75. Âyetin Tefsiri
Kavminin ileri gelenlerinden ona iman etmeyip
büyüklük taslayanlar, içlerinden zayıf görülen yani zayıf ve zelil olarak gördükleri
inananlara alay yoluyla
dediler ki: 'Siz Salih'in gerçekten Rabbi tarafından gönderildiğini biliyor musunuz?1 Onlar da: 'Şüphesiz ki biz O'nunla gönderilene, tevhid ve ibâdet esaslarına
inananlarız, dediler.
Bu harikulade büyük mucizeyle geldiği için onun peygamber olarak gönderilmesinin, aklı başında olan hiçbir kimsenin şüpheye düşmesine gerek kalmayacak bir biçimde açık olduğuna dikkat çekmek için, inananlar, cevap olarak ”evet" demeyip böyle karşılık vermişlerdir. Bu cevap, Üslûb-u Hakım türünden olup muhatabı beklemediği şeyle karşılamaktır.
76. Âyetin Tefsiri
Kibirlendiler dediler ki: 'Biz de sizin inandığınızı inkâr edenleriz.' Böylece onlar, kendileri için asıl uygun olan ”biz de onunla gönderileni inkâr edenleriz" cevabını vermek yerine, sanki: ”Onun gönderilmesi bizim için bilinen ve bizce kabul edilen bir şey değildir," anlamına gelen bir cevap verdiler. Bununla, meselenin yalnızca Salih aleyhisselâmın boş bir iddiasından ibaret olduğunu ve ona iman edenlerin da bu boş inanca saplandıklarını iddia etmiş ve: ”Biz ise sizin imân ettiğiniz şeyi inkâr edenleriz" demişlerdir.
Şüphesiz burada Allahü teâlâ, kâfirleri iki yönüyle kötü lemistir:
Birincisi, onların büyüklük taslamalarıdır. O da, kendilerini olduğundan yüksek görme ve hakkı inkârdır.
İkincisi ise, asıl değer vermeleri gereken kimseleri zayıf görmeleridir. Ayrıca Mü’minler, hakta sebat ettikleri ve kâfirlere karşı mukavemet etmekten âciz kalmalarına rağmen hakkı ortaya çıkardıkları için övülmüşlerdir.
77. Âyetin Tefsiri
Derken o dişi deveyi ayaklarını keserek öldürdüler. Yani onu boğazladılar. Burada öldürme fiili hepsine isnad edilmiştir. Çünkü bu, hepsinin rızasıyla olmuştur. Bu sebeple sanki o, hepsinin yaptığı iştir.
Rivayete göre deve, suya varır, başını kuyuya soktuğu zaman, içindeki suyun hepsini içmeden başını kaldırmaz, bir damla bile bırakmazdı. Sonra da ayaklarını açar ve bütün kapları doluncaya kadar istedikleri miktarda sağarlar; içerler ve biriktirirlerdi. Sonra su içmek için gittiği vadinin en yukarısından döner; çünkü o, darlığından dolayı suya gittiği yerden dönemezdi.
Ve Rablerinin emrinden dışarı çıkarak, yani Sâlih (aleyhisselâm)'in ”sakın ona herhangi bir kötülükle dokunmayın" emrine uymaktan veya Allah'ın emrine uymaktan büyüklenerek Sâlih aleyhisselâm'ı taciz etme ve susturma yoluyla ona hitabederek
'Ey Sâlih! Eğer sen gerçekten peygamberlerdensen -ki onlardan olman tehdit ettiğin şeyin doğruluğunu gerektirir- devenin öldürülmesi üzerine
bizi tehdit ettiğin azabı getir,' dediler.
78. Âyetin Tefsiri
Bunun üzerine onları şiddetli
sarsıntı yani deprem
yakaladı da yurtlarında ve topraklarında
diz üstü çöke kaldılar. Yani hareketsiz ölüler haline geldiler.
Rivayete göre, deveyi öldürdüklerinde yavrusu dağa kaçtı. Sâlih (aleyhisselâm) onlara dedi ki: ”Allah'ın azabım ve cezasını bekleyin."“Bunun alâmeti nedir?" dediklerinde: ”Perşembe günü sabahı yüzleriniz sararmış; cuma günü kızarmış; sonra cumartesi kararmış olarak sabahlayacaksınız. Sonra da pazar gününün erken saatlerinde size azap gelecektir." Durum, peygamberlerinin açıkladığı gibi olmuştur. Derken onlara semâdan, içinde her yıldırımın ve sese sahip olan her şeyin sesinin bulunduğu bir çığlık, yerden de bir sarsıntı geldi ve göğüslerindeki kalbleri parçalandı; onlardan büyük-küçük hiçbir şey kalmayarak helak oldu.
79. Âyetin Tefsiri
Helaki gördükten sonra, onlara acıyarak, iman etme fırsatını kaçırdıkları için üzüntülü bir şekilde
Sâlih de onlardan yüz çevirdi ve şöyle dedi: 'Ey kavmim! Yemin olsun ki, ben size Rabbimin elçiliğini tebliğ ettim ve size davet zamanında iyiliğe teşvik etme ve kötülükten korkutma hususunda
öğüt verdim. Sizin için elimden gelen bütün çabayı gösterdim,
Fakat siz öğüt verenleri sevmiyorsunuz.' Yani, sizin işiniz bazı öğütçülerle alay etmektir; çünkü öğütçünün sözü ağır, gerçek ise acıdır. Başka bir husus da; pis ruhun toprağının pisliğinden, öğüt çekirdeğini kabul etmemesi ve o çekirdeğin orada bitmemesidir.
Câbir ibn Abdullah'tan yapılan bir rivayete göre: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Tebük savaşında Hıcr'e uğradığında, ashabına şöyle buyurdu: ”Sizden hiçbiriniz bu köye girmesin, suyundan içmesin, o azap görenlerin diyarına ancak ağlayarak girin. Yoksa onlara dokunan azap size de isabet eder."
80. Âyetin Tefsiri
Lût'u da peygamber olarak
(gönderdik.) O, Lût ibn Hârân ibn Ebî İbrahim (İbrahim'in kardeşinin oğlu Hârân'ın oğlu Lût)dir. Irak Bâbil'i denen yerdendir. Amcası İbrahim'le birlikte Şam'a göç etmiş, Ürdün'e yerleşmiştir. Allah da onu Sodom ahâlisine peygamber olarak göndermiştir.
Kavmine dedi ki: 'Sizden önce âlemlerden hiç birinin yapmadığı fuhuşu mu yapıyorsunuz? Bu ifade onların yaptığı son derece çirkin bir iş olan livata, yani erkeklerin erkeklerle kurduğu çirkin ilişki dolayısıyla bir kınama, azarlama ve ayıplamadır. Lût (aleyhisselâm) onları, hem böyle bir iğrenç fiili işledikleri ve hem de bunu ilk olarak icat ettikleri için kınamaktadır ki, bu ikincisi daha kötüdür.
81. Âyetin Tefsiri
Siz Allah'ın sizin için mubah kıldığı
kadınları bırakıp da şehvetle erkeklere gidiyorsunuz. Buradaki ”erkeklere gidiyorsunuz" ifadesi aşırı şekilde kınamak suretiyle, o fuhşun açıklanmasıdır. ”Şehvet" ten söz edilmesiyse, onların hayvanlara yaraşan bir davranış içinde bulunduklarının gösterilmesi içindir. Ayrıca burada, dikkat çekilen konulardan biri de aklı başında bir insanın cinsel ilişkide bulunmasının sebebi çocuk edinmek ve türün devam etmesini istemek için olmalı, cinsel arzuyu tatmin etmek için olmamalıdır.
Doğrusu siz, haddi aşan bir kavimsiniz.' Siz her şeyde aşırı gitmeyi âdet haline getirmiş ve konulan meşru sınırları aşmayı alışkanlık edinmiş bir topluluksunuz. Bundan dolayıdır ki, şehvetlerini giderme konusunda aşırı gitmiş, o hususta meşru ölçüler içinde belirlenmiş olan sınırı aşmışlardır.
82. Âyetin Tefsiri
Kavminin cevabı: 'Onları yani Lût'u ve ona inanan taraftarlarını,
memleketinizden çıkarın. Buradaki memleketten amaç, onların yaşadıkları ”Sodom"dur.
Çünkü onlar fazla temizlenen insanlarmışî' demelerinden başka bir şey olmadı. Onların bu sözleriyle kasdettikleri şey, Lût (aleyhisselâm) ve ona tabi olanların, fuhşiyattan temiz olmalarıdır. Haliyle bunu, onlarla alay etmek ve dalga geçmek için söylemişlerdir.
83. Âyetin Tefsiri
Biz de onu yani Lût'u
ve karısından başka iki kızı ve ona iman eden diğer kimselerden oluşan
aile efradını -ki ”ehl" kendisine nisbet edilen özel cemaatidir-
kurtardık, çünkü karısı geride kalanlardan yani, kâfirlerden
idi. Dolayısıyla memleketlerinde kalıp orada helak olanlardan oldu. Burada Lût (aleyhisselâm)ın karısı, kendisine inanmadığı için, aile efradından istisna edilmiştir.
84. Âyetin Tefsiri
Ve üzerlerine (taş) yağmuru yağdırdık. Bu öyle bir yağmur türü idi ki, taştan ibaretti. Dolayısıyla üzerlerine yağmur yağdırır gibi, taş yağdırdık demektir.
Bak ki günahkârların sonu nasıl oldu! Yalanlayıcı kâfirlerin durumlarının sonunu düşün; onlara nasıl muamele yaptığımıza bir bak! ”Bak ki" ifadesi, durumlarından şaşırmaları ve yaptıklarından sakınmaları için, düşünce ve nazar sahibi olan herkese hitaptır.
Âyet, livâtanın en çirkin ve en kötü bir fuhuş olduğuna işaret etmektedir. Çünkü Allahü teâlâ; zina, hırsızlık, haksız yere adam öldürme, hatta şirk gibi büyük günah işleyenler üzerine taş yağdırmamıştır.
İbni Sîrîn der ki: ”Domuz ve eşekten başka bu işi yapan hiçbir hayvan yoktur."
Livata büyük bir günahtır. Ondan; aynı zamanda onun başlangıcı olan dokunma ve öpme gibi şeylerden sakınmak gerekir. Erkeğe arkadan yaklaşmaya büyük livata; kadına arkadan yaklaşmaya da küçük livata denir. Hadiste: ”Kadına arkadan yaklaşan mel'undur" buyrulmuştur.
85. Âyetin Tefsiri
İbrahim (aleyhisselâm)'in oğlu Medyen kabilesine mensup
Medyen'e de içlerinden biri, yani nesebde
kardeşleri olan
Şuayb'i Şuayb ibn Mîkîl ibn Yeşciir ibn Medyen'i Peygamber olarak
gönderdik. Şuayb (aleyhisselâm)'a, kavmine güzel bir şekilde hitabettiği için ”Peygamberlerin hatibi" denilirdi. Kavmi ise kâfirlikleri yanında ölçü ve tartıda haksızlık yaparlardı.
Dedi ki: 'Ey kavmim! Bir olan
Allah'a kulluk edin, sizin O'ndan başka ilâhınız yoktur. Size her şeyinizin sahibi
Rabbinizden büyük ve
açık bir delil, yani mucize
gelmiştir. Kuranda peygamberimizin birçok mucizeleri zikredilmediği gibi, Şuayb (aleyhisselâm)'ın mucizesi de zikredilmemişim
Artık ölçüyü, tartıyı tam yapın. Ölçü ve tartıyla insanların haklarını eksiksiz olarak yerine getirin,
insanların satın aldıkları
eşyalarını eksik vermeyin. Çünkü Medyenliler, büyük veya küçük, az ya da çok demeden, ölçüyü eksik yapıyorlardı. Şüphesiz ölçü ve tartıda insanların eşyalarını eksiltmek nefsin alçaklığı, başkasını düşünmeme, hırsın galebesi, istek ve zulmün peşinden gidilmesindendir. Bu kötü sıfatlar, nefislerin huylarındandır.
Şer'î emirler bu sıfatları değiştirme ve nefsi temizlemek için gelmiştir. Çünkü Allahü teâlâ, yüce şeyleri sever, adî şeylere de buğzeder. Hadiste: ”Bir davar sürüsüne gönderilen iki aç kurdun o sürüye verdiği zarar, kişinin mal ve şöhrete olan hırsından daha fazla değildir." buyurulmuştur.
Islah edildikten yani, durumunu ve halkını, şeriatleri yürürlüğe koymak suretiyle peygamberlerin ve onlara uyanların düzeltmesinden
sonra kâfirlik ve sapıklıkla
yeryüzünde bozgunculuk yapmayın. Eğer inananlar yani beni bu sözümde tasdik edenler
iseniz, bunlar yani emir ve yasaklara riâyet
sizin için daha hayırlıdır.
86. Âyetin Tefsiri
Tehdit ederek, inananları Allah yolundan, yani O'nun şeriatından ve kulları için seçtiği dininden
alıkoyarak ve o yolun kalblerine şüpheler koyup
eğriliğini arayarak veya o yolu eğrilikle niteleyip öyle olmasını istiyerek
öyle her yolun başında oturmayın. Öyle din yollarından her birinin başına tehdit ederek, şeytan gibi korkutarak oturmayın. Çünkü o şeytan şöyle demişti: ”And içerim ki, ben de onları saptırmak için senin doğru yoluna oturacağım." (A'raf: 16) Onlar din için çalışan birini gördüklerinde ona engel oluyorlardı.
Denilir ki: Gözetleme yerine oturup Hazret-i Şuayb'ın yanına gitmek isteyenlere: ”O bir yalancıdır, sakın seni dininden döndürmesin" diyorlar ve ona inananları tehdit ediyorlardı.
Düşünün ki siz az idiniz de O sizi nesilde ve malda bereket vermek suretiyle
çoğalttı; zayıfken güçlü, fakirken de zengin oldunuz.
Bakın ki Nuh, ondan sonra gelen Âd, Semûd ve benzeri kavimler gibi geçmiş ümmetlerden
bozguncuların sonu nasıl olmuştur! Onlardan ibret alın, yollarından gitmekten sakının.
87. Âyetin Tefsiri
Eğer içinizden bir grup şeriat ve hükümler konusunda
benimle gönderilene inanır, bir grup da ona
inanmazsa, Allah aramızda yani, iki grup arasında, hak üzere olanların bâtıl üzere olanlara galip geleceği konusunda
hükmedinceye kadar sabredin, bekleyin. Çünkü o hüküm, mü'minler için bir vaad, kâfirler için de tehdittir.
O hâkimlerin en hayırlısıdır'; çünkü O'nun hükmünü hiç kimse değiştiremez ve onu saptıramaz. O, hükmedenlerin en âdilidir.
88. Âyetin Tefsiri
Hazret-i Şuayb (aleyhisselâm)'ın bu öğütlerini dinledikten sonra
kavminden ileri gelen kibirliler dediler ki: 'Ey Şuayb! Kesinlikle seni ve seninle beraber inananları, size olan kinimizden ötürü ve sizin fitnenizi uzaklaştırmak için
memleketimizden çıkaracağız. Burada kibirlilerin işinin ve zorbaların âdetinin üste çıkma olduğuna işaret edilmektedir. Bunun da sebebi nimetlerden dolayı şımarmaları ve zenginlikten ötürü de taşkınlık yapmalarıdır.
Yahut dinimize döneceksiniz. Buradaki ”dönmek" fiili ilk bulundukları duruma yeniden dönmek anlamına gelir. Bilindiği gibi Şuayb (aleyhisselâm) onların dinleri üzerine değildir. Ancak ”dönmek" ona ve onunla birlikte inananlara isnad edilmiştir. Bu da tağlib yoluyla olmuştur. Böylece ”dönmek" ancak onlar hakkında düşünülebilir. Böylece âyetin anlamı şöyle olur. ”Allah'a yemin olsun ki, kesinlikle iki durumdan biri olacaktır." Sanki diyorlar ki: Dinimize girmedikçe sizi aramızda bırakmayız.
(Şuayb), onların bâtıl sözlerine cevap olarak ve fâcir yeminlerinde onları yalanlayarak
dedi ki: 'İstemesek de mi? Yani biz dönmeyi istemesek de, yine ona mı döneceğiz? İstemediğimiz halde nasıl ona döneriz?
89. Âyetin Tefsiri
Doğrusu Allah bizi ondan kurtardıktan sonra tekrar şirkten ibaret olan
sizin dininize dönersek, Allah'a, büyük
yalan iftira etmiş oluruz. Çünkü o takdirde Allah'ın benzeri olduğu zehabına kapılmış oluruz. Bundan daha büyük bir iftira var mıdır?
Rabbiıniz Allah'ın dilemesi müstesna, her hangi bir durumda, yahut herhangi bir şekilde
geri dönmemiz bizim için olacak şey değildir. Yani, yüce Allah'ın ona dönmemizi dilemesi hali müstesna -ki bu, neredeyse olmayacak bir şeydir- ona geri dönmemiz bizim için doğru olmaz. Buradaki ”Rabbimiz" kelimesi, ile Allah'ın Rubûbiyet unvanına dokunuluyor ki, bu da Allah'ın, kesinlikle onların dinden çıkmasını dilemesinin imkânsız olduğunu bildiriyor. Âyetin bu kısmının anlamının ”Allah'ın bizim rüsvaylığımızı dilemesi müstesna" şeklinde olduğu da söylenmiştir ki, bunda küfrün de Allah'ın dilemesiyle olduğuna bir işaret vardır.
Rabbimizin ilmi her şeyi kuşatmıştır. İlminin, her olanı ve olacağı kuşatmasıdır ki, kullarının durumları, kasıtları ve niyetleri bu cümledendir. Bizi ondan kurtardıktan sonra, tekrar onların dinine dönmemizi dilemesi, lûtfunun gereği olarak mümkün değildir.
Biz, bizi îman üzere sabit kılması ve serlerden koruması konusunda
sadece Allah'a dayandık.
Sonra inatçılardan yüz çevirdi ve âlemlerin Rabbine yönelerek şöyle dedi:
Ey Rabbimizî Bizimle kavmimiz arasında adaletle hükmet. Bizim hak ve onların da bâtıl üzerine olduklarına işaret eden şeyle hükmet; iki gruptan her birinin durumuna yakışır şeyle aramızı ayır.
Çünkü sen hükmedenlerin en hayırlısısın.' Burada Allah'ın ”hükmeden" anlamındaki ”fatih" kelimesiyle adlandırılması problemleri açtığı ve işleri birbirinden ayırdığı içindir. Dolayısıyla anlamı şöyle olur: Durumu açığa çıkar da, bizimle onlar arasındaki şey belli olsun ve haklı ile haksız birbirinden ayrılsın.
90. Âyetin Tefsiri
Hazret-i Şuayb (aleyhisselâm) ve onunla beraber olan iman edenlerin imandaki ciddiyetlerini müşahede ettikten ve kavimlerinden iman edenlerin kendilerine uymalarını istemelerinden korktukları için, onlara engel olmak ve ondan (Şuayb'dan) tiksindirmek için, küfür üzerinde ısrar eden
kavminden ileri gelen kâfirler cemaatlerine
dediler ki: 'Eğer Şuayb'a uyar, dinine girer ve babalarınızın dinini bırakır
sanız, o takdirde siz hidâyetinizle sapıklığı satın aldığınız için
mutlaka ziyana uğrarsınız.'
91. Âyetin Tefsiri
Derken o şiddetli deprem onları yakalayıverdi de yurtlarında diz üstü çöke kaldılar. Yani yüzüstü ve dizleri üzerinde, oldukları yerde ölüverdiler. Ankebût sûresinde de (âyet: 37) böyle geçmiştir. Hûd sûresinde ise: ”..Zulmedenleri ise korkunç bir gürültü yakaladı da..." (Hûd: 94) denilmiştir. Burada onları yakalayan şey Cebrail'in sesidir ve belki de o, şiddetli bir depremin başlangıcıdır. Helak olmaları, bazan yakın bir sebebe, bazan da uzak bir sebebe isnad edilmiştir.
İbn Abbas der ki: ”Yer onları sarstı ve onlara şiddetli bir sıcaklık isabet etti. Böylece üzerlerinde bir bulut yükseldi, ona doğru gidip ondan rahmet istediler. Altına geldiklerinde Cebrail'in nârasıyla birlikte onların üzerine azab akıttı."
Diz üstü helak olmalarıyla ilgili olarak İbn Abbas der ki: ”Allah, onlara karşı cehennemden bir kapı açtı ve buradan üzerlerine şiddetli bir sıcaklık gönderip nefeslerini kesti. Evlerin içine girdiler, ancak onlara ne su, ne de gölge fayda verdi. Sıcaklık onları pişirdi. Bunun üzerine Allah, içinde temiz bir hava bulunan bir bulut gönderdi. Havanın serinliğini ve temizliğini, bulutun gölgesini hissettiler. Bu sebeple ”ona gidiniz" diye bağrışarak buluta doğru gittiler. Erkekler, kadınlar ve çocuklar onun altına toplandıklarında, Allah, onların üzerine bir ateş tutuşturdu, yerde onları sarstı da, kızarmış çekirgenin yandığı gibi yandılar, kül oldular. Bu, gölgesine sığındıkları bulutun üzerlerine çöküp helak etmesidir."
92. Âyetin Tefsiri
Şuayb'ı yalanlayanlar, sanki yurtlarında hiç oturmamış gibi oldular. Yani, tamamen kökleri kazındı ve sanki yurtlarında hiç oturmamış gibi bir duruma geldiler. Başka bir deyimle, bu sözleri sebebiyle cezalandırıldılar da, bir daha hiç giremeyecek şekilde yurtlarından çıkarılanlar oldular. Burada, her ne kadar başlangıçta galibiyet onların olsa da, yalanlayanların ve kibirlilerin günlerinin hızla sona ereceğine, adlarının anılmaz hale geleceğine, eserlerinin yok olacağına, hakla beraber hak ehlinin her şeyde galip geleceğine ve bütün özellikleriyle bâtılın yok olacağına işaret vardır.
Asıl ziyana uğrayanlar, Şuayb'ı yalanlayanların kendileridir. Yani, Şuayb (aleyhisselâm)'ı yalanlayanlar, son sözleri sebebiyle cezalandırılmışlar, dünyada ve din konusunda zarara uğrayanlar da, Şuayb'a uyanlar değil onu yalanlayanlar olmuşlardır.
93. Âyetin Tefsiri
Şuayb
onlardan yüz çevirdi ve dedi ki: 'Ey kavmim! Ben size Rabbimin sözlerini bildirdim ve size öğüt verdim. Bunu, helak olduktan sonra onlara., üzüldüğünden ve onlar üzerindeki şiddetli hüznünden dolayı söyledi. Sonra bunu kendine yakıştıramadı ve dedi ki:
Artık küfürlerinde ısrar eden
kâfir bir kavme nasıl acırım?' Nasıl olur da, şiddetli bir şekilde hüzünlenirim! Halbuki onlar, kâfirlikleri nedeniyle kendilerine inen musibeti hak ettikleri için, hüzünlenmeye lâyık değillerdir. Yahut bu sözü, kendisini tasdik etmedikleri için, onlara olan şiddetli hüznünden dolayı söylemiştir. Buna göre anlam şöyle olmaktadır: Haddinden fazla tebliğ ve uyarıda bulundum, öğüt konusunda elimden gelen çabayı gösterdim, fakat siz, sözümü tasdik, etmediniz. Bütün bunlara karşılık size nasıl acırım?
94. Âyetin Tefsiri
Biz hangi ülkeye bir peygamber gönderdiysek, onu yalanlayan
ora halkını, yalvarıp yakarsınlar, boyun büksünler, omuzlarından kibir kaftanını indirsinler
diye yoksulluk ve darlıkla, peygamberlerine uymaya tenezzül etmedikleri ve kendilerini onlardan üstün gördükleri için zarar ve hastalıkla
sıkmışızdır. Çünkü sıkıntılar, özellikle açlık sıkıntısı, çoğu kullar hakkında tevazu ve boyun eğmeye götüren bir husustur.
95. Âyetin Tefsiri
Sonra başlarına gelen
kötülüğü, yoksulluk ve darlığı
değiştirip içinde bulundukları belâ ve sıkıntı
yerine iyilik, bolluk ve genişlik
getirdik. Çünkü sıkıntıdan sonra nimetin gelmesi boyun eğmeye ve şükürle meşgul olmaya sebep olur.
Nihayet çoğaldılar ve nimet onları şımarttı
ve: Bize dokunduğu gibi
'atalarımıza da böyle darlık ve sevinç dokunmuştu', onlar da sıkıntılı ve sevinçli günler geçirmişler, başlarına gelen musibetlere rağmen dinlerinde sebat etmişlerdi. O halde siz de dininizde kararlı olun, ondan ayrılmayın
dediler. Bunun üzerine
biz de onları cezanın inmesinin
hatırlarından geçmediği bir anda şiddetli bir şekilde
ansızın yakaladık. Bunun acısı ve pişmanlığı oldukça büyüktür. Çünkü kişi, gelecek belânın işaretlerini gördüğünde, kendisini onlara hazırlar, sürpriz halinde bunun tersi olur.
Ayette geçen ”afev" çoğaldılar, demektir. Ot sık ve çok olduğu zaman ”afâ en-nebât" denir. Şâir de bu kelimeyi çoğaldı, manasında kullanarak şöyle demiştir:
Az iken çoğaldılar (fakir iken zengin oldular) Bir zaman yanlarında hiçbir deve yoktu.
96. Âyetin Tefsiri
Helak olan
o ülkelerin halkı küfür ve isyan yerine
inansalar ve Allah'ın azabından
korunsalardı, elbette onların üstüne gökten ve yerden nice bereket ve bolluk kapıları
açardık, başlarına gelecek çeşit çeşit cezalar yerine, onlar için iyilik yollarını genişletir, o yolu onlara kolaylaştırırdık.
Fakat peygamberleri
yalanladılar, Biz de kazanmakta oldukları küfür ve günah türünden işledikleri kötülükler
yüzünden onları yakalayıverdik. Tefsircilerin çoğu, gök bereketinin yağmur, yer bereketinin de bitki ve meyveler olduğu görüşündedir. Ayrıca âyet, eğer şükrederse, rızık bolluğunun kişinin mutluluk sebeplerinden olduğuna işaret etmektedir.
97. Âyetin Tefsiri
Acaba o ülkelerin halkı, geceleyin gafletlerinden dolayı, azabı hatırlarına getirmeden yataklarında ve evlerinde
uyurlarken kendilerine azabımızın gelmeyeceğinden emin iniydiler? Buradaki ”emin iniydiler?" sorusu, olayın kötü ve çirkin bulunduğunu gösteren bir sorudur. Böylece anlam, ”bu yakalamadan sonra, Mekke halkı ve etrafındakiler azabımızın gelmiyeceği konusunda güven içinde iniydiler?" şeklinde olmaktadır.
98. Âyetin Tefsiri
Yoksa o ülkelerin halkı, kuşluk vakti -gün doğduktan ve güneş ışığı yükseldikten sonra-
eğlenirlerken yani, aşırı gafletten ötürü faydasız şeylerle oyalanırlarken veya kendilerine fayda sağlamayan dünya işleriyle meşgul olurlarken
kendilerine azabımızın gelmiyeceğinden emin miydiler? Çünkü kim yalnızca dünya ile meşgul olur, ahiretirıden yüz çevirirse, o, oyuncaklarla oynayan çocuk gibidir.
99. Âyetin Tefsiri
Allah'ın tuzağından emin mi oldular? Burada geçen ”Allah'ın tuzağı" deyimi umulmadık yönden kulu yakalayıvermesi anlamında kullanılmış bir istiaredir. Bundan amaç yüce Allah'ın azabının yukarıda sözü edilen iki vakitte gelmesidir. Azabın, tuzak olarak isimlendirilmesi de, anlam bakımından genişlik ve mecaz yönündendir. Çünkü tuzak, tuzak kuran tarafından, tuzak kurulana ummadığı yönden gelir. Hile anlamına gelen ”mekr" ise, Allah hakkında caiz değildir.
Fakat helake götürmesi ve yakalaması bu şekilde olunca, bu anlamda
ziyana uğrayan topluluktan başkası, -ki onlar kazançlı topluluk değillerdir-
Allah'ın tuzağından emin olamaz.
100. Âyetin Tefsiri
Önceki sahiplerinden yani kendilerinden önce helak olan ümmetlerden
sonra yeryüzüne yani o ümmetlerin yurtlarına -ki onlar Mekke halkıdır-
vâris olanlara hâlâ seleflerinin yolunda gitme konusundaki durumlarının sonuyla ilgili şu gerçek
belli olmadı mı ki, eğer biz dileseydik kendilerinden öncekileri uğrattığımız gibi.
onları da günahlarından dolayı musibetlere uğratırdık! Biz onların kalblerini onlara ceza olarak
mühürleriz de onlar helak olan ümmetlerin haberleriyle ilgili gerçekleri
işitmezler. Yani onlar, düşünmek, geçmişte cereyan eden olaylardan ibret almak ve bu olayların hidayete vesile olmasını fırsat bilmek şöyle dursun; helak olmuş ümmetlerin haberlerini dahi işitmezler.
101. Âyetin Tefsiri
İşte adı geçen ümmetlere ait
o ülkeler -ki sana onların içerisinde ders ve hatırlatma bulunan
haberlerinden bir kısmını anlatıyoruz-Yemin olsun ki, o helak edilen ümmetlerden her birine, kendilerine özel olarak gönderilen
peygamberleri onlara apaçık deliller, yani kesinlikle iman etmeyi gerektiren, peygamberliklerinin doğruluğuna işaret eden apaçık mucizeler
getirmişlerdi. Fakat önceden yani peygamberler gelmeden önce
yalanladıkları gerçeklere iman etmek istemediler. Yani kendilerine peygamberler geldiğinde o toplumlardan hiçbiri iman etmiyor, aksine yalanlamalarına devam ediyorladı.
İşte deliller ve hatırlatmaların etki etmediği, adı geçen ve diğer başka
kâfirlerin kalblerini Allah böyle sağlam ve şiddetli bir şekilde
mühürler. Geçmiş ümmetler içindeki kâfirlerin kalblerini nasıl mühürlemişse onların kalblerini de öylece mühürler. Tıpkı, haklarında ebedî olarak iman etmemeleri takdir edilen kâfirlerin kalblerini mühürlediği gibi...
102. Âyetin Tefsiri
Onların çoğunda sözde durma diye bir şey bulamadık. Çünkü onlar, yoksulluk ve darlık dokunduğunda Allah'a vermiş oldukları sözü, şöyle diyerek bozdular: ”...Yemin olsun eğer bizi bundan kurtarırsan mutlaka şükredenlerden olacağız..." (Yunus: 22)
Ancak onların yani o ümmetlerin
çoğunu yoldan, taatten
çıkmış, verdikleri sözleri bozmuş lası klar olarak
bulduk.
Şiirde şöyle denmiştir:
Ey dinleyici! Eğer dinlediğin faydalı şeyi Yapmıyorsan sen dinleyici sayılmazsın. Dünyada iyilik yapmaktan âcizsen, Kıyamet gününde ne yapacaksın?
Peygamberlerin verdikleri sözü yerine getirmeleri ve yoldan çıkmışların sözlerine bağlı kalmamaları üzerinde konuşmaya gerek yoktur. Üzerinde durulması gereken asıl konu, iman ve İslâm iddiasında olup da bir gün olsun sözünü yerine getirmeyen kimsenin durumudur.
Abdurrahman ibn-i Avf der ki: ”Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın yanında dokuz, yahut sekiz, yahut yedi kişiydik. Buyurdular ki: ”Allah'ın Rasûlüne biat etmez misiniz?" Kendisine daha yeni biat etmiştik. Şöyle dedik: ”Ey Allah'ın Rasûlü! Sana biat etmiştik, peki (şimdi) ne üzerine biat edelim?" Bunun üzerine şöyle buyurdu: ”Allah'a kulluk edin. O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Beş vakit namazı kılın, itaat edin, insanlardan bir şey istemeyin". O kimselerden bazılarını gördüm, onlardan birinin sopası düşerdi de, hiçbir kimseden alıp kendisine vermesini istemezdi."
103. Âyetin Tefsiri
Onlardan yani Nuh, Hûd, Lût, Sâlih ve Şuayb (aleyhisselâm) gibi adı geçen peygamberlerle ilgili olayların arkasından, daha
sonra Mûsa'yı mucizelerimizle Firavun ve kavminin ileri gelenlerine gönderdik. Mucizeleri inkâr ettiler ve onu sihir olarak görmekle haksızlık ederek, kendi yerinden başka bir yere koydular.
Ama ey bakma ve düşünme durumunda olan kişi! Akıl gözüyle, kendilerine yaptığımız şeyin keyfiyetine
bak ki, fesatçıların sonu ne oldu! Bak ve onların sonunu gör!
"Onlardan sonra Mûsa'yı... gönderdik" diyerek bunu açıkça dile getirmek, Mûsa (aleyhisselâm)'ın peygamber olarak gönderilişinin, birbiri arkasından peygamberlerin gönderilişiyle ilgili ilâhi kanunlar doğrultusunda cereyan ettiğini bildirmek içindir. Çünkü yüce Allah, yarattıklarına olan sonsuz rahmeti gereği, yok oluşla karşı karşıya kalan her kavme, bir peygamberden sonra diğerini gönderir. Tıpkı bir kavimden sonra başka bir kavmi, bir nesilden sonra da başka bir nesli göndermesi gibi. Onları, mucizelerin ortaya çıkışıyla, tabiat karanlıklarından hakikat nuruna çıkarmak için, peygamberlerin elleriyle mucizeler gerçekleştirir. Çünkü çoğu zaman birçok kimse, dinden ve onun gerçeklerinden habersiz, dünya denizine dalmış, hayvanı ve nefsanî şehvet ve lezzetler içinde bitip tükenmişlerdir.
Yüce Allah'ın Mûsa (aleyhisselâm) ile gönderdiği mucizeler dokuz tanedir. Bunlar: Asâ, beyaz el, kıtlık, meyvelerin noksanlaşması, tufan, çekirge, bitkilere musallat olan bit, kurbağa ve kandır. Bunlardan ileride söz edilecektir.
Firavun, Âmâlika kavminden olan Mısır krallarından herb irine verilen lâkaptır. Tıpkı, Fars (İran) kıratlarından herbirine Kisrâ ve Rum krallarına ise Kayser lâkabının verilmesi gibi.
Firavun'un ismi Kâbus'tur. Velîd ibn Mus'ab ibn Reyyan olduğunu söyleyenler de vardır. Kıptî olup dörtyüz yıldan fazla yaşamıştır.
104. Âyetin Tefsiri
Mûsa kendisiyle birlikte, Allah'ın peygamber olarak gönderdiği kardeşi Harun'la, Firavun'un yanına girdiğinde
dedi ki: 'Ey Firavun! Ben âlemlerin Rabbi tarafından sana
gönderilmiş bir peygamberim. Seni âlemlerin Rabbine kulluğa davet ediyor, Rablık iddiasından vazgeçmeni istiyorum.
105. Âyetin Tefsiri
Firavun'un ona: ”Yalan söylüyorsun, sen bir peygamber değilsin" demesi üzerine, Hazret-i Mûsa dedi ki:
Allah hakkında, gerçekten başkasını söylememek benim üzerime borçtur. Yani, bana, Allah'a karşı gerçekten başka bir şey söylememem yakışır. Çünkü ben, peygamberliğe lâyık bir elçiyim. Allah'a karşı gerçekten başkasını söylememek üzere gönderildim. Mûsa (aleyhisselâm), âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir peygamber olduğunu belirttikten sonra, dâvasının doğruluğunu işaret eden şeyi açıkladı ve dedi ki:
Size Rabbinizden açık delil yani mucize
getirdim, artık İsrâiloğullarını benimle gönder.' Bırak onları da, benimle birlikte, babalarının yurdu olan mukaddes topraklara gitsinler.
Firavun İsrâiloğullarını köleleştirmişti ve onları kerpiç yapma, toprak taşıma, evler inşa etme ve buna benzer ağır işlerde kullanıyordu. Hazret-i Mûsa gelince, onları babalarının yurtlarına götürmek istedi. Orası mukaddes yerdi. Hazret-i Yusuf'un Mısır'a girdiği günle, Hazret-i Mûsa'nın oraya girdiği günün arası, dört yüz yıldır.
106. Âyetin Tefsiri
Firavun
Dedi ki: 'Eğer iddia ettiğin gibi, seni peygamber olarak gönderen Allah tarafından
bir mucize getirdiysen ve gerçekten doğru söylüyorsam iddia ettiğin konuda doğruysan,
onu benim yanımda
göster bakalım.' Onu göster de, doğruluğunu isbat et.
107. Âyetin Tefsiri
Bunun üzerine Mûsa asasını, elindeki bastonunu elinden yere
attı, birden o, at yelesi gibi yelesi olan, sarı renkli,
apaçık erkek bir yılan olduğundan şüphe edilmeyen
bir ejderha oluverdi! Rivayete göre Mûsa (aleyhisselâm), asasını yere atınca, asa, tüylü, ağzı açık bir ejderha olmuş, sonra Firavun'a doğru yönelmiş. Firavun ondan kurtulmak için kaçınca, insanlar da paniğe kapılarak kaçışmaya başlamışlar. Bunun üzerine Firavun: ”Ey Mûsa! Seni peygamber olarak gönderen aşkına, onu yakala. Ben sana inanıyorum ve İsrail oğullarını seninle birlikte göndereceğim" dedi, o da yılanı tutunca, yılan tekrar asa oldu.
108. Âyetin Tefsiri
Ve elini cebinden veya koltuğunun altından
çıkardı, birden o da bakanlar için, ışını güneş ışınından fazla, alışılmışın dışında nuranî bir beyazlıkla
bembeyaz bir şey oldu. Aslında Mûsa (aleyhisselâm) oldukça esmerdi.
109. Âyetin Tefsiri
Firavun kavminden ileri gelenler -ki onlar onun meşveret arkadaşlarıydı-
dediler ki: 'Doğrusu bu sihir ilminde
çok bilgili, bu konuda oldukça ustalaşmış
bir sihirbazdır. O zamanda sihir revaçta olduğu için insanlar Hazret-i Mûsa'nın sihir ilminde ihtisas sahibi, o hususta çok ileri olduğunu ve bu sahadaki ilmini mülk ve peygamberliğe vesile kıldığını zannediyordu. Bundan dolayı şöyle diyorlardı:
110. Âyetin Tefsiri
Sihriyle
sizi yurdunuzdan, yani Mısır'dan
çıkarmak ve İsrâiloğullarını egemen kılmak
istiyor.' Firavun bunu işitince dedi ki:
'O halde ne buyurursunuz?" Yani, buna karşılık ne yapmamı istersiniz? Durum böyle olduğuna göre, bana nasıl bir yol önerirsiniz?
111. Âyetin Tefsiri
Firavuna
dediler ki: 'Onu da kardeşini de yani Hârunu da
beklet. Yani onlar hakkında herhangi bir şey yapmak için acele etme; yapacağın şeyi ertele. Sonra da
Şehirlere bütün ülkenin sihirbazlarını
toplayıcılar yani onları toplayan görevliler
112. Âyetin Tefsiri
yolla. Oralarda bulunan
bütün bilgili, sihirde usta
sihirbazları, toplayıp
sana getirsinler.' Lûgatta sihir, göz boyayarak hile yapmak anlamına gelir.
113. Âyetin Tefsiri
Kendilerine toplayıcı memurlar gönderildikten sonra
sihirbazlar Firavun'a geldi ve galip geleceklerine güvenerek, mükâfatın kesinleşmesini belirmek için:
'Eğer üstün gelen biz olursak, bize kesin bir mükâfat var mı?' dediler. Sanki, ”o halde bize büyük bir mükâfat verilmesi gerekir" demek istediler.
114. Âyetin Tefsiri
(Firavun): 'Evet, size mükâfat var ve
hem de bununla birlikte
siz mutlaka benim katımdaki rütbe bakımından en
yakınlarımdan olacaksınız' dedi. Kelbî: ”Firavunun onlara: 'Meclisime ilk girenlerden olacaksınız' dediğini" söylemiştir.
115. Âyetin Tefsiri
(Sihirbazlar): 'Ey Mûsaî Hünerini göstermek için asanı
ya sen ortaya
at, veya iplerimizi ve asalarımızı
biz atalım' dediler. Böylece Hazret-i Mûsa'yı bu konuda muhayyer bıraktılar. Çünkü, buradaki ”ya" anlamına gelen ”immâ" kelimesi, tahyîr, yani muhayyerlik içindir.
Tefsirciler derler ki: ”Sihirbazlar Mûsa (aleyhisselâm)'ya karşı edebil davrandılar. Bu da onların iman etmelerine sebep oldu."
116. Âyetin Tefsiri
Hazret-i Mûsa, mucizenin pekiştirilmesi, zorluk çıkarmamak, onları aşağılamak ve kendi durumunu garantiye almak için, önce onlara atmalarım emretti ve:
'Siz atın' dedi. Bunun anlamı, ne alacaksanız atın demektir.
Onlar atacaklarını
atınca bâtılı hak, hayali hakikat göstermek suretiyle
insanların gözlerini büyülediler, onları çok
korkuttular ve o anda
büyük bir sihir meydana getirdiler.
Rivayete göre sihirbazlar, kocaman birer yılan gibi göstermek için büyük halatlar toplamış ve içlerine cıva doldurmuşlar, sonra da bunu sopaların içine koymuşlardır. Güneşin ısısıyla cıva ısındıkça bunlar hareket etmeye, birbirleriyle sarmaş dolaş olmaya başlamışlar. Oldukça çok olan bu halatlar, görenlere kendi kendilerine hareket ediyor ve sarmaş dolaş oluyormuş gibi izlenim veriyormuş. Öyle ki, koca alan, âdeta yılanlarla dolmuş.
117. Âyetin Tefsiri
Biz de Mûsa'ya: 'Asanı at!' diye vahyettik. Bir de baktılar ki bu, onların uydurduklarını yakalayıp yutuyor. Hazret-i Mûsa, elindeki asayı yere atınca asa, sihirbazların göz boyama yoluyla meydana getirdikleri uydurma yılanları hızlı bir şekilde ağzına alıp yutuyor.
Rivayete göre ejderha, onların bütün halat ve sopalarını toplayıp yutunca, orada bulunanlara doğru döndü. Onlar da paniğe kapılarak kaçışmaya başladılar ve bu sırada çoğu helak oldu. Sonra Hazret-i Mûsa onu eline alınca, tekrar önceki gibi asa oldu. Bunun üzerine sihirbazlar: ”Bu bir sihir olsa idi, halat ve sopalarımız yok olmazdı" dediler.
118. Âyetin Tefsiri
Böylece gerçek ortaya çıktı ve Allahü teâlâ, Mûsa (aleyhisselâm)'nın elinde apaçık bir mucize göstermek suretiyle onu tasdik etmesi, Mûsa (aleyhisselâm)'nın: ”Ben âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir peygamberim" (A'raf: 104) sözünü doğruladı
ve onların yapmakta oldukları yok olup gitti. Yani; devamlı yapmakta oldukları sihrin bâtıl olduğu açığa çıktı.
119. Âyetin Tefsiri
Firavun ve kavmi
orada yani oturdukları yerde
yenildiler ve küçük duruma yani zelil ve suskun duruma
düştüler.
120. Âyetin Tefsiri
Sihirbazlar ise secdeye kapandılar. Yani secde ederek kendilerini yere attılar. Öyle şiddetli bir şekilde düştüler ki sanki birisi onları tutup yere atmıştı. Çünkü karşı karşıya kaldıkları bu büyük gerçek, onların gözünü almış ve böyle davranmak zorunda bırakmıştı.
121–122. Âyetlerin Tefsiri
(Sihirbazlar):
'Mûsa ve Harun'un da Rabbi olan âlemlerin Rabbine inandık' dediler. İbn Abbas der ki: ”Mûsa'ya, İsrail oğullarından altı yüz bin sihirbaz iman etti ve onun peşinden gitti."
123. Âyetin Tefsiri
Firavun sihirbazların yaptıklarını kötüleyerek ve onları kınayarak
dedi ki: 'Ben size izin vermeden ona iman mı ettiniz? - Aslında bu konuda onun izin vermesi mümkün değildir-
Doğrusu bu sizin yaptığınız, Mûsa'nın ortaya koyduğu delilin kuvvetinden ve mucizenin ortaya çıkmasından dolayı değil, aksine o, buluşma yerine varmadan önce Mûsâ ile görüşüp Kıptî olan
halkı şehirden çıkarmak ve şehrin size ve İsrail oğullarına kalması
için düzdüğünüz bir hiledir. Ama yakında siz başınıza gelecekleri
bileceksiniz.
124. Âyetin Tefsiri
Yukarıdaki tehdit, kısa bir tehdittir. Bunun ayrıntıları ise şöyledir:
Mutlaka ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama yani sağ ellerinizi ve sol ayaklarınızı
keseceğim, sonra da hepinizi, sizi rüsvay etmek ve başkalarına ibret olması için, Mısır nehri kenarındaki hurma ağacına
asacağım.'
125. Âyetin Tefsiri
Onlar elde ettikleri imanda sebat ederek:
'Biz zâten eninde sonunda ölüm yoluyla
Rabbimize döneceğiz. O bakımdan senin tehdidine aldırış etmeyiz. Böylece onlar, bu tehdidi, âdeta Allah'a kavuşmak için can atareasına yerine getirmesini istediler ve şöyle devam ettiler:
126. Âyetin Tefsiri
Sen sadece Rabbimizin âyetleri bize geldiğinde onlara inandığımız için bizden intikam alıyorsun. Bizi bu yüzden kötülüyor ve ayıplıyorsun. Halbuki o âyetlere iman, amellerin en hayırlısıdır. Seni hoşnut etmek için bizim ondan yüz çevirmemiz söz konusu olamaz.
Sonra Allah'a sığınarak
Ey Rabbimiz! Firavun'un tehdidine karşı
üstümüze sabır yağdır ve bizi fitneden uzak olarak bağışladığın İslâm nimeti üzerinde sebat eden
Müslüman olarak öldür' dediler. İbn Abbas, bunun üzerine Firavun'un, sihirbazları kestirerek Mısır'daki Nil nehrinin kenarında astığını söyler.
127. Âyetin Tefsiri
Rivayete göre Firavun, Mûsa (aleyhisselâm)'dan asa ve beyaz el mucizesi olarak göreceğini gördükten sonra, ondan çok korktu. Bundan dolayı davetini kabul etmedi. Fakat ona bir kötülük de yapmayarak onu serbest bıraktı. Bundan dolayı
Firavun kavminden ileri gelenler ona
dediler ki: 'Mûsa'yı ve kavmini, yeryüzünde bozgunculuk çıkarsınlar ve Mûsa seni ve ilâhlarını terketsin yani Mısır topraklarında halkın dinini if sad etsinler ve onların senin peşinden gitmelerine engel olsunlar
diye mi bırakıyorsun?'
Denildiğine göre Firavun kavmi için kendi suretinde bir put yaptırmış ve kendisine yakın olmak için ona tapmalarını emretmiş ve bunun için ”Ben sizin en yüce Rabbinizim" demiştir.
Firavun ise onlara cevaben:
'Biz onların oğullarını öldürüp kadınlarını sağ bırakacağız. Yani, tıpkı Mûsa'nın doğum zamanında yaptığımız gibi, kadınları hizmetçi olarak kullanacağız. Böylece bilsin ki biz, üstünlük ve galibiyet üzereyiz. Ayrıca, müneccim ve kahinlerin söyledikleri gibi, kendisinin saltanatını kaldırmak üzere ortaya çıkan kimsenin o çocuk olduğunu sanmasın.
Elbette biz onları ezecek üstünlükteyiz.' Yani, güç bakımından onlardan üstünüz, onlar ise ellerimizin altında mağlup durumdadırlar
dedi.
128. Âyetin Tefsiri
Firavun'un sözünü işittiklerinde, onları teselli etmek için
Mûsa kavmine dedi ki: 'Allah'tan yardım isteyin ve Firavun'un bâtıl sözlerinden işittiğiniz şeylere karşı
sabredin. Şüphesiz ki yeryüzü yani Mısır toprakları
Allah'ındır. Kullarından dilediğini yani kendisine inanan kullarını
ona vâris kılar. Sonuç ise, Allah'tan korkup günahtan
sakınanlarındır.' İşte siz de onlardansınız. Çünkü rivayete göre, Firavun'un sihirbazları mağlup olup, delilinin yüceliği ile Mûsa (aleyhisselâm)'nın peygamberliği ortaya çıkınca, İsrail oğullarından altıyüz bin kişi Mûsa (aleyhisselâm)'ya iman etti, şirk ve isyandan sakındı. Bu da gösteriyor ki, Allahü teâlâ'ya sığınmak ve sabretmek, takvanın bir sonucudur.
129. Âyetin Tefsiri
Onlar yani İsrâiloğullan
da: 'Sen bize peygamber olarak
gelmeden önce de -bununla Mûsa (aleyhisselâm)'nın doğumundan önce ve doğumundan sonra oğullarının öldürüldüğünü kasdediyorlar-,
geldikten sonra da - bununla da Mûsa (aleyhisselâm)'ya olan düşmanlığından ötürü, Firavun'un, tekrar oğullarını öldüreceği ve kendilerine türlü türlü zulüm ve işkence edeceği tehdidini kasdediyorlar-
bize Firavun tarafından
işkence edildi' dediler. Mûsa (aleyhisselâm) gördükleri şeyden dolayı hüzünle sızlandıklarını görünce, onları teselli etmek için:
'Umulur ki Rabbiniz sizi işkence ile tehdit eden
düşmanınızı yakında
helak edecek ve onların yerine sizi yeryüzüne, yani Mısır topraklarına
hâkim kılacak ve güzel mi yoksa çirkin mi,
nasıl hareket edeceğinize bakacaktır'. Sizden meydana gelecek şükür ve nankörlüğe; itaat ve isyana göre ödüllendirecek veya cezalandıracaktır,
dedi. Nitekim hadiste: ”Şüphesiz dünya tatlı, manzarası caziptir. Şüphesiz Allah sizi dünyaya halife kılacak, ne yapacağınıza bakacaktır." Yani, geçmiştekilerin durumlarından ibret alacak, onların akıbetini düşünecek misiniz diye bakar.
130. Âyetin Tefsiri
Yemin olsun ki Biz de Firavun ailesini yani, Firavun kavmini ve dindaşlarını, bununla
ders ve öğüt
alsınlar ve bunun günahları yüzünden geldiğini anlasınlar, içinde bulundukları taşkınlık ve inattan vazgeçsinler
diye, yıllarca kuraklık ve buna ek olarak hastalıklar musallat etmek suretiyle
mahsul kıtlığı ile cezalandırdık. Çünkü mahsuller (âyette meyveler olarak geçiyor) insanların azık ve besinidir.
Kâ'b (radıyallahü anh)'dan şöyle rivayet edilmiştir: ”İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelir ki, hurma ağacında sadece bir hurma bulunur."
İbn Abbas demiştir ki: ”Âyet delalet etmektedir ki: Sıkıntı ve güçlükler uyanmayı ve ibret almayı gerektirir. Fakat bundan ibret alanlar saadet ehli ve akıl sahipleridir. Kötülüklere dalan bedbaht kimseleri ise nimetin çokluğu ve cezanın şiddeti uyandırmaz."
"Kuraklık", çölde ve sürü sahipleri içinde; ”mahsul kıtlığı" ise şehirlerde olmuştur.
131. Âyetin Tefsiri
Onlara bir iyilik yani bolluk, bereket, refah ve daha başka iyilikler
gelince: 'Bu, bizim hakkımızdır' yani bizim yüzümüzden geldi ve kendi davranışımızla bunu elde ettik
derler. Eğer kendilerine kıtlık ve belâ gibi
bir kötülük gelirse, Mûsa ve onunla beraber olanları uğursuz sayarlardı. Ve derlerdi ki: Başımıza gelenler, sadece onların uğursuzluğu sebebiyledir.
Bilesiniz ki, onların uğursuzluğu Allah katındandır. Yani onlara gelen iyilik veya kötülük, sadece Allah katındadır. O'nun kazası, takdiri ve dilemesiyledir.
Fakat onların çokları kendilerine gelen musibetlerin Allah tarafından veya yaptıklarının uğursuzluğundan olduğunu
bilmezler. Söyledikleri şey, bu bilgisizlikleri yüzündendir.
Bil ki, ”tayr", teşâüm-uğursuzluk anlamındadır. Bu kökten alınan ”Tıyera" ismi, uğursuzluk ifâde eden kötü fal demektir. Bunun aslı, Araplar, kuşlarla tefe'ülde bulunurlar, onlardan biri bir maksat için çıkar, kuş da sağ tarafından gelirse, onu uğurlu ve bereket vesilesi sayar; sol tarafından gelirse, onu uğursuzluk bilir ve evine dönerdi.
Peygamber Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) üç defa tekrarlayarak ”bir şeyi uğursuz saymak bir tür şirktir" buyurmuşlardır. Şirk demesinin sebebi ise, gereğiyle amel ettiklerinde ”uğursuz sayma"nın kendilerine fayda getireceği veya kendilerinden zararı uzaklaştıracağı inancından dolayıdır. Sanki onlar ”uğursuzluk sayma"yı Allah'a ortak kılmış oluyorlar.
İbn Mes'ud der ki: ”Uğursuzluk sayma, ancak uğursuzluk sayana zarar verir." Bunun anlamı şudur: Her kim, yasaklanmış uğursuzluk saymada bulunursa, arzu etmediği şey başına gelir. Ancak kim korku - ümit dengesi içinde Allah'a kalbini bağlar, korkutucu sebeplerden ilgisini keser, emrettiği kelimeleri söyler ve bunu gerçekleştirir de Allah'a tevekkül eder ve O'na güvenirse, uğursuzluk ona zarar veremez. Burada, Allah'ın emrettiği ”Kelimeler"den murad ise hadiste: ”Allah'ım! Senin uğursuz sayıp saymamandan başka bir uğursuz sayıp saymama; senin iyiliğinden başka bir iyilik yoktur. Senden başka ilâh da yoktur. Güç ve kuvvet yalnız Allah'ındır. Allah'ın dilediği olur. İyilikleri getiren ve kötülükleri götüren yalnız Allah'tır. Ve ben şehâdet ederim ki, Allah her şeye kadirdir" şeklinde ifade edilen kelimelerdir. Kişi bunu der ve işine devam eder.
"Senin uğursuz sayıp saymamandan başka bir uğursuz sayıp saymama yoktur" ifadesinin anlamı şudur: Hayır ve serden, uğur ve uğursuzluktan insanın başına gelen şey, yalnız senin kaza ve takdirin, hükmün ve dilemenledir.
Hadiste şöyle buyrulur: ”Uğursuzluk anlayışı âdet olarak kadında, atta ve evdedir. ” Kadının uğursuzluğu kötü huyu veya mehrinin çok olmasıdır. Bir görüşe göre de çocuk doğurmamasıdır. Atın uğursuzluğu, uysal olmayışı veya üzerinde gazâ ve cihad yapılmayışıdır. Evin uğursuzluğu ise, darlığı veya komşusunun kötü olmasıdır. ”Uğursuzluk yoktur" hadisiyle buna itiraz edildi. İbn Kuteybe buna şöyle cevap verdi: ”Uğursuzluk yoktur" hadisi, ”Ancak bu üç şeyde uğursuzluk vardır" hadisiyle tahsis edilmiştir.
Güzel tefe'ülde bulunmada bir beis yoktur. Rasülüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) de tefe'ülü sever, fakat uğursuz saymayı sevmezdi. Güzel tefe ul ise, kişinin kardeşinden işitmiş olduğu güzel kelimedir. Bir iş arayan kimsenin ”ey bulucu" veya ”ey başarılı"; yahut yolculuğa çıkan birinin ”ya Râşid" yani ”ey doğru bulan"; yahut da hasta birinin ”ey kurtulan" şeklinde sözler işitmesi gibi.
Meşru işlerle tefe'ülde bulunmak meşru; uğursuzluk sayma yasaktır. Bazı vaziyetler bazı hallere işaret eder. Tıpkı bazı isimlerin bazı şeylere işaret ettiği gibi. Nitekim rivayet olunduğuna göre Ömer (radıyallahü anh) birisine sorar: ”İsmin nedir?" o da: ”Cemre (tutuşmuş ateş parçası, kor)", cevabını verir. ”Kimin oğlusun?"
-Şihâb (alev)'ın. -Neredensin? -Harka (hararet)'dan -Nerede oturuyorsun?
-Harra'da (Harra, yanmış gibi siyah taşlı topraktır).
Bunun üzerine Ömer:
-Ailene yetiş, yandılar, der.
Adam eve gittiğinde ailesini yanmış olarak bulur.
Ömer (radıyallahü anh) adamın birinden yardım talebinde bulunmak istedi ve ismini sordu. O da: ”Hırsız oğlu zalim," cevabını verince, Ömer: ”Sen zulmediyorsun, baban da hırsızlık yapıyor öyle mi?" dedi ve ondan yardım istemedi.
Bundan anlaşılıyor ki, çirkin isimleri güzel isimlerle değiştirmek gerek; çünkü güzel isimlerde tefe ul vardır.
Allah iyiliklere yol gösterici, kötülükleri uzaklaştırıcıdır.
132. Âyetin Tefsiri
Ve Firavun ve kavmi asanın kuraklığın ve mahsul kıtlığının durumunu gördükten sonra
dediler ki: 'Bizi sinirlemek, bu mucizelerle gözlerimizi büyülemek
için ne mucize getir irsen getir, önümüze ne ortaya koyarsan koy, ne gösterirsen göster,
biz sana inanacak seni tasdik edecek, peygamberliğine iman edecek
değiliz.'
133. Âyetin Tefsiri
Biz de ayrı ayrı mucizeler olarak onların üzerine tufan yani üzerlerine, onları çepeçevre saran, yerlerini ve tarlalarını kaplayan yağmur ve sel suyu,
çekirge, haşerat, kurbağalar ve kan gönderdik. Yani bu şeyleri, onların üzerine, hiçbir akıllı insanın, Allah'tan olduğunu anlamakta zorluk çekmeyeceği mucizeler ve apaçık işaretler olarak gönderdik;
yine de büyüklük tasladılar, iman etmeye tenezzül etmediler
ve günahkâr bir kavim oldular. Yani, suç ve büyük günahlar işlemeyi âdet haline getirdiler.
Rivayete göre, Mûsa (aleyhisselâm) mucizelerle onlara üstün gelince, hemen inkâr ettiler. O da onlara beddua ederek şöyle dedi: ”Ya Rabbi! Şüphesiz kulun Firavun yeryüzünde taşkınlık yaptı, azdı ve aşırı gitti. Ve şüphesiz kavmi de sana verdiği sözü bozdu. Onlara öyle işkenceli ceza ver ki, bu onlardan bir intikam, kavmime ders, onlardan sonrakilere de ibret olsun." Bunun üzerine Allah onların üzerine, suçlarına ceza olarak tufanı, çekirgeyi, haşeratı, kurbağaları ve kanı gönderdi.
Âyette geçen ”cerâd" kelimesi kara çekirgesi olup, insanların mahsullerine hiçbir hayvanın vermeyeceği derecede zarar verir. Âlimler, yenmesinin mubah olduğu konusunda görüş birliği içindedir. Çünkü Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem):
"Bize iki ölü ve iki kan helâl kılınmıştır: Ciğer ve dalak; halik ve çekirge" (31) buyurmuşlardır.
Âyette ”haşerat" olarak tercüme edilen ”kummel", yani kımıl, develere musallat olan kenenin büyüğüdür. Buğdaydan çıkan güveye de denir. Onun, ekinde bulunan bir şey olduğu da söylenir. Çekirge değildir. Daha taze iken, güçlenmeden önce başağı yer. Ekin uzar, fakat başağı yoktur.
Kurbağaların türleri çoktur. İçlerinde ötenleri de vardır, ölmeyenleri de. Ötmeyi bıraktığı zaman keskin işitmesiyle nitelendirilir. Ötmemeyi istediğinde, alt çenesini suya sokar. Ağzına su girdiğinde de ötemez.. Sözünden ötürü kınanan bir şâirin şu sözü ne kadar incedir:
Kurbağa bir söz söyledi. Hikmet sahipleri onu açıkladı. Ağzımda su vardır, hiç Ağzında su olan konuşur mu?
Süfyan der ki: ”Söylenildiğine göre kurbağadan daha çok Allah'ı zikreden hiçbir şey yoktur." Zemahşeri de onun ötmesinde ”sübhane'l-Meliki'l-Kuddüs" (herşeyin sahibi, bütün eksiklik ve kusurlardan münezzeh olan Allah'ı tesbih ederim) dediğini söyler.
Rivayete göre Allah, onların üzerine kurbağaları gönderdi. Öyle ki, hangi giyeceği ve yiyeceği açsalar, içinde onları buluyorlardı. Yatakları onlarla doluyor, kaynamakta olan tencerelerine, konuştukları zaman ağızlarına sıçrıyorlardı. Kurbağaların çığlıklarından birbirlerinin sözlerini işitmiyorlardı. Onlardan birini öldürdükleri zaman, yerini başka şeyin alacağından korkarlar, orada oturmaya cesaret edemezlerdi. Gidip Mûsa'ya yalvarıp yakardılar. O da onlardan söz aldı ve dua etti. Allah da büyük bir rüzgârla kurbağaları denize döktürdü ve onlardan bu musibeti kaldırdı.
Tekrar verdikleri sözü bozunca, bu sefer Allah onların üzerine kan gönderdi. Bütün suları, su kuyuları ve nehirler koyu kırmızı kan oluverdi. Öyle ki, Kıptî ile İsrâil'li, bir kabın etrafında toplanırlar, Kıptînin tarafındaki su kan; İsraillinin tarafındaki ise normal su olurdu. Yedi gün boyunca, kandan başka bir şey yiyip içmediler. Firavun dedi ki: ”Ey Mûsa! Senin ilâhına yemin ederim ki, eğer bu kanı bizden uzaklaştırırsa, mutlaka sana iman edeceğiz." Bunun üzerine Mûsa Allah'a duâ etti. Suları tatlandı. Tekrar kâfirliklerine döndüler. Bu hal, gark olma olayına kadar böyle devam etti.
134. Âyetin Tefsiri
Adı geçen tufan ve diğer
azaplar, yani o cezalar
üzerlerine çökünce, her defasında:
'Ey Mûsa! Sana verdiği söz hürmetine, bizim için Rabbi ne duâ et, eğer bizden üzerimize çöken
azabı kaldırırsan, mutlaka sana inanacağız ve muhakkak İsrâiloğullarını seninle mukaddes toprak olan babalarının yurduna
göndereceğiz' ve onları boyunduruktan ve zor işlerden salıverip serbest bırakacağız
dediler.
Buradaki ”söz" (ahd) den murad, peygamberliktir. Yani bizim için Rabbi ne duâ et, Allah'ın sana verdiği söz, yâni peygamberliğin hürmetine bizden azabı kaldırsın. Çünkü peygamberliğin hakkı ve gereği, başlarına gelen belâ ve sıkıntıların uzaklaştırılması için peygamberin, ümmeti için dua etmesidir.
135. Âyetin Tefsiri
Biz, ulaşacakları bir müddete yani sınırlı bir zamana
kadar -o da gark olma vaktidir-
onlardan azabı kaldırınca düşünüp taşınmadan
hemen sözlerinden dönüverdiler.
136. Âyetin Tefsiri
Biz de, âyetlerimizi yani Mûsa'nın getirdiği dokuz mucizeyi
yalanlamaları, onlardan yüz çevirmeleri ve onlar hakkında derinden derine düşünmemeleri
ve onlardan gafil kalmaları sebebiyle -ki tamamen onlardan gafil kalanlar gibi olmuşlardır-
kendilerinden intikam aldık ve onları dibi bulunmayan
denizde boğduk. İntikamdan maksat, helak etmektir, intikam, Allah'ın zâtına isnad edilmiştir; çünkü peygamberler Allah'tan başkasına dayanmazlar. Allah da, düşmanlarından intikam alma hususunda onların vekilidir. Böylece anlam şu olur: İşledikleri mâsiyet ve günahlardan dolayı, Firavun ve kavminden intikam almak istedik.
137. Âyetin Tefsiri
Erkek çocukların boğazlanması ve kadınların hizmetçi yapılması suretiyle, Kıptilerce
hor görülüp ezilmekte olan o kavmi de, yani İsrail oğullarını da
içini bolluk ve
bereketle, geniş rızıklarla
doldurduğumuz yerin doğu taraflarına ve batı taraflarına mirasçı kıldık. Burada geçen ”yer" Şam diyarı, doğusu ve batısı; doğu ve batı yönleridir ki, Firavunlar ve Amâlika'lardan sonra İsrail oğulları sahip olmuştur.
Rabbinin İsrail oğullarına verdiği güzel söz, onların
sabırlarına yani Firavun ve kavmi tarafından karşılaştıkları zorluklara karşı sabretmelerine
karşılık yerine geldi. Buradaki ”söz"den amaç, Allahü teâlâ'nın onlara yardım ve hâkim kılma vaadidir. Bu, Allah'ın şu sözünde zikredilmiştir: ”Biz ise istiyorduk ki, o yerde güçsüz düşürülenlere lütufta bulunalım, onları önderler yapalım, onlara (ötekilerin) yerini aldıralım. Ve o yerde onları hâkim kılalım. Firavun ile Hâmân'a ve ordularına, onlardan (geleceğinden) çekinmekte oldukları şeyi gösterelim." (Kasas: 5-6) Bu sözün tamamlanması, gereğini yerine getirmekle olur. Çünkü bir şeyi vaadetmek, ifade ve dille o şeyi yerine getirmeyi gerektirir. Onun tamamlanması ise, ancak hâriçte ve görünürde vaad edilen şeyin gerçekleşmesiyle olur.
Firavun ve kavminin yapmakta olduklarını, binaları ve köşkleri
ve yetiştirdikleri bahçeleri yani bağları ve ağaçları
helak ettik.
Âyet, aziz, Allah'ın aziz kıldığı; zelil de Allah'ın zelil kıldığı kimse olduğuna işaret etmektedir. Her kim ki, Allah yolunda zillet sıkıntısına karşı sabrederse. Allah ona izzet tacı giydirir ve onun akıbetini güzel kılar. Allahü teâlâ, İsrail oğullarına söz verip sözünü yerine getirdiği, yerin doğusu ve batısına onları hâkim kıldığı gibi, bu ümmete de söz vermiş ve şöyle buyurmuştur: ”Allah, sizlerden iman edip iyi davranışlarda bulunanlara, kendilerinden öncekileri sahip ve hâkim kıldığı gibi, kendilerini de yeryüzüne sahip ve hâkim kılacağını... va'd etti." (Nur: 55) ''Yeryüzü"nden murad, Arap ve acem kâfirlerinin yerleridir. Hadiste: ”Şüphesiz Allah yeri benim için bir araya getirdi. Böylece doğu ve batı taraflarını gördüm. Şüphesiz ümmetimin mülkü benim için bir araya getirilen yere kadar ulaşacaktır."
138. Âyetin Tefsiri
İsrâiloğullarını denizden geçirdik, (orada) kendilerine mahsus bir takım putlara devamlı surette
tapan, Mûsa (aleyhisselâm)'ın kendileriyle savaşmakla emrolunduğu Ken'an'h Amâlika'dan olan
bir kavme rastladılar. Bunun üzerine, onların hallerini gördüklerinde:
'Ey Mûsa! Onlara ait taptıkları
tanrılar gibi bizim için de bir tanrı yap, da ona tapalım
dediler. Mûsa: 'Gerçekten siz cahil bir toplumsunuz' dedi. Onları mutlak cahillikle niteledi. Çünkü onlar büyük âyet ve mucizeleri daha önce müşahede etmişlerdi.
Câveze ve câze aynı anlamdadır. ”Vadiyi geçti" ile ”Başkasını denizde karşıdan karşıya geçirdi" anlamları için câveze kelimesi kullanılır. Buradaki denizden murad ”Kulzüm" denizidir (Kızıldeniz). Onun Mısır Nil'i olduğunu söyleyenler yanılmışlardır.
Rivayete göre, Mûsa (aleyhisselâm) onları denizden Aşura günü geçirdi. Onlar da Allahü teâlâ 'ya şükür için oruç tuttular.
139. Âyetin Tefsiri
Şüphesiz bunların yani o putlara tapan Amâlika kavminin
içinde bulundukarı bâtıl
(din) yıkılmıştır. Yani Allahü teâlâ yakın zamanda onların içinde bulundukları dinlerini yıkacak, putlarını paramparça edecektir.
Ve her ne kadar niyetleri yüce Allah'a yaklaşmak olsa da,
yapmakta oldukları putlara tapmak
da bâtıldır. Tamamen yok olucudur; çünkü o mutlak küfürdür.
140. Âyetin Tefsiri
Mûsa dedi ki: 'Allah sizi âlemlere üstün kılmışken, yani sizden başkasına vermediği nimetlerini özellikle size vermişken
ben size Allah'tan başka ibâdete lâyık
bir tanrı mı arayayım?' Allahü teâlâ 'nın onlara verdiği nimetler, apaçık mucizelerdir. Bununla onları kötü muamelelerinden ötürü uyarmış oluyor. Çünkü onlar, nimetleri, Allah'ın en rezil mahlûkatma yönelmek suretiyle karşıladılar. O rezil şeyi Allah'a ortak koştular.
141. Âyetin Tefsiri
Sonra Allah, ”kurtarma" nimetini zikretti ve şöyle buyurdu: Ey İsrail oğulları!
Hatırlayın ki, size azabın en kötüsünü en şiddetlisini ve en çirkinini
yapan Firavun ailesinin elin
den sizi kurtardık. Allah'ın size yaptığı bu iyiliği hatırlayın.
Çünkü onlar oğullarınızı öldürüyorlar, kadınlarınızı hizmet gördürmek için
sağ bırakıyorlardı. İşte bunda, yani ”kurtarma" veya azabın en kötüsünde
size işlerinizin sahibi -çünkü nimet ve ceza her ikisi de Allah'tandır.-
Rabbiniz tarafından benzeri olmayan
büyük bir imtihan, yani nimet veya sıkıntı
vardır. Çünkü ”belâ-imtihan" kelimesi, her ikisi için de kullanılır. Nitekim Allahü teâlâ şöyle buyurmuştur: ”...Onları iyilik ve kötülüklerle imtihan ettik." (A'raf: 168)
142. Âyetin Tefsiri
Bana ibadet etmesi için
Mûsa ile otuz geceyi tamamlaması veya otuz gece beklemesi için
sözleştik ve ona on (gece) daha ilâve ettik. Böylece Rabbinin onun için
tayin ettiği vakit, kırk geceye tamamlandı.
"Va'd", bir faydanın, gerçekleşmesinden önce ulaşmasını haber vermekten ibarettir.
Rivayete göre Mûsa (aleyhisselâm) Mısır'da iken İsrail oğullarına, Allah, düşmanlarını helak ederse, kendilerine neyi yapacaklarını, neyi terkedeceklerini açıklayan bir kitap getireceğini vaad etmiş, Firavun helak olunca, Mûsa Rabbinden o kitabı istemiş, Allah da kendisiyle konuşmak, ona vahyetmek ve peygamberlik işini tamamlayarak onu yüceltmek için bütün Zilkade ayı boyunca, otuz gün oruç tutmasını emretmiştir. Mûsa (aleyhisselâm) bu oruçları tuttu. Sonra otuza tamamlayıp ay bitince ağzının kokusundan hoşlanmadı. Yani, ağzının kokusu oruçlunun ağız kokusu gibi olduğu için, Rabbiyle konuşmak istemedi. Harnûd ağacı dalıyla ağzını misvakladı, yerden bir miktar ot alarak çiğnedi. Bunun üzerine yüce Allah kendisine şöyle vahyetti: ”Bilmez misin, oruçlunun ağız kokusu, benim katımda misk kokusundan daha hoştur?" Böylece Allahü teâlâ, orucuna Zilhicce'den on gün daha ilâve etmesini emretti. Sonra Mûsa (aleyhisselâm) münâcat için dağa doğru hareket etmek istediğinde, Allah ona, Allah'ın kendisine bahşettiği lûtfu müşahede etmeleri için, kavminden dürüst, akıllı yetmiş kişi seçmesini emretti. O da öyle yaptı. Kardeşi Harun'u da kavmi içinde kendi yerine bıraktı. Nitekim Allahü teâlâ buyurdu ki:
Mûsa dağa hareket etmeden önce
kardeşi Harun'a dedi ki: 'Kavmim içinde benim yerime geç ve yaptıkları ve terkettikleri şeylerde onları kontrol et, ıslahı gereken durumlarında
onları ıslah et, onlar içinde fesada yer vermeyen davranışla hareket et,
bozguncuların yoluna uyma.' Senden bozgunculuk isteyene uyma ve ona davet edene itaat etme. Çünkü Mûsa (aleyhisselâm) zaman zaman kavminin çok aykırı davranışlarına tanık oluyordu. Bundan ötürü onların durumları hakkında kardeşine tavsiyede bulunmuştu.
143. Âyetin Tefsiri
Mûsa tayin ettiğimiz vakitte yani kırk gün tamamlandığında Tûr-ı Sina'ya
gelip de vasıtasız ve keyfiyetten uzak olarak
Rabbi onunla tıpkı meleklerle konuştuğu gibi
konuşunca: 'Rabbim! Bana (zatını) kendini
göster, seni görüp
sana bakayım! dedi. Mûsa (aleyhisselâm) Rab'le konuşurken, Cebrail onunla beraberdi, fakat Rabbinin Mûsa'ya ne konuştuğunu işitmedi. Bundan ötürüdür ki, insanlar içinde bu özelliğinden dolayı ona ”kelim", yâni ”kendine hitabedilen" unvanını aldı. Çünkü diğer peygamberler (aleyhisselâm)'le Allah sadece kitab ve melek vasıtasıyla konuşuyordu.
Eğer ”Niçin Allah diğer peygamberlerle değil de, sadece Mûsa (aleyhisselâm)'la karşılıklı konuştu?" denecek olursa, cevaben denilir ki: Çünkü Mûsa'nın olduğu gibi, diğer peygamberlerin, Firavun, Hâmân, Karun ve Yahudiler gibi düşmanları; onun kavminden daha edepsiz, daha katı kalpli kavimleri yoktu. Bundan dolayı Allah onu, özel konuşmasına muhatap kıldı. Görmüyor musun, Kıptî sihirbazlar ilk davetinde iman ettiler de, Yahudilerden bir kavim, birçok mucizelere tanık olduktan sonra inkâr etti. Bunun üzerine Allah onu, kavmi içinde imtihana tabi tutulduğu belâlara tahammül edebilmesi için, kendisiyle konuşmak suretiyle destekledi.
Mûsa. Rabbinin kelâmını işitince O'nu görmeye karşı iştiyakı arttı ve: ”Bu, haberin lezzeti! Peki ya gönnen in lezzeti nasıldır?" dedi. O'nu göımek istedi.
"Bana (zatını) göster" sözünden kastedilen, Allahü teâlâ'nın Mûsa'nın zatında kendi mukaddes zâtının görünmesini yaratması değildir. Aksine onunla kasdedilen, Mûsa'yı, mukaddes zâtını görmeye muktedir kılmaktır. Allah'ın onu görmeye muktedir kılması, Mûsa'nın Allahü teâlâ'yı görmesi için bir sebeptir.
Bil ki, bedenler iyi gıdalarla gelişir; haller de vakitlerin iyi değerlendirilmesiyle iyi olur. O halde cesedinin gıdası, helâl şeylerden aldığın besinler; ruhunun gıdası da, halvet vakitlerinde ibadet gıdalanyla geliştirdiğin şeydir. Kaplar temiz olduğu müddetçe, içindeki mânâ cevherleri parıldar. Basiret gözün körelmişse, kalb gözleri su fışkıran; içleri marifet nurlarıyla dolan bir cemaatin mertebelerine ulaşmaya çalışmak senin neyine? O halde sende olmayan şeye sahip çıkma. Allah'ın senden bildiği şey, sana yeter. Sana düşen, küçüklerin duruşu gibi durmak; büyüklerin edebiyle edeplenmektir.
Âyet, ehl-i sünnet ve cemaatin Allahü teâlâ'yı görmenin caiz olduğuna ilişkin delilidir. Çünkü Mûsa (aleyhisselâm), görmeyi istediği zaman caiz olduğuna inanmıştır. Ve Allah'a karşı, cevazı caiz olmayan şeye inanmak küfürdür.
(Rabbi:) 'Sen beni asla göremezsin. Fakat şu dağa bak, yani beni görmeyi isteme; çünkü sen buna dayanamazsın, ancak seninle benim arama, senden daha güçlü olan ve senin karşında bulunan şu dağı koy,
eğer o yerinde sabit ve hareketsiz olarak
durabilirse, sen de beni göreceksin!' buyurdu. Bana bakmaya güç yetireceksin. Yerinde duramazsa, sen bana bakmaya güç yetiremezsin. Çünkü dağ, sert ligiyle birlikte tecelliden etkilenir, buna dayanamaz; aksine yerle bir, paramparça ve dümdüz olursa, korkunç şeyleri müşahede anında dehşete düşen insan nasıl dayanır? Bu durum, azamet sahibi (Allah'ı) müşahede anında nasıl olur? Allahü teâlâ âyette ”bana bakamazsın" anlamında ”len tenzure ileyye" demedi de ”Len terâni", yani ”beni asla göremezsin" buyurdu. Çünkü istenen şey beraberinde idrak de olan ”rü'yet"tir. Yoksa görülen şeye doğru gözbebeğinin çevrilmesinden ibaret olan ”nazar" yani bakmak değildir. Çünkü bazı durumlarda ”nazar"da idrak olmaz. Bu da aynı zamanda bizim için delildir. Çünkü ”len ürâ= Hiç görülmiyeceğim" demedi. Eğer görülmeyecek olsaydı, elbette görülmiyeceğini haber verirdi. Çünkü durum, açıklamaya ihtiyaç duyulan bir durumdur. O da görülmesinin imkânsızlığına değil, aksine görmek isteyenin O'nu görmekten aciz olduğuna işaret eder. Çünkü görme, görmek isteyenin görmek için hazırlıklı olmasının hâsıl olmasına bağlıdır.
Denilmek istenen şudur: Sen beni insan sıfatınla ve varlığınla göremiyeceksin; çünkü insanlık özellikleri beni görmeye aykırıdır. Mûsa (aleyhisselâm) ise görmeyi ancak beşeriyyetin zahirine ve kevnî vücuduna nisbetle istemiştir. O da kesinlikle mümkün değildir. Eğer ”dünya yurdunda Allah'ın rü'yeti (görmeyi) men etmesindeki ilâhî hikmet nedir?" dersen, cevaben derim ki: Görme, dünyadaki en son lütuftur. Dünyadaki en son lütuf da mahlukatın en şereflisi içindir. O da, Miraç gecesinde başının iki gözüyle (B) Rabbim müşahede eden, Makam-ı Mahmud'un sahibi, Efendimiz Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'dir.
Mutezilenin, '"len" kelimesi, nefyin sonsuzluğunu ifade eder" sözü Lügat âlimlerince asılsız bir iddiadır ki, hiçbir muteber kitap ve sahih rivayet doğruluğuna şehadet etmez. Bâtıl olduğuna Allahü teâlâ'nın Yehudilerin sıfatı hakkındaki şu âyeti(nde kullanılan ”len" kelimesi) delâlet eder: ”Hiçbir zaman ölümü temenni etmeyeceklerdir." (Bakara: 95) Halbuki onlar kıyamet gününde ölümü temenni ederler ve derler ki: ”Ey Mâlik! Rabbin bizim işimizi bitirsin!" (Zuhruf: 77), ve ”Keşke onunla (ölümümle) her iş olup bitseydi!" (Hakka: 27)
Mûsa (aleyhisselâm)'nın Allah'ı göremiyeceğini haber verme, mutezilenin dediği gibi, ebedî olarak göremeyeceğine işaret etmez.
Rabbi o dağa tecelli edince azameti onda göründü, emir ve kudreti ona aksetti ve küçük parmakla başparmak arası miktarınca, hicabından nuru göründü ve
onu paramparça etti. Sehl ibn Sa'd es-Sâidi şöyle demiştir: ”Allah, yetmiş bin perdeden dirhem miktarınca bir nur izhar etmiştir." Büyük yaratılışına rağmen dağın başına gelen bu olursa, (yani param parça olursa), ya zayıf âdemoğlunun hali ne olur? Bazı âlimler derler ki: ”Allah, Mûsa (aleyhisselâm) için dağı fedâ etmiştir. Eğer Mûsa (aleyhisselâm) dehşete kapılmasaydı, mutlaka dağın eridiği gibi erirdi."
Mûsa da gördüğü şeyin dehşetinden
baygın düştü. Aydınca gördüğü şeyi tazim ederek
dedi ki: 'Seni noksan sıfatlardan tenzih ederim, senden izinsiz senden bir şey istemem, dünyada istemeye cesaret ettiğimden dolayı
sana tevbe ettim. Sen ise onu, ancak âhirette vaad ettin.
Ve ben senin azametin ve celâline, yahut dünyada senin görülmeyeceğine
Müminlerin ilkiyim.'
Bil ki Mutezile, Allah'ı görmeyi inkâr etti. Nitekim Keşşaf Tefsiri sahibi ez-Zemahşerî Ehl-i sünneti kötülemek ve sapıklık içerisinde olduklarını belirtmek için şu beyitleri söylemiştir:
Öyle bir cemaat vardır ki kendi heva heveslerine sünnet dediler.
Fakat onlar, yemin ederim ki semerlenmiş eşektirler.
Onlar Allah'ı yaratıklarına benzetir.
Halkın kendilerini kötülemesinden korktular ve
"Âhirette Allah keyfiyet siz olarak görülecektir. ” sözünün arkasına gizlendiler.
Ehl-i sünnet âlimlerinden biri de ona cevaben şu beyitleri söylemiştir:
Zâlim olan bir topluluk ne tuhaftır ki Kendilerini adaletle vasıflandırdılar. Yemin ederim ki onların hiçbir bilgileri yoktur. Allah'ın sıfatlarını nefyederek zatını ta'tîl Onlara bilmedikleri bir yönden gelmiştir.
el-Mevlâ İbrahim el-Eruskî de aşağıdaki beyitleri söylemiştir:
Aramızda hüküm vermesi için Allah'ın kitabına razı olduk
Rasûlüllah'ın sözü en açık hükmedicidir.
Allah'ın âyetlerini tahrif etmek sapıklıktır.
Açık delilleri reddetmek adalet değildir.
Rasûlüllah'ın ashabını sapıklıkla itham edip onları kınamak
Ve Nazzam ile Vasıl b. Atâ'run görüşlerini tasrih etmek de adalet değildir.
Peygamberi yalanlamak adalet olsaydı.
Yaratıkların en âdili As b. Vâil olurdu.
Ey Carullah (ez-Zemahşerî) sen dalâlet fırkasından olmasaydın Şahsında bütün faziletlerin toplanmasına layık olurdun.
144. Âyetin Tefsiri
"Sana tevbe ettim ve ben Müminlerin ilkiyim" dediğinde,
(Allah) Mûsa (aleyhisselâm)'ya:
'Ey Mûsa, dedi, her ne kadar durumunun düzelmesi ve zâtının bekası için seni, beni görmekten men ettiysem de, bundan dolayı tasalanıp hüzünlenme:
ben risâletlerimle ve (sana) vasıtasız
konuşmamla seni zamanındaki mevcut
insanların başına seçtim ve seni onlardan üstün kıldım. Burada ”risaletler"den kastledilen, Tevrat'ın esfârıdır. ”Esfâr" da ”siff'in çoğuludur ve kitaplar anlamındadır.
Peygamberlik ve hikmet şerefinden
sana verdiğimi al ve nimete karşı
şükredenlerden ol.'
145. Âyetin Tefsiri
Mûsa için nasihat ve din işlerinden muhtaç oldukları
her şeyin açıklamasına dair ne varsa hepsini yeşil zümrüdden
levhalarda dokuz levhada
yazdık. Yani onun için bütün nasihatleri ve hükümlerin hepsini yazdık.
Ve dedik ki: 'Bunları yani levhaları
kuvvetle, azim ve ciddiyetle
tut, kavmine de onları en güzel şekilde tutmalarını gereği ile amel etmelerini
emret.
Buradaki ”emret" nedb ve daha faziletlisini seçmeye teşvik ifade eder.
Kutrub der ki: ”En güzel şekilde" yani güzelini ki, hepsi güzeldir. Allahü teâlâ'nın ”Allah'ı anmak elbette en büyük ibadettir." (Ankebût: 45) âyetinde olduğu gibi.
Ey İsrail oğulları!
Yakında size yoldan çıkmışların Firavun ve kavminin Mısır'daki
yurdunu nasıl harabeye çevirdiğimi
göstereceğim' ki, bundan ders alasınız ve Tevrattaki hükümlere göre amel etmekle ilgili size emredilene muhalefet ederek yoldan sapmayasınız. Firavun'un topraklan Mısır'da, zorbalar ve Âmâlika'nın toprakları ise Şam'daydı.
146. Âyetin Tefsiri
Yer yüzünde haksız yere yani hak olmayan bir şey ve aşırı zulüm düşüncesi sebebiyle
böbürlenenleri âyetlerimden uzaklaştıracağım.
Ayetlerden ınurâd, Tevrat levhalarında yazılı olan, nasihat, ahkâm ve diğer tekvini âyetlerdir. Onları bunlardan uzaklaştırmanın mânâsı, kalblerinin mühürlenmesi demektir ki, böylece onlar, bu âyetler hakkında düşünemezler, içinde bulundukları kibir ve zorbalıkta ısrar ettikleri için onlardan ibret alamazlar.
Bunun anlamı: Kendilerini büyük sayanların, meziyet ve fazilet bakımından kendilerini halkın üstünde görenlerin kalblerini mühürleyeceğiz, böylece onlar bizim enfüs ve âfâkta konulan tenzili ve tekvini âyetlerimizden yararlanamazlar ve onun eserlerinin ganimetlerinden istifade edemezler. Öyleyse ey İsrail oğulları, onların yolundan gitmeyiniz, yoksa siz de onlar gibi olursunuz!
Böbürlenme, adı geçen âyetlerden istifadeden mahrumiyete götürdüğü için, âyetten kasdedilen şey, İsrâiloğullarını, kendilerini âyetler hakkında düşünmekten ve o âyetlerle doğruya ulaşmaktan uzaklaşmaya götüren böbürlenmekten sakındırmaktır. Ta ki, Tevrat'ın hükümlerini ciddiyet ve arzu ile tutsunlar.
Onlar bütün mucizeleri görseler müşahede etseler
yine de iman etmezler yani bunların her birini inkâr ederler.
Doğru yolu görseler onu yol edinmezler, yani: Kendilerini sapıklık kapladığı ve tabiatları bozulduğu için hakka yönetmezler ve o yola asla koyulmazlar.
Fakat azgınlık yolunu görürlerse, hemen onu yol edinirler. Yani, bâtıl arzularına uygun ve onları bu aşırı isteklerine ulaştın cı olmasından ötürü, bu yolu kendilerine nerede ise ayrı kuruyacakları bir yol olarak seçerler.
Bu durum yani, doğru yoldan yüz çevirme ve azgınlık yoluna tam yönelme,
onların muttasıl" oldukları çirkinliklerin haksızlığına ve bunların zıtlarının hak oluşuna delâlet eden
âyetlerimizi -ki bunlar indirilen âyetler ve mucizedir.-
yalanlamalarından ve onlardan gafil olmalarından, onlar hakkında düşünmediklerinden
ileri gelmektedir. Yoksa kesinlikle bâtıl şeyleri işleyemezlerdi.
Âyetlerden gafletten maksat, onlar hakkında düşünmemektir. Bir şeyden yüz çevireni, o şeyden gaflet edene benzetmek için, âyetleri düşünmemek onlardan gaflet etmekle ifade edilmiştir.
147. Âyetin Tefsiri
Halbuki âyetlerimizi ve âhirete yâni âhiret yurduna
kavuşmayı yalanlıyanların sıla-i rahim, muhtaç kimseye yardım etme ve benzeri konularda yaptıkları
amelleri boşa gitmiş, yani bâtıl olduğu ortaya
çıkmıştır. Dolayısıyla, onlar, o amellerden faydalanamazlar.
Onlar küfür ve günah cinsinden
yapmakta oldukları amellerinin cezasından başka birşeyle mi cezalandırılırlar? Buradaki ”fiel" istifham ve inkâr manasınadır demektir.
148. Âyetin Tefsiri
Mûsa'nın arkasından Tur'a gitmesinden sonra
kavmi, altın ve gümüşten oluşan
zinet takımlarından, sığır gibi
böğürmesi olan, cüssesi altından olup ruhu olmayan
bir buzağı heykelini yapıp ilâh edindiler.
Kıptîlere âit olduğu hakle, zinet takımlarının onlara, yani Hazret-i Mûsa'nın kavmine izafe edilmesi, yakın bir münasebetten ötürüdür. Çünkü onlar o takımları, Mısır'dan çıkmayı düşündüklerinde sahiplerinden ödünç almışlardı. Onların bu buzağı heykeline taptıkları süre kırk gündü. Bu sebeple Tih'te kırk sene cezalandırılmışlardır.
Hazret-i Mûsa kavmine, otuz günlüğüne dağa gidip geleceği konusunda söz vermişti: Dönüşü gecikince Sâmiri onlara dedi ki: ”Siz zinet takımlarını Firavunun halkından aldınız. Allah da sizi bu cinayetten dolayı cezalandırdı ve Mûsa'yı sizden uzaklaştırdı."Zinet takımlarını toplayın da onları yakayım. Belki Allah Mûsa'yı bize döndürür. Sâmiri bu takımlardan onlar için bir buzağı yaptı. Ağzına Cebrail (aleyhisselâm)'in atının izinden bir toprak koydu, oradan böğürme ve hareket ortaya çıktı. Samîrî dedi ki: ”Bu sizin de, Mûsa'nın da tanrısıdır" (Tahâ: 88) Onlar da ona taptılar.
Bir rivayete göre de Sâmirî bu buzağıyı içi boş olarak yaptı ve içine özel bir biçimde tüpler yerleştirdi. Sonra onu rüzgârın estiği yere koydu. Rüzgâr bu tüplere giriyor, böylece heykelden, buzağı böğürmesine benzer özel bir ses çıkıyordu. İsrâiloğulları onun böğüren bir canlı olduğunu zannederek etrafında dansediyorlardı.
Kurtubî'nin anlattığına göre Tarsûsi'ye sorarlar: ”Kurandan bir şey okumak, sonra şiirler (bugünkü haliyle ilâhi ve kasideler) söylemek için toplanan, def çalarak rakseden bir topluluğun içinde bulunmak helâl mıdır, yoksa değil mi?" Bunun üzerine Tarsûsî şu cevabı verir: ”Sufilerin mezhebi, boş şevlerle iştigal, cehalet ve sapıklıktır. İslâm ise, Allah'ın kitabı ve Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın sünnetinden ibarettir. Raks ve kendinden geçmeye gelince, onu ilk ortaya koyan Sâmiri'n in arkadaşlarıdır. Böğüren buzağıyı ilâh edindiklerinde, etrafında raks etmeye, kendilerinden geçmeye başladılar. Bu da buzağıya tapanların dinidir. Yoksa, Nebi (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabıyla, sanki başlarında vakardan bir kuş varmış gibi otururlardı. Öyleyse devlet adamı veya onun vekillerine düşen, onların camilerde veya başka yerlerde toplanmalarına engel olmaktır. Allah'a ve âhiret gününe inanan kimselerin onlarla bir arada bulunması, onların hurafelerine yardım etmesi helâl olmaz. Bu, Mâlik'in, Şafiî'nin, Ebû Hanife'nin, Ahmed'in ve Müslümanların diğer imamlarının görüşüdür." Hayat'ül-Hayavan’da böyle anlatılmıştır".
Görmediler mi ki o buzağı
onlarla ne konuşuyor, ne de onlara yol gösteriyor? Yani onda ulûhiyet özelliklerine ait hiçbir şey yoktur. Çünkü onun ne konuşmaya, ne de emir ve yasaklamalarda bulunmaya gücü yetmez. İşlemek üzere gidecekleri herhangi bir hayır yoluna da irşad edemez.
Onu ilâh olarak
benimsediler. Halbuki o ilâh olsaydı, onlarla konuşur ve onları irşad ederdi. Çünkü ilâh, kullarını ihmal etmez. Onu tanrı olarak benimsediler ve onun cisimlerin, güçlerin ve kaderin yaratıcısı olduğunu zannettiler.
Ve böylece onlar, eşyayı kendi yerinden başka yere koyarak
zâlimler oldular. Buzağıyı ilâh edinmeleri de onların yaptığı yeni bir şey değildir.
149. Âyetin Tefsiri
Sonra pişmanlıklarından dolayı
başları elleri arasına düşürülüp de başlarını iki elleri arasına koyup da -ki bu, son derece pişman olduklarını gösteren bir davranıştır, çünkü çok pişman olan ve umduğunu elde edem iyen kimse parmağını ısırır- buzağıyı ilâh edinmekle
kendilerinin gerçekten sapmış olduklarım görünce, yani âdeta gözleriyle görüyormuşçasına buna kesin olarak iman ettiklerini anlayınca
dediler ki: 'Eğer Rabbimiz bize Tevrat'ı bir rehber olarak indirmek suretiyle
acımaz ve bizi günahlarımızdan vazgeçmek suretiyle
bağışlamazsa buzağıya tapmamız sebebiyle
mutlaka ziyana uğrayanlardan olacağız.'
150. Âyetin Tefsiri
Mûsa, Tur dağından çok
kızgın ve üzgün bir halde kavmine dönünce: Ey buzağıya tapanlar!
'Ben aranızdan ayrılıp dağa gittik
den sonra arkamdan ne kötü işler yapmışsınız! Rabbinizin emrini beklemeyip yani peygamberlerinizi bekleyerek ona verdiğiniz sözü tutmak ve tavsiyesini yerine getirmek gerekirken, bunu yapmayıp
acele mi ettiniz?' dedi. Mûsa'nın kavmine kızmasından, yüce Allah'ın kendisine bildirmesi dolayısıyla onların buzağıya taptıklarını önceden bildiğini anlıyoruz.
Tevrat'ın yazılı olduğu
Levhaları elinden
yere attı ve kardeşinin yani Harun (aleyhisselâm)'un
başını yani başındaki saçını
tutup bu kötü davranışlarından dolayı onları engellemediğini düşünerek
kendine doğru çekmeye başladı. Harun (aleyhisselâm), Hazret-i Mûsa'dan üç yaş büyüktü ve yumuşak başlı bir kimseydi. Kendi hakkında gerekeni yapmadı düşüncesini kaldırmak için
kardeşi: 'Anamın oğlu! Bu kavim beni cidden zayıf gördüler ve kendilerini buzağıya tapmaktan alıkoymak için ne kadar çaba gösterdiysem de olmadı,
nerede ise beni öldüreceklerdi. Sen de düşmanları bana güldürme. Bana gülmelerine sebep olacak davranışta bulunma
ve beni bu zâlim kavimle beraber tutma!' Beni azarlamakla veya gerekeni yapmadı diye suçlamakla beni onlardan biri olarak sayma
dedi.
Harun'un. Mûsa ile anne baba bir kardeş oldukları halde, sadece annesini anarak ”anamın oğlu" ifadesini kullanması. Hazret-i Mûsa'nın, kendisine şefkatle muamele etmesi ve kalbini kıracak şeyler söylememesini sağlamak içindir.
151. Âyetin Tefsiri
Mûsa: 'Rabbim, haksız yere kardeşime yaptığım muameleden dolayı
beni ve eğer kavmin buzağıya tapmasını engelleme konusunda kusur etmişse
kardeşimi bağışla, geçmişte yaptıklarımızı bağışladıktan sonra bize çok nimette bulunmak suretiyle
bizi rahmetine kabul et! Haddâdî der ki: Bunun anlamı ”bizi cennetine girdir" demektir. Mûsa (aleyhisselâm) kardeşini hoşnut etmek ve ona gülen düşmanlarına karşı ondan hoşnut olduğunu göstermek düşüncesiyle kendisi için af diledi. Çünkü
sen merhametlilerin en merhametlisisin!' Sen bize karşı, bizim kendimize olan merhametimizden, anne ve babalarımızın bize olan merhametinden daha merhametlisin
dedi.
Rivayet edildiğine göre, gencin birisinin dili tutuldu ve ölüm esnasında kelime-i şehadet getiremedi. Durumu Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e bildirdiler. O da hastanın yanına girdi ve kelime-i şehadet getirmesini istedi. Fakat genç bir türlü getiremiyordu. Bunun üzerine peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): ”Namaz kılınıyor muydu, zekât vermiyor muydu, oruç tutmuyor muydu?" buyurdu. Dediler ki: ”Evet, bunların hepsini yapıyordu". Bunun üzerine Rasûlüllah: ”Ana ve babasına âsi oldu mu?" diye sordu ve orada bulunanlardan ”evet" cevabını alınca da, annesini çağırmalarını istedi. Gözleri görmeyen yaşlı bir kadın geldi. Peygamber Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) ona: ”Oğlunu affetmez misin?" buyuranca, kadın: ”Affetmem! Çünkü o beni tokatladı ve gözümü çıkardı" dedi. Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) ”Odun ve ateş getirin" dedi: Kadın bununla ne yapacağını soranca da: ”Yaptığının karşılığı olarak senin gözünün önünde onu yakacağım", buyurdu. Bunu duyan kadın: ”Affettim, affettim! Ben onu ateş için mi dokuz ay karnımda taşıdım, iki yıl onu ateş için mi emzirdim? Annelik merhameti nerede kaldı?" deyince, gencin dili çözüldü ve kelime-i şehadet getirdi.
152. Âyetin Tefsiri
Sâmiri ve taraftarları gibi kalblerine buzağı sevgisi içirilip
buzağıyı ilâh olarak
benimseyenlere, suçların en büyüğünü ve en çirkinini işledikleri için
mutlaka Rablerinden âhirette büyük
bir gazap ve dünya hayatında bir alçaklık erişecektir. Bu, kendileri ve çocukları için kararlaştırılmış gariplik ve miskinlik alçaklığıdır.
İşte Biz Allah'a iftira eden
iftiracıları böyle cezalandırırız.
153. Âyetin Tefsiri
Hangi kötülük olursa olsun,
kötülükler yaptıktan sonra, işlenen o kötülüklerin
ardından tevbe edip de, sağlam ve samimi olarak
iman edenlere ve imanın gereği olan salih amellerle meşgul olup -birinci grubun yaptığı gibi- yaptıkları kötülükte ısrar etmeyenlere
gelince, şüphesiz ki o tevbe ve imandan yani tevbe edip Allah'a döndükten
sonra, Rabbin elbette ne kadar büyük ve çok olursa olsun, günahları
bağışlayan ve dünya ve ahirette rahmetinin her çeşidiyle
esirgeyendir. Şüphesiz tevbe, bağışlamayı gerektirir. Tevbe, geri dönüştür. Kul, tevbeyle nitelendiğinde, bundan, kasdedilen, günahtan dönüştür. Bununla Allah nitelendiğinde ise, ondan kasdedilen bağışlamak suretiyle azaptan dönüştür.
Tevbe iki kısımdır: Zahir ve bâtın. Zahir tevbe, görünen günahlardan tevbedir. Bu da günahları terk etmek ve organları ibâdette kullanmakla olur. Bâtın tevbe ise kalbin içteki gizli günahlardan tevbesidir. Bâtın günahların terki de, dil sussa bile kalbin susmadan zikirde bulunmasıdır.
Nefsin tevbesi, dünya ile ilişkileri kesme, kolaya yapışma ve iffetli olma;
Ruhun tevbesi ilâhî marifetlerle süslenme:
Sırrın tevbesi de, dünyadan yüz çevirdikten sonra yüce huzura yönelmedir.
Kul, kötülükten uzaklaşır, amelini düzeltirse, Allah da onun durumunu düzeltir, aldığı nimetleri ona iade eder. Öyleyse mü'mi ne düşen şey, hemen tevbe edip güzel amel işlemektir. Çünkü iyilikler, kötülükleri giderir.
154. Âyetin Tefsiri
Kardeşinin özür dilemesi ve kavmin tevbe etmesi sebebiyle
Mûsa'nın öfkesi dinince, attığı
levhaları aldı. Bundan anlaşılıyor ki, levhaları attığı zaman levhalar kırılmamıştır. Burada ”öfkesi dinince" anlamı vereliğimiz ”sükût" kelimesi, konuşmayı kesmek demektir. Gazap sustu, denilemez. Öyle ise mecazî anlamda kullanılmış, olup ”öfkesi dinince" demektir.
Levh-i mahfuz'da yazılmış olan
onlardaki yazıda, Rablerinden korkanlar için hidâyet yani hakkı açıklama
ve hayra ve iyiye irşad etmek suretiyle insanlar için
rahmet vardı. ”Nesh", Bir metni asıl nüshadan aynen kopya etmek, başka bir sayfaya aktarmak demektir. Bir kitabı başka bir kitaptan harfi harfine aktararak yazdığında, ”bu kitabı şu kitaptan neshettim" yani ”ondan naklettim" dersin. Burada, kitabın âyetlerinden faydalananlar onlar olduğu için özellikle ”Rablerinden korkanlar" söz konusu edilmiştir. Şüphesiz haşyet, ancak Allah'ın sıfatlarını tanımaktan doğar. Allah'tan haşyet'in göstergesi de dünyayı ve halkı terketmek, nefis ve şeytanla savaşmaktır.
155. Âyetin Tefsiri
Mûsa, buzağıya taptıklarından dolayı özür dilesinler diye İsrail oğullarının seçkinlerinden yetmiş adam getirmesi için kendisine
tayin ettiğimiz vakitte kavminden yetmiş adam seçti ve huzura getirdi. Bu vakit, münâcat ve konuşma vakti değil, tevbe vaktidir. ”Biz Allah'ı açıkça görmedikçe sana inanmayız" (Bakara: 55) dediklerinde, görme isteğinden dolayı
onları o müthiş deprem yakalayınca Mûsa dedi ki: 'Ey Rabbim, dikseydin yani buzağıya tapmaktan engelleme konusunda kusur ettikleri, ona tapanların ısrarlarını gördükleri halde onlardan ayrılmadıkları sırada
onları da, günahlarımızdan ötürü
beni de daha önce helak ederdin. İnat ve ”ru yet" isteğine karşı cesaret etme gibi
içimizden birtakım beyinsizlerin işlediği günah
yüzünden hepimizi helak edecek misin? Buradaki soru, ”bizi helak etme" anlamındadır. Dolayısıyla ”hepimizi helak edecek misin?" sorusu, ”beyinsiz bazı kimselerden meydana gelen günah dolayısıyla büyük bir topluluğu helak etmen senin şanına yakışmaz" demek olur.
Bu iş yani beyinsizlerin içine düştüğü fitne
senin imtihanından başka bir şey değildir. Yani, bu senin mihnetin ve imtihanındır. Çünkü onlara sözünü işittirdin de onlar bununla meftun oldular.
Onunla yani o imtihan sebebiyle, sapmasını
dilediğini saptırır, böylece kendisine ait olmayan şeyi istemekle haddini aşar,
dilediğini de doğru yola iletirsin, hakka ulaştırırsın.
Sen bizim velinıizsin. İşlerimize kaim, bizim yardımcımız ve bizim koruyucumuz sadece sensin. İşlediğimiz günahlardan dolayı
bizi bağışla, dünyevî ve ııhrevî rahmet eserleri bahşederek
ve bize rahmet et. Sen, bağışlayanların en iyisisin. Kötülüğü bağışlar, onu iyiliğe çevirirsin.
Mağfiret, yani bağış, azabın kaldırılması; rahmetse hayrın ulaştırılmasıdır. Burada bağışın rahmetten önceye alınması, zararın uzaklaştırılmasının yararı elde etmekten önce olmasındandır. Burada bağışın özellikle anılması ise, makam dolayısıyla onun daha önemli oluşundandır.
156. Âyetin Tefsiri
Bize, bu dünyada da iyilik, güzel geçim ve taate muvaffakiyet
yaz, âhirette de. Yani: Orada da bize iyilik yaz. Âhiretteki iyilik güzel mükâfat, veya cennettir.
Biz sadece işlediğimiz büyük mâsiyetlerden tevbe ederek
Sana döndük.' Bir rivayete göre, onları o müthiş deprem yakalayınca, hepsi öldü. Bunun üzerine Mûsa (aleyhisselâm) Allah'a yalvarmaya başladı ve Allah da onları diriltti.
Allah buyurdu ki: Benden başkasının dahli olmaksızın
'kimi dilersem onu azabıma uğratırım. Rahmetim ise mü'min ve kâfir, hatta mükellef ve mükellef olmayan
her şeyi kuşatmıştır. Hiçbir müslüman ve kâfir yoktur ki, dünyada O'nun rahmetinin ve nimetlerinin eserleri onlar üzerinde bulunmasın. O rahmetle yaşarlar ve onunla kazanç sağlarlar. Fakat o rahmet, âhirette sadece müminlere hastır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur:
Onu âhirette kötülükten, küfürden ve günahlardan
sakınanlara, zekâtı verenlere ve bütün
âyetlerimize devamlı imanla
inananlara ve onlardan hiçbirini inkâr etmeyenlere
yazacağını.' Burada zekâtın özellikle anılması, onlara zekât vermenin çok ağır gelmesindendir.
157. Âyetin Tefsiri
Geçmişte ve bugün İsrail oğullarının kendileriyle ibadet ettikleri
yanlarındaki Tevrat ve İncil'de ismini ve sıfatını
yazılı buldukları o elçiye, yani kendisine özel olarak bir kitab vahyettiğimiz Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e,
o okuma yazma bilmeyen
ümmî peygambere uyanlar var ya, işte o peygamber onlara iyiliği yani tevhidi ve İslâm'ın hükümlerini
emreder, onları kötülükten, şeriat ve sünnette olmayan şeylerden
men eder, onlara zulümlerinin uğursuzluğu sebebiyle kendilerine haram kılınan içyağı gibi
temiz ve güzel şeyleri helâl, kan ve domuz eti gibi
pis ve zararlı şeyleri haram kılar. Ve üzerlerindeki ağırlıkları, sırtlarındaki zincirleri atar. Yani, diyet koyınaksızın bilerek ve hata ile adam öldürmekte kısas uygu lamasını, pislik değen elbisenin pislik yerinin kesilmesi ve yıkamayla yetinilmemesi, ganimetlerin yakılması ve cumartasi günü çalışmanın tamamen haram kılınması gibi ağır teklifleri hafifletir.
Bu meşakkatli teklifler, ağır yüke ve elleri boyuna bağlayan zincirlere benzetilmiştir. Aslında âyette geçen ”Isr" insanı hareket etmekten alıkoyan ağırlık, ağır yük demektir.
Beyzâvî der ki: ”Burada Peygamber, Allah'a nisbetle ”Rasûl"; kullara nisbetle de ”Nebi" olarak isimlendirilmiştir."
"Ümmî" okuma yazma bilmeyendir. Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem)'in ümmî oluşu, mucizeleri cümlesindendir. Çünkü o, güzel okuma yazma bilmiş olsaydı, öncekilerin ve sonrakilerin kitaplarını mütalâa etmek ve bu ilimlerin o araştırına ve okumaların sonucu olmakla itham edilirdi. Halbuki, tahsilsiz ve mütalâasız olarak öncekilerin ve sonrakilerin ilimlerini içine alan bu büyük Kuranı getirmesi, apaçık mucizeleri cümlesindendir.
"Temiz ve güzel" olarak tercüme ettiğimiz ”tayyibât" amaç, insan tabiatının temiz ve lezzetli bulduğu, ”pis ve zararlı" şeklinde tercüme ettiğimiz ”habais" de insan tabiatının pis bulduğu ve nefret ettiği şeylerdir. Ayetten anlaşılan ise, şeriatın helâl olduğuna hükmettiği şey helâl, haram olduğuna hükmettiği şey de haramdır.
O peygambere yani, ümmî Rasûl ve Nebinin nübüvvetine
inanıp ona saygı gösteren, emir ve nehiylerinde ona itaat eden, düşmanlarını ondan uzaklaştırmak suretiyle ona
yardım eden ve onunla birlikte gönderilen nura yani gözlerdeki ışık gibi, ışığı kalblerde olan Kur'an'a
uyanlar var ya, işte bu yüce sıfatlarla muttasıf olup,
kurtuluşa erenler, istediklerini elde edenler, sıkıntılardan kurtulanlar
onlardır. Yoksa onların dışındaki inatçı milletler değildir.
Şurasını bilmelisin ki, peygamberler silsilesinin tertibindeki ilâhî amaç, varlığın efendisi Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in peygamberliğidir. Kendinden önceki peygamberlerin varlığı, onun şerefli varlığının mukaddimesi gibidir. O, özet, sonuç, öz. Nebilerin ve Rasûllerin en şereflisidir. Nitekim o, şöyle buyurmuştur: ”Altı şeyle Peygamberlere üstün kılındım: Bana Cevâmiu'l-kelim verildi. Düşmanlarımın kalbine korku salmakla üstün kılındım. Ganimetler bana helâl edildi. Yeryüzü bana namazgah ve taharet sebebi kılındı. Bütün insanlara peygamber olarak gönderildim. Benimle peygamberler silsilesi son buldu."
Geçmiş ilâhî kitablardan maksat, Nebi (sallallahü aleyhi ve sellem)'ye indirilen Kur'an'dır. O, ilâhî kitaplann özü ve en büyüğüdür. Önceki kitapları tasdik edicidir. Çünkü o, öyle bir lâfızla gelmiştir ki, belâğatçılar ona benzer bir sûre ve mânâsını getirmekten âciz kalmışlardır. O, önceki kitaplardaki ahkâm, âdâb ve faziletleri cami, hüccet, burhan ve delileri içine almaktadır.
Geçmiş ümmetlerden maksat ise, rahmete maznar olan bu ümmettir. Yani, ümmet-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'dir. O, kendisinden önceki ümmetlerin neticesi gibidir. Ve o, vasat ümmettir. ”Böylece sizi orta (dengeli) bir ümmet kıldık." (Bakara: 143)
158. Âyetin Tefsiri
Ey Rasûlüm Muhammed!
De ki: 'Ey insanlar! Gerçekten ben sizin hepinize, göklerin ve yerin sahibi, her ikisinde de tasarruf eden
Allah'ın gönderdiği
elçisiyim. Hitap geneldir. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) diğer peygamberlerin aksine insan ve cinlerin hepsine, kendi çağdaşlarına ve onlardan sonra kıyamet gününe kadar geleceklere gönderilmiştir. Diğer peygamberler ise kendi kavimlerine ve çağdaşlarına gönderilmiş, şeriatleri kıyamete kadar devam etmemiştir. Bunun anlamı: Ben sizin hepsinize gönderilmiş olan, Allah'ın elçisiyim. Sizi Allah'a ibâdete ve O'nu birlemeye (tevhide) çağırıyorum.
Burada ”insanlar" anlamındaki ”nâs" kelimesi konusunda Cevherî der ki: ”Nâs" insan ve cinlerden olur. ”Üns'un çoğuludur. Aslı ”Ünâs"tır.
O'ndan başka ilâh yoktur. Çünkü âleme kim sahipse yegâne ilâh da odur.
O, diriltir ve öldürür. Bu, ulûhiyeti pekiştirme ifadesidir. Çünkü ancak kendisinden başka ilâh olmayan birisi diriltme ve öldürmeye güç yetirebilir. Bu, insanları nutfeden yaratarak diriltir ve ecelleri sona erince onları öldürür, anlamındadır. Bu konuda şöyle de denilmiştir: Öldükten sonra dirilmek için ölüleri diriltir ve dünyada dirileri öldürür.
Öyleyse Allah'a ve O'nun okuyup yazmayan
ümmî peygamber olan Rasûlüne inanın -ki o (peygamber) de Allah'a ve onun kelimelerine inanmaktadır., yani, diğer peygamberlere ait haberlerden, onlara gelen kitaplardan ve vahiyden kendisine indirilene gönülden inanan Rasûlüne iman edin
ve din hususunda yaptığı ve terkettiği şeylerde
ona uyun ki, doğru yolu bulaşınız.' Yani istediğinize ulaşasınız.
Cüneyd der ki: ”Allah'ın Rasûlünün izinden giden, sünnetine uyan ve yoluna koyulanların dışında herkese bütün yollar kapalıdır. Çünkü hayır yollarının hepsi ona, onun izini takip edenlere ve sünnetine uyanlara açıktır."
Rivayet edildiğine göre, bir gün Ebû Yezid el-Bestami arkadaşlarına: ”Kalkın, şu kendisini velayetle meşhur eden kimseye gidip bakalım." dedi. Kalkıp gittiler ve onun mescide doğru yöneldiğini gördüler. Sonra adam mescidin kıble tarafına doğru tükürdü. Bunun üzerine Ebû Yezid adama selâm vermeden geri döndü ve şöyle dedi: ”Bu, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a ait âdâbtan yoksun görünüyor ve bu konuda emniyet telkin etmiyor. Peki nasıl olur da veliler ve sıddıklar makamına yükseldiği konusundaki iddiasından emin olunabilir?"
Ahmed b. Hanbel'den şöyle rivayet edilir: ”Bir gün bir grupla beraberdim. Soyunup suya girdiler. Bense: 'Allah'a ve âhiret gününe iman eden kimse peştamalsiz hamama girmesin' hadisiyle amel ederek soyunmadım. O gece rüyamda, birinin bana şöyle söylediğini gördüm: 'Ey Ahmed! Sana müjde! Sünnete uyduğun için Allah seni mağfiret buyurdu, seni kendisine uyulan imam kıldı.' Ona: 'Sen kimsin' diye sordum. 'Ben Cibril'im' dedi."
Abbas b. Rebia şöyle der: ”Ömer ibn Hattâb (radıyallahü anh)'ı Hacer-i Esved'i öperken gördüm. Şöyle diyordu: 'Ben biliyorum ki, sen bir taşsın, ne fayda verebilirsin, ne de zarar. Eğer Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı, seni öperken görmeseydim, seni öpmezdim."'
Uymak istediğin zaman, Hazret-i Adem'in, onun dışındaki peygamberlerin ve velilerin, bayrağı altında olduğu, peygamberlerin Efendisi Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e uy. Ümmetinden birine uyacağında da, sırf insanlar arasında meşhur, emirler ve sultanlar katında makbul olduğu için uyma. Sana düşen, önce hakk'ı tanıman sonra kişileri onunla ölçmendir. İlmin kapısı Ali (radıyallahü anh) bu hususta şöyle der: ”Kim hakkı kişilerle tanırsa, o, dalâlet çöllerinde başıboş dolaşır. Hakkı tanı ki, hak ehlini tanıyasın." Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a uyduğun ölçüde, Onunla ve Onunla ilgili her şeyle münasebetini sağlamlaştırır, seninle O'nun arasındaki sevgi bağını güçlendirirsin.
159. Âyetin Tefsiri
Mûsa'nın kavminden hak ile donanmış olup
doğru yolu gösteren ve onunla aralarında geçen hükümlerde
âdil davranan bîr topluluk, yani cemaat
vardır. Yüce Allah, yukarıdaki âyetlerde buzağıya tapan o azgın ve isyankârlardan bahsedince, ardından bu âyette onların zıddı olan saidlerden de söz etmiştir. Buradaki ”kavim"den amaç, Mûsa (aleyhisselâm) zamanındaki İsrâiloğullarıdır.
160. Âyetin Tefsiri
Biz İsrâiloğullarını, yani Mûsa'nın kavmini, Yakub'un on iki oğlundan gelen
oymaklar halinde birbirinden ayırdedilebilir bir ümmet veya bölük olarak
on iki kabileye ayırdık. Bunlar, her biri diğerine kin besleyen ve kendi kabilelerini ötekinden üstün gören on iki fırkaydı.
Yaptıkları kötü işler sebebiyle bulundukları Tih çölünde günlerce susuz kalıp
kavmi Mûsa'dan su isteyince, ona; 'Asanı taşa vur' diye vahyettik. Derhal kabileler adedince
ondan on iki pınar fışkırdı. Her kabile içeceği yeri, yani kendilerine âit olan pınarı
belledi. Aralarındaki kavmiyetçilik sebebiyle, her kabile kendi pınarından içer, başkalarını aralarına karıştırmazlardı.
Hazret-i Mûsa'nın asası, cennetten gelme bir asadır. Adem (aleyhisselâm) cennetten yanına alarak yeryüzüne getirmiştir. Peygamberler ona mirasçı oldular ve o Şuayb (aleyhisselâm)'a kadar ulaştı. O da onu Hazret-i Mûsa'ya verdi. Asâ'nın taşa vurulması olayı, bazı değişikliklerle Bakara Sûresinde geçmiştir.
Mûsa (aleyhisselâm) asasını vurunca kayadan suyun çıkması Kur'an-ı Kerim'de ”inbicâs" ve ”inficâr" kelimeleriyle ifade edilmektedir. ”İnbicâs" suyun az olarak çıkması, ”inficâr" ise çok olarak çıkmasıdır. Su kayadan başlangıçta az, daha sonra da çok olarak çıktığı için bu iki tabir de kullanılmıştır.
Sonra gündüz güneşin sıcağından koruması için
üzerlerine bulutla gölge yaptık. Gece de ateşten bir direk iner, onun ışığıyla yol alırlardı.
Onlara kudret helvası ve bıldırcın eti indirdik. Buradaki ”kudret helvası" demek olan ”menn" kelimesi, herhangi bir ağaç veya taş üzerine gökten inen çiğ anlamındadır. Tatlanır ve bala dönüşür, tutkal kurusu gibi kurur. ”Bıldırcın eti" demek olan ”Selvâ"ya ise bu isim insanın diğer azıklara ihtiyaç duymadan, onunla yetinmesinden ötürü verilmiştir. Söylendiğine göre onların üzerine fecirden güneşin doğuşuna kadar, kar gibi kudret helvası iner ve her kişiye bir ölçek düşerdi. Yanlarına bıldırcın gönderilir ve her insan ondan kendisine yetecek kadar kesip yerdi. Onlara:
'Size verdiğimiz rızıkların, yani helva ve bıldırcının
temizlerinden, lezzetlilerinden
yeyin' (dedik.) Onlar emirlerimizi dinlememekle ve o değerli nimetlere karşı nankörlük etmekle
Bize değil, ama kendi kendilerine zulmediyorlardı. Çünkü onun zararı kendilerinden başkasına geçmez. Allah'ın azabına müstahak oldukları ve rızık maddesini kendilerinden kestikleri için kendi kendilerine zarar verirler.
161. Âyetin Tefsiri
Ey Rasûlüm Muhammed, şunu hatırlat:
Onlara: 'Şu şehirde yani Kudüs'te veya Eriha'da
yerleşin Eriha, Beyt-i Makdis yakınında zorbaların yaşadığı bir yerdi. Orada Ad kavminden kalanlar yaşıyordu. Bunlara Amalika deniyordu. Reisleri Ave b. Unk idi.
Ondan oradaki nimetlerinden, yani, yiyecek ve meyvelerinden
dilediğiniz gibi yani, hiç kimse size engel olmadan oranın civarında
yeyin 'bağışlanmak istiyoruz', yani bizim dileğimiz günahlarımızdan vazgeçilmesidir
deyin ve kapıdan, o şehrin kapısından
eğilerek tevazu içinde veya sizi Tih'ten çıkardığı için şükür makamında secde ederek
girin ki, istiğfarda bulunduğunuz ve boyun eğdiniz için
hatalarınızı yani geçmiş günahlarınızı
bağışlayalım. Ayrıca Biz, iyilik yapanlara ileride ihsan ve sevabı
daha da artıracağız' denildi.
162. Âyetin Tefsiri
Fakat onlardan zalim olanlar, tevbe ve istiğfar gibi emrolundukları şeyden yüz çevirmek suretiyle
sözü kendilerine söylenenden başkasıyla yani kendisinde hayır bulunmayan sözle
değiştirdiler.
Rivayete göre onlar, kıçları üzerine sürünerek girdiler ve Allah'ın emrini hafife alarak, Mûsa (aleyhisselâm) ile alay ederek ve Allah'ın af ve rahmetini istemekten yüz çevirip, âdî, fani dünya maksatlarından arzu ettikleri şeyi talep ederek ”hıttatûn yerine (yani, Allah'dan bağışlanmak dileyiniz") ”hıntatun (Yani buğday") dediler.
Burada ”Kendilerine söylenenden başkasıyla" ifadesini getirerek ”değiştirme"nin her yönden gerçekleştiğini göstermek için, yüce Allah bu aykırı davranışı açıkça zikretmiştir.
Biz de, sadece ”değiştirme" sebebiyle değil, geçmişte ve hal-i hazırda devamlı
zulümlerinden dolayı üzerlerine, işledikleri şeyin hemen ardından, hiç geciktirmeden ve uzatmadan
gökten zulmedenlerin üzerlerine yağmur gibi inen
bir azap gönderdik. Azaptan murad taun (kolera) dur.
Rivayete göre bir saat içinde onlardan yirmidört bin kişi ölmüştür. İsrail oğulları içindeki zulmedenleri iki şey dejenere etmiştir. Bunlardan biri dünya nimetidir. O da kudret helvası ve bıldırcındır. Diğeri Ukbâ nimetidir. O da mağfiret ve mükâfatlandırmadır. Zamanı geçtikten sonra, kişiye ne imanı, ne de pişmanlığı fayda verir.
163. Âyetin Tefsiri
Onlara, deniz kıyısında bulunan yani denize yakın ve sahildeki
şehir halkının durumunu, başlarına gelen belaları
sor. Buradaki ”şehir" Medyen ve Tur arasında bulunan ”Eyle"dir. Araplar şehre ”karye" derler.
Burada, kendilerine sorulması istenen kimseler Rasûlülah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın çağdaşı olan Yehudilerdir. Sorudan kasdedilen, soranın malûmu olmayan şeyin bilinmesini istemek değildir. Çünkü Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bu kıssayı Allah tarafından vahiy yoluyla öğrenmişti. Bu sorudan kasdedilen şey, Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın onları, küfürlerinin çok eski olduğunu ve Allah'ın koyduğu sınırları aştıklarını ikrara zorlamak ve bununla onları kınamaktır. Böylece kendisinin hak peygamber olduğuna işaret eden bir mucize göstermektir. Çünkü Rasûlüllah, ümmî ve geçmiş kitab ehliyle bir arada bulunmamış iken, bu kıssayı ziyadesiz ve noksansız, olduğu gibi açıklaması gösteriyor ki, O bunu vahy ile öğrenmiş, böylece onu açıklaması da O'nun (sallallahü aleyhi ve sellem) mucizeleri cümlesinden apaçık bir mucizedir.
Hani onlar Cumartesi gününe saygısızlık gösterip haddi aşıyorlardı. Cumartesi günü avlanmaları yasak olduğu halde avlanıyorlardı. Halbuki onlar o günde ibâdetten başka bir şeyle meşgul olmaktan men edilmişlerdi.
Çünkü Cumartesi tatili yaptıkları yani. Cumartesi gününe saygı gösterdikleri
gün, balıklar suyun üzerinde, sahile yakın olarak
meydana çıkarak akın akın onlara gelirdi, Cumartesi tatili yapmadıkları yani o güne gereken değeri vermedikleri
gün de avlanmaktan sakındıkları için Cumartesi günü geldikleri gibi
gelmezlerdi. Çünkü yüce Allah, o zamanın peygamberinin bir mucizesi ve o ümmetin iptilâsı olarak balıkların Cumartesi günü meydana çıkma sebeplerini kuv vetlendirmiştir.
İşte böylece Biz, yoldan devamlı
çıkmalarından dolayı onları böyle çok şiddetli bir sınamayla
imtihan ediyorduk. Onlara, kendilerini imtihan eden birisinin muâmelesiyie muamele ediyorduk ki, düşmanlıkları açığa çıksın da onunla onları hesaba çekelim.
164. Âyetin Tefsiri
İçlerinden bir topluluk yani, onların iyilerinden bir topluluk:
'Allah'ın helak edeceği, köklerini kazıyacağı ve yeryüzünü onlardan temizleyeceği,
yahut tamamen yok etme yerine,
şiddetli bir şekilde azap edeceği bir kavme ne diye öğüt veriyorsunuz?' dedi. Buradaki azaptan amaç, dünya azabıdır. Öğüdün onlara fayda vermeyeceğini kesin olarak bildikleri için öyle dediler. Buna karşılık öğüt verenler de
dediler ki: 'Rabbinize mazeret beyan etmek için, bir de belki sakınırlar da günahı terkederler
diye.' Çünkü, akıllı kimsenin apaçık gerçeği kabul etmesi umulur.
165. Âyetin Tefsiri
Onlar kendilerine verilen öğütleri unutunca, yani içlerindeki iyilerin kendilerine verdikleri öğütleri terkedip onlardan tamamen yüz çevirince,
Biz de kötülükten yani avlanmaktan
men edenleri kurtardık -ki bunlar adı geçen iki fukadır.-
Hasan-ı Basrî der ki: ”İki fırka kurtuldu ve bir fırka helak oldu."
Aşırılıkla ve emre muhalefetle
zulmedenleri de yapmakta oldukları kötülüklerden dolayı şiddetli bir azap ile yakaladık. Taatten çıkış, zulüm ve düşmanlıktan ibaret olan fıskta devanı etmeleri sebebiyle adı geçen azapla onları yakaladık.
166. Âyetin Tefsiri
Kibirlerinden ve inatlarından
dolayı kendilerine yasak edilen şeylerden vazgeçmeyince onlara: İnsanlardan uzak zelil ve:
'Aşağılık maymunlar olun' dedik.
Rivayet edildiğine göre Yehudiler, bizim emrolunduğumuz Cuma günüyle emrolundukları halde onu terkedip Cumartesiyi seçtiler. Yüce Allah'ın şu sözü bunu ifade eder: ”Cumartesi ibadeti, ancak onda ihtilâf edenlere (farz) kılınmıştı." (Nahl: 124) Böylece onunla imtihan oldular, avlanma kendilerine haram kılınıp o güne saygıyla emrolundular. Balıklar kendilerine Cumartesi günü gelir, çokluğundan dolayı suyun yüzü görülmezdi. Diğer günlerde gelmezlerdi. Bunun üzerine balıkların girmeleri kolay, fakat çıkmaları zor olan havuzlar yaptılar. Cumartesi günü balıkları oraya doğru sürmeye başladılar. Böylece balıklar bu havuzlara giriyor ve artık dışarıya çıkamıyorlar, pazar günü de balıkları oradan alıyorlardı. Bu şekilde devam ettiler, avlandılar, yediler ve sattılar. Hepsi yetmiş bin kişi civarındaydı.
Şehir halkı üç gruptu. Üçte biri yasaklamaya devam etti, üçte biri öğütten usandı ve öğüt verenlere ”niye öğüt veriyorsunuz?" dediler. Diğer üçte biri de yasağı işlemeye başladılar. Onlar bundan vazgeçmeyince, Müslümanlar: ”Biz sizinle oturmayız" dediler ve şehri bir duvarla böldüler. Müslümanların bir kapısı, mütecavizlerin de bir kapısı vardı. Davud (aleyhisselâm) onları lanetledi. Yasaklayanlar bir gün sabah olunca kendi kapılarından çıktılar, işlerini görmek üzere dağıldılar. Mütecavizlerden hiçbir kimse çıkmadı. Dediler ki: ”Belki içki onlara galip geldi." Duvara çıkıp baktıklarında, hayretler içinde gençlerin maymun, yaşlıların da domuz olduklarını gördüler. Kapıyı açıp yanlarına girdiler. Maymunlar insanlardan olan soylarını tanıdılar. Oysa insanlar onları tanımıyorlardı. Bir maymun soydaşına geliyor, elbiselerini kokluyor ve ağlıyordu. Üç gün bekledikten sonra öldüler. Nitekim İbn Abbas, İnsan şeklinden değiştirilip hayvan şekline giren hiçbir kimsenin üç günden fazla yaşamadığını belirtmiştir. Cumhur da bu görüştedir. Mücâhide göre, bunların sadece kalbleri mesnedi İmiş, anlayışları maymun anlayışlarına çevrilmiştir. Mücahid, bu görüşüyle bütün ulemâdan ayrılmaktadır.
Fakir der ki: Kalbin meshi, bütün ümmetlerin asîleri arasında müşterektir. Allah'ın kanunu ise, en çirkin ve çok şiddetli bir şekilde dünya azabını acele kılmaktır. İnsanın güzel suretini, hayvanların en âdisinin suretine çevirmekten daha büyük bir ceza yoktur. Bu suret, çirkin maymun ve domuzların suretidir. Bundan Allah'a sığınırız.
167. Âyetin Tefsiri
Hatırla ey Muhammed!
Rabbin, elbette kıyamet gününe kadar onlara, yani Yahudilere, aşağılama, cizye verme ve daha başka, çeşit çeşit
azabın en kötüsünü yapacak kimseler göndereceğini ilân etti. Yüce Allah Süleyman (aleyhisselâm)'dan sonra Yehudilere Buhtunnasıri göndermişti. O da yurtlarını harap etmiş, savaşanlarını öldürmüş, kadınlarını ve çocuklarını esir almış ve onlardan geri kalanlara da vergi yüklemişti. O vergiyi mecûsilere veriyorlardı. Sonunda Allah, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'i gönderdi, o da onlara yapacağını yaptı, sonra vergi yükledi. Sonuna kadar bu vergi yükü devam etti.
Bu âyette, kıyamet gününe kadar Yehudilerin bayrağının yükselmeyeceğine işaret edilmektedir.
Şüphesiz Rabbin cezayı çabuk verendir. Dünyada onları cezalandırır.
Ve O, çok bağışlayan, tevbe edip onlardan iman edenler için
çok esirgeyendir.
168. Âyetin Tefsiri
Onları yani Yehudileri
parça parça topluluklar olarak yeryüzüne dağıttık. Onlardan her grubu, haktan yüz çevirip ona sırtlarını dönmelerinin cezası olarak, sonsuza kadar bir araya gelip bir güç oluşturmamaları için yeryüzünün her bir yerine dağıttık.
Onlardan kimi, Mûsa (aleyhisselâm)'nın dinine tabi olan
iyi kimselerdi, kimi de iyi değil! Bu son gruptakiler onların fasık ve kâfirleridir. Yaptıkları kötülüklerden küfür ve günahlardan
belki dönerler diye onları iyilik ve kötülüklerle, bazan bolluk ve afiyet kapısını; bazan da kıtlık ve zorluklar kapısını kendilerine açmak suretiyle nimet ve sıkıntılarla
imtihan ettik.
169. Âyetin Tefsiri
Onların yani adı geçenlerin
ardından da âyetleri tahrif karşılığında
şu değersiz dünya malını alıp, 'nasıl olsa bağışlanacağız', Allah bizi onunla hesaba çekmez ve ondan vazgeçer
diyerek Kitab'a, yani geçmişlerinin okuduğu ve içindekilere vakıf oldukları Tevrat'a
vâris olan birtakım kötü kimseler geldi ki onlar, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in yaşadığı dönemde bulunup, Allah'ın yeryüzüne dağıttığı Yehudilerin ardından gelenlerdir. Burada ifade edilmek istenen şey, onların hükümet işlerinde rüşvet almaları ve sözü, asıl anlamlarının dışına çıkararak tahrif etmeleridir. Ayette geçen ”half aslında mastar olup, sıfat manasında kullanılmıştır. Bu sebeple tekil için de kullanılır, çoğul için de kullanılır. Birinin yerine ondan sonra gelen kimseye halef denir. İbnu'l-A'râbî'nin belirttiğine göre sonradan gelen iyi kimse ise ”halef" kötü kimse ise ”half denir. Dünya metâı, geçici oluşundan dolayı ”araz" olarak isimlendirilmiştir. Bununla onun geçici, yani ârizî olduğu ve yok olup gittiği belirtilmiştir. Âyette geçen ”ednâ", ”dünyâ" manasınadır. ”Dünya" kelimesi ”yakın" anlamında olan ”dünüv" kelimesinden türemiştir. Âhirete yakın olmasından dolayı bu isim verilmiştir.
Onlara ona benzer bir menfaat daha gelse onu da alırlar. Yani, hükümlerde rüşvet alırlar ve derler ki: Allah, dünya menfaatinden aldığımız şeyden dolayı bizi hesaba çekmez ve onu affeder. Yani onu almaya devam ederler, ondan tevbe etmezler.
Peki, Kitap'ta Allah hakkında gerçekten başka bir şey söylemeyeceklerine yani Allah'a iftira etmiyeceklerine
dâir onlardan söz alınmamış mıydı ve onlar Kitap'ta olanları yani Tevrat'taki söz konusu ahdi
okumamışlar mıydı? Yani, onlardan Kitab'ın ahdi alındı ve onlar. Kitap'ta olanı okudular.
Elbette âhiret yurdu, günahlardan şirkten, haram yemekten ve Allah'a iftira etmekten
sakınanlar için daha hayırlıdır. Halâ aklınız ermiyor mu? Düşünmüyor musunuz? Öyleyse düşünün ve azaba götürücü âdi şeyleri, ebedî nimetlerle değiştirmeyin.
170. Âyetin Tefsiri
Din işlerinde
Kitab'a sımsıkı sarılıp namazı dosdoğru kılanlar var ya, işte Biz böyle iyiliğe çalışanların ecrini zayi etmeyiz. Sözde ve amelde onların ecrini veririz.
Mücahid der ki: ”Kir ah'a sımsıkı sarılanlar," kitap ehli içindeki iman edenlerdir. Abdullah ibn Selâm ve arkadaşları gibi. Onlar Mûsa (aleyhisselâm)'nın getirdiği Kitab'a sımsıkı sarıldılar ve onu tahrif etmediler, içindeki gerçekleri saklamadılar ve onu insanların mallarını yemek için kullanmadılar.
Atâ da, bunların Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in ümmeti olduğunu söylemiş: Kitab'ın da Kur'an olduğunu belirtmiştir.
"Namazı dosdoğru kılarlar" cümlesi, genelin zikredilmesinden sonra özeli zikretme kabilindendir. Bu da özelin şeref ve üstünlüğüne dikkat çekmek içindir. Çünkü namazın dosdoğru kılınması, imandan sonra ibadetlerin en büyüğü ve üstünüdür. Diğer sımsıkı sarılacak şeylere nisbetle değerinin yüceliğinden dolayı, özellikle zikredilmiştir.
Bil ki, âhir zamanda en sık meydana gelecek şey. Kur'an'la amelin terkedilmesidir. Mutlu ve iyi insanlardan sonra, dünyanın süslerine gönül veren şakiler gelmiştir.
Hasan-ı Basrî der ki: ”Yetmiş Bedir ashabı gördüm, Allah'ın kendilerine helâl kıldığı şeyler konusunda. O'nun size haram kıldığı şey hususunda sizden daha fazla dikkatli idiler. Belâya karşı, sizin rahatlığa karşı duyduğunuz sevinçten daha fazla sevinç duyuyorlardı. Bu yüzden eğer onları görseydiniz deli derdiniz. Onlar da sizin en iyilerinizi görseydi, bunların İslâm'dan nasiplerinin olmadığını söylerlerdi. Kötülerinizi gönn üş olsalardı, onların âhiret gününe inanmadıklarına hükmederlerdi. Kendilerine helâl olan bir mal sunulduğunda, kalbi erinin fesada uğrayacağından korktukları için onu terk ederi erdi."
171. Âyetin Tefsiri
Bir zaman da dağı yerinden sökerek
kaldırıp İsrail oğullarının üzerine gölge gibi çektik de, üstlerine düşecek sandılar. Çünkü dağ havada sabit durmaz. Ve onlar, Tevrat'ın hükümlerini kabul etmedikleri takdirde o dağla tehdit ediliyorlardı.
Buradaki dağ, Tur dağıdır. Rivayete göre Mûsa (aleyhisselâm) Tevrat'ı İsrail oğullarına getirip okuduğunda ve onlar da Tevrat'taki zor teklifleri işittiklerinde, onu kabul etmekten ve içindekine boyun eğmekten kaçındılar. Bunun üzerine yüce Allah, dağa emretti, o da kökünden koptu, varıp başları üzerine dikildi. Onlara denildi ki: Ya bu Tevrat'ın içindekileri kabul edersiniz, yoksa bu dağı üzerinize düşüreceğiz. Dağa baktıklarında, içlerindeki herkes başlarının sol tarafı üzerine secdeye kapandı. Düşeceğinden korktuğu için sağ gözüyle de dağa bakıyordu. Bu yüzden bütün Yehudiler sol tarafa secde ederler. Derler ki: ”O öyle bir secdedir ki, bu secdeyle bizden azap kaldırılmıştır." Böylece cebren onu kabul etmişlerdir.
Onlara:
Size verdiğimizi yani Kitab'ı
kuvvetle, ciddi olarak ve zorluklarına katlanarak
tutun ve içinde olanı amel etmekle
hatırlayın, onu unutulmuş bir şey gibi terketmeyin ve onunla amel edin
ki bununla azabımızdan, çirkin işlerden ve kötü huylardan
konmasınız, (dedik).
172. Âyetin Tefsiri
Ey Rasûlüm Muhammed! İsrail oğullarına şunu hatırlat:
Kıyamet gününde her şey açığa çıkınca:
'Biz bundan yani Allah'ın Rubûbiyyetinin vahdaniyetinden ve onun hükümlerinden
habersizdik' ona karşı uyarılmadık
demeyesiniz diye Rabbin, Âdemoğullarından yani, Hazret-i Âdem ve nesilden nesle onun evlâtlarından,
onların bellerinden zürriyetlerini asırdan asra nesillerini
aldı, yani dünyada çoğaldıkları gibi bazısını bazısından çıkardı
ve onları kendilerine yani o zürriyetlerden her birini, kendi kendisine tam Rubûbiyetini bildirmek için
şahit tutarak (dedi ki:) Hiç kimsenin dahli olmaksızın:
'Ben sizin Rabbiniz ve işlerinizin sahibi
değil miyim?' Onlar da: 'Evet, Rabbim iz olduğuna
şahit olduk' yani, kendimize şahit olduk ki sen bizim Rabbimiz ve ilâhımızsın, bizim senden başka Rabbimiz yoktur,
dediler.
Bu bir benzetmedir. Afaki ve enfiisî (objektif ve sübjektif) deliller ortaya koymak, kendilerinde yarattığı kabiliyet dolayısıyla Rubûbiyetini tanımaya muktedir kılınmaları, bir bakıma şahit tutulmaları olarak değerlendirilmiştir. Oysa gerçekten zürriyetlerini bellerinden alma, şahit tutma, soru ve cevap yoktur. Benzetme konusu, çok geniş bir konudur. Kur'an'da, hadislerde ve belâğatçıların sözlerinde sık sık görülür. Nitekim şu âyette de böyle bir benzetme yoluna gidilmiştir: ”Göğe ve yerküreye: İsteyerek veya istemeyerek gelin' dedi. İkisi de 'isteyerek geldik' dediler." (Fussilet: 11)
173. Âyetin Tefsiri
Yahut: 'Daha bizim zamanımızdan
önce babalarımız Allah'a ortak koştu, yani, şirki icad etti ve o yolu tuttu,
biz de onlardan sonra gelen yolunu bulamayan, delille istidlale gücü yetmeyen
bir nesildik. Onun için biz de onların izinden gittik. Onlara uyduk.
(Verdikleri sözü) iptal edenlerin yaptıkları yüzünden bizi helak edecek misin?' demeyesiniz, diye. Yani yoldan saptıran atalarımızın suçlu oldukları açığa çıkmasına rağmen, onların ahdi bozmalarından dolayı bizi hesaba çekerek helak edecek misin? Burada inkarcıların anlatılan mükemmel yetenekleri, onlara özür beyan etme kapısını kapamaktadır.
174. Âyetin Tefsiri
işte böylece, yani anlatılan yüce menfaatlere tabi olmayı isteyen bu beliğ açıklamalarla, kâfirlikten, yani içinde bulundukları bâtıl üzere ısrardan ve babalarını taklitten
dönmeleri için başka değil, adı geçen
âyetleri açıklıyoruz.
Birçok âlim, bir önceki âyette geçen ”söz almanın" gerçek olduğu görüşündedir. Çünkü İbn Abbas (radıyallahü anh)'tan şöyle rivayet edilir: Allah Âdem'i yarattığında sırtını mesnetti, böylece, kıyamete kadar yaratacağı her insanı ondan çıkardı. Buyurdu ki: ”Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" Onlar da: ”Evet, sen bizim Rabbimizsin." O gün nida edildi. Kıyamete kadar olacak şeylerin (mukadderatını yazan) kalemin mürekkebi kurudu."
Rivayet edildiğine göre, kendisine bu âyet-i kerime sorulduğunda Hazret-i Ömer (radıyallahü anh) şöyle dedi: Bu âyetin Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a sorulduğunu işittim. O, şöyle buyurdu: ”Şüphesiz ki Allah Âdem'i yarattı, sonra eliyle sırtını meshetti ve ondan bir neslin çıkmasını istedi. Sonra buyurdu ki: Onları cennet için yarattım. Cennet ehlinin ameliyle amel ederler. Sonra tekrar sırtını meshetti ve ondan bir neslin çıkmasını istedi ve buyurdu ki: Onları da cehennem için yarattım ve onlar cehennem ehlinin ameliyle amel ederler. ”
Eğer: ”Bu durumda söz, onlardan kâfir olanların aleyhinde nasıl delil olur? Onlar, Allah'ın kendilerini Âdem'in sulbünden çıkardığı zamanı hatırlamıyorlar?" diye sorulursa, şöyle deriz: Allah peygamberleri gönderdiğinde onlara bu ahdi haber verdiler. Onlar hatırlamasalar bile, peygamberlerin sözü aleyhlerinde bir delil olmuştur. Çünkü bilirsin ki, bir kimse namazından bir rekât terketse ve bunu unutsa, ardından güvenilir kimseler bunu kendisine hatırlatsa, onların sözü, aleyhinde delil olur.
Ebû's-Sutıd der ki: ”Bunun anlamı şudur: Ey kâfirler! Kıyamet gününde: 'Biz bu ahdden habersizdik, teklif yurdunda bu konuda uyarılmadık, yoksa onun gereğiyle amel ederdik' demenizi istemediğimiz için ahdi ve onun açıklamasını zikretmek suretiyle yapacağımız şeyi yaptık."
175. Âyetin Tefsiri
Ey Rasûlüm Muhammed!
Onlara, yani Yehudilere
kendisine âyetlerimizi verdiğimiz, yani ulûhiyet ve vahdaniyet delillerini öğrettiğimiz ve o delillere vâkıf kıldığımız
fakat onlardan yani o delillerden, derinin koyundan ve yılandan sıyrılıp çıktığı gibi
sıyrılıp çıkan, o yüzden de şeytanın takibine uğrayan ve sonunda azgınlardan, başta doğru yolda olduğu halde sonradan azgınlıkta ileri derecede olan sapıklar zümresinden
olan kimsenin önem taşıyan
haberini oku. Ayette geçen ”riebe"' kelimesi, önemli bir şeyden haber vermektir.
Kendisine âyetler verilen kimse, İsrail oğulları âlimlerinden biri olan Bekam ibn Bâûrâ'dır. Bu adam İsrailoğullarmm âbidlerindendi. Mûsa (aleyhisselâm)'nın gitmek istediği şehirde bulunuyordu. O şehrin halkı kâfirdi ve Bel'am'ın yanında Allah'ın ism-i âzami vardı. Kıralları, Mûsa (aleyhisselâm)'ı o şehirden uzaklaştırmak için Bel'am'dan, ism-i âzami okumasını isteyince Bel'am: ”Onun diniyle benim dinim bir. Bu olacak şey değil. Ben onun aleyhinde nasıl duâ ederim? O Allah'ın peygamberi ve onunla birlikte melekler ve mü'minler vardır. Ben ise, bana verilen ilmin Allah tarafından verildiğini biliyorum. Eğer ben bu dediğinizi yaparsam, dünyamı da, âhiretimi de kaybederim" dedi. Fakat kendisini mallarla ve hediyelerle kandırmaya çalıştılar ve sonunda bunu başardılar.
"Şeytanın takibine uğrayan" cümlesiyle, şeytanın onu saptırmak için hep peşinde koştuğunu gösterir. Sonunda Allah'ın âyetlerinden sıyrılıp çıkınca şeytan ona yanaşmıştır.
176. Âyetin Tefsiri
Yükseltmeyi
dileseydik elbette onu ulemâdan ebrârın derecelerine
âyetlerle yani o âyetler ve onlara sımsıkı sarılması sebebiyle
yükseltirdik. Fakat o, dünyaya saplandı. Dünyaya meyletti
ve dünyayı tercih etmede
hevesinin peşine düştü de alçaldıkça alçaldı, esfel-i sâfiline düştü. Yüce Allah, onun bu haline şöyle işaret etti:
Onun durumu tıpkı yani, rezalet ve adiliği temsil eden sıfatı,
şu köpeğin durumuna benzer: İşte o köpek:
Eğer üstüne varsan, dilini çıkarıp solur, bıraksan da dilini sarkıtıp solur. Köpek, ister azarlamak ve kovmak için üzerine varılsın, ister terkedilip kendisine ilişilmesin, hep solur. Çünkü köpekte öyle bir yaratılış vardır ki, diğer hayvanların aksine, kalbinin zayıflığı ve yüreğinin yetmemesi yüzünden, kolayca sıcak havayı çıkarmaya ve soğuk havayı almaya gücü yetmez. Oysa diğer hayvanlar şiddetli soluğa ihtiyaç duymaz. Yorgunluk ve bitkinliğin dışında onlara sıkıntı ve daralma gelmez. Nasıl ki köpek devamlı soluk alma ve sıkışık durumda ise, kâfir de aynı bunun gibidir. Onu azarlasan da, öğüt versen de, ne azardan anlar, ne de öğüt dinler. Kendi başına bıraktığında da ne yolunu düzeltir, ne de aklını kullanır. O, rezillik ve alçaklıkta sonu bulunmayan şeye doğru gider gelir.
Dünya sevgisine ve onun uğursuzluğuna bak ki, özellikle âlimlerin başına neler getiriyor. Nimet ancak onun değerini bilmeyenden çekip alınır. O, nimetinin şükrünü eda etmeyen bir nankördür. Nitekim köpek, ihanetle ikramı, yücelikle alçaklığı birbirinden ayırıp tanımaz. İstersen kendi yanında onu koltuğa oturt, istersen toprak ve pislik üzerinde olsun, onun gözünde bütün ikram, tadacağı birtakım kırıntılar, yahut önüne atılan sofra artıklarından ibarettir. Kötü kul da böyledir. İkramın değerini bilmez, nimetin hakkını tanımaz. Böylece lütuf ve kerem libâsından sıyrılıp çıkar, kalır ve mekr libâsını giyer.
İşte bu kötü durum,
âyetlerimizi yalanlayan kavmin yani Yehudilerin -
durumu budur. Nasıl ki Belanı, kendisine âyetler verildikten sonra onlardan sıyrılıp çıkmış, dünyaya meyletmiş ve sonunda köpekleşmişse, ya-İmdiler de kendilerine Tevrat verildikten sonra. Hazret-i Muhammed (aleyhisselâm) hakkındaki itikat ettikleri şeylerden sıyrılıp çıktılar. Onu yalanladılar ve ismini tahrif ettiler.
Bu kıssayı anlat, umulur ki düşünürler, ibret alırlar.
177. Âyetin Tefsiri
Âyetlerimiz üzerine ve âyetlerle onlar üzerine delil getirildikten sonra
âyetlerimizi yalanlayan ve yalanlamakla ancak
kendilerine zulmetmekte olan kavmin durumu ne kötüdür! Çünkü o zulmün vebali kendilerinden başkasına geçmez. İşte böyle bir kavmin vasfı çok çirkindir. Bu kötülük, bizzat ”durum ”a değil, sadece fiillerine racidir. Sanki Allah şöyle buyuruyor: Onlara çirkin bir nitelik kazandıran fiilleri ne kötüdür! ”Durum"a gelince o, Allah tarafından bir hükümdür ve doğrudur.
178. Âyetin Tefsiri
Allah kimi hidâyete erdirirse, kimin içinde hidâyete erecek bir ışık meydana getirirse,
doğru yolu bulan odur. Kim olursa olsun ondan başkası değildir. İbret alma ve düşünme, hidâyete ermenin meydana gelişinde sâdece normal vesileler kabilindendir.
Kimi de içinde hidâyete ermek için bir yetenek vermemesi, aksine seçimini o yönde yaptığı için, Allah’ın onun hakkında sapıklığı yaratması sebebiyle
saptınrsa, işte onlar ziyana uğrayanlardır. Başka konuda değil, ziyanda kemâle ulaşanlardır. Kime inayet ve hidâyet yetişirse, yüce mertebelerden, aşağı tabakalara inmez. Allah kimi yalnız bırakır, böylece hevâsına uyar, hevâsı da onu Allah yolundan saptırırsa, işte onlar, bu nurun kendilerine ulaşmadığı ve isabet etmediği kimselerdir. Böylece sapıklık ve ziyan içine düşmüşlerdir.
Süfyan-ı Sevrî sanki bir geminin içinde olup batmaktan korkar bir vaziyette: ”Allah'ım kurtar, kurtar" derdi.
Yakub (aleyhisselâm)'a müjdeci geldiğinde, ona: ”Onu (Yusuf aleyhisselâm’ı) hangi din üzere bıraktın?" diye sordu. O: ”İslâm dini üzerine" dedi. Bunun üzerine: ”Şimdi nimet tamamlandı. Allah katında şükür hususunda kulun şöyle demesinden daha güzel söz yoktur: Hamd bize nimet veren ve İslâm'a hidâyet eden Allah'a mahsustur" dedi.
Şükürden gafletten; sende bulunan marifet, başarı ve günah işlememe gibi şeylerden dolayı gururlanmaktan sakın! Çünkü bunlarla beraber emniyet ve gafletin yeri yoktur ve işler, sonuçlarına göre değerlendirilir. Kıymetli bir mücevheri olan kimsenin bunu bin dinara satması mümkünken, kalkıp da bir i'ülüse satması büyük bir ziyan ve aldanma olması yanında, aynı zamanda aklın zayıflığına ve gaflete apaçık bir delildir. O halde uyan ki, âhiretin zayi olmasın! Gözünü aç, çünkü iş çok önemli, ömür kısa, her şeyi kontrol eden ise, bütün ayrıntıları görücüdür.
179. Âyetin Tefsiri
Yemin olsun, Biz cin ve insandan, Allah'ın ilini hakkında küfür üzerine ısrar eden
birçoğunu cehenneme girmek ve orada azab etmek
için yarattık. Cehennem âhirette Allah'ın bir hapishânesidir. Çok derin olduğu için cehennem ismini almıştır. Cinler, lâtif cisimler olup, çeşitli şekillere girmeye güçleri yeter. Akıl ve idrakleri vardır. Zor işleri başarabilirler. İnsanlardan ayrıdırlar. Gözden gizlenmeleri ve saklanmalarından ötürü bu ismi almışlardır.
Âyette geçen ”ins" ise insan demektir. Bir şeyi gördü anlamında kullanılan ”ânese" kelimesinden türemiştir.
Burada, sayılarının çokluğu ve yaratılış bakımından önce olmaları sebebiyle ”cin", ”insan'dan önce zikredilmiştir. Aynı zamanda ”ins" kelimesi şeddesiz ”nun" ve söylenmesi hafif olan ”sin" harfleriyle yazıldığı ve böylece söylenmesi kolay olduğu için daha sonraya alınmıştır. Çünkü söylenişteki rahatlıktan dolayı, ağır kelimeden sonra gelmesi daha iyidir. Cinlerin özellikle bu şeriat le amel ettiklerinde ve peygamberlerimiz (sallallahü aleyhi ve sellem)'in insan ve cinlere gönderildiğinde icmâ vardır. Şüphesiz ki onlar, bu ümmet içinde de mükkellef oldukları gibi, geçmiş ümmetler için de mükellef idiler. Bu hususta yüce Allah şöyle buyurur: ”İşte onlar, kendilerinden önce gelmiş geçmiş insan ve cinden ümmetlerle beraber azabı hak eden kimselerdir. Şüphesiz onlar, hüsrana uğrayanlardır." (Ahkâf: 18)
Onların kalbleri vardır, ama onlarla gerçeği kavramazlar. Çünkü onları gerçeği tanımaya ve gerçeğin delillerine bakmaya, yöneltmezler. Kalp ayna gibi olup inkâr ve gafletten dolayı paslanır. Cilası ise iman esaslarını tasdik ve tevbedir.
Gözleri vardır, ama onlarla görmezler. Allah'ın yarattığı şeylere ibret gözüyle bakmazlar.
Kulakları vardır, fakat onlarla âyetleri ve öğütleri
işitmezler. İşte onlar, yani bu nitelikte olanlar, gerçeği kavramamada, ibret gözüyle bakmamada
hayvanlar gibidir. Hatta daha da sapıktırlar. Burada geçen ”hatta" anlamındaki ”bel" edatı, iptal için değil, bir hükümden diğer hükme geçişi bildirmek içindir. Dolayısıyla onlar hayvan olmaktan da öte, yol bakımından daha da sapıktırlar. Çünkü hayvanlar, menfaat ve zararları idrak eder, menfaatları elde etmek veya zararları uzaklaştırmakta büyük çaba harcarlar. Bu tür insanlar ise böyle değildir. Ayrıca bu konuda, hayvanların sahiplerini tanıdığı ve itaat için böyle nitelendirildikleri de söylenmiştir.
Onlar âhiret işinden, orada âsiler için hazırlanan şeyden
gaflete düşenlerin tâ kendileridir.
İnsanda hem ruhanî yön, hem de cisınanî yön vardır. Ona akıl ve şehvet verilmiştir. Eğer aklı hevâsına üstün gelirse, meleklerden üstün; nefis ve hevâsına mağlûp olursa hayvanlardan daha alçak ve aşağı olur.
180. Âyetin Tefsiri
En güzel en yüce
isimler Allah'ındır. Çünkü bu isimler, en güzel ve en şerefli mânâlara işaret ederler.
O halde O'na o güzel isimlerle duâ edin. O isimlerle isimlendirin ve O'nu onlarla anın. Bu isimlerden murat, çeşitli mânâlara işaret eden lâfızlardır. Burada ismin, isimlendirilenden ayrı olduğuna işaret vardır. Eğer isim, onunla isimlendirilenin kendisi olsaydı, isimler sayısınca isimlendirilen kimse olurdu ki, bu da imkânsız bir şeydir. Nitekim Gazzali de: ”Şüphesiz isim, isimlendirilenden başkadır. Çünkü bu isimler müteradif olmayan birbirinden ayrı isimlerdir" demiştir.
Hadiste de şöyle buyurmuştur: ”Allah'ın doksandokuz ismi vardır. Kim onu sayarsa cennete girer. ”(37)
O, kendinden başka ilâh olmayan Allah'tır. O,
Rahmân, Rahîm, Melik, Kuddûs, Selâm, Mu’min, Müheymin, Azîz, Cebbâr, Mütekebbir, Hâlık, Bâri', Mûsavvir, Gaffâr, Kahhâr. Vehhâb, Rezzâk, Fettâh, Alîm, Kâbıd, Bâsıt, Hâfıd, Rafi', Muizz, Müzill, Semi', Basîr, Hakem, Adl, Lâtîf, Habîr, Halîm, Azîm, Gafûr, Şekûr, Aliyy, Kebîr, Hafîz, Mııkît, Hasîb, Celîl, Kerîm, Rakîb, Mucîb, Vâsi', Hakîm, Vedûd, Mecîd, Bâis, Şehîd, Hakk, Vekîl, Kaviyy, Metîn, Veliyy, Hamîd, Muhsî, Mübdi', Muîd, Muhyî, Mümît, Hayy, Kayyûm, Vâcid, Mâcid, Vâhid, Samed, Kadîr, Muktedir, Mukaddim, Muahhir, Evvel, Âhir, Zâhir, Bâtın, Vâlî, Müteâlî, Berr, Tevvâb, Müntakım, Afüvv, Raûf, Mâlikü'l-Mülk, Zü'l-Celâli vel-İkrâm, Muksıt, Câmi', Ganiyy, Muğnî, Mâni', Dârr, Nâfi', Nûr, Hâdî, Bedi', Bâki’, Vâris, Reşîd, Sabûr'dur.
Eski âlimler söze şöyle başlamayı güzel görürler ve: ”Allah'ım senden isteriz Yâ Rahman, Yâ Rahmi..." diyerek bütün isimleri nida harfiyle söylerler, hepsinin sonunda da Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'i ve âlini mağfiret etmeni ve beni rızıklandırmanı..." diye duâ ederlerdi.
O'nun isimleri hakkında eğriliğe sapanları bırakın. Doğru yoldan sapmak ”ilhad"aıv. Burada mana, ”Allah'ın isimleri konusunda haktan sapıp bâtıla meyledenleri bırakın" şeklinde olur.
Rivayete göre, sahabeden birisi, namazında ”Allah" ve ”Rahman" isimleriyle duâ etti. Müşriklerden birisi dedi ki: ”Muhammed ve arkadaşları bir olan Rabb'e ibadet ettiklerini iddia etmiyorlar mı? Bu adama ne oluyor ki, iki Rabba duâ ediyor?" Bunun üzerine yüce Allah şu âyeti indirdi: ”De ki: İster Allah deyin, ister Rahman deyin..." (İsrâ: 110) Çünkü ismin çokluğu onlarla isimlendirilenin çokluğunu gerektirmez.
Onlar yapmakta olduklarının cezasına çarptırılacaklardır. Onların başına gelen şeyin sizin başınıza gelmemesi için, ilhaddan kaçının. Çünkü onlara, ilhadlarının cezası mutlaka isabet edecektir.
181. Âyetin Tefsiri
Yarattıklarımızın bazılann
dan, dâima hak ile doğru yolu gösteren Hakkı konuşmak suretiyle insanları doğruya ulaştıran ve onlara istikameti gösteren
ve onunla yani hak ile
âdil davranan aralarında geçen hükümlerde hak ile hükmeden ve zulme sapmayan
bir ümmet yani bir çok millet ve kabile
vardır.
Şüphesiz hak ehli neye kavuşmuşsa, kendi içlerinde doğru yolda ve adalet üzere olduktan sonra, insanlara da doğruyu göstermelerinden, halk arasında âdil davranmalarından dolayı kavuşmuşlardır.
Abdullah ibn Mübarek ticaretle uğraşır ve: ”Beş kişi olmasaydı ticaretle uğraşmazdım. İki Süfyan, Fudayl, İbn-Semmâk ve İbn Uleyye" derdi. Bu vesileyle onları ziyaret ederdi. Aradan bir yıl geçtikten sonra ona, İbn Uleyye'-nin kadı olduğu söylendi. Bunun üzerine onu, ziyaret etmekten vazgeçti. İbn Uleyye kendisine geldiğinde başını kaldırıp da bakmadı. Sonra İbn Mübarek şöyle bir şiir yazdı:
Ey ilmi kendisine tazı yapıp, Fakirlerin mallarını avlanan!
Dini yok eden bir hileyle.
Dünya ve dünya menfaati için hileyi kullandın.
Delilere deva olduktan sonra Dünya yüzünden deli oldun.
Sultanların kapılarını ter ket nie hususunda
Heri sürdüğün rivayetler nerede?
Eğer ”bunu söylemeye zorlandım" dersen, Bu bâtıldır, ilmin eşeği çamura şimdi battı.
İsmail ibn Uleyye beyitleri okuyunca doğruca Haran Reşid'e gitti, kendisini kadılıktan affetmesini istedi, o da kabul etti.
182. Âyetin Tefsiri
Hakkın ölçüsü olan
âyetlerimizi yalanlayanları, hiç bilmeyecekleri yerden ceza ve azab mertebelerinin en sonuna ulaşması için
yavaş yavaş helake tehlike basamaklarına
yaklaştıracağız. Onlar onu Allah'tan bir ikram zannedecekler. Böylece istidrac, aslında bir şeyi yukarıdan aşağıya nakletmektir. Kendilerine azab hükmü gerçekleşinceye kadar şımarıklıkları ve taşkınlığa dalmaları artacaktır.
183. Âyetin Tefsiri
Onlara mühlet veririm. Cezalarını erteler, hesaba çekme konusunda acele etmem.
Çünkü Benim tuzağım yani önce mühlet verip sonra yakalamam
çetindir. Çok şiddetlidir. Burada ”tuzak" anlamına gelen ”keyd", görünüşte ihsan, ama gerçekte yalnızlık ve terkedilmişliği ifade eder. Buna ”keyd" denilmesinin kendilerine isabet eden şeyin, bilmedikeri bir yerden gelmesi dolayısıyla olduğu da söylenmiştir. Ayrıca ”keyd", gizlice yakalamak anlamına da gelir.
Sehl bu âyetin mânasında der ki: ”Onlara bol nimetler verir, şükrünü unuttururuz. Nimete meyledip, onu verenden uzak kaldıkları zaman ansızın yakalanıverirler."
Şeyh der ki: ”İstidrac, Fitne korkusu olmaksızın ihsanın peşi peşine gelmesidir."
"Yüce Allah'ın dünyada âsilere mühlet vermesindeki hikmet nedir?" diye sorulursa, derim ki: Bunun hikmeti, Allah yanında af ve ihsanın, ansızın yakalama ve intikamdan daha sevimli olduğunu kulların görmesidir. Ayrıca bununla insanlar, O'nun şefkati, iyiliği, keremi ve rahmetinin gazabının önünde olduğunu göreceklerdir.
184. Âyetin Tefsiri
Düşünmediler mi ki, arkadaşlarında yani Hazret-i Muhammed'de
delilikten hiçbirşey yoktur? Buradaki soru hemzesi inkâr, taaccüb ve kınamak içindir. Ondan sonraki ”vav" da mukadder olan bir şeye cümleyi atfetmek içindir. Buna göre mânâ şöyle olur: Onlar âyetlerimizi yalanladılar ve arkadaşlarında delilikten hiçbir şey olmadığını düşünmediler mi ki bu düşünceleri kendilerini Hazret-i Muhammed'in peygamberliğinin doğruluğuna götürsün ve ona iman etsinler. Burada Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ta delilikten hiçbir eser olmadığının belirtilmesi, inkarcıların alçakça iftiralarına karşı bir cevaptır.
O, (sallallahü aleyhi ve sellem)
sadece apaçık bir uyarıcıdır.
185. Âyetin Tefsiri
Göklerin ve yerin melekûtuna, hükümranlığına: mülkün büyüklüğü ve kudretin kemali açısından göklerin ve yerin işaret ettiği şeye
Allah'ın yarattığı, sayısını belirlemenin mümkün olmadığı cinslerden büyük küçük
her hangi bir şeye ve ecellerinin yaklaşmış olabileceğine düşünce ve istidlal gözüyle
bakmadılar mı? Allah'ın yeri ve gökleri boşa yaratmadığını ve kullarını da başı boş bırakmadığını anlamak için bütün bunlara bakmadılar mı? Buradaki soru onların bütün bu sayılan şeylere ibret gözüyle bakmadıklarını gösterir. Buradaki ”melekût"', büyüklük ve genişlikte benzeri olmayan mülk demektir. Varlıklardan herbiri, düşünce, ibret merkezi; yaratıcıya ve O'nun vahdaniyetine götüren delillerin bulunduğu yerdir. Nitekim şiirde şöyle denilmiştir:
Her şeyde bir delil vardır zahir, Ne şüphe elbette O birdir bir!
Buradaki ”ve ecellerinin yaklaşmış olabileceğine bakmadılar mı?" ifadesinin anlamı şöyledir: Ecellerinin yaklaşmış olabileceği konusunda dikkat etmediler mi? Belki de çok yakında ölürler. Öyleyse hakkı istemek ölüm gelmeden ve azap inmeden önce kendilerini kurtaracak şeye yönelmek konusunda niçin acele etmiyorlar? Bu konularda neden böylesine hissiz davranıyorlar?
O halde bundan yani Kurandan
sonra, ona inanmadıkları zaman
hangi söze inanacaklar? Halbuki o, beyanda sondur. Ondan sonra inecek bir kitap ve gönderilecek bir peygamber yoktur.
186. Âyetin Tefsiri
Allah kimi saptırırsa, yani Allah kimi dalâlet içinde bırakırsa, hiç kimsenin onu imana eriştirmeye gücü yetmez ve
artık onun için yol gösteren yoktur. Ve onları azgınlıkları, küfürlerinde ve haddi aşan davranışları
içinde şaşkın ve mütereddid
olarak bırakır.
Ayette, düşünmeye teşvik ve akıllı bir kimsenin, mucizeleri bir tarafa, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in ahlâkı ve yaşayışı hakkında, vehim, hayal ve taklit âfetlerinden uzak bir akılla düşündüğü takdirde onun doğruluğuna ve çağırdığı şeyin hak olduğuna, kendisinin ancak bu düşünce sebebiyle kurtulacağı hususuna işaret vardır. Nitekim Allahü teâlâ cehennem ehlinin halini şöyle haber vermektedir: ”Ve: 'Eğer kulak vermiş veya aklımızı kullanmış olsaydık, şimdi şu alevli cehennemin mahkûmları arasında olmazdık' derler." (Mülk: 10)
187. Âyetin Tefsiri
Sana kıyamet saatinden, onun ne zaman gelip çatacağından soruyorlar. Burada ”kıyamet saati" anlamını verdiğimiz ”saat" kelimesi, kıyametin kopuş vakti anlamında kullanılan bir isimdir. Kıyametin ”saat" olarak ifade edilmesi, ansızın meydana gelmesinden, ya da onda vukubulacak hesabın kısa bir anda tamamlanıp sonuçianmasındandır. ”Saat"ın aslı, insanların kabirlerinden kalkma anıdır. Çok kullanıldığı için, belirgin hale gelmiş ve izafetten müstağni olmuştur. Ayette geçen ”eyyâne" kelimesi zarf-ı zaman olup soru anlamı içermektedir.
Rivayet edildiğine göre Yehudilerden bir grup: ”Ey Muhammed! Eğer sen peygambersen, bize kıyametten haber ver?" dediler. Bu, Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)i: Bir tür imtihan etmekti. Bunun üzerine bu âyet nazil oldu.
De ki: 'Onun ilmi, yani ne zaman gelip çatacağı konusundaki bilgi
ancak Rabbimin katındadır. Özellikle onun bilgisini kendine ayırdı. Ne bir mukarreb meleğe, ne de bir gönderilen peygambere onu bildirmedi.
Onun vaktini O'ndan başkası açıklayamaz. Yüce Allah, onun meydana gelme vaktini, ortaya çıkıncaya kadar devamlı olarak başkasından gizli tutar. Allah, mükelleflerin bütün vakitlerde tevbe ve ibâdete koşması için kıyametin ne zaman kopacağını insanlardan gizli tutmuştur. Çünkü, eğer kıyamet saati bilinmiş olsaydı, insanlar devamlı tedbirli olmazlar, ona karşı tedbirde kusur ederdi. Nitekim, Kadir gecesi de gizli tutulmuştur. Böylece mükellefin, bütün Ramazan ayı gecelerinde ibâdetle meşgul olması sağlanmıştır.
O, göklere de yere de ağır gelmiştir. Kıyametin kopması, gökteki meleklere ve yerdeki insan ve cinlere zor gelmiştir. Bu zorluğun, göklere ve yere ağır gelmesi, onun dehşet ve şiddetinden korktukları içindir.
O size haberiniz yokken
ansızın gelecektir.' Biri sürüsünü sularken, biri havuzunu tamir ederken, biri terazisini indirip kaldırırken, biri de ağzına lokmayı götürüp henüz ağzına koymadan kopacaktır.
Sanki sen onu biliyormuşsun gibi sana soruyorlar. Yani senin durumunu kendi yanlarında onu çok iyi bilen birinin durumuna benzeterek sana soruyorlar.
De ki: 'Onun bilgisi ancak Allah'ın katındadır. Bunun tekrarlanmasından amaç, bütün bilgileri Allah'a havale etmek içindir. Bu durumda tekrar; pekiştirmek ve cehaletlerini göstermekten ibarettir.
Ama insanların çoğu, onun ilminin Allah'a mahsus olduğunu
bilmezler.' O bakımdan onu bazısı inkâr eder, bazısı da onu bilmenin peygamberliğin gereklerinden olduğunu iddia eder. Böylece o hususta soru sormayı senin peygamberliğini ayıplamaya bir vesile edinirler.
188. Âyetin Tefsiri
De ki: 'Ben, Allah'ın dilediğinden, bir şeye sahip olup da beni ona muktedir ve güç yetirir kılmasından
başka kendime herhangi bir fayda sağlayacak
veya zarar verecek ve onu uzaklaştıracak
güce sahip değilim. Kendisine nelerin fayda, nelerin zarar vereceğini bilemeyen kimse, kıyametin ne zaman kopacağını nasıl bilebilir?
Eğer ben gaybı bilseydim, elbette daha çok hayır elde ederdim. Çok mal ve menfaat edinmeye çalışırdım
ve bana düşmanın tuzağı, fakirlik, zarar ve daha başka şeyler türünden
hiçbir kötülük dokunmazdı. Ben sadece inanan bir kavim için bir uyarıcı ve müjdeciyim.' Ben sadece uyarma ve müjdeleme için gönderilmiş bir kulum. Benim durumum, dinî ve dünyevî ilimler açısından uyarına ve müjdelemeyle alâkalıdır. Yoksa gayb üzerinde durmak değildir. Benim uyarıcı ve müjdeci olma özelliğim, inananlar için geçerlidir. Çünkü onlar müjdeden faydalandıkları gibi, uyarmadan da faydalanırlar.
Âyet, dünyanın müddetini bilme iddiasında olan kimsenin sözünün bâtıl olduğuna işaret etmektedir. Bazılan dünyanın ömrünün yedi bin yıl olduğunu söylerler. Eğer öyle olsaydı, kıyametin kopma anı bilinirdi. Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şehâdet parmağı ile orta parmağına işaret ederek: ”Benim peygamberliğimle kıyametin kopması şu ikisi gibidir" sözüne gelince, bunun manâsı vaktin yakınlığıdır, yoksa sınırlandırılması değildir. Nitekim yüce Allah'ın: ”Şüphesiz onun alâmetleri belirmiştir" (Muhammed: 18) buyruğu da böyledir.
189. Âyetin Tefsiri
Hiç bir şekilde başkasının rolü olmaksızın tek başına
sizin hepinizi
bir tek nefisden yani Âdem'den
yaratan, gönlü ısınsın diye ondan da yani o bir tek nefis cinsinden veya onun cesedinden de
eşini, Havva'yı
yaratan O'dur.
Bir diğer rivayete göre yüce Allah Havva'yı Âdem (aleyhisselâm)'in kaburga kemiklerinin birinden yaratmıştır.
Birinci anlam daha uygundur. Çünkü gelecek gayeye ulaştıran cinsiyettir, cüz'iyyet değildir.
Eşini sarıp örtünce, yani onunla birleşince, işin başlarında
eşi hafif bir yük yüklendi. Yani hamile kaldı. Çünkü nutfe veya alâka halindeyken hamilelik, daha sonraki merhalelere nisbetle kendisi için daha hafiftir. İnsanın karnındaki veya ağacın başındaki ağırlığa (yüke) ”hami"; insanın veya hayvanın sırtındaki ağırlığa yani yüke de ”hıml" denir. Âyette geçen ”teğaşşâ" kelimesi örtmek anlamına olup burada cinsi münasebetten kinaye olarak kullanılmıştır. Çünkü erkek cinsî münasebet esnasında kadının üstüne abanıp onu örter.
Onu bir müddet taşıdı. Havva, oturup kalkarak, alıp bırakarak önceden olduğu gibi onunla bir müddet gitti geldi. Karnındaki çocuğun büyümesiyle
hamileliği ağırlaşınca, duâ ancak kendisine has olan, her ikisinin işlerinin sahibi
Rableri Allah'a: 'Yemin olsun, bize azası düzgün veya din konusunda
kusursuz bir çocuk verirsen muhakkak bu yenilenen nimete karşı
şükredenkrden olacağız' diye duâ ettiler.
190. Âyetin Tefsiri
Fakat Allah onlara yani Âdem ile Havva'nın müşrik çocuklarına eli ayağı düzgün
kusursuz bir çocuk verince, bu anne ile baba
kendilerine verdiği bu çocuk hakkında çocuklarını ”Abdü'l-Uzzâ", ”Abdümenâf ' ve benzeri şeylerle isimlendirmekle
Allah'a ortak koştular.
Daha açığı, Ebus-Suud'un teshilidir. O, 'Allah onlara kusursuz bir çocuk verince" âyetinin tefsirinde şöyle demiştir: ”Âdem ile Havva'nın asaleten ve nesilden nesile üreyen çocuk ve çocuğun çocuğundan istedikleri şeyi verince, çocuklarına verdiği çocuklar hakkında, Allah'a ortak koştular."
Bu sözde, muzatîn hazfedilip muzafünileyhin onun yerine konması vardır. Yoksa Âdem ile Havva'nın şirke nisbet edilmesi gerekir. Onlarsa bundan ittifakla uzaktır. Adı geçen hazfe Allahü teâlâ 'nın
Allah ise onların ortak koştuğu şeyden yücedir âyetindeki çoğul sığası işaret etmektedir. Yani, onların çocuklarını adı geçen şekilde isimlendirmelerinden yücedir. Eğer âyette Âdem ile Havva kasdedilseydi tesniye (ikil) kipi kullanılırdı.
191. Âyetin Tefsiri
Kendileri yaratıldığı yaratılmış birer varlık oldukları
hakle hiçbir şeyi yaratamayan varlıkları yani putları
(Allah'a) ortak mı koşuyorlar?
192. Âyetin Tefsiri
Halbuki putlar gerek bir menfaat sağlama, gerekse bir zararı uzaklaştırma bakımından
ne onlara yani, zor durumda kaldıklarından kendilerine tapanlara her hangi
bir yardım edebilirler, ne de kendilerine bir yardımları olur ki, başlarına gelen herhangi bir durumda kendilerini savunsunlar. Nitekim birisi o putları kırmak veya pislik bulaştırmak istese, kendilerini savunamazlar. Kaldı ki, putların ağızlarına yiyecek ve süt bulaştınrlar ve sinekler onların üzerine toplanırdı da, putlar yine de onları kentlilerinden uzaklaştıramazdı.
193. Âyetin Tefsiri
Ey müşrikler!
Doğru yolu göstermeleri için onlara yani putlara
dua etseniz, size icabet etmezler. Bu yüzden istediğiniz şeyi elde edemezsiniz. Onlar. Allah'ın icabet ettiği gibi, sizin dualarınıza icabet etmezler. Çünkü ey müşrikler,
onlara duâ etseniz de etmeyip
sııssanız da sizin için birdir. Yani, onları çağırmakla susup hiç sesinizi çıkarmamanız arasında bir fark yoktur. Çünkü her iki durumda da, cansız oldukları için onlarda bir değişiklik veya etkilenme söz konusu olmaz.
194. Âyetin Tefsiri
Ey kâfirler!
Allah'tan başka taptıklarınız da putlar ve kendilerini tanrı diye isimlendirdikleriniz de
sizler gibi kullardır. Allah'ın kulu, O'nun emrine amade, fayda ve zarar vermekten âciz olmaları açısından size benzerler. Burada putlar da ”kullar" olarak isimlendirilmiştir. Çünkü müşrikler onları insan suretinde tasvir ediyorlardı. Onların ilâhlığı konusundaki iddianızda ve sizin âciz kaldığınız şeylere onların gücünün yettiği şeklindeki zannınızda
eğer doğru iseniz, bir faydayı elde etme ve zararı uzaklaştırma için
onları çağırın da size cevap versinler bakalım.
195. Âyetin Tefsiri
Onların yani, putların
yürüyecek ayakları mı var ki size icabet etmeleri mümkün olsun? Ayakların zaten yürüme organları olduğu halde ”yürüyecek ayakları" şeklinde belirtilmesi, ayakların ayak olabilmesi için yürüme özelliğine sahip olması gerektiğini bildirmek içindir. Dolayısıyla o putların, ayakları olsa bile, bunlar kesinlikle yürümeye yaramazlar.
Yoksa tutacak ve istediklerini alacak
elleri mi var, yahut görecekleri gözleri mi var, ya da işitecekleri kulakları mı var? Burada ”tutacak eller", ”yürüyecek ayaklar'dan sonraya alınmıştır. Çünkü ”yürümek", yürüyenin kendisiyle ilgili bir fiil olduğu halde, ”tutmak" aynı zamanda başkasını da ilgilendiren bir fiildir. Aynı zamanda bu ”tutmak" fiili de ”görmek" fiilinden önceye alınmıştır. Bu da, ellerle ayaklar arasındaki karşılaştırmaya uygun olması içindir, ”Gözler'in ”kulaklar'a takdimi ise, gözlerin kulaklardan daha meşhur ve sanat bakımından daha açık olmasındandır.
Sonra kâfirler ilanlarıyla Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem)'i şöyle diyerek korkutmaya çalışıyorlardı: ”Bazı ilâhlarımızın sana kötülük yapmasından korkuyoruz." Bunun üzerine yüce Allah şöyle buyurdu:
De ki: Ey müşrikler!
'Ortaklarınızı çağırın, bana düşmanlıkta onlardan yardım isteyin,
sonra bana istediğiniz tuzağı kurun siz ve ortaklarınız gücünüz yettiğince tuzak kurun ve zarar vermeye çalışın
ve elinizden geliyorsa
bana göz bile açtırmayın!' Bir an bile mühlet vermeyin. Çünkü ben, Allah'ın yardım ve korumasına olan bağlılığımdan dolayı size aldırış etmem.
196. Âyetin Tefsiri
Şüphesiz ki, benim velîm benim yardım ve korumamı üstlenen
kitabı yani Kuran
indiren, onu bana vahyetme ikramında bulunan
Allah'tır. Ve aynı zamanda
O, bütün sâlih kullarına, peygamberleri şöyle dursun kulları içindeki salih amel işleyen kimselere
sahip çıkar. Onları yalnız başlarına ve yardımsız bırakmaz.
197. Âyetin Tefsiri
Ey putlara tapanlar!
O'ndan, yani Allah'tan
başka taptıklarınız ise herhangi bir hususta
ne size yardıma güçleri yeter, ne de başlarına bir musibet geldiği zaman
kendilerine yardım edebilirler. Daha önce geçen ”Allah'tan başka taptıklarınız" (A'raf: 194) âyeti, puta tapanları kınamak içindi. Burada geçen ”O'ndan başka taptıklarınız" ifadesi ise, onlara aldırış etmemek gerektiğini belirtmek için zikredilmiştir. Dolayısıyla herhangi bir tekrar sözkonusu değildir.
198. Âyetin Tefsiri
Doğru yolu göstermeleri için onlara yani putlara,
dûa etseniz, sizi tuzak ve benzeri şeylerden kurtarmalarını isteseniz yardım ve imdat bir tarafa, çağrınızı bile
işitmezler. Ey gözüyle gören!
Onların yani putların
sana baktıklarını, sana bakar gibi olduklarını
sanırsın. Çünkü onlar putlarına parıl parıl, ışık veren değerli taşlardan gözler yapmışlardır. Öyle ki gözlerini oraya buraya çevirerek bir şeye bakar gibi yapmışlardır.
Oysa onlar görmezler. Onların görmeye güç yetirdiklerini düşünmek imkansızdır. Bu, işitmekten âciz olduklarını açıkladıktan sonra görmekten de âciz olduklarını belirtmektir. Bu âyetin anlamıyla ilgili olarak şöyle de denmiştir: ”Ey Rasûlüm Muhammed! Müşriklerin sana gözleriyle baktıklarını görürsün. Halbuki onlar, basiretleriyle seni, bulunduğun hal üzerinde göremezler. Tevhide ve risaletin doğruluğuna inanmadıkça, seni gerçek anlamda tanıyamazlar."
Rivayete göre Sultan Mahmut Gazi, ziyaret için Hasan el-Harkanî'nin yanına girer, bir müddet oturduktan sonra: ”Ey şeyh! Ebû Yezid el-Bestâmî hakkında ne dersin?" diye sorar. Şeyh der ki: ”O öyle bir kişidir ki, onu gören hidâyete erer, gizlenmeyecek bir saadete ulaşır." Bunun üzerine Sultan Mahmud şöyle der: ”Bu nasıl olur? Halbuki Ebû Cehil Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı gördü ama, saadete ulaşmadığı gibi şekavetten de kurtulamadı." Bunun üzerine Şeyh şöyle der: ”Şüphesiz ki Ebû Cehil Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı görmedi. O sâdece Muhammed b. Abdullah'ı, Ebû Tâlib'in yetimini gördü. Eğer Resulüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı görseydi, elbette şekavetten çıkıp, saadete girerdi." Sonra şeyh şöyle devanı etti: ”Bunu doğrulayan şey Allah'ın şu kelâmıdır: ”Onların sana baktıklarını sanırsın. Oysa onlar görmezler."
Sonra rü'yet (görme) uyanıklık ve uyku içinde olanı içine alır. Gerçek rüya, uykuda bir melek tarafından gösterilendir. Çünkü yüce Allah hikmet ve ibretli sözlerle bilinen bir meleği rüyaya vekil kılmıştır. Allah onu, Âdemoğlunun kıssalarına muttali kılmıştır. O, her kıssa için bir örnek ortaya koyar. Kişi uyuduğu zaman, hikmet tarzında o şeyler kendisine gösterilir. Bu onun için bir müjdeci, ya da korkutucu veya insanların yaptıkları işleri bilerek yapmaları için bir azarlama olur.
Şunu da bil ki, şeytan ne rüyada ne de uyanık iken peygamberlerin şeklinde görünemezler. Hakkın batıla karışmaması için bütün peygamberler bundan korunmuştur.
199. Âyetin Tefsiri
Ey Rasûlüm Muhammed!
Sen affı kolaylık yolunu
tut.
Rivayet edildiğine göre Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Cebrail'e: ”Af nedir?" diye sormuş, o da: ”Bilmiyorum! İzzet sahibi Rabbime sorayım" demiş sonra dönerek: ”Ey Muhammed! Şüphesiz Rabbin, sana vermiyene vermeni, seninle ilişkiyi keseni ziyaret etmeni ve sana zulmedeni affetmeni emretti" demiştir.
Said ibn Hişâm der ki: ”Aişe (radıyallahü anh)'nin yanına girdim ve ona Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)in ahlâkından sordum. Bana: 'Sen Kur'an okumaz mısın?' diye sordu. Ben: 'Evet okurum' dedim. Bunun üzerine: 'Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ahlâkı Kuran idi.' dedi."
Yüce Allah, Rasûlü Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'i Kurandaki: ”Sen affı tut, iyiliği emret ve câhillerden yüzçevir", ”...Başına gelenlere sabret. Doğrusu bunlar, azmedilmeğe değer işlerdir." (Lokman: 17), ”Yine de sen onları affet ve aldırış etme" (Mâide: 13) ve daha bunlar gibi, O'nun güzel ahlâkına işaret eden âyetlerle edeplendirmiştir.
iyiliği güzel görülen fiilleri
emret. Çünkü bu fuller, insanlar tarafından kolaylıkla kabul görür. Meselâ: Allah korkusu, yakınları ziyaret, dili yalandan, gözü haramlardan koruma ve azaları günahlardan alıkoyma gibi.
Ve câhillerden yüz çevir. Ahmakların ahmaklıklarına mukabele etme, onlara sabret ve onlardan seni üzen şeye aldırma. Nitekim bazı cahiller, teşvik ve korkutma durumunda sefahet ve ezaya, gülmeye ve alay etmeye koyulurlar. Bu sebeple yüce Allah, âyetin sonunda Habib'ine, ezaya katlanmayı ve kendisine cefâ verene karşı sabırlı olmayı emretmiştir. Bundan açıkça anlaşıldığına göre âyet, güzel ahlâkı ihtiva etmektedir. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), çirkin iş yapmaz, çirkin söz söylemez, sokaklarda bağırıp çağırmaz, kötülüğe karşı kötülükle karşılık vermez, ancak affederdi.
200. Âyetin Tefsiri
Eğer şeytandan bir kötü düşünce seni dürtüklerse... Burada şeytanın verdiği vesvese ve onları günah işlemek üzere kandırması, sürücünün sürdüğü şeyi dürtüklemesine benzetilmiştir. Dolayısıyla şeytan, kötü düşüncelere doğru seni şiddetle iterse, onun şerrinden
hemen Allah'a sığın ve O'na sımsıkı sarıl.
Çünkü O, yani yüce Allah, sözle kendisine sığındığını
işitendir, sözlü ve söz dışında kalben kendisine yakarışını
bilendir. Dolayısıyla seni şeytanın şerrinden korur.
Alimler kasdedilen şeytan mı yoksa yalnız karin (devamlı beraberinde olan şeytan) mi olduğu hususunda ihtilâfa düştüler. Anlaşılan o ki, Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) hakkında onun iblis olduğudur, çünkü O'nun karini müslüman olmuştur. O bakımdan ondan değil, başkasından sığınmıştır. Bunun iblis veya askerlerinin en büyüğü olduğu ortaya çıkıyor. Çünkü hadiste şöyle rivayet edilmiştir: ”iblisin tahtı yeşil deniz üzerinde olup askerleri de onun etrafındadır. Ona en yakın olanlar, en güçlüleridir. Onlardan her birine ne yaptığını ve (nasıl) kandırdığını sorar. O ancak büyük işler peşinde koşar."(38)
Gerçek şu ki, İblis'in yanında Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın durumu çok önemlidir. O bakımdan onunla, neslinden hiçbirisine bırakmadan, bizzat kendisi uğraşır. Nitekim hadiste şöyle buyuru hır: ”Şüphesiz Allah'ın düşmanı İblis, yüzüme koymak için ateşten bir kıvılcım getirdi. Bunun üzerine üç defa: 'Senden Allah'a sığınırım' dedim. Sonra üç defa: 'Seni Allah'ın tam lânetiyle lanetlerim' dedim. Fakat geri çekilmedi. Sonra onu yakalamak istedim. Vallahi kardeşimiz Süleyman 'ın duası olmasaydı, onu bağlardım da Medine ahâlisinin çocukları onunla oynarlardı." m
Bazı âlimlere göre: ”Eğer şeytandan bir kötü düşünce seni dürtüklerse..." âyetindeki hitap, her ne kadar peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e olsa da, kasdedilen ümmetidir. İstiâzenin teşriî de onlar içindir.
Bil ki, Allah'tan başkası için öfkelenme, şeytanın fitlerindendir. Ancak o, istiâze ile yatışır.
201. Âyetin Tefsiri
Takvaya erenler, yani kendilerine zarar veren şeyden korunma sıfatıyla süslenenler
şeytan tarafından en ufak
bir vesveseye uğrayınca (Allah'ı), O'nun emir ve yasaklarını
hatırlayıp, yahut O'na sığınıp ve O'na tevekkül edip, bu hatırlama sebebiyle
hemen gerçeği, hata ettikleri noktaları ve şeytanın tuzaklarını
görürler. Dolayısıyla onlardan sakınırlar ve o hususlarda şeytana uymazlar.
Ayette geçen ”tâif kelimesi ism-i fail olup ya, bir şeyin etrafında dönüp dolaştı, anlamındaki ”tâfe - yetûfü" fiilinden türemiştir. Buna göre sanki vesvese onun etrafında dönüp dolaşır. Ya da insanın başına bir şey gelmek, arız olmak anlamındaki ”tâfe - yetîfü" fiilinden türemiştir.
202. Âyetin Tefsiri
Azgınlığa dalmış, kendilerini zararlardan korumaktan yüz çeviren
şeytanların dostlarına gelince, şeytanlar onları azgınlığa sürüklerler.
Yani azgınlığı süslü göstererek onlara bu konuda yardımcı olurlar ve onları azgınlığa sevkederler.
Sonra da yakalarını bırakmazlar. Onları doğru yoldan saptırma konusunda sürekli olarak çalışırlar. Akıllı kimseye düşen, azgınlardan ve şeytanın vesvesesinden uzak kalmaktır.
Bilinmelidir ki, insanın içinde beliren şey iki kısımdır. Birisi, meleğin koymasıyla, diğeri ise şeytanın koymasıyla olur. Fark şudur: Hayra sebeb olan, ondan sonra hakka tam yönelmeyi ve ibâdete teşvik eden, büyük bir lezzeti meydana getiren her şey melekî, bunun tersi de şeytanîdir.
203. Âyetin Tefsiri
Onlara yani. Mekke'lilere Kurandan
bir âyet veya ölmüş olan falan kişiyi bizim için dirilt de bize konuşsun ve davet ettiğin şey hususunda seni tasdik etsin gibi ileri sürdükleri şeyleden istedikleri bir âyeti yani mucizeyi
getirmediğin zaman: '(Ötekiler gibi) onu da derleyip toplasaydın ya' derler. Onlar Kur'an'ın Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) tarafından uydurulduğunu ileri sürdükleri için: ”Kur'an'dan, okuduğun diğer şeyler gibi, uydurarak o âyetleri de kendi tarafında toplasaydın ya!" derler.
Onlara cevap olarak
de ki: 'Ben ancak Rabbimden bana vahyolunana uyarım. Âyetleri uyduran ve hazırlayıp ileri süren ben değilim.
Bu Kuran âyetleri,
Rabbinizden gelen basiretlerdir. Gönül gözlerini açan nurlardır ki, hak onlarla görülür, doğru onlarla idrak edilir
ve inanan bir kavim için hidâyet ve rahmettir.' Çünkü onun nurundan istifade edenler ve onun tesirinde faydalananlar ancak onlardır.
204. Âyetin Tefsiri
Sânının yüceliği zikredilen
Kur'an okunduğu zaman, onu kabul kulağı ve içindekiylc amel etmek üzere
dinleyin. Çünkü onun durumu, mutlak kulak vermeyi gerektirir. ”Miistemi"' ile ”sânıi"' arasında fark vardır. Mü stern i' dinlemeye niyet eden, ona kulak veren; ”sâmi"' ise, dinlemeye niyet etmeksizin kulağına ses gelen kimsedir.
Ve susun yani okunurken konuşup gürültü yapmayın, dinlemeyi tamamlamak onu tazim etmek için bitinceye kadar buna riâyet edin
ki size merhamet edilsin. Böylece onun en son semerelerinden olan rahmete nail olasınız. ”İnşat" ile ”sükût" arasında fark vardır. İnşat, kulak vererek susup dinlemek demektir. Sükût ise kulak vermek ve düşünmek olmaksızın susınaktır.
İbn Abbâs (radıyallahü anh) der ki: ”Bu âyet nazil olmadan önce Müslümanlar namazda konuşuyorlar, ihtiyaçlarını söylüyorlardı. Birisi namaz kılmakta olan cemaate gelip kaç rekât kıldıklarını, ne kadar kaldığını soruyordu. Onlar da buna cevap veriyorlardı. Bunun üzerine yüce Allah bu âyeti indirdi ve onlara, namazın en büyük rükünlerinden olduğu için namaz esnasında okunan Kur'anı dinlemelerini emretti.
İmam Ebû Hanife bu âyeti, imama uyanın susınasının vâcib ve imamın kıraatinin imama tabi olanın kıraati olduğuna delil göstermiştir. İmam ister gizli okusun ister aşikar, cemaattekiler imamın arkasında okumaz. Çünkü yüce Allah ona iki şeyi vâcib kılmıştır: Dinleme ve susına. Dinleme fevt olduğu zaman, susına vâcib olarak kalır.
Ashab, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in arkasında namaz kılarlarken Kur'an okuyorlardı. Âyet özellikle namaz hakkında nazil olmuştur. Ebû Hanife cemâatten kıraati iskat etmiş, hatta, Câmiul-Ezher'de görüldüğü gibi imamın şaşırmasını önlemek için, imama şefkatinden dolayı imama uyanı kıraattan men etmiştir.
Ali (radıyallahü anh) der ki: ”İmamın arkasında okuyan kimse fıtrata, yani sünnete uymamış olur."
Rivayet edildiğine göre, ehl-i sünnetten bir cemaat, imamın arkasında kıraat hususunda tartışmak, kendisini susturmak ve yaptığı işin çirkin olduğunu belirtmek için Ebû Hanife'ye gelirler. Ebû Hanife onlara: ”Münazara için hepiniz birden gelmeyin. Tartışmayı içinizden en iyi bilen birisine havale edin de onunla konuşalım" der. Onlar da birisine işaret ederler. Bunun üzerine Ebû Hanife: ”En iyi bileniniz bu mu?" diye sorar ve onlardan ”evet" cevabını alır. Sonra ”Öyleyse onunla münazara sizinle münazaradır" dedi. Onlar buna da ”evet" derler. Bunun üzerine: ”Bunu nasıl kabul edersiniz?" diye sorar. Onlar da: ”Çünkü biz, onun imamlığına razı olduk. Onun sözü bizim sözürniizdür" derler. Ebû Hanife der ki: ”Biz namazda imamı seçtiğimiz zaman, onun kıraati bizim kıraatımızdır ve o bizi temsil eder." Bunun üzerine tartışmak için gelenler onu lastik ederler.
Fakihler derler ki: ”Kıraattan maksat, tedebbür, tefekkür ve onunla amel etmektir. Bu da ancak dinlemek ve susınakla mümkün olur. İmama uyan kimseye gerekli olan da budur. O tıpkı cuma günündeki hutbe gibidir ki, hutbe, hatırlatma ve öğüt için meşru kılınmıştır. Ondan faydalanmak için dinlemek gereklidir. Yoksa herkesin kendisi için hutbe okuması söz konusu değildir. Namazın diğer rükünleri böyle değildir. Çünkü diğer rükünler huşu için meşru kılınmıştır. Huşu da ancak imamla beraber secde ve rükû etmekle hasıl olur."
Bil ki, âyetin zahiri, namaz içinde ve namaz dışında Kur'an okunduğunda dinlemenin ve susınanın vücubunu gerektirir. Ulemânın çoğunluğu, namaz dışında dinlemenin müstehab olduğu görüşündedir.
Haddâdî der ki: ”Topluluğun, namazın dışında Kur'an okuyan herkesin okumasını dinlemesi, susınası gerekmez."
Bazıları, dinleme ve susınaya riâyet edilmeyeceğinden dolayı, Kur'anin topluca okunmasını kerih görmüşlerdir. Bir sakınca olmadığı da söylenmiştir.
Künyede der ki: ”Kur'an hatmi esnasında İhlâsı aşikâr okumak üzere toplanmalarında sakınca yoktur. Ancak birisinin okuyup diğerlerinin dinlemesi daha iyidir."
205. Âyetin Tefsiri
Ey Rasûlüm Muhammed!
Rabbini, içinden... zikret. Bu gizli sözle zikirdir. Çünkü gizleme, ihlâsa daha uygun, icabete daha yakındır. Bu zikir, kıraat ve duâ gibi bütün zikirleri içine alır. Sadece tehlil, tesbih, tekbir ve duaya münhasır değildir. Her hangi bir amelde Allah'a itaat eden herkes zikir ehlidir. Zikir gafleti defetmek için yapılır. Bu sebeple cennette zikir yoktur. Çünkü orası gaflet yeri değil, huzur yeridir.
Yalvararak yani tevazu ve mahviyet içinde, boyun eğerek... ”Yalvararak" kelimesinin tefsirinde bazı arifler derler ki: Namaz, hareketlerin; oruç, sekenâtın en üstünüdür. İbâdetlerin şekillerindeki yalvarma ise, dönüp duran feleklerin düğümlediği şeyi çözer.
Senin cömertliğinden, lütuf ve ihsanından umduğum ve istediğim şeyi Elde etmemi istemeseydin, bana istemeyi öğretmezdin.
Ve O'ndan korkarak İbnü'ş-Şeyh der ki: ”Bu korku amellerdeki herhangi bir noksanlıktan dolayı korkmayı son nefesindeki durumundan dolayı korkmayı içine alır. Nitekim Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: 'Kalem, kıyamete kadar olacak şeyler hakkında kurumuştur.'"
Yüksek olmayan bir sesle yani hafif bir şekilde. Çünkü bu güzel düşünmeye daha yakındır. Ayrıca Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Hazret-i Ömer (radıyallahü anh)'in yüksek sesle okuduğunu görünce, ona sebebini sordu. O da: ”Uykudakini uyarıyor, şeytanı kovuyorum" deyince, Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): ”Sesini azıcık kıs" buyurdu. Sonra Ebû Bekr (radıyallahü anh)'e geldi, kısık sesle okuduğunu gördü ve ona sebebini sordu. O da şöyle dedi: ”Münâcât ettiğime duyurdum". Bunun üzerine Aleyhissalatü vesselam: ”Sesini azıcık yükselt" buyurdu.
Nevevî, açık zikrin müstehablığı konusunda varid olan hadislerle gizlisinin müstehablığı konusunda varid olan hadislerin arasını şöyle birleştirdi: ”Riyadan korkulan, namaz kılan yahut uyuyanların rahatsız olacağı yerde gizli yapmak; bunun dışında açık yapmak daha üstündür. Çünkü açık zikirde amel daha çoktur ve faydası da dinleyenlere sirayet eder. Aynı zamanda zikredenin kalbini uyarır, himmetini düşünce etrafında toplar, kulağını ona çevirtir, uykuyu kovar ve zindeliğini artırır. ”
Kısacası hayırlılarca ihtiyar edilen namaz ve benzeri şeyde yüksek sesle tekbir getirmekte aşırı gitmek mekruhtur. Ortası, riyadan uzak yalvarış, tevazu ve mahviyetle beraber açıkla gizlilik arasıdır. Bu ulemânın ittifakıyla caizdir, mekruh değildir. Envar'ul-Meşarik'ta da böyledir.
Keşşafın sarihinden nakledildiğine göre, mürşid şeyh, kalbine yerleşen düşünceleri söküp atması için mübtediye sesini yükseltmesini emredebilir.
Sabah ve akşam yani O'nu bu iki vakitte
an. Ayette ”sabah" anlamına gelen ”el-gudüvv", ”ğudve"nin çoğuludur ve sabah namazıyla güneş doğması arasıdır. ”Akşam" anlamını verdiğimiz ”el-Asâl" ise ”asıl'in çoğuludur ve ikindi sonrasında akşama kadar olan vakittir. Özellikle bu iki vakit zikredilmiştir. Çünkü bu iki vakitte dünyanın durumları hayret verici bir şekilde değişir. Bu da, söz konusu durumlarda etkili olan, apaçık hikmet ve kahredici kudretle mevsuf yüce Allah'a işaret eder. Bu değişiklikleri müşahede eden herkesin, bu değişiklikte etkili olanı, yalvarış ve yakarışla anması, durumunu dalia kötüye çevirmekten korkması gerekir.
Ayrıca, ”ğudüvv" ve ”âsâl'in gece ve gündüzden ibaret olduğu, günün bu iki tarafı zikredilerek bütününün kasdedildiği de söylenmiştir. Yüce Allah'ın bu iki vakitte anılması, mümkün olduğu kadar ona devam etmek anlamım pekiştirir. Allah'ı anmak konusunda
gafillerden olma.
Evvelâ, diliyle söylediği zikirlerin mânâsını kendi içinde hazır bulundurur şekilde Rabbını zikretmesini emretmiştir. Çünkü Allah'ı içinde anmasından murâd, zikirlerden söylediği şeyin mânâlarını bilerek O'nu anmasıdır.
Sonra ”Gafillerden olma" sözüyle bunu takip etmiştir. Bu da, insan kalbinin Allah'ın azamet ve kibriyasından gafil olmaması gerektiğine işaret etmesi içindir.
206. Âyetin Tefsiri
Kuşkusuz Rabbinin katındakiler yani, şeref ve derece itibariyle O'na yakını olan mukarreb melekler -yoksa buradaki yakınlık mekan ve mesafe itibariyle değildir.-
O'na kulluk etmekten asla kibirlenmezler. Emrolundukları şekilde ona ibâdeti yerine getirirler.
O'nu tesbih yani, Cenab-ı Kibriyâsına lâyık olmayan her şeyden tenzih
eder ve yalnız O'na secde ederler. O'na kullukta büyük bir dikkat gösterir ve boyun eğerler. O'na hiçbir şeyi ortak koşmazlar. Bu, üstü kapalı olarak diğer mükelleflere de söylenen sözdür. Onun için bu âyetin kıraati anında secde meşru kılınmıştır.
Şüphesiz ki secde, mahviyet ve tevâzuun son sınırıdır. O ancak bir yerde noksanı telâfi etmek için meşru kılınmıştır. Sehv secdesi gibi. Bir yerde de kâfirlere muhalefet, Müslümanlara da muvafakat için meşru kılınmıştır.
Zaruret olmadan secdeyi ertelemek mekruhtur. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) tilâvet secdesi konusunda şöyle derdi: ”Yüzüm, kendisini yaratana, ona en güzel şekli verene, güç ve kudretiyle onda işitme ve görme duyuları açan zât'a secde etti. Yaratıcıların en güzeli Allah ne yücedir." Ayrıca buna ek olarak şöyle derdi: ”Al la lu m! Secdem sebebiyle katında bana sevap yaz, onun sebebiyle benden günah yükünü kaldır, onu benim için kendi katında azık yap, kulun Davud'dan kabul ettiğin gibi, onu benden kabul et".
İnsan, namazdayken, sadece secdesi içinde iblisten korunmuş olur. Çünkü o anda şeytan, isyan ve günahını hatırlar ve seni bırakarak kendisiyle meşgul olur. Onun içindir ki, Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: ”Âdemoğlu, secde âyeti okur ve secde ederse, şeytan ağlayarak ayrılır ve: 'Yazık bana, insanoğlu secdeyle emredildi ve secde etti. Bunun karşılığında da ona cennet var. Ben de secdeyle emr olundum, ama itiraz ettim, benim için de ateş var' der.
Kul secdesinde, şeytandan korunmuş, fakat nefsinden korunamamıştır. Secdede akla gelen her şey, ya Rabbani, ya melekî veya nefistendir. Şeytan ona yol bulamaz. Kişi secdesinden kalkınca o sıfat şeytandan gider, üzüntüsü kaybolur ve seninle uğraşır.
Allahım! Şeytanın şerrini ve vesvesesini bizden uzak tut.
Allahü teâlâ'nın inâyetiyle A'raf Sûresi'nin tefsiri tamamlanmıştır.