TABERİ TEFSÎRİ
Mâide Sûresi — TABERİ TEFSÎRİ — Sayfa 4
76. Âyetin Tefsiri
Ey Rasûlüm, de ki: "Allah'ı bırakıp da size hiçbir fayda ve zarar vermeye gücü yetmeyen şeylere mi ibadet ediyorsunuz? Allah, her şeyi çok iyi işiten, çok iyi bilendir.
Ey Rasûlüm, İsa Mesih'in, rableri olduğunu zanneden bu kâfirlere de ki: "Her şeye gücü yeten Allah'ı bırakıyor da size herhangi bir fayda sağlamayan ve sizden herhangi bir zaran uzaklaştiramayan varlıklara mı tapıyorsunuz? Allah, kullarının sözünü çok iyi işiten ve hallerini çok iyi bilendir."
Allahü teâlâ bu âyet-i kerime’yi, Hazret-i İsa'nın Allah olduğunu veya üç ilahtan biri olduğunu iddia eden Hristiyanlara karşı Hazret-i Muhammed'e bir delil olarak göndermiş, her şeyi yaratan, nziklandiran, hayat veren ve öldüren Allah'ı bırakıp da herhangi bir zarar veya fayda sağlayamayan Hazret-i İsa'ya ilâh olarak tapanların, sapıklık içinde olduklarını bildirmiştir. Zira Rab olan kimse, her şeye kadir olan ve yarattıklarına dilediğini yapabilendir. Bu sıfatlardan yoksun olanın Rab kabul edilmesi, sapıklığın ta kendisidir.
77. Âyetin Tefsiri
De ki: "Ey kitap ehli, hakkın dışına çıkarak dininizde aşırı gitmeyin. Daha önce sapmış, bir çoklarını da saptırmış ve böylece doğru yolu kaybetmiş bir kavmin heva ve heveslerine uymayın."
Ey Rasûlüm, de ki: "Ey kitap ehli olan Hristiyanlar, hakkın dışına çıkarak dininizde aşın gitmeyin. İsa'nın Allah veya Allah'ın oğlu olduğunu söylemeyin. Sizden önce hak yoldan sapmış olan ve İsa'nın gayr-i meşru bir çocuk olduğunu söyleyen, annesini de iffetsizlikle suçlayan Yahudilerin heva ve heveslerine uymayın.' Onlar insanlardan bir çoğunu saptırıp inkâra sürüklemişler, kendileri de İsa'yı ve Muhammed'i yalanlayarak doğru yoldan sapmışlardır.
Allahü teâlâ bundan sonra gelen âyetlerde Yahudilerin uğradıkları zillet, lanet ve helaki zikretmekte ve buyurmaktadır ki:
78. Âyetin Tefsiri
İsrailoğullarından kâfir olanlar, Davud'un ve Meryemoğlu İsa'nın lisanıyla lanetlendiler. Bu onların isyan etmeleri ve aşırı gitmelerinden di.
Allah, İsrailoğullarından kâfir olanları, Zebur'da Davud'un, İncil'de de İsa'nın lisanıyla lanetledi. Bu da Allah'ın emirlerine karşı isyan etmelerinden ve haddi aşmalarındandi.
Âyet-i kerime’de, İsrailoğullarının, Hazret-i Davud ve Hazret-i İsa'nın lisanıyla lanetlendikleri zikredilmektedir.
Müfessirler bu lanetlenmenin nasıl olduğu hususunda çeşitli izahlarda bulunmuşlardır.
a- Abdullah b. Abbas bu lanetlenmeyi şöyle izah etmiştir: "İsrailoğulları her dil ile lanetlenmişlerdir. Hazret-i Mûsa'nın döneminde Tevrat'ta lanetlenmiş, Hazret-i Davud'un dtöneminde de Zebur'da lanetlenmişler, Hazret-i İsa'nın döneminde İncil'de lanetlenmişler, Hazret-i Muhammed'in döneminde ise Kur'an'da lanetlenmişlerdir. Lanetlenmelerinin sebebi ise, kötülük yapanların, kötülük yapmamalarına dair uyarılmalarından sonra, o kötülük yapanlarla ticari muamelelerinde içli dışlı olmalarıdır. İşîe Allahü teâlâ onları bu yüzden birbirlerine düşürmüş ve onları' lanetine uğratmıştır..
b- Mücahid, Katade ve Ebû Malik ise bu lanetlenmeyi şöyle izah etmişlerdir: "İsrailoğulları Hazret-i Davud'un lisanıyla lanetlenerek şeklen maymuna dönüştürülmüşler, Hazret-i İsa'nın lisanıyla lanetlenerek de domuza dönüştürülmüşlerdir."
c- İbn-i Cüreyc ise bu lanetlenmenin ve neticesinin şöyle olduğunu nakletmiştir: "Hazret-i Davud, İsrailoğullarının evlerinde bulunan bazı kimselerin yanından geçmiş, onlara, "Evde kim var?" diye sormuş, onlar da: "Domuzlar var." demişlerdir. Hazret-i Davud da: "Ey Allah'ım sen bunlan domuz yap." demiş onlar da domuza dönüşmüşlerdir.
Hazret-i İsa da İsrailoğullarının aleyhine bedduada bulunarak: "Ey Allah'ım, sen bana ve anneme karşı iftirada bulunanları zelil ve adi maymunlar kıl." demiştir.
d- Abdullah b. Mes'ud ve Ebû Ubeyde'den Rivâyet edilen şu hadis-i şeriflerde ise, İsrailoğullarının lanete uğratılmalarının sebebinin "Kötülükten men ettikleri kimselerle içli dışlı olmaları" hadisesi olduğu beyan edilmektedir.
Abdullah b. Mes'ud bu hususta diyor ki: "Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "İsrailoğulları isyana dalınca, âlimleri onları bu hallerinden vazgeçmeye çağırdılar. Fakat onlar vazgeçmediler. Buna rağmen âlimleri, onların meclislerine gidip oturdular. Onlarla yeyip içtiler. Allahü teâlâ İsrailoğullarmi birbirlerine düşürdü. Onları, işledikleri günahları ve aşın gitmeleri yüzünden Davud'un ve Meryemoğlu İsa'nın diliyle lanetledi."
Abdullah b. Mes'ud diyor ki:
"Resûlüllah bunlan söylerken sırtını bir yere dayamıştı. Doğrulup oturdu ve dedi ki: "Hayır, ruhum kudret elinde olana yemin ederim ki, böyle yapan günahkârları, yaptıklarından alıkoyup hakka boyun eğdirmedikçe azaptan kurtulmuş olamazsınız. Tirmizî, K. Tefsir el-Kur'an, Sûre: 5, Bab: 5, Hadis No: 3047.
Ebû Ubeyde de Resûlüllah'ın şöyle buyurduğunu Rivâyet ediyor:
"İsrailoğullarından bir kusur meydana geldiğinde, kişi, din kardeşinin günah işlediğini görüyor ve ona o günahı işlememesini söylüyordu. Ancak ertesi gün, onda gördüğü bu günah işleme hali, kendisinin, onunla birlikte yeyip içmesine ve onunla içli dışlı olmasına mani olmuyordu. Bunun üzerine Allah onları birbirlerine düşürdü. İşte bunlar hakkında Kur'an'ın şu âyetleri indi. "İsrailoğullarından kâfir olanlar, Davud'un ve Meryemoğlu İsa'nın lisanıyla lanetlendiler. Bu onların isyan etmeleri ve aşın gitmelerindendi."
Ebû Ubeyde devamla diyor ki; "Resûlüllah bundan sonra gelen âyetleri şu âyete kadar okudu: "Eğer onlar, Allah'a, Peygambere ve ona indirilene iman etmiş olsalardı kâfirleri dost edinmezlerdi. Fakat onların bir çoğu yoldan çıkan kimselerdir. Maide Sûresi, 5/81 Resûlüllah bunları söylerken bir yere yaslanmış vaziyetteydi. Doğrulup oturdu ve dedi ki: "Hayır, zalime el çektirip onu hakka boyun eğdirmedikçe cezalandırılmaktan kurtulamasınız Tirmizi, K. Tefsir el-Kur'an, Sûre: 5, Hadis No: 3048
79. Âyetin Tefsiri
Onlar, yaptıkları kötülüklerden de birbirlerini men etmiyorlardı. Yaptıkları şey ne kötü idi.
Bu âyet-i kerime, İsrailoğullarının yapmış oldukları kötülüklerden birbirlerini men etmemeleri neticesinde Allah'ın lanetine uğradıklarını bildinnekte, böyle olanların aynı akıbete uğrayacaklarına işaret etmektedir. İyiliği emredip kötülüğe mani olmanın bizim de en önemli vazifelerimizden biri olduğunu ortaya koymaktadır.
Bu hususta Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem)'den bir çok hadis-i şerif Rivâyet edilmektedir: Peygamber efendimiz buyuruyor ki:
"İsrailoğulları isyana düşünce âlimleri onları bu isyandan men ettiler. Fakat onlar vazgeçmeyip isyanlarına devam ettiler. Buna rağmen âlimleri onlarla münasebetlerini keşmeyip, oturdukları yerde onlarla oturup kalktılar, onlarla ye-yip içtiler. Bu sebeple Allah onların kalblerini birbirinden nefret ettirdi. Davud ve Meryemoğlu İsa'nın diliyle onlara lanet etti. Bu, onların, günah işlemelerinden ve haddi aşmalarındandı." Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bu sözü söylerken yaslanarak oturuyordu. Sonra doğruldu ve şöyte buyurdu: "Hayır, nefsim kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki sizler de günah işleyenleri hakka boyun eğdirmedikçe bu cezaya çarptırılacaksınız Timizi, K. Tefsir el-Kur'an, Sûre: 5, Bab: 5, Hadis No: 3047.
Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) diğer bir hadis-i şerifinde de şöyle buyuruyor: "İsrailoğulkınnda bozulma başladığında onlardan bir adam kendi dininden olan kardeşini günah işlerken görünce, onu sakındırıp men ediyordu. Fakat ertesi gün bu kişiyi, daha önce gördüğü günah işleme hali, günah işleyenle ye-yip içmekten, oturup kalkmaktan ve içli dışlı olmaktan alıkoymuyordu. Allahü teâlâ onların bu halleri sebebiyle kalblerini birbirinden nefret ettirdi. Ve haklarında şü âyetler indi: "İsrailoğullarından kâfir olanlar Davud'un ve Meryemoğlu İsa'nın lisanıyla lanetlendiler. Bu onların, isyan etmeleri ve aşın gitmelerindendi. Onlar yaptıkları kötülüklerden de birbirlerini men etmiyorlardı. Yaptıkları şey ne kötü idi. Tirmizi, K. Tefsir el-Kur'an, Sûre: 5, Bab: 6, Hadis No: 3048 / İbn-i Mâce, K. el-Fiten, Bab: 20, Hadis No: 4006.
Resûlüllah efendimiz sözlerine devamla buyurdu ki:
"Nefsim kudret elinde olan Allah'a yemin olsun ki, ya iyiliği emredip kötülüğe mani olur, zalimi yaptığından vazgeçilir ve onu hakka boyun eğdirirsiniz, veya Allah sizin kalblerinizi birbirinden nefret etririr de birbirinize düşersiniz ve İsrailoğullarına lanet ettiği gibi sizi de lanetine uğratır. Ebû Davud, K- el-Melahim, Bab: 17, Hadis No: 4336, 4337.
Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) efendimiz yine bu hususta buyuruyor ki:
"Nefsim kudret elinde olan Allah'a yemin olsun ki, ya iyiliği emreder, kötülüğü nehyedersiniz, ya da Allah pek yakında katından size bir azap gönderir de, o azabı kaldırması için Allah'a yalvarırsınız, fakat duanız kabul edilmez. Tirmizi, K. el-Fiten, Bab: 9, Hadis No: 2169 / Ahmed b. Hanbel, Müsned, C.5, S. 388
Diğer bir hadis-i şerifte de şöyle buyurulmaktadır:
Başınıza Allah'ın azabı gelip de o azabın kaldırılması için dua ettiğiniz halde duanızın kabul edilmeyeceği an gelmeden önce mutlaka iyiliği emredin, kötülüğe mani olun. İbn-i Mace, K- el-Fiten, Bab: 2O, Hadis No: 4004...
Ayrıca şu hadis-i şerifte de buyurulmaktadır ki: İçinizden kim bir kötülük görürse onu eliyle değiştirin. Eğer buna gücü yetmezse diliyle (değiştirsin.) Şâyet buna da gücü yetmezse kalbiyle (değiştirsin.) Bu da imanın en zayıf halidir. Müslim, K. el-tmun, Bab: 78, Hadis No: 49 / Ebû Davud, K. es-Stılah, Bab: 24S, Hadis No: K. el-Melahim, Bab: 17, Hadis No: 4340 Tirmizi, K. el-Fiten, Bab: 11, Hadis No: 2172/İbn-i Mace, K. el-Fiten, Bab: 20, Hadis No: 4013.
Diğer bir hadis-i şerifte de şöyle buyurulmaktadır:
Şüphesiz ki Allah, bazı kişilerin işledikleri günahlar yüzünden bütün insanları cezalandırmaz. Ancak bütün insanlar aralarında kötülüğün yayıldığım görür de ona mani olmaya güçleri yettiği halde, o kötülüğe mani olmazlarsa, o zaman bir kısmınızın işlediği günah yüzünden hepinizi cezalandırır. Ahmed b. Hanbel, Müsned, C. 4, S. 192 / Muvatta, K. el-Kelam, Bab: 23.
Diğer bir hadis-i şerifte de şöyle buyurulmaktadır:
"Yeryüzünde bir günah işlenir de bir kimse onu görüp karşı çıkarsa, o kimse orada bulunmamış gibidir. (Yani o günahın işlenmesinden dolayı hesaba çekilmez.) Şâyet orada bulunmadığı halde işlenen günaha rıza gösterirse, o günahın işlendiği yerde bulunmuş gibidir. (Yani o günahın işlenmesinden dolayı hesaba çekilir. Ebû Davud, K. el-Melahim, Bab: 17, Hadis No: 4345.
Diğer bir hadis-i şerifte şöyle buyurulmaktadır:
"İnsanlar özür beyan edemeyecek hale düşmedikçe, veya mazur görülmeyecekleri hale gelmedikçe helak olmayacaklardır. Ebû Davud, K. el-Melahim, Bah: 17, Hadis No: 4347 / Ahmed b. Hanbel, Müsned, C.4. S. 260; C5, S. 293. Yani insanlar bilerek ve çokça günah işleyecekler, böylece özür beyan edemeyecek duruma düşeceklerdir.
Ebû Said el-Hudri diyor ki:
"Bir gün Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) hutbe okurken şöyle buyurdu: "Dikkat edin, insanlardan çekinmek, sakın bir kişinin hak bildiği şeyi söylemesine engel olmasın. İbn-i Mace, K. el-Fiten, Bab: 20, Hadis No: 4007 /Tirmizi, K. el-Fiten, Bab: 26, H. No: 2191.
"Cihadın en üstünü zalim idareci huzurunda hakkı söylemektir. Ebû Davud, K. el-Melahim, Bab: 17, Hadis No: 4344/Tirmizi, K. el-Fiten, Bab: 13, H.No: 2174. Bir diğer hadis-i şerifinde de Peygamber efendimiz şöyle buyurmaktadır:
"Sizden bir kimse sakın kendisini küçük görmesin." Bunun üzerine dediler ki: "Ey Allah'ın Resulü, bizden bir kimse kendisini nasıl küçük görür?" Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Allah'ın, tebliğ edilmesi icabeden bir emrini görür de orada susarsa, Allah da ona kıyamet gününde "Senin şöyle şöyle konuşmana engel neydi?" diye sorar. O da: "İnsanların korkusuydu." der. Bunun üzerine Allahü teâlâ "İnsanlardan değii, benden korkman gerekirdi." buyurur. İbn-i Mace, K. el-Fiten, Bab: 20, Hadis No: 4008 / Ahmed b. Hanbel, Müsnetl, C.3, S.47, 73, 91. İşte insanın kendisini küçük düşürmesi budur. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'e bir gün şöyle soruldu:
"Ey Allah'ın Resulü, biz müslümanlar iyiliği emretme ve kötülüğe mani olmayı ne zaman terkederiz?" Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şu cevabı verdi: "Sizden evvelki ümmetlerde görülenler, sizde de görüldüğü zaman." Dedik ki: "Ey Allah'ın Resulü, bizden önceki ümmetlerde neler görülmüştü?" Buyurdu ki: "Görülen şeyler, mülkün küçüklerinizde olması, fuhuşun büyüklerinizde görülmesi, ilmin de rezillerinizde bulunmasıdır. İbn-i Mace, K. el-Fiten, Bab: 20, Hadis No: 4015/Ahmed b. Hanbel, Müsned, C.3, S.187.
80. Âyetin Tefsiri
Onlardan bir çoklarının, kâfirleri dost edindiklerini görürsün. Nefislerinin kendilerine takdim ettiği şey ne kötüdür. Allah onlara gazap etmiştir. Onlar ebedi olarak azap içinde kalacaklardır.
Ey Rasûlüm, Yahudilerden bir çoğunun putlara tapan müşrikleri dost edindiklerini görürsün. Nefislerinin kendileri için takdim ettiği bu hal ne çirkin bir durumdur.' Allah, kâfirleri dost edinmeleri sebebiyle onlara gazap etmiştir.
Onlar kıyamet gününde de cehennem azabında ebetti olarak kalacaklardır.
81. Âyetin Tefsiri
Eğer onlar Allah'a, Peygambere ve ona indirilene iman etmiş olsalardı, kâfirleri dost edinmezlerdi. Fakat onlardan bir çoğu yoldan çıkan kimselerdir.
Eğer İsrailoğulları Allah'a, Peygamberi Muhammed'e ve Muhammed'e indirilen Kur'an'a iman etmiş olsalardı, kâfirleri dost edinmezlerdi. Fakat onlardan çoğu Allah'a itaatten ayrılan, helali haram sayan fasıklardır.
Mücahid bu âyet-i kerime’nin, münafıklar hakkında nazil olduğunu söylemiştir.
82. Âyetin Tefsiri
Ey Rasûlüm, şüphesiz insanlardan iman edenlere en şiddetli düşman olarak Yahudileri ve Allah'a ortak koşanları bulursun. Ve yine iman edenlere sevgi bakımından en yakın olarak "Biz Hristiyanız." diyenleri bulursun. Bu da onların arasında papazların ve rahiplerin bulunmasından ve büyüklük taslamamalarındandır.
Ey Rasûlüm, şüphesiz ki insanlardan mü’minlere en şiddetli düşman olarak Yahudileri ve Allah'tan başka şeylere tapan müşrikleri bulursun. Çünkü bunların inkârları inatçılıklarından kaynaklanmaktadır. Ve yine insanlardan mü’minlere en yakın olarak böbürlenmeyen Hristiyanları bulursun. Çünkü onların içinde papazlar ve rahipler vardır. Bir de onlar hakka karşı büyüklük taslamazlar. Müfessirler bu âyet-i kerime’nin nüzul sebebi hakkında farklı görüşler zikretmişlerdir:
a- Bazı âlimlere göre bu ve bundan sonra gelen âyetler Habeşistan'dan Resûlüllah'a gelip, müslüman olan Habeşliler hakkında nazil olmuştur.
b-
Diğer
bazılarına göre bu âyet-i kerime, Habeşistan Kralı Necaşi ve onunla birlikte müslüman olan kişiler hakkında nazil olmuştur. Bu hususta Said b. Cübeyr diyor ki: "Necaşi Resûlüllah'a bir heyet gönderdi. Resûlüllah onlara Kur'an okudu. Onlar da müslüman oldular. Allah o müslüman olan kişiler hakkında bu âyeti indirdi. Onlar gidip bu durumu Necati'ye anlattılar, o da müslüman oldu ve müslüman olarak öldü. Necati'nin ölüm haberi gelince Resûlüllah buyurdu ki: "Kardeşiniz Necaşi öldü. Onun cenaze namazım kılınr" Resûlüllah, Necaşi Habeşistan'da iken cenaze namazını Medine'de kıldırdı. Abdullah b. Abbas da bu âyetin izahında diyor ki: "Resûlüllah Mekke'de iken müşriklerin, sahabilerine bir şey yapacaklarından korkuyordu. Bu sebeple Cafer b. Ebi Talib, Abdullah b. Mes'ud ve Osman b. Mez'umun da içinde bulunduğu bir topluluğu Habeşistan Kralı Necaşi'ye gönderdi. Müslümanların Habeşistan'a gittikleri haberi müşriklere ulaşınca, onlar da Amr b. el-Ass'ın içinde bulunduğu bir heyeti Necaşi'ye gönderdiler. Müşriklerin heyeti müslümanlardan önce Habeşistan'a vardı ve Necaşiye dediler ki: "İçimizden bir adam çıktı. Kureyşlilerin akıllanın ve düşüncelerini küçümsüyor. Kendisinin Peygamber olduğunu iddia ediyor. O sana, kavmini, senin aleyhine ifsad etmek için bir heyet gönderdi. Biz sana gelip bunu bildirmeyi düşündük." Necaşi dedi ki: "Onlar bana geldiklerinde ne söyleyeceklerine bakarım." Resûlüllah'ın gönderdiği heyet Habeşistan'a ulaştı. Necaşi'nin kapısına vardılar ve dediler ki: "Allah'ın dostlarının içeri girmesine izin verir misin?" Necaşi de dedi ki: "İzin verin girsinler. Allah'ın dostlarına kapımız açıktır." Heyet içeri girince Necaşi'ye selam verdiler. Kureyş'in gönderdiği heyet, "Ey Kral bizim sana doğru söylediğimizi gördün mü? Bunlar seni, selamlandığın şekilde selamlamadılar." dediler. Necaşi müslümanlara: "Sizin, beni, benim selamlanmam ile selamlamamanızın sebebi nedir?" diye sordu. Onlar da: "Biz seni cennet ehlinin ve meleklerin selamı ile selamladık." dediler. Necaşi onlara: "Adamınız İsa ve annesi hakkında ne diyor?" diye sordu. Onlar da: "O, İsa hakkında diyor ki: "O, Allah'ın kuludur. Allah'ın Meryem'e ulaştırdığı bir sözüdür. Ve Allah'tan bir ruhtur." Meryem hakkında da diyor ki: "O. bakire ve sevimli bir kadındır. Kendisini Rabbine adayan bir kadındır," Bunun üzerine Necaşi yerden bir çöp aldı ve dedi ki: "İsa ve annesi, sizin arkadaşınızın bu söylediklerinden şu kadar farklı bir şey söylememişlerdir." Müşrikler Necaşi'nin bu sözünden hoşlanmadılar. Yüzleri değişti. Necaşi müslümanlara: "Size indirilen âyetlerden herhangi bir şey biliyor musunuz?'" diye sordu. Onlar da "Evet." dediler. Necaşi: "Okuyun." dedi. Onlar da okudular. Orada papazlar, ruhbanlar ve diğer Hristiyanlar bulunuyorlardı. Onlar müsliimanların okudukları her şeyi anladılar. Gerçeği anlamalarından dolayı gözlerinden yaşlar döküldü. Allahü teâlâ işte bunlar hakkında buyurdu ki: "Bu da (yani müslümanlara yakınlık göstermeleri) onların arasında papazların ve rahiplerin bulunmasından ve büyüklük taslamamalarındandır."
Bu hususta Süddi de diyor ki: "Necaşi Resûlüllah'a Habeşistan'dan on iki adam gönderdi. Onların yedisi papaz, beşi ruhban idi. Onlar Resûlüllah'ı görüp, ona bazı şeyler soracaklardı. Resûlüllah ile karşılaşınca Resûlüllah onlara, Allahü teâlâ'nın indirdiği bazı âyetleri okudu. Onlar ağladılar ve iman ettiler. İşte bu âyet ve bundan sonra gelen âyet onlar hakkında nazil oldu. Onlar dönüp Necaşi'ye gittiler. Necaşi onlarla birlikte hicret etmiş Resûlüllah'a geliyordu. Yolda öldü. Resûlüllah ve müslümanlar gıyaben onun cenaze namazını kıldılar. Ve onun için Allah'tan af dilediler.
c- Katade'ye göre ise bu âyet-i kerime, Resûlüllah Peygamber olarak gönderilmeden önce Hazret-i İsa'nın şeriatı üzere amel eden, Resûlüllah'a Peygamberlik gelince de onun hak Peygamber olduğunu anlayan ve ona iman eden bir topluluk hakkında nazil olmuştur.
Taberi diyor ki: "-Bize göre bu hususta doğru olan görüş şudur: Âyet-i kerime, Hristiyan olduklarını söyleyen, Allah'a ve Resulü'ne karşı sevgi beslemede insanların en yakını olan kişileri zikretmiş, fakat bunların isimlerini bize açıklamamıştır. Bunlar Necaşi ve arkadaşları da olabilir, Hazret-i İsa'nın şeriatı üzere yaşayıp, İslam geldikten sonra müslüman olan bir kısım insanlarda olabilir.
Müfessirler âyette zikredilen papaz ve ruhbanlardan kimlerin kastedildiği hususunda iki görüş zikretmişlerdir:
Abdullah b. Abbas'a göre bunlardan maksat, Hazret-i İsa'nın davetine icabet edip Hristiyanlığı kabul eden ve onun şeriatı üzere yaşayan denizcilerdir.
Ebû Salih ve Said b. Cübeyr'e göre ise bunlar, Habeş Kralı Necaşi'nin Resûlüllah'a gönderdiği heyettir. Bu heyette bulunan kişilerin sayısının elli ile yetmiş küsur olduğu Rivâyet edilmektedir. Resûlüllah'ın, kendilerine Yasin Su-resi'ni okurken hakkı idrak ederek ağladıkları Rivâyet edilmektedir.
Taberi diyor ki: "Bize göre bu hususta doğru olan görüş şudur: Allahü teâlâ bu âyet-i kerime’de bâzı Hristiyanların, mü’minlere ve Resûlüllah'a sevgi besleme hususunda diğer kâfirlerden daha yakın olduklarını bildirmiştir. Hristiyanların böyle olmalarının sebebi ise, içlerinde kendilerini ibadete veren, manastırlara ve kiliselere çekilerek ruhbanlık yapan âbidleri, kitaplarını anlayan bilginleri ve onları okuyan kurraları vardır. Bu sebeple onlar hakkı anlayınca kibirlenmezler. Bu sebeple de mü’minlerden uzak durmazlar. Zira onlar Allah yolunda samimidirler. Halbuki Yahudiler böyle değildirler. Onlar Peygamberleri öldürmeyi, Allah'ın emir ve yasaklarına karşı çıkarak Allah'a isyan etmeyi ve indirdiği kitapları tahrif etmeyi âdet haline getiren insanlardır. Günümüzde bazı cahiller, bu âyet-i kerime’nin, bugünkü Hristiyanları övdüğünü ve onların, Müslümanlara karşı düşmanlık beslemede Yahudiler kadar şiddetli olmadıklarını, bu sebeple de onların, bizim kardeşlerimiz gibi olduklarını zannetmekte ve delil olarak da bu âyet-i kerime’yi göstererek: "Kur'an-ı Kerim Yahudileri kınarken, Hrisliyanları övüyor." demektedirler. Böyle düşünenlerin tahminleri yanlış, sözleri batıldır. Böyle düşünmeleri, daha önceki ve daha sonraki âyetler arasındaki irtibatı kuramamalarındandır. Zira Kur'an-ı Kerim biz müslümanları uyararak hem Yahudi hem de Hristiyanlan dost edinmekten kaçınmamızı emretmekte ve kendi dinlerine dönmedikçe bizi sevmeyeceklerini bildirmektedir.
Bu hususta Maide Sûresinin elli birinci âyetinde şöyle buyunılmaktadır: "Ey iman edenler, Yahudi ve Hristiyanlan dostlar edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostudurlar. Sizden kîm onları dost edinirse, şüphesiz onlardan olur." Bakara Sûresi'nin yüz yirminci âyetinde ise şöyle buyurulmaktadır: "Kendi dînlerine uymadıkça Yahudi ve Hristiyanlar senden asla razı olmayacaklardır." "îman edenlere sevgi bakımından en yakın olarak 'Biz Hristiyaruz' diyenleri bulursun." buyuran bu Maide Sûresi'nin seksen ikinci âyeti ise, daha önce de belirtildiği gibi, evvela Hristiyan olup, sonra da hakka boyun eğerek müslüman olan Habeşistanlılar veya diğerleri hakkında nazil olmuştur. Nitekim bundan sonra gelen âyet-i kerime de bu hususa işaret etmektedir. etmeyiz'?
83. Âyetin Tefsiri
Bak. Âyet 84.
84. Âyetin Tefsiri
Peygambere indirileni işittikleri zaman, onun hak olduğunu öğrendiklerinden dolayı gözlerinin yaşla dolduğunu görürsün. Onlar: "Ey Rabbimiz, iman ettik. Bizi de şahitlerle yaz. Allah'a ve bize gelen hakka nasıl iman etmeyelim? Halbuki biz Rabbimizin bizi salih bir toplulukla birlikte cennete koymasını çok arzu ediyoruz." derler.
Müslümanlara sevgi bakımından en yakın olan Hristiyanlar, Peygambere indirilen âyetleri işittikleri zaman, işittiklerinin hak olduğunu anladıklarından dolayı gözleri yaşlarla dolar ve şöyle derler: "Ey Rabbimiz, Peygamberin Muhammed'e indirdiğin Kur'an'ı tasdik ettik. Sen bizleri, Kur'an'ın hak olduğuna şahitlik edenlerle beraber eyle, sevap ve mükâfaatlandırmada onların derecelerine ulaştır. Allah'ın birliğine ve mukaddes kitabında bize gelen hakka nasıl iman etmeyelim? Halbuki bizler, Rabbimizin bizi, salih topluluklarla beraber naim cennetlerine koymasını ve kıyamette bizleri onların derecelerine erdirmesini candan isteriz."
Süddi, Abdullah b. Zübeyr, Urve b. Zübeyr ve Zübri bu âyet-i kerime’nin, Habeşistan Kralı Necaşi'nin gönderdiği heyet hakkında nazil olduğunu söylemişlerdir. Bunlar, kendilerine Kur'an okununca, onun hak olduğunu anlamışlar, gözleri yaşlarla dolmuş ve iman ettiklerini bildirmişlerdir. Ayrıca Allahü teâlâ'dan, kendilerini şahitlerle birlikte yazmasını niyaz etmişlerdir.
Burada zikredilen şahitlerden maksat, Abdullah b. Abbas'a göre, Muhammed ümmetidir. "Şahitler" denilmesinin sebebi ise onların kıyamet gününde Kur'an'dan öğrendiklerine göre. Peygamberlerin, ümmetlerine, Allah'ın emirlerini tebliğ ettiklerine dair şahitlik yapacak olmalarındandır.
Bu husus başka bir âyetle de şöyle beyan edilmektedir; "Böylece biz sizin, insanlara karşı şahitler olmanız, Peygamberin de size karşı şahit olması için sizi, orta yolu tutan bir ümmet kıldık. Bakara Sûresi, 2/143.
Âyette zikredilen "salih topluluk"tan maksat, Allah'a iman eden, ona itaat eden, bu sayede cennete girmeyi hak eden insanlardır.
85. Âyetin Tefsiri
Böylece dediklerinden dolayı Allah onları, altlarından ırmaklar akan cennetlerle mükâfaatlandırmıştır. Orada ebedi olarak kalacaklardır. İşte iyilik yapanların mükâfaatı budur.
Onların iman etmeleri, hakkı kabul etmeleri ve bunlun söylemeleri sebebiyle Allah onları, altlarından ırmaklar akan cennetlerle mükâfaatlandırmıştır. Onlar orada devamlı olarak kalacaklardır. Oradan hiç çıkmayacaklardır. Başka bir yere de nakledilmeyeceklerdir. İşte iyilikte bulunanların mükâfaatı budur. İyilikte bulunanın iyilikte bulunması ise Allah'ı kesin bir şekilde birlembek, hiçbir şeyi ona ortak koşmamak, Peygamberleri ve onların, Allah katından getirdikleri kitapları tasdik etmek, farzlarını eda edip yasaklarından kaçınmaktır. İşte altından ırmaklar akan cennetleri hak etme, böyle bir iyiliğin karşılığıdır.
86. Âyetin Tefsiri
İnkâr edenlere ve âyetlerimizi yalanlayanlara gelince; işte onlar, cehennemliklerin ta kendileridir.
Allah'ın birliğini ve Muhammed'in Peygamberliğini inkâr edenlere ve kitaplarda gönderdiğimiz âyetleri yalanlayanlara gelince; işte onlar, ateşi çok şiddetli olan cehennemin sakinleridirler.
87. Âyetin Tefsiri
Ey iman edenler, Allah'ın size helal kıldığı temiz şeyleri haram saymayın ve haddi aşmayın. Çünkü Allah, haddi aşanları sevmez.
Ey iman edenler, Allah'ın size helal kıldığı et, süt vb. şeyleri yeme ve kadınlara yaklaşma gibi hoşunuza giden temiz şeyleri, papaz ve ruhbanların yaptıkları gibi kendinize haram kılmayın. Onlar kadınlan, temiz yiyecekleri ve içecekleri kendilerine haram kılmışlardır. Bunların bazıları kendilerini manastırlara hapsetmiş, bazıları ela yeryüzünde dolaşıp durmuşlardır. Helal ve haram hususunda Rabbinizin sizin için çizdiği hududu aşmayın. Şüphesiz ki Allah haddi aşanları sevmez.
Bu âyet-i kerime’nin nüzul sebebi hakkında müfessirler iki görüş zikretmişlerdir.
a- Ebû Malik, İkrime, İbrahim en-Nehai, Ebû Kılabe, Katade, Süddi ve Abdullah b. Abbas'tan nakledilen bir görüşe göre, bu âyet-i kerime’nin nüzul sebebi şudur: Osman b. Mez'un, Abdullah b. Amr, Ali b. Ebi Talib gibi bir kısım sahabiler, muttaki bir davranış olduğu kanaatiyle, Allah'ın helal kıldığı bazı şeyleri kendilerine yasaklamışlardır. Mesela kadınlara yaklaşmamak, temiz ve lezzetli olan bazı yiyecek ve içecekleri yeyip içmemek gibi davranışlarda bulunmuşlardır. Hatta bazıları, tenasül organını kesip şehvani arzulardan tamamen uzak olmayı düşünmüşlerdir. İşte bunun üzerine bu âyet-i kerime nazil olmuş, mü’minlere, Allah'ın helal kıldığı şeyleri kendilerine yasaklamamalarını emretmiştir.
Bu hususta Ebû Kılabe diyor ki: "Resûlüllah'ın sahabilerinden bazıları dünyayı bırakmayı, kadınları terketmeyi ve ruhbanlasın ayı arzulamalardı. Bunun üzerine Resûlüllah ayağa kalktı, onlar hakkında çok sert konuştu ve dedi ki: "Sizden öncekiler kendilerine dini zorlaştırarak helak oldular. Onlar dini kendilerine zorlaştırdılar. Allah da zorlaştırdıkları şekliyle dinlerini onlara meşru kıldı. Bugünkü manastır ve kiliselerde bulunan insanlar onların kalıntılarıdır. Siz, Allah'a kulluk edin, hiçbir şeyi ona ortak koşmayın. Hac ve Umre yapın. Dürüst olun ki size de dürüst davranılsın." Ebû Kılabe diyor ki: "İşte bu âyet böyle kimseler hakkında nazil olmuştur."
Katade de bu âyetin nüzul sebebi hakkında diyor ki: "Bize anlatıldığına göre; Resûlüllah'ın sahabilerinden bazıları, kadınlara yaklaşmaktan ve et yemekten kendilerini uzaklaştırdılar. Manastırlar oluşturmak istediler. Bunların haberi Resûlüllah'a ulaşınca, Resûlüllah buyurdu ki: "Benim dinimde kadınlara yaklaşmayı ve et yemeyi terketme, manastırlar edinme diye bir şey yoktur." Katade diyor ki: "Yine bize bildirildiğine göre, Resûlüllah'ın döneminde üç kişi şunları yapmaya karar vermişlerdi: Biri demişti ki: "Ben geceleyin uyku uyumayacağım, devamlı ibadet edeceğim." Diğeri de demişti ki: "Ben de kadınlara yaklaşmayacağım." Bunun üzerine Resûlüllah bunları yanına çağırttı ve buyurdu ki: "Şöyle şöyle yapacağınız bana bildirildi. Bu doğru mu?" Onlar da: "Evet ey Allah'ın Resulü, biz bunları yapmakla hayırdan başka bir şey istemedik." dediler. Resûlüllah da buyurdu ki: "Fakat ben geceleri hem namaz kılıyorum, hem de uyuyorum. Bazı günler oruç tutuyorum, bazı günler tutmuyorum. Kadınlara da yaklaşıyorum. Kim benim sünnetimden yüzçevirirse, o benden değildir."
Bu hususta Abdullah b. Abbas da diyor ki: "Bu âyet-i kerime, Resûlüllah'ın bazı sahabilerine işaret etmektedir. Onlar demişlerdi ki: "Biz cinsel organlarımızı keselim. Dünyanın şehvani arzularım terkedelim ve rahiplerin yaptıkları gibi yeryüzünde gezip, seyahat edelim." Bunların haberi Resûlüllah'a ulaştı. Resûlüllah onları yanına çağırdı ve bu söylenenleri kendilerine sordu. Onlar da: "Evet öyle." dediler. Resûlüllah da buyurdu ki: "Fakat ben, oruç tutuyorum. Oruca ara da veriyorum. Namaz da kılıyorum. Uyku da uyuyorum. Kadınlarla evleniyorum. Kim benim sünnetimi alırsa o bendendir. Kim de benim sünnetimi almazsa, o benden değildir." Abdullah b. Abbas, Osman b. Mez'un'un bu sahabilerden biri olduğunu zikretmektedir.
İkıime diyor ki: "Resûlüllah'ın sahabilerinden Osman b. Mez'un, Ali b. Ebi Talib, Abdullah b. Mes'ud, Mikdat b. el-Esved ve Ebû Huzeyfe'nin azadlı kölesi Salim inzivaya çekildiler. Kendilerini evlerine hapsettiler, kadınlardan uzak durdular. Yün giymeye başladılar. Güzel olan yiyecek ve giyecekleri kendilerine haram kıldılar. Sadece İsrailoğullarmdan, dünyayı gezip dolaşanların yediklerini yediler, giydiklerini giydiler. Kendilerini iğdiş yapmak istediler. Geceleri devamlı olarak namazla geçireceklerine, gündüzleri de devamlı oruç tutacaklarına dair ittifak ettiler. Bu âyet işte bunlar hakkında nazil oldu. Bunun üzerine Resûlüllah adam gönderip onları yanına çağırttı ve buyurdu ki: "Nefsinizin üzerinizde hakkı var. Gözünüzün üzerinizde hakkı var. Oruç da tutun, ara da verin. Namaz da kılın, uyku da uyuyun. Bizim sünnetimizi terkeden bizden değildir." Bunun üzerine o sahabiler dediler ki: "Ey Allah'ım, biz teslim olduk ve indirdiğine uyduk."
b- İbn-i Zeyd'e göre ise bu âyet-i kerime Abdullah b. Revaha, hanımı ve misafiri hakkında nazil olmuştur.
Abdullah b. Revaha bir kişiyi misafir etmiş, fakat bir işi çıkmış ve akşam yemeğinde bulunamamış. Eve dönünce ailesine: "Sen misafire akşam yemeği vermedin mi?" diye sormuş, hanımı da ona: "Yemek az idi. Senin gelmeni bekledim." diye cevap vermiştir. Bunun üzerine Abdullah "Sen benim için misafirime yemek vermedin ha? Senin yemeğini tatmak bana haram olsun." demiştir. Hanımı da: "Eğer sen onu tatmazsan, onu tatmak bana da haram olsun." demiş. Misafir de: "Sizler onu tatmazsanız, onu tatmak bana da haram olsun." demiştir. Abdullah b. Revaha bu durumu görünce hanımına: "Getir yemeği haydi besmele çekip yeyin." demiş. Yemeği yedikten sonra gidip durumu Resûlüllah'a anlatmıştır. Resûlüllah da ona: "İyi yapmışsın." demiştir. İşte bu ve bundan sonra gelen âyet onlar hakkında nazil olmuştur.
c- İkrime'nin Abdullah b. Abbas'tan naklettiğine göre ise, bu âyet-i kerime’nin nüzul sebebi şudur:
Bir adam Resûlüllah'a gelmiş ve ona demiş ki:
"Ey Allah'ın Resulü, ben et yediğim zaman kadınlara karşı isteğim artıyor, şehvani isteklerim beni kaplıyor. Bu sebeple ben et yemeyi kendime haram kıldım." İşte bunun üzerine Allahü teâlâ: "Ey iman edenler, Allah'ın size helal kıldığı temiz şeyleri haram saymayın." âyetini indirmiştir Tirmizi, K. Tefsir el-Kııran, Sûre: 5, Bab: 12;Hadis No: 3054.
Bütün bunlardan anlaşılmaktadır ki; bu âyet-i kerime, kişinin Allah'ın kendisine helal kıldığı şeyleri haram saymasının yasak olduğunu bildirmekte, bu yolla takvaya erişmek isteyenlerin yanlış bir yolda olduklarını beyan etmektedir. Bu hususta Peygamber efendimizden şu hadisler de nakledilmektedir: Enes b. Malik'in şöyle dediği rivâyet edilmektedir:
"Ashaptan üç kişi Resûlüllah'in zevcelerinin evlerine gelerek onun, gizlice yaptığı ibadetleri öğrenmek istemişlerdi. Durum (Resûlüllah'ın evinde gizlice yaptığı ibadetler) kendilerine bildirilince, Resûlüllah'ın yaptığı ibadetleri azımsarcasına şöyle dediler: "Durum böyle amma, Resûlüllah nerde biz nerde. Çünkü onun geçmişte ve gelecekte işlemesi muhtemel bütün günahları affedilmiştir." Sonra içlerinden biri: "Ben, geceleri devamlı namaz kılacağım." dedi. Diğeri: "Ben devamlı oruç tutacağım ve bozmayacağım." dedi. Üçüncüsü ise: "Ben de kadınlardan ayrı yaşayacağım, hiç evlenmeyeceğim." dedi. O anda Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) geldi ve onlara: "Şöyle şöyle konuşanlar sizler misiniz? Allah'a yemin olsun ki ben sizin Allah'tan en çok çekineniniz ve ondan en çok korkanınızım. Fakat ben bazan oruç tutarım, bazan da yerim. (Geceleri) bazan namaz kılarım, bazan da uyurum. Kadınlarla da evlenirim. (İşte benim sünnetim budur.) Kim benim sünnetimden yüz çevirirse o benden değildir. Buhari, K. en-Nikah, Bab: 1 /Müslim, K. en-Nikah, Bab: 5, Hadis No: 1401 /Nesei, K. en-Nikah, Bab: 4 / Ahmed b. Hanbel, Müsned, C.2, S. 158.
Ebi Vakkas diyor ki:
"Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Osman b. Mez'un'un, kadınlardan uzak durma kararını reddetmeyip, ona bu hususta izin verseydi, bizler de mutlaka kendimizi iğdiş eder, erkekliğimizi yok ederdik. Müslim, K. en-Nikah, Bab: 6. Hadis No: 1402 / Nesai, K. en-Nikah, bab: 4.
Âyet-i kerime’de geçen "Haddi aşmayın" ifadesi, Süddi tarafından, "Osman b. Mez'ıın gibi, cinsel organlarınızı kesmeye kalkarak, Allah'ın koyduğu sınırı aşmayın." demektir. İkrime'ye göre bu ifadeden maksat şudur: "Kadınları, bir kısım yiyecek ve içecekleri ve uykuyu kendinize haram kılmaya girişerek Allah'ın sizin için koyduğu sınırları aşmayın." demektir.
Hasan-i Basri'ye göre ise bu ifade geneldir. Allahü teâlâ, bununla helalar aşılarak, haramlara düşmeyi yasaklamıştır.
Taberi, âyetin genel ifadesine uygun olması hasebiyle ve âyetin genel ifadesini tahsis eden özel bir delilin bulunmaması dolayısıyla Hasan-ı Basri'nin izah şeklini tercih etmiş, âyetin mânâsının "Gerek haramlar, gerekse helaller hususunda Allah'ın koyduğu sınırları aşmayın." şeklinde olduğunu söylemiştir. Âyetin nüzul sebebinin, Osman b: Mez'un ve benzeri sahabilerin davranışları olması âyetin genel hükmünü kayıtlamaz. Bu âyet her helalin ve haramın sınırlarını aşanları kapsamaktadır.
88. Âyetin Tefsiri
Allah'ın size verdiği miktardan helal ve temiz olarak yeyin. İman ettiğiniz Allah'tan korkun.
Ey iman edenler, Allah'ın size rızık olarak verdiği ve size helal kıldığı yemeklerden yeyin. Birliğine iman ettiğiniz ve Rabliğini tasdik ettiğiniz Allah'tan korkun. Onun, helal ve haramlar hususunda koyduğu sınırları aşmayın. Haram kıldıklarını helal, helal kıldıklarım ela haram saymayın. İman ettiğiniz Rabbinize karşı gelmekten kaçının. Aksi takdirde onun gazabına veya azabına uğratılmış olursunuz.
Bu hususta diğer bir âyet-i kerime’de de şöyle buyurulmaktachr; "Ey iman edenler, size verdiğimiz rızıkların temiz olanlarından yeyin. Şâyet sadece Allah'a ibadet ediyorsanız ona şükredin. Bakam Sûresi, 2/172.
89. Âyetin Tefsiri
Allah sizi, kasıtsız olarak yaptığınız yeminlerinizden sorumlu tutmaz. Fakat bile bile yaptığınız yeminlerinizden sizi sorumlu tutar. Bu, (bozulan) yeminin keffareti, ailenize yedirdiğinizin ortalamasından, on yoksulu yedirmek veya giydirmek, yahut da bir köle azad etmektir. Bunları bulamayan kimse için de üç gün oruç tutmaktır. Yapıp da bozduğunuz yeminlerinizin keffareti işte budur. Yeminlerinizi koruyun. İşte Allah, âyetlerini size böyle açıklar ki şükredesiniz.
Allah sizleri, "Hayır vallahi, evet billahi" gibi kasıtsız olarak yaptığınız yeminlerinizden dolayı hesaba çekmez. Fakat sizleri, bir şeyi yapıp yapmayacağınıza dair bilerek yaptığınız yeminlerinizden sorumlu tutar. Bozduğunuz yeminlerinizin keffareti, ya ailenize yedirdiğiniz şeylerin ortalamasından yedirmek suretiyle on fakiri doyurmak veya giydirmek ya da Allah rızası için bir köle azad etmektir. Yedirecek yemek, giydirecek elbise veya azad edecek köle bulamayanın keffareti ise üç gün oruç tutmaktır. İşte yaptığınız yeminleri bozmanızın keffareti budur. Yeminlerinizi muhafaza edin, bozmayın. Bozduğunuz takdirde keffaretini yerine getirin. İşte Allah, âyetlerini size böyle açıklar ki şükredesiniz.
Resûlüllah'ın sahabileri, bir kısım helal şeyleri, yemin etmek suretiyle kendilerine haram kılmışlardır. Allahü teâlâ, bu âyet-i kerime ile, yeminler ederek helal şeyleri kendilerine haram kılmalarım yasaklamıştır.
Bu hususta Abdullah b. Abbas diyor ki: "Ey iman edenler, Allah'ın size hela) kıldığı temiz şeyleri haram saymayın." âyet-i kerimesi, kendilerine kadınlara yaklaşmayı ve et yemeyi yasaklayan kimseler hakkında nazil olunca bunlar dediler ki: "Ey Allah'ın Resulü, bunları yapmayacağımıza dair yaptığımız yeminler ne olacak?" Bunun üzerine Allahü teâlâ: "Allah sizi, kasıtsız olarak yaptığınız yeminlerinizden sorumlu tutmaz." âyetini indirdi.
Taberi diyor ki: "Biz daha önce hangi yeminlerin kasıtsız (Yemi-i lağiv), hangilerinin kasıtlı yeminler olduğnu ve hangi yeminlerin bozulup, hangi yeminlerin bozulmayacağı hususunu bu kitabımızda Bakara Sûresi'nin iki yüz yirmi beşinci âyetinin izahında zikrettik, bu sebeple burada tekrarlanmasına lüzum görmedik."
Mücahid, kasıtlı olarak yapılan yeminlerden maksadın, bilerek yapılan yeminler olduğunu, Hasan-ı Basri ise bunlardan maksadın, günah işlemek maksadıyla yapılan yeminler olduğunu, bu sebeple bozularak yerine keffaret ödenmesi gerektiğini söylemiştir.
Âyet-i kerime’de: "Bu yeminin keffareti." buyurulmaktadır. Burada zikredilen bu yeminden, yemi-i Lağiv mi, yoksa kasıtlı olarak yapılan yeminin mi kastedildiği hususunda iki görüş zikredilmiştir,
a- Hasan-ı Basri, Şa'bi, Ebû Malik, İbrahim en-Nehai, Hazret-i Âişe, Yahya b. Said, Ali b. Ebi Talha ve Süddi'ye göre burada zikredilen "Bu yemin"den maksat, kasıtlı olarak yapılan yemindir. Bunun bozulması halinde âyette zikredilen keffaretler yerine getirilecektir. Bunlara göre yemin-i lağiv'den maksat, kişinin, bir şeyin doğru olduğunu sanarak yemin etmesidir. Halbuki o şey zannettiği gibi doğru değildir. Kişi böyle bir yeminden dolayı sorumlu olmaz. Onu bozmasından dolayı keffaret gerekmez. Kasıtlı olarak yapılan yeminden maksat ise kişini bildiği bir şey üzerine kasıtlı olarak yemin etmesidir. İşte bu yeminleri bozması halinde onun, âyette zikredilen keffareti eri yerine getirmesi gerekir. Ayrıca kasıtlı olarak yaptığı bu yemin bir günah işlemek için ise, onu bozması ve keffaret ödemesi gereklidir. Yemini sürdüremez.
Ebû Malik diyor ki: "Yeminler üç türlüdür. Bozulduklarında keffaret verilmesi gereken yeminler, bozulduklarında keffaret verilmesi icabetmeyen yeminler, bir de yemin edenin hiçbir şekliyle sorumlu olmayacağı yeminlerdir. Keffaret icabeden yeminler, kişinin bir şeyi yapmayacağına dair yaptığı yeminlerdir. Böyle bir iş yapılacak olursa işte o durumda keffaret gerekir. Keffaret icabetmeyen yeminler ise kişinin kasıtlı bir şekilde yalan yere yaptığı yeminlerdir. Bu yeminler için keffaret icabetmez. Kişinin sorumlu olmadığı yeminler ise bir şeyin, yemin ettiği gibi olduğu kanaati ile yemin etmesi, daha sonra da o şeyin yemin ettiği gibi olmadığının anlamış olduğu yeminlerdir. İşte buna "Yemin-i Lağıv" denir ve bunun için de herhangi bir keffaret söz konusu değildir.
b- Abdullah b. Abbas, Said b. Cübeyr ve Dehhaktan nakledilen diğer bir görüşe göre âyetin "Bu yeminin keffareti" ifadesinde geçen "Bu yemin"den maksat, "Yemin- Lağiv"dir (Bozulması gerekli olan yemindir). Bunların izahına göre Yemin-i Lağivden maksat, caiz olmayan bir hususun yapılmasına dair edilen yemindir. Bu gibi yeminlerin bozulmaları ve yerine getirilmemden gerektiğinden bunlara iağiv yeminler (İptal edilen yeminler) ismi verilmiştir. Kişi böyle bir yemini yaptığı takdirde onu bozmakla ve âyette zikredilen keffareti yerine getirmekle mükelleftir. İşte böyle bir yemini yapan kimse yeminini bozar ve keffareti de yerine getirirse sorumluluktan kurtulmuş olur, hesaba çekilmez. Bu görüşte olan âlimlere göre kasıtlı olarak yapılan yeminden maksat ise caiz olmayan bir şeyin yapılmasına dair edilen ve bozulmayan yeminlerdir. Bu gibi yeminleri yapanlar, caiz olmayan şeyleri yaptıklarından dolayı sorumlu olurlar ve hesaba çekilirler.
Taberi bu görüşlerden
birinci görüşün tercihe şayan olduğunu, yemin-i Lağivden maksadın, günah işleme maksadıyla yapılmayan yeminler olduğunu, kasıtlı olarak yapılan yeminlerden maksadın ise günah işlemek amacıyla yapılan yeminler olduğunu söylemiş ve âyetin mânâsının şu şekilde olduğunu söylemiştir: "Ey insanlar, Allah sizleri boş sözlerinizden ve kendisine karşı gelmeyi kastetmeyen, günah işlemeyi hedef almayan yeminlerinizden dolayı hesaba çekmez. Fakat o sizi, günah işlemeyi kastederek yaptığınız ve kendinize gerekli kıldığınız yeminlerinizden dolayı hesaba çekecektir. Hesaba çekileceğiniz bu yeminlerin icabettiği günahları sizden silecek ve affettirecek vasıta, sizlerin, zikredilen keffaretleri yerine getirmenizdir.
Âyeti kerime’de geçen ve "Ailenize yedirdiğinizin ortalamasından" diye tercüme edilen ifadeden neyin kastedildiği hususunda farklı görüşler zikredilmiştir.
a- Esved b. Yezid, Abddullah b. Ömer, Ubeyde es-Selmani, Muhammed b. Sirin, Hasan-ı Basri, Dehhak, Şüreyh, Hazret-i Ali, Ebû Rezin, Hişam b. Muhammed ve benzeri âlimlere göre burada zikredilen "Ailenize yedirdiğinizin ortalaması'ndan maksat, yemin edenin, memleketinin halkının yediklerinin çeşitlerinin ortalamasıdır. Buna göre yemin eden kimse bulunduğu beldenin halkının yediklerinin ortalamasından on fakiri doyurarak yeminlerinin keffaretini ödemiş olur. Bu görüşte olan âlimler zamanlarında ve memleketlerinde mevcut olan yemekleri gözönünde bulundurarak, yemin edenin, on fakiri, zikrettikleri belli yemeklerle doyurması gerektiğini beyan etmişlerdir. Mesela Esved b. Yezid, yenen şeylerin ortalamasının ekmek, hurma, zeytinyağı ve terayağı olduğunu söylemiş, bunların en iyisinin ise et olduğunu zikretmiştir. Hazret-i Ömerin'in oğlu Abdullah ise yenen şeylerin ortalamasının, ekmekle hurma, ekmekle tereyağı, ekmekle zeytinyağı olduğunu, yiyeceklerin en iyisinin ise ekmekle et olduğunu, başka bir Rivâyette Abdullah, yiyeceklerin ortalamasının, ekmek, et, ekmek tereyağı, ekmek peynir, ekmek ve sirke olduğunu söylemiştir.
Hasan-ı Basri ise yiyeceklerin ortalamasının ekmek, et veya ekmek ve tereyağı yahut ekmek ve süt olduğunu söylemiştir.
Şüreyh ise yiyeceklerin ortalamasının ekmek ve zeytinyağı olduğunu, sirkenin ise güzel bir yiyecek olduğunu söylemiştir.
Hazret-i Ali bu âyette zikredilen "Ailenize yedirdiğinizin ortalaması"ndan maksadın, sahalı akşam olmak üzere iki vakit yemek olduğunu, bir vakit yemeğin de ekmek, zeytinyağı veya ekmek tereyağı yahut sirke ve zeytinyağı olduğunu söylemiştir.
Hasan-ı Basri ise bu âyette zikredilen "yiyeceklerin ortalaması" olan keffaretten maksadın, bir vakit yemek yedirmek olduğunu, bunun da ekmek ve et, bu olmadığı takdirde ekmek tereyağı ve süt, bunlar da olmadığı takdirde ekmek sirke ve zeytinyağı olduğunu, yedirilecek kimselerin doyuncaya kadar yedirilmeleri gerektiğini söylemiştir.
Taberi diyor ki: "Yedirilen şeyin ortalamasından maksadın, belde halkının yiyeceklerinin çeşidinin ortalaması olduğunu söyleyen âlimler her bir fakire verilecek gıda maddelerinin miktarı hususunda farklı görüşler zikretmişlerdir.
aa- Hazret-i Ömer, Hazret-i Ali, İbrahim en-Nehai, Said b. Cübeyr, Şa'bi, Abdullah b. Abbas, Mücahid ve Ebû Malike göre, yemin eden kimse fakire yemek yedirmeyip gıda maddesi vermek istediğinde on fakirden herbirine bağdaydan yarım sa', diğer hububattan ise bir sa' ölçüsünde gıda maddesi verir. Bir sa dört mikkl'e eşinir. Bir sa', yaklaşık 2.917 kg. veya 3.333 kg.'dır.
bb- Zeyd b. Sabit, Abdullah b. Abbas, Abdullah b. Ömer, Kasım, Salim, Süleyman b. Yesar ve Atadan nakledilen diğer bir görüşe göre yemini bozan kimse keffaret olarak on fakirden her birine bir müdd (çeyrek sa') ölçüsünde gıda maddesi verir.
cc- Hasan-ı Basriye göre her fakire bir müdd buğday bir müdd de hurma verilir.
b- Hazret-i Ali ve Muhammed b. Ka'b el-Kureziden nakledilen diğer bir görüşe göre yemin eden kimse keffaret olarak on fakirden her birini sabah akşam yedi rir.
c- Abdullah b. Abbas, Âmir eş-Şa'bi, Said b. Cübeyr ve Dehhaktan nakledilen diğer bir görüşe göre bu âyette zikredilen "Ailenize yedirdiklerinizin ortalaması"ndan maksat, keffaret verenin, kendi ailesine yedirdiği az veya çok yemeklerin oitalamasidır. Eğer yeminine keffaret veren kimse, ailesini doyurabilen kimselerden ise on fakiri tam doyurur. Şâyet bu kimse fakirliğinden dolayı ailesini doyuramıyorsa on fakire de ailesine yedirdiği miktarda yemek verir.
Bu hususta Abdullah b. Abbas'ın şunları söylediği rivâyet edilmiştir. "Eğer sen, aileni yedirip doyurabil en kimselerden isen fakirleri de doyur. Şâyet değilsen aileni yedirdiğin kadar yedir."
Said b. Cübeyr de demiştir ki: "Daha önce yeminlere keffaret verirken, büyük insanlara, küçük yaştakilere yedinnediklerini yedirirlerdi. Hürlere de, kölelere yedirmediklerini yedirirlerdi. Bunun üzerine bu âyet indi ve kendilerine keffaret verilen fakirlerin eşit tutulmalarını, onlara keffaret verenin ailesine yedirdiklerinin ortalamasını yedirmesini emretti.
Taberi diyor ki: "Bu görümlerden tercihe şayan olan görüş: "Ailenize yedirdiğinizin ortalamasından yedirmektir." ifadesini: "Yemininden dolayı keffaret veren kimse, kendi ailesine yedirdiği yemeklerin cinsine göre değil azlık ve çokluğuna göre ortalamışım yedirsin." şeklinde izah eden görüştür. Çünkü Resûlüllah bütün keffaretlerde bu şekilde hüküm vermiştir. Mesela ihramlı iken başını tıraş etmek zorunda kalan kimseye, altı fakire üç sa' gıda maddesi vermesini emretmiştir.
Ka'b b. Ucre diyor ki:
"Hudeybiye'de Resûlüllah gelip benim yanımda durdu. Benim başımdan bitler dökülüyordu. Dedi ki: "Haşeratlarm seni rahatsız ediyor mu?" Dedim ki: "Evet." Dedi ki: "Başını tıraş et. Buna mukabil üç gün oruç tut veya altı kişiye bir "Ferak Bir ferak, üç sa' miktarına eşittir. ölçüsünde sadaka ver. Veya gücünün yettiği bir kurbanı kes." Buhari, K. el-Muhsar, b. 6 / Müslim, K. el-Hac, Bab: 82, Hadis No: 1201
Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Ramazan ayında hanımıyla cinsi münasebette bulunan kimse için ise altmış fakire on beş sa' miktarında yiyecek vermesini emretmiştir. Yani burada keffaret verenin durumu fakir olduğundan her fakire yarım sa' vermesi yerine çeyrek sa' vermesi emredilmiştir.
Bu hususta Ebû Hureyre diyor ki: "Bir adam Ramazan günü orucunu bozdu. Resûlüllah'a geldi. Resûlüllah ona bir köle azadetmesini veya peşpeşe iki ay oruç tutmasını yahut altmış fakiri yedirmesini emretti. Adam: "Bende altmış fakiri yedirecek bir şey yok." dedi. Resûlüllah ona "Otur bekle." dedi. Bu arada Resûlüllah'a içinde on beş sa' miktarında hurma bulunan bir sepet getirildi. Resûlüllah buyurdu, ki: "Bunu al ve tasadduk et." Adam dedi ki: "Ey Allah'ın Resulü, bu hurmalara benden daha muhtaç kimse yoktur." Bunun üzerine Resûlüllah güldü öyle ki, dişleri göründü ve ona dedi ki: "Bunu götür ye. Bkz. Ebû Davud, K. es-Savm, Bab: 37, Hadis No: 2392, 2393.
Taberi sözlerine devamla diyor ki: "Resûlüllah'ın herhangi bir keffaret hakkında ekmek ve katığa dair hüküm verdiği veya sabah akşam yemek yedirmeye dair hüküm verdiği bilinmemektedir. Bu da göstermektedir ki keffaret, Resûlüllah'ın hüküm verdiği şekliyle fakirlere belli miktarlarda gıda maddeleri, vermekle olur. Onları sabah veya akşam ekmek ve katık ile doyurma şeklinde değildir.
Buna göre âyetin bu bölümünün izahı şöyledir: "Kasıtlı olarak yaptığınız yeminlerin keffareti, ailenize yedirdiğiniz gıda maddelerinin ortalamasından on fakiri yedirmektir. Zenginin ailesine yedirdiğinin ortalaması iki müdd, yani yarım sa' miktarıdır. Resûlüllah'ın, fakirleri doyurma keffaretinde hükmettiği en yüksek miktar işte budur. Fakirin ailesine yedirdiğinin ortalaması ise bir müdd'dür. Yani çeyrek sa' dır. Resûlüllah'ın, fakirleri yedirme keffaretinde hüküm verdiği en az miktar da budur.
Âyet-i kerime’de, yeminini bozan kimsenin on fakiri giydirmekle de keffaretini yerine getirebileceği zikredilmiştir. Müfessirler burada zikredilen giysinin nasıl bir giysi olacağı hususunda farklı görüşler zikretmişlerdir.
a- Mücahid, Hasan-ı Basri, Tavus, Mansur, Ata, İbrahim en-Nehai, Abdullah b. Abbas ve Ebû Malik'ten nakledilen bir görüşe göre burada, keffaret olarak giydirilmesi emredilen elbiseden maksat, tek bir parça elbisedir. Yeminini bozan kimse on fakirden her birine birer parça elbise giydirerek keffaretini ödemiş olur. Bu elbise bir gömlek veya belden yukan yahut belden aşağı giyilen bir elbise olabilir.
b- Said b. el-Müseyyeb, Hasan-i Basri, Muhammed b. Sirin, Ebû Mûsa el Eş'ari ve Dehhakîan nakledilen diğer bir görüşe göre burada zikredilen elbiseden maksat, iki parça elbisedir. Yeminini bozan kimse on fakirden her birine iki parça elbise giydirerek keffaretini yerine getirmiş olur.
Said b. el-Miiseyyeb, bu iki elbisenin, bir cübbe bir de sarık olabileceğini söylemiştir.
c- İbrahim en-Nehai ve Muğireye göre ise burada zikredilen elbiseden maksat, kişinin vücudunun tamamım kaplayan çarşaf, cübbe ve benzeri elbiselerdir. Bunlara göre sadece bir gömlek veya çamaşır yahut başörtüsü, burada zikredilen "Elbise" ifadesini kapsamaktadır.
d- Abdullah b. Ömere göre ise bu âyette zikredilen "Elbise"den maksat, belden yukarı ve belden aşağı giyilen iki parçadır.
Mücahid, Hasan-i Basri ve Hakemden nakledilen diğer bir görüşe göre âyetin bu bölümünde mutlak olarak zikredilen elbise, giyilen herhangi bir elbisedir. Mücahid demiştir ki: "Yeminin keffaretinde, şortun dışında her türlü elbise yeterlidir."
Hasan-i Basri de demiştir ki: "Yeminin keffaretinde bir sank dahi yeterlidir."
Taberi diyor ki: "Bize göre bu görüşlerden doğru olmaya daha yakın olanı ve âyetin mânâsına daha uygun olanı şöyle diyen görüştür: Burada on fakire giydirilecek elbiseden maksat, kendisine giysi denilecek bir ve daha fazla elbisedir. Zira, kendisine "Elbise" denmeyen bir giysinin, bu âyetin kapsamına girmediği herkes tarafından ittifakla kabul edilmektedir. Kendisine "Elbise" denen bir şeyin ve daha fazlasının, âyetin kapsamına girdiği muhakkaktır.
Âyet-i kerime’de, yemin eden kimsenin yeminin bozması halinde keffaret olarak, bir köleyi azadetmesinin de yemini için keffaret olacağı beyan edilmektedir. Yeminin keffareti olarak azadedilecek kölenin nasıl bir köle olacağı hususunda Taberi özetle şunları söylüyor: "Eğer denilecek olursa ki: "Burada zikredilen köleden bütün köleler mi kastedilmekledir yoksa bazı vasıflan haiz olan köleler mi?" Cevaben denilir ki: "Burada zikredilen köleden maksat, sıhhatli olan her köledir. Küçük olsun büyük olsun, müslüman olsun kâfir olsun fark yoktur. Buna mukabil bütün âlimler kotürüm olan, kör olan, dilsiz olan, elleri kesik veya çolak olan, deli olan ve benzeri sakatlıkları bulunan kölelerin azadedilmelerinin keffaret için yeterli olmayacağı hususunda ittifak etmişlerdir. Ancak bir kısım âlimler yeni doğan çocuğa köle denilmeyip "Neşeme" dendiğinden, çocuk kendi kendine hareket ederek dönme durumuna gelmeden önce yemin keffareti için azadedilen köle kavramına girmeyeceğini bu duruma geldikten sonra işe bu kavrama gireceğini söylemişlerse de bu görüş isabetli değildir. Çünkü köle kavramı âyet-i kerime’de genel olarak zikredilmiştir.
Taberi sözlerine devamla diyor ki: "Âyet-i kerime’de yeminini bozan kimsenin keffaret olarak on fakiri yedirmesi veya giydirmesi ya da bir köle azadetmesi zikredilmiştir. Yeminin keffaretini ödeyen kimse bu üç şıktan herhangi birini seçmekte serbesttir. Abdullah b. Mes'ud ve Abdullah b. Ömer'in, hali vakti yerinde olan kimselere bu üç şıktan köle azadetme şıkkını tavsiye etmeleri sadece hükmün mustehap olma durumunu ifade eder. Binaenaleyh zengin olan kimse köle azadetmeyip on fakiri yedirse veya giydirse yeminin keffaretini ödemiş olur. Çünkü hiç bir âlimden "Zengin olan kimse ancak bir köle azadederek yemininin keffaretini yerine getirmiş olur." şeklinde bir söz nakledilmemiştir. Aksine, kölenin dışındaki şıkiann yapılmasıyla kefffarelin yerine getirileceği hususunda ittifak etmişlerdir.
Âyet-i kerime’de "Bunları bulamayan kimse için keffaret, üç gün oruç tutmaktır." buyurulmaktadır. Bu ifadelerden maksat şudur: "Yemininden dolayı keffaret vermesi gerekli olan kimse on fakiri doyuracak yiyecek ve giydirecek elbise yahut azadedecek bir köle bulamayacak olursa o kimsenin üç gün oruç tutması gerekir.
Müfessirler yemininden dolayı keffaret ödemekle yükümlü olan kimsenin, maddi durumu ne kadar düşük olduğunda oruç tutabileceği hususunda farklı görüşler zikretmişlerdir.
a- Şafıiye göre yeminini bozan kimsenin, keffaret ödeme anında kendisinin ve ailesinin sadece bir günlük ve bir gecelik yiyeceği bulunur ise bu kimse gücü yetmeyendir. Ve yeminine keffaret olarak üç. gün oruç tutar. Şâyet yeminini bozan kimsenin keffaretini (ideme anında kendisinin ve ailesinin bir günlük ve bir gecelik yiyeceği ile birlikte on fakiri yedirebilecek veya giydirebilecek maddi imkânı da varsa yeminini bozan kimsenin ya on fakiri yedirmesi veya giydirmesi gerekir. Bunun oruç tutması, keffaretini yerine getirme sayılmaz.
Said b. Cübeyr üç. dirhemi bulunanın, Hasan-ı Basri iki dirhemi bulunanın keffaret olarak oruç tutamayacağını, bunlarla fakirleri yedireceğini söylemişlerdir.
b-Diğer bir kısım âlimlere göre ise iki yüz dirhemi bulunanın dahi gücü yetmeyen sayılacağını, on fakiri yedirme veya giydirme yerine üç gün oruç tutarak keffaretini ödeyebileceğini söylemişlerdir.
c- Son devrin bazı fıkıhcıları ise geçimini sağlamak için sadece sermayesi bulunan, geçimini sağlayacak sermayesinden fazla olarak fakirleri yedirecek veya giydirecek gücü bulunmayan kimselerin, yeminlerine keffaret olarak oruç tutabileceklerini ancak geçimlerini sağlayabilecek sermayelerinden fazla olarak on fakiri yedirecek veya giydirecek kadar maddi imkânları bulunanların oruç tutamayacaklarını söylemişlerdir.
Taberi diyor ki: "Bu görüşlerden tercihe şayan olan görüş şudur: Gücü yetmeyenlerden maksat, yeminini bozduğu günde kendisinin ve ailesinin, bir günlük ve bir gecelik yiyeceğinden başka herhangi bir şeyi bulunmayan kimsedir. Böyle bir kimsenin, bozduğu yeminine keffaret olarak üç gün oruç tutması yeterlidir. Buna mukabil yeminin bozduğu anda, kendisinin ve ailesinin bir günlük ve bir gecelik yiyeceğinden fazla olarak on fakiri yedirecek veya giydirecek kadar bir imkânı varsa yahuta da azadedeceği bir köle varsa böyle bir kimsenin oruç tutması, keffareti için geçerli değildir. Zira iflas eden kimsenin malları borçlularına dağıtıldıktan sonra ona sadece kendisinin ve ailesinin bir günlük ve bir gecelik yiyeceği bırakılır. Keffaret konusunda da gücü yetmeyenin ölçüsü de budur.
Müfessirler burada zikredilen orucun, peşpeşe tutulması icabeden bir' oruç mu yoksa ara verilerek tutulabilecek bir oruç mu olduğu hususunda iki görüş zikretmişlerdir.
a- Mücahid, Rebi' b. Esnes, Übey b. Ka'b, İbrahim en-Nehai, Abdullah b. Mes'ud, Süfyan es-Sevri, Katade ve Abdullah b. Abbas'tan nakledilen bir görüşe göre yemin keffareti olarak tutulan üç günlük orucun ara vermeden peşpeşe tutulan oruçlardan olduğunu söylemişlerdir. Zira Übey b. Ka'b ve Abdullah b. Mes'udun kıraatlarına göre âyetin bu bölümü şeklinde okunmuştur.. Mânâsı da: "Peşpeşe üç gün oruç tutmak gerekir." demektir.
b- Malike göre ise burada zikredilen üç günlük orucun peşpeşe tutulması daha iyi iken ayrı ayrı tutulmaları da caizdir.
Taberi diyor ki: "Bize göre tercih edilen görüş, bu son görüştür. Zira Allahü teâlâ mutlak şekilde üç gün oruç tutulmasını zikretmiştir. Bunların peşpeşe veya aralıklı olarak tutulacaklarına dair bir kayıt ve şart zikretmemiştir. Bu sebeple Âyeti mutlak bir şekilde almak daha isabetlidir.
Übey b. Ka'b ve Abdullah b. Mes'udun kıraatlarına gelince bu kıraatlar elimizde bulunan mushafların hilafına olan kıraatedir. Mushaf'ımızda olmayan kıraatları delil göstererek bunun, Allah'ın kelamından olduğunu söylememiz caiz değildir. Bununla birlikte ben, yemin keffaretinde tutulan üç gün orucun, âlimlerin ihtilaflarından kurtulmak için peşpeşe tutulmasını tercih ediyorum."
90. Âyetin Tefsiri
Ey iman edenler, içki, kumar, dikili taşlar (putlar) ve fal okları, sadece Şeytanın işinden birer pisliktirler. Bu pislikten kaçının ki kurtuluşa eresiniz.
Allahü teâlâ bundan önceki âyetlerde, insanlara helal kıldığı temiz şeyleri, bir kısım insanların, kendilerine haram kılmalarının caiz olmadığını beyan ettikten sonra bu âyet-i kerime’de de insanlara haram kıldığı şeyleri beyan etmekte ve buyurmaktadır ki: "Ey, Allah'ı ve Peygamberini tasdik eden mü’minler, şimdiye kadar içtiğiniz içkiler, oynadığınız kumarlar, önünde kurbanlar kestiğiniz dikili taşlar ve kendileriyle şans aradığınız fal okları Şeytanın yaptığı amellerden murdar olan, günaha vesile olan ve Allah'ın gazabını celbeden amellerdir. Siz, içki içmekten kumar oynamaktan, dikili taşların önünde putlara kurban kesmekten ve fal oklanyîa şans tayin etmekten kaçının ki rabbiniz katında kurtuluşa ermiş olasınız.
Âyet-i kerime’de geçen ve "Pisliktir" diye tercüme edilen kelimesi, Abdullah b. Abbas tarafından "Allah'ı gazaplandiran" mânâsına, İbn-i Zeyd tarafından "Kötü şey" mânâsına yorumlanmıştır.
Âyet-i kerime’de görüldüğü gibi içki ve kumar haram kılınmıştır putlar yapıp taşlar dikerek önünde kurbanlar kesmek ve oklar çekerek falcılık yapmak yasaklanmış ve bunların, şeytanın işinden birer pislik oldukları ifade edilmiştir. Haram kılman bu şeylerin izahları kısaca şöyle yapılabilir:
a- İÇKİ: Bu konuda Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeritlerinde şöyle buyuruyor:
"Sarhoşluk veren her şey içkidir. Ve sarhoşluk veren her şey de haramdır. Kim dünyada içki içer de tevbe etmeden ve içkiyi bırakmadan ölürse âhirette cennet şarabını içmekten mahrum kalacaktır. Müslim, K. el-Eşribe, Bak 73, Hadis No: 2003 / Ebû Davud, K. el-Eşribe, Bab: 5, Hadis No: 3679.
Ebû Hureyre (radıyallahü anh) diyor ki: İçki üç aşamada kesin olarak haram kılındı. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Medineye hicret ettiğinde Medineliler içki içiyor ve kumar parası yiyorlardı. Bunlar hakkında Resûlüllah'a soru sordular bunun üzerine Allahü teâlâ: "Ey Rasûlüm, sana içki ve kumardan soruyorlar. De ki: "Onlarda büyük günahlar vardır. İnsanlar için bazı dünyevi faydalan da vardır." Bakara sûresi, 2/219 âyet-i kerimesini indirdi. Bunun üzerine insanlar: "Allah bize içkiyi haram kılmadı. Sadece onda büyük günahlar ve insanlar için bazı menfaatlar olduğunu beyan etti." dediler. Ve içkiyi içmeye devam ettiler. Bir gün muhacirlerden bir kişi akşam namazında arkadaşlarına iman olup namaz kıldırırken âyetleri yanlış okudu ve bunun üzerine de Allahü teâlâ birincisinden daha sert bir hüküm getiren şu âyeti indirdi: "Ey iman edenler, sarhoşken ne söylediğinizi bilinceye kadar namaza yaklaşmayın. Nisa Sûresi, 4/43. Bundan sonra da insanlar yine içki içmeye devam ettiler. Nihâyet içkiyi tamamen yasaklayan ve daha sen bir hüküm getiren: "Ey iman edenler, içki, kumar, putlar ve fal okları sadece şeytanın işinden birer pisliktirler. Bu pislikten kaçının ki kurtuluşa eresiniz. Artık bundan vaz geçmez misiniz? Maide Sûresi, 5/91. âyet-i kerimesi gelince de insanlar "Ey rabbimiz, artık vaz geçtik." dediler. Sonra da Resûlüllah'a "Ey Allah'ın Resulü, daha önce Allah yolunda cihad ederken öldürülmüş veya yatağında ölmüş müslümanlar içki içiyor ve kumardan kazandıklarını yiyorlardı. Allahü teâlâ bunların, şeytanın işinden birer pislik olduklarını beyan etti. Şimdi onların hali ne olacaktır'?" diye sordular. Bunun üzerine şu âyet-i kerime indi. "İman edip iyi amel işleyenler Allah'tan korktukları, imanlarında sebat ettikleri, iyi amel işlemeye devam ettikleri sonra Allah'tan sakındıktan, imanlarından ayrılmadıkları, yine Allah'tan korktukları ve iyilikte bulundukları müddetçe daha önce yediklerinden dolayı kendilerine bir günah yoktur. Allah iyilikte bulunanları sever." Maide Sûresi, 5/93. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) de şöyle buyurdu: "Eğer içki on-larm zamanında haram kılınmış olsaydı sizin terkettiğiniz gibi elbette ki onlar da terkederlerdi. Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 2, s. 351, 352. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) efendimiz içkinin içilmesi haram olduğu gibi onunla ilgili her türlü muamelenin de haram olduğunu beyan ederek buyurmuştur ki:
"İçki on cihetten lanetlenmiştir. İçkinin bizzat kendisi, onu içen, sunan, satan, satın alan, imal eden, imal ettiren, taşıyan, taşıttıran ve ondan ekle edilen kazancı yiyen. Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 2, s. 25, 71 / İbn-i Mace, K. el-Eşribe, Bab: 6, Hadis No: 3380.
Abdullah b. Abbas diyor ki:
"Bu âyet-i kerime, Nisa suresinin içki ile ilgili olan kırk üçüncü âyetini ve Bakara suresinin iki yüz on dokuzuncu âyetini neshetmiştir." Ebû Davud, K. el-Egribe, Bab: 1, Hadis No: 3672.
b- KUMAR: Her türlü şans oyunu kumardır ve bu kumarın da her çeşidi yasaktır. Hatta tavla oyunu hakkında Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
"Kim tavla oynarsa ellerini domuzun etine ve kanına bulamış gibidir" Müslim, K. eş-Şiir, Bab: 10, Hadis No: 2260 / Ebû Davud, K. el-Edeb, Bab: 56, 64, Hadis No: 4939 / İbn-i Mace, K. ol-Edeb, Bab: 43, Hadis No: 3763.
c- DİKİLİ TAŞLAR: Abdullah b. Abbas, Mücahid, Ata, Said b. Cübeyr ve Hiisan-ı Basriye göre buradaki dikili taşlardan maksat, önünde kurban kesilen dikili taşlardır.
d- FAL OKLARI: Bu hususta Maide suresinin üçüncü âyetinin izahına bakınız .
91. Âyetin Tefsiri
Şüphesiz ki şeytan, kumar ve içki ile aranıza düşmanlık ve kin sokmayı, sizi Allah'ın zikrinden ve namazdan men etmeyi ister. Artık bunlardan vaz geçmez misiniz?
Ey iman edenler, Allah sizleri islam kardeşliği ile birleştirdiği halde şeytan, kumar ve içki vasıtasıyla sizin aranıza ancak düşmanlık sokmayı, kin tohumlan ekmeyi, böylece sizi birbirinize düşürmeyi, Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymayı ister. Artık Allah'ın size haram kıldığı şeylerden vaz geçin. Müfessirler bu âyet-i kerime’nin nüzul sebebi hakkında çeşitli görüşler zikretmişlerdir:
a-
Bazılarına göre bu âyet-i kerime’nin nüzul sebebi, Hazret-i Ömer'in, içkinin haram kılınmasına dair Allahü teâlâya dua etmesidir. Bu hususta Ebû Meysere diyor ki:
"Ömer b. el-Hattab Allah'a şöyle dua etti: "Ey Allah’ım sen içki hakkında bizi şifaya kavuşturan bir açıklama yap." Bunun üzerine Bakara suresinin "Ey Rasûlüm, sana içki ve kumardan soruyorlar de ki: "Onlarda büyük günah vardır. İnsanlar için faydalan da vardır. Bakanı Sûresi, 2/219. 16fi Nisa Sûresi, 4/43. âyet-i nezil oldu. Ömer çağırıldı ve bu âyet ona okundu. Yine Ömer: "Ey Allah’ım sen içki hakkında bizi şifaya kavuşturan bir açıklama yap." diye dua etti. Bunun üzerine Nisa suresinin: "Ey iman edenler sarhoşken ne söylediğinizi bilinceye kadar namaza yaklaşmayın. Nisa sûresi 4/43 Âyeti nazil oldu. Yine Ömer çağırıldı ve bu âyet kendisine okundu, sonra Ömer tekrar: "Ey Allah’ım sen içki hakkında bizi şifaya kavuşturan bir açıklama yap Tirmizî, K. Tefsir el-Kur'an. s. 5, Bab: 7, Hadis No: 3049. diye dua etti. Bu sefer Maide suresinin: "Şüphesiz ki şeytan, kumar ve içki ile aranıza düşmanlık ve kin sokmayı, sizi Allah'ın zikrinden ve namazdan men etmeyi ister. Artık bunlardan vaz geçmez misiniz?" âyeti nazil oldu. Yine ömer çağırıldı ve ona bu âyet okundu. Ömer de dedi ki: "Vaz geçtik, vaz geçtik.
b-Muhammed b. Kays'a göre ise bu âyet-i kerime bir kısım Medineli kişiler hakkında nazil olmuştur. Resûlüllah Medine'ye gelince içki içen ve kumar oynayan bazı insanlar onun yanına gelmişler ve ona bunların hükmünün ne olduğunu solmuşlardır. Bunun üzerine Allahü teâlâ "Ey Rasûlüm, sana içki ve kumardan soruyorlar. De ki: "Onlarda büyük günah vardır. İnsanlar için faydalan da vardır. Ancak günahları faydalarından çok büyüktür. Bakara Sûresi, 2/219. âyetini indirdi. Bunun üzerine o insanlar dediler ki: "Bunlar, haklarında ruhsat gelen şeylerdir. Biz, kumardan kazandığımız malı yiyelim içkiyi de içelim. Allah’tan da affedilmemizi dileyelim. "Nihâyet bir adam akşam namazını kılarken Kâfirim suresini şu şekilde okumaya başladı. "Ey Rasûlüm, de ki: "Ey kâfirler, ben sizin taptıklarınıza ibadet ederim. Siz ise benim ibadet ettiğime tapacak değilsiniz." Bu kişi âyeti doğru okuyamadığı gibi ne okuduğunu da bilmiyordu. İşte bunun üzerine Allahü teâlâ, "Ey iman edenler, sarhoşken ne söylediğinizi bilinceye kadar namaza yaklaşmayın. Nisa Sûresi, 4/43. âyetini indirdi. Bundan sonra insanlar yine içki içmeye devam ediyorlardı. Namaz vakti yaklaşınca ne okuduklarım bilmeleri için içki içmeyi bırakıyorlardı. Böylece devam ederlerken Allahü teâlâ, bunu ve bundan önceki âyeti indirdi. Ve "Artık bunlardan vaz geçmezmisiniz?" buyurdu. Onlar da "Vaz geçtik ey rabbimiz." dediler.
c- Sa'd b. Ebi Vakkas da bu âyet-i kerime’nin kendisi hakkında nazil olduğunu söylemiştir. Sa'd b. Ebi Vakkas demiştir ki:
"Ensardan bir kişi yemek yaptı bizi davet etti. Biz, hafifçe sarhoş oluncaya "kadar içki içtik. Ensardan olan insanlarla Kureyşliler birbirlerine karşı övünmeye başladılar. Ensar, "Biz sizden daha üstünüz." dediler. Kureyşliler de "Hayır biz sizden daha üstünüz." dediler (Sa'd b. Ebi Vakkas, Kureyştendir.)" Bunun üzerine Ensardan bir kişi Devenin çene kemiğini aldı ve onunla Sa'd b. Ebi Vakkas'ın bunuma vurdu ve burnunu yardı. Bundan sonra Sa'dın bumu yarık kaldı. İşte bunun üzerine: "Ey iman edenler, içki, kumar, dikili taşlar, putlar ve fal okları sadece şeytanın işinden birer pisliktirler. Bu pislikten kaçının ki kurtuluşa eresiniz." "Şüphesiz ki şeytan, kumar ve içki ile aranıza düşmanlık ve kin sokmayı, sizi Allah'ın zikrinden ve namazdan men etmeyi ister. Artık bunlardan vaz geçmez misiniz?" âyetleri nazil oldu. Ahmed b. Hanbel, Müsned, C. 1, S. 186 /Müslim, K. el-Fadail es-Sahabe, B: 43, H. N.1748.
d- Abdullah b. Abbas ise bu âyet-i kerime’nin Ensardan iki kabile hakkında nazil olduğunu söylemiştir. Onlar içki içmişler, sarhoş olunca da birbirleriyle şakalaşmışlar ve dalaşmalardır. Ayılınca da yüzlerinde ve sakallarımla bulunan izleri görmüşler. Her biri kendi kendine şöyle demiştir: "Benim kardeşim bana bunu yaptı ha? Şâyet o bana karşı şefkatli ve merhametli olsaydı bana bunu yapmazdı." Bu insanlar birbirlerine karşı kalplerinde kin taşımayan insanlar iken bu olaydan sonra birbirlerine karşı kin beslemeye başladılar. İşte bunun üzerine bu ve bundan önceki âyet nazil oldu.
e- Katadeye göre ise bu âyet-i kerime’nin nüzul sebebi, içki değil kumardır. Çünkü kin ve düşmanlık, kumar oynama sebebiyle insanların arasında ortaya çıkmış, Allahü teâlâ da onlara hem kuman hem de içkiyi yasaklamıştır. Bu hususta Katade diyor ki: "Cahaliye devrinde kişi ailesini ve malını kumara verirdi. Bundan sonra elinde bulunanları kaybettiği için mahrum bir şekilde oturur başkasının elinde bulunan mallara bakar dururdu. Bu da insanlar arasında düşmanlığı, kini doğururdu. Allahü teâlâ bu sebeple kuman ve çkiyi yasakladı.
Taberi diyor ki: "Bize göre bu hususta doğru olan görüş şunu söylemektir: Allahü teâlâ bu âyetlerde bazı şeylerin necis olduğunu zikretmiş ve onlardan kaçınmamızı emretmiştir.
Müfessirler ise bu âyetlerin nüzul sebebi hakkında ihtilaf etmişlerdir. Bunların nüzul sebebi Hazret-i Ömer'in duası da olabilir Sa'd b. Ebi Vakasın içine düştüğü hadise de olabilir. Kumar oynama sebebiyle kişinin malını kaybetmesi de olabilir. Elimizde buna dair kesin bir delil yoktur. Ancak şurası bir gerçektir ki bu âyetlerin hükümleri bütün mükellefleri bağlamaktadır. Mükelleflerin bunların nüzul sebeplerini bilmemeleri onlar için bir özür sebebi sayılmaz. Binaenaleyh âyeti öğrenen her mükellefin içki, kumar, dikilen taşlar ve fal oklarından kaçınması farzdır.
Bu âyet-i kerime nazil olunca sahabiler: Ey rabbimiz vaz geçtik. Artık yapmayacağız." dediler ve ellerinde bulunan içkileri döktüler.
92. Âyetin Tefsiri
Allah'a da itaat edin Peygambere de itaat edin. Karşı gelmekten sakının. Eğer yüz çevirirseniz bilin ki Peygamberimize düşen sadece apaçık iebliğdir.
İçki kumar ve yasaklanan diğer şeylerden kaçınarak Allah'ın emirlerine itaat edin ve Peygamberinin emirlerine uyun. Allah'ın emrine karşı gelmekten sakının. Aksi takdirde onun cezasını hak etmiş olursunuz. Eğer emirlerinden yüz çevirir yasaklananları işlerseniz bilin ki Peygamberimize düşen sadece açık' bir şekilde tebliğdir. Hesaba çekip cezalandırma ise Allah'a aittir.
Görüldüğü gibi bu âyet-i kerime, Allahü teâlânın emir ve yasaklarını ihlal edenleri tehdit etmekte, yasakları çiğneyenlerin cezalandırılacaklarına dikkati çekmektedir.
93. Âyetin Tefsiri
İman edip iyi amel işleyenler Allah'tan korktukları, imanlarında sebat ettikleri, iyi amel işlemeye devanı ettikleri sonra Allah'tan sakındıkları, imandan ayrılmadıkları, yine Allah'tan korktukları ve iyilikte bulundukları müddetçe daha önce yediklerinden dolayı kendilerine bir günah yoklar. Allah iyilikte bulunanları sever.
Sizden iman edip salih emel işleyen kimseler için, haram kılınmadan önce içki içmesinde veya kumar kazancı yemesinde bir günah yoktur. Yeter ki sizler Allah'ın size haram kıldığı şeylerden kaçınmakta ondan korkun. Onun sizi denetlediğini bilin. Allah ve Resulünü, emir ve yasaklarında tasdik edin. Allah'a ve Resulüne itaat edin. Ve her ikisini de razı edecek ameller işleyin. Sonra da Altoh'tan korkmaya ve imanınızda kararlı olmaya devam edin. Allah'ın gönderdiği emir ve yasaklan değiştermeyin. Sonra da farz kılınmayan nafile ibadetler yaparak Allah'tan korkun ve sizi cezalandırmasından çekinin. Zira Allah, nafile ibadetler yaparak kendisinden korkanları sever.
Âyet-i kerime’de üç defa mü’minlerin Allah taeladan korkmaları emrediliyor.
Taberi diyor ki: "Burada emredilen birinci korkma, mü’minlerin, Allah'ın emirlerini kabul etmeleri ve onunla amel etmeleriyle olur. İkinci korkmaları Allah'ın emirlerine uyup yasaklarından kaçınmada kararlı olmalarıyla gerçekleşir. Üçüncü korkmaları ise mü’minlerin, farzların dışında bir kısım nafile ibadetleri yerine getirmekle olacağına dair delil nedir? Cevaben denilir ki: "Âyet-i kerime’de zikredilen birinci korkma, Allah'ın emir ve yasaklarını kabul etmelerini, ikinci korkma ise bu emir ve yasaklara uymada kararlı olmalarını ifade etmektedir. Böylece Allah'ın farz kıldığı şeyleri yapmaya devam edeceklerini bildirmektedir. Son korkma ise, nafile ibadetleri yaparak Allah'ın kendilerini cezalandırmasından kaçınmalarını ifade etmektedir. Bu son korkmayı da farz olan amellerin eda edilmesi anlamında almak lüzumsuz bir tekrar olur. Bu sebeple nafile ibadetler yaparak korkma şeklinde izah edilmesi daha evladır.
Müfessirler, buâyet-i kerime’nin nüzul sebebi olarak şunu zikretmişlerdir: İçki, kumar yasaklanınca, bunlar yasaklanmadan önce bunları işleyen ve ölüp âhirete irtihal eden kimselerin durumlarının ne olacağı hususunda sorular sorulmuş, bunun üzerine bu âyet nazil olmuş ve âyetler nazil olmadan önce içki içmiş olanların günahkâr olmadıklarını beyan etmiştir.
Bu hususta Abdullah b. Abbas diyor ki: "İçkinin haram olduğunu bildiren Cıyet nazil olunca sahabiler dediler ki: "Ey Allah'ın Resulü, içkinin haram olduğunu beyan eden âyet nazil olmadan önce içki içen ve ölen kimselerin hali ne olacaktır?" İşte bunun üzerine "İman edip iyi amel işleyenlerin, Allah'tan korktukları, imanlarında sebat ettikleri, iyi amel işlemeye devam ettikleri sonra Allah'tan sakındıkları, imanlarından ayrılmadıkları, yine Allah'tan korktukları ve iyilikte bulundukları müddetçe daha önce yediklerinden dolayı kendilerine bir günah yoktur. Allah, iyilikte bulunanları sever, "âyeti nazil oldu." Tirmizi, K. Tefsir el-Kur'an, Sûre: 5, Bab: 10, Hadis No: 3052.
Enes b. Malik diyor ki: "Ben içki kadehini Ebû Talhaya, Ebû Ubeyde b. el-Cerraha, Muaz b. Cebel'e, Şüryh b. Beyda'ya ve Ebû Dücaneye sunarken -Ki onlar içtikleri hurma şarabından sarhoş olmuşlar ve başlan önlerine eğilmişti - bir kimsenin dışarıdan şöyle seslendiğini işittik. "Dikkat edin içki haram kılındı. "Bunun üzerine bizim yanımıza herhangi bir kimse girmeden ve bizden de herhangi bir kimse dışarı çıkmadan şarapları döktük, testileri kırdık. Bir kısmımız abdesî aklı bir kısmımız yıkandı. Ümmü Süleymin kokularından süründük. Sonra çıkıp Resûlüllah'ın mescidine gittik. Bir de ne görelim Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) "Ey iman edenler, içki, kumar, dikili taşlar (putlar) ve fal okları sadece şeytanın işinden birer pisliktirler. Bu pislikten kaçının ki kurtuluşa eresiniz." Maide Sûresi, 5/90 âyetini ve ondan sonra gelen âyeti okuyor. Bunun üzerine bir adam dedi ki: "Ey Allah'ın Resulü, bizden, içki içtiği halde ölenin yeri ne olacaktır?" Bunun üzerine de Allahü teâlâ: "İman edip iyi amel işleyenler..." âyetini indirdi. Maide Sûresi, 5/90
Bera b. Âzib diyor ki:
"Resûlüllah'ın sahabilerinden bazıları, içki haram kılınmadan önce ölmüşlerdir. İçki haram kılınınca bir kısım insanlar dediler ki: "Bizim arkadaşlarımız ne olacak? Onlar içki içerken ölüp gittiler." İşte bunun üzerine "İman edip iyi amel işleyenler, Allah'tan korktukları, imanlarında sebat ettikleri, iyi amel işlemeye devam ettikleri, sonra Allah'tan sakındıkları, imanlarından ayrılmadıkları, yine Allah'tan korktukları ve iyilikte bulundukları müddetçe daha önce yediklerden dolayı kendilerine bir günah yoktur. Allah, iyilikte bulunanları sever." Sûresi nazil oldu. Tirmizi, K. Tefsir el-Kur'an, Sûre: 5, Bab: 9, Hadis No: 3051.
Abdullah b. Mes'ud diyor ki:
"İman edip iyi amel işleyenler..." âyeti nazil olunca Resûlüllah bana buyurun ki: "Sen de bunlardan mısın? Tirmizi, K. Tefsir el-Kur'an, Sûre: 5, Bab: 11, Hadis No: 3053.
94. Âyetin Tefsiri
Ey iman edenler, şüphesiz ki Allah sizi, elinizin ve oklarınızın ulaşacağı bir kısım avlar ile imtihan eder ki, kimin, görmediği halde kendisin'den korktuğunu ortaya çıkarsın, kim bundan sonra haddi aşarsa onun için can yakıcı bir azap vardır.
Ey iman edenler, Hac ve Umre için ihrama girdiğiniz sırada Allah sizi, küçüklüğünden ve zayıflığından dolayı kolayca elde edebileceğiniz av hayvanlarıyla imtihan eder ki, gözüyle görmediği halde Allah'a iman edip ondan korkanları ortaya çıkarsın. Kim, ihramlı iken avlanmayı helal görerek Allah'ın adarsa onun için can yakıcı bir azap vardır.
Âyet-i kerime’de zikredilen, "Elin ulaşacağı av"dan maksat, yaban eşeği, yaban sığırı, geyik vb. hayvanlardır.
Bu hususta Abdullah b. Abbas demiştir ki: "Hac veya Umre için ihrama giren kişinin elinin erişeceği av hayvanlarından maksat, gücü zayıf olan hayvanlardır. Allahü teâlâ, bu gibi hayvanlarla ihramlı olan kişileri imtihan eder. Zira onlar, diledikleri takdirde bu gibi hayvanları hemen yakalayabilirler. İşte Allahü teâlâ, ihramlıların bu gibi hayvanları avlamalarını yasaklamıştır.
95. Âyetin Tefsiri
Ey iman edenler, (Hac'da) ihramlı iken av hayvanı öldürmeyin. Sizden kim, ihramlı iken bir av hayvanını öldürürse onun cezası, içinizden âdil iki kişinin vereceği hükme göre, ehli hayvanlardan, öldürdüğüne denk ve Kabeye ulaşacak bir kurbanlıktır. Yahut onun kıymeti kadarıyla, kefaret olarak yoksulları doyurmak veya kıymeti ölçüsünde oruç tutmaktır. Ceza, işlediği suçun karşılığını tatması içindir. Allah, geçmişte yapılanları affetmiştir. Kim tekrar bu yasağı ihlal ederse Allah onu cezalandırır. Allah hor şeye galiptir layık olana cezasını verendir.
Ey iman edenler, Hac ve Umre için ihrama giren bir kimse, ihramlı iken kasıtlı olarak bir av hayvanını öldürürse, dindarlıklarına güvenilen adaletli iki kişinin vereceği hükme göre öldürülen hayvanın değerinde ehli bir hayvanı. Kabe'de kesip dağıtması gerekir. Yahut da avlanan ihramlı kimsenin, avladığı hay vattın değeri kadar yiyecek maddeleri alıp fakirlere dağıtın asıdır. Yahut da ihram yasağını ihlal tden bu kimsenin avladığı hayvanın değeri takdir edildikten sonra her fakire vereceği belli bir ölçek buğday karşılığında bir gün oruç tutulmasıdır.
Bu fıyot-i kerime, karada yaşayan av hayvanlarının, Hac ve Umre için ihrama girmiş insanlar tarafından avlanmasının haram olduğunu bildirmektedir. Burada zikredilen av hayvanlarından maksat, âlimlerin çoğunluğuna göre eli yenilsin veya Yenilmesin bütün kara hayvanlarıdır. Ancak Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın istisna ettiği şu beş cins hayvan buna dahil değildir. Peygamber efendimiz buyuruyor ki:
"Beş cins zararlı hayvan vardır ki bunlar, ihramlı iken de ihramsız iken de öldürülürler. Bunlar, karga, delice kuşu, akrep, fare ve saldırgan (kuduz) köpektir." Buhari, K. es-Sayd, bab: 7 / Müslim, K. el-Hac, Rab: 71, 74, Hadis No: 1198, 1199.
Müfessirler, âyet-i kerime’de zikredilen "Av hayvanım kasıtlı bir şekilde öldürmek"ten neyin kastedildiği hususunda farklı görüşler zikretmişlerdir:
a- Mücahid, İbn-i Cüreyc, Hasan-i Basri ve İbn-i Zeyde göre buradaki av hayvanın: kasıtlı bir şekilde öldürmekten maksat, kişinin, ihramlı olduğunu unutarak av hayvanını kasıtlı bir şekilde öldünnesidir. İşte ihramlı olduğunu unuttuğu bir sırada, av hayvanını kasıtlı olarak öldürene, âyette zikredilen ceza mahiyetindeki keffaretleri yerine getirmesi gerekir. Diğer yandan kişi ihramlı olduğunu bildiği halde av hayvanını öldürecek olursa bunun suçu, keffaret ödemekle affedilmekten daha ağırdır. Bu sebeple onun işi Allah'a kalmıştır.
Bu hususta Mücahid diyor ki: "Âyette zikredilen, av hayvanını kasıtlı olarak öldürmekten maksat, kişinin ihramlı olduğunu unutarak, av hayvanını kasıtlı bir şekilde öldürmesi veya başka bir şey yapmak isterken hataen onu öldünnesidir. Buna mukabil kim ihramlı olduğunu hatırlayarak ve av hayvanını öldürmenin dışında herhangi bir şey de kastetmeyerek kasıtlı bir şekilde av hayvanım öldürecek olursa bu kişi ihramdan çıkmış olur. Buna keffaret ödeme ruhsatı yoktur. Keffaret ancak ihramlı olduğunu unutarak öldürene veya, başka bir şey yapmak isterken onu öldürene gerekir.
İbn-i Zeyd de diyor ki: "Burada av hayvanını kasıtlı olarak öldürmekten maksat, ihrama girmiş olan kimsenin, ihramlı olduğunu unutarak av hayvanını kasıtlı bir şekilde öldürmesi veya ihramlı avlanmanın haram olduğunu bilmemesidir. İşte böyle olanların, âyette zikredilen keffaretleri yerine getirmelerine hüküm verilir. Buna mukabil Allah'ın, ihramlı iken avlanmayı yasaklamasından sonra ihramlı olduğunu hatırlayarak ve bu durumda av hayvanının öldürülmesinin haram olduğunu bile bile onun öldürenin durumu, Allah'ın vereceği cezaya bırakılmıştır.
b- Ata, Zühri, Abdullah b. Abbas, Said b. Cübeyr ve Tavus'tan nakledilen diğer bir görüşe göre bu âyette zikredilen "Av hayvanını kasıtlı bir şekilde öldürmek"ten maksat, ihramlınm, ihramlı olduğunu bile bile, av hayvanını kasıtlı bir şekilde öldürmesidir.
Taberi diyor ki: "Bize göre bu hususta doğru olan söz, şunu söylemektir. "Allahü teâlâ bu Âyet-i kerime ile, ihrama giren herkesin, ihramda bulunduğu müddetçe, kara av hayvanlarım öldürmeyi kastederek öldürmesini haram kılmıştır. Öldürmeyi kastetmesini, ihramlı olduğunu unutma haline veya başka bir şey yaparken onu öldürmüş olma haline tahsis etmemiş bilakis onu, kasıtlı öldürene umumi bir şekilde yasak kılmıştır. Ve bunu yapana belli keffaretleri yerine getirmesini emretmiştir. Durum böyle iken âyetten, Resûlüllah’ın hadislerinden, ümmetin icmamdan ve diğer herhangi bir yönden açık bir delil bulunmadıkça âyetin zahirini bırakıp onu batini tevillerle yorumlamak caiz değildir. Madem ki mesele böyledir, ihrumlı olan kimse av hayvanını isler ihramlı olduğunu hatırlayarak kasıtlı bir şekilde öldürsün ister ihramlı olduğunu unutmuş vaziyette av hayvanini kasıtlı bir şekilde öldürsün isterse başka bir şeyi kastettiği halde onu öldürmüş olsun, bütün bu durumlarda onun, rabbimizin beyan ettiği keffaretlerden birini ödemesi gerekir. Bunlar da müslümanlardan, dinine güvenilir iki âdil kimsenin vereceği hükme göre, öldürülen av hayvanının, ehli olan hayvanlardan karşılığım harem bölgesinde kurban etmektir. Veya onun değeri kadar gıda maddesini fakirlere dağıtmaktır yahut her fakire verilecek gıda maddesi yerine bir gün oruç tutmaktır. Nitekim Ata ve Zühri, âyetin bu bölümünü bu şekilde izah etmişlerdir.
Taberi sözlerine devamla diyor ki: "Bir av hayvanını hatalı olarak öldüren ihramlı kişinin cezasının ne olduğunu "Latifül Kavi Fi Ahkam iş Şerai'" adlı kitabımızda, burada izaha ihtiyaç bırakmayacak derecede açıkladık. Burası bu meseleyi açıklama yeri değildir. Çünkü bu kitabımızda Kur’an’ın tevillerini açıklamayı hedef aldık. Kur'anda da av hayvanını hata ile öldürmeye dair bir açıklama yoktur ki onun hükmünü de burada zikredelim.
Müfessirler, ihramlı iken av hayvanını öldüren kimseye, ehli hayvanlardan o av hayvanının dengini kurban etmesine nasıl hüküm verileceği hususunda iki görüş zikretmişlerdir.
a- Süddi, Ata, Abdullah b. Abbas, Hazret-i Ömer, Dehhak ve Mücahide göre dinine güvenilen adaletli iki kimse, ihramlının öldürdüğü av hayvanına, ehli hayvanlardan en çok benzeyenini araştırırlar ve ihramlıya, o hayvanı elde edip harem bölgesinde kurban etmesine hüküm verirler. Bunlara göre öldürülen av hayvaninin değerine bakılmaksızın onun şeklinde olan ehli hayvanlardan biri kurban edilir. Av hayvanının değerinin, ondan fazla veya eksik olması, durumu değiştirmez. Ancak bunlar hangi ehli hayvanların hangi av hayvanlarına daha çok benzediği hususunda zaman zaman farklı örnekler zikretmişlerdir.
Bu hususta Süddi demiştir ki: "Öldürülen av hayvanı ile onun ehli hayvanlardan benzerleri şöyle tesbit edilir. Eğer ihramlukişi, bir deve kuşu veya yaban, eşeği öldürecek olursa onun bir deve kurban etmesi gerekir. Eğer bir yaban ineği veya geyiği yahut koyunu öldürecek olursa onun bir inek kurban etmesi gerekir. Eğer bir ceylan yavrusu veya tavşan öldürecek olursa onun bir koyun . kurban etmesi gerekir. Eğer bir keler veya Bukalemun yahut tarla faresi öldürecek olursa onun bir kuzu kurban etmesi gerekir.
Bu hususta Abdullah b. Abbas demiştir ki: "Eğer ihramlı olan bir kimse, ceylan ve benzeri bir hayvanı öldürecek olursa o kimsenin, Mekke'de bir koyun kurban etmesi gerekir. Şâyet bunu bulamazsa altı lakiri doyurur. Buna da gücü yetmezse üç gün oruç tutar. Eğer ihramlı kişi geyik veya benzeri bir hayvanı öldürecek olursa bir inek kurban etmesi gerekir. Eğer deve kuşu veya yaban eşeği ve benzeri herhangi bir hayvanı öldürecek olursa o kimsenin bir deve kurban etmesi gerekir.
İbn-i Cüreyc diyor ki: "Ben Ata'ya dedim ki: "Ne dersin ben bir av hayvanı ökîürsem, onun bir gözünün kör olduğunu veya topal olduğunu yahut herhangi bir organının eksik olduğunu görecek olsam, onun aynını mı benzerini mi ödeyeceğim?" O dedi ki: "İstersen evet." dedim ki: "Sen bunu daha fazla tercih etmiyor musun?" O da "Evet." dedi ve devamla dedi ki: "Eğer sen ceylan yavrusunu öldürecek olursan karşılığında koyun yavrusu kurban edersin. Yaban sığın yavrusu öldürürsen ehli bir sığır yavrusunu kurban edersin."
Süleyman el-Bâhilî diyor ki: "Ben Dehhak b. Müzahimin şunları söylediğini işittim. "Av hayvanlarından yaban eşeği, deve kuşu gibi boynuzsuz olanları öldüren ihramlının onlar gibi boynuzu olmayan bir deve kurban etmesi gerekir. Kara av hayvanlarından dağ keçisi veya geyik gibi boynuzlu olanlarını öldürenin bir sığır kurban etmesi, ceylan gibilerini öldürenin bir koyun kurban etmesi, tavşan öldürenin, iki yaşında bir koyun, tarla faresi ve benzerini öldürenin küçük bir kuzu kurban etmesi, çekirge ve benzerini öldürenin de bir avuç yiyecek vermesi, karada yaşayan kuşları öldürenin, biçilen değerini tasadduk etmesi gerekir.
Kabise b. Cabir diyor ki: "Ben, ihramlı iken bir geyik öldürdüm. Ömer'in yanına gittim ve ona bunun hükmünü sordum. O da beni Abdurrahman b. Avf'a gönderdi. Ben de dedim ki: "Ey mü’minlerin emin, bu mesele, Abdurrahman'a gidip ona soracak kadar büyük bir mesele değil." bunun üzerine elindeki sopayla bana bir tane vurdu öyle ki, onun önünden kaçtım. Sonra dedi ki: "İhramlı iken av hayvanını öldürdün sonra da fetvayı küçümsüyorsun." Abdurrahman geldi, ikisi birlikte bir koyun kurban etme hükmünü verdiler.
b- İbrahim en-Nehaiden nakledilen diğer bir görüşe göre, ihramlının öldürdüğü av hayvanının keffareti şöyle ödenir. "Müslümanlardan dinine güvenilir iki adil kimse, öldürülen av'a para ile değer biçerler ve ihramlının, ehli hayvanlardan o değerde bir hayvan alıp harem bölgesinde kurban etmesini emrederler.
Taberi diyor ki: "öldürülen av hayvanının, ehli hayvanlardan dengini tesbit etmesi hususundaki bu iki görüşten, Hazret-i Ömer ve Abdullah b. Abbas'ın da ka-îîldîğı
birinci görüş daha evladır. Zira bunlar, ihramlınin öldürdüğü hayvanın en yok benzeri olan ehli bir hayvanı kurban etmesi gerektiğini söylemişlerdir ki âyeti kerime de aynı şeyi ifade buyurmuştur. Buna mukabil öldürülen av hayvanının değerinin ödenmesini söyleyen ikinci görüş, âyetin zahirine muhaliftir. Çünkü av hayvanının değeri, âyette zikredildiği üzere av hayvanının ehli hayvanlardan benzeri değil nakit paradır.
Taberi sözlerine devamla diyor ki: "Eğer denilecek olursa ki "Her ne kadar takdir edilen dirhemler, öldürülen av hayvanının benzeri değilse de bu dirhemlerle ehli bir hayvan alınır da Kabe'de kurban edilecek olursa o takdirde ih-ramîı kişi, öldürülen av hayvanının benzerini kurban etmiş olur ve âyetin zahiri emrini yerine getirmiş olur." Cevaben denilir ki: "Her zaman av hayvanının değeri, aynen onun benzeri, ehli bir hayvan almaya denk olmaz. Mesela öldürülen av hayvanı büyük ve sağlam bir hayvan olur da onun değeri ile de ancak küçük veya sakat bir ehli hayvan alınacak olursa sence ihramlı kişi ne yapmalıdır? O, avladığı av hayvanına benzemeyen ve onun misli olmayan bu ehli hayvanı kurban edecek raidir?" Eğer diyecek olursan ki "İhramlı kişi, ancak öldürdüğü hayvanın benzeri olan bir hayvanı satın alıp kurban edebilir." Bu sözünle önceki sözünden vaz geçmiş olursun. Çünkü av hayvanının değeri ile ehli bir hayvanın alınamayacağını söyleyen senin görüşündeki insanlar, alınacak ehli hayvanın, kurban edilecek bir hayvan olmasını şart koşmuşlardır. Halbuki avlanan hayvan, küçük veya sakat olabilir. Bu takdirde de ona biçilen değerle benzeri bir ehli hayvan alınır da kurban edilecek olursa, kurban olmayacak hayvan kurban edilmiş olur. Böylece alınacak ehli hayvanın kurban edilecek vasıfta olma şartı bozulmuş olur.
Eğer diyecek olursan ki: "İhramlı kişi, öldürdüğü av hayvanının değeri ile, mutlaka kurban olacak bir ehli hayvan alır." Bu takdirde de söylediğin söz, Kur’an’ın zahirine ters düşmüş olur. Zira Allahü teâlâ, ihramlının, kasıtlı olarak öldürdüğü av hayvanının karşılığında onun benzeri ehli bir hayvanı kurban etmesini emrediyor. Sen ise, benzerinin kurban olmayacak vasıfta olması halinde kurban edilemeyeceğini söylüyorsun. Senin bu sözün, âyetin zahirine ters düşmektedir.
Âyet-i kerime’de: "İçinizden âdil iki kişinin vereceği hükmü göre ceza kurbanı tespit edilir" buyunılmaktadır. Burada zikredilen "İki âdil kimse"den maksat, dindar, faziletli, âlim ve fakih olan iki kimsedir. Bu iki âdil kimse, öldürülen av hayvanım, ehli hayvanlardan benzeri ile mukayese etmeye giriştiklerinde şu usulü takibederler: Öldürülen hayvanı inceler ve vasıflarını öğrenirler. Eğer ihramlı olan kimse küçük bir geyik öldürmüşse ona yaş ve vücut bakımından benzeyen bir koyun yavrusunu kurban etmesini, büyük bir geyik öldürmüşse büyük bir koyun kurban etmesini, yaban eşeği öldürmüşse, onun büyüklüğüne veya küçüklüğüne göre büyük veya küçük bir sığır kurban etmesini emrederler. Kısaca, avlanan hayvana, ehli hayvanlardan en çok benzeyenini tesbit ederler ve ihramlıya onu kurban etmesini emrederler. Bu hususta iki görüş zikredilmiştir.
a-
Birinci görüş bizim zikrettiğimiz görüştür. Şu âlimlerin de bu görüşte oldukları zikredilmiştir: Ömer b. el-Hattab, Abdurrahman b. Avf ile birlikte, bir geyik öldürene bir koyun kurban etmesini, etini tasadduk edip derisini de su kabı olarak kullanmasını emretmişlerdir.
Bu hususta Kabise b. Cabir diyor ki: "Biz, yolculukta iken sabah namazını kıldıktan sonra bineklerimizden uzaklaşır gezerdik. Aramızda konuşurduk. Yine bir sabah böyle yaparken aniden bir geyik gördük. İçimizden biri ona bir taş attı. Taş tam kulağının arkasına isabet etti ve hayvanı öldürdü. Biz onun bu hareketini ayıpladık ve "Büyük bir kusur işledin." dedik. Mekke'ye varınca onunla birlikte Ömer'in yanına gittik. O adam meseleyi Ömer'e anlattı. Ömer'in yanında yüzü gümüş gibi parlayan bir adam vardı. (O kişi Abdurrahman b. Avf idi) Ömer ona yöneldi ve onunla konuştu. Sonra da soru soran adama yöneldi ve dedi ki: "Sen o hayvanı kasıtlı olarak mı öldürdün? Yoksa hataen mi?" Adam dedi ki: "Ben ona taş atmak istedim fakat onu öldürmek istememiştim." Ömer dedi ki: "Senin onu kasıtla hata arasında öldürdüğüne kaniyim. Git bir koyun kes. Onun etini tasadduk et, derisini de su kabı yap." Bundan sonra Ömer'in yanından ayrıldık Ben, arkadaşıma dedim ki: "Ey adam, Allah'ın koyduğu sınırlar büyük bir şeydir. Mü’minlerin emiri sana nasıl fetva vereceğini bilemedi. Bu sebeple arkadaşına şortlu. Sen git deveni kes. "Adam da bunu yaptı, ben o anda . Maide suresinin: "İçinizden adil iki kişi hüküm versin." âyetini hatırlamıyordum. Benim sözüm Ömer'e ulaşmış. Bir de ne görelim, Ömer sopasıyla yanımızda. Ömer elindeki sopayla arkadaşıma vurdu ve dedi ki: "Hem Harem bölgesinde hayvanı öldürüyorsun hem de aleyhinde verilen hükmü hafif buluyorsun ha?" ömer daha sonra bana yöneldi. Ben de dedim ki: "Ey mü’minlerin emiri bana yapman haram olan bir şeyi (beni dövmeni) bugün sana helal görmüyorum." Ömer de dedi ki: "Ey Cabirin oğlu Kabise, ben seni küçük yaşta bir genç, ufku geniş, düzgün konuşan bir kimse olarak görüyorum. Bir gençte dokuz tane güzel ahlak olur bir tane de kötü ahhk. Kötü olan ahlak, diğer güzel ahlakları if-sad eder. Sen, gençlerin düştükleri halalardan kaçın."
Katade diyor ki: "Bize anlatıldı ki, bir adam av hayvanını avlamış Ömer b. Hattab'ın oğlu Abdullah'a gelmiş ve bunun hükmünü sormuştur. Bu sırada Abdullah'ın yanında Safva'nın oğlu Abdullah bulunuyormuş. Ömer'in oğlu Abdullah, Sufva'nın oğluna: "Ya ben konuşayım sen beni tasdik et ya da sen konuş ben seni tasdik edeyim." demiştir. Bunun üzerine Ömer'in oğlu fetvayı vermiş Safva'nın oğlu da onu doğrulamıştır. Böylece av hayvanı hakkında iki kişi olarak hüküm vermişlerdir.
Muhammed b. Sirin diyor ki: "Bir adam ihrama girmiş, devesinin üzerinde giderken bir tepeye sığınan geyiği görmüş ve demiş ki: "Bakalım bu tepeye ben mi önce varacağım yoksa bu geyik mi?" Devesini koştururken geyiklerden biri onun devesinin ayaklarının altına düşmüş ve deve onu öldürmüştür. Adam Ömer'e gelmiş ve meseleyi anlatmış Ömer de Abdurrahmanla birlikte onun beyaz bir keçi kurban etmesine hüküm vermişlerdir.
b- İbrahim en-Nehai ve Kufeli fıkıh âlimlerine göre ise, müslümanlardan âdil olan iki kimse, öldürülen av hayvanına bakarlar ve ona para ile değer biçerler. Sonra onu öldürene, biçtikleri değerle, ehli hayvanlardan kurbanlıklar satın alıp harem bölgesinde kesmesini emrederler.
Âyet-i kerime’de, ihramlı iken av hayvanını öldürenin keffarelinin yoksulları doyurmak ta olacağı zikredilmektedir.
Müfessirler bu âyette zikredilen, ihramlı iken av hayvanını öldürenin, ceza olarak yerine getireceği keffaretlerin âyette zikredilen sıralamaya göre mi yoksa bunlardan herhangi birini yapmakta avlananın serbest mi olduğu hususunda iki görüş zikretmişlerdir;
a- Abdullah b. Abbas, Ata, Mücahid, Âmir, İbrahim en-Nehai, Hammad, Süddi ve Hasan-ı Basri'den nakledilen bir görüşe göre, ihramlı iken av hayvanını öldüren kinişe, avlanmanın cezası olarak yerine getireceği keffarette, âyette zikredilen sıralamaya uymaya mecburdur. Yani ihramlı iken kasıtlı olarak av hayvanini öldüren kimse önce o hayvanın ehli hayvanlardan bir benzerini harem bölgesinde kurban etmekle yükümlüdür. Bunun dışında keffaretler ondan sorumluluğu düşürmez. Şâyet buna gücü yetmezse av hayvanının değeri ölçüsünde, fakirlere gıda maddesi verir. Buna da gücü yetmezse gıda maddelerinin kıymeti ölçüsünde oruç tutar.
Bu hususta Ali b. Ebi Talha, Abdullah b. Abbas'ın, bu âyeti okuduktan sonra şunları söylediğini rivâyet etmiştir. "İhramlı olan kimse av hayvanlarından bîrini öldürdüğünde onun, bu hayvanların bir benzerini kurban etmesine hüküm verilir. Mesela bir ceylan veya benzerini öklürmüşse onun, Mekke'de kurban etmek üzere bir koyun kesmesi gerekir. Eğer buna gücü yetmezse altı fakiri doyurur Buna da gücü yetmezse üç gün oruç tutar. Şâyet ihramlı kimse bir geyik veya benzeri bir hayvanı öldürecek olursa onun, bir sığır kurban etmesi gerekir. Eğer buna gücü yetmezse yirmi fakiri doyurur. Buna da gücü yetmezse yirmi gün oruç tutar. Şâyet ihramlı kişi bir deve kuşu veya yaban eşeği yahut bunların benzen bir hayvanı öldürecek olursa onun bir deve kurban etmesi gerekir. Bunu bulamazsa otuz fakiri doyurur. Bunu da bulamazsa otuz gün oruç tutar. Fakat fakirlere verilecek gıda maddesine gelince, her bir fakire bir müdd miktarı gıda maddesi verir. Bu da onları doyurur.
Abdullah b. Abbas'ın, ihramlı iken av hayvanini öldüren kimsenin, Öldürdüğü hayvanın karşılığında kurban edeceği bir hayvanı kurban etmemeye gücünün yetmemesi halinde fakirleri doyurmakla yükümlü olmayacağını söylediği rivâyet edilmektedir. Zira öldürdüğü hayvanın değeri kadar, fakirlere gıda maddesi verecek güçte olan insan, öldürdüğü hayvanın benzerini de alıp kurban edebilir. Bu da göstermektedir ki bu âyette, fakirleri doyurma keffareti, sadece tutulacak oruç günlerinin sayısını tesbit etmek için zikredilmiştir. Yani ihramlı iken av hayvanını öldüren kimse, evvela, öldürdüğü hayvanın benzeri ehli bir hayvani kurban etmekle yükümlüdür. Şâyet buna gücü yetmezse av hayvanına değer biçilir ve bu değerin fakirlere dağıtılacağı farz edilir ve her fakire dağıtılacağı farz edilen miktar karşılığında bir gün oruç tutulur. Böylece fakirleri doyurma şıkkı alternatif olmaktan çıkar.
b- Ata, İkrime, Mücahid, Dehhak, Hasan-ı Basri ve Abdullah b. Abbas'tan nakledilen diğer bir görüşe göre, ihramlı olan kimsenin, kasıtlı olarak bir av hayvanını öldürmesi halinde, âyette zikredilen üç keffaret şıkkından birini seçmesi caizdir. Dilerse öldürdüğü av hayvanının benzeri bir ehli hayvanı kurban eder, dilerse liv hayvanının değeri ölçüsünde fakirleri doyurur. Dilerse öldürdüğü av hayvanının benzeri bir ehli hayvanı kurban eder, dilerse av hayvanının değeri ölçüsünde fakirleri doyurur. Dilerse her fakiri doyurma karşılığında bir gün olmak üzere oruç tutar. Zira ceza olarak yerine getirilmesi emredilen bu üç keffaret şeklinde de "Veya" mânâsına gelin kelimesi zikredilmiştir. Bu da mükellefin, zikredilen şıklardan birini seçmekte serbest olduğunu ifade eder. Buna mukabil, Kur'andaki "Buna gücü yetmezse şunu yapsın." şeklindeki ifadeler mükellefin, âyetle zikredilen sıralamaya uyma mecburiyetinde olduğunu ifade ederler. Ancak ihramlının bu âyette zikredilen keffareti erden herhangi birini yerine getirmekte serbest olduğunu söyleyen bu âlimler, ihramlı kimsenin, av hayvanının karşılığında ehli bir hayvanı kurban etme şıkkından vaz geçip de fakirleri doyurma veya oruç tutma şıklarını tercih etmesi halinde fakirlere vereceği miktarın veya tutulacak orucun neye göre takdir edileceği hususunda farklı görüşler zikretmişlerdir..
a-
Bazılarına göre, ihramlınm bu şıklardan birini tercih etmesi halinde av hayvanının dengi olan ehli hayvana gıda maddeleriyle değer biçilir. Sonra da avlanan ihramlı kişi, gıda maddelerinden herbir müdd' ün karşılığında bir gün oruç tutar. Ata bu görüştedir.
b-
Diğer
bazılarına göre ise, ihramlı iken av hayvanını öldüren kimse, fakirleri doyurma veya oruç tutma şıklarından birini tercih ettiği takdirde bizzat ölçtürülen av hayvanına gıda maddeleriyle değer biçer. Eğer fakirleri doyurmak isterse o gıda maddelerini fakirlere verir. Oruç tutmayı tercih edecek olursa oruç tutar. Katade bu görüştedir. Ancak ne kadar gıda maddesine karşılık bir gün oruç tutmanın gerekli olacağı hususunda âlimler, farklı görüşler zikretmişlerdir.
Bunların
bazılarına göre ihramlı iken av avlayan kişi, gıda maddelerinden her müdd karşılığında bir gün oruç tutar.
Diğer
bazılarına göre ise her yarım sa' (İki müdd) ölçüsü karşılığında bir gün onıç tutar.
Bunlardan bir başka kısmına göre ise her sa' karşılığında bir gün oruç tutar.
c- İhramlı iken av hayvanını öldüren kimsenin, âyette zikredilen keffaretlerde sıralamayı takibetme mecburiyetinde olduğunu söyleyen âlimlerden bir kısmı demişlerdir ki: "İhramlı iken kasıtlı olarak av hayvanını öldüren kimsenin, fakirleri doyurma şeklindeki keffaret şıkkını seçmesinin bir mânâsı yoktur. Zira fakirleri doyurabilecek güçte olan kimse, öldürdüğü hayvanın dengi ehli bir hayvanı kurban etmeye de gücü yetmiş olur. Bu durumda da birinci şık olarak, ehli bir hayvanı kurban etmek zorundadır. Ehli bir hayvanı kurban etmeye gücü yetmeyen kimsenin, fakirleri doyurmaya da gücü yetmeyeceğinden böyle bir kimsenin, onıç tutma şıkkını tercih etmekten başka bir yolu yoktur. Allahü teâlânın, fakirleri doyurma şıkkını zikretmesinin hikmeti ise sadece tutulacak oruç günlerinin sayısını, duyurulacağı farz edilen fakirlerin sayısına göre tesbit etmek içindir. Yoksa gerçekten fakirleri doyulmak için değildir.
Taberi diyor ki: "Âyette zikredilen "Öldürülene denk kurbanlık" ifadesinin izahında beyan edilen görüşlerden tercihe şayan olan görüş şudur: İhramlı iken kasıtlı olarak bir av hayvanını öldüren kimse, kurban kesme şıkkını tercih ettiği takdirde av hayvanının, ehli hayvanlardan benzeri olan bir hayvanı kurban etmekle yükümlüdür. Av hayvanına değer biçerek o değerde bir hayvanı alıp kesmek söz konusu değildir. Zira hayvanın değeri onun misli değil kıymetidir. Halbuki Allahü teâlâ, av hayvaninin mislinin yani benzerinin kurban edilmesini emretmiştir.
Taberi sözlerine devamla diyor ki: "İhramlının, âyette zikredilen üç keffarette sıralamayı mı takibetmek zorunda olduğu yoksa onlardan herhangi birini seçmekte serbest mi olduğu görüşlerinden de, serbest olduğunu söyleyen görüş tercihe şayandır. Bu itibarla ihramlı iken av hayvanını kaşıtıl bir şekilde öldüren kimse dilerse ehli hayvanlardan, onun bir benzerini haremde kurban eder dilerse onun değeri kadar fakirlere infakta bulunur. Dilerse infakta bulunacağı miktarlar ölçüsünde oruç tutar. Zira başka bir âyette ihramlı iken başını tıraş eden kimsenin, keffaret olarak dilerse oruç tutacağı veya sadaka vereceği yahut da kurban kesebileceği zikredilmiştir. Bu âyette de ihramlı iken bir av hayvanını avlayanın keffareti zikredilmiştir. Bunun keffareti'de başını tıraş edenin keffareti gibi seçeneklidir. Kişi dilediği şıkkı seçebilir.
Müfessirler, ihramlının, fakirleri doyurma şıkkını tercih etmesi halinde av hayvanını değerlendirirken hangi yerdeki değerinin esas olacağı hususunda iki görüş zikretmişlerdir.
a- İbrahim en-Nehai, Hammad, Ebû Hanife, Ebû Yusuf ve Muhammed'e göre av hayvanına öldürüldüğü yerde değer biçilir ve bu değer esas alınarak gıda maddeleri satın alınır ve fakirlere dağıtılır.
b- Âmir eş-Şa'biden nakledilen diğer bir görüşe göre ise öldürülen av hayvanına, keffaretinin ödeneceği yerdeki değerine göre kıymet takdir edilir.
Bu hususta Âmir demiştir ki: "Bir ihramlı kişi Horasan'dan geçerken bir hayvanı avlayacak olur da onun keffaretini Mekke veya Mina'da ödeyecek olursa onun değeri, ödeneceği yere göre tesbit edilir ve fakirlere dağıtılır.
Taberi diyor ki: "Bize göre doğru olan görüş şudur: Av hayvanını öldüren ihramlî kişi onun, ehli hayvanlardan benzerini kurban etmeyi tercih ettiği takdirde onun için av hayvanının, yaratılışı ve cinsindeki kuvveti bakımından, ehli hayvanlardan en çok benzeyenini kurban etmesi onun için kâfidir. Şâyet ihramlı, fakirleri doyurma şıkkını tercih edecek olursa, av hayvanına. Öldürüldüğü yerdeki değerine göre değer biçer. Dilerse onu oradaki fakirlere infak eder dilerse Mekke'de infak eder, dilerse başka bir yerde infak eder. Zira Allahü teâlâ, ihramlınm avlanması halinde kurban kesme veya fakirleri doyurma yahut da oruç tutma gibi üç keffaret şeklinden birini yerine getirmesini emretmiş, bunlardan, sadece kesilecek kurbanın Kabe'ye ulaştırılarak kesilmesini şart koşmuş, diğer iki keffaret şeklinin herhangi bir yerde yerine getirileceğine dair bir şart koşmamıştır. Bu sebeple fakirleri dilediği yerde doyurur, orucu dilediği yerde tutar. Ancak kurbanı canlı olarak Kabe'ye ulaştırması ve orada kesip fakirlere dağıtması gereklidir. Buna mukabil, avlanmanın cezası olarak kesilecek bu kurbanın, kesilmesi için belli bir gün tayin edilmemiştir. Avlanan kişi onu her zaman kesebilir. Bayramdan önce de kesebilir sonra da.
Fakirleri doyurma veya oruç tutma keffaretlerini yerine getiren kimse ise dilediği yerde ve dilediği zaman bunları yerine getirebilir. Ata da bu meseleyi böyle izah etmiştir.
Âyet-i kerime’de "Veya kıymeti ölçüsünde oruç tutmaktır." buyurulmaktadır. Bu ifadeden maksat şudur: İhramlı olduğu halde kasıtlı bir şekilde av hayvanını öldüren kimsenin, yerine getireceği keffaretlerden biri de öldürdüğü av hayvanının değerinin miktarında oruç tutmasıdır.
Taberi diyor ki: "Av hayvanının değerine göre oruç günlerinin sayısının tesbiti şu şekilde yapılır: Öldürülen av hayvanı, öldürüldüğü yerde sağ kabul edilerek gıda maddeleriyle değer biçilir. Sonra onu öldüren ihramlı kişinin bu gıda maddelerinden her müdd'ünün karşılığında bir gün oruç tutmasına hüküm verilir. Çünkü Resûlüllah, Ramazan ayında, gündüzün kasıtlı bir şekilde hanımıyla cinsi münasebette bulunan kimseye keffaret olarak her bir müdd'ün karşılığında bir gün oruç tutmasına hüküm vermiştir. Av hayvanını öldürenin tutacağı oruç günlerinin sayısı da müdd ile tesbit edilir.
Taberi sözlerine devamla diyor ki: "Eğer denilecek olursa ki: Niçin ihramlı olduğu halde av avlayanın keffaretinde, oruç günlerini tesbit ederken müdd ölçeğini esas aldın da Sa' ölçeğini esas almadın?" Halbuki Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ihramlı iken başı bitlenen Ka'b b. Ucreye, başım tıraş ederek her bir sar karşılığında bir gün oruç tutmasına dair hüküm vermiştir. İhramlı iken avlanmanın kefîaretini. ihramlı iken tıraş olana kıyaslamak, Ramazanda oruç yiyene kıyaslamaktan daha evladır." Cevaben denilir ki: "Kıyas demek, ihtilaflı olan fer'i meseleleri, üzerinde ittifak edilen ve fer'i meselelerin de benzeri olan asıl meselelere benzetmektir. Sözlerine itibar edilen âlimlerin hepsi, ihramlı iken avlanmanın keffareti olarak tutulacak bir günlük orucun, fakirlere yedirilecek bir sa' ölçeğine tekabül etmeyeceği hususunda ittifak etmişlerdir. Bu da göstermektedir, ki ihramlı iken avlananın tutacağı keffaret orucunun günlerinin tesbiti, ihramlı iken başını tıraş edenin tutacağı orucun günlerini tesbite kıyas edilemez. O halde Ramazan ayında, gündüzün hanımıyla cinsi münasebette bulunan kimsenin tutacağı orucun günlerinin tesbit şekline kıyaslamaktan başka bir yol kalmamıştır. Nitekim Ata, Abdullah b. Abbas ve Said b. Cübeyr, avlanan ihramlının. her müdd karşılığında bir gün oruç tutacağım söylemişlerdir.
Âyet-i kerime’de: "Allah, geçmişte yapılanları affetrniştir. Kim tekrar bu yasağı ihlal ederse Allah onu cezalandırır." buyunılmaktadır.
Müfessirler, bu âyette zikredilen "Geçmişte yapılanların affedilmesinden "Yasağı ihlal etmek"ten ve "Allah'ın cezalandırmasından nelerin kastedildiği hususunda farklı görüşler zikretmişlerdir.
a- Ata, Mücahid ve Said b. Cübeyrden nakledilen bir görüşe göre "Allah, geçmişte yapılanları affetmiştir." ifadesinden maksat, "Allah, islam gelmeden önce, cahiliye döneminde, ihramlı iken av hayvanları öldürmenin cezasını affetmistir." demektir. "Kim tekrar bu yasağı ihlal ederse Allah onu cezalandırır;" ifadesinden maksat ise: "Kim, islam geldikten sonra tekrar ihramlı olduğu halde av hayvanlarını avlamaya dönecek olursa Allah onu hem dünyada keffaretle yükümlü kılarak cezalandırır hem da âhirette cezalandıracaktır." demektir.
Bunlara göre ihramlı olan kimse tekrar tekrar ihram yasağını ihlal ederek avlanacak olursa her defasında da keffaret ödemekle cezalandırılır. Ancak tekrarından dolayı kazandığı günah, kendisiyle rabbi arasındaki bir meseledir.
b- Said b. Cübeyr ve Ata'dan nakledilen diğer bir görüşe göre ise "Allah, geçmişte yapılanları affetmiştir." ifadesinden maksat, "Allah sizlerin cahiliye döneminde ihramlı iken yaptığınız avlanmalarınızın cezasını affetmiştir." demektir. Kim tekrar bu yasağı ihlal ederse Allah onu cezalandırır." ifadesinden maksat ise "Kim, islam geldikten sonra tekrar ihramlı iken avlanma yasağını ih-ial edecek olursa Allah onu, keffaret ödemkle yükümlü kılarak dünyada iken cezalandırır." demektir.
c- Abdullah b. Abbas, Kadı Şüreyh, İbrahim en-Nehai, Said b. Cübeyr, Mücahid ve Hasan-i Basriden nakledilen diğer bir görüşe göre "Allah, geçmişte yapılanları affetmiştir." ifadesinden maksat, "Allah, ihramlı iken avlanmayı ilk defa yapanı affetmiştir." demektir. "Kim tekrar bu yasağı ihlal ederse Allah onu cezalandırır." ifadesinden maksat ise "Kim ihramlı olduğu halde ikinci kez avlanmayı yapacak olursa artık onu cezalandıracak olan Allah’tır. Onun için dünyada yerine getireceği keffaret diye bir şey söz konusu değildir." demektir.
d- İbn-i Zeydden nakledilen diğer bir görüşe göre ise "Allah, geçmişte yapılanları affetmişîir." ifadesinden maksat, "Allah, avlanması haram kılınmadan önce, ihramlı iken avlananın avlanmasını affetmişiir." demektir. "Kim de tekrar bu yasağı ihlal ederse Allah onu cezalandırır." ifadesinden maksat ise "Kim de Allah'ın, ihramlı iken avlanmayı haram kılmasından sonra, avlanmanın haram olduğunu bilerek, ihramlı olduğunu hatırlayarak, av hayvanını öldürmeyi kastederek, ihramlı iken avlanacak olursa işte bunu cezalandıracak olan ancak Allah'tır. Bunun günahlarını affetmek üzere dünyada yerine getireceği herhangi bir keffareti yoktur" demektir.
c-Diğer bir kısım âlimlere göre de bu âyet-i kerime, belli bir insanı beyan etmektedir. O kimse ihramlı iken bir kere hayvan avlamış Allah da onu bağışlamıştır. Tekrar avlanmış Allah da gökten bir ateş göndererek onu yakmıştır.
Taberi diyor ki: "Bize göre bu konuda evla olan söz, âyetin bu bölümüne şu şekilde manâ veren sözdür: "İslam gelip ihramlı kişinin avlanmasını yasakladıktan sonra kim ilk defa kasıtlı olarak bu yasağı ihlal edecek olursa, dünyada iken keffaret ödemesi halinde Allah onu affeder. Fakat kim de ikinci bir defa tekrar ihramlı iken avlanma yasağını ihlal edecek olursa, keffaret ödemekle yükümlü olmasıyla birlikte Allah ondan intikam alacaktır."
Taberi sözlerine devamla diyor ki: "Eğer bir kişi zannedecek olursa ki, keffaret ödemek cezayı düşülür. Bu itibarla ihramlı iken birinci avlanmasından sonra tekrar avlananın keffaret ödemesi söz konusu olursa onun âhiretteki cezası düşer." Bu kimse yanlış bir zanda bulunmuş olur. Zira Allahü teâlânın, kendisine isyan etmenin cezalarını dilediği gibi farklı yapma yetkisi vardır. Bazı isyanların cezalarını artırırken diğerlerini azaltabilir. Nitekim bekâr olarak zina edenle evli olarak zina edenin cezalarını, çeyrek dinar çalanla daha az miktardaki bir şeyi çalanın cezalarını farklı kılmıştır. İhramlı iken kasıtlı olarak ilk defa avlananın cezasını ikinci defa avlanandan farklı kılmıştır. Birinci defa avlanana ceza olarak ya avladığı hayvanın benzeri olan ehli bir hayvanı kurban etmesini veya onun değeri kadar gıda maddeleriyle fakirleri doyurmasını yahut gıda maddeleri nüktarinca oruç tutmasını beyan buyurmuştur. Bu yasağı tekrar ihlal edene ise bu keffaretlere ilaveten ayrı bir ceza vereceğini beyan etmiştir.
Âyet-i kerime’nin sonunda geçen ve "Allah her şeye galiptir, layık olana cezasını verendir." şeklinde tercüme edilen cümlesindeki kelimesinin mânâsı "Allah, hakimiyetine dokunulamayan, hiçbir güç tarafından mağlûp edilemeyen, cezalandırmak istediğinde kendisine karşı linemeyen ilahtır. Çünkü kainat onun yaratığıdır. Emir verme de ona aittir, izzet ve dokunulmazlık ta ona mahsustur." demektir. kelimesinin mânâsı ise "İntikam sahibidir. Yani kendisine karşı geleni cezalandırır." demektir.
96. Âyetin Tefsiri
Size de yolculara da yiyecek olmak üzere, deniz avı ve onu yemek helal kılındı. Kara avı ise ihramlı olduğunuz müddetçe size haram kılınmıştır. Huzurunda toplanacağınız Allah'tan korkun.
Ey iman edenler, denizde avlanmak ve ondan çıkan av hayvanını yemek, mukim olanlarınız için bir geçimlik, misafirleriniz için de azık olmak üzere sizlere helal kılındı. Karada yaşayan hayvanların avlanması ise, Hac veya Umre için ihramlı bulunduğunuz sürece sizlere haram kılınmıştır. Huzurunda toplanacağınız Allah'ın sizi cezalandırmasından korkun. Çünkü o sizi, amellerinize göre hesaba çekecektir.
Âyet-i kerime’de, deniz avlarının helal olduğu beyan edilmiştir. Ayrıca ifadesi zikredilmiştir. Bu ifade müfessirler tarafından başlıca iki şekilde izah edilmiştir.
a- Bazı âlimlere göre ifadesinden maksat, denizden avlanan hayvanların yenmesi demektir. Mealde bu görüş tercih edilmiştir. Buna göre âyetin bu bölümünün mânâsı şöyledir: "Sizin için çeşitli maksatlarla denizden avlanmak helal kılındığı gibi, denizden avladığınız hayvanları yemek te sizin için helal kılınmıştır." Taberi bu izah tarzını zikretmiştir.
b-Taberinin de zikrettiği diğer bir görüşe göre âyette geçen ifadesinin mânâsı "Denizin yemeği" demektir. Buna göre âyetin mânâsı şöyledir: "Denizin av hayvanları sizin için helal olduğu gibi onun yemeği de sizin için helal kılınmıştır." Müfessirler, burada zikredilen "Deniz avi"ndan ve "Denizin yemeği"nden neyin kastedildiği hususunda farklı görüşler zikretmişlerdir.
Denizin avından maksat, Hazret-i Ömer, Abdullah b. Abbas, Ebû Seleme ve Hazret-i Ebubebekir'e göre "Denizden avlanan şey"dir.
Abdullah b. Abbas, Said b. Cübeyr, Süddi ve Said b. el- Müseyyebe göre ise "Denizden çıkarılan taze avlar"dır.
Mücühide göre ise "Denizden avlanan balıklar" dır.
"Denizin yemeği"den maksat ise, Hazret-i Ebubekir, Ömer b. el-Hattab, Abdullah b. Abbas, Abdullah b. Ömer ve Ebû Eyyube göre denizde ölüpte ölü olarak kıyıya vuran deniz hayvanlarıdır.
Bu hususta Ebû Hureyre diyor ki: "Ben, Bahreyn'de bulunuyordum. Bahreynliler bana, kıyıya vuran ölü balıkların hükmünü sordular. Ben de onlara, o balıkları yemelerine dair fetva verdim. Ömer b. el Hattabın yanına gelince meseleyi ona anlattım. O da bana dedi ki: "Onlara nasıl fetva verdin?" Dedim ki: "Yeyin diye fetva verdim." Dedi ki: "Bunun dışında bir fetva vermiş olsaydın sana sopa atardım. Çünkü Allahü teâlâ kitabında buyurmuştur ki: "Deniz avı sizin için helal kılınmıştır. Denizin yemeği ise sizin için de yiyecektir yolcular için de." Burada zikredilen denizin avından maksat, oradan avlanılanlardır. Denizin yemeğinden maksat ise ölü olarak kıyıya vuranlardır."
Nafı diyor ki: "Ebû Hureyrenin oğlu Abdurrahman, Abdullah b. Ömerin yanına geldi ve ona dedi ki: "Deniz kıyıya çokça ölü balık çıkarmış." Abdullah da Abdurrahman'a bu balıklan yemesini yasakladı ve dedi ki: " "Ey Nafı Kur’an’ı getir." Ben Kur’an’ı ona getirdim. O da: "Denizin av hayvanları size helal kılındı. Onun yemeği de sizin için de yolcular içinde bir geçimliktir." âyetini okudu. Ben de dedim ki: "Denizin yemeği kıyıya vuranlar mıdır?" Abdullah da dedi ki: "Abdurrahman'a yetiş ve ona, denizden kıyıya vuranları yemesini söyle."
Hazret-i Ebubekir ve İkrime'den nakledilen bir görüşe göre de denizin yemeğinden maksat, denizele bulunan her şeydir.
Abdullah b. Abbas, İkrime, Said b. Cübeyr, İbrahim en-Nehai, Katade, Mücahid, Süddi, Said b. el-Müseyyeb ve Cabir b. Zeyd'e göre ise denizin yemeğinden maksat, denizden çıkarıldıktan sonra tuzlanıp bekletilen balıktır.
Bu hususta Said b. Cübeyr diyor ki: "İnsanlar deniz kenarında yaşayan kimselere giderler onlara: "Bize yemek verin." derler. Yemek isterken de "Tazesinden istiyoruz." derlerse onlar, ağlarını atıp av yaparlar. Şâyet, "Yemeklerinizden bize yedirin." derlerse onlar, tuzladıklan balıkları yedirirler.
İbrahim en-Nehai ve Abdullah b. Abbas'dan nakledilen başka bir görüşe göre denizin yemeğinden maksat, hem ölü olarak kıyıya vuran balıklar hem de tuzlanarak bekletilen balıklardır.
Taberi diyor ki: "Bize göre denizin yemeği hakkındaki görüşlerden doğru olmaya en evla olanı, denizin yemeğinden maksadın, denizin dışarı attığı veya deniz çekilerek sahilde ölü bulunan balıklardır. Zira âyetin başında, denizden avlanmalarının helal olduğu zikredilmiş ondan sonra da denizin yemeğinin helal olduğu beyan buyurulmuştur. Bundan da anlaşılmaktadır ki denizin yemeği, denizden avlanmayan şeylerdir. Bunlar da kıyıya vuran balıklardır.
Denizin yemeğini "Denizden çıkarıldıktan sonra tuzlanıp bekletilen balıktır." şeklinde izah etmek isabetli değildir. Zira bu da denizden avlanılanlardandır. Ve âyetin: "Deniz avı" ifadesine dahildir. Denizin yemeğini de denizin avının içerdiği şeylerden biri olarak izalı etmek, âyette tekrar olduğunu söylemek olur ki bu, ilahi kelamın üslubuna uygun düşmez. Ayrıca bu hususla Resûlüllahtan, bazı âlimler tarafından mevkuf olduğu söylenen şu hadis Rivâyet edilmiştir: "Ebû Hureyre (radıyallahü anh) Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) in, bu âyeti okurken şöyle buyurduğunu Rivâyet etmiştir: "Denizin yemeği, onun, ölü olarak dışım attığıdır. İşte onun yemeği budur." Ebû Seleme bu hadisin Ebû Hureyreye mevkuf olduğunu (Yani rivâyetin Ebû Hureyre'de kalıp Resûlüllah’a dayandırılmadığını) söylemiştir.
Âyet-i kerime’de "Size ve yolculara yiyecek (geçimlik) olmak üzere" buyurulmaktadır". Bu ifadeden maksat, denizin avı ve yemeği, içinizden mukim olanlar için de geçimliktir. Onu yer ve ondan faydalanırlar. Yolcu olanlar için de geçimliktir. Onlar da îuzladıkları balıkları azık olarak taşırlar." demektir.
Hasan-i Basri burudaki yolculardan maksadın, ihrama girmiş olan yolcular olduğunu söylemiştir.
Mücahid ise buradaki "Sizden" ifadesinden maksadın, köylüler, yolcular" dan maksadın da şehirliler olduğunu söylemiştir.
Taberi, Mücahidin bu görüşünün isabetli olmadığını zira, "Yolcu" ifadesine köylü ve şehirli her türlü yolcunun girdiğini söylemiştir.
Âyet-i kerime’de: "Kara avı ise, ihramlı olduğunuz sürece size haram kılınmıştır. " huyurulmaktadır. Müfessirler, ihrama girmiş olan kimseye, kara av hayvanlarının hangi yönleriyle haram olduğu hususunda farklı görüşler zikretmişlerdir.
a- Hazret-i Ali, Abdullah b. Ömer ve Said b. Cübeyrden nakledilen bir görüşe göre, ihrama giren kimseye kara av hayvanı her yönüyle haramdır. Böyle bir kimse kara av hayvanını avlayamaz, başkası tarafından avlananın etinden yiyemez, onu öldüremez, satamaz, satın alamaz, yakalayamaz ve onu mal edinemez.
Bu hususta Nevfel diyor ki: "Osman b. Affan hac yapıyordu. Ali de onunla birlikte hac yapıyordu. Osman'a, ihramlı olmayan bir kimsenin avladığı hayvanın eti getirildi. Osman ondan yedi. Fakat Ali yemedi. Osman dedi ki: "Vallahi biz onu avlamadık, onun avlanmasını emretmedik, avlanması için kimseye de göstermedik." Bunun üzerine Ali: "Kara avı ise. ihramlı olduğunuz müddetçe size haram kılınmıştır." âyetini okudu.
b- Hazret-i Ömer, Ebû Hureyre, Kâ'bul Ahbar, Abdullah b. Ömer, Osman b. Affan Zübeyr b. El-Avvam, Abdullah b. Abbas ve diğer bir kısım âlimlere göre ise ihramlı olan kimse, ihramlı iken avladığı veya kestiği veya ihramlı olduğu halde kendisi için avlanan av hayvanlarının etlerinden yiyemez. Buna mukabil ihrama girmeden önce avladığı veya kesliği hayvandan yahut ihramlı olmayan bir kimse için avlanan hayvanlardan yemesinin bir mahzuru yoktur. Yine ihramlının ihrama girmeden önce mülkünde bulunan av hayvanlarından yemesinde bir mahzur yoktur. Keza ihramlmın, av hayvanını sadece yakalaması haram değildir.
Bu hususta Said b. el-Müseyyeb, Ebû Hureyreden şunları işittiğini söylemiştir.
Ebû Hureyre Bahreyn'den geliymuş, "Rebze" denen yere varınca Irak halkından olan ihramlı bir kafile ile karşılaşmış. Kafile Ebû Hııreyre'ye, Rebze halkında bulduklan av hayvanının etinin hükmünü sormuşlar. Ebû Hureyre de o ihramlı kafileye o eti yemelerini emretmiş." Ebû Hureyre demiştir ki: "Sonra ben onlara verdiğim emirde şüpheye düştüm. Medineye gelince bunu Ömer b. el-Hattaba anlattım. Ömer de dedi ki: "Sen onlara neyi emretmiştin?" Ben de dedim ki: "Onu yemelerini emretmiştim." Bunun üzerine Ömer b. el-Hattab dedi ki: "Şâyet sen bunun dışında bir şey emretmiş olsaydın sana şunu yapardım." Bunu söylerken tehditte bulunuyordu. Muvatta,K. el-hac, bab: 24,Hadis No: 80
Ebû Seleme diyor ki: "Osman b. Affan ihramlı iken "Arc" denen yerde konakladı. Arc'ın sahibi ona bağırtlak kuşu hediye etti. Osman arkadaşlarına dedi ki: "Siz onu yeyin. O, benim adıma avlandığı için ben yemiyorum." Onlar da o kuşların etini yediler. Fakat Osman yemedi.
Ata b. Yesar diyor ki:
"Ka'bul Ahbar bir kervanla birlikte Şam'dan geliyordu. Onlar yolda iken av hayvanı eti elde ettiler. Ka'b onlara eti yemelerine dair fetva verdi. Kervan Medine'de Ömer b. el-Hattab'ın yanına ulaşınca meseleyi ona anlattılar. Ömer de onlara: "Buna dair size kim fetva verdi?" dedi. Onlar da "Ka'b verdi." dediler.
Ömer de dedi ki: "Siz hacdan dönünceye kadar ben bunu size emir tayin ettim." Mııvalla, K. el-Hac, Bab: 24,1 indis No: 82
Urve b. Zübeyr diyor ki: Zübeyr b. el-Avvam ihramlı iken av hayvanlarının etini azık olarak alırdı."
Abdullah b. Abbas demiştir ki: "Herhangi bir şey, sen ihrama girmeden avlanacak veya kesilecek olursa o senin için helaldir. Herhangi bir şey de sen ihramlı iken avlanacak veya kesilecek olursa o da senin için haramdır."
c- Ebû Selem'e ve diğer bir kısım âlimlere göre ise ihramlı olan kimseye av hayvanını sadece avlaması haramdır, ihramlının av hayvanını ona malik olan bir kimseden alıp kesmesi, kendisi için avlamadıkça, kendi malı olduktan sonra onu yemesi, onu satması ve onu satın alması caizdir.
Taberi diyor ki: "Bize göre bu hususta doğru olan görüş, şunu söylemektir. "Allahü teâlâ bu Âyet-i kerime’de ihramlı olan kimseye kara av hayvanlarını avlama mânâsını içeren her türlü şeyi haram kıldığını beyan etmiştir. Avlama manâsını ifade eden şeylerden herhangi biri hususunda özellikle haram olduğunu beyan etmemiştir. Bu sebeple ihramlı olan kimseye avlanma mânâsına gelen her şey haramdır. Ona av hayvanını satması, satın alması, avlaması, öldürmesi ve buna benzeyen avlanma mânâsına dahil olan her şey haramdır. Ancak ihramlı kişi av hayvanının ihramlı olmayan bir kimse tarafından yine ihramlı olmayan bir kimse için kesildiğini anlayacak olursa işte onun bu takdirde ondan yemesi helaldir. Zira bu hususta Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) den sabit olan şu hadis Rivâyet edilmiştir. Şöyle ki, Abdurrahman b. Osman et-Teymi diyor ki:
"Biz, Talha b. Ubeydullah ile birlikte ihramlı idik. Talha'ya bir kuş hediye edildi. Talha uyuyordu. Bizden bazılarımız ondan yedi, bazılarımız ise çekindi, Talha uyanınca onu yiyenlerin görüşüne katıldı ve dedi ki: "Biz, Resûlüllahla beraber onu yemiştik. Müslim, K. el-Hac, Rab: 65, Hadis No: 1197.
Taberi sözlerine devamla diyor ki: "Eğer denilecek olursa ki: "Sen Sa'b b. Cessameden Rivâyet edilen şu hadis hakkında ne dersin?
Sa'b b. Cessame demiştir ki:
"Resûlüllah, "Ebva" veya "Veddan" denen yerde iken kendisi Resûlüllah’a bir yaban eşeği hediye etmiş Resûlüllah da onu geri iade etmiştir. Resûlüllah, Sa'bın yüzündeki hali görünce buyurmuştur ki: "Biz onu başka bir sebepten değil ancak ihramlı olduğumuz için iade ettik Buhari, K. es-Sayd, Bab: 6/Müslim, K. el-Hac, Bab: 50, Hadis No: 1193. Yine sen, Âişeden, "Resûlüllah’a, ihramlı iken kurutulmuş geyik eti hediye edildi, Resûlüllah da onu geri iade etti." şeklinde Rivâyet edilen hadis hakkında ve benzeri haberler hakkında ne dersin?" Cevaben denilir ki: "Bu mânâda Rivâyet edilen haberlerden herhangi birinde Resûlüllah’a hediye edilen av hayvanlarının, ihramlı olmayan bir kimse tarafından, yine ihramlı olmayan bir kimse için kesildiğine, buna rağmen o hayvanların, Resûlüllah taralından geri iade edildiğine dair herhangi bir beyan yoktur. Bu haberlerde sadece Resûlüllah’a, av hayvanlarının etlerinin hediye edildiği, Resûlüllah’ın da onları geri çevirdiği zikredilmektedir. Olabilir ki Resûlüllah’ın bunları reddetme sebebi o av hayvanlarını kesen veya avlayan kimsenin, Resûlüllah ihramlı iken onu Resûlüllah için kesmiş veya avlamış olmasıdır. Nitekim Cabir b. Abdullah'ın Resûlüllahtan rivâyet ettiği şu hadis, izah edilen bu mânâyı ifade etmektedir.
Cabir b. Abdullah demiştir ki:
"Ben, Resûlüllah’ın şöyle buyurduğunu işittim. "Kara av hayvanları sizin için (ihramlı için) helaldir. Sizler bizzat onu avlamadıkça veya onlar özellikle sizin için avlanmadıkça. Ebû Davud, K. el-Menasik, Bab: 41, Hadis No: 1851 /Tirmizi, K. el-Hac, Hadis No: 875 / Nesei, K. el-Hac, Hadis No: 2830.
Madem ki bu iki hadis te sahihtir bunların her ikisiyle de amel etmek ve her ikisini de sahih bir şekilde izah etmek gerekir. Bu da şu şekilde olur. Resûlüllah’ın, kendisine hediye edilen av hayvanlarını kabul etmemesi o hayvanın, kendisi için avlanmasındandır. Onun, av hayvanının yenilmesine izin vermesi ise av hayvanının ihramlı kişi tarafından avlanmamış olmasından ve yine ihramlı bir kimse için avlanmamış olmasındandır.
Müfessirler bu âyette zikredilen "Kara av hayvanından" hangi hayvanların kastedildiği hususunda farklı görüşler zikretmişlerdir:
a- Ebû Miclez, Ata ve Said b. Cübeyre göre kara av hayvanlarından maksat, yalnızca karada yaşayan veya hem karada hem de suda yaşayan hayvanlardır. Deniz av hayvanlarından maksat ise sadece suda yaşayan hayvanlardır. Bunlara göre kaplumbağa, yengeç kurbağa kara av hayvanlarından sayılır. Bunları öldüren ihramlı kişinin, keffaret ödemesi gerekir.
b- Ata b. Ebi Rebahtan nakledilen diğer bir görüşe göre bu âyette zikredilen kara av hayvanlarından maksat, denizden çok karada yaşayan hayvanlardır.
Âyet-i kerime’nin sonunda "Huzurunda toplanacağınız Allah'tan korkun." buyurulmaktadır.
Allahü teâlâ âyetin bu bölümünde insanlara buyurmaktadır ki: "Ey insanlar, Allah'ın emirlerini tutup yasaklarından kaçınmak suretiyle ondan korkun. Bundan önceki âyetlerde size yasakladığı içki içme, kumar oynama, taşlar dikme, fal oklan çekme, ihramlı iken kara av hayvanlarını avlama gibi size haram kıldığı şeylerden uzaklasın. Zira sizin dönüşünüz Allah'adır. O size, yaptıklarınızın karşılısını verecektir."
97. Âyetin Tefsiri
Allah, Beytül Haram olan Kabe'yi, hürmet gösterilen ay'ı, Kabe'ye hediye edilen kurbanı, işaret olarak takılan gerdanlıkları, insanlan ayakta tutan bir vesile yaptı. Bu Allah'ın, göklerde ve yerde olanları bildiğini ve Allah'ın her şeyi ilmiyle kuşaîtığmı bilmeniz içindir.
Allah Kabe'yi* insanları ayakta tutan bir fizik kaynağı, nizam ve intizama sokan bir merkez, insanoğlunu güven ve huzura kavuşturan bir dayanak yapmış böylece zayıfları güçlülerin şerrinden, mazlumları zalimlerin, zulmünden, iyilik yapanları, kötülük yapanların kötülüklerinden korumuştur. Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Receb aylarından ibaret olan haram aylan, Kabe'ye hediye edilen kurbanları, Hac mevsiminde insanların veya kurbanlık hayvanların boynuna takılan gerdanlıkları da bir güven vesilesi, bir rızık kaynağı kıldı. Bu, Allah'ın, göklerde ve yerde olanları bildiğini ve sizin için faydalı olan hükümler koyduğunu ve her şeyi ilmiyle kuşattığım bilmeniz içindir.
Âyet-i kerime’de zikredilen Kabe'den maksat, bütün harem bölgesidir. Kabe'nin lügat mânâsı "Dörtgen" demektir. Ona bu ismin verilmesi, dörtgen olgundandır.
Âyette zikredilen "Beytül Haram"dan maksat, Kabe'dir. Beytül Haram'ın lügat mânâsı, kendisinde bir kısım şeylerin yapılmasının haram kılındığı ev demektir. Kabe'ye bu adın verilmesinin sebebi ise, oranın avlarının avlanmasının, otlarının biçilmesinin, ağaçlarının kesilmesinin haram olmasındandır.
Allahü teâlâ bu âyet-i kerime’de, Kabe'nin, haram ayının, Kabe'ye sevkedilen kurbanların ve hac yapan kimselerin, gerek kendilerinin gerekse hayvanlarının boyunlarına taktıkları gerdanlıkları, insanlar için, ayakta tutan bir vasıta kıldığını zikretmiştir. Bundan maksat şudur, İslam gelmeden önce bir çok insanların, Özellikle Arapkir'in sevk ve idare eden ciddi idarecileri olmadığından Allahü teâlâ, Kabe'yi, haram ay'ı, hacca götürülen kurbanları ve boyunlara takılan gerdanlıkları insanlar için, özellikle Araplar için bir manevi otorite ve bir güven vasıtası kılmıştır. Öyleki kişi Kabe'de babasının katilini dahi görse ona dokunmazdı. Kâbeye sevkedilen kurbanlıklara kimse bir şey yapmazdı. Haram ayında kimseye dokunulmazdı.
Bu âyetin izahında İbn-i Zeyil diyor ki: "Diğer insanların, kendilerini birbirlerine karşı koruyacak, onları savunacak Kralları vardı. Arapkir'in ise kendilerini savunacak ve onları birbirlerinin haksızlığından koruyacak Kralları yoktu. Bu sebeple Allahü teâlâ, Beytül Haram olan Kabe'yi oraya sevkedilen kurbanlıkları ve hacıların taktıkları gerdanlıkları da bu gibi sıfatları haiz kıldı. Öyle ki kişi kardeşini veya amcasının oğlunu öldüren kimseyle karşılaşıyor ve ona dokunmuyordu.
Taberi diyor ki: "Allahü teâlâ, bu zikredilen şeyleri, cahiliye döneminde Araplar'ı düzelten vasıtalar kıldığı gibi İslam geldikten sonra da müslümanların hac yapma yerleri ve namazlarında yönelme yönleri kılmıştır. Böylece Kabe müslümanlar için kutsallığını korumuştur."
Müfessirler, Kabe'nin, insanlar için ayakta tutan bir vesile oluşundan neyin kastedildiği hususunda farklı şeyler söylemişlerse de hepsinin izahı, Kabe'nin, insanların işlerini düzenleyen bir vasıta kılındığı hususunda birleşmektedirler.
98. Âyetin Tefsiri
Bilin ki Allah, azabı çok şiddetli olandır ve Allah çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.
Ey insanlar, bilin ki göklerde ve yerde olanları bilen, yaptığınız bütün amelleri tesbit ettiren ve o amellere göre sizi hesaba çekecek olan rabbiniz, kendisine karşı gelenlere karşı pek şiddetlidir. Fakat kendisine itaat edenlere ve günah işledikten sonra tevbe ederek kendisine yönelenlere karşı ise çok affeden ve çok merhamet edendir.
99. Âyetin Tefsiri
Peygamberin üzerine düşen ancak tebliğ etmektir. Allah, açıkladıklarınızı da gizlediklerinizi de bilir.
Bu âyet-i kerime, Allahü teâlâ tarafından kullara gönderilmiş bir ihtar mahiyetindedir. Ve izahı şöyledir: "Ey insanlar, size göndermiş olduğumuz Peygambere düşen görev, Allah'ın emir ve yasaklarını size tebliğ etmek, Allah'a karşı gelenin cezalandırılacağını bildirmek ve Allah katında bahane edilecek bir şey bırakmamaktır. Sonra cezalandırma Allah'a aittir. Çünkü o, gizlediğinizi de açığa vurduğunuzu da bilir. Kimin itaat edipkimin isyan ettiği ona gizli değildir.
100. Âyetin Tefsiri
Ey Rasûlüm, de ki: "Pis olan şeyin çokluğu hoşuna gite de pis ile temiz bir değildir. Ey akıl sahipleri Allah'tan korkun ki kurtuluşa eresiniz.
Ey Rasûlüm, de ki: "Az olun helal ve faydalı şeyler, sizin için, çok olan murdar ve haram şeylerden daha hayırlıdır. Zira hiçbir zaman, murdar bir şey temiz bir şeye eşit olamaz. Yani salih bir kul günahkâr bir kula, itaatkar bir kul günahkâr bir kula, itaatkâr bir kul da isyankâr bir kula eşit değildir. İsyankâr ve sapıkların çok oluşları hoşuna gitse bile böyledir. İsyankârların çokluğu sizi aldatmasın. Çünkü onlar, sonunda mutlaka hüsrana uğrayıp yok olacaklardır. Ey akıl sahipleri, Allah'tan korkun ki kurtuluşa eresiniz, arzularınıza kavuşasınız. Sakın murdarların çokluğunu size hoş gösteren şeytanın vesveselerine kapılmayın."
Süddi demiştir ki: "Burada zikredilen "Pis olan şey"den maksat, müşrikler, "Temiz olan şey"den maksat da mü’minlerdir."
Bu âyet-i kerime her ne kadar Resûlüllah’a hitnbetmekte ise de asıl muhatap, Resûlüllah’a tabi olan bir kısım insanlardır. Nitekim âyetin sonundaki "Ey akıl sahipleri." ifadesi de bunu göstermektedir.
101. Âyetin Tefsiri
Ey iman edenler, açıklandığı zaman hoşunuza gitmeyecek olan şeylerden sormayın. Eğer onları Kur'an indirilirken sorarsanız size açıklanır. Allah, sorduklarınızdan dolayı sizi affetmiştir. Allah, çok bağışlayan ve çok yumuşak davranandır.
Ey iman edenler, açıklandığı zaman hoşunuza gitmeyecek olan şeyleri Allah'ın Resulünden sormayın. Eğer bu şeyleri, Peygambere vahiy indiği sırada soracak olursanız Allah onların hükmünü size açıklar. Geçmişteki faydasız sorularınızdan dolayı Allah sizi affetmiştir. Allah tevbe edenlerin günahlarım çokça affeden ve günahkârların cezasını hemen vermeyerek yumuşak davranandır.
Allahü teâlâ bu âyet-i celile ile kullarına, davranış ve konuşma âdabım öğretmekte, kendileri için faydalı olmayan şeylerin arkasına düşmelerini yasaklamaktadır. Zira sorulan hususların cevaplan ortaya çıkınca ya kendilerine ağır gelen bir hüküm gelecek veya hoşlarına gitmeyen bir durum ortaya çıkacaktır.
Müfessirler bu âyet-i kerime’nin nüzul sebebi hakkında çeşitli görüşler zikretmişlerdir.
a- Abdullah b. Abbas, Enes b. Malik, Katade, Süddi ve Ebû Hureyre'den nakledilen bir görüşe göre bu âyet-i kerime, Resûlüllahtan, babalarının kimler olduğunu veya kaybolan develerinin nereye gittiğini soracak kadar Resûlüllahtan çokça soru soran sahabiler hakkında nazil olmuştur ve onların, bu tür huylarından vazgeçmelerini emretmiştir.
Bu hususta Abdullah b. Abbas diyor ki: "Bir kısım insanlar Resûlüllahı alaya alarak ondan çokça sorular soruyorlardı. Bir kimse geliyor ve "Babam kimdir?" diye soruyor. Bir başkası geliyor "Devem kayboldu nerededir?" diyordu. İşte Allahü teâlâ bu gibi kimseler hakkında bu âyeti indirdi. Buhari, K. Tefsir el-Kur'an, Sûre: 5, Bab: 12.
Enes b. Malik diyor ki:
"Bir gün Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) öyle bir hutbe okudu ki ben onun benzeri hiçbir hutbe işitmemiştim. Hutbede şunları söylemişti; "Eğer benini bildiğimi sizler de bilseniz elbette ki az güler çok ağlardınız." Bunun üzerine sahabiler yüzlerini kapatarak hüngür hüngür ağlamaya bağladılar. İçlerinden birisi, "Benim babanı kim?" diye sordu. Resûlüllah da: "Falan adam." dedi. Ve bunun üzerine bu âyet nazil oldu. Buhari, K. Tefsir el-Kur'an, Sûre: 5, bab: 12
Enes b. Malik başka bir Rivâyette de diyor ki:
"İnsanlar Resûlüllahtan çokça sorular sordular. Sorularında çok ileri gittiler. Nihâyet bir gün Resûlüllah minbere çıktı ve buyurdu ki: "Sizler bana neyi sorarsanız ben onu size mutlaka açıklayacağım. "Ben de sağa sola baktım bir de ne göreyim, herkes elbisesini başına çekmiş ağlıyor. Bu arada, kendisiyle tartışıldığında babasından başkasına isnad edilen (yani asıl babasının bir başka adam olduğu söylenen) bir adam harekete geçti ve "Ey Allah'ın peygamberi, benim babam kimdir?" diye sordu. Resûlüllah da "Senin baban Huzafedir." dedi. Sonra Ömer harekete geçti ve dedi ki: "Biz, Allah'ın rabbimiz, islam'ın dinimiz, Muhammed'in Peygamberimiz olduğuna razı olmuşuzdur. Biz, fitnelerin şerrinden Allah'a sığınırız." Resûlüllah da buyurdu ki: "Hayır ve şerri müşahade etme bakımından bugün ki gibi hiçbir gün görmemiştim. Öyleki cennet ve cehennem bana tasvir edildi. Ben onları duvarın yanında (yüzünde) gördüm." Hadisi Rivâyet eden Katade diyor ki: "Bu hadis-i şerif bu âyetin izahında zikredilmiştir. Buhari, K. el-Fiten, Bab: 15.
İbn-i Şihab ez-Zühri de diyor ki:
"Ubeydullah b. Abdullah'ın bana anlattığına göre Resûlüllahtan, babasının kim olduğunu soran Abdullah b. Huzafeye annesi demiştir ki: "Ey oğlum, ben senden daha isyankâr kimse duymadım. Sen, annenin, cahiliye dönemi kadınlarından bir kısım kadınların işledikleri çirkin işi işlediğine mi kanaat getirdin de anneni insanların huzurunda rezil ediyorsun?" Abdullah da dedi ki: "Vallahi eğer Resûlüllah bana babamın siyah bir köle olduğunu söylemiş olsaydı ben onu baba edinip peşine takılırdım. Müslim, K. el-Fadail, bab: 136, Hadis No: 2359.
b- Ali b. Abdüla'la, Ebû Hureyre, Ebû Ümame el-Bahili, Abdullah b. Abbas ve Mücühid'den nakledilen diğer bir görüşe göre bu âyet-i kerime’nin nüzul sebebi, hac farz kılındıktan sonra bir kişinin, haccın her yıl mı yoksa ömründe bir kere mi farz olduğu hususunda Resûlüllah’a sorması üzerine bu âyet nazil olmuş ve Resûlüllahtan çokça sorular sorarak neticesinde bir kısım emir ve yasakların gelmesine vesile olmak yasaklanmıştır.
Bu hususta Hazret-i Ali (radıyallahü anh) diyor ki:
"Oraya gitmeye gücü yeten herkese, Allah için Kabe'yi ziyaret edip hac yapmak farzdır. Âl-i İmran Sûresi, 3/37. âyeti nazil olunca bazıları "Ey Allah'ın Resulü, her yıl mı farzdır?" diye sordular. Bunun üzerine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) cevap vermedi. Tekrar "Her yıl mı farzdır?" diye sordular. Bunun üzerine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) "Hayır değildir." "Evet." diyecek olsaydım elbette ki her yıl hac yapmak farz olacaktı. (Farz olunca da bunu yapamayacaktınız.) dedi ve bunun üzerine bu âyet nazil oldu. Tirmizi, K. Tefsir el-Kur'an, Sûre: 5, Hadis No: 3055 / İbn-i Mace, K. el-Menasık, Bab: 2, Hadis No: 2884, 2885.
c- Mücahidin Abdullah b. Abbas'dan rivâyet ettiğine göre ise bir kısım insanların Resûlüllahtan, bu âyetten sonra gelen âyette zikredilen "Bahire, Sâibe, Vasile ve Hâm gibi bir kısım hayvanların durumlarını sormaları üzerine nazil olmuştur.
Taberi diyor ki: "Bu hususta söylenen sözlerin doğru olmaya ilaha layık olanı şöyle diyenin sözüdür." Bu âyet-i kerime, Resûlüllahtan soru soranların çokça soru sonnalan üzerine nazil olmuştur. Mesela, Abdullah b. Huzafe'nin, babasının kim olduğunu sorması, başka bir sahabinin her yıl mı farz olduğunu sorması ve benzeri somlar bu kabildendir.
Taberi sözlerine devamla diyor ki: "Böyle söyleyen görüşün tercih edilmesinin sebebi, bu görüş hakkında sahabilerden, tabiinden ve bütün müfessirlerden çokça Rivâyetler zikredilmesidir.
Mücahidin Abdullah b. Abbastan rivâyet ettiği üçüncü bir görüşe gelince bu görüş her ne kadar doğru olmaktan uzak olmayan bir görüş ise de sahabi ve tabiinden nakledilen Rivâyetlere muhalif olan bir görüştür. Bununla birlikte Bahire, Saibe, Vasile ve Hâm gibi hayvanların durumlarını sormanın da Resûlüllah’a çokça sorulan sorulardan olması muhtemeldir. Âyet-i kerime’nin, bütün bu soruları soranları uyardığını söylemek daha isabetli olur.
Âyet-i kerime’de "Eğer onları Kur'an indirilirken sorarsanız size açıklanır." buyurulmaktadır. Bu ifadeden maksat şudur: "Ey çokça soru soran insanlar, eğer sizler o sorularınızı Kur'an'ın, onların hükümlerini açıklamasından sonra Peygamberime soracak olursanız o size kitabımın açıklamasını ve dolayısiyle sizin somlarınızın cevabını size açıklamış olur. Böylece önceden sorduğunuz bir kısım sorularla kendinize farz olmayan şeylerin farz kılınmasına, haram kılınmayan şeylerin haram kılınmasına vasıta olmazsınız."
Bu hususta Ebû Sa'lebe el-Huşeni diyor ki: "Şüphesiz ki Allah, bir kısım hükümleri farz kılmıştır. Siz onları zayi etmeyin. Bir kısım şeyleri yasaklamıştır, onları işlemeyin. Hudutlar koymuştur, onları aşmayın. Allah bazı şeyleri de bilerek bahse konu etmemiştir, siz bu hususları deşelemeyin.
Ubeyd b. Umeyr de demiştir ki: "Allah bazı şeyleri helal, bazı şeyleri de haram kılmıştır. Helal kıldığı şeyleri helal görün, haram kıldığı şeylerden de kaçının. Allah, bazı şeyleri de serbest bırakmıştır. Onları ne helal, ne de haram kılmıştır. İşte bu, Allah'ın size karşı olan bir affıdır." Ubeyd bu sözlerden sonra "Ey iman edenler, açıklandığı zaman hoşunuza gitmeyecek olan şeylerden sormayın." âyetini okumuştur.
102. Âyetin Tefsiri
Sizden önce de bir kavim bunları sormuştu da sınıra onları inkâr etmişti.
Sizden önce geçen Salih'in kavmi, Allah'ın Peygamberi olan Salih'ten sizin sormanız gibi bir mucize getirmesini istemişlerdi. Allah onlara mucize olarak deveyi gönderince de onu kesip İnkârcılığa düşmüşlerdi. İsa'nın adamları da gökten kendilerine yemek indirilmesini istemişlerdi. Kendilerine yemek indirildikten sonra da inkâra düşmüşlerdi. Siz Muhammed ümmeti de bu kavimlerin durumuna düşmeyin, neticesi hoşunuza gitmeyecek somlar sormayın.
103. Âyetin Tefsiri
Allah, Bahire, Saibc, Vasile ve Ham diye bir şey yapmamıştır. Fakat kâfirler Allah'a yalan iftira etmektedirler. Çokları da akıllarını kullanmazlar.
Bu âyet-i kerime, cahitiye dönemine ait bazı âdetlerin din haline getirildiğini, bunların, Allah'ın emriymiş gibi gösterildiklerini, fakat Allah'a karşı iftirada bulunmaktan başka bir şey olmadıklarını bizlere bildirmekte, dinde olmayan şeyleri dine sokmanın yasak olduğuna işaret etmektedir. Bu eahiliye anlayışına göre Allah'ın, kullarına helal kıldığı bazı hayvanlar birtakım özel durumlarından dolayı haram sayılmışlardır. Onların etlerinden, sütlerinden, yünlerinden ve çalıştırılmalarından faydalandırılmazlardı.
Allah'ın, kullarına helal kıldığı hayvanları ilk defa insanlara haram kılan kişinin, Amr b. Âmir b. Luhayy b. Kam'a b. Hındif el-Huzai olduğu, bu sebeple cehennemde bağırsaklarını sürükleyerek dolaşacağı Rivâyet edilmektedir.
Ebû Hureyre bu hususta Resûlüllah'ın şöyle buyurduğunu Rivâyet etmektedir:
"Ben, Amr b. Âmir b. Luhayy el-Huzai'nin, cehennem ateşinde bağırsaklarını sürüklediğini gördüm. O, saibeleri ilk saibe yapandır. Buhari, K. el-Menakıb, Bab: 10.
Ebû Salih es-Semman da, Ebû Hureyre'nin, Resûlüllah'tan şunları işittiğini söylemiştir: Resûlüllah, Eksem b. Cevn el-Huzai'ye şöyle buyurmuştur: "Ey Eksem, ben, Amr b. Luhayy b. Kam'a b. Hındif'in, cehennem ateşinde bağırsaklarını sürüklediğini gördüm. Ben senden daha fazla ona benzeyenini görmedim." Bunun üzerine Eksem dedi ki: "Ey Allah'ın Resulü, onun bana benzemesinin, bana zarar vereceğinden korkuyorum." Resûlüllah da buyurdu ki: Hayır korkma. Çünkü sen mü’minsin, o ise kâfirdi. O, İsmail'in dinini değiştiren ilk kişiydi. Putları dikti, hayvanları Bahire, Saibe, Vasile ve Ham yaptı. Bkz. Siret-i İbn-i Hişam, c-1, S-76, el-Bâbi, el-Halebi baskısı.
Zeyd b. Eşlem de Resûlüllah'ın, Saibe yapılan hayvanları. Amr b. Lu-hayy'ın yaptığını, Bahire yapılan hayvanları ise Müdlic oğullarından bir kimsenin yaptığını beyan ettiğini rivâyet etmiştir.
Bu âyette zikredilen ve Bahire, Saibe, Vasile ve Hâm diye adlandırılan hayvanlardan hangi hayvanların kastedildiği hususunda çeşitli görüşler zikredilmiştir.
BAHİRE: "Kulağı yarılan deve" demektir. Bu hususta Ebul Ahvas, babasının şunları söylediğini rivâyet etmiştir:
"Ben, Resûlüllah'ın yanına vardım. Elbiselerim dağınık bir haldeydi. Resûlüllah buyurdu ki: "Senin malın var mı?" Dedim ki: "Evet." Dedi ki: "Neyin var?" Dedim ki: "At, deve, köle ve koyundan her türlüsü var." Dedi ki- "Aziz ve Celil olan Allah sana mal verdiği zaman, o mal senin üzerinde görülsün. Senin kavminin develeri yavrularını, kulakları sağlam olarak doğuruyorlar, sen usturayı alıp onların kulaklarını kesiyorsun. "Bunlar Bahirelerdir." diyorsun. Derilerini yarıyorsun. "Bunlar Sarimlerdir." diyorsun. Ve onları kendine ve ailene haram kılıyorsun, değil mi?" Dedim ki: "Evet." Resûlüllah da buyurdu ki: "Aziz ve Celil olan Allah'ın verdiği her şey sana helaldir. Allah'ın bileği daha güçlü ve onun usturası daha keskindir. Ahmed b. Hanbel, Müsned, C. 3, S. 473.
Müfessirler, hangi develerin Bahir eyapıldığı hususunda çeşitli izahlarda bulunmuşlardır:
Ebû Hureyre'den nakledilen bir Rivâyete göre Bahire, peşpeşe on iki dişi yavru yapan ve bu sebeple tamamen serbest bırakılan SAİBE'nin on ikinci dölünden sonra doğurduğu dişi yavrudur. Bu yavrunun kulağı yarılır ve annesi gibi serbest bırakılırdı. Sırtına binilmez, yünü kırkılmaz ve sütü içilmezdi. Onun sütünü sadece misafirler içerdi.
Mesruk'tan rivâyet edilen diğer bir görüşe göre Bahire, beş veya yedi kere doğuran dişi devedir. Bu devenin kulağını yararlar ve "Bu Bahire'dir" derlerdi.
Ebul Ahvas'a göre Bahire, beş defa doğurduktan sonra kulağı yarılıp serbest bırakılan devedir.
Mücahid'e göre ise Bahire, yünü, binilmesi, sütü ve eti kadınlara haram, erkeklere ise helal kılınan, öldükten sonra ise hem erkek hem de kadınlar tarafından eti yenen devedir.
Abdullah b. Abbas, Katade ve Dehhak'a göre ise Bahire, devenin, beşinci defasında doğurduğu dişi yavrudur. Bu yavrunun kulaklarını yararlar, tüylerini kırkmazlar ve sütünü tatmazlardı.
Süddi'ye göre ise Bahire, beşinci yavrusunu dişi doğuran devedir. Bu devenin kulağını yarar, tüylerini kırkar ve onu "Batha" denen yerde serbest bırakırlardı. Artık bu deve diyet olarak verilmez, sütü sağılmaz, tüyü kırkılmaz ve sırtına binilmezdi.
SAİBE: "Serbest bırakılan hayvan" demektir. İslam geldikten sonra müslümanların, kölelerini azad ederek onları serbest bırakmaları ve onlardan faydalanmaktan vazgeçmeleri gibi, cahiliye döneminde insanlar, bir kısım hayvanlarını serbest bırakıyor ve ondan faydalanmayı kendilerine haram kılıyorlardı. İşte bu tür hayvanlara SAİBE deniyordu. Ancak müfessirler hangi hayvanların Saibe yapıldığı hususunda farklı görüşler zikretmişlerdir.
Ebû Hureyre'den nakledilen bir görüşe göre Saibe, peşpeşe on iki defa dişi yavru doğuran devedir. Böyle develer serbest bırakılıyordu. Onların sırtına binilmiyor, tüyleri kırkılmıyor, sütleri içilmiyordu. Bunların sütünü ancak misafirler içiyordu.
Mesruk'a göre ise Saibe, insanların salıverdikleri bazı mallardır. Şa'bi'ye göre de, insanların, putlarına kurban edilmek üzere salıverdikleri deve ve koyunlardır.
Mücahid'e göre Saibe, cahiliye insanları tarafından yünü, binilmesi, eti ve sütü kadınlara yasaklanıp, sadece erkeklere tahsis edilen koyunlardır. Bu koyunların, yedinciye katlar doğurdukları yavruları da kendileri gibi sayılırdı. Yedinci defasında tek bir erkek yavru veya dişi yavru yahut iki erkek yavru doğurursa o yavruyu keserler ve onu sadece erkekler yerdi. Şâyet Saibe, yedinci defa doğurmasında, biri erkek diğeri dişi olmak üzere ikiz yavrularsa erkek yavruyu da dişinin hatırı için kesmezler ve dişinin adına da "Kardeşinin yardımına koşan" anlamına gelen "Vasile" adı verirlerdi. İkiz yavruların ikisi de dişi olursa ikisi de sağ bırakılırdı.
Abdullah b. Abbas, Katade, Süddi, Said b. el-Müseyyeb, Dehhak ve İbn-i Zeyd'e göre ise Saibe, sahibi tarafından serbest bırakılan, putlar için kurban edilen hayvanlardır.
VASİLE: "Yardıma koşan hayvan" demektir. Ebû Hureyre'den nakledilen bir Rivâyete göre Vasile'den maksat, arka arkaya beş kere doğurmasında on adet ikiz dişi yavru doğuran koyundur. Böyle bir koyuna "İstenene ulaşfı." anlamına gelen "Vasile" adını verirlerdi. Bu koyunun bundan sonra doğurduğu yavruları erkeklere helal sayılırdı. Kadınlara helal sayılmazdı. Ancak bu yavrulardan herhangi biri kendiliğinden ölürse erkekler de kadınlar da ondan yerlerdi.
Mesruk'a göre Vasile, devenin, biri dişi diğeri erkek olmak üzere doğurduğu ikizlerden dişi olanına verilen isimdir. Çünkü develer, dişi yavruladıklarında o yavruları yalnız erkekler yerdi. Kadınlar yemezdi. Eğer deve, biri dişi diğeri erkek olmak üzere ikiz yavrularsa dişi yavruya "Kardeşinin yardımına koşan" anlamına gelen "Vasile" adını verir, her iki yavruyu da yemezlerdi. Bunlardan erkek ölünce onu sadece erkekler yerdi.
Mücahid, Abdullah b. Abbas. Katade, Dehhak ve Süddi'ye göre "Vasile", "Saibe" diye isimlendirilerek serbest bırakılan koyunun, yedinci doğumunda biri erkek, diğeri dişi olmak üzere doğurduğu ikizlerden, dişinin adıdır. Zira böyle bir koyunun yedinci doğumundan sonra doğurduğu tek erkek veya dişi yavru yahut ikiz erkek yavrular, erkekler tarafından yenir, kadınlara ise yedirilmezdi. Yedinci doğumunda ikizlerden biri erkek diğeri dişi olursa, diğerinin hatırı için erkeği de kesmediklerinden dişiye "Vasile" yani "İmdada koşan" diye isim verirlerdi.
Said b. el-Müseyyeb'e göre ise "Vasile" bir devenin birinci defa dişi doğurmasından sonra ikinci defa da dişi olarak doğurduğu yavnısudur. Bu ikinci dişiye "Arayı açmayan" anlamına da gelen "Vasile" ismi verilirdi. Zira ikinci dişi yavru, birinci yavrunun peşinden doğmuş, aralarına erkek yavru girmemiştir. Müşrikler böyle bir hayvanı, tağutlarına kurban ederlerdi.
İbn-i Zeyd'e göre Vasile, peşpeşe yedi defa dişi yavru doğuran koyundur. Böyle olan koyuna "Vasile" derlerdi. Ve etini yemezlerdi.
HAM: "Kendisini koruyan hayvan" demektir. Ebû Hureyre'den nakledilen bir görüşe göre "Hâm" peşpeşe on defa dişi yavru babası olan erkek devedir. Böyle bir devenin sırtı korunur, ona binilmez ve yünü kırkılmazdı. Bu deve diğer develer arasında damızlık erkek deve olarak bırakılır ve bu işin dışında bu deveden başka türlü faydalanılmazdı.
Mesruk'a göre "Hûm" kazandığı yavrusunun da bir yavrusu olan erkek devedir. Böyle bir deveye "Bu, üzerine düşeni yaptı." derlerdi ve onun sırlından faydalanmazlardı.
Şa'bi'ye göre "Hânı", yavrusunun yavrusu, dişi develeri dölleyen erkek devedir.
Mücahide göre "Hâin", Bahire dlan devenin, dişi develeri döllendiren erkek yavrusudur.
Abdullah b. Abbas, Katade ve Suudi'ye göre Ham, on defa döl veren erkek devedir.
Yukarıda izahı yapılan bu hayvanlar hakkında İbn-i Şihab ez-Zühri. Said b. el-Müseyyeb'in, şunları söylediğini rivâyet etmiştir:
Bahire, sütü putlar için terkedilen hayvandır. Bu gibi bir deveyi kimse sağmazdı. Saibe, yine putlar için başı boş bırakılan hayvandır. Bu gibi lıayvanlara herhangi bir şey yüklenmezdi. Ebû Hureyre, Resukıilah'ın, "Ben, Amr b. Âmir el-Huzai'nin cehennem ateşinde bağırsaklarını sürüklediğini gördüm. O. develeri başıboş bırakma âdetini ilk icad edendi." buyurduğunu Rivâyet etmiştir.
Vasile ise ilk yavrusunu da ikinci yavrusunu da dişi olarak doğuran devedir. Müşrikler böyle olan develeri de tağutları için serbest bırakıyorlardı. Bu gi-bi develer iki dişi yavruyu peşpeşe doğurup aralarında erkek yavru doğurmadığından bunlara "Vasile" deniyordu.
Hâm da. döllendirmeye belli bir sayıda katılan ve bu sayıları tamamlayan devedir. Bu gibi develeri de iağutlar için serbest bırakıyorlar, onu binilmekten azade tutuyorlar ve onun sırtına herhangi bir şey yüklemiyor, buna da "Hâm Buhari K. Tefsir el-Kıır'nn, Sûre: 5, Bal* 13.
Taberi diyor ki: "Burada zikredilen hayvanların nasıl hayvanlar oldukları hakkında, belirttiğimiz gibi çeşitli haberler Rivâyet edilmiştir. Bunların ne olduklarını bilmenin herhangi bir zararı yoktur. Yeter ki meselenin aslını kavrayacak kadar bilgimiz olsun. Bu bilgi de mevcuttur ve o da şudur: Bir kısım insanlar şeytanın adımlarına uyarak, Allah'ın kendilerine haram kılmadığı bazı hayvanları kendilerine haram kılmışlardır. Bu sebeple Allah onları kınamış, bu hayvanların aslında helal olduklarını, sadece Allah'ın ve Resulünün haram kıldıklarının haram olacağını beyan etmiştir.
Âyet-i kerime’nin sonunda "Fakat kâfirler, Allah'a yalan iftira etmektedirler. Çokları da akıllarını kullanmazlar." buyurulmaktadır.
Muhammed b. Ebû Mûsa'ya göre burada zikredilen, Allah'a karşı yalan uyduran kâfirlerden maksat, ehli kitap olan Yahudilerdir. Akıllarını kullanmayan çok kimselerden maksat ise putperestlerdir.
Şa'bi'ye göre ise Allah'a karşı yalan iftira eden kâfirlerden maksat, kâfirlerin önderleridir. Akıllarını kullanmayan çok kimselerden maksat ise o önderlere uyan tabilerdir.
Taberi diyor ki: "Bu hususta doğru olan görüş şudur: Bu âyette zikredilen "Allah'a karşı yalan iftirasında bulunan kâfirler"den maksat. Amr b. Luhayy gibi, Allah'ın helal kıldığı şeyleri haram kılma âdetini icadeden müşriklerdir. Bunlar, Allah'ın hak olan dinini değiştirmişler, Allah'ın haram kılmadığı şeylerin Allah tarafından haram kılındığını ileri sürerek, bile bile Allah'a karşı iftirada bulunmuşlardır. Bunlar bir kısım hayvanları. Bahire, Saibe, Vasile ve Hâm diye vasıflandırmışlar, insanlara haram olduklarını ileri sürmüşlerdir. İşte Allahü teâlâ bu gibi insanların iddialarını yalanlamış, kendisinin, Bahire, Saibc. Vasile ve Hâm diye herhangi bir şey yapmadığını beyan etmiştir.
Âyette zikredilen "Çokları da akıllarını kullanmazlar." ifadesindeki insanlardan maksat ise Allah'ın helal kıldığı hayvanları belli sıfatlarla vasıflandırdıkktan sonra insanlara haram kılan müşriklerin ileri gelenlerine, akıllarını kullanmadan uyan kimselerdir. Allahü teâlâ bunları, akıllarını kullanmamakla va-sıflandırnııştır. Çünkü bunlar bir kısım hayvanları kendi arzularıyla haram kılıp, Allah'ın haram kıldığını söyleyen kimselerin Allah'a karşı iftirada bulunduklarını, söyledikleri sözlerinde yalancı olduklarını düşünüp anlamamışlar, bilakis onların söyledikleri sözlerin hak, kendilerinin de sadık kimseler olduklarını zannetmişlerdir.
Taberi sözlerine devamla diyor ki: "Bizim bu izah tarzımız, Şa'bi'den Rivâyet edilen ikinci izah tarzına uygundur. Âyette geven kâfirlerden maksadın, ehl-i kitap olduğunu söyleyen görüş isabetli değildir. Zira âyetin başında müşrikler kınanmaktadır. Âyetin sonunun da müşrikler hakkında olduğunu söylemek, ifadenin baş tarafına daha uygundur. Ayrıca âyetin son bölümünde zikredilen insanların, âyetin başında zikredilen insanlardan farklı kimseler olduklarına dair herhangi bir delil yoktur.
104. Âyetin Tefsiri
"Onlara: Allah'ın indirdiğine ve Peygambere gelin." dendiği zaman: "Atalarımızı üzerinde bulduğumuz şey bize yeter." derler. Ataları bir şey bilmeyen ve doğru yolu da bulamayan kimseler olsalarda mı?
Allah'ın helal kıldığı hayvanları, Bahire, Saibe, Vasile ve Hâm gibi isimlerle isimlendirerek insanlara haram olduğunu ileri süren müşriklere "Siz bu batıl sözleri bırakın da Allah'ın indirdiği âyetlere ve Allah'ın Peygamberine gelin ki, söylediğiniz sözlerin, haram kıldığınız şeylerin doğrusu ortaya çıksın.'" dendiği zaman, o müşrikler şu cevabı verirler: "Daha önce atalarımızın yapmış olduğu şeyleri yapmamız ve onlara uymamız bizim için yeterlidir. Biz onları önderler edinmişizdir. Onlar neyi helal saymışlarsa, biz de onu helal sayarız." Ey Rasûlüm, bunu söyleyenlerin atalan, bir kısım hayvanları haram kılmanın Allah'a karşı bir iftira olduğunu bilmemiş olsalarda mı yine onlara tabi olacaklardır?" Atalan doğru yolu bulamamış olsalar da yine onlara tabi mi olacaklar? Böyle yaptıkları takdirde yalancılara ve sapıklara uymuş olacaklardır.
105. Âyetin Tefsiri
Ey iman edenler, siz kendinizi koruyun. Siz doğru yolda olursanız başkasının sapması size zarar vermez. Hepinizin dönüşü Allah'adır. O zaman yaptıklarınızı size haber verecektir.
Ey iman edenler, siz kendinizi düzeltip bizzat kendinizi Allah'ın cezalandırmasından kurtarmaya çalışın. Sizler doğru yolda olup insanlara dini tebliğ edip, onlara doğru yolu gösterme vazifenizi yerine getirdiğiniz müddetçe sapıklığa düşenlerin sapmalarından sizler sorumlu değilsiniz. Onlar kendilerinden sorumludurlar. Âhirette hepinizin döneceği yer, Allah'ın huzurudur. Allah orada, yaptıklarınızı size haber verecektir.
Allahü teâlâ bu âyet-i kerime’de, mü’min kullarının, bizzat kendilerini düzeltmelerini, güçlerinin yettiği kadarıyla hayır işlemeye gayret göstermelerini emretmekte, mü’minin, Allah'ın kendisine yüklediği vazifeyi yerine getirmesi şartıyla başkalarının yaptıklarından sorumlu olmayacağını bildirmektedir.
Başkalarının hak yoldan sapması ve günah işlemesi, günah işlemeyen kimselere şahsen suç olarak yüklenemez. Suç ve ceza şahsidir. Herkes işlediği suçun cezasını bizzat kendisi çekecektir. Fakat burada önemli olan bir nokta vardır ki, o da şudur: Kişi başkasının işlediği suç fiilinden dolayı cezalandırılmayacak, amma o kişinin o suçu işlemesine engel olma görevini yerine getirmediğinden dolayı hesaba çekilecektir. Hatta günahkârların işledikleri suçlardan dolayı gelecek olan umumi heladan da kurtulamayacaktır. Çünkü bu hususta diğer bir âyet-i kerime’de şöyle buyunılmaktadır: "Fitneden sakının. Çünkü o, içinizden sadece zulmedenlere dokunmaz. Bilin ki Allah'ın cezası çok şiddetli olandır. Enfal .Sûresi, S/25. Rıı fiydin izahın: ı bakınız
Müfessirler, bu âyet-i kerime’nin izahında farklı görüşler zikretmişlerdir:
a- Abdullah b. Mes'ud, Abdullah b. Ömer, Ebû Mazin ve Cübeyr b. Nüfeyr'den Rivâyet edilen bir görüşe göre, bu âyetin izahı şöyledir. Ey iman edenler, sizler iyiliği emredip kötülüğü nehyettiğiniz zaman, sizin emir ve nehiylerinizin kabul edilmemesi durumunda siz kendinizi düzeltmeye bakın. Siz doğru yokla olduğunuz sürece emr-i bilmaruf ve nehy-i Anilmünkeri kabul etmeyerek sapanların sapması size herhangi bir zarar vermez.
Görüldüğü gibi bu görüşte olanlara göre bir müslüman, insanlara Allah'ın emrettiğini emreder, yasakladığını nehyederse, insanlar da bu emir ve nehiyleri kabul etmezlerse, artık o müslümanlardan, başkalarının sorumlulukları düşer ve o kimse kendisini düzeltmekle yükümlüdür.
Bu hususta Hasan-i Basri diyor ki: "Ey iman edenler, siz kendinizi koruyun- Siz doğru yolda olursanız başkasının sapması size zarar vermez." âyeti Abdullah b. Mes'ud'a okundu. O da dedi ki: "Şu an bu âyetin zamanı değildir. İnsanlar Allah'ın emir ve yasaklarını sizden kabul ettikleri müddetle siz onları söyleyin. Eğer insanlar emir ve yasakları kabul etmezlerse, işte o zaman siz başkalarını bırakıp kendinize bakın."
Ebû-l Âliye de bu âyetin izahında diyor ki: "Biz Abdullah b. Mes'ud'un yanında oturuyorduk. İki kişinin arasında olağan bir hadise meydana geldi. Bunlar ayağa kalkıp birbirlerine hücum ettiler. Bunun üzerine Abdullah b. Mes'ud'un yanında oturanlardan biri dedi ki: "Ben kalkıp bunlara iyiliği emredip, kötülükten nehyelmiyeyim mi?" Onun yanında bulunan bir başkası da dedi ki: "Sen kendine bak. Çünkü Allahü teâlâ buyuruyor ki: "Siz kendinize bakın. Siz doğru yolda olursanız, başkasının sapması size zarar vermez." Abdullah b. Mes'ud bunu işitince dedi ki: "Sus,"bu âyetin hükmünün tatbik edileceği zaman henüz gelmemiştir. Zira Kur'an indiği zaman onun bir kısım âyetlerinin ifade ettikleri hükümlerin zamanı Kur'an inmeden önce geçmişti. Diğer bir kısım âyetlerin hükümlerinin zamanı da Resûlüllah'ın dönemiydi. Başka bir kısım âyetlerin hükümlerinin zamanı ise Resûlüllah'tan bir müddet sonraki zaman idi. Kur'an'ın âyetlerinden diğer bir bölümünün hükümlerinin zamanı ise bugünden sonrasıdır. Başka bir bölümünün hükümlerinin zamanı ise, kıyametin kopma zamanıdır. Kur'an'ın âyetlerinin bir bölümünün hükümlerinin zamanı da kıyamet günündeki hesap ve ceza zamanıdır. Kalbleriniz ve arzularınız bir olduğu, tefrikaya düşmediğiniz ve birbirinize musallat olmadığınız sürece iyilikleri emredin, kötülükleri yasaklayın. Kalblerinizin ve arzularınızın zıtlaştığı, tefrikaya düştüğünüz ve birbirinize musallat olduğunuz zamanda ise kişi sadece kendisini korumakla yükümlüdür. İşte o zaman bu âyetin hükmünün tatbik edildiği zamandır."
Süfyan diyor ki: "Abdullah b. Ömer'e denildi ki: "Sen bu fitne günlerinde olursan, herhangi bir şeye kanşmasan, iyilikleri emredip, kötülükleri nehyetsen nasıl olur? Zira Allahü teâlâ buyurmuştur ki: "Ey iman edenler, siz kendinizi koruyun. Siz doğru yolda olursanız, başkasının sapması size bir zarar vermez." Bunun üzerine Abdullah b. Ömer dedi ki; "Bu âyet benim ve arkadaşlarım için değildir. Zira Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurmuştur ki: "Hazır olan hazır bulunmayana tebliğ etsin. Bizler hazır bulunanlarız. Hazır bulunmayanlar ise sizlersiniz. Bu âyetin hükmünün zamanı ise bizden sonra gelecek olan ve söyledikleri kabul edilmeyecek olan insanların yaşadıkları zamandır."
Cübeyr b. Nüfeyr de diyor ki: "Ben, Resûlüllah'ın sahabilerinin oluşturdukları bir halkanın içinde bulundum. Ben orada bulunanların en küçüğü idim. Onlar aralarında iyiliği emretme ve kötülüğü nehyetme meselesini müzakere ediyorlardı. Ben de dedim ki: "Allahü teâlâ kitabında: "Ey iman edenler, siz kendinizi koruyun. Siz doğru yolda olursanız, başkasının sapması size zarar vermez." buyurmuyor mu?" Onlar bana döndüler ve hep bir ağızdan: "Sen, Kur'an'dan bilmediğin ve yorumunun ne olduğunu anlamadığın bir âyeti Kur'an'dan koparmaya çalışma." dediler. Ben "Keşke bunu söylemeseydim." diye pişman oldum. Sonra onlar konuşmalarına devam ettiler. Kalkıp gitme zamanları gelince dediler ki: "Sen yaşı küçük bir çocuksun. Sen. mânâsını bilmediğin bir âyeti Kur'an'ın içinden çekip ayırdın. Belki de son bu âyetin hükmünün uygulanacağı zamana erişirsin. Sen, itaat edilen bir cimrilik, kendisine uyulan birheva ve heves ve herkesin kendi görüşünü beğenmesini görürsen, işte o zaman sen sadece kendine bak. Sen doğru yolda olduğun sürece sapanın sapması sana zarar vermez."
Ebû Ümeyye eş-Şa'bani diyor ki: "Ben, Ebû Sa'lebe el-Huşeni'ye gittim ve ona dedim ki: "Sen bu âyeti nasıl anlıyorsun'?" O da dedi ki: "Hangi Âyeti?" Ben de dedim ki: "Allahü teâlâ'nın, "Ey iman edenler, siz kendinizi koruyun. Siz doğru yokla olursanız başkasının sapması size zarar vermez." âyetini." Ebû Salebe de dedi ki: "Vallahi sen bu âyetin mânâsını bilene sordun. Ben onu Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'e sormuştum. O da buyurmuştu ki: "Bilakis iyiliği emredin, kötülüğü men edin. Sen, kendine tabi olunan bir cimrilik ve kendisine uyulan bir heva ve heves, tercih edilen dünya, herkesin kendi görüşünü beğenmesini gördüğün zaman, sadece kendi öz nefsine bak. İnsanların umumunu bırak. Zira sizin önünüzde bazı günler var ki, o günlerde sabretmek, elde ateş tutmak gibi olacaktır. O günlerde iyi amel işleyene, sizlerden aynı ameli işleyen elli kişiye verilecek olan mükâfaat verilecektir Tirmizi, K. Tevsir el-Kur’an, Sûre: 5. Hadis No: 3058
b- Abdullah b. Abbas ve Hasaıvı Basri'den nakledilen diğer bir görüşe göre bu âyetin izahı şöyledir: "Ey iman edenler, sizler Allah'a itaat ettiğiniz sürece sapanların sapması ve neticede helak olması size zarar vermez."
Bu izaha göre Allahü teâlâ. bu âyet-i kerime’de kullarına, kendisine, emir ve yasaklarında, helal ve haramlarında itaat etmelerini emretmiş ve onlara, başkalarının sapmasının, itaat edenlere zarar vermeyeceğini bildirmiştir.
Mürre b. Rebia diyor ki: "Hasan-ı Basri, "Ey iman edenler, siz kendinizi koruyun. Siz doğru yolda olursanız başkasının sapması size zarar vermez." âyetini okudu ve dedi ki: "Bu âyetten dolayı Allah'a hamdolsun. Zira geçmişte ve gelecekte hiçbir mü’min bulunmamıştır ki onun yanımla mü’minin yaptığı amelden hoşlanmayan bir münafık bulunmuş olmasın."
c- Said b. el-Müseyyeb, Hazret-i Ebubekir ve Huzeyi'e'den nakledilen başka bir görüşe göre bu âyetin mânâsı şöyledir: "Ey iman edenler, siz kendinize bakın. Allah'a itaat edin. Sizler iyiliği emredip kötülüğe mani olarak doğru yol üzere olursanız sapan kimsenin sapması size zarar vermez."
Bunlara göre mü’minler, insanlar dinlese de dinlemese de iyiliği emredip kötülüğe mani olmak mecburiyetindedirler. Bu yükümlülüklerini yerine getirmelerinden sonra sapanların sapmasından sorumlu değillerdir.
Bu hususta Kays b. Ebi Hazım diyor ki: "Ebubekir es-Sıddıyk dedi ki:
"Ey insanlar; sizler, "Ey iman edenler, siz kendinizi koruyun. Siz doğru yolda olursanız başkasının sapması size zarar vermez." âyetini okuyorsunuz. Ben de Resûlüllah'ın şöyle buyurduğunu işittim: "Şüphesiz ki insanlar zalimi görürler de ona el çektinnezlerse, Allah'ın onları umumi bir ceza ile cezalandırması yakındır. Tirmizi, K. Tefsir el-Kur'an, Sûre: 5, Hadis No: 3057.
d- Said b. Cübeyr'den nakledilen diğer bir görüşe göre, bu âyetin mânâsı şöyledir: "Ey iman edenler, siz kendinizi koruyun. Siz doğru yolda olursanız ehl-i kitabın yoldan sapıp, kâfir olması size zarar vermez."
e- İbn-i Zeyd'den nakledilen diğer bir görüşe göre, bu âyetin izahı şöyledir: "Ey iman edenler, siz kendinizi koruyun. Siz doğru yolda olursanız hak dinden sapanlar size zarar vermez."
İbn-i Zeyd diyor ki: "Bir insan İslam'a girince, diğer insanlar ona: "Sen atalarını küçük düşürdün. Onları sapık gördün ve şöyle şöyle yaptın. Halbuki senin, atalarını desteklemen ve şöyle yapman gerekirdi." derlerdi. İşte bunun üzerine Allahü teâlâ. bu âyeti indirdi ve hak dinden sapmış olanların, mü’minlere zarar veremeyeceklerini bildirdi.
Taberi diyor ki: "Bize göre bu âyetin izahında belirtilen görüşlerden daha evla ve daha doğru olanı, Ebubekir es-Sıddıyk'tan rivâyet edilen izahtır. O da âyetin mânâsının şöyle olduğunu zikreden izah şeklidir: "Ey iman edenler, Allah'a itaatten ayrılmayın. Emir ve yasaklarını tutun. Böylece kendi yükümlülüğünüzü yerine getirin. Sizler Allah'ın size farz kıldığı iyiliği emretme, kötülüğe mani olma vazifesini yerine getirmenizden sonra, artık sapanların sapmalarından sorumlu olmazsınız."
Taberi sözlerine devamla diyor ki: "Bu görüşü tercih etmemizin sebebi şudur: Allahü teâlâ, mü’minlere, adaleti ayakta tutmalarını, iyilikte ve takvada yardımlaşmalarını emretmiştir. Kötülüğe mani olarak zalime zulmünden el çektirmek, adaleti ayakta tutmaktır. İyiliği emretmek de iyilikte ve takvada yardımlaşmaktır. Diğer yandan Resûlüllah'tan, iyiliğin emredilmesi ve kötülüğün nehyedilmesi hakkında birbirini destekleyen birçok haberler Rivâyet edilmiştir. Şâyet insanların iyiliği emretmeyi ve kötülüğe mimi olmayı terketmeye hakları olsaydı insanların bunları yerine getirmelerini emretmenin bir anlamı olmazdı. İnsanlar ancak aciz oldukları durumlarda iyiliği emretme ve kötülüğe mani olma yükümlülüğünden kurtulmuş olabilirler. Bu takdirde fiilen yaptırma ve engel olmaktan sorumlu olmazlar, ancak kalben buğuz etmekten sorumlu olurlar.
106. Âyetin Tefsiri
Ey iman edenler, herhangi birinize ölüm belirtisi geldiği zaman vasiyet ederken sizden iki adaletli kişiyi veya yolculukta iseniz ve başınıza ölüm musibeti gelmişse sizin dışınızdan iki kişiyi şahit tutun. Eğer kendilerinden şüpheleniyorsanız onları namazdan sonra tutun ve "Akraba bile olsa yeminimizi hiçbir değere değişmeyeceğiz, Allah'ın şahitliğini gizlemeyeceğiz, yoksa şüphesiz ki günahkârlardan oluruz." diye yemin etsinler.
Bu âyet-i kerime, vasiyet yapılırken şahit tutulmasını emretmektedir. Şahitlerin adaletli ve müslümanlardan olması şart koşulmakta, ancak yolculuk halinde ölümle karşılaşan kişinin, gayr-i müslimleri de vasiyeti için şahit tutabileceğini beyan etmektedir. Gayr-i müslimlerin şahitlikleri sadece zikredilen şartlarda geçerlidir. Aksi takdirde müslüman şahit bulunması zorunludur.
Taberi bu âyette geçen şahitlikten maksadın, hazır bulunmak ve yemin etmek olduğunu izah etmiş ve âyet-i kerimeye şu şekilde mânâ vermiştir: "Ey iman edenler, sizden birinize ölüm belirtisi geldiği zaman vasiyet etlerken aranızda hazır bulunanların yemin etmeleri, siz müslümanlardan âdil iki kimsenin yemin etmesi şeklinde olur. Veya yolcu iken ölüm felaketi sizi yakalarsa müslümanların dışında iki kimsenin yemin etmesi şeklinde olur. Eğer vasiyeti yerine getirmekle vazifelendirilecek kimselerden şüpheleniyorsanız, bu kimseleri namaz kılındıktan sonra tutun ve onlar, "Akrabamız bile olsa yeminimizi hiçbir değere değişmeyeceğiz. Allah'ın şahitliğini gizlemeyeceğiz. Yoksa şüphesiz ki günahkârlardan oluruz." diye yemin etsinler.
Âyet-i kerime’de geçen "Sizden iki adaletli kişiyi şahit tutun." cümlesindeki "Sizden" ifadesinden kimlerin kastedildiği hususunda iki görüş zikredilmiştir:
a- Said b. Cübeyr, Yahya b. Ya'mur, Âbide es-Selmani, Mücahid, Abdullah b. Abbas ve İbn-i Zeyd'e göre buradaki "Sizden" ifadesinden maksat, "Siz müslümanlardan." demektir. Bunlara göre müslümanların bulunması halinde, müslüman olmayanların, vasiyete şahit tutulmaları veya vasiyeti yerine getirmekle vazifelendirilmeleri caiz değildir. Çünkü Allahü teâlâ "Sizden adaletli iki kişiyi şahit tutun." buyurmuştur.
b- İkrime ve Âbide es-Selmani'den nakledilen diğer bir görüşe göre, burada zikredilen "Sizden" ifadesinden maksat, "Vasiyet eden sizlerin akrabalarınızdan" demektir. Bunlara göre vasiyet eden kimse, vasiyetine şahitlik etmek için veya vasiyetini yerine getirmeleri için ilk önce kendi akrabalarından iki kimseyi şahit tutmak veya vazifelendirmek durumundadır. Akrabalarından kimseyi bulamazsa bu takdirde yabancıları şahit tutar veya vekil yapar.
Taberi
birinci görüşü tercih etmiştir. Çünkü Allahü teâlâ, âyetin başında: "Ey iman edenler." buyurarak, bütün mü’minlere hitabetmiş ve mü’minlerden iki kişinin vasiyeti yerine getirmekle vazifelendirilmelerini emretmiştir. Âyetin bu genel ifadesini, herhangi bir delil olmaksızın terk edip onu sadece vasiyet edenin akrabalarına yorumlamak isabetli değildir. Çünkü âyetlerin genel ifadelerini delilsiz bir şekilde özel hale getirmek caiz değildir.
Âyet-i kerime’de geçen ve "Sizden iki adaletli kişiyi şahit tutun." şeklinde tercüme edilen cümlesindeki "Sizden adaletli iki kimse"den, vasiyete şahit tutulacak iki kimse mi, yoksa vasiyeti yerine getirmekle vazifelendirilecek iki vekil mi kastedildiği hususunda iki görüş zikredilmiştir:
a-
Bazılarına göre, âyetin bu bölümünde zikredilen adaletli iki kimseden maksat, "İki şahit"tir. Vasiyet eden kimse, mirasçıların vasiyet hakkında ihtilaf etmeleri halinde vasiyetin nasıl olduğuna şahitlik etmeleri için böyle iki kimseyi şahit tutar, bu şahitlere de gerektiğinde (âyette belirtildiği gibi) yemin ettirilerek şahitlik yaptırılır.
b-Diğer bir kısım âlimlere göre ise, âyetin bu bölümünde zikredilen adaletli iki kimseden maksat, vasiyet edenin vasiyetini yerine getirmek üzere vazifelendirdiği iki kimsedir. İşte bunlar, vasiyeti yerine getirirlerken, mirasçılar tarafından itiraza uğrarlarsa namazdan sonra yemin ettirilirler.
Taberi bu son görüşü tercih etmiş, bu Âyette zikredilen iki kişiden maksadın, vasilerin yani vasiyeti yerine getirmekle vazifelendirilen kimselerin kastedildiğini söylemiş, bu görüşü tercih edişine gerekçe olarak da özetle şunu zikretmiştir: Âyet-i kerime’de bu iki kimseye yemin ettirileceği beyan edilmiştir. Şâyet bunlardan maksat şahitler olsaydı onlara yemin ettirilmesi söz konusu olmazdı. Zira İslam hukukunun hiçbir sahasında şahitlere yemin ettirilmesi diye bir şey yoktur. Bundan da anlaşılmaktadır ki, buradaki iki kişiden niaksal, vekillerdir.
Taberi sözlerine devamla diyor ki: "Sen, bu âyette zikredilen iki kimseyi "Şahitler" değil de "Vekiller" diye izah ettin. Gerekçe olarak da şahitlere yemin ettirmenin söz konusu olmadığını zikrettin. Ancak senin bu izahına göre âyetin devamından anlaşıldığı gibi davacılara yemin ettirilir. Yani, bu iki kimsenin yalan yere yemin ettikleri tesbit edilcek olursa, bunlara karşı çıkan mirasçılardan iki kimseye, bunların yalancı olduklarına ve kendilerinin doğru söylediklerine dair yemin ettirilir. Böylece davacılara yemin ettirilmiş olur. Sen Allah'ın kitabının neresinde, davacılara yemin ettirileceğine dair bir hüküm bulabilirsin?" Cevaben denilir ki: "İslam hukukunda bazan davacılar dâvâlı durumuna düşerler. Böylece onların yemin etmeleri gerekir. Mesela bir kişi, başka birinde alacağı olduğunu iddia eder de o kimse de borçlu olduğunu itiraf eder, fakat borcunu ödediğini ileri sürerse bu defa ona, borcunu ödediğine dair yemin ettirilir. Bu âyette de, vasiyeti yerine getirenlerin haksızlık yaptıklarını gören mirasçılar, aslında dâvâlı olan, vasiyeti yeme getirenlerin haksızlık yaptıklarını ileri sürünce dâvâcı durumuna geçmişler ve onlara yemin ettirilmiştir.
Âyet-i kerime’de geçen "Yolculukta iseniz ve başınıza ölüm musibeti gelmişse sizin dışınızdan iki kişiyi şahit tutun." cümlesindeki "Sizin dışınızdaki iki kişi"den maksat;
a- Said b. el-Müseyyeb, İbrahim en-Nehai, Said b. Cübeyr, Ebû Miclez Yahya b. Ya'mur, Kadı Şüreyh, Meslem, Âbide es-Selmani, Mücahid, Abdullah b. Abbas, Ebû İshak, Said b. Ebi Mûsa el-Eş'ari, İbn-i Zeyd ve Zeyd b. Eslem'e göre "Sizin dışınızdan iki kişi, müsliiman olmayan iki kimse" demektir. Bunlara göre vasiyet eden kimse yolculukta bulunur ya da yanında müslüman kimse bulunmazsa, müsliiman olmayanlardan iki kimseyi vasiyetine şahit tutabilir veya vasiyetini yerine getirmeleri için vazifelendirebilir. Bunlara göre müslüman olmayan insanların şahitliği sadece yolculukta vasiyet yapılırken ve müslüman kimse yoksa caizdir. Bu hüküm de bu âyetten çıkarılmaktadır.
Âmir eş-Şa'bi, Kadı Şüreyh'in bu âyet hakkında şunlan söylediğini rivâyet etmiştir: "Bir insan yabancı bir yerde bulunur, vasiyetine şahitlik edecek iki müslüman da bulunmayacak olursa, o kimse Yahudi veya Hristiyan yahut me-cusilerden iki kimseyi şahit tutar. Bu iki kimsenin şahitliği geçerlidir. Ancak iki müslüman gelir de bu iki gayr-i müslim şahidin aksine şahitlik edecek olursa, ben iki müslümanm şahitliğini kabul eder, diğerlerininkini iptal ederim."
İbrahim en-Nehai de diyor ki: "Hişam b. Hubeyre, Mesleme'ye, müşriklerin, müslümanların aleyhine şahitlik edip edemeyeceklerini beyan etmesi için bir mektup yazdı. Mesleme de mektuba cevaben yazdı ki, müşriklerin müslümanlara karşı şahitliği caiz değildir. Ancak vasiyette caizdir. Vasiyette de vasiyet edenin yolcu olması halinde caizdir.
Şa'bi diyor ki: "Müslüman bir adam "Dekuka" donen yerde ölüm hastalığına yakalandı. Müslümanlardan vasiyetine şahitlik edecek iki kimse bulamadı. Ehl-i kitaptan iki kişiyi şahit tuttu. Bunlar Kufe'ye gelip Vali Ebû Mûsa el-Eş'ari'nin yanına vardılar, meseleyi ona anlattılar. Ölenin terekesini ve vasiyetnamesini yanlarında getirmişlerdi. Ebû Mûsa el-Eş'ari de dedi ki: "Bu mesele Resûlüllah'ın döneminde olduktan sonra bir daha olmamıştı. Ebû Mûsa onlara yemin ettirdi. Ve şahitliklerini geçerli saydı."
Zeyd b. Eşlem de demiştir ki: "Bu âyet-i kerime, yanında herhangi bir müslüman bulunmadığı halde vefat eden bir adam hakkında nazil olmuştur. Bu mesele İslam'ın ilk dönemlerinde olmuştu. O zaman ortam savaş ortamıydı. İnsanlar kâfir idi. Resûlüllah ve sahabileri Medine'de bulunuyorlardı. İnsanlar o dönemde birbirlerine vasiyet yoluyla mirasçı oluyorlardı. Daha sonra vasiyet neshedildi. Mirasta paylan belirten hükümler geldi. Müslümanlar da onlarla amel eder oldular.
b- Hasan-ı Basri, Zühri, İkrime ve Âbide es-Selmani'den nakledilen diğer bir görüşe göre âyetin "Sizin dışınızda iki kişi şahit tutun." cümlesindeki "Sizin dışınızdaki iki kişi"den maksat, "Siz vasiyet edenlerin akrabaları dışında iki kimse." demektir.
Bu görüşte olanlara göre kâfirlerin, müslümanlar aleyhine şahitlikleri hiçbir zaman geçerli değildi. Bu hususta İbn-i Şihab ez-Zühri demiştir ki: "Sünnete göre kâfirin şahitliği, ne mukim iken caiz olur ne de yolcu iken. Şahitlik ancak müslümanlara aittir."
Taberi bu görüşlerden
birinci görüşün tercihe şayan olduğunu, buradaki "Sizin dışınızdan iki kimse"den maksadın, müslüman olmayan kimseler olduğunu, bunların da Yahudi veya Hristiyan, yahut Mecusi veya puta tapan ya da herhangi bir dine mensup olan kimseler olabileceklerini söylemiş ve âyeti genel bir şekilde izah etmenin daha uygun olacağını beyan etmiştir. Yani "Sizden olmayan iki kimse" ifadesindeki iki kimseyi sadece vasiyet edenin akrabaları olmayan iki kimseye tahsis etme yerine bütün müslümanlardan olmayan iki kimse olduğunu söylemek, âyeti genel mânâda izah etmektir ve daha evladır.
Âyet-i kerime’de vasiyet eden kimsenin müslümanlardan veya Müslüman olmayanlardan iki kimseyi vasiyetine şahit tutması emredilirken. ifadede "Veya" mânasına gelen (......) kelimesi zikredilmiştir. Bu kelime bazan iki şeyden birisini seçmeyi ifade ederken, bazan da iki şeyin sırasıyla yapılabileceğini, yani önce birincisinin yapılmasının gerekli olduğunu, o bulunmadığı takdirde ikincisinin yapılabileceğini ifade etmektedir. Bu sebeple müfessirler buradaki kelimesinin seçenek mi yoksa sıralama mı ifade ettiği hususunda iki görüş zikretmişlerdir:
a- Yahya b. Ya'mur, Said b. el-Müseyyeb, Kadı Şüreyh, Süddi, Said b. Cübeyr ve Abdullah b. Abbas'a göre âyette, müslüman olan şahitler veya vekillerle, müslüman olmayan şahit veya vekiller arasında zikredilen kelimesi sıralama ifade etmektedir. Bunlara göre vasiyet eden kimse, vasiyetine şahitlik etmek veya vasiyetini yerine getirmek üzere önce iki müslüman kimseyi arayıp vazifelendirmek mecburiyetindedir. Şâyet müslüman bulunmazsa ya da yolcu ise bu takdirde gayr-i müslimleri vasiyete şahit tutabilir. Veya vasiyetini yerine getirmeye vekil tayin edebilir.
Daha önce de zikredildiği gibi bu hususta Kadı Şüreyh şöyle demiştir: "Eğer vasiyet eden kimse yabancı bir yerde bulunur da vasiyetine şahit tutacak iki müslüman bulunmazsa bu kimse Yahudi veya Hristiyan yahut Mecusilerden şahit tutar. Bu halde onların şahitlikleri de caizdir."
Süddi de demiştir ki: "Müslüman olmayanların şahit tutulmaları şu kimse için söz konusudur: Kişi yolcu iken ölüm gelir, onu yakalar. Yanında da müslümanlardan herhangi bir kimse bulunmazsa, işte bu kimse Yahudi veya Hristiyan yahut Mecusilerden iki kişi çağırır ve vasiyetini onlara yapar.
b-Diğer bir kısım âlimler de bu âyette zikredilen kelimesinin seçenek ifade ettiğini söylemişlerdir. Bunlara göre vasiyet eden kimse güvendiği herkese malını emanet edebilir. O kişinin müslüman veya kâfir olması önemli değildir. Âyet-i kerime’de "Eğer kendilerinden şüphe ediyorsanız, o iki kimseyi namazdan sonra tutun ve "Akraba bile olsa yeminimizi hiçbir değere değişmeyeceğiz. Allah'ın şahitliğini gizlemeyeceğiz. Yoksa şüphesiz ki günahkârlardan oluruz." diye yemin etsinler." buyurulmaktadır. Bu ifadeye göre vasiyet eden kimse mü’minlerden iki kimseye, onları bulamazsa mü’min olmayanlardan iki kimseye, vasiyetini beyan eder. Onları şahit tutar ve onlara, vasiyetini yerine getirmelerini bildirecek olursa ve bu kimse şüphe edilecek kimse olursa, bunlar hapsedilir ve belli bir namazdan sonra, söylediklerine dair yemin ederler.
Müfessirler burada zikredilen namazdan hangi namazın kastedildiği hususunda iki görüş zikretmişlerdir:
a- Sa'bi. Said b. Cübeyr. İbrahim en-Nehai ve Katade'ye göre buradaki "Namaz"dan maksat, ikindi namazıdır. Çünkü Ebû Mûsa el-Eş'ari, gayri müslim olan iki vekili ikindi namazından sonra yemin ettirmiştir. Bu şahitler de ihanet etmediklerine, yalan söylemediklerine, vasiyeti değiştirmediklerine, vasiyetten bir şey gizlemediklerine, kişinin vasiyetinin ve terekesinin, beyan ettikleri şeyler olduğuna dair yemin etmişler, Ebû Mûsa da bunların şahitliklerini kabul etmiştir.
b- Süddi ve Abdullah b. Abbas'tan nakledilen diğer bir görüşe göre buradaki, kendisinden sonra yemin ettirilecek namazdan maksat, yemin eden kimselerin dinlerindeki namazdır, Yeminin tesirli olabilmesi için, kendi dinlerine göre namaz kıldıktan sonra yemin ettirilirler.
Bu hususta Abdullah b. Abbas demiştir ki: "Ben sanki şu anda Ebû Mûsa el-Eş'ari'nin evinde, yanına gelen iki gayr-i müsîimi görüyor gibiyim. Ebû Mûsa vasiyet mektubunu açtı, ölünün ailesi vasiyeti reddettdi. Bu iki kişiyi hainlikle itham ettiler. Ebû Mûsa bunları ikindiden sonra yemin ettirmek istedi. Ben de ona dedim ki: "Bunlar ikindi namazını önemsemezler. Sen bunları, kendi dinlerindeki namazdan sonra yemin ettir. Bu iki adam kendi dinlerine göre kıldıkları namazdan sonra ayağa kaldırılırlar ve "Akraba bile olsa yeminimizi hiçbir değere değişmeyeceğiz. Allah'ın şahitliğini gizlemeyeceğiz. Yoksa şüphesiz ki günahkârlardan oluruz. Bu adam bunu vasiyet etmiştir. İşte terekesi de budur." diye yemin ettirildiler.
Taberi diyor ki: "Bize göre bu görüşlerden tercihe şayan olanı, buradaki namazdan maksat, ikindi namazıdır. Zira namaz anlamına gelen kelimesi harfi ilavesiyle birlikte zikredilmiş ve belli bir namaz olduğu belirtilmiştir. Buradaki namaz bütün namazlar olmadığına, belli bir namaz olduğuna göre bundan maksat, müslümanların namazıdır. Resûlüllah da "Ac-lan" kabilesinden olan iki kimseye ikindi namazından sonra "lanetleşme" yemini ettirmiştir. Bu da göstermektedir ki, müslümanların namazında yemin ettirme vakti olarak seçilen namaz, ikindi namazıdır. Ayrıca ikindi namazı güneşin batma ânına yakın olması hasebiyle kâfilerin de kutsal gördükleri bir vakitte kılınmaktadır. Bu vakit esas alındığında doğru yemin etmeye etkili olur.
107. Âyetin Tefsiri
Eğer ikisinin, günahı gerektiren bir şey yaptıkları ortaya çıkarsa, bu ikisinin haksızlığa uğratmak istedikleri hak sahiplerinden, şahitliğe daha layık olan iki kişi, öncekilerin yerine geçer ve "Şüphesiz bizim şahitliğimiz onlarınkinden daha doğrudur. Biz hakkı çiğnemedik. Eğer çiğnemiş olsaydık zalimlerden olurduk." diye yemin ederler.
Eğer, kendilerine vasiyeti yerine getimie vazifesi verilen iki vasinin, yalan söylemeyeceklerine dair yemin ettikleri halde, yine de yalan yere yemin ederek günah işledikleri ortaya çıkacak olursa, bu iki vasinin, haksızlığa uğratmaya çalıştıkları kişilerden iki kişi, bunların yerine yemin ederler ve derler ki: "Şüphesiz bizim şahitliğimiz onlarınkinden daha doğrudur. Biz, hakkı çiğnemedik. Eğer çiğnemiş olsaydık zalimlerden olurduk."
Görüldüğü gibi, bundan önceki âyet-i kerime’de, vasiyet edilirken iki müslümanın hazır bulundurulması, iki müslüman bulunmazsa onların yerine iki gayr-i müslimin hazır bulundurulması ve bu iki kimseye vasiyet hakkında yemin ettirilmesi emredilmiştir. Bu âyet-i kerime’de de yemin eden iki kimsenin yalan yere yemin ettiklerinin ortaya çıkması halinde, ölünün terekesinde hak sahibi olanlardan iki kimseye, yemin eden şahitlerin yalan söylediklerine dair yemin ettirileceği beyan edilmiştir. Böylece yemin etme durumu iki şahitten alınıp terekede hak sahibi olanlara verilmiştir.
Müfessirler, şahitlere niçin yemin ettirildiği ve sonra da yeminin yer değiştirmesinin sebebi hakkında iki görüş zikretmişlerdir:
a- Abdullah b. Abbas ve Süddi'den nakledilen bir görüşe göre şahitlere yemin ettirilmesinin, sonra da mirasçılara yemin ettirilmesinin sebebi, şahitlerin beyanlarından şüphe edilmesidir. Bu şüphe de, vasiyet edenin, malını İslam'da caiz olmayan bir yere vasiyet ettiğine dair şahitlik etmelerinden kaynaklanmaktadır. Bu hususta Abdullah b. Abbas demiştir ki: "Şâyet iki müslüman bulunmadığı için vasiyete şahit tutulan iki gayr-i müslim, vasiyet eden kişinin, Allahü teâlâ'nın beyan ettiği hükümlere muhalif bir şekilde vasiyette bulunduğuna dair yemin edecek olurlarsa, işte o zaman ölünün velilerinden iki kimse, Allah'a yemin ederler ve derler ki: "Bizim adamımız böyle bir vasiyet yapmazdı. Bu iki şahit yalancıdırlar. Bizim şahitliğimiz onlarınkinden daha doğrudur."
b- Yahya b. Ya'mur'a göre ise, önce şahitlere, daha sonra da mirasçılara yemin ettirmenin sebebi, şahitlerin, vasiyet eden kimsenin kendilerine, malından bir kısmını verdiğini iddia etmeleridir. Bu durumda vasiyet edenin velileri, şahitlerin iddialan hususunda şüpheye düşecek olurlarsa kendileri, şahitlerin yalancı olduklarına dair yemin ederler.
Taberi diyor ki: "Bize göre bu hususta doğru olan görüş şudur: "Şahitlerin yemin etmeye mecbur edilmelerinin sebebi, mirasçıların, onları, vasiyet malından bir kısmına ihanet etmekle suçlamalarıdır. Şahitler, mirasçıların bu ithamlarını bertaraf etmek için, mirastan herhangi bir mal saklamadıklarına dair yemin ederler. Mirasçıların yemin etmelerinin sebebi ise iki ihtimalden dolayı olabilir:
a- Şahitlere yaptıkları ithamın doğruluğunu ortaya koyacak yeni bir delilin meydana çıkmasıdır. O da başka bir kişinin, bu şahitlerin her ikisi veya biri aleyhine şahitlik etmesidir. İşte bu takdirde mirasçı olan kimse, iddiasının doğru olduğuna dair, o kimsenin şahitliği ile birlikte yemin eder. Böylece mirasçının iddiası geçerli olur.
b- Şahitler, mirasçıların ithamlarının tümünü veya bir bölümünü ikrar eder, vasiyet edilen maldan bir bölümünün kendilerinde bulunduğunu söyler. Fakat bu malın kendilerine verildiğini veya satıldığını iddia edecek olurlarsa ve buna dair de şahitleri bulunmazsa işte bu takdirde mirasçılar yemin ederek şahitlerin elinde bulunan o malların terekeye ait olduğunu söyler ve ona sahip olurlar.
Görüldüğü gibi Taberi'ye göre vasiyet hususunda şahitlere yemin ettirilmesinin sebebi, yalan söylemekle itham edilmelerinden veya yapılan vasiyeti saptırmalarından dolayı değil, vasiyet edilen malın bir kısmına ihanet etmekle suçlanmalarındandır. Zira İslam'ın hükümlerinde hiçbir şahide, şahitliğinde itham edilmesinden dolayı yemin ettirildiği görülmemiştir. Bu hususta ne Resûlüllah'tan sahih bir haber, ne de ümmetin bir icmaı vardır. Bu itibarla şahitlerin, vasiyet edenin kendilerine mal verdiğini iddia ettikleri için yemin ettirildiklerini söylemek isabetli değildir. Zira İslam alimleri, terekeden bir şeyin kendisine vasiyet edildiğini iddia eden kimsenin, yemin etmesi halinde büe terekeden herhangi bir şeye sahip olamayacağı, ancak buna dair bir şahidi bulunursa sözünün geçerli olacağı hususunda ittifak etmişlerdir. Bu da göstermektedir ki, vasiyette hazır bulunanların, bir kısım malların kendilerine vasiyet edildiğine dair yemin etmelerinin hiçbir tesiri yoktur. Bu itibarla bu âyette: "Bu iddiada bulunan şahitlere yemin ettirileceği beyan edilmiştir." iddiası isabetli değildir.
Taberi sözlerine devamla diyor ki: "Şahitlere yemin ettirmenin asıl sebebinin, onların ihanetle suçlanmaları olduğu, mirasçılara yemin ettirilmesinin asıl sebebinin de, şahitlere yönelttikleri ithamın doğruluğuna dair yeni bazı delillerin ortaya çıkması meselesi olduğu, Resûlüllah'tan nakledilen bir kısım hadis-i şeriflerden de anlaşılmaktadır.
Bu hususta Abdullah b. Abbas diyor ki:
"Temim ed-Dâri bu âyet hakkında şöyle dedi: "Vasiyet şahitliği hususunda benimle Adiy b. Beda dışındaki insanlar suçsuzdur. Temim ile Adiy, müslüman olmadan önce Hristiyan idiler. Ticaret için Şam'a gider gelirlerdi. Yine bir gün ticaret için Şam'a vardıklarında, Selim kabilesine mensup ve Haşimoğullarının azâdlı kölesi olan "Büdeyl b. Ebi Meryem" adlı bir kişi de ticaret için onların yanına geldi. O kişinin yanında bir de gümüş kap bulunuyordu. O gümüş kabi Kral'a satmak istiyordu. Elindeki en önemli ticaret malı da buydu. Sehm kabilesine mensup olan adam, yani Büdeyl hastalandı. Adiy ve Temim'e, geride bırakacağı mirasını ailesine vermelerini vasiyet etti ve öldü.
Temim diyor ki: "Biz o gümüş kabı alıp, bin dirheme saltık ve arkadaşım Adiy ile parasını aramızda bölüştük. Geri dönüp ailesinin yanına gelince de elimizde kalan terekesini ailesine verdik. Eşyalar arasında gümüş kabı bulamadılar ve bize sordular. Biz de Büdeyl'in, verdiğimiz mallar dışında bize bir şey bırakmadığını ve bize bunlardan başka bir şey teslim etmediğini söyledik. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Medine'ye göç ettikten sonra müslüman oldum ve bu yaptığımın günah olduğunu anladım. Ölen kişinin ailesine gidip durumu anlattım. Onlara beşyüz dirhem verdim. Arkadaşım Adiy'de de bir o kadarı bulunduğunu haber verdim. Bunun üzerine ölen kişinin ailesi Adiy'i alıp Resûlüllah'in huzuruna getirdiler. Resûlüllah onlardan şahit istedi. Bulamadılar. Bunun üzerine Resûlüllah onlara, kendi dinlerince katiyyet ifade eder bir şekilde Adiy'e yemin ettirmelerini emretti. Adiy de yemin etti. İşte bunun üzerine bu âyet, bundan önceki ve sonraki âyetler nazil oldu. Sonra Amr b. el-Ass ve Sehm kabilesinden başka bir kişi, gümüş kabın varlığına dair yemin ettiler. Bunun üzerine Adiy'den beşyüz dirhem zorla alındı. Tirmizî, K. Tefsir el-Kur'an, Sûre: 5, Hatfis No: 3059.
Diğer bir Rivâyette Abdullah b. Abbas diyor ki:
"Sehm oğullarından bir adam, Temim ed-Dari ve Adiy b. Beda ile yola çıktılar. Sehm oğullarından olan kimse müsliimanların bulunmadığı bir yerde vefat etti. Temim ile Adiy, vefat eden kişinin malını getirdiler. Mirasçıları, terekeden altın yaldızlı gümüş bir kabın eksik olduğunu gördüler. Resûlüllah onlara yemin ettirdi. Sonra o kap Mekke'de bulundu. Kap kendilerinde bulunan insanlar: "Biz bunu Temim ile Adiy'den satın aldık." dediler. Bunun üzerine ölen kişinin velilerinden iki kişi: "Allah'a yemin olsun ki, bizim şahitliğimiz, onların şahitliğinden daha doğrudur. Bu kap, vefat etlen adamımızındır." diye yemin ettiler. İşte bunlar hakkında bundan önceki âyet nazil oldu. Tirmizî, K. Tefsir el-Kur'an, Suru: 5, Hadis No: 3060
Taberi diyor ki: "Zikrettiğimiz bu haberlerden anlaşılıyor ki, Allahü teâlâ'nın burada iki şahidi yemin etmekle mükellef kılması, mirasçıların, bu şahitleri, vasiyet edenin, kendilerine verdiği mala ihanet ettiklerine dair suçlamalarıdır. Zira böyle bir durumda dâvâlı olan kimse ancak yemin ederek kendisini kurtarmış olur.
Yeminin, şahitlerden sonra mirasçılara intikal etmesi ise, şahitlerin yalancı oldukları onaya çıkıp, terekeden mal aldıkları belli olunca mirasçıların, malın, iddia ettikleri gibi şahitlere ait olduğunu reddetmelerindendir. Böylece "İddia edene şahit, inkâr edene de yemin gerekir." kuralı burada da geçerli sayılmıştır.
Kadı Şüreyh, Katade ve Abdullah b. Abbas'tan nakledilen diğer bir görüşe göre, onlar âyet-i kerime’nin "Eğer ikisinin, günahı gerektiren bir şey yaptıkları oitaya çıkarsa, bu ikisinin, haksızlığa uğratmak istedikleri hak sahiplerinden, şahitliğe daha layık olan iki kişi öncekilerin yerine geçer." bölümünü şu şekilde izah etmişlerdir: "İlk şahitlik yapan iki kimsenin, günahı gerektiren bir şey yaptı klan ortaya çıkarsa, bunların yerine, müslümanlardan iki kimse veya öncekilerden daha âdil olan iki kimse şahitlik eder."
Bu hususta Kadı Şüreyh demiştir ki: "Eğer bir kişi yabancı bir yerde bulunur da vasiyetine şahit tutacak müslüman bir kimse bulamayacak olursa, o kimse, Yahudi veya Hristiyan yahut ateşperestleri vasiyetine şahit tutabilir. Bunların şahitlikleri geçerlidir. Ancak başka iki müslüman gelir de bunların yaptığı şahitliğin aksine bir şahitlik yapacak olursa, ben Müslümanların şahitliğini kabul eder, öncekilerin şahitliğini ise reddederim."
Taberi bu görüşün tercihe şayan olduğunu söylemiştir.
108. Âyetin Tefsiri
Bu, şahitliklerini gerektiği gibi yapmaları, yahut yeminlerinden sonra yeminlerin kabul edilmemesinden korkmaları için en iyi yoldur. Allah'tan korkun ve emirlerini dinleyin. Allah, yoldan çıkan bir topluluğu bidÂyete erdirmez.
Vasiyeti yerine getirenler hakkında beyan edilen bu hüküm en uygunudur. Zira bu hükme uyıılduğu takdirde, vasiyete sabit tutulanlar, hakkı söyleyip, doğru şahitlik etme zorunda kalacaklar ve ihanette bulunmayacaklardır. Keza bu şahitler, yeminlerinin kabul edilmeyerek yemin etme haklarının mirasçılara geçmesinden ve yalancılıklarının ortaya çıkarak, rezil olmalarından korkacaklardır. O halde yemin ederken Allah'tan korkun. Size gönderilen hükümelri dinleyip, onlarla amel edin ve bilin ki Allah, yoldan çıkan bir topluluğu hidâyete erdirmez.
Müfessirler bu âyet-i kerime’nin mensuh olup olmadığı hususunda iki görüş zikretmişlerdir:
a- İbrahim en Nehai ve Abdullah b. Abbas'a göre bu âyet-i kerime mensuhtur.
b- Çoğunluğa göre ise âyet-i kerime mensuh değildir. Taberi de âyetin hükmünün İslam'ın genel kurallarına uygun olması hasebiyle mensuh olmadığı görüşünü tercih etmiştir.
Taberi bu hususta özelle şunları zikrediyor: Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in Peygamber olarak gönderildiği günden bu güne kadar, müsliimanların yaşadıkları Allah'ın nizamında dâvâcı ile dâvâlı arasındaki dâvayı ispat şeklinin şöyle olduğu bilinmektedir: Eğer bir insanın aleyhine herhangi bir maldan dolayı dâva açılacak olursa, dâvâcı dâvasını ispatlamak zorundadır. Dâvâcı bunu ispat edemezse, dâvâlı ancak haklı olduğuna yemin ederek kendisini kurtarmış olur. Buna mukabil dâvâlı elinde bulunan malın aslında davacıya ait olduğunu itiraf eder ve davacıdan satın aldığını iddia edecek olursa, bu takdirde malı satın aldığını ispatlamak zorundadır. Aksi takdirde mal sahibi yemin ederek malını geri alır.
Görüldüğü gibi, bu son durumda dâvâcı, dâvâlı durumuna düşer. Böylece dâvayı ispat etme yükümlülüğü de ondan düşer. Dâvâcı durumuna geçen dâvâlıya intikal eder. Yemin etme yükümlülüğü de, davacı iken dâvâlı durumuna düşen mal sahibi olan davacıya geçer.
Bu Âyet-i kerime’de de aynen bu genel kaideler zikredilmektedir. Bu itibarla âyetin mensuh olduğunu söylemek caiz değildir. Şöyle ki, kendilerine vasiyeti yerine getirme vazifesi yüklenen vekiller, ellerinde bulunan malları mirasçılara teslim ederken, mirasçılar malların eksik olduğunu iddia ederlerse bu vekiller dâvâlı durumuna düşerler. Bu itibarla onlara yemin ettirilir. Şâyet bu vekiller, mirasçıların iddia ettikleri eksik malları, vasiyet edenden satın aldıklarını iddia edecek olurlarsa, bu takdirde mirasçılar dâvâlı durumuna düştüklerinden, yemin etme yükümlülüğü onlara geçer. Nitekim daha önce, Abdullah b. Abbas'ın, Resûlüllah'tan rivâyet ettiği, gümüş kap meselesini anlatan hadis-i şerifte de Resûlüllah, genel kaidelerde zikredilen bu kaideyi tatbik etmiştir. Önce, gümüş kabı almadıklarını iddia eden vekillere yemin ettirmiş, daha sonra gümüş kabın, vekillerde olduğu veya onlar tarafından satıldığı anlaşılıpda vekillerin, bunu vasiyet edenden satın aldıklarını iddia etmeleri üzerine de bu defa kabın, vasiyet edenin malı olduğuna dair mirasçılara yemin ettirmiş ve bu yeminle kabın bedelini mirasçılara iade ettirmiştir.
109. Âyetin Tefsiri
Allah, Peygamberleri bir araya topladığı gün "Ümmetiniz tarafından davetinize ne cevap verildi?" der. Onlar da "Hiçbir bildiğimiz yoktur, şüphesiz ki gaybları bilen ancak sensin." derler.
Âhiret gününden sakının. O gün Allah, Peygamberlerini bir araya toplayacak ve onlara: "Ümmetleriniz size ne cevap verdi?" diye soracaktır. Onlar ise, edeple cevap vererek: "Senin her şeyi kuşatan bilgin karşısında bizim herhangi bir bilgimiz yokdur. Şüphesiz ki sen, gaybı çok iyi bilensin, gizli ve açık hiçbir şey senden saklı kalamaz." derler.
Âyet-i kerime’de, âhirette Peygamberlere: "Ümmetleriniz size ne cevap verdi?" diye sorulduğunda onların: "Bizim herhangi bir bilgimiz yoktur." diyecekleri beyan edilmiştir.
Peygamberlerin, ümmetlerinin ne yaptıklarını bildikleri halde: "Bizim bir bilgmiz yoktur." demelerinin sebebi hakkında müfessirler çeşitli izahlarda bulunmuşlardır:
a- Süddi, Hasan-ı Basri ve Mücahid'e göre, Peygamberlerin: "Ümmetlerimizin ne cevap verdiğini bilmiyoruz." demelerinin sebebi; kıyamet gününün dehşetinden dolayı dikkatlerinin dağılmasından ve kendilerini toparlayamamalarındandır. Yoksa onların, ümmetlerinin, bildikleri hallerini inkâr etmelerinden değildir.
b- Mücahid'e göre ise burada Peygamberler: "Ümmetlerimizin ne yaptığı hakkında bilgimiz yoktur." derken: "Bizim, senin bize öğrettiğinin dışında herhangi bir bilgimiz yoktur?" demek istemişlerdir.
c- Abdullah b. Abbas'a göre ise; Peygamberler: "Ümmetlerimizin yaptıklarına dair herhangi bi bilgimiz yoktur." derken: "Bizim, senin bizden daha iyi bildiğinin dışında bir bilgimiz yoktur." demek istemişlerdir.
d- İbn-i Cüreyc'e göre bu âyetin izahı şöyledir: "Peygamberlere: "Sizden sonra ümmetleriniz ne bidatler yaptılar?" diye sorulacak. Peygamberler de o hususla: "Bizim herhangi bir bilgimiz yoktur?" diyeceklerdir.
Taberi bu görüşlerden, Abdullah b. Abbas'tan nakledilen üçüncü görüşün daha evla olduğunu söylemiş, Peygamberlerin burada: "Senin bizden daha iyi bildiğinin dışında bizim herhangi bir bilgimiz yoktur." diyeceklerini beyan etmiştir.
110. Âyetin Tefsiri
O gün Allah şöyle der: "Ey Meryemoğlu İsa, sana ve annene olan nimetimi hatırla. Hani seni Ruhul Kudüs ile desteklemiştim. Beşikte iken ve kemale ermiş iken insanlarla konuşuyordun. Sana kitabı, hikmeti, Tevrat'ı ve İncil'i öğretmiştim. İznimle çamurdan kuş şeklinde bir şey yapıyor ve ona üflüyordun. O da iznimle kuş oluyordu. Anadan doğma kor olanı ve alaca hastalığına yakalanmkiş olan kimseyi iznimle iyileştirmiştin. Ölüleri iznimle kabirden çıkarıp diriltiyordun. İsrailoğullarına apaçık delillerle geldiğin ve onlardan inkâr edenlerin "Bu apaçık bir sihirdir," dedikleri zaman seni onlardan korumuştum.
Allah, Peygamberleri bir araya toplayıp onlara, ümmetlerinin ne yaptıklarını soracağı o kıyamet gününde Meryemoğlu İsa'ya şöyle diyecektir: "Ey Meryemoğlu İsa, sana ve annene olan nimetimi hatırla. Hani bir zaman seni Ruhul Kudüs olan Cebrâil vasıtasıyla güçlendirmiş ve seni desteklemiştim. Sen insanlara, daha beşikte bir bebek iken ve kemale erdikten sonra da konuşuyordun. Yine hatırla; sana okuma yazmayı, her şeyin inceliği olan hikmeti, Tevrat'ı ve İncil'i öğretmiştim. Yine bir zaman sen, benim öğretmem ve iznimle çamurdan kuş şeklinde bir şeyler yapıyor, ona üflüyordan da, o da benim emrim ve iznimle kuş oluyordu. Ölüleri kabirlerinden çıkarıyor ve diriltiyordun. Yine hatırla, ben seni, İrailoğullarından kurtardım. Sen onlara, Peygamberliğini gösteren kesin delilleri getirince onlar seni öldürmeye kalkışmışlardı. Onların içinde kâfir olanlar, senin getirdiğin mucizeler için: "Bu apaçık bir sihirdir. Bunları yapan bir Peygamber değil, bir sihirbazdır." demişlerdi. Âyet-i kerime, Hazret-i İsa'nın, beşikte iken insanlarla konuştuğunu ve kemale enlikten sonra da konuşacağını bildirmektedir. Hazret-i İsa genç yaşında iken göğe çekilmiştir. Bu sebeple âyet, Hazret-i İsa'nın, tekrar yeryüzüne inerek yaşlanıncaya kadar yaşayacağına işaret etmektedir. Âyet-i kerime ayrıca Hrisliyanların: "İsa asılmıştır." şeklindeki iddialarını da yalanlamaktadır. Müfessirler, Allahü teâlâ'nın, Hazret-i İsa'ya hitahederek verdiği nimetleri zikretmesinin, Hazret-i İsa'yı göğe kaldırdıktan sonra mı olduğu yoksa âhirette mi olacağı hususunda ayrı görüşler beyan etmişlerdir. Biz, bir önceki âyetle ilgi kurarak bu hitabın âhirette olacağını söyleyen görüşü tercih ettik.
111. Âyetin Tefsiri
Hatırla, hani Havarilere: "Bana ve Peygamberime iman edin." diye bildirmiştim. Onlar da: "İman ettik. Şahit ol ki biz müslümanız." demişlerdi.
Ey İsa; yine hatırla bir zaman, yardımcıların olan Havarilere: "Beni ve Peygamberim İsa'yı tasdik edin." diye bildirmiştim. Onlar da "Ey rabbimiz, bize emrettiğini tasdik ettik. Bizim, boyun eğerek müslüman olduğumuza sen şahit ol." demişlerdi.
* Âyet-i kerime’de geçen ve "Bildirmiştim." diye tercüme edilen ve "Vahiy" kökünden türemiş olan (......) "Vahyettim." ifadesinden maksat, Süddi'ye göre "Kalblerine sokmuştum." demektir. Diğer bir kısım alimlere göre ise "ilham ettim." demektir.
112. Âyetin Tefsiri
Hani Havariler: "Ey Meryemoğlu İsa, Rabbinin gökten bize bir sofra indirmeye gücü yeter mi?" demişlerdi. O da: "Eğer iman ediyorsanız Allah'tan korkun." demişti.
Ey İsa, yine üzerine olan şu nimetimi hatırla. Hani bir zaman yardımcıların olan Havariler sana: "Ey Meryemoğlu İsa, Rabbin bizlere gökten çeşitli yemeklerle donatılmış bir sofra indirebilir mi?" demişlerdi. Sen de onlara: "Eğer Allah'ın kudretini tasdik ed eni erd ensen iz böyle bir soruyu sormaktan korkun. Çünkü Allah hiçbir şeyden âciz değildir. İstediğinizi gönderdiği takdirde bu sizin için bir imtihan olabilir. Bu itibarla rızık hususunda Allah'a tevekkül edin."
Bir kısım âlimlere göre bu soruyu soran Havariler, aslında Allah'ın kudretinden şüphe etmiyorlardı. Fakat onlar bu ifadeleriyle, Hazret-i İsa'nın, Allahü teâlâ'dan yemek indirmesini isteyip istemeyeceğini öğrenmek istiyorlardı.
Hazret-i Âişe (radıyallahü anhâ) ve Said b. Cübeyr'in bu görüşte oldukları Rivâyet edilmektedir. İbn-i Ebi Müleyke, Hazret-i Âişe'nin şöyle dediğini rivâyet etmiştir: "Havariler, Allah'ın, gökten sofra indirebileceğinden şüphe etmemişlerdir. Fakat onlar demek istemişlerdir ki: "Ey Isa, sen Rabbinden bunu dileyebilir misin?"
Âyeti bu şekilde izah edenler, ifadesini şeklinde, ifadesini de şeklinde okumuşlardır. Bu kıtaata göre âyetin bu bölümünün mânâsı: "Sen Rabbinden dileyebilir misin?" demektir.
Abdullah b. Abbas ve Süddi'ye göre ise bu âyette zikredilen Havariler, gerçekten dinleri hakkında şüpheye düşen, Hazret-i İsa'nın hak Peygamber olup olmadiğini anlamak için ondan mucize isteyen ve "Rabbin gökten bir sofra indirebilir mi?" şeklinde sorular soran kimselerdir. Abdullah b. Abbas bu hususta demiştir ki: "İsa (aleyhisselam) İsrailoğullarına: "Sizler Allah için otuz gün oruç tutup da sonra da ondan bir şey dileyecek olursanız, o size dilediğinizi verir. Çünkü çalışanın ücretini onu çalıştıran verir." demiştir. Onlar da otuz gün oruç tuttuktan sonra: "Ey hayırlar muallimi, bize dedin ki: "Çalışanın ücretini onu çalıştıran verir." Bize otuz gün oruç tutmamızı emrettin. Biz onu yaptık. Biz, herhangi bir kimseye otuz gün çalışacak olsaydık o bizi, işi bitirir bitirmez yedirip doyururdu. Şimdi senin Rabbin bize gökten bir sofra indirebilir mi?" dediler. İsa da dedi ki: "Eğer hakkıyla iman edenlerdenseniz bu gibi somları sormaktan dolayı Allah'tan korkun." Onlar da dediler ki: "Ondan yemeyi, kalblerimizin huzura kavuşmasını, senin bize doğru söylediğini bilmeyi ve ona şahitlik edenlerden olmayı istiyoruz."
Süddi diyor ki: "Hazret-i İsa'nın istemesi üzerine, Allah onlara etin haricinde, içinde her türlü yemek bulunan bir sofra indirdi. Onlar da ondan yediler."
Taberi, kendilerine yemek indirilmesini isteyen Havarilerin, dinlerinde ve Hazret-i İsa'nın hak Peygamber olduğu hususunda şüpheye düştükleri için gökten yemek indirilmesini istediklerini söyleyen görüşün daha evla olduğunu zikretmiştir.
113. Âyetin Tefsiri
Bunun üzerine dediler ki: "Ondan yemeyi, kalblerimizin huzura kavuşmasını, senin bize doğru söylediğini bilmeyi ve o sofraya şahitlik edenlerden olmayı istiyoruz."
Bunun üzerine Havariler şöyle dediler. "Biz her şeyden önce muhtaç insanlarız. O sofradan yemek istiyoruz. Ayrıca gökten rızık indiğini görünce kalblerimiz huzura kavuşacaktır. Bir de bize tebliğ ettiğin Peygamberliğinde doğru olduğun hususundaki imanımız artacak ve bu sofranın, Allah katından Peygamberliğini gösteren bir mucize olduğuna dair insanlar karşısında şahitler olacağız. Bu sofrayı işte bunlar için istiyoruz."
Hazret-i İsa'dan, gökten yemek indirilmesini isteyen Havarilere Hazret-i İsa'nın: "Eğer Allah'a iman ediyorsanız, bu gibi somları sormaktan dolayı Allah'tan korkun." demesi üzerine Havariler de Hazret-i İsa'ya şu cevabı vermişlerdir: "Biz o sofradan yemek istiyoruz. Böylece Allah'ın her şeye kadir olduğunu yakınen öğrenmek istiyoruz. Allah'ın, dilediği her şeyi yapmaya kadir olduğuna, birliğinin kesin olduğuna dair kalblerimizin sükun ve istikrara kavuşmasını istiyoruz. Ayrıca senin, Allah'ın gönderdiği bir Peygamber olduğuna dair bize söylediğin sözlerde doğru söylediğini öğrenmek istiyoruz ve Allah'ın birliğine ve kudretine bir delil ve mucize olmak üzere, göndereceği sofrayı görüp, şahitlik edenlerden olmak istiyoruz."
114. Âyetin Tefsiri
Meryemoğlu İsa şöyle dedi: "Ey Rabbimiz olan Allah'ım, gökten bize bir sofra indir ki bize, bizden öncekilere ve bizden sonrakilere bir bayram olsun ve senden bir mucize olsun. Bizi rızıklandir. Sen, rızık verenlerin en hayırlisısın."
Meryemoğlu İsa şöyle dedi: "Ey Rabbimiz olan Allah'ım, gökten bize bir sofra indir de bizler ve bizden sonra gelenler o sofranın indiği günü bayram edinelim. Ve o günde sana ibadette bulunalım. Ayrıca o sofra senden, benim Peygamberliğimi gösteren bir mucize olsun. Sen bizi rızıklandır. Çünkü sen, rızıklandıranların en hayırlısısm."
Müfessirler: "Gökten bize bir sofra indir ki bize, bizden öncekilere ve bizden sonrakilere bir bayram olsun." cümlesindeki "Bayram olsun." ifadesinden neyin kastedildiği hususunda farklı izahlarda bulunmuşlardır.
Süddi, Katade ve İbn-i Cüreyc'e göre bu ifadeden maksat, "Biz, yemeğin indiği o günü bayram edinelim. Bizler de bizden sonra gelecek olan insanlar da o günü kutsal bir gün edinsinler." demektir.
Abdullah b. Abbas'a göre ise bu ifadeden maksat, "Biz, inen o sofradan hep birlikte yeyip bayram etmiş olalım." demektir.
Diğer bir kısım âlimlere göre de bu ifadeden maksat, "O yemek bizim için Allah tarafınan bir hatırlatma ve bir delil olsun." demektir.
Taberi bu izahlardan birinci izah şeklinin tercihe şayan olduğunu söylemiştir. Yani, inen o sofra bizim için bir bayram olsun." ifadesiden maksat: "Biz, sofranın indiği o günü bayram edinelim ve insanların, bayram günlerinde Rablerine ibadet ettikleri gibi bizler de o günlerde namaz kılalım ve sana ibadet edelim." demektir. Taberi bu görüşü tercih etmesinin sebebinin "Bayram" kelimesinin Arapça'da bilinen mânâsının "Bayram yapma" demek olduğunu söylemiştir.
Allah'ın kelamını mümkün olduğunca en açık şekline göre yorumlamak esastır. Bu itibarla "Bayram"ı, "Bayram yapma" mânâsına almak daha evladır.
Müfessirler, bu âyette indirilmesi istenen sofranın fiilen indirilmiş olup olmadığı hususunda iki görüş zikretmişlerdir:
a- Abdurrahman, Atiyye, Abdullah b. Abbas, Vehb b. Münebbih, Mücahid, İshak b. Abdullah, Ammar b. Yasir, Katade, Meysere ve Za'zan gibi müfessirlere göre Allahü teâlâ istenen bu sofrayı gökten indirmiş, İsrailoğulları da ondan yemişlerdir. Ancak indirilen sofrada ne türlü yiyeceklerin bulunduğu hususunda bu âlimler de kendi aralarında çeşitli izahlarda bulunmuşlardır.
aa- Abdurrahman es-Selemî, Aliyye, Abdullah b. Abbas, Mücahid, İshak b. Abdullah ve Ammar b. Yasir'den nakledilen bir görüşe göre indirilen bu sofrada balık ve ekmek bulunuyordu. İsrailoğulları bu sofradan yeyip doyuyorlardı. Fakat onlar daha sonraları bir takım günahlar işlediler. Bu yüzden de Allahü teâlâ sofrayı indirmez oldu.
Bu hususta Abdullah b. Abbas diyor ki: "Meryemoğlu İsa'ya ve Havarilere gökten sofra indirilmiştir. Sofrada ekmek ve balık bulunuyordu. Onlar nerede konaklıyorlarsa sofra oraya geliyor ve onlar ondan diledikleri gibi yiyorlardı.
Bu hususta İsrailoğullarından biri diyor ki: "Ben Ammar b. Yasir'in-yanında namaz kıldım. O, namazı bitirince dedi ki: "Sen, İsrailoğullarına inen sofranın ne olduğunu biliyor musun?" Ben de dedim ki: "Hayır" O da dedi ki: "İsrailoğulları, Meryemoğlu İsa'dan, yiyecekleri ve tükenmeyecek olan bir sofra indirilmesini dilemesini istediler. Onlara denildi ki: "Sizler, indirilen sofradan bir şey saklamadıkça veya bir şeyine ihanet etmedikçe veya bir şeyini kaldırıp saklamadıkça o sizin için devamlı bulunacaktır. Şâyet bunlardan birini yapacak olursanız ben sizlere, âlemlerden hiçbir kimseye yapmadığım bir şekilde azap ederim." Sofranın indirildiği birinci gün tamamlanmadan İsrailoğulları ondan bazı şeyleri sakladılar. Kaldırıp belli yerlere koydular. Hainlik ettiler. Bunun üzerine de Allah onları, âlemlerden herhangi bir kimseyi cezalandırmadığı bir şekilde cezalandırdı. Ey Arap topluluğu, sizler de develerin ve koyunların arkasını bırakmayan kimselersiniz. Allah sizlere kendinizden Peygamber gönderdi. Siz onun soyunu biliyorsunuz. Allah sizlere Peygamberinizin lisanıyla bildirdi ki, sizler Araplara galip geleceksiniz. Allah sizlere, altın ve gümüşü biriktirip yığmanızı yasakladı. Allah sizlere, can yakıcı bir azapla azabedecekıir."
Ammar b. Yasir, İsrailoğullarına inen sofra hakkında Resûlüllah’ın şöyle buyurduğunu Rivâyet etmiştir: "Gökten inen sofra ekmek ve et idi. İsrailoğullarına, ihanet etmemeleri, ertesi gün için bir şey saklamamaları emredildi. Fakat onlar ihanet ettiler, sakladılar. Ertesi gün için sofradan yemek ayırdılar. Bu sebeple de Allah onları maymunlara ve domuzlara çevirdi,"
bb- Ammar b. Yasir ve Katade'den nakledilen diğer bir görüşe göre İsrailoğullarına gökten inen sofrada cennet meyveleri bulunuyordu. İsrailoğullarına, bunlardan herhangi bir şeyi saklamamaları emredildi. Fakat onlar bunlardan sakladılar, ihanet ettiler. Allah da onları maymunlara ve domuzlara çevirdi.
cc- Za'zan ve Meysereye göre ise İsrailoğullarına gökten indirilen sofrada etin dışında her türlü yemek mevcuttu.
b- Mücahid ve Hasan-i Basri'den nakledilen diğer bir görüşe göre Hazret-i İsa'nın, Allah teâladan, İsrailoğullarına gökten bir sofra indiımesini istemesine rağmen gökten herhangi bir sofra inmemiştir. Bu hususta Mücahid demiştir ki: "Allahü teâlâ bu âyet-i kerime’yi, sadece bir darb-ı Mesel olarak indirmiş ve insanların, Peygamberlerinden kendilerine verilmeyen bir takım şeyleri istemelerini yasaklamıştır.
Hasan-ı Basri de demiştir ki: "Sofra indirildikten sonra sizden kim kâfir olursa ben ona, âlemlerden hiçbir kimseye yapmadığım bir azabı yaparım." denilmesi üzerine İsrailoğulları "Bizim böyle bir sofraya ihtiyacımız yoktur" demişler, bu sebeple de onlara herhangi bir sofra indirilmemiştir.
Taberi diyor ki: "Sofranın fiilen indirilip indirilmediği hususundaki iki görüşten, tercihe şayan olan görüş, sofranın indirildiğini söyleyen görüştür. Zira buna dair Resulüllahtan, sahabilerden ve onlardan sonra gelen müfessirlerden haberler zikredilmiştir. Buna ilaveten Allahü teâlâ, bundan sonra gelen âyette "Ben o sofrayı size indireceğim" buyurmuştur. Allahü teâlânm, verdiği vaadden dönmesi imkansızdır. Bu itibarla sofranın indirildiği muhakkaktır.
Sofranın üzerinde bulunan yiyecekler hakkındaki görüşler hususunda doğru olan söz, sofranın üzerinde yiyeceklerin bulunduğunu söyleyen sözdür. Bu yiyeceklerin, balık, ekmek olması da mümkündür, cennet meyveleri olması da mümkündür. Bu yemeğin ne olduğunu bilmemek bize herhangi bir zarar vermez.
115. Âyetin Tefsiri
Allah: "Ben o sofrayı size indireceğim. Fakat bundan sonra sizden kim inkâr ederse, âlemlerden hiç kimseye yapmadığım bir azapla onu azaplandınrım" dedi.
Ey Havaliler, ben o sofrayı size indiriyorum ve size yediriyorıım. Bu sofrayı indirmemden sonra sizden kim, Peygamberim İsa'nın Peygamberliğini inkâr eder, emir ve yasaklarımda bana karşı gelecek olursa ben onu öyle bir cezalandırırım ki, zamanındaki varlıklardan hiç birini o şekilde cezalandırmış olmam.
Taberi diyor ki: "Allahü teâlâ yemeği indirmiş, İsrailoğulları da yemek indikten sonra inkâra düşmüşler, Allahü teâlâ da onları, maymun ve domuzlara çevirmekle cezalandırmıştır. Bunların, ahiretteki cezaları da dehşetli olacaktır."
Bu hususta Abdullah b. Artır demiştir ki: "Kıyamet gününde insanların en şiddetli azap görecek olanları üç sınıf insandır. Bunlar, münafıklar, kendilerine sofra inen İsrailoğullarından inkâra düşenler, bir de Firavun ailesidir."
Süddi ise, kendilerine sofra inenlere verilen azabın, kainatta hiçbir suçluya verilmeyen bir azap olduğunu söylemiştir.
Yukarıda da zikredildiği gibi Abdullah b. Abbas'tan da bu sofra ile ilgili olarak şunlar nakledilmiştir: "İsa, İsrailoğullarına dedi ki "Allah için otuz gün oruç tutup sonra ondan bir şeyler dilemeyi, onun da size dilediğinizi vermesini ister misiniz? Çünkü işçinin ücreti çalıştırana aittir."
Bunun üzerine İsrailoğulları, İsanın söylediğini yaptılar ve sonra şöyle dediler: "Ey lıaym öğreten muallim, bize "İşçinin ücreti çalıştırana aittir." dedin ve bize otuz gün oruç tutmamızı emrettin. Biz de bunu yaptık. "Biz, herhangi bir kimseye otuz gün çalışsak, işi bitirdiğimizde bizi yedirip içirirdi. Rabbin bize gökten yemekle donatılmış bir sofra indirebilir mi?" İsa da "Eğer iman ediyorsanız Allah’tan korkun." dedi. Onlar da âyet-i kerime’de beyan edildiği gibi o sofrayı niçin istediklerini izah ettiler. Bunun üzerine Hazret-i İsa, Allahü teâlâdan, sofranın indirilmesini istedi. Allahü teâlâ da sofrayı indireceğini, sofranın inişinden sonra da nankörlük edenler olursa onları en şiddetli azaba çarptıracağını belirtti. Bundan sonra Melekler gökten, üzerinde yedi balık ve yedi ekmek bulunan bir sofra indirip İsrailoğullarının önüne koydular. Onlar da sofradan yeyip hepsi doydular.
116. Âyetin Tefsiri
Yine bir zaman Allah şöyle demişti: "Ey meryemoğlu İsa, sen insanlara: "Allah’ı bırakıp ta beni ve annemi iki ildlı edin." dedin? İsa dedi ki: "Seni tenzih ederim. Hakkım olmayan şeyleri söylemek bana yakışmaz. Eğer böyle söylemişsem sen onu. bilirsin. Sen benim içimdikleri bilirsin. Ben ise senin gizlediklerini bilmem. Şüphesiz ki sen, gayblan çok iyi bilensin.
Allah, Peygamberleri bir araya toplayacağı kıyamet gününde veya İsayı göğe kaldırdığı zamanda ona, "Ey Meryemoğlu İsa, insanlara sen mi dedin ki: "Allah'ın dışında beni ve annemi, kendisine ibadet edilen iki ilâh edinin?" İsa d: ı ona dedi ki: "Ey rabbim ben, böyle bir şeyi yapmak veya konuşmaktan beriyim. Seni bundan tenzih ederim. Benim, hakkım olmayan böyle bir şeyi söylemeye ne haddim var? Çünkü ben de annem de senin yarattığın kullarız. Kulların nasıl olur da rablık iddiasında bulunabilirler? Şâyet ben böyle bir şey söylemiş olsaydım sen onu bilirdin. Çünkü senden hiçbir şey gizli değildir. Sen benim kalbimde gizlediğim şeyleri dahi bilirsin. Açıkça söylediğim şeyleri nasıl bilmezsin? Ben, senin bana bildirmediğin şeyleribilmem. Şüphesiz ki sen, senin dışında kimsenin bilemeyeceği gizli şeyleri bilensin.
Miifessirler, Allahü teâlânın, Hazret-i İsaya kendisini ve annesini Hristiyanların ilâh edinmelerini kendisinin mi söylediği hususunu ne zaman sorulduğu hakkında iki görüş zikretmişlerdir.
a- Süddiye göre Allahü teâlâ, Hazret-i İsaya bu soruyu onu göğe kaldırdığı zaman sormuştur. Zira İsa göğe çekildikten sonra Hristiyanlar, onun ve annesinin hakkında bir kısım batıl iddialarda bulunmuşlar ve bu iddiaları kendilerine İsanın telkin ettiğini söylemişlerdir. Allahü teâlâ da İsayı göğe kaldırdığında bunları İsaya sormuştur.
b- İbn-i Cüreyc ve Katadeye göre ise Allahü teâlâ bu soruyu İsaya kıyamet gününde, Hristiyanları teşhir etmek için soracaktır. Bu sorunun kıyamet gününde sorulacağı, bundan sonra gelen yüz on dokuzuncu âyetten de anlaşılmaktadır. O âyette şöyle buyurulmaktadır: "Allah şöyle dedi: "Bu, doğrulara, doğruluklarının fayda vereceği gündür."
Taberi diyor ki: "Bu görüşlerden tercihe şayan olanı, Süddinin zikrettiği
birinci görüştür. O da, Allahü teâlânın İsaya bu somya göğe kaldırdığı zaman sorduğunu söyleyen görüştür. Allahü teâlâ burada, geçmişte cereyan alen bir hadisenin haberini bizlere bildirmiştir.
Bu görüşün tercih edilmesinin iki sebebi vardır.
a- Cümlenin başında (......) kelimesi bulunmaktadır. Bu kelimenin Arapçada her ne kadar delil bulunduğunda gelecek zaman için kullanıldığı vaki ise de aslında geçmiş zaman için kullanılır. Allahü teâlânın kelamını mümkün olduğu sürece, en çok kullanıldığı şekilde izah etmek daha uygundur. Bu itibarla Allahü teâlânın bu soruyu Hazret-i İsaya, geçmişte sorduğunu söylemek daha isabetlidir.
b-Allahü teâlânın, bu soruyu İsaya kıyamette soracağı söylenildiği takdirde Hazret-i İsanın, müşrik olarak ölenlerin affedilip affedilmeyecekleri hususunda şüphe ettiği zannedilmiş olur. Zira bundan sonra gelen yüz on sekizinci âyette Hazret-i İsanın şöyle dediği zikredilmektedir. "Eğer onlara azap edersen şüphesiz onlar senin kullarındır. Şâyet bağışlarsan muhakkak ki sen her şeye galipsin, hüküm ve hikmet sahibisin."
Hazret-i İsanın ve diğer herhangi bir Peygamberin böyle bir şüpheye düşmeyecekleri kesin olduğuna göre Allahü teâlânın bu soruyu Hazret-i İsaya, geçmişte göğe kaldırdığı zaman sormuş olduğunu söylemek daha isabetlidir.
Taberi diyor ki: "Eğer denilecek olursa ki: "Allahü teâlâ, İsa'nın, Hristiyanlara, kendisini ve annesini ilâh edinmelerini söylemediğini bildiği halde niçin İsa'ya bunu sormuştur?" Cevaben denilir ki: "Bu husus iki şekilde izah edilebilir.
a- Hazret-i İsayı bu gibi şeylerden sakındırmak ve bu şeylerin çok tehlikeli şeyler olduğunu bildirmektir.
b- Hazret-i İsaya, kavminden ayrıldıktan sonra, onların, verdikleri sözü bozduklarını, dinlerini değiştirdiklerini bildirmektir.
117. Âyetin Tefsiri
Ben onlara sadece, bana emrettiklerini söyledim. "Benim ve sizin rabbiniz olan Allah’a ibadet edin." dedim. Aralarında olduğum müddetçe onlara şahit idim. Sen beni vefat ettirdiğin zaman, onları sen gözlüyordun. Sen her şeye şahitsin.
Allahü teâlâ bu âyet-i kerime’de Hazret-i İsanm insanlara: "Allah’ı bırakın da beni ve annemi iki ilâh edinin" diyen sen misin? sorusuna karşı nasıl bir cevap verdiğim zikretmiştir.
Tavus, Hazret-i İsa'nın verdiği bu cevabı ona Allahü teâlânın öğrettiğini beyan etmiştir.
Abdullah b. Ahhas bu âyetin izahında şunları söylemiştir:
"Bir gün Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir hutbe okudu ve şöyle buyurdu: "Ey insanlar şüphesiz ki siz, Allah'ın huzurunda yalınayak, çırılçıplak ve sünnetsiz olarak toplanacaksınız." sonra şu âyet-i kerime’yi okudu: "Onları ilk defa nasıl yarattıysak sonra da öyle dirilteeceğiz. Bu bizim bir vaadimizdir. Şüphesiz biz vaadimizi mutlaka yerine getirenleriz. Enbiya sûresi, 21/104 Daha sonra şöyle buyurdu: "İyi bilin ki kıyamet gününde, yaratılanların ilk elbise giydirileni İbrahim olacaktır. Yine iyi bilin ki ümmetimden bir kısım insanlar getirilecek ve onlar sol tarafa doğru götürüleceklerdir. Ben: "Ey rabbim, bunlar benim ashabım." diyeceğim. Bana "Sen bunların senden sonra ne yaptıklarını bilmiyorsun." denilecektir. Ben de şu salih kulun söylediği sözü söyleyeceğim. "Aralarında bulunduğum müddetçe onlara şahit idim. Sen beni vefat ettirdiğin zaman onları sen gözlüyordıın." Bana şöyle denecektir: "Sen onlardan ayrıldıktan sonra dinden döndüler ve mürted olarak devam ettilet. Buhari, K. Tefsir el-Kur'an Sûre 5, bab: 14
118. Âyetin Tefsiri
Eğer onlara azap edersen, şüphesiz onlar senin kullarındır. Şâyet bağışlarsan muhakkak ki sen, her şeye galipsin, hüküm ve hikmet sahibisin.
Ey rabbim, eğer sen beni ve annemi ilâh edinenleri, bu inançları üzerinde öldürür de onlara ahi ret te azap edecek olursan kimsenin sana karşı gelmesi mümkün değildir. Çünkü onlar senin kullarındır. Senin iradene boyun eğmek mecburiyetindedirler. Şâyet sen, ölmelerinden önce onlara hidâyet nasibeder ve günahlarını da bağışlayacak olursan şüphesiz ki sana karşı gelecek kimse yoktur. Zira sen, dilediğini cezalandırmada her şeye galipsin. Kimse sana karşı duramaz. Yaratıklarından kimin hidâyete kavuşup tevbe etmeye layık olduğunu bilen ve hikmet sahibi olansın.
Süddi bu âyeti şöyle izah etmiştir: "Eğer onları Hristiyanlıkta bırakıp âhirette de cezalandıracak olursan onlar senin kullarındır. Şâyet onları Hristiyanlıktan çıkarıp İslama iletecek olursan şüphesiz ki sen, her şeye galipsin, hüküm ve hikmet sahibisin." Süddi demiştir ki: "Bu söz, İsanın dünyada iken söylediği bir sözdür."
Bu âyet-i kerime, bütün işlerin Allah'ın iradesiyle olacağını, çünkü onun, dilediğini yapabileceğini ve yaptıklarından dolayı onu hiç kimsenin hesaba çe-kemeyeceğini beyan etmekte, Hazret-i İsanın da Hristiyanların iftiralarından uzak olduğunu bildirmektedir.
Ebû Zer el-Gifari bu âyetin izahında şunları söylemiştir:
"Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir gece namaz kıldı ve namazda devamlı olarak bu âyet-i kerime’yi okudu. Öyle ki rükuda da secdede de bu âyeti okuyordu.. Sabah olunca dedim ki: "Ey Allah'ın Resulü, devamlı olarak bu âyeti okudun. Hatta rükuda da secdede de bunu okudun." Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Ben, rabbim tealadan ümmetim için şefataçi olmayı diledim o da bunu bana verdi. Ümmetimden, Allah ortak koşmayanlar inşaallah bu şefaate nail olacaklardır. Ahmed b. Hanhel, Müsned, c. 5, s. 149
119. Âyetin Tefsiri
Allah şöyle dedi: "Bu, doğrulara doğruluklarının fayda verdiği gündür. Onlar için altlarından akar cennetler vardır. Onlar orada ebedi olarak kalacaklardır. Allah onlardan razı olmuştur. Onlar da Allah’tan razı olmuşlardır. İşte büyük kurtuluş budur.
Kıraat âlimleri bu âyette zikredilen kelimesini iki şekilde okumuşlardır:
a- Bazı Hicaz ve Medine Kurcaları ile bütün Irak kurcalan kelimesini öt re okumuşlardır. Bu kıraati esas alan müfessirler, Allahü teâlânın bu sözleri kıyamet gününde söyleyeceğini beyan etmişlerdir. Süddi bu görüşte olan âlimlerdendir. Ona göre Allahü teâlâ Hazret-i İsayi göğe kaldırınca ona Hristiyanların, kendisini ve annesini iki ilâh edinmelerini kendisinin mi söylediğini sormuş Hazret-i İsa da böyle bir şey söylemediğini dünyada iken beyan etmiştir. Allahü teâlâ bu doğru söyleyenlerin doğruluklarının kendilerine fayda vereceğini ve onların cennetlere konulacaklarını âhirette kendisine söyleyecektir.
b- Bazı Hicaz ve medine kurraları ise kelimesini üstün olarak okumuşlardır. Taberi de bu kıraati tercih etmiştir. Bu kıraata göre Allahü teâlâ bu sözleri âhirette söyleyecek değildir. Dünyada söylemiştir. Buna göre âyetin mânâsı şöyledir: "Allah, kendisini tenzih ettiğini söyleyen İsaya demiştir ki: "Senin dünyada iken söylediğin bu söz, doğru söyleyenlerin doğru sözlerinin kendisine fayda vereceği kıyamet gününde faydalı olacak bir sözdür. Yani senin bu sözün doğru bir sözdür. Bu söz sana âhirette faydalı olacaktır. Zira ahi ret gününde doğru söyleyenlerin sözleri kendileri için faydalı olmaktadır. İşte o günde doğru söyleyenler için altından ırmaklar akan cennetler vardır. Onlar orada ebedi olarak kalacaklardır. Allah, kendi verdikleri söze bağlı kalarak emirlerini tutup yasaklarından kaçınan bu doğru söyleyenlerden razı olmuş, bunlar da, kendilerine vaad ettiği şeyleri âhirette veren rablerinden razı olmuşlardır. İşte büyük kurtuluş dabudur.
120. Âyetin Tefsiri
Göklerin, yerin ve onlarda bulunanların mülkü Allah’a aittir. O, her şeye kadirdir.
Ey Hristiyanlar, göklerin ve yerin ve onlarda bulunanların mülkiyeti ve idaresi, sizin zannettiğiniz gibi, ilâh edindiğiniz İsa'ya, annesine veya göklerde ve yerde bulunan herhangi bir yaratığa ait değil yalnızca Allah’a aittir. Zira gökler, yer ve onlarda bulunan varlıklar, Allah'ın yarattıklarının bir bölümüdür. İsa ve annesi de bu yaratılanların içinde bulunan ve bunların içinde hareket eden varlıklardır. Bu da göstermektedir ki onların ikisi de içinde yaşadıkları dünyaya sahip olan Allah'ın yaratıklarıdır. Allah her şeye kadirdir, bütün kainatı yoktan var ettiği gibi tekrar yok etmeye de kadirdir. İsa ve annesini de yok etmeye kadirdir. O halde nasıl olur da o iki aciz yaratık ilâh olabilir?
Allahü teâlâ bu âyet-i kelimesiyle. İsa'yı ve annesini ilâh edinen Hristiyanları ve bütün yaratıklarını, deliller beyan ederek uyarmakta, düşünmelerini, öğüt almalarım ve idrak etmelerini istemektedir.
Abdullah b. Amr, Kur’an’ın en son inen suresinin Maicle süresi olduğunu söylemiş Abdullah b. Abbas ise en son inen surenin Nasr sûresi olduğunu söylemiştir Bkz. Tirmizi K. Tefsir el-Kur'an Sûre 5 Hadis No: 3063
Göklerin, yerin ve orada bulunan varlıkların mülkiyeti sadece Allah'a aittir. Allah onlarda dilediği gibi tasarrufta bulunur. Hristiyanların zannettikleri gibi İsanın bunlarda herhangi bir tasarruf hakkı yoktur. Allah her şeye gücü yetendir, hiçbir şey onu âciz bırakamaz.