RÛHU'L-BEYÂN
Bakara Sûresi — RÛHU'L-BEYÂN — Sayfa 3
Fakat Allah dilediğini yapar. Yani herhangi bir gerektirici neden olmadan veya bir engelleyici olmadan Allah dilediğini yapar. Burada, tüm olayların Allah'ın dilemesine bağlı olduğuna ilişkin apaçık bir delil vardır. İster hayır, ister şer, ister iman ve ister küfür, ne olursa olsun hepsi de Allah'ın dilemesine bağlıdır. İşte bu âyet Mutezile aleyhine onları uyarıcı bir niteliktedir.
İmam Gazzalî yüce Allah'ın ”ed-Dârr ve en-Nâfi'“ adlarının açıklamasında şu ifadelere yer veriyor: O, hayrın ve şerrin kendisinden sudur ettiği, fayda ve zararın kendisinden geldiği zattır. Bütün bunlar Allah'a aittir. Bunlar ya melekler, insanlar ve cansız varlıklar aracılığıyla olur veya herhangi bir vasıta olmaksızın olabilir. Meselâ zehirin kendisinde öldürücülük ve zarar vericilik özelliği olduğunu sanma. Aynı şekilde, yemeğin kendisi doyurucu ve yararlı değildir. Yine sanma ki, insan, şeytan veya yaratıklardan herhangi bir şey mesela bir yıldız, ya da bir başka şey bizzat kendisi iyilik veya kötülük yapabilme imkânına sahiptir, ya da faydalı veya zararlıdır. Aksine bütün bunların tümü bazı sebeplere dayanırlar. Bu şeylerin meydana gelebilmesi, ancak başlarına musallat kılınan sebeplere bağlıdır. Bütün bunların tümü de, ezelî kudrete izafetle ele alınırlar. Meselâ kalemin kâtibe (yazana) izafesi gibi. Yani yazı kalemden çıkar, ama onu kullanan başkasıdır. Meselâ, hükümdar ya da yetkili kimse, bir cezayı onaylayıp bunun altına imza atınca, bu cezada kalemin bir rolü yoktur. Ancak kalem kendisi için imza atılana musallat kılınana zararlıdır. İşte diğer araçlar ve sebepler de böyledir.
254
Ey iman edenler! İçinde ne bir alış verişin, ne bir dostluğun, ne de bir şefaatin olmadığı gün gelmeden önce size verdiğimiz rızıktan harcayın. Henüz hesap ve ceza günü gelmeden, size rızık olarak verdiğimizden harcayın. Buradaki infak yani harcamadan maksat, vacip (farz) olan zekâttır. Çoğunluğun görüşüne göre bu, hem farz olan zekâtı ve hem de nafile harcamayı kapsar. Hesap ve ceza gününde, herhangi bir eksikliğin giderilmesi için, bir alış veriş imkânı ve fırsatı tanınmaz. Yaptıklarınızdan ötürü dostlarınızdan biri de gelip sizi kurtaramaz. Çünkü orada dostluk geçerli değildir. Hullet (dostluk), sevgi ve sadakat anlamlarına gelir. Halil de dost demektir. İşte kıyamet gününde, dostlar arasındaki dostluk biter. Dostluk ancak takva sahipleri arasında sürer. Çünkü bir âyette şöyle buyuruluyor: ”Dostlar, o gün birbirine düşmandır. Yalnız takva sahipleri hariçtir. ” (Zuhruf: 67) O gün sırtınızı dayayabileceğiniz bir şefatçiniz olmayacak ki, size şefaat edebilsin. Kıyamet gününde şefaatin olmayacağından maksat, hiçbir kimsenin, kendisine izin verilmeden şefaat edemiyeceğidir. Çünkü deliller, mü'minler için şefaatin varlığını bildirmektedir. Ancak bu da kendilerine izin vermesinden sonra olabilecektir. Bu şefaat, Allah'a herhangi bir şekilde şirk koşmadan ölenler hakkındadır.
Kâfirler, yani zekât vermeyi terkedenler. Burada zekâtın, Allah yolunda yapılan diğer harcamalara, tercihi, bir tehdit ve uyarı içindir. Nitekim Hac ibadetiyle ilgili olarak geçen âyette de aynı ifade görülmektedir. Bu Hac ile ilgili âyetin sonunda: ”Kim de inkâr ederse" (Al-i İmrân: 97) buyurulmuştur. Burada ”Kim haccetmezse" denilmeyip yukarıdaki ifade zikredilmiştir. Dolayısıyla yorumunu yapmakta olduğumuz âyette de, zekâtı terketmenin, vermemenin kâfirlere ait bir nitelik olduğu bildiriliyor. Yüce Allah şöyle buyuruyor: ”Vay haline Allah'a ortak kasanların! Onlar zekât vermezler." (Fussilet: 6-7) İşte bu kimseler
zalimlerin ta kendileridir. Çünkü kendilerini cezaya atmakla canlarına zulmetmiş oluyorlar ve malı, verilmemesi gereken yerlere veriyorlar. Allah'ın emretmediği ve yasakladığı yollara harcıyorlar.
255
Allah ki, Allah, yüce Rabbimizin doksan dokuz isminden en yüce ismidir. İsm-i Azam'dır. Çünkü bu, tüm ilâhi sıfatları kendinde toplayan zatı gösterir, O'na işaret eder. O'nun zatıyla ilgili hiçbir nitelik bu ismin dışında değildir. Oysa öteki isimler, yüce Allah'ın ilâhî sıfatlarının tümüne ayrı ayrı işaret etmeyip yalnızca konuldukları anlamlara delâlet ederler. Meselâ ilmine, kudretine, fiiline veya bir başka özelliğine işaret ederler. Bir de ”Allah" ismi tüm isimlerin en özelidir. Bir başkasına bu isim verilemez. Ne gerçek anlamda ve ne de mecazî manada verilmesi mümkün değildir. Halbuki öteki isimler, bazan başka varlıklara ad olabiliyor. Meselâ Kadîr (her şeye gücü yeten), Alîm (her şeyi en iyi bilen), Rahîm (merhametli) gibi isimleri burada sayabiliriz.
Kul için gerekli olan şey, bu ismi anar anmaz, kulluğunu hatırlayıp, O'na karşı gerekeni yapmalıdır. Yani kul, sürekli bir şekilde kalbiyle Allah'la beraber olduğunu ve hep O'na yönelmesi gerektiğini bilmeli, kalbi bu inançla dopdolu olmalıdır. Başkasına bakmamak ve Allah'tan başkasına iltifat etmemelidir. Yalnızca Allah'tan beklemeli ve yalnızca O'ndan korkmalıdır. Bu, nasıl olmasın ki, kişi bu isimden, O'nun hakiki ve gerçek varlık olduğunu bilecek, O'ndan başka her şeyin geçici, yok olucu ve bâtıl olduğunu bilecek de başkasına yönelecek? Çünkü insan başta kendi nefsinin helak olacağını görür. Tıpkı Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)in gördüğü gibi. Çünkü O şöyle buyurmuştur: ”En doğru kelime, Şair Lebid'in söylediği kelimedir. O şöyle diyordu: Allah'tan başka her şey batıl ve geçersizdir. ”
O'ndan başka hiçbir ilâh yoktur. İbadete lâyık olan yalnızca O'dur. O'ndan başkası buna lâyık değildir. Tevhid'in üç mertebesi vardır:
Birincisi: Henüz işin başında olanların tevhidi, yani Allah'ı birlemeleridir. Bu, ”Lâ ilahe illallah" ile başlar.
İkincisi: Orta derecedekilerin tevhididir. Bu, ”Lâ ilahe illâ ente" dir. Yani: ”Ancak Sen varsın. Senden başka hiçbir ilâh yoktur." Çünkü bu durumdakiler şühud makamındadırlar, bunun da gereği hitaptır. Yani ”Sen" demektir.
Üçüncüsü: Kâmil olanların tevhididir. Bunlar ”Vahidu'l-Ehad" olan, yani tek olandan tevhidi duyarlar. Bu, ”la ilahe illa ene" dir. Yani: ”Ancak Ben varım, başkası yok" demektir. Çünkü bu derecede bulunanlar küllî anlamda fena (yok oluş) makamınadniar. Peygamberler işte bu makamdadırlar. Onlardan asla hiçbir şey sadır olmaz.
Âyette yer alan ”Huve-O" lafzı mukarrabîn olanların makamına işaret eder. Bu makamdakiler eşyanın mahiyetini ve hakikatini, hep Allah'ı hatırlatma düşüncesi ve inancıyla görürler. Bu itibarla mukarreb olanlar tüm varlıklarda başka şeyi değil, yalnızca Allah'ı görürler. Çünkü Hak, yalnızca zatı itibariyle varlığı gerekli olandır. Oysa Allah'tan başka her şeyin varlığı ile yokluğu eşit derecededir. Yalnızca O'nun varlığı vaciptir.
Şeyhim şöyle der: ”Allah'ı tam anlamıyla bilenlere göre ”Lâ ilahe illallah" diye zikretmek, ”Allah, Allah", veya ”hû, hû" kelimeleriyle zikretmekten daha üstündür. Çünkü ”lâ ilahe illallah" cümlesinde, hem nefy ve hem de isbat vardır. Yani bir yönüyle red, diğer yönüyle kabul. (Allah'ı kabul, başkalarını red). Aynı zamanda bu kelime fazlaca bilgi ve marifet içeriyor. Ben bu kelimeden şunu da anlıyorum: ”Lâ ilahe illallah" dediğim zaman bu, hakkanî şühud ile tüm yaratıkların fiillerininin, sıfatlarının ve zatlarının Hak olan Allah'ın sıfatları, fiileri ve zatı önünde faniliğine şehadet etmektedir. Yine ben: ”Muhammedün Rasûlullah" dediğimde, yine bu hakkanî şühud ile Rabbani feyzin, Nebilerin ve Rasûllerin Efendisi Hazret-i Muhammed için bakî olduğunu görüyorum. İşte kulun tevhidi, bu mahiyette olabilirse, hiç kuşkusuz böyle bir kimsenin tevhidi, hakiki ve hakkanî tevhid olur. Yoksa resmî ve nefsanî bir tevhid değil."
O, daima diri... ”Hayy" sözlükte, kendisinde hayat ve dirilik olan demektir. Bu, ölümün ve cansızlığın zıddı olan bir sıfattır. Bu, iradî anlamda his ve hareketi gerektirir. İnsanın en şerefli vasfı Daru'l-kerâme denilen Cennet yurdundaki ebedî hayattır. Allah bu vasıfla tasvif edilip: ”O, Hayy-hayat sahibidir." denildiği zaman bunun manası, yok olmak ve ölümlü olmaktan uzak, dâim, bakî demektir. Yüce Allah, ezelî ve ebedî hayat ile nitelenmiştir.
Ve yarattıklarını gözetip yönetendir. ”Kayyûm"; kâim kelimesinin mübalağa sıfatı olup her şeyi yaratma, yetiştirme, layık olduğu kemâle ulaştırma ve koruma hususunda sürekli bir şekilde ayakta tutan ve gözeten demektir. Aynı zamanda ”el-Hayyü'l-Kayyûm", Allah'ın İsm-i Azam'ıdır, denilmiştir. Hazret-i İsa (aleyhisselâm), ölüleri diriltmek istediği zaman, bununla duâ ederdi: ”Ya Hayyu, ya Kayyûm" derdi. Yine, deniz yolculuğu yapan kimseler, batma tehlikesi geçirdiklerinde, ”Ya Hayyu, ya Kayyûm" diye duâ ederlermiş. Hazret-i Ali b. Ebû Talib'ten şöyle dediği rivayet edilmiştir: ”Bedir günüydü, Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ne yapıyor diye bakmaya gelmiştim. Onun secdede şöyle dediğini duydum: ”Ya Hayyu, ya Kayyûm". Ben, defalarca yanına girip çıktım, fakat o, o halde devam ediyordu ve söylediği ifadelere başkalarını eklediğini duymadım. Allah fethi gösterinceye kadar bu duaya devam etti." Bu da, bu ismin yüceliğini gösteriyor.
Kendisini ne bir uyuklama, ne de bir uyku tutmaz. Âyette geçen ”sinetün" kelimesi, insanı uyku ağırlığının basması anlamınadır ki, insan uyumadan önce, kendisinde meydana gelen uyuklama olayıdır. Uyuklama, uykunun başlangıcıdır. Mübalağada kıyasta aksi olduğu halde âyette, önce uyuklamanın ve sonra uykunun getirilmesinin sebebi dış görünüşe ve meydana gelişteki tertibe göredir. Çünkü insanda bu ikisinden, önce uyuklama, bundan sonra da uyku arız olur. Buna göre anlam şöyledir: Koruması ile kâim olan bir şeyi koruma hususunda yorulma, gaflet, usanma ve gevşeklik gösterme gibi yaratıkların başına gelenler, Allah için sözkonusu olamaz. Allah için yorgunluk diye bir şey yoktur. Çünkü yorulan varlık, dinlenmeye ve uyku yoluyla istirahata gerek duyar. Kaldı ki uyku ölümün kardeşidir. Ölüm ise hayatın ve diri olmanın karşıtıdır. O Allah hakiki anlamda Hayy, yani ölmez diridir. Hayatın zıddı olan bir şey O'nun için sözkonusu değildir. Kaldı ki Allah, kemal sıfatlarıyla da muttasıftır. Bu bakımdan O, her türlü eksik sıfattan münezzehtir, uzaktır.
Rivayete göre Hazret-i Mûsa (aleyhisselâm) meleklere, ”Rabbimiz uyur mu" diye sordu. Allah da, meleklere, Hazret-i Mûsa'yı üç gün uykusuz bırakmalarını, uyumasına izin vermemelerini vahyetti. Sonra, eline iki dolu bardak almasını istedi. Hazret-i Mûsa da içi dolu iki bardağı eline aldı. Bu sırada uyku baskın gelip, ellerindeki iki bardak yere düşüp kırıldı. Sonra Allah: ”Ben gökleri ve yeri kudretimle tutuyorum, eğer beni bir uyku ya da uyuklama alsaydı, gökler de, yer de yok olup giderlerdi" buyurdu. (131) Hadiste de şöyle buyurulmuştur: ”Şüphesiz Allah uyumaz ve O'na uyumak da yakışmaz."
131- Bu kıssa için Bkz. İbn Kesîr.
İbn Melek de şöyle der: ”Bu, uykunun Allah için muhal olduğu konusunda bir açıklamadır. Çünkü uyumak, bir acizlik belirtisidir. Oysa Allah, acizlikten yüce ve münezzehtir." Ebû Yezid Bistamî de : ”Ben, gecelerimi kendim için gündüz yaptığımda, işte o zaman bana açılan kapılar açıldı" demiştir.
Adamın biri, bir cariye satın alır. Akşam olunca, ona yatağını sermesini söyler. Cariye de: ”Efendim! Senin de bir efendin var mı?" der. Adam: ”Evet" der. Bu defa: ”Peki uyur mu?" der. O da: ”Hayır, efendim uyumaz" der. Cariye: ”O halde, senin efendin uyumazken, sen uyumaktan haya duymaz mısın?" der.
Göklerde olan ve yerde olanlar ancak O'nundur. Bu, Allah'ın gerçek anlamda Kayyûm olduğunun kesin delilidir. Bu, O'nun ulııhiyette tekliğininin de kanıtıdır. Çünkü gökleri, yeri ve bu ikisinde yer alan her şeyi yaratan bizzat Allah'tır. Bu ikisinde yer alan her şey ve bu ikisi Allah'ın mülküdürler. Hiçbir kimsenin bu şeylerde O'na bir ortaklığı yoktur. Hiçbir kimsenin Allah üzerinde (haşa) bir hükümranlığı da yoktur. Öyle ise bir başkasına kulluk yapılması ve ibadet olunması asla caiz olmaz. Kulluk ve ibadet yalnızca O'na yapılır.
O'nun izni olmadıkça kendi katında kim şefaat edebilir? Bu âyette yer alan (Men) her ne kadar soru edatı ise de, anlam bakımından nefiy, yani olumsuzluk belirtir. Bunun içindir ki, bundan sonra ”İlla" sözcüğü gelmiştir. Yani: Allah, izin vermedikçe, O'nun katında hiçbir kimse şefaat edemez. Eğer Allah'a yakın olan ve katında yeri olanlardan maksat O'ndan izinsiz şefaatte bulunamayacaklarsa, başkalarının şefaati asla düşünelemez.
Müşrikler, putlarının, Allah'ın ortakları olduğunu, Allah katında kendilerine şefaat edeceklerine inanıyorlardı. Allah zatını birledi ve zatından şirki, ortaklığı reddetti. O'nun katında, O izin vermedikçe hiçbir kimsenin şefaat etme yetkisi yoktur.
Âyet, kâfirler için şefaatin olmadığını bildiriyor. Bu, aynı zamanda Mutezileyi de reddeden bir delildir. Çünkü Mutezile şefaati, temelden kabul etmemektedir. Halbuki ”O'nun izni olmadıkça" sözüyle Rabbimiz, bazı kimselerin şefaat edebileceklerini bildirmiş olmaktadır. Bu şefaat yetkisi, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in olacaktır. Çünkü Allah, kendisine Makam-ı Mahmud'u vaad buyurmuştur. Bu makam, büyük Şefaat (Şefaat-ı uznıa) makamıdır.
Rivayete göre, peygamberlere, kıyamet gününde şefaat etmeleri için gidilecek, fakat her peygamber: ”Nefsi, Nefsi" önce kendi nefsim, önce kendi canım, bana gelmeyin, benden başkasına, bir başka peygambere gidin, diyecektir. Nihayet Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e gelinecek ve halk kendisinden şefaat isteğinde bulunduklarında: ”Şefaat etmek için ben varım, ben varını" buyuracaktır. İşte bu, Allah'ın kıyamet gününde kendisine vaad buyurduğu Makam-ı Mahmud'dur. Resulûllah gelecek ve hemen secdeye kapanacak, o anda Allah'ın kendisine ilhanı ettiği şekilde Allah'a hamd ve senada bulunacaktır. O daha önce bunu bilmiyordu. Sonra Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Rabbinden, insanlar için şefaat kapısını açmasını isteyecek, Allah da, bu kapıyı açacaktır. Dolayısıyla şefaat etmeleri için meleklere, peygamberlere, nebilere ve müminlere izin çıkacaktır. İşte bu da, Resulûllah (sallallahü aleyhi ve sellem)in değerinin ne kadar yüce olduğunu gösteriyor. Çünkü Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), hemen Allah'ın huzuruna secdeye kapanıyor ve O'ndan isteyeceğini istiyor, Allah da ona olumlu cevap veriyor, duasını kabul ediyor. (33)
Onların önlerindeki ve arkalarındaki şeyleri O bilir. Yani kendilerinden önce dünya ile ilgili şeyleri bildiği gibi, kendilerinden sonraki ahiret işlerini de bilir. Bir başka yoruma göre ”önlerindeki'ndcn maksat daha önce işlemiş oldukları hayır ve serdir. ”Arkalarındaki şeylerden" maksat ise, bundan sonra yapacakları şeylerdir. Bu sözden maksat da, Allah'ın şefaat edecek olanlarla şefaat olunacakların sevap ve ikabı hak etmeleri açısından durumlarını kesin bildiğini göstermek içindir.
Onlar, O'nun ilminden ancak kendi dilediği kadarından başka bir şey kavrayamazlar. Melekler, peygamberler ve başkaları, O'nun bilgisinden hiçbir şeyi anlayıp idrak edemezler. Ancak Allah'ın bilinmesini dilediği ve muttali olmalarını istediği kadarını bilebilir, kavrayabilirler. Meselâ peygamberlerin verdiği haberler böyledir. Allah gaybına hiçbir kimseyi muttali kılmaz. Ancak peygamberlerinden razı olduğu kimseleri buna muttali kılar ve haberdar eder.
O'nun kürsüsü gökleri ve yeri kaplamıştır. Kürsî, ahşaptan yapılmış ve üzerinde oturulmaya yarayan şey demektir. Yani Allah'ın kürsüsü o derece yaygın ve geniştir ki, gökler ve yerden dar değildir. Kürsü bu ikisini de kuşatmıştır. Bu konuda, İmanı Fahrettin er-Râzî'nin de belirttiği gibi, kürsü; Arş in önünde yer alan bir cisimdir. Yedi kat göğü kaplamıştır. Çünkü yeryüzü (dünya) bir küredir. Dünya seması bu yeryüzünü tümüyle içine almıştır. Dünya ikinci sema ile tekrar kuşatılmıştır. Bu böylece devanı eder. Nihayet Arş da hepsini kuşatmıştır. Çünkü Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: ”Yedi kat gök ve yedi kat yer, Kürsünün yanında çölün ortasına bırakılmış bir halka gibidir. İşte Arş'ın da Kürsüye oranla üstünlüğü, o çölün halkaya olan üstünlüğü gibidir. ”
Onları korumak O'na ağır gelmez. Allah için göklerin ve yerin ağırlığı diye bir şey olmaz. Ona göre yakın da, uzak da eşittir. Madem ki tüm kâinat O'nun katında eşittir, öyleyse bir zerrenin yaratılması O'nu nasıl yorabilir? Bu hiç olacak iş mi? Çünkü, O'nun işi ve emri, bir şeyin olmasını dilediğinde, o şeye ”Ol" demesidir. O da hemen oluverir.
O çok yücedir. Zatı itibariyle her şeyden, eş ve benzerlerden yücedir, münezzehtir.
Çok büyüktür. Ondan başka her şey O'na nisbetle ve oranla küçük ve önemsizdir.
Bu âyet Allah'ın yüce zatı ile ilgili temel ilâhi meseleleri kapsamaktadır. Böylece Allah'ın varlığı ve tek ilâh olduğu açıkça ifade ediliyor. O hayat ile nitelenmiştir. Zatının varlığı vaciptir (vacibu'l-vucud). Başkalarını O yaratmıştır. Çünkü Kayyımı, Zatı ile kaim ve başkalarını da ayakta tutan demektir. Allah, başka bir varlığa hülûl etmekten ve bir mekanda yer tutmaktan münezzeh, değişim gibi şeylerden uzak ve beridir. Onunla öteki varlıklar arasında herhangi bir benzerlik yoktur. Canlılara ve ruhlara gelen ve arız olan şeyler, Allah için sözkonusu değildir. O, mülkün ve melek utun sahibidir. Usul ve furuu yaratan, icad eden O'dur. Yüce kudret ve güç sahibidir, yakalaması şiddetlidir. O'nun katında, kendisinin izni olmadıkça kimse kimseye fayda veremez. Her şeyi bilen yalnız O'dur, açık olanını da, gizlisini de bilir. Tümünü bildiği gibi, bunların parçalarını da bilir. Mâlik olma ve güçlü olma gibi niteliği olan her mâliki ve güçlüyü mülkünün ve kudretinin genişliğiyle kuşatmıştır. O'nun için zor diye bir şey yoktur. Herhangi bir işin O'nu meşgul edip engel olması diye bir durum yoktur. Vehimlerin kapsadığı her şeyden yüce ve münezzehtir. O derece büyüktür ki, hiçbir idrak onu kavrayamaz. Bu sebeple, Hazret-i peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: ”Şüphesiz Kur'an da en büyük âyet, âyete'l-Kürsî'dir." (,35)
256
Dinde zorlama yoktur. Bu âyet kitap ehli olan yahudi ve Hıristiyanlar hakkında nazil olmuştur. Çünkü cizye ancak bunlardan kabul edilip alınır. Bunlar zor kullanılarak İslâm'a sokulmazlar. Onlar arap müşrikleriyle aynı düzeyde tutulmazlar. Çünkü müşriklerden cizye kabul edilmez. Bunlar ya İslâm'a girerler, ya da kendileriyle savaşılır. Çünkü bunlar için Allah şöyle buyuruyor: ”Onlarla ya savaşırsınız, yahut onlar müslüman olurlar." (Fetih: 16)
Âyetin manası: Dinde zorlama yoktur. Çünkü akıllı olmak, zorlamaya muhtaç olmamayı gerektirir. Aksine tereddüde gerek kalmadan hak dini kendiliğinden seçer. Bu konuda tüm deliller, son derece açıktır.
Doğruluk ile sapıklık meydana çıkmıştır. Burada doğruluk (rüşd)Van maksat, insanı ebedî mutluluğa götüren imandır. Çünkü dinin ifade edilmesinden hemen sonra gelmiştir. Sapıklık (ğayy), insanı ebedî mutsuzluğa götüren küfürdür.
Artık kim, tağutu tanımayıp da... Tağût: Allah'dan başka tapınılan ve kulluk yapılan insan, cin ve şeytanlar gibi bütün varlıklardır. Burada tağûtu tanımamaktan amaç, onun ibadete lâyık olmadığını vurgulamak demektir.
Allah'a iman ederse... Allah'ı birlemek ve gönderdiği elçileri tasdik yoluyla... Çünkü peygamberleri ve kitapları inkâr etmek, gerçek anlamda Allah'a imanı ortadan kaldırır. Âyette tağutu tanımamanın, yüce Allah'a imandan önce gelmesinin sebebi, kalbin imanla doldurulabilmesi için bütün boş şeylerden temizlenmesi gerektiği içindir.
Muhakkak ki o, kopmayan sağlam bir kulpa yapışmıştır. Burada ”sağlam kulp" ifadesi, din yerine kullanılmıştır. Bir bakıma manevî bir şey, maddî bir şeye benzetilmiştir. Buna göre dine sarılmak isteyen, onun delillerine yapışır. İslâm'ın delilleri en güçlü ve en belirgin deliller olması dolayısıyla, yüce Allah bu delilleri ”sağlam kulp" olarak nitelemiştir.
Allah söylenen sözleri
hakkıyla işiten ve karar ve inançları
bilendir. O, bunların hangisinin doğru, hangisinin sapıklık ve hangsinin bâtıl, hangisinin de hak olduğunu bilir.
257
Allah iman edenlerin dostudur. Yani onların tüm işlerini kendisi üstlenir; başkasına havale etmez. ”Dost" anlamına gelen ”veli" kelimesi, bazan sevgi ve yardım etme açısından dostluğu, bazan da yönetme ve idare etme açısından dostluğu ifade eder. Nitekim başkasının velayetini yüklenenlere, bu anlam göz önünde bulundurularak ”veli" denilir. Buna göre âyetin anlamı şöyle olur: Allah, iman etmelerini istediği ve ezelî diminde inanacakları sabit olan kimselerin dostudur ve velisidir.
Onları küfrün ve her türlü kötülüğün, şüphe ve kuşkuların oluşturduğu
karanlıklardan, iman ve kesin bilginin oluşturduğu
aydınlığa çıkarır. Allah, bütün iman edenleri hidayeti ve yardımıyla, içinde bulundukları karanlıklardan, bunun karşısında yer alan aydınlığa çıkarır. ”Karanlık" kelimesinin çoğul şekliyle yer alması, sapıklıkların sayısız türleri ve küfrün de çeşitli milleti bulunmasındandır. Buna karşılık ”nur = aydınlık" kelimesi, İslâm'ın tek din olmasından dolayı tekil olarak kullanılmıştır. Küfre, yolunun belirsizlikler ve karışıklıklarla dolu olmasından dolayı ”karanlık", İslâm'a da, yolunun apaçık olmasından dolayı ”aydınlık" adı verilmiştir.
Kafirlerin, yani Allah'ın ilminde küfürleri sabit olanların
dostları da tağuttur. Yani, şeytanlar, insanları hak yolundan saptıran kahinler ve kötülük önderleridir. İşte bu tağutlar,
onları vesveseler ve daha başka yollarla, insanın fıtratında bulunan imana dayalı
aydınlıktan karanlıklara yani küfrün karanlıklarına, şehvet düşkünlüğüne, ya da kesin iman aydınlığından, kuşku ve şüphelerin karanlıklarına
çıkarır. İşte işledikleri suçlar ve yaptıkları kötülüklerden dolayı
onlar ateş ehlidirler. Cehenneme girmeleri kesinleşmiştir.
Orada ebedî olarak kalacaklardır. Oradan ayrılmayacaklardır.
Şüphesiz mü'minlerin, derece ve mertebeleri farklı olup üç mertebede bulunurlar:
Birinci mertebede yer alanlar, mü'minlerin avamıdır. Allah, bunları küfrün ve sapıklığın karanlıklarından çıkarıp, iman ve hidayet nuruna sokmuştur. Nitekim bunlar: ”(iman etmekle) doğru yolu bulanlara gelince, Allah onlara, hidayetini artırır" (Muhammed: 17) âyetiyle işaret olunanlardır.
İkinci mertebede yer alanlar, mü'minlerin havassının yani imanlarında şuurlu hareket edenlerin mertebesidir. Allah bunları, nefsanî ve cisınanî sıfatların karanlıklarından çıkarıp, Rabbani ruhaniyetin aydınlığına kavuşturur. Bunlar için de: ”Onlar, iman eden ve Allah'ı anmakla kalbleri huzura kavuşan kimselerdir" (Rad: 28) buyurulmuştur. Bilindiği gibi kalbin huzura kavuşması, ancak nefsani sıfatlardan arındırılıp, ruhanî sıfatlarla bezenmesiyle mümkündür.
Üçüncü mertebedekiler de, havasu'l-havas adı verilen Allah'ın çok seçkin kullarıdır. Allah bunları varlıklarında ifna etmek (yok etmek) suretiyle ruhanî yaratılışlarındaki hâdislik (sonradan olma) karanlıklarından çıkarıp kurtarır. Nitekim bunlar için de şöyle buyurulmuştur: ”Doğrusu onlar Rablerine inanmış birtakım gençlerdi. Biz de onların hidayetini artırmıştık." (Kehf: 13) Ayette geçen ”fitye" (gençler) ifadesiyle bunlara fütüvvet nisbet ediliyor. Çünkü onlar hakkı aramak için canlarını tehlikeye attılar. Allah'a iman edip, tağutu inkâr ve reddettiler. Nefisleri (özleri ve ruhları) Allah'ın zikrinin nurlarıyla aydınlanınca, bununla ünsiyet ve yakınlık kazanıp dünya ehlinden ve ondaki şeylerden ürpermeye başlayınca, hemen yalnızlığı istediler. Nitekim Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in de ilk zamanlardaki hâli böyleydi. Hazret-i Âişe validemiz (radıyallahü anh) şöyle söylüyor: ”Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e ilk vahiy, sadık (doğru) rüyalarla başlamıştı. Sonra kendisine yalnızlık sevdirildi."
258
Allah kendisine hükümdarlık verdi diye, Rabbi hakkında İbrahim'le tartışanı görmedin mi? Kesinlik ifade eden ilmin, İbrahim'le Rabbinin Rııbûbiyyeti hakkında mücadele eden melik (kıral)ın kıssasına ulaşmadı mı? İbrahim Aleyhisselâmla tartışan bu kimseden amaç, azgınlaşan ve Rablık iddiasında bulunan Nemrut'tur. Bilindiği gibi yüce Allah, Nemrut'u hükümdarlık göreviyle görevlendirmiş, ona bol servet ve nimet ihsan etmiş, dünyayı onun egemenliğine vermiş, o da bu yüzden büyüklenip şımarmıştı.
Mücahit der ki: ”İkisi kâfir, ikisi inanmış olmak üzere, dört insan dışında hiç kimse dünyaya baştan başa egemen olamamıştır. İnanmışlar Hazret-i Süleyman ve Zülkarneyn; kâfirler ise Nemrut ve Buhtunassar'dır."
Hani İbrahim: 'Benim Rabbim hem dirilten, hem öldürendir' deyince... Cesedlerde hayatı ve ölümü O yaratır. Hazret-i İbrahim'in cevabı gayet doğruydu. Çünkü Allah'ı tanımanın yolu, ancak O'na hiç kimsenin ortak olmadığı sıfat ve fiillerini tanımaktan geçer. Nitekim diriltme ve öldürme bu tür sıfatlarındandır.
O: 'Ben de diriltir ve öldürürüm' demişti. Rivayete göre Nemrud, daha önce hapsettiği kişilerden iki adamını çağırır. Bunlardan birini öldürür ve diğerini salıverir. ”İşte ben bunu dirilttim, şunu da öldürdüm" der. Nemrud, adamı öldürmemeyi, diriltmeye benzeterek işi karıştırmaya, demagojiye götürmek istiyordu.
İbrahim: 'Şüphesiz ki Allah Burada bir şarta cevap verilmiş oluyor, Yani Hazret-i İbrahim diyor ki: ”Madem sen, ben de öldürür ve diriltirim iddiasındasın, -çünkü sen işi birbirine karıştıran bir tavırla karşımıza çıkıyorsun, bu hâlinle sen diriltmenin ne anlama geldiğini bilmiyorsun,- o hâlde iyi dinle!
Doğrusu Allah dilemesi gereği,
güneşi mecburî bir hareketle
doğudan getiriyor; haydi sen de doğal bir kolaylıkla
onu batıdan getir" deyince... Çünkü bu iş daha kolaydır. Sen de Allah'ın kudreti ve takdiri ölçüsünde bir güce sahipsen bunu yap. Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm), lânetli Nemrud'un sözünü iptal yönüne gitmeyip bunu önemsemedi bile. Çünkü söylediği her şeyin yanlışlığı ve geçersizliği ortadaydı. Kimsenin de bundan bir kuşkusu yoktu ve olamazdı. Ancak kaçamak bir cevaba kalkışmasıyla Hazret-i İbrahim, bu defa öyle bir örnek sundu ki, lânetli Nemrud kendisinde cevap verecek güç bulamadı. Artık demogoji imkânı kalmamıştı. Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm), hemen bir örnekten bir başkasına geçti. Bununla sözünü açıklamak istiyordu. Kâfir ve lânetli Nemrud haliyle cevap veremez oldu, dehşete düştü ve
şaşırıp kaldı. Allah zalimler toplumunu, yani kendilerini azaba atmak suretiyle kendi kendilerine zulmedenleri
doğru yola eriştirmez. Başka bir deyimle, onlarda hidâyet fiilini yaratmaz. Onları âhirette cennete götürecek yola yöneltmez.
Rivayete göre bu çekişmeden sonra Nemrud, iyice azıp şımarinea ve Hazret-i İbrahim'i de ateşe atınca Allah, Nemrud'un kavminin başına sivrisinekleri musallat kıldı. Sinekler bunların etlerini yiyor ve kanlarını içiyor, sadece kemiklerini bırakıyordu. Nemrud ise, kendisine hiçbir şey olmadan, olduğu gibi duruyordu. Bunun üzerine Allah, buna bir sivrisinek gönderdi. Sinek Nemrud'un burnundan beyninin içine girdi. Bu, kendisini rahatsız ettiği için sürekli olarak kafasına tokmakla vuruluyordu. Babil'de göğe yükselen bir kule yapan da işte bu Nemrut'tur. Allah'ın emri gelerek, bu binaların temelleri kökünden sarsılmış ve tavanları da üstlerine çöküvermiş, böylece altında kalmışlardı.
259
Yahut o kimse gibisini (görmedin mi) ki, duvarları, çatıları üzerine yıkılmış olan bir kasabaya uğramış: Bu âyet de, bir önceki ”görmedin mi?" âyetine bağlanmaktadır. Yani, sen onun gibisini görmedin. Yıkılmış bir kasabaya uğrayan kişi, Uzeyir b. Şerhiya'dır. Sözü edilen kasaba da Beytu'l-Makdis, yani Kudüs'tür. Meşhur rivayetler bu merkezdedir.
Rivayete göre, İsrailoğullan, kötülük işlemede, bozgunculuk ve fesad çıkarmakta çok aşırı gitmişlerdi. Allah, bunların başına Babil hükümdarı Buhtunnassar'ı musallat kıldı. Buhtunnassar, altı yüz bin kişilik bir orduyla bunların üzerine yürüdü, Şam'ı çiğneyerek, Beyt-i Makdis'i harabeye çevirdi. İsrail oğullarından yüzbin yiğit delikanlıyı esir aldı. Hazret-i Uzeyir de bunlar arasındaydı. Bir süre sonra Allah, Hazret-i Uzeyir'i onların elinden kurtarmıştı. Hazret-i Uzeyir eşeğiyle Beyt-i Makdis'e gidiyordu. Buraya geldiğinde, acı manzarayla karşılaştı. Bu durum: ”Duvarları çatıları üzerine yıkılmış" ifadesiyle dile getiriliyor. Yani binanın tavanları çökmüş, duvarlar ve tavan birbiri üzerine yığılıp kalmış, her taraf harabeye dönmüştü. Bu manzarayı görünce:
'Allah bunu, ölümden sonra nasıl diriltecek?' demişti. Böylesine harap hale gelen bu kasabayı Allah nasıl eski güzel durumuna getirecek, dedi. Fakat bunu, Allah'ın gücünden şüphe amacıyla söylemiyordu. Çünkü Allah'ın kudretinden şüphesi yoktu. Uzeyir bu ifadeleri söylerken, işin çok zor ve ağır olduğunu belirtmek istiyordu.
Allah da onu yüz sene ölü bıraktıktan sonra diriltti.
Rivayete göre Hazret-i Uzeyir, kasabaya girince, bir ağacın gölgesine gitti. Yanındaki merkebini ağaca bağladı ve kasabayı gezip dolaştı. Hiçbir kimseyi bulamayınca, yukarıdaki sözleri söyledi. Sonrada gidip uyudu. Allah onu uykusunda öldürdü. Henüz genç bir delikanlıydı. Yanına da yiyecek olarak incir, üzüm ve şıra almıştı. Bu ölüm olayı bir ibret içindi. Allah aynı zamanda Hazret-i Uzeyir'in eşeğini de öldürdü. Yüce Allah, Hazret-i Uzeyir'in cesedini insan, yırtıcı hayvan ve kuşlardan gizledi. Kimse onu göremiyordu. Hazret-i Uzeyir'in ölümünün (uykusunun) üzerinden tam yüz yıl geçince, Allah onu yeniden diriltti. İşte: ”Sonra onu diriltti" âyetinin ifade ettiği anlam budur.
Âyetteki ”bas" kelimesi bir şeyi yerinden doğrultmak manasınadır. Nitekim araplar ”deveyi yerinden kaldırdım" ifadesini de bu kelime ile ifade ederler. Kıyamet gününe de, yevm-i ba's denir. Çünkü insanlar o günde kabirlerinden kalkarlar. Yüce Allah'ın bunu, âyette ”Ahyahu" (onu diriltti) demeyip ”Baasahu" (kaldırdı) kelimesiyle ifade etmesi bunun, Hazret-i Uzeyir'in önce nasıl idiyse, aynen eskisi gibi, akıllı, anlayış sahibi, ilâhi bilgiyi hemen kavrayacak bir durumda, eksiksiz bir şekilde eski haliyle döndürmesindendir. Eğer ”Sonra onu ihya etti (ahyahu)" deseydi, bütün bu manalar çıkmazdı.
Allah kendisine:
'Ne kadar kaldın?' dedi Yani kaç gün veya ne kadar süre kaldın? Böylece durumu baştan itibaren bilmediğini ve her şeyi kavrayıp kuşatmaktan aciz olduğunu göstermek istiyordu. Çünkü Hazret-i Uzeyir, bu şehrin eski haline gelmesini çok uzak bir ihtimal gibi görüyordu. Bu arada Allah, Hazret-i Üzeyir'e bir başka şeyi daha göstermek istiyordu. Bu, kudretinin bedii eserleri ve izleri olacaktı. Hemen çok kısa bir zaman içinde bozulabilecek yiyeceklerinin, uzun süre kaldığı halde olduğu gibi durması ve tazeliğini korumasıdır.
O da: 'Bir gün veya bir günün birazı kadar kaldım' dedi. Hazret-i Uzeyir, tahminî olarak yaklaşık bir zaman süresi, ya da kaldığı sürenin oldukça kısa bir süre olduğunu belirtmek istiyordu. Ancak Allah şöyle buyurdu:
'Hayır, yüz sene kaldın, Sen bu kadar az bir süre değil, aksine tam yüz yıl kaldın. Yani sen bu süre içerisinde ölüydün.
İşte yiyeceğine ve içeceğine bak bozulmamış. Bizim kudretimizin delillerinden bir başkasını görmen için şu yiyecek ve içeceklerine bak, hiç birisi bu uzun süre içerisinde bozulmamıştır. Oysa bu gıdalar çok kısa zamanda bozulacak cinstendi. Rivayete göre Hazret-i Uzeyir, incirini ve üzümünü henüz yeni kopartmış gibi buldu. Şırası da sanki yeni sıkılmış gibiydi. Bunlar bu kadar yıllanmış olmalarına rağmen, hiçbir değişime uğramam ısladı.
Bir de eşeğine bak. Kemikleri nasıl çürüyüp dağılmış, eklemleri birbirinden ayrılmış, paramparça ve darmadağın olmuş durumda. Bunu, senin uzun bir süre kaldığını öğrenmen için yaptık. Böylece kalbin huzur bulsun istedik.
Seni insanlara bir delil kılalım diye böyle yaptık. Yani senin diriltilmem eşeğinin diriltilmesi, yanındaki yiyecek ve içeceklerin hiç bozulmadan korunmaları, bütün bunlarla seni insanlara bir âyet, delil ve mucize kılmamız içindir. İnsanlar seni görerek bundan kendileri için ders çıkarsınlar. İbret ve öğüt alsınlar.
Kemiklere bak. Eşeğin kemiklerine de bak. Kendi dirilmeni gördükten sonra, senin dışındaki bir varlığın nasıl diriltildiğini görmen için eşeğin kemiklerine bak.
Onları nasıl yerli yerine getirip sonra ona et giydiriyoruz.' Topraktan onları nasıl kaldırıp, cesetteki yerlerine koymaktayız. Sonra da bunu, tıpkı cesedin elbiseyle örtünmesi gibi, et giydirerek kemikleri örtüyoruz.
Âyette, kemik çoğul, et ise tekil olarak geçmektedir. Çünkü kemikler farklı ve ayrı ayrıdırlar; şekil bakımından da farklıdırlar. Fakat et öyle değildir; birdir, bitişiktir ve görülen bir şeydir. Kemikler etin altında kaldıklarından görülmezler. Söylendiğine göre, Hazret-i Uzeyir, gökten şöyle bir ses işitir: ”Ey birbirinden ayrılmış, kuruyup çürümüş kemikler! Allah sizin, eskisi gibi bir araya gelmenizi emrediyor. Yeniden ete ve deriye bürünmenizi istiyor." İşte bunun üzerine bütün kemikler birleşip birbirlerine eklendiler. Sonra onların üzerine et yayılıverdi. Derinin altından kıllar çıkmaya başladı. Ardından içine ruh üfürüldü, eşek de ayağa kalkıp anırmaya başladı.
Bunlar ona apaçık belli olunca: Ölünün diriltilmesi kendisine açıkça gösterilince,
'Artık Allah'ın her şeye kadir olduğunu biliyorum' dedi. O, her şeye güç yetirir. Bu şeylerden biri de kendi zatında ve başkasında gördüğü hayret verici şeylerdir. Hiçbir şey O'nun emrini çiğneyemez.
260
O zamanı da hatırla:
Hani İbrahim de: 'Ey Rabbim! Ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster' demişti. Buradaki ”Rabbim" kelimesi duaya hemen karşılık verilmesi için söylenen ve duanın başına konulan bir rahmet isteme kelimesidir. Buna göre Hazret-i İbrahim Rabbinden ölüleri nasıl dirittiğini kendisine göstermesini, yani ölüleri diriltirken bu fiilin kendisine seyrettirilmesini istemişti. Kuşkusuz bunu istemesinin sebebi, sahip olduğu bilginin somutlaşmasını dilemesinden kaynaklanmıştır. Nitekim yüce Allah, ona bu durumu kesin göstermekle kendisini şereflendirmiş ve makamların en yücesine ulaştırmıştır. Rabbi ona:
'İnanmadın mı?' Yani, benim diriltmeye gücümün yettiğini kesin bir şekilde bilmiyor musun
dedi. Hazret-i İbrahim ise:
'Evet, biliyorum ve buna inanıyorum
fakat sormamın sebebi
kalbimin yatışması yani sükûnete kavuşması ve görme yoluyla tatmin olması
için,' dedi. Çünkü kalbin tatminini sağlayan şey, onun bilgisine sahip olmayla değil, bizzat görerek bilmek (aynel-yakîn) tir.
Rabbi ona buyurdu ki: Eğer istediğin buysa,
'öyleyse bir tavus, bir horoz, bir karga ve bir de güvercin olmak üzere
dört kuş al Burada özellikle kuştan söz edilmesinin sebebi, insanlara yakınlığı ve canlılara ait özellikleri her bakımdan taşımış olmalarındandır.
Onları kendine alıştır ki, şekil ve özelliklerini bütün ayrıntılarıyla tanıyasın ve böylece onlar yeniden diriltildiğinde parçalarının yerli yerince yerleşip yerleşmediğini bilmiş olasın.
Rivayete göre Hazret-i İbrahim'e bu kuşları kesmesi sonra tüylerini yolması ve parçalara ayırması, kafalarını yanında bırakıp etlerini dağıtması, ardından da parçalarını dağların üzerine koyması emredildi.
Nitekim yüce Allah'ın
Sonra, her dağın üzerine onlardan bir parça koy sözü de bu gerçeğe işaret eder. Evet, bu kuşların etlerini yakınında bulunan dört dağa dağıtmakla emrolunmuştur. Nitekim o da, dört parçaya ayırarak bu görevi yerine getirmiştir.
Sonra da onları çağır, onlara, Allah'ın izniyle gelin, de.
Koşarak sana gelirler. Hazret-i İbrahim tüm emredilenleri yerine getirdi. Böylece her parça, ait olduğu cesedin parçasını buluyor ve bir araya geliyordu. Sonuçta her kuşun parçaları bir araya geldi. Vücutları şekillendi ve Hazret-i İbrahim'in yanına geldi. Sonunda her vücut, ait olduğu kafayla birleşerek eski halini aldı. Hazret-i İbrahim de bu durumu izliyor ve hayretler içinde kalıyordu.
Bil ki Allah, mutlak galiptir, dilediğini yerine getirir; hiçbir şey ona engel olamaz. Fiillerinde ve işlerinde
Tam hüküm ve hikmet sahibidir.'
261
Mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, yani zekât gibi farz olan, ya da diğer nafileler gibi hayır yollarına sarf edenlerin, yaptıkları iş... Bu âyette, sözün gelişi açısından bir hazf vardır. Çünkü taneye benzetilenler Allah yolunda harcama yapanlar değildir. Böyle olsaydı, bir canlı şey, cansız olan bir başka şeye benzetilmiş olurdu. Aksine burada harcanan şeyler taneye benzetilmiştir.
Her başağında yüz tâne olmak üzere, yedi başak bitiren bir tek tanenin durumu gibidir. Çiftçi sürdüğü ve ekime hazırladığı toprağına tohumları tane olarak atar. ”Tane" kelimesi genellikle buğday için kullanılır. Ekilen bu tohum taneleri de, yedişer başak verirler. Bu başakların her birisinde de, yüz tane vardır. Nitekim mısır ve darıda bunları görmek, verimli topraklarda bunu müşahade etmek, hatta daha fazlasını da görmek mümkündür.
Allah dilediğine kat kat verir. Bu veriş, Allah'ın dilediğince olacaktır. O, fazlından ve ihsanından harcamada bulunan kimsenin ihlâsına, durumuna ve emeğine göre verecektir.
Allah vâsi'dir, verdiği şeyler dolayısıyla sıkıntıya girmez.
Her şeyi iyi bilendir. Harcamada bulunan kimsenin niyetini, harcadığı miktarı, bunu nasıl elde ettiğini bilir.
Şu halde Allah yolunda harcamada bulunan kimsenin durumu, tıpkı çiftçinin durumuna benzer. Buna göre nasıl ki, çiftçinin işinde dikkatli olması, tohumunu iyi seçmesi ve toprağı iyi işlemesi durumunda daha fazla ürün elde ederse, aynı şekilde Allah yolunda harcamada bulunan kimse de, sâlih olur, malın helâlini seçer ve yerli yerinde harcarsa, sevabı da bu oranda artar. Nitekim Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: ”Kim, temiz ve helâl kazancından bir hurma değerinde tasaddukta bulunursa -ki Allah temiz ve helâl olmayanı kabul etmez- Allah bunu sağ eliyle kabul eder. Sonra da bunu sahibi için, birinizin tayını besleyip büyüttüğü gibi, dağ gibi oluncaya kadar çoğaltır."
262
Mallarını Allah yolunda, yani yerli yerince
sarfedenler, sonra başa kakmak, veya gönül kırmak yoluyla o harcadıkları şeyin ardına düşmeyenlerin Rableri katında mükâfatları vardır. Ayette geçen ”Menn" kelimesi, insanın başkasına yaptığı iyiliği öne sürüp bunu başa kakmaya girişmesi, yaptığı iyilikle, onun üzerinde bir hakkı varmış gibi bir duruma girmesidir. Başa kakan kimse, iyilikte bulunduğu şahsa: ”Ben sana şöyle iyilikte bulunmuştum ve sana çok iyiliklerim dokunmuştu" der. İşte onlar başa kakmazlar. İyilikte bulunduğu kimseye karşı büyüklenerek eziyet etmezlerve: ”Ben sana iyilik yaptım da, bir teşekkür bile etmedin" gibi sözler söylemezler. Ya da: ”Mecbur kalınca bana gelip gidiyordun, şimdi git, Allah seni benden ayırsın, benimle senin arana uzak mesafeler soksun" manasına kırıcı sözler etmezler. İşte bunların sevapları âhirette Rableri tarafından verilecektir.
Onlara başlarına gelmesinden endişe ettikleri
korku yoktur ve yine
onlar, geride bıraktıkları dünya işleriyle ilgili şeylerden dolayı
üzülmeyeceklerdir.
Bu âyet de, daha önceki âyet gibi, Hazret-i Osman (radıyallahü anh) ile Hazret-i Abdurrahman b. Avf (radıyallahü anh) hakkında nazil olmuştur. Hazret-i Osman, Tebük seferinde Ceyşu'l-Usra adı verilen güçlük ordusuna, üzerindeki yükleriyle birlikte bin deve ve bin dinar bağışlamıştı. Bunun üzerine Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) elini kaldırıp şöyle duâ etti: ”Ey Rabbim! Ben ondan razıyım. Sen de ondan razı ol." Abdurrahman b. Avf da, malının yarısı olan dört bin dirhem bağışta bulunmuş ve şöyle demişti: ”Yanımda sekizbin dirhemim var. Bunun dorthin dirhemini ailem ve çocuklarım için ayırıp kalan dorthin dirhemini de Rabbime ödünç verdim." Bunun hakkında da Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdular: ”Allah, yanında alıkoyduğunu da, Allah için verdiğini de senin hakkında bereketli kılsın." İşte Hazret-i Osman ile Hazret-i Abdurrahmanin durumları... Allah kendilerinden razı olsun, her ikisi de tasaddukta bulunuyorlar, akıllarına asla başa kakmak ve gönül kırmak gibi bir şey gelmiyor.
Şüphesiz, Allah, yapılan iyiliğin başa kakılmasını yasaklamıştır. Oysa Allah, kullarına verdiği nimetleri zikredip onlara hatırlatıyor. Allah şöyle buyurmuştur: ”Aksine Allah sizi minnettar kılar." (Hucurat: 17) Çünkü Allah her bakımdan tam mülk ve kudret sahibidir. Onun mülkü ve kudreti başkasından değildir. Kul, eksiktir. Eksik olanın başa kakması olamaz. Başa kakmak, nimetin değerini düşürür ve onu kirletir. Çünkü alan durumundaki fakir ve yoksul, ihtiyacı sebebiyle başkasının sadakasını almak zorunda bulunduğundan, kalbi ve gönlü kırık kimsedir. Veren kimsenin üstün el olduğunu da itiraf etmektedir. Eğer yardımda bulunan kimse, yaptığı iyilik ve ikramın açıklanmasını istiyorsa, bu hal yoksulun kalbinde büyük yara açar. Adam aldığı şeyle bir eksiğini gidermişken bu defa bundan zarar görmüş, yaralanmış hale gelir. Ona yapmış olduğu iyilikten sonra kötülük yapmış ve zarar vermiş hükmüne geçer.
Nitekim şair şöyle demiştir:
Yapmış olduğum iyiliği başa kakmak suretiyle ifsad ettim. Kerem sahibi olan kimse iyilik yapınca başa kakıcı olmaz.
263
İyi bir söz yani güzel bir şekilde karşılık verme... Bu, bir istekte bulunan kimseyi güzel bir yolla karşılamak, kalb ve yaradılışların kabul edip reddetmeyeceği şekilde muamele etmektir.
Ve bağışlama yani dilenenin yapabileceği ve kendini üzebileceği birtakım kusurları görmezden gelme...
Peşinden eziyet gelen bir sadakadan hayırlıdır. Çünkü fakir ve yoksula bir taraftan yardım ve menfaat sağlarken, peşinden de ona zarar verici bir tavrın içine girmek sevaptan mahrum kalmayı gerektirir.
Allah ganidir, sizin yanınızdaki sadakaya ihtiyacı yoktur. O bundan müstağnidir.
Halimdir. Başa kakan ve gönül kırıcı tutum sergileyenleri cezalandırmada acele etmez.
Doğrusu güzel bir cevap ve karşılık, başa kakan ve gönül kırıcı olan kimsenin sadakasından daha hayırlıdır. Çünkü güzel bir söz -reddederken bile- isteyenin gönlünü rahatlatır, içine su serper. Sadaka bedene fayda sağlar, sevincin sirayet edeceği yer ise kalbtir. Hiç kuşkusuz kalbi sevindiren ve ruhu dinlendiren şey, vücuda yarar sağlayan şeyden daha hayırlıdır. Çünkü ruhaniyet, nefisler üzerinde çok daha etkindir ve soylu bir davranıştır. Kaldı ki, sadaka sadece malda sözkonusu değildir. Her iyilik bir sadakadır. Güzel bir söz, iyi bir aracılık ve şefaat, ihtiyaç içindekine yardım, hasta ziyareti, cenazeye katılmak, bir müslümanın kalbini hoş tutmak... Bütün bunlar, sadakadır.
264
Ey iman edenler! Allah'a ve ahiret gününe inanmadığı halde... Harcadıkları şeylerde Allah'ın rızâsını ve ahiret sevabını istemedikleri ve onlara bir şey verirken sırf insanlar görsün ve övsünler diye
insanlara gösteriş için malını sarfeden yani riyakârca ve başkalarının ”ne kadar cömert bir insan" demeleri için harcayan
kimse gibi, yani münafıklar gibi verdiklerinizi geçersiz kılmayın ve
sadakalarınızı başa kakma ve incitmekle boşa çıkarmayın. Çünkü böyle bir şey yapan kimse, verdiği sadakadan dolayı herhangi bir ecir alamaz. Fakir ve yoksulun gönlünü incittiği için de, ayrıca günaha girer. Sadakanın boşa gitmesinden maksat, sevabının yok olmasıdır.
işte onun hayret edilecek
durumu, üzerinde biraz toprak bulunan temiz ve düz
kayaya benzer ki, ona şiddetli bir sağanak isabet edince, üzerine şiddetli ve iri taneli bir yağmur yağınca
onu düz bir kaya halinde bırakır. Üzerinde toz adına hiçbir şey bırakmaz.
Kazandıklarından bir şey elde edemezler. Gösteriş için yaptıkları harcamadan hiç yararlanamazlar, kesinlikle bundan bir sevap bulamazlar. Nitekim durumları şu âyetteki gibi olur: ”Onu dağılmış toz zerresi yapacağız." (Furkan: 23) Burada yüce Allah (celle celalühü), sadakanın başa kakmak ve gönül incitmekle boşa gittiğini ve ecrinin de ortadan kalktığını iki örnekle açıklamıştır:
Birinci örnekte, malını insanlara gösteriş için harcayan ve aynı zamanda Allah'a ve ahiret gününe inanmayan kimse gösterilmiştir. Bu bakımdan bu kâfirin yaptığı infak ve harcamasının ecrinin yok olması, başa kakmak ve incitmek suretiyle ecirlerini boşa çıkaranlarınkinden daha belirgin olarak ortadadır.
İkinci benzetme ise üzerinde toz ve toprak bulunan bir kaya parçasıdır. Sonra üzerine yağmur yağıyor ve üzerindekileri alıp götürüyor ve âdeta üzerinde toprak ve toz adına sanki hiçbir şey yokmuş gibi bir hal alıyor. İşte kâfir, tıpkı bu kaya gibidir. Toprak da, bu anlamdaki infak ve harcamaya benzer. Şiddetli yağmur ise, kâfirin yaptıklarını boşa çıkaran küfür ve infak edenin amelini boşa çıkaran başa kakmak ve gönül incitmek gibidir. Nasıl ki şiddetli ve sağanak halindeki yağmur, kaya üzerindeki tozu toprağı silip götürürse aynı şekilde başa kakmak ve gönül incitmek, yapılan infak ve harcamayla meydana gelen sevap ve ecri böyle silip götürür.
Âyette bu, yani yaptıklarının boşa gittiği ve ecirlerinin de ortadan kalktığı gayet açıktır. Nitekim Mutezile de şöyle demiştir: Sâlih ameller sevabı gerekli kılar. Büyük günahlar ise bu sevabı yok ederler, giderirler. Ehl-i Sünnet ise şu görüştedir: Sevap, ihsan ve lütuftan ibarettir. Bunlar diyorlar ki: ”Boşa çıkarmayın" sözüyle belirtilmek istenen şey, yasaklama, yani bu sevabın mevcut ve sabit bulunmasından sonra ortadan kalkması değildir. Buradaki yasaklama ve nehiy, yapılan bir işi hoş olmayan ve bâtıl anlamda yapmamaktır. Bunun açıklaması şöyledir: Başa kakmak ve gönül incitmek bir işteki vaadolunan ecrin yok olmasına sebep olur. Çünkü yapılan amel, sonuçta vaadolunan ecre götürür. Çünkü amel, ibadet, taat ve Allah rızâsı için yapıldığı takdirde vaad edilen ecre ulaştırır ve Allah'ın rızâsına kavuşturur. Nitekim Kuranda şöyle buyurulmuştur: ”Kendiniz için önden ne gönderireniz, Allah katında onu, daha hayırlı ve mükâfatça daha büyük bulacaksınız." (Müzzemmil: 20) Yine şöyle buyuruluyor: ”Allah, müminlerden canlarını ve mallarını cennet karşılığında satın almıştır." (Tevbe: 111) Buna göre, kişiyi sâlih amel işlemeye iten faktör, yüce Allah'ın katında samimi kullar için vaad edilen hususlar ise, o kimse normal olan karşılık görme yasasına uygun bir biçimde hareket etmiş sayılır.
Allah kâfirler topluluğunu doğru yola hayra ve iyiliğe
eriştirmez. Bu aynı zamanda başa kakmak ve gönül incitmenin kâfirlere ait özelliklerinden olduğu hususunda bir tarizdir. Mü'minlerin bu gibi şeylerden kaçınmaları gerekir.
Hikâyeye göre âlimin biri şöyle demiştir: İtaatini sırf gösteriş ve desinler diye yapanların durumu, para kesesine çakıl taşı doldurarak pazara çıkan adamın haline benzer. Görenler, adamın kesesinin ne kadar şişkin ve dolu olduğunu söylerler. Ancak bunun o adama hiçbir yararı yoktur. Eğer bunlarla bir şey almak istese, kimse dönüp bakmaz bile. Selef, yani bizden önceki büyük ve sâlih kimseler, sadakalarını halkın gözünden gizlerlerdi. Hatta bir kısmı, kendisine yardımda bulunanın kim olduğunu bilmesinler diye gözleri görmeyen fakirleri ararlardı. Kimisi de, fakir ve yoksul kişi uyurken, gösterişten uzak olsun diye, gizlice ceplerine koyarlardı. Bir hadis-i şerifte şöyle buyurulmaktadır:
"Şüphesiz kıyamet günü geldiğinde, kulları arasında hüküm vermek için Allah, inecektir. Tüm ümmetler de diz çökmüş haldedirler. Huzura ilk çağırılacak olanlar, Kur'an-ı ezberinde toplayan kişi, Allah yolunda öldürülen kişi ile servet sahibi varlıklı kişi olacaktır.
Allah, Kur'an'ı ezberinde toplamış olan kimseye (Kur'an okuyana) : ”Peygamberime indirdiğim kitabı sana öğretmedim mi?" buyuracak. O da: ”Elbette öğrettin, Rabbim!" cevabını verecektir. Allah: ”Öğrendiğin şeylerle ne iş işledin?" buyuracak. Adam: ”Gece ve gündüz hiç boş kalmaksızın tüm vakitlerinde (Kur'an'ı) okuyup durdum" diyecek. Allah da: ”Yalan söylüyorsun ” buyuracak. Ardından Melekler de: ”Yalan söylüyorsun" diyecekler. Allah: ”Aksine sen, falanca kimse ne güzel okuyor, desinler diye yaptın. Nitekim bu da söylenmişti" buyuracak.
Bu defa varlıklı kimse getirilecek, Allah, kendisine: ”Senin imkânlarını genişletip, seni hiçbir kimseye muhtaç olmayacak duruma getirmedim mi?" buyuracak. O da: ”Elbette, Rabbim! Öyle yaptın" cevabını verecek. Allah: ”O halde sana verdiğim şeylerle ne iş yaptın?" buyuracak. Adam: ”Ben bununla akrabayı gözetir (sıla-i rahim yapar), tasaddukta bulunurdum" diyecek. Allah: ”Yalan söylüyorsun" buyuracak; melekler de: ”Yalan söylüyorsun" diyecekler. Allah kendisine: ”Aksine sen, falanca kimse ne cömert adammış, desinler diye bunları yaptın. Nitekim, bu da denildi." buyuracaktır.
Bu defa Allah yolunda öldürülen huzura getirilecektir. Allah kendisine: ”Sen niçin öldürüldün?" diye soracak. O da: ”Rabbim! Ben senin yolunda cihad yapmakla emrolundum. Nitekim savaştım ve öldürüldüm" diyecek. Allah da: ”Yalan söylüyorsun" buyuracak. Melekler de: ”Yalan söylüyorsun" diyeceklerdir. Allah: ”Aksine sen, falanca kimse ne cesurmuş, desinler diye savaştın, nitekim bu, senin için söylendi de" buyuracaktır.
Sonra Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) devamla şöyle buyurdular: İşte bu üç kişi, kıyamet gününde Allah'ın kendileriyle cehennem ateşini tutuşturacağı yaratıklarıdırlar." (,39)
265
Allah'ın rızâsını istemek ve içlerindekini kökleştirip sağlamlaştırmak için mallarını harcayanların yani Allah'ın rızâsını kazanmak için, Allah'a iman ve taatta sapasağlam kalmak isteyenlerin
durumu da Bunlar, Allah'tan nefislerindeki cimrilik ve pintiliğin rezilliğinden mal sevgisinden ve onu yanında tutmak aşağılığından kurtarması için nefislerini iman ve itaat üzere sabit kılmasını istemişlerdir. Çünkü nefis, mal sevgisiyle yaratılmış olmasına ve bedensel ibadetleri ağır bir yük gibi görmesine karşılık, nasıl alıştırılırsa, öyle gider. Nitekim şâir şöyle demiştir:
Nefis çocuk gibidir. Eğer onu kendi haline bırakırsan Meme emmeye devam eder, eğer memeden kesersen, kesilir.
Nefsi ne kadar serbest bırakırsan, o kadar şımartırsın. Sonuçta tembelliğe, cimriliğe alışır. Mala düşkün olur, hayır yerlere sarf etmez. Oysa nefse, bedenî ve malî ibadetleri yüklediğin ve çeşitli görevler verdiğin takdirde, sana boyun eğer ve daha önceki bu alışkanlıklarından vazgeçer. Ayetteki (tespit) ”kökleştirip sağlamlaştırmak" anlamı, bir şeyi doğru kılmak, gerçekleştirmek ve sabit kılmak şeklinde de olabilir. Buna göre âyetin anlamı: ”Nefislerinin aslından kaynaklanan İslâm'ı tasdik etmek için..." şeklinde olur. Çünkü Allah yolunda harcamak, kişinin, nefsin aslından kalbin derinliğinden kaynaklanan bir İslâmî anlayışa sahip olduğunun belirtisidir. İşte böylelerinin durumu da:
Bir tepe üzerinde bulunan, bol yağmur değince ürünlerini iki kat veren, ona bol yağmur değmese bile, çisentisiyle de yetinen bir bahçenin durumu gibidir. Bahçe bu durumuyla donmaktan, bozulmaktan emindir. Çünkü burada esen rüzgârlar hep tatlı ve yararlı rüzgârlardır. Kaldı ki yüksek yerlerin ağaçları daha güzel ve daha meyveli olur. Fakat alçak ve basık yerlerdeki topraklarda ürün az olur. Çünkü buraların havası daha kesiftir, esintisi yoktur. Nitekim şöyle derler: Eğer bahçe yüksekçe bir yerdeyse, bu, nehirlerden yararlanamaz, çoğu zaman da rüzgârlardan zarar görür. Dolayısıyla bunun ürünü de iyi olmaz. Ancak bahçe orta yükseklikteki bir yerde olursa, yani ne fazla yüksek ve ne de fazla alçak bir yerde bulunmazsa, o takdirde iyi olabilir. Bu durumda âyette yer alan ”Rabve" tam anlamıyla yüksek tepe veya yer anlamına olmayıp, iyi ve yumuşak toprak manasınadır. Böyle bir toprağın üzerine yağmur yağınca, toprak iyice kabarır, şişer ve iyi ürün verir. İşte bir toprak eğer bu nitelikteyse, verimli olur, orada güzel ağaçlar yetişir. Nitekim bu yorumu şu âyet de destekliyor: ”Yeri de kupkuru görürsün. Fakat biz ona su indirdiğimiz zaman harekete geçer, kabarır." (Hac: 5)
İşte bu âyette de görüldüğü gibi, tepe diye ifade olunan ”Rabv" dan maksat, toprağın kabarmasıdır. Bu nitelikteki bir toprağa bol yağmur yağarsa, bu bahçe ürünlerini fazlaca verir ve çok ürün çıkarır. Vereceğinin iki katı ürün elde edilir. Oysa başka zamanlarda böyle bir ürün kendisinden beklenemez. Bunun sebebi, aldığı bol yağmurdur. İbn Abbas (radıyallahü anh) diyor ki: ”Böyle bir toprak, iki yılda vereceği ürünü, bir tek yılda verir. Âyetteki ”dı'f dan maksad ”misl"dir. Nitekim ”her çiftten iki tane idi." (Hûd: 40) âyetinde ”zevç" kelimesinden ”bir" kasdedildiği gibi. Bunu dört kat diye tefsir eden ise ”dı'f" kelimesine asıl manasını vermiş olur. Çünkü ”dı'f" bir şeyin iki misli demektir. Buna göre ”dı'feyn" dört misli olur. Eğer böyle bir toprağa bol yağmur düşmemiş olsa bile, çisenti halinde bir yağmur da yeter. Çünkü toprak bitektir, arazi verimlidir, toprağın bulunduğu yerin havası da güzeldir.
Burada Allah'ın rızâsını gözetmek ve içlerindeki imanı kökleştirip sağlamlaştırmak için mallarını harcayanların mallarının çoğalacağı, Allah katında hiçbir şekilde kaybolmayacağı, giderek üreyip çoğalacağı ve çoğalmada harcayanların sıdk ve ihdaslarına göre farklı olacağı durumu, yüksek yerde olması bol yağmur veya çisenti olması sebebiyle verimli olan bir bahçenin durumuna benzetilmiştir. Benzetme yönü, artma, çoğalma ve verimliliktir. Buna göre tesbih mürekkeptir. Tesbih müfred de olabilir. Bu durumda, bu kimselerin Allah'a yakınlıkları ve Allah katındaki iyi halleri, bahçesinin meyvelerine benzetilmiş olur. Burada benzetine yönü, ziyadelik, çoğalmadır. Bu kimselerin az ya da çok olarak yaptıkları harcamalar, güçlü ve zayıf yağmura benzetilmektedir. Çünkü her iki yağmur da, artışa nedendir. Az, ya da çok harcama da, bu insanların iyi hallerini giderek güzelleştirir ve artırır. Tıpkı iki yağmur örneğinin bahçe ürünlerini artırması gibi.
Allah işlediklerinizi, ihlâsla yapılan ameli de, gösteriş amacıyla yapılan ameli de
hakkıyla görendir. Bu konuda Allah için gizli kalan bir şey olamaz. Burada riya ve gösterişten sakınma uyarısında bulunulurken, ihlâsa teşvik ediliyor. Akıllı kimseye gereken Allah'a ihlâs ve samimiyetle kullukta bulunmaktır. Kul, sürekli olarak, gizli tağuttan kurtulmayı umut etmelidir. Kurtuluş da, bilindiği gibi ihlâs ve samimiyete dayanır.
266
Sizden biriniz arzu eder mi ki... Burada soru anlamındaki hemze, olması arzulanmayan şeyi red anlamınadır. Yani sizden herhangi birisinin arzulaması düşünülemez ki,
kendisinin, hurma ve üzümlerden oluşmuş, sık ağaçlarla kaplı ve ağaçların
altından ırmaklar akan bir bahçesi bulunsun. Orada kendisi için her çeşit meyveler olsun da... Meyvelerden meydana gelen, bunlara bağlı rızkı bulunsun da... Burada geçen ”semerât", genel anlamda tüm ürünleri değil çokluğu ifade etmektedir. Nitekim şu âyette de aynı durum ifade olunmaktadır: ”Kendisine her şey verilmiş." (Neml: 23)
Eğer nasıl ”hurma ve üzümlerden ibaret bir bahçe" dedi de sonra: ”Orada kendisi için her çeşit meyveler olsun" buyurdu diye sorulacak olursa, cevaben deriz ki: Hurma ve üzüm, ağaçların en değerlileri olduğundan dolayı, diğerlerinden üstün tutularak, bunlar söz konusu edilmiştir.
Kendisine ihtiyarlık çöksün... Tam bu sırada adam da yaşlanmış bulunsun ki, bu yaşlı kimsenin bu ürünlerden faydalanmaya daha çok ihtiyacı vardır.
Güçsüz de çocukları olsun. Bir de zayıf ve güçsüz çocukları var, henüz kendi başlarına iş yapabilecek ve kazanç getirecek durumda değiller.
Derken ona ateşli bir kasırga isabet edip yaksın. Adam yaşlı, çocuklar küçük, tek umutları bu bahçedir. Derken şiddetli bir fırtına ve kasırga burayı birbirine katıp kavuruyor. Her tarafı harabeye çeviriyor. Yaşlı adam şaşkındır. Gücü yoktur ki, onun gibisini tekrar diksin, yetiştirsin. Çocuklarından da kendisine bir hayır yok ki, yardımına koşabilsinler. Çünkü henüz küçüktürler, babalarına yardım etmekten acizdirler.
İşte bu gördüğün örnek, güzel işler yapan fakat bu güzelliklere ve iyiliklere riyakarlık ve eziyet verme gibi kötü işleri de karıştırdığından, tüm iyilikleri boşa gitmiş, kıyamet günü geldiğinde, o iyi amellere şiddetle ihtiyaç duyan fakat bunları bulamayınca da hasret ve üzüntü duyan kimsenin hali, âyette sözü edilen kimsenin durumuna benzetilmiştir.
İşte Allah, düşünesiniz diye, âyetlerini size böyle açıklar. İşte bu açık-seçik izahtan da anlaşıldığı gibi, tevhidin gerçekleşmesi ve dinin doğrulanması için Allah apaçık delilleri ortaya koyar ki, bunları düşünüp, kendinize ibret çıkarasmız, gereğiyle amel edesiniz.
Kuşeyrî şunları söylüyor: ”Allah bu âyetleri, ihlâslı insanlarla münafıkların birbirlerinden ayrılması için bir örnek olarak indirdi. Böylece Allah yolunda harcamada bulunanla, bâtıl yollarda mal harcayanlar birbirinden ayrılacaktır. İyi olanlar, amelleriyle temize çıkacak, kötüler ise amelleri boşa gidenler ve mallarıyla zarara girenler, hüsrana uğrayanlar olacaklardır. Bu yüzden mutlaka amellerin ihlâs temeline dayanması gerekir. Çünkü, meyvelerin köksüz olarak ayakta kalmaları mümkün değildir. Hazret-i Muaz b. Cebel (radıyallahü anh)'den rivayete göre, kendisi Yemen'e gönderildiğinde şöyle demişti: ”Ey Allah'ın Rasûlü! Bana tavsiyede bulun." Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) da şöyle buyurdu: ”Dinin de ihlâslı ve samimî ol. Bu durumda az amel de sana yeter."1140'
Riyanın tedavisi iki yolla sağlanır: Birisi, damarlarını kesmek ve köklerini söküp atmakla olur. Bu da haliyle, bununla ilgili sebepleri ortadan kaldırmakla mümkündür. Sebeplerin başlıcası ise, dünya sevgisi ile hemen bu dünyada olmasını istediği hoş ve lezzetli şeylerdir. İkinci yol ise, riyadan doğan tehlikeyi anında bertaraf etmektir, ibadet esnasında insana arız olan şeyleri hemen önlemektir."
Ebû Zer el-Gifarî (radıyallahü anh)'dan rivayete göre, Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: ”Ey Ebû Zer, gemiyi yenile. Şüphesiz deniz çok derindir. Fazlaca azık al, çünkü yolculuk uzundur. Yükünü azalt, çünkü yol korkuludur. Amelinde ihlâslı ol, çünkü gözcü herşeyi görendir. ” Burada geminin yenilenmesinden maksat, imanın güçlendirilmesi ve tevhidin pekiştirilmesidir. Denizden amaç, cehennemdir. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: ”Sonra sakınanları kurtarırız. Zalimleri de orada (cehennemde) diz çökmüş olarak bırakırız." (Meryem: 72) Yolculuktan maksat, ahiret ve kıyamet yolculuğu, cennet azığından amaç, yapılan taatlardır. Cehennem azığı da, günahlardır. Yükten kasıt, günahlar ve hatalardır. Doğrusu ahiret yolu korkulu bir yoldur. Çünkü zebaniler, yükü ağır olanları yolda yakalarlar. Orada hiçbir kimse, en yakınları da olsa, başkalarının yardımına koşamaz. Çünkü Allah şöyle buyuruyor: ”Eğer yükü ağır gelen kimse, onu taşımak için başkasını çağırsa, onun yükünden hiçbir şey alınıp taşınmaz; akrabası bile olsa." (Fatır: 18) Gözcüden maksat, yüce Allah'tır. O, tertemizdir, ancak pak ve temiz olanı kabul eder. Nitekim Allah şöyle buyuruyor: ”Kim Rabbine kavuşmayı arzu ediyorsa, iyi bir amel işlesin." (Kehf: 110) Yani yaptıklarından Allah'ın rızâsını gözetsin. Kudsî hadiste de şöyle buyuruluyor: ”Ben, şirk yönünden asla ortağa ihtiyaç duymayanım. Çünkü Ben, her türlü şirkten müstağniyim. Kim Benim için bir amel işler ve bu amelinde başkasını Bana ortak koşarsa, Ben ondan uzağım."
267
Ey iman edenler! Kazandıklarınızın ve sizin için yerden çıkardığımız tahıl, meyve ve maden gibi
şeylerin iyisinden harcayın. Burada ”iyisi" anlamına gelen ”tayyibat", bazılarınca helâl olarak yorumlanırken, bazı tefsir bilginleri de bunu iyi ve temiz olan şeklinde yorumlamışlardır. Çünkü helâl olan emirle belirlenmiştir. Haramdan harcamaksa emredilmemişim.
Kendinizin göz yummadıkça alıcısı olmadığınız kötü şeyleri vermeye kalkışmayın. Ayette geçen ve ”kötü şeyler" anlamında olan ”habis" kelimesi, değersiz, önemsiz, basit ve kötü şeyler demektir. Habîs, tayyib'in zıddıdır. Tayyib, insan tabiatının hoş gördüğü, habis ise hoşlanmadığı ve iğrendiği şey demektir. Bu bakımdan âyette: Ey iman edenler! Değer vermediğiniz, neredeyse iğrendiğiniz şeyleri Allah yolunda harcamaya kalkışmayın, denilmektedir.
İbn Abbas şöyle demiştir: ”Araplar hurmanın çürüğünü ve kurumuşunu sadaka olarak verirlerdi. Sonra bundan yasaklandılar." Oysa ki siz yaptığınız muamelelerinizde, tiksineceğiniz şeyleri göz yummadan almazsınız. Yani sizin bir adamda bir hakkınız olsa, adam da alacağınıza karşılık işe yaramayan şeyler getirse, temiz hakkınız yerine kötüsünü verse, hakkinizin zayi olma endişesiyle siz bunu almazsınız. Ancak gözyumup üzerinde durmazsanız alırsınız.
Biliniz ki Allah ganidir. Allah'ın sizin harcamanıza ihtiyacı yoktur. Ancak O, sizin menfaatiniz için bunu emrediyor. Burada Allah'ın kullarına bu konuyu bilmelerini emretmesi -ki onların bunu bildikleri de ortadadır- tiksinilecek kötü şeyleri vermelerinden dolayı bir yönüyle onları yaptıklarından ötürü kınamak, bir yönüyle de böyle bir davranışta bulunmanın, yüce Allah'ı gerçek anlamda bilmemek olduğunu duyurmaktır.
Ve övülmeye lâyık olandır. Büyük nimetlerine karşı övgüye değerdir.
Şüphesiz Allah yolunda harcamada bulunan kimse, tıpkı bir çiftçiye benzer. Çiftçi, eğer meyvenin olacağından umutluysa, ziraate, tohumun temizine önem verir ki, istediğini elde edebilsin. Çünkü temiz tohum, iyi meyve ve ürün alınmasında ve fazla ürün elde edilmesinde etkili olur. İşte sadaka veren de tıpkı bunun gibidir. Allah'a, öldükten sonra dirilmeye, sevap ve cezalandırılmaya inancı arttıkça, sadakasını artıracağı gibi, bunun iyi ve temiz olmasına da özen gösterir. Çünkü o, kesin olarak bilir ki Allah, bir zerre ağırlığınca da olsa kimseye zulmetmez. Nitekim Allah şöyle buyuruyor: ”Eğer bir tek iyilik de olsa, onu kat kat artırır ve kendi katından da büyük mükâfat verir." (Nisa: 40)
Bu âyet aynı zamanda, çalışmanın meşruluğuna işaret ediyor. En güzel geçim yolu, ticaret ve ziraattır. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: ”Kuşkusuz kişinin yediği en temiz şey, eliyle kazandığıdır. Çocuğu da kazancındandır." Verilen sadakaların da en iyisi ve temizi, insanın elinin emeğinden olanıdır.
Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: ”Bir kul, kazandığı haram malla sadaka vermeye kalkışmasın. Çünkü bu, ondan kabul edilmeyeceği gibi, hakkında bereketli de olmaz. Yine böyle bir malı geriye bırakırsa bu, onun cehennemdeki azığı olur. Şüphesiz Allah kötü ile kötüyü silmez; ancak kötüyü iyilikle önler. Doğrusu pis ve murdar olan şey, pis ve murdarı temizlemez." (143) Hayır ve infak yolları çoktur. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyuruyor: ”Müslümanın diktiği bir ağaçtan veya ektiği bir ekinden, herhangi bir insan, kuş veya hayvan yediği takdirde, mutlaka o müslümana bir sadaka yazılır." (144)
268
Şeytan sizi, malına sıkı sıkıya yapış ve harcama, onu sadaka olarak dağıtırsan yoksul kalırsın diye
fakirlikle korkutur. Sadaka vermenizi engellediği gibi, cimirilik gibi
çirkin şeyleri emreder. Buna karşılık yüce
Allah ise, kendisi uğruna harcamada bulunmanız dolayısıyla
size, kendisinden bir mağfiret ve bolluk yani dünyada verdiğinizden fazlasını size ikram etmeyi, âhirette de sevap vermeyi
va'dediyor. Allah vasi'dir. Kudreti ve fazlı boldur. Size söz verdiği bağışlama sözünü kesinlikle gerçekleştirir.
Hakkıyla bilendir. Sizin neleri hangi yerlere harcadığınızı bilir, bu itibarla da ecrinizi zayi etmez.
269
Hikmeti Kur'an öğütlerini, kullarından
dilediğine, gücünün derecesi ve ilminin genişliği oranında
verir. Yani Kur'andaki öğütleri açıklar ve onlarla amel etmeye muvaffak kılar.
Kime de hikmet yani ilim ve amel
verilirse, muhakak ona dünya ve ahiret konusunda
çok hayır verilmiştir. Bunu, kendilerine hikmet verilen ve öğüt alma yeteneği olan
Olgun akıl sahiplerinden başkası düşünemez. Bunlar, her türlü vehimden arınmış, heves ve arzularına boyun eğmekten uzak sağlam akıl sahipleridirler. Hadiste şöyle buyuruluyor: ”Allah'ın sağ eli doludur. Hiçbir harcama onu eksiltmez. Gece ve gündüz boyu durmaksızın akar, yani harcar. Göklerin ve yerin yaratılışından bu yana infak ettiklerini bana bildirir misiniz? Bu, O'nun sağ elindekini asla eksiltmemiştir. O'nun Arş'ı su üzerindedir. Öteki elinde de kabz (tutup alma) vardır. Bununla dilediği zaman yükseltir, dilediğinde de alçaltır."(145)
Müminin görevi, Allah'ın ahlakıyla ardaklanmak ve fakirlere cömert davranmaktır. Şeytanın kendisine verdiği fakirlik ve yoksulluk korkusu ile ilgili vesvesesini, uzaklaştırmalıdır. Çünkü rızıkların anahtarları Allah'ın elindedir. Mutlak anlamda veren, ancak O'dur.
270
Hangi türden olursa olsun, gizli veya açık, az veya çok, Allah yolunda
yaptığınız her harcamayı veya namaz ve oruç gibi şartlı veya şartsız
adadığınız her adağı, Allah şüphesiz bilir. Karşılığını, yaptığınız şey iyilikse iyilik, kötülükse kötülük olarak mutlaka verir. Bu bir teşvik, uyarı, vaad ve korkutmadır.
Zulmedenlerin, harcama ve adaklarında isyana sapanların veya sadakaların verilmesine engel olanların, adaklarına ilişkin sözü yerine getirmeyenlerin, kendilerini Allah'ın azabından kurtaracak
yardımcıları yoktur.
271
Eğer sadakaları açıktan verirseniz ne güzel. Eğer bundan dolayı gösterişe ve desinler diye bir düşünceye kapılmamışsa. Bu, farz olarak verilmesi gereken zekât için böyledir. Fakat nafile sadaka ve yardımların gizli olarak verilmesi daha faziletlidir. Nitekim bu âyetin bundan sonraki bölümüyle demek istenen de budur:
Eğer onları gizleyerek yani başkasına göstermeden
fakirlere verirseniz o, sizin için daha hayırlıdır. Niyetiniz temizse, gizli olarak vermeniz, açık bir şekilde vermenizden daha hayırlıdır.
Ve Allah,
sizin günahlarınızdan bir kısımını örter. Çünkü gizli ve açık olarak verilen sadakalarla Allah, günahların bir kısmını ortadan kaldırır, ya da tamamını bağışlar.
Allah, gizli ve açık
işlediklerinizden hakkıyla haberdardır. Bu, iyiliklerin gizli yapılması konusunda bir teşviktir.
İmam Fahreddin er-Râzî, nafile sadakaların gizli verilmesinin birkaç yönden faziletli olduğunu belirtiyor:
1- Böyle bir sadaka riyadan, desinlerden uzaktır. Nitekim bazı kimseler sadakalarını verirlerken öylesine hassas davranırladı ki, hiçbir kimsenin bunu bilmemesi ve öğrenmemesi için onu bir âmânın eline bırakırlardı. Bazısı da, fakirin kendisini görmemesi için, sadakalarını fakirin geçeceği yola bırakırdı. Gizlice onu takip ederdi. Kimisi de yapacağı yardımı uyuyan fakirin cebine koyardı.
2- Sadaka gizli verilince, insanlar tarafından övgü ve şöhret vesilesi olmaz. Bu, nefse çok ağır geldiği için, sevap yönünden de fazla olması gerekir.
3- Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in: ”Yedi kimse var ki, Allah, kendi gölgesinden haşka hiçbir gölgenin bulunmadığı o günde, bunları kendi gölgesinde gölgeleyecektir...Sadaka veren, fakat sağ elinin verdiğini sol elinden gizleyen adam..." Hadisinde müjdelenen kimse gibi çok büyük bir mükâfaata hak kazanır. Ayrıca Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem): ”Gizli sadaka, Rabbin gazabını dindirir" buyuruyor.
Sadakanın açıkça verilmesinin cevazına gelince, bu, eğer yardım yapan kimse açık olarak yaptığı yardımdan dolayı başkalarının kendisini örnek almalarını sağlayacaksa, işte o zaman bunu açıktan verilmesi daha faziletlidir.
272
Onları doğru yola eriştirmek sana ait değildir. Ey Rasûlüm Muhammed! Onları hidayete erdirmek senin görevin değildir. Sana düşen, yalnızca hayra yöneltmek, Allah'ın sana vahyettiği âyetler ve hikmetli hatırlatmalarla uyarmandır. Burada hitap özel, fakat amaç tüm Müslümanları kapsayacak biçimde geneldir.
Fakat Allah, dilediğini hidayete erdirir. Bunlar, Allah'ın âyetlerini hatırlayan, onlara uyan ve hayrı tercih edenleredir. Hidayete başarılı kılmak Allah'a, hidayet yolunu açıklamak da Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e aittir.
Hayırdan ne verirseniz, mal olarak ne tasadduk ederseniz
kendinizedir. Verdiğiniz bu şeyden başkaları değil, siz yararlanacaksınız. Bu yüzden kendisine bir şeyler verdiğiniz kimsenin başına kakmayın ve onları incitmeyin.
Zaten siz, ancak Allah'ın rızâsını istemek için harcarsınız. Sizin yaptığınız harcamanın amacı zaten yalnızca Allah rızâsı içindir. O halde niye sadakalarınızı ve iyiliklerinizi gönül kırıcılıkla ve başa kakmakla boşa çıkarasınız? Niye Allah için verilmemesi gereken önemsiz ve değersiz kötü şeyleri infak edesiniz?
Hayır olarak ne verirseniz, size fazlasıyla ödenir. Zimmet ehline veya başkalarına, hayır olarak ne verirseniz, bunun karşılığı size fazlasıyla, kat kat verilir. O halde bunu en güzel bir şekilde vermeniz için başka bir yola başvurmanıza, cimrilik etmenize gerek yoktur. En güzel yol varken, kötü yola girmeyin.
Siz haksızlığa uğratılmayacaksınız. Size kat kat verilmesi vaad olunan sevap ve ecrinizden herhangi bir eksiltmeye gidilmeyecektir. Bu konuda size zulmedilmeyecek, haksızlık da yapılmayacaktır.
273
Sadakalar, kendilerini Allah yolunda vakfetmiş, yeryüzünde dolaşmaya gücü yetmeyen fakirler içindir ki, Yaptığınız yardımları, kendilerini gaza, cihad için Allah yoluna adamış olanlara verin. Çünkü bunlar cihad ile uğraştıklarından dolayı her hangi bir ticaret ve kazanç için ülkeleri dolaşmaya imkân bulamazlar. Bu kimselerin Suffe ashabı olduğuda belirtilmiştir. Sayıları da dörtyüz kadardı. Kureyş muhacirlerindendiler. Bunların Medine'de evleri, barkları yoktu, yakınları da bulunmuyordu. Geceleri Kur'an öğrenirler, gündüzleri de çekirdek kırıntılarıyla geçinirlerdi. Rasûlullah'ın gönderdiği her seriyyeye katılırlardı. Eğer Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın yanında bir şeyler varsa, yemeleri için akşamleyin bunlara verirdi.
İstemeye utandıklarından dolayı, bilmeyen onları zengin zanneder. Bunların durumlarını bilmeyenler, bunlar iffetlerinden ve utançlarından dolayı kimseden bir şey istemedikleri için de, bunları zengin sanır.
Sen onları simalarından tanırsın. Sen onların fakirlik ve yoksulluk içinde buluduklarını, ızdırap içinde yaşadıklarını, zayıflıklarından, cılızlıklarından, üst ve başlarının düzgün olmamasından anlar ve bilirsin.
Onlar insanlardan yüzsüzlük ederek istemezler. Yani bunlar, bir kimseye asılarak, zorla bir şey istemeye kalkışmazlar. Çünkü ihtiyaç halinde istemek caizdir. Bunun bir sakıncası da yoktur. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: ”Sizden birinizin, ipini alarak gidip bununla sırtında bir demet ot taşıyarak, yüzünü temize çıkarması, versinler veya vermesinler insanlardan istemesinden daha hayırlıdır." (149)
Ne hayır verirseniz, muhakkak ki, Allah onu, hakkıyla bilicidir.
Buna göre Allah da size en güzel mükâfatı verir. Bu, sadaka vermeye teşviktir. Aşağıdaki âyet, bu konuda daha ileri bir teşviki içermektedir:
274
Mallarını gece ve gündüz, gizli ve açıktan verenlerin, Yani zamanlarının tümünü hayra ve sadakaya ayıranların, nerede bir ihtiyaç sahibinin durumu kendilerine iletilirse geciktirmeksizin hemen onu yerine getirenlerin, onlara şu veya bu zaman gelin diye bir neden ileri sürmeksizin ihtiyaçlarını karşılayanların,
işte onların, Rableri katında mükâfatları vardır. Onların sevapları Allah katında hazırdır.
Onlara hoşlanmayacakları
hiçbir korku yoktur. Onlar sevdikleri bir şeyi elde edememekten dolayı
mahzun da olmayacaklardır.
Şüphesiz Allah sevgisi ve Resûlullah'ın sünnetine uyularak yapılan bir infakın ecri çok büyüktür. Nitekim şöyle denilmiştir: Altı güzelik, altı şeyledir. Bu altı şey: İlim, adalet, cömertlik (sehavet), tevbe, sabır ve hayadır. İlim amelde, adalet hükümdarda, Cömertlik zenginlerde, tevbe gençlerde, sabır fakirde, namus kadınlarda daha güzeldir. Amelsiz ilim, tavansız ev gibi, adaletli olmayan devlet başkanı, susuz kuyu gibi; cömert olmayan zengin, yağmursuz bulut gibi; tevbe etmeyen genç, meyvesiz ağaç gibi; sabretmesini bilmeyen fakir, ışıksız lamba gibi; haya sahibi olmayan kadınlar da, tuzu olmayan yemek gibidir. Zengine düşen, zengin bir bulut gibi, din ve dünya bereketlerini yağdırmak olmalıdır ki, fakirlik ve ihtiyaç dolayısıyla kalbleri ölmüş olanları diriltsin. Çünkü Allah, hiçbir ihsan sahibinin iyiliğini asla zayi etmez.
275
Faiz yiyenler, yâni faiz alanlar. Burada ”alanlar" değil de ”yiyenler" denilmesi, genel olarak malın yenilmek amacıyla kazanılmasından bir de faizin yiyecek maddelerinde yaygın olmasından dolayıdır.
Ancak, şeytanın çarptığı kimsenin kalktığı gibi kalkarlar. Yani tekrar diriltildikleri gün kabirlerinden, tıpkı şeytanın çarptığı ve sara hastalığına yakalanmış ve aklını kaybetmiş kimse gibi kalkarlar. Bu durum onların tanınmaları için bir alâmettir. Bir başka yoruma göre, kabirlerinden kalktıkları sırada tıpkı saralı kimse gibi, kalkıp tekrar düşerler. Çünkü onlar faiz yemişler ve Allah da yedikleri bu faizi karınlarında biriktirmiştir. Bu yüzden öylesine ağırlaşmışlardır ki, kalkabilecek durumları kalmamıştır.
Bu, onların: 'Alışveriş faiz gibidir' demelerindendir. Bunlar, faizle alışverişi aynı düzeyde görmektedirler. Çünkü onlara göre, her ikisi de kâr getiriyor. Dolaysıyla alışverişle elde olunan kâr nasıl helâl ise, bu da öylece helâldir. Yine bunlar, bir dirhemi iki dirhem karşılığında satmak caizdir, çünkü bir dirhem değerindeki bir eşya da tıpkı onun gibi iki dirheme satılmaktadır, fikrini ileri sürüyorlar. Aslında sözün şöyle olması gerekir: ”Faiz de, alışveriş gibidir." Ancak burada işin öneminden dolayı mübalağa yönüne gidilmiş ve faizin helâl olduğuna inandıkları için onun asıl olduğunu zannet inişlerdir.
Halbuki Allah, alışverişi helâl, faizi haram kılmıştır. Yani Allah'ın helâl kılmasıyla helâl olan alışverişle, yine Allah'ın yasaklamasıyla haram kılınan faiz nasıl eşit tutulabilir?
Kim kendisine Rabbinden bir öğüt gelir de (faizden) vazgeçerse, kime faiz hakkında Allah tarafından bir öğüt, ya da yasaklama gelir de, hemen bu yasağa uyarsa,
geçmişte olan kendisinindir. Yani daha önceki günahları yüzünden hesaba çekilmeyecektir. Çünkü henüz haramla ilgili yasaklama âyeti inmemiştir.
Ve işi de Allah'a kalmıştır. Eğer gelen öğüdü doğruluk ve iyi niyetle almış, buna bağk olarak faizden vezgeçmişse, bununla ilgili mükâfatı Allah'a aittir. Bir diğer yoruma göre de, onunla ilgili hüküm kıyamet gününde verilir. Onun yapaklarından ötürü sizin yapabileceğiniz bir şey yoktur. Dolayısıyla ondan herhangi bir şey istemeye kalkışmayın.
Kim de tekrar dönerse, faizin yasaklanmasından sonra kim de yeniden faiz almaya kalkışır ve daha önce olduğu gibi yine helâl saymaya devam ederse,
onlar ateş ehlidirler, oraya kesin gireceklerdir ve
orada ebedî kalacaklardır.
276
Allah faizi mahveder, Burada ”mahvetmek" diye çevirdiğimiz ”yemhaku" kelimesinin kökü olan ”mahk" bir şeyin bitinceye kadar sürekli olarak eksilmesidir. Tıpkı gökteki hilâlin giderek küçülmesi ve görünmez oluşu gibi. İşte faiz alan kimsenin de durumu böyledir. Allah bunun bereketini yok eder, bu yoldan eline geçen malı da alır götürür.
Sadakaları da artırır. Sadakanın sevabını kat kat verir ve sahibi için bereketli kılar. İçinden sadaka verilen malı da artırır. Rivayete göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: ”Şüphesiz Allah sadakayı kabul eder, sizden birinizin tayını besleyip büyütmesi gibi o sadakayı büyütür. ”(150)
Allah, hiçbir günahkâr kâfiri, helâli haram kılmakta ısrar eden ve iyice günaha batmış olan kâfiri
sevmez.
277
Allah'a, Rasûlüne ve onunla gönderdiği şeylere
iman edip iyi işler yapanlar, taat ve ibadete devam edenler,
namazı dosdoğru kılanlar, zekâtı verenler var ya, Bu iki ibadetin ”iyi işler" kapsamında olmasına rağmen burada özellikle anılması, onların diğer sâlih amellere göre daha önemli olduğunu göstermek içindir.
İşte onların Rableri katında kendilerine vadolunmuş
mükâfatları vardır. Onlara hoşlanmayacakları ve istemeyecekleri bir şeyden dolayı endişe ve
korku yoktur, Onlar sevdikleri bir şeye ulaşamayacakları konusunda
üzülmeyeceklerdir de.
Bilindiği gibi faiz yiyen kimse, obur bir kimseye benzetilmiştir. Yer fakat doyamaz. Karnı şişinceye kadar yemeye devam eder ve kendisine ağırlık çöker. Kalkmak istedikçe, karnının şişkinliğinden saraya tutulmuş gibi yalpalar durur. İşte kıyamet gününde faiz yiyenlerin durumu da böyledir.
Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: ”Faiz yetmiş iki çeşittir. Bunun en aşağısı, kişinin annesiyle zina etmesi gibidir." Böyle bir durumdan Allah'a sığınırız. Böylesine ağır bir söz işiten kimse, hemen kerim olan Mevla'ya tevbe etmeye koşar. Doğrusu bu, kalbi olan veya şahit olarak kulak veren kimse için tüyler ürperticidir. Bir kimse, birine borç verirken, fazlasını almak kaydıyla verirse, ya da verdiği şeyden daha üstününü almayı şart koşarak verirse, bu menfaat getiren bir borçtur ve her menfaat getiren borç da faizdir.
278
Ey iman edenler! Allah'tan O'nun cezalandırmasından
korkun ve kendinizi bundan koruyun.
Eğer inanıyorsanız faizden geri kalan kısmı bırakın. Faizle birşeyler verdiğiniz kimselerden geriye kalan faiz alacağınızı almayın. Çünkü imanınız, emrolunduğunuz şeye mutlak ve kesin anlamda bağlılık göstermenizi gerektirir.
279
Eğer böyle yapmazsanız, Size uyulmasını emrettiğim şeyi yerine getirmez ve faizden arta kalanını bırakmazsanız,
Allah ve Rasûlü ile savaşa girdiğinizi bilin. Bu, öylesine büyük bir savaştır ki, onu Allah'a ve Rasûlüne karşı açmış oluyorsunuz. Bundan dolayı Allah'tan ve Rasûlünden gelecek cezayı bekleyin. Rasûlullah'a karşı savaş, onunla karşılıklı ordularla savaşmaktır. Bu âyet indiği zaman, Sakîf kabilesi: ”Bizim Allah ve Rasûlüne karşı savaşacak gücümüz yoktur" demişlerdi.
Eğer tevbe ederseniz... Bu şiddetli tehdidi duyduktan sonra faizin hanımlığını kabul ederek ve buna inanarak tevbe ederseniz
ana sermayeniz yine sizindir. Onu olduğu gibi alabilirsiniz.
Ne haksızlık yapmış alacaklı olduğunuz kimselerden fazla almakla ne onlara haksızlık yapmış,
ne de haksızlığa uğratılmış olursunuz. Ne de sizler onlar tarafından işin uzatılmasıyla, ya da ana paranızdan bir eksiklik yapılarak bir zararla karşı karşıya bırakılmış olursunuz.
280
Eğer (borçlu) darlık içindeyse, eğer borçlularınızdan birisi gerçekten darda ve sıkıtıdaysa, yokluk çekiyorsa,
genişlik vaktine kadar beklemelidir. Onların durumu düzelinceye kadar kendilerine süre verilmelidir.
Sadaka olarak bağışlamanız, borçlularınızdan sıkıntı içinde bulunanların borcunu tümüyle silmeniz, ya da erteleyip beklemeniz
eğer bilirseniz, sizin için daha hayırlıdır. Bu sizin için daha sevaplı bir iştir. Evet eğer bunun sizin için daha hayırlı olduğunu bilirseniz bunu yaparsınız. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: ”Kim, zorda kalmış birine mühlet verirse veya tümüyle vazgeçerse, Allah da onu kıyamet gününün sıkıntılarından kurtarır." Borç vermede büyük faziletler ve sevap vardır.
Rivayete göre, Ümâme el-Bahilî (radıyallahü anh), rüyasında cennetin kapısında şu yazılı ifadeyi görmüş: ”Ödünç vermek, onsekiz derece fazlasıyla sevaba hak kazanmaktır. Oysa bir sadaka, ancak on misliyle değerlendirilir. Bu niye böyledir? sorusu üzerine şu cevap verilir: Olur ki, verilen sadaka bazan da fakir yerine zenginin eline geçmiş olabilir. Halbuki, ödünç alan bir kimse, sırf ihtiyacı olduğu için gelip senden istemektedir."
Borçlanma da üç türlüdür: Allah yolunda güçsüz olduğu için, buna imkânı olmadığı için borç istenir veya fakirlik ve yoksulluk içinde ölen bir kimsenin cenaze ve tekfin giderlerinin karşılanması için alınır, ya da bekârlık fitnesinden kurtulmak amacıyla, evlenmek ve böylece iffetini korumak için istenir.
Kişi Allah'a dayanarak ve güvenerek borç ister. Allah da bu borçları ödeme sebeplerini ve kapılarını açar. Bir kimse borcundan ne kadarını ödeyebilme imkânına sahipse, hemen o kadarını gidip ödesin. Henüz vakti gelmemiş olsa da gidip versin. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Hazret-i Cebrail'den anlatıyor: ”Şehitlik, borç dışında tüm günahları siler. ”
Akıllı kimsenin, üzerinde bulunan borcu ödemesi, kıyamet gününde kötü niyeti dolayısıyla meydana gelen vebalden korkması gerekir. İşte bu, farzları eda etmek isteyen kimsenin durumudur. Böyle davranan bir kimseye Allah borcunu ödemede kolaylık verir. Fakat günahlara dalan ve farzları terkedene gelince, farzları önemsemeyenler, borçlarına ve aldıklarına nasıl önem verebilirler ki?
281
Öyle bir günden o günün azabından
sakının ki, o günde, yaptıklarınızın hesabını vermek üzere
Allah'a döndürüleceksiniz. Sonra herkese kazandığının karşılığı tastamam verilecek. İyilik ya da kötülük adına kim ne yapmışsa, eksiksiz olarak karşılığını alacak
ve onlara hiç haksızlık edilmeyecektir. Ne sevapları eksilecek, ne de cezalarının artırılmasına gidilecektir.
İbn Abbas şöyle demiştir: ”Bu, inen son âyettir. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), bu âyetin inmesinden 81 gün sonra Rabbine kavuştu. Cebrail (aleyhisselâm) kendisine: ”Bu âyeti Bakara sûresinin 280'inci âyetlerinin başına koy" buyurdu. Ben de bunu deyn (borçlanma) ile ilgili âyetle riba (faiz) âyeti arasına koydum ki, faizden kesinlikle uzak kalınsın ve uzak durulsun istedim."
Rivayete göre Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), Pazartesi günü dünyaya geldi, Pazartesi günü peygamberlikle görevlendirildi, Medine'ye Pazartesi günü girdi ve
Pazartesi günü de ruhu kabzolundu. Onun hayatı da, ölümü de rahmetti. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: ”Allah bir ümmete rahmet dilediğinde, peygamberlerinin ruhunu onlardan önce alır. O peygamberi onların selefi ve o ümmeti için bir öncü kılar." Ensar'dan bazısı Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) için mersiye okudular da şöyle dediler:
Her yerde sabır, övülen bir şeydir. Fakat Senin ayrılığına sabretmek kötü.
282
Ey iman edenler! Belirli bir süreye kadar, birbirinize borç verdiğiniz zaman, onu yazın. Birbirinize borç verdiğiniz zaman ve veresiye olarak iş yaptığınız takdirde, hem veren, hem alan, bunu belirli gün veya aylara ertelemişlerse, ortadan bilgisizliği kaldıracak, gerçeği ortaya koyabilecek şekilde bir anlaşma olması halinde, bunu hemen yazın. Belirli olmayacak süreler söylemeyin. Meselâ hasat zamanı veya hacıların dönüşü gibi kapalı ifadeler kullanmayın. Borcu süresiyle yazın. Çünkü böyle yapmak hem arada doğabilecek tartışmayı önler, hem de daha güvenli olur. Cumhur, bu yazma işinin müstehap olduğu görüşündedir.
Aranızda bir yazıcı da adaletle yazsın. Burada yazılması emrolunan işin keyfiyeti açıklanıyor. ”Aranızda" ifadesi, yazan kimsenin tarafların ortasında bulunması, bunlardan birisinin sözüyle yetinmeyip ikisinin sözlerini de yazması gerektiğini bildirmektedir. Yazıcı, aynı zamanda adaletli olmalı, dürüst davranmalı, iki taraftan birine meyletmemeli, az ya da çok yazma yoluna girişmemelidir. Bu, aynı zamanda fakih, bilgili, güvenilir bir kâtibin seçilmesini de emretmektedir. Kâtip şeriat ölçüsünde hareket edecek ve adaletten ayrılmayacaktır.
Yazıcı, Allah'ın kendisine öğrettiği şekilde yazmaktan kaçınmasın, yazsın. Bu borç işini yazmaktan hiçbir kimse kaçınmasın. Allah'ın öğrettiği şekilde belge ve vesikalara yazsın. O, yazılması isteneni yazsın. Burada ”kaçınma" yasağından sonra tekrar yazsın ifadesinin zikredilmesi, konuyu pekiştirmek içindir.
Borçlu olan da yazdırsın. Âyette geçen ”yümlil" kelimesi imlâ' manasınadır. İmlâ', gerekenin yazılması için kâtibe anlaşılır şekilde durumu aktarmaktır. Yani borçlu olan kimse de, söylenilen miktarın kendisinde olduğunu söylesin, susınasın. Çünkü hakkında şahitlik yapılan şey, mutlaka bunun ikrar olunmasıyla sabit olur.
Rabbi olan Allah'tan korksun. yazdıran kimse yüce Allah'tan korksun.
Borcundan hiçbir şeyi eksik bırakmasın. Kâtibe yazdırılan hak konusunda hiçbir eksikliğe yönelmesin. Çünkü yazdıran kimseden böyle bir eksikliğe gitmesi düşünülebilir. Kâtip de fazla yazmaya kalkışabilir. Yazdıran kimsenin teklifi ve yükümlülüğü üzerinde ısrarla durulması, genel olarak insanın kendisinden zararı uzaklaştırmak, zimmetinde ve üzerinde bulunan şeyi de kaldırmak istemesindendir.
Eğer borçlu aklı ermez veya âciz, ya da kendisi yazdıramayacak durumda ise, velisi dosdoğru yazdırsın. Eğer üzerinde hak olan kişinin yani borçlunun, aklı yerinde değilse, savurgansa, ölçüyü elden kaçıran biriyse, yahut çocuk veya bunamış bir yaşlıysa, ya da dilsizlik, tutukluk, bilgisizlik veya daha başka herhangi bir arızadan dolayı yazdıramayacak durumdaysa, onun işlerini üstlenen ve idaresini üzerine alan velisi yazdırsın. Bu kimse kayyım, vekili veya tercüman olabilir. Velisi fazlalık veya eksiklik yönüne gitmeden adaletle yazdırsın.
Erkeklerinizden iki de şahit tutun. Aranızda geçen bu borçlanma olayında, sizin için tanıklık yapmalarını kendilerinden isteyin. Fakat bu adamların her ikisi de sizin dininizden hür, müslüman ve âkil baliğ olmuş kimselerden olacaklardır. Çünkü söz bunların muameleleri hakkındadır.
Eğer iki erkek yoksa, şahitlik için iki erkek bulamazsanız,
razı olacağınız şahitlelden bir erkek ve -biri unutursa diğerine hatırlatması için,- iki kadın gerekir. Bir erkek ve iki de kadın şahit bulundurun. Mal konusunda erkekle birlikte kadının şahitliğinin caiz olduğu konusunda icma vardır. Ancak hadlerde ve kısasta şahitlerin mutlaka erkek olması gerekir. Ancak bu edineceğiniz şahitler de, sizin kabul edeceğiniz kimselerden olmalıdır. Her şahitlikte itibara alınması gereken bu niteliğin özellikle belirtilmesi, kadınların bu vasfa sahip olmalarının az olmasındandır. Bunların şahitlikleri konusunda adaletlerine ve güvenilirli olduklarına emin olacaksınız. Ayrıca kadınlardan birinin şahitlik konusunda yanılması ve unutması halinde, diğeri ona hatırlatabilir. Bu bakımdan bir kadın yerine iki kadın tanık istenmektedir. Böylece endişe de önlenmiş bulunmaktadır.
Ayrıca şimdi sunacağımız kısımla da şahitlik yapmaya teşvikte bulunuluyor:
Şahitler çağırıldıkları zaman şahitlik yapmaktan ve böyle bir görevi yüklenmekten
kaçınmasınlar. Bundan dolayı bıkkınlık duyup geri durmasınlar.
Büyük olsun, küçük olsun ya da az veya çok olsun
vadesiyle, yani ödeneceği günü belirterek
yazmaktan bıkmayın.
İşte
bu, yani alacağın vadesiyle birlikte yazılması
Allah katında yani O'nun verdiği hükme göre
daha adaletli, doğru ve isabetli
şahitlik için daha sağlam yani şahitlik konusunda, gerçeğin ortaya çıkması ve ikamesinde en doğru olan
ve şüpheye borcun cinsi, miktarı ve vadesi konusunda kuşku içine
düşmemeniz için daha elverişlidir. Ancak, aranızda hemen alıp vereceğiniz peşin ticaret olursa, yani yaptığınız alış veriş, malı vermek ve parayı almak şeklinde peşin olarak gerçekleşiyorsa,
onu yazmamanızda sizin için bir günah yoktur. Çünkü bunda, daha sonra ortaya çıkacak bir tartışma ve unutkanlık sözkonusu değildir.
Alışveriş yaptığınız zaman da... Bu tür alışveriş mutlak alışveriştir. Bunun mutlak alış-veriş olması daha ihtiyatlı olur.
Şahit tutun. Bu âyette yer alan emirler, cumhura göre mendupluk ifade eder.
Yazana da, şahide de, zarar verilmesin. Katip yazmaktan, şahid de şahitliği yerine getirmekten kaçınmasın.
Eğer yaparsanız, size yasaklanan zararlı şeyleri işlerseniz,
mutlaka o, yani yaptığınız bu şey,
sizin için kötülük Allah'a itaatten uzaklaşmak
olur.
Öyleyse O'nun emir ve yasaklarına aykırı davranmak konusunda
Allah'tan korkun. Allah size iyiliğinizi içeren hükümlerini
öğretiyor. Allah her şeyi hakkıyla bilendir. Sizin hiçbir durumunuz O'na gizli kalmaz ve sizi yaptığınız bu şeylerle hesaba çeker.
Bu, Kur'an'ın en uzun en geniş ve en ayrıntılı âyetidir. Bu âyetle, yaratıkların hakkına riayet etmek gerektiği, din dünya işlerinde gerekli olan malda dikkatli davranmak icabettiği anlaşılmaktadır. Buna göre, hak için çalışan başarıya ulaşır. Aksi takdirde zarara girer.
Yüce Allah geniş rahmetiyle insanlarla birbirlerine karşı haksızlık ve zulüm etmemeleri için, aralarındaki ilişkilerin niteliğini öğretiyor. Böylece insanlar arasında çekişme, tartışma ve düşmanlık ortaya çıkmayacak, bunlar sonucunda aralarında bir kin oluşmayacaktır. Yüce Allah ayrıca, hakların yazmak ve şahitlik yolu ile korunmasını emretmiştir. Şahitlere önce görevi yüklenmelerini, sonra da gereğini yapmalarını emir buyurmuştur. Bu işi yazan kâtibe de, adaletli bir biçimde Allah'ın öğrettiği şekilde yazmasını emretmiştir. Kısacası bu âyetle, yukarıda geçen pek çok inceliklere değinilmiştir.
Sonra aşağıdaki âyette Allahü teâlâ, borç konusunda dikkatli davranılarak borcun rehinle garanti altına alınmasını emretmiştir.
283
Eğer yolculukta yani misafirlik durumunda
olup da borçlanma olayını yazacak
bir kâtip ya da kâğıt, kalem ve mürekkep gibi yazacak malzeme
bulamazsanız, alman rehinler, olayı belgeleyecek bir rehin
yeter. O zaman vesika rehindir ve bunu almak şarttır.
Burada yolculuk esnasında rehin alma işi şart koşulmuş olsa da, yolculuk olmadığı zamanlarda da rehin alınabilir. Bu, yalnızca yolculuk haline ait bir iş değildir. Burada rehinin yolculukta zikredilmesinin sebebi, genelde yolculuk esnasında kâtip ve şahit bulanamayabilir. Burada rehin alınmakla emr olunması, hem kâtip ve hem şahit yerine geçmesi açısındandır. Malı korumada bir güvence ve vesika olmaktadır rehin bırakılan şey. Dolayısıyla burada söylenen söz şart yoluyla olmayıp, genelin durumuna göredir. Nitekim Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), zırhım, yirmi ölçek arpa karşılığında bir yahudiye rehin bırakmıştı. Rasûlullah ailesinin ihtiyacı için o arpayı ondan almıştı.
Eğer birbirinizden eminseniz, yani borç verenle borçlanan eğer birbirlerine güveniyorlar ve birbirleri hakkında iyi niyet sahibi oldukları için emanetine karşılık rehin almak istemezse,
kendisine güvenilen kimse emaneti ödesin. Güvenilir borçlu, kendisine güvenen alacaklıya olan borcunu ödesin, zimmetindeki borcunu yerine getirsin.
Rabbi olan Allah'tan korksun. Emanet haklarına riayet ve geciktirmeksizin borcu ödemede Allah'tan korksun.
Şahitliği gizlemeyin. Ey şahitler, hakkın gereği gibi yerine gelmesi için, hakim huzuruna çağırıldığınız zaman, bildiklerinizi gizlemeyin.
Onu gizleyenin kalbi günahkârdır. Günah işlemiş olur. Burada kalbten söz edilmesi peşiktirmek içindir. Bu: ”İşte bu benim gözümün gördüğü, kulağımın işittiği ve kalbimin tanıdığı gibidir." demeye benzer. Çünkü kalb, organların başıdır. Bu öyle bir et parçasıdır ki, eğer bu et parçası düzelirse, tüm vücut düzelmiş olur; eğer bu bozulursa, tüm vücut bozulur.
Allah yaptıklarınızı bilir. İşlediğiniz hayırsa, karşılığında hayır, kötülükse karşılığında kötülük görürsünüz. Şahitliği gizlemek, bildiğini söylememek, yalan yere şahitlikte bulunmak gibi ameller insanı cehenneme sürükleyen işlerdendir.
284
Göklerdekilerin ve yerdekilerin hepsi, yaratma mülk ve tasarruf bakımından
Allah'ındır. Bu şeylerin hiç birisinde, şu ya da bu şekilde, hiçbir kimsenin Onunla ortaklığı yoktur. Öyleyse Ondan başka birine kulluk etmeyin.
İçinizdekini açıklasanız da, kalblerinizdeki kötülüğü veya buna niyeti söz ve davranışla açığa vursanız da, açığa vurmayıp insanlardan
gizleseniz de, Allah onunla sizi hesaba çeker. Kıyamet gününde sizi bununla yargılar. Bu, Mûtezile'den ve Rafızîlerden hesabı inkâr edenlerin aleyhine bir delildir.
Dilediğini bağışlar, günahları ne kadar büyük de olsa, merhamet ve cömertliğiyle onu affeder.
Dilediğine de, adaleti dolayısıyla, günahı ne kadar küçük de olsa
azap eder. Bunları hikmet ve maslahata dayalı olan iradesi doğrultusunda yapar. Burada bağışın azaptan önce gelmesi, yüce Allah'ın, rahmetinin gazabından daha büyük olmasındandır.
Allah her şeye kadirdir. Bağışlamaya da, azap etmeye de gücü yeter.
Teysîr'âe şöyle denmiştir: ”Gizleseniz de" âyetinin zahiri, insanın kalbindekilerden dolayı da hesaba çekileceğine işaret eder. İçinden bir kötülük geçiren, ancak sonra kendi isteği dışında bunu yapmaktan imtina eden, bunu kendi isteğiyle değil, bir engel dolayısıyla yapmayan kimse, bu suçtan dolayı, aynen bu fiili işleyenin göreceği cezayı görmez. Yani bir kimse zina işlemeye azmetse, fakat bunu işlemese, bu, zina cezası görmez. Zina işlemeyi aklından geçiren kimsenin ona azmeden kimse gibi ceza görüp görmemesi konusu ise tartışmalıdır. Kimine göre bu, Rasûlullah'm: ”Şüphesiz Allah benim için, ümmetimi içlerinden geçirdikleri şeyleri işlemedikleri veya konuşmadıkları sürece affetmiştir." Hadisinden dolayı affedilir. Ancak çoğunluğa göre bu hadis, azmetmeyle değil, içinden geçirmeyle ilgilidir. Çünkü azmetmede hesaba çekilme sabittir. Çoğu kez insan öldürme, zina ve benzeri şeylerden dolayı, rızâsı olması kaydıyla, günaha ortak olur. Nitekim hadiste şöyle buyurulmuştur: ”Bir kimse herhangi bir masiyetin yanında bulunur da, bunu hoş görmezse, sanki orada değilmiş gibidir. Bir kimse de o masiyetin olduğu yerde olmayıp, fakat buna rızâ gösterirse, sanki orada hazırmış gibi günaha girer." Bir başka hadiste de şöyle buyurulmuştur: ”Kim bir toplumu severse, o, onların zümresinde hoşrolunur."
Akıllı kimse kalbinden kötü düşünceleri çıkarıp atandır. Fasık bir cemaat ve toplumla oturup kalmayandır. Çünkü onların zümresinden olmaması için böyle yapması gerekir.
285
Rasûl, Rabb'inden kendisine indirilene, yüce Allah, tarafından indirilen her şeye
iman etti. Onları tasdik etti. İnen Kur'an âyetlerine ve onlarda yer alan tüm yasa ve hükümlere, kıssalara, öğütlere, peygamberlerin, kitapların ve daha başka şeylerin durumlarıyla ilgili haberlere tafsili bir şekilde, yani ayrıntılı olarak inandı.
Mü'minler de. Yani bu isimle tanınmış olan grup da iman ettiler.
Hepsi Allah'a, yani bütün mü'minler, Allah'ın ulûhiyette ve mabudlukta eşsiz ve ortaksız bir şekilde tek olduğuna,
meleklerine, bunların Allah'ın mükerrem kulları olduğuna,
kitaplarına ve peygamberlerine iman etti. Burada, kitaplara imanın kapsamında olduğu için ahirete iman ayrıca zikredilmemiştir. Peygamber ve mü'minler demişlerdir ki:
Biz
'O'nun peygamberlerinden hiçbirisini diğerinden ayırmayız.
Yahudi ve Hıristiyanların yaptıkları gibi peygamberlerden bazısına inanıp bazısını inkâr ederek aralarında bir ayırım yapmayız. Mü'minler imanlarının hemen ardından, emre uyduklarını bildirerek dediler ki:
İşittik, bize haktan geleni anlayıp kavradık, bunun doğruluğuna da kesin inandık.
İtaat ettik! Onda yer alan emir ve yasaklara da itaatle boyun eğdik.
Rabbimiz! Bağışlamanı dileriz. Önceden işlediğimiz günahlarımızın affını, hakkına riayette yaptığımız kusurlarımızı bağışla.
Dönüş ancak sanadır.' Ölüm ve öldükten sonra diriliş yoluyla dönüş başkasına değil, ancak sanadır.
Dediler.
Bizim için gerekli olan Kur'an ahlakıyla ahi aklanmak olmalıdır. Yalnızca Kur'an okuyup, bunun gereğiyle amel etmemek herhangi bir fayda sağlamaz. Buna şöyle bir örnek verebiliriz:
Bir hükümdar, herhangi bir kimseye bir emirlik bağışlar, ona bir liderlik, ya da niyabet verir. Adamın elinde, ülke halkının kendisine itaat etmesi gerektiğini belirten bir belge vardır. O ülkeye gelir, makamına oturur ve halk da kendisine itaat etmeye başlar. Sonra hükümdar ona bir yazı gönderir. Bu yazıda, o ülkeye geldiğinde kalması için, kendisine bir köşk veya geniş bir ev yaptırması emredilmektedir. Mektup, emîrin (valinin) eline ulaşır. Ancak o, her gün mektubu açıp okuduğu halde, kendisine emredilen şeyi yapmamaktadır. Hükümdar geldiğinde, emrinin yerine getirilmediğini görünce bu vali hil'atı mı hak eder, yoksa tekdir ve azar işitmeyi mi? İşte Kur'an da böyledir. Tıpkı hükümdarın mektubu, ya da fermanı gibi. Allah bu kitapta kullarına, dinin rükünlerini imar etmelerini emrediyor. Dinin imarının nasıl olacağını açıklıyor ve şöyle buyuruyor: ”Namazı kılın, zakâtı verin" (Bakara: 43), ”Oruç size farz kılındı" (Bakara: 183) ve ”Oraya yol bulabilen kimseye, Beytullah'ı haccetmesi farzdır:" (Âl-i İmrân: 97) Bu durumda Kur'an'ın okunması, tıpkı hükümdarın fermanının okunması gibidir. Cennet, Kur'an'ın yalnızca okunmasıyla kazanılmaz. Çünkü Allah şöyle buyurmuştur: ”Yaptıklarına karşılık olarak. ” (Secde: 17) Bunun için amel lazımdır.
286
Allah kimseyi gücünün üstünde bir şeyle yükümlü tutmaz.
Bu, mü'minlerin sözü değil, Allah tarafından verilen bir haberdir.
Rivayete göre: ”Içinizdekini açıklasanız da, gizleseniz de, Allah onunla sizi hesaba çeker" (Bakara: 284) âyeti inince, bu durum Rasûlullah'ın ashabı için ağır geldi. Hepsi Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a gelerek önünde diz çöktüler ve şöyle dediler: ”Ey Allah'ın Rasûlü! Gücümüzün yettiği amellerle, namaz, oruç, hac ve cihadla sorumlu tutulduk. Sana bu âyet nazil oldu. Oysa bizim gücümüz buna yetmez." Bunun üzerine Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: ”Sizden önceki kitap ehli gibi, 'işittik ve karşı geldik' mi demek istiyorsunuz? Aksine siz, 'işittik ve itaat ettik. Rabbimiz! Bağışlamanı dileriz. Dönüş ancak sanadır' deyin." Bunun üzerine gelenler bunu okudular ve Allah: ”Rasûl, Rabbi'nden kendisine indirilene iman etti" diye başlayan ”Rabbimiz! Bağışlamanı dileriz. Dönüş ancak sanadır" diye biten âyeti indirdi. Sonra Allah bu âyeti (Bakara: 284) neshederek: ”Allah kimseyi gücünün üstünde bir şeyle yükümlü tutmaz" âyetini indirdi."059' Bununla üzerlerindeki yük hafi iletilmiştir.
Burada, ” içinizdeki ”nden (Bakara: 284) muradın, özellikle yapılmasına karar verilen ve azmedilen kötülük olduğu gerçeği açıklanmış bulunuyor. Yoksa gönüllerinden geçen her şeyden ötürü insan sorumlu tutulmayacaktır. Çünkü insanın böyle bir şeyden kendisini kurtarması, gönlünden bir şeyler geçirmemesi düşünelemez ve bu, mümkün de değildir. ”Teklif," içinde zorluk ve külfet bulunan bir şeye zorlamaktır. ”Vüs'“ ise, yapmaya güç yetirilebilen, insana ağır gelmeyen şey demektir. Kaldırılamayacak şeyleri insana yüklememek Allah'ın kanunudur. Ancak bu konuda insanın gücü neye yetiyorsa, gücünün ve çabasının üzerinde olmamak kaydıyla kolayına geleni istemektir. Kaldı ki bir de Allah'ın bu ümmete rahmetle muamele etmesi vardır. Çünkü şöyle buyurmuştur: ”Allah size kolaylık ister, zorluk istemez." (Bakara: 185)
Herkesin kazandığı iyilik kendi yararına... Yapmakla yükümlü olduğu iyilikten dolayı, herkesin kazandığı sevabı kendisinedir.
Kötülük de kendi zararınadır. Bırakılması istenen kötülüğü yapması halinde doğabilecek kötülük de kendi aleyhinedir. Yoksa kişinin yaptığı kötülüğün cezasını bir başkası çekmeyecektir.
'Rabbimiz! Unutur ya da yanıhrsak bizi sorumlu tutma! Onlar: ”Ey Rabbimiz! Unutkanlık, ya da yanılgıyla bizden meydana gelen bir aşırılıktan, işin üzerinde titiz davranamamaktan doğan şeyler yüzünden bizi hesaba çekme" derler. Nitekim bir hadiste şöyle buyurulmuştur: ”Ümmetimin üzerinden hata, unutkanlık ve zorlanma sonucunda yaptıkları şeylerden dolayı doğabilecek sorumluluk kaldırılmıştır. ”om Hadis, hata ve unutkanlık sebebiyle olabileceklerden Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in ümmetinin sorumlu tutulamayacaklarını gösteriyor. Oysa geçmiş ümmetler bu iki şeyden sorumlu tutulmaktaydılar.
Rabbimiz! Bize, bizden öncekilere yüklediğin gibi, ağır bir yük yükleme! Nitekim sen İsrail oğullarına, tevbe etmiş sayılabilmeleri için kendilerini öldürmelerini, kirlenen yerlerini kesmelerini, suyun dışında herhangi bir şeyle temizlenmemelerini mescid dışında başka yerlerde namaz kılamamalarını belirtmiş, günahları sebebiyle bazı güzel nimetleri onlara yasaklamış, gece yaptıkları günahı sabahleyin kapılarına yazdırmış ve daha pek çok zorluklarla karşı karşıya bırakmıştın. İşte bunlar ve bunlara benzer ağır sorumlulukların ve yüklerin hiç birisi bu ümmete yükletilmemiştir. Allah, bu ümmeti bundan korumuş ve bu ümmete rahmetiyle muamele etmiştir. Bu gibi ağır ve zor şartları bu ümmete yüklememiştir. Nitekim bunun için şu âyet nazil olmuştur: ”Onların sırtından ağır yükü ve üzerlerinde olan zincirleri kaldırır. ” (A'raf: 157) Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de şöyle buyurmuştur: ”Ben, kolaylık ve hoşgörü temeline dayalı islâm dinini getirdim."
Allah bu ümmeti, önceki ümmetlerin çarpıldıkları cezalardan korumuştur. Meselâ, onlardan kimisi başka bir varlığın şekline dönüştürülüyordu, kimisi de yerin dibine geçiriliyordu.
Rabbimiz! Bize gücümüzün yetmediği şeyleri yükleme. Bu, güç yetirilemeyen bir yükümlülükle yükümlü tutulduğu taktirde meydana gelebilecek ağır cezalardan bağışlanma isteğidir. Yani: ”Ey Rabbimiz! Sürekli olarak, altından kalkamayacağımız yükleri üzerimize yükleme."
Bizi affet. Günahlarımızın izlerini kaybet,
bizi bağışla. Ayıplarımızı ört, kusurlarımızı görme, bizi herkesin ortasında rezil etme,
bize acı! Bize ikramda bulun, fazlın ve kereminle bize muamele et. Burada rahmet isteğinden önce affın ve bağışın zikredilmesi, önce kişinin her şeyden arındırılması ve sonra da, tertemiz bir şekilde gerekenin istenmesindendir.
Sen bizim Mevlâmızsın! Sen bizim efendimiz ve sahibimizsin, biz de senin kullarınız. Veya Sen bizim yardımcımız ve işlerimizin düzenleyicisisin.
Kâfirler toplumuna karşı bize yardım et!' Onların kötülüklerini bizden uzaklaştır. Çünkü Efendiye yakışan, kullarına yardım etmesi, düşmanlarına karşı emirlerini savunanları başarıya ulaştırması, kâfirlere karşı onlara zafer vermesidir. Bu da, dostlarını üstün kılmak ve onları korumakla olur. Bu aynı zamanda, şeytanlardan korunmaya yönelik bir duadır. Çünkü şeytanlar da Allah'ın düşmanları olan kâfirler arasındadır.
Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuşlardır: ”Kim Bakara Sûresinin son iki âyetini okursa, bu ona yeter. ” Yani gecenin ihyası, ya da kıyamet günü hesabından korumak için...
Yüce Allah'ın yardımıyla Bakara Sûresinin tefsiri sona erdi.