RÛHU'L-BEYÂN
Mâide Sûresi — RÛHU'L-BEYÂN — Sayfa 2
64. Âyetin Tefsiri
Yahudiler: 'Allah'ın eli sıkıdır' dediler. Müfessirler diyorlar ki: Yüce Allah yalıudileri nimetlerle donatmıştı. Hatta, dünyanın en zengin insanları olmuşlar; en fazla refah içinde yaşayan kimseler konumuna çıkmışlardı. Ancak, Allah'a isyan ettiler. Bunun üzerine yüce Allah, bolluk ve refah musluğunu üzerlerinden kıstı. Dolayısıyla, Yehudiler: ”Allah'ın eli sıkıdır. Artık, Allah vermekten uzak duruyor; cimrilik yapıyor" dediler. Eli açık olmak, cömert olmaktan ; eli sıkı olmak da cimri olmaktan kinayedir.
Dediklerinden, sarfettikleri bu iğrenç cümleden
ötürü elleri bağlansın. Bu, onlar için bir bedduadır. Yani; elleri, hayır yapma konusunda bağlansın, cimri kesilsinler. Gerçekten Yahudiler, insanların en cimrileridirler; onlardan daha cimri bir millete rastlanmamıştır.
Ve kendilerine lânet olsun! Allah'ın rahmetinden uzak olsunlar; zaten ilahî rahmetten kovulmuşlardır. Yahudilere yapılan bu beddua, insanlara bir ders ve öğretme niteliğini taşımaktadır. Yoksa, -haşa- Allah âciz kalmış da, onlara bedduâ etmiş gibi bir durum sözkonusu değildir. Yüce Allah, hertiirlü noksanlıktan münezzehtir.
Aksine, Allah'ın (nimet veren) elleri açıktır. Ey Yehudiler, yüce Allah sizin zannettiğiniz gibi değildir; O, son derece cömerttir, sınırsız kerem ve ihsan sahibidir.
Dilediği gibi sarfeder. Harcama konusunda hür ve muhtardır. Bazen bolca verir; bazen de irade ve hikmetinin gereği az verir. Nitekim Yehudilerin isyanlarına binaen, hikmeti, onları sıkıştırmayı uygun görmüştür.
Şüphesiz ki, Rabbinden sana indirilenler Kur an-ı Kerim ve içindeki hükümler
onların çoğunun özellikle âlimlerinin ve reislerinin
azgınlığını ve inkarını artıracaktır. Azgınlıklarının üzerine azgınlık, küfürlerinin üzerine küfür ilave edecektir. Çünkü her âyet indiğinde onu inkar ediyorlar, böylece azgınlıkları ve küfürleri artıyordu. Tıpkı sağlam insanlara yararlı olan yemeğin, hastaların hastalığını artırdığı gibi.
Biz, onların yani Yehudilerin
arasına, kıyamete kadar düşmanlığı ve kini saldık. Onları çeşitli gruplara ayırarak birbirine düşman ettik. Nitekim yüce Allah başka bir âyette şöyle buyuruyor: ”Sen onları birlik beraberlik içinde sanırsın. Halbuki onların kalbleri darmadağınıktır." (Haşr: 14) Artık, biraraya gelmeleri; gönül ve sözbiiliği elde etmeleri mümkün değildir.
Ne zaman harp için bir ateş tutuştursalar, Hazret-i Peygambere (sallallahü aleyhi ve sellem) karşı savaşmaya hazırlanıp aleyhinde bir kötülük düşünseler,
onu söndürür. Plânlarını yüzlerine çarpar, aralarına ayrılık sokarak o ağ ıtır ve komplolarını sonuçsuz bırakır.
Onlar yeryüzünde bozgunculuğa koşarlar. İslâm'a ve Müslümanlara karşı çeşitli dolaplar çevirirler, Müslümanları birbirine düşürmeye uğraşırlar.
Şüphesiz ki Allah, bozguncuları sevmez. Bu yüzden planlarını söndürür ve zararını onlara çevirir.
65. Âyetin Tefsiri
Eğer, kitap ehli olan yahudi ve lııristiyanlar inanılması gereken hususlara
iman edip günahtan ve haramdan uzak durarak
Allah'tan korksaydılar, elbette günahlarını örter, onların suçlarını affedip azaptan kurtarır
ve onları 'Naîm' cennetlerine kovardık. Mükâfat olarak onları sürekli bir şekilde cennetle şereflendirildik.
66. Âyetin Tefsiri
Eğer onlar Tevrat'ı, İncil'i kabul edip içlerinde yeralan Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) tasdik edilmesi gibi hükümleri uygulayarak verdikleri sözleri yerine getirseydiler
ve Rableri tarafından kendilerine indirileni ve kitaplarını onaylayan Kur'an'ı
tatbik etseydiler, üstlerinden ve ayaklarının altından rızıklandırıldıkları nimetleri yerlerdi. Bol bol rızıklara kavuşurlar göklerin ve yerin bereketini göriirledi. Yağmurlar yağar ve ekinler biterdi. Bu da gösteriyor ki, başlarına gelen sıkıntı ve musibetler, yüce Allah'ın herhangi bir kusurundan değil yaptıkları suçlardan kaynaklanmaktadır.
Onlardan bir kısmı mutedil bir ümmettir. Bunlar şımarmayan, görevlerini ihmal etmeyen ve iman eden Abdullah b. Selâm ve benzerlerinden oluşan yahudi asıllı bir gruptur. ”Mutedil olmak" görevlerini normal bir şekilde yapmak, aşırıya kaçmamak ya da çok geride kalmak gibi bir durum meydana getirmemek demektir.
Birçoklarının yaptıkları da ne kötü şeydir! Gösterdikleri inat ve kibir gibi özellikler; hakkı tahrif etmek ve gerçekten yüz çevirmek gibi davranışlar ne kadar da kötüdür; hayretler doğrusu!
Öte yandan âyet, takvanın, rızık bolluğuna; dünya ve ahirette, işlerin iyi gitmesine sebep olduğuna işaret eder.
67. Âyetin Tefsiri
Ey Peygamber! Rabbinden sana indirileni bütünüyle
tebliğ et! Kulların durumlarıyla ilgili her seyı açıkla.
Eger sana dokunabilecek bir kotuluk korkusuyla sana indirilenin tumunu tebliğ etmeyip görevini
yapmazsan. Allah'ın peygamberliğini tebliğ etmemiş olursun. Çunku bir kısmını gizlemek, tıpkı tamamını gizlemek gibidir.
Allah seni insanlardan korur. Bu, yüce Allah'ın Hazret-i Peygambere verdiği bir güvencedir. Böylece, korkmayacak ve çekinmeyecektir.
Nitekim rivayet edilmiştir ki, ”Hazret-i Peygamber Medine'ye girdiğinde Muhacir ve Ensar'dan yüz kişi, onu Yehudilerden koruyordu; ancak ”Allah seni insanlardan korur" âyeti indikten sonra, Hazret-i Peygamber, Allah tarafından yahudi ve diğer insanların kötülüklerinden korunduğunu anladı ve muhacirlerle Ensar'a: ”Artık yerlerinize gidin, çünkü Allah beni Yehudilerden korur" dedi. Daha sonra, Hazret-i Peygamber -düşmanlarının çokluğuna ve yardımcılarının azlığına rağmen- zaman zaman gecenin başlangıcında ve seher vakitlerinde Medine vadilerine tek başına giderdi. Yüce Allah, onu koruyordu. Kuşkusuz buradaki ”koruma" dan gaye, öldürülmekten korumaktır ki, yüce Allah, onu gerçekten öldürülmekten korumuştur. Hazret-i Peygamberin karşılaştığı diğer sıkıntı ve musibetler ise diğer peygamberlerin ve Allah dostlarının gördükleri türlerdendir.
Kirmanî der ki: ”Peygamberlerin karşılaştıkları işkence ve sıkıntıların sebepleri şunlardır:
a) Büyük sevaba nail olmak;
b) Onların da birer insan olduklarının; dolayısıyla dünya sıkıntılarıyla karşılaşabileceklerinin bilinmesi;
c) Yaratılmış birer kişi olduklarının anlaşılması ve gösterdikleri mûcizelerle helake düşülmemesi..."
Şüphesiz ki Allah, kâfirler topluluğunu hidayete erdirmez. Bu ifade, Hazret-i Peygamberin (sallallahü aleyhi ve sellem) masumiyetini belgelemektedir. Yani; kâfirler, Hazret-i Peygamber hakkında planladıklarını gerçekleştireniiyecekler ve ona zarar veremiyeceklerdir. Burada ayrıca, yüce Allah'ın, zaman zaman peygamberleri ve veli kullarını çeşitli şekilde imtihanlara tâbi tuttuğuna ve onların kendisine kavuşmasını sağladığına işaret vardır. Bu O'nun bir yasasıdır. Kur'anî deyimle: ”Allah'ın öteden heri devam edegelen kanunu budur. Allah'ın kanununda hiçbir değişiklik bulamazsın..." (Fetih: 23)
Öte yandan şu bir gerçektir ki: ” Yaratıcının emrine uyanı, Allah yaratıkların kötülüklerinden korur." Nitekim, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile Hazret-i Ebû Bekir, hicret sırasında mağarada iken düşmanların tehlikelerinden korunmuşlardır.
Ayrıca, rivayet edildiğine göre Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) Süfeyne adında bir hizmetçisi vardı. Bir gün Süfeyne, Bizans topraklarında orduyu kaybedip yolunu şaşırdı. Koşa koşa askerleri arıyordu. Aniden bir arslanla karşılaştı ve ona: ”Ey bu yerlerin kralı! Ben Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) hizmetçisi olan Süfeyne'yim. Amacım şöyle, şöyledir" dedi. Bunun üzerine arslan, yanına gelip onu okşamaya başladı. Süfeyne konuştukça anlıyormuşçasına ona kulak veriyordu. Orduyu buluncaya kadar beraberlikleri devam etti. Sonra arslan geri döndü.
Hazret-i Câbir (radıyallahü anh) der ki: ”Savaşların birisinde Hazret-i Peygamber, beraberindekilerle bir vadide konakladı. Herkes çeşitli yerlere dağıldı; ağaçların gölgesinde dinlenmeye ve uyumaya başladılar. Hazret-i Peygamber de kılıcını bir ağaca asıp altında uyumaya başladı. Bir de baktık ki, Hazret-i Peygamber uyanmış, bizi çağırıyor. Gittik, yanına vardığımız da bedevî bir arap yanındaydı. Hazret-i Peygamber bize dönüp şöyle buyurdu: ”Bu adam, ben uykudayken kılıcımı hana çekti; uyandığımda kılıç hâlâ elinde ve üzerime kaldırmıştı. Bana dedi ki; ”Seni, elimden kim kurtaracak? ” Dedim ki: ”Allah, beni senden kurtaracak." Baktım ki, kılıç, elinden düştü. Sonra kılıcı alıp bu defa aynı soruyu ben kendisine sordum. Dedim ki: 'Seni, elimden kim kurtaracak.' Dedi ki: ”iyilik, sende kalsın.' Sonra dedim ki: 'Peki Allah'tan başka ilâh olmadığına, benim, O'nun elçisi olduğuma tanıklık yapar mısın? Dedi ki: ”Hayır! Ancak, sana karşı hiçbir zaman savaşmayacağıma, sana karşı savaşanlarla beraber olmayacağıma söz veriyorum." Bunun üzerine Hazret-i Peygamber onu serbest bıraktı."
68. Âyetin Tefsiri
Ey Rasûlüm Muhammed! Yahudi ve Hristiyanlara
de ki: 'Ey kitap ehli! Tevrat'ı, İncil'i ve Rabbiniz tarafından size indirileni tatbik etmedikçe,
Hazret-i Muhammed'e iman edip hükümlerini uygulamadıkça; Hazret-i Muhammed'e inanmayı emreden Kur'an-ı Kerim'i dinlemedikçe; tüm ilâhî kitapların emrettiği mucizeye inanmadıkça; neshedilmeyen ilâhî kitap hükümlerini benimsemedikçe
hiçbir dayanağınız olmaz.' Burada Kur'an'dan söz edilirken, kitap ehline seslenilerek ”size indirilen" denmesinin sebebi. İsrail oğullarının, Kur'an'ın kendilerine inmediği şeklindeki iddialarını çürütmek içindir.
Şüphesiz ki. Rabbınden sana indirilen Kur'an,
onların bilgin ve başkanlarının
çoğunun azgınlığını ve inkarını artıracaktır. Eski azgınlık ve küfürlerini kat kat artıracaktır.
O halde kafir bir topluluğa üzülme; azgınlık ve küfürlerinin artmasına mahzun olma: çünkü bu zarar onlarla sınırlı kalacaktır.
69. Âyetin Tefsiri
Şüphesiz sadece dilleriyle
iman edenler, yani münafıklar; yahudiliği benimseyen
Yehudiler; kalbleri cahiliyeye meyleden, sadece başlarının ortasını traş eden ve Hristiyanlardan bir grup olan
sabiiler ve Hristiyanlardan kim Allah'a ve ahiret gününe iman eder; halis, safı ve sapıklıktan arındırılmış bir biçimde inanır
ve salih amel işlerse, kısacası, imanın gereğini yaparsa,
onlar için bir korku yoktur. Kâfirlerin cezadan korktukları anda, onlar hiç konmayacaklardır. Ayrıca
onlar üzülmeyeceklerdir de. Ömürlerini boşa geçiren sevaplardan yoksun kalan insanların üzülecekleri günde onlar üzülmeyeceklerdir.
Malum ola ki, Allah'ın veli kulları ve dostları için korku diye bir şey yoktur. Çünkü onlar. Kur'an'a hem zahirî, hem de batmî bir biçimde uyuyorlar. Ayrıca dünya ve nefis zevklerini terkettikleri için karşılaştıkları sıkıntılardan dolayı üzülmezler de. Öte yandan maruz kaldıkları musibet ve felâketlere de aldırış etmezler; çünkü onlar taklit düzeyinden kurtulup tahkik düzeyine çıkmışlardır.
İbrahim el-Havas der ki: ”Kalbin beş ilacı vardır:
1) Düşünerek Kur'an okumak.
2) Karnı boş tutmak.
3) Geceleyin ibadet yapmak
4) Seher vakitlerinde Allah'a yalvarıp yakarmak
5) Allah'ın salih kullanyla oturup kalkmak."
Hazret-i Ali'den gelen bir rivayet şöyledir: ”İnsanlar, bir zamanlar öyle bir duruma düşecekler ki, ortada islâm'ın sadece ismi, Kur'ân'ın sadece cismi kalacaktır. Bol hol mescid inşa edilecek, fakat içlerinde Allah anılmayacaktır. İşte o insanlar, bulundukları dönemin en kötü yaratıklarıdır. Fitne onlardan çıkacak ve tekrar onlara dönecektir. ”
70. Âyetin Tefsiri
Şüphesiz ki, İsrail oğullarından ahit aldık. Tevrat'ta kendilerine farz kılınan Tevhid ve diğer dinî yükümlülükler konusunda İsraıloguilarından söz aldık.
Ve dini konulan kendilerine anlatmaları ve onları aydınlatmaları için pekçok sayıda
onlara peygamberler gönderdik. Oysa
her peygamber onlara nefislerinin hoşlanmadığı şeyi getirdiğinde karşı çıktılar;
(peygamberlerin) bir kısmını yalanladılar ve bir kısmını da yalanlamakla yetinmeyip onları
öldürdüler. Nitekim Hazret-i Zekeriya ve Hazret-i Yahya peygamberleri öldürmüşlerdir.
71. Âyetin Tefsiri
Onlar bir fitne kopmayacağını sandılar. Yani, İsrail oğulları zannettiler ki, yaptıkları yarılarına kâr kalacak; peygamberleri yalanlayıp öldürmeleri karşısında hiçbir ceza görmeyecekler. Nitekim: ”Biz, Allah'ın oğulları ve dostlarıyız" (Mâide: 18) diyorlar ve geçmiş atalarının peygamberlikleri sayesinde ilâhi azaptan yakayı kurtarabileceklerine inanıyorlardı.
Kör ve sağırlar oldular. Yani fesat ve azgınlığa dalıp hidayeti görmezden geldiler. Gözü görmeyen kör gibi karşıladılar. Ayrıca hakka karşı kulaklarını tıkadılar; tıpkı sağırlar gibi davrandılar, dolayısıyla söz konusu hareketleri ortaya koydular. İçinde bulundukları fesattan vazgeçip uzaklaştıktan
sonra Allah tevbelerini kabul etti. Ancak daha sonra
yeniden Hazret-i Yahya ve Hazret-i Zekcriya'yı öldürmeye cesaret edip Hazret-i İsa'yı da öldürme girişiminde bulunarak
onların birçoğu kör ve sağırlar oldular. Bu ifadeden de anlaşıldığına göre, bu ikinci seferde onların ”tümü" değil ”bir çoğu" küfre düşmüşledir.
Allah, onların yaptıklarını çok iyi görür. Dolayısıyla amellerine karşılık onları uygun bir biçimde cezalandırır. Öyle ya, bu yanlış saplantıları nereden kaynaklanıyordu? Günahlar unutkanlığa, körlük ve sağırlığa sebep olmuşsa da ilahî takdirde bir değişiklik olmaz. Bu yüzden onlar, yanlış davranışlarının cezasını mutlaka göreceklerdir. Dolayısıyla, ömrünü hevâ ve heves peşinde geçirip hakkı ve hak yolunu bularnıyanın içinde bulunduğu duruma ağlaması gerekir.
72. Âyetin Tefsiri
Şüphesiz: ”Allah. Meryemoğlu İsa Mesih'tir' diyenler, kâfir oldular. Bu âyet, Necran mrıstiyanları hakkında inmiştir. Nitekim onlar: ”Allah, İsa'nın bedenine girmiş, onunla birleşmiştir" diyorlardı. Yüce Allah bu gibi saçmalıklardan münezzehtir. O, yüceler yücesidir ve şanı biiyukrur.
Oysa Mesih (onlara): ”Ey İsrail oğulları! Hem benim, hem de sizm Rabbiniz olan Allah’a ibadet edin. Ben de sizin gibi ibadet eden bir kulum, beni ve sizi yaratan Allah'a Kulluk edin.
Kim, Allah'a ortak koşarsa, ibadette, kullukta veya sadece O'na ait olan herhangi bir fiil ve sıfatta başka bir şeyi veya kimseyi O'na ortak ederse
şüphesiz, Allah ona cenneti haram kılmıştır. Artık, oraya girmesine imkân yoktur; çünkü orası Allah'a ortak koşmayan muvahhidlerin yurdudur.
Ve onun varacağı yer, cehennemdir; müşriklere lâyık olan ve onlar için hazırlanan yer orasıdır.
Zalimlerin hiçbir yardımcısı da yoktur' demişti. Onları ateşten kurtaracak hiç kimsenin olmadığına dikkat çekmiş ve sözlerini böylece noktalamıştı.
Daha sonra, Hristiyan gruplardan Nastûri ve Melkanîlerin ileri sürdükleri saçmalıklara şöyle değiniliyor:
73. Âyetin Tefsiri
Şüphesiz ki: 'Allah, üç ilâhtan biridir', yani ilâhlık, Allah, İsa ve Meryem arasında paylaştırılmıştır, üçü de bu hususta ortaktır,
diyenler, kâfir olmuştur. Onlar küfre girmişlerdir.
Oysa ibadet edilmeye lâyık olan ”birlik" sıfatıyla nitelenen
tek bir ilâhtan başka hiçbir ilâh yoktur. O da Allah'tır.
Eğer söylediklerinden vazgeçmezlerse, hem birinci, hem de ikinci iddialarından dönmezlerse,
şüphesiz onlardan inkâr edenlere, herhangi bir şekilde Allah'a ortak koşanlara
can yakıcı bir azap isabet edecektir. Bu azabın acısını kalblerinde hissedeceklerdir.
74. Âyetin Tefsiri
Hâlâ Allah'a tevbe edip O'ndan af dilemiyorlar mı? Onlar, hâlâ o saçma iddialarında ısrar mı ediyorlar? Hâlâ o bâtıl inançlarını mı ileri sürüyorlar? Allah'a yakıştırdıkları şirkten hâlâ vazgeçmiyorlar mı? Hâlâ, Allah'ın başka bir bedene girip onunla birleştiğini mi iddia ediyorlar! Kuşkusuz bu ifadelerde, küfürdeki inatlarının tuhaflığına dikkat çekilmekte ve tevbeye teşvik yapılmaktadır.
Halbuki Allah, çok affeden ve çok merhamet edendir. Allah, bu denli affedici ve merhamet edici olduğu halde, tevbeye yanaşmamaları çok tuhaftır! Oysa, Allah'a yalvarıp af diledikten sonra, Allah onları affedecek ve fazlı keremiyle onlara merhamet edecektir.
75. Âyetin Tefsiri
Merycmoğlu Mesih de ancak bir peygamberdir. Ondan önce de peygamberler gelip geçmiştir. O da, kendinden önceki peygamberler gibi sadece peygamberlik göreviyle görevlendirilmiştir. Allah, tıpkı diğerlerine olduğu gibi, ona da birtakım mucizeler vermiştir. Eğer Allah, Hazret-i İsa'ya ölüleri diriltme mucizesi vermişse, -ondan daha enteresanı- Hazret-i Mûsa'ya da âsâ mûcizesi bahşetmiştir; âsâsını yürüyen bir yılan şekline sokmuştur. Öte yandan, yine yüce Allah, Hazret-i İsa'yı babasız olarak dünyaya getirmişse; -daha ilginci} Hazret-i Âdem'i hem babasız, hem de anasız olarak yaratmıştır.
Onun annesi dosdoğru bir kadındır. Evet, Hazret-i İsa'nın annesi de tıpkı doğruluğu benimseyen diğer kadınlar gibi dosdoğru bir kadından başka bir şey değildir.
Her ikisi de yemek yerlerdi. Yaratılan diğer kullar gibi yemek yeme ihtiyacı duyarlardı. Peki, ancak yemekle hayatını devam ettirebilen birisinin ilâh olması düşünülebilir mi? Hayır, kesinlikle!... Böyle bir yaratığın ilâh olması mümkün değildir.
Bak onlara âyetleri nasıl açıklıyoruz? Aleyhlerine ileri sürülen iddiaları, dağlar gibi sağır olanlara bile işittirecek derecede nasıl da gür ve yüksek bir şekilde haykırıyoruz?
Yine bak nasıl yüz çeviriyorlar? Nasıl da bu güçlü hakikatlere sırtlarını dönüyorlar; hiç düşünmeye yanaşmıyorlar...
76. Âyetin Tefsiri
Ey Rasûlüm Muhammed! Bu Hıristiyanları susturmak için onlara
de ki: 'Allah'ı bırakıp da size hiçbir fayda ve zarar vermeye gücü yetmeyen şeylere mi ibadet ediyorsunuz? Sizden hiçbir zararı bertaraf etmeye gücü yetmeyen ve hiçbir maddî yarar sağlamayan Hazret-i İsa'ya mı kulluk ediyorsunuz? Bu özellikte olan İsa (aleyhisselâm), nasıl ilâh olabilir ki?
Allah, her şeyi çok iyi işiten, çok iyi bilendir.' Dolayısıyla herkese, hakettiğini verecektir. İyiliklere karşı mükâfatlandıracak; kötülüklere karşı ise cezalandıracaktır.
77. Âyetin Tefsiri
De ki: 'Ey kitap ehli! Hakkın dışına çıkarak, dininizde aşırı gitmeyin. Hazret-i İsa'ya ilâhlık isnat ederek yanlışa dalmayın.
Daha önce, yani Hazret-i Muhammed gönderilmeden evvel, ataları ve kavimleri
sapmış, haktan ayrılmış,
birçoklarını da saptırmış, kendi bidat ve sapıklıklarına uydurmuş
ve böylece Hazret-i Muhammed'in peygamberliğinden sonra
doğru yolu yani İslâm'ı
kaybetmiş bir kavmin heva ve heveslerine uymayın.'
78. Âyetin Tefsiri
İsrail oğullarından inkâr edenler, Davud'un ve Meryemoğlu İsa'nın lisanıyla lânetlendiler. Yani, Allah'ın rahmetinden kovulup uzaklaştırıldılar.
Nitekim, Cumartesi yasağını çiğnedikleri zaman Hazret-i Davud (aleyhisselâm): ”Ey Allah'ım! Onlara lânetini yağdır ve onları diğer yaratıklarının diline dola! Bir ibret göstergesi yap!" şeklinde beddua etmiş; yüce Allah onları maymunlaştırmıştı.
Öte yandan ilâhî sofradan yeyip iman etmemeleri üzerine Hazret-i İsa (aleyhisselâm) da onlara şu şekilde beddua etmişti: ”Allah'ım! Tıpkı Cumartesi yasağını çiğneyenlere yaptığın gibi bunları da lanetle! Onları bir ibret göstergesi yap!" Bunun üzerine bunlar da domuzlaştırılmışlardı.
Bu, onların isyan etmeleri ve aşırı gitmelerindendi. İşte bu lanetlenme ve onların iğrenç bir şekilde insanlıktan çıkarılıp domuzlaştırılmalarına sebep olan şey. Allah'a başkaldırmaları ve yasaklarını çiğnemeleriydi.
79. Âyetin Tefsiri
Onlar, yaptıkları kötülüklerden birbirlerini menetmivorlardı.
Birbirlerinin kötü eylemlerine engel olmuyorlardı.
Yaptıkları şey ne kötü idi; hem de çok çok kötü!...
80. Âyetin Tefsiri
Onlardan, yani kitap ehlinden, Ka'b b. Eşref ve benzerleri gibi
birçoklarının kâfirleri dost edindiklerini, Hazret-i Peygamber ve müminlerin inadına müşriklerle işbirliği yaptıklarını
görürsün. Nitekim yukarıda adı geçen Ka'b ve arkadaşları Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile savaşma konusunda Mekke müşrikleriyle işbirliği yapma girişiminde bulundular.
Nefislerinin kendilerine takdim ettiği şey ne kotudur! gerçekten çok iğrenç bir şeydir.
Allah, onlara gazabetmiştir. Onlar ebedi olarak azap içinde kalacaklardır. Nefislerinin kendilerine sunduğu bu kötü şey sürekli olarak azaplandırılmalarına ve Allah'ın gazabına uğramalarına sebep olmuştur.
81. Âyetin Tefsiri
Eğer onlar, Allah'a peygambere, kendi peygamberlerine
ve ona indirilene, yani Tevrat ve İncil’e
iman etmiş olsalardı kafirleri dost edinmezlerdi. Çünkü iman, müşrik kafirleri dost edinmeye engel olur.
Fakat onlardan birçoğu yoldan; dinden, Allah’a, kendi peygamberlerine ve kitaplarına iman etme yolundan
çıkan kimselerdir.
82. Âyetin Tefsiri
Ey Rasûlüm Muhammed!
Şüphesiz insanlardan, iman edenlere en şiddetli düşman olarak, Yehudileri ve Allah'a ortak koşanları, Arap müşriklerini
bulursun. En fazla, sözkonusu bu kimselerin müminlere düşman olduklarını görürsün.
Ve yine inıan edenlere sevgi bakımından en yakın olarak: 'Biz Ilristiyanız' diyenleri bulursun. Yahudilerin ve ahirete inanmayan müşriklerin düşmanlıkları, dünyaya aşırı bağlı ve hırslı olmalarından kaynaklanmaktır. Çünkii aşırı tamah ve hırs, tüm kötü huyların kaynağıdır. Dünyaya aşırı bir şekilde bağlı olan ve hırs gösteren kimse hiçbir şeyden çekinmez; hiçbir yasaktan kaçınmaz. Hristiyanların sevgisinden amaç, Hristiyanların tümü değildir. Çünkü, Müslümanlara düşmanlıklarında Hristiy anlar da Yehudiler gibidir. Onlar da Müslümanları öldürmekte, onları perişan etmekte; yerlerini yurtlarını, cami ve mescitlerini yıkmaktan geri durmamaktadırlar. Müslümanları hiç sevmemekte ve onlara hiçbir değer vermemektedirler.
Şu halde burada, âyet, İslâm'a giren Hristiyanlardan söz etmektedir; tıpkı Necaşî ve arkadaşları gibi. Nitekim, Habaşistan kralı Necaşî İslâm'dan önce Hristiyan idi. Daha sonra Mekke Fethinden önce arkadaşlarıyla birlikte İslâm'a girdi, müslüman oldu. Fetihten önce de öldü.
Bu da, yani adı geçen Hristiyanların sevgi bakımından muslumanlara daha yakın olmalarının sebebi de
onların arasında papazların ve rahiplerin bulunmasından ve hakka karşı
büyüklük taslamamalarındandır.
Papaz, genel olarak Hristiyan bilgin, abıd ve başkanlarına verilen addır. Rahip ise kiliseye kapanıp huşû ile kulluk yapanlarına denir. Yukarıdaki ifadeler gösteriyor ki, -kâfir bir kimse bile olsa- ilim ve amele karşı tevazu gösterip değer vermek ve nefsanî arzulardan yüz çevirmek güzel bir davranıştır.
83. Âyetin Tefsiri
Peygambere indirileni işitikleri zaman, onun hak olduğunu öğrendiklerinden dolayı, gözlerinin yaşla dolduğunu görürsün. Burada da, nisbeten iyi olduklarını etkileyen faktörlerin sayılmasına devam ediliyor. Buna göre, iyi olmalarının bir göstergesi de, hak olduğunu bildikleri Kur'an'ı işittikleri zaman gözlerinin yaşla dolmasıdır. Bu da çok duygulu olduklarını, hakkı kabul etmeye eğilimli bulunduklarını, haktan yüz çevirmediklerini, Allah'tan çok korktuklarını göstermektedir. Bu olayı çok vurgulu bir şekilde anlatmak için ”dolup taşma" anlamına gelen ”feyz" kökü kullanılmış ve bu olayın gözle görüldüğüne dikkat çekilmiştir. Kuşkusuz, gözlerinin bir pınar gibi akmasının sebebi, Kuranı tam tanımaları ve etkilenmeleridir.
Tam bu aşamada sanki: ”Peki, Kuranı işittiklerinde ne derler?" şeklinde sorulan bir soruya şöylece cevap verilmiştir:
Onlar: 'Ey Rabbimiz iman ettik; bu Kur'an'a inandık.
Bizi de Kur'an'ın hak olduğuna şahitlik yapan
şahitlerden yaz.
84. Âyetin Tefsiri
Allah'a ve Hak'tan bize gelene yani, Allah'tan bize gelene veya hak olarak bize gelene
nasıl iman etmeyelim? İnanmamamız sözkonusu olur mu hiç?!...
Halbuki biz, Rabbimizin bizi salih bir toplulukla birlikte cennete kovmasını çok arzu ediyoruz' derler. Yani, demek istiyorlar ki: Biz böyleyken iman etmememiz düşünülemez!
85. Âyetin Tefsiri
Böyle dediklerinden dolayı, inandıklarını belirttikleri için,
Allah onları, altlarından ırmaklar akan, yani ağaçlarının, konutlarının ve odalarının altlarından su, bal, şarap ve siit ırmakları akan
cennetlerle, cennet bahçeleriyle
mükâfatlandırmıştır; onları bu şekilde ödüllendirmiştir.
Orada ebedî olarak kalacaklardır. İşte iyilik yapanların; salih amel işleyerek olayları iyi değerlendirenlerin veya iyiliği alışkanlık haline getirenlerin
mükâfatı budur. Onlar bu şekilde ödüllendirileceklerdir.
86. Âyetin Tefsiri
İnkâr edenlere ve âyetlerimizi yalanlayanlara ve bu inanç üzere ölenlere
gelince; işte onlar cehennemliklerin ta kendileridir. Onlar, hayvanca, şeytanca ve canavarca kılıklara bürünerek gizlendikleri için Allah onları sağırlaştırıp körleştirmiş ve onları yakıcı cehennem ateşine atmıştır. Burada ”âyetleri yalanlayanlar"m ”inkâr edenler"in bir türü olduğu halde ayrı ayrı anılmalarının sebebi, özellikle ”yalanlayanların" durumuna dikkat çekmek içindir.
87. Âyetin Tefsiri
Ey iman edenler! Allah'ın size helâl kıldığı temiz şeyleri haram saymayın. Helâl ve temiz şeyleri haram sayarcasına kendi kendinize yasaklamayın.
Ve haddi aşmayın; size helâl kıldığı şeylerin sınırına da tecavüz etmeyin.
Çünkü Allah, haddi aşanları; sınırına tecavüz edenleri
sevmez.
88. Âyetin Tefsiri
Allah'ın size verdiği rızıklardan helâl ve temiz olarak yeyin.
Allah'ın size verdiği helâl ve temiz rızıktan yeyin.
İbn Mubârek der ki: ”Helâl, şer'î ölçüler içerisinde kazandığın, aldığın şeylerdir; temiz ise gıdalandıran ve geliştiren maddelerdir. Şu halde gıdalandırıcı özelliğe sahip olmayan yiyeceklerin tedavi görme amacı dışında yenmesi mekruhtur."
İman ettiğiniz Allah'tan korkun. Bu ifade de, yukarıdaki ilâhî emri uygulamaya yönelik bir pekiştirmedir. Çünkü Allah'a iman etmek, O'nun yasakladıklarından sakınmayı ve O'nun sınırını aşmamayı gerektirir.
İmam Fahreddin er-Râzî tefsirinde der ki: ”Kuranın: 'Allah'ın size verdiği rızıklardan... yeyin âyeti, yüce Allah'ın herkesin rızkını üzerine aldığını göstermektedir. Çünkü durum böyle olmasaydı; yani herkesin rızkını garanti altına almasaydı, 'Allah'ın size verdiği rızıklardan yeyin" demezdi. Şu halde rızık, ilâhî teminat altında olduğuna göre, onun peşinde aşırı bir hırsla koşmamak; başka bir deyimle Allah'ın vadine güvenmek ve sebeplere başvurduktan sonra her şeyi O'na havale etmek, O'nun kereni ve ihsanına itimat etmek gerekir; çünkü yüce Allah'ın verdiği sözden dönmesi düşünülemez. Nitekim Hazret-i Peygamber de: 'Allah'tan korkun ve rızkınızı güzel yollardan elde edin buyurur ."
Tefsir âlimleri diyorlar ki: ”Birgün Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), cehennemden bahsetti; uzun uzadıya kıyametten söz etti ve Allah'tan korkma konusu üzerinde fazlaca durdu. Bunun üzerine etrafındakiler etkilenip ağladılar. Bir kısım sahabe Osman b. Maz'un el-Cumehî'nin evinde toplanıp istişare ettiler. Sonunda, rahipler gibi dünyayı terketmeye, karalara bürünmeye, yıl boyu oruç tutmaya, geceleri hiç uyumadan ibadet etmeye, yataklarına yaklaşmamaya ve et yememeye oybirliğiyle karar verdiler. Sonra bu haber Hazret-i Peygambere ulaştı. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber insanları toplayıp şöyle bir hitapta bulundu: 'Bir kısım insanlara ne oluyor ki, kadınlarına yaklaşmayı, yemek yemeyi, dünya nimetlerinden yararlanmayı kendilerine haram kılmışlar. Ben hiçbirinizin papaz ve rahipler gibi olmasını istemem. Çünkü et ve kadından uzak durmanın ve ibadet hücrelerine kapanmanın benim dinimle hiçbir ilgisi yoktur. Ümmetimin ibadeti oruç, ruhbaniyeti ise cihaddır. Şu halde Allah'a kulluk edin, O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın, hac ve umre yapın, namazınızı kılın, zekâtınızı verin, ramazan orucunuzu tutun ve dosdoğru olun; sonuçta tüm bunların mükâfatını alacaksınız. Şunu unutmayın ki, sizden öncekiler hep zora koşarak helâk oldular. Onlar, kendilerini sıkıştırdıkça yüce Allah da yüklerini ağırlaştırdı. Onlardan arta kalan, kilise ve havralardaki kimseler oldu: Bunun üzerine yukarıdaki âyet-i kerime indi."
Adamın biri Hasan Basrî'ye gelip dedi ki: ”Benim, pelte tatlısı yemeyen bir komşum var". Bunun üzerine Hasan, sebebini sorunca; adam, ”komşum, yediği takdirde şükrünü yerine getiremiyeceğinden korkuyor" diye cevap verdi. Bunun ardından Hasan, dedi ki: ”Senin komşun soğuk su içiyor mu?" Adam: ”Evet" dedi. Sonra Hasan dedi ki: ”Amma da cahil komşun varmış; çünkü, yüce Allah'ın soğuk sudaki nimeti, pelte tatlısının nimetinden daha da büyüktür."
Öte yandan Fudayl'e, zühd niyetiyle et ve hurmalı un tatlısı gibi nimetleri terketmekle ilgili görüşü sorulduğunda, bu helvayı yemediğini ileri süren kimseye şöyle dedi: ”Keşke, hem bu nimetleri yesen; hem de takvalı olsan, çünkü Allah, helâl olan temiz şeyleri yemenizi size yasaklamaz. Şunu sorayım size: Anne ve babanıza karşı tutumunuz nasıl? Akrabalara karşı merhametiniz ne durumda? Komşularınıza karşı olan ilişkinizden ne haber? Müslümana karşı merhametiniz'? Öfkeyi yenmeniz? Size haksızlık yapanı affetme durumunuz? Size kötülük yapana iyilikle karşılık vermeniz? Sıkıntılara katlanmanız ve sabretmeniz nasıl? Evet, helva'dan uzak durma yerine bu hususlara dikkat etmeniz daha önceliklidir."
Kısacası; aşırılıklar, ruhbanlıkta söz konusudur. Allah'ın helâl kıldığı lezzet ve nimetlerden bütünüyle uzak durmak ise kalb ve beyin gibi temel organlarda zayıflık meydana getirir. Bu gibi organlarda meydana gelen zayıflık da düşünce zayıflığına sebep olur ve sonuçta kişi pek çok erderrüikleri kaybeder.
Ayrıca, tam anlamıyla ruhbanlık, dünyanın bozulması, ekin ve neslin kesilmesini gerektirir. Kısacası, dünya ve âhiretin bayındır olması ruhbanlığın terkedilmesine; marifet, muhabbet ve taate bağlanılmasına dayandığına göre, insanoğlunun, -âyette de işaret edildiği gibi- helâl lezzetlerden mahrum kalmaması, ilâhi hikmet gereğidir. Ancak, yine âyet-i Kerime'de orta yolun terkedilmemesine işaret edilmiş ve: ”Haddi aşmayın" denilmiştir. Şu halde yemekte olduğu gibi riyazette de ”orta yolu" seçmek; ”haddi aşmamak" güzel bir olaydır. Bu yüzden bir kısım kâmil miirşidlerin, henüz işin başında olan müridlerine et ve yağ yemekten uzak durmalarını; cinsel ilişkide bulunmamalarını tavsiye ettiğini; ancak müridinin yapısını göz önünde bulundurup haddi aşmadığım, buna göre tavsiyede bulunduğunu görürsün. Çünkü insan karakterini düzeltmede riyazetin önemli bir yeri vardır; riyazet çok mühim bir olaydır. Şu halde riyazete bütünüyle karşı çıkanların bir dayanağı yoktur. Nitekim Hazret-i Peygamber, Osman b. Maz'un'a bu konularda güzel açıklamalarda bulunmuştur. Kısacası, olayı iyi anlamak ve kavramak; her konuda; ifrat ve tefritten sakınmak gerekir.
89. Âyetin Tefsiri
Allah sizi, kasıtsız olarak yaptığınız boş ve anlamsız yeminlerinizden sorumlu tutmaz. Kasıtsız olarak yapılan boş ve anlamsız yeminden amaç, hiçbir hüküm ifade etmeyen ve bir sonuç doğurmayan yeminlerdir. İmam Azam'a göre kişinin bir şeyi doğru zannederek yaptığı yemindir. Oysa o, onun zannettiği gibi değildir. Meselâ, bir şeyi uzaktan görüp bir kanaata vardıktan sonra: ”Vallahi, bu şöyledir" dedikten sonra dediğinin doğru çıkmaması gibi. İşte, o kimse, bu yemininden dolayı ne günaha girer; ne de keffaret ödemek durumunda kalır. Bu tür yeminlere yemin-i lağv -boş ve anlamsız yemin- denir.
Yemin-i Gamûs ise, kişinin mevcut, ya da geçmiş bir konu hakkında yalan yere bile bile yemin etmesidir. Meselâ, -yapmadığı halde-: Vallahi, falanca şeyi yaptım demesi; ya da tam tersini ileri sürmesi, yani yaptığı halde yapmadığına ilişkin yemin etmesi veya bir kişiye borçlu olduğunu bildiği halde: Vallahi, falancanın benden herhangi bir alacağı yoktur demesi bu tür yeminlerdendir. İşte bu durumda söz konusu kimse günahkâr olur. Çünkü yalan yere yemin etmek biiyük günahlardandır. Nitekim Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: ”Allah, yalan yere yemin edeni cehenneme koyar. ”
Kısacası, ey iman edenler! Dünyevi veya uhrevi herhangi hüküm doğurmayan boş ve anlamsız yeminlerinizden dolayı Allah sizi sorumlu tutmaz.
Fakat bile bile yaptığınız yeminlerinizden sizi sorumlu tutar. Bilerek akdettiğiniz yeminlerinizin sonuçları sizi bağlar. Meselâ herhangi' ride yapacağınıza veya yapmayacağınıza ilişkin yaptığınız yem rumi usunuz. Buna ”vemîn-i mün'akide" denir. Bu durumda:
Bozulan yeminin keffareti günahını silip kurtulmanın çaresi,
ailenize yedirdiğinizin ortalamasından on yoksulu yedirmek veya giydirmek yahut da bir köe azat etmektir. Buna göre çoluk, çocuk ve hizmetçilerinize yedirdiğiniz şeyin ortalamasını; yani çeşit ve miktarca ortalama bir konumda olanını, on ayrı yoksula yedireceksiniz; başka bir deyimle on fakir'den her birisine yarım sa' buğday, yani bir fitre miktarı yiyecek vereceksiniz. Bir günde on ayrı fakire birer fitre verebileceğiniz gibi, on ayrı günde aynı fakire on fitre de vermeniz mümkündür. Ancak on fitreyi aynı günde tek fakire vermeniz caiz değildir. Bu durumda yalnız bir kez vermiş sayılacaktır; yani bir günün yerine geçer.
Öte yandan elbise vermek istediğiniz takdirde ise vereceğiniz elbisenin, on fakiri ayrı ayrı bütünüyle giydirmesi, yani tüm vücudunu kapsaması gerekir. Meselâ birer pantolon vermeniz yeterli değildir. Çünkü sadece pantolon giyen, örfen giyinik sayılmaz.
Köle azat etme durumunda ise, mü'min veya kâfir erkek ya da kadın, küçük yahut büyük herhangi bir köle hürriyetine kavuşturulmasıyla gerçekleşir. Kör, ya da tamamen sağır veya dilsiz bir kölenin azat edilmesi yeterli değildir.
Kişi, sayılan bu hususlardan herhangi birini; yani yedirme, giydirme ve azat etme işlemlerinden dilediğini yerine getirdiğinde keffaretini gerçekleştirmiş sayılır. Söz konusu şeylerden herhangi birisi için
verecek bir şey bulamayan kimse için de üç gün oruç tutmaktır. Keffaret olarak -İmam Azam'a göre peşpeşe- üç gün oruç tutacaktır.
Yapıp da bozduğunuz yeminlerinizin keffareti işte budur; yukarıda size açıklanan hususlardır.
Yeminlerinizi koruyun; gücünüz yettiği sürece, yeminlerinizi bozmayın. Ancak, yeminlerinizi korumaya gücünüz yetmediği takdirde; ya da yemininizi bozmayı daha hayırlı görmeniz durumunda, yemininizi bozup keffaret verirsiniz.
İslâm hukukçularına göre, bile bile akdedilen yeminler başlıca iki kısımdır:
a) Korunması zorunlu olan yeminler; meselâ, farzları yapmak ve günahlardan uzaklaşmak konusunda yapılan yeminler. Kişi bu hususları, zaten yerine getirmeye mecburdur. Yemin ile pekiştirilmiş sayılır.
b) Bozulması zorunlu olan yeminler; meselâ kişinin günahları işleyeceğine ve yükümlülüklerini terkedeceğine ilişkin yaptığı yeminler bu türdendir. Nitekim Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de şöyle buyurmuştur: ”Allah'a itaat edeceğine ilişkin yemin eden kimse, O'na itaat etsin. Allah'a isyan edeceğine ilişkin yemin etmesi durumunda ise O'na isyan etmesin."
işte. Allah’ayetlerini, şeriatının hükümlerini
size böyle yukarıdaki şekilde
açıklar ki, şükredesiniz. Size öğrettiği ve kolayca elde etmenizi sağladığı nimetlerinin şükrünü yerine getire siniz...
90. Âyetin Tefsiri
Ey iman edenler! İçki... Bu, içki hakkında inen dört âyetin dördüncüsüdür. Nitekim bu konuda geniş açıklama Bakara suresinde geçti. İçki denince, sarhoş eden her şeyi kapsar.
Kumar, bütün şekilleriyle kumar çeşitleri; şıı halde kumar amacıyla oynanan tavla ve satranç da bu hiikme girer. Tapmak için dikilen
putlar ve fal okları, bunlar bir kısmmuı üzerinde ”Rabbim bana emretti" ; bir kısmının üzerinde de ”Rabbim bana yasakladı" yazılı bulunan ve iyi, ya da kötü kısmet aramak amacıyla çekilen oklardır.
Tefsir âlimlerinin naklettiklerine göre, cahiliye mensuplarından herhangi birisi bir yolculuk, savaş, ticaret ve benzeri bir şeye niyetlendiği zaman bu işin iyi ya da kötü olduğunu fal oklarıyla tesbit etmeye çalışırdı. Bu oklar Kabe'de bulunurdu; bir kısmının üzerinde ”Rabbim emretti"; bir kısmında ”Rabbim yasakladı" yazılıydı; diğer bir kısmı ise yazısızdı; herhangi bir işaret taşımıyordu. Bu okları torbadan çektiklerinde, üzerinde emredici yazı bulunanı çıktığında o işi yaparlar; yasaklayıcı yazı bulunanı çıktığında ise niyet ettikleri o işten vazgeçerler; yazısız olanlardan birisi çıktığı takdirde ise, çekme işini tekrarlarlardı. Şu halde, fal oklarıyla kısmet aramanın anlamı, niyetlendikleri şeyin iyilik, ya da kötülüğünü tesbit etmektir.
İşte tüm bunlar
sadece şeytanın işinden birer pisliktirler. Sağlıklı akılların tiksindiği şeylerdir. Ayette geçen ”rics" kelimesi ”necis" manasınadır. Ancak tab'an pis görülenlere necis denir. Rics ise çoğunlukla aklen pis görülenlere denir. Bu günahlardan uzaklaşmanın zorunluluğu dolayısıyla kendilerine ”pislik" adı verilmiştir. Nitekim pis şeylerden uzaklaşmak gerekir. İşte şeytan, bu pislikleri süsler, güzel gösterir. Günahkârların kalblerine yerleştirmeye çalışır.
Bu pislikten kaçının ki, kurtuluşa eresiniz. Kurtuluşunuzu istiyorsanız bu pisliklerden uzak durmak mecburiyetindesiniz.
91. Âyetin Tefsiri
Şüphesiz ki şeytan, kumar ve içki ile aranıza düşmanlık ve kin sokmayı ister. Bunlar dünyadaki zararlara birer örnektir. İçki ile düşmanlığın nasıl meydana geldiği hususu şöyle açıklanabilir: İçki içenler sarhoş olduktan sonra bağırıp çağırırlar ve birbirleriyle kavga yaparlar. Nitekim, ensardan biri sarhoş olduktan sonra Sa'd Ebî Vakkas'ı devenin çene kemiğiyle yaralamıştı. Kumar ile oluşan düşmanlık ise şöyledir: Bazı adamlar, mal ve eşleri üzerine kumar oynarlar; bunları kumarda kaybederler, sonra mal ve eşten yoksun kalarak üzüntülü bir biçimde bir kenara çekilirler, yaptıklarına pişman olurlar ve birbirlerine kin beslerlerdi.
Burada ana konu içki ve kumar olduğundan, özellikle onlar üzerinde durulmuştur. Çünkü bu âyet mü'minlere seslenerek; onları içki ve kumardan sakındı rmaktadır. Cahil ive mensuplarına ait olmalarına rağmen burada putlardan ve fal oklarından söz edilmesinin sebebi, içki ve kumarın kötülüğünü vurgulamak ve bu dört şeyin, doğurdukları kötü sonuçlar bakımından birbirlerine yakın olduklarına dikkat çekmek içindir.
Ayrıca şeytan
sizi Allah'ın zikrinden ve namazdan menetmeyi ister; alıkoymayı amaçlar. Bunlar da dinde meydana gelen zararladır. Çünkü, içki insan vücudunda bir keyif meydana getirir; keyif ve lezzette boğulan nefis ise Allah'ın zikrinden ve namazdan gafil kalır. Onları hatırlamaz olur. Öte yandan kumar oynayan kimse de, eğer galip gelirse, üstünlüğün verdiği sarhoşlukla ibadetleri hatırlamaz olur. Yenilme durumunda ise aşırı üzüntüden dolayı artık başkasını yenme planlarından başka hiçbir şey düşünemez hale gelir.
Namaz da Allah'ı anma ve O'nu zikretme kapsamına girdiği halde özellikle belirtilmesinin sebebi, önemine işaret etmek ve namaza engel olmanın imana engel olmakla eşdeğer olduğuna dikkat çekmek içindir. Çiinkü namaz, din ve imanın direğidir.
Artık bunlardan vazgeçmez misiniz? Bu, soru biçiminde bir ifadeyse de; asıl anlamı emirdir. Yani, artık vazgeçiniz!... Daha çok etkili olmasını sağlamak amacıyla, yasaklayıcı olan bu emir çok ince ve anlamlı bir ifadeyle ortaya konmuştur. Nitekim Hazret-i Ömer bu ifadeyi duyar duymaz: ”Vazgeçtik ey Rabbimiz, vazgeçtik" diye haykırmıştır. İçkinin yasaklanış tarihi, Hicret'in üçüncü yılı, Uhud savaşından sonradır.
92. Âyetin Tefsiri
Emrettikleri hususlarda
Allah'a da itaat edin. Peygamber'e de itaat edin. Yasakladıkları hususlara
karşı gelmekten sakının. Eğer vüz çevirirseniz, emirlerini dinlemeyip yasaklarını işlerseniz,
bilin ki, Peygamberimize düşen sadece apaçık tebliğdir. O da bu görevini tam anlamıyla yapmıştır. Ötesine karışacak değildir. Artık, vahiy size bildirilmiş, mazeretleriniz ortadan kaldırılmış, bahaneleriniz yok olmuştur. Delil ve açıklamaları dinledikten sonra emir ve yasakların gereğini yapmamanız cezalandırılmanızı gerektirir.
Ayrıca şunu da bilin ki, içki ve kumarın putlarla beraber anılması, içki ve kumarın son derece yasak olduğunu gösterir. Nitekim Hazret-i Peygamber de şöyle buyurmaktadır: ”Allah içkiye, içkiyi içen, içiren, satan, satın alan, sıkan, sıktıran, taşıyan, kendisine taşıttıran ve karşılığını (parasını) yiyen kimselere lanet etsin."
93. Âyetin Tefsiri
İman edip iyi amel işleyenler, Allah'tan korktukları, imanlarında sebat ettikleri, iyi amel işlemeye devam ettikleri, imana bağlı olarak hayatlarını sürdürüp - daha önce helâl olmasına rağmen- artık içkiden uzaklaştıkları,
sonra Allah'tan sakındıkları, imanlarından ayrılmadıkları,
Allah'ın yasak ettiği şeylerin haram olduklarına inandıkları,
yine Allah'tan korktukları daha önce yasak olmadığı halde, sonradan yasaklanan şeylere yaklaşmadıkları
ve iyilikte bulundukları, yukarıda anılan hayırlı ve güzel işleri yaptıkları
müddetçe, daha önce yediklerinden dolayı kendilerine bir günah yoktur. Yasaklamadan önce, içki içmiş ve kumardan elde ettikleri bir malı yemiş olsalar bile, bundan dolayı sorgularımayacaklardır.
Allah, iyilikte bulunanları sever. Yasaklama öncesi yaptıkları işlerden dolayı onları sorumlu tutmaz.
Denilmiştir ki: Bu tip yasaklardan kaçınan mulısin, yani iyilik yapmış kimse olur. Muhsin olan da Allah'ın katında mahbub, yani sevilen bir kul düzeyine çıkar. Mahbubiyet makamı ise, derecelerin en üstünüdür. Bu yüzdendir ki Rasûlullah, aynı zamanda ”Habibullah", yani Allah'ın sevdiği bir kimseydi.
94. Âyetin Tefsiri
"Ey iman edenler!.." diye başlayan bu âyet Hudeybiye anlaşmasının yapıldığı Hicretin altıncı yılında inmiştir. O yıl, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), 1540 kişilik bir grupla Kabe'yi ziyaret etmek amacıyla Medine'den çıkmış ve Hudeybiye'de konaklamıştı. İşte o sırada yüce Allah, ihramda bulunan o mü'minleri avla imtihana tâbi tuttu. Avlanacak hayvanlar da o kadar çoktu ki, yüklerinin arasına sokuluyorlar, yanlarına yaklaşıyorlardı. Hatta isteseler elleriyle bile yakalayabilirler; oklarıyla yaralayabilirlerdi. İhramlı iken yasak olan bu av, doğrudan doğruya bir imtihandı. Hatta bir kısmı, bu yasağı çiğnemek, ava el uzatmak üzereydi. İşte tam bu sırada yüce Allah bu âyeti indirdi:
Ey iman edenler! Şüphesiz ki Allah sizi, elinizin ve oklarınızın ulaşacağı rahatlıkla elde edebileceğiniz
bir kısım avlar ile, basit bir avı haram etmek ve yasaklamak sûretiyle
imtihan eder. ”Sizi imtihan eder" anlamındaki ”Leyebluvenneküm" fiilinin başındaki ”lam", gizli bir yeminin cevabıdır. Yani: Allah'a yemin olsun ki O (celle celalühü), tıpkı durumunuzu öğrenmek istercesine, sizi sınavdan geçirecektir. Burada öldürülmesi yasak olan hayvanlar -hariç tutulan zararlı hayvanların dışındaki- eti yenilen, ya da yenilmeyen kara hayvanlarıdır. Nitekim Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) buyuruyor ki: ”Beş zararlı hayvan vardır ki, bunlar Harem bölgesinin içinde de, dışında da öldürülür: Yılan, akrep, karga, fare ve yırtıcı köpek" (52) Bazı rivayetlerde geçtiğine göre, yırtıcı köpekten amaç kurttur. Yukarıdaki ifadede ”bir kısım avlar" denmesinin sebebi, yasağı küçümsemek ve bu imtihanın, can ve malı almak gibi zor olmayıp aksine çok basit bir imtihan olduğuna dikkat çekmek içindir.
Evet, yüce Allah sizi böyle imtihan eder
ki, O, kimin görmediği halde kendisinden korktuğunu ortaya çıkarsın. İmam kuvvetli olduğu için Allah'ın azabından korkup ava yaklaşmayan kimseyle imanı zayıf olduğu için korkmayıp avlanmaya çalışan kimse birbirinden ayrılsın.
Kim, bundan sonra haddî aşarsa, av hayvanlarının çoğaldığı ve bu hayvanların insanlardan ürkmeyip yanaştığı o durumun, itaatkâr ve isyankâr insanları birbirinden ayırmak amacıyla ortaya konan bir imtihan olduğu belirtildikten sonra, kim bu yasağı çiğnemeye yeltenirse
onun için can yakıcı bir azap vardır. Çünkü, bu durumda haddi aşmak apaçık bir başkaldırıdır; Allah'a isyan etmek ve O'ndan korkmamak demektir. Kuşkusuz, ahirette verilecek olan bu azap, tevbe etmeden dünyada tazir cezasına çarptırılmadan ve keffaret ödemeden ölen kimseler için söz konusudur.
95. Âyetin Tefsiri
Ey iman edenler! Sizler ihramlı iken av hayvanı öldürmeyin.
Bu hayvanlardan maksat, -öldürülmeleri yasak olmayan zararlı hayvanlar dışındaki- tüm kara hayvanlarıdır; etlerinin yenilip yenilmemesi, durumu değiştirmez. Akrep, yılan, karga, fare ve yırtıcı köpek gibi zararlı hayvanlar ise harem bölgesinin içinde de, dışında da öldiirülebilir. Şu halde harem bölgesinin içinde veya dışında olsun, silahla veya av köpekleriyle olsun, ihramlının av hayvanlarını öldürmesi kesinlikle yasaktır. İhramlı olmayan kimse ise sadece harem bölgesinin dışında avlanabilir.
Kısacası, ey iman edenler! İhramlı bulunduğunuz durumda, av hayvanlarını sakın öldürmeyin!...
Ey mü'minler
sizden kim, ihramlı iken, ihramlı ve yasaklı olduğunu bile bile
kasten bir av hayvanını öldürürse, onun verine getirmesi gereken
cezası: İçinizden âdil iki müslüman erkek
kişinin vereceği hükme göre ehlî hayvanlardan, deve, sığır ve davar cinslerinden, dilediği herhangi birisinden öldürdüğüne denk ve Kabe'ye ulaşacak bir kurbanlıkta Bu nun en küçüğü bir koyun, orta düzeyde o lanı bir inek, en yükseği de devedir. Denklikten amaç cins birliği değil, değer denkliğidir. Öldürdüğü av hayvanının değeri bir kurban değerine ulaştığında, isterse o parayla Kabe'ye varacak bir kurban alır. İsterse aynı parayla buğday veya hurma gibi bir yiyecek alıp dağıtır. Bu durumda her fakire, ya yarım sa’ ölçek (1750 gr.) buğday veya bir ölçek hurma verir. İsterse de her fakire düşecek pay yerine bir gün oruç tutacaktır. Bu değer, bir fakire düşecek paydan daha az olduğu takdirde ise, ya olduğu gibi tasadduk edecek, ya da onun yerine tam gün oruç tutar. Çünkü oruç, parçalanamayan şeylerdendir.
"Ehlî hayvan" anlamına gelen ”mam" kelimesi, dilde genel olarak deve sığır ve davarlar için kullanılır. Develer, tek başına olduklarında da bu kelime kullanılabilir. Ancak, sığır ve davarların bağımsız olarak ifade edilmeleri durumunda ise, onlar için ”neam" kelimesi kullanılamaz.
Kurbanlığın Kâbe'ye ulaşması ise, harem bölgesinde kesilmesi demektir.
Yahut onun kıymeti kadarıyla keffaret olarak yoksulları doyurmak veya kıymeti ölçüsünde oruç tutmaktır. Yani, bu durumda öldürdüğü hayvanın kıymeti kadarıyla, ya fakirleri doyuracak veya o miktarda oruç tutacaktır. Şu halde bu konudaki denklik, cins eşitliği değil; değer denkliğidir. Kurban da, doyurmak da, oruç da aynı ölçüyle değerlendirilir. Bunların herbiri kendi değeriyle diğerinin yerine geçebilir. Suçlu dilediği cezayı seçmekte serbesttir.
Ferra' der ki: ”Kıymeti ölçüsünde" anlamına gelen ”adi" kelimesi, aynı harfi esreli olarak ”ıdl" şeklinde okunsa, cins birliğiyle sağlanan denklik; ayn harfi üstünlü olarak ”adi" şeklinde okunduğu takdirdeyse, değer ve kıymet eşitliği anlamına gelir.
Bu ceza, işlediği suçun karşılığını tatması içindir. Harem bölgesine karşı yaptığı saygısızlığın cezasını bu şekilde çekecektir.
Allah geçmişte yapılanları, yasaklamadan önce işlenen bu tür suçları
affetmiştir. Onu bağışlamıştır.
Kim, tekrar bu yasağı ihlal ederse, kim yasaklandığı halde ihramlıyken av hayvanlarını yine öldürürse,
Allah onu cezalandırır. Allah, yaptığı suçu karşılıksız bırakmaz, ahirette mutlaka ceza verir.
Allah, her şeye galiptir. O'nun yenilmesi düşünülemez ve yine Allah
lâyık olana cezasını verendir. İsyanda ve haddi tecavüzde ısrarlı olanı kesinlikle cezalandırır.
96. Âyetin Tefsiri
Ey ihramlılar!
Size de, sizden olan
yolculara da azık edinmek üzere, yani
yiyecek olmak üzere, deniz avı; başka bir deyimle, ister deniz, ister nehir, ister göl olsun her türlü sudan avlanılan ve yalnızca suda yaşayan her türlü su ürünü
ve yiyeceği helâl kılındı. Denizin yiyeceğinden maksat, sahile vuran, yenilen ve risksiz alınan şeylerdir.
Ebu’s-Suud'a göre ise bundan gâye, yenilen deniz avıdır ve bu ifade genellemeden sonra yer alan bir detaylandırma ve özelleştirmedir. Yani, sudan çıkarılan her türlü şeyi alıp yararlanmak size helâl kılınmıştır. Şüphesiz yolculuk durumunda bulunmayan kimse, su ürünlerinden taze taze yararlanır. Yolcuların da bu ürünleri kurutma, konserve, ya da pastırma yapma imkânları vardır. Hem suda, hem de karada yaşayan ördek, kurbağa, yengeç, kaplumbağa ve tüm su kuşları deniz hayvanı olarak kabul edilmez. Aksine bunlara kara hayvanı gözüyle bakılır. Şu halde ihramlı birisinin bunlardan herhangi birini öldürmesi yasaktır.
İmam Fahreddin er-Râzî tefsirinde der ki: ”Su ürünleri başlıca üç kısına ayrılır:
a) Balık cinsleri. Bunların bütün türleri helâldir.
b) Kurbağagiller. Bunların da her türü haramdır.
c) Bunların dışındaki hayvanlar konusunda ise görüş birliği yoktur. Ebû Hanife bunların bütünüyle haram olduğunu ileri sürmüştür. Diğer âlimlerin pek çoğu ise, âyetin genel ifadesini gözönünde bulundurarak helâl olduğunu belirtmişlerdir."
Kara avı yani, karada üreyen hayvanların avı
ise ihramlı olduğunuz sürece size haram kılınmıştır. Deniz kuşları gibi hayatlarının bir bölümünü suda geçirseler bile, karada üredikleri için, aynı hükümdediler.
Ayetin zahiri manasından anlaşıldığına göre, ihramlı olmayanların avladıkları şeyler de ihramlıya haramdır. Herhangi bir müdahalesi olmamışsa bile, ondan yiyemez. Ancak Ebû Hanife bu görüşe karşı çıkmış; ihramsız bir kimse bizzat ihramlı için avlamışsa bile, ihramlı, ihramsızın avını yiyebilir. Yeter ki, yakalaması ve avlaması için ihramlı ona işaret etmiş ve göstermiş olmasın. Ayrıca, ihramlının ihrama girmeden önce kestiği şeyler de ihrama girdikten sonra kendisine helâldir. Çünkü hitap ihramlı olanlar içindir. Buna göre sanki şöyle denilmiştir: İhramlı iken karada avladığınız şeyler size haram kılınmıştır. Şu halde, başkasının avı hariç tutulmuştur.
Başkasının değil, yalnızca O'nun
huzurunda toplanacağınız Allah'tan korkun. Tüm yasaklarından sakının.
97. Âyetin Tefsiri
Hazret-i Peygamber'in: ”Kuşkusuz, yüce Allah gökleri ve yeri yarattığı günden beri Mekke'yi kutsallaştırdı.
Allah, Beytü'l-Haram olan, yani yüce Allah tarafından kutsailaştırıhp değer verilen
Ka'be'yi, hürmet gösterilen, içinde hac görevi yapılan
ay'ı yani Zilhicce ayını;
Kâbe'ye hediye edilen kurbanı, kurbanlıklara takılan gerdanlıkları, insanları ayakta tutmanın yani dini ve dünyevi işlerini yerine getirmenin
vesilesi yaptı.
Bütün bunların açıklamasına gelince:
Birincisi, yani Kâbe'nin, insanları dini açıdan ayakta tutmasının anlamı şudur: Hacca, ya da Umreye niyetlenen kimseler, Kâbe'ye yönelmek durumundadırlar. Orada yaptıkları ibadet ve diğer görevler günahlarının silinmesine, mânevi derecelerinin yükselmesine ve çeşitli erdemiiklere ulaşmalarına sebep olur. Evet, Kâbe çok değerli ve kutsal bir yerdir. Geometrik biçiminden, yani küp şekline benzediğinden ”küp şekli" anlamında kendisine ”Kâbe" denilmiş olabileceği gibi; yerden yüksek oluşu dolayısıyla da bu ismi almış olabilir. Çünkü, ”Kâbe" kelimesinin bir anlamı da, çıkıntı ve yükseltidir. Nitekim Arap dilinde erginlik çağına yaklaşan ve memeleri çıkmaya başlayan kıza da ayni kökten: ”Kâib" denilir. Kısacası, dünyaya ün salan, yücelip meşhurlaşan Beytullah'a en uygun kelimesiyle ”Kâbe" denilmiştir. Bu anlam dolayısıyla araplar şan ve şeref bakımından ün salan kimseye ”Ka'b'ı yükseldi" derler. Öte yandan âyette ki ”Beytullah ” Kâbe'yi açıklamak için değil, övmek için kullanılan atf-ı beyandır.
Kâbe'nin insanı dünyevi bakımından ayakta tuttuğunun anlamı da şudur: Her şeyin mahsûlü, ürün ve meyvesi oraya akar. Tüccarlar orada kâr elde ederler. Ayrıca, insanlar orada koruma altındadır. Herhangi bir yağmalanma ve soyulma tehlikesi ile karşılaşmıyorlardı. Harem bölgesinde hiç kimse başkası hakkında kötülük yapmaya yeltenmezdi. Hatta, Harem bölgesine sığınan katillere bile dokunulmazdı.
İkincisi: Zilhicce ayının insanları ayakta tutmasının anlamı da şudur: Araplar, diğer aylarda birbirlerini öldürüyor ve yağmalıyorlardı. Ancak Zilhicce ayının gelmesi, insanların korkusunu ortadan kaldırıyordu. O ayda hacca gidebiliyorlar, ticarî amaçlı seferlere çıkabiliyorlardı. Malları ve canları bakımından herhangi bir endişeleri yoktu. Böylece bu ayın gelmesi, hem dinî, hem de dünyevî bakımından insanlara yararlar sağlıyor, geçimlerini temin ediyorlardı.
Üçüncüsü: Kâbe'ye hediye edilip kesilerek fakirlere dağıtılan kurban ise hediye eden açısından dinî bir görev; fakîrler açısından da bir dünyevi geçim kaynağı olması bakımından, hem dünyevî, henı de uhrevî bir ayakta tutma aracıydı.
Dördüncüsü: Kurbanlıklara takılan gerdanlıklar da insanları ayakta tutmanın vesilesiydi. Kurbanlıkların boyunlarına nal, bir ağaç parçası, ya da benzeri bir şey asılıyor; böylece kurbanlık olduğu belirtiliyor, binilmekten ve yük taşıtmaktan korunmuş oluyordu...
Bu, yani tüm bu açıklamaların amacı,
Allah'ın göklerde ve yerde olanları bildiğini ve Allah'ın her şeyi ilmiyle kuşattığını bilmeniz içindir. Her şeyden önce tüm bu hükümleri açıklaması ve ortaya koyması O'nun hikmetinin en belirgin kanıtı ve hiçbir şeyin O'nun ilminin dışında olmadığının en açık belgesidir. Nitekim, göklerde ve yerde olanları bildiği özellikle belirtildikten sonra, daha kapsamlı bir ifadeyle ”her şeyi ilmiyle kuşattığı" vurgulanmıştır.
98. Âyetin Tefsiri
Bilin ki Allah, azabı şiddetli olandır. Bu, ilahî yasaklan çiğnemekte ısrarlı olanlara yönelik bir tehdittir;
ve Allah çok bağışlayan ve merhamet edendir. Bu da yüce Allah'ın yasaklarından uzaklaşanlara yönelik ilahî bir mükâfat vaadi ve müjdesidir.
99. Âyetin Tefsiri
Peygamberin üzerine düşen sadece tebliğ etmektir. Görevi emir ve yasakları duyurmaktır; mükâfat ve cezayı gerektiren hususları açıklamaktır. Şu halde, peygamber gelip tebliğ görevi yaptıktan sonra size düşen de, onun emir ve yasaklarına uymaktır. Artık bundan sonra hiçbir bahaneniz sözkonusu olamaz.
Allah, açıkladıklarınızı da, gizlediklerinizi de bilir. Gizli veya açık yaptığınız tüm işleri, söylediğiniz şeyleri bilen ve gören yüce Allah, yaptıklarınızdan ve söylediklerinizden sizi sorumlu tutacaktır.
100. Âyetin Tefsiri
Ey Rasûlüm Muhammed!
De ki: 'Pis olan şeyin çokluğu hoşunuza gitse de, fazlalığı gözünüzü kamaştırsa da
pis ile temiz bir değildir'. Aynı olmaları mümkün değildir. Çünkü önemli olan azlık-çokluk değil, iyilik-kötülüktür. Nitekim az olan ”iyi" çok olan ”kötü'"den daha hayırlıdır. Pislik ve kötülüğün artması oranında ”pislik" ve ”kötülük" derecesi de artar.
Bu âyet Yemâme hacılarıyla ilgili olarak inmiştir. Bir sürü ticaret malı ve develeriyle Mekke'ye gelen bu insanlara eski yaptıklarından dolayı Müslümanlar saldırmak istemişti. (55) İşte bunun üzerine, bu âyet, mü'minleri bu eylem planlarından caydırmak için inmiştir.
Âyetin iniş sebebi ”özel" olsa bile, taşıdığı hüküm ”genel" niteliktedir. Allah katında iyiliğin de, kötülüğün de kendine has bir konumu vardır.
Önemli olan bunların azlığı, ya da çokluğu değil; bizzat kendileridir. Miktarı ne olursa olsun iyi iyidir, kötü kötüdür. Burada söz konusu olan iyiliğe teşvik ve kötülükten sakındırmadın Şu halde azıcık helâl, dünya dolusu haramdan daha hayırlıdır. Çünkü haram pistir ve makbul değildir. Helâl ise güzeldir, iyidir ve makbuldur. Buna göre helâl ile haram eşit olamıyacağı gibi, bunları isteyen kimseler de aynı olamaz. Yüce Allah iyileri güzel şeylere; kötüleri çirkin ve pis şeylere yönlendirir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: ”Kötü kadınlar, kötii erkeklere, kötü erkekler kötii kadınlara, temiz kadınlar temiz erkeklere, temiz erkekler temiz kadınlara yakışır." (Nur: 26)
Öte yandan iyi ve kötü için, mü'minle kâfir, âdil ile fasık da örnek olarak gösterilebilir. Mü'min bal gibi, kâfir ise zehir gibidir. Adil adam meyveli bir ağaca, fâsık adam da dikenli bir ağaca benzer. Şu halde bu iki grup her bakımdan farklıdırlar.
Dünya malını sevmek de insan nefsinin özellikleri arasında sayılmıştır. Büyük zatlar, helâl malı bile bazı dereceler için engel görmüşlerdir. Artık haram olanını sen takdir et! Şu halde, nefsimizi Allah sevgisi dışında her şeyden arındırmamız gerekir.
Ey akıl sahipleri! Ne kadar çok olursa olsun, pis şeylerden uzaklaşıp -az bile olsa- iyi ve temiz şeyleri tercih etmek sûretiyle
Allah'tan korkun ki, kurtuluşa eresiniz, âhiret saadetine ulaşasınız.
Bir kısım salih insanlar vefat etmek üzereyken geride bıraktıkları kimselere şu tavsiyede bulunmuşladır: ”Gizli ve açık her yerde Allah'tan korkmanızı, az yiyip, az uyuyup, az konuşmanızı, günah ve kötülükleri terketmenizi, sürekli olarak şehvetlerden uzaklaşıp tüm insanların sıkıntılarına katlanmanızı boş, serseri ve cahil kimselerle beraber oturmaktan kaçınmanızı, sürekli olarak âlim, salih ve değerli insanlarla arkadaşlık yapmanızı size tavsiye ederiz. Şunu da belirtelim ki, insanların en hayırlısı insanlara faydalı olandır. Sözün en hayırlısı da kısa, öz ve anlatılmak isteneni anlatanıdır."
Kısacası, insanlara en yararlı olan şey, Allah korkusudur. Kişiyi kurtaracak olan da iman ve salih ameldir. Soyun, sopun bu konuda hiçbir yararı yoktur. Şu halde şeytan seni mal ve evladının çokluğuyla, baba ve atalarının övgüye değer özellikleriyle aldatmasın. Şunu unutma ki, sidiğin aslı tertemiz berrak sudur; ayrıca yüce Allah diriden ölüyü de meydana getirebilir.
101. Âyetin Tefsiri
Ey iman edenler! Açıklandığı zaman hoşunuza gitmeyecek olan şeylerden sormayın. Eğer onları Kur'an indirilirken sorarsanız size açıklanır. Rivayet edildiğine göre: ”Allah için Kâbe'yi ziyaret edip haccetmek farzdır" (Âl-i imran: 97) âyeti indiği zaman, Akra' b. Hâbis: ”Her sene mi?" diye sordu. Hazret-i Peygamber, yüzünü çevirdi. Akra', soruyu üç kez tekrarlayınca, Allah'ın Rasûlü şu cevabı verdi: ”Hayır! Eğer ”Evet" de şeydim, her sene gitmek farz olurdu. Bu duruma da gücünüz yetmezdi. Bakın, açıklamadığım hususları hana sormayın; açıkladıklarımla yetinin. Şunu unutmayın ki, sizden önceki milletlerin helâk olmalarının sebebi, peygamberlerine çok soru sormaları ve onlarla ters düşmeleri olmuştur. Ben, size herhangi bir şey emrettiğim zaman o konuda gücünüzün yettiğini yapmak durumundasınız. Herhangi bir şeyi yasakladığım zaman da ondan uzak durunuz." Bunun üzerine bu âyet-i kerime indi.
İbn Abbas'ın da rivayet ettiğine göre, kendisine lüzumsuz ve ilgisiz soruların çok sorulması üzerine Hazret-i Peygamber bir gün çok kızgın bir şekilde hitap ediyordu. Bir ara dedi ki: ”Dikkat edin, bana ne sorulursa mutlaka cevaplandırırım." Bunun üzerine adamın biri: ”Babam nerede?" diye sordu; Hazret-i Peygamber ”Cehennemde!..." diye cevap verdi. Bir başkası da: ”Babam kim?" diye sordu, onun sorusunu da ”Hiizâfe!" diye cevaplandırdı. Oysa o adam başkasına nisbet ediliyor; yani başkasının oğlu olarak biliniyordu. İşte bu olaylar üzerine bu âyet indi.
Kısacası, Ey iman edenler! Açıkça söylendiğinde hoşunuza gitmeyecek olan şeylerden sakın sormayın. Çünkü: ”Kur'an indirilirken", vahiy devam ederken ”sorarsanız size açıklanır." Böylece üzülürsünüz. Oysa akıllı insan, kendisini üzecek davranışlarda bulunmaz.
(Size açıklanmadığına göre) Allah o şeyleri affetmiş (onları size yüklememiş)tir. Eskiden sorduğunuz sorulardan dolayı sizi affetmiştir. Nitekim: ”Her sene mi hacca gidelim?" şeklinde bir soru sordunuz diye, ceza olarak sizi bu yükün altına sokmamış ve bu konuda size uhrevî ceza da yazmamıştır. Öyleyse bir daha böyle bir hataya düşmeyiniz.
Allah, çok bağışlayan ve çok yumuşak davranandır. Günahları affetme ve görmezden gelme konusunda çok bağışlayıcıdır. Bu yüzden sizi affetmiş ve yaptığınız hatalardan dolayı sizi cezalandırmamıştır. Bu son cümle ilahî affı pekiştiren ilâve bir cümledir.
102. Âyetin Tefsiri
Sizden önce de bir kavim, bunları sormuştu da... Bizzat aynı olmasa bile, aynı nitelikleri taşıyan ve aynı sorumluluk ve yükümlülükleri doğuran sorular yöneltmişlerdi de
sonra bu sebeple kâfir olmuşlardı. Nitekim İsrail oğulları, çeşitli konularda peygamberlerine sorular sormuşlar, bunun üzerine herhangi bir şeyle yükümlü kılındıkları zaman, onu yapmayarak helâk olmuşlardı. Meselâ, Hazret-i Salih (aleyhisselâm)'in kavmi kendisinden mucize olarak dişi bir deve istemişler; Hazret-i İsa'nın (aleyhisselâm) kavmi de kendisinden ilâhi sofra taleb etmişlerdi. Sonra da olan oldu. Öte yandan Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de şöyle buyurmuştur: ”Yüce Allah sizlere birtakım farzlar yazmıştır, onları yitirmeyi niz. Birtakım şeyler yasaklamıştır, onları işlemeyiniz. Birtakım sınırlar çizmiştir, onları aşmayınız. -Unuttuğundan değil de- rahmeti gereği sizi birtakım şeylerden muaf tutmuştur, onların peşine düşmeyiniz."m
Yine nakledildiğine göre Ebû Yusuf un sohbetine çok katılan ve uzun süre konuşmayan bir adam varmış. Bir gün Ebû Yusuf, kendisine: ”Yahu, neyin var? Hiç konuşmuyorsun, bir şey sormuyorsun?" deyince, adam Ebû Yusuf'a: ”Ey Kâdî, söyler misin bana, oruçlu ne zaman iftar eder?" Ebû Yusuf demiş ki: ”Güneş batınca." Bunun üzerine adam: ”Ya gece yarısına kadar güneş batmazsa, o zaman ne olacak?" deyince; Ebû Yusuf gülümseyip Cerir'in şu mısralarıyla durumu açıklamış:
Boş adam için, susınak, elbette ki süstür; ancak, insanın kişiliği konuşmakla ortaya çıkar.
Ayrıca şöyle denilmiştir: ”Dili onların kalemi, tükürüğü de onların mürekkebi olan iki meleği üzerinde taşıdığı halde lüzumsuz konuşan insanoğlunun durumuna şaşarını, doğrusu!"
103. Âyetin Tefsiri
Allah, Bahire, Sâibe, Vasîle ve Hânı diye bir şey yapmamıştır. Böyle bir şeyi meşrûlaştırmamış, böyle bir kural koymamıştır. O'nun böyle bir yasası yoktur. Cahil iye insanlarının bu noktada birtakım âdetleri vardı:
Bir dişi deve beş kez doğurup beşincisinde erkek olursa kulağını ”ha lir" ederler, yani yararlar ve salı verirlerdi. ”Bahire" dedikleri bu devenin binilmesini ve sağılmasını yasaklarlar ve hiçbir meradan ve sudan onu kovmazlardı. İstediği yerde otlar, istediği yerden suyunu içerdi.
Bazan da adamın biri: ”Yolculuğumdan döndüğüm, ya da hastalığımdan şifa bulduğum takdirde şu devem sâibe, yani serbest olsun" şeklinde adakta bulunurdu. Böylece ”sâibe" denilen bu deveye de binilmez ve sağılmazdı.
Öte yandan, hayvanları dişi doğurduğunda bunu kendileri için sayarlar; erkek doğurduğunda ilâhlarına ait kabul ederler; hem erkek, hem de dişi olmak üzere ikisini birden doğurduğunda ise ” Vasalet ehâhâ - kardeşine ulaştı" derler, dişinin hatırı için erkeği de kesmezler; dişi, erkeği de hayata kavuşturdu anlamında buna da ”vasile" adını verirler ve bu kez erkeği ilâhları için kesmezlerdi.
Ayrıca, bir erkek devenin dölünden on nesil doğarsa, yani on kez doğum gerçekleşirse: ”Artık bunun sırtı haram oldu" derler ve Hânı dedikleri bu deveye ondan sonra hiç binmezler; hiçbir meradan ve sudan engellemezlerdi.
Evet yüce Allah, bunlardan hiçbirini meşru kılmamıştır.
Fakat kâfirler, Allah'a yalan iftira etmektedirler. Yalan söylereyek, yaptıklarını bile bile bunu yapmaktadırlar ve yalan yere: ”Bunu, Allah bize emretti" demektedirler.
Çokları da yaptıkları işin asılsız olduğu konusunda
akıllarını kullanmazlar.
104. Âyetin Tefsiri
Hidayete çağırmak ve öğiit vermek amacıyla
Onlara: 'Allah'ın indirdiğine, helâl ve haramı açıklayan ilâhi kitaba
ve bu kitap kendisine indirilen
peygambere gelin', böylece gerçekleri olduğu gibi görün, helâl ile haramı birbirinden ayırt edin
dendiği zaman: 'Atalarımızı üzerinde bulduğumuz şey bize yeter' derler. Hak ve hidayet davetçilerine karşı ne kadar da inatçıdırlar; ne kadar da direniyorlar! Kendilerini sapıklığa çağıranlara, öylesine teslim olmuşlar, öylesine boyun eğmişler!... ”Atalarımızı üzerinde bulduğumuz şey bize yeter", demeleri gerçekten inat ve ısrarlarını çok güzel canlandırmaktadır.
Ataları bir şey bilmiyor ve doğru yolu da bulamıyorlarsa da mı? Yine böyle mi diyecekler? Ataları din konusunda koyu cahil ve sapık kimseler olsalar bile, yine bu iddiada mı bulunacaklar?
Bu âyetten anlaşılıyor ki, ancak âlim, doğruyu bulmuş ve rehber oldukları kesin olarak bilinen âlime uyulur. Bu da çeşitli delillerle anlaşılır. Şu halde, bunlar, nasıl oluyor da, körü körüne, bilinçsizce atalarına uyuyorlar? Hadislerde sözü edilen Deccallarm durumu ve ümmet arasından çıkmaları hususu ise, âlimler nezdinde bilinen bir şeydir: Alimlere göre, Deccallar ümmeti saptıracak olan kimselerdir. Bunlar özellikle tasavvufçu geçinenler arasından çıkar. Çağımızda bunların örneklerine çok rastlanır. Hatta durumu bilinen tasavvufçu taslaklarından birine denilmiş ki: ”Bana cübbeni satsana?" O da şu cevabı vermiş: ”Avcı ağını sattıktan sonra, ne ile avlayacak ki?!..."
105. Âyetin Tefsiri
Ey iman edenler! Siz kendinizi koruyun. Kendinizi düzeltmeye, ilahî gazabı ve ahiret azabını gerektirecek hatalardan korumaya çalışın.
Siz doğru yolda olursanız, hidayet üzere olursanız
sapanlar size zarar vermez. Bu âyet, mü'minlerin, kâfirlerin iman etmelerini temenni ettikleri ve bu yüzden üzüldükleri zaman inmiştir.
Hepinizin döneceği, yer, başkasının değil, yalnızca
Allah'ın huzurudur. Kıyamet gününde, doğru yolu bulanı ve sapanı ile topyekûn Ona döneceksiniz.
O zaman, yaptıklarınızı size haber verecektir. Yaptığınız amellere karşılık sizi cezalandıracak veya mükâfatlandıracaktır. Bu, doğru yolu bulanlara bir mükâfât sözü; sapıklara da bir tehdittir.
Buna göre hiç kimse başkasının ameliyle cezalandırılmayacak, sorguya çekilmeyecektir. Kuşkusuz bu -yapılabildiği halde iyiliği emredip kötülükten sakındırma görevini terketme- anlamına gelmez. Zaten hidayete çağırmanın bir yolu da imkânlar ölçüsünde kötülükten sakındırmaktır. Nitekim Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), şöyle buyurmuştur: ”Herhangi bir kötülüğü gören kimse, eğer değiştirmeye gücü yeterse onu eliyle değiştirsin, buna gücü yetmezse diliyle engel olsun, bıına da gücü yetmezse kalbiyle buğzetsin, ki hu da imanın en zayıf derecesidir. ”
Yine rivayet edildiğine göre Hazret-i Ebubekir minbere çıkıp: ”Ey insanlar! Siz 'Ey iman edenler! Siz kendinizi koruyun' âyetini okuyor ancak yanlış yorumluyorsunuz; yerli yerinde kullanmıyorsunuz" diye hitap etmiş ve sözlerini şöyle sürdürmüş: ”Ben Hazret-i Peygamber'in: 'Kuşkusuz, insanlar kötülükleri görüp de engel olmazlarsa, topyekün o kötülüğün zararını görürler. Allahü teâlâ onların hepsini cezalandırır.' dediğini işittim."
Şu halde iyiliği emredip kötülükten uzaklaştırmak farzdır. Bu farz, ancak güç yetmeme durumunda ortadan kalkar; kişi ancak gücü yetmediği durumlarda bu sorumluluktan kurtulur. Nitekim, el ve dil ile bu görevin yapılamadığı bazı dönemlere zaman zaman rastlanmıştır. Bu durum şahıslara, durumlara ve zamanlara göre değişir. Şu halde müslümanın başlıca görevi, sınırı aşmamak, haddini tecavüz etmemek, bulunduğu zamanın şart ve durumlarını iyi değerlendirmektir. Çünkü her zamanın bir hükmü ve söz sahibi kimseleri vardır.
106. Âyetin Tefsiri
Ey iman edenler!... Rivayet edildiğine göre Temim b. Evs ed- Dârî ve Adiy b. Zeyd, Amr b. As'ın azatlı kölesi Büdeyl b. Ebi Meryem'le beraber ticaret amacıyla Şam'a gitmişler. Büdeyl Müslümandı. Şam'a vardıklarında Büdeyl hastalanmış; beraberindeki eşyalarının bir listesini yapıp onlara haber vermeden kumaşların içine saklamış ve öldüğü takdirde eşyalarını ev halkına teslim edivermelerini vasiyet etmiş, sonra ölmüş. Temîm ve Adiy de eşyalarını karıştırıp içinde altınla süslenmiş bir gümüş kap bulup almışlar. Dönüşte eşyalarını onun ev halkına teslim etmişler. Ancak eşyaların içinde listeyi görüp içinde altın süslü gümüş kabın da kayıtlı olduğunu tespit eden ev halkı, Temim ve Adiy'e: ”Arkadaşınız eşyalarından herhangi bir şey sattı mı?" diye sormuşlar, onlar da: ”Hayır!" diye cevap vermişler. Sonra: ”Hastalığı uzun sürdü mü, hastalık esnasında bir masrafı oldu mu?" diye sorduklarında ise: ”Hayır, şehre varır varmaz hastalandı ve çok sürmeden öldü" demişler. Bunun üzerine Büdeyl'in akrabaları Temîm ve Adiy'e: ”Eşyaların arasında tüm malların kayıtlı bulunduğu bir liste bulduk, içinde altınla süslenmiş gümüş bir kabın da olduğu kayıtlı. Ancak gümüş kap ortada yok?" diye sorduklarında cevapları şu olmuş: ”Bilmiyoruz, haberimiz yok. Eşyalarını size teslim etmemizi istemişti. Biz de o görevi yaptık. Kapla bir ilgimiz yok. Ne olduğunu bilmiyoruz." Bunun üzerine ikisini de Hazret-i Peygambere şikâyet ettiler. Sonra bu âyet indi.
Durumu haber alan Hazret-i Peygamber ikisini çağırıp ikindi namazından sonra minberin yanında: ”Kendilerine teslim edilen maldan hiçbir şeye dokunmadıklarına, hainlik yapıp almadıklarına ve gizlemediklerine ilişkin 'kendisinden başka ilâh olmayan Allah'a' yemin etmelerini" teklif etmiş; onlar da yemin etmişler. Bunun üzerine bu âyet inmiştir.
Herhangi birinize ölüm belirtisi geldiği zaman artık, ölmek üzere olduğu anlaşıldığı zaman,
vasiyet ederken sizden iki adaletli kişiyi şahit tutun. Vasiyet ederken sizden, yani sizin akrabalarınızdan aklı başında güvenilir iki adaletli kişiyi şahit tutun denmesinin yakın akrabaların, kişinin durumunu daha iyi bilmelerinden ve yararına olacak şeyleri daha çok tesbit edebildiklerinden dolayıdır. Öte yandan ”sizden" amaç, ”sizin dininizden" de olabilir. Ancak bu iki kişinin kimler olabileceği hususunda ihtilafa düşülmüştür. Bir kısım âlimlere göre bunlar, vasiyet edenin vasiyetine şahit olacak iki kişidir. Diğer bir kısım âlimlere göre ise bunlar vasilerdir. Çünkü âyet onlar hakkında inmiştir. Üstelik âyetin devamında da ”onları namazdan sonra tutun... yemin etsinler" denilmektedir.
Öte yandan vasiyet etme olayı şahitleri bağlamaz. Bir kişiye vasiyet etmek caiz ise de, ihtiyatlı ve garantili olması bakımından iki kişiye yapılması uygun görülmüştür. Âyetlerde de bu hususa işaret edilmiştir. Böylece biri diğerinden çekinerek, iş sağlama alınmış olur. Bu durumda ”şahitlik" o mecliste hazır bulunma anlamında kullanılmış olur. Nitekim: ”Falancanın vasiyetine şahit oldum" demek; ”orada hazır bulundum" demektir.
Veya yolculukta iseniz ve başınıza ölüm musibeti gelmişse, siz yolculukta iken ecel yakanıza yapışmışsa
sizin dışınızdan iki kişiyi şahit tutun. Bu durumda sizin akrabalarınızdan ve Müslümanlardan şahitlik yapacak kimse bulamazsanız, âdil olan yabancı iki kimseyi veya zimmet ehlinden dininizin dışından iki kişiyi şahit tutun. Nitekim yolculukta, genelde insan her istediğini bulamaz. Şu halde ”sizin dışınızdan iki kişinin şahitliği", ”yolculukta olmanız" şartıyla kayıtlıdır.
Eğer kendilerinden şüpheleniyorsanız, yani siz bir vâris olarak bu iki kişinin hainliğinden, veraset malından herhangi bir şeyi aldıklarından kuşkulanıyorsanız, Allah'a yemin ettirmek üzere
onları namazdan sonra tutun ve: 'Akraba bile olsa yeminimizi hiçbir değere değişmeyeceğiz. Allah'ın şahitliğini gizlemeyeceğiz. Yoksa, şüphesiz ki günahkârlardan oluruz' diye yemin etsinler. Namazdan amaç, ikindi namazıdır. Çünkü insanlar o vakit bir araya toplanıyorlar. Ayrıca Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de hep ikindi namazından sonra yemin ettirmiştir.
İmam Şafiî de der ki: ”Kan davası, talak meselesi, azat etme durumları, ikiyüz dirhem değerini bulan mal meselesi gibi konularda yer ve zamanla kayıtlı olarak yeminler üzerinde titizlikle durulur ve pekiştirilir. Buna göre hep ikindi namazını müteakip olmak üzere Mekke'de Kâbe'deki Rüku ve Makam arasındaki yerde; Medine'de Minber-i Nebevi yanında; Beytulmakdis'te de Sahra (kaya)'nın yanında yemin ettirilir." Şu halde şahitlerin hainliğinden kuşkulan ildiği takdirde, yukarıda geçtiği şekliyle yemin ettilir. Buna göre diyecekler ki: ”Ölen kişi bizim akrabamız bile olsa, yalan yere yemin etmeyiz. Üç beş kuruşluk dünya malı uğrana Allah'ın adını bırakmayız. Yalancılıkla Onun emrettiği şahitliği çiğnemiyeceğimize, gizlemiyeceğimize yemin ederiz" demektir. Gizlediğimiz takdirde O'na isyan etmiş sayılırız.
107. Âyetin Tefsiri
Eğer bunların, tahrif etmek, gizlemek gibi
günahı gerektiren bir şey yaptıkları ortaya çıkarsa, bu durumda
aleyhlerine suç işlenen mirasçılardan vâris olup
şahitliğe daha lâyık olan yemine daha çok duyarlı olan
diğer iki kişi öncekilerin yerine geçer; evvelkilerin yalancılıkları ispatlandığında, yerlerine vârislerden iki ehliyetli kimse geçer.
Ve: 'Şüphesiz bizim şahitliğimiz onlarınkinden daha doğrudur. Biz hakkı çiğnemedik. Eğer çiğnemiş olsaydık zalimlerden olurduk' diye yemin ederler.
Buradaki şahitlikten amaç, yemindir. Yani son iki şahit demek isteyecek ki: ”Onların yalancı olduklarına, yalan yere yemin ettiklerine herkesçe de bilindiği gibi, onların günah işlediklerine ilişkin yeminimiz, onların yalan yeminlerinden daha doğrudur. Bizim yeminimizde en ııfak bir kuşku ve soru işareti yoktur. Biz gerçek şahitlik sınırını aşmadık, onların iddialarını çürütmekle en ufak bir haksızlık yapmış olmadık. Çünkü biz, yalan yere yemin ettiğimiz takdirde, ilâhi gazaba maruz bırakmak suretiyle kendi nefsimize zulmetmiş olacağımızı; Allah'ın azabını hak edeceğimizi, Allah'ın ismini hafife almanın ve hukukunu çiğnemenin cezasını çekeceğimizi çok iyi biliyoruz."
Bütün bu söylenenlerden sonra bu âyetin açıklamasını özetlemek gerekirse, diyebiliriz ki: Ölüm belirtileri meydana çıkan kimse, kendi akrabalarından veya dininden adalet sahibi iki kişiyi vasiyetine şahit kılar. Yolculuk gibi bir mazeret dolayısıyla bu nitelikte iki kişiyi bulamazsa, onların dışında iki kişiyi şahit tutar. Daha sonra bunlarla ilgili bir şüphe hasıl olursa: ”Şahitlikleri konusunda hiçbir şeyi gizlemediklerine ve ölünün geride bıraktığı malda herhangi bir hainlik yapmadıklarına" ilişkin, yukarıdaki gibi kuvvetli pekiştirme ve vakite de riayet etmek şartıyla yemin ettirilir. Daha sonra yalanları ortaya çıkarsa; meselâ ellerinde ölünün bıraktığı bir mal görülür de, bunu hayatında iken ölüden aldıklarını iddia ederlerse; bu durumda vârisler yemin eder ve onların yeminine itibar edilir. Burada varislere yemin ettirilmesinin sebebi, huzurlarında vasiyet yapılan evvelki iki adam terikenin herhangi bir malım ölüden satın aldıklarını iddia etmişlerdir. Vasî, ölünün malından bir şey alır ve ölen kimsenin bu malı kendisine verilmesi için vasiyet ettiğini iddia ederse bu durumda vârisler bu hususu kabul etmeyip yemin edebilirler. Çünkü inkâr edenin yemini meselesi neshedilmemiş bir hükümdür.
108. Âyetin Tefsiri
Yukarıda açıklaması geçen
bu hüküm,
şahitliklerini gerektiği gibi yapmaları, ahiretteki azaptan çekinerek şahitliğin gerektirdiği sorumlulukları yerine getirmeleri,
yahut yeminlerinden sonra yeminlerin kabul edilmemesinden korkmaları için en iyi yoldur. Bu ifadeler, veraset konusundaki yeminlerin geri çevrilme hikmetini çok güzel açıklıyor. Yani şahitlerin, doğru şahitlik yapmaları, yaptıkları yeminlerin geçersiz sayılıp vârislerin yeminlerinin geçerli sayılmasıyla insanlar karşısında rezil olmaktan korkmaları, sonuçta onları böyle bir duruma sokacak hainlikten uzaklaşarak sorumluluklarını yerine getirmeleri için en sağlıklı yöntemdir.
Şahitliğiniz konusunda
Allah'tan korkun, şahitliğinizi bozmayın, yeminleriniz hususunda da O'ndan çekinin ve yalan yere yemin etmeyin. Size teslim edilen emanetlerle ilgili olarak da O'ndan sakının, emanetlerinize hiyanet etmeyin.
Ve emirlerini dinleyin. Size verilen direktiflere kulak vererek onlara uyun ve uygulayın.
Allah, yoldan çıkan bir topluluğu hidayete erdirmez. O'nun emirlerini dinlemeyenleri doğru yola yöneltmez. Eğer siz de O'nun emirlerini dinlemez ve O'ndan korkmazsamz yoldan çıkmış sayırlırsınız. Allah kendi yolundan sapanları Cennete gidecek yöne; ya da kendilerine yararlı olacak işe yöneltmez.
Şunu biliniz ki, şahitlik: Şahitlerin hazır bulundukları ve gördükleri şeyleri haber vermeleridir. Bu işler ya katil ve zina gibi somut fiilleri görmekle olur veya akidler ve ikrarlar türünden işitmeye dayalı soyut şeyler olur.
Şu halde kişinin görmediği, bilmediği ve duymadığı bir hususta şahitlik yapması doğru değildir. Bu yüzden olay hatırlanmadan şahitlik yapılmamalıdır. Nitekim Hazret-i Peygamber buyuruyor ki: ”Herhangi bir şeyi güneş gibi apaçık bir şekilde biliyorsan, şahitlik yap, yoksa vazgeç."
Öte yandan şahitlikte insanların haklarını diriltme olayı vardır. Bu sayede akid ve sözleşmeler inkârdan kurtulur, aydınlığa kavuşur. Malları asıl sahiplerine teslim etme ve onların hukukunu koruma söz konusudur. Kendisinden başka şahitlik yapacak birinin bulunmaması durumunda insanın bu görevden kendi arzusuyla kaçınması doğru değildir; çünkü o zaman bir hak ve hukukun kaybolması sözkonusu olabilir. Ancak başkasının da bu hakkı yerine getirme ve görevi üstlenmesi durumu sözkonusuysa, o zaman serbesttir ve isterse geri çekilebilir. Çünkü onun geri çekilmesiyle herhangi bir hak kaybı meydana gelmez.
Diğer yandan had konusuna giren meselelerde şahitlik yapma ve müslümanın suçunu örtme konusunda tercihini kullanabilir. Çünkü hadlerin uygulanmasını sağlamak bir görev olduğu gibi, mü'mini korumak ve örtmek de bir görevdir. Nitekim Hazret-i Peygamber buyuruyor ki: ”Kim, bir müslümamn hatasını örterse, yüce Allah da kendisini dünya ve âhirette örter."
109. Âyetin Tefsiri
Allah, peygamberleri bir araya topladığı gün: 'Ümmetiniz davetinize ne cevap verdi?' der. Allah'ın, peygamberleri ümmetleriyle beraber bir araya topladığı ve peygamberlere: ”Ümmetinizi hak yola davet ettiğinizde, onlardan ne gibi bir cevap aldınız" diyeceği kıyamet gününü hatırla.
Ümmetler de kendi peygamberlerine tabi oldukları için âyet-i kerimede: ”Peygamberleri bir araya topladığı gün" denmiş ve ümmetlerden ayrıca söz edilmemiştir. Evet, yüce Allah kıyamet gününde peygamberlere diyecek ki: ”Ümmetinizi benim Tevhid inancıma çağırdığınızda size ne gibi cevap verdiler; olumlu cevap vererek davanızı benimseyip tasdik mi ettiler? Yoksa reddedip yalanladılar mı?"
Eğer: ”Yüce Allah'ın bilmediği bir şey olmadığı halde, böyle bir sorunun hikmeti ne olabilir? diye bir sora sorulursa, cevap olarak diyebiliriz ki: ”Bu sorudan maksat, hak davaya uymayan insanları azarlamaktır. Nitekim başka âyette de yüce Allah şöyle buyurmuştur: ”Diri diri toprağa gömülen kız çocuğuna, hangi suçla öldürüldüğü sorulduğu zaman..." (Tekvin: 8-9) Buradaki sorudan maksat da bu fiili yapan insani an kınamaktır.
Evet, yüce Allah kıyamet gününde peygamberlere: ”Ümmetiniz davetinize ne cevap verdiler" diye sorduğunda
Onlar da: 'Hiçbir bilgimiz yoktur. Şüphesiz gaybleri bilen ancak Sen'sin' derler. Çünkü sen onların gizlediklerini de açığa vurduklarını da biliyorsun. Bu cevap, peygamberlerin, ümmetlerinden bir nevi kapalı şikayetlerini de içerisine almaktadır. Sanki şöyle denilmiştir: ”Senin ilmin herşeyi kuşatmıştır. Onlar tarafından maruz kaldığım şeyleri ve kötü cevaplarına göğüs gerdiğimi biliyorsun."
İbn Abbas (radıyallahü anh) dan şöyle rivayet edilmiştir: Bu cevap kıyamet gününün bazı yerlerinde olacaktır. Bu da Cehennem kükrediği, ümmetler dizleri üzerine çöktüğü, Allah'a yakın meleklerin ve peygamberlerin bile nefsî nefsî diye kendilerini düşüneceği bir zamanda olacaktır. İşte o zaman kalpler yerinden oynayacak ve peygamberler bu korkunç ve şiddetli durum karşısında: ”Hiçbir bilgimiz yoktur. Şüphesiz gayıpları bilen ancak sensin" diyeceklerdir.
Bir görüşe göre peygamberlerin: ”Hiçbir bilgimiz yoktur" demelerinden amaç, tebliğ sırasında ya da hayatta bulundukları dönemlerde ümmetlerinin durumlarını bilmemelerini belirtmek değildir. Aksine bununla, kendi ölümlerinden sonra ümmetlerinin içine düştüğü durumu ve sonuç itibariyle ümmetlerinin akıbetlerini bilmediklerini vurgulamak istemişlerdir. Çünkü asıl olan ve değerlendirmeye konulan, son durumdur, mükâfat ve ceza ona göre belirlenir ve bu durum peygamberlerce bilinmemektedir. Bu yüzden: ”Hiçbir bilgimiz yoktur" demişlerdir.
Hazret-i Peygamber buyuruyor ki: ”Ben cennette Kevser Havuzunun başında iken sizden bana yönelenlere bakarken, Allah'a yemin olsun ki, bir kısım insanların benden alıkonduğunu görürüm. O sırada: ”Ey Rabbim! Bunlar benden, benim ilmmetimdendir" derim. Bunun üzerine yüce Allah bana der ki: ”Bunların senden sonra neler yaptıklarını sen bilmiyorsun; bunlar, senden sonra hep davalarından geri döndüler. ”
Bir başka hadiste de şöyle bııyrulmaktadır: ”Nuh (aleyhisselâm) kıyamet gününde yüce Allah tarafından çağırılacak; Nuh (aleyhisselâm): ”Buyurun, ya Rab! Emrine âmâdeyim" diyecek. Sonra yüce Allah: ”Sen, tebliğ görevini yaptın mı?" diyecek. Nuh da: ”Evet ya Rab" cevabını verecek. Daha sonra ümmetine: ”Nuh, size davasını tebliğ etti mi?" diye sorulacak. Onlar diyecekler ki: ”Bize, herhangi bir peygamber gelmedi." Sonra yüce Allah Nuh (aleyhisselâm)'a dönüp: Şahidin var mı? diyecek Nuh (aleyhisselâm)'un cevabı şu olacak: ”Muhammed ve onun ümmeti benim şahitlerimdir." Bunun üzerine Muhammed ve onun ümmeti, Nuh (aleyhisselâm)un ilâhi davayı tebliğ ettiğine ilişkin şahitlik yapacaklar. İşte ”Böylece biz sizin, insanlara karşı şahitler olmanız için sizi, ortayolu tutan bir ümmet kıldık" (Bakara: 143) âyetinde anlatılmak istenen de budur. Sonra Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) çağırılıp kendi ümmeti hakkında görüşü sorulacak. O da onlarla ilgili olumlu görüş belirtecek. Doğruluklarına şahitlik yapacak. İşte aynı âyetin içindeki: ”Peygamberin de size karşı şahit olması' (Bakara: 143) ifadesinin anlamı da budur."m
110. Âyetin Tefsiri
O gün Allah şöyle der: 'Ey Meryemoğlu İsa! Ey müminler topluluğu! Yüce Allah'ın İsa'ya şöyle sesleneceği kıyamet gününü hatırlayın:
Sana ve annene olan nimetimi hatırla. Nitekim yüce Allah İsa (aleyhisselâm)'ya pek çok mûcizeler vermiştir. Bir kısmı onu yalanlayıp kendisine sihirbaz dediler; diğer bir kısım insanlar da aşırıya gidip onu ilâhlaştırdılar. İşte kıyamet gününde, düştükleri bu hatalardan dolayı çok pişmanlık duyacaklar; ancak iş işten geçmiş olacak... Burada, annesinden de sözedilmesinin sebebi, hakkında konuşulan dedikoduların izlerini tamamen silmektir.
Daha sonra yüce Allah, Hazret-i İsa'ya verdiği nimetleri tek tek saymaya devam ediyor: Hatırla:
Hani, seni Ruhu'I-Kudüs ile desteklemiştim. Pâk Cebrail ile seni takviye etmiştik. Burada tertemiz ve pâk olmanın, kendisinin başlıca özelliği olduğuna dikkat çekmek için temizlik ve pâklık anlamındaki ”Kudüs" kelimesine ”Ruh" kelimesi de eklenmiş ve Cebrail'e ”Ruhu'l-Kudüs" denmiştir.
Ayrıca:
Beşikte iken ve kemâle ermiş iken insanlarla konuşuyordun. Yani hem bebeklik döneminde, hem de olgunlaştığında aynı şekilde konuşabiliyordun. Başka bir deyimle, bebeklik dönemindeki konuşman olgunluk ve yaşlılık çağındaki konuşmandan geri kalmıyordu. Hepsi de eşit derecede son derece makul olup bilgili ve peygamber olan kimselere yakışan konuşmalardı. Nitekim Hazret-i İsa henüz beşikteyken: ”Şüphesiz ben Allah'ın bir kuluyum. O bana mutlaka kitap verecek ve beni peygamber seçecektir ” (Meryem: 30) demişti.
Kemâle erdiğinde de vahiy ve peygamberlik gerçeğini dile getirmişti. Her iki dönemdeki konuşması, aynı sınırlar içerisindeydi. Nitelikleri de birbirinden farksızdı. Bu, ne kendisinden önceki, ne de sonraki hiçbir peygambere nasip olmayan büyük bir mucizeydi.
"Kehl-kemâle eren" kimseden maksat ise, otuz yaşını aşıp ihtiyarlık belirtileri taşımaya başlayan kimsedir. Ömrünü tamamlamadan semâya çıktığını gözönünde bulunduran bir görüşe göre de, Hazret-i İsa'nın kemâle erdiğinde insanlarla konuşmasından amaç, ahir zamanda, semâdan indikten sonra insanlarla konuşmasıdır. Bu durumda ”Kemâle ermişken" ifadesi, semâdan ineceğinin delili olur.
Sana kitabı, hikmeti, Tevrat'ı ve İncil'i öğretmiştim. İkinize olan nimetlerim arasında, sana ilâhi kitapları öğrettiğim zamanı hatırla. Buradaki ”hikmet"'ten amaç da, ilâhi kitapların sırlarını ve anlamlarını kavramak ve bilmektir. Bir görüşe göre de hikmet, bu ilâhı sırları bilen ve gereğini yapma konusunda nefsin, erdemliliğe ulaştırılmasıdır.
İznimle çamurdan kuş şeklinde bir şey yapmış ve ona üflemiştm de o da iznimle kuş olmuştu. Ben sana kolaylık sağlamış, sen de bunu başarmıştın. Şu halde yaratma fiili aslında Allah'a aittir. Sebeplere başvurulduğu zaman bu mucize İsa peygamberin eli üzere gerçekleşmiştir. Tıpkı Meryem'e üflenen ruhun Cebrail aracılığıyla yapılması ve aslında yaratmanın Allah'a ait olması gibi.
Öte yandan Hazret-i İsa'nın kavını kendisini zor duruma sokmak ve sıkıştırmak amacıyla: ”Eğer davanda samimi isen: haydi bize bir yarasa yarat ve içine de ruhu yerleştir" dediler. O da bir parça çamur alıp yarasa şekline koydu. Sonra ona üfledi. Bir de görüldü ki, bu kuş yerle gök arasında uçuyor.
{Anadan doğma kör olanı ve alaca hastalığına yakalanmış olan kimseyi iznimle iyileştirmiştin.} Anadan doğma körlük ile ciltte birtakım beyazlıkların ortaya çıkmasıyla beliren alaca hastalığı doktorların aciz kaldıkları olaylardı.
Ölüleri iznimle kabirden çıkarıp diriltiyordun. Benim emrim ve kolaylaştırmam ile bir daha canlanmalarına sebep oluyordun.
Sana suikast düzenlemek isteyen
İsrail oğullarına âyetlerle, yani apaçık mûcizelerle
geldiğin ve onlardan inkâr edenlerin: 'Bu ancak apaçık bir sihirdir' dedikleri zaman seni onlardan korumuştum. Evet, inkârcı Yehudiler Hazret-i İsa'ya: ”Senin getirdiğin bu âyet, mûcize ve mesajlar tamamen açık bir büyüden ibarettir" demişler, küfür hastalığı üzere kalmışlar ve uzman hekimin ortaya koyduğu ilâçlardan yararlanmamışlardı.
Şiblî'den nakledildiğine göre, bir gün kendisi hastalanmış ve hastaneye kaldırılmış. Bunun üzerine Vezir, durumu bir mektupla Halifeye bildirmiş. Durumu haber alan halife, Şiblî'yi tedavi etmek üzere çok mahir bir doktor göndermiş, ancak bir tiirlü iyileştirememiş, tedavisi bir fayda vermemiş, sonra doktor, Şiblî'ye şöyle demiş: ”Allah'a yemin olsun ki, vücudumdan bir et parçasıyla bile iyileşeceğini bilseydim, hiç çekinmezdim, bu bana hiç zor gelmezdi." Bunun üzerine Şiblî: ”Hayır, benim ilâcım başka şeydir" deyince, doktor: ”Peki, nedir o ilâç?" diye sormuş. Şiblî de şu cevabı vermiş: ”Benim tedavim belindeki Zunnar'ı kesip atmanla gerçekleşir." Tam o sırada doktor: ”Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammmeden Resûlüllah" demiş. Bu durumu haber alan halife ağlamış ve şöyle demiş: ”Biz, bir doktoru bir hastaya gönderdiğimizi zannetmiştik; meğerse bir hastayı bir doktora göndermişiz."
111. Âyetin Tefsiri
Hatırla, hani havarilere: 'Bana ve peygamberime iman edin' diye bildirmiştim. Hatırla ey Rasûlüm Muhammed, hani peygamberlerim, diliyle iman edenlere: Benim rubûbiyet ve ulûhiyet birliğime, peygamberlerimin getirdiği mesaja inanın, demiş ve bu gerçeği kaiblerine yerleştirmiştim.
Onlar da: 'İman ettik, şahit ol ki, biz müslümanız' demişlerdi.
İnançlarında samimi olduklarını belirtmişlerdi. Havari kelimesi, ”bembeyaz" anlamına gelen ”havar" kökünden alınmıştır. Halis niyetli ve tertemiz düşünceli olmaları gerekçesiyle aynı manaya yakın olarak Hazret-i İsa'nın arkadaşlarına ”havari" denilmiştir. Falan kimse, falancanın havari sidir demek, ona çok samimi bir şekilde bağlıdır demektir.
112. Âyetin Tefsiri
Hatırla
hani, havariler: 'Ey Meryem oğlu İsa! Rabbinin, gökten bize bir sofra indirmeye gücü yeter mi?' demişlerdi. Bu, daha ilk başlarda; başka bir deyimle, henüz yüce Allah'ı tanımadıkları bir dönemde yönelttikleri bir sorudur. Bu yüzden Hazret-i İsa'ya ”Ey Allah'ın Rasûlü" veya ”ey Allah'ın ruhu" şeklinde hitap etmemişler, saygısızlık göstererek ona ismiyle seslenmişler ve onu annesine nisbet etmişlerdir. Eğer, saygılı bir tavır sergileyebilselerdi, ”ey Allah'ın ruhu" diyerek onu Allah'a nisbet edeceklerdi. Ardından Allah'a karşı da saygısızlık yapmışlar. O'nun güç ve kudretine karşı tereddütlerini belirterek: ”Rabbinin gücü yeter mi?" demişlerdir. Sonra da basitliklerini ve düşüncesizliklerini ortaya koymuşlar, Allah'ın, onlara geçici, fani bir dünyevî sofra indirmesini istemişler; en azından sürekli ve dinî bir faydayı arzulamayı akıl etmemişlerdir. Çünkü dinî bir şey isteselerdi, dünyevî sofraya da kavuşurlardı. Ayette geçen ”mâide" üzerinde yemek bulunan masa, sofra demektir.
O da: 'Eğer iman ediyorsanız, O'nun gücünün sınırsızlığına inanıyorsanız
Allah'tan korkun' ve bu tip somları sormaktan sakının
demişti.
113. Âyetin Tefsiri
Bunun üzerine dediler ki: 'Ondan yemeyi, kalblerimizin huzura kavuşmasını, senin bize doğru söylediğini bilmeyi ve ona şahitlik edenlerden olmayı istiyoruz.' Sofrayı indirmesini istemekteki amacımız, O'nun gücüyle ilgili kuşkularımızı gidermek değildir. Hastalıklarımızdan iyileşmek, duygularımızı sağlamlaştırmak ve huzura kavuşmak için teberrük niyetiyle ondan yemek istiyoruz. Mucizeyi görmek suretiyle pratik bilgimiz, teorik bilgimize giiç katacaktır. Böylece peygamberinin doğru söylediğini kesin bir şekilde anlarız; yüce Allah'ın, sofrayı indirmeyle ilgili duamızı kabul ettiğini gözümüzle görür ve bu sofrayı görmeyen İsrail oğullarına karşı şahitlik yaparız. Böylece onlar da inanacak, huzura kavuşacak ve imanları güçlenecektir.
114. Âyetin Tefsiri
Onların makul bir gerekçeleri olduğunu gören kendisini zora sokmak, ya da küçük düşürmek gibi bir niyetleri olmadığını anlayan
Meryemoğlu İsa onların bahanelerini bütünüyle kesmek için
şöyle dedi: 'Ey Rabbimiz olan Allah'ım! Gökten bize bir sofra indir ki, bizden öncekilere de sonrakilere de bir bayram ve Senden bir mûcize olsun. Senin gücüne, benim peygamberliğime delil olsun. İlk nesillerimiz de sonradan gelecek nesillerimiz de o günü bayram yapsın. Bayram yapılacak günün şerefi sofradan kaynaklandığı için ”bir sofra indir ki... bayram olsun" denilmiş ve bayram sofraya nisbet edilmiştir.
Rivayet edildiğine göre söz konusu sofra pazar gününde indirildiği için bu gün Hıristiyanlar tarafından bayram kabul edilmiştir.
Bizi rızıklandır. Sen rızık verenlerin en hayırlısısm'. Bize sofrayı nasib et ve ona karşı şükür görevimizi yerine getirme konusunda bizi başarılı kıl. Rızıkları yaratan ve karşılıksız olarak veren sen olduğun için bizi rızıklandır ya Rab!
115. Âyetin Tefsiri
Allah: 'Ben o sofrayı size indireceğim, isteklerinizi karşılayacağım.
Fakat bundan sonra sizden kim inkâr ederse, sofra indikten sonra sizden kim inkâr yolunu seçerse,
âlemlerden hiç kimseye yapmayacağım bir azapla onu azaplandırırun', kendi dönemindeki âlemlerden, ya da tüm âlemlerden hiç kimseye vermeyeceğim bir cezayla onu cezalandırırım
dedi. Nitekim onlar, maymun ve ve domuz şekline dönüştürülerek cezalandırıldılar. Başka hiç kimse onlar gibi cezalandırılmadı.
Rivayet edildiğine göre İsa (aleyhisselâm) gusledip elbiselerini giymiş, iki rekât namaz kılmış, başını eğip gözünü yumarak duâ etmiş. Sonra iki bulut arasında kırmızı bir sofra inivermiş. Önlerine düşünceye kadar hepsi ona bakakalmış. İndikten sonra, Hazret-i İsa ağlayıp şöyle duâ etmiş: ”Allah'ım, beni şükredenlerden kıl! Allah'ım! Bu sofrayı âlemlere rahmet kıl!"
116. Âyetin Tefsiri
Ey Rasûlüm Muhammed! Yüce
Allah'ın, inkarcıları azarlamak; peygamberlerin, Allah'a kulluk etme çağalarına kulak vermediklerini gözler önünde ispatlamak için ahirette:
İsa'ya: 'Ey Meryemoğlu İsa! Sen mi insanlara Allah'ı bırakıp da beni ve annemi iki ilâh edinin dedin?' buyurduğunu hatırla ve insanlara hatırlat. Evet, yüce Allah, ahirette Hazret-i İsa'ya diyecek ki: Ey İsa! Sen mi insanlara: ”Beni ve annemi Allah'a ortak koşun ve ikimize kulluk edin" dedin?
O zaman İsa der ki: 'Seni tenzih ederim. Sana lâyık olacak şekilde, seni her türlü noksanlıklardan uzaklaştırırım, ben böyle bir şeyi nasıl söylerim. Sen, hakkında bu tip iddialar ileri sürülmekten münezzehsin.
Hakkım olmayan şeyleri söylemek bana yakışmaz. Söylemem doğru olmayan şeyleri kesinlikle söylemem.
Eğer böyle söylemişsem, insanlara bu tip bir direktif vermişsem
Sen onu bilirsin. Böyle bir şey söylemiyeceğim senin malumundur. Böyle bir şey söylersem senin tarafından bilinir.
Sen, benim nefsimdekini bilirsin; içimdeki gizlediğim her şey senin malumundur.
Ben ise, Sen'in nefsindekini bilemem. Bilinmesini istemediğin şeyler hakkında bilgi almam mümkün değildir.
Yüce Allah'ın bilinmesini istemediği şeylerin ”senin nefsindekini bilemem" ifadesiyle dile getirilmesi ”müşâkele" sanatını yapmak içindir. (Edebî bir sanat olan müşâkele, birinin söylediği bir sözün diğerinin az çok evvelki manaya zıt olarak kullanılmasıdır. Meselâ burada Hazret-i Îsa için ”nefis" tabiri kullanıldığı gibi; Allah için de kullanılmıştır. Oysa Allah'a İsa'nın nefsi anlamında bir nefis düşünmek söz konusu değildir.)
Şüphesiz ki Sen gaybleri çok iyi bilensin. Olmuş ve olacak her şeyi bilirsin.
117. Âyetin Tefsiri
Ben onlara sadece, bana emrettiklerini dedim. Bana verdiğin emirler dışında onlara herhangi bir emir vermedim.
Ayette ”bana emrettiklerini emrettim" ifadesinin yerine ”bana emrettiklerini dedim" ifadesinin tercih edilmesi, yukarıdaki: ”sen mi insanlara ...dedin ” ifadesiyle edebî ifade bütünlüğü sağlamak içindir.
Benim ve sizin Rabbiniz olan Allah'a ibadet edin dedim. Senin tarafından bildirilen bu emir dışında onlara birşey söylemedim.
Aralarında olduğum, beraberlerinde bulunduğum
müddetçe onlara şahit idim, onları gözetliyor, senin emirlerinin gereğini yapmaya davet ediyordum.
Sen beni aralarından çekip
semaya aldığın zaman, onları Sen gözlüyordun. Ne yaptıklarını gören ve bilen biricik varlık sen idin.
Sen her şeye şahitsin. Ne olup bittiğini görürsün.
118. Âyetin Tefsiri
Eğer onlara azap edersen, şüphesiz onlar Sen'in kullarındır.
Kendi kullarım azaplandırmış olursun. Kuşkusuz onlar senin mülkiyetinde oldukları için, dilediğini yaparsın. Bu ifadeler söz konusu kimselerin Allah'ın dışında birtakım kimselere ibadet yaptıkları için azabı hak ettiklerini bildirmektedir.
Şayet bağışlarsan, muhakkak ki Sen, her şeye galipsin, hüküm ve hikmet sahibisin.' Kuşkusuz senin bu bağışlaman, herhangi bir güçsüzlükten kaynaklanmamaktadır; ortada yadırganacak bir durum yoktur. Senin hem mükâfatlandırmaya, hem de cezalandırmaya gücün yeter. Şüphesiz mükâfat ve azap bir hikmetten ve doğru bir hükümden kaynaklanır. Her suçluyu affetmek güzel bir olaydır. Sen ise ey Rabbim! Azaplandırdığın takdirde mutlaka senin adaletinin gereğidir. Affettiğin takdirde ise senin lütfundan kaynaklanır.
Rivayet edildiğine göre bu âyet indiği zaman Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): ”Ümmetim! Ümmetim! Ya Rab!" demiş ve ağlamaya başlamış. Bunun üzerine Cebrail inmiş ve kendisine: ”Ey Muhammed! Rabbin sana selâm söylüyor ve: 'Senin ümmetin konusunda seni üzmeyiz; mutlaka seni memnun ederiz' buyuruyor."
119. Âyetin Tefsiri
Allah şöyle buyurur: Yani, kıyamet gününde İsa (aleyhisselâm)'nın cevabından sonra hem onu tasdik etmek, hem de kendisininde içlerinde bulunduğu doğruların durumunu belirtmek amacıyla şöyle der:
'Bu, yani kıyamet günü
doğrulara doğruluklarının fayda verdiği gündür. Şüphesiz buradaki doğruluktan maksat, dünyadaki doğruluktur. Çünkü kişi ”sorumlu" durumdayken yaptığı iyi şeylerin yararını görür. Doğrulardan amaç da, insanları hak davaya çağıran davetçi peygamberlerle onlara iman edip inançlarının gereğini yapan mü'minlerdir.
Onlar için altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. Onlar, orada ebedî olarak kalacaklardır. Sürekli nimetler ve bitmez mükâfatlar içinde olacaklar ve büyük mutluluğa ereceklerdir.
Allah onlardan razı olmuştur. Çünkü O'nun emirlerini dinlemişlerdir.
Onlar da lütuf ve rızâsını görmek suretiyle
Allah'tan razı olmuşlardır. İşte büyük kurtuluş budur.' Allah'ın rızâsını elde etmek en büyük kurtuluş, en büyük mutluluk ve en büyük başarıdır. ”Kurtuluş"un ”büyük" olarak nitelendirilmesinin sebebi, onu sağlayan faktörün, yani Allah rızâsının ”büyük" olmasıdır. Gerçekten, ilahî rızâdan daha büyük bir şeyi düşünmek mümkün değildir.
120. Âyetin Tefsiri
Göklerin, yerin ve her ikisinde bulunanların mülkü Allah'a aittir. Evet gerçek budur. Bu, aynı zamanda, Hristiyanların yalanlarına bir işarettir; Hazret-i İsa ile annesi hakkında ileri sürdükleri iddiaların asılsız oluşunun belgesidir. Evet, göklerin ve yerin ve her ikisinde yer alan canlı cansız her şeyin mülkiyeti Allah'a aittir. Dilediği gibi tasarruf eder. Yaratır, yok eder; öldürür, diriltir; emreder, yasaklar. Bütün bu konularda, hiç kimsenin ve hiçbir şeyin gerçek anlamda bir miidahelesi sözkonusu olamaz.
O, her şeye kadirdir. Kudret ve gücünün sınırı yoktur. Güçsüzlük ve zaaftan münezzehtir. Yerdeki veya gökteki herhangi bir şey tarafından âciz bırakılmaktan yücedir!
Yüce Allah'ın yardımıyla Mâide Sûresinin tefsiri sona erdi.