FAHREDDİN RÂZÎ TEFSÎRİ (TEFSİR-İ KEBİR)

Bakara Sûresi — FAHREDDİN RÂZÎ TEFSÎRİ (TEFSİR-İ KEBİR) — Sayfa 11

1) Bundan murad şudur: "Takva ile azıklanınız." Bunun delili, ayetin son kısmındaki "(Biliniz ki) azıkların en hayırlısı takvadır" sözüdür. Bu sözün izahı şu şekildedir: İnsanın iki yolculuğu vardır; dünyada yolculuğu ve dünyadan yolculuğu. Dünyada yolculuk için, mutlaka azık gerekir. Bunlar da yiyecek, içecek, binit ve maldır.. Yine, dünyadan yolculuk yaparken de azık gerekir; bu da marifetullâh, muhabbetullah ve O'nun dışındaki bütün varlıklardan yüz çevirmektir. Bu azık, birçok sebepten dolayı birinci azıktan daha hayırlıdır:

a) Dünya azığı seni, vehmolunan bir azâbtan kurtarır; ahiret azığı ise, seni kesin ve kafi olan bir azâbtan kurtarır.

b) Dünya azabı seni, inkıtâya uğrayan bir azâbtan kurtarır; ahiret azığı ise, dâim ve ebedî Olan bir azâbtan kurtarır.

c) Dünya azığı seni elemler, hastalıklar ve belâlarla karışık olan bir lezzete ulaştırır. Ahiret azığı ise, zarar şaibelerinden uzak, inkıta ve kesintiden hâlî olan devamlı ve bakî lezzetlere ulaştırır.

d) Dünya azığı her saat ve her an gidebilir ve noksanlaşabilir: ahiret azığı ise seni ahirete götürür; ve o azık her an her saat gelir ve yaklaşır.

e) Dünya azığı seni, şehvet ve nefsin kürsüsüne götürür; ahiret azığı ise, Allah'ın celâl ve kuds basamağına ulaştırır. Bütün bu anlattıklarımızla ortaya çıkar ki, azıkların en hayırlısı takvadır.

Bunu anladığına göre, ayetin tefsirine dönebiliriz. Cenâb-ı Allah ayette sanki şöyle demektedir: "Azıkların en hayırlısının takva olduğu sabit olunca, ey aktl sahipleri, takvayla meşgul olunuz. Yani, eğer siz, işlerin hakikatini bilen akıl sahipleri iseniz, sizin aklınızın ve fikrinizin gereği olarak, bu çok faydalan olan azığı elde etmek için meşgul olmanız gerekir, " A'şâ, bu mânayı anlatmak için şöyle demiştir:

"Sen takva azığı almadan gidip de, ölümden sonra takva ile azıklanmış olanlarla karşılaştığın zaman, onun gibi olamadığın ve onun mükâfaatlandırıldığı gibi mükâfaatlandırılmadığın için, pişman olursun."

2) Bu âyet, azıksız olarak hacceden, "Biz, mütevekkil kimseleriz" diyen, sonra da insanlardan dilenen bazı Yemenliler hakkında nazil olmuştur. Bunlar zaman zaman insanlara zulmedip, mallarını gasbedince Cenâb-ı Allah, bunların azıklanmalarını emrederek, "Hacca gidip gelebileceğiniz şeylerle azıklanın; çünkü en iyi azık, sizi dilenmekten, nefislerinizi de zulümden alıkoyan şeydir" buyurmuştur.

İbn zeyd'den rivayet edildiğine göre bazı Arap kabileleri, hacc ve umre yaparlarken, yanlarına azık almıyorlardı. İşte bunun üzerine bu ayet-i kerime nazil olmuştur. Muhammed ibn Cerir el-Taberî de, ibn Ömer'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: Onlar, yanlarında azık olduğu halde ihrama girdiler mi, bu azıklarını atarlardı. İşte bunun üzerine onlar, bu âyetle bütün fiillerden nehyolundular.

Kâdî, bu görüşün doğru olmadığını söyler. Çünkü Hak teâlâ'nınifadesi, Hak teâlâ'nınemriyle alâkalıdır. Buna göre âyetin takdiri "Takvadan azıklamnız" şeklindedir.

Şeriat örfünde ve Kur'an'da takvanın mânası vâcib olan şeyleri yapmak ve yasaklanmış olan şeyleri terk etmekten ibarettir. Kâdî sözünü şu şekilde sürdürün" Buna göre biz, bu görüşün tashih edilmesini kastettiğimizde, bu konuda karşımıza iki izah tarzı çıkar:

a) Yolculuğu için azık almaya gücü yeten kimse bu azığı almadığı zaman, azık almamakla Allah'a isyan etmiş olur. İşte bu izaha göre, bunun ayetin muhtevasına girmesi doğru olur.

b) Bu sözde bir hazf bulunmaktadır. Âyetten kastedilen mâna şudur; "Hem dünya yolculuğunuz, hem de ahiret yolculuğunuz için azıklamnız. Muhakkak ki azıkların en hayırlısı ve en iyisi, takvadır."

Allah'tan Korkmak

Hak teâlâ'nın "Benden korkunuz" buyruğu hakkında birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Hak teâlâ'nın emrinde Allah'ın azamet ve celâlinin tamlığına bir tenbih bulunmaktadır. Bu, şairin tıpkı şu sözü gibidir: "Ben, Ebu'n-Necm'im. Şiirim de Şirâ yıldızıdır."

Ulü'l-Elbâb Tabirinin İzahı

Ebu Amr, Hak teâlâ'nın buyruğunda kelimeyi aslı üzre okuyarak yâ harfini isbât etmiştir:kıraat imamları ise tahfif için ve kesre de buna delâlet ettiğinden dolayı yâ harfini hazf etmişlerdir.

Hak teâlâ'nın"Ey akıl sahipleri..." kavline gelince... Bil ki bir şeyin özü ve lübbü, ondan sızan öz ve halis kısmıdır. Bundan sonra âlimler ihtilâf ederek, bazıları bunun, "akl"'ın ismi olduğunu söylemişlerdir. Çünkü akıl, insanda bulunan meziyyetlerin en üstünü; insanı hayvandan ayırıp ve onu melekler seviyesine yaklaştıran istidâddır. İnsan akıl sayesinde, hayırlı şeylerin en hayırlısı ile, şerlerin de en şerlisini ayırd eder. Bazıları da bunun, aslında aklın yeri olan "kalb" in ismi olduğunu söylemişlerdir. Kalb, bazen akıldan kinaye olur. Nitekim Hak teâlâ, "Bunda muhakkak ki bir kalbi olan veya müşahede ederek kulak veren kimse için bir öğüt vardır" (Kaf, 37) buyurmuştur. İşte burada da "lübb" akıldan kinaye kılınmıştır. Buna göre Hak teâlâ'nıntâbirinin mânası, demektir. Hâlle, mahallin ismini vermek meşhur olan bir mecaz şeklidir. Nitekimkıskanç ve asabiyyet sahibi olan kimse için, "Falancanın nefsi vardır." Böyle olmayan kimse için de, denilir. İşte burada da böyle denilir.

İmdi "Sadece akıllı kimselere hitâb edilebileceği hâlde, Cenâb-ı Hakk'ın, demesindeki fayda nedir?" denilirse, biz deriz ki bunun mânası, "Şüphesiz sizler akıl sahiplerinden olduğunuz için, bu şeyleri bilmeye ve onlarla amel etmeye ancak sizler güç yetirebilirsiniz. O halde bunların size vâcib olması daha uygun; sizin onlardan yüz çevirmeniz de aynı şekilde, en çirkin şey olur. İşte bundan dolayı şair şu beyitleri irâd etmiştir:

"İnsanların kusurları içinde, bir şeyi tam olarak yapabileceği halde, bunu eksik yapanların kusuru gibi olanını hiç görmedim." İşte bundan dolayı, Hak teâlâ,

"İşte onlar, hayvanlar gibidirler; hatta daha da şaşkın" (Araf, 179) buyurmuştur. Yani hayvanlar, aciz olmaları sebebiyle mazurdurlar. Ama şu muktedir olan insanlar yok mu; onların haktan ve hakikattan yüz çevirmeleri çok çirkin bir günahtır. İşte bu sebepten dolayı onlar, hayvanlardan daha sapıktırlar.

198

"(Hacc mevsiminde) Rabbinizin lutfundan rızık talep etmenizde bir günah yoktur. Arafat'tan ayrıldığınızda, Meş'ar-ı Haram yanında Allah'ı anın.. O size nasıl hidayet ettiyse, siz de O'nu zikredin. Siz gerçekten daha önce sapıklardan idiniz." .

Ayet-i kerime hakkında birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Ayette bir hazf bulunmaktadır. Buna göre ayetin takdiri, " Allah'ın fazlın! Aramanızda size bir günah yoktur" şeklindedir. Allah en iyisini bilendir.

Ticari Muamele Hacca Aykırı mıdır?

Bil ki, haccda yapılan ticaretin haramlığı hususunda birkaç yönden şüphe bulunmaktadır:

a) Allahü Teâlâ bu ayetten önceki ayette, mücadele etmekten men etmiştir. Ticaret, alınan malın kıymetinin azlığı ya da çokluğu hususunda meydana gelebilecek münakaşa sebebiyle, daha çok tartışmaya sebebiyet verir. Bu sebeple hacc vaktinde ticaretin haram kılınmış olması gerekir.

b) Ticaret yapmak cahiliyle insanlarının inancına göre hacc vaktinde haram idi. Zahire göre hacc yapmak güzel bir şeydir. Çünkü hacc ile meşgul olan kimse, Allah'a hizmetle meşgul oluyor demektir. Bu sebeple bu işe dünyevi istek ve arzuların bulaşmaması, karışmaması gerekir.

c) Müslümanlar, elbise giymek, koku sürünmek, avlanmak ve eşiyle cinsî münasebette bulunmak gibi birçok mubah şeyin hacc zamanında kendilerine haram kılındığını bilince, elbiseye olan ihtiyaçları çok fazla olduğu halde hacc, elbise giymenin haram olmasına sebep olunca, daha çok ihtiyaç duydukları ticaretin haram olmasına da haydi haydi sebep olacağına zann-ı gâlibleriyle hükmettiler.

d) Namazla meşgul olmak, mubahlar şöyle dursun diğer taatlarda meşgul olmayı bile haram kılar. Bu sebeple, haccda da durumun aynı olması gerekir. İşte bu yapılan izahlar, hacc işleriyle meşgul olunduğu bir sırada ticaretle meşguliyetin haramlığı konusunda bir şüphe meydana getirmeye elverişlidirler. İşte bu sebeple, Allahü Teâlâ burada ticaretin haram olmadığını beyan etmiştir.

Sen bunu iyice anladığın zaman deriz ki, müfessirler Hak teâlâ'nınbuyruğunu tefsir etmek için şu iki hususu zikretmişlerdir:

Birinci Görüş: Bundan murad, ticarettir. Bunun bir benzeri de, Cenab-ı Hakkı'ın "Diğer bazıları da, Allah'ın fazlından elde etmek için yeryüzünde yürürler. "(Müzzemmil, 20) ve "Sizin için, içinde rahatlayasınız diye geceyi ve Allah'ın rızkından talep edesiniz diye de gündüzü yarattı" (Kasas, 73) ayetleridir.

Sonra bu tefsirin sahih olduğuna şu iki husus da delâlet eder:

a) Atâ, İbn Mesûd ve İbn Zübeyr in, ayeti, "Hacc mevsimlerinde Rabbinizin nimetinden taleb etmenizde..." şeklinde okuduklarını rivayet etmiştir.

b) Sebep-i nüzul hakkında zikredilen şu rivayetlerdir:

Nüzul Sebebine Dair Rivayetler

Birinci Rivayet: İbn Abbas şöyle demiştir: Bazı Araplar, hacc günlerinde ticâret yapmaktan kaçınıyorlardı. Zilhiccenin ilk on günü girdi mi, alış verişi tamamen bırakıyor ve haccda ticaret yapanlar "dâc" diye adlandırıyor ve "Bunlar hacc değil, dâcdırlar" diyorlardı. "Dâc'"ın manası, "rastladığı her şeyi kaparak mal edinen" kimsedir. Bu kelime, (Tavuk) lâfzından türemiştir.

Yine bu insanlar, hacca dair olanların dışında her türlü işten kaçınıyor, hatta işi, çaresiz ve güçsüzlere yardım etmekten, açları ve yoksulları doyurmaktan imtina etmeye kadar vardırıyorlardı. İşte böylece Allahü Teâlâ bu yanlış inancı kaldırmış ve ticaret yapmada hiçbir günah olmadığını açıklamıştır. Sonra bu ayetten önceki ayetler haccın ahkâmı; bu ayetten sonraki ayet de -ki bu da, ayetidir- hacc hakkında olunca, bu durum bu hükmün hacc zamanında meydana geldiğine delâlet eder. İşte bu sebepten dolayı, "haccda" kelimesi zikredilmemiştir.

İkinci Rivayet: İbn Ömer'den rivayet edilen şu hadistir: İbn Ömer'e bir adam şöyle demiştir: Biz, yadırganan bir topluluğuz. Bazı kimseler bizim haccımızın olmadığını söylüyorlar. Bunun üzerine İbn Ömer, "Bir adam, senin sorduğun şeyi, Allah'ın Resulüne sordu da, O, ayeti nazil oluncaya kadar ona hiçbir şey söylemedi. Bu ayet nazil olunca, Allah'ın Resulü onu çağırarak, "Sizler haccısınız" dedi. Netice olarak, bu ayet, haccda ticaret yapan tacirlerin, kiracıların ve devecilerin haccının kâmil olmadığını söyleyen kimselere reddiye olarak nazil olmuştur.

Üçüncü Rivayet: Arapların Ukâz, Mecenne ve Zü'l-Mecâz panayırlarında hacc günlerinde ticaret ediyorlardı. Çünkü onların geçimleri buna bağlıydı. İslâmiyet gelince, onlar hacc mevsiminde izin almadan ticaret yapmayı uygun bulmadılar. Böylece Allah'ın Resulüne bu konuda soru sorunca, bu ayet nazil oldu.

Dördüncü Rivayet: Mücahid, câhiliyye devrindeki insanların Arafat ve Minâ'da alışveriş yapmadıklarını; bunun üzerine de bu ayetin nazil olduğunu söylemiştir.

Bu sözün doğruluğu sabit olunca, biz deriz ki, bu görüşü benimseyenlerin pek çoğu ayeti hacc günlerinde yapılan ticarete hamletmişlerdir. Ebu Müslim ise, ayeti haccdan sonraki duruma hamlederek şöyle demiştir: Hak teâlâ'nın ayetinin takdiri, "Bütün hacc fiilleri hususunda benden korkunuz. Bundan sonra size, Rabbinizin fazlından rızık talep etmenizde hiçbir günah yoktur" şeklindedir.

Bunun bir benzeri de Allahü Teâlâ'nın,

"Namaz sona erince, yeryüzüne dağılın ve Allah'ın fazlından rızık talep edin" (Cuma. 10) ayetidir.

Bil ki Ebu Müslim'in bu görüşü birçok bakımdan zayıftır:

1) Hak teâlâ'nın (......) ifadesinde ki fâ harfi, bu ayrılışın Allah'ın fazlından istifade etmenin sona ermesinden sonra olduğuna delâlet eder. Bu da, ticaretin hacc zamanında meydana geldiğine delâlet eder.

2) Ayeti, şüphe olan bir yere hamletmek, şüphe bulunmayan bir yere hamletmekten daha evlâdır. Şüphe mahallinin, hacc zamanında ticaret yapmak olduğu malûmdur. Ama haccı ifa ettikten sonra herkes ticaretin helâl olduğunu bilir.

Ebu Müslim'in haccı namaza kıyas etmesine de şu şekilde cevap veririz: Namazın ef'âlî, birbirine bağlı şeylerdir. Bu sebeple namaz esnasında başka şeylerle meşgul olmak doğru olmaz. Haccın amellerine gelince, bunlar birbirinden ayrı şeylerdir. Hacc sırasında kişi, haccı değilmiş gibi, haccdan önceki durumuna göre hareket edebilir. Koku sürünmenin, elbise giyinmenin ve benzeri işlerin haramlığının devam etmesinden dolayı, haccının hükmünün bütün vakitlerde devam ettiği söylenemez. Çünkü biz deriz ki bu, nassa karşı yapılan bir kıyastır ve dolayısıyla hükümsüz olur.

İkinci Görüş:Hak teâlâ'nıno' buyruğundan maksat, hacc yapan kimsenin, hacc yaptığı sırada, çaresizlere ve düşkünlere yardım etmek ve aç olan kimseleri doyurmak gibi Allah'ın lûtfuna ve merhametine müstahak olmayı gerektiren diğer amelleri yapması, talep etmesidir. Bu görüş, Ebu Cafer Muhammed İbn Ali el-Bâkır (radıyallahü anh)'a nisbet edilmiştir. Kâdî bu görüşe, "haccın fiilleri hakkında, "şu vacip, şu mendûbtur" denilir; vacip veya mendûb olan şeyler hakkında, "Bu hususta size herhangi bir günah yoktur" ifadesi kullanılmaz. Bu söz, mubah olan şeyler hakkında kullanılır" diyerek itiraz etmiştir.

Kâdî'nin bu görüşüne şu şekilde cevap veririz: Bu ifadenin, sadece mubah olan şeyler hakkında kullanılabileceğini kabul etmiyoruz. Buna delilimiz Cenâb-ı Hakk'ın, "Namazı kısaltmanızda size bir günah yoktur" (Nisa. 101) ayetidir. Namazları kısaltmak, ulemânın ittifakıyla, mendûb olan şeylerdendir. Yine câhiliyye Arapları, haccda diğer bazı taatların hacca katılmasının hacca zarar vereceği ve onda bir eksiklik meydana getireceği inanandaydılar. İşte bundan dolayı Allahü Teâlâ, beyanıyla durumun böyle olmadığını bildirmiştir.

Üçüncü Mesele

Alimler, taatta noksanlık meydana getiren ticaretin mubah olmadığı hususunda ittifak etmişlerdir. Ama ibadette ve taatta noksanlık meydana getirmeyen ticaret, terk edilmesi evlâ olan mubahlardandır. Çünkü Allahü Teâlâ,

"Onlar ancak, dini sadece Ona has kılarak, Allah'a ibadet etmekle emrolundular" (Beyyine, 5) buyurmuştur.

İhlâs, kişiyi o fiili yapmaya, sadece o fiilin bir ibadet olmasının teşvik ve sevk etmesi halidir.

Yine Cenâb-ı Hak hadis-i kudside, "Ben, şirkten (ortaklıktan) müstağni olanların en müstağnisiyim. Kim, bir tâat yapıp benden başkasını ortak koşacak olursa o kimseyi şirkiyle baş basa bırakırım. " buyurmuştur. Netice olarak haccdaki ticaret konusundaki müsaade, ruhsat yerine geçen bir izindir diyebiliriz.

Meş'ar-i Haramda Allah'ı Anmak

Hak teâlâ'nın"Arafat'tan ayrılınca, Meş'âr-i Haram yanında Allah'ı anınız" ayetinde birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

(......) Kelimesi, yürürken çok hızlı, sel gibi gitmeyi ifade eder. Deve geviş getireceği şeyi midesinden geri alıp, ağzında iyice öğütüp yuttuğunda, denilir. Yine kumarda fal oklarını birisi bir araya toplayıp dağınık halde attığında, denir. Su döküldüğü zaman dağıldığı için, ifadesi de bu manadadır. (......) kelimesi söz için kullanılırsa, söze hızlıca girmek ve söz vecihlerinde tasarruflarda bulunmak manasına gelir. Hak teâlâ'nın "O meselenin içine daldığınız vakit..." (Yûnus, 61) ayeti de bu manayadır. Bu kökten başıboş insanlara da, denilir ve yine, (Anarşi onları bir araya getirdi) denilir. Göz, yaş döktü manasına, (......) denilir. Buna göre, bu kelimenin aslî manası, "bir şeyin atılması, onun da dağılması'dır" . Buna göre ayetteki, (......) kelimesi, sel gibi aktınız, hızlıca dağılıp yayıldınız manasınadır ki bu, kendinizi dağıttınız anlamına gelir. Buna göre, Arapların, (falan yerden kendilerini uzaklaştırdılar ve dökülüp saçıldılar) sözünde olduğu gibi, mef'ûl terk edilmiştir. Hazret-i Ebû Bekir (radıyallahü anh)'in şu sözünde de mef 'ul hazfedilmiştir:

"O, devesini sopası ile nodutlayarak Kayravan Vadisi'ne indi."

Arafat Hakkında Bilgi

Ayetteki, (......) kelimesi, (......) kelimesince mîsidir. Tek bir bölge bu isimle adlandırılmıştır. Bu, Arapların, (eski elbise), (Onda bir tencere) ve (Uzak yer) demeleri gibidir. Buna göre, bu kelimenin takdiri, "Sanki o yerin her parçası bir "Arafe" olup, bu parçaların toplamına "Arafat" denmiştir" şeklindedir. "Bu kelimede, gayr-ı munsarıflık sebeplerinden olan âlemlik ve müenneslik bulunduğuna göre gayr-ı munsarıf olmalı değil miydi?"denilirse, biz deriz ki: Bu kelime, aslında, herbir parçası "arafat" diye adlandırılan birçok parça toprağın adıdır. Bu izaha göre, bu kelime âlem (özel isim) değildir. Sonra bu kelime, bu parçaların hepsine birden âlem kılınmıştır. Bundan dolayı Araplar bu kelimeyi, gayr-ı munsarıf olmayan aslına göre kabul etmişlerdir.

Terviye Günü Hakkında Bilgi

Bil ki zilhicce ayının sekizinci günü "terviye"; dokuzuncu günü de "arefe" diye adlandırılmıştır. Bu hususî yer de "Arafat" diye adlandırılmıştır. Alimler, bu isimlendirmenin sebepleri hususunda şu görüşleri beyan etmişlerdir: "Yevmu't-terviye" hususunda iki görüş vardır:

a) Bir kimse tefekkür edip, fikir ve görüşler beyan ettiği zaman kullanılan, kökünden alınmıştır.

b) Bir kimse susamış birisine su verdiği zaman söylenilen, kökünden alınmıştır.

Birinci görüş hususunda üç açıklama vardır:

1) Hazret-i Âdem (aleyhisselâm)'e Kâbe'yi yapması emir olundu. Onu yapıp bitirince tefekkür ederek şöyle dedi: "Ya Rabbi, her çalışanın bir ücreti vardır. Buna göre, bu işten dolayı benim ücretim nedir?" Cenâb-ı Hak da buna karşılık olarak: "Sen Kâbe'yi tavaf ettiğin zaman, tavafının ilk şavtına karşılık günahlarını bağışlarım" dedi. Âdem (aleyhisselâm), "Ya Rabbi, arttır!" dedi. Allah da buna karşılık, "Senin zürriyetin Kâbe'yi tavaf ettikleri zaman, onları da bağışlarım" dedi. Hazret-i Âdem, "Arttır ya Rabbi" dedi. Hazret-i Allah da, " Senin zürriyetinden muvahhid olup da Beyt'ini ziyaret edenlerden, mağfiret talep eden herkesin günahını bağışlarım" dedi. Âdem (aleyhisselâm) de cevaben, "Yeter Rabbim, yeter!" dedi.

2) İbrahim (aleyhisselâm), terviye gecesinde rüyasında sanki kendisinin oğlunu kurban ettiğini gördü. "Bu rüya Allah'tan mı şeytandan mı?" diye düşünerek sabahladı. Arefe gecesi de, rüyasında oğlunu kurban etmesi emir olununca, " Bildim ya Rabbi, o rüya sendendir" diye sabahladı.

3) Mekkeliler terviye günü Mina'ya çıkarlar ve ertesi günü Arafât'da dile getirmek istedikleri duaları iyice öğrenirlerdi.

İkinci görüşe gelince, bu hususta da üç izah vardır:

1) Mekkeliler, taşradan gelen haccılar için su saklıyorlardı. Haccılar, terviye gününde yolculuğun sıkıntılarından kurtuluyor. Bol suya kavuşuyor ve yolda göğüs gerdikleri su sıkıntısının peşinden böylece hayvanlarını böl bol suluyorlardı.

2) Onlar arefe günü için terviye gününden su hazırlıyorlardı.

3) Günahkârlar, Allah'ın rahmet denizlerine ulaşan susamış kimseler gibidir. Onlar bu sebeple, Allah'ın rahmet denizlerinden kana kana içerler..

Terviye Gününün Fazileti

Bu günün faziletine gelince, buna, telie Yemin olsun" (Fecr. 3) ayeti delâlet eder. İbn Abbas (radıyallahü anh)'dan, ayetteki, (......) kelimesinin terviye ve arefe günü; (......) kelimesinin ise Kurban bayramı günü manasına olduğu rivayet edilmiştir.

Ubade b. Sâmit (radıyallahü anh)'den de, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şöyle dediği rivayet edilmiştir:

"Kurban bayramının on gün orucunun, her bir günü bir aya bedeldir. Terviye günü oruç tutan kimse için bir sene, arefe günü oruç tutan için de iki sene (oruç sevabı) vardır."

Enes (radıyallahü anh), Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:

"Kim Tevriye günü oruç tutarsa, Allah ona, Eyyûb (aleyhisselâm)'ün belâlara sabrına karşı verdiği mükafaatın aynısını verir. Kim de arefe günü oruç tutarsa. Allah ona, Hazret-i İsâ (aleyhisselâm)'ya verdiği mükâfaat kadarını verir."

Arefe Gününün Öteki İsimleri

Arefe gününün on ismi vardır. Bunlardan beşi, sadece bu gün için kullanılır. Diğer beşi ise, hem bu gün için, hem de başka şeyler için kullanılır. İlk beş isim şunlardır:

1) Arefe. Bu ismin iştikakı (türetilişt) hususunda üç görüş vardır:

a) Bu, "ma'rifet" masdarından türetilmiştir. Bu hususta da sekiz görüş vardır:

a1) Bu, İbn Abbas (radıyallahü anh)'ın görüşüdür. Buna göre, Hazret-i Âdem ve Havva, arefe günü birbirleriyle karşılaşıp birbirlerini tanıdıkları için, bu güne "arefe", karşılaştıkları yere de "Arafat" denilmiştir. Bu böyledir, çünkü onlar cennetten yeryüzüne indirildiklerinde, Hazret-i Âdem, Serendib Adası'na; Hazret-i Havva Cidde'ye; iblis Nîsân'a; yılan da İsfahan'a indiler. Allahü teâlâ, Hazret-i Âdem'e haccetmesini emredince, Arafât'da Hazret-i Havva ile karşılaştılar ve birbirlerini tanıyıverdiler.

a2) Cebrail (aleyhisselâm), Hazret-i Âdem (aleyhisselâm)'e haccın menâsikini öğretmiştir. Hazret-i Âdem (aleyhisselâm) Arafat'ta dururken, Cebrail (aleyhisselâm) ona, "öğrendin mi?" dedi; O da "Evet" dedi. Bundan dolayı, burası "Arafat" diye isimlendirildi.

a3) Hazret-i Ali, İbn Abbas, Atâ ve Süddi'nin görüşüne göre, buraya, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm), daha önceden bildiği sıfat ve niteliklerine bakarak, Arafat'ı gördüğünde, orayı hemen tanıyıverdiği için, buraya "Arafat" denilmiştir.

a4) Hazret-i Cebrail, Hazret-i İbrahim'e, haccın menâsikini öğretip, onu Arafat'a ulaştırınca, ona, "Nasıl tavaf edeceğini ve nerede vakfe yapacağını anladın mı?" deyince, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm), "Evet" dedi.

a5) Hazret-i İbrahim, oğlu İsmail ile onun annesi Haccer'i Mekke mıntıkasında bırakıp Şam'a dönünce, senelerce bunları bir daha görmemiştir. Daha sonra bunlarla bir arefe günü Arafat'ta karşılaşmışlardır.

a6) Biraz önce zikrettiğimiz, Hazret-i İbrahim'in rüyası meselesi.

a7) Haccılar Arafât'da arefe günü vakfe yaptıkları zaman, birbirleriyle tanışırlar.

a8)Hak teâlâ, bu günde haccılara mağfiret ve rahmetini bildirir.

b) "Arafe" kelimesi, masdarından iştikak etmiştir. Çünkü haccılar Arafât'da vakfe yaptıkları zaman Allah'ın rubûbiyyet, celâl, samediyyet ve müstağni olma vasıflarını; kendilerinin fakir, zelil, miskin ve muhtaç ol Hazret-i . Adem (as) ile Hazret-i Havva'nın, Arafât'da vakfe yaparken, "Ya Rabbi biz kendimize zulmettik" dedikleri, bunun üzerine Cenâb-ı Hakk'ın, "İşte şimdi kendinizi bildiniz" buyurduğu söylenmiştir.

c) Bu kelime, güzel koku manasına gelen, (......) kelimesinden türetilmiştir. Nitekim Allahü Teâlâ, "Onları, kendileri için kokulandırdığı cennete sokar" (Muhammed, 6) buyurmuştur. Bunun izahı şöyledir: Günahkârlar Arafât'da tevbe edince, günah pisliklerinden kurtulur ve tevbeleri sayesinde Allah katından güzel kokular kazanırlar. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "Oruçlunun ağzının kokusu, Allah yanında misk kokusundan daha hoştur" Buhâri, Savm. 2.buyurmuştur.

2) Kâfirlerin İslâm dini karşısında ye'se düştükleri gün: Yevm-i İyâs.

3) Yevm-i İkmâli'd-Din (Dinin tamamlandığı gün).

4) Yevm-i İtmâmi'n-Nîme, (Nimetlerin tamamlandığı gün).

5) Yevm-i Rıdvan (Rızâ günü). Allahü teâlâ, bu beş ismi şu dört ayetinde toplamıştır:

"İşte bugün kâfirler, sizin dininizden ümitlerini kestiler. Artık onlardan korkmayın, Benden korkun. Bugün sizin dininizi kemâle erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak Müslümanlığa razı oldum (seçtim)..." (Maide, 3). Hazret-i Ömer ve Ibn Abbas (radıyallahü anh), bu ayetin arefe günü Buhari. Tefsir, Mâide 3, yatsı vaktinde, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), İbrahim (aleyhisselâm)'in vakfeye durduğu yerde, Arafât'da vakfe yaparken, bir cuma günü nazil olduğunu söylemişlerdir. Bu da Veda haccı esnasında oldu. Böylece küfür izmihlale uğradı ve câhiliyenin temelleri yıkıldı. İşte bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "İnsanlar kendileri için bu ayette olan şeyleri bilselerdi, gözleri aydın ve sevinçli olurdu" dedi. Bunun üzerine bir yahudî Hazret-i Ömer'e, "Eğer bu ayet bize nazil olsaydı, bu günü bayram yapardık" dedi. Cevaben de Hazret-i Ömer, "Biz bunu (değil bir), iki bayram yaptık. Bu iki bayram da, arefeye rastlayan cuma günüdür" dedi.

Müşriklerin ümitsizliğe düşmesinin manasına gelince, "Bu, müşriklerin Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in ümmetinin kendi dinlerine dönmelerinden ümidi kesmeleridir." Dini tamamlamanın manası da, Allahü Teâlâ'nın bundan sonra Ümmet-i Muhammed'e dinî konulara dair başka şeyler emretmeyeceğidir. Nimeti tamamlaması ise, nimetlerin en büyüğünün din nimeti olduğunu bildirmesidir. Çünkü insan bu nimet sayesinde, cennete girmeye hak kazanır ve ateşten de halâs olur. İşte bu nimet, bu günde tamamlanmıştır. Hak teâlâ abdest ayetinde de, "Şükredesinîz diye, size olan nimetimi tamamlamak için." (Maide, 6) buyurmuştur.

Müjdeci gelip, Hazret-i Yakûb'un yanına gelince, Hazret-i Yakûb, Hazret-i "Yusuf'u hangi din üzere bırakıp geldin" dedi. Bunun üzerine müjdeci, "İslam dini üzere" deyince, Hazret-i Yakûb, "İşte şu anda nimet tam oldu" dedi.

"Rıdvan"ın manasına gelince, bu Allahü Teâlâ'nın Ümmet-i Muhammed'in kendisine sarıldıkları din olan İslâm dininden razı olmasıdır. Bu bir müjdedir ki, Allahü Teâlâ o günde ümmet-i Muhammed'i bununla müjdelemiştir. Binaenaleyh Allahü Teâlâ'nın ümmet-i Muhammed'i, kendisinde "dinlerinin tamamlanmasıyla müjdelediği günden daha mükemmel bir gün yoktur. Bu günün, "Bugün size dininizi kemâle erdirdim; size olan nimetimi de tamamladım" (Maide. 3) ayetinden ötürü, bu arefe gününe "yevmu sılati'l-vâsilîn" (Allah'ın rahmetine vasıl olanların vuslat günü); "Allah müşrikler den beridir; peygamberi de" (Tevbe. 3) ayetinden ötürü, "yevmu katîati'l-kâtı'în" (Allah'ın rahmetinden ümidini kesenlerin ümit kesme günü) ve "Rabbimiz, biz nefislerimize zulmettik" (Araf. 23) ayetinden dolayı da "yevmu ikâlet-i asri'n-nâdimîn ve kabûl-i tevbeti't-tâibîn" (pişmanlık duyanların bağışlanma ve tevbe edenlerin kabul edilme günü) olduğu da söylenmiştir.

Cenâb-ı Hak, rahmetiyle bu günde Hazret-i Adem'in tevbesini kabul ettiği gibi, yine onun zürriyetinin de tevbesini kabul etmiştir. Nitekim Hak teâlâ, "O Allah, kullarının tevbesini kabul edendir" (şûra, 25) buyurmuştur.

Yine bu güne, Hak teâlâ'nın "İnsanlar arasında hacca ilân et; yaya olarak sana gelsinler" (Hacc 27) ve de, "Haccılar, Allah'ın elçileridir. Haccılar Allah'ın ziyaretçileridir. Ziyaret edilen ve çok kerim olan Allah'a isef kendisini ziyaret edene ikramda bulunması düşer" İbn Mâce, Menâsik. 5 (II/966)haberinden dolayı "yevmu vefdi'l-vâfidîn" (heyetlerin geldikleri gün) ismi da verilmiştir.

Arefe gününün diğer beş ismine gelince, bunlar:

1) Yevmu'l-haccı'l-ekber. (En büyük haccın yazıldığı gün.)- Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: "Ve bu, haccın en büyük gününde, Allah'dan ve Resulünden insanlara bir ilândır" (Tevbe, 3). Bu, arefe ile "nahr" günü arasında müşterek olarak kullanılan bir isimdir. Sahabe ve Tabiînin ilk nesilleri bu hususta ihtilâf etmiştir. Onlardan bir kısmı, "Bu arefe günüdür; arefe günü hacc-ı ekber günü olarak isimlendirilmiştir; çünkü Arafat'ta vakfe bu günde yapılır. Hacc, arefeden ibarettir. Çünkü hacc yapan kimse arefedeki vakfeye yetişse, fakat haccın diğer menâsikini yerine getirememiş olsa, bu yapamadığı şeylere mukabil kurban kesmesi kâfidir. Bundan dolayı arefe günü, hacc-ı ekber diye isimlendirilmiştir. Hasan el-Bâsrı ise şöyle demiştir:" Arefe, hacc-ı ekber olarak isimlendirilmiştir; çünkü o günde kâfirler ve Müslümanlar bir araya gelmişler; yine o günde, bundan böyle artık müşriklerin haccedemeyecekleri ilân edilmiştir". İbn Sirîn de, "Arefe hacc-ı ekber diye isimlendirildi; çünkü bu günde Hıristiyan ve Yahudi bütün milletlerin bayramları ile Müslümanların haccı birleşmiş; bundan ne önce ve ne de sonra birleşmemiştir" demiştir. Onlardan bir kısmı ise şöyle demiştir: Hacc-ı ekber günü, Kurban bayramı günüdür. Çünkü haccın menâsikinin çoğu bu günde ifâ edilir. Vakfeye gelince, bunun gündüz yapılması gerekmeyip, gece yapılması kâfidir. Bu husustaki iki görüş de Hazret-i Ali ve İbn Abbas vasıtasıyla Hazret-i Peygamber'den rivayet edilmiştir.

2) eş-Şef.'

3)el-Vetr.

4) Şahid.

5) Meşhûd. Bu son iki isim, "Şahide ve şahid olunana yemin ederim" (Burûc, 3) ayetinde geçmektedir. Biz bu isimleri, bu ayetin tefsirinde açıkladık.

Arefe Gününün Faziletleri

Bil ki Cenâb-ı Hak, haccın diğer günlerinden ayrı olarak birtakım faziletleri arefe gününe has kılmıştır. Bunlardan birisi şudur:

Allahü Teâlâ bu günde tutulan oruca çok sevâb vermektedir. Nitekim Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur:

"Terviye gününde (zilhiccenin sekizinci günü) tutulan oruç, bir senelik keffârettir. Arefe gününde tutulan oruç iser iki senelik keffarettir."

Enes'ten rivayet edildiğine göre, zilhiccenin itk on günü için şöyle denilmekteydi: Her güne mukabil bin sevâb verilir. Arefe gününe mukabil ise, onbin sevap verilir. Daha doğrusu Arafat'da vakfede duran haccının, duâ vaktinde kalbinin kuvvetli, gönlünün dinç ve diri olabilmesi için orucunu açması müstehabtır.

Haccda Yapılan Fiillerin Sırasıyla İzahı

Ayetin manasına vukûfiyyetin kolay olması için, haccda yapılan işlerin tertibine gerçek bir biçimde işaret etmemiz gerekmektedir. Kim zilhiccede veya ondan önce ihramlı olduğu halde Mekke'ye girerse, eğer hacc-ı ifrâd veya hacc-ı kıran yapıyorsa, kudüm tavafı yapar. Arafat'a çıkıncaya kadar ihramda kalır. Eğer bu kimse hacc-ı temettü yapıyorsa, tavaf ve sa'y eder, sonra başını tıraş ederek umrenin ihramından çıkar. Arafat'a varıncaya kadar orada kalır. Arafat'a çıkma zamanı, Mekke'nin ortasından hacc için ihrama girer ve Arafat'a çıkar. Mekke halkından hacc yapmak isteyen de bu şekilde davranır. İmâm için sünnet olan, zilhiccenin yedinci gününde, öğle namazını kıldırdıktan sonra bir hutbe îrad ederek, insanlara, yarın sabah namazını kıldıktan sonra Mînâ'ya gitmelerini emretmesi ve onlara yapacakları bu şeyleri öğretmesidir. Sonra haccılar terviye gününde, öğle namazını orada edâ edebilecek biçimde Minâ'ya giderler.

Minâ'da imâmla beraber öğle, ikindi, akşam, yatsı ve arefe gününün de sabah namazını kılarlar. Sonra Sebîr Dağına güneş doğduğu zaman, Arafat'a yönelirler. Arafat'a yaklaştıklarında sünnet olan, Arafat'a girmemeleridir. Daha doğrusu imam Arafat'a yakın olan Nemire'ye gider. Güneş batana kadar orada konaklarlar. Burada imâm iki hutbe okuyarak, haccı adaylarına haccın menâsikini açıklar, onları konaklamalarında çok duâ etmeye, tehliller ve tekbirler getirmeye teşvik eder. Birinci hutbeyi bitirince oturur. Sonra kalkar ve ikinci hutbeye başlar. Aynı anda müezzinler de onunla beraber ezana başlarlar. Hutbesini müezzinlerin ezanlarını bitirmesine denk düşecek biçimde yavaş yavaş okur. Hutbe bitince iner, müezzinler de ezan okurlar; bunu müteakiben imam, haccılara öğle namazını kıldırır. Namazı bitirince derhal kalkarlar ve imam onlara ikindi namazını kıldırır.. Öğleyle ikindiyi cem etme hususunda ittifak vardır. Namazları bitirdikten sonra Arafat'a yönelirler ve taşların yanında vakfe yaparlar. Çünkü Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de burada vakfe yapmıştı. Orada vakfe yaptıklarında kıbleye yönelerek, güneşin batışına kadar Allah'ı anar ve O'na duâ ederler.

Bil ki vakfe, haccın ancak kendisiyle tamamlandığı bir rükündür. Vakfeyi zamanında ve yerinde yapamayan kimse, haccı da kaçırmış olur, Vakfenin zamanı ise, arefe gününde güneşin zevâliyle girer ve Kurban bayramının birinci günü güneşin doğmasına kadar devam eder. Bu tamı tamına yarım gün, bir gecedir. Haccılar, bu vakitte burada gece veya gündüz bir an bulunsalar, bu yeterlidir. Ahmed b. Hanbel şöyle demiştir: "Vakfe vakti, Arefe günü fecrin doğuşundan, Kurban bayramı günü fecrin doğuşuna kadar uzar." Güneş battığı zaman imam (reis), haccıları geri çevirir. Akşam namazı tehir edilir, Müzdelife'de yatsı namazı ile birlikte kılınır.

Müzdelife Hakkında Bilgi

"Müzdelife" nin böyle isimlendirilmesi hususunda birkaç görüş vardır:

1) Haccılar oraya Mina'dan yaklaşırlar. Bu kelimenin masdarı olan, yakınlık ve yaklaşmak manasınadır.

2) İnsanlar orada toplanmaktadırlar, (......) kelimesi toplanma manasına da gelir.

3) Haccılar, orada durarak Allah'a yaklaşırlar. Müzdelife'ye, denilir, çünkü orada akşam namazı ile yatsı namazı cem edilmektedir. Bu, Katâ-de'nin görüşüdür. Hazret-i Adem ile Havva'nın, orada birbirlerini buldukları söylenmiştir. "Ona yaklaştı" manasına gelmektedir.

İmam, Müzdelife'ye geldiği zaman, akşam ve yatsı namazlarını iki ikâmet ile birleştirir. Sonra haccılar burada gecelerler. Burada gecelemeyen haccıya, bir koyun kurban etme cezası gerekir. Fecr doğunca, haccılar sabah namazını, ilk vaktinde ortalık aydınlanmadan kılarlar. Sabah namazını böylece itk vaktinde ortalık ağarmadan kılmak, başka zamanda olduğundan daha müstehabdır. Bu, ittifak edilmiş bir husustur. Haccılar sabah namazını kıldıkları zaman, oradan şeytan taşlamak için küçük taş alırlar. Her şahıs buradan yetmiş küçük taş toplar. Sonra, bir ismi de "Kuzah" olan Meş'ar-i Haram dağına giderler. Bu, Cenâb-ı Allah'ın, "Arafat'tan ayrıldığınızda Meş'ar-i Haram yanında Allah'ı anınız" ayetinde murad ettiği manadır. Bu dağ, Müzdelife'nin, Mina tarafındaki en uç noktasıdır. Eğer mümkün olursa haccı, bu dağın üstüne çıkar, yoksa ona yakın bir yerde durur, Allah'a hamdeder, telbiye ve tekbir getirir. Ortalık iyice ağarıncaya kadar bu hal üzere devam eder. Sonra güneş doğmadan önce oradan ayrılır ve Arafe günündeki gibi yürür. Sonra haccılar, buradan Muhassir Vâdisi'ne giderler. Bu vadinin ortasma gelince, binekli olanların, bineklerini hızlandırmaları; yürüyenin de bir taş atımı mesafede hızlıca koşması müstehabtır.

Mina'da Yapılacak İşler

Mina'ya geldikleri zaman, vadinin ortasında bulunan Akabe cemresine yedi taş atarlar. Taş atmaya başlar başlamaz telbiyeyi keserler. Akabe cemresine taş attığında, eğer haccının yanında kurban var ise, bu kurban kesilir. Bu sünnetti Şayet haccı kurban kesmez ise, bir şey gerekmez. Çünkü çoğu zaman haccının yanında kurban bulunmaz. Kurban kestikten sonra haccı ya başını tamamen tıraş eder, veya saçını kısaltır. Kısaltma, saçların uçlarından almaktır. Tıraştan sonra Mekke'ye gelir, ifade tavafını yapar. Daha sonra iki rekat tavaf namazı kılıp, Safa ile Merve arasında sa'y eder. Bundan sonra bu günün geri kalan kısmında Mina'ya geri dönülür. Haccıların şeytan taşlamaları için, teşrik gecelerinde Mina'da kalmaları gerekir. Alimler ilk taş atma, tıraş olma ve tavafın yapılması ile ihramdan çıkılacağı hususunda ittifak etmişlerdir. İhramdan çıkmaktan murad, elbise giymenin, tırnak kesmenin ve cima etmenin artık helâl olmasıdır. İşte haccın amelleri hususunda söylenebilecek şeyler bunlardan ibarettir. Allah en iyi bilendir.

Beşinci Mesele

Bil ki câhiliye Arapları, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in getirdiği hacc menâsikini değiştirmişlerdi. Bu şöyle olmuştu: Kureyş ve diğer kabileler kendilerini "hamaset" sahibi görmekte idiler. Bu bakımdan dinleri hususunda son derece taassublu idiler. Hamaset, şiddet ve sertlik manasına gelir. Nitekimve denilir. Sonra bunlar, Arafât'da vakfe yapmıyorlar ve de, "Biz Harem'den çıkıp, onu itaat vakti terk etmiyoruz" diyorlardı. Başka kabileler ise arefe günü vakfe yapıyorlardı. Bunlar, güneş batmadan önce Arafât' dan ayrılıyorlardı. Müzdelife'de vakfe yapanlar ise, güneş doğduğu zaman oradan ayrılıyorlar ve diyorlardı. Bunun manası şudur: "Ey Sebir dağı, Müzdelife'den ayrılmamız için güneşi doğdur." O zaman onlar, yerin altındaki bir mağaraya girerlerdi. Bu, onlar Müzdelife'yi geçip, yer altındaki bir mağaraya ulaştıklarında olurdu. Allahü teâlâ da, her iki uygulanış şeklinde de bunlara muhalefet etmeyi Hazret-i Peygamber'e emretmiş, güneş battıktan sonra Arafât'dan, güneş doğmadan önce Müzdelife'den ayrılmasını buyurmuştur. Ayet-i kerimede bu anlatılanlara delâlet eden bir şey yoktur. Bu anlatılan hükümlere sünnet delâlet etmektedir.

Altıncı Mesele

Doğrusu şudur ki, ayet-i kerime, Arafât'da vakfe yapmanın haccda farz olduğuna delâlet etmektedir.

Çünkü ayet-i kerime Arafat'dan ayrıldıktan sonra, Meş'ar-i Harâm'da Allah'ı zikretmenin vâcib olduğuna delâlet etmektedir. Arafat'tan ayrılmak, Arafât'da bulunmaya bağlıdır. Vacibin ancak kendisiyle tamamlandığı ve kulun kudreti dahilinde olan şey de aynı şekilde vâcib (farz) dır.

Böylece ayetin, Arafât'da bulunmanın haccın farzı olduğuna delâlet ettiği sabit olur. Arafât'da haccı vakfe yapmadığı zaman, emredilmiş olduğu haccı yapmamış olur. Böylece bu kimse mes'uliyetten kurtulmamıştır. Bu da, Arafât'da vakfe yapmanın şart olduğunu gösterir. Bu konuda söylenecek son söz şudur: Emredilen bazı şeyleri terk etmekle beraber, hacc meydana gelebilir. Fakat aslolan durum, zikrettiğimiz hususları yerine getirmektir. Bundan ancak, müstakil başka bir delil ile ayrılmak mümkündür. Çoğu âlimler ayette, vakfe yapmanın şart olduğuna dâir bir delâlet olmadığı görüşündedirler. Hasan el-Basri'den rivayet edildiğine göre, Arafât'da vakfe yapmak vâcibtir, fakat haccı Arafât'da vakfe yapamaz ise, bunun yerine Harem-i Şerifin herhangi bir yerinde yapacağı vakfe, onun yerine geçer. Diğer fakîhler ise, bu görüşü yadırgamışlar ve haccın ancak Arafât'da yapılacak vakfe ile tamamlanacağında ittifak etmişlerdir.

Müzdelile'de Vakfenin Hükmü

Allahü teâlâ'nın "Meş'ar-i Haram yanında Allah'ı anınız" ayeti, Meş'ar-i Harâm'da bulunmanın vacib olduğunu gösterir. Arafât'da olduğu gibi, burada da yürümek kâfidir. Meş'ar-i Harâm'da vakfe yapmak sünnettir. Alkame ve Nehâî' nin şöyle dedikleri riayet edilmiştir: "Müzdelife'de vakfe yapmak, Arafât'da vakfe yapmak gibi bir hacc rüknüdür." Bunların delili. ayetidir. Çünkü Arafât'da vakfe yapılacağı, Kur'an'da açıkça zikredilmiştir. Arafât'daki vakfe ya ayetin işareti ile veya sünnet ile vâcib olmuştur. Meş'ar-i Haram hakkında ise ayette kesin emir vardır.

Fakihlerin çoğu, Meş'ar-i Harâm'da vakfenin bir rükün olmadığını söylemişler ve Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, "Hacc Arafat'da vakfe yapmaktır. Kim Arafât'da vakfe yaparsa, onun hacca tamamdır. Ibn Mâce. Menâsik. 57 (11/1003). ve "Kim, (arefe günü) Arafat'a yetişirse, o kimse (o senenin) haccma yetişmiştir. Kim de Arafat'a yetişememiş ise, (o senenin) haccını kaçırmıştır" hadislerini delil getirmişlerdir. Yine bu kimseler şöyle demişlerdir: "Ayette de, bizim söylediklerimize işaret edilmektedir. Çünkü Allahü teâlâ "Arafât'dan ayrıldığınız zaman, Meş'ar-i Haram yanında Allah'ı anınız" demiştir. Bu, Müzdelife'de vakfeyi değit, Allah'ı zikretmeyi emretmektedir. Binaenaleyh Meş'ar-i Haram'da vakfe vapmanın, Allah'ı zikirden sonra gelen, talî bir şey olup aslî olmadığı anlaşılmaktadır. Arafât'da vakfe yapmak ise, haccın rüknüdür. Çünkü Allahü teâlâ, "Arafât'dan ayrıldığınız zaman..." buyurmuş, "Arafât'da Allah'ı zikrettikten sonra..." dememiştir.

Sekizinci Mesele

(......) kelimesi, bir şeyin bilindiği ve hissolunduğu yer manasındadır. Kelimenin aslı, bir şeyi bilip anladığında söylediğin, tabirinden ve "Ona ulaşanın ve başına gelenin ne olduğunu keşke bilsem" manasındaki, tabirinden alınmıştır. Bir şeyin şi'ârı, "Onun alâmetleri ve nişanlan" demektir. Allahü teâlâ, burayı "Meş'ar-i Haram" diye isimlendirmiştir. Çünkü orası, haccın nişanlarından birisidir.

Daha sonra âlimler ihtilâf ederek, bir kısmı şöyle demiştir: Meş'ar-i Haram, Müzdelife'dir. Cenâb-ı Allah Müzdelife'ye bu ismi vermiştir; çünkü orada namaz kılınır, vakfe yapılır, gecelenir ve duâ edilir. "el-Bâsît" adlı eserinde el-Vahidîde böyle demiştir. Keşşaf sahibi, "Daha doğrusu, Meş'âr-i Haram, Kuzah dağıdır. Burası, Müzdelife'nin sınırının sonudur"Bunlardan önceki görüş, doğruya daha yakındır Çünkü, ayetindeki fâ harfi, Meş'ar-i Harâm'daki Allah'ı anısın Arafat'tan ayrılışın peşisıra yapıldığına delâlet eder. Bu ise, ancak Müzdelife'de gecelemekte mümkün olur.

Dokuzuncu Mesele

Âlimler, Meş'ar-i Haram'da yapılması emrolunan zikir hususunda ihtilâf ettiler. Bazıları, "Bundan murad, akşam ve yatsı namazını orada cem etmektir. Namaz, bu ayette zikir olarak isimlendirilmiştir. Nitekim Cenâb-ı Allah, "Beni zikretmen için, namaz kıl" (Tâhâ, 14) buyurmuştur. Buna dair delil şudur: Allahü Teâlâ'nın ayeti bir emir olup, vücûb ifade eder. Hâlbuki burada namazın dışında vâcib olan bir zikir yoktur" demişlerdir.

Ekseri âlimler ise bundan muradın tesbih, tahmîd ve tehlîl ile Allah'ı zikretmek olduğunu söylemişlerdir. İbn Abbas (radıyallahü anh)'ın bu gecede insanlara bakıp, "İnsanlar bu gecenin kadr-ü kıymetini anlasalardı, hiç uyumazlardı" dediği rivayet edilmiştir.

Cenâb-ı Hakk'ın, "Size hidâyet ettiği için, Allah'ı anınız" ayetinde iki soru vardır.

Allah'ı Zikretme Emrinin Tekrar Edilmesindeki Hikmet

Birinci Soru:Cenâb-ı Allah, buyurduktan sonra, niçin ikinci kez, buyurmuştur, bu tekrarın faydası nedir?

Buna birçok şekilde cevap verilir:

1) Bizim inancımıza göre, Allahü Teâlâ'nın isimleri kıyâsı olmayıp, tevkifidir (vahye dayanır). Binaenaleyh, Cenâb-ı Allah'ın önce söylemiş olduğu, sözü, zikretmeyi emretmektedir. İkinci olarak söylediği, sözü ise, Allah'ın kendisinin bize açıkladığı ve onlarla Kendisini zikretmemizi emrettiği isimleri ve sıfatlarıyla zikretmemiz hususunda bir emirdir; yoksa bizim re'y ve kıyas ile zikredeceğimiz isimlerle değil...

2)Hak teâlâ önce zikri emretti, sonra peşinden, yani, "Allah sizi nasıl İslâm dinine hidayet etmişse, siz de size emrettiğim zikri yapınız" demiştir. Buna göre Allahü Teâlâ sanki "Bu nimete şükredenler olmanız için, ben size bu zikri emrettim" demiştir. Bunun bir benzeri de, Cenâb-ı Allah'ın insanlara, onlar ramazan ayı orucunu tamamladıkları zaman, tekbir getirmelerini emredip, "Günleri tamamlamanız ve size hidayet ettiği üzere, Allah 'ı ululayıp tekbir getirmeniz içindir..." (Bakara, 185) buyurmasıdır. Cenâb-ı Hak aynı şekilde kurbanlık hayvanlar hakkında da, "Size hidâyet ettiği üzere Allah'ı ululayasınız diye, işte bunları size musahhar kılmıştır" (Hacc, 37) buyurmuştur.

3) Önce gelen, ayeti. Allah'ı dil ile; sonra gelen, ayeti ise, kalb ile zikri emirdir. Bunun izahı şöyledir: Zikir kelimesi Arapça'da iki mânaya gelir: Birisi unutmanın zıddı olan zikir, yani hatırlama; ikincisi de sözle olan zikir, yani söz söylemektir. Unutmanın zıddı olan zikir, "Onu hatırlamamı, bana ancak şeytan unutturdu" (Kehf, 63)ayetinde geçen zikirdir. Söylemek mânasına olan zikir ise, "Allah'ı atalarınızı andığınız gibi, yahut da daha kuvvetle anınız" (Bakara. 200) ve "Sayılı günlerde Allah'ı anınız, zikrediniz" (Bakara, 203) ayetlerinde geçen zikirdir. Böylece zikir kelimesinin şu iki mânaya geldiği sabit olmuş olur: Lisân ile zikir ve kalb ile zikir... Kulluğun kemâli de, bu iki zikir ile tamamlanır.

4) İbnu'l-Enbarî, ayetinin mânasının, "Allah sizi nasıl hidayetiyle hatırlamışsa, siz de aynı şekilde O'nu tevhidiyle hatırlayınız" şeklinde olduğunu söylemiştir.

5) Bu ayetlerdeki zikirden muradın, zikrin devamlılığı mânasına olması da muhtemeldir. Onlara sanki şöyle denilmektedir: "Allah'ı zikredin; zikredin O'nu!.." Yani, "O, sizi tekrar tekrar hidayete erdirdiği gibi, siz de O'nu tekrar tekrar zikredin!" Bunun neticesi, "Ey iman edenler, Allah'ı çokça anınız" (Ahzâb, 41) ayetinde bildirilen husustur.

6)Cenâb-ı Allah Meş'ar-i Haram yanında kendisinin zikredilmesini emretmiştir. Bu, şeriatın yüklediği vazifeleri yerine getirmeye İşarettir. Bundan sonra Cenâb-ı Allah, buyurmuştur. Bunun manasıysa, "Zikrin Meş'ar-i Harâm'da yapılması, şeriatın yüklemiş olduğu vazifeleri yerine getirmektir."

Bunu anladığın zaman, hakikat mertebelerine yaklaşmış olursun.. Bu da şu şekilde olur: Kalbin Meş'ar-i Harâm'dan, hatta Allah'ın dışındaki bütün varlıklardan uzaklaşır, Allah'ın celâl ve samediyyet nurlarına gark olur. Zikre müstehak sadece O olduğu için ve bu esnada Allah'a yükselme makamında O'nu zikreden ve O'nu övmekle meşgul olan birisi olman sebebiyle bu zikir sana, Allah'a şerefli bir mensûbiyyet kazandırdığı için, Allah'ı zikredersin.. Allahü Teâlâ önce birincisi, sonra da ikincisini zikretmiştir. Çünkü kul bu durumda, Allah'a yükselme makamında olur ve en aşağı mertebeden en yüksek mertebeye yükselir. Bu makam, sözle izah edilemeyecek ve hayallere sığmayacak kadar şerefli bir makamdır. Bu makama ulaşmak isteyen kimse, kaynağın bizzat kendisine ulaşanlardan olsun, onun sesini ve eserini dinleyip gözetenlerden değil..

7) Birinciden murad, Allah'ın güzel isim ve sıfatlarını zikretmektir. İkinciden murad ise, Allah'ın nimetlerine şükretmekle meşgul olmaktır. Şükürde de zikir mânası vardır. Bundan dolayı şükür de, zikir diye isimlendirilir. İkinci zikrin şükür mânasına geldiğinin delili, Cenâb-ı Allah'ın onu "hidâyet" ile alâkalı kılıp, buyurmasıdır. Bir nimete mukabil olan zikir ise, ancak şükür olur.

8) Allahü Teâlâ, buyurduğu zaman, bu zikrin Meş'ar-i Haram bölgesine ve hacc ibâdetine tahsis edilmiş olduğu zannedilebilir. Bundan dolayı Hak teâlâ bu şüpheyi, yani, "Her durumda ve her yerde Allah'ı zikrediniz" buyurarak, izâle etmiştir. Çünkü bu zikir, Allah'ın hidayetine mukabil şükretmeyi gerektirir. Hidâyet nimeti devamlı ve kesintisiz olduğuna göre, aynı şekilde şükrün de devamlı ve kesintisiz olması gerekir.

9) ayetinden murad, Müzdelife'de akşam ve yatsı namazlarının cem edilmesidir. Bundan sonra gelen, ayetinden murad ise "tehlil ve tesbih" tir.

İkinci Soru: ifadesindeki hidâyetten murad nedir?

Cevâp: Bazıları, "Bu hususî bir ifadedir. Bundan murad, "Hacc menâsikinizde sizi İbrahim (aleyhisselâm)'in sünnetine döndürmek suretiyle size hidâyet ettiği gibi..." manasıdır" demişlerdir. Bazıları da, "Bilakis bu, âmm olan bir ifadedir. Ve Allah'ı, melekleri, kitapları, peygamberleri ve şeriatları bilip tanıma hususundaki bütün hidâyet nevilerini içine alır" demiştir.

Üçüncü Soru: ifadesindeki zamir neye aittir?

Cevap: Bunun, (......) kelimesine râci olması mümkündür. Buna göre takdir, "Gerçekten, size hidâyet etmeden önce, delâlette olanlardan idiyseniz de..." şeklindedir. Bazıları da, "Bu Kur'ân'a râcidir ve takdiri de şu şekildedir: "Siz gerçekten Allah size bu kitabı indirmeden önce, sapıklardan idiniz. Allahü Teâlâ nasıl sizi, içinde dininin alâmet ve esaslarını beyan ettiği kitabıyla hidâyete erdirdiyse, siz de öylece (ondan ötürü) Allah'ı zikredin.." demişlerdir.

Allahü Teâlâ'nın ayeti hususunda Kaffâl (radıyallahü anh) şöyle demiştir: " Bunda iki vecih bulunmaktadır:

1) Siz daha önce ancak sapıklar idiniz..

2) Nitekim siz, daha önce sapıklardan idiniz. Bu, Hak teâlâ'nın tıpkı, "Her nefsin mutlaka bir bekçisi bulunmaktadır" (Tarık, 4) ve "Biz senin, muhakkak ki yalancılardan olduğunu zannediyoruz" (Şuârâ, 186) ayetleri gibidir.

199

"Sonra, insanların çıktığı yerden çıkınız ve Allah'tan bağışlanmanızı dileyiniz. Muhakkak ki Allah çok bağışlayan, çok merhamet edicidir"

Ayette geçen, emrinin tefsiri hususunda iki görüş vardır:

a) Bundan maksad, insanların Arafat'tan sel gibi akmalarıdır. Bu görüşte olanlar ihtilâf etmişlerdir. Buna göre, bunların çoğu, bu ayetin Kureyş ve onların müttefiki olan hamaset sahibi kabileler için bir emir olduğu görüşündedirler. Bu böyledir, çünkü onlar Vakfe için Müzdetife'den öteye geçmiyorlardı. Bu görüşte olanlar şu hususları delil getirmişlerdir:

1) Harem-i Şerif, başka yerlerden daha şereflidir. Bu sebeple, onun içinde vakfe yapılmasının daha evla olması gerekir.

2) Bu kabilelere diğer insanlara karşı üstünlük taslayarak, "Biz, ehlu'l-lahız, dolayısıyla Allah'ın haremini helâl saymayız" diye övünüyorlardı.

3) Bu kabileler, vakfe yerinin Harem bölgesi değil, Arafat olduğunu kabul etselerdi, bu. Harem için bir eksikliği vehmettirirdi. Daha sonra da bu eksiklik, onlarla alâkalı olurdu. İşte bundan dolayı, kendilerine hums denen (Kureyş, Kinâne, Huza'a, Sakif, Heysem, Benû Amir ve Benu Nasr) kabileler, sadece Müzdelife'de vakfe yapıyorlardı. İşte bunun üzerine, Hak teâlâ, onlara Arafât'da vakfe yapmalarını ve diğen insanlar gibi oradan sel gibi akıp gelmelerini emretmek için bu ayeti indirmiştir.

Rivayet edildiğine göre, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Hazret-i Ebu Bekir (radıyallahü anh)'i hacc emiri yapınca, ona insanları Arafat'a çıkarmasını emretmişti.

Hazret-i Ebu Bekir hacc için gidince (Müzdelife'de) bu kabilelere rastladı ve onları bırakıp gitti. Bunun üzerine, bu kabileler Hazret-i Ebu Bekr'e, "Nereye gidiyorsun? Burası senin ecdadının ve kavminin (vakfe) makamıdır. Bundan dolayı gitmemelisin" dediler. Fakat o, onlara yüz vermedi, Allah'ın emri üzere Arafat'a gitti, vakfeyi orada yaptı ve diğer insanlara da Arafât'da vakfe yapmalarını emretti. Bu izaha göre, ayetinin manası, "Sizin sel gibi akışınız, Arafât'da vakfe yapan insanların, sel gibi aktığı yerden olsun" şeklinde olur.

Bu ayetten muradın, Arafat'dan sel gibi akıp gitmek olduğunu söyleyenlerin bazısı, ayetteki, emrinin bütün insanlar için umûmî bir emir olduğunu; "İnsanların sel gibi aktığı yerden" tabirindeki "insanlardan" maksadın Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) ile Hazret-i İsmail (aleyhisselâm) olduğunu, çünkü bu ikisinin sünnetinin (adetinin) Arafât'dan sel gibi (hızlıca) aktp gelmek olduğunu söylemişlerdir.

Yine rivayet olunduğuna göre, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), câhiliyet çağında da vakfesini Arafât'da yapıp, "hums" denen bu kabilelere muhalefet ediyordu. Cemî bir ismi, kendisine uyulan bir reis olan tek bir şahsa vermek caizdir. Bu, tıpkı "İnsanlar onlara dedi..." (Âl-i İmran, 173), yani, "Nu'aym b. Mes'ud onlara dedi" ve "İnsanlar size karşı ordu topladılar" (Âl-i İmran, 173); yani "Ebu Süfyan, sizin için ordu topladı "ayetlerinde olduğu gibidir. Cemî bir ismi, meşhur bir kimse için kullanmak, bilinen bir mecaz şeklidir. "Biz, o Kur'an'ı Kadir gecesinde indirdik" (Kadr. 1) ayetinde, "Biz" ifadesi de bu kabildendir.

Ayet-i kerimede, Kaffâl, (radıyallahü anh)'ın zikrettiği üçüncü bir izah tarzı daha vardır. O da şudur: "İnsanların sel gibi aktığı yerden" ifadesi, bu sel gibi akışın Arafat'tan olmasının, çok eski ve geçmişi uzun bir durum olmasından, bunun dışındakilerin ise, daha sonradan uydurulmuş bid'atlar olmasından ibarettir. Nitekim bir şeyin eskiden beri yapıldığını ifade etmek için, "Bu, insanların çok eskiden beri yaptığı şeylerdendir" denilir. "Bu tabirden (ifâzadan) maksad, Arafat'tan geliş" diyenlerin yaptıkları izahların tamamı bu kadardır.

b) Bu husustaki ikinci görüş, Dahhâk'ındır. Buna göre, bu sel gibi akıştan murad, Kurban bayramının birinci günü, güneş doğmadan önce, şeytan taşlamak ve kurban kesmek için Müzdelife'den Mina'ya doğru olan akıştır. Cenâb-ı Hakk'ın, ayetindeki, ifadesi ile kastedilenler, Hazret-i İbrahim, İsmail ve bunlara tabî olanlardır. Bu şöyledir: Onlar, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in de getirdiği gibi, güneş doğmadan önce Müzdelife'den hızla (Mina'ya doğru) giderlerdi. Müzdelife'de vakfe yapan Araplar ise, güneş doğduktan sonra Müzdelife'den hızla hareket ederlerdi. Bundan dolayı Cenâb-ı Allah Müslümanlara, Hazret-i İbrahim ve İsmail (aleyhisselâm)'in hızla hareket ettiği vakitte, Müzdelife'den sel gibi akmalarını emretmiştir.

Bil ki iki görüşten her birinde bazı müşkiller bulunmaktadır: Birinci görüşe göre söz konusu olan müşkil: Cenâb-ı Hakk'ın, emrinin zahiri, harfinden dolayı, kavl-i şerifinin delâlet ettiği, "ifade" (sel gibi akma, çıkma) dan başka bir "ifâde" olmasını gerektirir. Şayet, kavline atfedilmekle beraber, bu ayetten murad "Arafat'tan sel gibi akma" olsaydı, bu bir şeyin kendisine atfedilmesi olurdu ki, böyle bir şey caiz değildir. Bir de buna göre cümlenin takdiri şöyle olurdu: "Siz Arafat'tan seller gibi aktığınızda.., sonra Arafat'tan seller gibi akınız!.." Böyle bir şey ise caiz değildir.

İmdi eğer: "Tertip bakımından bu ayet, kendisinden önceki ayetten daha önce gelir. Bu tertibin takdiri de şöyledir: "Bu tertibe göre, bu ifade'nın o ifade, aynı ifade olması sahih olur" denilmesi niçin caiz değildir? denilirse deriz ki:

Bu her ne kadar muhtemel ise de, aslolan onun böyle olmadığıdır. Sizin söylediğinize gerek kalmaksızın sözü ikinci görüşe hamletmek mümkün olduğunda ise, böyle takdiri gerekli görmeye bizim ihtiyacımız olmaz..

İkinci görüşe göre söz konusu olan müşkil: Bu görüş ancak, ayetindeki, lâfzını zaman manasına hamlettiğimiz halde doğru olur. Bu ise caiz değildir; çünkü bu ifade zamana değil, mekâna has kılınmıştır.

Birinci görüş sahipleri görüşleriyle ilgili müşkile şöyle cevap vermişlerdir: Ayette geçen, (......) edatı, "Bilir misin o sarp yokuş nedir? Köleyi azâd etmek veya bir açlık gününde akraba olan bir yetimi ya da toprağa belenmiş bir yoksulu doyurmaktır.. Sonra da, iman edenlerden olmaktır" (Beled. 12-17), yani o kimse bütün bu yaptıklarıyla beraber, aynı zamanda mü'minlerden idi, ayetindeki (......) gibidir. İnsan bir başkasına, meselâ, "sana bugün şunu şunu verdim; sonra sana dün, şu şeyi de vermiştim" der. Burada geçen "sonra" kelimesinin ifadeettiği mânâ, bir haberin diğer haberden sonra verildiğini belirtmektir. Yoksa, ile haber verilen şeyin, önce haber verilen şeyden daha sonra meydana geldiğini haber vermek değildir.

İkinci görüş sahipleri, kendileriyle ilgili müşkile şöyle cevap verirler: Bir zarf edatınt, zamana veya mekâna tahsis etmek, gerçekten son derece birbirine benzeyen şeylerdir. Bundan dolayı, bunlardan birisi için kullanılan lâfzı, mecaz yoluyla diğerinde de kullanmak tuhaf görülmez.

Cenâb-ı Hakk'ın, "İnsanların sel gibi aktığı yerden" tâbirindeki "insanlar" dan muradın, ya Arafat'ta vakfe yapan kimseler veya İbrahim ve İsmaîl aleyhimesselâm ile onlara tâbi olanlar olduğu söylenmiştir.

Bu hususta üçüncü bir görüş daha vardır ki bu, Zührî'nin şu görüşüdür: "Bu ayetteki "insanlar" kelimesinden murad, Hazret-i Adem (aleyhisselâm)'dir.Zührîbu görüşüne Said İbn Cübeyrin, "Sonra, o unutanın çıktığı yerden çıkınız" şeklindeki kıraatini delil getirmiş ve şöyle demiştir: Bu kimse, kendisine emredilen şeyi unutan Adem (aleyhisselâm)'dir. Said İbn Cübeyrin bu kelimeyi, yâ harfine mukabil kesre ile yetinerek, sîn harfinin kesresiyle (......) şeklinde okuduğu da rivayet edilmiştir. Buna göre ayetin manası, "Arafat'tan senler gibi çkıış, çok eski olan bir şeriattır. Binaenaleyh onu sakın terk etmeyiniz.." şeklindedir.

İstiğfarın Lüzum ve Önemi Hakkında

Allahü Teâlâ'nın "Ve Allah'dan bağışlanmanızı dileyin" buyruğundan murad, kalb ile yapılan tevbenin yanısıra, dil ile yapılan istiğfardır. Bu da, kulun Allah'a taat hususundaki her türlü kusuruna pişman olup, bir daha kusur işlememeye azmetmesi, bundaki maksadının da, dünya menfaatlarını değil, ancak Allah'ın rızasını elde etmek olmasıdır. Nitekim kelime-i şehâdeti söylemek ancak, kalb huzur içinde ve uyanık olup, bunların da mânasına vâkıf olduğu zaman fayda sağlar. Kalb ile tevbe bulunmaksızın, sırf lisan ile yapılan istiğfar, faydadan ziyâde zarara daha çok yakındır.

İmdi eğer: "Çoğu zaman içlerinde günah işlemeyip, o esnada da istiğfara ihtiyacı olmayan kimseler bulunduğu halde, Cenâb-ı Allah niçin kayıtlamaksızın istiğfarda bulunmayı emretmiştir?" denilirse, buna şöyle cevap verilir:

Eğer insan günahkâr ise, istiğfarda bulunmak vâcibtir. Eğer günahkâr değilse bile en azından vâcibleri edâ ve yasaklardan sakınma hususunda, ondan bazı kusurların sadır olmuş olması da mümkündür. Binaenaleyh, bu kimsenin muhtemel olan bu kusurları düşünerek, istiğfar etmesi gerekir. Eğer insan, Allah'a taat hususunda hiçbir şekilde kendisinden bir kusurun sâdır olmadığına kanaat getirirse, bilsin ki bu, insan için imkânsız gibi bir şeydir. Tek bir amel hakkında bu kat'î hükmü vermek mümkün olmayınca, bütün ömrü dolduran ameller hakkında nasıl düşünülebilir? Bu hataların daima olabileceği düşünülerek, kişinin istiğfarda bulunması vâcibtir. Bu böyledir, çünkü kulların ibâdeti, her halükârda Cenâb-ı Allah'ın şanına yaraşır değildir. İşte bundan dolayı melekler, "Ey Rabbimiz, seni tenzih ve tesbih ederiz.. Sana lâyık olduğun şekilde ibâdet edemedik.." demişlerdir. Binaenaleyh, bu cihetten de istiğfar gerekli olan bir ibâdettir. İşte bunun içindir ki Hazret-i Peygamber, "Muhakkak ki benim kalbim bazen dumanlanır. Ben muhakkak ki gece ve gündüz Allah'a yetmiş kere istiğfar ediyorüm" Müslim, Zikir, 41 (4/2075). buyurmuştur.

Allahü Teâlâ'nın 'Muhakkak ki Allah gafur ve rahimdir" ayetine gelince, sen, ve kelimelerinin mübalağa ifade ettiğini öğrenmiştin. Sonra, bu ayette iki mesele vardır:

Birinci Mesele

Bu ayet, Allahü Teâlâ'nın tevbe edenin tevbesini kabul ettiğine delâlet etmektedir. Çünkü Hak teâlâ, günahkâra istiğfarı emredip, sonra kendisini mağfireti ve rahmeti çok olan bir zat olarak vasfedince bu, kat'î olarak O'nun bu istiğfar eden kimseyi bağışlayacağına ve O'nun rahmet ve kerem ipine tutunan bu kimseye rahmet edeceğine delâlet eder.

İkinci Mesele

İlim erbabı bu ayette va'adolunan mağfiret hakkında çeşitli görüşler ifade etmişlerdir: Bazıları bunun, Arafat'tan ayrılıp Müzdelife'ye giderken olduğunu; diğer bazıları da, Müzdelife'den ayrılıp Minâ'ya giderken olduğunu söylemiştir. Bu ihtilâfın sebebi, daha önce zikrettiğimiz gibi, "Sonra seller gibi akınız" kavlinin her iki manaya da muhtemel olmasıdır. Kaffâl (radıyallahü anh) şöyle demiştir:" İkinci görüş, Nafi'in İbn Ömer'den rivayet ettiği şu haber ile kuvvet bulur: "Allah'ın Resulü (sallallahü aleyhi ve sellem) arefe gününün akşamında, bizlere hitab ederek şöyle buyurdu:

"Ey insanlar, Allah (azze vecelle), şu makamınızda size muttali olup sizin iyilik yapanlarınızın taâtlarını kabul etmiş; iyilik yapanlarınızın hatırına da, günahkâr olanlarınıza bağışta bulunmuştur. Birbirinize karşı işlemiş olduğunuz haksızlıkların karşılığı ise, O'nun katındadır. Siz, Allah'ın ismi üzere çıkınız, seller gibi akınız."

Bunun üzerine sahâbe-i kiram, "Ya Resûlullah, dün bizimle üzüntülü ve gamlı bir biçimde çıktın, ifade yaptın. Bu gün ise, sevinçli ve mesrur bir biçimde çıktın!" deyince Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

"Ben, Rabbimden dün bir talebte bulunmuştum da, O da bunu bana vermemişti. Ondan, kulların birbirlerine karşı işlemiş oldukları haksızlıkları (bağışlamasını) dilemiştim. O da, bunu kabul etmemişti. Bugün ise, Cebrail bana geldi ve şöyle dedi:" Rabbin sana selâm söylüyor ve diyor ki: Kulların birbirlerine karşı işlemiş oldukları haksızlıkların karşılıkları, benim uhdemdedir."

Hacc'da Allah'ı Zikretmek

200

"Hacc menâsikinizi yaptığınız zaman, atalarınızı andığınız gibi, hatta daha şiddetli bir biçimde Allah'ı anınız." .

Nüzul Sebebi

Bu ayette birkaç mesele vardır:

İbn Abbas (radıyallahü anh), şunu rivayet etmiştir: Araplar hacclarını tamamlayınca teşrik günlerinden sonra Minâ Mescidi'yle dağı arasında dururlar ve onlardan her biri atalarının cömertlik, kahramanlık ve sıla-i rahim gibi faziletlerini sayıp dökerler, bu hususta şiirler okurlar ve nesirler söylerlerdi. Böyle yapmakla onlardan her biri seleflerinin yaptıklarıyla şöhret ve üstünlük elde etmek isterlerdi. Cenâb-ı Allah onlara İslâm dinini lütfedince, onlara daha önce nasıl atalarını anıyorlar idiyse, aynı şekilde Rablarını anmalarını emretti.

Kaffâl, tefsirinde İbn Ömer (radıyallahü anh)'den şöyle dediğini rivayet etmiştir:" Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Fetih Günü, Kusvâ isimli devesi üzerinde Kâbe'yi tavaf etti, elindeki değneği ile Haccer-i Esved'ı selâmladı, sonra Cenâb-ı Allah'a hamdü sena edip,

"İmdi.. Ey insanlar, Allahü Teâlâ sizden câhiliyye taassubunu ve tefrika ve zaafını gidermiştir. Ey insanlar! İnsanlar ancak iki kısımdır: İyi muttaki ve Allah katında değerli olanlar; bir de günahkâr, şakî ve Allah katında değersiz olanlar" dedi ve sonra, "Ey insanlar biz sizi bir erkek ve dişiden yarattık" (Hucurat, 13) âyetini okuyarak, "İşte sözümü söylüyor; hem kendim hem de sizler için Allah'tan bağışlanma diliyorum" Benzeri bir hadis için bkz. Tirmizi, Tefsir, 50 (5/389). buyurdu.

Süddî'den rivayet edildiğine göre, Araplar Minâ'da iken haccı bitirdiklerinde, onlardan birisi "Allah'ım, muhakkak ki benim babamın kazanı çok büyük, tenceresi geniş ve malı çok idi. Ona verdiğin gibi, bana da ver" diye duâ ediyordu. Bunun üzerine Cenâb-ı Allah bu ayeti indirmiştir.

İkinci Mesele

Bil ki ayette geçen, (......) fiili, eğer bizzat İnsanın kendi işine bağlanırsa, bundan murad o fiili tamamlamak ve bitirmek olur. Ama başka birisinin fiiline bağlanırsa bundan murad, mecbur tutmak, lüzumlu, gerekli kılmak olur.

Birincisinin misâli "Ve onları, yedi kat gökler olarak iki günde tamamladı" (Fussilet. 12) ve "Namaz bittiğinde..." (Cuma 10) ayetleriyle Hazret-i Peygamber'in, "Kaçırdığınız ibâdetleri, tamamlayıp ikmâl ediniz"' Buhâri, Ezan. 20; İbn Mâce, Mesâcid, 14 (1/255). hadisidir. Bu mânada olmak üzere, bir mahkeme ve davayı hallettiği zaman hâkim hakkında, "İkisi arasındaki davayı bitirdi, halletti" denilir. İkincisinin misâli, "Ve Rabbim hükmetti, vâcib kıldı..." (isrâ, 23) ayetidir.

Bu kelime bildirmek ve ilâm mânasında kullanıldığında, bundan murad yine vâcib kılmak, ilzam etmek mânâsıdır. Nitekim şu ayette bu manaya gelmektedir. "Ve İsraîloğullarına kitâbda... vâcib kıldık" (isrâ, 4), yani "Onlara bildirdik."

Bu sabit olunca biz deriz ki, ayeti, ancak haccın, özellikte bütün yönlerden bitirilmesi anlamına muhtemeldir. Bu husustaki çoğu açıklamalar daha önce geçmiştir. Bazı alimler ise bundan muradın, "Allah'ı haccın menâsiki esnasında zikredin" manası olabileceğini söylemişlerdir. Buna göre bu zikirden murad, insanların Arafat'ta Meş'âr-i Haram'da, tavafta ve sa'y sırasında yapmakla emrolundukları dualardır. Bu takdirde, ayeti, sanki şu söz gibi olur: "Sen haccettiğin zaman, tavaf et ve Arafat'ta vakfe yap!.."

Bunu söyleyen kimse bu ifadeyle, bu şeylerin haccı bitirdikten sonra olmayıp, bilâkis haccın içinde olduklarını kastetmektedir. Bu görüş zayıftır; çünkü biz, âyetinin haccın her şeyini tamamlamak ve sona erdirmek mânasını ifadeettiğini açıklamıştık.

Bu ifade, "Sen haccettiğin zaman, Arafat'ta vakfe yap!" diyen kimsenin sözünden farklıdır. Çünkü bu kimsenin sözünden maksadı, haccın bitirilmesi değil, hacca başlanıfmasıdır. Bu ayette ise ondan murad, sadece haccın bitirilmesi olabilir, başka bir mâna düşünülemez.

Üçüncü Mesele

(......) kelimesi, masdar olan, (......) kelimesinin çoğuludur ve manasındadır. Buna göre ayetin anlamı, "Siz haccda emrolunduğunuz ibâdetlerinizi tamamladığınız zaman...." şeklindedir. Eğer sen bu kelimeyi "ibâdet yapılan yer" anlamında olan, (......) kelimesinin çoğulu kabul edersen, o zaman da ayetin takdiri, "İbâdet yerlerinizin amellerini bitirdiğinizde..." şeklinde olur. Buna göre burada, muzâf olan (......) kelimesi hazfedilmiştir.

Sen bunu iyice anladığın zaman biz deriz ki, bazı müfessirler şöyle demiştir: Buradaki "menâsik" ten maksat, Allahü Teâlâ'nın insanlara haccda yapmalarını emrettiği ibâdetlerdir. Mücahid'den "Menâsik'in tamamlanması"ndan muradın, kan akıtmak, (kurban kesmek) olduğu" rivayet edilmiştir.

Hacc Menasikinin Sonundaki Zikir Emrinden Maksad

(......) emrindeki fâ harfi, haccın menâsikinın tamamlanmasının bu zikri gerekli kıldığına de- lâlet etmektedir. Bundan dolayı âlimler, bu zikrin hangi zikir olduğu hususunda ihtilâf etmişlerdir. Bazıları bunu, kurban keserken yapılan zikir; bazıları da, Kurban bayramı günü ile teşrik günlerinde namazlardan sonra getirilen tekbirler manasında olan zikre hamletmişlerdir. Bu görüşte olanlar, bu zikrin başlangıç ve bitiş zamanı hususunda ihtilâf etmişlerdir. Çünkü bunlara göre, hacc sona erdiğinde, bu tekbirlerin dışında hususi olan başka bir zikir yoktur.

Bazıları da şöyle demişlerdir: Aksine bundan murad, haccı îfa ettikten sonra insanları daha önceden alışmış olduktan atalarının mefahirleriyle öğünmek için yapmış oldukları zikir ve anılardan onları vazgeçirmektir. Çünkü eğer Cenâb-ı Allah bu ayeti indirmek suretiyle bunu onlara yasak etmemiş olsaydı, onlar bu kınanmış yoldan dönmezlerdi. Buna göre Cer, âb-ı Allah sanki şöyle demiştir: "Haccın vâciblerini yerine getirip tamamladığınız ve ihramdan çıktığınız zaman, atalarınızın hatıralarını değil, Allah'ı çok -ok zikredin!.."

Bazı alimler ise şöyle demişlerdir: Doğrusu bundaı, nurad şudur: "Haccı tamamlamak, duâ ve istiğfara yönelmeyi gerektirir". böyledir, çünkü ailesinden ve vatanından ayrılığa ve mallarını infâk edip, hacc yolunda meşakkatlara katlanan kimsenin, haccı bitirdikten sonra duâ etmesi, tazarrû-da bulunması, çokça istiğfar etmesi ve her şeyden ilgiyî kesip yalnız Allah'a dönmesi pek münasiptir. Namazı bitirdikten sonra çokça duâ yapmak sünneti de, işte bundan dolayıdır.

Bu hususta beşinci bir vecih daha vardır ki, o da şudur: Bu hacc ibâdetiyte meşgul olmaktan maksad, nefsi kırmak ve nefsin kötü temayüllerinin etkilerini yok etmektir. Sonra bu azim, bizâtihî kastedilmez; aksine esas maksad onun vesilesiyle, üzerinde Allah'ın celâl nuru tecelli etsin diye, ruh tabakası üzerindeki bâtıl nakışları yok etmektir. Buna göre âyetin manası şöyledir: "Siz menâsikinizi tamamlayıp, beşeriyyet izlerini izâle ettiğiniz ve seyr-i sülük yolundaki engelleyici şeyleri temizlediğiniz zaman artık bundan sonra Allah'ı zikrederek, kalbinizi nurlandırmaya gayret edin".

Buna göre, önce "nefy", sonra da "isbât" söz konusudur. Önce, kalbde hakkın dışındaki kötü adetlerin izleri silinir, sonra kalb Melîk ve Cebbar olan Allah'ın zikriyle nurlandırılır.

Cenâb-ı Hakk'ın, "Atalarınızı andığınız gibi" buyruğuna gelince, bunda birkaç vecih bulunmaktadır:

1) Müfessirlerin çoğunluğunun görüşü olup, buna göre mâna şöyledir: Biz daha önce Arapların haccı bitirdikten sonra, fazilet ve menâkiblerini zikretmek suretiyle atalarını övme hususunda çok Heri gittiklerini zikretmiştik. İşte Cenâb-ı Hak bunun üzerine, "Atalarınızı anmada çok ileri gittiğiniz gibi, Allah'ı anmada da çok mübalağa ediniz; nasıl atalarınızı övmede bütün gayretinizi sarfediyorsanız, bunun gibi Cenâb-ı Hakk'ı övmede, O'nun nimetlerini ve lûtuflarını açıklamada da bütün gücünüzü ortaya koyunuz. Çünkü bu, ataları övmekten daha uygun ve daha mâkûl görünmektedir. Zira yalan yere atalar ile övünülüyorsa bu, dünyada alçaklığı; ahirette de cezayı gerektirir; yok, onların gerçekten var olan mefâhirleriyle övünülüyorsa, bu da kendini beğenmeyi, kibirlenmeyi ve gururu gerektirir. Bütün bunlar, insanı (manen) helak eden şeylerin başlıcalarıdır. Böylece-Allah'ı zikir ile meşgul olmanızın, babalarınızla övünmekle meşgul olmanızdan evlâ olduğu sabit olmuştur. Bu iki meşguliyet arasında bir evleviyyet olmasa bile en azından eşitlik olur.

2) Dahhâk ve Rebî şöyle demişlerdir: Bu, "Babalarınızı ve analarınızı andığınız gibi Allah'ı anın" manasındadır "Babalar" lâfzı ile iktifa edilmiş, "analar" zikredilmemiştir. Nitekim"Sıcaktan sizi koruyacak elbiseler" (Nahl, 81) ayetinde, ("soğuk", sıcak altında zımnen zikredilmiştir).

Alimler bunun, çocuğun ilk konuşmaya başladığı zaman "baba, baba" ve "eme, eme" demesi olduğunu, buna göre ayetin manasının, "Nasıl bebek, küçüklüğünde devamlı anne ve babasını zikrediyorsa, siz de aynı şekilde devamlı Allah'ı zikredin" şeklinde takdir edileceğini söylemişlerdir.

3)Ebu Müslim, "babalar" kelimesinin, devamlı anmadan kinaye olarak zikredildiğini söylemiştir. Buna göre ayetin manası şu şekilde olur: "Nasıl insan babasının zikrini hiç unutmuyor ise, aynı şekilde Allah'ın zikrinden de gafil olmaması gerekir."

4) İbnü'l-Enbarî bu ayet hakkında şunu söylemiştir: "Arapların cahiliye çağındaki yeminlerinin çoğu, babalar üzerine yapılıyor ve meselâ, "Babama ve babanıza, atama ve atanıza yemin ederim ki.." deniliyordu. Bundan dolayı Hak teâlâ onlara, "Nasıl atalarınıza (yemin ederek) ta'zim edip yüceltiyorsanız, aynı şekilde Allah'a da ta'zim edip yüceltin" demiştir.

5) Va'z-u nasihat edenlerden biri âyetin manasının şöyle olduğunu söylemiştir: "Nasıl atalarınızın "bir" olduğunu söylüyorsanız, aynı şekilde Allah'ın da "bir" olduğunu söyleyiniz." Çünkü Araplardan biri, eğer iki babaya nisbet edilse, bundan rahatsız olur ve hoşlanmazdı. Böyle olan Arap, kalkıp kendisine birçok ilâh edinmiştir. Bundan dolayı onlara, "Nasıl atalarınızın bir olduğunu söylüyorsanız, Allah'ın da bir olduğunu söyleyiniz. Hatta Allah'ın bir olduğunu daha fazla söylemek, öbürünü söylemekten evlâdır. Hak teâlâ'nın"hatta daha çok anınız" sözünden murad da budur.

6) Çocuk, nasıl bütün ihtiyaçlarının giderilmesi için daima babasına başvurup, babasını saygt ile hatırlar ise, siz de aynı şekilde hep Allah'ı hatırlayın.

7) Muhtemeldir ki Araplar, atalarını, onları zikretmeleri sebebiyle dualarına Allah katında icabet edilsin diye anıyorlardı. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak onlara, atalarının bu mertebede kimseler olmadığını bildirdi; çünkü atalarının güzel amelleri, şirk ehli oldukları için kabul edilmemişti. Böylece Araplara, bunun yerine, istikbâlde nimetlerin çoğalması için, Allah'ın nimet ve lütuflarını sayıp dökmeleri ve Allah'a çokça hamd-ü sena etmeleri emrolunmuştur.

Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Müslümanların, "atalar"ı adına yemin etmelerini nehyetmiş ve "Yemin edecek olan Allah'a yemin etsin, yoksa sussun" Buhârî. Şehâdât. 26; Müslim, (mân, 3 (3/1267). buyurmuştur. Allahü teâlâ dışındaki varlıklar, ancak Allah için ve Allah sayesinde var olunca, evlâ olan Allah'ı ta'-zim etmektir. Allah'tan başka ilah yoktur.

8) İbn Abbas (radıyallahü anh)'dan, bu ayetin tefsiri hakkında şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Bu, Allah'a isyan edilmiş olduğunda duyduğun gazab ve kızgınlığın, ana-babana kötü söz söylendiğinde duyduğun gazabtan daha şiddetli olmasıdır."

Bil ki bu açıklamalar, her nekadar muhtemel manalar ise de, ilk açıklama daha açık ve nettir. Bütün açıklamalar şu aynı hususta müşterektirler: Kulun dâima Rabbini zikretmesi, O'nu dâima ta'zim edip yüceltmesi, bütün ihtiyaç ve isteklerinin karşılanmasında hep O'na müracaat edip, O'nun dışındaki bütün varlıklardan alâkasını kesmesinin gerekliliği.. Ya Rabbî, ya Ekreme'l-ekremîn Allah'ım, bizi bu sıfatlarla muttasıf kıl.

Allah'ı Daha Kuvvetli Anmak

Hak teâlâ'nın"hatta daha kuvvetle (Allah'ı) anınız" kavli hususunda iki mesele vardır:

Birinci Mesele

(......) kelimesindeki âmilin, ifadesindeki "kâf" harf-i cerri olduğu söylenmiştir ki buna göre kelime mahallen mecrurdur. Bir başka görüşe göre de, fiilidir.Buna göre ise, kelime mahallen mansubtur.

Bu ifadenin takdiri şöyledir; "Atalarınızı andığınız gibi Allah'ı anınız. Ve O'nu, atalarınızdan daha şiddetli (kuvvetli) bir anışla anınız."

İkinci Mesele

(......) ayetinin manası, "Hatta O'nu daha kuvvetli bir şekilde anınız" şeklindedir. Çünkü atalarının övünç vesilesi olan şeyler azdır. Allahü teâlâ'nın kemâl sıfatları ise sonsuzdur. Binaenaleyh, onların Allah'ın kemâl sıfatlarını saymakla meşguliyetlerinin, atalarının övünç vesilesi olan şeylerini.saymakla meşgul oluşlarından daha fazla ve daha güçlü olması gerekir.

Kaffâl (radıyallahü anh) şöyle demiştir: "Bu gibi yerlerde kelimenin mecazî manada kullanıldığı bilinmektedir. Mesela birisi birisine, "Şu işi bir aya kadar veya daha çabuk yap" der. Bu adamın bu sözden maksadı bir şüphe ifadeetmek değildir, aksine o, bu ifadesiyle, birincisinden, daha kısa bir zaman olan ikincisine geçtiğini göstermektir.

Dünyada ve Âhirette İyilik İstemek

201

Âyetin tefsiri için bak:202

202

"İnsanlardan bazısı şöyle der: "Ya Rabb, bize dünyada ver." Bu kimse(lerin) ahiretten yana hiçbir nasibleri yoktur. Bazı insanlar da, "Ya Rabb, bize hem bu dünyada iyilik ver, hem de âhirette iyilik ver. Ve bizi (cehennem) âteşinin azabından koru” Der, İşte bu kimselerin, kazandıklarından payları vardır. Allah hesabı çok çabuk görendir" .

Âyetle ilgili birkaç mesele vardır:

Makbul Olan Dua

Bil ki Cenâb-ı Hak önce, haccın menâsikinin tafsilâtını açıklamış, bundan sonra zikri emrederek, "Arafat'dan seller gibi aktığınız zaman Meş'ar-i Harâm'da Allah'ı zikrediniz. O, nasıl sizi hidayete erdirdi İse, siz de O'nu anınız" buyurmuş; sonra Allah'dan başka şeylerin zikrini terkederek, sadece Allah'ı zikretmenin münasib olduğunu beyân edip, "Babalarınızı (atalarınızı) andığınız gibi Allah'ı anınız, hatta O'nu daha kuvvetli bir biçimde anınız" buyurmuş; bu zikirden sonra da. sonunda duanın nasıl yapılacağını açıklayarak:

"İnsanlardan bazısı şöyle der: Rabbimiz, bize dünyada ver" buyurmuştur. Bu, ne güzel bir tertiptir! Çünkü nefsi köreltmek ve onun karanlıklarını yok etmek için ibadetin önce yapılması gerekir. İbadetten sonra, kalbi nurlandırması ve orada Allah'ın celâl nurunun tecelli etmesi için, Allah'ı zikriyle meşguliyetin gelmesi gerekir. Zikirden sonra ise, kişi dua ile meşgul olur. Çünkü dua ancak, kendisinden önce zikir olduğu zaman kemâle erer. Nitekim Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'den de, zikri öne alarak, "Beni yaratan O'dur. Beni hidayete eriştiren de O'dur" (Şuara, 78) dediği; daha sonra da, "Ya Rabbi, bana hüküm ve hikmet ihsan et ve beni salihlere kat" (Şu'ara, 63) diye dua ettiği nakledilmiştir.

Bunu iyice anladığın zaman deriz ki: Cenâb-ı Hak, duâ edenlerin iki kısım olduğunu beyân etmiştir:

a) Duaları sadece dünyayı istemeye yönelik olan kimseler...

b) Duaları hem dünyayı, hem ahireti istemeye yönelik olan kimseler...

Bu iki kısmın dışında, duaları sadece ahireti istemeye yönelik olan bir üçüncü kısım daha vardır. Fakat âlimler bu şekilde dua etmenin meşru olup olmadığı hususunda ihtilâf etmişlerdir. Çoğunluk böyle bir duanın meşru olmadığı görüşündedirler. Çünkü insanoğlu başkasına muhtaç ve zayıf olarak yaratılmıştır. O, tek başına dünyanın elemlerine ve âhiretin meşakkatlerine katlanamaz. Bundan dolayı onun için en uygun yol, dünyanın ve âhiretin bütün şerlerinden Rabbisine sığınmaktır.

Kaffâl, Tefsir'inde, Enes (radıyallahü anh)'den, Hazret-i Peygamber efendimizin, hastalık kendisini iyice yiyip bitirmiş bir kimsenin yanına girerek, onu ziyaret ettiğini ve ona, "Bundan önce nasıl dua ediyordun?" diye sorduğunu, o adamın da, "Allah'ım, bana ahirette vereceğin cezayı dünyada iken hemen ver" diye dua ediyordum" dediğini, bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, "Sübhânallah!

Sen, bu hastalığa katlanamazsın. Şöyle dua etseydinya: "Ey Rabbimiz, bize dünyada da iyilik ver, antette de iyilik ver, ve bizi cehennem ateşinin azabından koru" dediğini nakleder. Hazret-i Enes (radıyallahü anh) sözüne şöyle devam eder: "Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) o adama duada bulundu, adam hemen şifâ buldu."

Bil ki Cenâb-ı Hak, şayet insan bedenindeki tek bir damara veya tek bir saç telinin köküne acı musallat etse, insan ne yapacağını şaşırır ve bu acıdan dolayı Allah'a itaat ve zikir ile meşgul olmaktan mahrum olur. Gerek dünyası, gerek âhireti hususunda Allah'ın rahmetine ihtiyaç duymayacakk olan kimdir? Böylece duayı sadece âhirete yönelik yapmanın caiz olmadığı ortaya çıkmış olur. Bu ayette de, ilk iki kısım zikredilip, bu üçüncü kısımdan bahsedilmemek suretiyle, anlatılan bu hususa bir işaret yapılmıştır.

İkinci Mesele

Alimler, Hak teâlâ'nınduayı sadece dünyaya yönelik yaptıklarını bildirdiği kimselerin kimler olduğu hususunda ihtilâf etmişlerdir: Bazı alimler, bunların kâfirler olduğunu söylemişlerdir. Nitekim İbn Abbas (radıyallahü anh)'dan rivayet edildiğine göre, müşrikler vakfe yaptıkları zaman, "Allah'ım, bize rızık olarak develer, sığırlar, koyunlar, köleler ve cariyeler ver" diyorlar, fakat tevbe etmiyor, mağfiret talebinde bulunmuyorlardı. Çünkü onlar ölümden sonra dirilişi ve âhiret hayatını inkâr ediyorlardı. Enes (radıyallahü anh)'den rivayet edildiğine göre ise, onlar şöyle diyorlardı: "Allah'ım, bize yağmur yağdır ve düşmanımıza karşı bize yardım et." İşte Cenâb-ı Hak, bu kısımdan olan bir kimsenin, ahirette bir payı olmadığını, yani onun için orada hiç bir ikramın, nimetin ve sevabın bulunmayacağını haber vermiştir. Atim Ebu Ali ed-Dehhâk (radıyallahü anh)'dan şöyle dediği nakledilmiştir: "Cehennemlikler, yenecek içecek şeyleri isteyerek, "(Ey cennet ehli), bize su verin, ya da bize Allah'ın size dünyada iken rızık olarak verdiği şeylerden yollayın" diye yardım isterler. Fakat şehvetleri onlara galebe ettiği için, onlar hem dünyada, hem de ahirette rezil ve rüsvay olmuşlardır."

Diğer bazı alimler ise şöyle demişlerdir: Bunlar mü'minler de olabilir. Fakat bunlar Allahü teâlâ'dan ahiretlert için değil de, dünyaları için dua etmişlerdir. En yüce ve en şerefli bir makam olan dua makamında, ahiretteki ebedî ' nimetleri istemekten yüz çevirerek, dünyanın geçici ve fânî metâını istedikleri için, onların bu duaları günahlardan sayılmıştır. Böyle yapan kimseye de bazen, onu yapan her ne kadar Müslüman da olsa, "Onun ahirette hiçbir nasibi yoktur" denilebilir. Nitekim"Allah'a verdikleri sözü ve yeminlerini az bir fiyat karşılığında satanlar yok mu, işte onlara ahirette hiçbir nasib yoktur" (Âl-i İmran, 77) âyetinin, yalan yemin ederek başkasının malını alan kimse hakkında nazil olduğu rivayet edilmiştir.

Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, "Şüphesiz Allah, bu dini hiçbir nasibi olmayan kimseler ile kuvvetlendirir" Buhâri, Kader, 5: Miulim, imân. 178 (1/105) (Benzen bir hadis). dediği rivayet edilmiştir. Bu hadis birkaç manaya getir:

a) Tevbe etmeleri müstesna, ahirette onun için bir pay yoktur.

b) Allah'ın affı müstesna, onun için ahirette bir pay ve nasib yoktur.

c) Onlara, Allah'tan ahireti için dua eden kimselerin nasibi gibi bir nasib yoktur. Yine yalan yemin etmeyenlerin nasibi gibi bir nasib, yalan yere yemin ederek mal elde eden kimseler için söz konusu yoktur. Allah en iyi bilendir.

Üçüncü Mesele

"Ya Rabbena bize dünyada ver." ayetinde, fiilinin mef'ulü, malum gibi olduğu için hazfedilmiştir.

Bil ki saadetin mertebeleri, ruhanî, bedenî ve haricî olmak üzere üç tanedir. Ruhanî olan iki çeşittir:

a) Nazarî kuvveti ilimle tamamlamak,

b) Amelî kuvveti üstün ahlâk ile tamamlamak.

Bedenî sâadet mertebesi, sıhhat ve güzellik olmak üzere iki çeşittir. Haricî saadet mertebesi ise, mal ve makam olmak üzere ikidir.

Buna göre insanın, "Ya Rabbena, bize dünyada ver.." duası, bütün bu kısımları içine alır. Çünkü ilim ile dünyada süslenmek ve akranlarının üstüne çıkmak murad edilir ise, bu dünyevi bir saadet olur. Üstün ahlâk ile dünyada reis olmak ve dünyevî menfaatları toplamak murad edilir ise, bu da dünyevî bir saadet olur.

Öldükten sonra dirilmeye ve ahirete inanmayan herkes, ne ruhanî ne de cismânî hiçbir fazilet istemez, ancak bunları dünyevî bir menfaat için ister. Daha sonra Hak Teââ, bu grub hakkında, "Bu kimsenin ahirette bir nasibi yoktur" buyurmuştur. Bunun bir benzeri de,

"Kim ahiret mahsûlünü dilerse, onun mahsûlünü artırırız. Kim de (sadece) dünya ekini (menfaati) isterse ona da yalnız bundan veririz. Ahirette de ise ona hiçbir nasib yoktur" (Şûra, 20) ayetidir.

Sonra Hak teâlâ bu ayette, o kimsenin dünyevî hususta ettiği duaya icabet olunup olunmayacağından bahsetmemiştir. Bazı âlimler, bu gibi insanların icabete (dualarının kabulüne) lâyık olmadıklarını, çünkü insanın duasının kabul edilmesinin, övgüye değer bir durum olduğunu; bunun ise ancak Allah'ın velî kulları ve keramet ehli kulları için sabit olacağını; fakat bu kimsenin, duasına icabet edilmese bile o mükellef ve sağ olduğu müddetçe, Allahü teâlâ, "Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur kir onun rızkı Allah'ın üzerine olmasın" (Hud, 6) buyurduğu gibi, Allah'ın ona rızkını vereceğini söylemişlerdir.

Diğer bazı alimler ise, bu gibi insanların dualarının bazen kabul edilebileceğini, fakat bu kabul edilişin ilahî bir mekr ve istidrâc (daha çok azması için fırsat vermek) için olduğunu söylemişlerdir.

İslâm'ın Hülâsası Mahiyetinde Müslümanın Örnek Duası

Allahü teâlâ'nın "Bazı insanlar da 'Ya Rabbena, bize, hem bu dünyada iyilik ver, hem ahirette iyilik ver ve bizi (cehennem) azabından koru" der" ayeti ile ilgili olarak müfessirler birçok izahta bulunmuşlardır:

a) Dünyevi hasene (iyilik), sıhhat, emniyet, yeterti rızık, sâlih evlâd, sâliha eş ve düşmanlara karşı galib olmaktan ibarettir. Allahü Teâlâ, rızık ve benzeri şeylerdeki bolluğu da, "hasene" (iyilik) diye isimlendirerek,

"Sana bir iyilik dokunsa, bu onları üzer" (Tevbe. 50) buyurmuştur. Yine, "De ki, sizler bizim için ancak iki iyilikten birisini bekliyorsunuz" (Tevbe, 52) ayetindeki "iki iyiliğin" muzaffer olma ve şehidlik olduğu söylenmiştir.

Uhrevî bakımdan "hasene" (iyilik), sevab elde etmek ve azab-ı İlâhî'den kurtulmaktır. Hülâsa, "Ey Rabbimiz, bize hem bu dünyada iyilik ver, hem de ahirette.." duası, bütün dünyevî ve uhrevî menfaatlan kendisinde toplayan bir ifadedir.

Hammâd b. Seleme'nin, Sabit'ten rivayet ettiğine göre, onlar Enes (radıyallahü anh)'e. "Bizim için dua et" dediler. O da, bunun üzerine, "Ya Rabbena, bize hem bu dünyada iyilik ver, hem de ahirette ve bizi cehennem ateşinden koru" demisti. Onlar, "Bize daha fazla dua et" dediklerinde, o aynı duayı tekrar etmiş, yine "Bize daha da fazlasını söyle.." dediklerinde, Hazret-i Enes (radıyallahü anh): "Daha ne istiyorsunuz? Ben sizin için, dünya ve ahiretin en hayırlı şeylerini istedim demiştir. Gerçekten Enes (radıyallahü anh) doğru söylemiştir. Çünkü kulun, dünya ve ahiretten başka yurdu yoktur. Binaenaleyh o, dünya ve ahiretin iyiliklerini istediğinde, geriye bir şey kalmamıştır.

b) Dünyadaki "hasene" (iyilik) ten murad, faydalı iştir. Bu faydalı iş de, Allah'a imân ve ibadettir. Ahiretteki "hasene" den murad İse, devamlı lezzet ve ta'zim; Allah'ın zikriyle, Allah'a ünsiyet (yakınlık), muhabbet ve O'nu görme ile olan nimetlenmedir. Dahhak'ın ibn Abbas (radıyallahü anh)'dan rivayetine göre, bir adam Rabbisine şöyle diyerek dua etmiştir: "Ya Rabbena, bize hem bu dünyada iyilik ver, hem ahirette iyilik ver ve bizi cehennem azabından koru." Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem),

"Bu adamın Allah'dan dünyevî bir şey istediğini sanmıyorum" dedi. Bazı sahâbîler, "Fakat ya Resûlallah, o, "Bize hem bu dünyada iyilik ver.." dedi?" dediler. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de, "O, "Ey Rabbimiz, bize bu dünyada sâlih amel ver.." diyor" buyurdu. Bu, Hak teâlâ'nın "Onlar, "Rabbimiz, bize zevcelerimizden ve soyumuzdan göz aydınlığı (olacak kimseler) ihsan et" derler" (Furkan.74) ayeti ile te'kid edilmiştir. Ayetteki "göz aydınlığı", onların çoluk çocuklarını itaatkâr, mü'min ve kullukta devamlı görmeleridir.

c) Kadâde "Dünyevî ve uhrevî hasene (iyilik) istemenin, her iki dünyada da afiyeti taleb etmektir" demiştir. Hasan el-Basrî'den, "dünyadaki hasene"nin, Allah'ın kitabını anlamak; ahiretteki hasenenin ise cennet olduğu" rivayet edilmiştir. Bil ki ayet ile ilgili araştırmanın kaynağı şudur: Şayet ayette, denilmiş olsaydı, bu ifadede bütün hasene (iyilik)leri içine alırdı. Fakat Hak teâlâ, buyurmuştur. Ayetteki "hasene" kelimesi, müsbet manada gelen cümledeki "nekire" bir kelimedir. Dolayısıyla bu sadece "bir hasene" manasına gelir. İşte bu sebepten dolayı, müfessirferden mütekaddim olanlardan her biri bu lâfzı, "hasene" (iyilik) çeşitlerinden, kendilerince en güzeline hamletmişlerdir.

İmdi şayet, "Hasene" yerine, marife olarak, denilseydi, bu bütün haseneleri içine almaz mıydı? O halde niçin, bu şekilde marife olarak getirilmedi de nekre olarak getirildi" denirse, derim ki: Bunu en iyi bilen Allah'tır, fakat öyle sanıyorum ki burada, daha önce de beyân ettiğimiz gibi, dua eden kimse, "Ya Rabbena, bana şunu ve bunu ver" dememeli, aksine, "Allah'ım şu ve şu, benim menfaatime ve senin kaza ve kaderine uygun ise onu bana nasîb et" demelidir. Buna göre insan, "Ya Rabbi, bana dünyada ve âhirette şu iyiliği ver" derse, bu kesinlik ifade eder. Bunun doğru olmadığını daha önce açıklamıştık. Fakat insan, nekre olarak "hasene" kelimesini getirir ve "dünyada bana bir hasene (iyilik) ver" derse, bundan murad, tek bir iyilik olur ki bu da Allah'ın kaza, kader, rıza, hüküm ve hikmetine uygun düşen bir hasene olur, Binaenaleyh bu şekilde (ayetteki gibi) dua, edebe riayete ve yakîn esaslarına devam etmeye daha uygun olur.

Mükafaat Amele Göredir

Cenâb-ı Hakk'ın, "İşte bunlara, kazandıklarından bir nasib vardır" buyruğu ile ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Ayetteki, (......) kelimesi hakkında iki görüş vardır:

a) Bu sadece, dünya ve ahireti isteyen ikinci gruba

İşarettir. Bunun delili, 'Onun için ahirette bir pay yoktur" buyrularak, birinci gruba ait hükmün zikredilmiş olmasıdır.

b) Bu, her iki gruba da râcidir. Yani, "Bunlardan her biri için, niyeti nisbetinde, yaptığı amelden bir pay vardır" demektir. Buna göre, kim öldükten sonra dirilmeyi inkâr eder de, sırf dünyevi menfaatleri elde etmek için haccederse, bu ondan sudur eden bir küfür ve şirktir. Allah bu fiili cezalandırır. Veyahut da bundan murad, Allah'ın da, 'Kim ahiret mahsûlünü dilerse, onun mahsûlünü artırırız. Kim de (sadece) dünya ekini (menfaati) İsterse ona da yalnız bundan veririz. Ahirette ise ona hiçbir nasîb yoktur" (Şura, 20) ayetinde de buyurduğu gibi, "kim dünya için çalışır çabalarsa, çalışmasının karşılığı dünyada o kimseye verilir" şeklinde olur.

Ayette Geçen Kesble İlgili Üç Sual ve Cevabı

Allahü teâlâ'nın beyanı hususunda birkaç soru vardır:

Birinci Soru: ayeti, tahkiri ve azlığı ifade eden bir cümledir. Binaenaleyh bundan maksad nedir?

Cevab: Bundan murad, "Onların kesb ve amelleri sebebiyle, onlara hem dünyevi hem uhrevî paylar vardır" manasıdır. Buna göre, ifadesinin başındaki, teb'iz (bazısı) manasına değil, ibtidâ-i gaye (başlangıç) manasınadır.

İkinci Soru: Bu ayet, mükâfaatın amele göre olacağına delâlet eder mi?

Cevab: Evet, fakat bu, zatî bir müstehak oluşa göre değil, Allah'ın va'adine göredir.

Üçüncü Soru: Kesb nedir?

Cevab: Kesb, insanın ameli karşılığında elde ettiği şeye verilen addır. Buna göre, ya bir menfaati celbetme, ya da bir zararı defetmesi şartıyla o şey, insanın kesbi ve müktesebi olur. Bu izaha göre, kazanç hususunda, "Bunlar falancanın kesbidir, falancanın kesbi (kârı, kazancı) çok veya az kazançtı (kesbli) dır" denilir. Çünkü bununla ancak "kazanç" kastedilir. Alimlerimizin, "Kesb, cebr ile halk (yaratma) arasında orta noktadır" şeklindeki sözleri, eski kelâm kitaplarında zikredilmiştir.

Allah Hesabı Çok Çabuk Görür

Hak teâlâ'nınv"Allah hesabı çok çabuk görendir" ayeti ile ilgili bir-iki mesele vardır:

(......) tabiri bu kökten olup, "bir insanın sayılan şan ve şöhretleri" manasına gelir. "önem verip saydı" demektir. Zeccac, "Arapça'da "hisâb" Arapların, "Bu sana yeter" manasında söyledikleri, (......) ifadesinden alınmıştır. İnsanlar arasındaki muamelelerdeki (alış -verişteki) hesab da böyle isimlendirilmiştir. Çünkü bu hesab ile yeterli miktar ve bu hususta o miktardan fazlalık ve noksanlığın olmadığı anlaşılır" demiştir.

Yüce Allah'ın Mahlûkatı Hesaba Çekmesi Ne Demektir?

Alimler, Hak teâlâ'nın, mahlûkâtını hesaba çekmesinin ne manada olduğunda ihtilâf ederek şu görüşleri söylemişlerdir:

a) "Hısâb"ın manası, Allahü teâlâ nın, o insanlara lehlerine ve aleyhlerine olan şeyleri bildirmesidir.

Yani Hak teâlâ, insanların kalblerinde, amellerinin mikdannı, nicelik ve niteliğini ve onlara vereceği mükâfaat ve cezanın mikdannı bilebilecekleri zarurî (kesin) bir ilim yaratır. Bu görüşte olanlar şöyle demişlerdir:" Bu mecazî ifadenin izahı şudur: Hesab, insanın lehine ve aleyhine olan şeyi bilmesine vesile olan şeydir". Buna göre, Allah'ın bu bildirmesine "hisâb" demek, sebebin isminin, müsebbebe (neticeye) verilmesi kabilinden olur ki bu çokça kullanılan bir mecaz çeşididir. İbn Abbâs(radıyallahü anh)'ın şöyle dediği nakledilmiştir: "Mahlûkat için herhangi bir hesab yoktur. Aksine onlar Allah'ın huzurunda dururlar ve içinde günahları yazılı olan kitapları (amel defterleri) sağ taraflarından verilir ve onlara, "Bunlar, sizin günahlarınız. Fakat ben bunları affettim" denilir. Sonra onlara iyiliklerinin yazılı olduğu kitaplar verilir ve "Bunlar sizin iyiliklerinizdir, Ben onların sevabını size kat kat verdim" denilir."

b) Ahiretteki muhasebe (hesaplaşma), cezalandırmadan ibarettir. Nitekim Hak teâlâ, "Nice şehirler, Rablerinin ve Allah'ın peygamberlerinin emrinden çıktılar da biz onları şiddetli bir hesapla hesaba çektik" (Talak, 8) buyurmuştur. Buradaki mecazın izahı şöyledir: Hesab, alıp-verme sebebidir. Sebebin ismini müsebbebe (neticesine) vermek caizdir. Bundan dolayı mücâzât (cezalandırma) yerine "hesâb" lâfzı kullanılabilir.

c)Hak teâlâ, kullarına, amellerinin durumu ve kendilerine nasıl bir sevab ve ceza olduğu hususunda konuşabilir. Buna göre, Allah'ın kelâmının harf ve seslerden mürekkeb olmadığını söyleyen kimseler şöyle derler: "Allahü teâlâ, mükellefin tıpkı gözünde, Allah'ın kadîm zatını görebileceği bir görme gücü yarattığı gibi, kulağında da Allah'ın kadîm kelâmını dinleyebileceği bir duyma gücü yaratır." O'nun kelâmının bir ses şeklinde olduğunu söyleyenler ise şöyle derler: "Allahü teâlâ, ilahî kelâmını onlardan her birinin kulağında veya kulağına yakın bir cisimde, bu ilahî kelâmın sesinin kuvvetinin, başka bir mükellefi, mükellef olduğu şeyi anlamaktan engellemıyecek bir şekilde, her mükellefin duyacağı bir kelâmı yaratır. Allahü teâlâ'nın mahlûkâtını hesaba çekmesinden murad, işte budur.

Allah'ın Serî'ul-Hisab Vasfının Manası

Âlimler, Hak teâlâ'nın "serî'ul-hisâb" oluşunun manası hususunda şu görüşleri zikretmişlerdir:

a) Allahın hesaba çekmesi, ya her mükellefin kalbinde, amellerinin sevab ve cezalarının ne kadar olduğunu bilebilecekleri zarurî (kesin) bir bilgi yaratması veya her mükellefe hakettiği mükâfatı ulaştırması veyahut her mükellefin kulağında ilahî kadîm kelâmı duyabilecek bir gücü yaratması veyahut da her mekellefin kulağında sevab ve cezasının ne kadar olduğunu ifade eden bir ses yaratması manasına gelir. Bu dört izaha göre de, Allahü teâlâ'nın hesaba çekmesinin manası, O'nun bir şey yaratması manasınadır. Kudret-i İlâhiyye bütün mümkinâta taalluk ettiğine, Allah'ın yaratması ile yoktan var etmesi daha önce geçen bir maddeye, bir müddete ve bir alete dayanmadığına ve O'nu bir iş, diğer bir işten alıkoyamayacağına göre, Hak teâlâ göz açıp kapamadan daha kısa bir zamanda bütün mahlûkatı yaratmaya hiç şüphesiz kâdirdir. İşte bu sebepten ötürü, hadiste, "Şüphesiz Allahü teâlâ, bütün mahlûkah. Bir deve sağımı kadar vakitte hesaba çeker" şeklinde gelmiştir.

b) Allahü teâlâ'nın "Serî'ul-hisâb" oluşunun manası, O'nun, kullarının duasını çabuk kabul edip icabette bulunması manasınadır. Çünkü Hak teâlâ, aynı vakitte kendisinden, dünyevî ve uhrevi, farklı farklı birçok şeyleri isteyen kimseler isterler de, O da, bunları birbirine karıştırmadan herkese istediğini verir. Eğer bu iş, mahlûkâttan birisinin elinde olsaydı, bunların hesabı uzar ve birbirine girerdi. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak, kendisinin "serî'ul-hisab" (Hesabı çok çabuk gören) olduğunu, yani isteyenlerin bütün isteklerini bildiğini bildirmiştir. Çünkü Allahü teâlâ, el tutup bir akid (alış-veriş) yapmaya, bir düşünceye ve bir hazırlık (hesaplama) yapmaya muhtaç değildir. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, "Ey, kendisini hiç bir durum, başka bir durumdan alıkoyamayacak olan (Allah'ım)" Benzeri bir hadis için bkz. Keşfu'l-Hafâ, 2/396 şeklindeki duasının manası işte budur.

Bu husustaki sözün özü şudur: Allahü teâlâ'nın olması bütün mahlûkâtın durum ve amellerini bilmesi manasınadır. Bu mecazî ifadenin izahı şöyledir: Hesab eden kimse, hesabıyla o şeyi bilebilmek için bu hesabı yapar. Binaenaleyh hesab, ilmin (bilginin) meydana gelme sebebidir. Burada sebebin ismi, müsebbebe (neticeye) verilmiştir.

c) Allah'ın serî'ul-hisâb oluşu, O'nun muhasebesinin (hesaba çekmesinin) kesin olacağı manasınadır.

Muayyen Günlerde Tekbir Getirme (Teşrik Tekbirleri) Emri

"Bir de sayılı (belit) günlerde Allah'ı zikredin. Kim iki günde (Mina'dan dönmek için) acele ederse, ona günah yoktur. Kim de geri kalır (orada daha durur) ise ona da günah yoktur. (Bu), takva sahibi (olanlar) içindir.

203

Allah'dan ittikâ edin ve bilin ki muhakkak ancak O'nun huzuruna varıp toplanacaksınız" .

Bil ki Cenâb-ı Hak, Meş'ar-i Harama dâir hususları zikredince, iki sebepten dolayı şeytan taşlama işini zikretmedi:

1) Bu iş, Araplar arasında yaygıh olup, onlar bunu inkâr etmiyorlardı. Ancak Allahü Teâlâ, şeytan taşlamada bulunan "zikrullâh"ı zikretti, çünkü onlar bunu yapmıyorlardı.

2)Allahü Teâlâ'nın"şeytan taşlama"yı zikretmemesi, muhtemelen şundan dolayıdır. Çünkü bu günlerde Allah'ı zikretmeyi emretmek, şeytan taşlamanın bir delili olur Çünkü, şeytan taşlamanın sünnetlerinden bir tanesi de, her taş atarken tekbir getirmektir. Sonra Cenâb-ı Hak, buyurmuştur. Bunda birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Cenâb-ı Hak, haccın menâsiki arasında bu sayılı ve belirli günleri de zikretmiş, burada, "Sayılı günlerde Allah'ı zekrediniz" buyurmuş, Hacc sûresinde ise; "Kendileri için olan faydalan müşahede etsinler ve malûm günlerde de Allah'ı ansınlar diye.." (Hacc, 28) buyurmuştur. İmdi Şafiî (radıyallahü anh)'nin mezhebi, burada zikredilen,

"Belirli günlerden" maksat, sonu Kurban bayramı günü olan zilhiccenin ilk on günü; "sayılı günlerden" maksat ise, teşrik günleri demek olan, kurban bayramı gününden sonraki üç gündür.

İmâm Şafiî, teşrik günleri olduğuna şu delili getirmiştir:

Allahü Teâlâ eyyâm-ı ma'dûdâttan bahsetmiştir. "Eyyam" cemî bir lâfızdır ki, bunun en azı üç gündür.

Bundan sonra da, "Kim iki günde acele ederse, ona günah yoktur. Her kim de gecikirse, ona da günah yoktur" buyurmuştur. Bu, Kim ikigünde acele ederse, ona günah yoktur" ifadesinden muradın, bu sayılı günlerden olmasını gerektirir. Ümmet, bu hükmün ancak Minâ günlerinde sabit olacağı hususunda ittifak etmişlerdir ki, bu günler de teşrîk günleridir. Böylece biz, "sayılı günler" in, teşrik günleri olduğunu anlamış olduk. Kaffâl, bu görüşü Tefsîr'inde Abdurrahman İbn Nu'mân ed-Deylemî'den rivayet ettiği şu hadisle kuvvetlendirmiştir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), bir münadiye emretti, o da, "Hacc, Arafât'tır. her kim cem' gecesi fecrin dogmasından önce gelirse o kimse hacca yetişmiş demektir. Minâ günleri üçtür; kim İkigünde acele ederse, o kimseye günah yoktur. Kim gecikirse, ona da günah yoktur" Tirmızi, Tefsir 2/22, (5/214); İbn Mâce. Menâsik, 57 (2/1003). şeklin-de nida etti. İşte bu, eyyâm-ı ma'dûdatın teşrîk günleri olduğunu gösterir.

Vahidî (radıyallahü anh) de şöyle demiştir: "Teşrîk günleri, Kurban bayramı gününden sonraki üç gündür. ,

a) Yevmu'n nefr... Bu, zilhiccenin onbirinci günü olup, haccılar bu günde Minâ'ya giderler...

b) Yevmu'n-nefri'l-evvel. Çünkü insanların bazıları, bugünde Minâ'dan giderler.

c) Yevmu'n-nefri's-sanî.. Bu üç güne, Kurban bayramı günüyle beraber, "Eyyâmu'n-nahr" denilir. Arefe günüyle beraber bu dört gün içinde yapılan şeytan taşlama günlerine de, az sonra Müslümanların bu husustaki mezheplerini naklederken açıklayacağımız gibi, "namazların peşine getirilen tekbir günleri denilir."

İkinci Mesele

Bu günlerdeki zikirden murad, şeytan taşlaması sırasında getirilen zikirdir Çünkü, her taş atılırken tekbir getirilir. Namazların peşinden getirilen zikre gelince, âlimler bu hususta ittifak etmekle beraber, sadece birkaç hususta ihtilâf etmişlerdir.

Birinci Husus: Ümmet-i Muhammed, namazlardan sonra getirilecek tekbirlerin, Kurban bayramına tahsis edilmiş olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Ancak bu tekbirlerin başlangıç ve sona eriş zamanı hususunda ihtilâf etmişlerdir. Bu husustaki görüşler şunlardır:

a) Bu tekbirler Kurban bayramı gününün öğle namazından başlar, teşrik günlerinin en son gününün sabah namazı sonuna kadar devam eder. Bu görüşe göre tekbirler, onbeş vakit namaz içinde getirilmiş olur ki bu, İbn Abbas ve İbn Ömer'in görüşüdür. İmâm Mâlik ile bir kavline göre İmâm Şafiî (radıyallahü anh), bu görüşü benimsemişlerdir. Bu husustaki delil şudur: Bu tekbirlerle ilgili emir, ancak hacc yapan kimseler hakkında vâriddir. Çünkü Allahü Teâlâ, "Atalarınızı andığınız gibi Allah'ı anınız" (Bakara, 200) demiş, daha sonra da, "Ve Allah'ı sayılı günlerde zikrediniz. Kim iki günde acele ederse, ona günah yoktur" buyurmuştur. Bu ise, ancak haccılar hakkında söz konusu olabilir. Böylece bu, bu tekbirlerle ilgili emrin, sadece haccılar hakkında olduğuna delâlet eder. Diğer insanlar ise, bu hususta, hacc yapanlara tabidirler. Sonra hacc yapan kimsenin tekbir getirdiği namazların ilki, Minâ'da kılınan öğle namazıdır. Çünkü haccılar bu namazdan önce, telbiye (yani lebbeyk zikrini) yaparlar. Haccıların Minâ'da kıldıkları en son namaz, teşrik günlerinin son günündeki sabah namazıdır. Böylece, bu tekbirlerin, haccı olmayanlar için de bu zaman ile sınırlı olması gerekir.

b) Şafiî (radıyallahü anh)'ye göre bu tekbirler, Kurban bayramı gününün gecesi akşam namazından başlar ve teşrik günlerinin sonuncusunun sabah namazına kadar devam eder. Bu görüşe göre, bu tekbirler onsekiz namaz vaktinde devam eder.

c) Yine Şafiî'ye göre, bu tekbirlere arefe gününün sabah namazından başlanır ve Kurban bayramı gününün ikindi namazından sonra sona erer. Böylece tekbirler, sekiz vakitte alınmış olur. Bu, Alkame, Esved, Nehaî ve Ebu Hanife'nin görüşüdür.

d) Bu tekbirlere, arefe gününün sabah namazında başlanır, teşrik günlerinin en son günü olan Kurban bayramının ikindi namazından sonra sona erer.

Buna göre tekbirler, yirmiüç vakit alınmış olur. Bu, Hazret-i Ali, Hazret-i Ömer, İbn Mes'ûd ve İbn Abbas gibi sahabenin önde gelenlerinin görüşüdür, Fakihlerden de Sevrî, Ebu Yusuf, İmam-ı Muhammed, Ahmed İbn Hanbel, îshâk. Müzeni ve İbn Şüreyh'in görüşleri de böyledir. Çoğu beldelerdeki insanlar da, buna göre amel eder.

Buna şu hususlar da delâlet eder:

1) Câbir'in rivayet ettiğine göre, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) arefe günü sabah namazını kıldırdı, sonra bize dönerek, "Allah'u Ekber!" dedi ve tekbiri, teşrik günlerinin son gününün ikindisine kadar sürdürdü.

2) Ebu Hanife'nin söylediği şey, az olanı almadır. Bu görüş ise en çok olanı almadır. Çok tekbir getirmek, Allahü teâlâ'nın "Allah'ı çok zikrediniz" (Ahzâb, 41) ayetinden dolayı daha evlâdır.

3) Bu, en ihtiyatlı görüştür. Çünkü kişi eğer çok tekbir getirecekse bu, tekbirleri azaltmasından daha hayırlıdır.

Bu tekbirler teşrik günlerinin tekbirleri diye isimlendirilir. Bu sebeple, bunların, teşrik günlerinin sonuna kadar sürdürülmesi gerekir. Buna göre eğer. "Bu tekbirler teşrik günleri olan, sayılı (belli) günlere de nisbet edilir. Bundan dolayı bu tekbirlerin arefe gününde meşru olmaması gerekir" denilir ise, biz deriz ki: Bu, Kurban bayramı gününde de tekbir alınmamasını gerektirir. Halbuki, alimlerin icmâı ile bâtıldır. Yine bu zaman içerisinde, teşrik günleri çoğunlukta olduğu için, tekbirlerin teşrik günlerine nisbet edilmesi doğru olur.

İhtilaf Edilen İkinci Husus: Şafiî (radıyallahü anh), "Tekbirlerde müstehab olan, birbiri ardınca üç defa alınmasıdır" demiştir. Bu, İmam Mâlik'in de görüşüdür. İmâm-ı Ebu Hanife ve İmam-ı Ahmed ise, tekbirin iki kere alınacağını söylemişlerdir. İmâm Şafiî'nin delili, Abdullah b. Muhammed b. Ebu Bekr b. Amr b. Hazm'in söylediği şu sözdür: "İmamların teşrik günlerinde namazlardan sonra üç kere tekbir getirdiklerini gördüm." Bir de bu, fazla tekbir getirmektir ve Allahü teâlâ'nın "Allah'ı çokça zikredin" (Ahzab, 41) ayetinden dolayı, daha uygundur. Sonra Şafiî (radıyallahü anh) şöyle demiştir: "Tekbir alan kimse, üçüncü tekbirden sonra, "Allah'tan başka ilah yoktur. Allah en büyüktür ve hamd sadece Allah'a aittir" der. Bundan başka Allah'ın zikri olarak ilâve edeceği şey de güzel olur."

İmam Şafiî, telbiye hususunda da, "Allah'ın Resulünün yaptığı telbiyeye ilâve edilmemesini isterim" demiştir. Bu ikisi arasındaki fark şudur: Tekrar, telbiyenin bir sünnetidir. Dolayısıyla tekrar tekrar telbiye yapmak, ona ilâvede bulunmaktan daha evlâdır. Tekbirlerde ise tek tekbir alınır. Bu sebeple. bu tekbire ilâvede bulunmak, hiçbir şey söylememekten daha evlâ olur. Şeytan taşlarken tekbir getirmeye gelince, rivayet edildiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), her taş atışında tekbir getiriyordu. Binaenaleyh böyle yapılması gerekir.

Cenâb-ı Allah'ın, "Kim iki günde (Mina'dan dönmek için) acele ederse ona günah yoktur. Kim de geride kalır (orada daha durur) ise ona da günah yoktur. (Bu), takva sahibi (olanlar) içindir" ayetiyle ilgili birtakım sorular vardır:

Birinci Soru: Allahü teâlâ niçin, demeyip, buyurdu?

Cevap: Keşşaf sahibi, ve fiillerinin, manasında mutavaat ifade ederek kullanıldığını ve meselâ, O, iş hususunda acele etti" denildiğini; müteaddi olarak da kullanıldığını ve mesela, "O, gitmeye acele etti" denildiğini söylemiştir.

İkinci Soru:Cenâb-ı Allah'ın, "Kim değeri kalırsa, ona da günah yoktur" buyruğunda bir müşkil vardır. Çünkü insan, haccın tamam olması için ona gerekli olan her şeyi yerine getirdiğine göre, "Ona bir günah yoktur" demenin manası nedir? Çünkü bu cümle, ancak birşeyi eksik bırakan hakkında söylenebilir, yoksa işi tastamam yapan kimse için söylenmez.

Buna birçok şekilde cevap verilir:

a)Allahü teâlâ, ruhsat olmak üzere acele gitmeye müsaade edince, insanın aklına bu ruhsattan istifadeetmeyenlerin günah işlemiş olacağı düşüncesi gelebilir. Baksana, -Allah kendisinden razı olsun- Ebu Hanife şöyle diyor:

"Kısaltmak, azimettir (emirdir), tamamlamaksa, caiz değildir. Bu ihtimal söz konusu olunca, hiç şüphesiz Allahü Teâlâ böyle bir şüpheyi izâle etmiş ve her iki hareket tarzında da herhangi bir günah olmadığını açıklamıştır. Buna göre isteyen acele eder ve ruhsatın gereğine göre hareket eder, isteyen de acele etmez ve ruhsatın gereğine göre hareket etmez. Bu iki şeyde de kişiye günah yoktur".

b) Bazı müfessirler şöyle demişlerdir: Bu haccılardan acele edenler de bulunuyordu, acele etmeyip gecikenler de... Sonra da bu iki gruptan bir kısmı, diğerinin yaptığını kınıyordu. Gecikenler, acele edenlerin hareketinin haccın örfüne uymadığını; acele edenler de gecikenlerin hareketlerinin haccın örfüne ters düştüğünü zannediyorlardı. İşte bunun üzerine Allahü Teâlâ bu iki kısmın hiçbirinde herhangi bir kusur bulunmadığını açıkladı. Buna göre isteyen acele eder, isteyense etmez...

c) Gecikenden günahın kaldırılmasında mânâ, bu günahı kaldırmanın, üç günden fazla kalanlar için söz konusu olduğudur. Buna göre sanki şöyle denilmiştir: Mina'da kalınması gereken müddet üç gündür. Kim bu üç günden noksan yapar, ikinci günde acele ederse, ona bir günah terettüp etmez. Kim de bu üç güne ilâvede bulunur, üçüncü günden dördüncü güne kalır da, diğer insanlarla gitmezse, bu kimseye de herhangi bir günah terettüp etmez.

d) Bu söz, ancak haccın, günahların yok olması ve onların örtülmesi (tekfîr) için bir sebep olduğunu beyan hususunda bir mübalağa için zikredilmiştir. Bu meselâ, insan bir panzehir aldığı zaman doktor ona, "Şu anda bir zehir alsan sana zarar vermez; almasan da bir zarar vermez" der. Doktorun bu sözünden maksadı, panzehirin zararları savuşturma hususunda mükemmel bir ilâç olduğunu beyandır; yoksa insanın zehir alıp almamasının aynı şey olduğunu beyan değildir. İşte burada da böyledir. Bu sözden maksat, haccın bütün günahlar için keffâret olduğu hususunda mübalâğayı beyan etmektir; yoksa acele edip etmemenin eşit olduğunu beyan etmek değildir.

Hazret-i Peygamberin şu hadisi, haccın günahların örtülmesi için (keffâret) kuvvetli bir sebep olduğuna delâlet eden hususlardandır:

"Kim hacceder ve hacc esnasında cfmâ yapmaz ve fiskda yapmazsa, annesinin onu doğurduğu gün gibi, bütün günahlarından sıyrılıp fiicar. " Buhârî. Hacc, 4; Müslim, Hacc, 438 (2/983-934)

e) Pekçok âlım şöyle demiştir: Harem-i Şerifin civarında yerleşik kalmak mekruhtur. Çünkü insan Harem ve Beyt'e komşu olduğu zaman, Harem'in ve Beyt'in kıymeti, o kişinin gözünde azalır. Amataşrada olduğu zaman kişinin Harem'e ve Kâbe'ye olan iştiyakı artar. Durum böyle olunca, bu açıklamaya göre içimizden birinin kalbine, "Kim iki günde acele eder, vazifelerini bitirirse, onun durumu acele etmeyenden daha efdal olur. Ve yine kim bu iki günde acele ederse ziyaret tavafını yapmak için Mekke'ye döner ve Mina'da kalmayı terk eder. Kim de acele etmezse, Mina'da kalmayı tercih etmiş olur. Böylece de tavaf hususunda acele etmeyi terk etmiş olur. İşte bu sebepten dolayı da o kimsenin hatırında, acele etmenin mi, yoksa etmemenin mi efdal olduğu hususunda bir tereddüt hasıl olur" düşüncesi gelebilir. İşte böylece Allahü teâlâ bu iki husustan herhangi birinde bir günah ve kabahatin olmadığını beyan etmiştir.

f) Vahidî (radıyallahü anh) şöyle demiştir: "Allahü Teâlâ, tıpkı, "Bir kötülüğün cezası, onun gibi bir kötülüktür" (şûra, 40) ve "Kim size saldırırsa, onun size saldırdığı kâdâr siz de ona saldırın" (Bakara, 194) âyetlerinde olduğu gibi, birinci cümle ikinciye uygun düşsün diye, "Kim de gecikirse, ona bir günah yoktur" buyurmuştur. Biz biliyoruz ki, kötülük ve düşmanlığa karşı müdâfaada bulunmak, bir kötülük ve düşmanlık sayılamaz. Bu sebeple, mana bakımından doğru olmayan bir şey, lâfzı muvafakata hamledildiğine göre, mana bakımından doğru olan bir şeyi lâfzî muvafakata hamletmek daha evlâ olur. Çünkü makbûl ve me'cûr olan bir işten, mâna bakımından günahı kaldırmak doğrudur.

Hacc Sonunda Mina'da Kalmanın Hükmü

Üçüncü Soru: Ayette Müzdelife'den ayrıldıktan sonra, Minâ'da ikâmet etmenin vâcib olduğuna dair bir delâlet söz konusu mudur?

Cevap: Evet.. Nitekim Hak teâlâ'nın"Arafat'tan seller gibi akıp ayrıldıktan sonra" ayetinde de, insanların Müzdelife'de vakfe yapacaklarına dair bir delil bulunmaktadır.

Bil ki, takihler şöyle demişlerdir: Bu iki günde acele eden kimse için acele etmek, ancak ikinci günün güneşinin batmasından önce caizdir. Amaayrılmadan, ikinci günün güneşi battıktan sonra acele ederse, o kimsenin ancak üçüncü gün ayrılıp gitmesi söz konusu olur. Çünkü güneş battıktan sonra, gün sona ermiştir. Hâlbuki, o kimsenin üçüncü günde değil, iki gün içinde acele etmesi caizdir. Bu, Şâfiî'nin mezhebi; Tabiînden olan fukahânın da pekçoğunun görüşüdür. Allah kendisinden razı olsun Ebu Hanife, "Fecr doğmadan önce o kimsenin gidebilmesinin caiz olduğunu; zira henüz şeytan taşlama zamanının girmediğini" söylemiştir.

Hak teâlâ'nın, "ittika eden kimseler için "beyanı hakkında bazı görüşler vardır:

a) Hacceden kimse, geriye kalan ömründe Allah'tan ittika etmek ve Allah'ın azabını gerektirecek bir şeyler işlememek şartıyla, günahları bağışlanmış olarak döner. Bunun mânası, hacc yapan kimseyi, hacc hususunda yaptığı amellerden sakındırmaktır. İşte böylece Allahü teâlâ hacc yapan kimselere bu yaptıklarıyla beraber, takvaya sarılmaları ve yapmış oldukları hacc ile gururlanmaktan uzak durmalarının gerekli olduğunu beyân etmiştir.

b) Bu bağışlama nitekim Allahü Teâlâ'nın"Allahü Teâlâ, ancak müttakilerden kabul eder" (Maide. 27) buyurduğu gibi, ancak haccından evvel de muttaki olanlar için söz konusu olabilir. Bunun hakikati şudur: Her ne kadar zahire göre farzını edâ etmiş olsa bile günahlarda ısrar eden kimseye yapmış olduğu hacc bir fayda vermez.

c) Bu bağışlama ve mağfiret ancak, hacc yapan kimsenin hacc fiilleriyle meşgul olurken yasaklanmış olan şeylerin tamamından ittikâ edip kaçınması halinde mümkün olur. Nitekim Hazret-i Peygamberin bir hadisinde O, "Her kim hacceder de, "refes" yapmaz, fısk da işlemezse..." buyurmuştur.

Bil ki, zikrettiğimiz bu görüşlerden birincisi:, kişinin o andaki durumuna işarettir. Hâlbuki onun bütün anlardaki durumunun dikkate alınması gerekir. Müfessirlerden bir kısmı ise, beyanından muradın, hacc esnasında haccının av hayvanı ve benzeri canlıları öldürmekten kaçınmasıdır. Çünkü o kimse bunlardan kaçınmazsa günahkâr olur; bazen da yaptığı iş boşa gider.

Bu, iki yönden zayıftır:

1) Bu, mutlak lâfzı bir delil olmadan takyid etmektir.

2) Bu ancak, bundan önceki günlere hamledildiği zaman doğru olabilir. Zira Kurban bayramının ilk gününde cemre-i Akabe taşlarını atıp, tavafını yapıp, başını da tıraş eden kimse, şeytan taşlamadan önce ihramdan çıkar. Böylece haccının, sadece Harem hudutları içinde iken av avlamaktan sakınması gerekir. Fakat bu ittikâ, ihramdan dolayı değildir. Ama lâfız, bu ittikanın bu günler esnasında muteber olduğunu hissettirmektedir. Böylece bu görüş sakıt olur.

Allahü Teâlâ'nın "Ve Allah'dan ittikâ ediniz" emrine gelince bu, geleceğe yönelik bir emirdir. Bu emir kendisiyle geçmiş zamanın kastedilmiş olduğu, ifadesine terstir. Bu sebeple, ikinci kez söylenen söz, bir tekrar değildir. Senin daha önce öğrendiğin gibi takva, vâcib olan şeyleri yapmak, yasaklanmış olan şeylerden de kaçınmaktan ibarettir.

Cenâb-ı Hakk'ın "Biliniz ki, siz O'nun huzuruna varıp toplanacaksınız" kavline gelince, bu takva ile ilgili emri te'kkl olup, bu hususta çok dikkatti olmaya bir teşviktir. Çünkü mutlaka haşrin. hesaba çekilmenin, sorgulanmanın olduğunu ve ölümden sonra cennet veya cehennemden başka bir yurdun bulunmayacağını kim düşünürse, bu onu takvaya davet eden sebep ve vasıtaların en kuvvetlilerinden birisi olur. Haşr'e gelince bu, insanların kabirlerinden çıkmalarının başlangıcından, hesap meydanına varmalarına kadar cereyan eden hallerin tümüne birden verilen bir isimdir. Çünkü onların bu meydanda bulunmaları, ancak bu işlerin hepsiyle beraber tamam olur. Hak teâlâ'nın(O'na) ifadesinden murad, "O'nun dışında bir mâlik, ve O'ndan başka sığınak bulunmayan bir huzura, makama." demektir. Yani, her nefis mutlak surette Allah'ın huzuruna varacaktır. Nitekim Cenab-ı Hak, "O günde hiçbir nefis başka bir nefis için bir şey yapamayacaktır. Emir o vakit, sadece Allah'a aittir"(lnfitar, 19) buyurmuştur.

Münafıklar Hakkındaki Bu Ayetin Nüzul Sebebi

204

Âyetin tefsiri için bak:206

205

Âyetin tefsiri için bak:206

206

"İnsanlardan öylesi vardır ki, onun dünya hayatına dair sözleri senin hoşuna gider. O, kalbinde olana, Allah'ı şahit tutar. Oysaki düşmanların en amansızıdır. Dönüp gitti mi (veya iş başına geçti mi) yeryüzünde fesat çıkarmaya, ekini ve nesilleri helak etmeye koşar. Allah ise fesadı sevmez. Ona, "Allah'tan kork!" denildiğinde, gururu onu günaha sürükler. İşte böylelerinin hakkından cehennem gelir. Gerçekte o, ne kötü bir yataktır"

Bil ki Allahü Teâlâ, hacc ibâdetlerinin yapıldığı yerlerde bulunanların iki grup olduğunu; bunlardan birisinin, "Ey Rabbimizbize dünyada iyilik ver" diyen kâfir; diğerinin ise, 'Ey Rabbimiz, bize dünyada iyilik ver, antette de iyilik ver" diyen Müslüman olduğunu beyan edince, geriye münafığın durumunu açıklamak kalmıştır. İşte böylece de Allahü Teâlâ, münafığın durumunu bu ayette açıklamış, sıfat ve fiillerini beyan etmiştir. Ayetin nazmıyla ilgili olan husus budur. Allah'ın bütün bunlardan maksadı, kullarını, kalb ve uzuvlarla ilgili olan mevzularda güzel yollara sevketmek ve kullarının, kendilerine ait herhangi bir işin Allah'tan saklı kalmasının mümkün olmayacağını bilmelerini sağlamaktır.

Sonra müfessirler, iki görüş üzere ihtilâf etmişlerdir. Onlardan bir kısmı, bu ayetin muayyen bir topluluğa has olduğunu söylerken, bazıları da, bu ayetin, bu ayette zikredilen sıfat ile vasfedilen herkes hakkında âmm oduğunu söylemiştir. Birinci görüşte olanlar, birkaç bakımdan ihtilâf etmişlerdir:

Birinci rivayet: Bu ayet, Ahnes İbn Şureyk es-Sakafî hakkında nazil olmuştur. Bu şahıs Zühreoğullarının halîfi (müttefiki) idi; Hazret-i Peygamberin yanına gelmiş, Müslümanlığını açıklayarak, Allah'ı sevdiğini iddia etmiş ve bu hususta Allah'a yemin etmişti. İşte Allahü Teâlâ'nın, "Dünya hayatına dair sözü senin hoşuna gider ve kalbindekine de Allah'ı şahid tutar" sözünden murad budur. Ne var ki bu kimse, dışı güzel (tatlı dilli), içi de pis olan (küfür ve kötülük dolu) bir münafık idi. Daha sonra Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in yanından çıkıp Müslümanlardan bir gruba ait olan bir tarlaya uğrayarak, ekinleri yaktı ve orada bulunan eşekleri de öldürdü. Cenâb-ı Hakk'ın, "O dönüp gitti mi yeryüzünde fesat çıkarmaya, ekinleri ve nesilleri helak etmeye koşar" buyruğundan murad edilen de budur.

Başkaları da, sözünün maksadı şudur: Ahnes İbn Şureyk, Bedir Günü, Zühreoğullarına (savaştan) geri dönmelerini, kaçmalarını işaret etmiş ve onlara, "Muhammed sizin yeğeninizdir. Eğer o yalancı ise, diğer insanlar sizin yerinize onun hakkından gelir. Eğer doğru söylüyorsa, siz onun sayesinde insanların en bahtiyarı olursunuz, ." Bunun üzerine Zühreoğulları, "Senin görüşün gerçekten güzel!" dediler. Ahnes, sözünü şöyle sürdürdü: "Askerlere hareket emri verildiğinde, ben sizinle beraber geri kalırım; o zaman siz bana uyunuz." Sonra o, Zühreoğullarından üçyüz kişiyi Hazret-i Peygamber'le savaşmaktan caydırdı. İşte bu sebepten ötürü, o, "Ahnes" (caydıran, geri bıraktıran) adını aldı. Esas ismi, Übeyy İbn Şureyk idi. Bu haber Hazret-i Peygamber'e ulaşınca O'nun hoşuna gitti.." Bana göre bu haber zayıftır, çünkü bu hareket tarzı kınanmayı ve zemmedilmeyi gerektirmez. Hâlbuki Allahü Teâla'nın, "İnsanlardan öylesi vardır ki onun dünya hayatı hakkındaki sözü senin hoşuna gider. Ve o, kalbindekine Allah'ı şahid tutar" sözü zem makamında getirilmiş bir ifadedir. Binaenaleyh, sözü yukardaki mânaya hamletmek mümkün değildir. Hatta birinci görüş daha doğrudur.

Nüzul Sebebi Olan İkinci Rivayet

İkinci rivayet: İbn Abbas ve Dahhak'tan rivayet edilen şu haberdik Kureyş kafirleri, Hazret-i Peygamber'e, "Biz Müslüman olduk! Bunun için bize ashabından bir grup alim gönder!" diye haber yolladılar. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber onlara bir topluluk yolladı.. Onlar Batn-ı Recî'de konaklayınca, bu haber kâfirlere ulaştı.. Bunun üzerine onlardan yetmiş kişi at bindiler ve bu Müslüman topluluğunu kuşatarak, onları öldürüp astılar.. İşte bunun üzerine de, onlar hakkında bu ayet nazil oldu.

İşte bu ayetin peşine, burada şehid edilen kimselerin durumuna dikkat çekmek için, Cenâb-ı Hak, "İnsanlardan öyleleri vardır ki, Allah'ın hoşnutluğunu elde etmek için, kendi canını satar" (Bakara, 207) ayetini getirmiştir.

Bu âyetin herkes hakkında geçerli olduğunu söyleyenlere gelince, bu muhakkik görüşlerden pek çoğunun tercih ettiği görüştür. Çünkü ayet, zikredilen bu sıfatlarla muttasıf olan herkes hakkında umumidir. Muhammed İbn Ka'b el-Kurazî den nakledildiğine göre, bu ayet hakkında kendisiyle başkaları arasında bir konuşma geçmiş; buna göre o, "Bu ayet, zikredilen kimseler hakkında nazil olmuşsa da, onun bir adam hakkında inmesi, daha sonra da bu sıfatları taşıyan herkes hakkında umumî olması imkânsız değildir" demiştir.

Bu meselenin hakikati şudur: Allahü Teâla'nın sözü insanların bir kısmına işarettir. Buna göre bu lâfız tek kimseye de muhtemeldir, çok kimseye de. Cenâb-ı Hakk'ın, ifadesi de, bundan muradın, cemi olan mânaya değil de lâfza râcî olmasının caiz olması sebebiyle, tek bir insan olduğuna delâlet etmez.

Ayet-i kerimenin, naklettiğimiz olay üzerine nazil olmasına gelince, bu hükmün umûmî olmasını imkânsız kılmaz. Hatta biz, ayet-i kerimede umumî manaya delâlet eden bir durum bulunduğunu da söyleyebiliriz. Bu birkaç yöndendir:

a) Hükmün, münasib vasfa terettüb etmesi, sebebin ne olduğunu hissettirir. Cenâb-ı Hak, bir kavmi kınayıp, onları da kınanmayı hakettirecek sıfatlarla vasfedince, biz bu zemmi gerektiren şeyin, bu sıfatlar olduğunu anlarız. Bu sebeple, bu niteliklerle vasfedilen herkesin, kınanmayı haketmiş olması gerekir.

b) Lâfzı umûmî manaya hamletmek, daha çok fayda temin etmektedir. Bu böyledir, çünkü bu bütün mükellefleri bu kınanmış yoldan vazgeçirir.

c) Bu, ihtiyatlı olmaya daha yakındır. Çünkü biz ayeti umûmî manaya hamledersek, bu şahıs da bu hükmün içine girmiş olur. Amalâfzı bu şahsa tahsis edersek, hüküm ondan başkası hakkında sabit olmaz. Böylece, anlattıklarımıza göre, ayeti umûmî manaya hamletmenin daha evlâ oluduğu ortaya çıkmış oldu.

Bunu iyice anladığın zaman, biz deriz ki: Alimler, bu ayetin tefsiri hususunda "Ayet, bu sıfatlarla mevsuf olan kimsenin münafık olup olmadığına delâlet eder mi?" diye ihtilâf etmişlerdir. Doğrusu, ayet buna delâlet etmemektedir. Çünkü Allahü teâlâ, bahsedilen kimseyi bu ayette beş vasıfla nitelemiştir, ki bu vasıflardan hiçbiri nifaka delâlet etmez.

Bu vasıflardan birincisi, Onun dünya hayatına dâir sözü senin hoşuna gider" ayetinde ifadeedilendir. Bu ifadede, mezmûm (kınanmış) bir sıfata, "dünya hayatına dair" ifadesindeki imâ yollu delâletin dışında başka bir delâlet yoktur. Çünkü bir kişi için, "dünyevî işlerde o çok tatlı sözlüdür" denildiğinde, bu söz onun hakkında bir nevî zemmi vehmettirir.

İkincisi, 'O kalbinde olana Allah'ı şâhid tutar" ayetinin ifadeettiği vasıftır. Bu tabirde "kalbi aksi bir halde olduğu halde, Allah'ı kalbindekine şâhid tutar" şeklinde bir takdir yapsak bile bu takdire rağmen bu söz nifaka delâlet etmez. Çünkü ayette, o kimsenin Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e karşı, tevhid ve İslâmını izhâr edip, kalbinde aksini gizlediğini ve bu sebeple de münafık olduğunu gösteren bir şey yoktur. Belki de bundan maksad şudur: O kimse, aksini izhar ettiği halde, kalbinde fesâd saklıyor ve böylece mürâîlik yapmış oluyor.

Üçüncüsü, “düşmanların en amansızıdır" ayetinin ifadeettiği vasıftır. Bu vasıf da nifakı gerektirmez.

Dördüncüsü, "O dönüp gitti mi yeryüzünde fesad çıkarmaya çalışır" ayetinin ifade ettiği sıfattır. bazen fesad çıkaran Müslüman da böyle yapabilir.

Beşincisi, "Ona Allah'tan kork" denildiğinde, gururu onu günaha sürükler" ayetinin ifadeettiği vasıftır. Bu vasıf da nifakı gerektirmez.

Böylece, ayetteki bütün bu sıfatların münafıkta bulunması mümkün olduğu gibi, mürâî (riyakâr) da da bulunabileceğini anlamış olduk. Binaenaleyh ayette, bahsedilen şahsın münafık olmasının gerektiğine dair bir delâlet yoktur. Fakat münafıklar da bu ayetin hükmüne dâhildirler.

Bu böyledir, çünkü her münafık, bu beş sıfatla da tavsif edilebilir. Fakat bazen bu beş sıfatla tavsif edilen kimse münafık olmayabilir de. Böylece ayeti, bu beş sıfatla nitelenen kimseye hamlettiğimizde, hükmüne hem münafık olanların hem de riyakarların gireceği sabit olur.

Bütün bunları anladığın zaman, biz deriz ki: Allahü teâlâ, burada bahsedilen şahsı şu beş sıfatla tavsif etmiştir:

Birinci Sıfat, (......) ayetinin ifâde ettiği sıfat: Bunun manası, "Onun sözü senin hoşuna gider ve kalbinde kıymet kazanır" şeklindedir. İnsanın gözünde büyüyen "acıb" (hayranlık veren) şeyde bu köktendir.

Âyette geçen, Dünya hayatına dâir"ifadesiyle ilgili iki vecih vardır:

a) Bu, "Şu meselede falancanın sözü (görüşü) beni hayrete düşürüyor" sözünün bir benzeridir. Buna göre âyetin manası: "Dünyevî maslahatları istemek için konuştuğunda onun sözü ve görüşü seni hayran bırakıyor" şeklindedir.

b) Âyetin takdiri şu şekildedir: "Onun ahiret hususundaki sözü ve görüşleri seni hayrete düşürmese bile dünya hususundaki söz ve görüşleri seni hayrette bırakır. Çünkü o kimse, dünyada olduğu müddetçe dili lâf eder ve tatlı tatlı konuşur. Âhirette ise, Allah'ın heybetinden ve kibriyasının kahrından korktuğu için, diline bir kekemelik ve tutukluk arız olur."

İkinci Sıfat, ayetinin ifadeettiği sıfat: Bunun manası şudur: "O, sözünde ve iddiasında doğru olduğunu, Allah'ı şâhid koşarak isbata çalışır." Sonra bu şahid getirmenin yemin ile olması muhtemel olduğu gibi, o kimsenin "Allah, durumun benim dediğim gibi olduğuna şâhiddir" demesi suretiyle olması da muhtemeldir. Bu söz yemin değildir ama Allah'ı şahid tutmadır.

Bütün kıraat imamları, kelimeyi yâ harfinin zammesi ile (......) şeklinde okumuşlardır. Yani, "bunu söyleyen kimse kalbindekine Allah'ı şahid tutuyor" demektir. Sadece İbn Muhaysin yâ harfinin fethası ile (......) şeklinde okumuştur. Bunun manası şöyledir: "Allahü teâlâ onun kalbinin izhâr ettiğinin aksi bir durum üzere olduğunu bilir."

Buna göre birinci kıraat, bahsedilen kimsenin riyakâr (mürâî) olduğuna ve Allah'ı, yanlış yere nifak ve riyasına şahid getirdiğine delâlet eder. İkinci kıraat ise, o kimsenin yalancı olduğunu gösterir. Fakat onun Allah'ı yalan yere şahid tuttuğuna delâlet etmez. Binaenaleyh birinci kıraatte daha çok kınama mânâsı vardır.

Üçüncü Sıfat, 'O, düşmanların en amansızıdır" ayetinin, ifâde ettiği sıfat: Bu ayette ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

(......) kelimesi, düşmanlığı ileri derecede olan kimsedir. Bu manada, (Amansız düşman bir adam) ve ("düşman kavim") denilir. Nitekim Hak teâlâ, "Onunla, amansız düşman bir kavmi inzâr edesin diye' (Meryem, 97) ve "Aksine onlar, düşman bir kavimdir" (Zuhruf.58) buyurmuştur. Bu kökten olarak, birisi düşman olduğu zaman. denilir. Yine düşmanlığınla birisine galib geldiğin zaman, dersin.

Zeccac, bu kelimenin, boynun iki tarafı manasına gelen, ve vadinin iki yakası manasına gelen, ifadelerinden iştikak ettiğini söylemiştir. Buna göre, bu kelime "düşmanlık hususunda hasmı onu hangi yandan yakalarsa yakalasın, ister sağdan ister soldan, hasmını yenip ona gâlib gelen kimse" anlamındadır.

“El-Hisâmu” kelimesi hakkında iki görüş vardır:

a) Halil'in görüşüne göre, bu kelime, mukâtele manasına olan "kıtal" kelimesi ve "muta'ane" (mızraklaşma) manasına olan, keli meleri gibi, muhâseme manasında bir masdardır. Buna göre, izafetinin manası, "O, düşmanlığı çok şiddetli olandır" şeklindedir. Sonra bu izafeti izahta da iki vecih vardır:

Birincisi: Bu, manasına gelen bir izafettir. (Yani muzafun ileyhin, muzâfun zarfı olması.) Buna göre takdir düşmanlıkta çok şiddetli" şeklinde olur.

İkincisi: Muhasemenin (düşmanlığın) çok şiddetli kılınmış olması, mübalağa ifadesi üzeredir.

b) (......)kelimesi, (......) kelimesinin çoğulunun, şeklinde; (......) kelimesinin çoğulunun. işeklinde oluşu gibi, (......) kelimesinin çoğuludur. Buna göre âyetin manası şöyle olur: "O, düşmanların düşmanlık bakımından en çetin olanıdır." Bu, Zeccâc'ın görüşüdür. Müfessirler bu ayetin yukarıda açıkladığımız üzere, Ahnes b. Şureyk münafığı hakkında nazil olduğunu söylemişlerdir. Bu kimse hakkında, yine, "Arkadan çekiştiren her kişinin vay haline..." (Hümeze, 1) ve "Her alabildiğine yemin eden, alçak', dâima ayıplayan, kbğuculuk yapan kişiye İtaat etme" (Kalem, 10-11) âyetleri nazil olmuştur.

Müfessirlerin bu izafeti tefsir hususunda değişik ifadeleri vardır: Mücahid terkibinin manasının, "doğru olmayan bir talib" şeklinde olduğunu; Süddi, "hasımların en kötüsü" şeklinde olduğunu; Katâde ise, "O, bâtıl bir yolla mücadele eden, Allah'a isyanda son derece katı ve diliyle âlim, ameliyle câhil kimsedir" şeklinde olduğunu söylemişlerdir.

İkinci Mesele

Tefekkür ve (fikrî) münakaşayı kabul etmeyen kim- seler, bu âyete tutunarak, Hak teâlâ'nın bu kimseyi, cedelde çok katı ve sert olmakla kınamış olduğunu söylemişlerdir. Şayet bu sıfat (cedelleşme) zemm sıfatlarından olmasaydı, bu caiz olmazdı. Bunun cevâbı, Hak teâlâ'nın Haccda cidâlleşmek yoktur" (Bakara. 197) ayetinin tefsirinde geçmiştir.

Dördüncü Sıfat: Allahü Teâlâ'nın, "Dönüp gitti mi yeryüzünde fesad çıkarmaya, ekin ve nesilleri helak etmeye koşar. Allah ise fesadı sevmez" sözü ile ifadeettiği sıfattır. Bil ki Allahü Teâlâ bu insanın durumunun, tatlı sözlü olduğunu ve bu kimsenin, sözünün doğruluğunu Allah'ı şahid tutarak isbata çalıştığını ve husumetinin çok çetin olduğunu beyan edince, bundan sonra bu kimsenin lisanıyla söylediği her şeyde kalbinin bunun zıddı bir durumda olduğunu beyan buyurarak, demiştir.

Bu ayetle ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Ayetteki, tabiri hakkında iki görüş vardır:

a) Bunun manası şudur: "Senin yanından ayrıldığında o, yeryüzünde fesat çıkarmaya uğraşır." Sonra ayetteki "fesâd" da şu iki hususa muhtemeldir:

Birincisi, tahrib etme, yakma ve yağmalama gibi yollarla malları telef etmektir. Bu izaha göre, âlimler birçok rivayet zikretmişlerdir. Daha önce naklettiğimiz şu rivayet onlardan biridir: Ahnes, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e, O'nu sevdiğini, iman etmeye kararlı olduğunu izhâr edip; O'nun yanından ayrıldığı zaman da Müslümanların tarlalarına uğrayarak, onları yakmış ve eşeklerini öldürmüştür.

Şu rivayet de bunlardandır: Ahnes, Bedir'den dönerken Zühreoğulları kabilesine uğramıştı. Ahnes ile Sakifliler arasında bir düşmanlık vardı. Bundan dolayı o, geceleyin, Sakîflilerelsaldınp onların hayvanlarını öldürdü ve ekinlerini yaktı.

"Fesad'"ın tefsiri hususunda muhtemel olan ikinci görüş şudur: O, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in huzurundan çıktıktan sonra, Müslümanların kalblerine şüphe sokmaya ve küfrü kuvvetlendirmek için hileler çıkarmaya uğraşırdı. Bu, "fesâd" diye isimlendirilmiştir. Allahü teâlâ, Firavun'un kavminin Firavuna şöyle dediklerini nakleder: 'Musa'yı ve kavmini yeryüzünde fesâd çıkarsınlar diye mi bırakıyorsun?" (Araf, 127), yani "Senin milletini dininden döndürüp, dinini bozsunlar diye mi bırakıyorsun?"

Ve yine Allahü teâlâ, (Firavun'un şöyle dediğini) bildirmiştir: "Ben, O (Musa'nın), sizin dininizi değiştirmesinden veya yeryüzünde fesad çıkarmasından korkuyorum" (Mü'min, 26).Biz daha önce, (Bakara, 11) âyetinin tefsirinde, bu şekildeki izaha yakın açıklamalarda bulunmuştuk. Bu mana, "yeryüzünde fesat çıkartmak" diye isimlendirilmiştir. Çünkü bu, insanlar arasında ihtilâflar meydana getirmekte, birliğini bozmakta, birbirlerinden uzaklaşmalarına ve böylece akrabalık bağlarının koparak kan dökülmesine sebep olmaktadır. Nitekim Hak teâlâ, "İşbaşına geçerseniz, yeryüzünde fesad çıkaracak ve akrabalık bağlarını keseceksiniz öyle mi?"(Muhammed, 22) buyurmuştur. Böylece Cenâb-ı Allah, onların şayet dinlerinden dönerlerse ancak yeryüzünde fesad çıkarıp, akrabalık bağlarını koparacaklarını haber vermiştir. Bu izah, bizim söylediğimiz yönden yapılan bir izahtır. Bunun benzerleri Kur'an-ı Kerim'de çoktur.

Bil ki fesadı bu manaya hamletmek, "tahrib etme ve yağmalama" manasına hamletmekten daha uygundur. Çünkü Allahü teâlâ, "ve ekini ve nesilleri helak etmek için..." buyurmuştur.

Ma'tufun (atfedilen şeyin), ma'tufun aleyh'den (üzerine atfedilen şeyden) mutlaka başka olması gerekir.

b) Tabiri "O kimse yönetici olduğu zaman, kötü idarecilerin yapmış olduğu, ekini ve nesli helak etmek suretiyle yeryüzünde fesâd çıkarma gibi şeyler yapar" manasındadır. Yine bunun manasının, "Yeryüzünde zulmedip, onun zulmünün uğursuzluğu yüzünden Allahü teâlâ'nın yağmuru kesmesi ve ekin ile nesillerin helak olması..." şeklinde olduğu da söylenmiştir. Birinci (a) görüşü doğruya daha yakındır. Çünkü bu ifadeden maksad, bahsedilen kimsenin nifakını açıklamaktır. Onun nifakı ise, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in yanında güzel güzel konuşup sevgisini izhar etmesi, huzuru Peygamberî'de bulunmadığı zamanlarda da yeryüzünde fesat çıkarmaya uğraşmasıdır.

Ayeti "Savaş çıkarmak için gayret sarfetti" manasındadır. (......) kelimesinin esas manası, koşarcasına yürümektir. Fakat bu kelime, istiare yoluyla, insanlar arasında fitne çıkarıp tahribatta bulunmak manasına kullanılmıştır. Bu mânâda olmak üzere, mesela " falanca çok lâf götürüp getiriyor, taşıyor" denilir. Cenâb-ı Hakkda, "Eğer sizinle beraber (savaşa) onlar da çıksalardı, ancak sizin sıkıntınızı arttırırlar ve aranıza fitne sokmak isteyerek (fesad çıkarmaya) koşarlardı" (Tevbe, 47) buyurmuştur.

Üçüncü Mesele

"Fesâd" kelimesini, tahrib etme manasına alan kimse şöyle demiştir: "Allah'u Teâlâ bu kelimeyi önce icmâlen (genel olarak) zikredip, "O (yeryüzünde) fesad çıkarmak için.." buyurmuş, sonra da bunun tafsilâtını anlatarak, "ekini ve nesli helak etmek için.." buyurmuştur. İfsadı şüphe uyandırmak ile tefsir eden kimse şöyle demektedir: Hak din, birincisi ilim, ikincisi de amel olan iki şeyden meydana geldiği gibi, bâtıl din de birincisi şüpheler, ikincisi de çirkin fiiller olmak üzere iki şeyden meydana gelmektedir. İşte burada Allahü Teâlâ ilk önce bu insanın şüphelerle meşgul olmasından bahsetmiştir ki, Hak teâlâ'nın"Orada fesâd çıkarmak için" sözünden murâd da budur. Daha sonra da Cenâb-ı Hak, bu kimsenin çirkin fiillere yönelmesini zikretmiştir. Bu da Allahü Teâlâ'nın ve ekini ve nesilleri helak etmek için..." buyruğu ile murad edilendir. Hiç şüphe yok ki, bu açıklama daha uygundur.

Sonra âyetin sebeb-i nüzulünün, "Ahnes'in Müslümanların tarlalarına uğrayarak, ekinlerini yakması ve eşeklerini öldürmesi olduğunu" söyleyenler, (......) kelimesi ile muradın, tarla; (......) ile muradın bu eşekler olduğunu söylemiştir. (......) kendisiyle ziraat yapılan şey, tarladır. Nitekim Hak teâlâ, "Ektiğiniz şeyi görüyor musunuz? Onu siz mi ekiyorsunuz.." (Vakıa, 63-64) buyurmuştur. ekilip biçilen her şeye ad olarak verilir. Bu kelimenin, toprağı sürüp, altüst etmek mânasında olduğu da söylenmiştir. Toprağı altüst eden alete, yani pulluğa da, denilir. Bu tefsire göre, hayvanların neslidir. Arapça'da "nesi" çocuk demektir. Bu kelime muhtemeldir ki, Arapların, bir şey çıkıp müteakiben de düştüğü zaman söylenilen ifadesinden alınmıştır. Çıkıp düştükleri zaman, kuş hakkında, (Kuşun tüyü çıktı ve döküldü); deve hakkında, "Devenin tüyü çıktı ve döküldü" ve eşek hakkında da, "Eşeğin tüyü çıkıp döküldü" denilir. Düşen tüy parçasına da, denilir."Rablerine dönerler.." (Yasin, 51) ayeti de bu mânadadır. Yani, "hızlıca koşarlar..." demektir. Çünkü bu, çok keskin ve hızlı bir çıkıştır. Babasının belinden ve annesinin karnından çıkıp düştüğü için de çocuğa nesi denilir. Buna göre insanlar, Hazret-i Adem'in nesli demektir. (......) kelimesinin esas mânası, çıkmak demektir.

Ama ayetin sebebi nüzulünün Ahnes'in Sakîf kabilesine baskın düzenleyip onlardan bir grubu öldürdüğünü söyleyenlere gelince, buna göre âyette geçen, (......)den muradın, Hak teâlâ'nın "Hanımlarınız sizin tarlalarınızdır" (Bakara, 223) âyetinden ötürü ya "kadınlar"ı ifade eder, ya da erkekleri; ki bu da, "hars"ı yeri sürmek diye tefsir eden müfessirlerden bir topluluğun görüşüdür. Çünkü erkekler, üretken topraklan sürerler. "Nesi" e gelince, bundan murad da çocuklardır.

Bil ki, bütün bu izahlara göre, Cenâb-ı Hakk'ın maksadı, bu fesadın büyük bir fesâd olduğunu, ondan daha büyük bir fesadın bulunmadığını beyan etmektir. Çünkü birinci tefsire göre bundan maksat, bitkileri ve hayvanları yok etmek; ikinci açıklamaya göre ise, hayvanların kökünü ve nesillerini kurutmaktır. Bu iki izaha göre de, bundan daha büyük fesad olamaz. Öyleyse Hak teâlâ'nın"Ekini ve nesilleri helak etmek için..." buyruğu kısalığına rağmen, son derece fasîh ve çok tesirli bir mânaya delâlet eden lâfızlardandır. İhtisar bakımından bunun bir benzeri de, Hak teâlâ'nın cennetin vasıfları hakkında buyurmuş olduğu şu ayetlerdir: "Orada nefislerin hoşlanacağı ve gözlerin lezzet duyacağı her şey vardır" (Zuhruf. 71) ve "O, yeryüzünden onun suyunu da, ekinini de çıkardı " (Naziat, 31).

İmdi eğer, "Ayet, onun ekinleri ve nesli helak ettiğine mi delâlet ediyor, yoksa onun bunu sadece aklından geçirdiğine mi delâlet ediyor?" denilirse, biz deriz ki: "Yeryüzünde fesat çıkarmak için koştu" ayeti, bu kimsenin maksadının, bu İşte koşuşturduğuna delâlet eder. Sonra Cenâb-ı Hakk'ın, "ekini ve nesilleri helak etmek için..." sözünü, xrjğ ifadesine atfedersek, ayet bu işin bilfiil meydana geldiğine delâlet etmez. Çünkü buna göre ayetin takdiri şöyle olur: "O kimse yeryüzünde fesâd çıkarmak için orada koşuşturdu ve ekin ve nesilleri helak etmek için de koşup durdu." Eğer bu ifadeyi, birincisinden ayrı müstakil bir söz kabul edersek, bu ifade, bu işin bilfiil meydana geldiğine delâlet eder. Her ne kadar âyetin sebep-i nüzulü hakkında zikredilen haberler, bu işlerin olmuş bitmiş olduğuna delâlet etse bile birinci izah tarzı daha evlâdır.

Dördüncü Mesele

Bazı kıraat âlimleri, failin, olması üzere, "Ve ekin ve nesiller helak olur" şeklinde okumuşlardır. Hasan el-Basrî, lâm harfinin fethasıyla, (......) şeklinde okumuştur ki bu, (......) kelimesinde olduğu gibi, bir lügattir (Yani. üçüncü bâbtan gelme şartı bulunmadığı halde, bu babdan gelebilmiştir). Hasan el-Basrîden, meçhul sîgasıyla, (......) şeklinde okuduğu da rivayet edilmiştir.

Beşinci Mesele

Mutezile Hak teâlâ'nın"Allah, fesadı sevmez" beyanı ile istidlal ederek, Allah'ın kabîh, çirkin fiilleri murad etmeyeceğini ileri sürmüş ve şöyle demiştir: Sevgi, irâdeden ibarettir. Bunun böyle olduğunun delili ise, Hak teâlâ'nın, "Çirkinliğin yayılmasını sevenler yok mu?..." (Nur, 19) âyetidir. Bu ifadeden maksat, onların bu işi irâde etmiş, istemiş olmalarıdır. Yine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den şöyle dediği rivayet edilmiştir:

"Şüphesiz Allah sizin için şu üç şeyi sever: Kendisine İbâdet etmenizi, O'na hiçbir şeyi şirk koşmamanızı ve yöneticileriniz hakkında birbirinizle nasihatlaşmanızı. Sizin için şu üç şeyi de sevmez: Dedikodu yapmak, malı zayi etmek ve çok soru sormak Müslim, Akdiye. 10-14 (3/1340-1341). (Benzeri bir hadis).

Bu hadiste Hazret-i Peygamber, istememeyi muhabbetin zıddı kılmıştır. Eğer muhabbet iradeden ibaret olmasaydı, o zaman kerâhat irâdenin zıddı olmuş olurdu. Yine muhabbet irâdeden başka bir şey olsaydı, kerîh görse bile kişinin kötü fiilini sevmesi doğru olurdu. Çünkü bu açıklamaya göre hoş görmemek, muhabbetin değil, ancak ve ancak iradenin zıddı olur.

Mu'tezile sözüne şöyle devam etmiştir: Muhabbetin iradenin bizzat kendisiolduğu sabit olunca " buyruğu Allahü Teâlâ'nın Allah fesadı sevmez buyruğu tıpkı Allahkulları hakkında istemez" (Mümin, 31) ifadesinde olduğu gibi, Allah fesadı sevmez. sözünün yerine geçmiş olur. Hatta bu âyetin delâleti daha kuvvetlidir, çünkü Allahü Teâlâ bu münafıktan sudur eden fesadı zikdederek, bu fesada işaret olmak üzere, daha sonra, "Allah fesadı sevmez" buyurmuştur. Böylece bu, bu vâki olan şeyin Allah'ın iradesiyle vâki olmadığına delâlet eder. Allahü Teâlâ'nın fesadı dilemediği (irâde)ortaya çıkınca, Allahü Teâlâ'nın onun yaratıcısı olmaması gerekir. Çünkü yaratmak. ancak irâde ile mümkündür. Böylece bu âyet, irâde ve fiillerin yaratılması meselesine delâlet etmiş olur.

Âlimlerimiz Mutezile'nin bu görüşüne iki bakımdan cevap vermişlerdir:

1) Muhabbet irâdeden başka bir şeydir. Daha doğrusu muhabbet bir şeyi medhetmekten ve onu tazimle anmaktan ibarettir.

2) Biz muhabbetin, irâdenin bizzat kendisi olduğunu kabul etsek bile Hak teâlâ'nınbuyruğu umûm ifadeetmez Çünkü, (......) kelimesinin başındaki eliflâm, umûm ifadeetmez.

Sonra Mutezilenin bu görüşünün kuvvetini şu iki şey de temelinden yıkar

a) Kulun kudreti ve onu işe sevkeden kuvvet, salâha ve fesada (iyilik ve kötülüğe) elverişlidir. Buna göre fesadın salâha üstün gelmesi, eğer bir sebeb olmadan meydana gelmişse, bu durumda Yaratıcı'nın yokluğu gerekir; eğer bir müreccihden dolayı meydana gelmişse, bu müreceihin mutlaka Allah'tan olması gerekir. Aksi halde teselsül lazım gelir. Böylece fesâd tarafını salâh tarafına tercih edenin Hak Subhânehu olduğu ortaya çıkmış olur. Binaenaleyh, daha nasıl "O irâde etmiyor" denilmesi düşünülebilir?

b)Allahü Teâlâ, fesadın meydana geldiğini bilendir. Buna göre eğer Allah fesadın meydana gelmemesini isteseydi, o zaman şöyle denilmesi gerekirdi, "O, ilmini cehle dönüştürmek istedi..." Bu ise, muhaldir.

Beşinci Sıfat: Allahü Teâlâ'nın "Ona Allah'tan kork denildiği zaman, gururu onu günaha sürükledi" kavlidir. Bunda birkaç mesele vardır;

Birinci Mesele

Vahidi, şöyle demiştir: "Allahü Teâlâ'nın "O'na Allah'tan kork denildiği zaman, gururu onu günaha sürükledi" kavlinin manası, "Allah'ın Resulü, o kimseyi bu fiilleri bırakmaya davet etti. Bunun peşinden ise o kimseyi, kibri ve taassubu, zulme çağırdı" şeklindedir.Bil ki, Vahidî'nin bu tefsiri zayıftır. Çünkü Allahü Teâlâ'nın, (......) buyruğunda sadece "o kimseye bu söz söylendiği zaman gururun onu yakaladığına, sürüklediğine" delâlet vardır. Amabu sözün denilip denilmediği hususuna gelince, âyette buna herhangi bir delâlet yoktur. Her ne kadar biz, herhangi bir tahsiste bulunmadan Hazret-i Peygamber'in herkesi takvaya çağırdığını biliyor isek de, şayet bu husus herhangi bir rivayet ile sabit olursa, bu rivayete müracaat etmek vâcib olur.

İkinci Mesele

Allahü Teâlâ bu münafığın bazı kötü fiillerini nakletmiştir:

a) O münafığın, dünyayı taleb etme hususunda güzel söz söylemesi.

b) Onun, Allah'ı bir yalan ve iftira olarak şahid tutması.

c) Hakkı iptal ve bâtılı isbat hususunda mücadele etmesi..

d) Fesâd çıkarmak için sa'yü gayret göstermesi...

e) Ekin ve nesilleri helak etme hususundaki sa'yü gayreti. Bütün bu sayılan şeyler, çirkin olan birer fiildir. Hak teâlâ'nın, "Ona, Allah'tan kork denildiğinde.." sözünün zahirini, bu saydığımız şeylerden bir kısmına hamledip, diğerlerine hamletmemekten daha evlâ değildir. Bu sebeple bunun, hepsine hamledilmesi gerekir. Buna göre sanki şöyle denilmek istenmiştir: "Ekini ve nesilleri helak etme; yeryüzünde fesat çıkarmaya çalışma; bâtılı savunma; yalan yere Allah'ı şâhid tutma ve dünyayı isteme hususunda ihtiraslı olma gibi hususlarda Allah'tan kork, ." Çünkü nehyin, bu sayılanlardan bir kısmına râcî olması, diğer kısımlarına raci olmamasından daha evlâ değildir.

Üçüncü Mesele

Hak teâlâ'nın (......) buyruğu hakkında bazı görüşler vardır:

a) Bu tâbir, Arapların,

"Falancayı şu işi yapmakla sorumlu tuttum, " yani "bu işe onu mecbur tutup, bu işi ona verdim" sözünden alınmıştır. Buna göre ayetin takdiri, "O kimseyi gururu ve taassubu, günahı işlemek için tuttu..." şeklinde olur. Bu günah ise, kendisine nasihat edene iltifat etmeyip, onu dinlememektir.

b) nin mânası, "ona yapıştı" demektir.denilir, yani sıtma hastalığı ona yapıştı, peşini bırakmadı; denilir; yani ona kibir arız oldu, peydah oldu... Buna göre ayetin mânası, "Ona, Allah'tan kork denildiği zaman, kalbindeki günah sebebiyle meydana gelen gurur ve taassub, onu bırakmadı" şeklinde olur. Çünkü bu gurur ve kibir ancak, o kimsenin kalbindeki Küfür, cehâlet ve delillere itlifat etmeme gibi sebeplerle meydana gelmiştir. Bunun bir benzeri de Hak teâlâ'nın, "Daha doğrusu kâfir olanlar, bir gurur ve derin ayrılık içindedirler" (Sâd, 2) âyetidir. Buradaki, harfi, lâm (.... için) mânasına gelir. Bir kimse, "Bunu senin için yaptım" ve "Onu, cinayetinden dolayı cezalandırdım" der.

Hak teâlâ'nın "Onun hakkından cehennem gelir" sözüne gelince, müfessirler bunun mânasının, "Ona, bir ceza ve bir azâb olmak üzere, cehennem yeter" şeklinde olduğunu söylemişlerdir. Yani, "sana bir dirhem yeter." Yani, " Allah bize yeter" denilir. "Cehennem" lâfzına gelince Yûnus ile nahivcilerin pek çoğu, bu kelimenin, Allah'ın ahirette kendisiyle azâb edeceği ateşin özel ismi olduğunu ve yabancı (a'cemî) bir kelime olduğunu söylemişlerdir. Diğerleri ise, "cehennem lâfzı yabancı bir kelime değil, Arapça bir kelimedir. Dibi derin olduğu için ahiret ateşi, cehennem diye adlandırılmıştır" demişlerdir.Ru'benin şöyle dediği nakledilir: "Bu sözde cehennem: "dibi derin kuyu" demektir."

Allahü Teâlâ'nın "yataktır" sözüne gelince, bu hususta iki görüş vardır:

a) (......)ve (......) döşemek bir şeye mukaddime yapmak demektir. Bunun aslı, (beşik ve düz arazi) kelimesinden gelir. Nitekim Hak teâlâ, yeryüzünü bir döşek gibi yaptık.. Bizler ne güzel döşeyicileriz" (Zariyât, 48) buyurmuştur; yani, düzenleyiciler ve kararlı hale getiricileriz., . Yani, "Biz yeryüzünü, üzerindekileri sarsmayacak ve onlardan uzaklaşmayacak biçimde, kararlı kıldık" demektir. Yine Hak teâlâ, "kendileri için hazırlarlar" (Rûm, 44) buyurmuştur. Yani, "onu döşüyorlar ve kararlı hale getiriyorlar".

b) Hak teâlâ'nın (......) buyruğunun O'nun tıpkı, "Cehenneme.. Yaslanacaklar ona.. O, ne kötü bir kalış yeridir" (ibrahim, 29) ifadesinde olduğu gibi, "Ne kötü bir kalış yeridir" manasında olmasıdır. Âlimlerden bazısı, (......) kelimesinin, uyumak için yapılan yatak mânasında olduğunu söylemişlerdir. Cehennemde azâb görecek olan kimse cehennem ateşine atıldığı zaman, bu cehennem onun için bir yatak ve döşek kılınmış olur.

Allah Rızası İçin Canını Verebilen Müminler

207

"İnsanlar içinde, Allah'ın rızasını elde etmek amacıyla, canını satan kimseler vardır. Allah, kullarına çok şefkatlidir".

Bil ki Allahü Teâlâ, önceki âyette dünyası uğruna dinini harcayan kimsenin durumunu belirtince, bu âyette de, dini uğruna dünyasını, canını ve malını harcayan kimselerin durumunu zikrederek, buyurmuştur. Bu âyet hakkında birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Ayetin nüzul sebebi hakkında bazı rivayetler vardır:

a) İbn Abbas'ın rivayetine göre bu ayet, Abdullah İbn Ced'ân'ın kölesi olan Süheyb İbn Sinan, Ammâr İbn Yasir, annesi Sümeyye, babası Yasir, Hazret-i Ebu Bekir'in kölesi Bilâl, Habbâb İbn el-Eret ve Huveytıb'ın kölesi Abis hakkındadır. Müşrikler bu kimseleri yakalayarak, onlara işkence ediyorlardı. Süheyb, Mekkelilere, "Ben yaşlı birisiyim. Benim, malım mülküm çok. Sizden veya sizin düşmanlarınızdan yana olmam size herhangi bir zarar vermez. Ben bir söz söyledim, bu sözümden de geri dönmeyi istemiyorum. Ben size malımı mülkümü verip, karşılığında sizden dinimi satın almak istiyorum" der. Onlar da buna razı olarak, yolundan çekilirler.. Böylece Süheyb, Medine'ye hicret eder. İşte bunun üzerine bu âyet nazil olur. Süheyb Medine'ye girince, Hazret-i Ebu Bekir onu karşılayarak ona: "Alışverişin kârlı olsun!" dedi. Bunun üzerine Süheyb ona, "Senin alışverişin de.. Sen de zarar etme Amane oldu ki?" dedi. Bunun üzerine Hazret-i Ebu Bekir "Allah senin hakkında, şunu indirdi" dedi ve ayeti ona okudu.

Habbâb İbn el-Eret ve Ebu Zer'e gelince bunlar kaçarak Medine'ye geldiler. Sümeyye ise, iki devenin arasına bağlanıp, parçalandı. Sonra da, kargıyla öldürüldü. Yâsir de öldürüldü. Diğerleri de, kendilerine yapılan işkence sebebiyle, müşriklerin istedikleri şeylerin bir kısmını vererek, canlarını kurtardılar. Bunlar hakkında, Mekkelilerin işkencesiyle, "Azâb edildikten sonra hicret edenler yok mu? Biz onları dünyada muzafferiyyet ve ganimetler nasib etmek suretiyle, güzellikle sınayacağız." Ahiret ecri ise daha büyüktür" (Nahl, 41) ayeti nazil olmuştur.

Yine bunlar hakkında, "Kalbi iman ile dopdolu olduğu halde, zorlanan kimse hariç... "(Nahl, 106) âyeti nazil olmuştur.

b) Bu ayet, emr-i mâ'rûf ve nel y-i münker yapan kimse hakkında nazil olmuştur. Bu görüş Hazret-i Ömer, Hazret-i Ali ve İbn Abbas (radıyallahü anh)'dan rivayet edilmiştir.

c) Bu ayet, Hazret-i Peygamber'in mağaraya gittiği gece, O'nun yatağına yatıp geceleyen Ali İbn Ebî Talib hakkında nazil olmuştur. Rivayet edildiğine göre Hazret-i Ali, Hazret-i Peygamber'in yatağında uyurken Cebrail başucunda, Mikaîl ise ayakları tarafında durdu. Cebrail: "Ey Ebu Tâlib'in oğlu Ali, senin gibilere helâl olsun!.. Allahü Teâlâ, seninle meleklerine karşı övünür" diye seslenir. İşte bunun üzerine bu âyet nazil olur.

İkinci Mesele

Müfessirlerden pok çoğu, buradaki, (......) kelimesinin "satmak" manasına geldiğini, çünkü Cenâb-ı Hakk'ın, "Ve onu az bir fiyata sattılar" (Yusuf, 20) âyetindeki, (......) kelimesinin de bu mânaya geldiğini söylemişlerdir. Bunun hakikati şudur: Mükellef olan kimse, nefsini âhiret mükâfaatı karşılığında satmıştır. Bu satma işi, o kimsenin namaz kılmak, oruç tutmak, hacc ve cihad yapmak gibi Allah'a bir itaati ifade eden konularda, nefsini harcaması ve tüketmesi; sonra da bu sayede Allah'ın sevabına nail olmasıdır. Sanki o, nefsini bir eşya gibi bezletmiş, harcamıştır. Böylece nefsini bezleden kimse, bir satıcı; Allah da bir alıcı gibi olmuştur. Nitekim Hak teâlâ, Muhakkak ki Allahü Teâlâ, cennet karşılığında müminlerin canlarını ve mallarını satın almıştır"buyurmuştur. Allahü Teâlâ bunu, bir ticâret olarak isimlendirerek, "Ey iman edenler! Size, sizi elîm bir azâbtan kurtaracak bir ticâreti göstereyim mi? Allah'a ve Resulüne İman edip, Allah yolunda canlarınız ve mallarınızla dhâd edersiniz" (Saf, 10-11) buyurmuştur.

Bence, (......) lâfzını zahirî manasına hamletmek mümkündür. Bu şöyle olur: İnkâra, şirke, dünyevî lezzetleri artırmaya yönelen ve ahiretten yüz çeviren kimse, daimî azaba düşer. Buna göre, takdir şöyle olur: O insanın kendisi kendisinin mülkü idi. Fakat küfrü ve fâsıklığı yüzünden mülkünden çıktı ve cehennem ile azabın hakkı oldu. Kişi inkârı ve fıskı bırakır, imân ve itaata yönelir ise, sanki kendini azabtan ve cehennemden satın almış gibi olur. Binaenaleyh mü'minin durumu, adetâ onlarla kendini satın almak (ve esaretten kurtarmak) için birçok paralar veren mükâteb köleye benzer. Aynı şekilde mümin de, onlarla kendisini satın almak (ve kurtarmak) için pek çok nefeslerini harcar. Fakat mükâteb olan, bir köledir ve kendisinde bir dirhem bile kalmaz. Mükellef de böyledir, o, dünyada tek bir canı olduğu müddetçe kulluk bağından kurtulamaz. Bundan dolayı İsâ (aleyhisselâm): "(Allah) bana, sağ olduğum müddetçe namazı ve zekâtı emretti" (Meryem, 31) demiştir. Allahü teâlâ da Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e "Yakîn (yani ölüm) gelinceye kadar Rabbine ibâdet et" (Hicr, 99) buyurmuştur.

İmdi eğer, "Allahü teâlâ kendisini, "Allah mü'minlerden mallarını ve canlarını satın aldı" (Tevbe, 111) diyerek müşteri yerine koymuştur. Bu ise mü'minin müşteri olmasına manidir" denirse biz deriz ki: Bu iki durum arasında bir tezad yoktur. Bu tıpkı, bir köle verip elbise alan kimsenin durumuna benzer. Alandan ve verenden her biri, hem satan hem de alan (müşteri) dir. Burada da böyledir. Bu açıklamaya göre, kelimenin zahirî mânâsını bırakmaya, lâfzını, (satma) manasına almaya gerek yoktur.

Bunu anladığında biz deriz ki: İnsanın dini uğrunda katlanacağı hertürlü meşakkat bu ifadenin altına girer. Binaenaleyh bunun muhtevasına, cihad yapan, Ammâr'ın ana ve babası (radıyallahü anh), canını verip ölüme razı olan, kâfirlerden kaçıp Müslümanlara katılan, Süheyb (radıyallahü anh) gibi, malını verip canını kâfirlerden kurtaran ve zâlim sultan karşısında dinini ve hakkı ortaya koyan kimseler de girerler.

Rivayet olunmuştur ki Hazret-i Ömer (radıyallahü anh), bir ordu gönderir. Bu ordu bir kaleyi kuşatır. Derken içlerinden biri ileri atılır ve öldürülünceye kadar savaşır. Bunun üzerine bazı kimseler, "O, kendisini göz göre göre tehlikeye attı" derler. Hazret-i Ömer (radıyallahü anh) de, "Siz yalan söylediniz. Allah falancaya rahmet etsin" der ve "İnsanlar içinde, Allah'ın rızasını elde etmek için canını satan kimseler vardır" ayetini okur.

Sonra bil ki insanın katlandığı sıkıntılarla bu âyetin hükmüne girebilmesi için, bu sıkıntıların mutlaka şeriata uygun olması gerekir. Fakat bunlar şer'î olmaz ise, insan bu âyetin hükmüne girmez, aksine bu, insanın kendisini tehlikeye atması kabilinden olur. Meselâ cünüblükten guslederse hastalanıp öleceğinden korktuğu halde, insanın yıkanması gibi.

Katâde şöyle demiştir: "Fakat Allah'a yemin olsun ki, onlar, dinden çıkan Harûrâ halkı değiller, Muhaccir ve Ensâr'dan olan ashab-ı kiramdırlar. Onlar müşrikleri, Allah'ın yanısıra başka bir ilâha taparken gördüklerinde, Allah'ın dini için savaştılar ve Allah için gazablanıp, Allah yolunda cihâd ederek canlarını sattılar."

İkinci Mesele

Ayeti, "Allah'ın rızasını taleb etmek için nefsini satın alır" manasındadır. Buradaki, "satın alır” manasındadır.

Allahü Teâlâ Kullarına Karşı

Allahü teâlâ'nın "Allah, kullarına karşı ra'ûftur" ayetine gelince; sınırlı ve az bir ibadete mukabil, Allah'ın ebedî nimet vermesi; canlarını kurtarmak için (kalbi imanla dolu olduğu halde), inkârı ifade eden şeyleri söylemeye müsaade etmesi; herkese ancak gücünün yeteceği şeyi teklif etmesi; yine küfür üzerinde yüz sene kalmış olsa bile bir an bile tevbe eden kimsenin bütün cezasını düşürüp, ona ebedî bir sevab vermesi; canlar ve mallar aslında kendisinin mülkü olduğu halde, kullarına bir rahmet ve ihsanı olmak üzere, kendi mülkü olan bu şeyleri, kendi mülküyle satın alması O'nun re'fetindendir.

208

"Ey iman edenler, hep beraber sulh-ü selâma gfrin ve şeytanın adımlarına uymayın. Çünkü o sizin apaçık bir düşmanınızdır" .

Bil ki Allahü Teâlâ, münafığın yeryüzünde fesat çıkardığını ve ekin ile nesli bozmaya gayret sarfettiğini anlattıktan sonra, Müslümanlara, İslâm'a ve İslam'ın kanunlarına uymaktan ibaret olan şeyi, yani münafıklığın tam zıddı olan şeyi yapmalarını emretmiş ve "Ey İman edenler hep beraber sulhtu selâma (İslam'a) girin" buyurmuştur. Bu konuda birkaç mesele vardır:

İslâm Veya Silm (Sulha) Girme Emri Ayetteki Kıraatler

İbn Kesir, Nâfi ve Kısaî, "sin" harfinin fethasıyla, okumuşlardır. Allahü Teâlâ'nın "Eğer onlar barışa meylederler se..." (Enfâl, 61) ve "Barışa yalvarmayın..." (Muhammed, 35) ayetlerinde de böyle okunmuştur.

Ebu Bekr İbn Ayyâş'ın rivayetine göre Âsim, Kur'an-ı Kerim'de geçen heryerde sinin kesresiyle Hamza ve Kisaî ise, burada ve (Muhammed, 35) ayetlerinde sînin kesresiyle, İbn Âmir sadece burada sînin kesresi, Enfâl ve Muhammed sûresinde ise sînin fethasıyla okumuşlardır. Bazıları da bu iki kelimenin, fetha ve kesreyle okunabilen iki lügat olduğunu söylemişlerdir. Meselâ, kelimeleri gibi, A'meş kelimeyi sîn ve lâm harflerinin fethası ile (......) şeklinde okumuştur.

İkinci Mesele

(......) kelimesinin asıl manası inkiyâd (boyun eğ)demiştir Nitekim , Cenâb-ı Hak, "Hani Allah (İbrahim'e) "teslim ol" (boyun eğ) demiş, O da, "Teslim oldum." demişti., " (Bakara. 131); "İslâm" da, bu manadan dolayı "İslâm" diye adlandırılmıştır. "Silm" kelimesi, genellikle sulh ve harbetmeme halini ifade eden bir isimdir. Bu kelimede, inkiyâd mânâsı da vardır. Çünkü barış anında, taraflar birbirlerine itaat eder ve birbirleriyle bu konuda münakaşa etmezler. Ebu Ubeyde bu kelimenin, ve şeklinde üç kullanılışı olduğunu söylemiştir.

Âyetin Muhtemel Tefsirleri

Âyetle ilgili bir müşkil vardır. Bu da, şudur: Müfessirlerden çoğu, lâfzını, "İslâm" manasına almışlardır. Buna göre ayetin manası, "Ey iman edenler, İslâm'a giriniz...." şeklinde olur. Hâlbuki iman, İslâm'dır. Bu ifadenin caiz olmayacağı malumdur. İşte bu meseleden dolayı, müfessirler bu âyetin tefsirinde birkaç vecih zikretmişlerdir:

1) Âyette hitab edilenler münafıklardır. Buna göre ayetin manası, "Ey dilleri ile iman eden kimseler, her şeyinizle İslâmâ giriniz ve şeytanın adımlarına, yani onun süslemesinin ve nifakta devam hususundaki aldatmasının izlerine uymayınız" şeklindedir. Bu tefsiri yapanlar, yaptıkları bu tefsirin doğru olduğuna, şöyle diyerek istidlal etmişlerdir: "Bu ayet, münafıklardan bahseden, az önce geçen, ... ayetininin peşisıra gelmiştir. Binaenaleyh Hak teâlâ, geçen şeylerle münafıkları niteleyince, bu ayette de onları kalbleri ile iman edip nifakı bırakmaya davet etmiştir.

2) Bu ayet, Ehl-i Kitab'dan Abdullah b. Selâm ve arkadaşları gibi müslüman olanlar hakkında nazil olmuştur. Çünkü onlar, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e iman ederken, bir taraftan da Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'nın şeriatına ta'zim etmeye devam ediyorlardı. Bundan dolayı da "cumartesi" gününün kutsiyetine saygı gösteriyor, deve etini ve sütünü mekruh kabul ediyorlardı ve şöyle söylüyorlardı: "Bu şeyleri bırakmak İslâm'da da mübah, Tevrat'ta ise vacibtir. Binaenaleyh biz bunu ihtiyaten terk ediyoruz." İşte böylece Cenâb-ı Hak, onların bu tutumumu kerih görerek, onların İslam'a bütünüyle girmelerini, yani İslâm şeriatının hepsine girmelerini ve gerek itikad, gerek amel bakımından Tevrat'ın hükümlerinden herhangi birine sarıl mamalarını emretmiştir. Çünkü Tevrat, artık mensûhtur. Buna göre, "Şeytanın adımlarına uymayınız" ayetini, "Tevrat'ın mensuh olduğunu bildikten sonra, onun hükümlerine tutunarak şeytana uymayınız" şeklinde açıklamışlardır. Bu görüşte olanlar, ayetteki, kelimesini, İslâm'ın sıfatı kabul etmişlerdir. Buna göre sanki "Gerek itikadı gerek amelî olsun, İslam'ın kanunlarının hepsine giriniz" denilmiştir.

3) Bu hitab, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e iman etmeyen ehl-i kitaba yöneliktir. Buna göre, emrinin manası, "Ey daha önceki kitaplara imân edenler..." şeklinde buyruğunun manası, "İman hususunda, Allah'a olan itaatinizi tamamlayınız. Bu da, Allah'ın peygamberlerinin ve kitaplarının tamamına imân etmeniz suretiyle olur. Binaenaleyh Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) ile onun getirdiği kitaba da iman etmek suretiyle tamamen İslâm'a giriniz ve Tevrat'ın dinin, herkesin hak olduğunda ittifak ettiği bir din olması ve Tevrat'ta, "Yer ve gök durduğu müddetçe cumartesi yasağına sanlınız" hükmünün bulunması sebebiyle Tevrat'ın diniyle yetinme hususundaki şeytanın süslemesine aldanmayın" şeklindedir. Hulâsa, şeytanın adımlarından murad, onların, Musa (aleyhisselâm)'nın şeriatının halâ devam etmekte olduğu hususunda kendisine tutundukları şüphelerdir.

4) Bu hitap, müslumanlaradır. Buna göre mana, "Ey dilleriyle imân edenler, kalan ömrünüzde de Müslüman olmaya devam edin, Müslümanlıktan ve onun kanunlarının hiçbirinden çıkmayınız. Sapık ve azgın kimselerin size telkin etmeye çalıştıkları şüphelere iltifat ederek şeytanın adımlarına uymayınız" şeklindedir. Ayeti böyle tefsir edenler, bu izahın, bu âyetten önce ve sonra olan ayetlerle de te'kid edildiğini söyleyerek, şöyle demişlerdir: "Ayetten önce geçen şeyler, "O, yeryüzünde fesat çıkarmak için çalışır" âyetindeki, münafıkla ilgili sıfatlardır. Bizim burada söylemek istediğimiz, bundan muradın münafıkların müslümanlara telkin ettiği şüpheler olduğudur. Buna göre Allahü teâlâ sanki "Müslümanlığınızı sürdürünüz ve münafıkların söylediği şüphelere aldanmayınız" demektedir.Bu âyetten sonra olan ise, Onlar, ancak Allah'ın buluttan gölgelikler içinde gelmesini mi bekliyorlar" (Bakara. 210) ayetidir. Bu, "O kâfirler, küfürlerinde ısrar ve inâd ediyorlar. Onların mazeret yolları ortadan kalkmıştır. Onlar, bu din hakkındaki görüşlerini, meselâ "ancak Allah'ın kendilerine buluttan gölgelikler ve melekler içinde gelmesi" gibi, olmayacak birtakım işlere dayandırırlar.

İmdi eğer: "Bir şey ile vasıflanmış (benimsemiş) kimseye, "Ona devam et" denir, fakat "Ona gir" denmez. Hâlbuki bu ayette, (giriniz) denmektedir" denilir ise, biz de deriz ki: Evde olan kimsenin ileride evden çıkacağı bilinirse, her ne kadar o anda evde ise de, ona zaman zaman ileride eve girmesini emretmek imkânsız değildir. Çünkü onun şu anda evde bulunuşu, eve girmesi emredilen halinden başkadır. Buna göre ikinci bir zamanda evden çıktığında, eve girmesini emretmek doğru olur. Malûmdur ki mü'minler uyku, gaflet ve benzeri hallerde imân hasletlerinden bazen çıkarlar. Binaenaleyh Allahü teâlâ'nın onlara istikbalde İslâm'a girmelerini emretmesi imkânsız değildir.

5) Ayette zikredilen, lâfzının sulh, savaşı ve münakaşayı terk etme manasına olması.. Bu takdire göre mana, "Ey iman edenler topyekûn "silm"e giriniz, yani Allah'ın dinine yardım etme ve o hususta sıkıntılara göğüs germede, birbirinize uyarak ittifak ediniz, ve dünya uğrunda insanlarla münakaşa etmeye, dünyayı arzu etmeye sizi sevkeden şeytanın adımlarına uymayınız" demektir. Bu, tıpkı, (Ey inananlar) birbirinizle çekişmeyin, yoksa gevşersiniz ve gücünüz gider" (Enfal, 46) "Ey iman edenler sabrediniz.." (Al-i İmran, 200) ve"Hep birlikte Allah'ın ipine sanlınız ve bölünmeyiniz" (Al-i imran, 103) ayetleri ile Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, "Mü'min, kendisi için İstediğini kardeşi için de İster" hadisi gibidir.

Bunlar, âyetin tefsiri hususunda, çoğu müfessirlerin söylediği vecihlerdir.

Bana göre, bu hususta diğer bazı vecihler daha vardır:

a) Âyetteki, (......) hitabı Allah'ı kalb ile bilip tasdik etmeye işarettir; emri ise, günah ve masiyet fiillerini bırakmaya işarettir. Çünkü günah, Allah'a ve Peygambere muhalefet etmek demektir. Bundan dolayı, o muhalefeti bankmaya "silm" (sulh) denilmesi doğru olur. Veya bu ifadeden maksad, "Taat olanları yapıp, yasaklan bırakma hususunda Allah'a inkiyâd eden kimseler olunuz" manasıdır. Bu böyledir, çünkü Ehl-i Sünnete göre mü'mim günah islerken de onun imanı vardır.Bu açık bir tefsirdir.

b) "Silm" den murad kulun Allah'ın kaza ve kaderine razı olması, kalbinin, şu hadiste de anlatıldığı gibi sarsılmamasıdır: "İlahi kazaya razı olmak, Allah'ın en büyük kapısıdır. " Benzeri bir hadis için bkz. Tirmizi, Kader. 15 (5/455).

c) Bundan murad, Allahü Teâlâ'nın "Onlar, boş söze rastladıktan zaman, şerefli olarak geçerler" (Furkân, 72) ve "Af yolnu tercih et ma'rûf olanı emret ve cahillerden yüz çevir" (Araf, 199) âyetlerinde de olduğu gibi, intikam almayı terk etmektir. Âyetin tefsirleri hususundaki söz işte bundan ibarettir.

Dördüncü Mesele

Kaffâl, "Ayetteki, (tamamen) ifadesinin, İslâm'a girmesi emredilenlerle ilgili olması doğru olur.Yani, "Hepiniz İslâm'a giriniz, ayrılıp parçalanmayınız" demektir" demiştir.

Kutrûb da şöyle der: "Araplar, "Kavmin tamamını gördüm" ve "Bütün kadınları gördüm" derler." Bu lâfzın, İslâm ile ilgili olması da uygundur. Yani "İslâm'ın tamamına giriniz", yani, "onun bütün kanun ve hükümlerini benimseyiniz" demektir.

Vahidi (r.ha) şöyle demiştir: "Bu, âyetin zahirî mânâsına daha uygundur. Çünkü mü'minler İslâm'ın bütün hükümlerini yerine getirmekle emrolunmuşlardır."

Arapça'da, lâfzı "engel olan, mani olan" manasınadır denilir. Bunun anlamı, "onu kötülükten engelledim, ona manî oldum" demektir. Yine, (gömlek engelledi) denilir. Çünkü gömlek, elbisenin açılmasını önler. Elin içine de, (avuç) denir. Çünkü avuç içiyle, bedenin her tarafı tutulabilir. Gözü görmekten engellenmiş (kör) kimse için, denilir. Buna göre, (......) kelimesinin manası, "engel olan" demektir. Bu lâfız, daha sonra toplanmış bir bütünün ismi olmuştur. Çünkü toplanmak, birlik olmak, tefrika ve ayrılığa manidir. Buna göre, emri "İslâm şeriatının son noktasına kadar İslâm'ın kanunlarına giriniz ve onun kanunlarından herhangi bir şeyi terk etmekten vazgeçiniz" demektir. Veya bunun manası, "Hepiniz İslâm'a giriniz, insanları ona girmemekten men ediniz" şeklindedir.

Şeytana İtaat Etmeyiniz, O Apaçık Bir Düşmandır

Hak teâlâ'nın (......) hitabının manası, "şeytana itaat etmeyiniz" demektir. Arapça'da bir kimsenin yoluna uyan hakkında, (......) denildiği meşhurdur. Bu ifade ile "Onun adımına uydum" denilmesi arasında herhangi bir fark yoktur. (......) kelimesi, (......) kelimesinin çoğuludur. Bunun izahı daha önce geçmişti.

Allahü teâlâ, "Çünkü o sizin için apaçık bir düşmandır" ayetine gelince, Ebu Müslim el-İsfehânî şöyle demiştir; "Mübin, içindekini ve kalbindekini açıkça ortaya koyan beliğ kimsenin sıfatlarındandır." Ben derim ki: "Hâmim, ve Mübin kitaba yemin olsun ki..." (Duhân., 1) ayeti, bu mananın doğruluğuna delildir. Ayetteki, "Mübin" lafzından, ancak bu mânâ kestedilmiştir.

Bu durumda şayet: "Kendisini görmediğimiz ve sözünü duymadığımız halde şeytan için nasıl "mübîn" (apaçık) denebilmiştir? denirse, biz deriz ki: Allahü Teâlâ, şeytanın Hazret-i Adem (aleyhisselâm) ile bütün nesline düşman olduğunu açıklayınca, hernekadar görülmese de, "apaçık bir düşman" diye nitelenmesi doğru olmuştur. Bu şuna benzer: Uzak bir beldede bulunan bir adama düşmanlığını gösteren kimse için bazen.her nekadar o onu görmese de, "Falanca senin için apaçık bir düşmandır" denilebilir. Bana göre bu hususta diğer bir izah da şudur: "Mübîn"in asıl manası, "kesmek"tir. "Açıklamaya" da bu manadan ötürü "beyan" denmiştir. Çünkü izah ve açıklama (beyan), ihtimallerin bir kısmını bir kısmından kesin çizgilerle keser, ayırdeder. Buna göre şeytanın "mübin" diye vasıflanması, "şeytan, mükellefi vesvesesiyle Allah'a itaat etmekten, O'nun sevâb ve rızasından ayırır ve uzaklaştırır" manasındadır.

Buna göre şayet, "Şeytanın bize düşman olması, ya şu anda elem ve kötülükleri bize ulaştırmayı istemiş olması veyahut da, vesvesesiyle bizi İslâm dininden ve mükâfaatından alıkoyması sebebiyle olur. Birincisi bâtıldır. Çünkü eğer böyle olsaydı şeytan şüphesiz ki bizi hastalık, acı ve sıkıntılara düşürürdü. Böyle yapamadığı herkesin malûmudur. İkinci ihtimal de bâtıldır Çünkü, Cenâb-ı Allah'ın, "Şeytan der ki: Zaten benim, siz (insanlar) üstünde bir nüfuzum yoktu. Yalnız ben sizi çağırdım, siz de hemen icabet ettiniz" (İbrahim, 22) âyetinde de bildirdiği gibi, şeytanın vesvesesini kabul eden kimse, onu kendi iradesiyle kabul etmiştir. Bunun böyle olduğu sabit olunca, ve durum bizim söylediğimiz gibi olduğu halde, daha nasıl onun düşmanlığının apaçık bir düşmanlık olduğu söylenebilir?" denilirse, şöyle cevap verilir: Şeytan (sizin söylediğiniz) her iki bakımdan da düşmandır. Onun, zararları bize ulaştırmaya çalışması bakımından düşmanlığı söz konusudur. Fakat Hak teâlâ, şeytana bu fırsatı vermemiştir. Şeytanın bize zarar vermeyi istemiş olması, bunlara kadir olmasını gerektirmez. Fakat vesvesesiyle bizim dine girmemize ve mükâfaatı kazanmamıza mâna olmasına gelince, şeytanın insana günahları süslemesi ve şüpheler atması, insanın bâtıla düşmesine ve böylece de sevablardan mahrum kalmasına sebep olduğu herkesin bildiği şeydir. Binaenaleyh bu da şeytanın düşmanlık cihetlerinin en önemlilerindendir.

209

"Size bunca açık deliller geldikten sonra yine kayarsanız, bilin ki Allah azîz ve hakîmdir" .

Bu ayetle ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Ebu's-Simal, kelimeyi birinci lâm'ın kesresi ile (......) şeklinde okumuştur ki, gibi, bu iki okunuş da birer normal kullanılıştır.

İkinci Mesele

Bir kimsenin ayağı kayıp çamura düştüğü zaman, denilir. Yine şu anda bulunduğu durumu kaybeden kimse için, denitir. Günah da "zelle" diye adlandırılmıştır. İnsanlar bununla, vacibteri (vazifeleri) yapmama zellesini kastediyorlar. Buna göre Hak Teâ-lâ'nın, sözünün manası, "Haktan sapar ve onu geçerseniz" şeklindedir.

Ayetin sebebi nüzulü hususunda âlimler (bununla alâkalı olan bir önceki ayetteki) ayeti ile birlikte ihtilâf etmişlerdir. Buna göre, birinci ayetin münafıklar hakkında olduğunu söyleyenler, ikincisinin de münafıklar hakkında olduğunu söylemişlerdir. Birinci ayetin ehl-i kitab hakkında olduğunu söyleyenler, bu ayetin de onlar hakkında olduğunu söylemişlerdir. Diğerlerini de aynı şekilde kıyas et.

İbn Abbas (radıyallahü anh)'ın, ayeti şu şekilde tefsir ettiği rivayet edilmiştir: "Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ve şeriatı size geldikten sonra, cumartesi çalışmayı ve deve eti yemeyi haram sayarsanız, biliniz ki Allahü teâlâ ceza vermede aziz ve fiillerinde hakimdir." Bu ayet karşısında ehl-i kitaptan Müslüman olanlar, "Ya Resûlallah, istersen senin kitabından başka her kitabı bırakırız" dediler de, bunun üzerine Cenâb-ı Hak, "Ey iman edenler, Allah'a ve peygamberine imân (etmeye devam) ediniz" (Nisa, 136) ayetini indirdi.

Üçüncü Mesele

Ayeti ile ilgili bir soru vardır. O da şudur: Bir şarta bağlı hüküm, ancak işlerin neticesini bilmeyen kimseler hakkında güzel olur. Katâde buna şu şekilde cevap vermiştir: "Şüphesiz Cenâb-ı Allah onların ayaklarının kayacağını biliyordu. Fakat o, bunu, insanlar üzerinde bir hüccet olsun diye, önceden haber vermiş ve bu husustaki ilâhî va'îdini bildirmiştir."

Dördüncü Mesele

Hak teâlâ'nın (......) buyurmasının manası, "emrolunduğunuz yoldan saparsanız" şeklindedir.Bu manaya göre, bu ifadenin muhtevasına büyük küçük bütün günahlar girer. Çünkü bu sapma çok günahla meydana geldiği gibi, az günahla da olur. Bundan dolayı Allahü teâlâ, mü'minler günahın azından da çoğundan da sakınsınlar diye, bütün bunlar hususunda, onların ilahî yoldan sapmalarına engel olmak için va'îdde bulunmuştur. Çünkü büyük günahlardan kaçınmanın vâcib (gerekli) olduğunda herhangibir şüphe yoktur. Büyük günahlardan olduğu bilinmeyen şeylere gelince, bunlar yüzünden ikâba müstehâk olunup olunmayacağı bilinemez. Binaenaleyh bunlardan da sakınmak gerekir.

Beşinci Mesele

Hak teâlâ'nın "size bey yineler geldikten sonra.." sözü aklî ve naklî bütün delilleri içine alır. Aklî deliller, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in peygamberliğinin doğruluğunun ancak kendilerinin sabit olmasından sonra sabit olan şeylere delâlet eden delillerdir. Meselâ, bu âlemin hadis olduğunu ve her türlü malûmatı bilen, her türlü mümkinata kadir olup, bütün ihtiyaçlardan âzâde olan bir Yaratıcı'ya muhtaç olduğunu bitmek gibi. Yine mucize ile sihir arasındaki farkı ve mucizenin doğruluğa delil olduğunu bilmek gibi.. Bütün bu gibi şeyler aklî delillerdendir. Naklî deliller ise, Kur'an ve Sünnet'teki açıklamalardır. Bütün bu deliller mevcud olduğu zaman mükellefin ma'zur sayılmaması bakımından, âyetin hükmüne dahildir.

Altıncı Mesele

Kâdî şöyle demiştir: "Bu âyet, insanın ancak açıklama yapıldıktan sonra ve mazeretleri kaldırıldıktan sonra günahından dolayı sorumlu tutulabileceğine delâleteder. Çünkü ilâhî ceza, beyyinelerin gelmesi ve bulunması şartına bağlandığına göre, bir fiile kesinlikle kadir olamayan kimse için va'îd-i ilahînin caiz olmaması hükmüne bağlanması daha evlâdır. Bir de delillerden, ancak onlardan istifadeedebilecek gücü olanlar yararlanır. bazen delil olmasa da, bunlar bu güçlerinden istifadeedebilirler. Âyet, nazar-ı dikkate alınan şeyin, mükellef tarafından yakînin değil, beyyinelerin bulunması olduğunu gösterir. İşte bu bakımdan âyet, arif (bilen) birisi gibi, tefekkür ve istidlal gücü olanlara da va'îd-i ilâhinin söz konusu olduğuna delâlet eder. Böylece bilen ve anlayan kimseler aleyhine herhangi ilâhî bir hüccetin olmayacağını iddia edenlerin görüşü bâtıl olmuştur."

Allah Aziz ve Hakimdir

Hak teâlâ'nın"Biliniz ki Allah aziz ve hakimdir" âyeti ile ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Birisi şöyle diyebilir: "Allahü teâlâ'nın 'Size beyyineler geldikten sonra yine kayarsanız" hitabı onların günahlarına ve suçlarına işarettir. Buna göre, "Allah aziz ve hakimdir" ifadesi, ilâhi zecr ve tehdide nasıl delâlet eder?"

Buna şöyle cevap verilir: "Azîz", murad ettiği şeye manî olunamayacak kimsedir. Bu da ancak tam bir kudretle olur. Allahü teâlâ'nın bütün mümkînâta kadir olduğu sabittir. Binaenaleyh O, her halükârda azîzdir. Böylece âyetin manası, "Size beyyineler geldikten sonra eğer (haktan) saparsanız, biliniz ki Allah, hiçbirinizin engelleyemeyeceği ve size kadir bir zattır. Binaenaleyh sizin için murad ettiği her şeyi yapar" şeklinde olur. Bu, ileri derecede bir tehdiddir. Çünkü bu ifade, "ikâb" (azab) lâfzının zikredilmesiyte yapılacak olan ilâhî tehdidin bulunduramayacağı her türlü korkuyu ve tehdidi kendisinde taşır. Çoğu kez baba çocuğuna:"Bana karşı çıkarsan, beni tanırsın, sana karşı olan gücümü ve kuvvetimi bilirsin" der. Bu söz, zecr (engelleme) hususunda, dövme ve benzeri şeyleri söylemekten daha kuvvetlidir.

İmdi şayet: "Bu âyet, ilâhî tehdidi ifadeettiği gibi, ilahî va'ade de şâmil değil midir?" denilirse, biz, Allah'ın "hakîm" sözünü, "azîz" sözünün peşine getirmiş olması bakımından "evet" deriz. Çünkü Allah'ın hikmetine yakışan, O'nun iyilik yapan ile kötülük yapanı aynı tutmamasıdır. Hakîm olan Allah'ın, kötülük yapana azab etmesi yerinde olduğu gibi, iyilik yapanı mükâfaatlandırması da yerindedir. Hatta bu ikincisi O'nun hikmetine daha uygun ve yakındır.

İkinci Mesele

Şeriat gelmezden önce.herhangi bir şeyin vâcib (gerekli) olamayacağını söyleyen kimseler, bu ayeti delil göstererek şöyle demişlerdir: "Allahü teâlâ, tehdid ve va'îdini, beyyinelerin gelmesi şartına bağlamıştır. Ayetteki "beyyinât" lâfzı, her şeyi içine alan çoğul bir kelimedir. Binaenaleyh bu, ilâhî tehdidin, hertürlü beyyinenin gelmesi şartına bağlı olduğuna delâlet eder. Hâlbuki şeriattan önce, her türlü beyyine bulunmamıştır. Bundan dolayı, o durumda ilâhî tehdidin olmaması, ve şeriat gelmezden önce, herhangi bir vücûbun bulunmaması gerekir."

Üçüncü Mesele

Ebu Ali el-Cübbâî şöyle demiştir: "Eğer durum, cebriyenin dediği gibi, Allahü teâlâ sefih ve kâfirlerden, sefahat ve küfrü irâde etmesi şeklinde olsaydı, Allah'ın "hakîm" diye vasıflandırılması caiz olmazdı. Çünkü sefihlik yapan da ve onu irâde eden de sefih olur. Sefih ise "hakîm" (hikmetli) olamaz." Âlimlerimiz buna şu şekilde cevap vermişlerdir: "Hakîm, işlerin neticelerini bilen kimsedir. Binaenaleyh, Allah'ın hakîm oluşu, bütün malûmatı bilmesi mânâsına gelir. Bu da, Allahü teâlâ'nın her şeyin yaratıcısı ve irâde edeni olması ile tezâd teşkil etmez. Aksine o bunu gerektirir. Çünkü biz, "Allahü teâlâ'nın olmayacağını bildiği bir şeyi irâde etmesi halinde, kendisinin cahilliğini murad etmiş olacağını" açıklamıştık."

Onlar da: "Eğer bu gerekmiş olsaydı, Allahü teâlâ olmayacağını bildiği şeyi emrettiği zaman, kendisinin cahil sayılmasını kabullenmiş olurdu" demişlerdir.

Biz deriz ki: Bu ancak, bir şeyi emretmek, onun kendisiyle tamamlanacağı şeyleri de emretmek olması takdirinde gerekir. Bu ise, bize göre imkânsızdır. Eğer Cübbaî ve taraftarları, "Eğer böyle olmasaydı, teklîf-i mâla yutak gerekirdi" derlerse, biz de deriz ki, bize göre bu caizdir. Allah en iyi bilendir.

Dördüncü Mesele

Nakledildiğine göre birisi, okumuş. Bunu bir bedevî duymuş ve yadırgayarak şöyle demiştir: Eğer bu ilahî kelâm ise, o böyle demez. Çünkü hakîm olan birisi, hata işlendiği zaman gufrandan bahsetmez. Çünkü bu, günah işleyen kimseyi suça teşvik etmektir.

"Onlar, ancak Allah'ın buluttan gölgeler içinde meleklerle beraber

210

"Kendilerine gelip de, işlerinin bitirilivermesini mi bekliyorlar? Bütün işler Allah'a döndürülür" .

Bil ki bu ayette birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

(......) kelimesiyle ilgili geniş açıklama Cenâb-ı Hakk'ın, "O vakit bazı yüzler neşeli ve sevinçlidir; Rabbine bakar" (Kıyame, 22) ayetinin tefsirinde gelmektedir. Alimler bu ayetteki (Bakara, 210) lâfzının, (beklemek) manâsında olduğu hususunda icmâ etmişlerdir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Elçiler neyle dönecekler bakayım, bekleyeyim" (Neml, 35) buyurmuştur. Buna göre Hak teâlâ'nın, (......) sözünden maksad, beklemek demektir.

Allah Hakkında "Gitmek-Gelmek" Gibi Tabirlerin Tevili

Aklî muhakeme yapan âlimler, Allahü Teâlâ'nın "gelmek" ve "gitmek" gibi fiillerden münezzeh olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Onlara göre bu na, şu hususlar delâlet etmektedir:

a) Akaid ilminde sabit olduğuna göre, kendisi hakkında gelmek ve gitmek gibi vasıfların verildiği her şey, hareket ve sükûndan ayrılamaz. Çünkü bu iki hakkında vasıf muhdestirler. Muhdesten ayrılmayan şeyde muhdestir. Binaenaleyh, hakkında gelmek ve gitmek gibi vasıfların kullanılması doğru olan her şeyin muhdes ve mahlûk olması gerekir. Hâlbuki kadîm olan Allah'ın böyle olması imkânsızdır.

b) Kendisi hakkında bir mekândan diğer bir mekâna geçmesi doğru her şey, küçüklük ve önemsizlik bakımından ya bölünmeyen bir cüz gibi (cüz'un la yetecezzâ) olur, ki bu insanların ittifakıyla bâtıldır; veyahutda, böyle olmaz; aksine o çok büyük bir şey olur. Böylece de onun iki tarafından birisi, diğerinden başka olur. Bu sebeple o, cüz ve parçafardan meydana gelen, "mürekkeb" bir varlık olmuş olur. Mürekkeb olan her şeyin tahakkuk etmesi hususunda, o cüzlerinden her birinin ayrı ayrı tahakkuk edip gerçekleşmesine muhtaçtır. Hâlbuki onun cüzlerinden her biri, "mürekkeb" olandan başkadır. Buna göre her mürekkeb, başkasına muhtaç olur. Başkasına muhtaç olan her şey, zâtı itibarıyla mümkin bir varlıktır. Zâtı gereği mümkin olan her varlık, var olması hususunda bir "müreccih" e ve bir "mûcid" e muhtaçtır. Böyle olan her şey, muhdes (sonradan olma), yaratılmış ve kendisinden önce de yokluk dönemi bulunmuştur. Hâlbuki kadîm olan Allah'ın böyle olması imkânsızdır.

c) Kendisi hakkında bir mekândan diğer bir mekâna intikâl etmesi doğru olan her şey, sınırlı ve sonlu demektir. Böylece o, aklen olduğu miktardan daha fazla veya daha noksan olması muhtemel olduğu halde, o muayyen bir miktarla tahsis edilmiş olur. Binaenaleyh onun bu muayyen miktara tahsis edilmesinin, mutlaka bir müreccihin tercihi ve bir muhassısın tahsis etmesiyle olması gerekir. Hâlbuki böyle olan her şey, irâde ve ihtiyar sahibi olan bir failin fiili olur. Böyle olan her varlık da, sonradan olma ve yaratılmış bir varlıktır. Binaenaleyh Kadîm ve Ezelî olan; Allah'ın böyle olması imkânsızdır.

d) Biz, kendisi hakkında "gidip" ve "gelmek" gibi vasıfların kullanılmasının sahîh olduğu varlığın Kadîm ve Ezelî bir İlâh olmasını caiz gördüğümüz zaman, bu durumda güneş ile ayın İlâh olmadıklarına hükmetmemiz mümkün olmaz. Âlimlerimizden bazı zeki kimseler şöyle derler: Güneş ve ayda, doğup ve batmaları caiz olan bir cisim olmalarının dışında, İlâh olduklarına hükmetmeye mâni olacak herhangi bir kusur yoktur. Allah hakkında gidip gelmek gibi vasıfları caiz gören kimse, niçin güneşin de İlâh olduğuna hükmetmesin? O halde, İlâh olduğunu iddia ettiği başka bir varlığın bulunduğuna hükmetmeye onu zorlayan nedir?

e)Allahü Teâlâ, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'den, onun, "Ben, batanları sevmem"(En'âm, 76) diyerek, yıldızların, ayın ve güneşin İlâh oluşları hususunda ta'n ve tenkidde bulunduğunu nakletmiştir. Hâlbuki (......) kelimesinin mânası ise, doğup batmaktır. Binaenaleyh kim Allah hakkında doğup ve batmak gibi vasıfları caiz görürse, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in delilini tenkid; Cenâb-ı Hakk'ın, bu hususta Hazret-i İbrahim'i tasdikini de tekzîb etmiş olur.

f) Allah'ın laneti üzerine olsun Firavun, Hazret-i Musa'ya, "Alemlerin Rabbi nedir?" (Şuarâ, 23) sormuş ve ondan Allah'ın mâhiyetini, cinsini ve cevherini öğrenmek istemiştir. Buna göre şayet Allahü Teâlâ şekillerle ve miktarlarla tavsif edilmiş bir cisim olsaydı, bu sorunun cevâbı ancak suret, şekil ve miktarın belirtilmesiyle verilmiş olurdu. Oysa ki Hazret-i Musa'nın, "Göklerin ve yerin Rabbi" (Şuara, 24);"Sizin ve sizin ilk atalarınızın Rabbi"(Duhan, 8 )'Doğunun ve batının Rabbi" (Müzzemmil, 9) şeklindeki cevabı, bir yanlış ve bir hatâ olurdu. Bu da, vermiş olduğu cevâp hususunda Hazret-i Musa'nın hatalı olmasını ve "Muhakhak ki size yollanan peygamberiniz, hakikaten mecnûndur" (Şuara. 27) sözünde Firavun'un doğru olmasını gerektirirdi. Bütün bunlar bâtıl olunca, Allahü teâlâ'nın cisim olmaktan, bir mekânda bulunmaktan ve gidip gelme gibi vasıflanfhakkında kullanabilmemizden münezzeh olduğunu anlamış olduk.

g)Allahü teâlâ, "De ki "O Allah'tır, birdir" (ihlas. 1) buyurmuştur. Âyette geçen, vahdaniyette tam ve kâmil olan demektir. Her cisim, maksad ve işaret bakımından iki kısma ayrılır: Allahü teâlâ, cisim olması ve bir mekânda bulunması imkâsız olan bir "ahad' (Tek) olduğuna ve bir cisim olmayıp, bir mekân tutmadığına göre, O'nun hakkında "gitme" ve "gelme" gibi vasıfların kullanılması imkânsız olur. Yine Hak teâlâ, "Onun bir adaşını (benzerini) biliyor musun?" (Meryem, 65) buyurmuştur. Eğer Allahü teâlâ, cisim olup bir mekânda bulunsaydı, cisim oluş bakımından diğer cisimlere benzerdi. Fakat ihtilâf cisim olmanın dışında meydana gelmektedir. Bu da, ya büyüklük veya sıfat ile keyfiyet bakımlarında meydana gelir ki, bu zatî bakımdan bir benzemenin bulunmasına bir zarar vermez. Yine Cenâb-ı Allah, "Onun gibisi yoktur" (Şura, 11) buyurmuştur. Eğer Allah, cisim olsaydı cisimler gibi olurdu.

h) Eğer Hak teâlâ, cisim olup bir mekân tutmuş olsaydı, cisim olmanın umumîliğinde diğer cisimlerle aynı olurdu. Bu durumda da, husûsî zâtı itibarıyla, ya o cisimlerden farklı olur veyahut da olmaz. Eğer birinci ihtimal olursa, kendisiyle benzemenin meydana geldiği şey, farklılığa sebep olan şeyden başkadır. Bu durumda O'nun cisim olmasının umumîliği, zâtının hususiliğinden başkadır. Bu ise imkânsızdır. Çünkü o husûsî zâtı, cisim olma mefhumuyla nitelediğimizde, cismi sıfat yapmış olurduk ki bu imkâsızdır. Çünkü cisim, sıfatın âit olduğu zattır. Eğer biz, "cisim olma" mefhumuna mugayir olan ve "cisim" diye vasıflandırılmayan o husûsî zâtın var olduğuna hükmettiğimizde, Allahü teâlâ'nın zâtının "cisim" den anlaşılan şeyden farklı ve "cisim" diye nitelenmeyen bir şey olur. Bu da Allah'ın cisim olmasını nefyeder. Fakat eğer, "Allah'ın zâtı cisim olmasından sonra, hususiyet bakımından diğer cisimlerden farklı olmaz. Bu durumda da O, her halükârda diğer cisimler gibi olmuş olur. Binaenaleyh cisimler için söylenebilecek her şey, onun için de söylenebilir. Cisim muhdes (sonradan yaratılmış) olduğuna göre, Allah'ın zâtının da böyle olması gerekirdi. Hâlbuki bütün bunlar imkânsızdır. Böylece, Allahü teâlâ'nın, cisim olmadığı, bir mekânda bulunmadığı ve hakkında "gitme" ve "gelme" caiz olmayan bir zât olduğu sabit olur" denilirse...

Bu Ayeti Anlamakta Kelâmcıların Farklılıkları

Bunu iyice anladığın zaman biz deriz ki: Kelamcılar, Hak teâlâ'nın"Onlar, ancak Allah'ın kendilerine gelmesini mi bekliyorlar" âyetinin tefsiri hususunda şu değişik görüşlerle ihtilâf etmişlerdir:

1) Bu selef-i salihînin görüşüdür. Buna göre, gitme ve gelme gibi vasıfların Allah'a nisbeî edilmesinin imkânsız oluşu, kesin delillerle sabit olunca, bu âyetten maksadın "gidip" "gelme" olmadığını; O'nun muradının başka olduğunu kesinkes anlarız. Bu başka muradın ne olduğunu belirlemeye çalışsak bile hata etmekten emin olamayız. Binaenaleyh bu âyetin tefsiri hususunda susmamız ve âyetin tafsilâtlı ımanasını Allah'a havale etmemiz daha uygun olur.

İşte İbn Abbas (radıyallahü anh)'dan rivayet edilen şu sözden maksad budur:- "Kur'ân dört kısım üzere nazil oldu: Cahilliği sebebiyle insanların bilmedikleri kısımlar, âlimlerin bilip tefsir edebildikleri kısım, bizim sadece Arapcayı bilmemiz sebebiyle anlayabileceğimiz kısımlar, Allah'tan başka hiç kimsenin bilemeyeceği kısımlar." Biz bu görüşü, (Bakara, 1)ayetinin tefsirinde enine boyuna ele aldık.

2) Bu, çoğu kelâmcıların görüşüdür. Buna göre, bu âyeti tafsilâtlı olarak te'vil etmek gerekir. Sonra bu kelamcılar, bu hususta şu görüşlere yer vermişlerdir:

a) Allah'ın bu ayette bahsedilen "gelmesi" nden maksad, O'nun âyetlerinin gelmesidir. Buna göre, âyetlerin şanını yüceltmek için, âyetlerin gelmesi, "Allah'ın gelmesi" olarak ifadeedilmiştir. Nitekimhükümdar tarafından büyük bir ordu gönderildiği zaman, denilir. Bu tefsirin doğruluğuna Allahü Teâlâ'nın bundan önceki, "Apaçık deliller size geldikten sonra eğer saparsanız, biliniz ki Allah aziz ve hakimdir" (Bakara. 209) âyetinde bildirdiği şey delâlet etmektedir.

Böylece Allahü Teâlâ bu ayeti men ve tehdit sadedinde zikretmiştir. Daha sonra Allahü Teâlâ bu hususu, buyruğu ile te'kid etmiştir. Allah hakk ında gelmek vasfının kullanılmasının doğru olması halinde, Allahü Teâlâ'nın sırf hazır olmasının tehdit ve men'e sebep olamıyacağı malûmdur. Çünkü O gelip hazır olduğu zaman kâfirleri kovup onları cezalandırdığı gibi, mü'minleri de mükafaatlandırır ve onları kendine yakınlaştırır. Böylece, Allahü Teâlâ'nın sadece gelmesinin tehdit ve vaîdine sebep olmayacağı sabit olmuş olur. Ayet-i kerimeden kastedilen şey, sadece ve sadece ilahî tehdit ve ceza olduğuna göre, ayette O'nun heybetinin, kahr-u galebesinin ve tehdidinin gelmesinin takdir edilmesi gerekir. Biz bu manayı takdir ettiğimiz zaman, şüpheler tamamıyla ortadan kalkar. İşte bu ayetin nazmına uygun olan güzel bir te'vildir.

3) Allah'ın, buyruğundan maksadın, O'nun emrinin gelmesidir. Bu konuda sözün dayanağı şudur: Allahü Teâlâ bir işten bahsedip, onu kendisine nisbet ettiğinde, eğer Allah'a nisbet edilen bu fiil imkânsız olursa, vâcib olan, bu fiili ve mânayı te'vil etmektir. Nitekim ulemâ, "Ki onlar, Allah ile muharebe ederler" (Maide, 33) âyetine bunu uygulamış, bundan maksadın "O'nun dostlarıyla muharebe edenler" mânası olduğunu söylemişlerdir. Yine Cenâb-ı Hak, "O köye sor" (Yûsuf, 62) buyurmuştur. Bundan maksad, "Köyün ehline sor" demektir. İşte böylece Allahü Teâlâ'nın ifadesinden maksadı, "Onlara Allah'ın emrinin gelmesi" dir.

Yine, "Ve Rabbin geldi" (Fecr, 22) âyetinden maksad, O'nun emrinin gelmesidir. Burada muzâfın hazfedilip, muzâfın ileyhin onun yerine geçmesinden başka bir şey söz konusu değildir, ki bu meşhur bir mecazdır. Nitekim"Emir falancayı dövdü; emir falancayı astı; emir falancaya verdi" denilir. Hâlbuki bu sözden maksat, emîrin bizzat kendisi olmayıp, onun bunu emretmiş olmasıdır. Bu te'vilin doğruluğunu şu iki husus da tekîd etmektedir:

a)Hak teâlâ'nın burada, (Fecr, 22) ayetinde de, gibi ifadeleri, kıyametin durumundan haber vermektedir. Bu kıyamet sahnesini aynen Nahl sûresinde de zikrederek, "Onlar ancak, kendilerine meleklerin gelmesini veya Rabbinin emrinin gelmesini bekliyorlar" (Nahl, 33) buyurmuştur. Böylece bu hüküm, bu müteşabihi tefsir etmiş olur. Çünkü bütün bu ayetler, tek bir hâdise hakkında varid olunca, onların bir kısmını diğer kısmına hamletmek uzak sayılmaz, denilebilir.

b) Allahü Teâlâ bu ifadesinden sonra, buyurmuştur. Eliflâm'ın, geçen bir ahd için olmasında şüphe yoktur. Böylece mutlaka bundan önce, bir işin geçmiş olması gerekir ki, eliflâm ona işaret etmiş olsun.. Bu da, bizim takdir ettiğimiz şeydir. Bu takdir de, Allahü Teâlâ'nın ifadesinden maksadın "Allah'ın emrinin onlara gelmesi" şeklinde olmasıdır.

Eğer, "Size göre Allah'ın emri kadîm bir sıfattır. Buna göre, gelmek işinin bu sıfata verilmesi imkânsızdır. Mûtezile'ye göre Allah'ın emri seslerden ibarettir. Bu durumda bu sesler, araz olur.

Binaenaleyh, gelme işini ârâz olan şeylere vermek de imkânsız olur" denilirse, deriz ki:" Arapça'da emrin iki manası yardır: Birisi fiil, durum ve yol manasıdır. Nitekim Hak teâlâ, "Bizim işimiz, ancak bir göz kırpması gibi bir şeydir" (Kamer, 50) ve "firavunun yolu doğru değildi" (Hud, 97) buyurmuştur. Darb-ı meselde de, "Herhangi bir işten dolayı Kasır burnunu kesmiştir."ve "Herhangi bir işten dolayı efendi olan efendi olur, yani bu durum boşuna değildir" denilmiştir. Âyette geçen "emr" fiil manasına hamledilir. Bu da, mahşer meydanına yakışan dehşetli haller ve apaçık delilleri (âyetleri) ortaya koyma gibi fiillerdir. İşte bu, bizim söylediğimiz ilk te'vildir.

Fakat âyetteki, "emr" kelimesini, nehyin zıddı olan emir manasına alırsak, bunun hakkında iki görüş ortaya çıkar:

a) Âyetin, takdirinin şöyle olmasıdır: "Kıyamet gününde bir münadi, "Dikkat, Allah size şunu şunu emrediyor" diye çağırır İşte emrin gelmesi budur. Ayetteki "Bulutlardan gölgelikler içinde" tâbirinin manası da, "bulutlardan gölgeliklerle beraber" şeklindedir. Buna göre bu nidanın duyulması ile o gölgelerin gelmesi aynı anda olur.

b) Bulutlardan olan gölgeler içinde Allah'ın emrinin gelmesinden murad, bu bulutların içerisinde belli birçok seslerin bulunmasıdır. Bu sesler, herkesin haketmiş olduğu saîd veya şaki olma hususundaki Allah'ın hükmüne delâlet ederler. Veya bundan murad, Allahü teâlâ'nın bulutun beyaz oluşundan, o yazının da siyah olmasından ötürü, buluttan meydana gelen gölgeler içinde düzenli yazılar yaratmış olmasıdır. Bu yazılar ile kıyamet meydanında bulunan kimselerle ilgili va'ad, va'îd ve benzeri şeyler anlaşılır. Böylece buluttan olan gölgenin faydası, Allahü teâlâ'nın onu indirmek istediği kavme bir işaret kılmış olması olur. İşte bu esnada o kavim, emrin yaklaştığını ve gelmek üzere olduğunu anlarlar.

4) Âyetin manası şöyledir: "Onlar, sadece Allah'ın kendilerini tehdid ettiği azab ve hesabının gelmesini beklerler." Buna göre âyette, onları tehdid için getirilecek şey hazfedilmiştir. Çünkü burada onların başına gelecek şey zikredilmiş olsaydı, bu va'îd olarak onlara daha hafif gelirdi. Bu zikredilmeyince, onların fikri dağılıp, akıllarına her türlü şey geldiği için, bu daha beliğ olmuştur. Bunun bir misali de, "Hiç ummadıkları bir cihetten Allah (ın azabı) onlara geldi ve kalblerine korku saldı. Onlar evlerini kendi elleriyle ve mü'minlerin elleriyle yıkarlar" (Haşr, 2) âyetidir. Yani, "Allah onları hiç ummadıkları bir yerde yardımsız bırakmıştır."

"Nihayet Allah, onların binalarını tâ temellerinden (yıkmayı) diledi de üstlerindeki tavan tepelerine çöktü. Hem bu azab onlara şuurlarının eremeyeceğl taraftan gelmiştir" (Nahl, 26) ayeti de böyledir. Buna göre ayette geçen, ifadesinin adetâ bir tefsiri gibidir. Örfte de, zâlim bir kimsenin devlet başkanı olduğu duyulduğu zaman, "Falanca zulmü ve çevri ile bize geldi" denilir. Şüphesiz ki bu ifademeşhur bir mecazdır.

5) Ayetteki, (gölgelikler içinde) süzündeki (......) harf-i cerri, "bâ" harf-i cerri manasınadır. Harf-i cerlerden bazısı bazısı yerine kullanılabilir. Buna göre âyetin takdiri, "Onlar ancak, buluttan gölgelikler ve meleklerle birlikte Allah'ın gelmesini beklerler" şeklinde olur Bundan maksad ise, meleklerle birlikte, bulutlar içinde Allah'ın azabının onlara gelmesidir.

6) Ayetten maksad, kıyametin büyüklüğünü, dehşetini ve şiddetini canlandırmaktır. Çünkü bütün günahkârlar davalaşmak için bir araya toplandıklarında bu davada hâkim olan zât, kahretme bakımından sultanların en güçlüsü, heybet bakımından da en yücesi olunca, bu günahkârlara davanın neticelendirilmesi için o sultanın orada bulunmasından daha zor gelen başka bir vakit yoktur. Binaenaleyh burada Allah'ın zikredilmesinden murad, Allah'ın heybetinin iyice tasvir edilmesidir. Bunun bir benzeri de, Hak teâlâ'nın, "Onlar, Allah'ı hakkıyla takdir etmediler (bilemediler). Hâlbuki kıyamet günü yeryüzü tamamen O'nun avucundadır. Gökler de O'nun sağ elinde durulmuştur" (Zümer. 67) ayetidir. Bu ayette avuç, sağ el ve dürülme, tasvir edilmeden getirilmiştir.

Ancak Allah'ın şânının yüceliğini anlatmak için, bilinmeyen şeyler bu bilinenlere benzetilerek tasvir edilmiştir. Tefsir ettiğimiz ayette de böyledir. Allah en iyi bilendir.

7) Bu (söyleyeceğimiz izah) bana göre, geçenlerin hepsinden daha açıktır. Çünkü biz, âyetinin Yahudiler hakkında nazil olduğunu söylemiştik. Bu takdire göre, Cenâb-ı Hakk'ın, Eğer size bunca açık deliller geldikten sonra saparsanız, bilinizki aziz ve hakîmdir" ayeti, Yahudilere hitaptır. Bu durumda, (......) ayeti Yahudiler hakkında olmuş olur. Buna göre mana: "O Yahudiler, senin dinini, ancak Allah'ın kendilerine bulutlardan olan gölgelikler ve meleklerle beraber gelmesi durumunda kabul ederler" şeklinde olur. Görmüyor musun, onlar Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ya da aynısını yaptılar ve "Allah'ı apaçık görmedikçe sana inanmayacağız" (Bakara. 55) dediler. Bu, yahûdilerin durumunu anlatan bir ayet olunca, âyeti zahirî manasına hamletmek imkânsız olmaz. Çünkü Yahudiler "teşbih" inanıyor, Allah hakkında gitme-gelme gibi vasıfların kullanılabileceğini kabul ediyor ve: "Allah, Tür dağında buluttan gölgeler içinde Hazret-i Musa'ya tecelli etmiştir" diyorlardı. Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'dan istediklerini, aynen Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) zamanında da istemişlerdir. Bu takdire göre, âyette ifadeedilen şey, teşbih inancında olan yahûdilerin itikadından nakledilen bir şey olur. Böylece de ne âyeti te'vil etmek gerekir, ne de lâfzını mecaza hamletmeye ihtiyaç duyulur. Hülâsa bu âyet, Allah'ın kendilerine gelmesini bekleyen bir kavmin bulunduğuna delâlet eder. Âyette, bu kimselerin inanarak veya inanmadan beklemiş olduklarına herhangi bir işaret yoktur. Bu takdire göre, buradaki müşkit ortadan kalkar. Eğer, "Bu te'vile göre, "ve işler Allah'a döndürülür" âyetinin, kendisinden öncesiyle nasıl irtibatı sağlanır?" denirse, biz deriz: Bu husustaki izah şöyledir: Allahü teâlâ, onların bu fâsid şarta bağlı olarak dini kabul etmeleri hususundaki inad ve beklemelerini nakledince, bunun peşisıra bir tehdid olacak şeyi zikrederek, "Ve işler Allah'a dönderilir" buyurmuştur. Bence bu izah, geçenlerden daha açıktır. Allah, kelâmının hakikatim en iyi bilendir.

8) Kaffâl'ın Tefsirinde Ebu'l-Âliye'den naklettiği şu izahdır: "Gölgelikler içinde gelme" işi meleklere nisbet edilir. Buna göre, Allahü teâlâ'ya sadece "gelme" nisbet edilir." Binaenaleyh Ebu'l-Aliye, bu ayette bir takdim ve tehirin (öne alma, sonraya bırakma) olduğunu söylemiş, ve bu görüşünün doğruluğuna da, ayeti, (......) şeklinde okuyanların kıraatini şahid getirmiştir. Kaffâl (r.h) bu te'vilin hoş olmadığını ifadeetmiştir.

Allahü teâlâ'nın "Buluttan olan gölgelikler içinde" ayetine gelince, bil ki, (......) kelimesi, (......)'ün çoğuludur. (......) kelimesi, "Allah'ın seni gölgelendirdiği şey, gölgelik" manasınadır. Hâlbuki bulut, ancak birbirine girip kat kat olduğu zaman böyle (gölge verir). Buna göre "buluttan gölgeler" ifadesi, her parçası kesif ve kocaman olan, ayrı ayrı parçalardan ibarettir. Binaenaleyh her parça bir gölgeliktir. Bunun hepsi de gölgeler olmuştur. Nitekim Hak teâlâ, "Onları, gölgeler gibi dalga bürüdüğü zaman..." (Lokman, 32) buyurmuştur. Bazıları âyeti, (......) şeklinde okumuşlardır. Bu, (......) kelimesinin de, (......) kelimesinin çoğulu olması muhtemeldir. lâfzının, şeklinde cemî olması gibi. Bunun aynı zamanda, (......) kelimesinin çoğulu olması da muhtemeldir.

Bunu iyice anladığın zaman biz deriz ki: Mâna, onlar ancak kendilerine, Allah'ın kahr ve azabının buluttan gölgeler içerisinde gelmesini beklerler. Buna göre eğer, "Onlara Allah'ın azabı niçin bulut içinde gelmiştir?" denilirse, biz şu sebeplerden dolayı olduğunu söyleriz:

a) Bulut, rahmet yeridir. Buluttan, rahmet yerine azâb gelince, durum son derece ürkütücü olur. Çünkü kötülük umulmadık bir taraftan geldiği zaman, son derece şiddetli ve ürpertici olur.Nitekim hayır da hiç beklenmedik bir taraftan gelince, son derece sevindirici olur. Buna göre hayrın beklendiği yerden şer gelince.ya durum nasıl olur, (bir düşün)? İşte bundan dolayı Allah'ın kitabın; tefekkür eden kimselere, O'nun, "Onlara Allah taraûndan, hiç ummadıkları bir şey gelmiştir" (Zümer. 47).

b) Bulutun inmesi, kıyamette meydana gelecek olan en şiddetti korkular için bir alâmettir. Nitekim Cenâb-ı Hak,

"O gün semâ, bulutlar ile parçalanacak, melekler de indirildikçe indirilecek. .. O gün hak ve mülk, çok esirgeyen Allah 'indir. Bu gün, kâfirler için son derece zor bir gündür" (Furkan, 25-26) buyurmuştur.

c) Buluttan sayısız ve sonsuz yağmur damlaları iner. Tıpkı bunun gibi bu buluttan, sınırsız azâb katreleri de indikçe iner...

Allahü teâlâ'nın sözü, geçen kelimeye atıftır. Buna göre takdir, "Onlar meleklerin de gelmesini beklerler" şeklinde olur. "Meleklerin gelmesi"ni hakiki manaya hamletmek mümkündür. Binaenaleyh, bu gelme işini hakiki manaya hamletmek gerekir. Buna göre ayetin manası şöyle olur: "Onlar, Allah'ın emrinin, ayetlerinin ve bunlarla beraber meleklerin gelmesini beklerler, " Melekler, kıyamet hükümlerinden hor ve hakir etme, azâb etme gibi emrolundukları şeyi yerine getirmek için gelirler.

Allahü teâlâ'nın "ve iş bitirilir" ifadesi hakkında birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Bunun manası, "onların tehdid edildikleri iş bitirilir" demektir. Bu esnada, onların hiçbir hataları affedilmez, hiçbir cezaları geri çevrilemez ve başlarına geleni savuşturma hususunda hiçbir çare fayda vermez.

İkinci Mesele

(......) ifadesinin manası "emir yerine getiril mesi..." demektir. Buna göre âyetin takdiri, "Onlar ancak Allah'ın kendilerine gelmesini ve emrin ifâ edilmesini beklerler" şeklindedir. Böylece mazi fiil, muzarîfiil yerinde getirilmiş olur. Bunun misali, Kur'an'da ve bilhassa ahiretle ilgili ayetlerde pek çoktur. Çünkü ahirete dâir şeylerden, çoğu kez mâzî (geçmiş zaman) fiillerle haber verilir. Nitekim Allahü teâlâ"Hani Allah, "Ey İsa b. Meryem, insanlara sen mi beni ve annemi ilah edininiz" dedin demişti.." (Mâide, 116) buyurmuştur Bu mecazî üslûbun tercih ediliş sebebi ikidir:

1) Ahiretin yakınlığına dikkat çekmedir. Sanki kıyamet kopmuş ve Allah'ın olmasını, murad ettiği şey olup bitmiş gibidir.

2) Herkesin yaptığının cezasını görmesi için kıyametin mutlaka kopacağını iyicete'kid etmektir. Binaenaleyh 'kıyametin kopacak olmasının kesin olması sebebiyle, sanki olup bitmiş gibi kabul edilmiştir.

Üçüncü Mesele

Ayette zikredilen "emir" mahlûkat arasında hükmedip, herkese hakkını vermek ve mükelleflerden her birini cennet veya cehennemdeki yerine ulaştırmaktır. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Emir (iş) bittiği zaman şeytan (kâfirlere) şöyle der: "Şüphesiz Allah size gerçek va 'adde bulunmuştu.." (İbrahim, 22) buyurmuştur.

Bunu anladığın zaman biz deriz ki: tâbiri kıyamet hallerinin fasılasız olarak bir çırpıda olacağını gösterir. Çünkü Allahü teâlâ'nın kazasını savuşturacak ve hükmüne manî olacak hiçbir güç yoktur.

Dördüncü Mesele

Mu'az b. Cebel, (......) lâfzının üzerine atfetmek için, bu kelimeyi şeklinde merfu bir masdar olarak okumuştur.

Bütün İşler Allah'a Döndürülür

Allahü Teâlâ'nın "ve bütün işler Allah"a döndürülür" buyruğu ile ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Mücessime'den bazıları şöyle demişlerdir: "Ayetteki, harf-i cerri intihâ-i gaye içindir. Bu da, Allah'ın kıyamet günü kendisine varılabilecek bir yerde bulunmasını gerektirir." Ehl-i Tevhid Mücessime'nin bu görüşte olanlarına, şu iki şekilde cevap vermişlerdir:

a)Allahü Teâlâ kullarını dünyada, mahlûkatına dair pek çok işe mâlik kılmıştır. Kullar ahirete intikâl ettiklerinde, Allah'tan başka hiç kimse onlar hakkında hüküm verme yetkisine haiz değildir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "O zaman, emr yalnız Allah'a mahsustur" (Infitâr, 19) buyurmuştur. Bu Araparın tıpkı, bir kimsenin o işe bakma yetkisini sadece onda gördüğü zaman, "İşimiz emire kaldı" demesi gibidir. Bunun bir benzeri de, kıyamet günü bütün varlıklar Allah'ın mülkü ve kudreti dahilinde olduğu halde, Allahü Teâlâ'nın "Dönüş Allah'adır" (Al-i İmran, 28) demesidir.

Ebu Müslim şöyle demiştir: Allahü Teâlâ, imtihan ve deneme yurdu olan dünyada herkesi, imtihan gayesiyle birçok şeye mâlik kılmıştır. Bu dünyanın işleri sona erip biz sevâb ve ceza yurdu olan ahirete ulaştığımızda bütün işler bir olan Allah'a ait olur. Bu böyle olunca, Allah korkulmaya ve itaat olunmaya müstehak varlık olur; kul da, emrolunduğu gibi gerçek barış olan İslâm'a girer, nehyolunduğu gibi de, şeytanın adımlarına tâbi olmaktan kaçar.

İkinci Mesele

İbn Kesir, Ebu Amr ve Asım, (......) anlamına gelmek üzere tâ harfinin zammesiyle, (......) şeklinde okumuşlardır. O'nu geri dönderdim anlamında, denilir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Vallahi eğer ben Rabbime geri döndürülürsem..." (Fussilet, 50). "Vallahi, eğer ben Rabbime geri döndürülürsem..." (Kehf, 36) Sonra da, Hak Mevlâları olan Allah'a döndürüldüler..." (Enam, 62) ve "Rabbim, beni dünyaya geri döndür; ki ben, salih bir amel işleyeyim" (Müminûn, 99-100) buyurmuştur. Yani, demektir. İbn Âmir, Hamza ve Kisâî, tâ harfinin fethasıyla, (......) şeklinde okumuşlardır. Yani, "döner, sayrûret eder, intikâl eder..." Hak teâlâ'nın, "İyi biliniz ki, bütün işler Allah'a varır, intikal eder" (Şûra., 53). "Muhakkak ki onların varışları, dönüşleri bizedir" (Gâşiye, 25) ve "Varışınız Allah'adır" (Hud, 4) âyetlerinde olduğu gibi.

Kaffâl (radıyallahü anh) şöyle demiştir: Bu iki kıraate göre de, mânalar birbirine yakındır. Çünkü işler, neticede Allahü Teâlâ'ya varır, intikâl eder. Allah (c.c) da, dünyayı sona erdirip, kıyameti koparmak suretiyle bütün işleri kendisine döndürür. Kaffâl sözüne devamla şöyle der: Hak teâlâ'nın, "İşler döner" ifadesinde üç mâna vardır:

a) Bu, biraz önce zikrettiğimiz mânadır; bu da, Cenâb-ı Hakk'ın bütün işleri kendisine döndürmesidir. Nitekim yine bu âyette, İşlere hükmedip onları bitiren kendisi olduğu halde, İş bitirildi" buyurmuştur.

b) Bunun, "Falanca kendisini beğeniyor" sözlerinde olduğu gibi, Arapların kullanmış olduğu bir üslûb üzere gelmesidir. Yine bir kimse başkasına, her ne kadar onu götüren olmasa bite "Seni nereye götürüyor?" demesi de böyledir.

c) Mahlûkatın zât ve sıfatları, kendilerinin yaratılmış ve muhdes, hesaba çekileceklerine şehâdette bulunup, mahlûkat da işlerini Allah'a havale edince, o zaman Allahü Teââ'nın, sözünün mânası, "Kullar, kendi nefislerinin şehâdetiyle o işleri Allah'a ve O'nun hükmüne havale ederler" şeklinde olur. Bu Allah'ın tıpkı"Göklerde ve yerde bulunan şeyler Allah'ı tesbih ederler" (Teğabun, 1) demesine benzer. Çünkü bu tesbih lisânın konuşmasıyla değil, halin şehâdetiyledir. Hak teâlâ'nın, "Göklerde ve yerde bulunanlar, ister istemez Allah'a secde ederler" (Rad, 15)ayeti de bu mânaya hamledilir.

Bu ayet-i kerime şu şekilde de tefsir edilmiştir: Mü'minler, Allah'a istekli olarak; kâfirler de nefislerinin Allah'ın kulları olduklarına şehâdet etmesi sebebiyle, istemeyerek secde ederler. Bu tefsire göre, "Kullar işlerini Allah'a havale ederler ve o işlerinin Allah'a varacağını itiraf ederler. Mü'minler bunu sözleriyle; kâfirler ise hallerinin şehadetiyle ifade ederler" denilmesi caiz olabilir.

Seele Fiili ve Kem Edatı Hakkında Bilgi

211

"İsrailoğullarına sor; biz onlara apaçık nice ayetler verdik! Kim Allah'ın nimetini kendisine geldikten sonra değiştirirse, bilsin ki Allah'ın cezası çok çetindir ".

Ayet hakkında birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

(......) aslında, (......) idi. Arapçada çok kullanıldığı için hafiflik ve kolaylık olsun diye, ayne'l fiil olan hemze terk edilerek, harekesi kendisinden önceki harfe verilmiş, bundan dolayı da vastl elifine ihtiyaç duyulmamıştır. Kutrub da, bu fiilin, (Aslan kükredi-kükrüyor) gibi, gibi, şeklinde çekildiğini; emrinin, gibi, olduğunu söylemiştir. Bu kalıba göre Nâfi ve Ibn Amir, "Bir soran sordu" (Meâric, 1) ayetini, ve vezninde, (......) şeklinde okumuşlardır. Ayet-i kerimede geçen, lif lâfzı, adet ifade etmek için kullanılmış ve sükûn üzere mebnî olan bir isimdir. Bunun, teşbih kafının, (......) ile terkîb teşkil ettiği; daha sonra da, (......) lâfzı kısaltılarak, mîm harfinin sükûn kılındığı ve istifham mânasını tazammun ettiği için sükûn üzerine mebnî kılındığı da söylenmiştir. Bu kelime, bazen haberiyye, bazen da istifham ifadeetmek için kullanılır. Arap lehçelerinin ekserisi, haberiyye için olduğu zaman, kendisinden sonra gelen ismi mecrûr; istifham mânasına kullanıldığı zaman ise, kendisinden sonra gelen ismi mansûb okumuşlatrdır. Araplardan, bu kelime haberiyye için kullanıldığı zaman kendisinden sonra gelen ismi mansûb; istifham için kullanıldığı zaman ise, kendisinden sonra gelen ismi mecrûr okuyanlar da vardır. Bu kelimenin, mevzu bahis ayetimizde istifhâmiyye ve haberiyye olması mühtemeldir.

Bu Ayetin Daha Önceki Kısımla Münasebeti

Bil ki, bundan kastedilen, "Sana bu âyetlerden haber vermeleri, böylece senin de onları öğrenmen için İsrâiloğullarına sor!" mânası değildir. Çünkü Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Allah'ın bu durumları kendisine bildirmiş olması sebebiyle, bunları biliyordu. Bilâkis bundan maksad, Allah'ın delillerinden yüz çevirmeden men etmek hususunda, iyice açıklamada bulunmak ve dikkat çekmektir. Bu sözün izahı şudur: Allah'u Teâlâ, "Ey iman edenler, toptan İslâm'a (veya sulha) girin ve şeytanın adımlarına tâbi olmayın" (Bakara, 208) buyurmuş, böylece İslâm'ı emretmiş, küfürden de nehyetmiştir. Daha sonra da, buyurmuş, yani "Siz bu tekliften yüz çevirirseniz, Biliniz ki Allah aziz ve hakimdir" (Bakara, 209) ayetiyle beyan ettiği tehdidine müstehak olursunuz" demek istemiştir. Daha sonra da bu tehdidini, "Onlar ancak, Allah'ın meleklerle beraber buluttan gölgeler içinde gelmesini mi bekliyorlar?" (Bakara, 210) beyan etmiş, daha sonra üçüncü olarak da bu tehdidini, "İsrail oğullarına sor..." (Bakara, 211) ayetiyle pekiştirmiştir. Yani şu mevcut olanlara, "Bizim onların atalarına apaçık ayetler verdiğimizi; onların ise, bu ayetleri inkâr ettiklerini, böylece de Allahü Teâlâ'nın azabını muhakkak olarak hak ettiklerini" bir sor! Bu, şu anda mevcut olanların, "Şayet Allah'ın ayetlerinden yüz çevirirlerse, daha önce yaşayanların azaba duçar olmaları gibi, bunların da azaba duçar olacaklarına" dikkatlerini çekmektir. Bu geçmişi anlatmaktan maksat, Hak teâlâ'nın da "Kıyaslayın ey akıl sahipleri" (Haşr, 2) ve "Muhakkak ki onların kıssalarında, akıl sahipleri için alınacak ibretler vardır" (Yusuf, 111) ayetlerinde de olduğu gibi, başkaları bakanından ibret almalarıdır. Âyetler arasındaki irtibatın beyân edilmesi, işte bundan ibarettir.

Üçüncü Mesele

Ebû Amr, lâfzında, vâv ve fâ harfine bitişmesi durumu ile (vâv ve fâ harfinin olmadığı) isti'nâf halinin arasını birbirinden ayırmış, buna göre, "Onlara, bunu hangisinin savunacağım sor" (Kalem, 40) ayetin hemzesiz, "Köye sor" (Yusuf, 82) "Kitabı okuyanlara sor" (Yunus, 94) ve "Allah'tan, onun fazlını isteyiniz" (Nisa, 32) ayetlerini de hemzeli okumuştur. Kisaî ise, bunların arasında herhangi bir fark görmemiş, bunların hepsini hemzesiz olarak okumuştur. Bu iki okuyuş şekli arasındaki farkın izahı şöyledir:Müste'nef cümlelerde tahlif, müstakil olan ve kendisiyle başlanılan hemzenin düşürülmesine neden olur.Kendisinden önce vav ve fa harfinin bulunduğu durum böyle değildir.Kisai, Mushafın yazılış şekline uymuştur.Çünkü bütün Mushaflarda bu elif düşmüştür.

İsrailoğullarına Gösterilen Mucizeler Ve Onların Nankörlükleri

Allahü Teâlâ'nın buyruğu ile ilgili iki görüş vardır:

1) Bundan murad, Musa (aleyhisselâm)'nın denizi yarmak, bulutlarla gölgelendirmek, kudret helvası ve bıldırcın eti indirmek, dağı yukarı kaldırmak, buluttan Allahü Teâlâ'nın Hazret-i Musa'ya konuşması, onlara Tevrat'ı indirmesi ve onlar için hidayeti küfürden ayırması gibi, mucizeleridir. İşte bütün bunlar, apaçık âyet ve delillerdir.

2) Bunun mânası şudur: Biz onlara, Hazret-i Muhammed'le ilgili, kendisiyle O'nun doğruluğunu ve şeriatının gerçekliğini bilecekleri nice açık hüccetler verdik.

Cenâb-ı Hakk'ın, "Allah'ın nimetini kim değiştirirse" âyetiyle ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Tahfif ile (......) şeklinde okunmuştur.

İkinci Mesele

Ebu Müslim, bu ayette bir hazf olduğunu ve bunun takdirinin, "Biz onlara apaçık nice ayetler vermiştik de, onlar bunu inkâr etmişlerdi" şeklinde olduğunu söylemiştir. Ancak böyle bir hazfe, Cenâb-ı Hakk'ın, sözü delâlet etmektedir.

Üçüncü Mesele

Buradaki, "Allah'ın nimeti" ile ilgili iki görüş vardır:

1) Bundan murad, Allah'ın ayet ve delilleridir. Bunlar, Allahü Teâlâ'nın nimetlerinin en yücesi ve kıymeti ileri ndendir. Çünkü bunlar hidâyete ve sapıklıktan kurtulmaya birer vesiledirler. Bu görüşe göre, bu nimetlerin değiştirilmesi hakkında değişik iki açıklama vardır:

a) "Apaçık ayet" ten muradın, Hazret-i Musa'nın mucizeleri olduğunu söyleyenler, bu nimetlerin değiştirilmesinden muradında, Allahü Teâlânın bunları onlara hidayet vesilesi olsun izhar edip gösterdiğini, fakat onların bunları,

"Bunlar da onların küfürlerine küfür kattı" (Tevbe, 125) ayetinde beyân edildiği gibi, sapıklıklarına sebep kılmaları olduğunu söylemişlerdir.

b) "Apaçık ayet" ten muradın, Tevrat ve İncil'deki Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in peygamberliğine delâlet eden şeyler olduğunu söyleyenler, "Allah'ın nimetlerinin değiştirilmesinden murad, bu delilleri tahrif edip, onlara şüpheler sokmaktır" demişlerdir.

2) "Allah'ın nimeti"nden murad, onlara verdiği sıhhat, güvenlik ve kendi kendine yetme vesileleridir. Allahü Teâlâ da, onlar inkâr yoluna saptıkları zaman bu nimeti gazâb ile değiştirmiştir. Ama buna sebep kendileri olduğu için, bu değiştirmeyi onların kendilerine izafe etmiştir. Onların buna sebep oluşları da, onların bu apaçık ayetlerle amel etmeleri gerekirken bunu terk etmeleridir.

Cenâb-ı Allah'ın, "Ona geldikten sonra" buyruğunun mânası, "Onu iyice anlayıp bildikten sonra; veya onu iyice kavradıktan, belledikten sonra" demektir. Nitekim Allahü Teâlâ, "Onu iyice anladıktan sonra, bile bile onu tahrif ediyorlar" (Bakara, 75) buyurmuştur. Çünkü onları iyice anlayıp kavramadıkça, sanki onlar o kimse tarafından hiç bilinmemiş gibi olurlar. Eğer biz âyetteki nimeti sıhhat, emniyet ve kendi kendine yetme gibi, dünya ile alâkalı bir şeyle izah edersek, muhakkak ki bu sebeplerin meydana gelmesi esnasında, öncelikle yapılması gereken şükretmek; yapılması çok çirkin olan da küfretmek olur. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak, ayetin sonunda, "Muhakkak ki Allah, cezası çok çetin olandır" buyurmuştur.

Vahidî (radıyallahü anh) şöyle demiştir: "Bu kelâmda bir hazf bulunmaktadır. Ve bunun mânası da, "Allah ona (böyle davranana) karşı cezası çok çetin olandır" şeklindedir." Ben de şöyle diyorum: Abdulkâhir en-Nahvî, "Delâilu'l-i'câz" isimli kitabında, bu hazfin terkinin daha uygun olduğunu; Çünkü, ayetten maksadın, Allahü Teâlâ'nın şu veya bu kimse için, olduğuna dikkat etmeksizin, O'nun zât-ı İlahi'sinin, olduğunu açıklayarak kulları korkutmak olduğunu beyan etmiştir. Sonra Vahidî şöyle demiştir: cürüm ve suçun hemen peşinden gelen azâb demektir.

212

"İnkâr edenlere, dünya hayatı süslenmiştir. Onlar, iman edenlerle alay ediyorlar. Hâlbuki muttaki olanlar kıyamet gününde onların üstündedirler. Allah dilediğine hesapsız rızık verir" .

Bil ki Hak teâlâ, daha önce delilleri ve peygamberleri yalanlayan, bu delillerden yüz çeviren ve Allah'ın nimetlerini, kendilerine geldikten sonra değiştiren kâfirlerin halini zikredince, bunun peşinden onların bu yolu tutmalarının sebebini açıklayarak, buyurmuştur. Bu sözün gayesi, Müslümanlara, fânî ve geçici dünya süsünü, bakî ahiret derecelerine tercih eden kâfir ve müşriklerin akıllarının ne kadar yetersiz olduğunu bildirmektir. Bu âyetle alâkalı bazı meseleler vardır:

Birinci Mesele

Cenâb-ı Hak, birkaç sebepten dolayı, yerine demiştir:

1) Ferrâ'nın görüşüdür: (......) kelimesiyle, (......) kelimesi bir mânâya gelir. Eğer bunlar müennes addedilirlerse bu, lâfızları bakımındandır. Eğer müzekker sayılırlarsa, bu da mânaları bakımındandır. Nitekim Cenâb-ı Hakk'ın, (Bakara, 275) ayetindeki, (......) kelimesi ile (Hûd, 67) ayetindeki, kelimeleri de böyledir.

2) Zeccâc'ın görüşüdür: Buna göre. (......) Kelimesi, hakiki müennes bir kelime değildir. Çünkü bu, yi (kadın) ve (erkek); (dişi deve) ve (erkek deve) kelimelerinde olduğu gibi, mukabilinde müzekker bulunan bir canlı değildir. Bilakis ve kelimeleri ile aynı mânaya gelir. Binaenaleyh, Allahü Teâlâ sanki "Kâfirlere dünya hayatı ile beka duygusu süslenmiştir" buyurmaktadır.

3) İbnu'l-Enbarî'nin görüşüdür. O, şöyle demiştir: Allahü Teâlâ burada, dememiştir, çünkü fiili ile bunun nâib-i faili olan, sözünün arası, lâfızlarıyla fasledilmiştir. Müennes olan bir fâilin fiili ile bu fiil arası, araya giren bir kelime ile (fasıl) ayrılırsa, fiilin müzekker getirilmesi güzel olur. Çünkü fasıl, fiile müenneslik tâ'sının gelmesine lüzum bırakmaz.

Müreffeh Kâfirlerin Müminlerle Alay Etmeleri

Âlimler bu âyetin sebep-i nüzulü ile ilgili birçok rivâyet zikretmiştir:

1) İbn Abbas (r a) şöyle demiştir: Bu ayet, Ebû Cehil ve diğer Kureyş önderleri hakkında nâzit olmuştur. Onlar, Abdullah İbn Mesûd, Ammâr, Habbâb, Ebû Huzeyfe'nin kölesi Salim, Amir İbn Füheyre ve Ebu Ubeyde İbnu'l-Cerrâh gibi fakir Müslümanlarla, kâfirler rahatlık ve nimetler içinde yüzerken, onların fakr-ü zaruret içinde bulunmaları ve çeşitli eziyyetlere katlanmaları sebebiyle, alay ediyorlardı.

2) Benû Kurayza, Benû Nadîr ve Benu Kaynuka Yahudilerinin ileri gelenleri ve âlimleri hakkında nazil olmuştur. Onlar, yurtlarından ve mallarından uzaklaştırılan fakir Müslüman muhaccirlerle alay ediyorlardı.

3) Mukâtil şöyle demiştir: "Bu âyet-i kerime, Abdullah İbn Ubeyy ve avenesi gibi münafıklar hakkında nazil olmuştur. Bunlar, zayıf Müslümanlar ve fakir muhaccirler ile alay ediyorlardı."

Bil ki âyetin bütün bu anlatılanlar için nazil olmuş olmasına bir manî yoktur.

Dünyayı Süslü Gösterenin Cenab-ı Hak Olduğu Konusunda Mutezile İle İhtilaf

Âlimler, bu "tezyin " (süsleme)'nin keyfiyeti hususunda ihtilâf etmişlerdir. Mutezile bu hususta birkaç vecih zikretmiştir:

1) Cübbai şöyle demiştir: Burada süsleyen cinlerin ve insanların azgınlarıdır. Onlar, kâfirlere dünya hırsını süslü göstermişler, gözlerinde ahiret tarafını çirkinleştirmişler ve onlara ahiret hususunda söylenen şeylerin doğru olmadığını, binaenaleyh dünyadaki yaşantılarını bozmaları gerektiği vehmini vermişlerdir.

Cebriye'nin söylemiş olduğu, "Allahü Teâlâ bunu süslemiştir" görüşü, bâtıl ve yanlıştır. Çünkü bir şeyi süslü gösteren, onun güzel olduğundan haber vermektedir. Eğer burada süsleyen Allahü Teâlâ olsaydı, bu süsleme hususunda ya doğru olurdu veya yalancı olurdu. Eğer doğru olursa, süslediği şeyin güzel olması gerekir. Bu durumda da onu güzel görerek yapan kimse, doğru yapmış olurdu. Bu, kâfirlerin küfür ve günahta doğru iş yapmış olmalarını gerektirir. Hâlbuki bunu söylemek küfürdür. Eğer Allah bu süsleme hususunda yalancı ise, o zaman bu, Allahü Teâlâ'nın hiç bir sözüne ve haberine güvenilmeme sonucuna götürür. Bunu söylemek de küfürdür. Binaenaleyh, ayetteki "süsleyen" den muradın şeytan olduğu doğru olur." İşte Ebü Ali el Cübbaî'nin Tefsîr'inde, bu hususta söylemiş olduğu sözün tamamı budur.

Ben de derim ki: Bu görüş 'zayıftır. Çünkü “İnkâr edenlere süslendi" âyeti, bütün kâfirleri içine almaktadır. Bu durumda da, bütün kâfirler için tek bir "süsleyici" nin olmasını gerektirir. Bütün kâfirler için "süsleyici" olanın, kâfirlerin dışında başka birisi olması gerekir. Ancak, "Kâfirlerden her biri, diğerine dünya fıayatmı süslü gösteriyordu" denilirse, o zaman bu bir devr-i fasit olur. Böylece, bütün kâfirlere küfrü süsfû gösterenin, , kâfirlerin dışında birisi olması gerekir. Bu durumda Cübbai'nin, "Burada süsleyenin sanların ve cinlerin azgınlarıdır" sözü yanlış olur Çünkü, bu azgınlar da, kâfirlere dâhildir. Biz ayette bahsedilen süsleyenin kâfirlerden başkaları olması gerektiğini açıkladık. Böylece Cübbaî'nin te'vilinin zayıf olduğu sabit olmaktadır.

Cübbaî'nin, "Bir şeyi süslü gösteren, onun güzel olduğunu haber vermektedir" sözü kabul edilemez. Aksine bir şeyi süsleyen, o şeyi bir süs ile vasıflayan kimsedir. Zînet ve süs ise, bir şey ile kâim olan ve o şeyin kendisiyle süslü olduğu bir sıfattır. Bu izaha göre, Cübbâî' nin sözü sakıt olmaktadır.

Sonra biz, eğer bir şeyi süsleyenin onun güzelliğinden haber vermekte olduğunu kabul etsek bile şöyle denilmesi niçin caiz olmasın? "Allahü Teâ-lâ onun güzelliğinden haber vermektedir. Bundan murad şudur: Allahü Teâlâ onda bulunan lezzet, güzellikler ve rahatlardan haber vermiştir. Bunlardan haber vermesi ise yalan değildir. Bunları tasdik etmek de küfür değildir." Böylece Ebu Ali el-Cübbaî'nin bu konudaki sözü tamamen düşmektedir.

2) Ebu Müslim şöyle demiştir: âyetinin, "Onlar kendilerine süslü gösterdiler" manasında olması muhtemeldir. Araplar, kendilerinden uzaklaşan kimseye, "O seni nereye götürüyor?" derler, ama bununla, onun yanında onu götüren birisinin bulunduğunu kastetmezler. Allahü Teâlâ'nın şunlar gibi, birçok ayetinin mânası böyledir: "Onlar nasıl da döndürülüyorlar?" "Nasıl da, çeviriliyorlar?" (Gafir, 69). Allahü Teâlâ bunu, "EY iman edenler, mallarınız ve çocuklarınız, sizi Allah'ın zikrinden alıkoymasın" (Munafikun, 9) ayet-i kerimesiyle te'kîd etmiş ve mallar ve çocuklar adeta sebep oldukları için, oyalamak ve alıkoymak işini onlara nisbet etmiştir. Şeytan, insana bir fiili zorla yaptırmaya kadir olmadığı için, hakikatte dünyayı kendisine süsleyen. İnsanın bizzat kendisidir."

Bil ki bu görüş de zayıftır. Çünkü ayetteki, lâfzı, bir süsleyenin bunu süslü gösterdiğini ifade eder. Hakiki mânadan mecazî manaya geçmek, mümkün değildir.

3) Bu süsleyici Allahü Teâlâ'dır. Bu görüşün doğru olduğuna iki şey delâlet etmektedir:

a) Âyetteki, fiilini ma'lûm sîgasıyla, "O süsledi..." şeklinde okuyan kimsenin kıraati.

b) "Hangileri daha güzel Amel edecek diye sınamak için, yeryüzünde bulunan şeyleri insanlar için bir zinet yaptık" (Kehf, 7), ayet-i kerimesidir. Sonra bu görüşte olanlar bazı izahlar zikretmişlerdir:

Birincisi:Allahü Teâlâ'nın dünyada ortaya koyduğu güzellik, göz alıcılık, hoşa gitme ve lezzet duyma gibi şeyler vasıtasıyla "süsleyici" sayılması imkânsızdır. Çünkü Allahü Teâlâ bunları, ancak kullarını imtihan etmek için yaratmıştır. Bunun bir benzeri de, "Kadınlara, oğullara, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşe, salma güzel atlara, hayvanlara, ekinlere olan tutku seviyesindeki sevgi insanlar için bezenip süslenmiştir. Bunlar, dünya hayatının geçici birer metaıdır. Varılacak en güzel yer ise, Allah katındadır. De ki: Size bundan daha hayırlısını haber vereyim mi: Muttaki olanlar için, Rableri katında cennetler vardır" (Al-i imran, 14-15).

"Mal ve oğullar, dünya hayatının süsüdürler. Baki olan salih ameller ise, Rabbin katında hem sevâbca hem de arzu olunması bakımından daha hayırlıdır" (Kehf, 46) ayetleridir. Bu âyetler birbirlerine muvafıktırlar. Hepsinin mânası şudur: Allahü Teâlâ bu dünyayı bir imtihan ve deneme yurdu olarak yaratmış ve insanların tabiatına, aksini yapmak mümkün olmayacak şekilde zorlamaksızın lezzetlere temayül, şehvet uyandıran şeylere de bir muhabbet duygusu yerleştirmiştir. Aksine bu, imtihanın kendisiyle tam olabilmesi ve mü'-minin, hevâsıyla mücadele edip nefsini mubahtan işlemeye sevkederek haramlardan da men edebilmesi için, nefsin reddetme imkânına da sahib olduğu bir şeyi sevme temayülü uyandırmak yoluyla olur.

İkincisi: Ayetteki süslemeden murad, Allah'u.Teâlâ'nın kâfirlere dünyada mühlet vermesi, onları dünyaya yönelmekten ve dünyayı elde etmek için son derece hırslı olmaktan alıkoymamasıdır. İşte bu, mühlet vermeye "tezyin" adını vermiştir.

Bil ki, Mu'tezileden naklettiğimiz bütün bu izah şekillerine, şu tek sual yöneltilir: Kâfirlerin kalblerinde bu süsün meydana gelmesi için, bir "muhdis" (meydana getirici) nin bulunması gerekir. Aksi halde, meydana gelen bu durum, bir müessir olmaksızın meydana gelmiş olması gerekir. Bu ise imkânsızdır. Sonra, kâfirlerin kalblerinde meydana gelen bu tezyin, küfür ve günah tarafını iman ve taat tarafına tercih ettirdi mi, ettirmedi mi? Eğer kesin olarak tercih ettirmemiş, fakat insan kalbinde bu süsleme olduğu halde, kalbinde böyle bir süsleme yokmuş gibi olmuşsa, bu durumda bu şeyin, o insanın kalbinde bir tezyin, süsleme olması imkânsız olur. Hâlbuki âyet, bu tezyinin mevcut olduğunu göstermektedir. Eğer biz, o insanın kalbinde bu tezyinin bulunmasının küfür ve ma'siyet tarafını, iman ve taat tarafına tercih ettirme sebebi olduğunu söylersek, o zaman da irâde ve seçme gücü ortadan kalkar. Çünkü denklik durumunda, iki taraftan birisinin rüchâniyyeti imkânsız olunca, iki taraftan herhangi birisinin "mercûh" olması haydi haydi imkânsız olur. Mercûhun meydana gelmesi imkânsız olunca, râcih olanın meydana gelmesi vâcib olur. Çünkü iki zıt durumun dışında, üçüncü bir hal yoktur. İşte Mûtezile'ye yöneltilen soru budur.

Malumdur ki, Mutezilenin zikretmiş olduğu izahlardan hiç birisiyle bu soruya cevâp verilemez.

Bu te'vilin izahlarının üçüncüsü: Ayetten murad şudur: Allahü teâlâ dünya hayatının mahzurlu (haram) olan taraflarını değil mubahlarını süslü göstermiştir. Bu izaha göre, problem çözülmektedir. Bu görüş de zayıftır. Çünkü Allahü teâlâ, bu tezyinin (süslü gösterilme halinin) kâfirlere âit olduğunu bildirmiştir. Mubah (helâl) şeylerin süslü gösterilmesi ise sadece kâfirlere has değildir. Binaenaleyh ayette bahsedilen tezyinin, helâl şeyleri süslü (güzel) gösterme manasına olması imkânsızdır. Bir de mü'minler dünyanın hoş şeylerinin mubahlarından istifade ederken, bu istifade, ahirette olacak hesaptan dolayı korku ve çekinme hisleri ile birlikte olmaktadır. Malı ve mertebesi çok ise de, onun yaşantısı mükedder ve sıkıntılı olup, en çok düşündüğü de ahiretin ücretini elde etmek olur. Bu kimse dünyayı ancak, ahiret için bir vesile sayar. Oysaki kâfir böyle değildir; elindeki şey her ne kadar az ve değersiz ise de, onun bununla sevinmesi, maksatların en mükemmelinin o olduğuna inandığı için, çoğunlukla zan üzere olur. Onun durumu bu olunca, âyette murad edilenin, mubah olan şeylerin tezyin edilmesi olması doğru olmaz.

Yine Allahü Teâlâ bu ayetin peşinden, "İman edenlerle alay ederler" cümlesini getirmiştir; bu kâfirlerin mü'minlerle, yasaklanmış lezzetleri terk edip, vâcib olan meşakkatlere katlanmaları sebebiyle alay ettiklerini bildirir. Bu da, bu tezyinin mubah şeylerle ilgili olmayıp, aksine haramlarla ilgili olduğunu gösterir.

Bizim âlimlerimize gelince, onlar tezyini, "Allah'ın insanın kalbinde, eşyayı murad etme ve onlara kadir olma gücünü yaratması; hatta bu fiilleri ve halleri Allah'ın var etmesi" manasına hamletmişlerdir. Bu, kulların fiillerinin yaratıcısının, ancak Allahü teâlâ olduğu esasına binâen böyledir. Bu izaha göre, ayetten muradın ne olduğu ortaya çıkar.

Cenâb-ı Hakk'ın, "Onlar imân edenlerle alay ederler" kavline gelince, biz daha önce bu alay etmenin keyfiyeti hususunda birçok rivayetler nakletmiştik.

Vahidî şöyle demiştir: "Allahü teâlâ'nın sözü, müste'nef bir cümle olup, lâfzı üzerine atfedilmemiştir. "Mazill bir fiilden sonra, muzârî bir fiilin müste'nef bir cümle olarak gelmesi tuhaf bir şey değildir. Çünkü Allahü teâlâ, mazi bir fiil olan, (süslendi, süslü gösterildi) fiili ile o kimselerden haber vermiş, daha sonra da o kimselerin, devam ettirdikleri bir işi beyan ederek, buyurmuştur. Bunun manası şudur: Müşrikler, mü'minler hakkında, "Şu yoksul kimseler dünyanın güzelliklerini, lezzetlerini ve tutkularını terk ediyorlar da, ahiretle ilgili olarak söylenen şeyler asılsız olduğu halde ahiret için birçok meşakkat ve sıkıntılara katlanıyorlar" diyorlardı. Şüphe yok ki ahiretin var olduğu sözü asılsız olsaydı, o zaman bu alay gerekli olurdu. Ahiretin var olduğunu söyleyen sözün doğru olması durumunda ise, bu alay onlar aleyhine dönmektedir. Çünkü varlıklar içerisinde, sayılı nefesler içinde tadabileceği lezzetler için, ebedî bir mülkten (nimetten) yüz çeviren kimseden daha çok alaya müstehak olan bir kimse mevcut değildir. Hatta muhakkik alimlerden birisi şöyle demiştir: "Dünyadan yüz çevirip, ahirete yönelmek her halükârda en ihtiyatlı olan yoldur. Çünkü eğer ahiretin var olduğu yanlış olur ise, o kimse sadece değersiz lezzetleri ve sayılı nefesleri yitirmiş olur. Fakat eğer ahiret gerçekten var ise, dünyadan yüz çevirip ahirete teveccüh etmek, sağlam bir yol olur. Böylece kâfirlerin alayının bâtıl olduğu ve kendilerine dönmesinin daha evlâ olacağı ortaya çıkmış olur

Mü'minler Âkibette Kâfirlerin Üstünde Olacaklardır

Cenâb-ı Hakk'ın, "ittikâ edenler ise kıyamet gününde onların üstündedir" buyruğu ile ilgili birkaç sual bulunmaktadır:

Birinci Sual:Cenâb-ı Allah niçin önce, "iman edenler." sonra da, "ittika edenler" buyurdu?

Cevab: Büyük sâadetin ancak muttaki mü'min için söz konusu olduğunu ortaya koymak gayesiyle ve bu mü'minleri takvaya bir teşvik olsun diye, böyle buyurmuştur.

İkinci Sual: Bu "Üstte" olmadan murad nedir?

Cevab: Bunun birkaç türlü izahı vardır:

a) Üstte olmadan murad, mekân (yer) itibarıyla üstte olmaktır. Çünkü mü'minler gökteki "illiyyûn"da, kâfirler ise yerdeki "siccîn" de olacaklardır.

b) Üstte bulunmaktan muradın, şeref ve derece bakımından üstte bulunmuş olması da muhtemeldir.

Buna göre şayet, "İki kimseden her birisi şerefli olur da, fakat birisi diğerinden biraz daha şerefli olursa, "Falanca şeref bakımından falancanın üzerindedir" denilir. Kâfir için ise hiçbir şeref söz konusu değildir. O halde nasıl olur da, "Mü'min, şeref bakımından kâfirin üzerindedir" denilebilir?" denilirse, biz deriz ki: Bundan murad, kâfirlerin dünya saadeti itibarıyla mü'minlerin üstünde olması, sonra ahirette ise durumun bunun aksine olmasıdır. Buna göre Cenâb-ı Hak, mü'mine, kâfir için söz konusu olan dünyevi saadetlerin çok üstünde ahiret saadetleri verir.

c) Bundan muradın, mü'minlerin kıyamet gününde hüccet (delil) bakımından kâfirlerden üstün olduğudur. Bu böyledir, çünkü bazen kâfirlerin şüpheleri mü'minlerin kalbine arız oluyordu, sonra mü'minler, Allah'ın tevfiki ve yardımı ile bu şüpheleri kalplerinden atıyorlardı. Kıyamet gününde ise böyle bir şey olamaz. Aksine o günde bütün şüpheler yok olur. Cenâb-ı Hakk'ın, "Muhakkak ki mücrimler (kâfirler), İman edenlere gülüyorlardı. Onlara rastladıkları zaman, onlarla kaş-göz işaretleriyle alay ediyorlardı. Evlerine neş'e ve sevinç içinde dönüyorlardı. O mü'minleri gördüklerinde, "Şunlar muhakkak dalâlet içindedirler" diyorlardı. Hâlbuki onlar, mü'minler için yollanmış bekçiler değillerdi. O (kıyamet) gününde ise, mü'minler kâfirlere güleceklerdir" (Mutaffifin. 29-34) ayetinde buyurduğu gibi, şeytanın vesveseleri artık hiç tesir etmez.

d) Mü'minlerin kıyamet gününde kâfirlerle yapacakları alay, kâfirlerin dünyada mü'minlere karşı yaptıkları alaylarının üstündedir. Çünkü kâfirin mü'min ile alay etmesi, temelsizdir. Bu temelsizliği ile birlikte bir de sona erecektir. Mü'minin ahirette kâfire karşı olan alayı ise çok yerindedir. Yerinde oluşunun yanı sıra, bir de devamlı ve bakîdir.

Üçüncü Sual: Ayet-i kerime, günahkârların cezasının katî olduğuna delâlet eder mi? Çünkü bir kimse:"Allah Teâıa, bu üstte oluşu muttaki olanlara has kılmıştır. Takva vasfını kazanmayan kimseler için bu üstünlüğün olmaması gerekir. Bu üstünlük bulunmayınca o (muttaki olmayan mü'minlerin) ateş ehlinden olmuş olurlar?

Cevap: Bu âyetin mefhum-u muhalifine tutunmaktır. Binaenaleyh bu, delâlet bakımından, bizim daha önce affa dair delillerle tahsis edilmiş olduğunu açıkladığımız umûmî delillerden daha kuvvetli olamaz.

Mü'minlere Verilecek Hesapsız Rızık

Cenâb-ı Hakk'ın, "Allah dilediğini sınırsız olarak rızıklandır" buyruğundan muradın, "Allah'ın, müttakilere ahirette sevab vermesi" ve yine, "Allah'ın dünyada mü'min-kâfir bütün kullarına verdiği şeyler" olması muhtemeldir. Biz, bu "rızk"ı ahiret rızkı olarak aldığımızda, birkaç şekilde açıklama yapılabilir:

a)Allahü teâlâ, ahirette dilediğini, yani mü'minleri, hesapsız olarak, yani nihayete ermesi söz konusu olmayan bol ve geniş rızıklarla rızıklandınr. Bu, Allahü teâlâ'nın, "İşte bunlar, cennete girerler ve orada hesapsız olarak rızıklanırlar" (Mümin, 40) âyetinde anlatıldığı gibidir. Çünkü bir hesap, ölçü ve miktar dâiresine giren her şey sonludur. Sonlu olmayan şeyin ise, mutlaka hesaplara sığmaması gerekir.

b) Mü'minlere cennette ulaşan faydaların bir kısmı sevâb (ibâdetlerinin karşılığı), bir kısmı da Allah'ın onlara lütuf ve ikramıdır. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Onlara ücretlerini Allah tastamam verir ve bir de lutf-u kereminden fazlasını verir" (Nisa, 173) buyurmuştur, Allah Teâ-lâ'nın fazlı ve lütfü ise sonsuzdur.

c)Allahü teâlâ, bu nimetlerin bitmesinden korkup da, elinden çıkanları hesaplama ihtiyacı duymaz. Çünkü başkasına bir şey veren kimse.ancak elinde kalanların miktarını bilmek için verdiklerinin hesabını yapar. Bu sebeple o kimse, başkalarına ikramda bulunurken bu ikramı, kendisine zarar verecek noktaya götürmez. Allahü teâlâ'nın ise böyle bir hesaba ihtiyacı yoktur. Çünkü O kudreti ve mülkü dahilindeki şeylerin sının olmayan, âlim ve ganî (zengin) bir varlıktır.

d)Cenâb-ı Hak, bu tâbirle cennet ehlinin rızkını murad etmiştir. Çünkü hesab yapmaya ancak, bir şey alınıp da, bu olması gereken miktardan eksik görüldüğü zaman ihtiyaç duyulur. Sevab ise böyle değildir. Çünkü çağlar ve asırlar geçtikten sonra bile Cenâb-ı Hakk'ın va'ad ve lütuf hükümleri gereği hakedilmiş olan sevab bakî kalır. Buna göre sevâbta kesinlikle hesab söz konusu olamaz.

e)Cenâb-ı Hak, "Verilen şeyin, ilâhî rahmet hazinesinin yanında bir kıymeti olmadığını, çünkü her an verilen şeyin mutlaka sonlu olduğunu, Allah'ın kudret hazinesinde bulunanların ise sonsuz olduğunu; sonlu olanın sonsuz yanında bir hiç olduğunu" murad etmiştir. kavlinden murad işte budur. Bu, aynı zamanda, kudret-i İlâhî'ye dâhil olan şeylerin sonsuz olduğuna da işaret eder.

f) Ayetteki, "hesapsız olarak" ifadesinin manası, "hakedilmiş olmadığı halde" demektir. Bir kimsenin, bir başkasında bir alacağı olduğu zaman, (falancanın falancada bir hesabı vardır) denilir. Bu da, hiç kimsenin Allah karşısında hiçbir şeyi aslında haketmediğine ve hiç kimsenin O'nunta bir hesabı bulunmadığına; aksine O'nun kullarına verdiği her şeyi o kul hakettiği için değil de sırf kendi lütuf ve ihsanından dolayı verdiğine delâlet eder.

g) tabirinin manası, "ihtiyaç duyulan miktardan fazlası ile.." demektir. Mesela, bir kimse gerekenden fazla harcamadığı zaman, "falanca hesaplı harcıyor" denilir. Fakat gerekenden fazla harcayınca, onun "O hesapsız harcıyor" denilir.

h) Bu tabirin manası, "Allah çok verir" demektir. Çünkü hesap ile verilen şey azdır.

Bil ki bütün bu açıklamaların hepsi muhtemeldir Allah'ın atiyeleri, mezkûr bütün şekillerde devamlıdır. Binaenaleyh ayetten, bütün bunların murad edilmiş olması caizdir. Fakat biz ayeti, Allah'ın hem mü'min, hem kâfir kullatı-na dünyada verdiği nimetlerle ilgili sayarsak, ortaya birtakım görüşler çıkar:

a) Ayetin siyak-sibakına (önceki ve sonrası ile irtibatına) en uygun olan görüş budur. Bu görüşe göre kâfirler, Müslüman fakirlerle alay ediyorlardı. Çünkü kâfirler, dünyevî saadeti elde ettikleri için, kendilerinin hak üzere olduklarına; Müslümanlar da dünyevi rahat ve saadetten uzak olmaları sebebiyle, onların bâtıl üzere olduklarına istidlal ediyorlardı. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Allah, onların bu kıyasının temelsiz olduğunu "Allah dilediğini hesapsız rızıklandınr" buyurarak ortaya koymuştur. Yani, Hak teâlâ, dünyada istediğine istediği kadar rızık verir. Ancak bu rızık, verilen kimsenin mü'min veya kâfir, iyilik sahibi veya günahkâr olduğunu göstermez. Bu sırf Allah'ın meşî'eti (dilemesi) ne bağlıdır. İşte bunun için, Allah, Karun'a alabildiğine rızık vermiş, Hazret-i Eyyub (aleyhisselâm)'a ise rızık kapılarını darattmıştır. Binaenaleyh ey kâfirler, sizin için dünya metâının çok olması ve Müslümanlar için az olması sebebiyle, kendinizin hak üzere olduğu, Müslümanların ise bâtıl üzere olduğu hükmünü vermeniz caiz değildir. Aksine küfründe iyice ilerlemesi (istidrac) için, Allahü teâlâ, kâfire bazen çokça rızık verir; iyice ibtilâ ve imtihan için, mü'mine bazen az rızık verir. Bundan ötürü Allahü teâlâ, "Eğer (bütün) insanlar (kâfirlere imrenerek) tek ümmet haline gelmeyecek olsaydı. Rahmanı inkâr eden kimselerin evlerinin tavanlarını gümüşten yapardık" (Zuhruf, 33) buyurmuştur.

b) Âyetin mânâsı şöyledir: Allahü teâlâ, sınırsız, istenmeden, peşine düşülmeden, bir dilenci gibi dilenilmeden, dünyada mü'min ve kâfirlerden istediklerini hesapsız rızıklandınr. Bu kâfirin, "Eğer mü'minler hak üzere olsalardı, Allah onların rızıklarını niçin genişletmesin?" dememesi, mü'minin de, "Eğer kâfir hak üzere değilse, niçin Allah dünyada onun rızkını bollaştırmıştır?" dememesi içindir. Aksine Allah'a itiraz yersizdir. Emir, O'nun emri; hüküm de O'nun hükmüdür. Çünkü O, mesul değildir, onlar (insanlar) ise mes'uldürler" (Enbiya. 23).

c) ifadesinin manası, "İnsanın beklemediği ve hesaba katmadığı yerden rızık verir" demektir. Nitekim insan hesabında olmayan bir şey kendisine geldiğinde, "Bu hesapta yoktu" der. Bu izaha göre âyetin manası şöyle olur: O kâfirler, her nekadar mü'minlerle fakir oldukları için alay etseler de, bilsinler ki Allahü teâlâ, dilediği kimseleri hiç ummadıkları yerden rızıklandınr. Belki de O, mü'minlere böyle yapar."

Kaffâl (r.h.a) "Allahü teâlâ, mü'minlere bunu yapmıştır. Kureyş'in ileri gelenleri ile yahûdilerin reislerinin mallarını tamamen mü'minlere nasîb ederek; Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in vefatından sonra, ashabının eliyle verdiği fetihlerle onları zengin kılmıştır. Hatta onlar, böylece Kisra'nın ve Kayser'in hazinelerine sahib olmuşlardır" demiştir.

İmdi, eğer: "Allahü teâlâ müttakilerin sıfatları ve ellerine geçen şeyler hakkında, "yeterli bir bağış" (Nebe, 36) buyurmuştur. Bu, mevzubahis ayetimizde ifadeedilen şey ile tenakuz teşkil etmez mi? denilirse, biz deriz ki: Ayetteki, "hesapsız" tabirini ilahi tefâddula (lütfa); "Yeterli bir bağış" ifadesini, Ehl-i Sünnet'in itikadınca, ilahî va'ad gereği hak edenlere; Mu'tezile'nin itikadınca, hak ettikleri için hak edenlere vermeye hamledersek, bu soru kendiliğinden düşer. Fakat tâbirini diğer vecihlere hamledenlerin şöyle demesi gerekir: "Bu bağış, vakitler itibarıyla benzer-ve eş olurlarsa, bu bakımdan "yeteri bir bağış" diye tavsif edilmesi doğru olur, ayetiyle ilgili olarak söylediğimiz mânâya da ters düşmez

213

"İnsanlar bir tek ümmetti. Binaenaleyh Allah, müjdeciler ve inzâr ediciler olarak peygamberler gönderdi ve onlarla birlikte, insanların ihtilâfa düştükleri şeyler hakkında aralarında hüküm vermek için, hak ile kitap indirdi. Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra, aralarında olan hasedden dolayı ihtilâfa düşenler, o kitap verilenlerden başkası değildir.İşte Allah (böylece) İman edenleri, kendi iradesiyle, hakkında ihtilâfa düştükleri hakka ulaştırdı. Allah kimi dilerse onu sırat müstakime ulaştırır".

Bil ki Allahü teâlâ, önceki ayette o kâfirlerin küfürde ısrarlarının sebebinin dünya sevgisi olduğunu anlatınca, bu ayette de bu şeyin sadece şu zamana has değil, aksine bütün geçmiş zamanlarda var olduğunu beyan etmiştir. Çünkü insanlar, başlangıçta hak üzere tek bir ümmet olup, daha sonra ihtilâfa düşmüşlerdir. Onların ihtilâfları ise, dünya malı uğrundaki azgınlık, hased ve çekişmeleri sebebiyle olmuştur. Bu âyetler arasındaki münasebetin izahı budur.

Ayetle ilgili birkaç mesele vardır:

İnsanların Başlangıçta Tek Bir Ümmet Olması

Kaffâl, "Ümmet, bir kısmı bir kısmına uyan, aynı şey üzerinde ittifak eden bir topluluktur. Bu kelime, (uymak) masdarından alınmıştır" demiştir.

İkinci Mesele

Ayet insanların bir tek ümmet olduklarını gösterir, fakat hak üzere mi, bâtıl üzere mi bir ümmet olduklarına delâlet etmez. Bu hususta müfessirler ihtilâf ederek şu üç görüşü söylemişlerdir:

Birinci Görüş: "İnsanlar imân ve hak olan tek bir din üzere idiler." Bu görüş çoğu muhakkik âlimin görüşüdür. Bunun böyle olduğuna şunlar delâlet eder:

a) Kaffâl'in söylediği şu husus: "Bunun delili, bu ifadeden sonra, "Allah müjdeciler ve inzâr ediciler olarak peygamberler gönderdi ve onlarla birlikte, insanların ihtilâfa düştükleri şeyler hakkında aralarında hüküm vermek için hak ile kitap indirdi" âyetinin gelmiş olmasıdır. Bu ayet, peygamberlerin ancak ihtilâf esnasında gönderildiklerine delâlet eder. Bu husus, "İnsanlar ancak tek bir ümmet idiler de ihtilâfa düştüler" (Yunus, 19) ayeti ile kuvvet bulur. Ve yine İbn Mes'ud (radıyallahü anh) dan nakledilen şu kıraati ile de bu mana kuvvet kazanır: "İnsanlar bir tek ümmetti! de ihtilâf ettiler. Bunun üzerine Allah peygamberler gönderdi." Sen bunu iyice anladığın zaman, biz deriz ki: "Hak teâlâ'nıncümlesinin başındaki "fi" harfi, peygamberlerin, insanlar arasında ihtilâf çıkmasından sonra peygamber olarak gönderilmelerini gerektirir.

Eğer insanlar, peygamberler gelmeden önce, küfür üzere tek bir ümmet olsalardı, peygamberlerin onlar ihtilâfa düşmeden önce gönderilmeleri evlâ olurdu. Çünkü peygamberler insanların bir kısmı hak üzere, bir kısmı da bâtıl üzere iken peygamber olarak gönderildiklerine göre, bütün insanların bâtıl ve küfür üzere oldukları bir sırada peygamber olarak gönderilmeleri daha evlâ olur. Kaffâl (r.h)'ın söylediği bu görüş, bu hususta çok güzel bir görüştür.

b)Allahü teâlâ, insanların tek bir ümmet olduklarını bildirmiştir. Sonra biz bu araya, buna delâlet eden bir delilden ve İbn Mes'ud (radıyallahü anh)'un kıraatinden dolayı, "ve onlar ihtilâf ettiler" ifadesini soktuk.Daha sonra Allahü teâlâ, "Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra, aralarında olan hasedden dolayı ihtilâfa düşenler, o kitap verilenlerden başkası değildir" buyurmuştur. Görünen odur ki, bu ihtilâftan maksad, "insanlar tek bir ümmet idi" tabiriyle işaret edilen ittifak döneminden sonra meydana gelen bir ihtilâftır. Daha sonra Allahü teâlâ, bu ihtilâfın "hased" sebebiyle olduğunu bildirmiştir. Bu vasıf ise ancak bâtıl olan din ve mezheblere yakışır. Böylece ayet bâtıl yolların "bağy" (hased) sebebiyle meydana geldiğine delâlet eder. Bu da, bu ihtilaf meydana gelmeden önce mevcud olan ittifakın (birliğin), bâtıl üzerinde değil, hak üzerinde olduğuna delâlet eder. Binaenaleyh insanların bâtıl bir din değil, hak din üzerinde tek bir ümmet oldukları ortaya çıkmış olur.

c)Allahü teâlâ, Hazret-i Adem (aleyhisselâm)'i, soyuna peygamber olarak gönderdiğinde, hepsi Allah'a itaat eden birer Müslüman idiler. Hased ve azgınlık (bağy) sebebiyle Kabil, Hâbil'i öldürünceye kadar, aralarında dini bakımdan herhangi bir ihtilaf meydana gelmemişti. Bu durum, mütevatir bir nakil ile sabittir ki ayet de buna tıpatıp uymaktadır. Çünkü insanlar, Hazret-i Adem ile onun kız-erkek çocuklarından ibaret ve hak üzere tek bir ümmet idiler.

Daha sonra, Allahü teâlâ'nın da Hazret-i Adem'in iki oğlu ile ilgili olarak naklettiği gibi, hased ve azgınlık sebebiyle onlar ihtilâfa düşmüşlerdir. Nitekim Hak teâlâ, 'Hani o (Hâbil ve Kabil) (Allah 'a) birer kurban sundular da birisininki kabul edilmiş, diğerininki kabul edilmemişti. (Kabil Hâbil'e), "Seni öldüreceğim" dedi" (Maide. 27) buyurmuştur. Bu öldürme ve inkâr işi Allah'a azgınlık ve hased sebebiyle olmuştur. Bu, mütevatir bir haber ile sabit olmuştur. Ayet de buna uygundur.

d) Yeryüzü Nuh Tufanı sebebiyle sular altında kalınca, geriye sadece Nuh (aleyhisselâm)'un gemisindeki insanlar kalmıştı. Bunların hepsi de hak ve doğru din üzere idiler. İnsanlar bundan sonra ihtilâf etmişlerdir. Tûfân hâdisesi, varlığı katî delil ve mütevatir haberlerle bilinen hususlardandır. İnsanlar bu tufandan sonra ihtilâfa düşmüşlerdir. Böylece, insanların hak din üzere tek bir ümmet oldukları, bundan sonra ihtilafa düştükleri sabit olmuştur. Onların bâtıl ve küfür üzerinde ittifak etmiş (tek bir ümmet) oldukları kesinlikle bir delil ile sabit olmamıştır. Durum böyle olunca lâfzı, delil ile sabit olan manaya hamletmek, hakkında delil olmayana hamletmemek gerekir.

e) İnsanların hak din üzere (tek bir ümmet) halinde oldukları ancak tefekkür ile bulunabilir. Tefekkürün ise, neticeye ulaşmak için mukaddimelerin (öncüllerin) sıralanmasından başka bir mânâsı yoktur. Bu mukaddimeler, eğer nazarî (teorik) olurlar ise, başka mukaddimelere muhtaç olurlar. Böylece de ya devr-i fâsid, yahut da teselsül gerekir ki, her ikisi de bâtıldır. Bundan dolayı er veya geç nazari mukaddimelerin de zarurî (kesin) mukaddimelere dayanması gerekir. Mukaddimelerin, zarurî (kesin) olanlara dayanması gerektiği gibi; sıraya konuluşlarının da, doğruluğu aklen kesin bilinen bir tertibe göre olması gerekir. Nazarî şeyler, doğrulukları akten kesin olarak bilinen birtakım makam ve tertibe dayandığı zaman, şayet onun için hârici bir sebep arız olmaz ise, akl-ı selimin hata etmeyeceğine kesin hükmetmek gerekir. Fakat akl-ı selime haricî bir sebep arız olursa, o bu durumda yanılabilir. Böylece zatî olan şeyin doğru, arızî olan şeyin hata olduğu ortaya çıkmış olur. Gerek müstehak olma, gerek zaman itibarıyla, zatî şey, arızî şeyden daha öncedir. İşte en açık olan durum budur. Binaenaleyh şöyle demenin evlâ olduğu ortaya çıkmış olur: "İnsanlar, hak din üzere tek bir ümmet idiler. Daha sonra arızî ve haricî bir sebep olan bağy ve hased yüzünden ihtilâf etmişlerdir. İşte bu aklî bir delildir. Kur'an'ın lâfzı da buna uygundur. Binaenaleyh bu neticeye ulaşmak gerekir.

İmdi eğer: "Hak teâlâ'nın, "Rabbinin rahmet ettikleri dışında (onların hepsi) ihtilâf etmeye devam ederler. Allah onlan bunun için yaratmıştır" (Hud, 118-119) âyetinden murad nedir?" denilirse, deriz ki: Mana. "Allah onlara merhamet etmek için onları yaratmıştır" şeklindedir.

f) Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "Her doğan, (İslâm) fitratı üzerinde doğar. Fakat ana-babası onu ya yahûdi yapar, veya hıristiyan yapar veya mecûsi yapar" Buhâri, Kader, 3 ; Müslim, Kader, 22-25 (4/2047-2049); Tirmizi, Kader, 5 (4/447). (Yakın ifâdelerle.)buyurmuştur. Bu hadis, doğan her çocuğun aslî fıtratı üzere terk edilmesi durumunda, hiçbir bâtıl dine girmeyeceğine; bâtıl dinlere ancak, anne ve babasının o husustaki sa'y-ü gayretleri ile azgınlık ve hased gibi haricî sebeplerle gireceğine delâlet eder.

g)Allahü Teâlâ, "(Allah, ruhlara), "Ben sizin Rabbiniz değil miyim? (dedi). Onlar da, "Evet" dediler" (A'raf. 172) buyurmuştur. Allah insanların ruhlarına böyle hitab ettiği anda, hepsi hak üzere idiler. Bu görüş, Übeyy b. Ka'b ve bir kısım müfessirlerden rivayet edilmiştir. Fakat bu hâdise ile ilgili kelâmcıların uzun izahları vardır. Anlattığımız bu altı vecihten sonra, bu görüşü desteklemek için kelâmcıların görüşlerini burada zikretmeye ihtiyaç yoktur. Birinci görüşün izahı hususunda söylenecekler bundan ibarettir.

İkinci Görüş: "İnsanlar bâtıl din üzere tek bir ümmet idiler." Bu müfessirlerden Hasan el-Basrî, Atâ ve İbn Abbas (radıyallahü anh) gibi bazılarının görüşüdür. Bunlar görüşlerine ayet ve hadisten delil getirmişlerdir.

Ayetten delilleri: "Ve Allah, müjdeciler ve inzâr ediciler olarak peygamberler gönderdi" (Bakara. 213) âyetidir. Bu âyet, ancak bu söylenen ihtimale uygun düşer.

Hadisten delilleri: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den rivayet edilen şu hadistir:"Allahü Teâlâ yeryüzü halkına, onların Arap ve Arap olmayanlarına baktı ve ehl-i kitaptan artakalanlar hâriç, onlara peygamber gönderdi."

Bunların görüşlerine şu şekilde cevap veririz: Bu görüşün zıddının âyete daha uygun düşeceğini şu şekilde açıklamıştık: İhtilâf çıkıp (insanların bir kısmı inanıp bir kısmı küfre girdiğinde) peygamber göndermek gerektiğine göre, daha önce insanlar arasındaki İttifakın küfür hususunda olması durumunda, o zaman peygamber göndermek daha evlâ olur. Bu durumda peygamber gönderilmediğine göre, âyette bahsedilen ittifakın (tek bir ümmet oluşun), bâtıl üzere değil, hak din üzere olduğunu anlamış olduk. Sonra bu görüşü savunanlar, insanların küfürde ittifak ettikleri zaman hususunda ihtilâf etmişlerdir. Meselâ Hazret-i Adem'in vefatından Hazret-i Nuh (aleyhisselâm)'un zamanına kadar bütün insanların kâfir olduğu söylenmiştir. Sonra bu görüştekiler kendilerine, "Onların arasında Hâbil, Şit ve İdris gibi mü'minler yok muydu?" sorusunu sormuşlar ve şu cevabı vermişlerdir: "Umûmî olan küfür durumu idi. Hüküm çoğunluğa göre verilir. Çoğunluk içerisinde azınlığa itibar edilmez. Nitekim tanelerinin çoğu buğday olan ceç içindeki tek tük arpaya itibâr edilmez. bazen bir yere, içinde tek tük gayr-ı müslimler de bulunsa daru'l-lslam (İslam yurdu); yine içinde tek tük Müslüman bulunsa da daru'l-harb denilir.

Üçüncü Görüş: Ebu Müslim ve Kâdî'nin tercihidir. Bu görüşe göre, insanlar akıl kanunlarına sarılma hususunda tek bir ümmet idiler. Bu kanunlar da, yaratıcının varlığını ve sıfatlarını kabul edip, O'na hizmet ve nimetlerine şükür ile meşgul olup; zulüm, yalan, cehalet, abes ve benzeri aklen çirkin olan şeylerden kaçınmaktır.

Kâdî bu görüşün doğruluğuna şu şekilde istidlal etmiştir: "Ayette geçen, (Peygamberler) lâfzı, umumiliği ve istiğrakı (hepsini içine almayı) ifade eder. cümlesinin başındaki fâ harfi terâhî'yi (biraz fasıla ile peşinden gelmeyi) ifâde eder. Buna göre bu ifade, Cenâb-ı Hakk'ın, bütün peygamberleri, insanlar tek bir ümmet olduktan sonra peygamber olarak gönderdiğine delâlet eder. Binaenaleyh şer'î kanunların hepsinin gönderilmesinden önce bulunan bu tek ümmet oluşun, mutlaka, peygamberler vasıtasıyla elde edilmeyen bir şeriat üzerinde olması gerekir. Bunun akıldan çıkartılan bir şeriat üzerinde olması gerekir. Bu da, bizim söylediğimiz şeylerdir. Yine nimet verene şükretmenin, yaratıcıya ibadet etmenin ve mahlûkâta iyilikte bulunup onlara karşı âdil davranmanın güzel olduğunu herkes bilir.

Keza yalanın, zulmün, cahilliğin ve abesin (boş şeylerin) çirkin olduğunu da herkes bilir. Buna göre, görünen odur ki, insanlar başlangıçta böyle bir tek ümmet idiler. Daha sonra çeşitli haricî ve arızî sebeplerden ötürü ihtilâfa düşmüşlerdir."

Daha sonra Kâdi kendi kendine, "İnsanların ilki Hazret-i Adem (aleyhisselâm) değil miydi ve o bir peygamber değil miydi? Binaenaleyh peygamberler gönderilmeden önce de, insanların mükellef olduklarını söylemek nasıl doğru olur?" sorusunu sorup şu cevabı vermiştir. "Muhtemelen Hazret-i Adem, zürriyetiyle birlikte önce aklî şeriata tutunma hususunda ittifak içinde idiler. Daha sonra Allahü teâlâ, Hazret-i Adem'i, kendi soyuna peygamber olarak göndermiştir. Yine muhtemeldir ki, daha sonra Hazret-i Adem'in şeriatı sona ermiş de, böylece insanlar yine aklî kanunlara tutunmuşlardır. Bil ki bu görüş, ancak aklın güzel ve çirkin görmesini esas olarak kabul ettikten sonra doğru olabilir. Bu husustaki söz (hüsün-kubüh meselesi), kelâm kitaplarında meşhur bir bahisdir.

Dördüncü Görüş: Âyet, insanların tek bir ümmet olduğuna delâlet etmektedir. Ayette, onların iman veya küfür üzerinde olduklarına herhangi bir delil yoktur. Bu mesele de delile dayanmaktadır.

Beşinci Görüş: Ayetteki "insanlar" sözünden maksat, Hazret-i Musa'ya iman edenlerden olan ehl-i kitaptır. Bu böyledir, çünkü biz bu âyetin daha önce geçen, (Bakara. 208) ayetiyle ilgili olduğunu ve müfessirlerden birçoğunun bu ayetin Yahudiler hakkında nazil olduğunu iddia ettiklerini söylemiştik. Buna göre Hak teâlâ'nın, İnsanlar bir tek ümmet idi" buyruğunun manası, "Hazret-i Musa'ya iman edenler aynı din ve aynı mezhep üzere bir ümmet idiler de, daha sonra bağy ve hasedleri sebebiyle ihtilâf etmişlerdir. Böylece de Allah, peygamberlerini göndermiştir" şeklinde olur. Bu peygamberler de, Hazret-i Musa'dan sonra gelen ve kendileriyle beraber Allah'ın kitap indirdiği kimselerdir. Nitekim Allah, o kitaplar onların ihtilâf ettikleri konusunda onlara hüküm versin diye, Zebur'u Davud'a; Tevrat'ı Musa'ya, İncil'i İsa'ya ve Furkân'ı Hazret-i Muhammed'e göndermiştir. Bu görüş, âyetin nazmına uygun ve kendisinden önceki ve sonraki ayetlerin manasına da muvafıktır.

Burada, buyruğundaki, lâfzını muayyen bir kavme tahsis etmenin, zahirin hilâfına olacak bir hareket olmasından başka, herhangi bir müşkil yoktur. Ne var ki sen, eliflâm'ın istiğrak için olduğunu bildiğin gibi, bunun "ahd" için olabileceğini de biliyorsun. Ayetle ilgili olan şey işte bundan ibarettir

Peygamberler: Müjdeleyici ve Korkutucudurlar

Hak teâlâ'nın'Binaenaleyh Allah, müjdeciler ve inzâr ediciler olarak peygamberler gönderdi" kavline gelince bil ki, burada bir takdir yapmanın mutlaka gerekli olduğundan bahsetmiştik. Buna göre takdir şeklindedir. Yani, "İnsanlar tek bir ümmet idiydi de, ihtilâf edince Allah Peygamberler yolladı." Bil ki Allahü Teâlâ peygamberleri üç vasıfla vasıflandırmıştır

Peygamberlerin Vasıfları

Birinci Sıfat: Onların müjdeleyici olmaları.

İkinci Sıfat: Onların uyarıcı olmaları.. Bunun bir benzeri de Hak teâlâ'nın"Müjdeleyici ve uyarıcı olmak üzere peygamberler" (Nisa, 165) Kavlidir. Allahü Teâlâ müjdecilik vasfını uyarıcılık vasfından önce getirmiştir. Çünkü müjdelemek, sağlığı koruma yerine geçer; inzâr ise, hastalığı giderme yerine geçer. Bizzat maksut olan, hiç şüphesiz ikinci değil, birincidir. Bundan dolayı, onun daha önce zikredilmiş olması gerekir.

Üçüncü Sıfat:Hak teâlâ'nın 'Ve Allah, onlarla beraber bir hak olarak kitabı indirdi" buyruğudur. Buna göre eğer, "Kitabın indirilmesi, emir ve nehyin mükelleflere ulaşmasından önce; emir ve nehyin mükelleflere ulaşması ise, müjdeleme ve inzârdan önce olur. O halde niçin, müjdeleme ve uyarma, Kitab'ın indirilmesinden önce zikredilmiştir?" denilirse, Kadî bu hususa cevap vererek şöyle demiştir: "Şeriatın beyanından önce, Allah'ı tanıma, zulmü terk etme ve bunların dışındaki akliyyatla ilgili meseleler hususunda, insanlar hakkında va'ad ve vaîd yapılmış olması mümkündür. Bana göre burada diğer bir izah tarzı daha vardır: Mükellef, mu'cizenin doğruluğuna delâlet etmesi hususunda ve tefekkür etmediği zaman çoğu kez hakkı terk edeceği, böylece de ilâhi cezaya müstehak olacağı korkusundan ötürü, mucizenin doğruluğa delâlet etmesi ile mucize ve sihir arasındaki fark hususunda tefekküre katlanır. Korku, müjdeleme ve uyarma esnasında güç, kuvvet kazanır. Binaenaleyh şüphe yok ki müjde ve inzarın, kitabın indirilmesinden önce zikredilmesi gerekir." Kadî daha sonra şöyle der: "Bu ayetin zahiri, ister uzun olsun ister kısa, ister tedvin edilmiş, ister edilmemiş olsun; ister mu'cize olsun, ister olmasın, içinde Hakk'ın beyânı bulunan indirilmiş bir kitap ile birlikte mutlaka bir peygamberin olduğuna delâlet eder. Çünkü kitabın o peygamberlerle birlikte indirilmiş olması, bunlardan hiçbirini gerektirmez.

Hak teâlâ'nın, "İnsanlar arasında hükmetmek için" buyruğuna gelince, bil ki Allahü teâlâ'nın "hükmetmek için" ifadesi bir fiildir ve mutlaka daha önce bahsi geçen bir şeye dayandırılması gerekir. Bu sözden önce üç şey zikredilmiştir. Bunlardan, (hükmetmek için) kavline en yakını kitaptır, daha sonra "peygamberler" ve daha sonra da "Allah" lâfzıdır. Bunlardan her birini bu fiilin faili olarak takdir etmek doğru olur. Buna göre mânâ, "Allah veya kendisine kitap indirilen peygamber veyahut da o kitap hükmetsin diye" şeklinde olur. Sonra bu ihtimallerden her birisi için bir tercih sebebi vardır: Kitap, bu ifadeye diğerlerinden daha yakın olduğu için; "Allah", gerçekte hükmeden kitap değil de kendisi olduğu için; "Peygamberler ise, o hükmü ortaya koyan kimseler olduğu için tercih edilir. Bu failin kitap olmasının daha uygun olduğunu söylemek uzak bir görüş değildir.

Bu konuda söylenecek son söz şudur: Hakîm, Allahü teâlâ'dır. Bu sebeple hükmün kitaba isnadı mecazîdir. Fakat bu mecaz şu iki bakımdan güzel olur:

a) Bu, yaygın bir mecazî kullanış şeklidir. Meselâ, (Kitap böyle hükmetti), (Allah'ın kitabı böyle hükmediyor), ve (Allah'ın kitabından razı olduk) denir. Allah'ın kitabı bir hidayet ve şifâ olması caiz olduğuna göre bir hakîm olması da caiz olur Nitekim Allahü teâlâ olur. Nitekim Allahü teâlâ, "Şüphesiz bu Kuran, en doğru olana hidayet eder ve mü'minleri müjdeler" (İsra, 9) buyurmuştur.

b) Bu, Kur'an'ın şanının yüceliğini ve büyüklüğünü ifade eder.

Cenâb-ı Allah'ın, "ihtilâfa düştükleri şeyler hakkında' ayetindeki, (......) lâfzındaki zamirin ya "kitaba" veya, lâfzına râcî olması gerekir. Çünkü bu ikisi daha önce zikredilmiştir. Fakat "Hak" lâfzına râcî olması daha uygundur. Çünkü ayet, Allahü teâlâ'nın insanların ihtilâf ettikleri konularda bir hâkim olsun diye kitapları indirdiğine delâlet eder. Buna göre hâkim olan kitap; hükmedilen de ihtilâf edilen şeylerdir. Hâkimin, hükmedilen şeyden başka olması gerekir.

Allahü teâlâ'nın. "İhtilâfa düşenler, o kitap verilenlerden başkası değildir" ayetindeki ilk zamiri, (......) kelimesine; ikincisi ise, lâfzına râcidir. Buna göre âyetin takdiri, "Hakta, ancak kendilerine kitap verilen kimseler ihtilâf etmişlerdir" şeklindedir.

Sonra müfessirlerden birçoğu, kitap verilenlerden muradın Yahudi ve Hıristiyanlar olduğunu söylemişlerdir. Allahü teâlâ, çoğu kez Kur'an'da onları "kitap verilenler" ve "ehl-i kitap" diye zikretmiştir. Nitekim"Kitap verilenlerin yiyecekleri size helâldir" (Maide, 5) De ki "Ey ehli kitap, sizinle bizim aramızda aynı olan bir kelimeye gelin" (Al-i İmran, 64) buyurmuştur. Sonra ehl-i kitabın bu ayette bahsedilen ihtilaflarından maksadın, tıpkı, "

Yahudiler, "Hristiyanlar bir (hakikat) üzere değildirler?", Hıristiyanlar da, 'Yahudiler bir (hakikat) üzere değildirler" dediler. Hâlbuki onlar kitabı okumaktadırlar" (Bakara, 113) ayet-i kerimesinde de beyân edildiği şekilde, onların birbirini kâfir saymaları olabileceği gibi; onların Allah'ın kitabını tahrif ve tebdil etmeleri de olabilir. Buna göre, "ihtilâfa düşenler o kitap verilenlerden başkası değildir" ayetinin manası, "Allahü teâlâ'nın kitap indirmekten maksadı, onların ihtilâf etmemeleri ve dinî konularda münakaşa edip seslerini yükseltmemeleri iken, bu hak konusunda sadece kendilerine kitap verilenler ihtilâf etmişlerdir" şeklindedir.

Bil ki bu, hak hususundaki ihtilâfın ancak peygamberlerin gönderilmesinden ve ilâhî kitaplar indirildikten sonra çıktığına delâlet eder. Bu da, peygamberlerin gönderilmesinden önce hak hususunda bir ihtilâfın değil, ittifakın olmasını gerektirir. Bu husus da, Hak teâlâ'nın İnsanlar tek bir ümmet idiler" ayetinin, "insanlar hak din üzere tek bir ümmet idiler" manasına geldiğini gösterir.

Allahü teâlâ'nın "Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra.." beyanı Allah'ın onlara kitap göndermesinin, bu beyyinâtın (apaçık delillerin) gelmesinden sonra olmasını gerektirir. Buna göre, bu apaçık deliller kitap göndermeden başkadır. Bu apaçık delillerin, ancak kendilerinin mevcud oluşundan sonra nübüvvete (peygamberliğe) hükmetmek mümkün olan esasları isbat etmek için Allah'ın koyduğu "aklî delillerin" dışında başka bir manaya hamletmek mümkün değildir. Çünkü kelâmcılar, "Nübüvvetin isbat ı, kendi sübûtuna bağlı olan hiçbir şeyin naklî delillerle isbatı mümkün değildir. Aksi halde bir devr-i fâsid meydana gelir. Yapılması gereken, nübüvvet müessesesinin aklî delillerle isbat edilmesidir" demişlerdir. İşte bu aklî deliller, Allah'ın o kimselere kitap vermesinden daha önce bulunan beyyinelerdir.

Hak teâlâ'nın"Aralarında olan hased ve azgınlıktan dolayı" buyruğuna gelince, deliller ya naklî, ya aklî olurlar. Naklî (sem'î) deliller, kitap verme ile olan delillerdir. Aklî deliller ise, kitap verilmezden önce mevcud olan beyyinat (apaçık deliller) ile olanlardır. Buna göre, her türlü aklî ve nakli deliller tamamlanmış demektir. Hakdan dönme hususunda herhangi bir mazeret kapısı kalmamıştır. Buna göre şayet haktan dönülmüş ise, bu ancak hased, azgınlık ve dünyaya aşırı düşkünlükten dolayı olmuştur. Bu ifadenin bir benzeri de, idi "Kitap ehil ancak kendilerine beyyine (açık delil) geldikten sonra tefrikaya düştüler" (Beyyine, 4) ayetidir.

Cenâb-ı Allah'ın, "işte Allah (böylece) iman edenleri, kendi iradesiyle, hakkında ihtilâfa düştükleri hakka ulaştırdı" âyetine gelince, bil ki Allahü Teâlâ, ehl-i kitabın halini anlatıp, onların apaçık deliller tamamlandıktan sonra bile azgınlık ve hasedleri yüzünden inkâr ve cehalette ısrar ettiklerini bildirince, ümmet-i Muhammed'in durumunun onlarınkine benzemediğini beyan buyurmuştur. Çünkü Hak teâlâ, ümmet-i Muhammed'i bu gibi hatalardan korumuş ve onları, ehl-i kitabın ihtilâf ettiği meselelerde gerçeğe ulaştırmıştır. Rivayet edildiğine göre, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:"Biz, sonra gelenler ve kıyamet gününde önce olanlarız. Biz, kıyamet günü cennete ilk girecek insanlarız. Fakat onlara bizden önce kitap verilmiştir. Bize ise onlardan sonra kitap verilmiştir. Böylece Allahü teâlâ bizi iradesiyle, onların ihtilâf ettiği hakka ulaştırmıştır. İşte bu Allah'ın bizi ulaştırdığı gündür.(Yani cuma günüdür.) İnsanlar bu gün bize tabidirler. Ertesi gün Yahudilerin, yarından sonra ise Hıristiyanlarındır Müslim, Cuma, 19-21 (2/585-586).

İbn Zeyd şöyle demiştir: "Ehl-i Kitap, kıble hususunda ihtilâf etmişler, Yahudiler Beyt-i Makdis'e, Hıristiyanlar ise doğu tarafına doğru namaz Kılmışlardır. Allah bizi Ka'be'ye yöneltmiştir.

Yine ehl-i kitap oruç hususunda ihtilâf etmişlerdir. Buna karşı Allah bizi ramazan ayına iletmiştir. Yine onlar Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) hakkında ihtilâf ederek, Yahudiler, O'nun yahûdi; Hıristiyanlar ise, bir Hıristiyan olduğunu söylemişlerdir. Ama biz onun hanif dini üzere bir Müslüman olduğunu söyledik. Onlar Hazret-i İsâ (aleyhisselâm) hakkında da ihtilâf etmişler, Yahudiler (onu olduğundan daha aşağı göstererek) tefrite, Hıristiyanlar da (onu olduğundan daha yüksek görüp bir ilâh sayarak) ifrata düşmüşlerken, biz en doğru sözü söylemişiz."Geriye ayetle ilgili birkaç mesele daha kalmaktadır:

Birinci Mesele

Bazı âlimler, bu ayeti, imânı Allah'ın yarattığına de- lil getirerek şöyle demişlerdir: Hidayet, ilim ve marifetten ibarettir. Buna göre ayetteki, "Böylece Allah hidayetetti" buyruğu, hidayetin Allah'ın yaratmasıyla meydana geldiği hususunda bir nastır. Binaenaleyh bu nas, imanın Allah'ın yaratmasıyla olduğunu gösterir. Bil ki bu istidlal zayıftır. Çünkü biz hidayet ile hidayete ermenin başka başka şeyler olduğunu açıklamıştık. Bu ayetle hidayetin imandan ibaret olmasının imkânsızlığına şu iki husus delâlet etmektedir:

a) İmana muvaffak kılmak, imanın kendisinden başka bir şey olduğu gibi, imâna hidayet de imandan farklı bir şeydir.

b)Allahü teâlâ bu ayetin sonunda, (izni ile irâdesi ile) buyurmuştur. Bu izni, "Allah hidayet etti" sözü ile ilgili kılmak mümkün değildir. Çünkü bir kimsenin kendi kendisine izin vermesi caiz değildir. Binaenaleyh bu kelimenin ilgili kılınacağı bir takdirin yapılması gerekir. Buna göre takdir, 'Böylece Allah iman edenleri, hakkında ihtilâf ettikleri hakka ulaştırdı da onlar da Allah'ın izniyle hidayete eriştiler" şeklinde olur. Durum böyle olunca, hidayet ile ihtida (hidayete erme) birbirinden farklı olur.

İkinci Mesele

Alimlerimiz bu ayeti Allahü teâlâ'nın mü'minlere, kâfirlere tahsis etmediği bir çok hidayeti tahsis ettiğine delil getirmişlerdir. Mutezile ise buna şu bakımlardan cevap vermişlerdir:

a) İhtida, mü'minlere has kılınmıştır. Böylece hidayet sırf mü'minlere has olur. Bu tıpkı, "O (kitap) müttakiler için hidayet (vasıtasıdır)" (Bakara, 2) buyurup, daha sonra da, "İnsanlar için hidayettir" (Bakara, 185) buyurması gibidir.

b) Bundan murad, sevaba ve cennet yoluna ulaştırma (hidayet etme) dir.

c) Allah mü'minleri hakka lütfuyla hidayet etmiştir.

Üçüncü Mesele

Ayetteki, kavli, " hakkında ihtilâf ettikleri şeye..." manasınadır. Bu tıpkı, "Onlar dedikleri şeye dönerler" (Mücâdele. 3) yani, "daha önce dediklerine dönerler" âyeti gibidir. Bu fiil, şeklinde (harf-i cersiz lâm ve ilâ harfi çerleri ile) kullanılır.İmdi eğer: "Allahü teâlâ niçin, (......) buyurmuş, Fakat (......) buyurmamış, böylece ihtilâfı önce zikretmiştir?" denilirse, buna şu iki yönden cevap veririz:

a) Allahü Teâlâ, onların ihtilâfının zikredilmesine itinâ gösterince. ilk önce bunu zikretmiştir. Daha sonra da bunu, hidâyet ettiği kimselerle açıklamıştır.

b) Ferrâ bunun maklûbdan olduğunu söylemiştir. Yani onları, ihtilâf ettikleri şeye iletmiş demektir.

Dördüncü Mesele

Hak teâlâ'nın, "izniyle" sözü hakkında iki görüş vardır:

1) Zeccâc, bunun "ilmiyle" demek olduğunu ifadeetmiştir.

2) "Onları, emriyle hakka iletmiştir" demektir. Yani, hidâyet O'nun emri sebebiyle meydana gelmiş demektir.Nitekimki "Bıçak kullanarak kestim" denilir. Bu böyledir, çünkü hakkın bâtıldan ayrılması, ancak emir sebebiyle olur. Böylece hidâyet Allah'ın izni sebebiyle meydana gelmiş olur.

3) Bazı âlimler burada bir takdir yapmanın gerekli olduğunu söylemişlerdir. Buna göre takdir, "Allah onları hidâyet etti, onlar da Allah'ın izniyle hidâyete erdiler" şeklinde olur.Hak teâlâ'nın"Allah dilediğini sırat-ı müstakime iletir" cümlesine gelince, âlimlerimizin oununla istidlal ediş şekilleri malûmdur. Mutezile üç bakımdan bu istidlale cevap vermiştir:

a) Hidâyetten maksat, beyândır. Allahü Teâlâ, bunu mükellef kullarına tahsis etmiştir.

b) Hidâyetten maksat cennet yoludur.

c) Bununla Cenâb-ı Allah'ın maksadı, lütfudur. Böylece bu, Allahü Teâlâ'nın buna ehil olduğunu bildiği kimselere tahsis edilmiş olur. Bu, Ebu Bekr er-Razî'nin görüşüdür.

214

Yoksa siz, sizden öncekilerin durumu sizin de başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlara öyle yoksulluk, öyle sıkıntılar gelip çattı ki, sarsıldılar da. Peygamber ve yanındaki mü'minler, "Ne zaman Allah'ın yardımı?" dedi. İyi bilin ki, Allah'ın yardımı mutlaka yakındır"

Bu âyetin kendinden önceki âyetle münasebeti hususunda şu iki açıklama söz konusudur:

a)Allahü Teâlâ önceki âyette, "Allah, dilediğini sirat-ı müstakime iletir" buyurmuştur. Allah'ın bundan maksadı, "dilediği kimseleri hakkı ve cenneti istemeye iletmiştir" şeklindedir. Böylece Cenâb-ı Hak bu ayette de bu talebin, ancak mükellefiyet hususundaki sıkıntılara katlanmak suretiyle tamam ve mükemmel olacağını beyan buyurmuş ve 'Yoksak siz, sizden öncekilerin durumu sizin de başınıza gelmeden, cennete gireceğinizi mi sândınız? Onlara öyle yoksulluk. Öyle sıkıntılar gelip çattı ki, sarsıldılar da, Peygamber ve yanındaki müminler, "Ne zaman Allah'ın yardımı?" dedi. İyi bilin ki, Allah'ın yardımı mutlaka yakındır" (Bakara, 214) demiştir.

b) Allah önceki âyette, onları kendisi hakkında ihtilâf ettikleri hakka, kendi izniyle hidâyet ettiğini beyan buyurunca, bu âyette de, onların o hidayetten sonra, hakkı ikâme etmek hususunda sıkıntılara katlandıklarını ve belâlara sabrettiklerini beyan buyurmuştur. Böylece, "Ey ümmet-i Muhammed, siz de bu tür mihnet ve meşakkatlara katlanmadığınız müddetçe dini bakımdan fazilete müstehak olamazsınız." Ayet hakkında birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Ayette geçen, (......) lâfzının izahını, (Bakara, 133) ayetinin tefsirinde uzun uzun yapmıştık. Burada şöyle demek istiyoruz: (......) ortada gelen bir istifham edatıdır. (......)de, cümlenin başında gelen bir istifham edatıdır. Meselâ söze başlarken, ve (Yanında bir adam var mı?) denilmesi caiz olduğu halde, denilemez. Fakat cümlenin ortasında olduğu zaman, ister kendinden önce bir istifham geçmiş olsun, ister geçmiş olmasın, kullanılması caizdir. Ondan önce bir istifhamın geçmiş olması durumu, senin "Sen insafsız bir adamsın. Bunu bilmediğinden mi yapıyorsun, yoksa senin bir hükümranlığın mı var?" demen gibidir. Bu edattan önce istifhamın geçmemiş olması durumu da, "Elif-lâm-mim. Kendinde hiç şüphe olmayan bu kitabın İndirilmesi âlemlerin Rabbindendir. Yoksa "O, (peygamber) bunu kendiliğinden mi uydurdu"diyorlar?" (Secde, 1-3) ayeti gibidir. Bu kısım, birinci kısmın takdirinde olur. Buna göre bu ayetin takdiri, "Onlar bu kitaba iman ediyorlar mı, yoksa, "O, onu uydurdu" mu diyorlar?" şeklinde olur. Buna göre tefsir etmekte olduğumuz ayetin takdiri de, "Allah iman edenleri, ehl-i kitabın ihtilâf ettikleri hakka kendi izniyle hidayet etmiş, onlar da milletlerinin kendileriyle alay etmelerine sabretmişlerdir. Sizler de onların yoluna girecek misiniz, yoksa onların yoluna girmeksizin cennete gireceğinizi mi zannediyorsunuz?" şeklinde olur. Bu, Kaffâl (r.h)'ın özetle ifadeettiği şeydir. Allah en iyisini bilendir.

İkinci Mesele

Cenâb-ı Hakk'ın, "Sizden öncekilerin durumu sizin de başınıza gelmeden" âyeti, "sizden öncekilerin durumu sizin başınıza gelmedi" manasınadır. Nahivci Kûfeliler, edatının aslının, ve zâid edatlarından meydana geldiğini söylemişlerdir. Sibeveyh ise bu (......)nın zâid olmadığını, Çünkü, (......)nın, (......) edatının gelmediği yerlerde geldiğini söylemiştir. Çünkü birisi arkadaşına, "falanca, geldi mi?" der, arkadaşı da buna, ile cevap verir, sırf ile cevap vermez. Müberred şöyle demiştir: "Birisi, "Zeyd bana gelmedi" dediği zaman, bu, senin"Zeyd sana geldi" sözünü nefyetmektir. Fakat bu kimse, (Zeyd bana gelmedi) dediği zaman, bunun manası, "Ben onu bekliyorum, ama henüz o bana gelmedi" demektir.

Nabiğa ise şöyle demiştir:Yola çıkma vaktimiz yaklaştı; ancak ne var ki, develerimize henüz denklerimiz yüktenmedi; Amayüklenmesi de yatan."

Buna göre, "sizden öncekilerin durumu sizin de başınıza gelmeden.." ifadesi, bu işin olmasının beklendiğine delâlet eder.

Üçüncü Mesele

İbn Abbas (radıyallahü anh) şöyle demiştir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Medine'ye geldiğinde, gerek kendisi, gerekse O'nunla birlikte olan muhaccirler çok zarara girmişlerdi). Çünkü onlar Mekke'den malsız mülksüz çıkmışlar, evlerini barklarını müşriklerin ellerinde bırakmışlar, bu arada' yahûdiler de, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e olan düşmanlıklarını açıkça ortaya koymuşlardı. İşte bunun üzerine Allahü teâlâ gerek peygamberimizin, gerekse onunla birlikte olan Müslümanların kalblerini serinletmek için bu âyeti indirmiştir."

Katâde ve Süddî ise şöyle demişlerdir: Bu ayet, Müslümanlara sıkıntı, meşakkat ve kederin isabet ettiği Hendek Savaşı hakkında nazil olmuştur. Bu sıkıntılar da, Hak teâlâ'nın "Kalbleriniz ağızlarınıza gelmişti.." (Ahzab, 10) âyetinde beyan ettiği noktaya ulaşmıştır.

Bu ayetin, Abdullah b. Übeyy münafığının, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in ashabına, "Ne zamana kadar canlarınızı verecek ve boş şeyleri umacaksınız. Şayet Muhammed peygamber olsaydı, Allah size esareti ve ölümü musallat etmezdi" dediği zaman, Uhud Harbi esnasında nazil olduğu da söylenmiştir.

Bil ki ayetin takdiri şudur: "Ey mü'minler, sizler Allah'ın sizi kullukla mükellef tuttuğu her şey ile ibâdet etmediğiniz, sizi imtihan ettiği şeylere sabretmediğiz, kâfirlerin eziyetine, fakirlik ve yoksulluğa, geçim sıkıntısı ve darlıklarına katlanmadığınız, düşmanla savaşın dehşet ve korkunç hallerine göğüs germediğiniz müddetçe, sırf bana iman edip, peygamberimi tasdik etmek suretiyle cennete gireceğinizi mi sanıyorsunuz? Bütün bunlar, sizden önceki inananların başına gelmiştir." İşte Hak teâlâ'nınsözünden maksad budur.

Bu ayetteki, (......) kelimesi, "benzer" manasına gelen "misil" demektir. "Misil" de, "mesel" de; "şibh" ve "şebeh" gibi kullanılabilen iki lügattir (şekildir). Fakat "mesel" enteresan bir durum ve mühim, şaşırtıcı bir kıssa için kullanılır. "En yüce mesel Allah'a aittir" (Nahl, 60)yani, "büyük şânı olan sıfat Allah'a aittir" âyeti de bu manadadır.

Bil ki âyette bir hazif vardır: Ayetin takdiri, "Sizden öncekilerin mihneti gibi..." şeklindedir. Ayetteki, (Onlara çattı..) ifadesi, bu meselin izahıdır. Bu ifadeve devamı müste'nef bir cümledir. Buna göre sanki birisi, "Onların meseli (hali) nasıl olmuştu?" diye sormuş; Cenâb-ı Hak da buna cevap olarak, "Onlara yoksulluk ve sıkıntı gelip çattı da, sarsıldılar" buyurmuştur.

şiddet, manasına gelen, (......) kelimesinden türemiş bir isimdir. (......) kelimesi fakirlik ve yoksulluk demektir. Bu manada (falanca sıkıntı ve zorluk içinde) denilir. Ayetteki, (......) kelimesine gelince, buraya en uygun manası, o kimselere gelen acı, ağrı ve çeşitli korkular gibi zararlardır. Bence, insana hayır ve menfaat yönlerinin daraltılmasından; ise şer, âfet ve elem yönlerinin açılmasından ibarettir.

Allahü teâlâ'nın sözü "Onlar çeşitli belâ ve musibetlerle sarsıldılar" manasınadır. Zeccâc şöyle demiştir: "Arapçada, "zelzele"nin asıl manası, bir şeyi yerinden oynatmak demektir. Meselâ, (......) dediğinde bu "senin o şeyi yerinden tekrar tekrar oynattığın manasına gelir. Buna göre, bu lâfız, manasındaki tekrardan dolayı muzaaf (şeddeli) kılınmıştır. Kendisinde tekrar manası bulunan her fiilde, o fiilin fâ-ü'l-fiili (ilk harfi) tekrar edilmiştir. (çınladı) ve(çınçın etti, öttü); (ses çıkardı) ve (zil gibi ses çıkardı)men etti) ve (tekrar tekrar sildi) fiillerinde olduğu gibi. Bir şeyi birisi yerinden kaldırdığı zaman, "O, şeyi kaldırdı" denilir. Bunu tekrar tekrar yaptığı zaman, denilir. Bazı müfessirler, buradaki, (......) kelimesini, (korkutuldular) manasına almışlar, bu kelimenin hakiki manasının bizim söylediğimizden başka olduğunu söylemişlerdir. Çünkü korkan kimse karar kılamaz, aksine kalbi huzursuz olur. İşte bundan ötürü bu kelime ancak, oturanı ayağa kaldıran korkular için kullanılır. Çünkü bu tür korku sükûneti giderir. Böylece, ifadesinin burada mecaz olması gerekir. Buna göre bu kelime "onlar korkutuldular" manasınadır. Onların, kalbterindeki korku ve endişeden ötürü tedirgin ve sarsılmış olmaları mümkündür.

Sonra Cenâb-ı Allah bu şeyleri zikretmesinin peşine, son derece zarar, meşakkat ve mihneti ifade eden başka bir şeyi zikredip, "Hatta peygamber ve yanındaki mü'minler, "Allah'ın yardımı ne zaman (gelecek)?" dediler" buyurmuştur. Bu böyledir, çünkü peygamberler belâ geldikçe, sebat, sabır ve nefsi gemlemenin zirvesinde olurlar. Onların da sabrı kalmayıp inlemeye başladıkları zaman, bu şiddetle son noktaya ulaşan bir durum olur. Bu şiddet onları bu hale getirdiğinde, istedikleri şey hususunda dualarına icabet edilerek kendilerine, "İyi bilin ki Allah'ın yardımı yakındır" denilir. Buna göre ayetin takdiri şu şekilde olur: "Onların bu durumları, Allah'ın yardımının kendilerine gelinceye kadar sürmüş ve belânın uzun sürmesi onları dinlerinden çevirememiştir. Ey Müslümanlar topluluğu, sizler de bu şekilde olunuz. Hakkı taleb etme yolundaki eziyet ve sıkıntılara katlanınız. Çünkü Allah'ın yardımı yakındır. Zira o gelmektedir. Her âtî (gelen) ise karib (yakın) dır."

Bu ayet, Allah'ın, "Elif, lâm, mim. İnsanlar, "inandık" demeleriyle bırakılıverileceklerini mi imtihana çekilmeyeceklerini mi sandılar? Andolsun biz onlardan evvelkileri de imtihan ettik.." (Ankebüt, 1-3) ve"Yoksa siz, Allah sizden cihad edenleri ve sabredenleri bilmedikçe (göstermedikçe), cennete gireceğinizi mi sanıyorsunuz?" (Al-i İmran. 142) ayetlerine benzer.

Bu ayetten maksad, bizim zikrettiğimiz şu husustur: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in ashabına, müşrik, münafık ve Yahudilerden birçok büyük sıkıntı ve belâ gelmiştir. Cenâb-ı Hak Müslümanlara savaş hususunda müsaade edince, herkesçe malum olduğu gibi, yaralandılar, mallarından ve canlarından oldular. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak onları bu hususta takviye etmiş ve daha önceki ümmetlerin dinleri uğrunda çektiklerinin de böyle olduğunu, belâların, umûmileşince kolaylaştığını beyân etmiştir. Allahü teâlâ, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in kıssasını, ateşe atılmasını; Hazret-i Eyyüb'un halini ve onu imtihan ettiği şeyi ve diğer peygamberlerin çeşitli belâlara sabredişlerindeki hallerini Kur'an-ı Kerim'de mü'minlere birer teselli olmak üzere zikretmiştir.

Kays İbn Ebî Hazım, Habbâb İbn Eret'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Müşriklerden görmüş olduğumuz eziyyet ve sıkıntıları Allah'ın Resulüne şikâyet etmiştik. Bunun üzerine O, 'Sizden önceki ümmetler, çeşitli belâlarla azâb olunmuşlardı. Ama bu, onları dinlerinden çevirmemişti. Öyle ki adamın başının ortasına testere konulur, böylece iki parçaya ayrılır: yine adamın etleri ve sinirleri demir taraklarla kemiklerinden taranır; ama bu onu dininden çeviremezdi. Allah'a yemin ederim ki bu iş, mutlaka kemâle erecektir. Öyle ki, kervancı, Sâna ile Hadremut arasında seyahat ederken ancak Allah'tan ve koyunlarına karşı kurttan korkacaktır; başka hiç kimseden korkmayacaktır. Ne var ki sizler, acele ediyorsunuz " Buhari, İkrah, 1.

Kıraat Farkı Sebebiyle Edadı Hakkında Geniş Bilgi

Nâfi lâm harfinin ref'iyle, diğerleri de lâm harfinin nasbıyla, (......) şeklinde okumuşlardır. Bunun izahı şudur: harfiyle muzari fiil mansub kılındığı zaman, bunun iki anlamı olur.

a) edatının, manasında olması.. Bu mânaya gelen, dan önceki fiil ile sonraki fiilde tahakkuk etmiştirler ve mazidirler. Meselâ sen, "Oraya girinceye kadar yürüdüm" dersin. Yani, demektir. Bu durumda hem yürümek, hem de girmek işi, olup bitmiştir. Bu ayetteki nasb, işte bu mânaya göredir.. Çünkü ayetin takdiri, "Peygamber... deyinceye kadar sarsıldılar" şeklindedir. Sarsılma işi ve peygamberin bu sözü söylemesi olup bitmiştir.

b) (......) edatının, (......) anlamına gelmesidir. Bu, bir kimsenin, "Cennete girmek için Allah'a itaat ettim"; yani demesidir. Bu durumda taat olup bitmiş, ama cennete girme işi henüz tahakkuk etmemiştir. Bu görüşe göre ayeti mansûb okumak mümkün değildir. Ref haline gelince, bil ki, (......)dan sonra bulunan fiilin mutlaka, hikâyetu'l-hâl (olup bitmiş, anlatılan bir durum) olması gerekir. Nitekim Cenâb-ı Hakk'ın, " kendi kabilesinden, şu da düşmanlarından idi" (Kasas, 15) ve "ve köpekleri eşik üzerinde İki kolunu yaymış (yatıyordu)" (Kehf, 18) ayetlerinde olduğu gibi. Çünkü bu, ancak o esnada bu sözün söylenmiş olması durumunda doğru olur" Develer su içti, hatta deve karnından geviş getirerek geldi" denilir. Bunun manası, "develer su içti, o derecede ki orada bulunan kimse, "Deve geviş getirerek geliyor" der (diyordu)" şeklindedir. Sonra bu, netice değil de sebep sona erdiği zaman doğru olur. Meselâ senin, "şehre girinceye kadar yürüdüm" sözün gibidir. Bu sözün, yürümenin ve girmenin olup bitmiş olduğunu ifadeedeceği gibi, yürümenin olup bittiğini, fakat girmenin henüz olmadığını da ifadeedebilir. dan sonra gelen fiile mansub ve merfû okunuşunun izahı hususundaki sözümüz bundan ibarettir. Bil ki çoğu kıraat alimleri bu ayetteki, fiilini mansub okumayı tercih etmişlerdir. Çünkü merfu kıraat, ancak sözü, sözde anlatılan şey meydana geldiği esnada onu haber veren kimseden bir nakil saydığımız zaman doğru olur. Nasb kıraati böyle bir takdire muhtaç olmaz. Bu sebeple, bu fiili mansub okumak daha evlâdır.

Hazret-i Peygamber(sas)'in Zafer Hakkındaki Bu Sözünün İzahı

Bu ayette bir müşkil vardır. O da şudur: Allah'ın vaad ve va'îdinin doğruluğuna kesinkes inanan bir peygamberin, uzak görme üslûbu "Allah'ın yardımı ne zaman (gelecek)" demesi nasıl uygun düşer?

Bu müşkile şu şekillerde cevab verilir:

a) Onun bir peygamber olması, düşmanlarının hilelerinden eziyet duymasına manî olmaz. Nitekim Hak teâlâ.yemin olsun ki biz, senin göğsünün, onların söyledikleri şeyler yüzünden daraldığını biliyoruz" (Hicr, 97). "Neredeyse sen onlar imân etmiyorlar diye canına kıyacaksın" (Şuarâ, 3) ve "Hatta o peygamberler ümidterini kesip de onların muhakkak yalana çıkarıldıklarını zannettikleri sırada yardımımız onlara yetişti ve kurtarıldılar" (Yusuf. 110) buyurmuştur. Buna göre Peygamberin göğsü daraldığı, çareleri azaldığı ve Allah'ın kendisine yardım edeceğini duyduğu ve fakat bunun için Allah'ın bir vakit belirlememiş olduğunu bildiği zaman, "Allah'ın yardımı (acaba) ne zaman?" der. Hatta o peygamber yardımın vaktinin yaklaşmakta olduğunu anladığı zaman üzüntü ve kederi zail olur ve kalbi yatışır. Bunun doğruluğuna, Allahü teâlâ'nın bu söze cevaben, "Bilin ki Allah'ın yardımı yakındır" buyurmuş olması delâlet eder. Cevap.yardımın gelmesinin yakın olduğunun anlatılması; sorunun da yardımın vaktinin yakın olup olmadığı hususunda sorulmuş olmasına delâlet eder. Eğer soru, bu yardımın olup olmadığı hususuna dâir olsaydı, bu cevap o soruya uygun düşmezdi. İşte bu, sağlam bir cevaptır.

b)Allahü teâlâ, bu âyette gerek peygamberin, gerek imân edenlerin bir söz söylediklerini haber vermiş, daha sonra da iki ayrı söz zikretmiştir:

Birincisi, "Allah'ın yardımı ne zaman?"; ikincisi, "Bilin ki Allah'ın yardımı yakındır" sözleri... Binaenaleyh bu iki sözden her birini, peygamber ile mü'-minlerden her birine izafe etmek gerekir. Buna göre iman edenler, "Allah'ın yardımı ne zaman?" dediler. Peygamber de, onlara "Bilin ki Allah'ın yardımı yakındır" demiştir. Bu görüşte olanlar, bunun hem Kur'an'da, hem de Arap şiirinde benzerleri olduğunu söylemişlerdir. Kur'an'da bunun benzeri, Hak teâlâ'nın, "Sizin faydanıza, içinde sükûn bulup istirahat etmeniz için geceyi ve fazl-u kereminden (rızık) aramanız için gündüzü yaratması O'nun rahmetindendir" (Kasas, 73) âyetidir. Bunun manası, "geceleyin sükûn bulaşınız ve gündüz Allah'ın fazlından arayasınız" demektir. Şiirde bunun benzeri ise, İmru'ul-Kays'ın şu sözüdür: "Yaşlık ve kuruluk bakımından kuşların kalbleri sanki içinde hunnâb (iğde) ve çürümüş hurmalar bulunan yuvalar gibidir." Bu şiirde, "Unnâb" taze hurmaya, çürümüş hurma da kuru hurmaya benzetilmiştir. Bu bir grup alimin zikretmiş olduğu zorlamaya verilmiş bir cevaptır.

Altıncı Mesele

"Bilin ki Allah'ın yardımı yakındır" buyruğunun, Allahü teâlâ'nın o kimselere bir cevabı olması da muhtemeldir. Çünkü onlar, "Allah'ın yardımı ne zaman?" demişler ve sözleri orada sona ermiştir. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak, "İyi biliniz ki Allah'ın yardımı yakındır" buyurmuştur. Bunun, onlardan bir topluluğun sözü olması da muhtemeldir. Sanki onlar "Allah'ın yardımı ne zaman?" dediklerinde, kendi kendilerine döndüler ve Allahü Teâlâ'nın onların düşmanlarını kendilerine üstün kılmayacağını anladılar da, bunun üzerine, "İyi biliniz ki, Allah'ın yardımı yakındır"., böylece bir de, "Ey Rabbimiz, senin va'adine güvenerek sabrettik" dediler.

Buna göre eğer, "Hak teâlâ'nın, "Allah'ın yardımı yakındır" buyruğu kendisine bir sıkıntının isabet ettiği herkesin, o sıkıntının sona erip başarıya ulaşacağını bilmiş olmasını gerektirir. Bu ise sabit değildir" denilirse biz deriz ki: Bunun peygamberlere has olması imkâsız değildir. Yine bunun herkes hakkında umûmî olması da mümkündür. Çünkü bir belâ içindeki herkeste, şu iki halden birisinin mutlaka bulunması gerekir: Ya ondan kurtulma veya (o belâ içinde) ölüm... Kişi öldüğü zaman, onun işini ihmal ve hakkını zâyî etmeyecek bir zatın yanına varmış olur ki bu en büyük yardımdır. Cenâb-ı Allah o yardımın yakın olduğunu söylemiştir. Çünkü ölüm yakındır

215

'Onlar, neyi nafaka olarak vereceklerini sana sorarlar. De ki: "Maldan vereceğiniz şey ebeveyne, akrabalara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara (verilir). Hangi hayrı işlerseniz, şüphesiz Allah onu bilir" .

Bil ki Allahü teâlâ, her mükellefe dünyadan yüz çevirmesinin, âhiretle meşgul olmasının ve ahiret uğrunda can ve malını vermesinin gerektiğini iyice açıklayınca, bunun peşi sıra İslâm'ın hükümlerini beyân etmeye başladı: Bu hükümler bu ayetten başlayarak, (Bakara, 243) ayetine kadar devam eder. Çünkü her biri diğerini tamamlayıp kuvvetlendirsin diye tevhidi, va'z-u nasihati ve hükümleri birbirine karışmış olarak anlatmak Kur'anı Kerim'in üslûbudur.

Nafaka Hakkında Hüküm

Nafaka ile ilgili hüküm işte bu ayettedir. Bu ayet ile ilgili bazı meseleler vardır:

Birinci Mesele

Atâ şöyle demiştir: "İbn Abbas (radıyallahü anh)'dan rivayet edildiğine göre bu âyet, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e gelen ve "Benim bir dinarım var" diyen; Hazret-i Peygamberin kendisine, "Onu kendin için harca" dediği; o kimsenin "Benim iki dinarım var" cevabını verdiği, bunun üzerine Hazret-i Peygamberin, "Onları ailen için harca" buyurduğu; bu sefer de, "Benim üç dinarım var" dediği; Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in de "Onu hizmetçin için harca" cevabını verdiği; yine adam, "Benim dört dinarım var" deyince, Hazret-i Peygamber'in "Onu ana-baban için harca" dediği; adamın tekrar, "Benim beş dinarım var" dediği; Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in "Onu akrabaların için harca" cevabını verdiği; adam son olarak, "Benim altı dinarım var" deyince de, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, 'Onu Allah yolunda harca; bu harcamaların en güzelidir" dediği bir adam hakkında nazil olmuştur.

Yine Kelbî, İbn Abbas (radıyallahü anh)'dan, bu ayetin Amr b. el-Cemûh hakkında nazil olduğunu rivayet etmiştir. Bu zat yaşlı ve düşkün birisi idi. Uhud Savaşı'nda şehid edilmiştir. Çok zengin idi. Bundan dolayı "Mallarımızı kimlere infâk edelim ve nereye koyalım?" diye sorduğunda, bu ayet inmişti.

İkinci Mesele

(......) ifadesi ile ilgili nahivcilerin iki görüşleri vardır:

a) (......) lâfzının, (......) lâfzıyla birlikte tek bir isim kabul edilmesi. Buna göre ayetteki, (......) ifadesinin mahalli, fiili ile"nasb" tır. Bunun delili, Arapların, (......) lafzındaki elifi düşürmeyerek, "Neyi soruyorsun? Şeklinde kullanmalarıdır. (......) ile birlikte, (......) lâfzı tek bir isim kabul edilmeseydi, Araplar elifi hazfederek, (......) şeklinde kullanmaları gerekirdi. Nitekim kıraat İmamları, (Nebe, 1) ve (Naziat, 43) ayetlerinde, (......)daki elifi hazfetmişlerdir. Buna göre Araplar, (......)nın sonundaki elifi, da hazfetmediklerine göre, onun ile birlikte tek bir isim olduğu anlaşılmış olur. Araplar ismin sonunda olmadığı için, (......)nın elifini hazfetmemişlerdir. Çünkü hazif ancak o kelimenin son harfi olduğu zaman yapılabilir. Fakat şiirde böyle olmayabilir. Nitekim şâirin şu şiirinde böyledir: "Külün içinde eşelenen bir domuz gibi âdi olan bir çocuk, kalkmış bana sövüyor..."

b) Bu, (......)ının manasına alınmasıdır. Böylece, mübtedâ ve mahallen merfu ve da onun haberi olur. Araplar bazen, (......) manasına kullanarak, yani "Bunu sana kim söyledi" derler. Bu izaha göre ayetin takdiri, "Onlar sana neyi infâk edeceklerini sorarlar" şeklinde olur.

Üçüncü Mesele

Ayet hakkında bir soru vardır., O da bir topluluğun "kimlere infâk edileceğini değil de, nelerin infâk edileceğini" sormuş olmalarıdır. Öyleyse Allah onlara bu şekilde nasıl cevap vermiştir? Bu hususa şu şekillerde cevap verebiliriz:

a) Âyette sorunun cevabı vardır. Fakat Hak teâlâ, bu cevaba, maksadın kendisiyle tamamlanacağı bir ilâve yapmıştır Çünkü "Maldan vereceğiniz her şey" âyeti, sorunun cevabıdır. Sonra bu infak ancak müstehak olan yerlere harcandığı zaman mükemmel olur. İşte bu sebeple Allahü teâlâ o soruya cevap verince, peşisıra izahı tamamlamak için bunun nerelere ve kimlere verileceği hususunu da eklemiştir.

b) Kaffâl şöyle demiştir: "Soru hernekadar, lafzıyla sorulmuşsa da, bu sorudan maksad, infakın keyfiyetini sormaktır. Çünkü bunu soranlar, emrolundukları şeyin, Allah'a yaklaşmak için mal infâk etmek olduğunu zaten biliyorlardı. Onlarca bu husus malûm olunca, hatıra bu malın hangi şey olduğu hususu gelmez. Bu husus, sorunun maksadı olmadığına göre, bu soruyla öğrenilmek istenen şey, infakın kimlere ve nerelere verileceği hususudur. Binaenaleyh cevap soruya uygundur. Bunun bir benzeri de, "Onlar, "Bizim için Rabbine dua et de, onun ne olduğunu apaçık anlatsın bize. Çünkü bizce İnekler birbirine benziyor..." demişlerdir. (Musa da) şöyle dedi: "(Rabbim) buyuruyor ki "o boyunduruğa koşulmamış bir inektir..." (Bakara, 70-71) ayetleridir. Bu ayette cevap soruya uygundur. Çünkü ineğin şu şu hallerde bir hayvan olduğunu herkes bilir. Binaenaleyh "O nedir..?" sorusunu, bu hayvanın mahiyetiyle ilgili bir manaya hamletmek mümkün değildir. Bundan dolayı bu sorunun maksadının, bu ineğin, başka hayvanlardan farklı olan sıfatlarını öğrenmek olduğu ortaya çıkmış olur. İşte bu yolla biz deriz ki, bu cevap soruya tam uygundur. Tefsir ettiğimiz ayette de böyledir. Çünkü onların infak etmekle emrolundukları şeyin ne olduğunu bildiklerini anladığımızda, "neyi nafaka olarak verecekleri" sorularından maksadlarının, aslında nafaka verilecek şeyi sormak olmadığına, aksine kimlere ve nerelere infak edileceği hususu olduğuna kesin olarak hükmetmemiz gerekir. Binaenaleyh verilen cevap yerinde ve uygundur.

c) Ayetten muradın şöyle olması da muhtemeldir: Onlar bu soruyu sormuşlar ve kendilerine sanki "Bu yersiz bir sorudur. Malın helâl olması ve verilmesi gereken yerlere verilmiş olması şartıyla ne infâk edersen et" denilmiştir. Bu, şuna benzer: İnsan, hiçbir yemek kendisine zarar vermeyecek kadar sıhhatli olur da, yine de doktora, "Neleri yiyeyim?" dediği zaman, doktor "Günde iki öğün ye" dediğinde, bunun manası, "Her şey yiyebilirsin ancak, o bu şartla..." demektir. Bu âyette de böyledir. Buna göre ayetin manası, "Şu şu şahıslara verilmesi şartıyla istediğinizi infâk ediniz" şeklindedir.

Dördüncü Mesele

Bil ki Allahü teâlâ infak hususunda bir sıra gözetmiş ve ebeveyni birinci sıraya koymuştur. Çünkü ebeveyn, sebepler âlemi dünyada insanı yokluktan varlığa çıkarmışlar ve onu son derece güçsüz ve muhtaç bir halden büyütmüşlerdir. Böylece ebeveynin çocuğa o in'âmı (iyiliği ve hakkı), başkalarının in'âmından daha büyük olur. İşte bundan ötürü Hak teâlâ, "Rabbin "Kendisinden başkasına kulluk etmeyin ve ana babaya iyi muamele edin" diye hükmetti" (İsra, 23) buyurmuştur. Burada Allah'ın hakkını gözettikten sonra, ebeveynin hakkını gözetmeden daha gerekli bir şey olmadığına işaret vardır. Çünkü insanı yokluktan varlık alemine hakiki mânâda çıkaran Allahü Teâlâ'dır. Ebeveyni ise, insanı zahirî sebepler âleminde yokluktan varlığa çıkaranlardır. Bu sebeple ana-baba hakkının, başka insanların hakkından daha büyük olduğu ortaya çıkar. Binaenaleyh hakların gözetilmesi hususunda, ebeveynin başkalarından öne alınması gerekir.

Allahü teâlâ, ebeveynden sonra "akrabalardı zikretmiştir. Bunun sebebi şudur: İnsanın, bütün fakirlerin ihtiyaçlarını karşılaması mümkün değildir. Bundan dolayı mutlaka fakirlerin bazısının bazısına tercih edilmesi gerekir. Tercih için mutlaka tercih ettirici bir sebebin olması gerekir. Akrabalık bazı bakımlardan tercih sebebi olabilir.

a) Akrabalık, içice olma sebebidir. İç ice ve yakın oluş da, bu insanların birbirinin halinden haberdar olmasını sağlar. Meselâ onlardan biri zengin, bir başkası fakir olduğu zaman fakirin, zenginin haline, zenginin de fakirin haline muttali olması daha fazla olur. Bu da, insanı infâka sevkeden sebeplerin en güçlülerinde ndir.

b) Akrabalar içindeki fakirler gözetilmemiş olsaydı, fakir akrabalar başkalarına başvurmaya mecbur olurdu. Bu da zengin akrabalar için bir utanç vesilesi ve kötü bir durum olurdu. Binaenaleyh insanın kendisinden zararı gidermesi için, fakir akrabaların ihtiyaçlarını gidermesi daha evlâ olur.

c) İnsanın akrabası kendisinin parçası gibidir. İnsanın kendisine infak etmesi, başkalarına infak etmesinden daha evlâdır. İşte bu sebepten ötürü insanın akrabalarına infâk etmesi, akraba olmayanlara infâk etmekten daha evlâdır.

Allahü teâlâ akrabalardan sonra "yetimleri” zikretmiştir. Çünkü yetim çocuklar küçük oldukları için, geçimlerini sağlayamazlar. Yine onlar yetim oldukları için, geçimlerini sağlayacak başka birisi de yoktur. Babası ölmüş olan küçük çocuk hem kazancı, hem kazananı olmayan ve helak ile yüz yüze olan kimse demektir.

Allahü teâlâ bunlardan sonra "yoksullara” yer vermiştir. Bunlar, yetimlerden daha az muhtaçtırlar. Çünkü onların çalışıp kazanmaya yetimlerden daha çok gücü vardır. Hak teâlâ, daha sonra "yolda kalan"ları zikretmiştir. Çünkü böyle birisi, beldesinden uzak kalmış olması sebebiyle bazen, ihtiyaç ve fakru zaruret içine düşebilir. İşte bu infakın keyfiyeti meselesinde Allah'ın yaptığı dosdoğru bir sıradır.

Allahü teâlâ, bu mükemmel ve güzel tafsilâtı verince, peşisıra icmâlî (öz) bir ifade ile "Hangi hayrı isteseniz, şüphesiz Allah onu bilir" yani, "Allah rızası için, O'nun bol sevabını elde edip azabının vereceği elemlerden kurtulmak için, ister ayette bahsedilenlere, ister başka insanlara ne hayırda bulunursanız bulunun, Allah onu bilir" buyurmuştur.

Âyette geçen "alîm", Cenâb-ı Allah'ın âlîm oluşu hususunda ileri bir mana ifade eden bir sığadır. Yani "Allah'ın ilminden ne yerdeki ne de gökteki bir zerre hâriç kalamaz" demektir. Binaenaleyh Allah sizi, yaptığınız o şeye karşılık en güzel bir mükâfaatla mükâfaatlandırır. Nitekim Hak teâlâ, "Sizden gerek erkek gerek kadınlardan, bir iş yapanın amelini ben elbette boşa çıkarmayacağım " (Al-i İmran, 195) ve "Kim de zerre kadar hayır işlerse o (nun mükâfaatını) görecektir " (zilzal, 7) buyurmuştur.

Beşinci Mesele

Âyetteki "hayır" dan murad, Allahü teâlâ'nın "Şüphesiz o (insan), malı çok sever" (Âdiyât, 8) ve "Eğer bir mal bırakırsa vasiyet (gerekir)"(Bakara, 180) âyetlerinden dolayı, mal" manasınadır. Buna göre âyetin manası, "İster az, ister çok olsun maldan ne infâk ederseniz, Allah bilir" şeklindedir. Burada bir başka görüş daha vardır. O da, ifadesinin, hem bu infakı, hem de diğer bütün iyilik ve taatları içine olmasıdır. Bu görüş daha uygundur

Altıncı Mesele

Bazı âlimler, bu âyetin miras âyetiyle mensuh olduğunu söylemişlerdir ki bu zayıftır. Çünkü âyeti, kendisine nesih arız olmayan mânâlara hamletmek mümkündür.

1) Ebu Müslim şöyle demiştir" Çalışıp çabalamaktan âciz olup ellerinde de malı mülkü kalmadığı zaman ebeveyne infak etmek vaciptiradıyallahü anhyette geçen "akrabalar" dan murad, insanın çocukları ve torunlarıdır. Bunların da malı mülkü olmadığı zaman, nafakaları gerekir. Ayeti bu mânâya hamlettiğimiz zaman ayetin miras ayetiyle mensüh olduğunu söyleyenler, bunu izah edemezler. Çünkü nafaka, insan yaşarken gereklidir. Miras ise ölümden sonra sahiplerine gider. Yine sahibi öldükten sonra ele geçirilen şeye "nafaka" denmez."

2) Âyetten murad şöyledir: Nafaka (infak) konusunda Allah'a yaklaşmayı arzu eden kimsenin, âyetteki yerlere infâk etmesi evlâdır. Böylece kişi önce en evlâ olanı, sonra daha az evlâ olanı peşpeşe sıraya kor. Buna göre ayetten maksad, nafile sadakalardır.

3) Ayetten murad, ebeveyn ve akrabalara verilecek farz-ı kifâye olan sadakalar ile yetim ve miskinler için farz olan zekâttır.

4) Ebeveyne ve akrabalara yapılacak infaktan muradın, insanı sıla-ı rahme sevk eden şeylerin; yetimler ve yoksullara yapılacak infaktan muradın da sırf sadakalar olması muhtemeldir. Buna göre ayetin zahiri, onu mensuh saymadan, bütün bu vecihleri içine alabilir.

Savaş Hakkında Hüküm

216

"Sizin hoşunuza gitmediği halde size savaş farz kılındı. Olur ki bir şey hoşunuza gitmediği halde, o sizin için hayırlı olur, bir şeyi de sevdiğiniz halde, o sizin için şer olur. Allah bilir, siz bilmezsiniz" .

Bu ayetle İlgili bazı meseleler vardır:

Birinci Mesele

Bil ki, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Mekke'de iken savaş- maya izinli değildi. Medine'ye hicret edince Allahü teâlâ ona, kendisine karşı savaşan müşriklerle savaşma izni vermişti. Daha sonra da Hak teâlâ cihadı farz kılmıştır. Âlimler bu âyet hakkında ihtilâf etmişlerdir. Bazıları, "Bu ayet, savaşın herkese vâcib olduğunu ifade eder" demişlerdir.

Mekhûl' den Beytullah'ın yanında, savaşın vâcib (farz) olduğuna yemin ettiği rivayet edilmiştir.

İbn Ömer (radıyallahü anh) ve Atâ'dan, bu âyetin sadece onların bulunduğu vakte has olarak, Ashab-ı Resul için savaşmanın farz olduğunu ifadeettiği nakledilmiştir.

Birinci görüşte olanların delili şunlardır: "Ayetteki, (yazıldı) lâfzı, farz oluşu gösterir.ifadesi de farzlığı gerektirir.(sizin üzerinize) lâfzındaki "siz" hitabı, tıpkı "Kısas size farz kılındı" (Bakara, 178) ve "Oruç size farz kılındı" (Bakara, 183) âyetlerinde olduğu gibi, savaşın hem o zamanda bulunanlara, hem de daha sonraki Müslümanlara farz olmasına manî değildir." Buna göre şayet, "Âyetin zahiri, savaşın farz-ı ayın mı, farz-ı kifâye mi olmasını gerektiriyor?" diye sorulursa, biz deriz ki: Âyet savaşın farz-ı ayın olmasını gerektirir. âyetteki, "Sizin üzerinize" ifadesi, tıpkı, "Oruç size farz kılındı" (Bakara. 183) ve "Kısas size farz kılındı" (Bakara, 178)ayetlerinde olduğu gibi, "Sîzden her birinize tek tek" manasındadır.

Atâ'nın delili ise şudur: Ayetteki, (yazıldı) lâfzı, farz oluşu ifade eder. Bu sebeple onu bir kere yerine getirmek kifayet eder. Ayetteki, (size, sizin üzerinize) ifadesi de, bu hitabın o vakitte mevcud olan Müslümanlara âit olmasını gerektirir,

Fakat biz, "Kısas size farz kılındı" ve "Oruç size farz kılındı" âyetlerinin ifadeettiği hükümler hususunda, o zamanda (ashab zamanında) bulunanların durumunun, daha sonrakilerin durumu gibi olduğunu ayrı bir delile dayanarak söylüyoruz. Bu ayrı delil icmâdır. Savaş hususunda böyle bir delilimiz yoktur. Binaenaleyh savaşla ilgili âyetlerin, asıl manaları üzere kalması gerekir. Bu görüşte olanlar şöyle demişlerdir: "Görüşümüzün doğruluğuna, "Allah onların her birine cenneti va'adetmiştir" (Nisa. 95) ayeti de delâlet etmektedir. Eğer oturup savaşa gitmeyenler bir farzı yerine getirmemiş olsalardı, bu âyette onlara cennet va'adedilmezdi. "Savaş farz idi, fakat sonra neshedildi" denebilir. Ancak bunu söyleyecek olanların, bir delil olmadan neshin olduğunu söylemeleri caiz değildir. Bunun, bizim söylediğimiz gibi olduğuna "Mü'minlerin hepsinin birden savaşa gitmesi uygun değildir" (Tevbe, 122) ayeti de delâlet eder. Âyetin mensuh olduğunu söylemek, izah ettiğimiz gibi, doğru değildir. Bugün savaşın farz-ı kifâye olduğu hususunda icmâ vardır. Ancak müşriklerin, Müslümanların yurtlarına girip istilâ etmeleri hali müstesna. Böyle bir durumda cihad herkes için farz-ı ayın olur." Allah en iyi bilendir

Savaştan Hoşlanmama Meselesinin Açıklanması

Ayetteki, "O hoşunuza gitmediği halde" tabiri hakkında şu problem vardır:

Âyetteki, size yazıldı" sözünden anlaşılan bu hitabın mü'minlere olmasıdır. Akıl da bunu gösterir. Çünkü kâfir, kâfire karşı savaşta emrolunamaz. Durum böyle olduğuna göre, daha nasıl Hak teâlâ, "O hoşunuza gitmediği halde" buyurmuştur? Çünkü bu ifade, mü'minlerin Allah'ın hüküm ve tekliflerinden hoşlanmadıkları vehmini verir ki bu doğru değildir. Çünkü mü'min Allah'ın emir ve mükellefiyetlerine karşı kızmaz, aksine bunlara razı olur, bunlardan hoşlanır, bunlara sımsıkı sarılır ve bunun kendisi için bir kurtuluş vesilesi olduğunu, bunları yapmamasında kendisi için bir fesadın olacağını bilir.

Buna şu iki şekilde cevab verilir:

a) Ayetteki, (hoşa gitmeme) lâfzından murad, savaşın insanın nefsine ağır gelmesidir. Mükellef, her ne kadar Allah'ın emrettiği şeyin kendisi için bir kurtuluş vesilesi olduğunu bilse bile bu bilme, savaşı insana güç ve ağır Çelmekten hâriç tutamaz. Çünkü teklif, yapılmasında mutlaka bir külfet ve meşakkat bulunan şeyden ibarettir. Malumdur ki insan tabiatının en çok temayül ettiği şey yaşamaktır. Binaenaleyh ona en ağır gelen şey de savaştır.

b) Bundan muradın, kendisinde korku bulunduğu için ve düşmanların çokluğundan dolayı, Müslümanların henüz savaş farz kılmadan, savaşı hoş görmemiş olmalarıdır. Bundan dolayı Allahü teâlâ, size farz kıldıktan sonra savaşı kerih görmeyesiniz diye, kerih gördüğünüz savaşın, sizin için savaşmamaktan daha hayırlı olduğunu beyan buyurmuştur

Üçüncü Mesele

(......) kelimesi, "Olur ki bir şey hoşunuza gitmediği halde sizin için hayırlı olur" âyetinin de delâlet ettiği gibi, "kerahet" (hoş görmeme) manasınadır. Bu hususta iki görüş vardır:

a) Manayı iyice belirtmek için masdarın vasıf (isim) yerinde kullanılmış olması. Nitekim el-Hansâ'nın şu beytinde olduğu gibi: "O, ancak bir ikbâl ve sırtdönüşü'dür." Bu savaşı onlar çok kerih gördükleri için, sanki kerâhatin bizzat kendisi imiş gibi olmuştur.

b) Masdarın mef'ûl manasına olmasıdır. Meselâ haberin "mahbûr" manasına gelmesi gibidir. Buna göre ayetteki, demektir. Sülemî bunu, kaf harfinin fethasıyla, (......) şeklinde okumuştur ve ifadeleri ve ifadeleri gibi, iki lügattirler. Bunun mecazî olarak ikrah manasına olması da caizdir. Buna göre sanki onlar savaşmayı çok kerîh gördüklerinden ve bu savaşma onlara çok güç geldiği için, onlar bu savaşa sanki zorlanmışlardır. Hak teâlâ'nın, "Anası onu zahmetle taşıdı, yine onu zahmetle doğurdu" (Ahkâf, 15) ayeti de böyledir, Allah en iyisini bilir. Bazı kimseler de, lâfzının, zorlanmayıp da istemeden yaptığın şeyler hakkında; lâfzının ise, zorlanarak yaptığın şeyler hakkında kullanıldığını söylemişlerdir.

İnsanın İstemediği Hususta Cenâb-ı Hak Hayır Yaratır

Hak teâlâ'nın Olur ki bir şey hoşunuza gitmediği halde, o sizin için hayırlı olur; bir şeyide sevdiğiniz halde, o sizin için şer olur" ayeti hakkında birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

(......) muzarisi olmayan bir fiildir. Sadece mazisi çekilir. Bunun mazisinden de özellikle, şekilleri kullanılır. Nitekim Hak teâlâ, (Muhammed, 23) buyurmuştur. Kendisinden sonra gelen isim merfû kılınır. Zaten isim de, fiilden sonra merfû kılınır. Buna göre, ) dediğin gibi, aynen, de diyebilirsin. Bu kelimenin manası, " yakın oldu, olması yaklaştı" şeklindedir. Nitekim Hak teâlâ, "De ki, ensenize binmek üzeredir" (Nehl, 72) buyurmuştur. Yani, "vakti yaklaştı" demektir. Buna göre de sözünün takdiri, "Yani Zeyd'in kalkması yakın oldu demektir.

Savaşa Hazır Olmanın Faydaları

Buna göre âyetin mânası, "Şu anda bir şey, çoğu kez size güç gelmiş olabilir. Hâlbuki o şey, gelecekte sizin önemli birtakım faydalara sebeptir. Zıddı da böyledir. Gelecekte iyileşmenin gerçekleşmesi beklendiği için, şu anda acı olan ilacın içilmesi güzel addedilmiştir. Yine gelecekte kazanç elde etmek umulduğu için, yolculuk esnasında çok çeşitli tehlikelere katlanmak da hoş görülmüştür. Hem dünyada, hem de âhirette büyük mutluluğu elde edebilmek için, ilim uğrunda muhtelif güçlüklere katlanmak da güzel karşılanmıştır. İşte burada da böyledir. Çünkü cihâdı terk edip savaşmamak, her ne kadar şu anda kişinin nefsin öldürülme tehlikesinden; malının da harcanmaktan korunmuş olmasını sağlarsa da ancak ne var ki, cihâdın terkinde çok çeşitli zararlar mevcuttur.

1) Düşman sizin savaşı terk etmeye ve rahatlık içinde yaşamaya bir temayülünüzün bulunduğunu bildiğinde, sizin yurtlarınıza yönelir de, sizi öldürmeye çalışır. Böylece o sizi yakalayıp, kanlarınızı akıtır, mallarınızı yağmalar; veyahut da, herhangi bir silâh ve teçhizat hazırlığında bulunmaksızın, onlarla savaşmak zorunda kalırsınız. Bu da, tıpkı ilâcın acılığına katlanmadan nefsinizin nefret etmesi sebebiyle, hastalık ilk belirdiği sırada onu tedaviden kaçınmak gibi olur. İşin neticesinde ise kişi, bu nefret ve meşakkatların kat kat fazlasını yüklenmeye mecbur kalır. Netice olarak savaşmak, emniyetin tahakkuk edebilmesi için bir sebeptir. Bu da, savaşmadan geçirilen kısa bir vakitten sağlanan faydadan daha hayırlıdır.

2) Ganimet elde edememek.

3) Düşmana hükümran olmak suretiyle duyulan büyük hazdan mahrum olmak. Savaşın dine taalluk eden yönlerine gelince, bunlar pekçoktur

1) Cihâd yapan kimse, Allah'a yaklaşmak ve bir ibâdet gayesiyle cihâd eder; doğruluk yoluna girer ve yaptığını da bozmazsa, bu kimse için büyük mükâfaatlar meydana gelir.

2) Cihâd yapılmazsa, düşmanlarınızın, sizin mallarınızı yağmalamasından korkulur.. O zaman da siz meydana gelecek sıkıntılara katlanamaz, neticede de dininizden dönebilirsiniz.

3) Düşmanınız, sizin dininiz uğrundaki çalışıp çabalamanızı, canınızı ve malınızı dininiz uğruna harcadığınızı gördüğünde, bundan ötürü o kimse sizin dininize meyleder. Bu sebeple o kimse sizin vasıtanızla Müslüman olunca, siz bu sayede Allah katında büyük bir mükâfaatı hak etmiş olursunuz.

4) Allah'ın rızasını elde etmek için savaşa girişen kimse, Allah'ın rızasını elde etmek sebebiyle, savaşın acılarına katlanmış olur. Allah'ın fazl ve rahmetine, O'nuh ihsanda bulunanların ücretlerini zayi etmediğine ve dünya lezzetlerinin asılsız ve temelsiz şeyler olduğuna yakînen inanmamış olan kimse, savaşmaya asla razı olmaz. İşte bir kimse Allah'ın fazl'û rahmetine inandığı zaman, Allah'a olan sevgisinden ve dünyaya olan buğzundan dolayı, dünyayı terk eder. Bu da, insanın en büyük mutluluklarından biridir.

Birisi, yukarıda anlattıklarımızla, her ne kadar insan tabiatı, Allah'ın düşmanlarıyla savaşmayı istemese bile bunun çok hayırlı bir şey olduğu sabit olmuş olur. Zıddı da böyledir.. İki husus birbiriyle çatıştığı zaman, daha çok faydalı olanın tercih edileceği malûmdur. Hak teâlâ'nın "Olur ki bir şey hoşunuza gitmediği halde, o sizin için hayırlı olur; bir şeyi de sevdiğiniz halde, o sizin için şer olur" kavlinden murad edilen de işte budur

Üçüncü Mesele

"Şer", kötülük demektir. Bunun aslı, bir şeyi yaydığın zaman demiş olduğun, tabirinden gelir. Kuruması için serdiğin zaman, "Eti veya elbiseyi yaydım, serdim" denilir. Nitekimşairin şu sözü de bu kabildendir: Ta ki, sahifeler avuç tçleriyle yayıldı serildi "

Yayıldığı için aleve de, denilir. Buna göre "şerr" in mânası, zararlı şeylerin yayılmasıdır.

Dördüncü Mesele

(......) kelimesi, (......) kelimesi gibi, şek ve şüphe anlamı vehmettirir. Allah hakkında kullanıldığında ise, yakîn ifade eder. Âlimlerden, (......) kelimesinin ümit uyandıran bir kelime olduğunu söyleyenler de vardır.Bu mânaya göre bu kelime, bunu söyleyenin şek ve şüphesinin bulunduğuna delâlet etmez. Ancak bu, şek ve şüphenin, dinleyen kimse için söz konusu olduğuna delâlet eder. Bu takdirde de, herhangi bir tevile ihtiyaç kalmaz. Ama bu kelimenin, (......) mânasına geldiğini söylersek, bu husustaki yapılacak olan açıklamaların, Cenâb-ı Hakk'ın "Umulur ki, muttakilerden olursunuz" (Bakara. 21) ayetinin tefsirinde zikredilen görüşlerin aynısı olduğunu bildiririz. Halil, "Kur'an-ı Kerim'de bizzat Allah kullanıldığında, nın vücüb ifadeettiğini söylemiştir. Nitekim Hak teâlâ, "Umulur ki Allah, fethi getirecektir" (Maide. 52) buyurmuş, nitekim tahakkuk da etmiştir. Cenâb-ı Hak"Allah'ın onların hepsini bana getirmesi yakındır" (Yusuf. 83) buyurmuş, bu da aynı şekilde tahakkuk etmiştir. Allah en iyi bilendir.

Cenâb-ı Hakk'ın, "Allah bilir, siz bilmezsiniz" kavlinden maksadı, cihad hakkında büyük bir istek uyandırmaktır. Bu böyledir, çünkü insan kendisinin bilgisinin son derece sınırlı ve.aciz; Allah'ın ilminin ise, en mükemmel olduğuna inanır, daha sonra da Allahü Teâlâ'nın kuluna ancak, hayrının ve yararının bulunduğu şeyi emredeceğini bilirse, bu şey ister hoşuna gitsin, isterse gitmesin, O'nun kendisine emrettiği şeye uymasının vâcib olduğunu kesin olarak anlamış olur. Buna göre Cenâb-ı Hak sanki şöyle demiştir: "Ey kulum, bil ki benim ilmim senin ilminden daha mükemmeldir. Binaenaleyh, benim taatımla meşgul ol, tabiatının gerektirdiği şeylere iltifat etme!" Buna göre bu âyet burada, Cenâb-ı Hakk'ın meleklere cevap sadedinde söylemiş olduğu, "Muhakkak ki benr sizin bilmediğiniz şeyleri bilirim" (Bakara, 30) âyetinin yerine geçer.

217

"Sana haram o ayı, ondaki muharebeyi sorarlar. De ki: "O aydamuharebe etmek büyük günahtır; Allah yolundan men etmek, onu inkâretmek, Mescid-i Harama gitmelerine mâni olmak, O'nun halkını oradan çıkarmak ise Allah katında daha büyüktür. Fitne, katilden de beterdir.Kâfirler, güçleri yetse, sizi dininizden döndürünceye kadar sizinle savaşmaya devam edeceklerdir. İçinizden kim dinden döner de kâfir olarak ölürse, o gibilerin yaptığı (iyi) işler dünyada da âhirette de boşa gitmiştir. Onlar cehennem yaranıdırlar. Onlar orada ebedi kalıcıdırlar"

Ayet hakkında birkaç mesele vardır:

Haram (Kutsal) Ayda Savaşmanın Hükmünü Soranlar Kimlerdir?

Âlimler bu soran kimsenin, Müslümanlardan mı, kâfirlerden mi olduğu hususunda ihtilâf etmişlerdir.

Birincincisi: Onun Müslümanlardan olduğunu söyleyenlerdir ve bunlar iki gruptur:

a) Şöyle diyenler: Allahü teâlâ, o insanlar nazarında haram ayların ve Mescid-i Haram'ın savaştan alıkoyma hususunda son derece saygınlığı olduğu halde onlara savaşı emredince, onlarca savaş hakkındaki bu emrin haram ayların ve Mescid-i Haram'ın dışında olması gerektiğinin zannedilmesi uzak bir ihtimal değildi. Bundan dolayı bu durum onları, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den bunu sormaya ve şöyle demeye sevketmiştir: "Bu aylarda ve Mescidi Haram'da onlarla savaşmamız helâl midir?" İşte bunun üzerine, bu âyet nazil olmuştur. Bu izaha göre bu sorunun Müslümanlar tarafından sorulmuş olacağı açıktır.

b) Bu ekseri müfessirlerin görüşüdür. Bunlar, İbn Abbas (radıyallahü anh)'nın şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: "Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), halası oğlu Abdullah b. Cahş el-Esedi 'yi Bedir Savaşı'ndan iki ay önce, kendisinin Medine'ye gelişinden onyedi ay sonra sekiz kişi ile birlikte gazaya gönderdi ve bir mektup ile ahidnâme yazıp ona verdi. İki konak sonra bu mektubu açmasını, arkadaşlarına okumasını ve onda yazılanlara göre hareket etmesini emretti. Abdullah b. Cahş mektubu yerine gelip açınca şu ifadelere rastladı: Sana tâbi olanlarla birlikte, Allah'ın bereketi üzere git. "Batn-ı Nahü" mevkiinde konakla ve orada Kureyş kabilesinin kervanım gözle. Belki sen onlardan bize hayır (ganimet) alır gelirsin." Bunun üzerine Abdullah: "İşittik ve peygamberin emrine boyun eğdik. İçinizden kim şehidliği arzuluyorsa, benimle beraber gelsin. Ben peygamberin emrini yerine getireceğim. Kim de benden ayrılmak isterse, ayrılsın" dedi ve yürüyüp gitti. Mekke ile Tâif arasında bulunan Batn-ı Nahl'e vardı.

Tam o sırada, beraberinde üç kişi ile birlikte Amr b. el-Hadramî onlara rastlayıverdi. Bunlar, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in ashabını görünce, içlerinden birinin başını tıraş ettiler ve böylece onlara, kendilerinin umre yapan bir topluluk olduğu vehmini vermek istediler. Sonra Abdullah b. Cahş (radıyallahü anh)'ın yanındakilerden birisi olan Vâkıd b. Abdullah Hanzali (radıyallahü anh) gelip, Amr b. el-Hadrami ye bir ok atarak onu öldürdü. Abdullah b. Cahş ve beraberindekiler diğer iki kişiyi esir alarak, bunların kervanını içindekilerle birlikte sürerek Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e geldiler. Bunun üzerine Kureyş gürültü koparıp şöyle dediler: "Muhammed haram aylan, içinde korkanların bile emin olduğu kutsal ayları helâl sayıyor ve o ayda kan döküyor." Müslümanlar da bunu yadırgadılar. Bundan dolayı Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), 'Ben size haram aylarda savaşmanızı emretmedim" dedi. Abdullah b. Cahş (radıyallahü anh) da, "Ya Resulallah, biz İbnü'l-Hadrami'yi öldürdük. Sonra akşam olunca recep ayının hilâlini gözetlemeye başladık. Fakat onu recep ayı içinde mi cumade'l-ahire ayı içinde mi öldürdüğümüzü anlayamadık" dedi. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bu kervanı ve esirleri bekletip dağıtmadı. Bundan dolayı bu âyet nazil oldu ve Hazret-i Peygamber de ganimetleri aldı.

Bu takdire göre, görünen odur ki bu soru şu vecihlerden ötürü Müslümanlar tarafından sorulmuştur:

1) Hazret-i Peyggamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in yanında bulunanların çoğu Müslüman idiler.

2) Bu âyettenönceki ve sonraki ayetlerdeki hitab Müslümanlaradır. Bundan önceki, Cennete girivereceğinizi mi sandınız" âyetidir ve bu, Müslümanlara bir hitabdır. Sonraki ayetler ise, "Onlar sana içkiyi ve kumarı sorarlar.." ve "Sana yetimleri sorarlar" ayetleridir.

3) Sa'id b. Cübeyr, İbn Abbas (radıyallahü anh)'ın şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Ashab-ı Resulden daha hayırlı bir topluluk görmedim. Onlar Allah'ın Resulüne sadece onüç şey sordular ve bunların hepsi Kur'an-ı Kerim'de yer aldı. Bu sorulardan birisi de, "(Onlar) sana haram o ayı sorarlar" ayetidir.

Bu soru kâfirler tarafından sorulmuştur, Bu görüşte olanlar şöyle demişlerdir: "Kâfirler Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e haram aylarda savaş yapılıp yapılmayacağını sordular ki eğer O, bu ayda savaşmanın helâl olduğunu söylerse böylece onlar buna ısınacaklar ve o ayda savaş yapmayı helâl sayacaklardı. İşte bunun üzerine Allahü teâlâ, "Sana o haram ayı, yani o ayda savaşmayı soruyorlar. De ki o ayda savaşmak büyük günahtır. Fakat Allah yolundan ve Mescid-i Haram dan menetmek ve Allah'ı inkâr etmek bu savaştan daha büyüktür. Kâfirler, güçleri yetse, sizi dininizden döndürünceye kadar sizinle savaşmaya devam edeceklerdir..." ayetini indirmiş ve kâfirlerin bu sorudan maksadlarının Müslümanlarla savaşmak olduğunu beyân etmiştir. Bu âyetten daha sonra, "Haram ay, haram aya bedeldir. Hürmetler karşılıklıdır. Onun için kim sizin üzerinize saldırırsa siz de, tıpkı onların size saldırdıkları gibi, onlara saldırın" (Bakara, 194) inayetini indirmiş ve müdafaa savaşının bu aylarda caiz olduğunu açıkça bildirmiştir.

İkinci Mesele

Ayetteki, "Onda savaşı.." ifadesi, "Haram ay" dan bedel olarak mecrurdur. Bu tür bedellere "bedel-i istimal" denir. Meselâ senin, "Zeyd yani onun ilmi beni hayran bıraktı" "Zeyd, yani onun sözü bana faydalı oldu" 'Zeyd, yani malı çalındı" ve "Zeyd, yani elbisesi soyuldu" sözlerinde olduğu gibi. Cenâb-ı Allah da "Hendeklerin yani tutuşturucu ateşin sahipleri gebertilmiştir" (Burüc, 4-5) buyurmuştur.

Bazı alimler, (......) kelimesinin mecrur oluşunun, âmilin tekrarından dolayı olduğunu söylemişlerdir. Buna göre ayetin takdiri, şeklindedir. İbn Mes'ud ve Rebî'in kıraati de böyledir. Bunun bir benzeri Hor görünenlere, yani onlardan iman edenlere..." (Araf, 75) ayetidir. İkrime, ayeti (......) şeklinde okumuştur. Allahü teâlâ'nın, "O ayda savaşmak büyük günahtır" ayeti ile ilgili iki mesele vardır:

Birinci Mesele

(......) kısmı mübteda, (......) kelimesi onun haberidir. lâfzı her nekadar nekire ise de, o ifadesi ile hususilik kazanarak mübtedâ olabilmiştir.ifadesinden murad, "büyük günahtır ve çok yadırganır" manasıdır. Nitekim büyük günaha da "kebire" denilmiştir. Allahü teâlâ, "ağızlarından çıkan kelime pek müthiş!" (Kehf, 5) buyurmuştur.

İmdi eğer: (......) ifadesindeki, (......) kelimesi niçin nekire getirilmiştir? Nekire kelimeler tekrar ettiğinde, ikincinin, birincinin aynısı olduğunu göstermek için eliftamtt getirilmesi gerekir. Çünkü eğer böyle olmaz ise, ikinci defa nekire olarak gelen aynı kelime başka bir şeyi ifade eder. Nitekim Hak teâlâ'nın (......) ayetindeki, (......) kelimeleri gibi?" denirse, biz deriz ki: Evet sizin dediğiniz doğrudur. Çünkü aynı lâfız tekrar eder ve her ikisi de nekire olursa, bu durumda ikincisi ile birincisinden ayrı şeyler murad edilmiş olur. Hazret-i Peyamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e soru soran kimseler de, "Onlar sana haram o ayı, onda savaşmayı sorarlar" ayetindeki, (......) sözleri ile Abdullah b. Cahş'ın yaptığı o savaşı kastetmişlerdir. Bunun üzerine Hak teâlâ "De ki o ayda savaşmak büyük günahtır" buyurmuştur. Allah'ın bu buyruğunda büyük günah sayılan savaşın, onların sorduğu savaş olmadığına, bunun başka bir savaş olduğuna dikkat çekme vardır. Çünkü bu savaştan maksad, İslâm'ın muzaffer olup, düşmanların perişan edilmesidir. Binaenaleyh bu nasıl büyük günahlardan olabilir. Büyük günah olan savaş, İslâm'ın temellerini yıkıp küfrü kuvvetlendirmek için yapılan savaştır. İşte bu incelikten ötürü her iki kelimesinin de nekire olması tercih edilmiştir. Fakat onların kalpleri daralmasın diye, bunu açıkça ifadeetmemiş, zahiri onların istedikleri manayı vehmettirecek, bâtını ise hakka uygun olacak şekilde sözü müphem bırakmıştır. Bu da ancak, her kelimesinin de nekire olarak zikredilmesi ile olmuştur. Eğer Allahü teâlâ, her ikisini veya ikisinden birisini mahfe olarak getirmiş olsaydı, bu güzel incelik söz konusu olmazdı. Kur'an-ı Kerim'in her kelimesinin muhtevasında ancak akıl sahiplerinin ulaşabileceği lâtif sırları cem'eden Allah'ı noksan sıfatlardan tenzih ederiz.Sübhânallah...

Haram Aylarda Savaşın Bilahare Tecviz Edilmesi

Ekseri âlimler bu âyetin, haram aylarda savaşmanın haram olduğu hükmünü ifadeettiğinde ittifak etmisler, fakat bu hükmün devam ettiği veya neshedilmiş olduğu hususunda ihtilâf etmişlerdir.İbn Cüreyc'in şöyle dediği nakledilmiştir: "Âta, Allah'a yemin ederek, bana haram aylarda ve Harem-i Şerifte müdafaa savaşı dışında savaşın insanlarahelâl olmadığını söyledi."

Câbir'in de şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), kendilerine saldırılrhadığı müddetçe, haram aylarda savaşmazdı." Sa'id b. el-Müeseyyeb'e, "Müslümanlar haram aylarda kâfirlerle savaşabilirler mi?" diye sorulduğunda, o, "evet" cevabını vermiştir.

Ebu Ubeyd, "İnsanlar bugün tamamen hudut boylarında mevzidedirler" demiştir. Bu ifadeye göre, bunlar bütün haram ayfarda savaşı mubah görmüşlerdir. Şam ve Irak âlimlerinden, onların bu görüşlerini yadırgayan hiç kimse görmedim. Hicaz âlimlerinin görüşünün de böyle olduğunu sanıyorum.

Bu aylarda savaşın mubah ve helâl oluşunun delili, "Müşrikleri nerede bulursanız öldürünüz..." (Tevbe, 5) ayetidir. Bu ayet haram aylarda savaşmanın haram olma hükmünü neshetmiştir. Bence, "De ki:" O ayda savaşmak büyük günahtır" ayeti, müsbet bir ifadenin peşisıra gelen nekire bir ifadedir. Dolayısıyla tek bir çeşit (savaşa) şâmildir, bütün (savaşları) içine almaz. Bu âyette mutlak olarak haram aylarda savaşmanın haramlığına bir delâlet yoktur. Binaenaleyh bu hususta neshin olduğunu söylemeye bir ihtiyaç yoktur.

Cenâb-ı Allah'ın, "Allah yolundan menetmek, onu inkâr etmek, Mescid-i Haram'a gitmelerine mâni olmak, onun halkım oradan çıkarmak Allah katında daha büyük (günahtır)" âyeti ile ilgili iki mesele vardır:

Muhtemel İ'rablara Göre Mâna Değişmesi Hakkında Nahiv Tartışması

Nahivcilerin bu ayetle ilgili bazı izahları vardır:

1) Bu Basralıların göruşü ve Zeccâcın tercihidir. Bu na ifadelerinin hepsi mübtedâ olarak merfudur, bunların haberi, sözüdür. Buna göre mana şudur: "Sizin sorduğunuz savaş her nekadar büyük günah ise de, şu sayılanlar o savaştan daha büyük günahtır. Sizler, haram aylarda bu şeylerden vazgeçmediğiniz halde, bu hususta açık bir mazereti olmasına rağmen niçin Abdullah b. Cahş'ı kınıyorsunuz. Çünkü bu savaşın cumade'l-âhirede vuku bulmuş olması mümkündür." Bunun bir benzeri de Cenâb-ı Allah'ın İsrailoğullarına söylediği, "Siz insanlara iyiliği emredip, kendinizi unutuyor musunuz?" (Bakara, 44) ve "Niçin yapmadıklarınızı söylüyorsunuz" (Saf, 2) âyetleridir. Bu açık bir izahtır. Fakat bunlar ayetteki, (......) kelimesinin mecrûr oluşu hususunda ihtilâf ederek, şu iki görüşü ileri sürmüşlerdir:

a) Bu, câr-mecrûrundaki zamire atıftır.

b) Ekseri nahivcilerin görüşü olup şöyledir: Bu kelime, (......) kelimesine atıftır. Bu görşüte olanlar bunun, "İnkar edenler ve Allah yolu ile Mescid-i Haramdan men edenler... "(Hacc, 25) ayeti ile te'kid edilmiş olduğunu söylemişlerdir. Birinci görüşe, "Zamir üzerine atıf yapılamaz. Çünkü; "Ona ve Amr'e uğradım" demek caiz değildir" diyerek; ikinci görüşe de, "Sizin bu görüşünüze göre ayetin takdiri, şeklinde olur. Bu durumda da, (......) ifadesi, (......) kelimesinin "sıla"sı olur. Sıla ile mevsûl tek bir şey hükmündedir. Binaenaleyh ikisi arasına başka bir şeyin girmesi caiz değildir" diyerek itiraz olunmuştur.

Birinci itiraza şu şekilde cevap verilmiştir: Burada bir harf-i cerrin var sayılıp, takdirin, şeklinde olması niçin caiz olmasın? Allah'ın kelâmında takdir yapmak yadırganmaz. Sonra bu hususu, Hamzanın, (Nisa, 1) ayetindeki, (......) kelimesini mecrur okumuş olması da te'kid eder. Şayet Hamza bunu kaide olarak rivayet etmiş olsaydı bu herkesçe kabul edilirdi. O, bunu Allah'ın kitabında böyle okuduğuna göre, bunun haydi haydi kabul edilmesi gerekir.

İkinci görüşü tercih eden ekseri nahivciler (cevaben) şöyle demişlerdir: Şüphesiz böyle bir takdir, sıla ile mevsûl arasına başka bir kelimenin girmesini gerektirir. Aslolan bunun caiz olmamasıdır. Fakat biz bunu burada şu iki sebepten dolayı caiz görüyoruz:

Birincisi: Allah yolundan men etmek ve Allah'ı İnkâr etmek mana bakımından aynı şeydir. Buna göre sanki aralarına bir şey girmemiş gibidir.

İkincisi: Aslında ayetteki, (......) kelimesinin yeri, (......) kelimesinin peşinedir. Fakat ona itina edildiğinden dolayı öne alınmıştır. Bu tıpkı, (îhlâs. 4) ayetinde olduğu gibidir. Bu ayette sözün sırasının, şeklinde olması gerekirdi. Fakat kendisine gösterilen itinadan dolayı, (......) lâfzı daha önce getirilmiştir. İşte burada da böyledir.

2) Ferra ve Ebu Müslim el-İsfehânî'nin tercihi olan görüştür. Buna göre ayetteki, (......) kelimesi vâv harfi ile üzerine atıftır. Ayetin takdiri, "Sana o haram ayda ve Mescid-i Haram'da savaştan soruyorlar" şeklinde olur. Sonra buna göre iki yol ortaya çıkar:

a) Ayetteki, ifadesi mübtedâ, sözü de haberden sonra haberdir, takdiri de şöyledir: "Bu aylarda savaşa, büyük günah, Allah yolundan men etme ve Allah'ı inkâr hükümleri verilmiştir."

b) Ayetteki, sözü mübteda ve haber cümlesidir. Fakat ifadesi sadece mübteda olarak merfûdur, kısmı da böyledir. Bunların haberi ise, kendilerinden önce geçen cümlenin haberinin ona delâlet etmesinden dolayı hazfedilmiştir. Binaenaleyh ayetin manası, "O (aylarda) savaşmak büyük günahtır. Allah yolundan alıkoymak ve Allah'ı inkâr etmek de büyük günahtır" şeklinde olur.

Bunun bir benzeri de senin, sözündür. Bunun manası: "Zeyd gidiyor, Amr da..." şeklindedir. Bunun takdiri de, şeklindedir. Basralılar bu cevabı tenkid ederek şöyle demişlerdir: "Ayetin takdirinin, "Sana o haram ayda ve Mescid-i Haram'da savaşı sorarlar" şeklinde olduğu görüşünüz zayıftır. Çünkü bu soru, Mescid-i Haram'da savaşmayla ilgili olarak değil, haram aylarda savaşmayla ilgili olarak sorulmuştur." Basralılar yine bu görüşün birinci şıkkını da tenkid ederek, bunun haram ayda savaşmanın Allah'ı inkar manasına geldiğini, Hâlbuki böyle söylemenin icmâ ile hatalı olduğunu söylemişlerdir. İkinci şıkkı da, şöyle diyerek tenkid etmişlerdir: " Hak teâlâ, bundan sonra, "Onun halkını oradan çıkarmak ise daha büyük (günah) tır" yani, "Bu, daha önce sayılanların hepsinden daha büyüktür" buyurunca, bu Mescid-i Haram halkını oradan çıkarmanın, Allah katında inkârdan daha büyük olmasını gerektirir. Hâlbuki bu da icmâ ile sabit olmuş bir hatadır."

Ben derim ki: Ferra, birinci itiraza şöyle cevap verebilir: "Bunun, Mescid-i Haram'da savaşma ile ilgili bir soru olmadığını size kim haber verdi? Hâlbuki âyetin zahirinden bunun, onunla ilgili bir soru olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü bu soruyu soranlar, haram aylarda ve haram beldede savaşmayı aynı derecede büyük günah görüyorlardı. Bu iki şeyden her biri, bunlarca günah oluş bakımından diğeri gibi idi. Binaenaleyh âyetin zahirinden, bunların bu ikisini sorularında birleştirmiş oldukları anlaşılıyor. Basriyyûn un, Ferrâ'nın ikinci görüşü için söyledikleri "Bu, haram aylarda savaşın küfür olmasını icâb ettirir" şeklindeki sözlerine karşı biz deriz ki: "Bunu biz de diyoruz. Çünkü müsbet ifadenin peşinde gelen nekire kelime umûm ifadeetmez. Bize göre de, Mescid-i Haram' da bir çeşit savaş küfürdür. Fakat orada her savaşın küfür olması gerekmez." Basriyyun'un, Ferrâ'nın görüşünün ikinci şıkkına dâir, "Bu, Mescid-i Haram'ın ehlini oradan çıkarmanın küfürden daha büyük bir günah olmasını gerektirir" şeklindeki sözlerine karşı deriz ki: "Mescid-i Haram'ın ehli, (halkın) dan maksad Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile O'nun ashabıdır. Perişan etmek maksadıyla Resûlullah'ı Mescid-i Haramdan çıkarmanın küfür olduğunda şüphe yoktur. Bu, küfür oluşunun yanısıra bir de zulümdür. Çünkü bu, insanlara haksız ve suçsuz yere eziyet etmektir. Zulüm ve küfür olan bir şeyin, sadece küfür olan bir şeyden Allah katında daha büyük ve çirkin bir günah olduğunda şüphe yoktur. Ferra'nın görüşünü izah için söylenecek sözün tamamı budur.

Âyetle ilgili üçüncü bir görüş daha vardır ve şöyledir: âyetinin mânâsı açıktır. O da: "Bu ayda savaşmak, büyük günah, Allah yolundan men etmek ve Allah'ı inkârdır" şeklindeki manadır, sözünün mecrur oluşu, başındaki vâvın kasem harfi olmasından dolayıdır. Fakat nahivcilerin çoğu bu görüşe bir misal (delil) getirememişlerdir.

İkinci Mesele

Allah yolundan men etmenin birkaç izahı vardır:

a) Bu Allah'a ve Resûlullah'a imandan alıkoymaktır.

b) Müslümanları, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in yanına hicret etmekten alıkoymaktır.

c) Müslümanları, Hudeybiye yılında umre yapmaktan alıkoymaktır.

Birisi şöyle diyebilir: "Bu husustaki rivayet, ayetin Bedir Savaşı'ndan önce ve Abdullah b. Cahş (radıyallahü anh)'ın hâdisesi hakkında nazil olduğunu gösterir. Hâlbuki Hudeybiye hâdisesi, Bedir savaşından çok sonra olmuştur." Buna şöyle cevap vermek mümkündür. "Allahu Teâlâ'nın malûmu olan şey sanki tahakkuk etmiş gibidir."

Âyetteki, Allah'ı inkâr, O'nun peygamber göndermesini, ibâdete müstehak olmasını ve öldükten sonra diriltmeye kadir olduğunu inkârdır.

Ayetteki, Mescid-i Haram kelimesini, (......)deki zamir üzerine atfedersek manası, "Mescid-i Harâm'ı inkâr etmek" şeklinde olur. Mescid-i Harâm'ı İnkâr etmek de, insanların orada namaz kılmasına ve onu tavaf etmelerine mani olmaktır. Onlar Mescidi Haram mıntıkasını diğer bölgelerden ayırdeden, faziletine sebep olan kudsiyetini inkâr ettiler.

Mescid-i Haram ifadesinin, tabiri üzerine atfedildiğini söyleyenler, bunun "Mescid-i Haram'dan alıkoymak" manasına olduğunu; çünkü kâfirlerin tavaf eden, itikâfa giren ve rükû ile secdede bulunanları oraya girmekten men ettiklerini söylemişlerdir.

Allahü Teâlâ'nın "Onun halkını oradan çıkarmak" buyruğundan muradın şöyle olduğunu söylemişlerdir: "Onlar Müslümanları Mescid-i Haram'dan, hatta Mekke'den çıkarmışlardır. Allahü Teâlâ, buna göre, Müslümanları Mescid-i Harâm'ın ehli saymıştır; Çünkü, Beytullah'ın haklarını yerine getirenler onlardır. Nitekim Allahü Teâlâ, "Takva kelimesini onların ayrılmaz bir vasfı yaptı. Çünkü onlar buna çok lâyık ve ehil idiler" (Feth, 26) ve "Onlar Mescid-i Haram 'dan halkı akkorken Allah onlara ne diye azâb etmeyecek? Onlar, kendileri oraya ehil olmadıkları halde (oradan menedip duran kimselerdir). Muttakilerden başkası, oranın ehli olamaz" (Enfâl, 34) buyurmuş ve böylece, müşriklerin şirkleri sebebiyle Mescid-i Haram'ın ehli olmaktan çıktıklarını haber vermiştir.

Cenâb-ı Allah bu şeyleri zikrettikten sonra, bunların daha büyük olduğuna, yani bunlardan her birinin haram aylarda savaşmaktan daha büyük günah olduğuna hükmetmiştir. İşte bu izahlar, Zeccâc'ın görüşüne göre yapılmıştır. Biz, bu sayılanların her birinin, şu iki sebepten dolayı haram aylarda savaşmaktan daha büyük günah olduğunu söylüyoruz:

a) Bunlardan her biri İnkârdır. İnkâr ise, savaşmaktan daha büyük bir günahtır.

b) Biz, bunlardan her birinin haram aylarda savaşmaktan daha büyük bir günah olduğunu iddia ediyoruz. Bu savaş ise, Abdullah İbn Cahş' dan sadır olan savaştır. Hâlbuki Abdullah İbn Cahş, bu savaşın haram aylarda vuku bulduğuna katî olarak karar veremedi. Bu kâfirler ise, ayette sayılan şeylerin onlardan haram aylarda vuku bulduğunu kesin olarak biliyorlardı... Binaenaleyh, bu şeylerin yapılmış olması daha büyük günahtır.

Fitne Katilden Daha Büyük Günahtır

Allahü Teâlâ'nın, 'Fitne katilden de beterdir" âyetindeki fitneyle alâkalı olarak âlimler şu iki görüşü zikretmişlerdir:

1) Maksad küfürdür.. Müfessirlerin çoğu bu görüştedirler. Bence bu görüş zayıftır Çünkü, daha önce geçmiş olan Zeccâc 'in görüşüne göre, ayette geçen, ifadesinin mânası, "Allah'ı inkâr etmek, en büyük günahtır" şeklindedir. Buna göre fitneyi küfür mânasına almak bir tekrar olur. Aksine böyle bir izah, Ferra'nın görüşüne göre doğru olur.

2) Fitne, kâfirlerin Müslümanları dinlerinden çevirmek için, bazen onların kalblerine şüphe atarak; bazen da Bilâl, Süheyb ve Ammâr İbn Yasir'e yaptıkları gibi işkenceler ederek, yapmış oldukları fitnelerdir. Bu, Muhammed İbn İshâk'ın görüşüdür. Hâlbuki biz fitnenin, imtihana çekmek, sınamaktan ibaret olduğunu söylemiştik. Posasını hasından ayırmak için, altını ateşte erittiğin zaman, dersin. Cenâb-ı Allah'ın, "Sizin mallarınız ve çocuklarınız, ancak bir imtihan vesilesidir" (Enfal, 28) âyeti de bu anlamdadır. Yani, "Sizin için bir imtihandır" demektir. Çünkü Allah yolunda mal infak etmesi gerektiği zaman insan, çoluğunu çocuğunu düşünür de, bu düşünce onu infaktan alıkor. Cenâb-ı Allah, "Elif-lâm-mim. İnsanlar, imtihana çekilmeden, iman ettik demeleriyte bırakılacaklarını mı zannettiler?" (Ankebût. 1-2). yani "Onlar, dinleri uğrunda çeşitli belâlarla imtihan edilmeden... demeleriyle bırakılacaklarını mı sandılar." "Seni türlü türlü belâlarla İmtihan etmiştik" (Taha, 40) buyurmuştur. Bu, belâlarla imtihan manasınadır.

Yine Cenâb-ı Allah, "İnsanlardan öylesi vardır ki "Allah'a inandık" der. Ama Allah uğrunda eziyyete dûçâr olduğu zaman, insanların fitnesini Allah'ın azabı gibi bilir" (Ankebut. 10) buyurmuştur. Bundan murad, mü'minlere dinleri hususunda kâfirler cihetinden gelen belâ ve sıkıntılardır. Yine Cenâb-ı Hak, "Gerçekte mü'min erkek ve mümin kadınları belâya uğratıp da, sonra tevbe etmeyenler yok mu?.." (Burûc, 10) buyurmuştur. Bundan murad şudur: Kâfirler Müslümanlara, dinlerinde-ki sebatlarını denemek için, eziyyet ediyorlar ve onlara işkenceler yapıyorlardı.. Cenâb-ı Allah, inkâr edenlerin sizi fitneye düşürmesinden korkarsanız, namazınızı kısaltmanızda size bir günâh yoktur " (Nisa, 101), "Sizler onun aleyhinde fitne yapacak kimseler değilsiniz.. Kendisi cehenneme yaslanacak olan kimse hariç, ." (Saffat, 162-163). "Fitne çıkarmak arzusuyla, kitabın müteşabih olanına tâbi olurlar" (Al-i imran, 7), yani, "din hususunda fitne çıkarmayı isterler"; "Onların seni, Allah'ın sana indirmiş olduğu şeylerin birkısmından fitneye düşürmelerinden sakın " (Maide. 49); "Rabbimiz, bizi inkâr edenler için bir fitne sebebi yapma " (Mumtehine, 5); "Rabbimiz, bizi zâlim kimseler için bir fitne sebebi yapma" (Yunus, 85) buyurmuştur. Yani, kâfirler bu fitneleriyle Müslümanları dinlerinden çıkarmak isterler.. O zaman da, müslümanların gözünde kâfirlerin küfrü ve zulmü süslü ve güzel görülür.. Ve "Hanginizin fitneye düşürülmüş olduğunu, pek yakında sen de göreceksin, onlarda.." (Kalem, 5-6) buyurmuştur.

Ayetteki, (......) kelimesinin, mânâsına olduğu söylenmiştir. Cünûn, fitne anlamına gelir. Çünkü delilik de bir meşakkat ve akıllıların yolundan sapmadır...

Böylece bu âyetlerle, fitnenin imtihan anlamına geldiği sabit olur. Biz, bu fitnenin savaştan daha büyük günah olduğunu söyledik. Çünkü din hususundaki fitne, dünyevî birçok savaşlara ve uhrevî ebedî azaba müstehak olmaya sebebiyet verir. Binaenaleyh, fitnenin hakkında suâl varid olan İbnu'l-Hadramî'nin öldürülmesi bir yana, savaştan dahi büyük bir günah olduğu hususu doğru olur.

Rivayet olunduğuna göre bu ayet nazil olunca, bu seriyyenin komutanı Abdullah b. Cahş, Mekke'deki mü'minlere şunu yazmıştır: "Müşrikler sizi haram aylarda savaşmakla ayıpladıkları zaman, siz de onları inkâr etmeleri, Allah'ın Resulünü Mekke'den çıkarmaları ve mü'minleri Beytullah'tan alıkoymaları ile ayıplayınız."

Cenâb-ı Hak "Kafirler güçleri yetse sizi dininizden döndürünceye kadar sizinle savaşmaya devam edeceklerdir" buyurmuştur.

Bunun bir benzeri de, "Yahudi ve Hıristiyanlar, sen onların dinine girmedikçe senden razı olmazlar" (Bakara, 120) âyetidir. Âyet hakkında bir kaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Şeklinde kullanılır. Vahidî, bunun masdarı bulunmayan bir fiil olduğunu söylemiştir. Bunun ismi fail ve ismi meful sigaları kullanılmaz. Fiiller arasında bunun benzerleri pek çoktur. Meselâ, (......) fiili gibi. Bu fiilin de masdarı ve fiil-i muzârisi yoktur. fiilleri de böyledir "Onlar bu işlerine devam ederler" manasına gelir Çünkü, (......) olumsuzluk ifade eder. Buna bir de, (......) ve (......) gibi nefy ifade eden harfleri getirdiğin zaman bu, nefyi nefyetmek olur. Böylece de bu müsbet manaya delil olur.

İkinci Mesele

Cenâb-ı Allah'ın, buyruğu, "Sizi dininizden döndürünceye kadar" demektir. Bunun, "sizi dininizden döndürmek için.." mânâsında olduğu da söylenmiştir.

Üçüncü Mesele

Cenâb-ı Hakk'ın, "eğer güçleri yeterse" sözü onların buna kadir olamayacaklarını gösterir. Bu, bir kimsenin, kendisini yenemeyeceğini bildiği düşmanına, "Eğer beni yenersen, elinden geleni yap" demesi gibidir.

Dinden Dönüp Kâfir Olarak Ölenlerin İşleri

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "İçinizden kim dinden döner de kâfir olarak ölürse.." âyeti ile ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Vahidî, Hak teâlâ'nınsözü, fiil meczûm olduğu halde, ikinci harfin sükûnundan dolayı, idgâm yapılmayabileceğini göstermektedir" demiştir. Arapçada bu kullanış, idgâmlı kullanıştan daha fazladır. Hak teâlâ'nın sözü, (......) kelimesi üzerine atfedilmiş olması sebebiyle, meczûmdur. Bu şartın cevâbı ise, O'nun, "İşte onların yaptığı (iyi) işler, dünyada da ahirette de boşa gitmiştir" kısmıdır.

İkinci Mesele

Hak teâlâ, onların bu sözlerinin maksadının Müslümanları dinlerinden çevirmek olduğunu beyan edince, bunun peşinden mürted olmakla ilgili, çok şiddetli olan vaîdini zikrederek, "İçinizden kim dinden döner de, kâfir olarak ölürse, o gibilerin yaptığı (iyi) işler dünyada da ahirette de boşa gitmiştir" buyurmuş ve bu kimsenin, cehennemde daimî azaba duçar olacağını bildirmiştir.

Mürted Hakkında Hüküm

Âyetin zahiri, mürted olan kimse küfür üzere öldüğü zaman, zikredilen hükümlerin bu kimseye tatbik edilmesini iktiza eder. Ama bir kimse mürted olduktan sonra tekrar Müslüman olursa, bu hükümlerden hiçbirisi o kimseye uygulanmaz. Bu nükteye, birisi usûlle, diğeri de furû ile ilgili olmak üzere, iki konu dayanmaktadır:

Usûlle ilgili konuya gelince, bu şudur: Kelâmcılardan bir grup kimse, imanın ve küfrün sahih olabilmesinin şartının, ölüm anı olduğunu iddia etmişlerdir. Buna göre iman, ancak mü'min kimse o iman üzerine öldüğü zaman iman; küfür de, ancak kâfir olan kimse küfrü üzere öldüğü zaman küfür olur. Bu kimseler sözlerine şu şekilde devam etmişlerdir: Çünkü bir kimse, mü'min olur, sonra da -Allah'a sığınırız- mürted olursa, bu durumda; şayet bu zahirî iman gerçek iman olmuş olsaydı, o kimse ebedî mükâfaata müstehak olmuş olurdu. Sonra irtidâd etmesi sebebiyle de bu kimse, ebedî ikâb ve cezaya müstehak olmuş olurdu. Bu durumda da.bu hak edilen iki şey ya aynı anda bulunurdu ki, bu imkânsızdır; veyahut da, sonradan olanın, önceden olanı silip süpürdüğü söylenirdi ki, bu da şu sebeplerden dolayı imkânsızdır:

a) Önceki ile sonraki arasında bulunan zıdlık devam etmektedir. Bu sebeple, sonradan olanın, önceden olanı silip süpürmesi, önceden olanın sonradan olanı yok etmesinden daha evlâ değildir. Aksine, ikincisi daha uygundur. Çünkü bir şeyi def etmek, onu ref etmekten daha kolaydır.

b) Bu iki taraf arasındaki zıdlık bulunduğu zaman, arız olanın arız olmasının şartı, önce olanın zeval bulması olur. Biz önce olanın zeval bulmasını sonra olanın arız olmasına bağlarsak, bu durumda devr-i fasit gerekir ki, bu da imkânsızdır.

c) Önce olan imanın mükâfaatı ile sonra meydana gelen küfrün cezası, ya birbirine eşittir veyahut da bunlardan biri diğerinden fazladır. Eğer eşit olurlarsa, bunların birbirini götürmesi gerekir. Bu durumda da mükellef, ne mükâfaat ehlinden, ne de ceza ehlinden olur ki, bu durum da icmâ ile bâtıldır. Eğer bunlardan biri diğerinden fazla olursa, bu durumda biz, imanın bir an için daha fazla olduğunu düşünelim.. Bu durumda, sonradan olan, karşı taraftan sadece kendisi kadar olan bir miktarı götürür.. Bu durumda da, mahiyyet itibariyle eşit olmalarına rağmen, hak edilen şeylerden, şu kısım değil de, ötekisi gitmiş olur. O zaman da bu, müreccihsiz bir tercih olmuş olur ki, bu da imkânsızdır. Veya önce olan imanın, sonra olan küfürden daha az olduğunu düşünelim.. Bu durumda, öncekinden daha fazla olan ve sonradan meydana gelen bu küfrün, ya bütün cüzleri, önceki imanı götürme hususunda müessir olur ki böylece de eser üzerinde kendi başına müstakil olan birçok müessir içtimâ etmiş olur ki, bu da imkânsızdır. Veyahut da.önce meydana gelen imanı izâle hususunda müessir olan, sonradan olan küfrün cüzlerinden, şunlar değil de, ötekiler olmuş olur. Bu durumda da bu, bazılarının müessir olması, müreccihsiz bir tercih olur ki, bu da imkânsızdır.

Böylece bizim anlattıklarımızla, şu husus ortaya çıkmış olur: Bir kimse önce mü'min olup, sonra da kâfir olduğunda, bu durumda bu önceki imanı, her ne kadar bir iman olarak kabul etsek bile ne var ki o, Allah katında bir iman sayılmaz. Böylece "muvâfaâf'ın, imanın iman, küfrün de küfür olabilmesi için şart olduğu anlaşılır. Ayetin delâlet ettiği husus, işte budur. Çünkü ayet, mürted olmanın bu hükümleri gerektirici olmasının şartının, mürtedin o irtidâdı üzere ölmesi olduğunu gösterir.

Fürû ile ilgili konu da şudur: Müslüman aynı zaman içinde namaz kılıp sonra irtidâd edip daha sonra tekrar müslüman olunca, bu kimse hakkında Şafiî (r.h) "O namazı tekrar kılmaz."; Ebu Hanife (r.h.) ise "Kıldığı o namazı kaza etmesi gerekir" demiştir. Hacc da böyledir. Şafiî (radıyallahü anh)'nin delili, "İçinizden kim dinden döner de kâfir olarak ölürse, o gibilerin yaptığı (iyi) İşler boşa gitmiştir" âyetinin, o kimsenin amelinin boşa gitmesi için kâfir olarak ölmesini şart koşmuş olmasıdır. Hâlbuki böyle bir şahıs hakkında bu şart tahakkuk etmemiştir. Binaenaleyh onun amelinin boşa gitmemiş olması gerekir. Buna göre eğer, "Bu. 'Eğer onlar şirke girselerdiyapa geldikleri her şey boşa gitmişti" (Enam, 88) ve "Kim imanı tanımayıp kâfir olursa, her halükârda yaptıkları boşa gitmiştir" (Mâide, 5) âyetleri ile tezâd teşkil eder. Mutlak olan âyetin, mukayyed olana hamledilmesi gerekir de denilemez. Çünkü biz bunun mutlak ve mukayyed babından olmadığını söylüyoruz. Âlimlerimiz, bir hükmü iki şarta bağlayıp, bu iki şarttan hangisi bulunsa o hükmün tahakkuk edeceğini söyleyen kimsenin, kölesine "Perşembe günü olduğu zaman sen hürsün; perşembe ve cuma günü olduğu zaman sen hürüsün" diyen kimse gibi olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Bu iki şart da bâtıl olmaz. Perşembe günü geldiği zaman o köle âzâd olunur. Eğer bu kimse kölesini satsa, perşembe günü gelse, fakat o köle onun mülkünde olmasa, sonra yine bu adam o köleyi satın alsa ve köle onun mülküne dönmüş olduğu halde cum'a günü olsa, bu köle ilk şarta bağlı olarak âzâd edilmiş olur.

Bu ayeti delil getirme hususunda ikinci bir soru vardır; Bu âyetin, mürted olarak ölmenin, âyette zikredilen hükümler için bir şart olduğuna delâlet ettiğini (söylüyorsunuz), Hâlbuki biz bu hükümlerden birisinin de cehennemde ebedî kalma olduğu, bunun ise ancak bu şart ile tahakkuk edeceğini söylüyoruz. Sizinle bizim aramızdaki ihtilâf amellerin boşa gitmesi hususundadır. Hâlbuki amellerin boşa gitmesi için, kişinin mürted olarak ölmesinin şart olduğuna âyette bir delâlet yoktur" denirse; birinciye şu şekilde cevap veririz: Bu mutlak ve mukayyed babındandır, hükmün bir veya iki şarta bağlanması konusundan değildir. Çünkü hükmün bir veya iki şarta bağlanması, ancak o hükmün bunlardan birine bağlanması, diğer şarta bağlanmasına manî olmadığı zaman doğru olur. Hâlbuki bizim meselemizde, eğer sadece irtidadı, amellerin boşa gitmesi hususunda müessir kılarsak, geriye mürted olarak ölmenin amellerin boşa gitmesinde hiç tesiri kalmaz. Bundan dolayı biz bunun, hükmün bir veya iki şarta bağlanması cinsinden değil, aksine mutlak ve mukayyed babından olduğunu anlarız.

İkinci soruya da şu şekilde cevap veririz: Ayet, mürted olmanın, ancak bu şekilde mürted olarak ölme şartına bağlı olarak amelleri boşa çıkardığına delâlet eder. Hâlbuki âyet cehennemde ebedî kalmanın mürted olarak ötme şartına bağlı olduğuna delâlet eder. Bu takdire göre, sual düşer.

Cenâb-ı Allah'ın, "O gibilerin yaptığı (iyi) işler dünyada da ahirette de boşa gitmiştir" âyetiyle ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Dilciler, (......) kelimesinin asıl manasının, "devenin kendisine zarar veren bir şeyi yiyip, bundan dolayı karnı şişerek ölmesi" olduğunu söylemişlerdir.Nitekim hadiste, "Baharın bitirdikleri bitkiler arasında, çok yeme ile hayvanı öldürecek veya ölüme yaklaştıracak şeyler vardır" Buhari, Cihâd, 37. buyurulmuştur. Amellerin boşa gitmesi de, (......) kelimesiyle ifade edilmiştir. Çünkü bu, ifsâd edici şeyin kendisine arız olması sebebiyle bir şeyin bozulmasına benzer.

İkinci Mesele

Amellerin boşa çıkarılmasından maksad, amelleri boşa çıkarmak değildir. Çünkü amel, ortaya çıkıp sonra kaybolan bir şey gibidir. Yok olan şeyi, tekrar yok etmek imkânsızdır. Kelamcılar bu hususta ihtilâf etmişlerdir. Amellerin boşa çıkarılması ve tekfirini kabul edenler, amellerin boşa çıkarılmasından maksadın şu olduğunu söylemişlerdir: Sonradan meydana gelen mürtedliğin cezası, ondan önce bulunan imânın mükâfaatını. Mu'tezile'den Ebû Hâşim ile sonraki alimlerin çoğuna göre, ya muvâzenet (bu ikisinin birbirine denk olması) şartıyla veyahut da, Ebû Ali'nin mezhebine göre, muvâzenet şartı olmaksızın silip-götürmesidir.

Bu manada bir habtı (boşa çıkarmayı) kabul etmeyenler ise, Allah'ın kitabındaki "ihbât"dan (amelleri boşa çıkarmadan) muradın şu şekilde olduğunu söylemişlerdir: Mürted, irtidâd ettiği zaman bu, amellerini boşa çıkaran bir iş olur. Çünkü irtidâd eden kimseye, boşa çıkan amellerinin yerine, mükâfaatı yeniden hakedeceği bir amel yapması mümkündür. Bu şahıs, yeni bir amel yapmadığı zaman boşa çıkan amellerinin yerine, istifadeedemeyeceği, aksine ondan dolayı zararların en büyüğüne dûçâr olacağı kötü ameller işlediğinde, "O kimse amelini ihbât etti (boşa çıkardı)" denilir, yani "Faydası olmayan aksine zararı bulunan bâtıl bir amel yaptı" demektir. Sonra bu görüşte olanlar sözlerine şu şekilde devam etmişlerdir: "İhbât" (amelleri boşa çıkarma) hususunda söylediğimiz bu şey, "ihbât" kelimesi için ya "hakiki" manadır veya mecazîdir. Eğer bu hakiki mana ise, bunu almak lazım. Eğer mecazî manası ise, yine bunu almak gerekir. Çünkü imanın sahih olması için muvâfâtın şart olduğu meselesinde kesin deliller zikrettik. Bu, sonradan meydana gelen fiilin eserinin, önceki fiilin eserini silip yok edeceğini söylemenin imkânsız olduğuna binâendir.

Üçüncü Mesele

Amellerin dünyada boşa çıkarılması; irtidâd eden kimsenin ele geçirildiğinde öldürülmesi, yakalanıncaya kadar onunla savaşılıp mücadele edilmesi, mü'minlerden herhangi bir dostluk, yardım ve güzel bir övgüye lâyık görülmemesi mü'mine olan hanımının ondan bâin talak ile ayrılması ve Müslüman akrabalarının mirasına konamamasıdır.

Ayetteki, "Onların (iyi) işleri dünyada boşa gitmiştir" hükmünün manasının şu şekilde olması da mümkündür: "Onların, mürted olmalarından sonra Müslümanlara zarar vermeyi, Müslümanların dinlerinden çıkmak suretiyle onlara tuzak kurmayı istemeleri gibi, bütün bu şeylerin hepsi bâtıl olmuştur. Çünkü Allah İslâm'a yardım eden mü'minler vasıtasıyla İslâm'ı güçlendirdiği için, onlar hiç bir şey elde edemezler. "Bu açıklamaya göre onların "amelleri", irtidâd ettikten sonra yaptıkları işler manasına gelir. Onların amellerinin ahîrette boşa çıkması hususuna gelince, ihbâtı (amellerin boşa gitmesini) kabul edenlere göre, "Bu irtidâd, onların mürted olmadan önce yaptıkları ameller sebebiyle hakettikleri sevaba müstehak olmalarını iptal eder" manasınadır. İhbâtı kabul etmeyenlere göre ise bunun mânâsı şudur: "Onlar mürted olmalarından dolayı, ahirette hiçbir fayda ve mükâfaattan istifadeedemezler. Aksine irtidadlarından dolayı zararların en büyüğünü görürler."

Sonra Cenâb-ı Hak o büyük zararın nasıl olduğunu beyân ederek, "Onlar cehennem yaranıdırlar. Onlar orada ebedî kalıcıdırlar" buyurmuştur.

Allah Yolunda Hicret ve Cihad

218

"Şüphesiz iman edenler ve Allah yolunda hicret edip cihâd edenler (yok mu?) İşte onlar Allah'ın rahmetini umarlar. Allah gafur ve rahimdir." .

Âyetle ilgili iki mesele vardır:

Birinci Mesele

Bu ayetin, kendinden önceki âyetler ile iki yönden bağı vardır:

a) Abdullah b. Cahş (radıyallahü anh), "Ya Resûlallah farzet ki yaptığımız işe bir ceza gerekmiyor. Buna göre biz ondan herhangi bir ücret ve mükâfaat bekleyebilir miyiz?" dediği zaman bu ayet-i kerime nazil oldu. Çünkü Abdullah da, mü'min, muhaccir ve bu seriyyesi sebebiyle bir mücâhid idi.

b)Allahü teâlâ, daha önce, "Sizin hoşunuza gitmediği halde, savaş size farz kılındı" âyetiyle cihâdı farz kılıp, cihâdı terk etmenin ilâhî tehdide sebep olacağını beyân buyurunca, bunun peşisıra cihadı yerine getiren kimselerden bahsederek, "Şüphesiz imân edenler, ve Allah yolunda hicret edip cihâd edenler..." buyurmuştur. Neredeyse Kur'an-ı Kerim'de hiçbir va'id yoktur ki peşinden bir vaad gelmemiş olsun.

İkinci Mesele

Ayetteki, (......) kelimesinin manası, "Onlar vatanlarını ve kabilelerini terk ettiler" şeklindedir. Bu kelimenin kökü, "vuslat" in zıddı olan, masdarıdır. Kötü söze de, denilmesi de bu manadandır. Çünkü kötü söz ayrılmayı gerektirir. Öğlenin sıcağında işin bırakıldığı vakte, denilir. (......) kelimesi, masdarından müfâ'ale vezninde bir masdardır. Bunun manasının, dostlarının ve yakınlarının Müslümanlığa girmiş olması sebebiyle onu terk etmiş olmaları olması da caizdir. O da bu sebepten dolayı onları terk edip ayrılmıştır. Böylece bu bir hicret, (muhacceret) olmuştur.

Kelimesinin aslı, meşakkat anlamına gelen, masdarıdır. "Mücâhede"nin o kimsenin, Allah'ın dininin üstün gelmesi için gayretini, başkalarının gayretlerine katması manasına olması caizdir. Nitekim "müsâade" (yardımlaşma), daha fazla destek ve kuvvet meydana gelmesi için insanın dirseğini, başkalarının dirseğinin yanına getirmelerinden ibarettir. "Mücâhede" kelimesinden muradın, düşman savaşırken düşmana karşı savaşmak için bütün gayreti sarfetmek manası olması caizdir. Bu da, karşılıklı yapmayı ifade eden "müfâ'ale" vezni ile ifadeedilir.

Sonra Cenâb-ı Hak, "işte onlar Allah'ın rahmetini umarlar" buyurmuştur. Bu ifade ile ilgili iki izah vardır:

a) Bundan murad, beklenen faydaları ummaktan ibaret olan "recâ' (ümid) dir. Allahü teâlâ burada, onların Allah'ın sevabını ummakta olduklarını kastetmiştir. Çünkü Abdullah b. Cahş, yaptığı işte kazançlı çıktığını ve sevap elde ettiğini kesin olarak bilemiyor, fakat bunu bekliyor ve umuyordu.

Buna göre eğer, "Niçin başka ayetlerde olduğu gibi gelmeyip, burada va'ad-i İlahî mutlak olarak "recâ" (ümid) kelimesiyle ifadeedilmiştir?" denilir ise, deriz ki:

Buna birkaç yönden cevap verilir:

1) Bizim anlayışımıza göre, iman ve amelden dolayı sevap almak, aklen vâcib değildir, bilâkis bu, va'ad hükmünden dolayıdır. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak sevabı, ümit etmeye bağlı kılmıştır.

2) Farzedelim ki, iman ve amelden dolayı sevap elde etmek, va'ad hükmünden dolayı aklen vâcib olsun.. Fakat bu, bundan sonra bir daha küfretmemeye bağlıdır ki, bu şart ise, kesin ve kat'î olmayıp, şüpheli bir durum arzetmektedir. Binaenaleyh ortaya çıkan netice ümit etmek olup, kat'î bir neticeye varmak değildir.

3) Burada zikredilen iman, hicret ve Allah yolunda cihâd etmektir. Bununla beraber öte yandan insanın, başka ameller de yapması lazımdır. Bu da, onu Allah'ın bu.üç ameli yapmaya muvaffak kılması gibi, aynı şekilde diğer amelleri ifa etmeye muvaffak kılmasını dilemesi ve ümit etmesidir. İşte bu sebeptedir ki onu Cenâb-ı Hak, ümit etmeye bağlı ve müteallik kılmıştır.

4) Âyet-i kerimeden murad, Allahü Teâlâ'nın bu mağfiret hususunda kulu şüphe içinde bırakması olmayıp, aksine onları, Allah'ın hakları hususunda kendi nefislerini eksik ve noksan telâkki ederek, hicret ve cihad ile dünyayı terk etmekle; Allah ibadetini layık-ı veçhile yapamadıklarını ve dine yardım hususunda üzerlerine düşen vazifeleri tam ifâde emediklerini görüp, bundan dolayı da ümit ve korku içinde Allah'a yönelmekle vasfetmiş olmasıdır. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır; "Ve onlar verdiklerini Rablerine döneceklerinden kalbleri ürperti duyarak verirler..." (Mü'minun. 60).

b) "Recâ" dan murad, sevabın aslı hakkında kat'ilik ve kesinliktir. Zan ise sadece, onun kemmiyeti ve vakti hususunda sözkonusudur. Bu görüşün izahında da, birkaç yön bulunmaktadır ki, biz bu yönleri, "Onlar, Rablerine kavuşacaklarını kesin olarak bilirler" (Bakara, 46) âyetinin tefsirinde açıklamıştık.

Cenâb-ı Hak daha sonra, "Allah gafur ve rahimdir" (Bakara. 218) buyurmuştur. Yani, onlar iman ve amel-i sâlih üzere öldükleri zaman, Cenâb-ı Allah onların ümitlerini, onlar lehine olmak üzere tahakkuk ettirecektir. Çünkü O, gafur ve rahimdir. Nitekim Abdullah İbn Cahş ve arkadaşlarının (radıyallahü anh) bilmediği kusurlarını bağışlamış ve onlara merhamet etmiştir

İçki Hakkında Hüküm

219

"Sana içki ve kumar hakkında soruyorlar. De ki:" Onlarda hem büyük günah hem insanlar için bazı faydalar vardır. Günahları ise, faydalarından daha büyüktür".

Bilki, Cenâb-ı Hakk'ın, "Sana içki ve kumar hakkında soruyorlar... ' buyruğunda onların neden suâl ettiklerinin bir beyânı mevcut değildir. Onların, bu şeylerin hakikat ve mahiyetinden ondan istifade etmenin helâl olup olmadığından suâl etmeleri mümkün olduğu gibi, aynı şekilde onu içmenin helâl ve haramlığını sormuş olmaları da ihtimal dâhilindedir. Ancak Cenâb-ı Hak, haram olduğunu zikrederek cevap vermiş olduğu için, cevabın tahsis edilmiş olması, bu suâlin onların helâl olup olmadığı hususunda vaki olduğuna delâlet etmiştir. Ayette bazı meseleler vardır:

Birinci Mesele

Âlimler, içki hakkında dört âyetin nazil olduğunu söylemişlerdir. Mekke'de, "Hurma ağaçlarının meyvesinden ve üzümlerden içki ve güzel birrızık edinirsiniz" (Nahl, 67) âyeti nazil oldu. Müslümanlar o sırada içki içiyorlardı ve içki de onlara helâl idi. Sonra Hazret-i Ömer, Muâz ve bir grup sahabe, Hazret-i Peygamber'e, "Ya Resûlallah, bize içkinin hükmünü söyle.. Çünkü içki, bizim aklımızı gideriyor, malımızı, tüketiyor" dediler. Bunun üzerine, "De ki:"Onlarda hem büyük günah, hem insanlar için bazı faydalar vardır" (Bakara, 219) âyeti nazil oldu. Bu âyet nazil olunca, bazı Müslümanlar içki içmeye devam etti, bir kısmı ise içkiyi bıraktı. Sonra Abdurrahman İbn Avf, bir grup Müslümanı yemeğe davet etti.. Yemek sırasında onlar içki içip sarhoş oldular. Bir kısmı namaza kalktı ve namazda, Kâfirûn sûresini, "De ki: "Ey kâfirler, ben sizin taptıklarınıza taparım" şeklinde okudu.. Bu hâdise üzerine, "Ey iman edenler, sarhoş olduğunuz durumda namaza yaklaşmayın" (Nisa, 43)âyeti nazil oldu. Bu ayet nazil olunca, içki içenlerin saytsı azaldı. Sonra, içlerinde Sa'd İbn Ebî Vakkas'ın bulunduğu bir grup ensar, yemek yemek için biraraya geldiler.. İçki içip sarhoş olunca, karşılıklı olarak övünmeye ve şiirler okumaya başladılar. Bu sırada Sa'd İbn Ebî Vakkas, içinde, ensarın hicvedildiği bir şiir okudu. Bunun üzerine ensârdan birisi devenin çene kemiğiyle ona vurdu ve başında büyük bir yara açtı.. Bunun üzerine Sa'd da onu Hazret-i Peygamber'e şikâyet etti. Hâdiseden dolayı Hazret-i Ömer, "Allah'ım, bize içki hakkında, sıkıntımızı giderecek bir açıklama gönder" dedi. Bunun üzerine, "İçki, kumar, dikili taşlar ve fal okları, ancak şeytanın ameli olan birer pisliktirler. Bundan kaçınınız ki, felaha eresiniz. Şeytan, içkide ve kumarda ancak aranıza düşmanlık ve kin sokmak, sizi Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık, vazgeçersiniz değil mi?" (Maide, 90-91) âyeti nazil oldu. Bu ayet inince Hazret-i Ömer, "Vazgeçtik ya Rabbi!" demiştir.

Kaffâl (r.h.) şöyle demiştir: "İçkinin böyle bir tertip üzere haram kılınmasının hikmeti şudur: Allahü Teâlâ, insanların içkiye alışmış olduklarını ve bundan istifadelerinin de çok olduğunu; binaenaleyh, içkiyi onlara bir seferde haram ederse, bunun onlara zor geleceğini biliyordu.. İşte bundan dolayı, içkinin haram kılınmasında Cenâb-ı Hak bu tedriciliği ve yumuşaklığı gözetmiştir."

Bazı âlimler, Allahü Teâlâ'nın içki ve kumarı bu ayetle haram kıldığını, "Sarhoş olduğunuz durumda namaza yaklaşmayınız" (Nisa, 43) ayetinin ise daha sonra nazil olduğunu söylemişlerdir. Bu sonraki âyet (Nisa, 43) içki içmenin namaz vaktinde haram olmasını iktizâ eder. Çünkü içki içen kimsenin, sarhoş olmaksızın namaz kılması mümkün değildir. Binaenaleyh sarhoşken namaz kılmaktan men etmek, zımnen içki içmekten men etmektir. Daha sonra ise, içkinin haramlığını ifadeetme hususunda en katî hükmü ihtiva eden Maide 90 ayeti nazil olmuştur. Rebi' İbn Enes'den, bu ayetin, içkinin haram kılınmasından sonra nazil olduğu rivayet edilmiştir

Bu Ayetin, Sarhoş Edici İçkinin Haramlığına Delil Olup Olmadığı

Bil ki bizce, bu ayet içkinin haramlığına delâlet etmektedir. Biz, bu noktada "hamr" in ne olduğunubeyân etmek, sonra da bu ayette bahsedilen içki içmenin haramlığını açıklamak zorundayız. Birinci makam, "hamr" in ne olduğunun izahı hususundadır. Şafiî (r.h). Sarhoşluk veren her içkinin "hamr" olduğunu söylemiştir. Ebu Hanife ise, "Hamr, köpük atmış kuvvetli (iyice fermante) olmuş üzüm suyundan İbarettir" demiştir. İmâm-i Şafiî'nin görüşüne birkaç yönden delil vardır:

A) Haramlığına Dair Hadis-i Şerifler

1) Ebu Davud'un Sünen'inde de rivayet ettiği şu hadis. Sabi, İbn Ömer (radıyallahü anh)'den, Hazret-i Ömer (radıyallahü anh)'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: İçkinin haramlığını bildiren ayet nazil olduğu zaman, içki şu beş şeyden yapılıyordu: Üzüm, hurma, buğday, arpa ve mısır... Hamr, aklı götüren şeydir. Bu rivayet ile üç bakımdan istidlal edilir:

a) Hazret-i Ömer, içkinin haram olduğunu bildirdiği gün, üzümden ve hurmadan yapıldığı gibi, arpadan ve buğdaydan da yapıldığını haber vermiştir. Bu, onların bu içkilerin hepsine "hamr" adını verdiklerine delâlet eder.

b) O, "İçkinin haramlığını bildiren âyet nazil olduğu zaman, içki bu şeylerden yapılıyordu" demiştir. Bu, içkinin haram kılınmasının, bu beş şeyin haram kılınmış olmasını içine almış olduğunu açıklama gibidir.

c) Hazret-i Ömer (radıyallahü anh) bunlara, aklı alan hertürlü içkiyi İlâve etmiştir. Şüphesiz Hazret-i Ömer, gerek lügat gerekse rivayeti itibarı ile (......) kelimesinin aklı gideren ve bozan her şeye isim olarak verildiğini biliyordu.

2) Ebu Davud, Nu'man b. Beşir (radıyallahü anh)'den, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şöyle dediğini rivayet etmiştir:"Üzümden içki olur, hurmadan, baldan, buğdaydan ve arpadan içki olur. Bu hadis ile iki bakımdan istidlal edilir:

a) Bu, sayılan şeylerin "hamr" isminin manasına dahil olduğunu, binaenaleyh "hamr" (içki) nin haramlığını gösteren ayetin hükmüne girdiklerini açıkça gösterir.

b) Şâri'in maksadı, kelimeleri öğretmek değildir. Binaenaleyh Hazret-i Peygamberin bundan muradının "hamr" (içki) hakkında sabit olan hükmün bu sayılanlar hakkında da sabit olduğunu veya "hamr"a (içkiye) has olan meşhur hükmün, onun içilmesinin haramlığı olduğunu beyan etmek olması gerekir. Bundan dolayı, bu hükmün, bu içkilerde de bulunması gerekir. Hattabî (r.h), "Hamr isminin bu beş şeye tahsis edilmesi, içkinin sadece bu beş şeyden yapılması sebebiyle değildir. Bu zamanda bu beş çeşit içki meşhur ve malum olduğu için, özellikle bunlar zikredilmiştir. Binaenaleyh bunlar gibi olan mısır, arpa veya meyve sularının hükmü de bu beş şeyin hükmü gibidir. Nitekim riba (faiz) ile ilgili haberde bilhassa altı maddenin zikredilmiş olması, riba hükmümün bunların dışındaki maddelerde de cereyan etmesine manî olmuyordu.

3) Yine Ebu Davud'un Nafi'den, O'nun da İbn Ömer (radıyallahü anh)' den rivayet ettiğine göre. İbn Ömer (radıyallahü anh), Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şöyle dediğini söylemiştir: "Her sarhoşluk veren şey hamr (içki) dir ve sarhoştuk veren her şey haramdır."

Hattabi şöyle demiştir: "Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)"Her sarhoşluk veren şey içkidir" sözü iki şeye delâlet etmektedir:

a) "Hamr" içildiği zaman sarhoşluk veren bütün içeceklere verilen bir isimdir. Bundan murad şudur: Ayet-i kerime, "hamr" in haram kılındığına delâlet edince ve muhataplarca "hamr"dan ne kastedildiği bilinmeyince, Şârî Hazret-i Peygamber tarafından, "Allahü teâlâ'nın, bu lâfızdan muradı şudur"denilmesi yerinde olur. Bu ise, ya o kelimenin Arapçadaki manasını açıklamak suretiyle olur veyahut da "salat", "savm" ve benzeri diğer ibadetlere verilen isimlerde olduğu gibi o kelimeye yeni bir mana kazandırmak suretiyle olur.

b) Hadisin manasının, "O, haramlık hususunda "hamr" gibidir" şeklinde olmasıdır. Çünkü "her sarhoşluk veren şey hamrdır" sözünün hakiki manası, o şeyin aslında bir "hamr" (içki) olduğunu gösterir. Şayet bunun imkânsız olduğuna dair bir delil bulunursa, o takdirde bunu mecaz yolu ile sadece o şeyin hususiyeti olan hükümdeki bir benzerliğe hamletmek gerekir.

4) Ebu Davud, Hazret-i Aişe (radıyallahü anhnha)'nin şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e köpürmüş bal şırası sorulunca o şöyle dedi:"Her sarhoşluk veren içecek haramdır."

Hattabi şöyle demiştir: "Köpürmüş bat şırası, baldan yapılan bir içkidir. Hazret-i Peygamber'in bu hadisinde, nebizleri helâl sayan kimselerin zikrettiği bütün izahların geçersiz olduğunu ve "sarhoş eden şeylerin azı mubahtır" diyenlerin görüşlerinin tâsid olduğunu ortaya koyan bir sarahat vardır. Çünkü Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e sadece bir çeşit nebiz hakkında soru sorulmuş, o da cevaben bütün nebizlerin haram olduğunu söyleyerek cevap vermiştir ki bu hükme nebizin azı da dahil olur, çoğu da.. Şayet bu hadiste nebizin nevileri ve miktarı hususunda bir tafsilât bulunmuş olsaydı, bu zikredilir, gözardı edilmezdi.

5) Ebû Davud'un Cabir İbn Abdullah'tan rivayet ettiğine göre, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Çoğu sarhoşluk veren şeyin, azı da haramdır. "

6) Yine, Kasım'dan, on un da Hazret-i Aişe'den rivayet ettiğine göre Hazret-i Aişe şöyle demiştir: "Allah'ın Resulünü şöyle derken işittim:"Sarhoşluk veren her şey haramdır; bir ferak sarhoşluk veren şeyin avuç dolusu miktarı bite haramdır." Hattabî şöyle demiştir: "Ferak" onaltı rıtl'lık bir tartı birimidir.. Öyleyse bu hadiste, haramtığın içkinin cüzlerinin tamamını içine aldığına dair çok sarih bir açıklama bulunmaktadır.

7) Ebu Davud'un Şehr İbn Hûşeb'den, onun da Ümmü Seleme'den rivayet ettiğine göre, Ümmü Seleme şöyle demiştir:"Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), sarhoşluk veren her şey ile gevşemeye sebep olan (müfettir) her şeyden ümmetini nehyetmiştir." Hattabî şöyle demiştir: "Müfettir, uzuvlarda gevşeme ve uyuşukluğa sebep olan şeydir." Şüphesiz bu, bütün içecek nevilerine şamil olmaktadır. İşte zikrettiğimiz bütün bu hadisler, sarhoşluk veren her şeyin hamr, binaenaleyh haram olduğuna delâlet etmektedir.

B) "Hamr" in Sarhoşluk Veren Şey Mânasına Geldiği Hakkında Lügat Bilgisi

Her sarhoşluk veren şeyin "hamr" (içki) olduğuna dâir kelime iştikakı ile ilgili deliller: Dilciler şöyle demişlerdir: Bu, (......) kelimesinin esas manası "örtmek"tir. Kadının başını örttüğü için, başörtüsüne, denilmiştir. Ağaç, çukur ve tepe gibi insanın arkasına gizlendiği şeylere de, denilir. "Kabın ağzını örttüm" manasına, denilir. Şahidliğini gizleyen kimseye, denilir. Ibnü'l-Enbâri ise şöyle demiştir: "Aklı bulandırdığı yani karıştırdığı için içkiye, denilmiştir. Nitekim "hastalık aklını karıştırdı" anlamında, denilir. (Şair) Küseyir'e ait şu şiir okunur: "Aklı bulandıran bir dert olmaksızın afiyetle (yeyiniz)." "Hastalık ciğerini örttü" denilir." İbnü'l-Enbâri'nin zikrettiği bu misal ilk mana ile ilgilidir. Çünkü bir şey bir şey ile Karıştığı zaman, o adetâ onu örtmüş gibi olur. İşte iştikak ile ilgili bu açıklamalar "hamr" in, aklı örten bir şey olduğuna ve aynı şekilde aklı sarhoş edip perdelediği için "müskir" olarak isimlendirildiğine delâlet eder. İçki, birşeyi örtmek manasına kullanılan, (onu örttü) fiilinin masdarıyta, mübalağa ifade etmek için isimlendirilmiştir.

Sözün özü şudur: "Hamr", sarhoşluktur. Çünkü sarhoşluk aklı örter ve onun nurunun (gücünün) diğer organlara ulaşmasına mani olur. İşte bu iştikak ile ilgili izahlar, "hamr" kelimesinin sarhoşluk veren her şeye delâlet ettiğini gösteren en kuvvetli delillerdendir. Bu delile bir de sayısız hadis-i şerif katılınca ya durum nasıl olur? "Bu, kelimenin manasını kıyas yoluyla ortaya koymaktır. Bu ise caiz değildir" denilemez. Çünkü biz diyoruz ki: Bu, bir kelimenin mânâsını kıyâs ile ortaya koymak değildir. Aksine bu, iştikak ile ilgili açıklamalar vasıtasıyla kelimenin taşıdığı mânâyı belirlemektir. Nitekim Ebu Hanife'nin talebeleri (r.h) "Nikâh" kelimesinin asıl manası, "basmak ve cima yapmak"tır derler ve bu manayı, kelimenin iştikakı ile ilgili açıklamalarından çıkarırlar. Yine "Savm" kelimesinin esas manasının "el çekmek ve geri durmak" olduğunu söylerler ve bu kelimenin ıstılahı manasını da iştikak ile ilgili açıklamalardan çıkarırlar.

C) Her sarhoşluk veren şeyin "hamr" (içki) olduğuna delâtet eden delillerden biri de şudur: Ümmet-i Muhammed "hamr" hakkında üç ayet geldiğinde, bunlardan ikisinde "hamr" kelimesinin zikredilmiş olduğunda icmâ etmişlerdir. Ayetlerden birincisi bu ayettir (Bakara, 219) İkincisi, Mâide süresindeki ayettir (Maide, 90) Üçüncü ayet ise, kendisinde, sarhoşlar kelimesi gelen Nisa süresindeki, (Nisa, 43) ayetidir. İşte bu, "hamr" dan muradın sarhoşluk veren her şey olduğuna delâlet etmektedir.

D) "Hamr"lın (içkinin) haram kılınmasının sebebi şudur: Hazret-i Ömer ve Mu'az (radıyallahü anha): "Ya Resûlallah, hamr aklı gidermekte, malı yok etmektedir. Bize bu hususta bir hüküm ver" demişlerdir. Onlar bu sözlerinde, "hamr" aklı gidermesi sebebiyle Allah'tan ve Resulünden bir fetva istemişlerdir. Binaenaleyh bu mânâda "hamr" (içkiye) müsavi olan her şeyin ya "hamr" sayılması veyahut da bu hükümde "hamr" gibi sayılması gerekir.

E)Allahü teâlâ, "hamr" in (içkinin) haram kılınmasının sebebini şu sözüyle açıklamıştır:"Şeytan içkide ve kumarda ancak aranıza düşmanlık ve kin sokmak, sizi Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister.." (Maide, 91). Şüphe yok ki şeytanın bu fiilleri, sarhoşluk ile irtibatlandırılmıştır. Aradaki bu irtibat kesin ve katîdir. Buna göre bu ayet-i kerime, "hamr"ın (içkinin) haram kılınmasının, onun sarhoş edici oluşuyla ilgili olduğu hususunda bir nassdır. Sarhoşluk veren her şeyin "hamr" (içki) olduğunu söylemenin gerektiği hususuna gelince; şayet böyle değil ise bile bu hükmün sarhoşluk veren herşeyde bulunması gerekir. İnsaflı olan ve inadı terk eden herkes, bu açıklamaların, bu görüşün isbatı hususunda son derece açık deliller olduğunu anlar. Ebu Hanife (r.h)'nin delili de birkaç yöndendir.

1)Cenâb-ı Hakk'ın "Hurma ağaçlarının meyvesinden ve üzümlerden içecek şey ve güzel bir rızık edinirsiniz" (Nahl, 67) ayetidir. Hak teâlâ, içecek şeyler ve güzel rızıklar edinmemize fırsat vererek bize lütufta bulunmuştur. Biz onlardan içecek şeyler ve güzel rızıklar elde ediyoruz. Binaenaleyh onların mubah olması gerekir. Çünkü lütf-u İlâhi ancak mubah şeylerde olur.

2) İbn Abbas (radıyallahü anh)'ın rivayet ettiği şu hadistir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), veda Haccı yılında "Sikâye" ye gelir ve oraya yaslanarak, "Bana içecek bir şey veriniz" der. Bunun üzerine Abbas (radıyallahü anh), "Sana evlerimizde yaptığımız şıralardan vereyim mi?" der. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) "Herkese verdiğinizden verin" buyurur. Abbas (radıyallahü anh) O'na bir bardak şıra getirir. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onu koklar, kaşlarını çatar ve onu geri verir. Abbas (radıyallahü anh) da, "Ya Resûlallah, sen Mekkelilerin İçeceklerini bozuk saydın" dedi. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "Bardağı bana geri verin" der ve bardak geri getirilince, biraz zemzem suyu ister. Bu zemzem bardağa katılır ve Peygamberimiz bunu içip şöyle buyurur: "Bu içecek şeyler size ağır gelince, onun sertliğini su ile kırınız" Nesai, Eşribe, 48 (8/324). Bu hadis ile şöyle istidlal edilir: Peygamber Efendimiz kaşlarını, ancak getirilen o meşrubatın sertliğinden ötürü çatmıştır. Meşrubatı su ile karıştırmak, hadisin de delâlet ettiği gibi sertliğini kırmak içindir. Nasıl devenin sarhoşluğu ve azgınlığı manasında, ifadesi kullanılıyor ise, de, içecek şeyin sertliği ve şiddeti manasındadır.

3) Sahabeden gelen haberlere tutunmak da üçüncü delildir.

Ebu Hanife'nin birinci deliline şöyle cevap verilir: Allahü teâlâ'nın "Onlardan içecek şey ve güzel bir rızık edinirsiniz" (Nahl, 67) ayetindeki, kelimeleri, müsbet cümlede gelmiş olan nekire kelimelerdir. Binaenaleyh siz niçin, bu içecek şeyin ve güzel rızkın "o şıra" olduğunu söylediniz? Hem sonra müfessirler bu ayetin, "hamr" ın (içkinin) haramtığına delâlet eden diğer üç ayetten önce nazil olduğu hususunda icmâ etmişlerdir. O halde o üç ayet, bu ayeti ya neshetmişler yahut da tahsis etmişlerdir.

Ebu Hanife'nin delili olan hadîse gelince, belki de bu hadiste bahsedilen şıra, acılığı gitsin diye içine hurma atılmış olan, böylece de tadı biraz ekşiye kaymış olan bir su idi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in tabiatı son derece lâtif idi. Bundan dolayı O'nun bu yüce tabiatı bu tada tahammül edemedi ve yüzünü ekşitti. O bardağa zemzem katmasının gayesi ise ekşiliğin ve kötü kokunun giderilmesi içindir. Hulâsa, her akıllı kimse bilir ki, bu kadarlık zayıf bir istidlale tutunarak bizim zikrettiğimiz delillerden yüz çevirmek doğru değildir.

Sahabeden gelen haberlere gelince, bunlar da birbiriyle çelişik ve mütenâkızdırlar. Bundan ötürü onları tamamen bir tarafa bırakıp, Allah'ın kitabının ve Resulünün sünnetinin zahirine başvurmak gerekir. İşte "hamr"in hakikatine dâir söylenecek söz bundan ibarettir.

İkinci makam: Bu ayetin içkinin haram olduğuna delâlet ettiğinin açıklanması hakkındadır. Bunun izahı birkaç yöndendir:

a) Ayet, "hamr"ın (içkinin) günah ihtiva ettiğine delâlet etmektedir. Kendisinde günah olan bir şeyi yapmak ise,

Ve ki:"Rabbim ancak hayâsızlıkları, onların gizlisini ve açığını, hertürlü günahı ve azgınlığı haram kılmıştır" (A'raf, 33) âyetinin delâlet ettiği gibi, haramdır. Böylece bu iki âyetin neticesi, içkinin haram olduğuna bir delil olmuş olur.

b) "İsm" (günah) kelimesiyle bazen ceza, bazen da kendisi sebebiyle cezaya müstehak olunan günahlar kastedilir. Hangi manası kastedilirse kastedilsin, (......) kelimesiyle ancak haram kılınmış olan şeyin vasfedilmesi doğru olur.

c)Allahü teâlâ, "Bunların günahları ise, faydalarından daha büyüktür" buyurmuş, böylece "ism'in (günahın), cezaya üstün olduğunu ortaya koymuştur. Bu ise o şeyin haramlığını gerektirir. Buna göre eğer, "Ayet-i kerime, içki içmenin tamamen günah olduğuna değil, onda bir günahın bulunduğuna delâlet etmektedir. Farzedelim ki bu günah haram olsun. O halde siz, niçin, "Kendisinde bu günah bulunduğu için içkiyi içmenin haram olması gerekir" dediniz?" denilirse biz de deriz ki: Çünkü bu âyetin inmesine sebep olan sual mutlak olarak "hamr", içki hakkında sorulmuştur. Allahü teâlâ, onda bir günah bulunduğunu beyan edince, bundan bu günahın bütün durumlarda söz konusu olduğu murad edilmiş olur. Böylece içki içmek, haram olmayı gerektiren bu günahı işlemiş olmayı ifade eder. Haram kılınmış şeyi işlemek ise haramdır. Bu sebeple içkiyi içmenin haram kılınmış olması gerekir.

Bu Ayetin İçkinin Haramlığına Delil Olmadığını Söyleyenler

Bazı alimler içkinin haramlığına bu ayetin delâlet etmediğini söylemişler ve buna birkaç yönden delil getirmişlerdir:

a)Allahü teâlâ, içkide insanlar için bazı faydaların bulunduğunu söylemiştir. Haram olan şeyde ise hiçbir fayda olmaz.

b) Şayet içkinin haramlığına bu ayet delâlet etmiş olsaydı, mü'minler bu ayet-i kerime ile yetinirler, böylece de Mâide Süresindeki (Mâide, 90) ayeti ile Nisa Süresindeki (Nisa, 43) âyetinin inmesine gerek kalmazdı.

c)Allahü teâlâ, içki ve kumarda büyük bir günahın bulunduğunu haber vermiştir. Bu ifadenin muktezası, bu büyük günahın o iki şey beraber bulunduğu sürece söz konusu olduğudur. Şayet bu büyük günah içkinin haramlığı için bir sebep olmuş olsaydı, içkinin diğer şeriatlarda da haram olduğunu söylemek gerekirdi.

Bu kimselerin birinci deliline şöyle cevap verilir: "Onda, dünyevî geçici bir faydanın bulunması, haram kılınmasına mani değildir. Durum böyle olunca, kumar ve içkide herhangi bir faydanın bulunmuş olması, onların haram kılınmalarına mâni değildir. Çünkü "hâs" olan bir hükmün doğruluğu, âmm olan bir hükmün de doğruluğunu gerektirir."

Bunların ikinci delillerine ise şöyle cevap verilir: "Biz, İbn Abbas (radıyallahü anh)'dan bu âyetin içkinin haram kılınması hususunda nazil olduğunu rivayet etmiştik, Senin söylediğin, bu âyetin içkinin haramlığına delâlet etmediği görüşü ise, sahabeden rivayet edilmemiştir. Şayet senin dediğin gibi olsaydı, sahabe-i kiramın içkinin haramlığı hususunda bu âyetten daha kuvvetli bir âyetin indirilmesini istemeleri caiz olurdu. Nitekim Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm), kalb huzuru ve itminanını artırmak için, Allahü teâlâ'dan, ölüleri diriltişini görmeyi istemişti."

Bu görüşte olanların üçünü deliline de şöyle cevap verilir: "Allahü teâlâ'-nın, "Onlarda büyük bir günah vardır" buyruğu, geçmişten değil şimdiki halden haber vermektedir. Bize göre Allahü teâlâ, içki içmenin onlar için o zamanda kötü bir şey olduğunu, daha önceki ümmetler için ise kötü bir şey olmadığını biliyordu." İşte bu konuda söylenecek sözün tamamı bundan ibarettir.

Kumar (Meysir)in Haramlığı

Üçüncü mesele kumarın ne olduğu konusundadır. Diyoruz ki, (......) kelimesi kumar manasında ve kelimeleri gibi, fiilinden masdardır. Bir kimse birisiyle kumar oynadığı zaman, der. Âlimler, "meysir" kelimesinin iştikakı (türetilişi) hususunda birkaç görüş üzere ihtilâf etmişlerdir:

1) Mukâtil, bu kelimenin, (kolaylık) kökünden olduğunu söylemiştir. Çünkü kumar, bir insanın elindeki malını yorulmadan ve çaba sarfetmeden, kolayca ve meşakkatsizce almaktır. Araplar, yani, şu kesimlik hayvanların parasında bize kolaylık gösterin" derler. Yahut da bu kelime, (zenginlik) kelimesinden türetilmiştir. Çünkü o, kişinin para kazanmasına da sebep olabilir.

İbn Abbas (radıyallahü anh)'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Cahiliye devrinde kumar oynayanlar, âilesini ve malını rehin verirdi."

2) İbn Kuteybe şöyle demiştir: bölüşmek ve taksim etmek manasınadır. "Bir şeyi bölüştüler" mânâsında, denilir. Buna göre kesilen hayvanın kendisine, denilir. Çünkü o parçalanır ve taksim edilir. Binaenaleyh o, sanki taksimatın üzerinde yapılmış olduğu bir yer gibidir. Kasaba da, kesilen hayvanın etini parçalayıp böldüğü için, denilir. Fal okları çeken ve kurban parçalarının sahiplerini bu şekilde belirleyen kimselere de, denilir. Çünkü bu kimseler bu yolla, kesilmiş hayvanın etini bölüşmektedirler.