KEŞŞÂF TEFSİRİ

Rahmân Sûresi — KEŞŞÂF TEFSİRİ

Rahmân Rahîm Allah’ın adıyla

1. Âyetin Tefsiri

1. Rahmân
Bu bölümü tek başına aç →

2. Âyetin Tefsiri

2. Öğretti Kur’ân’ı...
Bu bölümü tek başına aç →

3. Âyetin Tefsiri

3. Yaratıp da insanı;
Bu bölümü tek başına aç →

4. Âyetin Tefsiri

tuflarının çeşitleri içinde en önde geleni en başta zikretmeyi murad etmek-tedir ki o da din nimetidir. Din nimeti içinde de mertebe bakımından en yüce ve amaç yönünden en üstün olanını öne almıştır ki o da Kur’ân ile, onun indirilmesi ve öğretilmesi yoluyla olan nimetidir; çünkü o, mertebece Allah’ın vahyinin en büyüğü, değer itibariyle en yücesi, etkisi bakımından da en güzelidir, semavî kitapların zirvesidir, onların doğrulayıcısı ve mi-hengidir.1 İnsanın yaratılmasını ise Kur’ân’ın zikrinden sonraya bıraktı ve onun peşinden andı. Böylece Allah’ın ‘insanı din için yaratmış olduğunun’ bilinmesini, onun vahyi, kitaplarını ve insanın yaratılış amacı olan şeyi iha-talı biçimde kavramasını istedi. Âdeta insanın yaratılış amacı, var oluşuna öncelenmiş ve onun önüne geçmişçesine... Sonra insanın diğer canlılardan ayrıştığı özelliğini zikretti ki o da içindeki düşünceyi ifade edebilme, açıkça ortaya koyabilme imkânı veren dile sahip olmasıdır.

] 1044[ ُ ْ mübtedadır; arkadan gelen fiiller (aid) zamirleriyle birlikte اpeş peşe gelen haberlerdir. Aralarında atıf harfinin olmaması, birer birer sayma şeklinde zikredilmiş olmalarındandır. Tıpkı “ Zeyd ki seni yoksul iken zengin kıldı, hor hakir iken saygın kıldı, azken çok etti, senin yararına hiç kimsenin bir başkasına yapmayacağı şeyi yaptı… Hâl böyle iken onun sana olan bu iyiliğini nasıl inkâr edebilirsin!?” demen gibi.

Bu bölümü tek başına aç →

5. Âyetin Tefsiri

5. Bir hesaba göre hareket eder Güneş ve Ay.
Bu bölümü tek başına aç →

6. Âyetin Tefsiri

] 1045[ אنٍ ْ ُ ِ yani belli bir hesap ve eşit bir ölçü ile; kendi burç ve men-zillerinde akıp giderler. Bunda insanlar için çok büyük yararlar vardır ki bunlardan biri de takvim ve hesap ilmidir. 1 Kur’ân, Tevrat, İncil vb. kutsal kitapları “bir bütün olarak” tasdik eder; ancak detaylarda farklı şeyler

söyleyebilir; bilgi ve haberler farklılaştığında Kur’ân-ı Kerim esastır. Kutsal kitaplardaki bilgilerin doğru olup olmadığı Kur’ân ile tespit edilir (muheymin). / ed.

[1046] Necm baklagiller gibi yerde biten ve sapı olmayan bitkilerdir; şecer (ekin gibi) sapı olan bitkilerdir. Bunların “secde” etmeleri ise hangi amaçla yaratılmışlarsa ona boyun eğmeleri ve itaat etmeleri, varlık amaç-ları doğrultusunda davranmaktan kaçınmamalarıdır. Mükelleflerin secde etmek suretiyle itaatlerini bildirmelerine teşbih edilmiş olmaktadır.

[1047] Şayet “Bu iki cümlenin Rahmân [1] ile bağlantısı nasıl olmakta-dır?” dersen şöyle derim: Bu iki cümle, mâna itibariyle bağlı olduğu için ay-rıca lafız ile bağlı olmaya ihtiyaç duymamıştır; çünkü hesap O’nun hesabıdır ve secde de başkasına değil sadece O’nadır, sanki şöyle denilmiştir: O’nun plânladığı bir hesaba göre hareket eder Güneş ve Ay; O’na secde eder bitkiler, ağaçlar... Şayet “İlk cümlelerde atıf harfini getirmemiş; ama daha sonra ge-tirmiş. Bunu nasıl izah edebiliriz?” dersen şöyle derim: İlk cümlelerle tehdit şeklinde gelerek onları azarlamış oldu. Rahmân’ı ve onun nimetlerini inkâr edenlerin kulaklarına seslenmede her bir cümle ayrı bir etki uyandırsın diye bunu böyle yaptı. Gördüğü iyiliklere nankörlük eden kişinin -yukarıdaki ör-nekte belirtildiği üzere- “iyiliklerin [bağlaçsız] sıralanması” şeklinde azarlanma-sı yoluna gidilmesi gibi. Sonra azarlamanın ardından aralarındaki uyum ve yakınlık için birbirine ulanması gereken hususun atıf harfiyle birleştirilmesi şeklinde sözü tabiî mecrasına çevirdi. “Peki, bu iki cümle arasında ne gibi bir uygunluk var ki aralarına atıf harfi getirmiş olsun?” dersen şöyle derim: Güneş ve Ay her ikisi de gökseldir; bitki ve ağaçlar ise yeryüzüne aittir. Bir-birlerine karşılık gelme açısından bu iki kabil şey arasında bir tenasüp vardır. Gök ve yer hep birlikte zikredilegelmektedir. Güneşin ve Ay’ın belli bir hesap ile akıp gitmesi Allah’ın emrine boyun eğme kabilindendir. Bu itibarla da o, bitkilerin ve ağaçların secde etmesine uygun olmaktadır.

[1048] Denilmiştir ki: [2] َان ْ ُ ْ َ ا َ ifadesi “Onu alâmet ve âyet kıldı.” an-lamındadır.1 İbn Abbas’ın; (i) “İnsan Hazret-i Âdem’dir.” dediği; (ii) maksa-dın Hazret-i Muhammed olduğu nakledilmiştir.2 Mücahid’den de necmden maksadın gökteki yıldızlar olduğu nakledilmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

7. Âyetin Tefsiri

7. O; göğü yükseltmiş ve mîzânı koymuştur
Bu bölümü tek başına aç →

8. Âyetin Tefsiri

8. ki siz de tartıda haksızlık etmeyin;
Bu bölümü tek başına aç →

9. Âyetin Tefsiri

1 Yani ‘ilm kökünden değil, ‘alem kökünden. O zaman ifade, “Kur’ân’ı öğretti.” anlamına gelmez. / ed. 2 Bu tür çelişkili nakiller; rivayetin nihaî dayanağı olan şahsın, -örneğimizde İbn Abbas’ın- daha önceki bilgi-

sini ilerletmiş / geliştirmiş olabileceği şeklinde yorumlanabilir. Yani rivayetler sahih ise… Ancak bu durum-da da, “farklı rivayetlerden hangisinin hazretin nihaî görüşü” olduğu meselesi ortaya çıkmaktadır. / ed.

] 1049[ א َ َ رَ אءَ .onu yüksek ve derin yaratmıştır (göğü yükseltmiş) وَاÖyle ki onu; hükümlerinin menşei, verdiği kararların çıkış yeri, emir ve yasaklarının iniş yeri, peygamberlere vahyi getirmek için inen meleklerin mesken tuttukları yer kılmıştır. Bu şekilde ulu şanına, mülk ve saltanatının yüce oluşuna dikkat çekmektedir.

[1050] “Ve mîzânı koymuştur.” İbn Mes‘ûd’un kıraati َان ا Ve) و dengeyi indirmiştir.) şeklindedir. Mîzân ile terazi, Arşimet terazisi, hacim ölçeği ve her türlü ölçüt gibi eşyanın kendisi ile ölçülüp tartıldığı ve mikta-rının öğrenildiği her şeyi kastetmektedir; yani Allah Teâlâ mizanı yeryüzüne indirilmiş ve konulmuş olarak yaratmıştır. Öyle ki kullarının alırken verirken [miktar belirleme], eşitleme ve denkleştirme kabilinden hükümlerini ve ilgili ka-rarlarını, birtakım kulluk görevlerinin yerine getirilmesini onlara bağlamıştır.

[1051] “Ki siz de tartıda haksızlık etmeyin” ifadesi “ki siz de tartıda haksı-zlık etmeyesiniz diye” takdirindedir. Yahut أن müfessiredir. İbn Mes‘ûd ‘söyle-mek’ anlamı kastedildiğini varsayarak,1 أن’siz ا َ ْ َ şeklinde okumuştur.

] 1052[ ِ ْ ِ ْ א ِ زْنَ َ ْ ا ا ُ ِ ,yani tartma işlemini adaletle dosdoğru yapın وَا“tartarken zarara uğratmayın.” Allah Teâlâ düzgün yapmayı emretmekte, haddi aşmak ve fazlalaştırmak anlamına gelen tuğyânı ise yasaklamaktadır. Aynı şekilde teraziyi eksik tartmak ve tartıyı noksan yapmak demek olan hüsranı, yani zarar vermeyi de yasaklamaktadır. Mîzân lafzını önemine dik-kat çekmeyi vurgulamış olmak ve hakkaniyetli bir şekilde kullanım emrini ve bu konudaki teşvikini teyit için tekrarlamıştır.

[1053] Kelime ُאء -şeklinde merfû‘ da okunmuştur.2 [“Zarara uğratma واyın” anlamındaki] وا ُ

ِ ْ ُ ifadesi de Tâ’nın fethasıyla ve Sîn’in zamme, fetha و ve kesresiyle [sülâsî] de okunmuştur. Hasire’l-mîzâne yahserehû ve yuhsiruhû denir. Fethalı [sülâsî] olan, aslında ve lâ tahserû fi’l-mîzân takdiriyledir; yani harf-i cer hazfedilip anlamı fiile ulaştırılmıştır.

Bu bölümü tek başına aç →

10. Âyetin Tefsiri

olan canlıların tamamı “için” yuvarlatılmış olarak ‘su’yun üzerine yerleştir-miştir. Hasan-ı Basrî’den [אم dan maksadın, sadece] insanlar ve cinler olduğu’أnakledilmiştir. [Yeryüzü] onlar için beşik gibidir ve yaşantılarını onun üze-rinde sürdürürler.1 Yani dolaylı bir anlatımla değil, direkt anlatımla: Ve demiştir ki Allah: “Tartıda haddi aşmayın!” / ed.אءَ 2 אءُ ,okuyuşu izmar ‘alâ şerîtati’t-tefsir kabilinden وا .okuyuşu ise mübteda - haber cümlesi olarak. / ed وا

Bu bölümü tek başına aç →

11. Âyetin Tefsiri

11. Meyveler, salkımlı hurma ağaçları var orada;
Bu bölümü tek başına aç →

12. Âyetin Tefsiri

yaprağı ve koçan yaprağı (keferra) gibi meyvenin örtüldüğü her şey ki bunların tamamından yararlanılmaktadır. Tıpkı salkımı veren ağacın meyvesi, cümmarı (yenilen ak renkli gövde özü) ve köklerinden yararlanıldığı gibi. Ancak şu da söylenmiştir: ِאم dan kasıt hurma meyvesinin kapları olup bunun tekili Kâf’أכْ ’ın kesresiyle kimmdir. ْ َ ekin yaprağıdır; saman olduğu da söylenmiştir. אن ْ رَrızık demektir; burada öz anlamındadır. Âyetlerde; lezzeti için yenilen mey-veleri, lezzet alma ile beslenmeyi bir araya getiren [yani hem meyve hem de gıda olan] hurmayı ve sadece gıda olarak kullanılan tahılı kastetmektedir. er-Reyhân1 [ e atıfla] kesre de okunmuştur; mâna şöyledir: [Arpa gibi] hayvan yemi olan’اkapçıklı tahıl ve [buğday gibi] özlü insan yiyecekleri [vardır Arz’da]. Kelime zü’r-rey-hân (hoş kokulu şeyler [vardır Arz’da]) takdirinde merfû‘ da okunmuştur. Bu durumda muzāf hazfedilmiş muzāfun ileyh onun yerine ikame edilmiş olur. “Arz’da koklanan şeyler (örn. fesleğen) [vardır].” anlamında olduğu da söylen-miştir. Şamlıların Mushafında Ve’l-habbe ze’l-‘asfi ve’r-reyhâne -yani “kapçıklı ta-hılı ve özlü yiyecekleri yarattı”- takdirindedir. Yahut ve ahussu’l-habbe ve’r-reyhâ-ne (hele o kapçıklı tahıl ve özlü yiyecekler) takdirinde tahsis üzere mansūbdur. Ve ze’r-reyhâni (hoş kokulu şeyleri) şeklinde murad olunması da mümkündür. Bu durumda muzāf hazfedilmiş ve muzāfun ileyh onun yerine getirilmiş olur.

Bu bölümü tek başına aç →

13. Âyetin Tefsiri

[1056] “Rabbinizin… yalanlıyorsunuz” ifadesinde hitap sekaleyne -yani ins ve cinne-dir; [8. âyette] enâmın (mahlukatın) zikredilmesi ve َ ْ ا َכُ غُ ُ ْ َ َ نِ َ âyeti (Ey insanlar ve cinler! Yakında sadece sizinle ilgileneceğiz!” [31]“) اde buna delâlet etmektedir.

Bu bölümü tek başına aç →

15. Âyetin Tefsiri

15. Cinleri de dumansız safi bir ateşten yaratmıştır.
Bu bölümü tek başına aç →

16. Âyetin Tefsiri

] 1057[ אل tın tın sesi olan kuru çamur; ِאر َ çanak çömlek gibi ateşte pişirilmiş çamur (seramik) demektir. Şayet “Bu konuda, indirilen âyetler farklılık göstermektedir; bir yerde ٍن ُ ْ َ َ َ ْ ِ (“…pürüzsüz, akışkan bir balçığın iğrenç kokulu çamurundan yarattık.” [Hicr 15/26, 28, 33]) başka bir yerde ٍزِب ٍ ِ ْ ِ (“sağlamca yapışan bir çamurdan…” [Sāffât 37/11]) 1 Yani א ’dan sonraki mübtedaya atıfla merfû ‘ okunan ُאن .ed / .ا

bir başka yerde de اب (“topraktan” [Âl-i İmran 23/59]) buyrulmaktadır.” dersen şöyle derim: Bunların hepsi mâna bakımından aynıdır ve onu top-raktan yaratmış olduğunu ifade etmektedir. Buna göre Allah Teâlâ önce toprağı çamur kılmış, sonra kokuşmuş balçığa dönüştürmüş sonra da pişi-rilmiş toprak hâline getirmiştir.

] 1058[ אنّ َ cinlerin atasıdır; İblis olduğu da söylenmiştir. ٍאرِج ise dumanı olmayan saf alev (yalaz) demektir. Ateşin karasıyla karışık olanıdır, da de-nilmiştir. Bir şey yalpaladığı ve başka bir şeyle karışık hâle geldiğinde mera-ce’ş-şey’ü denir. “Peki, [tekrar] ٍאر ْ ِ (ateşten) demenin anlamı nedir?” dersen şöyle derim: Mâricin beyanıdır; bir bakıma “ateşten; saf yalazdan” denmiş olmaktadır. Ya da ateşle karışık hâlde, demektir ya da özel bir ateşten demek istemiştir; tıpkı “İşte sizi, alev saçan öyle bir Ateş’e karşı uyarmış oldum ki…” [Leyl 92/14] âyetindeki gibi.

Bu bölümü tek başına aç →

17. Âyetin Tefsiri

17. İki doğunun da Rabbidir, iki batının da...
Bu bölümü tek başına aç →

18. Âyetin Tefsiri

] 1059[ א ِّכُ ِ dan bedel olmak üzere’رَ ْ َ ِ ْ َ ْ ِ وَرَبِّ ا ْ َ ِ ْ َ ْ şeklinde cer ile رَبِّ اde okunmuştur. “İki doğu ve iki batı” derken, güneşin yaz ve kış mevsimle-rindeki doğuş ve batış yerlerini kastetmektedir.

Bu bölümü tek başına aç →

19. Âyetin Tefsiri

19. İki denizi salıvermiştir. Karşılaşırlar...
Bu bölümü tek başına aç →

20. Âyetin Tefsiri

20. Fakat aralarında engel vardır; karışmazlar birbirlerine.
Bu bölümü tek başına aç →

21. Âyetin Tefsiri

21. Rabbinizin hangi nimetini yalanlıyorsunuz o hâlde?!
Bu bölümü tek başına aç →

22. Âyetin Tefsiri

22. İnci ve mercan çıkar ikisinden de...
Bu bölümü tek başına aç →

23. Âyetin Tefsiri

yana ve birbirleriyle buluşacak şekilde, iki su arasında gözle görülecek her-hangi bir engel olmayacak şekilde salıvermiştir.

[1061] “Aralarında engel vardır;” aralarında Allah’ın kudretinden bir engel bulunmaktadır; “birbirlerine karışmazlar,” her iki su da kendi sınırla-rını aşıp ötekinin sınırlarını geçmez, birbirine karışmaz.

ج] [1062] fiili] uhrice ve haraceden yuhracu (çıkartılır) ve yahrucu (çı-kar) şeklinde; ayrıca, “Allah çıkarır” anlamında yuhricu şeklinde okunmuş-tur ki [son okuyuşta] אن ْ َ ْ ُ وَا ْ mansūb olur. Nuhricu (çıkartırız) şeklinde اNûn ile de okunmuştur. Lü’lü’ inci, mercan kırmızı boncuktur. Aslı itibariy-le bir tür deniz bitkisidir. Şu da söylenmiştir: Lü’lü incinin büyüğü, mercan da küçüğüdür.

[1063] Şayet “Niçin ‘her ikisinden’ buyrulmuş; oysa bunlar sadece tuzlu olandan çıkar.” dersen şöyle derim:İki deniz buluşup birbirine karıştığı zaman tek bir şey gibi olurlar. Bu durumda, “İnci mercan denizden çıkar” demek gibi, “İnci mercan iki denizden de çıkar” demek caiz olur. Kaldı ki denizin tümün-den de çıkmamakta, sadece belli bir kısmından çıkmaktadır. Sözgelimi haractu mine’l-beled (Şehirden çıktım.) dersin, ama aslında onun mahallelerinden hatta evlerinin birinden çıkmışsındır. İnci mercanın, ancak tuzlu ve tatlı iki suyun buluşup birbirine karıştığı yerden çıktıkları da söylenmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

25. Âyetin Tefsiri

şeklinde de okunmuştur. Bunun benzeri şudur: Hatunun dört güzel ön dişi var; dört tane de altta… eder sekiz.1

] 1065[ تُ َ ْ ُ ْ ;yelkenleri yükseltilmiş / açılmış gemiler” demektir“ اŞın’ın kesresiyle de okunmuştur. O takdirde, “yelkenlerini kaldırmış / yük-seltmiş” ya da “gidişiyle dalgalar meydana getiren” demek olur. م uzun“ اdağ (silsilesi)” anlamındaki ‘alemin çoğuludur.

Bu bölümü tek başına aç →

26. Âyetin Tefsiri

26. Fânidir her kim var ise yeryüzünde.
Bu bölümü tek başına aç →

27. Âyetin Tefsiri

] 1066[ א ْ َ َ (onun üzerinde) yani yeryüzünde. َِّכ رَ ُ ْ ”Rabbinin zâtı“ وَdemektir; vech (yüz) bütünü ve zâtı ifade etmek için kullanılır. Mekke’nin yoksulları; “Beni içinde şu zor durumdan kurtaracak kerem sahibi asil bir yüz -yani zât- yok mu?” derler.

امِ [1067] כْ ْ لِ وَا َ ْ ifadesi vechin sıfatıdır. İbn (celâl ve ikram sahibi2) ذُو اMes‘ûd َِّכ :den sıfat olmak üzere zî okumuştur. O zaman anlam şöyle olur’رَÖyle bir Rab ki ehl-i tevhid O’nu hem mahlûkatına benzer olmaktan hem de onların fiillerinden yüce [uzak] bilirler. Yahut kendisine “Ne yücesin! Ne büyük kerem sahibisin!” denilen Rab… Yahut ey kullarından ihlâs sahipleri için yücelik ve ikram kendi katında bulunan Rab…

[1068] Bu, Allah’ın en büyük sıfatlarındandır. Hazret-i Peygamber şöy-le buyurmuştur: “Ya ze’l-celâli ve’l-ikrâma devam edin!” [Ahmed, I, 477] Yine Peygamber’den şöyle nakledilmiştir: Birinde, namaz kılan ve yâ ze’l-celâli ve’l-ikrâm diye yakaran bir adama uğramıştı. “Çağrın yerini bulmuş, duan kabul edilmiştir!” [Ahmed, XXXVI, 379] buyurdu.1 Mankus isim olan אن َ َ kelimesi sahih gibi i‘râb görmüştür. / çev2 Zü’l-celâli ve’l-ikrâm terkibi Türkçeye “Bu kadar azametli, bunca celâlli olmasına rağmen, karşısında bir

hiç mesabesinde olan kullarına değer veren” diye çevrilebilir. / ed.

Bu bölümü tek başına aç →

28. Âyetin Tefsiri

daki nimet nimetin en büyüğüdür; yani hemen akabinde [dünyadaki amellere] karşılık verme vaktinin gelmesi…

Bu bölümü tek başına aç →

29. Âyetin Tefsiri

29. Göklerde ve yerde kim varsa hepsi O’ndan ister; O her an bir ‘iş’te...
Bu bölümü tek başına aç →

30. Âyetin Tefsiri

lerine ilişkin şeyleri, dünyadakiler de hem dinlerine hem de dünyalarına ilişkin olan şeyleri O’ndan isterler.

[1071] “O her an bir ‘iş’te.” Yani her vakit ve her an birtakım işleri ihdas etmekte ve birtakım hâlleri yenilemektedir. Nitekim Hazret-i Pey-gamber’den rivayet edildiğine göre, kendisi bu âyeti okumuş ve kendisine “Sözü edilen bu şe’n (iş) nedir?” denilince, buyurmuştur: “Günahı bağışla-mak, sıkıntıyı gidermek, bir kavmi yüceltirken diğerini alçaltmak O’nun şanından olanlar cümlesindendir.” İbn Uyeyne’den: Allah katında mutlak zaman (dehr) iki gündür; biri dünyanın ömrü olan gün. Allah’ın o günkü şe’ni (işi); emretme, yasaklama, öldürme, diriltme, verme ve almadır. Diğeri ise kıyamet günüdür. Oradaki şe’ni ise ceza ve hesaptır.

[1072] Söylendiğine göre; âyet “Allah Cumartesi (sebt) günü hiçbir şey hakkında hüküm vermez!” demeleri1 üzerine Yahudiler hakkında inmiştir.

[1073] Hükümdarlardan biri Allah’ın ‘iş’ini vezirine sormuş ve ertesi güne kadar mühlet vermişti. Vezir üzgün bir şekilde sorunun cevabını dü-şünerek huzurdan çıktı. Siyahî bir kölesi vardı; dedi ki: “Efendim, başınıza gelen musibeti bana söyleyin; Allah sizin durumunuza belki benim sayem-de bir kolaylık getirir.” O da söyledi. Köle, “Ben onu hükümdara tefsir ederim, siz ona bildirin.” dedi. Ve şöyle açıkladı: “Ey hükümdar! Allah’ın ‘iş’i; geceyi gündüze, gündüzü geceye sokmaktır, ölüden diri, diriden ölü çıkarmaktır; hastaya şifa vermek, sağlıklı olanı hasta etmektir; âfiyettekine belâ vermek, belâ içindekini düze çıkarmaktır; zelili aziz, azizi zelil kılmak-tır; zengini yoksul, yoksulu zengin eylemektir…” Hükümdar ona, “Aferin, güzel söyledin!” dedi ve vezire, üzerindeki vezirlik hil‘atini ona giydirmesini emretti. Köle, “Efendim!.. Bu da Allah’ın bir ‘iş’i!..” dedi.

1 Bu iddia, Tevrat’ın girişinde ve “10 Emir” içerisinde yer almaktadır. / ed.

[1074] Nakledildiğine göre Abdullah b. Tâhir (v. 230/844), Hüseyin b. Fadl’ı çağırtmış ve ona; “Üç âyet bana müşkil geliyor, seni onları bana açıkla-yasın diye çağırdım!” demişti. “Biri; ‘[ Âdem’in katil oğlu] nedamet getirenlerden oldu.’ [Mâide 5/31] âyetidir. Oysa nedametin tevbe olduğu sahih olarak bilin-mektedir.1 İkincisi ‘O her an bir ‘iş’tedir.’ âyetidir; sahih olarak bilinmektedir ki kıyamete kadar her ne olup bitecekse kalem hepsini yazmış ve mürekkep kurumuştur. [Üçüncüsü] ‘İnsan ancak kendi çalışmasının karşılığını alabilir.’ [Necm 53/39] O zaman ‘kat kat sevap verilmesi’ ne olacak?” Hüseyin dedi ki: “Nedametin bu ümmet için tevbe olması, ama o ümmet için olmaması mümkündür; çünkü Allah bu ümmeti diğer ümmetlerle müştereklik arz et-meyen birtakım özelliklerle ayrıcalıklı kılmıştır. Hem, ‘Kabil’in nedametinin, kardeşi Habil’i öldürmesine yönelik olmayıp, onu (sırtında) taşımaya yönelik olduğu’ da söylenmiştir. ‘İnsan ancak kendi çalışmasının karşılığını alabilir.’ âyetine gelince, bunun anlamı şudur: Onun sadece çalıştığının karşılığını hak etmesi adalet gereği olmaktadır; ama Allah buyurmuştur ki dilersem lutuf olarak kulumun bir iyiliğine bin karşılık veririm! ‘O her an bir ‘iş’tedir.’ âye-tine gelince buradaki şe’nler, Allah’ın ilk takdir buyurduğu durumlarla ilgili değil, ortaya çıkardığı durumlarla ilgilidir.”2 Bunun üzerine Abdullah kalktı ve onun başını öptü ve ona ihsanda bulunulmasını emretti.

Bu bölümü tek başına aç →

31. Âyetin Tefsiri

31. Ey insanlar ve cinler! Yakında ilgileneceğiz sadece sizinle...
Bu bölümü tek başına aç →

32. Âyetin Tefsiri

] 1075[ ْ َכُ غُ ُ ْ َ َ (Yakında sadece sizinle ilgileneceğiz!) ifadesi; bir kimsenin tehdit ettiği kimseye se-efruğu le-ke demesinden isti‘âre yoluyla alınmış bir söz-dür; yani beni seninle uğraşmaktan alıkoyacak her şeyden el çekip sırf seninle uğraşacağım, başka bir meşgalem olmayacak! Maksat, onun üstesinden gelme ve öç alma konusunda elden geleni yapmaktır. Şu, murat edilmiş de olabilir: Dünya sona erecek ve sonuna varacak; o zaman “O her an bir ‘iş’tedir.” âyetiyle murat etmiş olduğu her türlü durumun yaratılması sona erecek ve sadece tek bir şe’n (iş) kalacaktır; o da yaptıklarınıza karşılık vermektir. Allah Teâlâ bunu mesel yoluyla sırf onlarla uğraşma şeklinde beyan buyurmuştur.

[1076] İfade; (i) öznesi Allah olmak üzere se-yefruğu le-küm okunmuş-tur; yine, (ii) se-efruğu le-küm; (iii) -fethalı ve kesreli- Nun’la ve fethalı Râ ile se-nefrağu ve se-nifrağu; (iv - v) fethalı ve zammeli Yâ ile ve Râ’nın fetha-sıyla se-yefrağu ve se-yufrağu şeklinde de okunmuştur.3 (vi) İbn Übeyy’in kı-raati “Yakında size yöneleceğiz!” anlamında se-nefruğu ileyküm şeklindedir. 1 Yani âyette Kabil’in pişman olduğu söylenmekte, pişmanlığın tevbe sayılacağı da sahih hadislerden

bilinmekte; ama Kabil yine de affedilmemiş sayılıyor. / ed2 Yani Allah bunları nihaî karara bağlamış olsa da, her an ortaya / varlık sahnesine çıkarmaktadır. / ed.3 (i ve iv) Yakında sadece sizinle ilgilenecek Allah! (ii) Yakında sadece sizinle ilgileneceğim! (iii) Yakında

sadece sizinle ilgileneceğiz! (v) Yakında sadece sizinle ilgilenilecek! / ed.

[1077] Sekaleyn (iki ağırlıklı varlık) “insan ve cinler”dir; bu şekilde isim-lendirilmeleri yeryüzünde iki ağırlık olmaları sebebiyledir.

Bu bölümü tek başına aç →

34. Âyetin Tefsiri

34. Rabbinizin hangi nimetini yalanlıyorsunuz o hâlde?!
Bu bölümü tek başına aç →

35. Âyetin Tefsiri

35. Üzerinize bir ateş seli ve zehirli duman salınır da başaramazsınız.
Bu bölümü tek başına aç →

36. Âyetin Tefsiri

tabının tercümesi gibidir. “Gücünüz yeterse” yani benim hükmümden ka-çabilme, benim mülk ve saltanatımdan, göğümden ve ‘yer’imden çıkmaya gücünüz yeterse, hiç durmayın çıkın! Sonra da buyurdu ki: Ama buna nü-fuz edemezsiniz; bu ancak güç, kuvvet ve galebe ile olur… da bunlar nerede siz nerede?! Tıpkı “O’nu ne yerde âciz bırakabilirsiniz ne de gökte!” [Ankebût 29/22] âyetindeki gibi. Rivayete göre melekler -aleyhimüsselâm- inip bütün mahlûkatı kuşatır; cinler ve insanlar onları gördüklerinde kaçar, her nereye dönseler mutlaka melekleri kendilerini her yönden ihata etmiş hâlde bulurlar.

] 1079[ اظ ve אس kelimeleri kesre ile de zamme ile de okunmuştur. Şuvâz yalaz (saf alev) nuhâs ise duman demektir. Şair şöyle demiştir:

Allah’ın hiç is - duman kılmadığı halis zeytinyağı lambası gibi parlar (yüzü)Denilmiştir ki onların başlarına dökülecek olan eritilmiş sarı madendir.

İbn Abbas’tan nakledilmiştir ki kabirlerinden çıktıklarında bir ateş onla-rı mahşer yerine sürecektir. Nuhâs kelimesi ٌاظ ُ üzerine atıfla merfû‘; ٍאر üzerine atıfla da mecrur okunmuştur. Lihâf - luhuf örneğinde olduğu gibi nuhâs’ın çoğulu olarak nuhus şeklinde de okunmuştur; duman anlamın-dadır. “Azapla öldürürüz!” anlamında venehussu şeklinde de okunmuştur. Yine, nursilü ‘aleykümâ şuvâzan min nârin ve nuhâsen (İkinizin de üzerine bir ateş seli ve zehirli duman salarız) “da başaramazsınız” yani [başarısızlıktan] kaçınamazsınız, şeklinde de okunmuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

38. Âyetin Tefsiri

tinyağının dipte kalan tortusu gibi kıpkırmızı “bir güle”… אن ِّ dühnün اçoğulu ya da kendisi ile yağlanılan şeyin adıdır; tıpkı hızâm (hızma) ve idâm (katık) gibi.

(O iki göz) acelesi olanın henüz yağlanmamış yarık kırbaları gibidir âdeta

Dihânın “kırmızı deri / kızıl sahtiyan” olduğu da söylenmiştir. ‘ Amr b. Ubeyd; “Kızıl bir gök oldu.” anlamında verdetün şeklinde merfû‘ okumuş-tur. Bu, tecrîd adı verilen bir edebî türdür. [Örneği:]

(Ömrüm vefa eder de) kalırsam, mutlaka yola çıkarım ganimet alınacak ya da bir efendinin öleceği bir gazveyle1

Bu bölümü tek başına aç →

39. Âyetin Tefsiri

39. İşte o gün, ne insana sorulur günahı ne de cine...
Bu bölümü tek başına aç →

40. Âyetin Tefsiri

cinnun (ne de cine) demek istemiş olup “bir kısım cinlere” demektir. Âyette; cinlerin atası olan Cânn, cinler yerine konulmuş olmaktadır. Tıpkı Hâşim derken Hâşimoğulları kastedildiği gibi. ِ ِ ْ ذَ ْ َ (günahı) kavlindeki ا’e giden zamir ba‘d anlamında olduğu için tekil kılınmıştır. Mâna şudur: On-lara sorulmaz; çünkü mücrimleri simasından -yani kapkara suratlı ve gök gözlü oluşlarından- tanınırlar.

[1082] Şayet “Bu; ‘Senin Rabbine yemin ederim ki onların tamamına soracağız yapmakta oldukları şeyleri!’ [Hicr 15/92] ve ‘Durdurun onları; çünkü sorulacak kendilerine!’ [Sāffât 37/24] âyetlerine ters [değil mi]dir?” dersen şöyle derim: Âhiret, uzun bir ‘gün’dür ve o günde pek çok yer vardır. Bu itibarla onlar bir yerde sorguya çekilirler, başka bir yerde ise sorgulanmazlar. Katâde demiştir ki “Sorgu olur, sonra insanların ağızları mühürlenir ve yapmış ol-dukları şeyleri elleri, ayakları haber verir.” Yine denilmiştir ki günahı kendin-ce belli olsun diye sorgulanmaz, ancak azarlama amaçlı olarak sorguya çekilir.

[1083] Hasan-ı Basrî (v. 110/728) ve Amr b. Ubeyd (v. 144/761), -her ne kadar haddi üzere (yani birincisi harf-i lîn, ikincisi de idğamlı) olsa da- iki sâkin bir araya gelmesin diye ve lâ ceenun okumuşlardır.2

Bu bölümü tek başına aç →

42. Âyetin Tefsiri

42. Rabbinizin hangi nimetini yalanlıyorsunuz o hâlde?!
Bu bölümü tek başına aç →

43. Âyetin Tefsiri

43. İşte, mücrimlerin yalanladığı cehennem!
Bu bölümü tek başına aç →

44. Âyetin Tefsiri

44. Bununla kızgın bir kaynar su arasında gider gelirler biteviye.
Bu bölümü tek başına aç →

45. Âyetin Tefsiri

1 Şairin, sahip olduğu kerem (efendilik) vasfını kendisinden tecrîd edip, ona ayrı bir varlık (efendi) verdiği gibi, Amr b. Ubeyd’in kıraatinde de gökten ‘kızıl gül’ denilen bir şeyi göğün bizzat kendisiymiş gibi çıkartmakta, gökten ayrı bir varlık vermektedir (Tıybî’den). / ed.

2 Nitekim Fâtiha sûresinin son âyetindeki َ ِّ א .ifadesini de ve le’d-daelllîne okumuşlardır. / ed و ا

[1084] “Perçemlerinden ve ayaklarından tutul(up atılı)rlar (ateşe)!” Dahhâk demiştir ki perçemi ile ayağı sırt tarafından bir zincirle bir araya çatılır. Şu da söylenmiştir: Melekler onları sürükler; bazen perçemlerinden tutup çekerler bazen de ayaklarından sürüklerler.

] 1085[ ٍ انٍ ِ َ kızgınlığı ve kıvamı en son noktasına gelmiş olan sıcak su demektir; yani onlara, cehenneme sürüklenmek ve kaynar su içirilmek su-retiyle azap edilir. Denilmiştir ki ateş azabından kurtulmak için her imdat dediklerinde imdatlarına kaynar su ile karşılık verilecektir! Şu da söylenmiş-tir: Cehennem vadilerinden bir vadi vardır ki orada bütün cehennem ehli-nin ifrazatı (sidik, irin vs.) toplanır; onlar bukağılar içinde oraya getirilirler ve o ifrazat ırmağının içine daldırılırlar, o kadar ki kemikler etlerinden ay-rılır. Sonra oradan Allah onları yeniden yaratmış olduğu hâlde çıkarılırlar.

ن] [1086] ُ َ ] tatvîf masdarından yutavvefûne (fır döndürülürler) şeklinde de okunmuştur. Yetetavvafûne anlamında yettavvefûne ve yutāfûne de okun-muştur. İbn Mes‘ûd’un kıraati hâzihî cehennemu’lletî kuntumâ bi-hâ tukezzi-bâni tasleyâni lâ temûtâni fî-hâ ve lâ tahyeyâni yetûfûne beynehumâ şeklindedir.1

[1087] Zikretmiş olduğu azabın dehşetinin Allah’ın “nimeti”2 olması, ondan kurtulanın Allah’ın rahmet ve lutfu ile kurtulması ve ona karşı uya-rıda bulunması lutfudur.

Bu bölümü tek başına aç →

47. Âyetin Tefsiri

47. Rabbinizin hangi nimetini yalanlıyorsunuz o hâlde?!
Bu bölümü tek başına aç →

48. Âyetin Tefsiri

48. Fışkıran sürgünler [çeşit çeşit ağaçlar] vardır ikisinde de...
Bu bölümü tek başına aç →

49. Âyetin Tefsiri

49. Rabbinizin hangi nimetini yalanlıyorsunuz o hâlde?!
Bu bölümü tek başına aç →

50. Âyetin Tefsiri

50. Gürül gürül akan iki pınar vardır ikisinde de...
Bu bölümü tek başına aç →

51. Âyetin Tefsiri

51. Rabbinizin hangi nimetini yalanlıyorsunuz o hâlde?!
Bu bölümü tek başına aç →

52. Âyetin Tefsiri

52. Her tür meyveden iki eş (yani, bir çift) vardır ikisinde de...
Bu bölümü tek başına aç →

53. Âyetin Tefsiri

yer. Tıpkı “Bütün insanların, Âlemlerin Rabbi’nin huzuruna çıkacağı gün...” [Mutaffifîn 83/6] âyetindeki gibi. Benzeri “Bu, Benim huzuruma çıkacağından ve tehdidimden kork[up ona göre davran]anlara vaadimdir.” [İbrâhîm 14/14] âyetidir. 1 “İşte her ikinizin de yalanladığı cehennem! Şimdi dibini boylayacaksınız buranın! Ne öleceksiniz ne de

hayatta kalacaksınız!İkisinin arasında gider gelirler biteviye.” / ed.2 Âlâ’ (mfr. elâ) kelimesini Allah’ın nimetleri olarak değil, edimleri olarak düşündüğümüz takdirde, bu vb.

tevillere gerek kalmayacaktır; çünkü edim olumlu olumsuz her tür ilâhî tecelliyi kapsar. / ed.

“Rabbin makamı” derken Rabbin, kendisi üzerinde kāim -yani koruyucu ve kontrolcü- olduğunu1 kastetmiş olması da mümkündür. “Peki, O de-ğil mi herkesin kazancı üzerindeki yegâne kayyım?” [Ra‘d 13/33] ayetindeki gibi. Bizzat O murakabe eder; bu yüzden kimse O’na isyana cesaret ede-mez. Denilmiştir ki אم kelimesi mukham yani fazlalıktır. Sözgelimi ehāfu cânibe fulânin (Falanın yanından korkuyorum!) ve fe‘altu hâzâ li-mekânike (Bunu senin yerin için yaptım.) dersin. Şair de şöyle demiştir:

Onunla kuşu ürküttüm ve kurdun makamını ondan kovdum korkuluk gibi!“Kurdun makamını ondan kovdum” derken, kurdu ondan kovdum demek istemektedir.

[1089] Şayet “Neden iki cennet buyurmuş?” dersen şöyle derim: Hitap sekaleyn yani insan ve cin içindir. Âdeta şöyle buyrulmaktadır: Siz [insan ve cin]lerden, biri korkan insan için, diğeri korkan cin için olmak üzere, her iki korkan için iki cennet vardır. Şöyle de denilebilir: Biri taatleri işlediği için, diğeri de masiyetleri terk ettiği için iki cennet vardır; zira teklif bu iki esas üzerinde dönüp dolaşır. Şöyle bir yorum da mümkündür: Bir cennet, sevaplarına karşılık verilir, diğer cennet ise Allah’tan bir lutuf ve ihsan ol-mak üzere ona ilave edilir. Tıpkı “İhsan üzere hareket edenlere daha güzeli vardır, hem de fazlasıyla...” [ Yûnus 10/26] âyetindeki gibi.

[1090] Efnân -yani ağacın dallarından fışkıran sürgünler- kelimesinin bilhassa zikredilmesi, yaprak ve meyveyi veren unsurların bunlar olması, gölgelerin bunlardan uzaması ve yemişlerin bunlardan toplanır olması se-bebiyledir. Şu da söylenmiştir: Efnân canların çektiği gözlerin haz aldığı envâ-i çeşit nimetler demektir. Nitekim şair şöyle demiştir:

Her tür zevki tattım, tadını çıkarttım gençliğin! Benim için toz pembe2 geçti şu hayat!..

[1091] Aşağıya - yukarıya; nasıl dilerse o şekilde “gürül gürül akan iki pınar.” Bunların misk dağından aktıkları söylenmiştir. Hasan-ı Basrî’den: Tatlı su ile akarlar, onlardan biri Tesnîm, diğeri Selsebîl’dir.3

[1092] “İki eş” yani iki sınıf. Denilmiştir ki bir sınıf bildik meyveler, diğeri ise görülmedik, bilinmedik meyvelerdir.

Bu bölümü tek başına aç →

55. Âyetin Tefsiri

bunlar daha ziyade insan, ağaç, çevre vb. somut şeylerde kullanılır; şiirde kastettiği soyut bir şeydir. / ed.3 Tesnîm için bkz. Mutaffifîn 83/27; Selsebîl için bkz. İnsân 76/18. / ed.

] 1093[ َ ِ כِ ُ kelimesi [Allah’tan] korkanları övme tarzında mansūb olmakta-dır. Yahut onlardan hâldir;1 çünkü َאف َ ْ َ (korkan) ifadesi çoğul anlamındadır.

[1094] “Astarları atlastan” yani kalın ipekten “olan döşemelere”... Astarı kalın ipekten ise dış yüzü kim bilir nasıl olur?! Dış yüzlerinin sündüsten olduğu da, nurdan olduğu da söylenmiştir.

[1095] “… gelmiştir” yani ayakta olan da, oturan da, uyuyan da uzana-cak şekilde yakındır.

[1096] ( َ َ .Cim’in kesresiyle cinâ şeklinde de okunmuştur (و

Bu bölümü tek başına aç →

56. Âyetin Tefsiri

onlardan evvel, ne insan -ne de cin- eli değmiştir ellerine.

Bu bölümü tek başına aç →

57. Âyetin Tefsiri

] 1097[ ِ ِ (her birinde) yani sayılan; iki cennet, iki göze, meyve, döşek-ler, meyve derme gibi nimetlerin içinde… Ya da birtakım mekânlar, saray ve meclisler içerdiği için iki cennette.

[1098] “Sadece kendi eşlerine bakan” yani öyle kadınlar ki gözlerini eş-lerinin üzerinden ayırmazlar; onlardan başkalarına bakmazlar.

[1099] Onlardan insan dişisi olanlardan hiçbirine insan eli değmemiş; cin dişisi olanlara da hiçbir cin eli değmemiştir. Bu âyet cinlerin de aynen insanlar gibi ilişkiye girdiklerine delildir. [ ُ ْ ِ ْ َ ْ َ ] Mim’in zammesiyle lem yatmushunne şeklinde de okunmuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

58. Âyetin Tefsiri

58. Yakut (kadar parlak) ve mercan (kadar beyaz)dırlar neredeyse.
Bu bölümü tek başına aç →

59. Âyetin Tefsiri

yazlığı hakkındadır. İncinin küçük olanı daha beyaz olur. Denilmiştir ki cennet hûrisi yetmiş kat elbise giyer bununla birlikte (o kadar şeffaftır ki) billur kadeh-te kırmızı şurubun gözükmesi gibi baldırlarının iliği arkasından görülür.

Bu bölümü tek başına aç →

60. Âyetin Tefsiri

60. İhsanın karşılığı ihsandan başka bir şey olur mu?
Bu bölümü tek başına aç →

61. Âyetin Tefsiri

sevap vermekten “başka bir şey olur mu?” Muhammed b. el-Hanefiyye’den (v. 81/700), bunun herhangi bir kayıt olmaksızın, mutlak olarak; hem iyi hem de kötü kimseler için geçerli olduğu nakledilmiştir; yani iyilik yapan herkes iyilik, kötülük yapan herkes kötülük görür.2

1 (i) “Hele o … yaslananlar.” (ii) “… yaslanmış olarak”/ ed.2 Ayrıca bkz. Zilzâl 99/7-8. / ed.

Bu bölümü tek başına aç →

62. Âyetin Tefsiri

62. O ikisinin yanı sıra, iki muhteşem cennet daha vardır.
Bu bölümü tek başına aç →

63. Âyetin Tefsiri

63. Rabbinizin hangi nimetini yalanlıyorsunuz o hâlde?!
Bu bölümü tek başına aç →

64. Âyetin Tefsiri

64. Yemyeşildir ikisi de...
Bu bölümü tek başına aç →

65. Âyetin Tefsiri

65. Rabbinizin hangi nimetini yalanlıyorsunuz o hâlde?!
Bu bölümü tek başına aç →

66. Âyetin Tefsiri

66. Fışkırdıkça fışkıran iki pınar vardır ikisinde de...
Bu bölümü tek başına aç →

67. Âyetin Tefsiri

iki cennetten başka, ashâb-ı yemînden olanlar için de başka iki cennet var-dır.1“Yemyeşildir” yeşilin şiddetinden kopkoyu bir hâldedir “ikisi de…” َِאن َ א َ (fışkırdıkça fışkıran) yani su fışkırtan… noktasız olan ’dan daha mübalağalıdır; çünkü noktasız olan “su serpmek”, noktalı olan ise “fışkır-mak” demektir.

Bu bölümü tek başına aç →

68. Âyetin Tefsiri

68. Meyveler -özellikle hurma ve nar- vardır ikisinde de...
Bu bölümü tek başına aç →

69. Âyetin Tefsiri

meyveye atfedilmiş, onlardan ayrı olarak zikredilmiş?” dersen şöyle derim: Ayrıcalıklı ve özel yerleri sebebiyle. Bu ikisi sahip oldukları farklı özellikler itibariyle âdeta ayrı iki cins oluşturmaktadır. Cebrâil ve Mikâil’in; her ikisi de melek olduğu hâlde, َכאل ِ َ وَ ِ ْ ِ -âyetinde [meleklerden] ayrı zikre [Bakara 2/98] وَdilmesi gibi. Yahut hurmanın yemişi hem meyve hem gıda olduğu için; narın yemişi ise hem meyve hem de ilaç olduğu için. Bu itibarla, bu ikisi diğerleri gibi sırf meyve amaçlı tüketilmezler. Ebû Hanîfe’nin görüşü de bu noktadan hareketledir. O şöyle der: Bir kimse ‘Meyve yemeyeceğim!’ diye yemin etse ve nar ya da (taze) hurma yese yeminini bozmuş olmaz. Talebeleri ( Ebû Yûsuf ve Muhammed) ise ona bu görüşünde muhalefet etmişlerdir.

Bu bölümü tek başına aç →

70. Âyetin Tefsiri

70. Hayırlı hatunlar vardır her birinde.
Bu bölümü tek başına aç →

71. Âyetin Tefsiri

71. Rabbinizin hangi nimetini yalanlıyorsunuz o hâlde?!
Bu bölümü tek başına aç →

72. Âyetin Tefsiri

72. Öyle hûriler ki (kendilerine) tahsislidir; otağlar içinde...
Bu bölümü tek başına aç →

73. Âyetin Tefsiri

73. Rabbinizin hangi nimetini yalanlıyorsunuz o hâlde?!
Bu bölümü tek başına aç →

74. Âyetin Tefsiri

74. Onlardan önce, ne insan -ne de cin- eli değmiştir ellerine.
Bu bölümü tek başına aç →

75. Âyetin Tefsiri

] 1104[ اتٌ ْ َ (Hayırlı hatunlar) kelimesinin aslı hayyirâttır; şeddesi giderile-rek hafifletilmiştir. Hazret-i Peygamber’in(Heyyinûne leyyinûne yerine) heynûne leynûne demesi gibi. Ahyer -yani daha hayırlı- anlamındaki hayr kelimesin[in çoğulun]da ise hayrûne ve hayrâtun denmez. Nitekim ٌات ْ َ aslı üzere hayyirâtun şeklinde de okunmuştur; üstün ahlâklı, huyu güzel olan hatunlar, demektir.

1 Bkz. Vâkı‘a 56/8, 11, 38. / ed.

] 1105[ راتٌ ُ ْ َ (tahsislidirler) yani özel bölmeleri içinde [cennetlik eşine] özgülenmiştir. İmra’etün kasıyratun ve kasûratün ve maksûratun denir ki “özel bölmede tahsisli (ait)” demektir. Onlara ait çadırlardan birinin, içi oyulmuş inciden olduğu da söylenmiştir.

[1106] “Onlardan” yani o iki cennetin yâranlarından “önce.” Maksadın onlar olduğuna iki cennetin zikredilmiş olması delâlet etmektedir.

Bu bölümü tek başına aç →

77. Âyetin Tefsiri

77. Rabbinizin hangi nimetini yalanlıyorsunuz o hâlde?!
Bu bölümü tek başına aç →

78. Âyetin Tefsiri

(bak da gör işte)!] 1107[ َ ِ כِ ُ ihtisas üzere mansūbdur (Hele o yaslananlar...) Refref bir

sergi türüdür. Halı olduğu da, yastık olduğu da söylenmiştir. Geniş, enli olan her elbiseye refref adı verilir. Halıların saçaklarına ve çadırın fazlalık kısımlarına refârif denmektedir. Rafrafu’s-sehâbi bulutların üst üste yığılma-sıdır. ‘Abkarîabkara mensup demektir. Araplar bunu Cinler ülkesi sanırlar ve hayreti mucip buldukları her şeyi ona nispet ederler[di]. [ ٍ ْ ُ فٍ َ ْ iki [رَzamme ile rafârife hudurin şeklinde de okunmuştur. [ يٍّ ِ َ ْ َ ] ‘abâkıriyyin şek-linde de okunmuştur ki[Medâinli anlamındaki] medâinî gibi ülke ismi ‘Abâ-kır’a nispet olmaktadır. Ebu Hâtim Kāf ’ın fethasıyla, gayr-i munsarif ola-rak ‘abâkariyye şeklinde rivayet etmiştir ki tevcih edilebilecek1 gibi değildir.

[1108] Şayet “Bu iki cennetin özellikleri, ‘O ikisinin yanı sıra’ [62] buy-rulduğu şekilde, nasıl öncekilerden farklı olarak bunlara özgü olabilir?!” dersen şöyle derim: אن ّ א (yemyeşildir ikisi de) ifadesi (“fışkıran sürgün-leri olan” anlamındaki) אن أ א אن ;dan’ذوا א (fışkırdıkça fışkıran iki [pınar]) vasfı אن (akan iki [pınar]) nitelemesinden; אכ (nice meyve) ifadesi de כ

אכ (bütün meyveler)den daha ayrıcalıklı bir durum arz etmektedir; hûri-lerin özellikleri ve yaslanma [ile ilgili olanlar] da öyle…

ل] [1109] .ismin sıfatı olmak üzere zü’l-celâli şeklinde de okunmuştur [ذي ا[1110] Peygamber’den (s.a.) nakledilmiştir ki: “Her kim Rahmân sûre-

sini okursa Allah Teâlâ’nın kendisine bahşetmiş olduğu nimetlerin şükrünü eda etmiş olur!”

1 Müfessirin, bir Arap dili otoritesi olarak; Kur’ân’ın başından beri, tevcih edebileceği bütün kıraatleri mütevâtir - şâz demeden açıklamaya çalıştığı görülmektedir. Allah razı olsun; sa‘yini meşkûr eylesin. Bu gibi nadir durumlarda ise âdeta “Bu okuyuş için elimden bir şey gelmiyor. demektedir. / ed.

Bu bölümü tek başına aç →