KEŞŞÂF TEFSİRİ

Yûnus Sûresi — KEŞŞÂF TEFSİRİ

Mekke’de nâzil olmuştur, 109 âyettir.Rahmân Rahîm Allah’ın Adıyla

1. Âyetin Tefsiri

1. Elif Lâm Râ. Bunlar hikmetli kitabın âyetleridir.
Bu bölümü tek başına aç →

2. Âyetin Tefsiri

yüksek bir makam olduğu’ müjdesini ver.” diye içlerinden birine vah-yetmemiz insanların tuhafına mı gitti ki “Bu, apaçık bir büyüdür!” dedi inkârcı nankörler?!

[337] “Elif Lâm Râ” [Müşriklere] meydan okumak üzere tek tek sayılmıştır. “Bunlar kitabın âyetleridir.”ifadesi, surenin ihtiva ettiği âyetlere işaret olup kitâb sure anlamındadır. ِ כِ َ ْ -hikmetli” demektir; çünkü hikmet içermek“ اte ve hikmetle konuşmaktadır. Ya da kendisini yoktan var eden Zat’ın ( el-Hakîm) sıfatıyla tavsif edilmiştir. A‘şâ şöyle demiştir:

Hükümdarlara giden öyle hikmetli, öyle garip kasidelerim varKi, sırf “Bunu söyleyen kimmiş?” denilsin diye söylemişimdir bunları

[338] Hemze, elçi göndermenin tuhaf bulunmasını yadırgamakta ve asıl buna hayret edilmesi gerektiğini bildirmektedir. א ْ َ ,nin ismi’כאن ifadesi أنَْ أوَْא ً َ َ ise haberidir. İbn Mes‘ûd [v. 32/652] ‘acebun şeklinde okumuş ve nekire olmasına rağmen onu כאنninismi; א ْ َ ifadesini de ma‘rife olduğu halde أنَْ أوَْhaberi yapmıştır. [Hassan b. Sâbit’e ait] şu ifadede olduğu gibi:

[Adeta Beytu re’s’den gelmiş bir üzüm şerbeti gibi] ki bal ve su1 olur karışımında

En güzeli, כאن’nin tam fiil kabul edilmesi, א ٌ nınise’أن أو ’dan bedel yapılmasıdır.

[339] Şayet “א ً َ َ אسِ ِ ifadesindeki Lâm’ın anlamı nedir? Bu ibare أכَאنَ ile e-kâne ‘inde’n-nâsi ‘aceben [insanlar nezdinde şaşılacak bir şey midir?]ibaresi ara-sında ne fark var?” dersen şöyle derim: Bunun anlamı, Müşriklerin bunu kendileri için hayret edecekleri enteresan bir şey kabul etmeleri ve yadırga-ma ve istihzalarını fırlattıkları bir hedef tahtası olarak önlerine dikmeleridir. “ İnsanlar nezdinde…” ibaresinde ise bu mâna yoktur.

kelimelerinin ma‘rife olması gerekirken, şiirde su ve bal cinsi -yani malum şeyler- kastedildiği ماء ve عسل 1için nekre olabilmiştir. (Tıybî’den) / ed.

Hayret ettikleri şey ise, bir beşere vahyedilmesi ve bu kişinin, memleket-lerinin önde gelen şahsiyetlerinden biri değil de normal bir kişi olmasıdır. Zira “Hayret! Allah Ebû Tālib’in yetiminden başka insanlara gönderecek elçi bulamamış!..” diyorlar; yeniden dirilmekten dem vurarak, kendilerini cennetle müjdelemesine ve cehennemle korkutmasına şaşırıyorlardı. Oysa bunların hiçbiri şaşılacak şeyler değildi, çünkü milletlere gönderilen bütün elçiler onlar gibi birer insandı. Nitekim Allah Teâlâ “De ki: Yeryüzünde, orayı yurt edinerek dolaşan melekler bulunsaydı, Biz onlara elçi olarak gök-ten elbette melek indirirdik.” [İsrâ 17/95] buyurmuştur. Ayrıca, fakir veya yetimin elçi olarak gönderilmesi de şaşılacak bir şey değildir, çünkü Allah Teâlâ ancak -peygamber seçilmek için gerekli olan tüm özellikleri bizzat taşıdığı için- seçilmeyi hak eden kişiyi seçer. Zenginlik ve dünyalıkta ileri olmak ise bu özellikler arasında hiç yer almamaktadır. “Oysa katımızda sizi Bize yaklaştıracak olan, ne mallarınız ne de evlâtlarınızdır.” [ Sebe’ 34/37] İşle-nen iyilik ve kötülüklerin karşılığını vermek üzere diriltilmek ise en büyük hikmettir. O halde, nasıl şaşılacak bir şey olur!? Asıl, aklen en çok şaşılacak ve yadırganacak şey, işlenen her şeyin karşılıksız bırakılmasıdır.

[340] “İnsanları uyar diye...” [َאس رِ ا ِ ْ -daki] En, müfessiredir, çünkü va’أنْ أhiyde ‘söyleme’ mânası vardır. Şeddeli En’in hafifletilmiş hali de olabilir ki aslı ennehû enziri’n-nâsedir. Bu durumda mâna, “Durum,bizim ‘İnsanları uyar.’ dememizdir.” şeklinde olur. [Bi-]enne le-hum ifadesinde olması gere-ken Ba hazfedilmiştir. “Rableri katında kendilerine yüksek bir makam” yani bir öncelik, bir üstünlük ve yüksek bir konum “olduğu…” Şayet “Niçin önde olma kadem (ayak) kelimesi ile ifade edilmiştir?”dersen şöyle derim: “Koşma ve öne geçme işi ayakla yapıldığı için kendisine koşulup öne geçilen güzel şeye kadem denmiştir. Nitekim nimete, el ile verildiği için yed (el), sahibi onu kulaçladığı için de ‘ (kulaç) denir. Mesela li-fulânin kademun fi’l-hayri (Falanın hayırda ayağı var.) denilir. ق ’a izafe edilmesi fazileti-nin çokluğuna ve büyük önceliklerden olduğuna işaret eder. Bunun [Kamer 54/55’deki gibi] sıdk makamı olduğu da söylenmiştir.

[341] “Şüphesiz bu” kitap ve Muhammed’in getirdikleri “basbayağı bir büyüdür!” ٌ

ِ א (büyücü) şeklinde okuyanlara göre, kelime Hazret-i Pey-gamber (s.a)’e işarettir. - Kur’ân’a büyü derken yalan söylüyorlarsa da- bu ifadeleri, onun karşısında âciz kaldıklarının ve bunu itiraf ettiklerinin delili-dir. Übeyy kıraatinde mâ hâzâ illâ sihrun (Bu büyüden başka bir şey değil!) şeklindedir.

Bu bölümü tek başına aç →

4. Âyetin Tefsiri

[342] “İşleri” bütün mahlûkātın işlerini, göklerin, yerin manevi hü-kümranlık işlerini ve Arş’ın işini “düzenleyerek…” Yani hikmetin gerek-tirdiği şekilde ölçüp biçip hükme bağlayarak… Sonunda hoşlanmadığı bir şeyle karşılaşmamak için doğruyu arayan ve işlerin sonunda ne getireceğine dikkat eden biri gibi yaparak...

[343] Şayet“Bu cümlenin [âyetin bütünüyle] münasebeti nedir?” der-sen şöyle derim: Bundan önceki cümle ile Yüce Allah, -bunca yaygınlık ve genişliğine rağmen- gökleri ve yeri kısa bir zamanda yarattığını ve Arş’ına kurulduğunu belirterek şanının ve hükümranlığının azametini gösterdikten sonra, hiçbir şeyin O’nun hüküm ve takdiri haricinde olmadığını, kendisinin o kadar muazzam olduğunu daha fazla göstermek için peşinden bu cümleyi getirmiştir. “[O’nun nezdinde] şefaatçi diye bir şey yoktur, ancak O izin verdik-ten sonra…”ifadeside tıpkı “ Ruh’un ve meleklerin, (huzurunda) saf durduk-ları gün konuşamazlar... Rahman’ın izin verdiği doğruyu söyleyenler hariç.” [Nebe’ 78/38] âyeti gibi Allah Teâlâ’nın izzet ve kibriyasına bir delildir.

כ [344] -kelimesi bu azametle bilinene işarettir; yani sizin Rab (İşte) ذbiniz, özellikleri anlatılan bu ‘ulu varlık’tır, sizin kulluğunuza layık olan da O’dur. Dolayısıyla, yalnız “O’na kulluk edin” ve -hiçbir fayda ve zarar vermeyen cansız şeyler bir yana- yaratmış olduğu bir melek ve insanı bile O’na ortak koşmayın! “Hâla, düşünüp ders çıkarmayacak mısınız?!” Çünkü birazcık düşünmek, birazcık gözlemlemek, içinde bulunduğunuz durumun yanlışlığını size gösterecektir. “Hepinizin dönüşü sadece O’nadır.” Yani so-nunda O’ndan başkasına dönmeyeceksiniz. Bu sebeple O’nunla karşılaş-maya hazırlanın. ِ ا َ ْ ifadesi “Hepinizin dönüşü (Allah’ın vaadi olarak) وO’nadır.” cümlesini; א (gerçek olarak) kelimesi de “Allah’ın vaadi” ifadesi-ni te’kid eden birer masdardır.

[345] “Çünkü O, yaratmaya başlar; sonra onu bir daha yapar.” cümlesi yeni bir cümle olup, Allah’a dönme gerekliliğinin illetini açıklamaktadır. Bu illet de yaratmayı başlatmanın ve onu daha sonra tekrar etmenin mak-sat ve muktezasının, mükelleflere amellerinin karşılığını vermek olmasıdır. Nitekim ؤ ا şeklinde de okunmuş olup, li-ennehû (Çünkü O…) أ anlamındadır. ِ َ ا ْ kelimesini nasbeden fiille de mansub da olabilir, yani وva‘ada’llāhu va‘den bed’e’l-halki sümme i‘âdetehû (Allah bir vaatte bulunmuş; yaratmayı başlatıp sonra onu bir daha yapmayı vaat etmiştir.). Bu, “yaratma-yı başlattıktan sonra bir daha yapmayı” anlamındadır.1 Zaten, ُ َ ا َ -şek وَlinde fiil formunda da okunmuştur. Ebde’eden yubdi’u (başlatır) şeklinde de okunmuştur. Keza, hakkan lafzını nasbeden fiille merfû‘ da olabilir; hakka hakkan bed’ü’l-halki (Yaratmanın başladığı [sonra da tekrarlanacağı] kesin bir gerçektir.) mânasında. Tıpkı şu beyitte olduğu gibi:

Ey Allah’ın kulları! Üzerimde mutlaka bir gözcü olduğu halde gelip gittiğim gerçek mi?

Hakkun ennehû yebde’u’l-halka şeklinde de okunmuş olup, hakkun enne zey-den muntalikun ( Zeyd’in yürüyüp gittiği hakikattir.) cümlesinde olduğu gibidir.

א [346] adaletle demek olup yeczî (karşılığını verir) kelimesine mü-teallıktır, yani Allah’ın onları adaletle cezalandırması ve mükâfatlarını ek-siksiz vermesi için… Ya da ( א ) “kendi kıstları sebebiyle” demektir; yani ıksāt etmeleri, iman edip amel-i sâlih işlerlerken zulmetmeyip adaletli-öl-çülü davranmış oldukları için. Çünkü şirk zulümdür. Allah Teâlâ “Şüphesiz şirk büyük bir zulümdür.” [Lokman 31/10] buyurmuştur. Âsiler de kendileri-ne zulmeden kimselerdir. İfadenin (Allah’ın değil de) “kendi kıstları sebe-biyle” şeklindeki anlamı, “nankörce inkâr edip durdukları için!..” ifadesine karşılık geldiği için daha uygundur.

Bu bölümü tek başına aç →

5. Âyetin Tefsiri

1 Yaratmayı başlatma vaadi aslında söz konusu olmadığından, Zemahşerî, vaade konu olan asıl şeyin tekrar yaratmak olduğuna vurgu yapıyor. / ed.

אءً [347] ِ kelimesindeki Ya, ًاء َ ِ ’deki Vav’ın bir öncesindeki harf kes-reli olduğu için Ya’ya döndürülmesiyle doğmuştur. Son harf orta harften önceye alınıp, Ya Hemze’ye çevrilerek ve iki Hemze arasında Elif olduğu halde ًَאء ِ şeklinde de okunmuştur. Tıpkı (köstek olma anlamındaki) ‘āka fiilinde ‘akā denmesi gibi. Zıyâ, nurdan daha kuvvetlidir.

[348] “Onu” Ay’ı “düzenleyen” yani “ Ay için birtakım konaklar belir-lemişiz.” [YâSîn 36/39] âyetinde ifade edildiği gibi yörüngesini konak yerleri şeklinde veya konak yerlerine sahip olarak düzenleyen. “Hesabı” yani ay, gün ve gecelerin vakitlerini hesabını. “Bunları” ifadesi, zikredilenlere işaret olup “Allah bunları tamamen” eşsiz hikmet olan “gerçek ile” birlikte “ya-ratmış;” boş yere yaratmamıştır. Yufassılu (açıkça bildirir) şeklinde Ya ile de okunmuştur.1

Bu bölümü tek başına aç →

6. Âyetin Tefsiri

[349] Özel olarak müttakileri zikretmiştir, çünkü onlar akıbetlerinden endişe edip dikkatli hareket ederler ve bu dikkat, onları gözlemlemeye ve ders çıkarmaya iter.

Bu bölümü tek başına aç →

8. Âyetin Tefsiri

dilerini kaplayan, dünya zevkleriyle ve [ahiretin aksine] ‘hemen’ elde edilene duydukları sevgi yüzünden- hakikatleri kavramalarını engelleyen gafletleri sebebiyle Allah’la karşı karşıya geleceklerinden yana hiçbir endişe taşıma-yanlar; O’nu akıllarına bile getirmeyenler… Ya da ‘Cennetlik ( sa‘îd) insan-lar gibi Bizimle güzel bir şekilde karşı karşıya gelmeyi’ ummayanlar, veya ‘endişe edilmesi gereken Bizimle kötü bir şekilde karşı karşıya gelmekten’ korkmayanlar “ve” “Yoksa Âhireti bırakıp da dünya hayatına mı razı oldu-nuz?!” [ Tevbe 9/38] âyetinde ifade edildiği gibi, Âhiret hayatı yerine “dünya hayatına rıza gösterenler;” fani ve az olanı baki ve çok olana tercih edenler. “Ve onunla tatmin olanlar” yani dünyada ondan yana hiçbir şikâyeti olma-yan biri gibi rahat ve tasasız yaşayıp, onunla ilgili uzak hayaller kurarak, ‘yıkılmaz, sağlam’ binalar dikenler…

1 Müfessirin ُنـفَُصِّل (açıkça bildiririz) kıraatini esas aldığı anlaşılmaktadır. / ed.

Bu bölümü tek başına aç →

9. Âyetin Tefsiri

9. İman edip sâlih amel işleyenleri ise imanlarına karşılık Rableri doğru yola eriştirir; nimet dolu cennetlerde altlarından ırmaklar akar.
Bu bölümü tek başına aç →

10. Âyetin Tefsiri

[351] “İmanlarına karşılık Rableri onları doğru yola eriştirir.” yani on-ları, imanları sebebiyle, mükâfata götürecek yola girip dosdoğru yürümeye muvaffak kılar. Bu sebepledir ki1 “altlarından ırmaklar akar” ifadesini bu-nun açıklaması ve tefsiri kılmıştır. Zira mutluluğa götüren ‘arac’a sımsıkı tutunmak mutluluğa ulaşmak gibidir. “Âhirette onlara imanlarının nuru ile cennetin yolunu gösterir.” mânasını murat etmiş olması da caizdir. Tıpkı “Kadın-erkek bütün müminleri, önlerini ve sağlarını nurları hızla aydınla-tırken gördüğün gün…” [Hadîd 57/12] âyetindeki gibi. Şu hadis de bu an-lamdadır: “ Mümin kabrinden çıktığı vakit, ameli güzel bir surete sokularak karşısına çıkarılır; ‘Ben senin amelinim!’ der ve onun için bir nur ve kılavuz olarak onu cennete götürür. Kâfir ise, kabrinden çıktığı zaman ameli ona çirkin bir surete sokularak gösterilir ve ‘Ben senin amelinim!’ dedikten son-ra cehenneme girdirinceye kadar onunla birlikte gider.”

[352] Şayet“Bu âyet kulun kıyamet günühidayet, tevfik ve nuru saye-sinde hak ettiği imanın mukayyed -yani sâlih amelle birlikte olan- bir iman olduğunu, sâlih amelle birlikte olmayan bir imana sahip biri için herhangi bir tevfik ve nurun söz konusu olmadığını gösteriyor.” dersen şöyle derim: “Gerçekten öyle. Nitekim Allah Teâlâ bu âyette sıla cümlesini iman ile amel birlikte olduğu halde zikretmekte;adeta önce ‘iman ve sâlih ameli birlik-te gerçekleştirenler’ dedikten sonra “imanları sebebiyle” buyurmaktadır ki, ‘yanına sâlih amel eklenen bu imanları sebebiyle’ demektir. Bu, herhangi bir şüpheye mahal vermeyecek şekilde nettir, açıktır.

[353] ْ ُ ا َ ْ duaları demektir, çünkü Allāhumme ifadesi Allah’a nida دَolup, (subhâneke ifadesi) Allāhumme innâ nusebbihuke (Allah’ım! Seni gerçekten tesbih ederiz.) anlamındadır; tıpkı kunut duasında kişinin Al-lāhumme iyyâke na‘budu ve le-ke nusallî (Allah’ım! Yalnız sana kulluk eder; sadece sana dua ederiz.) demesi gibi. Ayrıca ْ ِ نَ ُ ْ َ א َ وَ ْ כُُ ِ َ ْ وَأَِ Sizi de -Allah’tan başka- taptıklarınızı da terk ediyorum!” [ Meryem“) دُونِ ا

19/48]) âyetinde olduğu gibi, du‘â ile ibadet mânası kastedilmiş de olabilir.

1 Yani hidayet cennetin yolunu salt “göstermekten” ziyade, cennete “eriştirmek” anlamına geldiğinden. / ed.

Ancak şu mâna ile ki; cennette ne yükümlülük ne de ibadet vardır. Mümin-lerin oradaki ibadetleri Allah’ı tesbih ve hamdden ibarettir. Bu ise ibadet değildir. Müminlere bu ilham edilecek ve herhangi bir külfet söz konusu olmaksızın sırf zevk aldıkları için böyle söyleyeceklerdir. “ Beytullah’ın ya-nındaki duaları da ıslık çalıp el çırpmaktan başka bir şey değildir.” [Enfâl 8 /35] âyetindeki gibi (Yani bunlara da dua denmez.).

[354] “Dualarının sonu ise” yani tesbihten ibaret olan dualarının sonu ise, “Hamdolsun âlemlerin Rabbi Allah’a!” demeleridir. “Dirlik temennile-ri ‘ Selâm olsun size!’dir.” ifadesinin anlamı, birbirlerini selâmlayarak dirlik temennisinde bulunacak olmalarıdır. Masdar mef‘ûle izafesiyle bu selâmla-manın meleklerin cennettekileri selamlaması olduğu da söylenmiştir. Yine bunun, Allah’ın onları selamlaması olduğu da söylenmiştir. أن şeddelinin hafifletilmişidir; zamir şan zamiri olmak üzere, ibarenin aslı ennehû el-ham-dü li’llâhi (durum şu ki hamd Allah’a ait) şeklindedir. Tıpkı ( A‘şâ’ya ait) şu beyitte olduğu gibi:

[Alınları Hint kılıcı gibi parlayan gençler arasında… ki bilmekteler] zengin - fakir1 herkesin bir gün ölüp gideceğini!

[355] Ayet أن şeddelenip, el-hamd nasb edilerek َ şeklinde de أن اokunmuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

11. Âyetin Tefsiri

[356] “Hayrı çarçabuk istedikleri gibi”ifadesinin aslı, “Allah insanla-ra” hayrı hemen verdiği gibi, “şerri de çarçabuk verseydi” şeklindedir. Bu durumda Allah, hayrı kendisinin hemen verdiğini söylemek yerine hayrı onların çarçabuk istedikleri buyurmuş ve böylece, onlara ne kadar süratli cevap vereceğini ve isteklerini âcilen yerine getireceğinihissettirmiştir.Ade-taonların hayrı çarçabuk istemeleri o konuda kendisinin acele etmesi imiş gibidir. [ İnsanlar derken] Mekkeliler ve “(Bu Kur’ân haksa) o halde, üzerimize gökten taş yağdır!” [Enfâl 8/32] demeleri kastedilmiştir. Anlatmak istediği şu-dur: Hayır için dua ettiklerinde isteklerini çabucak verdiğimiz gibi, istedik-leri şerri de aynı şekilde veriverseydik, “kendilerine tanınan mühlet anında 1 “Yalın ayak” ve “ayakkabılı” anlamındaki bu iki fiil fakirlik ve zenginlikten kinayedir. / ed.

bitirilirdi”, yani hayatlarına son verilir ve helâk edilirlerdi! [ ْ ُ ُ َ أَ ْ ِ ْ َ إِ َِ ُ َ

cümlesi] le-kadā ileyhim ecelehum (Allah kendilerine tanınan müddeti anında bitirirdi) şeklinde fâ‘il Allah olmak üzere malum olarak da okunmuştur ki İbn Mes‘ûd’un le-kadaynâ ileyhim ecelehum (kendilerine tanınan müddeti anında bitirirdik) şeklindeki okuyuşu bunu desteklemektedir.

[357] Şayet“Bizimle karşı karşıya geleceklerine dair bir ümit ve korku taşımayanları Biz işte böyle bocalamaya terk ederiz taşkınlıkları içinde!..’cümlesi buna nasıl bağlanabilir; bunun mânası nedir?” dersen şöyle derim: “Allah çarçabuk verseydi…’ ifadesi, acele etmeme mânasını içerir. Adeta şöyle buyrulmuştur: Onlara şerri vermekte acele etmeyiz, kendilerine ta-nınan müddeti anında bitirmeyiz ve “onları taşkınlıkları içinde bırakırız”; yani bize karşı herhangi bir bahaneleri kalmaması için kendilerine mühlet verir, taşkınlıklarına rağmen nimet akıtmaya devam ederiz.

Bu bölümü tek başına aç →

12. Âyetin Tefsiri

[358] ِ ِ ْ َ ِ ifadesi, iki halin kendisine atfedilmiş olması delaletiyle hal mevkiindedir; yani “gerek yatarken gerek otururken gerekse ayakta iken Bize dua eder.” Şayet“bu halleri zikretmenin faydası nedir?” dersen şöyle derim: Bunun mânası şudur: Dara düşen biri; yerinden zar-zor kalkabi-len, doğrulmaktan âciz biri de olsa, ayağa kalkamayan oturmaya mahkûm biri ya da adım atıp yürüyemeyen ve ancak ayakta durabilen biri olsa uğradığı zarar zâil oluncaya kadar -rahatsızsatamamen iyileşip büsbütün rahatlayıncaya dek- dua edip durur; hiçbir halinde duaya ara vermez. Şu da murat edilmiş olabilir: Dara düşenler farklı farklı hallerde olurlar; kimi en ağır durumdadır -yani yatalaktır- kiminin durumu biraz daha hafiftir; oturabilmektedir, kimi de ayakta durabilmektedir. Ama hiçbiri duadan ve başından o belayı savma arzusundan müstağni değildir; çünkü [ayetteki] “insan” cins ifade eder.

[359] “Dönüverir!” Yani sıkıntıdan önceki davranışına dönüp o me-şakkatli zamanları unutuverir! Veya o yakarış ve niyaz halinden çıkar; sanki onunla hiçbir tanışıklığı yokmuş gibi, bir daha da o hale dönmez. א ُ ْ َ ْ َ نَْ כَifadesi aslında א ُ ْ َ ْ َ ُ َ şeklindedir. Nun (sanki bize hiç dua etmemiş gibi) כَşeddesiz hale getirilmiş ve şan zamiri hazfedilmiştir. Şair de şöyle demiştir:

[Öyle parlak, öyle beyaz bir göğüs ki] iki hokkadır adeta memeleri

[360] “Yapıp durdukları” yani ilahi mesajdan yüz çevirip arzularına tâbi olmaları “aşırı gidenlere işte böyle” hoş gösterildiği gibi “hoş gösterilir!” Yani şeytan, vesvesesiyle hoş gösterir. Veya Allah onları kendi hallerine bı-rakarak hoş göstermiş olur.

Bu bölümü tek başına aç →

14. Âyetin Tefsiri

[361] Lemmâ “ helâk ettik” lafzının zarfıdır; אء (getirdikleri halde) وifadesindeki Vav ise hal içindir. Yani, onlara peygamberleri doğru olduk-larını gösteren şahit ve deliller -yani mucizeler- getirdikleri halde, onları yalanlayarak zulmettiler.

[362] “İman etmemişlerdi, edecek de değillerdi...” ifadesi “zulmettiler” ifadesine ma‘tūf olabileceği gibi bir ara cümle de olabilir. ا ُ ِ ْ ُ

ِ ‘daki Lâm ise olumsuzluğu pekiştirmekte olup, “Gerçek anlamda iman etmezler.” de-mek istemekte ve iman etmeyeceklerini, zira küfürde ısrar edeceklerini ve imanın kendilerinden çok uzak olduğunu Allah’ın bildiğini vurgulamakta-dır. Mâna şöyledir: Bunları helâk etmesinin sebebi, peygamberlerini yalan-lamaları ve Allah’ın peygamber göndererek önlerine kesin deliller koyduğu halde kendilerine artık daha fazla mühlet vermekte bir fayda olmadığını bilmesidir. “İşte” bütün mücrimleri “böyle” bu ceza -yani helâk- gibi “ce-zalandırırız!” Bu ifade, Hazret-i Peygamber’i yalanlayarak cürüm işleyen Mekkeliler için bir tehdittir. [ي ِ ْ َ fiili] Ya ile yeczî (cezalandırır) şeklinde de okunmuştur.

[363] “Sonra sizi (…) kıldık.” ibaresinde, Hazret-i Peygamber (s.a.)’in gönderildiği kimselere hitap edilmektedir; yani “Helâk ettiğimiz nesiller-den sonra yeryüzüne sizi sahip kıldık.” [denilmiştir.] “Bakalım” hayır mı iş-leyeceksiniz, şer mi ve amelinize göre size muamele edelim diye. כ lafzı

َ ُ َ ile değil, ن ile mahallen mansubdur; çünkü içerdiği (nasıl) istifham anlamı, âmilinin kendisinin önüne geçmesini engellemektedir.

[364] Şayet“Bakma kavramında bir karşı karşıya oluş söz konusu iken bu kelime nasıl Allah Teâlâ’ya isnad edilebilmiş?” dersen şöyle derim: Bu, “bir şeyi [gayben veya henüz ma‘dûm iken, değil] mevcut olarak bilmek”ten ibaret olan gerçek bilgiden isti‘âredir. Böyle bir bilgi, gerçekliği bakımından baka-nın bakmasına ve gözüyle görenin görmesine benzetilmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

15. Âyetin Tefsiri

[365] Kur’ân’da putperestliğin kötülenmesi ve müşriklere tehditlerde bulunulması onları öfkelendirmiş ve bunun üzerine; içinde bizi kızdıracak bu gibi şeylerin olmadığı başka “bir Kur’ân getir” de sana tâbi olalım “veya” azap âyeti yerine rahmet âyeti koymak ve ilahlarımızı konu alan, onlara tapmayı kötüleyen ifadeleri çıkarmak suretiyle “onu değiştir.” demişlerdi. Bu sebeple, Peygamber (s.a.)’e -bir insanın yapabileceği bir şey olduğu için- değiştirme talebine cevap vermesi emrolundu ki bu da azap âyetini kaldırıp nazil olanlardan bir rahmet âyetini onun yerinekoymak ve putlarına ilişen âyetleri çıkarmaktır. Başka bir Kur’ân getirmek ise insanoğlunun yapabile-ceği bir şey değildir.

[366] “Benim onu kendiliğimden değiştirmem” –ِאء ْ ِ kelimesi telkā’i şeklinde de okunmuştur- yani, Rabbim bana bunu emretmeden “olacak şey değildir!” Benim için gerekli de, helal de değildir. “Hâşa!.. Benim; hakkım olmayan bir sözü söylemem olacak şey değildir.” [Mâide 5/116] âyetindeki gibi. “Ben sadece bana vahyolunana uyarım.” Bu istenilene benzer herhangi bir şeyi ancak Allah’ın vahiy ve emirleri üzerine yaparım veya yapmam; bir âyet neshedilirse neshe uyarım, bir âyet kaldırılıp başka bir âyet indirilirse bu değişikliğe uyarım; yani değiştirme ve neshetme yetkisi bende değil. Kendiliğimden bir değiştirme ve nesih yaparak “Rabbime karşı gelirsem, büyük bir günün azabından endişe ederim.”

[367] Şayet“Bir insanın Kur’ân’ın benzerini ortaya koyamayacağı bunlar açısından açık ve aşikâr değil miydi ki ‘Bundan başka bir Kur’ân getir.’ diye talepte bulundular?” dersen şöyle derim: Elbette öyleydi, ancak âciz oldukla-rını itiraf etmiyor; “İstesek, bunun gibisini biz de söyleriz!” [Enfâl 8/31] ve “ Mu-hammed Allah’a iftira ediyor!” diyerek, Kur’ân’ı Peygamber (s.a.)’e nispet edi-yorlar; onun Kur’ân ve benzeri bir kitap inşa edebileceğini iddia ediyorlardı.

Oysa Arapların nice fasih ve edipleri olmasına rağmen el ele verip Kur’ân gibi bir eser ortaya koyamadıklarını, dolayısıyla, içlerinden sadece birinin ( Hazret-i Muhammed’in) bunu tabiî ki yapamayacağını pekâlâ biliyorlardı!

[368] Şayet “ Mekkeliler Hazret-i Peygamber (s.a.)’e ‘Bundan başka bir Kur’ân getir veya onu değiştir.’ diye talepte bulunurken ‘Bu Kur’ân’ı vahye dayanarak getirdiğin gibi, yine vahiy yoluyla bize bundan başka bir Kur’ân getir veya bunu değiştir.’ demiş olamazlar mı? Peygamber (s.a.) de “Bu benim için olacak şey değil.” yani ‘Benim için kolay olmaz, bunu de-ğiştiremem.’ şeklinde cevap vermiş olamaz mı?” dersen şöyle derim: “Rab-bime karşı gelirsem, … endişe ederim.” ifadesi bunun böyle olamayacağını gösteriyor. Şayet “ Mekkeliler insanların en zekisi ve en muhalifleri iken ondan böyle bir talepte bulunmalarının amacı nedir öyleyse?” dersen şöyle derim: Hile ve entrika. Kur’ân’ın yerine başka bir Kur’ân getirme teklifleri, ‘Bunu sen kendin inşa etmiştin ve sen böyle bir eser ortaya koyabilirsin. Dolayısıyla bunun yerine başkasını yap!’ anlamı içermektedir. Değiştirme ve başkalaştırma teklifleri ise tamahlarından dolayı idi; şanslarını deniyor-lardı. Şayet Peygamber (s.a.)’den herhangi bir değiştirme sādır olursa, ya Allah onu helâk edecek ve ondan kurtulacaklardı veya helâk etmeyecek, bu defa da onunla alay edecek ve bu değiştirmeyi, “Peygamber (s.a.)’in uydur-duklarını Allah’a mal ettiğini” doğrulayan bir delil olarak kullanacaklardı.

Bu bölümü tek başına aç →

16. Âyetin Tefsiri

[369] “Allah dileseydi onu size okumazdım.” Onu okumasının, tama-men Allah’ın dilemesi ile ve Kur’ân’ı olağanüstü ve acaip bir şekilde ihdâs etmesi ile olduğunu kastediyor. Bu olağanüstülük de şudur: Ömrünün hiç-bir deminde ne tahsilde bulunmuş ne de birinden bir şey dinlemiş, (yani âlimlerle görüşmemiş), hatta âlimlerin bulunduğu bir memlekette de yetiş-memiş okuma yazma bilmeyen biri çıkıyor; insanlara bütün fasih sözlerden daha fasih, manzum ve mensur bütün kitapların fevkinde, usul ve fürûa dair bütün ilimleri içeren, geçmiş ve geleceğe dair haberlerle dolu, ancak Allah’ın bilebileceği gayb bilgileri sunan bir kitap getiriyor… Ki bu kişi kırk yıl aranızda yaşadığı için, onun her halini biliyorsunuz; onun bilmedi-ğiniz hiçbir gizli yanı yok ve daha onun böyle bir tek harf dahi söylediğini işitmiş değilsiniz; onun en yakınındaki, kendisiyle en bağlantılı kimseler dahi böyle bir şey söylediğini bilmiyorlar.

[370] “O da onu size bildirmiş olmazdı.” Yani benim lisanımla bildir-mezdi. Hasan-ı Basrî [v. 110/728] a‘taytuhû ve erdaytuhu (Ona verdim ve onu memnun ettim.) anlamında a‘tātuhû ve erdātuhû diyenlerin kıraatini takip ederek ve lâ edrâtüküm bih şeklinde okumuştur. İbn Abbâs’ın [v. 68/688] ve lâ enzertüküm şeklindeki okuyuşu da bunu desteklemektedir. (Ancak) Ferrâ [v. 207/822] bu okuyuşu ve lâ edra’tüküm şeklinde Hemzeli olarak rivayet etmiş olup, bu da iki şekilde açıklanabilir. Birincisi, lebbe’tü bi’l-hacci (Hacda telbiye yaptım.), rase’tü’l-meyyite (Ölüye ağıt yaktım.) ve halle’tü’s-sevîka (Seviki tatlı yaptım.) örneklerinde olduğu gibi Elif ’in Hemze’ye çevrilmesi. Zira Elif ve Hemze aynı karındandır. Nitekim dikkat edersen Elif harekelendiği zaman Hemze’ye dönüşür. İkincisi ise, kelimenin birini def ettiğinde kullanılan de-ra’tuhûdan ve kişiyi def eder hale getirdiğinde kullanılan edra’tühûdan gelmiş olmasıdır. Buna göre mâna, “Bu Kur’ân’ı size okumakla sizleri benimle tar-tışarak beni yalanlayan, beni def etmeye çalışan hasımlar edinmedim.” şek-linde olur. İbn Kesîr [v. 120/737] ise bu kelimeyi ve le-edrâküm bih şeklinde, bildirmenin sübûtunu ifade etmek üzere ibtida Lâm’ı ile okumuştur ki buna göre mâna şöyledir: “Allah dileseydi, bunu size ben okumazdım da, Allah onu size benden başka birinin diliyle yine bildirirdi. Fakat Allah dilediği kuluna lütufta bulunmaktadır. Dolayısıyla bu işe başka birini değil, beni lâyık gördü ve bu değerli makamı özel olarak bana verdi.”

[371] “Daha önce aranızda yıllarca yaşadım.” ا ً ُ ُ kelimesi Mim’in sükûnuyla ‘umran şeklinde de okunmuştur; yani gençlik ve dinçlik dönem-lerimi aranızda geçirdim. Herhangi biriniz ne böyle bir şey söylediğimi gör-dü ne de benim böyle bir şey yapmaya gücüm vardı; ilim ve edebiyatla da muttasıf değildim ki beni bu kitabı inşa etmekle suçlayabilesiniz! “Hâla, düşünüp ders çıkarmayacak mısınız” ki, bu kitabın benim gibi birinin de-ğil, ancak Allah’ın eseri olabileceğini anlayasınız. Bu, “Bundan başka bir Kur’ân getir.” şeklindeki sözlerinin altında gizledikleri “ Hazret-i Peygamber (s.a.)’in bunu uydurup Allah’a mal ettiği” iddiasına cevap vermektedir.

Bu bölümü tek başına aç →

17. Âyetin Tefsiri

[372] “O halde, uydurduğu yalanı Allah’a isnat edenden” ifadesinde, müş-riklerin Allah’ın ortağı ve evladı olduğu tarzındaki iftiralarını murat etmiş ola-bileceği gibi, Peygamber (s.a.)’e nispet ettikleri iftiradan kaçınmak da olabilir.1

1 Bu durumda, Allah’a iftira etmek gibi çirkin bir şeyin Peygamber (s.a.) açısından asla söz konusu ola-mayacağı -Müşriklere de dokundurularak- genel bir ifade ile anlatılmış olmaktadır. / ed.

Bu bölümü tek başına aç →

18. Âyetin Tefsiri

[373] “Kendilerine ne fayda ne de zarar verebilen şeylere” yani fayda ve zarar vermeye gücü yetmeyen cansız putlara. Denilmiştir ki; onlara tapsa-lar kendilerine bir fayda sağlayamazlar, tapmaktan vazgeçseler kendilerine bir zarar veremezler. Oysa tapılan bir varlığın taate karşılık ödüllendiren, masiyet durumunda ise cezalandıran biri olması gerekir. Tā’ifliler Lât’a, Mekkeliler ise Menat, Hübel, İsâf ve Nâile’ye tapıyorlar ve “Bunlar Allah nezdinde bizim şefaatçilerimizdir.” diyorlardı. Nadr b. Hâris’in “ Kıyamet günü geldiğinde Lât ve ‘ Uzzâ bana şefaat edecek.” dediği nakledilmiştir.1

[374] “Allah’ın bilmediği bir şeyi siz mi O’na bildiriyorsunuz!?” Yani Allah nezdinde bunların şefaatçi olduğunu2 O’na siz mi haber mi veriyor-sunuz!? Bu, Allah’ın ilmine konu olmayan bir şeyi haber vermek demektir; bir şey Allah’ın ilmine konu olmuyorsa -ki O, zatıyla bilen ve bilmeye konu olan her şeyi ihata edendir- o şey “var” olamaz; çünkü şey; bilinen ve kendi-sinden haber verilen demektir. O halde bu iddia, ‘haber verilen’in olmadığı bir ‘haber’dir.“Peki, Allah’a bunu nasıl haber vermiş oluyorlar?” dersen şöyle derim:“Bu ifade onlarla ve -putların şefaati gibi- muhal bir şeyi iddia etmeleriyle alay etmekte ve haber verdikleri şeyin sahih olmaktan uzak boş bir iddia olduğunu bildirmektedir. Zira güya Allah’a ilminin taalluk etme-diği bir şeyi haber vermektedirler! Tıpkı bir kimsenin bir başkasına onun bilmediği bir şeyi haber vermesi gibi. [ن ُ ِّ َ ُ -kelimesi] e-tünbi’ûne şeklinde şed أdesiz olarak da okunmuştur.

[375] “Göklerde ve yerde” ifadesi nefyi pekiştirmek içindir; çünkü bu ikisinde bulunmayan bir şey, ‘yok’tur; sabit değildir.

ن [376] כ fiili Tâ ile de Yâ ile de okunmuştur (bunların ortak koştu-ğu şeylerden / sizin ortak koştuğunuz şeylerden). [א ’daki] Mâ ise mevsūle veya masdariyye Mâ’sı olup “Allah’a ortak koştukları ‘ortak’lardan” veya “or-tak koşmalarından” demektir.

1 Ancak Fussilet 41/5’de belirtildiği üzere, Müşriklerin ahiret inançları yoktur. Baas Müşriklerin en temel inkâr noktasıdır ve Kur’ân’ın kalbî / merkezî meselesidir. Dolayısıyla Nadr’ın; “Sizin dediğiniz olur da, kabirlerimizden kaldırılırsak o gün bunlar bana şefaat ederler!” demiş olması daha muhtemeldir. / ed.

2 Gülnuş Valide Sultan nüshasındaki (134a) gibi; م شفعاء -şeklinde oldu بكونكم شفعاء .şeklinde olmalıdır بكوğunda, Fe‘îl sıygası mef‘ûl anlamına alınarak “sizin bunların şefaatine nail olacağınızı” anlamına gelmiş olur. / ed.

Bu bölümü tek başına aç →

20. Âyetin Tefsiri

[377] “ İnsanlar tek bir ümmetken” herhangi bir ihtilafa düşmeksizin, bir tek dinde ittifak etmiş birer hanifken.Bu durum Hazret-i Âdem döne-minde Kābil, Hâbil’i öldürünceye kadar söz konusuydu. Bunun tufandan sonra Allah Teâlâ’nın yeri yurdu olan hiçbir kâfir bırakmadığı dönemde olduğu da söylenmiştir.

[378] “Rabbinin daha önce verilmiş bir sözü olmasaydı…”Bu söz, ara-larında verilecek hükmün kıyamet gününe tehir edilmesidir. “Çoktan arala-rında hüküm verilmiş olurdu.” Yani, ihtilaf ettikleri konuda derhal hüküm verilir ve hak yoldaki ile bâtıl yoldakiler birbirinden ayrılırdı. Allah’ın daha önceden erteleme tarzında bir hüküm vermesi, bu yurdun yükümlülük, o yurdun ise mükâfat ve ceza diyarı olmasını gerekli kılan bir hikmetten dolayıdır.

[379] “Ona Rabbinden bir mucize indirilse ya?!’ diyorlar.” Kastettikleri, kendi önerdikleri mucizelerden birinin gösterilmesidir; çünkü Peygamber (s.a.)’e indirilen daha önce benzeri hiçbir peygambere indirilmemiş çok sa-yıda mucizeyi kabul etmiyorlardı. Aslında mucizeler arasında farklı, dakik bir özelliği bulunan; çağlar boyu var olacak eşi benzeri olmayan bir mucize olarak Kur’ân kâfi idi. Ama Müşrikler onun nüzûlünü nüzul olarak görmü-yor, sanki ona hiç mucize inmemiş gibi “ona Rabbinden bir” tek “ mucize indirilse ya!” diyorlardı. Bu da aşırı inatlarından, mütemadiyen temerrüt etmelerinden ve düştükleri sapkınlık yüzündendi.

[380] “De ki: Gayb tamamen Allah’a aittir.” yani gaybı bilmek Allah’a özgüdür; bu bilgi O’nun tekelindedir. Ona dair ne bende, ne de başkasında bilgi vardır; yani istenen mucizeleri indirmesine mani olan şey, yalnızca O’nun bildiği gaybî bir durumdur. “Dolayısıyla,” istediğiniz mucizenin in-mesini “bekleyin; ben de” inadınızdan ve âyetleri bile bile inkâr etmenizden ötürü Allah’ın size ne yapacağını “sizinle beraber bekleyenlerdenim.”

Bu bölümü tek başına aç →

21. Âyetin Tefsiri

[381] Yüce Allah Mekkelilere yedi yıl süren bir kıtlık musallat etmişti; neredeyse helâk olacaklardı. Sonunda, onlara rahmetiyle muamele etti de hayata döndüler. Ne var ki, Allah kendilerine rahmetle muamele edince Al-lah’ın âyetlerine saldırmaya ve Peygamber (s.a.)’e düşmanlık edip ona karşı oyun ve entrikalara başladılar. Birinci izâ şart anlamı vermektedir, ikinci ise onun cevabı olup beklenmedik bir durum ifade eder. Mekr ise tuzağı giz-lemek ve örtmek anlamındadır. “[Dolgun sert ve yuvarlak kalçalı] yapısı insana belli olmayan” anlamındaki el-câriyetü’l-memkûratu tabirinden gelmektedir. “Dokunan” ifadesinin anlamı da karşılaştıkları ve kendilerinde kötü etkisi-ni hissettikleri şeklindedir.

[382] Şayet“Onları, hızla oyuna başvurmakla tavsif etmediği halde ‘Tuzak kurmada Allah daha hızlıdır.’ demesi nasıl sahih olmuştur?” dersen şöyle derim: Elbette vasfetmiştir; buna ‘ansızın oluş’ anlamı ifade eden izâ delalet etmektedir. Adeta şöyle buyurmaktadır: Düştükleri zor durumdan sonra onlara rahmetle muamele ettiğimizde, â! Bir de ne görelim; tuzak kurmaya başlamamışlar mı! Başlarına gelen sıkıntıdan kurtulunca, daha ya-ralarını sarmadan, henüz çektikleri zorluğu unutacak kadar bile bekleme-den tuzak kurmaya koyulmamışlar mı!.. Söylemek istediği şudur: Allah sizi cezalandırmayı plânlamış bulunuyor; siz İslâm nurunu nasıl söndüreceğiz diye plânlar yapmadan, O sizi bu cezaya çarptıracak!..

[383] “Kurduğunuz tuzakları elçilerimiz yazmakta!” ifadesi, sizin gizli kapaklı olduğunu sandığınız şeylerin Allah’a gizli kalmadığını ve sizi mut-laka cezalandıracağını bildirmektedir. ون כ kelimesi yemkürûne şeklinde Tâ ile de okunmuştur (kurduğunuz… / kurdukları…).

[384] ‘Tuzak’larının “Üzerimize falanca burç hatırına yağmur yağdı.” şeklindeki sözleri olduğu da söylenmiştir. Ebû Hureyre’den nakledildiği-ne göre Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuş: “Allah bir kavme sabahleyin ve akşamleyin nimet lütfeder; onlardan bir grup ise ‘Falanca burç sayesinde yağmur yağdı!’ diyerek o nimete nankörlük ederler!” [ Müslim, “İmân”, 71]

Bu bölümü tek başına aç →

23. Âyetin Tefsiri

[385] Zeyd b. Sabit כ ُ ِّ َ ُ kelimesini yenşuruküm (sizi dağıtır / yayar) şeklinde okumuştur ki ِرَْض ْ ِ ا وا ُ

ِ َ ْ א َ (“Yeryüzüne dağılın!” [Cum’a 62/10]) ve َون ُ

ِ َ ْ َ ٌ َ َ ْ ُ ْ ُ إِذَا أَ (“Sonra siz yayılan insanlar oluverdiniz.” [ Rum 30/20]) âyetlerindeki gibidir.

[386] Şayet “Gemilerde olmayı nasıl denizde götürmenin bir sonu (gâye) olarak zikretmiştir? Denizde gitmek zaten gemide olmakla müm-kündür.” dersen şöyle derim: Gemilerde olmayı denizde gitmek için bir son yapmamış; beraberindekilerle birlikte hattâdan sonra gelen şart cüm-lesinin içeriğini son yapmıştır. Adeta şöyle buyrulmuştur: O size yol aldırır, sonunda bu olay vaki olup da şöyle şöyle olunca, yani sert rüzgârlar esip, dalgalar üst üste binip, helâk olacağını düşünme ve kurtarması için dua etme halleri yaşanınca...

[387] “Peki إذا’nın cevabı nedir?” dersen“א ْ אءَ ’dır.”derim. “Ya ا َ ”?دَdersen şöyle derim: O, ا َ ’dan bedeldir; çünkü duaları, helâk olacakları yönündeki kanaatlerinin ayrılmaz bir parçasıdır, yani onunla birliktedir. “Peki, sözü hitap üslubundan gaip üslubuna geçirmenin faydası nedir?” dersen mübalağadır derim; adeta bunları gıyaplarında başka muhatapla-ra anlatmaya başlamıştır ki -durumlarına hayret etsinler, onları yadırgayıp kınasınlar. Şayet“ Ümmüdderdâ’nın, nisbet Yâ’sı ile fi’l-fulkiyyi okumasının izahı nedir?” dersen şöyle derim: Bu Yâ’nın, el-hāriciyyu ve el-ahmeriyyu ke-limelerindekigibi zait olduğu söylenmiştir. Ayrıca bununla deniz, ve gemi-nin gidebileceği kadar derin olan su da murat edilmiş olabilir. َ ْ َ َ ’deki ço-ğul zamiri fülke racidir, çünkü fülk, felekin cem‘idir; fe‘alin kardeşi olan fu‘l veznindeki üsd(ün, esedin çoğulu olması) gibi. Ümmüdderdâ’nın kıraatinde de zamir fülke racidir, çünkü el-fülkiyyu kelimesi fülke delalet etmektedir.

[388] “Gemi ona” yani hoş bir rüzgâra “gelip” yani onunla karşılaşıp… Buradaki zamirin fülke raci olduğu1 da söylenmiştir. “Dört bir yandan” yani dalganın geldiği her taraftan “çepeçevre kuşatıldıklarında” yani helâk edildiklerinde. Burada helâk “düşmanın bir kabileyi dört bir yandan ku-şatması” ile temsil edilmiştir. “Dini tamamen Allah’a özgü kılarak” O’na şirk koşmaksızın..; çünkü o sırada O’na ilaveten başka birine dua etmezler. “Bizi kurtarırsan” ifadesinde[n evvel, ‘derler ki’ şeklinde] bir deme fiili murat edilebilir veya “dua ederler” ifadesinde bir söyleme bulunduğundan [ayrıca buna gerek kalmamıştır.] “Yeryüzünde haksız yere azmaya başlarlar.” yani el ele verip, yeryüzünde bozuculuk yapar, en kötü fesadı büyük bir maharetle çı-kartırlar! Bu ifade, yara bedeni bozmaya başladığında kullanılan bağa’l-cur-hu (Yara azdı.) ifadesinden alınmıştır. “Peki, ‘haksız yere’ ifadesinin mânası nedir? Çünkü azmanın haklısı olmaz.” dersen şöyle derim: Elbette olur ki bu da, Müslümanların kâfir topraklarını istila etmeleri, evlerini yıkmaları, ekinlerini yakıp ağaçlarını kesmeleridir. Tıpkı [vatana ihanet eden] Kurayza2 oğullarına Peygamber (s.a.)’in yaptığı gibi… [ Müslim, “Cihâd”, 62]

אعُ [389] kelimesi metâ‘a şeklinde mansub olarak da okunmuştur. Şa-yet “İki okuyuş arasında ne fark var?” dersen şöyle derim: Merfû‘ okursan kelime ُכ mübtedasının haberi, כ َ de onun sılası olur. Tıpkı أ َ َ ْ ِ ْ َ َ (“Onlara karşı azgınlık etmişti.” [Kasas 28/76]) âyetinde olduğu gibi. Buna göre mâna şöyle olur: Kendinizden olan; cinsleri cinsiniz olan kimse-lere karşı azmanız, yani birbirinize karşı azmanız, geçici dünya menfaatidir; hiçbir kalıcılığı yoktur. Metâ‘ı mansub okursan, o zaman כ أ sıla değil, haber olur. Mâna; “Azgınlığınız, sadece sizi bulacak bir vebaldir.” şek-lindedir. Bu durumda, א ْ אةِ ا َ ْ אعَ ا َ ifadesi pekiştirici masdar konumunda olur. Adeta “Dünya hayatının geçici zevkiyle zevkleniyorsunuz.” buyrul-maktadır. Merfû‘ okuyuşun, ifade tamamlandıktan sonra “Bu da dünyanın geçici zevkidir.” anlamında olması da caizdir.3

[390] Peygamber (s.a.)’in, bu âyeti okuyarak, “Tuzak kur-ma ve tuzak kurana yardım etme!. Azgınlık etme ve azgınlık ede-ne yardım etme!. Yeminini bozma ve yeminini bozana yardım etme!” buyurduğu rivayet edilmiştir. Yine Peygamber (s.a.)’in,

1 Bu durumda, ا .ifadesi “gemiye hoş bir rüzgâr gelip” anlamında olmaktadır. / ed جاء2 Haşr suresinin 5. ayetinde işaret edildiği üzere, bu olay daha ziyade Nadîr oğullarıyla ilgilidir. / ed.3 “Azgınlığınız kendinizedir. Bu, dünya hayatının zevkidir.” İlk ref‘ ihtimalinde ise anlam şöyle idi: “Ken-

dinize / birbirinize karşı azmanız, dünya hayatının zevkidir.” / ed.

“En hızlı ödüllendirilen hayır akrabalık bağlarına riayet ( sıla-i rahim), en çabuk cezalandırılan günah ise azgınlık ve yalan yere yemin etmektir.” bu-yurduğu rivayet edilmiştir [ İbn Mâce, “Zühd”, 23. Benzer lâfızlarla]. Şöyle riva-yet edilmiştir: “İki şey vardır ki Allah onların karşılığını dünyada çabucak verir: Azgınlık ve ana-babaya asi gelme.” İbn Abbâs’ın [v. 68/688] “Bir dağ başka bir dağa karşı azgınlık etseydi, azgınlık eden un ufak olurdu!” dedi-ği, Me’mûn Rahimehu’llāh’ın [v. 218/833] da şu iki beyitle, kardeşi Emin [v. 198/813] ile kendisinin durumunu1 anlattığı rivayet edilir:

Sen ey hakkına razı olmayan! Bir çatışma vesilesidir azgınlık.Sen yumuşak ol; güzel ahlâkın en iyisi, en dengeli olanıdır.Zira bir gün bir dağ başka bir dağa karşı azacak olursa,bu yüzden un ufak olur tepeleri de, etekleri de!..

[391] Muhammed b. Kâ‘b’ın da; “Üç şey vardır ki, birinde bulunduğunda aleyhine olur: Azgınlık, verdiği sözden dönme ve tuzak kurma” dediği ve ar-dından; “Azgınlığınız kendi aleyhinizedir!” âyetini okuduğu rivayet edilmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

24. Âyetin Tefsiri

[392] Bu bir mürekkep teşbihtir. Hızla yok olması ve nimetlerinin sana yöneldikten sonra elden çıkması bakımından dünyanın hali, bü-yüyüp gelişip dal budak sardıktan ve yeşillik ve parlaklığı ile yeryüzünü süsledikten sonra kuruyup giden yeryüzü bitki örtüsüne benzetilmek-tedir. َ َ َ ْ א yani, su sayesinde dal budak verir ve sonunda bunlar bir-birine karışır. “Böylece, yeryüzü ziynetini takınıp süslenir.” Bu çok edebî bir ifadedir. Yeryüzütemsilen- ‘ziynet ve yaldızını alıyormuş’ gibi değer-lendirilmekte; ‘rengârenk, kıymetli elbiselerini alıp giyinen ve daha baş-ka ziynetlerle süslenen bir gelin’e benzetilmektedir. ْ َ -in aslı tezeyye’ازnet olup idğam edilmiştir.2 İbn Mes‘ûd [v. 32/652] asıl haliyle okumuştur.

1 Yani baştan Emin’e biat ettiği halde, onun -azarak- kendisini ortadan kaldırmaya niyetlenmesi üzerine giriştikleri saltanat mücadelesinde onu yenişine telmihte bulunduğunu. (Tıybî’den) / ed.

2 Yani telaffuz zorluğundan, Tâ, Ze’ye dönüştürülmüş; kelimeye sâkin harf ile başlanamayacağından, başına Hemze eklenmiştir. / ed.

Ayrıca, ef‘alet vezninde, ağyelette olduğu gibi fiili bir i‘lâle tâbi tutmaksızın ezyenet şeklinde, “Ziynetlendi.” anlamında ve ibyâddat vezninde izyânnet (İyice süslendi) şeklinde de okunmuştur.

[393] “Tam onu elde edeceklerini” yani ondan yararlanabileceklerini ve meyvesini devşirebileceklerini, gelirini kaldırabileceklerini “zanneder-lerken, emrimiz geliverir” Bu emir de, ekilen şeyin artık olgunlaştığından iyice emin oldukları sırada bazı âfetlerle vurulmasıdır. “Ve onu” yani bitki-yi “kesilip çiğnenmişe çeviririz” kesilip koparılmış ekine benzetiriz! “Sanki daha dün hiçbir şey yokmuş gibi.” ِ א َ ْ نْ ifadesi, ke-en lem yağne כzer‘uhâ anlamındadır. Bu gibi yerlerde mutlaka mahzuf bir muzaf takdir edilir. Yani, sanki daha önce ekini hiç yokmuş gibi. Aksi halde mâna doğru olmaz. Hasan-ı Basrî [v. 110/728] bunu ke-en lem yağne şeklinde okumuştur. Bu durumda müzekker zamir mahzuf zer’ kelimesine ait olur. Mervan’ın da, minberde ke-en lem teteğanne bi’l-emsi şeklinde okuduğu rivayet edil-miştir ki A‘şâ’nın şu beytindeki gibidir:

[Bir zamanlar Irak’lı biriydim]Uzun süre kalmıştım orada; uzun süre durmuştum.

[394] Emsi (daha dün) ifadesi yakın zaman için bir mesel olup adeta ke-en lem tağne ânifen (Sanki az önce yokmuş gibi!) buyrulmaktadır.

Bu bölümü tek başına aç →

25. Âyetin Tefsiri

[395] Dârusselâm’a yani cennete. Allah Teâlâ burada cennet yurdunun önemini ifade etmek üzere onu kendi ( es- Selâm) ismine nispet etmiştir. Selâmın selâmet / esenlik anlamında olduğu, zira oraya giren kimselerin arzu edilmeyen her tür şeyden sâlim oldukları da söylenmiştir. Yine, ara-larında selâmın yaygın bir davranış olacağı, melekler de kendilerine selâm vereceği için cennete “selâm diyarı” denildiği de söylenmiştir. “Yalnızca ‘ Selâm!’ ‘ Selâm!’ ifadeleri…” [Vâkı‘a 56/26] âyetindeki gibi.

[396] “Dilediklerini” -ki bunlar, kendilerine lütfun fayda vereceğini bildiği kimselerdir, çünkü O’nun meşîeti hikmetine tâbidir- “doğru yola getiriyor” yani muvaffak kılıyor. Demek istediği şudur: Allah Dârusselâm’a bütün kullarını çağırıyor; ancak oraya yalnızca hidayet edilenler giriyor.

Bu bölümü tek başına aç →

26. Âyetin Tefsiri

[397] “Daha güzeli” daha güzel bir mükâfat; “hem de fazlasıyla…” Mükâfatın fazlasıyla ki fazladan vermektir. “Lütfundan daha fazlasını da ihsan edecek” [Nisâ 4/173] âyeti de buna delalet eder. Hazret-i Ali (r.a.)’ın “ Ziyade tek inciden bir has odadır.” dediği rivayet edilmiştir. İbn Abbâs’ın [v. 68/688] “Hüsnâ hasene yani iyilik sevabıdır, ziyade ise bunun on katıdır.” dediği; Hasan-ı Basrî’nin [v. 110/728] “Bunun on kattan yedi yüz kata kadar olduğunu” söylediği; Mücâhid’in “ Ziyade Allah’ın mağfiret ve rızasıdır.” de-diği; Yezid b. Şecere’nin de; “ Ziyade bir bulutun cennettekilerin üzerinden geçip ‘Size ne yağdırmamı istersiniz?’ diye sorması ve ne isterlerse üzerlerine yağdırmasıdır.” dediği nakledilmiştir.

[398] [ Allah Teâlâ’yı yarattıklarına benzeten] Müşebbihe ile [insanların bir yaprak misali ilahî cebir altında olduğunu söyleyen] Mücbire ise buradaki ziyadenin ‘Yüce’ Allah’ın ‘yüz’üne bakmak olduğunu iddia ederek, bir de (merkū‘)1 hadis

yamamışlardır: “ Cennet ehli cennete girdiklerinde kendilerine “Ey cennet-liler!” diye nida edilir ve perde kaldırılır da, Allah’a bakarlar. Vallahi! Allah daha önce onlara bundan daha çok sevecekleri bir şey vermiş değildir!” [ Tirmizî, “Tefsir”, 10. Benzer lâfızlarla]

[399] “Yüzlerini ne” siyaha çalan bir “toz-gübür kaplar ne de zillet.” Yani ne alçalmışlık ne de sukūt-ı hayal belirtisi. Demek istediği; cehennemdeki-leri kuşatıp bürüyen şeylerin onları bürümeyeceğidir. Böylece, kendilerini rahmetiyle kurtaracağı zorluk ve sıkıntıları onlara hatırlatmaktadır. Dikkat edersen [cehennemlikler hakkında] “Yüzlerini keder bürümüştür.” [Abese 80/41] ve “Yüzlerini zillet bürür.” [Yûnus 10/27] buyurmaktadır.

Bu bölümü tek başına aç →

27. Âyetin Tefsiri

denin uydurulmuşboş bir söz olduğunu göstermek için ف’yi ق’a dönüştürerek güzel bir kelime oyunu yapmaktadır. / ed.

[400] Şayetא ِ ْ ِ ِ ٍ َ ِّ َ اءُ َ אتِ ِّ ا ا ُ َ َ כَِ ?cümlesinin i‘rabı nasıldır وَا

Bir önceki âyetle ilişkisi nedir?” dersen şöyle derim: Burada şu iki ihtimal-den biri mutlaka söz konusudur: Ya “kötülükleri kazananlar” cümlesinin “güzel işler yapanlar” cümlesine ma‘tūf olması… ki “kötülükleri kazananlar için ise, kötülüklerin cezası misli kadardır.” denilmiş olur. Ya da cezaları-nın, bir kötülüğe karşılık sadece onun kadar bir ceza verilmesi, daha fazla verilmemesi oluşu anlamında şu şekilde takdir edilmesi: “Kötülükleri işle-yenlerin cezası ise dengi bir kötülükle ceza verilmesidir.” Bu birinciden daha uygundur, çünkü birinci açıklamada, -her ne kadar Ahfeş bunu caiz görse de- bir şeyin iki âmile atfedilmesi söz konusudur. Burada, (26. âyetteki) ziyade ile ‘hak ettiğinin fazlasını verme’ anlamının murat edildiğine dair bir delil bulunmaktadır; çünkü burada kötülüğe fazladan bir ceza verilmeye-ceğini belirterek adaletli olduğunu gösterdiği gibi, orada fazladan mükâfat vereceğini zikrederek lütfunu göstermektedir.

[401] ( ُ َ kelimesi) yarhekuhum şeklinde de okunmuştur.

[402] “Allah’tan kurtaracak…” Yani onları Allah’ın hışmından ve aza-bından kimse kurtaramaz. Ancak ifadenin; Allah tarafından, Allah katın-dan müminleri koruyanlar olduğu gibi, bunları koruyacak birileri yoktur, anlamına gelmesi de caizdir.

א [403] ً ِ ْ ُ (simsiyah) kelimesi ْ א ;den haldir(gece) ا ً َ ِ ’ı kıt‘an şek-linde okuyan, א ً ِ ْ ُ ’i onun sıfatı kabul etmiş olur ظ Tıpkı ِ ا َ ِ ٍ ْ ِ ِ (“gecenin bir bölümünde” [ Hûd 11/81]) âyetindeki gibi. Übeyy b. Kâ‘b’ın; ke-ennemâ yağşa vücûhehum kıt‘un mine’l-leyli muzlimun (Adeta bir gecenin kapkaranlık parçası yüzlerini kaplamış gibi.) şeklindeki kıraati de bunu desteklemektedir.Şayet“א ً ِ ْ ُ kelimesini leylden hal yaptığında, âmili ne olacak?” dersen şöyle derim: Ya (“kapkaranlık bir şekilde bürümüş gibi” anlamında) öncesindeki ْ َ

ِ ْ ِ âmil olacak veya أُ َ ا ِ kelimesi (“gecenin kapkaranlık birtakım parçaları” anlamında) א ً َ ِ ifadesinin sıfatı yapılacak-tır -ki kapkaranlığı mevsūfa iletmekle sıfata iletmek aynı şeydir- ya da âmil, ِ َ ا ِ ’deki fiil mânası olacaktır.

Bu bölümü tek başına aç →

28. Âyetin Tefsiri

[404] ْ َכُ כא َ (yerlerinize) ifadesi ilzemû mekânekum anlamında olup, size ne yapılacağını görünceye kadar oradan ayrılmayın demektir. ْ ُ ْ ,(Siz) أَilzemû (Ayrılmayın!) kelimesi yerine geçtiği için, ْ َכُ כא َ (yerlerinize) keli-mesindeki zamiri te’kid için kullanılmıştır. “Ve koştuğunuz ortaklar” an-lamına gelen ْ כאؤُכُ َ ُ da ْ ُ ْ ْ .e atıftır’أَ כאؤُכُ َ ُ ayrıca, öncesindeki Vav ma‘a anlamında ve âmil de ْ َכُ כא َ ’deki fiil mânası olmak üzere şurakâ’ekum şek-linde de okunmuştur.

[405] “Aralarını açmış” onları birbirinden ayırmış, dünyada aralarında bulunan bağları kesmiş “oluruz.” Veya mahşer yerinde kendilerini bir araya topladıktan ve -“Sonra onlara; ‘Allah’dan başka koştuğunuz ortaklar nere-de?’ denilir; onlar da; ‘Bizden uzaklaştılar.’ derler.” [Ğâfir 40/73-74]) âyetinde ifade edildiği gibi- ortak koştukları şeylerin, onlardan ve kendilerine ettik-leri kulluktan teberrî etmelerinden sonra birbirlerinden uzaklaştırırız.[Tef‘îl veznindeki א ْ َ َ ifadesi müfâ‘aleden] fe-zâyelnâ beynehum şeklinde de okunmuştur ki sā‘ara haddehû ve sa‘‘ara haddehû (Gerdan kırıp yüzünü çevirdi.)ve kâ-lemtuhû ve kellemtuhû (Onunla konuştum.) fiillerinde olduğu gibidir.

[406] “Siz bize tapmıyordunuz ki!” Sadece şeytanlara tapıyordunuz! Zira sizden Allah’a ortak edinmenizi istediler; siz de onlara itaat ettiniz [derler].

Bu bölümü tek başına aç →

30. Âyetin Tefsiri

א [407] -daki İn şeddeli iken hafifletilen İn’dir (yani ‘kesinlikle’ anla’إِنْ כُmı verir); َ ِ ِ א َ ’deki Lâm, bunu olumsuzluk bildiren İn’den ayıran fârıka Lâm’ıdır. [Bu sözü söyleyecek olan] ‘ ortaklar’ ise, melekler, Hazret-i Îsâ ve müş-riklerin Allah’dan başka taptıkları akıl sahibi varlıklardır. Bunların putlar olduğu, Allah Teâlâ’nın onları konuşturup müşriklerin bel bağladıkları ve mevcudiyetini iddia ettikleri şefaat yerine onlara karşı bu şekilde konuştu-racağı da söylenmiştir.

[408] “İşte orada” o makamda veya o durakta ya da -mekân ifade eden bir kelimenin istiare yoluyla zaman bildiren bir kelime yerine kullanılma-sı sonucu olarak- o vakit “herkes geçmişte yaptıklarının” yani amellerinin “künhüne erer;” dener, tadar ve onun nasıl bir şey olduğunu; çirkin mi güzel mi, faydalı mı zararlı mı, makbul mü merdut mu olduğunu anlar.

Bir kimsenin bir şeyin künhüne vâkıf olmak için onu deneyip tanımaya ça-lışması gibi. ُ

ِ ا َ َ ا ْ ُ مَ ْ َ (“Gizlenenlerin ortaya döküldüğü gün…” [ Tārık 86/9]) âyetinde ifade edildiği gibi. Âsım, [ Ebû Bekr rivayetinde] Tâ’nın yerine Nun koyarak, küll kelimesini de mansup olarak neblû külle nefsin şeklinde okumuştur ki mâna şöyle olur: “Biz herkesi geçmişte yaptığı amelleri de-ğerlendirmek suretiyle deneriz ve yaptığı şeyleri bilmek suretiyle herkesin durumunu birbirinden ayırırız.Amelleri güzelse cennetlik ( sa‘îd / mutlu), çirkinse cehennemlik (şakī / bedbaht) olurlar; yani “‘Hanginizin daha güzel amel sergileyeceğini sına[yıp bunu herkese açıkça göster]mek için. [Mülk 67/2]’ âyetinde ifade edildiği gibi, amelleri deneyen bir kimsesin yaptığı şeyi yapa-rız.” demek istiyor.1 “Bütün isyankârları geçmişte işledikleri kötülükler se-bebiyle belâya -yani azaba- duçar ederiz!” mânası murat edilmiş de olabilir. ا] ُ ْ َ kelimesi] tetşeklinde de okunmuştur; yani geçmişte yaptığına tâbi olur -çünkü insanı cennet veya cehennem yoluna götürecek şey, amelidir- veya geçmişte yaptığı hayır veya şer amellerini defterinde okur.

[409] “Gerçek mevlâlarına” yani ‘Rablığı doğru’ olan Rablerine -Çünkü müşrikler Rablığı gerçek olmayan şeyleri mevlâları olarak kabul ediyorlar-dı.- veya onları hesaba çekip mükâfatlandı yetkisine sahip olana; hiç kimse-ye zulmetmeyen mutlak adalet sahibine... ا kelimesi ِ cümlesini رُدوا إ اte’kid etmek üzere mansup da okunmuştur. Tıpkı hâzâ ‘abdullāhi el-hakka(Bu geçekten Abdullah’tır.) cümlesinde olduğu gibi veya onu methetmek üzere, el-hamdü lillâhi ehle’l-hamdi (Hamd, hamde lâyık olan Allah’a mah-sustur.) cümlesinde olduğu gibi.

[410] “Uydurdukları şeyler ise kaybolup gider.” Dalle, dā‘a anlamında-dır, yani Allah’ın ortağı olduğunu iddia ettikleri şeyler kaybolup gider. Veya batale anlamındadır, yani uydurdukları yalanların, özellikle ‘ilahların şefaat edeceği’ yalanının bâtıllığı ortaya çıkar.

Bu bölümü tek başına aç →

33. Âyetin Tefsiri

1 Çünkü O bir şeyi ‘deneyerek’ öğrenmekten münezzehtir. / ed.

[411] “De ki: Sizi gökten ve yerden kim nasiplendiriyor?” Yani ikisin-den birden sizi nasiplendiren, size tek bir cihetten rızık vermeyerek, nimeti-ni bol bol akıtan ve rahmetini genişçe yayan kim? “Kulaklara ve gözlere kim hükmediyor?” Onları kim yaratabilir ve şu an sahip oldukları muazzam dengede kim şekillendirebilir? Veya uzun zamanlar boyunca gelebilecek çok sayıda afetten onları kim koruyabilir, kim himaye edebilir? Ki onlar son de-rece hassas iki lâtif özelliktir; en basit bir şey onların yapısına ve korunma-sına zarar verir. “İşleri kim planlıyor?” Bütün evrenin işini kim yürütüyor? Hususi meselelere değindikten sonra, burada genellik ifade eden bir konu-ya geçmiştir. “O halde, hâla sakınmayacak mısınız?” Kendinizi korumaya-cak, kendiniz hakkında ‘içinde bulunduğunuz dalalet yüzünden Allah’ın azabına duçar olmak’tan sakınmayacak mısınız?

[412] “İşte” kudret ve fiilleri bu düzeyde olan Zat’tır “gerçek Rabbiniz Allah!” Yani, gerektiği şekilde düşünen kimse için Rablığı en ufak bir şüp-heye mahal bırakmayacak şekilde sabit olan Varlık. “Haktan sonra dalalet-ten başka ne vardır?” Demek istiyor ki; hak ve dalalet arasında üçüncü bir alternatif yoktur. Dolayısıyla, hakkı çiğneyip geçen kimse dalalete düşer. “O halde nasıl döndürülüyorsunuz” haktan dalalete, tevhitten şirke, saa-detten şakāvete!?

[413] “Senin Rabbinin fâsıklık edenlere” yani küfürlerinde inat edip en aşırı dereceye vardıranlara “dair sözü işte böyle” işbu hakikat gibi, yani hakkın ötesinin dalalet olduğu veya onların haktan döndürüldükleri gerçek olduğu gibi “gerçekleşti.” “İman etmeyecekleri” ifadesi, ‘söz’den (kelime) bedeldir, yani iman etmeyeceklerine dair ilahi hüküm ve Allah’ın onların bu durumuna dair ilmi böyle tahakkuk etti. Veya Allah’ın, yüzüstü bırakı-lan kimseler ( ehl-i hizlân) olacaklarına ve iman etmeyeceklerine dair sözü [işte böyle] gerçekleşti. Veya kelime ile azap tehdidini murat etmiş de olabilir ki bu durumda َن ُ ِ ْ ُ ْ ُ cümlesi “Çünkü iman etmezler.” anlamında bir أَgerekçelendirme olur.1

Bu bölümü tek başına aç →

34. Âyetin Tefsiri

fasıklar hakkındaki hükmü işte böyle gerçekleşti… Çünkü iman etmiyorlardı.” / ed.

Bu bölümü tek başına aç →

35. Âyetin Tefsiri

[414] Şayet“İkinci bir yaratmayı kabul etmedikleri halde müşriklere nasıl ‘Sizin ortak koştuklarınızın arasında ilk yaratmayı gerçekleştiren ve daha sonra bunu tekrar edecek olan biri var mı?’ diye bir soru tevcih edilmiş?” dersen şöyle derim: İkinci yaratılış -delili son derece açık olması hasebiyle- kendisini inkâr edenin mükâbere etmiş olacağı; hiç şüphe edilmemesi gere-ken son derece açık, net bir şeyi reddetmiş olacağı; bunu inkâr etmekle, akıl sahipleri nezdinde kabul gören, itiraf edilen müsellem bir şeyi inatla inkâr etmiş sayılacağı bir konu gibi değerlendirilmiş ve bu mülahaza ile peygam-berine (s.a.) “De ki: Allah hem ilk yaratmayı gerçekleştirir hem de bunu daha sonra tekrar eder.” buyurarak, onlar adına cevap vermesini emretmiş, inat ve mükâbereleri gerçeği söylemelerine mani olacağı için, ‘Onlar adına sen konuş!’ demek istemiştir.

[415] Hedâ hem hedâhu li’l-hakkı hem de hedâhu ile’l-hakkı şeklin-de kullanılır ki bu âyette her iki kullanıma da yer verilmiştir. Ayrıca kelime, şerâ kelimesinin işterâ (satın aldı) anlamında kullanılması gibi, ihtedâ (hidayete erdi) anlamında olmak üzere hedâ bi-nefsihî şeklinde de kullanılır. (“Kendi yolunu bulamayan mı?” anlamında olan) ْ أَي ِّ ِ َ de ihtedâ babındandır. Kelime; Hâ’nın fethası ve kesresiyle, Dal da şeddeli olarak yeheddî - yehiddî şeklinde okunmuştur. Aslı yehtedîdir; (Tâ Dal’a) idgam edilmiş; Hâ da Tâ’nın harekesi ile fethalanmış; veya iki sâkin harf bir araya geldiği için kesrelenmiştir. Yâ da, sonrasındaki harfe uydurularak kesrelenmiştir. Ayrıca hedâhudan illâ en yehdî şeklin-de ve -mübalağa ifade etmek üzere- heddâhudan illâ en yuheddî şeklinde de okunmuştur. Arapların teheddâ ifadeleri de bundandır. Söylenmek istenen şudur: Mükellefleri -terkiplerine koyduğu akılla, ‘önlerine dik-tiği delilleri gözlemleyebilme’ kudretiyle, bahşettiği lütufla, tevfikiyle, ilhamıyla ve akıllarına getirerek, onları ilahi ahkâma vâkıf kılarak- hak-ka ileten yalnızca Allah’tır. Peki, sizin Allah’a ortak koştuklarınız içinde; melekler, Îsâ Mesih ve Üzeyir gibi en önde gelenlerinden Allah’ın hidayet ettiği gibi hakka ileten biri var mı?

[416] Bu ifadenin devamında “Peki hakka” bu şekilde “ileten mi tâbi olunmaya daha lâyıktır yoksa Allah onu iletmediği sürece” kendisi “ulaşa-mayan” veya başkasını iletemeyen “mi?” Mânanın “… yoksa kendi kendine bir yerden bir yere intikal edemeyen, ancak başkası tarafından iletilerek intikal edebilen” veya “Allah kendisini bu durumunda çıkarıp mükellef bir canlıya dönüştürüp hakka iletmediği sürece, kendi kendine ona ulaşamayan put heykelleri mi?” demek olduğu da söylenmiştir. “Sizin ‘ne’niz var? Nasıl” Allah’ın ortakları olduğunu iddia ederek, bâtıla “hükmediyorsunuz!?”

Bu bölümü tek başına aç →

36. Âyetin Tefsiri

[417] Allah’ın varlığını kabul ederken “onların çoğu, zandan başka bir şeye tâbi olmuyor.” Çünkü bu kabulleri, sahip oldukları kesin bir delile dayanmamaktadır. “Oysa” Allah’ı tanımada “zan asla gerçeği” -yani kesin bilgi- “ifade etmez.” Şu da söylenmiştir: Onların çoğu putların ilah ve Al-lah nezdinde şefaatçi olduğunu ileri sürerken zandan başka bir şeye tâbi olmuyorlar. Buradaki “çoğu”ndan murat tamamıdır. “Allah elbette bilmek-tedir!” Bu ifade işledikleri zanna tâbi olma ve ataları taklit fiillerine karşı bir tehdittir. (َن ُ َ ْ َ fiili)Tâ ile tef‘alûne (sizin yaptıklarınızı) şeklinde de okunmuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

40. Âyetin Tefsiri

[418] “Bu Kur’ân Allah’tan başkası tarafından” uydurulup O’na mal edi-lecek bir şey “değildir. “Aksine, önündekini” yani kendisinden önce indiril-miş kitapları “doğrulamaktadır.” Çünkü o mucizedir, fakat onlar değildir. Bu bakımdan, “O kendisinden öncekini doğrulayıcı olarak gelen bir gerçektir.”

[Fâtır 35/31] âyetinde ifade edildiği gibi, onlar için bir ölçü ve sıhhatlerini ispat için başvurulacak bir tanıktır. (Ve lâkin huve tasdîku ve tafsīlu şeklin-de mübteda – haber cümlesi ile ve) “Ancak o, önündekini doğrulamakta; kitabı açıklamaktadır.”anlamında ve lâkin tasdîku’llezî beyne yedeyhi ve taf-sīlu’l-kitâbi şeklinde de okunmuştur.

[419] “O uydurulacak bir şey değildir!” ifadesinin anlamı şudur: Bu-nun gibi âli ve i‘cazkâr bir eserin uydurulmuş olması muhaldir; sahih de değildir doğru da değildir.

אبِ [420] ْכِ ا َ ِ ْ َ ifadesi; “yazılan, farz kılınan ahkâmın açıklayıcısı وَolarak” demektir. Tıpkı ْ כُ ْ َ َ ِ ا َאبَ Allah’ın size emri olarak…” [Nisâ“) כِ4/24]) âyetinde olduğu gibi.

[421] Şayet“ َ ِ َ א ْ ْ رَبِّ ا ِ ِ ِ َ ْ cümlesi ne ile bağlantılıdır?” dersen رَşöyle derim: İstidrak cümlesine dâhil olup adeta şöyle buyrulmuştur: Aksi-ne o, doğrulayan, açıklayan ve âlemlerin Rabbinden olmak üzere kendisin-de hiç şüphe olmayan bir kitaptır. Ayrıca “O, âlemlerin Rabbi tarafından bir doğrulama ve açıklamadır; bunda hiçbir şüphe yoktur.” mânası murat edilmiş de olabilir. Bu durumda “âlemlerin Rabbinden” ibaresi, doğrulama ve açıklamaya müteallık olur. Veya ِ ِ َ ْ ifadesi, tıpkı Zeydün lâ şekke رَfî-hi kerîmun ( Zeyd, şüphe yok ki, âlicenap biridir.) cümlesinde olduğu gibi, bir ara cümle olur. [“ Kur’ân –hiç şüphesiz- âlemlerin Rabbindendir.”]

[422] “Yoksa ‘Onu kendisi uydurmakta!’ mı diyorlar?” Hal böyle iken, ‘Onu kendisi uydurdu!’ mu diyorlar!? (ُاه َ ْ نَ ا ُ ُ َ -ifadesinde) Hemze tak أمَْ rir1 için olup, bu iddianın yanlışlığını ispat için kullanılmaktadır. Veya id-dialarını yadırgamakta, bunun son derece uzak olduğunu ifade etmektedir. Aslında iki mâna da birbirine yakındır.

[423] “De ki:” Durum iddia ettiğiniz gibiyse, “siz de” uydura-rak “onunkine benzer bir sure getirin bakalım!” Zira Arap dili ve fe-sahati bakımından siz de benim gibisiniz. “Onunkine benzer bir sure” tabiri, (ifadelerinin) belâgat ve güzel diziliş(i) bakımından ona benzer anlamındadır. ( ِ ِ ْ ِ رَةٍ ُ ِ ) izafetle bi-sûrati mislihî şeklin-de de okunmuş olup ‘onun gibi bir kitabın tek bir suresini’ demektir.

1 Yani “Onu kendisi uydurmakta!’ mı diyorlar?” ifadesiyle, böyle bir sözün söylenmediği sorulmamakta; söylendiği fakat nasıl söylenebildiği sorgulanmaktadır. Mealen “ Kur’ân’ın Hazret-i Peygamber (s.a.) tarafından uydurduğuna dair birtakım iddialar bulunduğu sabittir, ama bunu nasıl söyleyebiliyorlar hayret?!” buyrulmaktadır. / ed.

“Allah’tan başka çağırabileceğiniz herkesi” yani onun benzerini getirmek için kendisinden yardım talep etmek üzere O’nun yarattıklarından birini “çağırın!” Yani yalnızca Allah böyle bir eseri ortaya koyabilir; O’ndan baş-kasının gücü buna yetmez. Dolayısıyla, onun uydurma olduğu tarzındaki iddianızda “doğru söylüyorsanız” bir tek O’ndan yardım dilemeyin ama diğer bütün varlıklardan yardım alabilirsiniz.

[424] “Aksine … yalanlamaktalar.” Kur’ân’ı yalanlamaya koşmakta, onu duyar duymaz, daha ne olduğunu anlamadan, mahiyetini kavramadan, önünü arkasını iyice düşünmeden, te’viline ve mânalarına vâkıf olmadan alel’acele tekzibe kalkışmaktalar! Bu da, kendi dinlerine aykırı şeylerden aşırı derecede nefret etmeleri ve atalarının dininden ayrılmaktan ürkmele-rinden kaynaklanmaktadır. Tıpkı taklitle büyümüş bir Haşevî gibi, ömür boyu benimseyip sahiplendiği şeylere aykırı bir tek kelime işittiği zaman, sıhhatinin açıklığı ve doğruluğunun netliği bakımından güneşten daha parlak dahi olsa, onu duyar duymaz reddeder, daha duyduğunu idrak ede-meden, doğru mu yanlış mı olduğu üzerinde düşünmeden ondan tiksinir! Çünkü gönlüne yalnızca kendi inancının doğru olduğu, onun dışındaki tüm inançların yanlış olduğu fikrinden başka bir şey yerleştirmemiştir!

[425] Şayet “Oysa onun tevili henüz kendilerine gelmiş değil...’ ifade-sindeki beklenti (henüz/tevakku‘) ifadesinin mânası nedir.” dersen şöyle derim: Müşrikler; atalarını taklit ederek Kur’ân’ı iyice inceleyip düşünme-den, onun nasıl tevil edileceğini bilmeden alel’acele yalanlamış; üzerinde iyice düşündükten sonra, bu sefer de temerrüt ve inat ederek yalanlamış-lardı. İşte Allah Teâlâ onları daha Kur’ân’ı tanımadan alel’acele yalanlama-larından ötürü kınadıktan sonra beklenti ifade eden lemmâ kelimesini kul-lanmış; böylece, kendilerine defalarca meydan okuduğu için artık Kur’ân’a benzer bir eser ortaya koyamayacaklarını anladıkları ve var güçleriyle ça-lışmalarına rağmen onunla boy ölçüşemeyeceklerine, bundan âciz olduk-larına kesin olarak inandıkları halde, onu azgınlık ve kıskançlıklarından dolayı yalanladıklarını ifade etmektedir. “Onlardan öncekiler de böyle” yani bu yalanlama gibi; peygamberlerin mucizelerine dönüp bakmadan, onlar üzerinde tefekkürde bulunmadan, hiçbir insaf ölçüsüne sığmayacak şekilde yalnızca atalarını taklit ederek ve inatlaşarak “yalanlamışlardı.” Bu-nun şüphe ederek yalanlayanlar hakkında olduğu da söylenmiştir. “Oysa onun tevili henüz kendilerine gelmiş değil…” cümlesi “Oysa içerdiği gaybî haberlerin nice olacağı -yani akıbeti- kendilerine gelmiş değildi ki doğru mu yalan mı olduğu kendilerince netleşmiş olsun.” anlamında da olabilir.

Demek istiyor ki; Kur’ân iki bakımdan mucizedir; nazmındaki i‘câz ve gaybdan haber vermesi. Bunlar ise, onun nazmını ve i‘câz sınırına ulaştığını inceleyip görmeden ve verdiği gaybî haberlerin doğru mu yanlış mı olduk-larını test etmeden alel’acele yalanlamaktalar!

[426] “Aralarında ona iman edenler var.” Onu iç âlemlerinde tasdik edip hak olduğunu bildiği halde, inadına onu yalanlayanlar olduğu gibi, ondan yana şüphe edip onu tasdik etmeyenler de var. Yahut fiil gelecekle ilgili de olabilir, yani aralarında ileride iman edecekler olduğu gibi iman et-memekte ısrar edecek olanlar da var. “Ama bozuculuk yapanları” inatçıları veya yalanlamakta ısrarcı olanları “çok iyi bilmekte senin Rabbin!”

Bu bölümü tek başına aç →

41. Âyetin Tefsiri

[427] “Seni yalanlarlarsa” yani, seni yalanladıkları kesinleşir de, bunların sana icabet edeceklerinden yana hiçbir umudun kalmazsa, onlarla ilişkini kes ve onları kendi haline bırak. Zira artık mâzursun. [“Neden hakkı hakikati iletmedin!” diye hiç kimse seni suçlayamaz.] Tıpkı “Şayet sana karşı gelirlerse de ki: Şüphesiz Ben sizin yaptıklarınızdan uzağım.” [Şu‘arâ 26/216] âyetinde ifade edildiği gibi. Bunun kılıç âyetiyle [ Tevbe 9/5] neshedildiği de söylenmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

43. Âyetin Tefsiri

[428] “Aralarında sana kulak verenler de var.” ifadesinin anlamı şudur: Aralarında öyle kimseler var ki Kur’ân okuyup ilahi hükümleri öğrettiğinde seni dinlerler, fakat dikkat kesilmezler ve kabul de etmezler. Yine aralarında öyleleri var ki, sana bakar; senin gerçek bir peygamber olduğunu ispat eden delilleri ve peygamberlik özelliklerini gözleriyle görürler ama tasdik etmezler.

[429] Devamla şöyle buyurmaktadır: Sen sağırlara, -sağırlıkları-na bir de akılsızlığı ekledikleri takdirde- sesini işittirebilmeyi mi umu-yorsun? Çünkü akıllı bir sağır, kulağına sesin esintisi ulaştığında ak-lını kullanarak belki bundan bir mâna çıkartabilir. Ancak hem aklı hem de işitme duyusu bulunmuyorsa, iş bitmiş demektir! Veya yoksa sen -gözünü kaybetmek demek olan körlüklerine ilaveten kalp gözle-rini de kaybetmiş olan körleri hakka iletebileceğini mi zannediyorsun?

Zira kalp gözü açık bir kör bazen sezebilir, zar zor da olsa bir kanaat oluş-turabilir. Ahmaklıkla birlikte olan körlük ise, al başına belayı!.; yani bu Müşrikler, kabul ve tasdik edeceklerine dair umut kalmaması bakımından akıl ve kalp gözünden yoksun körler ve sağırlar gibidirler.

[430] “Sen mi?.. Sen mi?..” ifadeleri, onlara cebren ve zorla işittirip hida-yete erdirmeye sadece Allah’ın gücünün yeteceğine delalet etmektedir. Tıpkı aklı olmayan iki kör ve sağırı, ‘net bir şekilde işitip – gören, basbayağı akıllı biri’ haline de Allah’tan başkası getiremeyeceği gibi.

Bu bölümü tek başına aç →

44. Âyetin Tefsiri

[431] “Allah asla insanlara zulmetmez.” Yani, peygamber gönderme ve kitap indirme gibi onların yararına olan hiçbir bir şeyi onlardan esirge-mez. Ancak onlar inkâr edip yalanlamak suretiyle kendilerine zulmederler. Bu ifade, peygamberi yalanlayanlar için bir tehdit de olabilir; yani kıyamet günü onların duçar olacakları azap bizzat hak ettikleri, adalete uygun bir şekilde kendilerini bulacaktır. Allah onlara zulmetmiş olmayacak, aksine azaba çarptırılmalarına sebep olan şeyleri işlemek suretiyle kendi kendileri-ne zulmetmiş olacaklardır.

Bu bölümü tek başına aç →

45. Âyetin Tefsiri

[432] “Gündüzün bir saati…” İnsanlar dünyada kaldıkları zamanı -bir rivayete göre de mezarda geçirdikleri süreyi- karşı karşıya oldukları duru-mun şiddetinden dolayı yakın bulurlar. “birbirlerini tanıyacak şekilde” yani sanki birbirlerinden az önce ayrılmışlar gibi birbirlerini tanıyacakları şekil-de. Bu, kabirlerinden çıktıklarında olacak; daha sonra yaşayacakları şeylerin dehşetinden dolayı birbirlerini tanıma durumu ortadan kalkacaktır.

[433] Şayet“ا ُ َ ْ َ ْ َ نَْ نَ ve כَ ُ אرَ َ َ ifadelerinin cümle içindeki durumları nedir?” dersen şöyle derim: “Birincisi humden hal olup ‘Allah onları yalnız-ca bir saat kadar kalmış bir kimseye benzer bir halde haşr eder.’ demektir. İkincisi ise, ya zarfa müteallik veya “Sanki ancak bir saat kalmışlar gibi.’ ifadesini açıklayan bir kelimedir; çünkü aradan uzun zaman geçtiğinde tanı-şıklık kalmaz; onun yerine birbirini tanımama gelir.

[434] “Hüsrana uğrayacaklardır.” ifadesinde mukadder bir söyleme fiili söz konusudur, yani böyle diyerek birbirlerini tanırlar. Veya ifade, Allah’ın onların hüsranlarına tanıklık etmesidir. Demek istediği, alışverişlerinde, inkâr karşılığında imanı satarken zarar etmiş olduklarıdır.

[435] “Â, meğerse” ticareti bilen “doğru yolda”ki kimseler “değiller-miş!..” Bu, taaccüp mânası içeren yeni bir cümledir. Adeta “Ne kadar ziyan etmişler!” denilmektedir.

Bu bölümü tek başına aç →

46. Âyetin Tefsiri

[436] “Nihaî dönüşleri Bizedir.” ifadesi “seni vefat ettirsek” ifadesinin cevabıdır. “Sana göstersek” ifadesinin cevabı ise mahzuftur. Adeta “Onlara vaat ettiğimiz şeylerin bir kısmını dünyada sana göstersek cezaları o olur; ama eğer bunu sana göstermeden önce seni vefat ettirecek olursak, bu du-rumda onu sana ahirette gösteririz.” denilmektedir. Şayet“Allah onların yaptıklarına her iki cihanda da tanıktır. O halde, ( ٌ ِ َ ُ ُ ا ifadesindeki) (sonra)nın mânası nedir?” dersen şöyle derim: Tanıklık zikredilmiştir, ama onun neticesi ve gereği –yani cezalandırması- murat edilmiştir. Adeta “Son-ra Allah onları yaptıkları şeylere karşılık cezalandıracaktır.” buyurmaktadır. İbn Ebû Able [v. 151/768] semme şeklinde fetha ile okumuştur ki “orada” mânasına gelir. “Derileri, dilleri, el ve ayakları kendi aleyhlerinde birer şahit olarak konuştuğunda, Allah onların fiillerine dair tanıklığını kıyamet günü eda etmiş olacaktır.” mânası da murat edilmiş olabilir.

Bu bölümü tek başına aç →

47. Âyetin Tefsiri

[437] “Her ümmetin” tevhit konusunda onları uyarmak ve Hakk’ın di-nine çağırmak için gönderilmiş “bir elçisi vardır. Elçileri” onlara “gelince,” yani mucizeler getirip de bunlar onları yalanlayarak kendilerine tâbi olma-dıklarında, “aralarında” yani peygamberle onu yalanlayanlar arasında “eşit-çe” yani adaletle “hükmedilir.” Ve böylece “Biz elçi göndermedikçe azap edici değilizdir.” [İsrâ 17/15] âyetinde ifade edildiği gibi elçi kurtarılır; onu yalanlayanlar ise cezalandırılır. Veya kıyamet günü her ümmetin kendisine nispet edileceği ve adıyla anılacağı bir elçisi olur. Buna göre mâna şöyledir: “Peygamberler ve şehitler getirilir ve aralarında hakça hükmedilir.” [Zümer /69] âyetinde ifade edildiği gibi, peygamberleri onlar hakkında ‘(dünyada) inkâr ettikleri’ veya ‘iman ettikleri’ şeklinde tanıklık etmek üzere mahşer meydanına geldiklerinde…

Bu bölümü tek başına aç →

49. Âyetin Tefsiri

[438] “Ne zaman gerçekleşecekmiş bu tehdit?!” ifadesi, tehdit edildik-leri azabın gelmeyeceğini düşünerek hemen olmasına yönelik bir taleptir. “Ben kendi adıma” hastalık veya fakirlik gibi “bir zarar ve” sağlık ve zenginlik gibi “bir fayda” verebilecek durumda değilim.” “Allah dilerse başka” ifadesi istisnâ-i munkatı‘dır, yani bu gibi şeylerden [sadece] Allah’ın diledikleri olur. Dolayısıyla, ben size nasıl bir zarar verebilir ve azaba mâ-ruz bırakabilirim?!

[439] “Her ümmetin bir eceli vardır.” Yani sizin azaba duçar olmanızın Allah nezdinde belirlenmiş bir zamanı ve tayin edilmiş bir süresi vardır. O vakit “geldiğinde” Allah size ettiği tehdidi mutlaka gerçekleştirecektir. Siz şimdi o konuda acele etmeyin. İbn Sîrîn âyeti fe-izâ câe âcâlühum (ecelleri geldiğinde)şeklinde okumuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

52. Âyetin Tefsiri

[441] (Ondan) kelimesindeki zamir ‘azâba râci olup âyetin mânası şöyledir: Azabın hiçbir türü istenmez; tadı çok acıdır, kaçmayı gerektirir. O halde siz hangi azabın size hemen verilmesini istiyorsunuz? Oysa acele gel-mesini istemeyi gerektiren hiçbir azap türü yoktur! İfadenin anlamı taaccüp de olabilir. Adeta “Acele acele hangi şiddetli, dehşetli şeyi istiyorlar (acaba)?” buyrulmaktadır. Bu durumda Min’in beyan için olması gerekir. ( ’daki) za-mirin Allah Teâlâ’ya râci olduğu da söylenmiştir.

[442] Şayet“ İstifham neye taalluk etmektedir ve şartın cevabı nerede-dir?” dersen şöyle derim: İstifham أرأ’e müteallıktır, çünkü mâna “Bana haber verin, günahkârlar ondan alel’acele neyi istiyorlar!?” şeklindedir. Şartın cevabı ise mahzuf olup “Acele ettiğinize pişman olursunuz veya hata ettiğini-zi anlarsınız.” şeklindedir. “Bu durumda ‘ondan alel’acele neyi istiyorsunuz?’ buyrulmalı değil miydi?” dersen şöyle derim: Bu ifade ile acele etmemeleri-ni gerektiren şeye –günahkârlığa- delalet etmek istenmiştir, çünkü suçlu bir kimse doğal olarak günahına karşılık azap görmekten korkar ve -bir an önce gelmesini istemek şöyle dursun- gecikse de bir gün ona mâruz kalmaktan çekinir. Ayrıca, “Bunlardan hangisi için acele etmekte mücrimler?” cümlesi de şartın cevabı olabilir.İn eteytuke mâzâ tut‘imunî (Sana gelsem bana ne ik-ram edersin?) ifadesinde olduğu gibi. Ayrıca, cümle أرأ’e müteallık; “Azap gerçekleştikten sonra mı ona iman ettiniz?” ifadesi şartın cevabı; “Bunlardan hangisi için acele etmekte mücrimler?” ifadesi de ara cümle olabilir. Mâna şöyledir: “Size O’nun azabı gelirse, o geldikten sonra, imanın kâr etmeyeceği zaman mı iman edeceksiniz?” Sümmenin başına istifham edatı gelmesi, َ ِ َ َ أَى َ ُ ْ ُ ا ْ ى ve (Bu şehirlerin halkı emin miydi ki!..” [A‘râf 7/97]) أَ َ ُ ْ ُ ا ْ َ أَ

ِ أوََأَ(Bu şehirlerin halkı emin miydi ki..!?” [A‘râf 7/98]) âyetlerinde Vav ve Fâ harf-lerinin başına gelmesi gibidir.

[443] “Şimdi mi?” ifadesinde bir söyleme fiili mukadderdir, yani azap vâki olduktan sonra iman ettiklerinde onlara “Şimdi mi ona iman ediyor-sunuz?” denecektir. “Hani onu acele acele istiyordunuz?” Yani onu yalanlı-yordunuz; çünkü onu yalanlayıp inkâr ettikleri için acele acele istiyorlardı. ن) -Lâm’dan sonraki Hemze’nin hazfedilip, harekesinin Lâm’a aktarılma (آsı ile âlâne şeklinde de okunmuştur.

[444] “Sonra zulmetmiş olanlara şöyle denir.” cümlesi ن den önceki’آgizli “söylenir” ifadesine atıftır.

Bu bölümü tek başına aç →

53. Âyetin Tefsiri

[445] “Senden haber almak istiyorlar” ve “sahiden gerçek mi bu?” di-yorlar. Bu, inkâr ve istihza (alay) anlamında bir sorudur. A‘meş [v. 148/765] ( ifadesini) âl-hakku huve (Gerçek bu mu?) şeklinde [?gerçekmi bu] أ okumuştur ki bu kıraat, bâtıl olduğuna1 tariz anlamını içerdiği için istihzaya daha uygundur; çünkü oradaki Lâm-ı tarif cins ifade eder; adeta “Bâtıl değil de hak olan bu muymuş yani!” veya “Sizin hak dediğiniz şey bu mu?” denil-mektedir. ‘Bu’ zamiri ise tehdit edildikleri azaba râcidir. إي kelimesi ise özel olarak yeminlerde ne‘am (evet) anlamında kullanılır. Tıpkı helin özel olarak istifhamlarda kad (muhakkak) anlamında kullanılması gibi. Nitekim bazı kimselerin bu إيkelimesini tek başına değil de, yemin Vav’ı ile birlikte î-ve şeklinde tasdikte kullandıklarını işitmişimdir. “Ve siz O’nu âciz bırak(arak O’nun elinden kurtul)acak değilsiniz.” Yani azabından kurtulacak değilsi-niz. O, sizi mutlaka bulacaktır!..

Bu bölümü tek başına aç →

56. Âyetin Tefsiri

zineler, mallar ve bütün menfaatler o çokluklarıyla, zâlim herhangi birine ait olsaydı, - ْ َ َ َ kelimesi, ٍ ْ َ ’in sıfatıdır- “tamamını fidye verirdi!” yani bütün bunları o azabın fidyesi yapardı.Fedâhu (onu fidye olarak verdi) an-lamında fedâhu fe’ftedâ (onu fidye olarak verdi, o da fidye oldu) dendiği gibi, iftedâhu, fedâhu anlamında dakullanılır.

1 Yani Kur’ân’ın verdiği baas ve azap haberlerinin Müşriklerce bâtıl bir şey olarak görüldüğüne… / ed.

[447] “Azabı gördükleri zaman pişmanlıklarını gizlerler.” Zira akıllarına gelmeyen, hiç hesaba katmadıkları bir şeyle karşılaştıkları için sus pus ol-muşlardır; çünkü yapacak hiçbir şeyin kalmadığını hissettikleri, kendilerini acze düşüren çetin bir durumla karşı karşıya olduklarını gözleriyle görmüş-lerdir. O an; kalplerindeki pişmanlık ve yangını gizlemekten başka hiçbir şey yapamamaktadırlar; ne ağlayabilmekte ne çığlık atabilmekte ne de gam-lı bir kimsenin yaptıklarını yapabilmektedirler. Hani darağacına çıkarılmak üzere olan biri, veçhesini kapkara karartan bu durumun vahameti sebebiyle bir kelime bile edemez; sessiz ve donuk bir şekilde kalakalır ya, işte öyle…

[448] (ii) Şöyle de denilmiştir: İleri gelenleri, daha önce yoldan çıkar-dıkları alt tabakadaki tâbilerinden pişmanlıklarını gizlerler, çünkü onlardan utanmakta ve kendilerini suçlayacaklarından çekinmektedirler. (iii) Eserra-nın, halisane yapmak anlamına geldiği de söylenmiştir ki ya bir işi gizle-mek onu halisane yapmak anlamında olduğundandır ya da bir şeyin en öz kısmına sirru’ş-şey’ dendiği içindir. Buna göre ifadede böyle içten pişmanlık yaşamanın vaktini ıskaladıkları belirtilerek bunlarla dalga geçilmiş olmak-tadır. (iv) Ayrıca, َ َ ا ا وا َ ifadesinin “Nedamet gösterdiler.” anlamına أَgeldiği bunun da kişi bir şeyi istemeye istemeye açığa vurduğunda söylenen eserra’ş-şey’e ve eşerra’ş-şey’e kullanımından geldiği de söylenmiştir.

[449] “Aralarında” yani zalimlerle mazlumlar arasında “hükmolunmuş-tur.” Zulmün zikredilmiş olması buna delalet etmektedir.

[450] Ardından Yüce Allah, mülkün tamamen kendisine ait olduğunu, mükâfatlandırıp cezalandıranın kendisi olduğunu, vaad ettiği mükâfatın, tehditte bulunduğu cezanın hak olduğunu, diriltme ve öldürmeye sadece kendisinin kadir olduğunu, bunlara kendisinden başkasının gücünün yet-meyeceğini, sonuçta kendisinin hesap ve cezasıyla mutlaka yüzleşileceğini bildirmeye geçmiştir ki durumun böyle olduğu iyice kavransın, daima korku ile ümit arasında bulunulsun ve kendilerini aldatıp duranlar aldat-a-masınlar!

Bu bölümü tek başına aç →

58. Âyetin Tefsiri

[451] “Size bir öğüt” yani, tevhide dikkat çekme ve öğüt gibi birtakım faydaları barındıran bir kitap “geldi. Ve” o içinizdeki bozuk akideler “için bir şifa” yani bir deva ve hakka davettir. “Ve” içinizden iman edenler için de “bir rahmettir.”

[452] İfade aslında “Allah’ın lütuf ve rahmetiyle sevinsinler, evet sadece bununla sevinsinler.” şeklindedir. Bu tekrar, te’kid ve takrir için olup, başka dünyevi faydalar sebebiyle değil, yalnızca ilahi lütuf ve rahmet sebebiyle sevinmek gerektiği belirtilmektedir. Cümlede mezkûr olan fiilin delaleti sebebiyle iki fiilden biri hazfedilmiştir. Cümle şart mânası taşıdığı için de ا ُ َ ْ َ ْ َ filinin başına Fâ gelmiştir. Adeta; “Eğer bir şeye sevineceklerse, özel-likle bu ikisiyle sevinsinler. Zira sevinmeye bunlardan daha değer bir şey yoktur.” buyrulmuştur. İfadeden ayrıca “Allah’ın lütuf ve rahmetine, işte buna önem versinler, sadece bununla sevinsinler!” anlamı da “Size Allah’ın lütuf ve rahmetiyle bir mev‘iza geldi. O halde işbu sebeple, -bunun gelişi sebebiyle- sevinsinler!” anlamı da kastedilmiş olabilir.

ا] [453] ُ َ ْ َ ْ َ ifadesi] fe’ltefrahû (Sevinin!) şeklinde Tâile de okunmuştur ki kıyasa uygun, asıl kullanım budur ve bir rivayete göre bu, Peygamber (s.a.)’in kıraatidir. Rivayete göre bir gazvede li-te’huzû madāci‘akum (Üze-rinde uyuyacağınız şeyleri alın!) buyurmuştur. Übeyy kıraatinde de fe’frahû (sevinin) şeklindedir. ise zâlikeye (“Bu ikisi” yani ilahi lütuf ve rahmet) râcidir. َن ُ َ ْ َ א ِ ifadesi Yâve Tâile okunmuştur (bütün biriktirdiklerin-den / bütün biriktirdiklerinizden).

[454] Übeyy b. Kâ‘b’dan [v. 33/654] Peygamber (s.a.)’in “De ki: Allah’ın lütuf ve rahmetiyle…” âyetini okuduğu ve “Allah’ın kitabı ve İslâmiyetle” diye tefsir ettiği nakledilmiştir. “ Allah’ın lütfu”nun İslâm, “rahmeti”nin de ona mukabil yaptığı vaatler olduğu da söylenmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

60. Âyetin Tefsiri

[455] “Ne dersiniz?” Haber verin… “Allah’ın indirdiği…” Buradaki Mâ, َل َ ْ ْ veya أَ ُ ْ -ile mahallen mansup olup “Bana onu haber verin!” an أرََأَlamındadır. “… sizin de bir kısmını haram, bir kısmını helâl kıldığınız” yani Allah hepsini helal olarak indirdiği halde, sizin “Şu şu davarların, şu şu ekinlerin dokunulmazlığı vardır.” [En‘âm 6/138] ve “Şu şu hayvanların karın-larında bulunanlar yalnız erkeklerimiz içindir; eşlerimize haramdır.” [En‘âm 6/139] demeleri gibi, bölerek “şu helal, bu haram” dediğiniz rızıklar hakkın-da ne dersiniz?

[456] “Bunu size Allah mı bildirdi?” ifadesi, ْ ُ ْ ْ .a müteallıktır’أرََأَ ُ (de ki) ise te’kid için tekraren zikredilmiştir. Mâna şöyledir: “Söyleyin bakalım! Şunu bunu helal ya da haram kılmanızı size Allah bildirdi de O’nun izniyle mi böyle davranıyorsunuz yoksa “Allah şunu helal kıldı, bunu haram kıldı.” derken kendi uydurduklarınızı O’na mı mal ediyorsunuz!? (ُ -daki) Hem’آze inkâr anlamında da olabilir (Yani soru sormaksızın, “Nasıl böyle yapa-biliyorsunuz!” anlamında). أم Em-i munkatı‘a olup kendi uydurduklarınızı Allah’a mal ettiklerini vurgulamak üzere onu takip eden cümle ile beraber “Aksine, Allah’a iftira ediyorsunuz!” anlamındadır.

[457] Bu âyet, bir şeyin hükmü sorulduğunda gevşek davranmaktan sakındırma ve kişiyi ihtiyatlı hareket etmeye yönlendirme konusunda kâfi bir uyarıdır; bir konuyu enine boyuna inceleyip emin olmadıkça, hiç kim-se “caizdir – caiz değildir” dememeli; emin olmadığı takdirde Allah’dan korkup susmalı, aksi halde Allah’a iftira etmiş olacağını bilmelidir.

[458] ِ َ א ِ ْ ا مَ ْ َ ( Kıyamet gününde) ifadesi zannu kelimesiyle mansup olup, o gün hakkında vaki bir zandır. Yani, eyyu şey’in zannu’l-mufterîne fî zâlike’l-yevmi mâ yusne‘u bi-him fî-hi (Bu iftiracıların, ödül ve ceza günü olan bu gün kendilerine ne yapılacağı hakkındaki kanaatleri nedir?) Bu ifade, konu müphem bırakıldığından, büyük bir tehdit içermektedir. Îsâ b. Ömer ise ve mâ zanne şeklinde fiil olarak okumuştur ki bu durumda eyye zannin zannû yevme’l-kıyâmeti ( Kıyamet günü hangi zannı besleyecekler?) şeklinde olur. İbarenin mazi sıygası ile gelmesi ise, onun mutlaka olacağı için sanki olmuş gibi kabul edilmesi sebebiyledir.

[459] “Allah, insanlara karşı gerçekten lütufkârdır.” Nitekim onlara akıl nimeti vermiş, ayrıca vahyedip haramı, helali öğreterek onlara rahmetiyle muamele etmiştir. “Fakat çoğu” bu nimete “şükretmez”ve kendilerine edi-len hidayete tâbi olmazlar.

Bu bölümü tek başına aç →

61. Âyetin Tefsiri

ْنٍ [460] َ ِ نُ َכُ א -ifadesindeki Mâ olum (Sen bir durumda olmazsın) وَsuzluk ifade etmekte olup, hitap Hazret-i Peygamber (s.a.)’edir. Şe’n ise durum anlamındadır. Kelime aslen Hemzeli olup, “onun kastını kasdettiğinde” söy-lenen şe’entü şe’nehû kullanımından gelmektedir. ُ ْ ِ ‘daki zamir ise şe’ne râcidir (“ve bu durum çerçevesinde bir âyet okusan…” anlamında); çünkü Kur’ân okuma Peygamber (s.a.)’in bir durumu, hatta genel durumudur. Zamir ten-zîle (yani Kur’ân’a) râci de olabilir; adeta “ Kur’ân’dan nazil olan herhangi bir âyeti okusan…” denilmektedir; çünkü Kur’ân’ın her parçası kur’ândır.1 Mercii zikredilmeden zamirin zikredilmesi ise, (merciin, yani) Kur’ân’ın veya Yüce Allah’ın2 fahāmet ve azametini göstermek için olur.

[461] “Sizin” hepiniz hangi iş olursa olsun “herhangi bir iş işlemezsiniz ki, siz ona giriştiğiniz zaman Biz size mutlaka” sizi gözetleyen, yaptıklarınızı tek tek sayacak bir “şahit olmayalım.” ن -ifade (…ona giriştiğiniz) إذ si, kişi işe koyulduğunda efâda fi’l-emri denmesinden gelmektedir.

[462] “Gizli kalmıyor” uzak da olmuyor, gayb da olmuyor anlamındaki بُ ُ ْ َ א Zâ’nın zamme ve kesresi ile okunmuş olup er-ravdu’l-âzib (ırak وَbahçe) tabirinden gelmektedir. “Şüphesiz bundan daha küçüğü de daha büyüğü de” ifadesindeki asğar ve ekber kelimeleri Râ’nın nasbı ve ref ’iyle okunmuştur. Ancak (büyük-küçük) cinslerini nefyetme3 anlamında mansup okunmaları daha uygundur. Ref ’ ise, cümlenin müstakil bir ifade olması için yeni bir cümle kabul edilmesi itibariyle olur. Bu kelimelerin ٍאلِ ذَرة ْ ِ ْ ِ ibaresinin (merfû‘) mahalline atfedilmesinde veya (mecrur) ٍאلِ ذَرة ْ ِ lafzına atfedilerek, (asğari - ekberi şeklinde) harekelenmeleri imkânsız olduğundan -mecrur anlamında- meftuh oldukları mülahazasıyla fetha okunmalarında da problem vardır; çünkü lâ ya‘zubu ‘anhu şey’un illâ fî kitâbin (Allah’dan ırak olan her şey mutlaka bir kitaptadır.) demen4 sorunludur.

1 Kur’ân ve kitâb kelimeleri cins isimdir, yani mektup çapındaki bir sayfalık yazılı metin de kitâbdır, 40 ciltlik bir ansiklopedi de… Kur’ân vahiylerinin toplamına Kur’ân dendiği gibi, bu vahiylere teker teker de kur’ân denmektedir. Bir mesele hakkında vahiy geldiği zaman Ashâb, “Falanca konu hakkında kur’ân nâzil oldu.” derler; hatalı bir davranış sergilediklerinde de “Hakkımda kur’ân inecek diye ödüm koptu.” derlerdi. / ed.

2 Veya Yüce Allah’dan -inzal edilmiş- bir ayet okumazsın ki… / ed.3 Bundan daha büyük veya küçük hiçbir şey… / ed.4 Yani bu iki kelime gibi ‘azb fiilinin faili olan şey’i de fî kitab ile irtibatlandırman… / ed.

[463] Şayet“Neden yer gökten önce zikredilmiştir? Oysa Sebe’ suresin-deki ‘O, gaybı bilir; göklerde ve yerde zerre kadar bir şey bile O’nun ilmi dışında kalmaz.’ [34/3] âyetinde gök yerden önce zikredilmektedir.” dersen şöyle derim: Aslında göğün yerden önce zikredilmesi gerekir. Ancak Allah Teâlâ burada yeryüzünde yaşayanların iş, hal ve amellerine tanık olduğun-dan bahsederken, akabinde ُب ُ ْ َ א (O’ndan gizli kalmıyor.) ifadesine geçin-ce, yeri gökten önce zikretmesi buna münasip düşmüştür. Kaldı ki, Vav ile yapılan atıf tesniye (ikileme) hükmündedir.1

Bu bölümü tek başına aç →

63. Âyetin Tefsiri

63. Onlar ki iman etmişlerdi ve sakınıyorlardı...
Bu bölümü tek başına aç →

64. Âyetin Tefsiri

lah’ın sözlerinde değişiklik olmaz.- İşte büyük başarı budur.[464] “ Allah’ın velîleri” kendilerinin itaat ederek O’nu velî (sahip ve

dost) edinmelerine karşılık, O’nun da kendilerine değer vererek sahip çıktığı kimseler olup, bu durum “Onlar ki iman etmişlerdi ve sakınıyor-lardı.” ifadesinde tefsir edilmiştir. Bu ifade, onların Allah’ı velî edinmele-rini; “Dünya hayatında da âhirette de müjde onların hakkıdır.”cümlesi ise Allah’ın onları velî edinmesini ifade eder. NitekimSa‘îd b. Cübeyr [v. 94/713], “ Allah’ın velîleri kimlerdir?” diye sorulması üzerine Hazret-i Pey-gamber (s.a.)’in, onların genel durum ve görünüşlerini kastederek “Ken-dileri görüldüğünde Allah’ın hatırlandığı kimselerdir.” buyurduğunu nakletmiştir. İbn Abbâs’tan [v. 68/688] ise burada kastedilenin alçakgönül-lülük ve dinginlik hali olduğu nakledilmiştir. Ayrıca, bunların birbirini Allah için sevenler olduğu söylenmiştir. Nitekim Ömer (r.a.) şöyle bir rivayette bulunmuştur: “Peygamber (s.a.)’i şöyle derken işittim: ‘Allah’ın öyle kulları vardır ki ne peygamber ne de şehit oldukları halde, Allah katındaki makamlarından ötürü kıyamet günü peygamberler ve şehitler onlara gıpta ederler.’ Oradakiler ‘Ya Rasulâllah! Onların kim olduklarını ve nasıl bir amel işlediklerini bize söyleyin ki, biz de onları sevelim.’ dedi-ler. Bunun üzerine Peygamber (s.a) ‘Onlar aralarında akrabalık bağı ve bir mal alışverişi olmadığı halde Allah rızası için birbirini sevenlerdir. Vallahi! Onların yüzleri nurdur; onlar nurdan minberlerdedirler. İnsanlar korktu-ğu zaman onlar korkmaz; insanlar üzüldükleri zaman onlar üzülmezler.’ buyurdusonra da bu âyeti okudu.” 1 Tesniye nasıl iki şeyin bir arada olduğunu ifade etmekte ise, Vav’lı atıf da -örneğimizde- “gök ve yer”in

birlikteliğini ifade etmektedir. Bu da “yer ve gök” ile aynı şeydir, birinin önce zikredilmesinde ekstra bir espri olmayabilir. / ed.

ا [465] ُ َ َ آ ِ -cümlesi mansub veya merfû‘dur; (i) ya [“Hele iman eden اler…” anlamında] medih veya [“Onlar ki iman etmişlerdi.” anlamında] אء -kelime أوsinin sıfatı olarak (ii) ya da -haberi “Onlara müjde vardır.” cümlesi olmak üzere- mübteda olarak…

[466] (i) Dünyadaki müjde, Allah’ın -kitabının birçok yerinde- müttaki müminlere verdiği müjdedir. Peygamber (s.a.), “O, müslümanın gördüğü veya ona gösterilen sâlih rüyadır.” [ Tirmizî, “Tefsir”, 10] ve “ Nübüvvet gitti, müjdeleyici rüyalar ( mübeşşirât) kaldı.”[ İbn Mâce, “Ta‘bîrü’r-ru’yâ”, 1] buyur-muştur. Şöyle de denmiştir: Bu müjde, kişinin insanlarca sevilip, güzel bir şekilde anılmasıdır. Ebû Zer’in Peygamber (s.a.)’e “İnsan ameli Allah için yapar, ama insanlar da o kişiyi severler [öyle mi]?” dediği, Hazret-i Peygam-ber (s.a.)’in de “İşte, müminin bu dünyadaki müjdesi budur.” buyurduğu nakledilmiştir [ Müslim, “Birr ve sıla”, 166]. Atā da bu konuda şöyle demiştir: “Onlara ölüm anında müjde vardır; melekler onlara rahmetle gelirler.” Al-lah da “(Ölüm esnasında) melekler in(ip inip onları şöyle teselli ederl)er: Korkmayın, üzülmeyin; size vaat edilen Cennet’le neşelenin!” [Fussilet 41/30] buyurmuştur. (ii) Âhiretteki müjde ise meleklerin onları kurtuluş ve ke-rametle müjdeleyip selâmlayarak karşılamaları, yüzlerinin ak olması, amel defterlerini sağ elleriyle almaları, orada okuyacakları (güzel) şeyler buna benzer müjdelerdir.

[467] “Allah’ın sözlerinde değişiklik olmaz.”yani “Benim huzurumda söz değiştirilmez.” [Kāf 50/29] âyetinde ifade edildiği gibi O’nun sözlerinde değişiklik; vaatlerinde de cayma yoktur. כ onların her iki cihanda ,(Bu) ذmüjdelenmelerine işarettir. Bu iki cümlenin ikisi de ara cümledir.

Bu bölümü tek başına aç →

65. Âyetin Tefsiri

[468] (“Seni üzmesin” anlamındaki) َْכ ُ ْ َ -ifadesi ahzenehû kav وَ luhum (Sözleri onu mahzun etti) sözünden olmak üzere ve lâ yuhzin-ke şeklinde de okunmuştur. Yani, seni yalanlamaları, tehdit etmeleri ve seni ortadan kaldırmak, davanı yok etmek için planlar yapmaları ve se-nin hakkında ileri geri konuşmaları seni mahzun etmesin. “Çünkü iz-zet tamamen Allah’a aittir.” ifadesi yeni bir cümle olup gerekçelendirme mânasındadır. Adeta Hazret-i Peygamber “Neden üzülmeyeyim?” diye sormuş ve “Çünkü izzet tamamen Allah’a aittir.” diye cevap verilmiştir.

Yani, Allah’ın mülkünde galibiyet ve ezici güç tamamen O’na aittir; hiç kimse -ne onlar ne de başkaları- bunlara dair hiçbir şeye sahip değildir. Allah onları yenecek ve onlara karşı sana yardım edecektir. Nitekim “Allah, ‘Elbette ben ve elçilerim galip geleceğiz.’ diye yazmıştır.” [Mücâdile 58/21] ve “Elçilerimize elbette yardım edeceğiz!” [Ğâfir 40/51] buyrulmuştur.

[469] Ebû Hayve [v. 203/818], enne’l-‘izzete okumuştur ki li-enne’l-‘izzete (çünkü izzet…) anlamındagerekçelendirme açıkça belirtilmiştir. Bu okuyu-şu kavluhumdan bedel yapıp, sonra da bunu beğenmeyip reddeden kişiye1 gelince asıl yanlış olan, yadırganan kıraat değil, onun zorlama izahıdır.2

[470] “O’dur işiten; mutlak ilim sahibi.” Yani söylediklerini işitmekte, yaptıklarını ve yapmaya azmettiklerini bilmektedir ve buna dayanarak on-lara muamelede bulunacaktır.

Bu bölümü tek başına aç →

66. Âyetin Tefsiri

[471] “Göklerde ve yerde kim varsa” yani temyiz vasfını hâiz akıllı varlıklar ki melekler, insanlar ve cinlerdir. Burada özellikle akıl ve temyiz vasfına sahip varlıkların zikredilmesi, bu vasıftaki bütün varlıkların Allah’a ait ve O’nun mülkü olarak, tamamının ‘kul’ olduğunu, Yüce Allah’ın da onların rabbi olduğunu, dolayısıyla hiçbirinin rab olmaya ve rablıkta O’na ortak olmaya elverişli olmadıklarını ifade etmek ve onların dışındaki akıllı olmayan varlıkların O’na eş ve ortak olmasının söz konusu bile olmadığını, dolayısıyla O’ndan başka -put vb. şeyler şöyle dursun- melek veya bir insanı tanrı olarak kabul eden kişinin deney-gözleme dayalı tefekkürü bir yana bırakıp taklidin peşine düşerek onun götürdüğü yere giden bâtıl taraftarı bir kişi olduğunu ifade etmek içindir.

כאء [472] ن א -ifadesinin mânası şu (.Ortak’lara tâbi olmuyorlar‘) وdur: Her ne kadar bunlara ‘ortak’ diyorlarsa da ortağın ‘gerçeği’ne tâbi ol-muyorlar; çünkü rablıkta Allah’ın ortağının olması muhaldir. “Sadece zan-na” yani ortak olduğunu zannettiklerine “tâbi oluyorlar… Sadece tahmin yürütüyorlar!” Onların Allah’ın ortağı olduğunu asla zemini ve dayanağı olmayan bir tahmin ve takdirle iddia ediyorlar!

1 Tıybî’de belirtildiğine göre Kuteybe b. Müslim. Ancak bu zat, Maveraunnehr’i fetheden Emevî komu-tanıdır. Muhtemelen Tıybî müfessir İbn Kuteybe’yi kasdetmektedir. / ed.

2 Yani gerekçelendirme değil de bedel saymasıdır; buna göre ifade, “Onların ‘İzzet tamamen Allah’a aittir’ sözleri seni üzmesin” anlamına gelmektedir ki yadırganması doğaldır. / ed.

[473] ُ ِ َ א ifadesi istifham anlamında da olabilir. Buna göre mâna وَ“Onlar neye tâbi oluyorlar?” şeklinde; َכאء َ ُ da bu ihtimale göre َن ُ ْ َ ile, nefiy olması halinde ise ُ ِ َ ile mansub olmuş olur. Bu takdirde cümle ve mâ yettebi‘u’llezîne yed‘ûne min dûni’llāhi şurakâ‘e şurakâ‘e (Allah’tan başka-sına ortak diye dua edenler, aslında o ortaklara tâbi olmuyorlar.) şeklinde olur ve iki ‘ortak’tan biriyle -öbürüne delalet ettiği için- yetinilmiş olur. Mâ, אواتِ) ِ ا ْ َ ’daki) Men’e ma‘tūf bir ism-i mevsūl de olabilir, adeta “Al-lah’tan başkasına ortak diye yalvaranların tâbi oldukları şeyler de Allah’ın-dır.” buyrulmaktadır, yani o ortak koştukları da O’na aittir.

[474] Hazret-i Ali (r.a.) ted‘ûne (yalvardıklarınız) şeklinde Tâ ile oku-muştur. Bu, ُ ِ َ א ifadesinin soru kabul edilmesi ile izah edilebilir; yani وَsizin Allah’ın ortağı dediğiniz melek, peygamber gibi varlıklar neye tâbi oluyorlar?Yani(el-cevap), onlar da Allah’a tâbi olup O’na itaat ediyorlar. O halde, siz neden onların yaptığını yapmıyorsunuz? “Yalvardıkları bu var-lıklar Rablerine -hangisi daha yakın olacak diye- vesile ararlar.” [İsrâ 17/57] âyetindeki gibi. Sonra hitap üslubundan üçüncü şahıs üslubuna geçmiş ve “Şu Müşrikler sadece zanna tâbi oluyorlar; melek ve peygamberlerin tâbi oldukları hakka tâbi olmuyorlar.” denilmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

67. Âyetin Tefsiri

[475] Daha sonra Allah Teâlâ; kulları gündüz vakitlerinde geçimlerini sağlamak için katlanmak zorunda kaldıkları yorgunluğu gidersinler diye “geceyi onlar için karanlık”, rızık ve kazanç vasıtalarını görebilsinler diye “gündüzü aydınlık kılmak” suretiyle kullarının yalnızca kendisine kulluk etmelerini hak ettiği o herkesi kuşatan nimetine ve yüce kudretine dikkat çekmektedir.

[476] İbret alan ve ders çıkartan birinin dinleyişi gibi “kulak veren bir toplum için…”

Bu bölümü tek başına aç →

68. Âyetin Tefsiri

[477] ُ َ א ْ ُ (Hâşa) ifadesi, Allah’ı çocuk edinmekten tenzih ve müşrikle-rin o akla aykırı iddialarından dolayı hayret ifade etmektedir. “O’nun hiçbir şeye ihtiyacı yoktur.” cümlesi Allah’ın neden çocukla alakasının olamayacağı-nı beyan eder; çünkü babanın kendisi yardımıyla çocuk yapmak istediği şey (eş) de, çocuğu kendisi için istediği şey de ihtiyaçtan kaynaklanmaktadır. Bu bakımdan, ihtiyaçla alakası olmayan bir Zat’ın çocukla da alakası olmaz.

[478] “Göklerde ve yerde ne varsa, hepsi O’na aittir.” Dolayısıyla, onla-rın mâliki olması sebebiyle onlardan birini evlat edinmekten müstağnidir. “Bu hususta elinizde hiçbir güçlü kanıt yok.” Yani bu iddianızı dayandıra-cak hiçbir deliliniz yok. Doğru olan, kavl (söz) sultānın (delilin) mekânı kabul edilmek suretiyle (ا daki) Ba’nın ْ כُ َ ْ

ِ .e müteallık olmasıdır’إِنْ Mâ ‘indekum bi-ardıkum mevzün (Sizin yanınızda, memleketinizde muz yoktur.) sözlerinde olduğu gibi. Adeta “Söylediklerinize dair hiçbir deliliniz yok.” buyrulmaktadır.

[479] “Allah hakkında, bilginize konu olmayan şeyler mi söylüyorsunuz siz?!” buyurarak bir delilleri olmadığını belirtince, onları bilgisiz kimseler yapmış ve ‘söyleyenin dayandığı bir delilin olmadığı hiçbir iddianın ilim ifade etmeyeceğini’ bunun ilim değil, bilgisizlik olduğunu göstermiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

70. Âyetin Tefsiri

[480] Allah’a çocuk isnat etmek suretiyle “kendi uydurdukları yalanı O’na isnat edenler… Dünyada biraz eğlenirler!” Yani bu iftiralarının fay-dası, dünyalık az bir şeyden ibarettir; çünkü bu dünyada, kâfirlerin lideri olmayı ve Peygamber’le yürüttükleri mücadeleyi bu iddialarına dayandır-maktadırlar; ancak daha sonra (ahirette) ebedi şakāvete mâruz kalacaklardır.

Bu bölümü tek başına aç →

73. Âyetin Tefsiri

[481] ْ כُ ْ َ َ َ ُ -vahim, sıkıntı verici ve ağır geli ;(size ağır geliyorsa) כَyorsa... َ ِ ِ אَ ْ ا َ َ إ ةٌ َ ِ َכَ ْ َ כَא -Şüphesiz o, huşu sahipleri dışın“) وَإِنْ da (herkes için) ağır bir şeydir.” [Bakara 2/45]) âyetinde ifade edildiği gibi. Nitekim te‘âzamehu’l-emr (İş gözünde büyüdü.) denir. ِ א َ َ ifadesi konu-mum, yani kendim demektir. Nitekim fa‘altü kezâ li-mekâni fulânin (Bunu falanca için yaptım.) ve fulânun sakīlu’z-zılli (Falancanın gölgesi ağırdır.) denir. “Rabbinin makāmından (yani bizzat Rabbinden) korkanlar için…” [ Rahman 55/46] âyeti de bu kabildendir. Ya da “kalmam” yani aranızda uzun bir süre -950! sene [‘Ankebut 29/14]- durmam… Veya “kalkmam” yani size nasihat etmem… Çünkü onlar cemaate vaaz ederken yerleri belli olsun ve sözleri duyulsun diye ayağa kalkarak vaaz ediyorlardı. Nitekim Îsâ (a.s.)’ın oturmakta olan havarilerine ayakta vaaz ettiği nakledilmiştir.

[482] “Siz ve ortaklarınız toplanıp…” ا ُ ِ ْ kelimesi, kişi niyetlenip أَkesin karar verdiği zaman kullanılan ecma‘a’l-emra ve ezma‘a’l-emra ifadesin-den alınmıştır.

Bir gün dönecek miyim acaba, durumum kesinken? ْ כَאءَכُ َ ُ -daki Vav ma‘a anlamındadır ve “Ortaklarınızla beraber top‘وَ

lanın.” demektir. Hasan-ı Basrî bu kelimeyi muttasıl zamire atfederek ْ כَאؤُכُ َ ُ şeklinde merfu okumuştur. Bu atıf, munfasıl bir zamirle te’kid وَolmadığı halde, sözün uzun olması sebebiyle, fâsıl onun yerine geçtiği için caiz olmuştur. Nitekim (“ Zeyd’e vur. Ve Amr’a…” anlamında) ıdrib zeyden ve Amrun denilir. ا ُ ِ ْ َ َ kelimesi ayrıca cem’ kökünden olmak üzere fe’c-ma‘û şeklinde okunmuştur ki bu durumda, şurakâ’ekum (ve ortaklarınızı) ifadesi mef‘ûle atıfla veya Vav ma‘a anlamında olduğu için mansub okunmuş olacaktır. Übeyy b. Kâ‘b ise fe-ecmi‘û emrakum ve’d‘û şurakâ’ekum (Ortak-larınızı da çağırıp ne yapacağınızı iyice kararlaştırın.) şeklinde okumuştur. “Peki toplanıp karar vermenin ortaklara isnat edilmesi nasıl caiz olmuştur?” dersen şöyle derim: “De ki: Ortaklarınızı çağırın sonra da bana karşı tuzak kurun.” [A‘râf 7/195]) âyetinde olduğu gibi onları âciz bırakmak (yani ‘or-tak’larının âciz olduklarını bunlara da kavratmak) anlamında caiz olmuştur.

[483] Şayet“İyice kararlaştıracakları durum ile ‘içlerine dert olmaya-cak durum’ anlamındaki iki durum (emr) ne anlama gelmektedir?” dersen şöyle derim: Birincisi onu yok etme kararlarıdır; yani beni yok etmek için istediğinizi yapın ve bütün güç ve imkânınızı ortaya koyun. Hazret-i Nûh bu sözü, onların yapacağı şeyleri önemsemediğini veRabbinin kendisini destekleyip koruyacağına ve onların kendisine herhangi bir zarar vereme-yeceğine dair vaadine güvendiğini ifade etmek üzere söylemiştir. İkincisine gelince, burada iki ihtimal vardır. Birincisi, onların kendisiyle mücadeleleri ve ondan dolayı rahatsız olmalarının murat edilmesidir. Yani, sonra benim yüzümden hayatınızın işkence olmaması ve sıkıntı içinde olmamanız için beni helâk edin. ُ kelimesigam ve tasa anlamında olup gam – gumme ikilisi kerb - kürbe örneğindeki gibidir. İkincisi ise, bu ikinci emirle de bi-rinci emirle murat edilen mânanın murat edilmesidir. Ğumme kelimesi“bir şeyi örttüğünde” kullanılan ğammehû ifadesinden örtme anlamındadır. Lâ ğummete fi ferâ’idıllâh, yani “Farzlar gizlenmez, aksine göstere göstere yapı-lır.” şeklindeki rivayet de bu mânayı ifade etmektedir. Yani, beni yok etme çabalarınız gizli olmasın. Aksine açıkça, bana göstere göstere yapın.

[484] “Sonra bana yapacağınızı yapın,” yani bana yapmak istediğiniz o işi kesinleştirin ve gerçekleştirin. َ ْ ِכَ ا ِ ذَ ْ َ َא إِ ْ َ َ -O işi onun için gerçek) وَleştirdik. [Hicr 15/66]) âyetinde ifade edildiği gibi. Veya kişinin, borçlu ol-duğu kimseye hakkını ödediği gibi, -size göre- hak ettiğim helâki bana öde-yin. “Bana mühlet vermeyin.” ا إ ُ ْ ُ ا ifadesi “Sonra da kötülüğünüzü bana ulaştırın.” anlamında sümme’fdū ileyye şeklinde Fâ ile de okunmuştur. Bunun, kişi çöl boşluğuna (el-fezā’) çıktığı zaman kullanılan efda’r-raculü ifadesinden geldiği de söylenmiştir ki “Karşıma onunla çıkın, onu bana gösterin.” anlamındadır.

[485] “Yüz çevirirseniz”yanihatırlatmamı ve nasihatimi reddederseniz, “ben sizden (öğütlerime karşılık) bir ücret istemiş değilim!” Yani, ben sizi kendimden uzaklaştıracak, beni mallarınıza göz dikmek ve size yaptığım nasihatlere karşılık bir ücret istemekle itham etmenize sebep olacak bir şey yapmış değilim. “Benim ücretimi vermek tamamen Allah’a düşer” ki o, ahirette beni mükâfatlandıracağı sevaptır. Yani, ben dünyevi bir maksat için değil, sadece Allah rızası için size nasihat etmekteyim. “Ben teslimiyet gös-terenlerden” dini öğretmeye karşılık herhangi bir şey almayan ve dünyalık istemeyen Müslümanlardan “olmakla memurum.”Yani bu, İslâm’ın gereği ve her Müslümanın mükellef olduğu bir şeydir.

Bu ifade ile Hazret-i Nûh, kendisine inanmayanları ilzam etmekte; ken-disinin bir yanlışı olmadığını dile getirerek, kendisinden yüz çevirme-lerinin, tebliğ vazifesini icra ederken yapması gereken bir şeyde ihmal ve eksiği olması sebebiyle değil, tamamen kendi inat ve direnişlerinden ötürü olduğunu ifade etmektedir.

[486] “Sonuçta onu yalanladılar!..” Yani onu yalanlayacakları kesin-leşti; uzayıp giden sürenin sonunda –ki tufan sebebiyle helak olmalarına ramak kaldığı zamandır- onu yalanlayacak olmaları, onu ilk baştan yalan-ladıkları gibi [kesin ve net] idi.

[487] “Onları” boğularak helâk olanların yerine geçen “ halefler kıl-dık.”

[488] “Bak uyarıl(ıp da aklını başına almay)anların sonu nice oldu!?” Bu tabir onların başına gelen felaketin büyüklüğünü göstermekte; Pey-gamber (s.a.)’in benzeri bir duruma karşı uyardığı kimseler için ikaz ve Peygamber için teselli ifade etmektedir.

Bu bölümü tek başına aç →

74. Âyetin Tefsiri

[489] “Onun arkasından” yani Nûh’tan sonra, “kavimlerine peygam-berler” yani Hûd, Sālih, İbrâhim, Lût ve Şu‘ayb’ı… “Onlara apaçık âyet-lerle” yani dâvalarını ispat eden apaçık delillerle “geldiler. Fakat daha önce yalanlayıp durdukları şeye bir türlü iman edemediler.” İnkâra sıkı sıkı yapıştıkları ve bunda ısrar ettikleri için, iman etmeleri muhal de-nilecek kadar zordu. Kendilerine peygamber gönderilmeden önce hakkı yalanlayan cahiliye ehli idiler; peygamber gönderilmeden önceki halleri ile sonraki halleri arasında hiçbir değişiklik olmadı; sanki kendilerine hiç peygamber gönderilmemişti!..1

1 Burada, kâfirlerin peygamber gönderilmesinden evvel hakkı inkâr edici oluşlarından ziyade, açık bel-geler gelmeden evvelki inkârları kastedilmektedir. Kâfirler, her yönüyle takdir ettikleri mübarek birinin peygamberlik iddiası karşısında, genelde doğru dürüst düşünmeden, önünü ardını hesap etmeden inkâ-rı seçivermektedirler. Hicr 15/11-13’te ve Şu‘arâ 26/199-201’de belirtildiği gibi, işittiği bir gerçeği ‘ilk anda’ yalanlayıveren birinin ona daha sonra inanması çok zor olmaktadır, çünkü inkâra angaje olmakta, ona göre pozisyon almakta, resule ve inananlara düşmanlık etmekte, onlarla cepheleşmekte, böylece ‘iman’la arasını iyice açmaktadır. / ed.

[490] “Böyle” yani bu muhkem mühür gibi “mühürleriz işte Biz, aşırı gidenlerin kalplerini!” Buradaki mühürleme onların inat ve katılıklarından kinayedir, çünkü onu Allah’ın yüz üstü bırakması ( hizlân) takip eder. Zira Allah Teâlâ onlara aşırı gitme isnat etmiş ve kendilerini onunla nitelemiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

78. Âyetin Tefsiri

[491] “Bunların ardından” bu peygamberlerden sonra “Mucizelerimiz-le” dokuz mucize ile [gönderdik]. Onları kabul etme konusunda “büyüklük tasladılar.” Kibirlerin en büyüğü; bir kulun, efendisinin mesajı ayan beyan ortaya çıktıktan sonra onu hafife alması ve onu kabul etmeyi içine sindire-memesidir. “Zaten, mücrim bir kavim idiler;” büyük günahlar işleyen birer kâfir idiler. Kendilerini, işte bu sebeple Rablerinin mesajını kabul edeme-yecek kadar büyük görüyorlar ve onu bu yüzden cür’etle reddediyorlardı.1 “Gerçek, tarafımızdan kendilerine geldiğinde” yani onun Mûsâ ve Hârûn’a ait değil de Allah katından gelen hakkın ta kendisi olduğunu anlayınca, arzu ve isteklerine olan düşkünlükleri sebebiyle; “‘Şüphesiz bu, apaçık bir büyüdür!’ dediler.” Oysa onlar, hakkın ‘göz boyama ve aldatmadan başka bir şey olmayan’ sihirden en uzak şey olduğunu pekâlâ biliyorlardı.

[492] Şayet“Bunlar ‘Şüphesiz bu, apaçık bir sihirdir.’ derken bunu kesin bir dille söylüyorlardı. Buna rağmen, onlara nasıl ‘Siz bu-nun sihir olduğunu mu söylüyorsunuz!?’ denilmiştir?” dersen şöy-le derim: Burada birkaç ihtimal vardır. Birincisi, ِّ َ ْ ِ نَ ُ ُ َ -iba أresinin “Siz bunu kusurlu bulup ona taan mı ediyorsunuz? Oysa yüceliğini görüp ona saygı göstermeniz gerekirdi” anlamında olmasıdır.

1 Kişinin amelleri, yani sürdüğü hayat tarzı, imza attığı icraatları vs. dinin dünya – ahiret saadetini getire-cek o saf ve tertemiz emirlerine aykırı olduğunda, kişi bu emirleri kabul edilemez bulmaktadır. “ Cahili-ye devrinde hayırlı olanlar İslâmiyet döneminde de hayırlı olmuşlardır.” [ Buhârî, “Enbiyâ”, 8; Müslim, “Fedāil”, 168] hadisinde işaret edildiği gibi, iyi ameller genelde imanla, kötü ameller de genelde inkâr ile sonuçlanmaktadır. / ed.

Nitekim Araplar fulânün yahāfü’l-kālete (Falan kötü sözden korkar.) ve in-sanlar hoşlarına gitmeyen şeyleri birbirlerine söylediklerinde beyne’n-nâsi tekāvulun derler. “Bunları diline dolayan ( ْ ُ ُ כُ ْ َ ) bir genç duyduk” [Enbiyâ 21/60] âyetindeki diline dolama (zikr) kelimesi de buradaki söyleme (kavl)fiili gibidir. Nitekim daha sonra “Bu mu sihir!?” buyurarak, kâfirlerin bu mucizeleri kusurlu bulup onlara taan etme anlamına gelen sözlerini yadır-gamıştır. (İkinci olarak) َن ُ ُ َ ”.fiilinin –“Şüphesiz, bu apaçık bir sihirdir أşeklindeki sözlerinin delalet ettiği- mef‘ûlünün hazfedilmiş olmasıdır. Sanki önce onların “Şüphesiz, bu apaçık bir sihirdir.” sözlerini kastederek, “Siz şu söylediklerinizi söylüyor musunuz!?” denildikten sonra, “Bu mu sihir!?” diye sorulmuş olmaktadır. (Üçüncü olarak) “Bu mu sihir!? Oysa sihirbazlar iflâh olmaz!” sözüyle onların sözleri hikâye edilmiş de olabilir. Ve adeta kâfirler Hazret-i Mûsâ ve Hârûn’a “Siz başarı kazanacağınızı umarak mı sihir yaptınız? Oysa sihirbazlar iflâh olmaz!” demiş olurlar. Tıpkı, Hazret-i Mûsâ’nın sihirbazlara “Sizin bu yaptığınız sihirdir. Şüphesiz, Allah onun bâtıl olduğunu gösterecektir.” [Yûnus 10/81] demesi gibi.

[493] “Bizi atalarımızı üzerinde bulduğumuz yoldan” yani putlara tap-maktan “çevirmek” döndürmek “için” -Left ve fetl kelimeleri kardeş olup, mutāvîleri iltifat ve infitâldir.- “Ve büyüklük” yani egemenlik “siz ikinizin olsun diye…” Çünkü krallar büyüklükle mevsūf olurlar. Bundan dolayıdır ki, krala cebbâr denilmiş, başı dik olmakla ve göz ucuyla bakmakla tavsif edilmiştir. Bu sebeple İbn (Kays er-) Rukayyât [v. 75/694] bir şiirinde Mus‘ab (b. Zübeyr’)i;

Tamamen şefkat hükümdarlığıdır onun hükümdarlığıNe zorbalık vardır onda bundan dolayı, ne de büyüklenme!..

diye niteleyerek krallarda bulunan şeylerin onda olmadığını söylemiştir. Mısır-lıların bu ifade ile onları zemmetmek istemiş olmaları ve eğer Mısır’a egemen olurlarsa orada halka zulmedeceklerini ve ululuk taslayacaklarını kastetmiş ol-maları da mümkündür. Tıpkı o Kıptînin1, Mûsâ’ya “Sen yeryüzünde bir zorba olmaktan başka bir şey istemiyorsun!” [Kasas 28/19] dediği gibi. “Size iman edip bağlanacak2 değiliz,” yani getirdiğiniz şeylerde sizi onaylayacak değiliz. (74. âyettekiُ َ ْ َ (mühürleriz) ile ُאء ِ ْ כِ ْ א ا َ َכُ نَ َכُ -ifadeleri) Ya ile yatba‘u (mühür وَler) ve yekûne le-küme’l-kibriyâu şeklinde de okunmuştur.

1 Kasas 19’da nakledilen bu söz Kıptîye ait değildir, -Mûsâ’nın ‘bir önceki günkü olayda’ Kıptîye karşı koruduğu- İbranîye aittir; çünkü dün Mûsâ’nın birinin ölümüne sebebiyet verdiğini bu yaramaz İbranî-den başkası bilmiyordu. / ed.

2 Âmene fiili Bâ ile kullanıldığında, tasdik; Lâm ile kullanıldığında ise tasdike ek olarak teslimiyet ve bağlanma ifade eder. / ed.

Bu bölümü tek başına aç →

79. Âyetin Tefsiri

79. Firavun; “Ne kadar usta sihirbaz varsa, bana getirin!” dedi.
Bu bölümü tek başına aç →

80. Âyetin Tefsiri

yacaksanız koyun.” dedi.

Bu bölümü tek başına aç →

81. Âyetin Tefsiri

koyduklarınız, sihirdir. Ve Allah onu kesinlikle boşa çıkaracaktır. Bo-zucuların yaptıklarını Allah düzeltmez!”

Bu bölümü tek başına aç →

82. Âyetin Tefsiri

[494] ُ ِّْ ا ِ ِ ْ ُ ْ ِ א (Bu ortaya koyduğunuz) cümlesindeki Mâ, ism-i

mevsūl olup mübtedadır, ُ ِّْ ise haberdir; yani asıl bu ortaya koyduklarınız ا

sihirdir,Firavun ve kavmine mensup kişilerin sihir adını verdikleri mucizeler değil!.. es-Sihru kelimesi âs-sihru şeklinde soru olarak da okunmuş olup, buna göre Mâ soru kelimesi olmakta ve “Siz ne ortaya koydunuz? Sihir mi?” an-lamında olmaktadır. Ayrıca İbn Mes‘ûd [v. 32/652] bu ifadeyi mâ ci’tüm bi-hî sihrun (Sizin ortaya koyduklarınız sihirdir.) şeklinde okurken Übeyy b. Kâ‘b [v. 33/654] [v. 33/654] da mâ eteytüm bi-hî sihrun okumuştur. “Benim ortaya koyduklarım değil, (sizin ortaya koyduklarınız sihirdir.)” demektir.

[495] “Ve Allah onu kesinlikle boşa çıkaracaktır.” Yani onu silecektir veya mucizeyi göz yanıltmaya galip getirerek onun asılsız bir şey olduğunu göste-recektir. “Bozucuların yaptıklarını Allah düzeltmez,” kalıcı ve daim kılmaz, aksine onu yokluğa mahkûm eder. “Allah, sözleriyle” yani emir ve hükümle-riyle “gerçeğin gerçekliğini ortaya çıkarır;” hakkı kalıcı kılar. ( א (kelimesi כkelimetihî şeklinde de okunmuştur ki “emir ve iradesiyle” anlamındadır.

Bu bölümü tek başına aç →

83. Âyetin Tefsiri

[496] Başlangıçta “kavminden” yani İsrailoğulları soyundan “genç bir kuşak dışında Mûsâ’ya hiç kimse iman etmedi.” Sanki “kavminin gençlerin-den bir grup dışında” denilmiştir; çünkü Hazret-i Mûsâ yaşlıları davet etmiş ancak onlar Firavun’dan korkularından dolayı ona olumlu cevap vermemiş-ler; gençlerinden bir grup ise korkmalarına rağmen iman etmişlerdi. Bazıları “kavmihi” (kavmi) kelimesindeki zamirin Firavun’a râci olduğunu, “zürriyet” (kuşak) kelimesinin ise, Firavun’un adamlarından iman edenler, hanımı Âsi-ye, hazinedârı, onun hanımı ve kuaförü olduğunu söylemişlerdir.

[497] Şayet“ :deki zamir nereye râcidir?” dersen şöyle derim’و Firavun’un adamları anlamında olmak üzere Firavun’a râcidir; Rebî‘a ve Mudar denildiği gibi. Veya Firavun’un kendisi için çalışan adamları oldu-ğu için. Zamir zürriyete de râci olabilir. Buna göre mâna “gerek Firavun korkusundan gerekse İsrailoğullarının ileri gelenleri korkusundan” şeklinde olur; çünkü ileri gelenler, Firavun’un hem kendilerine hem de tâbilerine zarar vereceğinden korkarak onların Hazret-i Mûsâ’ya iman etmesine mani oluyorlardı. “Onlara işkence edeceğinden” yani, zarar vereceğinden ifadesi de buna delalet etmektedir. “Çünkü Firavun ülkesinde iyice zorbalaşmıştı.” Yani orada son derece üstün ve egemen olmuştu. “Ve o” zulüm ve fesat çıkarmada, rububiyet iddia etmeye kadar vardırdığı kibir ve gururda “aşırı gidenlerdendi.”

Bu bölümü tek başına aç →

86. Âyetin Tefsiri

dik etmişseniz “sadece O’na güvenip dayanın.” Yani, Firavun’dan kurtul-mada işinizi O’na havale edin. Sonra tevekkülün şartı islâm, yani kendileri-ni Allah’a teslim etmeleri, kendilerini şeytanın hiçbir nüfuzunun olmadığı, yalnızca Allah’a ait varlıklar olarak görmeleridir; çünkü bir başkasının da nüfuzu olması halinde tevekkül olmaz. Bu ifadenin benzeri in darabeke Zeydün fadribhu ( Zeyd sana vurursa sen de ona vur.) cümlesidir; “gücün yeterse” demektir.

[499] “Biz, sadece Allah’a güvenip dayandık dediler.” Bunu söylediler, çünkü tevekkül ehli kimseler idiler. Bu sebeple, Allah onların tevekkülünü kabul etti; dualarını kabul edip onları kurtardı; korktukları kişiyi helâk etti ve kendilerini onun bölgesine egemen kıldı. Binaenaleyh, Rabbine dayan-maya ve işlerini O’na havale etmeye lâyık olmak1 isteyen kimse, ihlâsına şaibe bulaştırmayı terk etmelidir.

1 Allah’a güvenebilmen için, sadece O’na kulluk etmen ve O’nun çizdiği sınırlar çerçevesinde hareket etmen -sözgelimi helal daire içinde elinden geleni önce kendin yapman- gerekir. Aksi takdirde, güven-diğin dağlara kar yağabilir! / ed.

[500] “Bizi sınama vesilesi haline getirme,” yani insanların sınanma araçları, dinimizden dolayı bize işkence edecekleri veya bizi bahane ederek “Bunların dinleri hak olsaydı bu duruma düşmezlerdi.” diyerek sapmaları-na vesile kılma.

Bu bölümü tek başına aç →

87. Âyetin Tefsiri

[501] Tebevve’e’l-mekâne “Orayı karargâh edindi.” demektir; nitekim biri, bir yeri vatan edindiğinde tevattanehû dersin. Yani, Mısır’daki bazı evleri kavminiz için karargâh edinin; ibadet etmek ve namaz kılmak için gidip geldiğiniz merkezler yapın. “Ve” bu “evlerinizi kıble yapın.” Yani, kıb-lesi Kâbe olan mâbetler haline getirin. Hazret-i Mûsâ ve beraberindekiler Kâbe’ye doğru namaz kılıyorlardı. İlk zamanlar; kendilerinin farkına varıp da işkence etmesinler, dinden döndürmeye çalışmasınlar diye evlerinde giz-lice namaz kılmakla memur idiler. Tıpkı İslâmiyetin ilk yıllarında mümin-lerin Mekke’de yaptıkları gibi.

[502] Şayet“Neden âyette hitap çeşit çeşit yapılmış; önce tesniye, sonra cemi ve daha sonra müfrede hitap edilmiştir?” dersen şöyle derim: Önce, (tesniye olarak) Hazret-i Mûsâ ve Hârûn’a bazı evleri kavimleri için karargâh yapıp ibadete tahsis etmeleri hitabında bulunulmuştur ki, bu gibi meseleler peygamberlere havale edilir. Sonra çoğul olarak o ikisine ve kavimlerine hitap edilerek, mabetler yapıp orada namaz kılmaları emredilmiştir. Zira bu, herkesin üzerine farz olan bir ibadettir. En sonunda da müjdenin ve müjdelenen şeyin önemini göstermek için, Hazret-i Mûsâ’ya asıl hedef olan müjde vahyiyle özel (tekil) olarak hitap edilmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

88. Âyetin Tefsiri

[503] “Ziynet” kendisiyle süslenilen elbise, takı, yatak ya da ev eşyası vb. şeylerdir. İbn ‘Abbâs (Radıya’llāhu ‘Anh; v. 68/688], Mısır Fustāt’ından Habeşistan’a kadarki dağlarda Mısırlıların altın, gümüş, zebercet ve yakut madenleri bulunduğunu söylemiştir.

[504] Şayet “َِכ ِ َ ْ َ ا ِ ِ א ifadesinin mânası nedir?” dersen şöyle رَderim: “Tıpkı ْ ِ ْ َא ا دْ Ya Rabbi! Ters yüz et1 ve“) رَ ُ ْ iyice katılaşsın diye]) اُkalplerini] sık) ifadeleri gibi bu cümle de -emir lafzıyla2 yapılmış- bir duadır. Şöyle ki: Hazret-i Mûsâ Mısırlılara Allah’ın mucize ve açıklamalarını defa-larca arz edip, uzun süre nasihat etmiş, öğüt vermiş ve (inanmadıkları tak-dirde) kendilerini Allah’ın azap ve gazabının beklediğini hatırlatarak, içinde bulundukları küfür ve dalâletin akıbeti hususunda kendilerini uyarmış; an-cak bütün o mucize, uyarı ve nasihatlere rağmen inkâr etmeye, büyüklen-meye ve kulak tıkamaya devam etmişlerdi. Neticede, Hazret-i Mûsâ’nın on-lar hakkındaki ümidi tükenmiş, tecrübe ve uzun süreli beraberliği ile onların taşkınlık ve sapıklıktan başka bir şey yapmayacaklarını ve iman etmelerinin gerçekleşmesi mümkün olmayan bir muhal gibi olduğunu anlayınca, -veya Allah bunu kendisine vahyedince- onlara olan öfkesi artmış; onların hal-lerinden tiksinmesi had safhaya varmıştı. İşte, sonunda başka türlüsünün mümkün olmayacağını bildiği şey için onlara beddua etti. Başka türlü olma-yacağını bildiğin için la‘anellāhu İblîse (Allah İblis’e lânet etsin) ve ahaza’l-lāhu’l-keferate (Allah kâfirlerin cezasını versin!) demen gibi. Hazret-i Mûsâ Mısırlılarla ilgili olarak yapabileceği bir şey kalmadığını ve dalâletleriyle baş-başa ne yapacaklarını bilmez bir halde bırakılmaktan başka bir şeye lâyık olmadıklarını görerek, adeta “içinde bulundukları dalâlete devam etsinler ve dalâlette kalsınlar, Allah kalplerini mühürlesin de iman etmesinler! Bana ne bunlardan?! Onlar bunu fazlasıyla hak ettiler!” demiştir. Son derece şefkatli bir babanın, nasihatini kabul etmeyen sevgili yavrusuna sapıtıp nefsine tâbi olmasını istediğinden değil,sırföğüdünü dinlememekle kaybettiği şeylere teessüf ettiği ve ona öfkelendiği için söylenmesi gibi.

[505] “Kalplerini sıkma”nın mânası, oraya iman girmesin diye onu iyice bağlamaktır. ا ُ ِ ْ ُ َ ifadesi ْد ُ ْ -duasının cevabıdır (“Sık da iman ede وَاmesinler!” anlamında) veya nehiy suretinde bir duadır (“İman etmesinler!” anlamında).

1 Yani mallarını – mülklerini ellerinden alıp, izzetlerini zillete çevir. / ed.2 Yani “Ya Rabbi! Sapsınlar senin yolundan!” anlamında. Müfessirin, ifadeyi if‘âlden değil de sülasiden

.anlamında düşündüğü anlaşılıyor. / ed ليَِضِلُّوا

ا [506] ِ ِ ‘daki Lâm, ta’lil olarak da kabul edilmiş olup; Mısırlıların, Allah’ın verdiği nimetleri -sanki ‘saptırsınlar diye’ verilmiş gibi- birer dalâlet sebebi haline getirdikleri anlatılmış olur. ا ُ ِ ْ ُ َ ifadesi de ا ِ

ُِ ’ya atıf

olmaktadır (insanları saptırsınlar da, o can yakıcı azabı görünceye dek iman edemesinler). Bu durumda, “Ya Rabbi! Bunların malını-mülkünü yok et ve kalplerini sık” cümlesi, ma‘tūf ile ma‘tūf aleyh arasında ara cümle şeklinde bir dua olacaktır.

[507] ( َ ْ َ כَ آ kelimesini) Fadl er-Rakāşî istifhami olarak e-inneke âteyte إِ(… diye mi verdin?!) şeklinde ve (ve ْ ِ ْ kelimesini) Mim’in zammesiyle وَاva’tmus şeklinde okumuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

89. Âyetin Tefsiri

א) [508] ُכُ َ ْ ifadesi) de‘vâtükümâ (çağrılarınız / dualarınız) şeklinde de دَokunmuştur. Rivayete göre; Hazret-i Mûsâ dua eder, Hazret-i Hârûn da “Âmin!” dermiş. Her ikisinin birlikte dua etmeleri de mümkündür. Mâna şudur: Duaları-nız müstecaptır; istediğiniz şeyler olacaktır. Ama zamanı geldiğinde…

[509] “Dolayısıyla, doğru yolda gitmeye devam edin,” yani yapmakta olduğunuz ‘insanları dine davet ve onlara bu hususta deliller sunma’ göre-vini sürdürün. Nûh Peygamber bin yıla yakın bir süre kavmini davet etmiş-ti; alel’acele istemeyin. İbn Cüreyc [v. 150/767], Hazret-i Mûsâ’nın kavmini dine davet ettikten sonra kırk sene beklediğini söylemiştir.

[510] “Sakın, bilgisizlerin yolunu tutmayın.” Yani Allah’ın, işleri mas-lahatlara bağlama (yani insanların çıkarına olacak şekilde sonuçlandırma) şeklindeki âdetini bilmeyen kimselerin yolundan gitmeyin. Acele etmeyin! Çünkü acele etmek sizin çıkarınıza değildir. Bu, Hazret-i Nûh’a; “Sana ca-hillerden olmamanı tavsiye ederim.” [ Hûd 11/46] buyurması gibidir.1

[511] ( אنِّ ِ َ ifadesi, sülâsî) tebi‘adan; Tâ ve Nun şeddesiz, ayrıca iki وَ sâkin harfin bir araya gelmesi sebebiyle Nun, tesniye Nun’una benzetilip kesrelenmiş olarak ve lâ tetbe‘âni şeklinde de okunmuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

90. Âyetin Tefsiri

1 Bu hitapta konu, Nûh Aleyhisselâm’ın acele etmesi değil, “ehlinden olduğunu sandığı” oğlunun neden helâk edildiği ile ilgili serzenişi idi. / ed.

[512] Hasan-ı Basrî [v. 110/728] (א אوَزْ kelimesini) ve cevveznâ şeklinde وَokumuştur. Ancak A‘şâ’nın;

Bir kabilenin dizginini o hatunun eline verdiğinde [bir başka kabilenin dizginini de getirir sana]

beytindeki (tenfiz anlamındaki) cevvezeden değil, (bir yeri geçmek anla-mındaki) ecâze’l-mekâne, cevvezehû ve ecâzehû kullanımlarından olmak üzere. Zira cevvezeden olsaydı, (kelimeyi müteaddi kılan Bâ olmaksızın) ve cevveznâ benî isrâ’île fi’l-bahri denilmesi gerekirdi. (Aynı şairin);

[Yolunu geçirtecek bir komşu lâzım ona]Tıpkı çiviyi kapıya geçirdiği gibi marangozun

beytinde olduğu gibi. [513] ْ ُ َ َ ْ َ َ “Onlara yetişmişlerdi.” Tebi‘tühû hattâ etba‘tühû (Onun

peşine düştüm, sonunda ona yetiştim.) denir. Hasan-ı Basrî (adven kelime-sini) ‘adüvven şeklinde okumuştur.

-kelimesi imanın sılası olan Bâ’nın hazfiyle meftuh olarak; ayأ [514]rıca ُ ْ َ şeklinde meksur olarak إ den bedel yenibir cümle olmak üzere’آokunmuştur. Orada yüzüstü bırakılan ( Firavun), kabul edilmesini çok iste-diği için, bir tek mânayı üç defa ve üç ayrı ibare ile ifade etmiş; ancak, vak-tinde hata ettiği ve hiçbir seçme imkânının kalmadığı bir sırada söylediği için isteği kabul edilmemiştir. Oysa seçme imkânı bulunduğu ve teklifin devam ettiği bir zamanda olsaydı, bir defa söylemesi bile yeterdi.

Bu bölümü tek başına aç →

91. Âyetin Tefsiri

91. Şimdi mi?! Oysa daha önce karşı gelmekteydin; bozuculardandın!..
Bu bölümü tek başına aç →

92. Âyetin Tefsiri

taracağız! Gerçi insanların çoğu Bizim âyetlerimizden gafildirler ya...[515] “Şimdi mi?” Yani şu saatte, boğulmakta olup iradenin kalmadığı

ve kendinden ümit kestiğin bir zamanda mı iman ediyorsun!? Denmiştir ki; Firavun bunu canı boğazına geldiğinde, yani tam boğulmak üzere iken söylemiştir. Yine denmiştir ki; bunu, boğulduktan sonra kendi içinden söy-lemiştir. Nakledildiğine göre, tam “İman ettim.” diyecekken Cebrail’in de-nizden bir miktar balçık alarak Firavun’un ağzını kapatmış olması, imanı-nın kendisine fayda vermeyeceğini bildiği bir zamanda Allah için kâfire olan gazabından dolayıdır. Cebrail’in bunu Allah’ın rahmetinin ona yetişeceği endişesinden dolayı yaptığı şeklindeki iddia ise, Allah’a ve meleklerine iftira edenler tarafından yapılan uydurmalardan olup, iki cehalet içermektedir:

Birincisi, kalple edilen iman sahihtir; nitekim dilsiz bir insanın imanı sa-hihtir. Dolayısıyla, deniz balçığı imana mani olmaz. İkincisi, kâfirin iman etmesini istemeyip kâfir olarak kalmasını arzu eden kimse kâfir olur.Zira küfre rıza küfürdür.

[516] “Bozuculardan” yani imandan sapan ve saptıranlardan [idin]. Ni-tekim Allah Teâlâ “İnkâr edip Allah yolundan sapanlara bozuculardan ol-dukları için azap üstüne azap veririz.” [Nahl 16/98]) buyurmuştur.

[517] Rivayete göre Cebrail Firavun’a “Efendisinin malıyla ve onun sağladığı nimetlerle yetiştiği halde, daha sonra ona nankörlük ederek üze-rindeki hakkını inkâr eden ve ona karşı efendilik taslayan bir köle hakkında ne dersin?” diye bir fetva sormuş, o da “Ebü’l-Abbâs el-Velid b. Mus‘ab der ki: Efendisine isyan eden ve onun nimetlerini inkâr eden kölenin cezası denizde boğulmaktır!” diye bir fetva yazmış. İşte Firavun boğulmak üzere iken, Cebrail ona kendi yazdığı fetvayı göstermiş; o da onu tanımış.

[518] “Kurtaracağız.” anlamındaki َכ ِّ َ ُ şeddeli ve şeddesiz (nuncîke) okunmuş olup “Kavminin düştüğü o denizin dibinden seni çıkarırız.” de-mektir. Bunun “Seni bir kara parçasına atarız.” anlamında olduğu da söy-lenmiştir. Ayrıca, “Seni denizin bir kıyısına atarız.” anlamında olmak üzere nunahhîke şeklinde de okunmuştur. Nitekim Firavun boğulduktan sonra deniz kenarına çıkarılmıştır. Kâ‘b, suyun onu bir boğa gibi sahile attığını söylemiştir.

[519] “bedeninle” anlamındaki َِכ َ َ ِ hal mahallindedir, yani cansız bir halde, sadece bir beden olarak veya hiçbir şeyinin eksilmediği ve hiç değiş-memiş tam ve düzgün bir bedenle ya da üzerinde elbise olmayan çıplak bir bedenle yahut da zırhınla. Nitekim ‘ Amr b. Ma‘dîkerib [v. 21/642]:

Ey ‘Âzile!.. Silahım… Zırhım… Kılıcım benim!.. Ey benim uzun bacaklı, sürüşü kolay atım!..

[beytinde bedeni zırh anlamında kullanmıştır.] Kendisinin altından mamul bir zırhı vardı; onunla meşhur idi. Ebû Hanîfe Rahimehullah, bi-ebdânike şeklinde okumuştur ki iki ihtimal vardır: Birincisi, hevâ bi-ecrâmihî (Bütün ağırlı-ğıyla düştü.) ifadesi kabilinden, “bütün bedeninle, tüm uzuvlarınla” anla-mında veya “üst üste giymiş olduğun zırhlarınla” anlamında.

[520] “Senden sonrakiler için bir âyet,” yani senin ötendekiler için bir ibret ki onlar da İsrailoğullarıdır. Onlara göreFiravun, boğulamayacak ka-dar ‘ulu’ biri idi! Rivayete göre; Firavun’un ölmediğini ve asla ölmeyeceğini iddia ediyorlardı. Söylendiğine göre Mûsâ onun öldüğünü söylemiş, fakat onlar bunu kabul etmemişti. Bunun üzerine Allah Teâlâ onu gözleriyle görsünler diye sahile çıkardı. Hatta muhtemelen İsrailoğullarının geçtik-leri geçide atılmıştı ve ondan dolayı da “senden sonrakiler için” buyruldu. “Senden sonrakiler için” ifadesinin senden sonraki kuşaklar için anlamında olduğu da söylenmiştir. Firavun’un âyet olmasının mânası, onun bir kul ve âciz bir varlık olduğu, iddia ettiği gibi tanrı olmasının imkânsız olduğu, bütün haşmet ve hâkimiyetine rağmen isyanından dolayı görüldüğü şekilde olduğuna göre diğer insanların haydi haydi aynı hâle mâruz kalacağının görülmesidir. Veya kendisinden sonraki milletler ondan ibret alıp da onun durumunu ve Allah nezdindeki değersizliğini işittiklerinde onun cür’et et-tiği şeylerin benzerine cür’et etmemeleridir.

כَ) [521] َ ْ َ ْ َ ِ ) Kāf ile li-men halekake şeklinde de okunmuştur ki “seni yaratanın diğer mucizeleri gibi bir mucize olman için” demektir. Ayrı-ca bu ifade ile şu mâna da murat edilmiş olabilir. Boğulan diğer kimselerden ayrı tutularak sadece senin cesedinin sahile çıkartılması, Allah’dan başka hiç kimsenin yapamayacağı ilahî bir mucize olman içindir; Allah’ın bunu şüp-heleri ortadan kaldırmak için yaptığını insanların anlaması içindir; senin vaziyetinin insanlar açısından meçhul kalmaması, yani -ululuk iddiasında bulunduğun için- senin gibi birinin boğulmayacağını ve ölmeyeceğini ileri sürmemeleri içindir.

Bu bölümü tek başına aç →

93. Âyetin Tefsiri

[522] “Güzel bir yer” yani yaşamaya elverişli ve arzu edilen bir yer ki Mısır ve Suriye bölgesidir.

[523] “Anlaşmazlığa düşmediler.” Ancak Tevrat’ı okuyup hak din ile ilgili bilgi elde ettikten; onda sebat etmeleri ve sözbirliği içinde olmaları lüzumu doğduktan ve din konusundaki ihtilâfın ayrılıklara sebep olacağını öğrendikten sonra dinlerinde ihtilâf ettiler ve onda mezheplere ayrıldılar.

Söylenmiştir ki “bu bilgi Hazret-i Muhammed’e dair bilgi, Ehl-i Kitap olan İsrailoğullarının ihtilâfı ise Peygamber (s.a.)’in sıfat ve ahlâkına dair ve ( Tevrat’ta haber verilen şahsın) o olup olmadığı şeklindeki ihtilâflarıdır. (Haber verilen ve sıfat ve naatleri zikredilen şahsın o olduğuna dair) bilgi gelip açıklama yapıldıktan sonra onun hakkında asla şüphe etmemişlerdir. Nitekim Allah Teâlâ“Kendilerine kitap verdiklerimiz onu evlatlarını tanı-dıkları gibi tanırlar.” [Bakara 2/146; En‘âm 6/20] buyurmuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

95. Âyetin Tefsiri

[524] Şayet“kâfirler hakkında ‘Her ne kadar bundan yana kaygı verici bir şüphe içinde iseler de...’ [ Hûd 11/110; Fussilet 41 /45]) buyrulmuş olmasına rağ-men, Hazret-i Peygamber hakkında nasıl ‘Sana indirdiğimizden şüphe ediyor-san…’ denilmiştir?” dersen şöyle derim: Kâfirlerin şüphe içinde olduklarını te’kitli şekilde ve kesin olarak ifade eden “Her ne kadar bundan yana kaygı verici bir şüphe içinde iseler de...” âyeti ile, farazâ ve meselâ kabilinden olmak üzere; “Eğer şüphe ediyorsan” buyrulan âyet arasında büyük fark vardır. Sanki bir misal olmak üzere ve farz ederek “Eğer sana bir şüphe vâki olacak ve şeytan sana bir vesvese verecek olursa, ‘kitapları okuyanlara sor.’” denilmiştir. Mâna şöyledir: Allah Teâlâ önce İsrailoğullarından söz ederek –ki bunlar kitap oku-yan kimselerdi- onları ‘kendilerine ilim gelen kimseler’ olarak niteledi; çünkü Hazret-i Muhammed’in durumu yanlarındaki Tevrat ve İncil’de yazılı idi ve onlar Peygamber (s.a.)’i oğullarını tanıdıkları gibi tanıyorlardı. Bundan dolayı Allah Teâlâ onların Kur’ân’ın ve Hazret-i Muhammed’in peygamberliğinin gerçek olduğuna dair ilimlerini desteklemek ve bu hususu pekiştirmek isteye-rek şöyle buyurdu: “Farazâ ve meselâ, sana bir şüphe ârız olursa –ki dinle ilgili olarak kendisine şüphe ârız olan kişinin yapması gereken, ya din kurallarına ve delillerine müracaat etmek veya hakka çağıran ulemaya danışmak suretiy-le onu derhal halletmeye ve ortadan kaldırmaya çalışmaktır- işte o takdirde, Ehl-i Kitap ulemasına sor.Demek istiyor ki; bunlar sana indirilenin sıhhatine dair kesin bilgiye sahip oldukları için, senin dışındakiler bir yana, (hātem-i enbiyâ olan) senin gibi birinin bile müracaat edip soru sormasına elverişlidir-ler. Dolayısıyla, burada maksat Resulullah’ı şüpheyle tavsif etmek değil, Ehl-i Kitap âlimlerini Peygamber (s.a.)’e indirilen kitabın sıhhatini kesin bir şekilde biliyor olmakla nitelemektir.

[525] Yüce Allah daha sonra şöyle buyurmuştur: “Evet, bu gerçek sana Rabbinden gelmiştir,” yani sana gelen kitabın hiçbir şüpheye mahal bırak-mayacak şekilde hakikat olduğu senin açından mucizeyle ve kesin delillerle sabittir. “O halde sakın şüphecilerden olma. Sakın Allah’ın âyetlerini yalanla-yanlardan olma!” Yani (zaten değilsin de,) şüphe etmeme ve Allah’ın âyetleri-ni yalanlamama halini sürdür ve bunda sebat göster. Bu ifade, teşvik etmek ve heyecan vermek için de olabilir. “O halde sakın kâfirlere arka çıkma. Allah’ın âyetleri sana indirildikten sonra, sakın seni bu âyetlerden alıkoymasınlar!” [Kasas 28/86-87] âyetinde olduğu gibi. Ayrıca bu, Peygamber’i iyice destekle-mek ve korumak için de olabilir. Nitekim Hazret-i Peygamber bu âyet nazil olunca “Ne şüphe ediyorum ne de soru sorarım! Aksine, onun hak olduğuna şahidim!” buyurmuştur. İbn Abbâs [v. 68/688] da “Hayır! Vallahi! O ne bir an için olsun şüphe etti ne de herhangi bir kimseye soru sordu.” demiştir.

[526] Bu âyette Peygamber (s.a.) zikredilmiş olmakla birlikte, ümmeti-nin murat edildiği de söylenmiştir. Anlamı; “Size apaçık bir nur indirdik.” [Nisâ 4/174] âyetinde olduğu gibi “Eğer size indirdiğimiz şeyde herhangi bir şüpheniz varsa…” şeklindedir. Burada hitabın, şüphe etmesi mümkün olan bütün dinleyicilere ait olduğu da söylenmiştir. Arapların, izâ ‘azze ahūke fe-hun (Kardeşin [sana karşı] kabardığında, sen alttan al!) ifadeleri gibi. Buradaki in kelimesinin nefiy için olduğu ileri sürülmüş olup, buna göre mâna “Sen şüphe içinde değilsin ki sorasın.” şeklindedir; yani biz sana; sormanı, şüphe içinde bulunduğun için emretmiyoruz;Hazret-i İbrâhim’in ölülerin dirilti-lişini görmekle yakîni arttığı gibi, senin de yakînin artsın diye emrediyoruz.

ِכَ) [527]ْ َ ْ

ِ אبَ ْכِ ؤُنَ ا َ ْ َ َِ ِ ا َ ْ َ ifadesi) fes’elillezîne yakra’ûne’l-kü-

tübe(Senden önceki kitapları okuyanlara sor!) şeklinde de okunmuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

96–97. Âyetlerin Tefsiri

kendilerine her türlü âyet gelse de, o can yakıcı azabı görünceye kadar iman etmezler!

[528] “Haklarında Rabbinin (azap) sözü kesinleşenler” yani, Allah’ın Levh-i Mahfuz’da haklarında yazdığı hükmün aleyhlerine olarak kesinleştiği ve kâfir olarak öleceklerini meleklerine bildirdiği kimseler. Bundan başkası değil... Bu, ilahi bilgiye konu olan şeyin (ma‘lûm) yazılması olup, ilahi takdir ve mura-dın yazılması değildir.1 Hâşa!.. Allah bundan son derece münezzehtir.

1 Öyle anlaşılıyor ki; müfessir şunu söylemek istiyor: İlim ma‘lûma tâbidir (Bilgi, bilinen şeye bağlıdır). Meselâ kişi “kâfir olarak öldüğü” için Allah da onu “kâfir” olarak bilmektedir; Allah kâfir bildiği için adam kâfir olarak ölmekte değildir. Onun kâfir oluşunu Allah murad etmiş ezelde plânlayıp program-lamış değildir. / ed.

Bu bölümü tek başına aç →

98. Âyetin Tefsiri

[529] ْ َ ْ כא َ َ ifadesi ْ َ َ כא anlamındadır. “Keşke” helâk ettiğimiz şehirler arasında inkârından dönmüş ve ölümle yüz yüze gelmeden; teklif henüz devam etmekte iken gerçek anlamda iman etmiş ve bir “şehir” hal-kı olsaydı da, “imanları” henüz ihtiyarları kendi ellerinde iken meydana geldiğinden Allah kabul ettiği için “kendilerine fayda verseydi!..” Firavun tehir edile edile sonunda boğulduğu gibi, bunlar da tehir edile edile helâke kadar götürülmeselerdi!.. Nitekim Übeyy b. Kâ‘b [v. 33/654] ve İbn Mes‘ûd [v. 32/652] fe-hellâ kânet şeklinde okumuşlardır.

[530] “Yûnus’un kavmi müstesna” ifadesi, şehirlerden (el-kurâdan) müstesna olup, şehirlerle kastedilen, halklarıdır. Bu ifade, “Ancak Yûnus’un kavmi iman etmedi.” anlamında olmak üzere munkatı’dır. -Cümle olumsuz anlamda olmak üzere- istisna, muttasıl da olabilir; yani adeta “Helâk edi-len şehirlerden hiçbiri iman etmedi; Yûnus’un kavmi hariç.” denilmiş olur. Kavme kelimesi istisna kuralınca mansuptur; ayrıca bedel olmak üzere kav-mu şeklinde merfû‘ olarak da okunmuştur. Cermî [v. 225/840] ve Kisâî’den [v. 189/805] de böyle rivayet edilmiştir.

[531] Rivayete göre; Hazret-i Yûnus Musul bölgesindeki Ninova halkına peygamber olarak gönderilmişti. Şehir halkı kendisini yalanladı; o da buna öfkelenerek onları terkedip gitti. Halk, onun gitmiş olduğunu anlayınca baş-larına felaket geleceğinden korkarak siyah elbiseler giydiler ve kırk gece feryat ettiler. Rivayete göre, Hazret-i Yûnus onlara “Kırk gün süreniz var!” demiş, onlar da “Eğer felaketin gelmekte olduğunu görürsek o anda sana iman ede-riz.” diye karşılık vermişlerdi. Aradan otuz beş gün geçince gökler korkunç kara bulutlarla kapanmış, şiddetli dumanlar yeryüzünü, bütün ülkelerini kaplamış ve çatıları kapkara olmuş. Bunun üzerine halk siyah elbiselerini gi-yip, kadın, çocuk ve hayvanlarını da yanlarına alarak ovaya çıkmışlar. Orada kadınlarla çocukları, hayvanlarla yavrularını birbirinden ayırmışlar. Sonunda anneler ve yavruları birbirini arzulamış; ağıtlar, feryatlar göklere yükselmiş, yüksek sesle yeniden iman ve tevbe edip Allah’a yakarmışlar. Bunun üzerine Allah onlara rahmetiyle muamele buyurmuş ve üzerlerindeki musibeti kaldır-mış. Bu olay aşureye denk gelen Cuma günü meydana gelmiş.

[532] İbn Mes‘ûd [v. 32/652] demiştir ki: Ninovalılar tevbe işini başka-larının haklarını onlara iade etmeye kadar vardırmıştı. Hatta öyle kimseler oluyordu ki, evinin temeline koymuş olduğu başkasına ait bir taşı oradan çıkarıp sahibine iade ediyordu. Şöyle de denmiştir: Halk, hayatta kalan bir âlime giderek “Başımıza azap geldi. Ne yapmamızı önerirsiniz?” diye sor-muşlar, o da yâ hayyu hîne lâhayye yâ hayyu muhyi’l-mevtâ yâ hayyu lâ ilâhe illâ ente (Sen ey hayat sahibi hiçbir şey yokken mutlak hayat sahibi olan! Sen ey ölüleri dirilten Mutlak Hayat Sahibi! Sen ey kendisinden başka ilah olmayan Mutlak Hayat Sahibi!) diye dua edin.” demiş. Halk, bu şekilde dua edince, üzerlerindeki musibet kalkmış. Fudayl b. ‘Iyâz’ın [v. 187/803] da onların; “Allah’ım! Günahlarımız çok büyük. Ama Sen onlardan daha büyüksün. Sen bize, bizim lâyık olduğumuzu değil, Senin lâyık olduğunu lütfet!” diye dua ettiklerini söylemiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

99. Âyetin Tefsiri

[533] “Senin Rabbin dileseydi,” yani mecbur kılan bir dileyişle dile-seydi, “yeryüzündeki insanların tamamı elbette iman ederdi.” Yani bütünü kuşatıp kapsayacak şekilde, tam olarak hiç kimse ihtilâf etmeksizin imanda ittifak etmiş vaziyette. “O halde senin, mümin oluncaya kadar insanları zor-lamana gerek var mı?” Yani onları iman etmeye sen değil, sadece Allah zor-layabilir. İstifham edatının ismin yanında zikredilmesi ( َ ْ َ َ insanı imana ,(أَzorlamanın aslında mümkün olduğunu, meselenin bunu kimin yapabileceği meselesi olup, bunu ancak Allah’ın yapabileceğini, insanların zorunlu ola-rak iman etmeleri sonucunu verecek olan şeyi onların kalplerinde meydana getirmenin insan kudretinin dışında olduğunu ve buna ancak Allah’ın kadir olduğunu bildirmek içindir.

Bu bölümü tek başına aç →

100. Âyetin Tefsiri

[534] “Hiç kimse” yani Allah’ın, iman edeceğini bildiği insanlardan hiçbiri “Allah’ın izni olmadıkça” yani O’nun lütfu demek olan kolaylaştır-ması olmadıkça “iman edemez. Aklını başına almayanların üzerine de Allah murdarlığı boca eder.” Burada ‘izin verme’ ile ‘murdarlığı boca etme’ -ki yüz üstü bırakılmaktır (hızlân)- ve ‘iman edeceği bilinen kişiler’ ile ‘aklını başı-na almayanlar’ -ki küfürde ısrar edenlerdir- birbirine karşılık getirilmiştir.

“… aklını kullanmayan ‘sağır’lar, ‘dilsiz’ler, ‘kör’ler…” [Bakara 2/171] âyetin-de olduğu gibi. Allah tarafından yüz üstü bırakılmaya murdarlık denmesi -ki azap anlamına gelmektedir- buna sebebiyet verdiği içindir. َ ْ ِّ -mur) اdarlığı)kelimesi Zâ ile er-ricze (azabı); yec‘alu (boca eder.) fiili de nec‘alu (boca ederiz.) şeklinde okunmuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

101. Âyetin Tefsiri

[535] “Göklerde ve yerde neler var” yani ne gibi âyet ve ibretler… “Fakat bunca âyet ve nüzur” yani uyarıcı peygamberler veya uyarılar “bile fayda vermiyor iman etmeyen” yani iman edeceği ümit edilmeyen “bir kavme!..” Ki bunlar akıllarını kullanmayanlardır. ( ِ ْ ُ א ve mâ yuğnî şeklinde Yâ ile (وَde okunmuştur. Mâise nefiy veya istifham içindir.1

Bu bölümü tek başına aç →

103. Âyetin Tefsiri

[536] “Kendilerinden evvel gelip geçenlerin başına gelen (felaket) gün-ler(in)in benzerini…” Allah’ın onlara yaşattığı önemli olayları [mı bekliyorlar]? Tıpkı (o günlerin içinde yaşanmış) olaylar kastedilerek Arap devirleri ( eyyâ-mü’l-‘arab)denmesi gibi. “Sonra peygamberlerimizi de kurtarırız…” cümlesi, “kendilerinden evvel gelip geçenlerin başına gelen (felaket) günler(in)in ben-zerini” cümlesinin delâlet ettiği bir mahzuf cümleye ma‘tūftur. Sanki geçmiş haller hikâye edilmek suretiyle “Milletleri helâk eder, sonra elçilerimizi kurta-rırız.” denilmektedir. “İman edenleri de…” yani onlarla beraber olanları. İşte böyle “müminleri kurtarırız.” Yani bu kurtarış gibi, sizden de iman edenleri kurtarıp, müşrikleri helâk ederiz! “Evet, üzerimizdeki bir hak(ları) olarak…” cümlesi ara cümledir, yani bu bizim üzerimizde onların hakları olmuştur. ( ِ ْ ُ ) nuneccî (teker teker kurtarırız.) şeklinde de okunmuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

104. Âyetin Tefsiri

1 İlki “… fayda vermiyor”; diğeri “… ne fayda verecek ki?” anlamındadır. / ed.

[537] “Ey insanlar!” Ey Mekkeliler! “Benim dinimden” yani onun ger-çekliği ve doğruluğu hakkında “şüphede iseniz” işte benim dinim budur. Siz de onun niteliklerini dinleyip, aklınıza arz edin ve ona objektif olarak bakın ki, onun asla şüpheye yer olmayan bir din olduğunu anlayasınız.Şahsen, yegâne ilâhınız ve yaratıcınız olan Zat dışında sizlerin taptığı taşlara asla tapmam! “Aksine, sadece sizi vefat ettirecek olan Allah’a kulluk ederim.”Allah’ın, kendisini ‘vefat ettirme’ ile nitelemesi, hiçbir şeye gücü yetmeyen-lerin değil, kendisinin korkulup saygı duyulmaya ve kulluk edilmeye lâyık olduğunu göstermek içindir. “Ben müminlerden olmakla memurum.” Yani Allah Teâlâ gerek akıl vererek gerekse kitabında bildirerek bana bunu em-retti. Bunun şu mânada olduğu da söylenmiştir: Eğer benim dinim ve onda sebat edip etmeyeceğim hakkında bir şüpheniz varsa, içinizden imkânsız şeyler geçirmeyin; hakkımda şüpheye düşmeyin, benden ümidinizi kesin ve bilin ki, ben sizin Allah’tan başka taptıklarınıza asla tapmam ve hidayeti bırakıp da dalâleti tercih etmem! “De ki: Ey kâfirler! Ben sizin taptıklarınıza tapmam!” [Kâfirûn 109/1-2] âyetinde ifade edildiği gibi.

[538] “Ben … olmakla memurum.” (َن aslında bi-en ekûnedir. Harf-i (أنَْ أכَُcer hazfedilmiştir. Bu hazif, en ve enne ile birlikte olduğunda harf-i cerin hazfe-dilmesi anlamındaki muttarid haziflerden olduğu gibi, emertuke’l-hayra (Sana hayrı emrettim.) ve ُ َ ْ ُ א َ ِ عْ َ ْ א َ (“Sana ne emrediliyorsa onu haykır!” [Hicr 15/94]) âyetinde olduğu gibi gayr-i muttarid haziflerden de olabilir.

Bu bölümü tek başına aç →

105. Âyetin Tefsiri

[539] Şayet “(‘Ben Müslümanlardan olmakla memurum’ ve ‘… yönelt’ şeklinde) ْ

ِ أَ نَ i (104. âyetteki)’أنْ أכَُ ye atfetmek problemlidir; çünkü’أنْ buradaki en, ya ibareyi beyan için veya fiili masdara çevirmek için gelmiştir. Her ne kadar emir, kavl mânası içerse de bu en beyan için olamaz. Zira onun mevsūleye ma‘tūf olması buna manidir. Onun mevsūle olduğunu ka-bul etmek de birinci gibidir. Emir lafzı –ki ْ

ِ dir- buna izin vermez; çünkü’أَsılanın doğru ve yalan olmaya elverişli bir cümle olması gerekir (Bu ise inşaî bir cümledir).” dersen şöyle derim: Sîbeveyhi, Arapların muhatap için kul-landıkları (“Yapan kişi sensin” mealindeki) ente’llezî tef‘alü1ifadesine benze-terek, En’in emir ve nehiy ile vasledilebileceğini söylemiştir; çünkü maksat, onu kendisiyle olduğunda masdar anlamında olacağı bir şeye vasletmektir. Diğer fiiller gibi emir ve nehiy de masdara delâlet etmektedir.

1 Aslında ellezî gaip olduğundan, ifadenin ente’llezî yef‘alu şeklinde olması beklenir. Ancak muhataba râci olan ente zamiri sayesinde haber olan fiil de muhatap yapılabilmiştir. (Tıybî’den) / ed.

[540] “Bütün varlığını yönelt!” Doğruca ona yönel! Sağa - sola sapma! א ً ِ َ kelimesi, dîn veya vechden haldir [ilkine göre tevhit dini olarak; diğerine göre ise samimi bir muvahhit olarak].

Bu bölümü tek başına aç →

106. Âyetin Tefsiri

[541] “Yapacak olursan…” yani Allah’tan başka sana fayda ve zarar ver-meyecek varlıklara dua edersen -Yapmak fiili ( َ ْ َ َ ), dua etmekten kinaye olarak kullanılmış olmaktadır.- “O zaman şüphesiz sen de zalimlerden olur-sun!” إِذًا kelimesi, şart cümlesinin cezası ve mukadder bir sualin cevabıdır. Sanki soru soran biri putlara tapmanın doğurduğu sonucu sormuştur. Böy-le biri, ‘zalim’lerden kılınmıştır; çünkü şirkten daha büyük zulüm yoktur. “Şüphesiz, şirk büyük bir zulümdür.” [Lokman 31/13]

Bu bölümü tek başına aç →

107. Âyetin Tefsiri

[542] [106. Âyette] putlara tapmayı yasaklayıp, bunları hiçbir fayda ve zararı olmayan ‘şey’ler olarak niteledikten sonra, asıl fayda ve zarar verenin Allah olduğunu, insanın başına bir musibet gelmesi halinde bunu O’ndan başka herhangi birinin değil, sadece O’nun kaldırabileceğini, şuursuz camit varlıkların bu hususta asla bir şey yapamayacaklarını ifade etmiş; keza, bir hayır murat etmesi halinde de, O’nun bu lütuf ve ihsanına kimsenin mani olamayacağını; putların ise evleviyetle böyle olduklarını, kulluk edilmeye bir başkasının değil, sadece O’nun lâyık olduğunu bildirmiştir. Bu ifade, “(De ki: O’ndan başka taptıklarınızı bir düşünün) Allah bana bir zarar ver-mek istese, O’nun vereceği zararı giderebilirler mi bunlar?! Ya da O bana bir rahmet dilese, O’nun vereceği rahmeti engelleyebilirler mi (ne dersiniz)?” [Zümer 39/38] âyetinden daha etkilidir.

[543] Şayet“Niçin ilkinde mess (dokundurma), ikincide ise irâde (arzu etme) zikredilmiştir?” dersen şöyle derim: Sanki zarar ve faydanın her birin-de arzu etme ve dokunmanın her ikisi de zikredilmek istenmiş; Allah’ın bun-lardan herhangi birini arzu etmesi halinde kimsenin buna mani olamayacağı, verdiği hiçbir şeyi kimsenin ortadan kaldıramayacağı ifade edilmek istenmiş-tir. Bundan dolayı da, zikrettiği ile zikretmediği şeyi de göstermek için birin-de dokundurma, diğerinde arzu etme kullanılarak ifadede îcâz yapılmıştır. Nitekim “O bunu dilediğine veriyor.” cümlesinde ‘hayır verme’ zikredilmiştir ki bu dileme [meşîet] ile, kulun çıkarını esas alan dileme kastedilmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

108. Âyetin Tefsiri

[544] “Bu gerçek size şüphesiz Rabbinizden gelmiştir.” Dolayısıyla, ar-tık ne sizin ileri sürecek bir mazeretiniz kalmış, ne de Allah’a karşı (‘Şunu neden şöyle yapmadın!’ diye çemkirecek) bir kanıt kalmıştır. Binaenaleyh, kim hidayeti ve hakka bağlanmayı tercih ederse bu tercihiyle ancak kendine fayda sağlamış; kim de dalâleti tercih ederse sadece kendine zarar vermiş olur. ( ِ ِ ْ َ ِ ’deki) Lâm ve (א ْ َ َ ’daki) Alâ fayda ve zarar mânasına delâlet etmektedir (“lehine”-“aleyhine”). Yüce Allah, hakkı açıklayıp, önündeki engelleri kaldırdıktan sonra işi insana bırakmıştır. Burada hidayetin tercih edilmesi, dalâletten ise kesinlikle uzak durulması gereği teşvik edilmektedir.

[545] “Ben sizin üzerinize vekil değilim.” Yani yönetiminizin bana bıra-kıldığı, sizi istediğim yere sevk etmekle görevli bir bekçi değilim. Sadece bir müjdeleyici ve uyarıcıyım.

Bu bölümü tek başına aç →

109. Âyetin Tefsiri

[546] “Allah hâkimlik edinceye” yani senin onlara karşı zafer elde etmen ve onlara üstün gelmen için hüküm verinceye “kadar”, onları davet etmeye, verdikleri rahatsızlığa ve senden yüz çevirmelerine karşı tahammüllü olma konusunda “sabret.”

[547] Rivayete göre âyet nazil olunca Peygamber (s.a.) Ensar’ı toplayarak; “Benden sonra birilerinin size tercih edildiğine tanık olacaksınız. Bana kavu-şuncaya kadar sabredin.” [Buhārî, “Musâkāt”, 15; Müslim, “İmâre”, 11] buyurmuş; yani bu âyette bana kâfirlerden gelen sıkıntılara karşı sabretmem emredildi ve ben de sabrettim. İşte sizler de zalim hükümdarların size vereceği rahat-sızlıklara sabredin. (Hadisin râvilerinden olan) Enes “Ancak biz sabredeme-dik.” demiştir. Rivayete göre [Peygamberin cengâver süvarilerinden] Ebû Katâde [v. 54/674], Mu‘âviye [v. 60/680] Medine’ye geldiğinde bütün Ensar onu karşı-ladığı halde biraz gecikerek gelmişti. Mu‘âviye “Neden bizi karşılamaya gel-medin?” diye sorunca “Bineğimiz yoktu.” dedi.[Ensarın çiftçilerden oluştuğuna gönderme yaparak]“Bahçe sulamada kullandığınız o develere ne oldu?” dedi.

Bunun üzerine Ebû Katâde “ Bedir savaşında seni ve babanı kovalarken kesmiştik onları!” dedi ve ekledi: “Peygamber (s.a.), ‘Ey Ensar topluluğu! Siz şüphesiz benden sonra başkalarının size tercih edildiğine şahit olacak-sınız.’ buyurdu idi.” demesi üzerine Mu‘âviye “Peygamber başka ne dedi?” diye sordu. “Bana kavuşuncaya kadar sabredin!’ buyurdu.” diye cevap ve-rince Mu‘âviye “Öyleyse sabret!..” dedi. Ebû Katâde de “Peki, sabrede-lim öyleyse!” diye karşılık verdi. Hassan b. Sabit’in oğlu Abdurrahman [v. 104/723] da şöyle demiştir:

Sen ey sözlerimin yaydığı haber!Zalimlerin emiri ‘harp’ oğlu1 Mu‘âviye’ye iletiverki, biz gerçekten sabrediyoruz. Ve size mühlet veriyoruz; kimin kârlı, kimin zararlı çıktığını anlayacağımız Mahkeme-i Kübra’ya kadar!..

[548] Peygamber (s.a.)’in “Kim Yûnus suresini okursa kendisine, Yû-nus’a iman edenler ve etmeyenler ile Firavun’la beraber boğulanların sayı-sınca, bire on kat sevap verilir.” buyurduğu nakledilmiştir.

1 Şiir zaruretinden değilse şair bu ifadesiyle Ebû Süfyan’ın oğlu Mu‘âviye’nin dedesi olan Harb’e atıf yaptığı gibi onun dahilî ‘harp’lerdeki -yani Müslümanlar arası savaşlardaki- rolüne de işaret etmekte gibidir. / ed.

Bu bölümü tek başına aç →