hüzün Duyar mıydı?
Buna göre şayet, "kendisinden, henüz korku zail olmadığı ve bu sebeple de, hicret edip yurdunu terketmek zorunda olduğu halde; aynı şekilde, daha sonra da zaman zaman korkular içine düştüğü halde, artık nasıl olur da Allah'ın onu bu korkulardan emin kıldığı söylenebilir?" denilirse, biz deriz ki:
Allahü teâlâ, vakit tayin etmeksizin, peygamberine, mutlak manada zafer ve yardım vaadetmiştir. Binâenaleyh peygamber, daima bu vaktin, o muayyen vakit olmadığı korkusunu taşımıştır. İşte bu sebeple de, o vakitte bir gönül kırıklığı ve eksiklik hissi bulunmuştur.
Cenâb-ı Hakk'ın, "Çünkü bütün izzet ve hakimiyyet. Allah'ındır" beyanına gelince, bu hususta birkaç bahis bulunmaktadır:
Birinci bahis: Kadı şöyle demiştir: de, nin hemzesi meksur (esreli) okunur. Onun fethalı (enne) okunmasında, küfre yakınlaştıran bozuk bir mana bulunmaktadır. Çünkü böyle okuyuş, münkirlerin, "Bütün izzet, Allah'a aittir. Peygambere gelince, bu hal onu üzer" demeleri neticesine götürür. Ama sen, inne şeklinde kesreli okursan, bu müste'nef (yeni başlayan) bir cümle olur. Bu da, i'râb ilmini bilmenin üstünlüğüne delâlet eder." Keşşaf sahibi, Ebu Hayve'nin, bu ifâdeyi, başından lâm harf-i cerinin hazfedildiği düşüncesiyle, (......) şeklinde okuduğunu söylemiştir. Yani, açık bir ta'lîl olmak üzere, demektir.
İkinci bahis: Burada, denilmesinin pekçok faydası vardır:
1) Bundan maksad, "Bütün izzet ve kudret, Allah'a aittir; O, bunlardan dilediğini kullarına verir.." demektir. Bundan maksat ise, "kâfirlere, Hazret-i Peygamber'e karşı güç ve kuvvet vermez. Aksine Allah, o peygamberine, onlara karşı kuvvet verir. Böylece de o peygamber bu sayede, onlardan daha aziz ve güçlü olmuş olur" manasıdır. Böylece Allahü teâlâ, peygamberini bu söz ile, kâfirlerin, kendisine öldürmek ve eziyyet etmek gibi sebeplerle zarar vermelerinden emin kılmıştır. Bunun benzeri de "Allah (şöyle) hükmetmiştir: 'Andolsun ki ben gâlib geleceğim, peygamberlerim de... " (Mücadele, 21) ve "Şüphesiz biz peygamberlerimize... yardım edeceğiz" (Mü'min, 51) ayetleridir.
2) El-Esamm şöyle demiştir: "Bundan maksad şudur: Müşrikler, hizmetçilerinin ve mallarının çokluğu ile, başkalarına izzet taslıyorlar ve bununla seni, (yani peygamberi) korkutuyorlardı. Halbuki bütün izzetler. Allahü teâlâ'ya aittir. Binâenaleyh O, onlardan bütün bunları çekip almaya, sana yardım etmeye, onların mallarını ve yurtlarını sana devretmeye kadirdir."
İmdi eğer denirse ki: "Çünkü bütün izzet ve hakimiyyet, Allah'ındır" sözü, Cenab-ı Hakk'ın "Halbuki, şeref, kuvvet ve galibiyet Allah'ındır, peygamberinindir, mü'minlerindir" (Münafıkun. 8) ayetine zıd gibidir" denilirse biz deriz ki:
Arada bir tezat bulunmamaktadır. Çünkü, Hazret-i Peygamberin ve mü'minlerin izzeti, Allah sayesindedir. O halde bütün izzet, Allah'a mahsustur.
Cenâb-ı Hak, "O, hakkıyla işiten, kemaliyle bilendir" buyurmuştur. Yani, "Allah, onların dediklerini duyar, azmettiklerini bilir ve bu şekilde de o kâfirlere yeter, haklarından gelir" demektir.Cenâb-ı Hakk'ın, "Haberiniz olsun ki, göklerde kim varsa, yerde kim varsa (hepsi) muhakkak Allah'ındır" buyruğuna gelince, bu hususta şu iki izah yapılmıştır:
a) Allahü teâlâ, önceki ayetlerde, "Haberiniz olsun ki, göklerde ve yerde olan şeyler muhakkak Allah'ındır..."(Yûnus, 55) buyurmuştur. Bu, akıl sahibi olmayan her şeyin, yani bütün cansızların Allah'ın mülkü ve milki olduğuna delâlet eder. Ama burada ise, ayetteki men kelimesi, aklı olanlara mahsustur. Dolayısıyla bu da, bütün akıllı varlıkların, Allah'ın mülkünün ve milkinin içine girmiş olduklarına delâlet eder. Böylece bu iki ayetin toplamı, bütün her şeyin, Allah'ın mülkü ve milki olduğuna delâlet etmiş olur.
b) kelimesiyle akit olan ve temyiz edebilenler kastedilmiştir ki, bunlar da melekler ile, insan ve cinlerdir. Onların, Allah için ve O'nun mülkünde delâlet etsin diye, özellikle bu üç grubu zikretmiştir. Binâenaleyh, cansız varlıklar bu kulluğa daha lâyıktırlar. Böylece bu tabir, putların, Allah'ın ortakları kılınması hususunu red ve cerh etmiş olur.
Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Allah 'dan başkasına tapanlar dahi. (gerçekte) Allah a eş koştukları ortaklara tâbi olmuyorlar" buyurmuştur. Buradaki mâ edatı hususunda iki görüş bulunmaktadır:
a) Bu, nefy ve inkâr manasını ifâde eder. Buna göre mâna, "Onlar, Allah'a ortak koştukları şeylere tâbi olmadılar. Aksine onlar, Allah'ın şeriki zannettikleri şeye tâbi oldular" şeklindedir. Bunun bir benzeri de şudur: Birimiz, Zeyd evde bulunmadığı halde, Zeyd'in evde olduğunu zannetse ve Zeyd zannettiği evde bulunan kimseye bu isimle seslense, bu durumda, "O, Zeyd'e hitâb etti" denilmeyip, aksine, "Zeyd sandığı kimseye hitâb etti" denilir.
b) Bu mâ istifham, soru manasındadır. Buna göre sanki "Allah'ı bırakıp da bazı ortaklara tapanlar, neye tâbi oluyorlar?" denilmiştir ki, bundan maksad da, onların bu hareketlerini kınamaktır. Yani, onların bu hususta herhangi bir delilleri bulunmadığını belirtmektir.
Daha sonra Allahü teâlâ, "Onlar zandan başkasına uymuyorlar" buyurmuştur. Bu, "Onlar, ancak bâtıl zanlarına ve fasit vehimlerine tâbi olmuşlardır" demektir. Müteakiben, bu zannın bir hükmü olmadığını; onların ancak yalan söylediklerini, asılsız tahminde bulunduklarını beyân etmiştir. Biz hars kelimesinin manasını, En'âm, 116 âyetinde açıklamıştık.
67. Âyetin Tefsiri
"O. geceyi, içinde sükûn ve istirahat etmeniz için; gündüzü ise, çalışıp kazanmanız için ziyadar olarak yaratandır. Şüphe yok ki bunda kulak verecek bir kavim için ibretler vardır".
Bil ki Allahü teâlâ, "Çünkü bütün izzet ve hakimiyet Allah'ındır" (Yûnus, 65) deyince, bunun böyle olduğuna dair bu ayetle istidlal etmiştir. Buna göre mana, "Allahü teâlâ, sayesinde sükûna ermeniz suretiyle, yorgunluğunuz ve bitkinliğiniz yok olsun diye geceyi yarattı; gündüzü de, sayesinde, gözlerinizle ihtiyaçlarınızı giderebilesiniz diye aydınlık yarattı. Mubsıra kelimesi, gören demektir. Halbuki gündüz kendisinde görülendir. Allah, gündüze, sebebin ismini müsebbebe verme kabilinden, mubsıra (gören) lafzını itlâk etmiştir.
Buna göre şayet, "Cenâb-ı Hakk'ın, "O, geceyi, içinde sükûn ve istirahat etmeniz için... yaratandır" beyanı, O'nun, bunu sırf sükun gayesi için yarattığına; O'nun, "Şüphe yok ki bunda kulak verecek bir kavim için ibretler vardır " ifâdesi de, Allahü teâlâ'nın, gece ve gündüzü yaratmasıyla, pekcok deliller kasdettiğine delâlet etmektedir" denilirse, biz deriz ki: Cenâb-ı Hakk'ın "sükûn ve istirahat etmeniz için " ifâdesi, bundaki hikmetin sadece bu olduğuna delâlet etmez; olsa olsa, o hikmetin tahakkuk etmesini gerektirir. Amma "Şüphe yok ki bunda kulak verecek bir kavim için ibretler vardır" buyruğuna gelince, bundan maksat, onların, duyduklarını ve dinlediklerini iyice düşünüp, onlardan ibret almalarıdır.
Allah'ın Evlat Edindiği İddiasını Red
68. Âyetin Tefsiri
"Müşrikler dediler ki: "Allah, evlât edindi." Hâşâ, Allah bundan münezzehtir, o müstağnidir. Göklerde ne varsa, yerde ne varsa, hepsi O'nundur. Nezdinizde o iddianıza dair hiçbir delil de yoktur. Yoksa Allah hakkında bilmeyeceğiniz bir şeyi mi söylüyorsunuz?".
Bil ki bu, Allahü teâlâ'nın, kâfirlerden nakletmiş olduğu batıl iddiaların bir başka nev'idir. Bu da, onların "Allah, evlât edindi" demeleridir. Bununla, "Melekler, Allah'ın kızlarıdır" diyenlerin iddiaları kastedilebîleceği gibi, yine bununla, "Putlar, Allah'ın çocuklarıdır" diyenlerin sözlerinin kastedilmiş olması da muhtemeldir. Veyahut da bununla böyle söyleyen bir hıristiyan fırkasının kastedilmiş olması da muhtemeldir. Allahü teâlâ, bu sözü reddetmek üzere, bundan sonra"O müstağnidir. Göklerde ne varsa, yerde ne varsa, (hepsi) O'nundur" buyurmuştur.
Bil ki, Allahü teâlâ'nın "ganî" olması, göklerde ve yerde bulunan bütün şeylerin de mâliki olması, O'nun çocuğunun olmasının imkânsızlığına delâlet etmektedir. Bunun izahı birkaç yönden yapılabilir:
Birinci delil: Allahü teâlâ, bu ayette de belirtildiği gibi, mutlak manada ganîdir, müstağnidir. Akıl da buna delâlet etmektedir. Zira, şayet O, muhtaç olsaydı, bir başka Şâni'e (yaratıcıya) muhtaç olurdu ki, bu imkânsızdır. Ganî olan birinin mutlaka, cüzlerden, parçalardan ve kısımlardan uzak ve münezzeh bir fert olması gerekir. Böyle olan herkesin bir cüz'ünden, herhangi bir parçanın ayrılması imkânsız olur. Halbuki çocuk, insanın parçalarından ayrılan bir parça, sonra da o parçadan kendisi gibi bir varlığın meydana geldiği bir varlık demektir. Allah hakkında, bu imkânsız olunca, O'nun Ganî vasfının, evlat edinmesine mani olacağı sabit olur.
İkinci delil: Allahü teâlâ, müstağnidir. Müstağnî olan herkes, kadîm, ezeli, bakî ve ebedî olur- Böyle olan herkesin, son bulması ve sona ermesi imkânsızdır. Halbuki çocuk, sona eren ve son bulan bir şey için meydana gelir, böylece de onun yerini tutmuş olur. Bu şekilde, Cenâb-ı Hakk'ın müstağnî olmasının, O'nun için bir çocuğun bulunamayacağına delâlet etmiş olduğu kesinleşir.
Üçüncü delil: Allahü teâlâ, müstağnî'dir. Müstağnî olanın, şehvet ve lezzet duymakla nitelendirilmesi imkânsızdır. Bu imkânsız olunca, O'nun eşinin ve çocuğunun olması da imkânsız olur.
Dördüncü delil: Allahü teâlâ, müstağnidir. Böyle olan herkesin, çocuğu olması imkânsızdır. Çünkü çocuk edinmek, çocuğu kendisine, meydana gelecek olan faydalı ve zararlı şeyler hususunda yardımcı olsun diye, ancak muhtaç olan kimseler hakkında düşünülebilir. Binâenaleyh, mutlak olarak müstağnî olanın, çocuk edinmesi imkânsız olur.
Beşinci delil: Canlıların yavruları, şu iki şart muvacehesinde crun çocuğu olabilir: Onun tabiat ve hakikati itibariyle ona denk olması. Böylece, onun varlığının başlangıcı ve meydana gelişi, ondan olmuş olur. Halbuki bu, Allah hakkında imkânsızdır. Çünkü Allahü teâlâ mutlak müstağnidir. Mutlak müstağni olan, zâtı gereği, vâcibu'l-vücud (varlığı zorunlu olan) olur. Binâenaleyh, vâcibu'l-vücud'un bir çocuğu olacak olsaydı, o zaman onun çocuğu da ona denk olurdu. Bu durumda da, vacibu'l-vücudun çocuğunun da vacib'l-vücud olması gerekirdi. Ancak ne var ki, O'nun vacibu'l-vücud olması, başkasından doğmasına mânidir. O, başkasından doğmayınca, O çocuk olamaz. Böylece, Allahü teâlâ'nın müstağni olmasının, O'nun çocuğunun olamayacağına delâlet eden delillerin en kuvvetlilerinden olduğu sabit olmuş olur. Bu son üç açıklama, önceki üç açıklamayla beraber son derece kuvvetlidir.
Altıncı delil: Allahü teâlâ, müstağnidir. Müstağni olanın annesinin ve babasının olması da imkânsızdır. Anne ve babadan münezzeh ve berî olanın, evlâttan da münezzeh olması gerekir.
İmdi şayet, "Bu, ifk baba ile bir müşkillik arzeder" denilirse, biz deriz ki:
İlk babanın, başkasının çocuğu olması imkânsız değildir. Çünkü Allah o ilk babayı, kendisinden önceki ebeveynden yaratmaya kadirdir. Ama, Hak teâlâ'nın ebeveyne muhtaç olması imkânsızdır. Aksi halde, mutlak anlamda ganî olamaz.
Yedinci delil: Allahü teâlâ, mutlak olarak müstağnidir. Mutlak olarak müstağni olanın, eşyayı var etmede başkasına muhtaç olması imkânsız olur.
Bu sabit olunca biz diyoruz ki: Bu çocuk, ya kadîm olur, ya da hadis. Şayet kadîm olursa, zâtı gereği vâcib'ul-vücud olur. Çünkü, o, şayet mümkinu'l-vücûd olsaydı, o zaman bir müessire muhtaç olurdu. Halbuki kadîmin, müessire muhtaç olması, var olan şeyin yeniden var edilmesini gerektirir ki, bu imkânsızdır. O zâtı gereği vâcibu'l-vücûd olunca, başkasının çocuğu olamaz; aksine, kendi başına müstakil bir varlık olur. Ama, bu çocuk şayet muhdes olur; Hak teâlâ da, mutlak manada müstağni olursa, bu durumda O onu, bir başkasını ortak koşmadan doğrudan doğruya yaratmaya kadir olur. Böylece bu da, mutlak manada kul olur. Ve O'nun çocuğu olamaz. İşte, Cenâb-ı Hakk'ın, buyruğundan çıkarılan ve O'nun çocuğunun olmasının imkânsızlığına delâlet eden izahların tamamı budur.
Cenâb-ı Hakk'ın "Göklerde ne varsa, yerde ne varsa, (hepsi) O'nundur" buyruğuna gelince, bil ki, bu "Göklerde ve yerde olan herkes, müstesna olmamak üzere. Rahman olan Allah'a mutlaka kul olarak gelecektir" (Meryem, 93) ayetinin bir benzeridir. Bunun neticesi şuraya varır: Hak, bir ve tek olanın dışında kalan her şey, "mümkin" varlıktır. Her "mümkin" muhtaçtır. Her muhtaç, muhdestir. O halde hak, bir ve tek olanın dışında kalan her şey muhdes olup, onun muhdisi, hâlık ve mucidi Allah'dır. Bu da, Allah'ın eş veya çocuğu olduğu iddiasının fasit bir söz olduğuna delâlet eder. Cenâb-ı Hak, çok net ve açık delil ile, onların kendisine isnat ettikleri şeyin imkânsızlığını beyân edince, müşriklerin elinde bu hususta hiç bir delil bulunmadığına dikkat çekmek için, inkâr ve kınamayı ifâde eden bir ifâdeyi önceki cümleye atfederek, "Nezdinizde o iddianıza dair hiçbir delil de yoktur" buyurmuştur. Daha sonra Cenâb-ı Hak, bu yadırgamada mübalağa ederek, "Yoksa siz, Allah'a karşı, bilmeyeceğiniz bir şey mi söylüyorsunuz?" buyurmuştur. Biz, bu ayetle, dinlerin asılları hususunda, taklît etmenin batıl olduğuna dair istidlal ve ihticâc edildiğini, kıyası ve ahâd haberleri kabul etmeyenlerin, bu iki aslı ibtal etme hususunda bununla istidlal ettiklerini daha önce söylemiştik. Bu husustaki sözümüz daha önce geçmişti.
69. Âyetin Tefsiri
Âyetin tefsiri için bak:70
70. Âyetin Tefsiri
"De ki: "Allah'a karşı yalan uyduranlar, asla felah bulmayacaklardır" (Belki) dünyada cüz'î bir fayda sağlayabilirler. En son dönüşleri ise, ancak bizedir. Bundan sonra da, inkar etmelerinden dolayı, onlara çetin azabımızı tattıracağız".
Bil ki Allahü teâlâ, kahir ve kesin bir delil ile, kendisine çocuk isnâd etmenin batıl bir iddia olup, sonra da, bunu söyleyen kimsenin, sözünün doğruluğuna dair bir delili olmadığını beyan edince, bu görüşün Allah'a karşı bir iftira ve münasip olmayan şeyi O'na mal etmek olduğu açıkça ortaya çıkmış olur. Böylece Cenâb-ı Hak, durumu böyle olan kimsenin, kesinlikle felah bulmayacağını beyan buyurmuştur. Nitekim O, Mü'minûn Sûresinin başında, "Müminler muhakkak felah bulmuştur"(Müminûn, 1) buyurmuştur. Bu sûrenin sonunda da, "Kâfirler muhakkak felah bulamazlar " (Müminûn, 117) buyurmuştur.
Bil ki, Cenâb-ı Hakk'ın, "Allah'a karşı yalan uyduranlar, hiç şüphesiz felah bulmayacaklardır" beyanının içine, bu durum da dahildir. Ancak ne var ki o, bu duruma tahsis edilmemiştir. Aksine, Allah'ın zât ve sıfatları hususunda, ilimsiz ve açık bir delil olmaksızın söz söyleyen herkes, bu tehdidin kapsamına girmektedir. Cenab-ı Hakk'ın "felah bulmaz" buyruğunun manasını, Bakara Sûresi'nde (Bakara 5) ayetinin tefsirinde beyân etmiştik. Özet olarak diyebiliriz ki "felah", maksad ve gayeye vasıl olmak demektir. Buna göre lâ yuflihu tabirinin manası, "O kimse, sa'y ü gayretinde başarıya ulaşamaz; gayesinde başarıya ulaşamaz. Aksine, onun eli boşa çıkar ve hüsrana uğrar..." şeklindedir. Bazı kimseler, dünyevî maksatlarından ve adî gayelerinden bir şeyler elde ettiklerinde de, en yüce maksadı ve gayeyi elde etmiş olduklarını sanırlar. Halbuki Allahü teâlâ, "Bu adi matlûb ve maksad, ancak bu dünyadaki az bir metadır. Sonra, mutlaka ölüm vardır. Ölünce de mutlaka Allah'a dönüş vardır. Bu dönüşte de mutlaka, daha önceki küfür sebebiyle şiddetti bir azabı taddırmam vardır!" diyerek, bu hayâli silip süpürmüştür. Bu, son derece münasib ve son derece güzel ve akıcı bir sözdür. Allah en iyisini bilendir.
Peygamber Kıssalarının Faydaları
71. Âyetin Tefsiri
Âyetin tefsiri için bak:72
72. Âyetin Tefsiri
"Onlara Nuh'un kıssasını oku. Hani o, kavmine: "Ey kavmim, demişti, eğer benim aranızda duruşum, Allah'ın ayetleriyle öğüt verişim size ağır geliyorsa (ne diyeyim) ben ancak Allah'a dayanıp güvenmişimdir. Siz ve ortaklarınız da artık toplanıp ne yapacağınızı kararlaştınn. (O surette ki) sonra bu işiniz sizehiçbir tasa olmasın. Sonra hakkımdaki hükmünüzü icra edin. Bana mühlet de vermeyin! Eğer benim öğütlerimden yüz çeviriyorsanız ben sizden hiçbir mükâfaat istemedim. Benim mükâfaatım Allah'dan başkasına ait değildir. Bana. müslümanlardan olmam emrolundu".
Bil ki, Hak teâlâ, delil ve beyyineleri açıklamakla, onların suâllerini iyice cevaplandırınca, bundan sonra, şu sebeplerden dolayı, Peygamberlerin kıssalarını anlatmaya geçmiştir:
1) Bir kimse, sözü, ilmin nevilerinden herhangi biri hususunda uzattığında, çoğu kez, bu nev hususunda bir bıkkınlık meydana gelir. İnsan, bu neviden, ilmin başka bir nev'ine geçtiğinde gönlü ferahlar, kalbi hoşnut olur, kendisinde yeni bir istek, yeni bir şevk ve yeni bir arzu hisseder.
2) Bu, Hazret-i Peygamber'e, O'nun ashabına, daha önce geçmiş olan peygamberler sebebiyle bir örnek olsun diye zikredilmiştir. Çünkü, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), o kâfirlerin davranışlarının her peygambere karşı bu şekilde olduğunu duyduğunda, bütüp bu olanlar ona hafif geliyordu. Nitekim, "Belâ, umumileştiğinde hafifler" denilmiştir.
3) Kâfirler, bu kıssaları dinleyip; câhiller de, geçmiş ümmetler peygamberlerine eziyyet etme hususunda aşırı davranmış olsalar dahi sonunda Allahü teâlâ'nın o peygamberlere yardımcı olduğunu, onları desteklediğini, onları takviye ettiğini anladıklarında, o kâfirlerin böylesi kıssaları dinlemeleri onların hayal kırıklığına uğramalarına, kalblerine korku ve endişenin düşmesine sebep olur. Bu durumda da onların, ezalarını ve beyinsizce davranışlarını azaltmaları umulurdu.
4) Biz, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem), bir ilim tedris etmeyip, herhangi bir kitabı da mütâlâa etmeyip, sonra da ne bir tezat, ne bir ilâve, ve ne de bir eksiltme bulunmaksızın, bu kınamaları aynen anlatınca, bunları vahiy ve ilahî tenzil ile öğrendiğine delâlet ettiğini söylemiş, açıklamıştık.
Bil ki, Allahü teâlâ, bu sûrede, peygambelerin kıssalarından üçünü zikretmiştir.
Hazret-i Nuh (aleyhisselâm)'un Kıssası
Birinci kıssa: Hazret-i Nuh (aleyhisselâm)'un kıssası olup, işte bu, bu ayette zikredilmiştir. Bunda şu iki çeşit fayda bulunmaktadır:
1) Hazret-i Nuh'un kavmi küfür ve inkârlarında diretince, Allahü teâlâ, onların helak olmalarını, onları suda boğarak hemen gerçekleştirmiştir. Böylece Allahü teâlâ, Mekke müşriklerine bir ibret olsun ve onları, tevhid ve nübüvveti İnkâr etmekten uzaklaşmaya sevketsin diye onların kıssasını zikretmiştir.
2) Mekke kâfirleri, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in kendilerine bahsetmiş olduğu azabın hemen gelmesini istiyorlar ve peygambere: "Sen yalan söyledin; çünkü o azâb bize gelmedi" diyorlardı. İşte bunun üzerine Cenab-ı Allah onlara, Nuh (aleyhisselâm)'ın kıssasından bahsetmiştir. Zira, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onları, bu azâbla korkutuyor, onlar da onu, bu hususta yalanlıyorlardı. En sonunda da bu iş, Hazret-i Nuh'un haber verdiği gibi tahakkuk etmişti. İşte, Hazret-i Muhammed'in haber verdiği azâb da gelecektir.
Nûh(aleyhisselâm) kavmine, "Ey kavmim, eğer benim aranızda duruşum Allah'ın âyetlerimle size öğüt verişim size ağır geliyorsa (ne diyeyim) ben ancak Allah'a dayanıp güvenmişimdir" demiştir. Bu, bir şart-ceza cümlesidir. Şart kısmı, şu iki kayıddan meydana gelmiştir:
Birinci kayıt: Ayetteki "Eğer benim aranızda duruşum... size ağır geliyorsa" ifadesidir. Vahidî, "Basît" adlı eserinde şöyle demektedir: "Arapça'da yaşlılığı ifâde etmek için, fiili; birşey büyük olup, ağır geldiğinde ise, fiili kullanılır." İbn Abbas (radıyallahü anh), bu ayete, "size ağır geliyorsa, güç geliyorsa, benim durumum size büyük geliyorsa" manalarını vermiştir. "Makam" kelimesi, tıpkı "ikâmet" kelimesi gibi masdardır. Nitekim Arapça'da, "O, onların arasında durdu" denilir. Mîm harfinin zammesi ile, mükâm kelimesi ise, ism-i mekân olarak, "durulacak yer" manasına gelir. Cenâb-ı Allah ayetteki "makam" lafzı ile, Hazret-i Nûh (aleyhisselâm)'un kavmi arasında uzun zaman bulunmasını kastetmiştir. Velhasıl ayetteki tabiri, onların, "Falancanın gölgesi ağır" şeklindeki sözleri gibidir
Bil ki bu ağırlığın sebebi şu iki şeydir:
a) Hazret-i Nûh (aleyhisselâm), kavmi içinde dokuzyüz elli sene yaşamıştı.
b) O kâfir, fasit ve batıl dinlerine ve gidişatlarına iyice alışmışlardı. Bir dinî yola alışan kimsenin, ondan başka bir yola davet edilip, dininin zayıflığının anlatılması o kimseye ağır gelir. Bundan dolayı bütün davet .müddetince bu iş yapılsa, bu ona daha ağfr ve daha nahoş gelir. Yine o kimseye dininin yanlışlığına dair kesin deliller getirilse, nefreti o nisbette artar. İşte bu ağırlığın meydana geliş sebebi budur. ,
İkinci kayıt, ayetteki "Allah'ın aletleriyle öğüt verişim size ağır geliyorsa" ifadesidir. Bil ki, dünya sevgisi ile kaplanmış ve dünyevî lezzetlerle elde etmeye düşkün karakterlerin, itaat ile emrolunmaktan ve günâh ile münkerâîtan vazgeçirilmekten son derece nefret eder. ölümü duymaktan ve dünyanın kınanmasından çok rahatsız olur. Böyle olan kimse, marufu (iyiyi) emredip, münkeri (kötülükleri) nehyeden kimseyi ağır bulur, ondan hoşlanmaz.
Bu deyimle ilgili bir başka izah da şudur:
"Hak teâlâ'nın bu ifadesi, "Peygamberler, bir cemaata va'z'u nasihat ettiklerinde, durdukları yer görülsün ye sözleri duyulabiisin diye, ayakta vaz-u nasihat ederlerdi. Nitekim Hazret-i İsâ (aleyhisselâm)'nın, havarilerine, kendisi ayakta, onlar oturur oldukları halde va'z ettiği nakledilmiştir.
Bil ki bu ayetteki şart cümlecikleri bunlardır. Bunların cezası (cevabı)nın ne olduğu hususunda iki görüş vardır:
Birinci görüş: Bunların cevabı, "Ben ancak Allah'a dayanıp güvenmişimdir" ifadesidir, Bu, "Aşın buğzunuz, sizi bana eziyet etmeye sevkediyor. Ben ise, bu şerrinize, ancak Allah'a tevekkül ederek karşılık veriyorum" demektir. Bil ki, Hazret-i Nûh (aleyhisselâm), hep Allah'a tevekkül ediyordu. Bu ifâde ise, onun sadece o esnada Allah'a tevekkül ettiği zannını uyandırmaktadır. Binâenaleyh bunun manası "O, o şerri defetmek için o esnada Allah'a tevekkül etmiştir" şeklindedir.
İkinci görüş: Bu, ekserî âlimlerin görüşü olup, buna göre şartın cevabı, ayetteki "Siz ve ortaklarınız da artık toplanıp ne yapacağınızı kararlaştırın " ifadesidir. Bu takdirde, "Ben ancak Allah'a dayanıp güvenmişimdir" ifâdesi ise, şart ile cevabı arasına girmiş cümle-i muterizedir. Bu tıpkı "Eğer sen, benim bir şeyimi yadırgadınsa, Allah bana kâfidir. İstediğini yap" demen gibidir. Bil ki şartın cevabı da, sıra ile şu beş kaydı ihtiva etmektedir:
Birinci kayıt : Ayetteki, "işinizi toplayın" ifadesidir. Bu hususta iki bahis vardır:
Birinci bahis: Ferrâ şöyle der: "İcmâ bir şeye hazırlanmak ve karar vermektir. Nitekim şair:
"Temenni ve hülyaların hiçbir faydası olmaz ya. (yine de) ah keşke bilebilsem! Durumum kararlaştırılmış olduğu halde, bir gün ben de sabah erkenleyin gerçekten yola çıkacak miyim?.." demiştir. Binâenaleyh sen, dağınık kimseleri toplamak istediğinde, "Kavmi topladım, onlar da toplandılar" dersin.
Ebu'l-Heysem de şöyle der: "Dağınıkken onları bir araya getirdi" manasında, "işini toparladı"; "Onu düşünmeye başladı" manasında da (......) denilir. Yine insan bazan, "şöyle yapıyorum, böyle yapıyorum" der. Ama belli bir işe azmettiğinde, onu toparlamış olur, denilir. Bu, "O, o işini toparladı" demektir. İşte ayetteki ecmiû lafzının esas manası budur. Hâk Teâlâ'nın, "Onlar hile yaparak işleyecekleri işi toparladıkları zaman... "(Yûsuf, 102) ayeti de bu manayadır. Bu fiil, daha sonra alâ harfi cem ile birlikte, "azmetme, kararlaştırma" manasına kullanılarak, "Ona azmettim " manasında denilmiştir. Bunun aslı, "işi toparladım, kararlaştırdım" şeklidir.
İkinci bahis: Esmaî, Nâfi'nin, sülâsîden ve hemze-i vasıl ile bunu fe ecmaû şeklinde okuduğunu rivayet etmiştir ki, bunun şu iki izahı yapılabilir:
a) Ebu Ali el-Fârisî şöyle demektedir: "Ayetin takdiri, "içinizden iş sahiplerini (iş yapabilecek olanları) biraraya toplayınız" şeklindedir. Buna göre muzaaf olan zevî hazfedilmiş, muzaaf olduğu takdirde ona gelmesi gereken şey, muzaafun ileyhe gelmiştir.
b) İbnü'l-Enbârî şöyle demektedir: "Buradaki "emir" (iş)den maksad onların çeşitli hile ve tuzaklarıdır. Buna göre ayetin manası, "Sizler elinizden gelen işlerden hiçbirini geri bırakmayıp, yapın" şeklindedir.
İkinci kayıt: Bu, ayetteki, "ve ortaklarınızı toplayın " ifadesidir. Bu hur usta da birkaç bahis vardır:
Birinci bahis: Bunun başındaki "ve" maa manasındadır. Buna göre mana "Ortakarınızla birlikte işinizi toplayınız " şeklindedir. Bu, Arapların, "Eğer deve ve yavrusu, (yani yavrusuyla birlikte) bırakılacak olursa, o onu emer"; "Eğer kendini aslanla başbaşa bırakırsan, o seni yer" şeklindeki sözlerine benzer.
İkinci bahis: Burada bahsedilen "ortaklar"dan murad, o kâfirlerin "ilah" saydıkları putları olabileceği gibi, kendi dinleri ve inançlarında olan insanlar da olabilir. Eğer birincisi murad edilmiş ise, bu durumda Cenâb-ı Hak kâfirleri, putların faydalı ve zararlı olabileceği inançlarından dolayı, putlardan yardım istemeye davet etmiştir. Yok eğer ikinci mana murad ise, onların onlardan (yani birbirlerinden) yardım istemelerinin ne demek olduğu açıktır.
Üçüncü bahis: Hasan el-Basrî ve bir kısım kıraat imamı, merfû zamir üzerine atfederek kelimeyi, ref ile (......) şeklinde okumuşlardır ki bunun takdiri: "Siz ve ortaklarınız toplanınız" şeklindedir. Vahidî bunun, te'kid zamiri olmaksızın da olabileceğini söylemiştir. Zira ayetteki, emrekûm, zamir ile. onun üzerine atfedilen şey arasında bir fasıladır. Dolayısıyla bu fasıla, zamir-i müekkidden bir bedel olur. Ferrâ bu kıraati uygun bulmamıştır. Çünkü bu kıraat ayetin, vâv ile şeklinde yazılmasını gerektirir ki, bu şekilde bir yanlış mushaflarda yer almamıştır.
Üçüncü kayıt: Bu, "Sonra bu işiniz, size hiçbir tasa olmasın" ifadesidir. Ebu'l-Heysem, buna, "İşiniz kapalı kalmasın" manasını vermiştir. Bu, Arapların, hilal görülmediğinde söyledikleri şeklindeki deyimlerinden alınmıştır. Tarâfe de şöyle demektedir:
"Ömrüme yemin olsun ki, benim işim, bana hep belirsiz ve müphem değildir! Ne gündüzüm, ne de gecem bana ebedî değildir."
Leys şöyle der; "Arapça'da bir kimse işine yol bulup yapamadığında, denilir. Zeccâc bu ayete, "işiniz açık ve net olsun" manasını vermiştir.
Dördüncü kayıt: Bu, "Sonra hakkımdaki hükmünüzü icra edin " ifadesidir. Bu ifade ile ilgili de iki bahis vardır:
Birinci bahis: İbnü'l-Enbârî, bunun manasının, "Bana karşı kötülüklerinizi ve beni tehdid ettiğiniz herşeyi yerine getiriniz (elinizden geleni ardınıza koymayın)" şeklinde olduğunu söylemiştir. Nitekim Araplar, "ölüp gitti" manasını kasdederek, derler. Bazıları da birşeyin "kaza"sının, sapasağlam yapılması, edâ edilmesi ve tamamlanması olduğunu söylemişlerdir ki işte bu manadan dolayı hâkime, "kadî" ismi verilmiştir. Çünkü kadı hükmettiğinde işi bitirmiş olur. Buna göre, Hak teâlâ'nın bu ifadesi, "işinizi bitiriniz, içinizde (aklınızda) olanı yürürlüğe koyunuz ve benimle aranızdaki meseleyi sonuçlandırınız" manasında olur ki, "Biz kitapta İsrailoğullarına şuna hükmettik., ." yani "onlara kesin olarak haber verdik"ayeti ile "Ona şu emri vahyettik..." (Hicr, 66) ayeti de bu manadadır. Kaffal (r.h) şöyle der: "Burada ilâ kelimesinin getirilmesi, bir mecazdır. Bu, Arapların "Sana karşı olan ahdimden çıktım ve onu bozdum" şeklindeki deyimlerinden alınmıştır. Ayetteki emir sigası ile olan bu ifâdede, haber cümlesi manası vardır. Buna göre sanki Cenâb-ı Hak, "Sonra üzerinde karar kılıp, hükmettiğiniz şeyi yerine getiriniz" demiştir.
İkinci bahis: Bu ifade, fâ ile. "Bana şerrinizi ulaştırınız" manasında, şeklinde de okunmuştur. Bu okuyuşun, insan sahraya çıktığında söylenilen deyiminden alındığı söylenmiştir. Yani "Onu bana karşı ortaya koyun, ortaya çıkarın" demektir.
Beşinci kayıt: Bu ayetteki "Bana mühlet de vermeyin" ifadesidir. Bu, "Siz, bana, üzerinde anlaştığınız şeyi bildirdikten sonra, mühlet vermeyin" demektir. Bütün bu kayıdların izahı işte budur.
Ayetteki Örnek Fikir Silsilesi
Kâdî, bu ayetin en güzel bir şekilde tertib edilmiş olduğu hususunda şu izahı yapmıştır: "Hazret-i Nûh işin başında, "Allah'a tevekkül ettim, Allah'ın vaadine güvendim. O, vaadinden caymaz. Beni ölüm ve işkenceyle tehdidinizin, sizi Allah'a davetten beni alıkoyacağını sanmayın" demiş ve sonra da davetinin doğruluğuna delâlet eden şeyleri ortaya koyarak, "İşinizi toplayın" demiştir. Hazret-i Nûh (aleyhisselâm) onlara sanki, "Gayenizi gerçekleştirecek sebeb ve yollardan gücünüzün yettiği herşeyi toptan yapın" demiş ve sonra bununla yetinmeyerek, onlara. "Destekçi olacak ortaklarınızı da toplayın" demiştir. Bu iki şeyle yetinmemiş, bunlara bir üçüncü hususu ekleyerek, "Sonra bu işiniz size hiçbir tasa olmasın " demiş, bununla onların bu hususta herşeyi iyice açıkça anlamalarını kastetmiştir. Bununla da yetinmeyip dördüncü bir hususu ekleyerek, "Sonra hakkımdaki hükmünüzü icra edin" demiştir. Bundan maksadı da, onların o kötülüklerin hepsini kendisine yöneltmeleridir. Buna bir beşincisini eklemiştir ki: O da, "Bana mühlet de vermeyin" ifadesidir. Bu, 'Yapabileceğiniz hiçbirşeyi geri bırakmayın, hemen yapın" demektir. İşte bu sözün sonu budur. Böylesi sözün, Hazret-i Nûh (aleyhisselâm)'un, Allah'a tevekkül etme hususunda ve onların hileleri ile tuzaklarının kendisine ulaşmayacağına ve tesirli olmayacağına olan inancında zirveye vardığına delâlet ettiği malumdur.
Ayetteki "Eğer benim öğütlerimden yüz çeviriyorsanız, ben' sizden hiçbir mükâîaat istemedim" ifadesi hakkında müfessirler şöyle demektedirler: "Bu, Hazret-i Nûh (aleyhisselâm)'un, Allah'ın dinine davet etmesine karşılık onlardan bir mal istemediğine bir işarettir. İnsan, her nezaman tamahtan uzak olursa, sözü kalblerde daha tesirli olur." Bana göre bu hususta şöyle bir izah da yapılabilir: Hazret-i Nûh (aleyhisselâm), onlardan kesinlikle korkmadığını ortaya koymuştur. Çünkü korku ancak iki şeyden, yani bir şerrin dokunması ve bir menfaatin kesilmesi endişesiyle olur. Hazret-i Nûh (aleyhisselâm) önceki ayette, onlardan gelecek serlerden, bu ayette de onların kendisinden menfaati kesmelerinden korkmadığını beyan etmiştir. Çünkü o, onlardan herhangi bir şey almamıştır ki, onların kendisinin bir menfaatini kesmelerinden korksun.
Daha sonra ayette "Benim mükâfaatım Allah'dan başkasına âit değildir. Bana, müslümanlardan olmam emredildi" buyurulur. Bu hususta şu iki mana verilmiştir:
a) "Siz ister İslâm'ı kabul edin, ister etmeyin, ben İslâm üzere olmakla emrolundum, "
b) "Ben, bu davetten (tebliğden) ötürü başıma gelen her şeye boyun eğmekle emrolundum." Bu ikinci mana, buraya daha uygundur. Çünkü Hazret-i Nûh (aleyhisselâm), "Sonra hakkımdaki hükmünüzü icra edin" deyince, onlara, bu hususta başına gelecek herşeye boyun eğmekle emrolunduğunu açıklamıştır. Allah en İyi bilendir.
73. Âyetin Tefsiri
"Yine onlar kendisini tekzib ettiler. Biz de hem onu, hem gemide beraberinde bulunan kimseleri selâmete erdirdik ve bunları halifeler yaptık. Ayetlerimizi yalan sayanları ise boğduk. Bak, imâr edilenlerin sonu nice olmuştur?".
Bil ki Allahü teâlâ, Hazret-i Nûh (aleyhisselâm) ile o kâfirler arasında geçen bu konuşmayı nakledince, hadisenin vardığı neticeyi de bildirmiştir.. Hazret-i Nûh (aleyhisselâm) ile ashabı bakımından hadisenin neticesi şu iki şeydir:
a) Allahü teâlâ, onları kâfirlerden kurtarmıştır.
b) Onları, (tufanda) boğulup helak olanların yerine, yeryüzünün) halîfeleri kılmıştır.
Hadisenin, kâfirler bakımından neticesi de, Allah'ın onları suda boğup helak etmesidir. Bu hadiseyi, peygamberi tasdîk eden de, tekzîb eden de dinlediğinde, bu, Nuh'un kavminin başına gelen şeyin, kendi başlarına da gelmesi ve Hazret-i Nuh'un inananlarının ulaştıkları şeyin misline ulaşması bakımından mü'minler içirv imanda devama bir sebep ve mükellefler için bir zecr olmuş olur. Teşvîk ve sakındırmadaki bu metod, geçmiş ümmetlerden hikaye yoluyla nakledildiğinde, yeni ifâde edilen bir tehdidden daha tesirli olur. Cenâb-ı Allah, peygamberlerinin kıssalarını işte bu tarz üzere zikretmiştir. Nûh kıssasının tafsilatı, başka sûrelerde geçmiştir.
74. Âyetin Tefsiri
"Sonra onun arkasından, kendi kavimlerine (birçok) peygamberler gönderdik ve bunlar, onlara apaçık mucizeler getirdiler. Fakat önceden yalan saydıkları için, inanmadılar. İşte haddi aşanların kalbleri üzerine biz böyle mühür basarız".
Bil ki bundan, "Biz, Nûh'dan sonra peygamberler gönderdik" manası kasdedilmiştir. Allahü teâlâ, o peygamberleri burada, isim isim saymamıştır. Hûd, Salih, İbrahim, Lût ve Şuayb (salavatullahi aleyhim) onlardandır.
"Beyyinât" kesin mucize demektir. Böylece Allahü teâlâ, o geçmiş peygamberlerin ümmetlerinin metodunun da, yalanlama hususunda, aynı Nûh (aleyhisselâm)'un kavminin metodu üzere olduğunu, Allah'ın tekzibe sapmış olan Nuh'un kavmini helak etmesiyle ilgili olarak o kavimlere ulaşan haberin de, onları bu yalanlamadan alıkoymadığını haber vermiş ve bundan dolayı "Daha önceden yalan saydıkları için, inanmadılar" buyurmuştur. Bu ifâde ile, Nûh (aleyhisselâm)'un kavminin yalanladıkları şeyin aynısı murad edilmemiştir. Çünkü onların zamanında, bu meydana gelmemişti. Aksine bununla, onların yalanladıkları mucizelerin misli murad edilmiştir. Çünkü bütün peygamberlerin elinde zuhur eden kesin mucizelerin hepsi, sanki tek bir şey gibidir.
Cenâb-ı Allah daha sonra, "İşte haddi aşanların kalbleri üzerine biz böyle mühür basarız" buyurmuştur. Alimlerimiz, Allahü teâlâ'nın insanı bazan imandan alıkoyacağına, bu ayeti delil getirmiştir ki, bunun izahı açıktır. Kâdî ise şöyle demektedir: "Tab (mühürleme), iman etmeye manî değildir. Bunun delili, Hak teâlâ'nın "Hayır, Allah onların kalbleri üzerine, küfürleri yüzünden mühür basmıştır. Artık, birazı müstesna, onlar iman etmezler" (Nisa, 155) ayetidir. Binâenaleyh eğer tab (kalbi mühürleme), imana manî olsaydı, bu istisna yapılamazdı." Buna şöyle cevap verilir: Bu mesele hakkındaki sözümüz, (Bakara. 7) ayetinin tefsirinde geçmişti. Onu burada tekrar etmeye gerek yok.
İkinci Kıssa: Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'nın Kıssasıdır.
75–76. Âyetlerin Tefsiri
Âyetin tefsiri için bak:77
77. Âyetin Tefsiri
"Sonra bunların ardından da Musa'yı ve Harun'u ayetlerimizle. Firavuna ve onun ileri gelenlerine gönderdik. Fakat kibirlerine yediremediler. Onlar işte böyle günahkâr bir kavim idiler. Tarafımızdan kendilerine hak geldiği vakit, "Hiç şüphesiz, bu apaçık bir sihir!" dediler. Musa da, "Siz, hak için, o size gelince "Bu bir sihir mi" dersiniz? Halbuki, sihirbazlar asla umduklarına eremezler" dedi"
Bil ki bu ayeti tefsire gerek yoktur. Fakat bu hususta şöyle bir soru sorulabilir: Hazret-i Musa'nın kavmi, "Hiç şüphesiz bu bir sihirdir" derken, Hazret-i Mûsâ (aleyhisselâm)'nın, onların "Bu bir sihir mi?" diye soru şeklinde söylediklerini nakletmesi nasıl uygun olur? Buna şöyle cevap verilir: Hazret-i Musa (aleyhisselâm), onların "Bu bir sihir mi?" dediklerini nakletmemiş, aksine "Hak size geldiği zaman, hak konusunda siz şöyle şöyle mi söylersiniz?" demek istemiştir. Sözde, durum (karine) kendisine delâlet ettiği için, "söyler misiniz?" fiilinin mef'ûlü olan "söyleyeceğinizi" ifâdesi hazfedilmiştir. Daha sonra Hazret-i Mûsâ, yeni bir cümle olarak, "Bu bir sihir mi?" buyurmuştur ki, bu bir istifham-i inkârîdir. Daha sonra da, "Sihirbazlar asla umduklarına eremezler" diyerek, o hakkın bir sihir olmadığına istidlal etmiştir. Bu "Sihirbazların yaptıklarının neticesi bir göz boyama ve aldatmacadır. Onlar, umduklarına nail olamazlar" demektir.
Değneğin bir yılana dönmesi ve denizin yarılması meselesine gelince, bunların bir gö2 boyama ve aldatma kabilinden olmadığı zaruri olarak bilinmektedir. Binâenaleyh bunların bir sihir olmadığı sabit olmuş olur,
78–81. Âyetlerin Tefsiri
Âyetin tefsiri için bak:82
82. Âyetin Tefsiri
"Sen atalarımızı üzerinde bulduğumuz yoldan bizi döndüresin de bu yerde devlet ikinizin elinde olsun diye mi bize geldiniz? Biz ikinize de inanacak değiliz" dediler. Firavun, "Butun usta sihirbazları bana getirin" dedi. Nihayet sihirbazlar geldiği zaman Musa onlara, "Ne atacaksanız atın" dedi. Vaktaki onlar attılar. Musa dedi ki: "Bu, sizin getirdiğiniz şey, sihirdir. Allah, şüphesiz ki onun boş olduğunu ve asılsızlığını meydana çıkaracaktır. Allah elbet, fesadçıların işini ıslâh etmez. Allah, mücrimlerin hoşuna gitmese de hakkın hak olduğunu kelimeleriyle isbât eder"
Bu ayetle ilgili birkaç mesele vardır:
Firavun'un Hazret-i Musa'nın Tebliğini Reddetmesi
Bil ki Allahü teâlâ, Firavun ve kavminin, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'nın davetini kabul etmediklerini nakletmiştir. Onlar şu iki şeyden dolayıkabul etmemişlerdir:
1) Ayette, "Sen, atalarımızı üzerinde bulduğumuz yoldan bizi döndüresin..." sözü ile anlatılan husus.
Vahidi şöyle demektedir: "Arapça'da "left" birşeyden vazgeçmek manasına olup, asıl (kök) manası "bükmektir." Nitekim birisi birisinin boynunu büktüğünde, denilir. "Yüzünü, ona doğru döndürdü" manasında denilmesi de bundandır.
Ezherî şöyle der: "Arapça'da, birisi birşeyi büküp eğirdiğinde, denilir ki bu, bu iki fiil, birbirinin maklûbudur (harf yerleri değiştirilmiş olup, aynı manayadır)."
Bil ki bu sözün neticesi, onların, "Biz, üzerinde olduğumuz dinimizi bırakamayız. Çünkü atalarımızı bu din üzere bulduk" demelerine varır ki, bu da, onların sırf taklide tutunup, açık delilleri sırf inad ile savuşturma yoluna girdiklerini gösterir.
2) "bu devlet ikinizin elinde olsun dîye mi..." ifadesinde anlaşılan husustur. Müfessirler bunun manasının, Hazret-i Mûsâ ile Harun'a bir hitab olmak üzere, "Mısır topraklarında mülk ve izzet sizin olsun diye mi?..." şeklinde olduğunu söylemişlerdir.
Zeccâc şöyle demektedir: "Mülk, dünyada, istenilen şeylerin en büyüğü olduğu için "kibriyâ" diye adlandırılmıştır. Peygamberi de, kavmi tasdik ettiğinde, ümmetinin işinin idaresi ona kalır; böylece de o, kavminin en büyüğü olmuş olur."
Bil ki, birinci sebep, taklide tutunmaya, ikinci sebep de, dünyayı arzu etmedeki düşkünlüğe ve liderliğin devam etmesi hususundaki gayret ve çabalara bir işaret olmuş olur. Hazret-i Musa'nın kavmi, bu iki sebebi belirttiklerinde, hükümlerini açıkça ortaya koyarak, "Biz ikinize de inanacak değiliz" demişlerdir. Bil ki kavim bu gerekçeleri ileri sürünce, onlar bundan sonra da çabalarını sürdürmüşler ve insanlar nezdinde Hazret-i Musa'nın yapmış olduğu şeyin de sihir babından olduğunu ortaya koymak için, Hazret-i Musa'nın mucizesine'çeşitli sihirlerle mukabele etmek istemişlerdir. Bu cümleden olarak Firavun, bütün sihirbazlarını bir araya getirdiğinde onlara, "Musa onlara "Ne atacaksanız atın.." dedi.
Peygamber Batıl Bir İşi Emreder mi?
Buna göre şayet: "Hazret-i Musa, küfrü emretmek bir küfür olduğu halde, onlara nasıl küfrü emretmiştir?" denilirse, biz deriz ki; Hazret-i .Musâ onlara, yaptıkları şeylerin fasit bir İş ve bâtıl bir gayret olduğu insanlar nezdinde ortaya çıksın diye, değnek ve iplerini atmalarını emretmiştir, yoksa onlara sihri emretmek üzere bu sözü söylememiştir. Onlar da iplerini ve değneklerini atınca, Hazret-i Musa onlara: "Yaptığınız şey, batıl bir sihirdir" demiştir. Bundan maksadı şudur: Kavim Hazret-i Musa'ya senin yaptığın sihirdir, deyince, Hazret-i Musa (aleyhisselâm): "Sizin söylediğiniz şey batıldır, aksine hak olan, sizin yaptığınız şeyin bir sihir ve batıllığı apaçık olan bir göz boyama oluşudur..." demiş, sonra da Cenâb-ı Hakk'ın, hakkı yerleştireceğini, bâtılı da İbtâl edeceğini haber vermiştir. Allahü teâlâ da diğer sûrelerde, o sihri nasıl iptal ettiğini haber vermiştir ki bu da, o ejderhanın, o ip ve değnekleri yutması sebebiyle olmuştur.
İkinci Mesele
(......) ifadesindeki mâ kelimesi ellezî manasında ism-i mevsûl olup, mübtedâ olarak merfû, haberi ise, es-sihr kelimesidir. Ferrâ şöyle demiştir: "Bu kelime, etiflâm ile es-sihr şeklinde gelmiştir. Çünkü bu, daha önce geçmiş olan bir kelâma verilmiş olan bir cevaptır. Baksana o kavim, Hazret-i Musa onlara gelince: "Bu, sihirdir" demişler, bunun üzerine Musa da onlara, "Hayır, sizin yaptığınız sihirdir" cevâbını vermiştir. Binâenaleyh, bu kelimenin başına eliflâmın gelmesi gerekir. Çünkü belirsiz kelime, tekrar söylenildiği zaman, marife olarak söylenir. Bu tıpkı, bir kimsenin bir başkasına, "Bir adamla karşılaştım" deyip de, o başkası da ona, "kimdi o adam?" diyerek kelimeyi eliflâmlı olarak "Kimdir o adam?" şeklinde söylemesi gibidir. Şayet o adam ona, etiflâmsız olarak demiş olsaydı, o zaman onun zihnine, o kimsenin daha önce ona bahsettiği o adamı sormuş olduğu gelmezdi." Ebu Aınr, istifham ile (sihir mi?) şeklinde okumuştur. Bu kıraata göre ma istifhamiyye ve mübteda olarak merfû olup, far de, onun haberi mahallinde gelmiş cümle olur. Buna göre sanki, "Neyi getirdiniz?" denilmiş de, daha sonra da, bir kınama ve azarlama tarzında "sihri mi?" denilmiştir. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın tıpkı (Mâide. 116) buyruğunda olduğu gibidir. Sihir kelimesi, mübtedâdan bedeldir. İstifham olmak hususunda "mübdelun minh"e denk olsun diye, bunun başına da istifhamın gelmesi gerekmiştir. Bu, senin tıpkı, "Malın ne kadardır? Yirmi mi, otuz mu?" deyip de, (......) ifâdesini (......)den bedel kılman gibidir. "Sihir" kelimesi için bir haberin takdir edilmesine gerek yoktur. Çünkü sen onu, mübtedâdan bedel tuttuğunda, o, mübtedâ yerine, mübdelun minh'den haber olan şey de onun haberi yerine geçmiş olur.
Daha sonra Cenâb-ı Hak "Allah, onu boşa çıkaracak ve onu yapanı rüsvay edecektir. Zira Allah, müsriflerin amelini ıslâh etmez, yani onu ne kuvvetlendirir, ne de tamama erdirir" buyurmuştur.
Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Allah, mücrimlerin hoşuna gitmese de hakkın hak olduğunu kelimeleriyle isbât eder" buyurmuştur. İhkak-ı hak'ın manası, onu izhâr edip takviye etmektir. (......) ifadesiyle de, O'nun Hazret-i Musa'ya olan vaadi kastedilmiştir. Buna, "O'nun daha önce sebkat etmiş olan kaza ve kaderiyle..." manası da verilmiştir. Kelimâtullah'ın ne demek olduğu hususunda anlaşılması zor, derin ve yüce konular bulunmaktadır ki, biz bunu, bu kitabın bazı yerlerinde zikretmiştik.
Hazret-i Musa'ya Sadece Bir Zürriyetin İnanması
83. Âyetin Tefsiri
"Neticede Musa'ya -onlar da Firavun'un ve yöneticilerinin kendilerine çektirecekleri sıkıntılara hedef olarak- bir kısım gençlerden başka iman eden olmadı. Çünkü Firavun o yerde cidden gâlibti ve cidden aşırı gidenlerdendi".
Bil ki Allahü teâlâ, biraz önce Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'nın elinde zuhur eden büyük mucizelerden ve değneğinin, o sihirbazların hazırlamış olduğu sihir aletlerini yuttuğundan bahsetmişti. Daha sonra Cenâb-ı Hak, onların, bu büyük mucizeleri müşahade etmelerine rağmen, kavminden az bir zürriyet müstesna, O'na kavminden hiç kimsenin iman etmediğini beyân etmiştir. Allah bunu, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'i teselli için zikretmiştir. Çünkü o, kavminin kendisinden yüz çevirmesi ve inkârlarına devam etmeleri sebebiyle, üzülüyordu. Bunun üzerine Allah, peygamberine, kendisi için bu konuda diğer peygamberlerde örnekler bulunduğunu beyân buyurmuştur. Çünkü Hazret-i Musa'dan zuhur eden şey, gözün görmesi açısından, olabilecek en büyük mucize idi. Ama buna rağmen, tek bir zürriyet hariç, O'na onlardan kimse iman etmemişti.
"Zürriyet" Kelimesinin Tefsiri
Alimler, bu ayette geçen zürriyetten ne murad edildiği hususunda, şu şekilde ihtilâf etmişlerdir:
1) Zürriyetin manası, iman edenlerin sayısının az olduğunu belirtmektir. İbn Abbas şöyle demektedir: "Önemsiz ve küçük görmek için, bir topluluk (zürriyet) lafzıyla ifâde edilir. Binâenaleyh, bu takdire göre bunu, burada küçümseme ve hor görme manasına hamletmenin imkânı yoktur. Bu sebeple bunun, "sayıları az" anlamında, küçük görmeye hamledilmesi gerekir.
2) Bazıları da şöyle demiştir: Bununla, onları (küfre) çağıranların çocukları murad edilmiştir. Çünkü onların babaları, küfürlerine devam ediyorlardı. Bu husus ya, evlâdların kalblerinin daha yumuşak olmasından dolayı veyahut da o evlâtlarını küfürde ısrar etmeye sevkeden şeylerin daha hafif olmasından dolayıdır.
3) Zürriyyet, babaları Firavun kavminden, anneleri ise, İsrailoğullarından olan bir topluluktur.
4)Zürriyet, Firavun'un ehlinden, yani karısı Asiye'den, hazinedarından, onun hanımından ve bu hanımın hizmetçisinden meydana gelmiştir. Ayetteki sözünde geçen zamirin neye râci olduğu hususuna getince, âlimler bu hususta da ihtilâf etmişlerdir. Buna:
a) Musa'nın kavminden;
b) Firavun'un kavminden, manaları verilmiştir. Zira, her ikisi de daha önce geçmişti. Ama daha uygun ve açık olanı, bunun, "Musa'nın kavminden" manasında olmasıdır. Çünkü bu, daha önce geçenlerden, zamire en yakın olanıdır. Diğer taraftan da, Hazret-i Musa'ya iman edenlerin İsrailoğullarından olduğu nakil ile de sabittir.
Cenâb-ı Hakk'ın, "Firavun ile yöneticilerinin kendilerine açacağı belâya hedef olarak.." ifadesine gelince, bu hususta birkaç bahis vardır:
Birinci bahis: Musa'ya iman eden o kimseler, hiç şüphesiz Firavun'dan cidden korkuyorlardı. Çünkü Firavun, yakalaması şiddetli olan ve Hazret-i Musa'ya düşmanlığını da açıkça izhâr etmiş bir kimse idi. Binâenaleyh o, kavminin meylinin Hazret-i Musa'dan yana olduğunu bildiği için, onlara eziyyet etme hususunda çok ileri gidiyordu. İşte bundan dolayı da onlar ondan korkuyorlardı.
İkinci bahis: Cenâb-ı Hak, Firavun tek olduğu halde, aşağıdaki sebeplerden dolayı zamiri çoğul getirerek "ve yöneticileri" buyurmuştur:
a) Bazan, müfred bir lâfız, cemi bir lafızla ifade edilebilir ki, bundan maksad tazimdir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Muhakkak ki zikri biz indirdik, biz!.." (Hicr, 9) buyurmuştur.
b) Ayetteki "Firavun" sözüyle, onun ailesi kastedilmiştir.
c) Bu, muzâfın hazfedilmesi kabilindendir. Bununla sanki, "Firavun âlinden" manası kastedilmiştir.
Daha sonra Cenâb-ı Hak, buyurmuştur ki bu, "O, onları, kendilerine çeşitli belâları musallat kılmak suretiyle dinlerinden çevirir" anlamındadır.
Daha sonra Cenâb-ı Hak "Şüphesiz Firavun, yeryüzünde gâiib ve kahirdi; ve o, aşm gidenlerdendi" buyurmuştur. Bununla, "O, herhangi bir hususta kendisine muhalefet eden kimseleri çokça öldüren, çokça azâb edendi" manasının da kasdedildiği ileri sürülmüştür ki, bundan maksat, o mü'minlerin korkularının sebebini ortaya koymaktır. "O, müsriflerdendi, zira o, kulların en adisi olduğu halde, uluhiyyet iddiasında bulundu" manası da verilmiştir.
84–85. Âyetlerin Tefsiri
Âyetin tefsiri için bak:86
86. Âyetin Tefsiri
"Musa dedi ki: "Ey kavmim, eğer siz gerçekten Allah'a iman ettiyseniz, O'na (ihlas ile) teslim olmuş müslümanlar iseniz, artık ancak O'na güvenip dayanın." Onlar da şöyle dediler: "Biz yalnız Allah'a güvenip dayandık. Ey Rabbimiz, bizi o zâlimler güruhuna bir fitne mevzuu yapma ve bizi, rahmetinle o kâfirler güruhundan kurtar"
Ayetle ilgili birkaç mesele vardır:
Hazret-i Musa'nın Kavmine Tevekkül Talimatı Vermesi
Cenâb-ı Hakk'ın, buyruğu, birisi önce, diğeri de sonra gelen iki şarta talik edilmiş olan bir ceza cümlesidir. Fukahâ şöyle demiştir: "Sonra olanın önce; önce olanın sonra olması gerekir. Bunun misâli, bir kimsenin hanımına "Eğer eve girer, Zeyd'le konuşursan, boşsun" demesi gibidir. Durum böyledir, zira o kimsenin, ifadesinin tamamı ifadesine bağlanmıştır. Halbuki, şart koşulan şey, şarttan sonra olur. Bu, lafız bakımından sonra olanın, manâ bakımından önce, tafız bakımından önce olanın, manâ bakımından sonra olmasını gerektirir. Buna göre ifâdenin takdiri şöyledir: Sanki o adam hanımına "Zeyd'le konuşur halde eve girersen, ey hanım, sen boşsun" demiştir. Binenaleyh, bu talik, o Zeyd'le konuşmadan önce hasıl olmuş olsaydı, talâk vakî olmazdı.
Bunu iyice kavradığında biz diyoruz ki: Cenâb-ı Hakk'ın, "Ey kavmim, eğer siz. gerçekten Allah a iman ettiyseniz, O'na (ihlas ile) teslim olmuş müslümanlar iseniz, artık ancak O'na güvenip dayanın" ifadesi, onların müslüman olmalarının, "eğer siz, gerçekten Allah'a iman ettiyseniz" ifadesine muhatap olmalarınm şartı olmasını gerektirir. Buna göre Cenâb-ı Hak sanki, müslüman bir kimseye, o müslüman olduğu halde, "Eğer Allah'ı tasdik edicilerden isen, Allah'a tevekkül et!" demiştir, Nitekim durum böyledir, Zira İslâm, teslim olmak, boyun eğmektir ki, bu, Allah'dan gelen mükellefiyetlere uymak, hudû ve huşûyu izhar etmeye ve inadı bırakmaya bir işarettir. İman ise, kalbin, zâtı gereği, vâcibu'l-vücûd olanın tek olduğunu, O'nun dışında kalanların muhdes varlıklar olduğunu, Allah'ın yönetimi, tasarrufu ve kahrı altında bulunduklarını bilmekten ibarettir. Bu iki durum tahakkuk edince kul, bütün işlerini Allahü teâlâ'ya havale eder ve kalbinde, Allah'a tevekkül etmenin nuru meydana gelir. Binâenaleyh bu ayet, birtakım ince sırlar ve nükteler ihtiva etmektedir. Allah'a tevekkül ise, işlerin tamamını Allah'a havale etmek ve bütün durumlarda Allah'a güvenip dayanmaktır. Bil ki bütün işlerinde Allah'a tevekkül eden kimseye, Allah, her türlü musibet hususunda yeter, ona yardımcı olur. Zira Cenâb-ı Hak, "Kim Allah'a güvenip dayanırsa O. kendisine yeter" (Talak, 3) buyurmuştur.
Hazret-i Nuh İle Hazret-i Musa Arasnda Bir Mukayese
Hazret-i Musa'nın, kavmine emretmiş olduğu Allah'a tevekkül etme işi, Cenâb-ı Hakk'ın Hazret-i Nuh'tan da naklettiği şeydir. Çünkü, Hazret-i Nuh "Ancak Allah a tevekkül ettim" demişti. İşte bu noktada, iki derece arasında bulunan fark ortaya çıkmaktadır. Çünkü Hazret-i Nuh (aleyhisselâm), kendisini Allah'a tevekkül etmekle vasfetmiş, Musa (aleyhisselâm) ise, bunu kavmine emretmiştir. O halde, Nuh (aleyhisselâm) tam; Musa (aleyhisselâm) ise, tamamın üzerinde bir derecede bulunmuş olur.
Üçüncü Mesele
Hazret-i Musa "Yalnız O'na güvenip dayanın" demiş, ama "O'na güvenip dayanın" dememiştir. Zira, birinci ifâde, "hasr" ifâde etmektedir. Buna göre, Hazret-i Musa (aleyhisselâm) onlara, sadece Allah'a tevekkül etmelerini emredip, onların başkasına tevekkül etmelerini kesinlikle yasaklamıştır. Durum da böyledir; zira O'nun dışında kalanların, O'nun mülkü ve milki oldukları, O'nun tasarrufu, emri, hükmü ve tedbiri altında bulundukları sabit olunca, insanın başkasına tevekkül etmesi aklen imkânsız olur. İşte bundan dolayı bu cümle, böyle bir ibareyle gelmiştir.
Daha sonra Cenâb-ı Hak, Musa (aleyhisselâm) bunu onlara emredince, onların onun sözünü kabul ederek, "Biz. yalnız Allah a güvenip dayandık" dediklerini beyan buyurmuştur. Yani, "Biz, sadece O'na güvendik ve O'nun dışındaki hiçbir şeye iltifat etmiyoruz" demektir.
Daha sonra onlar bunu yapınca, duaya yöneldiler de Allah'dan şu iki şeyi taleb ettiler:
Zalimlere Fitne Olmanın Manası
a) Onlar "Ey Rabbimiz, bizi o zalimler güruhuna bir fitne (mevzuu) yapma..." dediler. Bu hususta şu izahlar yapılabilir:
1) Bundan maksat, "Bizi, Firavun ve kavmiyle imtihan etme... Zira sen, onları bize musallat ve hükümran kılarsan, onların kalblerinde, "Eğer onlar hak üzere olsaydı, sen bizi onlara musallat kılmazdın" şeklinde bir düşünce uyanırdı da, o zaman bu, onların küfürlerinde ısrar etmelerinde kuvvetli bir şüphe vesilesi olurdu. Böylece de, onların bize hükümran olmaları, onlar için bir fitneye düşme mevzuu olurdu.
2) Bunun manası şudur: Sen onları bize hükümran kılmış olsaydın, onlar ahirette çok şiddetli bir azaba duçar olurlardı ki bu da onlar için bir fitne olmuş olurdu.
3) Bunun manası şudur: Bizi, onlar için bir fitne, yani bir azâb yeri, mevzuu yapma.
4) Ayette geçen fitne kelimesiyle ism-i mef'ûl manası murat edilmiştir.. Zira, masdann ism-i mef'ûl makamında kullanılması caizdir. Bu, meselâ, halk (yaratmak) kelimesinin mahlûk (yaratılmış) manasına; tekvin (meydana getirmek) kelimesinin mükevven (meydana getirilmiş) anlamına gelmesi gibidir. Buna göre mâna, "Bizi, fitneye düşmüşlerden, belâya uğramışlardan kılma" şeklinde olur. Yani, "Onlara, zulüm ve baskıları vasıtasıyla, bizi, kabul etmiş olduğumuz bu hak dinden döndürme imkânı verme..." demektir. Bu açıklama, bu ayetten önceki şu ayet ile de kuvvet kazanmaktadır: kazanmaktadır: (Yunus, 83).
b) Bu duadaki ikinci talepleri de, onların "Ve bizi. rahmetinle o kâfirler güruhundan kurtar..." demeleridir.
Bil ki bu tertib, onların dini hususlara göstermiş oldukları ilgi ve alâkanın, dünyevî hususlara gösterdiklerinin üzerinde olduğuna delâlet eder. Bu böyledir, çünkü, biz, onların, "Ey Rabbimiz, bizi o zalimler güruhuna bir fitne (mevzuu) yapma" şeklindeki sözlerini, "Şayet, onlar müslümanlara galip gelirlerse bu. onlar için, bu dinin batıl olduğuna dair bir şüphe meydana getirir" manasına hamledersek, bu durumda, onlar Allahü teâlâ'ya, o kâfirleri böyle bir şüpheden koruması hususunda yalvarıp yakarmış olurlar. Böylece onlar bu duayı, kendilerinin kurtuluşunu istemeden önce yapmışlardır ki bu, onların, düşmanlarının dininin durumlarına göstermiş oldukları itinânın, kendi menfaatlerine göstermiş oldukları itina ve özenin çok üstünde olduğuna delâlet eder. Yok, eğer bu ayeti, "Allahü teâlâ'nın o kâfirlere, inanan kimseleri dini terketmeye zorlama imkânı vermemesi" anlamına hamledersek, bu da, o müslümanların, dinlerine göstermiş oldukları ilgi ve İhtimamın, bedenlerinin maslahat ve umuruna gösterdikleri ilginin üstünde olduğuna, aynı şekilde delâlet etmiş olur. Binâenaleyh, her halükârda bu, son derece güzel olan bir nüktedir.
87. Âyetin Tefsiri
"Musa'ya ve kardeşine: "Mısır'da kavminiz için evler hazırlayın. O evlerinizi namazgah yapın. (Oralarda) dosdoğru namaz kılın. (Ey Musa), mü'minleri müjdele" diye vahyettik".
Bil ki Allahü teâlâ, mü'minlerin, kâfirlerden dolayı duydukları endişeyi ve onlardan sâdır olan, Allah'a tevekkül etmek hususunu beyân edince, bunun peşinden Hazret-i Musa ve Harun'a mescidler edinme ve namazlara yönelme emrini getirmiştir. Arapça'da, "Falan yeri mesken edindi" manasında denilir. Bu, bir kimsenin, bir yeri vatan edindiği zaman, söylenilen "orayı vatan edindi" fiilinin kullanılışı gibidir. Yani, "Mısır'i, kavminize evler ve ibâdet için kendisine yöneleceğiniz bir mahal ve mekân kılınız, yapınız.." demektir.
"Kıble" Kelimesinin Tefsiri
Daha sonra Cenâb-ı Hak, "O evlerinizi namazgah yapın" buyurmuştur. Bu hususta birkaç bahis bulunmaktadır:
Birinci bahis: Bazı âlimler, bu ayette geçen "evler" kelimesinden maksadın, "mescidler" olduğunu, nitekim Cenâb-ı Hakk'ın da, "O kandil o evlerde yakılır ki Allah, onların tazim edilmelerine ve içlerinde adının anılmasına izin vermiştir"(Nur, 36) buyurduğunu söylemiştir.
Bazı âlimler de, "Burada maksad, mutlak manada evlerdir" demişlerdir.
Birincilere gelince, onlar "kıble" kelimesini, "namazda yönelecek cihet" diye tefsir etmişler, sonra da Cenâb-ı Hakk'ın, "O evlerinizi namazgah yapın " emrinden maksadın, "Evlerinizi, namazlarınız için, kendisine yöneleceğiniz mescidler edininiz" ifâdesi olduğunu söylemişlerdir. Ferrâ da: "Evlerinizi, kıbleye doğru çeviriniz" manasını verirken, İbnu'l-Enbarî: "Evlerinizi kıbleler, yani mescidler edininiz" manasını vermiş ve buradaki müfred kıble kelimesinden, çoğul manasının kasdedildiğini söylemiştir.
Alimler, bu kıblenin neresi olduğu hususunda ihtilâf etmişlerdir. Kur'ân'ın lafzının zahiri, onun nerede ve neresi olduğuna delâlet etmemektedir. Ancak ne var ki İbn Abbas'ın: "Kâ'be, Musa (aleyhisselâm)'nın kıblesi idi." Hasan el-Basrîşnin de; "Kâ'be, bütün peygamberlerin kıblesiydi. Ancak ne var ki, hicretten sonra Hazret-i Peygamber zamanında. Ka'be'den (Beytu'l-Makdis'e) yönelme işi, Allah'ın emriyle meydana gelmiştir" dedikten nakledilmiştir. Diğer âlimler de: "O kıble, Beytu'l-Makdis cihetidir" demişlerdir.
Bu ayette zikredilen "evler" lafzından muradın mutlak manada "evler" olduğunu söyleyenler ayetteki kıble sözünü iki şekilde tefsir ederler:
a) Maksad, o evlerin karşı karşıya yapılmalarıdır. Bunun gayesi ise, bir birliğin oluşması ve birbirleri sayesinde güç-kuvvet kazanmalarını temindir.
b) Bazıları da: "Bundan murad, "Evlerinizi kıble edininiz, yani evlerinizde namaz kılınız" manasıdır" demiştir.
İkinci bahis: Allahü teâlâ, ayetin başında, hitabı Hazret-i Musa ve Harun'a tahsis ederek, "Mısır'da kavminiz için evler hazırlayın" buyurmuştur. Daha sonra da hitabı genelleştirerek, "O evlerinizi namazgah yapın" buyurmuştur. Bunun sebebi şudur: Allahü teâlâ, Hazret-i Musa ve Harun'a, kavimleri için, ibâdet etmeleri gayesiyle, evler edinmelerini emretmiştir. Bu peygamberlere havale edilen şeylerdendir. Bundan sonra da hitap hem Hazret-i Musa ve Harun'u, hem de kavimlerini kapsayacak bir biçimde genelleştirerek onların mescid edinmeleri ve o mescidde namaz kılmaları emredilmiştir. Çünkü bu, herkese vaciptir. Daha sonra Allahü teâlâ, hitabı ayetin sonunda Hazret-i Musa'ya tahsis ederek, "Müminleri müjdele" buyurmuştur. Zira, bütün ibâdetlerin asıl maksadı, işte böylesi bir müjdenin tahakkuk etmesidir. Binâenaleyh Cenâb-ı Hak bu hitabı peygamberlik hususunda Hazret-i Musa'nın asıl; Harun'un ise ona tâbi olduğuna delâlet etsin diye, Hazret-i Musa'ya tahsis etmiştir.
Üçüncü bahis: Müfessirler, bu hadisenin nasıl cereyan ettiği hususunda şu üç izahı yapmışlardır:
1) Hazret-i Musa ve beraberinde olanlar, kâfirler kendilerine gâlib gelmesin ve böylece de kendilerine eziyyet ederek kendilerini dinlerinden döndürmesinler diye, başlangıçta, evlerinde kâfirlerden gizli biçimde namaz kılmakla emredilmişlerdir. Bu tıpkı mü'minlenn, Mekke'de İslâm'ın ilk yıllarında içinde bulundukları duruma benzer.
2) Şu da iferi sürülmüştür: Allahü teâlâ, Hazret-i Musa'yı İsrailoğullarına peygamber olarak gönderdiğinde, Firavun, İsrailoğullarının mescidlerinin yıkılmasını emreder ve onları, namaz kılmaktan men eder. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak, inanan o kimselere, evlerinde mescidler edinmelerini ve Firavun'un korkusundan dolayı, orada namaz kılmalarını emretmiştir.
3) Allah Hazret-i Musa'yı onlara peygamber olarak gönderip, Firavun da o şiddetli düşmanlığını izhâr edince, Cenâb-ı Hak Hazret-i Musa ile Harun ve onların kavimlerine, düşmanlarına rağmen mescidler edinmelerini emretmiş ve onları düşmanlarının şerrinden korumayı tekeffül etmiştir.
Hazret-i Musa'nın Firavun Hakkında Bedduası
88. Âyetin Tefsiri
Âyetin tefsiri için bak:89
89. Âyetin Tefsiri
"Musa, "Ey Rabbimiz, dedi, hakikaten sen Firavun'a ve yöneticilerine dünya hayatında zinetler ve mallar verdin; senin yolundan saptırsınlar diye mi ey Rabbimiz? Sen onların mallarını yok et.Rabbimiz, kalblerini şiddetle sık ki onlar o çetin azabı görecekleri zamana kadar iman etmeyeceklerdir." (Allah) dedi ki: "ikinizin de duası kabul olunmuştur. O halde yine istikâmette (doğru hareketinizde) devam edin. Sakın bilmeyenlerin yoluna uymayın".
Bil ki Hazret-i Musa, kesin ve apaçık mucizeleri iyice izhâr edip, kavminin de inkârda, inâd etmede ve lâkaytlıkta ısrarlı olduğunu görünce, o zaman onlara beddua etmeye başladı. Başkasına beddua eden kimsenin her şeyden önce beddua ettiği kimsenin o suça yönelmesinin sebebini zikretmesi gerekir. Hazret-i Musa'nın kavminin suçu ise, dünyayı sevmelerinden ötürü dini terketmiş olmalarıdır. İşte bundan dolayı Hazret-i Musa "Ey Rabbimiz. dedi, hakikaten sen Firavun ve yöneticilerine dünya hayatında zinet ve mallar verdin" demiştir. "Zinet", sıhhat, güzellik, elbise, hayvan ve ev eşyası demektir. "Mal" ise, altın, gümüş, para vs. gibi saklı veya aşikâr olarak bunların dışındaki şeylerdir.
Daha sonra Cenâb-ı Hak, "senin yolundan saptırsınlar diye mi?.." buyurmuştur.Bu ifâdeyle ilgili iki mesele vardır:
Birinci Mesele
Hamza, Kisaî ve Asım, yâ'nın dammesiyle diğer kıraat imamları ise, yâ'nın fethasıyla (sapsınlar diye mi?) şeklinde okumuşlardır.
Bu Beddua Hakkında Mutezile İle Münakaşa
Alimlerimiz, Cenâb-ı Hakk'ın, insanları saptırdığına ve dalaletin O'nun iradesiyle olduğuna bu ayetle istidlal etmişlerdir ki, bunu şu iki şekilde açıklayabiliriz:
a) ifâdesinin başındaki lâm, "talî!" lamıdır. Buna göre mana, "Musa (aleyhisselâm), "Ey azîz olan Rabbim. Sen onlara, bu zîneti ve bu malı sapmaları için verdin?!.." şeklinde olur. Böylece bu, Allahü teâlâ'nın, mükellefleri idlâl etmek istediğine delâlet etmiş olur.
b) Hazret-i Musa, "kalblerini şiddetle sık..." demiş, bunu müteakiben de Cenâb-ı Hak, "İkisinin de duası kabul olunmuştur" buyurmuştur ki, maksada delâlet eder.
Mutezife'nin Sözcüsü Kâdî'nin İtirazı
Kâdî ise şöyle demiştir: "Bu ayetten, sizin bahsettiklerinizin murad edilmiş olması caiz değildir. Bunu pekçok şey göstermektedir:
a) Allahü teâlâ'nın "kabîh" olanı, çirkini işlemekten münezzeh olduğu sabittir, kesindir. Halbuki küfrü irâde etmek kabîhtir.
b) Şayet Allah, bunu kastetmiş olsaydı, o zaman kâfirler, küfürleri sebebiyle, yani küfretmeleri suretiyle Allah'a itaat etmiş olurlardı. Çünkü tâat, irâdeye uygun olan şeyin yapılması demektir. Binâenaleyh, şayet onlar böyle olmuş olsalardı, mallarının yok edilmesi ve kalblerinin de sıkıştırılması suretiyle bedduaya duçar olmaya müstehak olmazlardı.
c) 8iz, Allah'ın, kullarını saptırmayı istemesini uygun görmüş olsaydık o zaman, Allah'ın, insanları sapıklığa davet etmek için peygamberler göndermiş olmasını da caiz görmüş olurduk. O zaman da, peygamberler elinde mucizeler izhâr etmek suretiyle, yalancıları, sapanları ve saptıranları desteklemek de caiz olurdu ki, işte bunda dinin temellerini yıkma ve Kur'ân'a olan itimadı sarsma söz konusudur.
d) Allah'ın Hazret-i Musa ve Harun'a, "Ona yumuşak söz söyleyin. Olur ki nasihat dinler, yahut (Allah'dan) korkar" (Tahâ, 44) ve "Andolsun ki biz Firavun hanedanını düşünüp ibret alsınlar diye, yıllarca kuraklıkla, mahsullerin kıtlığıyla tutup sıktık" (A'râf. 130) demesi, sonra da onların sapıtmasını irâde ederek, sapsınlar diye onlara nimet vermesi caiz olmazdı. Çünkü bunlar, birbirine zıt gibidirler. Binâenaleyh, bunlardan birisini, diğerine uygun bir manaya hamletmek gerekir.
e) Şöyle denilmesi de caiz değildirt'Hazret-i Musa (aleyhisselâm), iman etmelerini dilemede sıkı davranmakla beraber, onların iman etmemeleri maksadıyla mallarının imha edilmesi için dua etmiştir."
Bil ki, biz, bu izahları çoğaltma hususunda, bu kitabın pekçok yerinde elimizden gelen herşeyi yaptık. Böyle olunca biz diyoruz ki, bu ayetin tevît edilmesi gerekir. Bu da birkaç yönden olabilir:
a) Ayetteki (......) kelimesinde lâm, âkıbet ifade eder. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın, tıpkı "Neticede kendilerine düşman ve başlarına dert olsun diye. Firavun'un adamları onu yitik olarak aldılar" (Kasas, 8) ayetinde olduğu gibidir. Firavun'un kavminin akibeti sapıklık olunca ve Allahü teâlâ da bunu bilince, pek yerinde olarak, bu hususu bu lafızla beyan etmiştir.
b) sözü "senin yolundan saptırmamaları için..." manasınadır. Akıl kendisine delâlet ettiği için, lâ (olumsuzluk) edatı hazfedilmiştir. Bu Cenâb-ı Hakk' in, tıpkı (Nisa, 176) ayetinde olduğu gibidir ki, bu, demektir. Yine bu, (Araf, 172) ayetinde olduğu gibidir ki, bu, demektir. Böylesi harfler Arapçada çokça bulunmaktadır.
c) Hazret-i Musa bunu, inkâr ile içice olan teaccüb üslûbunda zikretmiştir ki bunun takdiri, "Sen onlara bu malı verdin. Ama onlar, bu malları ancak bu konuda harcıyorlar" şeklinde olur. Böylece sanki Hazret-i Musa, "Allah yolundan saptırmaları için mi sen onlara zînet ve mallar verdin?!" demiştir, Sonra da, ifâdenin başındaki istifham hemzesi hazfedilmiştir. Bu, şairin tıpkı şu beytinde olduğu gibidir:
"Gözün mü seni yanılttı, yoksa Vâsıt'da sen. gece karanlığının son deminde Rebâb'ın bir hayalini mi gördün?!. "
Şair bununla, gözün mü seni yanılttı, yalan söyledi?" manasını kasdetmiştir. İşte burada da böyledir.
d) Bazı âlimler, bu lamın, duâ lamı olduğunu ileri sürmüşlerdir ki, buna göre bu lâm, meksûr bir lâm olup, kendisiyle muzari fiil meczûm yapılır; aynı zamanda bu lamla söze başlanılır. Böylece de meselâ, "Allah mü'minleri bağışlasın, kâfirlere de azâb etsin" denilir. Buna göre ayetin manası, "Ey Rabbimiz, onları yolundan sapmakla imtihan et!" şeklinde olur.
e) Bu lâm, talîl lamıdır. Ancak ne var ki bu, durumun zahirine göre olup, işin hakikatında böyle değildir. Bunun izahı şudur: Allahü teâlâ, onlara bu malları verip, bu mallar da onların taşkınlık ve küfürlerinin artmasına sebep olunca, bu durum, sanki yoldan saptırmaları için kendilerine mal verilen kimselerin haline benzemiş olur. İşte bundan dolayı bu cümle, bu sebepten ötürü, talîl lafzıyla îrad edilmiştir.
f) Biz, (Bakara, 26) ayetinin tefsirinde "dalâl" lafzının, Kur'ân'da bazan, helak olma, yok olma anlamına geldiğini beyan etmiştik. Nitekim Arapça'da, yani (Su, sütün içinde kayboldu) denilir.
Bunun böyle olduğu sabit olunca, biz diyoruz ki, sözünün manası, "Helak olsunlar! ölsünler!.." şeklindedir. Bunun bir benzeri de, Cenâb-ı Hakk'ın, (Tevbe. 55) ayetidir. Bu konuda söylenenlerin tamamı budur.
Kâdî'ye Razî'nin Cevabı
Bil ki, biz bu tür izahlara karşı bu kitapta, defalarca cevaplar verdik. Bunların bazısını burada yeniden zikretmede bir sakınca yoktur. Buna göre biz diyoruz ki: Saptırmanın Allah tarafından olduğuna şunlar delâlet etmektedir:
1) Kul ancak, hidâyet elde etmeyi ister. Binâenaleyh, hidâyet tahakkuk etmeyip de, onun istememiş olduğu sapıklık tahakkuk edince, biz, bu sapıklığın meydana gelişinin kul tarafından değil, tam aksine Allah tarafından olduğunu anlamış oluruz. Buna göre şayet onlar, "O, bu sapıklığı hidayet sanmıştır. İşte bundan dolayı da o, dalaleti varlık âlemine sokarak gerçekleştirmiştir" derlerse biz deriz ki:
Buna göre, onun bu cehlini varlık âlemine çıkarmaya yönelmesi, önceki bir cehaletten dolayıdır. Şu halde, önceki cehaletin tahakkuk etmesi de, başka bir cehalet sebebiyle olursa, bu durumda teselsül gerekir ki, teselsül de imkânsızdır. Öyleyse bütün bu cehalet ve sapmaların, mutlaka bir ilk cehalet ve sapmaya varıp dayanması gerekir. Bunu, kulun ihdas edip meydana getirmesi mümkün değildir. Zira o bunu istememiş, aksine zıddını istemiştir. Binâenaleyh bunun, Allah'dan olması gerekir.
2) Allahü teâlâ, insanları, gönüllerinden bu sevgiyi silmeleri kesinlikle mümkün olmayacak bir biçimde, mal ve makamı çok aşın bir şekilde sevmeye hazır bir tarzda yaratmıştır. Bu sevginin elde edilmesi, onu, bu nimetlerin sahibinden yüz çevirmesine ve O'na karşı mağrur olmasına ve O'na kulak asmamasına sevkeder. Bu da onu küfre götürür. İşte bütün bunların bir kısmı da lüzum (gereklilik) yoluyla diğer bir kısmına ulaştırıp götürünce bu küfrün failinin (yaratıcısının), insanları mal ve makam sevecek tarzda yaratan olması gerekir.
Öyleyse bir müreccih olmadan, iki taraftan birisinin diğerine üstünlüğü olamaz. Bu müreccih, kul değildir. Aksi halde söz, yeniden tekrarlanmış olur. Şu halde müreccihin, Allah olması gerekir. Bu böyle olunca, hidâyet ve sapıklık Allah'dan olmuş olur.
4) Allahü teâlâ, Firavun ve kavmine zinet ve mal vermiş; mal ve makam sevgisi de onların kalblerinde kök salmıştır. Allah, onların karakterine, Hazret-i Musa'nın tebliğinden ve ona boyun eğmekten son derece nefret etme hissini yerleştirmiştir. Özellikle Firavun Hazret-i Musa (aleyhisselâm) için bir mün'im ve mürebbi gibi olunca- bu durumdaki bir kimseye tabi olmaya karşı duyulan nefret, onların kalblerinde iyice yerleşmişti. Bütün bunlar, onların, Hazret-i Musa'nın davetini kabul etmekten yüz çevirmelerine ve onun doğruluğunu inkârda ısrar etmelerine yol açar. Binâenaleyh aklî delil ile de, Allahü teâlâ'nın Firavun ve kavmine, dünya zinet ve malını vermesinin, onların sapmalarına yol açtığı sabit olmuş olur. Böylece de, ayetin lafzının zahirinin düşündürdüğü mananın doğruluğu, açık aklî delil ile de sabit olmuş olur. Şu halde bu gibi yerlerde, ayetin lafzının bırakılması ve sözün cidden zoraki, tutarsız ve çok zayıf manalara hamledilmest?nasıl olur da mümkün ve makut olabilir?
Bunu iyice anladığında biz diyoruz ki: Kâdî'nın birinci izahına gelince, ki bu, buradaki lâm'ın, "akıbet lamı" manasına hamledilmesidir. Bu görüş zayıftır. Çünkü Hazret-i Musa (aleyhisselâm), neticeleri bitmiyordu.
Buna göre onlar eğer, "Allahü teâlâ, ona bunu haber vermiş olabilir" derlerse, biz de deriz ki: Allahü teâlâ, onların iman etmeyeceklerini haber verince, onlardan imânın sâdır olması imkânsız olur. Çünkü bu, Allah'ın haber verdiği şeyin yalana dönüşmesini, asılsız çıkmasını gerektirir ki bu imkânsızdır. İmkânsıza götüren şey de imkânsızdır.
Kâdî'nin ikinci izahına gelince ki bu, Mu'tezile'nin, "Ayetteki ifâdesi, "saptırmasınlar diye..." manasına hamledilir" şeklindeki görüşüdür. Buna karşı biz deriz ki; Bu manayı Ebû Ali el-Cübbâi "Tefsir"inde zikretmiştir. Ben diyorum ki: O (Nisa. 79) ayetinin tefsirine başlayıp, sonra bazı alimlerimizden, istifham-ı inkârî şeklinde bu ayeti "Sen nesin ki?!." diye okuduklarını nakledip, bu kıraati uzak görerek, "Bu, Kur'ân'ın tahrifine ve tağyirine yol açar. Bâtınî tevillerin kapısı açılmış olur" deyip, bu kıraati çok yadırgadığına göre, kendisinin burada yaptığı bu izahın, ondan cok daha tutarsız olduğunu söylememiz gerekir. Çünkü bu, menfiyi müsbete, müsbeti menfiye çevirmedir. Bunu caiz görmek, Kur'ân'a, var ve yok dediği hususlarda itimadın katmaması kapısını açar ki, bu durumda, bütün Kur'ân bâtıl olur. Bu, aynıyla onun "Bundan inkârî manada istifham murad edilmiştir" şeklindeki sözüne karşı verilen cevaptır. Bunu caiz görmek, diğer yerlerde de benzerlerini caiz görmeyi gerektirir. Böyle olursa, namaz ve zekâtı emreden ayetlerde Allahü teâlâ'nın inkâr ve taaccüb üslubuyla, "Namazınızı kılar mısınız, zekâtınızı verir misiniz!" manasını kastettiği de iddia edilebilir. Diğer cevaplara gelince, onların zayıf olduğu açıktır.
Daha sonra Cenâb-ı Hak, Hazret-i Musa'nın 'Ey Rabbimiz sen onların mallarını yok et" dediğini nakletmiştir. Biz, "tams"in ne demek olduğunu, (Nisa, 47) ayetinin tefsirinde zikretmiştik. İbn Abbas (radıyallahü anh) şöyle demiştir: "Bize rivayet edildiğine göre onların dinar ve dirhemleri tam yarım veya sülüs (üçte birlik) olarak nakışlı taşa çevrildiği gibi şekerleri de taşa dönüşmüştür."
Daha sonra Hazret-i Musa "Kalblerini şiddetle sık" demiştir. Kalbleri şiddetle sıkmanın manası, onu, içine hiç iman giremeyecek şekilde bağlamaktır. Vahidî: "Bu, Allahü teâlâ'nın istediği kimselere bunu yapabileceğinin bir delilidir. Eğer böyle olmasaydı, Hazret-i Musa'nın bu şekilde bir talebte bulunması yerinde olmazdı" demiştir.
Daha sonra O, "Onlar o çetin azabı görecekleri zamana kadar iman etmeyeceklerdir" demiştir. Bu ifâde ile ilgili şu iki izah yapılmıştır:
a) Bunun, ayetteki (......) kelimesine atfedilmesi. Buna göre bunun takdiri: "Ey Rabbimiz onlar senin yolundan saptırsınlar ve iman etmesinler, böylece de çetin azabı görsünler diye..." şeklinde olur. Ayetteki "Ey Rabbimiz sen onların mallarını yok et. kalblerini şiddetle sık" ifâdesi, bir cümle-i i'tiraziyye olur.
b) Bunun, ayetteki . "Kalblerini şiddetle sık" ifâdesinin bir cevâbı (neticesi) olması da mümkündür. Buna göre kelamın takdiri, "kalblerini mühürle ve katılaştır ki iman etmesinler. Çünkü onlar buna müstehaktırlar" şeklinde olur.
Daha sonra Cenbâb-ı Hak "İkinizin de duası kabul olunmuştur" buyurmuştur. Bu hususta da şu iki izah yapılabilir:
a) İbn-i Abbas (radıyallahü anh): "Hazret-i Musa duâ etmiş, Hazret-i Harun da "âmin" demiştir. İşte bundan dolayı, "ikinizin de duası kabul olunmuştur" denilmiştir. Zira duâ edenin duasına âmin diyen kimse de, katılmış sayılır. Çünkü "amin", "kabul et yâ Rab!" demektir ki bu da, tıpkı duâ edenin isteyen durumunda olması gibi, bu kimse de isteyen durumunda olmuş olur" demiştir.
b) Onlardan herbirinin bu duayı yapmış olması da uzak bir ihtimal değildir. Bu konuda söylenebilecek en son söz şudur: Allahü teâlâ bu duayı, "Musa, "Ey Rabbimiz, dedi..." ifâdesi ile, Hazret-i Musa'dan nakletmiştir. Fakat bu, Hazret-i Harun'un aynı duayı yapmış olmasına mani değildir.
Ayetteki "O halde yine istikamette devam edin" ifâdesi, "tebliğde, risâlette ve çok hüccet getirmede istikamet üzere olun. Çünkü Nuh, kavmi arasında yaklaşık bin yıl kalmış, onları hakka davet etmişti. Binâenaleyh siz acele etmeyin" demektir. İbn Cüreyc: "Firavun, bu duadan sonra kırk yıl daha yaşamıştır" demiştir,
Cenâb-ı Hakk'ın "Sakın bilmeyenlerin yoluna uymayın" ifâdesi ile ilgili iki bahis vardır;
Birinci bahis: Bunun manası, "Duâ edildiğinde, duanın hemen kabul edileceğini sanan câhillerin yoluna uymayın. Çünkü Allahü teâlâ çoğu kez, insanın istediği şey hususundaki duasını kabul eder. Ama bu kabul edişi, takdir ettiği bir vakte bırakır. Acele etmek, câhillerin işidir" şeklindedir. Bu, tıpkı Hazret-i Nûh (aleyhisselâm)'in "Cahillerden olmaktan sana sığınırım" şeklindeki duası gibidir.
Bil ki bu nehiy, bu işin, Hazret-i Musa'dan sâdır olmuş olduğu manasına gelmez. Bu, tıpkı "Eğer şirk koşarsan, amelin boşa gider" (Zümer, 65) ifâdesinin, şirkin Hazret-i Peygamber'den sâdır olduğuna delâlet etmemesi gibidir.
İkinci bahis: Zeccâc şöyle der: "Ayetteki ifâdesi, cezm mahallindedir.
Buna göre takdiri, şeklindedir. Fakat, te'kid için nehiy sığasına nûn-u müşeddede gelmiş, hem bu nûn, hem de ondan önceki nün sakin olduğu için, meksûr kılınmıştır. Bundan dolayı da harekesi kesre olmuştur. Çünkü o, eliften sonraki tesniye nûnuna benzemiştir." İbn Âmir bu nûnu, şeddesiz olarak (......) şeklinde okumuştur.
Firavun'un İsrailoğullarını Kovalaması
90–91. Âyetlerin Tefsiri
Âyetin tefsiri için bak:92
92. Âyetin Tefsiri
"İsrailoğullarını denizden geçirdik. Firavun, hemen askerleriyle beraber, zulmederek ve haddi aşarak peşlerine düştü. Nihayet su onu boğmaya başlayınca (şöyle) dedi: "İnandım. Gerçekten İsrailoğullarının iman ettiğinden başka tanrı yokmuş. Ben de müslümanlardanım." Şimdi mi (iman ediyorsun)? Halbuki sen bundan evvel isyan etmiş, dâima fesadcılardan olmuştun! Biz de bu gün seni (cansız bir) beden olarak bırakacağız ki arkadan geleceklere ibret olasın. Bununla beraber insanlardan birçoğu bizim ayetlerimizden cidden gafildir"
Bil ki bu ayetin lafızlarının tefsiri A'râf suresinde (138. ayette) geçmişti. Bunun manası şöyledir: "Allahü teâlâ, o ikisinin, yani Hazret-i Musa ile Hazret-i Harun'un duasını kabul edince, isrâiloğullarına o belli zamanda Mısır'dan çıkmalarını emretti ve oradan çtkış yollarını kolaylaştırdı. Firavun ise bunlardan habersiz idi. o, İsrailoğullarının çıkıp, memleketinden ayrılmaya yöneldiklerini duyunca, onların peşine düştü." O halde, ayetteki (......) kelimesi, "O onlara ulaştı" demektir. Nitekim Arapça'da, "O, ona yetişinceye kadar, onun peşine düştü" denilir.
Müminlerin Denizden Geçip, Firavun Ordusunun Boğulması
Cenâb-ı Hak "zulmederek ve haddi aşarak" buyurmuştur. Bağy, haksız olarak hâkim olmayı istemek demektir. Adv ise zulüm demektir. Rivayet olunduğuna göre Musa (aleyhisselâm), kavmi ile birlikte çıkıp denizin kıyısına ulaşınca ve Firavun da ordusuyla onlara yaklaşınca, İsrailoğulları büyük bir korkuya kapıldılar. Çünkü onlar, boğacak bir deniz ile, imha edecek bir ordu arasında kalmışlardı. Bundan dolayı Allah, diğer sûrelerde kıssanın tamamında belirttiği gibi, onlara denizde bir yol ortaya çıkarmak suretiyle lütfetti. Daha sonra Mûsâ (aleyhisselâm), ashabı ile birlikte denizdeki o yola girip, denizi geçtiler. Allah Tealâ, Firavun ve ordusu da, o yoldan geçebilecekleri fikrine kapılsınlar diye, o yolu kupkuru bıraktı. Firavun ordusuyla birlikte denizle girince, yarılan denizin iki tarafını birbirine kavuşturmak ve o yolu ortadan kaldırmak suretiyle Allahü teâlâ onları boğdu. İşte âyetteki, ifadesinin manası budur.
Allahü teâlâ, Firavun ve etbâının kalblerindeki bağyi de açıklamıştır. Bu bağy, Firavun ve ordusunun, İsrailoğullarını öldürmeye ve zulmetmeye aşırı istek duymalarıdır. Adv ise, haddi aşmaktır.
Daha sonra Cenâb-ı Hak, şunu belirtmiştir: Firavun boğulurken, Allah'ın kendisini o âfetten, sayesinde kurtaracağını düşünerek, kelime-i tevhidi söylemiştir. Bu hususta şöyle iki soru vardır:
Firavun Boğulurken Kalben İnandı, Kavlen Söylemedi
Birinci soru: İnsan boğulurken, bu lafzı nasıl söyleyebilir? Binâenaleyh Allahü teâlâ, Firavun'un boğulurken bu kelimeyi söylediğini nasıl bildirir?
Cevap: Buna şu iki bakımdan cevap verilir:
a) Biz ehl-i sünnete göre, hakiki söz, kişinin bizzat diliyle söylediği değil, içinden geçirdiğidir. Firavun da bu sözü diliyte söylememiş, içinden geçirmiştir. Bu ayet, gönülden geçirilen sözün, gerçek söz olduğuna delil teşkil eder. Çünkü Allahü teâlâ, Firavun'un bu sözü söylediğini nakletmiştir. Halbuki Firavun'un bu sözü bizzat diliyle söylemediği delil ile sabittir. Binâenaleyh dilin söylediği sözün dışında da sözlerin bulunduğunu kabul etmek gerekir ki, elde edilmek istenen netice de budur.
b) Ayette bahsedilen boğulmadan maksad, boğulma öncesi hallerdir.
Firavun'un İmanı Neden Makbul Olmadı?
İkinci soru: Firavun üç kez imân etmiştir: Birincisi, ayetteki amentü (iman ettim) sözü,
İkincisi "Gerçekten îsrâiloğullarının imân ettiğinden başka tanrı yok" sözü.
Üçüncüsü de "Ben de müslümanlardanım" sözü.
O halde Firavun'un imanının kabul edilmeyişinin sebebi nedir? Halbuki Allahü teâlâ, kin ve öfke ile hareket etmekten münezzehtir. Bu sebeble, "Allah, kin ve öfkesinden dolayı onun bu ikrarını kabul etmemiştir" denilemez?
Cevap: Alimler bu hususta şu izahları yapmışlardır;
1) O, tam azab-ı ilâhi inerken imân etmiştir. O esnadaki imân ise makbul değildir. Çünkü azab inerken, durum mecburiyet vaktine girmiş olur. Bu vakitte ise tevbe makbul olmaz. İşte bu sebepten ötürü Allahü teâlâ, "Allah'ın hışmını gördükleri zaman, yapacakları iman fayda vermez"(Mümin.85)buyurmuştur.
2) Firavun, bu sözü sayesinde, başındaki boğulma belasını ve sıkıntısını savuşturmak için söylemiştir. Yoksa bundan maksadı, Allah'ın vahdâniyyetini, rubûbiyyetinin izzetini ve kulluğun zilletini itiraf değildir. Bu durumda, o bu sözü ihlasla söylememiştir ve dolayısıyla kabul edilmemiştir.
Firavun'un İmanı Taklidî İdi
3) Bu ikrar, sırf taklide dayalı idi. Baksana o, "Gerçekten İsrailoğullarının imân ettiğinden başka tanrı yokmuş" demiş ve böylece Allah'ı tanımadığını, ama İsrailoğullarından âlemin bir ilahı bulunduğunu duyduğunu ifâde etmiştir. Böylece o, İsrailoğullarının var olduğuna inandıklarını duyduğu o ilâhı ikrar etmiştir. Demek ki bu, sırf bir taklid olmuştur. Bundan dolayı da bu iman kabul edilmemiştir. Bu hususta esas izah şudur: Firavun, Tâ-hâ sûresinde de açıkladığımız gibi, bir dehrî olup, Allah'ın varlığını kabul etmeyenlerdendi. Böylesi çok yanlış inançların karanlığı, ancak kesin delillerin ve yakını hüccetlerin nuru ile giderilebilir. Fakat sırf taklid, buna fayda vermez. Çünkü taklid, taklidin karanlığını, daha önceki cehaletin karanlığına eklemektir.
4) Bazı kitaplarda şunu gördüm: İsrailoğullarından bazı kabileler denizi geçtiklerinde, buzağıya tapmışlardır. Binâenaleyh Firavun "Gerçekten İsrailoğullarının iman ettiğinden başka tanrı yokmuş" deyince, onun bu sözü, onların o vakitte ibadet ettikleri buzağı manasına hamledilir. Böylece bu söz, onun küfrünün artmasına sebeb olmuş olur.
5) Yahudilerin kalbleri, teşbih ve tecsim inancına meyyal idi. İşte bu sebebten ötürü, Allahü teâlâ'nın, o buzağının vücuduna girip hulul ettiğine inandıkları için, buzağıya taptılar. Durum böyle ofunca, Firavun da, "İman ettim. Gerçekten Isrâiloğullarının îman ettiğinden başka tanrı yokmuş" demiştir. Böylece sanki o, cisim olarak, hulul edici ve nüzul edici (inici) olarak tavsif edilen bir ilaha imân etmiş olur. Böyle inanan herkes kâfirdir. İşte bundan dolayı, Firavun'un imanı kabul edilmemiştir.
6) Belki de iman, ancak hem Allah'ın birliğini, hem de Musa (aleyhisselâm)'nın nübüvvetini kabul etmekle tamamlanıyordu. Binâenaleyh Firavun bu sözü ile, Allah'ın birliğini kabul edip, Musa (aleyhisselâm)'nın nübüvvetini itiraf etmeyince, imanı sahih olmamıştır. Bunun bir benzeri de, meselâ kâfirlerden birisinin, bin defa "Allah'dan başka ilah olmadığına şehâdet ederim" deyip, bunun yanısıra "Hazret-i Muhammed'in de O'nun peygamberi olduğuna şehâdet ederim" demese, onun imanının sahih olmayışıdır. İşte burada da böyledir.
7) Keşşaf sahibi şunu rivayet eder; Cebrail (aleyhisselâm), Firavun'a (daha önceden) "Efendisinin malı ve nimetleri içerisinde büyüyüp, sonra nankörlük ederek, onun, üzerindeki haklarını inkâr eden ve efendisinin dışında efendilik iddia eden bir köle hakkında siz emîrın görüşü nedir?" diye bir soru sormuştu. Firavun da buna cevaben şunu yazmıştı;
"Ebu'l Abbas Velid b. Mus'âb der ki: Efendisine karşı gelen ve onun nimetlerini inkâr eden kölenin cezası, denizde boğulmaktır." Sonra Firavun denizde boğulurken, Cebrail (aleyhisselâm), bu cevabını, onun gözünün önüne getirdi." Ayetteki, "Şimdi mi (iman ediyorsun?) Halbuki sen bundan evvel isyan etmiş, dâima fesatçılardan olmuştun" ifâdesi ile ilgili olarak da birkaç soru var:
Birinci soru: Bu sözü söyleyen kimdir?
Cevap: Rivayetler, bu sözü Cebrail (aleyhisselâm)'in söylediğini göstermektedir. Cebrail (aleyhisselâm): "sen, dâima fesatçılardan olmuştun" sözünü, Firavun'un: "Ben de müslümanlardanım" sözüne bir karşılık olarak söylemiştir. Bazı alimler, bu sözü Allahü teâlâ'nın ona söylediğini ileri sürmüşler ve "çünkü bundan sonra Cenâb-ı Hak, "Biz de bugün seni (cansız bir) beden olarak bırakacağız ki arkandan geleceklere ibret olasın" buyurmuştur. Bu son cümle, Allah'dan başkasına ait olamaz" demişlerdir.
Tevbenin Kabulü Aklen Vacip Değildir
İkinci soru: Ayetin zahiri, Firavun'un tevbesinin, daha önceki isyanından ve fesadından ötürü kabul edilmediğine delâlet etmektedir. Halbuki böyle bir gerekçe, onun tevbesinin kabulüne manî olamaz?
Cevap: Alimlerimizin mezhebine göre, aklen, tevbeyi kabul etmek, Allah'a vâcib değildir. Alimlerimizin bu görüşlerinin doğruluğunu gösteren delillerden birisi de bu ayettir. Hem sonra bu kabul olunmayısın gerekçesi, sırf daha önceki isyan olmayıp, o isyanın yanısıra Firavun'un müfsidlerden oluşudur.
Cebrail Firavun'un Ağzını Tıkamış mıdır?
Üçüncü soru: Cebrail (aleyhisselâm)'in, Firavun'a kızdığı için, tevbe edemesin diye onun ağzına çamur doldurması doğru mudur?
Cevap: Doğruya en yakın olan, bunun doğru olmamasıdır. Çünkü o durumda, ya mükellefiyetin devam ettiği, yahut da artık bulunmadığı söylenebilir. Eğer mükellefiyet söz konusu ise, Cebrail (aleyhisselâm)'in, onun tevbesine manî olması caiz olmaz. Aksine Cebrâil'in, hem tevbesi, hem de her türlü taatı hususunda ona yardım etmesi gerekir. Çünkü Hak teâlâ, "İyilik etmek ve fenalıktan sakınmak hususunda yardımlasın. Günah işiemek ve haddi aşma hususunda yardımlaşmaym" (maide, 2) buyurmuştur. Hem sonra Cebrail (aleyhisselâm), Firavun'a rivayet edildiği gibi mani olsaydı, Firavun'un tevbe etmesi yine mümkündü, çünkü dilsiz kimse, kalbi ile pişmanlık duymak ve o kötü işleri yeniden yapmamaya azmetmek suretiyle tevbe etmiş olur. Bu durumda Cebrail (aleyhisselâm)'in bunu yapması bir engel teşkil etmez. Eğer Cebrail (aleyhisselâm) onun tevbesine mâni olmuş olsaydı, Firavun'un küfür üzere kalmasına razı olmuş olurdu. Halbuki küfre rıza küfürdür.
Diğer bir husus da şudur: Cenâb-ı Hak'ın, Hazret-i Musa ile Harun'a: "Ona yumuşak söz söyleyin. Olur ki nasihat dinler, yahut (Allah'dan) korkar" (Taha, 44) deyip, sonra da Cebrail (aleyhisselâm)'e, Firavun'un imân etmesine manî olmasını emretmesi Allah'a nasıl yakışır?
Eğer, "Cebrail (aleyhisselâm) bunu, Allah'dan aldığı emirle değil, kendiliğinden yapmıştır" denilirse, bunu da hem Cebrail'in "Biz, senin Rabbinin emri olmadıkça inmeyiz" (Meryem. 64) şeklindeki sözü, hem de Cenâb-ı Hakk'ın, meleklerin özelliklerinden bahsederken söylediği "Bunlar, sözleriyle asla Allah'ın önüne geçemezler (kendiliklerinden bir şey yapamazlar)... Onlar, Allah'ın korkusundan tir tir titrerler" (Enbiya. 27-28) ayetleri geçersiz kılar.
Fakat, "Mükellefiyet, o esnada artık, Firavun'dan kalkmıştı " denilirse, bu durumda da, Cebrail (aleyhisselâm)'e isnad edilen o işin, kesinlikle bir hikmeti kalmaz.
Firavunun Cesedinin Mahfuz Bırakılması
Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Biz de bugün seni, (cansız bir) beden olarak bırakacağız" buyurmuştur. Bu hususta şu izahlar yapılmıştır:
1) "Biz seni. yeryüzünün yüksek bir yerine (Necve'ye) atacağız."
2) "Biz seni, denizden çıkarıp, kavminin düştüğü, battığı denizin dibine batmaktan kurtaracağız. Fakat bu, "sen boğulduktan sonra olacak."
Ayetteki "sözü" "hal" yerindedir, yani, sende bir rûh (can) olmaksızın, ceset olarak" demektir.
3) Bu, alay etme yoluyla Firavun'a kurtuluşu vaadetmektir. Bu tıpkı, "Onları, elim bir azab ile müjdele" (Tevbe. 34) ifâdesindeki "müjde" kelimesindeki incelik gibidir. Sanki bu sözle Rravun'a: "Biz, seni kurtaracağız. Ancak bu kurtuluş, canın için değil, cesedin için olacaktır!" denilmektedir. Böyle sözler bazan, istihza için söylenir. Nitekim: "Seni azâd edeceğim, ama öldükten sonra"; "seni hapisden kurtaracağım, ancak ölümünden sonra" denümesi gibi.
4) Bazıları kelimeyi noktasız olarak (nunhike) okumuşlardır ki bu, "Biz seni, denizin kıyısına atacağız" demektir. Çünkü Firavun boğulduktan sonra denizin bir kıyısına atılmıştır. Ka'b: "Su, onu sahile adetâ bir öküz grtoi atmıştır" demiştir.
Ayetteki (bedenini) tabiri ile ilgili şu izahlar yapılmıştır:
1) Daha önce de söylediğimiz gibi bu kelime, "hal" mahallindedir, yani "cansız, sırf bîr cesed olarak" demektir.
2) Bundan maksad, "senin bedenini bozulmadan, sağlam olarak kurtarıp, sahile atacağız" manasıdır.
3) "Bedenini, çırılçıplak denizden çıkaracağız."
4) Bu kelimeye "zırh" manası da verilmiştir, yani, "seni zırhınla çıkaracağız" demektir. Leys: "Beden", kısa zırh demektir. Binâenaleyh, "Bedeninle" ifâdesi, "zırhınla" demektir. Bu mana İbn Abbas dan nakledilmiştir. İbn Abbas (radıyallahü anh) şöyle demiştir: "Firavun'un üzerinde, sayesinde tanınıp bilindiği altın bir zırh vardı. Allah onu, tanınsın diye sudan bu zırh ile çıkardı. Ben derim ki: Eğer bu doğru ise, hâdise Hazret-i Musa (aleyhisselâm) için bir mucize olmuş olur.
Başkalarına İbret Olması
Hak teâlâ'nın "ki arkandan geleceklere bir ibret, olasın" ifâdesi ile ilgili olarak şu manalar verilmiştir:
a) Firavun'un tanrı olduğuna inananlar, onun boğulduğunu gözleriyle görmedikçe bunu yalanlayacaklar ve öyle kimselerin ölmeyeceklerini iddia edeceklerdi- Bundan dolayı Allahü teâlâ, onlar onu görsünler ve kalblerindeki şüphelen şilinsin gitsin diye Firavun'un halini, onu, sudan olduğu gibi çıkararak ortaya koymuştur. Firavun'un cesedinin atıldığı yerin, İsrailoğullarının çok uğradıkları bir yer olduğu da rivayet edilmiştir.
b) Allahü teâlâ'nın, insanların, Firavun'un, "Ben sizin en büyük Rabbinizim" dediğini duyup işitmelerinden sonra, insanlara onu bu zelil ve hakir vaziyette göstermeyi murad etmiş olması da uzak bir ihtimal değildir. Böylece bu, insanları, onun yolu gibi yollardan alıkoymuş olur ve insanlar, onun daha dün, ululuk ve azametin zirvesinde olduğunu iddia ederken, daha sonra durumunun, gördükleri o vaziyete dönüşünü müşahade etmiş olurlar.
c) Bazıları kelimeyi kâf ile, "seni yaratan için" şeklinde okurlar. Bu, "Ta ki sen, seni yaratanın diğer mucizeleri gibi bir mucize olasın" demektir,
d) Allahü teâlâ, Firavun'u bütün ordusuyla suya garkedip, sonra da ordusundan hiç kimseyi denizin dibinden çıkarmayıp, sadece Firavun'un cesedini çıkarınca, bu enteresan halin Firavun'a has kılınması, Allah'ın kudretinin mükemmelliğine ve Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'nın peygamberliğinin doğruluğuna delâlet etmiş olur.
Kıssadan İbret Almanın Lüzumu
Hak teâlâ'nın "Bununla beraber insanlardan birçoğu ayetlerimizden cidden gafildir" buyruğuna gelince, görünen odur ki Allahü teâlâ, Hazret-i Musa ve Firavun'un kıssasını zikredip, Firavun'un akibetini belirtip, sözü bu ifade ile bitirince ve Hazret-i Muhammed'e böyle hitab edince, bu, ümmet-i Muhammed'i delillerden yüz çevirmeden alıkoyup, onları deliller üzerinde düşünmeye ve onlardan ibret almaya sevketmiş olur. Çünkü, bu kıssaların zikredilmesinin maksadı, ibret almaktır. Nitekim Cenâb-ı Hak, "andolsun, onların kıssalarını açıklamada salim akıl sahipleri için birer ibret vardır" (Yusuf 111) buyurmaktadır,
93. Âyetin Tefsiri
"Celalim hakkı için, biz İsrailoğullarını çok güzel bir yurda yerleştirmiştik. Onlara en temiz nimetlerimizden rızıklar vermiştik. Fakat kendilerine ilim gelinceye kadar ihtilâfa düşmediler. Şüphesiz Rabbin, aralarında ihtilâf etmekte oldukları şeyler hakkında Kıyamet günü hükmünü verecektir".
Bil ki Allahü teâlâ az önce, Firavun ile ordusunun sonunu bildirince, burada da İsrailoğullarının akıbetini zikretmiştir. Burada iki bahis bulunmaktadır:
(......) Tabirinin İzahı
Birinci bahis: ifâdesinin manası, "Biz onları, doğru, yani güzel bir yere yerleştirdik, iskân ettik " şeklindedir. O halde, ifadesiyle ilgili olarak şu iki izah yapılabilir:
a) Bu ifâdenin mef'ulü mutlak olması mümkündür. Yani, "Biz onları, doğru, güzel bir yerleştirmeyle yerleştirdik" demektir.
b) Mananın, "Biz, onları elverişli, beğenilen bir yere indirdik, konaklattık..." şeklinde olmasıdır.
Mübevve' (yerleşme yeri) kelimesi, sıdk (doğruluk) kelimesiyle vasfedilmiştir; zira Arapların örfü şudur: Onlar, bir şeyi övdükleri zaman onu, sıdk kelimesine muzâf kılarlar da, meselâ (doğru adam), (uğurlu, mübarek ayak) derler. Nitekim Cenâb-ı Hak da, Ve şöyle de: "Beni güzel bir tarzda girdir, güzel bir tarzda çıkar.... "(isra, 80) buyurmuştur. Bunun sebebi şudur: O iş, tam vaktinde ve kıvamında olup, öngörülen gayeye de elverişli ve müsait olunca, onun hakkında hatıra gelen her türlü haberin, evet işte onun hakkındaki bu zannın mutlaka doğru olması gerekir.
Ayette, Hangi Dönem Yahudilerinden Bahsedildiği
İkinci bahis: Alimler, bu ayetteki "İsrailoğulları" lafzıyla kastedilenlerin, Hazret-i Musa zamanındaki yahudiler mi, yoksa Hazret-i Muhammed zamanındaki yahudiler mi olduğu hususunda ihtilâf etmişlerdir.
Birinci görüşe gelince bunu, bir kısım âlimler ileri sürmüştür ki, delilleri şudur: Allahü teâlâ bu ayeti, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın kıssasının peşinden getirince, bu ayeti de onların hallerinin beyânına hamletmek daha uygun olur. Böyle olması halinde, Cenâb-ı Hakk'ın, "Celâlim hakkı için, biz, îsrailoğullarını çok güzel bir yurda yerleştirmiştik" buyruğunda "yurd, yer" ile kastedilen yer, Şam ve Mısır toprakları olmuş olur. Çünkü o beldeler, bolluk ve bereketi çok olan beldelerdir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Kulunu bir gece Mescid-i Haram'dan alıp, etrafını bereketli kıldığımız Mescid-i Aksa ya kadar götüren Allah, münezzeh ve yücedir (...)" (isrâ, 1) buyurmuştur. "Onlara en temiz nimetlerimizden rızıklar vermiştik" buyruğu ile de o fayda ve menfaatler kasdedilmiştir. Ayrıca bununla, Cenâb-ı Hakk'ın, İsrailoğullarını, Firavun'un kavminin eli altında bulunan bütün "emvâl-i zahire" ile "emvâl-i bâtına" ve bütün ekinler ve hayvanlara varis kılması da kastedilmiştir. Nitekim Allah Tealâ, "Hakaretlere maruz bırakılmış olan o kavmi de kendisine feyz ve bereket verdiğimiz yerin doğularına ve batılarına mirasçı kıldık" (A'raf, 137) buyurmuştur.
Cenâb-ı Hak daha sonra "Fakat kendilerine ilim gelinceye kadar ihtilâfa düşmediler" buyurmuştur.Bundan maksad şudur: Musa (aleyhisselâm)'nın kavmi, Tevrat'ı okuyuncaya kadar, aralarında herhangi bir ihtilâf olmaksızın, aynı din ve aynı görüş üzere idiler. Ama Tevrat'ı okuyunca, meseleleri ve konulan kavramaya başladılar; böylece de aralarında ihtilâf meydana geldi. Daha sonra Cenâb-ı Hak.bu tür ihtilâfların dünyada kalıp, âhirette ise, aralarında kendisinin hükmedeceğini beyan buyurmuştur.
İkinci görüşe gelince; buna göre, bunlar Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) zamanındaki yahudilerdir. Bu görüşü, müfessirlerin çoğunluğu kabul etmişlerdir. İbn Abbas:, "Bunlar Kurayza, Nadîr ve Benû Kaynuka yahudileridir" demiştir. Buna göre ayetin manası, "Biz onları, Medine ile Şam arasında sağlam ve bereketli bir yerde konaklattık, iskân ettik ve onları, en güzel rızıklardan rızıklandırdık "şeklinde olur. Bu rızıklar da, o beldelerde, lezzet bakımından diğer beldelerde bulunmayan yaş ve kuru hurmalar kasdedilmiştir. Onlar "ilim" yani, Hazret-i Muhammed'e nazil olan Kur'an-ı Kerim gelinceye kadar, kendi dinleri üzere kalakaldılar ve aralarında herhangi bir ihtilaf zuhur etmedi. Bu ayette Kur'an, "ilim" lafzıyla ifâde edilmiştir. Zira Kur'an, ilmin sebebidir; sebebe müsebbebin (neticenin) adını vermek ise, meşhur bir mecazdır.
İhtilafların Çıkması Niçin Kitaptan Sonra Oldu?
Kur'an'ın, ihtilâfların çıkışına bir sebep olması hususunda da şu iki izah yapılmıştır:
a) Yahudiler, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in peygamber olarak gönderileceğini haber veriyor ve bununla da, diğer insanlara karşı övünüyorlardı. Allahü teâlâ O'nu peygamber olarak gönderince, liderliklerinin devamını tercih ettikleri için, haset ve kıskançlıklarından dolayı O'nu yalanladılar. Öte yandan onların bir kısmı, O'na iman etmişti. İşte bu yolla, Kur'an-ı Kerim'in nüzulü, onların arasında ihtilâflar çıkmasına sebep oldu.
b) Şöyle de denilebilir: Birkısım İsrailoğulları, Kur'an nazil olmadan önce, tamamiyle kâfir ve dinsiz idiler. Onlar, Kur'an kendilerine gelinceye kadar, bu haf üzere kaldılar. Kur'an nazil olunca da, ihtilâfa düştüler. İşte böylece, onların bir kısmı iman etti, diğerleri de küfürlerini devam ettirdiler.
Cenâb-ı Hakk'ın O', "Şüphesiz Rabbin, aralarında ihtilâf etmekte olduklar) şeyler hakkında Kıyamet günü hükmünü verecektir..." buyruğuna gelince bundan maksad, "Bu tür ihtilâflar dünyada ister istemez olacaktır, ama âhirette Allahü teâlâ, onlar arasında hükmünü verecektir. İşte bu sayede hakka tâbi olan, batıla tâbi olandan; sıddîk da, zındık ve dinsiz olandan ayrılacaktır" manasıdır.
94–96. Âyetlerin Tefsiri
Âyetin tefsiri için bak:97
97. Âyetin Tefsiri
"Eğer sana indirdiğimizden şüphede isen, senden evvel kitap okuyanlara sor. Andolsun ki hak sana Rabbinden gelmiştir. O halde sakın şüphecilerden olma. Sakın Allah'ın ayetlerini yalan sayanlardan olma. Sonra, zarara uğramışlardan olursun. Üzerlerine Rabbinin kelimesi hak olmuş bulunanlar (yok mu?) Onlar, kendilerine herhangi bir âyet (mucize) gelmiş olsa dahi. acıklı bir azabı görmedikçe iman etmezler",
Bil ki Allahü teâlâ, biraz önce, onlara Kuran (ilim) geldiğinde ihtilâf ettiklerinden bahsedince, bu ayette de, Kur'ân'ın ve nübüvvetinin doğruluğu hususunda Hazret-i Muhammed'in kalbini takviye edecek olan hususu irad buyurmak üzere "Eğer sana indirdiğimizden şüphede isen..." buyurmuştur. Bu ayetle ilgili birkaç mesele vardır:
Şekk Kelimesinin İzahı
Vahidî şöyle demiştir: Şekk kejimesi, Arapça'da esasen, birşeyi başka bir şeye eklemek anlamına gelir. Nitekim, kıymetli taşları, incileri, birbirine ekleyip bir ipe dizdiğinde "falan kimse incileri, gerdanlığa dizdi" denilir. Yine, av hayvanına ok atıp, onun arka ayaklarını ön ayağına bağladığın zaman, dersin. Hevdecler (develerin üzerindeki mahfiller) birbirlerine eklendiğinde de, bunlara denilir. Dizi dizi evlere de, (......) denilir. Nesebi betli olmayanlara da, yine, ismi verilir; zira onlar kendilerini, kendilerinden olmayan kimselere nisbet etmektedirler. Yine bir kimse silâhını kuşanıp göğsüne basarak onu yanından hiç ayırmadığında, "Adam silâhla sarmaş dolaş oldu" denilir. Yine dediklerinde, o kimsenin iki şey arasında kalmasını kasdederler. Yani, bu da olabilir, Öteki de... Böylece bu kimse;hatınna gelene onun aksi olan bir başka şeyi de eklemiş olur.
Bu Ayette Muhatabın Kim Olduğu?
Müfessirler, bu hitabın muhatabının kim olduğu hususunda ihtilâf etmişlerdir. Bu cümleden olarak bunun, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) olduğu ileri sürüldüğü gibi, başkası olduğu da ileri sürülmüştür.
Birinci görüşü benimseyenler, şu şekillerde ihtilâf etmişlerdir:
Birinci şekil: Başkası murad edildiği halde, burada hitâb, zahiren Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e yapılmıştır. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın tıpkı, "Ey Peygamber, Allah'dan kork. Kâfirler ve münafıklara itaat efme..."(Ahzâb. 1); "Eğer Allah'a şirk koşarsan, celâlim hakkı için, amelin boşa gider..." (Zümer. 65) ve "Ey Meryem oğlu Isa, insanlara, "Allah'ı bırakıp da beni ve anamı iki tanrı edininiz"diyen sen misin?" (Maıde, 116) ayetlerinde olduğu gibidir. Yine, "Kızım sana söylüyorum, gelinim sen işit, sen anla!.." deyimi de, meşhur olan darb-ı mesellerdendir.
Burada Asıl Muhatap Hazret-i Peygamber Olmayıp Ümmetidir
Bu bahsettiğimizin doğruluğuna, şunlar da delâlet eder;
a) Cenab-ı Hakk'ın bu sûrenin sonlarındaki, "De ki: "Ey insanlar, eğer benim dinimden bir şüphede iseniz..." (Yunus, 104) ifadesidir. Böylece O, bu ayetin başında ima ettiği şeyin, o ayette açık bir biçimde bahsettiği şey olduğunu beyân etmiş olur.
b) Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem), şayet kendisinin peygamberliği hususunda şüphe edecek olsaydı, o zaman başkaları haydi haydi onun peygamberliği hususunda şüpheye düşerlerdi ki, bu da, şeriatın tamamıyla yok olmasını gerektirirdi.
c) Hazret-i Peygamberin, kendisinin nübüvveti hususunda şüpheye düşmesinin farzedilmesi halinde, ekserisi kâfir olduğu halde, ehl-i kitabın verdiği haber ile, onun peygamberliği hakkındaki şüpheler nasıl zail olabilir? Onların arasında iman edenler bulunsa bile onların sözleri hüccet değildir. Hele hele, onların ellerindeki Tevrat ve İncil'in tamamen tahrif edilmiş olduğu zuhur etmiş olunca!.. Şöylece, gerçek olanın, bu hitâb her ne kadar zahirde Hazret-i Peygambere tevcih edilmişse de, bununla ümmetin kasdedildiği sabit olmuş olur. Böylesi ifade tarzları, mutâd olan şeylerdir Çünkü, en büyük komutanın, bir emîri bulunur, o emîrin maiyyetinde de bir askeri birlik bulunduğunda; bu en büyük komutan tebaasına hususi bir emir vermek istediğinde, o hitabını doğrudan o birlikteki askere yöneltmez. Aksine, onların kalbterinde daha müessir olsun diye hitabını, onlara emîr yapmış olduğu komutana yöneltir.
İkinci şekil: Allahü teâlâ, peygamberinin bu hususta şüphe etmediğini biliyordu. Ancak ne var ki, Cenâb-ı Hakk'ın maksadı, Hazret-i Peygamber bu sözü duyduğunda açıkça, "Ey Rabbim, ben şüphe etmiyorum. Ehl-i kitabın sözünden bir delil de istemiyorum. Aksine, indirdiğin apaçık deliller bana yeter" demesini temin etmektir. Bunun bir benzeri de, Cenâb-ı Hakk'ın, meleklere "Bunlar mı size tapıyorlardı?" (Sebe, 40) demesidir. Bundan maksat, meleklerin, hak olan cevabı açıkça beyan etmeleri ve "Seni tenzih ederiz. Bizim dostumuz onlar değil, sensin. Aksine onlar, cinlere tapıyorlardı. "(Sebe, 41) demeleridir, Yine Cenâb-ı Hak, Hazret-i İsa'ya, "İnsanlara, 'Allah'dan başka beni ve anamı iki tanrı edininiz" diyen sen misin?" (Mâide, 116) demiştir. Bundan maksadı da, İsa (aleyhisselâm)'nın, kendisinin böyle bir şeyden uzak olduğunu açıkça söylemesini temin etmektir. İşte burada da böyledir.
Üçüncü şekil: Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) bir beşerdi. Onun kalbinde, karışık düşünceler ve tutarsız fikirlerin bulunması da, olağan şeylerdendir. Bu tür şeyleri bertaraf etmek, ancak deliller getirmek ve apaçık beyyineler ortaya koymakla olur. Böylece Allahü teâlâ, sayesinde, Hazret-i Peygamber'in zihninden bu tür vesveselerin zail olabilmesi için bü çeşit ifâdeleri indirmiştir. Bunun bir benzeri de "sana vahyolunandan bir kısmını, bu yüzden yüreğin daralarak, hemen terk mi edivereceksin?" (Hûd, 12) ayetidir.
Ben de derim ki: Bu konudaki izahın tamamı şudur: "Cenâb-ı Hakk'ın, "Eğer bir şüphe içinde isen, şöyle şöyle yap!" buyruğu şartlı bir kaziyyedir. Kaziyye-i şartiyyelerde ise, ne şartın, ne de cezanın tahakkuk edip etmediğine dair kesinlikle bir emare bulunmamaktadır. Tam aksine onda, o şartın mahiyyetinin sadece o cezanın mahiyyetini gerektirdiğinin beyân edilmesi söz konusudur. Bunun delili şudur: Meselâ sen: "Eğer beş sayısı çift ise, eşit olarak bölünür" dediğinde, bu doğru bir söz olmuş olur. Çünkü bu, "beşin çift olması, onun eşit olarak bölünmesini gerektirir" demektir. Şu halde, bu söz, ne beşin çift olduğuna, ne de onun eşit olarak bölündüğüne delâlet etmez. Binâenaleyh, burada da bu ayet, bu şekkin tahakkuk etmesi halinde, bu hususta vacip olanın, onun şöyle şöyle., yapması olduğuna delâlet eder. Ama böylesi bir şekkin tahakkuk edip etmediğine gelince, ayette buna dair bir delâlet yoktur. Bu ayetin Hazret-i Peygamber e indirilmesinin manası ise şudur: Çokça delil indirmek ve onları takviye etmek, yakînî bilginin kuvvetini, nefsin itminanını ve gönlün sükûnetini artıran şeylerdendir. İşte bundan dolayı Allahü teâlâ Kur'an-ı Kerim'de, tevhid ve nübüvvetin delillerini çokça izah etmiştir.
Dördüncü şekil: Bu ayetin zikredilmesinin maksadı, kâfirlerin kalblerini İslâm'a meylettirmek ve onları, imana kabule yaklaştırmaktır. Zira onlar, defalarca Hazret-i Peygamber'in nübüvvetine delâlet edecek delilleri istemişlerdir. Onlar sanki tekrar tekrar talepte bulunmaktan utanmışlardı. Bu utanma ise, onların imanı kabul etmelerine mâni olmuştur. İşte bundan dolayı, Cenâb-ı Hak, "Eğer kendi nübüvvetinden şüphede isen, azıcık bir delile tutunman yeter" demiştir. Yani insanlar içinde kendisinin nübüvveti konusunda şüpheden en uzak olması gereken biri varsa, o da kendisidir. Buna rağmen o, bu hususta apaçık deliller ve kesin beyyineler zuhur ettikten sonra da, eğer kendiliğinden kendisinin peygamberliğine bir delil talebinde bulunuyorsa, bunda bir ayıp yoktur ve bundan bir nâkise meydana gelmez Binâenaleyh, bir kimsenin kendisi hakkında böyle bir hareket tarzı çirkin görülmeyince, başkalarının delil talep etmeleri iiaydi haydi kabih görülmez. Böylece bu sözün maksadının, müşrikleri İslâm'a meylettirmek ve çok münazara etmekten ötürü, içine düştükleri utanma hissini gidermek olduğu meydana çıkar.
Beşinci şekil: Kelamın takdiri şöyle olabilir: "Sen, kesinlikle şüphe etmiyorsun. Eğer şüphe ediyorsan, senin bu şüpheyi giderme hususunda çok çeşitli yolların vardır." Bu, Cenâb-ı Hakk'ın tıpkı, "Eğer her ikisinde Allah'dan başka tanrılar olsaydı, onların ikisi de muhakkak harap olup gitmişti" (Enbiya. 22) ayetinde olduğu gibidir. Bu, "Bu imkânsız şeyin, olması farzedilmiş olsaydı, bundan dolayı olması imkânsız falanca şeyde gerekirdi" anlamındadır. İşte, bu ayette de böyledir. Binâenaleyh bu, "Biz, böylesi bir şekkin olabileceğini farzetsek, kendileri sayesinde bu şekkin zail olduğunu ve bu şüphenin yok olduğunu anlayabilmen için, Tevrat ve İncil'e başvur, bak:.." anlamındadır.
Altıncı şekil: Zeccâc şöyle demiştir: "Bütün insanları kapsadığı halde, Cenâb-ı Hak, "Eğer şüphede isen" sözüyle, Hazret-i Peygambere hitâb etmiştir. Nitekim "Ey Peygamber, kadınları boşayacağınız vakit onları, iddetlehni gözeterek boşayın" (Talâk. 1) ayetinde de, başlangıçta Peygambere hitab ettiği halde, devamından, ümmete hitab ettiği anlaşılmaktadır. Zeccâc, "Bu, görüşlerin en güzelidir" derken Kadı, "Bu, uzak bir ihtimaldir" diyerek, sözünü şöyle sürdürmüştür: "Çünkü Hazret-i Peygamber her ne zaman, bu hitabın muhtevasına dahil edilirse, onunla ister başkası kasdedilsin, isterse edilmesin, soru aynen geri döner (tekrar sorulur). Eğer Hazret-i Peygamber'le beraber başkasının murad edilmesi caiz ise, ayetin zahirinin de iktizâ ettiği gibi, Hazret-i Peygamber'in tek başına murad edilmiş olmasına ne mani olabilir ki?" Kadî sözüne devamla, "Bu gibi te'viller, tahsilin (sermayenin) azlığına delâlet etmektedir" der.
Yedinci şekil: Cenâb-ı Hakk'ın, İn künte sözünün başındaki in olumsuzluk manası ifâde eder. Buna göre mana, "sen daha önce bir şüphe içinde değildin" şeklinde olur. Yani, "sen şüphe ettiğin için delil talebinde bulunmanı biz sana emretmiyoruz. Biz ancak, yakînini arttırasın diye delil talebinde bulunmanı emrediyoruz" demektir. Nitekim Hazret-i İbrahim de, ölülerin yeniden diriltilmesini bizzat görmekle yakînini arttırmıştır.
Hitabın Hazret-i Peygamber'e Yönelmediği Tarzındaki Tefsir
Bu hitabın Hazret-i Peygamber'e yapılmadığını ileri süren ikinci görüşe gelince, bunun izahı şudur: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) zamanındaki kimseler, O'nu tasdik edenler, O'nu tekzib edenler, Onun durumu hususunda şimdilik bekleyip o hususta şüphe edenler diye üç kısma ayrılmışlardı. Binâenaleyh, Cenâb-ı Hak onlara bu hitâbla hitâb ederek: "Ey insan, sen, Hazret-i Muhammed'in lisanında ifâdesini bulan sana indirdiğimiz hidâyet hususunda bir şüphe içinde isen, onun nübüvvetinin sıhhati hususunda sana yol göstersinler diye, ehl-i kitaba sor!" demiştir. Allahü teâlâ, cemâati kasdettiği halde, hitabı müfret getirmiştir. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın tıpkı, "Ey insan, o keremi bol Rabbine karşı seni aldatan ne?" (infitar, 6); "Ey insan, gerçekten sen Rabbine kavuşuncaya kadar durmayıp didineceksin..." (inşikak, 6) ve "insana bir zarar dokunduğu zaman, bizi çağırır..." (Zumer, 49) ayetlerinde olduğu gibidir. Allah, bütün bu ayetlerde belli, muayyen bir insanı kastetmeyip, aksine o, bir cemâati ve topluluğu kastetmiştir. İşte burada da böyledir. Allahü teâlâ, onlardan bu şüpheyi giderecek şeyi zikredince, onlan yalanlayıcılar şürûhuna iştirak etmekten sakındırarak, " "sakın Allah'ın ayetlerini yalan sayanlardan olma, ey insan! Sonra, zarara uğramışlardan olursun..." buyurmuştur.
Üçüncü Mesele
Alimler, Cenâb-ı Hakk'ın, "senden evvel kitap okuyanlara sor.." ayetinde bahsedilenlerin ve danışılacak olanların kim olduğu hususunda ihtilaf etmişlerdir. Bu cümleden olarak, muhakkik alimler, bunların Abdullah İbn Selâm, Abdullah İbn Sûriyâ, Temîm ed-Darî ve Ka'bu'l-Ahbâr gibi iman eden ehl-i kitâb olduklarını, zira bunların, haberlerine itimad edilen kimseler olduğunu söylemişlerdir. Bazı alimler de "ister müslüman olsunlar, isterse kâfir, hepsi birdir; zira onlar, tevatür derecesine ulaşır, Tevrat ve İncil'den bir ayet okurlar ve bu ayet de Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in geleceğini ifade edince, işte o vakit maksad meydana gelmiş olur" demişlerdir.
Tevrat ve İncil'in Tahrifi Hakkında
Buna göre şayet, "Sizin inancınıza göre bu kitaplar tahrif ve tağyir edilmişlerdir; binâenaleyh, bunlara daha nasıl itimâd edilebilir?" denilirse, biz deriz ki:
Onlar, o kitapları, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in nübüvvetine delâlet eden ayetleri gizlemeleri suretiyle tahrif etmişlerdi. Eğer o kitaplarda, Hazret-i Peygamber'in nübüvvetine delâlet eden ayetler kalmışsa bu, Hazret-i Muhammed'in nübüvvetinin doğruluğuna delâlet eden en güçlü delillerden olmuş olur. Zira o ayetler, onların yok edilmesine davet eden pekçok sebep olduğu halde kalabilmişlerse bu, o nübüvvetin son derece açık ve net olduğuna delâlet etmiş olur.
Ama, bu sormadan maksadın, "Hangi şeyi öğrenmek olduğu" meselesine gelince, bu hususta da iki görüş bulunmaktadır:
a) Kur'an ve Hazret-i Muhammed'in nübüvvetini öğrenmektir.
b) Bu söz, Cenâb-ı Hakk'ffı "Fakat kendilerine ilim gelinceye kadar ihtilâfa düşmediler..." (Yunus, 93) ayetiyle ilgilidir.
Birinci görüş daha evlâdır, zira, bu daha mühim olan ve öğrenmeye daha fazla ihtiya, ç duyulan bir husustur.
Bil ki Allahü teâlâ bu yolu beyan edince, "Andolsun ki, hak sana Rabbinden gelmiştir. O halde sakın şüphecilerden olma. Sakın. Allah'ın ayetlerini yalan sayanlardan olma. Sonra zarara uğramışlardan olursun" buyurmuştur.
Bu, "Sen, esasen üzerinde olduğun hiçbir şüphe taşımama hali ile, Allah'ın ayetlerini yalanlamama hali üzere devam ve sebat demektir. Bu ifâdenin, heyecanlandırmak ve cûşa getirmek için söylenmiş olması da mümkündür. İşte bundan dolayı Hazret-i Peygamber, bu ayet nazil olduğunda "Ne şüphe eder, ne de sorarım" demiştir.
Bil ki mükellefler üç kısımdır:
a) Hazret-i Peygamber'i tasdik edenler,
b) Onun doğruluğu hususunda tereddüt edenler,
c) Onu yalanlayanlar.
Tereddüt ve bekleme işinjn, tekzib etme işinden daha kolay olduğunda şüphe yoktur. İşte bundan dolayı, pek yerinde olarak Cenâb-ı Hak, bekleyenleri, "O halde sakın şüphecilerden olma" buyurarak beyân etmiş, bunun peşinden de, yalanlayıcıtarı ele alarak, onların hüsrana uğrayanlardan olduklarını bildirmiştir.
Daha sonra da Cenâb-ı Hak, bu tafsilâtı iyice genişleterek, haklarında şakavetle hükmedilen ve böylece bu vasıftan kurtulamayan kulları ile, kendileri hakkında kerem ve ikram ile hüküm verilen, böylece de bu vasıftan uzaklaşamayan kulları bulunduğunu beyân ederek "Üzerlerine Rabbinin kelimesi hak olmuş bulunanlar yok mu? Onlar iman etmezler" buyurmuştur. Bu ifâdeyle ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Nâfi ve İbn Âmir, çoğul olarak kelimât; diğer kıraat imamları ise müfred olarak kelime şeklinde okumuşlardır. Ben de derim ki, onlar çeşit veya sınıf itibariyle "kelimelerdirler; cins birliği bakımından da, "kelime"dirler.
İkinci Mesele
Ayette bahsedilen "kelime"den maksad, Allah'ın o husustaki hükmü, ona o kimse hakkında haber vermesi ve onun, kulunda o neticenin meydana gelmesini sağlayaca olan kudret ile sebebin (daînin) toplamını yaratmasıdır. Cenâb-ı Hakk'ın hükmüne, haber vermesine ve bilmesine gelince, bu açıktır. Kurdet + sebep meselesi de açıktır. Zira kudret (kulun kudreti), her iki taraf için de elverişli olunca, bir müreccih olmadan iki taraftan birisinin diğerine baskın çıkması söz konusu olamaz. O müreccih de, teselsülü sona erdirmek için, Allah'dır. Kudret + sebep toplamı meydana geldiğinde, fiilin tahakkuk etmesi gerekir. Alimlerimiz, kaçınılmaz olan kazanın, vâcib olan kaderin isbât edilmesi hususundaki görüşlerinin doğruluğuna dair bu ayetle istidlal etmişlerdir ki, bu, kendisinden kurtuluş olmayan, sırf hakikat ve gerçektir.
Daha sonra Cenâb-ı Hak, kendilerine herhangi bir ayet (mucize) gelmiş olsa dahi, acıklı bir azabı görmedikçe" buyurmuştur. Bu, "onlara, bir sının, haddi hesabı olmayan deliller gelse bile, kesinlikle iman etmeyecekleri; zira delil, ancak Allah'ın yardımıyla doğruya iletir. Binâenaleyh, o yardım etme işi tahakkuk etmeyince, o deliller boşa gider" demektir.
98. Âyetin Tefsiri
"Azabımız gelip çattığı zaman iman edip de bu imanı kendisine fayda vermiş bir memleket bulunsaydı ya! (Bu, asla vaki olmamıştır.) Ancak Yunus'un kavmi müstesnadır ki, bunlar iman edince, kendilerinden dünya hayatındaki rüsvaylık azabını uzaklaştırıp giderdik ve onları muayyen bir müddete kadar dünya hayatından faydalandırdık.
Bu sûrede ele alınan kıssaların üçüncüsü de Yunus (aleyhisselâm) kıssası'dır.
Azap Gelip Çattıktan Sonra İman: Hazret-i Yunus'un Kavmi
Bil ki Allahü teâlâ biraz önce, "Üzerlerine Rabbinin kelimesi hak olmuş bulunanlar (yok mu?) Onlar, kendilerine herhangi bir ayet (mucize) gelmiş olsa dahi, acı veren bir azabı görmedikçe iman etmezler" buyurunca, onun peşinden bu ayeti getirmiştir. Zira bu ayet, Yunus (aleyhisselâm)'un kavminin, inkâr ettikten sonra iman ettiklerine ve o imanlarından da yararlandıklarına delâlet eder ki, bu da kâfirlerin iki kısım olduğunu gösterir:
a) Üzerlerine küfür damgası vurulanlar.
b) Üzerlerine iman mührü basılanlar.
Binâenaleyh, Allah'ın hükmettiği her şey olacaktır. Ayetle ilgili birkaç mesele vardır:
Bu Ayette Gecen Lev Lâ Edatının Manası
Bu ayetteki levlâ nın açıklanması hakkında iki izah şekli bulunmaktadır:
a) Birinci yol: Bu, olumsuzluk manasındadır. Vahidi, el-Basit adlı eserinde şöyle demektedir: "İbn Abbas'ın talebesi Ebû Mâlik "Allah'ın kitabında geçen, bütün levlâ edatları, şu iki ayet hariç, hellâ (keşke) manasındadır:
1) (......) olup, bu (......) manasınadır ki bu, "Yunus'un kavmi dışında iman edip de imam kendisine fayda veren hiçbir belde yoktur" demektir.
2) (......) (Hûd, 116) ayeti. Bu manasına olup, "Sizden önce (...) hiçbir nesil yoktur" demektir. Buna göre ayetin takdiri şöyle olur: (......)
Ayette (......) ifadesi, birinci cümleden istisnâ-i munkatı' olarak mansub kılınmıştır. Çünkü, sözün başında memleketten bahsedilmektedir. Eğer bununla, oranın halkı mürad edilir ve sözdeki istisna memleketten yapılırsa, bu durumda bu kelâm, tıpkı şairin "Evde, ahırlardan (yani, ahırdaki hayvanlardan) başka hiçbir kimse yok" sözü gibi olmuş olur. Bu kelime, bedel olmak üzere, merfû (kavmü) olarak da okunmuştur.
b) İkinci yol: Levlâ, hellâ (keşke..., olsaydı ya!) anlamındadır. Buna göre mâna, "imha ettiğimiz o beldelerden tek bir belde, keşke azabı görmeden önce, küfürlerinden vazgeçip imanlarında ihlâslı olsalardı! Yunus'un Kavmi hariç.." şeklinde olur. Lafzın zahiri, Yunus'un kavminin söz konusu memleketlerden istisna edilmesini gerektirir. Ancak ne var ki mânâ, Yunus'un kavminin, belde ehlinden istisna edilmesi şeklindedir. O halde bu, "Ancak ne var ki Yunus'un kavmi, iman edince, biz onlara şöyle şöyle yaptık..." manasında bir istisnâ-yı munkatı'dır.
Hazret-i Yunus'un Kıssası
Rivayet olunduğuna göre Yunus (aleyhisselâm) Musul topraklarından Ninova'ya Peygamber olarak gönderilmişti. Onlar Yunus'u tekzib edince, o, onlara kızarak oradan ayrıldı. Onlar onu kaybedince de, kendilerine bir azâb geleceği endişesine düştüler de yırtık pırtık elbiseler giyerek, kırk gece feryâd ve figân ettiler. Yunus (aleyhisselâm) da onlara: "Sizin müddetiniz kırk gecedir" demiştir. Bunun üzerine onlar: "Biz, helak edici sebepleri görürsek, sana iman ederiz" demişlerdi. Otuzbeş gece geçince, gökyüzünde alabildiğine siyah bir bulut belirdi. Müteakiben, bundan da şiddetli bir duman zuhur ederek, o duman şehri sarıncaya kadar alçaldı. Böylece evlerinin çatılarını simsiyah etti de, onlar bunun üzerine sahraya çıktılar ve kadınlarla çocuklarını, hayvanlarla yavrularını birbirlerinden ayırdılar. Böylece onlar birbirlerine hasret duydular da, sesleri yükseldi, yalvarıp yakarmalar arttı ve onlar, imanlarını izhar ettiler, tevbe ederek Allah'a yalvarıp yakardılar. Allah da onlara merhamet etti ve onlardan bu hali giderdi. O gün, hem cuma idi, hem de aşûra günü idi. İbn Mes'ûd'dan şu rivayet edilmiştir: "Onların tevbeleri, zulümleri giderecek, haksızlıklara mani olabilecek bir dereceye varmıştı. Hatta birisi, evinin temeline, başkasına ait bir taşı koymuş ise, onu (evini yıkarak) çıkarıp sahibine verebiliyordu."
Şu da rivayet edilmiştir: "Onlar, âlimlerinden hayatta olan yaşlı birisinin yanına varıp: "Başımıza azab geldi, ne yapmamızı tavsiye edersin?" dediler. O yaşlı bilgin onlara: "Ey hiçbir canlı yok iken hayy olan, ey ölüleri dirilten hayy, ey kendisinden başka ilah olmayan hayy (diri)" diye duâ ediniz " dedi. Onlar da bu şekilde duâ edince, Cenâb-ı Hak, onlardan bu azabı kaldırdı." Fazl b. Abbas (radıyallahü anh)'dan onların şöyle duâ ettiği rivayet edilmiştir: "Rabbena! Günahlarımız haddi aştı, büyük oldu. Sen, onlardan daha büyük ve yücesin. Binaenaleyh bize, şanına yakışanı yap. Bize, müstehak olduğumuz şeyleri yapma."
Üçüncü Mesele
Birisi şöyle diyebilir: "Allahü teâlâ, işin sonunda Firavun'un tevbe ettiğini, fakat tevbesinin kabul edilmediğini; Yunus (aleyhisselâm)'un kavminin ise tevbe ettiklerini ve tövbelerinin de kabul edildiğini bildirmiştir. Bu ikisi arasındaki fark nedir?
Cevap: Firavun, azab-ı ilâhiyi görüp müşahade ettikten sonra tevbe etmiştir. Yûnus (aleyhisselâm)'un kavmi ise, azabı görmeden tevbe etmişlerdir. Çünkü onlara azab-ı ilâhinin yaklaştığına delâlet eden emare ve işaretler belirince, azabı görmeden hemen tevbe etmişlerdi. Dolayısıyla bu ikisi arasındaki fark ortaya çıkmaktadır.
Yunus Sûresinin Hedefi
99. Âyetin Tefsiri
Âyetin tefsiri için bak:100
100. Âyetin Tefsiri
"Eğer Rabbin dileseydi yeryüzündeki insanların hepsi, topyekün elbette iman ederdi. Böyle iken sen, hepsi mü'min olsunlar diye insanları zorlayıp duracak mısın? Allah'ın izni olmadan hiçbir kimsenin imân etmesi mümkün değildir. O, akıllarını kullanmayanlara murdarlık verir".
Bil ki Yûnus sûresi, başından bu ayetlere kadar, kâfirlerin nübüvveti inkâr hususundaki şüphelerini ortaya koyup onlara cevaplar vermiştir.
Kâfirlerin şüphelerinden birisi de şu idi: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), onları, başlarına inecek ilâhi azapla tehdit ediyor, fakat kendisine uymaları halinde ise Allah'ın onlara yardım edeceğini, şanlarını yücelteceğini ve kendilerini destekleyeceğini bildiriyordu. O kâfirler azabı görmeyince, bunu Hazret-i Peygamber'in nübüvvetini tenkid hususunda bir şüphe kılmışlar ve istihza ederek, ısrarla o azabın hemen getirilmesini istemişlerdir. Daha sonra Allahü teâlâ da vaadedilen şeyin ertelenmesinin, vaadin doğruluğuna zarar vermeyeceğini beyan buyurup, bunun peşisıra Hazret-i Nûh (aleyhisselâm)'un, Firavun ile Hazret-i Musa'nın hadiseleri gibi bazı misaller getirmiş ve bu izahlar bu ayete kadar sürmüştür. Bu ayette ise, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, onların imana girme hususundaki arzusunun fayda vermeyeceğini, delilleri izahta ve şüphelere verdiği cevapta titizlik göstermesinin hiç birşey ifade etmeyeceğini, zira imanın, ancak Allah'ın yaratması, irâde etmesi, irşadı ve hidayeti ile gerçekleşeceğini, bunlardan biri olmadıkça imanın tahakkuk etmeyeceğini beyan buyurmuştur. Bu ayetle ilgili birkaç mesele vardır:
Kâinatta Yalnız Allah'ın Dilediği Olur
Alimlerimiz, kâinattaki herşeyin, Allah'ın meşî'eti (dilemesi) ile meydana geldiğinedâir görüşlerinin doğruluğuna bu ayeti delil getirerek şöyle demişlerdir:"Lev" (eğer) edatı, birşey bulunmadığı için, diğer birşeyinde olmayacağını ifâde eder. O halde ayetteki, "Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündeki kimselerin hepsi topyekün elbette iman ederdi" buyruğu, bu dilemenin tahakkuk etmediğini, dolayısıyla yeryüzündeki insanların tamamının iman etmediklerini gösterir. Bu ise, Cenâb-ı Hakk'ın herkesin iman etmesini irâde etmediğine delâlet eder."
Cübbâî, Kâdî ve diğer Mu'tezile âlimleri: "Ayetteki meşî'et (dileme) ile, "ilcâ" (iman etmeye zorlama, zorla iman ettirme) manası kasdedilmiştir. Yani "Eğer Allah onları iman etmeye mecbur kılsaydi, O buna kadir olurdu ve onların hepsinden iman sâdır olurdu. Fakat Allah, bunu yapmadt. Çünkü zorlama ile kuldan sâdır olacak olan imanın ona faydası ve menfaati olmaz" demişlerdir. Cübbâî sonra şöyle der: "Allahü teâlâ'nın insanları buna zorlaması, onlara kesin ve açık olarak, "Onlar iman etmemeye çabalasalar bile, onlar ile bu çabaları arasına gireceğini ve bu durumda onların mutlaka mecbur kılındıkları şeyi (yani imanı) yapacaklarını bildirmesidir. Bu tıpkı, birimizin, bir kralı öldürmeye teşebbüs etmesi durumunda, kralın buna kahren (güç ve kudretiyle) mâfiî olacağını bilmesi ve bu fiili yapmamasının bir medhe ve mükâfaata hak kazanmaya sebeb olmaması gibidir, İşte burada da böyledir."
Bil ki bu, tutarsız bir sözdür ve tutarsızlığı birkaç şekilde izah edilebilir:
1) Kâfir, küfrüne kadirdir. Binâenaleyh o, imâna da kadir midir, değil midir? Eğer o, küfre kadir olup, imâna kadir değil ise, küfre kadir oluşu, kâfirliğini gerektirmiştir. O kudreti yaratan Allahü teâlâ olduğuna göre, o zaman "Allah o kimsede küfrü gerekli ve mecburî kılan bir kudret yaratmıştır" denilmesi gerekir. Bu durumda da, "Allah o kimsenin kâfir olmasını irâde etmiştir" denilmesi gerekir. Fakat Mu'tezile'nin de söylediği gibi, kuldaki o kudret, her iki zıdda da (yani hem iman etmeye, hem kâfir olmaya) elverişli ise, bu durumda iki taraftan birinin diğerine üstün gelmesi (ve seçilmesi), eğer bir müreccihe (tercih edene) dayanmıyorsa, bir müreccih olmaksızın bir tercih meydana gelmesi demek olur ki, bu bâtıldır. Yok eğer bu bir müreccihe dayanıyorsa, o müreccih ya kuldur, ya Allahü teâlâ'dır. Eğer kul ise, bu husustaki taksimat (ihtimaller) yeniden sözkonusu olur ve böylece teselsül lazım gelir. Teselsül ise imkânsızdır. Yok eğer o müreccih Allahü teâlâ ise, bu durumda, kulun kudreti, artı sebep, o küfrün meydana gelmesine yol açmış olur. Binaenaleyh kudretin de, sebebin de yaratıcısı Allahü teâlâ olduğuna göre, ilzam (hasmı susturacak durum) yine söz konusu olur.
2) Ayetteki "Eğer Rabbin dileseydi..." ifadesini, mecbur bırakan bir dileme manasına hamletmek caiz değildir. Çünkü Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), onlar için, âhirette fayda vermeyecek bir imanın tahakkuk etmesini istemiyordu. Bundan dolayı Allahü teâlâ, peygamberinin bu tür imanı gerçekleştirmeye kadir olmadığım bildirmiştir. Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Eğer Rabbin dileseydi yeryüzündeki insanların hepsi, topyekün elbette iman ederdi" buyurmuştur. Binâenaleyh bu ayette bahsedilen iman ile, sözün yerinde ve muntazam olabilmesi için, faydalı olan imanın murad edilmiş olması gerekir, Ama bu lafzı, zorlayan ve mecbur kılan meşî'et (dileme) manasına hamletmek buraya uygun düşmez.
3) Bu mecbur ktlıştan murad, Allahü teâlâ'nın ya o kimseye, gördüğünde fazlaca korkacağı ve dolayısıyla iman edeceği heybetli mucizeler göstermesiyle olur, ya da o kimsede imanı yaratmasıyla olur. Birinci ihtimal bâtıldır, çünkü Allahü teâlâ bundan önceki ayette, mucizeler getirmenin onlar için hiçbirşey ifâde etmeyeceğini beyan buyurmuştur. Bu da, "Üzerlerine Rabbinin azap vaadi hak olmuş bulunanlar yok mu, onlar isterse kendilerine her bir ayet gelmiş olsun, acıklı bir azab görecekleri zamana kadar iman etmezler " (Yunus. 96-97) ayetleridir. Yine Cenâb-ı Hak, "Eğer hakikaten biz onlara melekleri indirseydik, ölüler kendileriyle konuşsaydı, herşeyi de onlara karşı senin söylediklerine kefil ve şâhid getirseydik, onlar yine de, Allah dilemedikçe iman etmezlerdi" (Enam, 111) buyurmuştur.
Yok eğer ikinci ihtimal murad ediliyorsa, bu, imana mecbur kılma sayılmaz, aksine onlarda imanı yaratmaktan ibaret olmuş olur. Daha sonra "Allah onlarda imanı yaratmamıştır" denilir. Böylece bu, Allah'ın onlarda imanın tahakkuk etmesini dilemediğine delâlet etmiş olur ki işte bu, bizim mezhebimizin (ehl-i sünnet'in) görüşünün tâ kendisidir.
Bil ki Allahü teâlâ bundan sonra, "Böyle iken sen, hepsi mü'min olsunlar diye, insanları zorlayıp duracak mısın?" buyurmuştur. Bu, "senin hiç kimse üzerinde tasarruf etme ve tesirli olma gücün yoktur" demektir.
Bundan maksad, tesirli kudretin ve geçerli meşîetin, ancak Hak Subhânehû ve Teâlâ'ya âit olduğunu beyân etmektir.
Mükellefiyetin Kaynağı Şeriattır
Alimlerimiz, "şeriat gelmezden önce, hiçbirşey hakkında hüküm verilemez" şeklindeki görüşlerinin doğruluğuna, ayetteki "Allah'ın izni olmadan hiçbir kimsenin iman etmesi mümkün değildir" buyruğunu delil getirerek şöyle demişlerdir: "İzin. bir fiil hususundaki mutlak (kayıtsız-şartsız) oluştan ve o fiilin yapılmasına müsadeden ibarettir. Bu ayetin açık manası, bu izin tahakkuk etmeksizin, kulun imana yönelemiyeceğine delâlet eder." Alimlerimiz, sözlerine şöyle devam ederler: "Bunun böyle olduğuna, aklî olarak şunlar da delalet eder:
Allah'ı tanıyıp iman etmede, O'na şükretmede ve O'nu övmede, herhangi bir menfaatin bulunduğunu akıl göstermez ve bilmez. Binâenaleyh bunun aklen böyle olmaması gerekir. Birinci cümlenin izahı şöyledir: Bu menfaat ve fayda ya şükredene ya şükredilene aittir. Bunun şükredilene âit olması bâtıldır. Çünkü görünür âlemde (dünyada) şükredilen, şükürden istifâde eder, şükür onu sevindirir, küfran-ı nimette bulunulması da onu üzer. Şu halde şükür güzel, küfran-ı nimet (nankörlük) de çirkindir. Allahü teâlâ'ya gelince, O'nu ne kullarının şükrü sevindirir, ne de küfran-ı nimette bulunmaları üzer. Dolayısıyla bu şükrün Allah'a asla bir faydası yoktur. Bu faydanın şükredene âit olması da bâtıldır. Zira şükreden o anda, o şükür ile yorulur ve şükredilen kesinlikle istifâde etmediği halde, şükreden hizmetini esirgememiş olur. Bu şükrün, mükâfaatın sebebi olduğu da söylenemez. Çünkü Allah'dan alacaklı olmak, imkansızdır. Zira başkasından alacaklı olmak, ancak o başkası vermediği zaman onun, o hakkı vermemesi, kendi hakkında bir noksanlığı icâb ettirdiği zaman düşünülebilir. Hak teâlâ, noksanlıktan ve fazlalıktan münezzeh olunca, O'nun hakkında bu düşünülemez. Böylece iman ve şükürle meşgul olmanın sırf akla göre, bir fayda temin etmediği sabit olmuş olur. Böyle olan şeyi aklın mûcib olması imkânsız olur. Binâenaleyh bu kesin aklî delil ile de, Hak teâlâ'nın "Allah'ın izni olmadan hiçbir kimsenin iman etmesi mümkün değildir" ayetinin ifâde ettiği hususun doğruluğu sabit olmuş olur.
Kâdi şöyle demiştir: "Bundan maksad, iman o kimseden, ancak Allah'ın bilmesi, onu mükellef tutması ve kulu ona mükellef tutmasıyla olur manasıdır."
Buna şöyle cevap verilebilir: "Ayetteki izni, sizin zikrettiğiniz manaya hamletmek, ayetin zahirini terktir ki bu mümkün değildir. Özellikle aklî ve kesin delilin bizim görüşümüzü kuvvetlendirdiğini de beyan etmiş bulunuyoruz."
Üçüncü Mesele
Asımın râvisi Ebu Bekr, nûn ile fiili, (......) şeklinde okurken, diğerleri faili, Allah'a râcî mahzûf (o) zamiri olmak üzere (......) şeklinde okumuşlardır.
Rics'in Manası
Alimlerimiz, "Küfrü de imanı da yaratan Allah'dır" şeklindeki görüşlerinin doğruluğuna, ayetteki, "O, akıllarını kullanmayanlara murdarlık verir" ifâdesini delil getirerek şöyle demişlerdir. "Murdarlık" (rics) kelimesi ile bazan kötü amel murad edilir. Nitekim Hak teâlâ, "Allah sizden ancak ricsi gidermek ve sizi tertemiz yapmak diler ey ehl-i Beyt... "(Ahzâb. 33) buyurmuştur ki bu ifâdedeki "rics" ile, ister küfür, ister masiyet şeklinde olsun, kötü amel; "tertemiz yapma" ile de, kulun küfür ve günah ricsinden, iman ve taat temizliğine geçirilmesi kastedilmiştir. Binâenaleyh Allahü teâlâ önceki ayette imanın ancak kendi irâdesi ve yaratmasıyla meydana geldiğini belirtince, bu ayette "rics"in de kendi yaratması ve var etmesiyle meydana geldiğini bildirmiştir. İmanın mukabili olarak zikredilen bu "rics", küfürden başka birşey değildir. Binâenaleyh bu ayetin, küfrün ve imanın Allah'ın yaratmasıyla olduğuna delâlet ettiği sabit olmuş olur."
Ebu Ali el-Fârisî en-Nahvî, ehl-i sünnet'in bu görüşüne şöyle diyerek cevap verir: "Rics, şu iki diğer manaya da gelir:
Birincisi: Bununla azab-ı ilâhi murad edilmiştir. O halde ifâdesi, "Allah o akıllarını kullanmayanların başına kötü bir azab getirir" manasında olur. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Allah erkek münafıklarla kadın münafıkları; erkek müşriklerle kadın müşrikleri azaba uğratacak... " (Ahzâb, 73) buyurmuştur.
İkincisi: Allahü teâlâ o kâfirlerin rics (pis) olduklarına hükmetmiştir. Nitekim O "Müşrikler ancak bir necisür" (Tevbe, 28) buyurmuştur. Buna göre tefsir edilen ayetin manası, "Müslümanlar için söz konusu olan, müslümanlarda bulunan temizlik, onlar için olmaz" şeklinde olur.
Ebu Ali'ye şöyle cevap verilir: Biz, "Cehaletin kulun fiili olması mümkün değildir" hususunu aklî delil ile açıklamıştık. Çünkü kul, cehaleti istemez ve onu meydana getirmeye çalışmaz. Aksine cehaletin zıddını ister ve o zıddı elde etmeye yönelir. Binâenaleyh eğer bu iş öyle olsaydı, o zaman onun kastedip niyetlendiği tahakkuk ederdi. Biz, bu kitabın daha önceki yerlerinde, bu delilin aleyhine çeşitli sorular irâd ettik ve o sorulara cevap verdik. "Rics"i, azab manasına almak da yanlıştır. Çünkü "rics", bozuk, pis ve kötü görülen şey demektir, Binâenaleyh bu lafzı, o kâfirlerin cehaletleri ve küfürleri manasına hamletmek, doğru, hak ve adalet olan azab-ı ilâhî manasına hamletmekten daha evlâdır. Yine "rics"i, Allah'ın onların pis olduğuna hükmetmesi manasına almak da son derece uzak bir ihtimaldir. Çünkü Allah'ın bu şekilde hükmetmesi, Onun sıfatıdır. Binâenaleyh Allah'ın sıfatının "rics" olduğu söylenebilir. Böylece bizim delilimizin apaçık olduğu sabit olmuş olur."
101. Âyetin Tefsiri
"De ki: "Göklerde ve yerde neler var, bakın." Fakat bunca ayetler (ibretler) ve uyarmalar, iman etmeyecekler güruhuna fayda vermez".
Bu ayetle ilgili birkaç mesele var:
Ayetteki Kıraat Farklılığı
Asım ve Hamza, ictimâ-i sâkineynden dolayı, lâm'ın kesresi ile, (......) şeklinde okumuşlardır ki, zaten bu gibi yerlerde asl olan hareke kesredir. Diğer kıraat imamları ise, lâm'ın zammesiyle (......) şeklinde okuyarak, hemze-i vaslın harekesini lâm'a vermişlerdir.
Tefekkürün Önemi
Bil ki Allahü teâlâ, geçen ayetlerde, imânın, ancak Allah'ın yaratması ve iradesiyle meydana geldiğini beyân edince, hak (doğru) olanın serâpâ cebr olduğu düşünülmesin diye de, deliller üzerinde tefekkür ve istidlal yapmayı emrederek, "De ki: "Göklerde ve yerde neler var, bakın" buyurmuştur.
Bil ki bu şu iki neticeye götürür:
a) Allah'ı bilmenin yolu, ancak O'nun delilleri hususunda düşünmektir. Nitekim Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de: "Halk (mahlûkat) üzerinde tefekkür edin, fakat Hâlık Teâlâ'nın zatı hususunda tefekkür etmeyin Keşfü'l-Hafa, 1/311 buyurmuştur.
b) Deliller ya göklerden, ya yerden çıkarılır. Semavî deliller, feleklerin hareketleri, miktarları, konumları, o feleklerdeki güneş, ay ve yıldızlar ile, herbirinde bulunan çeşitli fayda ve menfaatlerdir. Yerden çıkarılan delillere gelince bu, ulvî cisimlere, madenlere, bitkilere ve özellikle insanın hallerine bakıp düşünmektir. Sonra bu cinslerin herbiri nihayetsiz türlere bölünür. Binâenaleyh insan, Hak teâlâ'nın, bir sivrisineğin kanadını yaratmasındaki hikmet hususunda tefekküre başlasa, aklı ondaki, hikmet ve faydaların en küçük derecesine ulaşamadan tükenir, yorulur. Allahü teâlâ hiç şüphesiz Kur'an-ı Mecîd'de böyle delilleri çokça zikretmiştir. İşte bundan ötürü, "De ki: "Göklerde ve yerde neler var, bakın" buyurmuş ve tafsilata girmemiştir. Böylece Cenâb-ı Hak sanki, insan bu delilden çıkarılacak kısımları anlasın ve herbirinin hikmetini aktı ile ve beşerî gücünün miktarına göre, izah edebilsin diye, küllî (genel) kaideye dikkat çekmiştir.
Cenâb-ı Hak, bu tefekkür ve teemmülü emredince, bunun peşisıra ayetler (deliller) üzerindeki bu tefekkürün, ezelde şekavet ve dalâletine hükmettiği kimselere fayda vermeyeceğini beyân buyurarak "Fakat bunca ayetler (ibretler) ve uyarmalar, iman etmeyecekler güruhuna fayda vermez " buyurmuştur. Bu ayetle ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Nahivciler, ayetin başındaki mâ edatının şu iki manaya gelebileceğini söylemişlerdir:
a) Bu ayetler ve inzârlar, Allah'ın, imân etmeyeceklerine hükmettiği kimselere bir fayda vermez" manasında, bu mâ-yi nâfiye'dir. Bu senin, "infâk etmezsen, malın sana fayda vermez" sözün gibi olur.
b) Bu, "onlardan o azab" hangi şey defedebilir ki" manasında, istifham ifâde eden mâ edatıdır. Buna göre, bu cümle istifham-ı inkârı olmuş olur.
İkinci Mesele
Ayette geçen, "âyât" ile deliller, "nüzûr" sözü ile de, inzâr edici peygamberler veya inzârlar (ikazlar) kastedilmiştir.
Üçüncü Mesele
Kelime, yâ ile ma yuğnî şeklinde de okunmuştur.
Allah Peygamberleri ve Tabilerini Korur
102. Âyetin Tefsiri
Âyetin tefsiri için bak:103
103. Âyetin Tefsiri
"Onlar, kendilerinden evvel geçmiş kavimlerin o acıklı günleri gibi bir günden başkasını mı bekliyorlar? De ki: "Haydi bekleyin. Şüphesiz ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim " Nihayet biz resullerimizi ve iman edenleri selâmete erdiririz. Böylece mü'minleri kurtarmak, üzerimizde bir haktır".
Bil ki bu, "Onlar, ancak geçmiş ümmetlerin başına gelen günler (azablar) gibi günlerin başlarına gelmesini beklerler" demek olup, bununla geçmiş peygamberlerin, zamanlarındaki kâfirleri, çeşit çeşit azabların bulunacağı günlerin gelmesi ile tehdid ettikleri ve o ümmetlerin, onları yalanlayıp alay ederek, o azabların hemen gelmesini isteyişleri kastedilmiştir. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) zamanındaki kâfirler de böyle yapıyorlardı. Hak teâlâ daha sonra, Peygamberine, "Haydi bekleyin. Şüphesiz ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim" demesini emretmiştir.
Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Nihayet biz resullerimizi ve iman edenleri selâmete erdiririz" buyurmuştur. Bu ifadeyle ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Nusayr'ın rivayetine göre Kisâî, fiili şeddesiz olarak nünci şeklinde okurken, diğer kıraat imamları şeddeli olarak nünecci şeklinde okumuşlardır ki her iki şekilde, fiilin kullanılan şekilleridir. Durum, ayetteki (nünci) kelimesi için de aynıdır.
İkinci Mesele
Bu ayet-i kerimenin başındaki (......) atıf harfidir. Buna göre takdir şöyledir: "Bizim geçmiş ümmetler hususundaki sünnetimiz, onları çabucak helak etmek, sonra peygamberlerimizi kurtarmak şeklindedir."
Üçüncü Mesele
Önceki ayette, Cenâb-ı Allah, Peygamberine kâfirlerle birlikte azabı beklemesini emredince, tafsilâta girerek, "Azab sadece kâfirlerin başına gelir Arha Resul ve ona tâbi olanlar kurtulacaklardır" buyurur.
Daha sonra Allahü teâlâ, "Böylece mü'minleri kurtarmak üzerimizde bir haktır" buyurur, Bu ifade ile ilgili iki mesele vardır:
Birinci Mesele
Keşşaf sahibi şöyle der: "Bu, "Böylesi bir kurtarma ile, biz mü'minlere yardım eder ve müşrikleri yok ederiz" demektir. Ayetteki "üzerimizde bir hak olarak" cümlesi, bir cümle-i mu'tanzadır, yani "Bu, bizim üzerimize vacib oldu" demektir."
İkinci Mesele
Kâdî: "Hak teâlâ'nın ifâdesi ile, "vücûb" kastedilmiştir. Çünkü Peygamberi ve inananları azabtan kurtarıp mükâfaata erdirmek Allah'a vâcibtir. Eğer bu böyle olmasaydı, Allahü teâlâ'nın onlara zor ve güç işleri yüklemesi güzel ve yerinde olmazdı. Binâenaleyh bu sebebten ötürü bunun Allah'a vâcib olduğu sabit olunca, bu, daha önceki bir sebebten ötürü gerekli olan bir borcun ifâsı gibi olmuş olur" demiştir, Buna şöyle cevap verilir: "Biz (ehl-i sünnet), bunun Allahü teâlâ'nın vaadi ve hükmü sebebi ile, Allah üzerine bir hak olduğunu söylüyoruz. Yoksa bunun, kulun haketmesi ile meydana gelen bir hak ve vâcib olduğunu söylemiyoruz. Çünkü kulun, yaratıcısı üzerinde hiçbir hak sahibi olmadığı sabittir.
Tevhidin Devamlılığı
104–105. Âyetlerin Tefsiri
Âyetin tefsiri için bak:106
106. Âyetin Tefsiri
"Ey insanlar, eğer benim dinimden bir şüphede iseniz, (iyice bilin ki) ben Allah'ı bırakıp da sizin taptıklarınıza tapmam. Ancak sizin canınızı alacak olan Allah'a kulluk ederim. Bana mü'minlerden olmam emredilmiştir" de! Ve yüzünü tevhid dinine döndür, sakın müşriklerden olma. Allah'ı bırakıp da sana ne fâide ne de zarar veremeyecek olan nesnelere tapma! Eğer böyle yaparsan o takdirde şüphesiz ki sen, (kendine) yazık etmişlerden olursun",
Bil ki Allahü teâlâ, en ince noktalarına kadar delillerden bahsedince, nübüvveti hususunda hertürlü şek ve şüphesinin zail olup, Allah'a karşı yaptığı ibâdetin artık gizlilikten açığa çıkması için, Peygamberine, dinini ve müşriklerden farklı olduğunu ortaya koyup ilân etmesini emrederek, "Ey insanlar, eğer benim dinimden bir şüphede iseniz (...)" de" buyurmuştur.
Bil ki, bu ayetin zahiri, o kâfirlerin, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in dinini tanımadıklarına delâlet ettiği halde, hadislerde, onların Hazret-i Peygamber hakkında, "o, sâbiî'dir" dedikleri zikredilmektedir. İşte bundan dolayı Allahü teâlâ, Peygamberine, kendisinin, müslüman ve Hanîf olan İbrahim'in dini üzere olduğunu onlara beyân etmesini emretmiştir. Zira Cenâb-ı Hak, "Hakikaten İbrahim (başlı başına) bir ümmetti; Allah'a itaatkârdı ve muvahhid bir müslümandı"(Nahl, 120), "Şüphesiz ki ben, bir muvahhid olarak, yüzümü o gökleri ve yeri yaratmış olan Allah'a yönelttim" (Enam, 79) ve "Ben, sizin tapmakta olduklarınıza tapmam" de!" (Kafirûn, 2) buyurmuştur.Bu, "Siz, şayet benim dinimin ne olduğunu bilmiyorsanız, ben onu size detaylı bir biçimde açıklayacağım" demektir. Daha sonra Hazret-i Peygamber, bu hususta birtakım kayıt ve açıklamalarda bulunmuştur.
Birinci kayıt: Cenâb-ı Hakk'ın, "iyice bilin ki ben, sizin, Allah'tan başka taptıklarınıza tapmam" ayetinin ifâde ettiği husustur. Bu nefyin mutlaka başa alınması gerekli idi; zira biz, levhadan bozuk nakışların izalesinin, mutlaka o levhadaki doğru nakısların nakşedilip işlenmesinden önce gelmesi gerektiğini söylemiştik. Yine, böyle bir nefiy gerekli idi; zira ibâdet, tazimin doruk noktasıdır. Binâenaleyh ibâdet ancak, celâl ve ikram sıfatlarının doruk noktasında olana yaraşır. Putlar ise, bazı taşlardan ibarettir. İnsan ise onlardan daha kıymetlidir. O halde daha kıymetli olanın, değersiz olana ibâdet etmekle meşgui olması nasıl uygun düşer?
İkinci kayıt: O'nun "Ancak sizin canınızı alacak olan Allah'a kulluk ederim" ayetinin ifâde ettiği husustur, Bundan maksat şudur: "O, Allah'tan başkasına ibâdet edilmemesi gerektiğini beyân buyurunca, Allah'a ibâdetle meşgul olmanın gerektiğini de, tafsilatlı olarak açıklamıştır."
Buna göre şayet, "Hak olan Mabûd'un, burada "O, sizin canınızı alandır" şeklindeki bir sıfatla zikredilmesinin hikmeti nedir?" denilirse, biz deriz ki:
Bu hususta şu izahlar yapılabilir:
1) Bununla, "Ben, sizi ilk önce, yaratan; ikinci olarak canınızı alan, üçüncü kez de sizi yeniden iade edecek olan Allah'a ibâdet ederim" manasının murad edilmiş olması muhtemeldir. Bu üç mertebeyi biz, Kur'an'da defalarca, zaman zaman ifâde ettik. Binâenaleyh burada, geriye kalanlarına dikkat çekmek için, bu üç şeyden sadece "can alma"nın zikredilmesiyle yetinilmiştir.
2) Ölüm en korkunç şeydir. Binâenaleyh burada, özellikle bu ifâde, daha caydırıcı ve daha men edici olsun diye zikredilmiştir.
3) Onlar, azabın hemen gelmesini isteyince, Cenâb-ı Hak da, "Onlar kendilerinden evvel geçmişlerin günleri gibi (bir günjden başkasını mı bekliyorlar? De ki: "Haydi bekleyin. Şüphesiz ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim." Nihayet biz, resullerimizi ve iman edenleri selâmete erdiririz... "(Yûnus, 102-103) buyurmuştur. Binâenaleyh bu ayet, Allahü teâlâ'nın, o kâfirleri helak ve mü'minleri kurtarıp onların kudret ve devletlerini kuvvetlendireceğine delâlet etmiş olur. Bu sebeple, bu sözün ifâde edilmesiyle onun zamanının geldiği ve yaklaştığı anlaşılınca, pek yerinde olarak burada, "Ancak sizin canınızı alacak olan Allah'a kulluk ederim..." buyurmuştur ki, bu, Allahü teâlâ'nın bir önceki ayetlerde açıklayıp izah etmiş olduğu şeye işaret olmuş olur. Buna göre Peygamber sanki, "Ben, bana, onları helak edeceğini ve beni bırakacağını vaadeden zâta, varlığa ibâdet ederim..." demek istemiştir.
Üçüncü kayıt: Cenâb-ı Hakk'ın "Bana, mü'minlerden olmam emredilmiştir" cümlesinin ifâde etttiği husustur. Bil ki Allahü teâlâ, uzuvların işleri cinsinden olan ibâdetten bahsedince, ondan iman ve marifet bahsine geçmiştir.
Bu da, zahirin salih amellerle süslenmediği sürece, kalbte iman ve marifet nurunun meydana gelmeyeceğine delâlet etmektedir.
Dördüncü Kayıt: "ve yüzünü tevhid dinine döndür" ayetinin ifade ettiği husustur. Bu ifadeyle ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Bunun başındaki vâv harfi, atıf harfidir. Matufun aleyh hakkında da şu iki izah bulunmaktadır:
1) "Bana, mü'minlerden olmam emredilmiştir" cümlesi "Bana denildi ki: "Mü'minlerden ol" cümlesi yerinde zikredilmiş olup, buna göre, cümlesi de buna atfedilmiştir.
2) cümlesi "Ve ben, özümü tevhid dinine döndürmekle emrolundum" cümlesinin yerini tutmaktadır. Buna göre ayetin takdiri "Bana, mü'minlerden olmam ve özümü, yüzümü tevhîd dinine döndürmem emrolundu" şeklinde olur.
Yüzü Dine Yönelme'nın Manası
Ayette bahsedilen, "ikâmetu'l-vech" ifâdesi, aklı tamamiyle dini talep edip, onu araştırmaya yöneltmekten ibarettir. Çünkü bir şeye alabildiğine bakmak isteyen kimse, kendisini, az olsun çok olsun hiçbir şeyin ondan çeviremeyeceği bir biçimde yüzünü o şeye doğru yöneltir. Zira o kimse, yüzünü o şeyden çok az olsa dahi çevirdiğinde, o takdirde, o şeyin tam mukabilinde olma hali yok olmuş olur. Bu, tam mukabilinde olma işi bâtıl ve yok olunca da, görme haleldar olur. İşte bundan dolayı, "yüzü dine doğru ikâme etme"nin, aklın tamamiyle dini talep etmeye yöneltilmesinden bir kinaye kılınmış olması güzel ve yerinde olmuş olur. Hanîfa kelimesinin manası, "Tamamiyle ona yönelmiş, onun dışında kalanlardan ise tamamiyle yüz çevirmiş kimse olarak" demektir ki, bu sözün neticesi de tam bir ihlâsı ve başkasına iltifat etmemeyi gösterir. O halde, onun ilk önce, "Bana, mü'minlerden olmam emredilmiştir" demiş olması, imanın temelini ve aslını elde etmeye; "ve yüzünü tevhid dinine döndür" sözü de, tamamiyle iman nuruna gark olmaya ve onun dışında kalanlardan da tamamiyle yüz çevirmeye bir işaret olmuş olur.
Beşinci kayıt: "ve sakın müşriklerden olma"buyruğunun ifâde ettiği husustur.
Bil ki, bunun putlara ibâdet etmekten bir rîehiy olması mümkün değildir. Çünkü bu, Cenâb-ı Hakk'ın bu ayetindeki "Ben, sizin tapmakta olduklarınıza tapmam" buyruğu ile yasaklanmıştı. Dolayısıyla bu sözü yeni bir mânaya hamletmek gerekir ki o da şudur: "Bir kimse Mevlâstnı tanıdıktan sonra, başka bir şeye iltifat ederse, bu, bir şirk olur ki, bu, gönül ehlinin "şirk-i hafî- gizli şirk" adını verdikleri şeydir.
Altıncı kayıt: Cenâb-ı Hakk'ın "Allah'ı bırakıp da sana ne faide ne de zarar veremeyecek olan nesnelere tapma" buyruğunun ifâde ettiği husustur. Zâtı gereği mümkin olan varlıklar, zatlarına nisbetle yok, Hakk'ın yaratmasıyla da mevcutturlar. Durum böyle olunca, Hakk'ın dışında kalanların varlığı, ancak Hakk'ın yaiatmasıyla olur. Böyle olması halinde de Hak'tan başka fayda veren, yine O'ndan başka zarar verebilecek olan bir kudret yoktur. Çünkü, O'nun zâtı hariç, her şey yok olucudur. Durum böyle olunca da, hüküm sadece Allah'ın olup, her iki dünyada kendisine başvurulacak olan, ancak O olmuş olur.
Daha sonra Cenâb-ı Hak, ayetin sonunda "Eğer böyle yaparsan o takdirde şüphesiz ki sen kendine yazık etmişlerden olursun" buyurmuştur. Bu, "şayet sen, menfaat ve zararı, Allah'tan başkasından beklemekle meşgul olursan, zalimlerden olursun" demektir. Çünkü zulüm, bir şeyin, olması gereken yerden başka bir mevkie konulması demektir. Şu halde, Hakk'ın dışında kalanlar, tasarrufta bulunmaktan uzak olunca, tasarrufun, Hakk'ın dışındaki varlıklara mal edilmesi, bir şeyi olması gereken yerden başka bir yere koymak olur ki, bu da zulümdür.
Buna göre şayet, "yiyerek doymayı, içerek de kanmayı istemek, bu ihiâsa zarar verir mi?" denilirse, biz deriz ki: Hayır, çünkü ekmeğin bulunması ve onun bütün özelliklen, Allah'ın icadı ve meydana getirmesiyledir. Binâenaleyh, ondan yararlanmak için, Allah'ın yaratmış olduğu bir şeyden faydalanmayı talep etmek tamamiyle Allah'a yönelmeye aykırı değildir. Ancak ne var ki bu İhlasın şartı, akıl gözü bu mevcudattan herhangi bir şeye takıldığında, o kimsenin, akıl gözüyle o şeylerin zâtları gereği yok olduklarını; Hakk'ın icad etmesiyle var olduklarını; kendi başlarına fanî, Hakk'ın ibkâ etmesiyle bakî olduklarını görüp müşahede etmesidir. İşte bu durumda o kimse, Hakk'ın dışında kalanların, zâtları gereği mahzâ yokluk olduğunu ve Allah'ın varlığının nuru ile ihsanının feyzinin, her şeyin üzerinde olduğunu ve her şeyi ihata ettiğini görmüş olur.
107. Âyetin Tefsiri
"Eğer Allah sana bir zarar dokundurursa, onu, O'ndan başka giderecek hiçbir kimse yoktur. Eğer sana bir hayır dilerse. O'nun fazlını geri çevirecek hiç bir kuvvet de yoktur. O, bunu kullarından dilediğine eriştirir. O, çok affeden ve çok merhamet edendir".
Bu âyetle ilgili birkaç mesele vardır:
Âlemde Mutlak Tasarruf Sahibi Allah'tır
Bil ki Allahü teâlâ, bu sûrenin sonunda, bütün mümkin varlıkların kendisine varıp dayandığını ve bütün kâinatın kendisine muhtaç olduğunu; akılların kendisine hayran kaldığını, rahmet, cömertlik ve varlığın kendisinden feyezan ettiğini beyân buyurmuştur.
Bil ki bir şey, ya zararlı, ya faydalı yahut da ne zararlı ne faydalı olur. Bu iki kısım, hayır isminde müşterektirler. Zarar, vücudî (var oluşla ilgili) bir durum olunca, pek yerinde olarak Cenâb-ı Hak bu hususta, "eğer Allah sana bir zarar dokundurursa (...)" buyurmuştur. Ama hayır, bazan vücudî, bazan da ademî olunca, tam yerinde olarak Cenâb-ı Hak bu hususta "dokundurma" fiilini zikretmemiş, aksine, "Eğer sana bir hayır da dilerse... " buyurmuştur. Ayet, zarar ve hayrın, Allahü teâlâ'nın kaza ve kaderi ile meydana geldiğine delâlet etmektedir ki, bu hususa küfür-iman, itâat-isyân, sevinç-âfet, hayır-elemler; lezzetler, rahatlar ve yaralanmalar dahil olur. Böylece Cenâb-ı Hak şunu beyân etmiştir: "O, bir kimseye şer dilemişse, ondan, o şerri, zatından başkasının gidermesi mümkün değildir. Eğer bir kimseye de hayrı hükmetmişse, O'nun lütfunu da hiç kimse geri çeviremez."
Ayetteki Bazı İncelikler
Ayetteki bir başka incelik de şudur: Allahü teâlâ hayır tarafını şu üç bakımdan, şer tarafına tercih etmiştir:
a) Allahü teâlâ, zarar dokundurmadan bahsedince, onu kendisinden başka giderecek kimsenin bulunmayacağını da beyân etmiştir ki, bu, O'nun zararları gidereceğine delâlet eder. Çünkü, olumsuzluktan yapılan istisna, isbât ifâde eder. O, hayrı zikrederken de, "ben onu defederim" dememiş, aksine "Kimse onu geri çeviremez" demiştir ki, bu da hayrın zâtt gereği matlub, şerrin de arızî olarak matlub olduğuna delâlet eder. Nitekim Cenâb-ı Hak, bir hadis-i kudsîsinde, "Rahmetim, gazabımı geçmiştir" demiştir.
b)Cenâb-ı Hak, hayrın sıfatı hakkında, "O. bunu kullarından dilediğine ulaştırır.." buyurmuştur ki bu da, hayır ve rahmet tarafının daha üstün ve baskın olduğunu gösterir.
c) Allahü teâlâ, O. çok bağışlayıcı ve çok merhamet edicidir" buyurmuştur. Bu da, rahmet tarafının kuvvetli olduğuna delâlet eder. Bu ayette ilgili sözün neticesi şudur:Cenab-ı Allah yaratma.icad etme, var etme ve eşsiz bir biçimde yaratma hususlarında tek olduğunu, kendisinin dışında mûcid bulunmadığını ve kendisinden başka mabûd olmadığını beyân etmiş, sonra da hayrın bizzat; şerrin de arızî olarak irade edildiğine dikkat çekmiştir ki, bu konunun muhtevasında derin sırlar bulunmaktadır. İşte, bizim bu ayet hakkında söyleyeceğimiz bundan ibarettir.
İkinci Mesele
Müfessirler şöyle demişlerdir: Allahü teâlâ, önceki ayette, putların sıfatı hakkında, "Onlar ne zarar verebilirler, ne de faydalı olabilirler" buyurunca, bu ayette de onların, başkasından gelen zararı def etmeye ve başkasından gelen hayra da mani olmaya muktedir olamadıklarını beyân buyurmuştur. İbn Abbas (radıyallahü anh) ayetinin manasının, "şayet Allah sana, bir hastalık ve bir fakirlik verirse, onu zatından başka geriye çevirecek kimse yoktur.." şeklinde olduğunu söylemiştir.
"Eğer sana bir hayır dilerse..." buyruğuna gelince, bu hususta Vahidî şöyle demektedir: "Bu, ifâde "maklûb" olup, mânası ise, "Şayet Cenâb-ı Hak sana hayrı murad ederse şeklindedir. Ancak ne var ki, bunlardan her biri diğerini ilgilendirince, her birinin diğerinin yerine bedel olması câizdir."8en de derim ki: "Lafızdaki takdim, daha fazia ilgi ve özen gösterildiğine, itinâya delâlet eder: Buna göre, Cenâb-ı Hakk'ın buyurması, maksud olanın, insan olduğuna; diğer hayırların ise, onun için varedildiğine delâlet eder ki, bu incelik ancak, bu terkibden elde edilir."
Sûrenin Hatimesi
108. Âyetin Tefsiri
De ki: "Ey insanlar, size Rabbinizden hak gelmiştir. Artık kim hidâyeti kabul ederse, o ancak kendi yararı için hidâyete ermiş, kim de saparsa o da yalnız kendi zararına sapmış olur.-Ben sizin başınızda bir bekçi de değilim".
Bil ki Allahü teâlâ, tevhid, nübüvvet ve ahiretle ilgili delilleri iyice izah edip, bu sûrenin sonunu da yaratmada, yoktan var etmede, tekvîn ve ibdâda zatının tek olduğuna delâlet eden bu açıklamalarla süsleyince, bu sûreyi, çok kıymetli ve yüce olan bu ifâdelerle hitâma erdirmiştir. Bu ayetin tefsiri hususunda şu iki izah yapılabilir:
a) Allah, ezelde kimin hidâyet bulacağına hükmetmişse bu iş, onun için mutlaka olacaktır; kimin de sapıklığına hükmetmişse işte bu da kaçınılmazdır ve bunu savuşturmanın çaresi yoktur.
b) Bu, Mutezite'ye uygun düşen bir açıklama olup, Kâdî şöyle demiştir: "Allahü teâlâ, şeriatini ikmâl ettiğini, her türlü engeli kaldırarak mazerete mahal bırakmadığını beyân ederek, "Kim hidâyeti kabul ederse, o ancak kendi yaran için hidâyete ermiş, kim de saparsa o da yalnız kendi zararına sapmış olur. Ben sizin başınızda bir bekçi de değilim" buyurmuştur. Bu, "sizi en büyük mükâfaata ulaştırmak ve sizi elîm bir azâbdan kurtarmak hususunda, bana, yaptığımdan daha fazlası vacip değildir" demektir." İbn Abbas, bu ayetin kıtal, savaş ayetiyle mensûh olduğunu söylemiştir.
Daha sonra Cenâb-ı Hak, bu sonucu da başka bir latîf, hoş bir sonuç ile nihayete erdirmek üzere,
109. Âyetin Tefsiri
"Sana her ne vahyediliyorsa ona tâbi ol. Allah hükmünü verinceye kadar, sabret. O. hâkimlerin en hayırlısidır".
buyurmuştur. Bu, "Allahü teâlâ, peygamberine, vahye ve tenzile ittibâ etmesini emretmiştir. Binâenaleyh, şayet kendisine, o ittibâdan dolayı bir kötülük ulaşırsa, Allah, o hususta hükmedinceye kadar, ona sabretmesi gerektiğini, zira kendisinin, hükmedenlerin en hayırlısı olduğunu bildirmiştir" anlamındadır.
Araplardan birisi, "sabr" hakkında bir şiir inşad ederek şöyle demiştir:
"Sabır, benim sabretmeme dayanamaymcaya kadar sabredeceğim... Ve sabredeceğim, Allah benîm durumum hakkında hükmedinceye kadar... Ve sabır, sabırdan daha acı ve zor olan şeye sabrettiğimi bilinceye kadar sabredeceğim..."
Allah, ne murad ettiğini ve kitabının sırlarını en iyi bilendir. Böylece, bu sûrenin tefsiri, Allah'ın inayeti ve hüsn-i tevfiki ile tamamlandı. Bu kitabı derleyen (cami) şöyle demektedir: "Ben bu sürenin tefsirini, Allah'ın asamm (yani savaş çağrılarına karşı sağır, içinde savaş olmayan, barış ve sulh) ayı olan Receb ayının bir Cumartesi günü, (Hicrî) 601 yılında bitirdim. Ben, Allah ruhuna ve bedenine mağfiret ve rahmet yağmurlarını yağdırsın, salih bir kimse olan babam Muhammed efendinin ölümü sebebiyle çok hüzünlü idim; canım da çok sıkılmıştı. Ben, bu kitabı okuyan ve kendisinden istifâde eden bütün müslümanlardan, hem o miskîne (babama), hem de bu miskine (bana) duâ, rahmet ve mağfiret taleplerini tahsis etmelerini istiyorum. Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah'a; salât ü selâm da, mahlûkatın en hayırlısı olan Hazret-i Muhammed'e, O'nun âline ve bütün ashabına olsun!.