KEŞŞÂF TEFSİRİ

Tâhâ Sûresi — KEŞŞÂF TEFSİRİ

Mekke’de nâzil olmuştur, yüz otuz beş âyettir.

Rahmân Rahîm Allah'ın Adıyla

1. Âyetin Tefsiri

1. TāHâ.
Bu bölümü tek başına aç →

2. Âyetin Tefsiri

2. Kur’ân’ı sana perişan olasın diye indirmedik.
Bu bölümü tek başına aç →

3. Âyetin Tefsiri

3. O, sadece saygılı kimseler için bir öğüt olarak,
Bu bölümü tek başına aç →

4. Âyetin Tefsiri

Hâ’yı ise imâle ile [TāHî] okumuştur. İbn Kesîr [v. 120/738] ve İbn ‘Âmir [v. 118/736] ise aslına uygun olarak Hâ’yı da tefhīm ile [TāHâ] okumuşlardır. Diğer kıraat imamları ise hem Tā’yı hem de Hâ’yı imale ile [TīHî] oku-muşlardır. Hasan-ı Basrî’nin bunu tah şeklinde okuduğu ve “ayağını yere bas” şeklinde açıkladığı, zira Peygamber (s.a.)’in teheccüd kılarken bir ayağı üzerinde durduğunu [ağırlığını bir ayağına verdiğini], bu sebeple yere iki ayağı ile birlikte basmasının emredildiğini söylediği nakledilmiştir. Yine ondan nakledildiğine göre bu kelimenin aslı ta’ fiili olup Hemze’si Hâ’ya dönüştü-rülmüş ya da tıpkı şairin [heneekiyi] henâkiye dönüştürmesi gibi, yetauda [yetā şeklinde] bir dönüştürme olmuştur:

Afiyet olmasın sana bu mera(da otladıkların)!(Getirildiğin idari görev hayırlı olmasın!)

[433] Daha sonra kelime emir formuna sokulmuştur. Sonundaki Hâ ise durma esnasında telaffuz edilen Hâ’dır. Ayrıca TāHâ kelimesinin her iki harfi-nin iki farklı ismin birer parçası olması ve bunların her birinin iki müsemmaya delâlet etmesi de mümkündür. Ne kadar doğru olduğunu Allah bilir, ama de-nildiğine göre Tāhâ kelimesi ‘Akk lehçesinde “Ey Adam” anlamına geliyormuş. Belki de ‘Akk kabilesi yâ hâzâ (Be adam!) şeklindeki ifadede bir tasarrufta bu-lunmuş; nida harfi olan olarak değiştirmiş, hâzânın ise sadece başındaki Hâ’yı almakla yetinmiş [ve TāHâ kelimesini oluşturmuş]lardır. Nitekim bu görüşe delil olarak gösterilen şu beyitte, bu sanatın etkisi gayet açıkça görülmektedir:

Be adam! Beyinsizlik sizin tabiatınızda var.Mel‘unların ahlâkını Allah güzelleştirmez!

Ancak sure başlarındaki harflerle ilgili olarak [Dilbilim ve Tefsir’de] behre sahibi muhakkik âlimlerin itibar ettiği görüşler, Kur’ân’ın hakikatlerini keşfeden [el-Kâşif ‘an hakāiki’t-tenzîl adlı] tefsirimizin başında zikrettiğimiz ilk üç görüştür.1

[434] “İndirmedik.” Eğer TāHâ ifadesini orada açıklandığı üzere harflerin isimlerinin sayılması şeklinde bir ifade olarak değerlendirirsen, o zaman bu ifade cümle başlangıcıdır. Yok, TāHâyı surenin ismi olarak değerlendirirsen, o zaman sure ismi olan TāHâ ifadesi mübteda olabilir, bu da onun haberi olabilir. Bu durumda el-kur’âne zamir yerine açıkça zikredilmiş bir kelime olur2, çünkü sure de zaten kur’ân’dır. Ayrıca TāHâ yemin olup devamındaki bu cümle yeminin cevabı da olabilir. “Kur’ân’ı sana indirmedik.” ifadesi meçhul formda mâ nuz-zile ‘aleyke’l-kur’ânu (Kur’ân sana [… diye] indirilmedi.) şeklinde de okunmuştur.

[435] Onlar için, nankörce inkâr etmeleri sebebiyle “perişan olasın diye.” Yani “Mümin olmuyorlar diye nerede ise kendini paralayacaksın!” [Şu‘arâ 26/3] âyetinde ifade edildiği üzere inanmamalarından duyduğun aşırı üzüntüden kendini yorasın diye [Kur'ân'ı indirmedik]. Şekā kelimesi yorulma anlamında da kullanılır. Nitekim bu mânada eşkā min râidi mührin (Tay terbiyecisinden daha perişan / yorgun) şeklinde bir deyiş vardır. Ayette, “Sana düşen görev, tebliğ etmek ve hatırlatmaktan ibarettir, sana bunları mutlaka iman ettireceksin diye bir görev yazılmış değildir; yeter ki elçilik ve güzel öğüt vazifesinde kusurlu olma.” buyrulmuş olmaktadır.

[436] Söylendiğine göre Ebû Cehl ve Nadr b. Hâris Peygamber (s.a.)’e “Sen bedbahtsın, çünkü atalarının dinini terk ettin!” demişlerdi. İşbu âyette Allah Teâlâ İslâm dininin ve bu Kur’ân’ın her türlü başarıya ulaşmanın ye-gâne merdiveni, her türlü saadeti elde etmenin tek sebebi olduğunu, kâfir-lerin içerisinde bulunduğu durumun ise bedbahtlığın ta kendisi olduğunu ifade ederek onlara cevap vermeyi murat etmiştir.

[437] Rivayete göre Peygamber (s.a.) geceleyin ayakları şişinceye kadar namaz kılarmış. Bunun üzerine Cebrâil Aleyhisselâm ona, “Kendini bu ka-dar yorma, zira nefsinin de senin üzerinde hakkı var.” demiş. Yani biz sana Kur’ân’ı, kendini ibadetle perişan edip bitiresin, amansız meşakkatleri nef-sine tattırasın diye indirmedik. Sen kolay olan hanif din ile gönderildin.

1 Bkz. el-Keşşaf, Bakara 1/1.2 TāHā mâ enzelnâhu ‘aleyke yerine açıkça TāHā mâ enzelnâ ‘aleyke’l-kur’âne buyrulmuş olur. / ed.

[438] َ ْ َ ِ (perişan olasın diye) ve ًة כ (öğüt olarak) ifadelerinden her biri indirme fiilinin illeti konumundadır. Ancak ilkinin Lâm ile gelmesi gerekmiştir, çünkü bu, gerekçelendirilmiş fiilin fâ‘iline ait değildir.1 Bu yüzden, mef‘ûl ola-rak mansūb olma şartlarını haiz değildir. İkincisinin ise Lâm’sız gelmesi müm-kündür, zira onda ilkinde bulunmayan şartlar bir araya gelmiştir.ŞayetTıpkı

ْ כُُ א َ ْ َ أ َ ْ َ âyetinde olduğu (Amelleriniz boşa gider diye… [Hucurât 49/2]) أنَ gibi burada da mâ enzelnâ ‘aleyke’l-Kur’âne en teşkā (Kur’ân’ı sana perişan olasın diye indirmedik.) denilmesi caiz olmaz mıydı?” dersen şöyle derim:Olurdu, ama buradaki mansūbluk, tıpkı ُ َ ْ َ אر Mûsâ kavminden seçti. [A‘râf) وا7/155]) âyetinde olduğu gibi ârızi bir mansūbluktur.2 ًة כ (öğüt olarak) ifa-desindeki mansūbluk ise tıpkı darabtu Zeyden (Zeyd’e vurdum.) ifadesindeki mansūbluk gibi [aslî mansūbluk]tur. Çünkü diğer bütün mef‘ûl türleri için asıl ve kaide konumunda olan beş mef‘ûl çeşidinden biridir. “Peki ًة כ ’in َ ْ َ ِ ’nın mahallinden bedel olması mümkün müdür?” dersen şöyle derim:Hayır de-ğildir, çünkü ikisi farklı cinstedir. Ancak bu ifade ّ nın lâkin / ama anlamına’إgeldiği munkatı istisna türünden bir istisnadır ve anlamın şöyle olması şöyle olması mümkündür. Biz sana Kur’ân’ı, tebliğin zorluklarını üstlenesin, azgın İslâm düşmanıyla mücadele edip savaşasın ve nübüvvetin diğer meşakkatlerine tahammül edesin diye gönderdik; sana bu ağır ve yorucu şeyi sırf öğüt olarak indirdik. Buna göre ًة כ ’in hal ve mef‘ûlün leh olması mümkündür.

[439] “Saygılı kimseler için” yani işin sonunda Allah korkusu haline vara-cak olanlar için, küfürden vazgeçip iman edeceğini ve kasveti bırakıp haşyete sahip olacağını Allah’ın bildiği kimseler için.

[440] ً (peyderpey indirilmektedir) ifadesinin mansūb olması konu-sunda birkaç ihtimal vardır. [i] ًة כ (öğüt olarak) ifadesi mef‘ûlün leh değil de hal olarak takdir edilirse -zira bir şey kendi kendisinin sebebi olmaz, kendisi ile illetlendirilmez-, o zaman bu ifade ًة כ ’den bedel olabilir. [ii] Gizli bir nüzzile (peyderpey indirildi) fiili ile ya da enzelnâ (indirdik) fiili ile mansūb olabilir. Çünkü “Biz onu öğüt olması dışında bir şey için indirmedik.” de-mek, “Biz onu öğüt olsun diye indirdik.” demektir. [iii] Bu ifade övgü ve ihtisas ifadesi olduğu için mansūb olabilir. [iv] َ ْ َ (saygı duyan/korkan) fiilinin mef‘ûlü olarak mansūb olabilir. Buna göre anlam, “Allah onu, Allah’ın indirmesinden korkup saygı duyan kimselere öğüt olarak indirdi.” şeklinde olur ki bu mâna gayet güzeldir ve bu ihtimalde ifadenin i‘râbı da gayet açıktır.

1 Yani perişanlık (şakāvet / meşakkat), indirme fiilinin sahibi olan Allah’a değil, Peygamber’e ait bir fiildir. / ed.2 Çünkü aslında min kavmihî şeklindedir. / ed.

[441] ً (peyderpey indirilmektedir) ifadesi hazfedilmiş bir mübteda-nın haberi olarak düşünülüp tenzîlün şeklinde merfû‘ da okunmuştur. ً (peyderpey indirilmektedir) ifadesinden sonra “En güzel isimler O’nun-dur.” [TāHâ 20/8] ifadesine kadar olan bölüm, inzal edilenin şanını yüceltme meyanındadır. Zira bu âyetlerde Kur’ân, fiil ve sıfatları böylesine muazzam olan Allah’a nispet edilmiştir. Bu ifadelerin mütaallakı ya bizzat ً (pey-derpey indirilmektedir) ifadesidir -çünkü bunlar bu ifadenin sılasıdır- ya da hazfedilmiş bir ifadedir ve bunlar o ifadenin sıfatıdır.

[442] Şayet “Burada mütekellim sıygasından gaip sıygasına geçmenin ne faydası var?” dersen şöyle derim:Pek çok faydası var. Bunlardan biri, sözde çe-şitlilik sağlama âdeti ve bunun söze kattığı güzellik ve hoşluktur. Diğeri, bütün bu sıfatların ancak gaip lafzı ile sayılıp dökülebilecek olmasıdır. Bir diğeri, burada “indirdik.” buyrularak fiil önce, herkesin itaat ettiği Bir’e (yani Yüce Allah’a) izafe edilmek suretiyle fiilin azameti gösterilmiş; sonra fiil ikinci kez tekrar azamet ve yücelik sıfatlarının tek sahibine (yani Yüce Allah’a) nispet edilerek fiildeki fahāmet iki yoldan ikiye katlanmıştır. َא ْ َ ْ ifadesinin Cebrâil Aleyhisselâm’ın ve (indirdik) أberaberinde inen meleklerin sözlerinin aktarımı olması da mümkündür. “Yüce gökler” derken, göklerin yüce sıfatı ile nitelendirilmesi onun gibi yüce ve büyük varlıklar yaratmış olan zatın muazzam kudretine delâlet etmektedir.

Bu bölümü tek başına aç →

6. Âyetin Tefsiri

[443] ُ ْ َ kelimesi ا َ َ (yaratan [TāHâ 20/4]) ifadesinin sıfatı ola-rak er-rahmâni şeklinde mecrur da okunmuştur, ancak merfû‘ okuyuş daha güzeldir. Çünkü bu ifade “O Rahmandır.” şeklinde takdir edilip, bir övgü ifadesi olarak merfû‘dur. Ya da mübteda olur ve başındaki Lâm-ı tarif ile َ َ َ (yaratan) ifadesine işaret eder. “Peki, ُ ْ -kelimesi er-rahmâni şek ا

linde mecrur okunduğunda ya da övgü ifadesi olarak merfû‘ okunduğun-da, ى َ ْ شِ ا ْ َ ْ َ ا َ (Arş’a, yani mutlak hükümranlık tahtına kurulmuştur) cümlesinin i‘râbtaki mahalli ne olur?” dersen şöyle derim: Eğer ْ -ke اlimesinimecrur okursan, o zaman ى َ ْ شِ ا ْ َ ْ َ ا َ cümlesi ancak hazfedil-miş bir mübtedanın haberi olur; ْ kelimesini merfû‘ okursan o zaman اى َ ْ شِ ا ْ َ ْ َ ا َ cümlesinin hem hazfedilmiş bir mübtedanın haberi olması hem de ُ ْ .ile birlikte mübtedanın iki haberi olması mümkündür ا

[444] ‘Arş kralın tahtı olduğu ve krallığının ayrılmaz parçası olduğu için, tahta kurulmak / oturmak ifadesi, mülk sahibi olmak, kral olmak anlamında kinaye olarak kullanılmıştır. Nitekim “Falanca tahta çıktı.” dedikleri zaman, onun fiilen bir tahtın üzerine oturmuş olmasa da kral olduğunu kastederler. Bu tarz kullanım, “Kral oldu, malik oldu” anlamında meşhur olduğu ve aynı mânayı ifade ettiği için de böyle söylenir. Haddizatında bu şekilde ifade etmek (yani kral oldu demektense ‘tahta çıktı’ demek) daha açıklayıcı ve güçlüdür. Bunun bir benzeri, “Falancanın eli bağlıdır.”, “Filanın eli açıktır.” gibi ifadelerin cimrilik ve cömertlik anlamında kullanılmasıdır ki bu örneklerde de iki ibare arasında ifade şekli dışında herhangi bir fark bulunmamaktadır. Hatta elini hiç açmamış olan, hatta hiç eli olmayan kimse hakkında bile “eli açık” ifadesi cö-mert anlamında kullanılır. Çünkü bu ifade Araplar nezdinde “cömert” ifadesi ile aynıdır. Nitekim “ Yahudiler ‘Allah’ın eli bağlıdır’ dediler!” [Maide 5/64] ifade-sinde de kastedilen “O cimridir.” mânasıdır. Aynı şekilde, “Aksine, O’nun iki eli de açıktır.” [Mâide 5/64] ifadesinde de “O cömerttir.” mânası kastedilmiştir. Bu ifadelerde ne ‘el’ ne ‘açıklık’ ne de ‘kapalılık’ kavramları tasavvur edilmek-tedir. [Eli açık / kapalı olma ifadelerini] nimet anlamında tefsir edip “el”in tesniye olarak (iki el şeklinde) kullanılmış olmasını da buna gerekçe göstermek, çap-sızlıktan ve (Ma‘ânî ve) Beyan ilminden hiç nasiplenmemiş olmak ve ondan fersah fersah uzak olmaktandır.

[445] “Toprağın altında” yani yedi kat yerin altında. Muhammed b. Ka‘b el-Kurazī [v. 108/726] ve Süddî’den [v. 127/745] “Bu, yedinci yerin altın-daki kayadır.” şeklinde bir görüş nakledilmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

8. Âyetin Tefsiri

ni de… ki bu söylemeyip aklından geçirdiklerin ya da kendi gönlünde gizli tuttuklarındır; “daha gizliyi de” yani ondan daha gizli olanı, onun içerisinde bile gizlemiş olduklarını da. Bazı kimseler buradaki ْ nın [ism-i tafdil değil]’أَfiil olduğunu, mânanın da “O kulların sırlarını bilir ve bildiğini onlardan gizler.” şeklinde olduğunu; bu itibarla ifadenin “O onların önlerindekini de bilir arkalarındakini de... Onlardan hiçbirinin ilmi ise O’nu kavrayamaz.” [TāHâ 20/110] ifadesi gibi olduğunu söylemişlerdir. Ancak bu doğru değildir.

[447] Şayet “Bu cümlede şart ve cevabı arasında nasıl bir mutabakat var?” dersen şöyle derim: Bu, “Dua ederek ve başka bir şekilde Allah’ı açıkça zik-redersen, bil ki Allah senin açıktan zikretmene muhtaç değildir.” anlamın-dadır. Bu durumda, ifade ya “Sen Rabbini, sabah ve akşam vakitleri, içli bir şekilde ve endişeyle yalvarıp yakararak sesini de fazla yükseltmeksizin zikret!” [A‘râf 7/205] ifadesindeki gibi açıktan zikretmeyi yasaklayan bir ifadedir ya da açıktan zikretmenin maksadının zikri Allah’a duyurmak olmadığını, bunun başka bir amacının olduğunu kullara öğretme meyanında bir ifadedir.

[448] ْ ُ ْ -kelimesi ahsenin müennesidir, ilâhî isimlerin bu sıfatla nite اlenmesinin sebebi, esmâ (isimler) kelimesinin müennes hükmünde olması-dır. Bunun bir benzeri el-cemâ‘atü’l-hüsnâ (güzel topluluk) ifadesinde ve ُرِب َ ى َ ْ ى ,(Başka meziyetler… [TāHâ 20/18]) أ َ ْ כُ ْ َא ا ِ َא ْ آ ِ (En büyük âyetlerimiz-den… [TāHâ 20/23]) ifadelerinde söz konusudur.

[449] Allah Teâlâ’nın isimlerini diğer isimlerden ‘daha güzel’ kılan şey, bu isimlerin kutsallık, şan, azamet ve Rablık mânalarına ve güzellikte zirve olan fiillere delâlet etmesidir.

Bu bölümü tek başına aç →

9. Âyetin Tefsiri

9. Sahi, Mûsâ’nın haberi gelmiş miydi sana?
Bu bölümü tek başına aç →

10. Âyetin Tefsiri

bekleyin. Bir ateş gördüm; belki size ondan bir kor getiririm (hep bera-ber ısınırız) ya da ateşin yanında bir kılavuz bulurum.” demişti.

[450] Bunu takiben Allah Teâlâ Mûsâ Aleyhisselâm kıssasını zikretmiş ve Peygamber (s.a.)’in nübüvvetin zorluklarını, mesajı iletmenin meşakkatini yük-lenme, karşılaşacağı zorluk ve sıkıntılara sabretme konusunda onu örnek alma-sını, böylece Allah katında kurtuluşa ve övülen makama nail olmasını istemiştir.

ِ ,ifadesi (Hani) إذ [451] َ ’in (haber’in) zarfı olarak mansūb olabilir, zira bu gerçekleşmiş bir olaydır. Yahut gizli bir hīne (o zaman ki) ifadesi ile mansūb da olabilir ki bu durumda “Bir ateş gördüğü zaman şöyle şöyle oldu.” anlamında olur. Ya da [gizli bir] üzkür (zikret) ifadesinin mef‘ûlü de olabilir.

[452] Mûsâ Aleyhisselâm annesinin yanına gitmek için Şuayb Aleyhis-selâm’dan izin almış ve ailesini de alarak yola koyulmuştu. Yolda karanlık, soğuk ve karlı bir kış gecesi bir çocuğu dünyaya gelmişti. Yolu kaybetmişlerdi ve hayvanları da dağılmıştı. Yanlarında su da yoktu. Çakmak taşını çakmış, fakat taştan sadece ses çıkmış, ateş çıkmamıştı. İşte tam o sırada ateşi görmüş-tü. Söylendiğine göre bu olay bir Cuma gecesi yaşanmıştı.

[453] “Burada bekleyin” yerinizde kalın. el-Înâs hiçbir şüphe barındırmayan açık seçik görme anlamına gelir, insânu’l-’ayn (göz bebeği) ifadesi de buradan ge-lir, zira o, kendisi ile varlıkların ayan beyan görüldüğü şey demektir. Varlıkların açıkta, zahir olanlarına ins, gizli olanlarına da cin denir. Burada, ünsiyet kurduğu şeyler görmesi anlamında olduğu da söylenmiştir. Mûsâ Aleyhisselâm ateşi açıkça ve kesin, emin bir şekilde görmüş olduğu için bunu inne (muhakkak) edatı ile başlayan bir cümle ile ifade etmiş, böylece çoluk çocuğunun gönlünü rahatlat-mak istemiştir. Oradan ateş korunun getirilmesi ve onunla yol bulmak, kesin olmayıp gerçekleşmesi beklenen şeyler olduğu için de, bunları ifade eden fiilleri ümit ve istek ifade eden le‘alle (belki) kelimesi ile ifade etmiş, kesinlik bildiren “muhakkak getireceğim” ifadesi yerine “belki getiririm” ifadesini kullanmış; kesin olarak yerine getireceğinden emin olmadığı bir sözü vermek istememiştir.

[454] el-Kabes, bir odunun, fitilin ya da başka bir şeyin ucundan alınan ateş demektir. Nitekim kendisinden kor vb. şeyler alınan kaynağa el-mıkbe-setu denilmesi de buradan gelir.

[455] “Kılavuz”, “bana yol gösterecek kimseler” ya da “din konusunda edecekleri kılavuzlukla bana faydalı olacak kimseler” demektir. Bu görüş Mücâhid [v. 103/721] ve Katâde’den [v. 117/735] nakledilmiştir. Zira ebrârın yani ‘iyi’lerin aklı fikri, her hallerinde dinî bir amaç peşindedir, onları baş-ka şeyler meşgul etmez. Bu durumda ى ً ُ (kılavuz) ifadesinin anlamı, zevî huden (kılavuzluk vasfına sahip kimseler) şeklindedir. Ya da “yol gösterecek kimseler”i bulduğu zaman, “kılavuz”u da bulmuş demektir.

אر [456] ifadesinde ‘Alâ’nın verdiği (”mot-a-mot “ateşin üzerinde) ا“üzerinde oluş / isti’lâ” mânası, ateş başındaki insanların onun yakınına ge-lip ateşin üzerine doğru eğilmeleridir. Benzer şekilde Sîbeveyhi [v. 180/796] merartü bi-Zeydin (Zeyd’e uğradım.) ifadesindeki Bâ hakkında, “Bu, Zeyd’e çok yakın olma, onunla aynı mekânı paylaşma anlamı verir.” demiştir. Ya da ateşin sıcağından faydalanan kimseler onun etrafını sarmış, kâh ayakta kâh oturur vaziyette onun başında toplanmış oldukları için bu harf kulla-nılmıştır. Şair A‘şâ’nın şu beytinde de bu kullanım vardır:

Kerem sahibi ile Muhallak (adlı kişi) ateşin başında gecelediler

Bu bölümü tek başına aç →

11. Âyetin Tefsiri

11. Oraya gelince, kendisine şöyle seslenildi: “Ey Mûsâ!”
Bu bölümü tek başına aç →

12. Âyetin Tefsiri

pabuçlarını çıkart, çünkü kutsal vadi Tuvâ’da bulunuyorsun.”

Bu bölümü tek başına aç →

13. Âyetin Tefsiri

13. “Seni seçtim, öyleyse vahyedileceklere kulak ver.”
Bu bölümü tek başına aç →

14. Âyetin Tefsiri

Bana kulluk et ve Beni daima hatırlamak için ‘namaz’ kıl.”[457] Ebû ‘Amr [v. 154/771] ve İbn Kesîr [v. 120/738; ِّ -ifadesini] ennî şek إِ

linde fetha ile okumuşlardır. Buna göre ifade, nûdiye bi-ennî (Ben… diye nida edildi.) şeklinde olur. Diğerleri ise kesre ile okumuşlardır. Bu durum-da da anlam, “Nida edildi ve denildi ki: Ey Mûsâ!” şeklinde olur. Ya da nidâ da bir tür söz olduğu için ona da söz muamelesi yapılmıştır.1

כَ [458] َא رَ ِّ أَ -ifadesinde zamirin tekrarlanma (Ben, senin Rabbinim) إِsının sebebi, anlamı vurgulamak, bilgiyi sağlamlaştırmak ve şüpheleri orta-dan kaldırmaktır. Rivayete göre “Ey Mûsâ!” diye seslenildiğinde, Mûsâ Aley-hisselâm, “Kim o konuşan?” demiş, Allah Teâlâ da, “Ben, senin Rabbinim.” buyurmuştur. O sırada İblis onu vesveselendirerek “Belki de şeytanın sesini işitmişsindir!” demiş, o ise “Bunun Allah kelâmı olduğunu biliyorum, çünkü her tarafımdan işitiyorum, bu sesi bütün uzuvlarımdan duyuyorum.” demiş. Yine rivayete göre oraya vardığı zaman baştan aşağıya yeşil, adeta tutuşmuş bir beyaz ateş gibi bir ağaç görmüş, meleklerin tesbihatını işitmiş, büyük bir nur görmüş ve korkup geri çekilmiş. Bunun üzerine ardından seslenilerek kendisine bir sükûnet ilkā edilmiştir. Ağaç da tekedikeni ağacı imiş.

[459] Rivayete göre Mûsâ Aleyhisselâm sese yaklaşsa da uzaklaşsa da duyduğu ses değişmiyormuş. İbn İshâk’tan [v. 151/768] nakledildiğine göre ise yaklaştığı za-man ses ondan uzaklaşıyormuş. Bunu görünce geri dönmüş ve içini korku kapla-mış. Geri dönmek istediğinde, ses ona yaklaşmış ve sonra kendisiyle konuşulmuş.

[460] Ayaklarındaki pabuçları çıkartmasının, bunlar ölü bir merkebin tabaklanmamış derisinden yapıldığı için emredilmiş olduğu da söylenmiş-tir. Bu, Süddî [v. 127/745] ve Katâde’den [v. 117/735] nakledilmiştir. Kutsal vadiye teberrüken ayakları ile basması için böyle emredildiği de, yalınayak olmak Allah karşısında tevazu anlamına geldiği için böyle emredildiği de söylenmiştir. Bu sebeple selef, Kâbe’yi çıplak ayaklarla tavaf ederlerdi. Hatta bazıları mescidin içine pabuçlarla girmeyi çok kötü karşılarlardı. Çok nadir olarak pabuçla girdiklerinde ise (kefaret olarak) sadaka verirlerdi. Nitekim Kur’ân da bunun o yere bir hürmet, oranın kutsiyetine bir tazim olduğuna delâlet etmektedir. Rivayete göre Mûsâ Aleyhisselâm pabuçlarını çıkarmış ve vadinin arka tarafına doğru atmıştır. 1 Elif Nun maddesi (ان), kavl ve türevlerinden sonra inne şeklinde okunur. “Kendisine seslenildi” fiilinde de

kavl anlamı bulunduğundan, nûdiyeden sonra gelen ان de inne okunabilmiştir. İkinci ihtimalle üçüncüsü arasındaki fark, ilkinde kīle açıkça takdir edilirken, diğerinde salt nûdiye ile yetinilmesidir. / ed.

ى [461] َ ُ yer ve mekân anlamında yorumlanarak zamme ve kesre ile munsarif ve gayr-i munsarif olarak okunmuştur. Bir görüşe göre bu kelime tıpkı sinen kelimesi gibi “iki kez / çifte” anlamına gelir. Yani “İki kez nida edildi.” veya “Vadi art arda iki kez kutsal kılındı.” manasındadır.

[462] “Seni seçtim.” yani “Seni nübüvvet için seçtim.” Hamza [v. 156/773] bunu ve enna’hternâke (Ve Biz seni seçtik.) şeklinde okumuştur. “Öyleyse vahyedileceklere” yani sana vahyedilene ya da vahye [kulak ver.] א ’daki Lâm [“Vahye kulak ver.” ve “Seni vahiy için seçtim.” anlamlarında] ya “kulak ver” ifadesi ile ya da “seni seçtim” ifadesiyle ilişkilidir.

ي [463] ِ כْ ِ ِ “Beni zikretmen için” anlamındadır. Bu ise kulluğun Bana edilmesi ve namazın - niyazın Bana yapılmasıdır.

• Veya namazda Beni zikretmen için. Zira namaz zikirleri ihtiva eder. Bu görüş Mücâhid’den [v. 103/721] nakledilmiştir.

• Yahut Ben namazı kitaplarda zikretmiş ve onu emretmiş olduğum için. • Yahut seni övgü ve sena ile zikredeyim, sana güzelce anılmayı nasip edeyim diye. • Ya da Benden başkasının zikrini karıştırmaksızın, sadece Beni zikrederek. • Yahut Bana ihlâsla zikirde bulunasın diye; riyakârlık yapmadan sadece

Benim rızamı talep edesin, bununla başka bir amaç gütmeyesin diye. • Veyahut Beni daima hatırlayan bir kişi olasın, unutmayasın, her daim

Rabbini zikreden, O’nu sürekli aklında tutan ve bütün fikir ve himmetini O’na yönelten ihlâslı kulları gibi olasın diye. Nitekim bu mânada “Öyle ‘er’ler ki, Allah’ı zikretmekten, namazı dosdoğru kılmaktan ve zekâtı vermekten onları ne ticaret ne de alış-veriş alıkoyar.” [Nûr 24/37] buyrulmuştur.

• “Beni zikretme vakitleri için -ki bunlar da namaz vakitleridir-” anlamı da ihtimal dâhilinde görülmüştür. Nitekim “Namazı tamamladığınızda, gerek ayakta iken, gerek otururken, gerekse yanlarınız üstüne yatarken Allah’ı anın” [Nisâ 4/103] buyrulmuştur. Bu durumda, (ي כ ’deki) Lâm, tıpkı ci’tüke li-vakti kezâ (sana falan vakitte geldim) ve ve kâne zâlike li-sitti leyâlin halevne (bu olay ayın altıncı gecesinde yaşandı) ifadelerindeki Lâm’a benzer; ِ א َ َ

ِ ُ ْ َ א (“Âh! Keşke şu hayatım için önden bir şey gönderseydim!” der” [Fecr 89/24] ifadesindeki Lâm da bu şekilde kullanılmıştır.

• İfade namazı unuttuktan sonra hatırlama anlamına da hamledilebilir. Nitekim Peygamber (s.a.) “Kim uyuyakalır veya unutarak namazdan geri kalırsa, hatırladığı zaman onu kılsın.” buyurmuştur. [Ebû Dâvûd, “ Salât”, 11.] Ancak o zaman âyette de tıpkı Hazret-i Peygamber izâ zekerahâ (hatırladığı zaman) dediği gibi, li-zikrihâ denmesi gerekirdi.

Bu ifadeyi biraz zorlayan biri, “Kim namazı hatırlarsa Allah’ı hatırlamış olur.” ya da muzāfın hazfedilmiş olduğunu takdir ederek, ifadenin “Benim namazımı zikretmek için” anlamına geldiğini söyleyebilir.

• Ya da “ Zikir de unutma da hakikatte Allah’tandır.” diye yorum yapabilir. Peygamber (s.a.) bu ifadeyi li’z-zikrâ (öğüt almak için) şeklinde okumuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

15. Âyetin Tefsiri

[464] Yani neredeyse gizleyip geleceğini söylemeyeceğim… Çünkü gizlen-mesine dair çok kuvvetli iradem bulunmaktadır. Eğer vaktini gizlemekle beraber bazı belirtilerini haber vermek bir lütuf olmasaydı, onu da haber vermezdim. Mânanın, “Neredeyse kendimden bile gizleyeceğim…” şeklinde olduğu da söy-lenmiştir. Ancak sözün içerisinde, hazfedilmiş böyle bir ifade bulunduğuna dair bir delil bulunmamaktadır. Varlığına dair bir delil bulunmayan bir ifadenin haz-fedilmiş olduğunu düşünmek ise geçerli değildir. Böyle düşünenleri yanıltan, Übeyy b. Ka‘b mushafında bu ifadenin ekâdü uhfîhâ min nefsî (Onu neredeyse kendimden bile gizleyeceğim.) şeklinde, diğer bazı mushaflarda ise ekâdü uhfîhâ min nefsî fe-keyfe uzhirukum ‘aleyhâ (Onu neredeyse kendimden bile gizleyece-ğim, size nasıl açıklayabilirim ki?!) şeklinde yer almasıdır. Yine, Ebu’d-Derdâ ve Sa‘îd b. Cübeyr’in [v. 94/713] fetha ile ahfîhâ şeklinde okuduğu nakledilmiştir. Bu durumda kelime, “ızhar etti” anlamındaki hafâhudan türemiş olup “İzhar vakti yaklaşmıştır.” anlamına gelir. “Kıyamet yaklaştı.” [Kamer 54/1] ifadesi gi-bidir. Bazı lehçelerde ahfâhu kelimesi (bu) hafâhu anlamında kullanılmıştır ki İmru’ü’l-Kays’ın [v. 25/645] şu beytindeki de bu şekilde açıklanmıştır:

Siz hastalığı gömer (savaşı unutur)sanız, biz de açığa çıkartmayız onu.Ama harbi tekrar kızıştırırsanız, biz de yerimizde oturmayız!

Buna göre א ِ ْ -ifadesi iki mânaya da [gizleyeceğim/açıklayacağım] ge أَכאدُ أُlebilir. ى ْ ُ ِ (karşılığını alsın) ifadesi آ (kesinlikle gelecektir) ifadesine taalluk eder. ْ َ א ِ , gösterdiği çabanın demektir.

Bu bölümü tek başına aç →

16. Âyetin Tefsiri

[465] Yani onu tasdik etmekten seni alıkoymasın. “O”ndan (א ْ َ ) maksat kıyamettir; namaz da olabilir. Şayet “Bu ifadede, Mûsâ Aleyhis-selâm’a inanmayan kimsenin onu alıkoyması yasaklanmaktadır. Ama maksat, Mûsâ Aleyhisselâm’ın dirilişi yalanlamaktan men edilmesi veya kendisine onu tasdik etmenin emredilmesidir. Peki, bu maksadın bu ibare ile ifade edilmesi nasıl uygun olmaktadır?” dersen şöyle derim:

Bu iki şekilde açıklanabilir; ilkine göre, kâfirin dirilişi tasdik etmekten onu alı-koyması, onun yalanlamasına sebep olabilir. Bu sebeple, sonuca delâlet etmesi için sebep zikredilmiştir. İkinci açıklamaya göre kâfirin, birini alıkoyması o kişi-nin din konusundaki gevşekliğinin, azim zaafının sonucu olabilir; bu durumda da sebebe delâlet etmesi için sonuç zikredilmiş olur. Nitekim “Seni burada gör-meyeyim!” denildiği zaman, muhatabın orada görülmesinin, orada bulunma-sının yasaklanması kastedilir. O kişinin orada bulunması, sözü söyleyen kimse-nin onu orada görmesinin sebebidir. Dolayısıyla, sonucun zikredilmesi sebebe delâlet etmesi içindir. Bu itibarla, âyette sanki şöyle denilmiştir: Öyle kararlı, öyle tavizsiz ol ki, dirilişi inkâr eden kimse seni yolundan çevirebilme konusun-da hiçbir ümide kapılmasın. Söylemek istediği şudur: Ahirete inanmayanlar dünyada çoğunluğu teşkil ederler ve yeniden diriliş kadar kâfirin canını sıkan bir şey yoktur; kâfirler hiçbir şeyi yeniden dirilişi yadırgadıkları şiddette yadır-gamazlar. Dolayısıyla, onların sayıca çok olması, kitlelerinin kalabalık olması seni korkutmasın, karşı tarafın çokluğu ayaklarını kaydırmasın. Bil ki her ne kadar böyle kalabalık olsalar da, takip ettikleri şey heva ve hevaya tâbi olmaktır, kanıt ve onun üzerinde derinlemesine düşünmek değildir. Bu ifadede kanıtla amel etmeye yönelik büyük bir teşvik, taklitten kaçınılması yönünde büyük bir uyarı, ve helâk ve perişanlığın taklit ve taklitçilerle birlikte olacağı, onların başına geleceği yönünde bir ikaz söz konusudur.

Bu bölümü tek başına aç →

17. Âyetin Tefsiri

17. “O sağ elindeki nedir ey Mûsâ?”
Bu bölümü tek başına aç →

18. Âyetin Tefsiri

yaprak silkelerim. Onun bana sağladığı daha başka faydalar da var.”[466] َ ُ א ِכَ ِ

َ ِ כَ ْ ِ א َ ifadesi, hâlin (?O sağ elindeki nedir ey Mûsâ) وَişaret anlamıyla mansūb olması bakımından tıpkı א ً ْ َ

ِ ْ َ ا َ َ Şu kocam) وda bir ihtiyar iken…” [Hûd 11/72]) ifadesi gibidir. Ayrıca َכ ْ ِ (o) ifadesinin ismi mevsūl olması, َِכ ِ

َ ِ ’nin de sıla cümlesi olması da mümkündür.1

[467] Allah Teâlâ bu soruyu ona, elindeki kuru ağaç parçasından muazzam bir şey ihdas ederek onu hareketli bir yılana dönüştüreceğini göstermek ve bu ikisi arasındaki farkın ne kadar büyük olduğunu iyice anlamasını, böylece ilâhî kudretin muazzamlığını fark etmesini sağlamak için sormuştur. Bu bir zırh us-tasının sana bir demir yığını göstererek “Bu nedir?” diye sorması, senin de “Bu bir demir parçasıdır.” demen, sonra aradan birkaç gün geçince sana düzgün dokunmuş bir zırh gösterip “İşte o gördüğün demir yığını budur, bak onu nasıl muhteşem bir şeye, düzgün bir zırha dönüştürdüm.” demesi gibidir.1 İfade, ilkinde א ً ْ َ

ِ ْ َ ا َ َ (Bu, yaşlı biri olarak, benim kocamdır. [Hûd 11/72]) cümlesinde olduğu gibi, כ ’de bulunan işaret mânasının ameliyle hal yapılmış olmaktadır; anlamı “Şu nesne, sağ elinde olarak, nedir ey Mûsâ?” şeklindedir. İkincide ise “Şu sağ elindeki nedir ey Mûsâ?” anlamındadır. / ed.

[468] İbn Ebî İshâk [v. 117/735] Hüzeyl lehçesince ‘asayye şeklinde oku-muştur ki, [Yûsuf suresinin 19. ayetindeki yâ büşrâ ifadesinin] yâ büşrayye şeklinde okuyuşu buna benzer. Bu şekilde okuyanlar mütekellim Yâ’sından önce ge-len harfi kesre yapmak istemişler, fakat bunu yapamayınca Elif ’i kesrenin kardeşi olan Yâ’ya dönüştürmüşlerdir. Hasan-ı Basrî iki sakin harfin bir araya gelmiş olması sebebiyle sonundaki Yâ’yı kesre yaparak ‘asāyi şeklinde okumuştur ki bu, [İbrahim suresinin 22. ayetindeki ِ ِ ْ ُ ِ ifadesini] Hamza’nın [v. 156/773] bi-musrihiyyi şeklinde okuyuşuna benzer. İbn Ebî İshâk’ın [v. 117/735] Yâ’yı sükûnla [‘asāy şeklinde] okuduğu da nakledilmiştir.

[469] “Ona dayanırım” yorulduğumda, sürümün başında dikilirken ve sıçrarken ona dayanırım. Heşşu’l-varak (Yaprak silkelemek) ağaç yapraklarını düşürmek demektir, yani hayvanlarımın başına onlardan dökülmesini sağlarım ki yesinler. ‘Âd’ın oğlu Lokman [Hekim]’in şöyle dediği nakledilmiştir: Ekeltu hıkkan ve’bne lebûnin ve ceza‘ ve heşşete nahıbin ve seylen defa‘ ve’l-hamdu li’llâhi min ğayri şiba‘ (Yetişkin develerin de süt emen develerin de etinden yedim. Nahib’de ağaçların altına dökülen meyvelerden yedim, oranın selinden istifade ettim. Tam doymadan da Allah’a hamd ederim). Bunu pek çok Araptan duy-muşluğum vardır. Nahip, Tāif civarındaki kiraz ağaçlarıyla dolu bir vadidir.

[470] İbrâhîm en-Nehaî’nin [v. 96/714] kıraatinde kelime ve ehişşü şeklin-dedir. Her iki durumda da, ekmek, gevrekliğinden ufalanıp döküldüğünde kullanılan heşşe’l-hubzu yehişşü ifadesinden gelir. İkrime’nin[v. 105/723] bunu Sin ile ehüssü şeklinde okuduğu nakledilmiştir ki, “bununla onları engelle-yerek (Başkasına ait yerlerden) uzaklaştırıyorum.” demektir. el-Hessü koyun gütmek anlamındadır.

[471] Mûsâ Aleyhisselâm bu ifadesiyle asasının faydalarını hem genel hem taf-silatlı bir şekilde zikretmiş, sanki bu soruyu takiben Allah tarafından ihdas edilecek olan muazzam mucizeyi hissetmiş ve “Bu sadece benzerlerinin sağladığı faydaları sağlayan, herhangi bir odun parçasının gördüğü işleri gören bir asadan ibarettir.” demiştir. Böylece verdiği cevabın Allah Teâlâ’nın sözlerinin fehvasından anlamış olduğu maksada mutabık olmasını istemiştir. Ayrıca burada Allah Teâlâ’nın önce bu asa ile sağlamış olduğu birçok faydanın tadat edilmesini, bu faydaların çok ve büyük olduklarının dile getirilmesini, sonra da o büyük mucizeyi ona göster-meyi murat etmiş olması da mümkündür. Sanki ona asanın faydası ve işlevleri cümlesinden sayıp döktüğün her şeyi gölgede bırakacak, yanında hepsinin küçük kalacağı öyle büyük bir faydası vardır ki ona aklın ermez?” demiştir.

[472] Demişlerdir ki: Allah Teâlâ’nın bu soruyu Mûsâ Aleyhisselâm’ı rahat-latmak, göreceği mucizenin üzerinde bırakacağı tesiri azaltmak için sormuştur. Yine, demişlerdir ki: Mûsâ (a.s.)’ın cevabı genel olarak vermesinin sebebi, Allah Teâlâ’nın kendisine yönelik ikramını artırmasını istemiş olmasıdır. Demişler-dir ki: Gördüğü manzara ve heybet karşısında dili tutulduğu için böyle genel konuşmuştur. Demişlerdir ki: Asanın ismi Neb‘a imiş. Söylendiğine göre bu asanın ikili bir çatalı ve bir de çengeli varmış; Mûsâ (a.s.) uzun dalları silkeler-ken çengelini kullanır, kırmak istediği zaman da çatalını kullanırmış. Yürüdüğü zaman asasını omzuna koyar ve yay, ok kılıfı, süt kovası ve benzeri eşyalarını ona asarmış. Araziye çıktığı zaman onu yere diker, çatallarına da yatay olarak çakmak çubuklarını uzatıp üzerine abasını serer ve böylece kendine gölgelik yaparmış. Kuyudan su çıkaracağı zaman ipi kısa gelince onunla uzatır, yine onunla koyunlarını yabani hayvanlara karşı müdafaa edermiş.

[473] Söylendiğine göre asanın birtakım mucizeleri de varmış. Sözgelimi kuyudan su almak istediği zaman asa kuyunun derinliği boyunca uzanır ve çatalları da kova şeklini alırmış. Yine çatalları geceleyin kandile dönüşürmüş. Karşısına bir düşman çıktığı zaman asa onlarla savaşır, canı bir meyve istediği zaman hemen asayı yere diker ve derhal asa bir ağaç gibi yeşerip yapraklanır ve meyve verirmiş. Azığını, su kırbasını onun üzerine asar, o da kendisi ile birlikte yanı sıra yürümüş. Diktiği yerden su çıkar, çekip çıkardığı zaman su kaynağı kesilirmiş. Asa onu haşerattan da korurmuş.

Bu bölümü tek başına aç →

19. Âyetin Tefsiri

19. “At onu ey Mûsâ!” dedi.
Bu bölümü tek başına aç →

20. Âyetin Tefsiri

yılan Kur’ân’da neden hayye (yılan), cânn (küçük yılan) ve sü‘bân (ejderha) gibi farklı kelimelerle ifade edilmiştir?” dersen şöyle derim: Hayye cins isim olup dişi-erkek, büyük-küçük her yılan için kullanılır, sü‘bân ve cânn kelimeleri ara-sında ise anlam zıtlığı vardır. Çünkü sü‘bân büyük yılana, cânn küçük yılana de-nir. Bunun iki açıklaması vardır. İlkine göre asa ilk kez yılana dönüştüğü zaman ince ve sarı renkli bir yılana dönüşmüş, daha sonra büyüyüp kabarmış ve sü‘bân halini almıştır. Dolayısıyla, âyette cânn kelimesi ile bu yılanın ilk hali, sü‘bân ke-limesi ile de nihai olarak aldığı şekil kastedilmiştir. İkinci açıklamaya göre bu yı-lan bir cânn hızında ve sü‘bân büyüklüğünde olduğu için böyle denilmiştir. Bu-nun delili ise “Onun kıvrak bir yılan gibi hareket ettiğini görünce” [Neml 27/10] ifadesidir. Yılanın at kokusuna benzer bir kokusu olduğu söylenmiştir. Yine alt çenesi ile üst çenesi arasında kırk dirsek boyu mesafe olduğu da söylenmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

21. Âyetin Tefsiri

bu tür dehşet ve korku anlarında insanların kapıldığı türden bir ürperti ve korku hissetmiştir. İbn Abbas’ın, “Asa iri bir erkek ejderhaya dönüşmüş ve kayayı ve ağacı yutmuştu. Mûsâ Aleyhisselâm onun her şeyi yiyip yuttuğunu görünce korktu ve kaçtı.” dediği nakledilmiştir. Mûsâ Aleyhisselâm’ın yılan-dan korkmasının, Âdem Aleyhisselâm’ın yılan yüzünden düştüğü kötü du-rumu bilmesinden kaynaklandığı da söylenmiştir. Yine söylendiğine göre Allah Teâlâ ona “korkma” dediği zaman korkusu öyle bir gitmiş ve içi o kadar rahatlayıp mutmain olmuş ki elini yılanın ağzına sokmuş ve çenesini tutmuştu.

[476] “Eski şekline…” es-Sîratü (şekil) kelimesi, tıpkı er-rekbenin rukûb-dan gelmesi gibi, es-seyrden gelir. Sâra fülânün sîraten haseneten (Falanca güzel bir şekilde seyretti/ilerledi.) denilir. Daha sonra bu kelimenin anlamı geniş-lemiş ve yol, gidişat anlamında kullanılır olmuş; sîratü’l-evvelîn (öncekilerin gidişatı) ifadesi kullanılmıştır. Bu ifadenin zarf olarak mansūb olması da mümkündür. Bu durumda anlam, “Onu ilk yoluna, yani asa haline getire-ceğiz.” şeklinde olur. Yine (א ُ ِ ُ َ ’daki) e‘âde fiilinin “Ona döndü.” anla-mındaki ‘âdehûdan menkul olması da mümkündür. Nitekim Züheyr şöyle demiştir:

Uzaklık ve meşguliyet seni onunla karşılaşmaktan alıkoyduğunda

[477] Dolayısıyla, fiil iki mef‘ûl almaktadır. Üçüncü ve güzel bir yorum da şöyledir: א ُ ِ ُ َ cümlesi, א َ َ َ

ِ ’ya taalluk etmeyip müstakil bir ifadedir ve anlamı, “Bu, ilk yaratılışında asa olarak yaratılmış, daha sonra yılana dönüşmekle asalığı yok olmuştur. Şimdi, bu yok oluşun ardından, tıpkı ilk yarattığımız gibi onu yeniden yaratacağız.” şeklindedir. O zaman, א َ َ َ

ِ ifa-desi tesîru sîratehe’l-ûlâ şeklinde gizli bir fiille mansūb olur. Yani onu tekrar ilk seyrinde seyreder hale getireceğiz; kendisine dayandığın ve bildiğin türlü marifetlerinden faydalandığın ilk haline...

Bu bölümü tek başına aç →

23. Âyetin Tefsiri

[478] Bir şeyin iki yanını teşkil eden her şeye “iki kanat” denir. Sözgeli-mi ordunun sağ ve sol kısmındaki birliklere iki kanat denilir, ayrıca insanın iki koluna da iki kanat denir. Bu kelime asıl itibariyle kuşun iki kanadından isti‘âre olarak kullanılır, kuşun iki tarafındaki şeye kanat denilmesinin se-bebi, uçarken onları germesidir. Mâna, “Onu yanına, pazunun altına koy.” şeklindedir. Nitekim “çıksın” ifadesi de buna delâlet eder.

[479] es-Sû’ü (kusur) ifadesi her şeyde adilik ve çirkinliktir, nasıl ki av-retten kinaye olarak sev’et kelimesi kullanılıyorsa, abraş hastalığından kinaye olarak da es-sû’ü (kusur) ifadesi kullanılmıştır. (Arap kraliçesi) ez-Zebâ’nın eşi olan [Himyer kralı] Cüzeyme abraş hastalığına maruz kaldığı için kendisine abraş (alaca) diye lakap vermişlerdir. Arapların en nefret ettikleri şey bu hasta-lıktır, adını duymaya dahi tahammülleri yoktur. Bu sebeple, ayette doğrudan zikredilmemiş; kinaye yollu ifade edilmiştir. Kinaye konusunda Kur’ân’ın ki-nayelerinden ve edebî ifadelerinden daha latif, daha güzel ve insanın içine daha çok işleyeni yoktur.

[480] Rivayete göre Mûsâ Aleyhisselâm esmer tenli imiş, fakat elini koy-nundan çıkardığında bembeyaz, tıpkı Güneş’in göz alıcı ışığı gibi ışık saçar vaziyete geliyormuş. َאء ْ َ (bembeyaz) ve ً َ kelimelerinin (mucize olarak) آher ikisi de haldir. ٍء ُ ِ ْ َ ْ ِ (kusursuz olarak) ifadesindeki Min, َאء ْ َ keli-mesinin sılasıdır. Bu ifade tıpkı ibyeddat min gayri sû’in (Kusurlu olmaksızın bembeyaz oldu.) ifadesi gibidir. ً َ kelimesinin mansūb oluşunun bir başka آaçıklaması daha vardır ki buna göre kelime “al”, “işte” ve benzeri bir gizli lafızla mansūbdur. Bu gizli lafzın hazfedilmiş olması, sözün kendisine delâ-let etmesinden kaynaklanır. Ki bu hazfedilmiş ifade “Sana gösterelim diye” ifadesine de taalluk eder, yani asanın yılana dönüşmesinin ardından işbu mu-cizeyi de al ki sana bu iki mucize ile büyük mucizelerimizden bazılarını gös-termiş olalım. Veya bunlarla sana en büyük iki mucizemizi göstermiş olalım. Ya da sana büyük ayetlerimizden bazılarını gösterelim diye böyle yaptık.

Bu bölümü tek başına aç →

24. Âyetin Tefsiri

24. “ Firavun’a git! O gerçekten azıttı!”
Bu bölümü tek başına aç →

25. Âyetin Tefsiri

25. (Mûsâ) dedi ki: “Ya Rabbi! Göğsümü (yani zihnimi) aç
Bu bölümü tek başına aç →

26. Âyetin Tefsiri

26. da kolaylaştır bana işimi.
Bu bölümü tek başına aç →

27. Âyetin Tefsiri

27. Dilimdeki düğümü çöz ki
Bu bölümü tek başına aç →

28. Âyetin Tefsiri

28. iyi anlasınlar dediklerimi.
Bu bölümü tek başına aç →

30. Âyetin Tefsiri

30. Biraderim Hârûn’u.
Bu bölümü tek başına aç →

31. Âyetin Tefsiri

31. Beni onunla destekle.
Bu bölümü tek başına aç →

32. Âyetin Tefsiri

32. Ortak kıl onu işime
Bu bölümü tek başına aç →

33. Âyetin Tefsiri

33. Ki seni daha çok tesbih edelim
Bu bölümü tek başına aç →

34. Âyetin Tefsiri

34. ve seni daha çok zikredelim.
Bu bölümü tek başına aç →

35. Âyetin Tefsiri

mesini emrettiği zaman, kendisine çok büyük bir mükellefiyet tevdi edilmiş olduğunu, bu zor görev için ancak sağlam bir göğse, büyük bir cesarete sahip olan kimselerin katlanabileceği zorluklara katlanması gerektiğini anlamıştır. Bu yüzden, Rabbinden göğsünü açmasını, kalbini ferahlatmasını, kendisini ol-gunlaştırmasını, sabır ehli kimselerin sebat ve sabırlarının tükenmesine sebep olacak zorluklarla karşılaşması halinde bunlara tahammül gösterecek olgunlu-ğa ulaştırmasını, genel olarak işini, yani Allah’ın yeryüzündeki halifesi olma görevini ve bu göreve eşlik eden çok zorlu ve çetin işlerin üstesinden gelmeyi kendisine kolaylaştırmasını niyaz etmiştir.

[482] Şayet “ي ِ ْ ِ أَ ِّْ َ رِي وَ ْ َ ِ حْ َ ْ Benim göğsümü aç ve benim) رَبِّ ا

işimi kolaylaştır) ifadesinde [iki kez geçen] ِ (benim) ifadesinin mânaya ne kat-kısı vardır, zira bu ifade olmadan da sözün anlamı sabittir?” dersen şöyle derim:Burada önce “Benim için aç ve kolaylaştır.” denilerek, söz müphem bırakıl-mış, böylece ortada açılan ve kolaylaştırılan bir şey olduğu anlaşılmış, ardından bu iki şeyi, [yani göğüs ve iş kelimelerini] zikrederek müphem olanı beyan etmiştir. Böylece ifade, göğsün açılması ve işin kolaylaştırılması hususlarını talep etme konusunda basitçe işrah sadrî veyessir emrî ifadesinden daha vurgulu olmuştur. Çünkü bu ifadede aynı mâna hem mücmel hem de mufassal yolların her ikisi ile tekrar edilmektedir.

[483] İbn Abbas’ın, “Mûsâ Aleyhisselâm’ın dilinde kekemelik vardı. Bunun sebebi ise ateş korunu ağzına aldığına dair rivayette1 anlatılmıştır.” dediği nakle-dilir. Bir rivayete göre bir defasında eli yanmış, Firavun onu iyileştirmek için çok çaba göstermişse de iyileşmemiş. Gün gelip Mûsâ Aleyhisselâm kendisini [hakka] davet ettiğinde Firavun ona, “Beni hangi Rabbe çağırıyorsun?” diye sormuş.

1 Rivayete göre Mûsâ Aleyhisselâm çocukluğunda oyun oynarken elindeki sopayla Firavun’un başına vur-muş, o da kendisini cezalandırmak isteyince, annesi Âsiye, “O daha çocuk, aklı başında değil” demiş, bunun üzerine Firavun onun ateş koru ile madeni birbirinden ayırt edip edemediğini denemek için önüne ateş koru ve maden koymuş, Mûsâ Aleyhisselâm madeni almak isteyince Cebrâil gelip elini ateş koruna doğru götürmüş, o da ateş korunu ağzına koyunca dili yanmış ve böylece kekeme olarak kalmış. / çev.

O da, “Sen iyileştiremediğin halde benim elimi iyileştiren Rabbe çağırı-yorum.” diye cevap vermiş. Söylendiğine göre Mûsâ Aleyhisselâm’ın elinin [çocukken] iyileşmemiş olmasının sebebi, kendisinin Firavun ile aynı yola girmemesini, aralarında bir güven ve saygı ilişkisi oluşmamasını sağlamak-tır. Dilindeki kekemeliğin bütünüyle yok olup olmadığı konusunda ihtilâf edilmiştir. Bir görüşe göre kekemelik kısmen gitmiş, bir nebze kalmıştır. Zira “Hem biraderim Hârûn dil bakımından benden daha fasihtir.” [Kasas 28/34] ve [ Firavun’un Mûsâ hakkında kullandığı]“Neredeyse meramını bile anla-tamayan…” [Zuhruf 43/52] ifadeleri de buna delâlet eder. Hazret-i Ali’nin oğlu Hüseyin’in dilinde de kekemelik varmış. Peygamber (s.a.), “O bunu amcası Mûsâ’dan tevarüs etmiştir.” dermiş. Hazret-i Mûsâ’nın dilindeki ke-kemeliğin bütünüyle gittiği, “Ey Mûsâ! İstediğin sana verildi.” [TāHâ 20/36] ifadesinin de buna delâlet ettiği de söylenmiştir. Ayrıca va’hlul ‘ukdete lisânî (dilimin bağını çöz) yerine ‘ukde kelimesinin nekire olarak kullanılmış ol-masında, Mûsâ Aleyhisselâm’ın, söylediklerinin doğru düzgün anlaşılabil-mesi için dilindeki kekemeliğin kısmen çözülmesini istediği, kekemeliğin bütünüyle giderilmesini istemediği gibi bir mâna vardır. א ifadesi ‘ukde (düğüm) kelimesinin sıfatı olup sanki “Dilimdeki düğümlerden biri-ni çöz.” demiş olmuştur.

[484] Vezîr kelimesi vizr (yük) kelimesinden gelir, zira vezir, hükümda-rın yerine onun yükünü, sorumluluklarını yüklenmektedir. Ya da bu kelime vezer (sığınak) kökünden gelir, çünkü hükümdar onun görüşü ile kendini muhafaza eder, işlerini onun görüşüne havale eder. Veya da “yardımlaşma” manasına gelen muâzera kökünden gelir. el-Asma‘î’nin [v. 216/831] “Kıyasa göre bu kelime ezîran şeklinde olmalıdır, ama Hemze Vav’a dönüşmüştür, çünkü fe‘îl vezni mufâ‘il vezni anlamına pekala gelir. Sözgelimi ‘aşîr, celîs, ka‘îd, halîk, sadîk ve nedîm kelimeleri böyledir. Benzerlerinde Hemze Vav’a dönüştüğü gibi, bu da dönüşmüştür. Bir kelimenin benzerine hamledil-mesi pek de nadir bir durum değildir. İşte yuâziru ve muâzera kelimeleri vezîran kelimesinin benzeridir. Vezîran ve Hârûne kelimeleri وا ifadesinin iki mef‘ûlü olup, vezirlik makamına verilen önem sebebiyle ikincisi ilki-nin önüne geçirilmiştir. Ya da ا ً ِ وَزِ (bana vezir) ifadesi bu cümlenin iki mef‘ûlü, Hârûn da vezîrin atf-ı beyanı olabilir. أ (kardeşim) kelimesi her iki durumda da Hârûndan bedeldir. Ancak, bir başka atf-ı beyan olarak kabul edilecek olsa bu da mümkün ve güzel bir değerlendirme olurdu.

[485] Kıraat imamları, duâ ifadesi olarak ْد ُ ْ ُ ve (destekle) اُ כْ ِ ْ onu) أortak kıl) şeklinde okumuşlar, sadece İbn ‘Âmir [v. 118/736] eşdud (ki [gücümü onunla] pekiştireyim) ve uşrikhû (ki onu işime ortak kılayım.) şeklinde cevap ifadeleri olarak okumuştur. İbn Mes‘ûd’un mushafında bu ifade ahī ve üş-düd şeklindedir.1 Übeyy b. Ka‘b’ın eşrikhu fî emrî ve’şdüd bi-hî ezrî (Onu işime ortak kıl ve onunla gücümü destekle!) şeklinde okuduğu nakledilir. Bu ifadeleri emir formunda okuyanlar açısından da ahī (kardeşim) kelime-sinin mübteda olarak merfû‘ kabul edilmesi mümkündür. Buna göre üşdüd bi-hî (onunla destekle) ifadesi de onun haberi olur ve Hârûnda vakıf yapılır.

[486] el-Ezr kuvvet anlamında olup ezerehû “Onu takviye etti.” demek-tir. Ayette “Onu risalet konusunda bana ortak kıl ki sana kulluk etme ve seni anma konusunda yardımlaşalım.” denilmiştir. Çünkü yardımlaşma –arzuları kamçılayıcı olduğu için- hayırlar onunla artar, çoğalır.

[487] “Şüphesiz Sen bizi görmektesin” halimizi biliyorsun, birbirimize destek olmanın bizim maslahatımıza olduğunu, Hârûn’un da benden yaşça büyük olması ve dilinin daha fasih olması sebebiyle benim için en iyi yar-dımcı ve destekçi olacağını bilirsin.

Bu bölümü tek başına aç →

36. Âyetin Tefsiri

36. Buyurdu: “Ey Mûsâ! İstediğin sana verildi.”
Bu bölümü tek başına aç →

37. Âyetin Tefsiri

37. “Sana bir kere daha lütufta bulunmuştuk...”
Bu bölümü tek başına aç →

38. Âyetin Tefsiri

38. “Hani annene, şu vahyedilenleri vahyetmiştik:”
Bu bölümü tek başına aç →

39. Âyetin Tefsiri

kıyıya atsın ve hem Bana hem de ona düşman olan birisi onu alsın. Ay-rıca, gözümün önünde (onun sarayında özenle) yetiştirilesin diye, sana tarafımdan bir sevimlilik bahşetmiştim.”

[488] es-Sü’l, istek anlamında olup mef‘ûl anlamında fu‘l veznindedir. Tıpkı hubz (ekmek) kelimesinin mahbûz (ekmek olarak pişirilmiş) anla-mında ve ekl kelimesinin me’kûl (yiyecek) anlamında kullanılması gibi.

[489] Mûsâ Aleyhisselâm’ın annesine vahyedilmesi ya dönemindeki bir pey-gamberin diliyle vahyin kendisine bildirilmesi şeklindedir ki bu durumda “Hani, Havarilere ‘Bana ve Resûlüme iman edin.’ diye vahyetmiştim.” [Mâide 5/111] ifa-desindeki vahye benzer. Ya da kendisine melek gönderilmiştir, ama bu gönderme nübüvvet şeklinde değil, tıpkı Hazret-i Meryem’e melek gönderilmesi gibidir. Veya bunun ona rüyasında gösterilmiş ve dikkati çekilmiş olması, ya da “Rabbin bal arısı-na vahyetti.” [Nahl 16/68] ifadesindeki gibi ona da ilham edilmiş olması şeklindedir. 1 Yani cevap olarak alınmaya uygun değildir. / ed.

Mâna şöyledir: Biz ona ancak vahiy yoluyla ulaşılabilecek, öğrenilebilecek olan önemli bir şey vahyettik. Bunda büyük bir dinî maslahat bulundu-ğundan, vahyedilmesi, ihmal edilmemesi gerekmiştir, yani bu vahyettiği-miz şey, mutlaka vahyedilmesi gereken önemli bir iştir.

[490] [ ِ ِ ْ -ifadesindeki] En, [vahyedilenin ne olduğunu] açıkla (onu at diye) أنِ اmaktadır, çünkü vahy söyleme anlamındadır. Kazif de atma, bırakma an-lamında kullanılmıştır. Nitekim “Kalplerine korku salarak…” [Ahzab 33/26] ifadesinde de bu mânadadır. Remy (atma) kelimesi de bu mânada kullanılır. Şair şöyle demiştir:

Öyle bir çocuk ki, daha emeklemeye başladığında Allah kendisine güzellik vermiştir

Yani, onda güzellik hâsıl etmiş, ona güzellik koymuştur.

[491] Ayette geçen zamirlerin tümü Mûsâ Aleyhisselâm’a râcidir; bazıla-rının Mûsâ Aleyhisselâm’a, bazılarının da sandığa gittiği düşünüldüğünde, ifadede bir çirkinlik söz konusu olacaktır. Zira bu durum nazmın bozul-masına, kakafoniye neden olur.Şayet “Ama nehre atılan, sandıktır; aynı şekilde kıyıya vuran da odur.” dersen şöyle derim: Denize atılan da, kıyı-ya vuran da, sandığın içerisindeki Mûsâ’dır diyecek olsan bir zararı olmaz. Böylece zamirleri bölmemiş ve âyetin nazmını bozmamış olursun. Zira âye-tin nazmı Kur’ân i‘câzının esası, onunla meydan okumanın temelinde yer alan kanundur. Buna dikkat etmek müfessirin en önemli vazifesidir.

[492] Allah Teâlâ’nın iradesi nehir suyunun akışının dosdoğru sandığı sahile ulaştırıp kıyayı vurması şeklinde tecelli etmiş ve bu durum mecazî olarak ifade edilmiş; sanki nehir akıl/temyiz sahibi imiş de ona emre uyma-sı, gereğini yerine getirmesi için emir verilmiş gibi ifade edilmiş ve “Nehir de onu sahile vursun.” denilmiştir. Rivayete göre annesi sandığın içine pa-muklu bir kumaş koymuş ve Mûsâ Aleyhisselâm’ı onun içine yerleştirmiş, sonra da onu kireç ve ziftle sıvamış, ardından nehre bırakmıştır.

[493] Nehir Firavun’un bahçesine kadar varıp orada büyük bir nehre ka-rışıyordu. Firavun da Asiye ile birlikte bahçesinde göletin kıyısında otururlar-ken ansızın sandığı gördüler. Firavun derhal sandığın çıkartılmasını emretti. Sandık çıkartılıp açıldı ve içinde insanların en güzel yüzlüsü olan bir çocuk olduğu görüldü. Allah düşmanı Firavun dayanamadı ve onu çok sevdi.

[494] Âyetin zahirinden anlaşılan odur ki nehir sandığı sahile atmış-tır; sâhil kelimesi ile kıyı kastedilmektedir, çünkü su kıyıyı sahl eder (yalar, dokur), yani bir kabuk gibi kaplar. İşte, nehir onu buraya atmış ve sandık sahilden alınmıştır. Veya nehir onu sahil tarafında, Firavun’un bahçesine doğru akan nehrin ağzına sürüklemiş, o nehir de sandığı Firavun’un göleti-nin olduğu yere getirmiştir.

[495] ِّ ِ (tarafımdan) ifadesi ya ُ ْ َ ْ ifadesine taalluk (bahşetmiştim) أeder ki bu durumda mâna, “Ben seni sevdim.” şeklinde olur, Allah’ın sev-diği kimseyi ise bütün kalpler sever. Ya da bu ifade sevgi kelimesinin sıfatı olan hazfedilmiş bir başka kelimeye taalluk eder ve mâna, “Benden hâsıl olan, kalplere yerleştirdiğim, ektiğim, hem Firavun’un hem de gören her-kesin seni sevmesine sebep olan bir sevgi” şeklinde olur. Rivayete göre Mûsâ Aleyhisselâm’ın yüzünde müstesna bir güzellik, gözlerinde de öyle bir tatlılık vardı ki gören kimse dayanamazdı.

[496] ِ (gözümün önünde) yani benim gözetimimde yetiştirile-sin, sana iyi davranılsın diye. Bu ifade tıpkı kişinin bir şeye özen gösterdiği zaman onu gözünün önünde tutmasına benzer. Sözgelimi ustaya, “Şunu benim gözümün önünde yap ki istediğimden farklı bir ürün çıkarmayasın.” dersin. َ َ ْ ُ ِ ”ifadesi, “sana şefkat gösterilsin diye (ve yetiştirilesin diye) وve “sevilesin diye” gibi sebep bildiren bir başka gizli ifadeye ma‘tūftur. Ya da َ َ ْ ُ ِ ;ifadesinin neye gerekçe olduğunu bildiren kelime hazfedilmiştir وanlam, “yetiştirilesin diye böyle yaptım” şeklindedir. Bu ifade Lâm’ın kes-resi ile okunduğu gibi sükûnu ile [ve’ltusna’a şeklinde] de okunmuştur. [Ve’ltus-na’ şeklindeki] cezimli okuyuş emir fiili olaraktır. Tâ’nın fethası ile mansūb olarak ve li-tasna‘a şeklinde de okunmuştur ki bu durumda mâna, “İşin ve tasarrufların gözümün önünde olsun diye” şeklindedir.

Bu bölümü tek başına aç →

41. Âyetin Tefsiri

[497] ِ ْ َ ُ ifadesinin âmili, [39. Ayetteki] (hani gidip) إِذْ َ ْ َ ya da أ َ َ ُ ِ fi-ilidir; [38. Ayetteki] א ْ َ ifadesinden bedel olması da mümkündür. Şayet “İki إِذْ أوَْolayın zamanları farklı olduğu ve aralarında epeyce bir süre bulunduğu halde ْإِذ

ِ ْ َ (hani gidip) ifadesinin א ْ َ -ifadesinden bedel ol (hani vahyetmiştik) إِذْ أوَْması nasıl mümkün olur?” dersen şöyle derim:Bu tıpkı iki görme fiili arasında uzun süre bulunduğu halde, “Falancayı filan sene gördüm.” diyen birine, “Onu aynı sene ben de gördüm.” demek gibidir; oysa senin bu şahsı o senenin başında görmüş olman, onun da sonunda görmüş olması mümkündür.

[498] Rivayete göre Mûsâ Aleyhisselâm’ın ablasının adı Meryem’miş ve onunla ilgili haber almak için geldiği zaman, Firavun ailesinin çocuğun süt emmeyi kabul edeceği bir sütanne aradıklarını görmüş. Zira Mûsâ Aley-hisselâm hiçbir kadının göğsünden süt emmeyi kabul etmemiştir. Bunun üzerine ablası onlara “Size onun bakımını üstlenecek birini göstereyim mi?” demiş ve annesini getirmiş. O da annesinin sütünü kabul etmiştir. Bir rivayete göre ise Asiye onu Firavun’dan istemiş ve evlat edinmiş, ona şefkat göstermiş ve ona süt emzirecek bir kadın aramaya koyulmuştur.

[499] “Ayrıca, bir cana kıymıştın” ifadesinde sözü edilen kimse, kendisine karşı bir İsraillinin Mûsâ Aleyhisselâm’dan yardım istediği kişidir. Mûsâ Aleyhis-selâm bu şahsı on iki yaşında iken öldürmüştür. Öldürdüğü için de hem Allah’ın vereceği cezadan hem de Firavun’un uygulayacağı kısastan korkup kederlenmiş; “Ya Rabbi! Ben kendime zulmettim, beni bağışla!” [Kasas 28/16] diye dua ederek bağışlanma dilemiş, Allah da onu bu istiğfarı sebebiyle bağışlamış ve Meyden’e hicret ederken Firavun’un kendisine pençelerini geçirmesinden korumuştur.

ًא [500] ُ -ifadesi tıpkı geçişli sübûran, şükûran ve küfûran mas (türlü türlü) فُdarları gibi fu‘ûl vezninde mastar da olabilir, fiten ya da fitne kelimesinin cem‘i de olabilir; bu durumda, huczetun ve bedratun kelimelerinden hucûzun ve budû-run kelimelerinin türeyişinde olduğu gibi, sonundaki müenneslik Tâ’sı düşmüş olur. Anlam, “Seni türlü fitnelerle denedik.” şeklindedir. Sa‘îd b. Cübeyr [v. 94/713; bu fitneleri] İbn Abbas’a sorunca şöyle demiştir: Bu ifade “Seni sıkıntı ar-dına sıkıntıdan kurtardık. Mûsâ Aleyhisselâm erkek çocukların öldürüldüğü bir yılda doğmuştur; işte bu bir fitnedir ey İbn Cübeyr! Annesi onu denize atmıştır, işte bu bir fitnedir ey İbn Cübeyr! Firavun onu öldürmeye yeltenmiştir, işte bu bir fitnedir ey İbn Cübeyr! Bir Mısırlıyı öldürmüş ve kendisini on yıl ücretli işçi olarak kiralamıştır, işte bu bir fitnedir ey İbn Cübeyr! Karanlık bir gecede yolunu kaybetmiş ve koyunları dağılmıştır, işte bu bir fitnedir ey İbn Cübeyr!”1

1 Rivâyetin sonunda א ا ه ة: ل כ وا İbn Abbas, her seferinde ‘İşte bu bir fitnedir ) !כאن ey İbn Cübeyr!’ diyordu.) ifadesi yer almaktadır. Ancak bu, çeviriye yansıtılmıştır. / ed.

[501] Fitne, sıkıntı anlamına gelir; insana ağır gelen ve Allah’ın kullarını kendisi ile imtihan ettiği her şeye fitne denir. Nitekim Allah Teâlâ, “Sına-mak için, şer ile de hayır ile de sizleri deniyoruz” [Enbiyâ 21/35] buyurmuştur.

[502] Medyen, Mısır’dan bir kervanın sekiz mola vererek vardığı uzaklıkta-dır. Vehb b. Münebbih’in şöyle dediği nakledilmiştir: “Mûsâ Aleyhisselâm Şuayb Aleyhisselâm’ın yanında yirmi sekiz sene kalmıştır. Bunun içinde kızının mehri1 de vardı ve belirledikleri iki sürenin daha uzun olanını tamamlamıştır.”

[503] [Sonra da işte, takdir edildiği şekilde buraya geldin ey Mûsâ. Yani] Senin-le konuşmak, aynı vakitte seni peygamber kılmak Benim kaza ve takdirimde belirlenmiştir. Bunun için bu vakti belirlemiştim ve sen, ne geç ne erken, tam zamanında geldin. Bu ifadenin, “Vahyin peygamberlere verildiği zamanda gel-din.” anlamında olduğu da söylenmiştir ki vahiy kırk yaşında verilmektedir.2

[504] ِ ْ َ ِ ُכَ ْ َ َ ْ ,ifadesi (.Ben seni kendim için yetiştirmiştim) وَاAllah Teâlâ’nın Mûsâ Aleyhisselâm’ı kendine yaklaştırıp ona izzet ü ikram etmesinin ve onunla bizzat konuşmasının temsilî bir anlatımıdır. Mûsâ’nın durumu burada öyle bir kişinin durumuna benzetilmiştir ki o, sahip ol-duğu haslet ve nitelikler sayesinde bir kral tarafından ‘krala hiç kimsenin olamayacağı kadar yakın, hiç kimsenin nüfuz edemeyeceği kadar ona vâkıf ’ olmaya lâyık görülmüş, onun teveccüh ve tercihiyle has adamı olmuş; kralı görüp sözlerini bizzat işitme imkânına sahip biridir; kral en gizli sırlarını bile kendisinden başkasına güvenip verememektedir.

Bu bölümü tek başına aç →

43. Âyetin Tefsiri

43. “ Firavun’a gidin, o gerçekten azdı!”
Bu bölümü tek başına aç →

44. Âyetin Tefsiri

korkar.”[505] el-Venyü gevşeklik gösterme ve kusur işleme anlamına gelir; [א ِ َ وَ

ifadesi] itbâ kuralı gereği muzarilik harfinin kesresi ile ve lâ tiniyâ şeklinde de okunmuştur. Anlam şöyledir: Beni unutmayın, ne halde olursanız olun Ben hep hatırınızda olayım, beni zikretmek uçtuğunuz kanatlarınız olsun.

1 Kızını Mûsâ’ya verirken şart koştuğu 8 yıllık hizmeti kastediyor. “Bunu 10 yıla tamamlarsan o da senin lütfun olur” dediğinden, süreyi 10’a tamamlamıştır. / ed.

Böylece hem benden yardım ve teyit ister halde olun, hiç kimsenin hiçbir işi Beni zikretmeksizin yürütemeyeceğine inanın. Ayrıca, zikr ile ilâhi me-sajın iletilmesi kastedilmiş de olabilir. Nitekim zikr kelimesi diğer bütün ibadetler için de kullanılır ki ilâhi mesajın tebliği bunların en büyüğüdür. Dolayısıyla, zikir kelimesi ile ifade edilmeye lâyıktır.

[506] Rivayete göre Hârûn Aleyhisselâm Mısır’da iken Allah Teâlâ kendisi-ne, gidip Mûsâ ile buluşmasını vahyetmiş. Hârûn Aleyhisselâm’ın O’nun gelişini işittiği söylenmiştir. Bunun Hârûn Aleyhisselâm’a ilham edildiği de söylenmiştir.

ًא] [507] ِّ َ (yumuşak) kelimesi] tahfif ile leynen şeklinde de okunmuştur. Yu-muşak söz tıpkı “Arınmaya ne dersin?! Sana Rabbine giden yolu göstereyim de saygılı olasın.” [Nâzi‘ât 79/18-19] ifadesi gibi sözlerdir. Zira bu sözün zahirin-de bir soru ve danışma,görüş isteme ifadesi, büyük kurtuluşun teklif edilmesi söz konusudur. Bu ifadenin, “Siz ikiniz Firavun’a, artık hiç yaşlanmayacağı bir gençlik, ölünceye kadar elinden alınmayacak bir hükümranlık ve ölün-ceye kadar yeme, içme, cinsel ilişki gibi şeylerin lezzetini alabilme imkânı vaat edin.” anlamına geldiği de söylenmiştir. Bunun; “Onun karşısına hoş-lanmayacağı bir yüzle çıkmayın, ona güzel ve yumuşak söz söyleyin, çünkü o Mûsâ’yı büyütmüştür, babalık hakkı gibi bir hakka sahiptir.” anlamına geldiği de söylenmiştir. Yine bu ifadenin “Ona [doğrudan ismi ile değil] künyesi ile hitap edin.” anlamında olduğu da söylenmiştir. Nitekim Firavun üç künyeye sahip olan kimselerdendir. Bu künyeler Ebu’l- Abbas, Ebu’l-Velid ve Ebû Mirre’dir.

[508] “Belki” ifadesi Mûsâ ve Hârûn Aleyhimesselâm’a aittir, yani bu ümit ve isteği taşıyarak gidin, çalışmasının meyvesini alacağını, elinin boş kalmayacağını düşünen ve ümit eden, bu yüzden de bütün gayreti ile ça-lışan, gücünün son noktasına kadar bu uğurda harcayan kimsenin yaptığı gibi işinize dört elle sarılın. Firavun’un iman etmeyeceği malum olduğu halde, yine de ona gönderilmelerinin faydası, Firavun’a karşı hüccetin ta-mamlanması ve bahanelerinin tüketilmesidir. Nitekim Allah Teâlâ, “Biz onları bundan önce helâk etseydik, o zaman da mutlaka ‘Ya Rabbi! Bize bir peygamber gönderseydin de rezil rüsva olmadan önce Senin âyetlerine uy-saydık olmaz mıydı?!’ diyeceklerdi.” [TāHâ 20/134] buyurmuştur. Yani belki düşünür, insafa gelir ve hakka boyun eğer, durumun sizin anlattığınız gibi olmasından ve inkârının kendisini helâke sürüklemesinden “korkar”.

Bu bölümü tek başına aç →

45. Âyetin Tefsiri

[509] Farata öne geçti, ileri atıldı demektir. Nitekim el-fârıt su kuyusunun başına gelenlerin önüne geçen, en önde gelen demektir. Ferasün furutun “diğer-lerini geçen, öncü at” demektir. Yani “Bize hemen bir ceza vermesinden, bizi cezaya çarptırmasından endişe ediyoruz.” demektedirler. َط ُ ْ َ (ileri gideceğin-den) ifadesi yufrata şeklinde de okunmuştur ki bu da, “başkasının kendisini aceleye sürüklemesi” anlamındaki efratahû ğayruhû ifadesinden gelir. Buna göre, onlar herhangi bir sebebin mesela şeytanın veya kendi zorbalığının, kib-rinin, Rablık iddiasının, liderlik sevdasının veya Allah Teâlâ’nın haklarında “Kavminin ileri gelenleri dedi ki” [A‘râf 7/60], “Ve kavminin ileri gelenleri dedi ki” [Mü’minûn 23/33] ifadesini kullandığı Mısır’ın ileri gelen inatçı Kıptîlerinin Firavun’u kendilerini derhal cezalandırmaya sevk etmelerinden korkmuşlar-dır. Yine bu ifade “aşırı eziyet etme” anlamındaki ifrâttan yufrita şeklinde de okunmuştur ki bu durumda anlam “Bizi derhal cezalandırarak ilâhi me-sajı iletme görevimize engel olmasından ya da derhal ceza vermese bile bizi cezalandırma konusunda haddi aşmasından korkarız.” şeklindedir. Bu sözü, Firavun’un geçmişteki kötülük ve azgınlıklarını bildikleri için söylemişlerdir.

[510] “Ya da azgınlık edeceğinden” (Ya Rabbi) Sana karşı cüretkârlığı ve taş kalpli oluşu sebebiyle Senin hakkında ağza alınmayacak sözler söyleye-ceğinden... Bu ifadenin herhangi bir kayıt altına alınmaksızın ve sembolik olarak dile getirilmiş olmasında, Allah hakkında yakışıksız ve büyük günah olacak sözleri ağza almaktan kaçınma ve edebe riayet söz konusudur.

Bu bölümü tek başına aç →

48. Âyetin Tefsiri

ederim, sizinle onun arasında geçen konuşmaları ve fiilleri “işitirim ve gö-rürüm,” size yönelik yardım ve korumamın gereği neyse onu yaparım. “İşi-tirim ve görürüm” ifadesinin ardından “sözlerinizi ve fiillerinizi” ifadesinin takdir edilmesi mümkün olduğu gibi, herhangi bir takdir yapılmaması da mümkündür. Bu durumda sanki “Ben sizin muhafızınızım, yardımcınızım, görürüm, işitirim” denilmiş olur. Muhafız ve yardımcı böyle [işitir, görür] olunca artık muhafaza ve yardım tastamam gerçekleşir, düşmanı önemseme düşüncesi yok olup gider.

[512] İsrail oğulları Firavun’un ve Kıptîlerin hükümranlığı altında idi-ler; oğlanlarını öldürüp kadınlarını hizmetçi olarak kullandıkları gibi, ken-dilerini de kazı, taş taşıma ve inşaat gibi ağır işlerde çalıştırıyorlar, ne kadar adi iş varsa bunlara yaptırıyorlardı.

[513] “Biz sana Rabbinden bir mucize getirdik.” cümlesi “Biz senin Rabbi-nin iki elçisiyiz.” ifadesinin beyan ve tefsiri mahiyetindedir. Zira elçilik iddiası ancak kanıtı ile sabit olur ki bu kanıt da mucize getirmektir. Beraberlerinde iki mucize olduğu halde burada “bir mucize” demiş olmasının sebebi, bura-da maksadın iddianın kanıtlarla ispatlanmasına yönelik olmasıdır. Sanki “Sana iddia ettiğimiz risaleti kanıtlayacak delil, burhan ve mucize getirdik.” demiştir. Aynı durum “Rabbinizden size apaçık bir mucize getirdim.” [A‘râf 7/105], “Doğ-ru söyleyenlerdensen, haydi bir mucize getir.” [Şu‘arâ 26/154] ve “‘Sana aşikâr bir şey getirmiş olsam da mı?!’ dedi.” [Şu‘arâ 26/30] ifadelerinde de söz konusudur.

[514] Mâna şudur: Cennetin muhafızları olan meleklerin selâmı doğru yolu izleyenlerin; cehennem ve azap bekçilerinin kınaması ise yalanlayan-ların üzerinedir! 1

Bu bölümü tek başına aç →

49. Âyetin Tefsiri

49. “Ey Mûsâ! Siz ikinizin Rabbi de kim?!” dedi.
Bu bölümü tek başına aç →

50. Âyetin Tefsiri

ona doğru yolu gösterendir.”[515] Burada iki kişiye hitap edildiği halde seslenme sadece birine, yani

Mûsâ Aleyhisselâm’a yöneltilmiştir, çünkü nübüvvet görevi asıl onundur, Hârûn Aleyhisselâm ise onun veziridir, ona tâbidir. Ayrıca Firavun’u sadece Mûsâ Aley-hisselâm’ın muhatap alıp Hârûn Aleyhisselâm’a hitap etmemeye sevk eden şey, onun çirkefliği ve fâsıklığı da olabilir. Zira kendisi Hârûn Aleyhisselâm’ın gayet fasih, akıcı konuştuğunu, Mûsâ Aleyhisselâm’ın ise dilinde kekemelik bulundu-ğunu bilmektedir. Nitekim “Ben mi daha hayırlıyım, yoksa, neredeyse meramı-nı bile anlatamayan şu zavallı mı?!” [Zuhruf 43/52] demesi de buna delâlet eder.

[516] ُ َ ْ َ (yaratılışını) ifadesi َ ْ fiilinin iki mef‘ûlünden ilki (verdi) أolup a‘tā halîkatehû kulle şey’in… (O yarattıklarına muhtaç oldukları, da-yanacakları her şeyi verdi.) demektir. İkinci mef‘ûlü de olabilir, yani O, her şeye hangi fonksiyonla ilgiliyse ona uygun düşecek şekli verdi. Sözge-limi göze görme fiiline uygun olan şekli, kulağa işitme fiiline uygun şek-li, aynı şekilde burun, el, ayak ve dil gibi uzuvların her birine ilgili ol-dukları faydaya uygun düşecek şekilleri vermiş, bundan hiç şaşmamıştır. 1 Burada, “Selâm olsun doğru yolu izleyenlere! Bize vahyolundu ki azap, yalanlayıp sırt çevirenler üzeri-

nedir.” ayetleri açıklanmaktadır. / ed.

Veya her bir canlıya yaratılış ve suret itibariyle kendi benzeri olan bir eş vermiş; erkeğe kadını, deveye dişi deveyi, aygıra kısrağı vermiş ve bütün bunların sadece kendisi ile aynı şekilde yaratılmış olan hemcinsleri ile çiftleşmesini sağlamıştır.

[517] ُ َ ْ َ (yaratılışını) ifadesi muzāfın ya da muzāfun ileyhin sıfatı ola-rak halekahû (yarattığı) şeklinde de okunmuştur ki bu durumda ifade “Allah, yarattığı hiçbir şeyi ihsan ve nimetinden mahrum bırakmamıştır.” anlamında olur. “Sonra da ona doğru yolu gösterendir,” yani verdiğine nasıl uyum sağ-layacağını, onu nasıl kullanacağını ve Allah’a nasıl ulaşacağını da öğretmiştir.

[518] Şu cevabın muazzamlığına bakın, ne kadar özlü, ne kadar anlam-lı! Zihnini toplayıp düşünen, insaf nazarı ile bakan ve gerçeklerin peşinde koşan kimse için ne kadar açıklayıcı!

Bu bölümü tek başına aç →

54. Âyetin Tefsiri

[519] Firavun Mûsâ’ya geçip gitmiş çağlarda yaşayanların durumunu, bed-baht/cehennemlik olacakların bedbahtlığını ve mesut/cennetlik olacakların saadetini sormuş; o ise bunun gaybı sormak demek olduğunu ve gayb ilmini Allah’ın tamamen kendisine mahsus kıldığını, Allah’tan başkasının gaybı bi-lemeyeceğini söyleyerek cevap vermiş ve şöyle demiştir: Ben sadece senin gibi bir kulum, Allâmu’l-guyûb olan Rabbimin bildirdiğinden başkasını bilmem; geçmiş çağların hallerine dair bilgi Allah katında Levh-i Mahfuz’da yazılıdır. Al-lah’ın herhangi bir hata yapması ya da en ufak bir şeyi dahi unutması mümkün değildir. Bir şeyi kaybettiğin ve yerini bulamadığın azman daleltü’ş- şey’e dersin, benzer şekilde daleltü’t-tarîka (Yolu şaşırdım.) ve daleltü’l-menzile (Evin yolunu kaybettim.) ifadelerini de kullanırsın. [ ِ َ ifadesi] “Onu kaybetti.” anlamındaki edallehû ifadesinden yudıllü şeklinde de okunmuştur. İbn Abbas’ın, “Kendisini inkâr edeni cezalandırmadan bırakmaz, kendisini ‘Bir’ kabul edeni ise mükâfat-landırmadan bırakmaz.” dediği nakledilmiştir.

[520] Firavun’un Mûsâ Aleyhisselâm ile Allah’ın her şeyi kuşatıcılığı, bil-giye konu olan her şeyden haberdar olması konularında tartışmış ve inatlaş-mış olması, bu yüzden de “Peki, geçip giden çağlarda yaşayanlar bu kadar fazla sayıda oldukları halde, senin Rabbin, bunları, bunların cüzlerini ve özlerini (cevherlerini) ilmiyle nasıl kuşatacak?” demiş olması da mümkün-dür. Bu durumda Mûsâ Aleyhisselâm ona, “Ey zelil kul, ey zayıf insan! Var olan her şeyi Allah ilmiyle kuşatmıştır. Her şey O’nun katında bir kitapta sabittir, senin hakkında caiz olan unutma ve hata O’nun hakkında caiz değildir.” demiş olur. Yani ey cahilce ve arsızca Rablık iddiasında bulunan kişi! Allah senin gibi hata etmez, senin gibi unutmaz!

ي [521] -kelimesinin sıfa (Rabbim) ر ifadesi (O ki kılmıştır) اtı olarak yahut hazfedilmiş bir mübtedanın haberi olarak merfû‘dur. Veya övgü ifadesi olarak mansūbdur ki bu, sözün anlamına daha uygundur.

[522] Kûfeliler ا ً ْ َ şeklinde okumuşlardır. Yani Arz’ı bir beşik gibi hazırlamıştır. Veya orayı beşik edinmişlerdir. Arz onlar için beşik gibi ol-muştur; beşik bebek için hazırlanan [yumhedu] yerdir. Seleke fiili, tıpkı “Sizi sokan nedir bu Kavurucu’ya?” [Müddessir 74/42], “Onu sokarız.” [Şu‘arâ 26/200] ve “Biz, onu mücrimlerın kalbine işte böyle sokarız.” [ Hicr 15/12] âyetlerindeki gibi kullanılmıştır. Yani sizin için orada yollar hâsıl etti, dağ-ları, vadileri ve karaları yollarla ortaladı.

[523] “Çıkarmışızdır.” ifadesinde gaipten mütekellime geçilmiş ve mü-tekellim sıygasının “emrine itaat edilen kişi” (Biz!) anlamı veren hali kul-lanılmıştır. Bunun sebebi, daha önce zikrettiğimiz üzere, ifadeye çeşitlilik kazandırma sanatını uygulamak ve Allah Teâlâ’nın, farklı farklı varlıkların kendisine itaat ettiği, farklı bütün cinslerin iradesine boyun eğdiği kudret olduğunu, iradesinden hiçbir şeyin müstesna olamayacağını bildirmektir ki şu âyetlerde de iltifat sanatı söz konusudur:

• “O’dur gökten su indiren... ki Biz her şeyin bitkisini onunla çıkardık.” [En‘âm 6/99]

• “Görmüyor musun ki gökten suyu Allah indirmekte; Biz de onunla çeşitli renklerde meyveler çıkartmaktayız?” [Fâtır 35/27]

• “Gökleri ve yeri yaratan, gökten size su indiren kim? -Ki [tek bir ağacını bile yetiştiremeyeceğiniz] nice güzel bahçeler yetiştirmişizdir onun sayesinde.- [Allah’la birlikte bir başka tanrı mı?!”] [Neml 27/60]

[524] Yine bu ifadede “Bu tür bir şeye sadece biz kâdiriz ve bu, bizden başka hiç kimsenin kudreti dâhilinde değildir.” şeklinde bir ihtisas anlamı da bulunur.

[525] “Çiftler” yani türler. Türlerin çiftler olarak isimlendirilmesi, bun-ları çifter çifter ve birbiri ile bitişik olmasındadır. َ kelimesi “çiftler” keli-mesinin sıfatı olup tıpkı marîdın çoğulunun mardā gelmesi gibi şetîtin ço-ğuludur. Kelimenin nebâtın sıfatı olması da mümkündür. Nebât ise yerden biten şeyler için isim olarak kullanılan bir mastardır. Aynı mânada nebt de kullanılır ve bu kelimenin tekili de çoğulu da aynıdır. Anlam, “Bunlar çeşit çeşittir; faydaları, tatları, renkleri, koku ve şekilleri birbirinden farklıdır; bazısı insanlara bazısı da hayvanlara faydalıdır.” şeklindedir. Demişlerdir ki: Allah Teâlâ’nın nimetlerinden biri de kulların rızıklarının hayvanların çalışması ile elde ediliyor olmasıdır ki Allah Teâlâ insanların artıklarını ve yiyemedikleri şeyleri hayvanların yiyeceği kılmıştır. ْ כُ َ א ْ ا أَ ْ َ ا وَارْ ُ Hem) כُsiz yiyin hem de hayvanlarınızı otlatın.)diyerek1 ki Bu, َא ْ َ ْ َ َ (çıkarmışızdır) ifa-desindeki zamirin halidir ve anlam şöyledir: Türlü türlü bitkileri, kendilerinden faydalanılmasına izin vererek, bazılarından yemenizi bazılarıyla da hayvanlarınızı yemlemenizi mubah kılarak çıkarmışızdır.

Bu bölümü tek başına aç →

55. Âyetin Tefsiri

[526] ‘Onların topraktan yaratılması’ ile asılları olan Âdem Aleyhis-selâm’ın topraktan yaratılmış olması kastedilmiştir. Söylendiğine göre melek gelip, insanın defnedileceği yerdeki topraktan alır ve onu nutfenin üzerine sa-çarmış. Böylece insan hem topraktan hem nutfeden yaratılmış olurmuş. ‘On-ların topraktan yaratılması’ ile, toprağa karışıp dağılmış olan parçalarının bir-leştirilip telif edileceği ve canlı oldukları zamanki hallerine döndürülecekleri, bu şekilde mahşere çıkacakları kastedilmiştir. Bunun bir benzeri de “O gün ki yattıkları yerden, dikilmiş hedeflere doğru çıkarlar.” [Ma‘âric 70/43] âyetidir.

[527] Allah Teâlâ insanlara toprakla ilgili sağladığı destekleri saymıştır ki buna göre O öncelikle Yer’i insanlar için üzerinde hareket edecekleri bir döşek ve beşik kılmış, yeryüzünde diledikleri gibi gidip gelecekleri yolları onlar için dümdüz yaratmış, orada türlü bitkiler bitirmiş ve onların hem kendilerine rızık hem de hayvanlarına yem temin etmelerini sağlamıştır. Yine toprak, kendisin-den neşet ettikleri asılları, kendisinden doğdukları anaları ve öldüklerinde vara-cakları yerleridir. Bu sebeple, Peygamber (s.a.), “Toprakla mesh ediniz, çünkü toprak sizin için çok iyilikseverdir.” buyurmuştur. [İbn Ebû Şeybe, Musannef, I, 149]

1 Müfessir, âyetteki ا ْ َ ا وَارْ ُ -ifadesinin başında bir ‘söyleme’ fiili bulundu (Hem siz yiyin hem de otlatın) כُğunu belirtiyor ve bunu hal olarak takdir ediyor. / ed.

Bu bölümü tek başına aç →

56. Âyetin Tefsiri

[528] “Ona” [ Firavun’a] bunların doğruluğunu “gösterdik” bildirdik, ken-disine bu konuda yakin verdik. Ancak zalimliği yüzünden yalanlamıştır. Bu mânada Allah Teâlâ “Vicdanları bunlara yakinen inandığı halde, zulmederek ve büyüklük kompleksine kapılarak bunları reddettiler.” [Neml 27/14] ve “As-lında, sen bunları göklerin ve yerin Rabbinin, gözlerinizi açacak birer gösterge olarak indirmiş olduğunu biliyorsun. Ey Firavun!” [İsrâ 17/102] buyurmuştur.

[529] “Bütün mucizelerimizi” ifadesi iki şekilde açıklanabilir: İlkine göre אت kelimesinin izafet tamlaması ile ma‘rife olması tıpkı Lâm-ı (mucizeler) آtarif ile ma‘rife olması gibidir. Dolayısıyla, tıpkı el-âyâti küllehâ (bütün mu-cizeleri) denilmiş gibidir. Yani ona ancak biliniyor olan mucizeler verilmiştir ve burada hususi olarak Mûsâ Aleyhisselâm’a verilmiş olan dokuz mucizeye, yani asa, el, denizin yarılması, taş, çekirge, bit, kurbağa, kan ve dağın yerinden sökülmesi mucizelerine işaret edilmiştir. İkincisine göre ise Mûsâ Aleyhisselâm Firavun’a kendisine verilmiş olan mucizeleri göstermiş, kendisine verilmeyip diğer peygamberlere verilmiş olan mucizeleri ise bir bir saymıştır. Kendisi doğru sözlü bir peygamber olduğu için, bizzat gösterdiği ile haber verdiği arasında bir fark yoktur. Ancak Firavun bunların hepsini inkâr etmiş, herhangi birini kabul etmekten “şiddetle kaçınmıştır.” َبَ وَأ َכَ ifadesinin, “Mucizeleri yalanladı,” hakkı kabulden “şiddetle kaçındı!” anlamında olduğu da söylenmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

57. Âyetin Tefsiri

[530] “Sen, bizi sihrinle yurdumuzdan çıkarmaya mı geldin!?” bu ifade-nin derinliğinden Firavun’un Mûsâ Aleyhisselâm’ın getirmiş olduğu şeyden duyduğu korku sebebiyle dizlerinin titrediği anlaşılmaktadır. Çünkü Mûsâ Aleyhisselâm’ın hak üzere olduğunu kesin olarak biliyordu. Üstelik hak üze-re olan kimsenin dilese dağları dize getirebileceğini, böyle bir kimsenin asla yüzüstü bırakılmayacağını ve nice destekçisi olacağını, önünde sonunda muhakkak kendi saltanatına da sahip olacağını biliyordu. “Sihrinle…” Bu, bir bahane ve şaşkınlık ifadesidir. Yoksa bir sihirbazın kendisi gibi bir hü-kümdarı sihirle alt edemeyeceğini ve ülkeden çıkaramayacağını bilmemesi, anlamaması nasıl mümkün olabilir ki?

Bu bölümü tek başına aç →

60. Âyetin Tefsiri

[531] “Haydi bizimle senin aranda bir yer ve zamanı belirle!” ifadesinde ا ً ِ ْ َ (randevu) ifadesi ya zaman ya da mekân bildirir veya mastardır. Eğer “be-lirlediğimiz vakit, ziynet[lerin takıldığı bayram] günü olsun.” ifadesinden hareket-le bunun zaman bildirdiğini söylersen, o takdirde hem zamanın “kendisinden cayılan bir şey” olması gerekecek hem de ًא כא (yer) ifadesinin ne münasebetle mansup olduğunu izah etmen güçleşecektir. Randevu ifadesinin ى ً ُ ًא כَא َ (eşit bir yer)den hareketle mekân bildirdiğini söylersen, o takdirde de hem “cayma” ifadesini mekânla ilişkilendirmen zor olacaktır hem de bu ifade “Belirlediğimiz vakit; ziynet(lerin takıldığı bayram) günü olsun.” ifadesi ile uyumlu olmayacak-tır. Hasan-ı Basrî’nin okuyuşuna göre ise, kelime ne zaman ne de mekân anlamı-na uymaktadır. Çünkü nasp ile yevme’z-zîyneti okumuştur. Bu durumda geriye kalan tek seçenek, ifadenin va‘d anlamında mastar olması ve başına hazfedilmiş bir muzāf takdir edilmesidir, buna göre anlam mekâne mev‘idin (randevu mekâ-nı) şeklinde olur ve ُ ِ ْ ُ (kendisinden caymayacağımız) ifadesindeki zamir mev‘idin (randevu) kelimesine gider; ًא כא (yer) de bu hazfedilmiş mekâne (yer) ifadesinin bedeli olur.

[532] Şayet “Belirlediğimiz vakit; bayram günü olsun’ ifadesi nasıl soruya uyumlu olabilmiş? Zira ا ً ِ ْ َ kelimesi zaman anlamında olmalıdır. Oysa sorulan şey zaman değil, mekândır?” dersen şöyle derim:Bu ifade lâfzan soruya uyumlu olmasa da mâna itibariyle uyumludur. Çünkü onların bayram günü mutlaka belli bir yerde toplanıyor olmaları, o gün için orada toplanmanın herkes tara-fından biliniyor olması gerekir. Bu sebeple, zamanın zikredilmesi ile mekân da öğrenilmiş olmaktadır. Hasan-ı Basrî’nin okuyuşunda ise ا ً ِ ْ َ sadece mastardır ve anlam “Size verilen vaadin gerçekleşmesi bayram günüdür.” şeklindedir. Bu ifadenin de soruya uygunluğu mâna itibariyledir. Diğer taraftan, hazfedilmiş bir muzāf takdir edilmemesi de mümkündür ki bu durumda anlam, “Bizimle senin arada caymayacağımız bir vaat belirle!” şeklinde olur.

[533] Şayet “ًא כَא َ kelimesi ne ile mansūb olmuştur?” dersen şöy-le derim:Mastarla ya da mastarın delâlet ettiği bir fiille mansūbdur. “Peki, cevap buna nasıl mutabık olur?” dersen şöyle derim:Hasan-ı Basrî’nin okuyuşuna göre uyum açıktır, çoğunluğun okuyuşuna göre ise

“Size verilen vaat, bayram günü vaadidir.” şeklinde takdir edilir. Hasan-ı Basrî’nin okuyuşuna göre de ُכ ُ ِ ْ َ (vaadiniz) ifadesinin mübteda olup vakit anlamında olması, ً ُ (kuşluk vakti) ifadesinin de haber olması mümkündür. Ancak ً ُ (kuşluk vakti) ifadesinden ma‘rife mânası (belirli bir kuşluk vakti mânası) kaste-dilmiştir. Çünkü sözü edilen kuşluk vakti, tam da o günün kuşluk vaktidir.

[534] Ziynet gününün aşure günü olduğu söylendiği gibi Nevruz günü ol-duğu da söylenmiştir. Bu gün, onların her yıl bayram olarak kutladıkları, pazar kurup süslendikleri, ziynetlerini takındıkları gündür. ُ ِ ْ ُ ifadesi ِ ْ َ (rande-vu) kelimesinin sıfatı olarak merfû‘ okunduğu gibi emir ifadesinin cevabı ola-rak cezm ile (nuhlifhu) da okunmuştur. ى ً ُ da zamme ile okunduğu gibi kesre ile de okunmuş, ayrıca hem tenvinli hem de tenvinsiz okunmuştur; “bizimle senin aranda ortak” anlamındadır. Bu görüş Mücâhid’den [v. 103/721] nakledil-miştir. Kelime istivâ kökünden gelir, çünkü bir şeyin ortasından her iki tarafına yönelik mesafe eşittir, birbirinden farklı değildir. Kelimeyi tenvinsiz okuyanlar ise geçiş durumunu tıpkı vakıf gibi değerlendirmiş olmaktadırlar.

אسُ [535] َ ا َ ْ ُ ifadesi bu şekilde Yâ (insanların bir araya getirileceği) وأَنَْ ile okunduğu gibi, “Ey Firavun! Senin insanları bir araya getireceğin” anlamın-da en tahşura’n-nâse şeklinde Tâ ile ve “insanları o günün bir araya getireceği” anlamında en yehşura’n-nâse şeklinde de okunmuştur. En yehşura’n-nâse ifade-sinde zamir (güne değil de) Firavun’a gidiyor da olabilir ki zamirin gaip sıygası ile zikredilmiş olması ya genellikle hükümdarlara bu şekilde1 hitap ediliyor ol-masından kaynaklanmaktadır ya da כ (randevunuz) ifadesi ile topluluğa hitap etmiş, yahşura (toplayacağı) ifadesi ile ise Firavun’u kastetmiş olmasından kaynaklanmaktadır. En yahşura ya yevme atıf olarak cer mahallinde ya da ziynete atıf olarak ref‘ mahallindedir. Mûsâ Aleyhisselâm’ın onlara insanların toplandığı bu bayram gününü randevu zamanı olarak vermesinin sebebi, Allah’ın sözünün üstün gelişinin, dininin galip oluşunun, kâfirin zelil ve perişan hale gelişinin toplumun mâşeri kalabalığının, ileri gelenlerinin gözlerinin önünde cereyan et-mesini; böylece hakka tâbi olmak isteyenlerin rağbetlerinin artırılmasını, bâtıl ehlinin ve taraftarlarının emellerinin son bulmasını, bu hadisenin meşhur bir hadise olarak köyde, kentte, dağda ovada, şehirlerde ve kırsalda dillere destan olmasını sağlamak istemesidir.

Bu bölümü tek başına aç →

61. Âyetin Tefsiri

tap edilmeden söz edilmesi âdettendir. Yani “majestelerinin insanları toplayacağı gün…” / ed.

[536] “Allah’a yalan isnat etmeyin” yani O’nun âyet ve mucizelerini si-hir olarak nitelemeyin. ْ כُ َ

ِ ْ ُ َ (kökünüzü kurutur) şeklinde de okunmuş-tur1 ki, suht Hicaz lehçesinde, ishât ise Necd ve Temim oğulları lehçesinde kullanılır. Ferezdak’ın -i‘rabını doğru yapacağım derken dizlerin bağının çözüldüğü- şu beyti de buna örnektir:

… bir tek helâk ve harabe kaldı geriye…

Bu bölümü tek başına aç →

64. Âyetin Tefsiri

[537] İbn Abbas’ın, “aralarında sessizce konuşmaları, ‘Mûsâ bize galip ge-lirse ona tâbi oluruz.’ şeklindeydi” dediği nakledilmiştir. Katâde’den [v. 117/735] ise “Sihirbaz ise onu yeneriz, ama (ilettikleri) semadan geliyorsa o zaman o galip gelecektir” dedikleri nakledilmiştir. Vehb b. Münebbih’in ise “Mûsâ Aley-hisselâm onlara ‘Yazıklar olsun size!..’ dediği zaman onlar ‘Bu sihirbaz sözü ola-maz.’ demişlerdi.” dediği nakledilmiştir. Ancak ifadenin zahirinden anlaşılan odur ki gizlice görüş alışverişinde bulunmuşlar ve nihayetinde en zayıf görüşte karar kılmış ve “Bu ikisi iki büyücüdür.” demişlerdir. Dolayısıyla gizlice konuş-maları işte bu sözü uydurup söylemek amacına matuftur. Çünkü onlar Mûsâ ve Hârûn Aleyhimesselâm’ın kendilerine galip geleceğinden korkmuşlar ve insanla-rın onlara tabi olmasını engellemek için böyle demişlerdir.

[538] Ebû Amr [v. 154/771] bu ifadeyi inne hâzeyni le-sâhirâni şeklin-de açıkça aslına uygun olarak okumuş, İbn Kesîr [v. 120/738] ve Hafs [v. 180/796] in hâzâni le-sâhirâni şeklinde okumuşlardır ki bu durumda ifa-de tıpkı in Zeydün le-muntalikun (Muhakkak Zeyd, gidicidir.) ifadesine benzer. Aradaki Lâm in edatının olumsuzluk anlamındaki edat değil, İn-ne’nin hafifletilmiş hali olduğunu göstermek için kullanılmış ayırt edi-ci Lâm’dır. Übeyy b. Ka‘b bu ifadeyi in zâni illâ sâhirâni şeklinde, İbn Mes‘ûd fethalı en ile ve Lâm olmaksızın en hâzâni sâhirâni şeklinde oku-muştur ki bu durumda ifade ى .dan (sessizce konuşmadan) bedel olur’ا1 Genelde if‘âlden ْ כُ َ

ِ ْ ُ َ şeklinde okunan kelimeyi müfessir, sülasiden fe-yeshateküm kıraatini esas al-makta, bunun da Hicaz lehçesinin böyle oluşuna bağlamaktadır. / ed.

Yaygın kıraatin yani inne hâzâni le-sâhirâni okuyuşunun, Belhâris b. Ka‘b lehçesi olduğu söylenmiştir. Bu lehçeyi kullananlar tesniye kelimeleri א ve ى gibi son harfleri Elif olan isimler gibi değerlendirirler ve kelimenin mecrur ve mansūb olduğu durumlarda Elif ’i Yâ’ya dönüştürmezler. Kimi-lerine göre in “evet” anlamındadır, sâhirâni (iki sihirbaz) ise hazfedilmiş bir mübtedanın haberidir, Lâm ile bir bütün olarak cümlenin başına gelmiştir. İfadenin takdiri, le-humâ sâhirâni (Bu ikisi elbet iki sihirbazdır.) şeklinde-dir. Ebû İshâk [ez- Zeccâc; v.311/923] bu yorumu beğenmiştir.

[539] Sihirbazlar kendi mezheplerini (yani gittikleri yolu) en ideal tari-kat ve en üstün sünnet olarak isimlendirmişlerdir.1 Zaten [Mü’minûn 23/53’te belirtildiği üzere] “Her grup kendi elindekinden gayet memnundur!” Bu ifa-deleriyle, en ideal yaşam tarzının sahiplerini yani İsrail oğullarını kastettik-leri de söylenmiştir. Bu sözü Mûsâ Aleyhisselâm’ın, “İsrail oğullarını benim-le gönder.” şeklindeki sözüne karşılık söylemişlerdir. Yine, tarikat ifadesinin diğer insanlara örnek olan eşraf ve önderler için kullanıldığı da söylenmiş-tir; hum tarîkatu kavmihim (Onlar, kavimlerinin yoludur.) denilir. Aynı şekilde bir kişi için de “O, kavminin yoludur.” denilir.

[540] (Sülasiden) fe’cme‘û keydeküm okuyuşu, ُه َ ْ َ כَ َ َ َ (Tuzağını hazırladı.) ifadesince desteklenmektedir. Ayrıca, ْ כُ َ ْ ا כَ ُ ِ ْ َ َ şeklinde (if‘âlden) de okun-muştur ki bu durumda mâna, “Tuzağınızı kararlaştırın, üzerinde ittifak edin, hiçbiriniz farklı bir şey yapmasın, üzerinde ittifak edilmiş bir şey gibi olsun.” şeklinde olur. Yine sihirbazların “saf halinde” gelmelerinin emredilmiş olması, izleyicilere daha heybetli bir görüntü arz etmelerini sağlamak içindir. Rivayete göre sihirbazlar yetmiş bin kişi imiş,her birinin elinde bir ip ve asa varmış ve tek vücut halde gelmişler. Ebû ‘Ubeyde’nin [v. 209/824] א َ kelimesini tapınak olarak tefsir ettiği nakledilir. Zira insanlar bayram günü orada toplanırlar ve ibadetle-rini saf tutarak yaparlar. Bu görüş, saff kelimesinin, belli bir tapınak için özel isim olarak kullanıldığı düşünüldüğü takdirde doğrudur. Buna göre onlara bu tapınağa gelmeleri emredilmiş olmaktadır. Ya da “Tapınaklardan birine gelin.” denilmiş olması da mümkündür. “Bugün galip gelen âbat olacak!” Bu cümle bir ara cümle olup “Galip gelen kazanacak!” anlamındadır.

Bu bölümü tek başına aç →

66. Âyetin Tefsiri

edatı, devamındaki ifade ile birlikte ya gizli bir fiille mansūbdur ya أن [541]da hazfedilmiş bir mübtedanın haberi olarak merfû‘dur. Anlamı da “İki seçe-nekten birini seç.” veya “Durum senin koyman veya bizim koymamız şeklinde olacak.” şeklindedir. Sihirbazların tercihi bu şekilde Mûsâ Aleyhisselâm’a bırak-mış olmaları ona karşı bir güzel edep, tevazu ve alçakgönüllülüktür, ayrıca ona kendiliklerinden insaflı davrandıklarını göstermek istemişlerdir. Sanki Allah Teâlâ bunu böyle yapmalarını kendilerine ilham etmiş ve Mûsâ Aleyhisselâm’a da hünerlerini önce onların ortaya koymasını tercih etmesini bildirmiş; böyle-ce güzel edebe güzel edeple muamele etmesini sağlamış ve onların ellerindeki bütün hile ve tuzakları ortaya koymalarını, bütün güçlerini sergilemelerini iste-miştir. Bunu yaptıklarında ise Allah Teâlâ kudretini ızhar etmiş ve hakkı bâtılın tepesine indirerek onun beynini yok etmiş, mucizeyi sihre üstün kılıp onu pe-rişan etmesini sağlamıştır. Böylece bu, görenler için çok aydınlatıcı bir mucize, ibret almasını bilenler için ayan beyan bir ibret olmuştur.

.nın ansızın gerçekleşme anlamını veren edat olduğu söylenmiştir’إذا [542]Ancak işin doğrusu şudur ki bu, vakit anlamında kullanılan, kendisini nasbe-den bir ifadeyi ve kendisine izafe edilecek bir cümleyi gerektiren edattır. Bazı konumlarda hususi olarak bu edatı nasbeden unsur hususi bir fiil olur ki bu da ansızın gerçekleşme mânası veren fiildir. Bu cümle yeni başlayan bir cümledir, başka da bir şey değildir. Dolayısıyla, Allah Teâlâ’nın ْ ُ

ِ ِ ْ وَ ُ ُ אِ ذا ِ َ (bir de

baktı ki ipleri ve değnekleri…) ifadesinin takdiri, “Mûsâ ansızın onların ip ve değneklerinin hareket etmeye başladığını gördüğü vakit şaşırdı.” Şeklindedir. Bu bir temsil olup “Ansızın değneklerini ve iplerini görünce onlar kendisine sanki hareket ediyorlarmış gibi geldi.” anlamındadır. ْ ُ

ِ ِ ifadesi ‘usiyyuhum şeklinde zamme ile de okunmuştur ki aslolan budur; kesre ile okunması ise itbâ kuralı gereğidir. [yani komşu harfin harekesine tâbi kılınmıştır.] Bunun benzeri düliyyün - diliyyün ve kusiyyün - kısiyyün kelimeleridir.

[543] [(‘Öyle geldi’ anlamındaki) ُ َ ُ ] “ipler ve değnekler”in zamirine isnat edile-rek tuhayyelü şeklinde de okunmuştur. Bu durumda َ َ א -hareket ediyorlar) أmış) ifadesi, tıpkı a‘cebenî Zeydün keremuhû (Zeyd, yani cömertliği hoşuma gitti.) ifadesi gibi bedel-i iştimal olarak bu zamirden bedel olmaktadır. Tuhayyilü (Öyle gelmesini sağladı.) şeklinde de okunmuştur ki bu durumda ipler ve değnekler, kendilerinin hareket ettiklerini hayal ettiriyor olmaktadırlar. Yine tetehayyelü anla-mında tehayyelü (Yavaş yavaş öyle geldi.) şeklinde de okunmuştur; bunun gerek-çesi de tuhayyelü okuyuşu ile aynıdır. Nuhayyilü (Öyle gelmesini sağladık.) şek-linde de okunmuştur ki bu durumda iplerin ve değneklerin hareket edermiş gibi görünmesini sağlama fiili, imtihan maksadıyla Allah’ın yaptığı bir fiil olmaktadır.

[544] Rivayete göre sihirbazlar iplerini ve değneklerini cıvaya batırmış-lar, üzerlerine güneş vurunca cıva hareketlenmiş, böylece sanki hareket edi-yorlarmış gibi görünmüştür.

Bu bölümü tek başına aç →

67. Âyetin Tefsiri

67. Ve içinde bir korku hissetti.
Bu bölümü tek başına aç →

68. Âyetin Tefsiri

68. “Korkma! Üstün gelecek kesinlikle sensin!” dedik.
Bu bölümü tek başına aç →

69. Âyetin Tefsiri

Çünkü o sergiledikleri maharetler, bir sihirbaz numarasından ibaret. Sihirbaz ise ne yaparsa yapsın iflâh olmaz.”

[545] Îcâsü’l-havf gizliden gizliye bir parça korku taşımak demektir, te-veccüsü’s-savt da küçücük bir ses çıtırtısını duymak demektir. Korku his-setmek insanın beşerî tabiatında vardır ki bundan neredeyse hiç kimse müstesna değildir. (Yalnız) Mûsâ Aleyhisselâm’ın insanların şüpheye düşme-lerinden ve kendisine tâbi olmayacaklarından endişe ettiği de söylenmiştir.

[546] ْ َ ْ َ ا ْ כَ أَ ifadesinde Mûsâ’nın (!Üstün gelecek kesinlikle sensin) إِgalip geleceği ve karşısındakileri adeta ezeceği belirtilmekte; cümle yeni bir ifade başlangıcı yapılarak, pekiştirme bildiren kelime (إن) kullanılarak, za-mir tekrar edilerek, Lâm-ı tarif kullanılarak, açık bir galibiyet anlamına gelen ‘uluvv (üstünlük) lafzı kullanılarak bu vurgu güçlendirilmektedir.

[547] “Asanı” denmeyip, “sağ elindeki” buyrulmuş olması, asayı kü-çümseme anlamında olabilir. Buna göre anlam, “Onların iplerinin ve değneklerinin çokluğuna bakma, sağ elindeki şu küçücük odun parçasını atıver. Çünkü o tek ve küçücük bir odun parçası olduğu halde Allah’ın kudreti ile onların çok sayıda ve kocaman ip ve yılanlarını yiyip yutacaktır.” şeklindedir. Bu ifade asayı büyütme anlamında da olabilir ki bu durumda da sanki “O kocaman ve çok sayıdaki şeylere aldırma, çünkü senin elinde onların hepsinden daha büyük olan bir şey var. Onlar sayıca çok olmalarına rağmen seninkinin yanında en az ve küçücük kalırlar. Şimdi elindekini at da Allah’ın izniyle onları yiyip yutsun, yok etsin.” denilmiş olur.

[548] fiili yeni bir ifade ya da hal olarak merfû‘ şekilde telekkafu (bir bir yutuverecek şekilde) diye okunduğu gibi, tahfif ile telkaf (yutuver-sin) şeklinde de okunmuştur. ا ُ َ َ (o ustaca yaptıklarını) ifadesi, tıpkı َ ْ َ نَ כُ ِ ْ َ א َ [A‘râf 7/117] ifadesindeki gibi, “uydurduklarını” anlamındadır.1

1 ‘Gerçeği ters yüz etmek’ anlamındaki כ masdarının kullanıldığı A‘râf 7/117’de, bu sihirbaz numaralarının أbir gerçekliği olmadığını ifade ederken, ‘yaptığı işi özene bezene yapmak’ anlamındaki masdarının kulla-nıldığı bu ayette, söz konusu numaraları ne kadar sanatkârane ve ustaca icra ettiklerini ifade etmektedir. / ed.

[549] ٍ ِ א َ ُ ْ ifadesi merfû‘ okunduğu gibi mansūb (sihirbaz numarası) כَda okunmuştur. Merfû‘ okuyana göre א ism-i mevsūl, mansūb okuyana göre ise amele engel olan (kâffe) Mâ’sıdır. İfade keydu sihrin (sihir numarası) şeklinde de okunmuştur ki bu durumda sihr kelimesi, sihir sahibi ya da sihirli anlamına gelir. Ya da sihre iyice dalıp gitmiş oldukları için sanki kendileri bizzat sihirmiş gibi ifade edilmiştir. Veya sihr ifadesi “numara”yı beyan etmektedir, çünkü numara, sihirle olabileceği gibi başka şeyle de yapılabilir. Bu tıpkı [mietüdirhemin ifadesinde] mietü (yüz) kelimesinin dirhem ile beyan edilmesi gibidir ki ‘ilmu fıkhin (Fıkıh ilmi) ve ‘ilmu nahvin ( Nahiv ilmi) gibi ifadeler de böyledir. Şayet “Neden sâhir (sihirbaz) kelimesi tekil olarak kullanılmış da çoğul yapılmamıştır?” dersen şöyle derim: Çünkü kastedilen, cins mânasıdır, sayı mânası değildir. Çoğul yapılsaydı, o zaman maksadın sayı bildirmek olduğu gibi bir yanlış anlaşılmaya sebep olabilirdi. Dik-kat edersen, “Sihirbaz ise ne yaparsa yapsın iflâh olmaz.” ifadesinde de “Sihirbaz cinsi iflâh olmaz.” mânası kastedilmiştir. “Peki, neden sâhir kelimesi önce nekire, daha sonra ma‘rife olarak kullanılmış?” dersen şöyle derim:Nekire kullanılma-sının sebebi, kendisine izafe edildiği kelimenin de nekire olmasıdır, yoksa bizzat kendisinin nekire olması değildir; tıpkı el-’Accâc’ın [v. 97/716] şu ifadesindeki gibi:

Ne kadar uzun sürerse sürsün yine dedünyevî (küçücük, basit) bir koşturma içinde

[550] Yine Ömer hadisinde geçen lâ fî emri dünyâ ve lâ fî emri âhiratin1 ifadesinde [Ebû Dâvûd, ez-Zühd, s. 171] de bu kullanım vardır. Dolayısıyla, sâ-hir kelimesinin nekire kullanılmasından maksat, durumun nekireliğini be-lirtmektir. Sanki “Yaptıkları, bir sihirbaz numarasıdır.” denilmiştir. Burada da [şiirdeki sa‘yi dünyadan] dünyevi bir çaba, [hadisteki emri dünyâ ve emri âhiretten ise] dünyevi bir iş ve uhrevi bir iş kastedilmiştir.

[551] َ ُ أَ ْ َ (ne yaparsa yapsın) ifadesi tıpkı haysu suyyira (nereye gö-türülürse götürülsün), eyyete seleke (hangi yola girerse girsin) ve eynemâ kâne (nerede olursa olsun) ifadeleri gibidir.

Bu bölümü tek başına aç →

70. Âyetin Tefsiri

[552] Bu sihirbazların hali ne kadar enteresandır ya Rabbi! Önce inkâr ve red uğruna yere iplerini ve değneklerini koymuş-larken, kısa bir süre sonra yere şükür ve secde için başlarını koy-muşlardır. Her iki ortaya koyuş arasında ne muazzam bir fark var! 1 “Sizi ne bir dünya işinde ne de bir ahiret işinde gevşek davranırken görmeyeyim!” / ed.

Rivayete göre cennet ve cehennemi ve halklarının aldığı karşılığı görünceye kadar da başlarını secdeden kaldırmamışlar. İkrime’nin [v. 105/723], “Secde-ye kapandıklarında Allah onlara cennette varacakları makamı secde halinde iken göstermiştir.” dediği nakledilir.

Bu bölümü tek başına aç →

71. Âyetin Tefsiri

[553] “Büyüğünüz” derken, Hazret-i Mûsâ’nın onların en sihirbazı, sa-natlarında en üst derecede olanı olduğunu kastetmiş ya da “hocanız, mu-alliminiz” demek istemiştir. Nitekim Mekkeliler kendilerine Kur’ân ya da başka bir şey öğretmiş olan muallimlerini kastederek “Büyüğüm bana şöyle dedi.”, “Büyüğüm şöyle emretti.” derler.

ن [554] َ ِّ َ ُ َ َ (teker teker kestireyim) ifadesi fe-le-akta‘anne (keseyim) şek-linde, َ

ِّ َ ُ َ -ifadesi de ve-le-aslubenne (asayım) şeklinde tah (bir bir astırayım) وَfif ile okunmuştur. Çaprazlama kesme, sağ el ve sol ayağın kesilmesi demektir. Çünkü bu durumda, kesilen iki uzuvdan her biri diğerine ters olmaktadır, zira biri el diğeri ayak, biri sağ diğeri soldur. [ٍف ifadesindeki] Min, başlangıç nok-tasını ifade eder, çünkü kesme eylemi, bir uzuv diğerine uygun olarak değil, ters olarak başlamakta, meydana gelmektedir. Harf-i cer ve mecrurunun [yani ٍف ifadesinin] i‘râbdaki mahalli, hal olarak mansūbluk olup “Onları çapraz olarak keseceğim!” anlamındadır. Kesilen uzuvlar farklı olduğu için, hilâf kelimesi ile nitelenmişlerdir. Yine, ِ ْ وعِ ا ُ ُ ِ (hurma dalları içine) ifadesinde, dala asılan şeyin oraya bağlanmış hali, bir şeyin, konulduğu kabın içindeki yerleşmişliğine benzetilmiş ve bu sebeple harf-i ceri kullanılmıştır.

[555] Allah’ın belası Firavun, “hangimiz” derken, kendisini ve Mûsâ Aleyhisselâm’ı kastetmektedir. آ (Demek ona iman ettiniz ha!?) ifadesi de buna delâlet eder. Allah’ın kitabında îmân kelimesi, Lâm harf-i ceri ile kullanıldığında Allah’tan başkasına iman anlamına gelmektedir. Sözgeli-mi َ ِ ِ ْ ُ ْ ِ ُ ِ ْ ُ א وَ ُ ِ ْ ُ (Allah’a iman eder ve müminlere güvenir.” [Tevbe 9/61]) âyetinde böyledir.1

אن 1 -kökü, tasdik edilmesi gereken ilkeler bağlamında Bâ ile kullanılırken, peygambere ittibâ, teslimi إyet ve inkıyâd anlamı söz konusu olduğunda Lâm’la kullanılmaktadır. -Bâ ile kullanılmasının sebebi, Zemahşerî’nin de Bakara 2/3’de belirttiği gibi, imanın zımnen ikrar ve kabul mânalarını taşımasıdır; çünkü bir kişiye/şeye iman eden, onu zımnen kabul etmiş ve onun doğruluğunu itiraf etmiş olmak-tadır.- Kökün Lâm ile kullanılışı, Bâ ile kullanılışından farklı olduğundan, sözgelimi א أ א وifadesinde Yusuf ’un gaddar ağabeyleri, babalarına, “Sen zaten hiç bizi doğrulamazsın” demeyip, “Sen zaten hiç bizim sözümüzle hareket etmezsin!” demiş olmaktadırlar. Nitekim Firavun da ِ ْ َ َ َ

ِ ُ ِ ْ ُ أَونَ ُ ِ א َ َא َ א َ ُ ُ ْ َ َא وَ ِ ْ ِ derken, “Kavimleri bizim kölemiz iken, biz bu iki kişiye nasıl inkıyat edebiliriz?!”

[556] Bu ifadesiyle Firavun, sahip olduğu kudretle ve ezici güçle övün-müş, insanlara türlü eziyetler ederek zarar vermesiyle iftihar etmiş olmakta; bu arada Mûsâ Aleyhisselâm’ı da hem küçümsemekte hem de alay etmekte-dir. Çünkü Mûsâ Aleyhisselâm hiç kimseye azap etmiş değildir.

Bu bölümü tek başına aç →

76. Âyetin Tefsiri

[557] “Bizi yaratana” ifadesi “bize gelen”e ma‘tūftur ya da yemin ifa-desidir. [א ْ ا אةَ َ ْ ا هِ ِ ِ ْ َ ifadesi] tukdā hâzihi’l-hayâtü’d-dünyâ şeklinde de okunmuştur. Meşhur kıraatte el-hayâte kelimesi zarf olarak mansūbdur, ancak bu zarf [diğer kıraatte] anlam genişlemesine uğrayarak, mef‘ûl konu-munda kullanılmıştır. Nitekim sumtu yevme’l-cumu‘ati (Cuma günü Oruç tuttum.) ifadesi sīme yevmü’l-cumu‘ati (Cuma günü oruç tutuldu.) şeklinde de kullanılır.

demiştir, “Biz Mûsâ ve Hârûn’u tasdik etmeyiz.” değil. (Esasen Bâ’lı kullanımda da bir teslîmiyet söz konusudur; ancak bu ‘henüz gerçekleşmemiş’ bir teslîmiyet iradesidir. Lâmlı kullanımdaki teslîmiyetin ise gerçekleştiği üçüncü şahıslarca müşahede edilmektedir. Bu sebeple, kişi birisine ittibâ edecek olsa dahi bunu آ şeklinde değil, آ diye ifade eder; onun ittibâ ettiğini gören bir başkası ancak, bu gerçekleşmiş ittibâ’ eylemini görerek -gaib zamîriyle- آ diyebilir. Nitekim Firavun’un, Hz. Mûsâ’nın Rabbine iman eden sihirbazlara çıkışması, yani aynı olgu, Kur’ân’da hem Ba’lı hem de Lâm’lı olarak ifade edilmiştir [A‘râf 7/123; Şu‘arâ 28/49]. Çünkü “Ben size izin vermeden ona iman ettiniz hâ?!” sözü, Hz. Mûsâ’ya ittibâ etme iradesi göstermelerine rağmen, henüz fiilen ittibâ etmemiş durumda iken sar-fedilmiştir.) Lâm’lı kullanımı en iyi yansıtan örnek, Şu‘arâ 26/111’deki َن ُ رَْذَ ْ כَ ا َ َ َכَ وَا ُ ِ ْ ُ .ifadesidir أَBurada, kavminin eşrafı Nûh Aleyhisselâm’a, “Sana aşağı tabakadakiler ittibâ etmişken biz teslimiyet gösterebilir miyiz?!” demektedirler ki Lâm’lı kullanımın ittibâ anlamını açıkça göstermektedir. Hâsılı müfessir îmânın Kur’ân’da Lâm’lı kullanımının Allah dışındaki şeylerle ilgili olduğunu söylerken, izle-me ve ittibâ etme kavramının Yüce Allah’la ilgili olduğunda düşünülemeyecek olmasına dayandırmış oluyor .[Geniş bilgi için bkz. Murat Sülün, İman – Amel İlişkisi, s. 56-62]

20

[558] Rivayete göre sihirbazlar, yani liderleri yetmiş iki kişi imiş. İkisi Mısırlılardan, geri kalanları, İsrail oğullarındanmış. Firavun bunları sihir öğrenmeye zorlamış imiş. Yine rivayete göre Firavun’a “Bize Mûsâ’yı uyur-ken göster.” demişler, o da göstermiş ve bakmışlar ki asası onu koruyor. Bunun üzerine, “Bu bir sihirbaz sihri değil, çünkü sihirbaz uyuduğu zaman sihri geçersiz hale gelir.” demişler, fakat Firavun onları Mûsâ Aleyhisselâm’a karşı çıkmaya zorlamaktan vazgeçmemiştir.

[559] “Arınanların” yani günah kirlerinden temizlenenlerin. İbn Ab-bas’ın “Lâ ilâhe illâllāh (Allah’dan başka tanrı yok) diyenlerin” şeklinde tef-sir ettiği nakledilmiştir.

[560] Bu üç âyetteki [74-76] ifadelerin, sihirbazların sözlerinin aktarıl-ması olduğu da, aktarım değil doğrudan Allah Teâlâ’nın ifadeleri olduğu da söylenmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

79. Âyetin Tefsiri

mında olup, darabele-hû fî mâlihî sehmen (Malından ona bir pay verdi.) dara-be’l-lebine (Kerpici yaptı.) ifadeleri gibidir. el-Yebes (kuru) kelimesi sıfat olarak kullanılmış mastardır, nitekim bu kelime yebese - yübsen ve yebese - yebesen şek-linde kullanılır ki tıpkı el-’udmu ve el-’ademu kelimeleri gibidir. Dolayısıyla, müennes kelimenin de sıfatı olarak kullanılır. Sözgelimi süt vermez olunca şâtünâ yebesün (Koyunumuz kurudur.), nâkatünâ yebesün (Devemiz kurudur.) denilir. Kelime yebsen ve yâbisen şeklinde de okunmuştur ki bu durumda el-yebs ya el-yebes kelimesinin hafifletilmiş halidir ya da fe‘lin vezninde sıfattır. Veya sahib ve sahb kelimeleri gibi yâbis kelimesinin çoğulu olup, tekit maksa-dıyla tekil kelimenin sıfatı olarak kullanılmıştır. Nitekim şairin;

ve bağırsaklar ki açlıktan kıvranırlar

ifadesinde de bu kullanım vardır. Zira şair aşırı açlığından dolayı çoğul ke-lime kulanmış, sanki aç bir topluluk varmış gibi ifade etmiştir.

אف [562] َ (korkmadan) ifadesi “vur / aç” ifadesindeki zamirin halidir; lâ tehaf (korkma) şeklinde cevap ifadesi olarak da okunmuştur. Ebû Hayve [v. 203/818] deraken kelimesini sükûn ile derken şeklinde okumuştur. Derk ve derek kelimeleri idrâk (yakalama, ele geçirme) anlamında isimdirler, yani “Fi-ravun ve ordusu seni yakalayamayacak; sana yetişemeyecektir.” demektir. Lâ tehaf (korkma) okuyuşu esas alındığında َ ْ َ َ (endişe etmeden) ifadesinde üç ihtimal söz konusu olur: İlkine göre bu yeni bir ifade olup sanki “ve sen endişe etmezsin” yani senin özelliklerinden biri de emniyet içinde, endişesiz olmandır denilmiş olur. İkincisine göre kelimenin sonundaki Yâ’dan dönüş-müş olan Elif, fiilin asli harfi değildir, fiile fâsıla (kafiye) uyumu ve mutlaklık mânası vermek üzere ilave edilmiştir. Tıpkı َ ِ َא ا َ َ َ (Bizi yoldan onlar çıkardılar! [Ahzâb 35/67]), َא ُ ِ ا א نَ ُ َ -Allah hakkında türlü türlü suizan) وَlar ediyordunuz! [Ahzâb 35/10]) ifadelerin ile şu beyitte olduğu gibi:

Sanki benden önce hiç Yemenli esir görmemiş gibi

[563] “Ne kapladıysa” ifadesi, özlü ve muhtasar ifade kullanma, az sözle çok mâna anlatma anlamındaki özlü söz söyleme sanatının bir örneğidir. Yani onları künhünü ancak Allah’ın bileceği bir şey kapladı. Bu ifade fe-ğaşşâhum mine’l-yem-mi mâ ğaşşâhum (Fakat denizde, onları ne kapladıysa kaplayıverdi birer birer!) şeklinde de okunmuştur. Tağşiye masdarı tağtiye (kaplama, örtme) anlamındadır. Bu durumda ğaşşâhum fiilinin fâ‘ili ya Yüce Allah’tır ya ğaşşâhum (onları ne kapladıysa) ifadesidir ya da Firavundur. Çünkü ordusunu böyle bir aşırılığa zorlayan ve helâk olmalarına sebep olan odur. “Onları doğru yola iletememişti.” ifadesi ise Firavun’un “Ben size size yalnızca doğru yolu gösteriyorum.” [Ğâfir 40/29] şeklindeki sözlerine karşılık alay mahiyetindedir.

Bu bölümü tek başına aç →

81. Âyetin Tefsiri

[564] “Ey İsrail oğulları!” ifadesi, onların denizden kurtarılmaları ve Fi-ravun hanedanının helâk edilmesinden sonra İsrail oğullarına yönelik bir hitaptır. Bunun, Peygamber (s.a.) döneminde yaşayan İsrail oğullarına hi-tap olduğu da söylenmiştir; Allah Teâlâ onlara, atalarına bahşetmiş olduğu karşılıksız nimetleri hatırlatmaktadır. Ancak ilk görüş daha doğrudur. İfa-denin başında “Dedik ki” şeklinde bir ifade takdir edilir; Kur’ân’da “söyle-me” ifadelerinin hazfedilmiş olduğu pek çok yer vardır.

[565] [ َאכُ ْ َ ْ َאכ dan’أ ْ -e kadarki fiiller] enceytüküm (Sizi kurtardım.), ra’رَزَzektüküm (Size rızık verdim.) şeklinde nefs-i mütekellim sıygasında; ayrı-ca va‘d ve muvâ‘ade köklerinden okunmuştur.1 ا kelimesi yakınındaki kelimeye atıfla mecrur okunmuştur ki, tıpkı hucru dabbin haribin (harabe kertenkele yuvası) ifadesi gibidir.2

[566] Allah Teâlâ onlara kendilerini kurtarmış olması ve düşmanları-nı helâk etmesi, Sina dağının yamacında kendisiyle gizlice söyleşmek için Mûsâ Aleyhisselâm’la vaatleşmesi, Tevrat’ın levhalara yazılması gibi nimet-lerini hatırlatmıştır. Mûsâ Aleyhisselâm’a verilen ‘gizlice söyleşme’ vaadini de bu çerçevede saymasının sebebi, peygamberleri (Mûsâ’)nın ve temsilci-lerinin bu gizli söyleşide bulunacak olmaları ve bunun din ve şeriatlarını ayakta tutacak faydalarının yine kendilerine dönecek olmasıdır. Yanı sıra, Allah Teâlâ onlara diğer nimet ve rızıklarını da saymıştır.

[567] Nimette taşkınlık etmelerinden maksat, nankörlük ederek eğlen-ce ve istifadeye dalıp şükrünü eda etmekten gafil kalarak Allah’ın sınırlarını aşmaları ve mallarını günah şeyler için harcamaları, fakir fukaranın hakkını vermemeleri, harcarken israf etmeleri, malları ile şımarmaları, küstahlaşma-ları ve kibre kapılmalarıdır.

[568] [ َِ َ (yoksa müstahak olursunuz) ifadesi] fe-yehulle (yoksa iner) şeklinde de

okunmuştur. İbn Mes‘ûd’un bunu lâ yehullenne (sakın inmesin) şeklinde oku-duğu nakledilmiştir. Esre ile ْ ِ ْ َ (kime müstahak olursa) ifadesi zorunluluk ifade eder; “Borcun ödenmesi gereklilik kesp etti.” manasındaki halle’d-deynu yahillu ifadesinden gelmektedir. ُ ِ َ ى ا َ ُ ْ َ (Hediye kurban yerine varıncaya kadar… [Bakara 2/196]) ifadesi de bunun gibidir. Men yahlul (kime müstahak olursa) şeklinde zamme ile okunması durumunda, “inmek” anlamı-na gelir. Allah’ın gazabından maksat ise cezalandırmalarıdır; bu yüzden gazap ‘inme’ ile nitelenmiştir. ى َ َ helâk oldu anlamında olup kök anlamı, (i) dağdan düştü ve helâk oldu şeklindedir. Şair şöyle demiştir:

Gözetleme kulesinin tepesinden düştü;ciğeri ve [kaburgaları] dağılıverdi aşağıda!

Yine Araplar hevet ümmühû (Anası düşüp-ölesice!) derler. (ii)Ya da sekata sukūtan lâ nühûda ba‘dehû (Öyle bir düştü ki, bir daha asla kalkamaz.) ifadesindeki gibidir.

Bu bölümü tek başına aç →

82. Âyetin Tefsiri

leştik” / vâ‘adtukum “Sizinle vaatleştim” / ed.2 Haribin kelimesinin normalde hucrun sıfatı olarak merfû ‘ okunması gerekiyordu. / ed.

[569] İhtidâ, istikamet bulmak ve zikredilen hidayet -yani tövbe, iman ve salih amel- üzere sebat etmektir ki “Bizim yegâne Rabbimiz Allah’tır’ deyip sonra da istikamet üzere yaşayanlar” [Fussilet 41/30] âyetinde de ifade edilmiştir. “Sonralık” ifadesi ( ), salih amel ile doğru yolda gitmenin, za-man itibariyle farklı olduğu gibi konum itibariyle de farklı olduğunu gös-terir. Nitekim câenî Zeydün sümme ‘Amrun (Bana Zeyd geldi, sonra da Amr.) ifadesi böyledir. Yani ‘hayır üzere dosdoğru yaşama’ mertebesi, ‘salt hayır’ mertebesinden farklıdır, çünkü ondan daha yüce ve üstün bir konumdadır.

Bu bölümü tek başına aç →

83. Âyetin Tefsiri

83. “Ey Mûsâ! Seni, kavminden ayrılıp alelacele buraya getiren nedir?”
Bu bölümü tek başına aç →

84. Âyetin Tefsiri

geldim ya Rabbi!” dedi. [570] “Seni acele ettiren nedir?” Onlardan ayrılıp alelacele gelmene sebep

olan şey nedir? Bu ifade yadırgama şeklinde söylenmiştir. Mûsâ Aleyhisselâm kavminden seçtiği kimselerle, belirlenmiş olan vakitte Sina dağına gitmiş; sonra Rabbinin kelâmına özlem duyarak ve kendisine vaat edilen şeyin bir an önce gerçekleşmesini isteyerek, kendi içtihadı ve bunun Allah rızasına daha yakın olduğu zannıyla ileri atılmış, diğerlerinin önüne geçmiştir. Ancak Mûsâ Aleyhisselâm hata etmiş, Allah Teâlâ’nın bütün fiillerini ancak bir hikmet ge-rekçesi ile yaptığını, her zamana dair maslahatı bildiğini düşünememiştir.

[571] “Kavim”den maksat seçilmiş kimselerdir. Bu ifadenin bütün ka-vim anlamına gelebileceğini ve Mûsâ Aleyhisselâm’ın kavmini vakti gelmeden önce terk etmiş olduğunu söyleyen görüşün hiçbir sahih gerekçesi yoktur. “Onlar benim izimdedirler.” ifadesi de bunu geçersiz kılmaktadır. (ي ِ َ (izim) أifadesini) Ebû Amr [v. 154/771] ve Ya‘kūb’un [v. 205/821] isrî şeklinde kesre okudukları, Îsâ b. Ömer’in [v. 149/766] üsrî şeklinde zamme okuduğu, yine onun (ِء kelimesini) ulâ şeklinde kasr ile okuduğu nakledilir. Eser okuyuşu أوُüsr okuyuşundan daha fasihtir, ama üsr okuyuşu da rivayet edilmiştir. Diğer okuyuşun daha fasih oluşundan maksat, fasih kimselerin dilinde daha çok kullanılıyor olmasıdır. Nitekim kılıcın parlaklığına hem esrü’s-seyf denilir hem de üsrü’s-seyf denilir. Kelimenin el-isr şeklinde kullanımı ise nadirdir.

[572] Şayet “Seni acele ettiren nedir?’ ifadesi Mûsâ Aleyhisselâm’ın acele etmiş olmasının sebebine dair bir sorudur, dolayısıyla buna uygun düşecek olan cevap Mûsâ Aleyhisselâm’ın ‘Senin rızanı daha fazla talep etmek veya senin kelâmına ve vaadinin gerçekleşmesine duyduğum iştiyak’ gibi bir söz söyle-mesi olacaktı. Oysa onun söylediği ‘Onlar benim izimdedirler.’ ifadesi, senin de gördüğün üzere, soruya uygun bir cevap değildir?” dersen şöyle derim:

Allah Teâlâ’nın ona yöneltmiş olduğu “Seni acele ettiren nedir?” ifadesi iki şey ihtiva eder: İlki acele etmiş olmanın bizzat kendisinin yadırganması, ikincisi ise yadırganan bu davranışa sebep olan şeyin sorulmasıdır. Bu iki şeyden Mûsâ Aleyhisselâm açısından daha önemli olan, Allah Teâlâ’nın ya-dırgamış olduğu şeyin gerekçesini sunmak, özür beyan etmek idi. Bu yüz-den, “Ben sadece çok az, önemsenmeyecek kadar az bir miktar acele ettim, benimle geride kalanlar arasında bir kervanın başı ile sonu arasındaki kadar kısa bir mesafe var.” demiş; ardından da “Razı olasın diye ben Sana çabucak geldim ya Rabbi.” diyerek sebebi bildirmiştir. Birinin çıkıp, “Mûsâ Aley-hisselâm Allah’ın azarlaması karşısında heybet ve korkuya kapılmış ve bu yüzden soruya uygun cevap verememiştir.” demesi de mümkündür.

Bu bölümü tek başına aç →

85. Âyetin Tefsiri

[573] “Sınanan kavim”le, Hârûn Aleyhisselâm ile birlikte geride kalanları kastetmiştir. Bunlar altı yüz bin kişi idiler, fakat içlerinden sadece on iki bin kişi buzağıya tapmaktan kendini korumuştu. Şayet “Kıssada onların Mûsâ Aleyhis-selâm’ın ayrılmasının ardından yirmi gece kaldıkları, geceleri de hesaba katarak bunu kırk olarak saydıkları ve sayıyı tamamladık dedikleri, daha sonra buzağıya tapınma olayının meydana geldiği anlatılır. Peki, bununla Allah Teâlâ’nın ‘Biz senin ardından kavmini sınadık.’ ifadesi arasında nasıl bir uyum vardır?” dersen şöyle derim:Allah Teâlâ meydana gelmesi beklenen bu fitneyi sanki olup bit-miş bir olay gibi haber vermiştir ki bu tür ifade biçimi Allah Teâlâ’nın âdetidir. Ya da Sâmirî Mûsâ Aleyhisselâm’ın yokluğunu fırsat bilmiş ve o gider gitmez he-men kavmi saptırmaya çalışmış; bu işi düşünmeye, planlamaya başlamıştır. Do-layısıyla sınama, (Allah Teâlâ bu sözü söylediği esnada) başlamış durumdadır.

ي] [574] ِ ِ א ُ ا ُ َ ifadesi] ve edallühumü’s- Sâmirî (En (ve Sâmirî onları saptırdı) وَأَsapkınları Sâmirî idi) şeklinde de okunmuştur; zira sapkın hem de saptırıcı idi. Sâmirî ismi, İsrail oğullarından Sâmira isimli kabileye mensup kişi demektir. Sâmira kabilesinin bir Yahudi kabilesi olduğu, bazı dini konularda Yahudiler-den farklı inançlara sahip olduğu söylenmiştir.1 Yine, Sâmirî’nin, Bâcermâ [Mu-sul civarında bir köy] halkından olduğu da söylenmiştir. Ayrıca, Mûsâ b. Zafer adlı Kirmanlı bir gavur olduğu, görünüşte Müslüman olmakla beraber aslında münafık olduğu, sığıra tapan bir kavimden olduğu da söylenmiştir.1 Nitekim Sâmirî’nin, Hazret-i Yusuf ’un oğullarından devam eden bir kol olduğu değerlendirilmektedir.

/ ed.

Bu bölümü tek başına aç →

88. Âyetin Tefsiri

[575] el-Esif “öfkesi şiddetli olan kişi” demektir. Ani ölümle ilgili ola-rak, Peygamber (s.a.) “Mümin için rahmettir; kâfir için ise öfkeli bir zatın yakalayışıdır!” buyurmuştur. [Ahmed b. Hanbel, Müsned, XLI, 491] “Hüzünlü” anlamına geldiği de söylenmiştir.

[576] Şayet “Mûsâ Aleyhisselâm kavmine ne zaman dönmüştür?” dersen şöyle derim:Kırk günü tamamladıktan, yani Zilkade ayını ve Zilhiccenin on gününü geçirdikten sonra dönmüştür. Allah Teâlâ onlara içerisinde hidayet ve nur bulunan Tevrat’ı vereceğini vaat etmiştir ki bundan daha iyi, daha güzel bir vaat olamaz. Bize anlatıldığına göre Tevrat’ta bin sure varmış, her bir surede de bin ayet bulunuyormuş. Onun yazılı olduğu ciltleri yetmiş deve taşıyormuş.

[577] el-’Ahd zaman demektir; kastedilen, onlardan ayrılış süresidir. Bu kelime “senden ayrılalı uzun zaman oldu” mânasında tāle ‘ahdî bike şeklin-de kullanılır. Kavmi, yokluğunda emirlerine uygun olarak yaşayacaklarını, kendilerine bıraktığı inancı muhafaza edeceklerine dair Mûsâ Aleyhisselâm’a söz vermişler, ama buzağıya taparak bu sözü bozmuşlardır.

َא [578] כِ ْ ِ ifadesi üç hareke ile de (melkinâ – milkinâ - mulkinâ) okun-muştur; anlam şöyledir: Sana verdiğimiz sözden kendi durumumuza hâkim bir vaziyette caymadık, yani eğer biz kendimize kalsaydık, kararı kendimiz verseydik senin sözünden çıkmazdık. Ama Sâmirî ve onun tuzağı tarafından mağlup edildik. Yani Kıptîlerden ödünç aldığımız ‘yük’leri yüklenmiştik ya... Ya da أوزارًا ifadesiyle ‘günah’ anlamını kastetmişler; bunları yüklen-menin günah olduğunu ifade etmişlerdir. Çünkü İsrail oğulları Mısırlılarla birlikte Mısırda darulharpte kendilerine eman verilmiş zimmi statüsünde idiler. Eman verilmiş kimsenin ise darulharp halkının malını almaya hakkı yoktur. Kaldı ki, o dönemde ganimet de helal değildi.

[579] “İşte onları attık” Sâmirî’nin bir çukurda yakmış olduğu ve içine ziynetleri atmamızı emrettiği ateşe attık. İfade1 َא ْ ِّ ُ (bize yüklenmişti ya…) şeklinde de okunmuştur. “Aynı şekilde Sâmirî de attı.” Elindeki ziyneti onlar gibi ateşe attığı izlenimi verdi. Aslında [ziynet değil], Cebrâil Aleyhisselâm’ın atı Hayzûm’un bastığı yerden aldığı toprağı atmıştı. Dostu şeytan, kendisine bu toprağın bir ölüye karıştığında onu canlandıracağını fısıldamıştı.

[580] “Böylece onlara çıkardı.” Sâmirî o ateş çukurundan, Allah’ın ateşin erittiği ziynetlerden yarattığı, buzağılar gibi “böğürmesi olan bir buzağı çıkar-dı.” Şayet “Bu toprağın nasıl ölülerin diriltilmesi gibi bir konuda tesiri olur?” dersen şöyle derim:Allah Teâlâ’nın Rûhulkudüs’te böyle hususi kerametler şeklinde bir tesir yaratması, ona verdiği diğer kerametler gibi mümkün de-ğil midir? Burada Cebrâil Aleyhisselâm’ın ayağının toynağı bir toprağa temas etmiştir ki bu toprak cansız bir şeye temas ettiğinde, Allah -eğer dilerse- doğ-rudan canlı bir varlık yaratır. Dikkat edersen, İsa Mesih de Rûhulkudüs’ün Hazret-i Meryem’in koynuna vâki bir üflemesi ile babasız yaratılmıştı.

[581] Şayet “Allah Teâlâ neden ziynet eşyalarından bir buzağı yaratmıştır da bu buzağı İsrail oğulları için bir sınama ve sapma vesilesi olmuştur?” dersen şöyle derim: Bu, Allah’ın, iman edenler dünya hayatında ve ahirette sabit söz ile se-bat bulsunlar ve zalimler sapsın diye kullarını tâbi tuttuğu ilk sınama değildir.2 Buzağının yaratılmasına şaşıran kişi, İblis’in yaratılmasına daha çok şaşırmalıdır.3 Nitekim “Biz senin ardından kavmini sınadık.” ifadesi, buzağının imtihan için yaratıldığı anlamına gelir. Yani “Bir buzağı yaratarak ve Sâmirî’nin ‘İşte tanrınız bu... Mûsâ’nın tanrısı da bu; ama o unuttu!’ diyerek, onları sapkınlığa düşürme-siyle onları imtihan ettik.” [“Mûsâ’nın tanrısı da bu; ama o unuttu.” ifadesi] “Mûsâ tanrısı-nı burada aramayı unuttu da gidip O’nu Tūr’da aramaya koyuldu.” ya da “ Sâmirî unuttu.” yani Sahip olduğu ‘görünür’ imanını da terk etti.” demektir.

Bu bölümü tek başına aç →

90. Âyetin Tefsiri

maktadır. / ed.

Bu bölümü tek başına aç →

91. Âyetin Tefsiri

[582] ُ ِ ْ َ fiilini merfû‘okuyanlar, َأ’daki En’in, Enne’nin hafifletilmişi olduğu, mansūb olarak okuyanlar ise fiilleri nasp eden En olduğu görüşün-dedirler.

[583] “Daha önce” yani Sâmirî onlara söylediklerini söylemeden önce. Sanki İsrail oğulları buzağının çukurdan çıktığını ilk gördüklerinde onu güzel görmüş ve hoşlanmışlar, ama daha Sâmirî konuşmaya başlamadan önce Hârûn Aleyhisselâm derhal söze atılmış ve “Siz, bununla sınanıyorsu-nuz. Sizin Rabbiniz, şüphesiz, Rahman’dır.” demiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

93. Âyetin Tefsiri

lah için öfkelenme ve inkâr ve günahtan şiddetle alıkoyma konusunda bana uymana engel olan şey nedir? İman edenleri yanına alıp inkâr edenlerle savaşsaydın ya! Ben böyle bir şey görecek olsam derhal bu işe koyulurdum, neden sen de benim davranacağım gibi davranmadın, derhal işe koyulma-dın?” şeklindedir. Ya da neden gelip bana yetişmedin / bildirmedin?!

Bu bölümü tek başına aç →

94. Âyetin Tefsiri

[585] [ َِ ْ

ِ (sakalım) ifadesi] Lâm’ın fethası ile lahyetî şeklinde de okun-muştur ki bu, Hicaz lehçesidir.

[586] Mûsâ Aleyhisselâm yaratılışı itibariyle çok sert, her konuda çok katı biri idi. Allah yolunda ve onun dini[ni savunma] konusunda da son de-rece öfkeliydi. Bu yüzden, kavminin, gördükleri onca muazzam mucize-den sonra Allah’ı bırakıp buzağıya taptıklarını görünce kendisine hâkim olamadı. Öylesine büyük bir dehşete kapıldı ve bu dehşet zihnini öylesine kapladı ki, Allah yolundaki öfkesiyle, hamiyet ve gayretiyle elindeki Tevrat levhalarını fırlattı ve kardeşinin, kavmine kendi yerine halife olarak bıraktı-ğı Hârûn Aleyhisselâm’ın üzerine tıpkı bariz bir düşman üzerine yürür gibi şiddetle yürüdü ve –kel olan- Hârûn’u başının ve yüzünün kıllarından ya-kalayıp kendine doğru çekmeye başladı.

[587] [Hârûn Aleyhisselâm] şunu söylemek istiyordu: Onların bir kısmını yanıma alıp diğerleri ile savaşmış olsaydım, bölünürler ve eriyip giderlerdi. Bu yüzden, senin gelip duruma bizzat müdahale etmeni, re’yinle durumu telafi etmeni bekledim. Giderken bana vasiyet ettiğin ‘birliği muhafaza etme’ görevini yerine getirememiş olduğum için beni kınayacağından endişe ettim, emrine uymaktan ve bunun gereğini yapmaktan başka seçeneğim yoktu.

Bu bölümü tek başına aç →

95. Âyetin Tefsiri

95. “Peki, senin amacın ne ey Sâmirî?!” dedi.
Bu bölümü tek başına aç →

96. Âyetin Tefsiri

den bir avuç avuçlayıp bunu (ziynetlerin eritildiği çukura) attım. Nef-sim bana bunu hoş gösterdi.” dedi.

[588] ُ ْ َ -kelimesi, kişi bir şeyi talep ettiğinde kullanılan hatabe’l-em اra fiilinin mastarıdır. Herhangi bir şey yapan kimseye mâ hatbuke denildiği zaman bu “Amacın, aradığın şey nedir?” anlamındadır.

[589] [ ِ ِ وا ُ ُ ْ َ ْ َ א ِ تُ ْ ُ َ (Ben onların görmediği bir şey gördüm) ifadesi] kesre ile basirtu bi-mâ lem tubsirû bi-hî şeklinde de okunmuştur ki “Ben onların bil-mediği bir şeyi bildim, onların anlamadığını anladım.” anlamındadır. Hasan-ı Basrî Kāf ’ın zammesi ile kubdaten şeklinde okumuştur; kubda tıpkı ğurfe ve mudğa gibi, avuçlanan şeyin ismi anlamındadır. Kabda ise kabdın ism-i mer-residir. [Yani bir avuç anlamındadır.] Avuçlanan şeyin bu kelime ile isimlendiril-mesi, tıpkı darbu’l-emîr (emîrin bastığı para) ifadesinde olduğu gibi mef‘ûlün mastar ile isimlendirilmesi kabilindendir. Bu ifade Sād ile fe-kabastu kabsaten şeklinde de okunmuştur ki Dāt ile okunduğunda bütün bir el ile avuçlamak, Sād ile okunduğunda ise parmak uçları ile almak anlamına gelir. Aynı fark-lılık ا ve ا kelimelerinde de söz konusudur; ا bütün ağız ile almak, ا ise sadece dudak ucu ile bir küçük yudum almak demektir.

لِ] [590] ُ ِ ا َ ْ أَ ِ ifadesini] İbn Mes‘ûd, min eseri ferasi’r-rasûl (elçinin atı-nın izinden) şeklinde okumuştur. Şayet “Neden Cebrâil ya da Rûhulkudüs değil de elçi kelimesi kullanılmıştır?” dersen şöyle derim:Tūr’a çıkma za-manı gelince Allah Teâlâ Mûsâ Aleyhisselâm’ı götürmesi için Cebrâil Aley-hisselâm’ı, hayat atı olan Hayzum’a binmiş vaziyette göndermiş, o sırada Sâmirî bunu görmüş ve “Bu işte bir iş var!” diye düşünüp atın ayak bastığı yerden bir avuç almış. Mûsâ Aleyhisselâm kendisine [neden böyle yaptığını] so-runca, “Sana Tūr’a gideceğin zaman gönderilen elçinin atının izinden bir avuç aldım” demiştir. Muhtemelen, onun Cebrâil olduğunu anlamamıştı.

Bu bölümü tek başına aç →

97. Âyetin Tefsiri

[591] Sâmirî bu dünyada daha beteri olmayan bir azap ile cezalandırıl-mıştır; insanlarla muhatap olmaktan bütünüyle alıkonulmuş, karşılaşma, konuşma, yüz yüze gelme ve insanlar arası ilişkilerde yaşanan herhangi bir şey kendisine haram kılınmıştır. Erkek veya kadın, herhangi birisine tesadü-fen temas edecek olsa, temas ettiği kişi de, kendisi de hummaya yakalanırdı. Bu yüzden, insanlar ondan, o da insanlardan kaçar, “Dokunmak yok!” diye bağırırdı. İnsanlar arasında harem bölgeye sığınmış katilden, çöle kaçıp git-miş yabaniden daha yabani durumuna düşmüştü. Söylendiğine göre bu durum onun kavminden bugüne kadar devam edegelmiştir.

אسَ] [592] َ ِ َ (dokunmak yok) ifadesi] fecâr vezninde lâ mesâse şeklinde de okunmuştur. Mesâs tıpkı ceylanlar hakkında kullanılan izâ veradeti’l-mâe fe-lâ ‘abâbe ve in fekadethu fe-lâ ebâbe (Ceylan suya vardığında dokunmak yok, su bulamadığında ise peşine düşmek yok.) sözüne benzer. Dolayısıyla, mesâs keli-mesi el-messetu, ‘abâb kelimesi el-’abbetu, ebâb kelimesi de el-ebbetu anlamında özel isim olup, el-ebbetu talep etme anlamındaki ebb kökünden ism-i merredir.

[593] ُ َ َ ْ ُ ْ َ (Sana asla hulf edilmeyecek) Yani Allah yeryüzündeki bu fe-sat ve kötülüğüne karşılık sana vaat ettiği şeyden asla caymayacak; dünyada seni bu şekilde cezalandırdıktan sonra ahirette de mutlaka cezanı verecek! Sen dün-yada da, ahirette de hüsrana uğramış bulunuyorsun ki apaçık hüsran budur. [ ْ َ ُ َ َ ْ ُ ifadesi] len tuhlifehû şeklinde de okunmuştur ki bu ahleftu’l-mev‘ide (Ran-devunun kaçmış olduğunu gördüm.) ifadesinden gelir. el- A‘şâ şöyle demiştir:

Bekledi… Kendisine bir şeyler verilsin diye; kısa geldi gözüne o uzun geceVakit geçti, ama sözünü tutmadı (sevgilisi) Kuteyle

[594] İbn Mes‘ûd’un bu ifadeyi Nun ile len nuhlifehû (asla caymayaca-ğımız) şeklinde okuduğu nakledilmiştir ki bu, “Allah’ın asla caymayacağı” anlamında olup sanki َِכ َ َ َ (Sana bağışlayayım diye [ Meryem 19/19]) ifa-desinde olduğu gibi Allah Teâlâ’nın sözünün aktarımı şeklinde olur.1

1 Rûhulkudüs’ün bâkire Meryem’e “Ben Allah’ın ‘Sana bağışlayayım diye’ gönderdiği elçisisyim” ifadesinde, za-hire göre bahşeden Rûhulkudüs’tür, oysa gerçekte Allah’tır; o, O’nun sözünü aktarmış olmaktadır. Bu okuyuşta da Hazret-i Mûsâ Sâmirî’ye “asla caymayacağımız” derken, Allah’tan aktararak söylemiş olmaktadır. / ed.

[595] َ ْ َ (ayrılmadığın) ifadesi zılte şeklinde de okunmuştur; aslı za-leltedir. Ama ilk Lâm’ı hazfedip harekesini Zā’ya nakletmişlerdir; nakletme-den okuyanlar da vardır.

[596] [ ُ َ ِّ َ ُ َ ifadesi] le-tuharrikannehû ve le-nahrukannehû şeklinde de okunmuştur. İbn Mes‘ûd kıraatinde le-nezbehannehû (onu keseceğiz) şeklin-dedir. le-nuharrikannehû ve le-tuharrikannehû okuyuşlarında kelime ihrâk kökünden gelir. Ebû Ali el-Fârisî [v. 377/987] iseُ َ ِّ َ ُ َ okuyuşuyla ilgili ola-rak, harrakanın “Törpü/eğe ile törpüledi.” anlamındaki haraka kelimesinden mübalağa formunda türetilmiş olmasının mümkün olduğunu [yani ‘onu un ufak edeceğiz’ anlamında olduğunu] ifade etmiştir. Nitekim üçüncü okuyuş, yani Hazret-i Ali’nin (le-nahrukannehû) okuyuşu, tam da buna uygundur.1

[597] ُ َ ْ َ َ (un ufak edip savuracağız) ifadesi Sin’in kesresiyle ve zam-mesiyle okunmuştur. Bu, Sâmirî’ye verilen üçüncü ceza olup böylece, ken-disi fitneye düşüp insanları da fitneye düşürdüğü şey ortadan kaldırılmakta, çabası boşa çıkarılmakta, tuzağı yerle bir edilmektedir: “Onlar tuzak kur-muşlardı... Allah da tuzak kur(arak hilelerini boşa çıkardı ve onları cezalan-dır)dı. Allah, tuzak kur(up cezalandıranları)n en iyisidir.” [Âl-i ‘İmrân 3/54]

Bu bölümü tek başına aç →

98. Âyetin Tefsiri

[598] Talha b. Musarrıf [v. 112/730] bu âyeti Allāhu’llezî lâ ilâhe illâ hu-ve’r-rahmânu Rabbü’l-’arşi2 şeklinde okumuştur. َ ِ ifadesi Mücâhid [v. 103/721] وَve Katâde’den [v. 117/735] َ şeklinde nakledilmiş olup, şöyle izah edilebilir: Bu وَfiil tek mef‘ûl almıştır; o da ء א ;ifadesidir (her şeyi) כ ً ْ ِ (ilmiyle) kelimesi ise temyiz olarak mansūb ise de anlam olarak fâ‘ildir (yani “O’nun ilmi her şeyi kuşatmıştır.” anlamındadır. İ‘rab itibariyle) bu durum ağır olduğu için, fiil iki mef‘ûl alır hale getirilmiş ve gerek ء א gerekse כ ً ْ ِ kelimeleri mef‘ûl olarak mansūb olmuşlardır. Çünkü temyiz, anlam itibariyle fâ‘ildir. Sözgelimi hāfe Zey-dün ‘Amran (Amr Zeyd’den korktu) ifadesini havveftu Zeyden ‘Amran (Zeyd’i Amr ile korkuttum.) şeklinde ifade edebilir ve böylece (anlam itibariyle) fâ‘il olan unsuru mef‘ûl konumuna nakledebilirsin.1 Değerli madenlerin izâbe edilip buzağı şekli verilmesiyle meydana getirilen –ve muhtemelen rüzgâra

mâruz bırakıldığından içinden böğürtüye benzer bir ses işitilen ya da Mısır sihirleri sayesinde canlıymış izlenimi bırakan- bu heykel, cansızdır. Dolayısıyla, İbn Mes‘ûd’un okuduğu gibi “madeni bir heykelin bo-ğazlanması” ancak mecazen söz konusu olabilir. Yine, madenî bir heykelin cayır cayır yakılarak küllerinin savrulmuş olması da sıkıntılıdır, çünkü böyle bir cisim küle dönüşmez, erir. Müfessirin, Hazret-i Ali’ye nispet ettiği üçüncü kıraate göre ise heykel yakılmamakta, törpülenerek toz haline getirilmektedir. Bu tozların ise “nehre savrulabileceği” aşikârdır; א ً ْ َ ِّ َ ْ ا

ِ ُ َ ِ ْ َ َ ُ ifadesinin anlamı ancak böyle tahakkuk eder. İşbu sebeple, Ebû Ali “cayır cayır yakma” anlamını bu kıraatteki anlama hamletmektedir. / ed.

2 Allah odur ki kendisinden başka tanrı yoktur, Rahmetin mutlaka sahibidir, mutlak hükümranlık tahtı-nın sahibidir. / ed.

Bu bölümü tek başına aç →

101. Âyetin Tefsiri

ِכَ [599] -ifadesindeki Kâf nasp mahallindedir. Bu ifade Al (Böylece) כَlah Teâlâ’dan Peygamber (s.a.)’e yönelik bir vaattir, yani şöyle denilmekte-dir: Elindeki delilleri çoğaltmak, mucizeleri artırmak ve dinleyenlerin ibret almasını, basiret sahiplerinin dindeki basiretlerinin daha da artmasını, inat edip kibirlenenlere karşı ise kanıtın iyice pekişmesini sağlamak için, tıpkı bu anlatım gibi yani Mûsâ ve Firavun’un kıssasını sana anlattığımız gibi diğer ümmetlerin haberlerini, kıssa ve hâllerini de anlatıyoruz. Ve sana katımızdan verdiğimiz bu zikir yani Kur’ân, üzerinde tefekkür edip ibret almayı hak eden bütün kıssaları ihtiva eden bir kitap olarak gerçekten muazzam bir öğüttür, kerîm bir Kur’ân’dır. Kendisine yönelen kimse için kurtuluş ve saadet kayna-ğıdır, ondan yüz çeviren kimse ise helâk olur, bedbaht duruma düşer.

[600] “Yük” ile ağır ve şiddetli günah kastedilmiştir. Günahın yük ola-rak isimlendirilmesinin sebebi, cezalandırılacak kişiye verdiği tahammül zorluğu itibariyle, beli büken, taşıyıcısını perişan eden ağır yüke benzetil-miş olmasıdır. Ya da bu ifade günahın cezası anlamındadır. ُ ِ ْ َ (taşır) ifadesi yuhammelü (kendisine yüklenir) şeklinde de okunmuştur.

[601] َ ِ ِ א kelimesi anlam esas alınarak çoğul kullanılmıştır. Çünkü ْ َ (her kim) ifadesi mutlak olup tek bir yüz çeviren kimseden başkasını da içerir. َض ْ fiilinin ve devamındaki ifadelerin tekil kullanılmasının (yüz çevirdi) أsebebi ise lafza hamledilmiş olmalarıdır. Bunun bir benzeri de ا ِ ْ َ َ وَא َ ِ َ ِ ِ א َ َ َ َ َאرَ ُ َ ِن َ ُ َ ُ Kim Allah ve Resûlüne karşı gelirse, şüphesiz) وَرَonun için Cehennem ateşi vardır. Ebediyen içinde kalmak üzere. [Cin 72/23]) ifadesidir. (onda) ifadesi, “o yükte” ya da “onu taşımada” anlamına gelir. אءَ َ -fiili bi’se ile aynı hükümdedir. Bu fiildeki zamir müphem olma (ne kötü) وَlıdır, bu müphem zamiri ً ْ ِ (yük olarak) ifadesi izah eder. Kınamaya konu olan şey hazfedilmiştir, çünkü daha önce geçen vizr (yük/günah) kelimesi buna delâlet eder; cümlenin takdiri sâe himlen vizruhum (Onların yükleri ne kötü bir yüktür.) şeklindedir. Benzer şekilde ٌأوَاب ُ ُ إِ ْ َ َ ا ْ

ِ (Ne güzel kuldu o!.. Daima Allah’a yönelirdi. [Sād 30/38, 44]) âyetinde de övgüye konu olan Eyyûb ismi hazfedilmiştir. Yine ا ً

ِ َ אءتْ َ Ne kötü varacak yerdir. [Nisâ) وَ4/97, 115]) âyetinde de yergiye konu olan “cehennem” ifadesi hazfedilmiştir.

[602] Şayet “ (onlar için) ifadesinde yer alan Lâm nedir, neye taalluk eder?” dersen şöyle derim: Bu ifade tıpkı ََכ َ (Haydi gel! [Yusuf 12/23]) ifa-desinde olduğu gibi beyan içindir. “Peki, َאء َ fiilinde vizr (yük) ifadesine işaret eden zamirin bulunmasını neden yadırgadın?” dersen şöyle derim: Bu fiil bi’se ile aynı hükümde olduğu halde, müphem olmayan herhangi bir ifadeye işaret eden bir zamir içermesi doğru olmaz. “O zaman bu sâe,bi’se ile aynı hükümde olan sâe değil de وا ُ َ هُ ا כَ ُ ْ وُ َ ِ (Nankörce inkâr edenlerin yüzleri buruşur. [Mülk 67/27]) âyetinde olduğu gibi, kederlendi, hüzünlendi anlamındaki sâe fiili olsun [bu durumda ne dersin]?” dersen şöyle derim:Allah kelâmının senin söylediğin bu mânaya gelmesine engel olarak şu husus ye-terlidir: O zaman, “Kıyamet günü yük, onları, taşıdıkları bir yük olarak hü-zünlendirdi.” şeklinde tekellüflü bir ifade ortaya çıkar. Üstelik, bu durumda

zamirindeki Lâm ve ً ْ ِ şeklindeki mansūb ifade işlevini yitirmiş olur.

Bu bölümü tek başına aç →

104. Âyetin Tefsiri

[603] ُ َ ْ ُ (üflenir) ifadesini Nun ile nenfuhu (üfleriz) şeklinde okuyan-lara göre üfleme fiili, emri verene atfedilmiş olur ya da ( Sūr’a üfleyen) İsra-fil Aleyhisselâm’ın da dâhil olduğu mukarreb melekler, O’na çok yakın bir konumda oldukları ve O’nun nezdinde çok saygın oldukları için, onların üstlendikleri bir fiilin Allah’a isnat edilmesi sahih olmaktadır. Ayrıca bu ifade meçhul fiil olarak yunfehu (üflenir) şeklinde ve yenfuhu (üfler) şek-linde de okunmuştur. Aynı şekilde ُ ُ ْ َ (haşrederiz) ifadesi de gaip zamir olarak, fethalı ye harfi ile yehşuru (haşreder) şeklinde de okunmuştur ki bu durumda zamir ya Allah Teâlâ’ya ya da İsrafil Aleyhisselâm’a gider. İfade yuhşeru’l-mücrimûne (günahkârlar haşredilir) şeklinde sadece Hasan-ı Basrî tarafından okunmuştur. es- Sūr kelimesi Vav’ın fethası ile, sūretin çoğulu olarak, suver şeklinde de okunmuştur. Sūrun anlamı konusunda iki görüş vardır. İlkine göre suretler anlamındadır ki bu okuyuş buna delâlet eder. İkincisine göre boynuz anlamındadır.

[604] Söylendiğine göre زق .hakkında iki görüş vardır (gökgözlülük) اİlkine göre bu, Arapların en nefret ettikleri gözrengidir. Çünkü Arapların düşmanı olan Rumlar (genelde) mavi gözlüdürler. Bu yüzden Araplar düş-manı nitelerken “Siyah böğürlü, kızıl bıyıklı, gökgözlü” demişlerdir. İkinci görüşe göre burada kastedilen körlüktür, çünkü gözünün ışığı sönen, köre-len kimsenin göz bebeği göverir.

[605] Gizlice konuşmalarının sebebi içlerini dolduran korku ve dehşettir. Dünyada kaldıkları süreyi kısa bulmalarının sebebi ise ya orada gördükleri zorlukların, kendilerine dünyada geçirdikleri nimet ve huzur dolu günleri hatırlatması, o günlerin ne kadar kısa ve çabuk geçtiğini düşünüp hayıflan-malarıdır. Çünkü huzur ve sevinç dolu günler insana kısa gelir. Ya da o huzur dolu günler geçip gitmiş olduğu için böyle düşünmüşlerdir. Çünkü geçip gitmiş olan şey, zamanında uzun sürmüş olsa da sona ermiş olduğu için kısa-dır. Nitekim [Abbâsi halifelerinden] Abdullah b. el-Mu’tezz’in [v. 296/908] (ken-disi hakkında yazılan) “Allah bâkîliğini uzatsın!” ifadesinin altına, “Sonunun gelecek olması kısa sayılmak için yeter.” diye imza atması da buna örnektir. Bir diğer ihtimal de onların bu sözü ahiret hayatının uzun ve ebedî olduğu-nu gördüklerinde, dünya hayatının ona kıyasla çok kısa olduğunu, dünya ehlinin dünyada kaldıkları sürenin ahirette kalınan süreye kıyasla çok çok az olduğunu ifade etmek üzere söylemiş olmalarıdır. Nitekim Allah Teâlâ da bu kimseler arasında dünya hayatının süresini en kısa olarak ifade eden kişinin sözlerini hatırlatmış ve şöyle buyurmuştur; “En makul olanları bile ‘Sadece bir gün kalmışsınızdır.’ der.” Bunun bir benzeri de “Siz yeryüzünde yıl sayısı olarak ne kadar kaldınız?’ buyurur. ‘Bir gün veya daha az bir süre kaldık. Sayabilenlere sor.’ derler.” [Mü’minûn 23/112-113] âyetleridir. Kastedilen şeyin, kabirlerde kalma süreleri olduğu da söylenmiştir. Nitekim şu âyetler bu mâ-nayı teyit eder: “Kıyamet gelip çattığı gün, mücrimler ‘(Ölümlerinden o ana kadar) bir saatten fazla kalmadıklarına’ yemin ederler. Bunlar, dünyada da böyle ters-yüz ediliyorlardı işte!..” [Rum 30/55]. “Kendilerine ilim ve iman ve-rilenler ise şöyle derler: Gerçek şu ki siz, Allah’ın kitabında bildirilen yeniden diriliş gününe kadar kaldınız.” [Rum 30/56]

Bu bölümü tek başına aç →

106. Âyetin Tefsiri

106. Arz’ı dümdüz, kuru bir toprağa dönüştürecek;
Bu bölümü tek başına aç →

107. Âyetin Tefsiri

א [606] ُ ِ ْ َ (onları savuracak), yani onları kum haline getirecek, sonra da üzerlerine rüzgâr estirecek ve tıpkı [buğday vs.] yiyeceklerin öğütüldüğü gibi onları öğütecek, parçalar haline getirecektir. “Onu dümdüz edecek” yani Arz’ın merkezini, yerleşim yerini düzleyecek. Ya da “onu” zamiri doğ-rudan Arz’a işaret edebilir. Daha önce Arz ifadesi geçmemiş olsa bile bu mümkündür. Nitekim “Onun (Arzın) üzerinde hiçbir canlı bırakmazdı.” [Fâtır 35/45] âyetinde de böyle kullanılmıştır.

[607] Şayet “[Dilbilimciler] ’ivec ve ’avec kelimeleri arasında fark oldu-ğunu, kesreli olanın (’ivec) soyut şeylerdeki eğrilikler için, fethalı olanın (’avec) ise somut şeylerdeki yamukluklar için kullanıldığını söylemişlerdir; Arz da somut bir şeydir. O halde, Arz’daki eğrilikten söz edilirken ’ivecin kullanılması nasıl doğru olabilir?” dersen şöyle derim:Bu lafzın seçilmiş olmasının, yeryüzünün dümdüz, engebesiz olarak nitelenmesi noktasında son derece güzel ve etkileyici bir rolü bulunmakta, onda en ufak bir eğrilik dahi bulunmadığını ifade etmektedir. Şöyle ki herhangi bir arazi parçasını dümdüz edecek, senin ve en gözü keskin çiftçinin gözüyle bile hiçbir eğrilik görülmeyecek kadar düzleyecek olsan ve gözü keskin çiftçilerle birlikte he-piniz o arazide en ufak bir eğrilik olmadığı konusunda ittifak etmiş olsanız, daha sonra da bu konuda bir mühendisin görüşüne başvursanız ve ondan o arazinin düzlüğünü geometrik ölçümler yaparak tespit etmesini isteseniz, muhakkak orada birçok yerde gözle görülemeyen, ancak geometrik ölçüm-lerle, mühendislik hesaplamalarıyla tespit edilebilen eğrilikler bulacaktır. İşte, Allah Teâlâ duyu organları ile idrak edilemeyecek kadar ince ve küçük olan, ancak ölçüm yapabilen bir mühendisin fark edebileceği bu eğrilik-lerin bile yeryüzünde olmayacağını ifade etmektedir. Mevcut olmayacağı ifade edilen bu eğrilik duyularla değil de ancak ölçümlerle tespit edilebilen bir eğrilik olduğu için de somut değil, soyut şeyler kategorisinde değerlen-dirilmiş ve kesre ile olan ’ivec (eğrilik) kelimesi ile ifade edilmiştir.

[608] ُ ْ ise hafif çıkıntı demektir. Nitekim medde hablehû hatta mâ اfihi emtün (İpi hiçbir çıkıntı kalmayacak şekilde gerdi.) denilir.

Bu bölümü tek başına aç →

109. Âyetin Tefsiri

[609] ٍ ِ َ ْ َ (o gün) ifadesinde yevm, dağların savrulacağı zamana izafe edil-miştir, yani “savrulmanın olacağı gün” anlamındadır. İfadenin kıyamet günün-den bedel olup (önceki) bedelin ardından bir başka bedel olması da mümkün-dür. Davetçiden maksat, mahşere çağırandır. Bunun İsrafil olduğunu, Beyt-i Makdis’teki kayanın1 üzerine çıkıp insanları çağıracağını ve insanların da her taraftan doğruca, hiç sapmadan ona doğru yöneleceklerini söylemişlerdir. “Sap-madan” yani çağrılanların hiçbiri ondan başka tarafa yönelmez, aksine hiç sap-ma, şaşma olmadan hepsi onun sesine doğru dümdüz yönelirler. Korkunun şid-detinden dolayı sesler kısılmış, azalmıştır; “uğultudan başka bir şey işitmezsin.” Hems gizli ses / fısıltı demektir; hurûf-i mehmûse2de buradan gelir. Bu ifadenin “Devenin yürürken çıkardığı ayak sesleri” anlamındaki hemsü’l-ibil ifadesinden gelmekte olup “Ancak onların mahşere doğru yürürken ayak seslerini duyarsın.” anlamında olduğu da söylenmiştir. ْ َ (kimse) ifadesi merfû‘ da olabilir, mansūb da olabilir. Merfû‘ olma ihtimali, şefâ‘atten bedel olmasıyla olur; bu durumda bir muzāf takdir edilir ve cümle lâ tenfe‘u’ş-şefâ‘atü illâ şefâ‘atü men ezine le-hu’r-Rah-mânu ( Rahman’ın izin verdiği kişinin şefaati dışında şefaat kâr etmez.) şeklinde olur. Mansūb olma ihtimali ise mef‘ûl olmasından dolayıdır. ُ َ (izin verdiği) أذِنَ ve ُ َ َ

ِ ifadeleri[ndeki Lâm], li-eclihî anlamında olup, “Kendisi (razı olduğu) رَhakkında izin verip, söyleyeceği sözden razı olduğu şefaatçi” anlamındadır. Bu Lâm’ın bir benzeri, ِ ْ َ א إِ ُ َ َ א ا ً ْ َ ْ כאنَ َ ا ُ َ َ آ ِ ِ وا ُ َ َ כَ ِ אلَ ا Nankörce) وَinkâr edenler, iman edenler hakkında “Bu, hayırlı bir iş olsaydı, onlar bunda bizi geçemezlerdi!” dediler. [Ahkāf 46/11]) âyetindeki lâm harfidir.

Bu bölümü tek başına aç →

112. Âyetin Tefsiri

[610] Yani O, onların önlerinde olan durumları ve geride bıraktıkları durum-ları bilir; onlar ise O’nun bildiği malumattan hiçbir şeyi ilimleri ile ihata edemez-ler. “Yüzler”den maksat, isyankârların yüzleridir. Onların kıyamet günü bir hayal kırıklığı, eli boş kalma, bedbahtlık ve kötü hesap durumunu gördükleri zaman yüzlerinin tıpkı esirlerin yüzleri gibi zillet ve korku içinde olacağı ifade edilmiştir. 1 Muhtemelen, Kudüs’ün simgesi niteliğindeki, şu an “altınrenkli bir kubbe” (Kubbetussahra) ile kaplı

bulunan kayayı kast ediyor. / ed.ـ 2 Bu harfler, ağızdan çıkarken mahrecin tam kapanmayıp zayıf kalması ت، ث، ح، خ، س، ش، ص، ف، ك،

sebebiyle nefesin akması suretiyle telaffuz edilirler. Bunların dışında kalan 19 harfe ise hurûf-i mechûre (açık, net telaffuz edilen harfler) denir. [DİA] / ed.

Bunun bir benzeri de “Onu yaklaşırken gördüklerinde, nankörce inkâr edenlerin yüzleri buruşur.” [Mülk 67/27] ve “Birtakım yüzler ise asıktır o gün.” [Kıyame 75/24] âyetleridir.

אبَ [611] ْ َ ifadesi ve ilişiğindeki cümle ara (gerçekten kaybetmiştir) وَcümledir ve tıpkı “Kaybettiler, hüsrana uğradılar. Zulmeden herkes kaybet-miş ve hüsrana uğramıştır.” ifadesi gibi (tekit ifadesi)dir.

[612] Zulüm, insanın muhatabından hakkından fazlasını alması de-mektir. kişinin kardeşinin hakkını kısması, ona hakkını tastamam vermemesidir. Bu tıpkı insanlara kendileri için bir şey ölçtürüp tart-tırırken tam olmasını isteyen, fakat kendileri ölçüp tartarken eksilten hilekâr kimselerin özelliği gibidir.1 Yani ne zulüm ve da hakkının yenil-mesi endişesini taşır, çünkü ne zulmetmiştir ne de hak yemiştir. ُאف َ َ (korkmaz) ifadesi fe-lâ yehaf (korkmasın) şeklinde nehiy ifadesi olarak da okunmuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

113. Âyetin Tefsiri

ِכَ [613] ُ ifadesi, [99. Âyetteki] (böylece) כَ َ כ -böylece anlatıyo) כruz) ifadesine ma‘tūf olup mâna şöyledir: İşte bu indirme şeklinde, yani sana tehdit içeren bu âyetleri indirdiğimiz gibi bütün Kur’ân’ı da bu minval üzere, yani tehdit âyetlerini sık sık tekrar ederek indiririz ki insanlar kendi-lerinden istenildiği gibi günahları terk etsinler ya da hayır ve itaat fiillerini işlesinler.

[614] Daha önce de ifade ettiğimiz üzere zikr kelimesi ibadet ve itaat anlamında kullanılır. (ُث ِ ْ ُ ifadesi) Nun ve Tâ ile nuhdisu (ihdas ederiz) ve tuhdisü (sen ihdas edersin) şeklinde de okunmuştur. Bazıları hafifletmek maksadıyla peltek Sâ’yı harekesiz kılmışlardır. Bunun bir benzeri şairin şu satırında vardır:

İşte bugün içiyorum; üstelik ne Allah’a karşı günah işlemiş olarak ne de davetsiz bir misafir…

Bu bölümü tek başına aç →

114. Âyetin Tefsiri

[615] “Yüceler yücesidir ‘gerçek hükümdar’ Allah.” Bu ifade Yüce Allah’ı ve O’nun kullarına yönelttiği emir ve yasakları, vaat ve tehditleri, kulların amelle-rine göre kâh sevap kâh ceza vermesini ve hükümranlığının câri olduğu diğer şeyleri ululamaktadır. Allah Teâlâ Kur’ân’dan ve onun indirilmesinden daha önce söz etmiş olduğu için, burada da değerlendirme babında şöyle demiştir: Cebrâil sana vahyedilen Kur’ân’ı getirip sana telkin ettiği vakit onun sana okuduğu ve anlamanı sağladığı kadarıyla yetin, acele etme, teenni ile davran, daha sonra onu ezberlemek için çalış. Senin okuman Cebrâil’in okuması ile eş zamanlı olmasın. Bunun bir benzeri “Onu alel’acele söyleyeceğim diye dilini kıpırdatma!” [Kıyâme 75/16] âyetidir. Bu ifadenin “Kur’ân’ın mücmel kısımlarını, onlarla ilgili açıklama sana gelinceye kadar tebliğ etme!” anlamına geldiği de söylenmiştir.1

[616] Hattâ nakdī ileyke vahyehu (Biz Kur’ân’ın sana vahy edilmesini tamamlayıncaya dek) şeklinde bir okuyuş daha vardır.

[617] “İlmimi artır ya Rabbi” ifadesi ilmin hangi sıra ile öğrenileceğini öğ-renmiş olduktan sonra Allah karşısında tevazu sahibi olma ve ona şükretme mânası içerir. Yani “Ya Rabbi! Bana ilim öğrenme konusunda, bilmediğim bir inceliği ve sahip olmadığım güzel bir edebi öğrettin; ilmime ilim kat, zira se-nin her şeyde bir hikmetin vardır.” anlamındadır. Allah Teâlâ’nın Peygamber (s.a.)’e, “daha fazlasını isteme”yi sadece ilim konusunda emrettiği söylenmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

115. Âyetin Tefsiri

[618] Kralların emir ve tavsiyeleri ifade edilirken; tekaddeme’l-meliku ilâ fulânin (Kral falancaya öncelik verdi.), ev‘aze ‘ileyh (Ona işaret etti.), ‘azeme ‘aleyh (Onda karar kıldı.)ve ‘ahide ileyh (Onunla sözleşti.) gibi ifadeler kullanılır. Allah Teâlâ Âdem Aleyhisselâm kıssasını “Evet, böylece, onu Arapça bir Kur’ân olarak indirdik.” [TāHâ 20/113] ifadesinin akabinde zikretmiş, ona atfetmiştir. Anlam şöyledir: Yemin ederim ki biz onların babaları Âdem’e ağaca yaklaşmamasını emretmiş, ona yaklaşırsa zalimler cümlesine dâhil olacağı uyarısında bulunmuş-tuk. Bu olay zalimler henüz yaratılmadan ve kendilerine bu uyarılar yapılmadan önce cereyan etmişti, ama Âdem de tıpkı onların muhalefet ettiği gibi kendisine konulan yasağa ve yapılan uyarıya muhalefet etti, tıpkı onların uyarılara aldırma-dığı gibi o da aldırmamıştı. Burada adeta şöyle denmektedir: Âdem’in oğulları-nın durumunun temelinde işte bu vardır, onların damarları bu kökün içindedir.1 Bu ayette sadece kâfirlerin değil, başta Hazret-i Peygamber olmak üzere inananların da zihnini meşgul

eden ‘ilahi tehditlerin neden gerçekleşmediğine’ dair sorular cevaplanmaktadır: Doğru, ağır baskı ve işkence altındasınız, ama henüz her şey bitmedi. Kur’ân vahyi devam ediyor; Kur’ân’ın vaatleri de teh-ditleri de bir bir gerçekleşecek, merak etmeyin. / ed.

[619] Şayet “[(i) Unutma, (ii) göz ardı etme anlamlarına gelen] nisyân ile kaste-dilen nedir?” dersen şöyle derim:Bununla, hatırlamanın tersi olan unutma anlamının kastedilmiş olması, yani Âdem Aleyhisselâm’ın ilâhi emre gerçek bir özen göstermemiş, kalbini ve gönlünü buna iyice bağlamamış, bu yüzden de kendisinden unutma fiili sadır olmuş olduğu ifade edilmiş olabileceği gibi, göz ardı etme anlamının kastedilmiş olması; kendisine verilen ağaçtan uzak durma, korunma ve meyvesinden yememe emrini terketmiş olduğu da ifade edilmiş olabilir. [ َ

ِ َ kelimesi] nüssiye (kendisine unutturuldu) şeklinde de okunmuştur ki onu şeytan unutturmuştur. ’Azim, o ağaçtan yememe konusunda kararlı olma, kendisine vesvese vermeye çalışan şeytanı ümitsizliğe düşürecek kararlılığı ser-gileme anlamına gelir. [ ifadesindeki] vucûd fiili, bilme anlamında (görmedik) و olabilir ki א ً (onda azim) ifadeleri onun iki mef‘ûlü olur. Bir diğer ihti-mal ise vücudun, “yokluk”un zıttı anlamına gelmesidir ki bu durumda adeta ve ‘ademnâ le-hû ‘azmen (Onda bir kararlılık bulamadık.) demiş olur.

Bu bölümü tek başına aç →

116. Âyetin Tefsiri

ifadesi gizli bir ifade ile mansūbdur, yani “ İblis’in ona düşmanlık (hani) إِذْ [620]ettiği, vesvese verdiği, ağaçtan yemeyi cazip gösterdiği, Allah’ın kendisine açık seçik öğüdünden, şeytanın tuzağına yönelik uyarısından sonra onun yine şeytana uyması gibi hususları hatırla ve Âdem’in azim ve sebat sahiplerinden olmadığını anla.

[621] Şayet “ İblis cinlerden idi, zira Allah Teâlâ, ‘O ise cinlerden olduğu için Rabbinin emrinden çıkmıştı.’ [Kehf 18/50] buyurmuştur. O halde, hususen meleklere yöneltilen bir emre nasıl muhatap olabildi?” dersen şöyle derim:İblis meleklerin yanında idi, onlar gibi Allah’a ibadet ederdi, meleklere Âdem’e secde etmeleri, ona saygı sunmak üzere tevazu göstermeleri emredildiğine göre cinler-den olan İblis’in Âdem’e tevazu göstermesi öncelikli olarak gereklidir. Sözgelimi bir meclise giren bir kişinin karşısında, oradakilerin en üstün ve büyükleri ayağa kalkıyorsa, onlardan daha alt mertebede olanların ayağa kalması çok daha gerekli olur. Hatta kalkmayacak olsalar, kınanıp azarlanırlar ve kendilerine; “Bak, falan-ca da filanca da ayağa kalktı, sen kim oluyorsun da kalkmaya yüksünüyorsun?!” denilir. “Peki, İblis cinlerden olduğu halde melekler zümresinden istisna edil-mesi nasıl mümkün olur?” dersen şöyle derim:“ Melekler” ismi hem melekleri hem de İblis’i kapsayacak şekilde tağlib kuralı gereği kullanılmış, istisna ifadesi de buna binaen kullanılmıştır. Sözgelimi haracû illâ fülâneten (Falan kadın hariç hepsi çıktılar.) der ve bir tek kadını “erkekler” zümresinden istisna edebilirsin.

[622] “Şiddetle kaçındı” ifadesi yeni bir cümle olup birinin “Peki, ne-den secde etmedi?” şeklindeki mukadder sorusuna cevaptır. En doğru yo-rum, أ’nın “şiddetle kaçınma tavrı gösterdi”, “duraksadı”, “ağırdan aldı” anlamlarında olmasıdır; yoksa “Tamamı secde etmişti” ifadesinin delâlet ettiği secdeyi mef‘ûl olarak takdir etmek değildir.

Bu bölümü tek başına aç →

117. Âyetin Tefsiri

[623] “Sakın ikinizi çıkarmasın.” Sakın çıkmanıza sebebiyet vermesin. Cennetten çıkma ifadesi hem Havvâ hem de Âdem için kullanıldığı halde bedbaht olma durumunun Havvâ için değil de sadece Âdem için söz ko-nusu edilmesinin sebebi, ailenin reisi olan erkeğin bedbaht duruma düş-mesinin aile üyeleri için de bedbahtlık ihtiva ediyor olmasıdır. Nitekim erkeğin mesut olması, onların mesut olmaları anlamını da içerir. Durum böyle olduğu için, ifadede kısaltma yoluna gidilmiş ve bedbaht olma hali sadece Âdem’e isnat edilmiştir. Hem böylece kafiye uyumu da muhafaza edilmiştir. Ya da bedbahtlık ile rızık peşinde koşup yorulma mânası kaste-dilmiştir ki bu görev erkeğin uhdesindedir, onun vazifesidir. Rivayete göre Âdem’in yanına bir de kızıl öküz indirilmiş; çiftlik ve ekim işlerini öküzün üzerinden yürütüyor, alnının terini siliyormuş.

Bu bölümü tek başına aç →

118. Âyetin Tefsiri

118. “Zira orada ne acıkman söz konusudur ne de çıplak kalman.”
Bu bölümü tek başına aç →

119. Âyetin Tefsiri

man...”כَ [624] -ifadesi kesre ile okunduğu gibi fetha ile de okunmuştur. Fet وَا

ha ile okunduğunda َع ُ َ َ ,ifadesine atıf olur. Şayet “İnne (acıkman) أنَْ Enne’nin başına gelmez, meselâ inne enne Zeyden müntalikun denmez; oysa כَ) ,deki) Vav İnne konumundadır, onun yerine kullanılmıştır. O halde’وَاbu İnne neden Enne’nin başına gelmiş?” dersen şöyle derim:Vav her za-man İnne’nin yerine kullanılsın diye ihdas edilmiş değildir, aksine bütün âmillerin yerine kullanılmak için üretilmiştir. Bu harf, tıpkı İnne gibi hu-susi olarak [müstakil olarak] bir mâna ifade etmek üzere vaz edilmiş [üretilmiş, ihdas edilmiş] olmadığı için, İnne ve Enne’nin bir araya gelmesindeki sakınca bu harfin Enne ile bir araya gelmesinde söz konusu değildir.

[625] Karnını doyurma, su içme, giyinme ve barınma insanın temel ihtiyaçlarının asli unsurlarıdır. Bu yüzden Allah Teâlâ bunların hepsini cennette vereceğini Âdem’e hatırlatmış, orada her şeyinin tastamam ola-cağını, dünya ehli için söz konusu olduğu üzere başka birinin desteğine, kazanan birinin kazancına muhtaç olmayacağını belirtmiş, bütün bunları da zıtlarının olmayacağını, yani açlık, çıplaklık, susuzluk ve güneşin alnın-da kalma durumlarının söz konusu olmayacağını belirterek ifade etmiştir ki içine düşmekten sakındığı bu zorluk türlerinin isimlerini duyunca dikkat kesilsin ve bunlardan duyduğu hoşnutsuzluk sebebiyle, böylesi durumlara düşmesine sebep olacak şeylerden kendisini korusun.

Bu bölümü tek başına aç →

120. Âyetin Tefsiri

[626] Şayet “َس َ ْ َאنُ fiili وَ ْ ا א َ ُ َ سَ َ ْ َ َ (Şeytan o ikisine vesvese verdi. [A‘râf 7/20]) ifadesinde Lâm ile kullanıldığı halde burada neden İlâ ile kullanılmıştır?” dersen şöyle derim:Şeytanın vesvesesi tıpkı evladını kaybeden kadının velvelesi, kurt uluması, tavuk gıdaklaması gibi, birtakım seslerin ismidir [Yani yansıma sesleridir.] ve “ses çıkardı”, “çınla” fiilleri ile aynı hükümdedir. Vesvese’l-mübersemü (Bersam hastası vesvese yaptı.) denilir. Bu kelimenin fâ‘il hali müvesvis (vesvese sahibi) şeklinde kesrelidir, müvesves şeklindeki fethalı telaffuz yanlıştır. Ru’be İbnü’l-Arabî şu beyti irat etmiştir:

Sabah aydınlığının Rabbine tam bir ihlâsla, fısıltı halinde dua etti

Vesvese le-hû şeklinde kullanırsan, o zaman le-hû ifadesi ‘onun için’ anla-mında olur, nitekim şair bu Lâm’ı bu mânada şöyle kullanmıştır:

Deveni dehle (de çekip gitsin) ey İbn Ebû Kibâş!

Vesvese ileyhi ifadesi ise “Ona vesvesesini ulaştırdı.” anlamındadır; İlâ’nın kullanımı tıpkı haddese ileyhi (Ona konuştu.), eserra ileyhi (Ona gizlice sır verdi.) ifadelerindeki gibidir.

[627] [ ا ة ifadesinde] ağacı ebedîliğe izafe etmesinin sebebi, on-dan yiyen herkesin -iddiasına göre- ebedî olacak olmasıdır. Benzer şekilde Cebrâil’in atı olan Hayzûm için de “hayat atı” denmiştir, çünkü onun izine temas eden hayat bulur.

[628] “Bitmez-tükenmez bir mülke…” ifadesi, -Allah tamamından razı ol-sun!- Hazret-i Ali’nin oğlu Hasan ve İbn Abbas’ın illâ entekûnâ melikeyni (Sırf, iki kral olmayasınız diye… [A‘râf 7/20]) şeklindeki kesreli okuyuşlarına delil teşkil eder.

Bu bölümü tek başına aç →

121. Âyetin Tefsiri

[629] Tafika yef‘alu kezâ (Şunu yapmaya başladı.) ifadesi tıpkı ce‘ale yef‘a-lu, ehaze yef‘alu ve enşee yef‘alu (Yapmaya koyuldu.) ifadeleri gibidir. Bu fiiller muzari fiili haber alma konusunda kâde hükmündedirler. Ama bunlarla kâde arasında ufak bir fark vardır. Şöyle ki bu fiiller bir şeye ilk olarak başlama an-lamını verirler, kâde ise o şeye yaklaşma, yapmaya ramak kalma anlamı verir.

אنِ [630] ِ ْ َ (örtmeye) ifadesi çokluk ve tekrar bildirmek üzere ya-hassıfâni şeklinde de okunmuştur. Bu fiil ayakkabıcının çarığı dikmesi/kaplaması anlamına gelen hasafe’n-na’le (Çarığı kapladı.) ifadesinden gelir. Anlam, “avret yerlerini örtmek için üzerlerine yaprak kapattılar.” şeklinde-dir. Bu yaprak, incir yaprağıdır. Söylendiğine göre incir yaprağı başlangıçta yuvarlak imiş, onların parmaklarının altında bu hâle gelmiş. Söylendiğine göre elbiseleri tırnağın renk ve şeklinde, vücutlarını kaplamakta imiş; gü-nah işledikleri vakit bu elbise üzerlerinden çekilip alınmış ve geriye sadece parmakların ucundaki kısımlar kalmış.

[631] İbn Abbas’ın şöyle dediği nakledilmiştir: Âdem Aleyhisselâm’ın Allah’ın kendisine verdiği emre bağlı kalmadığı, itaat alanının dışına çıktığı konusunda şüphe yoktur. Ki bu da isyandır. Âdem Aleyhisselâm isyan edince davranışı rüşd ve hayır olmaktan çıkmış, kaçınılmaz olarak ğayy (şaşkınlık) olmuştur, çünkü şaşkınlık rüşdün tersidir. Allah Teâlâ’nın “Adem, Rabbine karşı gelmiş ve ne yapacağını şaşırmıştı.” şeklinde böylesine açık, kesin bir ifa-de kullanması, “ Âdem hata etti, ayağı kaydı (zelle)” ve benzeri hafif bir ifade kullanmamış, küçük hataları ifade eden kelimeleri tercih etmemiş olmasında mükelleflere yönelik bir lütuf, çok caydırıcı bir öğüt ve açık bir uyarı söz konusudur. Adeta şöyle buyrulmaktadır: Bakın ve ibret alın, tiksinti uyan-dırmayacak küçücük hatalar dışındaki günahlardan korunmuş olan Allah’ın sevgili, masum bir peygamberinin küçücük bir hatasını bile nasıl da böylesine şiddetli, ağır sözlerle kınıyorum; işte bundan ibret alın ve değil büyük günah-lara cüret etmek, işlediğiniz küçük günahları bile sakın hafife almayın!

[632] Bazıları ى َ َ َ (ne yapacağını şaşırdı) ifadesinin “çok yemekten do-layı tiksindi” anlamına geldiğini söylemişlerdir ki çok kötü bir tefsirdir. Her ne kadar, öncesinde kesreli harf bulunan Yâ’yı Elif ’e dönüştürerek telaffuz eden ve feniyeyi fenâ, bakiyeyi bakā şeklinde okuyan Benî Tayy lehçesine göre doğru olsa da…

Bu bölümü tek başına aç →

122. Âyetin Tefsiri

[633] Şayet “Sonra Rabbi onu derleyip kendine getirdi’ ifadesi ne mâ-naya gelir?” dersen şöyle derim:Sonra tövbesinin ardından onu kabul etti, kendine yaklaştırdı anlamına gelir. Bu ifade cübiye ileyye kezâ fe’ctebeytühû (Falan şey bana derlendi, ben de onu derledim.) ifadesinden gelmektedir. Benzeri cüliyet ‘aleyye’l-’arûsu fe’cteleytühâ (Gelin süslenip bana arz edildi, ben de ona süslü haliyle baktım.) ifadesidir. Yine ْ َ ا ُ א ٍ َ ِ ْ ِ

ِ ْ َ ْ َ وَإِذا א َ ْ َ َ ْ Bunlara bir âyet getirmediğin zaman, “Onu da düzüp kotaraydın) اya!” derler. [A‘râf 7/203]) âyetinde de bu ifade vardır, yani “Sana arz edilseydi de sen de onu derleseydin ya!” demişlerdir. Kelimenin aslı toplamaktır. Ka-çıp giden (parlayan) at geri döndüğü zaman ictebeti’l-ferasu nefsehâ derler.

[634] “Onu doğru yola iletti” yani tövbesini muhafaza etme ve diğer tak-va ve ismet (günahlardan korunma) sebepleri konusunda onu muvaffak kıldı.

Bu bölümü tek başına aç →

123. Âyetin Tefsiri

[635] Âdem ve Havvâ Aleyhimesselâm insanlığın iki aslı ve kendilerin-den türeyip neşet ettiği kökenleri oldukları için, insanlığın bizzat kendisi imiş gibi değerlendirilmiş ve kendilerine çoğul sıygası ile “Her ne zaman size gelecek olursa” diye hitap edilmiştir. Bunun benzeri Arapların, fiili se-bebe isnat etmeleridir ki aslında fiil sebebe değil, ona sebep olana aittir.1

[636] “Kılavuz” kitap ve şeriattır. İbn Abbas’ın “Allah Kur’ân’a tâbi olan kimseye dünyada sapmamayı, ahirette de bedbaht duruma düşmemeyi ga-ranti etmiştir.” dediği, sonra da “Kim Benim kılavuzuma uyarsa, ne sapar ne de bedbaht olur.” âyetini okuduğu nakledilmiştir. Mâna şöyledir: Ahi-ret bedbahtlığı, dünyada din yolundan sapan kimsenin cezasıdır. Her kim Allah’ın kitabına tâbi olur, onun emirlerine bağlı kalır, yasaklarından uzak durursa, sapmaktan ve cezasından kurtulur.

Bu bölümü tek başına aç →

125. Âyetin Tefsiri

Ama emri vererek buna sebep olan halife olduğu için fiil ona isnat edilmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

126. Âyetin Tefsiri

ْכ [637] َ (dar) müzekker ve müennes için eşit bir şekilde sıfat olarak kullanılan bir mastardır. Bu ifade fa‘lâ vezninde dankâ şeklinde de okun-muştur. Mâna şöyledir: Dinde; teslimiyet, kanaat, Allah’a ve O’nun rızık taksimine tevekkül vardır. Dindar insan Allah’ın verdiği rızkı rahatlıkla in-fak eder ve Allah Teâlâ’nın “Ona hoş bir hayat yaşatırız” [Nahl 16/97] âye-tinde buyurduğu gibi rahat bir hayat sürer. Dinden yüz çeviren kimse ise hırs kurbanı olur, bu hırs sebebiyle sürekli dünya malını artırmayı arzular; kendisine cimrilik musallat olur ve elini infaktan uzak tutar, böylece dar, sıkıntılı bir geçim sürer, hali karanlıktır. Bazı sûfilerin dedikleri gibi “Rab-bini zikretmekten yüz çeviren hiç kimse yoktur ki vakti kararmasın, rızkı bulanmasın.”

[638] Öyle kâfirler vardır ki Allah küfürleri sebebiyle onlara zillet ve miskinlik yaşatır. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

• “Üzerlerine zillet ve miskinlik damgası vuruldu ve Allah’ın gazabına maruz kaldılar. Çünkü Allah’ın ayetlerini inkâr ediyorlardı!” [Bakara 2/61]

• “Şayet onlar, Tevrat’ı, İncil’i ve Rablerinden kendilerine indirilmekte olan (Kur’ân)ı dosdoğru tutsalardı, şüphesiz hem üstlerinden hem de ayaklarının altından yerler (nimete garkolurlar)dı...” [Mâide 5/66])

• “Bu şehirlerin halkı iman edip sakınmış olsalardı, elbette üzerlerine gökten ve yerden bereket kapıları açardık” [A‘râf 7/96]

• “Rabbinizden mağfiret dileyin, çünkü O çok bağışlayıcıdır. Böylece gökten üzerinize bol yağmur yağdırsın,” [Nûh 71/10-11]

• “Gerçek şu ki şayet bu yolda dosdoğru giderlerse, onları bol su ile suvarırız.” [Cin 72/16].

[639] Hasan-ı Basrî’nin bu ifadenin “kanlı-irinli bir su ve Ateş'teki zak-kum ağacı” anlamına geldiğini söylediği nakledilir. Ebû Sa‘îd el-Hudrî’nin [v. 74/694] ise bu kelimenin “kabir azabı” anlamında olduğunu söylediği nakledilir.

ه [640] (onu haşrederiz) ifadesi כًא ْ َ ً َ ِ َ ُ َ ِن َ (Onun için dar bir geçim söz konusudur.) ifadesinin mahalline atfedilerek cezm ile nahşurhu şeklinde de okunmuştur. Zira bu ifade şartın cevabıdır. Yine vakıf halinde olduğu üzere, sonundaki Hâ’nın sükûnu ile nahşuruh şeklinde de okun-muştur. Bu âyet tıpkı “Biz onları Kıyamet günü kör, dilsiz ve sağır olarak yüzüstü haşrederiz!” [İsrâ 17/97] âyeti gibidir. Yine َ -kelimesi nasıl kör زُرْlükle tefsir edilmişse bu ifade de öyle tefsir edilir.

[641] “Böyle” yani işte sen de böyle yaptın. Daha sonra bu ifadeyi açık-lamak üzere ona şöyle denilir: Âyetlerimiz sana gayet açık ve aydınlatıcı bir şekilde gelmişti, ama sen onlara ibret nazarı ile bakmadın, basiret ile onları görmedin, onları göz ardı ettin, onlara karşı kör kesildin. İşte bugün de biz seni bu körlüğünle bırakacağız, gözündeki perdeyi kaldırmayacağız.

Bu bölümü tek başına aç →

127. Âyetin Tefsiri

[642] Allah Teâlâ öğüdünden yüz çevirenleri iki ceza ile, yani dünyada dar bir geçim ve ahirette kör olarak haşredilmek ile uyardıktan sonra, uyarı âyetleri-ni “Âhiret azabı kesinlikle daha şiddetlidir, daha kalıcıdır!” ifadesiyle sonlandır-makta; adeta “hiçbir zaman geçmeyecek olan bir körlük hali üzere haşredilmek, geçici olan dünyada dar geçim sıkıntısına maruz kalmaktan daha şiddetlidir.” demiş olmaktadır. Ya da Bizim onu körlük içinde nisyana terk etmemiz, onun Bizim âyetlerimizi terketmesinden daha şiddetli ve kalıcıdır buyurmaktadır.

Bu bölümü tek başına aç →

128. Âyetin Tefsiri

[643] ِ ْ َ ْ َ (doğru yolu göstermedi [mi]) ifadesinin fâ‘ili devamındaki cümledir; “Şu cümlede ifade edilen mâna ve muhteva bunlara doğru yolu göstermedi mi?” demek istemektedir. Bunun benzeri, َ ِ ِ ا ِ ِ ْ َ َ َא כْ َ َ وََ ِ َ א َ ْ ِ ا حٍ ُ َ َ مٌ َ َ [Sāffât 37/78-80] âyetidir; onun bu sözlerle [yani “Âlemle-rin içinde Nûh’a selâm olsun!” / َ א ِ ا حٍ ُ َ َ مٌ ifadesi ile] yâd edilmesini sağladık denmektedir.1 Zamirin Allah veya Resulüne gitmesi de mümkündür; Nun ile nehdi (doğru yolu göstermedik [mi]) şeklindeki kıraat de bunu teyit eder.1 “Sonrakiler arasında şunu bıraktık: Âlemlerin içinde Nûh’a selâm olsun!” Yani sonraki insanlar arasında Nûh’un

güzelce yâd edilmesini sağladık; şu anda herkesin selâmladığı biridir, herkese göre ‘iyi’dir Nûh. / ed.

نَ [644] ُ ْ َ (dolaştıkları) ifadesi yumeşşevne (dolaştırıldıkları) şeklinde de okunmuştur. Âyette Kureyşlilerin ‘Âd ve Semûd kavimlerinin memle-ketlerinde dolaştıkları, yurtlarında gezdikleri ve helâk izlerini bizzat gözle-riyle gördükleri ifade edilmek istenmektedir.

Bu bölümü tek başına aç →

129. Âyetin Tefsiri

[645] “Verilmiş söz” cezalarının ahirete kadar erteleneceğine dair vaat-tir; bu vaat olmasaydı, tıpkı ‘Âd ve Semûd’u helâk ettiğimiz gibi bu kâfirlere de helâk hak olurdu, yakalarına yapışırdı buyrulmaktadır. ام ِ kelimesi ya lâzemenin mastarı olup sıfat olarak kullanılmıştır ya da mif‘al anlamında-ki fi‘âl vezninde olup milzem anlamındadır; tıpkı lizâzün hasımun (amansız bela, ayrılmaz dert) dedikleri gibi, sıkıca bağlı, ayrılmaz durumda olduğu için sanki yapışma ‘aleti’ imiş gibi ifade edilmiştir.

[646] “Adı konulmuş ecel” ifadesi ya “söz”e ya da כאن (olurdu) fiilindeki zamire ma‘tūftur, yani âcilen cezalandırılma ve adı konulmuş ecel ‘Âd ve Semûd’un olduğu gibi onların da yakalarına yapışırdı; sadece ‘adı konul-muş ecel’ cezası ile kalmazlar, âcilen cezalandırılmaya da maruz kalırlardı.

Bu bölümü tek başına aç →

130. Âyetin Tefsiri

[647] “Rabbine hamd ederek” ifadesi hal konumundadır, yani seni tesbihe muvaffak kıldığı, bu konuda sana yardım ettiği için Rabbine hamdeder vaziyette. Tesbihten maksat namazdır, ya da lafzın zahirinden anlaşılan şeydir. Âyette önce, fiil vakitlerden evvel zikredilmiş; devamında ise önce vakitler zikredilmiştir; adeta şöyle denmektedir: Güneşin doğumundan önce, yani fecir vakti ve batımından önce yani öğlen ve ikindi vakitleri -zira bu iki namazın vakti Güneşin tepe nok-tasını geçişinden batışına kadarli sürede, yani gündüzün son yarısında yer alırlar- namaz kıl, gece vaktinin bir kısmını ve gündüzün uçlarını da hususi olarak na-maza tahsis et, çünkü zikrin en faziletlisi gece yapılanıdır. Zira gece insan sükûnet bulur, kalbi ve aklı Rabbi ile baş başa kalır. Allah Teâlâ “Geceleyin şüphesiz hem hafıza daha güçlüdür hem de söylenenler daha iyi kavranır.” [Müzzemmil 73/6] ve “Şimdi, [böyle biri mi daha hayırlıdır, yoksa hem Âhiret korkusuyla hem de Rabbinin rahme-tine nail olma ümidiyle] gecenin bir saati kâh secdeye kapanarak kâh ayakta durarak Allah’a gönülden kulluk eden biri mi?” [Zümer 39/9] buyurmuştur.

Ayrıca gece sükûnet ve dinlenme vaktidir. İnsan bu vakti ibadete sarfettiği zaman bu durum nefse çok daha zor ve ağır gelir, beden için çok daha yo-rucu ve meşakkatli olur. Dolayısıyla, yapılan ibadet mükellefiyet açısından daha makbul, Allah katında daha faziletli olur. Geceleyin tesbih etme ifade-sinin kapsamına gece namazı, gündüzün uçlarında tesbih ifadesinin kapsa-mına ise akşam ve sabah namazları da dâhildir. Böylece bu namazlar, hususi olarak vurgulanmak maksadıyla tekrar edilmiş olmaktadır ki bu durumda tıpkı “tam aradaki namaz”ı ikindi namazı olarak gören müfessirlerin tefsiri-ne göre “Bütün namazları, özellikle de tam aradaki namazı üzerine titreye-rek mutlaka eda edin.” [Bakara 2/238] âyetinde ifade edildiği gibi olmaktadır.

[648] Şayet “Neden ِאر ا افَ ْ şeklinde çoğul ifade (gecenin uçları) أَkullanılmıştır, zira ‘gündüzün iki ucunda ve gecenin yakın saatlerinde na-mazı dosdoğru kıl!’ [Hûd 11/114] âyetinde de ifade edildiği gibi, kastedilen gündüzün iki ucudur?” dersen şöyle derim: Anlamın karışma ihtimali ol-madığı için böyle kullanılmıştır. “Gündüzün iki ucu” şeklindeki kullanım ise daha ziyade açıklama sağlamak içindir. Tesniye ve çoğul kalıplarının bu iki âyetteki kullanımlarının bir benzeri şairin şu satırlarında da vardır:

O ikisinin sırtları tıpkı iki kalkanın dış tarafları gibidir

[649] Bu ifade ِ ْ ا אءِ ifadesine atıf olarak etrâfi’n-nehâr şeklinde de آokunmuştur.

[650] “Belki” ifadesi muhatap açısındandır, yani “Allah katında nefsi-nin razı olacağı, kalbinin huzurla dolacağı şeylere nail olma istek ve ümi-diyle bu vakitlerde Allah’ı zikret!” anlamındadır. َ ْ َ (razı olacağın) ifadesi turdâ (Rabbinin seni razı edeceği) şeklinde de okunmuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

131. Âyetin Tefsiri

[651] “Sakın gözlerini dikme” yani gözlerinin bakışlarını dikme. Bakışları dikmek, bakılan şeyden çok hoşlanıp ona sahip olma arzusuna kapılarak uzun uzun bakmak ve gözünü alamaz hale gelmek demektir. Bu tıpkı Kārun’un ma-lına-mülküne bakanların “Keşke şu Kārun’a verilenlerin bir benzeri de bizim ol-saydı. Gerçekten, muazzam bir varlık sahibiymiş!” [Kasas 28/79] dediklerinde yap-tıkları gibidir. Ancak ilim ve iman sahipleri bu durumda onlara karşı çıkmış ve “Yazıklar olsun size!.. İman edip salih amel işleyenler için Allah’ın vereceği karşılık daha hayırlıdır. Buna da ancak sabredenler kavuşturulur.” [Kasas 28/80] demişlerdir.

[652] Âyette, uzun uzun olmayan bakışın affedileceği anlamı da vardır. Sözgelimi bir şeye ansızın gözü çarpan, fakat sonra derhal gözünü kısan, çeviren kimse mesul değildir. Süslü, güzel şeylere bakmak insan tabiatına nakşedilmiş bir özellik olduğu, bu tür bir şeye bakan kimsenin ona uzun uzun bakmak iste-yeceği, o şey onun gözünü dolduracağı için Allah Teâlâ “sakın gözlerini dikme” buyurmuş, yani “mutat olarak yaptığın şeyi yapma” demiştir.

[653] Takvalı âlimler, zalimlerin yaptıkları binalara ve fâsıkların elbise, binek ve benzeri süs ve ziynetlerine bakmamak gerektiği üzerinde ısrarla durmuşlardır. Çünkü bu zalim ve fâsıklar bu tür şeyleri, insanların gözleri onlara takılıp kalsın diye almaktadırlar. Dolayısıyla, onlara gözlerini diken kimse fâsıkların maksatlarını gerçekleştirmiş ve onları o tür şeyler edinmeye adeta teşvik etmiş olmaktadırlar.

[654] ْ ُ ِْ א ً ِ kafirlerden bir grup” demektir. Bu ifadenin“ أزَْوا ِ ’deki Hâ

zamirinden hal olarak mansūb olması da mümkündür; bu durumda fiil (onlardan) ifadesine bağlıdır. Âdeta “içlerinden sadece bir kesim olmak

üzere [bunlara] yaşattığımız lükse” denmektedir.[655] Şayet “ة َ ْ ifadesi ne ile mansūbdur?” dersen şöyle (güzelliği) زَ

derim:Dört ihtimal vardır: İlkine göre bu ifade kınama ifadesidir ve özel olarak kınamaya konu olan ifade olarak mansūbdur. İkinciye göre َא ْ َ fiili “verdiğimiz” ve “tevdi ettiğimiz” anlamına gelir ve ة َ ْ ifadesi de (güzelliği) زَbunun ikinci mef‘ûlüdür. Üçüncüye göre harf-i cer ile mecrur olan ifadenin ( )mahallinden bedeldir. Dördüncüye göre ise bu kelime zevî zehratin (güzel-lik sahibi) şeklinde takdir edilir ve א ً .ifadesinin bedeli olarak mansūbdur أزَْوا“Peki, ة َ ْ kelimesinin, (zeherate şeklinde) harekeleyenlerin okuyuşuna göre زَmânası nedir?” dersen şöyle derim: Bizzat ة َ ْ nin mânasıdır, yani ziynet’زَve hoşluk demektir. Benzer hareke farklılığı cehra ve cehera kelimelerinde de vardır, nitekim ًة َ َ َ َ َא ا şeklinde bir (Allah’ı bize açıkça göster. [Nisâ 4/154]) أرَِokuyuş da vardır. Ayrıca zeheratun kelimesi (parlak, süslü kişi anlamındaki)

-in çoğulu da olabilir. Bu durumda, kıyafetleri sert, kaba ve renkleri sol’زاgun olan salihlerin ve müminlerin aksine bu kâfirler, sahip oldukları imkân-lar dolayısıyla renkleri arı duru, kıyafetleri gösterişli, yüzleri parlak olduğu için “bu dünyanın süsleri” olarak nitelendirilmişler olurlar.

[656] “Sırf denemek için” yani kendilerini deneyelim de gösterdikleri nankörlük sebebiyle azaba müstahak olsunlar diye. Ya da bu sebeple onları ahirette azaba uğratalım diye.

[657] “Rabbinin rızkı” biriktirdiği ahiret sevabıdır ki bu bizatihi daha hayırlı ve devamlıdır. Yahut vermiş olduğu İslâm ve nübüvvet rızkıdır. Veya onların malları ekseriyetle gasp, hırsızlık ve harama bulaşmış mallardır, oysa helal olan mal “daha hayırlıdır, daha kalıcıdır.” Çünkü Allah Teâlâ kendisi-ne ancak helal ve temiz olan malı nispet eder, haram ve iğrenç olanı nispet etmez. Bu yüzden, haram mal asla rızık olarak isimlendirilmez. Ebû Râ-fi‘den [v. 40/660] Yezid b. Abdullah b. Kuseyt kanalıyla şöyle nakledilmiştir: Peygamber (s.a.) beni bir Yahudiye gönderdi ve “Allah Resulü senden Receb ayına kadar ödemek üzere borç istiyor.” dememi istedi. Yahudi “Vallahi, ona ancak bir rehin karşılığında borç veririm!” deyince Peygamber (s.a.); “Ben gökte de emînim, yerde de emînim! Ona şu demir zırhımı götür.” dedi. İşte “Sakın gözlerini dikme!” âyeti bunun üzerine nâzil olmuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

132. Âyetin Tefsiri

[658] “Ehline namazı emret” yani sen ve beraberindekiler; çoluk ço-cuğun, adamların, Allah’a kulluğa ve namaza yönelin, düştüğünüz zor du-rumlar karşısından namazla yardım dileyin. Sen rızık ve geçim meselesinde endişe etme, çünkü senin rızkın tarafımızdan karşılanacak, sana rızkı Biz vereceğiz. Senden kendine ve beraberindekilere rızık temin etmeni istemi-yoruz. Sen aklını- fikrini tamamen ahiret işine yönelt.

[659] Bu mânada bazı kimseler, “Her kim Allah için iş yaparsa, Allah da onun işini yapar.” demişlerdir. Yine nakledildiğine göre ‘ Urve b. Zübeyr [v. 94/713] sultanların sahip olduğu şeyleri gördüğü zaman bu âyeti okur ve “Namaza! Namaza! Allah sizlere rahmet eylesin!” diye bağırırmış. Bekr b. Abdullah el-Müzenî’nin [v. 108/726] ise ailesine bir geçim sıkıntısı geldiğin-de, “Kalkıp namaz kılın, çünkü Allah, Resulüne böyle emretmişti.” dediği ve sonra bu âyeti okuduğu nakledilmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

134. Âyetin Tefsiri

[660] Müşrikler âdetleri olduğu üzere sırf inat olsun diye, Peygamber (s.a.)’den nübüvvetini kanıtlamak üzere mucize getirmesini istemişler, bu-nun üzerine onlara şöyle denilmiştir: Size mucizelik konusunda bütün mu-cizelerden daha büyük, hepsinin anası olan bir mucize, yani Kur’ân-ı Kerim gelmemiş midir? Ki Kur’ân diğer ilâhî kitaplarda olan şeylerin de delili, onların da doğruluğunun kanıtıdır. Çünkü başlı başına mucizedir, onlar ise mucize değillerdir. Dolayısıyla, tıpkı iddianın delile, ispata muhtaç oluşu gibi Kur’ân’ın kendilerini ve içindekileri doğrulamasına muhtaçtırlar.1

[661] ُ ُ .kelimesi hafifletilerek es-suhfi şeklinde de okunmuştur ا(delil) kelimesine işaret eden ( ’deki) zamir müzekker olarak kullanıl-mıştır, çünkü burhan ve delil anlamındadır (anlam esas alınmıştır). ل ِ َ ى ْ َ ifadesi meçhul formda nüzelle ve nuhzâ (zelil, rezil-rüsva olmadan) وَ(zelil, rezil-rüsva edilmeden) şeklinde de okunmuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

135. Âyetin Tefsiri

[662] “Herkes” yani bizden ve sizden her biri, akıbeti; bize ve size sonunda ne olacağını “gözlemektedir.” es-Seviyyi (doğru) kelimesi es-sevâ şeklinde de okun-muştur; dengeli, iyi veya düzgün anlamındadır. Yine es-sû’i (kötü yol)ve es-suveyyi (kötü daryol) şeklinde de okunmuştur ki, es-sû’u kelimesinin ism-i tasğiridir.

نَ] [663] ُ َ ْ َ َ َ (yakında öğreneceksiniz) ifadesi] fe-temette‘û fe-sevfe te‘lemûne (yaşayın yaşayın! İleride öğreneceksiniz!) şeklinde de okunmuştur. Ebû Râfi‘ [v. 40/660] “Ben bu okuyuşu Peygamber (s.a.)’den öğrenip hıfz ettim.” demiştir.

[664] Peygamber (s.a.)’in, “Her kim TāHâ suresini okursa, kıyamet günü kendisine muhacirlerin ve ensārın sevabı verilir.” buyurduğu, yine “Cennet ehli Kur’ân’dan sadece TāHâ ve YâSîn surelerini okurlar.” buyur-duğu nakledilmiştir.

1 Müfessir, Kur’ân’ın kadim kutsal kitaplar açısından bir kanıt oluşturduğunu söylemektedir. Ve bu maz-mun, birtakım ayetlerle desteklenebilir. Ancak Müşriklerin Kur’ân’a dair kanıt istediği bu bağlamda, tersine, söz konusu kitapların Kur’ân’ın içeriğinin gerçekliğine ve doğruluğuna ilişkin fiilî tanıklığına başvurulduğu anlaşılmaktadır. بـيَِّنَةُ ما فيِ الصُّحُفِ الأُْولى ifadesi “ilk suhuflardaki içeriğin kanıtı olan Kur’ân” değil de, “Kur’ânî anlatıya dair ilk suhuflardaki içerikten ibaret kanıt” anlamındadır. Ayrıca bkz. Ra‘d 13/43, Şu‘arâ 26/196-197 vb. ayetlerde belirtildiği gibi. / ed.

Bu bölümü tek başına aç →