FAHREDDİN RÂZÎ TEFSÎRİ (TEFSİR-İ KEBİR)

Sâffât Sûresi — FAHREDDİN RÂZÎ TEFSÎRİ (TEFSİR-İ KEBİR) — Sayfa 2

74. Âyetin Tefsiri

"Böyle konmak (ağırlanmak) mı iyi, yoksa zakkum ağacı mı? Hakikaten, biz onu zalimler için bir fitne yaptık. Şüphesiz ki o, çılgın ateşin dibinde çıkacaktır. Tomurcukları şeytanların başları gibidir. Onlar bundan yiyecekler ve karınlarını bununla dolduracaklar. Sonra bunun üzerine, onlar için çok sıcak suyla karıştırılmış şarap vardır. Sonra vanp gidecekleri yer şüphesiz yine cehennemdir. Çünkü onlar atalarını, sapkın kimseler olarak bulmuşlardı ve onların izleri üzere koşturmuşlardı. Andolsun ki, onlardan önce geçenlerin çoğu da sapmıştı. Yemin olsun ki, biz, onların içine uyarıcılar göndermiştik. Bak, o uyarıcıların akibeti nice oldu! Allah'ın muhlis kulları müstesna"

Bil ki Allahü teâlâ, cennetliklerden bahsedip, onları "Amel edenler, işte bunun gibi birşey için amel etsinler" (Sâftât. 61) buyurunca, bunun peşinden, "Bu mu iyi, yoksa zakkum ağacı mı?" ayetini getirmiş ve Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e, "Bu, kâfirleri küfürlerinden caydırıcı birşey olsun" diye, bunu kavminin kâfirlerine söylemesini emretmiştir. Yine Cenâb-ı Hak, daha önce cennetliklerin yiyip-içtikleri şeyleri anlattığı gibi, burada da cehennemliklerin yiyecekleri ve içecekleri şeyi anlatmıştır.

Ayetteki ifadesinin manası, "cennetlikler için olduğu belirtilen bu rızık mı iyi, yoksa zakkum ağacı mı?" şeklindedir. "Nüzul" kelimesinin asıl manası, "ol yiyecek"tir. Nitekim "Bol bulunan yiyecek" denilir. Binâenaleyh bu kelime (mevcut) var olan manasında, mecazî olarak kullanılmıştır. Yine Arapça'da, "Emîr falancaya nüzul gönderdi" denilir. O halde "nüzul", "misafirin, nezdinde konakladığı kimsenin durumuyla mütenasip olan şey" demektir.

Bunu iyice kavradığına göre, diyoruz ki: Cennetlikler için takdir edilmiş olan rızıkların neticesi, lezzet ve sürürdür; zakkum ağacının neticesi ise, elem ve kederdir. Hayırlı ve iyi olma açısından, bu iki şeyin birbirine kıyas bile edilemeyeceği malumdur. Fakat bu ifade, ya cehennemliklerle alay etmek için, yahut da mü'minlerin, kendilerini bu güzel rızka ulaştıran şeyi, kâfirlerin ise kendilerini bu elem verici azaba götürecek şeyi tercih etmiş olmalarından ötürü söylenmiştir. İşte bu sebeple kâfirleri, kötü tercihlerinden dolayı azarlamak için böyle söylenmiştir.

Zakkum

"Zakkum" hakkında Vahidi (r.h) şöyle der: "Kelbî hariç, müfessirlerden hiçbiri, zakkum hakkında bir açıklama yapmamıştır. Çünkü, rivayet olunduğuna göre, bu ayet nazil olduğunda, İbnü'z-Ziba'ra, "Allah evlerinizde zakkumu çoğaltsın" demiştir. Çünkü Yemenliler, hurmaya ve kaymağa "zakkum" derlerdi. İşte bu sebeple, Ebû Cehil, cariyesine, "Bizi zakkumlarıdır" dediğinde, o ona hurma ve kaymak getirmiş. Ebû Cehil (arkadaşlarına), "Buyurun zakkumlarım" demiştir. Allahü teâlâ'nın ayetteki zakkum ile, bu manayı kastetmediği açıktır." İbn Düreyd, "Zakkum", "tezakkûm" kökünden değildir. Çünkü zakkum, birşeyi hoş olmayan şekilde aşın derecede yemek demektir. Nitekim,,"Falanca geceleyin zakkûmlandı" denilir. Kur'ân'ın lafzının zahiri, bunun, kokusu hoş olmayan, alabildiğine sert ve onu yiyip-içen herkesin alabildiğine şiştiği bir ağaç olduğuna delâlet eder. Daha sonra Hak teâlâ, onun bir kısmını yemelerinden ötürü, cehennemliklerin durumlarının pek içaçıcı olmayacağını belirtmiştir.

Zakkum Kâfirler İçin Fitne

Ayetteki, "Hakikaten, biz onu zâlimler için bir fitne yaptık" ifâdesi ile ilgili olarak şu izahlar yapılmıştır:

1) O zakkum, kâfirler-zâlimler için bir fitne olmuştur. Çünkü kâfirler bu ayeti duyunca, "Ateş ağacı yaktığı halde, cehennemde ağacın bitebileceği nasıl düşünülebilir" demişlerdir.

Buna şu şekilde cevap verilir: Cehennemi yaratan, ateşin, o ağacın yakmasına mani olmaya da kadirdir. Bir de, ateşte zebaniler vardır. Allahü teâlâ, ateşin onları yakmasına da manî olmuştur. Binâenaleyh aynı şeyi bu ağaç için niçin yapamasın?" Bu soruyu ve cevabını iyice anladığına göre, zakkum ağacının zalimler için fitne olmasının manası şudur: Onlar, bu ayeti duyunca, kalblerine böyle bir şüphe düştü ve onların küfürde saplanıp kalmalarına sebep oldu. İşte, bunun zalimler için bir fitne oluşundan kastedilen budur.

2) Bunun ikinci bir izahı da şöyledir: Ayetin anlatmak istediği şey, bu ağacın cehennemde o kâfirler için bir fitneye dönüşeceğidir. Çünkü onlar bundan yemekle mükellef tutulacak ve bu onlara zor gelecek, işte o zaman bu, onlar için bir fitne (imtihan) olmuş olur.

3) Buradaki "fitne" ile, onların imtihan edilmeleri ve denenmeleri kastedilmiştir. Çünkü bu, örften, âdetten uzak, alışılmış ve malum şeylere ters bir şeydir. Dolayısıyla, mü'minler bunu duyunca, nasıl olduğunu Allah'a havale edip (hemen inanmışlardır); zındıklar duyunca ise, bunu Kur'ân'ı tenkid için bir fırsat olarak görmüşlerdir.

Zakkumun Sıfatları

Daha sonra Hak teâlâ, bahsettiği bu ağacı, şu üç sıfatla nitelemiştir:

Birinci Sıfat: "Şüphesiz o, çılgın ateşin dibinde çıkacaktır." Bu ağacın, cehennemin dibinde bitip, dallarının da cehennem derekelerine (tabanlarına) doğru yükseleceği söylenmiştir.

İkinci Sıfat: "Tomurcukları şeytanların başları gibidir." Keşşaf sahibi şöyle der "Aslında "tal' " sözü, hurma tomurcuğu için kullanılır. Lafzî veya manevî bir istiare (tesbih) ile, bu kelime zakkum ağacının filizlenip çıkan kısmı hakkında kullanılmıştır." Ibn Kuteybe ise, ona bu adın, her sene adetâ yeniden tulü ettiği için verildiğini söyler. Bundan ötürü, hurmanın meyvesinden ilk çıkan şeye tal'un-nahl denilmiştir.

Meçhule Benzetme

Bu tomurcukların, şeytanların başlarına benzetilmesi ile ilgili olarak şöyle bir soru söz konusudur: "Biz, şeytanların başlarını hiç görmedik. Binâenaleyh herhangi birşeyi buna benzetmek nasıl mümkün olabilir?" denilebilir. Buna birkaç yönden cevap verilmiştir:

1) En doğru görüşe göre, insanlar, meleklerin şekil ve gidişat bakımından faziletlerinin mükemmelliğine, şeytanların da şekil ve gidişat bakımından son derece çirkin ve çarpık olduklarına inanıp, "Bu ancak şerefli bir melek olabilir" (Yusuf, 31) ayetinde, bir insanın kemal ve faziletlerini anlatmak İstediğinde, onun meleğe benzetilmesinin yerinde oluşu gibi, çirkinlik ve çarpıklık bakımından da, şeytanların başlarına teşbihin de aynı derecede makul ve yerinde olması gerekir. Velhasıl diyebiliriz ki: Bu, görünen-maddî birşeye benzetme babından değil, düşünülen (muhayyel) birşeye teşbih babındandır. Buna göre sanki şöyle denilmek istenmiştir: "Vehim ve hayallerinizde, en çirkin şey, şeytanların başlarıdır. Binâenaleyh işte bu ağaç da, manzarasının çirkinliği ve şeklinin çarpıklığı hususunda, şeytanların başlarına benzer." Bu izahı, şu husus da te'kid eder: İnsanlar, alabildiğine çarpık, şekli bozuk, manzarası çirkin birşey gördüklerinde: "Bu, şeytan"; ama şekli ve gidişatı güzel birşey gördüklerinde, "Bu bir melek" derler. İmru'u'l-Kays da, beytinde, kılıçları, hayalî varlık olan gulyabanîlerin azı dişlerine benzetmiştir.

2) Şeytanlar, başları ve ibiği (boynuzu) bulunan bir yılan şeklinde olup, bu şekildeki yılanlar, en çirkin olanlarıdır. İşte kötü ve çirkin şeyler, bu yılanlara benzetilirler. Araplar, çirkin bir manzara gördüklerinde, "Bu, sanki Himâta şeytanına benziyor" derler. Himâta, meşhur bir ağacın adıdır.

3) "Şeytanların başları" ifadesi, başı çirkin olan meşhur bir bitkidir. Bunların en doğrusu birinci izahtır.

Bil ki Allahü teâlâ, bu ağaçtan bahsedip, sıfatlarını belirtince, kâfirlerin, bu ağaçtan yeyip, karınlarını cehennemde bununla dolduracaklarını haber vermiştir. Bil ki onların bu ağaçtan yemeleri, şu iki manada olabilir:

1) Onlar, son derece acıkacaklar, bu ağaçtan yemek mecburiyetinde kalacaklardır. Buna göre eğer, "Onlar, son derece sert, alabildiğine pis kokan ve tadı da o nisbette acı olan bir ağaç olduğu halde, nasıl bundan yerler?" denirse, biz deriz ki: Şüphesiz, büyük bir zarar içine düşen bir kimse bazan ondan, bu onu zarara yaklaştıracakken, sükunet ve itminan duyar. İşte Allah onları şiddetli bir açlıkla acıktırdığı zaman, onlar da bu açlığı gidermek için, her ne kadar sizin zikrettiğiniz vasıfta da olsa, o şeyden almaya yönelirler. İkinci izah şekli ise, onların azablarını tamamlamak üzere, zebanilerin onları bu ağaçtan yemeye zorlayacaklarının söylenmesidir.

Cehennem İçeceği

Bil ki, onlar doyduğunda, o zaman susuzlukları şiddetlenir ve su içmeye ihtiyaç duyarlar, işte bu durumda Allahü teâlâ onların içeceklerini vasfetmiş ve "Sonra bunun üzerine, onlar için çok sıcak suyla karıştırılmış şarap vardır" buyurmuştur. Zeccâc şunu söylemiştir: Şevb, başka bir şeyle karışmış olan her şey hakkında kullanılan umumî bir İsimdir. Hamîm ise, son derece sıcak kaynar sudur. Buna göre mana, "Bu aşırı susuzluk ona baskın çıkınca, onlar bu kaynar sudan icirılirler. O zaman da, zakkum, bu kaynar su ile karışır." Her ikisinden de Allah'a sığınırız.

Bil ki, Allahü teâlâ onların içeceklerini Kur'ân'da birkaç şeyle vasfetmiştir. Bunlardan bir tanesi, bunun irin olması... Diğeri, Cenâb-ı Hakk'ın, "..Bağırsaklarını parça parça eden kaynar sudan içirilen kimse" (Muhammed, 15) ayetinin ifade ettiği; bir başkası da, Cenâb-ı Hakk'ın bu ayette zikrettiği husus...

İmdi, eğer, "Sonra bunun üzerine, onlar için çok sıcak suyla karıştırılmış şarap vardır" ifadesindeki "sonra" kelimesi neyi ifade eder?" denilirse, biz deriz ki: Bu iki şekilde izah edilir:

1) Onlar karınlarını zakkum ağacından doldururlar. Bu ise, karınlarını yakar, böylece susuzlukları daha da artar. Sonraysa onlar, ancak uzun bir müddet geçtikten sonra sulanırlar. Bundan amaç ise, azaplarını iyice arttırarak tamamlamaktır.

2)Allahü teâlâ yiyeceklerini, böylesi bir çirkinlik ve nefret uyandırıcı bir vasıfla zikretmiştir. Sonra, içeceklerini ise, bundan daha çirkin olan bir vasıfla nitelemiştir. Binâenaleyh, sümme "sonra" kelimesinden kastedilen, İçilen şeyin durumunun, yenilen şeyin durumundan daha çirkin olduğunu beyan edip açıklamaktır.

Sonra Cenâb-ı Hakk, "Sonra varıp gidecekleri yer şüphesiz yine cehennemdir" buyurmuştur. Mukatil şöyle der: "Yani, "zakkumdan yenildikten ve kaynar sudan içildikten sonra, (...)" demektir. Bu da onların, kaynar suyu içtiklerinde, cehennemde olmadıklarına delâlet eder. Bu ise, kaynar suyun, cehennemin dışındaki bir yerde bulunması, tıpkı devenin su içmeye getirilmesi gibi, onların da, içmek amacıyla kaynar suyun başına getirilmeleri biçiminde olur. Sonra ise onlar, yeniden cehenneme sürülürler." Bu, Mukatil'in görüşüdür. O, bu görüşün doğruluğuna, Cenâb-ı Hakk'ın, "işte bu, o günahkârların yalan saydıkları cehennemdir. Onlar bununla kaynar su arasında (bocalayıp) dolaşacaklar" (Rahman. 43-44) ayetiyle istidlal etmiştir. Bu, bizim zikrettiğimiz şeyin doğruluğuna da delalet eder.

Sonra Cenâb-ı Hak onların yeme ve içme konusundaki azâblarını vasfedince, "Çünkü onlar atalarım sapkın kimseler olarak bulmuşlardı ve onların izleri üzere koşturmuşlardı" buyurmuştur. Ferra şöyle demiştir:" (Ihrâ') kelimesi, hızlıca koşmak anlamına gelir: Bir kimse, teşvik edilip, hızlıca koştuğunda, denilir. Buna göre mana, "Onlar, öylesi bir suretle atalarına tâbi olurlar ki, adeta onlar, atalarına uymaya zorlanıyor ve teşvik ediliyorlardır!" şeklinde olur. Ayetten maksat ise şudur: "Cenâb-ı Hak, onların bütün bu sıkıntılar içine düşmeye, din konusunda atalarına uyup, delili terketmeleri sebebiyle müstahak olduklarını açıklamış oluyor." Şayet Kur'ân'da, taktiri' zem konusunda, bundan başka bir ayet bulunmasaydı bile, bu ayet yeterdi.

Nebi (aleyhisselâm)'yi Teselli

Sonra Cenâb-ı Hak, küfürleri ve yalanlamalarına mukabil, Resulünün teselli olmasına yarayacak olan açıklamalarda bulunmuş ve "Andolsun ki onlardan önce geçenlerin çoğu da sapmıştı. Yemin olsun ki, 'Biz, onların içine uyarıcılar göndermiştik" buyurmuştur. Böylece Cenâb-ı Hak, daha önce de peygamberler göndermiş olduğunu; aynı şekilde daha önceki o ümmetlerin de yalanladıklarını, binâenaleyh, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) için, onlardan bir örneğin bulunması gerektiğini, bunun için de onların sabrettiği gibi, onun da sabredip, serkeşlik etseler bile, Allah'a davet etmeye devam etmesi gerektiğini; zira ona düşenin sadece tebliğ olduğunu beyan etmiştir.

Daha sonra Cenâb-ı Hak "Bak, o uyanlanların akıbeti nice oldu!" buyurmuştur. Zahirde bu hitap her ne kadar peygambere ise de, ancak ne var ki, bundan kastolunan, kâfirlere hitap etmektir. Çünkü onlar, haberler vasıtasıyla, Nûh, Âd, Semûd ve diğer kavimlerin başına gelen muhtelif azâblan duymuşlardır. Şayet bunu bilip anlamamışlar ise, en azından, onları küfürlerinden men etmeye elverişli bir korku ve zan bulunmaktadır. "Allah'ın muhlis kulları müstesna" istisnasına gelince, bu ifade hakkında iki görüş bulunur:

1) Bu, "Andolsun ki onlardan önce geçenlerin çoğu da sapmıştı" ayetinden bir istisnadır.

2) Bu, "Bak, o uyarılanların akıbeti nice oldu!" ayetinden bir istisnadır. Zira, böyle bir akıbet, Allah'ın muhlis kullarının akıbeti müstesna, akıbetlerin en çirkini ve korkuncudur. Muhlis kulların akıbeti ise, hayırlar ve rahatlıklarla iç içedir.

1- Nûh (aleyhisselâm)'un Kıssası

Bu bölümü tek başına aç →

75–81. Âyetlerin Tefsiri

Âyetin tefsiri için bak:82

Bu bölümü tek başına aç →

82. Âyetin Tefsiri

"Nuh bize niyaz etmişti de, ne güzel icabet eylemiştik! Biz hem onu, hem ehlini o büyük sıkıntıdan kurtardık. Zürriyetini (yeryüzünde) baki kıldık. Sonra gelenler arasında da ona (iyi bir nâm) bıraktık. Alemler içinde, Nuh'a selâm. Şüphesiz biz iyi hareket edenleri böyle mükâfaatlandırınz. Hakikat o, bizim mü'min kullarımızdandı. Nihayet ötekileri boğduk".

Bil ki Allahü teâlâ, bundan önce "Andolsun ki, onlardan evvel geçenlerin çoğu da sapmıştı" (Sâffât, 71) ve "Bak, o uyarılanların akıbeti nice oldu!" (Saffât, 73) buyurunca, bunun peşinden, peygamberlerin kıssalarının şerhini ve açıklamasını getirmiştir:

Birinci kıssa, Nûh (aleyhisselâm)'un halini anlatmaktadır. Cenâb-ı Hakk'ın, "Nûh bize niyaz etmişti de, ne güzel icabet eylemiştik!" ifadesine gelince, bunda birkaç bahis bulunmaktadır:

1) (......) cümlesindeki lâm mahzûf bir kasemin cevabı olup, medhe konu olan şey ise mahzuftur. Yani, "Ne güzet icabet edenleriz biz!" demektir.

2)Allahü teâlâ, Nûh (aleyhisselâm)'un niyazda bulunduğunu bildirmiş, ama bu yakarışın hangi vakitte olduğunu zikretmemiştir. Pek yerinde olarak bu konuda iki görüş bulunmaktadır:

a) Cumhûr-ı ulemâ nezdinde en meşhur olan görüşe göre, Nûh (aleyhisselâm), Allahü teâlâ'ya, kendisini boğulma azabından ve bu olayın sıkıntısından ve belâsından kurtarması için duâ etmiştir.

b) Nûh (aleyhisselâm), kavmini hak dine davetle meşgul olunca, kavmi ona işkence etmede çok ileri gitti ve onu öldürmeye niyetlendi. Sonra Nûh (aleyhisselâm) da, Rabbine yakararak. O'ndan, kâfirlere karşı kendisine yardım etmesini talep etti. Allahü teâlâ da duasına icabet buyurdu ve onların Nûh (aleyhisselâm)'u öldürmelerini ve işkence etmelerini engelledi. Bu görüş sahibi, birinci görüşün zayıf olduğuna dair, Nûh (aleyhisselâm)'un, Allah'ın onu ve ailesini kurtarması için o kâfirlere beddua etmiş olduğunu, Allah'ın da onun bu husustaki duasına icabet etmiş olduğunu, binâenaleyh bu kurtuluşun onun duasından anlaşılır, malûm ve kesin olduğunu, bunun ise, bu niyazdan maksadın, böyle bir kurtuluşun hasıl olmasını temin etmek olduğunu söylemeye mani olduğunu öne sürerek istidlalde bulunmuştur.

Sonra Cenâb-ı Hak, Nûh (aleyhisselâm)'un kendisine duâ ettiğini nakledince, bundan sonra da, "Ne güzel icabet eylemiştik" buyurmuştur. Bu ifade, o icabetin, büyük nimetlerden olduğuna delâlet eder. Bu da, birkaç bakımdan izah edilebilir:

a) Allah, kendi zâtından çoğul sîgasıyla bahsederek, "Nûh, bize niyaz etmişti de" buyurmuştur. Kadir-i Azîm'e ise, ancak azîm ve yüce ihsanlar yaraşır.

b) O, çoğul sığasını "Ne güzel icabet eylemiştik (biz)" ifadesinde tekrarlamıştır. Bu da yine, o nimetin ne derece büyük olduğunu gösterir. Hele hele, Cenâb-ı Hak o icabeti, "ne güzel oluş" ile vasfedince!

c) (......) ifadesindeki fâ harfi, bu icabetin meydana gelmesinin, bu nida ve yakarışa bağlı olduğuna delâlet eder. Uygun bir vasfa bağlı olan hükmün, o vasıfla muallel olması, (onun sebebiyle meydana gelmesi) iktizâ eder. Bu da, kurtuluş için yalvarıp yakarmanın, duâ'ya icabetin sebebi olduğunu gösterir.

Sonra Cenâb-ı Hak, genel bir ifadeyle ne güzel icabet edici olduğunu beyan edince, bundan sonra, birkaç bakımdan olmak üzere, bu icabette in'ârtıda bulunmanın meydana geldiğini açıklamıştır.

1) "Biz hem onu, hem ailesini o büyük sıkıntıdan kurtardık" cümlesi... Bu, daha önce geçmiş olan birinci görüşe göre boğulmaktan korkma sebebiyle meydana gelmiş olan büyük sıkıntıdır. İkinci görüşe göreyse, kavminin eziyyetinden meydana gelen sıkıntıdır.

Nûh (aleyhisselâm)'ın Zürriyeti

2) "Zürriyetini (yeryüzünde) baki kıldık" cümlesi, bir"hasr" ifade eder. Bu da, ondan ve onun neslinden başka herkesin yok olmuş olduğuna delâlet eder. İbn Abbas şöyle demiştir "Onun zürriyeti, üç oğludur: Sâm, Hâm ve Yâfes. Sâm, Arapların, Parsların ve Rumların atasıdır; Hâm, Sudanlıların; Yâfes de, Türklerin..."

3) "Sonra gelenler arasında da ona (iyi bir nâm) bıraktık. Alemler içinde Nuh'a selâm" ayetinin ifade ettiği husus... Yani, "Onlar bu sözü (selâm olsun Nuh'a sözünü) söylerler" demektir.

Eğer, "Alemler içinde" kelimesinin manası nedir?" denilirse, biz deriz ki: "Bunun manası, bu selâmın bütün alemler içinde sübût bulup yayılmasını talep edip istemedir. Yani, "Onlardan hiç kimse, bu selâmdan hâlî kalmaz, onu söyler" demektir. Buna göre sanki şöyle denilmiştir: "Allah, selâmı Nûh (aleyhisselâm)'a sabit kılsın ve bu selâmı, melekler ve ins-cin alemi içinde de devam ettirsin de, onlar da hep birlikte ona selâm etsinler."

Sonra, Cenâb-ı Hak Nûh (aleyhisselâm)'a olan nimetlerinin tafsilatını açıklayınca, "Şüphesiz biz, iyi hareket edenleri böyle mükâfaatlandınnz" buyurmuştur. Bunun manası şudur: "Biz, Nûh (aleyhisselâm)'a, dünyayı onun zürriyeti ile doldurman ve onun güzel yâdını bütün insanların diline yerleştirmek gibi güzel ve yüce hususiyetleri, ancak o bir muhsin kişi olduğu için tahsis ettik." Daha sonra onun muhsin oluşu, onun Allah'ın mü'min bir kulu olmasına bağlamıştır ki, bundan maksat da derecelerin en büyüğünün ve makamların en kıymetlisinin, Allah'a iman edip O'na taat için inkıyat etmek olduğunu beyan edip açıklamaktır.

2- İbrahim (aleyhisselâm)'in Kıssası

İkinci kıssa, İbrahim (aleyhisselâm)'in kıssasıdır.

Bu bölümü tek başına aç →

83–93. Âyetlerin Tefsiri

Âyetin tefsiri için bak:94

Bu bölümü tek başına aç →

94. Âyetin Tefsiri

"Şüphesiz İbrahim de, onun fırkasındandı. Çünkü o, Rabbine tertemiz bir kalb ile gelmişti. Hani o kavmine ve babasına demiştiki: "Siz, nelere tapıyorsunuz? Yalancılık etmek için mi, Allah'dan başka düzme tanrılar diliyorsunuz? Alemlerin Rabbi hakkında zannınız nedir?" Derken, yıldızlara baktı da, "Doğrusu ben hastayım" dedi. O vakit, arkalarını dönüp ondan uzaklaştılar. Bunun üzerine o da, gizlice, onların düzme tanrılarına vanp, "Haydi, yesenize (neden yemiyorsunuz?!) Ne oluyor da size konuşmuyorsunuz?!" (dedi). Nihayet gizlice, onları sağ eliyle, bir vuruşta kırdı. Derken, (kavmi) koşarak onun önüne çıktılar"

Bu ayetlerle ilgili birkaç mesele var:

Zamirin Kime Ait Olduğu?

Ayetteki Onun fırkasından" ifadesindeki zamir neye râcîdir! Bu hususta şu iki görüş ileri sürülmüştür:

1) Daha açık ve kuvvetli görüşe göre, bu zamir Nûh (aleyhisselâm)'a râcî olup, "Nuh'un fırkasından" yani, "İbrahim de, Nuh'un ehl-i beytinden (sülâlesinden) ve onun dini, onun yolu üzere olanlardandır" demektir. Bu görüşte olanlar, Hazret-i Nûh (aleyhisselâm) ile Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) arasında, Hûd ve Sâlih (aleyhisselâm) gibi sadece iki peygamber bulunduğunu söylemişlerdir. Keşşaf sahibi ise, Hazret-i Nûh (aleyhisselâm) ile Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) arasında 2640 (ikibin altıyüz kırk) yıl olduğunu rivayet etmiştir.

2) Kalbt bu zamirin, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e râcî olduğunu ve her nekadar önce olsa bile kastedilen mananın, "İbrahim (aleyhisselâm) de, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in dini ve yolu üzere idi. O halde, İbrahim (aleyhisselâm) Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in fırkasındandır" şeklinde olduğunu söylemiştir. Birinci görüş daha açıktır. Çünkü zamirden önce, Hazret-i Nûh (aleyhisselâm)'dan bahsedilmiştir, ama Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'den bahsedilmemiştir. Binâenaleyh zamirin, Hazret-i Nûh (aleyhisselâm)'a râcî olması daha evlâdır.

İkinci Mesele

Ayetteki iz zarfının edatının âmili ifadesinin delâlet ettiği "müşaya'a" (onun fırkasında olma) manasıdır, yani, "İbrahim, Rabbine selîm bir kalble geldiğinde, Nûh (aleyhisselâm)'a dini ve takvası hususunda destek oldu" demektir.

Kalb-i Selim

Ayetteki, "Rabbine tertemiz bir kalb ile gelmişti" ifadesi ile ilgili birkaç mesele var:

Birinci Mesele

"Sefîm bir kalb"in ne demek olduğu hususunda şu iki görüş ileri sürülmüştür:

a) Mukâtil ve Kelbîbuna "Şirkten uzak olan kalb" manasını vermişlerdir, fiuna göre mana, "Şirkten tertemiz olup, Allah'a ortak koşmaması" şeklinde olur.

b) Kelâmcılar, bununla, "O, yaşadı ve bütün günah kirlerinden kalbi temiz olarak öldü" manasının kastedildiğini söylemişlerdir. Bu ifadenin içine, onun hem şirkten uzak olması, hem de kin, hased, öfke ve dinen caiz olmayan her şeyden temiz olması girer. İbn Abbas (radıyallahü anh)'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: "O, kendisi için arzu ettiği şeyi, insanlar için de arzu edendir ve bütün insanlar, onun hasedinden, kininden ve zulmünden berî olmuşlardır. Allah onu işte böylece selîm (temiz) kılmış ve ona hiç bir şeyi denk tutmamıştır.

Birinci görüşü benimseyenlerin delili şudur: "Allahü teâlâ, bu ifadenin hemen peşinden, İbrahim (aleyhisselâm)'in kavminin müşrik oluşlarını yadırgamasından bahsetmiştir ki bu da, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in, babasına ve kavmine, "Siz nelere tapıyorsunuz?" demesidir."

İkinci görüşü benimseyenlerin delili ise şudur: "Lafız mutlak olarak zikredilmiş, herhangi bir sıfatla kayıtlan mam ıştır. Bu husus, "Allah, risâleti kime vereceğini daha iyi bilir" (En'am, 124) ve "iste böylece ibrahim'e göklerin ve yerin melekûtunu, yakîn sahiplerinden olsun diye gösterdik" (En-âm, 75) buyurulmasına rağmen, "Andolsun ki İbrahim'e daha önce rüşdünü vermiştik ve biz onu pek iyi biliyorduk" (Enbiyâ, 51) ayetiyle de kuvvet kazanır.

Kalb-i Selimle Gitmek

İmdi eğer, "Onun, Rabbine kalb-i selimi ile gelmesi ne demektir?" denilirse, biz deriz ki: "Bu, "O, kalbini sırf Allah'a has kıldı" demek olup, adetâ, "O, bu kalbini Allah'ın "huzuru"na sundu" manasınadır. Ben, Tevrat'ta Allah'ın Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ya, "Tanrına bütün kalbinle icabet et, itaat et" dediğini gördüm.

Bil ki Allahü teâlâ, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in Rabbine selîm bir kalble geldiğini söyleyince, babasını ve kavmini, Allah'ın birliği inancına davet etmesinin ve "Siz nelere tapıyorsunuz?" demesinin, bu selimliğin izlerinden olduğunu belirtmiştir. Bundan murad, babasının ve kavminin yolunu tenkid etmek ve çirkinliğini göstermektir.

Daha Sonra "Yalancılık etmek için mi Allah'dan başka düzme tanrılar istiyorsunuz?" demiştir. Keşşaf sahibi şöyle der: "Bu ifadedeki, "itken" kelimesi mefûl-ü leh olup, takdiri "Sizler, ifk (iftira) olsun diye mi Allah'ın dışında ilahlar istiyorsunuz" şeklindedir. Mef'ûl (âlihe kelimesi) kendisine verilen önemden ötürü, fiilinin önüne geçirilmiştir. Mefûl-ü leh de, bu mef'ûl'den önce getirilmiştir. Çünkü Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'e göre daha önemlisi, onlar nezdinde, şirk koşuşlarında bir yalan ve bâtıl üzere olduklarının vurgulanmasıdır." "İfken" kelimesinin mef'ûl'ûn bih olması da mümkündür, yani, "Onlar, itki (iftira etmeyi) mi istiyorlar" manasındadır. Daha sonra, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in bu iftirayı, aslında bir ifk olmasından ötürü, "Allah'dan başka düzme tanrılar edinmek" ile tefsir etmiştir. Bu kelimenin, "Sizler, iftiracılar olarak Allah'dan başka, düzme ilahlar mı istiyorsunuz" manasında, "hal" olması da mümkündür.

Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) daha sonra, "Alemlerin Rabbi hakkında zannmiz nedir?" demiştir. Bu hususta da şu iki izah yapılabilir:

a) "Sizler, bu cansız varlıkların, ma'bûd olmada, âlemlerin Rabbine ortak olabileceklerini mi sanıyorsunuz?"

b) "Alemlerin Rabbinin, bu maddeler cinsinden olduğunu sanıp da mı, o putları ma'bud olmada ona denk kılıyorsunuz." Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) bu sözüyle Allah'ın misti olmadığına dikkat çekmiştir.

İbrahim (aleyhisselâm)'in Hastalığını Söylemesi

Daha sonra, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) "Derken, yıldızlara bir nazar atfetti de, "Doğrusu ben hastayım" dedi" buyurmuştur. Ibn Abbas (radıyallahü anh)'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Onlar, ilm-i nucûma (yıldızlar ilmine) itibar ediyorlardı. Dolayısıyla, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) onlara bu âdetlerine göre davranmıştır. Çünkü o, putların ma'bûd olmadıkları konusunda, onlara tapanları ilzam etmek (böyle olmadığını kabule onları mecbur etmek) için, putlar hususunda onlara bir tuzak kurmak istedi. Ertesi gün, kutlayacakları bir bayram günüydü: Dolayısıyla, puthânede yapayalnız kalıp, o putları kırmak için, o insanlardan geri kalmak istiyordu." Burada şöyle iki soru sorulabilir:

a) İlm-i nücûma bakmak caiz değildir. Öyle ise, İbrahim (aleyhisselâm), bunu nasıl yapabilmiştir?

b) İbrahim (aleyhisselâm) hasta değildi. Öyle ise, "Ben hastayım" deyince, bu bir yalan olmuş olur?

İlm-i Nücûm Caiz mi?

Bil ki âlimler bu iki soruya cevap olarak şu izahları yapmışlardır:

1) ibrahim (aleyhisselâm) gece ve gündüz vakitlerinde yıldızlara bakıyordu. Derken gece ve gündüzün belli bir saatinde, tıpkı humma gibi, bir rahatsızlık duyuyordu. İşte bundan dolayı, bu rahatsızlığın zamanının gelip gelmediğini anlamak için, yıldızlara bakıp, "Ben hastayım" dedi. Böylece bunu, onların bayram gününde, onlardan geri kalma konusunda bir mazeret olarak ileri sürdü. O, bu sözünde doğru idi. Çünkü bu rahatsızlık ona o anda gelmişti. O, onların putlarını kırmak için geri kalmıştı.

2) Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in kavmi yıldızlara perestiş ediyordu. Yıldızlara saygı duyuyor ve onlara bakarak gayblar hakkında hüküm veriyordu. İşte bundan ötürü, İbrahim (aleyhisselâm) de, ilm-i nucûma ve manalarına bakıp araştırdı. Yoksa bu ifade, "O bizzat yıldızlara baktı" manasında değildi. Bu, tıpkı "Falanca fıkha, nahve baktı" denilmesi gibidir. İbrahim (aleyhisselâm) onlara, kendisinin de, onların bildiklerini bildiği ve öğrendikleri yönden kendisinin de öğrendiği vehmini vermek istemiştir ki, böylece "Ben hastayım" dediğinde, sözünü kabullenip seslerini çıkarmasınlar. Ayetteki "Doğrusu, ben hastayım" ifadesi, tıpkı "sen ölüsün" ifadesinin, "öleceksin" manasına olması gibi, "Hasta olacağım" manasınadır.

3) "Derken yıldızlara bir nazar atfetti" ifadesiyle, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in, "Kendisini gecenin karanlığı bürüyünce, bir yıldız gördü..." (En'am,76-78) ayetlerinde bahsedilen hali kastedilmiştir. Bu bakış, yıldızların hallerinin ezelî-ebedî mi, yoksa sonradan olma mı olduğunu anlamak için olmuştur. Bu izaha göre, "Ben hastayım" cümlesi, "Kalbim hasta, Rabbimi tanımadı" manasında olur. Bu, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in buluğa ermeden söylediği sözdür.

4) İbn Zeyd şöyle der: "Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in belli bir yıldızı vardı. O yıldız her nezaman o belli şekliyle doğarsa, İbrahim (aleyhisselâm) hastalanırdı. İşte bu tesbitten ötürü, o yıldızın o şekilde doğduğunu görünce, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm), "Ben hastayım" yani, "Mutlaka hastalanacağım" demiştir.

5) Onun, "Ben hastayım" ifadesi, "Bu kadar çok insanın küfür ve şirk üzere olması yüzünden, kalbim hastadır, hüzünlüdür" manasınadır. Nitekim Allahü teâlâ, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e de, "Neredeyse kendini helâk edeceksin" (Şuâra, 3) demiştir.

6) Biz, ilm-i nucûma itibar etmenin ve onun prensipleriyle istidlal etmenin haram olduğunu kabul etmiyoruz. Zira herhangi bir şahıs, bu yıldızlardan herhangi birine muayyen bir kuvvet ve hasiyyet verdiğine ve bundan ötürü de ondan muayyen bir tesir meydana geleceğine inandığı takdirde, bu şartla bu ilim bâtıl sayılmaz. Bu sözün yalan olup-olmamasına gelince, bunun yalan olması şart değildir. Çünkü Hazret-i İbrahim, insanın ya bedeninde veya kalbinde genel olarak mutlaka bir rahatsızlığın olduğuna tariz ederek, "Ben hastayım" demiştir. Bu rahatsızlıkların herbiri hastalıktır.

7) Bazı kimseler, İbrahim (aleyhisselâm)'in bu sözünün yalan olduğunu ve bu hususta, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, "ibrahim, ancak üç yalan söylemiştir" buyurduğunu rivayet etmişlerdir. Ben bu kimselere bu hadisin kabul edilmemesi gerektiğini, çünkü, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'e yalan nisbet etmenin caiz olamayacağını söylediğimde, bu kimse, "Sen nasıl olur da âdil râvinin yalan söylediğini söylüyorsun?" deyince, ben de dedim ki: "Yalanın, râvi ile Allah'ın dostu İbrahim (aleyhisselâm)'e nisbet edilmesi hususunda bir tereddüt meydana geldiğinde, bu yalanın râviye nisbet edileceği zarureten bilinen bir husustur. Hem sonra, hadisteki "yatan" ile, "yalana benzer bir haber" manasının kastedilmiş olması niçin söz konusu olmasın?"

8) Ayetteki, "Derken yıldızlara bir nazar atfetti" sözünden, "o kâfirlerin darmadağınık olan, tutarsız sözlerine ve cümlelerine baktı" manası kastedilmiştir. Çünkü parça parça dağınık olan şeyler hakkında, dağınık manasında, "Bunlara müneccem" denilir. "Kitabetin nücûmu" da bu manadadır. Buna göre, ayetteki bu ifâde, "Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in onların bölük-pörçük, darmadağınık sözlerini dinleyince, kendisinin, onlardan geride tek başına kalmak için, -bir zaruret ileri sürmek için- o sözlerden bir yol bulmak gayesiyle, bu sözlere baktı ve "Ben hastayım" demekten daha iyi bir mazeret bulamadı. Bunun ile, tıpkı sefere gidilecek zaman, "Sen yolcusun" demen gibi, "Benim hasta olmam gerekir" manası kastedilmiştir.

İbrahim (aleyhisselâm)'in Yalnız Kalması

Bil ki İbrahim (aleyhisselâm), "Ben hakikaten hastayım" deyince, onlar onu bıraktılar ve kendi haline terkettiler. O gün, kendileriyle beraber çıkmaması hususunda, onu mazur gördüler ki zaten Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in elde etmek istediği de buydu. "Bunun üzerine o da gizlice, onların düzme tanrılarına varıp dedi ki: "Hani yemek yemiyor musunuz?" dedi" yani "Onlara yöneldiğinde, gizlice, yöneldi. ifadesi de, bunun gibi, tilkinin kurnazlığı manasınadır. Ayetteki, "Haydi, yesenize! (Neden yemiyorsunuz?)" ifadesi, "şu önünüze konanları yemiyor musunuz?" demektir. Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) bunu, onlarla alay etmek için söyledi.

Gizilce Putları Kırması

Ayetteki, "Ne oluyor da size konuşmuyorsunuz?" (dedi). Nihayet gizlice onları sağ eliyle bir vurup kırdı" tabiri de, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in onlara gizlice yönelmesi manasınadır. Bütün bunların neticesi, "Onlara öyle bir vurup kırdı ki" manasıdır. Çünkü dövdü-vurdu manasınadır. Yahut da, deyimi, "Dövücü olarak onlara yöneldi" manasındadır.

Ayetteki, ifadesi hususunda da şu iki izah yapılmıştır:

a) Bu, "kuvvetle ve şiddetli bir şekilde..." demektir. Çünkü yemin (yani sağ el) iki elden daha kuvvetli olanıdır.

b) Bu, "O, bu işi bu hususta yemin ettiği için yaptı" demektir. Bu yemin, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in, "Allah'a yemin olsun ki, sizin putlarınıza bir tuzak kuracağım"

(Enbiya. 57) ifadesindedir.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Derken (kavmi) koşarak onun önüne çıktı" buyurmuştur. Hamza bunu, ya'nın zammesiyle, yüziffûn; diğer kıraat İmamları ise, fethayla yaziffûn diye okumuşlardır. Her ikisi de, iki ayrı lehçedir. Ibn Arefe. "Kim bu kelimeyi yâ'nın fethasıyla okursa, bu, babında; kim de yâ'nın zammesiyle okursa, bu da babından olur" demiştir. Zeccâc da, "Bu kelime "koşmak" manasına olup, aslında deve kuşunun koşmaya başlaması manasındaki, deyiminden alınmadır. Hamza'nın kıraatına göre bu kelime, "Onlar (birilerini) koşmaya sevkettiler" manasına gelir. Nitekim Esmaî, "Deveyi koşmaya zorladığında dersin" demiştir ki bu, hızlıca adım atmak, süratlice yürümek manasınadır. Bu kıraate göre, mef'ûl mahzûf olup, onlar sanki hayvanları mahmuzlayıp, hızlıca yürümeye teşvik etmişlerdir. Buna göre eğer, "Ayetin neticesi, "Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm), o putları kırınca onlar koşuşturup, hemen onu yakaladılar" şeklinde olur. Halbuki Cenâb-ı Hak, aynı hâdise hakkında bir başka surede, o kâfirlerin, "Bu işi ilahlarımıza kim yaptıysa, muhakkak o, zalimlerdendir" dediklerini ve içlerinden bazılarının, "Kendine İbrahim denen bir delikanlının onlardan bahsettiğini duyduk" (Enbiyâ, 59-60) dediklerini bildirmiştir. Bu, onların işin başında Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'i tesbit edemediklerini düşündürür. Binâenaleyh bu iki ayet arasında bir terslik var?" denilirse, biz deriz ki: Bu hususta şu izah yapılabilir: Bazıları, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'i tanıdılar ve ona doğru koştular. Çoğunluk ise, onu tanımıyorlardı. Derken putkıranın kim olduğunu öğrenmek istediler. Allah en iyi bilendir.

Müşrikleri Sıkıştırması

Bu bölümü tek başına aç →

95–100. Âyetlerin Tefsiri

Âyetin tefsiri için bak:101

Bu bölümü tek başına aç →

101. Âyetin Tefsiri

"(ibrahim) dedi ki: "Yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz? Halbuki sizi de, yaptıklarınızı da Allah yaratmıştır." (Onlar) dediler ki: "Onun için bir bina yapın ve onu alevli ateşe atın." Bunun üzerine ona bir tuzak kurmayı arzu ettiler. Biz ise, onları sefil kimseler ettik, (ibrahim) "Ben, doğrusu Rabbime gidiciyim. O bana yol gösterir. Ya Rabbi, bana salih bir oğul ihsan et" dedi. Biz de ona çok uysal bir oğul müjdeledik"

Bu ayetle ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Bil ki o topluluk, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'i, putları kırmasından ötürü tenkid edip, azarladıklarında bile, o onlara, putlara ibadetin yanlışlığını gösteren delilleri getirerek, "Yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz? Halbuki sizi de, yaptıklarınızı da Allah yaratmıştır" demiştir. Bu ifadelerle nasıl istidlal edildiği açık olup, şöyledir: Kütükler ve taşlar, yontulmazdan ve bir şekle sokulmazdan önce, insan için kesinlikle tapılan şeyler değillerdi. Binâenaleyh onu insanın kendisi yontup bir şekle soktuğunda, onda meydana gelen şey, sadece insanın o taş ve kütükte yaptığı tasarrufun izleridir. Binâenaleyh onlar bu sayede mâbudluğa dönüşmüş olsaydı, o zaman bu, ma'bûd olmayan şeylerde, insanın tasarruf izleri meydana geldiğinde, o şeylerin ma'bûd haline dönüşmeleri neticesini verir. Bunun böyle olmadığı, aklın bedahetiyle malumdur.

Kulların Fiilleri

Ehl-i sünnet âlimlerimizin çoğu, ayetteki, "Halbuki sizi de, yaptıklarınızı da Allah yaratmıştır" ifadesini, kulun fiillerinde Allah'ın yarattığına delil getirerek şöyle demişlerdir: Nahivciler, buradaki mâ edatının, kendisinden sonra gelen fiille birlikte masdar manasında olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. O halde bu ifadesi, "Sizin amellerinizi de o yarattı" manasındadır. Bu durumda ayetin manası, "Hem sizi, hem de sizin amellerinizi Allah yarattı" şeklinde olur. İmdi eğer, denirse ki; "Bu ayet, şu bakımlardan siz (ehl-i sünnetin) aleyhine de delildir:

a)Allahü teâlâ, "Yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz?" demiş, ibadeti ve yontma işini, tıpkı bir fiilin failine nisbet edilişi gibi, o kâfirlere nisbet etmiştir. Binâenaleyh eğer, bu iş Allah'ın yaratmasıyla olmuş olsaydı, bunların kulun fiili olması imkânsız olurdu.

b)Allahü teâlâ bu ayeti ancak onların putperest olmalarından ötürü, onları azarlamak için getirmiştir. Çünkü Allahü teâlâ, kendisinin, hem putperestlerin hem de o putların yaratıcısı olduğunu beyan etmiştir. İbadete müstehak olanlar ise, yaratılanlar değil, yaratandır. Binâenaleyh onlar, kendilerini Allah yaratmış olduğu halde, Hak teâlâ'ya ibadet etmeyip putlara tapınca, pek yerinde olarak, Allah Sübhânehû ve Teâlâ, onları işte bu büyük suçlarından ötürü azarlayarak, "Yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz? Halbuki sizi de, yaptıklarınızı da Allah yaratmıştır" buyurur. Binâenaleyh eğer onlar, kendi fiillerinin yaratıcısı olmasalardı, bu fiillerinden ötürü onları azarlayıp tenkid etmek caiz olmazdı. Biz bu ayetin, siz ehl-i sünnetin aleyhine bir hüccet olmadığını kabul etsek bile, mâ edatı ile birlikteki fiilin masdar manasında oluşunun, sizin için bir delil olduğunu kabul edemeyiz." Evet, böyle denilecek olursa cevap şudur:

Biz deriz ki: Bu kabul edilemez. Bunun izahı şöyledir:Sîbeveyh ve Ahfeş, yani "Senin ayağa kalkman beni hayrete sevketti" denilip den ilemeyeceği hususunda ihtilâf etmişlerdi. Sîbeveyh bunu caiz görürken, Ahfeş buna karşı çıkmış ve bunun ancak müteaddi fiillerde caiz olduğunu iddia etmiştir. İşte bu durum, mâ edatı ve kendinden sonra gelenin, Sibeveyh'e göre, ism-i mef'ûl manasında olduğuna delâlet eder. Biz, bunun masdar manasında olduğunu bazan da ism-i mef'ul olur. Bunun delilleri şunlardır:

1) Ayetteki, (......) ifadesi ile, yontma fiili değil, yontulmuş şeyler kastedilmiştir. Çünkü o kâfirler, yontmaya değil, yontulmuş şeylere ibadet ediyorlardı. Binâenaleyh ayetteki, (......) ifadesi ile de, amel değil "ma'mul"un (yapılmış şeylerin) kastedilmiş olması gerekir. İşte böylece, ayetteki bu iki ifade birbirine uygunluk arzetmiş olur.

2) Allahü teâlâ, "Bir de ne görsünler, bu, onların bütün uydurup düzdüklerini yakalayıp yutuyor" (A'raf. 117) buyurmuştur. Bu ayetle, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın asasının, uydurma işini değil, uydurulan şeyler olan âsâ ve ipleri yuttuğu anlatılmak istenmiştir. Mevzubahis ayette de durum aynıdır.

3) Araplar, işin yapıldığı yeri de "iş" olarak adlandırmaktadırlar. Kapı ve yüzük hakkında, "Bu, falancanın işidir" deyip, bu ifadeyle o işin yapıldığı mahalli kastederler. Yaptığımız bu üç izahla, mâ lafzının, kendisinden sonra gelen fiille birlikte, masdar manasına gelebildiği gibi, ism-i mef'ûl manasına da gelebildiği ortaya çıkar. Binâenaleyh bunu, bu ayette ism-i mef'ûl (yapılmış işler) manasına hamletmek daha uygun olur. Çünkü ayetin maksadı, onların kendi fiillerini bile yaratamadıklarını anlatmak değil, putlara tapmadaki hallerinin saçmalığını göstermektir. Çünkü ayetin başından buraya kadar geçen mesele, fiillerin yaratılması konusu değil, putlara tapma konusudur. Bil ki bu tür karşı sorular kuvvetlidir. Oysa biz Ehl-i Sünnetin başka çok delilleri vardır. Binâenaleyh münasip olan tutum, bu ayeti delil getirmekten vazgeçmektir. Allah en iyi bilendir.

Ateşe Atılması

Bil ki Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm), onlara böylesi üçlü deliller getirip, onlar da bunlara cevap veremeyince onlar, İbrahim (aleyhisselâm)'e işkence yoluna başvurarak, "Onun için bir bina yapın ve onu alevli ateşe atın..." dediler. Bil ki Kur'ân'ın lafzı, bu binanın ne şekilde olduğunu anlatmamaktadir. İbn Abbas (radıyallahü anh) şöyle demiştir: "Onlar, yüksekliği otuz zira, eni yirmi zira olan taş duvarlar yaptılar, bu dört duvarın içini ateşle doldurdular ve Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'i oraya attılar. İşte ayetteki, "Onu alevli ateşe atın" ifadesiyle bu kastedilmiştir. "Cahîm" "büyük ateş" demektir. Zeccâc. "üst üste yığılmış her ateş, "cahîm"dir" der. Bu kelimenin başındaki elif-lâm, nihayete (mesafenin sonuna) delâlet edip, "onun hacmince", yani, "yapılan o binanın hacmince, bütün her tarafını dolduracak şekilde bir ateş" manasınadır.

Daha sonra Cenâb-ı Hakk, "Bunun üzerine ona bir tuzak kurmayı arzu ettiler. Biz ise onları sefil kimseler ettik" buyurmuştur. Bu, "Delil getirmede üstünlük Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'de idi. Onlar onu ateşe attıklarında da, Cenâb-ı Hak, ondan o ateşin zararını bertaraf etmiştir. Binâenaleyh böylece yine İbrahim (aleyhisselâm) onlara üstün gelmiştir" demektir.

Hicret Hakkında

Bil ki bu hâdise sona erince, İbrahim (aleyhisselâm) demiştir. Bu ayetin bir benzeri de, "Ben doğrusu Rabbime hicret ediciyim"(Ankebût.26) ayetidir. Bu ifadeyle ilgili birkaç mesele var:

Birinci Mesele

Bu ayet, düşmanların çok olduğu yerden hicret etmenin farz olduğuna delâlet eder. Çünkü Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm), Hak teâlâ'nın kendisine böylesine yardım etmesine rağmen, onların ileri derecede düşmanlık yapacaklarını sezince, oradan hicret ettiğine göre, bu işin, bütün inananlar için haydi haydi gerekli olduğu anlaşılır.

İkinci Mesele

(......) hakkında şu iki açıklama yapılabilir:

a) Bununla, onun o memleketi terketmesi kastedilmiş olup, "Ben Rabbimin dininin iyi yaşanabileceği yerlere gideceğim" manasındadır.

b) Kelbî, "Bu, "Ben, ibadetim ile Rabbime yöneldim" manasınadır" der. Binâenaleyh birinci görüşe göre bu ifadeyle, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in o memleketten hicret ettiği manası kastedilmiştir. İşte bu işe, Hazret-i Musa (aleyhisselâm) da ihtida etmiştir. Çünkü o da, "Hayır, hayır. Rabbim benimledir. O, bana yol gösterecektir" (Şuara, 62) demiştir.

İkinci görüşe göre, kalblerin durumlarının gözetilmesi manası kastedilmiş olup, bu da Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in (yani insanın) herşeyini sırf Allah için yapması manasınadır. Nitekim Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) "Yüzümü (bütün benliğimi), gökleri ve yeri yaratana çevirdim" (Enam. 76) demiştir. Birinci görüşün daha evlâ olduğu; çünkü ayetin maksadının, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in Şam diyarına hicretini anlatmak olduğu ve ayeti dindeki "hidayet" manasına almanın güç olduğu; çünkü Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in o esnada zaten dini yaşadığı; binâenaleyh bunun dinde sebat manasına alınabileceği, yahut da dinî konulardaki yüksek derece ve makamlara ulaşma manasına bir hidayete hamledilebileceği söylenmiştir.

Üçüncü Mesele

Ayetteki, "O, bana hidayet eder" ifadesi, ehl-i sünnet âlimlerimizin dediği gibi, hidayetin ancak Allah'dan olduğuna, bunun, "hidayetin delillerini koyup, dalâletin mazeretlerini ortadan kaldırma" manasına hamled ilemeyeceği ne delâlet eder. Çünkü bütün bunlar, geçmişte zaten olup bitmiş şeylerdir. Ayetteki bu ifade ise, o hidayetin, ileride olacağını göstermektedir. Binâenaleyh ayetin bu ifadesinin delalet ettiği hidayeti, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in kalbinde ilmin ve marifetullah'ın meydana getirilmiş manasına hamletmek gerekir. Buna göre eğer, "İbrahim (aleyhisselâm), bu ayette Allahü teâlâ'nın kendisini hidayete erdireceğine kesin gözle bakmıştır. Musa (aleyhisselâm) ise, bunu kesin ifade etmeyip, "Rabbimin beni, yolun en ortasına (en doğrusuna) hidayet etmesini umarım" (Kasas, 22) demiştir. Binâenaleyh bu iki söz arasındaki fark nedir?" denilirse biz deriz ki: Kula, Allah'ın rahmetinin makamları tecellî ettiğinde, o bazan maksadın tahakkuk edeceğini kesin olarak bilir. Ama kula, Cenâb-ı Hakk'ın, âlemlerden müstağni oluşunun makamları tecellî ettiğinde, kul kendini hakîr görüp, kesin konuşmaz, hatta sadece recâ ve umma sıfatı onda hâsıl olur.

Müşebbihe'ye Reddiye

(......) ifadesi, Müsebbihe'nin "Güzel kelimeler Allah'a yükselir" (Fâtır, 10) ayetine tutunmalarının yanlışlığına delâlet eder. Çünkü ilâ edatı, tefsir ettiğimiz bu ayette de var. Fakat bundan, Allah'ın gidilen o yerde olduğu manası çıkmaz. Durum o ayette de böyledir.

Bil ki Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm), Arz-ı Mukaddes'e hicret edince, bir çocuğu olmasını dileyerek, "Ya Rabbi, bana salih evlat ihsan et" demiştir. Bu, "Hazret-i İbrahim bir çocuk dileyerek, "Bana salihlerden birisini bağışla" diye dua etti" demektir. Çünkü "hibe" (bağış) lafzı, "Ona rahmetimizden, kardeşi Harun'u bir peygamber olarak hibe ettik" (Meryem, 53) ayetinde olduğu gibi, kardeş için de kullanılmış ise de, genelde, çocuk ihsan etme manasında kullanılır. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Biz o (ibrahim'e), Ishâk'ı ve Ya'kûb'u hibe ettik" (Enbiyâ, 72) ve "O (Zekeriyyâ'ya), Yahya'yı hibe ettik" (Enbiya, 90) buyurmuştur. Hazret-i Ali, İbn Abbas (radıyallahü anh)'ı, oğlu Ali Ebu'l-Emlakın doğumu sebebiyle tebrik ederken, "Sana bunu hibe edene hamdolsun. Hibe edilen bu çocuk senin için mübarek olsun" demiştir, işte bundan ötürü, "Hibetullah", "Hibetü'l-Vehhâb", "Mevhûb" ve "Vehb" gibi isimler kullanılmıştır.

Bil ki Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in bu duası, şu üç şeyi ihtiva etmektedir:

a) O çocuğun, erkek çocuk olması,

b) Buluğa ermesi,

c) Uysal (halim) olması... Babası kendisini keseceğini bildirdiğinde, "İnşaallah beni sabırlılardan bulacaksın" (saffat, 102) deyip, kurban edilmek için kendini teslim etmekten daha büyük sabır olur mu? Hem sonra İbrahim (aleyhisselâm) de, halîm olarak tavsif edilmiştir. Nitekim Hak teâlâ, "Şüphesiz ibrahim, evvâh ve halîm idi"(Tevbe. 114) ve "Şüphesiz ibrahim, halîm, evvâh ve münîb idi" (Hûd, 75) buyurmuştur. Böylece Cenâb-ı Hak, onun çocuğunun da halîm ve şeref-fazilet özellikleri bakımından onun yerini tutabilecek bir zat olduğunu anlatmıştır. Bil ki en güzel sıfat, "salâh"tır. Bunun delili ise, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in kendisi için salâhı (sâlih olmayı) isteyerek, "Rabbim, bana hükmü hibe et ve beni salihlere kat" (Şuarâ. 83) demiş ve aynı şeyi çocuğu için de isteyerek, "Ya Rabbi, bana sâlih evlat ihsan et" diye duâ etmiştir. Hazret-i Süleyman (aleyhisselâm) da, dinî ve dünyevî hususlardaki derecesi mükemmel leşti kten sonra, "Ya Rabbi, rahmetinle beni sâlih kullarına kat" (Neml, 19) diye duâ etmiştir. Bütün bunlar, sâlihlik vasfının kulların elde edeceği makamların en kıymetlisi olduğuna delâlet eder.

İsmail (aleyhisselâm)'in Sadakati

Bu bölümü tek başına aç →

102–112. Âyetlerin Tefsiri

Âyetin tefsiri için bak:113

Bu bölümü tek başına aç →

113. Âyetin Tefsiri

"Artık o, yanında çalışma çağına girince, (babası); "Evladım, rüyamda seni boğazladığımı görüyorum. Bak artık, ne düşünürsün?" dedi. O, "Babacığım, sana verilen emir ne ise onu yap. inşaattan beni, sabredenlerden bulacaksın" dedi. Vaktaki ikisi de, (Allah'ın emrine) razı oldular, (İbrahim) onu alnı üzere yıktı. Biz ona, "İbrahim! rüyana sadâkat gösterdin. Şüphesiz ki biz, iyi hareket edenleri böyle mükâfaatlandırırız" dedik. Gerçekten bu, apaçık ve katı bir imtihandı. Ona, büyük bir kurbanlık fidye verdik. Sonra gelen nesiller arasında ona, (iyi bir nâm) bıraktık. Selâm İbrahim'e. Biz, iyi hareket edenleri işte böyle mükâfaatlandırırız. Gerçekten o, mü'min kullarımızdandı. Ona, saliplerden bir peygamber olmak üzere de, Ishâk'ı müjdeledik. Hem ona hem İshâk'a (feyz-ü) bereketler verdik. Her ikisinin neslinden iyi hareket edeni vardır, nefsine apaçık zulmedeni de"

Bil ki Cenâb-ı Hak, "Biz de ona uysal bir oğul müjdesini verdik" (saffât, 101) buyurunca, bunun peşinden, müjdelenen o şeyin meydana geldiğine ve onun, buluğa erdiğine delâlet edecek şeyi getirerek, "Artık o yanında koşma çağma girince..." buyurmuştur ki, bu, "O, yetişip koşabilecek çağa gelince" demektir. Bu ayetteki (......) kelimesi, hâl olan bir lafız olup, takdiri, "Onunla olduğu halde..." şeklindedir. Bu mananın nazar-ı dikkate alınmasının faydası şudur: Baba, herkesten daha fazla olarak çocuğuna şefkatlidir. Babanın dışında kalanlar çoğu kez, çocuğu çalıştırma işinde ona sert davranır da, o da henüz güç ve kuvvetini tam almadığı için buna dayanamaz. Bazı kimseler onun, o esnada onüç yaşında olduğunu söylemişlerdir. Bu sözden maksat şudur: Allahü teâlâ, 101. ayette, o çocuğun "halîm-uysal" olacağını belirtince, bu ayette, onun hilminin mükemmel olduğuna delâlet eden şeyi belirtmiştir. Zira onda, bu büyük imtihanı üstlenmeye ve böylesi güzel bir cevap vermeye dair, ona kuvvet ve cesaret verecek bir hilim ve gönül genişliği, mükemmelliği vardır.

Onu Kesme Hakkında Rüya

Ayetteki, "Seni, rüyamda boğazladığımı görüyorum" ifadesine gelince, bu ifade ile ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Bu ifadenin tefsiri hususunda şu iki izah yapılmıştır:

a) Süddî şöyle der: İbrahim (aleyhisselâm), İshâk (aleyhisselâm) ile müjdelenip, İshak (aleyhisselâm) henüz doğmazdan önce, "o halde bu, Allah için kurbanlıktır" dedi. Bunun üzerine İbrahim (aleyhisselâm)'e, "Sen adakta bulundun, o halde, adağını yerine getir" denildi. O da sabaha çıkınca, "Evladım, seni rüyamda boğazladığımı görüyorum" dedi.

Terviye ve Arefe'nin Menşei

Bu husus, bir başka yoldan da şu şekilde rivayet edilmiştir: Hazret-i İbrahim, Terviye gecesinde, rüyasında, birisinin kendisine, "Allah sana, şu oğlunu kesmeni emrediyor" dediğini gördü. Sabaha çıkınca, bu rüyanın Allah'dan mı yoksa şeytandan mı olduğu hususunda, sabahtan akşama kadar düşündü. İşte bundan dolayı bu güne, Terviye "Tefekkür" günü ismi verildi. Akşam yatınca, aynı rüyayı yine gördü. Böylece de bunun, Allah'dan olduğunu anladı, işte bu sebeple de o güne Arefe "Bilme, anlama" günü ismi verildi. Üçüncü gece de aynı rüyayı görünce, onu kesmeyi kafasına koydu ve işte bundan dolayı bu güne de, "Yevmu'n-nahr" denildi. Müfessirlerin görüşü bodur, ki bu, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in, rüyasında uyanıkken oğlunu kesmesini gerektiren şeyi gördüğüne delâlet eder. Buna göre ayetin takdiri, "Ben, rüyamda, seni kesmemi gerektiren şeyi gördüm" şeklinde olur.

Nebilerin Rüyasının Hükmü

b) "Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) rüyasında onu kesiyor olarak gördü. Peygamberin rüyaları ise, vahiy türündendir. Bu görüşe göre rüyada görülen şey, sadece Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in onu kesmesidir. Buna göre, "Rüyada görülen her şeyin hak bir delil ve hüccet olduğu peygamberler nezdinde ya delil ile sabittir veya değildir. Eğer birinci durum söz konusu ise, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) daha niçin bu hâdise hakkında oğluna başvurmuştur? Tam aksine onun vazifesi, bu işi yerine getirmekle meşgul olması, bu hususta oğluna müracaat etmemesi, ona, "Bak artık, ne düşünüyorsun?" dememesi ve bu işi, çocuğunun kendisine, "Sana emredileni yap" demesine bağlamamasıdır. Bir de siz, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in ilk gün bu işi düşünüp durduğunu söylediniz. Şayet, rüyada görülen her şeyin hak olduğu (peygamberin nezdinde) delil ile sabit olmuş olsaydı, böyle bir düşünmeye ve tefekküre ihtiyaç kalmazdı. Yok eğer, ikincisi, yani rüyada gördükleri şeyin hak olduğu, peygamberlerce delil ile sabit değilse, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in, herhangi bir delilin, onun bir hüccet olduğuna delâlet etmediği, sırf bir rüya ile o çocuğu kesmeye yönelmesi, nasıl caiz olabilir?" denilirse, buna şu şekilde cevap verilebilir: "Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm), gördüğü bu rüyadan dolayı, bu hususta mütereddit idi. Ancak ne var ki, gördüğü bu rüya, açık bir vahiy ile desteklenmiştir" denilmesi mümkündür. Allah en iyisini bilendir.

Zebîh'în Kim Olduğu

Alimler, kesilecek olan bu şahsın kim olduğu hususunda, ihtilâf etmişlerdir. Bu cümleden olarak, bunun İshak (aleyhisselâm) olduğu ileri sürülmüştür ki bu, Hazret-i Ömer, Hazret-i Ali, Abbas İbn Abdulmuttalib, İbn Mes'ûd, Ka'bu'l-Ahbâr, Katade, Said İbn Cübeyr, Mesrûk, İkrime, Zühri, Süddî ve Mukatil (radıyallahü anh)'in görüşüdür. Bunun, Hazret-i İsmail (aleyhisselâm) olduğu da ileri sürülmüştür ki, bu da, İbn Abbas, İbn Ömer, Said İbn el-Müseyyib, Hasan el-Basrî, Şa'bî, Mücahid ve Kelbî (radıyallahü anh)'nin görüşüdür.

İsmail (aleyhisselâm) Olduğunun Delilleri

Bunun Hazret-i İsmail (aleyhisselâm) olduğunu ileri sürenlerin delilleri şunlardır:

1)Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "Ben, iki kurbanlığın oğluyum" buyurmuştur. Ve yine, bir bedevî Hazret-i Peygaber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e, "Ey, iki kurbanlığın oğlu" demiş, o da bunun üzerine tebessüm etmiştir. Bu husus, kendisine sorulduğunda da, "Abdülmuttalib, Zemzem kuyusunu kazarken, "Şayet Allah, benim bu işimi kolaylaştırırsa, çocuklarımdan birini kurban edeceğim" diye Allah için bir adakta bulunur. Derken, kesilmek için atılan kur'a neticesinde bu iş, Abdullah'a (Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in babasına) çıkar. Neticede, Abdullah'ın dayıları buna mani olmuş ve Abdulmuttalib'e "(Bu işten dolayı) oğluna mukabil, yüz deve fidye ver!" demişler, o da bunun üzerine, yüz deve fidye vermiştir. İkinci kurbanlık şahıs ise, ismail (aleyhisselâm)'dir" buyurmuş ve olayı anlatmıştır.

2) Esmâî'nin şöyle dediği nakledilmiştir: "Ebû Amr İbn el-A'lâ'ya, zebîhin kim olduğunu sordum da, o da "Ey Esmâî, aklın nerede? İshak (aleyhisselâm) ne zaman Mekke'de bulunmuştur? Mekke'de bulunan İsmail (aleyhisselâm) olup, İsmail (aleyhisselâm), babasıyla beraber Kâ'be'yi yapan zâttır. Kesme işine teşebbüs edilen yer ise, Mekke'dir" dedi.

3)Allahü teâlâ, "İsmail'i, İdris'i, Zülküfl'i de yâdet" (Enbiyâ, 85) emrinde, İshâk (aleyhisselâm)'ı değil, İsmail (aleyhisselâm)'i sabırla vasfetmiştir. Ki, bu da Hazret-i İsmail (aleyhisselâm)'in, kesilmeye karşı gösterdiği sabırdır. Cenâb-ı Hak onu yine, "Kitap'da İsmail'i de yâdet. Çünkü o vaadinde sadıktı" (Meryem, 54) buyruğunda, vaadinde sadık olmakla nitelemiştir. Çünkü o, babasına kesilme hususunda sabredeceğine dair vaadde bulunmuş ve bunu yerine getirmiştir.

4)Cenâb-ı Hak, "Biz de ona Ishâk'ı, İshak'ın ardından da Ya'kûb'u müjdeledik" (Hûd, 71) buyurmuştur. Şimdi biz diyoruz ki: Şayet kesilecek olan şahıs İshak (aleyhisselâm) olmuş olsaydı, bu durumda bu kesilme emri, ya İshak (aleyhisselâm)'dan Ya'kûb (aleyhisselâm) dünyaya gelmeden önce, ya da sonra olmuş oturdu. Birincisi olamaz, zira Allahü teâlâ, ona İshak (aleyhisselâm)'ı müjdeleyip bu müjdenin yanında, ondan Ya'kûb (aleyhisselâm)'un dünyaya geleceği de müjdelenmiş olunca, şimdi Ya'kûb (aleyhisselâm)'un ondan meydana gelmeden önce kesilmesinin emredilmesi mümkün olamaz. Aksi halde, Allah, "İshak'ın ardından da Ya'kûb'u..." şeklindeki vaadinden dönmüş olur. İkincisi de olamaz, çünkü Cenâb-ı Hakk'ın, "Artık o, yanında çalışma çağına girince, (babası), "Evladım! ben seni rüyamda, boğazladığımı görüyorum" ifadesi, ayette bahsedilen bu çocuğun, sa'ye, koşmaya ve o fiile güç yetirme noktasına gelmeden, Allah'ın, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'e onu kesmesini emrettiğine delâlet eder ki, bu da, bu hadisenin bir başka zamanda meydana gelmiş olmasına ters düşer. Böylece, kesilecek olan şahsın, İshak (aleyhisselâm) olamayacağı sabit olmuş olur.

5)Cenâb-ı Hak, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in, "Sen doğrusu Rabbime gidiciyim. O, bana yol gösterir"(Saffat, 99) dediğini, daha sonra da kendisinden, yalnızlığında, kendisiyle ünsiyyet duyacağı bir çocuk vermesini talep ederek, "Ya Rabbi, bana salih evlad ihsan et" (saffat, 100) dediğini nakletmiştir. Böyle bir istek ise ancak, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in çocuğunun bulunmaması halinde makul ve yerinde olur. Çünkü onun, tek bir çocuğu bulunmuş olsaydı, bir çocuk talep etmezdi. Zira, olanı yeniden istemek, muhaldir. İbrahim (aleyhisselâm)'in, şeklindeki sözü, onun tek bir çocuk istediğini ifade eder. Çünkü, ifadesinin başındaki min, ba'ziyyet bildirir. Ba'ziyyetin en alt derecesi ise, tek oluştur. Buna göre sanki, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in demesi, onun, Allah'tan tek bir çocuk istediğini gösterir. Binâenaleyh, böyle bir istekte bulunmanın, ancak ortada çocuk diye bir şey olmadığında yerinde olabileceği sabit olmuş olur. Bu sebeple de bu isteğin, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in ilk çocuğu istemesi halinde yapıldığı kesinleşir. Halbuki insanlar, İsmail (aleyhisselâm)'in İshak (aleyhisselâm)'dan daha önce dünyaya gelmiş olduğu hususunda müttefiktirler. Böylece, bu duâ ve talep ile istenenin, İsmail (aleyhisselâm) olduğu sabit olmuş olur. Hem sonra, Allahü teâlâ, bu isteğin peşinden, kesilme hâdisesini zikretmiştir. Şu halde, kesilecek olan şahsın, İsmail (aleyhisselâm) olması gerekir.

6) Pekçok haber, koçun boynuzunun, Kâ'be'ye asıldığını bildirmektedir. Böylece, kesilecek olan şahsın, Mekke'de olduğu anlaşılmış olur. Binâenaleyh, şayet kesilecek şahıs İshak (aleyhisselâm) olmuş olsaydı, bu kesme işi Şam'da olmuş olurdu.

İshak (aleyhisselâm) Olduğunun Delilleri

Kesilecek şahsın İshak (aleyhisselâm) olduğunu söyleyenlerin delilleri de şunlardır:

1) Ayetin, Önü ve sonu, bunu göstermektedir. Önünün böyle olduğuna gelince, Allahü teâlâ, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in, bu ayetten önce, "Ya Rabbi, bana salih evlad ihsan et" (saffat, 100) dediğini nakletmiştir. Halbuki ulemâ, bununla kastedilenin, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in Şam'a hicrret etmesi olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Daha sonra Cenâb-ı Hak, "biz de ona uysal bir oğul müjdesini verdik" (Saffat. 101) buyurmuştur. Binâenaleyh, bu çocuğun İshâk (aleyhisselâm) olması gerekir. Bu ifadenin akabinden de, "Artık o, yanında çalışma çağına girince..." buyurmuştur. Ki bu, İbrahim (aleyhisselâm)'le beraber çalışma çağına ulaşan bu çocuktan kastedilenin, Şam'da bulunan o çocuk olmasını gerektirir. Böylece, bu ayetin önünün, kesilecek olan şahsın İshâk (aleyhisselâm) olduğuna delâlet ettiği sabit olmuş olur.

Ayetin sonu da buna delâlet eder. Çünkü Cenâb-ı Hak, bu kesilme hadisesini bitirince, "Ona, salihlerden bir peygamber olmak üzere de, İshâk'ı müjdeledik" buyurmuştur ki, bu, "Cenâb-ı Hak İbrahim (aleyhisselâm)'i, İshak (aleyhisselâm)'ın salihlerden bir peygamber olmakla müjdeledi" manasındadır. Bu müjdenin, bu kıssanın anlatımının peşinden getirilmiş olması, Cenâb-ı Hakk'ın, Hazret-i İshak (aleyhisselâm)'ı, kesilme hadisesindeki bu sıkıntılara katlandığından dolayı, bu nübüvvetle müjdelediğini gösterir. Böylece bahsettiklerimizle, ayetin önünün ve sonunun, kesilecek olan şahsın İshak (aleyhisselâm) olduğuna delâlet ettiği sabit olmuş olur.

2) Bunun doğruluğuna, Ya'kûb (aleyhisselâm)'un Yusuf (aleyhisselâm)'a yazmış olduğu şu meşhur mektubu delâlet eder: "Halilullah olan İbrahim (aleyhisselâm)'in oğlu, zebîhullah olan İshak (aleyhisselâm)'ın oğlu, nebiyyullah olan Allah'ın kulu Ya'kûb (aleyhisselâm)'dan..," Bu konuda söylenecek söz bundan ibarettir. Zeccâc, "kesilecek olanın bunlardan hangisi olduğunu en iyi bilen Allah'tır..." der. Allah en iyisini bilendir.

Kesme Yeri

Bil ki, onların kesme yerinin neresi olduğu hususundaki ihtilafları da, bizim daha önce zikrettiğimiz hususa dayanmaktadır. Kesilecek olan şahsın İsmail (aleyhisselâm) olduğunu söyleyenler, kesme işine teşebbüsün Minâ'da yapıldığını; bunun İshak (aleyhisselâm) olduğunu söyleyenler ise, kesme işine teşebbüs edilen yerin, Şam olduğunu söylemişlerdir. Bu yerin, Beyt-i Makdis olduğu da ileri sürülmüştür. Allah en iyisini bilendir.

Rüyadan Kesme Emri Çıkar mı?

Alimler, İbrahim (aleyhisselâm)'in, rüyasında gördüğü şey sebebiyle, bu işle emrolunduğu hususunda ihtilaf etmişlerdir. Bu ihtilaf, fıkıh usûlünün meselelerinden bir meseleye dayanmaktadır ki, bu da şudur: "Kendisine uyma ve ittibâ etme zamanı gelmeden önce, hükmün nesholması caiz midir?" Buna, ehl-i sünnet alimlerimiz, "Bu caizdir" diye cevap verirlerken, Mu'tezile ile Şafiî ve Hanefî fukâhasından bir topluluk ise, bunun caiz olmayacağını söylerler. Birinci görüşe göre durum şöyledir: Allahü teâlâ İbrahim (aleyhisselâm)'e, önce boğazlamasını emretmiş, sonra da bu hükmü, onun uygulama zamanından önce neshetmiştir. İkinci görüşe göre İse, Allahü teâlâ İbrahim (aleyhisselâm)'e, boğazlamayı emretmemiştir. Ona emrettiği ise ancak, boğazlama ve kesme işinin mukaddimeleri (ön hazırlıklarıdır). Bu husus, nesh konusunun meselelerinden olan önemli bir meseledir. Ehl-i sünnet alimlerimiz, uyma zamanının gelmesinden önce bir emrin nesholmasının caiz olacağı hususuna şu şekilde delil getirmişlerdir: Allah İbrahim (aleyhisselâm)'e, oğlunu boğazlamasını emretmiş, sonra da, İbrahim (aleyhisselâm) bu işe girişmeden önce bu hükmü ondan neshetmiştir. Bu ise, bizim amacımızı ifade eder.

Biz, şu iki sebepten dolayı, muhakkak ki Allah İbrahim (aleyhisselâm)'e oğlunu boğazlamasını emretmiştir dedik:

1) İbrahim (aleyhisselâm) oğluna, "Evladım, seni rüyamda boğazladığımı görüyorum" demiş, oğul da "Sana ne emredildiyse öyle yap" diye cevap vermiştir. Bu da, İbrahim (aleyhisselâm)'in, bizzat boğazlama ile değil de, boğazlamanın ön hazırlıklarını yapmakla emrolunduğuna delâlet eder. Sonra o, boğazlamanın mukaddimelerini yapmış, böylece de onları varlık alemine sokmuş gerçekleştirmiştir. O zaman da, o, bir şey ile emrolunmuş ve onu gerçekleştirmiş olur. Burada, bir "fidye"ye ihtiyaç duyulmaz. Fakat o, Cenâb-ı Hakk'ın, "Ona, büyük bir kurbanlık fidye verdik" ayetinin delaletiyle, fidyeye ihtiyaç duymuştur. Bu da delâlet eder ki, İbrahim (aleyhisselâm), kendisine verilen emri yerine getirmiştir. Böylece onun, boğazlama işinin bütün ön hazırlıklarını, mukaddimelerini yaptığı sabit olmuş olur. Bu da, Cenâb-ı Hakk'ın, ona bizzat boğazlama işini emrettiğine delâlet eder. İşte, bu sabit olunca biz deriz ki: "Cenâb-ı Hak, ifâ ve isbâtından önce, bu hükmü neshetmiştir." Bu da, bizim maksadımıza delalet eder.

Mu'tezile ise şöyle demiştir: "Biz, Allahü teâlâ'nın, İbrahim (aleyhisselâm)'e, oğlunu boğazlamasını emretmiş olduğunu kabul etmiyoruz. Bilakis biz diyoruz ki: Allahü teâlâ ona, (sadece ve sadece) boğazlamanın mukaddimelerini emretmiştir. Birçok şey de buna delâlet etmektedir:

1) İbrahim (aleyhisselâm), boğazlama işini gerçekleştirememiş, o ancak onun mukaddimelerini tahakkuk ettirmiştir. Sonra, muhakkak ki Cenâb-ı Hak, İbrahim (aleyhisselâm)'den, "Biz ona, "ibrahim! Rüyana sadakat gösterdin" dedik..." ayetinin de delâlet ettiği gibi, onun, emrolunduğu şeyi yapmış olduğunu haber vermiştir. Bu da, Cenâb-ı Hakk'ın ona rüyada, bizzat boğazlama işini değil de, boğazlamanın mukaddimelerini emretmiş olduğuna delâlet eder. Bu mukaddimeler ise, oğulu yere yatırmaktan, bıçağı boynuna koymaktan ve (kes!) emri geldiğinde, bu işi yapmaya tam ve kesin bir azm göstermekten ibarettir.

2) Boğazlama işi, boğazı kesmekten ibarettir. Belki de İbrahim (aleyhisselâm), oğlunun boğazını kesti; ancak ne var ki o, boğazın bir kısmını kesince, Allah o kesik yeri yeniden birleştirdi. İşte bu sebepten dolayı da, ölüm hâdisesi tahakkuk etmedi.

3) Bu görüşü savunan kimselerin kendisine en çok güvenip dayandığı üçüncü izah şekli ise şudur: Allah şayet, muayyen bir şahsa, muayyen bir zamanda muayyen bir işi yapmasını emretmiş olsaydı, işte bu, o işi o vakitte yapmanın güzel olduğuna delâlet eder. Ama, onu o işten men ettiğindeyse, bu nehyetme de, bu işi o zamanda yapmanın kabîh olduğuna delâlet eder.

Eğer, bu nehiy, o emrin hemen peşinden meydana gelmiş olsaydı, iki durumdan birisinin olması lâzım gelirdi. Çünkü Cenâb-ı Hak, eğer o fiilin durumunu biliyor idiyse, O'nun, kabîh (çirkin) olan bir şeyi emrettiğinin, ya da güzel olan şeyi nehyettiğinin söylenmesi gerekir. Yok, eğer o işin durumunu bilmiyor idiyse, Allah'ın cahil olması gerekirdi ki, bu ise imkânsızdır! İşte bu konudaki sözün tamamı budur."

Birinciye cevap: Biz daha önce, Cenâb-ı Hakk'ın İbrahim (aleyhisselâm)'a ancak boğazlama işini emretmiş olduğunu delilleriyle açıklamıştık.

Asılsız Görüşe Red

Cenâb-ı Hakk'ın, "rüyana sadakat gösterdin" beyanına gelince, bu, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in, bu rüya ile amel edilmesinin vacib olduğuna inanmış olduğunu gösterir, yoksa, onun, rüyasında gördüğü her şeyi yaptığına değil!

Muarızın, "ibrahim (aleyhisselâm), boğazın birkısmını kesince, Allah onu yeniden birleştirdi" şeklindeki görüşüne gelince, biz diyoruz ki: Bu, temelsiz ve asılsızdır. Çünkü, İbrahim (aleyhisselâm) şayet, kendisine emrolunan herşeyi yapmış olsaydı, "fidye"ye ihtiyaç duymazdı. O madem ki fidyeye ihtiyaç duydu, böylece biz onun emrolunduğu şeyi tamamlayamamış olduğunu anlarız.

Hüsn ve Kubûh Meselesi

Muarızın, "Bu durumda ya kabin olanı emretmiş olması, ya da cehalet gerekir" şeklindeki üçüncü görüşüne gelince, biz diyoruz ki: Bu görüş, aklın güzel gördüğünü güzel, çirkin gördüğünü de çirkin görme esâsına dayanır. Bu ise, bâtıl ve asılsızdır. Yine, farzet ki bunu kabul edelim. Ancak ne var ki biz diyoruz ki: "Bir şeyi emretmek bazen, o emredilen şey güzel olduğu için güzel olur; bazan da, her ne kadar emrolunan şey güzel olmasa bile, herhangi bir maslahatın doğruluğunu ve uygunluğunu ifade ettiği için güzel olur" denilmesi niçin caiz olmasın? Baksana, efendi, kölesini terbiye edip düzeltmek istediğinde, meselâ, "Cuma günü geldiğinde, falanca işi yap!" der. Bu iş de, zor ve ağır işler cümlesinden olur. Efendinin bu emirden maksad, kölenin bu işi yapması değil, aksine, kölenin, kendisini itaat ve boyun eğmeye alıştırmasıdır. Sonra efendi, kölenin, nefsini itaat ve inkıyada alıştırmış olduğunu anlayınca, ondan bu emri ve yükümlülüğü kaldırır. İşte burada da böyledir. Dolayısıyla, sizler bu ihtimalin yanlış olduğuna dair bir delil ve açıklama getiremediğimiz sürece, sözümüz tamam olmaz.

Dilemediği Şeyi Emretme

Alimlerimiz, Allahü teâlâ'nın, bazan vukuunu istemediği şeyi de emredebileceği hususunda bu ayetle istidlal etmişve şöyle demişlerdir: Bunun delili, Allah'ın, meydana gelmesini istemediği halde, bu boğazlamayı emretmiş olmasıdır. Cenâb-ı Hakk'ın, boğazlamayı emretmesi hususu, birinci meselede geçen izahtan dolayıdır. O'nun bu şeyin vukuunu istemediğine gelince, bize (ehl-i sünnete) göre, Allah'ın, olmasını istediği her şey olur, meydana geliri Böyle bir kesme işi tahakkuk etmediğine göre, biz Allahü teâlâ'nın, bunun meydana gelmesini istemediğini anlamış bulunuyoruz. Mu'tezile ise şöyle der: "Allah, o kesmeden nehyetmiştir. Bir şeyden nehyetmek ise, nehyedenin, o şeyin meydana gelmesini istemediğine delâlet eder. İşte böylece, Allah'ın kesmeyi emrettiği, onu irâde etmediği sabit olmuş olur. Bu da "emr"in, "irâde" olmadan da olabileceğine delâlet eder." Allahü teâlâ'nın, boğazlamayı emrettiğine dair sözün tamamı, birinci meselede geçmiş olan husustur. Allah en iyisini ibilendir.

Emrin Uykuda Gelmesinin Hikmeti

Bu mesele, bu teklifin uyanıkken değil de uykuda iken gelmesindeki hikmetin beyanı hakkında olup, bunun izahı şu birkaç açıdan yapılabilir:

1) Bu teklif, hem kesene, hem de kesilene alabildiğine ağır gelen bir tekliftir. Böylesi zor olan bir teklifin gelebileceğine dikkat çeken bir durum arzetsin diye, bu ilk defa uykuda gelmiş, daha sonra da bu uyku hali, uyanıklık halleriyle tekîd edilmiştir. Böylece de bu teklif anîden gelmemiş, tam aksine yavaş yavaş varid olmuştur.

2)Allahü teâlâ, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'İn, rüyalarını hak ve gerçek kılmıştır. Nitekim Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) hakkında, "Andokun ki Allah, Resulünün gördüğü rüyanın hak olduğunu tasdik etmiştir. Inşaallah (hepiniz) emniyet içinde, korkusuzca mutlaka Mescid-i Haram'a gireceksiniz" (Fetih, 27) buyurmuştur. Yusuf (aleyhisselâm)'un "Doğrusu ben rüyada onbir yıldızla güneşi ve ayı gördüm. Onların, bana secde ettiklerini gördüm "(Yusuf, 4) dediğini belirtmiş, İbrahim (aleyhisselâm) hakkında da, "Rüyamda, seni boğazladığımı görüyorum"(Saffat. 102) buyurmuştur.

Bundan maksadı, peygamberin sâdık ve doğru sözlü olduklarına delâlet eden delilleri takviye etmektir. Çünkü kişinin hali, ya uyanıklık ya da uyku halinden birisidir. Bu iki durum da onların doğruluklarına apaçık biçimde delâlet edince, bu onların bütün hallerinde sâdık olduklarının ve haktan yana olduklarının, tam ve mükemmel bir biçimde izahı olmuş olur. Allah en iyisini bilendir.

Sonra biz diyoruz ki: Peygamberler (sallallahü aleyhi ve sellem)'in bu husustaki makamları üç kısma ayrılır:

a) Görülen rüyaya tıpatıp uyan durum. Bu tıpkı Cenâb-ı Hakk'ın, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) hakkındaki, "Mutlaka Mescid-i Harama gireceksiniz" (Fetih,27) buyurup da, daha sonra bu şeyin aynen tahakkuk etmesi gibidir.

b) Aksi tecelli eden rüya. Bu da, tıpkı Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) hakkındaki hâdise gibidir. Çünkü onun gördüğü şey kesme idi, ama tahakkuk eden şey ise, fidye ve kurtuluş idi.

c) Münasebet kurularak, bir tür yorum yapılmasıdır. Nitekim bu da, Yusuf (aleyhisselâm)'un rüyası için söz konusudur. İşte bu sebepten dolayı, rüya tabir edenler, rüyaların işte bu üç tarzda olabilecekleri hususunda mutabakat sağlamışlardır.

Kıraat Farklılığı

Hamza ve Kîsâî, tâ'nın dammesi, râ'nın kesresi ile, "mâ zfl turî" şeklinde okumuşlardır ki, buna göre mana, "Bak bakalım, sen nefsinden, sabır ve metanet gösterebilecek misin?" şeklinde olur. Bu okuyuşa göre bu ifadenin manasının "Bakalım ne işarette bulunacaksın?" şeklinde olduğu da ileri sürülmüştür. Diğer kıraat imamları ise, tâ'nın fethası ile okumuşlardır. Bundan sonra da, kimileri "imâle" yapmış, kimileri ise yapmamıştır.

Yedinci Mesele

Babanın bu konuda oğluyla yaptığı müşaverenin hikmeti,oğlunu bu hâdiseye muttali kılmaktır. Böylece de, onun, Allah'a itaat konusunda sergileyeceği sabrı görmek ve İbrahim (aleyhisselâm)'in gözünün aydın olmasını temin etmektir. Çünkü o, onun hilimde bu büyük noktaya; kötülüklere sabretmede de bu yüksek dereceye ulaştığını görecek, böylece de, oğul için, ahirette büyük bir mükâfaat, dünyada ise büyük bir nâm tahakkuk edecektir.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, İbrahim (aleyhisselâm)'in çocuğunun, Sana verilen emir ne ise, onu yap" dediğini nakletmiştir ki, bu, "Kendisiyle emrolunduğun şeyi yap!" takdirindedir. Tıpkı bir kimsenin, "Sana işi emrettim, binâenaleyh, kendisiyle emrolunduğunu yap!" ifadesinde harf-i cerrin hazfedilmesi gibi, burada da, câr maa'l-mecrûr hazfedilmiştir.

Daha sonra oğul, "inşaallah, beni sabredenlerden bulacaksın" demiş ve bu işi, bir bereket ve uğur umma tarzında, Allah'ın meşîetine bağlamıştır. Çünkü Allah'a isyandan, ancak Allah'ın korumasıyla korunulur; Allah'a itaata da, ancak Allah'ın muvaffak kılmasıyla imkân elde edilir.

Müteakiben Cenâb-ı Hak, "Vakta ki ikisi de, (Allah'ın emrine) razı oldular" buyurmuştur. Arapça'da, aynı manada olmak kaydıyla "Allah'ın emrine teslim oldum" denilir. Kişi, Allah'ın emrine uyup boyun eğdiğinde, işte bu şekilde söylenir ve bu ifâde, bu üç şekilde de okunmuş olup, bunun temeli, senin, bir şey birisine ait olduğunda, "Bu, falancanındır, onundur" şeklindeki sözüne dayanmakta olup, manası, "Bu şey, kendisi hakkında çekişilme ve nizâdan beri oldu" şeklindedir. Yine Araplar, şeklinde kullanmışlardır. Bu iki şey de, onlardan nakledilmiş olup, yine bunun gerçekte manası, "Kendisini Allah'a adadı ve kendisini sırf ona verdi" şeklindedir. (......)'nin manası da, "Kendisinin sadece Allah'a ait olmasını talep etti" şeklindedir.Katade, fiilin tesniye gelmesini, "Bu, oğlunu; oğlu da kendisini Allah'a teslim ettiler" şeklinde tefsir etmiştir.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "(İbrahim) onu alnı üzere yıktı" buyurmuştur ki bu, "O onu, bir tarafı üzere yıktı da, böylece onun alnının iki tarafından birisi yere geldi" demektir. Çünkü, yüzün iki tarafı vardır; alın ise, bu iki taraf arasında olan şeydir. Ibnu'l-A'râbî ise, " (telîl)de de, "yıkılmış" manasındadır. ise, "onu yıkan" anlamındadır" demiştir. Buna göre mana, o onu alnının bir tarafı üzerine yıktı demektir. Mukatil ise, "O onu, cephe üzere (yüzükoyun) çöktürdü" denmiştir ki, bu, hatadır; çünkü "alın" cepheden başkadır.

Hakk'ın İbrahim'e Çağrısı

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Biz ona, "Ey ibrahim, rüyana sadâkat gösterdin" buyurmuştur. Bu ifadeyle ilgili olarak şu iki açıklama yapılmıştır:

a) Bu ifade, Kûfelilere ve Ferrâ'ya göre, ifadesinin cevabı olup, ifadenin başındaki vâv zâiddir.

b) Basralılara göreyse, bu takdir caiz olmayıp, felemma'nın cevabı mukadder olup, takdiri de, "O bunu böyle yapıp, Allah da ona, "Dikkat, İbrahim! Sen rüyanı gercekleştirdin" diye nida edince, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) büyük bir mutluluğa ermiş, Allah ona, oğlunun peygamberliğini bahşetmiş ve mükâfaatını da bolca vermiştir" şeklindedir. Basralılar sözlerine şöyle devam ederler: "Cevabın hazfedilmesi Kur'ân'da geçmekte olup, yadırganacak bir durum değildir. Bunun faydası da, cevabın mahzûf olması halinde, o cevabın daha etkili ve azametli olmasını sağlamaktır."

Müfessirler şöyle demektedir: "Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) oğlunu kesmek için yanı üstü yatırdığında, dağ tarafından, "İbrahim! Rüyanı gerçekleşirdin" diye nida edildi." Muhakkik ulemâ ise, bu teklifin sebebinin, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in, Allah'ın tekliflerine en mükemmel manada boyun eğmiş olması olduğunu söylemişlerdir. Binâenaleyh Cenâb-ı Hak, onu, böylesi zor ve çetin bir teklifle mükellef tutup, hem kendinden hem de çocuğundan mükemmel bir biçimde taat ve inkıyâd zuhur edince, pek yerinde olarak, Cenâb-ı Hak, "rüyanı gerçekleşirdin" demiştir. Yani, "Bu rüyadan elde edilmek istenen maksat elde edilmiştir" demektir.

ifadesi yeni başlayan bir söz olup, daha önceki kısımla ilgisi yoktur. Buna göre manası, "İbrahim (aleyhisselâm) ve oğlu bu mükellefiyeti yerine getirerek muhsin (iyi) kimseler oldular. Biz, bu iki muhsini mükâfaatlandırdığımız gibi, bütün muhsinleri de mükâfaatlandırınz" şeklindedir.

Daha sonra Cenâb-ı Hakk, yani, "Bu, sayesinde ihlaslı olanların olmayanlardan seçildiği apaçık bir deneme yahut daha zoru bulunmayan çok çetin bir sıkıntıdır" buyurmuştur.

Cenâb-ı Hak, "Ona büyük bir kurbanlık fidye verdik" buyurmuştur. "Zebh", zebeha "kesti"fiilinin masdarıdır. Zibh ise, "kesilecek şey" demektir. İşte ayette kastedilen budur. İşin kıssa tarafıyla ilgili bazı bahisler var:

Zebh Kıssası

Birinci Bahis: Bu hâdise hakkında anlatıldığına göre, İbrahim (aleyhisselâm) oğlunu kurban etmek İstediğinde, "Evladım, ip ve bıçağı al, falanca yere odun toplamaya gidelim. Onlar, kurban edilecek yerin yolunu yarılayınca, babası ona, kendisine verilen emri haber verdi. Bunun üzerine o, "Babacığım, çırpınmamam için ellerimi kollarımı iyice bağla. Kanımın sıçramaması ve annemin onu görüp üzülmemesi için, elbisemi uzağa koy. Kolay gelmesi için, bıçağını iyice bile ve boğazımı onunla hemen kes. Çünkü ölüm zor. Anneme selam söyle, eğer gömleğimi anama vermek istersen, ver. Çünkü belki de bu ona bu işi kolaylaştırır" dedi. İbrahim (aleyhisselâm) de, "Yavrum, Allah'ın emri hususunda ne güzel yardımcısın" dedi. Sonra onu bağlamış olduğu halde, her ikisi de ağlayarak onu öpmek istedi, sonra bıçağı boğazına dayadı. Bunun üzerine oğlu, "Beni yüz üstü yatır. Çünkü yüzüme baktığında, bana acıman tutar. Kalbin rikkate gelir. Böylece bu, senin Allah'ın emrini yapmana mani olur" dedi. Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) de böyle yapıp, bıçağı ensesine dayadı, kesmek istedi, ama bıçak kesmedi. Bunun üzerine, "îbrahim! Rüyana sadakat gösterdin (...)" diye ona nida olundu.

Gökten Gönderilen Kurbanlık

İkinci Bahis: Alimler, o oğulun yerine verilen kurbanın, koçun ne olduğu hususunda ihtilaf etmişlerdir. Bunun, Hazret-i Âdem (aleyhisselâm) oğlu Habil'in kurban olarak Allah'a sunup, Allah'ın kabul edip (göğe çektiği) koç olduğu; onu İsmail (aleyhisselâm)'e karşılık fidye olarak gönderinceye kadar, cennette otladığını söylemiştir. Bazıları da, "Allahü teâlâ, cennetten kırk yaz (yıl) otlamış bir koç gönderdi" demişlerdir. Süddî ise şöyle demiştir: "İbrahim" diye seslenildiğinde, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) geriye döndü. Bir de baktı ki dağdan aşağı inen, beyazımsı bir koç ... İsmail (aleyhisselâm)'in üzerinden Kalktı, o koçu tutup kurban etti. Oğlunun elini ayağını çözüp boynuna sarılarak, "Yavrum, sen bana işte bugün hibe edildin" dedi."

Ayetteki, "azîm" (büyük) kelimesine gelince, bu kurbanlığın iriliğinden ve semizliğinden ötürü bu ismi aldığı söylenmiştir. Bu cümleden olarak, Sa'îd b. Cübeyr, "Cennette kırk yıl otlamış bir kurbanlığın, çok iri olması onun hakkıdır" der. Yine bu kurbana "büyük" denilmesinin, onun kıymetinin büyüklüğünden dolayı olduğu; çünkü Allah'ın onu, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in oğluna bir fidye olarak kabul etmiş olduğu söylenmiştir.

Zebîhin İsmail Oluşunun Başka Delili

Daha sonra Hak teâlâ "Doğrusu, o mü'min kullarımızdandı" buyurmuştur. Bu cümledeki "o" zamiri, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'e râcîdir. Cenâb-ı Hak, "Ona salihlerden bir peygamber olmak üzere de îshak'ı müjdeledik" buyurmuştur. Bu ayetteki nebiyyen kelimesi, "hâl-i mukaddere"dir. Yani, "Bizona, peygamberliği mukadder olan İshak'ı müjdeledik" demektir. Kesilecek olan oğlan, Hazret-i İsmail (aleyhisselâm) olduğunu söyleyenler, bu ayeti delil getirebilirler. Çünkü ayetteki nebiyyen kelimesi "hâl"dir. Binâenaleyh mananın, "Biz ona, İshak peygamber olduğu halde, İshak'ı müjdeledik" şeklinde olması mümkün değildir. Çünkü bu müjde İshak (aleyhisselâm)'ın peygamber olmasından öncedir. Şu halde mananın, "Biz o İshak'ın peygamber olacağını takdir ettiğimiz ve ona bu hükmü (emri) verip, sabrettiği halde, ona Ishak'ı müjdeledik" şeklinde olması gerekir. Durum böyle olunca da, ayette İshak (aleyhisselâm)'ın verileceğine dair olan bu müjde, kesilecek olan o şahsın kıssasından sonra verilmiş olur. Böylece de, kesilecek olan oğulun, İshak (aleyhisselâm)'dan başkası olması gerekir. Bu konuda en ileri söz olarak ayet, her nekadar okunuş (sıra) bakımından, kurban edilecek oğlun kıssasından sonra geliyor ise de, meydana gelme bakımından ondan öncedir" denebilir. Fakat biz diyoruz ki, asıl olan, ayetlerin sırasına, aralarındaki irtibata riayet etmektir. Doğruyu en iyi bilen ise Allah'dır.

Onun Kutlu Kılınması

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Hem ona hem de Ishâk'a bereketler verdik" buyurmuştur. Bu ayette geçen "bereket" hususunda da şu iki izah yapılmıştır:

1)Allahü teâlâ, İsrailoğullarının bütün peygamberlerini, İshak (aleyhisselâm)'ın soyundan göndermiştir. (İşte bereket budur.)

2)Cenâb-ı Hak, kıyamete kadar, hem Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm), hem de Hazret-i tshak (aleyhisselâm) için güzel bir nam bırakılmıştır. Çünkü bereket, devam ve sebat manasınadır.

Daha sonra Allahü teâlâ, "Her ikisinin neslinden İyi hareket edeni de var, nefsine apaçık zulmeden de" buyurmuştur. Bu ifadede, yahudîlerin iftihar etmelerine, bu durum bir sebep teşkil etmesin diye, ataların-ecdâdın çokça faziletli olmasından onların gelenlerin de mutlaka faziletli olacağı, faziletli sayılacağı neticesi çıkarılamayacağı hususunda bir uyan var. Ayetteki, "muhsin" "iyihareket eden" ifadesine, peygamberler ve mü'minler, "nefsine apaçık zulmeden" ifadesine de kâfir ve fasıklar girer. Allah en iyi bilendir.

3- Hazret-i Musa ile Harun (aleyhisselâm)'un Kıssası

Bu bölümü tek başına aç →

114–121. Âyetlerin Tefsiri

Âyetin tefsiri için bak:122

Bu bölümü tek başına aç →

122. Âyetin Tefsiri

"Andolsun ki biz Musa'ya da, Harun'a da nimetler verdik. Hem onlan, hem kavimlerini o büyük sıkıntıdan kurtardık. Kendilerine yardım ettik de, gâlibler onlar oldular. Onlara açıklayıcı olan o kitabı verdik. Onlara doğru yolu gösterdik. Sonra gelen peygamberler ve ümmetler arasında da, onlara iyi bir nam bıraktık. Musa'ya ve Harun'a bizden selam olsun. Şüphesiz biz, muhsinleri böyle mükâfaatlandırırız. Gerçekten o ikisi mü'min kullanmızdandı".

Onlara Yapılan İhsan

Bil ki bu, bu sûredeki kıssaların üçüncüsüdür. Yine bil ki, hernekadar nimet vermenin birçok şekli var ise de, bu, menfaati celbetme ve zararı defetme şeklindeki iki çeşit nimete hasredilmiştir. Allahü teâlâ burada, bu iki kısımdan da bahsetmiştir. O halde, "Andolsun ki Biz Musa'ya da, Harun'a da nimetler verdik..." ifadesi, menfaat verme şekline; "Hem onlan, hem kavimlerini ö büyük sıkıntıdan kurtardık" ifadesi de, zararı defetme çeşidine işarettir.

Birinci kısma, yani menfaat verme şeklindeki nimete gelince, bil ki menfaatlerin, dnn"9vî ve dinî olarak iki kısma ayrıldığında şüphe yoktur. Dünyevî menfaatler var etmek, hayat vermek, akıl vermek, terbiye etmek, sıhhat vermek ve herbirinde kemal sıfatları yaratmadır. Dinî menfaatler ise, ilim ve taat (ibadet) olup, bunların en üstünü de, ezici ve net mucizelerle içice olan peygamberlik nimetidir. Cenâb-ı Hak, bu tafsilatı, diğer surelerde ele alındığı için, burada bunlara işaret etmekle yetinmiştir.

İkinci Kısma, yani zararı giderme nev'inden olan nimete gelince, bu "Hem onlan, hem kavimlerini o büyük sıkıntıdan kurtardık" cümlesiyle kastedilmiştir. Bu hususta, şu iki görüş vardır:

1) Bu, suda boğma hadisesidir. Allahü teâlâ, Firavun'u ve ordusunu suda boğmuş, İsrailoğullarını kurtarmıştı.

2) Bu, Allahü teâlâ'nın İsrailoğullarını, Firavunun zulmünden kurtarmasıdır. Çünkü onların, erkek çocuklarını kestiriyor, kız çocuklarını ise bırakıyordu.

Bil ki Allahü teâlâ, Hazret-i Musa (aleyhisselâm) ve Hazret-i Harun (aleyhisselâm)'a lütfettiğinden bahsedince, bu lütfunun çeşitlerini detaylıca anlatmıştır:

1) "Onlara yardım ettik" cümlesindeki hü'm "onlar" zamiri, Musa, Harun (aleyhisselâm) ve kavimlerine râcîdir. cümlesi, "Bütün hallerinde, delil getirmekle, işin sonunda da devlet kurup, üstün olmak suretiyle, onlar gâlib geldiler" demektir.

2) "Onlara (herşeyi) açıklayıcı olan o kitabı verdik..." ayetiyle anlatılan nimet. Buradaki kitap ile, "Tevrat" kastedilmiş olup, Tevrat, dinî ve dünyevî hususlarda, İsrailoğullarının muhtaç olduğu herşeyi ihtiva eden bir kitaptı. Nitekim Hak teâlâ, "Biz, içerisinde bir hidayet ve bir nur olan o Tevrat'ı indirdik..." (Maide, 44) buyurmuştur.

3) "Onlara doğru yolu gösterdik" ayetiyle anlatılan nimet: Bu, "Onlara hem aklen, hem naklen hakkın yolunu gösterdik ve onları buna muvaffak kılıp kötülüklerden korumak suretiyle yardım ettik" demektir. Gerçek delillerin, dosdoğru yola (sırat-ı müstakime) benzetilmesini İzaha gerek yoktur.

4) "Sonra gelen (peygamberler ve ümmetler) arasında da, onlar için iyi bir nam bıraktık" ayetinin ifade ettiği nimet. Bu hususta iki görüş vardır:

a) Bu sonra gelenler, Ümmet-i Muhammed'dir ve onların, "Musa'ya ve Harun'a bizden selam olsun" demeleridir.

b) Bundan murad, Ümmet-i Muhammed'dir ve onların, Hazret-i Musa (aleyhisselâm) ve Harun (aleyhisselâm)'u saygı ile anıp, sevmeleridir. Bu ikinci manaya göre. "Musa'ya ve Harun'a bizden selam olsun" ifadesi, Allah'ın onlara selamı olmuş olur.

İmanın Ehemmiyeti

Cenab-ı Hak lütuf ve yüceliklerden bu dört çeşidi dile getirince "Şüphesiz biz muhsinleri böyle mükâfaatlandırınz" buyurmuştur. Bu ifadenin tefsiri biraz önce geçti. Daha sonra da, "Gerçekten o ikisi mü'min kullanmadandı" buyurmuştur. Bu ifadenin anlatmak istediği de iman ile elde edilen faziletin, bütün faziletlerden daha kıymetli, daha üstün ve daha mükemmel olduğuna dikkat çökmektir. Eğer bu, bu manada olmasaydı, Hazret-i Musa (aleyhisselâm) ve Hazret-i Harun (aleyhisselâm)'un faziletlerinin, "kendilerinin mü'minlerden olmaları" ile noktalanması yerinde olmazdı. Allah en İyi bilendir.

4- İlyas (aleyhisselâm)'ın Kıssası

Bu bölümü tek başına aç →

123–131. Âyetlerin Tefsiri

Âyetin tefsiri için bak:132

Bu bölümü tek başına aç →

132. Âyetin Tefsiri

"Şüphesiz İlyas da peygamberlerdendi. Hani o kavmine "Siz ittikâ etmez misiniz?" O en güzel yaratanı, sizin de, evvelki atalarınızın da Rabbi olan Allah'ı bırakıp da Ba'l'a (putuna) mı taparsınız?" dedi. Fakat bunlar onu yalanladılar. Şüphesiz bunlar da, elbette toplanıp (cehenneme) getirileceklerdir. Allah'ın muhlis kulları müstesna... Biz, ona sonra gelenler arasında iyi bir nam (şan) bıraktık. Selam Ilyas'a... Şüphe yok ki biz, muhsinleri böyle mükâfaatlandırırız. Gerçekten o, mü'min kullanmızdandı".

Bil ki bu, bu sûredeki kıssaların dördüncüsüdür. Bu ayetlerle ilgili birkaç mesele vardır:

Kıraat

İbn Amir, elifi vaslederek ve hemzesiz olarak, ve inne'l-vase okurken, diğer kıraat imamları hemzeyle okumuşlardır. Ebu Bekr b. Mihran, "Kim elifi vaslederken, elifi zikrederse, hata etmiş olur. Çünkü Şamlılar bunu bilmez ve yadırgarlar" demiştir. Vahidi şöyle der: "Bunun şöyle iki izahı yapılabilir:

1) Tıpkı İbn Keair'in, (Müddessir. 35) ayetinden ve şairin beytinden hemzeyi hazfetmeleri gibi, buradaki "ilyas" kelimesinden de hemze hazf edilmiştir.

2) (Enam. 86) isminde olduğu gibi, bu elif, lâm-ı tarif olan lam ile birlikte zikredilmiştir.

İlyas'ın Kim Olduğu?

Ayetteki "ilyas"ın kim olduğu hususunda iki görüş ileri sürülmüştür:

a) İbn Mes'ûd (radıyallahü anh)'un, bunu (......) şeklinde okuyup, "ilyas, İdris'dir" dediği rivayet olunmuştur. Bu, İkrime'nin görüşüdür.

b) Müfessirlerin ekserisi, bunun İsrailoğullarına gönderilen peygamberlerden bir peygamber olduğu ve Musa (aleyhisselâm)'nın kardeşi Harun (aleyhisselâm)'un soyundan gelen İlyas b. Yasin olduğu hususunda ittifak etmişlerdir.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Hani o kavmine "Siz, ittikâ etmez misiniz?" dedi" buyurmuştur. Bunun takdiri, "Ey Muhammed, kavmine, İlyas'ın kendi kavmine "Siz Allah'dan korkmaz mısınız?" dediğini hatırlat" şeklindedir. Kelbî, bu ifadeye "Allah'dan başkasına ibadetten ittikâ etmez misiniz, çekinmez misiniz?" manasını vermiştir.

Bil ki Hazret-i İlyas (aleyhisselâm), önce onları kısaca korkutunca, daha sonra bu korkunun sebebinin ne olduğunu dile getirerek, Allah'ı bırakıp da Ba'l'a (putuna) mı tapıyorsunuz?" demiştir ki, bu ifadeyle ilgili birkaç bahis vardır:

Ba'l

Birinci Bahis: Burada geçen "Ba'l"in ne demek olduğu hususunda şu iki görüş ileri sürülmüştür:

1) Bu, tıpkı Menat ve Hübel gibi, onların bir putlarının özel ismidir. Bu putun altından olduğu; yirmi zira' uzunluğunda, dört yüzlü bir put olduğu; bununla fitneye düştükleri (yani aldanıp), alabildiğine saygı duydukları; hatta buna dört yüz tane hizmetçi tayin ettikleri; bu hizmetçilerin herbirini de peygamber kabul ettikleri; şeytanın o Ba'l'ın içine girip, sapıklığın hükümlerini onlara söyleyip, hizmetçilerin bunları ezberleyip, insanlara öğrettikleri ve bunların Şam diyarındaki Ba'lebek şehri sakinleri olduğu; işte bundan dolayı şehirlerinin bu ismi aldığı ileri sürülmüştür.

Bil ki müfessirlerin "Bu, onların bir putunun adıdır" şeklindeki sözlerinde bir mahzur yok. Fakat, "Şeytan Ba'l'in karın boşluğuna girip, dalâletin ahkâmını oradan konuşuyordu" şeklindeki sözleri müşkillik arzeder. Çünkü eğer böyle birşeyin olabileceğini söylersek, pek çok mucizeyi zedeler. Zira Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in mucizeleri arasında, kurdun ve devenin onunla konuştuğu, onun için hurma kütüğünün inlediği hususları nakledilmiştir. Eğer biz, şeytanın bir maddenin boşluğuna girip, oradan konuşabileceğini mümkün görürsek, bu, kurt, deve ve hurma kütüğü için de söz konusu olur. Bu da, böylesi şeylerin mucize olmasına mâni olur,

2) Bal, Yemen lehçesine göre, eğiticinin-yöneticinin adıdır. Nitekim "Bu evin Rabbi (başkanı-reisi) kimdir?" anlamında ifadesi kullanılır. Yine bu manada olmak üzere, kadının kocasına da "ba'l" denmiştir. Nitekim Hak teâlâ, "Ba'lleri (yani kocaları), o kadınları yeniden nikâhlamaya ehaktir"(Bakara, 228) ve "Şu ba'lim (yani kocam) da bir ihtiyar" (Hud, 72) buyurmuştur. Buna göre ayetin manası, "Sizler, ba'llerinize, yani reislerinize tapıp, Allah'a ibadeti bırakıyor musunuz?" şeklinde olur.

Kul ve Fiilleri

İkinci Bahis: Mu'tezile, kulun, kendi fiillerini yarattığı hususunda bu ayetle istidlal ederek, "Eğer Allah'dan başka yaratıcılar olmasaydı, Allah kendisini "Ahsene'l-Halikîn" "Yaratıcıların en güzeli" diye tavsif etmezdi" demişlerdir. Bu husustaki cevabımız, Mü'min H.ayetinin tefsirinde geçmiştir.

Üçüncü Bahis: Reşid-i Katip lakabında birisi, "Eğer denilmiş olsaydı, bu daha güzel olurdu. Çünkü bu durumda, tahsinî (bedîi) manaya da riayet edilmiş olurdu" demiştir. Bu "Kur'ân'ın fesahati, böylesi külfetleri gözetmede değil, aksine manasının kuvvetinde ve lafızlarının ceşitliliğindedir" diye cevap veririz.

Bil ki İlyas (aleyhisselâm) onları, Allah'dan başkasına ibadet etmelerinden ötürü ayıplayıp tenkid edince, Allah'ın bir ve ortaksız olduğunu haykırarak, "sizin de, evvelki atalarınızın da Rabbi olan Allah..." demiştir. Bununla ilgili birkaç bahis vardır:

Birinci Bahis: Bu kitabımızda, beşeriyyetin sonradan yaratılmış olduğunun, hür ve irade sahibi bir yaratıcının varlığına, ortağı olmadığına nasıl delil olduğunu anlatmıştık. Binâenaleyh bunu tekrar etmenin bir faydası yok.

Farklı Kıraat

İkinci Bahis: Hamza, Kisâî, Asım'n ravisi Hafs, bu isimlerin hepsini, bunu müste'nef cümle kabul ederek, merfû okumuşlardır. Birincisi, Ebû Hatim ve Ebû Ubeyd'in de tercihidir. Keşşaf sahibi ise, Hamza'nın, vaslettiğinde (bu ifadeyi öncesine birleştirdiğinde) mansub; vakfettiğinde (öncesinden ayırdığında ise) merfu Okuduğunu nakletmiştir.

Cenâb-ı Allah, İlyas (aleyhisselâm)'ın, kavmine Rabbin birliğini anlattığını nakledince, buyurmuştur. Bu, "Onlar yarın ihzâren (yaka-paça yakalanıp), cehennemde hazır bulundurulacaklardır" demek olup, bu husustaki açıklamayı Sâffât, 57 ayetinin tefsirinde yapmıştık.

Daha sonra Allahü teâlâ, "Allah'ın muhlis kulları müstesna" buyurmuştur. Çünkü onun kavminin hepsi İlyas (aleyhisselâm)'ı yalanlamamıştı. Onların içinde, tevhidi benimseyen kimseler vardı. İşte bundan ötürü Cenâb-ı Hak böyle buyurmuştur ki bu, "Katıksız (şeksiz-şirksiz) olarak tevhide inananlar, cehennemde hazır tutulmayacaklar" demektir.

Daha sonra Cenâb-ı Allah, "Biz ona sonra gelenler arasında İyi bir nam (şan) bıraktık. Selam İlyas'a" buyurmuştur. Nâfî, İbn Âmir ve Ya'kûb (aleyhisselâm) "Âl" lafzını, "Yâsîn" lafzına muzaf kılarak, "Âl-ü Yâsîn" "Yâsm ailesi" şeklinde okurlarken; diğer kıraat imamları elifin kesresi ile ve lâm'ı " Yâsîn"den ayırarak, "il-yâsin" şeklinde okumuşlardır. Birinci kıraatla ilgili olarak şu izahlar yapılabilir:

a) En doğru izaha göre, biz bu peygamberin İlyas b. Yâsîn olduğunu söylemiştik. Dolayısıyla İlyas, Yâsîn'in âli, yani ehli-soyu-çocuğu olmuş olur.

b) Yâsîn'in âli (ailesi), Hazret-i Muhammed'in âli'dir.

c) Yasin, Kur'ân'ın adıdır. Buna göre sanki, "Allah'ın selamı, Yâsîn adındaki bu kitaba iman edenlere olsun" denilmek istenmiştir. Esas birincisidir. Çünkü bu, sözün siyakına daha uygundur. İkinci kıraat hususunda da şu izahlar yapılır:

a) Zeccâc şöyle der: "Mikâl"; "Mîkâîl", "Mîkâlînu" denildiği gibi, İlyas da, İlyâsin de denilebilir."

b) Ferrâ ise, "Bu cemî (çoğul) bir kelime olup, bununla İlyas (aleyhisselâm) ve ona tâbi olan mü'minleri kastetmiştir. Bu, Arapların bir aileyi tümden ifade için, "Sa'dlar, Muhallebler, (Ahmedler, Hasanlar)" demeleri gibidir. Nitekim şair de,

"Ben, Sâd'ın oğluyum, Sâ'dlerin en kerîminin!" demiştir.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Şüphe yok ki biz muhsinleri böyle mükâfaatlandınnz. Hakikat o, mü'min kullanmızdandı" buyurmuştur. Bunun tefsiri daha önce geçti. Allah en iyi bilendir.

5- Lût (aleyhisselâm)'un Kıssası

Bu bölümü tek başına aç →

133–137. Âyetlerin Tefsiri

Âyetin tefsiri için bak:138

Bu bölümü tek başına aç →

138. Âyetin Tefsiri

"Lût da hiç şüphesiz peygamberlerdendi. Hani biz, hem onu, hem bütün ehlini kurtarmıştık. Geride kalanlar içinde bırakılan bir kocakarı müstesna... Sonra diğerlerini kökünden helak ettik. Elbette siz, sabah-akşam onlara uğruyorsunuz. Halâ akıllanmayacak mısınız?".

Bu ayetler, sûredeki beşinci kıssayı anlatmaktadır. Allahü teâlâ. bunu, müşrik Araplar ibret alsınlar diye zikretmiştir. Çünkü Lût (aleyhisselâm)'un kavminden kâfir olanlar helak olmuş, mü'minler kurtulmuştu. Bu kıssanın tafsilatı daha önce geçmişti. Hak teâlâ, "Elbette siz, sabah akşam oralara uğruyorsunuz" buyurarak, müşriklerin dikkatini çekmiştir. Çünkü onlar Şam'a yolculuk yaparlardı. Yolculuk yapan ise, (genelde) ya gece, ya gündüzün ilk vakitlerinde yolculuk yapar. İşte bundan ötürü Cenâb-ı Hak, bu iki vakti özellikle zikretmiştir. Sonra da "Hâlâ akıllanmayacak mısınız?" yani, "İbret alabileceğiniz, kullanabileceğiniz bir aklınız yok mu?" buyurmuştur. Allah en iyi bilendir.

6- Yûnus (aleyhisselâm)'un Kıssası

Bu bölümü tek başına aç →

139–147. Âyetlerin Tefsiri

Âyetin tefsiri için bak:148

Bu bölümü tek başına aç →

148. Âyetin Tefsiri

"Yûnus da, hiç şüphesiz peygamberlerdendi. Hani o, dolu bir gemiye kaçmıştı. Derken kur'a çekmişlerdi de, mağluplardan olmuştu. O, kınanmış bir halde, kendisini hemen balık yuttu. Eğer çok tesbih edenlerden olmasaydı, insanların yeniden dirilecekleri güne kadar, o (balığın) karnında kalıp gitmişti, işte biz onu, hasta olduğu halde, açık bir araziye bıraktık. Üzerine, kökü olmayan bir ağaç bitirdik. Onu, yüzbin kişiye, hatta (bundan) artan sayıda kişiye peygamber gönderdik. Ona iman ettiler ve onları bir zamana kadar geçindirdik".

Bil ki bu da, sûrede ele alınan altıncı ve son kıssadır. Bu, şu sebepten ötürü, sonuncu kıssa olarak anlatılmıştır. Çünkü Hazret-i Yûnus (aleyhisselâm), kavminin işkencelerine sabretmeyip, bir gemiyle kaçtığı için bu sıkıntılara düştü. İşte bu husus, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, kavminin eziyetlerine sabır göstermesine bir sebep olmuştur.

Gemiye Binmesi

Ayetteki, "Yûnus da hiç şüphesiz peygamberlerdendi. Hani o, dolu bir gemiye kaçmıştı" ifadesi ile ilgili birkaç mesele var:

Birinci Mesele

Keşşaf sahibi "Yûnus'un, nûn'un zammesi ve kesresiyle okunduğunu söyler.

İkinci Mesele

Bu ayet, bu hâdisenin, Hazret-i Yûnus (aleyhisselâm)'un, peygamber olduktan sonra başına geldiğini gösterir. Çünkü ayet, "O,

gemiye giderken, peygamberlerdendi" manasındadır. Şöyle de denebilir: "Pek çok rivayette, "Hazret-i Yûnus (aleyhisselâm)'u, zamanın hükümdarı, kendisini, o kavmi Allah'a davet etmek için göndermişti. Sonra o oradan kaçmış; neticede balık kendisini yutmuştu" şeklinde bilgiler gelmişti. İşte bu sıradadır ki Allah onu resul yapmıştı. Netice olarak diyebiliriz ki: "Ayetteki "gönderilenlerdendi" ifadesi, onun o kaçtığı vakitte, Allah tarafından gönderilmiş resul olduğuna delâlet etmez." İleri sürülen bu hususa, şu şekilde cevap verilebilir: Hak teâlâ, bu sıfatı onun için, saygı duyulsun diye zikretmiştir. Böyle bir netice de, ifade sinden, onun Allah katında mürsellerden olduğu kastedildiğinde, ancak elde edilir.

Üçüncü Mesele

Ayetteki ebeka kelimesi, "kölenin ibâkı" deyiminden olup, bu, kölenin efendisinden kaçması anlamındadır. Daha sonra müfessirler ihtilâf etmişler, derken, kimileri Yûnus (aleyhisselâm)'un Allah'dan kaçtığını söylemişlerdir ki, bu uzak bir ihtimaldir. Çünkü bu deyim, kasten Rabbine muhalefet eden kimseler hakkında kullanılır Dolayısıyla da, bu husus, peygamberler için düşünülemez. Yine alimler, Yûnus (aleyhisselâm)'un neden dolayı hatâ ettiği hususunda da ihtilaf etmişlerdir. Bu cümleden olarak, "Çünkü, İsrailoğullarına gitmesi emrolundu da, o, bu teklifi kabul etmedi ve Rabbine öfkelenerek çekip gitti" denilmiştir ki, bu izah da, Allah ona ister bunu vahy ile isterse bir başka peygamberin lisanıyla emretmiş olsun akıldan uzaktır, kabul edilemez.

Onun hatasının, kavmini dine daveti bırakıp bu hususta sabretmeyişi olduğu da ileri sürülmüştür. Ama, bu da uzak bir ihtimaldir. Çünkü, Allahü teâlâ ona böyle bir şeyi emredince, onun bunu yapmaması caiz olmazdı. Bu konuda doğruya en yakın olanı, şu iki izahtır:

1) Onun hatası, Allahü teâlâ'nın, kendisini yalanlayan o kavme helak cezasını indireceğini vaadetmesi, böylece de onun, bu helakin mutlaka geleceğini zannederek, Allah böyle bir azabı indirse bile, Allah'ın o azâbla onları imha etmemesi de söz konusu ve ona düşen de, o kavmi dine davet etmeye devam etmek iken, işte bu davete sabredemeyişindendir. Çünkü bu hareket tarzı, emareleri görülen bir şeye yönelme olup, her ne kadar bu gibi konularda da evlâ olan, zanna göre hareket etmemek ise de, herhangi bir günahı kasten işlemek değildir. Kavminden iman edenler çıktığı için, daha sonra Yûnus (aleyhisselâm), bu zannında hata ettiğini anlamıştır. İşte ayetteki, "Hani o, dolu bir gemiye kaçmıştı" ifadesinin manası, anlattığımız bu husustur.

2) Yûnus (aleyhisselâm), kavmine, azabın geleceğini vaadetmişti. Fakat, bu azâb gecikince o, adeta onlardan saklanırcasına ayrılıp gitmiş, o denize yönelmiş ve o gemiye binmiştir. İşte ayetteki, ifadesi bu manadadır. Bu ayetin müşkilliğini çözme hususundaki sözümüzün tamamını biz, Cenâb-ı Hakk'ın, Enbiyâ, 87 ayetinin tefsirinde beyan etmiştik. Ayetteki, "dolu gemi" ifadesi de, Yûnus Sûresinde açıklanmıştı. Gemi yük ve insanlar ile ağzına kadar dolduğunda, "o gemi, "meşhûn"dur; doludur" denilir.

Kur'an'ın Kendisine Çıkması

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Derken kur'a çekmişlerdi" buyurmuştu. "el-Müsahemetu", "kur'a çekmek" demektir. Nitekim Arapça'da, bir topluluk kur'a çektiğinde, (......) deyimi kullanılır. Müberred ise, bu ifadenin, kur'a için karıştırılan "sihâm-ok" lafzından alındığını söyler. Derken, "Mağluplardan olmuştu" yani, "kur'ada kaybedenlerden..." Nitekim Arapça'da, "Allah giderdi, o da gitti, kaydı" manasında "Allah onun delilini giderdi, izâle etti; o da gitti" denilir ki, bu kelimenin de kökü, "kaymak" anlamına gelen dehd kelimesidir. Nitekim Arapça'da, kaydığında, "Devenin ayağı kaydı" denilir.

Ibn Abbas, Yûnus (aleyhisselâm)'un kıssasıyla alâkalı olarak şunları anlatmıştır. "O, kavmiyle birlikte, Filistin'de oturuyordu. Derken, bir kıral onlarla savaştı, onlardan dokuzbuçuk kabile esir aldı. Sonraları geriye sadece ikibuçuk kabile kaldı. Halbuki Allahü teâlâ, İsrailoğullarına, "Düşmanınız sizi esir alır veya başınıza bir musibet gelirse, bana dua edin, kabul edeyim" diye vahyetmişti. Onlar, bunu unutup da esir düşünce, Allahü teâlâ bir müddet sonra, İsrailoğullarının peygamberlerinden birisine, "Falanca kavmin kralına git ve ona İsrailoğullarına bir elçi (peygamber) göndermesini söyle" diye vahyetti. Derken bu kral da, kuvvetinden ve emîn bir zat oluşundan dolayı Yûnus (aleyhisselâm)'u seçti. Yûnus (aleyhisselâm) da, "Allah bunu sana emretti" deyince, kral, "Hayır, ben, emin ve kuvvetli birisini göndermekle emrolundum. Sen ise, işte tam bu vasıftasın" dedi. Bunun üzerine Yûnus (aleyhisselâm), "İsrailoğulları içinde, benden daha kuvvetlileri var. O halde ne diye onları göndermiyorsun?" dedi. Kral onda ısrar edince, Yûnus (aleyhisselâm) öfkelendi, çekip gitti. Derken, Rum Denizi (Akdeniz)'ne geldi ve orada dopdolu bir gemi gördü. Derken, gemidekiler onu da gemiye aldılar. Gemi, denizin ortasına gelince, nerdeyse batacak oldu. Bunun üzerine gemiciler, "İçinizde günahkâr ve asi var. Eğer böyle olmasaydı, herhangi bir fırtına ve apaçık bir sebep olmaksızın, böyle bir manzara gemide olmazdı!" dedi. Tüccarlar da, "Bizim başımıza böylesi şeyler gelmiştir; binâenaleyh, biz böyle bir şeyle karşılaştığımızda kur'a çekeriz. Kur'a kime isabet ederse, onu, suya atar boğardık. Çünkü tek bir kimsenin boğulması, herkesin ve herşeyin suya garkolmasından daha hayırlıdır" dediler. Derken, kur'a, Yûnus (aleyhisselâm)'a çıktı. Bunun üzerine tüccarlar, "Günah işlemeye biz, Allah'ın nebisinden daha uygunuz" dediler. Bu işi ikinci, üçüncü kez tekrarladılar. Ama her defasında da kur'a, Yûnus (aleyhisselâm)'a çıktı. Bunun üzerine Yûnus (aleyhisselâm) "Durun, bu günahkâr benim" dedi, bir örtüye bürünerek, kendisini denize attı.

Derken o balık onu yuttu. Allahü teâlâ da o balığa, "Onun kemiklerini kırma ve mafsallarını birbirinden koparma!" diye variyetti. Derken bu balık, onu, önce Mısır'daki Nil nehrine, daha sonra Fars denizine, oradan el-Betâik Denizi'ne, derken Dicle'ye götürüp, derken onun yüzüne çıkararak, Nusaybin topraklarında düz ve geniş bir yere attı. Hazret-i Yûnus (aleyhisselâm) bu sırada, üzerinde tüyü ve deri bulunmayan, yolunmuş bir civciv gibiydi. Derken Allah, onun üzerine "Yaktın" ağacı bitirdi. O, hem bunun gölgesinden yararlanıyor, hem de, güçlenip kuvvetleninceye kadar onun mahsulünden istifade ediyordu. Daha sonra o toprak, ağacı yedi bitirdi. Derken, kökünden yere devrildi. Yûnus (aleyhisselâm), buna son derece üzüldü. Bunun üzerine, "Ya Rabbi, bu ağacın altında, güneşten ve rüzgârdan korunuyor, onun ürününden yiyordum. Şimdi ise, bu ağaç yere devrildi" deyince ona, "Yûnus! Sen, bir anda biten ve bir anda kökünden koparak yere yıkılan ağaca üzüldün, bu kadar kederlendin ama, yüzbine ve daha fazlası insana üzülmedin. Onları bırakıp gittin. Onlara git!" denildi." Olayın hakikatini en iyi bilen Allah'dır.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "O, kınanmış bir halde, kendisini hemen balık yuttu" buyurmuştur. Arapça'da aynı manada olmak üzere, kelimeleri kullanılır. (......) kelimesine gelince, bir kimse, kendisinden dolayı kınanacağı bir şey yaptığında fiili kullanılır. O halde "yaptığından dolayı, yapılacak olan kınamaya müstahak olmuş olan kimse" demektir.

Tesbîh İlham Edilmesi

Müteakiben "Eğer çok tesbîh edenlerden olmasaydı, insanların yeniden dirilecekleri güne kadar, o (balığın) karnında kalıp gitmişti" buyurmuştur. "Tesbih edenler..." kelimesinin tefsiri hususunda şu iki açıklama yapılmıştır:

a) Bununla, Allahü teâlâ'nın bir başka ayetinde, Yûnus (aleyhisselâm)'un o zulumatlar içinde, "Derken o, karanlıklar içinde: "Senden başka hiçbir tanrı yoktur"(Enbiyâ, 87) dediği kastedilmiştir.

b) Bu, "Şayet Yûnus (aleyhisselâm), balık kendisini yutmazdan önce "müsebbihînden" yani namaz kılanlardan olmasaydı ve vakitlerinin çoğunda Allah'ın zikrine ve taatına devam etmiş bulunmasaydı, o balığın karnında beklerdi ve o balığın karnı, Kıyamete değin onun kabri oturdu" manasındadır. İşte bu sebepten dolayı bazı alimler şöyle demiştir: "Geniş zamanda Allah'ı anınız ki, Allah da sizi, başınız derde girdiğinde ansın! Çünkü Yûnus (aleyhisselâm), Allah'ı çokça zikreden salih bir kul idi. Binâenaleyh o, o balığın karnına düşünce, Cenâb-ı Hak, "Eğer çok tesbih edenlerden olmasaydı, insanların yeniden dirilecekleri güne kadar, o (balığın) karnında kalıp gitmişti" buyurmuştur. Firavun ise, azgın, Allah'ı unutan bir kul idi. Boğulacağı sırada "İsrailoğullarının kendisine iman ettiği o zâttan başka ilâh olmadığına inandım" (Yûnus,90) deyince, Cenâb-ı Hak da, "Daha önce âsi idin; şimdi böyle söylüyorsun" (Yûnus, 91) buyurmuştur."

Alimler, Hazret-i Yûnus (aleyhisselâm)'un, o balığın karnında ne kadar beklediği hususunda ihtilaf etmişlerdir. Kur'ân'ın lafzı ise, bu süreye delâlet etmemektedir. Hasan el-Basrî "O orada çok az bekledi. Balığın onu yutmasını müteakip, balığın karnından çıkarıldı" derken, Mu kati I, İbn Hayyâm, bu sürenin üç gün olduğunu, Ata, yedi gün olduğunu; Dahhâk, yirmi gün olduğunu söylemişlerdir. Bu sürenin bir ay olduğu da ileri sürülmüştür. Ben, onların bu süreleri hangi delille tayin ettiklerini bilemiyorum. Ebû Hureyre'den rivayetle Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Yunus, balığın kamında tesbihatta bulundu da, melekler, onun tesbihatmı duydular ve "Ey Rabbimiz, biz, garip bir yerden cılız bir ses duyuyoruz" deyince, Cenâb-ı Hak, 'İşte bu, benim Yûnus kulumdur. Bana isyan etti de, onu denizde balığın kamına hapsettim" dedi. Bunun üzerine melekler, "Her gün ve gece, kendisinden sana, salih amellerin yükselip geldiği o salih kul mu?" deyince, Allah, "Evet" diye cevap verdi. Bunun üzerine melekler o kula şefaatçi oldular da, Allah'da o balığa emretti, balık da onu o sahile atıverdi. işte, ayetteki "İşte biz onu, açık bir araziye bıraktık" cümlesi de bunu ifade eder." Bu ayetle ilgili birkaç bahis vardır:

Ara'

Birinci Bahis: (el-arâ'u) "ıssız, boş yer" demektir. Ebû Ubeyde, bu yerlere bu adın, kendisinde ağaç bulunmadığı ve kendisini kaplayan bir bitki örtüsü olmadığı için verildiğini söyler.

İkinci Bahis:Allahü teâlâ, "İşte biz onu, açık bir araziye bıraktık" buyurmuş, atma işi balığın hareketiyle meydana gelmiş olmasına rağmen, bu işi kendisine nisbet etmiştir, ki bu da, kulun fiilini Allah'ın yarattığına delâlet eder.

tabirinin manasının, "Tıpkı yeni doğmuş bir çocuk ve üzerinde hiç tüy bulunmayan, yumurtadan çıkmış bir civciv gibi, eti çürümüş ve bitkin, zayıf ve güçsüz hale gelmiş idi" şeklinde olduğu söylenmiştir. Mücahid ise, sakîm kelimesine, "Derisi soyulmuş" manasını vermiştir.

Yaktın Bitkisi

Daha sonra Cenâb-ı Hakk buyurmuştur. Lafzın zahiri, balığın, Hazret-i Yûnusu o ıssız yere attığında, Allahü teâlâ'nın, onun üzerinde "yaktîn" ağacını bitirdiğine delâlet etmektedir ki, bu hadise, ona ait bir mu'cize olmuş olur. Müberred ve Zeccâc, "Gövdesi olmayan, yerin yüzüne doğru uzayıp giden her bitkiye, "yaktin" denilir. Meselâ kabak, Ebû Cehil karpuzu ve karpuz gibi" derken, Zeccâc, "Ben bunun, bir şey bir yerde durduğunda söylenen (......) deyiminden alındığını sanıyorum. Çünkü bu bitkilerin yapraklarının tümü, yerin yüzüne serildiği için, işte bundan dolayı ona, "yaktın" denilmiştir" demiştir. Ferrâ da, bunun İbn Abbas'a göre, kabak bitkisinin yaprakları olduğunu rivayet etmiş ve "Kim, bitkiler arasından kabağı "yaktın" olarak anlarsa, yaprağı geniş olup ve bir şeyi örten her yaprak, işte bilsin ki, bu kimselere göre bu, "yaktîn"dir" demiştir. Vahidi (r.h) ise, "Ayet, müfessirlerin bahsetmediği şu iki şeyin söylenmesini de gerektirmektedir:

1) Bu bitki, daha önce orada bulunmuyorken, Allah onu, Hazret-i Yûnus'dan ötürü bitirmiştir.

2) Bu bitki, gölgesi meydana gelsin diye, çardaklara asılmıştı. Çünkü, şayet yere serilmiş olsaydı, gölge etmesi mümkün olmazdı" demiştir.

Yûnus (aleyhisselâm)'un Görev Yeri

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Onu, yüzbin kişiye, hatta (bundan) artan sayıda kişiye peygamber gönderdik" buyurmuştur. Bu ifadeyle alakalı olarak birkaç bahis vardır:

Birinci Bahis: Bu ifâdenin manasının, "Biz, Yûnus'u, o balık kendisini yutmazdan önce peygamber olarak göndermiştik" şeklinde olması muhtemeldir. Bu izaha göre, ayette, her ne kadar gönderme işi, balığın yutmasından sonra zikredilmiş ise de, bununla, bu ifadenin ötekinden önce olduğu kastedilmiş olup, başındaki vâv da, (atıf yoluyla) cemi' etmek için gelmiş olarak vâv'dır. Bu gönderme işinin, balığın yutmasından sonra olduğunun kastedilmiş olması da muhtemeldir. Çünkü, İbn Abbas (radıyallahü anh), "Yûnus (aleyhisselâm)'un peygamberliği, o balık kendisini kıyıya attıktan sonra olmuştur" demiştir. Böyle olması durumunda, Hazret-i Yûnus (aleyhisselâm)'un, o ilk kavmin dışında, başka bir topluluğa peygamber olarak gönderilmiş olması düşünülebileceği gibi, yine aynı şeriatla, o ilk kavme ikinci kez gönderilmiş olması, onların da ona iman etmiş olması da düşünülebilir.

İkinci Bahis: Ayetteki (......) ifadesinin zahiri, bu hususta, bir şekkin bulunduğunu icâb ettirmekte olup, böyle bir şeyin Allah hakkında düşünülmesi ise, imkânsızdır. Bu ifâdenin benzerleri de (Mürselat, 6) (Taha,44) (Taha, 113) (Nahl, 77) (Necm, 9) ayetlerinde yer alır. Ulemâ, işte bu hususa, pekçok biçimde cevap vermiş olup, bunlardan en doğrusu tek bir izahtır. Bu da, takdirin "Onları gören birisi gördüğünde, "Bunlar yüzbin kişidir veya yüzbinden daha fazladırlar" dedi..." manasında olmak üzere, veya "veya bunlar, sizin takdirinize göre daha fazladırlar" şeklinde olmasıdır. İşte bu ifadeye benzer bu tür ifadelerin tümüne verilecek cevap budur.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Ona iman ettiler ve onları bir zamana kadar geçindirdik" buyurmuştur. Bu, "O kavim iman edince, Allahü teâlâ onların o korkularını giderdi, kendilerini o azâbtan emin kıldı ve onları bir zamana kadar, yani Allah'ın onlardan herbiri için tayin ettiği vakte kadar geçindirdi.." demektir.

Allah'a Kız Evlat İsnadının Bâtıllığı

Bu bölümü tek başına aç →

149–159. Âyetlerin Tefsiri

Âyetin tefsiri için bak:160

Bu bölümü tek başına aç →

160. Âyetin Tefsiri

"Şimdi sor onlara, kızlar Rabbinin de, oğullar onların öyle mi? Yoksa biz, melekleri dişi yarattık da, onlar şahit miydiler? Haberin olsun ki, onlar hakikaten yalan söyleyerek, herhalde. "Allah doğurdu!" derler. Onlar elbette yalancıdırlar. Kızları oğullara tercih mi etmiş O?! Ne oluyor size? Nasıl hükmediyorsunuz? Hiç düşünmez misiniz? Yoksa (elinizde) açık bir hüccetiniz mi var? Öyleyse eğer doğru söyleyenlerseniz, getirin kitabınızı. Bir de O'nunla cinler arasında bir hısımlık uydurdular. Andolsun ki bizzat cinler dahi, onların behemehal cehenneme ihzâren getirileceklerini pekâlâ bilmektedirler. Allah, onların isnâd edegeldiklerinden yücedir, münezzehtir. Lakin Allah'ın ihlasa erdirilmiş kulları bunlar gibi değil"

Bu ifadeyle ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Bil ki Cenâb-ı Hak, peygamberler (aleyhisselâm)'in kıssalarından bahsedince, yeniden müşriklerin inançlarını ve gidişiatlarını açıklamaya; inançlarının çirkinliğini ve tutarsızlığını beyan etmeye başladı. Müşriklerin sözlerinden birisi de, Cenâb-ı Hakk'a çocuk isnat etmeleri, böylesi bir çabaya girip, bu çocukların erkek değil, dişi olduklarını iddia etmeleridir. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak, "Şimdi sor onlara, kızlar Rabbinin de oğullar onların öyle mi" buyurmuştur ki, bu ifade, bu sûrenin başındaki (saffat, 11) ifadesine bir atıftır. Bu böyledir, zira Cenâb-ı Hak, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e ilk önce Kureyş'in öldükten sonra dirilmeyi niçin inkâr ettiklerini sormasını emretmiş, daha sonra da Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e, o müşriklere, kızları Allah'a erkekleri de kendilerine tercih edişlerinin sebebini sormayı emredinceye değin, sözü birbirine ilave ederek devam ettirmiştir.

Vahidî, müfessirlerin şöyle dediğini nakletmiştir; "Kureyş ve Arabın kökü sayılan, Cüheyne, Benî Seleme, Huzâ'a ve Benî Müleyh, "Melekler, Allah'ın kızlarıdır!" demişlerdir. Bil ki bu söz, şu iki durumu kapsar:

a) Allah'a kızlar isnat etmeyi... Halbuki bu olamaz, batıldır. Zira Araplar, kızlardan dolayı ar duyuyor, utanıyorlardı. Mahlûkun (insanın) kendisinden ar duyup utandığı şey, onu yaratana nasıl isnat edilebilir?

Bilgi Kaynakları Yönünden Bâtıllığı

b) Meleklerin dişi olması... Bu da bâtıldır; çünkü ilmin (bilmenin) yolu, ya his, ya haber veya tefekkür ve düşüncedir. Hisse (duyu organlarıyla bilme) gelince, bu konuda, böyle bir şey söz konusu değildir. Çünkü onlar, Allah'ın melekleri nasıl yarattığını müşahede etmemişlerdir. Bu izah, Cenâb-ı Hakk'ın "Yoksa biz, melekleri dişi yarattık da, onlar şahit miydiler?" beyanından kastedilen husustur. Bu hususta bir haber de yoktur. Çünkü haber, doğruluğu kesinkes bilindiği zaman ancak, bir bilgi vesilesi sayılır. Halbuki, böyle bir hüküm veren bu kimseler, doğruluklarına bir delâlet ve bir emarenin delâlet etmediği, yalancı ve müfteridirler. Yaptığımız bu izah da, "Haberin olsun ki, onlar hakikaten yalan söyleyerek, herhalde, "Allah doğurdu?" derler." Onlar, elbette yalancıdırlar" ayetinden anlaşılandır.

Tefekkür de bulunmamaktadır. Bu hususu da şu iki yönden izah edebiliriz:

a) Akıl, böyle bir inancın yanlış olmasını iktizâ eder. Çünkü Allahü teâlâ, varlıkların en mükemmelidir. Adi şeyleri seçmek ise, en mükemmel olana uygun düşmez. Bu husus da, Cenâb-ı Hakk'ın, "Kızları oğullara tercih mi etmiş o? Ne oluyor size? Nasıl hükmediyorsunuz?" ayetinden kastedilen husustur. Yani, "efdal olanın, iyi olana isnadı, aklen adî olanın efdal olana nisbetinden daha doğrudur. Şu halde, eğer bu konuda aklın hükmü nazar-ı dikkate alınmışsa, bu durumda sizin sözünüz de yine bâtıl olur" demektir.

b) Biz, bir an için onların inançlarının yanlışlığına dair istidlal etmeyi bırakıp, onlardan görüşlerinin doğruluğuna delalet eden delil isteyelim. Onlar böylesi bir delil bulamayacaklarına göre, işte bu noktada, sözlerinin doğruluğuna delalet eden herhangi bir şeyin bulunmadığı ortaya çıkmış olur. Ki, söylediğimiz bu husus da, Cenâb-ı Hakk'ın, "Yoksa, (elinizde) açık bir hüccetiniz mi var? Öyleyse, eğer doğru söyleyenlerseniz, getirin kitabınızı" beyanından kastedilmiş olandır. Yaptığımız bu izahlarla, benimsemiş oldukları bu görüşün doğruluğuna, ne hissin, ne haberin, ne de tefekkür ve nazarın delâlet etmediği sabit olmuş olur. Dolayısıyla, böylece böylesi bir neticeye varmak kesinlikle batıl olmuş olur.

Bil ki Allah, onlardan, kendi inançlarının doğruluğuna delâlet eden bir delil isteyince bu, taklidin bâtıl olduğuna ve dinin, ancak delil ile sıhhat bulabileceğine delâlet eder.

İkinci Mesele

Cenâb-ı Hakk, "Kızları oğullara tercih mi etmiş O?!" buyurmuştur. Ekseriyetin kıraati, bu ifadenin başından vasi hemzesinin hazfedilmesi ve başındaki elif'in fetha okunarak, hemze-i kat' kabul edilmesi şeklindedir. Çünkü bunun başındaki elif, kınama ve başa vurma, takvî elifidir. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın tıpkı, (Zuhruf, 16) (Tur, 39) ve (Necm, 21) ayetlerinde olduğu gibidir. Bu ayetlerin başındaki eliflerin tamamı istifham için olduğu gibi, bu ayetteki de böyledir. Rivayetlerin birine göre Nâfî, (......) kelimesini fiiline istifham hemzesi olmaksızın vaslederek okumuştur. Ama, (......) kelimesinden başlarken, elifi meksûr kılarak, bir haber tarzında (fiil olarak) "istafâ" şeklinde okunmuştur. Buna göre, nasıl ki (Duhan,49) ayetinin manası, "Sen aziz olduğunu düşünürdün" şeklinde ise, bu ifâdenin takdiri de, "Onların iddiasına göre Allah kızları oğullara tercih etti" şeklinde olur.

Allah'la Cinler Arasında Akrabalık İddiaları

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "O'nunla cinler arasında bir hısımlık uydurdular" buyurmuştur. Alimler, bu ifadede geçen cinne sözüyle neyin kastedildiği hususunda ihtilaf ederek şu izahları yapmışlardır:

1) Mukatil, "Onlar, meleklerin Allah'ın kızları olduğunu delilsiz olarak iddia ettiklerinde, Allah'la melekler arasında bir yakınlık ve neseb yakınlığı isbât etmeye kalkışmış oldular" demiştir. Bu görüşe göre, ayetteki cinne ile, melekler kastedilmiş olur. Meleklerin bu ismi almaları da, ya gözle görülmediklerinden, veyahut da cennetin bekçileri oluşlarından dolayıdır.

Ben derim ki, bu görüş bana göre bir problem arzetmektedir. Çünkü Allahü teâlâ, Kureyş'in, "Melekler, Allah'ın kızlarıdır" şeklindeki sözlerini çürütmüş, daha sonra da, "O'nunla cinler arasında bir nesep uydurdular" cümlesini buna atfetmiştir. Halbuki atıf, matufun, matufun aleyh'den başka olmasını gerektirir. Binâenaleyh, bu ayetten kastedilenin, öncekinden başka olması gerekir.

2) Mücâhid şöyle der: "Kureyş kâfirleri, "Melekler, Allah'ın kızlarıdır" deyince, bunun üzerine Ebû Bekr es-Sıddık (radıyallahü anh) onlara, "Peki, anneleri kimdir?!" deyince de onlar, "Cinlerin en şerefli olan dişileri" dediler. Bu da, bana göre akıldan uzak bir görüştür. Çünkü, evlilik sebebiyle meydana gelen hısımlığa, "neseb" ismi verilmez.

3) Biz, Cenâb-ı Hakk'ın, "Onlar, cinleri Allah'a ortak koştular" (En'âm, 100) ayetini tefsir ederken, bir grup zındığın, "Allah ve İblis, iki kardeştirler! Allah, hayırlı ve iyi olan kardeş, İblis de, âdî ve şerli olan kardeştir" dediklerini rivayet etmiştik. Binâenaleyh, buradaki "Onunla cinler arasında bir nesep uydurdular"cümlesinden, işte bu inanç kastedilmiştir.Bana göre bugörüş, doğruya en yakın olan görüş olup, Yezdan ve Ehrimen şeklinde ikili (düalist) sisteme inanan mecûsilerin görüşüdür.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Andolsun ki, bizzat cinler dahi, onların behemehal cehenneme ihzâren getirileceklerini pekâlâ bilmektedirler" buyurmuştur ki bu, "Andolsun ki cinler, bu sözü söyleyenlerin, ihzâren cehenneme atılacaklarını ve azâb göreceklerini bilmektedirler" anlamındadır. Bu ayetin manasının, "Andolsun ki cinler, kendilerinin azâbta hazır tutulacaklarını bilmektedirler" şeklinde olduğu da ileri sürülmüştür. Binâenaleyh, birinci görüşe göre, hum zamiri, "bu sözü söyleyenlere; ikinci görüşe göre ise, cinlerin bizzat kendilerine râcî olmuş olur.

İstisnanın İzahı

Daha sonra Cenâb-ı Hak, kendisini, onların ileri sürmüş olduğu o yalan ve iftiralardan tenzih ederek, "Allah, onların isnâd edegeldiklerinden yücedir, münezzehtir. Lâkin Allah'ın ihlasa erdirilmiş kulları bunlar gibi değil..." buyurmuştur. Ayetteki bu istisnanın neden yapıldığı (müstesna minh'in ne olduğu) hususunda çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Bunun Kelimesinden yapılan bir istisna olduğu ileri sürülmüştür ki, buna göre mana, "Allah'ın ihlasa erdirilmiş kulları kurtulmuşlardır" şeklinde olur. Bunun, "O'nunla cinler arasında bir nesep uydurdular" cümlesinden yapılmış olan bir istisna olduğu da ileri sürülmüştür. Ve yine bunun, muhdarûn kelimesinden yapılmış olan bir İstisnâ-i munkatı' olduğu da ileri sürülmüştür. Buna göre mana, "Lâkin ihlasa erdirilmiş kimseler, Allah'ı bu şekilde tavsif etmekten beridirler" şeklinde olur. Lâm'ın kesresiyle, (muhlisin) okunması halinde, bu kelimenin manası, "ibâdetini ve inancını sırf Allah için yapmış olanlar müstesna..."; fetha ile (muhlasîn) okunması halinde ise, manası, "Allah'ın lütfü ile, kendilerini böylesi kullar kıldığı kimseler müstesna" şeklinde olur. Allah en iyisini bilendir.

Melekler

Bu bölümü tek başına aç →

161–169. Âyetlerin Tefsiri

Âyetin tefsiri için bak:170

Bu bölümü tek başına aç →

170. Âyetin Tefsiri

"Ne siz, ne de taptıklarınız, kimseyi Allah'a karşı kandırıp yoldan çıkaramazsınız. Ancak cehenneme girecek olanı kandırabilirsiniz. "Bizden, hiçkimse müstesna olmamak üzere, herbiri için malûm birer makam vardır. Biziz, o saf saf dizilenler, biz! Biziz o tesbih edenler, biz! Hakikaten, (müşrikler evvelce) şu katî sözü söylüyorlardı: "Eğer nezdimizde, evvelkilerden bir kitap olsaydı, elbet biz de Allah'ın ihlâsa erdirilmiş kullarından olurduk." Şimdi ise O'na inanmayıp kâfir oldular. İleride, bileceklerdir ya!"

Bu ayetlerle ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Bil ki, Allahü teâlâ kâfirlerin inançlarının yanlışlığına dair deliller getirince, Allah'ın, haklarında azaba duçar olacaklarını, azâb göreceklerini hükmettiği kimseler hariç, kâfirlerin, hiçkimseyi saplamayacaklarına dikkat çeken ifadeyi getirmiştir. Keşşaf sahibi, Cenâb-ı Hakk'ın, "Ne siz, ne de tapmakta olduklarınız, siz kimseyi Allah'a karşı kandırıp yoldan çıkaramazsınız (...)" ifadesiyle ilgili olarak şu iki açıklamayı yapmıştır:

a) Aleyhi'deki zamir, Allah'a râcî olup, manası, "Sizler ve mabutlarınız, sizler ve onlar, topyekûn, Allah'ın, ilm-i ezelîsi ile cehennemliklerden olduğuna hükmettiği cehennem yârânı olanlar müstesna, Allah'ın aleyhinde fitneye sürükleyemezsiniz" şeklinde olur. Buna göre şayet, "Onlar, onları Allah'a karşı nasıl kışkırtabilirler?" denilirse, biz deriz ki, onlar onları, iğvâlarıyla Allah'a karşı kışkırtırlar. Çünkü bu, senin tıpkı, "Falanca, o kadın, ona (kocasına) karşı kışkırttı" demen gibi, "Falanca, falancanın hanımını, ona karşı baştan çıkardı" şeklindeki sözüne benzer.

b) Tıpkı Arapların, "Her adam, işiyle ve gücüyle beraberdir, uğraşır" şeklindeki sözlerindeki vav'ın (-ile) manasına gelmesi ve cümlenin bu şekilde beşinin caiz olması gibi, (......) kelimesindeki vâvda, anlamında olup, sözün biçiminde bitmesi mümkündür. Çünkü, ayetteki ifadesi, haberin yerini tutan bir ifâde olup, (esas haber vücûben hazfedilmiştir). Çünkü bunun takdiri, "Siz taptıklarınızla beraber..." şeklinde olup, manası, "Sizler ilahlarınızla berabersiniz" yani "Sizler, onların eşleri ve yaranlarısınız. Onlara tapmaktan geri durmazsınız" demektir. Daha sonra Cenâb-ı Hak, buyurmuştur. Yani "Siz, ancak sizin gibi cehenneme girmek isteyen kimseler dışında hiç kimseyi o tapmanıza yönelemezsiniz" demektir. Hasan el-Basrî, lâm'ın dammesi ile, (Sâlu'l-cahîm) şeklinde okumuştur ki, bu okuyuş şu şekilde izah edilir. Buna göre bu kelime çoğul kabul edilip, vâv'ı, iki sakinin bir araya gelmesinden dolayı düşmüştür.

Eğer: "Ayette râcî olan (......) zamiri varken, bu ism-i fail sigasının cemî getirilmesi nasıl doğru olur?" denilirse, biz deriz ki, men'in lafzı müfred, manası ise çoğuldur. Binâenaleyh huve lafzı; salûn: (ateşe girenler) kelimesi, manasına hamledilebilir.

Şeytanın Nüfuzu Yok

Alimlerimiz, şeytanın iğvasının ve vesvesesinin bir tesiri olmadığına, müessir olanın Allah'ın kaza ve kaderi olduğuna bu ayeti delil getirerek şöyle demişlerdir: "Çünkü ayetteki, "Ne siz, ne de tapmakta olduklarınız, siz O'nun aleyhinde fitneye sürükleyecek değilsinizdir" ifadesi, insanları, fitneye ve sapıklığa düşürme hususunda, ne onların sözlerinin, ne de taptıkları şeylerin hallerinin bir tesiri olmadığı hususunda açık ve net bir ifadedir.

Cenâb-ı Hak, "Kendisi cehenneme girecek olan kimse müstesna..." buyurmuştur. Bu, "Allah'ın hükmüne ve takdirine göre, böyle olanlar müstesna" demek olupda, böylesi hâdiselerin meydana gelmesine sebep olan şeyin, Allah'ın hükmü olduğu hususunda açık bir ifadedir. Ömer b. Abdulaziz, işte bu neticeyi isbat için, bu ayeti delil getirmiştir. Cübbât şöyle der: "Bu ayetle, meleklere ibadet edenler kastedilmiş olup, onlar meleklerin, Allah'ın kızları olduğunu iddia ediyorlardı. Bu kimseler, Allah'ın ilm-i ezelisinde, kâfir olacakları sabit olanlar müstesna, hiç kimseyi kâfir yapamazlar. Böylece bu, Allah, şeytanı vesveseden menetmiş olsaydı bile Allah'a iman etmeyecek olanların, şeytanın çağrısı ile, dalâlete düştüklerine delâlet eder. Aksi halde Cenâb-ı Hak, şeytana manî oturdu. Böylece bununla, asî olan herkesin, kendisinden salah (hayır) namına hiçbir fiilin çıkamayacağı anlaşılmış olur."

Buna şöyle cevap verilir: Bu sözün neticesi, insan ve cin şeytanlarının iğvasının hiçbir tesiri olamayacağı şeklinde olup, bunda bir münakaşa yoktur. Fakat bu ayetten yapılacak istidlalin şekli, Allahü teâlâ'nın, fitneye düşme hususunda, bunların sözlerinin ve vesveselerinin hiçbir tesiri olmayacağını beyan etmiş olmasıdır. Daha sonra Cenâb-ı Hak, bu hükümden, "Kendisi cehenneme girecek olan kimse"leri müstesna etmiştir. Binâenaleyh ayette bahsedilen fitneye düşme ile, o kimsenin cehenneme gireceğine hükmedilmiş olmasının kastedilmesi gerekir ki bu da, "şekavet" ve "saadet"in meydana gelmesinde müessir olanın, Allah'ın o kimsenin şekavetine veya saadetine hükmetmesi olduğunda açık bir ifadedir. Bil ki âlimlerimiz, bu delili, şu meşhur hadisle izah etmişlerdir: Bu hadis, Hazret-i Âdem (aleyhisselâm)'in. Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'yı ziyaretini anlatan hadistir.

Kader Hakkında Adem ve Musa (aleyhisselâm) Hadisi

Kadı bu hadisi, kelâm alimlerinin kabul etmediğini, çünkü bunun, hiçbir kimsenin günahından ötürü kınanmamayt gerektirdiğini; çünkü eğer Hazret-i Âdem (aleyhisselâm), Allah'ın onu yaratmazdan önce, onun için takdir ettiği bir amelden ötürü, Musa (aleyhisselâm)'nın kendisini kınamasına izin vermemiş ise, bu, her günahkâr için söz konusu olur. Eğer böyle birşey, Hazret-i Adem (aleyhisselâm) için delil olabiliyor ise, Hazret-i Musa (aleyhisselâm) niçin tokat atıp (kazaen) öldürdüğü adam hususunda, "Bu şeytanın işindendir. Çünkü şeytan, apaçık saptırıcı bir düşmandır"(Kasas. 15) ve "Günahkârlara destek olmayacağım" (Kasas, 17) demiştir? Niçin, Allah'ın kendileri için takdir ettiği bir işten ötürü, Musa (aleyhisselâm), Firavun'u ve ordusunu kınamıştır? Hem bunların (ehl-i sünnetin) durumuna şaşıyorum, kaderciliği kabul etmiyorlar. Halbuki bu hadis, Hazret-i Adem (aleyhisselâm)'in kaderci olmasını gerektiriyor. Binâenaleyh aslında onların, bu hadisi de kabul etmemeleri gerekir. Hem sonra, Hazret-i Adem (aleyhisselâm) ve Hazret-i Havva, "Ey Rabbimiz, biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize rahmet etmezsen, mutlaka hüsrana uğrayanlardan oluruz' (A'raf. 23) demelerine rağmen, daha nasıl o, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ya karşı, "Bundan ötürü kınanamam. Çünkü Allahü teâlâ beni yaratmazdan önce, bunu benim için takdir etmiştir" diye delil getirebilmiştir?"

Kaderi Red Eden Kadi'ye Reddiye

Kâdi'nin sözlerinin tamamı bundan ibarettir. Ona karşı şöyle denebilir: Farzet ki sen bu hadisi kabul etmiyorsun. Ama söyle bakalım, bu ayeti kabul ediyor musun, etmiyor musun? Çünkü biz, bu ayetin, açıkça vesvesenin tesir etmediğine delalet ettiğini anlattık. Çünkü herşey, Allah'ın hikmetiyle tecelli etmektedir. Bunun delilleri şunlardır:

1) Eğer kâfir, şeytanın vesvesesi sebebiyle sapmış ve şeytanın sapıklığı da başka bir şeytan sebebiyle olmuşsa, o zaman şeytanların teselsülü gerekir ki bu imkânsızdır. Yok eğer bu, daha önce bulunan bir vesvese sebebiyle olmamış olan bir sapıklığa varıp dayanıyorsa, işte biz bunun böyle olduğunu söylüyoruz.

2) Herkes kendisinde gerçek ve doğru bir itikad ve dinin olmasını ister. Bunun zıddının bulunması, bunun kulun kendisinden olmadığına delâlet eder.

3) Fiiller, sebeplere (ona davet eden şeylere) dayanır. Sebeplerin tahakkuku ise, Allah'ın yaratmasıyla olur.

4)Allahü teâlâ'nın hikmeti birşeyi gerektirip, Allah da o şeyin olacağını bildiğine göre, şimdi eğer o şey meydana gelmeyecek olsa, o zaman Cenâb-ı Hakk'ın daha evvel vermiş olduğu bu hükmün yalana dönüşmesi gerekir. Halbuki o hükmü vermeyi gerektiren o ilmin yalana dönüşmüş olması imkânsızdır. Kâdi'nin delil olarak ileri sürdüğü ayetler, herşeyin Allah'dan olduğuna delâlet eden ayetler ile çelişir gibi görünür. Halbuki Kur'ân bu ayetlerle dopdolu bir deniz gibidir. Geriye, bizim bahsettiğimiz aklî deliller sapasağlam kalır. Allah en iyi bilendir.

Meleklerin Sözü

Cenâb-ı Allah daha sonra, o meleklerin 'Sizden hiçbir kimse müstesna olmamak üzere, herbiri için malum birer makam vardır" dediklerini bildirmiştir. Ekseri âlimler, bu ifadeyle, meleklerin kendilerinin ileri derecede kullar olduklarını ifade ettiklerini, çünkü namaz ve tesbih için yaratıldıklarını anlattıklarını belirtmişlerdir ki bundan maksad, meleklerin Allah'ın çocukları olduğunu söyleyenlerin görüşlerinin yanlışlığına dikkat çekmektir. Çünkü onların, ileri derecede kullar oluşları, kulluklarını itiraf ettiklerine delâlet etmektedir.

Bil ki bu ayet, meleklerin üç çeşit sıfatları bulunduğunu gösterir:

1) "Bizden hiçbir kimse müstesna olmamak üzere, herbiri için malum birer makam vardır" ayetinin ifade ettiği husus... Bu, herbir meleğin, daha ilerisine geçemeyeceği ve aşamayacağı mertebe ve derecesi bulunduğuna delâlet eder. İşte bu dereceler, onların, bu âlemin maddeleri üzerinde tasarruf etmedeki ve marifetullahdaki derecelerine bir işarettir. Onların, tasarruf ve fiillerdeki dereceleri, "Biziz o saf saf dizilenler, mutlaka biz" ifadesinin anlattığı husus olup, bundan murad, onların taatları edada, hizmet ve kulluğu îfâdaki saf tutuşlarıdır. Onların marifetullahdaki dereceleri de, "Biziz o tesbih edenler de, mutlaka biziz" ayetinin anlattığı husustur. Tesbih, Allah'ı kendisine yakışmayan şeylerden tenzih etmek demektir.

Bil ki Hak teâlâ'nın bu iki ayeti, hasr (sadece) manasına olup, sanki "kutlukta başkaları değil, sadece biz saf saf oluruz, sadece biz tesbih ederiz" manasınadır. Bu, böyle bir "hasr"ın doğru olabilmesi için, insanın ibadet ve bilgilerinin, meleğin ibadet ve bilgilerine nisbetle adetâ bir hiç olmasını gerektirir. Netice olarak diyebiliriz to, bu üç ayet, meleklerin enteresan sıfatlarındaki sırlara işaret eder. O halde bu hasr bulımduğu halde, insanın meleklerden üstün olup olmadığının tartışılması bir yana, insanın derecesinin, meleğinkine yakın olması bile nasıl söylenebilir?

Ayetteki "Hakikaten müşrikler şu katt sözü söylüyorlardı: "Eğer nezdimizde, evvelkilerden bir kitap olsaydı, elbet biz de, Allah'ın ihlâsa erdirilmiş kullarından olurduk" ifadesi, "Kureyş müşrikleri ve diğerleri, "Elimizde "zikir" yani, ehl-i kitab'a indirilen Tevrat ve İncil gibi, geçmiş kitaplardan bir kitap olsaydı, ibadetimizi sırf Allah için yapardık ve onlar gibi, biz tekzib etmezdik" diyorlardı. Daha sonra onlara, zikirlerin efendisi olan bir zikir, bütün kitapların şahidi ve şahı bir kitap olan Kur'ân gelince, bunu yalanladılar" demektir. Bu ayetin bir benzeri de, "Onlara bir uyana elçi geldiği zaman, bu, onların ancak nefretini (kaçışını) artırdı"(Fatır. 42) ayetidir.

Daha sonra Hak teâlâ "İleride bilecekler (onlar)" buyurmuştur. Bu, "Onlar, bu inkâr ve yalanlamalarının neticesini ileride anlayacaklar" demektir.

Allah'ın Resullere Vadi

Bu bölümü tek başına aç →

171–181. Âyetlerin Tefsiri

Âyetin tefsiri için bak:182

Bu bölümü tek başına aç →

182. Âyetin Tefsiri

"Andolsun ki (peygamber) olarak gönderilen kullarımız hakkında, bizim geçmiş sözümüz vardır: "Muhakkak onlar, mansur olacaklardır. Şüphesiz bizimordumuz gâlib gelecektir." Onun için, sen bir müddet onlardan yüz çevir, gözetle onları. Onlar da yakında görecekler. Şimdi onlar, bizim azabımızınhemen gelmesini mi istiyorlar? Ama bu, onların bölgesine çökünce, o korkutulanların sabahı ne kötü olacak. Sen, bir müddet onlardan yüz çevir.Gözetle onları. Onlar da yakında görecekler, izzet sahibi Rabbin, onların İsnad ettikleri sıfatlardan yüce ve münezzehtir. Gönderilen bütün peygamberlere selâm. Alemlerin Rabbi olan Allah'a hamdolsun"

Galibiyetin Mahiyeti

Bil ki Allahü teâlâ, Kâfirleri, "Onlar, bu inkâr ve yalanlamalarının neticesini ileride bilip anlayacaklar" diye tehdid edince, bunun peşinden, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in kalbini güçlendirip, ona teselli olacak şeyi getirerek, "Andolsun ki gönderilen kullarımız hakkında, bizim geçmiş sözümüz vardır. Muhakkak onlar mansur olacaklardır. Şüphesiz bizim ordumuz gâlib gelecektir" buyurmuş; Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e olan yardım ve destek vaadinin çok önceden takdir edilmiş olduğunu beyan etmiştir. Bunun bu manada oluşunun delili, "Allah, "Ben ve peygamberlerim, mutlaka gâlib gelecektir" diye hükmetmiştir"(Mücâdele,21) ayetidir. Hem "hayır", zâtı gereği, "şer" ise arızî olarak takdir edilmiştir. Zatî olan, arızî olandan daha kuvvetlidir. Allah'ın yardım ve desteği, bazan delilin kuvvetli oluşu, bazan devlet ve hükümranlık, bazan da devam ve sebat vermekle olur. Binâenaleyh eğer (mü'min), bazan dünyevî şartlarının zayıflığı sebebiyle mağlub olsa bile, aslında gâlibtir. Binâenaleyh "ama bazı peygamberler öldürülmüş, birçok mü'minler hezimete uğratılmıştır" diyerek, bu ayete itiraz edilemez.

Bekleyiş Süresi

Daha sonra Cenâb-ı Hak, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e, daha önce verilmiş olan hükmü ve kaderi bildirince, "Sen, bir müddet onlardan yüz çevir, geri dur" buyurmuştur. Bununla, "onlarla savaşmama ve bizim onlara vaadettiğimiz, bir müddet dünyadan yararlanmaya güvenmeleri" kastedilmiştir. Çünkü daha sonra, onların başına pişmanlık ve nedamet gelecektir. Müfessirler bu hususta ihtilaf etmişlerdir:

1) Bazıları, "bununla Bedr'e kadar bekleme,

2) Bazıları, "Mekke'nin fethine kadar,

3) Bazıları, "Kıyamete kadar bekleme" manasının kastedildiğini söylemiştir.

Daha sonra Hak teâlâ, "Gözetle onları. Onlar da yakında görecekler" buyurmuştur. Bu, "Gözetle onları ve onların bu dünyada başlarına gelecek ölüm ve esaret gibi; ahirette de azabı gözetle. Onlar bu dünyada senin için mukaddes olan zaferi ve ilahî nusreti, âhiretteki bol mükâfaatı seyredeceklerdir" demektir. Buradaki emirden murad, onların mutlaka olacak olana delalet eden o vaadi beklemeleri kastedilmiştir. Bunun meydana gelmesi yakındır, hatta seni gözetmekte olanların, hemen önüsıra olacaktır.

Ayetteki, "Onlar da yakında görecekler" ifadesi tehdid ve va'îd ifade eder. Daha sonra Hak teâlâ, "Şimdi onlar bizim azabamızm hemen gelmesini mi istiyorlar?" buyurmuştur. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onları azabla tehdit ediyordu. Ama onlar hiçbirşey görmüyorlardı. Böylece o azabın inmesi hususunda alay ederek, onun hemen gelmesini istiyorlardı. İşte bunun üzerine Cenâb-ı Hak, bu acele edişin bir cehalet olduğunu, çünkü Allah'ın her bir fiili için, ne öne alınabilecek, ne geri bırakılabilecek belli bir vakti olduğunu, o vakit gelip çatmadan, onu istemenin cahillik olduğunu anlatmıştır.

Daha sonra Hak teâlâ, onların hemen gelmesini istedikleri o azabı anlatarak "Ama bu (azab) onların bölgesine çökünce, o korkutulanların sabahı ne kötü olacak!" buyurmuştur. Bu manalar şüphesiz, bu afızla ifade edilmiştir. Sanki onlar, âdet üzere sabah vakti üzere geliyorlarmış gibi. Böylece de, bu vaktin zikredilmesi, bu işten bir kinaye kılınmıştır. Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Onun için, sen bir müddet onlardan yüz çevir, gözetle onları. Onlar da yakında görecekler" ifadesini yeniden getirmiştir. Birinci ayette (saffat, 175), daha önce geçmiş olan dünya ahvâli; bununla (Sâffat. 179) da, Kıyametin durumu kastedilmiştir denilmiştir. Yapılan bu izaha göre bu demektir ki, ayetlerde herhangi bir tekrar söz konusu değildir. Bu ayetlerin tekrarının, alabildiğince tehdit ve alabildiğince korkutma meydana getirmek için olduğu da ileri sürülmüştür.

Hatime

Daha sonra Cenâb-ı Hak, bu sureyi, bütün yüksek gayeleri içine alan, son derece şerefli olan bir sonuçla hitama erdirmiştir. Bu böyledir, zira insan için mühim olan şeylerin en mühimi, şu üç şeyi bilip tanımasıdır:

a) Beşerî takat ölçülerince, kâinatın ilâhını tanıyıp bilmek... Kişinin, Allah'ın sıfatlarını tanıyabildiği en ileri derecesi, şu üç türdür:

1) Allah'ı ulûhiyyet sıfatlarına uygun olmayan her türlü şeyden tenzih ve takdis etmek, ki bu da, ayetteki "sübhane" lafzıyla temin edilmiştir.

2)Cenâb-ı Hakk'ı, ulûhiyyet sıfatlarına yakışan her türlü şey ile tavsif etmek, ki bu da, ayetteki "Rabbi'l-izzeti" vasfından elde edilmiştir. Çünkü rubûbiyyet, terbiye ve eğitmeye bir işarettir. Terbiye ise, hikmet ve rahmetinin mükemmel olduğuna delâlet eder. İzzet ise, kudretinin mükemmelliğine bir işarettir.

3) Allah'ın, ulûhiyyet vasfında, eşlerden ve ortaklardan münezzeh olması... Çünkü, ayetteki "Rabbi'l-izzeti" vasfı, O'nun bütün hâdisata kadir olduğuna delalet eder. Çünkü, izzet kelimesindeki "eliflâm" (el-) istiğrak ifade etmektedir. "Her şey O'nun mülkü ve milki" olunca, geriye, başkası için hiçbir şey kalmaz. Böylece Cenâb-ı Hakk'ın ayetinin, alemin ilahını tanıma hususunda, derecelerin en ilerisini, son ve zirve noktaların en mükemmelini ihtiva eden bir cümle olduğu sabit olmuş olur.

b) İnsanın, bu dünya hayatında hem kendisine hem de bütün mahlûkata nasıl muamele etmesi gerektiğini bilip anlamasıdır. Bil ki, insanların pekçoğu, noksandır. Dolayısıyla, kendilerini kemâle erdiren bir mükemmil (kemâle erdirici), onları hakka ulaştıran bir mürşîd ve onları doğruya sevkeden bir rehberin olması gerekir. Böylesi kimseler ise, ancak peygamber (aleyhisselâm)'lerdir. İnsanın fıtratı da açıkça ve net bir biçimde, noksan olanın, kemâle erdiriciye (mükemmil olana) uyması gerektiğine şehâdet etmektedir. Binâenaleyh, işte bu hususa da "Gönderilen bütün peygamberlere selâm" cümlesiyle dikkat çekmiştir. Çünkü bu ifade, peygamberlerin, beşere uygun kemal vasıflar hususunda, kendilerinin dışında kalanlardan üstün olduklarına ve hiç şüphesiz, kendilerinin dışında kalanların, onlara uymasının gerekli olduğuna delâlet eder.

c) Kişinin, ölümünden sonraki halinin nasıl olacağını bilmesi. Bil ki, kişinin, ölmezden önce bu durumunu bilip tanıması zordur, çetin bir iştir. Binâenaleyh, bu hususta dayanılacak şey tek olup, bu da, âlemin ilahının Ganî ve Rahîm olduğunu bilmektir. Çünkü, Ganî ves Rahîm olan, azâb etmez. Böylece Cenâb-ı Hak, işte bu yola da, "Alemlerin Rabbi olan Allah'a hamdolsun" cümlesiyle dikkat çekmiştir. Bu böyledir, zira hamde layık ve müstehak olmak, ancak büyük bir in'âm sebebiyle olur. Böylece Cenâb-ı Hak, kendisinin mun'îm olduğunu, bu ayetle beyan etmiştir. Allah'ın âlemlerden müstağni olduğu gayet açıktır. Vasfı böyle olandan, genel olarak sudur edecek şey, rahmeti, fadlı ve keremidir. İşte böylece, bu özellik de kişinin ölümünden sonraki halinin, (genel olarak) selâmet ve esenlik olduğuna dikkat çekmektedir. Bu anlattıklarımızla, bu sonucun, yıldızların incilerinden en kıymetli incileri içinde barındıran bir sedef gibi olduğu ortaya çıkmış oldu. Hak teâlâ'dan, hem dünya hem de ahirette, güzel hatimeler ve afiyetler niyaz ederiz.

Bu sûrenin tefsiri, 603 yılının Zilkade ayının onyedinci günü olan cuma gününün kuşluk vaktinde tamamlanmıştır. Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah'a; salât ü selâm da, peygamberlerin önderi olan Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e, âline, ashabına, coluk-çocuğuna, hepsine olsun (Amin!).

Bu bölümü tek başına aç →