FAHREDDİN RÂZÎ TEFSÎRİ (TEFSİR-İ KEBİR)
Tâhâ Sûresi — FAHREDDİN RÂZÎ TEFSÎRİ (TEFSİR-İ KEBİR) — Sayfa 2
Birinci soru: Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın : "Hayır, siz atın" deyip de, o sihirbazlara, sihir ve küfür öten şeyi emretmesi nasıl uygun olabilir? Zira onları bu yaptıkları şeyle Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'i tekzıb etmeyi düşünmüşlerse, bu küfür olur. Buna birkaç yönden cevap verilir:
1) Biz, bizzat atma işinin, bir masiyet ve küfür olduğunu kabul etmiyoruz. Çünkü onlar, atarken, gayeleri, bu atma ile, peygamber olan Musa (aleyhisselâm)'ın mucizesi arasındaki farkı ortaya koymak olursa, bu atış bir iman (ifadesi) olmuş olur. Küfür ise, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ı yalanlamaya kastetmektir. Musa (aleyhisselâm)'da onlara, o atma işini, kendisini yalanlasınlar diye emretmemiştir. Böylece, bu soru zail olmuş olur.
2) Bu emir şarta bağlı bir emir olup, ifadenin takdiri, "Eğer haktan yana iseniz, atacağınız şeyi atınız!" şeklindedir. Bu, Cehâb-ı Hakk'ın tıpkı, "Eğer doğru sözlü iseniz, yani eğer bunu yapabilecekseniz, onun sûreleri gibisinden bir sûre getiriniz" (Bakara. 23) ayeti gibidir.
3) O şüpheyi gidermenin yolu, sadece bu iş olunca, bu caiz olmuş olur. Bu, hakkı müdafaa eden şu kimsenin işine benzer. Bu kimse birinin kalbinde bir şüphe olduğunu bilir o kimsenin o şüphesini anlatmasını ve gücünün yettiğince de o şüpheyi açıklayıp gidermeyi dilemez, bunun peşine düşmezse, o şüphe o kimsenin kalbinde kök salar da, o şüpheden dolayı dinden çıkar. Çünkü hakkı savunan kimsenin, şüphe içinde bulunan kimseden şüphesini en iyi biçimde anlatmasını isteme hakkı vardır. Onun bundan maksadı, o şüpheye cevap vermesi, onun tesirini de o kişinin kalbinden silmesidir. Binâenaleyh bu kimsenin, işte bu amaçla, şüphe içinde bulunan kimseden şüphesini anlatmasını taleb etmesi, caiz olur. İşte burada da böyledir.
4) Bu ifadenin, bir emir olarak kabul edilmeyip, aksine bunun manasının, "Eğer siz bunu yapmak istiyorsanız, hakkın ortaya çıkması için, buna maddi bir mania yoktur" şeklinde olmasıdır.
5) Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın, bunu hoş görmediğinde şüphe yoktur. Yine onun, o sihirbazları bu işten, "Yazıklar olsun size. Allah'a karşı yalan düzmeyin. Sonra azâb ile sizin kökünüzü kurutur" rrahâ, 61) ifadesiyle nehyettiğinde de, hiç şüphe yoktur. Durum böyle olunca da, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın bu sözünün onlara onu emreden bir ifade olması muhal ve imkansız olur. Çünkü onun, aynı anda, bir şeyi hem emretmesi hem de nehyetmesi imkansızdır. İşte bu sebeple, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın bu sözünün, zahiri manasına hamledilemiyeceğini anlamış oluyoruz, işte bu durumda da, bu problem çözülmüş olur.
İkinci soru: Şüpheyi dinlemeyi delili dinlemeden önce zikretmek caiz olmadığı halde, Öyleyse niçin Hazret-i Musa (aleyhisselâm), atma işinde onları, kendisinden önce zikr etmiştir? Yine, çoğu kez, şüpheyi anlama sebebiyle, gerçeği anlamaya yer kalmayacağı böylece de küfürde ve sapıklıkta kalakalma ihtimalinden dolayı, şüpheyi zikretmenin caiz olmaması gerekir.
Birisi şöyle de diyemez: "Bu, o sihirbazların Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ı kendilerine takdim etmek istemeleri sebebiyle, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın da onları kendine takdim etmek istemesi suretiyle bir mukabelede bulunması sebebiyle olmuştur." Zira bu gibi şeyler ancak, nefsin haz duymasına varıp dayanan şeyler hakkında güzel olur. Ama, delile ve şüphelerin hallerine gelince, bu caiz değildir.
Cevap: Hazret-i Musa (aleyhisselâm), bir kere mucize izhar etmişti. Onun, o mucizeyi yeniden ortaya koymaya ihtiyacı yoktu. Halbuki orada bulunanlar, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ya karşı koymak ve muarazada bulunmak için gelmişlerdi. İşte bu sebeple Hazret-i Musa (aleyhisselâm) sanki şöyle düşünmüştür: "Şayet, mucize izhar etmek suretiyle ise ilk önce başlayacak olursam ben, onların sihirlerini ortaya koyup mucizeyi ibtal etmeye yönelme hususunda bir sebep gibi olmuş olurum... Halbuki bu caiz değildir. Ne var ki ben, işi onlara bırakayım, böylece onlar kendi irade ve tercihleriyle o sihri izhâr etsinler, daha sonra ben, onların sihirlerini çürütecek olan mucizeyi göstereyim. Böylece de bu iş, o şüphenin izâle edilmesine bir sebep olmuş olsun... Ama birinci duruma göre bu, o şüphenin meydana gelmesine bir sebep teşkil edebilir. Binâenaleyh bu berikisi daha evlâ olur..."
Sihrin Etkisi
Cenâb-ı Hakk'ın görsün: onların ipleri ve değnekleri, sihirleri yüzünden, kendisine gerçekten koşuyormuş hayalini verdi" ifadesine gelince, bu hususta birkaç mesele vardır.
Birinci Mesele
İbn Abbas (radıyallahü anh): "Onlar iplerini ve değneklerini, sağa sola ve çeşitli yönlere hareket ve meyleder bir durumda attılar da, böylece Hazret-i Musa (aleyhisselâm) yeryüzünün tamamının, koşup duran yılanla dolu olduğu vehmine ve hayaline kapıldı da, korktu. Ama kendisine, "Elindekini bırakıver. Bu, onların yaptıklarını yutar..." denilince, Hazret-i Musa (aleyhisselâm) asasını attı. Bir de ne görsün, o asa onların yılanlarından daha büyük, derken, giderek daha da büyüdü. Vadiyi doldurdu. Sonra da kabarıp yükseldi, hatta kuyruğunu (Firavun'un yaptırdığ) kulenin üzerine değdi, sonra da, indi, ve onların, iki mit mesafe içinde yaptıkları her şeyi, insanların gözü önünde yutuverdi. İnsanlar onun ancak bir sihir olduğu zannına kapıldılar; sonra da kendisini yutmak için ağzını seksen zira (dirsek boyu) açmış olarak Firavn'a doğru yöneldi, derken, Firavn, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'a bağırdı. Hazret-i Musa (aleyhisselâm) onu eline alınca, o, eskiden olduğu gibi, bir değnek haline geldi. Sihirbazlar, bir de baktılar ki o, kendi değnek ve urganlarına dair hiçbir şey bırakmamış da yeyip yutmuş! Böylece bunun bir sihir olmadığını anladılar da, "Bizim değneklerimiz ve iplerimiz nerede? Eğer bizim iplerimiz ve değneklerimiz bir sihir ve büyü olmasaydı, onlar da kalırlar, yutulmazlardı" dediler de, secdeye kapanarak, "Biz, alemlerin Rabbini, Musa'nın ve Harun'un Rabbini tasdik ve O'na iman ettik" dediler.
İkinci Mesele
Alimler, sihirbazların sayısı hususunda ihtilaf etmişlerdir. Kasım İbn Sellâm. herbirini yanında değnek ve ipler bulunduğu halde, sayılarının yetmişbin olduğunu söylerken, Süddi yine her birinin yanında değnek ve ipler olduğu halde bu sayının, otuzbin küsur olduğunu söylemiştir. Vehb İbn Münebbih, bunların sayısının onbeşbin olduğunu ileri sürerken, İbn Cüreye ve İkrime, bunların dokuzyüz kadar olduğunu, üçyüzün Farisi, üçyüzünün Rûm, üçyüzünün de İskenderiyeden olduğunu söylemişlerdir. Kelbî, bunların sayısının yetmiş iki olduğunu, ikincisinin kıbtîlerden, yetmişinin de Firavunun bu işe zorladığı İsrailoğullarından olduğunu belirtmiştir. Bil ki, bu ihtilaf ve farklılık, sayıdadır ve çoktur. Kur'ân'ın zahiri, bunlardan hiçbirine delâlet etmemektedir. Görüşler birbiriyle taaruz ettiğinde, hepsi de sakıt olur.
Üçüncü Mesele
Keşşaf Sahibi, bu ayetin başındaki izâ edatının, mufâce'e iza'sı olduğunu söylemiştir, ama bu hususta hakikat olan, onun kendisini nasbeden, kendisine muzaf olduğu bir cümleyi, gerektiren ve zaman ifade eden izâ olduğudur. Kendisini nasbeden, hususi bir fiil olduğu için, bu, bazı misallerde görülmektedir. Bu fiil de, (fâcee) fiilidir. O halde cümle, mübtedâ cümlesi olup, başka birşey değildir. Buna göre, Cenâb-ı Hakk'ın, ifadesinin takdiri, ansızın, onların değnek ve iplerinin koşup durduğunu tahayyül zamamyla yüzyüze geldi" şeklindedir.
Bu, bir temsil olup, "Hazret-i Musa (aleyhisselâm) onların, değnek ve ipleriyle ansızın, karşı karşıya gelince, onların koşup duran bir takım şeyler olduğunu zannetti" anlamındadır.
Dördüncü Mesele
Bu ifade, damme ile usıyyühüm şeklinde okunmuştur ki, aslolan da budur. İtbâ'dan, yani sâd'ın kesresine tâbi olmasından dolayı da kesre ile okunmuştur. Bu tıpkı, veya kovalar) ve veya (yaylar, kavisler) kelimeleri gibidir. Fiili ve kelimelerine isnâd edip (onları fiilin nâib-i faili yapmak) suretiyle, tâ ile Tuhayyelu şeklinde okunduğu gibi, ve kelimelerine isnâd etmek suretiyle, yâ ile yuhayyelu şeklinde de okunur. Ferrâ, bu şekilde okunması halinde bunun naibi failinin tes'â fiilinin delâlet ettiği sa'y masdarı olduğunu söylemiştir.
Beşinci Mesele
İleyhi kelimesindeki zamir Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'a râci olup, bundan maksad "onlar, o sihirlerinde, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'a yeryüzündeki yılanların koşup durması gibi koşup duran yılanlar olduğunu zannettirecek bir dereceye ulaştılar" demektir. Yoksa onların gerçekten yılan haline gelmeleri sözkonusu değildir. Onların, değneklerin içine, üzerine güneş vurduğunda canlanan ve hareket edebilen (cıva gibi bir) şey koydukları da ileri sürülmüştür. Onlar çok olup birbirlerine girdiklerinde, onları gören herkes, onların koşup durduğu vehmine kapılırdı.
Hazret-i Musa'nın Sihir Karşısındaki Durumu
Cenâb-ı Hakk'ın, "Vaktaki attılar, halkın gözlerini büyülediler" (Araf, 116) ve "... onların ipleri ve değnekleri, sihirleri yüzünden, kendisine gerçekten koşuyormuş hayalini verdi" ifadeleriyle istidlalde bulunarak, Vehb Ibn Münebbih'ten, "Onlar insanların ve Musa (aleyhisselâm)'ın gözünü boyadılar da, Musa (aleyhisselâm) ve insanlar da böylesi bir vehme kapıldı" şeklinde rivayet edilen habere gelince, bu caiz değildir. Çünkü o vakit, mucizeler ve deliller izhâr edip şüpheyi izâle etme vaktidir. Binâenaleyh, şayet Hazret-i Musa (aleyhisselâm), mevcut olanı, fasit olan hayâlden ayırdedemiyecek olsaydı, o mucizeyi izhar edemezdi; bu şekilde de gayesine ulaşamazdı. Buna göre ayetten kastedilen mana, "Hazret-i Musa (aleyhisselâm) öylesi bir şey gördü ki şayet o şeyin hakikatte o şeyin mevcudiyetinin olmadığını bitmemiş olsaydı, onun koşup duran bir şey olduğu zannına kapılırdı..." şeklinde olur.
Onun Korkusunun İzahı
Cenâb-ı Hakk'ın "Onun için Musa, içinde bir nevi korku hissetti" ifadesine gelince, Evcese kelimesi, "korku duymak" anlamındadır. Yani, "O, içinde bir korku duydu" demektir. "Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın kalbindeki korkuyu giderme hususunda, Allah'ın, Hazret-i Musa (aleyhisselâm) hakkında yaptığından daha fazlası yapılamaz, çünkü o, onunla her şeyden önce konuşmuş, sonra da ona, değnek ve yed-i beyzâ gibi çok net mucizeler vermiş daha sonra o değneğini bir ejderha olduktan sonra eski haline dönüşmüş derken ona istediği sekiz mucizeyi vermiş ve bundan önce de Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'a vermiş olduğu sekiz lütfü dile getirmiş. Bütün bunlardan sonra da, "Muhakkak ki ben sizlerle beraberim, duyar ve görürüm..." (Tahâ, 46) demiştir... Binâenaleyh, bu kadar mukaddimeden sonra, onun kalbine nasıl korku düşebilir?" denilirse, buna birkaç bakımdan cevap verilebilir:
1) Her ne kadar Hazret-i Musa (aleyhisselâm) onların kendisine ulaşamayacaklarını ve Allahü teâlâ'nın, kendisine yardımcı olduğunu bilse dahi, bu korku, insanoğlunun zayıftık üzere yaratılmış olmasından dolayıdır. Bu, Hasan el-Basri'nin görüşüdür.
2) Hazret-i Musa (aleyhisselâm), insanların, gördükleri şeyler hususunda şüpheye düşmelerinden ve böylece de onların, kendisinin yaptığı şeyi diğerlerinin yaptığı şeyle bir tutmalarından, böylece de işi birbirine karıştıracakları zannına kapıldığından ötürü korkmuştur ki bu izah, Cenâb-ı Hakk'ın, "Korkma, çünkü üstün (gelecek) muhakkak sen olacaksın" ifadesiyle de desteklenir. Bu da, Mukâtil'in görüşüdür.
3) Hazret-i Musa (aleyhisselâm), atma işine önce onların başlayıp daha sonra da kendisinin başlayacak olmasından dolayı, oradaki kimselerin bir kısmının, atacağı şeyi müşahede etmeden önce, çekip gitmeleri ve böylece de battl inançlarını sürdürmelerinden korkmuştur.
4) Belki de Hazret-i Musa (aleyhisselâm), vahiy gelmeden, herhangi bir şey yapmamakla emrolunmuştu. Binâenaleyh, o zaman kendisine vahyin gelmesi gecikince, o vakitte kendisine vahyin gelmemesinden, netice de mahcûb olacağından korkmuştur.
5) Belki de Hazret-i Musa (aleyhisselâm), orada bulunan sihirbazların sihrini ibtâl etmesi halinde, Firavun'un, diğer bir takım topluluklar hazırlayıp da ona getirmesinden; böylece de, onların sihirlerini yeniden ibtâl etme zorunda kalacağından, bu şekilde de işin bitmeyeceğinden ye, gayenin tamamlanarak maksada ulaşılamayacağından endişe duymuştur.
Endişenin Giderilmesi
Sonra Allahü teâlâ, bu korkuyu önce icmâlen, sonra da tafsilatlı bir biçimde gidermiştir. Genel olarak izalesine gelince, bu Cenâb-ı Hakk'ın, "Biz, "Korkma dedik, çünkü üstün (gelecek) muhakkak ki sensin, sen "ifadesidir. Bu ayet, onun korkusunun, işinin o topluluk tarafından anlaşılamayacağı bir hale varıp dayanacağı endişesiyle olduğuna delâlet eder. Böylece Allahü teâlâ, "Çünkü üstün (gelecek), muhakkak sen olacaksın " buyurarak ona güvence vermiştir. Bu ifade de, pek çok çeşit mübalağa ve tekid çeşitleri bulunmaktadır:
a) Tekid edatı olan "inne" nin getirilmesi.
b) Zamirlerin tekrarlanması.
c) Haberde, eliflâmın gelmiş olması.
d) Yücelik lafzının getirilmesi, ki "ulûv" (maddi üstünlüğü) ifade eder.
Tafsilatlı olanına gelince, bu da Cenâb-ı Hakk'ın, "Elindekini bırakıver..." emridir.
Bu ifade hakkında şöyle bir soru bulunmaktadır: "Cenâb-ı Hak niçin, bu ifade yerine, "Asanı at" dememiştir?"
Cevap: Bunun, o asayı küçük görmeden ötürü olması mümkündür. Yani, "onların değnek ve iplerinin çokluğuna aldırma; sen, elindeki o, kütlesi küçük olan değnekçiği at. Çünkü o, Allah'ın kudreti ile, kendisinin tek; onların ise çok; kendisini küçük, onların ise büyük olmasına rağmen, onları yutacaktır" demektir.
Bunun, o asâyt büyük görmeden dolayı olmuş olması da muhtemeldir. Yani, "Sen, o pekcokt)lan şeylere ve yığınlara aldırma. Çünkü senin elinde, onların hepsinden daha büyük olan bir şey vardır. Bütün bunlar çok olmalarına rağmen, senin elindekinin yanında önemsiz ve az mesâbesindedirler. Binâenaleyh, sen onu at; o, onları, Allah'ın izniyle yutar ve mahveder.
Ayetteki telkaf (yutar) ifadesine gelince, bu, "Sen bunu attığında, o, onların yaptıklarını yutar" anlamındadır. Amme'nin kıraati cezm ve şedde ile (Telakkaf) şeklindedir Yani, "onları yutar" demektir. İbn Amir ise, hâl cümlesi olmak üzere, fânin dammesi ve şedde ile (......) şeklinde okunmuştur. Yani "sen onu, onlarınkileri yutar olduğu halde atıver" demektir. Ya da, bir istinkaf cümlesi olmak üzere ref ile telkafu şeklinde okunmuştur. Âsım'ın râvisi Hafs bu kelimeyi, lamın sükûnu ile ve şeddesiz olarak, (......) şeklinde okumuştur ki buna göre mana, "O, ağzıyla hızlıca onları yutsun" demek olur. "Telakkuf" ve "lakf", aynı manadadırlar. Buradaki, lafzı, "uydurdular ve göz boyadılar" manasınadır. Araplar, yalan söz hakkında "masnû ve mevzu kelâm" ifadesini kullanırlar.
Ayetteki "yutar" ifadesi, "Hazret-i Musa (aleyhisselâm), asasını attığında, o asâ yılan olup, sihirbazların yaptığı o uydurma ve aldatmaca şeyleri yutar" demektir.
Büyücülerin Mucizeyi Anlamalarının Sebebi
Hak teâlâ'nın, "Neticede sihirbazlar secdeye kapandı" (Tâhâ, 70) ayetinde, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın asasını atıp, onun da bir yılan olduğuna ve sihirbazların attıkları şeyleri yuttuğuna bir işaret vardır. "Telakkuf" (yutma işinde) de, sihirbazların attığı şeylerin hepsini, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın asasını yuttuğuna bir delalet vardır. Bu ancak o asadan olan yılanın, iri cüsseli ve çok kuvvetli olması ile mümkündür. Sihirbazların iplerini ve değneklerinin yutulmasından sonra, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın yaptığı işin, insanın yapabileceği birşey olmadığını şu birkaç açıdan anlayıp, kesin olarak İnandıkları nakledilmiştir:
1) O asadan böylesi bir işin zuhur etmesi,.hile ve desise ile olamaz.
2) O, hile ve desise ile olamayacak şekilde iri cüsseli idi.
3) Onun üzerinde, göz, burun delikleri ve ağız gibi uzuvların ortaya çıkması da, hile ve desise ile olamaz.
4) Onun, bu kadar çok sayıda atılan şeylerin hepsini yutması da, hile ve desise ile olacak şey değil.
5) Onun, eski haline, yani küçük bir değnek haline dönüşmesi... Bunlardan hiçbiri, hile ve desise ile olacak şey değildir.
Daha sonra Cenâb-ı Allah, onların yaptıkları şeylerin, sihirbaz hilesi olduğunu Deyan buyurmuştur. Buna göre mana: "Ey Musa (aleyhisselâm), sende olan (asâ) ilâhi bir mucizedir. Onlarınki ise, aslı esâsı olmayan bir göz boyamadır. Binâenaleyh bu ikisi masında, bir karşı koyma nasıl sözkonusu olur" demektir. "Keyd" kelimesi hem ref, hem de nasb ile okunmuştur. Bunu merfû okuyanlar, ifadenin başındaki mâ edatını, ism-i mevsûl; mansub okuyanlar ise bunu, "mâ-ı kâffe" kabul etmişlerdir. "Sâhir" kelimesi, "sihr" şeklinde de okunmuştur. Buna göre bu "sihirli keyd (hile)" demek olur, Yahut "onlar, yaptıkları sihre kendilerini öyle kaptırmışlardı yaptıkları o şey bizzat sihir gibi geldi" demek olur. Yahut, "sihr" kelimesi, "keyd"in beyaniyyesidir. Çünkü "keyd" sihirde olabilir, başka bir şey de olabilir. Bu, tıpkı, (......) kelimesinin "dirhemun" kelimesiyle beyân edilmesi gibidir. Bunun bir benzeri (Fıkıh ilmi) (nahiv ilmi) ifadeleridir.
Geriye ise birkaç soru kalmıştır.
Bazı Sorulara Cevaplar
Birinci soru: "Sâhir" kelimesi niçin, cemi değilde, müfred getirilmiştir?
Cevap: Çünkü bununla, adet manası değil, cins manası kastedilmiştir. eğer kelime cemi kılınacak olsaydı, bundan maksadın sayıyı belirtmek olduğu zannedilirdi. Ayetteki, "Büyücü, nerede olsa felah bulmaz" ifadesine baksana. Bu "bu cins insanlar, felah bulmaz" demektir.
İkinci soru: Bu kelime, niçin önce nekire sonra marife olarak getirilmiştir?
Cevab: Cenâb-ı Hak, bununla sanki şöyle demek istemiştir: "Onların yaptıkları bu şey, büyünün sadece bir çeşididir. Aslında büyünün hiçbir çeşidinde fayda yoktur. "Sözün böyle ifade edilişinin daha beliğ olduğunda şüphe yoktur.
Üçüncü soru: Ayetteki, "Büyücü (sâhir), nerede olsa felah bulmaz" ifadesi, sihirbazın ister hayır, ister şer olsun, hiçbir maksadını sihri ile etde edemeyeceğini gösterir. Bu da sihrin, büsbütün yok sayılmasını gerektirir?
Cevab: Sihir ve sihrin ne demek olduğu hususundaki açıklamalarımız, Bakara sûresinde geçmişti. Onları burada tekrar etmeye gerek yok. Allah en iyi bilendir.
Büyücülerin İman Etmeleri
70
Âyetin tefsiri için bak:71
71
"Neticede sihirbazlar secdeye kapandı ve "Harun ile Musa'nın Rabbine imân ettik" dediler. (Firavun) dedi ki: "Ben size izin vermeden, ona iman mı ettiniz? Demek ki o size sihri öğreten büyüğünüzdür. öyleyse ben de, mutlaka sizin ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama kesip, sizi hurma dallarında asacağım. Siz o zaman, hangimizin azabının daha çetin ve devamlı olduğunu anlayacaksın iz".
Bil ki ayetteki, "Neticede sihirbazlar secdeye kapandı" ifadesinde, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın elindeki asasını attığına, onun, sihirbazların bütün yaptıklarını yutan bir yılan haline geldiğine, hakikatin ortaya çıktığına ve böylece de sihirbazların secdeye kapandıklarına bir işaret vardır. Çünkü onlar, yüksek tabakadan olan sihirbazlardı. Binâenaleyh onlar Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın yaptığı şeyin, kendi yaptıklarından farklı olduğunu gördüklerinde, kesinlikle bir sihir olmadığını anladılar. Sihirbazların başkanlarının şöyle dediği rivayet edilir: "Biz büyümüzle insanlara gâlib oluyorduk ve alet ve edevatımız elimizde kalıyordu. Eğer bu sefer de gâlib olsaydık ve Musa (aleyhisselâm)'ın yaptığı da bir büyü olsaydı, ya bizim attığımız şeyler hani, nerede?" Böylece o sihirbazlar, cisimlerin hallerinin değişmesinden (var iken yok olmasından) hareket ederek, kadir ve alim bir yaratıcının varlığına; ve bu değişikliğin Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın elinde meydana gelmesi ile de, onun Allah katından gönderilmiş, doğru bir peygamber olduğuna istidlal ettiler. Böylece tevbe ettiler, iman ettiler ve huşûları ile huzûlarını tam ortaya koyan secdeye kapandılar.
Ayetteki, "Neticede sihirbazlar secdeye kapandı" (atıldı)" ifadesi ile, onların, secde etmeye mecbur bırakıldıkları manası kastedilmemiştir. Onlar, bu ifade ile övüldüklerine göre, bunun esas te'vili (tefsiri) Ahfeş'in yaptığı şu izahtır: Onlar sanki (başkaları onları) secdeye atmış gibi, hızlı bir şekilde secde ettiler. "Keşşât sahibi şöyle der: " Onların işi (durumu) ne enteresan! çünkü onlar önce değnek ve iplerini, küfür ve inkar için attılar. Ama kısa bir müddet sonra, bu sefer de başlarını, şükür ve secde için yere atıp, secdeye kapandılar. Binâenaleyh bu iki atma arasındaki fark ne büyüktür! "Rivayet olunduğuna göre onlar, cenneti, cehennemi ve cennetlikleri görünceye kadar başlarını secdeden kaldırmamışlardır. Ikrime'nin: "Onlar, secde için yere kapandıklarında, Cenâb-ı Hak o esnada, cennette ulaşacakları makamlarını onlara göstermiştir." dediği rivayet edilmiştir. Kâdi şöyle der: "bu uzak bir ihtimaldir. Çünkü eğer Allahü teâlâ onlara bunu açıkça göstermiş olsaydı, onlar imâna icbar edilmiş (mecbur bırakılmış) olurlardı. Halbuki bu, onların, "Biz günahlarımızı affetmesi için Rabbimize iman ettik" (Tâhâ. 73) deyişlerine uygun düşmez." Kâdi'nin bu görüşüne şöyle cevap veririz: Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm), kendisinin bağışlanmış olduğunu kesin olarak bildiği halde, "O (Allah'ın), ceza günü kusurîanmı affedeceğini umarım" (Şuâra, 82) demiş olduğuna göre, aynı şeyin sihirbazları içinde de söz konusu olması niçin düşünülmesin?
Bil ki bu kıssa, meydana gelen her iş ve hadisede, Allah'ın kaza ve kaderinin geçerli olduğuna, rubûbiyyet işlerinin hayret uyandıran sırlarına dikkat çekmektedir. Çünkü bu deliller, herkesin müşahede edip duyduğu bir yerde meydana gelmiştir. Binâenaleyh bu husustaki istidlal çok vazih ve açıktır. O istidlal de şudur: Ortada olup biten bir takım şeyler var. Bunların mutlaka bir müessiri (olmalarına tesir eden birşey) bulunması gerekir. Bunun böyle olduğunu bilmek zaruri ve kesindir. Bu müessir ya mahlûkattır, yahut başkalarıdır. Bunun mahlukât olamayacağı bedihi (çok açık)tır. Çünkü her insan, kendisinin, canlıları yaratmaya, onların cüsselerini istediği zaman büyütmeye, istediği zaman eski haline getirmek için küçültmeye gücü yetmeyeceğini ister istemez bilir. Bu çok açık ve net bilgilere ne zaman akılaa meydana gelirse, bu alemin mutlaka bir müdebbiri bulunduğu hususunda kesin bilgi ifade eder. Binâenaleyh insan ne diyebilir? Ne dersin, o münkirlerin bu mukaddimelerin doğruluğunu bilmediklerini söyleyebilir misin? Bu ihtimal, son derece akıldan uzaktır. Zira biz, mukaddimelerden her birinin, akıt sahibi hiç kimsenin hakkında şüphe edemeyeceği derecede aşikâr olduğunu açıklamıştık. Onlar bunun doğruluğunu biliyorlardı. Ama cehaletlerinde ısrar ediyor, kendileri için ilim ve mutluluğun (saadetin) meydana gelmesini değil, cehalet ve şekâvetin meydana gelmesini istiyorlardı. Herhangi bir insanın, buna asla razı olmayacağını zannederim. Binâenaleyh geriye şöyle demek kalır: "(Bu hususta) akıl ve delil yetmez. Aksine kalblerde, bu mukaddimelerin (bilgisini) ve bunların nasıl sıraya konulup, netice elde edileceği (şuurunu) yaratan böylece de bunu yaptığı her zaman, kalblerde neticeleri tahakkuk ettiren bir müdebbirin var olması gerekir. Bütün bunlar, herşeyin Allah'ın kaza ve kaderi ile olduğunu gösteriyor. Çünkü akıllara ve gönüllere nasıl hareket edip, nasıl tasarrufta bulunacakları hususunda güven olmaz. Kim, kalbinden taassubu atar da, fikir ve düşüncelerinin mecrası (gidişi-akışı) hususunda, kendi hallerine bakarsa, bizim söylediğimiz bu şeylere güveni artar.
Hak teâlânın, "Harun ile Musa'nın Rabbine iman ettik" dediler" ifadesine gelince, bil ki "Ta'limiyye" bu ayeti delil getirerek şöyle demişlerdir: "Onlar, Hazret-i Harun ve Hazret-i Musa (aleyhisselâm) vasıtasıyla tanıyıp, öğrendikleri Allah'a iman etmişlerdir. Binâenaleyh bu, Allah'ı tanımanın ancak imam (önder alim) vasıtasıyla olabileceğine delildir." Bu görüş zayıftır Aksine sihirbazların, "Biz, Harun ile Musa'nın Rabbine iman ettik" şeklindeki sözlerinde, "Talimiyye"nin ileri sürdükleri şeyin dışında, iki hikmet (incelik) vardır.
Birinci incelik: Firavun'un "Ben sizin en büyük Rabbinizim" (Nâziat, 24) sözünün izahında belirtildiği gibi, Firavun hem rab olduğunu; hem de "Ben, sizin benden başka ilahınız olduğunu bilmiyorum" (Kasas, 38) sözü ile ilah (tanrı) olduğunu iddia etmiştir. Binâenaleyh şayet sihirbazlar, "Biz alemlerin Rabbine inandık" demiş olsalardı, o zaman Firavun: "Onlar başkasına değil, bana iman ediyorlar" derdi. İşte böyle bir zannı (yanılgıyı) bertaraf etmek için onlar, böyle söylemeyi tercih ettiler. Bunun böyle olduğunun delil, onların bu ifadede Harun (aleyhisselâm), Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'dan önce zikretmiş olmalarıdır. Çünkü Firavun, "Biz, seni yeni doğmuşken içimizde büyütüp terbiye etmedik mi..?" (Şuara. 18) ifadesi ile belirttiği gibi, onu büyütüp terbiye eden olduğu için, Musa (aleyhisselâm)'ın rabbi (mürebbisi) olduğunu söylüyordu. Binâenaleyh sihirbazlar, Firavun'un bu vehme kapılmasından kaçınmak ve böyle bir yanılgıyı tamamen ortadan kaldırmak için pek yerinde olarak Hazret-i Harun'u, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'dan önce zikretmişlerdir.
İkinci incelik: Onlar, Hak teâlâ'nın, Hazret-i Musa (aleyhisselâm) ve Hazret-i Harun (aleyhisselâm)'a böylesine büyük mucizeler ve şerefli makamlar verdiğini gördükleri için, "Harun ile Musa'nın Rabbine inandık" demişlerdir.
Firavun'un Tehdidi
Sonra Firavun, onların secdeye kapanıp, Allah'a iman ettiklerini görünce, bu işin Allah'a ve O'nun peygamberine iman etmede diğer insanların da sihirbazlara uymalarına sebeb olmasından korkup, hemen Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın peygamber oluşu hususunda bir başka şüphe ortaya atarak, "Ben size izin vermeden, ona iman mı ettiniz? Şüphesiz o size sihri öğreten büyüğünüzdür" demiştir. Bu söz, şu iki şüpheyi ihtiva eder:
1) Firavun'un "Sen size İzin vermeden, ona iman mı ettiniz" şeklindeki sözü... Bunun izahı şöyledir: Bu, "Akla ilk gelen şeye güvenmek doğru değildir, aksine o hususta araştırmak, münakaşa etmek, akla gelebilecek diğer şeylerden istifâde etmek gerekir. Binâenaleyh siz bunları yapmayıp, hemen acelece o anda, "Ona inandık" dediğinize göre bu, imanınızın basiretten kaynaklanmayıp, aksine başka bir sebebten olduğuna delâlet eder" demektir.
2) Firavun'un, "Demek ki o size sihri öğreten büyüğünüzdür" şeklindeki sözü... Bu, "Sizler, sihir hususunda onun talebelerisiniz. Binâenaleyh onun işini geçerli kılmak, revaçta tutmak ve durumunu yüceltmek için, kendinizin aciz olduğunu ortaya koyma hususunda onunla gizlice anlaştınız" demektir.
Firavun bu şüpheleri ortaya attıktan sonra, sihirbazları imandan, diğer insanları da bu yolda onlara uymaktan alıkoymak için, tehdide başlayarak "Öyleyse ben de, mutlaka sizin ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim... sizi asacağım" dedi. Buradaki fiiller, şeddesi? Olarak, ve Şimşeklinde de okunmuştur. Çaprazlama kesme, sağ el ile birlikte sol ayağın kesilmesidir. Çünkü bu iki uzuvdan herbiri diğerinin aksidir. Çünkü bu el, öbürü ayaktır; bu sağ, diğeri ise soldur. Ayetteki (çaprazlama olarak) ifadesi, haldir, mahallen mansubtur, yani, "Ben onları "muhtelif" olarak keserim" demektir. Çünkü onların biri diğerine muhalif (çapraz) olunca, "muhtelif" olarak tavsif edilebilirler.
Firavun sonra da, "Sizi hurma dallarında asacağım" demiş ve dallara asılan şeylerin orada durmasını, kabında muhafaza edilen şeyin durmasına benzetmiştir. İşte bundan ötürü "hurma dallarında" demiştir. Bu harf-i cerrin, manasına geldiğinin genel olarak kabul edilişine gelince, aslında bu görüş zayıftır.
Sonra o, "Siz o zaman, hangimizin azabının deha çetin ve devamlı olduğunu anlayacaksınız" demiştir. Mel'un Firavun "hangimiz" sözü ile kendisini kastetmiştir. Çünkü onun bu (hangimiz) sözü, Musa (aleyhisselâm) ile kendisini kastettiğini ihsas ettirmektedir. Bunun delili ise, "Ona iman mı ettiniz" demiş olmasıdır. Bu ifadede, kendisinin güçlü, ezici ve insanlara çeşitli işkenceleri yapabilir oluşu ile övünmesi ve Hazret-i Musa (aleyhisselâm) ile alay etmesinin yanısıra, onu zayıf görmesi vardır. Çünkü Hazret-i Musa (aleyhisselâm) azab etmemiştir.
Mucizeye Rağmen Tehdidin İzahı
İmdi eğer, "Firavun'un çok yakın zamanda, sizin de açıkladığınız gibi, asasının öyle büyük bir ejderhaya dönüşmesini görmesine, yine sizin de bahsettiğiniz gibi o yılanın, Firavun'un köşkünü yutmaya yöneldiği ve nihayet işin, Firavun'un Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'dan bu ejderhanın şerrinden yardım istemesine kadar varıp dayanmasına rağmen ve bu işin çok yakın bir zamanda olmasına, Firavun'un da bunu savuşturamamasına rağmen, Firavun'un o sihirbazları tehdid etmesi ve onları bu derecede cezalandıracağını söylemesi, "Hangimizin azabının daha çetin ve devamlı olduğunu anlayacaksınız" diye, Hazret-i Musa (aleyhisselâm) ile böylesine alay etmesi nasıl düşünülebilir?" denilirse, biz deriz ki: Niçin şöyle demlemesin: "Firavun, kalben çok korkuyordu. Ama haysiyet ve şerefini kurtarıp, işini revaçta tutabilmek için, bu celâdeti (sertliği) göstermiş ve bu utanmazlığı (yüzsüzlüğü) yapmıştır. Kim, bu alemdekilerin hallerini incelerse, aciz kimselerin bile böyle şeyler yaptığını görür. Her akıllının, Allah'ın azabının, insanların azab ve işkencelerinden daha şiddetli ve çetin olduğunu açıkça bilmesine rağmen, kalkıp bu azabı inkâr etmesi bunun doğru olduğuna delâlet eder. Hem sonra Firavun, "Demek ki o size sihri öğreten büyüğünüzdür" derken, yalan söylediğini biliyordu. Çünkü o, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın, sihirbazlarla oturup kalkmadığını onlarla daha önce karşılaşmadığını, sihirbazların herbirinin hocasının kim olduğunu ve bu ilmin nasıl öğrenildiğini çok iyi biliyordu, ama buna rağmen böyle söyleyebiliyordu. Binâenaleyh Firavun'un böyle durumlardaki adetinin, bu şekilde davranmak olduğu sabit olur. İbn Abbas (radıyallahü anh) da "sihirbazlar o günün başında sihirbaz idiler, ama sonunda şehid oldular" demiştir.
Büyücülerin Firavun'a Cevapları
72
Âyetin tefsiri için bak:76
73
Âyetin tefsiri için bak:76
74
Âyetin tefsiri için bak:76
75
Âyetin tefsiri için bak:76
76
"(Sihirbazlar) dediler ki: Seni, bize gelen şu apaçık mucizelere ve bizi yaratana kesinlikle tercih edemeyiz. Artık neye hükmediyorsan, hükmet. Sen, hükmünü ancak bu dünya hayatında yürütürsün. Biz, günahlarımızı ve bizi yapmaya zorladığın bu sihri bağışlaması için, Rabbimize iman ettik. Allah daha hayırlı ve daha bakidir. Hakikat şudur: Kim Rabbine suçlu olarak gelirse, şüphesiz ona cehennem var. O orada ne ölür, ne dirilir. Kim de O'na iman etmiş ve salih ameller işlemiş olarak gelirse, işte bunlar... Bunlar için en yüksek dereceler, altlarından ırmaklar akan Adn cennetleri vardır. Onlar orada ebedi kalıcıdırlar, işte temizlenenlerin mükafaatı".
Bil ki Allahü teâlâ, Firavunun o sihirbazlara olan tehdidini nakledince, inanç hususunda onlarda tam bir "yakin"in ve mükemmel bir basiretin tahakkuk ettiğini gösteren tabiri kullanmak suretiyle, onların Firavuna verdikleri cevabı haber vermiştir. Çünkü onlar, "Seni, bize gelen şu apaçık mucizelere kesinlikle tercih edemeyiz" demişlerdir ki bu, Firavun'un onlardan, bu imandan dönmelerini istediğine, aksi halde başlarına tehdid ettiği işi getireceğini söylediğine delalet eder. Çünkü onlar, Firavun'un söylediğine bir cevab olarak, "Seni kesinlikle tercih etmeyeceğimiz" demişler ve bunun sebebini açıklamışlardır. Bu sebeb de, kendilerine bir takım beyyinâtın (mucize ve delillerin) gelmiş olması, Firavun'un teklif ettiği şeylerin sırf dünyevi oluşu ve dünyevi fayda ve zararlarının, ahiret fayda ve zararları yanında bir kıymet ifade etmeyişidir.
Sihirbazların (Bizi yaratan) ifadesi hakkanda şu iki izah yapılmıştır:
1) Bunun takdiri, "Ey Firavun, biz seni kesinlikle, bize gelen beyyinelere ve bizi yaratana, yani bizi yaratana ibadet ve itaat etmeye tercih etmeyeceğiz" şeklindedir.
2) Bu cümlenin, bir kasem (yemin) cümlesi olarak, mahallen mecrur olması da mümkündür. (Yani, "bizi yaratana yemin ederiz ki...)
Bil ki onlar, imanlarında ısrar ettikleri sürece Firavun'un kendilerini tehdit ettiği şeyi yapacağını biliyorlardı. İşte bu sebeble, "Artık neye A hükmediyorsan, hükmet" demişlerdir. Onlar bu sözü, Firavun'un Bunu yapmasını emretme manasında söylememişlerdi. Fakat onlar Firavun'un bu tehdidinin kendilerinin kesinlikle imandan ve gerek ilim gerek amel olarak bildikleri hakdan çeviremeyeceğini belirttiler.
Daha sonra onlar, bu işi yapmanın kolay olmasının sebebini de açıklayarak, "Sen hükmünü ancak bu dünya hayatında yürütürsün" demişlerdir. Buradaki fiil nakdi (Biz, dünya hayatını geçiririz) şeklinde de okunmuştur. Bunu şöyle izah ederiz; Meşhur kıraate göre, "hayat" kelimesi, zarf olarak mansubtur. Zarfların sahası geniştir. Dolayısıyla kendisine "meful-ü bin" rotu verilebilir. Mesela, "Cuma günü oruç tuttum" ifadesinin Cuma günü oruç tutuldu." Şekline dönüşebilmesi gibi... Buna göre mana, "Senin hükmün ancak bu dünya hayatında yürür. Bu dünya hayatı ise, nasıl olursa olsun, fânidir. Bizim gayemiz, ahiret mutluluğunu elde etmektir. Ahiret mutluluğu devamlıdır. Akıl, ebedi mutluluğa ulaşma vesilesi olacak olan geçici zarar ve belâlara katlanmayı gerektirir" şeklindedir.
Sihir Yapmaya Zorlama
Sonra onlar, "Biz, günahlarımızı... bağışlaması için, Rabbimize iman ettik" dediler. Onların zaman bakımından en yakın günah ve hataları ortaya koydukları o sihir olduğu için de, "ve bizi yapmaya zorladığın bu sihri bağışlaması için..." dediler. Bu zorlama hususunda alimler, birkaç izah zikretmişlerdir:'
1) O dönemde krallar raiyyelerinden bir kısmını alıp, (seçip), sihir öğrenmeye mecbur ediyorlardı. İhtiyarladığında, onlar onlara, her zaman bu işi güzel yapanlar bulunsun diye, onlar onlara, genç muallimler gönderirlerdi. İşte onlar bu sözü, bundan dolayı söylemişlerdi. Yani, "Biz, mecburî olarak önce öğrenimde, sonra da öğretimde bulunduk..." demektir. Bu izahı, İbn Abbas yapmıştır.
2) Sihirbazların elebaşlarının sayısı, yetmiş iki idi... Bunların ikisi Kıbtîlerden, geriye kalanları ise, İsrailoğullarındandı. İşte bunun üzerine onlar Firavuna, "Bize, Musa (aleyhisselâm)'ı uyurken göster" dediler. Derken onu, gördüler. Ve onu, asasının beklediğini farkettiler de, bunun üzerine, "Bu siharbaz değildir, çünkü, sihirbaz uyuduğu zaman sihri batıl olur, sona erer" dediler ama Firavun, ille de, o sihirbazların Musa (aleyhisselâm)'a muarazada bulunmaları hususunda diretti.
3) Hasan eİ-Basrî şöyle demiştir: "Sihirbazlar, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'a muarazada bulunmak için şehirlerden toplanıp gelmişlerdi. Dolayısıyle onlar, bu toplanma. konusunda gönüllü değillerdi, zorla toplanmışlardı. Ve onlar, sihirlerini izhâr etme hususunda da mecbur edilmişlerdi."
4) Amr İbn Ubeyd, "Sultanın çağrısı, mecburluk ifâde eder (el-ikrâh)" demiştir. Ama bu, zayıftır; çünkü, sultanın çağrısı korku ihtiva etmezse, ikrah olmaz.
Daha sonra onlar, "Allah, kendisine itaat edenlere mükafaat vermesi açısından en hayırlı; isyan edenlere de ceza vermesi bakımından en baki olanoır" dediler ki, bu, Firavun'un, "Siz de hangimizin azabı daha çetin ve sürekli olduğunu elbet bileceksiniz..." (Tahâ.71) şeklinde ki sözüne bir cevaptır.
İmana gelen büyücülerin adaletleri
Hasan el-Basrî şöyle demiştir: "Subhanellah! Sihirbazlar kafirdiler, hatta küfür yönünden kafirlerin en şedidleri idiler. Göz açıp kapama zamanı içinde kalblerinde iman kökleleşti de, Allah uğrunda, "artık neye hükmediyorsan, hükmet" demeleri, onlara zor olmadı.. Allaha yemin ederim ki, hiç şüphesiz bu gün sizden biriniz Kur'ân'la altmış yıl arkadaşlık eder, ona göre yaşar, sonra da kalkar dinini, önemsiz bir bahâya satıverir."
Daha sonra onlar, sözlerini, kıyamet meydanında müminlerin ve mücrimlerin uğrayacakları, halleri açıklamayla bitirerek, mücrimler hakkında, "Hakikat şudur: Kim Rabbine suçlu olarak gelirse şüphesiz ona cehennem var. O orada ne ölür ne dirilir." demişlerdir. Bu ifadeyle ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
(......) ifâdesindeki hâ şân zamiri olup, mana, "Durum ve iş şöyle şöyledir..." şeklindedir.
İkinci Mesele
Mutezile, büyük günah sahiplerinin cehenneme girecekleri ve orada kalacaklarına dair bu ayetle istidlal ederek, şöyle demişlerdir: "Büyük günah sahibi mücrimdir. Mücrim için ise, Cenâb-ı Hakk'ın, "Hakikat şudur: Kim Rabbine suçlu olarak gelirse..." ayetinden dolayı cehennem vardır. Şart sadedinde getirilen men edatı umûm ifade eder. Bunun delili, bunlardan istisnanın yapılabilmesidir. İstisna İse, yazılmaması halinde cümleye dahil olacakları, sözden çıkarmaktır.
Âlimlerimizden, bir kısım kelamcılar bu söze itiraz ederek şöyle demişlerdir: 'Biz, büyük günah sahibinin "mücrim" olduğunu kabul etmiyoruz. Bunun delili, Hak teâlâ'nın, "mücrim"i, "mümin" mukabilinde zikrederek "Kim Rabbine suçlu (mücrim) olarak gelirse, şüphesiz ona cehennem var... Kim de Ona iman etmiş (mümin)... olarak gelirse (...)" ve "Mücrimler, iman edenlerden kimine gülerlerdi" (Mutaffifin, 29) buyurmuştur. Hem sonra Cenâb-ı Hak, ayette "O (mücrim) orada ne ölür, ne dirilir" buyurmuştur. Halbuki büyük günah sahibi olan mümin cehennemde azab görse bile, bu şekilde olmaz. Yine sahih bir haberde (hadisde), "Kalbinde zerre kadar iman olan, mutlaka cehennemden çıkacaktır" buyrulmuştur." Kenzu'l-Ummal, 1.284.
Bil ki bu İtiraz tutarsızdır. Mu'tezile'nin "Allah mücrimi, mü'min mukabili zikretmiştir" şeklindeki sözü doğrudur. Fakaî bu, büyük günah sahibinin mü'min olduğu sabit olursa geçerlidir. Ama mu'tezile'ye göre, büyük günah işlemiş olan, mü'min sayılmaz. Bu itirazcı, sanki bu itirazını kendi görüşüne bina etmiştir. Bu ise sakıt olur (düşer). Onun, ikinci olarak söylediği, "Büyük günah sahibi hakkında, "O orada (cehennemde) ne ölür, ne dirilir" denilmesi uygun düşmez" şeklindeki sözüne gelince, biz deriz ki: Bunu kabul etmiyoruz. Çünkü cehennem azabı çok şiddetlidir. Nitekim, "Ey Rabbimiz, gerçekten, Sen kimi o ateşe sokarsan, şüphesiz onu hor ve hakir edersin" (Al-i İmran, 192) buyrulmuştur. Onun zikrettiği hadis için de, "Kuran mütevatirdir. Binâenaleyh haber-i vâhid ona karşı koyamaz" denilir. Şöyle de denebilir: Usûl-ü fıkıhda "Kur'ân'ı, haber-i vahid ile tahsis etmek (umûmi ifadesini sınırlandırmak) caizdir" hükmü vardır. Karşı taraf buna şu şekilde cevap verebilir: Haber-i vâhid, zann ifade eder. Binâenaleyh ameli konularda (ahkâm hususunda) buna başvurulabilir. Ama bizim bu konumuz, ameli (hüküm) olmayıp, itikad ile ilgilidir. İtikâdi konularda ise haber-i vahide başvurulmaz."
Bir başkası da şu şekilde itiraz edebilir: "Biz, bu ayetin, o kimsenin tevbe etmemesi ve taatının mükafaatlarını cezasının yok etmemesi şartına bağlı olduğu hususunda ittifak ettik. Bu iki şey arasındaki müşterek nokta, o ikabı (cezayı) yok edecek birşeyin bulunmamasıdır. Fakat bize göre af, cezayı kaldırıp yokeder. Yine bize göre affolunmayan mücrimin mutlaka cehenneme girmesi gerekir."
Bil ki bu itirazlar da tutarsızdır. Tevbenin olması şartına hacet yoktur. Çünkü Cenâb-ı Hak, "Kim Rabbine mücrim olarak getirse" buyurmuştur. Halbuki tevbe etmiş kimse için, "O, Rabbine mücrim olarak geldi" denilemez. Küçük günah sahibine de "mücrim" denilmez. Çünkü "mücrim", kınama ifade eden bir lafızdır. Binâenaleyh bu lafız, küçük günah sahibi hakkında da kullanılmaz. Aksine burada yapılacak en tutarlı itiraz şöyle dememizdir: Ayetteki bu tehdidin umûmi (genel) oluşu, hemen sonra gelen, ilahi va'd ve mükafaatın da umûmi olduğunu bildiren "Kim de O'na iman etmiş ve salih ameller işlemiş olarak gelirse, işte bunlar, için en yüksek dereceler vardır" ifadesi ile çelişir. Halbuki bizim konumuz, iman edip, salih ameller işleyen bunun yanısıra bazı büyük günah yapanlarla ilgilidir. Buna göre şayet, "Günahın cezası, insanın taatının mükafaatını yok eder" denilirse, biz deriz ki: "imanın mükafaatının da, günahın cezasını defedeceği niçin söylenmesin?"
Şayet onlar, "Eğer böyle olsaydı, böylesi kimseye lanet etmenin ve ceza uygulamanın caiz olmaması gerekirdi" derlerse, biz deriz ki: Bize göre, başkasına lanet okumak caiz değildir. Fakat bu günahkâr kimseye, ceza uygulama, tevbe edenler hakkında olduğu gibi, bazan mihnet (kınama-ayıplama) cinsinden, bazan da tenkil (başkasına ders olacak) şeklinde olur.
Mu'tezile şöyle der: "Cenâb-ı Hak, "irtikab ettiklerine (işlediklerine) bir karşılık ve ceza, Allah'dan ibret verici bir ukubet olmak üzere (hırsızların) ellerini kesiniz" (Mâide.38) buyurmuştur. Hak teâlâ o kimseye, ibret verici bir ceza (tenkil) olsun diye, bir cezanın uygulanması gerektiğini açıkça ifade etmiştir. Dolayısıyla bu duruma düşen bir kimsenin, övülmeye ve saygı duyulmaya müstehak olması imkansızdır. Bunlar o insan için kalmadığına göre, daha evvel de dediğimiz gibi, onun için sevab da söz konusu değildir. Binâenaleyh bu bize, büyük günah sahibinin cezasının, daha önce yapmış olduğu amellerine karşılık kazandığı sevabı giderip yok etmesi, sonradan yapmış olduğu bu büyük günahın cezasını savuşturmasından daha evlâ olduğunu gösterir." İşte va'id meselesinde, Mu'tezile'nin sözünün özü budur.
Biz deriz ki: Velhasıl söz, o kimseye ibret vermek maksadıyla ceza uygulanması gerektiğini gösteren naslar (ayetler), o kimsenin mükafaata müstehak olduğuna delalet eden naslaıia, çelişir. Binâenaleyh niçin bunlardan bir tarafı diğer tarafa tercih etmek, aksini tercih etmekten daha evlâ olmasın? Çünkü mü'min, hırsız olan ve olmayan diye ikiye ayrılabilir. Hırsızlar da, mü'min olan ve olmayan diye ikiye ayrılır. Binâenaleyh gerek "umûm" gerek "husus" açısından, bu iki taksimatın birinin diğerine üstünlüğü (farkı) yoktur. Dolayısıyla bunlar birbiriyle çeliştiğinde, ikisi ide sakıt olur. Sonra biz deriz ki: Men (her kim) kelimesinin umûmi (manayı) ifade etme hususunda kesin olduğunu kabul etmiyoruz. Aksine bu "zannî" dir. Bizim meselemiz ise, hakkında kesinlik olması gereken (itikâdi) bir meseledir. Dolayısıyla senin söylediğin şeye dayanmak caiz değildir. Bu husustaki daha geniş izah, "Kitâbu'l-Mahsûl fi'l-usûl" adlı (fıkıh usulü) kitabımızda yer almıştır.
Üçüncü Mesele
Mücessime, ayetteki "Kim Rabbine suçlu (mücrim) olarak gelirse" ifadesini delil getirerek, "Maddi olan şey, ancak Rab Teâlâ bir mekanda yer almış olursa O'na gelebilir" demişlerdir.
Buna şu şekilde cevap verilir: "Allahü teâlâ, onların randevu yeri (olan mahşere) gelişlerini, mecazi olarak "Allah'a geliş" diye ifade etmiştir. Bu tıpkı İbrahim (aleyhisselâm)'in, "Ben Rabbime gidiyorum. O bana hidayet edecek" (saffat, 99) demesi gibidir.
Dördüncü Mesele
Canlı olan maddenin mutlaka, ya canlı olarak baki kalması, yahut da ölmesi gerekir. Dolayısıyla onun bu iki vasıftan uzak olması imkansızdır. Buna göre ayetin manası, "O kimse cehennemde en kötü durumda olur, ne onu herşeyden kurtarıp rahata erdirecek bir ölüme ulaşır, ne de istifade sağlayan bir hayata erer" şeklindedir.
Daha sonra mü'minler hakkında da onlar "O'na iman etmiş ve saüh ameller işlemiş olarak gelirse, işte bunlar, bunlar için en yüksek dereceler var" demişlerdir. Bil ki ayetteki, "salih amel işlemiş olarak" ifadesi, bu kimsenin her türlü sâlih ameli işlemiş olmasını gerektirir. Halbuki bu, ittifakla imkansızdır ve nazar-ı itibara alınmaz. Binâenaleyh bunun, kişinin farzları yerine getirmesi manasına hamledilmesi gerekir.
Cenâb-ı Hak sonra, kim iman ile birlikte sâfih ameller işlerse, onun için yüksek dereceler olduğunu bildirmiş ve sonra bu yüksek deteceleri açıklayarak, "Altlarından ırmaklar akan Adn cennetleri vardır" buyurmuştur Bu ayette, büyük günah sahiblerinin affolunabileceklerine bir dikkat çekme vardır. Çünkü Allahü teâlâ, cennetteki o yüksek dereceleri, Rabbine iman edip, saüh ameller işleyen için olduğunu belirtmiştir. Dolayısıyla yüksek olmayan diğer derecelerin de, mutlaka bunlardan başkalarına aid olması gerekir. Bu başkaları da ancak, günahkâr ve asi mü'minlerdir.
Hak teâlâ'nın "işte temizlenenlerin mükafaatı" ifadesi hakkında İbn Abbas (radıyallahü anh), "Allahü teâlâ "temizlenenler" sözü ile, "Lâilâhe illallah" diyenleri kastetmiştir" demiştir. Ben derim ki: Bu ayet, o yüksek derecelerin, temizlenenlerin, yani günahlardan arınanların mükafaatı olduğuna delâlet ettiğine göre, bu hitabın hükmü gereği, yüksek olmayan derecelerin de, bu temizlenenlere aid bir mükafaat olmaması gerekir. Dolayısıyla bu dereceler onların dışındaki, günahkâr olup, Allah'ın lütuf ve merhameti sayesinde bağışlanan mü'minlere aiddir. Bil ki Kur'ân'da, Firavunun, o iman eden sihirbazlara karşı tehdidini uyguladığı, açıkça ifade edilmemiştir. Fakat bu, haberlerde (rivayetlerde) yer almıştır.
Kızıldenizden Geçiş
77
Âyetin tefsiri için bak:79
78
Âyetin tefsiri için bak:79
79
"Andolsun ki Biz, Musa'ya, "Kullarımla geceleyin yola çık, yetişilmekten korkmayıp, çekinmeyip, onlara denizde kuru bir yol aç" diye vahyettik. Derken Firavun orduları ile birlikte arkalarına düştü. Deniz kendilerini nasıl kapladıysa, işte öyle kapladı. Firavun kavmini saptırdı ve hidayete erdirmedi".
Bil ki ayetteki, "Andolsun ki Biz, Musa'ya "Kullarımla geceleyin yola çık..." diye vahyettik" ifadesinde, bu hadisede Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'a icabet eden (inananların) çok olduğuna bir işaret vardır. İşte bundan dolayı Allahü teâlâ, onları Firavun'un adamlarından kurtarıp ayırmayı istemiş ve Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'a onları geceleyin yola çıkarmasını vahyetmiştir.
Gece Yolculuğunun Faydaları
Gece. yolculuk etmeye, "sery" denilir. "İsrâ"a da aynı manayadır. Buna göre eğer, "Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'nın onları gece yola çıkarmasındaki hikmet nedir?" denilirse, biz deriz ki, bunun böyle bazı sebebleri vardır:
1) Onların, düşmanın gözü önünde toplanmamaları ve böylece de düşmanın, bunların istediklerini yapmalarına mâni olmamalarını temin etmek için...
2) Bu Firavun ve adamlarını, onların peşine düşmesine mâni olması için...
3) İki ordu birbirine yaklaştığında, Musa (aleyhisselâm)'ın ordusunun, Firavunun (kalabalık) ordusunu görüp, dehşete kapılmamaları için...
Ayetteki, "Onlara denizde kuru bir yol aç"ifadesine gelince, bu hususta şu iki izah yapılabilir:
1) Buradaki "darb" (vurma) fiili, "ca'l" (kılma, yapma) manasınadır. Bu, Arapların, "O, ona malından bir hisse "darbetti" yani "ayırdı" ve "Darbu lebin (kerpiç dökmek) onun işidir" sözlerinden alınmadır.
2) O, onlar için, asası ile denize vurarak bir yol açtı. Bu, "Hazret-i Musa (aleyhisselâm) denize asası ile vurdu ve deniz yarıldı" demektir. Bu manaya göre, buradaki "darb" (vurma) fiili, "tarik" (yol) kelimesini mef'ûl olarak almıştır. Velhasıl ayetteki yol vurma (yol açma) ifadesi ile, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın, vurarak yolu kurutması manası kastedilmiştir.
Denizdeki Güvenlik Sebepleri
Daha sonra Cenâb-ı Hak, o yolda hertürlü emniyet unsurlarının mevcut olduğunu, şunlarla beyân buyurmuştur:
1) Yolun kuru olduğunu belirterek... Kuru manasındaki yebesan kelimesi, yabisen ve yebsen şeklinde de okunmuştur. Bunu yâbisen şeklinde okuyan "yol" manasına almış olur. Bunun bâ'nın herekesi ile yebesen şeklînde okunuşuna gelince bil ki, yebes ve yabis aynı manaya olup, "Kupkuru yol" demektir. Bu kelimenin, bâ'nın sükûnu ile okunmasına gelince, bu da, bunun harekeli şeklinin hafifleştirilmişidir. Buna göre mana, "O yolda, su bulunması şöyle dursun, ne cıvık çamur, ne de bir ıslaklık olmasın" şeklindedir.
2) Ayetteki, 'Yetişilmekten korkmayıp, çekinme" ifadesi ile belirtilen husus... Bu, "Sen, Firavun'un sana yetişmesinden korkma. Çünkü ben, onu oyalamak ve geriye bırakmak suretiyle, seninle onun arasındayım" demektir.
Sibeveyh şöyle der: Ayetteki şu iki sebebten ötürü, merfûdur.
a) Hal cümlesi olduğu için... Bu, mesela "Korkmaksızın, endişe etmeksizin" demen gibidir.
b) Yeni bir cümle başlangıcı olarak... Yani, "sen, korkmazsın" demek olur. "Bu, aynı zaman Ferrâ'nın görüşüdür. Ahfeş ve Zeccâc. bunun tıpkı, (Bakara, 48) ayetinin, takdirinde olması gibi "O gün korkma" manasında olduğunu söylemişlerdir.
Hamza bunu (korkma) şeklinde okumuştur. Bu okuyuşun şu iki izahı yapılır:
a) Bu, bir nehiydir.
b) Ebu Ali bunu, "Eğer o yolu vurursan, korkma" manasında olmak üzere, şartın cevabı kabul etmiştir.
Bu kıraata göre alimler, ayetteki ifadesi hususunda şu dört izahı yapmışlardır:
1) Bu, müste'nef (yeni) bir cümledir. Buna göre sanki, "sen korkma, yani sana yakışan korkmak değil kendini emin hissetmektir" denilmiştir.
2) Bu fiilin sonundaki elif, Lâme'l-fiili olan yâ'dan çevrilme bir elif değildir. Fakat bu, fâsıla'dan ötürü getirilmiş, "zâid" bir eliftir. Bu tıpkı, (Ahzab, 67) ve (Ahzâb. 10) ayetlerindeki, son elifler gibidir.
3) Bu, tıpkı "Sanki benden önce hiç Yemenli bir esir görmemiş gibi, cılız ve zayıf, yaşlı bir kadın bana güler" şiirinde olduğu gibidir.
4) Bunun manası, "sen Firavun'un yetişmesinden korkma ve suda boğulmaktan endişe etme" şeklindedir.
Hâk Teâlâ'nın "Derken Firavun ordularıyla birlikte, arkalarına düştü" ifadesi hakkında, Ebu Müslim şöyle der: "Dilciler, ve kelimelerinin aynı manaya olduğunu söylemişlerdir ki, bu muhtemeldir. Yine bu ifadedeki bâ harf-i ceninin zâid olma ihtimali de vardır. Buna göre mana, "Firavun, ordusunu onların arkasına düşürdü" şeklinde olur. Bu tıpkı, "(Ey Musa), sakalımı ve başımı tutma" (Taha, 94) ile, (......) (isra, 1) ayetlerinde olduğu gibidir. Zeccâc bu ifadenin, Firavun ve onunla birlikte ordusu onların peşine düştü" şeklinde okunduğunu söylemiştir. Yine bu (......) şeklinde okunmuştur. Buna göre manası, "Firavun ordusunu onlara yetiştirdi" seklindedir. Bu bâ harf-i cerrinin, (birlikte) manasına olması da mümkündür.
Firavun Ordusunun Denizde Boğulması
Cenâb-ı Hakk'ın, "Deniz kendilerini nasıl kapladıysa işte öyle kapladı" ifadesi "O deniz Firavun ile ordusunun üzerine çıktı ve üzerlerini örttü" demektir. Buradaki, "Nasıl kapladıysa" ifadesi, bunun çok dehşetengiz birşey olduğunu bildirmek içindir, yani, "Onları, künhünü, ne olduğunu ancak Allah'ın bilebileceği birşey kapladı" demektir. Bu ifade, şeklinde de okunmuştur. Buna göre fiilin faili ya Allah'tır, yahut "kaplayan o şey"dir, yahut da Firavundur. Çünkü ordusunun bu belaya salan ve helakine sebeb olan odur.
Hak teâlâ, "Firavun kavmini'saptırdı, hidayete erdirmedi" buyurmuştur. Kâdi bunu delil getirerek şöyle der: "Eğer insanların sapması, Allah'ın yaratmasıyla olsaydı, burada, "Firavun kavmini saptırdı" denilmeyip, aksine, "Allah onları saptırdı" denilmesi gerekirdi. Bir de Allahü teâlâ, Firavunu, onları saptırdığı için kınamıştır. Binâenaleyh Cenâb-ı Hakk'ın küfrü yaratmış olması nasıl düşünülebilir? Çünkü, başkasını bir şeyle zemmeden (kınayan) kimsenin, o işi hiç yapmaması gerekir. Aksi halde, kendisi bu zemme müstahak olmuş olur." Ayetteki "hidayete erdirmedi" ifadesi, yine Firavun'un "Sizi doğru yoldan başkasına iletmiyorum (hidayet etmiyorum)" (Mü'min, 29) demiş olmasından ötürü, Firavunla alay etmedir.
Biz bu hadiseyi, bu husustaki konuları anlatalım: İbn Abbas (radıyallahü anh) şöyle demiştir: "Allahü teâlâ, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'a, kavmi ile birlikte denizi geçip gitmesini emredip, Musa (aleyhisselâm) ve İsrailoğulları da, kutlamakta oldukları bir bayramdan ötürü Firavunun kavminden, zinetler ve binek hayvanlarını ödünç almış olunca, Hazret-i Musa (aleyhisselâm) onları geceleyin yola çıkardı. Sayıları, altıyüzûçbin küsur kişi idi. İçlerinde altmış yaşından yukarı, yirim yaşından aşağı kimse yoktu. Yusuf (aleyhisselâm) ölürken İsrailoğullarına, Mısır'dan ayırtacakları zaman kendisinin kemiklerini de (mezarından) çıkarıp götürmelerini vasiyet etmişti. Fakat onlar, bunu bulup çıkaramadılar, ve ne yapacaklarını şaşırdılar. Derken onlara (Hazret-i Yusuf (aleyhisselâm)'ın) kemiklerinin yerini (mezarını) bir ihtiyar kadın gösterdi. Böylece onları çıkarıp alabildiler. Bunun üzerine Hazret-i Musa (aleyhisselâm), o ihtiyar kadına: "Dile benden ne dilersen" dedi. Kadın, "Cennete seninle olayım" dedil.
Yine ibn Abbas (radıyallahü anh) şunu rivayet etmiştir: "Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) ile, Hazret-i Ebu Bekir (radıyallahü anh), araplardan bir karı-koca yanına girerler. Onların, bir dişi keçiden başka hiçbirşeyleri yoktur. Onlar keçilerini, bu iki misafirleri için keserler. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) o adama "Medine'de bir adamın (peygamber olarak) zuhur ettiğini duyduğunda, ona git. Belki Allah, sana bu keçiden daha hayırlısın verir" dedi. O, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, peygamber olarak ortaya çıktığın duyunca, hanımı ile birlikte, ona gitti ve: "Beni tanıdın mı?" dedi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): "Evet tanıdım" deyip ona: "Ne istersen iste..." dedi. O da, "seksen keçi" dedi. Hazret-i Peygamber ona seksen keçi verip: "İsrailoğullarından olan o ihtiyar kadın senden daha hayırlı (akıllı)..." buyurdu.
Denizde Yolların Açılması
Firavun, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ı yakalamak için peşine düştü. Ordusunun sağ-sol iki cenahı ve merkezinde bulunanlar hariç, sırf önünde (Öncü kuvvetler olarak), birbuçuk milyon insan vardı. Hazret-i Musa (aleyhisselâm), (Kızıl) denizin kenarına ulaşınca: "İşte burada emrolundum" dedi. Daha sonra denize, "Haydi ayrıl, ayrıl" dediyse de, deniz ayrılmadı. Derken Allahü teâlâ ona, denize asâ ile vurmasını vahyetti. O da ona vurdu ve deniz açılıverdi. Daha sonra adamlarına, haydi girin" dedi. Ama onlar, "Nasıl girelim, orası çamur" dediler. Bunun üzerine Hazret-i Musa (aleyhisselâm) (Allah'a) dua etti ve oraya saba rüzgarı esti. Böylece ora kurudu. Onlar: "Biz, bazılarımızn boğulmasından korkuyoruz" dediler. Bunun üzerine, Hazret-i Musa (aleyhisselâm), onların yolları arasına, birbirlerini görebilecekleri delikler (pencereler) yaptı. Sonra denize girip, (bu yollardan) geçtiler. Firavun da o yollara yöneldi. Adamları ona: "Musa (aleyhisselâm), denizi büyülemiş, sen sanki deniz yarılmış gibi görüyorsun" dediler. Firavun bir erkek ata binmişti. Derken Cebrail (aleyhisselâm), bir kısrak at üzerine binmiş olarak, otuzüç melekle geliverdi ve Firavun'un önüne geçti. Böylece Firavun'un atı, kısrağı görüp Firavun'u onun peşinden çekip götürdü. Melekler de Firavun'un ordusu arasına girerek, "Kralınızı takibedin" diye bağırmaya başladılar. Böylece en sonda olanlar bile denize girdiğinde, ilk girenler neredeyse denizden çıkmak üzere idiler. Derken deniz onların (hepsinin) üzerine kapandı ve böylece boğulup gittiler, İsrailoğulları, denizin onların üzerine kapanışının sesini duyup: "Ey Musa, bu da ne?" dediler. Hazret-i Musa (aleyhisselâm): "Allah, Firavunu ve ordusunu suya garketti" buyurdu. Bunun üzerine onları seyretmek için geri döndüler ve: "Ey Musa onları bizim görmemiz için çıkarması hususunda Allah'a dua et" dediler. Hazret-i Musa (aleyhisselâm) dua edince, deniz onları kıyıya attı ve İsrailoğulları onların silahlarını (ganimet olarak) aldılar." İbn Abbas (radıyallahü anh) şunu da rivayet etmiştir: 'Cebrail (aleyhisselâm): "Ey Muhammed, keşke benim, tevbe eder korkusundan ötürü Firavunu o su ve çamur içerisinde nasıl çiğnediğimi görseydin" dedi. İşte bu ayette, "Deniz kendilerini nasılkapladıysa işte öyle kapladı" ifadesi ile anlatılan husustur. Bu kıssa ile ilgili birkaç bahis var:
Birinci bahis: Rivayet edilen haberlere göre Musa (aleyhisselâm), asâsıyla denize vurunca, geçilmesi kolay olan kuru oniki yol meydana geliyor, yollar arasında da, adeta büyük dağlar gibi, su duvarları oluşur. Bunun üzerine İsrailoğullarından herbir boy, bu yollardan bir yol tutar... Kimi alimler de şöyle demiştir: "Aksine, tek yot meydana gelmiştir" Birinci görüşün delili, haberler ile, Cenâb-ı Hakk'ın, "... her parça kocaman dağ gibi oldu" (Şuâra, 63) ayetidir. İkinci görüşün delili ise, Cenâb-ı Hakk'ın, "... onlara denizde kuru bir yol aç" ayetidir. Bu ifadenin, her ne kadar cinse nisbetle "yollar"a hamledilmesi mümkün ise de, tek bir yolu kapsar.
İkinci bahis: Rivayet edildiğine göre, Musa (aleyhisselâm) onlara yol açıp, bu yolu da onlara gösterdikten sonra İsrailoğulları, yine serkeşlik yapmışlar ve: "Biz, birbirimizi görmek istiyoruz (oradaki su duvarlarını kaldır)" demişlerdir ki, bu akıldan uzak gibi görünmektedirler. Çünkü onlar, Firavunun geldiğini gördüklerinde çok korkmuşlardı. Korkan kimse, bir kaçış ve kurtuluş yolu bulunca, anlamsız bir serkeşliğe nasıl zaman ayırabilir ki?...
Üçüncü bahis: Firavun zeki bir kimse idi; Hatta, deha derecesinde.,. O halde o, kendisini tehlikeye atmayı nasıl seçebilmiştir? Kendisi de biliyordu ki, denizin. yarılması onun emriyle olmamıştı... İşte alimler bu hususta iki izah şekli zikretmişlerdir:
1) O sırada Cebrail (aleyhisselâm), aygır bir atın üzerinde bulunuyordu, Firavun'un kısrağı da, bunun üzerine onu takib etti. Ancak bir kimse çıkıp şöyle diyebilir: "Bu uzak bir ihtimaldir, çünkü kralın bu gibi (tehlikeli) yerlere, bütün askerlerden önce kalması uzak bir ihtimal görünmektedir. Alimlerin yaptığı açıklamalar ise ancak, durum böyle olduğu zaman tam olabilir. Bir de, durum şayet onların dediği gibi olsaydı, girmesi konusunda Firavun mecbur gibi olmuş olurdu. Bu ise, onun korkusunu daha da artırır ve onu, girmemeye gayret etmeye sevkederdi: Diğer taraftan, Cebrail (aleyhisselâm) daha işin başında, Firavun'u kavmiyle birlikte olarak yakalayıp onları denize atmaya muktedir olduğu halde, Cebrail bu çareye başvurmaya niçin ihtiyaç duymuş olsun?
2) Doğru olan şöyle denilmesidir: Firavun, önde giden askerlerine denize girmelerini emredince, onlar da girdiler ve boğulmadılar. Bunun üzerine firavun, kurtulacağı zannına kapıldı. Askerlerin tamamı girinceyse, Allahü Teâlâ onları boğdu..." diyebilir.
Dördüncü bahis: Cebrail (aleyhisselâm) hakkında, onun, Firavun'u, iman eder korkusuyla su ve çamura batırdığına dair rivayet edilen haber akıldan uzak olup isnadı zayıftır. Çünkü, meleklerin ve peygamberlerin, imana mani olmaya çalışmaları düşünülemez.
Beşinci bahis: Yine, Musa (aleyhisselâm)'ın denizle konuşup ona: "Benim için yarıl da, senin içinden yürüyüp geçeyim" dediği, denizin de ona: "Benim üzerimden hiçbir asi yürüyemez" şeklinde cevap verdiği şeklindeki rivayet, bizim prensiplerimize göre imkansız değildir. Çünkü bize göre, hayat için, bir beden ve bünye şart değildir. Mu'tezileye göreyse, bu bizzat sözle değil, lisân-ı hâl ile söylenmiştir. Allah en iyi bilendir.
Beni İsrail'in Tur'a Çıkması
80
Âyetin tefsiri için bak:82
81
Âyetin tefsiri için bak:82
82
"Ey îsrailoğulları, sizi düşmanınızdan kurtardık; Tûr'un sağ yanında sizinle va'dleştik, sözleşiik ve sizin üstünüze kudret helvasıyla, bıldırcın indirdik. Sizi rızıklandırdığırmz şeylerin en temizlerinden yeyin. Bu hususta haddi aşmayın. Sonra üzerinize gazabım vacib olur. Benim gazabım da kimin üzerine vacib olmuşsa, muhakkak ki o, (uçuruma) yuvarlanmıştır. (Bununla beraber), şüphesiz ki ben, tevbe ve iman edip salih âmellerde bulunan, sonra da doğru yolda sebat edenleri çok bağışlayıcıyım".
Bilesin ki, Allahü teâlâ Musa (aleyhisselâm)'ın kavmine, çeşitli nimetler inam ettiği için, onlara bu nimeti hatırlattı. Şüphe yok ki, zararı gidermenin menfaat temininden daha önce ve daha önemli olması gerekir. Ve yine şüphe yok ki, dini menfaatlere ulaştırmak, nimet olma bakımından, dünyevi nimetlere ulaştırmaktan daha büyüktür. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak, "Sizi düşmanlarınızdan kurtardık" sözüyle başlamıştır ki bu, zararın izale edilmesine işarettir. Çünkü Firavun onlara, öldürme, hor hakir kılma, yurtlarından çıkarma ve onları ağır işlerde çalıştırma gibi, zulüm nevinden pekçok şey reva görüyor ve yapıyordu. Cenâb-ı Hak ikinci sırada menfaati zikretmiştir ki, bu da "Tur'un sağ yanında sizinle vaadleştik, sözleştik" ifadesidir. Bunun bir menfaat ve fayda olma sebebi şudur: "Cenâb-ı Hak onlara o zaman, içinde dinlerinin beyânı ve şeriatlerinin izah ve şerhi bulunan bir kitab indirmiştir. Cenâb-ı Hak üçüncü olarak, dünyevi menfaati zikretmiştir ki, bu da 'Ve sizin, üstünüze kudret helvasıyla, bıldırcın indirdik. Sizi rızıklandırdığımsz şeylerin en temizlerinden yeyin" ifadesidir. Cenâb-ı Hak onları daha sonra, "Bu hususta haddi aşmayın. Sonra üzerinize gazabım vacib olur" sözüyle asi olmaktan men etmiş. Sonra da, "Şüphesiz ki ben... edenleri çok bağışlayacağım" ifadesiyle, isyan edip sonra da tevbe eden kimsenin tevbesinin, Allah katında makbul olduğunu beyan etti. İşte, ayetten kastedilen şeyin izahı budur. Sonra burada birkaç mesele bulunmaktadır:
Farklı Kıraatler
Birinci Mesele
Hamza ve Kisai bu ayetteki fiillerin hepsini tâ ile olmak üzere, sizi kurtardım; size va'dettim; sizi rızıklandırdım) şeklinde okumuşlardı. Sadece (......) fiilini, nün ile (......) şeklinde okumuşlardı. Diğer kıraat imamları ise, hepsini (azamet) nûnu ile okumuşlardır. Nâfi ve Ânun, (......) şeklinde; Hamza ve Kisai ise, (......) şeklinde de okumuşlardır.
İkinci Mesele
Kelbi şöyle demiştir: "Hazret-i Musa (aleyhisselâm), İsrailoğullarını denizden geçirdiği zaman, onlar da ona: "Bize, içinde farzlar ve hükümler bulunan bir kitabı, Rabbin katından getirmeye söz vermemiş miydin?" dediler. Hazret-i Musa (aleyhisselâm): "Evet" dedi ve sonra, onlara bu kitabı getirmek için acele Rabbine yöneldi ve gidişinden kırk gün içinde onlara geri döneceğine söz verdi. Cenâb-ı Hak bu ayette, (......) buyurdu; çünkü Cenâb-ı Hak ancak, kavmi için Musa (aleyhisselâm)'ya Tevrâtı vermek üzere va'dleşti. Mukattl: "Allahü Teâlâ böyle buyurdu, çünkü bu hitab Hazret-i Musa (aleyhisselâm) ile, onun beraberinde olan seçilmiş yetmiş kişiye yöneliktir" demiştir. Allah en iyisini bilendir.
Üçüncü Mesele
Müfessirler şöyle demişlerdir: "Dağın, sağı solu olmaz. Aksine, ayetteki bu ifadeden murat, Mısır'dan Şam'a giden kimsenin sağma düşen Sina dağıdır" Eymen kelimesi yakınlıktan (civar) dolayı, mecrûr (eymeni) okunmuştu. Bu tıpkı, Harab bir keler yuvası) ifadesinde olduğu gibidir. İnsanların tûr Dağı'ndan yararlanmasının izahı şudur: Onların bundan yararlanması, ya Allahü teâlâ'nın onlara, içinde dinlerinin izahı bulunan Tevrâtı indirmesinden dolayıdır; yahut da, Allahü teâlâ Tûr Dağı üzerinde Hazret-i Musa (aleyhisselâm) ile konuştuğu için, bundan ötürü İsrailoğulları hakkında meydana gelen büyük şereften dolayıdır.
Dördüncü Mesele
Ayetteki, "yeyin" ifadesi, vücub ifade eden bir emir değil, "... ihramdan çıktığınız zaman avlanınız" (maide, 2) ayetinde olduğu gibi mübahlık ifade eden bir emirdir. Tayyibat hakkında iki görüş bulunmaktadır;
Beşinci Mesele
1) Bundan maksad, leziz şeylerdir. Çünkü, kudret helvası ve bıldırcın eti, çok leziz yemeklerdendir.
2) Bu, Kelbî ve Mukatil'in görüşü olup, buna göre, "tayyibat" helâl şeyler demektir. Çünkü bunlar Allahü teâlâ'nın onlara indirdiği ve hiç bir insan elinin dokunmadığı nimetlerdir. Bu İki manayı cem etmek mümkündür, zira ikisi arasında müşterek bir nokta bulunmaktadır. Bu kıssayla ilgili açıklamanın tamamı, Bakara sûresinde geçmişti.
Altıncı Mesele
Ayetteki "Bu hususta haddi aşmayın" ifadesiyle ilgili birkaç izah bulunmaktadır:
1) İbn Abbas (radıyallahü anh): "Bu, "birbirinize zulmetmeyin, yoksa Allah o haksızlığı zulmedenden çıkarır" anlamındadır" der:
2) Mukatil ve Dahhak: "Bu, "Bu hususta, mubahtık sınırı aşmak suretiyle kendinize zulmetmeyin" demektir" derler.
3) Ketbî: "Bu "Allah'ın nimetini inkâr etmeyin, yani, "Nimetimi, bana muhalefet için kullanmayın; şükrümden yüz çevirmeyin ve helâlden harama sapmayın" demektir" der.
Yedinci Mesele
A'meş ve Kisaî, her iki fiili de damme ile ve (......) şeklinde okumuşlardır. A'meş Abdullah İbn Mesüd'un talebelerinden, birincisini kesre ile ikincisini de ref ile şeklinde bir kıraat rivayet etmiştir. Ekseri imamların kıraati ise, her iki kelimeyi de kesre ile okumaktır. Bunları kesre ile okuyana göre bunların manası, "vâcib oldu" şeklindedir. Bu, "Borcun ödenmesi vakti geldi" anlamındaki ifadesinden alınmadır Cenâb-ı Hakk'ın, kurban, kurban yerine varıncaya kadar" (Bakara, 196) ifadesi de bundandır. Fiili damme ile okursak, o zaman indi, nazil oldu, başa geldi anlamında olur.
Ayetteki "(Uçuruma) yuvarlanmıştır" ifadesi "şaki oldu" demektir. Bunun "uçuruma yuvarlandı" manasına tefsir edilmesi de söz konusudur. Nitekim Arapça'da, birşey yüksekten aşağı doğru düştüğünde, denilir.
Mağfiret Kavramı Hakkında
Bil ki Allahü teâlâ, kendisini gâfir, gafur, gaffar, gufran ve mağfiretti sözleri ile tavsif etmiş ve bunu kimini mazi, kimini muzari, kimini de emir siğası ile kullanmıştır. Allah'ın kendisini "gâfir" diye tavsif edişi bu, "Gâfiru'z zenbi" (Mü'min, 3); ayetinde; "gafur" diye tavsif edişi, (Kehf, 58) ayetinde; "gaffar" tavsif edişi, (......) (Tâhâ.82) ayetinde; "gufran" diye tavsif edişi, (Bakara. 235) ayetinde; "mağfiretli diye tavsif edişi, (Rad.6) ayetindedir. Bunun mazi sigasıyla anlatılışı, Hazret-i Davûd (aleyhisselâm) hakkındaki, "Bunun, onun için mağfiret ettik"(Sad. 25) ayetinde; muzâri siğasiyta anlatılışı "Allah, kendisine şirk koşulmasını mağfiret etmez, bunun dışındakileri, dilediği kimseler için mağfiret eder" (Nisa, 48) Allah günahları tamamen bağışlar" (Zümer, 53) ve Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) hakkındaki "Allah sana mağfiret etsin diye" (Fetih, 2) ayetlerinde; emir sigasıyla anlatılışı da, "Günahına, ve mü'min ile mû'minelere istiğfar et" (Muhammed, 19) Hazret-i Nûh (aleyhisselâm) hakkındaki "Dedim ki: Rabbinizden mağfiret isteyiniz" (Nûh, 10) ve melekler hakkındaki "Yeryüzünde olanlar için istiğfar ederler" (Şuara, 5) ayetlerinde olduğu gibidir. Bil ki bütün peygamberler, Allah'dan mağfiret istemişlerdir: Mesela Hazret-i Adem: "Eğer bize mağfiret ve merhamet etmezsen, hüsrana uğrayanlardan oluruz" (Araf, 23) demiş; Nûh (aleyhisselâm): "Eğer bana mağfiret ve rahmet etmezsen, hüsrana uğrayanlardan olurum" (hûd, 47) demiş; Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm), "O'nun, ceza günü kusurlarımı mağfiret etmesini umuyorum " (Sura, 82) demiştir. Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm), Babası için mağfiret istemiş ve "Senin için Rabbimden mağfiret dileyeceğim" (Meryem, 47) demiştir. Hazret-i Yusuf (aleyhisselâm), kardeşleri hakkında, "Size bugün hiçbir başa kakma yoktur. Size Allah mağfiret etsin"(Yusuf, 92) demiş; Hazret-i Musa (aleyhisselâm), (hataen) öldürdüğü kıbti hadisesinde: "Allah'ım bana ve kardeşime mağfiret et" (A'raf, 151) demiştir. Davud (aleyhisselâm) da, Rabbisinden mağfiret istedi. (Sâd, 24) Süleyman (aleyhisselâm): "Rabbim bana mağfiret et ve bir mülk nasib et" (sad. 35) dedi. Hazret-i İsa (aleyhisselâm): "Eğer onlara mağfiret edersen, (edersin). Çünkü sen, aziz ve hakimsin" (Mâide, 118) demiş, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'a da Cenâb-ı Hak: "Günahına ve mü'min ile mû'minelere istiğfar et" (Muhammed. 19) diye emretmiştir. Ümmet-i Muhammed ise şöyle der: "Ey Rabbimiz bizi ve iman ile daha önden bizi geçmiş olan (din) kardeşlerimizi mağfiret et" (Haşr, 10).
Bil ki burada sözü, önce mağfiretin ne demek olduğunu açıklayıp,sonra Hak teâlâ'nın gâfir, gafur ve gaffar oluşu hususunda konuşarak, sonra O'nun mağfiretinin umûmi olduğunu anlatıp, günahsız oldukları halde, peygamberler için nasıl mağfiret düşünülebileceğini beyan ederek sürdürelim.
Âlimlerimiz bu hususa, istidlali olarak affın varlığını isbatı da dayandırmışlardır. Bunu şöyle izah edebiliriz: Günah, ya küçük ya büyüktür. Ya tövbeden sonra olur veya tevbeden önce olur. Bunların ilklerinden (yani küçük ve tevbeden sonra olanlardan) ötürü Allah'ın azab etmesi kabih (çirkin) olur. Allah'ın bunları affetmesi gerekir. Kabih olanı yapmamaya gufran (mağfiret) denilmez. Binâenaleyh gufrân'ın ancak, üçüncü kısım için söz konusu olması, açık hale gelir ki utaşmak istediğimiz netice budur.
İmdi eğer: "Bu, ayetin açık ifadesine ters düşer. Çünkü ayet, şu dört şeyi birarada yapan kimse için mağfiretin söz konusu olduğunu anlatır: a) Tevbe, b) İman; c) amel-i salih, d) İhtida..." denirse, biz deriz ki: Tevbe edip, iman eden ve salih ameller işleyen, hidayette sebat eden kimse, bütün bunlardan sonra eğer günah işlerse, "tevbe eden" mümin", "salih amel işleyen" ve "hidayette sebat eden" bir kimse olmuş olur. Ama buna rağmen o, aynı zamanda günahkârdır. İşte bu noktada bizim sözümüz doğru olur. Burada şöyle bir nükte var: "Kulun üç (menfi) ismi vardır: zâlim, zalûm ve zallâm. Zâlim, "o (insanlardan), kendisine zalim olanlar vardır"(Fatır, 32) ayetinde; zalûm, "O (insan) zalûm ve çok câhildir" (Ahzâb. 72) ayetinde geçer. Bu manada zulüm insandan çokça sâdır olursa, ona "zallâm" denilir. Allah'ın, bu isimlerin herbirine mukabil bir ismi vardır: Buna göre Cenâb-ı Hak sanki kula: "eğer zâlim olursan, Ben gâfirim; eğer zalûm olursan, ben gafurum, eğer zallâm olursan, Ben gaffar'ım" demek istemiştir. İşte bundan ötürü, "(Bununla beraber) şüphesiz ki, tevbe ve iman edenlere... gaffarım, çok bağışlayıcıyım" buyurmuştur.
İhtida Ne Demektir?
Müfessirler ayetteki "Sonra doğru yolda sebat eden" ifadesi hakkında çok değişik görüşler belirtmişlerdir. Bunun sebebi şudur: Tevbe ve iman edip, sâlih ameller işleyenlerin mutlaka "muhtedi" (hidayete ulaşmış ve onda sebat etmiş) kimselerden olmaları gerekir. Dolayısıyla bütün bunlara rağmen Cenâb-ı Hakk'ın "Sonra doğru yolda sebat eden" buyurmasının hikmeti nedir? Bu hususta, özetle verilebilecek şu üç izah vardır:
a) Bununla, hidayette oluşun sürdürülmesi kastedilmiştir. Çünkü hidayeti elde eden kimseye, kurtuluşu elde etme hususunda, şimdi üzerinde bulunduğu hidayet yetmez. Aynı zamanda onun bunu ölünceye kadar sürdürmesi gerekir. Bunu Hak teâlâ'nın, "Rabbimiz "Allah deyip, sonra dosdoğru olan yok mu" (Fussilet, 30) ayeti de te'kid eder. Bu ayetteki "Sonra" kelimesi, terâhi (sonradan oluşu) gösterir. Bu, iki şeyin derecesinin farklılığını değil, zamanlarının farklılığını ifade eder. Buna göre Cenâb-ı Hak sanki şöyle demek istemiştir: "Tevbe ve iman etmek ve salih ameller işlemek, herkes için mümkündür. Bunda bir zorluk yoktur. Zorluk ancak bunu sürdürme ve devam ettirmededir."
b) Bu ifade ile, "O kimse bunun Allah'ın hidayet vermesi ve muvaffak kılmasıyla olduğunu bilir ve bunun devamı için, hiç kusur edip, noksan yapmadan hep Allah'ın yardımını ister" manası kastedilmiştir. Bu görüş İbn Abbas'a aittir.
Tarikat ve Hakikat
c) İmandan maksad, delile dayalı olan itikaddır. Amel-i sâlih de, uzuvların amellerine şarettir. Geriye kalbi kötü huylardan temizlenme işi kalmıştır. İşte bu da sûfilerin dünde "tarikat" diye adlandırılan şeydir. Sonra sûfiye, eşyanın hakikatinin gözükmesi, yine sûfilerin dilinde, "hakikat" diye adlandırılır, işte ayetteki, "Sonra doğru yolda sebat eden" ifadesi ile, bu İki mertebe kastedilmiştir.
Onuncu Mesele
Onlardan bazıları: "Kişinin önce küfürden tevbe etmesi, sonra ikinci olarak iman etmesi gerekir" demektir, bu görüşlerine de bu ayeti delil getirerek; "Çünkü Allahü teâlâ bu ayette tevbeyi imandan önce zikretmiştir" demişlerdir. Alimlerimiz, amel-i salihin, imandan başka bir şey olduğuna bu ayetle de istidlal ederek, çünkü, Cenâb-ı Hak, salih ameli, imana atfetmiştir. Matuf ise, matufun afeyh'den başkadır" demişlerdir.
Musa (aleyhisselâm)'ın İlâhî Davete Süratle İcabeti
83
Âyetin tefsiri için bak:84
84
"Ey Musa, seni kavminden (ayırıp böyle) acele ettiren nedir? Dedi: onlar, işte onlar da benim ardımca (geliyorlar). Ben sana yönelerek acele ettim ki, Yâ Rab hoşnut olasın".
Bil ki, Cenâb-ı Hakk'ın, "Ey Musa, seni kavminden (ayırıp böyle) acele ettiren nedir?" ifadesinde, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'nın o yere, kavminden önce gittiğine dair bir delâlet bulunmaktadır. Bununla kastedilenin, Cenâb-ı Hakk'ın, hem bu sûredeki, "Turun sağ yanında sizinle va'dleştik, sözleşük" (Taha. 80) ifadesinde, hem de diğer sûrelerde, mesela "Musa ile otuz gece sözleştik" (A'raf, 142) ifadesinde kendisine dikkat çektiği şeyin olması gerekir ki, Cenâb-ı Hak, bu ifadelerle, Tûr'daki mikatı kastetmiştir. Ayetle ilgili birkaç soru vardır:
Ayetle İlgili Bazı Sorulara Cevap
Birinci soru:Cenâb-ı Hakk'ın, (......) ifadesi, bir istifhamdır. Halbuki Allah hakkında istifham, imkansızdır.
Cevap: Buradaki istifham "istifhâm-ı inkârı" olup, bunda bir sakınca yoktur.
İkinci Soru: Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'a önden gitme işi, ya yasaklanmıştı, veya yasaklanmamıştı. Eğer yasaklanmış ise, bu acelesi, ma'siyet, günâh olmuş olur. Böylece de peygamberlerden ma'siyet sudur etmiş olur. Yok, eğer biz, bu işin yasaklanmamış olduğunu söylersek, bu ifadedeki istifham, istifham-ı inkarı olamaz.
Cevap: Belki de, Hazret-i Musa (aleyhisselâm), bu hususta bir nas bulamadı, ancak ne var ki o, içtihâdda bulunarak, önden gitmeye karar verdi. Derken, içtihadında yanıldığı için de, bu itaba muhatab oldu.
Üçüncü Soru: Hazret-i Musa (aleyhisselâm) "acele ettim" demiştir. Halbuki, acele etmek, kınanmış olan birşeydir.
Cevap: Dini konularda acele etmek, medhe değer birşeydir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Rabbinizin mağfiretine ve... cennete koşuşun"(Al-i İmran, 133) buyurmuştur.
Dördüncü soru: Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın, ifadesi, onun bu işi, Allah'a, "razı olma vasfını kazandırmak için yaptığına delâlet eder. Bu ise, şu iki açıdan olamaz:
1) Bu, Allahü teâlâ'nın sıfatında yenilenme meydana gelmesini gerektirir.
2) Bu rıza meydana gelmeden önce, Allahü teâlâ'nın, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'dan razı olmadığının söylenilmesi gerekir. Çünkü, var olanı yeniden elde etmek, imkansızdır. Eğer, Allah Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'dan razı olmamış olsaydı, o zaman onun ona gazab etmiş olması gerekirdi. Bu ise, peygamberlerin vasfına uymaz.
Cevap: Bu ifadeyle (razı olma işini yeniden icad ve ihdas değil de), razı oluşun devamını sağlama kastedilmiştir. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın tıpkı, ifadesinde olduğu gibidir ki, bununla hidayet üzre olmanın devamlılığı kastedilmiştir.
Beşinci soru: Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'nın ifadesi, onun, söz kesilen yere, Cenâb-ı Hakk'ın kendisine tayin edip belirlediği vakitten önce gittiğine delâlet eder. Aksi halde bu ise, "acele" vasfı verilemez. Sonra Hazret-i Musa (aleyhisselâm), Allah'ın emrine muhafelet etmenin, O'nun rızasını elde etmenin sebebi olduğunu sanmıştır ki, bu, Kelimullah olan Hazret-i Musa (aleyhisselâm) şöyle dursun, insanların en cahiline bile yakışmaz.
Cevap: Bu, daha önce bahsettiğimiz cevaptır ki, bu da şudur: Bu husus, içtihâd-la vuku bulmuştur. İçtihadında ise, hata etmiştir.
Altıncı soru: Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'nın ileyke (sana) demesi, Allahü teâlâ nın bir yerde (mekanda) olmasını gerektirir. Çünkü ilâ (harf-i cerh), intiha-i gayeyi yani bir mesafenin sonunu bildirir.
Cevap: Biz, Allah'ın o dağda olmadığı hususunda aynı fikirdeyiz. Binâenaleyh buradaki "Sana" ifadesi ile, sözleşilen yer kastedilmiştir.
Yedinci soru: Ayetteki, "Acele ettiren nedir?" ifadesi, bu acelenin sebebi ile ilgili bir sorudur. Dolayısıyla buna uygun düşecek cevap, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın, "Senin daha fazla rızanı elde etmek istediğim ve senin sözünü duymayı arzu ettiğim için" demesi idi. Ama onun, "Onlar, işte onlar da benim ardımca geliyorlar" diye cevap vermesi, gördüğün gibi, bu soruya uygun değildir?
Buna şu iki şekilde cevap verilir:
1)Allahü teâlâ'nın bu sorusu, şu iki hususu kapsar:
a) Bizzat bu acele edişi yadırgama,
b) Acele etmenin sebebini sorma. Binâenaleyh, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'a göre, bu iki hususdan cevap verilmesi gereken en önemlisi, ikincisidir. Dolayısıyla o, "benden ancak, örfte fazla önemli olmayan bir acele ediş, sâdır olmuştur. Binâenaleyh benimle, kendilerini ileri geçtiğim kimseler arasında, kavimlerin elçi heyetlerinde görülen, önemsiz bir ileri oluş söz konusudur" demek istemiştir, daha sonra da, niçin acele ettiğinin cevabını vererek, "Ben sana yönelerek acele ettim ki, Yâ Rab, hoşnut (razı) demiştir,
2) Hazret-i Musa (aleyhisselâm), başına gelen bu ilahi itab sebebiyle soruya uygun ve söylenene mutabık cevab veremedi.
Bil ki ayetteki, "Ey Musa, seni kavminden (ayırıp böyle) acele ettiren nedir?" sorusunda Allahü teâlâ'nın Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'a o sözleşme yerinde, belli bir cemaatla birlikte bulunmasını emrettiğine bir işaret vardır. Âlimler bu cemaatin kimler olduğu hususunda, çeşitli görüşler belirtmişler ve bazı alimler, bunların Hazret-i Musa (aleyhisselâm) ile birlikte Tür Dağıha gitmeleri için Allah'ın seçtiği (belirlediği) o yetmiş temsilci olduğunu, dolayısıyla, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın, Rabbisine iştiyakından ötürü, işte bunları geçip ileri gittiğini söylemişlerdir. Diğer alimler ise, "Bu belli cemaat İsrailoğullarının hepsidir. Bunlar, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın Harun (aleyhisselâm) ile birlikte geride bıraktığı ve Allahü teâlâ'nın o, yetmiş kişi ile dönünceye kadar, içlerinde kendisinin adına hareket edecek bir halife belirlemesini emrettiği kimselerdir. İşte bundan ötürü, Hazret-i Musa (aleyhisselâm) "İşte onlar benim ardımca (geliyorlar)" yani bana yakın olan, beni bekleyenlerdir" demiştir" demişlerdir. Ebu Amr ve Ya'kûb, hemzenin Kesresi ile, isrî şeklinde; İsâ b. Ömer hemzenin zammesi ile üsrî şeklinde okumuşlardır. Yine İsa b. Ömer'in (......) kelimesini, kasr ile (......) şeklinde okuduğu da rivayet edilmiştir. Kelimeyi eseri şeklinde okumak, üsrî şeklinde okumaktan daha fasihtir, çünkü "İsr" lafzını Arap, kılıcın cilası manasında kullanır ki, bunun "iz" manasına alınması garibtir.
Samiri Fitnesi
85
Âyetin tefsiri için bak:89
86
Âyetin tefsiri için bak:89
87
Âyetin tefsiri için bak:89
88
Âyetin tefsiri için bak:89
89
"(Allah) dedi ki: "Biz senden sonra kavmini imtihan ettik. Sâmiri onları saptırdı" Derhal Musa öfkeli ve tasalı olarak kavmine döndü ve dedi ki: "Ey kavmim, Rabbiniz size güzel bir va'd ile söz vermedi mi? Yoksa zaman size uzun mu geldi? Yahut Rabbinizden size bir azabın vâcib olmasını istediniz de, onun için mi bana verdiğiniz sözden döndünüz? (Onlar) dediler ki: "Biz sana verdiğimiz sözden, kendimize mâlik olarak caymadık. Fakat o (Mısırdaki) kavmin zinet eşyalarından bir takım ağırlıklar yüklenmiştik ve onları ateşe attık. Sâmiri de aynı şekilde attı." Sonunda o (Sâmiri), kendilerine böğüren bir buzağı heykeli yaptı" işte sizinde, Musa'nın da tanrısı budur. Fakat o (bunu) unuttu" dediler." Bilmiyorlar mıydı ki, o (heykel), kendilerine hiçbir sözle karşılık veremiyor, onlara ne bir zarar, ne de bir fayda verme kudretine mâlik olamıyordu".
Bil ki Allahü teâlâ, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'a "Seni kavminden (ayırıp böyle) acele ettiren nedir?" (Taha, 83) deyip Musa (aleyhisselâm) da buna: "Ben sana yönelerek acele ettim ki, Yâ Rab, hoşnut olasın" diye cevap verince, Allahü teâlâ onun, kavmini terketmesinden sonra, onun onlar için bulunması halinde meydana gelmesi uzak ihtimal olan birtakım hadiselerin, meydana geldiğini bildirerek, "Biz senden sonra kavmini imtihan ettik. Sâmiri onların saptırdı" buyurdu. Bu ifade ile ilgili birkaç mesele var:
Fitnenin İzahında Mu'tezile'nin Tartışması
Mu'tezile şöyle der: "Onlardaki küfrü Allah'ın yaratmış olması, şu iki sebebten ötürü caiz (mümkün) değildir: 1) Akli deliller, Allahü teâlâ'nın böyle yapmasının caiz olmayacağına delâlet ediyor. 2) Cenâb-ı Hak, ayette Sâmiri onları saptırdı" buyurmuştur. Eğer onların sapıklığını (dalâleti) Cenâb-ı Hak yaratmış olsaydı, Sâmiri'nin bu hususta bir tesiri olmazdı ve o zaman da Cenâb-ı Hakk'ın böyle demesi doğru olmazdı. Hem sonra Musa (aleyhisselâm), kavminden bu fitnenin sebebini sorduğunda, "Yoksa zaman size uzun mu geldi? Yahut Rabbinizden size azabın vâcib olmasını istediniz de, onun için mi bana verdiğiniz sözden döndünüz?" dedi. Binâenaleyh eğer bu dalâlet Allah'ın yaratmasıyla meydana gelmiş olsaydı, o zaman onların, "Bunun sebebi senin söylediğin şeyler değil, Allahü teâlâ'nın bu (dalâleti) bizde yaratmasıdır" demeleri gerekirdi. Böyle olunca da, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın "şu mu, bu mu?" diye ihtimalleri sıralayıp, "... Yahut Rabbinizden size bir azabın vacib olmasını mı istediniz" demesi bâtıl olurdu. Eğer bu, Cenâb-ı Hakk'in yaratmasıyla olmuş olsaydı, yarattığı şeyden dolayı o kavme Allah'ın gazab etmesi de imkansız olurdu. Bütün bunlar olamayacağına göre, ayetteki fetennâ sizi fitneye uğrattık" kelimesinin bir başka manası olması gerekir. Çünkü "fitne" kelimesi bazan, "imtihan etmek, (ayırdetmek)" manasına gelir. Nitekim Arapça'da, cevherini posasından, iyisini kötüsünden ayırmak için altını ateşte erittiğinde (......) dersin. İşte bu "Allah onlara çetin mükellefiyetler yüklemiştir" manasınadır. Çünkü Sâmiri, onlar için bu buzağıyı yaptığında onlar, bütün alemin ve alemdeki herşeyin "hadis" oluşundan hareketle, alemdeki herşeyin, cisim olmayan bir ilahı bulunduğunu istidlal etmek ve böylece de o buzağının ilah olmaya elverişli olmadığını anlamakla mükellef oldular. Binâenaleyh bu şekilde kullukla mükellef tutulma, mükellefiyetteki şiddeti gösterir. Dolayısıyla bu iş bir "fitne" (imtihan) olmuş olur. Mükellefiyette şiddet (zorluk) vardır. Nitekim Cenâb-ı Hak, 'İnsanlar inandık demekle kurtulup, kendilerinin imtihana çekilmeyeceklerini mi sandılar" (Ankebût, 2) buyurmuştur. İşte Mu'tezile'nin sözünün tamamı budur.
(Ehl-i sünnet) alimlerimiz şöyle demişlerdir: "Altından yapılan bir buzağından ses çıkmasında, güneşde ve ayda bulunan (özelliklerden) daha büyük, (ilah mı değil mi) şüphesini çekecek birşey yoktur. Güneşin ve ayın ilah olmadığını gösteren delil, buzağının ilah olmadığını haydi haydi gösterir. Binâenaleyh bu durumda, böyle bir buzağının yapılması, mükellefiyeti zorlaştıran birşey değildir. Dolayısıyla ayeti bu manaya hamletmek doğru olmaz. Bu sebeble de ayeti, "Allah onlarda dalâleti yarattı" manasına hamletmek gerekir.
Onların, "Cenâb-ı Hak, sapıtmak işini Sâmiri'ye nisbet etmiştir" şeklindeki sözlerine gelince, biz diyoruz ki: Yaratıcısı her ne kadar Allah olsa dahi, normal olarak meydana gelen herşey, zahirde sebeplerine nisbet edilmemiş midir? İşte, burada da böyledir. "Onların en şiddetlisi, Sâmiri'nin sapıklığıdır" anlamında olmak üzere, (edallühüm) şeklinde de okunmuştur, böyle okunması durumunda da Mu'tezile bu ayette istidlal edemez. Esasen, kavgayı, nizâyı kökünden kaldıracak olan şey, izahı bu kitabta defalarca geçtiği gibi, "Dâi" (sebep) meselesine tutunmaktır.
İkinci Mesele
Bu ayette bahsedilen "kavm" den murat, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın, denizin kıyısında kendilerine halife olduğu kimseler olup, sayılan altıyüzbin idi. Onikibini hariç, hepsi de, o buzağı vesilesiyle yoldan çıkmışlardı.
Üçüncü Mesele
Said Ibn Cübeyr'in rivayetine İbn Abbas (radıyallahü anh) şöyle demiştir: "Samiri, iriyarı bir adam olup, Kirmam halkındandı. Mısır'a gelip yerleşmişti. Ve, sığıra tapanlardan idi." Ekseri ulemanın görüşü ise: "Bu, kendine Sâmire denilen, kabileden olup, İsrailoğullarının ileri gelenlerinden idi." Zeccâc ve İbn Abbas'dan rivayette Atâ, "Hayır, tam aksine o, kıbtîlerden birisi olup, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın komşusu ve ona iman etmişti" demişlerdir.
Dördüncü Mesele
Bu olayla İlgili olarak şunlar anlatılmıştır: "Onlar, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın ayrılmasından sonra, yirmi gece beklemişlerdi. Sonra, bu yirmi geceyi, gündüzüyle beraber kırk olarak hesaplamış, "Biz, sayıyı tamamladık" demişlerdi. İşte, buzağı hadisesi bundan sonra vuku bulmuştu. Bununla, geldikten sonra O'nun Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'a: "Biz senden sonra kavmini imtihan ettik" şeklindeki sözünün arasını, şu bakımdan telif etmek mümkündür:
1)Allahü teâlâ, beklenen ve olacak olan fitneyi, adeti olduğu üzere, olmuş bitmişliği ifade eden lafızla belirtmiştir.
2) Sâmiri, bu işi kurmaya başlamıştı. Hazret-i Musa (aleyhisselâm) ayrılıp, o da Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın ayrıldığı esnada onları saptırmaya azmedince, Cenâb-ı Hak o fitne ve imtihanı olmuş bitmiş gibi addetti.
Beşinci Mesele
Hazret-i Musa (aleyhisselâm), ancak, Zilkade ve Zilkicce'nin on gününü tamamladıktan sonra dönmüştür.
Altıncı Mesele
Alimler, ayette geçen esifen kelimesi hususunda şu izahları yapmışlardır:
1) Bu, aşırı öfkelenme manasındadır. Böyle olması halinde, ayette bir tekrardan bahsedilemez. Çünkü gadbân kelimesi, gazabın aslını, esifen kelimesi ise, onun doruk noktasını teşkil eder.
2) Ekseri ulema, bunun, "mahzun olma, çığlık atma", manalarına geldiğini söylemişlerdir. Nitekim, Arabca'da, bir kimse mahzun olduğunda denilir.
3) Bazı kimseler de şu izahı yapmışlardır: "Asifun", kindar demektir. Buna göre, bu görüşte olanlar, gayz ile gazab kavramlarını şu şekilde ayırmaya çalışmışlardı:
Allahü teâlâ, gayz ile tavsif edilemez, ama gazâb ile vasfedilebilir. Çünkü gazab, gazab editene zarar vermeyi irade etmek demektir. Gayz ise, gayzlanan kimsede meydana gelen bir değişikliktir, bu ise ancak gülmek, ağlamak, vb. gibi, maddeler hakkında söz konusu olabilir.
Musa (aleyhisselâm)'ın Kavmine Hitabı
Daha sonra Cenâb-ı Hak, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın kavminin yanına dönmesini müteakiben, onları azarladığını, kınadığını nakletmiştir. Mu'tezile bu noktada şöyle der: "Buda, Cenâb-ı Hakk'ın, "Biz senden sonra kavmini imtihan ettik" ifadesinin, Allahü teâlâ'nın onlarda, küfrü yaratmadığını gösterir. Aksi halde, Hazret-i Musa (aleyhisselâm) onları değil, aksine Allah'ı kınaması gerekirdi." Alimlerimiz, Cenâb-ı Hakk'ın bunu yaptığını 'Zaten o da senin imtihanından başka (birşey) değildir" (Araf, 155) ifadesine dayanarak söylemişlerdir. Bu itabların tamamı şunlardır.
1) Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın "Ey kavmim, Rabbiniz size güzel bir va'd ile söz vermedi mi?" şeklindeki sözü. Bu ifadeyle ilgili şu iki soru sorulabilir:
Birinci soru: Onun, "Rabbiniz size... va'd ile söz vermedi mi?" sözü, onlara, onların buzağının dışında başka bir ilâhın varlığını kabul etmeleri halinde yöneltilebilir. Ama onların, Cenâb-ı Hakk'ın da, "İşte, sizin de Musa'nın da tanrısı budur" seklinde haber verdiği üzere, buzağının dışında bir ilah olmadığına inanmaları halinde, bu söz onlara nasıl yöneltilebilir?
Cevap: Onlar, Allah'ın varlığını kabul ediyorlardı. Ancak ne var ki onlar, o buzağıya, put perestlerin ileri sürdüğü manada (şefaatçi ve aracı olmak üzere) tapıyorlardı.
İkinci soru: Bu ifadedeki, "güzel va'd" ile ne kast edilmiştir? Cevap: Alimler, bu hususta da şu izahları yapmışlardır:
1) Bununla, Cenâb-ı Hakk'ın onlara, seri kanun ve hükümlere vakıf olmaları, bu sayede de insanlar arasında bir imtiyaz elde etmeleri için, Tevrat'ı indirme va'di kastedilmiştir ki, işte bu, Cenâb-ı Hakk'ın ayetinde bahsettiği husustur.
2) Bu ayette bahsedilen "güzel va'd", yaptıkları taatlere mukabil, mükâfaat verileceğine dair olan sâdık ve doğru va'ddir.
3) Va'd, "ahid" anlamındadır. Bu, Mücahid'in görüşü olup o şöyle demiştir: "O and, Cenâb-ı Hakk'ın, "... bu hususta taşkınlık etmeyin sonra üstünüze gazabım vacib olur (...) Sonra da doğru yolda sebat edenleri..." (Tâha. 80-81) ifadesinde bahsedilen husustur. Bunun delili, Cenâb-ı Hakk'ın bundan sonraki, "Yoksa, sizce çok zaman mı (geçip) müddet uzadı? Yahud Rabbimizden size bir gazab vâcib olmasını mı istediniz?" (Taha, 86) ifadeleridir. Buna göre Cenâb-ı Hak sanki Allah'ın Size, "... bu hususta taşkınlık etmeyin" dediği o şeyi, o ahdi unuttunuz mu?" demek istemiştir.
4) Bu ayette bahsedilen güzel va'din, hem dinî hem de dünyevî menfaatler hususunda güzel bir va'd olması da muhtemeldir. Dinî menfaatlere gelince bu, şer'î hüküm ve kanunlara ileten o kıymetli kitabın indirilmesini ve ahirette büyük bir mükafaatın tahakkuk edeceğini va'ddir. Dünyevî menfaatlere gelince bu da, Cenâb-ı Hakk'ın, Firavunu helak etmeden önce, İsrailoğullarına, Firavun'un ve kibtîlerin arazilerini ve memleketlerini va'detmiş olmasıdır ki Allah, bunu tahakkuk ettirmiştir.
2) Daha sonra Hazret-i Musa, (aleyhisselâm) "Yoksa zaman size uzun mu geldi? Yahut Rabbinizden size bir azabın vacib olmasını istediniz de'..." demiştir ki bu, "Siz, o sözü mü unuttunuz; yoksa, doğrudan doğruya günah işlemeyi mi kastettiniz?" demektir. Bil ki, zamanın uzaması şu anlamlara gelebilir:
a) "Cenâb-ı Hakk'ın sizi, Firavun'dan kurtarması ve, Bakara sûresinin baş kısımlarında zikredilen diğer nimetler üzerinden çok zaman mı geçti?... Ne çabuk unuttunuz?" demektir. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın tıpkı, "... üzerlerinden uzun zaman geçmiş" (Hadid. 16) ayeti gibidir.
b) Rivayet olunduğuna göre onlar, o müddetin kırk gece olduğunu biliyorlardı, (sanıyorlardı). Böylece onlar, her gecenin mukabilinde bir gündüz hesaplayarak, bu müddeti yirmi güne indirgemişlerdi. Kadî, "Bu, zayıf bir görüştür. Çünkü bu, neredeyse, hiçkimsenin kanştıramayacağı bir husustur" demiştir.
c) Hazret-i Musa (aleyhisselâm) onlarla, otuz gün üzerinden anlaşmıştı. Binâenaleyh, Cenâb-ı Hak bu müddete on gün daha ilave edince, işte bu hadise, "zamanın uzaması" diye addedildi...
Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın, "Yahut Rabbinizden size bir azabın vacib olmasını istediniz de..." ifadesine gelince, bunu zahiri manasına hamletmek mümkün değildir. Zira, kimse bunu istemez. Ancak ne var ki, masiyyet bunu gerektirip sebebi murad etmek de, netice itibariyle müsebbibi (sonucu) murad etmeyi gerektirince, bu söz doğru olmuştur. Alimler işte bu ifadeye dayanarak, "gazab"ın, Cenâb-ı Hakk'ın zatî sıfatlarından değil, fiilî sıfatlarından olduğunu; çünkü, Allah'ın zatî sıfatlarının hiçbir maddeye inemeyeceğini söylemişlerdir.
3) Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'nın, "Onun için mi bana verdiğiniz sözden döndünüz?" ifadesidir. Bu ifade, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın, kavmiyle sözleştiğine delâlet eder. Bu hususta şu iki izah yapılmıştır: a) Bununla, onların, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'a katılacaklarına ve onun izinden gideceklerine dair vermiş oldukları söz kastedilmiştir, b) Bununla onların, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'a o, Tûr'dan yanlarına dönünceye kadar onun dini üzerinde Kalacaklarına dair vermiş söz kastedilmiştir. İşte bundan dolayı, "Biz sana madiğimiz sözden, kendimize malik olarak caymadık" demişlerdir. Bu cevâbı verenin kim olduğu hususunda şu iki açıklama yapılmıştır:
a) Bunlar, buzağıya tapmayanlardır. Buna göre onlar sanki, "Biz senin randevuna, irademizle muhalefet etmedik." Yani, "kendi başımıza bırakılmış olduğumuz muhalefet etmedik" demek istemişlerdir. Çünkü kişi, bazan, yakınlarının yaptığı de kendisine nisbet edebilir. Bu, mesela, Cenâb-ı Hakk'ın, "Hani biz, sizin için, denizi yarmıştık" (Bakara, 50), yine, bu işin faili, onlar değil de ataları olduğu halde, "Hani siz bir cana kıymıştınız" (Bakara. 72) buyurması gibidir. Buna göre onlar sanki fûyte demişlerdir: "Buzağıya tapanların şüphesi, çok kuvvetli idi. Biz onları ondan doyamadık. Biz onlardan da ayrıtamadık. Çünkü biz, onları terketmemizin, bir ayrılık ve fitnenin meydana gelmesinden ve fitnenin artmasından korkmuş ve endişelenmiştik."
2) Bu, buzağıya tapanların sözüdür. Buna göre bu ifadeyle, "Bu şüpheyi bizim toimize başkaları düşürdü. Sebebin faili, müsebbebin de faili demektir. Bu randevuya muhalefet eden, bu şüpheyi ortaya atan kimsedir. Çünkü o, Tpızim adeta Mukimiz gibi olmuştur" manası kastedilmiştir.
Kavmin Sâmiri'ye İnanmasının İzahı
Buna göre şayet, "Altıyüzbine yakın sayıdaki mükellef bir kitlenin,ıhak dinden aynı anda, bozukluğu ve batıl olduğu zorunlu olarak açık bir biçimde bilinjen buzağıya açmaya rücû etmeleri nasıl düşünülebilir? Sonra bu topluluk, o kimseleri bırakıp tcüfrü izhâr ettiklerinde, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın sadece kendilerine dönmedi sebebiyle, nasıl olur da aynı anda o batıl dinden tekrar o dine geri dönebilirler?" denilirse, biz Seriz ki: Bu, aptal insanlar için düşünülmesi imkânsız olmayan bir şeyidir.
Bil ki, ifadesi hakkında üç kıraat bulunmaktadır: Hamza, Kisai mimin cammesiyle; Nâfi, Asım mim'in fethasıyla; Ebu Amr, İbn Amir ve İbn Kesir de, mim'in kesresiyle okumuşlardır. Bu kelimenin fetha ve kesre ile okunması, tıpkı ve (rıtıl, tartı birimi) kelimelerinde olduğu gibi aynı manaya gelen iki kullanıştır. Ama, damme ile okunduğunda bu kelimenin manası, "sultan, güç, hükümranlıkları, yetki" şeklindedir.
Mısırdan Altın Getirmeleri
Daha sonra o topluluk, o kısaca ifade ettikleri mazereti genişleterek, "Fakat o (Mısır'daki) kavmin zinet eşyalarından bir takım ağırlıklar yüklenmiştik" demişlerdir. Hamza, Kisai, Ebu Amr ve Ebu Bekir'in rivayetine göre Asım, "haml" mastarından şeddesiz olarak (Hamelnâ); İbn Kesir, Nâfi, Hafs ve İbn Amir şeddeli olarak (......) şeklinde okumuşlardır. Şeddesiz kıraatin manası, "biz kıbtîlerden emanet aldığımız o şeyi beraberimizde taşıdık" şeklinde olur. Ama şeddeli kıraata gelince, bu hususta şu izahlar yapılmıştır:
a) Hazret-i Musa, onları buna sevketti. Yani onlara o zinetleri emanet almalarını ve onu götürmelerini emretti. Yani, onlara bunu vacib kıldı, gerekli gördü.
b) "Biz, onu Allah'ın emrettiği yere götürüp teslim edinceye kadar, onun kefili kılındık"
c) Onları buna sevkeden, Cenâb-ı Hak'tır. Yani, "Allah, bu hususta ona ganimet hükmü vererek, bunu onlara verdi" demektir.
Ayette geçen evzaren kelimesine gelince, bu, "ağırlıklar" anlamındadır. Günaha da, bu ad verilmiştir, zira günah da ağırlıktır. Sonra bu hususta şu ihtimaller düşünülebilir:
a) O, çok olduğu için "ağırlıklar" diye nitelenmiştir.
b) Ganimet alma, onlara haram kılınmıştı. Binâenaleyh, onların onu koruması, kendilerine bir fayda temin etmeyecekti. Dolayısıyla o, (gereksiz) ağırlıklar, yükler olarak kabul edilmiştir.
c) Buradaki evzar kelimesiyle, "günahkar" manası kastedilmiştir. Buna göre, "Bize günahlar yüklendi; günahlar yüklendik..." denilmek istenmiştir. Haberde varid olduğuna göre, Harun (aleyhisselâm), "O, pistir, binâenaleyh ondan temizlenin" demiştir. Samiri de, "Musa (aleyhisselâm), onu, onunla cezalandırmak için alıkoydu" demişti. Binâenaleyh onları, işte bu söz ile, Sâmiri'nin bu ifadesini kastetmiş olmaları da mümkündür, insan bazan, geri vermek istediği şeye, "Bunun hepsi günahtır, bir pisliktir" der.
d) Bu zinetle, kıbtîler, kendisinde küfürlerin irtikâb edildiği toplantılarda zinetlenir, süslenirlerdi, işte bundan dolayı pek yerinde olarak evzâren diye nitelenmiştir. Bu, aynı sözün, günahın vasıtaları olan şeyler hakkında söylenilmesi gibidir.
Ayetteki 'Ve onları ateşe attık" sözüne gelince alimler, onların bunu nereye attıkları hususunda şu açıklamaları yapmışlardır:
a) Onlar bunun, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın dönüşünü beklemek maksadıyla, Hazret-i Harun (aleyhisselâm)'ın kendilerine zinetlerin toplanmasını emrettiği bir çukura atmışlardı.
b) Onlar bunu, Sâmiri'nin kendilerine emrettiği yere, atmışlardı.
c) Onlar bunu, ateş bulunan bir yere atmışlardı. Sonrada, "İşte, Samiri de aynı şekilde attı" demişlerdir. Yani, "Samiri de bizim yaptığmız gibi yaptı" demek istemişlerdir.
Altından Yapılan Buzağı
Cenâb-ı Hakk'ın, "Sonunda o (Sâmiri) kendilerine söğüren bir buzağı heykeli yaptı" ifadesine gelince, alimler, o cesedin diri olup olmadığı hususunda ihtilaf etmişlerdir.
Birinci görüş: Hayır, diri değildi. Çünkü sapık bir kimsenin elinde harikulade hallerin zuhur etmesi caiz değildir. Tam aksine Sâmiri, buzağı şeklinde bir heykel yaptı ve o heykele, rüzgarın gireceği, böylece de buzağı sesine benzer bir ses çıkaracağı bir biçimde delikler, kanalcıklar koydu.
İkinci görüş: Evet o, diriydi; o tıpkı buzağının böğürmesi gibi böğürdü... Bu görüşte olanlar, görüşlerine şu delilleri getirmişlerdir:
a) Onun, "Binâenaleyh o peygamberin izinden bir avuç (toprak) alıp onu attım" (Taha. 96) ifadesidir. Binâenaleyh, eğer o diri olmasaydı, bu sözün bir anlamı olmazdı.
b) O onu, "buzağı" diye adlandırmıştır. Bu kelime ise canlılar için hakikat ifade eder. Yine o ona, "cesed" (beden) adını vermiştir. Bu ifade de ancak, canlıları içine alır.
c) Onun böğürdüğünü söylemiştir. Bu görüşte olanlar, birincilerin görüşüne de şu şekilde cevap vermişlerdir. Uluhiyyeî iddiasında bulunan kimsenin elinden harikulade hallerin zuhur etmesi caizdir Çünkü, bu iş karışıklığa sebebiyyet vermez. İşte burada da böyledir. Binâenaleyh, imkansız olmaması gerekir.
İkrime, İbn Abbas'ın şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Harun (aleyhisselâm), Sâmiri buzağıyı yaptığı bir sırada ona uğrar ve ona, "Ne yapıyorsun?" dediğinde o, "Ben, ne faydası ne de zararı olmayan bir şey yapıyorum. Binâenaleyh, bana dua et" der. Bunun üzerine Hazret-i Harun (aleyhisselâm) da, "Allah'ım ona, istediğini ver" der. Hazret-i Harun (aleyhisselâm) çekip gidince Sâmiri, Allah'ım, senden onun böğürmesini istiyorum" der, o da böğürür. Böyle olması halinde bu, Harun (aleyhisselâm)'ın bir mucizesi olmuş olur. "işte sizin de, Musa'nın da tanrısr budur" ifadesine gelince, bu hususta şöyle bir problem bulunmaktadır: "O kavim, eğer,o anda yapılan o buzağının, göklerin ve yerin yaratıcısı olduğuna inanacak kadar cahil idiyseler onlar deli demektirler ki, dolayısıyla da mükellef olmazlar! Halbuki bu kadar kalabalık bir kitlenin deli ve cahil olması da imkansızdır. Yok, eğer onlar bunun böyle olduğuna inanmıyor idiyseler, daha nasıl, 'işte sizin de, Musa'nın da tanrısı budur" diyebilmişlerdir. Buna şu şekilde cevap verebiliriz: Onlar, belki de "hulul" inancına sahib idiler. Binâenaleyh, böğürme işi, ulûhiyete münasib düşmediğinden her ne kadar bu da uzak bir şey ise de, ilahın veya onun herhangi bir sıfatının o maddeye hulul ettiğini düşündüler. O topluluk belki de, son derece ahmak ve aptal idiler.
Ayetteki "Fakat o (bunu) unuttu" ifadesine gelince, bu hususta şu izahlar yapılmıştır:
1) Bu söz, Allah'a ait bir sözdür. Buna göre Cenâb-ı Hak Samiri'nin, maddelerin hadis oluşundan ve ilahın, herhangi bir şeye; herhangi bir şeyin de ilaha hulul edemeyeceğinden hareketle, istidlalde bulunmayı unuttuğunu haber vermiştir.
Altın Buzağıya Tapmalarındaki Saçmalık
Daha sonra Cenâb-ı Hak istidlal edilmesi gerekli olan şeyi de belirtip "Bilmiyorlar mıydı ki, o (heykel) kendilerine hiçbir sözle karşılık veremiyor, onlara ne bir zarar, ne de bir fayda verme kudretine malik olamıyordu" buyurmuştur. "Onların akıllarına, konuşmayanın, zarar ve fayda veremeyenin ilah olamayacağı ve ilâhın hâlliyet-mahalliyet (hulul) ile ilgisinin bulunmayacağı gelmiyor mu?" demektir.
2) Bu söz, Sâmiri'ye ait olup, o, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'yı böyle tavsif etmiştir. Bunu göre mana, "Bu sizin ve Musa (aleyhisselâm)'ın ilahıdır. Fakat Musa (aleyhisselâm) bunu unutup, bunu başka yerde aramaya gitmiştir" şeklindedir. Bu ekseri alimlerin görüşüdür.
3) Bu, "Musa (aleyhisselâm) dönüş vaktini unuttu" demektir. Ayetteki, "Kendilerine hiçbir sözle karşılık vermiyor" ifadesi, konuşmayan, fayda ve zararı dokunmayan şeyin ilah olamayacağına bir istidlal olup, gerçek ilâhın mutlaka bu vasıfları taşıması gerektiğini gösterir. Bu, Hak teâlâ'nın, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) kıssasındaki "Babacığım, işitmez, görmez, sana faydası olmaz şeylere niçin tapıyorsun" (Meryem. 42) ayeti gibidir. Hazret-i Musa (aleyhisselâm), çoğu işlerinde, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in kullandığı delillere başvurmuştur. Burada geriye şu iki bahis katmıştır.
Birinci bahis: Zeccâc, "Tercihe şayan görüş bunun takdirinde olarak, fiilin ref ile okunmasıdır. Bu tıpkı, (Mâide. 71) ayetinde olduğu gibidir. Bu kelime, başındaki edatını, en-i nâsıba kabul edilerek, nasb ile şeklinde de okunmuştur" demiştir.
İkinci bahis: Bu ayet, marifetulah (Allah'ı bulup tanıma) hususunda tefekkür etmenin vâcib olduğunu gösterir. Nitekim Cenâb-ı Hak, bir başka ayetinde, "(Onlar) o (buzağı heykelinin) kendileriyle konuşmayacağını ve onlara bir yol göstermeyeceğini görmediler mi?"(A'raf, 148) buyurmuştur ki bu, mana bakımından, putları zemmetme hususundaki, "Onların yürüyecekleri ayakları mı, yoksa tutunacakları elleri mi, yahut görecekleri gözleri mi... var" (Araf, 195) ayetine yakındır. Bununla, "Buzağı eğer onlara konuşabilseydi, ilah olurdu" denilmek istenmemiştir. Çünkü birşeyin aynı anda birçok şartı bulunabilir. Binâenaleyh bu şartlardan sadece birisinin bile bulunmaması, o şeyin fevt olmasına (gerçekleşmemesine) yol açar. Fakat bu şartlardan tek birinin bulunması da yine, meşrutun (şart koşulan şeyin) bulunmasını gerektirmez.
Üçüncü bahis: Bir Yahudi, Hazret-i Ali'ye: "Daha peygamberinizin cenazesini kaldırmadan, ihtilafa düştünüz" deyince, Hazret-i Ali: "Biz, onun için ihtilaf ettik, yoksa onun hakkında ihtilaf etmedik. Sizler ayaklarınızda (mucizevi şekilde geçtiğiniz, Kızıldeniz'in) suyu kurumadan, peygemberinize: "O Mısırlıların ilahları gibi, bize de ilahlar yap" dediniz" (A'raf. 138) demiştir.
Harun (aleyhisselâm)'ın Kavmini Uyarması
90
Âyetin tefsiri için bak:91
91
"Andolsun Harun onlara daha evvel, "Ey kavmim siz bu (buzağı) ile ancak imtihana çekildiniz. Sizin hakiki Rabbiniz Rahmandır. Haydi bana tabi olun, benim emrime itaat edin. Onlar ise, "Biz, Musa bize dönüp gelinceye kadar, ona kâim ve dâim olmaktan katiyyen ayrılmayacağız" dediler".
Bil ki Harun (aleyhisselâm) bunu, hem kendisine hem de o insanlara acıdığı için söylemiştir. Onun kendisine acıması şöyledir: "emr-i ma'rûf nehyi münker" yapmakla, hem Allah :arafından, hem de "Kavmimin içinde benim yerime geç, (onları) ıslah et, fesadcıların yolunu tutma" (A'raf, 142) diye kardeşi Musa (aleyhisselâm) tarafından emrolunduğu için, bunu yapmaması durumunda ise hem Allah'ın, hem de Musa (aleyhisselâm)'nın emrine muhafelet etmiş olacağından dolayıdır ki, bu muhalefet caiz olmaz.
Emr-i Marufun Önemi
Cenâb-ı Hak, Yuşâ b. Nûn (aleyhisselâm)'a: "Ben, senin kavminin iyilerinden kırkbinini, kötülerinden de altmışbinini helâk edeceğim" diye vahyetmişti. Bunun üzerine, Yusuf (aleyhisselâm): "Ya Rabbî, şunlar kötüler, ama iyilerin ne suçu var?" deyince, Cenâb-ı Hak: 'Onlar, benim gazab ettiğim (kızdığım) kimselere kızmadıkları için (helak ediliyorlar)" buyurdu. Sabit el-Benâni şöyle demiştir: Enes (radıyallahü anh) Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in "Kim. Allah'dan başkasını düşünerek sabahlarsa, Allah katında bir değeri olmaz. Kim de müslümanların dertleriyle dertlenmezse onlardan değildir. " Keşfu'l-Hafa, 2/227. buyurduğunu rivayet etmiştir. Şâbi, Nu'man b. Beşir'in Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Müminlerin birbirlerini sevmede, birbirlerine acımada ve birbirlerine şefkat duymadaki misalleri (halleri), tıpkı bir bedenin hah gibidir: Nasıl o bedenin herhangi bir uzvu hastalandığında, diğer,kısımları (uzuvları), ona uyuyamama ve ateşlenme ile iştirak ederlerse (müminler de böyledir)" Buhâri Edeb 27; Müslim, Birr, 66 (4/1999).
Ebu Ali el-Hasan el-Gavrl şöyle der: "Bir yerde idim. Derken içinde, üzerlerinde "latif" yazılı fıçılan bulunan bir kayık gördüm. Kayıkçıya: "Bu nedir?" dedim, O da: "Ne lüzumsuz bir sofusun. Bu, (Halife) Mutedid'in içkileridir" dedi. Bunun üzerine ona: "Bana şu taş tarağını ver" dedim. O, uşağına: "Onu ona ver, bakalım ne yapacak!" dedi. Böylece tarağı alıp, kayığa çıktım, onunla fıçılan kırmaya başladım. Kayıkçı, bağırıp-çağırmaya başladı. Sonunda tek sağlam fıçı kaldı ve ben durdum. Geminin sahibi geldi, beni yakaladı ve Mu'tedid'in huzuruna götürdü. Mu'tedid'in kılıcı, konuşmasından önce, harekete geçti. Gözü bana ilişince: "Kimsin?" dedi. Ben: "bir hisbeci?" dedim. O: "Seni "hisbe" işine tayin eden kim?" dedi. Ben, "Seni halife tayin eden (Allah)" dedim. O, "Niçin bu fıçıları kırdın" deyince de, Senin elin, kötülüğü uzaklaştırmaktan aciz olunca "sana acıdığımdan ötürü" dedim. Bunun üzerine o, "Peki o bir taneyi niçin bıraktın" deyince, "O fıçıları kırdığımda, Allah'ın dinini korumak, o hususta dikkat göstermek için kırdım. Ama sıra ona gelince, kalbime bir ucub (kendini beğenme) hissi geldiği için onu kırmadım. Eğer'eski durumum (niyetim) devam etseydi onu da kırardım" dedim. O da: "Ey ihtiyar adam, haydi git, seni hisbe işine tayin ettim" dedi. Bunun üzerine, ben: "Bu işi Allah rızası için yapmıştım..Şartlı hareket etmeyi sevmem" dedim.
Müslümanlara şefkat duyup acımaya gelince, insanın kalbinin kendi cinsinden olanlara karşı müşfik ve duyarlı olması gerekir. Ateşe koşuşan bir topluluk görüp de, onlara engel olmaya çalışandan daha şefkatli kimdir. Ebu Sa'id el-Hudri Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şöyle dediğini rivayet edilmiştir:
"Allahü teâlâ buyurur ki: Fazlı, himayelerinde yaşadığınız merhametli kullarımın yanında arayınız. Çünkü rahmetimi onların içine (kalbine) yerleştirdim. Onu kalbleri katı olanların yanında aramayın. Çünkü onların içinde gazabım vardır." Camiüs-Sağir, 1/44.
Abdullah b. Ebi Evfâ'nın da şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e gitmek niyetiyle evden çıkmıştım. Bir de ne göreyim: Ebu Bekir ve Ömer yanında olduğu halde O... Derken küçük bir erkek çocuk ağlayarak geldi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Hazret-i Ömer'e: "Onu yanına at, çünkü o yitmiş" dedi. Hazret-i Ömer de onu tuttu. Derken ortalığı velveleye veren, başı açık, çocuğu için ağlayıp sızlayan bir kadın çtkageldi. Bunun üzerin, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) "Kadının imdadına yetiş" dedi. Hazret-i Ömer ona seslendi ve kadın da glip çocuğu aldı. Çocuğunu bağrına basıp, ttevinçten) ağlamaya başladı. Dönüp peygamberi görünce utandı. İşte o zaman Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) "Ne dersiniz, bu kadın, çocuğuna karşı, şefkatli midir?" dedi. Onlar, "Ey Allah'ın Resulü, "Elbette, o oldukça şefkatli" deyince, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) "Hayatım elinde olan zâta yamin ederim ki, Allah mü'minlere bu kadının çocuğuna olan şefkatinden daha merhametlidir" buyurdu. Buhari, Edeb 18; Müslim, Tevbe 22 (4/2109)
Şu da rivayet edilmiştir: "Bir gün, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabi ile birlikte duruyordu. Derken, Mescid'in kapısında duran bir gence gözü ilişti: "kim cehennemlik birisini görmek isterse, şuna baksın" dedi. Buhari, Rikak, 33. genç bunu duydu ve geriye dönerek, "Allah'ım, Ey efendim, senin peygamberin benim cehennemliklerden olduğuma şahadet etti. Ben onun doğru olduğunu biliyorum. Durum böyle olduğuna göre, senden beni ümmet-i Muhammed'e fidye kılmanı (saymanı) diliyorum; Peygamber sözünde doğru çıksın diye, cehennemi (sırf) benimle tutuştur, o ateşi tutuşturmada bir başkasını kullanma" dedi. Bunun üzerine Cebrail (aleyhisselâm) inerek, "Ey Muhammed, o gence, seni tasdik ettiği, canını senin ümmetine feda ettiği ve insanlara acıdığı için, onu (Allah'ın emri ile) cehennemden kurtardığımı müjdele" dedi. Bunun böyle olduğu sabit olunca bil ki, Emr-i ma'rûf yapıp, müslümanlara şefkat duymak vacibtir.
Sonra Harun (aleyhisselâm), İsrailoğullarının cehenneme adeta üşüştüklerini görünce, onların sayıca çok ve kuvvetli oluşlarına aldırmadan, hakkt açıkça söyleyerek, "Ey kavmim siz bu (buzağı) ile ancak imtihana çekildiniz" demiştir. Burada şöyle bir incelik vardır: "Rafiziler, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, Hazret-i Ali'ye, "Harun Musa'ya göre ne idiyse, sen de bana nisbetle aynı durumdasın" Buhari, Fezailü'l-Ashab 9 hadisini delil getirmeye meraklıdırlar. Halbuki "Harun (aleyhisselâm), onca kalabalık içinde "takiyye" etmeyip, aksine minbere çıkmış ve hakkı haykırmış ve insanları kendisine uymaya davet etmiş, başkasına uymaktan menetmiştir. Binâenaleyh peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in ashabi hata üzerinde olmuş olsalardı, Hazret-i Ali'ye tıpkı Hazret-i Harun'un yaptığı gibi yapması, korkmadan minbere çıkıp, "Bana uyun, benim emrime itaat edin" demesi gerekirdi. O bunu yapmadığına göre, biz ashabın hak üzerine olduğunu anlarız.
Bil ki Harun (aleyhisselâm), bu va'z-u nasihatında en güzel yolu takib etmiştir. Çünkü önce, "Siz bu (buzağı) ile ancak imtihana çekildiniz" diyerek, onları bâtıldan menetmiş; ikinci olarak, "Sizin hakîki Rabbiniz Rahmandır" diyerek, Allah'ı tanımaya davet etmiş; üçüncü olarak, "Haydi bana tâbi olun" diyerek, peygamberliği tanıyıp kabul etmeye çağırmış ve dördüncü olarak, "Benim emrime itaat edin" diyerek, onlan şeriata davet etmiştir ki en güzel tertib budur. Çünkü herşeyden önce şüpheleri izâle etmek demek olan, "Yoldan eziyet verici şeyleri gidermek" sonra asıl ve temel olan marifetullah, sonra nübüvvet sonra ela şeriat gelir. Binâenaleyh bu tertibin, en güzel bir bira olduğu sabit olur. Hazret-i Harun (aleyhisselâm), özellikle, "sizin hakiki Rabbiniz Rahmandır" demiş ve burada, Allah'ın "Rahman" adını zikretmiştir. Çünkü o onlara, ne zaman tevbe ederlerse Allah'ın tevbelerini kabul edeceğini, çünkü O'nun rahman ve rahim olduğunu haber vermiştir. Allah'ın onları Firavun'un belâlarından kurtarışı da rahmetinin eseridir.
Sonra onlar, cahilliklerinden dolayı, Harun (aleyhisselâm)'ın, istidlâlindeki bu güzel tertibine, taklid ve inkâr ile karşılık vererek, "Musa bize dönüp gelinceye kadar, o (buzağıya) kâim ve daim olmaktan katiyyen ayrılmayacağız" dediler. Böylece sanki, "senin delillerini kabul etmeyiz, ancak Musa (aleyhisselâm)'nın sözünü dinleriz" demiş oldular. Taklidcilerin adeti zaten hep böyledir.
Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'nın Hazret-i Harun (aleyhisselâm)'a Çıkışması
92
Âyetin tefsiri için bak:94
93
Âyetin tefsiri için bak:94
94
"(Musa) Dedi ki: "Ey Harun, bunların saptıklarını gördüğün zaman, bana tabi olmaktan seni ne alıkoydu? Benim emrime isyan mı ettin" (Harun) dedi ki: "Ey anamın oğlu, sakalıma ve başıma yapışma. Gerçekten ben senin, "İsrailoğulları arasında ayrılık çıkardın. Sözüme aldırış etmedin" demenden korktum".
Bil ki peygamberlerin "ismet" sahibi olduğunu kabul etmeyenler, bu ayeti şu birkaç yönden delil getirmişlerdir:
1) Hazret-i Musa (aleyhisselâm) Harun (aleyhisselâm) kendisine tâbi olmasını (yolunca gitmesini) ya emretmiş, ya emretmemiştir. Eğer o bunu ona emretmiş ise, Harun (aleyhisselâm) bu emre ya uymuş, ya uymamıştır. Eğer o buna uymuş ise, Hazret-i Harun (aleyhisselâm)'ın onu böyle kınaması günah ve haksızlık olur. Çünkü suçsuz yere kınamak günahtır. Yok eğer o bu emre uymadıysa, Hazret-i Harun (aleyhisselâm) görevini yapmamış demektir. Dolayısıyla günah istemiş olur. Ama Musa (aleyhisselâm)'ın ona, bunu emretmemiş olduğunu söylersek, o zaman Hazret-i Harun (aleyhisselâm)'ı, emretmediği halde, bundan dolayı kınaması günahtır. Böylece her halükârda, ya Musa (aleyhisselâm) için, ya Harun (aleyhisselâm) için bir günahın söz konusu olduğu sabit olur.
2) Hazret-i Musa (aleyhisselâm), bir istifham-ı inkârî üslûbu ile, "Benim emrime isyan mı ettin?" demiştir. Binâenaleyh bundan, Harun (aleyhisselâm)'ın ona isyan etmiş olduğu ve bunun yadırganacak bir isyan olduğu neticesi çıkar. Aksi halde, Hazret-i Musa (aleyhisselâm) böyle söylemekle, yalan söylemiş olur ve bu günahtır. Binâenaleyh Hazret-i Harun (aleyhisselâm) bunu yaptığına göre günah istemiş olur.
3) Hazret-i Harun (aleyhisselâm)'ın, "Ey anamın oğlu, sakalıma ve başıma yapışma" sözü de, bir günahı ifade eder. Çünkü o, elinden geldiği kadar kavmine va'zu nasihatta culunup, onları alıkoymaya çalışmıştır. Binâenaleyh Hazret-i Musa (aleyhisselâm), hadiseyi incelemiş ve Harun (aleyhisselâm)'ın elinden geleni yaptığını anladıktan sonra onun saçına-başına yapışmış ise, bu günahtır. Yok eğer bunu, işin aslını anlamadan yapmış ise, böyle yapmak da günahtır.
4) Harun (aleyhisselâm),"sakalıma ve başıma yapışma" demiştir. Eğer onun saçına-başına böyle yapışıp çekmek caiz olsaydı, Hazret-i Harun (aleyhisselâm)'ın "yapışma" ifadesi, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'yı, yapması gereken bir işten nehyetme olurdu ki bu bir günahtır. Yok eğer bu iş caiz değil ise, o zaman Musa (aleyhisselâm) bu günahın sahibi olmuş olur. İşte bütün bunlar bu konuda çok güzel misallerdir.
Bunların hepsine şöyle cevap veririz: Bakara sûresinde (Bakara, 36) ayetinin tefsirinde, peygamberlerden günahın sâdır olmasının caiz olmayacağı hususunda, açık her türlü delili getirip izah ettik. Bütün bu izahların özü, te'vil edilebilecek şeylerle karşı çıkmak caiz değildir. Bu mukaddime (prensib) sabit olunca bil ki, bu müşkillere bir kaç şekilde cevap veririz:
1) Her ne kadar peygamberlerin günah işleyebilecekleri hususunda biz ihtilaf etmişsek de, onların evlâ olanı terkedebilecekleri hususunda müttefikiz, durum böyle olunca, bu iki peygamberden, yani Musa (aleyhisselâm) ile Harun (aleyhisselâm) dan birini yapıp, diğerinin yapmadığı fiile gelince, belki de bunlardan birisi yapılması daha evlâ, diğeri ise evlâyı terkdir. İşte bundan ötürü belki onlardan biri bunu yapmış diğeri, ise o evlâ olanı terketmiştir.
Şimdi şayet, "Bu açıklama, caiz değildir. Çünkü, onlardan her biri, ister yapmak isterse yapmamak olsun, yaptığı şey hususunda, azimli ve kesin kararlıydı. Halbuki, mendûbu yapıp yapmamada kesin karar söz konusu olmaz" denilirse, biz deriz ki: Mutlakı delil ile teyid etmek, imkânsız değildir. Binâenaleyh biz, o işi yapıp yapmama hususundaki o katılık ve kesin kararlılığı, "Eğer en uygununu yapmak istiyorsan, onu ister yap ister yapma" manasına hamlediyoruz. Onların, ona riayet etmenin malûm ve yapılması gerekli olan birşey olduğuna dair ittifak etmeleri halinde, o şart terk edilebilir.
2) Musa (aleyhisselâm), kavmine kızmış olarak döndü de, insanın, gazablı ve öfkeli iken kendisine yapabileceği işi ona, Harun (aleyhisselâm)'a yaparak, onun başını tuttu ve onu kendisine çekti. Çünkü, mütefekkir ve öfkeli kimse bazan dudaklarını ısırır, parmaklarını eğip büker ve sakalını tutar. Binâenaleyh, Hazret-i Musa (aleyhisselâm) da, Hazret-i Harun (aleyhisselâm)'ı kardeşi ve yardımcısı olduğu için kendisi yerine koymuş ve ona, tıpkı bir kimsenin, tefekkür ve gazab halinde kendisine yapmış olduğu şekilde davranmıştır. Harun (aleyhisselâm)'ın, "Sakalıma ve başıma yapışma" şeklindeki sözüne gelince, Harun (aleyhisselâm)'ın, İsrailoğullarının, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın kendisine göz açtırmadığı ve yardımcı olmadığı sû-i zannına kapılmalarından endişe etmiş olması, imkansız değildir. Daha sonra, olayı iyice izaha başlayarak, "Gerçekten ben senin, "îsrailoğulları arasında ayrılık çıkardın..." demenden korktum" demiştir.
3) İsrailoğulları, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'a karşı son derece sû-i zan içinde bulunuyorlardı. Hatta Harun (aleyhisselâm), bir ara görünmez olunca, onlar Musa (aleyhisselâm)'a, "Onu sen öldürdün" dediler. Cenâb-ı Hak, Hazret-i Musa (aleyhisselâm) ile otuz geceliğine sözleşmek.o otuz geceyi on ile tamamlayıp: Hazret-i Musa (aleyhisselâm) için levhalara herşeyi yazıp sonra Musa (aleyhisselâm) dönüp de, kavmi içinde görerek, vakıanın keyfiyyetini iyice incelemesi için yanına yaklaştırmak amacıyla kardeşinin başından tutunca, Harun (aleyhisselâm) İsrailoğullarının kalbine aslı esası olmayan bir şeyin âriz olmasından ve endişelenerek, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'a acıdı da "Sakalımı, saçımı tutma. Tutma ki halk senin hakkında yakışıksız şeyler düşünmesin" dedi.
4) Keşşaf Sahibi şöyle demiştir: "Hazret-i Musa (aleyhisselâm), Allah ve onun dini için, çok öfkeli, her şeyde ciddi ve sertlik üzerine yaratılmış olan haşin mizaçlı bir kimse idi. Binâenaleyh, onca büyük mucizeleri görmelerine rağmen, kavminin, Allah'ı bırakıp da buzağıya tapdıklarını görünce, Allah için gazaplanıp O'nun dinini koruma hususunda taassub ve titizlik gösterdiği için, zihnini alabildiğine büyük bir hiddet kapladığından kendine hakim olamadı da, Tevrat levhalarını fırlattı ve kavmine halife bırakmış olduğu kardeşine sert davrandı da, hasmına diş gösteren düşmanın atılması gibi, onun üzerine atıldı."
Bil ki, bu cevap düşüktür, değersizdir. Çünkü (ona) şöyle, denilebilir: "Farzet ki, Hazret-i Musa (aleyhisselâm) alabildiğine öfkelenmiş olsun. Ancak ne var ki, bu alabildiğine öfkesinin yanında, mükellef ve aklı başında olarak kalabilmiş midir, yoksa kalamamış mıdır? Eğer o, mükellef ve akıllı olarak kalmışsa, o zaman, sorulan sorular aynen devam etmektedir. Bu konuda söylenebilecek ençok şey şudur: "Sen, onun çok aşırı bir öfkeyle geldiğini söylersen, -ki bu da masiyetler cümlesinden olur-, böylece o zaman, ortaya yani bir problem çıkarmış olursun. Yok eğer sen (siz), Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın bu öfke halindeyken, akıllı ve mükellef olarak kalmadığını, (bu vasfını yitirdiğini) söylerseniz, bu hiçbir müslümanın kesinlikle razı olmayacağı şeyler cinsinden olmuş olur. Bütün bunlar, peygamberlerin küçük günah işlemelerinin caiz olamayacağını ileri sürenlerin verdiği cevaplardır. Ama bunu caiz görenlere gelince, bu sorunun sakıt olduğu hususunda şüphe yoktur. Allah en İyisini bilendir.
Onun, "...bunların saptıklarını gördüğün zaman, bana tâbi olmaktan seni ne alıkoydu" şeklindeki sözüne gelince, bu hususta iki izah bulunur:
1) Bu ifadenin başındaki zâid olup, ifadenin manası, "Seni bana tâbi olmaktan ne alıkoydu?" şeklindedir.
2) İfadenin manası, "Hangi şey, seni bana uymamaya sevketti?" şeklindedir. Böylece o, (......) fiilini (......) fiili yerinde kullanmış olur.
Ayette bahsedilen ittibâ hakkında da şu iki açıklama yapılmıştır.
a) Bu, "Seni, sana itaat edenlerle birlikte bana tâbi olmaktan, bana katılmaktan ve onların arasında bulunmamaktan alıkoyan nedir?" anlamındadır. Bu, Ata'nın rivayetine göre İbn Abbas'ın görüşüdür.
b) Bu, "Sana, "Kavmimin içinde benim yerime geç, (onları) ıslâh et, fesatçıların yoluna uyma" (A'raf, 142) dediğimde seni, benim vaziyyetime ve emre uymaktan hangi şey men etti? Niçin onlarla savaşmadın, onları terbiye etmeyi devam ettirmedin?" oemektir. Bu da, Mukatil'in görüşüdür.
Daha sonra, Hazret-i Musa (aleyhisselâm) "Benim emrime isyan mı ettin?" demiştir ki, bunun ne demek olduğu açıktır. Bu, emrolunduğu şeyi yapmayanın, asi olduğuna delâlet eder. Asi ise, Cenâb-ı Hakk'ın, "Kim de Allah'a ve peygamberine isyan eder, (Allah'ın) sınırlarını geçerse onu da, içinde daimi kalıcı olmak üzere, ateşe koyar" (Nisa. 14) ve "Kim Allah'a ve peygamberine isyan ederse, şüphesiz onun için cehennem ateşi vardır" (cin, 23) ayetlerinde de belirtildiği gibi, cezaya müstehaktır. Bu iki ayetin ikisi de, emrin vücub ifade ettiğine delâlet eder.
Harun (aleyhisselâm), Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'a cevap vererek, "Ey anamın oğlu, sakalıma ve başıma yapışma" demiştir. Hazret-i Harun (aleyhisselâm)'un, "Ey anamın oğlu..." demesinin sebebi olarak da:
a) o, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ı kendisinden savuşturup elinden kurtulmak için böyle hitab etmiştir.
b) O, onun ana bir kardeşi olduğu için böyle denilmiştir, şeklinde iki açıklama yapılmıştır.
Bil ki Kur'ân'da, onun bunu yapmış olduğuna dair bir delâlet yoktur. Çünkü, bir şeyden nehy, nehyedilenin, kendisinden nehyedileni yapmış olduğuna delâlet etmez. Bu mesela, Cenâb-ı Hakk'ın, "(Ey nebi), kafirlere ve münafıklara itaat etme" (Ahzâb. 1) ve "Eğer şirk koşarsan, amelin boşa gider"(Zumer. 65) ayetlerinde de böyledir. Kur'ân'da zikredilen husus, sadecee, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın kardeşinin saçından tutup, onu kendisine doğru çekmesidir. Bu kadarcık şey de, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın kardeşi Harun (aleyhisselâm)'ı hafife aldığını göstermez. Tam aksine bu onu, yukarda da belirttiğimiz gibi, başka maksadlardan dolayı yapmıştı. Bazı kimseler, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın, sağ eliyle Harun (aleyhisselâm)'ın iki örüğünden, sol eliyle de sakalından tuttuğunu söylemiştir.
Harun'un Kavmi Bölme İddiasından Endişesi
Daha sonra Harun (aleyhisselâm) "Gerçekten ben senin, "İsrailoğulları arasında ayrılık çıkardın, sözüme aldırış etmedin"demenden korktum" demiştir. Birisi şöyle diyebilir: "Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'nın, "... bunların saptıklarını gördüğün zaman, bana tâbi olmaktan seni ne alıkoydu? Benim emrine isyan mı ettin?" ifadesi, onun, Hazret-i Harun (aleyhisselâm)'a birşeyi emrettiğine delâlet eder. Binâenaleyh, artık nasıl olur da bunun cevabı olarak, "Ben senin sözüne, "sözüme aldırış etmedin" demenden korktuğum için uymadım" denilmesi, nasıl uygun olabilir? Böyle bir sözü, aklı başında olan bir kimse nasıl söyleyebilir?"
Cevap: Musa (aleyhisselâm) belki de, Hazret-i Harun (aleyhisselâm)'a, bu işin İsrailoğulları arasında bir bozgunculuğa yol açmaması şartıyla emretmiştir. Binâenaleyh Hazret-i Musa (aleyhisselâm), "bana tâbi olmaktan seni ne alıkoydu?" deyince, o, "sen bana bir bozgunculuk meydana gelmediği zaman sana uymamı emrettin. Binâenaleyh ben sana, bir bozgunculuk çıkmış olduğu halde gelmiş olsaydım, o zaman senin süzünü gözetmemiş olurdum" diye cevap vermiştir.
İmâm Ebu'l-Kasım el-Ensari şöyle demiştir: "Hidâyet, delâletten daha faydalıdır. Çünkü sihirbazlar, imandan çok çok uzak idiler. Onlar tek bir mucize gördüler, bunun üzerine de îman ederek, dünyadaki o şiddetli azaba katlandılar, bir daha da imanlarından dönmediler. Ama, İsrailoğullarına gelince onlar, asanın, büyük bir ejderhaya dönüştüğünü; sihirbazların toplayıp getirdikleri herşeyi yuttuğunu; sonra yeniden değnek haline geldiğini gördüler; yine onlar, sihirbazların, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın yaptığının bir sihir olmadığını, onun ilahi bir emir olduğunu itiraf ettiklerini de gördüler. Yine onlar, aralıklarla o dokuz mucizeyi de müşahede ettiler. Sonra onlar, denizin oniki yola ayrıldığını, Allahü teâlâ'nın, kendilerini boğulmaktan kurtardığını, onca sayıda olmalarına rağmen düşmanlarını da helak ettiğini gördüler. Sonraysa onlar, bu kadar mucizeyi görüp müşahade etmelerine rağmen, denizden çıkıp sığıra tapan bir topluluk gördüklerinde, "Bize, onların ilahları gibi ilahlar yap..." (Araf, 138) dediler. Buzağıdan bir ses duyunca da, hemencecik ona itaat ve ibadete koşuştular, buna devam ettiler. İşte bütün bunlar maksadın, delillerle değil, hidayetle meydana geldiğini gösterir. Hamza ve Kisai, mim'in kesresi ve izafetle (......) şeklinde okumuşlardır ki, buna göre mim'in kesresi, (muzafın ileyhi durumunda olan) yâ'ya delâlet eder.Diğer kıraat imamları da fetha ile (......) şeklinde okumuşlardır ki, bunun takdiri de şeklindedir. Allah en iyisini bilendir.
Hazret-i Musa'nın Sâmiri'yi Azarlaması
95
Âyetin tefsiri için bak:98
96
Âyetin tefsiri için bak:98
97
Âyetin tefsiri için bak:98
98
"(Musa), "Ya senin zorun ne idi, ey Sâmiri?" dedi. o da şöyle dedi: "Ben onların görmediklerini gördüm. O peygamberin izinden bir avuç (toprak) alıp, onu attım. Bunu bana nefsim, böyle hoş gösterdi." Musa, "Haydi, (defol) git. Çünkü senin hayatın boyunca, (nasibin, Benimle) temas etmeyin" demendir. Sana, senin için, şüphesiz asla vazgeçilemeyecek olan bir ceza günü dahi vardır. Üstüne düşüp tapdığm tanrına bak. Biz onu cayır cayır yakacağız. Sonra onu parça parça edip denize atacağız. Sizin Tanrınız ancak kendisinden başka hiçbir tanrı bulunmayan Allah'dır. O'nun ilmi her şeyi kuşatmıştır".
Bil ki, Hazret-i Musa (aleyhisselâm), Harun (aleyhisselâm)'a hitap etmesini bitirip ve onun bu gecikmedeki mazeretini anlayınca Sâmiri'ye döndü. Sâmiri'nin, Hârun (aleyhisselâm)'la birlikte orada bulunması, dolayısıyla Hazret-i Musa (aleyhisselâm) Harun (aleyhisselâm) ile konuşmasını bitirince Sâmiri'yle nonuşmaya başlaması söz konusu olabileceği gibi, Sâmiri'nin uzakta olması, bundan sonra gelmiş olması; yahutta, kendisiyle konuşmak için Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın onun yanına gitmiş ve "Ya senin zorun ney idi Sâmiri?" demiş olması da mümkündür. Hatbu bir kimse bir şey taleb ettiğinde kullanılan (Hatabe'l-emre) cümlesindeki fiilin masdarıdır. Binâenaleyh, birşey yapan kimseye denildiğinde, bunun manası, "sıkıntın ne isteğin ne?" demek olup, bundan maksat ise, o kimsenin yaptığını yadırgamak ve, onun yaptığı şeyin büyük kabahat olduğunu belirtmektir.
Sâmiri'nin Gördüğü Şey
Sâmiri, bundan sonra bu husustaki mazeretini belirterek, "Ben onların görmediklerini gördüm" demiştir. Bununla ilgili iki mesele bulunmaktadır.
Birinci Mesele
Bu ifadeler kesre ile (......) şeklinde de okunmuştur. Hamza ve Kisai, tâ ile "sizin görmediğiniz" anlamında (......) şeklinde okurlarken, diğer kıraat imamları (......) şeklinde okumuşlardır ki, bu, "İsrailoğullarının görmediği" anlamındadır.
İkinci Mesele
Ayette bahsedilen "görme"nin ne manaya geldiği hususunda iki görüş bulunmaktadır:
a) Ebu Ubeyde "onların bilmediklerini bildi, öğrendim" manasını vermiştir. Arabların, "alim" anlamında Reculun basîrun demeleri de. bu anlamdadır. Bu, İbn Abbas (radıyallahü anh)'ın görüşüdür. Zeccâc bu ifadeyi izah ederken şöyle demiştir: (Ebsartuhû), onu gördüm, anlamındadır. Ama, (Basurtu bihî), onu gören ve bilen birisi oldum, demektir."
b) Başkaları da şöyle demiştir: "Bu, "onların görmediğini gördüm" anlamındadır. Binâenaleyh, (......) ifadesi, "Onu gördüm" demektir. "O, bununla, Cebrail (aleyhisselâm)'in bineğini gördüğünü kastetmiştir."
Böylece o, onun hayvanının tırnağının bastığı yerden bir avuç toprak almış, bunu o peygamberin izinden bir avuç (toprak) alıp, onu attım" ifadesiyle belirtmiştir. Bununla ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Hasan el-Basri tıpkı (avuçlanan şey) ve (......) kelimelerinde olduğu, ele alınan şeyin ismi olarak, kâfin dammesiyle (......) şeklinde okumuştur. Bu kelimenin kabdatan şeklinde okunmasına gelince, bu kabd masdarının, binâ-i merre ifade eden masdarı olup, bunun, ism-i mefûl anlamına alınması, tıpkı (Emirin dövdüğü) deyiminde olduğu gibi, mefûlun masdar ile adlandırılması kabilindendir. Yine bu kelime hem sâd ile hem de dâd ile olarak bu da kabastu kabsatan şeklinde okunmuştur ki, dâd ile okunanı, "avucun tamamı" manasında; sâd ile okunanı da "parmakların ucuyla alınan" anlamındadır. Bunların bir benzeri de, (el-hadm) ve (el-kadm) kelimeleridir. Ha ile olanı, ağzın tamamıyla, kaf ile olanı da, ağzın ön kısmıyla yemek anlamlarına gelir. İbn Mesûd, Peygamberin atının izinden" şeklinde okunmuştur.
İkinci Mesele
Bütün müfessirler şöyle demişlerdir: "Bu ayetteki Resul sözüyle, Cebrail (aleyhisselâm), eser kelimesiyle de, Sâmiri'nin, Cebrail (aleyhisselâm)'in bineğinin tırnağının bastığı yerden aldığı toprak kastedilmiştir. Daha sonra alimler, Sâmiri'nin Cebrail (aleyhisselâm)'ı ne zaman gördüğü hususunda ihtilaf etmiştir. Ekseri ulema, Sâmiri'nin onu, denizin yarıldığı gün gördüğünü söylemiştir. Hazret-i Ati (aleyhisselâm)'ın, de şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Cebrail (aleyhisselâm), Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ı "İra götürmek için indiğinde, insanlar içinden sadece Sâmiri onu görmüştü..."
Sâmiri'nin Cebrail'i Görme Hususiyeti
Âlimler, Sâmiri'nin, diğer insanlar içinden seçilerek, Cebrail (aleyhisselâm)'ı görme ve onu an na şerefine nasıl nail olduğu hususunda ihtilaf etmişlerdir. Bu cümleden olarak, Kelbi'nin rivayetine göre, İbn Abbas şöyle demiştir: "O onu küçüklüğünde Firavun, hrailoğullarının çocuklarının boğazlanmasını emrettiğinde kendisini öldürülmekten korumuş olması sebebiyle görüp tanımıştı. Şöyle ki: Kadınlar doğuruyor ve çocuklarını, Firavun hanedanının hissedemeyeceği bir yere bırakıyorlardı. Böylece melekler o çocukları alıyor, büyüyüp insanlara karışıncaya kadar, bakıp büyütüyorlardı. Sâmiri de Cebrail (aleyhisselâm)'ın aldığı ve avucunun içini ağzına koyduğu, derken oradan bal ve süt emdiği çocuklardan idi. Cebrail (aleyhisselâm) onun yanına gidip geliyordu. Derken, bu arada da o onu tanımıştı. İşte, o onu görünce, hemen tanıdı.. İbn Cüreye şöyle dedi: Buna göre ifadesinin anlamı, "onların göremediğini gördüm" şeklindedir. Bu tabiri "bilmek" anlamında tefsir edenlerin tefsiri doğrudur. Buna göre mana, "Cebrail (aleyhisselâm)'in atının ayağının bastığı toprağın diriltme özelliği olduğunu bildim, biliyordum" şeklinde olur.
Ebu Müslim'in Farklı Görüşü
Ebu Müslim el-İsfehani şöyle der: "Kur'ân'da, müfessirlerin bahsettiği bu hususa dair, sarih bir açıklama bulunmamaktadır. Burada yapılabilecek başka bir izah da şudur: Ayetteki "resul" sözüyle, Hazret-i Musa (aleyhisselâm); "eser" kelimesiyle de, onun sünneti ve kendisiyle emrolunduğu şeyler (resm) kastedilmiştir. Nitekim bir kimse bazan, onun resmini temsil ettiğinde, "Falanca, falancanın izinde gidiyor veya onun yaptığını yapmaya kalkışıyor" denilir. Buna göre ifadenin takdiri, Hazret-i Musa (aleyhisselâm), Sâmiri'yi kınamaya ve buzağı Konusunda kendisini kavimini saptırmaya sevkeden şeyi sormaya yönelince, Sâmiri "Ben onların görmediklerini gördüm "demiştir. Yani, üzerinde olduğun şeyin, hak olmadığını bildim ve anladım. Ey Resul, senin eserinden, yani senin sünnetinden ve dininden bir şeyler kaptım. Ve onu attım" demek istemiştir. İşte bu durumda, Hazret-i Musa (aleyhisselâm) ona, dünya ve ahirette başına gelecek azabı bildirmiştir. Bazan, hazır (muhatab) için, gayb sigası kullanılabilir. Mesela bir kimsenin, yüz yüze olduğu başkanına, "Başkan bu hususta ne buyururlar ve neyi emrederler" demes gibi... Sâmiri'nin, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ı, inanmadığı ve kabul etmediği halde, "Resul" diye çağırması, tıpkı Cenâb-ı Hakk'ın kendilerinden bahsettiği kimseler hakkında, inzale (vahye) inanmadıkları halde, söylemiş oldukları "Ey kendisine kitab inzal edilen, sen muhakkak ki bir mecnunsun"(Hicr, 6) şeklindeki sözdeki üslûba göredir.
Razinin Ebu Müslimi Desteklemesi
Bil ki Ebu Müslim'in ileri sürdüğü bu görüş, müfessirlerin izahlarına açıkça aykırıdır. Fakat şu sebeblerden dolayı, bu görüş doğruya daha yakındır:
1) Cebrail (aleyhisselâm)'in, "Resul" ismi ile anılması yaygın değildir. Hem sonra, daha önce ondan bahsedilmemiştir ki, "er-resûl" kelimesinin başındaki lam-ı tarif, ona işaret sayılabilsin. Dolayısıyla burada, Cebrail (aleyhisselâm) kastedilerek, "resul" lafzının kullanılması sanki muhataba gaybı bilmeyi teklif gibi birşey olur.
2) Burada mutlaka şöyle bir takdir yapmak gerekir: "O, Cibril (aleyhisselâm)'in atının tırnağının izinden (bastığı yerden) aldı." Halbuki böyle takdir yapmak, asıl değildir.
3) Diğer insanlar arasından sadece Sâmih'nin Cibril (aleyhisselâm)'i görüp tantyabitme şerefine nasıl nail olduğunu, sonra Cibril (aleyhisselâm)'in atının tırnağının bastığı yerin toprağının böyle bir tesiri olduğunu nasıl bilebildiğini izah için, mutlaka zorlanmak gerekir. Müfessirlerin, Hazret-i Cebrail'in Sâmiri'yi çocukken büyütüp terbiye ettiği şeklindeki rivayetleri doğru olmaktan uzak birşeydir. Çünkü Sâmiri, eğer Cibril (aleyhisselâm)'i âkil-bâliğ iken tanımış ise, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'nın gerçek bir peygamber olduğunu kesinlikle anlaması gerekir. Binâenaleyh o daha nasıl insanları saptırma çabasına girebilirdi? Yok eğer o onu, buluğa ererken tanımadı ise o tanımanın meydana gelişinde, Cibril (aleyhisselâm)'in onu çocukken büyütmüş olmasının ne faydası olabilirdi?
4) Eğer bazı kâfirlerin, Cibril (aleyhisselâm)'in atının ayağının bastığı toprağın böyle bir özelliği olduğunu bilebilecekleri söylenirse, buna karşı "Belki de Musa (aleyhisselâm), buna benzer başka birşeye muttali olmuş ve bu sayede, o mucizeleri yapabilmiştir?" denilebilir. Bunun neticesi de mucizeleri tenkid edenlerin ve "o peygamberler mucizelerin meydana gelmesini sağlayan bir takım alet-edevât ve çareleri bilmeleri sayesinde, bu mucizeleri getirmişlerdir" denilmesi niçin caiz olmasın" diyenlerin sorusuna varıp dayanır. Bu durumda da mucize kapıları tamamen tıkanmış olur.
Sâmiri'nin Nefs Hevesine Uyduğunu İtirafı
Sâmiri'nın "Bunu bana nefsim böyle hoş gösterdi" şeklindeki sözü,"ben, nefsimin davet edip, bana süslü gösterdiği şeyi yaptım" demektir. Buradaki (......) kelimesi, su'al (istemek) masdarındandır. Buna göre mana, "Yaptığım şeye beni, başkası çağırmadı, aksine bu hususta ben kendi istek ve arzuma uydum" şeklindedir.
Daha sonra Musa (aleyhisselâm), Sâmiri'den bunları duyunca ona, hem dünya hem ahiret açısından onun ve ilahının halini beyân ederek cevab vermiştir. Onun dünyadaki halini "Haydi (defol) git. Çünkü senin hayatın boyunca (nasibin, "Benimle) temas etmeyin" demendir" ifadesi ile beyan etmiştir. Bu ifade ile ilgili şu izahlar yapılmıştır;
1) Bununla, "Ben dokunmam ve dokunulmam" manası kastedilmiştir. Müfessirler demişlerdir ki: Birisi ona dokunduğunda, hem dokunan hem dokunulan ateşleniyordu. Bundan dolayı birisi ona dokunmak istediğinde o, kendisinin ateşleneceğinden korkarak, "Dokunma" diye bağırıyordu.
2) Bu sözler kastedilen, onun hiç kimseye, hiç kimsenin de ona karışmaması, ayrı durmasıdır. Mukatil şöyle demiştir: "Musa (aleyhisselâm) onu İsrailoğullarının mahallesinden çıkarıp sürmüş ve ona, "Sen ve ailen buradan defolun" demiştir. "Bir kimse tardedildiğinde, "Lâ misâs" (dokunmayın) demez, aksine ona, böyle denilir. "Bu itiraz zayıftır. Çünkü koğulmuş ve tek başına bırakılmış olursa, ona "Nasılsın?" diye sorulduğunda "Lâ misâs" yani, "ne bana kimse dokunsun, ne de ben kimseye..." diyebilir. Buna göre bu, "Ey Sâmiri ben seni koğulmuşlardan sayıyorum. Çünkü sen, başkasına durumunu haber vermek istediğinde ancak "Lâ Misâs" diyeceksin" demektir. Bu izah, sözün (cümlenin) münasebetine (yukarısı ile uygunluğuna), birincisinden daha güzel ve daha yakındır.
3) Ebu Müslim şunu söylemiştir: "Bu kelimeyi, kadınların döl tutmaması manasına hamletmek de mümkündür. Binâenaleyh bu, Allah'ın ona, soyunu kurutması şeklinde bir azabı olmuş olur. Dolayısıyla onu, kendisini sevecek hiçbir çocuğu olmamıştır. Çünkü Hak teâlâ onu, "Mal ve oğullar, dünya hayatının süsüdür" (Kehf, 46) diye İade buyurduğu bu iki dünya süsünden mahrum bırakmıştır." Bu kelime, "fecâri" vezninde, "mess" kökünden, "Lâ mesâsi" şeklinde bir kadının özel ismi (alemi) olarak da okunmuştur.
Sâmiri'nin ahiretteki halinin izahı da Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın ona söylediği şu sözdedir: "Sana, senin için şüphesiz asla vazgeçilmeyecek olan bir randevu (ceza günü) de var" Buradaki "mev'id" "va'd" manasınadır, yani, "Bu senin dünyevi cezan... sana bir de ahirette cehenneme girdirme va'di var. O halde sen, hem dünya, hem ahirette zarara uğrayanlardan olacaksın. Bu ise, apaçık bir hüsran, bir zarar-ziyandır. Medine ve Küfe Kurrası bunu, lâmin fethası ile (......) şeklinde okumuşlardır. Bu, "O va'd, asla vazgeçilmeyecek olan bir va'ddir, yani Allah onu mutlaka senin başına getirecek ve o seni bulacak" demektir. İbn Kesir, Ebu Amr ve Hasan el-Basri ise bu fiili, lâmin kesresi ile (......) şeklinde okumuşlardır, yani, "Sen ona mutlaka ulaşacaksın, onu başından savuşturamayacak, ondan kurtulamayacaksın" demektir. Bu fiilin, lâm'ın fethası ile okunan şekli, Ebu Ubeyd'in tercihidir. Buna göre Cenâb-ı Hak sanki, "Bu, asla caytlamayacak gerçek bir va'ddir" denilmiştir. İbn Mes'ûd (radıyallahü anh)'un bu fiili, nün ile (kesinlikle caymayacağımız bir va'd...) şeklinde okuduğu rivayet edilmiştir. Buna göre, daha önce, (Meryem, 19) ayetinde de izah edildiği gibi, sanki Hazret-i Musa (aleyhisselâm), Allah'ın sözünü aynen nakletmiştir.
Sâmiri'nin ilahının (putunun) halinin izahı da, Üstüne düşüp taptığın tanrına bak" şeklindeki ifadesindedir. Mufaddal şöyle demiştir: "Bu fiil, hem zî'nin fethası, hem de kesresi ile, ve (......) şeklinde okunur. (Vakıa, 65) ayetinde de durum böyledir. Bu fiilin aslı, cife dir Bunda birinci lâm hazfeditmiştir. Bu, ancka, ikinci lâm sakin olduğunda, Araplar birincisini atmayı güzel gördükleri için böyle olmuştur. Binâenayelh zî'yi kesreti okuyanlar, işte hazfedilen bu lamın kesresini zî'ya vermişlerdir. Onu fethalı okuyanlar ise, zî'yı olduğu gibi bırakmış, harekesini değiştirmemişlerdir. Araplar, muzaaf fiillerde böyle yaparlar ve meselâ veya (ona dokundum) derler.
Altın Buzağının Akıbeti
Daha Cenâb-ı Hak, "Biz onu cayır cayır yakacağız. Sonra onu parça parça edip denize atacağız" buyurmuştur. Ayetteki, "Onu cayır cayır yakacağız" ifadesi ile ilgili olarak şu iki izah yapılmıştır:
a) Bununla, o putun cehennemde yakılması murad edilmiştir ki bu o buzağı heykelinin, et ve kemik olduğuna delâlet eden şeylerden birisidir. Çünkü altının ateşte yakılması mümkün değildir. İşte bu hususta Süddi şöyle demiştir: "Hazret-i Musa (aleyhisselâm) o buzağının kesilmesini emretti. Buzağı kesildi ve ondan kan aktt. Sonra onu yaktı ve külünü göğe savurdu." İbn Mes'ud (radıyallahü anh) bunu "Biz onu keseceğiz cayır cayır yakacağız" şeklinde okumuştur.
b) Bu, "Biz onu, eğe ile eğeledik" manasınadır. Çünkü birisi birşeyi eğelediğinde, denilir. Bu kıraat, o buzağının et ve kemiğe dönüşemediğini gösterir. Çünkü et ve kemiğin eğelenmesi doğru olmaz. Şöyle de denebilir: Buzağı et ve kemikten idi. Sonra kesildi, sonra kemikleri, parça parça edilebilmesi için, eğe ile (testere ile) kesildi. "Ekseri kıraat alimlerinin okuyuşu, bunu nün'un zammesi ve ra'nın şeddesi ile, "Onu cayır cayır yakacağız" şeklindedir. Ebu Cafer ve İbn Muhaysen, "Onu eğeledik" manasında bu kelimeyi, nûn'un fethası ve şeddesiz ra'nın zammesi ile, (......) şeklinde okumuşlardır.
Bil ki Hazret-i Musa (aleyhisselâm), Sâmiri'nin yolunun yanlışlığını anlatınca, hak dini anlatmaya başlayarak "Sizin tanrınız, yani ibadet ve saygıya gerçekten müstehak olan ilahınız, kendisinden başka hiçbir tanrı bulunmayan Allahdır. O'nun ilmi herşeyi kuşatmıştır" buyurmuştur. Mukatil bu son cümleye, "O kendisine ibadet edeni ve etmeyeni bilir" manası vermiştir.
Kıssadan Çıkan Ders
99
Âyetin tefsiri için bak:104
100
Âyetin tefsiri için bak:104
101
Âyetin tefsiri için bak:104
102
Âyetin tefsiri için bak:104
103
Âyetin tefsiri için bak:104
104
Sana geçmiş ümmetlerin haberlerinden bir kısmını işte böylece anlatıyoruz. Şüphe yok ki sana tarafımızdan bir "zikir" verdik. Kim ondan yüz çevirirse, hiç şüphesiz kıyamet günü ağır bir günah yükü yüklenecektir. O günahın zezası içinde', onlar ebedi kalıcıdırlar. Bu, kıyamet günü onlar için ne kötü bir ktür. Sûrun üfleneceği günde ki biz o gün günahkârları gözleri gömgök masmavi) bir şekilde mahşerde toplayacağız. Onlar aralarında "Dünyada on günden fazla kalmadınız" diye gizli gizli hsıldaşacaklar. Aralarında ne konuştuklarını biz daha iyi biliriz. Onlardan gidişi ve aklı daha üstün olanlar o zaman, "(Dünyada) bir günden fazla eğlenmediniz" diyecek".
Bil ki Allahü teâlâ, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın ilk önce Firavun ile olan hadisesini, sonra da Sâmiri ile olan hadisesini nakledince, bunun peşinden, "Sana geçmiş ümmetlerin rierinden bir kısmını işte böylece anlatıyoruz" yani "Biz sana, şânını yüceltmek, mucizelerini artırmak ve böylece de dinî konularda insanların mükellef olduğu hususlarda daha çok düşünüp ibret almaları için, diğer (geçmiş) ümmetlerin hallerini ve haberlerini haber veriyoruz. Sana tarafımızdan-"zikri" "yani Kur'ân'ı verdik" buyurmuştur. Bu tıpkı, "Bu, (Kur'an) indirdiğimiz mübarek bir zikirdir" (Enbiya, 50), "Hiç şüphesiz o Kur'ân. senin için bir zikir (hatırlatma, bir va'z-u nasihattir)"(Zuhruf.44) ve Zikirli Kur'ân a yemin olsun " (Sâd. 1) "Onlara ne zaman bir zikir gelse..." (Enbiya. 2) ve "Ey kendisine zikir indirilmiş olan (peygamber)" (Hicr. 6) ayetlerinde olduğu gibidir.
Kur'ân'ın Sıfatı Olarak Zikir
Diğer taraftan, Kur'ân'ın "zikir" diye adlandırılması hususunda, şu izahlar yapılmıştır:
a) Bu, insanların gerek dinî, gerek dünyevi hususlarda, muhtaç oldukları her türlü zikrin (hatırlatma ve va'z-u nasihatin) bulunduğu bir kitabtır.
b) Kur'an, Allah'ın her türlü nimet ve lutuflarıhı zikreden (sayan) bir kitabtır. Binâenaleyh o Kur'ân'da, hem bir tezkir (hatırlatma), hem de bir va'z-u nasihat vardır.
c) Kur'ân'da, Cenâb-ı Hakk'ın, "Şüphesiz o Kur'ân senin ve kavmin için" bir zikirdir" (Zuhruf, 44) ayetinde de beyan edildiği gibi, Hazret-i Muhammed ve ümmeti için bir zikir, bir şan-şeref vardır. Bil ki Allahü teâlâ, bütün kitablarını "zikir" diye adlandırılmış ve "Zikir ehli olanlara sorun..."(Nahl,43) buyurmuştur.
Cenâb-ı Hak, Kur'an'ın böyle büyük bir nimet olduğunu beyan buyurduğu gibi, ona iman etmeyip, ondan yüzçevirenler için çok şiddetti bir va'id bulunduğunu, şu birkaç şekilde beyan etmiştir.
Kur'ân'dan Uzak Duranın Akıbeti
1) "Kim ondan yüzçevirirse, hiç şüphesiz kıyamet günü ağır bir günah yükü yüklenecektir" "Vizr", ağır ceza demektir. Ağır cezaya "vizr" denilmesi, onu yüklenecek ve çekecek olana ağır gelmesi ve o kimsenin belini neredeyse çatır çatır kıracak gibi olduğu için, böyle ağır bir yük taşıyana benzetilerek verilmiştir. Yahut o, vizrin yani günahın cezası olduğu için böyle denilmiştir. Yahmilü (taşır) fiili, yuhmelü (taşınır) şeklinde de okunmuştur.
Daha sonra Cenâb-ı Hak, bu günahın vasfını şu iki şekilde açıklamıştır:
a) Ebedi ve devamlı oluşu,
b) Kıyamet günü, onlar (işleyenler) için kötü bir oluşu... Yani bu günah taşınılması bakımından ne kötü! Bu ifadedeki hımlen kelimesi, temyiz olarak mansubtur.
2)"Sûrun üfleneceği gün...." Bununla, kıyamet gününün, sûra üflendiği gün olduğunun anlatılması murad edilmiştir. Bununla ilgili birkaç mesele vardır:
Farklı Kıraatler
Ebu Amr, tıpkı nahşuru kelimesi gibi, buradaki fiili de nûn'un fethası ile nenfuhu (Biz üfleriz) şeklinde okurken, diğer kıraat imamları, bunu meçhul siğasında, yunfehu (üflenir), (bundan sonra gelen) diğer fiili ise, nûn ile nahşuru (toplarız) şeklinde okumuşlardır. Çünkü sûru alıp üfleyen, melek İsrafil (aleyhisselâm)'dır, haşir insanları mahşerde toplayan) ise, Allahü teâlâ'dır. Fiil, yâ'nın fethası ile gâib sığasında yenfuhu (üfler) şeklinde okunmuştur. Buna göre fail ya Allahü teâlâ'dır yahut İsrafil (aleyhisselâm)'dır. Diğer fiili yahşuru (toplar) şeklinde okuyan ise, sadece Hasan el-Basri'dir. Sûr kelimesi, vâv'ın fethası ile suver şeklinde de okunmuştur, ki bu durumda bu "suret" (şekil) kelimesinin çoğulu olur.
Sûr Hakkında İzahat
Ayette geçen "Sûr" ile ilgili olarak şu iki açıklama yapılmıştır:
a) Bu, üflenerek insanların mahşere çağırıldığı boynuz (şeklindeki borazan) demektir.
b) Bu, "Suret"in çoğuludur. Nefh (üflenme) ise, ruhların bu suretlere üflenmesi üşmektir. Bunun böyle olduğuna, kelimeyi "suver" şeklinde okuyanların kıraati delalet eder. Fakat birinci mana daha uygundur. Çünkü Hak teâlâ, "Çünkü o boruya üflenince" (Müddessir, 8) buyurmuştur. Allahü teâlâ, tıpkı bu dünyada görülüp, bilinen şeylerin benleri şeylerle, insanlara ahiret işlerinin başladığını haber verecektir. Nitekim dünyada, yolculuk ve askerlikte, borazana üflemek insanların adetidir.
Üçüncü Mesele
Ayetle bahsedilen sûra üfleniş ile, ikinci üfleniş kastedilmistir. Çünkü Allahü teâlâ'nin, bunun hemen peşisıra gelen, "Biz o günahkârları gözleri gömgök (masmavi) bir şekilde mahşerde toplayacağız" ifadesi, sûra üflemenin, bu hasrın sanki bir sebebi olacağını gösterir. Bunun bir benzeri ifade de, "Sûra üflendiği gün onlar bölük bölük gelirler.” (Nebe, 19) ayetidir.
Mahşerde Kâfirlerin Hali
Cenâb-ı Hak, "Biz o gün günahkârları gözleri gömgök (masmavi) bir şekilde mahşerde toplayacağız" buyurmuştur. Bununla ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Mu'tezile: "Bu ayetteki "mücrimler" ifadesi, kâfirleri ve günahkârları içine alır. Dolayısıyla bu, büyük günah sahibi asi kulların affedilmediklerini gösterir" demiştir. İbn Abbas curadaki '"mücrimler" ile, Allah'a başka ilahları ortak koşanların kastedildiğini söylemiştir ki bu sözü, daha önce de geçmişti.
Zurk Kelimesinin Manası
Alimler ayette geçen "masmavi”likle ne kastedildiği hususunda, şu değişik izahları yapmışlardır:
a) Dahhâk ve mukâtil, "Bu, "Gözleri masmavi, yüzleri simsiyah oldukları halde onları toplarız" demektir" demişlerdir ki bu, insanların yaratılışlarının (şekillerinin) çirkinleştiği bir maviliktir. Araplar böyle maviliği uğursuzluk sayar. Buna göre eğer, "Allahü teâlâ, o günahkârların kıyamet günü kör olarak haşrolunacaklarını haber vermemiş midir?" (Taha, 124) Binâenaleyh daha onlar hem kör, hem mavi gözlü nasıl olurlar?" denilirse, biz deriz ki: Belki de onlar, bir durumda kördürler, bir durumda mavi gözlüdürler.
b) Buradaki mavilikle, körlük kastedilmiştir. Nitekim Kelbi, "zurkâ" kelimesinin, "kör olarak" manasına geldiğini söylemiştir. Zeccâc da: "Onlar başlangıçta görür ocukları halde kabirlerinden çıkarılırlar. Ama mahşerde kör olurlar. Gözün siyahlığı bolduğunda göz mavileşir" demiştir. Buna göre şayet, "Allahü teâlâ, "Allah bunları, gözlerinin belerip kalacağı birgün için geciktirmektedir" (İbrahim, 42) buyurduğuna göre bunlar mahşerde, nasıl kör olurlar? Çünkü körün gözlerinin Mermesi imkansızdır. Yine Cenâb-ı Hak onlar hakkında, "Kitabım (amel defterini) ."(İsra, 14) buyurucaktır. Ama kör nasıl okuyabilir?" denilirse, buna cevaben deriz ki: Oranın durumları farklı farklıdır, değişir."
c) Ebu Müslim şöyle demiştir: "Ayette bahsedilen mavilikten murad, onların gözlerinin belermesidir. Mavi gözler belerir. Çünkü böyle insanların gözlerinin görme gücü zaytf olduğu için, baktığı şeyi iyice görebilmek maksadı ile, ona gözünü iyice dikip bakar. Böyle bir durum ise, başına hoşlanmadığı birşeyın gelmesinden korkan kimsenin halidir. Bu tıpkı, "O (Allah) bunları, gözlerinin belerip kalacağı bir gün için geciktirmektedir" (İbrahim, 42) ayetinde olduğu gibidir.
d) Bu kelime, "susamış olarak" manasınadır. Bu görüşü, Sa'leb, İbnu'l-A'râbi'den rivayet etmiştir. İbnü'l-A'râbi şöyle demiştir: "Mücrimlerin mahşerde alabildiğine susamış olmalarından ötürü, gözlerinin siyahı değişir ve masmavi hale gelir." Bu tefsire, Cenâb-ı Hakk'ın, "(Biz) mücrimleri, cehenneme susuz olarak süreceğiz" (Meryem, 86) ayeti de delâlet eder.
e) Sa'leb, yine İbnu'l-A'rabi'nin buna onlar, elde edemeyecekleri birşeyin arzusu (beklentisi) içinde oldukları halde" manasını verdiğini nakletmiştir.
Mahşerden Dünyaya Değerlendirme
3) "Onlar aralarında, "Dünyada o günden fazla kalmadınız" diye gizli gizli fısıldaşırlaşır..." Bu ifade ile ilgili birkaç mesele vardır.
Birinci Mesele
(......) "gizli konuşmak" demektir. Nitekim Arapça'da, (......) ve (......) (gizli konuştu, fısıldaştı) denilir. "Tehâfüt", gizlice, yavaşça konuşmak, sır vermek manasınadır. Bu, Hak teâlâ'nın, "Artık (orada) bir fısıltıdan başka birşey işitmesin" (Taha, 100) ayetinin bir benzeridir. Çünkü ya onların gönülleri korku ve dehşetle dolu olduğu için, yahut da bu korku sebebi ile son derece zayıf düşmüş olup, sesti olarak söyleme gücünü bulamadıktan için onlar işte böyle fısıltı ile, konuşmuşlardır.
İkinci Mesele
Alimler, (kaldınız) ifadesi ile ne murad edildiği hususunda ihtilaf etmişlerdir. Bu kalma, ya dünyadaki kalış, ya kabirdeki kalıştır.
a) İşte bu sebeble bazı alimler, onların bu sözle, dünyada kalışlarını kastettiklerini söylemişlerdir. Bu görüş, Hasan el-Basri, Katade ve Dahhâk indir. Bunlar görüşlerine, Hak teâlâ'nın, "(Allah) buyuracak kî: "Yerde kaç yıl kaldınız?" (Onlar), "Birgün yahut, bir günün bir kısmı (kadar) kaldık" diyecekler. Şimdi sayanlara sor"(Mü'minûn. 112-113) ifadesini delil getirmişlerdir. Buna göre eğer, "Onların, dünyada ne kadar kaldıklarını unuttukları veya unutmadıkları söylenebilir. Bunu unutmuş olmaları mümkün değil. Çünkü eğer bu mümkün olsaydı, o zaman insanın bir yerde elli yıl yaşayıp, sonra bunu unutması da mümkün olurdu. İkincisi de mümkün değildir.
Çünkü bu bir yalan olur. Halbuki ahirettekiler yalan söylemezler. Özellikle böyle falanların onlara bir faydası yoktur" denilirse, biz deriz ki: Bu hususta şu izahlar yapılabilir:
a) Belki de onlar ilk defa mahşere toplanıp, o dehşetengiz halleri görüp müşahede ettikleri için, bu dehşetin ağırlığından ötürü, dünyada ne kadar yaşamış olduklarını bilemediler ve "çok az" olduğunu söyleyerek, "Keşke dünyada o azıcık günleri hiç yaşamamış olsaydık da bu, korkunç şeylerle yüzyüze gelmeseydik" dediler. İnsan, böylesi dehşetler esnasında bazan en açık şeyleri bile görüp bilemez, onları hatırlayamaz. Bunun geniş izahı, En'âm süresindeki... (En'am 23) ayetinin tefsirinde geçti.
b) Onlar, dünyada nekadar yaşadıklarını biliyorlardı. Fakat dünyadaki ömürlerini, anıret ömrü ile karşılaştırınca, bazıları, "Dünyada on gün kadar yaşamışız" derken, en akıllıları, "Hayır, tek bir gün yaşamışız" yani, "Dünya hayatımız, ahirette kalışımızın miktarına kıyasla, tıpkı on gün veya bir tek gün, hatta hiç yok hükmündedir" demiştir. Ayette on gün ve bir gün ifadeleri zikredilmiştir. Çünkü bu gibi yerlerde azlık, "on" veya "bir" ile ifade edilir.
c) Onlar, o dehşetli kıyamet hallerini müşahede ettiklerinde, (dünyadaki) nimet ve sürür (sevinç) günlerini hatırladılar ve bunlara üzülerek, o günleri, kısa olarak nitelediler. Çünkü sevinç günleri, insana kısa gelir, çabuk geçer.
d) Dünya günleri gelip geçmiştir. Ahiret günleri ise gelecektir. Gelip geçen, ne kadar uzun süreli de olsa, gelene göre gelen ne kadar az olursa olsun kısadır. Halbuki burada durum aksinedir (yani gelen daha uzundur) İşte bundan ötürü, Cenâb-ı Hak, bu dünya hayatını iyice az olarak ifade edenlerin sözünü daha doğru bularak, "Onların, gidişi ve aklı daha üstün olanlar o zaman, "(Dünyada) bir günden fazla eğlenmediniz" diyecek" buyurmuştur.
2) Ayetteki bu "kalış" İle, onların kabirdeki kalma müddetleri kastedilmiştir. Nitekim Cenâb-ı Hakk'ın, "Kıyametin kopacağı gün, mücrimler, bir saatten fazla kalmadıklarına yemin ederler. İşte onlar böyle döndürülüyor, (saptırılıyorlar). Kendilerine ilim ve iman verilenler ise, "Andolsun ki Allah'ın yazgısında, siz o tekrar diriliş gününe kadar kaldınız" derler" (Rûm, 55-56) ayeti de bunu destekler.
Kıyamettekilerin yalan söyleyebilecekleri görüşünde olanlara göre, bu ayette bir problem yoktur. Fakat bunun mümkün olmadığını söyleyenler, (ortaya çıkan problemi) şöyle izah etmişlerdir: "Allahü teâlâ, onları kabirde iken diriltip, (kabir azabı) verip, sonra da onları yeniden öldürüp, daha sonra kıyamet günü diriltince, onlar kabirde ne kadar kalmış olduklarını bilememişlerdir. Onlardan bazılarının hatırına bu miktarın on gün olduğu gelirken, bazıları bunun birgün olduğunu söylemişlerdir. Binâenaleyh onlar, ahirette yeniaen azaba dûçâr olunca, başlarına gelen bu yeni azabın dehşetinden ötürü, buna nazaran kurtuluş zamanı sayılabilecek olan o ölüm dönemini arzulayacaklardır.
Üçüncü Mesele
Ekseri alimler, ayetteki "On" ifadesinin, "On gün" takdirinde olduğu görüşündedirler. Böylece, "Bir günden fazla eğlenmediniz" diyenlerin sözü, buna göre daha az olmuş olur. Mukâtil. bu kelimenin, "On saat" takdirinde olduğunu söylemiştir. Bu da, tıpkı "Onlar bunu görecekleri gün sanki (günün) bir akşamından, yahut bir kuşluğundan başka durmamışlardır" (naziat, 46) ayetinde ifade edildiği gibidir. Bu izaha göre, "bir gün" daha fazla olmuş olur. Allah en iyi bilendir, Bil ki Hak Subhanehû ve Teâlâ, bu ayeti ile, onları böyle fısıldaşmaya sevkeden şeyin, başlarına gelen en büyük dehşet olduğunu beyan buyurmuştur.
Mahşerden Manzaralar
105
Âyetin tefsiri için bak:112
106
Âyetin tefsiri için bak:112
107
Âyetin tefsiri için bak:112
108
Âyetin tefsiri için bak:112
109
Âyetin tefsiri için bak:112
110
Âyetin tefsiri için bak:112
111
Âyetin tefsiri için bak:112
112
"Sana dağları(ın) halini sorarlar. De ki; "Rabbim onları ufalayıp, (savuracak) ve yerlerini dümdüz bir toprak halinde bırakacak. (O zaman) onlarda ne bir iniş, ne bir yokuş görürsün. O gün, (onlar) o davetciye "-kendisine muhalefet etmeksizin uyup izinden gidecekler. Rahmanın (heybetinden) dolayı sesler kısılmıştır. Artık bir fısıltıdan başka birşey işitmezsin. O gün Rahman'ın İzin verdiği ve sözünden hoşnut olduğu kimselerden başkasının şefaati fayda vermez. O, onların önlerindekini de, arkalarındakini de bilir. Onların ilmi ise asla O'nu kavrayamaz. Artık bütün yüzler, hay (diri) ve kayyûm (her şeye hakkıyla hâkim) olan Allah'a baş eğmiştir. Zulüm yükü taşıyanlar ise. hakikaten hüsrana uğramıştır. Kim mü'min olarak salih ameller işlerse, ne haksızlık yapılmasından, ne de eksiltilmesinden korkmaz".
Dağların Durumu
Bil ki Allahü teâlâ kıyametin halini anlatınca, haşre iman etmeyenlerin sorusuna (şüphelerine) yer vererek, “Sana dağların halini sorarlar” buyurmuştur.Bu sormasının izahı sadedinde şu açıklamalar yapılır:
a) Bir önceki ayetteki yer alan, "Aralarında... gizli gizli fısıldaşırlar" ifadesi, Cenâb-ı Hakk'ın, bütün günahkârları bu şekilde tavsif ettiğini göstermektedir. Buna göre sanki onlar "Aradaki, dağlar böyle gizli konuşmaya engel olduğu halde, bu nasıl olabilir?" diye sormuşlardır.
b) Bu ayet, Mekke müşrikleri hakkında nazil olmuştur. Çünkü onlar, alay etmek maksadıyla, "Ey Muhammed, kıyamet günü dağlar nasıl olur?" demişlerdi.
c) Belki de o müşrikler, "Ey Muhammed sen, dünyanın sona ereceğini iddia ediyorsun. Eğer senin dediğin doğru olsa, dünyanın önce noksanlaşmaya başlaması, sonra bu noksanlaşmanın, yok olmaya kadar varması gerekirdi. Ama alemin hali, işin başında olduğu gibi, aynen sürmekte. Dolayısıyla senin, birgün dünyanın harab olacağı (yok olacağı) şeklindeki sözün nasıl doğru olabilir?" demişlerdir. Bu, Calinos'un, göklerin hiç yok olmayacağı hususunda dayandığı şüphe (delil) olup, o şöyle demiştir: "Çünkü eğer gökler birgün yok olacak olsaydı, önce noksanlaşmaya Daşlar ve bu noksanlaşma gide gide, tamamen yok olmaya varıp dayanırdı. Göklerde bir noksanlaşma olmadığına göre, göklerin yok olmayacağını anlıyoruz.
Cenâb-ı Hak, Peygamberine (aleyhisselâm), hem bu soruya cevab vermesini emretmiş hem se bu cevabın peşisıra, kıyametin hallerini ve dehşetlerini anlatan şeyleri ilave etmiştir.
Birinci sıfat: Ayetteki, "Rabbim onları ufalayıp, (savuracak)" cümlesinin ifade ettiği husustur. Bu cümle ile ilgili birkaç mesele vardır.
Birinci Mesele
Takibiyye fâ'sı ile fekul buyurulmuştur. Çünkü, onların bu soru ile maksatları, haşr ve neşri meselesini tenkit etmektir. İşte bundan dolayı, hiç şüphesiz Cenâb-ı Hak, buna cevap teşkil eden emrini, takibiyye fası ile getirmiştir. Çünkü, bu gibi akaidle ilgili meselelerde, açıklamayı tehir etmek caiz değildir. Ama, fer'î meselelerde, ise, bu fâ'sız getirilebilir. Bundan dolayı, Cenâb-ı Hak fer'i meselelerde kul kelimesini, takibiyye fâ'sı olmaksızın zikretmiştir.
İkinci Mesele
Yensifuhâ ifadesindeki hâ zamiri, "dağlar"a racidir. Nesf savurmak demektir. Yani, "O dağlar, tıpkı saçılmış, savrulmuş, darmadağın edilmiş toz zerrecikleri gibi olurlar demektir. Binâenaleyh, dağlar aradan kalkınca, engeller de kalkmış olur. Böylece de, Cenâb-ı Hakk'ın, "birbirleriyle fısıldaşırlar" sözü, yerinde olmuş olur. Halil yensifuhâ kelimesinin manasının, "o onları giderir, uçurur" şeklinde olduğunu söylemiştir. Cenâb-ı Hakk'ın, yezeruhâ ifadesindeki hâ zamirine gelince bu, "yeryüzü"ne racidir. Bu kelimenin, önceden zikredilmesi şart değildir. Bu tıpkı, insanların, "yeryüzü" nü, zamirlerle ifade etmeleri gibidir. Nitekim, Arablar, "Onun üzerinde, yani yeryüzünde falancadan daha cömerti yoktur" derler. Nitekim Kur'ân'dada, (yerüstünde) hiçbir canlı mahluk bırakmazdı" (Nahl. 61) buyurulmuştur. Cenâb-ı Hak, o dağların bir yerden bir yere taşınmaları durumunda orada, engeller oluşturabileceği düşünülmesin diye, bu saçıp savurmanın, yeryüzünün dümdüz olmasını ortadan kaldırmayacağını beyan etmek için de, "... ve yerlerini dümdüz bir toprak halinde bırakacak" buyurmuştur. Bütün bunlar, onların bu sualleriyle maksatlarının, gizli konuşmanın keyfiyyetine itiraz etmeleri olması halinde söz konusudur. Ama, eğer onların bu sorularından maksatları o, daha evvel de bahsettiğimiz gibi, "yeryüzünün hallerinde bir noksanlık yoktur, binâenaleyh onların hallerinin butlana (yok olmaya) varıp dayanmaması gerekir" şeklinde olursa, bu cevabın izahı şu şekilde olur. Bir şeyin batıl, yok oluşu bazan, birbirine sebep teşkil eden bir yok oluşla olur. Bu durumda, noksaniaşmanın, yok oluştan önce olması gerekir. Bazan da bu yok oluş, bir anda oluverir ki, bu durumda noksaniaşmanın yok oluştan önce olması gerekmez. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak, bu maddi alemin bileşimini, kudret ve meşietiyle, bir anda çözüp ayrıştıracağını beyan etmiştir. Binâenaleyh burada, noksanfaşmanın yok oluştan önce olmasına gerek yoktur.
Arzın Küreliğinin Delili
Allahü teâlâ, o zaman yeryüzünü, şu birkaç sıfatla nitelemiştir:
a) Onun, teli (kâ'an) olması. Bu kelime, "dümdüz, arazi, ova" anlamına gelir. Yine bunun, "suyun birikmiş olduğu yer" anlamına geldiği de söylenmiştir.
b) Onun, (safsaf) olması...
Bu kelime, üzerinde bitki bulunmayan yer" anlamındadır. Ebu Müslim hem kaen hem de safsafen kelimelerinin, dümdüz ve pürüzsüz yer anlamına geldiğini söylemiştir.
c)Cenâb-ı Hakk'ın, "(O zaman) onlardan ne bir iniş ne de bir yokuş görürsün" cümlesinin ifade ettiği husus Keşşaf Sahibi şöyle der: "Araplar, ivac ile avec kelimelerinin, farklı farklı şeyler olduğunu belirterek şöyle derler: Aynın kesresiyle ıvac olanı, manalarda; fethasıyla avec olanı da zâtlarda, cevherlerde kullanılır..." Buna göre şayet, "Yeryüzü", ayın (cevher) dir, öyleyse nasıl olur da onun hakkında, aynın kesresiyle ıvac kelimesi kullanılmıştır?" denilirse, biz deriz ki: Bu lafzın seçilmesinde, yeryüzün dümdüz olma ve eğri büğrülüğün bulunmaması ile tavsif etmede çok eşsiz ve orijinal bir durum vardır. Bu böyledir, zira sen, yeryüzünün herhangi bir parçasına yönetip, onu düzlemeye çalışarak, onu dümdüz etmek istediğinde, ve bunu da geometrik ölçülerle yapmaya çalıştığında onda, gözle görülmesi mümkün olmayan eğrilikler olduğunu görürsün (anlarsın). İşte, bu kadarcık eğrilik cidden, çok ince ve çok belirsiz olduğu için, müşahhas durum manevi (mücerret) duruma ilhak edilmiş ve manevi durumlarda olduğu üzere kesre ile ıvacen kelimesi kullanılmıştır. Bil ki bu ayet, yerin o günde, gerçek anlamda küre bacağına delâlet eder. Zira kenarlı (köşeli) olan cismin, bazı satıhları bazıları ile mutlaka bitişir ve fakat bu bitişme düz olarak değil de, eğri olarak gerçekleşir. Bu se ayetin zahirinin hilafınadır (eğrilik) olmayacağına göre küre durumu vardır.
d) Emt kelimesi, hafif çıkıntı, tümsek, demektir. Nitekim Arabça'da "o ipini, ondan çıkıntılar kalmayıncaya kadar gerip uzattı" denilir. Bu dört sıfattan, yeryüzünün o gün, yükseklikten alçaklıktan, çeşitli değişim ve eğri en uzak ve beri olan, düz bir yer olacağı neticesi çıkar.
İkinci sıfat:Cenâb-ı Hakk'ın . "O gün onlar, o davetçiye, kendisine muhalefet etmeksizin uyup izinden gidecekler" ayetinin ifade esç husustur. Burada geçen "ed-dâi" (davetçi) nin ne demek olduğu hususunda açıklama yapılmıştır.
a) "Dâi" sûra üfleme işidir. Cenâb-ı Hakk'ın, (......) ifadesinin manası ise, "hiçbir kimse o çağrıdan yüz çeviremez. Tam aksine, hepsi toplanır" şeklindedir.
b) Bu, Beyt-i Makdis'in taşı üzerinde duran ve "Ey çürümüş kemikler, ey ayrılmış mafsallar. Ey param parça olmuş etler. Hesap vermek ve karşılığını almak için, Rabbinize doğru kalkın" diye seslenen melektir. Bunun üzerine onlar, o çağıranın sesini duyar da, ona uyarlar. Bunun İsrafil (aleyhisselâm) olduğu ve ayağını o kaya üzerine koyacağı da ileri sürülmüştür. Buna göre eğer, "Bu çağırma işi, diriltmeden önce mi yoksa sonra mı olacaktır?" denilirse, biz deriz ki: Eğer bu çağrıdan maksat, onlara bir ilam ve bildiri ise, bunun diriltilmeden sonra olması gerekir; zira, ölüyü çağırmak, bağırıp çağırmak abestir. Yok eğer maksat, onlara ilâm değil de, meselâ, bunun meleklere bir lütuf ve onlar için bir maslahat olması kabilinden başka bir gaye ve maksat ise, bu, diriltilmenden önce de mümkündür.
İlahi Azamet Karşısında Seslerin Kısılması
Üçüncü sıfat: Cenâb-ı Hakk'ın, Rahmanm (heybetinden) dolayı, sesler kısılmıştır. Artık bir fısıltıdan başka birşey işitmezsin" ayetinin ifade ettiği husustur. Bu hususta şu izahlar yapılmıştır:
a) "O günün dehşetinin şiddetinden dolayı sesler kısılmış, alcalmış ve gizlenmiştir, sadece bir fısıltı duyarsın." "Hems", "gizlice anma, sessizce zikretme" mdadır.
Ebu Müslim şöyle der: "İnsanlar ve cinler, O'nun dışında kendilerinin sahibi ve olmadığını bilmişlerdi. Binâenaleyh onlardan, fısıltıdan öteye bir ses duyulmaz." "Hems" kelimesi, en gizli olan ses demektir. Çok sessiz olduğu için, neredeyse sadece dudakların hareketinden anlaşılan bir söz almış olur. Muhasipleri, (hesaba çekenleri) Allah olanların, gözlerinin süzülmesi, seslerinin kısılması, sözlerinin ne karışması ve hüküm ve gamlarının uzayıp artması, haklarıdır."
b) İbn Abbas (radıyallahü anh), Hasan el-Basri, İkrime ve İbn Zeyd: "Hems, ayakların basması, yeri çiğnemesi demektir" demişlerdir. Buna göre mana, "Sen, ayakların çıkardığı gizli seslerden ve mahşere gelişlerinden başka birşey duymazsın" şeklinde olur.
Şefaatin Kâfirlere Fayda Vermeyişi
Dördüncü sıfat: Cenâb-ı Hakk'ın, "Ogün Rahman'ın izin verdiği ve sözünden hoşnut olduğu kimselerden başkasının şefaati fayda vermez" ayetinin ifade ettiği husustur. Keşşaf Sahibi şöyle der: "Ayetteki men edatının, hem merfû, hem de mansûb olması muhtemeldir. Merfû oluşu, muzâfın takdiri ile, "şefaat" kelimesinden bedel olup, ifadenin takdiri, "Rahmanın kendisine izin verdiği kimsenin şefaati hariç, şefaat fayda vermez" şeklindedir. Mansûb olması ise, mefûl olması hasebiyledir. Ben derim ki, şu sebeplerden dolayı ikinci ihtimal daha uygundur.
1) Birinci ihtimalde, hem bir takdir yapmaya, hem de irabı değiştirmeye ihtiyaç vardır. İkincisinde ise, böyle birşeye ihtiyaç yoktur.
2)Cenâb-ı Hakk'ın, ifadesiyle, şefaat eden kimseler kastediflir Halbuki istisna da, onlara varıp dayanır. Buna göre Cenâb-ı Hak sanki, "Şefaat kendilerinden hoşnut olunmuş şahıslar hariç, hiçbir kimseye fayda vermez..." demek istemiştir.
3) Şefaat edenin derecesinin, yüksek bir derece olduğu, zorunlu olarak bilinen bir husustur. Dolayısıyla şefaat işi ancak, Allah'ın bu hususta kendilerine müsaade ettiği ve Allah katında hoşnut olunmuş kimseler için söz konusu olur. Şu halde ayeti biz bu manaya hamledecek olursak, o zaman bu, açık olanı yeniden izah etme gibi olmuş olur. Ama ayeti, kendisine şefaat olunanlar anlamına alacak olursak, bu açık olanı yeniden izah etmek olmaz. Binâenaleyh, bu daha evlâdır. Bunun böyle olduğu sabit olunca biz diyoruz ki:
Mu'tezile şöyle demektedir: "Fasık, Allah indinde hoşnut olunmuş kimse değildir. Binâenaleyh, Resulün, fasık kimseler için şefaat etmemesi gerekir. Çünkü bu ayet, kendisine şefaat edilen kimsenin, Allah indinde mutlaka kendisinden hoşnut olunmuş olan kimse olduğuna delâlet eder."
Bil ki bu ayet, fasık kimselere şefaat olunacağına delâlet eden delillerin en kuvvetlilerindendir. Çünkü, Cenâb-ı Hakk'ın, "... sözünden hoşnut oldu" ifadesinin doğruluğu, (yani yerinde olması) için, Allahü teâlâ'nın, o kimsenin sözlerinden tek bir sözünü beğenmiş olması yeterlidir. Allah, fasıkın sözlerinden tek bir sözüne razı olmuştur ki, bu da onun, "Allah'dan başka ilâh yoktur" diyerek, şehâdette bulunmasıdır. Şu halde, şefaatin ona da faydalı olması gerekir. Çünkü, olumsuz cümleden yapılan istisna olumludur. Buna göre şayet, "Cenâb-ı Hak, burada 'mevzu bahs ayette) olumsuz cümleden, şu iki şarta bağlı olarak istisnada Dulunmuştur.
a) Onun için, iznin tahakkuk etmesi...
b) Onun sözünün beğenilmiş olması. Şimdi farzedelim ki, fasık hakkında, o iki şarttan birisi, yani Allahü teâlâ'nın onun tekbir sözünü beğenmesi tahakkuk etmiş olsun... Ancak ne var ki, siz daha niçin, "Onun için şefaat izni verildi..." dediniz... halbuki bu, meselenin başıydı" denilirse, biz deriz ki: Bu kayıt, yani, Cenâb-ı Hakk'ın onun tekbir sözüne razı olması, istisnânın tahakkuk etmesi için, yeterli bir kayıttır.
Bunun delili Cenâb-ı Hakk'ın "Onlar ancak Allah'ın razı olduğu kimseler için şefaat ederler" (Enbiya. 28) ayetidir. Cenâb-ı Hak burada, bu oyitla yetinmiştir. Bu ayet, ona mutlaka izin ve müsade çıktığına delâlet eder. Binâenaleyh, bu iki ayetin toplamından, Cenâb-ı Hakk'ın, onun tek bir sözünü beğendiğinde, ona şefaat edilmesi için iznin verilmiş olacağı neticesi ortaya çıkmış olur. Bu iki kayıt tahakkuk edince de, istisna tahakkuk etmiş ve maksat tamamlanmıştir.
Allah'ın İlminin İhatası
Beşinci sıfat: Cenâb-ı Hakk'ın, "O onların önlerindekini de, arkalarındakini de bilir. Onların ilmi ise asla onu kavrayamaz" ayetinin ifade ettiği husustur. Bununla ilgili birkaç mesele vardır.
Birinci Mesele
Ayetteki eydihim kelimesindeki hum zamiri, "dâi"ye uyan kimselere racidir. Cenâb-ı Hakk'ın, "Ogün Rahman'ın izin verdiği kimseler" ifadesi ile, şefaat edenler kastedilmiştir" diyenler, bu zamirin, şefaat edene raci olduğunu söylemişlerdir ki, buna göre mana; Meleklerin ve peygamberlerin şefaatleri ancak, Rahman'ın, kendisi hakkında meleklerin ve peygamberlerin şefaat etmesi için izin verdiği kimselere fayda verir" şeklinde olur. Daha sonra da Cenâb-ı Hak, "Onların önlerindekini de... bilir" doyurmuştur ki bu, tıpkı Ayetel-kürsi de buyurduğu gibi, "Meleklerin önlerindekini..." anlamındadır. Bu, Kelbî ve Mukâtil'in görüşü olup, bu ifadede, kendisine şefaat etmeleri için meleklere ibadet edenleri kınama ve başlarına vurma söz konusudur. Mukatil şöyle der: "Yani, "Cenâb-ı Hak, melekleri yaratmadan önce olanı da, onların yarattıktan sonra onlardan sâdır olanı da bilir" demektir.
İkinci Mesele
Alimler Cenâb-ı Hakk'ın, ifadesi hakkında şu açıklamaları yapmışlardır.
a) Kelbî, yani "ahiret işlerine" yani, "dünya işlerine müteallik olanları bilir" demiştir.
b) Mücahid "dünya işlerine ve kullarının amellerine, ahiret işlerine, mükafaat ve cezaya müteallik şeyleri bilir" demektir" demiştir.
c) Dahhâk: "Cenâb-ı Hak, geçeni, kalanı ve kıyametin ne zaman kopacağını bilir" demiştir.
Üçüncü Mesele
Alimler Cenâb-ı Hakk'ın, ifadesi hakkında, şu iki açıklamayı yapmışlardır:
a)Allahü teâlâ, Kendisinin, kullarının önünde ve arkalarında olanları bildiğini beyân buyurmuş, sonra da "Onların ilmi ise asla O'nu kavrayamaz" buyurmuştur. Yani, "Kullarım, önlerinde ve arkalarında olanları ilim cihetinden kuşatamazlar" demektir.
b) Bununla, "Onlar, (kullar), Allah'ı, ilimce kuşatamaz ve kavrayamazlar" manası kastedilmiştir.
Birincisi, şu iki sebepten dolayı daha uygundur.
1) Zamirin, daha önce bahsedilenlerden en yakınına raci olması gerekir. Burada en yakın olan ise, Cenâb-ı Hakk'ın, ifadeleridir.
2)Allahü teâlâ, kullarının yaptıkları ve böylece de, karşılığını hak ettikleri şeylerin, kendisine malûm olduğunu bildirmek için, bunu bir zecr, yani nehy ve onları alıkoymak lüzere getirmiştir.
Allah'ın Huzurunda Durma
Altıncı Sıfat: Cenâb-ı Hakk'ın "Artık bütün yüzler, hay (diri) ve kayyum (herşeye hakkıyla hakim) olan Allah'a baş eğmiştir. Zulüm yükü taşıyanlar İse, hakikaten hüsrana uğramıştır" ayetinin ifade ettiği husus olup bu, "O günde yüzler zelil olur. Mülk ve kahr, başkasına değil, ancak Allah'a ait olur" demektir. Dilciler, "esir" anlamına gelen el-ânî kelimesini, zelil olmak, lafzından türetmişlerdir. Nitekim Arapça'da, bir kimse esir olduğunda, denilir. Allahü teâlâ, burada "yüzler" ifadesini zikretmiş, bununla mükelleflerin kendisini kastetmiştir. Çünkü (......) kelimesi, yüzlerin sıfatı değil, mükelleflerin vasfıdır. Bu, tıpkı "Yüzler o gün güzeldir; çalıştığından dolayı hoşnuttur" (Gaşiye, 8-9) ayeti gibidir. Cenâb-ı Hak burada, hasseten "yüzler'i zikretmiştir, çünkü huzû ve huşu, yüzde ortaya çıkarır, orada belirir "hay ve kayyûm" ifadesinin tefsiri daha öne geçmişti. Ebu Umâme el-Bahili, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Cenâb-ı Hakk'ın, "İsm-i azam"ını şu üç surede araştırınız; Bakara, Al-i İmrân ve Tâhâ" İbn Mace, Dua, 9 (2/1267) Darimi, Fezailü'l-Kur'an, 15 (2/451) benzer hadis Ravi şöyle der: "Biz bu üç sûrede ifadesinin müşterek olduğunu gördük." Böylece Cenâb-ı Hak sakındırma üslubuyla bu günün, kişinin başına gelecek olanlardan kaçınmasının ve o günün durumunun, kendisinde isyan ve günahı tercih edip tâattan kaçındığı dünyanın haline benzemediğini beyan buyurmuştur.
Zalimlerin Hüsranı
Cenâb-ı Hakk'ın, "Zulüm yükü taşıyanlar ise, hakikaten hüsrana uğramıştır" ifadesine gelince, burada hâbe fiili ile mahrum kastedilmiş olup, bu, irtikâb edenler, mükâfaatten mahrum oldu" demektir ki bununla da, atabildiğine zalim olup zulmünden tevbe etmeyenler kastedilmiştir. Mu'tezile, affın olamayacağına dair bu ayetle istidlal ederek şöyle demiştir: "Cenâb-ı Hakk'ın, "Zulüm yükü taşıyanlar ise, hakikaten hüsrana uğramıştır" ifadesi, her zalimi içine alır. Halbuki Allahü teâlâ, zalim hakkında "mahrum olma" ile hükmetmiştir. Onun affı ise, buna ters düşer. Tehdit ifade eden ayetlerin umûm olduğuna dair açıklamalarımız, aefatarca geçmişti.
Bil ki Allahü teâlâ, kıyametin hallerini anlatınca, müminlerin kıyametteki durumlarını zan etmek suretiyle sözü bitirerek "Kim mü'min olarak salih ameller işlerse, ne haksızlık yapılmasından, ne de ekşitilmesinden korkmaz" buyurmuştur. Yani, "Kim, salihlerden, farzlardan yana birşey yapar onun bu ameli de imanla iç içe olursa, -ki bu da Cenâb-ı Hakk'ın, "Kim de O'na iman etmiş iyi amellerde bulunmuş olarak gelirse, işte onlar için de en yüksek dereceler" (Taha, 75) "ne haksızlık yapılmasından, ne de eksiltilmekten korkmaz" demektir. O halde Cenâb-ı Hakk'ın, "Korkmaz" ifadesi, şartın cevabı mahallinde bulunduğu için, meczûm konumundadır. Çünkü ifadenin takdiri, işte o, korkmaz" şeklindedir. Bunun bir benzeri de, (Cin, 13) ayetleridir. İbn Kesir, nehy sığasında olarak "korkmasın" şeklinde okumuştur ki, bu da güzeldir. Çünkü mana, "korkmasın, emin olsun" demektir. Korkudan nehyetmek emin olmayı emretmek demektir. "Zulüm", haksız yere ceza vermek veya, tâatının mükafaatmı vermemektir. (Hadmen) ise, mükafaatının eksiltilmesi demektir. (el-hadîmetu), "eksiltilmiş" anlamındadır. Yine, "karnı sırtına yapışmış olan" anlamındaki (Hadimu'l-keşhı) ile, Cenâb-ı Hakk'ın, "... tomurcuklan üst üste binmiş, birbirine yapışmış" ayeti (şuâra, 148) böyledir. "Yiyeceğim eridi, midemde hazmolundu" ifadesi de, bu köktendir. Ebu Müslim ise şöyle demiştir: "Zulüm, mükafaatın eksiltilmesi, "hadm" ise, mükafaat etde edene, gösterilmesi gereken tazim ve saygıyı göstermemektir. Zira, mükafaat, hoş ve güzel olmasının yanısıra, onunla birlikte tazim ve saygı bulunduğunda ancak mükafaat olur. Çünkü noksanlaştırma, bazan mükafaatın kendisinde,bazan da, onunla içice bulunması gerekli olan tazimde olabilir. Böylece, Cenâb-ı Hak, müminlerden, bu iki durumu da nefyetmiş demektir.
Kur'ân Üslûbunun Özelliği
113
Âyetin tefsiri için bak:114
114
"Biz onu böylece, Arabça bir Kur'ân olarak indirdik. Onda, tehditlerden nicelerini tekrar tekrar açıkladık. Olur ki, ittikâ ederler. Yahut Or kendilerinde yeni bir ibret meydana getirir... Yegâne melik ve hakkı olan Allah, çok yücedir. Sana O'nun vahyi tamamlanmadan evvel, Kur'ân'da acele etme. "Rabbim, benim ilmimi arttır" de.".
Bil ki adetteki kezalike kelimesi (Taha, 99) ifadesine atıftır. Yani, Aynen o İnzal gibi ve o tarzda Kur'ân da indirdik" demektir. Cenâb-ı Hak, Kur'ân'ı şu iki şeyle vasfetmiştir.
a) Arabların anlaması, onun i'cazına nazmına ve beşer kelâmı olmadığına vakıf olabilmeleri için, Arapça olması...
b) "Onda, tehditlerden nicelerini tekrar tekrar açıkladık" cümlesinin beyan ettiği husus... Yani, "Biz o tehditleri, tekrarladık ve tafsilatlı biçimde izah ettik" demektir. Buradaki "vâid" içine, farzların ve haramların açıklanması da dahildir. Çünkü tehdit, onlara taalluk eden bir iş olup, tekrar edilmesi hükümlerin açıklanmasını gerektirir. Binâenaleyh, onun tekrar edilmesi, hükümlerin beyan edilmesini gerektirir. İşte bundan dolayı da Cenâb-ı Hak, bunun hemen peşinden, "Olur ki, ittika ederler" buyurmuştur ki, bununla "haram kılınmış olan şeylerden ve farzları yerine getirmemeden korunma, ittika" kastedilmiştir. Lealle kelimesinin izahı, Bakara süresindeki (Bakara, 21) ayetinin tefsirinde geçmişti.
Ayetteki, "Yahut O, kendilerinde yeni bir ibret meydana getirir" ifadesine gelince, bu hususta şu iki izah yapılmıştır:
Birinci izah: Mana, "Biz Kur'ân'ı ancak, onların muttaki olmaları, yani uygun reayan şeyden sakınmaları, yahutta Kur'ân'ın onlarda, kendilerini tâata ve uygun ?aı şeyleri yapmaya davet eden bir zikir ve ibret meydana getirmesi için indirdik" şeklindedir. Bu ifadeyle ilgili birkaç soru vardır:
Birinci soru: "Kur'ân nasıl zikrin meydana getiricisi (muhdis) olur?"
Cevap: Kur'ân okurken zikr ve ibret tahakkuk ettiği için, ihdas etme işi ona nisbet bniştir.
İkinci soru: "Zikir, niçin Kur'ân'a nisbet edilmiş de, niye takva, yine ona nisbet edilmemiş?"
Cevap: Takva, kabîh (çirkin) olan şeyleri yapmama demektir ki bu, aslen bulunan yokluğa (yapmamaya) devam etmek, onu sürdürmektir. Binâenaleyh, bu asli yolduğunu, yapmama halini Kur'ân'a isnâd edilmesi caiz değildir. Ama, zikrin -oeydana gelmesi ise yok iken meydana gelen yeni bir şeydir. Bu sebeple, onun Kur'ân'a nisbet edilmesi caiz olmuştur.
Üçüncü soru: (veya) lafzı "münafât" (zıtlık, farklılık) için kullanılır. Halbuki, takva ile zikrin nasıl olması, arasında bir zıtlık yoktur, bundan da öte, ittika ancak zıkr" ile meydana gelir. O halde, bu kelimelerin arasında (veya) edâtını-kullanılmasının hikmeti nedir?"
Cevap: Bu, Arabların, "Ya Hasan yahutta İbn Şirin ile otur Kalk" yani "ikisinden birinden uzak kalma" demeleri gibidir. İşte burada da böyledir.
İkinci İzah: Şöyle de denilebilir: "Biz Kur'ân'ı, ittika etmeleri için indirdik. Binâenaleyh, eğer bu ittika tahakkuk etmezse, Kur'ân, onlarda en azından, bir zikir, öğüt, bir şeref ve güzel bir hatıra meydana getirir." Binâenaleyh, her İki takdire göre de, Kur'ân'ın indirilmesi takva, yani takva vesilesi olmuş olur.
Hak teâlâ, Kur'ân'ın şanını ululayınca, bunun peşinden kendisini ululamış ve, mahlûkatının da, Kendisini ululayıp tebcil etmeleri gerektiğine dikkat çekmek için, "Yegane melik ve hakkı olan Allah, çok yücedir" buyurmuştur. Cenâb-ı Hak, kendisini (gerçek hükümdar) Hakk melik" diye vaafetmistir. Çünkü O'nun mülkü son bulmaz, değişmez, başkasından elde edilmiş değildir; başkası o mülke layık da değildir. İşte bundan dolayı, bu şekilde nitelemiştir kendisini... Tefttâ "uluvv" (yücelik) masdarının "tefâül" babıdır. O'nun, yüceliği, azameti ve rubûbiyyetinin aynı anlamda olduğu sabittir ki bu da, Cenâb-ı Hakk'ın, calâl sıfatlarıyla muttasrf olması, vehimlerin kendisini anlayamaması, akılların takdirden aciz kalması, fayda ve zarara uğramaktan münezzeh olmasıdır. O halde bu demektir ki Cenâb-ı Hak Kur'ân'ı ancak, kulların uygun olmayan şeylerden sakınmaları uygun olanları da yapmaları için göndermiştir. Allahü teâlâ, onların tâatleriyte kemâle ermekten, isyanlarından da zarara uğramaktan münezzehtir. O halde tâatlar, ancak O'nun muvaffak kılması ve kolaylaştırmasıyla meydana gelirler. Günahların (cezası da), kendisinde bir adalet olarak tahakkuk eder. Herkese, ne için yaratılmışsa o şey kolaylaştırılır.
Vahiy Sırasında Resulullah
Cenâb-ı Hakk'ın, "Sana onun vahyi tamamlanmadan evvel, Kur'ân'da acele etme" ifadesine gelince, bununla ilgili birkaç mesele vardır.
Daha Önceki Ayetle Münasebet
Bu ifadenin kendinden öncekilerle münasebeti hususunda şu iki izah yapılmıştır:
1) Ebu Müslim şöyle demiştir: "Cenâb-ı Hakk'ın, ifadesinden başlayarak buraya kadar, söz tamamlanmış ve sona ermiştir. "... Kur'ân'da acele etme" ayeti ise, müstenef bir hitâb olup, buna göre Cenâb-ı Hak sanki, "Onlar sana (...) soruyorlar. Kur'ân'da acele etme..." demek istemiştir.
2) Rivayet olunduğuna göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Kur'ân'dan herhangi bir şeyi kaçıracağından endişe ediyor, bundan ötürü de, vahiy esnasında, Cebrail ile birlikte oluyordu. İşte bu sebeple Cenâb-ı Hak ona, Cebrail okurken susmasını; o bitirdikten sonra, okumaya başlamasını emretmiştir. Buna göre Cenâb-ı Hak sanki, Kur'ân'ın mükellefler için nasıl faydalı birşey olduğunu açıklamış, kendisinin de, uygun olmayan herşeyden münezzeh olup, iman ve rahmetle tavsif edilmiş bir zât olduğunu beyan etmiştir. Böyle olan zâtın elçisinin de, vahiy hususunda unutma ve yanılmadan uzak olması gerekir. Unutma ve yanılma hususunda emniyet ve garanti tahakkuk edince de, "Kur'ân'da acele etme" buyurmuştur.
İkinci Mesele
Cenâb-ı Hakk'ın, "Kur'an'da acele etme" ifadesiyle, "onu kendi kendine okumada acele etme"; "onu başkasına okumada acele etme"; onun zahirine itikad edip inanmada acele etme" ve "onun zahirini iktiza ettiği şeyi başkasına anlatmada acele etme!" manalarının kastedilmiş olması muhtemeldir.
Cenâb-ı Hakk'ın, "Sana onun vahyi tamamlanmadan evvel" ifadesine gelince bununla da, "onun tamamı sana gelmeden evvel" ve "Onun tamamının beyânı sana gelmezden önce" manalarının kastedilmiş olması muhtemeldir. Çünkü bu iki husus, ancak vahiy ile elde edilir. Halbuki, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, onu ezberlemesi ve onu başkasına okuması için, onu okumaktan nehyedilmediği malumdur. O halde, bu durumda bununla kastedilen, "Kur'ân'ın tamamı veya beyânı yahutta her ikisi birden vahiyle ortaya çıkıncaya kadar, ne kendisini ne de başkasını o Kur'ân'ın yöneltmemesi..."dir. Çünkü, söz tamamlanmadığı müddetçe, sözün manası konusunda tavakkuf etmek, beklemek gerekir. Zira, bunun peşinden, tahsis etme özelliğine sahip olan bir istisnanın, veya bir şartın, ya da bunlardan başka birşeyin gelmesi muhtemeldir. İşte, bu ayetin tefsiri hususundaki açıklama budur.
Şimdi biz, müfessirlerin bu husustaki görüşlerini verelim:
a) Bu, Cenâb-ı Hakk'ın tıpkı, "O'nda acele etmek için dilini hareket ettirme" (Kıyame. 16) ayeti gibidir. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Kur'ân'ı Cebrail'den alma hususunda çok gayretli ve iştiyaklı idi. Dolayısıyla, "unuturum" korkusundan dolayı, Cebrail tamamlamadan önce, onu okumada acele ediyordu. İşte bu sebepten dolayı, kendisine, "Onun vahyedilmesi tamamlanıncaya kadar, acele et! Senin onu alman, ağırbaşlılık ve sükûnet içinde olsun. Çünkü Allahü teâlâ, senin ilmini ve anlayışını saracaktır" denilmiştir. Bu, Mukâtil ve Sûddî'nin görüşüdür. Bunu, Ata", İbn Abbas'tan da rivayet etmiştir.
b) "Kur'ân hususunda acele edip de, sana onun manalarının beyânı vahyedilmezden evvel, onu ashabına okuma" demektir. Bu Mücahid ve katâde'nin görüşüdür.
c) Dahhâk şöyle demektedir: "Mekkeliler ve Necran Piskoposu: "Ey Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem), bize şunu söyle. Biz sana üç gün mühlet tanıyoruz" demişlerdir. Derken, vahiy gecikir. Bunun üzerine etrafta, "Yahudiler, Muhammedi mağlup etti" şayiası yayılır. Bu sebepten dolayı, "... Kur'ân'da acele etme" ayeti nazil oldu, bu "Onun, levh-i mahfuzdan İsrafil'e; İsrafil'den Cebrail'e, Cebrail'den sana vahyi tamamlanmazdan önce, onun inmesi hususunda acele etmede, "Ey Rabbim, ilmimi arttır" demektir.
d) Hasan el-Basri: "bir kadın Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e gelerek, "kocam yüzüme tokat attı' dedi. Bunun üzerine de Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) "Aranızda kısas uygulanır" buyurdu. İşte bunun üzerine, Cenâb-ı Hakk'ın, "Kur'ân'da acele etme" hitabı nazil oldu da, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) kısas uygulamadan vaz geçti, derken Cenâb-ı Hakk'ın, (Nisa,34) ayeti iniverdi" demiştir. Bu uzak bir ihtimaldir. İtimada şayan olanı ise, ilk izahtır.
Cenâb-ı Hakk'ın, "Rabbim, benim ilmimi arttır' de" ifadesinde gelince, bu, "Allah Subhanehû ve Teâlâ, Hazret-i Peygamber'e, Kur'ân'ın tamamlanması veyahutta, kendisine inen vahyin beyânı ile ortaya çıkacak olan ilminin artması hususunda, kendisine, Allah'a sığınmasını emretmiştir..." demiştir.
Üçüncü Mesele
Burada nehyedilen acele etme işini o peygamber, şayet vahye müstenit olarak yapmışsa, o bundan daha nasıl nehyedilir?
Cevap: Belki de, Hazret-i Peygamber bunu, içtihadıyla yapmıştır. Evlâ olanı ise, acele etmemesidir. İşte bundan dolayı nehyedilmiştir.
Adem ile Havva (aleyhisselâm)'ın İmtihanı
115
Âyetin tefsiri için bak:119
116
Âyetin tefsiri için bak:119
117
Âyetin tefsiri için bak:119
118
Âyetin tefsiri için bak:119
119
"Andolsun ki, Biz, bundan evvel Adem'e de vahyetmişizdir. fakat unuttu o. Biz, onda bir azm bulamadık. Hani meleklere, "Adem için secde edin" demiştik de, îblis'ten başkaları, secde etmişti. O ise, dayatmıştı. Biz de: "Ey Adem, demiştik, hiç şüphesiz ki bu, senin de zevcenin de düşmanıdır. Bundan dolayı, sakın sizi cennetten çıkarmasın o. Sonra zahmete düşersin. Çünkü senin, acıkmaman, çıplak kalmaman, hep oradadır, Ve sen, "hakikaten, burada susamayacaksın, sıcak altında da kalmayacaksın".
Önceki Kısımla Münasebet
Bil ki bu Hazret-i Adem (aleyhisselâm) kıssasının Kur'ân'da altıncı kez yer alışıdır. Bunların ilki Bakara sûresinde, ikincisi A'raf'da; üçüncüsü Hicr'de, dördüncüsü İsrâ'da, beşincisi Kehf'de, altıncısı da bu sûrededir. Bil ki bu ayetin kendinden öncekilerle münasebeti hususnda şu izahlar yapılmıştır:
1)Hak teâlâ, "Sana geçmiş (ümmet)lerin haberlerinden bir kısmını işte böylece anlatıyoruz" (Taha, 99) buyurup, sonra Kur'ân'ı ululayıp, bunu iyice te'kid edince, bu kıssayı, "işte böylece anlatıyoruz" diye yaptığı va'di yerine getirmek için zikretmiştir.
2)Cenâb-ı Allah, "O (Kur'ân) da tehdidlerden nicelerini tekrar tekrar açıkladık." Olur ki ittikâ ederler, yahut o kendilerinde yeni bir ibret meydana getirir" (Taha, 113-114) buyurunca, bunun peşinden Hazret-i Adem (aleyhisselâm) kıssasını getirmiş ve sanki, "İnsanoğlunun şeytana boyun eğmesi ve onun vesveselerinden korunamaması çok eskilere dayanır. Nitekim biz bundan önce, yani, kendilerine nice nice tehditlerimizi açıladığımız kimselerden önce, Adem (aleyhisselâm)'a vahyetmiş ve ona sıkı sıkı tenbih etmiştik. Çünkü biz, "Hiç şüphesiz ki bu, senin de zevcenin de düşmanıdır" demiştik. Ama o, buna rağmen yine unuttu ve o ahdi (vahyile yapılan tavsiyeyi) terketti. O halde, insanın şeytandan korunamaması işi çok eskilere dayanır" demek istemiştir.
3)Cenâb-ı Hak, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e: "Ya Rabbi ilmimi artır" (Taha, 114) demesini emredince, bundan sonra Hazret-i Âdem (aleyhisselâm) kıssasını getirmiştir. Çünkü Hazret-i Âdem (aleyhisselâm), kendisine Allahü teâlâ'nın vahyetmesine ve vahyini tekrarlayıp düşmanından sakındırmasına rağmen bütün bunları unuttu. Binâenaleyh insan gücünün, şeytandan korunmaktan aciz kaldığına delâlet eder. Bu durumda da insan, ilim elde etmeye, unutmaktan ve yanılmaktan uzak kalmaya muvaffak kılması hususunda Rabbisinden medet ummaya muhtaçtır.
4)Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e "Onun vahyi tamamlanmadan evvel, Kur'ân'da acele etme" (Taha, 114) denilince bu, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in vazifesinden fazlasını yapmak suretiyle dini hususlarda gayret gösterdiğine delalet eder. Binâenaleyh Hak teâlâ, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı, bu hususta ileri gitmekle (ifratla) niteleyince, Hazret-i Âdem (aleyhisselâm)'i de gereğinden az yapmakla (tefritle) nitelemiştir. Çünkü o, bu hususta ihmal göstermiş, bunu aklında tutamamış ve derken unutuvermiştir. Böylece insanın zelleden (hatadan) kesinlikle kurtulamayacağını, her halükârda bir hata yapacağını Delirtmek için, Hazret-i Âdem (aleyhisselâm)'i tefrit, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'i de ifrat ile tavsif etmiştir.
5)Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e, "Acele etme" denilince, bundan canı sıkılmış ve kendi kendisine, "Uygun olmayan bir şey yapmamış olsaydım, bana bu nehiy gelmezdi" demiş. İşte bunun üzerine ona: "Eğer nehyedildiğin şeyi yaptıysan, sen bunu ancak ibadete olan düşkünlüğünden ve vahyi yerine getirme aşkından ötürü yaptın. Atan Âdem (aleyhisselâm) ise ihmalkârlığından ve kendisini koruyamamasından ötürü, uygun olmayan bir şey yapmıştı. Binâenaleyh senin hatan, onun hatasından daha güzeldir" denilmek istenmiştir.
Hazret-i Adem'in Ahdi
Hak teâlâ'nın "Andolsunki Biz, bundan evvel Âdem'e vahyetmiştik" cümlesindeki "ahd" ile, Allah'ın bir emri veya bir yasağının kastedildiğinde bir şüphe yoktur. Nitekim kralların emir ve tavsiyeleri hususunda, (......) denilir. Müfessirler bu ayette, "Biz Adem (aleyhisselâm)'e, o ağaçtan yememesini ve ona yaklaşmamasını vahyettik, emrettik, tavsiye ettik" manasını vermişlerdir.
Ayetteki "bundan evvel" ifadesi ile ilgili olarak da şu izahlar yapılmıştır.
1) Kendilerine Kur'ân'da tekrar tekrar tehditlerde bulunduğumuz o kimselerden evvel.
2) İbn Abbas (radıyallahü anh): "Âdem (aleyhisselâm), o ağaçtan yemezden evvel, Allahü teâlâ ona, ondan yememesini vahyetmişti" demiştir.
3) Bu, "Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) ve Kur'ân'dan önce..." demektir. Bu görüş, Hasan el-Basri'nindir.
Ayetteki "Fakat unuttu" ifadesine gelince, bu husustaki geniş açıklamayı Bakara Sûresin'de yapmıştık. Burada, bu hususta pek az birşeyi tekrar edeceğiz: "Nisyân"ın manası hususunda şu iki izah yapılmıştır.
a) Bu, hatırlamanın zıddı olan şeydir, yani "unutma"dır. Hazret-i Âdem (aleyhisselâm), ezberlemediği ve iyice zabtetmediği, dolayısıyla, unuttuğu için itâb olunmuştur. Hasan el-Basri (r.h), "Allah'a yemin olsun ki, Hazret-i Âdem (aleyhisselâm) unutması dışında asla asi olmadı" derdi.
b) Buradaki "nisyan", yapmamak manasınadır. Çünkü Âdem (aleyhisselâm), kendisine ağaçtan ve onun meyvesini yemekten sakınması hususundaki emri yerine getirmemişti. Bu kelime nüssiye şeklinde de okunmuştur ki anlamı: "unutturuldu", yani şeytan ona unutturdu" demektir. Bu takdiri (manaya) göre, şöyle denilebilir: Hazret-i Âdem (aleyhisselâm)'in bu günaha hiç yorum yapmadan yöneldiği söylenebileceği gibi, yorum yapıp yöneldiği de söylenebilir. Bu husustaki izahımız Bakara Sûresi'nde geçti.
Onun Azminin Eksikliği
Hak teâlâ'nın "Biz onda bir azm bulamadık" ifadesi ile ilgili birkaç bahis vardır:
Birinci Bahis: "Bulma" fiili, "bilme" manasına gelebilir. İşte bu ayette, "bitme" manasındadır. Bunun, "yokluğun" zıddı olan "bulma" manasında olması da mümkündür. Buna göre bu, "Onda bir azim bulamadık" manasında olur.
İkinci Bahis: "Azm", kararlı ve sebatlı olmak, ısrar etmek demektir. Hak teâlâ'nın, "Biz onda bir azm bulamadık" cümlesi "Onda günahı sürdürme hususunda bir azim bulamadık" manasında olabileceği gibi ki bu bir övgü olmaya daha uygundur. "Onda günahı "terketme", gafletten korunma" ve "sakınma" hususunda bir azim bulamadık" manasında da olabilir. Biz, Hazret-i Âdem (aleyhisselâm)'ın içtihadında hata ettiğini söylediğimiz takdirde bu, "Onda, ictihadda ihtiyatı olma hususunda bir azim bulamadık" demek olabilir.
Meleklerin Ona Secdesi
Cenâb-ı Hak "Hani meleklere, "Âdem için secde edîn" demiştik de, îblis'den başkalan secde etmişti. O ise dayatmıştı" buyurmuştur Bu, birkaç mesele ihtiva eder:
1) Meleklerin hepsi mi, yoksa bir kısmı mı secde ile emrolunmuşlardı?
2) Bu secde ne demektir?
3) İblis, meleklerden midir, değil midir? Eğer değil ise, bu istisna niçin yapılmıştır ve neden dolayı secde ile emrolunmuştu?
4) Bu, Hazret-i Âdem (aleyhisselâm)'in, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'den daha üstün olduğuna delâlet mi, etmez mi?
5)Cenâb-ı Hakk'ın İblis hakkında, "O ise dayatmıştı" demesinden, onun kâfir olduğu manası nasıl çıkarılır? O, tâa baştan beri mi kâfir idi, yoksa bu işten dolayı mı kâfir oldu? Bil ki bütün bu soruların cevabı, Bakara sûresinde ayrıntılı bir şekilde geçti.
Hak teâlâ "Biz de, "Ey Âdem, hiç şüphesiz ki bu, senin de zevcenin de düşmanıdır. Öyleyse, sakın sizi cennetten çıkarmasın o. Sonra zahmete düşersin" demiştik" buyurmuştur. Bu iade ile ilgili birkaç soru vardır.
İblisin Hazret-i Âdem'e Düşmanlığının Sebebi
Birinci soru: Bu düşmanlığın sebebi nedir? Cevab: Buna birkaç açıdan cevab verilir:
a) İblis, çok kıskanç idi. O Allahü teâlâ'nın Hazret-i Âdem (aleyhisselâm)'deki nimetlerini görünce, kıskandı ve ona düşman oldu.
b) Hazret-i Âdem, genç ve bilgili idi. çünkü Cenâb-ı Hak, onun hakkında, "(Allah) Adem'e bütün isimleri öğretti" (Bakara. 31) buyurmuştur İblis ise cahil bir ihtiyardı. Çünkü o, kendisinin üstün oluşunu, yaratıldığı şeyin üstün oluşunu delil getirerek isbata kalkışmıştır. Bu ise, bir cahilliktir. Cahil olan ihtiyar her zaman genç ve alim olan kimseye düşman olur.
c) İblis, ateşten, Âdem (aleyhisselâm) ise, su ve topraktan yaratılmıştır. Bu iki asıl unsur arasında düşmanlık (terslik) vardır. Binâenaleyh bu, o düşmanlığın neticesi ve devamıdır.
Cennetten Çıkmanın İblis'e İsnadı
İkinci soru: Onları cennetten çıkaran Allahü teâlâ kendisi olduğu halde, "Sakın sizi (O iblis) cennetten çıkarmasın" buyurmuştur?
Cevab: Bu çıkarılma işi neticede, şeytanın yapmış olduğu vesvese yüzünden olduğu için, bunun böyle ifade edilmesi makul olur.
Üçüncü soru: Bu fiili birlikte yaptıkları halde, niçin zahmet çekme işi, Hazret-i Havva'ya da değilde, sadece Hazret-i Âdem (aleyhisselâm)'e isnâd edilmiştir?
Cevab; Buna iki şekilde cevap verilir:
a) Hazret-i Âdem (aleyhisselâm), ailesinin (eşinin) amiri ve reisi durumunda olduğu için, onun zahmet çekmesi zımnında, ailesinin de zahmet çekeceği manası vardır. Bu tıpkı, onun mutluluğunun içinde ailesinin mutluluğunun da yatmasına benzer. Binâenaleyh, ayette aynı zamanda fasılaya, ayet sonlarının ahengine) riayet de söz konusu olduğu için, bu zahmet çekme işi, Hazret-i Havva'ya değil, sadece Hazret-i Adem (aleyhisselâm)'a nisbet edilmiştir.
b) Bu fiil ile, "azık (geçim) elde etmedeki yorulma, zahmet çekme" manası kastedilmiştir. Bu ise, kadına değil, erkeğe aittir. Rivayet olunduğuna göre, Hazret-i Âdem (aleyhisselâm)'e, kırmızı bir öküz indirilip verildi ve o, bununla çiftçilik yapıyor, terliyor ve alnının terini siliyordu.
Cennet Hayatındaki Durum
Cenâb-ı Hak, Çünkü senin acıkmaman, çıplak kalmaman hep oradadır ve sen hakikaten burada susamayacaksm, (güneşte) kalmayacaksın" buyurmuştur. Bu ifade ile ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Ayetekı böyle fethalı okunduğu gibi, kesreli olara şeklinde de okunmuştur. Fethalı okunuşu, üzerine atfedilmeğinden dolayıdır. İmdi, şayet: eğer edatı üzerine gelmez. Mesela denilemez. Habuki ifadesinin başındaki vav, en edatının yerini tutmaktadır. Dolayısıyla bu vav nasıl, onun üzerine dahil edilebilir?" denilirse, biz deriz ki: Vav, her zaman en'in yerini tutmak için kullanılmaz. O her amilin yerini tutabilir. Binâenaleyh enne, özellikle tahkik (hiç şüphesiz) manasına kullanılan bir harf olmadığında, tıpkı en ve enne'nin yanyana gelmelerinin imkansız oluşu gibi, vâv ile yanyana gelişi imkansız değildir.
İkinci Mesele
Doymak, suya kanmak, giyim, gölgede oturmak, insanların işlerinin hep dayandığı merkezlerdir. Bundan dolayı Allahü teâlâ, bu şeylerin kazanmaya ve araştırmaya gerek olmaksızın cennette insanoğlu için mevcud olacağını bildirmiştir. Bunların da, olumsuz cümlelerle ifade edilmeleri, zıdlan olan açlık ve çıplaklıktan ötürüdür. Ayette susama ve gölgeden bahsedilişi, insanın kulağına, ve bunların sebeb olduğu sakındığı çeşitli zahmetli şeyleri çıtlatmak içindir. Böylece insan, böyle zahmetlere düşmesine sebeb olacak şeylerden sakınır. Bütün bunların hepsi, sanki ayetteki, "Sonra zahmete düşersin" ifadesini tefsir için getirilmiştir.
Şeytanın Onlara Vesvese Vermesi
120
Âyetin tefsiri için bak:122
121
Âyetin tefsiri için bak:122
122
"Nihayet şeytan onu fitledi: "Ey Âdem seni ebedilik ağacına ve zeval bulmayacak bir mülke götüreyim mi?" dedi. işte bunun üzerine ikisi de, ondan yediler. Hemen kötü yerleri açıhverdi. Üstlerini cennet yaprağından (alıp) örtmeye başladılar. Adem Rabbine karşı gelmiş oldu ve şaşıp kaldı. Sonra Rabbi yine onu seçti, tevbesini kabul etti ve ona doğru yolu gösterdi".
Vesveseye Kanmalarındaki Sır
Bil ki Hak teâlâ, melekleri Hazret-i Âdem (aleyhisselâm)'e secde ettirmek suretiyle onu yücelttiğini, İblis'in hem ona, hem de eşi (Havva'ya) Çok aşırı düşman olduğunu, bu düşmanlığı yüzünden, onları, içine düştüklerinde ellerindeki bütün nimetlerin yok olacağı bir masiyete çağırdığını beyan buyurmuştur. Buna rağmen Hazret-i Âdem (aleyhisselâm) ve Havva'dan, o zelle sadır olmuştu.
Ebu Umâme el-Bâhili'den rivayet edilen şu şey ne kadar dikkat çekicidir: "Eğer insanoğlunun kıyamete kadarki sabrı ve düşleri terazinin bir kefesine, Hazret-i Âdem (aleyhisselâm)'in sabrı ve düşleri de diğer gözüne konulacak olsaydı, mutlaka Hazret-i Âdem (aleyhisselâm)'in nadisesi çok enteresandır. Çünkü Allahü teâlâ, "Sakın (İblis) sizi cennetten çıkarmasın. Sonra zahmete düşersin. Çünkü sen burada acıkmayacak çıplak kalmayacaksın, burada susuzluk çekmeyeceksin. Güneş (in sıcağında) kalmayacaksın" (Tâhâ. 117-119) ifadeleri ile Hazret-i Âdem (aleyhisselâm)'i sürekli bu rahatlığa muntazam bir geçime teşvik etmiş, İblis de, onu "Seni ebedilik ağacına götüreyim mi?" ifadesi ile, sürekli bir rahata, "ve zeval bulmayacak bir mülke götüreyim mi?" ifadesi ile muntazam bir geçime teşvik etmiştir. Binâenaleyh Allah'ın onu teşvik ettiği şey ile, İblis'in teşvik ettiği şey aynıdır. Fakat Cenâb-ı Hak böyle bir hayatı, onun o ağaçtan uzak durması şartına, İblis ise bunu, onun o ağaçtan yemesi şartına bağlamıştır. Sonra Âdem (aleyhisselâm), aklının mükemmel olması ve İblisin kendisine secde etmeyip, düşmanlığından dolayı kendisini hataya sürüklemiş olması sebebiyle, Allahü teâlâ'nın İblis'in kendisinin düşmanı olduğunu bildirmesini bilmesine ve ancak Allah'ın onun mevlâsı, yardımcısı ve Rabbi olduğunu bilmesine rağmen, daha nasıl aynı hadisede ve aynı maksad hususunda, İblis'in kendisinin alabildiğine düşmanı olduğunu bilmesine rağmen, onun sözünü kabul etmiş, ama Allah'ın, kendisinin yardımcısı ve mürebbisi olduğunu bilmesine rağmen, O'nun sözünden yüz çevirmiştir. Kim bu konuda iyice düşünürse, şaşkınlığı ve hayreti artar, en sonunda bu hadisenin, Allah'ın kaza ve kaderinden kurtuluşun olmadığına, ona hiç birşeyin engel olmayacağına ve delilin çok açık ve kuvvetli olmasına rağmen, ancak Allah'ın takdiri ile fayda vereceğine bir dikkat çekme gibi olduğunu anlar.
Cenâb-ı Hakk'ın, "Nihayet şeytan onu fitledi, ona vesvese verdi" ifadesine gelince, onun nasıl vesvese verdiği ve ne ile vesvese verdiği meselesi Bakara Sûresi'nde geçmişti. Buna göre şayet, "Vesvese fiili, nasıl (A'raf, 20) ayetinde olduğu gibi bazan lâm ile, bazan da bu ayette olduğu gibi ilâ harf-i cerri ile müteaddi oluyor?" denilirse, biz deriz ki: şekli, "Ondan ötürü vesvese verdi, şekli ise, "Ona vesvese verdi" demektir. Bu tıpkı, (Ona konuştu) ve (Ona fısıldadı) ifadelerinde olduğu gibidir.
Hazret-i Âdem Nübüvvetten Önce Vesveseye Uydu
Daha sonra Cenâb-ı Hak, o vesvesenin, şeytanın Hazret-i Âdem (aleyhisselâm)'i şu iki şeye arzulandırmak hususunda olduğunu beyan etmiştir:
a) "Seni ebedilik ağacına götüreyim mi?" ifadesi... İblis bu ifadesinde, ağacı ebediliğe nisbet etmiştir, onun iddiasına göre ondan yiyen herkes ebedileşirmiş.
b) "Zeval bulmayacak bir mülke" ifadesi... Bu, "Kim bu ağaçtan yerse, mülkü devam eder, eskimez, bitmez" demektir. Kâdi şöyle der: Ayetin zahirinde Hazret-i Âdem (aleyhisselâm)'in şeytanın bu sözünü kabul ettiğine dair herhangi bir şey yoktur. Aksine, bu vesvese Hazret-i Âdem (aleyhisselâm)'in Peygamber olduğu sırada cereyan etmiş olsaydı, Hazret-i Âdem (aleyhisselâm)'in şeytanın bu vesvesesini kabul etmesi imkansız olurdu. Zira mükellef olma hali ile karşılık alma hali arasında mutlaka bir fasıla olması gerekir. Bu fasıla ölüm ile olabilir, yahut bu bulut ile (?) olabilir. Hazret-i Âdem (aleyhisselâm) peygamber olduğuna göre, bunu bilmemesi düşünülemez.
Biz deriz ki: Mükellefiyet ile mücazaat arasında mutlaka böyle bir fasılanın (boşluğun) olması gerektiğini kabul etmiyoruz. Niçin şöyle denilmesin: "Böyle bir boşluğa kesinlikle ihtiyaç yoktur. Olsa dahi mutlaka bir uyuklama veya baygınlık gibi bir durum ile böyle kısa bir fasılanın meydana gelmesi yeterlidir. Hem sonra ölüm sebebi ile mutlaka böyle bir fasılanın bulunması gerekli ise de, daha niçin sen, "peygamberin mutlaka bunu bilmesi gereklidir" diyorsun (Ey Kâdi). . Siz (Mu'tezile'den) bazıları "Hazret-i Musa (aleyhisselâm), "Allah'ın görülmesinin imkansız olduğunu bilmediği için, O'nu görmeyi istemiştir" dememiş midir? Bu bilmeme caiz olunca, beriki niçin caiz olmasın? Sonra o zaman Hazret-i Âdem (aleyhisselâm)'in peygamber olduğuna dair delil nedir? Çünkü bize göre, bu zelle (hata), Hazret-i Âdem (aleyhisselâm)'in peygamber olmasından sonra değil, önce olmuştur. Sonra Hazret-i Âdem (aleyhisselâm)'in, şeytandan gelen bu vesveseyi kabul atiğinin delili, Cenâb-ı Hakk'ın vesveseyi haber verdiği ayetin peşinden, "İşte bunun üzerine ikisi de ondan yediler" ifadesini getirmesidir. Ayetteki bu sıra, bu vesvesenin, o yemenin sebebi olduğunu göstermektedir. Bu tıpkı liftiz zina etti de recmolundu. "Hazret-i Peygamber (namazda) yanıldı da secde (-i sehv) yaptı" denilmesi gibidir. Çünkü bunlardaki fâ-i ta'kibiyyeler, bu recmin o zinanın; bu secdenin de o sehvin (yanılmanın) neticesi olduğunu gösterir. İşte burada da bu yemînin, İblis'in "Seni ebedilik ağacına ve zeval bulmayacak bir mülke götüreyim mi?" şeklindeki sözüne Hazret-i Âdem (aleyhisselâm)'in kulak vermesi neticesi olması gerekir. Bu netice ise ancak, Hazret-i Âdem (aleyhisselâm)'in bu vesveseyi kabul etmesi halinde söz konuşudur. Çünkü Âdem (aleyhisselâm), eğer İblis'in bu sözünü kabul etmeseydi, onun sözüne binâen yeme işine yeltenmezdi. Binâenaleyh Hazret-i Âdem (aleyhisselâm)'in, îblis'den gelen bu vesveseyi kabul ettiği sabit olur.
Yasağı Çiğneyince Edep Yerlerinin Açılması
Daha sonra Cenâb-ı Hak, o ikisinin, bu ağaçtan yeyince, hemen kötü yerlerinin açıldığını bildirmiştir. İbn Abbas (radıyallahü anh), o ikisinin, Cenâb-ı Hakk'ın kendilerine giydirmiş oldukları nurdan elbiselerden soyulduklarını ve böylece avret mahallerinin açıldığını söylemiştir. Ayetteki "sev'âtü" kelimesi cemi olarak getirilmiştir. Bu tıpkı, "Siz ikinizin kalbleri kaymıştır" (Tahrim, 4) ayetinde olduğu gibidir. Buna göre şayet, onların edeb yerlerinin açılması, sanki işledikleri günaha bir ceza gibi midir?" aenilirse, biz deriz ki: "Bunun, o yeme işine bağlı gibi olduğunda bir şüphe yok. Fakat bunun bir ceza olmama ihtimali de olup, bir başka faydaya vesile olmak üzere, o ise bina edilen bir durum olma ihtimali de mevcuttur.
Ayetteki "üstlerini, cennet yaprağından (alıp) örtmeye başladılar" ifadesi ile ilgili birkaç bahis vardır:
Birinci Bahis: Keşşaf Sahibi şöyle der: ifadesi tıpkı (şöyle yapmaya başladı) ifadeleri gibi olup, fiilinin hükmü, haberinin müzari olması hususunda, tıpkı fiili gibidir. Fakat aralarında çok ufak bir mesafe vardır: bir işe başlandığını bildirir, ise başlanmak üzere olduğunu bildirir.
İkinci Bahis: Fiil, teksir ve tekrir (çok ve tekrar tekrar yapmayı göstermek için), şeklinde de okunmuştur ki bu, Arapların "Ayakkabıyı iyice dikti" deyimlerinden gelir. Bu da, "hassâf'ın (ayakkabı dikicisinin), ayakkabıyı dikmesi, yamaması demektir. Buna göre bu ifade, "O ikisi örtünmek için, edeb yerlerine cennet yapraklarını yamadılar" demektir.
Âdem (aleyhisselâm) Hakkında Âsi Denebilir mi?
Hak teâlâ, "Âdem Rabbine karşı gelmiş oldu ve şaşıp kaldı" buyurmuştur. Bazı kimseler, böylece Hazret-i Âdem (aleyhisselâm)'dan büyük bir günah sadır olmuş olduğunu söyleyerek, bu ayeti şu iki şekilde buna delil getirmişlerdir:
a) Âsi (karşı gelen), kınama için kullanılan bir lafızdır. Binâenaleyh bu ancak, büyük günah işleyenler için kullanılır. Çünkü Cenâb-ı Hak, "Kim Allah'a ve peygamberine âsi olur, sınırlarını geçerse, onu da (Allah), içinde ebedi kalıcı olarak cehenneme koyar" (Nisa, 14) buyurmuştur. Büyük günah sahibi demek, cezaya müstehak olacağı bir işi yapan demektir.
b) Azgınlık ve sapıklık (gavâye ve dalalet), eşanlamlı iki isimdirler. Gayy, "rüşd"ün zıddıdır. Böylesi isimler, ancak fıska (günaha) iyice dalmış fasıklar için kullanılır.
Bazıları birinci delife, şöyle diyerek cevap vermişlerdir: Masiyet, emre muhalefet etmek, emri dinlememektir. Emir ise bazan vücûb ifade eder, bazan "nedb" (mendubluk)... Çünkü Araplar, "Falancaya çocuğunun işi hususunda şu fikri verdim de bana isyan etti" yine "Falancaya ilaç içmesini emrettim de bana isyan etti" derler. Durum böyle olunca da, "isyân"ın, Hazret-i Âdem (aleyhisselâm) hakkında kullanılması imkansız olmaz. Bu, onun vacibi terketmesinden ötürü değil, aksine mendûbu terkedtşinden ötürüdür.
Bu itiraza, o görüş sahibi şu şekilde cevap vermiştir: "Biz, Kur'ân'ın zahirinin, âsi'nin ikaba müstehak olduğuna delâlet ettiğini; örfün de bu kelimenin kınamada kullanılan bir laıfız olduğunu gösterdiğini beyân etmiştik. Binâenaleyh âsi isminin, vacibi yerine getirmeyen için kullanılması gerekir. Bir de eğer mendûbu yapmayana "âsi" denilebilseydi, o zaman bütün peygamberlerin de "âsi" diye nitelendirilmeleri gerekirdi. Çünkü onlar da (bazı) mendubları yapmamışlardır. Buna göre eğer, "mendûbu yapmayanın "âsi" diye nitelendirilmesi mecazidir. Mecaz ise muttand (devamlı) değildir, (her yerde geçerli olmaz) denilirse, biz deriz ki: Onun bir mecaz olduğunu kabul ettiğine göre, aslolan bu durumun olmamasıdır. Bize itiraz eden kimsenin, "Falancaya çocuğunun işi hususunda şu fikri verdim de bana isyan etti" ve "Falancaya ilaç içmesini emrettim de bana isyan etti" şeklindeki cümlelerine karşı da deriz ki: Biz, Arapların bunu böyle kullandıklarını kabul etmiyoruz. Bunu kabul etsek bile, Araplar bu ifadeyi, istişarede bulunan kimsenin mutlaka o işi yapacağına, o işi ihlal etmesinin mümkün olmadığına kesin gözüyle baktıklarında kullanırlar. Bu durumda da bir "vâciblik" olmasa bile, sanki manen bir vaciblik meydana gelmiş olur ki bu da, isyan'ın (asiliğin), ancak vâciblik söz konusu olduğunda kullanılacağına delâlet eder. Fakat biz, Allah tarafından olan icâbın (vâcib kılışın) vucûbu gerektirdiği hususunda ittifak ettik. Binâenaleyh isyan sözünün Hazret-i Âdem (aleyhisselâm) hakkında kullanılmasının, onun vacibi terketmesinden dolayı olması gerekir.
Hem sonra bazı kimseler, ayetin, Hazret-i Âdem (aleyhisselâm)'den bir masiyetin sâdır olduğuna delâlet ettiğini kabul etmişlerdir. Fakat bunlar, bu masiyetin büyük değil, küçük günahlardan olduğunu iddia etmişlerdir. İşte bu, genel olarak Mu'tezile'nin hepsinin görüşüdür. Bu da zayıftır, çünkü biz, "âsi" isminin, kınama için kullanıldığını; Kur'ân'ın zahirinin Hazret-i Âdem (aleyhisselâm)'in ikaba müstehak olduğunu ve bunun ise küçük günahlara daha uygun düşmeyeceğini beyan etmiştik.
Ebu Müslim el-ısfehâni, buna karşı şöyle cevap vermiştir: "Hazret-i Âdem (aleyhisselâm), Mükellefiyetlerinde değil, dünyevi bir hususta isyan etmiştir. "Gavâ" fiili ile ilgili hüküm de böyledir. " Ebu Müslim'in bu görüşü de akıldan uzaktır. Çünkü dünya maslahatları (dünyevi işler), mubahtır. Onları yapan kınama için kullanılan "âsi" (isyan) lafzı ile nitelenemez ve onlar için, "Onları şeytan aldattı" (A'raf.22) denilemez.
Ayetteki (azdı-şaştı) ifadesine tutunmak isteyenlere karşı, alimler birkaç yönden cevab vermişlerdir:
a) Bu, "O cennet nimetlerinden mahrum kaldı" demektir. Çünkü Hazret-i Âdem (aleyhisselâm) ebedi mülke sahib olmak için o ağaçtan yeyip, neticede mülkünün devam etmesi şöyle dursun, elindeki mülk tamamen zail olup, bu gayreti neticesiz kalıp, başarıya ulaşmayınca, "o şaştı" denilmiştir. Bunun manası şudur: "Gayy", rüşdün recidir. Rüşd ise, birşey vasıtasıyla gayeye ulaşılan şeye ulaşmak, onu elde etmek demektir. Binâenaleyh kim bir vasıta ile bir gayeye ulaşmak ister ama neticede gayesinin zıddı meydana gelirse bu durumu ifade için gayy tabiri kullanılır.
b) Bazıları da gavâ fiili, burada beşeme yani "usandı" anlamına gelir, yani Adem. çok yemekten ötürü usandı, tıkandı" demektir. Keşşat sahibi şöyle der. Bu, her ne kadar ânablı meksur olan yayı elife kalbedip de, mesela, ve kelimelerinde ve diyenlerin lehçesine, yani Tayy kabilesi lehçesine göre doğru olsada. bu değersiz bir açıklamadır.
Bil ki bence bu konuda en evla olan ve gürültüyü kesecek şey, şöyle denilmesidir; "Bu hâdise, onun peygamberliğinden önce meydana gelmiştir ki biz bunu Bakara Suresi'nde enine boyuna açıklamıştık. Burada mutlaka araştırılması gerekli bir hususdur: Kur'ân'ın zahiri her ne kadar Hazret-i Âdem (aleyhisselâm)'in isyan edip şaştığına delalet erse de, hiç kimse Hazret-i Âdem (aleyhisselâm)'in asi ve gâvi olduğunu söylemez. Sözümüzün Doğruluğuna şunlar delâlet eder:
1) Utbi şöyle der: Bir elbiseyi biçip diken kimseye, "O, onu kesti, dikti" denilir. tana, bu iş onun sanatı olmadığı ve o bu sanatla tanınmadığı müddetçe, onun için,
Kesici, biçici, terzi" kelimeleri kullanılmaz. Bu zellenin Hazret-i Âdem (aleyhisselâm)'den tek bir sefa sâdır olduğu malûmdur. Binâenaleyh bu ismin onun hakkında kullanılmaması gerekir.
2) Bu hadisenin, onun peygamberliğinden önce sâdır olmuş olduğu kabul edilmesi -alinde, artık Allahü teâlâ'nın onun tevbesini kabul edip, onu risâtet ve nübüvvetle şereflendirmesinden sonra, bu ismin onun hakkında kullanılması caiz olmaz. Bu, tıpkı kâfir olduktan sonra, Müslüman olan kimse hakkında: "O kâfirdir" manasında, kâfir (......) denilmemesi gibidir. Hatta, bu hâdisenin peygamber olduktan sonra sâdır olmuş olsa bile, onun hakkında şu vasıfların kullanılması caiz değildir. Çünkü Hazret-i Âdem (aleyhisselâm), bu işten tevbe etmiştir. Bu da tıpkı müslüman bir kimsenin, içki içip veya zina edip, sonra bunlardan iyice tevbe ederse, artık onun hakkında, içkici veya zinakâr denilmemesi gibidir. İşte burada da böyledir.
3) "Asi-gâvi" şeklindeki sözlerimiz, Hazret-i Âdem (aleyhisselâm)'in pek çok hususta, âsi ve Allah'ı tanımada şaşkın olduğu vehmini verir. Halbuki bu iki lafız Kur'an'da mutlak olarak değil, Hazret-i Âdem (aleyhisselâm)'in âsi olduğu o hadise ile kayıttı olarak zikredilir. Buna göre Cenâb-ı Hak sanki, "O, şu hususta âsi oldu" demiş olur. Bu ise, biraz önce bahsettiğimiz o yanlış vehme engel olur.
4)Allahü teâlâ'nın, başkasının söyleyemeceği-kullanamayacağı şeyi Hazret-i Âdem (aleyhisselâm) hakkında kullanması caizdir. Bu tıpkı, efendinin kölesi ve çocuğu hakkında, âsi olmaları halinde, o efendiden başkasının o köle ve çocuk hakkında söyleyemeyecekleri şeyleri söylemesi gibidir.
Hazret-i Adem'in Nebi Yapılması
Cenâb-ı Hak, "Sonra Rabbiyine onu seçti, tevbesini kabul etti ve ona doğru yolu gösterdi" buyurmuştur. Bu, "Sonra Allah onu seçti, onun tevbesini kabul etti, yani af ve mağfiretini ona yöneltti. Onu doğruya iletti ve böylece o, pişmanlığa, istiğfarda bulunmaya başladı. Allah da bunu kabul etti" demektir. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in söylediği rivayet edilmiştir:
Şayet büfün dünyadakilerin ağlaması, Hazret-i Davud'un ağlamasına eklenseydi, (onunla mukayese edilseydi), Davud'un ağlaması daha çok olurdu. Bütün bunlar da, Hazret-i Nuh'un ağlamasına eklenseydi, Nuh'un ağlaması da bundan daha çok olurdu. Nûh ismi, ona, çok ağladığı için verilmiştir. Bütün bunlarda, Hazret-i Adem'in ağlamasına eklenip onunla mukayese edilseydi, Hazret-i Âdem'in hatasından ötürü ağlaması da, bunlardan daha çok olurdu."
Vehb İbn Münebbih şöyle demektedir: "Hazret-i Âdem çok çok ağlayınca, Allahü teâlâ ona vahyetti de ona, "Senden başka ilâh yoktur. Seni tenzih eder ve sana hamdederiz. Bir kötülük işledim, böylece nefsime zulmettim. O halde beni bağışla. Çünkü sen, bağışlayanların en hayırlısısın" demesini emretmiş, daha sonra da Cenâb-ı Hak ona, "Senden başka ilah yoktur. Seni tenzih eder ve sana hamdederiz. Bir kötülük işledim, böylece nefsime zulmettim. O halde bana merhamet et, acı. Çünkü, merhamet edenlerin en merhametlisi sensin, sen" de!" demiş, daha sonra da, ona yine "Senden başka ilah yoktur. Seni tenzih eder ve sana hamdederiz Bir kötülük işledim, böylece nefsime zulmettim. Beni tevbeye muvaffak kıl. Çünkü sen. tevbeleri çok kabul eden ve merhametli olansın" de!" demiştir.
İbn Abbas (radıyallahü anh), "Hazret-i Âdem (aleyhisselâm)'ın, Rabbinden aldığı kelimeler" işte bunlardır" demiştir.
Cennetten Dünyaya Gönderilmeleri
123
Âyetin tefsiri için bak:127
124
Âyetin tefsiri için bak:127
125
Âyetin tefsiri için bak:127
126
Âyetin tefsiri için bak:127
127
"Allah şöyle buyurdu; "kimimiz kimimize düşman olarak, hepiniz oradan inin. Artık ne zaman benden size hidayet gelir de, kim benim hidayetime uyarsa, o sapmaz, bedbaht olmaz" Kim benim zikrimden yüz çevirirse, onun hakkı da. dar bir geçimdir. Ve biz onu, kıyamet gününde, kör olarak hasrederiz, (Artık o zaman o), "Rabbim, beni niçin kör hasrettin? Halbuki ben, gören biri idim" demiştir. Allah da şöyle buyurmuştur: Öyledir, sana ayetlerimiz geldi de, sen onları terkettin. işte bu gün de sen, öylece terkediliyorsun. İşte, israfa sapan ve Rabbinin ayetlerine inanmayanları biz böyle cezalandırırız. Ahiretin azabı ise. elbette daha çetin ve daha süreklidir".
Cemi Yerine Tesniye Kullanılması
Bil ki bu ayetlerin başında yer alan ifadeyle ilgili şöyle bir soru sorulabilir: ifadesi, ya iki şahsa, ya da daha fazlasına yapılmış olan bir hitabtır. Binâenaleyh, eğer bu iki şahsa yapılan bir hitab ise, Cenâb-ı Hak daha nasıl bundan sonra, cemaata bir hitab olan, "Artık ne zaman benden sizlere hidayet gelir de" ifadesini söylemiştir? Yok eğer bu, ikiden fazla kimselere bir hitab ise, o zaman nasıl olup da tesniye ile "ikiniz inin" demiştir?
Alimler, bu sorunun cevabı hususunda şu izahları yapmışlardır:
a) Ebu Müslim: "Hitâb, hem zürriyetiyle birlikte Hazret-i Âdem'e, hem de, zürriyeti ile birlikte, İblis'edir. Hazret-i Âdem'le İblis, ayrı iki cins oldukları için, "ikiniz ininiz" denilmesi, bu her bir cinsin Kafabafıfc kimseleri ihtiva etmiş olmasından dolayı da, denilmesi doğru olmuştur.
b) Keşşaf Sahibi şöyle demiştir: Hazret-i Âdem ve Havva (aleyhisselâm), beşerin astı ve beşerin kendilerinden çıkıp dallanıp budaklandığı sebep ve kök oldukları için, o ikisi, beşerin tamamı gibi kabul edilmiş ve onlara, tıpkı beşerin tamamına yapılan hitabla hitab edilmiş de böylece, çoğul olarak, denilmiştir.
Allahü teâlâ'nın "Kiminiz kiminize düşman olarak" ifadesine gelince Kadi şöyle der: "Bu ifadenin zahiri manasının bihakkın gerçekleşmesi hususunda, İblis'in ve şeytanların, insanların düşmanları; insanların da onların düşmanları olması yeter. Binâenaleyh buna, iki fırka içindekilerin birbirlerine karşı düşmanlığı da eklenirse, bunun da bu ifadenin içine girmesi imkansız olmaz."
Ayetteki "Artık ne zaman benden size hidayet gelir de, kim benim hidayetime uyarsa" ifadesinde, bununla zürriyetin kastedildiğine dair bir delâlet bulunmaktadır. Alimler bu ayette geçen "hidayet"ten maksadın ne olduğu hususunda ihtilaf etmişlerdir. Bu cümleden olarak bazıları bunun, "peygamber"; bazıları "ayetler ve deliller", diğer bazıları da, "Kur'ân'dır" demişlerdir. Esasen bu husustaki hakikatse şudur: "Huda, hidayet rehberi" delâlet etmek, kılavuzlamak demektir. Dolayısıyla bu ifadenin içine, yapılan bu izahların hepsi girer.
Hidayete Uyan Bedbaht Olmaz
Ayetteki "O sapmaz, bedbaht olmaz" ifadesinde Cenâb-ı Hakk'ın, kendisine tâbi olanlara karşı kefil olduğu o hidayetle kastedilenin, delillere tâbi olma olduğuna dair, bir delâlet bulunmaktadır. Delillere tâbi olmak ise ancak, kendileriyle istidlal ve amel edilmek suretiyle mükemmelleşir. Durumu böyle olan kimseye, şaşmayacağı ve bedbaht olmayacağı konusunda kefil olmuştur. Bu hususta şu üç izah yapılmıştır.
a) "Bu kimse, dünyada sapmaz, ahirette bedbaht olmaz"
b) "Bu kimse, ahirette sapmaz ve bedbaht olmaz" Çünkü Allah onu cennete iletecek ve onu orada karar kıldıracaktır.
c) Bu kimse, dünyada sapıp, bedbaht olmaz.
Şayet, "Allah'ın hidayetine tâbi olan kimselerin başına da, dünyada bazen bedbahtlık geliyor" denilirse, biz deriz ki: "Bu ifadeyle murad edilen, "O, dini konularda sapıtmaz ve din sebebiyle bedbaht olmaz" manasıdır. Binâenaleyh, eğer bedbahtlık bir başka sebepten dolayı meydana getirse, bunda bir sakınca yoktur.
Kur'ân'dan Yüz Çeviren Sıkıntılı Yaşar
Allahü teâlâ, hidayetine tâbi olanlarına, va'dde bulununca, bunun peşinden, "davetinden yüz çevirenler hakkındaki vaidini ve tehdidini getirerek 'Kim benim zikrimden yüz çevirirse..." buyurmuştur, "ez. Zikr" ifadesi, daha önce de beyân edildiği gibi, ilahi kitabları içine alabilir. Bu ifadeyle, "deliller"in murad edilmiş olması da mümkündür. "Onun hakkı da bir geçimdir" cümlesindeki dank kelimesi, aslında, "darlık ve sıkıntı" demek olup, bu masdardır. Daha sonra bu, bir başka kelimenin sıfatı olarak getirilir de, meselâ "Dar geçim" denilir. Buna göre Cenâb-ı Hak sanki, "sıkıntılık bir yaşayış ve hayat vardır" demek istemiştir.
Bil ki, kendisiyle tehdit edilen bu darlık, ya dünyada, ya kabir de, ya ahirette, ya dinde, yahut her şeyde veyahutta, her şeyin ekserisinde olabilir.
Dünyadaki Sıkıntı
Birincisine gelince, bu hususta bir ktsım müfessir şöyle demiştir: Bu böyledir, çünkü müslüman, Allah'a tevekkül ettiği için, güzel bir yaşayışla yaşar. Nitekim Cenâb-ı Hak, "onu güzel bir yaşayışla yaşatırız" (Nahl, 97) buyurmuştur. Kâfir ise, dünyaya düşkün olduğu ve devamlı bir şekilde daha fazlasını istediği için, onun layatı dar ve sıkıntılıdır, hali karanlıktır. Hem, Cenâb-ı Hak bazı kâfirlere, küfürlerinden molayı zillet ve meskenet damgasını vurmuştur. Nitekim O: "Onların üzerine horluk ve yoksulluk damgası vuruldu. Allah'dan bir gazaba da uğradılar" (Bakara, 61) "Eğer onlar Tevrat'ı, incil'i ve Rablerinden kendilerine indirileni dosdoğru tutsalardı. muhakkak ki hem üstlerinden, hem ayaklarının altından yiyeceklerdi" (Maide, 66) "Eğer o memleketler halkı iman edip de sakınmış olsalardı, elbette üzerlerine gökten ve yerden nice bereketler açardık" (A'raf, 96) "Artık, dedim, Rabbinizden mağfiret dileyin. Çünkü O, çok bağışlayıcıdır. O, üstünüze bol yağmur salıverir. Sizin mallarınızı, oğullarınızı da çoğaltır" (Nuh, 10-12) ve "Şu hakikat da: Eğer onlar o yol üzerinde dosdoğru gitselerdi, elbette onları bol bol sulardık" (cin. 16) buyurmuştur.
Kabirdeki Sıkıntı
İkincisine, yani bunun kabirde olmasına, kabir azabına gelince, bu Abdullah İbn Mesûd'un, Ebu Said el-Hudri'nin, Abdullah İbn Abbas'ın görüşüdür. Ebu Hureyre bunu, Hazret-i Peygamber ret ederek, merfû bir hadisle şöyle demiştir: "Kabir azabı, kafirleredir O, hayatım elinde olan Zâta, Allah'a yemin ederim ki, şunu iyi biliniz: Kâfire kabrinde doksandokuz ejderha musallat edip. (12/a) Tirmizi Kıyame, 26 (4/M9); Müsned 3/38 (Benzer hadis). İbn Abbas (radıyallahü anh), şöyle der: "Bu ayet, Esved İbn Abduluzzâ el-Mahzumi hakkında nazil olmuştur ki, bununla kabrin sıkması kastedilmiştir ki, orada onun kaburgaları birbirine girer..."
Ahiretteki Sıkıntı
Üçüncüsüne, yani bunun ahiretteki, cehennemdeki sıkıntı olmasına gelince, bu onların oradaki yiyeceklerinin, "darîc devenin yediği diken" zakkum olması, içeceklerinin de alabildiğine kaynar su ile, cehennemliklerin vücutlarından akan irin ve kan olmasıdır ki onlar orada, ne ölürler, ne yaşarlar. Bu, Hasan el-Basri, Katâde ve Kelbî'nin görüşüdür.
Manevi Hayatta Sıkıntı
Dördüncüsüne, yani bunun dini haller hususundaki sıkıntı olmasına geline, İbn Abbas şöyle demiştir: "Sıkıntılı hayat, kişiye, hayır kapılarının daralması ve kişinin onlardan hiçbirine yol bulamaması demektir,"
Şiblî'ye Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, "Belâya duçar olmuş kimseleri gördüğünüz de, Allah'dan afiyetini talep ediniz" (12/b): Müsned 5/231.235. hadisi sorulduğunda o şöyle demiştir: (Gerçek) Ehl-i belâ, Allah'dan habersiz olan kimselerdir. Binâenaleyh onların cezaları, Allah'ın onları, kendi nefisleriyle başbaşa bırakmasıdır. İnsanların kendisine bırakılmasından daha dar ve daha sıkıntılı olan hayat ne olabilir ki?."
Atâ'nın da şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Ayette bahsedilen sıkıntılı hayat kâfirin hayatıdır. Çünkü o, ne mükâfaata, ne de cezaya inanmamıştır."
Genel Durumda Sıkıntı
Beşincisine, yani bu darlığın herşeyde veya her şeyin ekserisinde olmasına gelince, Hazret-i Ali'den Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Masiyetin cezası üçtür. Geçim darlığı, sıkmtüardaki zorluk ve, kişinin yiyeceğine ancak, Allah'a isyan ederek ulaşması"
Kör Olarak Haşredilme
Cenâb-ı Hakk'ın, biz onu, kıyamet gününde, kör olarak hasrederiz" buyruğuna gelince, bu hususta şu izahlar yapılmıştır:
a) Bu, Cenâb-ı Hakk'ın tıpkı, "Biz onları kıyamet günü körler, dilsizler, sağırlar olarak yüzükoyun hasredeceğiz" (İsra. 97) ve Tâhâ 102 ayetindeki zurkan "gözleri gömgök bir halde" kelimesinin körlükle tefsir edilmesi gibidir. Onun, "Görür bir vaziyette diriltileceği, ama mahşere sürüldüğünde kör olacağı da" ileri sürülmüştür ki bu husustaki leh ve aleyhteki açıklamamız, (Tâhâ 102 ayetinin tefsirinde) geçmişti.
b) Mücahid, Dahhâk ve Mukâtil "Hüccetleri görmekten kör olma" manasını vermişlerdir ki bu, aynı zamanda, Said İbn Cübeyr'in, İbn Abbas (radıyallahü anh)'dan yapmış olduğu bir rivayettir. Kâdi şöyle der: "Bu görüş zayıftır. Çünkü, kıyamette kendilerine, nakkı batıldan ayrıldığının zuhur etmesi için, Allahü teâlâ'nın onlara mutlaka, özerlerinde oldukları, yaptıkları şeyin batıl olduğunu bildirmesi gerekir. Durumu böyle : an kimse ise ancak, mecazi olarak böyle vasfedilebilir ki, bundan maksat, onun, - yametten önceki hayatının böyle olduğunun vurgulanmasıdır. Hem bu ifadeyle, o dünyada iken bu şekilde olmazsa, onun, "Halbuki ben, gören biri idim" ifadesi de bağdaşmaz. Bu itirazı, Cenâb-ı Hakk'ın, bu körlüğü, mükellefin dünyada iken, delilleri -tutmasına bağlaması da destekler. Binâenaleyh şayet, ahirette meydana gelecek o körlük, bu unutma esnasında olmuş olsaydı, bunun, bu sebeple dünyada iken bir zararı olmayacağı gibi, mükellefe bu sebepten dolayı da, ahirette, bir zarar dokunmazdı."
Bil ki, bu itiraza karşı verilecek olan gerçek cevâp, bir başka delilden elde edilir ki o da şudur: Dünyada iken cahil olan ve o cehaletleri üzere bedenlerini terkeden 'ûhlar, ahirette de aynı cehaletlerini sürdürür. Bir de, o cehalet, orada, ruhani elemlerinin en büyüğüne bir sebep haline dönüşür... Binâenaleyh, bu yolla, Kadi'nin Mu'tezili usûllere dayamış olduğu yol arasında, son derece büyük bir mesafe ve uzaklık vardır.
Cübbai şöyle demiştir: "onun amâ olarak haşredilmesinden murat, onun, kıyamet gününde, kendisiyle hayra nâit olacağı bir yola ulaşamaması; aksine, herhangi bir şeye varamayan ve yolunu bulamayan amâ, kör gibi; şaşkın kalakalmasıdır.
Cenâb-ı Hakk'ın "(Artık o zaman o), "Rabbim, beni niçin kör hasrettin? Halbuki ben, gören biri idim" demiştir. (Allah da şöyle buyurmuştur:) öyledir, fakat sana ayetlerimiz geldi de sen onlan terkettin. işte bu gün de sen, öylece terkediliyorsun" buyruğuna gelince, buradaki cevâbın ortaya konulması hususunda iki izah şekli bulunmaktadır:
1) Hidâyete uymayı terketmesi ve ondan yüz çevirmesine bir ceza olmak üzere, Cenâb-ı Hak onun başına bu körlüğü getirmiştir.
2) Beşerî ruhlar, cahil ve ruhani hakikatler ile münasebet kurmaktan uzak ve sapkın olduktan vaziyette bedenlerini terkederlerse, bu ayrılıştan sonra da aynı hal üzere kalakalırlar ve ruhani olan ve acıları büyür. İşte bundan dolayı da Cenâb-ı Hak, ahirette bu körlüğün meydana gelmesini, dünyada delillerden yüz çevirmiş olmaya bağlamıştır.
"Dar bir geçim" ifadesini, "dünyadaki darlık" la tefsir eden kimse ise şöyle demektedir: "Allah dünyada zikrinden yüz çeviren kimse için, bu dünyada dar bir geçim, ahirette de körlük olduğunu beyân etmiştir."
Ayetteki İşte israfa sapan ve Rabbinin ayetlerine inanmayanları biz böyle cezalandırırız" buyruğu hakkında âlimler ihtilaf etmiştir. Bazıları: "şirk koştu ve kâfir oldu" manasını verirken, bazıları da, "Allah'a isyan etme konusunda haddi aştı ve israf etti" manasını vermiştir. Cenâb-ı Hak bundan neyin murad edildiğini "Ve Rabbinin ayetlerine inanmayanlar" ifadesiyle beyân etmiştir. Zira bu ifade, "israf etti" ifadesinin bir tefsiri gibidir. Böylece Cenâb-ı Hak, durumu böyle olan bir kimseyi daha önce zikredilmiş olan "dar geçim" ve körlükle cezalandıracağını beyan etmiştir. Bundan sonra da, "ahiretin azabının, daha çetin ve daha sürekli olduğu" nu beyan etmiştir. Onun daha çetin olması, azamet ve büyüklüğündendir; daha kalıcı olması ise, onun kesiksiz ve inkitâsız olması sebebiyledir.
İbret Alınacak Durumlar
128
Âyetin tefsiri için bak:130
129
Âyetin tefsiri için bak:130
130
"Biz onlardan evvel nice nesilleri helak ettik. Bu onları bidayete sevketmedi mi? Halbuki kendileri de onların yollarında yürüyüp duruyorlar. Bunda salim akıl sahibleri için elbette ibret verici ayetler vardır. Eğer Rabbinden. Önceden verilmiş bir söz ve belirlenmiş bir müddet olmasaydı, (muhakkak onlara da azab gelip çatardı) o halde sen, onların dediklerine sabret. Güneşin doğmasından evvel de, batmasından evvel de Rabbini hamd ile tesbih et. Gecenin bir kısım saatlerinde ve gündüzün etrafında da tesbih et ki. Rızayı ilâhiye eresin"
Bil ki Allahü teâlâ, zikrinden yüz çevirenleri kıyamet günü nasıl hasredeceğini beyan edince, bunun peşinden mükelleflerin ibret almaları gayesiyle dünyada peygamberleri yalanlayanların başlarına gelen halleri zikrederek, "Bu onları hidayete sevketmedi mi?" buyurmuştur. Ekseri imamların kıraati, yâ ile şeklinde olup, bu kıraata göre, hidayet fiilinin faili, "onlardan evvel nice asırları helak etmemiz..." ifadesidir. Kaffâl şöyle der; "Bu kötülükten alıkoyan bir sebeb kabul edildiği gibi, geçmiş ümmetlerden pek çok kimsenin helak ı, muhatablar için bir açıklayıcı kabul edilmiştir." Ebu Abdurrahman es-Sülemi, bu fiil, nün ile "hidayete sevketmedik mi?" şeklinde okumuştur. Zeccâc, buna göre mananın, "Onlara, düşünmeleri ve tefekkür etmeleri halinde, sayesinde yol bulacakları bir beyanda bulunmadık mı?" şeklinde olduğunu söylemiştir. Ayetteki, "Nice nesilleri helak ettik" ifadesi ile, Cenâb-ı Hakk'ın geçmiş ümmetlerden helak ettiklerinin çok olduğu anlatılmak istenmiştir.
Cenâb-ı Allah, "Halbuki kendileri de onların yollarında yürüyüp duruyorlar" ifâdesi ile de şunu murad etmiştir: "Kureyş, geçmiş ümmetlerin " oldukları nimetlere ve başlarına gelen çeşitli helâklara delâlet eden o büyük âyetleri müşahede ediyorlar. Bunları görüp müşahede edenin, herkesten fazla ibret Anası gerekir."
Nuhâ'nın Anlamı
Cenâb-ı Hak, o ayetlerde, salim akıl sahibleri için birer ibret olduğunu beyan buyurmuştur. "Ulû'n-nühâ", akıl sahibleri demektir. Daha doğrusu, nehy, aklın ziyyetine delâlet eder. Çünkü nehy (birşeyden geri durma ve geri durdurma), sayesinde kötülükten vazgeçen akıllı kimseler için söz konusudur. Bu tıpkı "ulu'l-azm" (azim sahibi) şeklindeki sözümüzün, ihtiyatlı ve temkinli olan kimseler çın, bir meziyet ve üstünlük ifade etmesi gibidir. İşte bundan ötürü bazı kimseler, "ehlü'l-verâ, ehlü't-takva" (verâ sahibi, takva sahibi) gibi tabirler kullanmışlardır.
Daha sonra Cenâb-ı Hak, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'i yalanlayıp, inkâr edenlere niçin peşin (hemen) azab verilmediğini beyan buyararak "Eğer Rabbinden, önceden verilmiş bir söz (hüküm) ve belirlenmiş bir zaman olmasaydı, (muhakkak onlara da azab gelip yapışırdı" demiştir. Bu ifadede, takdim-tehir olup, takdiri, (......) şeklindedir. Ayette geçen "kelime" nin, (sözün, hükmün) Allahü teâlâ'nın meleklerine bildirdiği ve Levh-i mahfuz'da yazmış olduğu şu husus olduğunda şüphe yoktur: Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in ümmeti, yalanlasatar bile onların cezası ertelenecek, geçmiş ümmetlerin oaşına getdiği gibi, onların başına "kökünü" kazıma" azabı gelmeyecektir. Alimler, bu azabın niçin, Muhammed Ümmetinin başına gelmeyeceği hususunda, değişik izahlar yapmışlardır: Bazıları: "Çünkü Allah, onlar içinde (yani Kureyşliler, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in ilk muhatabları içinde), iman edeceklerin olduğunu biliyordu" derken, bazıları: "Allah, onların neslinden iman edecek kimseler bulunacağını biliyordu. Şayet onlara azab indirecek olsa, bu azab hepsini içine almış olurdu demiştir. Diğer bazıları da: "Bu husustaki hikmet gizlidir. Onu sadece Allah bilir" demişlerdir. Ehl-i sünnet şöyle demiştir: "Cenâb-ı Hakk'ın mâlikiyyet hükmü vardır: O, hiçbir sebeb olmaksızın, dilediğine fazlını, dilediğine azabını verir. Çünkü eğer O'nun fiili, bir sebeb ve illetten dolayı olmuş olsaydı, o zaman o illet ve sebeb kadim ise, bu fiil de kadim olurdu; eğer hadis ise, o zaman o illet de, başka bir illete muhtaç olurdu ve teselsül gerekirdi. İşte bundan ötürü, muhakkik âlimler: "Herşey, hiçbir illet ve sebebe bağlı olmaksızın, Allah'ın yaptığı ve yarattığıdır" demişlerdir.
Ecel-i Müsemmâ Ne Demektir?
Ayette bahsedilen "ecel-i müsemmâ" (belirlenmiş bir ecel, bir zaman) hususunda, şu iki görüş ileri sürülmüştür:
a) Bu, "Eğer o azab için, yani Bedir Günü için belirlenmiş bir zaman olmasaydı..." demektir.
b) Bu, "Eğer âhirette o azab için belirlenmiş bir zaman olmasaydı" demektir ki bu ikinci görüş, doğruya daha yakındır. Buna göre ayetin manası, "Eğer bu azabın âhirete bırakılması şeklinde önceden verilmiş bir hüküm bulunmasaydt" şeklindedir. Bu tıpkı, "Daha doğrusu, onlara va'dolunan asıi (azabın) vakti, o saattir (kıyamettir)" (Kamer, 46) ayetinde ifade edildiği gibidir. İşte geçmişte verilmiş böyle ilâhi bir hüküm olmasaydı, o zaman onların Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'i yalanlayıp, eziyet etmelerine karşılık, onlar için ilâhi ceza hemen verilirdi.
Allahü teâlâ daha sonra, eceline ulaşmadan hiç kimsenin helak olmayacağını haber verince, Peygamberine, onların dediklerine sabretmesini emretmiştir. Bununla, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, onların sözlerinden, hoşlanmadıklarına sabretmesinin kastedildiğinde şüphe yoktur. Yine bunun, bazı müşriklerin, "Muhammed sihirbazdır, veya delidir veya şâirdir" gibi sözleri olması da muhmeteldir. Yine bununla, onların Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'i, iddia ettiği nübüvvet hususunda yalanlamalarının kastedilmiş olması muhtemel olduğu gibi, bu iddiasını kabul etmeleri de muhtemeldir. Çünkü bütün bunlar, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'i üzen, kederlendiren ve eziyet veren hususlardandır. Böylece Cenâb-ı Hak onu sabretmeye, Allah'ın dinine davet etmeyi sürdürmeye, üzerindeki risalet görevini ifâya ve müşriklerin ona karşı yaptıkları şeylerin, onu bundan vazgeçirmemesine teşvik etmiştir. Kelbî ve Mukâtil, bu ayetin kitâl (cihad) ayetleriyle mensûh olduğunu söylemişlerdir.
Hamd ve Tesbih Vazifesi
Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Rabbini hamd ile tesbih et" buyurmuştur. Bu tıpkı "Sabır ile,namaz ile (Allah'dan) yardım isteyin"(Bakara. 153) ayeti gibidir. Bu ifade ile ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
İfadesi hal mahallinde olup, "Rabbin seni tesbihe muvaffak kılıp, sana yardım ettiği için, Rabbine hamdedicisin" demektir.
İkinci Mesele
Cenâb-ı Hak, sabrın hemen peşisıra tesbihi emretmiştir. Çünkü Allah'ı zikretmek teselli ve rahatlık sağlar. Zira mü'minin Allah'a kavuşmaktan başka rahatı yoktur.
Tesbih'in Beş Vakit Namaza Delâleti
Alimler, bu "tesbih"in ne demek olduğu hususunda şu iki şekilde ihtilaf etmişlerdir: Ekseri alimler, bununla namazın murad edildiği kanaatindedirler. Bu görüşte olanlar, şu üç değişik görüş belirtmişlerdir:
a) Ayet, beş vakit namaza delâlet eder, fazlasına ve noksanına değil... Buna göre İbn Abbas (radıyallahü anh): "Beş vakit namaz bu ayette mündemiçtir. "Güneşin doğmasından evvel" ifadesi, sabah namazına, "(Güneşin) batmasından evvel" ifadesi de öğle ve ikindi namazına delâlet eder. Çünkü bu ikisi, güneşin batmasından evveldir. Ayetteki, "Gecenin bir kısım saatlerinde... tesbih et" ifadesi akşam ve en son olan yatsı namazını içine alır. "Gündüzün etrafında" ifadesi de, gündüzün iki tarafında olan sabah ve akşam namazlarını, te'kid eden bir ifade olmuş olur. Bu tıpkı, "Namazlara; bilhassa salat-ı vusta'ya devam edin"(Bakara, 238) ayetindeki, "salat-ı vusta" ifadesi gibi (te'kiddir).
b) Ayet, beş vakit namaza ve fazlasına delalet eder. Ayetin beş vakit namaza delalet edişi şöyledir: Zaman, ya güneşin doğuşundan evvel veya batışından evveldir. O halde, gece ile gündüz bu iki ifadeye dahildir. Dolayısıyla farz namazların vakitleri, bu iki ifâde ile anlatılmıştır. Ayette geriye, "Gecenin bir kısım saatleri" ve "Gündüzün etrafı" ifadeleri kalır. "Gündüzün etrafı" ifadesi, nafile namazlara aittir.
c) Ayet, beş vakit namazın bir kısmına delâlet eder. Buna göre, "güneşin doğmasından evvel" ifadesi, sabah namazına; "batmasından evvel" ifadesi, ikindi namazına, "gecenin bir kısım saatleri" ifadesi, akşam ve yatsı namazına aittir. Binâenaleyh öğle namazı, hâriçte kalmış olur.
Birinci görüş daha kuvvetli olup, nazar-ı dikkâte alınması daha uygundur. Bütün bu görüşler, ayetteki "tesbih et" ifadesini "namaz kıl" manasına aldığımızda söz konusudur.
Ebu Müslim: "Tesbih et" ifadesini, Cenâb-ı Hakk'ı tenzih et" mânasına hamletmek uzak bir ihtimal değildir. Buna göre ayet, "Bu sayılan vakitlerde Allah'ı tenzih et" demektir" der, Bu görüş, ayetin zahirine ve bahsi geçen şeylere daha uygun bir görüştür. Çünkü Allahü teâlâ, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e önce, onların ileri sürdükleri yalanlama, şirk ve küfürlerine sabretmesini emretmiştir. Buna uygun olan ise, peygamberliğinin devam etmesi, onu ortaya koyabilmesi ve ona çağırabilmesi için, Allah'ı tenzihi emretmesidir. İşte bundan ötürü, Cenâb-ı Hakk, bütün vakitleri kapsayacak genel bir ifade kullanmıştır.
Gece Sûkûnetindeki İbadet
Zikrin en efdâli geceleyin olanıdır. Çünkü insan zihninin en fazla derli toptu olduğu vakit o vakittir. Zira bu vakitlerde insanların hepsi, sessiz, sakin, hareketsiz ve insanın duyguları, diğer insanların hareket ve işlerinden kurtulmuştur. İşte bundan ötürü Cenâb-ı Hak, "Gerçekten, gece kalkan nefis (yok mu), işte o, hem uygunluk itibariyle daha kuvvetli, hem kıraatçe daha sağlamdır" (Müzemmil, 6) ve "Yoksa o, âhiretten korkarak, Rabbinin rahmetini umarak gecenin saatlerinde secdeye kapanan, kıyamda durur bir halde taat ve ibadet eden kimse hiç böyle olmayan gibi olur mu? (zümer. 9) buyurmuştur. Bir de gece, sükûnet ve rahat vaktidir. Binâenaleyh o esnada, insan kendisini ibadete verdiğinde, ibadet nefse zor, bedene ağır gelir. İşte bundan dolayı, daha fazla ecre ve sevaba müstehak olur.
Beşinci Mesele
Birisi gündüzün, iki tarafı (ucu) vardır. Öyleyse Cenâb-ı Hak niçin, "Gündüzün etrafında (taraflarında)" buyurmuştur. Halbuki evlâ olan, tıpkı, "Gündüzün iki tarafında namaz "(Hûd, 114) ayetinde buyurduğu gibi, buyurması idi?" diyebilir. Buna, bazıları şöyle diyerek cevab vermişlerdir: "Ceminin (çoğulun) en azı ikidir. Binâenaleyh bu soru düşer." Bazı kimseler de, "Bu iş, yani gündüzün iki tarafının oluşu, her gündüzde tekrar ettiği için, böyle cemi ifade edilmiştir" demişlerdir.
Hak teâlânın, "Ta ki rıza'yı ilâhiye eresin" ifadesi ile ilgili şu izahlar yapılmıştır:
a) Bu, tıpkı büyük bir padişahın, "Ey falanca, hizmetimle meşgul ol. Belki bundan, istifâde edersin" demesi gibidir. O, bu sözüyle, seni, nimet hususunda yüksek derecelere çıkaracağım" manasını kasteder. Dolayısıyla, Hak teâlâ'nın bu ifadesi, "Rabbin sana (bol bol) verecek ve böylece sen hoşnûd olacaksın" (Duha, 5) ayetiyle, "Ümid edebilirsin, Rabbin seni bir makam-ı mahmûda gönderecektir" (İsra, 79) ayetlerine bir işaret olmuş olur.
b) Böylece sen, elde ettiğin sevaba razı olur, hoşnud olursun..."
c) Böylece sen, elde ettiğin şefaat hakkıyla hoşnud olursun" Kisaî ve Asım, tâ'nın dammesiyle (......) şeklinde okumuşlardır ki, mâna değişmez. Çünkü Allahü teâlâ onu memnun etti mi, peygamber O'ndan razı olmuş; o o'na razı olunca da, Allah'ı hoşnud etmiş olur.,
Dünya Hayatının Gerçek Mahiyeti
131
Âyetin tefsiri için bak:135
132
Âyetin tefsiri için bak:135
133
Âyetin tefsiri için bak:135
134
Âyetin tefsiri için bak:135
135
"Onlardan bir sınıfa, kendilerini fitneye düşürmemiz için faydalandırdığınız dünya hayatına ait zinetlere ve debdebelere sakın gözlerini dikme! Rabbinin rızkı, hem daha hayırlı, hem daha süreklidir. Ailene namazı emret, kendin de, ona sebat ederek devam eyle. Biz, senden bir rızık istemiyoruz. Seni Biz, rızıklandırırız. Akıbet, takva erbabmındır. Dediler ki: "O, bize Rabbinden bir mucize getirmeli değil miydi?" Evvelki kitablardakinden apaçık burhan gelmedi mi ki onlara? Eğer biz onları daha önce, azâb ile helak etmiş olsaydık, muhakkak diyeceklerdi ki, "Ey Rabbimiz, bize bir peygamber gönderseydin de, şu zillet ve rüsvayhğa uğramadan evvel, ayetlerine tâbi olsaydık ya!" De ki: "Hepimiz, beklemedeyiz. Siz de, gözetleye durun. Çünkü, dümdüz bir yolun sahipleri ve ehli kimlermiş, hidayete erenler kimlermiş, yakında bileceksiniz".
Bil ki, Allahü teâlâ, peygamberine o müşriklerin söylediklerine sabretmesini ve kendisini tesbih edip anmaya yönelmesini emredince, bunun peşinden de, iki gözünü, müşriklerin yararlandığı şeylere yöneltip dikmekten nehyetmesini zikrederek, "Sakın iki gözünü dikme" buyurmuştur. Bu ifadeyle ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Cenâb-ı Hakk'ın bu hitabı ile ilgili şu iki açıklama yapılmıştır.
a) Bununla, gözün bakması kastedilmiştir. Bu görüşte olanlar şöyle demişlerdir: "Gözün bakışının manası, yönelmesi, bakılan şey. güzel görüldüğü ve beğenıldiği için, ona uzun uzadıya bakmak ve bakışları ondan döndürmemek demektir. Bu tıpkı, Karun'un gözcülerinin yaptığına benzer. Çünkü onlar, "Nolurdu, Karun'a verilen (şu servet) gibi bizim de olsaydı. O. hakikaten büyük bir pay, sahibidir" (Kasas. 75) demişler, ilim ve iman sahibi kimseler de bunlara, "Yazıklar olsun size. Allah'ın sevabı iman ve iyi amel eden kimseler için daha hayırlıdır" (Kasas. 80) şeklinde mukabele etmişlerdir. Bu ifadede, uzatılmayan ve uzun uzun dikilmeyen bakışların afvedildiği, neticesi bulunmaktadır. Bu tıpkı bir kimsenin, bir defa bir şeye bakıp, sonra o şeyden sarf-ı nazar ederek gözünü yumması gibidir. Güzel ve süslü şeylere bakma, insanların tabiatına yerleşmiş olan bir şey gibi olunca, "sahn iki gözünü dikme" denilmiştir ki, yani, "sen, normal olarak yaptığın şeyleri yapma" demektir. Muttaki kimseler, zalimlerin yaptıkları binalara ve köşklere, fasıkların, giyim kuşam, binit, vs. gibi hususlardaki imkanlarına karşı göz yummanın, iltifat etmemenin vücûbiyyeti hususunda çok şiddet göstermişlerdir. Çünkü onlar bu şeyleri, bakanların gözleri için, yani onlar baksınlar diye edinmişlerdir. Binâenaleyh, onlara bakan onların gayelerine alet olmuş ve onların bu şekilde davranmalarını desteklemiş gibi olur.
b) Ebu Müslim: "Hazret-i Peygamber'in, "sahn gözlerini dikme" nehyedildiği şey bakmak değil, üzülmektir, yani, onların sahip olduğu dünyalıları elde edemediğin için, üzülme" demektir demiştir.
Dünyalık Hırsının Yersizliği
Ebu Râfi şöyle der: "Hazret-i Peygamber'e bir misafir geldi. Derken, beni bir yahudiye satmam ya da ödünç para almam için yolladı. Yahudi de: "Allah'a yemin olsun ki, ben bunu rehinsiz yapmam" dedi. Ben onun sözünü Hazret-i Peygamber'e haber verince, o bana, zırhını götürmemi emretti de, işte bunun üzerine Cenâb-ı Hakk'ın, "sakın gözlerini dikme" ayeti nazil oldu. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de, "Allah sizin suretlerinize ve mallarınıza bakmaz. Fakat o. kalblerinize ve amellerinize nazar eder" Müslim, Birr, 34 (4/1067); İbn Mace, Zühd, 9 (2/1388) buyurmuştur. "Ebu'd-Derdâ da: "Dünya, yurdu olmayanların yurdu ve malı olmayanların malıdır. Bunları, aklı olmayan biriktirir" demiştir. Hasan el-Basri'de: "Ahmak insanlar olmasaydı, dünya harab olurdu" derken, Hazret-i İsa (aleyhisselâm)'da: "Dünyayı rab edinmeyiniz; eğer edinirseniz, o sizi kul haline getirir" demiştir. Urve İbn ez-Zübeyr'in de hükümdarların yanında olan debdebeyi gördüğünde bu ayeti okuduğu, ve: "Namaza! Namaza! Allah size merhamet etsin" dediği rivayet edilmiştir.
Cenâb-ı Hakk'ın ifadesine gelince bu, "kendisiyle lezzetlendirdiğimiz şeye gözlerini dikme" anlamındadır. İmta': idrak edilen, tadılan güzel bir manzara: duyuian ve coşturan bir ses; kokfanan güzel bir koku ve giyim kuşam ve evlilik gibi şeylerle lezzetlendirmek, faydalandırmak anlamındadır. Nitekim Arapça'da "Falancayı faydalandırdı, denilir. Tefil sîğası, çokluk ve kesret ifade eder.Cenâb-ı Hakk'ın, ifadesine gelince bu, "O kafirlerden birbirlerine benzeyen ve benzer olan bir topluluğa" demek olup, buradaki ezvac kelimesi, eşya için söz konusu olan, "benzerlik ve birbirine benzeme..." anlamından alınmıştır. Bu böyledir, zira o kâfirler, doğrudan uzaklaşma hususunda birbirlerinin benzerleridirler. İbn Abbas (radıyallahü anh), bu ifadeye, "onlardan bazı gruplara" anlamını verirken, Kelbi ve Zeccâc "onlardan bazı adamlara" anlamını vermişlerdir.
Ayet-i kerimedeki "dünya hayatına ait zinetlere" ifadesine gelince, bu Kelimenin mansub olmasına dair şu dört açıklama yapılmıştır:
a) Burada bir zem olduğu için, yani "ihtisas" tan dolayı mansûbtur.
b) (......) fiilinin, "verdik" manasını ihtiva etmesinden ve bu kelimenin onun ikinci mefûlü olmasından dolayı...
c) Bihi zamirinin mahallinden bedel olması sebebiyle...
d) Zevî kelimesinin takdiriyle, ezvacen kelimesinden bedel olarak...
Buna göre şayet, "insanlar hakkında "zehre" kelimesinin kullanılması ne demektir?" denilirse, biz deriz ki: "Zehre" kelimesinin manası, süs ve alımlılık demektir. Nitekim bu kelime tıpkı, (Nisa. 153) ifadesinde olduğu gibi, nasdar sîğasındadır. Bu kelimenin, salih kimselerin giyim kuşamlarına önem vermemeleri ve benizlerinin uçuk olmasına mukabil, berikilerin yüzlerinin parlak ve elbiselerinin güzel olması sebebiyle, dünyanın süs ve zinetleri diye nitelendirilerek, zahir kelimesinin çoğulu olması da muhtemeldir.
Ayetteki "kendilerini fitneye düşürmemiz için..," ifadesine gelince, alimler bu hususta da şu izahları yapmışlardır:
a) "Biz onları bununla azâblandıralım... diye", Bu da Cenâb-ı Hakk'ın tıpkı, "Artık onların ne malları, ne evlâtları seni imredirmesin. Allah bunlar sebebiyle ancak kendilerini dünya hayatında azaba çarpdırmayı diler" (Tevbe, 55) ayeti gibidir.
b) İbnAbbas (radıyallahü anh): "Bu, "Tarafımdan onları saptırmak için" anlamındadır" demiştir.
c) Kelbî ve Mukâtil: "onların mükellefiyetlerini ağırlaştırmak için" anlamındadır. Çünkü; dünya ve dünyalık şeyler mevcutken, elde edilmişken, ondan yüz çevirerek Allah'a yönelmek, bunlar mevcut değilken bu işi yapmadan daha zordur. İşte bundan molayı, fakirlerin Allah'ın hizmetine yönelmeleri, ona ibadet etmeleri, yalvarıp yakarmaları, zenginlerinkinden daha çoktur. Bir de, dünyalık elde edenler üzerinde oekçok çeşi mükellefiyetler butunmasaydı, onlara o mükellefiyetler de gerekli olmazdı. Bir de, isyan edebileceklerin, o isyanlardan kaçınmaları, bundan âciz olup o şeyi yapabilecek durumda olmayanlarınkinden daha zordur, işte bütün bu açılardan, 'azla dünyalık elde etmek, mükellefiyette de zorluklara sebeb olur.
Daha sonra Cenâb-ı Hak, Resulüne, "Rabbinin rızkı, hem daha hayırlı, hem daha süreklidir" demiştir. "Bundan muradın "senin mükafata dair elde edeceğin matlûb ve netice, onların elde ettiklerinden daha hayırlı ve daha kalıcıdır. Çünkü bu devam edecek ve kesilmeyecektir. Halbuki onlara verilen dünyalığın hali böyle değildir" şeklinde olduğu gayet açıktır. Bu ifadeyle, "elde ettiğin o azıcık dünyalığı tâat ile birleştirdiğinde, bu senin için, netice açısından, daha hayırlı ve daha kalıcıdır" şeklinde olması da muhtemeldir. Böylece Cenâb-ı Hak, dünya hususundaki rızkı zikretmiş ve kişi o hususta razı olup katlandığında, neticesinin güzel olacağını belirtmiştir. Bununla, Peygambere verilmiş olan nübüvvet ve yüce derecelerin kastedilmiş olması da muhtemeldir.
Namazı Yaymak
Cenâb-ı Hakk'ın "Ehline namazı emret..," ifadesine gelince, bazıları bunu, onu akrabalarına hamlederken, bazıları da bunu, "dinine mensup olan herkese" manasına almışlardır ki, bu manaya daha yakındır. Her ne kadar "ehl" sözüyle, kişinin meskeninde bulunanların kastedilmesi muhtemel ise de, tıpkı "o ehline namazı ve zekâtı emrederdi" (Meryem, 55) ayeti gibidir. Çünkü, namaza dikkat çekmek ve namazı, vakitleri içinde emretmen, ümmetten diğer kimseler için değil de, ancak ailesi için mümkündür... Yani, "Biz, sana nasıl namazı emretmişsek, sen de onu kavmine emret" demektir.
Cenâb-ı Hakk'ın "ona sebat ederek devam eyle" buyruğuna gelince, bununla, "Sen onlara emrettiğin gibi, bu işe bilfiil kendin de devam et... Çünkü, yapmak suretiyle va'zu nasihatta bulunmak,söylemek suretiyle nasihatta bulunmaktan daha mükemmel ve daha etkilidir. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), bu ayet nazil olduktan sonra her sabah Hazret-i Ali (radıyallahü anh) ve Fatma (radıyallahü anhnhâ)'ya giderek, "Namaza!" derdi. O bunu aylarca sürdürdü.
Daha sonra Cenâb-ı Hak, bunu onlara kendi menfaatlarından dolayı emrettiğini ve kendisinin, menfaatlardan uzak ve beri olduğunu, "Biz, senden bir rızık istemiyoruz. Seni biz, rızıklandınm" beyan etmiştir. Bu ifade ile ilgili olarak birkaç açıklama yapılmıştır:
1) Ebu Müslim şöyle demiştir: "Bu, Allahü teâlâ'nın, hem peygamberden, hem de ümmetinden ibadeti isteyip onlardan, tıpkı efendilerin kölelerinden haraç (kâr) istemeleri gibi, kendisine rızık vermelerini istemediğini gösterir. Bu tıpkı, "cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım. Ben onlardan bir rızık istemiyorum. Bana yedirmelerini de istemiyorum" (zariyat, 56-57) ayetinde ifâde edildiği gibidir.
2) Ayetteki, "senden rızık istemiyoruz" ifadesi, "senden ne kendin, ne de ailen için rızık istemiyoruz. Aksine seni de, ehlini de biz rızıklandırıyoruz. Binâenaleyh gönlünü âhiret işlerine ver" demektir. İnsanların, "Allah'ın işinde olanların Allah da işinde olur" şeklindeki sözleri de bu manadadır.
3) Bu: "Biz sana namazı emredince, bu emir, biz senin namazından istifâde edelim diye değildir" demektir. İşte bu mana, "Biz, senden bir rızık istemiyoruz" Aksine Biz seni dünyada çeşitli nimetlerle, âhirette mükafaatla rızıklandırırız" diye ifade edilmiştir. Abdullah b. Selâm (radıyallahü anh) şöyle der: "Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), ailesinin Daşına bir darlık ve sıkıntı geldiğinde, onlara namaz kılmalarını emreder ve bu ayeti okurdu." Bil ki ayette, çalışıp-çabalamayı bırakmaya bir ruhsat ve izin manası yoktur. Çünkü Cenâb-ı Hak, müttakileri anlatırken, "(Onlar), ticaret ve alış-verişin, kendilerini Allah'ı zikirden, namazlarını dosdoğru kılmaktan ve zekâtlarını (bi-hakkın) vermekten alıkoyamadığı yiğitlerdir" (Nur, 37) buyurmuştur.
Hak teâlâ'nın "Akıbet takva erbabınındır" ifadesi, "En güzel sonuç, takva erbabının, yani Allah'dan ittikâ eden, korkup çekinen kimselerindir" Semektir. Cenâb-ı Allah bu tavsiyenin peşisıra kâfirlerin şüphelerine yer vererek. Sanki daha önce geçen, "Sen, onların dediklerine sabret" (Tâhâ, 130) buyruğunun bir tamamlayıcısı olmak üzere, onların, "Bize, o, Rabbinden bir mucize getirmeli değil miydi?" dediklerini nakletmiştir. Yahut da onlar; bu sözleri ie, Peygamberin, kendilerine bir mucize getirmeden, kendilerini iman etmekle mükellef tuttuğunu anlatmak istemişlerdir. Çünkü onlar, bir başka ayette de, "Evvelki (peygamberlere) gönderildiği gibi, o da bize bîr mucize getirsin" (Enbiya, 5) cemişlerdir. Cenâb-ı Hak onların bu sözlerine, "Evvelki kitablarınkinden apaçık bir burhan gelmedi mi ki onlara?" diye cevab vermiştir. Bu ifade ile ilgili şu izahlar yapılmıştır:
a) Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), eğitim ve öğretim görmediği, hiçbir hocadan ders almadığı halde, Kur'ân'da anlatılanlar, onların kitablarındakilerle uyum sağladığına göre, bu bir gaybtan haber vermedir, dolayısıyla bir mucizedir.
b) Evvelki kitablardaki beyyineler (açıklamalar) o kitablarda bulunan, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in geleceğine ve peygamber olarak gönderileceğine dâir müjdelerdir.
c) İbn Cerh- (et-Taberi) ve Kaffâl şöyle demişlerdir: "bu, "Helak ettiğimiz evvelki (geçmiş) ümmetlerin haberlerinden, evvelki kitablarda yer alan şeylerin delilleri onlara gelmedi mi?" demektir. Çünkü o ümmetler, çeşitli mucizeler isteyip, mucizeler geldiğinde de bunları kabul etmeyince, onların azablarını nasıl hemen (peşin peşin) veriyorduk, (bunu bilmiyorlar mı?) Binâenaleyh bu kâfirlerin, çeşitli mucizeler istemelerinden ötürü başlarına gelecek halin, onların başlarına gelen haller gibi olmayacağını onlara Kur'ân'da yapıldığı için, Kur'ân-ı Kerim "geçmiş kitablarda olanların beyyinesi" diye tavsif edilmiştir. Bil ki, "beyyıneye" râci olan zamir, bu kelime "burhan" ve "delil" manasına olduğu için müzekker getirilmiştir.
Nebi Geldikten Sonra Bahane Kalmaz
Daha sonra Cenâb-ı Hak, bu mükellefiyet hususunda, onların her türlü mazeret ve sebebini (engelini) ortadan kaldırdığını beyan ederek, Biz onlan daha önce azab ile helak etmiş olsaydık muhakkak diyeceklerdi ki: "Ey Rabbimiz, bize bir peygamber gönderseydin ya..." buyurmuştur. Bundan maksad şudur: "Onların işte böyle söylemeleri ve bunun onlar için bir mazeret sayılması mümkündü. Fakat artık seni onlara peygamber olarak gönderdik ve senin dilinle onların lehlerine -aleyhlerine herşeyi açıkladık. Dolayısıyla kendileri için hüccet getirebilecekleri hiçbirşey kalmamıştır. Aksine bütün deliller aleyhlerinedir."
Ayetteki "daha önce" ifadesi ile, "Hazret-i Muhammed'i peygamber olarak göndermenden önce..." manası kasteditebileceği gibi, "Onun beyyineleri ortaya koymasından önce..." manası da kastedilmiş olabilir. Buna göre şayet, "Helak edecek olanın böyle demesi doğru olmadığı halde, Cenâb-ı Hakk'ın, "Eğer biz onlan daha önce azâb ile helak etmiş olsaydık muhakkak diyeceklerdi ki..." demiş olmasının hikmeti nedir?" denilirse, biz deriz ki: Bu, "Onlar kıyamet günü böyle diyeceklerdi" demektir. İşte bundan ötürü Cenâb-ı Hak, "Şu zillet ve rüsvaylığa uğramadan evvel" buyurmuştur. Bu ise, ancak âhiret azabı için kullanılır.
Özürlülerin Ahirette Mükellef Tutulmaları
Ebu Sâ'îd el-Hudri (radıyallahü anh), Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:
"Kıyamet günü, şu üç (kısım) kimse Allah'a karşı hüccet getirir: 1) Fetret devrinde (peygamber gönderilmemiş olduğu bir dönemde) yaşamış ve ölüp gitmiş olanlar. Bu kimse, "bana hiçbir peygamber gelmedi. Yoksa kulların içinde sana en itaatli kimse olurdum " der ve Hak teâlâ'nın, "Bize bir peygamber gönderseydin..." ayetini okur. 2) Deli olanlar. Bunlar, "Ey Rabbimiz, bize istifâde edeceğimiz bir akıl vermedin" derler. 3) Çocuk (iken ölenler). Bunlar da: "Ben küçüktüm, aklım ermez bir yaşta öldüm" derler. Bunlar için cehennemin kapılan açılır ve "Haydi girin" denilir. Oraya, Allah'ın, ezeli ilmi ile şaki (cehennemlik) olduklarını bildikleri girer. Yine ezeli ilmi ile sa'id (cennetlik) olduklarını bildikleri (dışarıda) kalır. Cenâb-ı Hak onlara "Bu gün siz Bana bile asi oldunuz. Ya peygamberlerim size gelmiş olsaydı onlara yapacağınızı bir Ben bilirim." Kadi, bu hadisi tenkid eder ve "Aklı olmayanlara, Cenâb-ı Hakk'ın azab etmesi uygun düşmez yakışık almaz" der.
Ayette İlgili Bazı Meseleler
Bil ki bu ayetle ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Cübbâî: "Bu ayet, Allahü teâlâ'nın, kulları için lütuflerini yaratmasının vâcib olduğuna delalet eder. Çünkü bununla, Cenâb-ı Hakk'ın, kulları için, iman etmelerine vesile olacak şeyleri yapmasının vâcib olduğu manası kastedilmiştir. Eğer o böyle yapmasaydı kulları, "Ey Rabbimiz, iman edebilmemiz için bize şunu yapmalı mıydın? veya "Şayet bize peygamber gönderseydin biz de senin ayetlerine tabi olurduk" diyebilirlerdi. Eğer onlara peygamber gönderilmesi halinde dahi onların etmeyecekleri malum olmuş olsaydı, bu takdirde bir hüccet olmazdı. Dolayısıyla, iman edecekleri ve peygambere itaat edecekleri, malum olması (ilm-i ilahide bilinmiş olması) halinde ancak bunun bir hüccet teşkil edebileceği meydana çıkmış olur.
İkinci Mesele
Ka'bi şöyle der: Ayetteki "Ey Rabbimiz bize bir peygamber gönderseydin biz de senin ayetlerine tabi olurduk" ifadesi, Allahü teâlâ'nın kulların (karşı) delillerini kabul edeceğine "O (Allah) yapacağından mes'ûl olmaz" (Enbiya, 23) ayetinin, Cebriyenin anladığı gıbi. "Allah'tan gelen haksızlık da adalettir" manasında olmadığına aksine bunun "Allah'dân sadece adalet sudur eder. Binâenaleyh Allahü teâlâ'nın, kulların hüccetterini kabul ettiği sabit olmuştur. Şayet insanlar, kendilerine emredilen şeyleri yapmaya kadir olmasa idiler, bu durumda ellerine en büyük bir koz geçmiş olurdu."
Üçüncü Mesele
Âlimlerimiz şöyle derler: "Bu ayet vücûbun (farziyetin), ancak şeriat ile tahakkuk ettiğini gösterir. Çünkü eğer, şeriat gelmeksizin, bir ceza söz konusu olsaydı, o zaman ceza, şeriat gelmezden önce bulunmuş olurdu.
Daha sonra Cenâb-ı Hak, sûreyi bir tehdid ile bitererek, "De ki: hepimiz beklemedeyiz" yani "siz de biz de işin neticesinin ne olacağını gözetliyoruz" buyurmuştur. Bu gözetlemenin, ya cihâd emrini, yahut da İslam için net ve kudretin zuhur etmesini bekleme şeklinde, ölümden önce olması muhtemel aduğu gibi, ölümü gözetleme şeklinde olması da muhtemeldir. Çünkü iki taraf da, karşı tarafın ölümünü gözler. Yine bunun ölümden sonrası için olması da muhtemeldir.
Bu da (kıyametle) mükafaat ve cezanın verilişidir. Çünkü ahirette hak taraftarı, batıl taraftarından, haklıya Allah'ın çeşitli ikramlarda bulunup, batıicıya çeşitli horluk, hakirlik ve rüsvaylık vermesi suretiyle ayirdedilecektir. İşte o zaman "Dümdüz bir yolun sahibleri ve ehli kimlermiş, hidayete erenler kimlermiş, yakında bileceksiniz" Bu, şek manasında olmayıp, aksine kâfirleri zecr ve tehdid üslûbundadır. Allah en iyi bilendir.