FAHREDDİN RÂZÎ TEFSÎRİ (TEFSİR-İ KEBİR)

Bakara Sûresi — FAHREDDİN RÂZÎ TEFSÎRİ (TEFSİR-İ KEBİR) — Sayfa 15

b) Ebu Müslim şöyle der: "Allahü Teâlâ önceki âyetin sonunda, "Allah, ne yaparsanız, hakkıyla bilendir" buyurunca, bunun peşine aklî delîl yerine kaîm olacak ifâdeyi getirerek, "Göklerde ve yerde bulunan bütün şeyler Allah'ındır" buyurmuştur. Buradaki mülkiyyetin mânası, "Bu şeyler meydana gelince, hiç şüphesiz Allah'ın yaratması, tekvini ve ibdâı ile ortaya çıkmışlardır. Birçok hikmete ve büyük faydalara şamil olan şu muhkem, sağlam, akıllara hayranlık verici ve şaşırtıcı bu fiillerin faili olan, yaratıcısı olan zâtın, mutlaka bu fiilleri en mükemmel biçimde bilmesi gerekir. Çünkü, bir şeyin detayını bilmeyen kimseden, son derece muhkem, güzel, yerliyerinde olan fiillerin sâdır olması imkânsızdır. İşte bundan dolayı Allahü Teâlâ, kendilerinde çeşitli sağlamlık ve güzelliklerin bulunması yanında, gökleri ve yeri de yaratmış olmasıyla, kendisinin gökleri, yeri ve içinde bulunanları bildiğine, bütün unsurlarını da en mükemmel biçimde ihata ettiğine dair delil getirmiştir" şeklindedir.

c) Kadî şöyle demektedir: "Allahü teâlâ yazmak, şahid tutmak ve rehin almak veya vermek gibi işlemler yapmayı (vesaik) emredip, bunları emretmekten maksadı da malı koruyup, onu koruma hususunda ihtiyatlı davranmak gerektiğini açıklamak olunca, O, bundan hasıl olacak faydanın kendisine değil de, mahlûkâta âit olduğunu beyân buyurmuştur. Çünkü, göklerin ve yerin mülkiyyeti O'na aittir."

d) Şa'bî, İkrime ve Mücahid şöyle demektedir: "Allahü Teâlâ, şehâdeti gizlemeyi yasaklayıp, bu husustaki tehdidini izhâr edince, göklerin ve yerin mülkiyyetinin ancak kendisine ait olduğunu; şehâdeti gizleyenler ile onu ifa edenlere, hak etmiş oldukları karşılıkları vereceğini beyân etmiştir."

İkinci Mesele

Âlimlerimiz, Hak teâlâ'nın: "Göklerde ve yerde bulunan bütün şeyler, Allah'ındır" buyruğuyla, kulların fiillerini Allah'ın yarattığı hususunda istidlalde bulunmuşlardır. Çünkü, kulların fiillerini yaratma meselesi de, istisnanın yapılabilmesi delili ile, "Göklerde ve yerde bulunan bütün şeyler" cümlesindendir. Cenâb-ı Hakk'ın, sözünde lâm "lâmu'l-garad" (maksat lamı) değildir. Çünkü, fâsıkın fıskından maksadı, Allah'a itaat etmek değildir. Binâenaleyh, bu lamdan maksadın "lâmu't-mülk ve't-tahlîk" (mülkiyyet ve yaratma lamı) olması gerekir.

Üçüncü Mesele

Âlimlerimiz bu âyetle "ma'dûm"un, bir şey olmadığına istidlal etmişlerdir. Çünkü eşyanın hakikâti ile mahiyyeti de, "Göklerde ve yerde bulunan bütün şeyler.." cümlesindendir. Binâenaleyh, eşyanın hakikati ile mâhiyyetinin, mutlaka Allah'ın kudretinin tahtında bulunması gerekir. Allah, bu hakikatleri gerçekleştirmeye ve o mahiyyetleri meydana getirmeye (tekvîn) kadir olursa ancak, hakikatler ve mâhiyyetler O'nun kudretinin tahtında bulunmuş olur. Durum böyle olunca, Allahü Teâlâ'nın kudreti, zâtları oluşturan ve hakikatleri tahakkuk ettiren olmuş olur. Böylece de, "ma'dûm"un şey olduğuna hükmetmek yanlış olmuş olur.

Allah Aşikâr Gibi Gizliyi de Bilir

Sonra Hak teâlâ, "Siz, içinîzdekini açıklasanız da gîzleseniz de, Allah onunla sizi hesaba çeker" buyurmuştur. İbn Abbas'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Bu âyet-i kerime nazil olunca, Hazret-i Ebu Bekir, Hazret-i Ömer, Abdurrahman İbn Avf, Muâz (radıyallahü anh) ve bazı insanlar Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e gelerek, "Ya Resûlallah! Biz, güç yetiremiyeceğimiz amellerle mükellef tutulduk. Çünkü, hiç şüphe yok ki içimizden birisi, kalbinde yer almasını istemediği şeyleri hatırından geçirebilir.. Üstelik o kimse dünyadadır..." derler. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "Belki de sizler İsrâiloğullarının, , ama isyan ettik " (Nisa, 46) dedikleri gibi demek istiyorsunuz.. Sizler, "İşittik ve itaat ettik" (Bakara. 285) deyiniz.." der. Bu cevap, onlara ağır geldi. Onlar, bu konuda bir yıl bekledi.. İşte bunun üzerine Allahü Teâlâ: "Allah hiç bir kimseye gücünün yeteceğinden başkasını yüklemez" (Bakara, 266) âyetini indirmiştir. Böylece de, bu âyet nesholunmuştur. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem);

"Allahü Teâlâ, yapmadıkları veya onu söylemedikleri müddetçe ümmetimin, nefislerine söylemiş oldukları şeyi bağışlamıştır" buyurmuştur.

Bil ki, bu âyette bahse konu olan şey, Hak teâlâ'nın: "Siz, içinizdekini açıklasanız da gizleseniz de, Allah onunla sizi hesaba çeker" sözüdür. Bu ifâde, insanın kendi kendine bir şeyler fısıldamasıyla kalbe gelen ve kalbten çıkarılması mümkün olmayan bozuk düşünceleri konu alır. Binâenaleyh bu şeylerden sorumlu tutulmak, "teklif-i mâla yutak" (= takat getirilemiyecek teklif) olur. Âlimlerimiz, bu hususa şu şekillerde cevap vermişlerdir:

İradî Olmaksızın Kalbden Geçen Şeyler

a) Kalbe gelen düşünceler iki kısma ayrılır. Bunların bir kısmını insan kalbine iyice yerleştirir ve onları gerçekleştirmeye azmeder. Bir kısmıysa böyle değildir; aksine bunlar, insanın hoşlanmadığı, fakat içinden de bir türlü söküp atamadığı şeylerdir. İnsan birinci kısımdakilerden sorumludur. İkinci kısımdakilerden ise, mes'ûl değildir. Hak teâlâ'nın: "Allah, sizi yeminlerinizdeki "lağv" dan dolayı sorumlu tutmaz. Fakat sizi kalblerinizin azmettiği yeminler yüzünden sorumlu tutar (muaheze eder)" (Bakara. 225) âyetini görmez misin? Yine O, bu sûrenin sonunda, "(Herkesin) kazandığı (hayır) kendi faydasına, yaptığı (şer) de kendi zarannadır"; "Mü'minler arasında kötülüğün yayılıp duyulmasını arzu edenler..." (Nur, 19) buyurmuştur. İşte dayanılacak cevap budur.

b) "Yapılmayan, fakat kalbte bulunan herşey, affın konusuna girer. Halbuki, "Siz, içinizdekini açıklasanız da gizlesiniz de, Allah onunla sizi hesaba çeker" beyânından maksat, bu işin ya açıktan, veya gizli olarak fiil haline getirilmesidir. Fakat kalbdeki niyet ve düşünceler fiil haline getirilmez ise, hepsi affedilebilir." Bu cevap zayıftır. Çünkü insanların sorumlu tutuldukları şeylerin çoğu kalbin fiilleridir. Baksana, küfür ve bid'at kalbin amellerindendir. En büyük ceza da bunlara verilmektedir. Yine azaların (organların) fiilleri, kalbin fiillerinden uzak ve berî olduğunda, onlara herhangi bir ceza terettüb etmez.

Meselâ uyuyan kimse ile, dalgın kimsenin yaptığı (gayr-i ihtiyarî) fiiller gibi... Böylece bu cevabın zayıflığı ortaya çıkmış olur.

c)Allahü teâlâ. o kimseyi kalbinden geçirdiği bu hususlarla sorumlu tutar. Fakat bunların cezası, dünyada çekilen gam ve kederlerdir. Dahhâk, Hazret-i Âişe (r.h)'nin şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Kulun kalbinden geçirdiği kötü şeylerin muhasebesi, Allahü teâlâ'nın o kimseyi dünyada gam, keder ve sıkıntılarla imtihan etmesidir. Âhiret günü geldiğinde, Allah insanları bunlardan mesut tutmaz ve bunlardan dolayı ceza vermez." Hazret-i Âişe (r.h), Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den bu âyetin mânâsını sorduğunu, O'nun da bu şekilde cevap verdiğini rivayet etmiştir.

Buna göre eğer, "Allahü teâlâ: "Bugün herkes, ne kazandı ise, onunla karşılanacak" (Mümin, 17) buyurmuş iken, bu dünyada iken nasıl muaheze olunur?" denilir ise, biz deriz ki: "Bu, husûsî bir hükümdür. Binâenaleyh umûmî ifâdeden önce gelir."

d) Allahü teâlâ "Allah, onunla sizi hesaba çeker" buyurmuş, fakat "Allah, onunla sizi sorumlu tutar (muaheze eder)" dememiştir. Biz, Hak teâlâ'nın "hasîb" ve "muhâsib" olmasının mânâsı hususunda birçok izahlar zikrettik. Bunlardan birisi olarak, bunun "Allahü teâlâ, onları bilir" mânâsına olduğunu zikretmiştik. Buna göre âyetin mânâsı: "Allahü teâlâ, kalblerde saklı ve gizli olan herşeyi bilir" şeklinde olur.

İbn Abbas (radıyallahü anh)'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Allahü teâlâ, kıyamet günü, bütün mahlûkâtı biraraya toplar ve onlara kalblerinden geçirdiklerini haber verir. Mü'minlere haber verir ve sonra onları affeder. Günahkârlara da, kalblerinden geçirdikleri küfür ve günahları haber verir."

e)Allahü teâlâ, bu beyânı müteakip, "sonra dilediğini bağışlar, dilediğini de azablandırır" buyurmuştur. Buna göre, bu bağışlama, böyle düşüncelerin kalbine gelmesinden hoşlanmayan kimselerin payı; azab da, böyle düşüncelerde ısrar edip, onları hoş karşılayan kimselerin payıdır.

f) Bazı âlimler, bu âyetten maksadın, şâhidliği gizlemek olduğunu söylemişlerdir ki bu zayıftır. Çünkü lafız umûmî (genel)dir ve hernekadar o hükmün peşinden geliyorsa da, bunu sadece ona has kılmamak gerekir.

g) Bu âyetin, "Allah hiç bir kimseye gücünün yeteceğinden başkasını yüklemez" âyeti ile neshedilmiş olduğu görüşü rivayet edilmiştir. Fakat bu, şu sebeplerden ötürü zayıftır:

1- Nesh, ancak "Onlar, daha önce, savuşturmaktan âciz oldukları bu tür düşüncelerden kaçınmakla emrolunmuşlardı" dememiz hâlinde mümkün olur ki bu denemez. Çünkü mükellefiyet, ancak insanın gücü dahilindeki şeylerde söz konusudur. İşte bu sebepten ötürü, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): "Ben, kolay ve müsamahakâr olan Haniflik (tevhid) inancı ile gönderildim" Müsned, 5/266. buyurmuştur.

2- Neshe, âyetin bu tür düşünce ve niyetlerden dolayı ikâba delâlet etmesi halinde ihtiyaç hissedilir. Halbuki âyetin buna delâlet etmediğini daha önce belirtmiştik.

3- Ahbârın (hâdise ve kıssaların) neshedilmesi caiz değildir. Nesh, ancak emir ve nehiylerde caizdir.

Bil ki ahbârın neshedilip edilemeyeceği hususunda âlimler ihtilaf etmişlerdir. Biz "Usûl-ül-Fıkıh" kitabımızda bunu anlattık. Allah en iyi bilendir.

Cenâb-ı Hak: "Sonra, dilediğini bağışlar, dilediğine de azâb eder" buyurmuştur. Bu cümle ile ilgili iki mesele vardır:

Birinci Mesele

Âlimlerimiz, bu âyeti büyük günah sahibi kimselerin affedilebileceği hususuna delil getirmişlerdir. Bu böyledir; çünkü itaatkâr mü'minin azâb edilmeyip, mükâfaatfandırılacağında; kâfirin ise mükâfaatlandırılmayıp cezalandırılacağı hususunda kesin hüküm vardır. O hâlde, Hak teâlâ'nın: "Sonra, dilediğini bağışlar, dilediğine de azâb'eder" buyruğu, sevâb ve mükâfaattan birisine kesin hükmetmeyi ortadan kaldırır. Bundan dolayı, geriye bunun, günahkâr mü'minin nasibi olması kalır.

İkinci Mesele

Âsim ve İbn Âmir, râ ve bâ harfinin ref'i ile (......) şeklinde, diğer kıraat imamları ise, bunları (......) şeklinde meczûm olarak okumuşlardır. Merfu okuyanlar, bu ifâdeleri müste'nef bir cümle sayarak; meczûm okuyanlar ise, bunları (......) kelimesine atfederek böyle okumuşlardır. Ebû Âmr'ın, (......) kısmındaki râ'yı lâm'a idğam ederek (......) şeklinde okuduğu nakledilmiştir.

Keşşaf sahibi bu hususta şöyle der: "Bu, hatalı bir okuyuştur ve bunun Ebu Âmr'a nisbeti yalandır. Böyle bir dil hatası, Arapçayı en ileri derecede bilen bir zata hiç isnad edilebilir mi?"

Daha sonra Allahü teâlâ "Allah herşeye hakkıyla kadirdir" buyurmuştur. Allahü teâlâ: "Göklerde ve yerde bulunan bütün şeyler Allah'ındır" buyruğu ile mülk ve melekûtun; "Siz, İçinizdekini açıklasanız dar gizleseniz de, Allah onunla sizi hesaba çeker" sözü ile de ilminin ve ihatasının mükemmel olduğunu beyân buyurmuş, daha sonra da, "Allah herşeye hakkıyla kadirdir" diyerek kudretinin mükemmel olduğunu ve kendisinin, kahretmesi, kadir olması, yaratması ve yok etmesi ile de hertürlü mümkinâta hükümran olduğunu bildirmiştir. Bu sıfatlardaki kemâlden, daha büyük ve mükemmel başka bir kemâl yoktur. Bu kemâlat ile mevsuf olan Allah'a, aklı olan her insanın kul olması, boyun eğmesi, emirleri ile yasaklarına itaat etmesi, O'nun gazabından ve nehyettiği şeylerden sakınması gerekir. Muvaffakiyyet Allah'tandır.

285

"O Peygamber de kendisine Rabb'inden indirilene imân etti, mü'minler de... (Onlardan) her biri Allah'a, O'nun meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine İnandı. "Onun peygamberlerinden hiç birini, diğerlerinden ayırmayız, (hepsine inanırız). Dinledik, itaat ettik. Affını dileriz ya Rabbi! Varış ancak sanadır" dediler" .

Birinci Mesele

Âyetle ilgili birkaç mesele vardır: Âyetin daha önceki âyetlerle münasebeti konusunda birkaç vecih bulunmaktadır:

Birinci vecih:Hak teâlâ önceki âyette Allah'ın mülkünün, ilminin ve kudretinin kemâlini açıklayınca, bunlar da rubûbiyyet sıfatlarının kemâlini gerektirince, işte bunun peşinden hemen, mü'minlerin de Allah'a son derece bağlı, itaatkâr ve boyun eğmiş olduğunu, bunun da kulluğun kemâli olduğunu beyan etmiştir. Allah'ın rubûbiyyetinin kemâli bize tecellî edince, bizden de, O'na karşı kulluğun kemâli zuhur etmiştir. Lütfü ve ihsanı çok yaygın ve şamil olan Allah'tan ümid edilen, kıyamet gününde bizim hakkımızda inayet, rahmet ve ihsanın kemâlini izhar etmesidir. Allah'ım, sen bu arzumuzu gerçekleştir.

İkinci vecih: Allahü Teâlâ, "Siz, İçinizdekini açıklasanız da gizleseniz de, Allah onunla sizi hesaba çeker" (Bakara. 294) buyurunca, bizim ne gizli, ne açık, ne zahir ne de batınımızdan hiçbir şeyin O'na asla gizli kalamayacağını beyan etmiştir. Daha sonra Cenâb-ı Hak, bizim için bir medh ve övgü ifâde eden açıklamaları getirerek, "O Peygamber de kendisine (Rabb 'inden indirilene İmân etti, mü'minler de" (Bakara, 285) buyurmuştur. Cenâb-ı Hak sanki, lütfü ve keremi vesilesiyle şöyle demektedir: "Kulum, her ne kadar ben senin bütün hallerine muttali isem de, bunlardan ancak, senin için bir medh ü sena olacak olanları zikrederim.. Öyle ki sen böylece benim, mülk, ilim ve kudret hususunda kemâl sahibi olduğum gibi, aynı şekilde cömertlik ve merhamet, iyilikleri izhar ve hataları da örtme hususunda da kemâl sahibi olduğumu bilir, anlarsın!"

Üçüncü vecih:Cenâb-ı Hak Bakara sûresine, gayba iman eden, namazlarını dosdoğru kılan ve kendilerine rızık olarak verdiklerinden infâk eden muttakîleri medhederek başlamış; sûrenin sonunda da, başında medhü sena ettiği kimselerin, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in ümmeti olduğunu beyân ederek, "...Mü'minler de (onlardan) herbiri, Allah'a, O'nun meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine inandı. "O'nun peygamberlerinden hiçbirini, diğerlerinden ayırmayız", (hepsine inanırız derler)" (Bakara, 285) buyurmuştur. İşte, Cenâb-ı Hakk'ın sûrenin başındaki, "ki onlar gayba imân ederler" (Bakara. 3) âyetinden muradı da budur. Sonra, Cenâb-ı Hak burada, "Dinledik, itaat ettik" buyurmuştur; "namazı dosdoğru kılarlar, kendilerine rızık olarak verdiklerimizden de infak ederler" (Bakara, 3) âyetinden murad da, budur.

Cenâb-ı Hak burada, "Afhnı dileriz ya Rabbi. Varış ancak sanadır" buyurmuştur; O'nun, "Âhirete iser yakîni ve kati olarak inanırlar" (Bakara, 4) âyetinden murad edilen de budur.

Cenâb-ı Hak burada daha sonra, "Ya Rabb, unutur yahut yanıhrsak, bizi tutup sorguya çekme" (Bakara, 286)sözleriyle onların Rablerine nasıl tazarru ve niyazda bulunduğunu açıklamıştır ki, bu da, O'nun, "İşte onlar, Rab'lerinden gelen bir hidâyet üzerindedirler. İşte onlar, kurtuluşa erenlerin tâ kendileridirler" (Bakara, 5) âyetinden kastedilendir.

Dördüncü vecih: Bu vecih şöyledir: Vahiy meleği Allah katından peygambere gelip de O'na, "Muhakkak ki, Allah seni, bütün varlıklara peygamber olarak yolladı" deyince, peygamberin, meleğin sözünde sadık olup olmadığını bilmesi, ancak, Allahü Teâlâ'nın bu meleğin doğru söylediği hususunda izhar edeceği bir mucize ile mümkün olabilir. Eğer böyle bir mucize olmazsa, peygamber, haber veren bu varlığın sapmış ve başkalarını da sapıtan bir şeytan olduğunu düşünebilir, böyle bir şeyi caiz görebilir. Bu melek yine, Allahü Teâlâ'nın sözünü işittiğinde, duyduğu şeyin başkasının değil de Allah'ın sözü olduğuna delâlet edecek bir mucizeye ihtiyaç duyar... Bu mertebeler, birkaç bakımdan muteberdirler:

a) Meleğin duyduğu şeyin sadece Allah'ın kelamı olup başka bir şey olmadığını ispatlayan bir mucizenin bulunması. İşte melek bu mucize vasıtasıyla, Allah'ın sözünü duyduğunu bilir.

b) Bunun, meleğin sözünde ve iddiasında doğru olduğu; bunun şeytan olmayıp, Allah'ın göndermiş olduğu bir melek olduğu hususunda, peygamber için bir mucize olması..

c) Bunun, ümmet nazarında, peygamberin elinde zuhur etmiş olan bir mucize olması.. Böylece bu mucizeyle ümmet-i Muhammed, peygamberin, davasında sadık olduğu hususunda istidlal eder... Öyle ise peygamber, kendisinin Allah tarafından gönderilmiş bir peygamber olduğunu bilemeyince, bunu bilmeye ümmetin de gücü yetmez. Allahü teâlâ bu sûrede, muhtelif şeriatları ve ahkamın kısımlarını zikrederek "O peygamber imân etti.." buyurmuş ve böylece peygamberin, bunun Allah'tan gelen ve kendisine ulaşan bir vahiy olduğunu; bunu kendisine haber verenin, Allah tarafından gönderilmiş ve tahrif etmekten masum olan vahiy meleği olduğunu, saptıran bir şeytan olmadığını bildiğini açıklamıştır. Cenâb-ı Hak sonra, Allah'ın Resulü (sallallahü aleyhi ve sellem)'nün buna olan imânını zikretmiştir ki bu önce gelen mertebedir. Bunun peşinden de buna olan mü'minlerin imânını zikretmiş, ki bu da sonraki mertebedir ve şöyle buyurmuştur: "Mü'minler de (imân ettiler). Her biri, Allah'a ... inandı" buyurmuştur.

İşte kim bu sûrenin nazmı, yani kelamın dizilmesindeki incelikler ve tertibinin eşsizliği hususunda iyiden iyiye düşünürse, Kur'ân-ı Kerim'in lafızlarının fesahati ve manalarının üstünlüğü yönünden bir mucize olduğu gibi, tertibi ve âyetlerinin nazmı (dizilmesi) bakımından da bir mucize olduğunu anlar. "Kur'ân, üslûbu bakımından bir mucizedir" diyenler de galiba bunu kastetmişlerdir. Ancak, şu kadar var ki ben müfessirlerin çoğunun, bu meselelerin farkına varmayıp, böylesi inceliklere dönüp bakmadıklarını gördüm. Bu konuda durum, hiç de böyle küçümsenecek gibi değildir. Nitekim şâir şöyle demiştir:

"Gözler yıldızı küçük görür. Küçük görmenin günahı yıldıza değil göze aittir."

Allahü teâlâ'dan, bizi bildiklerimizden faydalandırmasını, lütfü ve keremi ile bize faydası olacak şeyleri öğretmesini niyaz ederiz.

İkinci Mesele

Hak teâlâ'nın: sözü nün mânâsı, "O Peygamber, muazzam deliller ve apaçık mucizeler ile bu Kur'ân'ın ve onda bulunan bütün hükümlerin Allah katından indiğini, bunların ne şeytanların ilkâ ettiği şeyler kabilinden, ne de bir sihir, kehânet ve gözboyayıcılığı kabilinden bir şey olmadığını bilmiştir. O, bunu ancak, vahiy meleği Cebrail (aleyhisselâm)'in elinde tecelli eden güçlü mucizelerin zuhur etmesi ile bilmiştir" şeklindedir.

Hak teâlâ'nın: "Mü'minler de (imân ettiler)" ifâdesi hakkında iki ihtimal bulunmaktadır:

a) Söz, bu kelime ile tamamlanmaktadır. Buna göre âyetin mânâsı, "Peygamber ve mü'minler, ona Rabb'inden indirilene imân ettiler" şeklindedir.

(......) ifâdesi ile yeni bir söz başlamıştır. Buna göre mânâ, "Daha önce zikredilmiş olanlardan herbiri, ki bunlar da peygamber ile mü'minlerdir, Allah'a imân etti" şeklindedir.

b) Sözün, bu kelimeden önce tamamlanıp, bu (......) kelimesi ile yeni bir cümleye başlanmıştır. Buna göre mânâ, "Peygamber, Rabb'inden kendisine indirilen herşeye imân etti. Mü'minler de, muhakkak ki Allah'a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine imân ettiler" şeklinde olur. Birinci ihtimal, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in Rabb'ine imân etmemiş iken, sonra imân ettiğini ve istidlal vaktinden önce imanının olmadığı zannını uyandırabilir. İkinci ihtimale göre ise, lafız, meydana gelen şeyin, O Peygamber'in kendisine indirilmiş olan ahkama imân etmesi olduğunu hissettirir. Nitekim Cenâb-ı Hak: "Halbuki (vahiyden evvel) kitap nedir, imân nedir, bilmezdin" (Şûra, 52) buyurmuştur.

Allah'a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine icmâfî (toptan) imâna gelince bu, Allahü teâlâ'nın Hazret-i Peygamber'i yarattığı ilk andan itibaren, onda mevcut idi. Hazret-i İsâ (aleyhisselâm), doğduğu zaman "Ben, Allah'ın kuluyum, O bana kitap verdi" demişken, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) hakkında bunu uzak görmek nasıl mümkün olur? Hazret-i İsâ (aleyhisselâm)'nın çocuk iken Allah'ın peygamberi olduğu akıldan uzak görülmeyince, "Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem), mükemmel bir akıl ile yaratıldığı ilk andan itibaren, Rabb'ini biliyordu" denilmesi, nasıl uzak bir ihtimal olarak görülür?

Üçüncü Mesele

Âyet, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, Rabb'i tarafından kendisine idirilene; mü'minlerin ise, Allah'a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine imân ettiklerini gösterir. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, bilhassa buna imân ettiği ifâde edilmiştir. Çünkü Rabb'inden kendisine indirilen şey, bazan başkasının "metluv" diye isimlendirdiği, tanıyıp imân etmesi mümkün olan bir söz olur, bazan da, peygamberden başkasının bilemeyeceği bir vahiy olur. Böylece o hususa sadece Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) imân etmiş olur, başkasının imân etmesi mümkün olmaz. İşte bu sebepten dolayı, imân konusunda, başkasının imân etmesinin mümkün olmayacağı bir hususa, sadece Hazret-i Peygamber imân etmiş olur.

Sonra Allahü teâlâ "Mü'minlerden herbiri, Allah'a, O'nun meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine inandı" buyurmuştur. Bununla ilgili birkaç mesele vardır:

Bu Âyete Göre İmânın Mertebeleri

Bil ki bu âyet, şu dört mertebenin bilinmesinin, imânın şartlarından olduğunu gösterir

Birinci mertebe:Allahü teâlâya imân etmek. Bu böyledir, çünkü âlemin, herşeye kadir olan, herşeyi bilen, her türlü ihtiyaçtan âzâde bir Yaratıcısı olmadıkça, peygamberlerin doğru söylediklerine inanmak imkânsız olur. İşte bu sebeple Allah'a imân edip, O'nu tanıma, imârun temeli olmuştur. Bu sebeple de Hak teâlâ, burada öncelikle "Allah'a imânı" zikretmiştir.

İkinci mertebe:Allahü Teâlâ melekleri vasıtası ile peygamberlerine vahyetmiş ve şöyle buyurmuştur: "O, kendi emriyle kullarından dilediğine vahiy ile melekleri indirir" (Nahl, 2); "(Ya) bir vahiy tler ya bir perde arkasından, yahut bir elçi gönderip de kendi izniyle dilediği şeyi vahyetmesi dışında, Allah'ın hiçbir insana konuşması (vâkî) olmamıştır" (Şûra, 51); "Çünkü (Cebrail), senin kalbine o Kur'ân'ı indirmiştir" (Bakara, 97); "Onu, Ruhu'l Emîn, senin kalbine indirdi..." (Sû'ârâ, 193-194)ve "O (Kur'ân'ı) müthiş kuvvetlere sahip olan öğretti" (Necm. 5). Allah'ın vahyinin, insanlara melekler vasıtası ile ulaştığı sabit olunca, melekler de Allah ile insan arasında bir vasıta gibi olurlar. İşte bundan dolayı, meleklere imân âyette ikinci mertebede zikredilmiştir. Yine bu incelikten dolayı Hak teâlâ: "Allah, kendinden başka hiçbir tanrı olmadığını, adaleti ayakta tutarak açıkladı. Melekler ve ilim sahipleri de (böylece inandı..)" (Âl-i İmran, 18) buyurmuştur.

Üçüncü mertebe: Kitaplara imândır. Kitap, meleğin Allah'tan alıp, insanlara ulaştırdığı vahiydir. Bunu, ayın yüzünün güneşin ışığından alarak aydınlanmasına benzetebiliriz. Buna göre melek, ay gibi; vahiy ise ayın nurlanması gibi olmuştur. Ayın bizzat kendisinin, derece bakımından nurlanmasından önce oluşu gibi, meleğin kendisi de "kitaplar" diye ifâde olunan vahiyden öncedir. İşte bu sebeple, âyette "kitaplar" sözü, meleklerden sonra zikredilmiştir. Yine bundan dolayı Allahü teâlâ, kitaplara imânı, meleklere imandan sonra zikretmiştir.

Dördüncü mertebe: Peygamberlere İmandır. Peygamberler, vahyin nurunu meleklerden alan insanlardır. Bundan dolayı peygamberler, mertebe bakımından kitaplardan sonradırlar. Bu sebepten ötürü, Allahü teâlâ, peygamberlere imânı dördüncü sırada saymıştır.

Bil ki bu şekilde yapılan bu dörtlü tertibte, ince sırlar ve kitaplarda açıklanması yerinde olmayan büyük hikmetler vardır. Yaptığımız bu kadar izah, mevzunun şerefi için kifayet eder.

İkinci Mesele

Allah'a imân, O'nun varlığına, sıfatlarına, fiillerine hükümlerine ve isimlerine imândan ibarettir.

Allah'ın varlığına imân, insanın bir mekânı olavarlıkların ötesinde, bütün varlıkları yaratan bir Yaratıcının olduğunu bilmesidir. Buna göre, mücessime itikadına sahip olanlar, Allah'ın varlığını kabul etmezler. Çünkü mekan tutan varlıkların dışında, bunlara göre hiçbirşey yoktur. Binâenaleyh bizim ile mücessime arasındaki ihtilâf, Allah'ın zâtının varlığını kabul etme hususundadır. Felsefeciler ile Mu'tezile, mekan tutan varlıkların (yani maddî varlıkların) Ötesinde, onları yaratan bir mevcudun bulunduğunu kabul ederler. Buna göre, felsefeciler ve Mu'tezile ile bizim aramızdaki ihtilaf, Allah'ın zâtı konusunda olmayıp, O'nun sıfatları hususundadır.

Allah'ın sıfatlarına imâna gelince, O'nun sıfatları iki kısımdır, selbî ve subûtî...

Selbî sıfatları: İnsanın Cenâb-ı Hakk'ı her türlü terkibten münezzeh tek bir zat olarak bilmesidir. Çünkü her mürekkeb varlık, kendisini meydana getiren parçalardan herbirine muhtaçtır. Parçalarından herbiri, kendisinden başka olan şey, mürekkebtir, başkasına muhtaçtır ve "mümkin" bir varlıktır. Binâenaleyh her mürekkeb varlık, mümkin li-zâtihi (zatı gereği mümkin)dir. Zatı gereği mümkin olmayıp, vâcib olan varlığın, kesinlikle mürekkeb olmaması, aksine mutlak mânâda tek olması gerekir. O, zâtı bakımından tek (müfred) bir varlık olunca, onun bir mekan tutmaması, cisim veya cevher olmaması, bir mekanda bulunmaması, bir mekanın sıfatı olmaması, bir mahalde olmaması, değişmemesi ve hiçbir surette başkasına muhtaç olmaması gerekir.

Subûtî sıfatları: İnsanın, zâtı gereği mûcib olan şeyin, mümkinâttan birine olan nisbetinin, diğerlerine olan nisbeti gibi olduğunu bilmesidir. Buna göre biz, bu mahlûkatın bulunduğu durumların, aksine olabilecek bir şekilde meydana gelmiş olduklarını görünce, bu durumlar üzerinde mü'essir olan zâtın, zâtı gereği mûcib değil, kadir ve irâde sahibi olduğunu anlarız. Sonra bu insan, Allah'ın fiillerindeki sağlamlığı ve güzelliği ile de, O'nun ilminin tam olduğuna istidlal eder. Böylece de o insan, Allah'ın kadir, âlim, hayy, semî, basîr ve celâl ile kemal sıfatları ile mevsuf olduğunu anlar. Biz bu hususul (Bakara, 255) âyetinin tefsirinde genişçe anlattık.

Allah'ın fiillerine imân: Senin O'nun dışında kalan herşeyin mümkin ve muhdes (sonradan olma) varlıklar olduğunu; aklının açıkça göstermesi Ne de, mümkin ve muhdes varlıkların zatları gereği meydana gelemeyeceklerini, aksine onları yaratan bir mûcid'in bulunduğunu bilmendir ki bu mûcid ezelî ve ebedî olan Allahü teâlâ'dır. İşte bu delil seni, Allah'ın dışındaki herşeyin, ancak O'nun yaratması, icâd etmesi ve meydana getirmesi ile olacağına kesin hükmetmeye götürür.

Canlıların İhtiyarî Fiillerini Yaratan da Allah'dır

Fakat arada bir düğüm var, o da canlılara ait olan ihtiyari fiiller meselesidir. Birinci hüküm ki bu, bu fiillerin mümkin ve muhdes olmalarıdır, binâenaleyh bunların da mutlaka, bu hususta değişmeyen vâcibu'l-vücûd bir zâta isnâd edilmeleri gerekir.

Buna göre eğer, "Ben, hareket etmek istediğimde hareket ediyor, etmemek istediğimde ise etmiyorum. Binâenaleyh hareket etmem veya etmemem, başkasının değil benim elimde" dersen, biz deriz ki: Sen, hareket etmeyi istemenden dolayı hareket etmeni; hareket etmemeyi istemenden dolayı da hareketsiz kalmayı düşündün. Böylece de hareket etmeyi istemenden önce hareket edemedin, ve durmayı istemenden önce de duramadın. Hareket istemen anında mutlaka hareket etmen gerekir. Bu husus, böyle sabit olunca, biz deriz ki: Sendeki bu istek nasıl meydana gelmiştir. Çünkü bu isteğin meydana gelmesi ya bir muhdis (meydana getiren) tarafından kesinlikle değildir veyahut da bir muhdis tarafındandır. Sonra bu muhdis, ya kulun kendisidir, veya Allahü teâlâ'dır. Eğer, bu isteğin bir muhdise bağlı olmaksızın meydana çıktığını söylersek, bundan bir yaratıcının olmadığı neticesi çıkar. Eğer o isteğin îcâd edicisinin ve meydana getireninin kulun kendisi olduğunu kabul edersek, kul bu isteği meydana getirmede, bir başka isteğe daha muhtaç olur ki, bu da"teselsüle götürür. Böylece insanın o isteğini Allah'ın yarattığı ve meydana getirdiği ortaya çıkmış olur. Bunun böyle olduğu da sabit olunca biz deriz ki: İnsanın, o meşî'etin (isteğin) meydana gelişinde, bir tesiri yoktur. O istek meydana geldikten sonra ise, insanın o isteğine terettüb edecek fiil hususunda, ancak onu istemekten başka bir çaresi ve diledikten sonra fiilin meydana gelmesinde de bir ihtiyarı yoktur. Buna göre insan, ihtiyar (irâde) sahibi görünen mecbur bir varlıktır. Bu, ikna edici güçlü bir izahtır.

Ama şu iki problem bunun karşısına dikilir:

1- Allah'ın hikmetinin kemâline, küfür ve fısk gibi şu çirkin ve kötü amelleri yaratma nasıl uygun düşer?

2- Şayet herşey Allah'ın yaratmasıyla ise, bu durumda insana, nasıl emir ve yasak, medh ve zemm, sevab ve ikâb terettüb eder?

Hasmın ileri süreceği problemler işte bunlardır. Fakat, çeşitli yerlerde de izah ettiğimiz gibi, aynı şeyler ilim meselesinde, hasmımız aleyhinde söz konusudur.

Allah'ın Hükümlerine İnanmak Nasıl Olur?

Allah'a imânın dördüncü kısmı da, O'nun hükümlerini bilip inanmaktır. İnsanın, Allah'ın hükümlerini bilme hususunda, şu dört şeyi bitmesi gerekir:

a) Allah'ın hükümleri, kesin olaralobir illete bağlanamaz. Çünkü bir illete ve sebebe bağlı olan herşeyin sahibi, zâtı gereği noksan, ve başka birşeyle tamamlanmış olur ki bu, Allahü teâlâ için düşünülemez.

b) Allah'ın hükümlerinden maksadım, insanın, Allah'a değil, kula yönelik bir menfaatin bulunduğunu bitmesidir. Çünkü Allahü teâlâ, kendisi için menfaat celbetmekten ve zarar defetmekten münezzehtir.

c) Allah'ın dünyada nasıl diler ve isterse, öylece hükmedeceğini ve vâcib kılacağını insanın bilmesidir.

d) İnsanın, yapmış olduğu fiil ve amellerden dolayı, Allah'ın üzerinde hiç kimsenin bir hakkının olmadığını; âhirette O'nun istediklerini fazl-ı ilâhisi ile bağışlayıp, dilediği kimselere de adaleti ile azab edeceğini, Allah'tan kabih (= çirkin, yakışıksız) bir fiilin sudur etmeyeceğini ve hiçbir şeyin Allah'a gerekli olmadığını bilmesidir. Çünkü herşey Allah'ın mülkü ve milkidir. Mecazî mânâdaki mâliklerin, yine mecazî mânâdaki mâlikler ürerinde bir hakkı yoktur. O hâlde gerçek mânâda memlûk (Allah'ın kulu ve kölesi) olan İnsanların, hakikî mânâda mâlik olan'Allah'ın yanındaki durumları nasıl olur, siz düşünün!

Allah'a imânın beşinci kısmı: O'nun isimlerini bilmektir. Allahü teâlâ, A'raf sûresinde: "En güzel isimler Allah'ındır" (Araf, 180); İsrâ sûresinde: "Hangi ismiyle çağırırsanız çağırın, en güzel isimler O'nundur" (isra, 110) ; Taha sûresinde: "Allah, o (Allah)'dır ki, kendisinden başka hiçbir tanrı yoktur. En güzel isimler O'nundur" (Taha, 8) ve Haşr sûresinin sonunda: "En güzel isimler O'nundur. Göklerde ve yerde olan herşey O'nu tesbih eder" (Haşr, 24) buyurmuştur. En güzel isimler (Esmâ-i Hüsnâ), mâsûm peygamberlerin lisanı üzere indirilen ilahî kitaplardaki Allah'ın isimleridir. Bu, Allah'a imânın önemli noktalarına işaret eden bir izahtır.

Melekler, Mahiyetleri, Vasıfları, Vazifeleri

Meleklere imân da, şu dört mertebede olur:

Birinci mertebe: Meleklerin varlığına imân etmektir. Bunu şu şekilde izah edebiliriz: Melekler, ya sırf ruhanî varlıklardır yahut cismanî varlıklardır veyahut da bu iki kısımdan mürekkebtir. Meleklerin cismanî varlıklar olduğunun kabul edilmesi durumunda, bunlar ya latîf (şeffaf) veyahut da kesîf (yoğun ve katı) cisimler olur. Eğer bunlar tatîf olurlarsa, bu durumda ya nûranî cisimlerdir, veyahut da hava nev'inden cisimler... Eğer böyle olurlarsa, cisimlerin şeffaftı ki arıyla beraber, son derece güçlü olmaları nasıl mümkün olur? Bu, Kur'ânî ve aklî hikmet ilimlerinde derinleşmiş âlimlerin makamıdır.

Meleklere imân konusunda ikinci mertebe, onların masum ve temiz olduklarını bilmektir. "Kendilerine her suretle kahir ve hâkim olan Rab'lerinden korkarak, kendilerine emredilen şeyleri yaparlar" (Nahl, 50) ve "Onlar ibâdet etmekten asla kibirlenmezler, yorulmazlar da" (Enbiya. 19). Çünkü onlar, ancak Allah'ın zikrinden tad alır ve O'na ibâdete ünsiyyet duyar, bununla sevinirler. Nasıl, bizlerden her birinin hayatı havayı teneffüs etmekten ibaret ise, bunun gibi meleklerin hayatı da Allahü Teâlâ'nın zikri, O'nun tâati ve marifeti iledir.

Üçüncü mertebe: Melekler, Allah ile kul arasında vasıtadırlar. Onlardan her bir kısmı, bu âlemin kısımlarından bir kısmın işlerini idare etmekle görevlendirilmişlerdir. Nitekim Cenâb-ı Hak: "Saflar bağlayıp duranlara, sevk ve men edenlere yemin ederim ki.." (Saffat, 1-2), "Tozutup savuranlara, sonra da yükü taşıyanlara... yemin ederim" (Zariyat, 1-2). "Andolsun birbiri ardınca gönderilip de, sert rüzgârlar gibi estikçe esenlere..." (Murselât, 1-2) ve, "Andolsun (boğulmuş olan) ruhları ta derinliklerinden söküp koparan, (mü'minlerin ruhunu da) yumuşaklıkla çıkaran (meleklere)..." (Naziât, 1-2)buyurmuştur. Biz bu âyetlerin tefsirinde, birçok gizli sırtar zikretmiştik. İlimde derinleşmiş olanlar, yazmış olduklarımızı gözden geçirirlerse, bunlara onlar da muttali olurlar.

Dördüncü mertebe: Allah'ın indirmiş olduğu kitapları, peygamberlere ancak melekler vasıtasıyla ulaşır. Nitekim Hak teâlâ: "Şüphesiz muhakkak ki o (Kur'ân) çok şerefli bir elçinin kelâmıdır. Kio (elçi) çetin bir güce sahiptir. Arşın sahibi nezdinde çok itibarlıdır. Orada kendisine itaat olunandır, bir emindir" (Tekvir, 19-21) buyurmuştur. Meleklere imân konusunda, mutlaka bu mertebelerin nazar-ı dikkate alınması gerekir. Akıl, bu mertebelere ne kadar dalarsa, o kimsenin meleklere olan imanı o nisbette tam ve mükemmel olur.

Allah'ın Kitapları: Mahiyetleri, Hükümleri

Kitaplara imâna gelince, bu hususta da mutlaka şu dört mertebenin bulunması gerekir:

Birinci mertebe: İnsanın, bu kitapların Allah'ın peygamberlerine gönderdiği bir vahiy mahsulü olduğunu, onun kehânet, sihir ve şeytanlara kötü ruhların ilkâsı kabilinden bir şey olmadığını bilmesidir.

İkinci mertebe: İnsanın, bu kitapların vahyedilmesinin, her ne kadar temiz ve mutahhar melekler tarafından olmuşsa da, Allahü Teâlâ'nın bu temiz ve lekesiz vahyi indirmesi esnasında, hiçbir şeytana sapıklıklarından hiçbir şeyi ilkâ etme fırsatını vermeyeceğini bilmesi veanlamasıdır Bu durumda da o insan, "şeytanın, vahiy inzali sırasında "Bunlar en yüce kuğulardır." (Putlar hakkında) sözünü ilkâ ettiğini söyleyen bir kimsenin, ne cüretkâr bir söz söylemiş olduğunu ve Kur'ân'ı tenkîd ve onu tâ'netme kapılarını ve yollarını açtığını anlamış olur.

Üçüncü mertebe: Bu Kur'ân'ın değiştirilmediğini ve tahrif edilmediğini bilmesidir. "Kur'ân'ın bu şekildeki tertibi, Hazret-i Osman'ın tertibidir" diyen kimsenin sözünün bozukluğu da buraya dahildir. Çünkü böyle diyen kimse, Kur'ân'ı hüccet olmaktan çıkarmıştır.

Dördüncü mertebe: İnsanın, Kur'ân'ın muhkem ve müteşabih âyetleri kapsadığını, onun muhkeminin, müteşabihin mânâsını beyân edip ortaya koyduğunu bilmesidir.

Peygamberlere îmân

Peygamberlere İmân hususuna gelince, bu hususta da şu dört mertebenin bilinmesi gerekir:

Peygamberler, Vasıfları ve Faziletleri

Birinci mertebe: İnsanın, peygamberlerin günahsız, mâsûm olduklarını bilmesidir. Biz bu meseleyi Cenâb-ı Hakk'ın: "Bunun üzerine şeytan onları oradan kaydırıp, İçinde bulundukları durumdan çıkanvermişti" (Bakara, 36) âyetinin tefsirinde iyiden iyiye açıklamıştık. Bize muhalif olan kimselerin kendisiyle istidlal ettikleri âyetlerin tamamının muhtemel mânâlarını, Allah'ın yardımıyla bu tefsirde yazdık, anlattık...

İkinci mertebe: İnsanın, peygamberin peygamber olmayanlardan daha üstün olduğunu bitmesidir. Sûfîlerden bu hükme karşı çıkan kimseler vardır.

Üçüncü mertebe: Bazı âlimler, peygamberlerin meleklerden daha üstün olduğunu söylemişlerdir. Âlimlerin çoğu ise, semavî meleklerin peygamberlerden üstün olduğunu, peygamberlerin ise arzî, (yeryüzündeki) meleklerden üstün olduğunu söylemişlerdir. Biz bu meseleyi, "hani biz meleklere, "Adem'e secde ediniz.." demiştik" (Bakara, 34) âyetinin tefsirinde açıkladık. Mükâşefe erbabının ise, bu meselede çok ince ve derin görüşleri bulunmaktadır.

Dördüncü mertebe: İnsanın, peygamberlerin bir kısmının bir kısmından üstün olduğunu bilmesidir. Biz bu hususu da, Hak teâlâ'nın, "Resullerin bir kısmını bir kısmından üstün kıldık" (Bakara. 253) âyetinin tefsirinde izah ettik. Ulemâdan, bunun böyle olduğunu kabul etmeyip de, Hak teâlâ'nın, "Biz, Onun peygamberlerinden hiçbirini, diğerlerinden ayırmayız" âyetiyle istidlal edenler de vardır.

Âlimler, bu görüşte olanlara şu şekilde cevap vermişlerdir: "Cenâb-ı Hakk'ın bu beyanından maksat, başka bir şeydir ki, o da şudur: Peygamberler hayatta iken, onların peygamberliğini isbat etmenin yolu, dâvalarına muvafık bir şekilde mucizelerin zuhur etmesidir. Peygamberliğin isbâtının yolu bu olunca, dâvasına muvafık bir şekilde mucizesi zuhur eden herkesin sâdık ve doğru olması gerekir. Eğer bu yol sahih olarak kabul edilmezse, bunun, onlardan herhangi biri hakkında peygamberliğinin doğruluğuna delâlet etmemesi gerekir. Ama, bunun bazısının peygamberliğinin doğruluğuna delâlet edip, bazısının da peygamberliğinin doğruluğuna delâlet etmemesine gelince, bu iddia fasit ve çelişik bir iddiadır." Bundan maksat, Hazret-i Musa ve Hazret-i İsa'nın peygamberliğini kabul edip de, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in nübüvvetini yalanlayan yahudî ve hristiyanların yolunun yanlış ve tutarsızlığını ortaya koymaktır. İşte Hak teâlâ'nın: "Onun peygamberlerinden hiçbirini diğerlerinden ayırmayız, (hepsine inanırız)" beyanından maksat budur; yoksa sizin dediğiniz, ontam olmasının caiz olmaması değildir. İşte bu anlattığımız hususlar, Allah'a, O'nun meleklerine, kitap ve peygamberlerine imân etmeye dair olan esaslara bir işarettir.

Üçüncü Mesele

Hamza, müfred sîgasıyla, (ve kitabına); diğer kıraat imamları ise cemi siğasıyla (ve kitaplarına) şeklinde okumuşlardır. Birinci kıraatin dayanağı şu iki şeydir:

a) Bu okuyuştan maksat, bu kitabın Kur'ân-ı Kerim olduğunun kastedilmesidir. Gönderilen son kitap olan Kur'ân-ı Kerim'e imân etmek, Allah'ın bütün kitaplarına ve peygamberlerine iman etmeyi içine alır.

b) Cins mânâsı murad edilerek bu şekilde okunmuştur ki, bu da çoğul mânâsına tekabül eder. Bunun bir benzeri de Cenâb-ı Hakk'ın:

"Allah, müjdeleyici ve korkutucu olmak üzere peygamberler gönderdi; onlarla beraber de, hak olarak kitap indirdi" (Bakara, 213) âyetidir.

Buna göre eğer, "Cins isim, elif lâmlı olduğu zaman ancak, umûm ifâde eder. Bu ise, (......) kelimesi, eliflâmlı değil, izâfetli olarak okunmuştur" denilirse, biz deriz ki: İsimler bazan muzaf olarak gelir, biz bununla da çokluk mânâsını kastederiz.. Nitekim Hak teâlâ: "Eğer, Allah'ın nimetlerini saymaya kalkarsanız, onları sayamazsınız " (Nahl, 18) ve "Oruç gecesinde hanımlarınıza yaklaşmanız size helâl kılındı" (Bakara, 187) buyurmuştur ki, bu "helâl kılınma" bütün oruç geceleri için söz konusudur. Âlimler, kelimenin, hem kendinden önceki hem de kendinden sonraki çoğul kelimelerle bir benzerlik arzetmesi sebebiyle cemi olarak (......) okunmasının daha efdal olduğunu ve bu şekilde okuyuşun, ekseriyetin kıraati olduğunu söylemişlerdir. Bil ki kurrâ, Hak teâlâ'nın sözünde, sîn harfinin damme ile (ötreli) okunacağı hususunda ittifak etmişlerdir. Ebu Amr bu kelimeyi sükûn ile, Nâfi de her iki kelimede tahfif ile (......) şeklinde okumuşlardır. Çoğunluğun delili, kelimenin astının, ayne-l-fiili'nin dammesiyle (......) vezninde olmasıdır. Ebu Amr'ın delili ise, peşpeşe dört harekenin gelmemesidir. Zira, Araplar böyle bir şeyi hoş görmemektedirler. İşte bu sebepten dolayı, şiirde de, zihaf durumu hariç, dört hareke peşpeşe gelmez. Birinci görüşte olanlar, harekelerin peşpeşe gelmesi, tek bir kelimede olunca mekruhtur. Ama iki kelimede olması haline gelince, kendisinde peşpeşe harekeli beş harf bulunduğu halde lâflarında bir idğamın gerekmemesi deliliyle, mekruh sayılmaz. Halbuki, bir kelimeye zamir bitiştiğinde bu kelime, tek bir kelime değil, iki kelime olmuş olur.

Dördüncü Mesele

Hak teâlâ'nın buyruğunda bir hazf bulunmaktadır. Buna göre takdir "O'nun peygamberlerinden hiçbirini, diğerinden ayırmayız" [derler]" şeklindedir. Bu Cenâb-ı Hakk'ın tıpkı, "Melekler de pençelerini uzatarak, "canlarınızı kurtarın!.." (Enam, 93) âyetinde olduğu gibidir. Bunun mânası, canlarınızı kurtarınız, (derler)" şeklindedir. Yine Cenâb-ı Hak:

"O'nu biralnp da bir takım dostlar edinenler, "Biz, bunlara ancak bizi Allah'a daha fazla yaklaştırsınlar diye tapıyoruz.." (Zümer, 3) buyurmuştur. Yani, "[Böyle dediler] demektir.

Beşinci Mesele

Ebu Amr, (tahtında bulunan zamiri lafzına râci olacak şekilde) (ayırmaz); Abdullah İbn Mesud ise "ayırmazlar.." şeklinde okumuşlardır.

Altıncı Mesele

Âyet-i kerimede geçen lafzı, çoğul mânasın- dadır. Bu Hak teâlâ'nın tıpkı "O zaman sizden hiç kimse de buna mâni olamaz" (Hakka, 47) âyetindeki gibidir. Buna göre, âyetin takdiri "O'nun peygamberlerinin tamamı arasında hiçbir ayırım yapmayız" şeklinde olur. Bu, âlimlerin söylediği sözdür.

Bana göre ise, buradalafzının cemî anlamında olması caiz değildir. Çünkü takdir-i kelam "Allah'ın peygamberlerinin hepsinin arasını açmayız" şeklinde olur. Bu ise yahudî ve hristiyanların peygamberlerden bazılarının arasını açmalarına ters düşmez. Halbuki âyetteki olumsuzluktan maksad, yahudî ve hristiyanların bu şekildeki davranışlarıdır. Çünkü yahudî ve hristiyanlar, bütün peygamberlerin değil, birinin arasını ayırırlar ki o Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'dir. Böylece onların yaptıkları bu te'vilin bâtıl olduğu ortaya çıkmış olur. Aksine âyetin mânâsı, "Nübüvvet hususunda peygamberlerden tek biri ile, diğerlerini tefrik etmeyiz" şeklindedir. Biz âyeti bu şekilde tefsir ettiğimizde, bu ifâdenin maksadı yerini bulmuş olur. Allah en iyi bilendir.

Sonra Allahü teâlâ: "(Onlar) "Dinledik, itaat ettik. Ya Rabbena, mağfiretini (isteriz). Varış ancak sanadır" dediler" buyurmuştur.

Birinci Mesele

Bu âyetle ilgili birkaç mesele vardır: Âyetin makabilyle ilgisi hususunda şu izahlar yapılmıştır:

İlmin Amelden Önce Gelmesi

Birinci açıklama: İnsanın kemâli "hakikâti" zatı gereği, "hayn"da onunla amel etmek gayesiyle tan iması ndad ir. Nazarî kuvvetin mükemmelliği ilim, amer kuvvetin mükemmelliği ise hayır işleme ile (ibâdet ile) olur. Nazarî kuvvet, ameli kuvvetten daha şereflidir. Kur'ân-ı Kerim, nazarî kuvvetin, amelî kuvvetten önce olması şartı ile, bu iki hususla dopdoludur. Nitekim Cenâb-ı Hak, Hazret-i İbrahim'den naklederek, "Rabbim, bana hüküm ihsan et ve beni salihlere ilhak et" (Şuârâ. 83) buyurmuştur. Âyet-i kerimedeki "hüküm" nazarî kuvvetin mükemmelliğini; "ve beni salihlere ühâk et!" kısmı ise, âmeli kuvvetin mükemmelliğini gösterir. Biz, Kur'ân'daki bu mânânın delillerini şu kitabımızın daha önceki yerlerinde uzun uzadıya anlatmıştık.

Bunu iyice anladığın zaman biz deriz ki, bu âyetteki durum da aynen böyledir. Buna göre Hak teâlâ'nın: "(Onlardan) her biri, Allah'a, O'nun meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine imân etti. "Onun peygamberlerinden hiçbirini, diğerlerinden ayırmayız, (hepsine inanırız)" ifâdesi, nazarî kuvvetin şu yüce bilgilerle; "Dinledik, itaat ettik" sözü ise, beşerî amelî kuvvetin şu mükemmel ve faziletli amellerle mükemmelleşeceğine işarettir. Bu nüktelere vakıf olan herkes, Kur'ân'ın, pekçok kimsenin gafil olduğu şaşırtıcı ve akıllara hayranlık verici birçok sırları ihtiva ettiğini anlar ve bilir.

İkinci açıklama: İnsanın üç günü vardır. Dün: Bundan bahsedebilmek, "mebde' bilgisi" diye adlandırılır. Bugün: Bundan bahsetmek, "vasat bilgisi" (yani halihazırda bulunulan, gelecek ile geçmiş arasında olan şeyin bilgisi); Yarın: Yarından bahsetmek ise, "meâd ilmi" (âhiret ilmi) diye isimlendirilir. Kur'ân-ı Kerim, bu üç mertebeyi de ihtiva etmektedir. Allahü Teâlâ Hûd sûresinin sonunda, "Göklerin ve yerin gaybı Allah'ındır. Her iş O'na döndürülür" (Hûd, 123) buyurmuştur. O'nun, "Her iş Ona döndürülür" buyruğu, Allah'ın kudretinin kemâline, aynı zamanda da mebde' ilmine bir işarettir.

Vasatın bilgisi'ne gelince, bu, bu günde meşgul olunması gereken bir ilimdir. Bu ilmin de iki mertebesi vardır: Başlangıcı ve sonu... Bunun başlangıcı, kullukla meşgul olmaktır. Sonu ise, sebeplere dayanmamak ve bütün işleri.

Müsebbibul-Esbâb olan Allah'a havale etmektir ki, buna da tevekkül denilir. Allahü Teâlâ bu iki makamı, "Öyleyse Ona İbâdet et ve Ona tevekkül et!", diyerek zikretmiştir.

Meâd ilmi'ni ise, "Rabb'in, onların yaptıklarından habersiz değildir" (Hud, 123) diyerek zikretmiştir. Yani, "Yarınki gününde amellerinin neticesi sana ulaşacaktır" demektir. Böylece bu âyet-i kerime, bu üç mertebede kendisinden bahsedilen şeylerin kemâlini ihtiva etmiştir. Bunun bir benzeri de, Cenâb-ı Hakk'ın: "İzzet sahibi olan Rabb'ini, onların vasıflamalarından tenzih et!" (Saffat, 180) âyetidir. Bu ifâde, mebde' ilmine işarettir. Bundan sonra Cenâb-ı Hak: "Gönderilmiş olan peygamberlere selâm olsun" (Saffat, 181) buyurmuştur ki, bu da "vasat ilmi"ne işarettir. Daha sonra ise, "Hamd, âlemlerin Rabb'i olan Allah'a mahsustur" (Saffat, 182) buyurmuştur ki bu, cennetliklerin sıfatlarından bahsederken, "Dualarının sonu dar "Hamd olsun kâinatın Rabb'İ olan Allah'a" demektir" (Yunus, 10) buyurulduğuna göre, "meâd itmi"ne işarettir.

Bunu iyice anladığtn zaman biz deriz ki, bu üç mertebenin tarifi, Bakara sûresinin sonunda belirtilerek zikredilmiştir. "O Peygamber de kendisine Rabb'inden indirilene imân ettir mü'minler de.. (Onlardan) her biri, Allah'a, O 'nun meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine inandı. "O'nun peygamberlerinden hiçbirini, diğerlerinden ayırmayız, (hepsine inanırız)" kısmı "mebde' bilgisi"ne; "Dinledik ve itaat ettik" dediler" kısmı, insanın, bu dünyada bulunduğu sürece bilmesi ve-meşgul olması gereken hallerin bilgisi demek olan, "vasat ilmi"ne ve, "Yâ Rabbena, mağfiretini (isteriz). Varış ancak sanadır" sözü de meâd ilmine işarettir. Bu sırlara muttali olmak, kalbi nurlandırır ve onu cisimler âleminin darlığından gökler âleminin genişliğine ve semâvâtın güzellik nurlarına doğru cezbeder.

Üçüncü açıklama: Konular iki kısımdır:

a) Mevcudatın hakikatlerinden bahsetmek.

b) Vâcib, caiz ve yasak olması bakımından fiillerin hükümlerinden bahsetmek. Birinci kısım, akıldan; ikinci kısım da nakilden elde edilir. "(Onlardan) her biri, Allah'a ... imân etti" beyanıyla birinci kısım; "Dinledik ve itaat ettik", dediler" beyanıyla da ikinci kısım murâd edilmiştir.

İkinci Mesele

Vahidî (r.h) şöyle demiştir: "Âyetteki (......) ifâdesi, "sözünü işittik, emrine itaat ettik" manasınadır. Ancak ne var ki, bu ifâdeyle medheditmiş olmaları cihetiyle (sözde kendilerine delil bulunduğu için) mef'ûller hazfedilmiştir. Ben derim ki: Bu, Abdulkâhir en-Nahvî (r.h)'nin zikrettiği gibi mef'ûlün hem zahiren hem de takdiren hazfedilmesinin evlâ olduğu şeyler kabilindendir. Çünkü sen, bu ifâdenin takdirini, "sözünü işittik ve emrine itaat ettik" şeklinde yaptığında, bu durumda burada O'nun sözünden ayrı bir söz ve onun emrinin dışında, itâat edilen başka bir emrin varlığı söz konusu olabilir. Fakat mef'ûl takdir edilmediğinde, bu söz topyekün varlıkta Allah'ın buyruğundan başka işitilecek bir söz, O'nun emrinden başka, mukabilinde, "emredersiniz!" denilecek bir emrin bulunmadığına delâlet eder. Binâenaleyh burada mef'ûlü hem şeklen, hem de mânâ bakımından hazfetmek daha uygundur.

Üçüncü Mesele

Bil ki, Cenâb-ı Hak, bu mü'minlerin imânını vasfedince, bundan sonra onları "Dinledik, itaat ettik" demekle nitelemiştir. Buna göre, âyetteki "Dinledik" sözünden murad, zahirî dinleme değildir. Çünkü zahiren dinleme bir övgüye lâyık değildir. Bilâkis bu ifâdeden murad, "Biz onu aktl kulaklarımızla dinledik." Yani, "Onu anladık ve doğru olduğunu bildik; "emredersiniz", kesin olarak meleklerin ve peygamberlerin lisanı üzere bize gelmiş olan bütün mükellefiyetlerin hak ve gerçek olduğunu, kabul edilmesinin vâcib olduğunu bildik" mânâsıdır. Kabul etme ve antama mânâsında (duydu, dinledi) fiili, Kur'ân-ı Kerim'de kullanılmıştır. Cenâb-ı Hak: "Şüphesiz bunda aklı olan, yahut şâhid olarak kulak veren kimseler için bir öğüt vardır" (Kâf, 37) yani, "uyanık bir anlayış ile öğüdü dinleyen kimse için bir öğüt vardır" buyurmuştur. Bu durumun aksi ise, Allah'ın: ifâ "Onlar sanki kulaklarında bir ağırlık varmış gibi, sanki o (âyetleri) işitmemişler gibi..." (Lokman, 7) âyetidir.

Allahü teâlâ, bundan sonra "itaat ettik" buyurmuştur. Bu ifâde, mükellefiyetler konusunda onların inançlarının sahîh olduğuna delâlet ettiği gibi, mükellefiyetlerden hiç birisini ihlâl etmediklerine de delâlet eder. Böylece Cenâb-ı Allah, bu iki lafızla, gerek ilim, gerekse amef bakımından, mükeltefiyetfere taalluk eden herşeyi toplamıştır.

Bundan sonra Cenâb-ı Hak, onların "Ya Rabbena, mağfiretini (isteriz) varış ancak sanadır" dediklerini nakletmiştir. Bu ifâdede birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Bu âyetle ilgili şu sual sorulur: Bu topluluk mükellefiyetleri kabul edip, onlara amel de ettiklerine göre, daha niçin mağfiret talebinde bulunma ihtiyacını duymuşlardır?

Buna birkaç şekilde cevap verilir:

1- Onlar, mükellefiyetlerini yerine getirme hususunda, her nekadar bütün gayretlerini sarfetmiş iseler de, kendilerinden bir kusurun sâdır olmasından korkmaktadırlar. İşte bunu mümkün gördükleri için, "Ya Rabbena, mağfiretini (isteriz)" demişlerdir. Bunun mânâsı, "yaptıkları ve sakındıkları şeylerde kusurlarından ötürü, Allah tarafından bir mağfiret isterler" şeklindedir.

2-Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şöyle dediği rivayet edilmiştir:

"Benim kalbim de bulutlanır ve ben hergün ve gece Allah'a yetmiş defa Müslim, zikir. 41 (4/2075) ("Yetmiş defa" yerine "yüz defa" gelmiştir); Ebu Dâvud vitr 26 (2/85) (aynı farkla birkaç ayet bulunmaktadır. Âlimler bu hadis hakkında çeşitli izahlar yapmışlardır. Onlardan birisi de şu izahtır: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), kulluk derecelerinde terakki ediyordu. O, bir makamdan, daha üstteki makama çıktığında, önceki makamı daha değersiz görüyor ve işte bundan dolayı Allah'tan mağfiret taleb ediyordu. Buna göre, bu âyetteki mağfiret istemeyi, bu manaya hamletmek uzak bir ihtimal değildir.

3- Bütün tâatlar, Allah'ın ilâhlık hakları karşısında, birer kusurdur. Allah'ın kibriya nurları karşılığında, mahlûkatta meydana gelen her türlü bilgi eksiktir, kusurludur ve cehalettir. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak: "(Onlar) Allah'ı hakkıyla takdir edemediler" (Zümer, 67) buyurmuştur. Durum böyle olunca kul, kulluk mertebelerinin hangisinde olursa olsun ve isterse son derece âlim olsun, bu, Allah'ın kibriyasının celâli ile mukayese edildiğinde, istiğfar edilmesi gereken kusurun kendisi olur. İşte Hak teâlâ'nın, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e ' Bil ki, Allah 'tan başka hiçbir ilâh yoktur ve günahın için istiğfar et' (Muhammed, 19) buyurmasındaki sır budur. Çünkü Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in kulluk makamları ne kadar yüce olsa da, her yükseldiği derecede, yükseldiği bu derecelerin, Hazret-i Allah'a nisbetle noksan olduğu ortaya çıkıyor, O da bundan dolayı Allahü Teâlâ'dan bağışlanmasını istiyordu. Yine Allahü teâlâ: "Bunların oradaki duaları, "Allah'ım! Seni tesbih ve tenzih ederiz" (sözüdür.) Oradaki iltifattan da selamdır" (Yunus, 10) diyerek, cennetliklerin sözünü nakletmiştir

Bu âyetteki "Allah'ım! Seni tesbih ederiz" sözü, tenzihe işarettir. Cenâb-ı Hak, bu âyetin sonunda, "(Onların) dualarının sonu da, "Hamd olsun kâinatın Rabbi Allah'a" (demektir)" (Yunus, 10) yani, "O hamdin ne olduğunu tam olarak akıllarımızla anlayamasak ve ifâde edemesek bile, bütün hamdler Allah'a aittir" demektir" buyurmuştur.

İkinci Mesele

Ayetteki (......) ifâdesinin takdiri "Mağfiretini bize ver" şeklindedir. Duâ cümlelerinde masdar, fiilin yerini tutar. Mesela"sulamak" (yani bizi sula) ve "gözetmek" (yani, bizi gözet) masdartarında olduğu gibi. Ferra, bunun emir yerine kullanılan ve bundan dolayı mansub olan bir masdar olduğunu söylemiştir. Bunun bir benzeri de aİ' yani, "Haydi namaza namaza" ve yani, "Aslandan sakın aslandan" ifâdeleridir. Bu görüş, âyetteki bu ifâdenin takdirinin "Mağfiretini isteriz " şeklinde olduğunu söyleyenlerin görüşünden daha evlâdır. Çünkü âyetteki bu ifâde, baştan beri mağfiret manasına icâd edilmiş olunca, bu manaya daha çok delâlet eder. Bunun bir benzeri de senin (......) yani (hamdederim) ve (şükrederim) demen gibidir.

Üçüncü Mesele

Bu mağfiret talebi, şu iki şeyle birlikte olmuştur:

a) Bu mağfiret, "Senti mağfiretini" denilerek Allah'a nisbet edilmiştir.

b) Bu ifâdenin, hemen peşisıra "Rabbena" hitabı getirilmiştir.

Bu iki kayıttan birincisi, şu manalara gelir:

1- Sen, mağfiret etmede en mükemmel olansın. Sen, günahları bağışlayansın. Sen, gafursun. Nitekim Hak teâlâ: "Senin Rabb'in gafurdur" (Kehf. 58) ve "O, çok affeden ve çok sevendir" (Buruc, 14) buyurmuştur. "Sen gaffarsın." "Rabb'inizden mağfiret dileyin. Çünkü O, gaflardır" (Nuh, 10). Yani, O'nun gaffar oluşu, sadece bu vakte has değil, bundan önce de O, günahları çok bağışlayan idi. Binâenaleyh bu bağışlama O'nun bir sanatı gibidir. Buna göre, Allahü teâlâ'nın bu âyetteki, (......) hitabının mânâsı, "senden mağfiretini isterim. Sen, bu sıfatta kâmil bir zatsın" Bir sıfatta kâmil olan zattan, kâmil bir şekilde bağışta bulunması beklenir. Buna göre, (......) ifâdesi, kâmil ve tam bir mağfireti taleb etmek olur. Bu ise, Allah'ın fazlı ve rahmeti ile bütün günahı bağışlaması ve onları hasenata tebdil etmesi ile olur. Nitekim Hak teâlâ, "İşte Allah, onların kötülüklerini iyiliklere çevirir" (Furkân, 70) buyurmuştur.

2- Sahih hadiste, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şöyle dediği rivayet edilmiştir:

"Allah'ın yüz parça rahmeti vardır. Onlardan birini meleklere, cinlere, insanlara ve bütün hayvanlara paylaştırmıştır ki onlar bu rahmet ile birbirlerine merhamet ederler. Doksandokuz parça rahmetini ise, kıyamet gününe saklamıştır'. Müslim, tevbe, 19-20 (4/2108) (az farklı bir şekilde). İşte Hak teâlâ'nın: "Mağfiretini" (dileriz) bitabından muradın, kıyametteki bu büyük bağışlaması olduğunu sanıyorum. Buna göre sanki kul şöyle demektedir: "Farzet ki günahlarım çok. Ancak senin mağfiretin benim günahlarımdan daha büyük."

3- Sanki, bu ifâde ile kul şöyle demek istemiştir: "Senin celâl ve ulûhiyet sıfatlarından herbirinin eseri, belli bir yerde tecelli eder. Meselâ yokluktan sonra varlık olmasaydı, kudretinin eserleri zuhur edip gözükmezdi. Bu son derece hayran bırakan tertip ve düzen olmasaydı, ilminin eserleri görünmezdi. Aynen bunun gibi, eğer kulun günahı ve kusuru, aczi ve ihtiyacı olmasaydı, senin mağfiretinin eserleri de gözükmezdi." Buna göre, sözünün mânâsı, "Eseri ancak benim, ve benim gibi suçluların üzerinde kendini gösterecek mağfiretini istiyorum" şeklinde olur.

İkinci kayıd ki bu, Ey Rabbimiz" hitabıdır. Bunun da birçok manaları vardır:

1- Seni tevhidin ile anmadığım sırada beni terbiye edip büyüttün. O halde ömrümü senin tevhidin yolunda tükettiğim bu esnada, beni terbiye edip büyütmemen keremine nasıl yakışır.

2- Ben, yok iken beni yaratıp terbiye ettin. Eğer sen, beni o zaman eğitip büyütmeseydin, zarara uğramazdım. Çünkü o zaman, yok olarak kalırdım. Fakat şu anda sen beni terbiye etmez isen, büyük zarara uğrayacağım. Bundan dolayı beni ihmal etmemeni taleb ediyorum.

3- Beni, mazide terbiye edip büyüttün. Bundan dolayı mazide beni terbiye edişini, istikbalde terbiye etmen hususunda, yanında şefaatçi kıl.

4- Geçmişte beni terbiye ettin. Uygun ve mâruf olanı tamamlamak, başlatmaktan daha hayırlıdır. O halde, fazlın ve rahmetin ile, bu terbiyeyi tamamla.

Sonra Allahü teâlâ: "Varış, ancak sanadır" buyurmuştur ki bunun şu iki faydası vardır:

a) Bu, onların, mebde'i (başlangıcı) kabul edip, ikrar ettikleri gibi, meâdi (âhireti) de İkrar ettiklerini açıklamaktadır. Çünkü, mebde'e iman, me'âda imânın temelidir. Zira Allahü teâlâ'nın cüz'iyyatı bildiğini ve her türlü mümkinata kadir olduğunu kabul eden kimsenin, mutlaka me'âdı (âhireti) de kabul etmesi gerekir.

b) Bu, kut, Allah'ın varılacak yegâne zât olduğunu, O'nun hükmünden başka hükme başvurulamayacağını ve Allah'ın izni olmaksızın, hiç kimsenin şefaat edemeyeceğini bildiği zaman, taatlardaki ihlâsının tastamam ve günahlardan kaçınmasının da mükemmel olacağının beyânıdır. İşte Allahü teâlâ'nın, mü'minlerin imanlarını açıklamasına dair yaptığı son açıklaması budur.

286

"Allah hiç kimseye gücünün yeteceğinden başkasını yüklemez, (Herkesin) kazandığı (hayır) kendi faydasına, yaptığı (şer) kendi aleyhinedir. "Ey Rabb'imiz, eğer unutursak veya yanılırsak, bizi tutup azarlama" .

Bil ki bu âyetle ilgili birkaç mesele bulunmaktadır:

Birinci Mesele

"Allah hiç kimseye gücünün yeteceğinden başkasını yüklemez" cümlesinin, Allah'ın yeni haber verdiği bir hüküm olması muhtemel olduğu gibi, "(Onlar) Dinledik, itaat ettik. Ya Rabbena, mağfiretini (isteriz), varış, ancak sanadır. Allah hiç kimseye gücünün yeteceğinden başkasını yüklemez" dediler" mânâsında, Hazret-i Peygamber ve mü'minlerden nakledilen bir söz olması da muhtemeldir.

Bu ikinci görüşü, bunun hemen peşinden, "Ey Rabb'imiz, bizi tutup azarlama..." ifâdesinin gelmiş olması da te'kid eder. Buna göre sanki Hak teâlâ, onların imân ve sâlih amele sarılmadaki hallerini anlatınca, Rab'lerini, "Allah hiç kimseye gücünün yeteceğinden başkasını yüklemez" diye tavsif ettiklerini nakletmiştir.

İkinci Mesele

Âyetin önceki kısımla ilgi ve münasebeti şöyledir: Biz bu ifâdenin mü'minlerin sözü olduğunu kabul edersek, âyetin irtibatı, "Onları dinledik, itaat ettik "dediklerinde, sanki "Biz nasıl dinleyip, itaat etmeyiz ki, O Allah, bizi sadece gücümüz ve takatimizin yeteceği şeyle mükellef tutmuştur. O, rahmetinin gereği olarak, bizden ancak kolay ve önemsiz şeyleri taleb edince, bizim de kulluğumuzun gereği olarak, O'nu dinleyip, O'na itaat etmemiz gerekir" demişlerdir" şeklinde olur. Eğer bunun bizzat Cenâb-ı Allah'ın sözü olduğunu kabul edersek, âyetin münasebeti şu şekilde olur: Onlar, "Dinledik, itaat ettik" deyip, daha sonra da 'Ta Rabbena mağfiretini (isteriz.)..' dediklerinde bu, onların "mağfiretini (isteriz)" demelerinin kendilerinden kasten sudur eden günahlarının bağışlanmasına delâlet eder. Onların "mağfiretini (isteriz)" demeleri, bu tür günahlarının bağışlanması hususunda bir taleb olunca, şüphesiz Allahü teâlâ, bu hususu onlar için hafifleterek "Allah, hiç kimseye gücünün yeteceğinden başkasını yüklemez" buyurmuştur. Buna göre mânâ, "Siz dinleyip, itaat ettiğiniz ve kasten günah işlemediğiniz zaman, sizden gaflet ve yanılma neticesi sudur edecek günahlardan ötürü korkuya kapılmayın. Çünkü, "Allah, hiç kimseye gücünün yeteceğinden başkasını yüklemez, " Netice olarak bu, onların "Ya Rabbena mağfiretini (isteriz)" şeklindeki dualarının kabul edildiğini gösterir.

Üçüncü Mesele

"Ben onu birşeyle mükellef kıldım, o da onu kabul etti" denilir. "Külfet" bu kökten bir isimdir. Âyette geçen "vus"' ise, insanın gücünün yettiği, zorlanmadığı şeydir. Ferrâ, bunun "vücd" (bulmak) ve "cühd" (meşakkat) gibi bir isim olduğunu söylemiştir. Bazıları da, "vus', güçlük bakımından mechûdun (zorlanılan şeyin) altında olan, yani insanın gücü dahilinde olan şeye denir" demişlerdir.

Teklif-i Mâlâ Yutak (Takat Dışında Yük) Var Mıdır?

Mutezile, Allah'ın, kulunu gücünün yetmeyeceği ve takat getiremeyeceği şeylerle mükellef tutmayacağı konusunda bu âyete dayanmıştır. Bunun bir benzeri de, "O, din (işlerinde) üzerinize hiçbir güçlük yüklemedi" (Hacc, 78); "Allah, sizden hafifletmek ister " (Nisa, 28) "Allah size kolaylık diler" (Bakara, 185) âyetleridir. Mu'tezile sözüne devamla, bu âyetin, "teklîf-i mâ lâ yutâk"ın olmadığı hususunda açık bir nass olduğunu söylemişlerdir. Bunun böyle olduğu sabit olunca, burada şu iki kaide ortaya çıkar:

a) Kul, fiillerinin mucidi, yaratıcısıdır. Çünkü, eğer kulun fiillerinin yaratıcısı Allah olsaydı, kula bir fiili teklif etmek "teklif-i mâla yutak" olurdu. Çünkü, Allahü Teâlâ fiili yaratınca, o fiil muhakkak ki tahakkuk eder. Bu durumda da kulun o fiili yapma veya yapmama hususunda kat'î olarak bir kudreti bulunamaz. Kulun o fiili yapmaya kudreti olmadığı hususuna gelince, çünkü o fiil Allah'ın kudreti ile meydana gelmiştir. Meydana gelen bir şey ikinci olarak meydana getirilmez. Kulun o fiili yapmamaya kudretinin olmaması ise şöyle olur: Çünkü kulun kudreti, Allah'ın kudretinden daha zayıftır. O halde daha nasıl kulun kudreti Allah'ın kudretini men etmeye kadir olabilir? Allah o fiili yaratmadığı zaman ise, kulun onu meydana getirmesi imkânsız olur. Binâenaleyh, kulun fiilinin yaratıcısının Allah olduğunun kabul edilmesi halinde, o zaman kula o fiili teklif etmenin, "teklîf-i mâla yutak" olması gerekirdi.

b) "İstitâa" (güç yetirebilme) fiilden öncedir. Aksi halde imân etmesi emredilmiş olan kâfirin, imân etmeye muktedir olmaması gerekirdi. Binâenaleyh bu da, " teklîf-i mâla yutak" olurdu" Mu'tezile'nin bu konudaki istidlalinin tamamı işte budur.

Âlimlerimiz, "Aklî deliller bu şekildeki tekliflerin vaki olabileceğine delâlet etmektedir. Binâenaleyh bu âyetin muhtemel olan başka mânâsına başvurmak gerekir" demişlerdir.

Birinci hüccet: Küfür üzere ölen kimsenin bu şekilde ölmesi, Allahü Teâlâ'nın ezelde o kimsenin kesinlikle imân etmeyeceğini ve küfür üzere öleceğini bildirir. Böylece, Allahü Teâlâ'nın o kimsenin imân etmeyeceğinin mevcut olmasını ve imansızlığını bilmesi, çeşitli yerlerde izah ettiğimiz üzere, imanın bulunmasına münafidir, aykırıdır. Bu da, bizzat apaçık bir mukaddimedir. O halde, o kimsenin imân etmeyeceğini bile bile onu imân etmekle mükellef tutmak, ztt olan iki şeyi telif etmekle sorumlu tutmak gibi olur. Bu delil, "ilim" mevzuunda câri olduğu gibi, "cebr" hususunda da câridir.

İkinci hüccet: Kuldan bir fiilin sudûru, sebeplere dayanmaktadır. O sebepleri ise, Allahü Teâlâ yaratmıştır. Durum böyle olunca, "teklîf-i mâla yutak" kaçınılmaz olur. Biz, kuldan bir fiilin sudur etmesinin sebeplere İstinâd ettiğini söyledik. Çünkü kulun kudreti bir fiili yapmaya veya yapmamaya elverişli olunca, bu durumda iki taraftan birisinin, bir müreccih olmadan, diğerine ağır basması hâlinde, mümkün olan bir şeyin müreccihsiz meydana gelmesi gerekir ki, bu da bir yaratıcının yokluğu demektir. Yine biz, o sebeplerin Allah'tan olduğunu söyledik. Çünkü eğer o sebepler kuldan olsaydı, o sebebi meydana getirme işi, başka bir sebebe dayanırdı ki, bu durumda da teselsül îcâb ederdi. Biz, "durum böyle olunca cebr lâzım gelir" dedik; çünkü iki taraftan birini tercih eden bir sebep bulunduğunda, diğer taraf "mercûh" durumuna düşmüş olur (tercih edilmez). Mercûh olanın racih olması ise imkânsızdır, meydana gelemez. Mercûh imkânsız olunca, bu iki zıt şeyin dışına çıkılamıyacağı zaruretine binaen, râcih olan şey vâcib olmuş olur, (mutlaka meydana gelir). Öyleyse, mükellef olduğu halde kâfirden imânın sudur etmesi imkânsız olur. Böylece de teklif, "teklîf-i mâla yutak" olur.

Üçüncü hüccet: Teklif, ya, iki sebebin müsavi olması durumunda kula teveccüh eder veyahut da, iki sebepten birisinin rüçhâniyyeti söz konusu olduğu halde teveccüh eder. Buna göre, eğer birincisi olursa bu "teklîf-i mâla yutak" olmuş olur. Çünkü eşitlik, rüçhaniyyete zıddır. Kul, sebepler eşit olduğu halde mükellef tutulduğu zaman, o vakit de kul iki zıddın arasını cem etmekle mükellef tutulmuş olur. Eğer ikincisi olursa, "râcih" olanın (meydana gelmesi) vâcib, "mercûh" olanın ise (meydana gelmesi) imkânsız olur. Eğer râcih olanın teklif edilmesi söz konusu olursa, muhakkak ki vâcib olan tahakkuk etmiş olur. Eğer, teklif mercûh olan ile ilgili olursa, bu durumda da, imkânsız olan teklif edilmiş olur.

Dördüncü hüccet:Allahü Teâlâ, Ebu Leheb'i imân etmekle mükellef tutmuştur. İmân ise, Allah'ı, haber verdiği her şeyde tasdik etmektir. Allahü Teâlâ, Ebu Leheb'in imân etmeyeceğini haber vermiştir. Bu durumda da Ebu Leheb, imân etmeyeceğine imân etmekle mükellef olmuş olur ki, bu da "teklîf-i mâla yutak" olur.

Beşinci hüccet: Kul, fiilinin tafsilâtını bilemez. Çünkü, parmağını hareket ettiren bir kimse, içinde parmağını hareket ettirmiş olduğu anların sayısını bilemez. Zira, kelâmcılara göre yavaş hareket, duraklamalarla karışık birtakım hareketlerden ibarettir. Kulun ise, bazı vakitlerde hareket edeceği, bazı vakitlerde hareket etmeyeceği ve yine nerede hareket edip nerede hareket etmeyeceği hatırına gelmez. Dolayısıyla kul fiilinin tafsilâtını bilemeyince, onun mucidi, yaratıcısı da olamaz. Çünkü o, bir takım fiillerden meydana gelmekte olan bu hususi sayıyı îcâd etmeyi, meydana getirmeyi kastetmemiştir. Eğer o, daha fazlasını ve daha azını değil de bu sayıyı yapmış olsaydı, o zaman da muhakkak ki mümkin, müreccihsiz ağır basmış olurdu ki, bu da imkânsızdır. Böylece kulun mûcid olmadığı, fiillerini yaratmadığı ortaya çıkmış olur. Kul, fiillerinin yaratıcısı olmayınca da, zikrettiğimiz şekilde, "teklîf-i mâla yutak" kaçınılmaz olur. İşte bu konuda söylenebilecek olan aklî, kat'î ve yakın ifâde eden açıklamalar bunlardır.

Böylece biz, âyetin mutlaka tevil edilmesi gerektiğini anlamış olduk. Tevîl konusunda da birkaç vecih bulunmaktadır:

Birinci vecih: En doğru olan bu izah şekline göre, şu husus sabit olmuştur ki: Aklî olan kat'î bir delil ile sem'î (nakfi) olan zahir bir delil arasında bir tearuz, çatışma meydana geldiğinde kişi ya ikisini de tasdik eder ki bu muhaldir; zira bu, iki zıddı birlikte kabul etmek demektir, veya ikisini de yalanlar ki bu da muhaldir; zira bu, iki zıddı iptal etmek olur veyahut da aklî olan kat'î delili yalanlayıp semî olan zahir delili tercih eder ki, bu da aklî delilleri ta'n edip tenkid etme yolunun açılmasına sebep olur. Ve ne zaman böyle olursa, o vakit tevhîd, nübüvvet ve Kur'ân bâtıl olur, geçersiz olur. Semî delilin tercih edilmesi, hem aklî delili, hem de semî, naklî delili yaralamaya yol açar. Geriye sadece, aklî delillerin sıhhatinin kat'îliğine hükmedip, naklî olan zahir delili başka mânasına hamletmek kalmaktadır... Müşebbihenin tutunmuş olduğu zahirî mânaları savuşturma ve def etme hususunda Mutezile'nin sürekli olarak dayandığı kaide işte budur.. İşte bu yolla biz, ister bilelim ister bilmeyelim, bu âyetin mücmel bir te'vili olduğunu, o zaman da tafsilâtlı bir biçimde bu te'vîle dalıp ondan söz etmeye gerek kalmadığını anlamış olduk.

İkinci vecih: Emir ve nehiy konusundaki teklifin anlamı sadece, kulun ne zaman şunu yaparsa sevablandınlacağını; ne zaman da yapmazsa cezalandırılacağını bildirmektir. Buna göre emir ifâde eden zahir bir delil bulunup, emredilen şey de mümkin olursa, o zaman bu hakikaten bir emir ve teklif olmuş olur. Aksi halde hakikatte bir teklif olmayıp, daha doğrusu o kimseye ahirette ceza verileceğini bildirmek ve onun ancak ateş için yaratılmış olduğunu ihsas ettirmek olmuş olur.

Üçüncü vecih: Buna göre, insan ölmediği sürece, biz Allahü Teâlâ'nın onun küfür üzerine ölüp ölmeyeceğini bildiğini bilemeyiz, idrak edemeyiz. Öyleyse biz, bir engelin mevcudiyeti konusunda şüphe duyabiliriz. Binâenaleyh bizim ona imân etmeyi emretmemiz ve onu imâna teşvik etmemiz gerekecektir. O kimse küfür üzere öldüğünde, onun ölümünden sonra, onun hakkında bir engelin bulunmuş olduğunu anlarız... Böylece de, hayatta bulunduğu sürece mükellef tutulma şartının o kimsede bulunmamış olduğu ortaya çıkar... Bu sözler, "cebr"i savunanların öncülerinden bir grubun görüşüdür.

Dördüncü vecih: Biz, "Allah hiç kimseye gücünün yeteceğinden başkasını ytiklemez" sözünün, Allahü Teâlâ'nın kavli olmayıp, mü'minlerin söylediği söz olduğunu, binâenaleyh bir hüccet olamıyacağını açıklamıştık... Ancak ne var ki bu zayıftır. Bu böyledir, 'çünkü Allahü Teâlâ ne zaman bunu mü'minlerden bir medh ve onları övmek sadedinde nakledince, bundan dolayı mü'minlerin bu sözde sâdık ve doğru olmaları vâcib olur. Çünkü onlar bu hususta yalan söylemiş olsalardı, Allahü Teâlâ'nın bundan dolayı onları yüceltmesi ve övmesi caiz olmazdı... Bu konuda söylenebilmesi mümkün olan şeylerin tamamı işte bundan ibarettir. Biz, Yüce Allah'tan aczimizi ve anlayıştaki kusurumuzu bağışlamasını ve hatalarımızı affetmesini diliyoruz. Zira biz, ancak Hakk'ı taleb ediyor ve ancak doğru olanı istiyoruz.

Cenâb-ı Hakk'ın: "(Herkesin) kazandığı (hayır) kendi faydasına, yaptığı (şer) de kendi aleyhinedir" beyanına gelince, bunda birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Âlimler, dil bakımından (......) ile (......) kelimeleri arasında bir farkın bulunup bulunmadığı hususunda ihtilâf etmişlerdir. Vahidî (r.h), "Dilcilere göre doğru olan, aralarında hiçbir fark bulunmayıp, kelimelerinin ayni olduğudur" demiştir.

Nitekim Zürrumme: O babasını bu kesbi kazanır vaziyette buldu" demiştir. Kur'ân-ı Kerimde bunussöylemektedir. Nitekim Cenâb-ı Hak, şöyle buyurmaktadır:"Her nefis kazandığına karşılık bir rehindir" (Müddessir, 38); "Herkesin kazanacağı kendisinden başkasına ait değildir" (Enam, 164) "Hayır, kim bir kötülük kazanır da, suçu kendisini çepeçevre kuşatırsa " (Bakara, 81) "Erkek müminlerle kadın mü'minlere işlemedikleri şeyler yüzünden eza edenler..." (Ahzâb, 58). Böylece bütün bu âyetler, bu iki lafızdan her birinin diğerinin yerine kullanılabildiğine delâlet eder.

Âlimlerden, bu iki kelime arasında fark bulunduğunu kabul edenler de vardır. Bu konuda şu iki görüş ileri sürülmüştür.

a) (......) kelimesi, (......) kelimesinden daha hususidir. Çünkü "kesb" kişinin hem kendisi hem de başkaları için bir şey kazanmasına, Keşşaf sahibi şöyle demektedir: Hayrı işlemek "kesb" kelimesiyle, şerri yapmak ise "iktisâb" kelimesiyle ifâde edilir. Çünkü kesbetmesine denilir. "İktisâb" ise, insanın sadece kendisi için bir şey kazanması hakkında kullanılır. Meselâ, "Falanca, çoluk çocuğu için kazanıyor, kesbediyor" denilir de, (......) denilmez.

b) "iktisâb", bir işte tasarrufta bulunma, çalışıp çabalama demektir. Şer, nefsin arzuladığı şeylerden olup, nefis de ona can atıp, çoğunlukla onu emredince, nefis onu kazanmak ve elde etmek için çok gayret eder ve çok didinir. İşte bu anlamdan dolayı, nefis, şer konusunda "müktesibe" (çalışıp çabalayan) olarak isimlendirilmiştir. Hayır konusunda durum böyle olmayınca, nefis, çalışıp çabatamaya delâlet etmeyen bir şekilde vasfedilmiştir. Allah en iyi bilendir.

İkinci Mesele

Mutezile, bu âyet-i kerimeyle, kulun, fiilin kendi icadı ve kendi yapmasıyla olduğu hususuna istidlalde bulunarak, şöyle demektedir: "Çünkü âyet, hayrın ve şerrin kula nisbet edilmesi hususunda sarih bir hüküm ifâde eder. Eğer bu, Allah'ın yaratmasıyta olsaydı, bunun kula nisbet edilmesi bâtıl olur ve kuldan sudur eden fiiller de, kendisi hususunda kulun kesinlikle hiçbir dahli ve kudreti bulunmadığı rengi, boyu-bosu, şekli ve diğer hususlar gibi olmuş olur." Bu konuda söylenecek söz ise, herkesçe malûmdur. Muvafakiyyet Allah'tandır. '

Kâdî şöyle demektedir: "Eğer kulların fiillerinin yaratıcısı Allah olsaydı, teklifin hiçbir anlamı olmazdı. Kulların Cenâb-ı Hak'tan, kendilerine ağır teklifte bulunmamasını istemelerine gelince, onlara göre ağır olan teklif, Allahü Teâlâ'nın kullarda onu yaratması ve o şeyden dolayı kullara herhangi bir yorgunluk ve zorluğun arız olmaması sebebiyle, hafif gibidir...

Üçüncü Mesele

Alimlerimiz bu ayeti kerimeyle “ihbât” görüşünün yanlışlığına istidlalde bulunarak şöyle derler: "Çünkü Allahü Teâlâ bu iki hususu da birlikte emretmiş, nefsin, kesbettiği şeylerden sevâb elde edeceğini, iktisâb ettiği şeylerden dolayı da cezaya duçar olacağını beyan buyurmuştur. İşte bu husus, sevâb ve ikâbın bir arada bulunacağı ve birinin meydana gelmesinden diğerinin zail olmasının gerekmeyeceği hususunda sarih bir ifâdedir."

Cübbâî şöyle der: "Âyetin zahiri, her ne kadar mutlak bir mânaya delâlet etse bile, bu zahiri mâna bir kayıtta mukayyettir. Buna göre ifâdenin takdiri, "Nefis onu iptal etmediği sürece, salih amelin mükâfaatından elde ettiği şey, sevap onun lehine; tevbe ile örtmediği sürece, iktisâb ettiği mes'uliyet ve ikab ise, onun aleyhinedir" şeklinde olur.

Biz, sevabın saf ve devamlı bir menfaat olması, İkâbın ise, saf ve devamlı bir zarar olması gerektiğini; bu ikisini bir araya getirmenin mümkün olmadığını, böylece de, bu ikisinden elde edilen sevap ve ikâbın da cem edilmesinin mümkün olmadığını açıkladığımız için, böyle bir takdire başvurduk."

Bil ki, bu husustaki gerekli açıklama Hak teâlâ'nın, "Başa kakarak ve eziyet ederek sadakalarının boşa çıkarmayın" (Bakara, 264) âyetinin tefsirinde tafsilatlı bir şekilde yapılmıştı. Bu sebepte onu burada tekrarlamıyoruz.

Dördüncü Mesele

Kelâmcılardan birçoğu, bu âyetle, Allahü Teâlâ'nın, babalarının günahlarından dolayı çocuklarına azâb etmeyeceği hususunda istidlal etmişlerdir. Bu husustaki istidlalin vechi gayet açıktır. Bunun bir benzeri de Cenâb-ı Hakk'ın: "Hiçbir günahkâr başkasının günah yükünü yüklenmez" (isra, 15) âyetidir.

Beşinci Mesele

Fukaha, bir şeyi elde, mülkiyyette tutmada aslolanın devamlılık (istimrar) olduğuna bu âyeti delil getirirler.

Çünkü, Hak teâlâ'nın: buyruğundaki lâm, mülkiyyetin devamına ve ihtisasına delâlet eder. Bu husus Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in:

"Herkes, kendi kazandığına babasından, çocuğundan ve diğer bütün insanlardan daha fazla hak sahibidir" hadisiyle de kuvvet kazanır. Bu kaide ve düstur tekarrur edip yerleşince, bundan birçok fıkhî meseleler çıkmıştır. Şöyle ki:

a) Bedeli tazmin edilen şeyler, karşılığı ödenmekle mülk olmazlar. Çünkü mülkün devamlılığını gerektiren şey mevcuttur. Bu da Hak teâlâ'nın hükmüdür. Sonradan meydana gelen şey, ya gasbtır veyahut da tazmin etmedir. Bu ikisiyse, "ümm-i veled" ve "müdebbere" deliliyle, mülkiyyet hakkını izale edemezler.

b) Bir kimse bir alanı gasbedip, onu kendi binasına, evine katsa, veyahut da buğday gasbedip onu un haline getirse, yine Cenâb-ı Hakk'ın: hükmünden dolayı, mülkiyyet yok olmaz.

c) Komşunun şuf'a hakkı yoktur. Çünkü mülkün devamını gerektiren şey mevcuttur. O da, buyruğudur. Bir kimsenin bir şeydeki ortağı ile komşusu arasındaki fark, komşusunun ortağına takdim edilemiyeceği, ona tercih edilemiyeceği deliliyle, son derece açıktır. Bu da, ikisi arasında eşitliğin bulunmasına mânidir. Bir de, komşunun devreye sokulmasıyla ortaya çıkacak olan zarar, daha azdır. (Bundan dolayı, daha fazla olan zarardan kaçınmak için, ortağı gözetmek gerekir.) Bir de ortaklıkta, ortaklığın yükünü çekmek gerekir, buna ihtiyaç duyulur. Halbuki bu mâna, komşuda bulunmamaktadır.

d) El kesmek, tazminin vâcib olmasına mani değildir. Çünkü mülkiyyetin devamlılığını gerektiren şey bulunmaktadır ki, bu da hükmüdür. El kesmek, çalınan şeyin varolması ve kaybolmaması halinde, çalan kimsenin onu esas sahibine vermesinin vâcib olması deliliyle, mülkiyyetin zevalini gerektirmez. O halde el kesmek, o şeyin, o kimsenin mülkü olmamasını iktiza etmez.

e) Zekâtın farz olmadığını söyleyenler de, bu âyetle istidlal etmişlerdir.

Buna verilecek cevap ise, "Zekâtı gerektiren deliller daha hususîdir. Ehass olan hükümler ise, 'amm olan delillerden öncedir" şeklindedir.

Özet olarak, bu âyet-i kerime fürû fıkıhta çok büyük bir kaide ve asıldır. Allah en iyisini bilendir.

Sonra bil ki, Allahü Teâlâ, mü'minlerin dualarını nakletmiştir. Bu böyledir, çünkü Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) "Duâ ibâdetin özüdür" İbn Mâce, duâ, 1 (2/1258); Tirmizi, dua, 1 (5/456). buyurmuştur. Çünkü duâ eden kimse, kendisinin fakirlik, ihtiyaç, zillet ve yoksulluk makamında olduğunu müşahede eder; yine o, Allah'ın celâl sıfatlarını, keremini, izzetini, bütün âlemlerden müstağni olup yüce olması sıfatıyla da O'nun azametini müşahede eder. Bütün tâat ve ibâdetlerden maksat ise, işte budur. Bu sebeple Cenâb-ı Hak, bu büyük ilimleri ihtiva eden bu yüce sûreyi, Allah'a duâ etmek ve O'na yakarıda bulunmakla bitirmiştir.

Duanın hakikâtlan hususundaki sözümüzü, Cenâb-ı Hakk'ın: "Kullarım sana beni sorduklarında, (bilsinler ki) ben onlara yakınım" (Bakara, 186)âyetinin tefsirinde zikretmiştik.

Cenâb-ı Hak daha sonra, Ta Rabbenaeğer unutursak, veya yanılırsak, bizi tutup azarlama" buyurmuştur. Âyetle ilgili bir mesele vardır.

Birinci Mesele

Bil ki Allahü Teâlâ, mü'minlerin dört çeşit duâ yaptıklarım anlatmış, dördüncüsü hariç, bunların başında da "Rabbena" hitabını zikretmiştir.

O, dördüncü duâ olan "Bizi affet ve bizi bağışla" (Bakara, 286) dileğinin başında, bu kelimeyi zikretmemiştir.

Mü'minlerin yaptıkları birinci çeşit duâ, Cenâb-ı Hakk'ın, "Ya Rabbena, eğer unutursak veya yanıhrsak, bizi tutup azarlama" dileğidir. Bu hususta birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Cenâb-ı Hakk'ın, "Bizi tutup azarlama sözünün mânası, "Bizi cezalandırma" demektir.

Burada bir müşareket mânası olmadığı halde, Cenâb-ı Hak bu lafzı "müfâale" kalıbındı. etirmiştir. Çünkü unutan kimse, nefsine hakim olmuş ve yaptığı şeyden dolayı onu azartamıştır. Böylece günahı sebebiyle onu cezalandıran kimse, nefsine sıkıntı verme konusunda ona yardım eden bir kimse gibi olmuş olur. Bana göre burada başka bir izah şekli daha vardır. Şöyle ki: Allah, günahkâr kimseyi azâb ile muâhaze eder. Günahkâr kimse de -birinin yakasına yapışan kimse gibi- âdeta ondan ısrarla af ve ihsan diler ve anlar ki kendisini azabdan kurtaracak O'ndan başka kimse yoktur. İşte bu sebepten dolayı kul, günahından ötürü Allah'tan korktuğunda yine O'na sarılıyor.. İki taraftan herbiri böylece diğerini yakaladığı için, bu buradalafzıyla beyan edilmiştir.

İkinci Mesele

Âyet-i kerimedeki "unutmak" kelimesi hakkında iki görüş vardır:

Birinci görüş: Bundan murad, bizzat, hatırlamanın zıddı olan unutmadır. Buna göre şayet, "Unutan kimsenin yaptığı iş, Cenâb-ı Hakk'ın, "teklîf-i mâla yutâkı" caiz olamaması aklî delili ve Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in de:

"Ümmetimden hatanın, unutmanın ve cebren kendilerine yaptırılmış olan şeylerin hükmü kaldırıldı, affedildi" Aynı manada, değişik bir ifâde ile: Ibn Mâce, talâk, 16 (1/659); Keşfu'l-Hafâ, 1/433. buyurmuş olması nakli deliliyle de, affın doğrudan konusudur. Unutmak, kat'î olarak affın konusu olunca, mü'minlerin dualarında, unuttukları şeylerden dolayı Cenâb-ı Hak'tan aff talebinde bulunmalarının anlamı nedir?" denilirse, buna şu şekilde cevap veririz:

1- Unutma bazan, sahibinin mazur görüleceği şeylerde olur, bazan da mazur görülemeyeceği şeyler hakkında olur. Baksana, bir kimse elbisesinde kan görse, sonra da onu temizlemeyi sonraya bıraksa ve unutsa, elbisesinde kan olduğu halde namaz kılsa, kusurlu sayılır. Çünkü onun, kanı hemen temizlemesi gerekirdi. Fakat o, elbisesindeki kanı hiç görmeksizin namaz kılsa, mazur sayılır. Yine bir kimse, bir yerde bulunan av hayvanına öldürmek için bir şey atsa ve bu bir insana isabet etse, o avcı attığı şeyin o av hayvanına mı, yoksa başka birisine mi isabet edeceğini bilemeyeceği bir durumda olduğu halde, ihtiyatlı davranmazsa, bu kişi kınanır ve suçlu görülür. Fakat hata edeceğine açık işaretler bulunmaz ve bu durumda okunu veya taşını atar da, bir insanı vurursa, o zaman bu kişi mazur sayılır. İşte bunun gibi, insan mütalaadan ve tekrar etmekten gafil olur da Kur'ân-ı Kerim'i unutursa, kınanır. Fakat devamlı Kur'ân okuduğu halde, Kur'ân'ı unutmuş ise, bu kimse mazur sayılır. Böylece unutmanın iki çeşit olduğu ve bir kısmının mazur görülüp, bir kısmının mazur görülmediği ortaya çıkmış olur. Rivayet edildiğine göre, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), yerine getirmesi gereken bir şeyini hatırlamak istediği zaman, parmağına iplik bağlardı. Bu anlattıklarımız ile, unutan kimsenin bazan mazur görülemeyeceği ortaya çıkmış olur. Bu, kişi tekrar tekrar hatırlamayı terkedip, hatıriatıcı vesileleri terkettiği zaman olur. Böyle olduğu zaman, insanın dua ederek bağışlanmasını dilemesi doğrudur.

2- Bu, takdiren bir duadır. Bu böyledir. Çünkü bu duada bulunan mü'minler, Allah'tan nasıl korkulması gerekiyor ise öylece ittikâ eden kimselerdir. Bu sebeple, onlardan yakışıksız birşey, ancak unutma ve hatadan dolayı sâdır olur. Binâenaleyh onların bu şekilde duâ etmiş olmakla vasfediîmeleri, muaheze olunacakları şeylerden tamamen uzak olduklarını göstermek içindir. Sanki şöyle denilmektedir: "Eğer unutma sebebi ile muaheze etme mümkün ise, Ey Rabb'imiz sen, bizi ondan dolayı muaheze etme."

3- Duadan maksad, Allah'a olan tazarrû ve yakarışı göstermek olup, birşey istemek değildir. İşte bundan dolayı, duâ eden kimse çoğunlukla, İster duâ etsin, ister etmesin, Allah'ın yapacağını kesin olarak bildiği bir şekilde duâ eder. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: "Ya Rabbi, sen hak ile hükmet" (Enbiya, 11?) ve "Ey Rabbimiz, peygamberlerin lisanı ile bize vaadettiklerini bize ver. Kıyamet günü yüzümüzü kara çıkartma" (Al-i imrân, 194). Melekler de şöyle duâ etmişlerdir: "Tevbe edenleri, senin yoluna uyup gidenleri yarlığa..." (Mümin, n) İşte bunun gibi, bu âyette de, unutmanın affedileceğini bilmek, duada mağfiret talebinde bulunmanın yerinde olmasına manî değildir.

4- Unutan kimsenin muaheze edilmesi, aklen imkânsız değildir. Çünkü insan unuttuğunda muaheze edileceğini bilirse, hesaba çekilme korkusundan dolayı hafızasını hep diri tutar. O zaman da ondan, herhangi bir unutma sadır olmaz. Fakat hatırlamayı sürdürmek ve hafızayı diri tutmak nefse zor gelen bir iştir. Bu durum akıl için söz konusu olunca, bu hususta duâ edip Allah'tan mağfiret talebinde bulunmanın güzel olması gerekir.

5- "Teklîf-i mâ-lâ yutâk"ı caiz gören âlimler, bu âyeti delil getirerek şöyle demişlerdir: "Unutan kimse o işi yapmaktan kaçınmaya muktedir değildir. Şayet Allahü teâlâ'nın onu cezalandırması aklen caiz olmasaydı, o kimse duâ ederek, muaheze edilmemesini istemezdi."

İkinci Görüş: "Nisyân" (unutma) kelimesi, terketme manasına hamledilir.

Nitekim Cenâb-ı Allah: "Fakat o unuttu, yani âmeli terketti. Biz onda bir azm bulamadık" (Tâhâ, 115) ve "Onlar Allah'ı unuttular, Allah da onları unuttu" (Tevbe, 67)yani "Onlar Allah için âmel etmeyi terkettiler, Allah da onları terketti" buyurmuştur. Bir kimse arkadaşına,

"Beni terketme" mânâsında, "Bağışından beni de unutma der. Buna göre, bu âyetteki nisyandan murad, yanlış bir te'vilden dolayı bir fiili terketmek hatâdan murad da, yine yanlış bir mânâlandırmadan dolayı bir fiili yapmaktır.

Üçüncü Mesele

Bu âyet-i kerimede zikredilmiş olan "nisyan" ve "hata"nın, ya uygun olmayan birşeyi yapmaya yönelme mânasına uygun bir şekilde tefsir edilmiş oldukları, yahut da ikisinden birisinin bu şekilde tefsir edilmiş olduğu anlaşılmıştır. Birinci ihtimal, büyük günah sahiplerinin affedileceğine delâlet etmektedir. Çünkü bir günaha yönelme, unutkanlık ve hata halinde meydana gelip, sonra da Cenâb-ı Hak, "Ey Rabb'imiz, eğer unutursak veya yanıhrsak, bizi tutup sorguya çekme" sözü ile kendisine duâ etmelerini emredince, bu, müslümanların hatalarından dolayı azab olunmamalarını Allah'tan istemeleri hususunda bir emir olmuş olur. İşte Allah, mü'minlere bunu istemeyi emredince, bu emir, Allah'ın onların isteğini karşılayacağına delâlet etmiştir. Bu da, büyük günah sahiplerinin affedileceğini gösterir. İkinci ihtimal içindeki iki ihtimale gelince, bunların her ikisi de geçersizdir. Çünkü hasmımıza göre, bunlardan dolayı hesaba çekilmek "kabîh" (çirkin)dir. Allah tarafından yapılması kabîh (yakışıksız) görülen şeyi duâ ile istemek ise imkânsızdır.

Buna göre eğer, "unutan kimse, geçen meselede anlattığınız gibi, hatırda tutmayı kasden terkettiği için bazan muaheze olunur" denilir ise, biz deriz ki: O kimse, gerçekte hatırlamayı kasden ve bile bile terkettiği için muaheze olunmaktadır. Binâenaleyh buradaki muaheze, onun bunu bilerek terketmesinden dolayı meydana gelmiştir. Bu zikrettiğimiz şeylerin zahiri, bu âyet-i kerimenin, büyük günah işleyenlerin de affının umulacağına delalet ettiğini gösterir.

"... Rabbena, bizden evvelkilere yüklediğin gibi üstümüze ağır bir yük yükleme..." .

Bil ki bu ifâde, ikinci bir duadır. Bu ifâde ile ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Âyetteki (......) kelimesi lügatte ağırlık ve şiddet mânâsına gelmektedir. Nitekim şâir Nâbiğa şöyle demiştir:

"Ey, zulmün, kavmin liderlerini bürüyüp kaplamasına mani olan ve, iyice tanımalarından sonra, onların sıkıntılarını yüklenen kimse..."

Daha sonra, ahidler, ağır olduğu için isr diye isimlendirilmiştir. Nitekim Cenâb-ı Hak "ve üzerinize bu ağır ahdimi alıp kabul ettiniz mi?" (Al-i İmran, 81) yani "ahdimi ve mîsakımı..." buyurmuştur.

İsr kelimesinin bir manası da temayül ve şefkattir. Nitekim, denilir. Yani, "Hiçbir yakınlık ve akrabalık beni ona meylettirmez" demektir. Temayül ve şefkat, "isr" diye isimlendirilmiştir. Çünkü senin bir kimseye olan temayül ve şefkatin, ona dokunan hertürlü kötülüğü, kalbine ağırlaştırır.

İkinci Mesele

Müfessirler, bu âyetle ilgili şu ki açıklamayı yapmışlardır:

1- "Bizden önceki yahudîlere katı ve sert davrandığın gibi, mükellefiyetler hususunda bize sert davranma." Bu müfessirler şöyle demişlerdir: "Allahü teâlâ, yahudilere elli vakit namazı farz kılmış, mallarının dörtte birini zekat olarak vermelerini ve elbiselerine pislik bulaştığında, o kısmı kesmelerini emretmiştir. Yine yahudiler bir şeyi unutup yapmadıklarında, daha dünyada iken hemen cezalandırılmışlardır. Bir hata işlediklerinde, daha önce kendilerine helâl olan yiyeceklerin bir kısmı onlara haram kılınmıştır. Nitekim Hak teâlâ: "Yahudilerden bir zulüm sebebiyle biz onlara, kendileri için helâl kılınan temiz ve güzel şeyleri haram ettik" (Nisa, 160) ve, "Gerçekte biz onlara, "kendinizi öldürün, yahud yurtlarınızdan çıkın" diye yazsaydik, içlerinden birazı müstesna olmak üzere, bunu yapmazlardı.." (Nisa. 66) buyurmuştur.

Yine, Tâlût'un kavminden yolcu olanlara, nehirden su içmeleri haram kılınmış ve onların azabı, bu dünyada hemencecik cezalandırılması olmuştur. Nitekim Hak teâlâ: "Biz birtakım yüzleri silip ve belirsiz edip de enselerine çevirmezden, yahud cumartesi yaranına ettiğimiz lanet gibi kendilerini de lanetlemeden önce..." (Nisa.47) buyurmuştur. Onlar bundan dolayı domuzlara ve maymunlara çevrilmişlerdir.

Kaffâl şöyle demektedir: "Kim şu yahudilerin iddia ettikleri Tevrat'ın beşinci bölümüne bakarsa, Cenâb-ı Hakk'ın onlardan ne derece sert ve katı olan ahitler almış olduğuna vakıf olur ve çok şaşırtıcı şeyler görür. İşte mü'minler bundan dolayı Rab Teâlâ'dan, bu gibi ahitlerden kendilerini korumasını taleb etmişlerdir. O da, fazl u keremiyle mü'minlerden bu tür ahitler almamıştır. Nitekim Cenâb-ı Hak, bu ümmetin vasfıyla ilgili olarak, "O, onların ağır yüklerini sırtlarında olan zincirleri indiriyor.." (A'râf. 157) buyurmuş, Hazret-i Peygamberde, "Ümmetimden "mesh" (maymuna çevrilme), "hasf (yere batırılma) ve boğulma gibi ilahî cezalar kaldırılmıştır" buyurmuştur. Yine Cenâb-ı Hak, "Sen onların arasında bulunurken, Allah onlara azâb edici değildir. Onlar istiğfar ederlerken de Allah yine onları azâblandırıcı değildir" (Enfâl, 33) buyurmuştur. Hazret-i Peygamber de, "Ben, kolay ve müsamahakâr olan Haniflik (tevhid inancı) ile gönderildim" Müsned, 5/266. buyurmuştur. Mü'minler, Cenâb-ı Hakk'ın teklîflerini hafifletmesini istemişlerdir. Çünkü ağır olan mükellefiyetlerde kusur işlemek ihtimali fazladır. Kusur işlemek ise, Allah tarafından cezalandırmayı gerektirir. Halbuki, onların ilâhî azaba dayanacak takatleri yoktur. İşte bu sebeple muhakkak ki, tekliflerde kolaylığı taleb etmişlerdir.

2- "Şiddet ve katılık bakımından bizden öncekilerin misak ve ahdine benzer bir misak ve ahdi bize yükleme, Allahım!" Bu görüş öz olarak, birinci görüşe dayanır. Ancak ne var ki, bunda, fazladan bazı kayıtlar bulunmaktadır. Binaenaleyh birinci görüş daha evlâdır.

Üçüncü Mesele

Bir kimse şöyle diyebilir: "Gerek aklî gerekse naklî deliller, Cenâb-ı Hakk'ın "Ekremul ekremîn" (çok ikram edenlerin en fazla ikram edeni) ve "Erhamu'r-râhimin" (= ve merhamet edenlerin en fazla merhamet edeni) olduğuna delâlet etmektedir. O halde Cenâb-ı Hakk'ın yahudilere şiddetli ve katı mükellefiyetler yükleyip, böylece onların çeşitli ihtilâflara ve inatlaşmalara da düşmelerine sebep olmasındaki hikmet nedir?" Mutezile, "Birşeyin, bir insan hakkında faydalı, başka bir insan hakkında ise zararlı olması mümkündür. Binâenaleyh yahudilerin tabiatlarında katılık ve kötülük ağır basmaktadır. Onlar, ancak böyle güç ve zor mükellefiyetle yola gelirlerdi. Ümmet-i Muhammed'in tabiatında ise, incelik ve güzel huy hâkimdir. Bundan dolayı, onlara uygun olan hükümlerin hafif ve katılıktan uzak olmasıdır" demiştir.

Âlimlerimiz ise şöyle cevap vermişlerdir: Birinci makamda zikrettiğimiz o suali, ikinci makama alıyor ve şöyle diyoruz: Niçin Cenâb-ı Hak, yahudileri tabiatları sert, kalbleri katı ve himmetleri az olarak yaratmış ve böylece onlar da bu kadar sert ve katı tekliflerle karşı karşıya kalmışlardır? Niçin yine Allahü Teâlâ, ümmet-i Muhammed'i, tabiatları yumuşak, huyları güzel ve himmetleri yüce olarak yaratmış ve onlara menfaat sağlamak hususunda hafif ve kolay mükellefiyetler kâfi gelmiştir? Kim iyice düşünür ve insaf ederse, bu niçinlerin tutarsız olduğunu anlar. Allah'tan gelen herşey Mu'tezile terazisinde tartılmaktan yüce ve uzaktır. Allahü Teâlâ dilediğini yapar, istediği şekilde hükmeder. "O, yapacağından mes'ûl olmaz, fakat onlar (insanlar) mes'ûl olurlar" (Enbiya, 23)

"Ey Rabb'imiz, takat getiremeyeceğimiz şeyi bize yükleme"

Takat Getirilemeyecek Yük Hakkında

Bil ki bu, mü'minlerin yaptığı üçüncü duadır. Bununla ilgili birkaç mes'ele vardır:

Birinci Mesele

"Taat" kelimesinin, "itaat"tan, "câbe" kelimesinin, "icâbet"ten gelen birer isim oluşu gibi, "takat" kelimesi de "itâka" masdarından bir isimdir. Bu kelime, masdarı yerine kullanılmıştır.

İkinci Mesele

Âlimlerimizden, "teklîf-i mâlâyutâk"ın caiz olduğu hususunda bu âyeti delil getirenler vardır. Çünkü eğer bu caiz olmasaydı, duâ ile Allah'tan onun kaldırılmasının istenmesi yerinde olmazdı.

Mu'tezile buna, şu hususları ileri sürerek cevap verir:

1- Âyetteki "Takat getiremeyeceğimiz şeyi... "sözünün mânâsı, "yapmak çok zor olan şey" demektir. Bu tıpkı, bir insanın ağır görerek, "Falancaya bakmaya gücüm yetmez" demesi gibidir. Nitekim Şâir "Eğer sen, bana gücümün yetmeyeceği şeyi yüklersen, seni (şimdi) sevindiren güzel huyum, seni üzer" demiştir.

Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in köleler hakkında şöyle dediği, hadiste gelmiştir: "Kölenin yiyeceği ve giyeceği sahibinin üzerinedir. Köle güç yetiremeyeceği işte mükellef tutulmaz." Müslim, eymân, 41 (3/1284).

Yani, "ona zor gelen işlerle..." demektir.

İmran b. el-Husayn (radıyallahü anh), Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Hasta olan, oturarak namaz kılar. Eğer buna da gücü yetmez ise, yan yatarak kılar". Ibn Mâce, ikâme, 139 (1/386-387) (Aynı manada...)

Buna göre hadisteki "gücü yetmez ise.." ifâdesi "oturacak kadar gücü yoksa" mânâsında olmayıp, aksine bütün fukahâ bu ifâdeden maksadın, "oturması hâlinde, o insan için çok büyük bir meşakkat söz konusu olursa" mânâsı olduğunu söylemişlerdir. Hak teâlâ da kâfirleri anlatırken"Onlar işitmeye tahammül edemezler" ( Hud, 20) yâni, "O, onlara çok zor gelir" buyurmuştur.

2-Cenâb-ı Hak, "Takat getiremiyeceğimiz şeyi bize teklif etme" buyurmamış da, "Takat getiremiyeceğimiz şeyi bize yükleme" buyurmuştur. Bir şeyi "tahmîl" etmek, yüklemek, kişinin yüklenmeye takat getiremiyeceği şeyi onun üzerine koymaktır; binâenaleyh bundan murad "azâb" olmuş olur. Buna göre mânâ: "Bize, taşımaya katlanamayacağımız azabını yükleme" şeklinde olur. Eğer âyeti bu mânâya hamledersek, Cenâb-ı Hakk'ın, buyruğu, hakikat ifâde eder. Şayet bunu "teklif etme, mükellef klima" mânâsına hamledersek, mecaz olur. Bu sebeple, birincisi daha uygundur.

3- Farzedelim ki onlar, Cenâb-ı Hak'tan, kendilerini, takat getiremiyecekleri şeylerle mükellef kılmamasını istemiş olsunlar... Fakat bu, bunun aksinin yapılmasının caiz olduğuna da delâlet etmez. Çünkü, bu ifâde eğer buna delâlet ederse, Cenâb-ı Hakk'ın, "Rabb'im, hak ile hükmet" (Enbiya, 112) ifâdesi de Cenâb-ı Hakk'ın bâtıl ile hükmetmesinin cevazına delâlet ederdi!.. Bunun gibi İbrahim (aleyhisselâm)'in, "İnsanların diriltileceğigünde, beni utandırma" (Şuarâ, 87) sözü de, Cenâb-ı Hakk'ın peygamberlerini utandırmasının caiz olduğuna delâlet ederdi!.. Öte yandan Cenâb-ı Allah Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e, "Kâfirlere ve münâfiklara itaat etme!" (Ahzab, 48) demiştir. Bu, Hazret-i Peygamber'in kâfirlere ve münafıklara itaat etmesinin cevazına delâlet etmez.. Cenâb-ı Hakk'ın

"Andolsun ki, eğer sen şirk koşmuş olsaydın, muhakkak ki amelin boşa giderdi" (Zümer, 65) âyeti hakkında söylenebilecek söz de bunun gibidir. Mu'tezile'nin cevaplarının tamamı işte budur.

Bizim âlimlerimiz buna şöyle diyerek cevap vermişlerdir: Birincisi: İki yönden reddedilir:

a) Şayet, Cenâb-ı Hakk'ın: "Takat getiremiyeceğimiz şeyi bize yükleme" sözü, "onlara olan teklifleri zorlaştırmama" anlamına hamledilirse, bu takdirde bu âyetin manasıyla, bundan önce bulunan, "Ey Rabb'imiz, bizden öncekilere yüklediğin gibi üstümüze ağır bir yük yükleme" ifâdesinin mânâsı aynı olurdu. Bu ise, sırf tekrardır. Tekrar ise, caiz değildir.

b) Biz, âyette geçen (......) kelimesinin güç yetirmek ve muktedir olmak anlamlarına geldiğini açıkladık. Buna göre Cenâb-ı Hakk'ın: buyruğunun zahirî mânası, "kendisine güç yetiremediğimiz şeyi bize yükleme!" şeklinde olur. Bu konuda söylenebilecek en son şey, bu lafzın, bazı kullanış şekillerinde mecazen istikbâl anlamına geldiğidir... Ancak ne var ki asl olan, lafzı hakikî mânâsına hamletmektir.

İkincisine de şöyle cevap verilir: Tahammül etmek, yüklenmek kelimesi Kur'ân dilinde, "teklif" mânâsına tahsis edilmiştir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Biz emâneti göklere, yere ve dağlara arz ve teklif ettik de, onlar bunu yüklenmekten çekindiler; bundan korktular. İnsan ise bunu yüklendi..." (Ahzab. 72) buyurmuştur.

Sonra farzedelim ki, bu anlayış bulunmamış olsun.. Ama ne var ki Cenâb-ı Hakk'ın: "Takat getiremeyeceğimiz şeyi bize yükleme" buyruğu hem azâb hem de teklif hakkında umûmî bir mânâ ifâde eder. Binâenaleyh kelimeyi zahirine göre amel ettirmek gerekir. Tahsis etmeye gelince, bu bir hüccet olmadan yapılırsa caiz değildir.

Üçüncüye ise şöyle cevap verilir: Bir şeyi yapmak imkânsız olunca, bu imkânsızı duâ ve niyaz yoluyla O'ndan taleb etmek caiz olmaz. Bu tıpkı, duasında ve niyazında, "Ey Rabb'imiz, iki zıddı bir araya getirme! Kadîm olanı muhdese çevirme" diyen kimsenin durumu gibi olur.. Oysa ki bu, caiz değildir.. Sizin zikrettiğiniz şey de böyledir.

Bu sabit olunca deriz ki, asl olan işte budur. Mufassal (detaylı) bir delil sebebiyle bazı durumlarda bunu terketmek caiz olsa da diğer hallerde delil olmaksızın terketmek gerekmez. Muvaffakiyyet Allah'tandır.

Üçüncü Mesele

Bilmek gerekir ki, âyet-i kerime hakkında geriye birkaç soru kalmıştır:

Birinci soru:Cenâb-ı Hak önceki âyette buyurmuşken, burada niçindemiştir? Niye, birincisini "hami" kelimesine; ikincisini de "tahmil" kelimesine tahsis etmiştir

Cevap: Güç olanın taşınması (hami) mümkündür. Takat getirilemeyene gelince, bunu taşımak (hami) mümkün değildir. Takat getirilemeyen şeyde söz konusu olan ise.-onun sadece "yüklenilmesi" (tahmîl)'dir. Zor ve meşakkatli olan şeye gelince, bunu hem taşımak (hami), yüklenmek; hem de başkasına yüklemek (tahmîi) mümkündür. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak son âyet-i kerimede "tahmil" (yüklemek) kelimesini zikretmiştir.

İkinci soru: Kul, "üstümüze ağır bir yük yükleme" sözüyle kendisini zor bir işte mükellef kılmamasını taleb edince, Allah'ın, takat getirilemeyecek şeyle mükellef kılmaması da bunun zarurî neticelerinden olmuştur. Buna göre, bu tertibin aksi daha evlâdır.

Cevap: Benim hatırıma gelen, gerçekteyse bilgisi Allah katında olan şey şudur: Kulun iki makamı vardır:

a) Şeriatın zahirini yerine getirmek;

b) Mükâşefeye yönelmek., ki bu, insanın marifetullâh ile, Allah'a hizmet, O'na taât ve nimetlerine de şükür ile meşgul olmasıdır.

Birinci makamda, Cenâb-ı Hakk'ın, güç gelen mükellefiyetler yüklememesi taleb edilir. İkinci makamda ise insan şöyle der: "Ya Rabbi, benden, senin celâline lâyık bir hamd ve övgü; nimet ve lütuflarına lâyık bir şükür; kudsiyyet ve azametine lâyık bir marifet isteme!.. Çünkü, benim zikrim, fikrim ve şükrüm buna uygun değildir... Buna gücüm de yetmez.." Şeriat "hakikât"ten önce olduğu için, Allahü Teâlâ, "Üstümüze ağır bir yük yükleme" sözünü, "Takat getiremeyeceğimiz şeyi bize yükleme" ifâdesinden önce zikretmiştir.

Üçüncü soru:Allahü Teâlâ, mü'minlerden, onların cemî sîgasıyla, "Eğer unuttuk yahut yanildıysak, bizi tutup azarlama, "Bizden öncekilere yüklediğin gibi üstümüze ağır bir yük yükleme" ve "Takat getiremiyeceğimiz şeyi bize yükleme" diyerek, toplu bir biçimde bu duaları yaptıklarını nakletmiştir. Duâ zamanında bir araya gelmenin faydası nedir?

Cevap: Bundan maksat, duanın kabulünün topluca yapılınca daha mükemmel olacağını beyan etmektir. Bu böyledir. Çünkü her insanın himmet ve gayretinin ayrı ayrı tesirleri vardır. Bunlar ve sebepler tek bir şey üzerinde bir araya geldiklerinde, o şeyin tahakkuku daha mükemmel olur.

"Bizi affet, bizi bağışla ve bize merhamet et. Sen Mevlâmızsın bizim. Kafir toplumlara karşı da bize yardım et" .

Bil ki, önceki üç çeşit duada taleb edilen şey, Allahü Teâlâ'nın yapmaması, o şeyleri terketmesidir. Bu duâlâr da "Rabbimiz.." lafzına bitişik olarak gelmiştir. Fakat bu dördüncü duâdâ afzı bulunmamaktadır; zahiri de, Allah'ın bir şeyi yapmasını istemeye delâlet etmektedir. Bu hususla ilgili iki soru vardır:

Birinci soru: Burada niçin lâfzı zikredilmemiştir?

Cevap: Nida etmeye ancak, uzaklık söz konusu olduğu zaman ihtiyaç duyulur. Nida edilen şey yakın olduğunda ise, nidaya İhtiyaç duyulmaz. Bu duada (......) nidası, kulun yalvarıp yakarmaya devam ettiğinde Allah'a kurbiyyete nail olacağını bildirmek için hazf edilmiştir. Bu, kendisiyle başka sırlara muttali olunacak büyük bir sırdır.

Af, Mağfiret ve Rahmet Arasındaki Fark

İkinci soru: "Afv", "mağfiret" ve "rahmet" kelimeleri arasında ne fark vardır?

Cevap: Afv, kuldan cezanın düşmesidir; mağfiret, kulu utandırmak ve rezil-rüsvay etmek azabından koruyarak, onun suçunu örtmektir. Buna göre kul sanki şöyle demektedir: "Senden afv diliyorum. Beni affettiğin zaman, günahımı ört! Çünkü, kabir azabından halâs olmak, ancak onun peşinden utanç azabından da halâs olunduğunda, kurtulunduğunda hoş olur.." Birincisi cismanî, ikincisi ise ruhanî bir azâbtır. Kul her ikisinden de kurtulunca, mükâfaat istemeye yönelir. Bu da iki kısımdır: Cismânî mükâfaat ki bu cennet nimetleri, onun lezzetleri ve oradaki hoş ve güzel şeylerdir. Diğeri ise, ruhanî bir mükâafattır ki bunun da zirvesi, Allah'ın celâl nurlarının o kimseye tecelli etmesi ve, takati nisbetinde Allah'ın kibriyâsının, yüceliğinin o kimseye inkişâf etmesi, zuhur etmesidir. Bu da, o kimsenin Allah'ın dışında bulunan herşeyden sıyrılarak, tamamiyle Allah'ın celâlinin nuruna boğulmasıyla, istiğrakıyla mükmün olur. Buna göre Cenâb-ı Hakk'ın "Bize merhamet et!" buyruğu cismanî mükâfaatı; O'nun bundan sonra demesi de, "ruhanî mükâfaatı" ve kulun bütün benliğiyle Allah'a yönelmek istediğini gösterir. Çünkü Cenâb-ı Hakk'ın "Sen Mevlâmızsın bizim" buyruğu, o anda bulunan kimselerin (hâzirûn) yaptığı bir hitâbtır. Belki de kelâmcılardan pek çoğu, bu açıklamaları tuhaf görür ve bunların tâat kabilinden söylenilmiş şeyler olduğunu söylerler. Yemin ederim ki, onlar söyledikleri şeylerde doğru söylemektedirler, zira onların ilimdeki dereceleri budur. "Şüphesiz ki Rabb'in, yolundan sapan kimseleri çok iyi bilenin ta kendisidir. O, hidâyete ulaşmış olan kimseleri de pek İyi bilendir" (Necm, 30).

Cenâb-ı Hakk'ın "Sen Mevlâmızsın bizim" buyruğunda bir başka anlam daha vardır. O da şudur: Bu kelime, kulun son derece huşu ve inkiyâd içinde bulunduğunu; kendisine ulaşan her nimetin sahibinin Allah olduğunu ve elde ettiği her türlü ikramı ve ihsanı O'nun lütfettiğini itiraf ettiğini gösterir. Hiç şüphesiz işte bu sebeple, kullar duâ ederken, Allah'ın lütfü ve ihsanına dair söz ederlerken kendilerinin, ancak Cenâb-ı Hakk'ın tedbiriyle işlerinin tamamlanacağı bir çocuk ve, ancak Mevlasının ıslâhıyla işlerinin yoluna gireceği bir kul durumunda olduklarını; Allahü Teâlâ'nın, gökler ve yerin Kayyûm'u olduğunu, bütün işleri yoluna koyan olduğunu, "Ne güzel Mevlâ, ne güzel yardımcı" (Enam. 40) âyetinde de belirttiği gibi, hakikatte her şeyin müdebbiri (yöneticisi) O olduğunu izhar etmişlerdir.

Bu âyetin bir benzeri de, "Allah, imân edenlerin dostudur" (Bakara, 257); yani, "yardım edenidir", "Muhakkak ki Allah, onun dostudur" (Tahrim, 4) ve "Bunun sebebi şudur: Çünkü Allah muhakkak ki imân edenlerin doshıdur. Kâfirlerinse dostu yoktur" (Muhammed, 11) âyetleridir.

Daha sonra Cenâb-ı Hak "Kâfir toplumlara karşı da bize yardım et" buyurmuştur. Yani, "Onlarla savaşırken, onlarla hüccetleşirken ve, Hak teâlâ'nın, "Onu diğer bütün dinlerden üstün kılmak için" (Saf, 9) âyetinde de buyurduğu gibi, İslâm devletinin onların devletlerinin üzerine çıkması hususunda, onlara karşı bize yardım eti" demektir. Muhakkik ulemâdan, "Kâfir toplumlara karşı da bize yardım et" duasından maksadın, "Ruhanî- melekî kuvvetlerle, mâsivâullah'tan başkasına çağıran cismanî güçleri kahretme konusunda Allah'tan yardım istemek olduğunu" söyleyenler de bulunmaktadır. Bakara sûresi bu ifâdelerle sona ermektedir.

Vahidî (r.h), Mukâtil İbn Süleyman'ın şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Hazret-i Peygamber Miraca çıktığında, ona Bakara sûresinin son âyetleri verilmiştir. Bunun üzerine melekler, "Hiç şüphesiz Allahü Teâlâ"Peygamber "imân etti" diyerek, sana güzel bir övgüyle ikramda bulundu. Binâenaleyh, sen O'ndan iste, ve O'na yalvar yakar.." dediler. Bunun üzerine Cebrail (aleyhisselâm), Hazret-i Peygamber'e nasıl duâ edeceğini öğretir.. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de "Ey Rabb'imiz, bağışlamanı dileriz.. Dönüş ancak sanadır" deyince de, Allahü Teâlâ, "Şüphesiz ben sizi bağışladım!" der. Hazret-i Peygamber, "Bizi muâhaze etme!..." deyince, Allah(c.c), "Ben sizi muâhaze etmeyeceğim!" buyurur. Hazret-i Peygamber "Üstümüze ağır bir yük yükleme" deyince Cenâb-ı Hak, "Ben size katı davranmayacağım" buyurur. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "Takat getiremeyeceğimiz şeyi bize yükleme" deyince, Cenâb-ı Hak, "Bunu size yüklemiyeceğim" buyurur. Hazret-i Muhammed: "Bizi atfet bizi bağışla ve bize merhamet et" deyince, Allahü Teâlâ da, "Muhakkak ki sizi affettim, sizi bağışladım, size merhamet ettim ve, kâfir toplumlara karşı da size yardım ettim" buyurur.

Bazı rivayetlerde Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) bu şekilde duâ ederken, meleklerin "Amîn" (= kabul buyur) dedikleri de yer almıştır.

Bu kelimelerin yazarı şu yoksul, fakir, muhtaç kimse de şöyle der: "Ey Allah'ım, ey efendim! Araştırdığım ve yazdığım her şey ile, sadece senin rızanı ve yüce cemâlini gözettim. Eğer isabet ettiysem, senin muvaffak kılmanla isabet etmişimdir. Sen bunları, lütfün ve ihsanınla, bu yoksul ve muhtaç kimseden kabul et!.. Eğer hata ettiysem, ey ısrar edenlerin ısrarının canını asla sıkmadığı ve isteyenlerin isteklerinin de kendisini meşgul etmediği Allahım! Sen lütfü kereminle, benim günahlarımı bağışla..." Bunlar, bu sûrenin tefsiri hakkında söylediğim son sözlerdir. Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah'adır. Salât ü selâm ise, efendimiz, Peygamberimiz Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) ile O'nun âline ve ashabına olsun...