FAHREDDİN RÂZÎ TEFSÎRİ (TEFSİR-İ KEBİR)

Rahmân Sûresi — FAHREDDİN RÂZÎ TEFSÎRİ (TEFSİR-İ KEBİR) — Sayfa 2

23. Âyetin Tefsiri

"O ikisinden inci ve mercan çıkar. Şimdi Rabbinizin hangi nimetlerini yalan sayabilirsiniz".

Bu ayetle ilgili birkaç mesele var:

Birinci Mesele

Ayetteki, (çıkar) fiili, sülasîden bu şekilde okunduğu gibi, rubaiden, ra'nın fethası ile (meçhul olarak) (çıkarılır) şeklinde de okunmuştur. Bu iki okuyuşa göre de, ayetteki "Lü'lü" ve "mercan" kelimeleri merfû (ötüreli) olurlar. Bu fiil, "Allah çıkarır" manasında, "Biz (Allah) çıkarırız" manasında, şeklinde de okunmuştur. Bu son iki kıraate göre de, lü'lü ve mercan kelimeleri mansub (mef'ûl) olur. "Lü'lü", incinin büyüğü; "mercan" ise küçüğüdür. "Mercan"ın, kırmızı (kıymetli) taş manasına olduğu da söylenmiştir.

İkinci Mesele

Lü'lü, ancak tuzlu sudan çıkarılır. Öyle İse, Cenâb-ı Hak niçin, "O ikisinden" (tuzlu ve tatlı denizden)" demiştir?" Buna şu iki bakımdan cevap verebiliriz?

1) Allah'ın kelamının (ayetin) zahiri, nazar-ı dikkate alınma bakımından, hem sözüne güvenilmeyen kimselerin sözünden, hem de incirin (lü'lüün) tatlı sudan çfcarılmayacağının bilinmesinden daha evlâdır. Farzet ki dalgıçlar, incilerini, ancak bunu sudan çıkarıyorlar ve ancak bunu tuzlu suda bulabiliyorlar. Fakat bundan, başka suda kesinlikle inci bulunamayacağı neticesi çıkmaz. Bunun ancak tuzlu suda olacağını kabul etsek bile, siz niçin, "sedef Allah'ın emri ile, sudan çıkıp, tuzlu suya girer" diyorsunuz? Çölleri kateden, beldeleri dolaşan, o tüccarlara, görünüp duran yerlerle ilgili bazı şeyler, onlara görülmezken, daha nasıl bu hususun böyle olduğu kesinkes iddia edilebilir. İnsanlara, denizin dibindeki bazı şeylerin kapalı kalması niçin mümkün olmasın.

2) Şöyle diyebiliriz: Eğer onların, incinin ancak tuzlu denizden çıkarılabileceği şeklindeki görüşleri doğru ise, bu durumda şu izahlar yapılabilir:

a) Sedefi içeriside o inci, ancak yağmurdan oluşur. O zaman sözkonusu olan, gök denizidir.

b) İnci, o iki denizin, birbirine kavuşması ile oluşur. Daha sonra da, o sedefte inci oluştuğunda, tıpkı, hamileliğin başlangıcında, tuzlu yiyecekler arzulayan bir kadın gibi, tuzluya arzu duyarak, tuzlu denize girer. Böylece orada ağırlaşır da, bir daha tatlı suya girme imkânını bulamaz (tatlı suya dönemez).

c) Bahsettiğiniz bu husus, ancak Cenâb-ı Hakk'ın, "O ikisinden herbirinden lü'lü ve mercan çıkar" demesi halinde söz konusu olur. Ama ayetteki, "O ikisinden ... çıkar" ifadesine göre, böyle bir mana söz konusu değildir. Çünkü o ikisinden birisi müphem olduğu halde, o (ikisinden) birinden çıkan şey, o ikisinden çıkmış demektir. Bu tıpkı, Hak teâlâ'nın, "Onların içinde ayı bir nur yaptı"(Nuh, 16) ayetindeki gibidir. Nitekim Arapça'da, "Falanca, falan şehirden çıktı, falan şehre girdi" denilir. Halbuki bu kimse, ancak şehirdeki bir mahallenin bir evindeki bir yerinden çıkmıştır.

d) Bu ifâdenin başındaki herhangi bir şeyin başlangıcını ifade etmez. Nitekim Arapça'da, "Küfe'den çıktım" denilir. Bu ibtidâiyye'dir (başlangıcı ifade eder). Aksine ayetteki aklî bir başlangıç içindir ve tıpkı, "Adem topraktandır, Ruh, Allah'ın emrindendir" denilmesi gibidir. Aynen bunun gibi, "Lü'lü mine'l-ma (sudan) çıkar; yani, ondan doğar" demektir.

İnci'deki Nimet

İnci ve mercanda ne tür yüce bir nimet oluş özelliği var ki, Allahü teâlâ bu ikisini, Kur'ân'ın öğretilmesi ve insanın yaratılması gibi nimetlerle birlikte zikretmiştir? Bu hususu cevaplamak için, şu iki şeyi söyleyebiliriz:

1) Nimetler türlü türlüdür:

a) Mekânımız olan yeryüzü gibi, yaratılması zarurî olan nimetler. Çünkü yer olmasaydı, yerleşme - bir mekân tutma olmazdı. İnsanın hayatiyyetini sağlayan rızıklar da böyledir...

b) Çeşitli tahıllar ve güneş ile ayın yürütülmesi gibi, zarurî olmasa bile, yine de kendilerine ihtiyaç duyulan nimetler...

c) Sırf, lezzet ve tad almak için yenilen-içilen şeyler gibi, kendilerine ihtiyaç duyulmasa bile, faydalı olan şeyler... Denizlerin yaratılması, bu türdendir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "insanlara fayda sağlamak üzere, denizde hareket eden gemiler..." (Bakara, 164) buyurmuştur.

d) Faydalı olmasa da, inci ve mercan gibi, süslerin yaratılması... Nitekim Cenâb-ı Hak, "Takınacağınız süsler çıkarırsınız... "(Fatır, 12) buyurmuştur. Bu demektir ki, Allahü teâlâ, bedenî gücü alakadar eden, bu dört nimeti zikretmiş, bunlardan önce de, ruh yani ilim demek olan o büyük kuvveti, "Kur'ân'ı O Rahman öğretti" (Rahman,1-2) ifadesiyle zikretmiştir.

2) Şöyle diyebiliriz: Bu, nimetlerin beyânı (anlatım) sadedinde değil, Hak teâlâ'nın harikulade şeyleri yaratışını (ve kudretini) anlatma sadedinde zikredilmiştir. Çünkü bundan önce nimetlerden bahsedilmişti. Bu böyledir. Çünkü insanın sal saldan (testi gibi balçıktan); cinnin de ateşten yaratılmasının anlatılışı da, nimetler babından değil, Allah'ın yarattığı enteresan şeyler babındandır. Çünkü Hak teâlâ insanı, yarattığı herhangi bir şeyden yaratmış olsaydı, bu in'âm (nimet) olurdu.

Bunu iyice anladığına göre diyoruz ki, "Temel elementler dörttür. Bunlar, toprak, su, hava ve ateştir. İşte böylece Allahü teâlâ, "insanı salsaldan yarattı" ifadesi ile, insanın, toprak ve çamurdan yaratıldığını, "Cânnı da yalın bir ateşten yarattı" (Rahman. 15) ifadesi ile, ateşin, enteresan bir varlığın temeli olduğunu; "O ikisinden inci ve mercan çıkar" ayeti ile, suyun da tıpkı hayvanlar gibi, bir başka enteresan mahlukun temeli olduğunu beyan etmiştir. Geriye hava kaldı. Fakat bu, elle tutulur, gözle görülür birşey değildir. Bu sebeple, Cenâb-ı Hak, havayı, bir mahlukun temeli olarak zikretmemiş, aksine onun, denizde tıpkı dağlar gibi olan o koca gemilerin hareketini sağlayan şey olduğunu beyan etmiş ve şöyle buyurmuştur:

Büyük Gemiler

Bu bölümü tek başına aç →

24. Âyetin Tefsiri

Âyetin tefsiri için bak:25

Bu bölümü tek başına aç →

25. Âyetin Tefsiri

"Denizde büyük dağlar gibi yükselen gemiler de O'nundur. Şimdi Rabbinizin hangi nimetlerini yalan sayabilirsiniz".

Bu ifadeyle ilgili birkaç mesele var:

Birinci Mesele

Göklerdekiler ve gökler, yerdekiler ve yer, zaten hep Allah'ın olduğu halde, bu ayette özellikle gemilerin,

Kendisinin olduğunu söylemesindeki hikmet nedir? Deriz ki: Bu söz, avam (halk) için söylenmiştir. Hak teâlâ böylece, o zeki kimseler şöyle dursun, azıcık aklı olanların bile habersiz olamayacağı bir hususu dile getirerek,

"Denizdeki gemide, gerçekte, hiç kimsenin mâlikiyyeti olmadığında şüphe yoktur. Çünkü hiç kimse, aslında gemide tasarruf yetkisine sahip değil der. Hepsi de Allah'ın rahmetini umarlar. Mallarının ve canlarının, Allah'ın kudret elinde olduğunu itiraf ederler. Gemide iken, "gemi de senin, mülk de senin tanrım" derler, denizi de, gemiyi de Allah'a nisbet ederler. Sonra da denizden kurtulup da, taş-kireç ile yapılmış evlerine baktıklarında, artık helak olabileceklerini unuturlar. İşte o zaman şüphesiz o geminin sahibi olan insanı hatırlarlar, denizi de, gemiyi de o insana nisbet ederler" demek istemiştir. Cenâb-ı Hak bu hususa, "Gemiye bindikleri zaman... "(Ankebût,65...) ayetiyle işaret etmiştir.

Cevari

(el-cevarî) (câriye) kelimesinin çoğuludur. Câriye ise, geminin (sefine) ya adıdır, yahutta sıfatıdır. Eğer ismi ise, bir müştereklik söz konusu olur. Aslolan ise, böyle bir müşterekliğin olmamasıdır. Yok eğer, sıfatı İse, aslolan, sıfatın, mevsûfu ile beraber kullanılmasıdır. Halbuki, Cenâb-ı Hak burada, mevsûfu getirmemiştir (ne dersiniz?). Biz deriz ki, görünen odur ki, el-cevârî kelimesinin, "hareket eden (sey)"in sıfatı olmasıdır. et-Meydanl'den şu nakledilmiştir: "el-câriyetu, hareket eden gemi, anlamındadır. Çünkü gemi, hareket etmek için yapılmıştır. Memluke olan dişiye, kadına da, "el-câriyetu" denilmiştir. Zira, hür kadın, oturmak ve evlilik için; memlûke (cariye) ise, ihtiyaçları karşılaması, onun için hareket etmesi amacıyla edinilir. Ne var ki bu kelime, tağlibten dolayı sefine (gemi) manasında kullanılmıştır. Çünkü, sefine, genelde hep hareket halindedir.

Aklımız da, bu bahsettiğimiz geminin hep hareket halinde olduğuna delâlet etmektedir. Ne var ki, bu kelime daha çok iştikak sebebiyle, "hareket eden gemi" manasında kullanılmıştır. Ama, daha sonralarıysa, hareket etmese dahi, yine gemi manasında kullanılır olmuştur. Öyle ki, hareketsiz olan gemiye veya, sahilin durgun sularında demir atmış gemiye de, hareket edeceğinden dolayı, "el-câriyetu = hareket eden, akıp giden" denilmiştir. Aynen bunun gibi, oturup duran memlûkeye de, tağlib yoluyla, yine "câriye" denir olmuş, böylece de, mevsûf getirilmeyerek, sıfatı onun yerine ikâme edilmiştir. O halde Cenâb-ı Hakk'ın ifâdesi, "Hareket eden gemiler, O'nundur" manasındadir. Ne var ki, sefine de, Serfen kökünden "faîlet" kalıbından bir kelime olup, sefen de, "yontmak" anlamındadır. Halbuki bu kelime, Ibn Düreyd'e göre, ism-i fail manasında, faîle kalıbında bir kelime olup, "Gemi, suyu yarıyor, (adeta) yontuyor" takdirindedir. Başkalarına göreyse, ism-i mef'ûl manasında, "faîlet" kalıbında bir kelime olup, "yontulmuş" demektir. O halde, hem "el-câriyetu", hem de "essefînetu" kelimeleri, gemi için kullanılan iki kelimedir.

Burada, şöyle, lafzî bir incelik vardır: Allahü teâlâ, Nûh (aleyhisselâm)'a, gemi yapmasını emredince, "Gözetimimizde o gemiyi yap" (Hud ,37) buyurmuştur. Bu demektir ki, Cenâb-ı Hak, işin başında ona,henüz hareket etmediği için- fulk adını vermiş, daha sonra da Hazret-i Nuh (aleyhisselâm) onu yapınca da, ona, Cenâb-ı Hakk'ın da, "Onu ve o geminin ehlini kurtardık... "(Ankebût, 15) buyurduğu gibi, "es-sefînetu" adını vermiş, derken de, Kendisinin de, "Hakikat su bastığı zaman sizi gemide biz taşıdık..."(Hakka, 11) buyurduğu gibi, el-câriyetu adını vermiştir. Böylece biz, fulk kelimesinin ne demek olduğunu ve onun hareketini öğrenmiş olduk. Böylece de o, bu akma işi ile de adlandırılmış oldu. O halde, gemiye, en ilk başta fulk, daha sonra sefine, daha sonra da câriye adlan verilmiştir.

Münşaat

(......) ne demektir? Biz deriz ki, bu hususta şu iki izah yapılabilir:

a) Bu kelime, "yükseltilmiş..." anlamında olup, bulut yükseldiğinde ya Arapların, deyimlerindendir, yahut da, "Allah yükseltti" anlamında deyimindendir. Bu durumda gemi ya, kendi kendine denizde yükselmiş demektir, yahutta, o geminin yelkenleri yükseltilmiştir.

b) Bu, "yaratılmış, icâd edilmiş.." manasında olup, "Allah mahlûkatı icad etti" manasındaki, tabirindendir.

Eğer, "İkinci izah, uzak bir izahtır. Zira, ayetteki ifâdeleri, münşeat kelimesine taalluk etmektedir. Buna göre, Cenâb-ı Hak sanki, "Denizde dağlar gibi olan yaratılmış o gemiler O'nundur O'nun" demiş olur, ama bu uygun düşmez. Birinci izaha göreyse, Cenâb-ı Hak sanki, "Adeta dağlar gibi denizde yükselen o gemiler O'nundur, O'nun" demiş olur ki, bu mana güzeldir. Bunun böyle olabileceğinin delili ise, senin meselâ, "Harpte, aslan gibi cesur olan adam' deyip de, bu sözünün güzel olması, ama bunun yerine, "Harpte, aslan gibi alim olan adam..." dediğinde, bu sözünün, güzel olmayışı gibidir.." denilirse, biz deriz ki: Sen, biraz önce de bahsettiğimiz gibi, ayetteki el-cevârî kelimesinin mevsûfunun yerini tutan bir sıfat olduğunu düşündüğünde, yaratma anlamında olan el-inşa kelimesinin, ayetteki, ifâdelerine ters düşmediğini anlarsın. Çünkü bu durumda, kelamın takdiri, "Denizde, tıpkı dağlar misâli hareket eden o gemiler O'nundur" şeklinde olmuş olur ve gemiler O'nundur" şeklinde olmuş olur ve böylece de, Allah'ın kudretini daha fazla izhar etmiş olur. Çünkü bu durumda Cenâb-ı Hak adeta, "Tıpkı dağlar gibi olan ve denizde hareket eden o gemiler O'nundur" demek istemiş olur ki, bu manaya göre gemiler, adeta tfağ olmuş olur. Halbuki dağ ise, ancak Allah'ın kudreti ile hareket eder, demektir.

el-a'lâmu" kelimesi ise, "dağ" anlamına gelen el-'alemu kelimesinin çoğuludur. Dağ gibi yükselen yelkene gelince, bu bilinen bir şey olup, buna şaşmamak lâzım. Bunda, dağın suyun içinde hareket etmesinde olduğu gibi, şaşırtıcı bir durum yoktur. "et-Münşeât" da, böylece, maruf olmuş olur ve bu tıpkı senin, Ay gibi güzel ve oturan adam.." demen gibi olur ki, bu durumda (......) ifâdesindeki kaf'ın müteallakı, "el-câlisu" kelimesi değil,' el-hasenn kelimesi olmuş olur. Böylece de, kudreti ilâhiyyenin tezahür alanı olmuş olur. Çünkü, gemiler, dağlar gibidir. Dağlar ise, ancak Allah'ın kudretiyle hareket ederler.

Dördüncü Mesele

İlgili ifâde, sinsin'in kesresiyle, el-münşeâtu şeklinde de okunmuştur. Bu durumda, ayetteki (......) kelimesi, cümle yerine geçmiş olan bir ifâde olmuş olur. el-cevâri kelimesi ise, mahfedir. Mahfeler ise, cümlelerle tavsif edilemezler (cümleler, marife olan kelime sıfat olarak gelmezler). Ve meselâ sen, (Arapça'da) ne "Aslan gibi olan o adam bana geldi"; ne de "Aslan olan o adam bana geldi" diyemezsin. Ama, Arapça'da, "Aslan gibi olan bir adam bana geldi" ve "Aslan olan bir adam bana geldi" diyebilirsin.. Bu ifâdenin, sin'in fethası ile elmünşeâtu şeklinde okunması halinde, bu kelime, ancak hal olabilir. Bu durumda da şu iki izah yapılabilir:

1) kelimesinin başındaki kâfin, isim kabul edilmesi. Buna göre, Cenâb-ı Hak sanki, "Dağlar misâli yükseldiği o halde, o gemiler O'nundur" demiş olur.

2) "Durumu buna benzeyen.." anlamında bir hal takdir olunur. Buna göre Cenâb-ı Hak adeta, "Durumu, tıpkı dağların durumu gibi olan gemiler O'nundur" demiş olur.' Bunun böyle oluşunun delili, Cenâb-ı Hakkın dağlar gibi dalga(lar) içinde olduğu halde..."(Hud, 42) ifadesidir.

Beşinci Mesele

İlgili ayette, el-cevarî kelimesinin (......) ifâdesindeki çoğul el-bahru kelimesinin, tekil ifâdesindeki el-a'lâmu kelimesinin çoğul getirilmesinde önemli bir husus bulunmakta olup, bu şöyledir: Bu, o denizin büyüklüğüne bir işarettir. Binâenaleyh, Cenâb-ı Hak, şayet "deniz" yerine "denizler" demiş olsaydı, o zaman, her hareket eden gemi, bir denizde bulunmuş olurdu. Böylece de, bu deniz, dağlar gibi olan o gemilerin içinde bulunduğu o denizden daha küçük olmuş olurdu. Ama, o deniz tek olup ve o tek denizde de, dağlar gibi olan o gemiler bulununca, bu deniz, son derece büyük ve sahili uzak bir deniz olmuş olur da, oradan kurtarma işi, ancak kâmil bir kudret sayesinde olmuş olur.

Her Varlık Fani

Bu bölümü tek başına aç →

26. Âyetin Tefsiri

"(Yer) üzerinde bulunan her canlı fânidir".

Bu hususta şu iki izah yapılabilir:

a) Sahih olan bu görüşe göre, "üzerinde" ifâdesindeki zamir, "arz"a râci olup, her ne kadar "arz" kelimesi daha önce geçmese bile, zamire merci olabilecek bir malûm oluş ifâde etmektedir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Eğer Allah insanları kazandıkları (günahlar) yüzünden (hemen) muaheze etseydi (yerin) sırtında hiçbir canlı mahlûk bırakmazdı" (Fatır, 45) buyurmuştur. Bu izaha göre, ayette, son derece güzel bir münasebet var demektir. Zira, Cenâb-ı Hak, herkesin, denizde iken, ruhunun, bedeninin ve malının, Allah'ın kudret elinde olduğunu kesinkes bildiğine, ama, karaya çıkıp da, yerdeki o sebat halini ve kendisi için orada söz konusu olan kalabilme imkânını görünce, önceki durumunu unuttuğuna işaret etmek için, "Denizde büyük dağlar gibi yükselen gemiler de..." buyurmuş, kişiye, unuttuğu o şeyi yeniden hatırlatarak, "Allah'ın (Benim) kudretime nisbetle, iki durum arasında fark yoktur. Zira, yeryüzünde olan herkes, tıpkı, suyun yüzünde olan herkes gibidir. Eğer, aklı başında olan bir insan, iyice dikkat edecek olursa, ağır olan bu yeryüzünün suya gömülmesinin, o kimsenin aklına, yerden daha hafif olan o geminin suya batmasından daha kolay ve mümkün olacağını görecektir" demek istemiştir.

b) Bu zamir, el-cevârî kelimesinden anlaşılan, "el-cariyetu" kelimesine râcidir. Ancak, ne var ki, bu râci oluş, kendisinden önceki ifâdeden anlaşılmaktadır. Buna göre Cenâb-ı Hak adeta, "Gemiler O'nundur. O gemilerde bulunan herkesin, hor an yok olmaya daha yakın olduğunda şüphe yoktur. Bu kimse, bu durumda, kendisi hakkında herhangi bir fayda ya da zarara sahip değilken, daha nasıl olur da, kendisinin Allah'ın mülkünde olduğunu inkâr edebilir?" demiştir. Cenâb-ı Hakk'ın, "(Ancak) azamet ve ikram sahibi olan Rabbinin zâtı bakî kalacaktır" (Rahman, 27) ifâdesi, doğru olanın, birinci şık olduğuna delâlet eder. Bu ifadeyle ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Yeryüzünde olan her şey, yer ile beraber yok olacakken, Cenâb-ı Hakk'ın bu ayette, akıllı varlıklar için olan (men)'i getirmesinin ve bu yok oluşun, akıllara tahsis edilişinin hikmeti ve faydası nedir? Biz deriz ki korkuyla ve uyarıdan yararlananlar, akıllı varlıklardır. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak, özellikle bunlardan bahsetmiştir.

İkinci Mesele

"Fani", yok olup giden demektir. Halbuki, yeryüzünde olan herkes, (henüz yok olup gitmemiş), ama fanî olacaktır. O halde, bu demektir ki, bunlar henüz bakîdirler, "fani" değillerdir. (Ne dersiniz)? Biz deriz ki: Bu tıpkı Cenâb-ı Hakk'ın, "Muhakkak ki sen, ölüsün" (Zümer,30) ifadesi gibidir. Ve, tıpkı bir yere yakın olan kimse hakkında "o ulaştı, oraya vardı.." denilmesi gibidir.

Bir başka cevap da şudur: İnsanın varlığı, arızîdir, gelip geçicidir. O halde, anzf demek, bakî olmayan demektir. Bakî olmayan ise, fanî demektir. Binâenaleyh, dünyanın İşi, iki şey varoluş, yokoluş- arasındadır. Bekâ'ya gelince, onun için bir beka yoktur; çünkü, beka, süreklilik demektir. "Bu, arızî olan şeyler hakkında denildiği gibi, maddenin iki zaman arasında bakî kalmayacağını savunan batıl bir inancın doğrulanması demektir" de denilemez. Zira, biz diyoruz Ki, Cenâb-ı Hakk'ın, bu ayette yerine getirmesi, böyle bir vehmi bertaraf eder. Çünkü, Cenâb-ı Hak âdeta, "Ben, yeryüzünde bulunan akıllı varlıkların fani olduğunu, bekalarının bulunmadığını söyledim, ama yeryüzünde olan şeylerin fanî olduğunu söylemedim." der. yeryüzünde olmasına rağmen, biri de o hayat demek olan bir takım arazların kendisiyle kaim olduğu bir cisimi de şumûlü içine alır. Halbuki, arazlar, bakî değillerdir. O halde, toplamı da, daha önce oldukları gibi baki kalmayacaktır. O bakî, kalan şey, iki cüzden birisidir ki, bu da maddedir, cisimdir. Halbuki, madde ve nesne için de hakiki anlamda lafzı itlâk edilemez. O halde, "fanî" olan, yeryüzünde olmayan şeylerdir; yeryüzünde olanlar ise, bakî kalmayacak olanlardır.

Üçüncü Mesele

Cenâb-ı Hakk'ın, bu kimsenin fanî oluşunu beyân etmesinin hikmeti nedir? Biz deriz ki, bunun şu tür faydaları vardır:

1) Kişileri ibâdete teşvik etmek ve en küçük zaman dilimini bile, Allah'a taat uğruna sarfetmeye yöneltmektir.

2) İnsan için söz konusu olan şeylere, insanın bel bağlamasından men etmektir. Böylece, kendisini bir nimetin içinde bulan bu kimse, "Bu, artık, kesinlikle son bulmaz.." deyip de, malına ve mülküne güvenerek Allah'a yönelmeyi terkedemez.

3) Eğer bir zarara uğramışsa, kişiye, sabretmesini emretmek.. Dolayısıyla bu kimse, başına gelen bu işin, geçip gideceğine zararı zail olacağına güvenerek, Allah'a küfretmez.

4) Başkalarını mabûd edinmemek ve hükümdarlara yakın olmakla aldanmaktan; Allah'a İse yaklaşmayı bırakmaktan men etmek, caydırmak. Çünkü, bunlar, krallar da yok oluşla yüzyüzedir. Böylece, onlara yakın olan kimseler de, yakın bir zamanda büyük bir nedamet içinde kalıverirler. Zira, hükümdara yakın olan bu kimse onlardan önce ölmüşse, Allah'a, tıpkı kaçmış bir kölenin kavuşması gibi kavuşur. Yok eğer, hükümdar, bu kimseden önce ölmüşse, bu kimse, herkesin kendisinden öc alıp, başına gelen şeylerden çevireceği bir durumda, insanlar içinde kalakalır.. Böylece de, daha evvel, kendilerine karşı büyüklük tasladığı o kimselerden utanıverir. Yok, hepsi birden ölmüşlerse, bu ölümü müteakiben, onların Allah'la karşılaşmaları son derece çetin olur.

5) Bu ifâdede, tevhidin en güzel şekli bulunmakta olup, açık ve gizli bütün şirklerin terkedilmesi söz konusu edilmiştir. Çünkü, fanî olan, hiçbir zaman, ibadet edilmeye layık olmaz...

Bakî Allah

Bu bölümü tek başına aç →

27. Âyetin Tefsiri

Âyetin tefsiri için bak:28

Bu bölümü tek başına aç →

28. Âyetin Tefsiri

"(Ancak), azamet ve ikram sahibi olan Rabbinin zâtı baki kalacaktır. Böyle iken, Rabbinizin hangi nimetini yalan sayabilirsiniz?".

Bu ifade ile ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Vechu kelimesi, "zât" manasına kullanılabilir. Ama, Mücessime, ayetteki bu lafzı, malûm olan o uzuv (yüz) manasına almıştır ki, böyle bir mana, hem aklî hem de naklî delillerin hilâfına verilen bir manadır. Naklî delil ile, Kur'ân'ı kastediyorum. Çünkü "O'nun vechi (zâtı) hariç, herşey yok olucudur" (Kasas, 88) ayeti, Cenâb-ı Hakk'ın "vech"inden başka, hiç bir şeyin bakî kalmayacağına delâlet eder. Binâenaleyh, hak olan görüşe göre, bunun böyle olacağında, hiçbir müşküllük bulunmamaktadır. Çünkü, ayetin manası, ya, "Allah'ın hakikatinden...", ya da, "Allah'ın zâtından başka hiçbir şey baki kalmaz..." şeklindedir, ve bu da, böyledir. Halbuki, Mûcemime'nin görüşüne göre, Cenâb-ı Hakk'a nisbet ettiği ne elin, ne de ayağın bakî kalmaması gerekir.

Buna göre, "Sizin görüşünüze göre de, Allah'ın ne İlminin, ne de kudretinin kalmaması gerekir.. Zira, "vech"i, siz, Allah'ın zâtı manasına aldınız. Halbuki, Cenâb-ı Hakk'ın zâtı, sıfatlarından başkadır. Binâenaleyh sen, ilgili ayetin manasının, "Allah'ın hakikati; O'nun zatı hariç, herşey yok olucudur" şeklinde olduğunu söylediğinize göre, Allah'ın sıfatları, zâtının dışında kalmış olur. Böylece de, sizin görüşünüz de, Cenâb-ı Hakk'ın sıfatlarını nefyetmiş, (o'nun sıfatlarının helak olacağını gerektirmiş) olur.." da denilmesin! Çünkü biz diyoruz ki, bu hususun böyle olduğuna hem akıl, hem de nakil ile, cevâp verebiliriz.

Naklî delile gelince bu, bir başka yerde ele alınabilecek bir husustur. Aklî delile gelince, bu, meselâ bir kimsenin, "Falancanın, sadece bir elbisesi kaldı" demesi halinde, bu sözünün, hem o elbiseyi hem de o elbise ile kaim olan rengini, uzunluğunu vö genişliğini şümulüne alması gibidir. Ama aynı kimsenin, "Falancanın elbisesinin sadece yeni, kol ağzı kaldı" şeklindeki sözü ise, o elbisenin cebinin, eteğinin kaldığına delâlet etmemesi gibidir. Aynen bunun gibi, bizim, "Allah'ın zâtı baki kalacaktır" şeklindeki sözümüz, O'nun sıfatlarının da baki kalacağını ifâde eder. Ama, sizin dediğiniz gibi, uzuv anlamında "Allah'ın yüzünden başka hiçbir şey baki kalmayacaktır" şeklinde mana verilirse, benden, O'nun meselâ, elinin de baki kalmaması gerekir.

Vech, Zat Manasına

"Vech" lafzının, zât manasına kullanılmasının güzel oluşunun sebebi nedir? Biz deriz ki: Bu, insanların örfünden alınan bir husustur. Çünkü "vech", örfte, insanın hakikatini ve zâtını ifâde için kullanılır. Baksana, insan, bir başkasının "vech"inin yüzünün gördüğünde, "Onu gördüm" der. Ama, meselâ, yüzünün dışındaki, eli, ayağı, vs. gibi uzuvları gördüğünde ise, "Onu gördüm" diyemez. Bu böyledir, çünkü insanın, eşyanın hakikatine genel anlamda muttali oluşu his (duyu organları) ile gerçekleşir. Çünkü insan, bir şeyi gördüğünde, o şeyden, o şeyi görmediği zamanda bilemeyeceği şeyleri bilip öğrenmiş olur. Çünkü his, görülen şeyin tamamını değil de, bir kısmını görebilmiştir. Sonra his, idrâk edip algılar, akıl ve zekâ da karar verir. Dolayısıyla, bir insan bir şeyi duyu organlarıyla gördüğünde, o şey hakkında aklıyla hüküm verir. Ne var ki, insanın "vech"inde, yüzünde, herbiri bir şeye delâlet eden, pekçok uzuv vardır. Binâenaleyh insan, insanın vechini, yüzünü gördüğünde, o insan hakkında, gözünün görmemesi halinde veremeyeceği hükümleri verir. Şu halde, yüz, insanın hakikatine ve onunla ilgili hükümlere, başkasından daha fazla delâlet etmiş olur. Böylece "vech" kelimesi (ilk önce), insanın hakikatini ifâde etmek için kullanılmış, daha sonra nesneler bakımından kullanılmaya başlanmış, derken nesne olmayan şeyler hakkında da kullanılır olmuştur. Nitekim, meselâ, söz ile ilgili olarak, "Bu, güzel bir vech'dir, izahtır, bu da, tutarsız bir vech'dir, izahtır" denilir olmuştur. Bazı fıkıh kitaplarında da yazıldığı gibi, "vech"in, "muvâcehet -yeryüzü olma" masdarından olduğunu söyleyenlerin görüşüne gelince, bu pek fazla önemli bir görüş değildir. Çünkü İlgili iş, burada izah edilenin aksinedir. Zira fiil, masdardan; masdar da, esas kök isimden iştikak etmiştir. Bu iş nakil yoluyla (yani faraza aslında isim olup da daha sonra masdar haline, oradan fiil haline taşıma..) olmuş olsa bile böyledir. O halde "vech", o uzvu ifâde için konulmuş şeylerin ilkidir. Daha sonra, kullanılır olmuş, derken başka şeyler de bundan türemiştir. Bunu ancak, dil ilminde ileri edebiyat sahasında mahir olan kimse anlayabilir.

Rabb Vasfının Zikredilmesi

Cenâb-ı Hak şayet, ya "Rabbin", ya "Allah" yada benzeri isimleri söyleyerek, "bakîdir" demiş olsaydı, elde edilen mana, herhangi bir vehme düşülmeksizin de elde edilmiş olurdu. (Ne dersin?). Biz deriz ki: "Vech" kelimesinin yerini tutacak bir başka lafız yoktur. Ve bu husustaki izah da, ancak Allah'ın buyurduğu şekildir. Bu böyledir, zira Allah'ın bilinen diğer isimleri, meselâ, Rab, Hâlık... gibi, İsm-i fail sığalarıdır. "Allah" lafzı ise, bazılarına göre, (ism-i mef'ûl sığasında olup), mabûd (tapınılan) anlamındadır. Binâenaleyh, şimdi, Cenâb-ı Hak şayet, "Rabbin baki kalır" demiş olsaydı ve bizim de, "Senin Rabbin..." sözümüzün kullanılışta,

a) Rabbin bütününden olan şey "bakî kalır",

b) Bakî kalırken de senin Rabbin olduğu halde Rabbin bakî kaldı..." şeklinde iki manası olduğu halde, şimdi, Cenâb-ı Hak, "Rabbin bakî kalır" demiş olsaydı, böylece, o vakitte merbûb, Rab edinilmiş olurdu. Ve, "Halik bakî kaldı", "Rezzâk bakî kaldı.." vs. demiş olsaydı da, yine böyle olurdu.

Dördüncü Mesele

Burada "Rab" kelimesinin ve "vech" kelimesinin ona izafe edilmesinin hikmeti nedir? O, bir başka yerde ise, meselâ, "Her nereye dönerseniz, Allah'ın vechi oradadır" (Bakara, 115) ve "Allah'ın vechini dilerler" (Rum, 36) buyurmuştur. Biz deriz ki: Bahsedilen bu İki yerin İkisinde de, ibâdet manası kastedilmiştir. Cenâb-ı Hakk'ın, (Bakara, 115) ayetinde bu mananın kastedilmiş olduğu açıktır; zira, burada kastedilen, namazdır (Rum. 78) ayetinde de kastedilen, zekattır.

Çünkü Cenâb-ı Hak, bundan önce, "O halde, akrabaya hakkını ver; miskine ve yolda kalmışa da (...). Bu, Allah'ın vechini dileyenler için daha hayırlıdır" (Rum, 38) buyurmuştur. "Allah" lafzı, ibâdet manasına delâlet eder; çünkü, Allah, mabûd anlamındadır. Halbuki, mevzûbahs ayetimizde ise, sayesinde, insanın eğitildiği nimetlerden bahsedilmiştir. İşte bu sebeple, Cenab-ı Hak, "Rabbinin vechi" buyurmuştur.

Ayetin Muhatabı

"Rabbin..." ifâdesindeki hitap, kimedir? Biz deriz ki, görünen odur ki, bu hitap, herkese yapılmış olur, Cenâb-ı Hak adetâ, "Ey dinleyen, Rabbinin vechi, zâtı bakidir" demek istemiştir. Ayetteki hitabın Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e olması da muhtemeldir. Buna göre şayet, "O halde Cenâb-ı Hak, daha nasıl, iki (şeye) hitaben, "Böyle iken, Rabbinin hangi nimetlerini yalan sayabilirsiniz?"; tek şeye hitaben de "Rabbinin vechi, zatı..."diyebilmiştir?" denilirse, biz deriz ki: "Rabbinin zâtı bakî kalacaktır" ayeti ile herkesin yok olup, Allah'ın baki kalacağına işaret edilmek istenmiştir. Böylece de Allahü teâlâ, "Ey dinleyen kişi, Rabbinin zâtı bakî kalacaktır. öyleyse, O'ndan başkasına iltifat etme. Çünkü, O'nun dışındaki herşey, fanidir" demek istemiştir.

Muhatap, genelde, sözde kastedilen manadan hariç olur; çünkü sen, sana bir yerin halkından şikâyet eden birisine, "Senden ötürü oradakileri cezalandıracağım.." dediğinde, muhatap, her ne kadar oradakilerden birisi olsa bile, bu tehdidin dışında kalmış olur. İşte bu sebeple Cenâb-ı Hak, herkesin, O'nun dışında kalanların fanî olacağını bilmesi için, "Rabbinin zâtı bakî kalacaktır" buyurmuştur. Şimdi Cenâb-ı Hak şayet, "ikinizin Rabbinin zâtı (......) demiş olsaydı, o zaman bunlardan her biri, hem kendisini, hem de muhatap olan arkasını fani olmaktan hariç tutmuş olurdu.

İmdi eğer sen: "Peki, Cenâb-ı Hak, hiçbir şeye hitap etmeksizin, "Rabbinin zâtı, yüzü (......) bakidir" demiş olsaydı, O'nun dışında kalan herkesin yok olacağına daha fazla delâlet etmiş olurdu.." dersen, biz deriz ki: "Rabbinin..." ifâdesindeki hitap, adeta sanki, O'nun lütfuna; bakî bırakma ise, O'nun kahrına bir işarettir. Halbuki burası, lütfün beyân edildiği, nimetlerin dile getirildiği bir yerdir. Binâenaleyh Cenâb-ı Hak, sadece "Rab" sözünü kullanmış olsaydı, hitabın delâlet ettiği manaya delâlet etmezdi. Hem, "Rab, lafzı hakkında, cari olan şöyle bir örf bulunmaktadır. Bu örf te, bu kelimenin izâfetsiz kullanılmamasıdır. Meselâ kul, "Rabbimiz (......) bizi bağışla"; "Ya Rabbî, (......) beni bağışla" der. Cenâb-ı Hak da, meselâ, "Sizin Rabbiniz; atalarınızın Rabbi, bütün alemlerin Rabbi..." gibi ifâdeler kullanır. Cenâb-ı Hak, bu kelimeyi izâfetsiz kullandığı yerde, bunu, kendisine ait sıfatlardan bir sıfatla kullanır. Çünkü Cenab-ı Hak, meselâ, "Güzel bir belde ve çok bağışlayıcı bir Rab" (sebe, 15) ve "Merhametli bir Rab'den sözlü bir selâm" (Yasin, 25) buyurur.

"Rabb" lafzının, terbiye manasında bir masdar olması muhtemeldir. Nitekim Arapça'da, meselâ, (Onu terbiye etti); denildiği gibi, de denilir. Bu kelimenin, tıpkı "tabîb" manasında "et-tıbbu,"hasse manasında, "sem" (işitme) "cimri" manasında buhl (cimrilik) vb. kelimelerin kullanılması gibi, masdar olan er-Rabbu kelimesinden er-Rûbbu manasında sıfat olması da muhtemeldir. Ne var ki, bu durumda bu kelime, bâbındandır. Bu izaha göre bu kelime, kalıbından gelen bir iş, oluş, hareket bildirmiş olur. Yani, bu, huya ait olan tabii bir iş olmuş olur. Nitekim biz, "Falanca daha alim, daha iyi hükmedendir" dediğimizde, müteaddî olandan ayrılsın diye, lâzım olan babından bir vasıf söylenmiş olur.

Celâl

(el-celâl) nefy babından olan her sıfata bir işaret olmuş olur. Nitekim bu manada biz, "Allah, cisim değildir, cevher değildir, araz değildir" dediğimiz gibi, "O, muhtaç olmaktan yüce oldu O, aciz olmaktan yüce oldu de denilir. Bu husustaki sözün özü şudur: "Celâl", azamet anlamındadır. Ne var ki, azamet, temelde, kuvvet hakkında; celâl de fiil hakkında kullanılır. O halde bu demektir ki Allah, zayıf akılların kavrayamayacağı kadar büyüktür. Binâenaleyh O, farzedilen her aklî şeyin kavramasından ve idrâkinden yüce ve celîldir.

(el-ikrâm) da, müsbet babından olan her sıfata bir işarettir. Bu da bizim meselâ, "O, Hayy'dır, Kâdir'dir, Âlim'dir..." dememiz gibidir. "Semî ve Basîr" kelimelerine gelince, bunlar da, Ehl-i sünnete göre, isbat babından iki sıfat olduğu halde, Mu'tezile'ye göre nefy bâbındandır. Halbuki bize göre, nefy babından olan sıfatlar, isbât babından olan sıfatlardan önce gelir. Çünkü biz, her şeyden önce, ilgili delili buluruz ki, bu delil, âlemdir. Ve şöyle deriz: Âlem, her şeye muhtaçtır. O şey (Allah) ise, âlem gibi değildir. O halde, muhdes değildir. Muhtaç değildir. Mümkin değildir. Daha sonra, böylesi bir zâtın kudreti, ilmi, vb. sıfatları olduğunu söyleriz. İşte bu noktadan, Cenâb-ı Hak, kullarına "Allah'tan başka Tanrı yoktur"demelerini emrederken, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de, "Lâ ilahe illallah deyinceye kadar, insanlarla savaşmakla emrolundum" buyurmuştur. Buhari, iman 17.

Ulûhiyyeti, Allah'ın dışındaki varlıklardan sebbetmek, nefyetmek, Allah için uygun olmayan sıfatları da Allah'tan nefyetmek, demektir. Binâenaleyh, sen meselâ, "cisim, ilâh olamaz!" dediğinde, bu sözünle sen, adeta "Allah, cisim değildir" demiş olursun. Celâl ve ikram, daha önce geçmiş olan iki şeye dayanan iki vasıftır. O halde Celâl, Allah'ın dışındaki varlıkların yok olacağı gerçeğine dayanan; ikram da, Allah'ın bakî olduğu gerçeğine dayanan birer vasıftır. Binâenaleyh, geride sadece tek olan, fert olan O, (Allah) katmış olur. Halbuki, tek olan o zât, emrini (işini), Kendisi dışında kalan kimselerin ve şeylerin yok olmasıyla sınırlamaktan yücedir. O halde bu demektir ki o, hep kerem sahibi, hep kadir, hep âlim olmuştur. Binâenaleyh, O, Kendisi dışında kalan kimselerin ve şeylerin yok oluşundan sonra da, istediği kimseleri var edecektir. Bu kelime (zîl-celâli) şeklinde de okunmuştur. Bizinsaallah, bu sûrenin sonunda, bu kelimeyle ilgili diğer açıklamalar ele alacağız.

Herkes O'na Muhtaç

Bu bölümü tek başına aç →

29. Âyetin Tefsiri

Âyetin tefsiri için bak:30

Bu bölümü tek başına aç →

30. Âyetin Tefsiri

"Göklerde ve yerde kim (ve ne) varsa, O'ndan ister. O, hergün bir iştedir. O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalan sayabilirsiniz?".

Bu hususta, şöyle iki izah yapılabilir:

1) Bu ifâde, kendinden önce geçeni ifâde eden hâl olup, takdiri, "Kendinden istenilmek, sorulmak üzere, Rabbinin zâtı bakîdir" şeklindedir. Bu izah, nakle dayanmış olup, makul bir açıklamadır. Ama şöyle bir problem söz konusudur. İzahın böyle yapılması halinde bu, bir çelişkiye götürür. Çünkü Cenâb-ı Hak, "Rabbinin zâtı bakîdir" buyurduğunda, bu, yeryüzünde bulunanların, olan kimselerin fanî oluşlarından sonra kendisinin bakî kalacağına bir işaret olmuş olur. Şu halde daha nasıl, yerdeki kimseler için bir "mesul", kendisinden istenilen bir zât olacaktır?! Ama biz, (......)'deki zamirin racî şeylere racî olduğunu söylersek, yukardaki izahta bir problem kalmaz. Sahîh olan görüşe göre, biz diyoruz ki. buna şu şekilde cevâplar verilebilir:

a) Daha önce de beyân ottiğimiz gibi, insan, kendisine nisbetle fanidir. Dolayısıyla, insan ancak, Allah'ın bakî kılmasıyla bakî olabilir. Böyle olması halinde, Allah, "mesul - kendisinden istenilen" zât olabilir.

b)Cenâb-ı Hakk'ın, hakiki değil de, mana cihetinden "mesul - kendisinden istenilen" olması. Çünkü, herkes yok olup, varlık da ancak Allah'a ait olunca, böylece insanlar, "lisân-ı hâl ile isteyenlerin bulunduğunu farz saymışlardır."

c) Cenâb-ı Hakk'ın ifâdesi istikrar (süreklilik) ifâde eder. Dolayısıyla bu demektir ki, o bakî kalış, yeryüzünde olanları yeniden diriltir (iade), böylece de Allah, istenilen bir zât olmuş olur.

2) Ayet, yeni başlayan bir cümledir. Daha doğru görünen de budur. Bu ifâdeyle ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

O isteyenler, Cenâb-ı Hak'tan ne istemişlerdir? Şimdi biz diyoruz ki: Bu hususta şu izahlar yapılabilir:

1) Bu, Cenâb-ı Hakk'ın bağışta bulunmasını istemektir. Böylece herkes o İlahî rahmeti ve gerek dini gerek dünyası hususunda muhtaç olduğu herşeyi Allah'dan istemiş olur.

2) Bu, bilinmeyen şeylerin bildirilmesini istemektir ve "Gaybın bilgisi O'nun katındadır. Gaybı ancak O bilir. Binâenaleyh herkes, kendi akıbetinin ne olacağını, salah ve fesadının hangi şeyde olduğunu Allah'a sorar, O'ndan ister" demektir.

Buna göre eğer, "Herkes, kendisinin câhil, Allah'ın âlim olduğunu kabullenmez" denilirse, biz deriz ki: Bu gerçekte, câhilin söyleyebilceği bir sözdür. Eğer bu söz inatçı bir câhilden sâdır olmuşsa, bu husus birinci madde için de söz konusu olur. Çünkü muannid kimselerden, Allah'ın kudretini kabul etmeyenler vardır. Dolayısıyla, hernekadar bu kişi, O'ndan, kendisi mümkin varlık olduğu için, Itsan-ı hâl ile birşeyler istiyor ise de, ile O Allah'dan birşey istemez. O halde birinci şık, O'nun kudretinin mükemmelliğine bir işaret olup, "Herkes, muhtaç olduğu şeyleri elde etmekten âcizdir" manasına gelir. İkinci şık da, Allah'ın ilminin mükemmelliğine bir işaret olup, "Herkes, Allah'ın katındaki malumatı bilemez. O konuda câhildir" demektir.

3) Bu, bir işi çıkarıp ortaya koymasını istemektir. Ayetteki, "Göklerde ve yerde kim varsa..." ifadesi, "Melekler, Allah'dan hergün talebte bulunur ve "Ey Rabbimiz ne yapalım, bize neyi emrediyorsun?" derler." Bu izah, aynı zamanda, bu ayetin "hal" olduğunu söyleyenlerin görüşüne göre, ortaya çıkan o problemin en uygun cevabıdır. Çünkü o şöyle der: "Hak teâlâ, "yer üzerinde bulunan her canlı fânidir' (Rahman, 26) buyurmuştur. Yeryüzündeki herkes için, yeryüzü mekân ve dayanaktır. Eğer yer olmasaydı, hiçkimse yasayamazdı. Ama yeryüzündeki melekler, yerdedirler, yeryüzünde değillerdir. Binâenaleyh yerin sarsılması (yok edilmesi), o meleklere zarar vermez. Bu sebeple, yeryüzünde olanlar fânî, Allah bakî olduğundan, bu melekler, dünya helak edilince fânî olmazlar. Dolayısıyla da böylece Allahü teâlâ'dan talebte buunur, O'na sorarlar ve "Ne yapalım?" derler. Böylece Allah onlara, emredeceği şeyi emreder. Onlar da emrolundukları şeyleri yaparlar. Daha sonra Hak teâlâ o meleklere, dilediği bir zamanda, "ölünüz" emrini verir ve onlar derhal Oluverirler. Bu izah, ayetteki, 'isterler..." ifadesinin, "hal" cümlesi olduğunu izaha göre ise, zaten bir problem söz konusu değildir.

İkinci Mesele

Ayetteki zamiri kime râcîdir? Deriz ki: Zahir ve meşhur olana göre, bu zamir "Allah"a râcîdir ve bu hususta, müfessirlerin ittifakı vardır. Bunun delili, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den rivayet edilen şu hadistir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e, ayetteki "şe'n"in ne demek olduğu soruldu da, O "O, günahı bağışlar, sıkıntıyı giderir, dilediğini yüceltir, dilediğini alçalür" buyurdu. Ayetteki bu zamirin, "yevm" (gün) kelimesine râcî olması, "külle yevm" (hergün) ifadesinin de, "sorarlar" fiilinin zarfı zamanı olması da mümkündür, yani, "o, zaten iş esnasında olduğu her bir günde, onların istemelerine muhatap olur" demektir. Burada ifadesi, nekire"yevm"in sıfatı olan bir cümle olur. Bu tıpkı "Falanca benim istirahat günüm olan herbirgünde, benden ister" denilmesi gibidir. Bu, "O, benden hep istirahata çekildiğim günde istekte bulunur" demektir. Böylece ayetteki bu ifade, kendisinde bir "şe'n" olan o günleri, Hak teâlâ'nın, hakkında, "Bugün mülk kimin? (Tabii ki) tek ve kahhar Allah'ındır" (Mü'min, 16) buyurduğu günden ayıran bir sıfat olur. Çünkü o günde, soran da, cevap veren de Allahü teâlâ'dır. Allah'a o günde, hiçbirşey sorulmaz, hiçbirşey istenmez. Çünkü o gün, insanlar, melekler ve diğer bütün soranları ilgilendiren bir şe'nde (halde) değildir. İnsanlar, melekler ve diğerleri, kendilerini alâkadar eden bir şe'nde (halde- işte) olduğu zaman Allahü teâlâ'dan talebte bulunurlar. İşte o zaman muhtaç oldukları şeyi isterler. Yahut da, o gün, ne yapacaklarına dair Allah'ın emrini öğrenmek isterler

İmdi eğer, "Bu, yukarıdaki hadiste varid olan manaya ters düşer" denilirse, biz deriz ki: "Ayetteki "şe'n" (hal - iş) ne demektir? diyene cevaben, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, "O, günahı bağışlar, sıkıntıyı giderir..." şeklindeki sözü ile bir tezat teşkil etmez. Çünkü bu, "Allahü teâlâ, bazı günleri, mahlukatın günahlarını bağışlamaya ve sıkıntılarını gidermeye ayırmıştır. İşte bu sebeple Cenâb-ı Hak, "Göklerde ve yerde kim varsa O'ndan ister (sorar)" buyurmuştur ki, bu, "Mahlûkatla ilgili bu günlerde, O'ndan talebte bulunurlar" demektir. Bazı günleri ise, Kendisinden talebte bulunulmamaya ayırmıştır. Biz nasıl böyle söylemeyelim ki: Eğer ayetteki "hergün" ifadesini, umumîliği üzere bırakacak olsaydık, o zaman hergünde bir iş, bir oluş, bir hareket söz konusu olurdu ki, bu da, bu tür şeylerin kadîmliğini ve sürekliliğini söyleme neticesine götürürdü. Fakat ayetteki, "hergün" ifadesinin, tıpkı, "O (Belkıs'a) herşey verilmiştir. (Neml, 23) ve "Bu, herşeyi yerle bir eder" (Ahkaf, 25) ayetlerinde olduğu gibi, "tahsis" görmüş (sınırlandırılmış) bir umûmî ifade olduğu söylenebilir.

Her An İştedir

Meşhur olan izaha göre, Allahü teâlâ, hergün ve her an bir iştedir. Halbuki o kader kalemi, olacak şeylerin hepsini yazmış bitirmiştir (ne dersiniz)?" Deriz ki: Bu hususta, son derece güzel olan ve nakle dayanan cevaplar vardır. Binâenaleyh önce naklî cevapları verdim. Daha sonra aklî cevapları ele alalım: Naklî cevap şöyledir: Bazıları demişlerdir ki, "Ayetin bu ifadesiyle, takdir edilen şeylerin, zamanlarına sevkedilmeleri (zamanı gelince yaratılmaları) kastedilmiştir. Buna göre mana, "Kader kalemi, her gün ve her an olacak şeyleri yazıp bitirdi. Dolayısıyla herşeyin vakti gelince, Hak teâlâ'nın iradesi, o fiile o vakitte taalluk ediyor. Böylece de o fiil o vakitte, meydana geliyor" şeklinde olur ki, bu hem lafız, hem de mana bakımından güzel bir izahtır.

Bazıları da şöyle derler: Allah'ın işleri, yeni başladığı işler olmayıp, önceden takdir ettiği işleri izhar etmesi şeklinde cereyan etmektedir. Bu da, manaca birincisi gibi olup, "O'nun bu işin olacağına dair hükmü değişmemiştir. Fakat Allah'ın, o fiilin olmasını takdir ettiği o vakit gelir. Böylece o vakitte, Allah'ın takdir ettiği o şey ortaya çıkar" demektir. Bu iki görüş, el-Hasan b. el-Fadl'a nisbet edilmiştir. O, bu İki izah ile, Abdullah b. Zahire cevap vermiştir.

Bazıları da bu ayete, "Allah, geceyi gündüze, gündüzü geceye sokar (çevirir), diriden ölü, ölüden diri çıkarır; hastayı iyileştirir; sağlamı, hastalandırır; zelili, aziz; azîzi zem kılar vs. vs." manasını vermişlerdir ki bu da, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, yukarıdaki, "O, günahı bağışlar, sıkıntıyı giderir..." hadisine dayanır, onun gibidir. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in bu sözü, son derece güzel ve beliğdir. Zira O, (aleyhisselâm) birisi âhireti, diğeri de dünyayı ilgilendiren iki hususu ifade etmiş, ama âhiretle ilgili olanı, dünyevî olandan önce zikretmiştir.

Aklî olan izahlar da şöyledir:

1) Deriz ki: Ayetteki bu ifade, mahlûkata nisbetledir ve gök ile yer ehlinden, Allah'dan istekte bulunanlara nisbetle böyle ifade edilmiştir. Zira Allahü teâlâ, istediğine hükmetmiş, o husustaki hükmü kesinleştirmiş ve öylece yürürlüğe koymuştur. Şu kadar varki O'nun bu hükümleri hergün birer birer ortaya çıkar. Bu sebeple meselâ biz diyoruz ki: "Allahü teâlâ, falancanın rızkını bugün kesinleştirdi, dünden rızıklandırmadı." Mahlukatın ilminin, Allah'ın ilminin kuşattığı herşeyi kuşatması (bilmesi), mümkün değildir. Dolayısıyla melekler hergün, "Ey ilahımız, bugün, bizim ilmimize göre, hangi işte (şe'nde)sin?" diye sorarlar.

2) Fiil, birisi fail tarafından, hususî olan, diğeri de bazı işler konusunda mef'ûl tarafından olan, iki şeyle gerçekleşir ve başka bir ihtimal de mümkün değildir. Failin tercih edeceği o tarza göre, fiil, çeşitli şekillerde meydana gelebilir. Birincisinin misâli, durgun olan birşeyi harekete geçirmek gibidir: Harekete geçirmek, o şeyden sükûnu (hareketsizliği) gidermekle olur ve o hareketi, araya hiç fasıla sokmadan, o sükûnun peşinden getirmekle olur. İkincisinin misâli ise, sakin (hareketsiz) olanın, hareketsizliğini sürdürmektir. Çünkü kendisinde, o hareketsizliğin sürdürülmesi ve araya bir fasıla sokmaksızın veya fasıla ile birlikte, o sükûnun peşinden, sükûnu gidermek (onu hareketlendirmek) ile olur. Çünkü ondan, cismin var olmasına rağmen, harekete geçirmeksizin, ondan sükûnu gidermek mümkündür.

Bunu iyice kavradığına göre, bil ki Allahü teâlâ, aynı anda, pek çok nesneleri yaratır ve o nesnelerde, bu yaratma zamanının dışında, çeşitli sıfatlar da yaratabilir. Dolayısıyla o nesnelerin var edilmesi de, yine o zamanda olup, yoksa o zamandan sonra, başka bir zamanda yaratılmış değillerdir. Binâenaleyh kimi ki Allah bir zamanda fakir olarak yaratmıştır, onu o zamanda fakir olarak yaratmasına rağmen, aynı o zamanda onu zengin olarak yaratmış olması mümkün değildir. Bu sözden, Cenâb-ı Hakk'ın âciz olması gerektiği sanılsa yahut bu vehmedilse bile aslında bu hiç de böyle değildir. Tam aksine acziyet, aksi durumda söz konusudur. Çünkü Cenâb-ı Hak eğer o kimseyi, zengin olmasını dilediği bir zaman fakir olarak yaratsaydı. İstemesine (iradesine) rağmen, zenginlik o zamanda onda meydana gelmezdi. Dolayısıyla acziyyet, bizim verdiğimiz misalde değil, onun aksinde, söz konusudur. O halde, "her zaman", diğer zamanlardan başkadır. İşte, Hak teâlâ'nın, "O, hergün bir iştedir" ayetinin manası budur. Müfessirlerin, "O, fakiri zengin, zengini fakir, zelili aziz, azizi zelil kıtan, zıdlan böylece yaratabilendir" şeklindeki sözlerinden kastedilen mana da budur. Bil ki iki zıd, iki muhtelif şeye münhasır olmayabilir. Aksine iki denk şey, kendi hükümlerine göredirler. Çünkü bunlar içtimâ edemez (birleşemezler). Binâenaleyh kendisinde, bir zaman içinde, bir mekâna doğru hareket bulunan bir Kimsede, o zaman içinde, o mekâna doğru başka bir hareketin bulunması mümkün değildir. Halbuki Allahü teâlâ'nın işi, dün fakir veya zengin kılmaksızm, bugün zengini fakir, fakiri zengin kılmaya hasredilmiş değildir ve Zeydde düne ait zengin kılma ile, bugüne ait zengin kılmanın içtimâ etmesi (birleşmesi aynı sayılması) mümkün değildir. Binâenaleyh ilgili işe baktığımızda, zengin için devam etmekte olan zenginlik, hep hal değiştirir ki işte bu da Allah'ın şe'ninden (işinden)dir.

Bir İşi Başka İşine Mani Olmaz

Bil ki Allahü teâlâ, "kendisini hiçbir İş, bir başka işten meşgul edemez" diye tavsif edilmiştir. Bunun manası, "Bize engel iken, bir iş, Allahü teâlâ'nın başka bir iş yapmasına manî olamaz" şeklindedir. Bunun misali şudur: İçimizden birisi, herhangi bir maddeyi ateşte ısıtarak, bir boya ile, siyaha boyanmayı, yahut su ile soğutup, beyazlandırmayı istesin. Halbuki su ile ateş, birbirinin zıddıdırlar. Binâenaleyh bu kimseden, bu iki şeyden birisi istense de, o da, buna başlasa, bu işi, diğer işi yapmasına mâni olur. Halbuki bu misalde, fiil fiile manî olmamıştır. Çünkü bir nesneyi siyaha, bir diğerini beyaza boyamak bir tezad olmadığı gibi, bunlardan birisini ısıtma ve siyaha boyama arasında bir tezad yoktur. Binâenaleyh fiil, faile engel teşkil etmiş, fakat fiile engel teşkil etmemiştir. Halbuki Allahü teâlâ hakkında, ne fiile ne faile mâni teşkil eder. Dolayısıyla Allahü teâlâ, aynı anda, sayısız-sınırsız farklı fiilleri yapabilir. Fakat bir cismi hem beyazlandırmanın, hem siyahlandırmanın mümkün olmaması gibi, yapılması imkânsız olana gelince, bu durum, bazan faile manî olduğu gibi, bazan olmayabilir. Fakat mutlaka faile mâni olması gerekir. Zira bir nesneyi, aynı anda hem beyazlandırmak, hem siyahlandırmak mümkün değildir. Allahü teâlâ'yı ise. hiçbir iş, hiçbir işi yapmaktan alıkoyamaz. Fakat o işlerin sebeplen, faile mâni olmaksızın, başka sebeplere manî olmuştur. Bu incelemeyi iyice kavradiysan gerçekten sana çok faydalı olmuştur.

Sizin Hesabınıza Bakacağız

Bu bölümü tek başına aç →

31. Âyetin Tefsiri

Âyetin tefsiri için bak:32

Bu bölümü tek başına aç →

32. Âyetin Tefsiri

"Ey insanlar ve cinler, ileride sizin (hesabınıza) yöneleceğiz. Şimdi Rabbinızın hangi nimetlerini yalan sayabilirsiniz".

Önce, bu ayetle ilgili olarak söylenen şeyleri, meşâyihin (büyük âlimlerin) görüşlerinden bereket umarak, zikredelim. Daha sonra da bunu, doyurucu bir izah ile, tahkîk edelim. Binâenaleyh diyoruz ki: Müfessirler, bu hususla değişik izahlar yapmışlardır. Çoğu, bu ayet ile, "Ey Sekalân (insanlar ve cinler), bizzat sizi, sizin hesabınızı maksad edinip, özellikle ele alacağız" manasının kastedildiği kanaatindedirler. Bazıları da bu ifadenin, insanların örfünde-adetinde olduğu gibi, ilahî tehdit olarak söylendiği görüşündedirler. Çünkü efendisi kölesine kızdığında, "Sana öyle bir yöneleceğim, senin için öyle bir fırsat bulacağım ki!" der. Halbuki o zaten boş oturmaktadır, buna manî bir meşguliyeti yoktur.

Bu hususta bizim izahımız şöyledir: "Boş olmama", failin, onunla beraber herhangi bir fiil yapmasının mümkün olmadığı bir iş üzerinde olması demektir. Çünkü birşey diken kimse, meselâ "yazmaya vaktim yok" der. fakat vaktin olmaması, bazan, iki fiilden birisinin, failin bir başka fiili yapmasına manî olmasından ötürü olur. Bu durumda, "O, şu sebeple, şundan ötürü şunu yapamaz" denilir. Nitekim meselâ bir kimse, "Dikişle meşgul olmam dolayısı ile yazı yazamam" diyebilir. Bazan da boş olmama (yapamama), bir fiilin bir fiile manî olmasından ötürü olur da, fiilin faile mâni olmasından ötürü olmaz. Meselâ, o zamanda teskîni (dindirmesi-durdurması) mümkün olmayan bir zamanda, bir cismi hareket ettiren, onu durdurmaya vakit bulamamış demektir. Fakat bu vakitte, "Ben, hareket ettirmem sebebi ile, durduramıyorum' denilmez. Çünkü bu gibi bir yerde, hernekadar o, durdurmayla meşgul olmasa bite, o failin fiiliyle değilde, bizzat mahallin kendisinde bulunan bir hareketten ötürü failin onu durdurması mümkün olmamıştır. Binâenaleyh failin onu durduramaması, hareket ettirmesi imkânsız olduğu içindir. Halbuki birinci misalde, eğer o kimse dikiş ile meşgul olmasaydı, yazma imkânına sahip olurdu.

Bunu iyice kavradığına göre, boş olmama - vakit bulamama ikiye ayrılır:

a) Bir işle meşgul olmadan ötürü...

b) Herhangi bir meşguliyet olmadan... Diyoruz ki: Allahü teâlâ, kendi irade ve ihtiyarıyla, insanı yaratıp, sırf kudret ve iradesiyle onu dilediği bir müddet bakî (hayatta) bırakınca, işte bu durumda onu yok etmez. Binâenaleyh Cenâb-ı Hak, faile mâni olmayan, fakat başka bir fiile mâni olan bir fiil içindedir ve biz, bu gibi hallerin "ferağ" (boş zaman) olmadığını beyan ettik. Ama Cenâb-ı Hakk'ın bir meşguliyeti olur ve bu durumda O, önce irade ettiği şeyi icâd eder de, bundan sonra, aynı anda fazlasıyla beraber, yok etme imkânı elde edilirse, "ferağ" tahakkuk etmiş olur. Fakat insan için, hem kendi fiilleri, hem de hemcinsinin fiillerine hasredilmiş müşahedesi bulunup, onlardan boş vakit bulamaması da, meşguliyeti sebebiyle olunca, Allahü teâlâ'nın boş olduğunu sanmıştır. Böylece de yaratma işini, boş olmama manasına almıştır. Dolayısıyla bundan, lafzı manasından başkasına hamletmeyi gerektiren bir işten ötürü, bir iş, kendisini meşgul etmediği halde, O'ndan bir fiilin sudur etmesi gerekmiştir. Bil ki söylediğimiz bu izah, âlimlerinkinden farklı birşey değildir. Aksine bu da onların, ifâdesine "Sizi maksad edineceğiz, size yöneleceğiz" manasını verişlerinin bir diğer izahıdır. Fakat bu, biraz daha açıktır. Bizi, lisan erbabının görüşünden ayrılmadan izahta bulunmamıza imkân veren Allah'a hamdolsun.

Bil ki aslında "ferağ", "huluvv" (boş olma) manasınadır. Fakat bu boş olma, bir mekânla ilgili olursa, bir başkasının imkân bulmasına müsait olur. Eğer zamanla ilgili olursa, bir fiilin yapılmasına müsait olur. Binâenaleyh aslolan, failin zamanının, fiilden boş olup-olmamasıdır. Fakat mekânın boş olduğu, bizzat gözle görülür. Dolayısıyla falanca için, o mekânın boş olduğu manasında "ferağ" kelimesi kullanılır. Ama zamanın "ferağ") gözükmez. Dolayısıyla boş olup-olmadığı gözükmez. Bundan ötürü de, falanca, falan zamanda boştur" denilir. Çünkü görülebilen şey, zaman değil, falancadır. Aslolan, bu zamanın, falancanın zamanlarından boş bir zaman olmasıdır. Binâenaleyh bu kimseyi, o zamanda herhangi bir fiil yapmakla tavsif etmek mümkün olur. O halde Hak teâlâ'nın "Sizin için fâriğ olacağız" ifadesi, işte aslolan bu durumun düşünülüşüne göre kullanılmıştır. Çünkü mekân boş olduğunda, (falanca için) denilir de, (falancaya) denilmez. Zaman da böyledir. Fakat faile nakledilip, "Fail boştur. O boş olduğu zaman, başka bir işe yönelir" denildiğinde, fail hakkında, "Falan işi bitirip falan işe başladı" denilir. Ama zarf hakkında "Şunu bitirip şuna başladı" denilir. İşte bu sebeple Cenab-ı Hak, bu asıl mananın düşünülmesi ile, ayette (isim için) buyurdu. İşte bu durum, biraz önce de bahsettiğimiz gibi, engelin, faile nisbetle değil, fiile nisbetle olduğunu takviye eder.

Ayetteki, (ey) ifadesi hakkında, diyoruz ki: Müpheme nida etmede ve ondan sonra da bir sıfat getirmedeki hikmet, bu nidayı yapanın, sözünü, zâyî olmaktan (boşa gitmekten) koruması içindir. Bu sebeple, nida eden önce, duyan herkes, kendisine yönelsin ve nida edenin sözüne, seslendiği kimse dikkat kesilsin diye, müpheme (belirsiz birisine nida) ederek, "eyy" der, sonra da duyanlar kendisine yöneldiğinde, esas kastettiği kimseye husûsen seslenir de, "er-Racülü" (ey falanca adam) der (yani) Dolayısıyla bu gibi nidalarda, şu iki husus yerine getirilmeye çalışılır:

1) Lâm ile veya ismi işaretle, marife olanı tavsîf etmek... Dolayısıyla meselâ sen, "Ey falan adam", yahut da "ey falanca, ey şu" dersin. Fakat burada, bu ikisinden daha marife olan getirilmez ki bunlardan daha marife olan "alem" isimlerdir. Çünkü her cins için kullanılan müphem (isim) İle, her şahıstan ayrılmış belirti alem arasında, bir uzaklık ve farklılık vardır.

2) İkisinin arasında, tenbih "ha"sını sokmak... Çünkü (ey) edatında aslolan, son derece müphemlik olduğu için, izafetle kullanılmasıdır. Dolayısıyla böylece, ayırdedilmeye muhtaç olur. Ayırdetmede temel olan ise, daha önceleri de beyan ettiğimiz gibi "izâfet"tir. Dolayısıyla ikisinin arasına, izafetten bedel olsun diye "hâ-i tenbih" getirilmiştir ve yine "eyyü" (ey) edatı kaldırıldığında lâm-ı tarif de hazfedilir. Çünkü sen meselâ, diyemezsin. Zira böyle söylemede, manasız bir uzatma sözkonusu olur. Çünkü sen, biraz önce bahsettiğimiz "dikkat" çekmeyi sağlayamazsın. Ama demen bunu sağlar. Dolayısıyla da lam-ı tarifi getirmeye hacet kalmaz. İşte bu durum, İzâfet-i maneviyye olduğunda da, lamın düşmesini gerektirir. Çünkü izafeti maneviyyede marifelik ifade edince, lâm-ı tarifi getirmek lüzumsuz bir uzatma olur. Çünkü böyle yapmak, İki muarrifin (marife kılan unsurun) arasını cemetmek olur.

Cin ve İns

Ayetteki (iki ağırlık) ifâdesi, meşhur olan görüşe göre, cinleri ve insanları anlatır. Bu hususta şu izahlar yapılabilir:

a) Bu iki cins varlık, günahları yüzünden ağır oldukları için bu ismi almışlardır.

b) Yeryüzünde bir ağırlıkları olduğu için bu ismi almışlardır. Çünkü toprak, hernekadar Hazret-i Adem (aleyhisselâm)'in yaratılması tamamlansın diye, yaratma işinde, bir letafet arzederse de, bu durum taprağı, ağır olmaktan kurtarmaz. Ateşe gelince, cinler bundan yaratıldığı için, az da olsa bir kesafet arzeder. Binâenaleyh nasıl toprak (insanda) az da olsa latif İse, ateş de böylece, az da olsa ağırdır. Dolayısıyla bu iki cins, sakil (ağır)dırlar. İşte bundan ötürü "sakaleyn" adını almışlardır.

c) Ağır olan, bunlardan sadece biridir. Diğeri ise, sırf ağır olan Komşuluğundan ötürü bu ismi almıştır. Nitekim sadece birisi Ömer olduğu halde, yanyana olan iki kişiye "ömereyn" (iki Ömer), sadece biri ay olduğu halde (ay ile güneş hakkında), kamereyn (iki ay) denilir. Yahut da, bu ifade ile, derleyici iki tür sayesinde umumîlik kastedilmiş olabilir. Nitekim sen meselâ, "Ey şöyle ağır olan, ey şöyle olmayan ağır..." dersin. "Sakal" (ağırlık), büyük ve önemli şey manasına kutlanılır. Çünkü Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) "Ben, size, iki ağır (önemli) şey bırakıyorum. (Kur'ân ve hadis)" buyurmuştur.

Uzaya Çıkma

Bu bölümü tek başına aç →

33. Âyetin Tefsiri

Âyetin tefsiri için bak:34

Bu bölümü tek başına aç →

34. Âyetin Tefsiri

"Ey cin ve insan cemaatleri, göklerin ve yerin bucaklarından geçmeye gücünüz yetiyorsa, ki bir sultan (kudret) olmadan asla geçemezsiniz, haydi geçin! O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalan sayabilirsiniz".

Bu ayetle ilgili birkaç mesele var:

Birinci Mesele

Bu mesele, ayetin kendinden önceki ayetlerle olan münasebeti ve bu münasebetinin güzelliği hakkındadır. Bu böyledir, çünkü Hak teâlâ, "Ey İnsanlar ve cinler, ileride sizin (hesabınıza) yöneleceğim" buyurup, biz de, Allah'ın aslında buna bir manî ve meşguliyeti olmadığını açıklayınca, sanki, birisi, "Madem ki ortada bir meşguliyet yok. O halde, bu erteleme ne?" demiş. Bunun üzerine sanki Hak teâlâ, "Acele eden, ya o işi tehir etmeden ötürü, o işinyapılmayacağı endişesini duyar, yahut o andaki ihtiyacından ötürü, yahut da tehire dâir olan ihtiyar ve iradesinden ötürü acele eder" diye cevap vermiş ve böylece, ihtiyacı olmadığını, daha önce "Yeryüzünde bulunan her canlı fanîdir. Ancak azamet ve ikram sahibi olan Rabbinin zâtı bakî kalacaktır" (Rahman, 26-27) buyurarak beyan etmiştir. Çünkü herkesin fânî oluşundan sonra bakî kalan, hiçbirşeye muhtaç değil demektir. Bu ayetle, elden kaçırma (yapamaam) endişesi olmadığını beyân ederek, "Onlar, elimden kurtulamazlar. Göklerden ve yerden dışarı çıkamazlar. Eğer onların, gökler ve yer dışına çıkmaları mümkün olsa bile, Allah'ın mülkünün dışına çıkamazlar. Binâenaleyh Ben, onları, nerede ve nasıl olurlarsa olsunlar, yakalarım" buyurdu.

Ma'şer

(ma'şer), büyük cemaat manasınadır. Bunun izahı şöyledir: Ma'ser, kendisinden sonra daha büyük bir sayı bulunmayacağı, ancak yeniden baştan sayılmaya başlanması gereken, çok fazla ve büyük bir sayı demektir. Çünkü Araplar, on sayısında birler basamağını tekrar başlatarak "ahade - aşere" bir ve on (yani onbir) "İsnâ aşere" (iki ve on yani oniki)..., yirmi - otuz" derler ki otuz, üç onluk demektir. O halde, ma'şer, aşerelerin (onlukların) toplandığı yer demektir. İşte bu da büyük bir topluluk manasınadır.

Üçüncü Mesele

Ayetteki hitab, dünyada mı, yoksa ahirette mi yöneltilecek- tir? Diyoruz ki: Zahir olan bu hitabın ahirette olmasıdır. Çünkü cin ve insanlar, o azabtan kaçmak isterler, fakat göklerin ve yerin etrafını, yedi sıra meleğin sardığını görecekler. Evlâ olan, bu ifâdenin, "Sizin için kaçma imkânı yok. Allah'ın mülkünden dışarı çıkmanız imkânsız. Her neye yonelseniz ve gitseniz, ora da Allah'ın mülküdür. Nerede olursanız olun, Allah'ın hükmü gelip sizi bulacaktır" manasında, genel bir ifâde olmasıdır.

Takdim Tehir

Bu ayette "cin"in, insandan önce, "Bu Kur'ân gibisini getirmek üzere insan ve cin toplansa, bunu yapamazlar..." (isra. 88) ayetinde ise, "insan"ın, "cin"den önce getirilişinin hikmeti nedir? Diyoruz ki: Gökleri- yerin bütün bucaklarından geçip gitmek eğer mümkün olsaydı cinlere; Kur'ân'ın benzerini getirmek de eğer mümkün olsaydı, insanlara daha uygun düşer. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak, herbir yerde, bahsedilen işi yapması ihtimali fazla olanları önce zikretmiştir.

Uzaya Bir Araçla Çıkılır

Ayetteki, "Bir sultan (kudret) olmadan asla geçemezsiniz" ifadesi ne demektir? Deriz ki: Bu hususta, şu muhtemel izahlar yapılabilir:

a) Bu, onca geçen ifadenin aksine bir açıklamadır, yani, "Siz şu anda geçemezsiniz. Bir kudret (vasıta) olmaksızın da geçemeyeceksiniz) Kaldı ki zaten buna bir kuvvetiniz de yok" demektir.

b) Bu, ilk bahsedilen hususun, olabileceğinin farzedilmesine ve bunun da onlara fayda vermeyeceğine göre getirilmiş bir ifade olup, takdirî manası şu şekildedir: "Sizler şu anda geçemezsiniz. Eğer geçebileceğiniz farzedilse bile, ancak Allah'ın sultanı (kudreti) sizinle beraber olunca geçebilirsiniz." Bu tıpkı bir kimsenin, "Kavim, ehl-i iyâli ile birlikte çıktı" demesi gibidir (yani bu bâ, maiyye manasınadır).

c) Buradaki geçme ile geçmeden murad edilen netice (yani azabtan kurtulma) kastedilmiştir. Bu böyledir, çünkü onların geçebilmeleri, kurtuluş istemelerine bir işarettir. Bu sebeple Cenâb-ı Hak, "Sizler göklerin bucaklarından (sınırlarından) geçip gidemezsiniz" buyurmuştur ki bu "Sizler, o azabtan kurtulamazsınız ve geçme ile elde etmek istediğiniz neticeyi, o azabtan kurtuluş neticesini bulamazsınız. Ancak Allah'tan olan ve sizi kurtaran bir sultan (kudret, araç) ile, bunu elde edebilirsiniz. Aksi halde, sizin için kurtuluş yoktur" demektir. Bu da, tıpkı, "Sen doğru olduğun zaman, ağlaman sana fayda verir" deyip, bununla, "Sana sadece doğruluk fayda verir" manasını kastetmen ve "Eğer doğru olursan, ağlaman fayda verir" manasını kastetmemen gibidir.

d) Bu, tevhidin anlatılmasına ve yerleştirilmesin bir işarettir. İzahı şöyledir: Cenâb-ı Hak sanki, "Ey gafil, aklın ile göklerin ve yerin bucaklarından çıkman mümkün değildir. Binâenaleyh, hep Allah'ın birliğinin delillerini görüp duruyorsun. Farzet ki göklerin ve yerin sınırlarını aşıp gidebilirsin. Ama bil ki ancak göklerin ve yerin dışında bulabileceğin ve Allah'ın vahdaniyyetine kesinkes delâlet eden bir sultân (kudret ve araç) ile ancak geçip gidebilirsin. Bu sultan ise, o mükemmel kudrettir.

Gönderilen Alev

Bu bölümü tek başına aç →

35. Âyetin Tefsiri

Âyetin tefsiri için bak:36

Bu bölümü tek başına aç →

36. Âyetin Tefsiri

"Üzerinize ateşten bir yalın (alev) ile, bir duman salıverilecek, öyle ki biribirinizi kurtaramayacaksınız, yardimlaşamayacaksınız. Şimdi Rabbinizin hangi nimetlerini yalan sayabilirsiniz".

Bu ayetle ilgili birkaç mesele var:

Birinci Mesele

Bu ayetin, daha önceki ayetlerle münasebeti ne şekildedir? Diyoruz ki: Eğer "Ey cin ve insan cemaatleri" hitabının kıyamet günü yöneltilecek bir nida olduğunu söylersek, Hak teâlâ sanki bu ayette de, "üzerinize ateşten bir yalın (alev) salıverildiği gün, artık sizin için bir yardımlaşma imkânı yok. Eğer göklerden kaçıp gitmeye muktedir iseniz, haydi geçip gidin" demek istemiştir. Yok, eğer bu nidanın dünyada yapılacağını söylersek, o zaman biz, "eğer muktedir olursanız" hitabının, "Sizin için, Allah'tan kaçmak ve kurtulmak söz konusu değildir ki, o azaba düşmezden önce kaçabilesiniz... Sizin için, bir yardımcı yoktur ki, o azaba düştükten ve o ateş üzerinize salıverildikten sonra, sizi o ateşten kurtarıversin" manasına bir işaret olduğunu söylemiş oluruz. Buna göre Cenâb-ı Hak sanki, "Eğer o azaba düşmemek için kaçabilecekseniz, kaçınız. Ama, daha sonra, bundan kurtuluşun olmayacağı ve mutlaka o azaba düşeceğiniz, tarafınızdan anlaşılır; böylece, o azaba düşersiniz de, o ateş de sizin üzerinize salıverilirse, bilin ki, yardım olunmayacaksınız. Binâenaleyh, bu durumda sizin için bir kurtuluş söz konusu değildir. Çünkü kurtuluş, ya o azaba düşmezden önce, onu savuşturmanızla, yahutta düştükten sonra, onun kaldırılması ile elde edilir... Halbuki, bu ikisi de mümkün değildir.

İkinci Mesele

Cenâb-ı Hak, önceki ifadeyi, "Eğer muktedir olursanız" şeklinde çoğul getirdiği halde, ifâdesindeki zamiri, niçin tesniye getirmiş; daha önce, "Bir sultan (kudret) olmadan asla geçemezsiniz..."deyip de çoğul getirdiği halde, ilgili ayetin sonunda iki topluluğa hitap ederek, niçin "birbirinizi kurtaramayacaksınız" buyurmuştur? Biz deriz ki, burada şöyle bir incelik vardır: "Eğer muktedir olursanız" hitabı, onların aciz olduğunu; Allah'ın mülkünün azametini beyan etmek için getirilmiş olan bir ifâdedir. Bu sebeple, Cenâb-ı Hak sanki, "Bir araya gelmeniz, kuvvet birliği yapmanız suretiyle göklerin ve yerin bucaklarından geçip gidebilecekseniz, o halde haydin geçip gidiniz. Ama sizler âciz olduğunuz için, bunu yapamayacaksınız. Bunun böyle olduğu, sizin bir araya gelmenizi ve birbirinize destek vermeniz durumunda bile açık ve aşikârdır. Binâenaleyh, bunun böyle olduğu, ayrı ayrı olmanız halinde ise, haydi haydi aşikârdır" demek istemiştir. O halde bu ayet, kişinin, kendisi dışında kalan bütün dostları ve kardeşleri ile biraraya gelmesi durumunda, herkes için genel ve umumî olan bir hitaptır. Ama, ifâdesi ise, bu azabın, iki türün herbirine değil de, İki türe birden salıverileceği bir beyândır. Çünkü, bütün ins ve cinnin tamamına, herkese, o azâb ve o ateş salıverilmeyecektir. O halde bu demektir ki, o azâb ve o ateş, genel anlamda, iki türe salıverilecek de, Allah'ın lütfü sayesinde o iki türden, bu azâb ve ateşten kurtulanlar olacaktır. Ama, hiç kimse, asla, göklerin ve yerin, kenar ve bucaklarından çekip gidemiyecektir. İşte bu mana, bizim biraz önce de bahsettiğimiz, "Sizin için, o ateşe düşmezden önce kaçış, söz konusu değildir; düştüğünüzde de, kurtuluşunuz söz konusu değildir" şeklindeki sözümüzü, teyit eder. Ne var ki, kaçamama, genel bir hükümdür; o ateşten kurtulamama ise, genel bir hüküm değildir (yani, kurtulanlar olacaktır).

Bu hususa bir ikinci cevâp da, lafız bakımındandır. ifâdesi, "et-ma'şer" (cemaatler)e hitaptır. O halde, ayetin manası, "Ey topluluklar, eğer gücünüz yetiyorsa..." şeklinde olur. ifâdesi ise, bu cemaatlere değil, tam aksine, ins ve cinden orada bulunanlara bir hitaptır. Ki, orada bulunanlar da, İki türden varlıklardır. Üstelik ifâdesi, atıf harfi olan vâv ile de getirilmemiştir, ki, böyle bu iki tür de, birinci ifâdede kendilerine nida edilenlerin aynısı olsun... Şimdi diyebiliriz ki, nidâ'nın açıkça yer almadığı yerlerde, tesniye getirmek daha evlâdır. Nitekim, Cenâb-ı Hak'da "O halde (siz ikiniz) Rabbinizin hangi nimetlerini..." buyurmuştur. Bu husus, Cenâb-ı Hakk'ın, meselâ, "... size yöneleceğiz" (Rahman,31) hitabıyla da teyit olunur. Ama, nidanın açıkça bulunduğu yerlerde ise, zamir çoğul getirilir. Ama, meselâ böyle çoğul getirildikten sonra, nida açıkça bulunmadığı için, yine Cenâb-ı Hak, buyurarak ifâdeyi tesniye getirmiştir.

Nühas ve Şuvâz

Ve ne demektir? Biz deriz ki: şuvaz, ateşin alevi ve özü, hülasasıdır. Bunun, odundan çıkan duman ile karışan, onunla içli dışlı olan ateş için söylenildiği de ileri sürülmüştür. Ama, görünen odur ki, bu kelime, hukemânın şu sözüne varıp dayanmaktadır. Ateş, tıpkı, son derece, iyice tutuşmuş olan körüğün ateşi gibi, artık katıksız bir ateş, kor haline geldiğinde ve iyice tutuşmuş ve yanmış bir fırında, katıksız bir ateş halinde geldiğinde, artık ateş olarak gözükmez. Çünkü o bu durumda aslında ateş olduğu halde, nûr (ısı ve ışık) olarak görülür. "Nuhas" kelimesine gelince, bu hususta şu iki izah yapılabilir:

1) Bu, o ateşin dumanıdır.

2) Bu kelime, erimiş bakır, bakır eriyiği hakkında kullanılır ki, bize göre, kelimenin meşhur olan manası budur.

Sonra, o iki türe hitap edilmesinden sonra, bu iki şeyin getirilmesi, bunlardan herbirinin o iki türden herbirine tahsis edilmiş olmasından dolayı olabilir... Bu durumda, bu demektir ki, hafif olan ateş (nâr), insan içindin, Çünkü ateş, insanın cevherine muhaliftir. Ağır olan o bakır eriyiği ise, cinler içindir; çünkü bakır eriyiği de cinnin cevherine ters düşer. O halde bu demektir ki, insan ağır, ateşse hafif; cin hafif, bakırsa ağırdır... Ayetteki nühâs kelimesi ile dumanın kastedilmiş olduğunu söylememiz halinde de durum aynıdır. Bu iki ifâdenin, ins ve cinden herbirine göre gelmiş olması da muhtemeldir ki, zahir ve muhtemel olan da budur.

Dördüncü Mesele

Kelimeyi mecrûr olarak (nuhasin) şeklinde okuyan kıraat nasıl tahlil edilecektir. Şimdi, bu kelimeyi böyle okuyan kıraat daha önce geçen ifâdesine atfedildiğini gözönüne alacak olursa, o zaman kelamın takdiri "dumandan bir yalım..." şeklinde olur. Halbuki nühâs'tan meydana gelmez. (Ne dersin?). Biz deriz ki, buna şu iki bakımdan cevâp verilebilir:

1) Bu ifadenin bu durumda takdiri, "Nühâs'dan bir şey..." şeklinde olup, Arapların tıpkı "Kılıcımı ve mızrağımı kuşandım..." ifâdesi gibi olmuş olur.

2) Daha açık olan bu görüşe göre, Öyte okuyan kimse şöyle diyebilir: ancak, ateşte hava ve yerle ilgili unsurlar bulunduğu zaman oluşur ki, işte oluşan bu şey dumandır. O halde, da, hem ateşten, hem de "nühâs'tan, yani dumandan meydana gelmiş bir şeydir. Bu izaha göre, salıverilen, iki şey değil, tek şey olmuş olur, ama ne var ki, bu tek şey (iki şeyden) mürekkep haldedir. Buna göre şayet, "Yapılan izaha göre, (şuvaz)'ın salıverilmeye tahsis edilmesinin faydası, ancak o ateşin güçlü değilken, kendisinden dumanı giderebilecek birgüce ulaştığının beyân edilmesidir" denilirse, biz deriz ki, görülmeyen bir ateş ile azâb etmek, kendisine düşme korkusu ve azabın sürüp gideceği daha evvel belirtildiği için, görülen azâb ile azâb etmekten daha aşağı mertebededir. Çünkü, katıksız, yalın ateş ya görülmez, yahutta, tıpkı nûr (ışık) gibi görünür. Böylece de, bu aetşin ne alevi ne heybeti olmaz.

Cenâb-ı Hakk'ın (......) hitabı hiçbir yardımlaşma türünün olamayacağını bildiren bir ifâdedir. Dolayısıyla, bu iki türden birisi diğerinden yararlanamayacağı gibi, ikisi birden, kendileri dışındakilerden de yararlanamayacaklardır. Her ne kadar kâfirler, dünyada iken "Biz, intikam almaya muktedir bir topluluğuz" (Kamer, 44) diyorlardı ise de bu böyledir. İntişâr, nusret ve kuvvet ile içice olmaktır. Nitekim Arapça'da, birisinden öc alan kimse hakkında denilir ki, bu kimse adeta, o kimseden, kendisi için o yardımı zorla çekip almış ve o yardımla içli dışlı olmuştur. İddihâr (intikam) ve iddihân kelimeleri de, lafzan, bu babdandır. Buradaki intisâr kelimesinin imtina (karşı koyma) manasına geldiğinin, dolayısıyla, (......) kelimesinin "kaçınamazsınız, karşı koyamazsınız" manasına geldiğini söylemesine gelince, bu mana da, hakikatte bizim bahsettiğimiz hususa vanp dayanır. Çünkü bu kimse, nusret ve yardımla içice olmuş olacak ki, buna karşı koyabilmiş olabilsin.

Semanın Yarılıp Ateş Akıtması

Bu bölümü tek başına aç →

37. Âyetin Tefsiri

Âyetin tefsiri için bak:38

Bu bölümü tek başına aç →

38. Âyetin Tefsiri

"Artık gök yarılıp da kırmızı sahtiyan (deri) gibi bir gül olduğu zaman, Rabbinizin hangi nimetlerini yalan sayabilirsiniz?".

Cenâb-ı Hakk'ın bu ayeti, ins ve cinne 'in salıverilmesinden daha büyük olan bir duruma bir işarettir. Çünkü Allahü teâlâ önce, İnsanın kendisinden korkup ürkeceği bir şeyi dile getirmiş, daha sonra da, cin, ins ve meleklerden idrâki yerinde olan kimselerden herbirinin, korkup dehşete kapılacağı durumu zikretmiştir. Çünkü, meleklerin mekânları yarmak ile; cin ve insanların merkezleri de harab etmekle boş bırakılmıştır. Şöyle de denebilir: Cenâb-ı Hak, "yerin sakinlerine işarette bulunmak için, "Yer üzerinde bulunan her canlı fânidir" (Rahman. 26) buyurunca, "semâ" sakinlerinin durumunu beyân etmek için de, "Artık gök yarılıp da..." buyurmuştur. Bu ifâdeyle ilgili birkaç mesele vardır.

Birinci Mesele

Fâ harfi aslında, şu üç anlamda, takibiyye ifâde eder:

a) Birinin diğeriyle aklen ilgisi bulunmayan iki şey arasında zaman bakımından bir takibiyye ve ardarda geliş olması... Bu, meselâ, tıpkı, sana, Zeyd'in oturmasını, Amr'ın da kalkmasını soran kimseye cevaben, senin "Zeyd oturdu, Amr da, hemen kalktı..." demen gibidir. Çünkü, bu iki şey, ya aynı anda, yahut ta birbirini takib edercesine meydana gelmiştir.

b) Birinin diğeri ile ilgisi bulunan İki şey arasındaki zihnî takibiyesi, ardarda oluşu ifâde etmek için... Bu da, senin tıpkı, "Zeyd geldi, Amr da, ona ikram olsun diye kalktı demen gibidir. Çünkü, bu gibi yerlerde, Amr'ın kalkması, zaman bakımından, Zeyd'in gelmesiyle beraber olmuştur.

c) Sözde takibiyye ifade etmesi... Bu da senin, meselâ demen gibidir. Zira sen, bu ifâdenle, adeta, "Ne emirden korkuyorum, ne melikten korkuyorum, ne sultandan korkuyorum!.." demiş olursun. Bunu iyice kavradığına göre, bu ifadenin başındaki da, yapılan bu üç izahın üçüne de ihtimali olan bir harftir. Birincisine gelince, bu şöyledir: Zira şuvaz'ın o kimseler salıverilmesi göklerin yarılmasından önce olur. Böylece de bu salıverme işi, hem kabir azabına, hem de suçluların mahşere sevked il meleri esnasında meydana gelen şeye bir işaret olmuş olur. Çünkü, tefsirde varid olduğuna göre, "şuvâz", o mücrimleri mahşere sürecek, böylece o mücrimler de, tek bir yerde toplanıncaya değin, "şuvaz'dan kaçacaklar.

Bu izaha göre, ayetin manası, "Size, yalın ateş salıverilir. Gökler yar ildiği ndaysa. inşaallah ilerde de beyan edeceğimiz üzere, o elîm azâb ve o şiddetli hesap tahakkuk eder..." şeklinde olur. İkincisine gelince; bunun izahı şöyledir:

"Üzerinize ateşten ve bakır eriyiğinden oluşan "şuvâz" salıverilir de, böylece bu, semâ'nın kıpkırmızı bir hale gelmesine sebep olur..." Bu, o ateşin alevinin, semâ'ya varıp dayandığı ve O semayı, tıpkı erimiş olan kırmızı demir haline getirdiğine bir işaret olmuş olur.

Üçüncüsüne göre yapılacak izah da şöyledir: Cenâb-ı Hak, "aşuvâz"ın size salıverilmesi vaktinde, "Artık yardımlaşamazsınız..." buyurunca, "Ya gökler yarılıp mühl - yani eğrimiş çamur- gibi olduğunda, ya nasıl yardımlaşacaksınız?!" demek istemiştir ki, bu da, o salıverilen "şuvâz"ın, yekpare bir alev olduğuna bir işarettir. Yahut ta meselâ, "Gök yarılıp, eriyip, yer, hava ve semâ'nın tamamı da ateş olduğunda, ya nasıl yardımlaşacaksınız?.." şeklinde olur.

İza Edatı

(-iza) kelimesi bazen, sadece zarf için, bazen şart, bazen bu "müfacee" için kullanılır. Bu edat, bütün bu gibi yerlerde, her ne kadar zarf ise de, ne var ki, aralarında fark vardır. Birincisine misâl, Cenâb-ı Hakk'ın, (Leyl, 1-2) ikincisine misâl, "Bana ikram edersen, ben de sana ikram ederim" cümlesidir. "Azmettiğinde Allah'a tevekkül et." (Al-i İmran, 159) ayeti de bu türdendir. Birincisinde, ilgili fiilin mezkûr olan o vakitte, şarta bitişik olması gerekirken, ikincisinde bu gerekmez. Çünkü meselâ sen, "Bana öğretirsen, mükâfaatlandırılırsın.." dediğinde, mükâfaatlanma işi, öğretmeden belli bir müddet sonra olur. Ne var ki, kişinin mükâfaatı hak etmiş olması işi, o vakitte ve o anda (yani öğretme anında) şarta bitişik olmuş olur. Üçüncüsünün misali ise, meselâ bir kimsenin, "Çıktığımda bir de ne göreyim, kervan çoktan gelmişi.." şeklindeki sözüdür. Ama bu kimse şayet, "Kervan yöneldiği vakit çıktım.." demiş olsaydı, bu söz, birisinin, "ne zaman çıktın?" şeklindeki sözüne, cevâp olarak söylenmiş bir söz olurdu.

Bunu iyice kavradığına göre, şimdi biz diyoruz ki, buradaki edatı bu vecihlerden hangisine göre kullanılmıştır? Biz diyoruz ki, bu hususta şu muhtemel iki izah yapılabilir:

a) Başındaki fâ'nın, zaman bakımından takîbiyye olmasına göre, sadece zarf için kullanılmış olması. Çünkü, Cenâb-ı Hakk'ın, bli ifâdesi, o azabın vaktini beyân eden bir ifâdedir. Buna göre Cenâb-ı Hak adeta, "Semâ yarıldığında, azâb vaki olur! Yani, "şuvaz" salıverildikten sonra ve semâ yarıldığında bu azâb tahakkuk eder."

b) Bunun şartıyye için olması... Bu da, (fâ'nın), sözde takibiyye ifâde etmesine göredir. Çünkü, biz diyoruz ki: İlgili her iki ayetin manası, "şuvaz salıverilirken, yardımlaşamayacağınıza göre, ya, gök yarılırken nasıl yardımlaşacaksınız?!" şeklindedir. Buna göre Cenâb-ı Hak adeta, "Semâ yarıldığında, artık asla yardımlaşmayı beklemeyin..." demiştir. "Sizin üzerinize "şuvâz" salıverilir. Birde ne güresiniz! Semâ yarılmış!" denilmesine göre, (iza)'nın müfâcee anlamına alınmasına gelince, bu izah bir ihtimaldir, bi bu manaya ancak, ikincisine göre, yani, fâ'nın zihnî takibiyye ifâde etmesi halinde alınabilir.

Üçüncü Mesele

Bu izahlardan tercihe şayan olanı hangisidir? Biz deriz ki, (......)'nın şartıyye manasına alınmasıdır. Bu durumda burada, şu iki izah yapılabilir:

1) Cezâ'nın, bunu duyan herkes bunu duyduktan sonra, hertürlü dehşetli şeyi aklına getirip varsaysın diye, doğrudan doğruya zikredilmemiş olması... Bu, tıpkı bir kimsenin, 'Hükümdar, bir kimseye kızdığında, hiç kimse onun, ona ne yapacağını bilemez.." demesi gibidir ki, bu kimse genelde, işin dehşetine delâlet eden bir karine ve İpucunu getirip hayretini ortaya koyarak, "Hükümdar bir kızarsa yok mu!.." demekle yetinir. Bunun böyle ifâde edilmesinin gayesi, bu sözü duyan herkesin, aklına gelebilecek her şeyi mümkün görsün de, böylece, birisi meselâ, "Hükümdar bir kızarsa yok mu, öldürür" desin, bir başkası, "Hükümdar bir kızarsa yok mu, her şeye el koyar" desin, bir diğeri de, bir başka şeyi söylesin., diyebilir.

2) Bu, biraz önce de beyân ettiğimiz gibi, hiçbir yardımlaşmanın olamayacağını beyân etmek içindir. Bu hususu da, Cenâb-ı Hakk'ın "O gün gök bulutla yarılınca bu, kâfirlere zor ve çetin bir gün olur" (Furkan, 25-26) ifâdesi teyit eder. Buna göre Cenâb-ı Hak, "Onların üzerine, ateşten bir yalım ve "nühas" salıverildiğinde, artık o zaman yardımlaşamazlar. Binâenaleyh, ya gök yarıldığında nasıl yardımlaşacaklar!.." demek istemiştir. Böylece Cenâb-ı Hak sanki, "Onların üzerine ateşten ve bakır eriyiğinden bir yalım salıverildiğinde, birbirlerine yardım edemeyeceklerdir. Gök yarıldığı zaman nasıl birbirlerine yardım edebilsinler ki? O zaman iş, son derece zor olur" demek istemiştir. O halde O, sanki, "Gök yarıldığı zaman iş, son derece zor olur.." buyurmuştur. Şöyle denilmesi de muhtemeldir: "Gök yarıldığı zaman, kişi ameliyle karşılaşır ve onun hesabı görülür" Nitekim Cenâb-ı Hak, "Gök yarıldığı, Rabbini dinleyip boyun eğdiği zaman, ki gök zaten buna layık olarak yaratılmıştır... Ey insan, gerçekten sen Rabbine (kavuşuncaya) kadar durmayıp didineceksin, nihayet O'na ulaşacaksın.." (İnşikak, 1 -6) buyurmuştur.

İnşikâk

"İnşikâk" yazılmasının anlamı nedir? Biz deriz ki: Bunun hakiki manası, göğün erimesi ve harap olmasıdır. Nitekim Cenâb-ı Hak, onun harap olmasına işaret etmek üzere, "O gün semâyı ... düreriz ..(Enbîya, 104) buyurmuştur.

Şöyle denilmesi de muhtemeldir. "Gök, bulutlar ile yarılmıştır." Nitekim Cenâb-ı Hak, "Ogün semâ, bulutlar (çıkıp) parçalanacak... "(Furkan,25) buyurmuştur ki, bunda bir kaç izah ihtimali olup, bunlardan birisi de şudur: "O gün semâ, bulutlarla parçalanacaktır..." Buna göre bu, bizim burada zikretmiş olduğumuz, harap olma ve yarılma kabilinden olmuş olur.

Semanın Gül Hali

Cenâb-ı Hakk'ın "... kırmızı sahtiyan (deri) gibi bir gül olduğu zaman..." ifâdesinin manası nedir? Biz deriz ki: Meşhur olan manaya göre bu, "Sema o zaman hemen, kıpkırmızı olur.." anlamındadır. Nitekim Arapça'da, atın kırmızılığı olduğu zaman, dersin. Yine, rengi kırmızı anlamında, "gül oda, (gül gibi kırmızı) oda" dersin. Biz daha önce, ateşin alevinin göğe doğru yükseleceğini, göğün de eriyerek, erimiş bir tane gibi kıpkırmızı bir hale geleceğini söylemiştik.

Bir başka izah şekli de mümkündür: Buna göre buradaki (......) kelimesi, tıpkı er-rek'atu, es-secdetu, el-celsetu ve el-ka'detu kelimelerinin, "rükû", "sücûd", "cülus" ve "kuûd" kökünden gelen "binâ-i merre" (yani, bir defa oluş...) olmaları gibi, "el-vürûd - gelme" kökünden gelen bir binâ-i merre'dir. O zaman fiilindeki zamir, "(Bu), bir tek sayhadan başkası değildi.. "(Yâsin, 53) ayetindeki 'deki zamir gibi olmuş olur Yani, "olan şey"; yahut, "Başa gelen belâ.." veya Burada zamir, her ne kadar müzekker bir şey ise de, zahir isim müennes olduğu için müzekker kılınmıştır. işte burada da, denilmiştir ki, bunun anlamı şudur: "Yarılmanın kendisiyle oluverdiği hareket tek bir vürûd (meydana geliş ve oluş) dur. O zaman her şey sarsılır, toptan harap olur..." Böylece hareket, yarılma ile malûm olur. Zira, yarılan şey, hareket eder ve sarsılır.

Dihan

Ayetteki, (......) kelimesine gelince, bu hususta şu iki izah yapılabilir:

a) Kelime, (yağ) kelimesinin çoğuludur.

b) Veya kelime, kırmızı deriye, sahtiyana verilen bir isimdir. Buna göre eğer, "Kırmızı deri, "verde (kırmızı gül)" ifâdesine uygundur. Buna göre bunun anlamı, "O zaman gökyüzü tıpkı, kırmızı bir sahtiyan, deri gibi olur" şeklinde olur. Ama, dihân ile verde arasında hangi münasebet vardır?" denilirse, biz deriz ki: Buna şu birkaç bakımdan cevâp verilir:

1) Buradaki (......) kelimesinden kastedilen, Cenâb-ı Hakk'ın, "Ogün gök, erimiş maden gibi olacaktır..." (Mearic, 8) ifâdesinden kastedilendir. Buradaki mühl kelimesi, "yağ tortusu" anlamında olup, böylece aralarında bir münasebet meydana gelmiş olur. Çünkü verd kelimesi, aslana itlak olunur da, meselâ, "çok cerîr ve atılgan astan" anlamında denilir. Şu halde el-verdu, "çok, iyice kırmızı olan" anlamında değildir.

b) duhn kelimesine benzetme, renk itibariyle değildir; bilakis, erime açısındandır.

c) Buna göre, eritilmiş olan yağ, bir defada dökülür ve bir defada erir.. Demir ve kurşun ise, iyice, adamakıllı erimezler. Böylece, yağın, eridikten sonraki hareketi, dışındaki şeylerin hareketinden daha süratli olur.. Buna göre Cenâb-ı Hak sanki, "O zaman göğün hareketi, ince kısımları eriyip de kendisinden yararlanılan, geriye ise tortuları kalan bir kurşun gibi değil de, bir hamlede akıveren yağ gibi, tek bir meydana geliş (verde) olur.." buyurmuştur.. Demir ve bakır da böyledir. (......) kelimesi, semânın büyüklüğü ve unsurlarının farklılığından dolayı, meydana gelecek olan erimelerin çokluğu sebebiyle çoğul getirilmiştir. Zira gök cisimleri, dışındakilere muhalefet halindedir.

Suçtan Ötürü Sorgu

Bu bölümü tek başına aç →

39. Âyetin Tefsiri

Âyetin tefsiri için bak:40

Bu bölümü tek başına aç →

40. Âyetin Tefsiri

"İşte o gün, ne insana, ne cinne günahı sorulacak... Şimdi Rabbinizin hangi nimetlerini yalan sayabilirsiniz?".

Bu ifâdeyle ilgili, iki izah şekli bulunmaktadır:

1) Bunun anlamı, "Hiç kimseye günahından sorulmaz ve ona "Günahkâr sen misin, ya da başkası mı?.." denilmez. Veya, "Sizden günahkâr olan kimdir?" denilmez. Bilakis onları, gözlerinin siyahlığı vb. şeylerle tanırlar. Bu izaha göre 'deki zamir, kendisinden sonraki ifâde ile tefsir edilen mukadder bir ifâdeye râcî olup, bunun takdiri de şöyledir: "Ne, hiçbir insan günahından sorulur, ne de cin.. Yani, "ne de cin, günahından sorulur.."

2) Bu ifâdenin anlamı, Cenâb-ı Hakk'ın, "Günah işleyen hiçbir nefs, başkasının günahını çekmez" (Fatır, 18) ifâdesindeki manaya yakındır. Buna göre Cenâb-ı Hak sanki, "Onun günahı, ne bir günahkâr insana sorulur, ne de günahkâr bir cinne..." buyurmuştur. Burada lafızla ilgili bir müşkilât bulunmaktadır. Çünkü ifadesindeki zamir eğer, kendisinden önceki şeye râcî olursa, bu durumda senin zikretmiş olduğun mana imkânsız olur. Daha doğrusu, o mananın, doğrudan doğruya fasit olması gerekir. Çünkü sen, "Soruya çekilebilecek tek kişiye ya da, meselâ, tek bir insana, onun günahından sorulmaz" deyip de, "insan, kelimesinden sonra "bir cinne de..." demen, bir fiilin, iki faile taalluk etmesini gerektirir ki, bu İmkânsızdır... Suna iki bakımdan cevap verilir:

1) Bu zamire bir mana takdir edilmez, aksine bu zamir zahir bir isim gibi alınır. Dolayısıyla ifâdesi de, adetâ, "Birgünahkârın günahından ..." denilmiş gibi kabul edilmesidir. Bu, daha ince ve kabule daha layık olup, zamirin kendisine raci olduğu şeyin, fiilden önce takdir olunmasıdır. O zaman ifadenin takdirinin şöyle olduğu söylenilir: "Günahkâra gelince, o zaman, onun günahından ne bir insana, ne de bir cinne sorulur..." Burada, lafzî ve manevî bir takım meseleler bulunmaktadır.

Birinci Mesele

Bu, lafzî olup, buna göre, bundaki fâ harfi takibiyye ifâde etmektedir. Ve, bunun, zamanla ilgili olması muhtemeldir. Buna göre Cenâb-ı Hak sanki, "Gök yarıldığında, azâb meydana gelir. Onun meydana geldiği gün de.... sorulmaz..." buyurmuştur. Buna göre, bu durumlar arasında zamansal olan, ama fazla gecikmemiş olan bir fasıla bulunur. Bunun, aklî bakımdan olması da muhtemeldir. O zaman da sanki, "...Azâb vaki olur... Azabın onlara gelmesi, günahlarından sorguya çekildikleri süre kadar bile tehir olunmaz, geciktirilmez" buyurulmuş olur.

Burada, sözle ilgili bir tertibin murad edilmiş olması da muhtemeldir. Ki buna göre sanki, "O zaman siz, göklerin çatlaklarından çıkarak kaçmaya yönelirsiniz. Ben derim ki: Göğün yarılması sırasında, artık korunamaz, kaçamazsınız... Ve yine Ben derim ki: Sorguya çekildiğiniz süre mıktarınca bile, geciktirilmezsiniz..." buyurulmuş olur.

Süalden Maksad

Buradaki "süal"den murad nedir? Biz deriz ki: Meşhur olan, bizim zikrettiğimiz şey olup, buna göre onlara, "Günahkâr içinizden hangisi?" denilmez. Buna göre bu, öğrenme amacıyla sorulan soruyla ilgilidir. İkinci bir izaha göreyse, bu tevbîh amacıyla sorulan sorudur. Yani, onlara, "Niçin günah işledin?!" denilmez. Bunun, bir bağış ve şefaat için olan sual anlamında olması da muhtemeldir. Nitekim bir kimse "Sana, falancanın hatasını soracağım" der ki, bunun anlamı, "Senden onu afvetmeni istiyorum" şeklindedir.

Bazı Sorulara Cevap

Buna göre, "Bu, birkaç bakımdan yanlıştır:

1) (......) kelimesi (......) harf-i cerriyle müteaddi olduğu zaman, ya istilâm (öğrenmek amacıyla soru sormak) ya da tevbih (kınama) anlamlarına gelir. Fiil, merhamet talep için (Isti'taf) kullanıldığında, doğrudan doğruya iki mef'ûl alır ve meselâ, "Senden, afv ve afiyet istiyorum" denilir.

2) Söz, herhangi bir takdirde bulunmaya muhtemel olmayıp, lafza mutabakat açısından takdirde bulunmak da mümkün değildir. Zira, buna göre, o sanki şöyle demiş olur: "Hiç kimse, bir kimsenin günahından sorulmaz. Hatta, hiçbir kimseye, kendi günahı bile sorulmaz.."

3) "Günahkârlar simalarıyla tanınacaklar..." (Rahman, 41) ifadesi buna uygun düşmez.." denilirse, biz deriz ki: Birinciye gelince, buna şöyle cevâp verilir: fiili, çoğu kez iki fiile birden müteaddî olur; ancak ne var ki, öğrenmek için soru sorma manası kastedildiğinde, ikinci harf-i cer düşer, o harfe bitişik olan zamir getirilir. Meselâ, denilir ki, bu, "Ondan bu hususta haber vermesini istedim” demektir. Burada, "haber verme" ifâdesi hazfolunmuş, buna delâlet eden ile yetinilmiştir. Ki, bunlar da, harf-i cer ile, mecrûr olan kelimedir. Buna göre mana, "Ondan, bana, o şeyden haber vermesini talep ettim" şeklinde olur.

İkinciye ise şöyle cevâp verilir: Buradaki takdir, "Ne bir insana günahından sorulur, ne de bir cinne..."'şeklinde olur. Bu durumda, zamir, mercie, manaca değil de lafız bakımından râci olur. Nitekim biz "kendilerini öldürdüler" deriz; burada, deki zamir, senin (......) ifâdesindeki vâv zamirine olup, bu da lafzandır, manacadır. Çünkü, 'daki şey, fail zamiri; 'deki zamir ise, mef'ûl zamiridir. Çünkü, hiç kimse, kendisini öldürmez. Tam aksine kastedilen, herbirinin bir diğerini öldürmesidir. İşte, "Hiçbir insana, günahından sorulmaz.." ifâdesi de böyle olup, bu, "O, kendisi dışındaki insanın günahından sorgulanmaz" anlamındadır. Buna göre ayetin anlamı, o vakitte, ins ve cinden, kendisinden talepte bulunulan hiç kimsenin olmayacağını; herkesin, ancak Allah'tan talepte bulunacağını, kendisinden talepte bulunulan sadece Allahü teâlâ olduğunu ortaya koymak için, hiç kimseye, "Falancayı afvet.." denilemeyecektir.

Sorma ve Sormamaya Dair Ayetler

Mâna ile ilgili meselelere gelince, bunlardan birincisi, şudur: Cenâb-ı Hakk'ın, "Rabbine andolsun ki, onların topuna soracağız" (Hicr, 92) ayeti ile, "Durdurun onları. Onlara sorulacaktır" (Saffat, 24) ifadeleri nasıl bağdaştırabilir? Biz deriz ki, meşhur olan izaha göre, bu hususta şu iki cevap verilebilir:

a) Ahirette çeşitli duraklar vardır. Dolayısıyla, bir yerde soru sorulmazsa, diğer yerde sorulabilir.

b) En güzel ölen bu cevaba göre, bu, "Sizden hiç kimseye fiilinden sorulmaz. Ancak Cenâb-ı Hak o kimseye, onu niçin yaptığını sorar. Dolayısıyla bu soru, bilgi edinilmek için sorulmuş bir soru olmaz. Tam aksine, onları azarlamak, susturmak için soru sorulur (tevbih...)- İkinci veçhe göreyse, zaten, böyle bir soru söz konusu olmaz; dolayısıyla da, böyle bir telif cihetine gitmeye de hacet kalmaz.

İkincisi: Soru sorulmayacağını beyân etmenin faydası nedir? Biz deriz ki: Bu hususta meşhur olan izaha göre, bunun faydası, onları kınamaktır, azarlamaktır. Nitekim Cenâb-ı Hak, "O gün yüzler de vardır; üzerlerini toz toprak (bürümüştür). Onu (da) bir karanlık ve siyahlık kaplayacaktır"(Abese, 40-41) ve "Yüzleri kararanlara gelince..."(Al-i İmran, 106) buyurmuştur. İkincisine göreyse, bu, onlardan herhangi bir fidyenin alınmayacağını beyândır. Böyle olması halinde, ilgili ayetler arasında son derece güzel bir münasebet olmuş olur. Çünkü, buna göre Cenâb-ı Hak, "... geçmişe gücünüz yetiyorsa..." (Rahman, 33) ifadesiyle, orada onlar için bir kaçışın olmadığını; birbirinizi kurtaramayacak, yardımlaşamayacaksınız..." (Rahman, 35) ifadesiyle, onlardan bu azaba mani olacak kimsenin bulunmadığını "sorulmaz" ifadesiyle de, onlar lehine alınacak hiçbir fidyenin olmadığını beyan vardır. Ama son şıkka göreyse, kendileri için bir şefaatçi ve merhamet edicinin bulunmadığını beyan etmek söz konusudur.

Bir diğer fayda da şudur: Allahü teâlâ, (Rahman, 31) ifadesiyle, o azabın, dünyada ertelendiğini beyan buyurunca, bu azabın ahirette, soru sorma müddeti kadar dahi ertelenmeyeceğini beyan etmiştir.

Diğer bir hikmet de şudur: Allahü teâlâ "... geçemeyeceksiniz..." hitabıyla kaçacakları hiçbir yerin olmadığını, "yardımlaşamayacaksınız" hitabıyla da onları o azabtan kurtaracak hiç kimsenin bulunmadığını beyan edince, şu hususu da beyan etmiştir: Günahkâr, "Ben de, bu arada (çaktırmadan) sıvışabilir, paçayı kurtarabilirim, oldubittiye getirebilirim" diyebilir. İşte bu sebeple Cenâb-ı Hak, "Dünyadakinin aksine, hiçbir günahkâr gizli kalamaz..." buyurmuştur. Çünkü, dünyada iken, meselâ, bir kaç kişi, küçük bir grup, kaçıp gizlenmeleri, göze görünmemeleri sebebiyle, o umumî azabtan kurtulabilirler. (Ama, ahirette böyle olmaz...).

Mücrimler Yüzlerinden Tanınır

Bu bölümü tek başına aç →

41. Âyetin Tefsiri

Âyetin tefsiri için bak:42

Bu bölümü tek başına aç →

42. Âyetin Tefsiri

"Mücrimler simalanyla tanınacak da, perçemlerinden ve ayaklarından tutulacak... Şimdi Rabbinizin hangi nimetlerini yalan sayabilirsiniz?".

Bu ayetlerin, önceki ayetlerle münasebeti, o meşhur izaha göre açık ve nettir. Çünkü Hak teâlâ'nın, "Mücrimler simalarıyla tanınacak" ifadesi, adeta bir tefsir, bir izah gibidir. Ama yukarıdaki ikinci izaha göre, yani "Hiç kimse bir başkasının günahınından mesul olmaz" manasına göre, Cenâb-ı Hak burada daha nasıl, "tanınacak-tutulacak" diyebilir? Bizim, "Hiç kimse, hiç kimsenin günahının affını ve silinmesini isteyemez" şeklinde verdiğimiz manaya göre de, durum aynıdır. Bu ayetle ilgili birkaç mesele var:

Sîmâ

"Sîmâ", tıpkı (......) kelimesi vezninde olup, aslı süvma"dır ve (......) kökündendir. Bu kelimeyle ilgili şu izahlar yapılabilir:

a) Bu, onların alınlarındaki dağlama izidir. Nitekim Cenâb-Hak, "O gün. bu şeyler, üzerlerinde yakûan cehennem ateşinin içinde kızdırılacak ve o kimselerin alınları böğürleri ve sırtları bunlarla dağlanacak" (Tevbe. 35) buyurmuştur.

b) Bu, siyahlık manasınadır. Nitekim Hak teâlâ, "Yüzleri simsiyah kesilecek olanlara gelince..." (Al-i İmran,106) ve "Onların yüzleri, simsiyahtır" (Zümer, 60) buyurmuştur.

c) Bu, toz-toprak manasınadır. (Abese, 40-41) ayetlerde olduğu gibi...

Fiilinin Kulanılışı

1) Bu fiil, ayetteki, "Mücrimûn" kelimesi cemî olduğu halde, "alınır" fiilinin müfred getirilmesinin sebebi nedir, halbuki onların biri değil hepsi "alınırlar" "yakalanırlar"? Deriz ki: Bu hususta şu iki izah yapılabilir ifâdesi ile ilgilidir ve tıpkı bir kimsenin, "Zayd götürüldü" demesi gibidir.

2) Bu ifâde, fiilinin delalet ettiği şeyle ilgilidir. Buna göre Hak teâlâ sanki, "Onlar, perçemlerinden yakalanırlar" demektedir.

Eğer, Jtfi fiili, harfi cerre gerek duymadan müteaddî olabildiği halde, burada niçin "bâ" harf-i cerri ile müteaddî olmuştur? Nitekim Hak teâlâ, "Sizden fidye kabul edilmez" (Hadid, 15) ve "O (asayı) al ve korkma (Ey Musa)" (Taha, 21) buyurmuş (bu fiili ba'sız kullanmıştır)? denilirse, biz deriz ki: Bu fiil, senin de anlattığın gibi, hem harf-i cersiz, hem bâ ile müteaddi olur. Nitekim bir ayette, "sakalımı tutma..." (Taha, 94) varid olmuştur. Fakat kullanışta şöyle bir incelik var: Eğer o tutulan şey, tutmanın esas gayesi ise, fiil o şeye, doğrudan taalluk eder, harf-i cerre ihtiyaç duymaz. Yok eğer, o tutma ile, esas maksad, bizzat tutulan o maddi şeyden başka bir şey ise, fiil ona harf-i cerle taalluk eder. Çünkü "tutulan şey" esas gaye olmayınca, sanki tutulmamış gibi olur ve fiil de ona, kendi başına taalluk etmez. Dolayısıyla harf-i cerr getirilir. Söylediğimiz ve yaptığımız bu izahın delili, bizzat Kur'ân'ın bu kelimeyi kullanış şeklidir. Çünkü Allahü teâlâ, meselâ, asâ-yı Musâ Hakkında, " (Taha, 21) buyurmuştur. Yine "silahlarını alsınlar" (Nisa, 102) ve"(Musa) Tevrat levhalarını aldı"'(Araf, 154) vb. buyurmuştur. Bahsedilen şey, almanın esas gayesini teşkil edince, fiil, ona harf-i cersiz olarak taalluk eder. Ama buna rağmen yine "Sakalıma yapışma (tutma)" (Taha, 94) ve "Perçemlerinden tutulacak" buyurmuştur. Arapça'da da, "elimden tut" "Allah elinden tutsun" gibi deyimler kullanılır ki, buradaki tutmanın esas maksadı başkadır.

Buna göre eğer, "Bu fiilin, birinci fiilin alakalı olduğu şeyden başka birşeyle alakalı olmasındaki hikmet ve mana nedir, niçin Cenâb-ı Hak, "Mücrimler simalarıyla tanınacak da, perçemlerinden ve ayaklarından tutulacak" buyurmuştur?" denilirse, biz deriz ki: Burada, onların cezalarının ve kötü hallerinin beyanı söz konusu edilmiştir. Bu hususu şöyle bir misal vererek anlatmaya çalışalım: Birisi, "Zeyd dövüldü ve Amr öldürüldü" dediğinde, faili zikredilmeyen mef'ûldür, fail yerine geçer ve adetâ faile benzerler. Binâenaleyh, eğer, "tutulacak" fiili, "tanınacak" fiilinin ilgili kılındığı şeyden başka bir şeyle ilgili atmasaydı, o zaman bu tutma işi de, tanıyanın işi olmuş olurdu. Bu durumda da Hak teâlâ sanki, "Mücrimleri, bilen (O Allah) bilir ve onları yakalar" demiş olurdu. Fakat mücrimleri, simalarına bakıp herkes tanır, ama simalarından onları tanıyan herkes, onları yakalayamaz.

Hatta şöyle de denebilir: "Mücrimler simalanyla tanınacak" ifadesi ile, "Onları, kendilerini tanıma hususunda bir alamet ve ipucuna ihtiyaç duyan insanlarla melekler tanır. Ama, amelleri yazan melekler ile, çetin ve şiddetli zebânî melekleri, bunlar onlan. tıpkı kendi kendilerini bildikleri gibi, hemen tanır ve hiçbir alâmete ihtiyaç hissetmezler" manası kastedilmiştir. Velhasıl, "tanınacaklar" ifadesi, "Onlar herkesçe malumdurlar, tanınırlar. Binâenaleyh eğer, Cenâb-ı Hak bunun devamında, tutulacaklar - yakalanacaklar" şeklinde çoğul ifade kullansaydı, sanki, onların herkesçe yakalanacaklarını söylemiş olurdu. Halbuki durum böyle değildir. Aynen bunun gibi, meselâ bir kimsenin, "Meşgul edildim, Zeyd de dövüldü... ifadesi üzerinde düşündüğünde, bu iki fiilin iki ayrı mef'ûle yöneldiklerini anlarsın. Bunun böyle oluşunun delili ise, meşgul olan ile dövülenin ayrı şahıslar oluşlarıdır. Çünkü bu ifadeden, "Beni, meşgul eden birşey meşgul etti de, böylece Zeyd'i, bir döven dövdü" manası anlaşılır. Binâenaleyh döven, meşgul edenden başkadır. Fakat meselâ, "Zeyd meşgul edildi ve dövüldü" demiş olsaydın, her iki fiil de tek bir mef'ûle yönelik olduğu için, yukarıdaki gibi olmazdı. Yukarıdaki gibi olsa bile, bu, iki mef'ûle yönelme bakımından yukardaki gibi açık ve net olmazdı.

Ayette bahsedilen bu hususun bir ceza oluşunun izahı şöyledir: Cenâb-ı Hak, "Perçemlerinden tutulacak, yakalanacak" buyurunca, bu yakalamanın keyfiyetini beyan etmiş ve bunu sözün ağırlık noktası kılmıştır: Eğer Hak teâlâ, böyle değil de, meselâ, "Yakalanacaklar" demiş olsaydı, o zaman söz bununla tamamlanmış olur, "Perçemlerinden" ifadesi ise, söz tamam olduktan sonra getirilmiş olurdu, böylece de, sözün ağırlık noktasını bu teşkil etmiş olmazdı. Fakat Hak teâlâ, 'tutulacak -yakalanacak" buyurunca (müfred olarak), bu ifadenin mutlaka bir mef'ûlü olduğu, dolayısıyla bu sözü duyan her insanın, o mef'ûlün söylenmesini beklemesi söz konusu olur, "perçemlerinden" buyurulunca da, sözün ağırlık noktasını, bu teşkil etmiş olur.

Bu yakalamanın nasıl olduğunun anlatılması ile, onlara nasıl bir ceza verileceği ortaya konmaktadır. Çünkü sadece perçemden (kâkülden) yakalamada bile, yakalanan için bir zillet ve hakir kılma vardır. "Ayaklardan" yakalanma da böyledir. Sakın "Biraz önce sen, "Bâ harf-i cerri ile müteaddi oluşun, ancak yakalamanın esas gaye olmadığı yerlerde söz konusu olduğunu belirttin. Şu anda ise, perçemlerden yakalamanın esas maksad olduğunu söylüyorsun" denilmesin çünkü, biz diyoruz ki: Bu ikisi arasında bir tezad yoktur. Zira perçemden yakalama işi, sözün ağırlık noktasını teşkil etmiştir. Çünkü perçem, sırf perçem olduğu için değil, sahibi yakalanması gereken birisi olduğu için yakalanır. Dolayısıyla sözün ağırlık noktası ile yakalama arasında ince bir fark var.

Ayetteki, "Perçemlerinden ve ayaklarından tutulacak" ifadesi hakkında şu iki izah yapılır:

a) Onların perçemleri ile ayakları biraraya getirilir. Bu izaha göre, bu hususta şu iki ihtimal vardır:

1) Bu iş, sırt tarafından olur. Böylece onların perçemleri, ayakları ile sırt tarafından bir araya getirilip, bağlanır. Böylece de göğüsleri, bir tümsek (bir daire) gibi olur.

2) Bu iş, yüz tarafından olur. Böylece de, onların başları dizlerinin üzerine konur, perçemleri, ayak parmaklarına bağlanır.

b) Onlar, yüzüstü sürüklenirler, kimileri perçemlerinden, kimileri ayaklarından yakalanarak sürüklenirler. Birinci izah daha doğru ve açıktır.

İşte Yalanladığınız Cehennem

Bu bölümü tek başına aç →

43. Âyetin Tefsiri

"İşte bu. o mücrimlerin yalan saydıkları cehennemdir".

Meşhur olan izaha göre burada, takdiri, "Onlara "İşte cehennem!" denilir" şeklinde olan, bir hazif vardır. Bunun benzerleri pek çok yerde geçti. Şöyle de denebilir: Bunun takdirî manası, "işte cehennemin özelliği budur" şeklindedir. Bu manaya göre, muzafun ileyh durumundaki cehennem muzaaf yerini tutmuştur. Yine burada "işte bu" diye işaret edilen kimseler, geçen ifadedeki mücrimlerdir.

En kuvvetli izah şöyle denilmesidir: Cümle, "akdâm" (ayaklarından tutulacak) ifadesinde tamamlanmıştır. "İşte bu.... cehennemdir" denilişi, cehennemin çok yakın oluşundan dolayıdır ve bu tıpkı, yeri yakın olduğunda, "İşte Zeyd, neredeyse geldi" denilmesi gibidir. Buna göre Hak teâlâ sanki, "Mücrimlerin yalanladığı cehennem, işte budur. Bu, onlara yakındır, uzak değildir" demektir, "yalan saydıkları" ifadesi de bu manaya uygun düşer. Çünkü eğer bu ayetin başına bir (denilir) sözü takdir edilmiş olsaydı, o zaman Hak teâlâ, "yalanlamış oldukları" derdi. Çünkü o zaman artık, yalanlamakta olan hiç kimse kalmamıştır. Dolayısıyla bu durumda burada, denilmesi gerekirdi.

Kaynar Su İçmeleri

Bu bölümü tek başına aç →

44. Âyetin Tefsiri

"Onlar bunun ve kaynar suyun arasında gidip-gelirler".

Bu ayet tıpkı, "Eğer onlar (susuzluktan) feryâd edip, su isterlerse, kalın bir mâyîye benzer bir su ile suvarılacaklar" (Kehf, 29) ve "Onlara "tadın bu yangın azabım" denilir" (Hacc, 22) ayetleri gibidir. Çünkü onlar çıkacaklar ve imdâd isteyecekler. Böylece gözlerine, sıvı şey gözükecek ki bu, kendilerinin vücudlarından akan, kaynar irinlerdir. Bunu su sanacaklar ve ona doğru, tıpkı susuz kimselerin kapandığı gibi, kapanacaklar. Ondan âdeta susamış develerin içişi gibi içecekler. Ama onu çok sıcak bulacaklar. Böylece o su, bağırsaklarını yakıp parçalayacak. Bu tıpkı, susamış kimselerin, tuzlu bir suya ulaşıp, onu incelemeden ve tadına bakmadan, hemen nefessiz içip, bağrının iyice yanıp, susuzluğunun dinmemesi (hatta artması) gibidir. Ayetteki, "hamım" ifadesi bu sudaki (sıvıdaki), kaynarlığa işarettir. (......) kelimesi ise, bu halin önemine işarettir ve tıpkı "kestim kesildi" denilmesi gibidir. Buna göre "O suyu ateş kaynattı, böylece o da son derece kaynar oldu" demektir. ifadesi, su iyice ısındığında ve kaynadığında kullanılır.

Bunlar Nasıl Nimet?

Bu bölümü tek başına aç →

45. Âyetin Tefsiri

"Şimdi Rabbinizin hangi nimetlerini yalan sayabilirsiniz?".

Bu ayetle ilgili şöyle bir bahis var: Bahsedilen şu yukarıdaki hususlar nimetler zincirinden değildir. Öyle ise Cenâb-ı Hak niçin, peşisıra böyle buyurmuştur? Deriz ki: Bu hususta şu iki izah yapılabilir:

a) Bu "Şu bahsettiğimiz şeyleri, nasıl yalan sayabilirsiniz?" manasındadır.

b) Bu ifade ile, sûrenin başında zikredilen nimetler kastedilmiş olup, mana "Sûrenin başında anlattığımız o nimetlerin hangisini yalan sayıp da, böylece bu azaba müstehak olursunuz" şeklindedir. Bundan sonra gelen, "Rabbinin huzurunda durmaktan korkan kimseler için iki cennet vardır" (Rahman, 46) ayeti hakkında da benzeri izah yaparız. Buradaki "iki cennet", cennetler manasınadır. Çünkü o nimetler, görülmez. Bunun böyle olduğu açıktır. Çünkü cennetler de gözükmezler. Onlara iman, gaybe imandır. Dolayısıyla, gök, yer, yıldızlar, ağaçlar, güneş, ay ve görünür cinsten olan herşeyin durumunu soran, bir istifhâm-ı inkârînin, cennet ve cehennem gibi görünmeyen şeyler hakkında, aynen yer alması güzel olmaz. Fakat cennet ve cehennem, daha önce de izah ettiğimiz gibi, sırf tergib ve terhib (teşvik ve korkutma) için zikredilmiştir. Binâenaleyh bu ifade ile kastedilen, "Bu cennet ve cehennemden hangisini yalanlar da, böylece o azaba müstehak olur, bu mükafaattan mahrum kalırsın" manasıdır.

Huzura Çıkma Endişesi

Bu bölümü tek başına aç →

46. Âyetin Tefsiri

Âyetin tefsiri için bak:47

Bu bölümü tek başına aç →

47. Âyetin Tefsiri

"Rabbinin huzurunda durmaktan korkan kimseler için iki cennet var. O halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalan sayabilirsiniz?",

Bu ayette, şöyle bir takım incelikler var:

Birinci Mesele

"İşte bu cehennem" buyurularak, cehennem azabının marife olarak zikredilmesi, cennetin mükâfaatının ise, "iki cennet" diye nekire (belirsiz) getirilmesi cennet derecelerinin sınırsız derecede çokluğuna, nimetlerinin sayılamayacak kadar fazlalığına bir işarettir. Bir de, azabın en ilerisinin cehennem; mükafaat derecelerinin ilkinin (en küçüğünün) ise cennet olduğunun, cennette girişten sonra, daha nice mertebeler ve lutfu ilahî olarak fazladan verilen sevablar olduğunun anlaşılmasına işarettir.

Havf ve Haşyet

İkinci İncelik:Hak teâlâ'nın, "Va'îdimden korkan kimseye, Kur'ân ile va'z-u nasihat et" (Kaf, 45) ayetinin tefsirinde, şunu anlatmıştık: "Havf" (korku) sebebi, haşyet duyanın zelît ve güçsüz oluşunu bilip, kabul etmesi olan bir haşyet; "haşyet" ise, sebebi, korkulan varlığın azameti olan bir korkudur. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Allah'dan ancak, O'nun âlim kulları haşyet duyar"(Fatır, 28) buyurmuştur. Çünkü âlimler, Allah'ın azamet ve yüceliğini bilip, anlarlar da, kendilerindeki zillet ve güçsüzlükten ötürü değil de, Allah canibinden hissedilen o azametten ötürü, O'ndan korkar, O'na saygı (ta'zim) duyarlar. Hak teâlâ'nın "Onlar, Rablerine tazimlerinden dolayı titrerler" (Enbiya, 28) ve "Eğer Biz bu Kur'ân'ı, bir dağa indirseydik, onun Allah'a duyduğu tazimden dolayı, parça parça olduğunu görürdün" (Haşr, 21) ayetleri de bu manadadır, yani, "Kendisine indirilenin ne olduğunu anlayan bu kimse, (insan), kuvvet ve yücelikçe, büyük bir dağ gibi olsaydı, Allah'ın azametinden dolayı, O'ndan duyulan haşyetten, paramparça olurdu." Hak teâlâ'nın, "Sen insanlara karşı haşyet duyuyor, onlan sayıyorsun. Halbuki tazime en layık olan Allah'tır"(Ahzap,37) ayeti de böyledir. "Haşyet" kelimesinin, bu manada olduğunu söylüyoruz. Çünkü büyük insanlara ve efendilere, "şeyh" denmesi, "ha-şe-ye" kökünde, azamet manasının mevcut olduğunu gösterir.

Hak teâlâ, "havf" hakkında ise, "Havfetme, biz o asayı, o ilk hâline döndüreceğiz" (Taha, 2) buyurmuştur. Havf, Musa (aleyhisselâm)'da bir acizlik meydana getirince, Cenâb-ı Hak, "Havfetme, hüzünlenme" (Ankebût, 33); "(Musa), "Beni öldürmelerinden endişe ediyorum" (dedi)" (Kasas, 33) ve "(Zekeriyya) Ben, arkamdan (yerime gelecek) ahramdan endişe ediyorum" dedi (Meryem,5) buyurmuştur ki, "ha - ve - fe" kökünden elde edilebilecek kalıplar da, bunun böyle olduğuna delâlet eder. Çünkü (gizli oldu) fiili, buna yakın bir manadadır. (korkan) kelimesine de, bir zayıflık manası vardır. (......) kelimesi de buna delâlet eder.

Bunu iyice kavradığına göre, bu demektir ki: Allahü teâlâ'dan hem "havfedilir". hem "haşyet duyulur". O halde kul, Allah'a karşı hem "hâif", hem "haşî"dir. Çünkü kul, kendi kendine baktığında, kendinin son derece, âciz olduğunu görür ve dolayısıyla "hâlf" olur. Allahü teâlâ'nın hazretini (azamet ve yüceliğini), nazar-ı dikkate alınca da, o hazreti son derece ulu ve büyük görür. Dolayısıyla kul, aynı zamanda, Allah'dar "haşî" (haşyet duyan)dır. Fakat haşyet duyanın derecesi, havf duyandan ileridir

İşte bundan ötürü Hak teâlâ, "Allah'dan ancak O'nun alim kulları haşyet duyar (Fatır. 28) buyurmuş ve bu haşyetin, sırf âlimlere münhasır olduğunu beyan etmiştir. Çünkü onlar hernekadar kendilerini, üzerinde oldukları halden başka bir halde farzetseler ve Allahü teâlâ'nın, içinde bulundukları bütün ihtiyaçlarını karşılayacağını düşünüp, bunu umsalar bile, O'na duydukları bu haşyeti (saygıyı) elden hiç bırakmazlar. Aksine bu durum, onların haşyetlerini artırır. Fakat Cenâb-ı Hak'tan, kendisini fakir edeceği, yahut makamını elinden alacağı düşüncesiyle havf (korku) duyanlara gelince, bu hususta kişi, kendini emin hissettiğinde, çoğu kez bu korkusu azalır. İşte bu sebeple Cenâb-ı Hak, buna rağmen, "Rabbinin huzurunda durmaktan havfeden (korkan) kimseler için, iki cennet vardır" buyurmuştur. Havf duyan için iki cennet söz konusu olduğuna göre, haşyet duyanlara ne mükafaat verileceğini var sen düşün.

Üçüncü İncelik:Allahü teâlâ, "havf "den bahsettiği yerde "makam" (huzurda durma) sözünü, " haşyet u İlah "dan bahsettiği yerde ise, yüce ismini zikrederek, meselâ, "Allah'dan haşyet duyar"'(Fatır, 28) ve "Allah'dan haşyetinden dolayı..."(Haşr.21) buyurmuştur. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de "Allah'dan haşyet, her hikmetin başıdır (kaynağıdır)" Camiu's-Sağir, 2/4.

buyurmuştur. Çünkü kalbinde bu haşyeti duyan kimse, Rabbinin yüceliğini tanır ve böylece O'ndan haşyet duyar.

Ayetteki, "Rabbinin huzurunda durma..." ifadesiyle ilgili şu iki izah yapılabilir:

a) Bu, "Rabbinin huzurunda duracağı o makamda (yerde)..." demektir, bu da, "Rabbine ibadet ettiği yerde, ibadet ederken, korkan..." demektir ve tıpkı, "Burası, Allah'ın mabedidir, Bâri'nin mabedidir, yani, burası, kulun Allah'a ibadet ettiği yerdir" ifadesi gibidir.

b) Bu, "Kendisinde, Allah'ın kullarını görüp gözettiği yer" manasınadır. Bu mana, Hak teâlâ'nın, "Her nefsin bütün kazandığına kâim olan, yani onları muhafaza eden ve onlara muttali olan Allah, böyle olmayan gibi midir?" (Ra'd, 33) ayetinde olduğu şekildedir. Bu mana ifadesinden alınmış olup, "Onun gerçek muhafızı, kendisine hiçbirşey gâib olmayan, gözünden birşey kaçmayan" demektir.

Buradaki "makam" kelimesinin, tıpkı, "Falanca, falanca canibinden korkar" yani "falancadan korkar" denilmesinde olduğu gibi, manada bir tesiri olmayan bir kelime olduğuda ileri sürülmüştür. Bu izaha göre, "hâif" ile "haşî" arasındaki fark alabildiğine ortaya çıkar. Çünkü "hâif", Allah'ın huzurunda, Rabbinin makamından endişelenmiş ve korkmuştur. "Hâşi" ise, eğer ona, "istediğini yap. Çünkü hesaba çekilmeyeceksin, yaptığından mesul olmayacaksın" denilecek olsa bile, bu kimsenin, Cenâb-ı Hakk'a ta'zimin dışında birşey yapması mümkün değildir. "Hâif'e gelince, eğer kendisinden mes'ûliyyetin kaldırıldığı söylenecek olsa, o çoğu kez nefsinin arzuladığı şeylere yönelir. Nasıl böyle bir fark olmasın ki, Allah'ı tazimlerinden ötürü Allah'ın has olan kulları, yeme-içme diye birşey bilmezler, hep Allah'ın huzurundadırlar. O'nun cemâlini seyre dalmışlardır, celâl denizinde yüzüyorlar. İkinci izaha göre ise, bu ikisi arasında fark olsa bile, biribirlerine yakın manadadırlar.

Dördüncü İncelik: Bu, "iki cennet" ifadesiyle ilgilidir. Bu inceliği, buradaki ifadenin tesniye (ikili) getirilişi hakkındaki görüşleri zikrettikten sonra açıklayacağız. Bu cümleden olarak, kimileri, bununla tek bir cennet kastedildiğini, bunun tıpkı, "(Siz ikiniz), onu cehenneme atın" (Kâf, 24) ayetindeki gibi olduğunu söylemişler ve bu hususta da şâirin şu şiirini delil getirmişlerdir:

"İki defa yürüdüğüm, o ikili çöl... Ki ben onu, (elimde kendisiyle oyalandığım) bir okla geçtim kat ettim, iki okla değil...". Bu şiiri delil getirerek, şâirin bununla aslında tek bir çölü kastettiğini söylemişlerdir. Buna delil olarak da, "Onu kastetti" ifadesindeki "onu" zamirinin müfred getirilişini göstermişlerdir. Fakat bu görüş yanlıştır. Çünkü bu şiirdeki, "sehm" ifadesi, "mehmeheyn" ile iki çölün katedildiğine delâlet eder. Çünkü eğer şâir bununla, tek bir çölü kastetmiş olsaydı, onlar onu katetme (geçme) hususunda, münakaşa etmez, hayretlerini ifade ederlerdi. Hayret edilecek şey de bu kimsenin, bu iki çölü tek bir sefer elbisesi ile ve tek bir "sehm" ile katetmek istemesidir ve bunun çok kuvvetli bir azmin ifadesi oluşundandır. Zamire gelince bu, şiirden anlaşılan bir manaya raci olup, takdiri, "Her iki çölü de katettin (geçtin)" şeklindedir. Bu ifade bir ism-i maksur olup, lafzı müfred, manası tesniyedir. Nitekim Arapça'da, Her ikisi de malumdur veya makuldür" denilir. Hak teâlâ da, "Her iki cennet (bahçe)de, yemişini verir" (Kehf, 33) buyurmuş ve (her ikisi) lafzını müfred getirmiştir. Dolayısıyla burada zorlanmaya gerek yoktur. Allahü teâlâ'nın İki cennet, yahut sayısız cennetler vermesine engel yoktur. Mana nasıl böyle olmasın ki, Allahü teâlâ, daha sonra yine, tesniye ile, gibi ifadeler kullanmıştır. İkinci mana ise, doğru olandır. Çünkü onlar, iki cennettirler.

Bu iki cennet hususunda şu izahlar yapılabilir:

1) Bu, "Birisi cinler, birisi insanlar için olan iki cennet" manasınadır. Çünkü bahsedilen, bu iki tür varlıktır.

2) Bu, "Birisi taatlar için, diğeri ise masiyetleri terkten ötürü verilen cennettir" demektir. Çünkü mükellefiyet, bu iki şekilde olmuştur.

3) Bu, "birisi mükâfaat olarak, diğeri ise mükâfaata ilave olarak verilen cennet" demektir. Şöyle de denebilir: Bununla, birisi maddî, diğeri ise ruhî (manevî) olan iki cennet kastedilmiştir. O halde maddî olan cennette bulunanlar, na'imdedirler; rûhîde olanlar ise, "ravh" içindedirler. Bu manaya göre ifade, tıpkı "Artık ravh (rahatlık), güzel rızık ve naîm cenneti (onundur)" (vâkıa, 89) ayetindeki gibi olur. Bu böyledir Çünkü hâif, mukarrebîndendir. Mukarreb ise, ravhda, reyhanda (güzel kokulu rızıkta) ve nâîm cennetindedir.

Bu husustaki incelik de şudur: Cenâb-ı Hakk, günahkârların cehennem ateşi ile o kaynar su arasında gidip-geleceklerini söyleyip, bu gidilen yerler iki tür şey olunca, başkası için de, yani Allah'dan havfeden (korkan) için de, günahkâr hakkında zikrettiğinin dengi olarak, iki cennetten bahsetmiştir. Fakat mücrimlerden bahsettiği yerden, onların gidip-geldiklerinden, ateşten uzaklaşırken, bir diğer azaba düştüklerinden bahsetmiştir. Burada ise, cennetliklerin, bu iki cennet arasında gidip-geldiklerinden bahsetmemiş, aksine bunları, âdeta krallar kılmıştır. Binâenaleyh Allah'dan havfeden bu kullar, cennette kendilerine bir saygı, haklarında bir ikram olsun diye, dolaştırılmazlar, gidip-gelmezler, aksine, başkaları hizmet için onların etrafında pervane olur. Bu hususu, "Müttakilere va'dolunan cennetlerin misâli şöyledir..." (Ra'd, 35) ve "Şüphesiz müttakiler cennetlerdedirler" (Duhan, 51-52) gibi ayetlerin tefsirinde anlattık. Çünkü Allahü teâlâ, bu ayetlerin birinde tek bir cennetten, diğerinde ise cennetlerden bahsetmiştir. Binâenaleyh bunlar, ağaçları-evleri birbirine bitişik olup, oraya çöl gibi, boş arazi gibi, hiçbir fasıla girmediği için tek bir cennet, geniş oldukları için, çeşitti ağaçlar ihtiva ettikleri için, çok evler-köşkler bulunduğu için, birçok cennetler olarak sayılmışlardır. Ayrıca yine maddî-manevî lezzetler ihtiva ettikleri için, iki cennet kabul edilmişlerdir. O halde ifadelerin böyle değişik şekillerde getirilişi, övgü içindir.

Ağaç Sergisi Gibi Bahçeler

Bu bölümü tek başına aç →

48. Âyetin Tefsiri

Âyetin tefsiri için bak:49

Bu bölümü tek başına aç →

49. Âyetin Tefsiri

"(Bu cennetler) çeşit çeşit ağaçlarda doludur). Şimdi Rabbinizin hangi nimetlerini yalan sayabilirsiniz".

"Efnan", ya "fenen" kelimesinin çoğuludur. Buna göre mana, "dallar sahibi, dallı budaklı" şeklindedir; yahut "fenn" (çeşit)in çoğuludur ve "O iki cennet çeşitli ağaç sahibidirler" manasınadır. Buna göre eğer, "Bunlardan hangisi daha güçlü manadır?" denilirse, biz deriz ki: Şu iki sebepten ötürü, birinci daha kuvvetlidir:

1) Bu "efnân", "fenen "in çoğuludur. Meşhur olan da bu görüştür. "Fen"in çoğulu ise, meşhur olan şekle göre "funûn'dur. Efnân ve funûn kelimelerinin ikisinin de, "fenn"in çoğulu olduğu sanılmasın. Aksine herbiri, kendilerini belirleyecek harf sayesinde bilinirler vezninin, şeklinde cemî oluşu çoktur. Fakat (fenn gibi) vezninin, şeklinde (fünûn gibi), cemî oluşu daha yaygındır.

2) Hak teâlâ'nın, "Bu iki (cennet)de, her meyveden çifte çifte çeşitler var" (Rahman, 52) ayetin başlı başına bir mana ifade edişinden dolayı... Bir de bu ifade, zihnen bir farklılık olmayan ve hep var olan şeyler hakkında kullanılır. Buna göre şayet, "Cennetler, nasıl dallı budaklı olmakla övülür. Dünyadaki cennetler (bahçeler) de böyle ağaçlı, dallı-budaklıdırlar" denilirse, biz deriz ki: Bu hususta şu iki izah yapılabilir:

a) Cennetler (bahçeler), aslında ağaçlı olur. Ağaçlar dallıdırlar, dallar da çiçeekli ve meyvelidirler. Bunun böyle oluşu ise, bunun bakana zevk vermesi içindir. Fakat dünya cennetleri, ihtiyaçtan ötürü böyledir. Ahiret cenneti ise, dünya cenneti gibi değildir. Binâenaleyh âhiret cennetinde ancak lezzet veren şeyler bulunur, ihtiyaç için, zarureten olan birşey yoktur. Ağaçların kökleri ve gövdesi ise, bulunması gerekli şeyler olup, insanın böylesi bahçelerde, istediği gibi dolaşmasına manidirler. Ahiret cennetlerinde ise, ağaçlar üzerlerinde enteresan yapraklar, güzel meyveler bulunan dallar şeklinde olup, kalınca gövdeleri yoktur. Bunun böyle oluşunun delili, Allahü teâlâ'nın bu cennetleri, "dallı-budaklı" diyerek, oradaki lezzetleri anlatarak nitelemesidir. Yani, bu cennetlerin, dalları vardır, bu dallar bir köke dayanmaz. Aksine bunlar boşlukta (havada-muallakta) dururlar. Cennetlikler ise, onların altındadırlar.

b) "Efnan" (dallar) kelimesinin nekire getirilişi, ya çokluğu göstermek için, yahut da teaccüb (hayret edilecek şekilde olduğunu göstermek) içindir.

Bahçelerinde Pınarlar

Bu bölümü tek başına aç →

50–52. Âyetlerin Tefsiri

Âyetin tefsiri için bak:53

Bu bölümü tek başına aç →

53. Âyetin Tefsiri

"Bu iki (cennet) de, akar iki göze vardır. Şimdi Rabbinizin hangi nimetlerini yalan sayabilirsiniz? Bu ikisinde, her meyveden çifte çifte çeşitler vardır. Şimdi Rabbinizin hangi nimetlerini yalan sayabilirsiniz?" .

Bu, Allahü teâlâ'nın bir başka ayette de, "Orada akan bir göze (kaynak) vardır" (Gaşiye, 12) buyurduğu gibi, "Bu iki cennetin herbirinde, akan bir kaynak, yine herbirinde iki tür meyve var" demektir. Bu ayetlerle ilgili olarak, bir kısmı, "O ikisinde, durmayıp fışkıran iki kaynak var" (Rahman, 66) ve "O ikisinde, her nevi meyveler, hurma ve nar var" (Rahman, 68) ayetlerinin tefsirinde, bir kısmı da şimdi zikredilecek bir kaç mesele var:

Birinci Mesele

Ayetteki, "dallı - budaklı", "akar iki kaynak", "her meyveden çifte çifte" ifadelerinin tümü, yukarıda bahsi geçen o iki cennetin özellikleridir. Binâenaleyh, bütün bunlar, tek bir söz gibidir ve "Dallı budaklı, ağaçları olan, akar iki kaynağı bulunan, her meyveden çifte çifte çeşitler olan iki cennet..." manasındadır.

Buna göre eğer, "Üzerlerine bir duman salıverme, yakın bir ateşi salıvermeden (Rahman, 35) başka olduğu halde, Cenâb-ı Hak, azabından bahsederken, bu ikisini birbirinden ayırmayarak, "Üzerlerine ateşten bir yalın ile bir duman salıverilecek. Öyle ki birbirinizi kurtaramayacaksınız"(Rahman, 35) buyurmuş; "hamîm" (sıcak su), cehennemden başka olduğu halde, "Onlar bununla, kaynar su arasında gider-gelirler" (Rahman, 44) buyurmuş iken ve "işte bu, o mücrimlerin yalan saydıkları cehennemdir" (Rahman, 43) ifadesi, başlıbaşına bir söz iken, "Onlar bununla, kaynar su arasında gider-gelirler" (Rahman, 44) bir başka tam söz iken ve aralarını, tekrar edip duran o ayetle ayırmaz iken, bu ayetleri üç kez, o tekrar ayetle birbirinden ayırışının hikmeti nedir?" denilirse, biz deriz ki: Burada, Cenâb-ı Hakk'ın rahmet tarafının gâlib oluşunu gösterme söz konusudur. Çünkü Hak teâlâ, azab ayetlerini, birbiri ardınca getirdi ve bahsi kısa olsun diye, toptan - bir çırpıda zikretti. Ama vereceği mükafaatları derece derece, kademe kademe zikretti. Çünkü bunları böyle saymak, dinleyenin hoşuna gider. İşte bu sebeple Cenâb-ı Hak bu fasıla (tekrar) ayetiyle, bir de "O ikisinde...", "O ikisinde..." ifâdelerinde olduğu gibi, aynı şeye raci olan, zamirlerin tekrarı ile zikretti. Çünkü arzu edilen şeyi, tekrar zikretmek, hoşa giden birşeydir, lezzet veren şeyi uzatmak, ondan uzun uzun bahsetmek, yine hoşlanılan birşeydir.

İkinci Mesele

Hak teâlâ'nın ayeti, yukarıda da bahsetti- ğimiz gibi, "O iki pennetin her birinde, akar bir kaynak var" manasına; "ayeti de, "Her birinde, çifte çifte meyveler vardır" manasınadır. Yahut da, "Bu cennetlerin herbirinde, o meyvelerden iki çeşit vardır" manasınadır. Mananın bu şekilde olması da muhtemel olup, "O iki cennetin herbirinde, her meyveden bir çift vardır" demektir. O halde, o iki cennetin herbirinde, her meyveden iki çeşit vardır. Bu mana, "o ikisinde" ifâdesindeki zamirin "zevcân" (iki çeşit) kelimesine raci olduğunu söylersek, söz konusudur. Yahut da, ifâdesindeki harf-i cerrinin, "zevcân"ın beyâniyyesi olduğunu söyleyebiliriz. Bunun örneği şudur: (......) harf-i cerri, birşey içinde olması mümkün olmayan birşeye dâhil olduğunda böyle olur. Bu tıpkı senin "Evde, şark'dan bir adam var" demen gibidir. Bu, takdirindedir. "O ikisinden" ifadesi ile "Ondan" manasının kastedilmesi de muhtemeldir. Bu izaha göre, ifâdesi, "her meyveden" ifadesinin delâlet ettiği şeyin sıfatı gibi olur. Buna göre Hak teâlâ sanki, "o ikisinde, her meyveden vardır" derken, "O iki cennette, her meyveden, birşey vardır" demiş olur ki bu var olan şey de, "iki çeşit" olmuş olur. Bu, harf-i cerrinin, orada, o şeyde, ondan başka olması mümkün olmayan birşeye dâhil olması halinde açık bir manadır. Bu tıpkı senin, "Evde, hertürlü sakinden vardır" demen gibi olur. Bu durumda, o iki cennette, her tür meyveden, iki çeşidin olduğunu söylemiş oluruz.

Üçüncü Mesele

Eğer "Cenâb-ı Hak, "efnân" (dallar-ağaçlar)dan bahsederken, eğer, "O iki cennette her meyveden iki çift vardır" demiş olsaydı, daha uygun olurdu. Çünkü dalların üzerinde meyveler vardır. Binâenaleyh biri diğeriyle ilgili iki ifade arasında, "O ikisinde, akar iki kaynak vardır" ayetini getirmesindeki hikmet nedir?" denilirse, biz deriz ki: Cennetten bahsetme, nimetlenenlerin örfüne göre yapılmıştır. Çünkü nimetlenenler, bağa-bahçeye girdiklerinde, hemen meyveleri yemeye koşmazlar, aksine ferahlanmayı - rahatlamayı, yemeden - içmeden önce düşünürler. Üstelik dünya bahçelerindeki insan dahi, iyice acıkmadıkca ve arzu duymadıkça, yiyip-içmez. Ya bu durum cennette nice olur (var düşün). Bundan dolayı Cenâb-ı Hak, gezintinin, sayesinde tamamlanacağı, ağaçların yeşilliği, gözelerin akışt gibi şeyleri zikretmiş, daha sonra da, gezintiyi tamamlayan bu şeylerin peşisıra, meyvelerden, yiyecek-içecek şeylerden bahsetmiştir. Binâenaleyh en açık ifadeler içinde, ayetlerini en güzel manalar ile donatan Zât-ı Mevla'yı noksan sıfatlardan tenzih ederiz.

Astarı İpek Döşekler

Bu bölümü tek başına aç →

54. Âyetin Tefsiri

Âyetin tefsiri için bak:55

Bu bölümü tek başına aç →

55. Âyetin Tefsiri

"Hepsi de, astarları atlastan olan döşemelere yaslanarak (nimetlenirler). Her iki cennetten devşirilen meyveler, (onlara) yakındır. Şimdi Rabbinizin hangi nimetlerini yalan sayabilirsiniz?".

Bu ayetle ilgili nahiv, lügat ve mana açısından birkaç mesele vardır:

İ'rab Meselesi

Bu, nahiv açısındandır. Meşhur olan görüşe göre, ayetin başındaki "mütteklîne" ifadesi, "hâl" olup, "zü'l-hâl" ise, "Korkan için..."(Rahman. 46) ayetindeki ism-i mevsûlüdür Bu "hâl"in âmili ise, harfi cerr olan, lâm'ın delâlet ettiği şey olup, takdiri "Onlar ittikâ (dayanma) halinde oldukları halde, onlar için iki cennet vardır" şeklindedir.

Halbuki, Keşşaf sahibi ise, bu ifâdenin, "medh" üzere mensûb olabileceğini söylemiştir. Ama, bu ifadeyi bu manaya hamletmede, ifâdenin hal olduğunu söyleyenlerin görüşüne göre, şöyle bir problem söz konusu olabilir: Cemâat, sadece cennetlikler, yaslanma halinde iken, onlara ait değildir; tam aksine cennet, her halde iken onlara aittir. Binâenaleyh, cennet, cennetlikler oraya girmezden önce de, onlar içindir. Bu ifâdenin, hâl; hâl sahibi olanın ise, (......) kelimesinin delâlet ettiği şey olduğu da söylenebilir. Çünkü, Cenâb-ı Hakk'ın, "Bu ikisinde, her meyveden çifte çifte çeşitler vardır" ifadesi, o "fakihe" ile zevkyâb olanların bulunduğuna delalet eder.

Buna göre, Cenâb-ı Hak, sanki, "O meyvelerle zevkyâb olanlar, yaslanmış oldukları halde zevkyâb olurlar" demek istemiştir ki, mananın böyle olması halinde, şöylesi ince bir mâna söz konusu olur. Çünkü, yiyen kimseler, cariye, hizmetçi, köle. uşak... gibi emir altındaki kimseler iseler, bunlar hep ayakta yeyip içerler. Yok eğer. yiyen bu kimse, seçkin birisi de, ama ne var ki, açlığını gidermek için yiyorsa, o zaman oturarak yer, fakat, yaslanarak yemez. Yaslanarak yeme işi, kendisini yemek yemeye mecbur eden ve bunun için oturtan acil bir açlığı bulunmayan ve orada, onu buna zorlayan bir kimse bulunmayan seçkin, aziz kimselere aittir. Binâenaleyh, zevkyâb olma, yaslanmaya uygun bir kelimedir (Hâl sahibi kelime, "fakihe" bir mefhûmun olabilir...).

Nahvî meselelerden ikinci mesele: (......) ifâdesi, hangi fiile taalluk etmektedir? Cenâb-ı Hakk'ın adeta, "Falanca asasına yaslanmış" veya "... uyluklarına dayanmış..." denilmiş olması gibi, "Onlar, döşeklere, döşemelere yaslanıyorlar" demiş olması için, eğer bu ifâde, (......) kelimesine taalluk ettirilecekse, bu olamaz. Çünkü "firâşa" yaslanılmaz... Yok eğer, başka bir şeye taalluk ettirilecekse, bu başka şey nedir? Biz deriz ki, bu, başka bir şeye taalluk edip, bunun takdiri, neye yaslandıkları beyân edilmeksizin, "Döşekler üzerinde olanlar, yaslanmış oldukları halde zevkyâb olurlar..." şeklindedir. Onların yaslanışlarının, döşeklere olması da muhtemeldir; ancak ne var ki, bu ifâdenin, onların altlarında olanı ve onların tüm bedenleriyle üzerinde bulundukları o şeyi beyân eden bir ifâde olabilmesi için, daha açık olan bizim bahsettiğimizdir. Ki bu, onlar için daha büyük bir nimet ve daha büyük bir ikram olmluş olur.

Üçüncü Mesele

Görünen odur ki, herbiri için tek bir döşek değil de, herbiri için pekçok döşeme, döşek vardır. O halde bu demektir ki, hepsinin, üzerinde bulundukları pekçok döşekleri bulunuyor.

Lügat Meselesi

Bu lügat açısından olup, şöyledir: "el-istebrak", kalın ipek demektir. Araplarda ipek bulunmayıp, bu, onlara Acemlerden gelmiş olması sebebiyle, "ed-dîbâcu" kelimesi, Arapça'laştırılmış bir kelime olunca, bu, Acem kökenli kelime bunu ifâde etmek için kullanılmıştır. Ne var ki Araplar, bu kelimede, hayli tasarrufta bulunmuşlardır. Zira, bunun Farsça'da ismi, (sitebr) kelimesinin tasğîri olan ve kalın anlamına gelen (sitebrek)'dir. Binâenaleyh, bu demektir ki, Araplar bu kelimenin başına bir hemze ilâvesinde bulunmuşlar, sonundaki kâfi da kafa çevirmişlerdir. Bu kelimenin başına hemze getirilişine gelince, Acem lisânında, kelimenin başındaki harfin harekelerinin pekçok yerde açık olmayışından dolayıdır. Böylece, adeta bu harekeler sükûnmuş gibi olurlar... Dolayısıyla, Araplar, nasıl sakin bir kelimenin başına, vasıl hemzesi getiriyortarsa, bunun da başına, hemze getirmişlerdir. Sonra, ulemâdan bazıları, bu ifâdenin başındaki hemzeyi, hemze-i vasıl kabul edip, (......) şeklinde okurlarken, ekserisi, bunu, hemze-i kat' kabul etmişlerdir Çünkü, ilgili kelimenin başı, aslında, harekeli idi; ne var ki bu bozuk bir hareke idi. Dolayısıyla, Araplar, o bozuk harekeyi düşürecek ve başını sakin kılma imkânı verecek olan hemzeyi getirdi.. Hareke denkleşince, sükûna başvurmak daha yakın olur. Halbuki, vakıf yapılırken, kelimelerin sonları sakin kılınır ve herhangi bir harekeyle de değiştirilmez, harfinin, kâf harfi ile değiştirilmesine gelince, Araplar şayet, bu kelimenin sonundaki kâfi yine kâf olarak bırakmış olsalardı, o zaman, "senin mescidin, senin evin" anlamına gelen, (......) kelimesiyle karışırdı. Dolayısıyla Arapça'da kelimenin sonunda hitap için getirilen kâfi düşürdüler onun yerine kaf harfini getirdiler.

Kur'an'da Arapça Olmayan Kelime?

Ne var ki, izahın böyle yapılması halinde, şu meşhur soru gündeme gelebilir: Kur'ân, apaçık ki Arapça lisanıyla inzal olunmuştur. Bu kelime ise, Arapça değildir... (Ne dersin)? bu konudaki gerçek ve doğru cevap şudur: Aslında bu kelime, Araplar arasında kullanılan bir kelime değildir. Dolayısıyla ayet "O Kur'ân aslında Arapların lisanında vaz' olunmuş bir dil ile inzal olunmuştur" manası kastedilmemiştir. Tam aksine, ayetten kastedilen, "Kur'ân'da, Arapların konuşmadığı, dolayısıyla da, lisanlarının onu konuşmaya alışmadığı için onlara zor gelen bir dil kullanılmaksızın Araplara manası gizli kalmayan bir dil ile indirilmiş olduğudur... Dolayısıyla, onların bu gibi şeylerden âciz oluşları, ancak onun bir mucize oluşundan dolayıdır.

İttikâ

Bu mesele, mâna ile ilgili olup şöyledir: bedenin sağlamlığına, kalbin huzuruna delâlet eden bir durum arzeder. Binâenaleyh, böyle oturan kimse, hem bedenine ait olan hususları, hem de kalbinin durumlarını, olması gerektiği bir biçimde oluşturmuştur. Çünkü, hasta kimse, sırtüstü yatmaksızın, ya yan yatar, yaahut da, rahatını sağlayabileceği bir biçimde, bir şeye yaslanır. Ama, meselâ elini başının altına dirseklerini yere koyup, yanını da yerden uzaklaştıracak biçimdeki "ittikâ - yaslanma"ya gelince, bu, herkesin yapacağı bir şey değildir. Bu şeyi arzulama konusunda kalbi meşgul olan kimseye gelince, onun kalbi bu kimseyi, alelacele hareket eden kimse gibi, hareket ettirir.

Astarı İpekten Döşekler

Müfessirler, ayetteki "astarları atlastan olan..." ifâdesinin, o yatakların, döşeklerin son derece kıymetli olduklarına delâlet ettiğini; zira, astan atlastan olan şeyin dışının, ondan daha kıymetli olacağını ve bunun adeta, gözün görmediği bir şey olduğunu, "sündüsten" yani, yumuşak ve ince ipekten olduğunu söylemişlerdir. Burada, yine manayla ilgili olarak, şöylesi diğer bir izah daha yapılabilir: Dünya ehli, zinetlerini gösterirler. Ve onlar, hiçbir zaman, içini dışı gibi yapma imkânı da bulamazlar. Çünkü, maksatları, zinetlerini izhar etmektir. Astar ise, gözükmez. Binâenaleyh, sebep bulunmayınca, müsebbeb (netice) de bulunmaz. (Bir şeyin içini göstermek esas olmayınca, için kıymetli şeyden olması da gerekmez). Binâenaleyh, astarları ipekten yapmadaki maksatlar, yani ortaya koyma amacı olmayınca, onu, öyle yapmamışlardır. Halbuki, ahirette, durum, ikramda bulunmaya ve nimet vermeye varıp dayanır. Dolayısıyla da, astarları da dışlan gibi olur. İşte böylece Cenâb-ı Hak, astarlarının bu şekilde ipekten, atlastan olduğunu zikretmiştir.

Cennette Meyve Toplama

Ayetteki "Her iki cennetten devşirilen meyveler (onlara) yakındır..." ifadesinde, bu cennetlerin dünya yurdunun cennetlerinden şu üç bakımdan farklı olduğuna bir işaret vardır:

1) Dünyadaki bahçelerin ağaçlarında meyveler, ağaçların tepelerinde, dal uçlarındadırlar. İnsan arkaya yaslanırken, dalların uçlarından uzak düşer. Ahirette ise, cennetlikler, yaslandığı halde, meyveler onlara doğru iniverir sarkar.

2) Dünyada, bir ağacın meyvesine yaklaşan bir kimse, diğerinden uzaklaşır. Ahirette ise, hem aynı anda hem de aynı yerde bütün meyveler yakın durumdadırlar. Ahirette, bir cennette karar kılmış olan bir kimsenin yanında, başlıca bir cennet daha vardır.

3) Bütün bu ilginç şeylerin tamamı, cennete ait özelliklerdendir. Cennetteki ağaçlar, cennetlikler oturur dururlar, hiç hareket etmezlerken, onların yanına gelir, onları bürür ve gölgelendirir. Halbuki, dünyada ve dünya bahçelerindeki durum böyle değildir. Zira, dünyada insan, daima hareket halinde olup, elde etmek istediği şey (meyve) ise, hareketsizdir. Burada şöyle bir hakikat bulunmaktadır: Dünyada kim tembellik etmez, Allah'a ibâdet hususunda geri kalmaz, hep hayır ve hasenat hususlarında sa'y ü gayret gösterirse, bu kimsenin işi ve durumu, kendisini hareket etmeye mecbur bırakmayacak bir hareketsizliğe varıp dayanır. Binâenaleyh, cennetlikler, cennette şayet hareket etmek isterlerse, herhangi bir ihtiyaç ve arzudan dolayı hareket etmiş olmazlar... Eğer hareketsiz ve sakin halde ise, yorulmadan sonra istirahata çekilme amacıyla da bir sükûnet halinde değillerdir: Sonra, Allah'ın dostu (velî kimse) için, dünyada cennetin pekçok örneği vardır. Çünkü bu kimse evinde oturur, rızkı ona, onun etrafında dönüp dolaşarak, ona doğru geliverir. Bunun böyle oluşunun delili, "Zekeriya ne zaman (Meryem'in bulunduğu) mihraba girdiyse, onun yanında bir yiyecek buldu..." (Al-i İmran, 37) ayetidir.

İki Cennet

Bahsi geçen iki cennetlerin ikisi de maddî iseler, bu demektir ki, cennetlik, bu iki cennet sağında ve solunda, o da bunların meyvelerinden istifâde eder vaziyette, hep bu ikisinin arasındadır. Yok eğer bunlardan birisi ruhî, manevî, diğeri maddî ise, bunlardan herbiri için, kendisine uygun düşen meyveler ve döşekler bulunmaktadır.

Yalnız Eşlerine Bakan Güzeller

Bu bölümü tek başına aç →

56. Âyetin Tefsiri

Âyetin tefsiri için bak:57

Bu bölümü tek başına aç →

57. Âyetin Tefsiri

"Oralarda gözünü yalnız eşlerine hasretmiş (öyle dilber)ler vardır ki, bunlardan evvel ne bir insan, ne bir cin asla kendilerine dokunmamıştır. Şimdi Rabbinizin hangi nimetlerini yalan sayabilirsiniz?".

Bu ifadeyle ilgili birkaç bahis vardır.

Önceki Ayetle Münasebet

Birinci Bahis: Bu bahis, ayetin önceki ifâdelerle olan münasebet ve bu ıünasebetin son derece güzel olması hakkındadır. Çünkü Cenâb-ı Hak, öncelikle, Bnnetliğin yerini beyân etmiştir, ki bu, cennettir, daha sonra da onun sayesinde ezinebileceği şeyi beyân etmiştir. Çünkü, bir bağa bir bahçeye giren kimse, her eyden önce, bir kere içi rahatlar, geniş nefes alır. İşte, bunu anlatmak için, Cenâb-ı Hak, "Çeşit çeşit ağaçlar ...Bu iki (cennet) de akar iki kaynak vardır" (Rahman. 48-50) buyurmuş, daha sonra, yeme, içmeyle ilgili olanları zikrederek, "Bu iki cennette her ıeyveden çifte çifte neviler vardır" (Rahman. 52) buyurmuş, daha sonra da, bu yeyip içmeyi müteakiben de, istirahat mahallini, yani yatakları, döşekleri beyan buyurmuş, daha sonra da, yatakta, orada bulunacak olanları açıklamıştır.

İkinci Bahis: ifâdesinin, "oralarda" zamiri, neye racidir? Biz deriz ki, bu hususta şu üç izah yapılabilir:

1) Bahsedilen lütuflara ve nimetlere raci olup, "O nimetler içinde gözünü hasretmiş (öyle dilber)ler..." demektir.

2) Bu zamir, furuş (yataklar) kelimesine raci olup, "O yataklar içinde gözünü hasretmiş (Öyle dilber)ler..." demektir. Ama, bu iki izah zayıftır. Birincisinin zayıf oluşuna gelince, o iki cennetin nimetler içinde yer alması, iki kaynak ve meyvelerin iki cennette bulunması sebebiyle gözlerini dikmiş olan o kadınları, bu göz dikişlerini, endilerini nimetler içinde bulunmalarına tahsis etmenin hiç bir faydası yoktur, cincisinin zayıf oluşuna gelince, Cenâb-ı Hak, "döşeklere yaslanarak..." buyurarak döşekleri, cennetliklerin zarfı kılmış, o döşeklere raci olacak olan zamiri de, astarları" diyerek tekrarlamış, ama, buyurmamıştır. Dolayısıyla, âdesi, daki zamirin bir tefsiri olmuş olur. Böylece de, bir başka noktayı beyan tmeye ihtiyaç duyulmuş olur. Çünkü, Cenâb-ı Hak, bundan sonra, yeniden, orada "döşekler" kelimesi geçmediği halde "İçlerinde güzel huylu... kadınlar vardır" (Rahman. 70) buyurmuştur. O halde, bu durumda en doğru olan, şu üçüncü izah olup, bu da ifadesindeki zamirin, "iki cennet" kelimesine raci oluşudur. Burada zamir, çoğul getirilmiş, Rahman 50 ve 52. ayetlerinde ise tesniye getirilmiştir. Çünkü biz, cennetin şu üç değerlendirmeye sahip olacağını beyân etmiştik.

a) Cennetin ağaçları, birbirine bitişik olup, ağaçlar arasında geniş çöller kurak araziler ve bataklıklar bulunmamaktadır. Bu açıdan, o cennetler adeta, herhangi bir şeyin, onları biribirinden ayıramadığı tek bir cennet gibi olmuş olurlar. (Onun için bazan, cennetteki kelimesiyle ifade buyurulmuştur).

b) Cennetin, hayırları derleyici iki türü ihtiva etmiş olmasıdır. Çünkü, o cennetlerde, dünyada mevcut olanlar bulunduğu gibi, dünyada olmayan türler de vardır; cennetlerde, bilinen ve bilinmeyen her şey vardır; cennetlerde, vasfedilen ve edilemeyen şeyler vardır ve cennetlerde, maddî olan ve maddî olmayan lezzetler vardır. Binâenaleyh, "cennet" sözü bu iki türü kapsadığı için, o adeta iki cennet gibi olmuş olur. (Onun için de, bir başka "iki cennet" diye ifadelendirilir).

c) Geniş ağaçları, mekânları, nehirleri ve meskenleri çok ve bol olduğu için, cennet, adeta "cennetler..." makamında olmuş olur. (Bu sebeple Kur'ân'ın bir başka yerinde cennet, "cennetler" diye zikir edilir). Binâenaleyh bu demektir ki, cennet, bir açıdan bir tane, bir başka açıdan iki tane ve bir başka açıdan da ikiden fazla, ilh'dir. Bunun böyle olduğu sabit olunca, biz diyoruz ki: Kadınların dünyada iken, hem eşleriyle birlikte bulunmak, hem de yatakta, eşleriyle birlikte mübaşeret için tek bir yerde, aynı anda, bulunmak mümkün değildir. Bu, ya o mekânın darlığından dolayı, ya da imkân olmayışından dolayıdır; yahutta bu, o kadınların zelil (umursanmaz cinsten) oluşlarının delilidir. Çünkü, her erkek, bir evde, kadınlarıyla birlikte, ancak o kadınlar kendilerine iltifat edilmeyen cariyeler oldukları zaman bir araya gelebilir. Ama, bunların her biri, üst düzeyde ve malları çok kimseler olunca, bunları, bir evde, aynı yerde toplamak mümkün olmaz. Bil ki, dünyada, şehvet, eşlerdeki güzellik sebebiyle arttığı gibi, eşlerin, küçük ve üst düzeyden olunca da artar: İnsanların genel anlamdaki durumlarının farklı farklı oluşları, bunun delilidir.

Bunun böyle olduğu sabit olunca, şimdi biz diyebiliyoruz ki, cennetteki hazlar, o kadınlarda, hem şekillerinin güzelliği, hem güzel oluşları, hem asil, şerefli ve mükemmel olmaları ile bir arada bulunmaktadır. Binâenaleyh, o kadınların birinde dahi, bütün bunlar mevcuttur. Onların cariye ve uşaklarında da böyledir. Dolayısıyla, söz konusu cennet, bunlarda bulunan bu mükemmellik sebebiyle hep zirveye doğru tırmanır. Binâenaleyh, bu durumda, herbirine uygun geniş yerlerin bulunması gerekir. Bu sebeple, birbirlerine bitişik olmaları açısından tek olan o cennet, kendisinde oturanların ayrı ayrı yerlerde olması açısından, çoktur. İşte bu sebeple Cenâb-ı Hak, "oralarda" buyurmuştur. Ama dünyada meskenlerin çok geniş bir alana yayılması durumu yoktur. Bu durum cennetin azametine delildir. Bundan ötürü Cenâb-ı Hak, "o iki cennette" buyurmuştur. İşte bu da, söz konusu inceliklerdendir.

Üçüncü Bahis: Ayetteki ifâdesi, hazfedilen ve sıfatı yerine geçen bir mevsûfun sıfatı olup, bu hazfedilen mahzûf da, ya (kadınlar) ya da (eşler) kelimesidir. Buna göre Cenâb-ı Hak sanki, "Oralarda, gözlerini kocalarına tahsis etmiş kadınlar, eşler vardır" buyurmuştur. Bunda da şöyle bir incelik vardır: Allahü teâlâ, o kadınları ancak vasıflarıyla zikretmiş, onları, kendi cinslerini ifâde eden ad ile zikretmemiştir. Bu cümleden olarak, meselâ bir seferinde, "hüru în" (pek güzel) gozlü huriler de... (vardır)" (Vâkıa,22) bir seferinde, "yaşıt kızlar" (Vakıa,37), bazan da "gözünü yalnız eşlerine hasretmiş (dilberler)" buyurmuş, fakat, "falan, falan kadınlar..." diye ismen zikretmemiştir. Bunun şu iki sebebi vardır:

a) Bu, onların kendilerini teşhir etmekten pek sakındıklarına bir işarettir. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak bu kadınları, cinslerine ait isimlerle zikretmemiştir. Çünkü cins ismi, sıfatın ortaya koyamayacağı gerçekleri anlatır. Zira sen, meselâ, "Hareket eden, dileyen, yiyen, içen..." dediğinde, bu kimseyi, böyle pek çok vasıfla nitelemene rağmen, "hayvan veya insan" demek suretiyle anlatışından daha fazla ortaya koyamazsın.

b) Onları yüceltmek için... Zira böylece onların güzellikleri, kendilerine cennet va'dedilmiş olan ehli cennet gözünde artar. Çünkü padişahların kızları, ancak sıfatlarla anlatılırlar.

Kasıratı Tarf

(......) tabiri "menetmek" manasına olan, "kasr" kökündendir, yani "O kadınlar gözlerini (bakışlarını), başkalarına bakmaktan alıkorlar" demektir. Yahutta bu ifade, "kusur" kökündendir ve "O kadınlar gözlerinin bakışlarını, kasrederler (kısaltırlar) ve onların gözünde, başkalarına bakma diye birşey yoktur" manasında olur. Diyorum ki: Görünen o ki, bu ifade "kasr" kökündendir. Çünkü bu mana medh ifade eder. "Kusur" kökü ise böyle değildir. Bu tabirin, "Onlar gözlerini (bakışlarını) alıkoydular" manasında, "kasr" kökünden olduğu da söylenebilir. Mananın böyle olmasına göre, bu ifade, "failin mef'ûlüne izafeti" kabilinden olur. Bunun böyle oluşunun delili ise, "kasr" kökünün medh ifade edip, "kusur" kökünün böyle olmayışıdır.

Bu izaha göre, burada şöyle bir incelik vardır: Allahü teâlâ daha sonra, "Bunlar "çadırlar içinde maksûrat (ehl-i perde) hurilerdir"(Rahman, 73) buyurmuştur. O halde bunlar, bir taraftan maksûrat (kasredilmiş-Perdelenmiş) iken bir taraftan kâsırât (kendi kendilerini perdelemiş, bakışlarını eşlerine hasretmiş) olurlar. Bu hususta şu iki izah yapılabilir:

1) Onlar, tıpkı iffetli kimselerin meşgul oluşları gibi, gözlerini (bakışlarını) alıkoymuşlardır (başkalarına bakmazlar). O halde bunlar, tıpkı kendisini çadırlar içinde tapalı tutan, bakışlarını başkalarına bakmaktan alıkoyanların âdeti gibi, kendilerini çadırlara kasretmiş adetâ hapsetmişlerdir.

2) Bu, onların yüce kıymetlerini ve iffetlerini anlatan bir ifadedir. Çünkü kendinden kaynaklanan bir alıkoyma vasfı bulunmayan ve kendilerini idare edecek, onlara bakacak velileri olmayan kadınlarda bir tür zillet vardır. Ama kendileri için çok güçlü, başkalarına manî olabilecek velileri (akrabaları) bulunan kadınlar ise, dışarı çıkmaktan, başkalarına görünmekten çekinirler. İşte bu onların saygınlıklarına delalet eder. Ama onların, içlerinde, dışarı çıktıklarında sağa-sola bakma gibi bir duygu olmadığı zaman da, kendi kendilerine iffetlidirler demektir. Böylece Cenâb-ı Hak, "maksûrât" (Rahman, 72) ifadesi ile, yani "onları velileri perdelerler, cennette ise onların velisi Allahü teâlâ'dır" ifadesi ile, saygınlıklarına; "kasırfit" ifadesi ile de, onların iffetli olduklarına işareti birlikte zikretmiş olur. Bu inceliği tamamlayan bir diğer unsur da şudur: Allahü teâlâ onların iffetlerine delalet eden, ortaya koyan ifadeyi, saygınlıklarına delalet eden ifadeden önce getirmiş ve mesela, iki cennetin en üstününden bahsederken "kâsırât" ifadesini, bu kadar üstün olmayanından bahsederken "maksûrât" ifadesini zikretmiştir. "Maksûrât'a delalet eden şey, onların saygınlığına delalet eder. Çünkü onlar, kendi kendilerine kapananlar diye değil de, kapatılanlar diye tavsif edilmişlerdir ve bu, onları başkasından perdeleyen birisinin olduğuna bir işarettir. Mesela bu kimse çadırını diker, perdesini asar. Ama bunu bizzat kendisi yapan, kapısını eliyle kitleyen kadın böyle değildir. Bu hususu, bu ayetin biraz sonraki tefsirinde anlatacağız.

Beşinci Mesele

(......) ifadesinde, bunların iffetli oluşuna, mü'minlerin, onların nazarında çok kıymetli olduğuna - güzel gözüktüğüne, dolayısıyla kocalarım, kendilerini başkalarından alıkoyacak bir biçimde sevdiklerine bir delalet vardır. Bu ifade yine, onların utangaç - edepli - terbiyeli olduklarına delalet eder. Çünkü "tart", göz kapağının hareket etmesi (açıp - kapanması) demektir. Halbuki hûrilik (seçkin olma) kadının göz kapağını bile hareket ettirmeyip, başını kaldırmamasını gerektirir.

Altıncı Mesele

Ayetteki, "Kendilerine asla (hiç kimse) dokunmamıştır" ifadesi ile ilgili olarak şu izahlar yapılabilir:

1. Onlara başkası hakim olmamış;

2. Onlarla cinsi münasebette bulunulmamış;

3. Kendilerine dokunulmamış. Bu mana, onların hallerine ve saygınlıklarına daha uygundur. Fakat "tams" kökü bu manada, açık değildir. Eğer bundan, dokunma manası kastedilmiş olsaydı, Cenâb-ı Hak, bu mananın en açık şekilde anlaşılacağı lafzı zikrederdi. Nasıl böyle olmasın ki, Hak teâlâ, "Eğer (o nikâhlılarınızı) kendilerine temas etmeden (dokunmadan) önce boşarsanız..." (Bakara. 237) ve "Kadınlarınızdan ayrılın..."(Bakara.222) buyurmuş, cinsî münasebeti, açık bir lafızla değil, kinayeli bir lafızla anlatmıştır.

İmdi, "Fakat bahsettiğiniz problem devam etmektedir. Çünkü Allahü teâlâ, dünyada, "Yahut kadınlara lemsettiğinizde (dokunduğunuzda)..." (Mâide, 6) ayetinde de buyurduğu gibi, cinsî münasebeti, bu ayetin tefsiri hususunda, ileri sürülen sahih görüşe göre, "lems" kelimesiyle anlatmıştır. Biz bunu, hernekadar imamımız eş-Şâfii'nin görüşünün aksine de olsa, ileride ele alacağız. Yine Hak teâlâ, cinsî münasebeti, Bakara, 237. ayette de, "mess" ile ifade etmiştir. Fakat ahireti, cinsî münasebeti kinaye yoluyla anlatmamıştır" denilirse, biz diyoruz ki: Cenâb-ı Hak şehveti ifâ sözkonusu olup, bu da bedeni zayıf düşürüp, ibadete manî olduğu için, dünyadaki cinsî münasebeti, kinayeli lafızla anlatmıştır. Halbuki bu münasebet, bazan, tıpkı içkinin kötülüğü gibi, bazan da çok yemenin kötülüğü gibi bir kötülük arzeder. Ahirette ise bu iş, bütün kötülüklerden ve mahzurlarından arındırılmıştır. Nasıl böyle olmasın ki, meselâ cennetteki içki, lezzet veren şeylerdendir ve oranın yemesi-içmesi süreklidir (ve mahzursuzdur). Binâenaleyh Allahü teâlâ, kötülüğüne bir İşaret olsun diye, dünyada bu hususu, mecazî lafızlarla, alabildiğine kapalı kinayeli ifadelerle anlatmıştır. Ahiretteki bu işi ise, açığa yakın, yahut da neredeyse çok açık lafızlarla zikretmiştir. Çünkü "tems", cinsî münasebete daha açık şekilde delalet eder. Zira cima ve "vika", "biraraya gelmek, birlikte olmak, üzerine çıkmak" manasındadır. İşte bu husus, ahiretteki cinsi münasebetlerin, bütün kötülüklerden ve mahzurlardan beri olduğuna bir işarettir.

Yedinci Mesele

Ayette, "Onlardan önce" ifâdesinin getirilişinin hikmeti nedir? Deriz ki: Eğer Cenâb-ı Hak sadece, "Onlara ne bir insan ne bir cin dokunmamıştır" demiş olsaydı, bu mü'min kimsenin de, o hurîlere dokunmayacağını ifade ederdi. Halbuki hiç de böyle değildir.

Sekizinci Mesele

Cinler, cinsî münasebette bulunmadıkları halde, bu ayette, "cinlerin" de zikredilişinin hikmeti nedir?" Cevaben diyoruz ki: Hiç de öyle değildir. Aksine cinlerin de çoluk-çocukları ve üremeleri vardır. İhtilaf, onların insanlar ile cinsî münasebet yapıp yapmayacakları hususundadır. Meşhur olan görüşe göre, bunlar, insanlarla da cinsî münasebette bulunabilirler. Eğer böyle olmasaydı, cennette, soy-sop diye birşey olmazdı. Binâenaleyh insanların o hurilerle teması cinlerin onlarla cinsî münasebeti gibidir. Yani cinlerin teması olmadığı gibi insanların da teması olmuş değildir.

Yakut, Mercan Gibi Huriler

Bu bölümü tek başına aç →

58. Âyetin Tefsiri

Âyetin tefsiri için bak:59

Bu bölümü tek başına aç →

59. Âyetin Tefsiri

"Sanki onlar (birer) yakuttur, mercandır. Şimdi Rabbinizin hangi nimetlerini yalan sayabilirsiniz".

Bu benzetme hususunda şu iki izah yapılabilir:

a) Bu, onları, yakut ve mercanın saflığına - berraklığına bir teşbihtir.

b) Bu, onların incinin beyazlığının ve yakutun kırmızılığının güzelliğine bir teşbihtir. Mercan, incinin küçüğü olup, beyazlık ve parlaklık bakımından, büyüğünden çok çok ileridir. Şimdi eğer, bu teşbihin, o kadınların temiz ve saflıklarını anlatmak için yapıldığını söylersek, deriz ki: Bu hususta şöyle bir incelik var: Geçen ayetteki tabiri o kadınların kötülükten ve ahlâksızlıktan uzak olduklarına, "sanki onlar yakuttur, mercandır" ifadesi de, onların cennette seçkin, saf, berrak ve tertemiz oluşlarına bir işarettir. Binâenaleyh Cenâb-ı Hak ilk defa aklî-zihnî hususu zikrederek işe başlamış, sonra da maddî-hissî olan hususu zikretmiştir. Tıpkı bizim, "Bu teşbih, onların cisimlerini kırmızılık (pembelik) ve beyazlık hususunda, yakut ve mercana benzediklerini anlatmak içindir" deyişimiz gibi, bu husustaki hüküm de budur. Çünkü, Cenâb-ı Hak, bu kadınların iffetli oluşlarını, parlak oluşlarından önce zikretmiştir. Bu ayetin, önce geçen ayeti te'kid eden bir ifade olduğu da söylenebilir. Çünkü bu kadınlar, bakışlarını sadece beylerine hasretmiş olup, ne bir insan, ne bir cin ile beraber olmaktan sakınmış, cinsî münasebetten kaçınmış olunca, adeta tâ madeninin göbeğindeki yakut, sedefinde (kabukları içinde) korunmuş ve hiç bir el tarafından dokunulmamış olan bir inci gibi olmuş olurlar.

Teşbih Çeşitleri

Biz bu hususu, "sanki onlar saklanmış, gün görmemiş yumurtalar gibidirler" (Saffat. 49) ayetini tefsir ederken, şöyle de izah etmiştik: Müşebbehün bih (kendine benzetilen) üzerine gelen edatı, müşebbehün (benzetilen) başına gelen edatının ifade ettiği te'kidî ifade etmez. Binâenaleyh mesela sen, aslan gibi" dediğinde, "Zeyd aslana benziyor" demiş olursun. Ama, "Zeyd sanki aslan gibi" dediğinde ise, bu "Zeyd şüphesiz, gerçekten aslana benziyor" manasında olur. Fakat bizim, "Zeyd aslana benziyor" sözümüzde, ileri bir mübalağa yoktur. Çünkü Zeyd aslana, her ikisinin de canlı olmaları, bedenleri olmaları ve saire bakımlarından benzemiştirler. Halbuki, "Zeyd aslana benziyor" şeklindeki sözümüzü, hakiki manaya hamletmek mümkün değildir. Bunun lafız bakımından izahı hususunda şöyle deriz: "Kâf", müşebbehün bih'in başına getirilip de, mesela "Zeyd aslan gibidir" denildiğinde, bu "kâf", "esed" (aslan) kelimesinde, lafzî bir amel yapmış (bir tesir göstermiş ve sonunu cerretmiş) olur. Halbuki lafzî amel, mana bakımından amel etmeye manîdir. Binâenaleyh sanki o aslanda bir amel (tesir) yapılmış da, o, "Zeyd" oluvermiş. Ama sen, "Zeyd sanki aslandır" dediğinde ise, "esed" lafzını, aslî i'râbı (hali) ile bırakmış olursun. O halde bu demektir ki "esed" (aslan), hali ve hakikati üzere bırakılmış da, Zeyd ona işte bu halde benzetilmiştir. Zeyd'in, "esed"in aslî halindeki durumuna benzetildiğinde, aslî halinde olmadığında ona benzetil işinden daha kuvvetli olacağında şüphe yoktur. Binâenaleyh "Zeyd astan gibidir" diyen kimse, adetâ o aslanı, aslî derecesinden-halinden indirmiş de, böylece Zeydm ona denk olduğunu anlatmak; "Zeyd sanki aslandır" diyen kimse ise, Zeyd'i olduğu dereceden yükseltmiş, böylece Zeyd'in, aslana denk olduğunu anlatmak istemiştir. İşte bu son derece güzel bir inceliktir.

İyilik İyiliğin Karşılığı

Bu bölümü tek başına aç →

60. Âyetin Tefsiri

Âyetin tefsiri için bak:61

Bu bölümü tek başına aç →

61. Âyetin Tefsiri

"İyiliğin karşılığı iyilikten başka birşey midir? Şimdi Rabbinizin hangi nimetlerini yalan sayabilirsiniz?".

Bu ayetle ilgili pek çok izahlar yapılmıştır. Hatta şöyle denilmiştir: "Kur'ân'da, herbirinde yüz görüş (izah) bulunan, üç ayet vardır. Bunlardan birincisi, "Siz Beni zikredin (hatırlayın) ki, Ben de sizi zikredeyim"(Bakara,152) ayeti; ikincisi, "Eğer siz dönerseniz, Biz de döneriz"(isra,8) ayeti; üçüncüsü de, Hak teâlâ'nın bu ayetidir." Şimdi bu hususta yapılan en meşhur izahları sıralayıp, daha sonra da doğruya en yakın olanını izah edeceğiz:

Meşhur olan izahlar şunlardır:

1) "Tevhidin mükâfaatı, cennetten başka birşey değildir. Yani, "La İlahe illallah" diyenin mükâfaatı, cennete girdirilmekten başka birşey değildir.

2) Dünyadaki iyi işlerin karşılığı, ahiretteki ihsan (iyi ve güzel mükâfaatlar)dır.

3) Size dünyada nimetler vererek, ahirette de naîm cennetleriyle iyilikte bulunan Zât'a verilecek karşılık, ibadet ve takvanızla O'na ihsanda bulunmanızdır.

Doğruya daha yakın izah şudur: Bu ayet, genel bir ifadedir. Binâenaleyh başkasına ihsanda (iyilikte) bulunan herkese verilecek karşılık, iyilik yapılanın da bu kimseye iyilikte bulunmasıdır. Şimdi biz bu hususta sözün özünü belirteceğiz ki, yapılan bütün izahlar varıp ona dayanır: Diyoruz ki: "İhsan" lafzı, şu üç manada kullanılır:

1) Güzeli varetmek ve yaratmak. Nitekim Allah Tealâ, "(Allah) sizin suretlerinizi (şekillerinizi) güzel yaptı" (Teğabun, 3) ve "(O), herşeyin yaratılışını ahsen (en güzel) yapandır" (Secde. 7) buyurmuştur.

2) "Zarff" işi yapmaya "İzraf", "garîb" (enteresan) işi yapmaya "igrâb" denildiği gibi, ""İhsan" da, "hasan" (güzel) olanı yapma manasınadır. Nitekim Hak teâlâ, "Kim bir hasene yaparsa, ona on misli vardır" (En'am,160) buyurmuştur.

3) "Onları bilmiyor" manasında, "Falanca kitabette güzel (hasen) değil, fatihada güzel (hasan) değil" denilir.

Ama görünen odur ki, "ihsan"daki asıl mana, ilk iki şık olup, üçüncüsü o iki şıktan çıkarılmıştır. Bu ise ancak, kullanılış karinesiyle anlaşılır ve "ilim" (bilme) manasının kastedilişi, zannı galibe dayanır. Bunu iyice kavradığına göre, diyoruz ki: Bu ayetteki her ihsan" lafzını da, aynı manaya almak mümkün olduğu gibi, değişik manalara almak da mümkündür. Birincisi ile ilgili olarak diyoruz ki: Bu ifadenin manası, "Güzel bir fiili işleyenin göreceği karşılık, ona güzel bir fiil ile mukabelede bulunulmasıdır" seklindedir. Fakat kuldan sâdır olan güzel fiil, kulun kendisinin güzel ve hoş gördüğü şey değil, de, Allahü teâlâ'nın (dinin) güzel ve hoş gördüğü şeydir. Çünkü fasığın gözünde fasıklığı, astında güzel olmadığı halde, çoğu kez ona güzel gözükür. Binâenaleyh güzel olan, Allahü teâlâ'nın kulundan yapmasını istediği şeydir. Aynen bunun gibi, Allah'dan olan güzel şey de, nasıl Allah'ın kendisinden istediği şeyi kulun yapması, güzel ise, kulunun kendisinden istediği herşeydir. Hak teâlâ bu hususa, "O (cennette), nefislerin arzu ettiği, gözlerin zevk aldığı herşey var"(Zuhruf, 71); "O (ehl-i cennet), nefislerinin iştihâ duydukları şeyler içinde ebedidirler"(Enbiya, 102) ve "Güzel ameller yapanlara, en güzel mükâfaat var" (Yunus,26) yani "O cennetlikler nezdinde en güzel olan var" buyurmuştur.

İkincisi ile ilgili olarak diyoruz ki: Dünyada iken amelinde güzel davranmış kimselerin mükâfaatı, Allahü teâlâ'nın, o kimsede ve onun hallerinde, her iki dünyada güzele olanı vermesi, onu tecelli ettirmesidir. Bunu tersinden ele alarak, "İçinizde, suretlerinizde ve hallerinizde güzelliği yaratana verilecek karşılık, bizim de O'nda güzelliği ortaya koymamızdır. Ne var ki, bizim Allah'a iyilik etmemiz imkânsızdır. Bizim nefislerimiz ve fiillerimizde de güzelliğin isbâtı böyledir. Binâenaleyh bizim kendimizi ve fiillerimizi güzelleştirmemiz, nefislerimizi Hazret-i Allah'ı görüyormuşçasına ibadetle, fiillerimizi de tevbe, ile içimizi de, O'nu tanımakla güzelleştirmek suretiyle olur. İşte bu hususa işaret edilmiş ve haberlerde, mü'minlerin yüzlerinin güzel olacağı, kâfirlerin yüzlerinin ise çirkin olacağına dair bir takım haberler varid olmuştur.

Üçüncü izaha gelince, ki bu da, her iki manaya birden alınmasıdır, biz diyoruz ki: Güzel fiil ve amellerde bulunan herkesin mükâfaatı, ancak, Allahü teâlâ'nın o kimse ve onun bütün halleri hususunda güzel olanı gerçekleştirmesidir, böylece, Cenâb-ı Hak, o kimsenin hem yüzünü, hem de halini güzelleştirir. Bu hususta şöylesi birkaç incelik vardır:

Cennette Avamın Muafiyeti

Birinci İncelik: Bu, ahirette, avamdan teklifin kaldırılacağına, havâssa yöneltileceğine bir işarettir. Bu cümlenin birinci şıkkına gelince; zira Allahü teâlâ, "İyiliğin karşılığı iyilikten başka birşey midir?" buyurup, mü'min kimsenin de, cennetle mükâfaatlandırılacağında şüphe olmayınca, bu, mü'min kimse için, ona mükâfaat olarak bir ihsan ve ödül olmuş olur. Kölesini bir şeyinden dolayı mükâfaatlandıran bir kimse ise, ona, kendisine teşekkür etmesini emretmez. Bir de, şayet mükellefiyet, ahirette de devam etmiş olsa; derken kul da, o mükellefiyetini yerine getirmemiş olsaydı, o zaman, ilahî cezaya müstahak olurdu. ise, ihsanda bulunmama demektir. Çünkü kul, dünyada bulunduğu sürece Allah'a ibadet edince ahirette, kul var olduğu ve yaşadığı sürece, ona ihsanda bulunması suretiyle, Allah'ın keremiyle karşılaşır. Binâenaleyh, kendisine teklif edilmediği için ahiretteki sorumluluğu yerine getirmemeden dolayı, avamdan olan kula bir ceza ve ikâb yoktur.

Seçkinlerin Yükümlülüğü

Cümlenin ikinci şıkkına gelince, Allah'ın velî kulları şöyle derler: "Biz, dünyada, Allahü teâlâ'ya. bize daha önce verdiği nimetlerden dolayı ibâdet ettik. Binâenaleyh, şu anda Allah'ın bize verdiği mükâfaatlar ise, yeni bir nimet ve yeni bir ihsandır. İşte bundan ötürü, Allah'a teşekkürde bulunmanız gerekir." Böylece havas olan bu kullar, el-Hamdülillâh derler, Allah'ı zikrederler, O'na senada bulunurlar. Binâenaleyh, Allah'tan gelen bu lütfün bizzat kendisi, Allah'ın has kulları hakkında, Allah'ın şükrünü yerine getirmeye sebep teşkil etmiş olur da, böylece onlar, kendilerini yeniden Allah'a ibâdet etmeye verirler ve bu durum, huri, köşk, yeme-içme gibi... şeylerden alıkoyan ufak bir ibâdet olmuş olur. Artık onlar, yemezler içmezler, biribirlerine kötü lakaplar takmazlar, böylece, onların bu hali, bu günümüzde, yani dünyada, tıpkı meleklerin hali; yani, evlenmemeleri, oyalanmamak gibi olmuş olur da, bu durum, bu dünyada bir zor ve ağır mükellefiyetler gibi bir mükellefiyet olmaz. Bu olsa olsa ancak, başka şeylerden duyulan lezzetten daha fazla bir lezzet olmuş olur.

İkinci İncelik: Bu ayet, kulun, ahirette durumunun sapasağlam olduğuna delâlet eder. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Orada taze yemişler, onların temennî edecekleri herşey onlarındır" (Yâsîn, 57) buyurmuştur. Zira biz, "İhsân"ın, o ihsanı yapan kimse nezdinde, güzel olanı işlemek anlamına geldiğini beyan etmiştik. Ne var ki, Allah bizden, Kendisine Kendisinin istediği gibi ibâdet etmemizi isteyip, mü'min kul da, bunu, kendisinden istenildiği gibi ifâ edince, o zaman "muhsin - iyi davranan kişi" olmuş olur ki, bu da, Allah'ın bu kuluna, ihsân'da bulunmasını ve bu kutu nezdinde güzel olanı gerçekleştirmesini gerektirir. Ki bu da, kutun, Allah'tan dilediği o şeyin, istediği gibi olmasıdır. Binâenaleyh, Cenâb-ı Hak adeta, buyururken, "Benim, kendisinden istediğim şeyleri istediğim biçimde yapıp ifâ eden kimsenin mükâfaatı, istediği o şeylerin ona, onun istediği biçimde verilmesidir. Ancak ne var ki, dileme, güzel görmeyi alâkadar eder. Binâenaleyh, Allah'ın bu va'di gereğince, bu ayetin, Cenâb-ı Hakk'ın keyfiyyetsiz olarak görüleceğine delâlet etmiş olması gerekir.

Üçüncü İncelik: Bu ayet, insanın, Allah'tan olan ihsan çeşitleri namına aklına getirebileceği herşeyin, Allahü teâlâ'nın kendisine va'detmiş olduğu o ihsanın dûnunda, aşağısında olduğuna delâlet eder. Çünkü kerîm olan kimse, fakir bir kimseye, "Şunu yap, sana şu kadar dinar var", bir başkasına da, "Sana ihsanda bulunmam mukabilinde şunu yap" dediğinde, kendisi için ücret belirlemediği bu ikinci kimsenin ümidi, kendisine ücret belirlenmiş olduğu kimsenin ümidinden daha fazla olur. Bu husus, o kerîm zât, son derece kerîm ve son derece zengin olduğunda söz konusu olur. Bunun böyle olduğu sabit olduğuna göre, Allahü teâlâ sanki "Bana ihsanda bulunanın mükâfaatı, benim ona, kendisine gıbta edilecek şeylerle iyilikte bulunmam ve ona, arzuladığı şeyin daha üstünde olanı, ulaştırmamdır" demiştir. Binâenaleyh, Cenâb-ı Allah'ın, mü'min kulunun beklediğinin üstünde bağışta bulunduğu o şeyin, O'nun keremine ve lütfuna uygun olması gerekir.

Başka Cennetler

Bu bölümü tek başına aç →

62–66. Âyetlerin Tefsiri

Âyetin tefsiri için bak:67

Bu bölümü tek başına aç →

67. Âyetin Tefsiri

"O (Cennet)ten başka iki cennet daha vardır. Şimdi, Rabbinizin hangi nimetlerini yalan sayabilirsiniz? (Bu cennetler) koyu yeşildirler. Şimdi Rabbinizin hangi nimetlerini yalan sayabilirsiniz? içlerinde (suları) durmayıp fışkıran iki pınar vardır. Şimdi Rabbinizin hangi nimetlerini yalan sayabilirsiniz?".

Cenâb-ı Hak, ceza (karşılık, mükâfaat)'dan bahsedince, bunun peşinden, misli bir cezadan da bahsetmiştir ki, bu da, (bu ayette bahsedildiği gibi) diğer iki cennettir. Bu manaya göre bu ifadeler, tıpkı, "iyi iş, güzel amel yapanlara, daha güzel iyilik ... vardır"(Yunus, 26) ayeti gibi olmuş olur.

Cenâb-ı Hakk'ınifâdesi hakkında şu iki izah yapılabilir:

a) "Şeref, kıymet bakımından onların "aşağısında.."demektir. Bu görüş, Keşşaf sahibinin tercih ettiği görüş olup, o, şöyle demektedir: "Cenâb-ı Hakk'ın, daha önce geçen iki cennet hakkındaki "çeşit çeşit ağaçlar" (Rahman, 48) ifadesinin yanısıra, burada "koyu yeşildirler..."(Rahman, 64) evvelkiler hakkında, "akan iki kaynak..." (Rahman,50) burada, "durmayıp fışkıran iki pınar" (Rahman, 66) (fışkırma), "akma" olayından aşağıdır-; evvelkiler hakkında, "her meyveden çift çift..." (Rahman, 52) buyurup da, burada, "her nevi meyveler, hurma ve nar..." (Rahman, 68) buyurması ve evvelkiler hakkında, "astarları atlastan olan döşemeler, döşekler..." (Rahman,54) buyurması, -zira, yüceliğinden, üstünlüğünden ve akılların onları idrâk edemeyişinden dolayı, o döşeklerin dış yüzünü zikretmemiştir-, burada ise, "yeşil yastıklara ve güzel döşeklere..."(Rahman,76) buyurması, işte bunun delilidir." Birisi, "Bu, zayıfdır; çünkü, ahirette, Allah'ın atiyye ve bağışları, peşpeşedir. Bu şeyleri verirken, herkes onun, bir öncekinin aynısı yahutta ondan daha güzel ve hayırlı olduğunu zanneder..." diyebilir.

Buna, Zemahşerî'nin tercih ettiği şeyi iyice anlatmak için, şöyle cevap verilebilir: Bu, evvelkilerden daha aşağı olan bu iki cennet, Allah'ın, cennetlikleri kattığı o zürriyetleri ile, onlara tabi olanlar içindir. Ne var ki, Cenâb-ı Hak, bu ikisini onlara bir ikram olsun diye vermiştir. Bu, "Bu iki diğer cennet de size aittir, siz, bu iki cennette istediğiniz kimseleri iskân edebilirsiniz.." demektir.

b) Bu ifâde ile, bunların mekân, yer bakımından aşağı olmaları kastedilmiştir. Buna göre, onlar adetâ, o iki cennette olurlar, böylece de, üstten, onlardan daha aşağıda olan diğer iki cenneti seyrederler.. Bunun böyle oluşunun delili "... onlar için üzerlerinde (başka başka) konaklar bina edilmiş, altlarında da ırmaklar akan yüksek mesireler vardır" (Zûmer ,20) ayetidir. O yüksek konaklar, yanında, çeşit çeşit ağaçlar vardır. Onların altındaki konakların arazisi ise, yemyeşildir. Yaptığımız bu izaha göre, ayette şöyle birkaç incelik vardır:

Birinci İncelik: Cenâb-ı Hak, evvelkiler hakkında, "çeşit çeşit ağaçlarla (dolu)" (Rahman. 48); bunlar hakkında ise, "koyu yeşildirler" (Rahman, 64) buyurmuştur ki, bu son ifâde, "alabildiğine yeşil" anlamındadır. Çünkü birşey simsiyah olup, o hale getirildiğinde simsiyah oldu. Ne var ki bu ifâde, bazı şeyler hakkında kullanılmaz. Yeryüzü alabildiğine yemyeşil olduğunda, siyaha çalar.. Şöyle de denebilir: Ekilip biçilmeyen yer hakkında, "yerin beyazlığı..."; mamur ve dolu olduğunda ise "Yerin siyahlığı..." ifadesi kullanılır ki, bu tıpkı, "Memleketin siyahlığı, yani nüfusunun kalabalıklığt, tabiri gibidir. Hazret-i Peygamber de,"En büyük cemaat ve topluluktan ayrılmayın. Kim, bir kavmin nüfus ve sayısını arttırırsa, o onlardandır" Ibn Mâce Fiten, 8 (2/1303); Müsned, 4/278. buyurmuştur. Ki, buradaki sözün özü şudur: Renklerin başı, beyazdır; sonu ise, siyahtır. Çünkü beyaz, her rengi kabul eder; siyah ise, hiçbir rengi kabul etmez. İşte bundan dolayı başka renge ad olarak verilmezken, siyah renge, "kâfir" ismi verilmiştir. Ekip biçmeden, yeşillikten hali olan yer beyazlıkla nitelenip, halî olmayan yer de siyah olarak adlandırılınca, bu, cennetin, mekân olarak o ikisinin evvelkilerin altında bulunduklarına delâlet eder. Binâenaleyh, alttakiler üsttekilere baktıklarında, üstteki cennetlerin ağaçlarının kendilerini gölgelediğini; üsttekiler de alttakilere baktıklarında, alttaki araziyi yemyeşil olarak görürler. Ayetteki (......) ifâdesinin manası da, "Bu, ikisinin suyu; yukarıya doğru fışkırır, kabarır" demek olur. Ama, o ilk iki cennetin pınarları ise, mü'minlere doğru akar.. O halde bu iki suyun, her ikisinin hareketi de, ehl-i imanın bulunduğu istikamete doğru olmuş olur. Keşşaf sahibi'nin (......) kelimesinin delâleti, geri (ahmak) kelimesinden daha aşağıdır" şeklindeki sözüne gelince, buna lüzum yoktur. Çünkü "akma"nın hafif, "fışkırma" (nadh)'ın ise çok kuvvetli olması mümkündür. Hatta, burada fışkırma, yukarı doğru hareket etme anlamındadır. O iki pınar ise, mü'minlerin bulunduğu yerdedir. O halde bu demektir ki, suyun hareketi, mü'minlerin bulunduğu tarafa doğrudur. Binâenaleyh, ilk iki pınar, bu demektir ki, mü'minlerin bulunduğu yerdedir. Binâenaleyh, suların hareketi de, akış istikameti olarak mü'minlere doğru olmuş olur.

Meyveler, Hurma, Nar

Bu bölümü tek başına aç →

68. Âyetin Tefsiri

Âyetin tefsiri için bak:69

Bu bölümü tek başına aç →

69. Âyetin Tefsiri

"İçlerinde her nevi meyveler, hurma ve nar vardır. Şimdi Rabbinizin hangi nimetlerini yalan sayabilirsiniz?".

Cenâb-ı Hakk'ın bu ifadesi tıpkı O'nun, "Bu iki (cennet) de her meyveden çifte çifte vardır" (Rahman.52) ifadesi gibidir. Bu böyledir, zira "fâkihen" karpuz, vb. ekilip biçilen yerden elde edilen, yere ait meyvelerle, hurma vb. ağaçtan elde edilen, ağaca ait meyvelere denilir. İşte bu sebeple Cenâb-ı Hak "yere ait meyvelerden olan çeşitli yeşilliklerle koyu yeşillenmiş" buyurdu. Ki, orada, ağaçtan elde edilen meyveler de bulunmaktdır. Bu meyvelerden de, şu iki çeşidini, yani nâr ile hurmayı zikretmiştir. Çünkü, bunların ikisi de, birbirinin karşıtıdır. Binâenaleyh, bu demektir ki, bunlardan birisi tatlı, diğeri ise değildir. İşte aynen bunun gibi, bunlardan birisi sıcak, diğeri soğuk (birisi hararet verir, diğeri ise harareti giderir)tur. Bunlardan birisi, hem fâkihedir, hem gıda; diğeri ise, sadece fâkihedir. Yine bunlardan birisi, sıcak memleketlerin fakihesinden, diğeri ise, soğuk memleketlerin fâkihesindendir. Yine bunlardan birisinin ağaçları iyice uzun, diğerininki ise, bunun tersidir. Yine bunlardan birisi, açıkça yenilir, kabuğu yoktur, diğeri ise, kabukludur. Binâenaleyh, bunlar birbirlerinin tersinedir. O halde, bu ikisi, adeta, iki zıt şey gibidirler. Bu iki zıt tarafa işaret etmek ise, ikisinin arasında kalanlara işaret etmeyi de içine alıp, bu Cenâb-ı Hakk'ın tıpkı, "iki doğu ve iki batının Rabbi... "(Rahman, 17) buyurması gibidir. Biz bu hususu, daha evvel izah etmiştik.

Bu bölümü tek başına aç →

70. Âyetin Tefsiri

Âyetin tefsiri için bak:71

Bu bölümü tek başına aç →

71. Âyetin Tefsiri

"İçlerinde güzel huylu, güzel yüzlü kadınlar vardır. Şimdi Rabbinizin hangi nimetlerini yalan sayabilirsiniz?".

Buyurmuştur ki, bu, "o kadınların içinde hayır, güzel huy; dışlarında ise, güzellik vardır" demektir, (......) kelimesi, (hayrat) kelimesinin çoğuludur. Biz, bu ayetle ilgili gerekli açıklamaları, (Rahman, 56-58) ayetlerinin tefsirinde yapmıştık ki, bu ifâde, yine, onların güzel olduklarına bir işarettir.

Çadırlardaki Huriler

Bu bölümü tek başına aç →

72–74. Âyetlerin Tefsiri

Âyetin tefsiri için bak:75

Bu bölümü tek başına aç →

75. Âyetin Tefsiri

"Çadırlar içinde ehl-i perde huriler vardır. Şimdi Rabbinizin hangi nimetlerini yalan sayabilirsiniz? Bunlara onlardan evvel ne bir insan, ne bir cin dokunmuştur. Şimdi Rabbinizin hangi nimetlerini yalan sayabilirsiniz?".

Bu ifâde, onların saygınlıklarına bir işarettir. Çünkü, onlar, zorla odalara tıkılmamışlardır. Bu, onlara ikram için çadırlar kurulduğuna, perdeler asıldığına bir işarettir, hayme (çadır) kelimesi, tıpkı ahşaptan yapılmış ev manasında olan el-beytu kelimesi gibi, insanın gecelediği yer anlamına getir. Öyle ki, Araplar kıldan yapılmlış olan beyti, evi de, hayme diye adlandırırlar. Çünkü bu, ikamet ve oturmak için hazırlanan bir yerdir. Bunun böyle olduğu sabit olduğuna göre, şimdi biz diyoruz ki ifâdesi, şöylesi bir ince manaya işaret etmektedir: Cennette, mü'min, herhangi bir şey için hareket etme ihtiyacı duymaz... Tam aksine, oradaki şeyler mü'minlere doğru hareket eder. Binâenaleyh, yenilip İçilecek her şey, mü'min kimseye, ondan herhangi bir hareket sudur etmeksizin gelip ulaşır ve mü'min kimselerin etrafında, onların arzuladıkları bir biçimde dolaşırlar. Huriler evler içindedirler. Mü'minler istedikleri zaman, onlara gitmek için, o hurileri o çadırlar mü'minlere doğru hareket ettirir. Mü'minlerin ise köşkleri vardır. Böylece hurîler, çadırlardan o köşklere inerler. Cenâb-ı Hakk'ın, "Bunlara onlardan evvel ne bir insan, ne bir cin dokunmuştur..." (Rahman, 74) ayetinin tefsiri daha önce (Rahman, 56) geçmişti.

Şahane Odalar

Bu bölümü tek başına aç →

76. Âyetin Tefsiri

Âyetin tefsiri için bak:77

Bu bölümü tek başına aç →

77. Âyetin Tefsiri

"(Zevceleri) yeşil yastıklara ve güzel döşemelere, döşeklere yaslanarak (nimetlenirler). Şimdi Rabbinizin hangi nimetlerini yalan sayabilirsiniz?".

Bu ifâde ile ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Cenâb-ı Hakk'ın, o ilk iki cennetten bahşederken, mü'minlerin yaslanışlarını, kadınlardan bahsedişinden önce zikredişinin, çünkü orada, önce döşeklere yaslanarak..." (Rahman, 54) demiş, daha sonra ise, "gözünü yalnız zevcelerine hasretmiş"(Rahman, 56) buyurmuş burada ise, bu cennettekilerin yaslanışının bahsini, kadınlarının zikredilmesinden sonra getirişinin hikmeti nedir? Zira burada Cenâb-ı Hak önce "İçlerinde güzel huylu güzel yüzlü kadınlar vardır"(Rahman, 70) buyurmuş, daha sonra, "(Zevceleri) yeşil yastıklara ve güzel döşemelere, döşeklere yaslanarak..."(Rahman, 76) demiştir... Buna şu iki bakımdan cevap verebiliriz:

1) Cennettekiler için bir yorgunluk, bir hareket, iş-güç söz konusu değildir. Binâenaleyh onlar, hep nimetler içindedirler. Ancak ne var ki, dünyadaki insanlar ise, çeşit çeşittir. Kimileri, önce ailesiyle bir araya gelir; onunla güzel güzel sohbet eder, ihtiyacını gördükten sonra ise, gusleder, sonra da, maişetinin temini maksadıyla yeryüzüne yayılır... Kimileri de, Önce geçim peşinde gezer dolaşır; kazancını elde edince, ailesinin yanına döner, ihtiyacını gidermezden önce, kalbini o yorgunluklardan arındırır... Binâenaleyh, bu demektir ki, dünyada iken, o cinsî ilişkiden önce bir tür yorgunluk söz konusu olduğu gibi, o işten sonra da yine, rızk için çalışıp çabalamadan dolayı yorgunluk söz konusudur. İşte bu sebeple Cenâb-ı Hak, cennet ehlinin, hem aileleri ile bir araya gelmezden önce, hem de geldikten sonra rahatlık içinde oldukları, yaslanmış vaziyette nazlandıklarını beyan etmiştir. Böylece, cennetliklerin hep rahat içinde oldukları anlaşılmıştır. Binâenaleyh, onlar için, ne eşleriyle bir araya gelmezden önce, ne eşleriyle bir araya geldikten sonra bir yorgunluk söz konusudur.

2) Biz daha önce, o ilk geçen iki cennetin, mücahede ve mücadele eden o cennetliklere ait olduğunu; son iki cennetin ise, onlara katılan zürriyetlerine ait olduğunu beyan etmiştik. Binâenaleyh onlar, bu iki cennettedirler. Aileleri de, o çadırlar içinde eşlerinin gelmesini beklemektedirler. Bu sebeple mü'min barınağı olan o cennete girdiğinde döşeklere yaslanır, derken o güzelim eşleri, onların yanına gelir. Binâenaleyh, o eşlerin o ilk iki cennette oluşları, kocalarının yataklarına yaslanmalarından sonradır. Ama, eşlerin kocaların, son iki cennette oluşlarına gelince, bu, bu dünyada olduğu gibidir. Dolayısıyla, günümüzde olduğu gibi, mü'minin yaslanması sözkonusu değildir. Bu sebeple Cenâb-ı Hak, orada, o hurî ve eşlerin o ilk iki cennette oluşlarını önce zikretti, bu ayette ise, bunu sonraya bıraktı.

ifadesi, hâl'dir. Bunun âmili Cenâb-ı Hakk'ın delâlet ettiği şeydir. Çünkü bu son ifâde, istisna kuvvetindedir. Buna göre Cenâb-ı Hak sanki, "O hurîlere ve eşlere, o mü'minlerden başkası dokunmamıştır. Çünkü, o mü'minler, o hurî ve eşlere yaslamalar olarak, dokunuyorlar.." buyurmuştur. Cenâb-ı Hakk'ın, "Hepsi de ... döşemelere, döşeklere yaslanarak..." (Rahman, 54) ayeti hakkında daha önce söylediğimiz her şey, bu ayet hakkında da söylenir.

Refref

"Refref", ya, iyice parladığında söylenilen, ekin iyice parlayıp sarardı..." ifâdesinden gelmektedir. Böylece bu, Cenâb-ı Hakk'ın, "koyu yeşildirler..." (Rahman. 64) ifadesine uygun düşer. Buna göre, kelâmın takdiri, "Onlar, güzel yeşilliklere, bahçelere ve güzel döşeklere yaslanmışlardır" şeklinde olur. Yahutta ifâde"refrefetu'ttâiri" "refrele", kuşun, havada, inmek istediği şeyin etrafında dönüp dolaşmasıdır. Buna göre mana, "Onlar, yükseltilmiş halılar üzerinde bulunurlar" şeklinde olur. Nitekim Cenâb-ı Hak, 'Ve yükseltilmiş döşeklerde..."(Vakıa,24) buyurmuştur. Ki, bu ifâde, "(O) iki (cennet)ten başka iki cennet daha vardır..." (Rahman, 62) ayetinin manasının, bu iki cennetin mekân bakımından onların altında olduğunu gösterir. Çünkü, bunların yatakları yükseltilmiştir. Ayetteki, (yeşiller) kelimesi, cemidir. Binâenaleyh, "refref" de çoğul olur. Çünkü bu, cins isimdir. Tekili ise, tıpkı (Ebû Cehil karpuzu) kelimesinin şeklinde çoğul yapılması gibi, (......)'dür, (......)nin çoğul oluşu da bunu gösterir. Çünkü Cenâb-ı Hak, buyurunca, bu, onların refrefler üzerinde olduklarına delâlet etmiş olur.

Üçüncü Mesele

"el-furuş" ile "er-refrefu" arasında ne fark vardır? Çünkü Cenâb-ı Hak, ifâdesinin delâlet ettiği şey ile yetinerek, (refârife) dememiş, fakat yine aynı ifâdenin delâlet ettiği şey ile yetinmeyerek, buyurmuştur (yani, bu kelimeyi çoğul getirmiştir). (Ne dersiniz)? Biz deriz ki, rubaî, dört harfli bir kelimeyi çoğul yapmak, üçlü, sülasi bir kelimeyi çoğul yapmaktan daha ağırdır. İşte bundan dolayı, rubailerin çoğulu için tek bir misâl gelirken, sülasilerin çoğullarının misalleri ise pek çoktur. Zaten şeklinde de zaten okunmuştur.

Renkler Hakkında

Biz, "refref" kelimesinin yaygı, halı anlamına geldiğini söylersek, bunun yeşil olduğunu belirtmenin faydası nedir? Çünkü, Cenâb-ı Hak, cennet elbiselerini, yeşil olmakla nitelemiş ve "üzerinde ince ve kalın ipekten yeşil elbiseler vardır"(insan, 21) buyurmuştur. Biz deriz ki, insanların dünyada iken yeşil renge daha fazla temayülleri bulunmaktadır. Buna olan temayülün sebebi ise şudur: Renklerin temeli addolunan renkler yedi tane olup, bunlardan birisi "şeffaflık"tır. Şeffaf, gözün, cine nüfuz etmesine mani olmayan ve ötesinin görülmesini engellemeyen renktir. Bu, meselâ, cam, saf su, vs. gibidir. Bundan sonra beyaz, bunun peşinden san, kırmızı, yeşil, derken mavi, ve nihayet siyah gelir. Halbuki bu görünen odur ki, asıl renkler, üçtür. Bunlardan ikisi beyaz ve siyah olup, bunların arasında hayli mesafe olunmaktadır. Beyaz ile siyah arasında ise, kırmızı yer alır. Çünkü sıhhat, normal durumda olmayınca, eğer bürudet mizacının fazlalığı sözkonusu ise yüzün rengi beyaza çalar. Eğer hararet mizacının fazlalığı sözkonusu ise renk siyaha çalar. Ancak ne var ki, bu üçten (siyah-beyaz-kırmızı) diğer renkler de elde edilir. Bu sebeple beyaz Kırmızıyla karışınca, sarı renk elde edilir. Bunun delili; meselâ bütün kan ve diğer kırmızı şeylerle karıştırılmasıdır. Beyaz, siyah ile karıştırıldığında ise, mavi renk elde edilir. Bunun böyle oluşunun delili ise, yanmış kirecin kömürle karıştırılmasıdır. Kırmızı siyahla karıştırıldığında da, yine mavi renk elde edilir. Ancak ne var ki, bu renk, siyaha daha meyyaldir. Sarı renk mavi ile karıştırıldığında, sarı ve maviden, yeşil elde edilmiş olur. Böylece sarı rengin beyazdan; kırmızı ve mavi rengin beyazdan, siyahtan, kırmızıdan ve siyahdan elde edildiği anlaşılmış olur. Binâenaleyh yeşil de, üç temel renk mevcut demektir. Bu sebeple, yeşil, üç temel rengi ihtiva ettiği için, insan ona doğru meyleder. Ama bu, cidden uzak bir ihtimaldir.

Rahatlatıcı Renk

Doğruya en yakın olanı ise şudur: Beyaz, bakışı ayırır, keser. İşte bundan dolay insan, meselâ yeryüzü karla örtülü olduğu zaman, o devamlı ona bakamaz. Çünkü bu, gözü kamaştırır. Halbuki, siyah şeylere bakmak ise, bakışı kendine toplar. Bundan dolayı insan bu renge ve meselâ kan gibi kırmızı renge bakmaktan hoşlanmaz. Ama. yeşilde, üç şey birarada bulununca, bir şeylerden bir kısmı, diğerinin vereceği eziyyeti bertaraf eder. İnsanın bedenindeki eşyanın karışımı olan bir renk olur ki, bunlar da kırmızı, beyaz, sarı ve siyahtır. Dünyada iken insanın yeşile olan meyli söz konusu olunca, Allahü teâlâ, ahirettekini de, kişinin dünyadaki zevkine göre zikretmiştir.

Abkari

"Abkariyy", "Abkar'a mensub" manasına olup, "Abkar da arablarca, cinlerin yerlerinden bir yerdir. Binâenaleyh çok güzel dokunmuş kumaşa, çok güzel olduğunu iface etmek için "abkarî" derler ki "bu sanki insan mamı ü değil"miş gibi... Bu kelime, elbise (kumaş) dışında başka eşya için de kullanılr Nitekim Arapça'da mesela çok enteresan bir iş yapan kimseye, "Bu, abkarî, ya" o beldeden" denilir. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de, gördüğü rüyada, "onun yaptığı işi yapabilecek mahir, bir kişi görmedim" demiştir. Cenâb-ı Hak kelimeyi cins İsmi olarak kullanıp, cemî olarak zikretmemiştir. Ama bu kelimeyi, cemî olan kelimelerin tavsif edildiği gibi, cemî olan "hisân" kelimesiyle tavsif etmiştir. Çünkü daha önce, rubâî kelimelerin cemî yapılmalarının bir tür ağırlık arzettiğini söylemiştik. Kelimeyi (......) şeklinde okuyan, bunu yerine koymuş olur. Eğer o, bunun cemî olduğunu iddia ediyorsa, bu bir yanlış zandır. Yok eğer önce. "abkari"yi cemî yapmış, sonra da sonuna nisbet "yâ"sını getirmiş ise, edebiyatçıların yaptığının aksini yapmış olur. Çünkü edebiyatçılar (edibler), cemilere nisbet (yâ)sını getirmek istediklerinde, o cemîyi müfrede çevirip, sonra bunu eklerler. Fakat böyle okuyan kimse, önce kelimenin müfredini, külfete girerek cemî yapmış, sonra nisbet yâ'sını eklemiştir. Külfete girdiğini söyledik, çünkü dünyada Araplar nezdinde her belde "Abkâr" değildir. Dolayısıyla bu kelime cemîlenip, "abâkır" denilmez. Binâenaleyh bu, cemîsi yapılmayacak bir şeyde, cemî yapma külfetine girip, onun sonuna nisbet yâ'sını getirmektir. Halbuki edibler, cemî ile nisbet yâ'sını birarada kullanmamak için, nisbet yâ'sı getirilecek yerde, kelimeyi cemî olarak kullanmaktan hoşlanmazlar.

Zülcelâl

Bu bölümü tek başına aç →

78. Âyetin Tefsiri

"Azamet, saltanat ve ikram sahibi Rabbinin ismi ne yücedir".

Bu ayetle ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Bu, ayetin kendinden öncekilerle münasebeti hususunda olup, bu hususta şu izahlar yapılmıştır:

1)Allahü teâlâ, dünya nimetlerini anlatışını, "Azamet ve ikram sahibi olan Rabbinin zat bakî kalacaktır" (Rahman, 27) ayeti ile bitirince, zatı gereği bakî ve devamlı olanın ancak Allahü teâlâ olduğuna, dünyanın fâni olduğuna, ahiretin ise, hernekadar bakî ise de, bakî oluşunun ancak kendisinin bakî kılmasıyla olduğuna bir işaret olsun diye, ahiret nimetlerini anlatışını da, "Azamet, saltanat ve ikram sahibi Rabbinin ismi ne yücedir" buyurarak bitirmiştir.

2)Allahü teâlâ, bu sûrelerin hepsinin sonlarında, kendi isminden bahsetmiş ve mesela, bundan önceki sûrenin sonunda, "Muktedir bir melek katında..."(Kamer, 55) buyurmuştur. Kulun, Allah katında oluşu, nimetlerin en ilerilerinden olduğu gibi, Cenâb-ı Hak burada da, cennetlerden ve cennetlerdeki nimetlerden bahsettikten sonra, katındaki nimetlerin en tamının ve lezzetlerin en mükemmelinin, zikrullah olduğuna işaret etmek için de, "Azamet, saltanat ve ikram sahibi Rabbinin ismi ne yücedir" buyurmuştur. Cenâb-ı Hak, bundan sonraki, Vakıa Sûresi'nin sonlarında da, "Artık rahatlık, güzel rızık ve natm cenneti (onundur)"(Vakıa, 89) buyurmuş, en sonunda İse, "Haydi Yüce Rabbinin adını tesbih et" (Vakıa, 96) buyurmuştur.

3)Allahü teâlâ, cennetteki bütün lezzetleri sayıp, lezzetlerin en ileri çeşitlerinden olan, "dinleme" ile ilgili lezzeti (nimeti) zikretmeyince, adetâ "Yeşil yastıklara ve güzel döşemelere yaslanarak, Allah'ın zikrini dinlerler" buyurmşutur.

Tebareke

"Tebareke" kelimesi, "bereket" kökündendir. "Bereket", devam ve sebat etme manasınadır. (deveyi çöktürmek, sebat ettirmek) ve ifâdeleri de bundandır. Çünkü su, birkede (havuzda) hep bulunur, hep akar. Tebareke ile ilgili birkaç izah bulunmaktadır:

1) Bu, "O'nun ismi devamlı ve sabit oldu" demektir.

2) "O'nun katında hayırlar devamlı oldu" demektir. Çünkü bereket, hernekadar, "sebat" manasına ise de, bu hayırlar için de kullanılır.

3) Bu, "Mekânca değil de, şan ve şerefçe yücedir" demektir.

Üçüncü Mesele

Allahü teâlâ, dünya nimetlerini sayıp bitirdikten sonra, "Rabbinin zâtı baki kalacaktır" buyururken, ahiret nimetlerini sayıp bitirdikten sonra da, "Rabbinin ismi ne yücedir" buyurmuştur. Çünkü dünya nimetlerini sayıp döktükten sonra, bütün mümkinâtın (mahlûkatın) fânî olduğuna, zatları gereği yok olacaklarına, Allah'ın yüce isminin İse, zikredenlere fayda vereceğine, dünyada, Allah'ı alabildiğine birleyen zâkirlerin kalmayacağına işaret etmek gerekmiştir. İşte bu sebeple Hak teâlâ, "Rabbinin zatı bakî kalacaktır" buyurmuştur. Burada ise, cennet ehlinin ebediliğinin, Allah'ın bırakmasıyla olduğuna, cennetliklerin hep Allah'ın ismini anacaklarına ve bunca zevk duyacaklarına işaret etmek gerekmiştir. İşte bu sebeple de, "Rabbinin ismi ne yücedir" buyurmuştur ki bu, "O günde, Allah'ın isminden başka, dillerde kimsenin ismi-sanı kalmayacak ve hiç kimsenin, hiç kimse nezdinde, isminin anılmasına ihtiyaç kalmayacak, hiç kimseden de korku duymayacaktır. Binâenaleyh eğer onlar, birbirlerini zikredecek anacak iseler, Allah'ın ismi ile zikirleşirler" demektir.

İsm İle İlgili İzah

Ayette, "isim" kelimesinin yer alışının, aslında manada tesiri yoktur. Yahut da, "Bu kelime, "Tebâreke" fiilinin kendisinden ötürü zikredildiği temel unsurdur (yani onun failidir)" (dersek, ne dersiniz)? Deriz ki: Bu hususta şu iki izah yapılabilir:

1) Meşhur olan görüşe göre, tıpkı, "Rabbinin zâtı (vechi) bakî kalacaktır" ayetindeki "vech" gibi, bu "isim" kelimesinin de manada bir tesiri yoktur. Böyle oluşunun delili ise, Hak teâlâ'nın başka bir ayette mesela, "Yaratıcıların en güzel: ne yücedir!" (Mü'minûn, 14) ve "Mülk elinde bulunan O Zât ne yücedir!" (Mûlk, 1) buyurması ile "tebâreke" (yüce oldu) lafzının bu şekilde kullanıldığı, diğer bütün ayetlerdir.

2) Mübarek olan yüce olan, bizzat Allah'ın ismidir. Bunda beliğ (ince) bir manaya işaret vardır. Çünkü meselâ "yüce oldu" manasında "tebâreke" dediğimizde, "şimdi ismi böyle olan zatın bizzat kendisi ya nice yüce olur" demiş oluruz. Bu böyledir. Çünkü mesela, padişahın ismi-şanı yüce olduğunda, ismi ancak saygı ile anılır. Sonra da onu gıyabında anan, bizzat onun yanına vardığında, saygısı daha da artar. Çünkü isme karşı duyulan o saygıdan dolayı ismi duyan kimse ayağa kalkar. Bu tıpkı, padişahların örfünde olduğu gibidir. Çünkü melikler mektuplarında, büyük bir sultanın adını okuduklarında, onun ismini duyunca ayağa kalkarlar. Sonra faraza o sultanın bizzat kendisi, mektubunun gittiği yere gelecek olsa, insanlar onu karşılarlar, huzurunda yerlere kapanırlar. İşte bu, ismin yüceliğinin, müsemmâda (ismin sahibinde) daha fazla bir yüceliğe delâlet ettiğinin apaçık delilidir. Ama biz "tebâreke"nin, "katındaki hayırlar devamlıdır" manasında oluduğunu söylersek, bu, Allah'ın isminin zikredilmesinin, serleri giderdiğine, şeytanları kaçırttığına, hayırları artırdığına ve mutlulukları celbettiğine bir işaret olur. Yok eğer bu kelimenin, "Allah'ın ismi devamlıdır" manasında olduğunu söylersek, bu biraz önce de söylediğimiz gibi, zahirlerin, cennette de zikre devam edeceklerine bir işaret olur.

Zilcelal Kıraati

Bu ayette meşhur kıraat (......) şeklindedir. 27. Ayette ise (......) şeklindeki kıraat meşhurdur. Çünkü "celâl" (yücelik ve azamet), ancak Rab" için olur. "İsim" ise, müsemmâdan (isim sahibinden) başka birşeydir. "Rabbin vechi" ifadesinde ise, "Rab" de "vech" de, ikisi birden o Zâtı ifade eder. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak o ayette "vechi"ni, "zü'l-celâl" diyerek tavsif etti (dolayısıyla vech gibi merfu oldu). Burada ise (mecrur olan) "Rab" kelimesine "zi'l-celâli" sıfat olarak getirdi (mecbur kıldı). Eğer Cenâb-ı Hak, "Rab bakî kalacaktır" demiş olsaydı, Rab olarak bakî kalınca, o zamanda onun merbûbları da (kulları da) bulunması gerekirdi. Ama "Rabbin vechi (yüzü - zatı) bakî kalacaktır" buyurunca bu söz, mevbûbu unutturdu. Dolayısıyla Hakk'ın bakî kalacağı kesin kes ifade edilmiş oldu. Derken "vech"i, işte böyle bir inceliği göstersin diye kullandı. Allah en iyi bilendir. Hamd, âlemlerin Rabbine, salat-u selam da, efendimiz Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e. âline ve ashabına olsun. (Amin).

Bu bölümü tek başına aç →